EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

TC'NİN MAPUSANELERİ

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> HUKUKÎ HABERLER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Hzr 16, 2009 10:09 pm    Mesaj konusu: TC'NİN MAPUSANELERİ Alıntıyla Cevap Gönder

OHAL ilan edildiğinden beri 47 cezaevi açıldı; 11 tane de yolda!
27 Eylül 2017



"Tutuklu ve hükümlü en az 17 bin 540 kişinin yatacak yeri bulunmuyor"

15 Temmuz darbe girişimi sonrası artan tutuklamalardan sonra cezaeevlerinde yer kalmadı. OHAL ilan edildiğinden beri 47 cezaevi açıldı; 11 yeni cezaevi daha açılması için çalışmalar yürütülüyor.

Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevfik Evleri Müdürlüğü’nün paylaştığı bilgilere göre, 2016 yılında 38 yeni cezaevi açan AKP, 2017 yılı Eylül ayı itibariyle dokuz yeni cezaevi daha açtı. OHAL’de geçen 14 aylık sürede toplamda 49 yeni cezaevi açılırken, Ceza ve Tevfik Evleri Müdürlüğü’nün faaliyet raporunda yer alan bilgilere göre 2017 yılının sonuna kadar 11 yeni cezaevi daha açılması için çalışmalar yürütülüyor.

Kapasite her geçen gün artırılıyor

Birgün'den Çağlar Ballıktaş'ın haberine göre; geçen yılın sonunda yapılan açıklama ile “Ceza infaz kurumu ve tutukevi sayısının, işletim maliyetlerinin düşürülmesi, hizmette kalite, çağdaş infaz anlayışı doğrultusunda hızla azaltılması gerekmektedir” diyerek kapasite artışının durdurulmasını isteyen Ceza ve Tevfik Evleri Müdürlüğü’nün taleplerine kulak asılmadı. 2017 yılında açılan yeni cezaevleriyle birlikte toplam kapasite 207 bin 338 kişiye ulaştı.

17 bin 540 kişiye yatacak yeri yok

Son 10 yılda ise toplamda 148 adet yeni ceza infaz kurumu açılarak 129 bin 578 kişilik kapasite artışı sağlandı. Ancak 224 bin 878’e ulaşan tutuklu ve hükümlü sayısı nedeniyle en az 17 bin 540 kişinin yatacak yeri bulunmuyor.

Merkezileşme devam ediyor

Geçen yıllarda cezaevlerinin merkezi büyükşehirler bünyesine taşınma süreci de devam etti. 2017 yılında açılan 9 yeni cezaevinin metropol kentlere açıldığını belirten Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü küçük ilçelerde fizik şartların yetersizliği ile eğitim ve iyileştirme çalışmalarının kısıtlı yapılması veya hiç yapılamaması nedeniyle 2017 yılında 7 ilçe cezaevini kapattı. Son 10 yılda toplamda aynı nedenle kapanan cezaevi sayısı ise 204’e ulaştı.

T24
ETİKETLER
cezaevi yeni tutuklu hükümlü ohal

Türkiye’de tutuklu ve hükümlü sayısı AKP’nin 15 yılında yüzde 274 artarak 223 bin 451 oldu
19 Eylül 2017



CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi’nin sorusunu yanıtlayan Adalet Bakanlığı’na göre Türkiye’de tutuklu ve hükümlü sayısı AKP’nin 15 yılında yüzde 274 artarak 223 bin 451 oldu. Daha önce CHP’li Murat Emir’e verilen UYAP verileri ile bakanlığın açıkladığı rakamların farklı olması soru işareti yarattı.

Adalet Bakanlığı, 15 Haziran 2017 itibarıyla Türkiye’deki cezaevlerinde 138 bin 231 hükümlü, 85 bin 216’sı tutuklu olmak üzere 223 bin 451 kişi bulunduğunu açıkladı. Ancak UYAP verileri ile Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı rakamların farklı olması soru işareti yarattı.

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in 7 Ağustos’taki cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlü sayılarına ilişkin talebine BİMER üzerinden yanıt veren Adalet Bakanlığı, UYAP kayıtlarına göre, 15 Haziran 2017 itibarıyla 85 bin 105’i tutuklu, 139 bin 773’ü hükümlü olmak üzere toplam 224 bin 878 mahpus bulunduğunu açıklamıştı. Bu yanıttan 4 gün sonra, 11 Ağustos’ta CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin hapishanelerle ilgili bilgi edinme talebini de yanıtlayan Adalet Bakanlığı’nın “15 Haziran tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında 138 bin 235’i hükümlü, 85 bin 216’sı tutuklu olmak üzere toplam mahkûm sayısının 223 bin 451” olduğuna yönelik açıklaması, tartışma yarattı. Bakanlığın iki farklı milletvekiline farklı sayı vermesi akıllara “Bir gecede 1247 tutuklu ve mahkûm tahliye mi oldu” sorusunu getirdi.

15 yılda dört kat artış

Adalet Bakanlığı verilerine göre, AKP’nin 15 yıllık iktidarında mahpus sayısında yaklaşık 4 kat artış yaşandığı ortaya çıktı. Adalet Bakanlığı’nın verileri, mahpus sayısında yaşanan yüzde 275’lik artışla “Türkiye’nin neredeyse yarı açık cezaevine dönüştüğünü” gösteriyor. CHP’li İlgezdi, hükümlü sayısının 2002’den 2017 Haziran ayına kadar yüzde 303, tutuklu sayısının ise yüzde 246 artış gösterdiğini açıkladı.

Sadece son 6 ayda yaşanan yüzde 11’lik artış, Türkiye’deki mahpus sayısındaki yükselişin devam edeceğini de ortaya koydu. İlgezdi, iktidar partisi döneminde çocuk mahkûm sayısındaki artışa da dikkat çekti. 31 Aralık 2002 tarihinde 548’i hükümlü, 1497’si tutuklu olmak üzere toplam 2 bin 45 çocuk mahkûm bulunduğunu açıklayan İlgezdi, 15 Haziran tarihi itibarıyla 1014’ü hükümlü, 1777’si tutuklu olmak üzere 2 bin 791 çocuk mahpusun cezaevlerinde bulunduğunu bildirdi. AKP iktidarı döneminde çocuk mahkûm sayısındaki artış yüzde 37 oldu.

Kadın mahkûmlar

Cezaevlerindeki kadın mahkûm sayısındaki artış da dikkat çekti. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda 2 bin 108 olan kadın mahkûm sayısı, 15 Haziran tarihi itibarıyla 9 bin 708’e yükseldi. İlgezdi’nin açıkladığı rakamlar, 15 yılda kadın mahkûm sayısında yüzde 360 oranında artış yaşandığını gösteriyor. Cezaevlerinde bulunan 223 bin 451 mahkûm da TÜİK’in 2016 yılı il nüfusu verilerine göre Ardahan, Artvin, Bilecik, Çankırı, Kilis ve Tunceli illerinin nüfuslarından fazla.
Cumhuriyet

7 yeni cezaevi için milyarlık harcama
Çiğdem Toker



Adalet Bakanlığı’nın, “davetli ihale” yöntemiyle ilişkisi nerede olabilir? Tabii ki cezaevleri.

Altı günde yedi cezaevi ihalesi

Devletin olağanüstü koşul ve istisnai durumlarda başvurduğu pazarlık yöntemli, yani “davetli ihale” (KİK madde 21/b) yöntemi bütün kamuyu kangren gibi sarıyor.
Karayolları ihalelerinde suiistimalin geldiği noktayı belli aralıklarla paylaştığımı düzenli okurlar biliyor. Bugün bu başlık altında Türkiye’nin temel insan hakları, adalet ve demokraside durduğu zeminin bir belgesini paylaşacağım.
Taze, güncel bir liste.
Adalet Bakanlığı’nın, “davetli ihale” yöntemiyle ilişkisi nerede olabilir? Tabii ki cezaevleri. Bakanlık adli yıl açılış töreninin yapıldığı 5 Eylül haftasında, yedi yeni cezaevinin yapım pazarlığını yapmış. Altı günde yedi cezaevinin toplam bedeli ise 931 milyon TL.
Sıradaki cezaevleri:
• Foça Açık Ceza ve İnfaz Kurumu - 7 Eylül
- 61.9 milyon TL - Ensa Yapı
• Elbistan Açık Ceza ve İ. Kurumu - 8 Eylül
- 107.1 milyon TL - Mustafa Ekşi İnş.
• Manavgat Ceza ve İnfaz K. - 11 Eylül
- 115.1 milyon TL - MEK Tek İnş.
• Silivri Ceza ve İnfaz Ek Tesis - 12 Eylül
- 11.9 milyon TL - Metro Müh. İnş.
• İzmir Ceza ve İnfaz K. - 12 Eylül - 124.4 milyon TL - Metro+Ensa
•Samsun Kavak Ceza ve İ. - 13 Eylül - 152 milyon TL - Demars İnş.
• Çorlu Ceza ve İnfaz K. - 14 Eylül - 358.5 milyon TL - Kur İnş.+SMS İnş.
Son bir hafta: 930.9 milyon TL
Kimse Türkiye ekonomisinin büyüdüğü verilerine kuşkuyla yaklaşmamalı. Ülkenin üretim bakımından değilse bile davetli yol ve cezaevleri ihaleleriyle büyüdüğü kesin.
Cumhuriyet

Maltepe Cezaevi, CHP'li Enis Berberoğlu'na gönderilen kitapları 'kabul etmedi'
18 Ağustos 2017 08:56



Maltepe Cezaevi yönetimi, iki ay önce MİT TIR'ları davası kapsamında 25 yıl hapis cezasına çarptırılan ve mahkeme salonunda tutuklanan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'na gönderilen kitapları 'kabul etmedi'; paketi açmadan geri gönderdi.

Kadın yazarlar tarafından başlatılan "Tutuklu gazetecilere kitap postası" kampanyası kapsamında Aslı Perker, Ayşegül Tözeren, Belma Fırat, Hacer Yeni, Nazlı Karabıyıkoğlu, Maltepe Cezaevi’ndeki Enis Berberoğlu’na ve Silivri Cezaevi’ndeki Deniz Yücel’e 22 Temmuz'da kitaplarını göndermişti.

Kadın yazarlar, Berberoğlu'na şu kitapları göndermişti:

Firuzan: Benim Sinemalarım
Nazlı Karabıyıkoğlu: Olivia Çıkmazı, Hayvanların Tarafı
Simge Özer Pınarbaşı: Dante'yi Betimlemek
Gülcemal: Mylassiad
David Shields: Reality Hunger
Aslı Perker: Sufle

Berberoğlu'nun tutuklanması sonrası Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından başlatılan "adalet yürüyüşü" 25 gün sürmüştü. 432 kilometre yol katedilen yürüyüşün ardından Maltepe Meydanı'nda "Büyük Adalet Mitingi" düzenlenmişti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, söz konusu yürüyüşü, "PKK, HDP, FET֒yle el ele kol kolasınız" ifadesiyle 'eleştirmişti'.

"Bağlantısı çıkarsa şaşırmayın"

Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve iki aydır tutuklu bulunan Berberoğlu ile ilgili olarak "Halen ülkesinin aleyhine işlediği suçtan dolayı cezaevinde bulunan zat konunun kendisine kadar ulaşmasına endişe ettiği için şimdiden suyu bulandırmaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu'nun bağlantısı çıkarsa şaşmayın. Buradan çıktım, çıktım, çıkmadığım taktirde açıklamalarda bulunacağım diyor içerideki zat. Bütün bunlar FETÖ taktiğidir" demişti. Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın açıklamasını değerlendirirken şunları kaydetmişti:

"Bu, aslında Balyoz ve Ergenekon davalarına benzeyen bir kumpas davasıdır. Sahte deliller veya kendilerinin ürettiği deliller üzerinden ordu tasfiye edildi, bir anlamda perişan edildi. Dönüp dediler ki, burada bir kumpas var. Benzer bir kumpası oradaki deneyimden yola çıkarak CHP üzerinden yapmak istiyorlar. CHP'yi susturmak istiyorlar."

Enis Berberoğlu'da cezaevinden gönderdiği mesajda söz konusu açıklamaya tepki göstermiş; "Rivayet kipiyle aktarılan hususlarda yanılma veya yanıltma yoksa kötü niyet vardır. Son olarak şunu söylemeliyim ki, adaletin tecelli etmesi engellenebilir, hukuken aklanmam gecikebilir, çektiğim eziyet uzayabilir. Ama hiçbir halde benden suçlu, iftiracı, ve ortada bir suç olmadığı için itirafçı çıkmaz" demişti.

T24
ETİKETLER
enis berberoğlu maltepe cezaev

Silivri'de işkence iddiası: 30 gardiyan darp etti; doktor, 'Siz kendi kendinizi dövmüşsüz' dedi!
18 Ağustos 2017



Silivri Cezaevi'nde DHKP/C üyesi olduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Umut Gündüz Altın, Murat Yüksel ve Musa Kurt 30’u aşkın gardiyan tarafından darp edildiği öne sürüldü. Oğlunu ziyarette ettiği sırada üzerindeki darp izlerini gören Baba Cengiz Altın, "Oğlum, Silivri Cezaevi’ne sırf işkence için özel ekiplerin getirildiğini söylüyor. Sürekli darp ediliyorlar" ifadesini kullandı. Altın, oğlu ve diğer iki arkadaşının darp edildikten sonra cezaevi doktoruna göründüklerini söyleyerek, “Doktor kendilerine 'siz kendi kendinizi dövmüşsüz' demiş" dedi.

Cumhuriyet'ten Seyhan Avşar'ın haberine göre, Silivri 9 No’lu Cezaevi’nde DHKP/C üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklu bulunan Umut Gündüz Altın, Murat Yüksel ve Musa Kurt havalandırmada bulunan kamerayı kapattıkları iddiasıyla 30’u aşkın gardiyan tarafından darp edildi. Umut Gündüz Altın’ın babası Cengiz Altın, oğlu ile beraber darp edilen Yüksel ve Kurt’un gözlerinin görmediğini söyledi. Baba Altın, “Oğlumun kaburgalarında ağrılar var. Vücudu morluklarla dolu. Silivri Cezaevi’ne işkence için özel ekipler getirilmiş” dedi.

Umut Gündüz Altın 9 ay önce DHKP/C üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Önce Maltepe Çocuk Cezaevi’ne gönderildi. İki ay önce ise 18 yaşını doldurduğu için Silivri 9 No’lu Cezaevi’ne sevk edildi.

Altın’ı önceki gün cezaevinde ziyaret eden babası Cengiz Altın, çocuğunun vücudundaki morlukları görünce dehşete kapıldı. Baba Altın oğlunun cezaevinde yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:

“30’u aşkın gardiyan koğuşu basmış. Oğlum ve iki arkadaşına havalandırmadaki kamerayı kapatıp, çöp kovasını aldıklarını söyleyerek öldüresiye dövmüşler. Murat Yüksel ve Musa Kartı çıplak şekilde soyup süngerli odaya kapatmışlar. Oğlum, Silivri Cezaevi’ne sırf işkence için özel ekiplerin getirildiğini söylüyor. Sürekli darp ediliyorlar.”

Altın, oğlu ve diğer iki arkadaşının cezaevi doktoruna göründüklerini söyleyerek, “Doktor kendilerine siz kendi kendinizi dövmüşsüz demiş. Çocuklarımız neden kendi kendini dövsün. Bu kadar komik bir doktor tespiti olabilir mi” diye sordu. Cezaevi yönetimi ile görüşmediğini söyleyen Altın, “Ne konuşacağım ki... Bu ülkede adaletin olmadığını biliyorum. Bugün avukatı gidip görüşecek. Sesimizi duyurmak istiyoruz. Cezaevlerinde durum çok vahim” dedi.

ETİKETLER
cezaevi cumhuriyet dhkpc işkence 30 gardiyan darp doktor
T24

Halkın Hukuk Bürosu: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça zorla hastaneye götürüldü
29 Temmuz 2017



“Müdahaleye izin vermedikleri için bilinçleri açık olduğu sürece müdahale edilmeyeceği söylendi”

Halkın Hukuk Bürosu, kanun hükmünde kararname (KHK) ile ihraç edilen ve sonrasında başlattıkları açlık grevi sırasında tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın kendi istekleri dışında hastaneye götürüldüğünü duyurdu.

143 gündür açlık grevinde olan Gülmen ve Özakça'nın durumuna dair yapılan paylaşımda "Ancak müdahaleye izin vermedikleri için bilinçleri açık olduğu sürece müdahale edilmeyeceği söylendi. Ayrıntılı açıklama az sonra yapılacaktır" denildi.
T24

Açlık grevinde 107. gün: Özakça yürüyemiyor, Gülmen kalkamıyor!
23 Haziran 2017



Ankara Barosu Gülmen ve Özakça'yı dün cezaevinde ziyaret etti

Ankara Barosu, açlık grevlerinin 106. gününde cezaevinde ziyaret ettiği akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça’nın sağlık durumlarının daha da kritikleştiğini açıkladı. Gülmen’in kalkıp görüşe gelemediği, Özakça’nın ise tekerlekli sandalye ile görüşe geldiği, son derece bitkin olduğu ve konuşmakta zorlandığı kaydedildi.

Cumhuriyet'te yer alan habere göre, eğitimci Gülmen ile Özakça açlık grevinin 106. gününü geride bıraktı. Tutuklu Gülmen’e ‘slogan attığı’ gerekçesiyle mektup - faks yazışmasını ve telefon görüşmesini yasaklamayı içeren “iletişim cezası” verildiği iddia edilirken; Ankara Barosu’ndan yapılan açıklamada, Özakça’nın durumunun kritik olduğu, Gülmen’in ise görüş yerine bile gelemediği belirtildi. Direnişçilerden sosyolog Veli Saçılık’a da Twitter üzerinden İsrail askerlerinin Filistin’de ev baskını fotoğrafını paylaşımı delil gösterilerek “terör örgütü üyeliği”nden soruşturma açıldı.

Akademisyen Nuriye Gülmen, öğretmen Semih Özakça ile Acun Karadağ’ın “İşimizi geri istiyoruz” diyerek başlattıkları direnişin 226. gününde İnsan Hakları Anıtı boş kalmadı. 106. gündür açlığa direnen tutuklu Gülmen ile Özakça için destek açlık grevine giren yurttaşlar, İnsan Hakları Anıtı önüne buluştu. “Gülmen ile Özakça her geçen gün sağlıklarından oluyor” açıklaması yapan yurttaşlara, polisin müdahalesi gecikmedi.

“Dağılın” anonsunun ardından “Nuriye Semih işe geri alınsın” yazan dövizleri yırtan polis ekipleri, açıklama yapan yurttaşları sert şekilde iterek uzaklaştırdı. “En demokratik hakkımız olan basın açıklamasına bile en ufak tahammülleri yok. Ankara Emniyeti suç işliyor. Biz Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’yı yaşatacağız. Onları faşizmin zindanından alana kadar direnişin olduğu hiçbir alanı terk etmeyeceğiz. Haklı olan, meşru olan biziz” açıklaması yapıldı.

‘Bilgi alamıyoruz’

SES Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada da, Gülmen ile Özakça’nın durumu hakkında bilgi almak için cezaevi müdürleri ile görüşme talebinde bulundukları, ancak memurlar aracılığıyla “Adalet Bakanlığı’nın izni olmadan görüşme yapamayacakları ve bilgi veremeyecekleri” yanıtı aldıkları belirtildi.

ETİKETLER
nuriye gülmen polis müdahale haber semih özakça baro
T24

Ahmet Şık: Birazdan gideceksin, beni de koğuşa götürecekler; o koğuşun kapısı yedi gün açılmayacak...
20 Haziran 2017



Tutuklu gazeteci Ahmet Şık'ın eşi Yonca Şık, cezaevindeki görüş sırasında yaşadıklarını anlattı

Yonca Şık, BBC Türkçe’den Rengin Arslan’a yaptığı açıklamada Odatv davasında da tutuklanmış olan eşi Ahmet Şık’ın Silivri Cezaevi’nde dününü ve bugününü karşılaştırdı.

BBC Türkçe’den Rengin Arslan’ın kaleme aldığı haber şöyle:

"Birazdan sen gideceksin, beni de koğuşa götürecekler ve yedi gün boyunca o koğuş kapısı hiç açılmayacak."

Yonca Şık, hapisteki gazetecilerin durumunun nasıl olduğunu sorduğumda eşi, gazeteci Ahmet Şık'ın Silivri'de görüş sırasında söylediği bu cümleyi aktarıyor ve hemen ardından bir hafta boyunca açılmayacak o koğuş kapısının arkasının nasıl olduğunu anlatıyor:

"Havalandırma 4 adıma 7 adım. Çok küçük. Ahmet ve Bülent Abi [Cumhuriyet gazetesi avukatı tutuklu Bülent Utku] tutsaklara misafir olabilen kuşları besliyordu. Üstü de jiletli tel örgülerle kapatıldı yaklaşık üç ay önce. Bu yüzden kuşlar da gelemiyor artık. Aynı zamanda havalandırmada kendine yer bulup betonun arasından filizlenen yeşillikler de yasak. Onları da gelip söküyorlar."

"Bir kötülük aygıtı" olarak tanımlıyor cezaevini Yonca Şık; vurgulayarak devam ediyor: "Onları uygulayanlar da, cezaevindeki görevliler de, görüşe giden bizler de orada bu kötülüğe maruz kalıyoruz."

“Bir tecrit uygulanıyor”

2011 yılında Odatv davasında 1 yıl tutuklu kalan, "İmamın Ordusu" kitabının henüz basılmadan toplatılması nedeniyle ve gözaltına alınırken "Dokunan yanar" sözleriyle Türkiye'de basın özgürlüğü davalarının sembolü haline gelen Şık, bu kez "terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek" suçlamasıyla altı ay önce cezaevine gönderildi.

Gazeteciler ve meslek örgütleri ise bu kez hem tutukluluğun haksız olduğunu savunurken, hem de cezaevinde uygulanan mektup yasağı gibi konuları da gündeme getirerek cezaevi yönetimlerini "tecrit uygulamakla" suçluyor.

Zira aralarında Şık'ın da olduğu tutuklulara gönderilen kart ve mektuplar kendilerine teslim edilmiyor; kendi yazdıkları mektup ve kartlar da dışarı gönderilmiyor.

Yonca Şık, "Bir tecrit uygulanıyor ve tecrit bir insanlık suçu. Dışarıyla bütün iletişimi engellemek üzere bir tecrit bu. Mektup göndermesi ve mektup alması yasak" diyerek özetliyor bu durumu ve devam ediyor:

"Devletin keyfi uygulamalarının en damıtılmış hali cezaevlerinde ve tabii artık yargı kararlarında karşımıza çıkıyor. Tamamen kötücüllük üzerine kurulmuş, iktidarda olan gücün kendinden olmayana eziyet etmesi üzerine kurgulanmış bir ceza infaz sistemi. Ahmet'in sözleri ile; insanları diri diri içine koydukları bir mezar!"

Daha önce Şık'ın arkadaşları da mektup ve kart yasağına karşı gazeteciye kart atma kampanyası düzenlemiş ancak bu kartlar Şık'a ulaşmamıştı.

Adalet Bakanlığı ise böyle bir kısıtlama olduğunu reddetmişti.

TGS’ye göre 160, Adalet Bakanlığı’na göre 30 gazeteci tutuklu

Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın verilerine göre, bugün Türkiye'de 160 gazeteci hapiste. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise Şubat ayında bir soru önergesine verdiği yanıtta hapishanelerde 30 tutuklu gazeteci olduğunu söylemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise cezaevinde sarı basın kartı olan 2 gazeteci olduğunu söyleyerek, Batı'daki kuruluşlara yanlış bilgi verildiğini söyledi.

Erdoğan, "Bugün ülkemizde, size bakanlığımızın rakamlarını veriyorum, mesleğini gazeteci olarak ifade ederek cezaevlerinde bulunan 177 kişiden sadece 2'si sarı basın kartı sahibidir. Bunu öyle bir dezenformasyonla Batı dünyasına bildiriyorlar ki Batı dünyası da alıyor onunla bizim önümüze geliyor. Manşetini, kalemini, gazete sayfalarını, terör örgütünün emrine verenlerle, eline silah alıp dağa çıkan arasında bana göre hiçbir fark yoktur" dedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise iki hafta önce bir iç tüzük değişikliği yaptı ve daha önce başvuruları sadece sağlık ve yaşam sebepleriyle "acil" olarak görüşürken artık, öngörülmüş bir hakkın kullanımıyla doğrudan bağlantılı olarak gözaltında ya da tutuklu olan bireyler tarafından yapılan başvuruları da öncelikli olarak işleme koymaya karar verdi.

Bu iç tüzük değişikliğinin ardından Cumhuriyet gazetecilerinin başvurularına da öncelik vereceğini açıklayarak Türkiye'den 2 Ekim'e kadar savunma istedi.

Cumhuriyet gazetesi yayın danışmanı gazeteci Kadri Gürsel'in durumunun da bu bağlamda ivedilikle incelenmesi bekleniyor.

“İkinci, üçüncü Ergenekon’u ve Balyoz’u yaşıyoruz”

Gürsel ile ilgili iddianamede yer alan deliller Cumhuriyet davasının en çok tepki çeken başlıklarından birini oluşturdu. Gürsel 12 Temmuz 2016'da yazdığı "Erdoğan Babanız Olmak İstiyor" yazısının yanı sıra sadece 92 Bylock kullanıcısı ve haklarında "FETÖ/PDY silahlı terör örgütünden dolayı soruşturma bulunan 21 kişiyle iletişim kaydı bulunduğu" iddiasıyla suçlanıyor.

BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Gürsel'in avukatı Köksal Bayraktar, "Katiyen böyle bir suç yok. Bir şahıs arıyor, tanıyorum veya tanımıyorum; ben ona cevap veriyorum veya vermiyorum. Yüzünü bile görmüyorum, kim olduğunu bilmiyorum, bir dakika sonra ne diyeceğini bilmiyorum. Böyle bir insana cevap vermek veya vermemek beni itham altında nasıl bırakabilir?" diyor.

Bayraktar, ayrıca "Bence maalesef hukukun işleyişi yönünden ikinci, üçüncü Ergenekon'u ve Balyoz'u yaşıyoruz. Ülkemiz yönünden hazindir bu" diyerek süreci eleştiriyor.

OHAL’le gelen düzenleme: Avukat ve müvekkil görüşmesi haftada bir saat

Kadri Gürsel de dava dosyasına giren HTS (telefon konuşmaları) kayıtlarını inceleyerek ulaştığı sonucu kamuoyuyla paylaştı ve bu iddialara karşı kendini şöyle savundu:

"7 Ocak 2013 ile 20 Ağustos 2016 tarihleri arasındaki iletişimimi kapsayan HTS kaydı dökümüne göre bu 92 ByLock kullanıcısı şüpheliden 84'ünün benimle kurduğu iddia olunan irtibat, cep telefonuma bir kereye mahsus olmak üzere art arda gönderdikleri iki SMS'ten ibarettir. Hiçbirine cevap vermediğim için benim bu şahıslarla bir iletişimi kaydımın bulunduğunu iddia etmek mümkün değildir."

Peki özellikle tutuklu sanıklar için daha da önemli hale gelen savunma için avukatlar ve müvekkilleri nasıl iletişim kuruyor?

Olağanüstü Hal (OHAL) ile gelen kısıtlamalardan biri de avukatların müvekkilleriyle olan görüşmelerini bir saate düşüren uygulama oldu. Buna göre, avukat ve müvekkili önceden sınırsız, gece veya gündüz gerçekleşebilen bu görüşmeleri bir saat ile sınırlamak durumunda.

Bayraktar bu durumu şöyle değerlendiriyor: "Biz haftada sadece bir saat konuşabiliyoruz. 1 saat, 70 dakika olmuyor. Görüşme bitiriliyor. Yanımda cezaevinin bir güvenlik elamanı var maalesef."

“Alevilikle ilgili kitapların bazıları Aksoy’a teslim edilmedi”

Cezaevi koşullarını anlatan tutuklu gazeteci yakınlarının ilk değindikleri konulardan biri de kitaplarla ilgili kısıtlamalar. 15 Temmuz'dan sonra uygulanan dışarıdan kitap getirmeyi yasaklayan uygulama son zamanlarda önemli ölçüde değişmiş durumda.

Yakınları, gazetecilere her görüşte on kadar kitap götürebiliyor. Ancak bazı kitaplar da yönetim tarafından iade edilebiliyor.

Tutuklu gazeteci Murat Aksoy'un eşi Şehriban Aksoy bu kısıtlamayı deneyimleyenlerden. BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Aksoy şöyle anlatıyor yaşadığını:

"Onay verdikleri kitapları teslim ediyorlar Murat'a. Onaylamadıklarını bize iade ediyorlar. Murat'ın Alevilik üzerine yazmak istediği bir kitabı vardı örneğin. Alevilikle ilgili istediği kitaplar oldu Bunların birkaçının henüz kendisine teslim edilmediğini söyledi. Bazıları da cezaevi yönetimi tarafından bana geri verildi."

“Silivri’ye döndü diye sevindim”

Kamuoyu Murat Aksoy'u yargılandığı davadan tahliye edildiği gece, hapishane çıkışında yeni bir soruşturma gerekçesiyle gözaltına alınarak yeniden tutuklanmasıyla hatırlıyor.

Aksoy, 31 Mart gecesi tahliye edildi. Aynı gece yeni bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı. 15 günlük gözaltı süresinin ardından 15 Nisan'da yeniden tutuklanarak Silivri'de geride bıraktığı aynı koğuşa döndü.

15 günlük gözaltı süresinin onlar için çok zor geçtiğini anlatan eşi Şehriban Aksoy, eşi sonunda Silivri Cezaevi'ne gittiğinde "sevindiğini" söylüyor acı bir gülümsemeyle.

"Gözaltı süreci çok kötüydü. Göremiyorsunuz, yatağı yok. Her şey kısıtlı. Sonra 5 gün Metris'te kaldılar. Sonunda Silivri'ye döndüler tekrar. Silivri'ye tekrar ulaşınca inanın sevindik, sanki Murat özgürlüğüne kavuşmuş gibi, inanın! İnsan buna sevinir mi ama gözaltında kaldığı için, o şartlar daha kötü olduğu için, cezaevine gidince seviniyorsunuz. Yerini buldu, hiç olmazsa kitabını okuyacak, televizyonunu izleyecek, ben her hafta göreceğim dedim."

Avukatları Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak, Sevgi Kalan, Ali Deniz Ceylan'a sürekli sorular sorduğunu, hukuki süreci anlamaya çalıştığını söyleyen Aksoy, "Bin 500 - bin 600 yazısı var. Bugüne kadar bir tanesine bile dava açılmamış. Telefonu Çağlayan Adliyesi'nin orada çekmiş diye suçlama var" diye hukuki olarak tuhaf bulduğu noktalara dikkat çekiyor.

Nedim Türfent: 13 ay tutukluluktan sonra ilk duruşma

Geçen hafta 13 ayın sonunda ilk kez mahkemeye çıkarılan gazeteci Nedim Türfent'in duruşması ise hem Türkiye'den hem de uluslararası alandan meslek örgütlerinin ilgi odağındaki davalardan biri oldu.

Hakkari Yüksekova'da sokağa çıkma yasağı sırasında haberler yapan Türfent, 20 tanığın ifadesine dayanarak tutuklanmıştı.

İlk duruşmada mahkeme önünde dinlenen 13 tanıktan 12'si işkence altında ifade verdiklerini söyledi. İlk kez savunma yapan Türfent de gözaltı sırasında işkence gördüğünü belirtti.

Türfent, "Bir güvenlik görevlisi ayağı ile kafama basıp selfie çekti. Yüzleri maskeli polis memurları dipçik ile taciz ettiler. Gördüğüm işkenceye dair darp raporları mevcuttur. Suç duyurusunda bulunmuştum. Burada yine suç duyurusunda bulunuyorum" dedi.

BBC Türkçe gazetecilerin cezaevlerindeki durumuna ilişkin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'ne ulaşmaya çalıştı. Ancak haber yayınlanıncaya kadar konuyla ilgili bilgi alamadı.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise kitap ve mektup sınırlamalarına ilişkin iddiaları bir soru önergesine verdiği yanıtta yalanlamıştı:

"Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumlan kapsayan hiçbir yayının hükümlüye verilmeyeceği hükümlerine yer verilmiştir. Hükümlünün mektup, faks ve telgrafları alma ve gönderme hakkı ise 5275 sayılı Kanun'un 68. maddesinde düzenlenmiş olup, maddenin ikinci fıkrasında hükümlü tarafından gönderilen ve kendisine gelen mektup, faks ve telgrafların mektup okuma komisyonu bulunan kurumlarda bu komisyon, olmayanlarda kurumun en üst amirince denetleneceği hükmüne yer verilmiştir."

ETİKETLER
ahmet şık eşi yonca şık mahkeme hapishane koğuş bbc türkçe
T24

Bandırma Cezaevi'nde 'işkence koridoru': Açlık grevinden ceza alan 5 mahkuma ölesiye işkence
Murat Büyükyılmaz
17-05-2017



Bandırma Cezaevi'nde açlık grevinden ceza alan 5 mahkumun gardiyanlar ve askerler tarafından ölesiye işkence gördüğü öğrenildi.

Bandırma Cezaevi'nde açlık grevinden ceza alan 5 mahkumun gardiyanlar ve askerler tarafından 'işkence koridoru' da dahil olmak üzere farklı şekillerde ölesiye işkence gördüğü öğrenildi.

Bandırma 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutsak olan Osman Bozkurt, ailesi ile yaptığı telefon görüşmesinde daha önce düzenledikleri açlık grevi bahane edilerek işkenceye uğradıklarını belirtti.

'HAYATLARINDAN ENDİŞE EDİYORUZ'

Osman Bozkurt'un abisi Selahattin Bozkurt, kardeşine yapılan işkence hakkında İleri Haber'e konuşarak, "Kardeşim ve arkadaşları yaşıyorlar mı ölüler mi bilgimiz yok. Hayatlarından endişe ediyoruz." diyerek işkence gören kardeşi Selahattin Bozkurt'un anlattıklarını aktardı.

Osman Bozkurt, 4 tutuklu arkadaşı ile birlikte gördüğü işkenceyi ailesine şu sözlerle anlattı:

'İŞKENCE TERS KELEPÇE İLE BAŞLADI'

"Daha önce yapılan açlık grevinden dolayı disiplin cezası verilmişti bize. Biz de itiraz etmiştik. Bizi mahkemeye götüreceklerine hastaneye götüreceğiz dediler. 12 Mayıs 2017 tarihinde saat 14.00-14.30 arasında gardiyanlar benimle birlikte 5 kişiyi hastaneye muaneye götürmek üzere başka odaya aldılar. Daha sonra iki arkadaşımı dışarıya çıkardılar. Askerler iki arkadaşıma ters kelepçe takarak götürmek istediler, arkadaşlarımın ters kelepçeye itirazı üzerine zorla ters kelepçe takip döverek işkence yapmaya başladılar. Gelen sesler üzerine dişarda işkence yaptıklarını anlayıp biz de içerde tepki gösterdik."

'50 GARDİYAN KORİDOR YAPIP BİZİ DÖVDÜ'

"Tepkimiz üzerine 50 kişilik gardiyan grubu koridor oluşturarak bizi araya alıp copla tekme tokat ve yumruklarla işkence yapmaya başladılar. Sonra dışarı çıkarıp askerlere teslim ettiler. Askerler de bize zorla ters kelepçe takıp işkenceye devam ettiler. Sonra bizi mahkemeye götürdüler, yaşadıklarımızı hakime anlatık. Hakim yaşananları kayıt altına aldı."

'DOKTORDAN İŞKENCE RAPORU ALDIK'

"Daha sonra doktora gidip işkence yaptiklarına dair rapor aldık. Arkadaşlarımda ve bende; dilde patlama, kaşda yarılma, gözlerde morarma, belde darp ve morarma gibi işkenceye bağlı çeşitli yaralanmalar var."

'CEZAEVİ MÜDÜRÜ İŞKENCE GÖRÜNTÜLERİNİ İZLEYEREK İŞKENCEYİ KABUL ETTİ'

"Cezaevine dönünce bize yapılan işkenceden dolayı diğer tutsakların gösterdiği tepki üzerine cezaevi müdürü bizimle görüşmek zorunda kaldı. Yaşananları anlattık, gidip kameraları inceleyip geldi. 'Evet anlatıklarınız doğru, haklısınız' dedi. Ve şunu söyledi: 'Gardiyanların içinde söz geçiremediklerimiz var"

'GÖREVLİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUK'

Abi Selahattin Bozkurt, "Kardeşim, yaşadıklarından dolayı görevliler hakında suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Adalet bakanından derhal hasteneye götürülüp gerekli tedavilerini sağlamalarını, işkence yapan gardiyan, asker ve sorumlular hakkında soruşturma yapıp görevden alınmalarını ve kamuoyuna gerekli açıklamaları yapmalarını bekliyoruz." diyerek bir an önce müdahale çağrısında bulundu
İleri Haber

Denizli'nin Bozkurt İlçesindeki Açık Kadın Cezaevi'nde isyan çıktı
07 Mayıs 2017



Gazete Sûjin'deki habere göre de Denizli’nin Bozkurt Kadın Açık Ceza İnfaz Kurumu ve Çocuk Eğitimevi Müdürlüğü'nde, 15-18 yaş arasındaki 12 kız çocuk mahkûmun bulunduğu bölümde çocuklarla infaz koruma memurları arasında tartışma çıktı. Çocuklar ile gardiyanların tartışmasından sonra çıkan isyanda yaralılar olduğu bildirildi. Yaralıların çeşitli hastanelere kaldırıldığı belirtildi. Denizli Valisi Altıparmak ise, çocukların sağlık durumunda bir sorun olmadığını, 7 çocuğun yine de tedbir amaçlı sağlık kontrolünden geçirildiğini söyledi.

Vali Altıparmak, şunları söyledi:

”Bozkurt Kadın Açık Ceza İnfaz Kurumu ve Çocuk Eğitimevi Müdürlüğünde kalan çocuk hükümlülerle infaz koruma memurları arasında tartışma çıktı. Olay güvenlik güçleri tarafından kontrol altına alındı. Cezaevinde durum normale döndü. Herhangi bir sorun yok."

Soruşturma başlatıldı

Olayın ardından Çardak Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatırken, Ceza İnfaz Kurumu psikologunun da Bozkurt ilçesine gönderildiği bildirildi.

Bir sene önce başka cezaevinde isyan çıkmıştı

10 Nisan 2016 tarihinde de Denizli D Tipi Cezaevi’nin üç ayrı noktasında gece saatlerinde isyan çıkaran tutuklular yatakları ateşe vermiş ve günün ilk saatlerine kadar süren isyan hakkında bilgi veren tutuklulular, “İnsanlar cezaevinde rezil durumda. 160 kişilik kapasitesi olan açık cezaevi bölümünde 520 kişi kalıyor. Üç kişilik olarak tasarlanan kapalı cezaevi bölümündeki odalara ise, 9’ar kişi konuluyor. Bir çok tutuklu ve hükümlü yerlerde yatıyor. Sorunları cezaevi idaresine defalarca söylememize rağmen sonuç alamadık. Mahkumlar yakında birbirlerini öldürmeye başlayacak: Bu böyle devam etmez” demişti.

ETİKETLER
denizli isyan cezaevi
T24

TAYAD'lı Aileler, Mesude Pehlivan'a verilen hücre cezasını protesto etti
ZEYNEP KURAY
25.03.2017



TAYAD’lı Aileler, Galatasaray Meydanı’nda Silivri 9 No’lu Cezaevi Müdürü Ali Demirtaş tarafından 6 günlük hücre cezası verilen kanser hastası Mesude Pehlivan’ın durumuna dikkat çekti. Aileler, “Pehlivan’ın başına gelecek her şeyden Ali Demirtaş sorumludur” uyarısında bulundu.

Türkiye'de cezaevlerinde siyasi tutsaklara uygulanan işkence ve hak ihlallerini duyurmak için her Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen TAYAD’lı Aileler, Silivri 9 No’lu Cezaevi Müdürü Ali Demirtaş tarafından Mesude Pehlivan’a (kanser hastası) verilen 6 günlük hücre cezasını protesto ettiler. “

Sohbet hakkı uygulansın, hasta tutsaklar serbest bırakılsın, kitap sınırlandırılması kaldırılsın” yazılı bir pankart açan TAYAD’lı Aileler, “ Hasta tutsaklar serbest bırakılsın”, “Mesude Pehlivan serbest bırakılsın”, Evlatlarımızı hücre cezaları ile teslim alamazsınız”, “ Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları attılar.

"PEHLİVAN’A BİR ŞEY OLURSA SORUMLUSU MÜDÜR ALİ DEMİRTAŞ’TIR!"

TAYAD’lı Aileler adına açıklamayı okuyan Nagehan Kurt, Silivri 9 No’lu Hapishane Müdürü Ali Demirtaş’ın kanser hastası devrimci tutsak Mesude Pehlivan‘a 6 gün hücre cezası verdiğini belirtti.

Mesude Pehlivan’ın ömrünün 16 senesini Türkiye hapishanelerinde geçirdiğine anlatan Kurt, Pehlivan’ın hak ve özgürlükler için mücadele ederken tutsak düşen bir sağlık emekçisi olduğunu aktardı.

19 Aralık katliamında Bayrampaşa Hapishanesinde bulunan Pehlivan’ın , katliam sırasında kullanılan kimyasal gazlar sonucunda kanser hastası olduğuna dikkat çeken Kurt, “Mesude Pehlivan şuan kendi ihtiyaçlarını bile zor karşılamaktadır. Buna rağmen, kendisine Silivri 9 No’lu Hapishane Müdürü Ali Demirtaş tarafından 6 günlük hücre cezası verilmiştir” dedi.

Mesude Pehlivan‘ın hücreye atılıp katledilmek istendiğine ifade eden Kurt, "Pehlivan’ın başına gelecek her şeyden Ali Demirtaş sorumludur" dedi.
BirGün

Kapalı cezaevlerinde yine yer açılıyor: 10 yıldan az cezası kalanlar açık cezaevine
22.02.2017



15 Temmuz sonrası kapasitesinin üzerinde tutuklu ve hükümlünün konulduğu kapalı cezaevlerinde yer açmak için yeni bir değişiklik daha yapıldı. Kapalı cezaevinden açık cezaevlerine geçiş bir kez daha kolaylaştırıldı

Cezaevleri dolulukta alarm veriyor. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklamalarla cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 104’e yükseldi. Yapılan yeni cezaevleri, tacizcilerin, tecavüzcülerin serbest kalması için yapılan iyileştirmeler de doluluğa çare olmadı.

Cezaevlerinde “boş” alan açmaya çalışan AKP iktidarı, Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği’nde bir değişiklik daha yaptı.

10 yıldan az cezası kalan açığa

Yeni yönetmelik ile açık cezaevine geçiş şartları bir kez daha kolaylaştırıldı. Eski yönetmelikte, “Toplam cezalarının beşte birini kapalı kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine altı yıl veya daha az süre kalanlar” hükmü yer alırken, yeni yönetmelik ile 10 yıldan az hapis cezası alıp, sadece bir ayını iyi halli geçirenlerin açık cezaevine gönderilmelerinin önü açıldı.

“Toplam 3 kez hücreye koyma cezası alanlar”ın açığa geçemeyeceğine ilişkin hükümde de beş kez hücre cezası alanların açığa alınmayacağı şeklinde değişiklik yapıldı.

Disiplin cezasının kalkması yetecek

“Kınama dışında disiplin cezası verilmek suretiyle kapalı kuruma bir defa iade edilenler disiplin cezasının kaldırılma tarihinden itibaren altı ay, birden fazla iade edilenler ise disiplin cezasının kaldırılma tarihinden itibaren bir yıl geçtikten sonra açık kuruma ayrılabilir” hükmü de değiştirildi. Firar suçu hariç kınama dışında disiplin cezası verilmek suretiyle kapalı kuruma iade edilenler disiplin cezasının kaldırılma tarihinden itibaren beklemeden açık kuruma yeniden ayrılabilecek.

“Firar etmez” denilene kolaylık

Ayrıca, “Açık kurumda cezası infaz edilmekte iken ilk kez firar edip yakalanan ve hücreye koyma disiplin cezası verilmek suretiyle kapalı kuruma iade edilen hükümlüler, disiplin cezasının kaldırılmasından itibaren Yönetmelikte aranan diğer şartlara uyduğu ve bir daha firar etmeyeceği değerlendirildiği takdirde açık kuruma ayrılabilir...” kolaylığı da getirildi.
BirGün

Tutuklu gazeteci ve ressam Zehra Doğan’a resim malzemeleri verilmiyor
01.07.2017



Tutuklu gazeteci ve ressam Zehra Doğan’a resim malzemeleri verilmiyor
Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci-ressam Zehra Doğan’a resim malzemesi verilmiyor. Doğan’ın avukatı Kamuran Tanhan, “Mevzuata ve uluslararası sözleşmelere aykırı hareket edilerek tamamen keyfi bir biçimde kendisine boya ve resim malzemeleri verilmemesi açık bir hak ihlalidir” diyerek, hukuki yollara başvuracaklarını belirtti.

Gazete Sujin’in haberine göre, hakkında kesinleşmiş cezası olduğu gerekçesiyle 12 Haziran’da Diyarbakır’dan Mardin’e gittiği sırada gözaltına alınan ve ardından Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’ne götürülen gazeteci-ressam Zehra Doğan’a resim malzemesi verilmiyor. Ailesi aracılığıyla yaşananları aktaran Doğan, resim malzemesi için cezaevi yönetimiyle görüştüğünü söyleyerek, “Cezaevi yönetimi resim malzemeleri için savcılıktan özel izin almam gerektiğini belirtti. Bunun üzerine savcılığa verilmek üzere dilekçemi hazırladım. Cezaevi müdürü, ‘içeride resim, takı, bileklik yapmak yasak, savcı izni olsa bile biz buna izin vermiyoruz’ diyerek, dilekçemi kabul etmedi” dedi.

Zehra’nın avukatı: İhlaller inanılmaz boyuta ulaştı

Konu hakkında konuşan Doğan’ın avukatı Kamuran Tanhan, cezaevinde yaşanan hak ihlallerinin OHAL ile beraber Türkiye’de inanılmaz bir boyuta ulaştığını söyledi. Tanhan, keyfi olarak yapılan sürgünler, görüşçüler ile görüş kısıtlaması ve iletişim kısıtlamalarının en tipik örnekler olduğunun altını çizdi. Tanhan, “Müvekkilimiz Zehra, tanınan ve uluslararası ödüller alan bir ressamdır. Mevzuata ve uluslararası sözleşmelere aykırı hareket edilerek tamamen keyfi bir biçimde kendisine boya ve resim malzemeleri verilmemesi açık bir hak ihlalidir” dedi.

‘Hukuki yolları deneyeceğiz’

Hukuki yollara başvuracaklarının altını çizen Kamuran, sonuç alınmaması halinde Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuruda bulunacaklarını belirtti.

resim cezaevi gazeteci Diyarbakır hak ressam tutuklu gazete Haziran anayasa Avrupa AİHM Mardin savcı ohal Türkiye
Birgün

Geç gelen adalet: 'Hayata dönüş'te beraat
22 Oca 2016



"Hayata dönüş" operasyonuyla ilgili mahkûmların yargılandığı davada, 32 sanığın ölümü nedeniyle davanın düşmesine, 367 sanığın da "adam öldürme" suçlamasından beraatine karar verildi.

Operasyon sırasında bazı tutuklular yanarak hayatını kaybetmiş, bazıları da yaralanmıştı.

399 mahkûmun "isyan", "patlayıcı madde bulundurmak" ve "adam öldürmek" gibi suçlardan sanık olarak yargılandığı "Hayata dönüş" operasyonuyla ilgili davada, 32 sanığın ölümü nedeniyle davanın düşmesine, 367 sanığın ise "adam öldürme" suçundan beraatine karar verildi.

Yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerini ve onlara nakilleri protesto için hapishanede başlayan ölüm oruçlarına güvenlik güçleri 19 Aralık 2000’de müdahale etmişti. "Hayata dönüş" adı verilen operasyon 2’si asker 32 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Olaylarda 12 mahkûm ölmüş, 77 mahkûm da yaralanmıştı. Olay yeri tutanağında, mahkûmların birbirlerine ateş ederek, birbirlerini yakarak öldürdükleri ileri sürülmüştü.
Kaynak: El Cezire

Cezaevindeki çocuklara pul parası engeli
Umay Aktaş Salman
8 Oca 2016



Türkiye'de cezaevlerinde 12-18 yaş arası 2 bin 435 çocuk var. Aileleri ve arkadaşlarıyla mektuplaşmak onlar için çok önemli. Ancak bu mektuplar için alınan pul parası çocukları zorluyor. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği'nden Zafer Kıraç çocukların ücretsiz mektup yollayabilmesi için 5 gündür eylemde.

Kıraç, cezaevindeki çocukların ücretsiz mektup yollayabilmesi için 5 gündür eylemde.

"En düşük gramajdaki bir mektup için 1,25 TL ödüyorlar. Ayda 4 mektup yazdığında 5 TL yapıyor."

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği'nden (CİSST) Zafer Kıraç, cezaevlerindeki çocukların mektup yollarken ödemesi gereken parayı bu sözlerle örneklendiriyor.

Devletin bu parayı almaması için de 5 gündür Ankara Konur Sokak’taki İnsan Hakları Anıtı’nın önünde eylemde. Yağmur yağsa da elinde şemsiyesi ve pankartı ile aynı yerde. Amacı cezaevlerindeki çocukların ailelerine, arkadaşlarına ücretsiz mektup yollayabilmesi.

Kıraç, 1 Ocak’ta Adalet Bakanlığı’nın önünde eyleme başladı. Talebini dile getirdi ve bu konuda toplanan 10 bin imzayı sundu. Adalet Bakanlığı önünde eyleme izin verilmediği için o günden bu yana, Konur Sokak’ta her sabah 08.30 ile 12.30 arasında eylem yapıyor. Kamuoyunun dikkatini cezaevindeki çocukların haklarına çekmeye çalışıyor.

'Mahpus çocukların yüzde 40'ının parası yok'

Kıraç, çocuk hapishanelerinin kapatılması gerektiğini ancak en azından bu gerçekleşene kadar hak ihlâllerinin ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor. Cezaevlerindeki çocukların mektup dâhil başka sıkıntıları da olduğunu belirterek şöyle konuşuyor:

"Çocuklar da tıpkı büyükler gibi infaz rejimine tâbi. Çocukların da üç kapalı, bir açık görüş hakları var, tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi. Kapalı görüş dediğimiz şey camın, tel örgünün arkasından. Annesi karşısında ama çocuk ona dokunamıyor. Çocukları annesine dokundurtmayarak iyileştiremeyiz, rehabilite edemeyiz. Aksine travmasını artırmış oluruz. Mektup da sorunlardan biri. Büyükler nasıl pul ücreti ödüyorlarsa çocuklar da ödemek zorundalar. En düşük gramajdaki bir mektup için 1,25 TL ödüyorlar. Ayda 4 mektup yazdığında 5 TL yapıyor. Oysa Adalet Bakanlığı kendi hazırladığı raporlarında diyor ki 'İçerideki çocukların yüzde 35’inin ailesi görüşe gelmiyor, çocukların yüzde 40’ının parası yok.' Mektup daha da önemli bir hale geliyor. O zaman mektup yollamak niye ücretli? Çocukların çoğunun ailesi, arkadaşları ile tek iletişim aracı mektup. Mektup dışarıdakiler için âtıl kalmış bir araç ama hapishanedeki mahpus için inanılmaz kıymetli."

'Çocuk mahpus bizden radyo istedi ama...'

Kıraç, cezaevlerinde kullanımına izin verilen televizyon, buzdolabı ve su ısıtıcısı gibi aletlerin elektrik parasının da mahpusların ödediğini vurgulayarak , "Çocuklar da aynı şekilde bunları kullanırsa aylık fatura ödüyorlar. 13 yaşındaki bir mahpus çocuk bize 'ses istiyorum' dedi. Biz de radyo yolladık. Cezaevi geri yolladı radyoyu. 'Radyonun elektrik parasını ödeyecek parası yok' dediler" diye konuşuyor.

Bakanlık iyileştirme üzerinde çalışıyor

Eylemin ilk gününde Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek ile görüşüp sorunu ileten Kıraç, Adalet Bakanlığı’nın çocuk hapishanelerinin iyileştirilmesiyle ilgili bir paket hazırladığını anlatıyor. Bu paketin içinde mektupların ücretsiz yollanabilmesi hatta kargo, telefon görüşmelerinin, elektiriğin de ücretsiz olması yönünde çalışmalar var. Kıraç, bunların sözlü ifade edildiğini, yazılı açıklama yapılıp, hayata geçirileceği tarih kesinleştirilinceye kadar eylemine devam edeceğini vurguluyor. Kıraç, "Geçen yıl devlet yeni cezaevi inşaatlar için 519 milyon para ayırdı. Bizim talep ettiğimiz haklar için harcayacağı para çok küçük" diyor.

İtalya'da skype odaları bile var

Avrupa ülkelerindede bu konuda iyi örnekler var. Örneğin İtalya’da hapishanede kurulan Skype odalarında mahpuslar ziyaretlerine gelemeyen aile üyeleriyle internet üzerinden görüşme yapabiliyor.

Kıraç’ın eylemine, sivil toplum kuruluşlarından, öğrencilerde de destek geliyor. Hafta içi eylemini südüreceğini söyleyen Kıraç, hafta sonları da kendi mahallesinde sorunu duyurmaya devam edeceğini belirtiyor.
Kaynak: El Cezire

Hayata dönemeyenler ve F Tipleri
Can Çeliker
19 Aralık 2015

‘’Bizi F Tiplerine atabilirsiniz,hatta işkence de yaparsınız ama 10 tabur askerde getirseniz bu beyinleri teslim alamazsın’’

Bu söz Kobane’de cihatçı çeteler ile savaşırken karanfilleşen hücre arkadaşım Coşkun İnce’nin,hücre saldırısında hapishane müdürünün yüzünün kızarmasına neden olan sözdür. Bugün tecrit politikaları ve 15 yıl önce yürürlüğe giren F tipi hapishanelerin işlevselliğinin örgütlü iradeler karşısında nasıl yenildiğini gösteriyor.Tam 15 yıl önce,19 Aralık günü Türkiye tarihinde gerçekleştirilen hapishaneler katliamlarının en büyüğüne tanık olduk. Egemenler tarafından, siyasi tutsaklar üzerine getirilmek istenen tecrit uygulamalarına karşı direnen tutsaklar, Hayata Dönüş adı ile düzenlenen saldırılarla katledildiler, sakat bırakıldılar.Aradan geçen 15 yılın ardından bugün bu projenin amacını,F Tiplerinde yaşanan hak ihlallerini ve tutsakların yaşadıklarını hatırlayalım.

Peki, neydi devletin dayattığı F Tipleri:

F Tipleri, egemen güçler tarafınca, tutsakların tecrit ile iradelerini teslim alıp düşüşncelerinden arındırmak için uygulamaya çalıştığı insanlık onurunu hiçe sayan projedir.Bu proje 2 tip hücre sistemine dayanmaktadır.

“Tecrit, insanı yalnızlaştırmanın ve çürütmenin aracıdır…’’

1-Tekli tecrit hücresi: Bu hücreler yaklaşık 11 m²’ alandan oluşmaktadır ve tek kişiliktir. Hücre içerisinde yalnızca 1 plastik masa, ufak yatak ve paslanmış eski bir dolap bulunur. Bu hücreler de banyo ise hücre içerisindedir ve tuvalet ihtiyacını orada giderirken bulaşıklarını da aynı yer de yıkarsın.Hücre tipi tecritlerin amacı,tutsağın insanlardan izole edilerek, kontrol altına alınması ve düşüncelerinden arındırılmasıdır.

2-F Tipi tecrit hücresi: Bu tarz hücreler ise 2 kattan oluşmaktadır 25m2. Üst kat yatakhane, alt kat ise oturma düzeni ve mutfak gibi oluşturulmuş ve birçok eşya betona gömülü şekildedir. Bu hücrelerde 3 tutsak bir arada kalırlar ve havalandırmaların açılıp kapatılma saatleri yaz-kış uygulamasına göre idare

tarafından belirlenir. Hücre tavanı, tabut kapağı şeklinde ve hücrelerin dizilişi F harfine göre dizayn edilmiştir.

F Tiplerinin tahribatı

Hücrelerde yaşanan tecrit, psikolojik işkence yöntemi olduğu için çeşitli sağlık sorunlarına da neden oluyor. Tutuklu ve hükümlülerin birçoğunda gözlerde bozukluk, dengeyi sağlayamama, aşırı unutkanlık, konuşma yetisinin kaybı, dalgınlık, ağız ve vücutta yaralar, ödem, kireçlenme, gibi fiziksel rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Tecrit ve izole, psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirdiği görülüyor. Güvensizlik, aşırı şüphecilik, paranoya, halüsinasyon ve sıkça intihar eğilimleri tecrit edilme sonucu birey de görülebiliyor.

F Tiplerine geçişin nedenleri

Türkiye de genel olarak hapishanelerde koğuş sistemi kullanılmaktaydı ve devrimci tutsaklar direnişleri sonucu koğuş sisteminde birçok kazanım elde etmişlerdi. Koğuş sisteminde tutsaklar davalarına göre hep birlikte kalır kolektif biçimde düşündükleri gibi yaşarlardı. Koğuş sisteminin kaldırılıp yerine F Tiplerinin getirilmek istenmesinin en büyük nedenlerinden birisi tutsakların bir arada kaldıkları koğuşlarda oluşturdukları dayanışma ve komünal yaşamın önüne geçilerek tutsakları birbirinden ayırarak dirençlerinin kırılması temel hedefti. Oligarşinin değimiyle ‘’Koğuş sistemi, tutuklular için okul gibiydi’’ ve korkuları buydu. Çünkü devrimciler, taşıdıkları misyon gereğince yaşamın her alanında, her durumunda devrimi hedefledikleri gibi zindanları da eğitim ve üretkenliklerini pekiştirebilecek okullara çevirmişlerdi. Egemenlerin asıl amaçları ise bu okulları, demir parmaklık arasında kurulan başka bir hayatı yok etmekti.

Bakan Türk: Cezaevleri F Tipi olacak

1999 yılında dönemin Adalet Bakanı DSP’li Hikmet Sami Türk o dönem F Tipi hapishanelerini yeniden gündeme getirdi. Tutsaklar kesinlikle teslim olmayacaklarını ve F Tipi hapishanelere gitmeyeceklerini açıkladılar ve ellerindeki tek silahları olan bedenlerini ölüme yatırarak direnişe geçtiler.

Açlığın yürüyüşü başlıyor

F Tipi hapishanelerin uygulamaya geçeceği belli olduktan sonra 20 Ekim 2000’de başlayan Açlık Grevleri 19 Kasım 2000’de Ölüm Orucuna çevirildi.20 Ekim 2000’de başlayan direniş 21 Ocak 2007’de sonlanmasıyla tarihteki en uzun soluklu Ö.O direnişi olmuştur. Hapishanelerde sürmekte olan Ö.O direnişini bitirmek için düzenlenen Hayata Dönüş operasyonunda onlarca devrimci tutsak katledilmiştir. Böylece 2000 Ö.O direnişi, dünya da eşi benzerine zor rastlanır bir sürecin adı olmuştur. Bu zorlu süreci, bedeni ölüme yatırmayı, vicdana seslenen türden değil, politik bir eylem biçimi olarak ele almak gerekir.

F Tipleri için medya siperde

Tutsak yakınlarının ve demokratik kurumların yapmış oldukları tecrit karşıtı eylemlere saldırılar, gözaltılar olurken görmezden gelen medya da F Tiplerini öven haberler, yayınlar sıkça yer aldı. Adalet Bakanlığı’nın Kandıra F Tipi ’ne düzenlemiş olduğu sefere katılıp da hücrelerde ki masaların üzerinde çiçekleri gören yazarlar, bu hapishaneleri anlata anlata bitiremediler. Beş yıldızlı oteli andırdığını söyleyen kimi yazarlara göre tutsaklar tek kişilik ya da üç kişilik hücrelerde rahat rahat uyuyacaklardı!

” F Tipi cezaevleri 5 yıldızlı otel gibi”. (Tuncay Özkan)

Günümüzde F Tipleri

Bugün F tipi hapishanelerinde tecritin en ağır koşulları yaşanmaktadır.Yüzlerce hasta tutsak tedavisi engellendiği için tecrit altında ölümü beklemekte.Hapishane idareleri tarafından tutsakların en temel hakları keyfi olarak gaspedilmekte,savunma hakları da ellerinden alınmaktadır.Tutsakların tecrit koşullarında yaşadıkları psikolojik ve keyfi saldırıları;keyfi disiplin cezaları,soruşturmalar,araç yok bahaneleri ile mahkemelerine götürülmeme,görüş-telefon-mektup yasakları,savunma ve tedavi haklarının gaspı olarak sıralayabiliriz.

Fiziki saldırıları ise;hücrelerde arama bahanesi ile tutsaklara saldırı,keyfi olarak tekli hücre cezaları,kitlesel sürgünler,muhbirlik dayatmaları,idarenin keyfi emrini yerine getirmediğin taktirde gardiyanlar arasından seçilerek yalnızca fiziki işkence için oluşturulmuş timlerin saldırısı,süngerli oda denilen işkencehaneye kapatılarak sistematik olarak saldırılar olarak sıralayabiliriz.

İnancın sınandığı zor mekânlar: Hücreler

Sonuç olarak 19 Aralık günü devlet bir kere daha dediğini yaptı ve kara bir tarihe daha imza attı. Kimyasal silahları ile yaktı, diri diri ateşe verdi. Tüm şiddetine, tutsaklar üzerine yürüttüğü saldırılarına rağmen teslim alamadı. F Tiplerine götürülen devrimci tutsaklar, direnişlerine orada da devam ettiler ve dün koğuş sisteminde olduğu gibi bugün de F Tipi hücrelerini bir okula dönüştürmeye, türlü zor koşullara, tecrite rağmen yaratıcılıklarıyla ‘başka bir hayat’ı orada da örmeye devam ediyorlar.

Ben de o okullardan birinden mezun olan bir öğrenci olarak,19 Aralık 2000 ve Ölüm Orucu direnişi şehitlerini saygıyla anıyorum.

Ne insan hücreye sığabilir, ne de hücre o kadar büyüyebilir!
Sendika.Org

Tüyler ürperten çocuk cezaevi raporu
15 Aralık 2015



Muğla E Tipi Cezaevi Sübyan Koğuşu'nda, yaşları 12 ile 15 arasındaki 4 çocuğa işkence yapılıp, cinsel tacizde bulunulduğu iddialarıyla ilgili Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHK) tarafından araştırma yapılarak, rapor hazırlandı.

Raporda tüyler ürperten bilgilere yer verilip, "Sık sık yaşanan şiddet olaylarının denetimi için çocuklardan sabah ve akşam sayımlarında elbiselerini sıyırması isteniyor. Çocuklar kendi aralarında boyunlarından tutarak 'bayıltmaca' adlı bir oyun oynuyor. Ayrıca çocuklarla yetişkinler aynı koğuşa konulabiliyor" denildi.

CHP Muğla Milletvekili ve TBMM Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyesi Nurettin Demir'in Muğla E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuklu 4 çocuğa işkence yapıldığına ve cinsel saldırıda bulunulduğuna dair iddiaları ile ilgili önemli gelişme yaşandı. Konuyla ilgili olarak TİHK tarafından bir araştırma yapılarak, rapor hazırlandı. Raporda, yaşça büyük olan çocuklardan birine 'cinsel saldırı' suçundan beş günlük disiplin cezası verildiği belirtildi. Ancak rapor, cezaevindeki fotoğrafın daha ağır olduğunu ortaya koydu. Rapora göre cezaevinde kapasitenin iki katı tutuklu kalıyor, şiddet olaylarının denetimi için çocuklardan sabah ve akşam sayımlarında tişörtlerini ve pantolonlarını sıyırması isteniyor. Çocuklar kendi aralarında boyunlarından tutarak 'bayıltmaca' adlı bir oyun oynuyor. Ayrıca çocuklarla yetişkinler aynı koğuşa konuluyor.

Raporda, "Çocukların yetişkinlerden ayrı tutulmasına ilişkin hükümlere rağmen bazı çocukların, kurum iç hizmetlerinde çalışan yetişkin mahpusların kaldığı işçi koğuşunda tutuldukları öğrenilmiştir ki bu durum, çok kısa bir süre devam etmiş olsa dahi kabul edilemez niteliktedir" deniliyor.

Raporun ayrıntıları şöyle:

"Muğla E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu 400 mahpus kapasitesiyle inşa edildi, daha sonra alınan kararla kapasitesi 728 kişiye çıkarıldı. Kapasite artırımı yapılmasına rağmen ceza infaz kurumunun fiziksel yapısı değişmedi. Cezaevi yetkilileri özellikle çocukların, kadınların, erkeklerin suç türüne, yaşlarına ve benzeri değişkenlere göre cezaevine yerleştirilmesinde güçlükler yaşandığını ifade etti. Kız çocukları için özel bir bölümden söz edilmiyor.

Ziyaret tarihi itibariyle cezaevinde 914 yetişkin erkek, 33 kadın, 7 çocuk mahpus bulunuyordu. Çocukların tamamı tutukluydu. Mevcut çocuk koğuşları haricinde çocuk koğuşu olarak kullanılabilecek başka bir mekan bulunmuyor. Bu nedenle sözlü veya fiili kavga olayları sonrasında, olayın tarafı olan çocuklar birbirinden ayrılarak geçici olarak çocukların tutulduğu diğer koğuşa yerleştiriliyor. Çocuklar arasında kavga yaşanması halinde olaya ilişkin tutanak örneği kurum psikoloğuna gönderiliyor. Çocuklar için sadece iki oda tahsis edilmiş olması nedeniyle kavga eden çocuklar kısa bir süre için dışarı çıkarılıp tekrar aynı odaya konuyor. Şiddet olaylarının tespiti amacıyla sabah ve akşam sayımlarında çocuklardan tişört ve gömleklerin çeneye doğru kaldırılması ve pantolonların dize kadar sıyrılması talimatı verilmek suretiyle kıyafetlerini sıyırmaları isteniyor."

Raporda bununla ilgili olarak, "Böyle bir kontrol mekanizması çocukların mahremiyeti açısından başlı başına tartışılır olmakla birlikte bu yöntemle cinsel saldırı fiillerinin veya vücudun bazı bölgelerindeki fiziksel şiddet emarelerinin tespiti mümkün değildir. Ayrıca, bu yöntemle manevi cebir, henüz fiziksel şiddet aşamasına varmayan baskılar da tespit edilemeyecektir" deniliyor.

'ÇOCUKLAR İÇİN AYRI TESİS KURULMALI'

Çocuklar, aynı koridoru kullanmaları nedeniyle yetişkin mahpuslarla karşılaşıyor ve kısa süreli de olsa iletişime geçebiliyor. Çocuklar için tamamen ayrı bir tesis kurulması veya en azından bu sağlanıncaya kadar çocukların tutuldukları bölümlerin idari ve fiziksel olarak tamamen ayrılması gerekiyor. Cezaevinde sadece iki psikolog ve bir sosyal çalışmacı görev yapıyor. Görüşülen infaz koruma görevlileri çocukların özgürlüğünden yoksun kılınmasına ilişkin ilke ve standartlar hakkında herhangi bir eğitim almadıklarını belirtti.

Rapora göre özellikle çocuk mahkum M. hakkındaki olayın kamuoyuna yansıması üzerine ilk alınan tedbir, çocukların bulunduğu koğuşun daha sık kontrol edilmesi oldu. Raporda, "Oysaki muhtemel şiddet ve cinsel istismar olaylarının, denetim aralığının azaltılması suretiyle önlenmesi olası değildir. Denetim, gözetleme kötü muameleyi ve şiddet olaylarını tamamen engellemeyeceği gibi çocukların bulunduğu koğuşların 24 saat süresince sık sık kontrol edilmesi, ışıkların açık tutulması, geceleri uyandırılmaları rahatsızlıklara ve yeni olaylara sebebiyet verecektir. Denetimin, çocukların rahatsız olmayacağı şekilde yapılmasına riayet edilmelidir" denildi.

Cinsel saldırı iddialarını içeren bu şikayet sonrasında görevliler tarafından tutanak düzenlendi, şikayetçi çocuklar doktora sevk edildi ve odaları değiştirildi. Doktor raporlarına göre ilk çocukta herhangi bir bulguya rastlanmazken, ikinci çocukta 'akut stres bozukluğu' saptandı ve ruhsal muayenede elde edilen bulguların küçüğün cinsel istismarını destekler nitelikte olduğu görüldü. Bu olaylar sonrasında yaşça büyük olan çocuk hakkında, "Cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve cinsel tacizde bulunmak veya bunlara teşebbüs ve bu tür davranışlara kışkırtmak" bendi uyarınca 5 gün oda hapsi cezası verildi. Ayrıca konuyla ilgili yargılamanın Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sürdürüldüğü belirtildi.

RANZADAN DÜŞMEMİŞ DARP EDİLMİŞ

Bir olayda da çocuk odasının kapısına vurulması üzerine yeteri kadar personelle intikal edildi ve odaya girildiğinde çocuklardan hepsinin ağladığı görüldü. Sorulduğunda çocuklardan birinin ranzadan ranzaya atlamak isterken yere düştüğü ve kafasını beton zemine çarptığı söylendi. Sonradan yapılan araştırmalar neticesinde ise çocuklardan birinin diğerine vurması sonrasında bu olayın meydana geldiği ve gözünün morarmasının darp edilmesinden kaynaklandığı bildirildi.

İŞKENCENİN ADI OYUN

Kötü muamele olaylarına ilişkin önleyici bir mekanizma mevcut değil. Disiplin dosyalarındaki beyanlardan, çocuklarla yapılan görüşmelerden, ayağa parfüm sıkarak veya kağıt sarmak suretiyle yakma eyleminin bir 'şaka' olarak görüldüğü, çocukların, birbirlerinin boynundan tutarak 'bayıltmaca' denilen bir oyun oynadıkları, sık sık kavga yaşandığı yönünde güçlü bir kanaat hasıl oldu. Ayrıca, cinsel saldırı iddialarına ilişkin sürmekte olan bir yargılama bulunduğu bilgisi alındığı gibi çocuklar tarafından da benzer iddialar dile getirildi. Zorla çalıştırma konusunda cezaevi idaresinin yeterli denetiminin bulunmadığı ve bu konuda çocuklar arasında kavgalar yaşandığı bilgisi mevcut. Çocukların geçici olarak yetişkin mahpusların bulunduğu işçi koğuşuna konulmaları idare ve gözlem kurulu kararıyla sabit.

Raporda, "Çocuklar hakkında müşahadeye alma, tecrit etme gibi cezaların kesin olarak yasaklanması gerekirken ceza olarak kullanılan bir uygulamanın şiddet olaylarını önlemek amacıyla tedbir olarak tatbik edilmesi çocuklar hakkındaki uluslararası ilke ve standartlarla tam bir çelişki içerisindedir. Çocukların, yetişkinlerden ayrı tutulmasına ilişkin hükümlere rağmen bazı çocukların, kurum iç hizmetlerinde çalışan yetişkin mahpusların kaldığı işçi koğuşunda tutuldukları öğrenilmiştir ki bu durum, çok kısa bir süre devam etmiş olsa dahi kabul edilemez niteliktedir" denildi.

NELER YAŞANMIŞTI?

Marmaris İmam Hatip Ortaokulu öğrencisi M.U. ve üç arkadaşı, iddiaya göre ilçede bir hırsızlık olayına karıştı. Gözaltına alınan 4 çocuk, tutuklanarak Muğla E Tipi Kapalı Cezaevi'ne konuldu. Sübyan Koğuşu'na yerleştirilen çocuklar, 53 gün burada kaldı. İddiaya göre bu 4 çocuğa, aynı koğuşta kalan 17 yaşındaki diğer çocuklar tarafından işkence yapılıp, tecavüz edildi. Çocukların vücutlarında sigara söndürüldüğü, ayaklarına gazete bağlanıp ateşe verildiği öne sürüldü. Cezaevine ziyarete giden baba H.U., vücudundaki izleri görünce oğlunun hastaneye götürülmesini sağladı. Marmaris Devlet Hastanesi'ndeki doktorlar, M.U.'ya cinsel istismarda bulunulup, işkence yapıldığına dair ön rapor tutup, durumu polise bildirdi. Marmaris Cumhuriyet Savcılığı, konuyla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma dosyasının gönderildiği Muğla Cumhuriyet Savcılığı, çocuğu Muğla Adli Tıp Kurumu'na sevk etti. Adli Tıp raporu 'gizli' ibaresiyle savcılığa gönderildi. Tacizde bulunduğu ileri sürülen 17 yaşındaki mahkum R.T., başka bir cezaevine gönderildi. R.T. hakkında taciz soruşturması da açıldı.

Bu arada taciz olayı kendisine anlatıldığı halde görevini yapmadığı saptanan infaz koruma memurunun kimliği de, mağdur çocukların savcılık gözetimindeki, fotoğraflı teşhisinden belirlendi. O görevliyle ilgili de yine savcılık inceleme başlattı.
Kaynak:Cumhuriyet

AKP döneminde Türkiye'deki cezaevlerindeki kişi sayısı üç kat artarak 170 bin 300 kişiye ulaştı
28 Ağustos 2015



2002 yılından sonra yapılan 94 yeni cezaevine rağmen kapasite aşıldı. Beş yılda 207 yeni cezaevi inşa edilecek.

Türkiye'de cezaevleri dolup taştı. Hapisteki kişi sayısı her geçen gün artarak tarihi rekorunu yeniliyor.

AK Parti hükümetleri döneminde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayıları yaklaşık üç kat arttı. 2002'de cezaevlerini toplam 59 bin 429 tutuklu ve hükümlü ile devralırken, bu sayı geçen ay sonu itibariyle 170 bin 300'e ulaştı.

207 YENİ cezaevi YAPILACAK

Bugün Gazetesi'nin haberine göre, Mevcut ceza infaz kurumları, son yıllarda artan tutuklu ve hükümlülere cevap veremez hale geldi. 20022014 arasında 94 cezaevi açıldı. Şun anda 361 ceza infaz kurumu bulunuyor. Ancak yine de yetmiyor. Hükümet yeni cezaevleri yapmak için de projeler hazırladı. Adalet Bakanlığı, gelecek 5 yılı kapsayan planlama uyarınca 207 yeni ceza infaz kurumu yapmayı planlıyor.

KAPASİTELER ZORLANIYOR

Mevcut cezaevleri, tutuklu ve hükümlülere yeterli gelmiyor. Bu nedenle cezaevlerinde kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunuyor. 745 kişilik kapasitesi bulunan Denizli D Tipi Cezaevi'nde 1337 hükümlü ve 320 tutuklu olmak üzere toplam 1657 kişi bulunuyor. Kapasitesi 24 kişi olan koğuşlarda 47 kişi kalıyor.

2 BİN 165 ÇOCUK CEZAEVLERİNDE

Türkiye'de ceza infaz kurumlarında 18 yaşından gün almamış 2 bin 165 çocuk hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Bu çocuklardan 528'i erkek, 17'si kız çocuk olmak üzere 545'i hükümlü, bin 572'si erkek, 48'i kız çocuğu olmak üzere bin 620'si tutuklu olarak cezaevlerinde bulunuyor. Türkiye'de cezaevlerinde 1820 yaş arasında 8 bin 17 tutuklu ve hükümlü bulunuyor.

CEZAEVLERİNDE ÖLÜMLER ARTTI

Cezaevlerine yolu düşenlerdeki artış gibi cezaevlerindeki ölümler de son yıllarda artış gösterdi. Cezaevlerinde 2002'de 89, 2003'te 163, 2004'te 54, 2005'te 59, 2006'da 157, 2007'de 178, 2008'de 211, 2009'da 287, 2010'da 307, 2011'de 321, 2012'de 345, 2013'te 316 ve 2014'te 380 hükümlü ve tutuklu öldü. Bu yılın ilk 7 ayında cezaevlerinde 212 kişi hayatını kaybetti. 176 kişi eceliyle ölürken, 29 kişi de intihar etti.

DARBE DÖNEMLERİNDE ARTIŞ

Cezaevlerinin doluluk oranlarının darbe dönemlerinde had safhaya ulaştığı belirlendi. 1970 yılında 56 bin 511 kişi cezaevinde bulunurken 12 Mart Muhtırası'nın verildiği 1971 sonunda bu sayı 61 bin 463'e ulaşıyor. 1975 yılında 37 bun 616 kişi cezaevinde bulunurken 12 Eylül darbesinin yapıldığı 1980 yılının sonunda hapisteki kişi sayısı 70 bin 172 olarak kayıtlara geçiyor. 1981 yılında bu oran 79 bin 786 kişiye ulaşıyor.
Aktifhaber

Bu yılın ilk 6 ayında 212 kişi cezaevinde öldü
23/08/2015



Türkiye'deki 61 cezaevinde, bu yılın 1 Ocak - 29 Haziran tarihleri arasında toplam 212 kişinin hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Cezaevlerindeki ölüm sayılarında son yıllarda görülen artış da dikkat çekiyor.
Haber: İSMAİL SAYMAZ - ismail.saymaz@radikal.com.tr / Arşivi

Türkiye 'deki 61 cezaevinde, 1 Ocak 2015 ile 29 Haziran 2015 arasında 176 tutuklu ve hükümlünün eceliyle, 29'unun intihar yoluyla, 7'sinin de


En son Ekim tarafından Prş Ağu 01, 2013 1:30 am tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Eyl 27, 2009 11:57 pm    Mesaj konusu: Sübyan koğuşunda tecavüz Alıntıyla Cevap Gönder

Semih Özakça: Hapishanedeyken her gün, aynı saatlerde slogan attım
28 Ekim 2017



Özakça, 86 kiloyla başladığı açlık grevinde 50 kiloya düştü

Olağanüstü hâl (OHAL) uygulaması kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edilmelerinin ardından akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın ‘İşimizi geri istiyoruz’ talebiyle başladıkları açlık grevinin bugün 234’üncü gününe girdi. Geçen hafta tahliye edilen Semih Özakça, “Başladığımızda da sadece işimizi istiyorduk şimdi de sadece işimizi istiyoruz” dedi.

Hapishanede üç kişilik hücrede kaldığını belirten Özakça, "Yüksel’de de olduğu gibi basın açıklamalarının yapıldığı 13.30 ve 18.00 saatlerinde hapishanede slogan attım. İlk günlerde bir ses daha geldi uzaklardan. Nuriye abla ile birbirimizi görmeden ama aynı taleple ‘İşimizi geri istiyoruz’, ‘Emekçiyiz, haklıyız, kazanacağız’ diyerek seslerimizden destek aldık" dedi.

Hürriyet’ten Gamze Kolcu’ya konuşan Semih Özakça şunları söyledi:

Hapishane sürecinde günleri hiç saymadım. Üç kişilik bir hücrede kalıyordum. Yüksel’de de olduğu gibi basın açıklamalarının yapıldığı 13.30 ve 18.00 saatlerinde hapishanede slogan attım. İlk günlerde bir ses daha geldi uzaklardan. Nuriye abla ile birbirimizi görmeden ama aynı taleple ‘İşimizi geri istiyoruz’, ‘Emekçiyiz, haklıyız, kazanacağız’ diyerek seslerimizden destek aldık. Orada onun sesini duymak beni çok mutlu etmişti.

"Gece baskınları yorucuydu"

Gece baskınları yorucuydu. Cezaevi hastanesine de bir gece götürülmüştük zorla. Hep teyakkuzda olduğum için üstüm giyinikti ancak ayağımda terlik kalmış, onu hastaneye götürüldüğümde fark ettim. Adalet ve Sağlık Bakanlığı'ndan birileri gelmiş ve yapılanları izlemişler. Tahliye olup eve geldiğimde bir gece tuvalette gözüm kararmaya başladı. Birçok kez de cezaevinde yaşamıştım ancak bu fazlasıyla sarsıcı oldu. İlk kez ‘Zaman geldi galiba’ dedim. Annem uzun süre tuvaletten çıkmadığımı fark edip geldi. Açlık grevine başladığımızda da işimizi istiyorduk şimdi de işimizi istiyoruz. İşimizi hangi yöntemle verirlerse versinler. Komisyon, KHK ya da ferman mı çıkarılır bu benim konumum itibarıyla konum değil.

Vücudumda olan şeyleri geri planda tutmaya çalışıyorum. Nasıl mıyız? Velev ki çok iyi gözüküyoruz, velev ki hiç ağrımız yok. Ancak açlık grevindeki her insanın ani ölüm riski var. Bizim için her an ölüm olabilir. İşini isteyen iki eğitimciye sen istersen terörist de, istersen başka bir şey. Bunlar bir insanın öldüğü ya da sakat kaldığı gerçeğini değiştirmez. Bizim talebimiz sadece işimize dönmek. İşimiz verildiğinde açlık grevimiz bitecek. Bu çok kolay bir şey.

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci başladığında hücrede iyileştirmeler yaptılar"

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci başladığında hücrede iyileştirmeler yaptılar. Koğuşta üst kattaki yatağım alt kata indirildi, hastaneye götürülmeden 1 hafta önce klozet ile havalı yatak getirildi, havalandırmaya rampa yapıldı. Bunlar olurken, Esra ile bir telefon görüşmemizde ‘emekçi’ kelimesi geçtiği için telefonu kestiler.

Semih Özakça, 86 kiloyla başladığı açlık grevinde 50 kiloya düştü. Özakça 150 günlük tutukluluğun ardından geçen hafta, kendisi gibi açlık grevinde olan eşi Esra Özakça’ya ve ailesine kavuştu.

T24
ETİKETLER
semih Özakça nuriye gülmen hapishane

İş işten geçince: Üç çocuk öldükten sonra cezaevine yangın ihbar sistemi
12/10/2017
EFE SÖNMEZ



Adana’daki Kürkçüler Cezaevi’ne, üç çocuğun yangında can vermesinin ardından yangın ihbar sistemi ve duman sensörü takıldığı ortaya çıktı.

Adana Kürkçüler E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun çocuk koğuşunda 18 Ocak’ta yangın çıktı.

Yangında karbonmonoksitten zehirlenen Muhammed Erdoğan (17), Mehmet Altunhan ve Ferhat Kaya (17) kaldırıldıkları hastanede hayatını kaybetti.

Adana büyükşehir belediyesi itfaiyesi, yasak olmayan elektronik malzemeleri kullanan çocukların yangını kasten çıkardıklarını raporladı.

Koğuşun en küçüğü 14 yaşındaki R.K. hakkında yangını çıkarıp iki kişinin ölümüne neden olduğu gerekçesiyle dava açıldı. Altunhan’ın ölümünün iddianamede yer almadığı görüldü.

İddianamede, floresan lambasının kablolarından faydalanılarak çıkartılan kıvılcımla yangının başladığı ifade edildi.

R.K. ise duruşmada gardiyanlar tarafından sürekli darp edildiklerini, başka yere sevk edilmek için yangını çıkardıklarını söyledi.

‘İhmal’ iddiası

Yangın sonrası cezaevi personelinin görevini ihmal ettiği, olayda sorumluluklarının bulunduğu iddiası da gündeme geldi. İddianameye giren bilirkişi raporunda kamu personelinin olayda ihmalinin bulunmadığı ifade edildi.

HDP Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul, 16 Haziran’da Adalet Bakanlığı’na bir soru önergesi verdi. Önergede, özetle, çocukların sevk istemelerine neden olacak ne yaşandığı ve devletin çocukların güvenliğini nasıl sağladığı soruldu.

Önlemler yetersizmiş

Bakanlıktan HDP’li vekile 22 Eylül’de yanıt geldi.

Cezaevindeki çocuklar için ne yaptıklarından, yönetmelik ve kanunlardan uzun uzun bahseden bakanlık, Adana başsavcılığının olay sonrası başlattığı soruşturma hakkında 17 Temmuz’da kendilerini bilgilendirdiğini kaydetti.

Savcılığın verdiği bilgiler, HDP’li vekile gönderilen yanıtta da yer aldı. Savcılığın cevabı, yangının çıktığı cezaevindeki önlemlerin yetersiz olduğunu ortaya koydu.

Üç can gittikten sonra…

Başsavcılık, yangın sonrası, yangın ihbar sistemi ve duman sensörünün kullanılmaya başlandığı bilgisini verdi: “Kurumda çıkan yangın sonrasında çocuklar için ayrılan oda sayısının artırıldığı, odaların fiziki güvenlik önlemlerinin iyileştirildiği, florasan lambalarının led yuvarlak tip tavana gömülü lambalara çevrildiği, yatakhane kısmının lamba sisteminin zaman ayarlı hale getirildiği, yangın ihbar sistemi ve duman sensörünün tüm çocuk odalarına takılarak kullanılmaya başlandığı, fiziki güvenlik tedbirleriyle sınırlı kalmayıp dinamik güvenlik önlemlerinin de artırılma yoluna gidildiği, mevzuat hükümleri doğrultusunda önlemlerin alınmasına devam edildiği (…)”

Şikayet gelmemiş

Savcılığın bilgilendirmesinde personel hakkındaki soruşturmanın detayları da yer aldı.

Buna göre yangın sonrası güvenlik kameraları incelendi, ‘olayda sorumluluğu bulunan’ personel hakkında 20 Ocak’ta idari, 23 Ocak’ta adli soruşturma başlatıldı. Soruşturmalar sürüyor.

Savcılık, 1 Ocak-25 Mart tarihlerinde ise cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlü çocuklardan herhangi bir makama şikayet gelmediğini kaydetti.

İkinci yangın

Aynı cezaevinde 25 Mart’ta yine çocuk koğuşunda yangın çıkmış, üç çocuk yaralanmıştı.

Savcılık, bu yangınla ilgili de 27 Ocak’ta idari bir soruşturmanın başlatıldığı bilgisini verdi.

İtfaiye ise yangının elektrik prizinin şase yapması sonucu çıkan kıvılcımların yatakları tutuşturmasıyla çıktığını raporladı.

AİHM kararına atıf

HDP Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul, 16 Haziran’daki soru önergesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2003’te Kars cezaevinde kendini asarak intihar eden Bilal Çoşelav adlı çocuğun yaşam hakkının ihlal edildiğine yönelik bir karar verdiğini de anımsatmıştı.

Mahkemenin, Türkiye’nin çocuğun kendisine zarar vermesini önlemeye yönelik yeterli ve gerekli adımları atmadığı ve yaşam hakkını korumaya yönelik yükümlülüklerini yerine getirmediğine yönelik karar verdiği de belirtilmişti.

Her 10 mahkumun biri çocuk

Adalet Bakanlığı verilerine göre mart itibariyle cezaevlerinde 2 bin 671 tutuklu ve hükümlü çocuk var.

Cezaevlerinde ise ocak itibariyle 201 bin tutuklu bulunuyor. Yani her 10 mahkumun biri çocuk.
Diken

Zere'den Mirzabeyoğlu'na kadar Ali Suat Ertosun klasiği
SİBEL ERASLAN
07 Kasım 2009

Güler Zere, ondört yıldır hapiste. Salih Mirzabeyoğlu, on yıldır hapiste. Leman Yurtsever henüz dışarıda...

Bu üç isim, üç ayrı hayat hikayesi ve niçin benim ajandamdadır derseniz... Ali Suat Ertosuna çıkıyor bütün yollar derim size...

Güler Zere, ondört yıldır hapiste. Salih Mirzabeyoğlu, on yıldır hapiste. Leman Yurtsever henüz dışarıda... Bu üç isim, üç ayrı hayat hikayesi ve niçin benim ajandamdadır derseniz... Ali Suat Ertosun’a çıkıyor bütün yollar derim size...

Ali Suat Ertosun, “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen cezaevi baskınlarında, hapishanelere isyan çıktı gerekçesiyle iş makinası sokarak, mahkumların kepçe aralarına sıkışmış kollarının bacaklarının bilahare çöplüklerden çıkartıldığı feci günlerin başrolündeki kilit ismi... Mahkumların “Brejnev” takma adıyla tanıdığı, kanuni bir cezalandırma yöntemi olarak algıladığı işkenceyi tüm soğukkanlılığı ile uygulatan meşhur bir kişi... Tabii bu mahkumların anlattığı bir meseledir, biz onların yalancısıyız...
Dahası, Karagümrük Çetesi olarak bilinen Nuriş Biraderleri, Sabancı suikastının tetikçisi Mustafa Duyar’ın devlet kontrolü ve güvenliği altında tutulduğu cezaevine naklettirmiş kişi olarak da geçmişti ismi... Mustafa Duyar konuşamadan infaz edilmişti. Tabii bu da Nuriş kardeşlerin anlattığı bir başka meseledir, biz onların yalancısıyız...
Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü görevini ifa ederken, bu tür üstün hizmetlerinden dolayı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den madalya almış... Terfisine terfi katılarak daha sonra da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine seçilmişti Ertosun. İşte bu kısmı, mahkumların anlattığı, bizim de yalancısı olduğumuz bir mesele değildir, el-hak; herkesin bildiği bir yükseliş öyküsüdür...
Güler Zere’yi, bana göre iki sokak ötedeki Mustafa Kemal mahallesinden tanıyorum. Siyah beyaz fotoğraflarının yapıştırılmış olduğu soluk duvarlardan, elektrik kofrasının üstüne asılmış posterinden, bir inşaatın önünde el arabasına astığı kadın entarileri, yün çorap, Doğu’da “tuman” diye tabir edilen içlikleri satan palabıyıklı ak saçlı bir dede var, işte o dedenin çerçisini açtığı gri kolonların üzerinden bakar haliyle tanırım Güler Zere’yi. Cezaevi koşullarının kötü olduğundan, işkenceden, tutuklu değil esirlerden söz eder posterinin hemen altındaki cümleler... Minibüsle geçtiğim bu mahallede hep inip, Güler Zere’nin arkadaşlarıyla konuşmak geçmiştir aklımdan. Buna çok cesaret edemem. Çünkü oğlumla birlikte bindiğimiz otobüsün camları atılan taşlarla tam bu sokaklarda patlatılmıştı. Elektrik faturası ödemeye gidiyorduk oysa, altı yaşlarındaki oğlumun saçları arasından camları ayıklarken ağlıyordum, oysa sakindi bizimkisi, bir pokemonun yolunu şaşırarak otobüs camına çarpmış olacağını falan zannediyordu... Mahallenin kurduğu barikatlar, yakılan lastikler, molotof kokteylleri de içinden geçilen bir çizgi film... Güler Zere’nin arkadaşlarıyla korkmadan konuşabilmek için belki bir çocuk gözünün safiyetine sahip olmak gerek...
Çocuk değilim, bu imkanı kaçırmışım ne yazık ki... Ama yeri hep savunmadan ve insan onurundan yana olan bir hukukçu olarak, yetişkinlere ve mesleğin gerektirdiği başka bir gözü hep açık tutmaya çabalayan biriyim. Nasıl bir gözdür bu? Mahkumların insan olarak ceza çektikleri esnada bile “insan onuru”nun gerektirdiği yaşama hakkını savunacak bir göz... Fena muamele ve işkencenin bir cezalandırma yöntemi olmadığını bilen bir göz.

Salih Mirzabeyoğlu’nu, kitaplarından, şiirlerinden, resimlerinden tanıyorum. Yanılmıyorsam on yıldır veya biraz daha fazla hapistedir. Fikir suçlusudur. Katıldığı hiçbir eylem, gösteri tedhiş faaliyeti yoktur, gözaltına alındığında suç delili olarak kurşun kalemlerine el konulmuştu. Kurşun ve kalem dünyanın en akıl almaz ikilisi olarak bir araya gelir. Çünkü dünyanın bütün yargıçlarının bildiği şeydir, bu iki zıt kelime yani kurşun ve kalem arasında bir nefeste yan yana gelebilecek bir sır saklıdır. Bir fikir ne zaman suç olur? İşte felsefenin polisiyeyle kıyasıya mücadele ettiği kapı önü: Kurşun ve kalem, kurşun kalem... Mirzabeyoğlu suçludur. Karl Marks ne kadar suçluysa, Ali Şeriati ne kadar suçluysa, o da o kadar suçludur diyebiliriz pekala. 1999’da Metris Cezaevi baskınında, 2000’de bir gecede tam 20 cezaevine birden yapılan baskınlarda, Mirzabeyoğlu da Güler Zere gibi şans eseri hayatta kalabilen mahkumlardandır... Tek kişilik hücresinde tam 150 gün işkence gördükten sonra kendini asacaktı haberleriyle bildik tanıdık onu...

Ajandamdaki üçüncü isim Leman Yurtsever, bir insan hakları aktivistidir. Kayıp anneleri, kadın işçilerin hakları ve toplumsal barış konulu pek çok ortamda, yan yana çalıştığımız bir feminist... Aynı görüşte olmamıza gerek yok aynı salonda çalışırken. Ki bu salon tüm Türkiye’dir. Nerede akan kan, akan gözyaşı varsa, nerede inleyen bir anne varsa, yanına gidip anlattıklarını dinlemekten geçen bir yaşama tecrübesidir Leman ile benim yollarımı kesiştiren... Leman Yurtsever’e Ankara 27. Asliye Ceza Mahkemesi’nden 3 ay 15 gün hapis ve 400 TL. adli para cezası kararı çıktı. Sebebi ise dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Gn.Md.’ü Ali Suat Ertosun’a “insan hakları utanç belgesi” göndermesi... Leman, “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi”nin koordinatörlerinden... Kamu görevlisine hakaretten aldı bu cezayı. Kararı verenler “yoğun kasıt”tan bahsetmişler. Pekala benim bu yazım da “yoğun kasıt”a girer. Zor iş anlayacağınız yazmak ve konuşmak bu ülkede...

Kamuoyunda “F tipi Cezaevi” olarak bilinen vahim durum, hayata geçirilmesi tam 107 kişinin hayatına mal olmuş bir hukuk skandalıdır. Üstelik hücre tipi cezalandırmanın insan hak ve onuruna aykırı olduğunu savunan ve bu konuda girişimde bulunan herkesin “yasadışı” örgütlerle bir şekilde teması olduğu/olacağı sanrısı ile hareket edilmektedir. İşte, birbirinden ayrı bu üç ismi, benim ajandama yan yana yazdıran süreç de buradan besler kendini... Cezaevi koşullarının düzeltilmesini istemek, işkenceye, tecrit-izolasyon-hücre’ye hayır demek, potansiyel suçlu ilan edilmek demek...
Bakalım ölümcül hastalık hali en sonunda Köşk’e kadar çıkabilen Güler Zere, hapishaneden hastahaneye geçebilecek mi? Yoksa “dışarıda olsaydı kim bilir kimi vururdu?” sorusuyla tüm dışarıdakileri, ancak içeri atınca rahat edecek zihniyete teslim olacak mıyız?

Hukuk ve Adalet sadece sağduyu istemez, cesaret de ister. Cesaretse, korkmamak değildir, korktuğu anda bile sabırla durmayı gerektirir. Korkuyorum, ama sabırla durmak gerek... Birilerinin işkenceye ve hücreye hayır demesi, gözaltında tecavüze hayır demesi gerekiyor... VAKİT

Kürşat Bumin
Yeni Şafak Gazetesi
'İmralı koşulları'
06 Aralık 2009

Benim "İmralı koşulları" tartışmasına ilişkin görüşümün özeti şöyle: Hükümet, "İmralı koşulları" meselesini iyi yönetememiştir.

Hatta ben bu kötü yönetimi basiret-feraset yoksunluğu olarak niteliyorum. Özellikle de "Öcalan'ın 'F tipi' fotoğrafları"nın medyaya servis edilmesini.

Bu konuda sergilenen kötü yönetim tartışmayı dönüp dolaşıp "aradaki fark 0.17 metrekare" tartışmasına dayandırdı. Bu manasız tartışmaya İmralı cezaevinin kimi medya kuruluşları tarafından –özellikle- abartılan maliyeti de eklenince, iş hepten çığırından çıkıverdi.

Önümdeki fotoğrafların ilki Öcalan'ın İmralı'daki eski "odası"na, ikincisi ise –yine kimilerinin ifadesiyle- "ultra lüks" yenisine ait. Eski "oda"nın daha ferah olduğu apaçık. (Görün nelerden söz eder hale geldik!) Yenisi, benim hesabıma göre taş çatlasa 5, bilemedin 5.5 metrekare. Hesap ortada: Odanın bir duvarına yaslanmış yatağın boyunun en fazla 2 metre olduğunu varsayarsak, yatak başında yer alan tek kapılı çelik dolapla birlikte tamamı 2,5 metreyi ancak buluyor. Fotoğraftan gördüğümüz kadarıyla, yatağı odaya enine yerleştirdiğinizde o duvarın da en fazla 2,20 metre kadar olduğu anlaşılıyor. Odanın tamamı 5, bilemediniz 5.2 metrekare olsa gerek. (Görüyorsunuz, bu hesap emlâkçıların hemen her zaman yanlış çıkan metrekare hesabına benzemiyor.)

Demek ki, ilgililerin verdiği bilgiye göre tamamı 11.81 metrekare olduğu söylenen "oda"nın "yaşama alanı" çıktıktan sonra kalan (bizim hesabımıza göre) 6.3 metrekarelik bölümü "banyo+tuvalet"e ayrılmış. Siz ne düşünürsünüz bilemem ama bana göre bu mimari çizim bayağı problemli. "Yaşama alanı"na 5.5, "banyo+tuvalet"e 6.3 metrekare ayrılması kesinlikle yanlış. Çünkü herkesin bildiği gibi, 6.3 metrekarelik bir alanı kaplayan "banyo+tuvalet", "stüdyo", hatta "1+1" denilen dairelerde bile kolay bulunmuyor.

"Fotoğraflar" içinde dikkatimi çeken ikinci karede, cezaevinin "derslik" adı altında tanıtılan bölümünü görüyoruz. Evet, basbayağı bir yeşil tahta ve karşısında kolluklu (not tutulabilmesi için) iskemleler. İlginç bir düzenleme doğrusu. İmralı'da Öcalan+4 mahkûm kaldığına göre, bu hizmet bu kişiler için düşünülmüş olsa gerek. Bu "derslik"te kim, hangi hocalar, hangi dersleri öğrencilerine anlatacak acaba, merak ettim doğrusu.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu (23 üye), İmralı'ya gidip cezaevindeki "oda"nın yerinde incelenmesi teklifini reddetmiş. "Gidelim" diyen üyeler (oturuma 16 üye katılmış) sadece iki kişi imiş. Komisyon başkanı Prof. Zafer Üskül ve AK Parti Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt. Üskül, haklı olarak "Gidilip inceleme yapılması daha doğru olurdu, tansiyon lüzümsuz yükseldi" diyor. Belli ki Üskül ve Kurt, İmralı ziyaretini de komisyonun bugüne kadar talepler üzerine yaptığı cezaevi ziyaretleri çerçevesinde değerlendiriyor.

Toparlayacak olursak: Doğrudur, sonuç olarak "Öcalan da sıradan bir mahkûm" olduğu için cezaevi koşulları özel olarak düzenlenemez. Her mahkûm gibi onun "Oda"sı da, 5 metrekare denmiş ise 5, 10 metrekare denmiş ise 10 olmalıdır.

Ancak Adalet Bakanlığı'nın unutmaması gereken önemli bir husus var. Öcalan, "sıra dışı bir mahkûm"dur da aynı zamanda. Kimsenin bu gerçeği inkâr edecek hali yok herhalde. Besbelli ki dışarıda kendisini seven-sayan (ve belki de "tapan") on binlerce (?), yüz binlerce (?) PKK militanı ve sempatizanı var. (Bakın, İçişleri Bakanı'nın "Yakında Mahmur'dan ikinci kafile gelecek" demesinin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, NTV haber müdürü Mete Çubukçu'nun röportajından öğrendiğimiz üzere, kamp sakinleri "Apo gelin derse geliriz" diyorlar.)

O halde, basiretli ve ferasetli bir yönetim tarzı ne yapabilirdi? "İmralı koşulları"yla ilgili nasıl bir düzenlemede bulunur da, toplumun metrekare hesabı uzmanına dönüşmesinin yolunu daha baştan keserdi? Bugün şiddet dozu iyiden iyiye artan göstericilerin, medyada yer alan "fotoğraflar"a bakıp "Başkanı burada mı yaşatıyorlar?" diye söylenerek ellerine yeni bir taş geçirmelerinin önü nasıl alınabilirdi?

Tabii ki farklı bir yaklaşımla. Öcalan'ın cezasını çekmesi zaten özel (çünkü İmralı'da) bir düzenlemeye dayandığına göre, "F tipi" filan bahsini hiç açmadan, makul bir "özel" çözüm bulunamaz mıydı?

Hükümet etmek, yani yönetmek bu türden "sanatlar"a yakın ve yatkın olmayı da gerektirmiyor mu?

Adli Tıp Güler Zere Raporunu Açıkladı
Adli Tıp Kurumu, kanser olan terör örgütü üyesi Güler Zere'nin durumuyla ilgili raporu hazırladı..
04 Kasım 2009
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, ''Adli Tıp Kurumu Güler Zere'nin lehinde bir karar aldı'' dedi.

Üskül, yaptığı açıklamada, Adli Tıp Kurumunun kanser hastası olan terör örgütü üyesi hükümlü Güler Zere'nin durumuyla ilgili raporu hazırladığını belirtti.

''Adli Tıp Kurumu Güler Zere'nin lehinde bir karar aldı'' diyen Üskül, ''Rapor Elbistan Cumhuriyet Savcılığı'na fakslandı. Yarın sabah da buradan Adalet Bakanlığı aracılığıyla Cumhurbaşkanlığına iletilecektir'' diye konuştu.
aktifhaber

Güler Zere için açlık grevi
Adana'da 30 kişilik grup, kanser tedavisi gören hükümlü Güler Zere'nin serbest bırakılması için 3 gün sürecek açlık grevi başlattı. 31.10.2009 ADANA netgazete

Güler Zere için kefenli protesto
Terör örgütü üyeliği nedeniyle hükümlü bulunduğu cezaevinde kanser hastalığına yakalanan Güler Zere'nin serbest bırakılmasını isteyen çeşitli gruplar kefen giyerek AK Parti Ankara İl Başkanlığı'na yürüdü. 03.11.2009 ANKARA netgazete

Bartın Cezaevi'nde görevli bir asker, silahı ve silaha ait 100 ile mermilerle firar etti.
Edinilen bilgiye göre, Bartın Cezaevi'nde görevli asker Umut S. (19) zimmetindeki G3 silahı ve silaha ait 100 adet mermiyle firar etti. Saat 18.00 sıralarında firar eden askerin üzerinde kamuflaj olduğu bildirildi.
Olayın ardından Bartın Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı tüm birimler ve askeri birlikler alarma geçti. haber7

Sübyan koğuşunda tecavüz
27 EYLÜL 2009
Tekirdağ Kapalı Cezaevi'nde kalan 17 yaşındaki F.B.'nin, yaşları 12 ile 15 arasında değişen 4 çocuğa koğuş tuvaletinde tecavüz ettiği iddiası üzerine soruşturma başlatıldı.
Hırsızlık ve yaralama suçlarından 12 çocuğun kaldığı süyban koğuşundaki tecavüz iddiası, burada kalanlardan 4 çocuğun geçen hafta cezaevi yönetimine başvurmasıyla ortaya çıktı. Vatan Gazetesi'nin haberine göre, şikayetçi çocuklar, 2 yıldır cezaevinde kalan ve kendilerinden yaşça büyük F.B.'nin terör estirdiğini, kendilerine şiş gösterip tehditle tuvalette götürüp tecavüz ettiğini ileri sürdü.
F.B.'nin tecavüzlerinin bir süredir devam etitğini söyleyen çocuklar önce korktukları için olayı kimseye anlatamadıklarını, sonra birleşerek şikayetçi olmaya karar verdiklerini söyledi.
SAVCI SORUŞTURMA BAŞLATTI
Cezaevi yönetimi, tecavüze uğradıklarını söyleyen çocukların şikayetini işleme koyarken, ilk olarak koğuş arkadaşlarına tecavüz etmekle suçlanan F.B. sübyan koğuşundan alınıp tek kişilik karantina koğuşuna konuldu.
Soruşturma başlatan cezaevi savcısı Levent Özyurt, koğuştaki çocukların ve bu bölümden sorumlu infaz koruma memurlarının ifadelerini aldı. Şikayetçi 4 çocuk ifadelerinde, sübyan koğuşunda F.B. tarafından ölümle tehdit edilerek defalarca tecavüze uğradıklarını, infaz koruma memurları ise tecavüz olaylarından haberlerinin olmadığını söyledi. Akşam

Kapalı Cezaevinde Olay
03 Ekim 2009
Koğuşlarının değiştirilmesini isteyen mahkumlar, talepleri reddedilince kendilerini jiletlediler
Erzurum'un Oltu ilçesindeki kapalı cezaevinde kalan 3 mahkum, koğuşları değiştirilmeyince kendilerini jiletle yaraladı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Oltu Kapalı Cezaevi'nde bulunan 3 mahkum, koğuşlarının değiştirilmesi için cezaevi yönetimine başvurdu.

Cezaevinde yer bulunmadığı için koğuşları değiştirilmeyen 3 mahkum, bunun üzerine tıraş bıçaklarıyla kendilerini yaraladı.

Gardiyanların müdahale ettiği söz konusu mahkumların, koğuştaki battaniyeleri de yaktığı belirtildi.

Oltu Devlet Hastanesi'ne kaldırılan mahkumlardan Kazım Temur, durumunun ağır olması nedeniyle Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne sevk edildi. aktifhaber

Van Cezaevinde İsyan
14 Ekim 2009
Van M Tipi Cezaevi'nde hırsızlık hükümlüsü 2 mahkûm isyan çıkardı...

Van M Tipi Cezaevi'nde hırsızlık hükümlüsü 2 mahkûm başka yere nakillerine karşı koğuştaki yatakları ateşe verip isyan çıkarmak istedi. Cezaevi yönetimi tarafından mahkumlar zorla ikna edildikten sonra koğuşta çıkan yangın itfaiyenin müdahalesine gerek kalmadan söndürüldü. aktifhaber

Cezaevinde Taşkınlık ve Yangın
Van M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda bir koğuşta tutuklu ve hükümlülerin taşkınlık yapması sonucu yangın çıktı.
24 Ekim 2009
Alınan bilgiye göre, Van M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu 3 nolu mahkum koğuşunda kalan tutuklu ve mahkumlar 19.00 sıralarında henüz bilinmeyen nedenden dolayı taşkınlık yaptı.

Mahkum ve tutukluların yatak ve battaniyeleri ateşe vermesi nedeniyle cezaevinde yangın çıktı.

Yangına itfaiye ve Jandarma Komutanlığı ekipleri müdahale etti.

Olayın bastırılmasının ardından söndürülen yangın nedeniyle, aralarında asker ve tutukluların da bulunduğu 10 kişi dumandan zehirlendi. aktifhaber

Hayrabolu tacizcisi kalpten öldü
31 Ekim 2009
Tekirdağ'ın Hayrabolu ilçesinde çocuklara cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuklanan kişi, cezaevinde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.
Edinilen bilgiye göre, 9-15 yaşlarındaki 5 kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuklanan M.K. (60), kaldığı Tekirdağ Kapalı Cezaevinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. haber7

Güler Zere Serbest Bırakıldı
06 Kasım 2009
DHKP-C üyesi Güler Zere'nin, ''sürekli hastalık'' sebebiyle kalan cezası Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kaldırıldı..

Elbistan E Tipi Cezaevinde yatan ve hastalığı nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinin mahkum koğuşunda tedavi gören Güler Zere, işlemlerinin tamamlanmasının ardından hastaneden çıkarılarak, Adana'daki özel bir hastaneye götürüldü.

Cezasının sürekli hastalık nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kaldırılması üzerine avukatı Taylan Tanay ve yakınları Zere'nin bulunduğu Balcalı Hastanesine akşam saatlerinde gelerek, adli ve idari işlemleri takip etti.

Yaklaşık 3,5 saat süren bekleyişin ardından işlemlerinin tamamlandığı belirtilen Zere, Adana Tabip Odası üyesi bir grup doktor tarafından muayene edildi.

Doktorlar tarafından yoğun enfeksiyon riski bulunduğu belirtilen Zere, daha sonra hastanenin morg kapısından bir tekerlekli sandalyeyle dışarı çıkarıldı.

Yanında babası Haydar ve annesi Güllü Zere de bulunan Güler Zere'ye kapıda bekleyen bir grup tarafından çiçek verildi.

Zere, alkışlar ve atılan çeşitli sloganlar eşliğinde, kendisini bekleyen ambulansa bindirilerek, hastaneden ayrıldı.

Zere'nin Özel Ortadoğu Hastanesi'ne götürüldüğü, oradan da İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesine götürüleceği bildirildi.

Bu arda enfeksiyon riski nedeniyle Zere'nin yanında bulunan hekimler ve avukatlar, basın mensuplarından Zere'yi takip etmemelerini istedi.
aktifhaber

Güler Zere için doktordan açıklama
08 Kasım 2009
Cumhurbaşkanı Gül tarafından cezası kaldırılan ve Adana'dan İstanbul'a gelen Güler Zere, Çapa Tıp Fakültesi'ndeki kontrolleriyle açıklama geldi: Durumu çok kötü değil.
Zere'nin Atatürk Havalimanından, tedavisinin sürdürüleceği hastaneye götürülmek üzere bindirildiği ambulans yolda arızalandı. Bunun üzerine, başka bir ambulans gönderildi. Zere, ikinci ambulansla, tedavisinin sürdürüleceği İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsüne getirildi.

Enstitü önünde toplanan bir grup, Zere'yi alkışlar ve sloganlarla karşıladı. Zere, sedyeyle içeriye alınırken, kendisine sevgi gösterisinde bulunanları selamladı.

-ZERE'NİN SAĞLIK DURUMU-

Güler Zere'nin tedavisinin sürdürüleceği Onkoloji Enstitüsü'nde görev yapan Uzman Doktor Yavuz Dizdar, gazetecilere yaptığı açıklamada, Zere'nin, Cumhurbaşkanı Gül tarafından cezasının kaldırılmasının ardından kendilerine başvurduğunu söyledi.

Ellerinden geleni yapacaklarını dile getiren Dizdar, ''Zere'nin şu anda genel sağlık durumu kötü değil. Bakım açısından birtakım sıkıntılar var. Detayla ilgili diğer verileri, ancak pazartesi günü diğer tetkikleri yaptıktan sonra açıklayacağız'' dedi.

İÜ'nün, gelen hiçbir hastayı geri çevirmek gibi bir yaklaşımı olamayacağını kaydeden Dizdar, Zere için de gereken özenin gösterileceğini aktardı.

Güler Zere'nin avukatı Taylan Tanay ise uzun süre devam ettirdikleri mücadelenin kendilerini buraya getirdiğini, acı çektiklerini, ancak bugün umutlanmak için önemli bir zamanı yaşadıklarını söyledi.

Kendi seçtikleri hekimlere kavuştuklarını, ancak bunun hastalığın birinci yılında mümkün olabildiğini kaydeden Tanay, ''Zere, hastalığının ancak birinci yılında gerçek bir tedaviye bugün başlayacak. Zere'yi toplumsal muhalefet Balcalı'daki 10 metre karelik hücreden alabilmiştir. Zere açık şekilde katledilmek istendi. Zere hakkında verilen af kararı, onun dışarıda ölümü için verilmiş bir karardır'' ifadesini kullandı.

Tanay, ''Zere'nin ölmesinden korkulduğu için salıverildiğini'' iddia ederek, ''Zere, sağlık tablosu açısından zor bir noktada, ama herkesin inancı, Zere'yi iyileştirebileceğimiz yönünde'' şeklinde konuştu. haber7

Silivri'de Ümit Sayın Rezaleti
7 Aralık'taki şok ifadesiyle Ergenekon'un gizli tanıklarından olduğu ortaya çıkan Ümit Sayın'ın tehdit edilmesine rağmen, hala sanıklarla aynı koğuşta...
15 Aralık 2009
Ergenekon davasında örgüt veya sanıklarla ilgili itirafta bulunan kişilere uygulanan baskı ve deşifre çabaları hafızalardaki tazeliğini korurken; 7 Aralık'ta talep ettiği gizli oturumda çarpıcı itiraflarda bulunan Ümit Sayın'ın, hala sanıklarla aynı koğuşta tutuluyor olması akla ziyan bir durum sergiliyor.

8 gün önce verdiği şok ifadelerle dikkat çeken Sayın'ın aldığı ölüm tehditlerinin korkusuyla, Cezaevi Müdürlüğü'ne 5 kez revir talebinde bulunduğu, sanıklarla birlikte kaldığı koğuşa gitmek istemediği ve havalandırmaya çıkmadığı bildirildi. Ergenekon savcıları, geçen Cuma mahkemeden "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanma ihtimali dikkate alınarak Sayın'ın tahliyesini talep etti. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ise Sayın'ın başka bir koğuşa veya bir başka cezaevine nakliyle ilgili sessizliğini koruyor.

Birinci Ergenekon davasının 124. oturumunda söz alarak Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Emekli Orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'un da aralarında bulunduğu bazı isimlerin, kendisine TSK içerisindeki cuntacı yapılanma ve sivil uzantılarından bahsettiklerini anlatan Ümit Sayın'ın, kritik ifadesinden sonra, hala Ergenekon sanıklarıyla aynı koğuşta tutuluyor olması, soru işaretlerine neden oluyor. Ümit Sayın, 7 Aralık'ta verdiği ifade sonrasında koğuş arkadaşı Emin Gürses tarafından, "Az sonra koğuşa geleceksin" denilerek tehdit edilmişti.

8 GÜNDE 5 DEFA REVİR İSTEDİ

Ergenekon sanıkları tarafından gizli tanık Anadolu olduğu iddia edilerek koğuşta ve havalandırmada sürekli taciz edildiği öğrenilen Ümit Sayın'ın, baskı ve tehditler yüzünden sürekli revir isteğinde bulunduğu ifade edildi. Sayın'ın 8 günlük süre içinde bulunduğu koğuştan uzaklaşabilmek için 5 defa revir isteğinde bulunduğu iddia edildi.

PEKGÜZEL, 'ETKİN PİŞMANLIK' HÜKÜMLERİNİN UYGULANMASINI İSTEDİ

Ergenekon Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel ise Ümit Sayın'ın 7 Aralık'ta yapılan duruşmadaki ifadesi sırasında, gizli tanık olarak beyanda bulunduğunu ve deşifre olduğunu belirterek, gizli tanığın kimliğinin açığa çıkması ve Terörle Mücadele Kanunu kapsamında Sayın hakkında koruma tedbirlerinin uygulanmasını istedi. Sayın'ın 7 Aralık tarihindeki ifadesinde dava konusu suçu aydınlatıcı bilgiler verdiğini dile getiren Pekgüzel, "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanma ihtimali dikkate alınarak, Sayın'ın tahliyesini talep etti.

ZEKERİYA ÖZ ALEYHİNE ZORLA MEKTUP YAZDIRMIŞLAR

Daha önce de Ümit Sayın'ın gizli tanık olduğundan şüphelenen sanıklar, Sayın'a baskı uygulayarak içeriğinde Savcı Zekeriya Öz ile ilgili çirkin iftiraların bulunduğu bir mektubun altına imza attırmaya çalıştığı ortaya çıkmıştı. Ümit Sayın, mahkemede Hayrettin Ertekin'i suçlayarak "Savcılık makamını kötülemek istiyorlardı. Hayrettin Ertekin her istediğini yaptırmak istiyordu. Emin Gürses'i dövmeye bile kalktılar. Koğuştan atma ve dövme tehdidinde bulunuyorlardı. Ben de 'Sorun olmasın' diye yazdım. Bu sözler Hayrettin Ertekin'e aittir" diye konuşmuştu.

Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, verdiği ifadeyle deşifre olmasından sonra can güvenliğinden endişe duyulan Ümit Sayın'ın, başka bir cezaevine veya en azından başka bir koğuşa nakliyle ilgili hiçbir açıklama yapmadı. Genel Müdürlük, konuyla ilgili sorularımızı cevapsız bıraktı.

YİĞİT, TEKİN'LE AYNI KOĞUŞA KONDUKTAN SONRA İFADE DEĞİŞTİRMİŞTİ

Ümit Sayın'ın aleyhinde ifade verdiği sanıklarla hala aynı koğuşta tutuluyor olması, akıllara Muzaffer Tekin ile aynı koğuşa konulduktan sonra ifade değiştiren Ali Yiğit'i getirdi. Ali Yiğit, Emniyet ve savcılık sorgusu sonrasında 9 Ağustos 2007 tarihinde Tekirdağ F Tipi Cezaevi'ne nakledilmiş, burada hakkında olumuz yönde ifade verdiği Muzaffer Tekin ve Mahmut Öztürk ile aynı koğuşa konulduğu ortaya çıkmıştı. Ali Yiğit, 9 Ağustos tarihine kadar Emniyet'te ve savcılıkta verdiği ifadenin arkasında dururken, bu tarihten sonra çelişkili açıklamalar yaparak ifade değiştirmişti.
Kaynak: Vakit

Öcalan Eylem Yapacakmış
PKK'nın lideri Abdullah Öcalan, arkadaşlarıyla birlikte eylem yapma kararı almış..
15 Ocak 2010
İmralı'da hükümlü Abdullah Öcalan, İmralı Cezaevi'ne getirilen 5 hükümlü ile birlikte 12 Ocak tarihinden itibaren cezaevindeki şartlar düzeltilinceye ve tüm haklar verilinceye kadar ortak görüşe çıkmama kararı aldıklarını açıkladı.

Öcalan, "Bundan sonra bu durumlar düzeltilmeyene kadar ortak görüşe çıkmayacağım" dedi. İmralı'daki bulunduğu odadan şikayet eden ve sağlık durumunun iyi olmadığını bildiren Öcalan, "Odamın dışında jeneratör çalıştırılıyor sürekli ses çıkarıyor. Bu da beni çok rahatsız ediyor" diye konuştu. Kendisine verilen hücre cezasının onaylandığını açıklayan Öcalan, demokratik açılımı değerlendirirken, askeri operasyonların artacağını söyledi ve "İşte Şubat ve Mart ayları geliyor. Ben nötr hale geleceğim aradan çekileceğim" dedi.

ANF'nin haberine göre Öcalan, avukatlarıyla görüştü. Görüşmede kaldığı İmralı'daki cezaevi koşullarını değerlendiren Öcalan, daha önceki problemlerden farklı olarak yeni yerde nefes alma sorunu uykusuzluk durumu yaşadığını söyledi. Öcalan, "Hiç doğru dürüst uyuyamıyorum. Uyku ciddi bir problem. Yeni yapılan yer ustalıkla ve bilinçli olarak yapılmış, sistemli bir yerdir. Çok özel ve bilinçli olarak ve ince planlamayla yapılmış bir yerdir. Çok masraf edilmiş, bundan sonra bunun düzeltilme durumunun olacağını da zannetmiyorum. Kendimi 15 metre derinlikte bir kuyunun dibinde gibi hissediyorum.

Nefessiz kalıyorum, uyuyamıyorum. Odanın havalandırmasını pencereyi açarak sağlıyorum. Havalandırmada oturamıyorum. Havalandırma yeri yüksekçe beton duvarlardan oluşan ve sadece beş ile yedi metre uzunluğunda olan bir alandan oluşuyor. Eski havalandırmadan daha küçük. Üstü de tam açık değil. Sadece orada yürüyebiliyorum. Ancak derinliğin etkisiyle basınç yüksek" dedi.

Havalandırmada diğer hükümlülerle bir araya gelemediğini söyleyen Öcalan, "Haftada on saat görüşme hakkımız varken haftada sadece bir saat görüşebiliyoruz. Bakanlığın açıklaması uygulanmıyor. Bugüne kadar toplam dört kez görüştüm. Ancak son görüşmede görüşme süresini elli dakikaya indirdiler" dedi.

-ORTAK GÖRÜŞE ÇIKMAYACAĞIZ-

Adalet Bakanı'nın açıklamalarını bile İmralı da uygulamadıklarını iddia eden Öcalan, "Mevcut yasa ve yönetmeliklerini dahi uygulamıyorlar. Eğer doğru dürüst bunlar uygulanmayacaksa görüşmenin ne anlamı var. Biz de dün arkadaşlarla durumu değerlendirdik. Bu şartlar düzeltilinceye ve tüm haklarımız verilinceye kadar ortak görüşe çıkmama kararı aldık. Bundan sonra bu durumlar düzeltilmeyene kadar ortak görüşe çıkmayacağım" diye konuştu.

Hükümlülerle görüşmelerini iki yetkili önünde yaptıklarını anlatan Öcalan, "Kısa bir süre öncesine kadar burada Kürtçe konuşma yasağı vardı. Fakat bu yasak yönetmelikle kaldırıldı ancak biz henüz Kürtçe konuşmayı hiç denemedik. İzin verip vermeyeceklerini bilmiyoruz. Denersek izin verilip verilmeyeceği ortaya çıkar. Buradaki şartlar çok zor, diğer arkadaşların önceki yerlerine göre çok daha ağır şartlar. Ben bu şartlara alışkınım, yine dayanırım ama arkadaşlara yazık ediliyor.

Avukatlarım ve ailem dışında diğer buradaki yetkililerle konuşma şansım yok. Yemek verirlerken bile yemeği koyup sonra tabağı alıyorlar, aramızda hiçbir konuşma geçmiyor. Burada kural dışı hiç bir şey olmuyor. Odamın dışında jeneratör çalıştırılıyor sürekli ses çıkarıyor. Bu da beni çok rahatsız ediyor" diye konuştu.

-HÜCRE CEZASI ONAYLANDI-

Öcalan, daha önce verilen 20 günlük hücre cezası onaylandığını belirterek, şöyle dedi:

"Onaylandığına dair karar tarafıma tebliğ edildi. Ancak kararın ne zaman uygulanacağını bilmiyorum. Herhalde yakında uygulamaya koyarlar. Yine 160 sayfalık savunmamın, Yol haritasına ilişkin kısmının AİHM'e gönderilmesi için talepte bulunmuştum. Gelen cevapta AİHM'e gönderilmeyeceğini belirtmişler. Bu savunmamın eğitim, propaganda ve talimat içerdiği gerekçesiyle gönderilmeyeceği belirtilmiş. Bu doğru değil. Ben kimseye talimat vermiyorum. Eğitim deniliyor ama benim zaten bütün savunmalarım birer eğitimdir.

Ben buradan kimseye talimat vermiyorum, bunu doğru da bulmuyorum. Bu esaret koşullarında, bir hükümlü koşullarında bunu yapmam mümkün değildir, bu durumda bunu yapmayı ahlaki de bulmuyorum. Ancak görüşlerimi ifade etmeye devam edeceğim. Kimse benim düşüncelerimi ifade etmemi engelleyemez. Ölümüm pahasına bile olsa görüşlerimi söylemeye devam edeceğim. Benim burada yaptığım tespitler talimat değil, bir sosyolojik çözümlemedir, sosyolojik tespitlerdir."

-BEN ARADAN ÇEKİLECEĞİM-

Öcalan, İmralı'daki koşullarımın ağırlığından çok anlaşılmamasının kendisini zorladığını ifade etti. Öcalan, "Kürtler çok direngen bir halktır ama başlarına nasıl bir tezgahın örüldüğünü tam anlayamıyorlar, bunun farkında değiller. Ben Şubat-Mart'tan sonra ne gelişir bilemiyorum. Savaşsınlar, barışsınlar demiyorum, talimat vermiyorum, ne yaparlarsa kendi kararlarını kendileri vermelidir.

Kürtler kendi onurlarını korumayacaklar mı, kendi haklarından vaz mı geçecekler onlar karar verecekler. Öyle anlaşılıyor ki operasyonlara daha da yoğunluklu devam edecekler, tasfiye planı devrededir. Üzerimize daha da gelecekler. Her açıdan üzerimize gelecekler, bizi nefessiz bırakacaklar. Arkasından da askeri operasyon gelebilir. İşte Şubat ve Mart ayları geliyor. Ben nötr hale geleceğim aradan çekileceğim. Eğer çözüm için gelirlerse ben burada her zaman katkı sunmaya hazırım" diye konuştu.

-BENİ ÖLDÜRÜRLERSE ÖLDÜRÜRLER-

Öcalan, daha önce İmralı da kendisine yönelik bazı olumsuzluklar yaşandığını, provokasyon yaratılmaya çalışıldığını iddia etti. Öcalan, "İşte üstüme çullandılar. Ben tepki verdim. Neden yapıyorsunuz dedim. Ancak onlar tavırlarından geri adım atmadılar. Karşılık verseydim belki beni öldürebilirlerdi de. Neden karşılık vermedim? Çünkü ölmek iyi bir şey değil. Ben burada kendim ölümüme sebebiyet vermeyeceğim, kendi hayatımı sonlandırmayacağım ama onlar öldürürse öldürebilirler. Halkımın moralini yüksek tutmak, halkımın barış ve özgürlük ümidini korumak için daha fazla yaşamaya çalışıyorum" dedi. aktifhaber

Çiçek'ten Öcalan'a Sert Cevap
16 Ocak 2010
İmralı'daki koşulların kötü olduğunu iddia eden t Abdullah Öcalan ve diğer mahkûmlara Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'ten sert cevap..

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, "Kimsenin İmralı'daki şartlardan şikayet etmeye hakkı yok. Orası otel falan değil." dedi.

AK Parti Bolu Gençlik Kolları'nın düzenlediği 'Kış Eğitim Programı'na katılmak için Bolu'ya gelen Çiçek, belediye binası içerisinde gazetecilerin sorularını cevapladı.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, İmralı'daki koşulların kötü oluşuna tepki olarak Abdullah Öcalan ve diğer mahkûmların görüşe çıkmayacakları yönündeki soru üzerine şunları kaydetti: "İmralı en başından beri F tipi statüsündedir.

Türkiye'de statüleri farklı cezaevleri var. Terör ve organize suçlardan tutukluların bulunduğu cezaevlerine F tipi cezaevi diyoruz. Bunların şartları AB standartlarında ve uluslar arası cezaevleri yönetmeliklerine uygun inşa edilmişlerdir.

İdari ve cezai uygulamaların tamamı uluslararası standartlardadır. Uygulanan kurallar da uluslararası düzeydedir. Bu nedenle İmralı'daki şartlardan şikâyet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Orası otel falan değildir. Böyle söylentiler zaman zaman gündeme gelir ve bu söylentilerin ortaya çıkmasının nedeni de gündem oluşturmaya yöneliktir. Basın bu konulara yer verdiğinde biz de cevap verdiğimizde onların propagandalarına çok fazla yardım etmiş oluruz.

Bu konunun üzerinde çok fazla durmayın. Türkiye ne yapıyorsa doğru yapıyor. Uluslararası standartları uyguluyordur. Bu nedenle terör örgütüne propaganda malzemesi vermememiz gerekiyor. " aktifhaber

Salihli Cezaevi'nde Yangın Çıktı
02 Şubat 2010
Salihli C Tipi Kapalı Cezaevi'nde yangın çıktı. 289 mahkumun bulunduğu cezaevindeki yangının, yakıt tankındaki sızıntıdan kaynaklandığı belirtildi.

Can kaybının yaşanmadığı olayda, büyük çapta maddi hasar oluştu. Mahalleyle iç içe olan cezaevindeki yangının kısa sürede söndürülmesi, bir facianın önüne geçti. aktifhaber

Doğubayazıt A2 Kapalı Cezaevi'nde yangın
10 Mart 2010
AĞRI- Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinde bulunan A2 Kapalı Cezaevi'nde 7 çocuk mahkumun kaldığı koğuşta yangın çıktı.

Edinilen ilk bilgilere göre yangının çocuk mahkumlar tarafında çıkarıldığı, cezaevine 2 itifaiye aracı sevk edildi. Asker ve polisler olası firara karşı cezaevinin etrafında geniş güvenlik tedbiri aldı.

Konuyla ilgili Doğubayazıt Kaymakamı Metin Maytalman yangının 7 çocuk mahkumun kaldığı koguştan çıktığını, edindiği ilk bilgilere göre elektrik kontağından dolayı yangının başladığını, fakat, kesin bilginin yarın sabah bilirkişilerin yapacağı incelemede ortaya çıkacağını söyledi. habertaraf

Ermenek cezaevinde isyan ve yangın: 5 yaralı
Karaman'ın Ermenek ilçesindeki cezaevinde bir koğuşta çıkan yangında 5 mahkum yaralandı. Yaralı mahkumlar Ermenek Devlet Hastanesi'ne kaldırılırken, yangın jandarma ve cezaevi görevlileri tarafından söndürüldü. 13.04.2010 KARAMAN netgazete

CEZAEVİNDE YANGIN:1 ÖLÜ,3 YARALI
26 Temmuz 2010
Elazığ E tipi kapalı cezaevinde yangın çıktı. Çıkan yangında 1 mahkum hayatını kaybetti, 3 mahkum ise yaralandı. Olay yerine itfaye ekipleri müdahale ederken olayda ölen ve yaralananların isimleri belli oldu.
Elazığ E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü'nde çıkan yangında, ilk belirlemelere göre 1 kişi öldü, 3 kişi yaralandı.

Edinilen bilgiye göre, cezaevinde psikolojik sorunları olan tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu müşahede bölümde henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. Cezaevi personeli ve itfaiye ekiplerince müdahale edilen yangın kontrol altına alınarak söndürüldü. Yangında ilk belirlemelere göre 1 kişi öldü, 3 kişi yaralandı. Yaralılar, çeşitli hastanelerde tedavi altına alındı.

Öte yandan, tutuklu ve hükümlü yakınları, cezaevi önüne gelerek bilgi almaya çalıştı.

Cezaevinde çıkan yangında ölen ve yaralananların isimleri belli oldu

Elazığ E Tipi Kapalı Cezaevi'nde çıkan yangında bir kişi öldü 6 kişi de yaralandı.

Psikolojik sorunlu mahkumların bulunduğu müşahede koğuşunda kalan mahkumlardan birinin yatak örtüsünü yakması sonucu çıkan yangında Gürkan Temiz isimli mahkum dumandan zehirlenerek hayatını kaybetti. Dumandan zehirlenen Remzi Güvenç, Ziya Yüksel, Serdar Tapa Mehmet Bayrak isimli mahkûmlar ile infaz koruma memurlarından Sait Çakmak ile Gökmen Kaya Elazığ'daki çeşitli hastanelere kaldırıldı. haber10

Eskişehir Cezaevi'nde yangın
22 Ekim 2010
Eskişehir'in Seyitgazi ilçesi yolu üzerindeki H tipi kapalı cezaevinde yangın çıktı. Bir hükümlünün koğuşta elbiselerini yakarak çıkardığı öğrenilen yangında iki hükümlü dumandan zehirlendi.
Yangın itfaiye, cezaevi personeli tarafından söndürüldü. Dumandan zehirlenen iki hükümlü hastanede tedavi altına alındı. haber10

'Cezaevlerinde 121 bin 952 kişi var'
8 Aralık 2010
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 371 cezaevinde, toplam 121 bin 952 kişi bulunduğunu belirterek, bunların 64 bin 35'inin hükümlü, 35 bin 540'ının tutuklu, 21 bin 377'sinin de hükümözlü (Hakkında ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararı verdiği ve tutuk halinin devamına hükmettiği kişinin hukuki durumu) olduğunu bildirdi.
.
Bülent Arınç, şu anda cezaevlerinde, TCK'nın ''görevi kötüye kullanma'' başlıklı 257'nci maddesinden hükümlü 20, tutuklu 7, hükümözlü de 4 kişi olmak üzere 31 kişinin bulunduğunu kaydetti.

371 cezaevinde, toplam 121 bin 952 kişinin yattığını belirten Arınç, bunların 64 bin 35'inin hükümlü, 35 bin 540'ının tutuklu, 21 bin 377'sinin de hüküm özlü olduğunu bildirdi. Tutuklu ve hükümözlü sayısının, hükümlü sayısından daha az olduğunu dile getiren Arınç, ''Tutukluluk sürelerinin uzamaması gerektiğini, ben de arkadaşlarımla birlikte her zaman savunuyorum'' dedi. habertaraf

Bilecik Cezaevinde yangın
Bilecik cezaevinde çıkan yangında, dumandan etkilenen 10 mahkum hastaneye kaldırıldı.
31 Aralık 2010
M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun bir koğuşunda belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. Yangın, itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle kontrol altına alındı.

Dumandan etkilenen 10 mahkum Bilecik Devlet Hastanesine kaldırıldı. haber10

Cezeevinde Dehşet
Ağca için uçak kaçıran Nusret Akmercan, koğuş arkadaşının boğazını keserek öldürdü.
Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde organize suç örgütü kurarak 2 kişiyi öldürdüğü iddiasıyla, İzmir Buca'daki 2 No'lu F Tipi cezaevinde tutuklu bulunan ve Mehmet Ali Ağca'nın cezaevi koşullarının düzeltilmesi için Malta-İstanbul seferini yapan uçağı kaçıran Nusret Akmercan, aynı suçtan yargılandığı koğuş arkadaşı Salih Seyhan'ı boğazını keserek öldürdü.

Aydın'ın Kuşadası İlçesi'nde 2 yıl önce gerçekleştirilen operasyonda "organize suç örgütü üyesi" olduğu iddiasıyla yakalanarak tutuklanan ve İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasına devam edilen Salih Seyhan, önceki gün cezaevi görevlileri tarafından kaldığı koğuşta boğazı jiletle kesilmiş olarak bulundu. Cezaevi görevlileri, Seyhan'ı koğuş arkadaşı Nuster Akmercan'ın öldürdüğünü belirledi. aktifhaber

Hasta mahkûm yakınları bakanlığa yürüdü

İnsan Hakları Derneği ve bir grup hasta mahkum yakını hasta mahkumların durumlarına dikkat çekmek için Adalet Bakanlığı'na yürüdü. Gruba BDP milletvekili Hasip Kaplan da destek verdi. 11.03.2011 ANKARA netgazete

Gardiyan, yol verme tartışmasında şoförü öldürdü
15 Mart 2011
Adana'nın Pozantı ilçesinde, infaz koruma memuru, yol verme tartışma sonucu çıkan kavgada otobüs şoförünü tabancayla öldürüp, bir kişiyi yaraladı. netgazete

ERTUĞRUL ÖZKÖK VE SEDAT ERGİN’E KÖTÜ HABER
30.03.2011

Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin ve bir grup Radikal yazarı geçtiğimiz hafta Beyoğlu Yakup restoranda buluştu. Özkök’ün cumartesi günü yazdığına göre konu Ergenekon’du.

Özkök ve Ergin eğer Silivri’ye götürülürlerse yanlarına neler alacaklarının listesini çıkarmışlar. Özkök’ün listesinde şunlar var:

“Fender Stratocaster gitar, ipod, Dante’nin İlahi Komedya’sının Cehennem bölümü, 5 şişe şarap, Lopsong Souçhong çayı.”

Ergin’in listesinde ise; ilaçları, kitap ve sözlükleri ile ipod’u var.

İki Hürriyet yazarına da kötü haberi verelim.

Özkök’ün listesindeki ipod, şarap ve çay içeri alınmıyor. Ergin’in listesinde bulunan ipod da öyle. Silivri Cezaevi’ne dışarıdan hiçbir yiyecek ve içecek alınmıyor. Müzik dinlemek için ise yalnızca cezaevi kantininden satın alınan radyoyu kullanabiliyorsunuz. O da yüksek duvarların ardından ne kadar çekerse…

Ancak buradaki tutukluların çoğunun suçsuz olduğuna inandığını ve görüşleri nedeniyle tutuklandığını iddia ettiğini hatırlarsak koğuşta sık sık haksızlığa karşı şarkılar söylendiğini bildirebiliriz.

Kısacası Türkiye’de artık gazetecilere fiziksel işkence yapılmıyor. Uydurma belgelerle, üretilmiş dijital verilerle yapılan soruşturmada uğradıkları iftiralar 12 Eylül işkencelerinin çok ötesinde.

Sevgilinin yaptığı doğum günü pastasının, annenin ördüğü yün berenin, teyzenin dolmasının bugün Silivri cezaevi kapısından döndüğü hatırlanırsa, bugünkü cezaevlerinin 12 Eylül’den daha fazla insanlıktan yoksun olduğunu söyleyebiliriz.
Odatv.com

Türk ve Ertosun TUFAN'ı Biliyordu
08 Nisan 2011

11 yıl sonra ortaya çıkan jandarmanın 'Tufan' adlı planıyla ilgili 'haberim yoktu' diyen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün doğru söylemediği belgelendi.
Operasyonun Ümraniye ayağıyla ilgili tutanağa göre, Adalet Bakanlığı jandarmaya izin vermesi için Üsküdar Savcısı'na talimat gönderdi. Savcı, jandarma ve bakanlık yetkilileriyle kriptolu odada bir araya geldi.'Hayata Dönüş'ten 4 gün önce, hazırlıklardan haberdar olan Adalet Bakanlığı, mahkûmlarla görüşmeler tamamlanmadan müdahaleye izin verdi. Böylece mahkûmların direnişinden 3 ay önce yapılan planlar uygulamaya kondu.

'Hayata Dönüş' operasyonunun planı 'Tufan'ın 11 yıl sonra ortaya çıkması gözleri dönemin sivil ve askeri sorumlularına çevirdi. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun sadece Bayrampaşa'da 12 kişinin ölümüne neden olan 'Tufan'dan haberdar olmadıklarını söyledi. Ancak ortaya çıkan yeni bir belge, bakanlığın jandarmaya operasyon izni için savcıya talimat verdiğini ortaya koydu. Ümraniye Cezaevi'ne müdahaleye izin veren savcılığın düzenlediği tutanak, Adalet Bakanlığı'nın 'Hayata Dönüş'ten 4 gün önce operasyon hazırlığından haberdar olduğunu gösterdi. Mahkûmlarla görüşmeler sürerken verilen operasyon izni, cezaevlerine baskın için 3 ay önce plan yapan jandarmanın hazırlıklarına sivil yöneticilerin de dahil olduğunu gösterdi.

BAKANLIK YETKİLİ GÖNDERDİ

Başta İstanbul olmak üzere bütün Türkiye'deki cezaevlerine 19 Aralık 2000'de yapılan 'Hayata Dönüş' operasyonunun Ümraniye ayağı için jandarmaya yetki veren savcının tutanağı, 'operasyon planından haberimiz yoktu' diyen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün açıklamasına gölge düşürdü. Ümraniye Cezaevi Müdürü'ne teslim edilen tutanağa göre, dönemin Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, İl Jandarma Komutanlığı'na çağrıldı ve kriptolu odada Adalet Bakanlığı yetkilileriyle görüştü.

İZİN VER, TALİMATI ANKARA'DAN

Tutanakta açıkça Adalet Bakanlığı yetkililerinin Ümraniye savcısına operasyon için gerekli izinlerin verilmesi için talimat verdiğine dair ifadelere de yer verildi. Operasyon saatinin 05:00 olarak belirtildiği belgede, tarih ile ilgili alanın boş bırakılarak daha sonra bildirileceği belirtildi. Üsküdar Savcısı, izin talebinin Adalet Bakanlığı'ndan geldiğini, ilgili belgeleri Ümraniye Cezaevi'nin 1 numaralı müdürüne teslim ettiğini de tutanağa açıkça yazdı.

GÖRÜŞMELERİN SONUCU BEKLENMEDİ

Ümraniye savcısının, İl Jandarma Komutanlığı'ndaki kriptolu odada hazırladığı tutanak üzerindeki tarihin 15 Aralık 2000 olması dikkat çekti. 19 Aralık 2000'de gerçekleştirilen operasyondan 4 gün öncesine ait tutanak, başta Bayrampaşa ve Ümraniye'deki muhkumlarla görüşmelerin sürdüğü sırada, hazırlıkların izin aşamasına geldiğini gözler önüne serdi. Ümraniye'ye operasyon izni için devreye giren Adalet Bakanlığı'nın diğerleri için de benzer yolu izleyip izlemediği bilinmiyor.

Hayata Dönüş Operasyonu'nda toplam 32 kişi hayatını kaybetmişti. Bayrampaşa'da 12, Ümraniye'de ise 6 kişi ölmüştü.

Planı abartılı buldu!

Jandarma'nın Bayrampaşa Cezaevi'ne yaptığı baskının planı 'Tufan'dan ilk kez önceki gün haberi olduğunu açıklayan Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk "Savcılar genel arama talebinde bulunmuştu. Ancak silahlı direniş olması durumunda Jandarma da müdahale etmiştir" diyerek kendini savundu. Türk, "Adalet bakanlığı cezaevlerinin sadece sahibidir, dış güvenlik jandarma tarafından sağlanır.

Bir genel arama şeklinde, Cumhuriyet Savcılığı tarafından istenen bir arama... Mukavemetle karşılaşıldığı için maalesef silahlı çatışmaya döndü ama anlaşılıyor ki jandarma hazırlık olarak bir takım şeyler, planlar hazırlamış. O planları şimdi görüyorum ama jandarma bu işle görevlidir, kendi sorumlulukları gereği hazırlık yapmışlar ama anlaşılıyor ki biraz ölçüyü aşmışlar" dedi.

Türk acziyetini itiraf ediyor

'Hayata Dönüş Operasyonu' sırasında Bayrampaşa Cezaevi Savcısı olan Necati Özdemir, Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'un 'plandan haberimiz yoktu' açıklamasını doğru olmadığını söyledi. Açıklamaları "Bu bir acziyet itirafıdır" sözleriyle değerlendiren Özdemir şöyle konuştu: Bu plan askerin tek başına planlayabileceği, yapabileceği şeyler değil. Buna izin veren Adalet Bakanlığı. O günün genel müdürü de Ali Suat Ertosun. Bütün planlardan ortak çalışmayla hepsinin haberi olması gereken bir durum. Bu İçişleri Bakanlığı'nın, Adalet Bakanlığı'nın hatta Sağlık Bakanlığı'nın ve güvenlik kuvvetlerinin ortak bir operasyonu olarak ortak bir kararın planlaması olarak bu icra edilir." Cezaevlerine jandarmanın istediği şekilde giremeyeceğini belirten Özdemir, "Şimdi herkes ya haberim yok diyor ya da bir başkasının üzerine atmaya çalışıyor. Bu işten sıyrılmaya çalışılıyor. Bu soruşturma ve yargılama daha ileri gidecek. Operasyon kararının altında imzası olan herkesin başta Ertosun olmak üzere bakanların da yargılanması gerektiğini düşünüyorum" dedi.
Yeni Şafak/ Star

Düzce Cezaevi'nde yangın
8 Mayıs 2011
Düzce B Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda bir mahkumun intihar ettiği ve bunun üzerine çıkan olaylara müdahale sırasında bir infaz koruma memurunun yaralandığı bildirildi.

Düzce B Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda bir mahkumun kendisi asarak yaşamına son vermesi üzerine bazı mahkumlar koğuşlarındaki malzemeleri ateşe verdi.

Yetkililerin haber vermesi üzerine cezaevine gelen itfaiye ekipleri de alevlere müdahale ederek yangını söndürdü.

Bu sırada olaya müdahale etmeye çalışan infaz koruma memurları ile mahkumlar arasında arbede çıktı. Yaşanan arbede sonrası kolu kırıldığı öğrenilen bir infaz koruma memuru, Atatürk Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı. haber10

Cezaevinde 1 tutuklu intihar etti
25 Haziran 2011
Konya’nın Ereğli ilçesindeki cezaevinde, kimyevi madde içen bir tutuklu intihar etti.

Edinilen bilgiye göre, yaklaşık 3 aydır Ereğli B Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan İbrahim Ekici (44), kireç önleyici kimyevi madde içti. Cezaevine çağrılan ambulansla Ereğli Devlet Hastanesine kaldırılan Ekici, burada yapılan ilk müdahalenin ardından sevk edildiği Konya Numune Hastanesinde hayatını kaybetti. haber10

Bir 'F tipi' zulmü: Hasta mahkûma diyet yok
05 Temmuz 2011

Bolu F Tipi Cezaevi'nde şeker hastası mahkûma, hayati önemdeki diyet yemeği bir yıldır verilmiyor. Gerekçe; iaşe bedelinin karşılanmaması.

Şeker hastası hükümlü Ufuk Keskin cezaevi idaresine başvurmasına rağmen bir yıldır diyet yemek hakkından yararlanamıyor. Bu ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor.

1998 yılında Ufuk Keskin DSP Şişli İlçe Başkanlığı’nı basarak bekçi Cumali Akkurt’un öldürülmesi olayıyla ilgili olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Keskin 12 yaşından bu yana Tip 1 şeker hastalığından mustarip. Bugün 35 yaşında olan Keskin günde 4 kez iğne oluyor. Parmaktan aldığı kan ile de 4 kez kan şekerini ölçmek zorunda.

Ayrıca Raynoud Sendromu adı verilen bir de dolaşım hastalığı bulunan Keskin’in Abant İzzet Baysal Üniversitesi Bolu Araştırma ve Uygulama Hastanesi Özürlü Sağlık Kurulu’ndan aldığı rapora göre özür durumuna ilişkin vücut fonksiyon kaybı oranı yüzde 52. Tip 1 şekeri yüzünden katı bir diyet uygulaması gereken Keskin, ayrıca günde 6-7 kez kanını ölçmek için piyasada kan stik çubuğu adı verilen ölçüm aletine muhtaç.

Ancak geçen yıl kaldığı Kandıra F Tipi Cezaevi’nden Bolu F Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Keskin’e bir yıldır ne diyet yemeği ne de kan stik çubuğunu veriliyor.

Diyet uygulamadığı takdirde Keskin’i bekleyen sorunlar ise az değil: “Kalp damar hastalıkları, böbrek sorunları, felç, ayak yaraları, duyu kayıpları, sık enfeksiyonlar ve yara iyileşmesinde gecikme.”

Durumuyla ilgili olarak cezaevi idaresine başvuran Keskin, ilk olumsuz yanıtı Bolu F Tipi Cezaevi Müdürlüğü’nden aldı. Müdürlük “İaşe bedeli karşılanmıyor” gerekçesiyle yiyecekleri vermedi. Keskin bunun üzerine durumu mahkemeye taşıdı ancak Bolu Ağır Ceza Mahkemesi konuya takipsizlik kararı verdi.

Cezaevi suskun
Keskin’in Adalet Bakanlığı’na başvurması üzerine ise 27 Mayıs 2011’de Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Güler diyet yemeği ve ilaçların karşılanmasını Bolu Savcılığı’ndan yazılı bir şekilde istedi. Bu yazıya karşın Keskin, halen ne diyetine ne de kan stik çubuğu olarak geçen ölçüm aletine kavuşabilmiş.

Bu nedenle Radikal’e mektup yazan Keskin, “Yaşamak için bu diyet yemeğine ihtiyacım var” diyor. Bolu F Tipi Cezaevi yetkilileri ise konuyla ilgili soruları yanıtsız bıraktı.

Bakanlığın yazısı bile işe yaramadı
Uğur Keskin’in diyet yemeği için başvurduğu Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Güler, 27 mayıs 2011’de Bolu Savcılığı’na gönderdiği yazıda şunları belirtmişti: ‘...Hükümlü ve Tutuklular ile Ceza İnfaz Kurumu Personeli İaşe Yönetmeliği başta olmak üzere hükümlü tutukluların beslenmeleri ile ilgili yasal mevzuata uygun davranılması ile adı geçen hükümlü ve kurumda bulunan diğer hasta hükümlü ve tutuklulara kurum hekiminin belirleyeceği besinlerin bütçe imkânları da değerlendirilerek tıbbi gereklilik ve mevzuata uygun olarak verilmesi hususunda bilgi ve gereğini rica ederim.”
Radikal

'Zindanların kapısını dışarıdan açacağız'

"Zindanların kapısın dışarıdan açacağız" diyen kadınlar, Hediye Aksoy ve diğer hasta tutukluların durumunu şu sözlerle özetledi: "Asıl korkutucu olan fiziki ölüm değildir, korkutucu olan vicdanların ölmesidir."

Yüzde 85 görme özürlü ve meme kanseri olan tutuklu Hediye Aksoy başta olmak üzere tüm hasta tutsakların serbest bırakılmasını isteyen Hediye Aksoy'a Özgürlük Platformu bileşenleri bir kez daha Bakırköy Kadın Tutukevi önünde buluştu.

"Hediye Aksoy'a özgürlük", "Hasta tutsaklar serbest bırakılsın", "Yaşasın kadın dayanışması", "Jin, jiyan, azadi" şeklinde slogan atan kadınlar ellerinde ise Hediye Aksoy'un fotoğraflarını taşıdılar.

Platform adına açıklamayı yapan Saniye Evren, Hediye Aksoy'un sağlık durumuna ve tedavi sürecine değindi ve Aksoy'un tedavisinin cezaevi koşullarında yapılmasının mümkün olmadığına dikkat çekti.

Heyecanla Adli Tıp Kurumu'nun vereceği raporları beklerlerken, kanserin başka bölge yayıldığını öğrenmelerinden dolayı duydukları üzüntüyü aktaran Evren, Adli Tıp Kurumu'nun hazırlayacağı raporu tedavi sürecinin sonuna bırakmasıyla birlikte yıkıldıklarını ifade etti.

Adli Tıp Kurumu'nun raporu sonraya bırakmasını, bile bile Aksoy'u ölüme mahkum anlamına geldiğine işaret eden Evren, "Raporun neden geciktirildiğinin sorusunun insanın yüzünün kızartmayan ve hekimlik mesleğinin ilkeleriyle ters düşmeyen, vicdanları sızlatmayan bir yanıtı yoktur. Adli Tıp Kurumu'nun raporu geciktirmesi Hediye Aksoy'un tahliye edilmesini engellemek, gardiyanlığın hekimliğe galebe gelmesi demektir" dedi.

Aksoy'un tahliyesi beklenen tek şeyin Adli Tıp Kurumu olduğunu söyleyen Evren, aksi takdirde yaşanacak bir ölümden tüm devlet yetkililerin sorumlu olacağını belirtti.

"Hasta tutsakların tahliyesi sağlamak için onların ölümün eşiğine gelmesini beklemek zulümdür, gaddarlıktır, işkencedir" diyen Evren, toplumu bu zulümü reddetmeye bu adaletsizlik karşısında sessiz kalmamaya çağırdı. Evren, "Zindanların kapısını dışarıdan açacağız" diyerek Hediye Aksoy'un şu satırlarının başka söze gerek bırakmadığının altını çizdi: "Asıl korkutucu olan fiziki ölüm değildir, korkutucu olan vicdanların ölmesidir. İnsanlar ölürken sessiz kalınması bu bizi ürkütüyor."
kaynak: SOSYALIST TARTISMA PLATFORMU

Şanlıurfa Cezaevi'nde gerginlik yangınla sonuçlandı
03.09.2011
Şanlıurfa E Tipi Cezaevinde bir koğuşta yaşanan gerginlikte, birkaç yatak ateşe verildi. Koğuşta çıkan küçük çaplı yangın, itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürüldü.

Alınan bilgiye göre, Eyyübiye Mahallesi'nde bulunan Şanlıurfa E Tipi Kapalı ve Açık Cezaevinde, siyasi mahkumların tutulduğu bir koğuşta, nedeni henüz öğrenilemeyen bir gerginlik yaşandı. Olayda birkaç yatağın ateşe vermesiyle küçük çaplı bir yangın çıktı.
cnntürk

BİLECİK CEZAEVİNDE YANGIN ÇIKTI!
Bilecik`teki M Tipi Cezaevi`nde tutuklu ve hükümlülerin kaldığı bir koğuşta yangın çıktı...
31 Aralık 2011
Bilecik`te cezaevinde çıkan yangında dumandan etkilenen 10 mahkum hastaneye kaldırıldı.
analizmerkezi.com/

Cezaevinde yangın: 9 yaralı
01-08-2013
Bilecik M tipi Kapalı Cezaevi'ndeki bir koğuşta yangın çıktı. Cezaevine çok sayıda itfaiye ve ambulans sevkedildi.

Bilecik M Tipi Cezaevi'nde bir tutuklunun pattaniye ve yatağı ateşe vermesiyle yangın çıktı. Olay yerine çok sayıda itfaiye ve ambulans sevk edildilirken, dumandan etkilenen 2 infaz koruma memuru ile 7 tutuklu ve hükümlü hastaneye kaldırıldı.
http://www.internethaber.com/


En son Ekim tarafından Sal Nis 13, 2010 11:18 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Mar 09, 2010 1:37 am    Mesaj konusu: ''Cezaevlerinde işkence kalktı' mı? Alıntıyla Cevap Gönder

'Cezaevlerinde işkence kalktı' mı?

İBDA-C Terör Örgütü Lideri olduğu iddiasıyla 1998’de gözaltına alınarak yargılandı ve müebbet hapis cezasıyla cezalandırıldı. 56 tane kitabı bulunan Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, müvekkilinin yıllardır insanlık dışı bir işkenceye maruz bırakıldığını söylüyor. Engin Çeber’e yapılan işkenceyi gündeme getirenlerin ve özellikle İslamcı çevrelerin Mirzabeyoğlu’na yapılan işkenceler karşısında suskun kalışlarına anlam veremiyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun tutuklanma ve yargılanma süreci dahil, kendisine yapıldığı iddia edilen işkenceleri avukatı Ali Rıza Yaman ile konuştuk.

Samet DOĞAN'ın röportajı

Salih Mirzabeyoğlu’nun tutuklanmasından bu yana geçen süreyi kısaca özetler misiniz?

Salih bey 1998’in sonunda tutuklanmış, Metris Cezaevi’ne götürülmüş, 25 Ocak 2000 yılının gece yarısında hapishane duvarlarının delindiği, kimyevî gazların kullanıldığı, ölümlerin gerçekleştiği bir operasyonun ardından Kartal Cezaevi’ne, daha sonra da Bolu F Tipi Cezaevi’ne konulmuştur. Hâlen Bolu F Tipi Cezaevi’nde, 5 yıldır kaldığı tek kişilik hücresindedir.

Ne kadar ceza aldı?
Salih bey idam cezası aldı. Ceza, AB müktesebatı çerçevesinde yapılan düzenlemelerle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi.

Salih Mirzabeyoğlu tam olarak neyle suçlanıyor?
Tam olarak neyle suçlandığını, hangi suçtan dolayı ceza aldığını biz de bilmiyoruz. Herkes herkese suç isnad eder. Ancak mühim olan şahsın o suçu işleyip- işlemediği, bunun tesbiti ve verilecek cezanın o suça uygunluğudur.

Biraz açar mısınız?
Salih bey, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliğinden yargılandı. Yargılama, bunun üzerine bina edildi. Ancak gerek kendisinin, gerek avukatlarının yaptığı savunma bir tarafa, İddianame ve Gerekçeli Karar’da geçen ifadeler dahi Salih Bey’e üzerine atılı suçtan ceza verilemeyeceğinin ispatı niteliğindedir.

Karışık bir hukuk süreci olmuş anlaşılan…

Aslında hiç karışık değil. Türkiye’de kadim iki yanlış gelenek var… İlki fikir adamlarına ‘bölücü, yıkıcı’ yaftalarını asıp, mahkûm etmek. Diğeri de maalesef bir maşa mesabesinde olan kanun maddelerini hukuk zannetmek. ‘Kanun maşasını elinde tutan, karşısındakine yöneltir. İstediği gibi yargılar, istediği gibi hüküm verir. Biliyorsunuz ki, Salih Bey’in tutuklandığı süreç 28 Şubat’ın hemen ertesi bir dönemdir. En iptidâi anlamda dahi hukukun olmadığı bir süreç. Bu süreçte hukuku da etkileyen, yön veren kara propaganda her yerdedir. Kara propaganda Salih Bey’in emniyet güçlerince alındığı andan itibaren başlamıştır.

‘Örgüt evinde yakalandı’…

Meselâ o cümle... Salih Bey o dönemde sanki 41 tane eser vermemiş, sanki illegal bir adammış, kaçıyormuş, bir yere sığınmış da polisin yaptığı operasyonla kaçtığı yerde yakalanmış gibi bir hava…

Oysa ki?..

Oysa ki Salih Bey eşi ve çocuklarının yanında alınmıştır. Alındığı yer de çocuğunun okulunun önüdür. Eşiyle birlikte o zaman için ilkokula giden çocuğunu okuldan almaya gidiyor. Polisler geliyor ve hiçbir arama, yakalama izni olmaksızın Salih Bey’i ve eşini ilkokulun önünden alıyor. Daha sonra evde arama yapıyorlar. Medyaya da “örgüt evinde yakalandı” diye servis ediliyor.

Daha sonra…

Daha sonrası, sorgulama aşaması... Burası mühimdir. Polis sorguluyor. Sorgu zabtını istediği gibi tertip edip, kurguluyor ve o kurgu savcının önüne gidiyor. Ve koskoca DGM Savcısı da polis sorgularını maalesef aynen kabul edip, iddianamesini mahkemeye sunuyor. Aynı hatayı mahkeme de işleyerek iddianameyi kabul ediyor ve polis sorgu tutanaklarının üzerine hüküm bina ediyor. Dikkat edin; hukukî süreçten değil, hukuk adına işlenen cinayetlerden bahsediyoruz. Bu süreci özetleyen çok güzel bir olayı anlatayım izninizle…

Buyrun…

Polis sorgusunda Salih Bey’e aynen şunlar söyleniyor: “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!”

Yukarısı?..

Yukarısına geliriz... Sorgulama esnasında Salih Bey’e söylenen şeylerden birisi de şu: “Biliyoruz. Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…” Salih Bey de; “hiç kimseyle görüşmemişim, talimat vermemişim, bunu siz de biliyorsunuz. Ben bu durumda illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?” diye mukabelede bulunuyor. Aynı polis ısrarla devam ediyor: “Gel sen şunu güzellikle kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin bahçesine eroini gömer, “eroin yakaladık” derdik. Salih Bey bu ‘cazip’ teklifi kabul etmeyip, fikir adamlığından bahsedince aynı polis, hukukun Türkiye’de nasıl işlediğini gösteren fevkalâde bir lâf ediyor: “Aslanım, Savcı senin kitaplarını okuyacak değil ya… Buradan önüne ne giderse o.”

Oradan ne gittiyse aynıyla İddianameye konu mu olmuştur?

Aynen öyle olmuştur. İddianamede Salih Bey için; “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tespit edilmemiş olmakla beraber…” ifadesi mevcuttur.

Tesbit edilemediyse nasıl bir somut suçlamayla yargılanıyor ve ceza alıyor öyleyse?

Tespit yok, münasip görme var. İBDA-C markasıyla illegal faaliyet gösteren örgütler var. Bu örgüt mensupları; hiç kimseden emir ve talimat almadan “kendinden zuhur diyalektiği”ne göre iş yapıyor. Vakıa bu. Bu vakıa karşısında iddia makamı; “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA-C adlı örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensuplarının Kumandan kod adlı sanık İzzet Erdiş’e bağlılığı…” diyor. Ortada hiyerarşik bir ilişki yok. Hiyerarşi olması bir tarafa tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok. Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabii ne olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Çocukların bile bildiği üzere, suçlar şahsîdir. Meselâ AK Parti’li bir belediye başkanı adam öldürüyor. İşlenen bu suçtan dolayı, sırf o partiye mensup diye “Sanık AK Parti’lidir. Tayip Erdoğan ile aralarında hiyerarşik bir bağ vardır. Talimatı ondan alması kuvvetle muhtemeldir. Madem hiyerarşik bir bağ söz konusudur, o zaman Tayip Erdoğan da suçludur.” denilebilir mi?

Salih Mirzabeyoğlu’nun davasında böyle mi denilmiş oluyor?

Gayet tabi… Salih Bey’in davasındaki hukuk mantığı, verilen örnekten daha kötü bir şekilde işlemiştir. Hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar idam olmuştur. İdam kararı “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çevrildi. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının da üzerinde ayrıca durmak gerek.

Şu sıralar, cezaevlerinde yaşanan işkencelerin, gayri insani uygulamaların kalktığı ve sıkı bir denetim altında tutulduğu söyleniyor. Siz Mirzabeyoğlu’nun uzun zamandır işkence gördüğünü ve hatta şu anda da kendisine işkence edildiğini iddia ediyorsunuz. Bunlar ne tür işkenceler. Anlatır mısınız?

Türkiye’de işkencelerin kalktığı sadece söylentiden ibarettir. İşkence şeklinin değişmesi, işkencenin kalktığı anlamına gelmez. İşkence deyince herkes kaba dayağı anlıyor. Ve artık kaba dayak yok deniliyor. Kaldı ki, kaba dayak da kalkmış değil. Yakın bir zamanda yaşanan ve sonu ölümle biten Engin Çeber hâdisesi gibi nice hâdiseler var. İşkence kalkmadı, şekil değiştirdi, daha sofistike, daha sinsi yöntemlerle yapılıyor. Bu çerçevede F Tipi Cezaevlerinin bizatihi kendisi işkencedir meselâ. Salih Mirzabeyoğlu’na gelirsek… Kendisi 98’in sonunda tutuklandı. 11 yıldır cezaevinde. 11 yıllık esaret hayatının son 10 yılı Telegram işkencesine maruz kalarak geçmiştir. Ve bu işkence kendisine hâlâ yapılmaya devam edilmektedir.

Telegram işkencesi nedir ?

Telegram, düşünce formunun, sistem zihniyetinin dışarıdan değiştirilmesi teşebbüsüne ve bu maksatla irâdenin, kimliğin, kişiliğin parçalanmasına yönelik olarak yapılan bir işkence türüdür. Telegram’ın hedefi; insan iradesinin teshir ve zapt altına alınıp, istenildiği gibi yönlendirilmesidir. Hâl bu olunca iç içe bahisler hâlinde Telegram’ın birçok veçhesi ortaya çıkmaktadır…

Biraz daha açabilir misiniz?

Hedef; insan iradesidir. ‘İnsan iradesi’ni hedef alan bir işkenceyi anlamak, anlamlandırmak, mukavemet etmek, ciddi bir fikrî seviyeye sahip olmayı gerektirir. Telegram’ın felsefî, fizikî, ruhî, ilmî, tıbbî, teknik, mühendislik, metafizik, psikolojik, parapsikolojik, nörofizyolojik, vs, vs… bir çok yönü var... Şayet bir adamın bu alanlara dair asgari bir malûmatı yoksa şapşallığının göstergesi hâlinde dalga geçip, “böyle bir şey olamaz” demesi tabiî... Teknolojiden hiç haberdar olmayan birine cep telefonunu gösterip, ‘bu kutu gibi şeyi kulağına götür ve dünyanın öbür tarafındaki adamla konuş’ derseniz sizi anlar mı? Anlamaz. Bir de sizinle dalga geçer. Niye? Çünkü görgüsü onu anlamaya müsait değil.

Telegram daha ziyade Salih Mirzabeyoğlu ile konuşulmaya başlandı. Özellikle kendisine uygulanmasının sebebi nedir? Bir de şikâyetlerini soracağız…

Hem Salih Bey’in hem de bizim en büyük şikâyetlerimizden birisi de; meseleye psikiyatr edâsıyla yaklaşılıp, “evet, şikâyetiniz nedir?” denilmesidir. İşkence burada başlıyor. Zira en büyük işkence; işkencenin bildik ve hâkim ispat mantığıyla ispatlanamaması, işkenceye muhatap kalan şahsın meseleyi ifade edememesi ve en nihayetinde kendi içinde boğulmasıdır. Telegram’ın bir çok çeşidi var. İspatı en zor ve dolayısıyla en garanti ve fakat en pahalı yöntem, elektro-manyetik dalgalarla yapılanıdır. İlaçla yahut başka usulle yapılanın ispatı nispeten daha mümkün. Alaattin Çakıcı’nın ‘bana mektup geliyordu, adamıma açtırıyordum, bir gün yine bir mektup geldi, adamım açtı ve öldü.’ beyanındaki sözlerini ve bu sözlerin üzerine gidilmesi gerekirken niçin üstünün örtülmek istendiğini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Elektro- manyetik dalgalarla yapılan işkenceyi bildik ve hâkim ispat mantığıyla ispatlamak pek mümkün değil. Zira diyalog en basitinden şöyle gelişecektir: Şikayetin nedir? Derdini anlat… İşte şöyle oluyor, böyle oluyor… İspatlayabilir misin? Psikolojik sıkıntılarından dolayı böyle söylüyor olabilir misin? Malûm hapishane şartları insana sıkıntı verir, psikolojisini bozar… Kişinin dili döner ve meseleyi ifade ederse söylemesi gereken şudur: Bahsettiğim elektirikî dalgaları elimle tutup size gösteremem ya, nasıl bir ispat istiyorsunuz?

Kendi içinde boğmak…

Aynen… Telegramcıların mantığı şu: İşkence nasıl olsa ispatlanamaz. İşkenceye muhatap kalan ısrarla meseleye dikkat çekerse kestirmeden ‘majör depresyon’ teşhisi konulur, alttan alta da ‘kafayı sıyırmış.’ düşüncesi zerkedilir. Majör depresyon teşhisinde bulunan doktor bile meseleyi izah etmeye kalkan hastasını daha ilk cümlesiyle boğar: ‘Siz böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?’ Bu söze muhatap kalan kişi eğer Salih Mirzabeyoğlu değilse, yaşadıklarını anlamlandıramaz, kendinden iyice şüpheye düşer ve işkenceden maksat hasıl olur: İşkence katlanarak artar, insanın iradesi esir alınır, kişinin en başta kendisine, daha sonra ailesine ve tedricen çevresine yabancılaşması sağlanır.

Fizikî tezahürleri nedir?

İşkence aynı zamanda fizikîdir de. İnsandaki arazın, hastalığın ortaya çıkarılması suretiyle gerçekleşiyor bu saldırılar. Salih Bey’in kendi kendine tespit ettiği bu hâdiseyi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden bir profesöre anlattığımızda Salih Bey’i doğrulamış ve ‘bir noktaya teksif edilen elektro-manyetik dalgalarla o bölgedeki rahatsızlık azdırılabilir, belli yerler bloke edilebilir’ demiştir.

Akla hayale gelmedik ahlâksızca ifade ve görüntülerden, vurma, yakma, bloke etme, kaşıntı verme şeklinde gerçekleşen fizikî saldırılara kadar işkencenin her türlüsünü yaşayan Salih Mirzabeyoğlu’nun günlerce uyumadığı da oluyor. Uyuyabildiği dönemlerde de fizikî olarak tazyik sürüyor, uyku ile uyanıklık arasında bir hâlle karşılıklı cedelleşme devam ediyor. ‘Deliksiz ve rahat’ bir şekilde 2 saatlik uykunun ardından ‘tamam, bu kadar yeter!’ denilerek yine uyandırılıyor. Gerek görüntülü ve gerekse fizikî saldırı en çok da namazda yapılıyor. Akla hayale gelmedik ahlâksızca ifadeler, küfürler Salih Bey namaz kılarken ediliyor, yine aynı nispette ahlâksızca görüntüler namaz kılma esnasında veriliyor. Öyle ki namazın bozulduğu dahi oluyor.

Dehşet verici…

İşkence türlü türlü… Mevzuunda ihtisas sahibi olanların da teyit ettiği türden yöntemler:
Her insanın kendine has bir elektriği var. Sevinçli, hüzünlü, sinirli… her hâlde değişen bu elektriğin/enerjinin tespit edilmesi ve daha sonradan insana giydirilmesi...

Yani?

Şöyle… İnsanın hüzünlü ânında tespit edilen elektrik, başka ve farklı bir ânında yine kendisine veriliyor. Ve insan meselâ hiç de hüzünlü değilse birden hüzünlü bir hâle bürünüyor. Salih Mirzabeyoğlu’na sıklıkla yapılmak istenenlerden biri de budur. Meselâ telefon görüşmesi yaparken ve hiç de hüzünlü bir hâli yokken yapılan saldırı ile hüzünlü bir hâle sokulmaya çalışılıyor. Bu, en ‘masum’ saldırı… Gerek suretine ve gerekse bedenine yapılan bunun gibi nice saldırıdan haberdar olduğu için Salih Mirzabeyoğlu mukavemet edebiliyor. Mukavemet edemezse işkencenin tezahürü belli: Durup dururken ağlamalar, yahut gülmeler, yahut sinirlenmeler… Hiçbir saldırının olmadığı ve insanın kendi hâlini kritik ederken düştüğü çelişkiler… Bu çelişkilerle birlikte kendi benine yabancılaşma… Akla-hayale gelmedik olan ve ancak ensest çocuklarının yapabileceği türden ahlâksızca yapılan saldırılarla meydana gelen düşünceleri kendi ‘ben’inden zannetme… Bu düşüncenin hasıl olması ile birlikte yaşananlardan kendini mesul tutma ve ardından kendinden iğrenme… Ve işkenceciler açısından mesut netice: Kendi benine, ardından aileye, ardından çevreye yabancılaşma… Herkese ve her şeye, en başta da kendi benine yabancılaşan mağdurun bütün bu süreçte iradesinin teslim alınıp, istenildiği gibi sevk ve idare edilir hâle gelmesi, güdülmeye teşne bir nesne olması…

Eğer bu uygulama varsa…

Var olduğu için konuşuyoruz…

Bir ihtiyat payı bırakarak konuşmak durumundayım. Bu tip işkencelerden kimlerin haberi var?

Kastettiğiniz; devlet yetkilileriyse durum her türlü vahim. Zira; yetkililerin haberi yoksa, kendi sorumluluk alanında yaşanan bir hâdiseden haberdar olmadıkları için sorumludurlar. Şayet haberleri varsa ve buna rağmen bir şey yapmıyorlarsa yine sorumludurlar.

'YILLARDIR ŞİİR YAZAMIYOR'

Sonuçta Mirzabeyoğlu Müslüman ve İslami bir ideolojiyi savunduğunu söylüyor. Peki neden bu durum İslamcı çevrelerce hiç gündeme getirilmiyor?

Söylediğiniz doğru… Salih Bey, Müslüman ve İslâmî bir dünya görüşünü teklif eden bir fikir adamı. Bu teklif, bir kesime değil, herkesedir. Unutulmasın ki; Salih Mirzabeyoğlu bir fikir adamıdır. Cezaevine konulduğunda 41 eseri vardı. Çok kısaca ve kabaca anlattığım süreçte her şeye rağmen 15 tane daha eser verdi… Konuşmaya buradan başlayalım: 55- 56 eserin altında imzası olan bir fikir adamı niçin cezaevindedir? Kim, hangi mantıkla kendisini mahkûm etmiştir? Ve bu haksızlık karşısında niçin ısrarlı bir suskunluk söz konusudur? Biz, Dreyfus’u Emile Zola’dan tanıyoruz. Siz de biliyorsunuz ki; ‘entelektüel’ kelimesi, hak edilmesi gereken bir sıfat olarak Dreyfus davasından sonra kullanılmaya başlanmıştır. Buradan da anlamak gerekir ki; bir aydını aydın yapan, haksızlığa karşı takındığı tavırdır. 12 Şubat 2010’da yaptığımız avukat görüşünde kendisi; “Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu durum, bu dilden anlayan kimseye birçok şey söylemeli.” demişti. Her şeye rağmen fikir imâl etmekte ısrar eden ve 56 tane eser yazan bir fikir adamı, maruz kaldığı işkenceden dolayı yıllardır şiir yazamıyor! Bilirsiniz, II.Dünya Savaşı’nda, Polonya’da, Auchwitz’de yaşananlardan sonra Adorno; “Auchwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti... Türkiye’de bu dilden, böylesine bir hassasiyetten anlayacak namuslu aydın sayısı maalesef çok değil. Salih Bey’in yaşadıkları karşısında vicdanların çatlaması gerekmez mi? Bu haksızlığı dile getirmek için kim neyi bekliyor, inanın biliyor değiliz.

Röportaj için çok teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz.

HaBertaraf
9 Mart 2010 - 01:31:04

Berivan'ın kızkardeşine yazdığı mektup...
Salih Selçuk

Taş attığı iddiasıyla 7 yıl 9 ay hapse mahkum,
15 yaşında bir kız...
Berivan Sayaca, İstanbul'dan Diyarbakır'a ziyaret için geldi. Şehirde otobüsle bir yakınına giderken otobüs bir gösteri grubunun yakınında mecburen durunca indi ve o sırada gelen polis saldırısında paniğe kapılıp kaçtı. Taş atanlardan sanılıp tutuklandı, dövüldü, burun kemiği kırıldı. Bir hücrede kaldı. Onun ziyaretine gelen bir yetkili, kendine isnat edilen suçları kabul ederse kurtulacağını söyledi, o da güvenip kabul etti...
Şimdi suçsuz yere 15 yaşında hapiste...

(Taş atsa bile bu kadar ağır cezalandırılması insanlık dışı olurdu.)

Diyarbakır ceza evindeki iki küçük kızdan biri O. Geceleri korkuyor ve mümkünse ışıklar açıkken uyuyor. Berivan, iki yıl okula gitmesine rağmen okuma-yazmayı kendi kendine çok iyi öğrendi. Gitar çalmayı da öğrendi. Gitarlı, blucinli bir fotorafı var: Uzun siyah saçlı, güler yüzlü, güzel bir kız O.

Berivan'ın mektubu:

(Diyarbakır E tipi kapalı ceza evi, 9.2.2010 -Görülmüştür.)

Canım kardeşim nasılsınız umarım iyisinizdir. Beni soracak olursanız ben iyiyim, beni merak etmeyin, yakında Batman'a gelecem, Batman'a geldiğimde benim görüşüme gelin tamam? Dayılarım nasıllar, benden selam söyle dayılarıma, dayımlar bana niye mektup yazmıyorlar, canım kardeşim üzülmeyin bi bakarsın en kısa zamanda yanınızda olurum, bir bilsen sizi ne kadar çok özlüyorum, sizi çok özledim kardeşim, abilerime adresimi ver bana mektup yazsınlar, abilerime de çok selam söyle, inşallah en kısa zamanda yanınızda olurum, eskisi gibi beraber oluruz, sen okula gidiyorsun değil mi? Oku sen, okulu bırakma seni çok seviyorum kardeşim. Annem nasıl, annemi üzmeyin, annem benim için herşeyden değerli. Sizi, annemi babamı o kadar çok özlüyorum ki, keşke yanınızda olsaydım hiç ayrılmasaydık hep beraber olsaydık canım kardeşim, anneme iyi bakın kendinize iyi bakın. E ne var ne yok, köydekiler nasıllar, iyiler mi? Benden herkese selam söyleyin hepinizi çok seviyorum, benim hiç bi suçum yok, ben çıkacam burdan, eskisi gibi beraber olacaz ve hiç ayrılmıycaz, sizi çok özlüyorum. Revşanlara söyleyin, bana mektup yazsınlar, mektubunuzu bekliyorum, dayıma verin mektubu o yollasın, hepinize yazıyorum. Biliyor musun abilerimi rüyamda gördüm bakıyordum, abilerim gerçek sandım, bi baktım rüyaymış. Yine yazarım sana kardeşim.
Benim için hep dua edin, inşallah en kısa zamanda yanınızda olurum, cezamı kabul etmeseler çıkacam inşallah kabul etmezler, benim hiç suçum olmadığı halde bu kadar ceza verdiler, eğer kabul etmezlerse cezamı çıkacam. Kendinize çok iyi bakın, kendinizi üzmeyin, anneme de iyi bakın, anneme söyleyin kendini üzmesin ağlamasın, beni de merak etmeyin Allah'a emanet olun, annemi benim için öpün, hepinizi öpüyorum, seni çok seviyorum, annemi üzmeyin.
Berivan
(Mektubun kenarlarına çiçek resimleri yapmış. İlişikte mektuba yapıştırılmış, kendi çizdiği bir güvercin resmi. Güvercin, dikenli teller ve demir parmaklıklar arasından bakıyor. Güvercin resminin kenarlarından notlar...)
Seni herşeyden çok seviyorum anneciğim.
Birgün özgürlük bana da gelecek.
Çooook seviyorum.
('y' harfinin kuyruğu özellikle uzatılmış!)


Taş atan çocukları ağır şekilde insafsızca cezalandıran yasa AKP iktidarı tarafından çıkarıldı.
Yasa mutlaka kaldırılmalı...
Berivan DERHAL serbest bırakılmalı...

http://konstantiniye.blogspot.com/

CEZAEVİNDE YARALANAN MAHKUM ÖLDÜ



Karakter boyutu :
10 Nisan 2010 23:05
İzmir'in Buca ilçesinde ' PKK'ya yardım ve yataklık' suçundan hükümlü bulunduğu cezaevinde başından yaralanan mahkum, kaldırıldığı hastanede öldü.
Uşak'ta 2005'te “ PKK'ya yardım ve yataklık” suçundan yakalanan, mahkemece 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan ve Buca'daki Kırıklar F Tipi Cezaevine konulan hükümlü Mehmet Kılınç (28), cezaevinde başından yaralanınca Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı.

Hastanenin mahkum koğuşunda tedavi altına alınan Kılınç, kurtarılamadı. İzmir Adli Tıp Kurumundaki otopside, Kılınç'ın “kafa travması” sonucu öldüğü belirlendi.

Kılınç'ın cenazesi, ailesi tarafından alınarak toprağa verilmek üzere Mardin'e götürüldü.

Olayla ilgili soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının araştırmasında, Kılınç'ın cezaevinde intihar notu bıraktığı ortaya çıktı.

Ailesinin, intihar notundaki yazının başkasına ait olduğunu ve Kılınç'ın gardiyanlar tarafından dövüldüğünü iddia ettikleri öğrenildi.
haber10

03 Mayıs 2010
Diyarbakır Cezaevinde Yangın
Diyarbakır'da taş atan çocuklar kaldıkları cezaevinin koğuşunu ateşe verdiler.

Diyarbakır'da taş atan çocuklar kaldıkları cezaevinin koğuşunu ateşe verdiler. Aktifhaber

Cezaevinde hükümlünün ölümüne dava açıldı
7 Mayıs 2010
- Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi'nde 2008 yılının Mart ayında, gasp suçundan hükümlü İsmail Hakkı Kaya'nın, koğuşunda ölü bulunmasıyla ilgili üç infaz koruma memuru hakkında dava açıldı.


Antalya'da esnaflık yaparken, arkadaşlarıyla birlikte gasp suçundan tutuklanan ve bu suçtan hüküm giyen İsmail Hakkı Kaya'nın, Antalya L Tipi Cezaevi'ndeki koğuşunda ölü bulunması üzerine, Kaya'nın darp sonucu öldürüldüğü iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu. Antalya Cumhuriyet Savcılığının başlattığı soruşturmada takipsizlik kararı verildi.

Takipsizlik kararına yapılan itirazı görüşen Manavgat Ağır Ceza Mahkemesi, Kaya'nın vücudundaki ekimozlar ve apandisitinin patlaması gibi dosyada bulunan bulgular nedeniyle takipsizlik kararını kaldırdı.

Mahkemenin bu kararı üzerine Antalya Cumhuriyet Savcılığınca açılan davada, Kaya'nın ölü bulunduğu gün nöbetçi olan Antalya L Tipi Cezaevi'nde görevli infaz koruma baş memuru Mehmet Sami Çaldağı ile infaz koruma memurları İsmail Çobanoğlu ve Mutlu Dinçer hakkında, İsmail Hakkı Kaya'yı, yaraladıkları ve ölümüne sebebiyet verecek şekilde kasten yaraladıkları gerekçesiyle dava açtı.

Yargılamaya, Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesinde başlandı. Bugünkü duruşmada, Antalya Adli Tıp Kurumu Başkanlığı uzmanının, İsmail Hakkı Kaya'nın otopsi raporunda yer alan ve vücudundaki bulguları ele alan raporu da okundu.

Tutuksuz yargılanan baş infaz koruma memuru Mehmet Sami Çaldağı ile infaz koruma memurları İsmail Çobanoğlu ve Mutlu Dinçer, haklarındaki suçlamaları kabul etmediler ve olayla ilgilerinin bulunmadığını ileri sürdü.
habertaraf

Çeber Davasında Müebbet Hapis

Çeber Davasında Müebbet Hapis Çeber'in öldürülmesine ilişkin davada, olay tarihinde Cezaevi'nde görevli olan ikinci müdür ile 3 infaz koruma memurunu müebbet hapis cezasına mahkum etti. Devamı İçin Tıklayınız...
01/06/2010
Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Engin Çeber'in öldürülmesine ilişkin davada, olay tarihinde Metris Cezaevi'nde görevli olan ikinci müdür ile 3 infaz koruma memurunu müebbet hapis cezasına mahkum etti. haber50


Tutuklu Yakınları, Çocuklarına Havalandırma Hakkı Verilmesini İstedi

İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi bir grup, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere havalandırma hakkı verilmediğini öne sürerek eylem yaptı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi bir grup, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere havalandırma hakkı verilmediğini öne sürerek eylem yaptı. Galatasaray Meydanı'nda toplanıp Taksim'e yürüyen grup, cezaevlerinde havalandırma hakkının yeniden verilmesini istedi.
İHD Cezaevleri Komisyonu üyesi yaklaşık 50 kişilik bir grup, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin havalandırma hakkının ihlal edildiğini öne sürerek eylem yaptı. Galatasaray Meydanı'nda toplanan grup 'Hava almak yaşamsal haktır. Havalandırma yasağına son' yazılı pankart açtı. İstiklal Caddesi boyunca yürüyüşe geçen grup, 'Tecrit işkencesine son' , 'İnsanlık onuru işkenceyi yenecek' , 'Hapishanelerde hak ihlallerine son' , 'Havalandırma haktır engellenemez' şeklinde sloganlar attı.

Taksim Meydanı'na gelen grup, meydanda TAYAD'lı bir grubun aynı konuyla ilgili eylem yapması üzerine bir süre bekledi. TAYAD'ın basın açıklamasının bitmesinin ardından bir açıklama yapan grup olaysız dağıldı.
aktifhaber

İstanbul Adliyesi'nde arbede


08.02.2011
Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde ''El Kaide terör örgütü'' davası kapsamında tutuklu yargılanan bir sanığın görevli jandarma tarafından dövüldüğü iddiası üzerine arbede yaşandı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde 3'ü tutuklu 7 sanığın yargılandığı dava için Kandıra F Tipi Cezaevinden ring aracıyla Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesine getirilen tutuklu sanıklardan Mehmet Ali Tırak, duruşma için beklenmek üzere nezarethaneye alındı. Tırak, bir süre sonra yeniden cezaevi aracına geri konuldu.
Tırak'ın yakınları ise Mehmet Ali Tırak'a bir jandarma uzman çavuş tarafından kötü muamele yapıldığını ve elleri kelepçeliyken dövüldüğü gerekçesiyle tepki gösterdi. Adliye kapısında bekleyenler arasında bulunan ve Tırak ile birlikte yargılandığı öğrenilen tutuksuz sanık Remzi Düzgün ile Tırak'ın bir yakını, polis bariyerlerinden atlayarak bahçede bulunan cezaevi aracı içine girdi.
Araçtaki jandarmalar tarafından müdahale edilen ve yüzlerine biber gazı sıkılan 2 kişi, jandarma ve adliyede görevli polisler tarafından alınarak adliye bahçesi dışına çıkarıldı. Bu duruma tepki gösteren sanık yakınları ile polisler arasında da bir süre arbede yaşandı.
Çevik kuvvet ekipleri, tepki gösteren vatandaşları uzaklaştırarak aracın bulunduğu yerde barikat kurdu.
Tırak'ın babası İsmail Tırak, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, bir jandarma uzman çavuşun gözlerinin önünde çocuklarına kelepçeyi ters takarak kötü muamele yaptığını, dövdüğünü ve kafasına copla vurduğunu, bunun üzerine Tırak'ı uzman çavuşun elinden kurtarmak için 2 kişinin cezaevi aracına girmeye çalıştığını söyledi.
Sadece çocuğunu görmeye gelmişken bunun kendisine reva görüldüğünü anlatan İsmail Tırak, Kandıra F Tipi Cezaevindeki sorumlularla ilgili suç duyurusunda bulunacağını söylerken baygınlık geçirdi. gazeteport

“Tecrit”in Düşündürdükleri
4 Mart 2011



Ergenekon davasından tutuklu olarak yargılanan gazeteciler Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, 28 Şubat tarihinde, bir gece yarısı operasyonu ile kaldıkları koğuşlarından alınarak tek kişilik odalara yerleştirildi. Yani ayrı bir tarafta tutulmalarına karar verildi, yani “yüksek güvenlik” gerekçesiyle inşa edilen F Tipi hücrelere gönderildi, yani tecrit edildi. “Uygulamanın keyfi olduğu” suçlamaları üzerine, Adalet Bakanlığı “Fiziki şartların uyması ile birlikte yasaların emrettiği uygulamaya tabi tutuldular” açıklamasıyla, olaya son noktayı koydu.

Peki, bir anda tecrit uygulamasıyla karşı karşıya kalan Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan kimdi? Hangi suçun ya da suçların altında imzaları vardı? Kirli ya da kanlı pazarlıklarla iç siyaseti kendi lehlerine şekillendirmek için kalemlerini oynatmışlar mıydı? Tüm bu soru işaretlerini yargıya taşıyan süreçte neler yaşanmıştı, hem bunları hem de mahkemeye sunulan delilleri hatırlamakta fayda var.

1 Temmuz 2008 tarihinde, Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara’daki evinde gözaltına alınan ve bilgisayarındaki dokümanlarına el konulan Mustafa Balbay, olaydan 4 gün sonra serbest bırakıldı. Ancak 5 Mart 2009 tarihinde başka bir Ergenekon dalgası Balbay’ı bir kez daha emniyetin koridorlarına sürükledi. 6 Mart’ta da “Hükümeti düşürmeye teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı. Mustafa Balbay hakkındaki suçlamalar bununla da kalmadı. Balbay’ın bilgisayarından elde edildiği ileri sürülen günlüklerde, 2000-2005 yılları arasında, aralarında İlhan Selçuk’un da bulunduğu Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve bazı komutanlar ile birlikte askeri darbe planladıkları iddia edildi. Balbay ise birbirinden farklı notların montajla farklı şekilde birleştirildiğini, yorumlar eklendiğini söyleyerek günlüğün bir iftiradan ibaret olduğu gerekçesiyle suçlamaları reddetti. Mustafa Balbay, 6 Mart 2009’dan bu yana “Ergenekon davasında hükümeti ve meclisi ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

Hafızamda, öfkeli bir yüzle, konuşmak yerine bağırmayı tercih eden üslubuyla ve ses tonuyla, bir şeyi eleştirebilme nezaketinden uzak, neyin öfkesi olduğunu anlayamadığım karşı ataklarla akılalmaz cümleler kuran biri olarak kalmış olan gazeteci namzedi Tuncay Özkan’a gelince… Özkan 23 Eylül 2008’de İstanbul Bebek’teki evinde gözaltına alındı ve tutuklandı. Hala da Silivri Cezaevi’nde yatıyor.

Buraya kadar tamam. Ortada Cumhuriyet tarihinin halihazırda devam eden en büyük operasyonlarından biri, Ergenekon soruşturması ve yeni gözaltılar var. Uzun sürmesi muhtemel, nereye evrileceği belli olmayan bir de mahkeme süreci. Özkan ve Balbay’ın yeni kaos ortamları yaratmak, geçmişi acılarla yoğrulmuş halkı bir kez daha ateşe atmak cüretini gösterip göstermedikleri, kollarını kıpırdatıp kıpırdatmadıkları adalet terazisinde tartılacak. Adaletin bir cetvel gibi toplumdaki eğrilerin üzerinden geçeceği günleri kimsenin kimseden esirgemeye hakkı yok ve bunu bir gün herkes anlayacak. Burada asıl ilginç olan, onlarca tutuklusu bulanan Ergenekon Davası’nda tecrit için Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın seçilmiş olması. Balbay’ın, 28 Şubat günü kendilerine bilgi verilmeden işlem başlatıldığını ve infaz memurlarının ''zulümhaneyi şimdi göreceksiniz'' tehdidinde bulunduğunu iddia etmesi; belki “sütten çıkmış ak kaşık olmayan” Balbay ve Özkan üzerinden bir yaraya dokunur gibi tecrite, tecritte kalanların anılarına, tecritte yaşananlara dokunulmasını gerekli kıldı.

Tecriti en iyi anlatan sözlerden birini bundan binlerce yıl evvel yaşamış olan İranlı sufi Mansur el-Hallac söylemişti. El-Hallac’ın “cehennem” tasvirindeki, “Cehennem acı çektiğiniz yer değil, acı çektiğinizi kimsenin duymadığı yerdir” sözleri; yatağın, tuvaletin, bir masa ve sandalyenin, demir bir dolabın bulunduğu adım atacak yerin kalmadığı yerde 24 saat kendi sesini unutan mahkumların da sözüydü aynı zamanda. 858’de doğan, büyükbabası Zerdüşt inancına mensup olan, genç yaşında Kur'an-ı Kerim’i ezberleyen, kendini dünyevi meşgalelerden uzaklaştırıp diğer sufilerin eserlerini incelemeye adayan ve onların halkla paylaşmayı uygun bulmadığı öğretilerini halkın önünde ve yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmeyen, yaşadığı vecd hallerinden birinde "Enel Hakk" yani "Ben Hakkım" anlamına gelen ifadeler sarfettiği öne sürülen ve 11 yıl Bağdat'ta bir hapishanede tutulduktan sonra halkın gözü önünde işkence edilip öldürülen El Hallac’tan günümüze düşen sözlerdi.

Ve 16 yıl F tipi cezaevinde yatan İspanyol Tomax Carrera Juarros tecrit için şöyle demişti:

“Kişiliğinizi parçalamaktan başka hiçbir amacı yoktur tecritin. İnsanların 15 gün tecritte kalarak konuşmayı nasıl unuttuklarını, daha doğrusu konuşmadıklarını gördüm. Dünyadan ve hayattan koparılmışsın, ama hala varolduğunu biliyorsun. Biliyorsun ki hala bir sesin var, ama senden alınmış istesen de sesin çıkmıyor.''

Kızıl Ordu fraksiyonu içinde yer alan ve 1977-92 yılları arasında Frankfurt F Tipi Cezaevi’nde yatan Gunter Sonnenberg ise o yıllarını şöyle anlatmıştı:

“İnsan uzun süre kapalı bir odada kaldığında, hiçbir ses duymadığı ve hiçbir insan görmediği zaman, pencereden dahi bakamadığı zaman yani ses, görme gibi uyarıcıları almadığı zaman hastalanıyor. Bu bir işkence. Hiç delil bırakmayan bir işkence. Yani vücutta herhangi bir yara izi yok. Ama insan farkediyor. Çünkü bilincini kaybediyor. Hafıza kaybediliyor. Gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkıyor. İnsan konuşmayı da unutuyor, konuştuğunu ve düşündüğünü ayırt edemiyor. Yıllar sonra dışarı çıktığımda, insanlara soru soruyordum ama cevap alamıyordum. Çok kızıyordum. Sonra farkettim ki konuşmuyormuşum, sadece soruyu düşünüyormuşum... İnsan tecriti kelimelerle anlatamıyor. Serbest kaldıktan sonra tecriti insanlara anlatabilmek için birçok etkinliğe katıldım. Her seferinde farkettim ki, insan bunu anlatamıyor. Bunu ancak yaşayan anlayabilir. Tecritin insanın kişiliğine verdiği zararları hissediyorsunuz, ama anlatamıyorsunuz. Bunu anlatabilecek kelimeler yok.”

Bir ülkenin, bir insanın, bir hayatın, bir fikrin sesini tecrit ile kesmek… Tıpkı, İran’da 2009’daki seçimlerde Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanı ilan edilmesinin ardından çıkan olaylarda, sokaklarda Besij milislerince öldürülen insanların anısına düzenlenen törene gittiği gerekçesiyle tutuklanan ve 6 yıl hapis cezasına çarptırılan; 20 yıl film çekemeyecek, senaryo yazamayacak ve ülke dışına çıkamayacak olan İran’ın ödüllü yönetmeni Cafer Panahi gibi. Panahi’nin yerine Gazze’yi, bir devrimciyi, bir tarikat şeyhini, bir cüzamlıyı, bir AIDS’liyi , yasaklanan bir filmi ya da kitabı koymak; yaşamdan tecritin sessiz odalarına alınmak ve unutulmak…

Burada Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın durumuna denk düşen sadece “tecritin” dillendiriliyor olması. Yoksa kendi görüşlerin çerçevesinde basını ve kimliğini kullanarak, bir takım güç odakları ile bir ülkeyi ve halkı kafalarında dizayn etmek cüretini göstermek, bunun için yer altına inmekten çekinmeden başka hayatları kurgulamaya kalkmak da en az tecrit kadar acı verici. 3 yıkıcı darbede de hayattan tecrit edilen insanlara arkanı dönerek yeni darbelere zemin hazırlayanların safında yeni roller üstlenenlerin kuyruklarına basılınca nasıl da canlarının yandığının delili aslında bu son yaşananlar. Balbay ve Özkan’ı bundan sonra nelerin beklediğini zaman gösterecek. Belki bu iki gazeteci serbest kalacak. Hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler. Tecritin düşündürdükleri ile onlara dokunmayan yılanların bin yıl yaşamayacaklarının farkına vararak hem de.

BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
Cavit Korkmaz
4 Mart 2011 Cuma 22:05
F tipi cezaevleri Türkiye’deki siyasî tutuklu ve hükümlülere bir ABD/CIA projesi olarak 28 Şubat NATO darbesinin alacakaranlığında dayatıldı...

Bu ölüm hücrelerine girmek istemeyen siyasî tutuklular direnişe geçti. Açlık grevlerinde ve ismini vicdansızlıklarının bir ilanı olarak “hayata dönüş operasyonu” koydukları katliam girişimlerinde yüzlerce evlâdımız öldü, sakatlandı, kalıcı hastalıklara yakalandı...

Bütün bunlar olurken Balbay ve Özkan 28 Şubat NATO darbesinin “bin yıl sürmesi” için harıl harıl çalışıyorlar ve “5 yıldızlı otel konforunda” olduğunu belirttikleri F tipi cezaevleri hakkında tek bir olumsuz kelâm etmiyorlardı...

Şimdi gördünüz mü “5 yıldızlı otel konforunu”?

Tarihe bakar mısınız: 28 Şubat...

Buna “İlahî adalet” denmez de ne denir?

Darısı diğer F tipi mucitlerinin ve şakşakçılarının başına...

Sözün özü şudur: “Kim ki bir zalime yardım ve yataklık ederse Allah onu o zalim eliyle cezalandırır”...

Kaynak: Haber10

Fabrika gibi cirosu olan cezaevi
13 Nisan 2011
Edirne Tarım Açık Cezaevinin, hükümlüler tarafından yapılan üretim faaliyetleri sayesinde geçtiğimiz yıl 1 milyon 885 bin 431 lira ciro yaptığı bildirildi.

Edirne Tarım Açık Ceza İnfaz Kurumu Müdürü Ufuk Aslan, yaptığı açıklamada, cezaevinde kalan 320 hükümlüden bazılarının ücret karşılığında, cezaevine ait 3200 dönüm tarım alanında buğday, pancar, pirinç, ayçiçeği, mısır, arpa, meyve, sebze üretimi yaptığını, çeşitli el sanatı ürünlerini değerlendirdiklerini kaydetti.

Aslan, geçtiğimiz yıl 285 ton buğday, 400 ton pancar, 897 ton pirinç, 171 ton 500 kilo ayçiçeği, 53 ton 825 kilo meyve, 46 ton sebze, 74 ton 250 kilo et, 2300 adet kuzu, 300 kilo bal, 2 milyon 974 bin 350 adet yumurta, 960 bin 850 adet ekmek, 300 bin adet çay ve tost, 375 adet minyatür kispetin satışını gerçekleştirdiklerini belirterek, şunları söyledi:

''Bu satışlarımızdan 1 milyon 885 bin 431 lira ciro elde ettik. 2009 yılında ise ciromuz 1 milyon 705 bin 59 liraydı. Bu yılki hedefimiz ise 2 milyon lira. Üretim yaparak devletimize katkı sağlarken, bir yandan da buradaki hükümlülerin tahliyelerinden sonraki yaşamında meslek sahibi olmalarını sağlamayı amaçlıyoruz.'' haber10



Bursa Cezaevi Müdürü gözaltına alındı
Bu sabah cezaevine operasyon düzenleyen ekipler, Bursa E Tipi Cezaevi Müdürü A.Ö.'nün yanı sıra 4'ü gardiyan toplam 7 kişiyi gözaltına aldı. Zanlılar, rüşvet almak, rüşvet vermek, rüşvete aracılık etmek, görevini kötüye kullanmak, dışarıdan cezaevine iletişim aracı sokulmasına yardımcı olmak iddiasıyla gözaltına alındı. 11.07.2011 BURSA netgazete

Cezaevi aracında yangın çıktı: 5 mahkum öldü
16.09.2011
Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde bir cezaevi nakil aracında çıkan yangında 5 tutuklu ve hükümlü yanarak hayatını kaybetti.

Pınarbaşı Kaymakamı Mehmet Özel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Van'dan İstanbul'a gitmekte olan cezaevi nakil aracında çıkan yangında 5 mahkumun hayatını kaybettiğini belirterek, 'Üzgünüz, bir terör saldırısı değil. 5 mahkum vatandaşımızın hayatını kaybettiği üzücü bir olay, motor arızasından kaynaklandığı sanılan bir yangın sonucu üzücü bir olay meydana gelmiş' diye konuştu.
Van'dan İstanbul'a gitmekte olan 34 BL 2564 plakalı cezaevi nakil aracı, saat 06.00'da Kayseri-Malatya karayolunun Karakuyu köyü mevkinde seyir halindeyken aracın yanmaya başladığını farkedince aracı durdurdu. Askerler, birden bire ve şiddetli bir şekilde yükselen alevler nedeniyle 5 tutuklu ve hükümlünün bulunduğu nakil aracının kapısını açmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Şiddetli alev ve dumandan etkilenen mahkumlar araçta yanarak can verdi.

Yangında cezaevi nakil aracında bulunan Abdülsetter Ölmez (35), Sinan Aşka (18), İsmet Evin (33), Akif Karabalı (24) ve Medeni Demir (47) hayatını kaybetti.

Yeni Şafak







Van Cezaevi'nde deprem isyanı
26.10.2001
Gazeteci Cüneyt Özdemir'in bu konuda twitter.com'da vwerdiği bilgi şöyle:

cuneytozdemir cüneyt özdemir
Van'da artçı depremlerde mahkumları cezaevinde koğuşlarda tutmuşlar,isyan çıkmış dipnot.tv/15258/Van-ceza… Bu kararı kim verdiyse akıl alır değil.
haber1001

"Abi Dünyanın sonu geliyomuş, doğru mu?"
Selçuk Salih Caydi



"Mucize" tıfıllardan Azra! Felaket vız gelir, tırıs gider...
Van/Erciş yazıları 3

Van M tipi Cezaevinin arkasında, cezaevinden yüz metre kadar uzakta açık alanda çadır kurmaya çalışan bir ailenin yanındayım. Beni buraya kadar getiren Nimetullah ile Ömer, on-onbir yaşında iki cengaver. Ömer kumral, sessiz bir çocuk. Nimetullah zayıf, esmer ve konuşkan.
Deprem olduktan hemen sonra cezaevinde bir isyan çıkmış, mahkumlar kaçmışlar. Ama olay öyle birşey ki, ileride mutlaka filmi falan yapılır. Etrafımdaki on kadar çocuk arasında en makul ve mantıklıları olan orta iki talebesi üniformalı Kübra, eşofmanlarla, terliklerle dışarı kaçan mahkumların çıktıkları yeri eliyle gösteriyor. Hapishane duvarı, köşeye yakın kısmında iki yerinden yıkılmış. En köşedeki yıkıntıda duvar sadece bir metre yüksekliğinde, oradan dışarıya çıkmak çok kolay. Hemen yanındaki diğer yıkıntının yüksekliği de en çok birbuçuk metre. Yüz metreden uzun dev duvar, bir de orta kısımlarında yıkılmış, ama yıkıntı sadece üst kısımda olduğundan, oradan kaçmak olanaksız.

Depremden sonra mahkumlar bahçeye çıkarılmışlar, ama yıkık duvarları görünce oradan dışarıya çıkmışlar. Buraya kadarını basından da okuyabilirsiniz. Ama basının yazmadığı, bu sırada makineli tüfeklerle ateş edildiği. Çocuklar, özellikle de kızlar çok korkmuş. Burada hiçkimse, mahkumların üzerine ateş edilmiş olacağına inanmıyor, hem de iki yaralı görmüş olmalarına rağmen. "Havaya ateş edildi" diyorlar.
Yaralılardan biri, -gençmiş- karnına bir bez dolamış. Kübra, bezin kanlı olduğunu görmüş. O kişi, kaçamayacağını anladığı için geri dönüp teslim olmuş. Bir de elinden yaralı birini görmüşler. Onun ne olduğunu bilmiyorlar. Mahkumlar bahçelere girmiş, en güzel elmaları toplamışlar. Bunu anlatan da Nimetullah. "Biz o elmalardan bir tane bile yememiştik" diye hayıflanıyor. Onun derdi başka. "Kızlara ıslık çalıyorlar" diyor. Hapishaneden kimse memnun değil. O bunları anlatırken kızlar kıkır kıkır gülüyor. Bu devasa yapı, yerleşim biriminin, İskele Mahallesi'nin tam ortasında kara-gri kabus gibi duruyor. Hemen yakınında ev yok. Evler -biri dışında- hepsi en az kırk-elli metre uzakta. Giriş kapısının tam karşısında, çok salaş bir bakkal var. Sadece mahkum yakınlarına satış yaptıkları, gazoz, bisküvi falan gibi şeyler sattıkları belli.
İkinci isyandan bir-iki saat öncesinde bu bölge adeta terkedilmiş bir yer havasında. Sokakta kimseler yok. İki cengaverin babalarıyla tanışmadan önce onlar da bahçede oturuyorlardı. Tek katlı kerpiç evlerine kesinlikle girmiyorlar. Evde biriki çatlak var -özellikle yatak odasında- ama sağlam görünüyor. Onlar gene de eve girmiyorlar, bahçede uyuyorlar. Babaları onlara naylondan minicik bir oyuncak ev yapmış, üşüyünce oraya giriyorlar. Aileden evde yatan tek kişi, Cesaret ana, yani ufaklıkların annesi!
Mahkumlardan biri, grup içindeki en büyük kızdan (onaltı yaşında) birşey istemiş, Filiz'in ödü kopmuş, adam kardeşine birşey yapacak diye. O kız utangaç utangaç gülümsüyor, "Sadece su istedi" diyor.
"En çok da ayakkabı istediler."
Nimetullah bunu söylerken gülüyor. "Para da istediler."
Kübra, "Bizi kimselere demeyin ne olur, bizi saklayın diye yalvardılar" deyip başını sallıyor.
Mahkumlar hakkında anlatılanlar çok fazla. Ama kaçanlar hiçkimseye birşey yapmamış. Çoğu küçük, adi suçlu ve buraların çocukları olduklarından, depremde ailelerine birşey olup olmadığına bakıp, akşam dönmüşler. Kaçanların yarısına yakınının ya yakalandığı, ya da kendiliğinden teslim olduğu anlaşılıyor. O gün hapishanenin çevresini güveblik güçleri çevirmiş falan. Biz oradayken dışarıda ne asker ne de mahalle sakini vardı. Nimetullah'la Ömer iki yanımda, mahallenin efesi pozlarında beni hapishanenin önüne kadar getirdiler. Dört çocuk daha vardı, ama kızlar yanımızdan ayrıldı, dört kişi çamurlu yolda yürüyoruz. İkisi arkamızdan geliyor.
Nimetullah bana, "Abi Dünyanın sonu geliyomuş doğru mu?" dedi.
Kapkara gözleri bir an daldı. Ömer de pür dikkat benim vereceğim cevabı bekliyordu.
"Dünyanın sonu size gelmez ki. Sonu gelirse, siz yeniden başlatırsınız -tamam mı?"
Nimetullah bana dikkatle baktı.
"He mi?!"
"Söz verin bakiym. Başlatacaksınız..."
Hepsi heyecanla başını sallıyor.
Ömer kocaman gülümsüyor. Nimetullah'ın da çok hoşuna gidiyor bu iş.
"Biz üç arkadaşız" diyor Ömer. Nimetullah da "He ya!" diyor. Çocukları öpüp oradan ayrılıyorum. Birkaç saat sonra otelin en üst katında, 5.6 şiddetinde bir ardçı deprem oluyor ve otelde çay ısmarlayacak personel bulamıyorum.
"Personel, binanın dışına çıktı (yani kaçtı) efendim..."
Sonra, hapishanede yeniden isyan çıktığını, ama can kaybı olmadan sona erdiğini öğreniyorum.
Dünyanın sonu gelMİyor çocuklar!

http://konstantiniye.blogspot.com/

Kozinoğlu'nun Ölümü İçin İki Ayrı Rapor!
15 Kasım 2011

Adalet Bakanlığı’nın raporunda, Kozinoğlu’nun hastanede öldüğü belirtilirken, hastaneden “Kozinoğlu saat 19:10’da ex halde getirilmiştir” açıklaması yapıldı.
Silivri Devlet Hastanesi’nin, Odatv davasının tutuklu sanığı, 56 yaşındaki MİT Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin raporu soru işaretlerine neden oldu. Raporda “Kozinoğlu saat 19.10’da ex (ölü) halde getirilmiştir” dendi. Bakanlık, Kozinoğlu’nun 59 dakika sonra kaldırıldığı hastanede yapılan müdahalelere rağmen saat 19:30’da yaşamını yitirdiğini açıklamıştı.

Odatv davasında “gizli istihbarat belgelerini sızdırmak”la suçlanan, 10 Mart 2011’den bu yana Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan MİT Asya Sorumlusu Kozinoğlu’nun ölümündeki sır perdesi dün de aralanmadı. Adalet Bakanlığı, Kozinoğlu’na yönelik darp, çarpma ve fiziksel mücadele bulgularına rastlanmadığını belirttiği açıklamasında “Ambulans saat 19.15’te hastaneye giriş yapmış, acil doktoru ve dahiliye uzmanının tüm müdahalelerine rağmen Kozinoğlu saat 19.30’da yaşamını yitirmiştir” ifadelerine yer vermişti.

Hastaneye gelmeden öldü

Silivri Devlet Hastanesi’nin raporu ise Bakanlığın açıklamalarını yalanlıyor. Hastane raporunda “Kozinoğlu, hastanemize 19.10’da ex (ölü) halde gelmiş, müdahalelere cevap vermemesi nedeniyle 19.30’da ex (ölü) kabul edilmiştir” ifadeleri yer aldı. Raporda, Kozinoğlu’na 25 dakika CPR (kalp ve akciğer canlandırması) yapıldığı da belirtildi. Kozinoğlu’nun ölüm nedenine ilişkin ailesine şu ana kadar bir rapor verilmedi.

İdrar ve göz sıvısı incelenecek

Adlî Tıp Kurumu, Kozinoğlu’nun kan, idrar ve göz sıvısı gibi vücut sıvılarında toksikolojik inceleme yaparak, ilaç veya zehirli herhangi bir madde olup olmadığını araştıracak, organlarına ilişkin histopatolojik tetkiki yapacak. Kozinoğlu’nun kesin ölüm nedeninin en erken iki ay içinde açıklanması beklenirken, Taraf ’a konuşan Adlî Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bu tür ‘şüpheli ölüm’lerden sonra yapılan muayenelerde mutlaka bir gözlemcinin bulunması gerektiğini söyledi. Bu arada Kozinoğlu’nun eşi Yeşim Kozinoğlu ve oğlu Özer Kozinoğlu, avukatları Tuğçe Duygu Köksal ile birlikte dün savcılığın izniyle Kozinoğlu’nun oda arkadaşı Ergenekon tutuklusu Atilla Uğur ve Hasan Ataman Yıldırım’la görüştü. Görüşme sonrası avukat Köksal “Yarın (bugün) cenazemiz kalkacak. Resmi açıklama definden sonra yapılacak’’ dedi. Kozinoğlu’nun cenazesi Selimiye Camii’nde öğle namazını müteakiben kaldırılacak.
Taraf

İmralı'nın Güvenliği Yahudi Şirkette!
14 Kasım 2011


Yeni Şafak'tan Abdülkadir Selvi'nin , bugünkü 'İmralı'nın güvenliğini sağlayan şirket' yazısından ilginç bir bölüm:
(..)
İmralı'da bir güvenlik kameraları ve dinleme sistemlerinden oluşan bir elektronik güvenlik ve kayıt sistemi var.

Öcalan, Türkiye'ye getirildiğinde İmralı Cezaevi'nin güvenliğinin sağlanması amacıyla bir ihale açılıyor. İhaleyi OYAK kazanıyor. Buraya kadar anormal bir şey yok. Danıştay saldırısında güvenlik kameralarının arızalı olduğu gibi bir sicile sahip olmasına rağmen, OYAK'ın kazanmasında bir sorun yok diyorum. Çünkü asıl kuşku verici ilişki ağır geride.

İhaleyi OYAK alıyor ama , İmralı'nın güvenlik kameraları ve ses kayıt sistemini Pronet firması kuruyor.

Bir anlamda İmralı'nın güvenlik kodları Pronet'in eline geçiyor.

25.02.2011 tarih ve 2011-13664 ihale kayıt numarasıyla yapılan ihaleye göre de sistemin yönetimini halen Pronet sürdürüyor. Güvenlik Sistemi üzerine iddialı bir firma Pronet.

Zaten resmi Web sayfasına girdiğinizde sizi Petrol Ofisi'nden Hürriyet Gazetesi'ne, Merkez Bankası'ndan, büyükelçiliklerden cezaevlerine yüksek profilli bir referans listesi karşılıyor.

Pronet'in internet sitesinde güvenlik sistemleri adına her şeyi bulabilirsiniz ama kurucu ve sahiplerine ilişkin bilgilere pek rastlanmaz. Öcalan'ı koruyan güvenlik kameraları ve ses kayıt sistemlerini kuran Pronet, 1995 yılında Yahudi asıllı Alp Saul, Beri Koronya ve İshak İbrahimzadeh tarafından kuruluyor.

Şirketin ortakları ve yönetim kurulu üyeliklerinin çoğunluğunu yine Yahudi asıllı işadamları oluşturuyor.

Sehmur Tarı, Arif Kerem Onursal, Andries Van Wijlen bu isimlerden birkaçı.

Kuruculardan İshak İbrahimzadeh, Beyoğlu Musevi Hahamhanesi Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve Türk Musevi Cemaati Başkan Vekili.

Pronet'in genel müdürü Metin Kastro ise yine Yahudi asıllı bir işadamı. Kastro, aynı zamanda, "Balat Or-Ahayim Musevi Hastanesi Vakfı"nın yönetim kurulu üyesi.

İşadamı oldukları kadar da Yahudi kuruluşlarında aktif isimler. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Yahudi işadamının Pronet isimli bir şirketinin olmasında yadırganacak ne var diyebilirsiniz.

Bu şirketle OYAK arasındaki ilişkiyi de normal ticari bir faaliyet olarak değerlendirebilirsiniz.

Ben ülkemde Yahudi asıllı işadamları ticaret yapamaz diyen bir zihniyete sahip değilim.

Hatta farklı din ve etnik köken mensuplarının güven içerisinde ülkemde ticaret yapmalarını bir zenginlik olarak görürüm.

Devletin görevinin onların inanç, düşünce ve teşebbüs hürriyetini sağlamak olduğuna inanırım.

Pronet'in İmralı'nın güvenlik kodlarına sahip olması noktasındaki soru işareti şu.

Bu şirketin kurucuları Sehmur Tarı, Arif Kerem Onursal, Andries Van Wijlen çifte vatandaş. Yani hem İsrail hem Türk vatandaşı. İsrail Türk uydusuyla ilgili ihaleyi almak için müthiş bir mücadele vermişti. Alacaktı da. Ancak uydunun kendi toprakları üzerinde görüntü almasına izin vermedi. İhaleyi kaybetti ama taviz vermedi.

Terörle mücadelede büyük umutlarla aldığımız Heronların durumu ise ortada. Ya arızalı, ya da Çukurca saldırısında olduğu gibi hayati konuda devrede değil. Heronların aldığı görüntüleri aynı zamanda İsrail'e aktarıp aktarmadığı ise bilinmiyor.

Biz ise İmralı'nın güvenlik sistemini Yahudi asıllı, İsrail-Türk, Çifte vatandaşlık kimliğine sahip kişilere emanet ediyoruz.

Sonra da gelip İsrail PKK'ya, Reşadiye'de, İskenderun'da eylem yaptırıyor diye hayıflanıyoruz.

Haber1001

Kozinoğlu’nun eşinden açıklama
Kasım 17, 2011
Odatv’de yapılan aramalara ilişkin davada tutuklu iken cezaevinde rahatsızlanan ve daha sonra vefat eden Kaşif Kozinoğlu’nun eşi ve oğlunun avukatlarınca Kozinoğlu’nun kesin ölüm nedeniyle ilgili adli tahkikatın sürdüğü belirtildi.
Kozinoğlu’nun eşi Yeşim Kozinoğlu ile oğlu Özel Kozinoğlu’nun avukatları Taner Serim ve Tuğçe Duygu Köksal yazılı bir açıklama yaptı:
“Bu konuda münhasıran olayın kronik gelişimiyle ilgili olarak tarafımızdan tek bilinen, Kozinoğlu’nun rahatsızlandığı cezaevinde doktor bulanmadığından kendisine burada tıbbi müdahalenin yapılamadığı, Silivri Devlet Hastanesine sevk için çağrılan ambulansta da doktor bulunmadığı, ancak yolda ulaşan ikinci bir ambulanstaki doktor tarafından kalp masajı ile müdahale edilmek istenildiği, fakat başarılı sonuç alınamadığından Silivri Devlet Hastanesine ölü duhul ettiğinden ibarettir."
konsensushaber

Malatya Cezaevinde İsyan: 2 Yaralı

Malatya E Tipi Cezaevinde akşam saatlerinde henüz bilinmeyen nedenle isyan çıktı.

Malatya E Tipi Cezaevinde akşam saatlerinde henüz bilinmeyen nedenle isyan çıktı. Yatakları ateşe verildiği isyanda iki mahkumun yaralandığı bildirildi. Jandarma olaya müdahale ederken, yangında yaralanan 2 mahkum ambulansla Beydağı Devlet Hastanesi'ne kaldırılıp tedaviye alındı.
http://www.haberler.com

"Hayata Dönüş'te Görmediğim Bombalar Kullanıldı"
'Hayata Dönüş' operasyonunun komutanlarından emekli Binbaşı Zeki Bingöl, 32 kişinin hayatını kaybettiği olayla ilgili Zaman'a çarpıcı açıklamalarda bulundu

19 Aralk 2011

Operasyonda kullanılan bombaları daha önce hiç görmediğini söyledi. Kendisinin de 'tanık' olarak dinleneceği erlerin yargılandığı davada, asıl sorumluların yargı önüne çıkarılmamasını da eleştirdi.

Türkiye genelinde 20 cezaevine eşzamanlı olarak yapılan ve 32 mahkûmun ölümüyle sonuçlanan 'Hayata Dönüş' operasyonunun üzerinden 11 yıl geçti. Operasyonun en önemli merkezlerinden biri Bayrampaşa Cezaevi'ydi. Olaylardan sonra 167 tutuklu ve hükümlü hakkında açılan dava, 2009'un Nisan ayında zamanaşımından düştü. Ancak görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları, 29 kişiyi de öldürmeye teşebbüs ettikleri gerekçesiyle dönemin 39 jandarma görevlisinin yargılanmasına devam ediliyor. 2 Aralık'ta görülen son duruşmada mahkeme heyeti, dönemin İstanbul Başsavcısı Ferzan Çitici, savcı Fikret Ünalan ve Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonda görev alan emekli Jandarma Binbaşı Zeki Bingöl'ün tanık olarak dinlenmesine karar verdi. Bir sonraki duruşmada hâkim karşısına çıkması beklenen Bingöl, Zaman'a çarpıcı açıklamalar yaptı. Operasyon kararının MGK tarafından alındığını öne süren Bingöl, "Operasyon, solu ulusalcı kanada getirmek için yapıldı." dedi. Kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı tartışmasına değinirken, bu konuda dikkat çekici bilgiler verdi: "Benim kadro silahı haricinde gördüğüm bir tane silah var. Armut şeklinde plastik bir bomba. Bu Jandarma Genel Komutanlığı'nın envanterinde yok. Operasyon sırasında EMASYA tugay komutanı geldi. Başsavcı Ferzan Çitici ve Savcı Fikret Ünalan'ın da hazır bulunduğu sırada o bombalar getirildi ve kullanıldı. Meslek hayatımda hiç görmediğim bombaydı. Kimyasal mıdır değil midir bilmiyorum."

Türkiye genelinde F Tipi'ne geçiş için 20 cezaevine eşzamanlı olarak yapılan ve 32 mahkûmun ölümüyle sonuçlanan 'Hayata Dönüş' operasyonunun üzerinden 11 yıl geçti. Bayrampaşa Cezaevi'nde 2000 yılında düzenlenen 'Hayata Dönüş Operasyonu'nun ardından 167 tutuklu ve hükümlü hakkında açılan dava, 2009 yılının Nisan ayında zamanaşımı nedeniyle düşmüştü. Operasyon sırasında görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları, 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs ettikleri öne sürülen dönemin 39 jandarma görevlisinin yargılanmasına ise devam ediliyor. 2 Aralık'ta görülen son duruşmada mahkeme heyeti, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici, Bayrampaşa Cezaevi'nden sorumlu Savcı Fikret Ünalan ve 'Bayrampaşa Cezaevi Gerçeği' kitabının yazarı emekli Jandarma Binbaşı Zeki Bingöl'ün tanık olarak dinlenmesine karar vermişti.

'Tanık' sıfatıyla ifade vermesi beklenen Zeki Bingöl, operasyonla ilgili Zaman'a önemli açıklamalarda bulundu. Zeki Bingöl, operasyon yapıldığı dönemde Bayrampaşa Cezaevi'nde Jandarma Taburu İstihbarat subayı olarak görev yapıyordu. Bingöl, operasyon kararının MGK tarafından alındığını söyledi. Operasyonun ülkedeki ulusalcılığı güçlendirme amacı taşıdığını öne sürdü. Cezaevlerine yapılan müdahalenin o dönemde hükümette olan Başbakan Bülent Ecevit ve ekibini yıpratmak amacıyla 28 Şubat'ın bir devamı olarak yapıldığını savundu. Bingöl, "MGK'daki asker kanadın amacı Bülent Ecevit hükümetini devirmekti. Oradaki mahkûmlar bildiğim kadarıyla 1994'ten beri aynı şartlarda yaşıyorlardı. Daha önce neden bu operasyon yapılmadı? Amaç yeni bir sol yaratmak, kafatasçı ırkçı evrensel soldan farklı bir sol yaratmak ve bunun adına ulusalcılık demekti. Operasyon, solu ulusalcı kanada getirmek için yapıldı." dedi.

OPERASYON EMİR-KOMUTAYLA YAPILDI

Zeki Bingöl, operasyonun emir komuta zinciri içinde yapıldığını anlattı. En tepede dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın bulunduğunu söyledi. O dönemde Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Engin Hoş'un, Jandarma Genel Komutanlığı Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek'e bağlı olarak operasyonu sevk ve idare ettiğini belirtti. Bingöl, "Osman Özbek Paşa, bizatihi Aytaç Paşa'ya bağlı olarak çalıştı." dedi.

Hayata Dönüş operasyonunda en çok gündeme getirilen konulardan biri de kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı konusuydu. Zeki Bingöl'ün bu konuda söyledikleri dikkate değer: "Benim kadro silahı haricinde gördüğüm bir tane silah var. Armut şeklinde plastik bir bomba. Bu, Jandarma Genel Komutanlığı'nın envanterinde yok. Operasyon sırasında EMASYA tugay komutanı geldi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici ve Savcı Fikret Ünalan'ın da hazır bulunduğu sırada o bombalar getirildi. Bunlar kullanıldı. Meslek hayatımda hiç görmediğim bombaydı. Kimyasal mıdır değil midir bilmiyorum."

Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyona ilişkin hazırlanan 'Tufan' planı geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkmıştı. Planda 295 tutuklu ve hükümlü için 'Karşı Güç', destek alınacak birimler için 'Dost Kuvvetler' deniliyor. Ayrıca hakkında bir yargı kararı verilmemiş tutuklulardan 'teröristler' diye bahsediliyordu.

Sadece erlerin yargılanması yanlış Emekli Binbaşı, operasyonun ardından açılan davada sadece askerlerin yargılanmasını da eleştirdi. Operasyon yapıldığı dönemde ceza ve tevkif evleri genel müdürü olan Ali Suat Ertosun'a Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildiğini hatırlattı. Şöyle konuştu: "O erler kendi kafasına göre mi operasyon yaptı? Bunların komutanları var. Eğer bu suç işlendiyse o zaman bunları sevk ve idare eden insanların isimleri zaten harekât planında yer alıyor. Ortada bir suçlu varsa, o erler değil onları cezaevine getiren, sevk ve idare eden bizleriz. Ayrıca 1994'ten beri cezaevleri isyan halindeydi. Bütün adli ve mülki erkân ve jandarma suçludur. Suç işleyen vatandaş bizim düşmanımız değil. Ben en baştan beri dedim. Varsa bir suçum yargılayın, benim kişisel tercihim değil ki ben çarşıda dolaşırken 'Ya gideyim de bu cezaevine müdahale edeyim' demedim." HSYK üyesi Ali Suat Ertosun'un adı Ergenekon soruşturması kapsamında da gündeme gelmişti.

Solcuların arşivi ortadan kayboldu

Zeki Bingöl, Bayrampaşa'da yasa dışı solun birçok fraksiyonunun bulunduğuna dikkat çekti. Operasyon sonrasında bu örgütlere ait arşivin de ele geçirildiğini söyledi. Arşivde örgütlerin yönetici ve üyelerinin, 1978-2000 yılları arasında yaptıkları eylemleri kendi el yazılarıyla detaylı şekilde anlattıklarını vurguladı. Şunları söyledi: "Arşiv Jandarma Bölge Komutanlığı'na gönderildi. Bölge komutanlığı Beykoz'da yapılan DHKP-C operasyonundan sonra arşivi bize geri gönderdi. Biz de onu senetle başsavcılığın bilgisi dâhilinde cezaevi yönetimine verdik ve arşiv kayboldu. O arşivler incelendiğinde 1978'den itibaren terör örgütlerinin yaptıkları bütün faaliyetleri kendi el yazılarıyla detaylarıyla belli."
ZAMAN

Tecrit öldürüyor: "F TİPİ HAPİSHANELER KAPATILSIN"
12 Ocak 2012



Ünlülerden "Kanayan Yaramız Hapishaneler" kampanyası

İnsan Hakları Derneği (İHD) Cezaevi Komisyonu İstanbul Şubesi'nin başlattığı “Tecrit Öldürüyor F Tipi Hapishaneler Kapatılsın” kampanyasına ünlüler de destek verdi.

Kampanya kapsamında aralarında Sezgin Tanrıkulu, Cezmi Ersöz, Pınar Sağ, Ece Temelkuran, Akın Birdal, Suavi, Hale Soygazi, Yetkin Dikiciler, Vedat Türkali, Altan Erkekli, Derya Alabora, Nurgül Yeşilçay, Harun Tekin, Zuhal Olcay, Lale Mansur ve Erkan Can’ın da bulunduğu ünlü isimler, parmaklıklar ardında poz verdi. Fotoğraflar, 24-28 Ocak tarihleri arasında Tütün Deposu’nda sergilenecek.

Tahliye edilmeyi bekleyen 258 hasta mahkum olduğu belirtilen “Kanayan Yaramız Hapishaneler” başlıklı kampanya metninde, “19 Aralık 2000 tarihinden bugüne F tipi hapishanelerine geçişle yaşanan hak ihlalleri, ağır müebbet cezası alan mahpuslara sistemli ve sürekli uygulanan ağır tecrit, F tipi hapishanelerin hastalığa davetiye çıkaran sağlıksız yaşam koşulları ve ölümcül hastalıklarıyla tedavi edilmeyi bekleyen yüzlerce hasta mahpusun durumlarının kamuoyunda etkili bir şekilde işlenmesi ve genel duyarlılığın artırılmasını sağlamak amacıyla ‘Tecrit Öldürüyor F Tipi Hapishaneler Kapatılsın!’ diyeceğiz” denildi.

Milliyet/ Burcu Karakaş

'Çocuk tutuklulara tecavüz ediliyor’
25/02/2

Adalet Bakanlığı, Pozantı Cezaevi’ndeki çocuk mahkumlara tecavüz edildiği iddialarını araştırmak üzere müfettiş görevlendirdi. Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Onuk, “İddiaları değerlendireceğiz. İnşallah denildiği gibi değildir” dedi
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü, Adana Pozantı M Tipi Cezaevi’nde ‘taş atan çocuklar’ olarak bilinen 18 yaşından küçük tutuklu ve hükümlülerin taciz ve tecavüze uğradığı iddialarını araştırmak üzere cezaevi müfettişi (kontrolör) görevlendirdi. Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, korkunç iddialarla ilgili olarak müfettiş araştırmasından sonra bir değerlendirme yapılacağını belirterek “İnşallah denildiği gibi değildir” temennisini dile getirdi.
Medyada “taş atan çocuklar” olarak bilinen ve tutuklandıktan sonra adli tutukluların koğuşlarına konulan çocukların cinsel taciz ve tecavüze maruz kaldıkları iddia edildi. İddiayı gündeme getiren Evrensel gazetesindeki haberde cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilen çocukların açıklamalarına yer verildi. Twitter ve facebook gibi sosyal medyada da büyük infial uyandıran haberde yakın zamanda Pozantı Cezaevi’nde 4 ay kalan H.K. (15) adlı çocuk, “Bazı arkadaşlarımıza adli tutuklular tarafından defalarca tecavüz edildi. Bazen zorla pantolonlarımızı indirmeye çalışıyorlardı. Yaşadıklarımız anlatılır gibi değil” dedi. H.K. yanlarında kalan çocukların birçoğunun cinayet, hırsızlık ve uyuşturucu kullanmaktan tutuklu bulunduklarını vurgulayarak cezaevinde defalarca tecavüz ve taciz olaylarına tanıklık ettiklerini belirtti. Ş.A (17) isimli çocuk ise, mahallelerinde bir sokak eyleminin olduğunu ve polislerce o gün yakalandığını ve Pozantı Cezaevi’ne gönderildiğini belirterek “Orada çok kötü şeyler yaşadım. Adliler(siyasi olmayan adli tutuklular), boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı. Bizi dövüyorlardı. Terörist olduğumuzu söyleyip öpmemiz için yüzümüze bayrak uzatıyorlardı. Öpmek istemediğinde ise yine dövüyorlardı” iddialarında bulundu. Cezaevi idaresine defalarca bilgi verdiklerini, ancak cezaevi idaresinin sessizliğini koruduğunu söyleyen Ş.A., Pozantı Cezaevi’nde 2 ay kaldığını ve bir ay önce tahliye edildiğini söyledi.
İddialara ilişkin olarak VATAN’a bir açıklama yapan Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Mustafa Onuk, iddiaları araştırması için bir kontrolör (cezaevi müfettişi) görevlendirdiğini belirterek şunları söyledi: “Kontrolör arkadaşımız yarın (bugün) orada olacak. Şu an itibariyle bu iddialarla ilgili bir şey söyleyemeyiz. İddia var ve araştıracağız. Raporlar geldikten sonra bir değerlendirme yapacağız ve gerekirse kamuoyuyla bunu paylaşacağız. İnşallah denildiği gibi değildir, öyle umut ediyoruz.”
Komisyon ‘kapatın’ demişti
Çocuk cezaevlerinde inceleme yapan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, 2010 yılının Mart ayında çocuklara uygun olmayan ve işkence iddialarıyla gündeme gelen Adana Pozantı ile İzmir Bergama ve Kayseri İncesu cezaevlerinin kapatılmasını istemişti. Alt komisyon, çocuklara işkence yapıldığı iddialarıyla gündeme gelen Adana Pozantı M Tipi Cezaevi’nde iddiaları doğruluyacak bulguya rastlanmadığını bildirmiş ancak raporunda “Cezanın ıslah edici işlevi düşünüldüğünde, bunun yapılmasının fiziken mümkün olmadığı görülen, ayrıca çocukların bulunmasının uygun olmadığı, ndan faaliyetlerine son verilmesi doğru olacaktır” demişti.
http://www.dusuncemerkezi.com

Pozantı Cezaevi'nde yatan çocuklar 'tecavüz edenler'in isimlerini verdi
2012-02-27



Pozantı Cezaevi’nde adli tutukluların taciz ve tecavüzüne maruz kaldığını iddia eden 7 tutuklu çocuk İHD’ye başvurdu.



T24 - Adana'daki Pozantı Cezaevi'nde tutuklu çocuklara taciz ve tecavüz edildiği iddiaları üzerine cezaevine giden İnsan Hakları Derneği (İHD), çocuklarla yaptığı görüşmenin ardından tecavüz ettiği iddia edilen adli tutukluların isimlerini açıkladı.

Pozantı Cezaevi’nde çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olayıyla ilgili haberler gündeme otururken, adli tutukluların taciz ve tecavüzüne maruz kalan 7 siyasi tutuklu çocuk, İHD’ye başvurdu. Pozantı Çocuk Cezaevi’nde bulunup tahliye olan H.G., Y.S., E.K., H.B., H.Ç., M.D. ve Ö.K. cezaevi yönetiminin ‘kendilerini bilerek adli tutukluların içine koyduğunu’ iddia etti.

'İşkence cezaevi müdürü bilgisi dahilinde yapılıyor'

Özgür Gündem gazetesinde yer alan habere göre, İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi, çocuklara binbir çeşit işkence uygulandığını saptadıklarını belirterek, “Canice uygulamalarının cezaevi müdürü ve gardiyanların bilgisi ve onayı dahilinde yapıldığını” söyledi. Cezaevi savcısı ile görüşen BDP, vahşet
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Mar 11, 2012 2:04 am    Mesaj konusu: Bir başka hapishane manzarası... Alıntıyla Cevap Gönder

Düştün mü mapus damlarına
Mehmet Şeker
mseker@yenisafak.com.tr
19 Haziran 2012

Şanlıurfa artık daha şanlı! Şimdi herkes cezaevinde çıkan yangında hayatını kaybeden mahkûmları konuşuyor! Olmasın böyle şan!

Yatacak yer yok, oturacak yer yok, aşırı sıcak... Elbette kavga çıkar!

Alabileceğinden daha fazlasını bir dolmalık biberin içine tıkmaya çalışsanız, beceremezsiniz.

Cezaevine kapasitesinin çok üstünde insan nasıl tıkılır?


* * *
(..)


Son yıllarda bütün ülke Silivri'ye kilitlendi.

Sanki başka yerde cezaevi yok!

Hâlbuki hepsinin şartlarının iyileştirilmesi üzerinde durulması gerek.

'Onlar zaten mahkûm... Suçlu insanlar' şeklinde bir yaklaşım içinde olanlar, çok büyük bir yanılgı içinde.

Suçlu olabilirler, mahkûm veya tutuklu olabilirler.

Tutuklu halde cezaevinde bulunanların suçlu oldukları kesinlik kazanmamış, mahkeme devam ediyor demektir.

Her ne olursa olsun, cezaevlerinde beş yıldızlı otel konforu değil ama asgarî şartların yerine getirilmesi bir mecburiyettir.


* * *
Nasıl hiç kimse yarın düz yolda giderken bir trafik kazası geçirip sakat kalmayacağını garanti edemezse, aynı şekilde işlemediği bir suçtan cezaevine girmeyeceğini de garanti göremez.

Ancak hapse girince mi oradaki şartların iyileştirilmesi gerektiğini savunacağız?

Kaldı ki bazı insanlar suçsuz yere mahkûm olabiliyor.

Yirmi otuz yıl yattıktan sonra 'Pardon, yanlışlık olmuş' deyip salabiliyorlar.

Hiç biri yanlışlıkla girmiş olmasa da cezaevi şartlarının insana yakışır seviyede olması şart.

Dışarıdaki çoluk çocuğu 'Babamız cezaevinde yatıyor' dediği zaman, söylediği doğru olmalı; hiç değilse yatacak bir yatağı bulunmalı oradaki insanların.

Sıcaktan soğuktan korunabilmeliler en azından.

Bir vantilatör için, bir yatak için birbirine girip yangın çıkaracak duruma gelmemeliler.

Kaynak. ve yazının tamamı için: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Default.aspx?t=19.06.2012&y=MehmetSeker

Bir başka hapishane manzarası...



Adalet Bakanlığı'nın Silivri F Tipi Cezaevi'ne düzenlediği basın gezisinde cezaevinin fiziksel koşulları gazetecilere sergilenmişti. Bu ziyaret ile cezaevlerine yönelik eleştiriler bertaraf edilmeye çalışılmıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde bir ziyaret de Bolu F Tipi Cezaevi'ne yapıldı ve cezaevinin fiziki koşullarının ötesinde orada kalan mahkumların durumu da ortaya konuldu. İBDA-C'nin lideri Salih Mirzabeyoğlu'nun da aralarında bulunduğu mahkumların pek çoğu hasta ve tedavi olanağından yoksun.

(Süleyman Arıoğlu / Cnnturk.com) -- CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba'nın Bolu F Tipi Cezaevini ziyareti sonrasında hazırladığı rapor, mahkumların yaşadıkları koşulların kötülüğünü ortaya koydu. Tedavi olanağından yoksun bırakılan hasta mahkumlar arasında, "ölümcül olmadığı için" kırılan burnu tedavi edilmeyen de var; yıllardır vücudundaki şarapnel parçasıyla yaşatılan da ilerlemiş kanseri tedavi edilmeyen de...

Son dönemde cezaevinde bulunanlarla ilgili kamuoyuna yansıyan dramatik tablolardan biri de çocukları ve yakınlarıyla görüşmelerine getirilen kısıtlamalar. Gazeteci Nedim Şener'in Silivri Cezaevinde tutuklu kaldığı 1 yıllık sürede küçük kızıyla görüşememesi kamuoyunda duyarlılıkla karşılanmıştı. Ağbaba'nın görüştüğü 46 yaşındaki Kenan Karaaslan, müebbet hapis cezasına mahkum ve 17 yıldır cezaevinde. Karaaslan, hapishaneye girdikten sonra, şimdi 18 yaşında olan kızını sadece bir kez görebilmiş.

Hasta mahpuslara, tutuklu öğrencilere, gazetecilere ve milletvekillerine ziyaretleri kapsamında Bolu F Tipi Cezaevi'ne gittiğini belirten CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, "Bu ziyaretler sonucunda kapsamlı bir hasta mahpuslar raporu hazırlamayı planlıyoruz ve programımız doğrultusunda giderse, Haziran'ın ilk haftasında kamuoyu ile paylaşmayı düşünüyoruz. Özellikle F Tipi hapishanelerde devam eden 'izsiz işkence' ve 'sessiz ölüm' sorunu sürekli göz ardı edilirken, CHP olarak bu durumu görmezden gelemeyiz" dedi.

Hasta mahkumların sağlık durumlarını gözlemek ve hapishane koşullarını incelemek için 11 Mayıs'ta Bolu'ya giden Ağbaba'nın izlenimleri şöyle:

- Mevlüt Bayraktar yatalak hasta. Abdurrahman Yıldırım kafasında şarapnel parçası olduğunu ve Abdulvahap Kavak'ın ciddi bir kalp ameliyatı geçirdiğini belirtmişlerdir.

- Ziyaret öncesi hapishane idaresi ve savcısı tarafından sıcak ve içten bir şekilde karşılandık ve hapishanede yaşanan sorunlar üzerine sohbet ettik.

Hasta Mahpuslar:

1) İdris Çalışkan
Müebbet hapis cezası çeken İdris Çalışkan, 39 yaşında. 13 yıldır hapishanede kalan Çalışkan'ın mide ve bağırsak hastalıklarının yanı sıra sol ayağını kullanamıyor.

2) Nesim Özkan
Müebbet hapis cezası çeken Nesim Özkan, 39 yaşında. 10 yıldır hapishanede kalan Özkan, gırtlak kanseri, epilepsi, faranjit ve hipertansiyon hastalıklarına sahip. Tedavi imkânlarının sınırlı olmasından yakınan Özkan, özellikle üniversite hastanesinde ayrımcılığa uğradığını ve doktorların kelepçeli muayene dayatmasında bulunduğunu dile getirmiştir.

3) Kenan Karaaslan
Müebbet cezası çeken Kenan Karaaslan, 46 yaşında. 17 yıldır hapishanede kalan Karaaslan'ın boynunda şarapnel parçası var. Bel fıtığı, boyun fıtığı, kronik migren ve mide hastalıklarına sahip olan Karaaslan, 1998 yılında kendini yakmış ve bundan dolayı vücudunun pek çok yerinde yanık izi bulunmaktadır. 18 yaşında bir kızı olan Karaaslan, hapishaneye girdikten sonra kızını sadece bir kez görebilmiş.

4) Mehmet Ali Çelebi
Müebbet hapis cezası çeken Mehmet Ali Çelebi, kimlik üzerinde 56 yaşında gözüküyor olsa da aslında 66 yaşında olduğunu beyan etmiştir. Evli ve 5 çocuk babası olan Çelebi, 16 yıldır hapishanede kalmaktadır. Yüksek tansiyon hastası olan Çelebi, ilaç kullanmakta ve tedavi koşullarının yetersiz olduğunu belirtmiştir.

5) Mehmet Şirin Bozçalı
Müebbet hapis cezası çeken Mehmet Şirin Bozçalı, 46 yaşında. 20 yıldır hapishanede kalan Bozçalı, hepatit B hastası. Bireysel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını belirten Bozçalı, yemek kalitesinin oldukça düşük olduğunu dile getirmiştir.

6) Ufuk Keskin
Müebbet cezası çeken Ufuk Keskin, 36 yaşında. 14 yıldır hapishanede kalan Keskin, Tip 1 diyabet, Raynaud fenomeni, ülser ve bel fıtığı hastalıklarına yakalanmış durumda. Alerjik hastalığı da bulunan Keskin, tedavi ve raporlarda ayrımcılığa uğradığını dile getirmiştir. Hastaneye giderken, suçlarının ve örgüt adının not düşülerek evrak hazırlanmasından dolayı doktorların yeterince ilgilenmediğini belirtmiştir. Yüzde 70 iş göremez raporunun, yüzde 30'a indirilmesini ve şikâyeti üzerine tekrar düzeltilmesini, bu durumun bir örneği olarak anlatmıştır. Hastaneye yatırılması ve ayda 7-8 kez kontrol edilmesi gereken Keskin'in durumundaki ciddi ve gözle görülebilir bir noktadır. 10 saat olması gereken sohbet hakkının, 3 saat olarak uygulanmasını protesto ettiği için ortak faaliyetlere ve sohbete katılmadığını belirtmiştir.

Ölümcül değil diye kırık burnu tedavi edilmiyor

7) Rıdvan Çelik
Müebbet hapis cezası çeken Rıdvan Çelik, 39 yaşında. 13 yıldır hapis yatan Çelik, bel fıtığı hemoroit ve göz bozukluğu gibi hastalıklara sahip ve burnu kırık. Burundaki kırık ölümcül olmadığı gerekçesiyle ameliyat edilmeyen Çelik, keyfi disiplin cezalarından ve tecrit uygulamalarından şikâyet etmektedir.

8) Mehmet Deniz Güzel
Müebbet hapis cezası çeken Mehmet Deniz Güzel, 40 yaşında. 20 yıldır hapishanede kalan Güzel'in mide, göz ve bağırsaklarında çeşitli hastalıklar bulunmaktadır.

9) Salih (Mirzabeyoğlu) İzzet Erdiş
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası çeken Salih İzzet Erdiş 62 yaşında. Evli ve iki çocuk babası olan Erdiş14 yıldır hapishanede kalmaktadır. Major depresyon raporu bulunan Erdiş, kendisine "telegram" işkencesi yapıldığı iddia etmektedir. Akıl hastalığı olmadığını, yaşadıklarını hapishaneden çıkmak için kullanmaya çalışmadığını, ancak telegram yöntemiyle kendisine sürekli acı çektirildiğini iddia etmektedir. Elektro manyetik sinyallerle kendisinin sürekli bedensel ve ruhsal işkenceye maruz bırakıldığını belirten Erdiş'in ruhsal sağlığı endişe verici boyutta gözükmektedir. Devlet tarafından bir cihaz vasıtasıyla kontrol edildiğini düşünen Erdiş, çoğu zaman iradesinin dışında hareketler yaptığını, kendi kendine konuştuğunu ve bunun uzaktan yönlendirmeyle olduğunu belirtmektedir.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış olması nedeniyle tek kişilik, 8 metrekare bir hücrede yaşamaktadır ve fiziksel görünüşünde tecrit her halinin sindiğini anlamak işten bile değildir. Kendi öz bakım ihtiyaçlarını karşılamakta sıkıntı çektiği gözlemlenen Erdiş, sohbet hakkını kullanmadığını ve hapishane koşullarından şikâyet etmediğini belirtmiştir. Kendisinin aslında normal aldığını ancak uzaktan yönlendirmeyle kendi kendine konuştuğu için kendisine hasta denildiğini ve bundan şikayetçi olduğunun altını çizmiştir.
Hastaneye gitmek istemediğini, tedaviyi gerektirecek bir durumu olmadığını belirten Erdiş, zayıf noktalarından yüklenilerek kendisinin hasta edilmeye çalışıldığını iddia etmektedir.

Bolu F Tipi Hapishanesi Koşulları

- Tecrit, diğer F Tipi hapishanelerde olduğu gibi en büyük sorun. İletişimsizlik ve seslilik ile sessizlik arasına sıkıştırılmaya çalışılan insanlar, belirli bir süre sonra ruhsal ve fiziki olarak ciddi hastalıklara yakalanmaktadır. Ziyaret ettiğimiz her mahpusun en çok şikayet ettiği sorun, tecrittir. Mahpuslardan biri, tecridin etkilerini şöyle özetlemiştir: "Ses ve ışığa karşı aşırı duyarlılık, unutkanlık, yoğunlaşma sorunu, düşüncede dağınıklık, duygusal dalgalanmalar, sinirlilik, içe kapanma ve yalnızlaşma.

- Sohbet hakkı haftada 2,5 ila 3 saat arasında uygulanmaktadır.

- Keyfi disiplin cezaları oldukça yaygın durumdadır. 1 Mayıs vs. gibi günlerde söylenen türkü ve atılan sloganlara disiplin cezaları verilmektedir. Disiplin cezası her defasında biraz daha ağırlaştırılmaktadır ve cezalar üst sınırdan verilmektedir. Örneğin; türkü söyleyene verilen mektup cezası, bir daha türkü söylerse ziyaret yasağına dönüştürülmektedir. Disiplin cezası alanlar, kurs ve spor gibi faaliyetlerden mahrum bırakılmaktadır.

- Yemek kalitesi oldukça düşük. 4 yıldan beri iaşe bedeli olarak 4 lira ödenmektedir. Beton yapı ve demir kapı pencereden ibaret olan hapishane mimarisine, kalitesiz yemekler de eklenince sağlık sorunlarını tetiklemektedir.

- Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası çekenler bulaşıklarını ve tüm temizlik ihtiyaçlarını tuvalette gidermektedir. 8 metrekare bir hücrede yaşayan müebbet mahpuslar 2 saat kadar havalandırmayı kullanabilmekte.

-Sağlık hizmetleri yetersiz ve oldukça yavaştır. Haftanın 2 günü 2 şer saat doktor bulunmaktadır. Hastaneye sevklerde ve muayenelerde sorunlar yaşanmaktadır. Doktorlar, kelepçeli muayene dayatmaktadır ve mahpuslar ayrımcılığa uğradığını iddia etmektedir.

- Hapishaneye ilk girişte çırılçıplak soyulma istisnasız olarak herkese uygulanmaktadır.

- Eş değer ilaçlar için mahpuslardan para talep edilmektedir.

- Isıtıcı, elektrikli ocak, daktilo vs. yasak.

- Kantin ve manav fahiş fiyat

- Hücrelerde fotoğraf çekilmesi yasak

- Milletvekili, TBMM İnsan Hakları Komisyonu gibi resmi kurum ve kişilere gönderilen mektuplar yasalara aykırı olduğu halde açılıyor.

- Hastane ve mahkemeye gidiş gelişlerde 10 kez aranma, mahpusların bir başka şikayet konusudur.

Mirzabeyoğlu'nun avukatı: "Zihin kontrolü işkencesine maruz"

Öte yandan, Salih Mirzabeyoğlu'nun avukatı Ali Rıza Yaman da raporun müvekkiline ilişkin kısmına ilişkin gönderdiği açıklamada, Mirzabeyoğlu'nun 2000 yılından beri "zihin kontrolü işkencesine" maruz kaldığını ileri sürdü. Avukat Yaman, bu konuda çok sayıda bilimsel kaynağın da bulunduğunu belirterek, müvekkilinin durumunun psikiyatrik olmadığını, son derece "teknik bir işkence olan telegrama" maruz kaldığını söyledi.

Kaynak: http://www.cnnturk.com/2012/guncel/05/17/bir.baska.hapishane.manzarasi/661450.0/index.html

Cezaevlerinde 18 yaş altı erkek ergenlerde tecavüz sayısı arttı
2012-03-10

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Kurulu'nun, cezaevlerindeki çocuk mahkumlarla ilgili olarak Adalet Bakanlığı'na sunduğu rapor şoke edici nitelikte

T24 - Çukurova Üniversitesi'nin cezaevlerindeki çocuk mahkumlarla ilgili kurul raporu utanç verici gerçeği ortaya çıkardı. Uzmanlara göre, 18 yaş altı erkek ergenlerde tecavüz sayısında artış var. Koğuşlar, profesyonel istismarcı yetiştirmeye yol açıyor.

Ercan Öztürk'ün Akşam gazetesindeki haberine göre; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Kurulu'nun, cezaevlerindeki çocuk mahkumlarla ilgili olarak 12 Kasım 2010 tarihinde Adalet Bakanlığı'na sunduğu rapor şoke edici nitelikte. Uzmanların yaptığı muayene ve incelemeler, cezaevlerinde 18 yaş altı erkek ergenlerde tecavüz olaylarındaki artışı ortaya koydu.

Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'ndan 7 uzmanın katıldığı ve 1997'den bu yana çalışmalarını sürdüren Adli Olguları Değerlendirme Kurulu, Pozantı'da yaşanan skandalı sanki çok önceden duyurmuş... Cinsel İstismar Kurulu 15 ay önce hazırladığı raporda, 4 haftada ortalama 70 dosya incelendiğini belirterek, özetle şu görüşlere yer verdi:

ERGEN TECAVÜZÜ ARTTI: Son zamanlarda özellikle cinsel istismar suçundan hüküm giymiş ve aynı koğuşta kalan 18 yaş altı erkek ergenlerde tecavüz olguları sayısında artış olduğu gözlenmektedir. Cinsel saldırı suçu nedeniyle tutuklu olan çocuk ve gençlerin bir arada bulunmaları; suçun niteliği, eşlik eden psikiyatrik rahatsızlıklar ve sosyal nedenlerden dolayı yeni suçlu ve kurbanların ortaya çıkmasına neden oluyor.

BİRBİRİNİ ÖRNEK ALIYORLAR: Son bir yıl içerisinde, cinsel istismar suçundan dolayı tutuklu bulunan yaklaşık 10 çocuk, cezaevinde yine kendileri gibi cinsel istismar suçundan hükümlü akranları tarafından fiziksel istismar, cinsel istismara uğramıştır.

YÖNETİME BİLDİRMİYORLAR: Gençlerden alınan öykülere göre istismarlar, görevlilere bildirilmemiştir. Cezaevi görevlileri tarafından tespit edilemeyen, sürekli ve tekrarlayıcı nitelikte bu olayların devam ettiği belirtilmektedir. Gençler içinde bulundukları 'Ergenlik Dönemi' etkisiyle birbirlerini model alma ve kitlesel hareket etme açısından ciddi risk taşımaktadırlar.

PROFESYONEL İSTİSMARCI: Koğuş sistemi içinde kontrol edilme ve denetim kurulması güç. İstismar suçundan hüküm giymiş ergenlerin bir arada bulundurulmamaları, bu gençler için iyileştirme, suç tekrarını önleme ve suçlu genci koruma niteliğinden daha çok 'Profesyonel İstismarcı' yetiştirmeye elverişli görünüyor.

SALDIRILAR İLK GÜN OLUYOR: Özellikle istismar suçundan dolayı cezaevine girildiğinde, ilk günler 'cinsel saldırı' için daha fazla risk taşıyor.

Tuvalet, banyo, lavabo sürekli izlenmeli

Çukurova Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Kurulu, raporunda muayene ve gözlemlerini sıraladıktan sonra Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'ne önerilerini de iletti. İşte o öneriler:

- Cinsel istismar suçundan hükümlü ergenlerin aynı fiziksel şartlarda bulundurulmamaları,
- Özellikle şiddet eğilimli ve yıkıcı davranım bozuklukları olan ergenlerin ruhsal takip ve tedavilerinin düzenli şekilde sağlanması,
- Cezaevi görevlilerinin iletişim becerileri ve cinsel istismar konularında düzenli olarak eğitilmeleri,
- Cezaevi psikologlarının hükümlü ergenlerle daha sık iletişim kurmaları,
- Cezaevlerinde ortak kullanım alanları, koridor, tuvalet-banyo girişi ve lavabo bölümlerinin düzenli izlenmesi,
- Özellikle istismar suçundan dolayı cezaevine ilk girildiği günlerde 'Cinsel saldırı' için daha fazla risk taşıdığının bilinmesi ve buna yönelik önlemlerin alınması gerektiği kanaatinin gereği bilgilerinize arz olunur.

Uzmanlar imzaladı

Raporda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Kurulu üyelerinin imzaları bulunuyor.

İşte o imzalar:

Prof. Dr. Medih Çeliktaş (Hastane Başhekim Vekili)
Prof. Dr. Necmi Çekin (Adli Tıp Anabilim Dalı Öğr. Üyesi)
Prof. Dr. Ayşe Avcı (Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğr. Üyesi)
Prof. Dr. Nurdan Evliyoğlu (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğr. Üyesi)
Yard. Doç Dr. Ayşegül Yolga Tahiroğlu (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı)
Uzm. Dr. Gonca Çelik (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanı)
Dr. Belgin Yoruldu (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi)
Psikolog Sunay Fırat (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanı)

Pozantı'da ne olmuştu?

Tecavüz, taciz ve işkence iddiaları, Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevi'nde de gündeme gelmişti. İddiaların ardından Adalet Bakanlığı, çocukları farklı cezaevlerine nakletmişti. Pozantı ile ilgili korkunç gerçek AKŞAM'da geniş biçimde yer almıştı.

Kaynak: http://t24.com.tr/

İHD'den Meclis önünde cezaevi eylemi
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu, Türkiye hapishanelerinde insan haklarının ayaklar altına alındığını öne sürerek Meclis önünde eylem yaptı. 27.04.2012 ANKARA netgazete

Urfa Cezaevinde İsyan: En az 15 kişi ölü, 70 Yaralı



Urfa E Tipi Kapalı Cezaevinde bu akşam saatlerinde çıkan yangında ilk belirlemelere göre en az 15 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Alınan bilgilere göre Eyyübiye Mahallesindeki cezaevinde akşam saatlerinde yangın çıktı. Bir koğuşta yaşanan isyan girişiminin ardından çıktığı iddia edilen yangında Türk kaynaklarının geçtiği bilgilere göre en az 15 mahkumun öldüğü bildirildi.

Ölen ya da yaralanan kişilerin kimlikleri konusunda henüz bir açıklama yapılmadı.

Ancak ilk bilgiler olayın adli mahkumların tutulduğu bölümde yaşandığına işaret ediyor. Konuyla ilgili ilk açıklamayı yapan Emniyet Müdürü Mehmet Likoğlu "Cezaevindeki isyan siyasi tutukluların değil, adli tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşta meydana gelmiştir ve şu anda kontrol altındadır. Olaylarda hayatını kaybeden kişiler var, sayı konusunda bir şey söylemiyorum. Gerekli açıklamayı Vali Bey kendisi yapacak" dedi.

Haberin yayılmasının ardından cezaevi önünde toplanan 500 kadar mahkum yakını ile polisler arasında gerginlik yaşandı.

Urfa Cezaevinde KCK davasından tutuklu çok sayıda kişi bulunuyor. Bunların arasında seçilmiş Urfa milletvekili İbrahim Ayhan da yer alıyor.

Kaynak: ANF

Guardian: Hükümet açlık grevlerine kayıtsız
26 EKİM 2012



Guardian gazetesinde, Türkiye genelinde 58 cezaevinde PKK ve PJAK’lı 65 hükümlünün başlattığı açlık grevine dair bir haber yer alıyor.

Constanze Letsch imzalı haberde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 43’üncü gününe giren grevle ilgili hiçbir yorum yapmadığına, hükümet yanlısı medya organlarının da meseleyi görmezden geldiğie dikkat çekiliyor.

Türkiye, İnsan Hakları

Guardian gazetesi, Arap Baharı ile birlikte Türkiye’nin demokratik bir model olarak öne çıktığını belirtirken, “Ama ülkenin Kürt azınlığa yönelik tutumu bu övgünün haklılığına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor” diyor.

Gazeteye göre, son aylarda artan şiddetin yanı sıra ‘AKP’nin saldırgan tutumu’ Kürt meselesini çıkmaza sürüklüyor.

12 Eylül’de 65 hükümlü ve tutuklu tarafından başlatılan ve ülke çapında 690 mahkûmun eylemi desteklediğini yazan Guardian gazetesi, açlık grevindeki mahkûmların dövüldüğü, yalnızlaştırıldığı, B1 vitamini ile tuz ve şekerli su verilmediğine dair haberlere de yer veriyor.

Açlık grevindeki eylemcilerin talepleri, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması ve Kürtçenin anadili olarak kamusal alanda kullanılması.
Guardian gazetesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Öcalan ile görüşmelerin yeniden başlayabileceği işaretini verse de açlık grevine kayıtsız kaldığını belirtiyor.

Kolçak: Asimilasyon devam ediyor

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İstanbul İl Eşbaşkanı Asiye Kolçak, gazeteye verdiği mülakatta açlık grevlerinin siyasi çıkmazın sonucu olduğunu belirtip şu ifadeleri kullanıyor:

“Otuz yıldır tüm olası siyasi araçlar başarısızlıkla sonuçlandı. AKP, asimilasyon politikasına ve Kürtlerin siyasi haklarını inkâr etmeye devam ediyor.”

Uluslararası Kriz Grubu’nun Eylül ayında Kürtlerle ilgili yayımladığı rapor da gazetenin dikkat çektiği noktalardan.

Rapor, son 14 ayda silahlı mücadelenin 700 kişinin ölümüne neden olduğunu duyurmuştu.

Gazete, Kürt meselenin tehlikeli bir çıkmaza girdiğine dair endişeler olduğunu belirtirken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun “Çıkmaz sokaktayız” ifadesini aktarıyor.
Gazeteye konuşan Tanrıkulu, Türkler ve Kürtler arasındaki evliliklerin azaldığına dikkat çekip “Devam eden şiddet dindirilemiyor, her iki taraftan da ölenler var. Bu mevcut stratejinin başarısız olduğunu göstermiyor mu? İhtiyacımız olan şey uzlaşı. Diyalog tekrar başlamalı” diyor.

Guardian gazetesi Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Koray Çalışkan’ın da görüşlerine yer veriyor.

"Bu, demokratik açılım değil, demokratik kapanıştır."

Koray Çalışkan

Çalışkan, hükümetin 2008 yılında Kürt meselesinin çözümü için başlattığı ‘demokratik açılımın başarısız olduğunu’ belirtip “Bu açılım değil daha çok demokratik kapanıştır” yorumunu yapıyor.

Çalışkan, Başbakan Erdoğan’ın BDP ile görüşmeyi reddetmesini şu sözlerle eleştiriyor:

“Hükümet, yasal yollarla seçilen [BDP] milletvekilleriyle ‘teröristlerle bağlantılı oldukları’ iddiası nedeniyle görüşmüyor ama cezaevindeki terörist mahkûmlarla görüşmeye hazır olduğunu söylüyor. Bunun mantığı nedir?”

Tanrıkulu: Hükümete duyulan güven tükendi

Guardian’a konuşan Çalışkan, açlık grevindeki mahkûmların taleplerinin yasal olarak haklı talepler olduğu görüşünde:

“Bir İtalyan’ın Türkiye’de mahkemeye gitmesi gerektiğinde devlet bir çevirmen görevlendirmek zorundadır. Kürtler için de aynısı olmalı. Ayrıca Kürtler Kürtçe derslerini ne yapsın? O dersleri Türkler almalı. Kürtler zaten anadillerini konuşuyor ve yalnızca eşit eğitim hakları talep ediyorlar.”

BDP İstanbul İl Eşbaşkanı Asiye Kolçak, 8 bin BDP üyesi ve eylemcinin cezaevinde olduğunu ve aralarında milletvekilleri ile belediye başkanlarının 4 bininin geçen yıl terör suçlamaları nedeniyle tutuklandığını aktarıyor.
Gazetenin görüşlerine başvurduğu CHP Genel Başkan Yardımcısı Tanrıkulu, “AKP, Kürtleri çözüm bulacağına inandırdı. Ama hükümete duyulan güven tükendi” diyor.

Yeni anayasa oluşturulması için geçen yıl Ekim ayında kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu, Tanrıkulu’na göre çözüme yaklaştırmayacak.
Guardian’a konuşan Tanrıkulu, “Bu şiddet ve gerginlik ortamında, uygulanabilir tavizler bulmak kolay olmayacak. Öncelikle, tüm taraflar arasındaki kutuplaşmaya son vermeliyiz” diyor.

'Adalet Bakanı harekete geçsin'

Açlık grevi ile görüşünü paylaşan Tanrıkulu, ‘insan bedeninin siyasi eylemlere alet edilmesini doğru bulmadığını’ belirtse de yine de eylemlerin sona erdirilmesi için Adalet Bakanlığı’nın girişimde bulunması gerektiğini dile getiriyor.

Guardian gazetesi, Türkiye Tabipler Birliği’nin açlık grevinin kritik eşiğe geldiğine dair yorumunu da habere yansıtıyor.

Eylemcileri ziyaret eden avukatların ‘bazı mahkûmların durumunun kritik olduğuna’ ilişkin açıklamalarını aktaran gazete, Adalet Bakanlığı’nın mahkûmların sağlık durumunun kontrol edilmesi için doktor görevlendirmeyi reddettiğini yazıyor.

Guardian gazetesi haberi, Türkiye’de geçmiş yıllarda yapılan ‘ölümcül açlık grevleri’ni de hatırlatıyor.

Gazete, 1996’da düzenlenen açlık grevinde 12, 2000 ve 2007 yılları arasında düzenlenen açlık grevlerinde de 122 kişinin öldüğünü yazıyor.
Haber, Koray Çalışkan’ın şu sözleriyle sonlanıyor:

“Cezaevinde açlık grevi nedeniyle ölecek ilk mahkûmdan sonra ne olacak? Greve şimdiden bir milletvekili katıldı. O ölürse ne olacak? Sonra, hangi Orta Doğu ülkesi Türkiye’yi demokrasi örneği olarak gösterebilir ki?”
BBCT

Açlık grevleri: Rehavet içinde ölümleri beklemek
Ece Temelkuran
2 KASIM 2012
İstanbul



"İnsanlar kendilerini o kadar yalnız ve çaresiz görüyorlar, o kadar anlam boşluğuna düşüyorlar ki, kendilerini feda ederek ayakta durmaya, var olmaya çalışıyorlar. Bu son cümledeki çelişkinin farkındayım ama olay aynen böyle."



Bu sözler, 1996-2006 arasındaki açlık grevlerini ele alan "Ne Anlatayım Ben Sana" (2006) kitabım için Refah Partisi eski Milletvekili, Psikiyatrist Profesör Mehmet Bekaroğlu ile yaptığımız söyleşiden.

Bekaroğlu, 19 Aralık 2000'de, Türkiye tarihinin en kanlı cezaevi operasyonu olan "Hayata Dönüş Operasyonu" öncesindeki ölüm oruçları sırasında, eylemciler ile devlet arasında görüşmeleri yürüten isimlerden biriydi. Ölüm oruçlarına yıllardır insani ve vicdani bir yerden bakan Bekaroğlu, 53. gününe giren, 67 cezaevinde 682 eylemcinin sürdürdüğü açlık grevlerinde, bugün sesini sadece Twitter'da duyurabiliyor.
Bekaroğlu'nun, son yirmi dört saat içinde, yazdığı cümlelerden birkaçı şöyle:
"Müslümanlar, Müslüman aydınlar, İslami sivil toplum kuruluşları, cemaatler, tarikatlar neredesiniz? Türkiye cezaevlerinde 700 mahpus açlık grevinde.
...
Yakında cezaevlerinden tabutlar çıkabilir. Müslüman vicdan nerede?
...
İşte Müslüman aydınlara yaptığım çağrıya gelen mesajlar. Allah sonumuzu hayretsin!
..."
Bekaroğlu'nun kendisine gelen ve retweet ettiği tepkiler öfke dolu ve çoğu "çıkacak tabutların Müslüman tabutu olmadığına" vurgu yapıyor. Bu öfkenin tek sahibinin kendini Müslüman olarak tarif edenler olmadığını önemle belirtelim.

***

1996'daki F tipi hapishanelerin inşaasına karşı başlatılan, 12 insanın ölümüyle sonuçlanan büyük ölüm oruçlarından bu yana bir çok kez yinelenen aydınların arabulucuk girişimleri yeniden denenecek. Bekaroğlu yine grubun içinde. Peki değişen ne?

Türkiye cezaevlerindeki açlık grevleri ve ölüm oruçlarını on altı yıl izledikten sonra Bekaroğlu örneğinin çok şey anlattığını düşünüyorum.
Birincisi, insanı iktidara karşı korumak için politika yapan, yazı yazan bir çok insan gibi artık Bekaroğlu da sadece sosyal medyada, sadece kendisini takip etmeyi seçenlere sesini duyarabiliyor. Çoğu gazeteci, siyasetçi, bilimadamı ve aydın gibi, etkin bir söz söyleyebileceği pozisyonu, iktidarın hegemonik yayılışı tarafından ortadan kaldırıldı. Bu durum, bugün devam eden açlık grevleri bakımından önemli.
Zira, son on altı yılda, ölümler ''onlu sayılara'' varmadan ana akım medyada ciddi haber olamayan açlık grevleri, bu konuda yazacak insanların seslerinin kısılmasıyla bir parça daha görünmez, marjinal hale geliyor. İktidarın, gerek destekçisi medya aracılığıyla, gerek diğer politik yollarla "insan-olmayan düşman" durumuna getirdiği eylemcilerin insan olduğunu hatırlatacak sesler yok oluyor. Tıpkı Irak işgali sırasında ana medyada savaş karşıtı yazı yazan onlarca köşe yazarı olmasına rağmen bugün Suriye ile ilgili savaş karşıtı yazabilen köşe yazarlarının üç-dört kişiyi aşmaması gibi. Açlık grevleriyle ilgili vicdani yazı yazabilecek insanların (tek tük istisnalar dışında) artık olmamasının sonucu ise şu:

CHP'li heyetin cezaevi ziyaretlerinden sonra eylemcilere, su, tuz ve şeker bile verilmediği iddiasını araştıracak, eylemcileri ziyarete gelenlerin çıplak arandığı iddiasını dile getirecek, Avrupa Birliği'nin eylemden duyduğu endişeye işaret edecek söz söylenmiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Cezaevinde aç yok" sözünü eleştirecek ya da BDP'li milletvekillerinin üç ay önce yediği "kuzu kebabını" iki kere gündeme getirmesini, ölümler bu kadar yakındayken kınayacak yazar-aydın sesi duyulmuyor.
'Ölümcül toplumsal kutuplaşma'
Bekaroğlu örneğinden çıkarılabilecek ikinci önemli sonuç ise toplumsal nefretin geldiği akılalmaz boyut. 2000 yılında da müslüman vicdana seslenen Bekaroğlu bugün sesine eskisi kadar karşılık bulamıyor. Bunun bir nedeni elbette eylemcilerin "PKK terörü" ile eşitleniyor olmasından dolayı toplum tarafından taleplerinin meşru karşılanmaması.
Üstelik taleplerin PKK lideri Abdullah Öcalan'a uygulanan tecridin kaldırılması noktasında yoğunlaşması açlık grevcilerinin ortalama Türkiyeli tarafından sadece "açlıktan ölen bir insan" olarak algılanmasını zorlaştırıyor. Ama Bekaroğlu'nun insani çağrısına gelen öfke ve nefret tepkileri aynı zamanda toplumsal kutuplaşmanın nasıl ölümcül bir düşmanlık boyutuna ulaştığını da gösteriyor.

Bir başka insanın, kendisinin inanışından, etnik kökeninden ya da siyasi tarafından olmaması halinde ölümünü hiçbir şey hissetmeden, hatta ölmesini isteyerek izleyen bir toplumun yaratılmış olduğunu görüyoruz. Kürt meselesi söz konusu olduğunda ne Türkiye basınındaki ne de Türkiye toplumundaki ırkçılık elbette yeni değil. Hatta bu ırkçılığın, düşmanlığın iktidar tarafından körüklenmesi de yeni sayılmaz. Ama bu nefret söyleminin Kürt sorununu barışçıl ve demokratik yollarla çözmeye söz vermiş ve toplumun önemli bir kısmını buna inandırmış AKP tarafından tekrarlanması büyük bir hayalkırıklığı yaratıyor.
Bu sebeplerle, Bekaroğlu'nun eylemcilerin çaresizlik ve yalnızlığıyla ilgili tespiti bugün belki de daha önce hiç olmadığı kadar doğru. Meşru Kürt siyasetinin neredeyse bütün aktörleri KCK operasyonlarıyla tutuklu ve hükümlü durumdayken, insan haklarına vurgu yapacak sol muhalefet çeşitli yollarla susturulmuşken, bir kez daha isteklerini iletmek isteyen cezaevi eylemcilerine kendini öldürmekten başka çare kalmıyor gibi görünüyor. Bu sebeple ve bu manzara içinde 67 cezaevinde 682 eylemcinin yürüttüğü açlık grevinden gelecek ilk tabutlar rehavet içinde bekleniyor.
Bu yüzden, dün aydınların başlattığı arabulucuk girişimleri için düzenlenen toplantıya katılan Bekaroğlu şöyle diyor:
"(Açlık grevleri sonucu) İnsanlar ölürse, Kürt halkının Türkiye'den kopuşu hızlanacaktır."
Ve soruyor:
"O zaman Türkiye'yi kim bölmüş olacak?"
BBCT

Can Dündar: Felaket geliyor. Önlemek, Başbakan’ın boynuna borçtur
03.11.2012



Dündar: Eylemcileri tehditle caydırmaya çalışmak, yalan haberlerle kamuoyunu kanlı bir operasyona hazırlamaktır
T24


Cezaevlerinde açlık grevleri 53. gününe girerken, Başbakan tarafından "Türkiye’de açlık grevi falan yok" açıklamaları gazetecilerinde köşesine taşındı.

Milliyet gazetesi yazarı Can Dündar, 'Geliyorum diyen felaket' başlıklı bugünkü (3 Kasım 2012) yazısında Başbakan'ın açlık grevleri karşısındaki tutumunu eleştirdi.

Dündar'ın yazsının bir kısmı şöyle: " İkisinden biri doğru söylemiyor: Başbakan ya da Adalet Bakanı... Başbakan Almanya’da dünyanın gözünün içine baka baka, “Türkiye’de açlık grevi falan yok” diyor.
Aynı saatlerde Adalet Bakanı, 683 kişinin açlık grevinde olduğunu söylüyor. Hangisine inanmalı?"

"Devlet, uzun süredir Öcalan’ı avukatlarıyla görüştürmüyor. “Koster bozuk” diyor.Bir devletin 1,5 senedir bir kosteri tamir ettiremediğine inanmamızı bekliyorlar. Neden devlet, tecridin gerekçesini açıklamıyor da zekamızla alay ediyor? Neden inatla yalan söyleniyor?"

"Başbakan, dünyanın huzuruna çıkıp açlık grevindekilere, “Siz açken, vekilleriniz kuzu kebap götürüyor” diyor. Gösterdiği fotoğrafın 3.5 ay önce çekilmiş olduğunu bilmemesine imkan yok. O halde neden gerçeği gizliyor?"

"Nedeni biliyoruz aslında... Devlet aklı böyle çalışıyor. Devirler, isimler değişiyor, o akıl değişmiyor. Kenan Evren’in de, Mehmet Ağar’ın da, Sadettin Tantan’ın da tavrı buydu: Eylemcileri tehditle caydırmaya çalışmak, yalan haberlerle kamuoyunu kanlı bir operasyona hazırlamak, “Devletle pazarlık olmaz” jargonuyla taleplere kulak tıkamak... O devlet aklının sözcülüğünü, bugün giderek “Ağar”laşan bir şekilde Erdoğan üstleniyor"

"2000’deki açlık grevlerinde, Bayrampaşa’da ölmeye yatan o gencecik insanları, onların solan çehrelerini, çöken avurtlarını, fersiz bakışlarını, sonra da “Ölmeniz gerekiyorsa, onu ben yaparım” diyen devletin öfkesini görmüş biri olarak bu konunun tehditle, “kuzu kebap” jargonuyla ya da operasyonla çözülemeyeceğine tanıklık ederim. Felaket geliyor. Önlemek, Başbakan’ın boynuna borçtur. Eylem yayılmadan, ölümler başlamadan vicdanın devreye girmesini bekliyoruz."

Kaynak: http://t24.com.tr/

"Ölüm değil Çözüm istiyoruz!"
11.11.2012



Bugün İstanbul İstiklal Caddesi'nde Kürt tutukluların açlık grevinin 61'inci güne girilmesi nedeniyle, binlerce kişi grevcileri desteklemek için gösteri yaptı.
haber1001

Chomsky: Açlık grevinin talepleri makul
12 KASIM 2012



ABD'li dil bilimci, düşünür Noam Chomsky, cezaevlerinde PKK ve PJAK davalarından tutuklu ve hükümlü 600'ü aşkın kişinin sürdürdüğü açlık grevleriyle ilgili olarak Türkiye hükümetine çağrıda bulundu.

PKK ve PJAK davalarından tutuklu ve hükümlülerin 12 Eylül’de Kürtçe'nin anadil olarak kamusal alanda kullanılması ve PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması talepleriyle başlattığı açlık grevi eylemi bugün 62. gününde.

Chomsky sosyal medyada ve YouTube üzerinden yaygınlaştırılan kısa mesajında, Türkiye hükümetine artık çok tehlikeli bir aşamaya gelinen açlık grevlerine, hem en basit insani sebeplerle hem de yaratabileceği önemli siyasi sonuçları gözönüne alarak, çözüme yönelik bir yanıt vermesi çağrısında bulunuyor.

Noam Chomsky cezaevlerinde açlık grevleri yapanların, öne sürdüğü talepleri "adil ve makul" diye niteliyor.

Amerikalı düşünür, hükümetin bu talepleri karşılamak suretiyle krizin daha derinleşmesinin önüne geçebileceğini söylüyor ve aksi olur da insanca ve medeni bir yaklaşım gösterilmez ise çok daha kötü şeylerle karşı karşıya kalınabileceği uyarısında bulunuyor.

Başbakan ne dedi?

Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, dün Trabzon'da yaptığı bir konuşmada cezaevlerindeki açlık grevlerine “sağlıkla ilgili gerekli müdahaleyi” yapacaklarını söyledi.

Kendisi de açlık grevinde olan BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak ise dün BBC Türkçe'ye yaptığı açıklamada olası bir müdahalenin "ölüm ve katliam" getireceği uyarısında bulunmuştu.

Cumartesi günü BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Aysel Tuğluk ve BDP'li milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, Sebahat Tuncel, Adil Kurt ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladılar.

8 Kasım’da ise BDP Diyarbakır milletvekili Emine Ayna ve Van milletvekili Özdal Üçer, DTK Daimi Meclis Üyeleri olarak açlık grevine başlamışlardı.

Kışanak açlık grevine başladıklarını açıklarken “Endişeliyiz, kaygılıyız, çözümsüzlüğe tepkiliyiz. 'Çözüm olsun' diye de kendi sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmeye kararlıyız” demişti.

Aynı günlerde Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ve Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk ile görüşmüş, gazetecilerin konuya ilişkin sorusunu yanıtlarken, “Bir görüşme yaptım. İçeriği konusunda bir şey söylemeyeceğim. İki arkadaşımız geldiler. Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş. Görüşme yaptık, gelişmeleri sonra açıklarız” demişti.
BBCT

Hakkari Cezaevi’ndeki olaylar sırasında 1 mahkumun firar etti
14 Şubat 2013



Hakkari Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumunda dün akşam çıkan olaylar sırasında bir mahkumun firar ettiği belirlendi.

Alınan bilgiye göre, Kıran Mahallesi'ndeki Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu'nda salı günü akşam saatlerinde bir gardiyan ile mahkum arasında çıkan tartışmanın diğer koğuşlara yayılmasıyla başlayan olaylar sırasında, kargaşadan yararlanan bir tutuklunun firar ettiği ortaya çıktı.
TRT

Şanlıurfa cezaevinde yangın: Dumandan etkilenen üç mahkum ile iki itfaiye eri tedavi altına alındı
25 Şubat 2013



Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi'nde yangın çıktı.

Geçici koğuşta çıkan yangına, belirlenemeyen bir nedenle yatakların ateşe verilmesi neden oldu.

Ekiplerin müdahale ettiği yangın, kısa sürede söndürüldü.

Ancak yangını duyarak cezaevi önünde toplanan tutuklu ve hükümlü yakınları ile polis arasında kısa süreli arbede yaşandı.

Şanlıurfa Emniyet Müdürü Mehmet Likoğlu, yangının koğuşa gelen iki kişi tarafından çıkarıldığını belirterek, yaralılardan iki kişinin durumunun ağır olduğunu bildirdi.
TRT

Silivri'nin Bastil'den farkı yok!
Barış Terkoğlu



Ergenekon ve Balyoz davalarıyla gündeme gelen Silivri Cezaevi’nde bir görevli infaz memurunun 2010 yılının Mart ayında Hantavirüs nedeniyle ölmesi Yoğun Bakım Dergisi’nin son sayısında ele alındı. Dergide 22 yaşındaki infaz memurunun ailesinin izniyle ilk kez fotoğrafı da yayınlandı.
Aşırı yorgunluk, yaygın ağrı, bulantı, kusma, genel durum bozukluğu şikayeti ile Silivri Cezaevi’ne kaldırılan infaz memuru, şikayetlerin devam etmesi üzerine Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne kaldırılmıştı. İnfaz memuru birkaç gün içinde iç organlarında başlayan kanamalarla hayatını kaybetmişti. Gizlenen olay ABD’de yayınlanan “Centers for Disease Control and Prevention” dergisinde Türk bilim adamlarının 2011 yılının Mart ayında yazdığı makaleyle ilk kez ortaya çıkmıştı.

GÜNEŞ ALMAYAN HAVALANDIRILMAYAN

20 Aralık 2012 tarihinde çıkan Yoğun Bakım Dergisi’nin 210-216 sayfalarında “Hantavirüs Renal Sendromlu Hemorajik Ateş: Olgu Sunumu ve Derleme” başlıklı makalede söz konusu infaz koruma memurunun durumu ele alındı. GATA doktorlarından Yunus Oktay Atalay, Kamer Dere, Hüseyin Şen, Zafer Küçükodacı, Yalçın Önem, Sezai Özkan, Güner Dağlı imzalı makalede Silivri Cezaevi ve infaz memuru “İstanbul il merkezinin 67 km batısında ormanlık alanda ve yeterince güneş almayan, iyi havalandırılmayan bir kurumda güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki erkek hasta” ifadeleriyle tanıtıldı.

FARELERDEN BULAŞIYOR

Söz konusu makalede hastalığın farelerden bulaştığı şöyle anlatıldı: “Hantavirüs, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olan Bunyaviridiae ailesine mensup RNA virüsleridir. İnsana bulaş diğer bunyaviridae ailesi virüslerden farklı olarak artropodlarla değil kemiricilerledir (rodent). Rodentin infekte tükürük veya çıkartılarıyla bulaşmış gıdaların alınması, infekte materyalle temas veya idrar, dışkı ve salyalarıyla infekte partiküllerin solunması sonucu hantavirüs infeksiyonu ortaya çıkabilmektedir. Rodentler arasında ve rodentten insana bulaşta en sık sorumlu yol aerosollerdir. İnsanlar rodent ısırması sonucu da infekte olabilmektedirler.”
Hastalığın neden Silivri Cezaevi’nde görüldüğü ise söz konusu makalede şöyle anlatıldı: “Bu rodent daha çok meşe, kayın ağaçlarının bulunduğu ormanlık alanlarda yaşamaktadır. Geriye dönük yaptığımız araştırmada olgumuzun çalıştığı iş yerinin (Silivri Cezaevi) bulunduğu mevkinin yakınlarında, meşe ağaçlarından zengin ormanlık alanların bulunduğu öğrenildi.”

KIRIM KONGODAN DAHA TEHLİKELİ

Konu üzerine görüşlerine başvurduğumuz makalenin yazarı Doktor Yunus Oktay Atalay hastalığın nedenine ilişkin şöyle konuştu: “Tam kesin bir şey söylemek mümkün değil. Mevcut hastalığa ilişkin farelerden şüphe edilebilir. Cezaevinin yeterince güneş almaması, iyi havalandırılmaması hastalığı hazırlamış olabilir.” Makaleyi Türkiye’de söz konusu vakayla tekrar karşılaşacak doktorlara deneyim olması için yazdıklarını söyleyen Atalay, kendilerinin hastaya izole odalarda baktıklarını, hastanın yaşadığı yerlerde virüsün bulaşma riskine karşılık önlem alınması gerektiğini söyledi.
Hantavirüsler üzerine çalışan Böcek Uzmanı ve Ziraat Yüksek Mühendisi Derya Ulaşoğlu, Hantavirüsün Kırım Kongo ile aynı aileden olduğunu söyledi. Ulaşoğlu, “kanamalı ateşe neden oluyor. Kemirgenlerin ısırması dışında hava ve toz yoluyla da bulaşıyor. Daha tehlikeli olmasının nedeni bu. Hastalığın yayılmasında Silivri Cezaevi’ndeki hijyenik olmayan şartlar da etkili” ifadelerini kullandı. Ulaşoğlu hastalığın önlenmesi için yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Profesyonel olarak plastik kaplarla fare kontrolü yapılmalı. Temizlik işini profesyonel şirketler devralmalı. İstenirse alınması gereken tedbirleri hiçbir karşılık beklemeden gider raporlarım.”

Odatv.com

Açlık gerevindeki sanıklara su ve şeker
13 KASIM 2012
Rengin Arslan
İstanbul



KCK Basın davasındaki tutuklamaların üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Dün ikinci, bugün üçüncü duruşması yapıldı davanın. 44 sanığın yargılandığı davada 34 kişi tutuklu...

Bugün 34 tutuklunun tamamı Silivri’deydi. 800 sayfalık iddianamenin dün 182 sayfası boş denebilecek bir salona okunmuştu. Davada yargılanan gazeteciler kendilerinin de yaptıkları açlık grevi hakkında söz verilmeyince, avukatlar, sanıklar ve izleyiciler salonu terk etmişti.

Bugünse tutuklu ve tutuksuz yargılanan sanıklar, avukatları, sanık yakınları ve gazeteciler, TRT spikerleri tarafından okunan iddianameyi dinlemek üzere salonda.

"Az ötedeki binada Ergenekon davasının görülmesine devam ediyor. Orada da gazeteciler var. Bunu düşünürken, Radikal gazetesinden muhabir Fatih Yağmur, Soner Yalçın’ın avukatından, müvekkilinin TÜBİTAK’ın ek raporuna ilişkin değerlendirmesinin geldiğini söylüyor. Merak ediyorum. "
Tutukluların arasında yaklaşık 50 gündür açlık grevi yapanlar var. Yüzlerini, isimlerini bilmiyorum ama tahminde bulunabiliyorum. Genelde hepsinin tenleri sarı, ellerinde küçük su şişeleri var.

Tutuksuz yargılanan gazeteciler için yoklama yapılıyor. Bir sanık dışında hepsi isimlerini söylemeden önce Kürtçe, “benim adım” demek olan “nâve min” diyorlar.

Şeker, tuz, meyve suyu...

Yoklamadan sonra tüm sanıklar adına müdafii avukat Sinan Zincir, dün yapılan yargılamanın yinelenmesini, “açlık grevinde olan sanıklara şeker, tuz, su ve meyve suyu verilmesine mahkemenin iznini” istiyor. Dünkü duruşmada bu ihtiyaçların verilmesine izin verilmediğini, açlık grevi yapanların günde 55 bardak sıvı ve şeker almaları gerektiğini anlatıyor. “Yanımızda kettle ve diğer gerekli şeyler var,” diyerek mahkemeden bunların sağlanması konusunda talepleri olmadığını vurguluyor.

Zincir, ayrıca erkek tutukluların özellikle açlık grevi yaptıkları bu durumda, kaldıkları Kandıra Cezaevi’nden, Silivri’ye getirildiklerini söylüyor; bu uzun yolun onlar için çok yorucu olduğunu ekliyor. Genel bir uygulama olarak kadın ve erkek tutuklular Silivri’de yargılandıkları süre boyunca, kaldıkları cezaevinden geçici olarak Silivri Cezaevi’ne getiriliyor. Avukat erkek sanıkların da geçici naklinin yapılmasını istiyor.

Mahkeme Başkanı Ali Alçık, bu konuda yazı yazdıklarını, duruşmanın zamanında başlaması için tutukluların Silivri’de kalmasının iyi olacağını belirtiyor.

Zincir’in bir diğer talebi ise, iddianamenin, TRT spikerleri tarafından değil iddia makamı tarafından okunması...

Mahkeme Başkanı, savcıya taleplerle ilgili görüşünü soruyor. Savcı, dünkü yargılanmanın tekrarlanmasının ve savcının iddianameyi okumasının usul ve yasalara aykırı olduğunu söylüyor...

Zerya ve mahkeme salonu

Sanıkların ve yakınlarının oturduğu yerler birbirinden hayli uzak. Birbirlerini duymaları için bağırarak konuşmaları gerekiyor. Ama kimse bağırmıyor. Sessiz kucaklaşmalar, sessiz gülümsemeler, bazen dudak oynatarak söylenen sözler var izleyici sıralarında. Bir de küçük bir bebek...

Sanıklardan İsmail Yıldız’ın bebeği Zerya bir yakınının kucağında, ön tarafta. Gazeteci sıralarından arkadaşlar Zerya’yı görünce hareketleniyor. Önceki duruşmalardan tanıyorlar onu.

"Mahkeme Heyeti, sanıklara su, şeker, meyve suyu verilmesi konusunun jandarmanın ve cezaevi yönetiminin yetkisinde olduğunu söylemişti."
Gazetecilerin oturduğu bölüm sanıklara daha yakın. Babasının kucağına veremeseler de, daha yakından göstermek istiyorlar bebeği. İzin vermiyor jandarma. “Mahkeme Başkanı’nın emri,” diyor. Arkadaşlar ısrarcı: “Ne olacak ki?” Görevliler de “olmaz” tavrında ısrarcı. Bir görevli sonunda “Gazeteci arkadaşları dışarı çıkarıyoruz” diyor. O sırada Zerya’nın annesi geliyor. “Böyle olacağını biliyorum. Yapmayın,” diyor. Önceki duruşmadan hazırlıklı...
İzleyici sıralarıyla, sanıklar arasındaki sessiz diyalog sürüyor. Bir kadının sesini duyuyorum: “Yeleğin nerede?” Sorunun muhatabı kim bulamıyorum.

Günün kararları

Mahkeme heyeti salona geri dönüyor.

Kandıra Cezaevi’nde kalanların geçici olarak Silivri Cezaevi’ne nakledilmesi dışındaki tüm talepler reddediliyor. Su, şeker, meyve suyu dahil.
TRT spikerleri iddianameyi okuyor. İddianamenin bu bölümü yoğunluklu olarak tape’lerden oluşuyor. Anlamsız sözcükler diziliyor arka arkaya. Sözcüklerin bir cümle oluşturmamaları bir yana, çoğu kopuk kopuk. “Telefon konuşmalarında bu normaldir diyorum,” içimden. “Rasgele konuşur insan.” Ama yine de bir şey eksik.

Slaytla bir perdeye yansıtılan iddianameye bakıyorum. Sözcükler arasındaki “boşluğun” nedenini o zaman anlıyorum. İddianamede tape’lerin pek çok yerinde, parantez içinde “anlaşılmıyor” yazıyor. Ama spikerler bu sayısız “anlaşılmıyor” ifadesini atlayarak okuyor.

Anlaşılmayan kısımlarda ne deniyor acaba diye merak ediyorum. Bir de bu kısımların neden anlaşılmadığını... Telefondakiler Kürtçe mi konuşmuş ya da sesler iyi mi duyulamamış. Bu kısmı muğlak.

Eve gelince yazılı iddianameyi açıyorum. Rastgele ark arkaya üç sayfa seçiyorum. 168. sayfada 9 kez “anlaşılmadı”, 169. sayfada 16 kez “anlaşılmadı”, 170. sayfada 18 kez “anlaşılmadı” diyor.

Anlayamadığım sözcükleri salonda bırakıp, notlarımı toplamak için dışarı çıkıyorum. Avukat Sinan Zincir, jandarmalarla konuşuyor. Mahkeme Heyeti, sanıklara su, şeker, meyve suyu verilmesi konusunun jandarmanın ve cezaevi yönetiminin yetkisinde olduğunu söylemişti.

Zincir’e sonucu soruyoruz öğle arasında. “İhtiyaçları verilecek,” diyor.

Zerya ağlıyor

Öğle arasından sonra duruşmaların programı netleşiyor. Çarşamba görüş günü olduğu için duruşma yok, perşembe iddianame okunmaya devam edecek, cuma günü yani 16 Kasım’da ise talepler alınacak.

Bu arada Zincir, çocuklara değiniyor. 2-3 yaşında bir kız daha var salonda. Çocuğun yanındaki kadınların konuşmasını duyuyorum bir ara. “Babasının yanına tek başına gitmeye, bu arayı yürümeye korkuyor, ısrar etmeyin.”
Avukat Zincir, öğle aralarında çocuklarla babalarının görüştürülmesini istiyor. Mahkeme Başkanı, “Bunu cezaevi yönetimiyle konuşacaksınız,” diyor.
Beş dakika sonra Zerya ağlamaya başlıyor. Annesi, 6 aylık bebeğin sesi daha az duyulsun diye göğsüne bastırarak salondan çıkıyor.

Ben de çıkıyorum... Az ötedeki binada Ergenekon davasının görülmesine devam ediyor. Orada da gazeteciler var. Bunu düşünürken, Radikal gazetesinden muhabir Fatih Yağmur, Soner Yalçın’ın avukatından, müvekkilinin TÜBİTAK’ın ek raporuna ilişkin değerlendirmesinin geldiğini söylüyor. Merak ediyorum. E-postayla bana da yolluyor. Aynı arabada, onlarca gazetecinin ya sanık sandalyesinde ya da demir parmaklık arkasında olduğu Silivri Kampusu’ndan ayrılıyoruz. Radyoda Neşet Ertaş çalıyor...

BBCT

Urfa Cezaevinde İsyan: En az 15 kişi ölü, 70 Yaralı

Urfa E Tipi Kapalı Cezaevinde bu akşam saatlerinde çıkan yangında ilk belirlemelere göre en az 15 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Alınan bilgilere göre Eyyübiye Mahallesindeki cezaevinde akşam saatlerinde yangın çıktı. Bir koğuşta yaşanan isyan girişiminin ardından çıktığı iddia edilen yangında Türk kaynaklarının geçtiği bilgilere göre en az 15 mahkumun öldüğü bildirildi.

Ölen ya da yaralanan kişilerin kimlikleri konusunda henüz bir açıklama yapılmadı.

Ancak ilk bilgiler olayın adli mahkumların tutulduğu bölümde yaşandığına işaret ediyor. Konuyla ilgili ilk açıklamayı yapan Emniyet Müdürü Mehmet Likoğlu "Cezaevindeki isyan siyasi tutukluların değil, adli tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşta meydana gelmiştir ve şu anda kontrol altındadır. Olaylarda hayatını kaybeden kişiler var, sayı konusunda bir şey söylemiyorum. Gerekli açıklamayı Vali Bey kendisi yapacak" dedi.

Haberin yayılmasının ardından cezaevi önünde toplanan 500 kadar mahkum yakını ile polisler arasında gerginlik yaşandı.

Urfa Cezaevinde KCK davasından tutuklu çok sayıda kişi bulunuyor. Bunların arasında seçilmiş Urfa milletvekili İbrahim Ayhan da yer alıyor.

Kaynak: ANF

Büyük Cezaevi Operasyonu
15 Temmuz 2013



İstanbul'da Büyük Kumar OperasyonuCezaevlerine telefon, uyuşturucu, kesici alet sokuyorlarmış. Büyük cezaevi operasyonun ayrıntıları...


İstanbul’da, rüşvet karşılığında, cezaevine silah, delici ve kesici alet, uyuşturucu ve cep telefonu soktukları iddiasıyla, aralarında cezaevi yetkilileri ve polislerin de bulunduğu, Ahmet D.’nin elebaşılığını yaptığı 35 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Silivri 1 Nolu L Tipi Ceza İnfaz Kurumu 2. Müdürü Y.Ç.K ve Kartal Yarı Açık Cezaevi Müdürü’nün de bulunduğu belirtildi.

Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kasten adam öldürmeye azmettirmek, yağma, hürriyeti tehdit” suçlarından 3 kez müebbet ve 40 yıl 5 ay hapisle cezalandırılan Sedat Şahin’den ayrılan Ahmet D.’nin yeni bir suç örgütü kurduğu yönünde bilgi aldı. Ekipler, Ahmet D ve adamlarını telefon ve fiziki takibe aldı. Çetenin, haraç, çek-senet tahsilatı, tehdit, yaralama olaylarını gerçekleştirdikleri belirlendi.

DİNLEMEYE TAKILDI

Çetenin, değişik suçlardan cezaevine giren üyeleri için cezaevlerinde görevli kişilerle temas kurdukları dinlemeye takıldı. İddiaya göre; cezaevi görevlileri, aldıkları yüklü miktardaki rüşvet karşılığında, tutuklu bulunan çete üyelerine silah, bıçak, uyuşturucu, cep telefonu ulaştırılmasına aracılık ediyorlardı. Ayrıca, çete üyeleri, cezaevlerindeki odalarında istedikleri tutuklularla kalıyorlardı.

45 ADRESE OPERASYON
Yapılan tespitlerin ardından sabah saatlerinde ekipler, Özel Harekat Timleri’nin desteğinde 45 adrese operasyon başlattı. Ahmet D’nin de arasında bulunduğu 20 çete üyesi gözaltına alındı. Çeteye aldıkları rüşvet karşılığında yardım ettikleri iddia edilen Silivri 1 Nolu Ceza İnfaz Kurumu 2. Müdürü Y.Ç.K, Kartal Yarı Açık Cezaevi Müdürü, Yardımcısı ve 2 gardiyan, Metris Cezaevi’nden görevliler ile polislerin de arasında bulunduğu 15 kişi de yakalandı. 35 kişi, sorgulanmak üzere emniyete getirildi.
http://www.haberdokuz.com/

Mardin Cezaevi Önünde Silahlı Saldırı: 5 Ölü
19 Eylül 2013



Mardin Cezaevi önünde meydana gelen silahlı saldırıda 4'ü çocuk, 1'i kadın 5 kişi hayatını kaybetti.

Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi önünde yüzlerini kar maskesiyle kapatan 2 kişi, cezaevindeki yakınlarını ziyarete gelenlerin üzerine uzun namlulu silahlarla ateş açtı. Silahlı saldırıda anne ve 4 çocuğu hayatını kaybetti.

Mardin'de meydana gelen silahlı saldırıda ölen 5 kişinin kimliği belirlendi. Edinilen bilgiye göre, Kötek Mahallesi'ndeki Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi'ne, yakınlarını ziyarete giden aynı aile üyelerine yapılan saldırıda Mirza (4) ve Emine (24), Süleyman ve Nevin İpek ile Ayşe Süer hayatını kaybetti. Saldırı sırasında olay yerinde bulunan ve ölenlerle bir akrabalığı bulunmayan yaralı kişinin Hasine Amak olduğu öğrenildi.
http://www.haberler.com/

Bingöl Cezaevinden 18 PKK'lı firar etti
26-09-2013



Firar eden PKK'lıların cezaevinde yaklaşık 1 yıl boyunca tünel kazdıkları belirlenirken, tüneli neyle kazdıkları konusu ise hala netlik kazanmadı.

Bingöl'de M Tipi Kapalı İnfaz Kurumu’nda kalan 18 PKK’lı dün firar etti.

Yapılan araştırmada koğuştan başlayan ve yaklaşık 80 metre olduğu belirtilen tünelin cezaevi dış duvarına yaklaşık 10 metre uzaklıkta bulunan kentin atık sularının geçtiği üstü açık kanalın olduğu yerde bittiği belirlendi.

Nöbetçi kulübesinin de bulunduğu bölgede jandarma geniş çaplı araştırma başlattı.

PKK’lıların tünel kazarken çıkardıkları topraklar ile tünel kazılırken kullanılan kazma ya da kürek de bulunmadığı belirtildi. Bu konuda cezaevi içinde de arama başlatılırken, PKK’lıların tüneli yaklaşık 1 yılda kazdıkları sanılıyor.
haber93

Cezaevi önünde infaz
25 Ekim 2013
Samsun'da 38 yaşındaki İbrahim Güler, akrabası olan ve E Tipi Kapalı Cezaevinde yatan gelinini ziyarete giden 40 yaşındaki Yılmaz Şahin'i otomatik av tüfeğiyle ateş ederek öldürdü.
yurt gazetesi

Muş E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu Kadınlar koğuşları ateşe verdi: 7 yaralı
28 Ekim 2013



Yurt gazetesinin haberine göre; Muş E Tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu'ndaki siyasi kadın tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşun ikiye bölünmesine tepki gösteren bazı kadın tutuklular, koğuşu ateşe verdi.

Olayda yaralanan 7 kadın tutuklu, ambulanslarla Muş Devlet Hastanesine kaldırılarak tedavi altına alındı.

Gelen bilgilere göre tutuklu ve hükümlülerin yöresel kıyafetlerine el konulmak istendiği ve koğuşlarının değiştirilmeye çalışılması üzerine cezaevinde isyan çıktı.

Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Kaya, gazetecilere yaptığı açıklamada, siyasi suçlardan tutuklu ve hükümlülerin kaldığı kadınlar koğuşunda yaşanan olayla ilgili şunları söyledi: "Terör tutuklu ve hükümlülerinin bulunduğu koğuşlarda bugün bir arama yapıldı. Bu sebeple tepki gösterildi. Bir de kadınların koğuşu biraz kalabalıktı. 12 kişi bir koğuşta kalıyordu. Onları iki ayrı koğuşa yerleştirdik. Arkadaşlarından ayrılmalarına da bir tepki göstermişler. Bu tepkinin sonucu akşam üzeri koğuşlarını yakmışlar. Bu yakma olayından ötürü 5 tutuklu ve hükümlü kadın dumandan etkilenmiş, yan koğuştaki 2 kişi de destek amaçlı kendilerine zarar vermişler. Yaralılar acilen hastaneye kaldırılıp müşahede altına alındılar."
haber93

Veli Ağbaba, cezaevi gerçeğini tüm boyutlarıyla Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e bir daha hatırlattı
25.11.2013



Odatv'nin haberine göre; Geçtiğimiz hafta onaylanan Adalet Bakanlığı bütçesinin görüşmelerinde söz alan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, cezaevi gerçeğini tüm boyutlarıyla Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e bir kez daha hatırlattı.

AĞBABA: SAYIN BAKAN, SÖZ VERDİNİZ, DÜZENLEME YAPACAĞIZ DEDİNİZ, 1 YIL GEÇTİ

Bakan’a 1 yıl önce söz verdiğini hatırlatan Ağbaba, 1 yıldır neden düzenleme yapılmadığını Bakan’a sordu.

“Sizin gibi, bizim gibi halkın oylarıyla seçilen milletvekilleri Mustafa Balbay, Engin Alan, İbrahim Ayhan gibi insanlar her türlü olumsuz şartta yaşamaya mahkûm ediliyor. Ama, size yakın olan, iktidara yakın olanlara ise her türlü kolaylık var.” diye Bakan’a seslenen Ağbaba “Yani Balbay’a, Engin Alan’a tecrit; Mehmet Ağar’a VİP var. Mahkûma göre cezaevi yapan ilk Hükûmet, ilk Bakan sizsiniz; sizi kutluyoruz Sayın Bakan.” İfadelerini kullandı.

F TİPLERİNDE İNSANSIZLAŞTIRMA, YALNIZLAŞTIRMA İŞKENCESİ DEVAM EDİYOR. TECRİT’İ DURDURUN

“F tiplerinde büyük sorun tecrit, yalnızlık, insansızlaştırma” diye sözlerine devam eden Ağbaba, “F tipi ve yüksek güvenlikli cezaevlerinde her şey yasak. Elbise, ayakkabı, eşofman hepsi sınırlı.” sözleriyle F tipi gerçeğini birkez daha hatırlattı.

DAKTİLO HANGİ GÜVENLİĞİ TEHDİT EDİYOR

Cezaevinde ekmeğini yazarak çıkaran insanlar olduğunu söyleyen Ağbaba “Sizin döneminiz en çok yazarın ve gazetecinin cezaevinde olduğu dönem. Bu insanlar yazarak ekmeklerini çıkarıyorlar. Daktilo güvenlik gerekçesiyle yasak, erişime engelli bilgisayar yasak. Acaba daktilo hangi güvenliği tehlikeye düşürür” sorularını Bakan’a yöneltti. Bunu merak ettiğini söyleyen Ağbaba “Yazmak mı acaba sizin güvenliğinizi tehlikeye düşürüyor, onu da sormak istiyorum.” dedi

F TİPLERİ KEYFİLİK ÜZERİNE KURULU

“F tiplerinde keyfilik üzerine kurulmuş bir sistem var, âdeta keyfilik yönetim tarzı hâline gelmiş.”İfadeleriyle konuşmasına devam eden Ağbaba “1 No.lu cezaevinde 5 kitap sınırı var, yanındaki bir başka cezaevinde kitap sınırı yok. Bir cezaevinde açık görüşte ailelerine sarılabiliyorsun masanın etrafında, diğer cezaevinde sarılmak istesen dayak yiyorsun” tespitlerini Bakan’a aktardı. Sincan F tipindeki olayı rapor ettiklerini belirten Ağbaba, “biz rapor ettik, altı ay sonra kayıtları çıktı. İnsanlar sadece aileleriyle sarıldıkları için maalesef dayak yedi Sayın Bakan. Bununla ilgili de tek bir soruşturma açmadınız siz.” Dedi.

Keyfî disiplin cezaları çok yaygın olduğunu belirten Ağbaba, “Açık görüş yasağı olan mahkûmlar, iletişim yasağı olan mahkûmların sayısı oldukça fazla.” Diyerek keyfiyetin boyutlarını Bakan’a aktardı.

AĞBABA: MAVİ, KIRMIZI, HAKİ YASAK, HERŞEY YASAK

Yasakların haddi hesabının olmadığını belirten Ağbaba “1 Mayıs, 8 Mart kutlamak yasak. Mavi, kırmızı, haki yeşil renkler yasak. Fotokopi sokmak yasak, boyalı kalem yasak. Yani her şey yasak, su bile yasak Sayın Bakan.” sözleriyle F tipi yasakları Bakan’a hatırlattı. Ağbaba cezaevlerinde yaşanan su sıkıntısını ise şu sözlerle aktardı: “Bakın, Mustafa Balbay’ın kalmış olduğu Sincan Cezaevindeki bir günde verilen sıcak su yüz yirmi saniyede akıyor. Geçtiğimiz hafta Adana F tipine AKP milletvekili arkadaşlarımızla birlikte gittik, onlarınkisi de bir buçuk dakikada akıyor ve altı ay onlar sıcak sudan mahrum kalmışlar bu arkadaşlar. Yine bazı mahkûmlar altı ay boyunca banyo yapamamışlar. Örneğin, Adana Cezaevinde altı ay boyunca sıcak suda duş alamayan mahkûmlar var.”

E TİPLERİ NÖBETLEŞE UYUYAN MAHKUMLAR İLE DOLMUŞ, TAŞMIŞ DURUMDA

E tipi cezaevlerindeki sorunun “aşırı yoğunluk” olduğunu söyleyen Ağbaba “üst üste yatan mahkûmlar, nöbetleşe uyuyanlar, hatta nöbetleşe nefes alan mahkûmlar var. Bunları gidip görebilirsiniz, biz her gittiğimiz cezaevlerinde, E tiplerinde bunu görüyoruz.” Dedi.

OYUK ARAMASI REZALETİNİ DURDURUN SAYIN BAKAN

Ağbaba, “kadın cezaevleri ve açık cezaevlerinde” oyuk araması diye bir rezalet var Sayın Bakan” sözleriyle çıplak aramanın geldiği son noktayı aktaran Ağbaba, Karataş Kadın Cezaevinde yaşananları şu cümleler ile aktardı. “Kadınların önce üstünü çıkarıyorlar, sonra altını; üstünü giydiriyor, altını tamamen çıkarıyor, “3 kez otur, kalk, oturup kalkarken de öksür.” diyorlar Sayın Bakan.Tekrar söylüyorum, örneğin, Kandıra Açık Cezaevinde üniversiteye giden bir kadın beş gün boyunca okuldan her geldiğinde 3 kez oturup çömeltiyorlar, 3 kez çırılçıplak öksürtüyorlar Sayın Bakan.”

MAHPUS YAKINLARI TACİZ EDİLİYOR

Ağbaba sadece mahpusların değil mahpus yakınlarının da çıplak arama ve oyuk aramasına tabi tutulduğunu hatırlattı ve şunları söyledi: “Bakın, arkadaşlar hepinizin eşi var, kızı var, yakınları var, anneleriniz var. Cezaevini ziyarete gelen anneler, kadınlar, genç kızlar hepsi ince aramaya tabi tutuluyor.”

“X-Ray cihazı her şeyi gösteriyor. X-Ray cihazları olduğu hâlde genç kızların petlerinin içine kadar, çocukların bezine kadar bakılıyor.” Diyen Ağbaba “Hangi cezaevleri diyorsanız ben onların isimleri size vermeye hazırım. Bu sorunu en yakın sürede çözmenizi bekliyoruz” dedi.

CEZAEVLERİNDEKİ İKİ TİP MAHKÛM

Adalet Bakanlığı bütçesi görüşülürken söz alan CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, cezaevlerinde iki tip mahkûm olduğunu söyledi. Gönüllü, sınavla giren mahpuslar, yani infaz koruma memurları, bir de hukuk aracılığıyla gelen mahpuslar.

Özlük hakları düşünüldüğünde infaz koruma memurlarını da gönüllü mahkûmlara benzeten Ağbaba, cezaevlerinde yaşanan sıkıntıları Bakan’a şu sözlerle anlattı:

“İnfaz koruma memurları, idari personel, teknik personelin özlük hakları yerlerde sürünüyor. Bayram tatilleri yok, resmî tatil yok ama fazla mesai de yok. Herhâlde memur olup da fazla mesai almayan tek memur cezaevinde çalışan insanlar.” İnfaz koruma memurlarının lojman problemlerinin de olduğunu belirten Ağbaba, “Cezaevindeki mahkûmlar gibi daha önce, son üç aya kadar 4 TL ile 3 öğün yemek yiyorlardı, şimdi herhâlde sanırım 5 TL oldu. Ama, bu 5 TL de Sayın Bakan, yeterli değil 3 öğün yemeğe.” dedi.

AĞBABA: NEVRESİM BEZİNDEN GÖMLEK GİYİYORLARDI, ŞİMDİ İKİ BEDEN BÜYÜK GÖMLEK ALIYORLAR

“Daha önce nevresim bezinden giymiş oldukları gömlekleri değiştirdiniz. Ancak, şimdi aldıkları o fanilaları hep iki beden büyük alıyorlar.” sözleriyle konuşmasına devam eden Ağbaba “Niye? Çünkü yıkayınca iki beden otomatik olarak küçülüyor.” diyerek infaz koruma memurlarının ikinci sınıf memur muamelesi gördüğünü belirtti.

İNFAZ KORUMA MEMURLARI JANDARMA GİBİ GÖREV YAPIYOR AMA…

Bakan Ergin’e “Polis gibi, jandarma gibi görev yapıyorlar, onların da silahı var ama yıpranma hakları yok. Niye yok Sayın Bakan anlaşılır gibi değil.Niye vermiyorsunuz merak ediyoruz.” diyen Ağbaba, konuşmasına infaz koruma memurlarının sözlerini aktararak devam etti.

“JANDARMANIN SAHİBİ VAR, POLİSİN SAHİBİ VAR AMA BİZİM SAHİBİMİZ YOK”

Ağbaba, İnfaz koruma memurlarının “Kendi Bakanımız bile bize hâl⠑Gardiyan’ diyor. Bize sahip çıkan yok. Mahkûmlar bize düşman, aileler bize düşman, sistem bize düşman, Adalet Bakanlığı bizi duymuyor, herhâlde Bakanlık da bize düşman.” sözlerini Bakan’a aktardı.

İNFAZ KORUMA MEMURLARI EMEKLİ OLMAK İSTEMİYOR

“İnfaz koruma memurları, idari memurlar, cezaevinde çalışanların tamamı emekli olmak istemiyor. Siz biliyorsunuz niye emekli olmak istemiyorlar? Maaşları yarı yarıya iniyor. Örneğin, bir cezaevi müdürü 3.500 lira maaş alıyorsa emekli olduğu gün 1.700’e, 1.600’e düşüyor. İnfaz koruma memurları 1.800,1.900, 2 bin lira alıyorsa emekli oldukları gün 1.200’e, 1.300’e düşüyor. Tam net rakamları siz benden daha iyi biliyorsunuz. “ diyerek Bakan’a infaz koruma memurlarının özlük haklarının düzeltmesi gerektiğinibirkez daha hatırlattı.
haber93






Kırklareli E Tipi Cezaevinde Yangın
01.02.2012
Edinilen bilgiye göre, cezaevinde tek kişilik hücrede kalan H.D, henüz bilinmeyen bir nedenle koğuştaki eşyalarını ve yatağını yaktı. Kısa sürede büyüyen alevleri gören ceza infaz memurları yangına müdahale ederek söndürdü. Yangında dumandan etkilenen hükümlü H.D ile karşı koğuşta bulunan 10 kişi cezaevi ring araçlarıyla Kırklareli Devlet Hastanesine kaldırıldı.
http://www.siradisihaber.com/

Redhack Adalet Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı'nın internet sitelerini hackledi
27 Ekim 2012

Cezaevlerinde süren açlık grevlerine dikkat çeken Redhack, Adalet Bakanlığı'nın internet sitesini hackledi. Grup ayrıca kendilerine karşı bir siber ordu kuran Ulaştırma Bakanlığı'nın sitesini de hackledi.

Twitter'da "Ölüm değil çözüm istiyoruz" mesajıyla Adalet Bakanlığı'nın internet sitesini hackleyen Redhack, kendilerine karşı siber ordu kuran Ulaştırma Bakanlığı'nın sitesini de hacklediğini duyurdu.
(soL - Haber Merkezi)

Mustafa Balbay: Hedef taammüden beyin öldürmek
05 Mayıs 2011
cumhuri
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ağu 29, 2015 12:01 am    Mesaj konusu: Mustafa Balbay: Hedef taammüden beyin öldürmek Alıntıyla Cevap Gönder

"Artık kamera önünde işkence yapıyorlar; yargılamayı bırakın, soruşturmaya dahi gerek duyulmuyor"
02 Eylül 2017

"Rapor alıp suç duyurusunda bulunduk, cevap alamadık"


Bandırma 2 No'lu T Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan Süleyman Gültekin, kameraların önünde kendilerine işkence edildiğini ileri sürdü. Gültekin, sivil toplum örgütlerine gönderdiği mektubunda, "Rapor alıp suç duyurusunda bulunduk. Şu ana kadar cevap alamadık. İşkence zanlıları kameraların önünde işkence yapıyor. Yargılamayı bir yana bırakalım, soruşturmaya dahi gerek duyulmuyor" ifadesini kullandı.

Cumhuriyet'ten Hilal Köse'nin haberi şöyle:

‘Kamera önünde işkence yaptılar’

Bandırma 2 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalan Süleyman Gültekin, infaz koruma memurları tarafından darp edildiklerini yazdı. “Mahmut Demirel, Cemil Yeğin, Halil İdiz, Osman Bozkur ve ben, disiplin cezası nedeniyle İnfaz Hakimliği’ne götürülmek üzere koğuşlardan çıkarıldık. Arama bahanesiyle saldırıya uğradık. Ellerimi ters kelepçe yapıp yerde, tüm askerler öldürmek kastıyla tekmelediler. Diğer arkadaşlar da gardiyanlar tarafından darp edildi. Mahmut Demirel’in yırtılan kaşına dört dikiş atıldı. Rapor alıp suç duyurusunda bulunduk. Şu ana kadar cevap alamadık. İşkence zanlıları kameraların önünde işkence yapıyor. Yargılamayı bir yana bırakalım, soruşturmaya dahi gerek duyulmuyor.”

‘10 aydır hücrede tutuluyorum’

Niğde E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu Rozerin Kalkan, 10 aydır hücrede tutulduğunu belirterek, “Davam başlayalı bir ay oldu. Ne hücre cezam var ne de ağırlaştırılmış müebbet hapis aldım. Havalandırmaya yalnızca bir saat çıkabiliyorum. Tek haberleşme kaynağım Cumhuriyet gazetesiyken şu anda onu da alamıyorum. Görüşlerde ailem dışında kimseyle iletişimim yok” dedi.

‘Engelliyim, darp edildim’

Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nden mektup gönderen Mehmet Çakır, Giresun E Tipi Kapalı Cezaevi’nde günlük aktivitelerde yardıma muhtaç olduğuna dair rapor alacakken apar topar, işkenceyle Bandırma’ya sürgün edildiğini belirtti. Çakır, “Giresun Cezaevi’nden o kamera kayıtlarının istenmesini, sizlerin aracılığıyla dava açmak istiyorum. Engelli bir insanın nasıl yerlerde süründüğünü, nasıl darp edildiğini insanların da o kamera kayıtlarından izlemesini istiyorum. Buraya geldim geleli, yolun da etkisiyle ağzımdan kan gelmektedir. Ellerim ayaklarım tutmamaktadır. Bunun tek sorumlusu beni ölüme terk eden Giresun cezaevi yetkilileridir”

‘Kış bitti mont geldi’

Rize L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazan Rıdvan Yusufoğlu, mektubunda “Gönderdiğiniz mektubu maalesef alamadım. Disiplin kurulu hiçbir gerekçe belirtmeden mektuba el konulduğunu belirten tebligatta bulundu. İnfaz hakimliğine itirazda bulunacağım. Anayasa Mahkemesi’ne kadar gideceğim. En son size yazdığım mektuptan sonra izleme heyeti geldi. TBMM insan hakları komisyonunun talebiyle gelmişlerdi. Sorunlarımızı onlara da aktardım. Pek fazla değişen bir şey olmadı. Bizim için çok daha önemli temel sorunlarımızdan biri var. Tutuklu ve hükümlü sayısı 1500’e yakın ancak sağlık hizmeti yok. Bunun dışında daha önce sözünü ettiğim montumu alabildim. Kış bitti öylece alabildim” ifadelerini kullandı.

‘Çaremi kendim bulacağım’

Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsü Ayetullah Ay, tedavi olamamaktan şikâyetçi. Mektubunda, “Rahatsızlığım nedeniyle arkadaşlarım acile kaldırılmam için memurları çağırdılar. Israr sonucu beni alıp, bekleme odasına götürdüler. Bir saat sonra bir jandarma bir sağlıkçıyla geldi. Adeta sorguya çektiler. Bir saat sonra hastaneye götürüldüm. Ayaküstü doktorlar on saniyeyi geçmeyen bir diyalogtan sonra kolumdan bir tüp kan alındı. İki saat aynı bekleme odasında bekledim. İshal olduğum için tuvalete gitmem gerekiyordu. Uzman çavuş, lavabo birkaç adım ötemizde olduğu halde defalarca söylememe rağmen götürmedi. Sonra kan değerlerin temiz diye koğuşa götürdüler. Ertesi gün de hastane sevki acil yazılmadığı için polikliniğe götürülmedim. Benim sağlık sorunumla ilgili bir doktora danışmanızı rica ediyorum. Onlardan artık insaniyet beklemek beyhude. Kendi tedavimi kendim bulmak zorundayım. Hangi ilaçları kullansam, ne tür diyet uygulasam? Bağırsaklarımdan çok fazla kan geliyor” dedi. Kanamanın antibiyotik kullandıktan sonra başladığını ifade eden Ay, şöyle devam etti: “Karnımın solt alt tarafında derinde hissettiğim bir ağrı var. Elimde bastırdığımda bir yumru şeklinde sertlik hissediyorum... Hastaneye götürüp en azından bir serum vururlar kendime gelirim diye düşünüyordum... Gittiğime pişman oldum. Benim adıma hekime danışırsanız müteşekkir olurum...”

‘Fotoğrafa sınırlama geldi’

Trabzon E Tipi Kapalı Cezaevi’nden 7 siyasi mahpus, “Yıllardır basık, kirli, çoğu zaman üstteki hücrelerin lağım sularının damladığı sağlıksız gözlem odalarında tutuluyoruz. Normal koğuşlara geçme taleplerimiz reddediliyor. Dar ve kuyu gibi derin olan havalandırmalarımızın üstü tel kafeslerle kapatılmış olduğundan gökyüzünü bile olağan haliyle görebilme şansına sahip değiliz. Revire zamanında çıkarılmıyoruz. Hastane sevklerimiz çok geciktiriliyor. Siyasi kimliğimiz nedeniyle personelin tahrik edici tutumlarına maruz kalıyoruz. Tepki gösterince hücre cezası veriyorlar. Bir süredir arama adı altında odalarımıza sık sık baskın düzenleniyor. Kantinden aldığımız kalem, kağıt, kitap, dergi ve defter gibi malzemelerimize el konuluyor. Çıplak arama dayatılıyor. Karşı koyanların işkenceyle üzerleri çıkarılıyor. Dışardan kitap alamıyoruz. Cezaevi kütüphanesine muhtacız. Kütüphanenin niteliksiz olması bir yana haftada bir kitap alma hakkı da uygulanmıyor” diye yazdı. Bir süre önce el konulan radyolarının verilmediğini belirten mahpuslar, şöyle devam etti: “Mektuplarımız bazen verilmiyor. APS ile hızlı postaların verilmesi bile aylarca geciktiriliyor. İnfaz hakimliği bu uygulamayı kaldırdığı halde cezaevi idaresi keyfi olarak sürdürüyor. Teknik arızalar gerekçesiyle SEGBİS’le duruşmalara katılamadığımız için yargılanmamız da sağlıklı bir şekilde olmuyor. Üçten fazla kişiyle fotoğraf çektirilmemesi, tahammül edilemeyecek şekilde kötü kokan yemeklerin verilmesi gibi dayatmalarla yaşam şartlarımız sürekli zorlaştırılıyor.”

Tutukluyum ama tecritteyim

Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan Deniz Özdemir, tutuklu olduğu halde bir yıldır ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimine tabi tutulduğunu ifade ederek, tek kişilik hücrede tutulduğunu, sohbete ve ortak alana çıkarılmadığını ve hiçbir şekilde diğer mahpuslarla iletişime geçmesine izin verilmediğini anlattı. Özdemir, “Kaburgamda ve ayağımda kırıklar var. Düzenli tedavi edilmiyorum. 40 günlük açlık grevi yaptım ve sonrasında doktora çıkarılmadım” dedi. OHAL’le birlikte baskıların arttığını söyleyen Özdemir, aynı davadan tutuklu olanların aynı koridorda tutulduklarını, OHAL sonrası ise hapishanenin değişik yerlerine dağıtıldıklarını anlattı. Bir koridorda üç odanın bulunduğunu her odaya farklı davanın tutuklarının konulduğunu belirterek, “OHAL bahanesiyle anne, baba ve kardeşten başka kimseyle görüş yapamyıyoruz” diye yazdı.

‘Demirbaşları bile biz alıyoruz’

Maltepe 1 No’lu L Tipi Cezaevi’ndeki C-18 koğuşundan 14 mahpus, yaklaşık altı aydır bir arada olduklarını belirterek, çıplak arama dayatması,kitap gazete yasakları sıraladılar. Atölyelere çıkarılma hakkından yararlanamadıklarını belirterek, haftada bir saat spora çıkarıldıklarını belirttiler. Hastane sevklerinde kelepçeli muayene dayatılıyor. “Biz ailelerimizin yardımıyla ayakta duruyoruz. Koğuşta olması gereken demirbaşları ailelerimizin katkılarıyla temin ediyoruz. Örneğin, musluk, floresan, su tesisatları vb. Bozuk demirbaşların değiştirilmesi gerekirken değiştirilmemektedir. Değiştirildiği takdirde ise ücretleri bizlerden kesilmesi söz konusudur” dediler.

3 kişilik koğuşta altı kişi kalıyor

Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nden Zeynel Karabulut, cezaevindeki hak ihlallerini sıraladığı mektubunda, “Kemal Tufan’ın düzenli olarak tetkikleri yapılmalı. Hepatit B, bronşit, eklem romatizması var. Damarlarında iltihaplanma, yapılması gereken üç dişi olduğu söylenmiş. Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde diş hekiminden kelepçenin çıkarılmasını istemiş. Hekim ise kelepçe çıkarılırsa hiçbir işlem yapmayacağını söylemiş ve “Sen kelepçeli muayeneyi kabul etmediğin için biz de kelepçeyi açmadığımız için boş yere gidip gelme, stres yapıp moralini bozma, dayanabildiğin kadar dayan” diyerek kendince çözüm üretmiştir. Kalça kemiklerinde, dizlerinde, kasıklarındaki ağrıları nedeniyle çekilen MR sonucunu tüm girişimlerine rağmen alamamıştır. Resul Kocatürk, siroz teşhisiyle Ankara Numune’de tedavi görüyor. En son kolonoskopi için hastaneye götürülmüş, randevu saati geçtiği için cezaevine geri getirilmiş. Tetkik 3.5 ay sonraya ertelenmiş, ultrason randevusuna da götürülmemiştir” dedi. Karabulut, üç kişilik koğuşlarda 6 kişinin barındırıldığını belirterek, yeni düzenlemeye uygun ihtiyaçların karşılanmadığını da belirtti.

Kitabı kendi paranla al

Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden tutulan Halil Dağ, mektubunda “Odalarımızdaki tüm kitaplarımıza el konuldu. Dışardan kitap verilmiyor. 5 kitap sınırlaması var. Onları bitirince kantinden alabilirsiniz deniliyor. Sanki biz burda para kazanıyoruz. Bu sorunun çözümünü istiyoruz” dedi

T24
ETİKETLER
cezaevi işkence gardiyan bolu

"Açlık sürerken insan, elle tutulur bir adalete, ekmeğe, özgürlüğe daha aç daha sevdalı oluyor"
28 Temmuz 2017



Açlık grevinde 141 günü geride bırakan Nuriye Gülmen'den mektup geldi. Gülmen, sosyal medyada paylaşılan mektubunda geceleri "ölmüş mü?" denilerek kontrol edildiğini ve bu rahatsız edici uygulamanın son günlerinin işkencesi olduğunu belirtti.

Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre açlık grevinin 141'inci gününü geride bırakan Nuriye Gülmen’in sosyal medyada paylaşılan mektubunda şu ifadeler yer aldı:

“Açlık sürerken, insanın karnı bir önceki günden daha aç olmuyor ama bilinci, duyguları, düşünceleri ve tüm varlığıyla daha aç oluyor. Elle tutulur bir adalete, ekmeğe, özgürlüğe, daha aç daha sevdalı daha tutkun daha hasret oluyor” dedi.

Geceleri yapılan “ölmüş mü” kontrolleriyle uğraştığını aktaran Gülmen, bunun çok rahatsız edici bir uygulama ve son günlerinin işkencesi olduğunu belirtti.

Bağışıklık sistemi çöktüğü için enfeksiyon kapma riskinin çok yüksek olduğunu söyleyen Gülmen, “Ama benim sağlığım kimin umrunda. Herkes görevini yapıyor. Çünkü bakanlık talimatı var” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet, Evrensel, Hürriyet ve Özgürlükçü Demokrasi gazetelerini takip etmeye çalıştığını ve okuduğu her şeyde kendine bir direniş payı çıkardığını söyleyen Gülmen, “Direnmeliyiz. Hiçbir şey için değilse bile insan onuru için direnmeli” dedi.

Savcı ayakta ifade istedi

Tutuklu Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’ya destek vermek için pazar günü yapılan eylemde gözaltına alınan ve aralarında avukatların da bulunduğu 15 kişiden 8’i geçen dört günün ardından savcılığa çıkarıldı. İfade sırasında savcının avukat Ebru Timtik’e “Ayakta ifade ver” dediği, Timtik’in de “Cunta döneminde mi yaşıyoruz?” yanıtını vermesi üzerine ifadesinin alınmadığı söylendi. Savcılık sorgularının ardından 3’ü avukat 8 kişi serbest bırakıldı.

Nuriye ve Semih'in sesine ses olalım

Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) ve Sosyalist Dayanışma Platformu (Sodap ), İstanbul İHD şubesinde yaptığı basın açıklamasında Silivri Cezavinde tutuklu bulunan üç üyelerinin Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yla dayanışma amacıyla üç günlük açlık grevi yaptıklarını açıkladı.

ETİKETLER
nuriye gülmen haber açlık grevi mektup ölmüş mü işkence
T24


Mustafa Balbay: Hedef taammüden beyin öldürmek
05 Mayıs 2011
cumhuriyet gazetesinin Silivri Cezaevi'ndeki yazarı Mustafa Balbay yazdı

Başbakan’a Mektup-4

(..)

Sayın Başbakan,

İstanbul çılgınlığınızı açıkladığınız hafta hücrem hareketliydi.

Cezaevinde soğuk su 4 bölüm halinde günde 6 saat akıyor. Sıcak su 2 bölüm halinde haftada 4 saat.

Hücrenin küçük olmasından şöyle bir iyimserlik ürettim:

Bir saatte her tarafı temizliyorsunuz!

Hücre ve havalandırma çıkışı dahil.

Artık yeni tamir-yıkma-sökme-takma ekibinin gelmeyeceğini düşünüp iyi bir temizlik yaptım. Ertesi gün öğleden sonra demir kapı şangırdadı; bir teknik eleman, bir işçi girdi. Gözetleme kamerasının yeri iyi değilmiş, ters yöne takacaklarmış.

Ellerinde matkap; sök duvar, del duvar 2 saatte her taraf yine toz oldu. Sürgün edildiğimiz 28 Şubat’tan bu yana 36. tamiratı da böylece tamamladık.

Sayın Başbakan,

Önceki mektubumda, ziyaret kısıtlamalarına değinip, sizin cezaevi günlerinizi anımsatmıştım.

Bu mektupta da 36. tamiratın ardından sizin koğuşunuz nasıl hazırlanmıştı, onu anımsatacağım.

Kaynak, yine sizin çevrenizden Hüseyin Besli ve Ömer Özbay’ın “Bir Liderin Doğuşu” kitabı.

Olağanüstü bir başarıyla sizinle aynı cezaevinde, aynı koğuşta kalması sağlanan Hasan Yeşildağ’ın anlatımı da çok insanca.

O bölümden bir kesit:

“Hasan Yeşildağ, Tayyip Bey’le kalacağı Pınarhisar Cezaevi’ne önceden gider gezer. Yapılacak işlerin listesini çıkartır. Yönetimden gerekli izinler alınır. Tahsis edilen koğuşu temizletir. Duvarlara kâğıt kaplatır. Zemine boydan boya halı döşetir. Elektrik ve sıhhi tesisat yenilenir. Sıcak su için şofben taktırır. Kapıları boyatır, ilave sürgü yaptırır. Çatıya manyetik bariyerler, bahçeye elektronik sensörler yerleştirir... Derin donduruculu büyük boy buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi, toplantı ve çalışma masaları, deri koltuklar, oturma grupları, büyük ekran televizyonla kalacakları koğuşu sıkıcılıktan uzak yaşam ve çalışma alanına dönüştürürler... Hasan Yeşildağ, Reis’ten üç gün önce Pınarhisar Cezaevi’ne teslim olduğunda mahkûmlar ve gardiyanlar tarafından krallar gibi karşılanır. TC Pınarhisar Kapalı Ceza ve Tevfikevi mahzun ve utangaç bir çocuk gibi tarihi misafirini beklemektedir...”

***

Sayın Başbakan,

Damdan düşenin halini damdan düşen anlar demişler, siz bunu başka türlü anlamışsınız. Damdan düşünce yaralı kalınacağını bildiğiniz için bizi gökdelenden atmanın yollarını arıyorsunuz.

Siz koğuş ekibi seçmişsiniz...

Biz yalnız...

Size duvardan duvara halı...

Bize beton karo...

36. tamirattan 2 gün sonra Silivri Ceza İnfaz ve Tutukevi Kurumları İzleme Heyeti geldi. Mustafa Özkurt başkanlığındaki 3 kişilik heyeti hücrede oturtabilecek durumda olmadığım için havalandırmaya aldım. İlk şunu söylediler:

“Daha önce geldiğimizde üç kişilik tecritteyiz diyordunuz, şimdi teksiniz...”

Dar zamanda olup bitenleri anlattım.

Yalnızlıkla birleşen acı, sert kaya gibidir. Çarptınız mı, fena. Tutunup üstüne çıkarsanız, yaşam zemininizi sağlamlaştırır. Ama bunu başaramayanlar var. Buna ilişkin gözlemlerimi isim vererek heyete aktardım.

O komşularıma bakınca hedefin şu olduğunu düşünüyorum:

Taammüden beyin öldürmek!

Kaygılarımla...

Muhalifgazete

Çek mahkûmu yakınlarından cezaevi önünde eylem

Borçları yüzünden cezaevinde yatan mahkumların yakınları, Çek Yasası'nın çıkmasına engel oldukları gerekçesiyle bankaları protesto etmek için Metris Cezaevi önünde buluştu. Çek Mağdurları Birleşim Başkanı Burhan İşcan, "Bugün buraya, Çek Yasası'nın çıkmasına engel olan bankaları protesto etmeye geldik. Bankalar Meclis'in çıkardığı kanunu tanımamıştır. Meclis üzerinde üstünlük kurduklarını iddia etmektedirler. Şu an bin çek mağduru hapiste yatmakta. Bunların aileleri bölünmüş, parçalanmıştır" dedi. 14.07.2009 İSTANBUL netgazete

56 bin 812 tutuklu
Şamil TAYYAR
11 Ekim 2010

12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki bir gecekonduda başlayan Ergenekon sürecinde tam 40 ayı, başka bir ifadeyle 3 yıl 4 ayı geride bıraktık. Balyoz ve Erzincan’daki davayı da eklersek birbiriyle ilintili veya benzer içerikte 9 ayrı iddianame tanzim edildi. Ayrıca devam eden soruşturmalar var.

Yurt içinde ve yurt dışında Ergenekon sürecine yönelik eleştirilerin başında, tutukluluk süresi geliyor. Bugün bu mevzuu biraz açmak istiyorum. Aradan geçen 40 ay böyle bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Önce şu tespiti yapmalıyım. İlk günlerde “iddianamenin geciktiği” serzenişi vardı, bu yakarış zamanla “tutukluluk süresi” üzerinde yoğunlaştı. Buradaki temel kaygı, hukuki değil dava üzerinde psikolojik baskı kurmaktır. Bir nevi, kuşatma halidir.

Zira, uzun tutukluluk süresi, istisnai durumlar hariç hantal yargı sisteminin doğal sonucudur. Böyle bir tabloda, yılların stokladığı siyasi tasarrufların yanı sıra önüne gelen her dosyayı davaya dönüştüren, davaları gereksiz şekilde uzatan yargıçların da sorumluluğu vardır.

Niyetim, burada suçlu aramak değildir. Sorunun Ergenekon süreciyle hortlamadığını, yargının kronik sorunu olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Şükür ki, Ergenekon’daki kimi “Beyaz Türkler” sayesinde yargının bu kötürüm hali sorgulanır oldu.

Bu da Ergenekon’un bir hayırlı kazanımıdır.

Çifte standart

30 Eylül 2010 itibariyle cezaevlerinde toplam 120 bin 360 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Bunların 56 bin 812’i tutuklu. Tutuklular ikiye ayrılıyor. 35 bin 843 kişi hakkında henüz mahkeme kararı verilmemiş, 20 bin 969 kişi hakkında yerel mahkemede hüküm verilmiş ancak dosyaları Yargıtay’da.

Cezaevindeki her iki kişiden birinin tutuklu olduğu bir ülkede gerçek adaletten söz edilebilir mi? Elbette hayır. Ne var ki, Türkiye’nin bu kanayan yarası, Ergenekon sayesinde pansumana tabi tutuldu. Hep şöhretli isimleri andık ama 12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki baskınla gözaltına alınan, daha sonra tutuklanan ve hala cezaevinde bulunan Mehmet Demirtaş’ı hatırlayan var mı?

Bombaların bulunduğu evin sahibi olan Demirtaş, tam 40 aydır içeride. Bombaların sahibi olduğu iddia edilen emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın Kilis’teki erlerinden biridir. Şu anda cezaevinde en uzun süreli tutuklu bulunan sanıktır. Tüm sanıklara isnat edilen suçlar kategorik olarak ayrılsa alt sıralara düşer ama hala içeridedir.

Demirtaş ve onun gibilerin yargılandığı bir dava olsa, tutukluluk süresi, hiç kimsenin, daha doğrusu elit bürokrasi ve yandaşlarının dikkatini çekmezdi. Bakın, 56 bini aşkın tutuklu varken hangisinin sorunu medyaya malzeme oldu, hangi yargı derneği ayağa kalktı, hangi siyasetçi demeç verdi?

Elbette bu çifte standart, bu sorunu görmezlikten gelinmesine gerekçe oluşturamaz. Türkiye, bu kanayan yarasına çare bulmalıdır.

İstisnai olmalı

CMK’nın 102. maddesine göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen işlerde tutukluluk süresi 1 yılla sınırlıdır, mahkeme en çok 6 ay uzatabiliyor. Dolayısıyla tutukluluk süresi 1,5 yılı geçmiyor. Ağır ceza mahkemesinde görülen davalarda ise tutukluluk süresi en fazla 2 yıl, uzatma süresi ise 3 yıldır. Böylece ağır cezada tutukluluk süresi 5 yıla çıkarılabiliyor.

Bu düzenleme 17 Aralık 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan CMK içinde yer aldı ama 31 Aralık 2010’da yürürlüğe giriyor. Altını çizmekte yarar var, bu hüküm yanlış yorumlanıyor, yılsonunda 2-3 yıldır tutuklu bulunanların resen tahliye olacakları söyleniyor ama doğru değildir. Yukarıda belirttiğim gibi, tutukluluk süresi 5 yıla kadar uzatılabiliyor. 5 yıldır içeride bulunan Ergenekon sanığı yoktur.

Tabi bu hüküm, istisnai durumlar için geçerlidir. Yasama ne tür kanun çıkarırsa çıkarsın asıl top hükümleri uygulayan yargıdadır. O nedenle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül’ün şu sözlerini çok önemsiyorum: “Yargıçlarımız AİHM kararlarında ortaya konan kriterlere uydukları oranda ülkemizde tutuklamayla ilgili bu tür iddialar, tümüyle ortadan kalkmasa bile çok büyük oranda azalabilecektir.”

Haklıdır.

Tutukluluk süresi, adil yargılanma hakkının ihlaline dönüştürülmemelidir. 5 yılda karara bağlanamayacak bir davada sanıkları 5 yıl boyunca tutuklu bulundurmak adalet olmaz. Bu temel prensip, sadece Ergenekon sanıkları için değil cezaevlerindeki 56 bin 812 tutuklu için geçerli olmalıdır.

Üstün hukuk

Tahliye kararları ise statüye, üniformaya, postala, cüzdana, telefona göre şekillendirilmemelidir. İsnat edilen suçlar bakımından daha yukarıda olduğu halde General Çetin Doğan’ın serbestçe dolaştığı ve Prof. Dr. Mahmet Haberal’ın cezaevine bile konamadığı bir atmosferde; hakkındaki suçlama sadece Oktay Yıldırım’a ait olduğu iddia edilen bombaları evinde saklamak olan Mehmet Demirtaş’ı 40 ay içeride tutarsanız adalet duygusu incinir.

Buna “hukukun üstünlüğü” denmez, “üstünlerin hukuku” denir.

Kimlerin yararlanacağına bakmaksızın, yargı bu sorunu kendi içinde çözemiyorsa, siyaset kurumu sürece müdahale etmeli, 56 bin 812 tutuklunun hukukunu mercek altına almalı ve gerekiyorsa kanun çıkarmalıdır.

Bu arada yargı kendi iç hesaplaşmasını yapmalıdır. “Beni kuşatıyorlar” safsatasından kurtulup içindeki zehri kusmalıdır.

Çünkü canavar içinde...

Kendini asan çocuk tutuklu 'rapor'u
Mehtap KAYAOĞLU

Yaşı 15… Kim bilir hangi nedenle girdi oraya!
Sebebi ne olursa olsun; alındığı/ kapatıldığı / tutuklu bulundurulduğu/ cezasını çekmek üzere demir parmaklıklar ardına konulduğu yer; kendisini gözden geçirmesi, suçu üzerine düşünmesi ve hatta içinde sanatın edebiyatın, insan ilişkilerinin de bulunduğu iyi bir eğitimden geçerek, topluma faydalı olmasına olanak sağlayacak bir sistem şeklinde organize edilseydi, yine de “suçlu” ama “çocuk” olan canına kıyabilir miydi acaba?

“Başmemur bu dilekçeye binaen kendisi ile öngörüşme yapmış, Kudret Koçaklı bu görüşmede üç kişilik görüş hakkı ile ilgili görüşmek istediğini beyan etmiştir. Bu sorunun basit ve izah edilebilir nitelikte olması ve sorumlu başmemurluk düzeyini aşan konular olmaması nedeni ile görüştürülmesine gerek olmadığı kanaati sorumlu başmemurlukta oluştuğundan müdür ile görüştürülmemiştir.” (Haber detayı için bakınız http://www.haber7.com/haber/20101024/Kendini-asan-cocuk-tutuklunun-raporu.php)

Resmi rapor bu! Ama gayri resmi rapor bu değil!

Gayri resmi rapor şu:

Bu ülke insanlarının cahilce yaklaşımları, eğitim konusundaki ciddi hataları neticesinde gençler –maalesef- zayi olmaktadır. Çocuk kalpleri ve büyümüş bedenleri içindeki olgunlaşmamış ruhları, kendi seçim ve tercihleri dışında, ailevi/sosyal ve devletin eğitim politikalarındaki zafiyetlerden dolayı zarar görmektedir.

Başlarına gelen olumsuzlukların bedelini, çocuk yaşlarında işledikleri suçlarla yine kendileri ödemek zorunda kalmaktadırlar.

“Suçlu çocuk yoktur! Eğitim hataları nedeniyle, suç işlemek zorunda kalarak, günah keçisi haline gelmiş çocuklar vardır!” ilkesinin unutulduğu diyarlarda, vatandaşlık haklarını bilmediği gibi, tutuklu olma haklarını da bilmeyerek, üstesinden gelemediği durumu kendi canına kıyarak noktalamaya çalışan gençler vardır. Hatta bu gençler artık yoktur! Çünkü ulaşabildikleri en kolay yoldan, kendi küçük kıyametlerine doğru yol almışlardır bile!

Onları “suç” kavramıyla tanıştırmayan anne/babaları, kötü örnek olmayan sosyal çevreleri, geleceklerini doğru bir şekilde yönlendirmelerine yardım edecek sosyal devlet politikaları olsaydı ölmek zorunda kalmayacaklardı!

Mehtap Kayaoğlu’nun raporuna gelince:

Bu tür haberleri duyunca fena halde sinirim bozuluyor benim. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor… Ve gözlerimi kapattığımda o çocukların her şeye rağmen melek olarak yaşadıklarına inanmaya çalışıyorum.

Melek(!) gibi yaşatmayı beceremiyorsak, hiç olmazsa melek gibi ölüler olduklarına inanmak istiyorum sanırım.

Mehtap KAYAOĞLU (Dn.Psikolog&Psikoterapist)
mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv
haber7

Mahpushanelere güneş doğmuyor
SIRRI SÜREYYA ÖNDER
25/02/2011

Adalet Bakanı'na bir önerim var: Gelin, en insani bulduğunuz bir F tipi cezaevinde, sadece bir hafta, birlikte kalalım.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bir mektup eşliğinde 3 adet broşür göndermiş.
Muhtemelen tüm köşe yazarlarına da gönderilmiş olmalı.
Mektuptan bir bölüm şöyle:
“Kamuoyuna yansıyan kimi tartışmalar izlendiğinde, güven veren bir yargılama sistemi amacıyla yapılan reform çalışmalarının, kamuoyuna aktarılması konusunda, kimi eksiklerin olduğu gözlenmektedir. Bu bilgi eksikliğini gidermek amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanmış olan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’,‘Adalet Bakanlığı Stratejik Planı’na ilişkin iki belgeyi ve bu belgelerin özetini, bu kapsamda yapılanları ve yapılacakları içeren ‘Yargı Reformunun Neresindeyiz?’ broşürünü sizlerle paylaşmak istedim”.
Ahir ömrümde, devlet benimle ilk defa belgelerini paylaşıyor. Adalet sistemiyle hep ceza paylaşmış, bu paylaşmadan da hep zararlı çıkmış birisi olarak hislenmedim dersem yalan olur.

Adalet Bakanı’na cevabımdır
Sayın Bakan,
Masamın üzeri, ülkenin neredeyse tüm mahpushanelerinden gelen mektuplarla dolu.
İstisnasız tümü, hükümlü ve tutuklulara yapılan ‘hak gaspları’yla alakalı.
Öncelikle, F tipi olarak adlandırılan, şimdilerde ‘kampüs’ gibi saçma sapan bir isme evrilerek alfabenin tüm harfleriyle çeşitlendirilen cezaevlerinizin tümünü gayri insani bulduğumu bilmenizi isterim.
Bu benim ideolojik, sübjektif bir değerlendirmem değildir. Temel ölçüm ‘Evrensel İnsan Hakları’ ve kabul edilmiş uluslararası standartlardır.
Başlarına fazladan bir iş gelmeyeceğini bilsem, bu mektupların tümünü size göndermek isterdim.
Şaka yapmıyorum, tam şu anda 3 mektup daha geldi. Tekirdağ F Tipi’nden Nedim Öztürk, Bakırköy kapalıdan Aysun Akdağ, Kandıra F Tipi’nden Hüsamettin Yavuz göndermişler.
Sadece isimlerini yazsam, haftanın 7 günü yetmez.
Sayın Bakan,
Broşürlerinizi okudum. İçerik olarak yetersiz, baskı kalitesi olarak fuzuli bir israf...
İlgililere söyleyiniz; bu, mesela sadece Başbakan’a sunulabilir. Çünkü pahalı ve gereksiz bir fiyakadan ibaret olan bu çalışma, sadece satır başları ve özetlerden ibaret. Madem kamuoyu yaratmaya ve ‘bilgi eksikliğini’ gidermeye çalışıyorsunuz, bu yetmez, olmamış! Cezaevlerinden gelen tek bir mektup bile sizinkinden daha açıklayıcı. Şunu unutmayın: İyi reklam, kötü malı tez batırır!
Sayın Bakan, size bir teklifim var.
Nasıl ki Enerji Bakanı kömür madenlerini ziyaret edip, ocaklara iniyor. Nasıl ki Milli Eğitim Bakanı, “O dilini kopartırım senin” tehditlerinden fırsat kaldığında okulları ziyaret edip, sınıflara giriyor. Gelin siz ve ben, en insani bulduğunuz bir F tipi cezaevinde, sadece bir hafta, birlikte kalalım. Medyadan istediğiniz insanları da davet edelim. İnsan hakları temsilcilerinden de bir iki kişi alalım. Dünyanın en iyi PR çalışması olur. Bu kadar fuzuli katalog ve posta masrafından da kurtulursunuz.
Böyle bir ‘tetkik ve inceleme’ gezisine varsanız, ben dengimi şimdiden hazırlayayım.
Kıdemli bir mahpus olarak size mihmandarlık etmekten büyük onur duyacağımı bilmenizi isterim.
Tek bir şartım var: Diğer mahkûmlara nasıl davranılıyorsa bize de öyle davranacaklar.
Diyelim ki size kıymadılar; o zaman da size nasıl davranılıyorsa diğer mahkûmlara, aynı şekilde davranacaklar. “Uzun ve soğuk gecelerde ne yaparız? İnsani her şey yasak” diye dert etmeyin.
Ben size ‘hayata dönüş’ operasyonlarını anlatırım. Açlık grevi denemeleri bile yaparız, çağımız empati çağı değil mi? Bu tetkik ve inceleme gezisinin sonunda, iki şey olacaktır.
Birincisi, oradan çıkınca, insan hakkı, protokol, seçim kaygısı vb demeden birkaç tosunu şamarlamak isteyeceksiniz.
İkincisi, istifa etmek isteyeceksiniz...
Düzeltemezsiniz çünkü... Sizi aşan bir ABD projesidir cezaevleri çünkü.
Haa bir de ‘yargı faaliyetleri’ meselesi var broşürde.
Eh onu da Cemil Çiçek’le konuşun. O benden iyi bilir.
Şimdiden hayırlı tahliyeler.
Mühim not: Umarım, beni tek göndermezsiniz!
Radikal

Kartal Cezaevi’nde Yangın
09.04.2011
Mutfak bölümünde çıkan yangına mutfak tüpünün neden olduğu sanılıyor. Olayda öyen ya da yaralanan olmadı.

İstanbul’da Kartal Cezaevi’nin kantin bölümünde yangın çıktı. Mutfak tüpünden çıktığı tahmin edilen yangın itfaiye ekipleri tarafından söndürüldü. İlk belirlemelere göre, olayda ölen ya da yaralanan olmadı. TRT

ÇEBER'İ ÖLDÜREN POLİSLER SUÇSUZMUŞ!
22 Şubat 2010
Engin Çeber'in cezaevinde işkenceden ölümüyle ilgili polis memurları hakkındaki idari soruşturma tamamlandı. Hazırlanan rapora göre; cezaya gerek yok, ancak polisler eğitilmeli.
Engin Çeber ve arkadaşlarına işkence yapmaktan haklarında dava açılan polis memurlarıyla ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı rapor tamamlandı.

İdari raporda, soruşturmada adı geçen ve ifadeleri alınan 33 polis memuru hakkında "Ceza verilmesine gerek yok" deniyor. Ama "eğitimin gerekliliği" üzerinde duruluyor.

Sözkonusu polis memurları, gözaltındakilere fiziki müdahale, kelepçe takma-çıkarma, sakinleştirme ve öfke kontrölü gibi konularda eğitim alacak.

ZORLA GETİRİLECEKLER

Engin Çeber'in Metris Cezaevi'nde işkenceden ölümü ile ilgili adli süreç ise devam ediyor.

Bugünkü duruşmaya tutuklu sanıklar Murat Çise, Nihat Kızılkaya, Sami Ergazi, Fuat Karaosmanoğlu, Selahattin Apaydın ve Yavuz Uzun ile bazı tutuksuz sanıklar katıldı.

Mahkeme heyeti, müdahil avukatlarına süre verilmesine ve suçun niteliği göz önüne alarak tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına hükmetti.

Duruşmaya gelmeyen tanıklar hakkında ''zorla getirme müzekkeresi'' çıkarılmasına karar veren mahkeme, duruşmayı erteledi.

ÇEBER İÇİN ADLİYEDEYDİLER

Duruşmanın yapıldığı Bakırköy Adliyesi önünde toplanan bir grup, ellerindeki dövizleri açıp slogan attı.

Basın açıklaması yapan grup duruşma sonuna kadar adliye önünde bekledi.

Grup, Çeber ailesinin avukatının duruşma sonrası yaptığı açıklamanın ardından dağıldı.

HEM KARAKOLDA HEM CEZAEVİNDE DAYAK

Engin Çeber, Sarıyer'de 28 Eylül 2008 tarihinde dergi dağıtırken arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alınmıştı.

Emniyet Müdürlüğü’nde tutulan Çeber, burada dayak yemişti. Çeber, daha sonra tutuklanarak Metris Cezaevi’ne konuldu.

Burada kendisine gardiyanlar tarafından işkence yapılan Engin Çeber, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti.

Olayla ilgili olarak 39 infaz koruma memuru, 3 cezaevi müdürü, 13 polis, 4 jandarma ile bir doktor hakkında dava açılmıştı.

Sanıkların, ''işkence'', ''kötü muamele'', ''kasten yaralama'', ''görevi kötüye kullanmak'', ''görevi ihmal'' ve ''kamu görevlisinin suçu bildirmemesi'' suçlarından cezalandırılmaları isteniyor.
Ntv

Şanlıurfa Cezaevinde Gergin Satler
23 Temmuz 2010
Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan, cezaevindeki gerginlikle ilgili olarak, “İsyan anlamında bir olay yok. Tutuşturulan yatak söndürüldükten sonra mahkumlar başka koğuşlara alınarak normale dönülmüştür” dedi

Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan, cezaevindeki gerginlikle ilgili olarak, “İsyan anlamında bir olay yok. Tutuşturulan yatak söndürüldükten sonra mahkumlar başka koğuşlara alınarak normale dönülmüştür” dedi. Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan, cezaevindeki gerginlikle ilgili olarak, “İsyan anlamında bir olay söz konusu değildir. Tutuşturulan yatak söndürüldükten sonra mahkumlar başka koğuşlara alınarak normale dönülmüştür” dedi.

CEZAEVİNDE GERGİN SAATLER
Şanlıurfa E Tipi Cezaevi’nde dün PKK'lı hükümlü 21 yaşındaki Erkan Gümüştaş’ın kendisini yakma girişiminde yaralanmasının ardından, bugün de cezaevinde bir grup tutuklu ve hükümlü, yangın çıkarıp isyan girişiminde bulundu. Yangın itfaiyenin müdahalesi ile kısa sürede söndürüldü. BDP Mardin Milletvekili Emine Ayna'nın cezaevine girmek istemesi sırasında partililer ile polisler arasında arbede çıktı. Yaklaşık 2 saat süren eylem, görüşmelerin ardından sona erdi.

KENDİSİNİ YAKMAK İSTEDİ
Şanlıurfa E Tipi Cezaevi'nde dün akşam saatlerinde adli tutukluların kaldığı koğuşta PKK'dan hükümlü Erkan Gönültaş kendisini yakma girişiminde bulundu. Adli suçtan hükümlü Müslüm Kaya da kendisine yardımda bulundu. Olay sırasında yaralanan Erkan Gönültaş, hastaneye kaldırılırken, Müslüm Kaya da tek kişilik müşahade koğuşuna alındı.

Müslüm Kaya'nın tek kişilik koğuşa alınmasına tepki gösteren siyasi suçluların kaldığı C- 15 koğuşundaki tutuklu ve hükümlüler, saat 16.00 sıralarında battaniye ve yatakları ateşe vererek isyan girişiminde bulundu. Jandarmanın koğuşlarda arama yapmasına da izin vermeyen 16 tutuklu ve hükümlü, bir süre havalandırmaya çıkarak slogan attı. Cezaevinde yükselen dumanlar üzerine itfaiye ve ambulanslar sevk edildi.

Yaklaşık 1100 tutuklu ve hükümlünün bulunduğu cezaevinde, diğer koğuşlarda kalanlar da slogan atarak bu eyleme destek verdi.

EMİNE AYNA KAPIYI YUMRUKLADI
Olayın duyulması üzerine kısa sürede tutuklu ve hükümlü yakınları ile bir grup BDP’li cezaevi önüne geldi. Aralarında BDP Mardin Milletvekili Emine Ayna ile BDP İl Başkanı İbrahim Ayhan’ın bulunduğu grup cezaevinde çıkan olaylar hakkında bilgi almak amacıyla içeriye girmek istedi. Bir süre cezaevi kapısını yumruklayarak “Ben milletvekiliyim beni içeriye alın” diyen Emine Ayna'nın cezaevi yönetimi tarafından içeriye alınmaması üzerine gerginlik tırmandı. Polis ile Emine Ayna arasında yaşanan gerginlik sırasında, araya giren partililere polis copla müdahale etti. Araya parti yöneticileri ve polis müdürlerinin girmesi üzerine olay büyümeden sona erdi. Ardından Ayna, cezaevi yönetimi tarafından içeriye alınarak kendisine avukat eşliğinde bilgi verildi. aktifhaber

15 yaşındaki gaspçı, cezaevinde canına kıydı
Hastane önüne gelen 15 yaşındaki gaspçının yakınları sinir krizleri geçirdi.
Zonguldak'ın Beycuma beldesindeki M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda, gasp hükümlüsü K.K. (15), mahkumlar tarafından avluda bulunan basketbol potasının demirine iple asılı bulundu. 15.08.2010 ZONGULDAK netgazete

15'lik çocuk hapiste öldü, Romanlar ayaklandı
Zonguldak'ta, cezaevinde intihar ettiği iddia edilen 15 yaşındaki gencin yakınları, izinsiz yürüyüş yaptı. Valilik binasına yürüyen Roman vatandaşları polis durdurdu. Polisle tartışan Roman vatandaşlar, ikna edilmeye çalışıldı. Zonguldak Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Güney de olay yerine gelerek tarafları sakinleştirmeye çalıştı. 16.08.2010 ZONGULDAK netgazete

9 Eylül 2010 Perşembe 23:00
Karabük'te bulunan yarı açık cezaevinden iki mahkum firar etti

Edinilen bilgiye göre, Karabük'ün Eskipazar ilçesinde bulunan yarı açık cezaevinde yatmakta olan Çetin Caner (31) ve Ramazan Oltuoğlu (36) isimli iki mahkum öğlen saatlerinde firar etti. Firar eden mahkumların yakalanması için polis ve jandarma ekipleri geniş çaplı çalışma başlattı. haber10

GARDİYANDAN İHBAR MEKTUBU
21 Eylül 2009
Tuhaflıkların yaşandığı Albay Temizöz'ün yargılandığı faili meçhul davasında gardiyandan savcıya şok bir ihbar mektubu geldi...

[Gardiyandan ihbar mektubu] Temizöz'ü kurtarmak için cezaevinde kirli oyunlar oynanıyor

Kayseri Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz'ün de yargılandığı Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki faili meçhuller davasının dosyasına giren bir ihbar mektubu çarpıcı iddialar içeriyor.

Midyat Cezaevi'nde çalışan bir gardiyanın Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na gönderdiği mektupta, davanın tanıklarından Mehmet Nuri Binzet'in uğradığı baskılar anlatılıyor. Binzet'in ifadesini değiştirmesi için neler yapıldığı, ayrıntılarıyla dile getiriliyor. Mektubuna, Mardin-Midyat Cezaevi'nde çalıştığını belirterek başlayan gardiyan, savcıya şu bilgileri veriyor: "Sizin çalışmalarınızın altını oymak için bazı kirli oyunlar oynanıyor. Cemal Temizöz Albay'ı cezaevinden çıkarmak için Midyat Cezaevi'nde yatan Mehmet Nuri Binzet'e ifadesini değiştirmesi için değişik tekliflerde bulunuluyor."

Tanıklara yönelik baskılar bilirkişi raporlarında da yer alıyor. Tanıklardan Mehmet Nuri Binzet'in beyanını değiştirmesine karşılık olarak rüşvet teklifinde bulunulup tehdit edildiğine ilişkin raporlar dava dosyasına eklenmişti. Alınan bilgilere göre Binzet'in 30 Haziran 2009'da Abdulhamit isimli bir şahısla yaptığı görüşme söz konusu tehdidi açık bir şekilde ortaya koyuyor. Binzet, telefondaki şahsa, "Git evinde otur onlara de ki onlardan korkmuyorum. Ellerinden ne geliyorsa yapsınlar." diyor.

lbay Cemal Temizöz ve korucubaşı Kamil Atağ'ın tutuklu yargılandığı davada tanıklar, aldıkları tehditler doğrultusunda ifadelerini bir bir geri çekiyor. Dosya kapsamında ifade veren iki gizli tanık da daha sonra kimliklerini açıklayarak ifadelerini geri aldıklarını söyledi. Her iki tanık da duruşma salonundaki savunmalarında daha önceki ifadeleri savcının tehdit ve baskıları sonucunda verdikleri, içeriğini bilmedikleri evraklara imza attıklarını iddia etti. Ancak alınan bilgilere göre tanıkların bu iddiaları gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü her iki gizli tanığın verdiği ifadelerin görüntü ve ses kayıtları bulunuyor. Hukukçulardan alınan bilgilere göre gizli tanıkların kimliklerini duruşma salonunda açıklayıp, ifadelerini geri aldıklarını söylemeleri de bir anlam ifade etmiyor. Çünkü kanuna göre gizli tanıkların özel oturumda kapalı olarak mahkeme heyeti tarafından dinlenmeleri gerekiyor. Gizli tanıklar, mevcut dosya kapsamında suçladıkları diğer sanıklarla birlikte yargılandıkları için, uğradıkları baskı ve tehditlerden dolayı ifadelerini geri almak zorunda kalabilir.

USUL HATASI YAPILIYOR

Diyarbakır'da görülen davada gizli tanıkların durumu, tanık koruma programındaki tüm aksaklık ve çarpıklığı gözler önüne seriyor. Tanıkların korunmasına ilişkin hiçbir işlem yapılmış değil. Her iki gizli tanık da aynı zamanda sanık durumunda. Üstelik, dosya kapsamındaki her iki gizli tanık, diğer sanıklarla birlikte aynı araçla duruşmalara getirilip götürülüyor. Duruşmada diğer sanıklarla yan yana oturtuluyor. Savunmalarını diğer sanıklarla yapıyor. Gizli tanıkların avukatları ile diğer sanıkların avukatları da aynı isimler. Önceki günkü duruşmada savunma veren PKK itirafçısı Fırat Altın kod isimli Abdülhakim Güven, kendilerinin korunmasına ilişkin savcılık kaynaklarınca verilen hiçbir sözün tutulmadığından şikâyet etti.

AÇIK TANIK, BAŞKA CEZAEVİNE NAKLEDİLDİ

Davanın açık tanığı Mehmet Nuri Binzet ise başka bir suçtan hükümlü yattığı Midyat Cezaevi'nden savcılığa ifadelerini geri aldığına dair dilekçe verdi. Ancak tanık Biznet, ağustos ayında avukatları aracılığıyla gönderdiği yazılı açıklamada söz konusu dilekçenin kendisine zorla imzalatıldığını ve ifadelerini geri almadığını açıkladı. Bu açıklamadan sonra ilginç bir olay yaşandı. Tanık Mehmet Nuri Binzet, bu açıklamasından kısa süre sonra Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevi'ne nakledildi.

TEHDİT TELEFONLARI DAVA DOSYASINDA

Bu arada, tanıklara yönelik baskılar bilirkişi raporu ile de tescillendi. Mehmet Nuri Binzet'in beyanını değiştirmesine karşılık olarak rüşvet teklifinde bulunulup tehdit edildiğine ilişkin ses kayıtları ve bilirkişi raporu üç gün önceki duruşmada savcının talebi üzerine dava dosyasına eklendi. Buna göre, Tanık Binzet'in 30 Haziran 2009 yılında Abdulhamit isimli bir kişi ile yaptığı görüşmede, şahsa "Git evinde otur, onlara de ki, onlardan korkmuyorum, ellerinden ne geliyorsa yapsınlar.'' dediği belirtiliyor. Binzet'in Midyat Cezaevi'nde kendisini ziyarete gelen Nihat adlı bir kişiyle yaptığı görüşme tutanaklarında ise 30 bin TL karşılığında ifadelerini geri çekeceğini anlattığı ifade ediliyor.
aktifhaber

09 Şubat 2010
Cezaevinde Kavgada: 5 Yaralı
Eskişehir'in Mihalıççık ilçesindeki B tipi Kapalı Cezaevinde çıkan kavgada 5 mahkumun yaralandığı bildirildi.
Alınan bilgiye göre, cezaevinde hükümlü S.K, İ.F, A.Y, B.A. ile hükümlü Ş.A. arasında henüz bilinmeyen bir nedenden dolayı tartışma çıktı.

Tartışmanın büyüyüp kavgaya dönüşmesi sonucu S.K, İ.F, A.Y, B.A'nın, Ş.A'yı yumruk ve tekme vurmak suretiyle darbettikleri iddia edildi.
aktifhaber

Cezaevi kavgasında ensesinden bıçaklandı, öldü
Sinop E Tipi Cezaevinin mutfak bölümünde görevli hükümlü Sinan Aygün (33) ile Ş.D. adlı mahkum arasında henüz belirlenemeyen bir nedenle tartışma çıktı. Kavgaya dönüşen olayda Sinan Aygün ensesinden bıçakla yaralandı. Yaralı mahkum, kaldırıldığı Devlet Hastanesindeki ilk müdahalenin ardından sevk edildiği Samsun Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatını kaybetti. 21.08.2009 SİNOP netgazete

Cezaevinde işkence ve tecavüz iddiasına inceleme
04 09 2009

Denizli Baro Başkanı Adil Demir, Denizli D Tipi Cezaevinde 24 yaşındaki Yunus Kalkan'ın işkence gördüğü iddiaları ile ilgili inceleme başlattıklarını açıkladı.

muhabirine açıklama yapan Demir, Denizli Cumhuriyet Başsavcılığında oluşturulan Cezaevi İzleme Komitesi'nin üyelerinden birinin de Denizli Barosu olduğunu hatırlatarak, D Tipi Cezaevindeki iddia ile ilgili bir avukatı görevlendirdiklerini, olayın insan hakları boyutuyla inceleneceğini söyledi.

Denizli D Tipi Cezaevinde bulunan Yunus Kalkan'ın babası Kemal Kalkan, iki hafta önce ziyaret ettiği oğlunun üzerinde işkence izleri olduğunu ileri sürerek, suç duyurusunda bulunmuştu
haber7

İmralı'da gardiyan devrimi: Özel harekatçılar gitti
21 Ağustos 2009

Yaklaşık 10 yıldır Öcalan’ın yanı başında görev yapan “özel harekâtçı gardiyanlar”, “Psikolojik baskı uygulanıyor” şikâyetinin ardından geri çekildi, yerine normal gardiyanlar yerleştirildi.

Kenya’da yakalandıktan sonra İmralı adasındaki cezaevine konulan terörist Abdullah Öcalan’ın korunmasında görev alan Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Dairesi personeli polislerin bu görevden çekildikleri ortaya çıktı.

Milliyet'ten Tolga Şardan'ın haberine göre Adalet Bakanlığı’nın isteği üzerine, bir grup özel harekâtçı polis, 1999’da adaya gelişinden itibaren Öcalan’ın gardiyanı olarak görev yapmaya başladı. Adayı koruyan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının dışındaki resmi görevliler olan özel harekâtçılar, o dönemdeki Emniyet Genel Müdürlüğü yetkililerince özel olarak seçildi.

Adalet Bakanlığı’nın emrinde geçici olarak görevlendirilen özel harekâtçılar, yaklaşık 10 yıl boyunca Öcalan’ın hemen yanında görev yaptı. Aldıkları eğitim ve çalışma koşullarına uyum nedeniyle bu göreve seçilen özel harekâtçı polisler, silah taşımaksızın “gardiyan” olarak hizmet yürüttü. Her an yanında oldukları Öcalan’ın kendisine zarar vermesini engellemekle de görevlendirilen özel harekâtçı gardiyanlar, sağlık sorunu nedeniyle cezaevi revirine gidişinde ve günde üç kez yemek verilmesi sırasında sürekli Öcalan’ın yanında bulundular.

Öcalan’ın şikâyeti

Özel timci polislerin İmralı Cezaevi’ndeki görevlerine bir süre önce son verildi. Öcalan’ın, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru, avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde “kendisine psikolojik baskı uygulandığını” iddia etmeye başladığı, özel harekâtçı gardiyanların görevlerinin bu sürecin sonunda bittiği öğrenildi.

Gardiyanlık görevinden sessiz sedasız asli görevlerine geri çekilen özel timci polislerin yerine, Adalet Bakanlığı’nın kadrosundaki infaz koruma memurları gönderilmeye başlandı.
Star

Silivri'de Baskın Paniği !
14 Ağustos 2009

28 Temmuz gecesi cezaevi trafosunun patladığı, jandarmanın ise firar endişesiyle havaya ateş açtığı anlaşıldı

Ergenekon tutuklusu gazeteci Mustafa Balbay son görülen duruşmada, Silivri Cezaevi'nde yaşanan olumsuzluklara dikkat çekerek, elektrik kesintilerinden rahatsız olduğunu belirtmişti. Balbay'ın, '28 Temmuz'dan bu yana elektrikler kesik. Ara ara veriliyor. Günde bir saat televizyon seyredebiliyoruz. Tabiri caizse adaleti mumla arıyoruz'' sözleri 'Silivri Cezaevi'nde neler oluyor?' sorusunu akıllara getirmişti.

Olayın arka planında ilginç bir gerçek çıktı. Ergenekon tutuklularıyla birlikte yaklaşık 9 bin kişinin bulunduğu Silivri Cezaevi'nde 'trafo ve jeneratör krizi' olduğu anlaşıldı. 28 Temmuz akşamı ise aynı nedenle Silivri Cezaevi'nde hareketli saatler yaşandı. Saat 19.00 sıralarında cezaevi trafosu patlayınca 17 koğuş ve 50 Ergenekon tutuklusunun bulunduğu 4. Nolu bölümün tüm elektrikleri kesildi. Kısa süre içersinde devreye girmesi gereken jeneratörler de çalışmayınca 4 Nolu Bölüm karanlığa gömüldü.
Jandarma timleri olası bir firar girişimine karşı alarma geçti. Timler caydırıcı amaçlı havaya ateş açtı.

Bozulan trafonun aradan geçen süreye rağmen tamir edilemediği öne sürüldü. Jeneratörlerin ise sık sık bozulduğu bu nedenle elektrik kesintilerinin sürdüğü belirtildi.
Adalet Bakanlığı, Mustafa Balbay'ın şikayetinin ardından yaptığı açıklamada cezaevine sadece 3 saat elektrik verilemediğini açıklamıştı.
Kaynak: Akşam

Islahevinde tüyler ürperten cinayet
17 AĞUSTOS 2009
MERSİN'de uyuşturucu sattığı iddiasıyla tutuklanan 16 yaşındaki Yasin Akyüz, tutuklu bulunduğu Adana’nın Pozantı İlçesi’ndeki Çocuk Islahevi’nde ölü bulundu.

Otopside, Akyüz'ün önce dövüldüğü, sonra da iple asılarak öldürüldüğü belirlendi. Cinayeti, koğuşta kalan 13 çocuğun işlediği iddia edildi.

Uyuşturucu sattığı iddiasıyla 2.5 ay önce ıslahevine gönderilen ve mahkemesi devam eden Yasin Akyüz, 13 çocukla birlikte kaldığı koğuşta sabah saatlerinde ölü bulundu. Akyüz'ün yapılan otopsisinde, kaburgalarının kırıldığı ve iple asıldığı ortaya çıktı. Yasin Akyüz’ün otopsi tutanağında ölümün, “Künt torakatravmasına bağlı seri kot kırıkları ile birlikte akciğer yaralanması, hemotaraka boğmaya bağlı asfiksi” nedeniyle gerçekleştiği yazıldı.

Akyüz'ün ailesinin oturduğu Mersin’e getirilen cenazesi, Güneş Mahallesi’ndeki Halil İbrahim Camii’nde kılınan namazın ardından toprağa verilmek üzere memleketi Mardin’in Midyat İlçesi’ne bağlı Etsel Beldesi’nin Çavpınar Köyü’ne götürüldü.

Yasin Akyüz'ün ağabeyi 28 yaşındaki Mehmet Arif Akyüz, sorumluların cezalandırılması için ilgili bütün kurumlara başvuracaklarını söyledi.
Kaynak: Akşam

On beş lira
Ahmet Altan
19 Temmuz 2009

Pazar sabahı gibisi yoktur.

Cumartesinin telaşı bulunmaz pazar günlerinde, sakindir, hayatın tadını sükûnet içinde çıkarma vaktidir, acelesizce, zamanın, sadece o güne mahsus olmak üzere gevşek dokunmuş ferahlığına bırakırsın kendini.

Sabah kahvaltısı ayrı bir ayin gibi kutlanır.

Ben, çimlerin üzerine atılmış, temiz örtülü tahta bir masada kahvaltı etmeyi severim öyle sabahlarda.

İncecik bir zeytinyağının içinde ışıltılı kara zeytinler, ekşi ve iri yeşil zeytinler, yuvarlak dilimler halinde kesilip üzerine kekik ekilmiş domates, közlenmiş biber, rafadan yumurta, cızırdayan yağda kenarları siyahlaşmış ortası pembeleşmiş sucuk dilimleri, çıtır kabuklu sıcak ekmek, istersen sütü sızan taze kaymak, minicik diri incirlerden yapılmış reçel.

Demli, buruk bir çay.

Okunmayı bekleyen ve okundukça çimlerin üzerine dağınık bir halde bırakılan mürekkep kokulu gazeteler.

Tatlı bir serinlik, yaprakların arasından sızan küçük güneş huzmelerinin ellerinin üstündeki kıpırtılı oyunları.

Çimen kokusu.

Yıllardan beridir böyle bir sabah yaşayamadım.

Haftada yedi gün çalışarak böyle sabahlar yaşamak da zaten mümkün değil.

Ben de böyle sabahların, iştah açıcı kahvaltıların hayalleriyle oyalanıyorum.

Ama, biliyor musunuz, bazen lanetli bir kaderimiz olduğunu düşünüyorum.

Bir hayali bile insana çok gören bir kader.

Hayalden bile tat almana izin vermeyen bir kader.

Söyleyin bana, şu satırları okuyan biri, pazar sabahlarının kahvaltılarını hayal edebilir mi:

“Kardeşim gerekli gıdayı alamıyor. Öncelikle kan yapması için kiraz ve benzeri meyveleri yemesi gerekiyor. Ancak cezaevinde bir kilo kiraz beş lira, bir kilo şeftali beş lira. Onun günde en az üç kilo meyve yemesi gerekiyor ve bu da günde 15 lira tutuyor. Buna gücümüz yetmiyor.”

Cezaevinde kan kanseri olan Samet Çelik’in abisi söylüyor bunları.

On altı yıldan beri yatıyor Samet.

Kan kanseri.

Dışarı bırakmıyorlar, yeterince de bakmıyorlar.

Onun gibi kanserli mahkûmları var hapishanelerde.

Bir kısmının durumu gerçekten kritik.

Ve, bugün manşetimizde göreceğiniz Adlî Tıp yetkilileriyle Adliye Bakanlığı yetkilileri, bu insanlar “hapishanede ölsünler” diye bunlara rapor vermekten kaçınıyorlar.

Üniversite hastaneleri, “bakımı dışarıda yapılmalıdır” diye rapor verdiği halde Adlî Tıp onların sözünü dinlemiyor.

Göz göre göre öldürüyorlar onları.

Çünkü bu insanların çoğu ya solcu ya PKK’lı.

Ergenekon hayranı olan devlet görevlileri için “öldürülmesi gereken, zindanlarda kanserden erimeye bırakılması gereken” insanlar onlar.

Nazi kamplarını hatırlatan vahşetlerle, Doktor Mengele’yi akla getiren insafsızlıklarla karşılaşıyoruz.

Ölümün sonsuzluğu karşısında bile vicdanları titremeyen garip yaratıklar bunlar.

“Dağa çıktıysan” eğer, hapishanede kanser de olsan kimse sana aldırmaz bu ülkede.

Peki, bu insanlar niye dağa çıktı?

Onu da bizim sürmanşette okuyacaksınız.

Önceki gün askerliğini Güneydoğu’da yapmış bir “Türk askerinin” ihbarıyla 12 korucunun öldürülüp taburun bahçesine gömüldüğünü yazdık.

Hakkâri’deki arkadaşımız Ömer Oğuz, öldürülen korucuların yakınlarını buldu.

Ömer’e o korkunç geceyi anlattılar.

Anlattıklarını okurken, bize çocukken derslerde anlatılan “Yunan mezalimini” hatırladım kaçınılmaz olarak.

Köydeki erkeklerin bir kısmını alıp, daha sonra öldürmek üzere götürüyorlar.

Bazı erkekleri köyde kurşuna diziyorlar.

Bir tanesini samanların arasında yakıyorlar.

Hamile kadınları dipçikleyip çocuklarını düşürtüyorlar.

Ahırları içindeki hayvanlarla birlikte ateşe veriyorlar.

Çaresizlikten köyün ihtiyarlarından biri köyü basan askerlerin başındaki albaya Kuran-ı Kerim uzatıyor, albay itiyor kitabı.

Sonra köyü top ateşine tutuyorlar.

Ve, bütün bunları yapan albay, köylülerin şikâyetine ve savcının talebine rağmen yargılanmıyor.

Bir de terfi ediyor.

Söyleyin bana, siz o köyde büyüyen bir çocuk olsanız ne yapardınız?

Hamile annenizi dipçikleselerdi, amcanızı yaksalardı, babanızı vursalardı ve bütün bunları yapanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşsaydı...

Siz ne yapardınız?

Bu ülkeye ve devlete güvenir miydiniz?

Annenizi, dedenizi, kardeşinizi, babanızı bu devlete emanet eder miydiniz?

Küçücük çocukların babalarını öldürün sonra onlar dağa çıkıp yakalandığında kapatıldıkları zindanlarda kansere tutulunca, onları karanlık hücrelerde ölüme terk edin.

Bu korkunç acıların ortasında bir pazar kahvaltısı hayal edebilir misiniz?

Ben edemiyorum işte.

Her sabah, her sabah, bir kere daha içimi kanatmak, içimi ölesiye kanatmak için bu gazeteye geliyorum.

Kanıyor içim canına yanayım, bütün hayallerim o kanda yok olup gidiyor.
Taraf

'Kızım kanser oldu, iyileşinceye kadar hapis cezası ertelensin'

09/07/2009

DHKP-C davasından 14 yıldır içeride olan 37 yaşındaki Güler Zere'nin babası kanser olan kızının cezasının tedavi için ertelenmesini istiyor

DHKP-C'ye üye olduğu gerekçesiyle 34 yıl hapis cezasına çarptırılan ve 14 yıldır Kahramanmaraş'ın Elbistan Cezaevi'nde yatarken ağız içi ve boyun kanserine yakalanan 37 yaşındaki Güler Zere'nin cezasının ertelenmesini isteyen babası 64 yaşındaki Haydar Zere, “Şu anda Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi mahkum koğuşunda bulunan kızımın tedavisinde morale ihtiyacı varken, haftada 15 dakika sadece bir kişi görebiliyor. Moralsizlik günden güne ölüme daha hızlı yaklaştırıyor. Kızımın, iyileşinceye kadar hapis cezasının ertelenmesini istiyoruz” dedi.

14 yıl önce ‘anayasal düzeni değiştirme’ suçlamasından mahkum olarak Elbistan Cezaevi'ne konulan Güler Zere'ye, 7 ay önce diş apsesi şikayetiyle cezaevi doktoruna başvurduğunda Elbistan Devlet Hastanesi'nde ‘ağız içi kanseri’ teşhisi konuldu. Acil ameliyat sonucu Zere'nin damağının büyük bir kısmı alındı. İkinci bir ameliyat kararı verildi. Ancak hastanenin mahkum koğuşunda yer olmadığı için Zere yine cezaevine yollandı.

Avukat Oya Aslan'ın girişimleri sonucu Zere bir kez daha hastaneye sevk edildi, 3 Haziran'da ikinci bir ameliyat geçirdi. Güler Zere'nin avukatları müvekkillerinin içinde bulunduğu sağlık koşulları nedeniyle iyileşinceye kadar cezasının ertelenmesi talebiyle önce Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'na, ardından Adalet Bakanlığı'na başvurdu. Buralardan yanıt alınamadığını anlatan baba Haydar Zere, ikinci ameliyat sonrasında kızının Karataş Kadın Cezaevi'ne alındığını, cezaevi şartlarının çok kötü olması nedeniyle kızının her geçen gün kötüleştiğini belirtti. Haydar Zere, şunları söyledi:
“Tahliye talebimiz ve bir ihtisas hastanesinde tedavi talebimiz nedeniyle Adli Tıp incelemesi de yapıldı. İstanbul'dan verilecek raporun sonucunu bekliyoruz. Şu anda Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nde tedaviye başlandı. Ancak kızımı hastanenin mahkum koğuşuna aldılar. Haftada sadece bir kişi 15 dakika görüşebiliyor. Kızımın moralsizliği hastalığını daha da tetikliyor. Hastalığı nedeniyle ağır özürlü, yaşamı risk altında ve gözetime muhtaç olduğu doktor raporlarında var. Bu olgularda alınacak tedavi kadar bakım ve destek de çok önemli. Yaşama isteği ve çabası tedavisinin başarısı için gereklidir. Bu nedenle kızımın iyileşinceye kadar hapis cezasının ertelenmesini istiyoruz.”

AF TALEP ETMİYORUZ, CEZASI ERTELENSİN
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den af taleplerinin olmadığını belirten Adana Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Başkanı Şemsettin Kalkan ise “Güler Zere ağır kanser hastası, yaşamını kaybetme riski var. Elimizde cezaevi koşullarında yada Balcalı Hastanesi'nin mahkum koğuşunda tedavisinin mümkün olamayacağını belirten doktor raporları var. Bizler de bu raporlar doğrultusunda Adalet Bakanlığı'ndan tedavisinin dışarıda yapılmasını, tedavisi tamamlanana kadar cezasının ertelenmesini istiyoruz. Bunun dışında Cumhurbaşkanı'ndan af talebimiz yok. Sadece mevcut yasada bulunan ‘mahkumların ağır hasta olduklarında tahliyelerinin edileceği’ maddesine karar vermesini ve tedavisinin dışarıda yapılmasını istiyoruz” dedi.
Güler Zere'nin güçlü bir morale ihtiyacının olduğunu, bu koşullarda o morali bulamayacağını, bundan sonraki sürecinin ailesinin ve sevdiklerinin yanında geçirmesi gerektiğini anlatan raporların ellerinde bulunduğunu söyleyen Kalkan, “Bu raporlar doğrultusunda acilen tahliye edilmesi gerekiyor. Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı Güler Zere'yi tahliye edebilir. Ancak bu yetkiyi kullanmak yerine, topu adli tıp kurumuna atarak, Güler Zere'yi İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderiyor. Bunun anlamı Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı taammüden adam öldürme suçunu işliyor. Bunun için biz Güler Zere'ye daha fazla eziyet edilmeden serbest bırakılmasını istiyoruz. Biz onun tedavisini dışarıda daha iyi koşullarda yaptıracağımıza inanıyoruz. Şu an yemek yiyemiyor. Uyuyamıyor. En büyük etki yapan ağır tecrit koşulları. Aylardır tek başına bir odanın içinde kimseyi görmeden yaşıyor. Haftada sadece bir kişiyle 15 dakika görüşme izni var. Doktorlar Güler Zere'nin yaşama şansı konusunda 2 yıl için yüzde 40, ondan sonrası için yüzde 20 diyorlar. Yani yaşama şansı çok az. Adalet Bakanlığı'ndan ve yetkililerden Güler Zere'nin biran önce tahliyesinin istiyoruz” diye konuştu.
Radikal

Tutuklu 3 genç, kollarını kesti, ölmek istedi
15:10 - Malatya E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Y.G (17), M.K (16) ve S.Ş (17) isimli gençler, jiletle kollarını keserek intihara teşebbüs etti. Malatya Devlet Hastanesi'ne tedavileri yapılan 3 tutuklunun sağlık durumlarının iyi olduğu belirtilirken, olayla ilgili cezaevi savcılığınca soruşturma başlatıldığı kaydedildi. 16.06.2009 MALATYA netgazete

Eşini öldüren şizofren, hastane yolunda öldü
Adana'da eşini çalıştığı istasyonda 27 yerinden bıçaklayarak öldüren ve Adli Tıp Kurumu tarafından "şizofren" teşhisi konulan Kenan Gülen (40), aniden rahatsızlandığı cezaevinden hastaneye kaldırılırken hayatını kaybetti. Tansiyon rahatsızlığı olduğu bildirilen Gülen'in cenazesi, kesin ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla otopsi maksadı ile Adana Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. 1 Ekim 2007'de işlenen cinayet için Gülen'in 16 Temmuz tarihinde duruşması vardı. 10.07.2009 ADANA netgazete

Hapisteki kadın Güler Zere için Meclis önünde eylem
Cezaevinde kansere yakalanıp hızla kilo kaybeden ve sadece sıvı gıdalarla beslenebilen Güler Zere'nin tahliye edilmesini isteyen çeşitli örgütler yarın Başkanını seçmek için toplanacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde bir eylem gerçekleştirecekler. Açıklamada, "Ağır kanser hastası Güler Zere, Adli Tıp'ın kararıyla ölüme terk edildi. O artık bizim vicdanımız olmuştur. Onu yaşatmak, tecritten kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmak için sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz" denildi. 03.08.2009 ANKARA netgazete

Güler Zere için, Adli Tıp önünde 'özgürlük nöbeti'

Sivil toplum, siyasi parti ve demokratik kitle örgütüne mensup yaklaşık 100 kişilik grup, cezaevinde bulunan kanser hastası Güler Zere'ye destek vermek için Adli Tıp Kurumu önünde toplandı. Kadınların beyaz başörtü ve kırmızı bant taktıkları gösteride, Adli Tıp Kurumu taraflı rapor vermekle suçlandı. Göstericiler yaklaşık 20 dakika sürdükleri eylemin ardından, Güler Zere'nin tahliye edilmesi için, "özgürlük nöbeti" başlattı. Gruplar halinde Adli Tıp Kurumu önünde 7 gün 24 saat nöbet tutulacağı bildirildi. 10.08.2009 İSTANBUL netgazete

Cezaevlerine bakın!
Ahmet Taşgetiren

Bir ceza hukuku profesörünü dinliyorum: -Cezaevlerinde yaşananlar ne insanlığa sığar ne Müslümanlığa diyor. Ranzalar önce iki katlıydı. Sonra duyarlı cezaevi müdürleri, bir üçüncü kat yaptılar. Ama yine kafi gelmedi. En alta sünger serip, insanları oraya yatırmaya başladılar. Tutuklu veya mahkum oraya, yuvarlana yuvarlana girebiliyor. Bazı yerlerde ise aynı yatakta iki kişi yatıyor.

Ne bu?

Bu insanlık mı?

Dün Taraf gazetesinde, Urfa ile ilgili bir haber vardı. Benzeri manzaralar, Urfa Cezaevi'nden de naklediliyordu. 450 kapasiteli cezaevinde 866 tutuklu ve hükümlü kalıyor, 6 kişilik odalara 20 kişinin sokulduğu bildiriliyordu.

Evet, insanlık mı bu?

Mustafa Arısüt'ün yazı dizisinde bir gardiyanın sözleri de yer alıyor:

-Bazı geceler inleyen ve bağıran tutukluların sesinden rahatsız oluyoruz.

Yani "Uykumuz kaçıyor" demek istiyor gardiyan.

Ah bu cezaevleri...

Tutukludan, sanıktan, şüpheliden terörist üreten mekanizmalar.

Bunun en vahşi örneği 1980'lerin Diyarbakır Cezaevi idi.

Şimdilerde birçok cezaevi, belki Diyarbakır mekanizması gibi değil ama sadece vahşi barınma şartları sebebiyle suçlu üretmek için birebir özellikler taşıyor.

"Teröre destek" suçlaması ile bu cezaevlerine düşen çocuk yaşta sanıkları düşünün bir; bu yapının içinden ne halde çıkarlar?

Ama, asıl sorun cezaevlerini böylesine tıka basa dolduran yapıda.

Verilen istatistikler şunu gösteriyor:

-Şu an cezaevlerinde bulunanların yüzde 60'tan fazlası tutuklu, yüzde 40 kadarı da hükümlülerden oluşuyor. (Bir rakam şöyle: 43 bin hükümlü, 70 bin tutuklu.)

Bu rakam, Batı ülkelerinde yüzde 80 hükümlü, yüzde 20 tutuklu şeklinde ortaya çıkıyor.

Ne olmuş?

Bir suç isnadı ile tutuklamışız, bazen dava açılıncaya kadar yıllar geçmiş, bazen dava açılmış aylarca yıllarca sürmüş ve sonunda söz konusu kişinin suçsuz olduğu anlaşılmış.

Adalet Bakanlığı sırasında Cemil Çiçek'in Hukuk Fakültesi mezunlarına yönelik eleştiride bulunurken söylediği bir sözü mealen hatırlıyorum: Açılan davaların büyük kısmının yanlış açıldığı anlaşılıyor demişti.

Son durumu değerlendiren ceza hukuku profesörünün tespiti şöyle oldu.

-Polis şüpheden suç üretmeye yatkın bir halet-i ruhiye içinde. Ama daha kötüsü, yargının, polisten gelenleri, polis mantığı ile değerlendirip hemen tutuklamaya yönelmesi...

Bunun sonucunda tutuklu sayısı habire şişiyor.

Öğrendiğime göre Adalet Bakanlığı'ndan cezaevi savcılarına, "Bu tutuklu sayısını nasıl eritebiliriz?" gibi sualler gelmekteymiş.

Oysa cezaevi savcısının bu konuda yapabileceği bir şey yok. Çünkü o, sonuçlarla ilgili, insanları cezaevine sürükleyen süreçle değil.

Sorun toplumsal yapıdaki sancıdan kaynaklanıyor olabilir. Böyle bir toplumsal sancının varlığı gözardı edilemez.

Muhafazakar değerleri önemseyen bir iktidarın, "suç zemininin büyümesi" olgusunu da önemle değerlendirmesi gerekiyor.

Ama öte yanda kolluk kuvvetlerinin psikolojisinde ve yargı sürecinde sorunlar varsa, ki var olduğu gözleniyor, oraların da yeniden ve dikkatle ele alınıp incelenmesine büyük ihtiyaç var.

İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay.

Yeni Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin.

Her ikisi de, insan hakları konusunda son derece duyarlı insanlar.

Kaldı ki, tüm AK Parti iktidarının, böyle bir duyarlılık içinde olması beklenir.

Uzun süre tutukluluk yaşayan ve sonunda beraat eden bir insanın uğradığı haksızlığın bedelini kim ödeyecek?

Bunun bir "Kul hakkı" boyutu yok mu?

Ve bundan, bu işi daha insani hale getirmekle yükümlü olan son karar mercilerinin payına vebal düşmez mi?

Ne diyebilirim?

Sayın Ergin ve Sayın Atalay, diyelim Urfa veya Konya cezaevine gitmeli ve manzarayı görmeli. "O ortamda insan yaşar" hükmü veriyorlarsa, evlerine dönmeli ve rahatça uyku uyumalı.

Değilse, "Tutukluların iniltisinden uykumuz kaçıyor" diyen gardiyanın ruh azabını paylaşmalı.

Hele şu çocuklar, diyorum yine.

Gösterilere katılmaları "Terör suçu" içine sokulup bilmem kaç yılla yargılanan çocuklar.

(..)

Filozof Beydeba diyor ki:

-En kötü hukuk, suçsuzu korkutan hukuktur!

Bugün

Kadıköy'de Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'ya destek eylemi
01.07.2017



Kadıköy'de Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'ya destek eylemi
Kadıköy'de yüzlerce kişi 114 gündür açlık grevinde olan akademisyenler, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'ya destek olmak için yürüdü.

Kadıköy'de bir grup, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilip, açlık grevi yapan ve sonrasında da hukuksuz bir şekilde tutuklanan akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için destek eylemi düzenledi.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça çıkarılan KHK'lar ile kamudaki işlerinden uzaklaştırıldıktan sonra Ankara'da eylem yapmış, açlık grevine başlamışlardı. Daha sonra gözaltına alınıp tutuklanan iki akademisyen için açlık grevlerinin 114'üncü gününde Kadıköy'de destek eylemi düzenlendi.

Aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği, Özgürlükçü Hukukçular Platformu, Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası, Çağdaş Avukatlar Grubu üyelerinin olduğu 200 kişilik bir grup 19.30'da Süreyya Operası önünde toplandı.

Ellerinde "Nuriye ve Semih serbest bırakılsın, işlerine geri dönsünler" ile "Açlık grevi 100. gününde" pankartı taşıyan grup, "Nuriye, Semih yalnız değildir", "Kurtuluş yok, tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz", "Direne, direne kazanacağız" şeklinde sloganlar atarak yürüyüşe geçti. Polisin güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilen yürüyüş, Kalkedon Meydanı'nda son buldu. Daha sonra eylemciler adına burada bir basın açıklaması okundu.

kadıköy khk açlık grevi kanun ihraç Ankara eylem akademisyen devrimci güvenlik basın Yürüyüş
Birgün

Cezaevinde Yangın: 14 Yaralı
21 Eylül 2012

Ardahan B Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda, bir mahkumun koğuşundaki malzemeleri ateşe vermesi sonucu yangın çıktı. İtfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürülen yangından etkilenen 13 mahkum ve 1 gardiyan hastaneye kaldırıldı.
Ardahan B Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda akşam saatlerinde bir yangın çıktı.
Bir mahkumun koğuşundaki malzemeleri ateşe vermesiyle çıkan yangından etkilenen 13 mahkum ve bir gardiyan hastanaye kaldırıldı.
Yangın, itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürülürken, polis, bölgede yoğun güvenlik önlemi aldı.
Ardahan Valisi Seyfettin Azizoğlu, konuyla ilgili yaptığı açıklamada yangının 36 yıla mahkum bir tutuklu tarfından çıkarıldığını söyledi.
Yangını çıkaran tutuklunun vücudunda ikinci derecede yanık oluştuğunu, Ardahan Devlet Hastanesi'ndeki tedavisinin ardından Erzurum'a sevk edileceğini kaydeden Vali, hastaneye kaldırılanlar arasında hayati tehlikesi bulunan olmadığını kaydetti.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25383767

Güler Zere için adalet
Peren Birsaygılı

Hz Muhammed’in henüz 25-26 ya
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Eyl 02, 2017 11:37 pm    Mesaj konusu: Güler Zere için adalet Alıntıyla Cevap Gönder

Güler Zere için adalet
Peren Birsaygılı

Hz Muhammed’in henüz 25-26 yaşlarında iken yani henüz Peygamber olmazdan evvel katıldığı Hilfu’l-Fudul Faaliyeti’nin kuruluş metni, “Allah’a yemin ederiz ki” diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu;

“Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman, ister bizden olsun ister yabancı, ister iyi olsun ister kötü, haksızlığa uğrayanın hakkını geri alıncaya kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Deniz süngeri ıslattığı, Hira ile Sebir dağları yerlerinde durduğu sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize yardımda bulunacağız...”

Bu teşkilat, büyük bir ontolojik, sosyal ve siyasi kriz ile imtihan edildikleri dönemde, insanoğlunun içindeki adalet ve iyilik damarının harekete geçirilmesini hedefliyordu. Ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların sorunları ile ilgilenme yeri idi Hılfu’ul Fudul. Ve Kabe etrafında yoğunlaşan ontolojik arayışın kendini iyice hissettirdiği zamanlarda, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, zulmeden-mazlum edilen insanoğlunun donmuş dimağını parçalayan büyük bir isyanın başlangıcını simgeliyordu.

İşte bu yüzden, ihtiyaç duyulan o peygamberi soluğun ilk nefesi idi Hilfu’l-Fudul Faaliyeti. Zira haklı-haksız veya adalet-zulüm ekseninde şekillenmiş bu büyük davanın neferleri, Müslümanlara dünyanın adalet bekçiliği vazifesini emreden Kuran-ı Kerim’in siyasal ve sosyal mesajları ile tamamen örtüşecek bir hareketin ilk adımlarını atıyorlardı. Haksızlığa uğrayanın dini, dili, ırkı, düşüncesi her ne olursa olsun, hakkı kendisine geri verilene ve uğradığı zulüm son bulana kadar tek bir el gibi hareket etmeye ant içmiş, bunu bir refleks olarak içselleştirmiş bu Allah dostları, bir sosyo-politik değer olarak ısrarla adalete vurgu yapan olan Kuran’ın en temel mesajının erken uygulayıcıları olarak kazınıyordu zihinlerimize…
***
Hilfu’l-Fudul örneğinden yola çıkarak düşündüğümüzde görüyoruz ki; Bugün de özellikle dindar olma iddiasındaki insanların en temel önceliği, adalet kavramını vazgeçilmez bir İslami disiplin olarak hayatlarının merkezine yerleştirmek olmalıdır. Zira İslam düşüncesinde en temel hak “varolma” hakkıdır. Varolan şey, örneğin eğer insan ise varlığını devam ettirmek için beslenme, büyüme, düşünme yani yaşama hakkı var demektir. Bunlar insanın var oluşunun göstergesidir, yani varoluşu bu haklara sahip olması ile anlaşılır. Bu yüzden, eğer varoluş göstergelerinden herhangi biri dahi gasp edilirse, varolma hakkı gasp edilmiş olur.

İslam düşüncesinde bütün varlıklar öncelikle birbirine karşı sorumludur zira varlık aleminde birlikte yaşamak bunu gerektirir. Eğer birisi bir başkasının varolma hakkına engel oluyorsa ona zulmetmiş, bu zulme şahitlik etmesine rağmen herhangi bir tepki göstermeyen, yani Hz Peygamber’in “Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman, ister bizden olsun ister yabancı, ister iyi olsun ister kötü, haksızlığa uğrayanın hakkını geri alıncaya kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz.” yeminine riayet etmeyen kişi de zulme ortak olmuş olur.

İşte bu yüzden değerli olan başkaları için elinizi taşın altına sokabilmenizdir.

Her zaman ve mekanda başkasının da haklarını savunabilmenizdir.

***
Siz bu satırları okuduğunuz anlarda Güler Zere ölüme biraz daha fazla yaklaşıyor.

Artık ayakta durmakta zorlanan bedeni, her geçen gün biraz daha eriyor.

Sadece kendini düşündüğü için değil, hani o şafak söktüğünde yollara dökülerek çamura bulananlar, kimi zaman bir dilim ekmek için kör karanlık madenlerde ya da tersanelerde hayatını kaybedenler için daha insanca bir yaşam isteyen Güler, 14 senedir tutuklu bulunduğu Elbistan Hapishanesinde kanser hastalığına yakalandı.

Ve Güler’i bu hastalığın pençesine düşüren ülkemiz hapishanelerinde uygulanmakta olan Tecrit-Tretman modeli idi. Zira F Tipi ve tadilatlı E Tipi cezaevi hücrelerinde tek kişilik veya küçük bir grupta izolasyon esasına dayanan bu model havalandırma, görüş, okuma, giyim, sağlık gibi temel ve vazgeçilemez hakları dahi "ıslah yaptırımı" adı altında kısıtlıyor ya da tamamen yok ediyordu.

2000-2009 yılları arasında tecrit uygulamasına tabi 306 kişi ölmüştü ve tecrit öldürmeye devam ediyordu.

Yaşıtları kim bilir anne olmuş çocuklarına ninni söylerken, yaşıtları gezerken, yaşıtları aşık olurken, yaşıtları kim bilir gülerken, eğlenirken, Güler ince ince soluklanarak yaşam mücadelesi veriyordu. Ve önce Hapishane idaresi, ardından ise Adalet Bakanlığı Güler’in teşhis ve tedavisini geciktirerek sağlık durumunun gittikçe ağırlaşmasına neden oluyordu.

Güler onca zaman sonra muayene edildi ancak teşhis konulduğunda artık çok geçti. Hemen ameliyata alınarak, yanağının yarısı alındı ve gerisin geri tecrite konuldu.

Yani göz göre göre ölüme terk edildi…

Ve Babası “Kızımı versinler bana” diye haykırıyor ve şöyle devam ediyordu;

“ Ben dışarıda tedavisini yaptırayım, iyileştikten sonra tekrar cezaevine girsin”.

***

Bugün Güler’e hep beraber sahip çıkmamız lazım.

Onunla aynı dünya görüşünü paylaşmıyor olabilirsiniz…

Hatta belki adını dahi ilk kez duyuyor olabilirsiniz…

Ya da belki de, sizin tamamen karşı olduğunuz bir fikri savunuyor olabilir Güler…

Ancak bunların hiç birisi sizin Güler’i yalnız bırakmanıza neden olmamalı…

Adaleti Güler’in bedenini teslim alan kanserli hücre gibi ancak öldürücü olan sistemin, bu kez de Güler’i öldürmesine izin vermemeliyiz.

İşte bu yüzden, en doğal hakkı olan tedavi hakkından dahi mahrum bırakılarak, göz göre göre ölüme terk edilen Güler için, merhamet değil, af hiç değil ancak mutlaka “Adalet ve Özgürlük” istemeliyiz.
haber10

07 Mayıs 2010
Güler Zere vefat etti
Cumhurbaşkanı'nın af kararının ardından tahliye edilen Güler Zere'nin öldüğü açıklandı.

Gülay Zere yakalandığı kanser hastalığı sonucu vefat etti.

Güler Zere adına açıklama yapan Halk Cephesi adlı örgüt, Zere'nin ölümünden AKP'yi sorumlu tuttu... aktifhaber

Cezaevleri yüzde 110 dolu
26 Ağustos 2017



Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, cezaevlerinin doluluk oranının şu anda yaklaşık yüzde 110’un üzerinde olduğu bilgisini verdi.
Bunun da tutuklu ve mahkûmların koşullarını zorlaştırdığını söyleyen Gül, “Bunlar açığa çıkmaya hak kazanmış kişiler. Bu asla bir af değil, farklı bir şey değil bu kişilerin açığa çıkması. Eğer açığa çıktıktan sonra varsa denetimli serbestlik imkânı da gelecek. Cinsel suçlar ve birtakım sınırlamalar hariç olmak üzere. Yine cezaevi yönetimi de bu durumları gözden geçirerek, bunun takdirini yapacak.” değerlendirmesinde bulundu. Gül, bunun cezaevi yönetiminin disiplin cezası verdiği hususları tekrar gözden geçirmeye yönelik bir düzenleme olduğunu, mahkûmiyetle ilgili bir şey olmadığını bildirdi. Bazılarının denetimli serbestlikle çıkma hakkı olacağını yineleyen Gül, “Belki bu ceza olmasaydı birçoğu dışarıda olacaktı. Bunların tasnifi yapılacak, iyi halli olanları cezaevi yönetimi bunun kararını verecek.” dedi. “Bir rakam tahmininiz var mı?” sorusuna Gül, bu konuda bir sayı telâffuz etmenin şu anda zor olduğunu belirtti. “Yeni cezaevlerinin yapımıyla ilgili durum nedir?” sorusunu da cevaplayan Gül, tutuklu ya da mahkûm da olsa cezaevinde belli standartlarda yaşama zorunluluğu bulunduğunu belirterek, standartları iyi noktaya getirmek üzere inşaatların sürdüğünü kaydetti. Gül, özellikle terör örgütleri mensuplarının tek ve 3 kişilik hücrelerde de kalabilmesine yönelik çalışmaların devam ettiğini anlattı.
Yeni Asya

Musa Kart ve Önder Çelik, cezaevindeki 9 ayı anlatıyor: Sloganımız 'bizi kimse tutamaz'dı
03 Eylül 2017



Cezaevinde 9 ay tutuklu kalan Cumhuriyet karikatüristi Musa Kart ile çalışan Önder Çelik tutukluluk ve tahliye sonrası ruh hallerini anlattı. Çelik, "Beraber kaldığımız arkadaşlarla ilk günlerde sürekli olarak bir söylemimiz oldu. Hep ‘Bizi kimse tutamaz' dedik" ifadesini kullandı.

Cumhuriyet'ten Erdem Gül'e konuşan Kart ve Çelik'in açıklamaları şöyle:

Musa Kart, bir karikatürist. Cumhuriyet’le özdeş isimlerden biri. 9 ay tutukluluğu ve tahliye sonrası ruh halini şöyle anlattı:

-Kimse ‘adalet var’ diyemiyor: Bu davanın dosyası, şimdiden kitapçıların mizah raflarında yerini aldı. Hiç kuşkum yok pideci, parkeci davası olarak anılacak ileride. Bir mizahçının hayal gücünü aşan ve hiçbir haklı dayanağa sahip olmayan suçlamalarla hapiste tutulduk 9 ay. Ne yazık ki ve de ne komik ki bu dönemin muktedirleri muhaliflerini cezaevlerine atarken, ikna edici gerekçelere yaslanma ihtiyacı bile duymadılar. Bu nedenle hem yurtiçinde hem de yurtdışında büsbütün prestij kaybına uğradılar. Bugün adaleti tartışan taraflardan hiçbiri “Ülkede adalet vardır” diyemiyor. Darbe yapan askerlerin aklına bile karikatür çizen birini hapse atmak gelmemişti. Ama karikatüristlerin hapisle tanışmaları için “ileri demokrasi”ye geçmemiz gerekiyormuş anlaşılan!..

-Övünsünler: Eskiden, “Geçmiş hükümetlerin yaptığı ayrılmış yolların toplamından daha fazla ayrılmış yol yaptık” diye övünürlerdi. Şimdi de “Geçmiş hükümetlerin tutukladığı gazetecilerin toplamından daha fazla gazeteci tutukladık” diye övünebilirler. Bunu yaparken, “Ama vatandaşımızın cebinden hiç para çıkmadı” diye ilave edebilirler!..

Gerçeği hepimiz biliyorduk

-Mizaha yaslandık: İnsanlar cezaevinde güçlüklerle, baskılarla başedebilmek için daha fazla yaslanıyorlar mizaha. Biz de öyle yaptık. Ama gerçeği hepimiz biliyorduk. Davamız siyasiydi. Bizimle ilgili kararları, dosyanın içeriğinden çok, günlük siyasetin ihtiyaçları belirleyecekti. İç ve diş siyasetteki gelişmelerin davamıza nasıl yansıyacağını konuştuk çokça ve içinde bulunduğumuz durumun sürdürülemez olduğunu düşündük.

-Hapishane deneyimim yoktu: Daha önce bir cezaevi deneyimim olmamıştı. Yolu daha önce cezaevinden geçmiş arkadaş ve dostlarla çokça konuşmuşluğum vardı. Konuyla ilgili okumuşluğum da... Karşılaştırmayı en iyi ve en doğru biçimde yapacak olanlar, bu dönemleri yaşayanlar olacaktır.

Kendim gidip teslim oldum

-Aklımıza hiç firar düşüncesi gelmedi: Gözaltı kararını duyar duymaz hiç tereddüt etmeden kendi ayaklarımla, avukat arkadaşımla birlikte (o da kendi ayaklarıyla) gidip teslim oldum. Kendimle, duruşumla, tavrımla ilgili gölgeli bir halim yok ki... Neden firarı aklımdan geçirecektim. Aynı şekilde, arkadaşlarımın da, gazetemin de duruşu ortada. Savunulamayacak, hesap verilemeyecek bir durum söz konusu değildi.

-Bakımlı ve moralli olmak istedim: Seçimim sakal bırakmaktan yana olmadı. İlk on on beş gün sakallı görünmem tıraş olma şartlarına sahip olamayışımdandı. Tanıdıklarımın, sevdiklerimin karşısına özenli, bakımlı ve moralli çıkmayı önemsedim.

-İddianamedeki mizah: Doğrusu ben bu iddianameyi satır satır okudum. Onu kaleme alanların mizah duygusuna hayran kaldım. Bu iddianame, mizah dergisi girmeyen koğuşumuzda büyük bir boşluğu doldurdu.

-Ben şanslıydım: Ben bir bakıma şanslıydım. Koğuş arkadaşlarım Cumhuriyet’i okuma önceliğini bana veriyorlardı. (Buradan Turhan’a ve Kadri’ye teşekkür ediyorum.) Her sabah yer gibi okudum gazetemizi ve her gün sevgiyle, saygıyla andım, emeği geçen herkesi. Cumhuriyet hâlâ Türkiye’nin en iyi ve en güvenilir gazetesi.

Adalet için her gün 5 bin adım fazla attım

-Kılıçdaroğlu’na ayak uydurmak için: Adalet talebiyle ayağa kalkıp yürümeye başlayan insanlardan etkilenmemek, heyecanlanmamak düşünülemezdi. Bu durum avludaki yürüyüşlerimize de yansımıştı. Kemal Bey’e ve diğer yürüyüşçülere ayak uydurabilmek için her gün attığım 10 bin adımı 15 bine çıkartmıştım.

-Ruhumu yaralayan haberler: 9 aylık süre içinde gazetelerin ve ekranların koğuşumuza getirip bıraktığı haberlerden ruhumu derinden yaralayanlar çoğunluktaydı. “En”leri yarıştıramam ama Adana Aladağ’da bir öğrenci yurdunda birbirlerine sarılarak yanan kız çocuklarının acısı hiç terk etmedi beni. Bir de genç babasının mezar başında annesine, “Babam niye cevap vermiyor, burası cennet mi?” diye soran 5-6 yaşındaki kız çocuğunun hüzünlü hali... Bizim yaşadıklarımız bunlarla kıyaslanamaz.

-Cezaevinde özlemek zor: Benim ve koğuş arkadaşlarımın gündeminde özlemlerimiz çok olmazdı. İfade etmezsek de biliyorduk ki, özlemler cezaevindeki adamın işini daha da zorlaştırabilirdi. Ben cezaevine girmeden önce 2 yaşındaki torunumla legolardan kuleler yapardım. Onun hayranlığını kazanmıştım. Çünkü onun dedesi dünyanın en yüksek kulelerini yapabilen adamdı. Az mutluluk muydu bu?.. Bir oyuncu dedeyle torununun ilişkisini özlemedim dersem, içten davranmış olmam...

-Hayatımın sevinci: Hapiste geçirdiğim tüm saat dilimlerini çok sevdim. “Bize bu imkânı verenlerden Allah razı olsun” diyemeyeceğim. Ama yine de haftada bir saat de olsa Sevinç’le yapacağım kapalı görüş saatlerini sabırsızlıkla beklerdim. O benim hayatımın sevinciydi. Haftada bir gün de hepsi yakın dostlarım olan avukatlarımla yaptığımız genellikle eğlenceli sohbetlerimiz olurdu. Bir de Seran’ın (sevgili kızım ve avukatım) ziyaretlerinde, babasını dışarıda olup bitenler hakkında bilgilendirdiği o saatler.. Ayrıca tutukluluğumuz boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan CHP’li vekil dostlarımız... O güzel insanlara da buradan bir kere daha teşekkürü borç biliyorum...

-İçeriye tavsiyede bulunamam: Hayat ne tuhaf!.. Bir karikatüristin cezaevinde olma halini aklım ve hayalim hiçbir zaman kabul etmemişti. Demokrasimizin ve hukukumuzun da bu kadar dip yapacağını düşünemezdim. Ama dediğiniz gibi ben de mahpus oldum. Şimdi bana soruyorsunuz, “Başka mahpuslara ne tavsiye edersiniz?” diye... Ben mahpusluğu kabul edemedim, tavsiyede bulunmayı nasıl kabul edeyim.

-Ülke iyi olsun diye tahliye: Bu dava hükümet açısından taşınabilir, savunulabilir olmaktan çıktı. Yurtiçinde ve yurtdışında adalet ve hukuk düzenimizi daha tartışmalı hale getirdi. Arkadaşlarımızın tutukluluk hali acilen sonlandırılmalı. 11 Eylül’de yapılacak 2. duruşmada verilecek tahliye kararı; Sadece Murat Sabuncu’yu, Akın Atalay’ı, Kadri Gürsel’i, Ahmet Şık’ı ve Emre İper’i değil bütün ülkeyi rahatlatacaktır. Bu güzel ülke hepimizin. Haydi, hep birlikte iyi tutalım onu!..

-Mutlu son: Bize ve ülkemize yapılanlar tek bir karikatürle anlatılacak gibi değil... Cezaevinde şekillenen duygu ve düşünceler, önümüzdeki günlerde karikatürlerime nasıl yansıyacak, hep birlikte göreceğiz. Şunu söylemek istiyorum: Tutukluluğu, başkalarının hikâyesi bilirdik. Bizim de hikâyemiz oldu. Ama ülkemizde bir gün gazetecilerin hapsedilmesine son verilirse bu bizim hikâye için de mutlu son olacaktır. Öyle düşüneceğim!..

Önder Çelik: Eve yürüyerek dönmek istedim

Önder Çelik, 34 yıllık Cumhuriyet çalışanı. Başta matbaa olmak üzere gazetenin yükünü çeken görünmez isimlerden. Bu nedenle 9 ay tutuklu kaldı. Önder Çelik şöyle anlattı:

-9 ayımızı çaldılar: Darbe dönemlerinde hiç tutuklu kalmadım ve hapse girmedim. Evet, tam dokuz ay tutuklu kaldım. Daha önce söylediklerimden farklı olarak ne söylememi bekleyebilirsin. Siyasi bir davanın esaretini yaşayan birisi olarak hayatımızdan 9 ayı çaldılar. Beraber kaldığımız arkadaşlarla ilk günlerde sürekli olarak bir söylemimiz oldu hep ‘Bizi kimse tutamaz..’ Çünkü iddianame öncesi savcılık sorgusu sırasındaki soru ve suçlamalar gerçekten bize bunu söyletiyordu. ‘Bunlar bizi bırakmaz, umudum yok’ gibi bir ruh haline düşmedim fakat sürecin uzun olacağını güvendiğim hukukçu arkadaşlarımın yorumları ile gördüğümü söyleyebilirim. Hatta 6-8 ay gibi bir laf ettiğimde arkadaşların tepkisi ile karşılaştım diyebilirim.

-Gülümsemeye bile izin yok: Daha önce Silivri’de tutuklu bulunanların anlattıkları ile bizim dönemimiz arasında çok farklar var. Tamamen tecrit altındaydık. Hafta 168 saat; 1 saat avukat görüşü ve 1 saat kapalı aile görüşü. Milletvekili ziyareti olursa o da 15 dakika ile sınırlı. Bu sürenin dışında 3 kişilik koğuşun dışına çıkmak yasak. Geriye kalan zamanı nasıl kullanacağınız tamamen size kalmış. Fotoğrafım sadece bir kere çekildi. Havalandırmada duvar önünde vesikalık bir fotoğraf çektiler. Cezaevi kimliği için olduğunu söylediler. Onun dışında yasak olduğu söylendi. Bütün diğer yasaklamalarda olduğu gibi, gerekçe olarak OHAL koşulları ve güvenlik gerekçesi öne sürüldü. Anlaşılır gibi değil, bir gülümseme, bir el sallama ile güvenliği nasıl ihlal edersiniz bir düşünün bakalım.

-Küfür etmekte haklıydım: Sakal bırakma olayını ben de yaptım. Fiziki olarak yakışma, kendine şekil verme veya buna benzer nedenlerle değil bence. Bunun nedenini bir aralık ben de düşündüm. Belki de o koşullarda tek özgürce kendinize zarar vermeden yapacağınız protesto şekli ve belki de özgür olabildiğiniz çok az eylemden biri. Herhalde koğuşta çok az da olsa tek tük küfür eden bendim. Ve kendimi de bu konuda bayağı haklı görüyordum.

-İddianameyi 10 gün elime alamadım: Evet iddianame ilk elime geçtiğinde tamamını okudun. Sonra bir köşeye bıraktım ve 10 gün elime almadım. Sonra ekler gelince yeniden okumaya ve başladım. Gerçekten 10 gün ne yazacağımı bile planlayamadım. Delil olarak yer alanlara bakınca böyle tepki vermek çok normal.

-Hapiste Cumhuriyet: Cumhuriyet için kaygılanmamak elde değil. Yaklaşık 34 yıldır çalıştığım ve her safhasını bizzat yaşamış biri olarak. Cumhuriyet’i beklemenin ve okumanın anlamını daha iyi anlatması açısından hemen hemen her gün yaşadığımız bir olayı anlatmam yeterli olacak sanırım. Gazeteler saat 10.30 civarında geliyordu. Bildiğiniz gibi sabahları TV’ler gazete manşetleri ve seçme haberleri kısa bir süre veriyorlar. Gazetenin 1 saat sonra geleceğini bilmenize rağmen 2-3 TV‘den Cumhuriyet’in ilk sayfasını izliyorduk.

-Adalet Yürüyüşü gerginliği: Adalet Yürüyüşü sırasında hapiste olmak anlatması çok zor bir duygu. Yaşadığım bir olay ile bunu anlatmak isterim. Adalet Yürüyüşü’nün ilk günü, Kemal Kılıçdaroğlu Kızılay’dan yürüyüşe başlamış, biz de televizyonun başında bir haber kanalından verdiği kadar izlemeye çalışıyoruz. Bu sırada cezaevinde her dakika elektrikler kesiliyor. Adalet Yürüyüşü’nün İlk günü bizim için gergin başladı diyebilirim.

-En çok öfkelendiğim gün: Hapiste insan, birçok şeye öfkelendiğini söyleyebilir. Ama bunların hepsini kabul ediyorsun. İtirazlar, tecritler, dışarıdan aldığınız haberler, yakından tanıdığınız fakat aleyhinize verilen yalan tanık beyanları gibi, sayısız neden bulabilirsin. Benimki bambaşka bir nedendi. Haftada bir gün 1 saat avukat görüşüne gelen arkadaşlardan biri o gün arabaya yetişemediği için 35 dakika geç geldi. Garip gelebilir ama buna çok öfkelenmiştim. Bu öfkemi gören arkadaşım Güray (Öz) biraz olsun rahatlamam amacı ile bana şu espriyi yaptı. ‘Gelecek hafta onu azlettiğini söyle’ dedi.

-İstanbul’a yürüyerek dönmek: Bir gün açık görüşte en çok neyi özlediğimi ve çıktıktan hemen sonra ne yapmak istediğimi sordular. Cevabım şu oldu. Beni Silivri sahiline bırakın, İstanbul’a yürüyerek dönmek istiyorum dedim. En sevdiğim gün; görüş günü. En sevdiğim saat, görüş saatinin bir saat öncesi.

11 Eylül’de adalet: 11 Eylül’de, adaletin yerine gelmesini ve tutukluluklarının kaldırılmasını istiyorum.

Kameralı yalnızlık

-BM Raportörü David Kaye koğuşta: Tutukluluğun ilk ayında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Raportörü (David Kaye) ziyaretimize gelmişti. Bu ziyaretin Adalet Bakanlığı izniyle yapıldığını öğrendik. Koğuşun kapısı açıldı. BM raportörü koğuşu gezdi. ‘üzgünüm, burası bir süre sizin eviniz olacak’ dedi. Bizimle konuşmak istediğini söyledi. Daha sonra herkes beklemeye başladı. Herkes konuşmasını bekliyor. ‘Herhalde sizin de bildiğiniz gibi benim yalnız konuşmam gerekli, bu şekilde konuşamam’ dedi. Cezaevi yöneticileri bir süre sessiz kalıp beklediler. Raportör de bu şekilde devam edemeyeceğini söyledi ve görüş yapılamadan herkes koğuşu terk etti. On beş dakika sonra infaz memurları tekrar geldi ve ziyaretin açık görüş odasında yapılacağını söylediler ve oraya geçtik. Bizi gerçekten de yalnız bıraktılar. Birleşmiş Milletler temsilcileri ve biz odada tek başımızaydık. Temsilci, ‘Ne kadar güzel. Bizi yalnız bıraktılar. Ses kaydı alınan bir odada ve etrafımızda kameralarla!’ dedi.

T24
ETİKETLER
cumhuriyet dava önder çelik musa kart karikatür

Uyuma medya, Erol Zavar da ölüyor!
Ersin Tokgöz

Onca rapora, Türk Tabipleri Birliği’nin ‘Ölümün eşiğinde’ uyarılarına, hâkim medyada yankı bulmasa da yüzlerce eyleme rağmen bürokrasi, Güler Zere için direniyordu. Cumhurbaşkanı Gül “Af yetkimi kullanacağım” dese de dosya bir türlü gelmiyordu. Sonra ne olduysa, Zere ölümün kıyısına iyice yaklaştığında gelmez olan dosya birden geliverdi, kendi deyimiyle “Dışarıda ‘ölme hakkı’ verilerek” tahliye edildi ve birkaç ay sonra öldü.

O günlerde... İstedi mi jet hızıyla af mekanizmasını devreye sokup hiç zaman kaybetmeden affedebilen (Bakınız: Erbakan...) iktidar mekanizmasına... Suçlamalar ne olursa bir olsun mahkûmu cezaevi kapısından bile geçirmeyebilen (Bakınız: Haberal...) yargıya... Dördüncü ya da birinci, güç sıralamasında mutlaka yer kapan ve canı isterse tuttuğunu kopartan medyaya... Ortak bir çağrıda bulunmuştuk: “Bakın; Güler Zere ölüyor. Hesaplar bir yana; hepimiz birleşmiş bir merhamet, herkese eşit mesafede hukuk, asgarisinden de olsa insani duyarlılık etrafında birleşebilirdik. Yapılacak şey çok kolay: İnsanı insan yapan özdeki insafı, duyarlılığı, merhameti, affedebilme erdemini bir kerecik olsun her türlü giydirilmiş öfkenize, hesabınıza, kitabınıza baskın kılacaktınız.”

Olmadı. Güler Zere ölmesi için çıkarıldı ve gereğini yapıp öldü. Devlet, aygıtlarıyla çıkarılabilecek tüm engelleri çıkartıp Zere’yi el birliği ile harcamış, vicdan sınavını bir kez daha kaybetmişti. Yine de kazananı olmayan bu sınavdan bir umut doğabilirdi. Belki Zere’ye reva görülen bürokrasi işkencesi devletin vicdanını yumuşatır, tedavisi için af bekleyen mahkûmlara bir kapı aralanabilirdi.

Erol Zavar da ölüyor

Ama değilmiş. Erol Zavar... Gazeteci. Tutuklu. Kanser. Tutuklanmadan önce de kanserdi. Tutuklandıktan sonra hastalığı iyice azdı. 20’nin üstünde ameliyat geçirdi. Bu arada Eskişehir’den Edirne’ye cezaevinden cezaevine sevkedildi. Dayaklar eşliğinde hastaneden cezaevine, cezaevinden hastaneye taşındı. Tedavi bekleyen kansere, daha hızlı öldürmesi için sağlanabilecek tüm ortamlar sunuludu. Raporlar, aynı Zere’de olduğu gibi “Uygun koşullarda tedavisinin sağlanması için serbest bırakılması” yönündeydi. İnsan haklarının öznesi ayrımsız herkesti ve bu herkes içinde Zavar da en az Erbakan kadar yasalarla verilen haktan yararlanmalıydı. Ama olmadı.

Güler Zere geç de olsa Cumhurbaşkanı Gül’ün affına mazhar oldu ya, ‘Erol Zavar’a Yaşama Hakkı Koordinasyonu’ bir umut-son umut TTB’nin raporunu kaptı, Gül’ün kapısını çaldı. Verilmeyen randevular, Ufuk Uras’ın devreye girmesi ile kerhen görüşme, verilen sözler, sonrasında “Rapor bize ulaşmadı” bahaneleri, raporun tekrar gönderilmesi... Sonuç? Aylardır tek bir adım yok. Devletin kapısı yine duvar, yetkililerin vicdanı canlı bir olgu değil, süründürme yönergesiydi.

Nedir? Azrail’den bir tüyo daha mı bekleniyor harekete geçmek için, “Ölüme az kaldı” diye? Bakın; özellikle söz konusu gazeteciler oldu mu medya yakıp yıkıyor. Mesela Nedim Şener’e dava açılması bile olay oluyor. Şamil Tayyar yazılarına ara verince kıyamet kopuyor. Erol Zavar’ın, başka bir gazetecinin hayatının, sırf ünlü değil diye, Tayyar’ın kalemi ya da Şener’in tedirginliği kadar da mı değeri yok?

Varsa... O zaman neden ses yok? Manken kovalayan muhabirleri ya da köşelerini kendi PR’larına ayıran sözde ahlakçı yazarları geçtim... TGC, Basın Konseyi, Medya Derneği ve pek afili meslek kuruluşları, işinizin adı ne?
Radikal

Cezaevleri Alev aldı: Yangınlar yayılıyor
18 Haziran 2012



TRT'nin haberine göre Şanlıurfa'dan sonra Gaziantep, Adana ve Osmaniye cezaevlerinde de yangın çıktı.

Şanlıurfa E tipi cezaevinde arka arkaya çıkan iki yangının hemen ardından üç ildeki cezaevlerinden de yangın haberi geldi.

Gaziantep

Gaziantep H Tipi Cezaevindeki yangın akşam saatlerinde yaşandı.
Bazı mahkumlar cezaevi koğuşunda yatakları ateşe verdi.
Çıkan yangın sonucunda olay yerine çok itfaiye ve ambulans sevkedildi.
Yangın büyümeden söndürülürken, dumandan etkilenen 12 mahkum hastanelere kaldırıldı.
Mahkumlardan 7'si ayakta tedavi edildi, 5'inin tedavisi devam ediyor.

Adana

Adana'da ise Kürkçüler E ve F Tipi Kapalı Cezaevi'nde saat 20.00 sıralarında çocuk koğuşundaki mahkumlar yangın çıkardı.
Aynı saatlerde Ceyhan ilçesindeki M Tipi Kapalı Cezaevi'nde adli hükümlülerin kaldığı koğuşta yangın çıktı.
Adana ve Ceyhan'daki cezaevlerinde çıkan yangınlar kısa sürede söndürüldü, olaylarda ölen ya da yaralanan olmadı.

Osmaniye

Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevi'nin B-6 koğuşunda yangın çıktı.
Osmaniye Belediyesi itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürülen yangında dumandan etkilenen bazı tutuklu ve hükümlüler ambulanslarla hastanelere kaldırıldı.
Olayı duyan bazı tutuklu ve hükümlü yakınları da cezaevi önünde toplandı.
Güvenlik güçleri bölgede önlem aldı.
haber1001

Cezaevlerindeki öğrenci sayısı 4 yılda 25 kat arttı
11 Eylül 2017



Adalet Bakanlığı'na göre cezaevlerindeki toplam öğrenci sayısı 69 bin 301. CHP'li İlgezdi mahpus öğrencilerin eğitim masraflarını karşılayamama, devamsızlık nedeniyle atılma, çalışma alanı yokluğu gibi sorunları olduğunu bildirdi.
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
Adalet Bakanlığı açıkladı: 15 yılda 223 bin mahpus
Cezaevi nüfusu 224 bin oldu
Cezaevlerinde sürgün furyası
Paylaş

Kaydet Kaydettiklerim Zaman Tüneli Tünel amblem
cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: Pazartesi, 19:03
[Haber görseli]

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Gamze Akkuş İlgezdi’nin, “Ceza İnfaz Kurumlarındaki Öğrenci Mahkumlar”a ilişkin önergesine yanıt veren Adalet Bakanlığı, cezaevlerinde eğitim ve öğretim hakkından yararlanmaya devam eden toplam mahpus öğrenci sayısının 69 bin 301 olduğunu açıkladı.

Bu sayı 2016 Kasım itibariyle cezaevlerinde bulunan 197 bin 297 mahpusun (tutuklu ve hükümlünün) yüzde 35’ine denk geliyor.

Mahpus öğrencilerin 36 bin 33’ü lise ve dengi okullar ile ön lisans ve lisans programlarına kayıtlı, 33 bin 268’i açıköğretim programlarına kayıtlı bulunuyor.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’deki cezaevlerinde 2013 Mayıs ayı itibariyle 2 bin 776 tutuklu ve hükümlü öğrenci bulunuyordu. Bu sayı 2016 yılı sonu itibariyle 25 kat artmış durumda.

Adalet Bakanlığı, kayıt dondurarak eğitim ve öğretim hakkı kısıtlanan öğrencileri ilişkin verileri ise, “Bakanlık kayıtlarında veri olmadığı” gerekçesiyle bildirmedi.

Bu yılın ağustos ayında, CHP Milletvekili Onursal Adıgüzel'in bilgi edinme başvurusuna verilen yanıtta, 07.04.2017 tarihinde Bilgi Edinme Daire Başkanlığı’ndan alınan veri setine göre 1778’i tutuklu, 1022’si hükümlü olmak üzere toplam 2800 çocuğun hapishanelerde tutulduğu bilgisi paylaşılmıştı.

Eğitim hakkı

Türkiye tarihinin en yüksek mahkum öğrenci sayısının bu iktidar döneminde görüldüğünü söyleyen İlgezdi konuyla ilgili açıklamasında, “hapishanelerde olan öğrenci mahkumların, öğrenim hakları önündeki engeller kaldırılmalı, ücretsiz, koşula bağlı olmaksızın eğitim görebilmeleri sağlanmalı” dedi.

Eğitim masraflarını karşılayamıyorlar

İlgezdi’nin hapishanelerdeki öğrencilerle ilgili hazırladığı raporda mahpus öğrencilerin temel sorunları şöyle sıralandı.

*Yeni eğitim ve öğretim yılında kayıtlarını yenilemelerinde güçlük yaşanıyor.

*Mahpus öğrencilerin birçoğu maddi imkanı bulunmadığı için okul harçlarını ve eğitim masraflarını karşılayamıyorlar.

Devamsızlıktan atılıyorlar

*Mahkum oldukları için devam zorunluluğu olan derslere katılamayan ve mazeretli kabul edilmeyen mahpuslar, devamsızlık nedeniyle derslerini geçemiyor ve okuldan atılıyorlar.

*Henüz mahkeme süreci tamamlanmayan ancak uzun tutukluluk nedeniyle cezaevlerinde bulunan öğrenciler, devamsızlık, kayıt yenileyememe ve sınavlara girememe gibi gerekçelerle eğitim ve öğretim haklarını kaybediyorlar.

Sınav sorunu

*Mahpuslar için sınavlara gidebilmek büyük bir eziyete ve maddi külfete dönüşüyor.

*Cezaevlerinden, okullara öğrenciyi götürecek araçların temini konusunda sorunlar yaşandığı gibi ring araçlarında yolculuk yapacak olan öğrencilerin sınavlara gidip gelebilmeleri için ödedikleri yüksek ücretler de ayrıca sorun yaratıyor.

Okul-cezaevi mesafesi

*Mahpusların birçoğunun eğitim görecekleri üniversite ve/veya okullardan uzakta, farklı illerdeki cezaevlerinde tutulmaları ve sevk taleplerinin kabul edilmemesi öğrenim haklarını ortadan kaldırıyor.

Çalışma alanı

*Cezaevlerinde öğrencilere tahsis edilmiş oda, kütüphane, bilgisayar, internet vb. olanakların olmaması anayasanın eşitlik ilkesine uymuyor.

Kaynak: Bianet

Bu yılın ilk 6 ayında 212 kişi cezaevinde öldü
23/08/2015



Türkiye'deki 61 cezaevinde, bu yılın 1 Ocak - 29 Haziran tarihleri arasında toplam 212 kişinin hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Cezaevlerindeki ölüm sayılarında son yıllarda görülen artış da dikkat çekiyor.
Haber: İSMAİL SAYMAZ - ismail.saymaz@radikal.com.tr / Arşivi

Türkiye 'deki 61 cezaevinde, 1 Ocak 2015 ile 29 Haziran 2015 arasında 176 tutuklu ve hükümlünün eceliyle, 29'unun intihar yoluyla, 7'sinin de başka sebeplerle olmak üzere, toplam 212 kişinin hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Bu arada, cezaevlerinde 2005'te 59 olan toplam ölüm rakamının 2014'te 380'e tırmandığı belirtildi.
CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Adalet Bakanlığı'nın yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi. Önergede şu soruları yöneltti:
- 1 Ocak 2015 ile 29 Haziran 2015 ve 1 Ocak 2002 ile 29 Haziran 2015 arasında hapishanelerde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan vatandaşlarımızdan kaçı hayatını kaybetti?
- Bunlardan kaçı intihar etmiştir?
- Bunlardan kaçı 18 yaşından küçüktür?
İLK ALTI AYDA 208 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Adalet Bakanlığı'ndan verilen yanıta göre 2002'de 89, 2003'te 163, 2004'te 54, 2005'te 59 tutuklu ve hükümlü can verdi. Bu rakam 2006 yılından itibaren katlanarak arttı. 2006'da 157, 2007'de 178, 2008'de 211, 2009'da 287, 2010'da 307, 2011'de 321, 2012'de 345, 2013'te 316 ve 2014'te 380 hükümlü ve tutuklu cezaevinde öldü.
1 Ocak-29 Haziran 2015 tarihleri arasında 157'si hükümlü ve 19'u tutuklu olmak üzere 176 kişi ecel yoluyla öldü. Aynı tarihlerde 21'i hükümlü ve sekizi tutuklu olmak üzere 29 kişi intihar etti. Yedi hükümlü de başka şekillerde hayatını kaybetti. Toplamda, 61 cezaevinde 212 kişi cezaevlerinde öldü.
Bu arada 2009 yılından 29 Haziran 2015'e kadar. Cezaevlerinde 9 da çocuk hayatını kaybetti.
Radikal

"Tutuklu gazeteci, cezaevinde darp edildi" iddiası: "Bunu da yaz" diye dövdüler!
06 Ekim 2017



“Müvekkiller ve diğer tutuklular tekme ve yumrukla yoğun bir şekilde darp edilmiştir"


15 Temmuz darbe girişiminden sonra OHAL kapsamında KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (Dihaber) muhabiri Erdoğan Alayumat ve Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanı Serkan Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu 13 tutuklunun Tarsus T-2 Kapalı Cezaevi’nde infaz koruma memurlarınca darp edildiği iddia edildi. Avukat Tugay Bek, infaz koruma memurlarının “Gazeteci bunu da yaz” diyerek Alayumat ile dalga geçtiklerini belirtti.

Cumhuriyet'ten Abidin Yağmur'un haberine göre; Adana Barosu Cezaevi Komisyonu Başkanı Avukat Tugay Bek, müvekkilleri Erdoğan Alayumat, Mübarek Aksu, Hayrullah Turan ve Serkan Erdoğan adına Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği suç duyurusu dilekçesinde, 2 Ekim günü sayım için müvekkillerinin bulunduğu koğuşa gelen 20-30 civarında infaz koruma memurunun, tutukluların tek sıra halinde ve askeri nizam halinde sayım vermelerini istediğini belirtti. İtiraz üzerine kurum birinci ve ikinci müdürünün talimatıyla tutuklulara müdahale edildiğini belirten Bek, şöyle devam etti:

“Müvekkiller ve diğer tutuklular tekme ve yumrukla yoğun bir şekilde darp edilmiştir. Döverek yere yatırılan tutukluların kafalarına infaz koruma memurları tarafından basılmıştır. Müvekkil Erdoğan Alayumat ve tutuklu Zeki Çiçek koridor boyu sürüklenmiş ve yoğun bir şekilde darp edilerek ‘Süngerli Oda’ diye tabir edilen yere götürülmüştür. Müvekkil bu odaya bırakılırken zorla darp edilerek çırılçıplak soyulmuştur. Erdoğan Alayumat’ı infaz koruma memurları darp ederken ‘Gazeteci bunları da yaz’ diye alaylı bir tavır sergilemişlerdir. Müvekkil iki saat kadar süngerli odada tutulduktan sonra tekrar koğuşuna götürülmüştür.” Alayumat’ın geçici işitme kaybı yaşadığını, 13 tutuklunun doktora çıkmak için dilekçe verdiğini ancak cezaevi idaresinin sadece 2 tutuklunun revire çıkmasına izin verdiğini anlatan Bek, cezaevi kurum doktorunun işkence ve darp izlerini görmezden gelerek tutukluları muayene etmediğini belirtti. Bek, suç duyurusu dilekçesinde ayrıca, müvekkili Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanı Serkan Erdoğan’ın, 3 Ekim günü sakalını kesmediği gerekçesi ile 30 kadar infaz koruma memuru tarafından darp edildiğini, tehdit ve hakaretlere maruz kaldığını iddia etti. Cezaevi idaresinin tutuklular hakkında “sayım vermeme” suçlaması ile disiplin soruşturması başlattığını, Erdoğan Alayumat ve Zeki Çiçek hakkında ise “isyana teşvik” suçlaması ile soruşturma açıldığını belirten Bek, faillerin halen görevlerinin başında olduğuna dikkat çekti.

T24
ETİKETLER
işkence cezaevi gazeteci


CHP'li Tüm: O cezaevinde bebekler soğuktan ve rutubetten hastalanıyor; yemeklerden haşerat çıkıyor
17 Aralık 2017



"Tutuklulara işkence ve kötü muameleden dolayı ceza alan kamu görevlileri var mıdır?"

CHP Balıkesir Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi Mehmet Tüm, Bandırma Cezaevi’nde yaşanan hak ihlallerini Meclis gündemine taşıdı. Tutuklu anneler ve bebeklerinin işkenceye varan ciddi hak ihlalleri yaşadığını belirten CHP’li Tüm, bebeklerin sürekli hastalandığını, hasta bebeklerin hastaneye "yoğunluk" gerekçesiyle götürülmediğini, bebeklerin keyfi şekilde cezalandırıldığını söyledi.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren CHP'li Tüm, cezaevinde yaşanan hak ihlallerine karşı şunları kaydetti:

“İktidar, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine karşı körler sağırları oynuyor. Suçunu bile bilmeyen on binlerce insan, şu an hukuksuz şekilde cezaevinde tutsak ediliyor. AKP’nin OHAL rejiminde cezaevlerinde insan haklarına dair hiçbir emareye rastlanmıyor. Özellikle tutuklu anneler ve bebekleri için cezaevleri işkence yuvasına dönmüş durumdadır.

Bandırma M Tipi’nde yaşananlar bunun en açık örneklerinden biridir. Kalabalık koğuşlarda, bebekler havasızlıktan, soğuktan ve rutubetten dolayı sürekli hastalanıyor, sağlık kontrolü yapılarak hastaneye sevk edilmesi gerektiğine karar verilen bu hasta bebekler ‘yoğunluk’ gerekçe gösterilerek hastaneye götürülmüyor, anne ve bebekler hastalık yüzünden hayati tehlikeye varan sıkıntılar yaşıyor.”

“Bebeklere uygun gıdalar verilmiyor, yemeklerden haşerat çıkıyor!”

Cezaevinde bebeklere uygun gıdalar dağıtılmıyor, bebeklere farklı numaralarda bebek bezleri satılmıyor, bu malzemelerin tutuklu yakınları tarafından verilmesine de keyfi olarak izin verilmiyor. Bebekler soğuk ve havasız ortamda hem hasta oluyor, hem iyi beslenmesi engelleniyor, hem de şikâyet edildiğinde annelere keyfi cezalar veriliyor. Cezaevinde dağıtılan yemeklerde defalarca haşerat çıkmasına rağmen kimsenin konuyla ilgilenmediği söyleniyor. Bandırma Cezaevi’nde suçsuz masum bebeklere yönelik işkenceye varan bu ihlaller, bir insanlık ayıbıdır. Adalet Bakanlığı bu iddiaları bir an önce araştırmalı ve tutuklu anne ve bebeklerin sıkıntılarını çözülmeli, bu ihlallerin sorumluları cezalandırılmalıdır.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e verdiği soru önergesinde CHP’li Tüm, şu soruları yöneltti:

- Bandırma M-Tipi Cezaevi’yle ilgili medyada yer alan iddialar doğru mudur? Bakanlığınıza cezaevi yönetimi hakkında daha önce herhangi bir şikâyet ulaşmış mıdır?

- Bahsi geçen cezaevinde geçmişte tutuklulara işkence ve kötü muameleden dolayı ceza alan kamu görevlileri var mıdır?

- İddialar doğruysa, keyfi uygulamalarla tutukluların ve masum bebeklerin haklarını ihlal eden, tutuklulara işkence ve kötü muamelede bulunan cezaevi görevlileri ve yönetimine herhangi bir yaptırımda bulunulacak mıdır?

- Bahsi geçen cezaevinde kaç mahkûm bulunmaktadır ve koğuşlarda fazla sayıda kişinin kaldığı ve havalandırma sorunu yaşandığı iddiası doğru mudur?

- Cezaevinde bebek bezleri ve gıdaları hangi gerekçeyle satılmamaktadır ve tutuklu yakınlarının temin ettiği bebek malzemeleri hangi gerekçeyle geri çevrilmektedir?

- Hasta tutuklular ve bebekler hangi gerekçeyle hastaneye sevk edilmemektedir? Bebeklerin hayati tehlikeyle karşı karşıya kalması durumunda sorumluluk kimde olacaktır?

- Yemeklerde haşerat çıkmasına rağmen hangi gerekçeyle yemeklerle ilgili bir düzenleme yapılmamaktadır?

- Ciddi hak ihlallerinin yaşandığı cezaevi en son ne zaman teftiş edilmiştir? Teftiş raporunda bahsi geçen eksiklikler yer almakta mıdır?

- Cezaevinde bulunan bebeklerin daha sağlıklı bir ortamda büyümesi ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi adına herhangi bir çalışma yapılacak mıdır?

- Son beş yıldır cezaevlerinde işkence ve kötü muamele yaptıklarından dolayı kaç kamu görevlisine idari ve adli soruşturma açılmıştır? Bu kişilerden kaçı yapılan soruşturma sonucu görevinden alınmıştır?

- Son 15 yılda Türkiye işkence ve kötü muameleden dolayı AİHM kararlarında kaç defa tazminata mahkûm edilmiştir?

T24
ETİKETLER
mehemt tüm cezaevi haber bebek ölümleri abdülhamit gül soru önergesi haber

21 yıldır cezaevindeydi; hikâye yazarı Murat Saat vefat etti
28 Aralık 2017



Saat'in, "Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın?" adlı kitabı Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nce 2014 yılında ödüle değer görülmüştü

21 yıldır cezaevinde olan müebbet hükümlü Murat Saat, vefat etti.

Saat'in, “Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın?” adlı kitabı Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nce 2014 yılında ödüle değer görülmüştü.

Gazete Karınca'da Bekir Avcı'nın imzasıyla yayımlanan habere göre, Saat, 1996’dan beri cezaevindeydi.

Gazeteci Hüseyin Aykol dün sosyal medyadan Bandırma 2 nolu T Tipi Cezaevi’nde bulunan Murat Saat’in kalp krizi geçirdiğini, Balıkesir’e götürüldüğünü, anjiyo olduğunu ve uykuda tutulduğunu bildirmişti.

Bandırma 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu Ertan Tan da MA’ya gönderdiği mektupta Saat’in hastaneye ring aracıyla götürüldüğü ve araçta kalbinin durduğunu, müdahale sonrası kalbinin atmaya başladığını, ardından da yoğun bakıma alındığını aktarmıştı.

Bu sabah saatlerinde ise tutuklu edebiyatçı Murat Saat’in öldüğü bildirildi.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kurucularından ve eski genel başkanlarından Hüsnü Öndül, yeğeni olan Saat’in yaşamını yitirmesine ilişkin gazetemize yaptığı açıklamada şu bilgileri verdi:

13 Aralık’ta fenalaşmış, Balıkesir Atatürk Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştı. O günden beri yoğun bakımdaydı. Bilinci açıktı, zaman zaman sorulara cevap veriyordu. Ancak bu sabah yoğun bakımdayken yaşamını yitirdi. Çok üzgünüm.

“Başka hayatları yazarken kendimi var ediyorum”

Murat Saat 2015 yılında bir mektup aracılığıyla verdiği demecinde kendini ve edebiyat serüvenini kısaca şöyle anlatmıştı:

12 Eylül’ün yarattığı ve bugün de çok daha yoğunlaşmış olarak var olan siyasal sistem dillere, kimliklere, inanç gruplarına ve toplumun tümüne ağır bedeller ödetti. Üniversite yıllarım, yani 90’ların başları yoğun çatışmalı yıllardı. Özgürlüklerin ve toplumun savunulması gerektiğine inandım. Aktif siyasal mücadele verdim. Hapishaneyle tanıştım. 2000’ler sonrası, 19 Aralık’la hayatımıza sokulan F Tipi sistemle yoğun baskı ve tecrit hapishanelere hâkim oldu.

Bu yıllarda yazılı boyutuyla edebiyat benim için tam bir zorunluluk oldu. Herkesin yazım serüveni başkadır şüphesiz. Yaşadıklarınız, tanık olduklarınız, estetik beğenileriniz, okuduklarınız, dertleriniz, kaygılarınız ve daha birçok şey sizi yazıya, edebiyata yöneltebilir. Bunlar şüphesiz benim için de geçerli. Ama daha önce, içinde bulunduğum mekânın, hapishanenin bunda etkili olduğunu söylemeliyim. Hapishane türlü mekanizmalar yoluyla iktidar uygular size. Dahası, zamanla bu mekanizmaları unutturmak ister. Bunu başarırsa bu mekanizmaları ve içinde bulunduğunuz mekânı karakteriniz addetmeye başlayabilirsiniz. Sanırım ben yazarak ilk önce, buraya ait olmadığımı söylemeye çalışıyorum. Bu mekânın benim karakterim olmayacağını, bunu kabul etmediğimi ilk önce kendime tekrar tekrar hatırlatmak istiyorum. Bu şekilde başka hayatları yazarken kendimi var ediyorum aslında.

Ana Haber
ETİKETLER
murat saat haber açıklama öykü yazarı

Kepsut Cezaevi'nde dayaktan ölüme Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan açıklama
29 Aralık 2017



"Kepsut Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2017/1 sayılı soruşturma halen devam etmektedir"

Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı, Kepsut İlçesi’ndeki L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda geçen yılbaşı gecesi koğuş arkadaşları tarafından cinayetten tutuklu 40 yaşındaki Ulaş Yurdakul'un dövülerek öldürülmesiyle ilgili olarak açıklama yaptı. Açıklamada olayda kastı veya ihmali olduğu düşünülen ceza infaz kurumu personeli ile belirlenen diğer şüpheliler hakkında başlatılan soruşmanın devam ettiği belirtildi.

Balıkesir Adliyesi’nin resmi internet sitesinden Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Sözcülüğü ve Medya İletişim Bürosu'nca yapalın açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“29 Aralık 2017 günü bazı yayın organlarında çıkan haberler üzerine Cumhuriyet Başsavcılığımızca kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekli görülmüş olup, Kepsut L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda, 01 Ocak 2017 tarihinde meydana gelen ölüm olayına ilişkin olarak Kepsut Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından derhal adli soruşturma işlemlerine başlanılmış, Ceza İnfaz Kurumu görevlileri ve olayın failleri olabileceği değerlendirilen koğuş sakini hükümlü ve tutuklular ile ilgili yürütülen soruşturma sonucunda bir kısım ceza infaz kurumu görevlileri hakkında Kepsut Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar 24 Kasım 2017 tarihinde verilmiştir. Bu karara karşı müştekiler, vekili tarafından 04 Aralık 2017 tarihinde yapılan itiraz üzerine Balıkesir Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından ceza infaz kurumu personeli hakkında verilen ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına karar verilmiştir.

Olayda kastı veya ihmali olduğu düşünülen ceza infaz kurumu personeli ile belirlenen diğer şüpheliler hakkında Kepsut Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2017/1 sayılı soruşturma halen devam etmektedir. Soruşturmanın safahatı ve sonucu hakkında kamuoyuna ayrıca bilgi verileceği saygıyla duyurulur."

t24
ETİKETLER
ulaş yurdakul balıkesir kepsut cezaevi dayak ölüm savcılık açıklama

Koğuş arkadaşları mahkûmu linç etti: Millet dağda öldüremiyor teröristi, biz burada öldürdük!
29 Aralık 2017



Yurdakul'u odada değil merdiven altında yatırmışlar

Balıkesir Kepsut Cezaevi’nde kalan ve psikolojik sorunları bulunan Ulaş Yurdakul, sürekli altını ıslattığı için koğuş temsilcisi ve adamları olduğu ileri sürülen 8 kişi tarafından geçen yılbaşı linç edildi. Mahkûmlardan biri suçu üstlenirken, İbrahim Armağan annesiyle telefon konuşmasında suçu itiraf etti. Armağan, telefonda annesine, “Yav askere git dedin, millet dağda öldüremiyor teröristi, biz burda öldürdük işte, daha ne istiyon” dedi.

Hürriyet'ten İsmail Saymaz'ın haberine göre İstanbul’da karıştığı bir cinayetten dolayı mahkûm edilen 40 yaşındaki Ulaş Yurdakul, Balıkesir Kepsut Cezaevi’ne konuldu. Psikolojik sorunları olan Yurdakul, 14 Nisan 2016’da C3 koğuşuna yerleştirildi.

Dövülerek öldürüldü

Odada değil merdiven altındaki boşlukta serilen yatakta yatmasına izin verilen Yurdakul, iddiaya göre koğuş temsilcisi Nihat Şen ve koğuştaki 7 adamı tarafından, altını ıslattığı gerekçesiyle sık sık dövüldü. Batman nüfusuna kayıtlı Yurdakul, 31 Aralık’ı 1 Ocak 2017’ye bağlayan yılbaşı gecesi dövülerek öldürüldü.

O gece koğuşta bulunan Emre Ersoy ifadesinde, Nihat Şen ile Mehmet Alkan, İbrahim Armağan, Recep Okumuş, Serkan Evran, Bülent Kocaman, İdris Çakmak ve Murat Sevim’in saat 01.00 sıralarında Yurdakul’u dövmeye başladığını belirterek, “Yılbaşı gecesi uzun süre Ulaş’ı dövdüler. Saat 04.00’e kadar dövmeye devam ettiler. Saat 04.00’te dövmeyi bırakıp yatağına yatırdılar” dedi. Sabah 10.00’da Ulaş Yurdakul’u yatağını ıslatmış halde bulduklarını belirten Ersoy, “İdris Çakmak, Ulaş’ı banyoda yıkamaya başladı. Bu sırada Nihat Şen çekpasla Ulaş’a vurdu. Tekrar odaya getirdiler, yine dövme sesleri duydum” dedi. Ulaş Yurdakul, yediği dayakların ardından saat 13.00 sıralarında rahatsızlanıyor ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybediyor.

Annesine itiraf etti

Ulaş Yurdakul’un ölümünden sonra keşif için gelen heyeti, lince katılan koğuş temsilcisi Nihat Şen gezdirip bilgilendirdi. Cinayeti linççilerden Serkan Evran üstlendi. Soruşturma devam ederken İbrahim Armağan’ın 3 Ocak 2017 tarihinde annesiyle yaptığı telefon görüşmesinin kaydı dosyaya girdi.

Bu görüşmesinde Armağan, linci annesine şöyle itiraf etti:

Armağan: Buradan bir tane de ölü çıktı, Allah razı olsun. Anne: Kimlerden? Armağan:Batmanlı (küfrediyor) biri öldü gitti. (Yine küfrediyor) teröristi... Anne: Polis ne yapıyor? Armağan: (Küfrediyor) O da paket, o da var olayın içinde. Sekiz kişi varız. Serkan abi ‘Ben yaptım’ diyor. Serkan abim, Allah razı olsun, alıyor üstüne. Bakalım... Serkan abi yırttıracak bizi de biraz uğraştıracak bizi. Anne: Olsun bakalım, sağlık olsun ama karışmayaydınız iyiydi oğlum be... Armağan: Ya askere git, askere git dedin. Millet dağda öldüremiyor teröristi, biz burda öldürdük işte, daha ne istiyon. Anne:Yani... Armağan: Allahın teröristi.”

Merdiven altında yatırmışlar

Altını ıslattığı için koğuştaki yataklarda değil, merdiven boşluğunda yatmaya zorlanan ve psikolojik sorunları bulunan Ulaş Yurdakul, aylar boyunca şiddete maruz kalmış.

Kayıt olmasaydı bir kişiye kalacaktı

Yurdakul ailesinin avukatı Hasan Hakan Günaslan, telefon kaydı olmasaydı cinayetin bir kişinin üzerine kalacağını belirterek şunları söyledi: “Cezaevinde Ulaş’ın yaşamı ve sağlığından devlet sorumlu. Ancak bu görev yerine getirilmiyor. Tek başına bir koğuşa konmuyor. İnfaz koruma memurlarının haberdar olduğunu olan bitenden anlıyoruz. Kimi memurlar kayıtsız kalıyor, kimileri Ulaş’tan kurtulmanın yolu olarak görüyor. Buna rağmen görevlilere dava açılmadı. Ulaş baştan sona eziyet çekiyor. Muhtemelen uyuşturup dövüyorlar. Gerçekten çok vahim.”

Gardiyanlara takipsizlik

Koğuşun güvenlik kamerası kayıtlarına göre 1 Ocak 2017 Pazar sabahı Ulaş Yurdakul’a Nihat Şen tarafından tekme, Serkan Evran tarafından da tokat atıldığı ana ilişkin görüntüler de dosyaya girdi. Linç sonrası ifadesi alınan mahkûmlardan Mehmet Alkan, Yurkadul’un dövüldüğünden infaz koruma memurlarının haberdar olduğunu iddia ederek, “Bir buçuk hafta önce Ulaş’ın gözü mosmor olmuştu. Akşam sayımında Ulaş’ı gören memurlar ‘Makyajın çok güzel olmuş’ dedi” diye ifade verdi.

"Yüzüne vurmayın belli olmasın"

Özcan Kanar da “İdare iki defa sayım için koğuşa giriyordu. Ulaş’ın sürekli dayak yediği yüzünden gözünden belli oluyordu. Sayıma gelen memurların Ulaş’ın görüntüsünden dövülmüş olduğunu anlamaları gerekirdi” dedi. Nihat Şen’in adamlarından olduğu ileri sürülen Murat Sevim de infaz koruma memurlarını suçlayarak şunları söyledi: “Şen memurlara ‘Bunları dövmezsen bunlar akıllanmaz. Yine altına yaptı. Akşam yine Ulaş’ı döveceğim’ dedi. Memur da ‘En azından yüzüne vurmayın, belli olmasın’ dedi.”

Mahkûmların ifadelerinde, Yurdakul’un dokuz aydır dövüldüğü bilinmesine rağmen engel olmayan infaz koruma memurları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Linççiler hakkında soruşturma bir yıldır sürerken henüz bir dava açılmadı.

T24
ETİKETLER
cezaevi yurdakul altını ıslattığı 8 kişi dövülerek öldürüldü koğuş ağası haber anneye itiraf telefon

İHAK: AF DEĞİL HAK
5 Ocak 2018

İnsan Hakları ve Adalet Hareketi (İHAK) tarafından cezaevindeki Müslüman esirlerin mağduriyetlerinin giderilmesi için yapılan basın toplantısı dün (4 Ocak) gerçekleşti.

İHAK Başkanı Av. Cihat Gökdemir, yaptığı konuşma ile esir Müslümanların mağduriyetlerine dikkat çekerken, süreç içerisinde yapılan birçok düzenlemeden başka suçlardan cezaevinde yatanların (hırsızın, tecavüzcünün, katilin) yararlandırılıp, Müslüman esirlere yönelik bir adım atılmadığına vurgu yaptı.

Esir Müslümanlar adına da İlhan Doğan’ın babası Hasan Doğan, Cemil Şahin’in kardeşi Yılmaz Şahin, Haluk Özdoğan’ın eşi Sema Dilek Özdoğan, Kâmil Aşkın’ın annesi Kıymet Aşkın, Eyüp Ethem Köylü’nün kardeşi Mustafa Köylü, Osman Erdemir’in ağabeyi Ramazan Erdemir birer konuşma yaparak hakısz ve hukuksuz bir şekilde onlarca yıldır devam eden bu mağduriyetlerin bir ân önce son bulması gerektiğini vurgulayarak yetkilileri, siyasî iradeyi bu konuda adım atmaya çağırdılar ve atılacak bu adımla esir tutulan müslümanların serbest kalmasının af değil, hak olduğunun altını çizdiler.

Cezaevindeki esirlerin serbest bırakılması meselesinden ayrı olarak Ethem Köylü’nün kardeşi Mustafa Köylü, ayrıca, F Tipi cezaevlerindeki esaret şartlarının OHAL kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) daha da ağırlaştırıldığına dikkat çeken bir konuşma da yaptı.

Gûya Fetullahçılar hakkında çıkartılan KHK’lar sebebiyle zulmün katlandığına vurgu yapan Köylü, ayda bir olan açık görüş hakkının iki ayda bire çıkarıldığını, esirlere kitap ve dergi ulaştırmada problemler yaşandığını, koğuşlarda kitap ve dergi bulundurmaya sınırlamalar getirildiğini, ağabeyinin resim yaparken bu imkânının elinden alındığını, üniversite sınavlarına götürülmediklerini ve son çıkartılan tek tip kıyafet KHK’sı kapsamında tek tip giymeye zorlanacaklarına dair taşıdığı endişeleri de dile getirdi.

Adımlar HABER

Nazlı Ilıcak isyan etti! "Kelepçeyle götürülmek çok dokunuyor"
08 Ocak 2018

15 Temmuz'daki kanlı darbe girişiminden sonra FETÖ'nün medya yapılanmasına yönelik düzenlenen soruşturmada tutuklanan Nazlı Ilıcak, Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan'a bir mektup yazdı. Ilıcak, mahkemeye götürülürken kelepçe takılmasına tahammül etmenin hiç de kolay olmadığını söyledi.

FETÖ'nün medya yapılanmasına yönelik düzenlenen soruşturmada tutuklanan Nazlı Ilıcak, Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan'a bir mektup yazdı.

YER SİLMEK, ÇAMAŞIR YIKAMAK...
Ilıcak, mektubunda, yerleri silmeye ve çamaşır yıkamaya alıştığını, bunun kendisine zor gelmediğini ifade etti.
Nazlı Ilıcak, mahkemeye giderken kelepçe takılmasına ve adliyedeki nezarethanede bekletilmesine tahammül etmeninse kolay olmadığını sözlerine ekledi.

İşte Ahmet Hakan'ın yayınladığı Nazlı Ilıcak'ın mektubu

"Yerleri silme ya da çamaşır yıkama inan hiç güç gelmedi. Sadece ilk birkaç ay intibak etmekte güçlük çektim. Bana zor gelen bazı meslektaşlarımızın hakaretamiz yazıları ve haksız suçlamaları oldu.
Koğuş hayatı, dışarıyı pek düşünmemek şartıyla nispeten kolay geçiyor. Lakin mahkemeye kelepçe takılması, jandarma arabasında özel bir bölmeye kilitlenmem, mahkemede beklerden adliyenin eksi 7'nci katındaki nezarethaneye atılmam... Ve mahkemeden sonra yeniden dört duvar arasına dönmem... İşte bunlara tahammül etmek kolay değil."
Millî Gazete

Grup Yorum üyesi Dilan'ın babası Ali Poyraz: Kızımın ağzından burnundan kan geliyor
24 Ocak 2018



"Bu koşullarda tedavi mümkün değil"

İki gün önce kızının açık görüşüne giden tutuklu Grup Yorum üyesi Dilan Poyraz’ın babası Ali Poyraz, “Önceki gün açık görüşe gittim. 6 gün önce kızımı hastaneye kaldırmışlar. Burnundan ve ağzından kan geliyor. Açık görüşte kızımın elini tuttum, yanaklarını ellerimin arasına aldım ateş gibi yanıyordu. Hastanede yüzeysel inceleme yapılmış” diye konuştu.

Cumhuriyet'te yer alan habere göre, Grup Yorum üyesi Dilan Poyraz’ın (22) babası Ali Poyraz (48) ile kızının sağlık durumunu konuştuk. Kızının sağlık durumundan endişe ettiğini belirten Poyraz kızının ‘şu an asker yok, araç gelmedi’ gibi bahanelerle hastaye götürülmediğini söyledi. Açık görüşe gittiğinde kızıyla sadece 15 dakika görüşebildiğine değinen Poyraz, “Kızım haksızlığa uğrayan insanların yanında yer aldı. Düzen bunu terör olarak görüyor. Bugün gazetecinin yanında yarın madencinin yanında. Kızım yeri geldi haksızlığa uğrayan türbanlı insanların yanında da yer aldı. Kızımla gurur duyuyorum” diye konuştu.

Poyraz eşinin pankreas ve akciğer kanseri olduğunu belirterek, “Eşimde ilk zamanlar Dilan gibi kan kusuyordu. Aynı belirtiler Dilan’da da var bizi ürküten de korkutan da bu. Kızımın serbest bırakılmasını ve tedavi görmesini istiyorum. Kızımın yanında Grup Yorum üyesi Dilan Ekin var. O da belinden rahatsız ve felç kalma riski var. Tüm hasta tutuklular bir an önce tedavi edilsinler” ifadelerini kullandı.

‘Bu koşullarda teşhis ve tedavi mümkün değil’

Dilan Poyraz, Silivri Cezaevi’nden gönderdiği mektupta 30 Aralık’tan itibaren ağzından ve burnundan kan gelmeye başladığını belirterek hemen hastaneye giderek kan tahlili yaptırdığını belirtti. Henüz sonuçları alamadığını dile getiren Poyraz, “Nefes almakta güçlük çekiyorum. Uyku düzenim bozuldu. Bu koşullarda doğru teşhis ve doğru tedavi pek mümkün değil. Mesela o gün asker gelmezse muayeneye gidemezsin ya da asker odadan çıkmazsa muayene olamazsın” dedi.

T24
ETİKETLER
poyraz grup yorum haber açıklama

"Eşim Saadet Laçiner, Çanakkale'de tutuklu olduğu için basın tarafından unutuluyor"
29 Ocak 2018



Fehmi Koru: Medya özgürlüğü skalasında Türkiye bayağı ağırlık kaybetti son yıllarda

Fehmi Koru*

2014 öncesinde bir vesileyle yolum Çanakkale’ye daha doğrusu Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’ne (ÇOMÜ) düşmüştü.

Orada geçirdiğim saatler içerisinde nasıl şaşırdığımı anlatamam.

Anadolu’nun bağrındaki bir üniversitede hemen her alanda bilimsel çalışmalar yapılıyor ve bulunduğu çevrenin nüfusunun dörtte biri kadar –40 binden fazla– öğrenciyi bünyesinde barındırıyordu üniversite.

En fazla dikkatimi çeken ise, açılan bir kampanya ile Türkiye’nin dört bir tarafından gönderilen kitaplarla oluşturulan muazzam kütüphanesi olmuştu ÇOMܒnün…

Gazetecilik günlerinden tanıdığım o zamanki rektörü Prof. Sedat Laçiner, ÇOMܒyü, kısa zamanda, diğer başarılı üniversitelerle rekabete hazır hale getirmişti.

Muhabirlikten akademik alana ve yazarlığa

Konuyu şimdi hatırlamamın sebebi Prof. Laçiner’in eşinden aldığım bir hatırlatma oldu: Meğer Sedat Laçiner de 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından gözaltına alınıp tutuklananlardanmış ve 18 aydır cezaevinde yatmaktaymış…

Avukatı Recep Seyhan, mahkemeye sunduğu dilekçede, müvekkilinin muhalif duruşu ve iktidar partisinin özellikle dış politika alanındaki yanlışlarını eleştirmesi yüzünden tutuklandığını vurgulamakta. (Sedat Laçiner dilekçesi)

Saadet Laçiner de, “Eşim Çanakkale’de tutuklu olduğu için basın tarafından unutuluyor”demekte.

Unutulmamalı.

Milliyet’in Ankara bürosunda başarılı bir diplomasi muhabiriydi Sedat Laçiner; oradan akademik hayata atıldı; yüksek lisans ve doktorasını İngiltere’nin itibarlı üniversitelerinde (Sheffield ve Londra King’s College) tamamladı.

Çok sayıda kitabı ve ilgi alanı olan dış politika konularında yüzlerce makalesi çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı.

Zihninin berraklığı ve nitelikli bir araştırmacı olduğu eserleri ve makalelerinden bellidir.

Şimdi o tutuklu.

Bir genel tespitimi yeri gelmişken burada paylaşayım: “Tutuklu yargılama cezaya dönüşüyor” diye bir kanaat var ya, tamamiyle yanlış bir kanaat değil o; ama daha da önemlisi, mahkemelerin tutuklu yargıladıkları kişilerle ilgili genel bir tutumları: Uzun süreli tutuklu kalmış olan kişiler hakkında beraat kararı vermekte zorlanıyor sanki mahkemeler…

Hiç değilse bana zorlanıyorlar gibi geliyor.

Bir başka gazeteci hatırlatması

Hürriyet’in okur temsilcisi Faruk Bildirici gazetesinde yapılan yanlışlara değinirken, bugün, Şanlıurfalı gazeteci Muhammet Taşçılar’ın durumunu köşesine taşımış.

Sedat Laçiner’i tanımama karşılık bu yazıya kadar Muhammet Taşçılar’ın adını bilmezdim.

Taşçılar ‘sanliurfa.com’ adlı bir internet sitesinin sahibiymiş. 18 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alınmış, 8 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılmış, ama davası sürmekteymiş.

Faruk Bildirici Urfalı Taşçılar’ın kendisine gönderdiği e-posta mesajını paylaşmış:

“Ne banka, ne ByLock, ne okul, ne dernek, FETÖ ile ilgili hiçbir şeyim yok. Yargılama sürüyor ama ‘FETÖ ile irtibatlı’ denilerek işyerime, özel aracıma hatta kiraladığım araçlara bile el konuldu. TMSF’ye devredildi. Şimdi de satılacağını duydum. ‘Satılsın’ diye bir mahkeme kararı yok. Bugüne kadar medyada yerel medyanın sorunları gündeme getirilmedi. Araştırdım, bize yapılan birçok yerel gazeteye yapılmış. Biz sanliurfa.com sitemizde gazetecilik yapıyorduk, bitirmek istediler. FETÖ ile ilgili mahkemem olduğundan iş kuramıyorum. SGK’da 36 kodu koymuşlar, işe giremiyorum. Bir arkadaşım bana para göndermek istese, paraya el konuluyor. Peki ben ve çocuklarımız ne yiyip içeceğiz?”

Hürriyet okur temsilcisi iddianameye bakmış, vardığı kanaat şöyle:

“Hakkındaki suçlama ‘sanliurfa.com adlı sitede FETÖ/PDY örgüt adına propaganda haberleri yaptığı, bu haberlerin altında yorum kısımlarının kapatılarak FETÖ/PDY terör örgütü ile ilgili olarak vatandaşların yorum yapmasının engellendiği’ olarak belirtilmiş. Ayrıca AKP’li Mazhar Bağlı da Ş.Urfa’dan 2014’te milletvekili adayı olduğu dönemde ‘Yıllık 15 bin lira vermezsen hakkında olumsuz haberler yaparak seçim sürecinde zarar veririz’ diye tehdit edildiği şikâyetinde bulunmuş.”

Bizler kendilerini unutsak bile Laçiner ve Taşçılar gibi fiilen gazetecilik yapan insanların durumları uluslararası örgütler tarafından yakından takip edilip Türkiye ile ilgili raporlarında yer alıyor.

Olumsuz örnekler olarak tabii.

Birlik-beraberlik günleri

Medya özgürlüğü skalasında Türkiye bayağı ağırlık kaybetti son yıllarda.

Henüz davası karar aşamasına gelmemiş, tutukluluk hali de bulunmayan bir kişinin mallarına ve banka hesaplarına el konulması, sahibi olduğu araçların satılmak istenmesi bana çok garip geldi.

“SGK’da 36 kodu koymuşlar, işe giremiyorum” notunu ise anlayamadım. İş buldukları halde, SGK, yargılanmakta olan kişilerin ailelerine ekmek parası sağlamak için çalışmalarını engelliyor mu yani?

Peki, bu insanlar ‘kötü’ diyelim, onların çoluk-çocuğu da mı açlıkla cezalandırılmayı hak ediyor?

Bu işte bir yanlışlık var.

Askeri operasyon yürütülen, bu sebeple birlik ve beraberliğin olağanüstü önem taşıdığı bir dönemden geçiyoruz. Birliği zayıflatacak en ufak bir yanlışlığa düşmemek gerekiyor.

Hatırlatmak istedim.

Bu yazı ilk kez fehmikoru.com sitesinden yayınlanmıştır.

T24
ETİKETLER
fehmi koru milli birlik sedat laçiner muhammet taşçılar fetö afrin
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Oca 29, 2018 10:41 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Oca 10, 2018 11:31 pm    Mesaj konusu: ONU TUTUKLA, BUNU TUTUKLA, NEREYE KADAR? Alıntıyla Cevap Gönder

ONU TUTUKLA, BUNU TUTUKLA, NEREYE KADAR?
Av. Mehmet TIĞLI
10 Ocak 2018



Türkiye’de, Ocak 2018 tarihi itibari ile;

291 kapalı ceza infaz kurumu,
70 müstakil açık ceza infaz kurumu,
4 çocuk eğitimevi,
8 kadın kapalı,
6 kadın açık,
7 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 386 ceza infaz kurumu bulunmakta olup, bu kurumların kapasitesi 208.830 Kişiliktir. 386 kurumun 151 tanesi ise 2006 yılından bugüne son 12 yılda inşa edilmiştir. (http://www.cte.adalet.gov.tr/bilgidata/genelbilgi.asp)

208 Bin kişilik toplam 386 ceza infaz kurumunda kalan hükümlü ve tutuklu sayısı ise 02.10.2017 tarihi itibari ile de toplam 228.993 kişidir. Yani otelimiz şorta düşmüştür, 20 bin kişi kapasitenin üzerinedir. Bakanlığın yıllara göre yayınladığı istatistiklere bakarsak hükümlü ve tutuklu sayılarının 2007, 2015 yıllarındaki 20’şer binlik artışı ve 2016 ile 2017 yıllarındaki 50 bin kişilik artışlar dikkati çekmektedir. 2002’den önce cezaevinde bulunan kişi sayısı 40 ile 60 bin bandında değişirken 2002’den sonra hızla artarak şu ân 230 binlere ulaşıyor… (http://www.cte.adalet.gov.tr/menudekiler/istatistikler/yeni_yillar.asp )

Bu kurumlarda çalışan personel sayısı ise bakanlık merkez personeli hariç toplam 57.687’dir. (http://www.cte.adalet.gov.tr/menudekiler/teskilat/cte_personel.asp )

671 Sayılı KHK ile düzenlen, 4 yıla kadar hapis cezalarında, ceza alsa bile caza alanın denetimli serbestlikle salıverilmesini ve cezaevinde yatmadığını da düşünürseniz yukardaki rakamların vahametini anlarsınız. Ayrıca, çoğu sıradan suçlarda artık kolluk yakalamak için arama bile yapmıyor, hasbelkader bir trafik denetiminde yakalanmaz ise mahkûm. Sonrasında zaman aşımından düşüyor verilen ceza, suç cezasız kalıyor. Mağdur, mağduriyetiyle dualara talim…

Hani duyarsınız basından, medyadan; “karısına şiddet uygulayan cani koca salıverildi, teröristler, militanlar serbest kaldı, polisin mahkemeye çıkardığı tacizci polisten önce evine döndü, hırsızlar elini kolunu sallaya sallaya dolanır” diye ve içinizden kallavi bir küfür savurursunuz, “kahpe dünya, aslanı çakala boğduran dünya, böyle adaletin içine bilmem nideyim!”… Küfrünüzde haklısınız, haklısınız da, tutuklasalar yatıracak yer yok cezaevlerinde… Yeni cezaevleri de inşa etseniz, hali hazırda sırada bekleyenleri almayacak inşa edilecek olanlar. Onu tutukla, bunu tutukla nereye kadar? Hışımla tutukladığını, sessiz sedasız gözden kaçırarak serbest bırakmak zorunda kalacaksın. Mağdurun biriken öfkesi, mücrimin hıncını bilemesi de cabası…

Üniversiteler, İmam Hatip okulları, camiler arttı lakin hastaneler, cezaevleri de arttı. Memleket sabıkalılar yurduna dönüyor. Sistem hiçbir şeyden çökmese cezaevlerinin şu hali çökertir ekonomiyi.

Kaynak: Adımlar dergisi

Etiketler:
ADIMLAR DERGİSİ BUNU TUTUKLA camiler ceza cezaevleri fikir gündem haber hastaneler hukuk İmam Hatip okulları infaz kurumu NEREYE KADAR ONU TUTUKLA sistem siyaset türkiye Üniversiteler

Cezaevlerinde altı yaşından küçük 624 çocuk var!
11/01/2018



Adalet Bakanlığı, hapishanelerde annesiyle kalan altı yaşından küçük 624 çocuk bulunduğunu açıkladı. Hapishanelerde bir yaşından küçük 111, bir ila ik yaş arasında 157 çocuk var.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin konuyla ilgili soru önergesini cevaplayan bakanlığın açıkladığı verilere göre söz konusu sayı geçen yılın nisan ayında 560’tı. Sayı o günden bu yana yüzde 20 arttı.


Tablolar: Bianet.org

Çocukların 115’i açık, 509’u kapalı cezaevlerinde.

Annesinin yanında hapishanede kalan çocuklardan 72’si Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde, 70’i İzmir Kadın Kapalı Cezaevi’nde, 38’i ise Sivas Kadın Açık Cezaevi’nde.

Cezaevlerinde annesiyle birlikte kalan çocukların 51’i ise yabancı uyruklu.



Tüm veriler açıklanmadı

Bakanlık, ‘hamile hükümlü veya tutuklu mahpuslar’ ve ‘doğum yapan hükümlü/tutuklu mahpus sayılarına’ ilişkin sorularaysa cevap vermeyerek, şu açıklamayı yaptı: “Ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü tutukluların hamile olup olmadığı, ceza infaz kurumunda doğum yapıp yapmadığı, annesinin yanında kalan çocukların hastalık veya vefat durumuna ilişkin veriler özel inceleme gerektirdiği için cevap verilememiştir.”

Doğum esnasında ya da doğumdan sonra cezaevinde çocuğunu kaybeden tutuklu ve hükümlü annelere ilişkin sorulara da ‘özel çalışma gerektirdiği’ gerekçesiyle yanıt verilmedi.

Bakanlık, babasıyla birlikte hapishanede kalmak zorunda olan çocuklarla ilgili soruyu da cevaplamadı.
Diken
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> HUKUKÎ HABERLER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com