EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Laikleer/Atatürkçüleeer/Kemalistleeeer

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> ÇÖPLÜK
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 834
Konum: Belarus

MesajTarih: Çrş Hzr 25, 2008 10:28 pm    Mesaj konusu: Laikleer/Atatürkçüleeer/Kemalistleeeer Alıntıyla Cevap Gönder

AHMET HAKAN
GATA ile cami arasındaki farklar

ANTALYA Büyükşehir Belediye Başkanı CHP'li Prof. Mustafa Akaydın şöyle demiş:

"Camiye ayakkabı ile giriliyor mu ki GATA'ya türbanla girilsin?"

Söyleyin şimdi hangisine yanalım?

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un bile sahip çıkmadığı uygulamaya bir CHP'linin sahip çıkmasına mı?

Yoksa...

Üniversite profesörü bir belediye başkanının "mantık" dersinden çakmasına mı?

Ya da...

Hiçbirine yanmayıp "GATA" ile "cami" arasındaki farkları anlatmaya mı çalışmalıyız?

Hadi bakalım...

"Gayret bizden / başarı Allah'tan"...

* * *

GATA: Kul yapısıdır...

CAMİ: İlahi yapı...

GATA: Burada "Hop! Hemşerim giremezsin" diyene, "Niye ki birader" diye çıkışılır...

CAMİ: Burada kural koyucuya çıkışmaya kalkarsan akıl sağlığından kuşku duyulur...

GATA: Buraya her dinden, her renkten, her sınıftan insan "vatandaş" kimliği ile girer...

CAMİ: Buraya her dinden, her renkten, her sınıftan insan, "kurala uyarak" girer...

GATA: Hastaya kimlik sorulmaz...

CAMİ: Mümine kıyafet sorulur...

GATA: Kuralları kullar koyar...

CAMİ: Kuralları yaratıcı koyar...

GATA:Bu kurum ile "inanç" arasında hiçbir bağlantı yoktur.

CAMİ: Bu kurum baştan sona "inanç" ile ilgilidir...

GATA: Hasta ziyaretine gelen bir insanın giysisine karışılmasının mantığı yoktur.

CAMİ: Ayakkabıyla girersen halıları kirletirsin...

GATA: Mabet değil hastanedir.

CAMİ: Devlet kurumu değil mabettir...

* * *
Son söz:

Eğer "ayakkabı" ile "başörtüsü" arasında hiçbir fark gözetmezsen sittin sene iktidara gelemezsin...
Hürriyet

Ahmet Altan/Taraf
Büyük Selanik

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay Karargahı Demirel'e zorunlu ikamet iGelibolu Hamzakoy Nahit Menteşe 49 idam Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun TBMM Lale Mansur protesto etti darbe musin yazıcıoğlu cia pentagon abd Cumhurbaşkanı Demirel GKB Mağdur yargısız infaz atatürk laiklik PAC-3 Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı gkb genel kurmay ilker başbuğ abd ab nato ordu ihale pentagon askeri uçak diyarbakır adana kürt akp asker rte ölü çavuş asteğmen er abd gkb tsk PKK Asker Jandarma Komutan düşman

"Bu ulkede ilericiliği ve çağdaşlığı resmi veya özel davetlerde alkollü içki içip içmemeye indirgeyen sapık bir zumre var"

26 Haziran 2009 15:25
Meclis'de ödül töreni vardı. Törende ödül alıp konuşma yapan TV8 spikeri Erkan Tan, "sapık" kelimesini kullanınca kıyametler koptu. Ona en sert tepki ise CHP'li vekilden geldi. Konu da içkiydi...
Madde bağımlılığı ile mücadele edenlere katkısı bulunanlara meclis başkanı Köksal Toptan tarafindan TBMM de ödül verildi. Ödüle layık görülen TV8 Ankara program müdürü ve spiker Erkan Tan törende yaptığı konuşmada "Bu ulkede ilericiliği ve çağdaşlığı resmi veya özel davetlerde alkollü içki içip içmemeye indirgeyen sapık bir zumre var bunlarla nasıl mücadele edeceksiniz bilmiyorum" deyince kıyamet koptu.

Tan törenden sonra yaptığı konuşmadan dolayı salondaki davetliler tarafindan kuşatılarak tebrik edildi. Tam bu esnada yanına yaklaşan CHP milletvekili, Tan'ı yaptığı konuşmadan dolayı eleştirdi ve "Sapık diyemezsiniz" dedi.

Tan ise şaşkınlığınğ gizleyemedi ve "Siz de mi onlar gibi düşünüyorsunuz sayın vekilim" yanıtını verince tartışma alevlendi.

zaman / internet


Umur Talu/Sabah
Kızlar Okusun Ama Hepsi Değil!

Vardır mutlaka bu konuda da tuttuğunuz bir taraf... Ama bir dinleyin.

Şöyle bir durum var memlekette.

Hesapta, herkes kızlar okusun istiyor.

Fakat hakikatte durum bu kızlar okusun, ama o kızlar değil haline geliyor.

Çağdaş Yaşam, Kardelenler... kızları okutmak istiyor.

Fakat karşı taraf tarafından neyle suçlanıyor:

"Nedense hep Kürt kızların okutulması... okuttuğu kızlardan bazılarının PKK'ya katılmış olması... Yabancı fon ve vakıflarla temas"...

Oysa okuyamamış, okutulmamış Kürt (ya da Türk) kızların köleleştirilebilmesini, 12 yaşında tarım işçileri olarak toplu halde otobüslerle ölüme gömülmesini, yoksulluğun tozu dumanına çok çok ölü veya diri bebeler doğurmasını, zoraki evlilikler, saklı tacizlerle intiharlara sürüklenmesini büyük dert etmek gerekmiyor!

Öte yanda, kimi "çağdaş" da kızların okumasını istiyor ama bütün kızların okumasını istemiyor.

Kızın başının örtülü olmasını, bazen anasının örtülü olmasını dahi, kızın okumaması için laikliğin beş şartından biri görüyor.

Ona burs haram, üniversite haram, kamusal alan haram!

Oysa başı örtülü ya da açık, okuyan her kızın, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, öncelikle "kişisel irade ve bağımsızlık, farklı düşüncelere de açık olabilmek" ihtimalini yüksek tuttuğunu kimse bilmek istemiyor.

Esasında pek kimse, çok bağımsız düşünebilen, cemiyet ve cemaate eleştirel mesafeli durabilen pek kız da istemiyor; erkek de.

"Çağdaşlar" ın örtü ayrımının öteki yüzü, kendini kimi cemaatçiliğin "kız okutma" seferberliğinde buluyor.

Çünkü o zihniyette de birçokları, bu kez, berikinin "okutmama şartı" gördüğünü, "okutma veya burs şartı" sayıyor.

Sonra her taraftan, özellikle kadınlar yakınıyor:

Siyasette kadının yeri ne kadar küçük, Meclis'te ne kadar az kadın var, hükümette kaç kadın var, Genelkurmay brifingine çağrılı gazeteciler arasında kaç kadın var ki!

Biliyorum, siz de bir tarafsınız ama kendinize bir sorun:

Kızları okutmak için seferber olanların dahi bazı kızları okutmamak için de seferber olabildiği bir ülkede...

Günahların sadece erkekler tarafından değil, kadınlarca bile, "öteki" kızların, kadınların üstüne yıkıldığı bir ülkede...

Kafasının, yüreğinin içindekinden de özlemleri ve yeteneklerinden de ziyade, başının açık veya kapalı olmasının bir kızın hayatını belirlediği, bazen tehdit ettiği, bazen kararttığı, iradesini çiğnediği, laik veya dini yasaklarla kısıtlandığı bir ülkede...

Çok sayıda okumuş kadının dahi evde veya işte erkek tahakkümünü kıramadığı; okumamış, az okul görmüş, yoksulluğa ve evin idamesine sıkışmış milyonlarca kadın ve genç kızın ise, gönüllü veya zorla bin bir tahakküm altında bir hayatı kabullendiği bir ülkede...

Ne bekliyordunuz ki!

"Yan tahsilimiz" de önemli bir kavram vardı: Karşıtların birliği, diye.

Türkiye'de genç kızların, kadınların başındaki en önemli felaket, karşıtların çatışmasından ziyade, bizzat birçok kadının da daha keskinleştirdiği biçimde, karşıtların birliğidir.

Karşıtlar; özellikle kadınlar üstünden ayrımcılıkta, karşı taraf gibi dururken dahi, kızlara, kadınlara sahip çıkarken dahi; esasında aynı "dayatmacı, itip kakmacı, aşağılamacı" taraf haline gelirler.

Ah bir çözebilsek şu sırrı: Esasında; dayatma, ayrımcılık, küçük ve hakir görme, insandan saymama, iradesini çiğneme bakımından çok meselede bazı karşıtlar bir ve aynıdır!

Çünkü çoğunun anladığı cumhuriyet esasta şefkatsizdir; çoğunun terennüm ettiği demokratlıkta ötekine pek yer yoktur!


Erhan BAŞYURT
Bugün
'Başörtülü casus istemiyoruz'
19 Nisan 2009

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, şok etmeyi sürdürüyor.
Kanser tedavisi nedeniyle kemoterapi görmesine rağmen basın toplantıları düzenliyor.
Canlı yayınlara katılıyor.

Hürriyet'ten Ayşe Arman'a uzun bir röportaj veriyor.

"Çağdaş yaşam gurusu" olarak değişmesi teklif dahi edilemez o "başörtüsü düşmanı" tavrını burada da ısrarla vurguluyor.

"Burs verdiğiniz öğrenciler arasında başörtülü çocuklar var mı?" sorusuna şöyle cevap veriyor Prof. Saylan;

"Hayır. Böyle bir ilkemiz var. O çocukların bir kısmı militan olarak kullanılıyor. Biz de böyle casus gibi aramızda onları istemiyoruz. Baştan söylüyoruz, herkesin prensipleri var."

Çağdaş yaşamından kimsenin şüphesi olmayan Arman da bu cevaba şaşırıyor ve ekliyor, "Bunun haksızlık olduğunu düşündüğünüz olmuyor mu?"

Prof. Saylan tavrında kararlı ama alaycı bir yanıt veriyor:

"Asla. O kızları militan yapıyorlar. Gerçi, o örtü sayesinde erken koca buluyorlar o ayrı."

Arman yine de hoca hiç değilse bir kapı açar mı diye üsteliyor ama nafile...

"Nuh diyor, peygamber demiyor";

"Bakın iki tür örtülü var. Bir gerçekten samimi olanlar, bir de olmayanlar. Hepsi bir değil. Ben esas olarak kadınları kullandıkları için kızgınım. Onlara da kendilerini kullandırdıkları için kızarım. Ben Cumhurbaşkanımızın eşine de üzülüyorum, çok küçükmüş evlendiğinde. Yazık günah değil mi?"

"Sizinki İslamsız Yaşama Derneği mi?" sorusu hocayı yoruyor ve tavrını haklı çıkarmak için bir de yasal dayanak üretiyor;

"Hayır efendim niye öyle olsun? Bizim inanca ya da başörtüsüne itirazımız yok. Tek istediğimiz yasalara uymaları. 'Eğitim kurumlarında, resmi kurumlarda, Büyük Millet Meclisi'nde örtü takılamaz' diye yasa var."

***

Nedense bugüne kadar hasta yatağındaki insanların, başkalarının dertlerine daha empati ile yaklaştıklarını düşünürdüm.

Prof. Saylan bu kanaatimi fena halde kırdı.

Yattığı yerden ders verdi; "Önyargılar değişmez".

Birincisi, Prof. Saylan'ın iddia ettiği başörtüsünü yasaklayan tek bir kanun yok.

İçtihatlara dayanan ve sadece bazı "kamu"sal mekanlarda uygulanan bir yasak uygulaması var.

Öğrenci iseniz üniversite kapısından içeri sokulmuyorsunuz ama, kampus dışında her yerde başınızı örtebiliyorsunuz.

Peki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği "kamu"sal alan mı?

Burs vermek üzere kurulan bir sivil derneği "orduevi" mi sandınız?

Size başvuran herhangi bir öğrenci, her okula gittiğinde ağlayarak da olsa başını açıyor.

Neden size de "başı açık" başvurmasını bekliyorsunuz?

Bu dayatma neden? Bu ne "düşmanca" tavır böyle...

İkincisi, Saylan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un da son konuşmasında tam 7 kez atıfta bulunduğu Anayasa'nın 24'üncü maddesine göre açıkça suç işliyor.

"Kimse, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" diyor 24'üncü madde...

Yaptığı açık bir ayrımcılık. Net bir kınama ve suçlama...

Saylan'a göre her başörtülü bir "militan ve casus"...

O'nun bu "çağdaş" tavrını sürdüren Çağdaş Eğitim Vakfı da boşuna öğrencileri, "Başı kapalı, burs verilmesin.", "İmam Hatipli, burs verilmesin", "Alevi, hemen burs verilsin", "Kürt ve akıllı çocuk, burs verilsin" diye fişlememiş.

***

Beni şaşırtan bir diğer gelişme de, 24'üncü madde konusunda bu kadar hassas çıkış yapan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, Prof. Saylan'a Birinci Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümgeneral İbrahim Onbay'ı destek amaçlı göndermesi oldu.

Ergenekon soruşturması kapsamına girenlere gösterilen bu "şefkat" giderek daha fazla dikkat çekiyor.

Prof. Saylan ile Genelkurmay arasında nasıl bir bağlantı olabilir ki, hukuku etkileme riski taşıyan böyle bir ziyaret gerçekleşti.

Ziyareti daha da ilginç kılan, Prof. Saylan'ın başkanı olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Kadıköy Şubesi'nde çıkan şok mektup.

Gazetemizde dün yer verdiğimiz mektup, Hava Kuvvetleri'nde "Karargah

Evleri" adıyla oluşturulan yasa dışı yapılanmanın bir benzerinin de "Ataevleri" ile Deniz Kuvvetleri'nde gerçekleştiğini ortaya koyuyor.

Kafaların daha da karışmasına neden olan ise, mektupta imzası bulunan ismin son YAŞ toplantısına kadar "albay" seviyesinde olduğu ve bugünkü kilit görevine atanmadan önce Ergenekon savcılarının araştırılması amacıyla ismini Genelkurmay'a bildirmiş olmaları.

Neler oluyor?

Bu mudur hukuk devleti?

Çağdaşlık buysa, çağ dışılık nedir?

Anlayan varsa beri gelsin... Lütfen bize de anlatsın!

Erhan Basyurt - BUGÜN
abasyurt@bugun.com.tr

Merve Kavakçı'yı desteklediğim için babam cezalandırdı

Kitabını yazmadan önce yoğun bir araştırma yapan Esra Özyürek, aile çevresi, akrabalar ve Cumhuriyet döneminin ilk kuşağı öğretmenlerle konuşmuş. Çalışmalarına yardımcı olan anne ve babasıyla da zaman zaman tartışmış. En çarpıcı fikir ayrılığı ise Merve Kavakçı olayında yaşanmış.

Özyürek, başörtülü olduğu için milletvekili yemini ettirilmeyen Kavakçı'nın Türk vatandaşlığından çıkarılmasından sonra bir yazı kaleme almış. Birikim Dergisi'nde yayımlanan ve Kavakçı'ya destek veren yazı aile içinde büyük sorun olmuş. Özyürek, yaşadıklarını kitabında şöyle anlatıyor:

"1999 seçiminden sonra Birikim Dergisi'nde ilk türbanlı Türk milletvekilinin yurttaşlıktan çıkarılma süreci üzerine bir yazı kaleme aldım. Ailem yazıdan haberdar olunca, siyasi müttefikleri tarafından duyulsa bunun kendileri için hiç hoş olmayacağını söylediler. O gün önceden ayarladığımız akşam yemeğini iptal ederek beni cezalandırdılar.

Babam yarı şaka yarı ciddi Refah Partisi'ni arayıp numaramı vereceğini ve böylece fahri avukatları olabileceğimi söyledi. Annemse CHP'deki siyasal kariyeri konusundaki kaygılarından dem vurarak rahatsızlığını doğrudan dile getirdi."

10. Yıl Marşı ile muhalifler susturuldu

Esra Özyürek'in önemli bir tespiti de 28 Şubat süreciyle neredeyse simgeleşen 10.Yıl Marşı ile ilgili. Özyürek, cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan marşın 1998'li yıllarda İstiklal Marşı'ndan daha popüler hale geldiğini hatırlatıyor.

Özyürek, bunun sebebini şöyle açıklıyor: "10.Yıl Marşı, 1998'in toplumsal ve ekonomik durumu için oldukça uygunsuzdu. Buna rağmen muhalif sesleri susturmak için kullanıldı."

Zaman

Ahmet HAKAN
Kemalist baba ile aykırı kızı
30 Haziran 2008
Hürriyet

"DİNCİLER" adı verilen grup, akademik hayatta, epey zamandır en önemli dikkat ve merak merkezidir. Şöyle ki:

Her yıl düzenli "dini hayat" araştırmaları yapılır...

"Şeriat isteyenler"in oranları saptanır...

"İçkimi de içerim, cumaya da giderim" diyenlerin sayısal fazlalığından bir ferahlama duygusu çıkarılır...

"Türbanlı kızlar nasıl kızlardır?" sorusuna yanıt bulmak için "türbanlı laboratuvarları" kurulur...

Velhasıl-ı kelam...

"Dinciler" üzerine araştırma yapmayana sosyal bilimler alanında ekmek yok gibidir.

* * *

Ama her paradigma gibi işte bu da iflas etmiştir...

Üstelik bu paradigmayı iflas ettiren akademisyen, namlı Kemalistlerimizden CHP’li Mustafa Özyürek’in kızı Esra Özyürek olmuştur...

Amerika’da San Diego Üniversitesi’nde doktora çalışmasını tamamlayan Esra Özyürek, "Şu dinciler nasıl insanlardır yahu?" başlıklı bıktırıcı araştırmalardan birini daha yapmak yerine, tutmuş, "Şu Kemalistler nasıl insanlardır yahu?" diye bir araştırma yapmaya kalkmış...

Mütevazı laboratuvarında Kemalistleri incelemeye almış...

Ve ortaya "Modernlik Nostaljisi" başlıklı, hakikaten değerli ve özgün bir çalışma çıkmış.

Peki neden?

Esra Özyürek neden diğer "mevkidaşları" gibi, bir "türbanlı laboratuvarı" kurup, "Dinciler kaç derecede kaynar?" sorusuna yanıt aramak yerine, "Kemalistler kaç derecede kaynar?" sorusuna yanıt bulmak için çabalamış?

Sorunun yanıtı, hem de acayip içten bir üslupla, kitabın önsözünde...

* * *

"Önsöz"deki içten yanıta baktığımızda gördüğümüz şudur:

Esra Özyürek, 1990’ların ortasında, yani Refah Partisi fırtınasının estiği dönemde Amerika’dan Türkiye’ye gelmiş...

Havaalanında kızını karşılayan baba Mustafa Özyürek, "Uyan da bak Gazi Paşa / Başımıza gelen işe" dizelerine sirayet eden müşteki tona benzer bir tonla, "Buraları biraz değişmiş bulacaksın" demiş...

Mustafa Bey arzu etmiş ki, kızının dikkati "sokaktaki türbanlı sayısının artışı"na yönelsin...

Fakat o da ne?

"Dincileşme temayülü"nü pek dikkate almayan Esra Hanım, bambaşka bir değişime odaklanmış:

Kendi aile çevresindeki "Kemalistleşme temayülü"ne...

Evdeki paltoların yakasına iliştirilen Atatürk rozetleri, evin her köşesine özenle yerleştirilen Atatürk resimleri, 10. Yıl Marşı ayinleri falan...

"Bu işin içinde bir iş var" diyen Esra Özyürek, işte o "iş"in ne olduğunu bulmak için "Modernlik Nostaljisi" başlığıyla yayınladığı doktora çalışmasına girişmiş...

Kemalistlerin naifliğini, bir ibadet gayretiyle yaptıkları ritüelleri falan sakınmasızca ortaya sermiş...

Bir röportajında şöyle diyor Esra Özyürek:

"Bugün Türkiye’de benim gibi gayet Kemalist ailelerde büyümüş ama 1990’larda siyaset konuşmak tekrar biraz mümkün olmaya başlayınca, Türk oldukları ve dindar olmadıkları halde Kemalizme mesafeli duran pek çok kişi var."

Ne güzel değil mi?

"Babayı aşıp" şahsiyet sahibi olabilmenin her zaman çok ama çok zor olduğu ülkemizde, babasını aşma kudretini gösteren Esra’yı da, böyle kişilik sahibi bir evlat yetiştiren babayı da kutlamak boynumuzun borcudur herhalde...
(..)

ahmethakan@hurriyet.com.tr

VE PENTAGON ADD'Yİ KURDU

21 Ağustos 2008 10:39
Orgeneral Çevik Bir'in Ergenekon lideri suçlamasıyla tutuklanan Veli Küçük'ün fişleme dosyasına girdiği ortaya çıktı. Küçük, Pentagon'un adamı olduğunu ima ettiği Bir'in çalışmalarını, "silahsız ve yıkıcı terör" diye anlatmış
Pentagon Bir'in hangi görevi üstlenmesini istedi?

28 Şubat’ın baş aktörü emekli Orgeneral Çevik Bir’in Ergenekon lideri suçlamasıyla tutuklanan Veli Küçük’ün fişleme dosyasına girdiği ortaya çıktı. Küçük, Pentagon’un adamı olduğunu ima ettiği Bir’in çalışmalarını, “silahsız ve yıkıcı terör” diye anlatmış.

Ergenekon terör örgütünün kurucusu ve lideri olmak suçlamasıyla tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde yapılan aramada, 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden emekli Orgeneral Çevik Bir’le ilgili olarak hazırlanmış 22 sayfalık ayrıntılı bir istihbarat raporu bulundu.

‘İstanbul / 6 Nisan 2000’ notu düşülen ve ‘Örtülü Faaliyetler Bir’ adını taşıyan raporda Çevik Bir’in 1958 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ndeki öğrencilik döneminden emekli sonrasına dönemine kadar olan bağlantıları, ABD ve NATO ile ilişkileri, hedefleri ve uygulama yöntemleri, Genelkurmay Başkanı ve emekliliğinden sonra Cumhurbaşkanı olabilmek için yürüttüğü çalışmalar anlatılıyor. Bir’in çalışmaları ise ‘silahsız ve yıkıcı terör’ ifadeleriyle anlatılıyor.

Evren’in Özel Kalem Müdürü

“ABD’nin Psikolojik Savaş Alanı Türkiye ve Avrasya’da Sivil Kurmay Başkanı Çevik Bir oldu” ifadeleriyle başlayan raporda, “Amaçlanan TSK’yı stratejik bölgenin ABD polis gücüne dönüştürmek” değerlendirmesi yapılıyor. Raporun ‘Asker Bir’ bölümünde görev aldığı yerler sıralandıktan sonra, Kenan Evren’le ilişkisi şu sözlerle anlatılıyor:

“ABD yanlısı 12 Eylül askeri darbesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Özel Kalem Müdürlüğü görevinde bulunan Binbaşı Çevik Bir, Evren’in en gözde subayları arasında önemli bir yer işgal etmiştir. Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı’na geçince Başyaveri olmuştur. 1981 yılında Albaylığa terfi ettikten sonra da Evren’in yanından ayrılmadı. Askeri darbe dönemlerinin en kritik yerlerinden Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı’na atandı. Tuğgeneral olunca Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nden ayrıldı.”

Pentegon doğrudan istedi

Raporda, Bir’in Erzurum’da Tugay Komutanlığı’nın ardından, 1987’de Tuğgeneral olduğu ve Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığına atadığı belirtiliyor. 1989 - 1991 yıllarında Kara Kuvvetleri Harekât Başkanlığı yaptığı ve 1991’de ise Korgeneralliğe terfi ettiği ifade edilen Bir’in Pentagon’la (ABD Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın genel adı) irtibatı konusunda şunlar kaydediliyor:

“1993 - 1994 Şubat tarihleri arasında Somali’de Birleşmiş Milletler Komutanlığı görevine atandı. Böylece Korgeneralliği döneminde de NATO emrinde, yurt dışında görev alan ender subaylar listesinde adı yer aldı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Çevik Bir’in bu göreve, Pentagon’un doğrudan adını vermesi sayesinde seçildiğini açıkladı.”

Hiddetli konuşmaları

1995’te orgeneral olduğu ve 1998’de 1. Ordu Komutanlığı’na atanan Çevik Bir’in, 30 Ağustos 1999’da emekli edildiği bilgisi verilerek, şu ifadelere yer veriliyor: “Askerlik görevinden ayrılırken devir/teslim töreni düzenlemedi. Asker Çevik Bir, Türkiye Cumhuriyeti tarih akışı içinde: ‘Akretide Gazetecileri’ dönemini başlatması..

Bazı medya kuruluşlarını bizzat telefonla arayarak, ‘Şimdi oraya da mı iki general göndermem gerekiyor’ diye, başlayan hiddetli konuşmaları. Hoşuna gitmeyen gazeteciler hakkında dosyalar tutturmuş olması. Beğenmediği gazeteciler askeri tesislere girmesini yasaklaması. Kızdığı gazetecilerin işten kovulması için bazı işverenlere uyguladığı baskılar nedeniyle; ‘demokrasi’ ilkeleri ile barışık olmayan bir portre örneği olarak, gazeteciler, yazarlar, hukukçular, araştırmacılar ve analizcilerin her dönemde ilgisini çekeceği muhakkaktır.”

Cumhurbaşkanlığı çalımı

Raporda, Çevik Bir’in Makedonya’dan Anadolu’ya -İzmir Buca- göçen bir aileden geldiği, askeri okulu seçmesinin nedeninin de ailesinin onu bir başka okulda okutacak paraya sahip olmaması olduğu belirtiliyor. Çevik Bir’in emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanlığı’nda adaylığını koyduğu süreç ise ‘Cumhurbaşkanlığı Çalımı” sözleriyle ifade edilerek, Avrupalı devletlerin İstihbarat Örgütleri ile ilintili dernek ve vakıflardan destek aldığı iddia ediliyor.

ADD’Yİ PENTAGON KURDU

Raporda, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD), ABD tarafından kurulduğu iddia edilerek, şunlar kaydediliyor: “Kuruluşunu Yekta Güngör Özden’in gerçekleştirdiği ‘Atatürkçü Düşünce Derneği’, Pentagon tarafından Türkiye ve Avrasya Bölgesi’nde faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin merkezi olarak tasarlanmış ve kurdurulmuştur. Çevik Bir, bu merkezin başına geçme çalışmalarına başlamıştır. Böylece Türk kamuoyu çok daha kolay yanılgıya sürüklenecek, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda sivil inisiyatif içinde yer aldığını sanacak, ‘Büyük Oyun’un oyuncularına dönüştürülecektir.”

BUGÜN

Boş salonda Atatürk paneli


13 Nisan 2009 Isparta Valiliği ile Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Rektörlüğü, ortaklaşa 'Atatürk'e göre Cumhuriyet, Türk Dili ve Hukuk' konulu bir panel düzenledi. Panel, SDÜ Kültür Merkezi'nde yapıldı. Panele Isparta Valisi Ali Haydar Öner'in yanı sıra öğretim görevlileri ve protokol üyeleri ve birkaç öğrenci katıldı.

Takvim gazetesinin haberine göre; Atatürk'e hak ettiği değeri vermemenin insafsızlık olacağına vurgu yapan Vali Öner, tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Burada bir arabesk sanatçısı organizasyonu olsaydı, bu salon hınca hınç dolar ve kendisine jilet atanlardan geçilmezdi. Veya şarkıcı adı altında ses ve nota bilgisinden yoksun süslü bir karga çıkmış olsaydı salon da izdihamlar yaşanırdı."

Vali'nin boş salon fırçasının ardından geçilen panelde öğretim görevlileri, boş salona Atatürk'ü anlattı.

netgazete

İftar Açanı Köpekle Kıyasladı
30 Eylül 2008 08:59‘

İftar çadırlarını gördüğünde aklına sokak köpekleri için de böyle çadırlar kurulmalı fikrinin geldiğini’ söyleyen Doğan Grubu yazarı kim?

Halka yönelik "göbeğini kaşıyan adam" "bidon kafalı" gibi hakaretler eden yazarların bulunduğu Doğan Grubu yazarlarına Ömür Gedik de eklendi. Gedik geçen hafta yazdığı köşe yazısında ‘İftar çadırlarını gördüğünde aklına sokak köpekleri için de böyle çadırlar kurulmalı fikrinin geldiğini’ belirterek yüzbinlerce insanın karnını doyurduğu iftar çadırlarının kendisi için ne ıanlam ifade ettiğini ortaya koymuş oldu.

Hürriyet yazarı Ömür Gedik 24 Eylül’deki yazısında yoksul vatandaşın Ramazan’da karnını doyurduğu iftar çadırlarının köpekler içinde açılmasını önerdi. ‘’Bir çadır da köpeklere’’ diyen Gedik, yazısında ‘İnsan olsun, hayvan olsun aç karınları doyurmak ibadet şekli değil midir?’ diye sormayı da ihmal etmedi!

‘AÇ DOYURMAK İBADET DEĞİL Mİ!’

Gedik, ‘Köpekler için de iftar çadırı’’ başlıklı yazısında, şunları yazdı: ‘Geçen gün bir ramazan çadırının yanından geçerken birden ‘köpekler için niye böyle çadırlar olmasın ki’ deyiverdim. İster insan olsun, ister köpek, iyilik yapmak, aç karınları doyurmak bir ibadet şekli değil midir? Sokak köpeklerine düzenli olarak yemek verildiği çadırlar olsa fena mı olur? Her gece belli saatlerde yemekler verilir. Hatta belli aralıklarla veterinerler de o çadırları ziyaret eder, kısırlaştırma, aşılama işlemlerini hayvanların ev olarak algıladıkları bu yerlerde yaparlar.’

‘METROBÜS YÜZÜNDEN EZİYET ÇEKİYORUZ’

Ömür Gedik, 16 Eylül’deki ‘Evli kadın aldatanı oynamaz mı?’’ başlıklı yazısında da İstanbul trafiğinde halka rahat bir nefes aldırtan Metrobüsleri eleştirmiş Metrobüs’ün arabası olan kentli insanlar için bir eziyete neden olduğunu savunmuştu.


‘Allah belanızı versin be’


Yılmaz Özdil 13 Mayıs 2007 tarihli ‘’Bidon kafa’’ başlıklı yazısında İstanbul’un su sorununu eleştirdiği yazısında elinde bidonu ile protesto eden vatandaşa şöyle seslenmişti. : ‘Yani darılmayın ama, hakikaten Allah cezanızı versin be kardeşim. Sudan ucuz senin oyun. Reina’da sular kesik mi sanıyorsun, a benim bidon kafalım? Şimdi iyi dinle. Yap elini yumruk. Vur bakayım kafana iki defa. Ne duydun? ‘Donk donk’ di mi? Sen önce onu doldur.’


Kırıkkanat’ın ırkçı yazısı


Radikal'de 27 Temmuz 2005 tarihli ‘’Halkımız eğleniyor’’ başlıklı yazısında Mine Kırıkkanat da piknik yapan vatandaşlara hakaretlerde bulunmuştu: ‘Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte... Kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Belki balık sevseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler...’


Göbeğini kaşıyan adam


Hürriyet yazarı Bekir Çoşkun da 3 Mayıs 2007 tarihindeki ‘Göbeğini Kaşıyan Adam’ başlıklı yazısında AK Parti seçmenlerin şyle hakaret etmişti: ‘Tayyip Erdoğan’ın bir anda ‘Her şey için sandık’ derken, güvendiği adamdır o. Ve sandık ortaya konulduğunda göbeğini kaşıyan adamın dediği olur. Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu ‘göbeğini kaşıyan adam’ ise, orada demokrasi olmaz...


İbadet aylarını düzenleyelim

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer, 2 Eylül’deki ‘’İbadetler günümüzün koşullarına uyarlanamaz mı?’’ başlıklı yazısında oruç ayını Kış’a almak istediğini şöyle anlattı: ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çatısı altında yeterince mevcut olan İslam alimlerinden oluşturacağı bir kurulla kutsal günleri, ayları miladi takvime ve küresel iklim koşullarına göre sabitlemeli ve zamanı, sayısı, süresi Kuran’da belirtilmeyip sonradan belirlenmiş olan ibadetleri günün koşullarına göre yeniden düzenlemelidir.’

Halkını sevmeyen biri nasıl jüri üyesi olur

Gazeteci Aykut Işıklar da Bugün gazetesindeki köşesinde, dünki köşesinde Ömür Gedik’in yazısını eleştirdi. Işıklar, ‘İftar çadırına bakıp köpekleri hatırlayan jüri üyesi!..’’ yazısında şunlara yer verdi: ‘Halkını sevmeyen, düşünmeyen, böcek gibi görenlerin (ister sağcı, ister solcu olsun fark etmez) Antalya Film Festivali jürisinde ne işi var? Işıklar, da şunları söyledi: ‘Bir insanın, bir aydının halka böyle bakmasını doğru bulmuyorum. Hele iftar çadırında oruçlarını açan insanlarla aç köpekleri karşılaştırmasının bence hiçbir savunması olamaz.’’
aktifhaber
Küfredeceğinize soruma cevap verin!
Ahmet KEKEÇ
28 Haziran 2008
Star

Tartışmaları ibretle, dehşetle, biraz da üzülerek izledim. Hemen mevzuya duhul etmedim. Son zamanlarda ‘psikolojik savaş neferi’ gibi çalışan arkadaşlarımız eteklerindeki taşı döksünler diye bekledim.

Döktüler...

En çirkin tepki, kendisini ‘amiral gemisinin kaptanı’ diye pazarlayan, inşaat izni için memleketi ateşe atmaya kararlı arkadaşımızdan geldi.

Hayır, ‘Dengir’in dingilliği’, ‘vatan haini’, ‘yediği kaba pisleyen alçak’ gibi suçlama ve nitelemeleri dışarıda bırakıyorum.

Bu ülkede ona buna saldırarak prim yapan, ekmek yiyen bir güruh var. Hem terbiyesiz, hem kifayetsiz bir güruh bu...

Onların bu yazıda yeri yok.

Onların bu dünyada yeri olduğu da kuşkulu...

Konu, yakından bildiğiniz üzere, AK Parti’li Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, bir yabancı gazeteciye demiş bulundukları.

Ne demiş bulunduğu aslında o kadar da önemli değil.

Fırat neden bunları diyemiyor?

Neden ‘Kemalist devrimler bu ülkede travma yaratmıştır’ dediği için ihanet terimleriyle yargılanıyor?

Siyasetçi konuşamayacak mı?

Fikir beyan edemeyecek mi?

Demokrasi, en rahatsız olduğumuz görüşlerin bile kendisine ifade kanalları bulduğu rejimin adı değil midir?

Kaldı ki, Fırat’ın demiş bulundukları yanlış mıdır?

Devrimler, özünde ‘travmatik’ değil midir?

Belki bu vesileyle, sağlıklı bir ‘Kemalizm’ tartışması yapabilirdik ama, iddianameye ‘ek delil’ taşıma gayretindeki psikolojik savaş neferleriyle bunun mümkün olamayacağı bir kez daha görüldü.

Olsun, biz tartışalım yine de.

Kemalizm, evet, günümüz dünyası için fazla anakronik kaçsa da, dönemi içinde ‘çağdaşlaştırıcı’ bir işleve sahipti.

Hem çağdaşlaştırıcı, hem batılılaştırıcı, hem de modern dünyaya yaklaştırıcı bir düşünce pratiği...

Bir ‘düşünce pratiği’ olması hasebiyle de, görece gevşek bir ideolojiydi.

Kemalizm’i Marksizm’den ya da bildik ‘izm’lerden ayıran da (kimilerine göre üstün kılan da) bu gevşek ideolojik yapısıdır işte.

Kemalizm’in ‘kaziye-i muhkeme’ olarak görülmemesi gerektiğini, Mustafa Kemal’in pratik uygulamalarına bakarak da anlamak mümkün.

Evet, ‘Büyük Dünya Krizi’ konjonktürel olarak devletçiliği (devletçi ekonomiyi) zorunlu kılmış, aradan fırlayan birileri bunu altı oktan birine isim yapmıştır ama, Mustafa Kemal için devletçilik ‘geçici’ ve ‘arızî’ bir uygulamadan başka bir şey değildir.

Nitekim, katı devletçi ve otarşi yanlısı İsmet Paşa’yı, sırf devletçi (ve merkezi ekonomiyi önde tutan) tutumu yüzünden görevden azletmiş, tercihini daha ‘liberal’ olarak bilinen Celal Bayar’dan yana kullanmıştır.

Demek ki, Kemalizm’in Marksizm’le benzeşen ve kendisini ‘katı doktrin’ kılan bir yapısı yokmuş; aynı zamanda dönüştürülebilir (çağa uyarlanabilir) bir gevşekliğe sahipmiş.

Soru şu olmalı bence:

Başlıca özelliklerinden biri topluma zorlu bir ‘değişim seferberliği hedefi’ göstermek olan Kemalizm, nasıl oldu da bugün Türkiye’de var olan en muhafazakar ideoloji haline getirildi?

Bu, Kemalizm böyle olduğu için mi, Kemalistler onu bu hale getirdiği için mi böyle oldu?

Küfredeceğinize, bu soruya cevap arayın...

akekec@stargazete.com



ARDIÇ KAFA BULDU

25 Haziran 2008
Sabah yazarı Engin Ardıç, Hırvat maçı sırasında gündeme gelen Atatürk posteri konusuna değindi.

Meğer maça gitmişmiş!

Biz şaka edelim dedik, bazı arkadaşlar kaka etmeye karar vermişler... Haberi verenler, hem Hürriyet'i hem SABAH'ı mahvedecek bir gazete çıkarmak amacıyla bir araya gelen ama "şimdilik Internet'le idare eden" arkadaşlar...

Hani Ardahan'ın bir köyünde her yılın belli günlerinin belli saatlerinde dağa gölge düşüyormuş, düşen gölge Atatürk'e benziyormuş, bu olay şenliklerle kutlanıyormuş ve "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye sloganlar atılıyormuş ya...

Biz de dedik ki, Almanya maçında da gölge belirsin, hem maçı kazanalım hem de başbakan korksun, hükümet düşsün, parti kapatmaya da gerek kalmasın...

Meğerse Atatürk bundan önceki Hırvatistan maçında da sahadaymış!

Evet, hem de yedek kulübesinde, Fatih Terim'in "kurmay heyetinin" arasında!

Yedek kulübesinin bir köşesine bir Atatürk posteri koymuşlar, bu "manevi varlık" bir yandan maçı seyretmiş, bir yandan da çocuklara güç vermiş, maçı öyle kazanmışlar.

Maçın 119. dakikasında golü yiyince hemen dönüp ona bakmışlar... Sanırım Atatürk şöyle demiş. "Futbolcular! İlk hedefiniz Hırvat kalesidir, ileri!.."

Bu gazla 122. dakikada golü atmışlar. Atatürk, penaltılar boyunca da onlarla birlikte olmuş, Hırvat oyuncuların elini kolunu bağlamış.

Bunu ciddi ciddi yazdılar, fotoğrafını da koydular, fakat ortaya da bir sorun çıkardılar: Atatürk posterinin "yerde durması" çok tartışma yaratacak, çok eleştiri alacakmış!.. Herhalde bel hizasından yukarıda olması gerekiyor! Abdest almadan da el sürülmeyecek.

"Travma" öyle olmaz böyle olur hemşerim!

Bunun üzerine, kurmay heyetinden pabucun pahalı olduğunu gören birisi, başına dert almamak için, bunun bir poster değil, "dosya kapağı" olduğunu açıkladı. Atatürk'ü o kadar severmiş ki, evinin salonunda beş ayrı yerde Atatürk resmi asılıymış, dosyalarının kapağına da yapıştırırmış, mesele bundan ibaretmiş.

Böylece milli takım yöneticileri "çarpılmaktan" kurtuldular.

Fakat, kulübede herhangi bir afiş, pankart falan filan bulundurmak UEFA kurallarına aykırı.

Dolayısıyla Atatürk bu akşam bizim çocukların yanında olamayacak.

Öyleyse ne halt edeceğiz?

"Allah yardım eder" desek laikliğe aykırı.

Acaba Atatürk'ün söylev ve demeçlerinin cep baskısından küçük birer muska yaptırsak da çocukların boynuna mı assak?

Ama UEFA kurallarına göre maçta "takı" da yasaktır.

Nutuk'un bazı sayfalarını koparıp ıslatsak da suyunu sıkıp maçtan önce çocuklara mı içirsek? Bildiğiniz gibi, yalnız yabancılarla yapılacak futbol karşılaşmalarına değil, belgevşekliğine, saçkırana ve ayak parmakları arasında çıkan mayasıla da iyi gelir.

Fakat UEFA maçtan önce "doping kontrolu" yaparsa yanarız!

Bir kayalığın gölgesi karşı yamaca vurunca şenlik yapan köylüleri bir yana bırakalım, onlar Köy Enstitüleri yeniden açılınca kurtulacaklar.

Fakat bunları yazan arkadaşlar, cumhuriyet çocukları...

Yani, Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine gelmiş, kendilerine rehber olarak aklı ve bilimi seçmiş insanlar...

Ve de "dinci iktidarla" arslanlar gibi mücadele içindeler...

Daha fazla bir şey söylemek istemiyorum, sonra gene küfürbaz diyeceksiniz.

Atatürk'ü Kullanmanın Resmi Bu
12 Ağustos 2008 11:35

Kuvvacı, Vatansever, Ulusalcı cephenin simge isimlerinin "Atatürk"ü nasıl kullandıklarını belgeleyen ibret verici konuşmalar.

Ergenekon terör örgütü üyelerinin Atatürkçülüğü maske olarak kullandıklarına en güzel kanıtlardan birisi de Kuvayı Milliye Derneği Başkanı emekli Albay Fikri Karadağ ile Teşkilat Başkanı Hüseyin Görüm arasındaki telefon görüşmeleri oldu.

Derneğin genel merkezinin bulunduğu Kadıköy’deki bina Vakıflar Genel Müdürlüğü’na ait Milli Emlak’tan kiralanmıştı. Ancak kira borçları ödenmeyince Milli Emlak, binayı tahliye etmek için harekete geçti. Bunun üzerine Karadağ ve Görüm arasında şu ibret verici konuşmalar yapıldı:

Fikri Karadağ: Gelen giden var mı?

Hüseyin Görüm: Sabahleyin iki tane avukat geldi buraya. Müze yapıyoruz. Bizim ıvır zıvırlar var ya, böyle tarihi şeyler. Orta kata koyuyoruz. Eğer öyle bir şey, yani kapatma şekline gelirse, Atatürk’ün müzesini kapatıyorlar şeklide bütün her şeyi yığarız diyo, kimse bir şey yapamaz diyorlar.

Fikri Karadağ: Aynen yapsınlar, şimdiden başlasınlar. Onun için gereken ne varsa hemen gelip yarın imzalayayım, yazsınlar, müze haline dönüştürdük burayı falan diye.

Fikri Karadağ: Kuvayı Milliye Atatürk Müzesi diye oraya bi kağıda birşey yazdırın. O bizim eski çerçevelerden bir tanesine koyun, cama asın kenara. Oraya bir hikaye yazdırın şeye, dersiniz, Atatürk Misak-ı Milli kararlarını bu binada almıştır diye. O şeyin altına da yazın, asın dışarıya.
aktifhaber

Salih Tuna
Duayen ulusalcı kime sinyal veriyor

En sonunda deprem uyarı sistemini kurmayı başardık. Lakin uyarı sinyallerinin hangi kuruma ulaştırılacağı belli değil.

Böyle acayip bir hal her ülkeye nasip olmaz!

17 Ağustos Marmara depreminin 9'uncu sene-i devriyesinde, İstanbul'da 10 adet erken uyarı istasyonu kurulmuş ya, ondan bahsediyorum.

Haa, sakın ola erken uyarı sistemi deyip geçmeyin. Yerine göre 3 yerine göre 10 saniye öncesinden yıkıcı deprem dalgasının geldiğini haber verebiliyormuş.

Malumunuz, deprem dalgası anlaşılınca da elektrik, su, doğalgaz şebekesi devreden çıkarılabiliyor.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdik'in demesine bakarsak, deneme gayesiyle çalışan erken uyarı sistemi projesi “herhangi bir yere sinyal göndermiyor…”

“Çünkü talep yok…”

Hayır, yanlış duymadınız; Sayın Erdik aynen böyle söylüyor.

Talep yokmuş!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İstanbul Valiliği araştırmalara destek veriyormuş ancak herhangi bir talepte bulunmadıkları için sinyallerin nereye ulaştırılması gerektiğini bilmiyorlarmış.

Şimdi neye yanalım?

Talepte bulunmayan makamlara mı, sinyallerin hangi adrese ulaştırılacağını bilmediğini bir gazeteye açıklayan Kandilli Rasathanesi'nin muhterem profesörüne mi?

Kime?

Onca yıldan, bunca badireden sonra deprem uyarı sistemi kur ama sinyali nereye göndereceğini bilme!

Olacak şey mi bu?

Demek ki, maazallah, İstanbul'da bir deprem olsa, erken uyarı sistemi hiçbir işe yaramayacak!

Gelgelelim nereye sinyal vereceğini bilmemek, yanlış adreslere sinyal vermekten evladır.

Ulusalcıların önde gidenlerinden İlhan Selçuk'un “Ahmedinejad'ın Verdiği Ders” başlığı altında evvelsi gün kaleme aldığı yazı, yanlış adrese sinyal göndermek sadedinde çok ilginç bir örnek…

Hazretin şu satırlarını şekline, şemaline dokunmadan şuracığa alayım da görün.

“Biraz abartarak aktarayım, basın toplantısında konuğumuz ne diyor:

- İsrail yok olsun…

- Amerika defolsun…

Bizim Gül dinliyor…

Gıkı çıkmıyor…

Ahmedinejat gülüyor, beşuş bir çehreyle patlatıyor bombalarını..

Meydan okuyor…

Bizim Gül suskun, ezik, sinik, yapay, devlet adamı pozunda takıyyeci…”

Gördüğünüz gibi ulusalcılarımızın önde gideni “ulusun” dışında her yere sinyal veriyor.

Antiemperyalist bilinen ulusalcıların önde gideninin ettiği lafa bakın:

Ahmedinejat meydan okuyormuş!

Yahu ABD ve İsrail'in askeri müdahaleyle meydan okuduğu ülke İran değil mi?

Üstelik zillete karşı durmak, baskılara boyun eğmemek, emperyalist kolpaya pabuç bırakmamak, velhasıl-ı kelam, teslimiyetçiliği kabul etmemek neden meydan okumak olsun ki?!

“Gül'ün gıkı çıkmıyor” da ne demek?

Ne diyecekti peki?

“Huop, Ahmedinejat biraz ileri gidiyorsun. Amerika'ya, İsrail'e laf söyletmem…” mi diyecekti?

Ne ki, böyle demesini asla beklemiyor.

Gül'ü, Erdoğan'ı veya Ak Parti'yi emperyalizmin hizmetine koşulmuş olmakla suçladığı için böylesi bir “itiraz” beklemesi daha mantıklı olurdu.

Tam aksine, Sayın Gül takıyye yapmasa, ABD ve İsrail'e demediğini bırakmayacağını ihsas ediyor.

Bu arada, hazret öyle bir takıyye çözücü ki, sormayın gitsin. CIA veya MOSSAD'ın çözemediğini şappadak çözmüş:

Cumhurbaşkanımız, Ahmedinejat'ın ABD ve İsrail hakkındaki söylemlerine ziyadesiyle katılıyormuş ama “devlet pozunda takıyyeci” olduğu için gönlünden geçeni söyleyemiyormuş.

İyi de, ulusalcıların önden gideni bundan neden gocunuyor ki? Uğrunda demokrasiden vazgeçebilecek kadar antiemperyalizme meftundu hani!

Vah bize, vahlar bize ki; ulusalcı zevatın yanlış adrese sinyal gönderdiğini sanmışız!

Halbuki bizim anlı şanlı ulusalcılarımız bidayetinden itibaren hep aynı adrese sinyal veriyor da biz yeni ayıyoruz.

yeni şafak

ÇYDD'nin Bursu Yabancıya Gitmemiş
22 Nisan 2009 17:06E

rgenekon'un 12. dalgası kapsamında ÇYDD binalarında yapılan aramalarda aile içi yardımlaşma skandalı ortaya çıktı.

Ergenekon Operasyonu'nun 12. dalgası kapsamında ÇYDD binalarında yapılan aramalarda, dernek üyesi ve yöneticilerin çocuklarına burs verildiği ortaya çıktı.

Ergenekon Operasyonu'nun 12. dalgası kapsamında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) binalarında yapılan aramalarda, dernek üyesi ve yöneticilerin çocuklarına burs verildiği ortaya çıktı.

Çocuğuna burs verilenler arasında Niğde Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı da bulunuyor. Bu şekilde burs verilmesinin Dernekler Kanunu ve söz konusu derneğin tüzüğü ile çatışabileceği ve etik olmadığı belirtiliyor.

Ergenekon Operasyonu'nun 12. dalgası kapsamında ÇYDD binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerde, bazı ilginç bilgiler de su yüzüne çıktı. Belgelere göre, Çağdaş Yaşam kendi yönetici ve üyelerinin çocuklarına da burs dağıtmış.

Buna göre; Çağdaş Yaşam Trabzon Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri N.H kızı Ö.H'ye; Amasya Şubesi Denetim Kurulu Başkanı G.Ç kızı H.Ç'ye; İstanbul Bakırköy Şubesi Denetim Kurulu Başkanı N.E kızı E.E'ye; İstanbul Tuzla Şubesi üyesi A.K oğlu İ.K'ya; Isparta Şubesi Yönetim Kurulu üyesi İ.B kızı Ö.B'ye; Körfez Şubesi dernek üyesi E.K kızı E.K'ya; Isparta Şubesi Dernek üyesi N.A kızı H.K'ya; Isparta Şubesi Dernek üyesi M.K oğlu Ö.K'ya ; Isparta Şubesi Yönetim Kurulu Yedek Üyesi R.D kızı S.D'ye; Niğde Şubesi Yönetim Kurulu üyesi F.B ile Niğde Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı İ.B' çocukları A.B'ye burs vermiş
akatifhaber

Paşa Ev Koleksiyonu Kurmuş
07 Mayıs 2009 11:12

Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerine konulan Örnek'in günlüklerinde, Salim Paşa'nın yolsuzluklarına yer veriliyor. Günlüklerde "Seks partisi" de var...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
Ergenekoncular Birbirine GirdiTaraf'ta Ergenekon HaberleriETÖ Hesaplarına Şok KıskaçStar'da Ergenekon HaberleriSabah'ta Ergenekon Haberleri

28 Şubat'ın emlak getirisi: Salim Paşa'ya 5 yılda 11 ev ve arsa

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'e ait olduğu ileri sürülen ve Ergenekon iddianamesinin ekleri arasında yer alan günlüklerde 1997 - 1999 döneminde görev yapan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu'nun adının karıştığı yolsuzluk iddialarına yer verildi.

İddianamenin ekleri arasına konulan "günlük'lerdeki ifadeler şöyle:

1 FEVKALADE LÜKS BİR BİNA: 23 ARALIK 2000

(Em. Yüzbaşı Suat Hızarcıoğlu'ndan alınan bilgiler)

- Salim Paşa 1995ten bu yana 11 ev, 4000 metrekare arsa, 3 otomobil satın almış, 1 Eylül 99, 1 Eylül 00 arasında 17 kez yurt dışına gitmiş. Evlerden Acarkent'te yapılanın resmini gördüm, fevkalade lüks.

- Remzi ağabey ile Salim Paşa kavga etmiş, Paşa bir miktar parayı Remzi ağabeyin kızı Selva'ya iade etmiş. Selva da parayı Salim Paşa'ya, 'Bu para Fransızlarla yapılan son işten sana düşen payın son taksidi, diyerek iade etmiş.

- Salim Paşa'nın parası Switzerland Union Bank'taymış.

RÜŞVET SÖZLEŞMESİ: ARALIK 2002-OCAK 2003

- 31 Aralık'ta müteahhit Feridun Toydemir geldi. Bir sözleşme kopyası verdi. Toydemir, Suat Hızarcioğlu, Ahmet ve Mehmet Dervişoğlu 24-01-2000'de imzalamış. Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik'le yapılacak tüm ihalelerde ortak hareket edeceklerine kârı eşit olarak böleceklerine dair bir sözleşme.

MOLDOVA'DA SEKS PARTİSİ: 17-18 MAYIS 2001

- Moldova'ya gitme meselesini tekrar duydum. Bana gidenlerin Tayfun, Tanju, Cengiz, Yalçın, Çanakkale'de 2000'de ikmal destekte görev yapanlar ve müteahhitler olduğunu, Şubat 2000'de orada bir ev tutulduğunu, seks partisi düzenlendiğini belirtti.

- Alb. Cengiz, Alb. Tayfun, Yzb. Yalçın hafta sonlarında Host Hotel'de ve geceliği 5000 dolar olan mankenler ile, organizeyi Ayhan Çarıkçılar yaparsa kendi evinde Rus kızları ile alem yapmaktadır.

ON BİN DOLARI BASTIRAN: 29 KASIM 1999

- Yzb. Yalçın'ın para karşılığı asker ataması yaptırdığına dair bazı bilgiler var. Ben daha Dz. K.K. Kurmay Bakanı iken Burak'ın (Örnek'in oğlu) arkadaşları Ömer ve Metin Usta 10.000 dolar karşılığı askerliklerini hiç birliklerine uğramadan yaptıklarını söylediler... İstanbul'a atama yapıldığını tespit ettim ama parasal ilişkiyi tespit edemedim.

Kaynak: Habertürk

19 Ekim 2009 14:14
YÖK Haberal'ı Da İhya Etmiş

Dalan'ın Yeditepe'sine usulsüz olarak trilyonlar aktaran ETÖ sanığı Gürüz'ün başkanlığındaki YÖK, Haberal'ın Başkent Üniversitesini de es geçmemiş...

Yeditepe Üniversitesi'ne usulsüz olarak 7 trilyonluk kaynak aktaran YÖK, Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın Başkent Üniversitesi'ne de kanunlara aykırı olarak trilyonlar aktarmış

Ergenekon terör örgütü sanığı Kemal Gürüz'ün YÖK Başkanlığı döneminde Ergenekon terör örgütünün firari sanığı Bedrettin Dalan'ın üniversitesine, Hazine Müsteşarlığı'nın "Üniversite gerekli kriterleri taşımıyor", "ÖSYM, YÖK ve üniversite kayıtları arasında tutarsızlıklar var" uyarılarına rağmen 7 trilyonluk kaynak aktarıldığını gözler önüne seren VAKİT, şimdi de bir başka Ergenekon sanığının üniversitesine ve yine Gürüz döneminde yapılan "kanuna aykırı kaynak aktarımlarını" gündeme getiriyor.

SAYIŞTAY TESPİTLERİ

Sayıştay müfettişleri, Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nda yaptıkları teftişler neticesinde, ETÖ sanığı Mehmet Haberal'ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Başkent Üniversitesi'ne aktarılan kaynaklar hakkında 1998 ve 2000'de tespitlerde bulundu. Müfettişler, bu tespitlerin ardından Hazine Müsteşarlığı'na yazı göndererek Başkent Üniversitesi'ne kanunlara aykırı olarak aktarılan paraların Hazine'ye iadesini talep etti. Hazine bürokratları da, bu talepleri uygun gördü ve paraların tahsil edilerek Hazine'ye iadesine karar verdi. Ancak, aktarılan paraların Başkent Üniversitesi'nden tahsili siyasi baskılardan dolayı bir türlü gerçekleşemedi.

BU BELGELER DE HABERAL'IN ÜNİVERSİTESİNE KANUNSUZ AKTARIMLARA İLİŞKİN

Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın 30.06.2000 tarihli yazısındaki şu ifadeler "kanunsuz aktarımı" açıkça ortaya koyuyor:

"Sayıştay Başkanlığı'ndan alınan 97-4/306 sayılı sorgu kâğıdında 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu Hükümlerine aykırı olarak Başkent Vakıf Üniversitesi'ne 1997 Mali Yılında 337.750.000.000 TL. devlet yardımı yapıldığı."

Aynı belgenin sonuç bölümünde de şu ifadeler dikkat çekiyor:

"Bu kapsamda, 1997 yılında Başkent Üniversitesi'ne yapılan ekli listede belirtilen toplam 337.750.000.000,- TL'lik ödemenin Devlet Muhasebesi Yönetmeliğinin 107. maddesi uyarınca ilgili hesaplar çalıştırılarak, 492.011.110.000 TL'lik yasal faizleriyle birlikte tahsil edilmesi..."

BU DA BİR BAŞKA USULSÜZ AKTARIM BELGESİ

Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın 17.11.1998 tarihli bir başka yazısı da, Başkent Üniversitesi'ne usulsüz aktarımın gelenek haline geldiğini gösteriyor: "İlgili kayıtlı soru kağıdında Yüksek Öğretim Kanunu Hükümlerine aykırı olarak Başkent Üniversitesi'ne, 1996 Mali yılında 18.000.000.000 TL devlet yardımı yapıldığı..."

TAHSİLAT YAPILAMADIĞI GİBİ AKTARIM MİKTARLARI ARTIRILMIŞ

Sayıştay müfettişleri, üniversiteye haksız kaynaklar aktarıldığını defalarca tespit etti, Hazine Müsteşarlığı, bu tespitlere dayanarak defalarca bu haksız aktarılan paraların tahsilini istedi. Peki bu tahsilatlar gerçekleşti mi?.. Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlıkları, Kemal Gürüz'ün de YÖK Başkanlığı dönemlerinde gerçekleştirilen bu aktarımların tespitler sonrasında Hazine'ye geri döndürülmesi bir yana, üniversitenin devlet yardımından aldığı pay her geçen yıl katlanarak arttı. 2000'li yıllarda trilyon barajını aşan Başkent Üniversitesi, 2001'de 1 trilyon 50 milyar, 2002'de ise 1 trilyon 515 milyar TL "devlet yardımı" aldı.

VAKİT'in ele geçirdiği belgeler, "Ergenekon'un firari sanığı" Bedrettin Dalan'ın Yeditepe Üniversitesi'nin yanı sıra, bir başka Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın Başkent Üniversitesi'ne de büyük miktarlarda, kanuna aykırılığı belgelerde ifade edilmiş aktarımlarda bulunulduğunu gözler önüne seriyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI'NA BAĞLI DEVLET DENETLEME KURULU ÇAPRAZ KONTROL YAPSIN

Belgeleri VAKİT için değerlendiren bir Maliye müfettişi, Dalan'ın üniversitesine ilişkin dosyanın VAKİT'in dilekçesiyle YÖK yönetimine intikal ettirilmesinin önemli bir adım olduğunu belirtmekle birlikte, bu ilişkileri özellikle Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu'nun incelemesinin yararlı olacağının altını çiziyor. Üniversitenin işine geldiği şekilde hareket edebileceğini belirten müfettiş, şöyle devam ediyor:

"Üniversitelere aktarılan kaynaklara ilişkin belgeler, Maliye'de, Milli Eğitim Bakanlığı'nda, Hazine'de, YÖK'te ve ilgili üniversitede bulunmaktadır. Devlet Denetleme Kurulu'nun elinde çapraz kontrol yapma imkanı vardır. Bu çapraz kontrol neticesinde bütün gerçekler olduğu gibi ortaya çıkar. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün bu konuda hassasiyet göstereceğine inancın tam olması gerekir."

Kaynak: Vakit

Derya Sazak
Milliyet Gazetesi
19 Kasım 2009
Atatürk kalkanı

Dersim meselesinde “Gandi Kemal, Öymen savaşı”nı Meclis Grubu’na CHP lideri Baykal ile gelen ve “Partimizde Atatürk’e sahip çıkmak gibi bir suç yok. Biz o defteri kapattık” diyen Onur Öymen’in kazandığı anlaşılıyor.
CHP yönetimi, katliamı öven Öymen’in arkasında durduğuna göre, “gereğini yapmak” Kemal Kılıçdaroğlu’na düşecek! Aslında bu tercihte çok da şaşılacak bir durum yok. CHP’de eksen kayması, “sözde değil özde” bir sorun.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden bu yana parti elli yıldır, 1930’ların Kemalist çizgisi ile 1965 seçim yenilgisinin ardından Ecevit’in partiye kazandırmaya çalıştığı “sosyal demokrat” kimlik ve ideolojisi arasındaki sancıları yaşıyor. Kadro ve program tercihleri arasında bocalıyor.
2002 seçimleriyle Türkiye’nin bir İslamcı rejime sürükleneceğinden kaygı duyan ordunun, 28 Şubat sürecinin aksine bu kez sivil toplum örgütleri, üniversiteler, medya ve partiler üzerinden başlattığı muhalefetin taşıyıcı gücü CHP oldu. Meclis’e “iki parti” girmişti. AKP yıprandıkça doğal olarak CHP yükselecekti. Bu süreçte “yasaklı olan” Tayyip Erdoğan dışarıda kalmasın diye CHP’nin desteğiyle anayasa değişikliği yapıldı. Erdoğan, Baykal’ın desteğiyle başbakan oldu!
AKP’nin ağır ekonomik ve sosyal sorunların altında ezileceği, ABD’nin Irak’ı işgal planı, Kıbrıs, AB gibi dış politika tercihlerinde boğulacağı ve 2007 seçimlerinde iktidarı kaybedeceği düşünülüyordu. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi de önemli bir “kriz” noktasıydı. Ancak bu hesaplar tutmadı.
1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmeyince Batı’da ABD’nin “Truva atı” gibi görülen Türkiye’ye AB yolu açıldı, Kıbrıs üzerinden yeni bir müdahaleye-muhtıraya zemin hazırlamaya çalışan generallerin 2003-2004’teki Ayışığı, Sarıkız gibi planları tutmadı. Erdoğan ya da Gül dışında, -Vecdi Gönül formülü- bir ismin Çankaya’ya çıkarılması için verilen “e-muhtıra” ve 367 krizi de tutmayınca seçime gidildi. Cumhuriyet mitingleriyle CHP’nin MHP ile birlikte iktidara geleceği umulurken AKP oyları yüzde 47’ye çıktı.
Öymen, “Biz o defteri kapattık” derken haklı. CHP bugün Ecevit’in 12 Mart’a 12 Eylül’e karşı çıkan “sosyal demokrat” partisi değil. Daha çok 27 Mayısçı, 28 Şubatçı bir parti. “Ergenekoncu”ların etkisinde.
Genelkurmay “andıç”larına baktığımızda nelerin hayata geçtiğini görebiliyoruz. Sadece Kuzey Irak’a müdahale politikası yeterli kanıttır! Ancak bu kadronun Atatürk’ü “kalkan” yapmasına gerek yok.
Dersim katliamını öven Öymen’in işlediği suçun “Atatürk’ü sahiplenmekle” ilgisi yok. Bir insanlık suçundan, ırkçı ve faşizan bir yaklaşımdan söz ediyoruz ki, CHP tüzüğü bunu “suç saymasa” bile CHP’nin üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal’de şiddet ve nefret söylemi suçtur! Çağdaş demokrasilerde bunlar savunulamaz.

19 Kasım 2009
Emre Aköz
Bu şartlarda CHP'nin arka bahçesi olmaya devam edilebilir mi?

Dünkü yazının son cümlesinde "Bir şey sorabilir miyim" demiştim, "Dersim harekâtını Atatürk'ün bizzat yönettiği söyleniyor. Doğru mu bu?"
Bazı okurlarımız, sağ olsunlar, benim beceriksizce yapılmış 'tecahül-ü arifane'me cevap vermiş.
Yine de binlerce teşekkür. Burada birlikte bir şeyleri öğreniyor ve paylaşıyoruz. Çok mutlu oluyorum.
Önce sorunun cevabına değinelim. Daha sonra büyük resme bakarız...
***
Dersim (Tunceli) harekâtını o sırada Başbakan olan Celal Bayar şöyle anlatıyor:
"Mareşal, Erkân-ı Harbiye Reisi, ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim'de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz.
Üçümüz bir arada 'Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır', onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi'nde muharebe etmişler.
Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim'in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı...
O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk'le göz göze geldik.
Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. 'Ne olacak' dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. 'Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını' dedim. Atatürk: 'Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i' dedi ve vurduk..."
Yani işin başında Cumhurbaşkanı Atatürk ve GK Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak var. Sivil kökenli Başbakan Bayar da "üstüne düşeni" yapıyor.
Haritayı da unutmayalım: Harekâtta yapılanları Atatürk'ün kendi eliyle işaretleyerek gösterdiği harita, Trabzon'daki müzede durmakta... 'Buradan girdik, şuradan vurduk' diye anlatmış.
***
Bayar ve Çağlayangil'in anılarını yan yana getirdiğinizde (daha niceleri var) manzara ortaya çıkıyor:
Operasyonu Atatürk ve Çakmak yürütüyor. En tepede onlar var. Diğerleri emirleri uyguluyor.
Ama emri verenin de, uygulayanın da vicdan azabı çektiğini, pişmanlık duyduğunu gösteren işaret pek yok:
Zehirli gaz da kullanarak, suçlu/suçsuz ayrımı yapmadan, kadın/çocuk demeden, toptan yok etmeyi, doğru ve meşru bir eylem olarak görüyorlar.
***
Bu ve benzeri olaylardan çıkan bazı sonuçlar şunlar:
* Şimdiye kadar okullarda okutulan cumhuriyet tarihi koca bir yalandır. Her şey çarpıtılmış ve sansürlenmiştir.
* "O vakit öyle düşünülmüş, öyle yapılmış" diyerek 'geçmişi' mazur gösterenler, o dönemi 'bugün' niye savunduklarını anlatsınlar da öğrenelim. İnsanlık suçuna niye sahip çıkıyorlar?
* Şimdi de aynı şeyi mi yapmak istiyorlar? Evet, istiyorlar. CHP'li Onur Öymen tam da bunu dedi.
* Gerçeklerin ortaya çıkması için 'Atatürk'ü Koruma Kanunu'nun da kaldırılması gerekir.
* "Bazı" Alevilere sormak gerek: Madem Dersim'de yapılanları biliyordunuz... Niye 2006'da bin köye, bin Atatürk büstü dağıttınız? Kemalist darbecilerin organize ettiği Cumhuriyet mitinglerini niye desteklediniz? Ve niye, Reha Çamuroğlu'nun ifadesiyle, CHP'nin arka bahçesi oldunuz? Peki, olmaya devam edecek misiniz?
Sabah

09 Şubat 2010
Subay Adayına Akıl Almaz Sorular
Askeri liselere başvuran adaylarına akıl almaz dindarlık testleri: Nutuk mu Kur'an mı, gusul ne fosil ne?... İskender Pala 15 yıl yaşadıklarını anlattı..

12 Eylül sonrasında “öğretmen teğmen” olarak girdiği ordudan 28 Şubat sürecinde “irticacı” diye ihraç edilen ünlü edebiyatçı Prof. Dr. İskender Pala, 15 yıllık subaylık hayatında yaşadıklarını kaleme aldığı “İki Darbe Arasında” isimli kitapta askeri liselere kabuldeki sözlü mülakatta adayların nasıl dindarlık testine tutulduklarını anlatıyor.

KUR'AN MI NUTUK MU?
2003'de tamamladığı ama geçtiğimiz günlerde Kapı Yayınları'ndan çıkan kitabında kendisinin de mülakatlara girdiğini anlatan İskender Pala öğrencilere “Bir elinde Kur'an var, diğer elinde Atatürk'ün Nutuk'u. Denize düştün ve tek elle yüzebileceksin, hangisini atarsın?" şeklinde sorular yöneltildiğini bu şekilde dindarlık testinden geçirildiklerine dikkat çekiyor.


İskender Pala, bu defa pek bilinmeyen bir özelliğiyle, “asker kimliğiyle” karşınızda. Edebiyat profesörü, 12 Eylül'ün hemen ardından başlayıp 28 Şubat sürecinde YAŞ kararıyla son bulan Deniz Kuvvetler'ndeki 15 yılın hikâyesini TSK'yı kurum olarak yıpratmayacak incelikte kaleme almaya çalışmış.


Kitapta Öne Çıkan Bölümler

İskender Pala Neden Ordudan Atıldı?
- İskender Pala orduda iken, Namaz kılarken bir defa görülmüş Osmanlıca kitap okurken (Kuran zannediliyor) görülmüş. Cenaze namazında saf tutarken görülmüş.

Kızını imam hatip lisesine göndermiş
İlhami Erdil Paşa Neden Hiddetlendi?

- Recep Tayyip Erdoğan (İst.Büyükşehir Belediye Başkanı) ile İlhami Erdil (Kuzey Deniz Saha Komutanı) arasında geçen sohbet…

Askeri Lokalde Başörtü Tahammülsüzlüğü…

- İskender Pala eşi ve çocuklarıyla askeri lokalden eşinin başörtülü oluşu nedeniyle çıkartılıyor. Eşi ve çocukları önünde rencide edilen İskender Pala hukuk mücadelesini kazanamıyor.

Deniz Kuvvetleri tarihini arşivleyip bu arşive 50 araştırma kitabı kazandırmış.

Ordunun bilime yeterince önem vermediğini ifade ediyor.(Edebiyat doktorası yapmış birini doktor zannedip deniz hastanesine gönderiyorlar)

Asker Kitapları Yakıyor…

- MEB kitapları orduda yakılıyor.- Atatürkçülük adına k
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Ksm 10, 2008 9:26 pm    Mesaj konusu: 10 Kasım ve diger resmi bayram törenlerine boykot Alıntıyla Cevap Gönder

Biz Türk'üz, tam anlamıyla Türk'üz. İşte o kadar. Bize iyi müslüman olmak yeter. Asya ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır: Dostlara sahip bulunmak. Tam bağımsızlığımızı korumak. Her şeyi Türk cephesinden düşünmek.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
http://www.ordumillet.com/

Engin Ardıç
Kravat takmayan Anıtkabir'e giremesin

Kıyı boyunca sıralanmış şirin kasabalarıyla ünlü bir yöremizden kopup gelmiş bir şarkıcı (bunların şirin olmayanı hiç mi yoktur yahu?), Anıtkabir'e kimlerin girebileceğini, kimlerin giremeyeceğini belirtmiş: "Çorabı kokan girmesin" demiş, "çünkü dezenfekte etmek gerekecek"...

"Çok doğru söylemiş" diyecek çok kişinin çıkacağını adımız gibi bilmesek, "yörenin renklerine uygundur" deyip geçerdik.

Ama konu ciddi. Fıkralarla açıklanamayacak kadar ciddi. Bu konuda hükümetin, genelkurmayın, askeri ve sivil savcıların, ayrıca değerli köşe yazarlarımızın görüşlerini bekliyoruz.

Bir kere, şarkıcı, Ankara'ya yolu düşen bazı kişileri "oraya kadar gidip de Anıtkabir'e hiç uğramamakla" suçluyor. Bizi uyarıyor, ki sonra uyarmadı demeyelim.

Olur mu? Langa'nın hıyarı, Yedikule'nin marulu, Arnavutköy'ün çileği, Kanlıca'nın yoğurdu, Beykoz'un paçası, Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı... Ankara'nın nesi meşhur? Yalnızca havası ve tavası mı? Denizi meşhur değil ya bu şirin beldemizin... Politikacısı ve gazetecisi meşhur... Başka?

Ankara'ya gidince (bakanlıklarda iş takibine tabii), Anıtkabir'e de mutlaka gidilecektir. Bu konuda gerekli kanun ve yönetmeliklerin bir an önce çıkarılmasını istiyoruz. "Anıtkabir giriş bileti" gösteremeyenlerin Esenboğa'dan, gardan ve garajlardan çıkış yapmalarına izin verilmemelidir.

Ankaralılar "zaten" orada oturduklarından, ayrıca Anıtkabir'e hiç uğramadan da yıllarca yaşayabilirler. Onlar "muaf" tutulacaklardır.

Bilet dedik... Anıtkabir'e uygun bir ücret mukabili (gelir vergisinden düşülmek kaydıyla) bilet de kesilebilir ve bu fonda toplanacak para, cumhuriyet mitingleri finansmanında kullanılmak üzere Atatürkçü Düşünce Derneği'ne teslim edilebilir... Böylece devrin cumhurbaşkanından para istemelerine de gerek kalmayacak, kıllık edenlerin sesleri kesilecektir.

İkincisi... Anıtkabir'e nasıl başörtülü girilemezse, kirli, lekeli, yağlı iş tulumuyla ve sıradan, gündelik giysilerle de girilemez. (Cüppe, potur, mes lastik zaten asılma nedenidir!)

Takım elbise şart değilse de, ceket ve kravat zorunluluğu getirilmelidir. Koyu renk, tercih nedenidir. Sakal tıraşı ve kısa saç da önemli bir farklılıktır. Bunlara sıra beklemeden girmek gibi birtakım ayrıcalıklar sağlanabilir. Bıyık, ince olmak kaydıyla (memur bıyığı) serbesttir.

Bu memlekette bir zamanlar kravat takmadan Ulus'tan Sıhhiye'ye geçmek, Tünel'den Beyoğlu'na çıkmak bile yasaktı. Dirlik düzenlik vardı. Karşıdevrimciler iktidara gelince ortalıkta kravatsız gezen serseri sayısı çoğaldı. Memleket elden gitti. Memleket yeniden ele geçirilmeli, pardon, ele gelmelidir.

Nasıl Köy Enstitüleri yeniden açılıp "eğitim şart" ilkesi yeniden yürürlüğe konmak zorundaysa, burada da giyim kuşam, devrimlere uygun olmalıdır.

Fakat kadınlara kravat taktırmak hiç de hoş olmayan birtakım "cinsel sapma çağrışımları" yaratabileceğinden, onlarda oturak şapka, tango etek, fırfırlı bluz, kürklü yaka, bilekten bantlı iskarpin gibi otuzlu yılların modasına uygun giysiler yeterli sayılabilir... Burada da saçlara maşa çekilmesi ve ince kaş, tercih nedeni olacaktır.

Anıtkabir içinde ve "müştemilatında" göbeğini kaşıyan da hapis cezasıyla kendine getirilsin.

Atatürk, bu ülkeyi size Anıtkabir'e gitmeyesiniz diye mi emanet etti?

Gerçi, "beni görmek mutlaka yüzümü görmek değildir, benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir" demişti ama Atatürk'ün bu ilkesini çiğneyebiliriz arkadaşlar! Fakat 1953 yılından, yani Anıtkabir inşaatı bitirilip hac ziyaretine açılmadan önce yaşayanları "cahiliyye devri" insanları sayalım, onlara günah yazmayalım.
Engin Ardıç - Sabah

TC vatandaşlarına masallar
Nagehan Alçı

Olmadığın gibi kabullenmek. Bunu da 'herkes kendini nasıl gazlıyorsa, nasıl gazlamak istiyorsa öyle kabul ediyor' diye tarif ediyordu. Kısacası kendi hakkında gerçek olmayan ama öyle olması istenen özelliklerin gerçek gibi kabul görmesinden bahsedip, buna isyan ediyordu.
***
Mağden'in yazısı benim Suriye'de hissettiklerime tercüman oldu. Hafta sonunu Hamas ile bir röportaj için gittiğim Şam'da geçirdim. Bu şehri altı yıl önce kabaca görmüş, ünlü Ümeyye Camii ile Hamidiye adlı kapalı çarşısına bakıp en oryantalist hislerimle gördüklerimi 'öteki dünya' klasörümde sınıflandırmıştım. (Gençlikten kaynaklanan kendini bilmeme hali diyelim)
***
Bu gidişimde ise şehirle ilgili tüm algım değişti. Kafamıza yıllarca kakılarak ezberletilmiş bir takım kalıplar var. Bu kalıplar tıpkı Mağden'in bahsettiği 'olmadığın gibi kabullenme' örnekleri. Yani gerçeklerle alakası yok ama gerçeklerin öyle olmasını istediğimiz için ısrarla tekrar edip algılarımızı bozmuşuz. Bu kalıpların önde gelenlerinden biri şu cümle: 'Türkiye laik ve demokratik sistemiyle İslam dünyasına örnektir'. Buna ilaveten sürekli bizim, Müslümanlar arasında ne kadar 'modern ve Batılı' olduğumuz yönünde ezberletilmiş bir mit var.
***
Demokratik kısmını elbette ki Suriye üzerinden tartışmayacağım ama şu laik ve modern kelimelerini haksızca sahiplenişimiz üzerine düşünmemiz gerek.
***
Bizim kendimizden geri ve hoşgörüsüz olarak tasavvur ettiğimiz Şam'da Hıristiyanlar ve Müslümanlar sorunsuzca birlikte yaşıyor. Hıristiyan mahallesinde Noel harikulade bir şekilde kutlanıyor. Daracık sokaklar çam ağaçları ve ışıklarla süslenmiş, cumartesi akşamı Hıristiyanlar istedikleri gibi eğleniyorlar. Müslümanlar duadan dönerken onların eğlence mekanlarının önünden geçiyor.
***
Ancak Hıristiyan mahallesinin varlığı iki dinin mensuplarının farklı mahallelerde yaşadığı anlamına gelmiyor. Zaman içinde yerleşim alanları birbirine karışmış. Herkes hoşgörülü, kimse kimseden modern ya da dindar olduğunu ispata çalışmıyor. Hayatı rahat bırakmış sanki Suriyeliler. Günlük tabiri ile kasmamışlar. Yine de su yatağını bulmuş bir nevi.
***
Bizde öyle mi ya? Hıristiyanlığın en önemli merkezlerinden bir olan İstanbul'da bu gün Hıristiyan bulmak neredeyse Nazi Almanyası'nda Yahudi bulmak kadar zor. Her şeyi tek tipleştirme politikası renkliliği kurutup bitirmiş. Bir de utanmadan laiklikle, modernlikle övünüyoruz. Sanırım 'wishful thinking' yapıyoruz.
***
Bu ülkede çağdaşlık ve laiklik adına baskı yapılıyor. Oysa baskının kendisi bu iki kavramın oksimoronu. 'En laik' ve 'en modern' Müslümanlar olduğumuz inancı tipik bir 'olmadığın gibi kabullenme' örneği.
***
Hayatı biraz rahat bıraksak ne olur sanki?
PS: Sanırım modern kavramı ile kurduğumuz tuhaf ilişki sonucu seyahat kavramını Batı'ya endekslemişiz. Tatillerini Paris'te, Londra'da geçirenlere bir ara Şam'daki eski şehrin (Old Town) içindeki Shahbandar Palace'a uğramalarını, geceleri daracık tarihi sokaklarda yürüyüp, konakların içindeki restoran ve barları keşfetmelerini, ille de 'modern' diye tutturuyorlarsa da bizim Etiler'i aratmayan Abbromani'ye uğramalarını öneriririm.
akşam

*Yılın ilk polemiği! 17 yaşında Ali Poyrazoğlu ve Korhan Abay'ın evinde kalan Mehmet Ali Erbil'den, imalı sözler; "O günleri bir anlatsam yer yerinden oynar. Ama ben o evden kapı gibi çıktım"

05 Ocak 2009 - Yılın ikinci günü akşamı, Fox TV'deki Çarkıfelek programını sunan Mehmet Ali Erbil, oyuncu sorusunun cevabı olan `Ali Poyrazoğlu'nun adının panoda belirmesinin ardından konuşmasıyla tartışmaya sebep olacak sözler sarfetti. Vatan gazetesinin haberine göre, ünlü oryantal Asena'nın hosteslik yaptığı, Fox TV'deki Çarkıfelek programında sorulan sorunun yanıtı olan `Ali Poyrazoğlu' isminin panoda belirmesinin ardından sunucu Mehmet Ali Erbil, Poyrazoğlu'nun çok değerli bir tiyatro sanatçısı olduğunu söyledi, evinde de çok zaman kaldığını anlattı. Programda Mehmet Ali Erbil ile Asena arasında şu konuşma geçti:

*Mehmet Ali Erbil: Değerli tiyatro sanatçımız Ali Poyrazoğlu. Ben çok ekmeğini yedim, evinde kaldım.
Asena: Ben de çok çalıştım.
*Mehmet Ali Erbil: Hadi ya. Sen nerede çalıştın?
Asena: Bodrum'da birlikte çalıştık. Çok ufku geniş bir insan. Çok bilgili.
*Mehmet Ali Erbil: Vizyonu çok geniştir. Üç tane lisan bilir. Acayip kültürlüdür.
Asena: iki kelime konuşamadık önünde.

Bu diyaloğun ardından konumasını sürdüren Erbil şunları söyledi: "Türk tiyatrosunun çok önemli mihenk taşlarındandır Ali Poyrazoğlu. Ben konservatuvarda öğrenciydim. O arada da Devlet Tiyatrosu'nda oyun oynuyorum, misafir sanatçı. Daha 17 yaşındayım filan. O zamanlar gelip Ali'nin evinde kalıyordum. Babam ise çıldırıyordu niye Ali'lerde kalıyorum diye. Çok eğleniyorduk, Korhan Abay ve Ali Poyrazoğlu filan. Ben de ondan sonracığıma, ben de o arada onların tiyatrosunda -böyle arkalarda figüran, migüran oyuna onların tiyatrosunda- çıkıyordum her gece. Ama yasaktır. Devlet Tiyatrosunu düşünebiliyor musun? Konservatuvar öğrencisi, özel bir tiyatroda. Her gece çıkıyordum onlarla, gırgır şamata. Ay ne günlerdi onlar. Ali ile Korhan o zamanlar iyi arkadaştılar. (gülüşmeler oluyor, Mehmet Ali Erbil etrafı süzüyor) Ben anlamıyordum o zamanlar çok kücük olduğum için, o işleri. Ben onların çocukları gibiydim. Daha bende ne hikayeler var. Bir anlatsam yer yerinden oynar. Çocukları gibiydim. Rahmetli babam da çok ürkerdi onların evinde kalıyorum, `ay çocuğuma bir şey olacak' diye. Allah rahmet eylesin. Ama kapı gibi çıktım. Gördüğünüz gibi kapı gibi çıktım. Girdiğim gibi çıktım. Kulakları çınlasın Ali'ciğimin." netgazete

ÇYDD Pornodan Vazgeçmiyor
06 Aralık 2008

Daha önce ilköğretim öğrencilerine pornografik ifadeler bulunan kitapları dağıtan ÇYDD, bu sene de ilkokul öğrencilerini pornoya boğdu..

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD), Osmaniye'nin Sumbas ilçesine bağlı köylerdeki ilköğretim okullarına gönderdiği kitaplar, müstehcen içerikleriyle tepki topladı.

Osmaniye'nin Sumbas ilçesine bağlı köy ilköğretim okullarına dernek tarafından gönderilen kitaplardaki müstehcen içerikli ifadeler velilerin tepkisine neden oldu. Kitaplarda müstehcen sahnelerin ayrıntılı bir biçimde anlatılması, öğrenci velileri tarafından tepki ile karşılandı.

Kitapların çocuklarının psikolojilerini bozacağını söyleyen öğrenci velilerinden Adil Doğrul, "Milli Eğitim'in müfredatında bu tür kitaplar var mı ki dernek bunları gönderiyor. İlköğretim okullarına kitap gönderilirken dikkat edilmesi lazım. Böyle rezalet olmaz." dedi.

Köylüler, bu türlü kitapların kim tarafından niçin dağıtıldığını öğrenmek istediklerini belirterek, derneğin kimden izin aldığının açıklanması gerektiğini kaydediyor.

İsminin açıklanmasını istemeyen Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bir yetkilisi ise, "Biz okullara Milli Eğitim Talim Terbiye Kurulu'ndan geçmiş olan kitapları alıyoruz. Farklı kanallardan okullarımıza gönderilen kitaplar olmuştur, bunları fark eden arkadaşlarımız kitapları toplatmıştır. Bu tür ahlak dışı yayınların okullarımızda okutulmasına müsaade etmeyeceğiz." diye konuştu.
aktifhaber

10 Kasım 2008
Aralarında Mazlum-der'in de bulunduğu 11 dernek, 10 Kasım ve diğer resmi bayram törenlerinin boykot edilmesini istedi

İslamcı dernek ve vakıflar ortak bir açıklama yaparak, 10 Kasım'dan başlamak üzere tüm resmi bayram ve törenlerin boykot edilmesi çağrısı yaptı. Çağrıda, resmi törenler "ilkel müsamere ve ayin" olarak tanımlanarak, "Kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz" denildi.

Aralarında Mazlum-der Ankara Şubesi'nin de bulunduğu İslamcı sivil toplum örgütleri, çok tartışılacak bir boykot çağrısına imza attı. Türkiye'nin törenler ülkesi olduğu, resmi törenlerde resmi ideolojinin kutsallaştırıldığı ve "kaba saba" propagandalara maruz kalındığı belirtilen açıklamada, "resmi tarih yalanlarıyla bir ömür boyu zihnimiz, vicdanımız kirletilmeye çalışılıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz eğitim adı altında iradesiz kişilikler üretme çiftliği misyonuna sahip kurumlar aracılığıyla edilgenleştiriliyor. Resmi törenler ise tüm bu sistematik kirletme, yabancılaştırma faaliyetinin tam odağında yer alan etkinlikler olarak öne çıkmakta" denildi.

"23 Nisan, 29 Ekim ya da 10 Kasım gibi tarihlerde Ulusal Egemenlik, Cumhuriyet, Atatürk'ü Anma gibi isimler altında gerçekleştirilen etkinliklerin ortak noktasında hep aynı hedefin öne çıktığının" belirtildiği açıklamada, resmi törenlerde islami kimliğin karalandığı iddia edildi. Açıklamanın çarpıcı bölümleri şöyle:

"Çankaya'daki resepsiyondan Anadolu'nun ücra bir beldesindeki okulda yapılan merasime kadar her yerde aynı zulümle karşılaşmıyor muyuz? Başörtüsünden dolayı aşağılanan, hakarete uğrayan kızlarımızın, kadınlarımızın ve onlarla aynı değerleri paylaşan erkeklerimizin bu çirkinliklerin sürüp gitmesi karşısında yapabilecekleri bir şey yok mu?
Biz yapabileceğimiz pek çok şey olduğuna inanıyoruz. En asgari düzeyde bu çirkinliğe alet olmayabiliriz! Bu ilkel tiyatroda rol almayabiliriz.
Cumhurbaşkanından başlayarak her düzeydeki yetkiliyi, sorumluyu aynaya bakmaya ve gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Bizlerden başörtüsü ve başörtüsü özelinde aşağılanan, yok sayılan İslami kimliğimize reva görülen bu dayatmaları içselleştirmemiz mi bekleniyor? Bu tür etkinliklere kimisi saygısızca eşsiz davet edilen, kimisi tören alanına sokulmayan, kimisi çıktığı ödül kürsüsünden ağlayarak inmek zorunda bırakılanlara da soruyoruz: Bu saçmalığa neden katlanıyorsunuz? Sizin, kimliğinizin, değerlerinizin hiçe sayıldığı ortamlarda ne işiniz var? Bu ilkel müsamere ve ayinlere katılmak zorunda mısınız?
Kim kendini neye mecbur hissederse hissetsin, biz bu oyunda rol yapmak zorunda olmadığımızın bilincindeyiz. Ve kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz."

İmzacı kuruluşlar
Açıklamanın altında imzası bulunan örgütler şöyle: İLKAV (Ankara) ÖZGÜR-DER ŞUBELERİ (Akhisar, Antalya, Batman, Beykoz, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Geyve, İzmir, K.Çekmece, Sakarya, Siverek, Tatvan, Ümraniye) BİLGİ-DER (Bartın) BİNYAR (Bingöl) DAVET-DER (İstanbul) ISLAH HAREKETİ DERNEĞİ (Diyarbakır) İLKE-DER (Çorum) İLK-DER (Isparta) MAZLUMDER (Ankara Şubesi) SABED (Sapanca) TOKAD (Tokat)
(Radikal)

Hadi Uluengin
Kemalistler kemale ermeyecek mi? (I)

HİÇ şüphesiz ki, dün 70. ölüm yılını idrak ettiğimiz Mustafa Kemal Atatürk rasyonalist ve pozitivist fikriyatla bütünleşen "aydınlanma düşüncesi"ni benimsiyordu.

Yani, 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı’da teorize edilmeye başlanan ve esas olarak da hayatı algılamak yöntemini "mantıkileştiren" genel akımın içinde yer alıyordu.

Sanırım ki, ultra veya anti "Kemalist", kimse bu nesnel saptamaya itiraz etmeyecektir.

Zaten de durum ortadadır ve gerek "Türk modernleşmesi", gerekse "Cumhuriyet devrimi" yukarıdaki düşüncenin çocuğudur.

***

ÁLÁ, dostu ve düşmanıyla Atatürk’ün yapmış olduğu genel tercihin ismi konusunda anlaştık ama, aynı tercihin niteliği konusunda da uzlaşabiliyor muyuz?

Yani, "aydınlanma düşüncesi"nin tanımlamasında; hadi, kılı kırk yaracak bir tanımı geçelim, hiç olmassa aynı düşüncenin anahatlarında da ortak bir dil tutturabiliyor muyuz?

Hayır! Bin kere hayır!

Mesele oraya geldi miydi işler çatallaşıveriyor ki, zaten de kıyamet bundan kopuyor.

***

EVET bundan kopuyor, zira yukarıdaki "esas ruhiyat"da tamamen çelişiyoruz.

Ancak, tartışmada sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmek için önce bunun altını çizeyim.

Zaten "aydınlanma düşüncesi"ni reddeden, dolayısıyla da Mustafa Kemal’e karşı olmalarını çok doğal karşılamak gereken kesimi bu yazıdan hariç tutuyorum.

Din ideolojisi taraftarlarından, post-modern partizanlara uzanan yelpazeyi kastettim.

Onlarla mevcut çelişki daha felsefi boyuttadır ve de şimdilik konumuza girmiyor.

***

FAKAT, bu satırlar yazarı da dahil, yukarıdaki "aydınlanma"nın ve "modernite"nin çocuğu olan; üstelik, haram ekmek yemedikleri için tabii ki Mustafa Kemal’i de sahiplenen diğer bir kesim daha var ki, kendilerine "Kemalist" ve "Atatürkçü" diyenlerin empoze etmeye kalkıştığı ve kıymeti kendinden menkûl bir "aydınlanma düşüncesi"yle uzlaşmıyor.

Teorisiyle de, pratiğiyle de uzlaşmıyoruz! Uzlaşmayacağız da!

Zira uzlaşmak, aynı "aydınlanma düşüncesi"ne ve aynı Büyük Kemal’e ihanet olur!

Çünkü, o "Kemalistler" ve "Atatürkçüler" - ki, bugün "ulusalcı" etiketi kullanıyor ve "statüko zaptiyesi" olarak sahneye çıkıyorlar - hem söz konusu evrensel düşünceyi, hem de bir iláha dönüştürdükleri Mustafa Kemal Atatürk’ü baştan sona tahrif ediyorlar.

***

EVET, henüz bir "Mustafa" filmini dahi kaldıramayacak ölçüde "kemale ermemiş" olan ve üstelik, dehşet bir totaliter ruhla "çocuklarınızı sinemaya göndermeyin" çağrısı bile yapabilen bu hazin ve pejmürde zevát her şeyden önce, yukarıdaki "iláh"ı, "put"u, "totem"i yaratmakla, "aydınlama düşüncesi"nin en can alıcı noktasına en baştan tecavüz ediyor.

Zira "aydınlanma" en önce, düşüncenin laikleşmesi; yani "lá-dinileşmesi" demektir!

"Mukaddes"in sorgulanması ve "iláhi"nin dünyevileşmesiyle başlar. Bu, abecedir!

Oysa, dogmaları, tabuları, ibadetleri; artı, "gülmeye vakit bulamayan" (!) heykelleri yahut "gökte oluşan bulut sergileri"yle bir "seküler din" üreten "Kemalistler" aslında "aydınlanma"nın değil, aksine, onun öncesinin zihin şemasından medet umuyororlar.

"Dünyevi"yi "semávi" kılarak, tabir caizse, bir "laik klise" teokrasisi dayatıyorlar.

Ve de tabii, bütün kliseler gibi, "aydınlanma düşüncesi"ni ve Kemal Atatürk’ü baş tácı etmelerine rağmen yukarıdaki "diniliği" asla kabullenmeyen hür fikirli insanları, kara Katolik Vatikan’a taş çıkartacak biçimde "sapkın" (!) ilán ediyorlar. Afaroza yelteniyorlar.

Yetmiş yıl sonra dahi hálá "kemale ermemiş" olan ve "Kemalist" veya "Atatürkçü" etiketine sığınan zevátın "aydınlanma düşüncesiyle" nasıl zıtlaştığını yarın da işleyeceğim.
hürriyet

Benim gözümle Kemal Gürüz 1
Ahmet HAKAN
Hürriyet
8 Ocak 2009

BENİM şu türden bir talihsizliğim söz konusu:

Mazlum günlerinde saflarında mücadele verdiğim adamlar, kudretli günlerinde beni yanlarına bile yaklaştırmıyorlar.

Buna mukabil...

Kudretli dönemlerinde yanlarına bile yaklaşamadığım adamlar ise mazlum ve mağdur günlerinde başköşelerine buyur ediyorlar.

Böylece...

Her devirde bana "ezilenlerin gazetecisi" olmak gibi bir misyon düşüyor.

Oysa ben, bir "mukayese imkánı"nı elimde tutabilmek adına...

Kudretli günlerinde de Kemal Gürüz’ü tanımak isterdim.

Kudretliyken de şimdiki kadar duygusal, güler yüzlü, anlayışlı, kibar, misafirperver, şakacı, açık sözlü, azimli ve de Amerikancı mıydı?

Bilmiyorum, bilemiyorum...

Çünkü kudretli günlerinde Kemal Gürüz’ün gölgesine bile yaklaşamamıştım.

Neyse...

Öyle ya da böyle, soğuk bir Ankara akşamında, Kemal Gürüz’ün orta halli dairesinde "Ahmet Hakan’ın Kemal Gürüz’le ilgili önyargılarını yıkmak" konulu bir muhabbetin ortasına düşüverdim.

* * *

Sohbet ilerledikçe...

Önyargılarım da birer birer yıkılmaya başladı: Ben onu "Amerikan karşıtı" sanıyordum, meğer sonuna kadar "Amerikancı" imiş.

Ben onu MHP’nin "Bozkurtçular" kanadına yakın biliyordum, meğer kelimenin tam anlamıyla "Demirelci" imiş.

Ben onu "darbe sevdalısı" biliyordum, meğer 27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da, 12 Eylül’e fena halde karşıymış.

Ben onu "Ahmet Necdet Sezer’le aynı iklimin insanı" olarak görüyordum, meğer Sezer’le kanlı bıçaklı imiş.

Ben onu "ulusalcı kanaat önderleri"yle dost biliyordum, meğer gelmiş geçmiş bütün Amerikan büyükelçileriyle kanka imiş.

Ben onu "küreselleşme karşıtı" biliyordum, meğer küreselleşme yanlısı bir Türk milliyetçisiymiş.

Ben onu "tipik Cumhuriyet okuru" biliyordum, meğer Cumhuriyet’le başı hoş değilmiş.

Şaştım kaldım vallahi...

Biraz garip bir haleti ruhiye içindeydi Kemal Gürüz...

Gerçi gülüyordu, ironik takılıyordu, alışmış gözüküyordu ama yine de gözaltına alınmış olmasının şokunu tam olarak atlattığını söyleyemem.

Soruşturma süreciyle ilgili yasaklar devam ettiği için, "Polisler ne sordu? Siz ne cevap verdiniz?" meselesine hiç girmedi.

Ama yasak kalktığında "gür bir seda" çıkarmaya kararlı görünüyor.

O polise kızmadım

POLİSE KIZMADIM Arabaya binerken bir polis memuru başıma bastırınca aşağılandığımı hissettim. "Ömrünü devlete adamış bir adama bu yapılır mı?" dedim. Ama başıma bastıran polise kızmadım. O görevini yapıyordu. Asıl o polise bu görevi verenler utansın.

DÖRT KERE AĞLADIM Nezarethanede kaldığım süre içinde dört kez gözyaşlarımı tutamadım. Çok üzülmüştüm. İçimde biriken zehri dışarı akıtmak istedim. Etrafımda kimlerin olduğuna bakmadan ağladım.

ATALAY’I DÜŞÜNMEDİM Ben YÖK Başkanı iken İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kırıkkale Üniversitesi Rektörü idi. Kendisini görevden almıştım. Başıma gelenin Atalay’ın intikamı olduğunu düşünmedim. "Dinci kesim benden intikam alıyor" diye düşündüm. Beşir Atalay’ın başıma bastıran polis memuru hakkında soruşturma açmasının, içine düştüğü utanç duygusundan kaynaklandığını düşünüyorum.

POLİSLER İYİ DAVRANDI Gözaltı süresince herhangi bir kötü muameleye tabi tutulmadım. Görevini yapan polis memurlarını şükranla yád ediyorum. Onlar bu işin sorumlusu değil.

Gürüz: Ben bir Amerikancıyım

ESKİ YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün dünya görüşü ile "Ergenekon davasından gözaltına alınanlar"ın dünya görüşü birbirine uymuyor.

Mesela...

Kemal Gürüz’ün altını çizerek söylediği, "Ben bir Amerikancıyım... Amerikan emperyalizmi palavradır... Dünya barışını Amerika sağlayacak" cümleleri, herhangi bir Ergenekon şüphelisini çığırından çıkarabilir.

Ama ne yapalım?

Belki de en iyisi olayı "Demek ki Kemal Gürüz de Ergenekon’un Amerikan kanadındanmış" diye geyiğe sarmak.

İşte Gürüz’ün dünya görüşüne dair söyledikleri:

BEN AMERİKANCIYIM Amerikan emperyalizmi palavradır. Ben Amerikancıyım. Dünya barışını ancak Amerika sağlayabilir. Türkiye’nin Batı ittifakının dışına çıkması felaket olur. Bu hükümet, ülkeyi Batı ittifakının dışına çıkarıyor. Asıl büyük tehlike budur.

DARBELERE KARŞIYIM 27 Mayıs’ta 14 yaşındaydım. Menderes’in asılmasına çok üzülmüştüm. 27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da, 12 Eylül’e de karşıyım. Darbelere karşıyım, darbe istemem. AKP’nin iktidara gelişinin arkasında 12 Eylül’ün siyaseti tarumar etmesinin rolü var. AKP’yi millet götürecek.

BEN ÇETECİ DEĞİLİM Çetelerin kökünün kazınması lazım. Ben hayatımda böyle bir faaliyete katılmadım. Ergenekon kapsamında bu zamana kadar gözaltına alınanların çok büyük bir bölümünü tanımıyorum. Veli Küçük’ü tanımam, İbrahim Şahin’i tanımam. Gözaltına alınan emekli generallerden bazılarını, YÖK Başkanı iken görevim gereği tanımıştım.

BATI’YA ŞİKÁYET EDECEĞİM AKP hükümeti, Türkiye’yi Batı ittifakından koparıyor. Şehirlerin kültürü ve yapısı değişti... Kadın-erkek ilişkileri yeniden tanımlanıyor. Ben bunları çok tehlikeli buluyorum. Bundan sonra bunlarla mücadele edeceğim. AKP hükümetinin yapıp ettiklerini Batılı dostlarıma anlatacağım. Milletime de anlatacağım.

Engin ARDIÇ
Sabah
Size bu hükümetten kurtulmanın yolunu göstereyim
18 Ocak 2009

Öğrendiğimize göre, birtakım karanlık adamlar, kapalı kapılar ardında "AKP hükümetinden nasıl kurtulmalı" diye tartışıyorlarmış...
Elbette okurlarımız arasında da bu hükümetten kurtulmak isteyenler vardır.
Dev bir kıyak yaparak size bunun yolunu göstereyim. (Ayrıca ücret alınmaz, servis ücreti gazete fiyatının içindedir.)
Önce, tersten gidelim, bu işin nasıl olamayacağına bakalım: Başbakanı öldürerek bu hükümetten kurtulamazsınız. Yerine başkası geçer.
Darbe yaparak kurtulabilirsiniz ama Amerika izin vermiyor.
Öyle yerli yersiz Atatürk'ün gençliğe hitabesini yayınlayarak, yani "ilkokul düzeyinde Kemalizm satarak" hiç kurtulamazsınız. "Ankaralı memur çocuğu Kemalizmi" artık kargaları bile güldürmüyor.
"Atatürk bugün sağ olsaydı" ya da "mezarından çıksa da gene Samsun'a gitse" türünden dangalak özlemleriyle de hiç mi hiç...
Mevcut muhalefet partilerinden de hayır hasenat beklemeyiniz. AKP bu gidişle 2011 seçimlerini de kazanacaktır.
Kurtulmanın bir tek yolu kalıyor:
Yeni bir parti kuracaksınız.
Ya da yeni bir parti doğacak, bir ucundan siz de tutacaksınız. Ama üye olarak, ama oy vererek, ama reklamını yaparak...
Bu parti, mecliste en az 276 koltuk kazanacak.
Bunu başarması için de "memleketi AKP'den daha iyi idare edebileceğini" seçmene anlatacak, anlatmak yetmez, ikna edecek.
Elbette bunun için de somut bir planı ve programı olması şart. "Kalkınmayı sağlayacağız" falan gibi enayi sloganlarını kimse yemez.
Yani, "kriz var, öldük bittik batıyoruz" diye bağırıp da ellerinde hiçbir "krizden çıkış planı" göremediklerimize benzemeyecek...
Bu parti halkçı bir parti olacak. "Memurcu" olmayacak.
Hem de özgürlükçü olacak. Hem de kapitalizmi geliştirecek. Hem de sosyal hakları çiğnemeyecek.
"Ufukta ne böyle bir parti var, ne onun lideri, ne kadrosu, ne de halkta böyle bir beklenti, böyle bir arayış" mı diyorsunuz?
O zaman AKP hükümetinden kurtulamayacaksınız.
Yazı bitti, başa döndük. Biletler yandı. İşin kötüsü, verdiğiniz parayı da geri alamazsınız.
Gelin de çay ısmarlayalım bari...

Engin ARDIÇ / Sabah

Kongar Namazı Biliyor Mu?

30 Ocak 2009
Cumhuriyet gazetesi yazarı Emre Kongar, namaz kılmasını biliyor mu? İşte Kongar'ın dini hayatı...

Habertürk'te Kısa Devre programına konuk olan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Emre Kongar ile sunuculardan yazar Cem Mumcu, arasında ilginç bir diyalog yaşandı.

Mumcu, Kongar'a "Sizin duruşunuzda başka bir şey var. Acaba Emre Bey hiç yer sofrasında oturmuş mudur, köy kahvesinde oturmuş mudur?" diye sordu.

Televizyon Gazetesi'nde yer alan haberde Kongar'ın yanıtı şöyle oldu:

"Yıl 1962 ve ben 21 yaşındayım. Siyasal Bilgiler'de okuyorum. Okula girer girmez hemen çalışmaya başladım çünkü babam ölmüştü. Burs da almadım, ama hep çalıştım. Yazarlık, asistanlık, araştırmalarda mülakatçılık yaptım. Çok da ciddi çalışıyordum. Siyasal Bilgileri bitirmeden 2-3 doğrudan köy araştırmasında çalıştım. 60'lı yıllar. Tabi köy kahvesinde pişpirik de oynayacaksın, çay da içeceksin, sohbete de katılacaksın. Benim gibi öğlen üzeri gidersen, 'Hadi bakalım Emre Bey, cuma namazına' dendiğinde kalkacaksın, 'Senin şimdi abdestin de yoktur, hadi bir abdest al' dediklerinde caminin önündeki çeşmede abdest de alacaksın ve gelip namazını da kılacaksın."

Emre Kongar'ın bu sözlerinden sonra "Yaptınız mı bunları?" diye soran Mumcu'ya
"Gayet tabi" yanıtını veren Kongar, "Türkiye'de bunları yapmadan sosyolog falan olunmaz. Ben köyde de gecekonduda da bizzat fiilen yaşadım ve araştırmacılık da yaptım" dedi.

Daha sonra ikili arasında şu diyalog yaşandı:

Mumcu: Namaz kılmayı biliyor musunuz yani?

Kongar: Şaka ediyorsunuz!

Mumcu: Biliyorsunuz?

Kongar: Şaka ediyorsunuz! Benim din kültürüm çıkıp da ahkam kesen, kendilerine İlahiyat alimi, profesörü diyenden on kat güçlüdür.

Emre Kongar, bu sözlerinden sonra ilk kez ailesi ve aldığı kültürle ilgili şu açıklamaları yaptı:

DEDEMİN SARIKLI FOTOĞRAFI VAR

"Benim dedem o zamanın hukuk mektebinde müderris. Üstelik ilginç de bir adam. Çok namuslu, çok seviliyor ama şapka devrimini kendine yediremiyor, kızıyor ve istifa etmeye kalkıyor. Hemen araya giriyor ve ikna ediyorlar. Şapkayı alıyor eline ama giymiyor. Elinde okula gidip geliyor. Bizim evde sarıklı fotoğrafı vardı.

BABAM ATEİST, ANNEM DİNDAR BİR İNSANDI

İstanbul'da yaşıyorlar. 7 çocukları var. 5 kız ve 2 erkek. Hepsini okutuyor. Biri Felsefe, biri Coğrafya ve 2 tanesi de İkokul Öğretmeni oluyor. İnanılmaz bir şey!

Annem mesela Felsefe hocasıydı. Annem, ağbim ve bana bahşiş vererek sure ezberletirdi. Benim günlük konuşma dilimde de 'Allah korusun, Allah izin verirse, Allah göstermesin' gibi laflar çok yaygındır. Annemden geliyor.

Babam mesela 20 yaşına kadar çok dindar. Sonra Felsefe hocası olunca ateist olmuş. Annem çok dindar. İkisi de Felsefe okumuş. Aynı zamanlarda, aynı yerde okumuşlar, birbirlerini sevip evlenmişler.

Biri ateist biri dindar devam ediyor. Babam hiç karışmazdı. Annem bize bütün dini bilgileri her şeyi öğretti. Tabi bir de Felsefe hocası olduğu için yol yordamıyla öğretti. Anlatarak, ödüllendirerek öğretti. Bu konu çok derindir fakat ben Türkiye'nin toplumsal yapısının, dini kurallara, dini ilkelere göre biçimlenmesini istemediğim için o konulara hiç girmem
aktifhaber

15 Haziran 2007
"Türkiye'deki asıl mesele, Kemalizm'in modernleştirilmesinin mümkün olup olmadığı

Türkiye'deki Kuzey Irak'a harekât ve cumhurbaşkanlığı seçim süreci tartışmalarını yorumlayan Guardian yazarı Jonathan Steele, 'Asıl mücadele Türkiye'nin içinde, sınırlarında değil' diyor.

‘Türkiye’de hem havada hem de akıllarda artık bayrak dalgalanıyor. İstanbul Boğazı’nda devasa kan kırmızı bayraklar teknelerin direklerinden sallanıyor; en az rüzgar türbinleri kadar çirkin bir görüntü oluşturuyorlar.’

‘Ordu PKK’ya karşı harekete geçmek için sabırsızlanıyor. Hükümet ise tereddüt ediyor. Genel seçimlere bir ay kala bu konu, gölge boksuna döndü. Ordu kendini, Türkiye’nin laik geleneğinin temsilcisi olarak görüyor ve ana muhalefet partisi ile işbirliği içinde, İslamcıları zayıf ve vatanseverlikten uzak göstermeye çalışıyor olabilir.!

‘Aslında laik kesim, AKP’ye kıyasla daha dar görüşlü ve milliyetçi. Cumhuriyet mitinglerine katılanlar, göçmenlere karşı güçlü bir önyargı taşıyorlardı. Amerikan karşıtları da ordu ve laik kesimin arasında daha çok görülüyor.’

"Ordu harekete geçmek için sabırsızlanıyor. Hükümet ise tereddüt ediyor. Genel seçimlere bir ay kala, birçok gözlemciye göre bu konu, gölge boksuna döndü. Ordu kendini, Türkiye'nin laik geleneğinin temsilcisi olarak görüyor ve ana muhalefet partisi ile işbirliği içinde, İslamcıları zayıf ve vatanseverlikten uzak göstermeye çalışıyor olabilir."

"Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şimdiye kadar direndi ve bu hafta cesur bir şekilde, Irak'taki her bir PKK militanına karşılık, Türkiye içinde 10 militan bulunduğunu söyledi. Başbakan'a göre asıl mücadele, sınırın öbür tarafında değil, içeride verilmeliydi."

Guardian yazarlarından Jonathan Steele, Kuzey Irak meselesi dışında, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananları ve cumhuriyet mitinglerini de yorumlamış.

"Aslında laik kesim, AKP'ye kıyasla daha dar görüşlü ve milliyetçi. Cumhuriyet mitinglerine katılanlar, genelde orta ve üst sınıflardan geliyordu ve göçmenlere karşı güçlü bir önyargı taşıyorlardı. Bir zamanların yönetici sınıfı, köylülerin kente yerleşmesine ve seçimleri kazanacak güce ulaşmış olmasına bozuluyorlardı."

"Türkiye'deki asıl mesele, Kemalizm'in modernleştirilmesinin mümkün olup olmadığı. Laikler, tekrar ilerici ve açık görüşlü bir parti oluşturup, sınıfsal önyargılara dayanmayan, İslamlaşmaya yönelik fantezilerden arınmış ve sırtını askere yaslamayan bir şekilde İslamcılarla mücadele edebilecek mi?"
BBC

Atatürk tanrı demezse dilini yakarmış
10 Ekim 2009
Anadolu Haber

Hak ve Eşitlikler Partisi Genel Başkanı Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, 'Atatürk Tanrı değildir' diyen Altan Tan'ı canlı yayında dilini yakmakla tehdit etti.

Hak ve Eşitlikler Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu Habertürk'te Yiğit Bulut'un hazırlayıp sunduğu Basın Kulübü programına katılan konuklara adeta şok yaşattı.

Emekli asker Osman Pamukoğlu, Gazeteci Yazarlar Ayşe Böhürler, Can Ataklı ve Altan Tan'ın katıldığı Basın Kulübü programında Atatürk için 'tanrı değildir, dokunulmaz değildir' diyen Altan Tan'ı dilini yakmakla tehdit etti.

Bu tehdit karşısında 'Benim dilimi yakmaya hiçbirinizin gücü yetmez' diyen Altan Tan'la önce Pamukoğlu sonra da Can Ataklı sert bir tartışmanın içine girdi. Tartışmayı sonlandıramayan Yiğit Bulut yayına ara vermek zorunda kaldı.

BÖHÜRLERE 'BAŞINDAKİ NE?' DİYE SORDU

Aynı programda ilginç türban-başörtüsü tartışması da yaşandı. Osman Pamukoğlu, Ayşe Böhürler'in 'Benim başımdaki nedir, türban mıdır başörtüsü müdür?' sorusuna 'hiçbirisi değildir' deyince Böhürler 'o zaman benim başımdaki türbaştır' deyince stüdyoda bir anda kahkalar yükseldi.

Osman Pamukoğlu, Ak Parti'nin türbanla işi batırdığını iddia ederken başörtüsüne kendilerinin de geçit vermeyeceğinin altını çizdi.
www.moralhaber.net

İhsan Dağı
Zaman Gazetesi
Kemalizm'in en büyük icadı
02 Şubat 2010

Kemalizm'in en büyük icadı bu: 'iç düşmanlar'. İcat etmekle kalmadılar, yıllarca bir kontrol ve yönetim tekniği olarak mükemmeliyet derecesinde kullandılar da.

'Toplumsal'ı dışlamak, katılım ve paylaşım taleplerini bastırmak için 'iç düşmanlar' icat etmek kadar akıllıca bir iş olamazdı. Böylece 'iktidar tekeli' kurmak da topluma karşı top, tüfek kullanmak da meşru hale gelebiliyordu. Kemalizm'i hor görmeyin; sahipleri hakikaten çok maharetliymiş. Bu buluşları sayesinde Dersim'de katliam yapmak, darbelerle hükümet devirmek, meclisi kapatmak, başbakan asmak suç olmaktan çıkmış. Köylüye dışkı yedirmek de serbest, başörtüsü yasaklamak da, 'sözde vatandaş' deyip halkı bölmek de... Hepsi, iç düşmanlara karşı 'koruma kollama' görevinin bir parçası. Dolayısıyla, Balyoz planları yapıp cami bombalayacak askerî personelin künyesini çıkaranları suçlayamazsınız: 'İç düşmanlar' cuma vakti camide toplanıyorlarsa Balyozcular ne yapsın?

Halk 'iç düşman' olunca halkın yönetimi, yani demokrasi de olmazdı tabii. Demokrasi, yönetimi düşmana, yani halka kaptırmak anlamına geliyordu. Şimdilerde sivil vesayet dedikleri de bu: 'Aman halk egemenliği mi kuruluyor ne?' Maşallah ulusalcı Kemalistlerin o kadar çok iç düşmanı var ki! Gayrimüslimler, dindarlar, Kürtler, liberaller... Halkın yarısından fazlası düşman. 'Çoğunluk diktası'ndan korkuyorlar, çünkü halkın çoğunluğu 'iç düşman'!

Artık bir nefes alıp Kemalistlerin kurduğu bu 'iç düşman kafesi'nden çıkalım. Normal bir ülkede 'iç düşman' olmaz. Bu bir nefret söylemi; ayrımcılık, bölücülüktür. Düşmana karşı şiddet kullanırsınız. Toplumlar ise hukukla yönetilir. 'Düşman', askerî terminolojide bile 'sivil' değildir; düzenli veya düzensiz, ama silahlı birliklerdir. Savaş halinde bile 'düşman devletin halkı' masumdur, dokunamazsınız. Savaş hukuku silahsız 'sivil halk'a dokunmayı, yok etmeyi 'savaş suçu' sayar.

Bizim Kemalist-militarist düzen ise kendi vatandaşlarını 'iç düşman' ilan etmekten çekinmedi. Farklı etnik ve dinsel kökene sahip olmak, dinî hassasiyetler taşımak, hatta anti-Kemalist olmak yeterli görüldü 'iç düşman' olarak tasnif edilmek için. Düşmanlık bir savaş jargonudur. Demokratik bir hukuk devletinde iç düşman yoktur, eşit yurttaşlar vardır. Ha, bunlar arasında hukukun suç saydığı fiili işleyenler çıkabilir. Bunlar da düşman değil, suçludurlar. Mahkum olurlarsa cezalarını çekerler.

Halkın neredeyse yarısından fazlasını 'iç tehdit' ilan ederek ne barış kurabilirsiniz ne de güvenlik yaratabilirsiniz. Her ne kadar bu söz 'tehdit'leri ortadan kaldırmak için icat edilmiş gibi görünse de tam tersi bir sonuç verdiği ortada: Kendi halkıyla sürekli ve topyekun bir savaş halinde olan bir devlet 'güvenlik' üretebilir mi? Hayır. Ama bir şey üretiyor; o da otoriter, baskıcı, oligarşik bir rejim.

Sonuç da budur zaten, amaç da.

Herkesin herkesi düşman bildiği ortamdan 'devleti kurtarmak' adı altında ve 'düşman tarafları' bastırmak kamuflajıyla 'iktidar' üretecek tek odak, Kemalist-militarist yapıdır.

Türkiye'nin yakın tarihi toplumu iç düşman olarak görenlerin 'oyunları'yla doludur. Bu oyunları bozmanın yolu etrafımızda 'iç düşmanlar' değil, eşit vatandaşlar görmektir. İç düşman lafı bir yönetme tekniği, halkı yamultma stratejisidir.

Başbakan Erdoğan 'iç tehdit, düşman olmaz' demiş TRT'de Enine Boyuna programında. Doğru söylemiş. Halkı bölen, ötekileştiren ve hatta düşmanlaştıran bu kavram üzerine bina edilen 'Milli Güvenlik Siyaset Belgesi' de yenilenecekmiş. Geç olsa da iyi haber bu.

28 Şubat'tan 27 Nisan'a, Balyoz'dan Kafes'e bütün kirli eylemlerin ve planların gerisinde hep bu kavram yatıyor. Türkiye'nin normalleşmesi 'iç düşman' edebiyatını tedavülden kaldırmaktan geçiyor. Toplum da Kemalistlerden kendine bulaşan bu garabetten kurtulmalı. Ne Aleviler iç düşman, ne Kürtler, ne dindarlar, ne gayrimüslimler ve ne de Kemalistler...


En son Ekim tarafından Sal Şub 02, 2010 9:36 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Oca 19, 2009 9:11 pm    Mesaj konusu: Ömer Faruk Eminagaoglu Alıntıyla Cevap Gönder

Ahmet Altan
Taraf Gazetesi
Donmuş Fikirler
12 Kasım 2009

Bizim medyanın entelektüel düzeyi düşüktür. Bu sanırım bilinçli bir tercih.

Düzey düşüklüğü “yaratıcılığı” ve dürüstlüğü engeller çünkü.

Yeni fikirler, yeni yaklaşımlar, yeni bakışlar getirmeyecekleri için sürekli olarak “klişelerin” ve “tabuların” içinde dolaşırlar.

“Klişe” dediğimiz neticede “Donmuş” fikirlerdir. Aynı sözlerin sürekli tekrarlanması anlamına gelir.

Baktığımızda bir çok konuda medyanın tutumu elli yıl öncesiyle aynıdır.

Sanki dünyada ve Türkiye’de hiçbir şey değişmemiş gibi sürekli olarak aynı sözleri, aynı cümleleri, aynı ağıtları tekrarlarlar.

Resmi ideolojinin her yıl kendini yeniden doğurarak varlığını sürdürmesine yardımcı olmaya çabalarlar.

Bu klişeler, “bugünün gerçeklerini” gözlerden saklar.

Zaten temel amaç ta budur.

Halkın iradesine hiç aldırmayan bir “devlet sultasının” gözlerden saklanmasıdır asıl istenen.

Klişeler bunun için kullanılır.

Türk medyasında Atatürk ile ilgili “konuşulmaz”, Atatürk’le ilgili olarak ağlanır.

Bu anlayış, yaşadığımız bütün “olumsuzlukların” Atatürk’ün “eksikliğine” bağlanmasını sağlamak içindir.

Onlara göre, bugünkü sistemde, devlet sultasında, tek parti rejiminin sürdürülme çabalarında, ordunun “muhtıra” verme özgürlüğünde, darbe planlarında, 12 Eylül Anayasası’nda, Kürtlerin ikinci sınıf vatandaşlar haline getirilmesinde, dindarların inanç özgürlüğünün engellenmesinde, Alevilerin haklarının gasp edilmesinde, insanların özgür fikirlere sahip olmasının yasaklanmasında, eğitim sisteminde, tarihi gerçeklerin gizlenmesinde bir sorun yoktur.

Sorun bugün Atatürk’ün olmamasındadır. Atatürk yaşasa ya da Atatürk’ün yetmiş yıl önce yaptıklarını yapsak sorunlarımız olmayacaktır.

İnsanlarının zihinlerine yerleştirilmek istenen düşünce budur.

Ve bu yalandır.

Sadece Neşe Düzel’in Cemil Koçak’la yaptığı konuşmayı okumak bile bunu anlamaya yeter.

Bizim bugün yaşadığımız birçok sorun Atatürk’ten önce de vardı, Atatürk döneminde de vardı, Atatürk’ten sonra da vardı.

Bu sorunları çözmek için Atatürk’ten kopya çekmeye çalışmak sorunları çözmeye yetmez.

En basitinden Kürt meselesinin Atatürk’ün yöntemleriyle nasıl çözüleceğini biri bana anlatsın, Atatürk Kürt meselesini çözdüyse biz bugün niye hala bu mesele ile uğraşıyoruz?

Çünkü çözemedi.

Bir isyanı bastırmak liderlerini asmak “toplumsal” bir sorunu, aynı ülkenin vatandaşları arasındaki eşitsizliği çözmeye yetmiyor, sadece bir isyanı bir süreliğine bastırmış oluyorsunuz, daha sonra o mesele yeniden gündeme geliyor.

Tarihi bir liderin tecrübelerinden yararlanmak için sürekli olarak klişelerle onu övmek ve onun için ağlamak yetmez, onun hangi konularda başarılı hangi konularda başarısız olduğunu görmek, başarılarının ve başarısızlıklarının nedenini bulmak gerekir.

Bunu bizim medya yapmaz.

Çünkü medya “çözüm” aramıyor, medya bu düzenin devamını sağlamaya çalışıyor.

Bugünkü düzeni de Atatürk’le özdeşleştirip, düzeni dokunulmaz ve tartışılmaz kılmaya uğraşıyor.

Atatürk için yetmiş yıldır ağlayıp duran bu medya neden Atatürk’ün döneminde imzalanan Lozan antlaşmasıyla hiç ilgilenmez?

Bugün yapılacak her anlaşmaya “ver kurtul” adını takmaya çalışan Babıali’nin Atatürkçüleri neden Musul-Kerkük meselesini merak etmez?

Çünkü onlar aslında Atatürk’le yada onun yaptıklarıyla ilgili değiller, onlar Atatürk’ü “bugünkü gerçekleri” gizlemek için kullanmaya çalışıyorlar.

Her 10 Kasım’da sayfalarca ağlayan bu medya Atatürk’ü seviyor mu gerçekter?

İnsan sevdiği biriyle ilgilenmez mi?

Siz bu gazetelerde Atatürk’ün yaptıklarıyla ilgili kaç ciddi yazı okudunuz?

Atatürk’ün Sovyet ilişkileriyle, Kürt meselesiyle, Hatay sorunuyla, Musul-Kerkük anlaşmazlığıyla ilgili politikaları konusunda kaç araştırmaya rastladınız?

Neden bu konular hiç yansımaz gazete sayfasına?

Atatürk’le bu toplumun ilişkileri sadece “klişelerin” her yıl tekrarlanmasından mı ibaret?

Neden bu medya “klişelerden” bir adım öteye gidemez?

Çünkü klişelerden bir adım ötede “gerçekler” vardır.

Amaç ta o gerçeklerin saklanmasıdır.

Onlar Atatürk’ü sevdikleri için yeryüzündeki hiçbir ciddi gazetede rastlanmayacak türden ağıtlar yakmıyorlar, o ağıtlar, gazetelerin “gerçeklere” duyduğu nefretten kaynaklanıyor.

Atatürk’ü sevmiyorlar, Atatürk’ü kullanıyorlar. Sevseler biraz ilgilenirler.



Kıyakların Adamı: EMİN AĞA
19 Ocak 2009 10:06

ETÖ derinleştikçe bağırarak tarihe geçti. Meslektaşlarının aksine Şark'a gitmedi. Askerlikten muaf oldu. Kanadoğlu elinden tuttu. İşte hayatın kıyak geçtiği adam...

Türkiye, 2,5 yıl önce YARSAV tanıştı. Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, 'ETÖ soruşturması derinleştikçe sesini en fazla yükselten kişi' olarak tarihe geçti. İhsas-ı rey, yargılamayı etkileme ve yargıçlar devleti tartışmalarını da ateşledi.

'Bir hukuk devletinde sıfatı ve görevi ne olursa olsun, yargı önünde hesap vermeyecek hiç kimse olamaz. Cumhurbaşkanı olsa bile, itham edildiği olaylar var ise yargı süreci tıkanmamalı, yargıdan kaçılmamalıdır.'

"Türkiye'nin en saygın, yaratıcı ve örnek hukukçularından, ömrünü adalete hizmet etmekle geçiren, hukuk abidesi, YARSAV kurucu üyesi Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, diğer pek çok şüphelinin de başına geldiği gibi, yakın zamanda hukuksuzluğa uğradığı kamuoyunun bilgisindedir. Bu durum yaşanan hukuksuzluklar için ilk değildir, mevcut tabloda son da olmayacaktır."

Yukarıdaki iki cümle ideolojik olarak ayrı safta yer alan iki farklı insana aitmiş gibi duruyor. Çünkü birincisinde 'cumhurbaşkanı dâhil herkesin yargılanabileceği' hükmü var. İkincisinde ise 'Sabih Kanadoğlu yargılanamaz, o hariç' diyor. Oysa birbirine zıt olan bu iki cümle aynı toplantıda sarf edildi, hem de aynı kişi tarafından. Sözlerin sahibi, eleştirileri ve konuşmalarıyla Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) soruşturmalarından sonra 'flaş isim' hâline gelen Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu. ETÖ operasyonu kapsamında eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun evi aranırken ilk destek ziyareti ondan geldi.

Evin girişinde işaret parmağını kaldırarak kızgın bir ifade ile yaptığı açıklama âdeta tehdit içeriyordu: "Darbe yargılamalarını çağrıştıracak adımlardan özellikle uzak durulsun. Hukukun üstünlüğüne yapılan saldırıları yine hukuk önleyecektir; bunu herkes böyle bilsin!" Aslında eski başsavcısına bir vefaydı bu. Ancak bununla yetinmedi. Bir hafta sonra dernek başkanı sıfatıyla Yargıtay'ın ek binasında basının karşısına tekrar çıktı. Hedefinde yine hükûmet vardı. Çatık kaşı, sert mizacı ve yüksek ses tonuyla yaptığı açıklama çelişkilerle doluydu. Bu 'bağıran üsluba' birçok hukukçu, baro başkanı tepki gösterdi.

1967 Şavşat doğumlu Ömer Faruk Eminağaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1989'da mesleğe başladı. Bandırma ve Delice'de görev yaptı. Hakkındaki eleştirilerden biri burada devreye giriyor. Meslektaşlarının aksine o şark hizmetine gitmemiş. Daha sonra Yargıtay 2. Ceza Dairesi'nde tetkik hâkimi oldu. Bu görevini sürdürürken Yargıtay savcısı olmak için Yargıtay Başkanlar Kurulu'na müracaat etti. Ancak kurul ona muvafakat vermedi. Zaten dönemin Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'la arası açıktı. Yargıtay'da en iyi anlaştığı isim Sabih Kanadoğlu'ydu.

Nitekim bu yakınlık meslekte yükselmesini sağladı. Kanadoğlu'nun desteği ile 2001'de çok istediği Yargıtay'ın birinci masasına savcı olarak atandı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde de Kanadoğlu'nun 'en gözde savcısı'ydı. 2006'da yüksek yargının bir kısmını temsil eden YARSAV'ın ilk başkanı oldu.

Başkan seçilmeden bir ay önce Kavaklıdere Lions Kulübü tarafından ödüle layık görüldü. Geçen yıl, kendisini askerlikten muaf tutan 'çürük raporu' tartışmasıyla haftalarca gündemde kaldı. Yeni bir rapor almak için GATA'ya gittiğinde Tuğgeneral Tahir Ünal tarafından bahçe kapısında karşılanması 'imtiyazlı muamele' olarak tenkit edildi. Eşi Serpil Eminağaoğlu Genelkurmay Hukuk Müşavirliği'nde avukat olarak çalışıyor. Yargıtay'ın siyasi partiler masasındaki görevi devam eden Eminağaoğlu medyanın da yakından tanıdığı bir isim.

Bugüne kadar görüşlerini Radikal ve Cumhuriyet gazetelerindeki makaleleriyle, hukukçu kimliğiyle dile getirdi. 2006'da derneğin başına getirilince yıldızı parladı. Hedefinde bazen Başbakan, bazen Cumhurbaşkanı, bazen YÖK Başkanı bazen de Diyanet İşleri Başkanı oldu. Savcı ve hâkimlerin problemlerini dile getirmekten ziyade devletin zirvesine yönelik sert açıklamalarıyla gündeme geldi. Âdeta çatışma siyasetinden medet uman ana muhalefet lideri gibi hareket etti/ediyor. Eminağaoğlu'nun sert mizacı ve bağıran üslubu onu meşhur ederken, başkanlığını yaptığı dernek kamuoyunda pek tanınmadı.

Çünkü örgütü adına hep o önplandaydı. Dolayısıyla onun dışındaki dernek yönetici ve üyeleri neredeyse hiç bilinmiyor. Peki, yargı mensuplarının temsilcisi olduğunu iddia eden YARSAV nasıl bir işleve sahip? Yargıyı siyasallaştırıyor mu? Neden kuruldu, fikir babası kim? Bütün savcı ve hâkimleri temsil ediyor mu?

YARSAV'ın kuruluş hikâyesi aslında Türkiye'nin Avrupa Birliği ile müzakere masasına oturma kararından sonraki günlere denk düşüyor. Demokratikleşme adımları çerçevesinde 2004'te çıkarılan Dernekler Yasası'ndan sonra örgütlenme yönündeki birçok kısıtlama kaldırıldı. Adalet Bakanlığı, 2006'da AB'ye uyum kapsamında Türkiye'deki yargıç ve savcıların tek bir çatı altında örgütlenmesi için bir çalışma başlattı.

Bu kapsamda Türkiye Hâkimler ve Savcılar Birliği'nin kurulmasını öngören bir taslak hazırlandı. Taslağa göre birlik, bakanlığın desteği ile kurulacaktı. Uzun bir çalışmadan sonra bir kanun tasarısı hazırlandı ve ilgili kurumların görüşüne açıldı. Tam da bu süreçte ilginç bir gelişme oldu. Bazı yüksek yargı üyeleri, yasa kapsamında kurulması planlanan bu birliğin Adalet Bakanlığı'nın denetiminde olacağını bahane ederek ayrı bir oluşum için harekete geçti. Kısa bir sürede YARSAV ismiyle bir birliğin kurulduğu ilan edildi.

Ardından ağırlığını yüksek yargı mensuplarının oluşturduğu bir grup bu çatı altında buluştu. 501 kurucu üye ile oluşturulan birliğin fikir babası ise eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu idi. YARSAV'ın bir anda ortaya çıkması yargı camiasında ciddi bir tartışmaya yol açtı. Çünkü YARSAV, bir dernek statüsünde kuruldu. Oysa Türkiye'de yargıç ve savcıların örgütlenmesi ancak özel yasayla mümkün. Dolayısıyla YARSAV ciddi bir meşruiyet sorunu ile doğdu. Örgüt yöneticileri her ne kadar meşruiyetini Dernekler Yasası, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 22'inci maddesi ile diğer uluslararası düzenlemelere dayandırıyorsa da hukukçular bu görüşte değil.

Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na göre yargı mensuplarının dernek kuramayacağını vurgulayan emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, YARSAV'ın kendini feshetmesi gerektiğini iddia ediyor. Zaten Ankara Valiliği, kurulduktan kısa süre sonra yargıç ve savcıların dernek kuramayacağı gerekçesiyle bir yazı gönderdi. Ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dernek hakkında soruşturma açtı. Bu soruşturmadan takipsizlik kararı çıkınca valilik bu kez, emekli olanların dışında diğer savcı ve hâkimlerin üyelikten çıkarılması, ayrıca dernek tüzüğünün de değişmesi gerektiğini savunarak Danıştay'a müracaat etti.

Valilik ve YARSAV arasında bu hukuk mücadelesi yaşanırken Adalet Bakanlığı hazırladığı Hâkimler ve Savcılar Birliği Kanun Tasarısı'na geçici bir madde ekleyerek YARSAV'ı kapatmak istedi. Güncellenen yeni kanun tasarısına göre kurulması planlanan Türkiye Hâkimler ve Savcılar Birliği dışındaki oluşumların feshedilmesi öngörülüyordu. Ancak Cemil Çiçek'in Adalet Bakanı olduğu dönemde yargıda yeni bir tartışmaya sebep olmama düşüncesi ile söz konusu tasarı Meclis'in gündemine bir türlü alınmadı.

YARSAV, her ne kadar Türkiye'deki bütün savcı ve hâkimleri temsil eden bir örgüt olma iddiasıyla yola çıktıysa da aslında durum böyle değil. Çünkü 11 bin savcı ve hâkimden sadece bini bu derneğe üye. Ancak önemli bir ayrıntı; bu sayının büyük bir kısmı Danıştay, Yargıtay ve HSYK gibi yüksek yargı mensuplarından. Örneğin Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu'nda Başkan Hasan Gerçeker'in dışında dört isim daha dernek üyesi (Nedim Baran, Ersan Ülker, Nihal Koyuncu, Mehmet Öztürk). Yine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'ndan 10 isim dernek üyesi (Danıştay Başkanvekili Sinan Yörükoğlu, 6. Daire Başkanvekili Bekir Aksoylu, 11. Daire üyesi İzge Nazlıoğlu, 11. Daire üyesi Belma Kösebalaban, 2. Daire üyesi Murat Cebeci, 10. Daire üyesi Orhan Cem Erbük, 5. Daire üyesi Hayrettin Kadıoğlu, 10. Daire Başkanı Ali Güven, 11. Daire üyesi Ahmet Hamdi Ünlü, 11. Daire üyesi Nihat Turan). Derneğin kurucu üyeleri arasında toplam 96 Yargıtay, 21 Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan ise asil ve yedek üyelerden sekizi bulunuyor.

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor; Yargıtay, ETÖ ile ilgili son operasyondan sonra 'ihsas-ı rey' olur gerekçesiyle herhangi bir açıklama yapmadı. Ama Gerçeker'in açıklamasına göre 150'ye yakın Yargıtay üyesi aynı zamanda operasyona en sert eleştirileri yönelten YARSAV'ın üyesi. Gerçeker'in, "Eminağaoğlu'nun açıklaması Yargıtay'ı bağlamaz." beyanı, 'dolaylı olarak ihsas-ı rey' yorumlarına engel olamadı.

Bugüne kadar sadece Eminağaoğlu ile gündeme gelen YARSAV'ın yönetiminde de ilginç isimler var. Örneğin Eminağaoğlu'nun yardımcısı Zekeriya Sevimli, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı. AK Parti'yi takip etmekle görevli savcı. Hatırlanacağı gibi Ergenekon soruşturmasında İşçi Partisi'nde (İP) ele geçirilen CD'de AK Parti iddianamesi bulunmuş, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le ilgili bir dosyada 'A.Gül. Eminağaoğlu hazırladı' ifade ve iddiaları yer alıyordu.

İddianamenin eklerinde de YARSAV bildirisi çıkmıştı. Söz konusu bölümün, YARSAV Başkanı Eminağaoğlu tarafından örgüt üyelerine verildiği öne sürülmüştü. YARSAV'ın diğer yöneticileri de yüksek yargıda görevli önemli isimler. Başkan yardımcılarından Hasan Ali Atay Yargıtay Tetkik Hâkimi, Ziya Özcan ise Ankara 1. İdare Mahkemesi Başkanı. Derneğin Genel Sekreteri Ali Rıza Aydın, Anayasa Mahkemesi Raportörü. Sayman Ahmet Taşyurt da Yargıtay Cumhuriyet Savcısı. Dernek yönetimi, belli bir politik çizginin temsilcisi oldukları yönünde yoğun eleştiri alıyor. Ankara'daki azınlığa karşı yargının asıl iş yükünü çeken Anadolu'daki çoğunluğun birliğe uzak durması bu görüntüye bağlanıyor.

Dernek yönetimi, farklı görüşlere kapıları kapatmakla tenkit ediliyor. Çoğulcu ve demokratik yapının kurulmamasını yönetimin bilinçli tercihi olarak gören bir savcı şunları söylüyor: "Yönetim, farklı seslerin girişini kontrol edebilmek için üyelik işlemlerini uzun süre durdurdu. O dönemde kimseyi almadılar. Bunun üzerine birçok üye istifa etti. Üye olmayı düşünenler vazgeçti." Oysa derneğin tüzüğünde önemli bir madde yer alıyor: "Üyeler arasında aile, cinsiyet, dil, din ırk, mesleki sınıf ve derece, mezhep, renk, sınıf ve zümre gibi herhangi bir fark gözetilemez; eşitliği bozan veya bazı üyelere bu nedenlerle ayrıcalık tanıyan uygulamalar yapılamaz." Bu maddeye rağmen yönetimin, YARSAV'ın hem meşruiyetini hem de temsil gücünü tartışılır hâle getirdiği ileri sürülüyor.

2,5 yıldır faaliyette olan derneğin en çok tartışılan yönü yargıyı siyasallaştırdığına ilişkin düşünceler. Nitekim bu endişeyi taşıyan hukukçuları haklı çıkaracak bir profil çizdi dernek yönetimi. Çünkü Eminağaoğlu, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Başbakan, YÖK Başkanı, bakanlar ve siyasetçilere yönelik sert eleştirileri ile gündeme geldi hep. Bir siyasi parti lideri gibi hareket etti.

Ergenekon operasyonu için yaptığı son açıklamaya Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin daha fazla dayanamadı ve derneğin 'Yargıçlar ve Savcılar Partisi (YARSAP)' hâline geldiğini ifade etti. Eminağaoğlu'nun söylemleri, 'yargıçlar iktidarı' talebini akla getiriyor.

Kuşkusuz YARSAV'a yönelik en önemli eleştirilerden biri yargıyı ikiye böldüğü ve kutuplaşmaya sebep olduğu yönünde. Bu tehlikeden endişe duyan Milliyet Gazetesi yazarı Taha Akyol, köşesinde geçmişte yaşanan acı bir gerçeği hatırlattı: "Yargıdaki farklı görüşler adeta 1970'lerde polisteki Pol-Der, Pol-Bir kamplaşması gibi bir kutuplaşmaya yol açarsa felaket olur." Savcı ve hâkim adaylarını mesleğe hazırlayan Türkiye Adalet Akademisi Başkanvekili Hasan Dudaklı da aynı endişeyi taşıyor. YARSAV'ın kuruluş aşamasını yakinen takip ettiğini, arkadaşlarıyla birlikte derneğe üye olmayı düşündüklerini söylüyor. Ancak vazgeçtiklerini anlatıyor.

Aslında Ankara dışındaki yargı camiasında pek ilgi görmeyen YARSAV'ı bu kadar etkin kılan sebep siyasi bir cemiyet gibi hareket etmesi. Birlik, iktidara karşı sağlanamayan muhalefet ortamını yargı içinde harekete geçirmeye çalışan bir izlenim bırakıyor. Soğuk ve sert üslubu, bağırıp çağıran yüzüyle Ömer Faruk Eminağaoğlu hırçın muhalefet tablosunu tamamlıyor. Yargıtay Başkanı Gerçeker'in üye olmasına rağmen kendini ve kurumunu YARSAV'dan ayrıştırmaya çalışması bu tablodan kaynaklanıyor.

YARSAV'ın kendini konumlandırdığı yer 'bağımsız yargı safı' olsa da vitrinin söylem ve faaliyetleri, bu iddiayı doğrulamıyor. Hâkim ve savcıların özlük haklarını korumak için kurulduğunu savunmasına rağmen sivil toplum örgütü olarak algılanmıyor. Başkan Eminağaoğlu'nun farklı şapkaları bulunması ve kamuoyu önüne her seferinde farklı kimlikle çıkması kafa karıştırıyor.

Dernek başkanı mı, Yargıtay'da görevli savcı mı yoksa bir siyasi cemiyetin lideri mi olduğu netleşmiyor. Dernek başkanı sıfatı ile Sabih Kanadoğlu'na sahip çıkan Eminağaoğlu'na meslekten atılan ve avukatlık bile yapamaz hâle getirilen Ferhat Sarıkaya'yı niçin savunmadığı soruluyor. ETÖ soruşturmasına yönelttiği suçlamaların yetkili savcılar ve son sözü söyleyen hâkimleri hedef aldığı hatırlatıldığında zor durumda kalıyor.

ETÖ savcısı Zekeriya Öz, ölümle tehdide varan baskılara maruz kalmasının yanında, bu tür baskılara karşı mücadele etmek üzere kurulduğu öne sürülen meslek örgütünün salvolarıyla boğuşuyor. Tutuklama ve arama izni gibi kararları veren mahkeme heyeti dağa adam kaldıran eşkıya muamelesine tabi tutuluyor. Eminağaoğlu, Türk Ceza Kanunu'nun 288. maddesinde anlatılan 'adil yargılamayı alenen etkileme' suçunu işlediği yönündeki suçlamalara da cevap veremiyor.

Cumhuriyet mitingleri gibi siyasi toplantılara katılan ve 'savcılarımız da burada' türünden açıklamalar yapılmasında mahzur görmeyen Eminağaoğlu, siyasilerle polemiğe girmekten de çekinmiyor. Bu tavırlar YARSAV'ın, tüzüğünde kendini 'siyaset üstü kuruluş' olarak tanımlamasını boşluğa düşürüyor. Hükûmete yüklenirken, sürekli yargının siyasallaşmasından yakındı. Oysa birçok konuda ortaya attığı tartışmalı görüşleri ile hem kendini hem de yargı kurumunu siyasetin merkezine çekiyor.

YARSAV, bugüne kadar savcı ve hâkimlerin problemlerine yönelik tek somut adım atmış değil. Tam aksine yıllardır şikâyet konusu olan savcı ve hâkim yetersizliğinin daha da artmasına önayak oldu. Adalet Bakanlığı'nın savcı ve hâkim alımını bloke ettirdi. Bu durum, yargı mensuplarının yükünü arttırdığı gibi, tayin bekleyen genç hâkim ve savcı adaylarının mağduriyetine sebep oluyor.

Mesela Kasım 2006'da Adalet Bakanlığı 500 yargıç ve savcı almak istedi. Ancak YARSAV, ilgili yönetmeliğin iptali için Danıştay'a müracaat etti. Danıştay 12. Dairesi derneği haklı bularak yürütmeyi durdurdu. Bakanlık buna itiraz etti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, oyçokluğu ile bu itirazı reddetti. Böylece 500 savcı ve hâkim adayı işsizler ordusuna katıldı. Bu olaydaki esas sıkıntı davayı açanlarla davayı karara bağlayanların YARSAV üyesi olması. Yani, derneğin savcı ve hâkim alımının iptali için yaptığı müracaatı değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun azımsanmayacak sayıda (29 üyenin 10'u) üyesi aynı zaman derneğe de üye.

Bu durum, yargısal işlemlere ilişkin ciddi bir şüpheyi de beraberinde getiriyor. Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük bu haklı şüpheyi taşıyanlardan: "Burada şikâyet edenlerle şikâyeti değerlendirip sonlandıranların, yani iddia edenlerle bu iddia konusunda karar verenlerin aynı eğilimde kişiler olduğu yönünde fiili bir kanaat ve izlenim doğuyor.

Bu da yargısal işlem ve kararlara karşı bir güvensizliğin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Adalete de gölge düşüyor." Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, çarpıklığı şöyle dile getiriyor "Sınav yapıyoruz, Danıştay yürütmenin durdurulması kararını verdi. Şimdi de puanlama sisteminin yanlış olduğunu ileri sürüyorlar. YARSAV diye bir dernek var. Başında da Yargıtay savcılarından bir arkadaşımız var. Onlar hemen Danıştay'a gidip ertesi gün karar alabiliyor. Çünkü, Danıştay'daki hâkim ve savcıların büyük çoğunluğu bu derneğin üyesi. Bir derneğin açtığı davaya, o derneğin üyeleri bakıyor. Sınav yapıyorsunuz, durduruluyor. Şimdi mülakatı kazanmış 114 arkadaş, kapı kapı dolaşıyor."

Ancak hem savcı hem de dernek başkanı olan Eminağaoğlu, Ergenekon operasyonunun başladığı günden bu yana çok dikkat çeken bir tutum sergiliyor. Her Ergenekon dalgasında polise sert eleştiriler yöneltiyor. Hatta son operasyondan hemen sonra Türkiye'nin bir 'polis devleti'ne dönüştürülmek istendiğini iddia etti. Oysa bütün gözaltı kararlarının yine Cumhuriyet'in savcı ve hâkimleri tarafından verildiğini çok iyi biliyor. Türkiye, derin bir terör örgütünden kurtulma fırsatını yakalamışken Eminağaoğlu'nun öfkeli tavrı dikkat çekiyor?

(Aksiyon)

Meğer Yarsav yasal bir dernek değilmiş!
[img]http://medya.zaman.com.tr/2009/01/19/yarsav.jpg [/img]
Ergenekon terör örgütü soruşturmasına en sert tepkiyi gösteren Yargıçlar ve Savcılar Birliği'nin (YARSAV) meşru bir dernek olmadığı ortaya çıktı.

Yargı mensuplarının Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na göre dernek kuramayacağını söyleyen emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, YARSAV'ın kendini feshetmesi gerektiğini savundu.

Aksiyon dergisinin bu hafta kapaktan yayınladığı habere göre, YARSAV'ın kanuni bir dayanağı yok. YARSAV, bir dernek statüsünde kuruldu; oysa Türkiye'de yargıç ve savcıların örgütlenmesi ancak özel yasayla mümkün. Böyle bir yasa henüz çıkmış değil. Adalet Bakanlığı'nın 2006'da konuyla ilgili hazırladığı kanun taslağı da Meclis'ten geçmedi. Örgüt yöneticileri her ne kadar meşruiyetini Dernekler Yasası, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 22'inci maddesi ile diğer uluslararası düzenlemelere dayandırıyorsa da hukukçular bu görüşte değil.

Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na göre yargı mensuplarının dernek kuramayacağını vurgulayan emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, YARSAV'ın kendini feshetmesi gerektiğini iddia ediyor. Petek konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor; "Öncelikle YARSAV'ın hukuki statüsünü kamuoyunun bilmemesinden istifadeyle üst üste yanlışlıklar yapılıyor. YARSAV için, 'Yargıtay'ın bir kolu mudur?' diye soranlar var. YARSAV, 'Yargıçlar ve Savcılar Birliği Derneği' diye, bir dernek olduğunu iddia ediyor. Bakın ben dernek demiyorum hâlâ. Dernekler Kanunu'na baktığınız zaman, kimlerin dernek kurabileceği 3. maddede belirtilmiş. Dernek kurmak bir özgürlüktür, temel bir haktır; ama kanunda, TSK mensupları, kolluk kuvvetleri mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların kendi özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar ve istisnalar belirtilmiş. Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na baktığımızda da, hâkimler ve savcıların kendi resmî görevleri dışında hiçbir görev alamayacakları açık seçik belirtiliyor. Hatta, 'Konferans, panel gibi birtakım toplantılara katılmaları da, resmî görevli oldukları saat dışında olmalarına ve Adalet Bakanlığı'nın iznine bağlıdır.' diye kanunda belirtiliyor. Yargıtay savcısı Sayın Ömer Faruk Eminağaoğlu, 'Biz memur değiliz.' diyebilir; ama Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda hüküm bulunmayan konularda Devlet Memurları Kanunu'na atıfta bulunulur. Devlet Memurları Kanunu'na göre de, atıf nedeniyle söylüyorum, 'hiçbir zaman basına açıklama yapamazlar, ajanslara, yazılı görsel medyaya açıklama yapamazlar' diye çok açık bir hüküm var. Bütün bu kanunları çiğneyeceksiniz, hem dernek kuracaksınız, hem de Cumhuriyet savcısı olarak, ileride önümüze gelmesi muhtemel bir konuda Yargıtay gibi bir yüksek yargı organının çatısı altında basını toplayıp açıklama yapacaksınız. Neresinden baksanız bunun hukuka uyar bir tarafı yoktur. YARSAV, yargı tarafsızlığına ve bağımsızlığına ciddi anlamda zarar vermektedir. Zaten 11 bin savcı ve hakimden sadece bini bu derneğe üye."

Bu arada, kanuni dayanağı olmayan bir derneğin yüksek yargı mensuplarından üyesi bulunması da tartışma konusu oluyor. Örneğin, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yanı sıra Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu'nda dört isim daha dernek üyesi (Nedim Baran, Ersan Ülker, Nihal Koyuncu, Mehmet Öztürk). Burada bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor; Yargıtay, Ergenekon'la ilgili son operasyondan sonra 'ihsas-ı rey' olur gerekçesiyle herhangi bir açıklama yapmadı. Ama yine Gerçeker'in basına yaptığı açıklamalara göre 150'ye yakın Yargıtay üyesi aynı zamanda operasyona en sert eleştirileri yönelten YARSAV'ın üyesi. Gerçeker'in, "Eminağaoğlu'nun açıklaması Yargıtay'ı bağlamaz." beyanı, 'dolaylı olarak ihsas-ı rey' yorumlarına engel olamıyor.


19 Ocak 2009, Pazartesi
zaman

Taha Kıvanç

Encümen-i Daniş'le ilgili iki soru çengeli

Kamuoyunun da yakından tanıdığı bir bilim kadını, “Fazla büyütmüşsünüz” diye takıldı. Büyükelçi olan babası emeklilik sonrası Encümen-i Daniş'e davet edilmiş. Dediği özetle şu oldu: “Yaşını başını almış bir takım insanların kendilerince önemli gördükleri konuları konuşmak üzere biraraya gelmeleri hiç ilginç gelmemişti babama. 'Sıkıldım' diyordu. Devam da etmedi zaten...”

Cumhurbaşkanı ile Başbakana çalışmalarının sonucunu rapor etmeyen Encümen-i Danişçiler'in hiç değilse TBMM Başkanını muhatap almış olabileceklerini düşünmüştüm; Başkan Köksal Toptan aradı, o da mektup listesinde değilmiş.

Benim ilk yazımla aynı gün, üyelerden Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun görüşleri çıktı Hürriyet'te; Abdullah Gül'e başbakan iken göndermişler raporlarını; şimdi ne ona ne de Tayyip Erdoğan'a gönderiyorlarmış...

Hadi bir açıklama daha: İlk yazımın girişinde Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun geçen mart ayındaki 'itirafları' konusunu ele alırken, sarf ettiği bazı sözleri “Bu açıklamayı yapmaya bir-iki eski bakan da beni teşvik etti” diye özetlemiştim. O konuşmayı yapan Hürriyet'ten Şükrü Küçükşahin, “Açıklamayı yapmaya değil de, benimle görüşebileceğine eski bakanlar tarafından teşvik edilmiş” dedi bana.

Encümen-i Daniş konusunu ekrana taşıyan televizyonların en çok kullandığı görüntü neydi, onu da kayda geçeyim: Dünyanın gidişini değiştirecek devr-i daim makinası 'Erke'nin icat edildiğine dair yapılan basın toplantısının görüntüsü... Meğer üyelerinin önemli bir bölümü o toplantıya katılmışlar...

Dün de Oktay Ekşi, yazısının bir bölümünü, Encümen-i Daniş konusunu kalemine dolayanlara cevap vermeye ayırmıştı. Ona göre de, “Gün görmüş, her türlü ikbal kavgasını geride bırakmış insanların, sadece ülke geleceğiyle ilgili görüş paylaştıkları bir platform” imiş Encümen-i Daniş...

Önemli olduğuna kuşkular bulunan bir oluşumla ilgili daha fazla bir şeyler okumak istemezseniz, bu yazının devamını sizlere tavsiye etmem. Ne de olsa konum yine Encümen-i Daniş olacak... Daha doğrusu, konuyla ilgili okuduklarımdan aklıma takılan iki soru çengeli...

Oluşumun ilk günleriyle ilgili üyelerden alınan bilgiler gazeteci veya yazar taifesinin de üye kabul edildiğine işaret ediyor. 1940'lar ve 1950'lerin ünlü yazarları Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Yusuf Ziya Ortaç ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu zamanında Encümen-i Daniş üyesi imişler...

“Bugün kimler üye?” sorusuna cevap teşkil edecek açıklamalarda sayılan isimler arasında tek bir gazeteci veya yazar ismi geçmiyor. Hiçbir gazeteci/yazar üyesi yok mu bugün, var da isimleri sayarken akıllarına mı gelmiyor? “Gizliyorlar” diyeceğim, ama Oktay Ekşi'nin tezkiye ettiği bir oluşuma üye olmuş gazetecileri neden gizlesinler?

Gazetelerde yazan ama meslekten olmayan iki üyesi var Encümen-i Daniş'in, biri eski büyükelçi, diğeri eski bakan: İlter Türkmen (Hürriyet) ile Mustafa Aysan (Radikal)...

Bir ara Mehmet Ali Kışlalı oluşumu öven bir yazı yazmış, bayağı ayrıntılı bilgiler vermişti. Sorulduğunda, “Öyle bir şansım yok; devlete en üst düzey kademede hizmet etmiş çok önemli şahsiyetleri alıyorlar; bizim orada yerimiz yok” demişti...

İkinci sorum ise, hiyerarşik yapısı bir başkan ile genel sekreterden oluşan Encümen-i Daniş'in şimdiki genel sekreterinin kim olduğu?

Son dönem başkanlarının kim olduğunu biliyoruz: Fethi Çelikbaş ve Necmettin Karaduman... Çelikbaş bakanlıklar yapmış, Özal'ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olmuş, Karaduman da ANAP'ın uzun yıllar TBMM başkanlığını yapmış siyasetçiler... Şimdi de Prof. Sefa Reisoğlu başkan...

Önceki iki başkan döneminde genel sekreter eski ANAP'lı bakan Cahit Aral'mış, peki daha sonra kim oldu?

Yakından bilenler tarafından 'tezkiye' edilen, ya da önemli bulunmayan bir kuruluşun başkanı ve genel sekreterini de herhalde önemsememek gerekir.

Yine de ilginç bir kuruluş bu. 12 Eylülcülerin yeni siyasi dönemde TBMM Başkanı olmasını istedikleri kişi Amiral Bülend Ulusu'ydu; Turgut Özal onun yerine Vali Necmettin Karaduman'ı seçtirdi. Bugün her ikisi Encümen-i Daniş içinde...

CHP'li Fethi Çelikbaş'ı ileri yaşında Burdur'dan yeniden milletvekili seçtiren Özal'dı; Özal'ı cumhurbaşkanı yapmak istemeyenlerin başını o çekti; seçimde liderine değil de kendisine oy veren Özal'ın bakanı Cahit Aral'la Encümen'de buluştu...

Bir dostum, kulağıma, “Eski ANAPlı Bedrettin Dalan'ı üye yapmışlarsa genel sekreterliği de ona vermişlerdir” diye fısıldadı. Ne bileyim ben. Bedrettin Bey şu sıralarda ABD'de sağlık sorunlarıyla uğraştığı için ülkemize gelmiyor.

Önemsiz bir oluşumla ilgili önemsiz bir yazı okudunuz.

yeni şafak

ERGENEKON ABD'YE SARILDI
24 Ocak 2009 09:16Ergenekoncular'da bir anda Amerikan sevgisi peydah oldu..

Ergenekon Terör Örgütü'yle ismi anılanlarda son günlerde "Amerika'ya sıcak mesajlar verme" modası başladı. Eski Genelkurmay Başkanları, YÖK Başkanları dahil hemen hepsi ABD'ye sevgilerini sunuyor..

Ergenekon soruşturması kapsamında adı gündeme gelen eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, ilginç açıklamalarıyla dikkat çekiyor. Ergenekon operasyonuna ABD'nin destek verdiği söylentisiyle birlikte tartışılmaya başlanan "Ergenekon Rus yanlısı ve ABD tarafından tasfiye ediliyor" iddiası karşısında da Kıvrıkoğlu'ndan ilginç bir yanıt geldi. Savunma psikolojisi içine girdiği görülen Kıvrıkoğlu ABD'yi ziyaret etmeyişinin bir politika olmadığını, imkansızlıklardan kaynaklandığını açıkladı.

ABD'nin, kendi ekseninden çıkan askeri unsurları tasfiye ettiği iddiasını ortaya atan çevreler, bazı askerlerin ABD'ye karşı aldığı karşıt tutuma örnek olarak Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun gösterdiler. Kıvrıkoğlu'nun Genelkurmay Başkanı olduğu süre içinde ABD'yi hiç ziyaret etmediğine dikkat çeken bu çevreler onu ABD karşıtı askeri kesimin baş ismi olarak gösterdiler. Ancak, son dönemde adının gündeme geldiği bağlamlardan ciddi bir sıkıntı ve endişe duymaya başladığı peşpeşe yaptığı açıklamalarla görülen Kıvrıkoğlu, hakkındaki "ABD karşıtı. ABD'yi hiç ziyaret etmedi" iddialarına bugün ilginç bir savunmayla cevap verdi.

Fikret Bila'nın "ABD karşıt"lığı ile ilgili sorusuna Kıvrıkoğlu yazılı bir açıklamayla şu cevabı verdi:

"“Genelkurmay Başkanlığı görev süremde ABD’yi ziyaret etmeyişim tenkit konusu edilmektedir. İşin doğrusu şu şekildedir:
Kasım 2001’de bu ziyaretin gerçekleşmesi için taraflar arasında mutabakat sağlanmış, hazırlıklar ona göre yapılmıştır. Fakat ziyaretten kısa bir süre önce ABD Temsilciler Meclisi ve Senato’da Ermeni soykırım tasarısı kabul edilince, tarafımdan bu ziyaret iptal edilmiştir.

Daha sonra 2001 Kasım veya 2002 Mart için ABD yetkilileriyle temasa geçilmiş, onlar 2002 Ağustos ikinci yarısını önermişlerdir. 2002 Ağustos’ta görevim sona ereceği için tarafımdan kabul edilmemiştir."

AVRASYACI DEĞİLİM
Kıvrıkoğlu bugün de Fikret Bila'ya yapmaya devam ettiği açıklamalarında daha önce sıkça savundukları Avrasyacılığın tersine açıklamalar yapıp yine Amerika'ya sıcak mesajlar gönderdi..

GÜRÜZ AÇIK AÇIK SÖYLEDİ

Kıvrıkoğlu'nun ABD ziyaretiyle ilgili açıklaması, Ergenekon'un 10. dalgasına gözaltına alınıp serbest bırakılan eski YÖK başkanı Kemal Gürüz'ün açıklamalrını anımsattı. Gürüz, Ergenekon örgütüyle hiçbir bağının olamayacağını, o güne kadar reddettiği, hatta "hakaret" sayarak dava ettiği "Amerikancı" sıfatını sahiplenerek kanıtlamaya girişti. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a konuşan Gürüz açık bir biçimde "Ben bir Amerikancıyım" dedi.
aktifhaber


31 Ocak 2009 08:31

Hepsi saygın, mevki sahibi insanlar. Ama ettikleri küfürleri okuyunca şok olacaksınız

Kamuoyunun yakından tanıdığı ve önemli koltukları işgal eden kişilerin sarfettiği aşağıdaki sözler, Türkiye'de aslında ne denli büyük bir seviye sorunu yaşandığının en açık göstergesi.

İşte çok büyüklerden (!) çok ayıp sözler:

Emekli Genelkurmay Başkanı Org. İ.Hakkı Karadayı, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini isteyen ANAP eski lideri Erkan Mumcu hakkında...

"ZATEN TEKLİF YAPAN P......K KENDİSİ"

Eski YÖK Başkanı Prof.Dr.Kemal Gürüz, zamanın İTÜ Rektörü Prof.Dr.Gülsüm Sağlamer hakkında...

"İSTANBUL TEKNİK'İN O....U REKTÖRÜ YÖNETİM KURULUNDAN KARAR ÇIKARMIŞ"

Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, MHK Başkanı Oğuz Sarvan hakkında...

"ONUN A....I S....M. BUNU SARVAN'A AYNEN İLET."

Gazeteci Tuncay Özkan, Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni İsmet Berkan hakkında...

"SATIN ALACAĞIM SENİ KÖPEK.. ALÇAK.. NAMUSSUZ."

Emekl tümgeneral Osman Özbek zamanın Başbakanı Necmettin Erbakan Hakkında:

"ULAN PEZEVENK DİNDE KRALLIK VAR MI?"

Eski RP milletvekili Şevki Yılmaz'ın, TBMM üyesi milletvekilleri hakkında

"P.........K'LERİN OLUŞTURDUĞU TÜRK PARLAMENTOSU İHANET İÇİNDEDİR."

Eski YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz, Prof.Dr. Tayfun Akgüner hakkında...

"BEN DEDİM Kİ ANASINI S....K BOYNUMUN BORCU OLSUN."

Koalisyon ortağı Mesut Yılmaz devrin Başbakanı Büent Ecevit hakkında:

"ÖLMEDİ Kİ P......K YAV."

Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci, eski Diyarbakır valisi Efkan Ala hakkında...

"VALİ ZATEN SÜZME O......U ÇOCUĞU."

Milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim Spor yazaırı Osman Tanburacı'ya :

"ULAN BEN SENİN BIYIĞINI S.....M."

Tunceli bağımsız Milletvekili Kamer Genç, hakkındaki çiçek sulama iddialarını tekrar gündeme getirenlere:

"O ALÇAKÇA, UĞURSUZCA, O......UCA."

Eski YÖK Başkanı Prof.Dr. Erdoğan Teziç, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında...

"N..H ALIRSINIZ DEDİM SESİMİN ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRARAK."
aktifhaber


En son Ekim tarafından Cum Ksm 13, 2009 12:01 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Şub 02, 2009 10:59 pm    Mesaj konusu: $erefsizi Hürriyet’ten ödünç aldIm Alıntıyla Cevap Gönder

Hakkı Adil

Tuğamiral’den "Saygıdeğer Hanım Efendi" ye Mektup Üzerine

Bugün Gazetesi’nin 18.04.2009 tarihli haberine göre, Ergenekon'un 12'nci dalgası kapsamında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin İstanbul Kadıköy Şubesi'ndeki aramalarda bilgisayarın hard diskinde, Tuğamiral O.S.K'ya ait ilginç bir mektup ele geçirilmişti. "Saygıdeğer Hanım Efendim" ibaresiyle başlayan mektupta ÇYDD ile birlikte yürütmekte oldukları projelerden bahsediliyor, özetle Hanım Efendiden üç talepte bulunuluyordu.

Bunlardan bir tanesi askeri okul öğrencileri ve mezun olmuş teğmenlerin kontrol altında tutulmalarıyla ilgiliydi. Diğeri, “Denizyıldızı projesi” ne atanan bahriyeli danışmanlarla beraber daha aktif çalışmalar yapılması, Ata evleri ve CTP'nin canlandırılması yönündeki talepti. Üçüncü olarak, dosyaların gizli ve özel olması dolayısıyla muhafazasına özen gösterilmesiydi.

Mektupta açıklanan ilişkiler aşağıda bahsedileceği üzere, dudak uçuklatacak nitelikteydi.

Askeri Öğrencilerin Kontrol Altında Tutulması Meselesi

Mektubun “Askeri Okullara Giriş Aşaması” nın değerlendirildiği bölümde; askeri okullara giriş için hazırlanan listelere sızmaların olduğu, ‘hanımefendi'nin aracılığı ile bu listelere giren öğrencilerin sağlık problemlerinin bulunduğu ve mülakatlara iyi hazırlanılmadığı, bu nedenle de mülakatlarda elenmelerin yaşandığı belirtiliyor. Mektubun devamında, “bu listelere alınacak olan öğrencilerin sizlere yardımcı olacak personel yardımıyla mülakattan geçirilmesi ve eksiklerin mülakat aşamasından önce tespit edilerek tarafımıza bildirilmesi gerekmektedir." ifadesine yer veriliyor.

Mektubun bu bölümündeki ifadelerden, askeri okullara girecek öğrencilerin isminin önceden ÇYDD tarafından belirlendiği, bu isimlerin liste olarak Tuğamiral O.S.K'ya verildiği anlaşılmaktadır. Mektuptaki ifadelerden, Tuğamiral ve arkadaşlarının mülakat aşamasında yeterince müdahil olamadıkları, mülakatlarda yaşanan elemeler dolayısıyla listenin delinmesinden çok rahatsız oldukları ortaya çıkıyor. Durum hakikaten böyleyse, ortada Türk Silahlı Kuvvetleri ve hukuk adına vahim bir durum söz konusudur.

Bir defa ortada açık bir hukuk ihlalinin mevcut olduğu meydandadır. Bu mektup, askeri okullara giriş imtihanında, eşitler arasında bir yarışın yapılmadığını, ÇYDD tarafından hazırlanan listede yer alan isimlerin, diğerlerine göre önceliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hatta liste haricinde imtihanı kazananlardan rahatsızlık duyulduğu mektupta alenen belirtilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus bir derneğe, askeri okullara alınacak öğrencileri tespit edip, hazırlama yetkisini kimin verdiğidir. Ordunun müstakbel personelini seçme hakkını bir derneğe devretmesi, herhalde TSK tarihinde ilk defa karşılaşılan bir durumdur.

Mektubun "Askeri Okullarda Okuyan Öğrenciler" in durumunun ele alındığı bir diğer bölümünde; Harp okulu öğrencilerin gruplar halindeki faaliyetlerinin devamı için sorumlu öğrencilere yapılan yardımların aksatılmaması, öğrencilerle tanıştırılan kızların öğrencilerle olan irtibatlarını aksatmamaları, öğrencilerin ders ve İngilizce başarılarının artırılması adına verilen destekte aksama olmaması, Harp okulu öğrencilere verilen konferansların artırılması, öğrencilerin morallerinin düzetilmesi için tanıdık gazeteci, bürokrat ve akademisyenlerle gruplar halinde görüştürülmesi gerektiği bildirilmektedir. Yine Dz.Astsb.Mes.Yük.Okulu öğrencileri ile ilgili olarak; Ast. Subay olacak olan bu öğrencilerden liste dışında tespit edilen isimlere verilen parasal desteğin aksatılmaması, bu öğrencilere yönelik yapılan partilerin arttırılması talep edilmektedir.

Burada, bir kısım harp okulu öğrencilerinin niçin bir sivil derneğin bursuna muhtaç bırakıldığı, öğrencilerin ders ve İngilizce başarılarının artırılması için sivil bir dernekten destek talep etmek yerine, eğer varsa, eğitim eksikliğinin neden harp okulu bünyesinde giderilmeye çalışılmadığı, harp okulu öğrencilerinin moral bozukluğunu düzeltmek için neden “tanıdık” gazeteci, bürokrat ve akademisyenlerle gruplar halinde görüştürülmesine ihtiyaç duyulduğu cevaplanmaya muhtaç sorulardır.

Hele dernek tarafından harp okulu öğrencileriyle tanıştırılan kızların, öğrencilerle olan irtibatlarını aksatmamalarına ilişkin talep, oldukça manidardır. İşin ahlakiliği bir yana, kız-erkek arkadaşlığı neticede kişisel tercihlerle ilgilidir. ÇYDD’nin kızlarla erkekleri bir araya getirip irtibatlarını sağlama ve devam ettirme fonksiyonu herhalde dernekler kanununa da uygun olmalıdır.

Bu konuda, yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenler için de dernekten (ÇYDD) benzer bir talepte bulunulmaktadır. Komutan "Saygıdeğer Hanım Efendi" den okudukları süreçte tanıştıkları kızların teğmenlerin evlerine sık sık giderek veya Kocaeli üniversitesinde tanıdık kızlarla tanıştırılarak kontrol altında tutulması gerektiğini bildirmektedir.

Bir komutanın kadın erkek ilişkilerinin devreye sokularak, kendi personelinin kontrol altında tutulmasını bir "Saygıdeğer Hanım Efendi" den rica etmesi dehşet verici bir taleptir. Eğer bu talebe uygun cevap verilmişse, bu ÇYDD’nin yönlendirdiği kızlara cinsel meta muamelesi yapmakla suçlanmasına neden olacaktır.

Yine söz konusu mektupta, yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenlerin bürokrat, gazeteci ve öğretim görevlisi “tanıdıklarla” görüştürülmesinin aksatılmaması istenilmektedir. ÇYDD bir bakıma, askeri öğrenciler ve yeni mezun olan teğmenlerin dış dünyaya, sivil hayata açılan kapısı rolünü oynamaktadır. Bunlara kız arkadaş temin etmekte, “tanıdık” bürokrat, gazeteci ve öğretim görevlileri ile tanıştırarak onların sivil dünya ile irtibatlarını biçimlendirmekte ve en önemlisi “kontrol altında” tutmaktadır.

Mektupta geçen “Ata Evleri” isimli projeye gelince; Projenin Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (USTKB) Sözcüsü Hamdi Gökhan Ecevit (Aynı zamanda TSK Mensupları Çocuklarının Dayanışma Derneği (TAÇ-DER) Başkanı) tarafından ÇYDD desteğinde hayata geçirildiği, 1 sene içinde yaklaşık 80 tane ev açıldığı iddia edilmektedir. Basına yansıyan iddialara göre, bu evlerde ÇYDD'den burs alan öğrencilerin kız-erkek ikamet ettirildikleri, evlerde kalan bazı kız öğrencilerin özellikle askeri okul öğrencileri ile ilişki geliştirmeleri yönünde yönlendirme yapıldığı öne sürülmektedir.

Denizyıldızı Projeleri de Nedir?

Mektupta bahsedilen “Denizyıldızı Projesi”, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV)tarafından yürütülmekte olan iki farklı projedir.

Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) tarafından yürütülen “1800 Deniz Yıldızı” projesinin mahiyeti ve amaçları vakfın kendi internet sitesinde anlatılmaktadır.(http://www.cev.org.tr/ /Default.aspx?pageID=18&nID=114 ). Bu proje, Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yapılan bir çağrıya cevap olarak, Eylül 2003 yılında ortaya çıkmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı "1800 Deniz Yıldızı" sloganıyla, çağdaş ve bilimsel eğitim olanaklarını Türkiye'nin tüm ilçelerinde yaşayan gençlere ulaştırmayı hedeflemektedir. Amaç, orta öğretim kurumlarında eğitim gören ihtiyaç sahibi öğrencilere öğrenim bursları vererek, onların yüksek öğrenimlerini tamamlayıp meslek sahibi bireyler olarak topluma katılmalarını sağlamaktır.

Bu projeye göre, Türkiye’de mevcut 900 ilçede lise ya da meslek okullarında okuyan ikişer öğrenciye burs verilecektir. Burs verilecek öğrenciler bizzat o bölgede ki Jandarma Komutanlıkları vasıtası ile seçilmektedir. Çağdaş Eğitim Vakfı Jandarma tarafından tespit edilip seçilen bu öğrencilere üniversite hayatı bitene kadar burs temin edecektir. Projeye göre Jandarma sadece bursa ihtiyacı olanları seçmekle kalmayacak, öğrenimleri süresince öğrencileri takip etmek, ilgilenmek, aileleriyle iletişim kurmak da Jandarmanın görevleri arasında olacaktır.

Öğrencilerin sıcak bir aile ortamını hissetmeleri, her türlü sorunlarını jandarma personeli ile paylaşmalarını sağlamak amacıyla, her öğrenci için bir personel gönüllü veli, bir personel eşi de gönüllü annelik görevini üstlenmektedir. Öğrencilerin Jandarma personeli ile kaynaşmaları için, aileleriyle birlikte Jandarma Genel Komutanlığı'nca işletilen askeri gazino ve sosyal tesislerden yararlanmaları sağlanmaktadır.

Ayrıca, Jandarma Genel Komutanlığı'nca açılan Mehmetçik Dershanelerinde ücretsiz üniversiteye hazırlık kursları verilmekte, üniversite seçme sınavında başarılı olan öğrencilerin okul tercihlerinin sağlıklı bir şekilde yapılmasına katkıda bulunulmaktadır.

Jandarma tarafından seçilen, her birine veli ve anne olarak bir jandarma personeli ve eşi görevlendirilen, askeri gazino ve sosyal tesislerde ağırlanan, eğitim hayatı boyunca jandarma tarafından takip edilen bu öğrencilerin “çağdaş ve bilimsel eğitimle yetişmeleri, onların Cumhuriyet aydınlanmasının ışığı ile; bilinçli, ülke ve ulus sorunlarına karşı duyarlı, çok yönlü düşünen, araştıran, düşündüklerini ifade edebilen, bireyler olarak yetişmeleri için” ÇEV her türlü imkanı sağlamaya çalışmaktadır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)’nin yürüttüğü “Denizyıldızı” Projesi daha farklıdır. Denizyıldızı Projesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ nin çeşitli alan çalışmalarında görev alacak genç gönüllüleri, “proje liderleri” olarak yetiştirmek için hazırlanmış bir eğitim programıdır. Amaç topluma liderler, önderler hazırlamaktır. (http://www.cydd.org.tr/?sayfa=proje&proje=sta)

Bu eğitim programının katılımcıları, dernek çalışmalarında yer alan ya da çalışmaya istekli, burslu ya da burssuz üniversite öğrencileridir. Bu programa; Demokratik Toplumcu Çağrı’yı benimsemiş, proje sorumluluğu üstlenebilecek, kararlı, istekli, zamanını planlayabilen ve öncelikler sıralaması yapabilen, sağlam sonuçların, kısa değil uzun erimde alınacağını bilen ve benimseyen ve programa katılmaya istekli gençler alınmaktadır.

Tuğamiral O.S.K’nın yazdığı mektupta, Deniz Eğitim Öğretim Komutanlığı ile ÇYDD'nin ortaklaşa yürüttüğü 'Deniz Yıldızı' projesinin başarısı vurgulanmakta, “Denizyıldızı projesi” ne atanan bahriyeli danışmanlarla beraber daha aktif çalışmalar yapılması ÇYDD'den talep edilmektedir.

Netice olarak, bu mektupta anlatılan ilişkiler çerçevesinde, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın askeri okullara giriş listeleri hazırlayarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin müstakbel kadrolarını oluşturma, askeri okul öğrencilerini “tanıdık” bürokrat, gazeteci ve akademisyenlerle küçük guruplar halinde temas ettirmek suretiyle sivil hayatla tanıştırma, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin organize ettiği ilişkiler aracılığıyla harp okulu öğrencilerinin kız arkadaş edinmelerini sağlama, yine derneğin yönlendirdiği kızların kurduğu ilişkiler aracılığıyla yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenleri kontrol altında bulundurma fonksiyonları bulunduğu ortaya çıkmıştır.

haber10

02 Şubat 2009

Şamil Tayyar / Star

Şerefsizi Hürriyet’ten ödünç aldım

Hürriyet’in Başyazarı Oktay Ekşi, geçen pazartesi günü yazıma cevap vermek yerine bana iki sayfalık açıklama göndermeyi tercih etmiş. Diyor ki: ‘Ben sizin açıklamanızı kullandım siz de benim açıklamamı kullanın.’

Benim açıklamam sadece bir cümleydi, o, iki sayfa yazmış. Üstelik, açıklama değil adeta hakaretname.

Eski yazılarıma gönderme yapıp ‘Sen de şöyle yazmıştın’ demeye getiriyor, aklınca satır aralarında hakaret ediyor. İspata çağırdığım iddiası için sadece bir ‘değerlendirme’ diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Sonra da ‘Sen değerlendirme yapacaksın ben yapamayacak mıyım?’ diye soruyor.

Bir de üslubuma laf ediyor.

Önce şunu belirtmeliyim; yalan ve değerlendirme aynı kavramlar değildir. Bu saatten sonra lügat öğretemem. Teknoloji gelişti, google’dan bile arasanız yalanın ne anlama geldiğini bulursunuz. Yalanından dolayı özür dilemedikçe o başlık, boynunuzda asılı kalacaktır. Hesabınızı verin sonra diğer yazılarımı konuşuruz.

Üslubuma gelince...

Kimi zaman yazılarımda düzeyimden saptığımın farkındayım. Ama pişman değilim. Sürekli küfür ve hakaretler savuracaksınız, sonra ‘aman...’ diyeceksiniz. Kusura bakmayın, artık kim hangi lisandan anlıyorsa o lisanla yazacağım.

Ha unutmadan, ‘şerefsiz’ kelimesini Hürriyet’in ‘bidon kafa’ mucidi Yılmaz Özdil’den ‘ödünç’ aldım. ‘Terbiye’ dersi vereceksiniz, sanırım önce yazarlarınızdan başlamanız gerekiyor.

Tolon'un Ses Kaydı Gerçek Çıktı
22 Mart 2009 10:52

Hurşit Tolon'un ses kaydını laboratuvarda inceleyen ses uzmanı Sürat, ses kaydının gerçek olduğunu belirterek Tolon'a ilginç bir teklifte bulundu..

Ergenekon terör örgütü sanıkları ile ilgili ortaya çıkan ses kayıtları tartışılıyor. Bilim adamlarına göre seslerin gerçekliğini tespit etmek aslında çok kolay. Seslerin kime ait olduğunu ayırt etmeye yarayan Verdikatör isimli cihazın mucitlerinden Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, bu konuda iddialı.

30 yıllık ses uzmanı Sürat, emekli Org. Hurşit Tolon'a ait olduğu iddia edilen ve internete düşen kayıttaki sesle ilgili ilginç bir teklifte bulundu. Kendisine ait özel laboratuvarda sesleri karşılaştırdığını açıklayan Prof. Sürat, "Söz konusu sesler Tolon'a aittir. Ses kaydı, dijital ya da kurmaca değil, gerçek. İnanmayan varsa gelsin yeniden ölçelim." diye konuştu.

Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan ancak 'sağlık gerekçesiyle' tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Hurşit Tolon'un başı ses kayıtlarıyla dertte. İlk olarak 5 Mart 2009'da internete düşen kayıtta, teğmenlerin tutuklanması süresinde Genelkurmay'ın tavrı eleştiriliyor, savcıya 'Sen kimsin lan?' deniliyordu. Tolon, kilo vermenin sırrını da açıklıyordu: "Günde 5 km yürüdüm, 100 mekik çektim."

18 Mart 2009'da internete düşen ikinci ses kaydında ise basındaki haberlere yeterli tepki verilmediği için Genelkurmay eleştiriliyor. Kaydın bir bölümünde asker ve polis arasındaki ilişkilerde emniyet müdürü için 'ayaklarını keserim' ifadesi kullanılırken, ordu içindeki atamaların kişisel nedenlerle doğru yapılmadığından şikayet ediliyor. Bu bölümde 'ordunun başına molla geldi' ifadesi kullanılıyordu. Hurşit Tolon, her iki kaydın da kendisine ait olmadığını savundu. Avukatı İlkay Sezer aracılığıyla yaptığı açıklamada kayıtları 'ileri teknoloji ürünü' olarak nitelendirdi; ancak bu sahtekârlığı yapanlarla ilgili hiçbir hukuki işlem yapmadı. Bu yöndeki soruları da avukatı İlkay Sezer geçiştirdi. Tolon'un gerçeklerin ortaya çıkması için suç duyurusunda bulunması yeterli olacaktı.

Ses kayıtlarının internete düşmesi ve sahibinin 'bize ait değil' iddiaları üzerine yıllarını sesler üzerine yaptığı araştırmalara veren Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, özel bir çalışma yaptı.

Sesleri laboratuvarda karşılaştırdı

Ses ve akustik üzerine ilk kitabı 1989'da yayınlanan Sürat, internetten indirdiği Tolon'a ait olduğu iddia edilen ses kaydını laboratuvarda inceledi. Tolon'un gerçek sesiyle, internetteki sesini karşılaştırdı. Ve sonuç olarak söz konusu kaydın Tolon'a ait olduğunu ispatladı. Üstelik ses 70'li yaşlara, yani yakın döneme aitti. Sürat, her ihtimale karşı Tolon'a ait eski konferans kayıtlarından numuneleri de kontrol ettiğini anlatıyor. Kesin sonuçlara ulaştığını belirten Sürat, "Ses kaydı, dijital ya da kurmaca değil, gerçek. Hurşit Tolon'a ait. İnanmayan varsa gelsin yeniden ölçelim." diyor.

Mustafa Erdoğan Sürat ayrıca, Türkiye'deki cihazlara güvenmeyenler için Amerika ve Japonya'daki ses kuruluşlarını öneriyor: "Artık teknoloji sayesinde sesin gerçek mi dijital mi olduğunu anlamak çok kolay. Spekülasyonların arkasına kimse sığınamaz. Gerçeği kolayca gösterebiliriz. Yeter ki Tolon istesin."
aktifhaber

Yalan Dolan DALAN...
05 Nisan 2009 09:46

Ergenekon kaçağı Dalan, dönmemek için her yola başvuruyor. Son numarası diş tedavisi... Halbuki Dalan bakın kendisine ait hastane için ne demişti...

'Diş tedavisi oluyorum' diyerek ABD'den dönmeyeceğini açıklayan Ergenekon firarisi Bedrettin Dalan'ın, kendisine ait hastanede tedavi olmaması dikkat çekti.

Dalan 'Yurtdışına gitmeye gerek yok, dünyanın en iyisi' diyerek açılışını yaptığı modern hastaneyi çabuk unuttu!

Ergenekon'un 10 Ocak 2009'da yapılan 10. dalga operasyonunu önceden öğrenip ABD'ye uçan İstek Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, Türkiye'ye dönüşünü bir kez daha erteledi. Eşinin tedavisi ve kendisine yapılan anjiyoyu bahane göstererek dönüşünü erteleyen Dalan en son 'Ne zaman dönerim bilmem. Şu an diş tedavisi oluyorum' açıklaması yaptı. Ancak Dalan'ın kendisine ait tam donanımlı hastane yerine ABD'deki hastaneyi tercih etmesi dikkat çekti.

KALP BİTTİ DİŞ TEDAVİSİ BAŞLADI

Yeditepe Üniversitesi ve üniversiteye bağlı hastanenin sahibi olan İSTEK Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bedretti Dalan'ın Şubat'ta Miami Üniversitesi Hastanesi'nde anjiyo oldu. Kalp damarına stent takılan Dalan tedavisinin ardından bir TV kanala canlı yayında telefonla bağlanarak Türkiye'ye dönüp savcıya ifade vereceğini açıkladı. Dalan gözaltına alınmamak için kaçmadığını özellikle vurguladı. Ancak tedavisinin ardından iki ay geçen Dalan dönmedi. Dalan önceki gün ise Haber Türk TV'ye canlı yayında bağlanarak 'Türkiye'ye ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Dişlerimi tedavi ettiriyorum' dedi.

HASTANENİN DÜNYADA ÖRNEĞİ YOK

4 yıl önce kendisine ait Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı hastanenin açılışını yapan Dalan'ın tedavi için ABD'yi tercih etmesi ise çelişki olarak yorumlandı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de katıldığı törende Dalan, "Tıp Fakültemizin de bir hastaneyle taçlandırılması gerekiyordu. İnandık, yola çıktık. Bu hastanedeki teknoloji başka hiçbir hastanede yok. Dünyada yok. Aksini ispat edene hastaneyi hediye ederim' dedi.

Artık Amerika'ya gitmeye gerek yok

ABD'den tedavi bahanesiyle dönmeyen Dalan, 4 yıl önce söylediği sözlerle çelişkiye düştü. Dalan Yedi Tepe Üniversitesi Hastanesi'nin açılışında 2,5 yılda hastanenin tamamlandığını, 75 milyon dolara mal olduğunu belirterek 'Dünyanın en iyi hastanesi. Aksini ıspatlayana hastaneyi veririm. Dünyanın en gelişmiş görüntüleme cihazları ve hijyen şartları oluşturuldu. Avrupa ve ABD'de yapılan her türlü tedaviyi burada yapıyoruz. Artık tedavi için yurt dışına gitmeye gerek yok' dedi.
aktifhaber

MİT VE TSK'NIN T. SAYLAN BELGESİ
14 Nisan 2009 08:10MİT Türkan Saylan'ın Kürt çocuklarına kurduğu tuzağı belgeledi. İşte o belge..

Ergenekon Soruşturmasının kapsamında yapılan operasyonların 12. Dalgasında Türkan SAYLAN ve Gülseven YAŞER’in genel başkanlıklarını yaptıkları ÇYDD ve ÇEV vakıflarının genel merkezlerine ve şubelerine baskınlar düzenlendi.

Ergenekon Soruşturması kapsamında ÇYDD Genel Başkanı Saylan'ın evinde de arama yapıldı. Polis yaklaşık 7 saat süren aramadan sonra çuval dolusu evrakla evden ayrıldı.

MİT VE ÖKK RAPORU VAR

ÇYDD ve ÇEV vakıflarıyla ilgili MİT ve Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın hazırladıkları ayrıntılı istihbarat raporları bulunuyor.

MİT tarafından 24 Nisan 2001 tarihinde hazırlanan dönemin İstihbarat Başkanı Cemal UZGÖREN imzalı raporda, ÇYDD ve ÇEV hakkında skandal bilgiler bulunuyor.

Rapora göre ÇYDD ve ÇEV vakıfları misyonerlik faaliyetlerinin Türkiye ayağını oluşturuyor. Bu iki vakıf dünya çapında misyonerlik faaliyetlerini organize eden Amerikan Board isimli şirket tarafından destekleniyor ve finanse ediliyor.

Dünya Kiliseler Birliği temsilcisi olarak 1830’lu yıllardan beri ülkemizde faaliyet gösteren Amerikan Board Heyeti’nin, din eğitimi ve sağlık hizmetleri konularında faaliyet gösterdikleri belirtiliyor.

“Atatürk İlke ve İnkılaplarını Kalkan Olarak Kullanıyorlar”

MİT raporunda Başkanlığını Profesör Türkan Saylan'ın yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında, Atatürk İlke ve İnkılâplarını kalkan olarak kullanıp, birçok kişi ve kuruluştan yardım adı altında para topladığı, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurtdışından yardım aldığı, hiçbir yasal dayanağı olmadan kamuoyuna kendisini Sivil Toplum Kuruluşları Birliği olarak tanıtan çeşitli dernek ve vakıflarla işbirliği içerisinde oldukları yönünde yapılan ihbarlar sonucu denetime tabi tutulduğu belirtiliyor. Bu örgütlenmenin depremzedeleri suiistimal ederek misyonerlik faaliyetlerinde bulunduklarına özellikle dikkat çekiliyor. Çünkü insanların zor hallerinden yararlanarak yürütülen misyonerlik faaliyetleri de kanuni açıdan yasaklar kapsamına giriyor.

Bilindiği üzere Ergenekon Davasının 2. İddianamesinde, ÇYDD ve ÇEV vakıflarının Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun talimatıyla kurulan Ulusal Birlik Hareketi Sivil Toplum Kuruluşları Platformu ile birlikte hareket ettiği bilgileri yer alıyor. Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun Ergenekon Terör Örgütü’ne bağlı olarak dönemin Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Şener ERUYGUR tarafından illegal olarak kurdurulduğu biliniyor.

Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın hazırladığı raporda da ÇYDD ve ÇEV vakıflarının Dünya Kiliseler Birliğinden yüklü miktarda yardım aldıkları, vakıfların üst düzey yöneticilerinin vakfa yapılan yardımları burs adı altında kendi yakınlarına havale ettikleri, yurt dışında faaliyet gösteren yasa dışı örgütlerden bağış adı altında para aldıkları gibi iddialara yer veriliyor. Özellikle Amerikan Protestan mezhebini yaygınlaştırmaya çalışan yabancı kuruluşlar ile aralarındaki para akışının miktarları tarihleriyle veriliyor.

ÖKK RAPORU DA AYNI DOĞRULTUDA

Ayrıca, bir istihbaratçı albay tarafından hazırlanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bu 20 Haziran 2002 tarihli raporunda, ÇYDD ve ÇEV için yine Atatürkçülük ve İrtica ile mücadele gibi maskeler altında misyonerlik faaliyet yaptıklarından bahsediliyor.

İŞTE SAYLAN HAKKINDAKİ MİT BELGESİ




Turkan Saylan'ın Gizli Belgeleri
16 Nisan 2009 09:07

Fişlemeler... Şener Eruygur'a sevisler... PKK yanlısı isimlere özel burslar... hükümet karşıtı mitinglere öğrencileri tehditle sevk....

ÇYDD ve ÇEV dökümanlarında, burs verilen ya da burs başvurusunda bulunan çocukların yakınlarına ait fişleme bilgilerinin bulunduğu ortaya çıktı.

Döküman listelerinde, ailesinde türbanlı olan öğrencilere burs verilmediği saptandı...

Ergenekon operasyonunun 12. dalgasında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin merkezi ve 26 şubesinde yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerin incelemesi devam ediyor. ÇYDD ve Çağdaş Eğitim Vakfı'ndaki (ÇEV) dökümanlarda vatandaşlara ait fişleme bilgilerinin de bulunduğu ortaya çıktı. ÇYDD ve ÇEV'in hemen hemen tüm şubelerinde bulunan bu belgelere göre, burs verilecekler ve burs başvurusu yapılan vatandaşların yakınlarının araştırıldığı ortaya çıktı.

Ailesi türbanlıya burs yok

Doküman listelerinden elde edilen bilgilere göre, ailesinde türbanlı olan öğrencilere burs verilmediği saptandı. Bu fişlemelerin büyük kısmının ise Şener Eruygur'un kurduğu Cumhuriyet Çalışma Grubu tarafından yapıldığı iddia edildi.

PKK'ya yakın dernekler

ÇYDD'deki aramalarda el konulan dokümanların arasında bulunan bir belge de polisin dikkatini çekti. Derneğin bazı şubelerinden bölücü terör örgütü PKK'ya yakın dernek ve kuruluşların yöneticilerinin isim listeleri bulundu. Polisin yaptığı aramalarda ayrıca ÇEV Genel Başkanı Gülseven Yaşar'ın da özel arşivini ele geçirdi. Yapılan teknik takiplerde Yaşar'ın "Gözüm gibi baktığım özel arşivim var" demesi üzerine bu arşivin özellikle arandığı ve incelenmesinin sürdüğü açıklandı.

Konuyla ilgili Bugün Gazetesi Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt'un yazısı:

"Yarın öbür gün bizi de kapıya koyarlar" diyen, hata yapması için birçok insanın avuçlarını ovuşturarak beklediği bir savcı, elinde deliller yoksa bile bile bu kadar tepki çekecek bir adım atar mı?

Sanki yargılanan Kardelen Projesi ya da verilen burslarmış gibi, abartılan tepkileri anlamak mümkün değil.

Demokrat oldukları için kalemlerine büyük saygı duyulan, bazı isimler bile bu aşamada tökezlediler...

Peki Prof. Saylan'ın başında bulunduğu ÇYDD'nin, burs verdiği öğrencileri fişlediği, bile bile ve bazen özellikle PKK yanlısı isimlere burs verdiği; şubelerin bulunduğu bazı illerde darbe çalışmaları için bürokrat ve yöneticileri fişleyip Şener Eruygur'a ilettiği, iktidarı devirmek amaçlı darbe çalışmalarına sivil toplum desteği verdiği ve hatta destek olduğu mitinglere burslu öğrencileri katılmaları için tehdit ettiği gibi çok ciddi iddialar ne olacak?

Soruşturulmasın mı?

ÇYDD sadece eğitim faaliyetlerinde bulunan bir dernek mi?

Merak eden kendi internet sitesindeki duyurulara bir göz atsın...

Cumhuriyet Mitinglerine destek çağrıları, Cumhurbaşkanı seçimlerini etkileme açıklamaları ve hatta son olarak CHP'nin başörtüsü açılımını kınayan bildiriler bile var.

Üstelik hepsinin altında Prof. Saylan'ın imzası var.

Türkiye'de bir darbe girişiminin ilk kez yargılandığı Ergenekon soruşturmasını, insan haklarına saygı ve hukuk kapsamında hareket ettiği halde bu şekilde yaralamak, Türkiye'nin demokratik hukuk devleti olabilmek için daha çok yol alması gerektiğini gösteriyor.

aktifhaber

TSK'dan Sürpriz Ziyaret
17 Nisan 2009 19:36

Ergenekon kapsamında evi aranan ÇYDD başkanı Türkan Saylan'a ziyarete gelenler arasında bugün sürpriz bir konuk da vardı...

1. Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümgeneral İbrahim Onbay, Genelkurmay Başkanlığı adına ziyaret etti. Tümgeneral Onbay, Saylan’a çiçek götürdü. Saylan’ın yanında 10 dakika kalan Onbay, giriş ve çıkışta açıklama yapmadı.

Alınan bilgiye göre önceki gün gerçekleştirilen ziyarette Genelkurmay’ın Türkan Saylan’a rahatsızlığından dolayı geçmiş olsun dilekleri de iletildi.

1. Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Onbay’ın ziyareti ile ilgili emir de yine askeri teamüller çerçevesinde bağlı bulunduğu 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergin Saygun tarafından verildi.

Genelkurmay Başkanlığı daha önce de cezaevinde bulundukları sırada emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un ziyaret amacıyla bir Korgeneral’ini görevlendirmişti.
aktifhaber

ÇYDD VE ÇEV'DEN AKIL ALMAZ FİŞLEME

17 Nisan 2009 10:42
Ergenekon soruşturmasıyla mercek altına alınan ÇYDD ve ÇEV burs verdiği öğrencileri nasıl fişlediği ortaya çıktı
Ergenekon soruşturmasıyla mercek altına alınan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı'nın burs için müracaat eden bazı öğrencileri "İmam hatipli", "Başı kapalı", "Çok ihtiyacı var ama gerici görünüyor" şeklinde fişlediği belirlendi...

Ergenekon soruşturmasıyla mercek altına alınan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve Çağdaş Eğitim Vakfı'nın (ÇEV) burs verdiği öğrencileri nasıl fişlediği ortaya çıktı. Başkanlığını operasyon öncesi Amerika'ya gittiği ortaya çıkan Gülseven Yaşer'in yaptığı ÇEV, İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü tarafından 14 Ocak 2008 tarihinde denetimden geçirildiği öğrenildi.

"Takip edilecek, fikirleri şüpheli"

Denetim neticesinde ÇEV'in burs başvurularını yanlı bir şekilde reddettikleri belgelendi. İl Dernekler Müdürlüğü'nün Denetim Raporu'nda ÇEV'e burs almak için müracaat eden bazı öğrencilerin müracaat formlarına "İmam hatipli", "Başı kapalı", "Çok ihtiyacı var ama gerici görünüyor", "Kürt ve akıllı bir çocuk", "K.Alemdaroğlu'nu çok haklı bulduğunu ve ona yardımcı olmak istediğini söylüyor", "Takip edilecek, fikirleri şüpheli", "Resmen takiye yapıyor" gibi notların düşüldüğü görüldü. Dini yaşamdan uzaklaşmalarının telkin edildiğine de dikkat çekilen raporda, doğu ve güneydoğu illerinden gelen öğrencilerin batı illerinde açılan evlere yerleştirildikleri ve bu evlerde kız-erkek birlikte kalmalarının sağlandığı vurgulandı.

Yaşer'in eşi de tartışmalı vakıfta

Gülseven Yaşer'in eşi Yaşar Yaşer de bir dönem Sağlık Eğitim Vakfı'nın (SEV) Genel Başkanlığını yaptı. SEV'in adı Dünya Kiliseler Birliği'ne bağlı Amerikan Board'la gündeme gelmişti. Amerikan Board'un bünyesinde bulunan Protestan Kilisesi'nin 1830'dan beri Türkiye'de faaliyet gösterdiği belirtilirken, bu faaliyetlerini 1968'de SEV'e devrettiği ifade edildi.

Protestan Kilisesi'nin Türkiye'de Bible House (İncil Evi) şirketi ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğu MİT raporlarında yer aldı. SEV'in Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri yürüttüğünü ilk kez gündeme Gazeteci Adnan Odabaş getirdi. Bunun üzerine Vakıf, Odabaş aleyhine dava açtı. Konuyla ilgili olarak MİT'ten bilgi isteyen Mahkeme'ye 2 Mayıs 2005 tarihli şok yazı gönderildi. MİT'ten gelen yazıda SEV'in Türkiye'de protestanlığın yayılması için uğraş verdiği kaydedildi. Yazıda, Vakıf'ın İstanbul ve İzmir'de okulları, Gaziantep'de de hastanesinin bulunduğuna dikkat çekildi.

Amerikan Board'dan yardım istediler

Mahkeme kararıyla iddiaları doğrulanan Odabaş'ın 2005'te çıkardığı 'Dikkat Misyoner Geliyor' isimli kitabında da çarpıcı ididalara yer verildi. Gülseven Yaşer'in başkanlığını yaptığı ÇEV ile o dönem Yaşar Yaşer'in başkanlığını yaptığı SEV'in deprem bölgesi için eğitim ve öğretim projesi hazırlayarak Amerikan Board'dan parasal yardım talebinde bulunduklarına işaret edildi. Halen Fahri Başkanlığını Şevket Sabancı, Mütevelli Heyeti Başkanlığını Prof. Dr. İlter Turan'ın yaptığı SEV'de Josef Amado ve Kenneth Frank gibi isimler yabancı isimler var. Bu arada Encümen-i Daniş üyesi Prof Dr. Mustafa Aysan da SEV yöneticileri arasında bulunuyor.

Güngör Ergün / Bugün


KIZI DİN DEĞİŞTİRDİ
17 Nisan 2009 08:33

Operasyon yiyen ÇEV'in firari Başkanı Gülseven Yaşer'in kızı din değiştirdi.

ÇEV Genel Başkanı Yaşer'in kızının 3 sene önce din değiştirerek Hristiyanlığı seçtiği öğrenildi.

Misyonerlik faaliyetleri ve kiliseler birliğinden yardım aldığı yönünde hakkında suçlamalar bulunan ÇEV Genel Başkanı Gülseven Yaşer'in kızı Siminsu Uçak (Baytok)'un 3 sene önce din değiştirerek Hristiyanlığı seçtiği öğrenildi.

Nufus müdürlüğüne giden Siminsu Uçak'ın, 10 Kasım 2006'da nüfustaki Müslüman kaydını sildirdiği belirtildi.

Torunu ABD vatandaşı olacak

Hakkında arama emri çıkarılan Gülseven Yaşer'in Ergenekon operasyonu öncesi Amerika'da yaşayan kızının yanına gittiği kocası Yaşar Yaşer tarafından açıkladı.

Ayrıca Yaşar Yaşer, kızının doğum yapacak olduğunu eşinin bu nedenle Amerika'ya gittiğini savundu. Cumhuriyet Mitinglerinde "ABD ve AB'ye hayır' sloganı atan Yaşer'in torunu ABD vatandaşlığı hakkına kavuşmuş olacak.
aktifhaber

Bir Öğrencinin Ağzından ÇYDD
17 Nisan 2009 11:48

Ergenekon'un son dalga operasyonunun odağında bulunan ÇYDD'den burs almış Vanlı öğrenci, ÇYDD'yi anlattı. Söyledikleri çarpıcı...

Ergenekon operasyonuyla tekrar gündeme gelince, geçmişte Türkan Saylan'ın genel başkanlığını yaptığı ÇYDD'den burs alan ve pişman olan öğrenciler, maillerle derneğin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

İşte ÇYDD'den burs almış bir öğrencinin ağzından şok eden gerçekler...

"Merhaba ben KH.

Güvenlik nedeniyle soyadımı, oturduğum ili ve okuduğum üniversite hakkında bilgi vermek istemiyorum ama memleketim Van'dır. Üniversite son sınıfta okuyorum. 2 gün önce medyadan ÇYDD'ye karşı Ergenekon operasyonun yapıldığını öğrendim. ÇYDD ile ilgili bir kısım medyada eğitim gönüllüleri oldukları ve öğrencilere burs sağladıkları, özellikle kız çocuklarının eğitimi için çaba harcadıkları yazıyordu. Bir kısmında da ÇYDD'nin misyonerlik faaliyetlerinin MİT ve Genelkurmay raporlarıyla sabit olduğu haberleri vardı. Ben de bir ara ÇYDD'den burs almış birisi olarak bu ÇYDD'nin gerçek yüzünün ortaya çıkması için bilgi verme ihtiyacı hissettim ve bu maili göndermeye karar verdim.

Ben Van'da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanıp geldiğim de maddi durumumuz kötü olduğu için çok zorluk çekiyordum. Aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşım vardı. O ÇYDD'den burs alıyordu bende onun gibi alabilir miyim diye onunla konuştum. O da bana sen doğulusun sana kesin verirler diyerek cesaretlendirdi. Ben de onların bulunduğumuz yerdeki şubelerine gidip görüşmeye karar verdim. Hakikaten beni çok sıcak karşıladılar. Sen merak etme sana her türlü yardımı yapacağız, para, kalma konusunda bize güven dediler.

Bir süre sonra bana bir ev gösterdiler burada kalabilirsin dediler ve burs da bağladılar. Evde kızlarla erkekler beraber kalıyorlardı hatta odalar da bile karma şekildeydi. Evde 5 kişi kalıyordu. Evin 3 odası vardı, 2 oda da kızlı erkekli kalınıyor diğer kalan küçük odada da bir kız yalnız kalıyordu ancak zaman zaman eve farklı erkeklerle geliyor ve beraber kalıyorlardı. Çok gece onların kahkahalarından ve gürültülerinden uyuyamadığımı bilirim. Evde temizlik anlayışı pek yoktu.

Zaten herkes kafasına göre takılıyor istediği zaman girip çıkıyordu. Ben de bir kızla aynı odada kalmaya başladım. O da doğuluydu. Onu iki yıl öncesi alıp oraya getirmişler ve burs vermeye başlamışlar. Yani iki yıldır onlarla berabermiş. Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti. Verdikleri bursun bir kısmını sosyal etkinlik için kesiyorlar ve katılmak zorundasın diyorlardı.

Parti gibi yapılan ve kırmızı şarap içilen bu etkinliklerde, sohbet grupları kuruluyordu. Bu gruplarda konuşmalara geçilmeden önce, Filipeliler, Markos diye biten ve numaraların okunduğu metinler okunuyordu. Sanki böyle din dersi gibi sohbetler oluyordu ama ben ilk zamanlar onları pek anlamıyordum. Taki 5. Toplantıda bunların İncil'in bölümleri olduğunu ve oradan bir şeyler anlattıklarını anladım.

Ben bazen memleketten kalma alışkanlık cumalara giderdim. Cumaya gittiğimi fark eden kız arkadaşım yani oda arkadaşım benden bir süre sonra rahatsız olmaya başladı ve galiba başkalarına söyledi. Daha sonra baskılar başladı ve bunu bırakmamı aksi takdirde bursu keseceklerini ve evden çıkaracaklarını söylediler.

Ben maddi olarak çok zor durumda olduğumu benim kimseye bir zararımın olmadığını neden böyle davrandıklarını anlayamadığımı söyledim ancak onlar kararlılardı. Çok zor durumda olduğum için tamam dedim ve bundan sonra cumaya filan gitmeyeceğimi söyledim. Ben böyle söz verdikten sonra bursu kesmediler ancak tam güvenemedikleri için bazen cuma zamanlarında beni çağırıyorlar, görüşmek istiyorlar, böylece beni kontrol etmiş oluyorlardı. O sene böyle gitti.

İkinci sene yine evde kalmaya devam ettim ve bursumda devam ediyordu. Gittiğim ilk sene ramazan geçtiği için oruçla ilgili bir sorun olmamıştı ama ikinci sene ramazan geldiğinde yine bursu kesecekler korkusuyla oruç tutmayı aklımdan bile geçiremedim. Maddi olarak onlara ihtiyacım olduğu için onların her dediğine evet demek durumunda kalıyordum. Ben böyle davranırken bir gün Van'dan teyzem enişteyle beraber tedavi için buraya geleceklerini ve benim eve de uğrayacaklarını söylediler.

Ben direk yok diyemedim ama kabulde edemiyordum. Gelmemeleri için çarem yoktu, engelleyemedim. Teyzemler gelip onlarda teyzemleri gördüklerinde şok oldular, buz kesildiler. Teyzem bizim oralardaki normal kadınlar gibi kapalıydı. Ancak bundan onlar hiç hoşlanmadılar ve iki gün sonra senin bize faydan olmaz, sen bize uygun değilsin diye beni evden çıkardılar ve bursumu da kestiler.

İşte ÇYDD'nin gerçek yüzü budur. Ne eğitim meraklısı ne de yardımseverdirler. Kendi amaçları için insanların zaaflarından faydalanarak kendi amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışan bir dernektir. Bunu da şundan biliyorum. Hemen hemen ayda bir okuduğumuz okuldaki hocalar ve öğrenciler ile ilgili tüm bilgiler bütün teferruatıyla yazılırdı. Bunlar odasında tek başına kalan o kız arkadaşımız organize ederdi.

Bu kız hiçbir kural tanımazdı, hatta ben cumaları bıraktıktan sonra ödül olarak olduğunu anladım, benimle …. Cumhuriyet yürüyüşlerine gitme işini de o ayarlıyordu. Şehir dışına giderken otobüs bileti için falan biz para vermiyordu. Zaten böyle harcayacak kadar durumumda iyi değildi. Ayrıldığım sene o mezun olmuştu, o … sonra ben ona ilgi gösterince bana, orada kal ben kaymakam karısı olacağım dedi.

Bazen kendimden utanıyorum. Ama o zaman maddi olarak çok zor durumdaydım. Mecburdum. Ben kimsenin kötülüğünü istemedim. Onlardan korkmuyorum. Çünkü korkak olduklarını biliyorum. İsmimi yazmıyorum çünkü bu defterin kapanmasını istiyorum. Ama bunların çirkin yüzünü herkes bilmesi lazım.

Bu mailimi yayınlarsanız, halka yarar sağlamış olursunuz. Gençler içinde bulundukları zor durumlardan dolayı tuzağa düşürülmesinler."
aktifhaber

Jandarma'nın Komutanına İsyanı
17 Nisan 2009 08:34

Org. Eruygur, Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde verdiği bir emir astları tarafından reddedildi. O emir ÇYDD'yle ilgiliydi...

Eyuygur'un ÇYDD ve ÇEV'e yardım edilmesi isteğinin Jandarma personeli tarafından geri çevrildiği ortaya çıktı.

Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Şener Eyuygur'un ÇYDD ve ÇEV'e yardım edilmesi isteğinin Jandarma personeli tarafından geri çevrildiği ortaya çıktı. 2. iddianamede Eruygur'a ait dijital dokümanlar arasında ilginç bir ayrıntı tespit edildi. ÇEV'e bildirilmek üzere bazı lise ve üniversite öğrencilerinin kimlik bilgilerinin bulunduğu listelerin hazırlandığı yer aldı.

Protestan misyonerliği yaptı

Eruygur'un Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde illegal şekilde Ergenekon örgütüne bağlı olarak kurulan Cumhuriyet Çalışma Grubu'nun (CÇG) faaliyetleri kapsamında, Jandarma birimlerine ÇYDD ve ÇEV vakıflarının vereceği burslar için lise ve üniversite seviyesinde öğrencilerin belirlenerek bildirilmesini talep ettiği öğrenildi. Söz konusu emirle ilgili Jandarma birlikleri olumsuz görüş bildirdi.

ÇEV ve ÇYDD'nin misyonerlik faaliyeti yürütmeleri sebebiyle destek olunmasının uygun olmadığı yönünde istihbarat raporlarının gelmeye başlaması üzerine Eruygur, bir süre bu uygulamayı devam ettirdikten sonra iptal etmek zorunda kaldı. Ardından emekli olan Eruygur ÇEV'in 2. Başkanı oldu. Prof. Dr. Nur Serter ve Prof. Dr. Necla Arat gibi isimlerin de yönetim kurulu üyeliğini yaptığı ÇEV hakkında 20 Nisan 2001 tarihli MİT raporunda Protestan Misyonerliği yaptığı bilgisi verildi.

Ergenekon iddianamesinde darbeye zemin hazırlamak için organize edildiği iddia edilen Cumhuriyet mitinglerinde Türkan Saylan'ın Genel Başkanlığını yaptığı ÇYDD ve Gülseven Yaşer'in Genel Başkanlığını, Erguygur'un ikinci başkanlığını yaptığı ÇEV aktif olarak görev aldı.
aktifhaber

ÇYDD'DEN KIZ SERVİSİ
18 Nisan 2009 08:21

Tuğamiral O.S.K.'nın Türkan Saylan'la şok ilişkisi

Ergenekon operasyonu çerçevesinde ÇYDD'nin Kadıköy Şubesi'nde bulunan mektupta çarpıcı bilgiler yer alıyor.
Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkarılan Hava Kuvvetleri'ndeki Karargah Evleri yapılanmasının bir benzerinin de Deniz Kuvvetleri'nde olduğu ortaya çıktı.

Ergenekon'un 12'nci dalgası kapsamında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin İstanbul Kadıköy Şubesi'ndeki aramalarda bilgisayarın hard diskinde bir mektup ele geçirildi.

Saygıdeğer Hanım Efendim

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda planlamaya ilişkin stratejik bir görevde bulunan muvazzaf askerin kaleme aldığı iddia edilen mektup, "Saygıdeğer Hanım Efendim" ibaresiyle başlıyor. Altındaki imza ise Tuğamiral O.S.K'ya ait. Cumhuriyetin geleceği ve korunması için Deniz Eğitim Öğretim Komutanlığı'na bağlı okullarda okuyan öğrencilerin ne kadar önemli olduğunun vurgulandığı mektupta, Deniz Eğitim Öğretim Komutanlığı ile ÇYDD'nin ortaklaşa yürüttüğü 'Deniz Yıldızı' projesinin başarısı vurgulanıyor.

Ata Evleri ve CTP

Mektupta, 12'nci dalgada gündeme gelen Ata Evleri yapılanması ve 'CTP' rumuzlu yapının canlandırılması için taleplerde bulunuluyor: “Denizyıldızı projesi, çok başarılı bu projeye atanan bahriyeli danışmanlarla beraber daha aktif çalışmalar bekliyoruz. Ata evleri ve CTP'nin canlandırılması gibi alternatiflerin oluşturulması gerekmektedir.”

Askeri okullara liste

Aksaklıklar başlığı altında "Askeri Okullara Giriş Aşaması" ve "Askeri Okullarda Okuyan Öğrenciler" in durumu ele alınıyor. Askeri okullara giriş aşamasının ele alındığı bölümde, askeri okullara giriş için hazırlanan listelere sızmaların olduğu, ‘hanımefendi'nin aracılığı ile bu listelere giren öğrencilerin sağlık problemlerinin bulunduğu ve mülakatlara iyi hazırlanılmadığı, bu nedenle de mülakatlarda elenmelerin yaşandığı iddia edililiyor. Metinde şu görüşler yer alıyor: "Bu listelere alınacak olan öğrencilerin sizlere yardımcı olacak personel yardımıyla mülakattan geçirilmesi ve eksiklerin mülakat aşamasından önce tespit edilerek tarafımıza bildirilmesi gerekmektedir."

"Dava" sözcüğü ile Ergenekon'a atıfta bulunduğu anlaşılan mektupta, Deniz Lisesi öğrencileri ile ilgili olarak "Listemizdeki öğrencilerin dava başladıktan sonra konferans ve toplantılara katılımlarında aksamalar olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin psikolojisinin düzeltilmesi için toplantıların artırılması ve grupların 3 kişiye geçmemesine dikkat edilmesi gerekmektedir."

Kontrol altında tutmanın yolu 'tanıdık kızlar'

Şok mektubun Deniz Harp Okulu, Deniz Astsubay Meslek Yüksekokulu ve Genç Teğmenler başlıklı bölümlerinde şu yorumlar yapılıyor:

DENİZ HARP OKULU:

* Harp okulu öğrencilerin gruplar halindeki faaliyetlerinin devamı için sorumlu öğrencilere yapılan yardımların aksatılmaması,

* Öğrencilerle tanıştırılan kızların, öğrencilerle olan irtibatlarını aksatmamaları,

* Öğrencilerin ders ve İngilizce başarılarının artırılması adına verilen destekte aksama olmaması,

* Harp okulu öğrencilere verilen konferansların artırılması,

* Öğrencilerin morallerinin düzetilmesi için tanıdık gazeteci, bürokrat ve akademisyenlerle gruplar halinde görüştürülmesi gerekmektedir.

DZ. ASTSB. MES. YÜK. OKULU:

* Ast. Subay olacak olan bu öğrencilerden liste dışında tespit edilen isimlere verilen parasal desteğin aksatılmaması,

* Bu öğrencilere yönelik yapılan partilerin arttırılması,

GENÇ TEĞMENLER:

* Yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenlere bürokrat, gazeteci ve öğretim görevlisi tanıdıklarla görüştürülmesinin aksadığı,

* Okudukları süreçte tanıştıkları kızların teğmenlerin evlerine sıksık giderek veya Kocaeli üniversitesinde tanıdık kızlarla tanıştırılarak kontrol altında tutulması gerekmektedir.

Dosyaların gizliliğine dikkat!

Mektubun son kısmında ise aksaklıkların giderilmesi ve isimlerin gözden geçirilmesi için halen eğitim gören kız ve erkek öğrenciler ile mezunların adlarının yer aldığı çeşitli renklerle tanımlanan 7 adet liste de yer alıyor.

Bu listelerin başlarına çeşitli notların düşüldüğü de aktarılıyor. Bu notlarda öğrencilere referans askeri personel ve ortak çalışma yapabilecekleri öğrencilerin de isimlerine yer veriliyor. Mektupta ayrıca Personel Listesi adı altında Kurmay Kıdemli Albay L.G., sorumlu subay Yarbay A.T'nin ve O.Ç. isimli bir kişinin cep telefonları ile email adresleri verilerek bu yolla öğrencilere ulaşılabileceği vurgulanıyor. Tuğamiral S.O.K. muhatabından özür dileyerek şu hatırlatmada bulunuyor ve mektubuna son veriyor: Söz konusu dosyaların her zamanki gibi ne kadar gizli ve özel olduğunu biliyorsunuz. Özeninize teşekkür ederim."

Ergenekon'daki muvazzaf askerler

Yeni Aktüel dergisi önceki sayılarında, Savcı Zekeriya Öz'ün Ergenekon ile ilişkisini saptayarak Genelkurmay Askeri Savcılığı'na isimlerini ilettiği ve iddianamesinde yer verdiği 5 muvazzaf askerin kimliğini yazmıştı.

Hiyerarşik sorumlu

Derginin haberine göre Savcı Öz'ün, Genelkurmay Askeri Savcılığı'ndan haklarında işlem yapılmasını talep ettiği muvazzaf askerler Korgeneral Bekir Kalyoncu, Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü, Tümamiral Ali Deniz Kutluk, Tuğamiral Cem Gürdeniz ve Albay O.S.K. Haberde, Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki organizasyonun yöneticisi olarak tanımlanıyor ve bu yapının hiyerarşik sorumluluğunu üstlenen kişi olarak gösteriliyor.

Raporları hazırlamak

Tümamiral Ali Deniz Kutluk ise örgüt adına yargı ve siyasi erkleri arasında manipülasyon yaparak gündem yaratma ve Ergenekon yapılanması kapsamında gözaltına alınan bir kısım isimlerle diyaloğa geçme suçlamasıyla karşı karşıya. Tuğamiral Cem Gürdeniz ve Albay O.S.K hakkında ise Yeni Aktüel'de şu ifadeler kullanıldı: "Ergenekon örgütünün yapılanması içinde aktif rol oymamak ve Ergenekon örgütünün hedefleri doğrultusunda bir cuntaya zemin hazırlamak için icra edilmesi gereken faaliyetleri içeren ve raporları bizzat hazırlamak."

Haber: Güngör Ergün/Bugün

İki Belge ve ÇYDD Operasyonu
18 Nisan 2009 12:01

Nokta'da Yayınlanan Genelkurmay'ın STÖ'lere emir yazısı ve Taraf'ta yayınlanan Lahika-1.... Bu iki belge ışığında ÇYDD operasyonu tekrar okunmalı..

Emre Aköz/Sabah

'Sivil ve demokrat' maskeli diğer darbe örgütleri hangileri?

Nokta dergisi Nisan 2007'de çok önemli bir belgeyi yayınlamıştı. GK Harekât Başkanlığı'na gönderilen Eylül 2004 tarihli bu belgede 'sivil toplum örgütleriyle' (STÖ) ilgili yapılacaklar anlatılıyordu.
Toplumu yönlendirmek için dost STÖ'lerle işbirliğine gidilecek, söz dinlemeyen yöneticilerin yerine hazır olda duracakların geçmesi sağlanacaktı.
Belge büyük gürültü kopardı. Çünkü hem içeriden sızmıştı, hem de cumhuriyet mitinglerinin gerçek yüzünü ortaya koyuyordu.
Yani sivil ve demokrat maskeli birçok örgüt, aslında askeriyenin uzantısıydı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) de, 2007 baharında mitingcilerin önde gideniydi.
Mitinglerin bayraktarlığını ise Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) yapıyordu.
ADD'nin Başkanı, orgenerallikten emekli olduktan sonra da darbecilik ateşi sönmeyen Şener Eruygur idi.
İzmir mitingine kadar ADD ile ÇYDD işbirliği yaptı. Ama sonra araları bozuldu.
Çünkü ÇYDD Başkanı Türkan Saylan, "darbecilerle el ele çalışıyorsunuz" suçlamasına karşı, 'Ne şeriat, ne darbe' sloganının atılmasını istiyordu.
Eruygur ve şürekâsı ise buna karşıydı: İzmir mitinginde Saylan'ın konuşma yaparak, "darbeci ruhu sulandırmasını" engellediler.
ADD, 1960 ya da 1980 türü bir 'açık askeri darbe' olmasını isteyen kesimin temsilcisiydi.
ÇYDD ise AKP'nin iktidardan uzaklaştırılmasını arzulayan, ancak bunun açık darbe yoluyla yapılmasına karşı çıkan kesimi temsil ediyordu.
Yani ÇYDD, dost ve müttefik STÖ'ler arasında yer alıyordu ama onlar '28 Şubat' benzeri, nispeten yumuşak bir müdahaleyi tercih ediyordu.

Gelelim bugüne.
Ergenekon soruşturmasına ÇYDD'nin de dahil edilmesi birçok kişiyi rahatsız etti.
Türkan Saylan gibi yaşlı bir kadın nasıl Ergenekoncu olabilirdi? Hasta yatağından kalkarak darbe mi yapacaktı?
Bunlar makul gibi gözüken yanlış sorular. Asıl şunları sormak gerekir:
ÇYDD, Ergenekon şebekesinin neresinde? Ergenekoncular, derneğe ne derecede nüfuz etmiş durumda? Derneği Ergenekon'un emelleri için kullananlar var mı?
Bu soruları başka STÖ'ler için de sormak gerek: Faraza suyla, toprakla, ağaçla uğraşan kimi dernekler de Ergenekon'un etki alanında mı?
Dışarıdan bakıldığında son derece faydalı işler yapan bazı STÖ'ler, acaba Ergenekoncular tarafından kullanılıyor mu?
Asıl sorular işte bunlar.
Çünkü, hem Nokta'daki STÖ belgesi, hem de Taraf gazetesinin yayınladığı 'Lahika-1' adlı belge, ordunun toplumu şekillendirmeye çalıştığını apaçık gösterdi.
Ergenekon ise darbe yapmak ve en az 15 yıl iktidarda kalmak amacıyla, ordunun yaptığı toplum mühendisliğini kullanmaya çalışan bir şebeke.
Bunların ortaya çıkması gerek.

Ancak savcıların işi kolay değil.
Çünkü bizzat şahit olduğum için biliyorum:
'Kentli, eğitimli, modern' olmasına rağmen, Ergenekon'la ilgili haber ve kitapları okumayan, bu konuda kendisini bile isteye cahil bırakan bir orta sınıf var.
Bunlar bilgiyle değil imajlarla ve kanaat önderlerine bakarak tepki gösteriyor:
"Değerli bir komutan nasıl tutuklanır?.. Hasta ve yaşlı kadını niye taciz ediyorsunuz?.. O işadamı benim arkadaşım; çok tatlı bir insandır..."
Vaziyetlerini anladıkları dilden ifade edeyim: "Ignorance, like knowledge, is purposefully directed."

CHP'li Olmayan 'Çağdışı Kafalar'
08 Mayıs 2009 17:05

Hürriyet yazarı Tufan Türenç'ten CHP'ye oy vermeyen herkese ağır hakaretler. İzmir seçmeni üzerinden diğer partilere oy verenlere çağdışı hakaretleri.....

İzmirliler son yerel seçimlerde yaşadıkları cennetin değerini çok iyi bildiklerini kanıtladılar.

Cennetlerini çağdışı kafalara bırakmadılar.

Atatürk’ün düşmandan kurtardığı kentlerine, onun mirasına sahip çıktıklarını gösterdiler.

Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini CHP adayı Aziz Kocaoğlu bileğinin hakkıyla AKP’li rakibine yüzde 25 fark atarak kazandı.

İzmir halkı laik demokratik cumhuriyetten, Atatürk devrim ve ilkelerinden, çağdaşTürkiye’den yana olduğunu gösterdi.

Tayyip Bey bütün gayretine rağmen fethetmek için yanıp tutuştu


En son Ekim tarafından Cum May 08, 2009 9:03 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Nis 19, 2009 10:13 pm    Mesaj konusu: Kemalistler Nutuk'u nasIl sansürledi? Alıntıyla Cevap Gönder

Ata Evleri İkinci İddianamede
19 Nisan 2009 11:55

Ergenekon terör örgütü operasyonunun 12. dalgasında gündeme gelen Ata Evleri projesinin 2. iddianameye girdiği ortaya çıktı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) Kadıköy Şubesi'nde bilgisayar hard diskinden ele geçirilen ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda kritik planlama görevinde bulunan bir amiral tarafından yazıldığı anlaşılan mektupla gündeme gelen Ata Evleri Projesi'nin Ergenekon'un 2. İddianamesinde yer aldığı belirlendi.

Kız öğrencilerle takip

12. dalgada tutuklanan TSK Mensupları Çocuklarının Dayanışma Derneği Başkanı Hamdi Gökhan Ecevit ile Cumhuriyet İçin İletişim Moderatörü Ömer Sadun Okyaltırık'ın isimleri Ata Evleri bölümünde dikkat çekti. Ecevit ve Okyaltırık'ın Ata Evleri yapılanmasıyla ilgili olarak detaylı bir şekilde sorgulandıkları öğrenildi.

Ata Evleri Projesi'nin, ÇYDD içerisinde faaliyet gösteren bazı şahısların, özellikle lise ve üniversitelerde öğrenim gören öğrencilerin örgütlendirilip yönlendirilmeleri ve gerektiğinde belirli amaçlar doğrultusunda daha kolay kullanılmalarının sağlanılması için hazırlandığı öne sürüldü.

Ayrıca Ata Evleri’ndeki öğrencilerin ÇYDD'den burslarla desteklendiği, evlerdeki seçilmiş kız öğrencilerle askeri okuldaki diğer öğrencilerin ilişki kurmalarının sağlandığı ve bunlar sayesinde kontrol altında tutuldukları iddia edildi.

Bizkaçkişiyiz ekibinden çıktı Öğrencilerin özellikle “Kürt, Alevi, Ermeni ve Süryani" kökenlilerden seçildiği ve genellikle kız ve erkeklerin birlikte kalmalarının sağlanıldığı ortaya çıktı. Ergenekon’un soruşturmasında ortaya çıkan bu dehşet verici yapılanmayla ilgili detayların benzeri, gazeteniz BUGÜN'ün dünkü manşetinde yer alan "Amiralden Gizli Mektup" haberindeki bilgilerle örtüştüğü dikkat çekti. TSK içindeki yasadışı Ata Evleri yapılanmasının, Ergenekon’un 2. iddianamesinde "Bizkaçkişiyiz" üyelerinden ele geçirilen belgelerde de bulunduğu belirlendi. Kadıköy’de bir üyeden almış Bizkaçkişiyiz İstanbul sorumlusu Murat Ağırel'in, evinde ele geçen "Ata Evleri ve Cumhuriyetevleri Projesi" başlıklı dokümanlar nedeniyle sorgulandığı anlaşıldı. Ağırel'in belgeleri, Bizkaçkişiyiz Platformu'nun Kadıköy'deki toplantısında bir üyeden aldığını, bu şahsın dokümanı Tuncay Özkan'a iletmesini istediğini, rahatsızlığı sebebiyle Özkan'a iletemediği dokümanın içeriğinden haberinin olmadığını söylediği öğrenildi.
aktifhaber

HABERAL'IN İNANILMAZ YÜKSELİŞİ

22 Nisan 2009 08:29Sıradan bir üniversite hocası olan Mehmet Haberal'ın inanılmaz yükselişi...

Haberal trilyonları nasıl kazandı, nereye harcadı?

ETÖ davasında tutuklanan Mehmet Haberal, normal bir üniversite hocası iken nasıl yılda 1 milyar dolara hükmetmeye başladı? Üniversitesinde hangi iş adamı, siyasetçi, yüksek yargı ve askerî bürokrasi mensuplarının çocuğu burslu okuyor? Otellerinde ETÖ sanıklarıyla ne tür toplantılar yaptı?

O 1980’lerin başında normal bir üniversite hocasıydı. Hacettepe Üniversitesi’nde derslere giriyordu. Mal varlığı ve serveti, bir üniversite hocasınınki nasılsa öyleydi. Ancak kısa sürede büyük servetler edindi. Şimdi yılda 1 milyar dolara hükmettiği konuşuluyor. O, hoca olmanın çok ötesinde bir holding patronu. Üniversitesi, otelleri, hastaneleri var. Emrinde 15 bin personel çalışıyor. 1991’de seçimi Mesut Yılmaz’a karşı kaybetmeseydi Demirel hükûmetinde sağlık bakanı olacaktı. 2002 yılında Bülent Ecevit’e yapılmak istendiği ileri sürülen ‘sağlık darbesi’nde adı geçti. Sivil ve askerî bürokrasi, yüksek yargı mensupları ve siyasetçilerle yakın ilişkisi var. Yıllarca CHP’ye ateş püskürdü, şimdi Deniz Baykal’la dostluğu gündemde.

Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) davası kapsamında gözaltına alınan ve çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’dan bahsediyoruz. ETÖ davasının ikinci iddianamesinde adı sıkça geçiyor. ETÖ sanıklarına Başkent Üniversitesi, Kanal B Televizyonu ve Patalya otellerini üs gibi kullandırdığı, iddianamenin tape (konuşma kaydı) bölümlerinden anlaşılıyor. Yani hükûmeti yıkma girişimlerinde bulunduğu iddia edilenlerin buluşma noktalarından biri de Prof. Mehmet Haberal’ın mekânları olmuş.

Peki, Prof. Dr. Mehmet Haberal kim? Bu noktaya nasıl geldi? Kısa sürede bu kadar büyük servet elde edebilmesinin sırrı neydi? Kurduğu Başkent Üniversitesi, Hazine’den her yıl milyonlarca liralık yardımı nasıl aldı? Devlet bankalarından milyonlarca lira kredi kullandıktan sonra Hazine’den sorumlu hangi bakanlara iş verdi? Hastanesinin imar iznini hangi bakandan re’sen aldı? Kanunen yasak olmasına rağmen üniversitenin gelirleri farklı tüzel kişiliklere nasıl aktarıldı? Üniversiteden medya kuruluşuna 10 milyonlarca dolar para desteği niçin yapıldı, nasıl sağlandı? Üniversitesinde paraya ihtiyacı olmayan zenginlerin çocukları niçin burslu okudu? Milletvekili, iş adamı ve yüksek yargı mensuplarının çocuklarına burslu üniversite okuma imkânı sunuldu mu? Otellerinde bedava imkânlar sağlayan VIP karta Ankara bürokrasisinden kimler sahip oldu? Sorular sıralanmaya devam edebilir.

KREDİ KULLANDI, BAKANLARA İŞ VERDİ

Mehmet Haberal’ın yükselişi, 1980’li yıllarda Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı’nı kurması ile başlıyor. Bugün sahibi olduğu Ankara Anıtkabir yakınlarındaki Başkent Üniversitesi Hastanesi’nin yerinde o zamanlar küçük bir diyaliz merkezi bulunuyordu. Bu merkezin etrafındaki arsalar aralıklarla teker teker toplandı ve bugünkü büyük hastane ortaya çıktı. Bugün İzmir, Adana, Alanya, Konya ve İstanbul’da şubeleri olan büyük bir hastane zinciri bulunuyor. Ankara’daki hastanenin bulunduğu semtte hiçbir binaya 4 kattan fazla ruhsat verilmediği dönemde hastanenin 8 kata çıkarılması için çaba gösterdi. Anıtkabir’i gölgelediği gerekçesi ile askerî bürokrasi ile Çankaya Belediyesi binadaki kat artışına izin vermiyordu. Hatta Çankaya Belediyesi’nin tutumu yüzünden CHP’ye ateş püskürüyordu. Şimdi bulunduğu bölgede 4 kattan fazla bina yokken Haberal’ın 8 katlı hastanesi hizmet vermeye devam ediyor. Hiç kimsenin buna müsaade etmediği dönemde Anasol-M hükûmeti Haberal’a kat izni verdi.

Haberal’ın holdingleşmesinde devlet bankalarından kullandığı kredilerin payı çok büyük. Bu krediler onun için dönüm noktası oldu. 1993’te 39 milyon dolarlık krediyi, devlet kurumlarına bile sunulmayan düşük faizle aldı. 28 Şubat sürecinin Hazine’den sorumlu bakanları sayesinde borcunu sürekli erteletti. Bu durum 2005’te Hazine kontrolörleri tarafından tespit edildi. Haberal, 2001’e gelindiğinde ödemesi gereken 42,5 milyon dolarlık paranın ancak 1,5 milyon dolarını kendi kaynaklarından ödemişti. Yaklaşık 20 milyon doları ise ya devletin üniversiteye tahsis ettiği bütçeden ya da yeni dönem kredileri ile eski dönem kredilerini mahsup ettirmek suretiyle ödemiş. Yani ödemelerini de devlete yaptırmış. Ayrıca Haberal’ın Türk Lirası olarak aldığı para yurtdışına Avro üzerinden ödendiği için kur farklarından dolayı Hazine yaklaşık 27 milyon dolar da zarara uğratılmıştı. Hazine, yapılan usulsüzlükler karşısında görevi kötüye kullanmaktan dolayı çok sayıda kişi hakkında suç duyurusunda bulundu; fakat zaman aşımından dolayı görevliler hakkında herhangi bir işlem yapılmadı.

Haberal’ın aldığı bu kredide ve bu kredinin ödeme işlemlerinin ertelenmesinde iki isim dikkat çekiyor. Bu isimler; kredilerin kullanıldığı dönemde Hazine Müsteşarlığı’nda görev yapan ve daha sonra Hazine’den sorumlu devlet bakanı olan Ayfer Yılmaz ile kredinin alındığı Halk Bankası Genel Müdürlüğü’nde çalışan ve daha sonra Hazine’den sorumlu bakan olan Ufuk Söylemez.

Haberal, ETÖ davasından gözaltınaalınınca onu uçağa kadar gelip İstanbul’a uğurlayan ilk isim Süleyman Demirel oldu. Demirel, yakın dostu Haberal’a vefa borcu olduğunu söyledi. Haberal’ın ekonomik yönden büyümesinin DYP’li bakanlar döneminde gerçekleşmesi dikkat çekici. Uygulama oteli olarak 49 yıllığına devletten kiraladığı Kızılcahamam Patalya Oteli’nin tahsisini de DYP’li Orman Bakanı Nevzat Ercan döneminde almıştı. Daha sonra bu arazinin tahsisinin de sahte belgelerle yapıldığı yönünde iddialar ortaya atılmıştı.

Haberal’ın DYP ile ilişkisi yakın dostu Süleyman Demirel vasıtasıyla oluyor. 1991 seçiminde DYP’den Rize milletvekilliğine aday olan Mehmet Haberal, burada seçimi Mesut Yılmaz’a karşı kaybedince siyasetten uzak durmaya başlıyor. Yakın çevresinde konuşulanlara bakılırsa şayet o dönemde milletvekilliğini kaybetmeseydi, Demirel hükûmetinde sağlık bakanı olacaktı. Siyasilerle yakın dostlukları olan Haberal, 39 milyon dolarlık krediden sonra işlerini iyice büyüttü. Daha sonra ise, kredilerin ödenme sürecinde kendisine çeşitli kolaylıklar tanıyan Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Ayfer Yılmaz’ı üniversitesinin idari ve mali işler müdürü yapan Haberal, bir başka Hazine’den sorumlu bakan Ufuk Söylemez’e de üniversitede iş, Kanal B’de program imkânı sundu.

1993’te Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı ile Haberal Eğitim Vakfı kanalıyla Başkent Üniversitesi’ni kuran Mehmet Haberal, o günden bu yana üniversitenin rektörü. Bir ara yasa gereği rektörlerin sadece 2 dönem, yani 8 yıl rektör olabilecekleri hükme bağlanmıştı; ancak Haberal yargıya müracaat ederek bu kuralı değiştirdi ve artık üniversitenin ölene kadar rektörü olabilecek. Haberal, her türlü icraatı yapmak üzere üniversitenin mütevelli heyeti tarafından da yetki verilen tek kişisi. Kısacası, Başkent Üniversitesi eşittir Mehmet Haberal.

Maliye Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) görüşünü alarak her yıl vakıf üniversitelerine kanun gereği devlet yardımı yapıyor. Başkent Üniversitesi, vakıf üniversiteleri arasında her yıl Hazine’den en fazla yardım alanlardan biri. Mesela, 2004’te 1,5 trilyon liralık yardımla Bilkent Üniversitesi’nden sonra ikinci geliyor. Bu miktardaki yardımlar her yıl veriliyor. YÖK görüşü ile verilen bu yardımların, eski YÖK başkanları Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç dönemine rastladığını hatırlatmakta fayda var.

Türkiye’de vakıf üniversiteleri kamu kurumu statüsünde. Yani resmî bir kurum. Bu sebeple de tüm mal varlıkları devlet malı sayılıyor ve devletin resmî kurumlara sağladığı her türlü imkân ve kolaylıklardan istifade ediyor. Ancak idari ve mali yönden ise hiçbir denetim içine girmiyor. Yani Sayıştay denetimine tabi değil. Sadece kanun gereği YÖK tarafından yılda bir defa denetlenmek zorunda. Ancak bu denetim de sadece Ankara merkez ve faaliyetleri ile sınırlı kalarak kısa sürede gerçekleşiyor ve idari ağırlıklı yapılıyor. Üniversitenin asıl maddi yoğunluğunu oluşturan Ankara dışındaki hastaneler ve merkezler bugüne kadar hiçbir denetim mekanizması tarafından denetlenmedi.

Kanun ve yönetmeliklere göre vakıf üniversitelerinin her çeşit gelirleri kendi bünyesinde kalmak zorunda. Ancak Başkent Üniversitesi’nde kamu kaynakları kanunlara aykırı şekilde farklı tüzel kişilikteki Haberal’ın patronluğunu yaptığı şirketlere aktarıldı. Sadece son 5-6 yıl içinde üniversite ile hiçbir ilgisi olmayan bir televizyon kanalına 10 milyonlarca dolar para aktarıldığı kaydediliyor.

Üniversitenin akademik birimlerine hizmet ve eğitim amaçlı kurulduğu söylenen holding ve şirketlerin hukuki dayanaklarının olmadığı da konuşuluyor. Mesela, Kızılcahamam’daki Patalya Oteli’ne gelir sağlayacak spor tesisleri tamamen üniversitenin imkânları ile kuruldu ve trilyonlarca lira üniversiteden kaynak aktarıldı. Aynı şekilde Kanal B’nin tüm tesisleri de üniversite kaynakları ile kuruldu. Yine üniversitenin Bağlıca yerleşkesinde faaliyet gösteren Mol Gıda Şirketi de üniversitenin tüm fiziki imkânları ve araç gereçlerini kullanarak faaliyetlerini sürdürüyor.

Üniversitenin sağlık ve eğitim faaliyetlerinin yanı sıra büyük kaynaklar aktararak kurduğu holding ve şirketlerde de yönetim kurulu başkanı sıfatı ile tek yetkili patron ise Rektör Mehmet Haberal. Rektör bu şirketlerde dilediği icraatı yapabiliyor. Örneğin, üniversiteye ait otellerde kamu kaynakları ile sınırsız ağırlama yaparak önemli kişilere ziyafet çekiyor, tek başına dilediği harcamayı yapıp dilediği gayrimenkulü satabiliyor, dilediği kişiyi işe alıp istemediğini işten atabiliyor. Rektör Haberal’ın göz göre göre sınırsız kamu kaynaklarını üniversitenin dışına aktarma cesaretini kimden aldığı ise bilinmiyor.

ÖZEL KALEM MÜDÜRÜNE 12 YIL HAPİS

2004’te Başkent Üniversitesi’ne ait İzmir’deki Zübeyde Hanım Hastanesi’nde 3 trilyon liralık bir yolsuzluk oldu. Bu yolsuzlukta bazı firmalardan trilyonluk naylon fatura aldıkları tespit edilen hastane müdürü ve bazı kişiler tutuklanmıştı. O dönemde açılan davalar neticelendi ve yolsuzluk olayı kesinlik kazandı. Yolsuzluğa adı karışan Sibel Akyel, Mehmet Haberal’ın 20 yıldan fazla özel kaleminde çalışıyordu. Hatta Akyel’in Haberal ile ileri düzeyde özel ilişkileri olduğu biliniyor. 28 Şubat süreci yıllarında hastaneye müdür atanan Sibel Akyel, yerel mahkeme tarafından suçu sabit görülüp mahkûmiyet alınca ve Haberal tarafından da gözden çıkarılınca, Yargıtay safhasında mahkemeye bir mektup yazdı. Mektupta Haberal ile ilişkilerini anlatan Sibel Akyel, savcılığa verdiği savunmada, özetle 3,1 trilyonluk yolsuzluğu kendisinin yapmadığını, bütün harcamalardan Rektör Mehmet Haberal’ın sorumlu olduğunu ileri sürüyordu. Ancak mektupta dikkat çekilen süreç devam etti ve Akyel 12 yıl hapse mahkûm edildi. Akyel’in hapis kararı şimdi Yargıtay’da onanmayı bekliyor.

Akyel’in de dikkat çektiği Haberal’ın yargı, siyaset ve bürokrasi ilişkileri ETÖ davası süresince açığa çıkar mı, bilinmez; ancak üniversite ile Haberal’ın sahibi olduğu şirketlerin mali yapısı incelendiğinde bugün net olmayan bazı ilişkilerin açığa çıkacağı muhakkak.

KALEM MÜDÜRÜNDEN ‘ÖZEL’ MEKTUP

2004’te Başkent Üniversitesi’ne ait İzmir’deki Zübeyde Hanım Hastanesi’nde 3,1 trilyon liralık yolsuzluk oldu. Müdür Sibel Akyel, 20 yıldan fazladır Haberal’ın özel kaleminde çalışıyordu. Mahkûmiyet alınca gözden çıkarıldığını düşünerek mahkemeye bir mektup yazdı. Mektupta Haberal ile ilişkilerini şöyle anlatıyordu (Anlatım bozuklukları ve imla hataları Akyel’e aittir):

“Bugüne kadar açıklamak istemediğim bir olguyu burada açıklamak zorundayım. Ben rektör Mehmet Haberal ile, çalışma süreme paralel bir süredir (1998 yılından tutuklandığım 29.01.2004 tarihine kadar) özel hayatımda da beraberdim. Kendisi ile, emekli olduğumuzda ve işlerimizi, aile sorunlarımızı yoluna soktuğumuzda evleneceğimiz vaadi ya da inancıyla bir ilişkiyi paylaştım. Bu yüzden de hastanede naylon fatura kullanıldığı vakıasının hastane ile ilişkileri kesilmiş bir takım kimseler tarafından mali birimlere ihbarı neticesinde yaşanmaya başlayan yargı süresince gidişatın rektörün arzusu dışında geliştiğinde, içtenlikle beni kurtarmak istediğine, birkaç ay hapiste yatma pahasına kuruluşuna bizzat katıldığım, bugünlere gelişinde büyük katkıda bulunduğum üniversiteye zarar vermemek, bir sürede olsa sevdiğim, inandığım bir adamı ve emek verdiğim bir ilişkiyi korumak adına daha da ötesinde böylesine güçlü, her iktidarla, siyaset, bürokrasi ve hatta yargı çevresiyle çok sıcak ilişkileri olan bu adamla savaşamayacağıma inanıp, daha çok da Başkent Üniversitesi’nde okuyan oğluma ve aileme zarar verebileceğini düşünüp susmaya devam ettim.

Bana cezaevinde susmam yönünde telkinde bulunmak ve para yardımı yapmak için yaptığı ziyareti tespit imkanına sahipsiniz (2004 yılı Kurban Bayramı’nın 4. günü). Ayrıca cezaevine girmemden sonra istifamı kabul etmeyip Vakıfbank’taki hesabıma Ankara Başkent’ten yatırılmaya devam eden paralar da bu söylediğimin teyidi durumundadır. Annemin ve onun cep telefonu dökümleri bu durumun artı teyididir. Bu yargı sürecinin arzu ettiği gibi gelişmediğini anladığında bana (Seni annenle Kıbrıs’a kaçırayım. Ben bu işi temizleyeyim. Öyle gel.) demiştir. Annemi de tekrar para yardımı yapmak üzere Ankara’ya çağırdığında (Sibel beni dinlemedi. Kıbrıs’a gitmeyi kabul etseydi bunları yaşamayacaktı) demiştir. Kaçması gereken birisi varsa o da ben değilim. Niçin kaçacakmışım. Suç işleyen kişi kaçar. Ben suç işlemedim ki kaçayım.

Şimdi bu ardı arkası kesilmeyen bu davaların ve suçlamaların tek nedeni beni susturmaktır. 1988 yılından bu yana pek çok şeyi yaşadım, gördüm. Bu bilgilerim onları rahatsız ediyor. Bütün güçleri ile üzerime saldırıyorlar. Tanık ise tanık, bilirkişi ise bilirkişi, bir şekilde ikna ediyorlar. Benim tarafımdan hastane ile görev ilişkileri kesilmiş kimseler aleyhime tanıklık yapmak için sıraya sokuluyor. Halen görevde olanlar Sibel hanım aleyhine tanıklık yapmak yada işten çıkarılmak arasında tercih yapmaya zorlanıyor. Eğer ceza almamı sağlayabilirlerse ben uzun süreli hapse gireceğim. Onlar da bu şekilde sorunlarını çözmüş olacaklar. Benim bildiklerim, ihbarlarım ise ceza almış bir kimsenin rektöre suç atması sayılıp soruşturmaya bile gerek görülmeden kapatılacaktır. Daha şimdiden bu süreci yaşamaya başladım. Rektör hakkında cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak iddiası ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ihbarda bulundum. Ankara Cumhuriyet Savcısı takipsizlik kararında rektörü o kadar iyi savunmuş ki hayretle okudum.”

Kaynak: Aksiyon


Kemalistler Nutuk'u nasıl sansürledi?

Prof. Dr. Cemil Koçak'tan ezber bozacak açıklamalar. Koçak, Kemalistler'in işlerine gelmediği noktalarda Atatürk'ün sözlerini nasıl sansürlediklarini açıkladı...19 Nisan 2009 17:02

Murat TOKAY'ın röportajı

Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemil Koçak, 'ezber bozan' bir tarihçi. Erken cumhuriyet dönemi siyasi tarihi, önde gelen uzmanlık alanı.

Koçak, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları'ndan çıkan "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" kitabında resmî tarih içerisinde karanlıkta bırakılan, unutturulmaya çalışılan bir çok konuya ışık tutuyor. Cemil Koçak'la resmî tarih, Atatürk ve Atatürkçülük üzerine konuştuk.

"Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" derken neyi kastediyorsunuz?

Bu kitap benim daha önce değişik dergilerde yayınlanmış olan makalelerimin bir derlemesi. Kitaptaki makalelerin çoğu mevcut paradigmaları sorgulayan yazılardan oluşuyor. Yazıların ortak paydası bizim geçmişimize ilişkin bilgilerimizi test etmekti. Dolayısıyla her yazı daha önce söylenmiş, yazılmış, inanılmış olan geçmişe ait bilgileri basit bir şekilde test ediyor ve genellikle de bilinenin doğru olmadığını söylüyor.

Doğru olmayan resmî tarih mi?

İster resmî tarih deyin isterse resmî ideolojinin kamuoyu üzerinde etkin bilgisi deyin. Ortalama bir tarih bilgisinin yetersiz olduğunu söylüyorum. Yetersiz olduğu için eksik olduğunu, eksik olduğu için de yanlış olduğunu söylüyorum. Kitaba neden böyle bir başlık koyduğuma gelince; çok basit. Resmî ideoloji geçmişe ait bilgiyi ya hiç söylemiyor ya da çarpıtarak söylüyor. Karanlık noktalardan bahsetmemeyi tercih ediyor. Bazı noktaları bilmiyoruz. Bu karanlık noktalar da geçmişimizle övüneceğimiz noktalar değil. Onlardan hiç söz etmiyor. Uzun yıllar boyunca hiç yazılıp çizilmezse ortalama tarih bilgisine sahip insanlar haberdar olmazsa bu konular bilinmiyor.

Bu karanlık noktaya örnek verebilir misiniz?

1915 tipik karanlık noktalardan biridir. Kamuoyunun çok uzun yıllar boyunca 1915 hakkında hiçbir fikri yoktu. Şimdi şimdi konuşuluyor. Atatürk'ün herhangi bir konudaki fikri nedir meselesinde de aynı şey geçerli. Atatürk'ün belirli bir zamanda söylemiş olduğu söz eğer bizim tezimizi destekliyorsa onu alıyoruz, diğerini dışarıda bırakıyoruz. Oysa Atatürk'ün değişik zamanlarda dile getirilmiş birbiriyle zıt görüşleri de var. Benim çarpıtma dediğim işlem bununla ilgili. İşimize geleni söylüyoruz, diğerini dışarıda tutuyoruz. Bir diğer nokta da işimize gelen noktada yeterince argüman bulamazsak uyduruyoruz. Herkes olmamış olanı olmuş gibi gösterince olmamış olanı olmuş gibi kabul ediyoruz.

Atatürk'e ait söz mü uyduruluyor?

Evet. Son zamanlarda Atatürk'e mal edilen bir söz var: "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır". Atatürk'ün böyle bir laf ettiğine dair hiçbir yerde kayıt yok. Ama hoşumuza gitmiş kullanıyoruz. Oysa birisi bunu uydurmuş. Uydurmaya bir örnek de "Anadolu Ajansı Türkiye'nin sesini dünyaya duyuracaktır" sözüdür. Bu sözün Mustafa Kemal Atatürk'e ait olmadığı ve dönemin genel müdürünce uydurulduğu ortaya çıkmıştı.

Peki resmî tarih nasıl ortaya çıktı?

Resmî tarih dediğimiz şey iktidarın konjonktürel olarak ortaya koyduğu geçmişe ilişkin toplumun kabul etmesini istediği bilgiler toplamıdır. Bunun en bariz örneğini ders kitaplarında görürüz. Her iktidar değişikliğinde genellikle ders kitapları da değişir. Ders kitaplarının içeriği amacı o kadar ideolojiktir ki bütün geçmişi var olan nokta açısından yeniden görürüz. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra yeni rejimin kendini meşrulaştırmak için okuttuğu kitap farklıdır. 27 Mayıs'ın ardından okullarda okutulan kitap farklıdır. Bu hep böyle gider.

Ders kitaplarında okuduğumuz Milli Müca-dele'nin tarihini kim yazdı?

Atatürk 1927'de kendi nutkunu okuyana kadar Milli Mücadele'nin bir tarihi yoktu. Bu, zaman içinde oluştu. Atatürk'ün gözünden ve bakışından Milli Mücadele tarihi Nutuk'ta kristalize olduktan sonra Milli Mücadele tarihinin resmî anlatımı söz konusudur. O zamana kadar Milli Mücadele'nin farklı anlatım tarzları vardı. Onlar silindiler, yok oldular. Nutuk bu tarihten sonra Milli Mücadele'nin anlatımını belirledi. Nutuk, Milli Mücadele'nin bütün damarlarını, o dönemde olmuş olan her şeyi bize anlatmaz.

Resmî tarih, gayri resmi tarihi de üretti...

Buna karşı psikolojik bir tepki oluyor. Fakat psikolojik tepkiyle tarihçiliği karıştırmamak lazım. Resmî tarihte bilginin kendisinde problem var. Bilgi temiz değil, kirletilmiş. Öncelikle bilgiyi sahih hale getirmek lazım.

Kirli bilgi derken...

Bilginin bir kısmını alıp diğer kısmını bırakmak, hiç almamak ya da aleyhimize çalışabilecek bir bilgiyi hiç kimsenin görmemesini sağlamak...

Bunlar yapıldı mı?

Atatürk'ün 1923'te Kürtlere özerklik verilmesi ile ilgili söylediği sözler sansür edilmiş, Atatürk'ün sözleri arasından çıkarılmıştır. Atatürk'ün böyle bir şeyi söylemiş olması sizin tezinizin aleyhinde kullanılır diye çıkarıp atıyorsunuz. Ancak o dönemin gazetelerinde bu görüşleri aynen duruyor.

Doğru bilgiye ulaşmanın yolu yok mu?

Bunun kolay bir yolu yok. Gerçekten vicdani bir kanaate ulaşmak istiyorsanız bir tarihçinin yapacağı kadar araştırma yapmanız gerekir. Karşıt kitaplar okuyarak bu tezlerin ne ölçüde güvenilir olduğunu yakalamak ortalama bir okuyucu açısından çok zordur. Adamlar belge koyuyor. Belgeye atıfta da bulunuyor. Ortalama bir tarih meraklısının o belgeyi okuması mümkün değil. O belgelere bakıyorsunuz söylenenle belgeler birbirini tutmuyor. Resmen sahtecilik yapılıyor. Ya da belgede yazılanın bir kısmını almış. Bir kısmını hiç almamış.

Nutuk okuyarak tarih öğrenebilir miyiz?

Nutuk 1927 yılının çok özel koşullarında yazılmış. Milli Mücadele'nin başından 1927'ye kadar olan tarihsel dönemi ele alır, değerlendirir ve hesaplaşır. 1927'de iktidarda kalabilmiş olan grup Nutuk'ta alkışlanır, iktidardan tasfiye edilmiş olan grupla da şiddetli bir biçimde siyasi ve ideolojik hesaplaşmanın içine girilir. Nutuk esas itibarıyla Atatürk'ün bir hesaplaşmasıdır.

Kimlerle hesaplaşması?

İktidardan tasfiye edilmiş olan iktidar grubunun başından Milli Mücadele'ye katkısının olmadığını, hatta negatif etkisi olduğunu anlatmak üzere yazılmıştır Nutuk. Ana felsefesinden biri budur. Nutuk'la ilgili gözden kaçan bir nokta var. Nutuk CHP'nin kongresinde okunmuş olan siyasi bir metindir. Tarih kitabı olarak piyasa çıkmamıştır. Nutuk parti kongresinin kararıyla onaylanmıştır. Yani bu CHP'nin kendi tarihini nasıl gördüğünün ve değerlendirdiğinin onaylı bir nüshasıdır. Eğer Nutuk'ta yazılan söylenen her şey doğru kabul edilirse 1927'den sonra yaşananları açıklamak imkansızdır. Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Nutuk, okunduktan birkaç sene sonra Atatürk'le barışarak CHP milletvekili oldular. Eğer bu arkadaşlar Atatürk'ün söylediği gibi Cumhuriyet karşıtı hilafetçi, saltanatçı, gerici falansalar nasıl oluyor da bu paşaları yeniden içinize alabiliyorsunuz? Bunun izahı yok. Atatürk'ün ölümünden sonra Ali Fuat Cebesoy meclis başkanı oldu. Kazım Karabekir ömründe Atatürk'le konuşmadı. Fakat İnönü'nün cumhurbaşkanlığında milletvekili oldu ve meclis başkanlığı yaptı. CHP, Nutuk'ta yazılanlara rağmen Karabekir'i kucakladı. Rauf Orbay da İnönü zamanında milletvekili oldu. Halide Edip Adıvar ve kocası da İnönü zamanında önemli mevkilerde bulundular.

Kemalizm tutarlı bir ideloji değil

Atatürk bir dönem birlikte olduğu yol arkadaşlarını niye çevresinden uzaklaştırmıştı?

İktidar mücadelesi bir gerçek. İkinci gerçek Atatürk'ün modernleşme ütopyası ve yürünmesi gereken yolla bu isimlerin modernleşme ütopyasının yolları tamamen farklıydı. Bu paşalar için hakimiyet-i milliye kavramı cumhuriyetten de önde geliyordu. Modernleşmeyi zamana yayma taraftarıydılar. Atatürk için ise yukarıdan aşağıya zoraki bir modernleşmenin dışında gidilebilecek bir yol yoktu. Ana fark budur. Atatürk'ün tek adam yönetim eğilimine karşı diğerlerinin endişe duyması da bir diğer faktör. Atatürk'ün İstiklal Savaşı'na ilk katılan grubu uzaklaştırıp sonradan katılanlarla yakınlık kurması da sorun çıkardı. İlk katılanlar kendilerine haksızlık yapıldığını ve haklarının yendiğini düşündü.

Bugün çok farklı Atatürkçülük algıları var...

Siyasette meşruluk çizgisi olarak sadece Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü bırakırsanız ve bunun dışında herhangi bir tanımlamanın meşru olmadığını baştan deklare ederseniz bu tablo ortaya çıkar. Her türlü siyasi akım buradan hareketle kendisine bir Atatürk ve Atatürkçülük yaratır.

Neden böyle oluyor?

Atatürkçülük içi doldurulmuş, tutarlı olan bir şey değil. Birisi çıkar Atatürk'ün dinle ilgili sözlerini toplar, bunlar birbirinden çok farklıdır. Değişik zamanlarda değişik amaçlarla söylenmiştir. 20'lerde söylenenlerle 30'larda söylenenler birbirini hiç tutmaz. Hangisi doğrudur derseniz ikisi de doğrudur. Belirli politik amaçlarla söylenmiştir. Artık sizin işinize hangisi yarayacaksa siz oradan bir Atatürkçülük yaratırsınız. Meclisi Atatürk besmeleyle cuma günü açtı, niye şimdi açmıyorsunuz diyebilirsiniz.

Atatürk zamana ve zemine göre konuşurdu

Atatürk zamamında Atatürkçülük var mıydı?

Atatürk'ün hayatta olduğu dönemdie 1930'larda Kemalizm diye formülize edilmiş olan altı oktan ibaret bir şey var. Diğer ideolojilerle karşılaştırıldığında işlenmiş değil. Marksizm, her tarafı sıkı bir şekilde işlenmiş. Yorumlanması, farklı noktaya çekilmesi mümkün değildir. Kemalizm için bunu söylemek mümkün değil. Son derece ham, birbirleriyle tutarsız görüşleri buluşturabilen eklektik bir ideoloji.

Peki Atatürk bunların hangisiydi? Darbeciler de Atatürk adına hareket ettiklerini savunuyor?

Atatürk ve Kemalizm denen şey içinde birbiriyle tutarsız birçok öğeyi birbiriyle bağdaştırıyor. Ben bunu bir ideoloji olarak görmüyorum. Atatürk bir siyasetçiydi. Onu zamana ve zemine göre farklı şeyler söyleyebilen bir politikacı olarak görüyorum. Meseleyi politika ve politikacı açısından görürseniz o zaman bütün bunlar bir anlam taşır. Her sözün nerede ve kime karşı söylenmiş olduğunu analiz etmeye başlarsınız. O söz oraya aittir. Atatürk'ün gerçek fikri olmayabilir.

(Zaman - Pazar

DALAN'IN ARAZİSİNDE ETÖ CEPHANELİĞİ
22 Nisan 2009 07:00

Dalan'ın arazisinde bugüne kadarki en büyük ETÖ cephaneliği bulundu..

İbrahim Şahin ve Yarbay Mustafa Dönmez'e ait krokilerle yer altından çıkarılan Ergenekon cephaneliklerinden bir yenisine dün İstanbul Poyrazköy'de ulaşıldı.

Ergenekon soruşturması kapsamında aranan firari Bedrettin Dalan'ın başkanı olduğu İstek Vakfı'nın kullandığı arazide bulunan mühimmatın, ele geçirilen en büyük Ergenekon cephaneliği olduğu bildirildi.

Edinilen bilgilere göre kazılarda, 9'u dolu 10 adet lav silahı, 20 ses bombası, 250 gram C4 patlayıcı, 19 aydınlatma fişeği, 3 gösteri bombası, 10 el bombası, 10 adet el bombası tapası, 800 adet G-3 mermisi ve çok sayıda tabanca mermisi bulundu. Geç saatlere kadar süren aramalara gece ara verilirken, sinyal alınan bölgelerin kazılmasına bugün de devam edilecek.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar ve Terörle Mücadele Şube müdürlüklerine gelen bir telefon ihbarını değerlendiren polis, Dalan'ın kurucusu olduğu İstek Vakfı'nın da kullandığı ve vakfa ait İstek Servis AŞ'nin Beykoz'daki arazisinde kazıya başladı. Bulunan cephanelikteki mühimmatın daha önceki 'kaos cephanelikleri'nde ele geçirilen provokasyon ve korkutma amaçlı silahlarla benzerliği dikkat çekti. Bedrettin Dalan'ın 7 Ocak 2009'da gerçekleştirilen operasyondan yaklaşık 3 ay önce Amerika'ya gittiği tespit edilmişti. Dalan, ABD'den gazetelere yaptığı açıklamada, ocak ayı sonunda yurda döneceğini söylemişti.

FErgenekon cephaneliklerine dün bir yenisi daha eklendi. Bu kez kazıların adresi İstek Servis AŞ'ye ait Beykoz'daki araziydi. İstanbul Organize Suçlar ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne gelen bir ihbar üzerine Poyrazköy'deki vakfın arazisinde arama kazısı yapıldı. Arazi metal dedektörleri ile taranırken bir bölgeden yoğun sinyal alındı. Ekipler ilk kazıda toprağa gömülü cephaneliği buldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla iş makineleriyle gerçekleştirilen kazılarda 9'u dolu 10 lav silahı, 20 ses bombası, 19 aydınlatma fişeği, 250 gram C4 patlayıcı, 3 gösteri bombası, 10 el bombası, 10 el bombası tapası ve 800 adet G3 mermisi ele geçirildi. Mühimmatın, paslanmaması için yağlı torbalar içinde gömüldüğü ifade edildi. Dedektörlerle arama yapılan arazide kazı gerçekleştirilen yerlerin dışında da güçlü sinyaller alındığı ve çalışmalara bugün devam edileceği öğrenildi.

İŞTE ŞOK CEPHANELİĞİN LİSTESİ

10 lav silahı

10 el bombası

250 gram C4 patlayıcı

20 ses bombası

10 sis bombası

19 aydınlatma fişeği

3 gösteri bombası

10 el bombası tapası

800 adet G-3 mermisi

10 dinamit lokumu

aktifhaber

Yıldıray Oğur/Taraf
Ne de olsa üstkimliği “laik”

Geçenlerde bizim gazetenin arka sayfasında Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle bir feature haber çıktı. Çocuklar Hz. Muhammed’e mektuplar yazmışlar. Sevimli, çocukça mektuplar...

Tabii hemen birkaç kınama maili, üç beş homurtu sesi yükseldi. “Taraf, Vakit’leşiyor mu”dan, “pek şık olmamış” diyenlere kadar geniş bir yelpazede geldi tepkiler.

Hâlbuki aynı sayfada ve daha başka sayfalarda çok yakın zamanda pek çok Paskalya (Hz. İsa’nın dirilişi kutlamaları) haberi çıkmış, bir arkadaşımız kilisedeki ayine gidip bir yazı bile yazmıştı. (Niyet “çakmak” değilse Mevlid Kandili’ni izlemek için kaç gazete adam gönderir?)

Üstelik “Hz. Muhammed’e mektuplar”ın çıktığı gün iç sayfalarda da Buda’nın doğumgününe hazırlanan Budist çocuklarla ilgili büyük bir resim ve haber vardı.

Tepki gösterenlere bu haberlerin linklerini gönderip sordum: Peki bu haberler yapılırken niye rahatsız olmadınız? Niye o haberlerin de “Taraf’ı laiklik karşıtı eylemlerin odağı” haline getirdiğini düşünmediniz?

İşte Kutlu Doğum Haftası kutlamalarında çocukların peygambere yazdığı sevimli mektuplar karşısında bile kabaran bu ruh halini anlamadan, ne AKP’nin niye bu kadar oy aldığını ne de Türkiye’de modernleşme tecrübemizin yarattığı fay hatlarında oluşmuş en derin ve en sahici siyasallaşmamızı anlamak kolaydır.

O Kutlu Doğum haberinden duyulan rahatsızlığın bir benzeri yüzünden askerin muhtıra verdiği bir ülkede yaşarken özellikle.

Ne sosyalizm ne liberalizm ne Kemalizm ne de milliyetçilik; bu ülkede “Yaşam Tarzı İdeolojisi” kadar kök salmış, kendine taraftar bulmuş, kitleleri mobilize etmeyi başarmış, siyasi mücadeleyi etkilemiş, insanları birbirine bağlamış başka bir ideoloji olmamıştır.

Bunu anlamadan Türkan Saylan’ın evinin aranması sonrası ortaya çıkan “laik aydın” üst kimliğini de, Etyen Mahçupyan’ın yazdığı gibi laik kimliğin liberallik ve solculuk içindeki böylesine bir “Aşil topuğu”na tekabül ediyor olmasını da anlamak zordur.

Bunu anlamadan anti-militarist Yıldırım Türker ile Genelkurmay’ın “kitlesel karşı koyma refleksi göster” emrini anında yerine getirmiş Türkan Saylan’ı ince ince birbirine bağlayan ağları görmek zordur.

Türkiye’nin en vicdanlı seslerinden biri olduğu söylenen ‘Türker’in vicdanı’, daha birkaç gün önce başörtülü kadınlar için “O çocukların bir kısmı militan olarak kullanılıyor. Biz de böyle casus gibi aramızda onları istemiyoruz” diyebilen biri için “İnsan sevgisine adanmışlığı yoruma gelecek şey olmayacak kadar açık ve malum” demeye el verebiliyorsa “İnsan kimdir” tanımı üzerinde bile anlaşamamış bir toplum olmuşuz demektir.

Bu sözdeki açık “soğuk savaş faşizmini” anlamak için ille de vahşi empati taktiklerine mi başvuralım yani. Vicdanlarımız soyut düşünme kabiliyetini bu kadar mı kaybetti?

Cümlede Türkan Saylan gördüğünüz yerlere Fethullah Gülen ya da Muhsin Yazıcıoğlu, türbanlı kızlar gördüğünüz boşluklara da Alevi kızlar ya da Kürt Kızlar yazmadan bu sözleri söyleyen kişi için “faşist” demek o kadar mı zordur?
Sizce Saylan güzellemelerine Taraf’tan net bir yanıt veren iki sesin adlarının Etyen ve Roni olması sadece bir tesadüf müdür?

Yoksa onların vicdanlarını özgür bırakan, her an “AKP’li, “dinci”, “Fethullahçı” ilan edilme teröründen doğal olarak azade olmaları mıdır? Türk modernleşmesinin din ile kurduğu hastalıklı ilişkiden daha az virüs kapmış olmaları mıdır?

Ergenekon soruşturmasına bir gün “AKP’nin muhalifleriyle hesaplaşması” deyip, ikinci gün topraktan kemikler, bombalar çıkınca “Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaşması” dedirten o karmaşık ruh halleri içinde tutarlılıklarını korumalarını sağlayan o “Laik üst kimliğin” içinde olmamaları mıdır?

Ve Türkan Saylan’ı kendi organize ettiği darbe mitinginde sırf “tankların yürütülüp, işkencehanelerin doldurulduğu” o klasik darbeler için yarım ağız “faydasız” dedi diye (hem de 27 Nisan muhtırasına açıktan destek verdiği günlerde bkz. Ayşe Arman röportajı) “demokrat” yapan ölçüsüzlüğün altında onunla paylaşılan hangi ortak duygudaşlık yatıyor?
ÖSS’de bir İmam Hatipli birinci olunca “Bizim çocuklar hiç çalışmıyor” dediğinde, başörtülü kadınları casus ilan ettiğinde bile Türkan Saylan’ı “Türk hümanizminin büyük kahramanı” yapan onunla paylaşılan o Ortak Yaşam Tarzı İdeolojisi olmasın?

Onun faşistliğini, darbeciliğini, ayrımcılığını, “Bütün fikirlerine katılmıyorum ama” kadar naifleştiren, sevimlileştiren o hoşgörünün altında “o yaşam tarzı ortaklığı” yatmasın.

85 yaşında evinden bir gece yarısı pijamalarıyla alınıp, elinde idrar torbasıyla “Danıştay katilinin azmettiricisi” diye afişe edilen Salih Kunter için vicdanları sızlatmayan da aynı duygudaşlığın kurulamaması olabilir mi?

Yoksa askerî rejim istediğini açıkça söyleyen Tarık Akan’ı hâlâ solcu ve aydın sanatçı diye televizyon televizyon dolaştıran, itibarını sarsmayan da bu mudur?

Gerisini siz keşfedin...

HABERAL'IN HASTANESİ
24 Nisan 2009 14:14Yolsuzluklar, usulsüzlükler, Hepatitli hastaları diğerleriyle karıştırmalar....

Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişleri, Haberal'ın sahibi olduğu Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin yolsuzluk yapılarak devleti zarara uğrattığını tespit etti. Müfettişler Haberal'ın hastanesinde ayrıca hepatit C ya da B virüsü taşıyan hastalarla bu virüsü taşımayan hastalara aynı salonda diyaliz tedavisi verildiği de belirlendi.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı darbe teşebbüsünde bulunanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle tutuklanan Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal şimdi de yolsuzluk yapmakla suçlanıyor.

Sıradan bir öğretim görevlisi iken kısa sürede büyük bir servetin sahibi olan Haberal'la ilgili yolsuzluk iddiası Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan incelemelerde ortaya çıktı. Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişleri Haberal'ın, hastanesi aracılığıyla devleti dolandırdığı yönünde bilgilere ulaştı.

Ankara'daki üniversite ve özel hastanelerin de aralarında bulunduğu 14 sağlık kuruluşunu incelemeye alan Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişleri, bu teftiş sonunda devletin 2 milyon 250 bin TL tutarında zarara uğratıldığı tespit etti. Devleti en çok zarara uğratan kurum da Prof. Dr. Mehmet Haberal'a ait Başkent Üniversitesi Hastanesiydi.

7 BİN 797 YOLSUZLUK

Müfettişlerin yaptığı incelemelerde, Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde Sağlık Uygulama Tebliği'ndeki 234 farklı kuralın, 7 bin 797 kez ihlal edildiği belirlendi. Ayrıca ilaç ve malzeme alım ve kullanımında da devleti zarara uğratacak uygulamalara gidilmişti.

994 BİN 748 LİRA

SGK Raporlarına yansıyan bu usulsüzlüğün para olarak karşılığı ise 1 milyon liraya yakın. Yani Mehmet Haberal'ın Başkent Üniversitesi Hastanesi'nden usulsüz olarak yaklaşık 1 milyon lira kazandığı ortaya çıktı.

NORMAL HASTALARLA HEPATİT-B'LİLER AYNI SALONDA

Haberal'ın hastanesi ile ilgili skandallar bununla da bitmiyor. Hastanede yapılan incelemelerde hasta haklarının açık açık ihlal edildiği de iddia edildi. Diyaliz Merkezleri Yönetmeliğine aykırı olarak hastanede hastaların pratisyen hekimle diyalize sokulduğu tespit edildi. Dahası müfettişlere göre Başkent Üniversitesi hastanesinde Hepatitli olmayan hastalarla, Hepatit'li hastalar aynı salonda diyalize sokulmuştu.

Müfettişler yolsuzluk yapıldığı tespit edilen Haberal'ın hastanesinden devlete verilen zararın tahsil edilmesini, ayrıca SGK ile olan sözleşmesinin de fesh edilmesini istedi.

aktifhaber

'Rüyamda Atatürk'ü Gördüm'
30 Nisan 2009 13:48

İddanamenin deliller bölümünde Saçan ile Güler Kömürcü arasındaki görüşmeye yer veriliyor. Saçan Atatürk'ü rüyasında gördüğünü söyleyerek olayı anlatıyor.

Ergenekon’da tutuklanan İstanbul eski Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın rüyasında Atatürk’ü gördüğü ve bu rüyayı gazeteci Güler Kömürcü’ye anlattığı ortaya çıktı.

ERGENEKON soruşturması kapsamında tutuklanan İstanbul eski Organize Suçlarla Mücadele ŞubeMüdürü Serdar Saçan yine davanın sanıklarından gazeteci Güler Kömürcü’ye rüyasında Atatürk’ü gördüğünü anlatıyor. İddianamenin deliller bölümününün 133. klasöründe yer alan görüşme şöyle:

Adil Serdar Saçan: Ne oluyor kız

Güler Kömürcü: Hiç sohbet ediyoruz. Teşvikiye’den Türkiye’yi

kurtarıyoruz.

A.S.S.: Ya Türkiye’yi eğer siz Teşvikiye’den falan kurtarıyorsanız Halide Edip’ten bir adım ileri gidemiyorsunuzdur.

G.K.: Gidemiyoruz tabi

A.S.S.: Gidemezsiniz ki. Ben bu gece rüyamda Atatürk’ü gördüm.

G.K.: Hayırdır inşallah.

A.S.S.: Atatürk ile beraber Atatürk’ün gençlik dönemi, kalpaklı böyle ya. Diyorum

“Ölmediniz mi siz?” “Yok” diyor, “Ya niye öleceğim” diyor. Ben diyorumki

“Sizin fikirlerinizi çok iyi biliyorumsatır satır” diyorum tamam mı? “Ben

sizi çok seviyorum” diyorum. Biliyorum diyor beni kimin sevip sevmediğini. Ama durum 1919’dan farklı değil diyorum. Vallahi diyorum bak aynen

G.K.: He

A.S.S.: O da diyor ki ben farkındayım diyor. Ankara’da neler olup bittiğinin farkındayım diyor. Sonra dönüyorum bakıyorum bu p..şt’lar tesbihlen mesbihlen dolaşıyorlar. Ulan diyorum ben 7 defa dünyaya gelsem yine bu i...’lerden

olmazmışım

G.K.: Hayırdır inşaallah

A.S.S.: Etkisinde kaldım. Artık yakında vatana hizmete başlayacağım gibi geliyor
aktifhaber

Hurşit Paşa Mason Mu?
02 Mayıs 2009

Atatürk Mason Locaları'nı yasaklamıştı ama ETÖ Yöneticisi olmakla yargılanan Org. Tolon Moson toplantılarına katılmış. Belge kendilerinden çıktı.

Ergenekon sanıklarından emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un masonların toplantılarına katıldığı ortaya çıktı. İsmi Karargah Evleri yapılanmasında geçen Kemal Aydın'da ele geçirilen bir not, ikinci iddianameye girdi. Notta, "Mart-20 Kent Otel'de Atatürkçü masonlar, Hurşit Paşa da vardı." yazıyor.

Aydın, ifadesinde, notta yazan 'Hurşit Paşa' sözü ile Tolon'un kastedildiğini söyledi. Böylece, ulusalcıların toplanma merkezlerinden biri olan Kent Otel'de masonik toplantıların yapıldığı da tespit edildi. TSK'da ordu komutanlıkları yapmış bir ismin Atatürk'ün yasakladığı mason localarına nasıl üye olabildiği merak konusu.

İlk iddianame, Ergenekon'un masonik yapılanmaları kendisine örnek aldığını açıkça ortaya koymuştu. Ergenekon belgelerinde de bu husus var. İddianamede, "Örgütün sivillerle bazı askerî şahısların yönetiminde masonik yapılanma benzeri bir yapılanma olduğu, bizzat örgütü tarif eden ve prensiplerini belirleyen Ergenekon dokümanından anlaşılmaktadır." deniyordu. İkinci iddianamede de bu bilgileri destekleyecek ayrıntılar var. Hurşit Tolon dışında diğer mason Ergenekonculara da yer verildi. Bunlardan biri, emekli Tuğamiral İlker Güven. Evinde yapılan aramada, kendisine ait 15 Haziran 1996 tescil tarihli masonik diploma bulundu. Güven'in 1994 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'na üye olduğu, 1998 yılında da üstad seviyesine yükseldiği tespit edildi. Güven, Güney Locası'nın kurucu üyesi.
aktifhaber

Osman Paksüt Sok Etti
02 Mayıs 2009 14:04

Osman Paksüt; ' Paksüt Başbuğ'la kapatma davasını görüştü', haberini yapan gazeteciyi tehdit sözleri duyanları şok etti.

ERGENEKON sanığı Ferda Paksüt’ün teknik takibe takılan telefon görüşmelerinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün ağzından çıkan sözler şok etti. Ferda Paksüt ile gazeteci E.B.’nin ‘Osman Paksüt dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ile AK Parti’yi kapatma davasını görüştüler’ şeklindeki haberleri tartışırlarken, Osman Paksüt’ün habere çok sinirlendiği ortaya çıktı. Haberi yapan gazateci O. ile ilgili Ferda Paksüt ile gazeteci E.B. arasındaki konuşmaya dahil olan Osman Paksüt’ün gazeteci O. ile ilgili ‘Normal başkası yapsa ben vururum be’ sözleri de kayıtlara geçti.

Kaynak: Star

Loca'dan Türk Masonlara Uyarı
02 Mayıs 2009 08:41

İtalya'daki Gladio operasyonundan ders alan LOCA, Türk Masonlara önemli uyarılarda bulunmuş. İşte Türk Masonlara tavsiye edilen tedbirler..

2. iddianamenin ek klasörleri arasında çarpıcı bir belge ortaya çıktı. Sanık Şener Eruygur'dan ele geçirilen ve 36. klasörde yer alan belge 'Convent'te (Otel) alınan kararlar' başlığını taşıyor. Avusturya'daki mason toplantısında alınan ve kamuoyuna içeriği deklare edilmeyen belgenin girişinde, "İtalya'daki P2 skandalından sonra 31. ve 33. maddelerde işaret edildiği gibi Yunanistan'daki kardeşlerin açıklamaları krize neden oldu. Buna benzer olayların Türkiye'de de meydana gelebilmesi mümkündür. Kardeşlerimize gerekli tedbirleri derhal almalarını tavsiye ederiz." deniliyor.

Türkiye'deki masonların daha güçlü ve tedbirli olabilmesi için neler yapılması gerektiği konusunda tartışan localar, gerektiğinde masonik yapıların ve Yahudi aleyhtarlarının tespit edilerek imha edilmesini bile kararlaştırmış.

HALKÇI PARTİ'DE BİRADERLERİ ARTIRALIM

Masonların verdiği kararların anlatıldığı belgede ilginç ifadeler yer aldı. Türkiye'de özellikle 'hassas noktalardaki' ve basın sektöründe söz sahibi biraderlerin uyarılması gerektiğine dikkat çekilerek, hayati tedbirlerin alınması öngörülüyor. Tüm tedbirlerin alınarak deşifre olmalarının önlenmesi için gereken her şeyin yapılması talimatı veriliyor. Alınan kararlar sıralanırken şu başlıklar öne çıkıyor: Dinci teşekküllerin önlenmesi konusunda daha dikkatli ve hassas davranılması için basındaki biraderlerin uyarılması. Halkçı partilerin kadrolarındaki biraderlerin miktarının çoğaltılması ve bunların etkilerinin takviyesi. Türk devletlerinin Türkiye Cumhuriyeti ile birleşmesini önlemek üzere kamuoyunun böyle bir birliğin zararlı olacağı yolunda yönlendirilmesi. Dini gruplar arasındaki ihtilaf ve bölünmelerin körüklenerek, Masonluk aleyhindeki etkilerinin zayıflatılması. İsmi geçen mason biraderlerin dayanışmalarının güçlendirilmesi."

aktifhaber

Serdar Turgut/Akşam
Galiba 'Beyaz Türkler'i hiç anlatamamışım

Veri kabul edilen cumhuriyet sisteminin sonunun gelmiş olduğu konulu yazı üzerinde aylardır çalışıyorum. Nihayet yazı oluşmaya başladı. Bunu pazartesi günü yayınlayacağım inşallah.
Kritik bir konu. Başlıklara bakılarak hemen sonuçlara atlanılmaması gerekecek derinlikte. Ben o yazıya girişmeden önce 'Beyaz Türkler' hakkında biraz daha durmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü cumhuriyet ve onun geleceği ile direkt bağlantılı bir konu o.
Üzülerek görmekteyim ki; yıllardır bıkmadan, usanmadan anlatmama rağmen 'Beyaz Türk' kavramının ne olduğunu galiba yeterince açıklayamamışım, öyle görünüyor. Kısa süre önce 'TSK CEMAAT İLE DİYALOG YOLLARINI AÇMALIDIR' başlıklı yazıma Oray Eğin 10 itirazını söylediği bir cevap yazısı yazdı. Maddeleri tek tek okurken 'Beyaz Türkler ile TSK'nın kaygıları ilk kez ortak' diye başlayan maddeye gelince biraz durakladım. Başta bu tespit, tarihi gerçekler karşısında yanlıştı. Çünkü maalesef bu 'Beyaz Türkler', TSK'nın tüm darbelerini ağırlıklı olarak desteklemiş ve alkış tutmuştu. Neyse bu detay bir tarihi bir anekdot ama benim açımdan daha da önemlisi, Oray'ın 'Beyaz Türkler' kavramını yanlış kavramış olduğu ihtimalinin de yazısında görülmesiydi.
O bölümde Oray benim onların kaygılarını anlayamadığımı ima ettikten sonra o maddeyi şöyle bitirmiş: 'Serdar Turgut Türkiye'deki Beyaz Türklerin yıllardır sözcüsü, kanaat önderidir.'

ORAY'IN NEDENSE EKSİK BIRAKTIĞI CÜMLE
Bence o madde eksik kalmış, birkaç cümle söylenmeden bırakılmış gibi geldi bana. Oray'ın beni bu kanaat önderliği ve sözcülük konumundan emekli etmeye kararlı olduğu anlaşılıyor. Eğer bu gerçekleşirse yerime kimin geleceği konusunda da mutlaka kafasında bir aday vardır diye düşünüyorum ben. Oray kardeşimin teveccühü. Benim hiçbir grubun kanaat önderi olmak gibi bir iddiam olmadı. Ben sadece yıllardır üzerlerine yazmış olduğum 'Beyaz Türkler' kategorisinden hissettim kendimi ve bununla da övünürüm. Oray'ın tanımladığı konuma benim yerime illa da başka bir insan gelecekse, onun meseleyi daha iyi anlayabilmesi için 'Beyaz Türk ne demektir?' meselesini hala daha açmama ihtiyaç var. Bu anlaşılıyor. Ben 'Beyaz Türkleri' yıllardır hep aynı cümleyle tanımladım. Meslekli, kültürlü, bilgili, birikimli ve kendi kimliğini meslek yaşamı ile belirleyen insanlardır bunlar benim için. Gayet tabii ki popüler kullanımında 'Beyaz Türk'ün ağırlıkla sadece yaşam biçimiyle tanımlanmakta olduğu bir başka tanım da var. Böyle tanımlanan 'Beyaz Türkler' sadece beş duyuları tarafından oluşturulan insanlar olarak görülüyor. Görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma 'Beyaz Türkleri' bunlar. Sadece bu beş duyuları yaşam biçimlerini oluşturuyor. Şarap içiyorlar, aynı restoranlara gidiyorlar, modayı takip ediyorlar. Kadınıyla, erkeğiyle çapkınlar. Ve bu yaşam biçimlerini kaybedecekler diye sürekli kaygılılar gerçekten de... Bu yaşam biçimini kaybetmemek için her türlü otoriter, totaliter düzene de destek verebiliyorlar. Darbe şakşakçılıkları ağırlıklı olarak da bundandır.
Bunlar var gayet tabii ki ama bunlar 'Televoleci Beyaz Türkler.' Ama bir de hayata bakarken sadece beş duyusuyla yetinmeyen, düşünmeyi kendi hayatının merkezine koyan 'Beyaz Türkler' de var. Benim için önemli olanlar bunlar. Bu daima böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak. Eğer Oray var olduğunu söylediği konumumdan beni emekli etmeyi başardığında yerime getireceği 'Yeni Beyaz Türk kanaat önderi adayı' varsa, ona bunları da öğretsin acilen. Çünkü tanım baştan yanlış yapılırsa, sadece beş duyunun yönlendirdiği ve yaşam biçimini kaybetme kaygısı ile yaşayan 'Beyaz Türk' sözcülüğüne ve kanat önderliğine ağırlık verilirse, yeni sözcünün sadece 'style' yazıları yazmakla yetinmesi gerekecek. Benim yıllardır tanımlamaya çalıştığım ve kendimi de onlara ait hissettiğim 'Beyaz Türkler' bunlar değil. Ben 'Beyaz Türkler' olarak, veri kabul edilen her şeyi,-bunlara yaşam biçimleri de dahil-sorgulayan, düşünen, bilgili, birikimli, meslekli insanları düşünüyorum.
Bunların TSK ile aynı kaygıları taşıdıklarına ise pek emin değilim. Hatta bu dönemde kendilerine askere yönelik bir mesafe de koyuyor olabilirler. Onlar için yazı yazmaktan beni vazgeçirtmeye de kimsenin gücü etmez. Pazartesi günkü cumhuriyeti sorgulayan yazımı da onlar için yazacağım. Ben yazarlığım devam ettikçe onlar için yazmayı sürdüreceğim. 'Televoleci Beyaz Türkler'in kanaat önderi kim olursa olsun, umurumda değil. Hiçbir zaman umrumda olmadı, bundan sonra da olmayacak...

akşam

KARADAYI YARDIMINA KOŞMUŞ
03 Mayıs 2009 08:54

Eruygur'dan çıkan 'gizli' belgede Alemdaroğlu'nun tarihi itirafı...

Alemdaroğlu'ndan ilginç itiraf: Paşalar olmasaydı ne yapardım!

1998 yılında başörtüsüne yasak getirildiği zaman İl Emniyet Koordinasyon Kurulu'nda sorgulandığına dikkat çeken Alemdaroğlu, "O gün taviz verilseydi türban ve üniversite konusunda cephe kaybedilirdi." diyor. Yine aynı endişeleri yaşadığını iddia eden Alemdaroğlu şöyle devam ediyor: "Dönemin Genelkurmay başkanı 3 kez telefonla aradı ve destek verdi.

Vali toplumu germeyelim, taviz verin, hoşgörülü olun imasında bulundu ama direnildi. Bu tip durumların tekrarlanabileceğinden endişe ediyorum. O dönemde TSK arkamda olmasaydı ben ne yapardım? Olaylar haftasında resmî kıyafetle 3 korgeneral beni ziyaret etti. Askerler her vesile ile üniversiteleri desteklediklerini göstermeliler." Kemal Alemdaroğlu kaygılarını dile getirirken üniversitesindeki başörtülü sayısını da veriyor. Buna göre, 2003 yılında İstanbul Üniversitesi'ne 11 bin başvuru olmuş. 170 tane de türbanlı başvurmuş. Kayıt sırasında peruk takanlar var.

TSK,öğretmenleri eğitsin!

Rektörler, şikâyetlerini o kadar geniş tutmuşlar ki, değinmedikleri konu ve kurum kalmamış. İşte bazıları: "Mütareke basını kayıtsız kalıyor. Bugün Türkiye'de 600 bin öğretmen var, onlardan ne kadar eminiz? Belki okul müdürlerine TSK tarafından psikolojik eğitim verilebilir. Adliyede irtica kol geziyor. Dinciler 2 büyükşehir belediyesini elde ettiler ve çok büyük gelirler elde ediyorlar. Valiler cuma namazına gidiyor."

Darbeciler gibi rektörlerin halka hiç güvenmediği görülüyor. Kayıtlara giren cümlelerden bazıları şöyle: "Bugüne kadar her şeyi devletten bekleyen halk kendi başına birey olamıyor...


En son Ekim tarafından Pzr May 10, 2009 9:12 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr May 10, 2009 6:03 pm    Mesaj konusu: T. ÖZKAN: O NAMUSSUZ YALANCI Alıntıyla Cevap Gönder

Araştırmacı - Yazar Yılmaz DİKBAŞ:
‘Türkan Saylan Hıristiyan Misyoneri, ABD Mandacısı ve Casusudur!’


Yılmaz Bey, biliyorsunuz, son Ergenekon Operasyonlarında, ÇYDD şubelerine de baskın düzenlendi. Müslüman Türk halkı açısından Türkan Saylan kimdir, ÇYDD nasıl bir kurumdur? Bize anlatabilirmisiniz?..

Şimdi, benim yazdığım iki kitap var, özellikle bu konuyla ilgili, içinde bu konunun da bulunduğu daha doğrusu Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi ve diğeri de “Gaflet, Dalalet, Hıyanet”. Bu iki kitabım da Asya Şafak yayınlarından çıktı. Bunlardan birincisin de ÇYDD’nin AB’den hibe aldığını yazdım. Türkan Saylan’ın başında bulunduğu ÇYDD, AB’den 200 bin Euro, o günkü o tarih itibariyle, iki buçuk yıl önceki tarih itibariyle toplam 200 bin Euro hibe almıştı. Hibe karşılıksız para demektir. Bunu savunabilmek için kendilerini, dediler ki çevrelerine; bu hibenin içerisinde TC devletinin parasıda vardır.Bu büyük bir yalandı, ben bu yalanı kendilerinin yüzlerine vurdum. Sözünü ettiğim ilk kitabım da, benim Türkan Saylan’a yazdığım mektup da vardır. İlk mektubuma cevap verdi ikincisine veremedi. Ben aldığınız bu hibeleri nereye, nasıl harcadınız, kimlere verdiniz? Diye yazdığımda cevap vermedi. Oysa ondan önce yazdığım mektuba cevap yazdığında sorularınız varsa sorun ben cevaplarım demişti. Hibelerin nereye gittiğini o günkü tarih itibariyle Türkan Saylan cevaplayamadı. Yine bu iki kitabım da, “Gaflet Dalalet Hıyanet” de göreceksiniz ÇYDD, başında Türkan Saylan’ın bulunduğu ÇYDD’nin Türkiye’de Hıristiyan, Protestan misyonerliğini yaptığını yazdım. Üç dernek var Türkiye’de; ÇYDD, üç kuruluş demem lazım, ÇYDD, Çağdaş

Eğitim Vakfı ve Sağlık ve Eğitim vakfı. İkisi vakıf birisi dernek olmakla üç kurum var. Bunların üçü el ele, kol kola, yan yana Türkiye’de Hıristiyan, Protestan misyonerliği yapmışlardır. ABD’de ki Protestan kiliselerinin yönetimin de, denetimin de çalışmışlardır. Hedefleri şudur, şu olmuştur; Türk çocuklarını, özellikle yoksul aile çocuklarını ve işsiz gençleri seçmişler ve bunları Hıristiyanlaştırmaya çalışmışlardır. Şimdi, Hıristiyan misyonerliği yaptığını söyleyince buna sadece dini bir propaganda olarak bakmayalım. Böyle bakarsak işin kapsamını tam anlayamamış oluruz. Çünkü Hıristiyan misyonerliği yaparken, yaptıklarını söylediğimiz de bazı kesim Türkiye’de kendilerine Batıcı, AB’ci gören, öyle olan insanlar diyorlar ki; “ne var? Demokrasi var, özgürlük var, birileri de Hıristiyan dininin propagandasını yapar?” Öyle değil, bu ÇYDD para vererek yoksul aile çocuklarını, fakir işsiz gençlerimizi önce dininden ve dilinden soğutmak, arkasındanda ulusal değerlerinden soğutarak Türk çocuklarının ulusal kimliklerini eritmek istemişlerdir, kimliksiz yapmak istemişlerdir. Şimdi bu çok vahimdir, asıl ağır olan, asıl tehlike olan budur. Eğer siz bir ülkenin gençlerini önce dinlerinden, inançlarından soğutur sonra dillerinden soğutur sonra tarihlerinden, kültürlerinden soğutursanız; o çocuklar ulusal kimliklerini kaybederler. Peki, ulusal kimliklerini kaybedince onun yerine başka bir şey koymanız lazım, işte onun yerine Türkan Saylan’ın da başında bulunduğu derneğin ve diğer o saydığım iki kurumunda yaptığı, Hıristiyan Avrupa kimliğini koymak istemişlerdir. Ben kitaplarım da belgeleriyle yazdım AB’nin en önemli propaganda araçlarından biri şu olmuştur, söylemleri; “Artık Avrupa’da, AB ülkelerinde İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan yoktur Avrupalı vardır.” Bu ülkelerin insanlarına bunu da yatmışlardır. İngiliz’e sen artık kendine İngiliz deme, Avrupalıyım de, Fransız’a artık sen Fransız’ım deme Avrupalıyım de, diyerek büyük paralarla büyük propaganda yapmışlardır. Ve bunlar büyük Avrupa birliğinin mimarları buna European Identity dediler. Yani Avrupa kimliği, ulusların kimliklerini eritmek yerine tek bir kimlik kurmak, Avrupa kimliği. Fakat ne oldu biliyormusunuz? Yıllar süren propagandalardan (ayrıntılara giremiyorum, kitabım da var) büyük paralar harcadıktan sonra şu oldu; bir an ket yaptılar, bir kamuoyu yoklaması yaptılar AB ülkelerinde. Gittiler İngilizlere sordular;_ kendinizi nasıl tanıyorsunuz? Önce İngiliz’im mi diyorsunuz, önce Avrupalıyım mı diyorsunuz? Önce Avrupalı

sonra İngiliz’im mi diyorsunuz? Cevap verin.


Aynı şekilde Fransız’a, Alman’a, İtalyan’a gittiler, işte sonuçlar ortaya çıktı, belgelidir yazdım. Şimdi şunu bekliyorlardı; büyük propaganda paraları harcadıktan sonra bütün bu milletlerin; Evet biz artık kendimizi Avrupalı, kimliğimiz Avrupalı, demelerini bekliyorlardı. Onları hayal kırıklığına uğratan bir sonuç çıktı. İngilizlerin verdiği cevapların yüzde doksanı şöyle çıktı; _ Ben İngiliz’im, Fransız, ben Fransız’ım, Alman, ben Almanım, İtalyan, ben İtalyan’ım… Şunu gördük; Avrupa’da ulusal kimliğinden hiç kimse vazgeçmiş değil. Vazgeçiremediler. Avrupalıyım ama ben önce Fransız’ım, benim milletim Fransız, benim milletim İtalyan, benim milletim İngiliz dediler ve ulusalcılığın değil yok olmak en ufak bir sarsıntıya uğramadığını gördüler ve ulusal devletleri yıkmanın da çok zor olacağı böyle ortaya çıktı. Fakat bu propaganda Türkiye’de AB mandacıları tarafından sürekli yürütüldü. İşte bu propagandayı yürütenlerden biriside ÇYDD’nin başkanı Türkan Saylan’dır. Türkan Saylan’ın Atatürkçü olduğu tam bir uydurmadır, tam bir safsatadır. Atatürk’ü maddi olarak kullanmıştır. Elbette ki öyle yapacaktır, Anadolu halkına, Türk halkına şirin gözükebilmek için, çağdaş gözükebilmek için bakın derneğinin adına da çağdaş demiş,


Evet

Öyle kamufle edecektir tabi, kendisini kamufle etmeden resmen ortaya çıksa deseki; hey Türk halkı ben şimdi Hıristiyan misyonerliği yapacağım, sizin kimliğinizi değiştireceğim, dese üç dakika ayakta kalabilir mi? Hayır.


Ben Atatürkçüyüm dedi, ben Kemalist’im dedi, ben devrimciyim dedi, ben çağdaşım dedi, ben Avrupalıyım, Batılıyız bizim hepimiz Atatürk’ün yolundayız gibi yalanlarla uyuttu. Kendisi bir sahte Atatürkçüdür, Atatürkçülüğü maddi olarak kullanmış birisidir. Şimdi bakın, en son daha iki gün, bu gün pazartesi değilmi?


Bu gün pazartesi, 20 nisan pazartesi, 19 Nisan Pazar, Hürriyet gazetesin de bir mülakatta konuşuyor bakın, Ayşe Arman vardır hürriyet gazetesin de, Ayşe Arman ile röportaj yapıyor, ben çok fazla bir şey söylemeden hemen o konuşmadan bir bölüm okuyorum.


Ayşe Arman soruyor, şimdi Türkan Saylan Türk çocuklarına eğitim için paralar verdim diyorya, herkesi de öyle kandırıyor ya, Ayşe Arman soruyor; Burs verdiğiniz çocuklar arasında başörtülü çocuklar var mı? Hayır! diyor cevap hayır.


Şimdi bakın, halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede başörtülü çocuklara burs vermediğini söylüyor, “hayır” diyor. Görüyormusunuz? Saklayamıyor da artık.


Ve diyor ki devam ediyor, böyle bir ülkemiz var o çocukların bir kısmı militan olarak kullanılıyor, bizimse böyle casus gibi olanları aramız da istemiyoruz, diyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede halkının, başı örtülü çocuklara burs vermeyişine de bunlar militandır, bunlar casustur diyor.


Oysa kendileri casusluk yapıyor.

Evet tabi. Hani Allah söyletti derlerya kendisinin casus olduğunu kendi diliyle ele veriyor.


Kendisi bir Hıristiyan militandır, Hıristiyan misyoner militandır ve kendisi tam bir ABD mandacısıdır ve ABD casusudur. Yaptığı iş budur. Başörtülü çocuklarımızın ne casuslukla ne militanlıkla ilgisi vardır. Herkese ben şöyle bir soru sorayım; bu Türkan Saylan denilen kişi güya eğitimci, burs veriyor ve çocuklarımızı eğitiyor. Ama başörtülülere vermiyor çünkü onları çağdaş görmüyor, casus görüyor, militan görüyor. Peki, aklı başında olanlar Türkan Saylan’a şunu sormaları gerekir; efendim siz eğitmenseniz asıl bu çocuklara burs verin onları kurtarın, öyle değilmi?


Evet, madem böyle bir militan var, değilmi?

Mademki bunlar, sapmışlar militan olmuşlar, bunlar sapmışlar casus olmuşlar başka bir tarafın, siz bu Türk çocuklarını kurtarın. Başlarınada başörtü koyarak dinci olmuşlar, onların kendi deyimine göre çağ dışı kalmışlar, o zaman siz önce bu çağ dışı kalmış militanlığa ve casusluğa meyilli çocuklarımızı kurtarın, bunları kurtarmanız gerekmezmiydi? diye sormaları gerekmezmi?


Şimdi bakın bir şeye daha dikkatinizi çekeyim yine Ayşe Arman’ın sorusundan hareketle konuşuyorum kendim bir şey katmadan.


Burs verdiğiniz çocuklar arasın da başörtülü çocuklar var mı?.. Dikkatinizi çekiyorum, türban yok.


Türban uzun süre bir siyasi görüşün simgesi olarak kullanıldığı iddia edilmedi mi?


Ama Allah aşkına herkes elini vicdanına koysun, başörtüsü ne zamandan beri bir düşmanlığın simgesi oldu bu topraklarda?


Başörtüsü ne zamandan beri bizim annelerimizin, bacılarımızın, eşlerimizin başındaki başörtü ne zamandan beri casusların militanların örtüsü oldu? Allah aşkına! Bundan daha alçaklık, bundan daha büyük ahlâksızlık düşünebiliyor musunuz? Bakın daha ileriye giderek bir şey söylüyorum; Türkan Saylan’ın yaptığına ayrımcılık ve bölücülük derler. Değil mi? Bu ülkenin başörtülü çocuklarına militan, casus, onlara burs vermem diyorsanız ayrımcılık yapıyor, bölücülük yapıyorsunuz demektir.


Evet.

Türkan Saylan ayrımcı ve bölücüdür. Kendisine verilen görevde bu halkı ayırmak, ayrıştırmak ve bölmektir. Şimdi şunu dikkatlerden kaçırmayalım; ÇYDD’nin bir çok şubesi ve bu şubelerde gönüllü olarak çalışan çok iyi niyetli insanlarımız var. Bunlar tepedeki olanlardan habersizler. Bunlar, Türkan Saylan’ın ve yönetim kurulunda ki kişilerin asıl niyetlerini plan ve projelerini bilmiyorlar. Bakın bizim insanlarımız, Anadolu insanı yufka yüreklidir. Öyle değilmidir?


Evet

En zor durumlar da bile birisine yardım etmek söz konusu olduğun da koşarlar.


Mazlumdan yana tavır alır.

Tabi. Şimdi bu kadında çıkıyor diyor ki; bakın doğu Anadolu’da, güney doğu Anadolu’da bir sürü fakir çocuklar var, yoksul aile çocukları var, bunlar okuyamıyor gelin bunlara yardım edelim, ne olur bakın hayırlı iş yapıcaz, biz Atatürkçüyüz, deyince tabandaki o insanlar iyi niyetli yufka yürekli insanlarımız bunun ötesini sormazlar. Doğaldır, bilemezler dünyanın her tarafında bu böyledir. Onun için büyük kitleleri aldatmak kolaydır. Bu çok güzel işler yaptığını aşağıya anlatınca, aşağıdaki insanlarTürkan Saylan’ı sorgulamıyorlar. Bugün biz bunları söylemeye kalksak inanmakda zorluk çekeceklerdir, olurmu? Diyeceklerdir. Bak kaç kişiye burslar verildi, bilmem neler verildi… Ama bu gerçekleri onlara anlatmak, göstermek gerekli.


Kesinlikle...

Ve Türkan Saylan bu toprakların iyi niyetli, yufka yürekli, yardım sever, merhametli insanlarını sömürmüştür.


Kullanmıştır, hala kullanmaya devam ediyor, ayrımcılık yapıyor. Türkan Saylan’da gerçekten şefkat yoktur, merhamet yoktur. Şefkat ve merhamet olsaydı onda Anadoluda başörtülü çocukları militan ve casus olarak damgalamazdı.


Ondan bunun hesabını mutlaka sormalıdırlar.


Sorgulamalıdırlar, demelidirler ki gel bakalım bunları anlat bakalım ne demektir? Diye.


Söylediğiniz özellikle doğudan fakir Kürt müslüman çocuklarını alıyor

ya, özellikle bu fakirleri Hırıstiyanlığa yönlendirdiği...

Tabi böyle yapmıştır. Bakın, bakın ben kitaplarımda bunları yazdım, biraz önce adlarını saydığım kurumlar, AB mandacıları ve Hıristiyan Protestan misyonerleri beni önce iki türlü, iki ayrı konuda mahkemeye verdiler.


Önce bunlara Truva atı dediğim için mahkemeye verdiler bunlar beni, dediler ki bize vatan haini diyor. Davayı ben kazandım. Kaybettiler, temyize gittiler, temyizde tasdik etti. Öyleyse Türkan Saylan başta olmak üzere diğer AB’den hibe almış olaların Truva atları oldukları mahkemece tescillenmiştir.


Bunun hiç tartışmaya açık yanı yoktur. Sonra tuttular bu Avrupa Hıristiyan misyonerleri gene beni mahkemeye verdiler, tazminat istediler. Hıristiyan misyonerleri değilmiş, ben onlara iftira atıyormuşum. Gene mahkemeyi ben kazandım, gene temyize gittiler, gene ben kazandım. Bakın çok açık net altını çizerek söylüyorum; Türkan Saylan ve ÇYDD başkanlarının ve onların yönetim kurulu üyelerinin Hıristiyan misyonerleri olduğu mahkemece tescil edilmiştir.


Daha ne diyeyim? Şimdi bunları savunanların gözlerine bu gerçekleri soktuğunuz halde tabi onlar da aynı çevrenin borazanı olduğu için, savunmaya devam ediyorlar. Şimdi toz duman bir birine karışık olduğu için aşağıda ki dürüst, samimi, merhametli, şefkatli insanları galeyana getirdikleri için henüz gerçekleri anlatıp, onlara gerçekleri, doğruları söyleyecek bir ortamda yok ortada gördüğünüz gibi…


Baran Dergisi Sayı: 119




Yüzyılın Atatürk İstismarcılığı
10 Mayıs 2009 13:25

CHP'li Mezitli Belediyesi, yıllarca baz istasyonunu Atatürk posterleriyle kamufle etmeyi başardı. Ancak şiddetli fırtına gerçeği ortaya çıkardı. İşte ilginç olay...

Vakit gazetesinde yer alan haber...

Baz'a Atatürk'ü kalkan yapmışlar: Mersin'in merkez ilçelerinden Mezitli'de bulunan sanat evinin çatısına kurulan baz istasyonunun, Atatürk posterleri ile kamufule edildiği belirlendi. Fırtınada poster düşünce, Atatürk posterleri ile baz istasyonunun gizlendiği ortaya çıktı. Binanın sahibi ise CHP'li Mezitli Belediyesi.

Mersin'de Atatatürk'ün rantçılar tarafından nasıl malzeme yapıldığı ilginç bir olayla kanıtlandı.Mersin merkez ilçelerinden Mezitli'de belediyeye ait sanat evinin çatısında bulunan baz istasyonun Atatürk posterleri ile kamufule edildiği belirlendi. Dört tarafı Atatürk posterleriyle kapatılan bir GSM operatörüne ait baz istasyonunun maskesini, çıkan şiddetli fırtına düşürdü. Fırtına Atatürk posterinin bir cephesini düşürünce, Atatürk posteri ile baz istasyonunun gizlendiği gün yüzüne çıktı. Sanat evi binasının CHP'li Mezitli Belediyesi'nin olduğu belirlendi.

SENELERDİR BİZİ KANDIRMIŞLAR

Mezitli semt sakinleri Atatürk posterleri arasında bulunan baz istasyonunu görünce şok oldu. Yaşanan olaya büyük tepki gösteren vatandaşlar; “Biz onu sadece Atatürk resmi zannediyorduk. Baz istasyonu olduğunu bilseydik tepkimizi gösterirdik, meğer senelerdir orda bir baz istasyonu varmış. Fırtına olup da posterlerden birinin düşmesinden sonra baz istasyonunu gördük. Yerleşim yerinin ortasında böyle bir baz istasyonunu istemiyoruz” dediler. Mezitliler şaşkınlıklarını şu cümlelerle dile getirdiler: “Buna kim, nasıl izin vermiş bilmiyoruz. Meğer bizim çocuklarımız orda senelerdir baz istasyonunun altında kurs alıyorlarmış. Bazı aileler çocuklarını kurstan aldı.. Meğer Atatürk posterleri neyi örtüyormuş” ifadelerini kullandılar.

Başkan da yeni öğrenmiş!

Mezitli'nin CHP'li Belediye Başkanı Uğur Yıldırım ise konu ile ilgili Vakit'e şunları söyledi: Baz istasyonu benden önceki arkadaşım tarafımdan bir GSM operatörü ile yapılan protokol sonucu oraya konulmuş. Atatürk posterlerinin altında baz istasyonu olduğunu şahsen ben bilmiyordum. Fırtına sonrası ortaya çıkan manzaradan çok rahatsız oldum. Hemen arkadaşlara talimat verip kaldırılmasını istedim. Baz istasyonun kim, nasıl koymuş, nasıl bir protokol yapılmış onu araştırıyoruz” dedi.


T. ÖZKAN: O NAMUSSUZ YALANCI

10 Mayıs 2009 09:26
Tuncay Özkan'dan Eruygur'a yaylım ateş: "O namussuz, yalancı"

Tuncay Özkan'dan Eruygur'a yaylım ateş: O namussuz, yalancı

Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Tuncay Özkan'ın 21-22 Haziran 2008 tarihlerinde yapılan ADD Olağan Genel Kurulu'nda, Şener Eruygur'u devirip ADD'nin yönetimine hakim olmak için çabaladığı ortaya çıktı.

İkinci iddianameye ait ek klasörlerde yer alan telefon konuşmalarından, Özkan'ın ADD yönetimine kendi adamlarını sokmak için yoğun faaliyet yürüttüğü anlaşılıyor. ADD Denizli Şube Başkanı Gülizar Biçer'in başkanlığında liste hazırlayan Tuncay Özkan, bu listeye Tuncay Mollaveisoğlu, Fikri Taşçı, Şahin Filiz, Adnan Bulut gibi isimleri dahil etmiş. Özkan'ın ADD Bilim Danışma Kurulu için Süheyl Batum üzerinde karar kıldığı görülüyor.

Özkan'ın ADD yönetimine kendi ekibini sokmak istemesinin arkasında ise derneğin o dönemki başkanı Şener Eruygur'a duyduğu öfke var. Olağan genel kurulun yapıldığı 21 Haziran'da Özkan'ın yaptığı telefon konuşmaları da bu nefretin göstergesi.

Aynı davanın sanıklarından emekli asker Tanju Güvendiren, Tuncay Özkan'la Şener Eruygur arasında aracılık yapıyor. Güvendiren, Özkan'a, 'Eruygur'un kendisinden destek beklediğini' aktarıyor. Bunun üzerine Özkan şunları söylüyor: "Ben destek vermem. O namussuz, yalancı. Ben yalancıları desteklemem. Bu Harbiye'yi kökünden kaldırmadıkça bu ülke düzelmez zaten." 19 Haziran 2008'de Şahin Filiz'le yaptığı telefon görüşmesinde de Tuncay Özkan, ADD Genel Başkanı Şener Eruygur'u yalancılık ve kumpasçılıkla suçluyor: "Benim için hocam dünyada en önemli şey yalansız olmak. ADD genel başkanı yalan söyleyemez. ADD genel başkanı kumpas yapamaz. ADD genel başkanı sözünü söylerse sözünü tutar."

Kaynak: Zaman

Türkan Saylan Uyutuluyor
15 Mayıs 2009 08:11

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın oğlu Çınar Saylan: "Doktorlar yapabilecek fazla şey yok" dedi.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın oğlu Çınar Saylan, “Annemi şu an uyutuyorlar, doktorlar yapabilecekleri çok fazla şey olmadığıını söylüyor” dedi.

İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü’nde tedavi gören Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın doktorları kan değerlerinin çok düşük olduğunu ve bu nedenle kemoterapi tedavisinin kesildiğini söyledi. Oğlu Çınar Saylan ise “Doktorlar yapılabilecek pek bir şey yok” dedi. Türkan Saylan’ın genel sağlık durumuyla ilgili bilgi veren oğlu Çınar Saylan annesinin durumunun hafta başından beri çok kötü olduğunu söyledi. VATAN’a konuşan oğlu Çınar Saylan annesinin durumunun hafta başından bu yana çok kötü olduğunu belirterek, doktorların da artık yapabileceği çok şey olmadığını söyledi. Çınar Saylan, Türkan Saylan’ın sağlık durumu hakkında şunları söyledi: “Annemin durumu şu an çok kötü. Tedavisine artık devam edilmiyor. En son hafta başında durumuna bakıldı ve açıkçası yapılabilecek çok fazla şey yok. Şu an sadece uyutuyorlar. Bilinci çok fazla yerinde değil. Doktorları da artık çok fazla şey yapamayacaklarını söylediler.”

Ziyaretçi kabul etmiyor

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Pınar Saip, Türkan Saylan’ın kemoterapi tedavisinin kesildiğini söyledi. Genel sağlık durumunun orta derecede olduğunu ve destek tedavisinin devam ettiğini belirtti. Saip, şu ifadelere yer verdi, “Türkan Hanım’ın şu anda vücudunun eksik olan sıvısını destekliyoruz. Kanda eksik olan potasyumunu, magnezyumu, elektrolitlerini dengelemeye çalışıyoruz. Genel durumu için orta düzeyde diyebiliriz. Destek tedavisine devam ediyoruz. Ancak artık ziyaretçi kabul etmiyoruz.” Türkan Saylan 17 yıldır göğüs kanseriyle mücadele ediyor.
aktifhaber


Serdar Turgut/Akşam

Türkan Saylan'a herkesten daha çok üzüldüğümü göstermek için ben de intihar edeceğim

Baştan söyleyeyim. Ben dün neredeyse bütün gün çeşitli kanallara bağlanıp ne kadar üzüldüklerini anlatan gazeteciler kadar Türkan Saylan'ın ölümüne üzülmedim. Şahsen tanımadığım, yakın sıcak ilişkim olmamış insanların ölüm haberine fazla üzülemem. Hiç üzülmem demiyorum ama ancak makul bir noktaya kadar.

Dün sabah saat 07.00'de televizyonu açtım. Amacım dünyada olup bitenler hakkında günün ilk haberlerini almaktı. Ama bu maalesef olamadı. Televizyon kanalları açısından dün dünyada sadece tek bir haber vardı. Türkan Saylan'ın ölümü ve bunun hakkında görüşleri sorulan yazarlar ekrandaydı. Birkaç bağlanılma talebini reddettim, çünkü diyeceğim bir şey yoktu. Kendimi zorlayarak üzgün görünmek istemiyorum. Aslında çok derinimden hissetmediğim üzüntümü anlatma sahtekarlığını hiç istemiyorum...

Eğer bu tür soru üzerine bir kişi kalkıp 'Çok sevindim iyi ki öldü' derse bu tabii ki ilginç olabilir ve ancak bu haber olur tabii ki... Ama böyle düşünse bile bir insanın bunu canlı yayında söyleyebileceğini sanmıyorum. (Her insanın ölümüne sevinebilen insanlar da olması doğaldır. Hatta benim durumumda sevinenlerin bile çoğunluk olması muhtemeldir).

Bu durumda ne oluyor; saatler boyunca birbiri ardına birtakım insanlar telefonla ne kadar üzüldüklerini ve hepimizin başının sağ olmasını gerektiğini anlatıp durdular. Tamam ben de ilk duyduğumda 'Ah yazık keşke olmasaydı' dedim ama üzüntüm o kadardı işte,10 saniye filan sürdü. Gün boyu dövünüp matem tutacak değilim herhalde.

Eğer bir kanala bağlanmayı kabul etseydim, Türkan Hanım'ı erken öldüren nedenin, onun kısa süre önce Fazıl Say'ın konuşmasını dinlemek zorunda kalmış olmasının olduğunu, geçen hafta onun konuşmasını dinlemek zorunda kalan Türkan Hanım'ın ölümünü isteyerek, böyle bir şeye bir daha muhatap olmamak için öne çekmiş olabileceğini anlatacaktım.

Fazıl Say'ın çeşitli konularda fikirleri de var maalesef. Bunları kendisine saklasa pek bir sakıncası olmayabilir de; o arada bir, başka insanların da bunları duymak istediğini zannederek konuşuyor. Fikri olmayan insanların yazmasına ve de konuşmasına izin verilmemeli bence. Çünkü bu sadece vakit israfına neden oluyor. Bu tür bir yasaklama getirilirse Türk basındaki köşe yazarı sayısı aniden yüzde 90 azalır, ilave yarar olarak Fazıl Say da mecburen susar.

Aklınıza gelen her isim anlattı sabah vakti ne kadar da üzgün olduklarını. Bu iki saat filan sürdü. Ben hem hiçbir haber alamadım hem de sabah eğlencemden mahrum kaldım. CNNTÜRK'ün sabah programının sunucularından Ece Güner dün durmadan aynı haberi tekrarlamak zorunda olduğundan ayağa kalkarak haber anlatacak fırsat bulamadı maalesef... Oysa her sabah onun eteğinin ne kadar kısa olduğunu görmem gerekiyor. Uyku mahmurluğumu ancak böyle atıyorum, Kafam da ancak bundan sonra çalışmaya başlıyor.

Her gün onun etek boyunu diğer sabahlardaki etek boyları ile karşılaştırmalar filan yapıyor, trend analiz yeteneklerimi geliştiriyorum. Kısa etek boyu ölçümü sabah vakti insanın afyonunu patlatmaya bire bir çare oluyor.
Geçenlerde Ece Güner, televizyon izleyicisi açısından kıyamet olarak nitelendirilebilecek bir hareket yaptı, Ayağa kalktı ve ayakta haber anlatmaya başladı. Ama o sabah pantolon giymişti. İçimde birden büyük bir boşluk hissettim, dehşet içinde kaldım. O sabah bir türlü uyanamadım. İnşallah bir daha CNNTÜRK'te böyle büyük hataların olmasına izin verilmez.
Sonra birden Sedat Ergin'e bağlanıldı. O da ne kadar üzüntülü olduğunu anlatmaya başladı. Ben televizyonu hemen kapattım. Çünkü onun ne kadar üzüntülü olduğunu anlatmayı bitirebilmesine imkan yoktu. Nitekim ben oturdum bu yazıyı yazdım. İki kez de okudum. Sonra tekrar açtım televizyonu, o hala anlatıyordu. Canlı bağlantıda teknik bir sorun yaşamasaydı o bugün bile hala daha konuşuyor olabilirdi.
Milliyet gazetesinde bir uğursuzluk olduğuna kesin inanmaya başladım. Çünkü o gazetede yazan insanlar ne yazılarını bitirebiliyor ne de susabiliyorlar.

Akşam

Ahmet Kekeç
Türkan Saylan’ı kim öldürdü?

İnsan sevdiğini kaybedince üzülür... Sizin Türkan Saylan’ı ne kadar sevdiğinizi, hatta sevip sevmediğinizi bilmiyorum; nasıl bir ‘kader birliği’ içinde olduğunuzu da çözebilmiş değilim.

Fakat, acınıza saygı duyuyorum.

Başınız sağolsun.

Basit bir hayat gerçeğidir. İnsan doğar, büyür ve ölür.

Herkes, bahşedildiği kadarını yaşar. Ne eksik, ne fazla...

Buna Tanrı mı karar verir, bilmediğimiz birtakım süper güçler mi, ‘tabiat ana’ mı, ‘göksel baba’ mı, kozmos mu?

Meşrebinize göre birini seçin artık.

Fakat, gerçek değişmiyor, değişmeyecek... Bir ‘azize’ olarak kutsayıp, dava sulandırıcılığının sembol ismi haline getirmeye çalıştığınız Türkan Saylan da ‘her nefis gibi’ ölümü tadacaktı.

Öyle oldu.

Bugüne kadar, bir Türkan Saylan yazısı yazmadım.

Ergenekon davasının Türkan Saylan’dan ibaret olmadığını belirtmek dışında, bu hanımefendiyle ilgili bir herhangi ‘tavır’ geliştirmedim.

Yapıp ettiklerine hep uzak bir mesafeden baktım.

Kendisinden hazzetmezdim.

Kendisi de (sanırım) benden hazzetmezdi.

Eğitim alanındaki projesini (‘Kardelenler’ projesini) onaylamakla birlikte, eksik bulurdum.

İçten içe, bir ‘yabancılaştırma’ çabası sezerdim. ‘Esas olan’ı gözden kaçırmaya yönelik bir ‘örtme’ ve ‘uzaklaştırma’ girişimi...

Ölüm haberini alınca, öööyle bakakalmışım ekrana.

Hayır, elbette sevinmedim.

Ergenekon tosununun öne sürdüğü gibi, timsah gözyaşları da dökmedim.

Bir ‘ölümlü’nün ölümü karşısında ne hissederse insan, onları hissettim.

Benden duymuş olmayın ama, siz de öleceksiniz.

Bir ‘ölümsüz’ gibi davranıp, hayatı bu dünyada biriktirdiklerinden ibaretmiş sanan herkes bir gün o kaçınılmaz sonu yaşayacak, ‘ölüm’ adı verilen o soğuk gerçekle yüzleşecek.

Bu dünyaya kazık çakmadınız.

Şimdiden nasıl öleceğinizi, geleceğe ne miras bırakacağınızı, önümüzdeki yüzyıllarda nasıl anılacağınızı düşünseniz iyi olacak.

Beğenelim, beğenmeyelim... Türkan Saylan bir ‘çaba’nın insanıydı. Moda tabirle, elini taşın altına koydu ve bir şeyler yapmaya çalıştı.

Evet, inciticiydi... Evet spekülatifti... Evet, kendisine benzemeyenin hukuku konusunda rakik değildi... Evet, ‘çağdaşlık’ telakkisi sakat ve yaralayıcıydı... Evet, bazı darbeleri severdi... Evet, ‘yasakçı’ydı... Evet, olabildiğince manipülatifti...

Fakat, ‘yararlı’ işlerin de sahibiydi.

Bir hekim ve ‘eğitim gönüllüsü’ olarak, göze çarpan pekçok icraata imza atmıştı.

Konuyla ilgisi yokmuş gibi görünüyor ama, aslında var.

Kendisine ‘amiral gemisinin kaptanı’ unvanını layık gören arkadaş ve onun ‘sol husyesi’ görevi gören ‘bulaşık çocuk’ nasıl anılacaklar?

Ne diyecekler, pislik saçarak yaşamaya alışmış bu ‘tencere-kapak modülü’nün arkasından?

İyi şeyler söylemeyecekler herhalde.

Başkaları ne der bilmiyorum ama, ben şimdiden şunu söylüyorum:

Bırakın onu bunu da... İkiniz de yaralı parmağa işemezsiniz, ikinizin de insanlığa kattığı bir değer yok, ikiniz de lejandında ‘Türkiye Türklerindir’ yazan bir gazetede çalışıyorsunuz.

Bu ayıpla yaşasanız ne olur, ölseniz ne olur!

Emin Çölaşan, Sözcü'de yazmaya başladıktan sonra gazetenin tirajı düştü

18 Aralık 2009 Emin Çölaşan'ın Hürriyet için tiraj kaybı olduğu, gittiği yere en az 50 bin tiraj götüreceği iddia ediliyordu. Ancak Hürriyet hâlâ çıkıyor ve etkin. Gazeteciler.com'un haberine göre; Eylül 2009 itibarıyla Sözcü gazetesinde yazmaya başlayan Çölaşan, tirajı biraz kıpırdatmadı değil. Ama önce yukarı doğru çıkan tiraj, son haftalarda hızla aşağı doğru düştü. İşte Emin Çölaşan başladıktan sonra Sözcü'nün tiraj raporu...

7 Eylül: 134.524
13 Eylül: 134.312
14 Eylül: 134.312
20 Eylül: 129.570
21 Eylül: 129.570
27 Eylül: 126.943
28 Eylül: 126.943
4 Ekim: 125.057
5 Ekim: 125.057
11 Ekim: 124.275
12 Ekim: 124.275
18 Ekim: 149.879
19 Ekim: 149.879
25 Ekim: 162.353
26 Ekim: 162.353
1 Kasım: 162.377
2 Kasım: 162.377
8 Kasım: 155.498
9 Kasım: 155.498
15 Kasım: 157.877
16 Kasım: 157.877
22 Kasım: 153.996 (-3.881)
23 Kasım: 153.996
29 Kasım: 144.393 (-9.603)
30 Kasım: 144.393

netgazete

Yağmur Atsız
Komünistlere ve Kemalistlere dâir

Ahmet Ümit’in “Kar Kokusu” (1998) adlı romanında yer alan en ilginç karakterlerden biri Leonid adlı Rus diplomatıdır. Emekliye ayrıldıkdan sonra, Türkleri ve Türkçeyi iyi bildiği için Moskova’daki “Uluslararası Leninizm Enstitüsü”nde eğitim gören TKP’li Türklere öğretmen tâyîn olunmuşdur. Birtakım hâdiseler sonucu, eski görev yıllarından tanıdığı samîmî arkadaşı Andreyi ile tekrar karşılaşır. Hikâye 1986 başları geçer ve Gorbaçof’un 1985 Martı’ndan îtibâren başlatdığı “Perestroyka” (Değişim) ve “Glasnost” (Şeffaflık, vuzuh) hareketi herkesin dilindedir. Andreyi’nin onca yıl sonra tekrar Leonid ile buluşmasına sebeb, çok önemli bir meselede onun yardımını sağlamakdır. Leonid elbet yardım edeceğini bildirince derin bir nefes alır:

“Doğrusunu söylemek gerekirse bundan emin değildim. Yenilik rüzgârları insanları tuhaflaştırdı. Yetmiş yıldır bu ülkeyi ayakda tutan değerlerin sarsıldığını hissediyorum. Sen de değişmiş olabilirdin. - Değiştim zâten , dedi Leonid, Eskinin savunacak nesi var ki? - Ama değişmemişsin işte. Sen hâlâ komünistsin. - İyi ya, ben komünist olduğum için değiştim zâten.”

Yazarının bir roman kahramânına bundan 12 yıl önce ve 24 yıl öncesine atfen söyletdiği bu sözler beni şâyân-ı hayret bir tarzda günümüz Türkiyesi’ne yöneltdi. Acabâ, diye düşündüm, 2010 Yılı’nda “Ben Kemalist olduğum için değişimden yanayım.” cümlesini telaffuz edebilecek kaç Türk vardır?

Aslı aranırsa her gerçek komünist gibi her gerçek Kemalistin de bunu inanarak söyleyebilmesi sâdece “mümkin” değil “zarûrî” de olmak lâzım gelir. Zîrâ Komünizm’e göre “Değişmeyen tek şey değişimdir.” kuralı nasıl geçerliyse Kemalizm’e göre de “muâsır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” hedefi ancak mütemâdî bir değişim, yâni çağa ayak uydurabilme yeteneğiyle kaabildir. Sovyetler Birliği’nin göçüp gitmesine sebeb komünistlerin, daha doğrusu kendini “komünist” olarak piyasaya sürenlerin bu değişime var güçleriyle ayak diremeleri olmuşdur. Türkiye’de Kemalizm’in târih sahnesinden silinmesine sebeb ise benzeri şekilde, kendilerini “Kemalist” olarak pazarlayanların mezbûhâne bir gayretle çağın dışında, gerisinde kalma inadları olacak gibi gözüküyor.

Gerçi “İnad da bir muraddır.” ama her zaman olumlu netîce vermez.

Konuyu bağlarken, eğiliniz de kulağınıza bir sır fâşedeyim:

Ben kendimi son tahlilde bir Kemalist olarak tanımlıyorum. Ama Mustafa Kemâl’in Kemalizmi benimkine pek yetişemez. Çünki ben ondan iki nesil ileriyim.

“Kar Kokusu”nda Andreyi bir ara Leonid’e “Sâhi, der, sen rahatça zamparalık edebilmek için biz KGB’cilerin arasına katılmadın, değil mi? Mâlûm, bir seks tuzağına düşmemek için bize yabancı kadınlarla ilişki kurmak yasakdı.”

Leonid acı bir tebessümle cevab verir:

“Katılmadım değil, almadınız!”

Star


En son Ekim tarafından Cmt Oca 09, 2010 1:34 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum May 22, 2009 12:43 am    Mesaj konusu: Beyaz Türkler, kolbastı, cenaze şıklığı ve Türkiye Alıntıyla Cevap Gönder

Serdar Turgut
serdarturgut@superonline.com
Beyaz Türkler, kolbastı, cenaze şıklığı ve Türkiye laikmiş ve laik kalacakmış
Hani her yeni günün bir öncekinin aynen tekrarından ibaret olduğu bilim kurgu hikayeleri vardır ya; ben kendimi bu ülkede bazen o hikayelerden birisinin kahramanlarındanmışım gibi hissediyorum.

Dün feci bir gece geçirdikten sonra yine aynı saatte uyandım. Haberleri açtım, yine Türkan Saylan'ın cenazesi vardı... Bu maalesef namütenahi sürecek galiba. Daha ne kadar uzun üzülmemiz gerekiyor ki bu olaya?...
Tekrardan ibaret olan haberler uykumu daha da getirdiği için belki uyanırım diye CNNTURK'ü açtım. Gece uyurken Rana'nın beni bir kolbastı kursuna yazdırdığı ve benim hiç durmadan 19 Mayıs'ı ruhuna uygun olarak kutlayabilmek için kolbastıyı öğrenmek için uğraştığım gibi son derece yorucu ve dehşet verici bir kabus görmüş olduğum yetmiyormuş gibi bir diğer kabus beni CNNTURK'te de bekliyordu.
Ben onun 'Etek boyu beni uyandırıyor' diye yazdığımdan bu yana inat yapar gibi pantolon giymekte olan Ece Üner yine bir pantolon giymişti. Üstelik bunu televizyon seyircisi açısından mahşer olarak nitelendirmiş olmama rağmen yapıyor bunu.

Ya ben bakışlarından gerçekten korkulan bir sapık olarak algılanıyor olmalıyım ya da Ece Üner de diğer 'Beyaz Türkler' gibi Saylan'ın ölümü nedeniyle matemde de o nedenle sürekli pantolon giyiyor olabilir.
Şaşı olabilirim, bakışlarım hayli ürkütücü gelebilir ama benim bacağa bakmamdan zarar gelmez. Bunu herkesin bilmesinde yarar var. Yok eğer matemde ise de bundan bir an önce çıksın. Çünkü bu milletin bir şekilde acilen uyandırılmaya ihtiyacı var.

ZEKERİYA ÖZ CENAZEDE MİYDİ?
Neyse, aynı cenaze törenini belki de yüzüncü kez izlemeye başladım ve birkaç gözlem yaptım:

1- Kalabalık arasında Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ü de tebdili kıyafetli haliyle gördüğüme eminim. Bu keşfimi heyecanla koşup Rana'ya anlattığımda bana 'Olur mu öyle şey; yine saçmalamaya başladın' dedi. Neden olmasın ki, Savcı Bey 'Daha sonra tutuklattıracağı insanları bir de cenazede görmek istemiş olamaz mıydı?'. Bence bu son derece insani ve duyarlı bir davranış da olabilirdi. Gördüğüm kadarıyla üstelik o da 'Beyaz Türkler' gibi güneş gözlüğünü takmıştı. Yani kalabalığa tam uyum sağlamıştı..

2- Cenaze şıklığının (FUNERAL CHIC) farkında mısınız? Güneş gözlüğü defilesi yapılıyor gibiydi. Çok çeşitli şapka modeli de görülebiliyordu. 'Beyaz Türk' şıklığı çiçekler gibi açmıştı cenazede. İtiraf etmeliyim ki benim de Teşvikiye Camii'nde takabileceğim bir güneş gözlüğüm var. Hem de Tom Ford markalı.
Türkiye'de 'Beyaz Türk' olarak kabul edilmenin olmazsa olmaz ön koşulu, Teşvikiye Camii'nde takılması için marka bir güneş gözlüğüne sahip olunmasıdır. Ben bazen 'Keşke bugünlerde bir arkadaşım ölse de güneş gözlüğümü etrafa gösterebilecek imkanı bulabilsem' diye bile düşünürüm.

3- 'Snoop doggy dog' adlı rap sanatçısı turneye çıktığında gideceği şehirdeki oteline ilk önce güneş gözlüklerini göndertirmiş ve o otele gelmeden önce tüm gözlükleri çekmecelere düzenli olarak yerleştirilirmiş. O sonra yüzlercesi arasından gezide takacaklarını seçermiş. Bunun Türkan Saylan'ın cenaze töreni ile yakından uzaktan bir ilişki olmadığını düşünüyorsanız hayır hayır yanılıyorsunuz gayet tabii ki var. Aradaki bağlantı ise Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül. O, Teşvikiye Camii'nde düzenlenen her cenaze törenine katılmak gibi imkansız bir mucizeyi başarmış durumda. Bulunmaması gereken her yerde görülebilen Woody Allen'in Zelig karakteri ya da yine aynı şekilde davranan Forest Gump karakteri gibi birdenbire ortaya çıkıveriyor Mustafa Sarıgül.
Hangi nedenden dolayı toplanmış olurlarsa olsunlar, bir kalabalığa biraz dikkatli baksanız onu mutlaka orada görebilirsiniz. Bu kadar fazla cenaze törenine katılmak zorunda olan bir insanın mutlaka 'Snoop Doggy Dog' gibi bir güneş gözlüğü koleksiyonu ve bunları korumakla özel olarak görevlendirilmiş bir işçisi de olması gerekiyor.

4- Türkan Saylan'ın cenazesinden hiçbir ders almadıksa tek bir dersi kesin olarak almış olmalıyız: 'Türkiye laiktir ve laik kalacaktır' diye bağırdılar sürekli olarak.
Türkiye ne olur ne kalır onu bilemem ama burası biraz meçhul zaten. Sloganlarının birinci bölümü benim açımdan sürpriz oldu açıkçası. Ben Türkiye'nin laik olduğunu düşünmüyorum. Laik olabilmeyi hiç başaramadık ki... O nedenle hiç başaramadığımız ve anlamadığımız bir kavramda sürekli kalmayı nasıl başaracağız ki...
Dahası Türkiye'de laiklik uygulamasının müthiş bir biçimde başarısız olmasında Türkan Saylan'ın da büyük katkısı ve sorumluluğu vardır.
Bunu yazmak için sizlerin tapınma ve dövünme döneminizin bitmesini bekledim ama bakıyorum ki bitecek gibi değil artık ne yaparsanız yapın yarın 'Türkiye'de laikliğin başarısızlığında Türkan Saylan'ın rolü' konulu yazımı yazacağım.

Kalabalık fazla kavramamış olduğu veya olsa olsa en fazla Fazıl Say kadar anlamış olduğu bir konuda bağırıyordu ama bağırmalarının bir yararı da oldu. En azından ben cenazeye iktidar partisinden kimsenin katılmamış olmasına çok sevindim. Çünkü AKP'liler cenazenin imamı gibi bir kimlik krizine girip, onun gibi makul düşünmeye başlayıp cenazeye katılmış olsalardı 'Türkiye laiktir ve laik kalacaktır' sloganı televizyon haberlerinde 'Türkiye layıktır ve layık kalacaktır' şeklinde duyulacaktı. Ahmet Hakan'a bir ara sormalıyım acaba imam hatiplerde öğrencilere laik kelimesi layık olarak mı öğretiliyor ki...

Son olarak gece Star haberi açtım. Uğur Dündar, Türkan Saylan ile yapmış oldukları eski bir haberini yayınlıyordu. Ben ilk önce panikledim. Bu kez de 'Öteki dünya'ya bağlandıklarını zannettim ve hatta Uğur Dündar'ı o tarafa ışınlamış bile olabilirlerdi. (CNN Amerika'da muhabirlerini ışınlayarak stüdyoya filan getiriyorlar. Muhabirler 'Yıldız Savaşları' filmindeki sevgilisinin yanına ışınlamış prenses kız gibi görünerek sunuyorlar haberlerini).
Siz ne derseniz deyin ben Yılmaz Özdil'in Uğur Dündar'ı öteki dünyaya bir şekilde ışınlanabilme yöntemini bulma üzerinde aktif biçimde çalıştığını düşünüyorum. Çünkü o ikili haber atlatmak için cinayet ve intihar dahil her şeyi yapabilirler.

BİR ŞEHİR EFSANESİ
Bazı çevrelerde şöyle bir şehir efsanesi anlatılıyor. Güya Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazlarında aynı anda caminin altındaki bir odada iki haham da dini ayin yaparmış. Yani aslında iki dinli olan kişinin töreninde her kural yerine getirilmiş olurmuş. Üstelik caminin imamı da buna izin verecek türde insanlar arasından özel biçimde seçilirmiş.
Makul değil tabii ama makul olmak iddiasında da değil. Çünkü adı üstünde bir şehir efsanesi bu, o kadar...

MEDYADA VASATIN YENİ LİDERİ O MU?
Son günlerde televizyon medya haberleri vasatı tutturma çabalarında yeni bir star keşfetti. Mehmet Tezkan'ın her yazısı sabahları mutlaka okunuyor. O istikralı bir şekilde, geçenlerde benim şaka olsun, biraz utanılsın diye yazmış olduğum mizah yazısı türündeki yazıları her gün yazı olarak yazabiliyor. Kötü yazıları bize norm olarak kabul ettirmekle görevlendirilmiş misyoner kanallar onu doğal olarak çok seviyor. Yeni trend o olacak galiba. Bu arada böylesine kalemleri keşfetmekte özel bir yeteneği bulunan NTV yazı işleri prog-ramının sunucusu bir buçuk insan, bu kez fena atladı. Çünkü vasatın bu son temsilcisini bu kez CNNTURK keşfetti.
Akşam

Serdar Turgut/Akşam

Ya o korkunç ikna odalarına Kardelen kızları sokulsaydı

Dün nihayet biraz normale dönüldü. Haberlerde Türkan Hanım'ın hayatı anlatılmadı, cenazeden görüntüler tekrar yayınlanmadı. Diyebilirim ki; dün Türkan Hanım sonunda kesin olarak öldü.

CNNTURK'ün sabah sunucusu dün nihayet matemden çıktı ama biraz abartılı çıktı. (Kısa eteğini nihayet giymişti ve programın kapanışında şöyle bir şey yaptı: Ayağa kalktı, eline bir karton süt aldı, kamışı içine soktu ve sütü emmeye başladı. Ben, birkaç gündür pantolon görüntüsünün uyuşukluğuna alışmış olduğum için, ancak o an uyanabildim. Ve bir daha uyuyabileceğimi de sanmıyorum.

(..)

Sahte dövünmeleriniz, mahalle baskılarından kaynaklanan abartılı üzüntüleriniz, yanlış anlamakta olduğunuz laiklik gösterileriniz filan biraz bittiğine göre şimdi Türkan Hanım'ın hayatı ile ilgili sakin bir değerlendirme yapabiliriz herhalde. Türkiye'de laiklik sadece bir yaşam stili tercihi olarak algılanıyor. O yaşam stili tercihi içinde özellikle kadınların fiziksel görünümleri ve kılık kıyafetleri ile ilgili tercihler de çok önemli görülüyor. Bunlar gerçekten önemli olabilir ama laiklik bundan ibaret olan bir şey değil. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana laikliğin kavranılışının çıkış noktası bu olduğundan, resmi ideoloji devletin insanların inançlarını nasıl yaşayacaklarını belirleyip zorla kabul ettirmeyi laiklik olarak görmeye başladı.

Oysa laiklik her insanın istediği inancı istediği biçime, kısıtlama olmaksızın yaşama hakkının korunması olmalıydı. Resmi ideoloji baştan yanlış olduğundan o ideolojiye inanan ve ideolojiyi gündelik yaşama yaymakla kendisini sorumlu hisseden 'Cumhuriyetin kızları' bireysel olarak çok iyi insanlar da olsalar, iyi kalpli de olsalar inançlar konusunda hayli faşizan davranabildiler. Üniversiteye gelen türbanlı kızları kapıda kurulan o korkunç ikna odalarına sokarak o türbanı çıkartmaya ikna edeceğini düşünen zihniyetti bu. Türkan Hanım'ın bu uygulamaya açık destek verdiğini söylemiyorum ama fazla itiraz da etmedi. Çünkü türban meselesinin bir kandırılmadan, bir yanlış anlamdan ibaret olduğunu düşünen 'Çağdaş görünümlü Türk kadınları' grubundandı o.
İşte bu yüzden onun Kardelenleri arasında pek türbanlı kız yok. Bursları verenler olmamasıyla da övünüyor. 'Türbanlılara başkaları burs veriyor zaten' diyorlar.

O başkaları da Türkan Hanım da bütün iyi niyetine rağmen toplumda ayrışmaya ve ötekileştirmeye neden olmuştur. Tabii ki kötü niyetli. Bu insanın kalbinin temiz ve iyi olmasıyla ilgili bir konu değil. Bu ideolojinin bizi tamamen teslim alması ve irademiz dışında işler yaptırmasıdır. Cenazeyi laik Türkiye'nin bir gösterisi haline dönüştürenler, Türkan Hanım'ın arkadaşları, cenazeye özel ilgi gösteren TSK ve Deniz Baykal, laikliğe makul bir yeni tanım getirmenin, diyaloğun ve Türkiye'nin önünü açma imkanını kapadıklarını görmüyorlar maalesef. Güzel yaşamış ve güzel işler de yapmış olan Türkan Hanım'ın yaşamının toplumun bir bölümünü ötekileştiren ve yabancılaştıran bir yönünün olduğunu da hatırlamamız gerekiyor.

Keşke bu yanlışlar hiç yapılmasaydı ve keşke Türkan Hanım'ın evinin önünde birkaç türbanlı kız da ağlayabilseydi... Türkiye çok daha güzel bir ülke olmaya gidebilirdi.
Kalabalıklar ne bağırırlarsa bağırsınlar, Türkiye laik değildir ve bu şekilde de kalamayacak. Laikliği yeniden tanımlayacağız ve ideolojiyi Türkan Hanımlar'ın mahalle baskısından temizleyip laikliği Batılı bir şekilde yeniden tanımlayacağız. Belki o zaman ilk defa laik bir ülke olabileceğiz.
Bu zannedildiği kadar zor bir iş değil. Çünkü kendileri üzerine çeşitli oyunlar oynanılan kızlarımız, burslarla bölünenler, sınıflandırılanlar, özgür ortama girdiklerinde, kendi başlarına kaldıklarında kol kola yürüyüp, sevgililerini, hayatı konuşabiliyorlar.

Mini etekli genç kız ile türbanlı kızın kol kola yürüdüğü üniversite kampusu, çağdaş Türkiye'nin asıl yüzüdür. Laikliğin gerçek tanımı da aslında oradadır. Kendisini çağdaş ve modern veya dindar zannedenler çekseler ellerini, aslında makul insanlar kendiliklerinden yapacaklar yeni tanımlarını ve ortaya koyuverecekler. Türkan Hanım kızları sınıflandırmasıyla, tavırlarıyla, seçtiği yol arkadaşlarıyla bu gerçeği hiç anlamadı ve iyi de yapmadı.

Akşam

Ahmet Kekeç/Star
Karizma çizik çizik

Epeydir ihmal ettiğimi fark ettim. Zaten epeydir okumuyorum, izlemiyorum, yazdıklarıyla ilgilenmiyorum.

Kendisiyle ilgilenmediğim bu ‘ara döneme’ yüzlerce gazete yazısı, yüzlerce televizyon programı, bir de kitap sıkıştırdı...

Kitabını görmedim.

Kitabı çerçevesinde kendisiyle yapılan söyleşiyi okudum. ‘Murat Belge benim sağımda kalıyor’ gibilerden laflar ediyordu... Sanki kendisi ‘sol’daymış, ‘sol düşünce’ babasının malıymış gibi...

Peki öyle midir?

Emre Kongar’ın ‘sol’ diye savunduğu düşünceler, henüz delirmemiş ve aklını yitirmemiş insanların yekun tuttuğu ülkelerde, ne yazık ki ‘statükoculuk’ ve ‘muhafazakárlık’ sayılıyor... Hem statükocu, hem muhafazakár, hem de canı pahasına ‘kurulu düzen’i savunan biri, nasıl sol düşünceyi temellük etmiş olabilir?

Emre Kongar’ın bir özelliği de, ‘aydın’ sözcüğünü fetişleştirmesi...

Kendisini ‘aydın’ diye taltif ediyor... Görevinin de ‘insanları aydınlatmak’ olduğunu söylüyor.

Ben şahsen çok aydınlanıyorum...

Mesela, Emre Kongar’ın varlığı, dine uzak durarak kendisini modern kılan, ama ‘otorite’yle ilişkisinde tamamen teslimiyetçi bir görüntü çizen eşhasın niçin Batılı anlamda aydın sayılamayacağına ilişkin ciddi karineler sunuyor...

Bana, ‘Aydın kimdir?’ diye sorsanız, cevabım şu olur: ‘Emre Kongar değildir.’

Modern algılamaya göre, devletten uzak durduğunuz, otoriteyle aranıza mesafe koyduğunuz oranda aydınsınız. Aydın olmak, aynı zamanda bir ‘bireyselleşme kategorisi’dir.

İyi de, durduk yerde kendisini modern, ilerici, bağımsız kılan (daha doğrusu böyle addeden), ama devlet referansı dışında düşünmeyi bile beceremeyen bu beyefendi nereden de aydın oluyor?

Sadece bir öğretim görevlisidir.

Bir yazardır.

Bir televizyon figürüdür.

Üstelik, benzerlerine sıkça rastladığımız, kendisi gibi düşünmeyen herkesi ‘aydınlatılası’ ve ‘yola getirilesi’ zavallı yaratıklar olarak gören, toplumsal taleplere karşı demagojik tavır almayı ‘görecelilik’ sanan sıradan bir televizyon figürü...

Oysa görecelilik (relativist bakış), bir otoritenin meşruiyetini gereksinmeden, her düşünceye kendi içinde değer atfeder...

Bizimkinde görecelilik diye bir şey yok. Gri ve ara tonlar hiç yok. Onun gözünde değer kazanmanız için, bir otoritenin ya da sert bir doktriner düşüncenin onayından geçmeniz lazım.

Bu kadar laf ne için?

Kongar, geçen gün, Ayşenur Arslan’ın ‘Medya Mahallesi’ programına çıkmış. ‘12 Eylül’de sakalınızı neden kesmediniz?’ sorusuna, şu karşılığı vermiş: ‘Aslında kesecektim kesemedim. Sosyoloji hocası olduğum için kesmedim. İnanın fizik hocası olsaydım keserdim.’

Gördünüz mü?

Karizma nasıl yerlerde sürünüyor...

Biz onu, 12 Eylül’ün sıkıdüzenine tepki koyduğu için sakalını kesmediğini sanıyorduk. Meğer, sosyoloji hocası olduğu için kesmemiş.

Şimdi ‘Nasıl olur da, mesleklere göre siyasi tavır alışlar ve ilkeler değişebilir?’ konusuna girmeyelim.

Girersek çıkamayız.

Şu kadarını söyleyip kapatalım:

Emre Kongar, ne yazık ki, sosyolog da değildir... Burada da kocaman bir yalan var... Sadece ‘sosyologmuş gibi’ yapan sıradan bir ‘Sosyal Hizmetler Uzmanı’dır.

Böyle olduğu için de ‘Sosyoloji Derneği’ yıllardır üyelik başvurusunu değerlendirmeye almıyor.

ERSÖZ'ÜN EŞİ VE KIZI KONUŞTU
22 Mayıs 2009 08:23

GATA'da yasak aşk intiharına kalkıştığı iddia edilen Levent Ersöz'ün eşi konuştu.
İlişkili HaberlerTüm Haberler
Ersöz'ün 'Uydurukçu' DoktorlarıErsöz'den Doğrulama Var'Paşa Gazetesi' İçin Verilen Emir Hukuki Ve Fiili BağlantılarErgenekon'da BOMBA Bağlantı

FULYA ERSÖZ, BABASININ FiRARINDAKi ESRAR PERDESiNi ARALADI

Fulya Ersöz, babasını Azeri sevgilisi Ulviye’nin Azerbaycan’da annesinin evinde sakladığını iddia etti. Ersöz’ün eşi, kızı Fulya ve avukat Dizdar ‘Azeri sevgili’ ve ‘boşanma’ konusunda anlaşamadı.

ERGENEKON terör örgütü iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınacağını öğrenip operasyondan bir gün önce yurtdışına çıkan ve 6 ay firari gezdikten sonra yakalanan Levent Ersöz’ün, yuirtdışında nerede olduğuyla ilgili kızı Fulya Ersöz’den yeni bir iddia daha geldi. Fulya Ersöz, babası Levent Ersöz’ü Azerbaycan’da iki ay saklayan kişinin sevgilisi Ulviye S. olduğunu iddia etti. Öte yandan Fulya Ersöz annesi Muzaffer Ersöz ve Levent Ersöz’ün avukatının ‘Azeri Sevgili’ ve ‘boşanma’ iddialarıyla ilgili açıklamaları kafa karıştırdı.

KARANLIKLAR AYDINLANIYOR

LEVENT Ersöz’ün skandallarla dolu yasak aşk hikayesi, Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u ‘Operasyon başladı, sizi de alabbilirler’ diye uyardıktan sonra operasyondan son anda kurtuluşu ve 6 aylık firari günleri konusunda karanlıkta kalan noktalarla ilgili ipuçları vermeye başladı. Önceki gün ‘Ulviye S., Rusça bilgidiği için babamla birlikte yurtdışına gitmiş, orada son iki ay birlikte olmaya başlamışlar’ diyen Fulya Ersöz, star’a yaptığı açıklamada yeni bir iddiada daha bulundu. Fulya Ersöz ‘Ulviye, babamı Azerbaycan’a kaçırtıp, annesinin evinde saklamış’ diye konuştu.

AZERBAYCAN’A ÖZEL TİM GİTTİ

LEVENT Ersöz’ün Azerbeycan’da saklandığı iddiası, Ergenekon sanıklarının Azerbeycan bağlantısını yeniden gündeme getirdi. Ergenekon iddianeme ve delil klasörlerinde, şüphelilerin Azerbeycan’daki faliyetlerine ilişkin çok sayıda toplantı ve konuşma kaydı yer alıyor. Hatta bu amaçla Ergenekon soruşturması kapsamında Türkiye’den Bakü’ye giden özel bir ekip emekli Tuğgeneral Veli Küçük ile diğer sanıkların Azerbeycan’daki ekonomik ve siyasi ilişklerini inceledi.

DERİN AZERİ VEKİLLER

ERGENEKON iddianamesinde adı geçen Azeri-Türk Kadınlar Birliği Başkanı Tenzile Rüstemhanlı ile birlikte adı Ergenekon sanıklarıyla ilişkili oldukları iddia edilen bazı Azeri milletvekilleri de uzun süre gündemde kaldı. ‘Türkiye Ermenistan sınırını açıyor’ iddiasıyla Türkiye’ye gelen ve ortamı germek adına açıklamalar yapan bu Azeri vekiller, daha sonra ülkelerine dönerek Türkiye aleyhine propaganda yapmıştı. Başbakan Erdoğan, bu Azeri vekillerin, ‘çok derin bir projenin ürünü’ olarak geldiklerini belirterek ‘Aliyev’den bu derin ilişkilerin belgelerini istedim’ demişti.

Levent bizden özür diledi

LEVENT Ersöz’ün kendisinden boşanmak istemesi üzerine hap içerek intihar girişiminde bulunduğu iddia edilen eşi Muzaffer Ersöz, star’a konuştu. Ergenekon soruşturması nedeniyle zor günler geçirdiğini belirten Muzaffer Ersöz ‘Bunalım anında evimde ilaç aldım. Kızım Fulya beni bulup, hastaneye götürmüş. Üç gün yoğun bakımda kaldım. Şimdi biraz daha iyiyim. İntiharımın eşimin beni aldatması ya da boşanmak istemesi ile ilgisi yok’ dedi.

ULVİYE İLE AİLECEK TANIŞIYORUZ

EŞİNİN Ulviye S. ile ilişkisi olmadığını öne süren Muzaffer Ersöz ‘Eşim şu anda çok hasta. Eşim ile aramda sorun yok. Sorunumuz olsaydı 33 yıllık eşimin yanında aylardır hastanede kalmazdım. Ulviye S. ile Ankara’da iken ailecek görüşürdük. Eşimin bu kadın ile ilişkisi olacağını sanmıyorum. Bu haberler çıktıktan sonra da Ulviye bana ulaşıp ‘bu mesele doğrudur’ ya da ‘değildir’ diye bir şey de söylemedi. Eşim ile aramda bir sorun olmadığı için de boşanmayı düşünmüyorum, eşim de düşünmüyor’ diye konuştu. Muzaffer Ersöz, kızı Fulya’nın ‘aşk’ ve ‘boşanma’ ve ‘6 cep telefonu’ konusunda yanlış bilgilendirildiği için konuştuğunu ancak onu da ikna ettiklerini söyledi.

‘İLİŞKİ BENİM İÇİN BİR HATAYDI’

BABASININ önceki gün annesini ve kendisini yanına çağırıp konuştuğunu anlatan Fulya Ersöz ise ‘Babam anneme ‘Ulviye o dönem boşlukta olduğum için yaptığım bir hataydı. Bir daha hayatıma girmeyecek’ dedi. Ağlayarak özür diledi’ diye konuştu. Eşinin özür dilediğini doğrulayan Muzaffer Ersöz ‘Bizden soruşturma sürecinde yaşattıkları için özür diledi’ dedi. Ailenin avukatı Ali Rıza Dizdar ise ‘Muzaffer Hanım da Levent Bey de boşanmak istiyordu. Bende Levent Bey’in boşanma vekaleti var. Henüz işlemleri başlatmadım ama yakında başlatacağım’ dedi.

Kaynak: Star Gazetesi

M. Nedim Hazar

Say-lan

Aslında yazmayacaktım. Birçok açıdan öyleydi çünkü. Yazmamak yazmaktan çok daha iyiydi. Bir sefer ortada bir ölüm vardı ve –eğer inanıyorsanız- Türkan Saylan adaleti zerre miktar hata barındırmayan bir adaletin önündeydi artık. Biz ölümlülerin abartma ya da küçümsemeleriyle etkilenecek bir makam da değildi orası. Ne denirse densin hikâye olacağı bir durumdu bu zira.

Yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla hesaba çekileceği bir makamda iken, bizlerin onu yargılaması anlamsız ve hatta komik olacaktı. Ve fakat iş öyle bir noktaya getirildi ki. Başta Ergenekon davasını sulandırmak adına kırpa ekleye bir 'azize' çıkarmayı deneyenler Türkan Saylan'ın ölümünün ardından tam bir ruhani figür ve onu-onun gibi olanları sevmemenin neredeyse vatan hainliği ile eşdeğer olacağı anlamına gelen yayınlar yapmaya başladılar. Türk jakoben ve faşistlerinin en büyük madrabazlıklarından birisi de, ölünün sırtına binmektir.

Uğur Mumcu'nun cenazesinde gazetesi için tiraj isteyeninden tutun da, başka bir cinayeti salt menfaat ve ticari kaybı uğruna ideolojik gibi göstermeye kalkanlar oldu bu ülkede. Abdi İpekçi'den Çetin Emeç'e kadar uzayan epey uzun bir liste bu. Danıştay saldırısının yıldönümünde yapılan konuşmalara bakın ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hablemitoğlu cinayeti mesela... Ölümden ideolojik çıkar sağlamak kadar mide bulandırıcı bir şey olabilir mi?

Andıç medyası günlerden beri öylesine gözü dönmüş bir yayın politikası izliyor ki akla ziyan. Türkan Saylan'ı yüceltmeleri, abartmaları, köpürtmelerini anlayışla karşılıyoruz. Olabilir; ideallerindeki sivil lider, kanaat önderi, memleket kurtaran figür olabilir Saylan. Ve elbette ölümüyle üzüntü duyulacaktır. Ne ki ölümü sonrasında birbiri ardına 'aslında ne denli dini bütün bir insan, ne denli sağlam bir Müslüman olduğu' şeklindeki yayınları da bir noktaya kadar anlayabiliyoruz. Başta da dediğimiz gibi kimsenin İlahi adaleti kandırabilmesi mümkün değil. Ama bizi yanıltsınlar, yönlendirsinler bir sakınca yok.

Ama... Be güzel kardeşlerim Türkan Saylan'ın –bırakınız sevmeyi, muhabbet beslemeyi- cenazesine katılmamayı bir ayıp, hatta suç olarak göstermeye kalkışmak nasıl bir soytarılıktır? Gece gündüz, bıkmadan usanmadan, sayısız konuğa mikrofon uzatıp mazeret almak, sonra hep beraber 'yuhlar olsun katılmamış' dedirtmeye kalkışmak densizlik değil midir? Utanmasalar ekrana çıkan her konuğa 'Say lan, saysana lan!' diyerek zorla saygı duyduracaklar, saygı duruşunda bulunduracaklar.

Şahsen Türkan Saylan'ın yaşamı ve ölümü benim için çok önemli dersler içeriyor. Ne kadar doğru bilemiyorum ama Sayın Saylan'ın (bakın saydım beni aforoz etmeyiniz) ölmeden hemen önce 'Bütün görevlerimi yerine getirdim. Artık ölebilirim.' demesi beni müthiş etkiledi. Kendi kendimi sorguladım: 'Aynı şeyi ben söyleyebilir miyim?' Şimdi siz değerli okurlara da soruyorum; var mı aranızda bu kadar içi rahat ölüme gidebilecek bir babayiğit? Kaçınız/mız 'üzerimize düşen tüm vazifeleri yaptık, artık rahatlıkla ölebiliriz' diyebiliriz?
zaman

BİR MAHKEME GÜL'Ü BİTİRİR
25 Mayıs 2009 11:13

Mukaddes Eruygur 3. ses kaydında Gül'ü nasıl indireceklerini itiraf ediyor.

Mukaddes Eruygur yine güncel olaylara ışık tutuyor: Abdullah Gül'e açılan davanın amacını ve Kanadoğlu'nun yorumunu, Prof.Dr. Türkan Saylan'ın mitinglerde neden konuşturulmadığını, eski genelkurmay başkanı Org.Yaşar Büyükanıt'ın yahudiliğini kesin olark kimden öğrendiğini, ADD'nin son dönemdeki asıl amacının ne olduğunu, eski cumhurbaşkanı Sezer'in cumhuriyet mitinglerine kaç bin TL destek olduğunu detaylarıyla anlatıyor...

KANADOĞLU İLE VURAL SAVAŞ ŞENER'İ ÇOK İYİ ANLIYOR VE TAKDİR EDİYOR Kanadoğlu, Vural Savaş parti kapanır diyor. Ne yapabilirler ki diyor. Ne yapabilir ki diyor. Şener çok saygı duyuyor onlara, onlar da Şener'e çok saygı duyuyor, çünkü Şener'in ne yaptığını onlar çok daha iyi biliyorlar, takdir ediyorlar.

KANADOĞLU'NDAN GÖZDAĞI: İŞARET GELİRSE ABDULLAH GÜL İNDİRİLEBİLİR. Kozlar genelkurmay başkanının elindedir. O isterse bitirir. Bir mahkemeye verir yani genelkurmay başkanın elinde çok şey var. Asker deyince, Abdullah Gül bile indirilebilir dendi. Onun için çok şey olmamız lazım, sakin, sağduyulu. Ama öyle bir şey de olursa hepsi bu kadar ne diyeyim. Gözdağı bunlar, onlar kilit insanlar. Gözdağı.

ESKİ CUMHURBAŞKANI SEZER CUMHURİYET MİTİNGLERİ FİNANSE ETTİ ADD'nin telefonu bile kapalıydı, devraldığında. Şener nüfuzundan dolayı, o kadar çok para yardımı alıyor ki. 50 milyar verdi, iki tane elli milyar verdi, üçüncüsünde korktu veremedi Ak parti'den. Şener'i de çok seviyor adam ama o korktu, o mitingde veremedi parayı. Cumhurbaşkanı korkar mı? Büyük hata yaptı. Para lazım, ses düzeni kurulacak, bilmem ne olacak. Size para lazımdır hemen onu hızlandıralım demiş, ondan sonra veremeyeceğim diye haber geldi.

EKSİK PARAYI BURSA REKTÖRÜ BULDU YOKSA OYAK'TAN ALACAKTIK Bursa rektörü var, üniversitede; o ADD'nin şeyi. Şener'in yardımcı şeyinde, pozisyonunda. Onun da çevresi geniş orada. Zengin bir iş adamı yüz milyarı gönderdi öyle yapıldı. Yüz milyar hemen tringg. Yoksa ordu yardımlaşmadan (OYAK) para çekecekti. Çağdaş eğitim vakfı, 20 tane talebeni ben okuturum demiş. Talebe okutmaya da başladı.

TÜRKAN SAYLAN ÇOK TUTULAN BİRİ DEĞİLDİR! Türkan Saylan çok tutulan biri değil. Frekans tutmuyor. O mitinglerde falan istemedi onu Şener ama ok yaydan çıkıyor bazen. Ok yaydan çıkıyor. Hükümetin yaptığı olayları hep Şener'e bağladı. Hiç yanaşmadık bile. Hatta karşılıklı durdular birbirlerinin elini bile sıkmadı Şener. Yani gitmedi Şener. O da cesaret edip yanına gelemedi. Yani ADD'nin içerisinde Şener'i istemeyen de var yani. Yüzde yüz isteyen yok ki. Başkaldıran da var. İşte cılız kalıyor ama zaman zaman sinirini bozuyor tabii ki. Her kafadan bir ses, çatlak ses. Necla Arat o iyi, O kendi halinde, O zaten CHP'ye girdi. Bir de Nur Serter var. Şener'in yardımcısı idi 0 Nur Serter. O da CHP ye girdi.

ŞENER PAŞA'YI ADD'YE İLHAN SELÇUK ÜYE YAPMIŞ Şener ile Aytaç Paşa emekli olduğunda, İlhan Selçuk'u ziyarete gittiler. O da derneğe üye etmiş orada onları, kıramamış. Adam öyle bir itibar göstermiş ki, bütün yazarları toplamış. O da adam tek başına değil bütün yazarları toplamış, Şener'in de hoşuna gitmiş. Bütün insanlar işini gücünü bırakıp, gelip Şener'e hoş geldin demişler. Güzel şeyler bunlar.

YAŞAR PAŞA'NIN YAHUDİ OLDUĞUNU CÜMLE ÂLEM BİLİYOR. Yaşar Paşa'nın, eli kolu bağlandı ne yapabilir ki? Niye bağlandı? Bu eski bakanlardan biri konuştu. Diyor ki sarayda bir saat kırk beş dakika ne konuşuldu diyor. Hala soruyorlar. Meçhul. Ne konuştu da değişti. Var bir kaç sebebi var. Bir şeyler duyduk. Anne, anne oralı baba Türk.

YAHUDİ BİRİNİN GENELKURMAY BAŞKANI OLMASI "ÇİRKİN"! Ama onlarda anneden geliyor. Bizde babadan gelir, Yahudi'de annelerden geliyor. O bir gerçek. Onu zaten yüz yüze de konuştular Şener ile Yaşar Paşa. İtiraz etmedi. Onu zaten herkes biliyor. Cümle âlem biliyor. Bir tek biz bilmiyoruz ki. Biz de oranın Türkiye ateşesinden duyduk. İsrail'in buradaki askeri ataşesinden duyduk. Adam çok güzel Türkçe konuşuyor. O anlattı. Çirkin.

YAŞAR PAŞA'DAN ÖNCE BİZE GENELKURMAY BAŞKANLIĞI TEKLİF EDİLDİ: REDDETTİK Teklifler geldi. Ondan önce geldi teklifler. Şener dedi ki; Ben dedi görevimi yapıyorum, ben susamam dedi. Ya bu koltuğumu terk edeceğim veya görevimi yapacağım. Benim makamda gözüm yok dedi. Bakanlar orda gitsin sorsun. Zaten şeyde birinci sırada, kim, iki kişi terfi ettiler. Birincisi Yaşar Paşa, ikincisi Şener. Allah korusun Yaşar Paşa'ya bir şey olsaydı, yani zaten böyle. Her sene böyledir. Sadece kara kuvvetleri komutanı olursun tek adaysındır. Genelkurmay başkanlığına. Ama orgeneralliğe terfi ederken sıra önemlidir.

2+2=4: ADD HÜKÜMET İLE UĞRAŞIYOR Birinci sırada kimse o kara kuvvetleri komutanı olur. O genelkurmay başkanı olur. O bu kuralı bile bile Şener niye uğraşsın ki? Uğraşsaydı zaten hükümet ile işbirliği yapardı. Şimdi de bu hükümet ile uğraşmazdı. ADD niçin uğraşıyor. Bu hükümet için uğraşıyor. Yani düşünün iki iki daha dört. Bu hükümet ile işbirliği yapsaydı zaten belirli mevkideydi.

video için:
http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=223805

Cem Uzan'ın TANK Sevdası
05 Haziran 2009 11:42

Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan'ın seçimler öncesi, TSK'dan paşaları arayıp "paletleri çalıştırın" isteğinde bulunduğu ortaya çıktı. İşte o diyaloglar....

Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan'ın, 2004 Yerel Seçimleri öncesi Ergenekoncularla yaptığı görüşmenin ayrıntıları Ergenekon ek delil klasörlerinde bütün detayıyla gözler önüne seriliyor. Cem Uzan, Levent Ersöz'e “Paşam paletleri bir çalıştırsanız” demiş.

İmar Bankası ve Adabank'ı hortumlayarak devleti 10 milyar dolara yakın zarara uğratan, bu sebepten babası ve abisi 6 yıldır firari olan Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan'ın, 2004 Yerel Seçimleri öncesi Ergenekoncularla yaptığı görüşmenin detayları Ergenekon ek delil klasörlerinde bütün detayıyla ortaya çıktı.

Uzan'ın 28 Şubat benzeri bir operasyon yapıldığı taktirde seçimlerde AK Parti'nin beklenen oy oranının çok çok altında bir oy alacağını söylediği belirlendi.

“PAŞAM PALETLERİ BİR ÇALIŞTIRSANIZ BU RAKAMLAR ÇIKMAZ”
Bir zamanlar “Açın Türkiye'nin önünü Genç Parti geliyor” diyerek özgürlük ve demokrasi nutukları savuran, AK Parti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın demokrasiye zarar verdiğini iddia eden Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan'ın darbe amaçlayan Ergenekoncularla görüştüğü, hatta AK Parti'nin zaferlerle çıktığı 2004 Yerel Seçimleri öncesinde yaptıkları bir görüşmede “Paşam paletleri bir çalıştırsanız aslında... ben size parmağımı kesmeye iddiaya girerim bu rakamlar çıkmaz” dediği öğrenildi.

“BİZ NE VARSA VE NE GEREKİYORSA YAPARIZ”
Emekli Org. Hurşit Tolon'un evinde ele geçirilen ve Ergenekon iddianamesi ek delil klasörlerine giren bir görüşme, batık bankalarıyla ülkeyi zarara uğratan Uzanlar'ın demokrasi ve özgürlük anlayışını gözler önüne serdi.
İddianame eklerinde yer alan ve illegal Cumhuriyet Çalışma Grubu'nun (CÇG) Ergenekon sanığı eski Jandarma Genel Komutanı emekli Org. Şener Eruygur, Hurşit Tolon ve ekibine sunulmak üzere hazırladığı raporda ilginç ayrıntılar var.
Ergenekon sanıkları eski Jandarma İstihbarat Daire Başkanı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, emekli Albay Hasan Atilla Uğur, Cem Uzan'ın bir dönem sağ kolu olan Hayrullah Mahmut Özgür, SESAR Başkanı İsmail Yıldız ve Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan'ın 21 Ocak 2004 tarihinde yaptıkları görüşmede K. Değirmenci kod adlı İsmail Yıldız, 2004 Yerel Seçimlerinde AK Parti'nin yüzde 57, Genç Parti, CHP ve DYP'nin ittifak kursalar dahi yüzde 38'i geçemeyeceğini belirtiyor. Video çözümlemesinde Cem Uzan, Yıldız'ın seçim araştırmasına sinirleniyor ve Ersöz'e dönerek “Paşam paletleri bir çalıştırsanız aslında. Ben hiçbir şey bilmiyorsam DYP'nin İstanbul'unu biliyorum, ben sizinle parmağımı kesmeye iddiaya girerim bu rakamlar çıkmaz” şeklinde konuşuyor.

Ersöz ise kendilerine düşen her şeyi yapmaya hazır olduklarını belirterek, “Biz ne varsa ve ne gerekiyorsa yaparız. Ama önemli olan grubun, buranın ve sizin ayakta kalmanız. Bu zaten ülkenin ayakta kalması demektir” diyor.

İŞTE O GÖRÜŞME:

K.DEĞİRMENCİ (İsmail Yıldız): DYP'nin, CHP'nin, Genç Parti'nin çok iyi hazırlanıp çok iyi bir propaganda yaptığını düşünürsek alabileceği oy % 38, olmadığını düşünürsek AKP sildi süpürdü, oy oranının % 54'te kalacağını söylüyorum. Şu anki oy oranı % 57'lerde.
Cem Uzan: Paşam, paletleri bir çalıştırsanız aslında. Ben hiçbir şey bilmiyorsam DYP'nin İstanbul'unu biliyorum, ben sizinle parmağımı kesmeye iddiaya girerim bu rakam çıkmaz.
(...)
Başkan (Levent Ersöz): Şimdi kendinize iyi bakın... Biz ne varsa, ne gerekiyorsa yaparız. Ama önemli olan grubun, buranın ve sizin ayakta kalmanız. Bu zaten ülkenin ayakta kalması demek.

aktifhaber

Seçkinleri Deşifre Eden Anket
05 Haziran 2009 08:53

Bilgi Üniversitesi ‘Seçkinler ve Sosyal Mesafe’ konulu bir araştırma yaptı. Seçkinlerin, Kürtlere, Türbanlılara, halka, AKP'ye bakışı adeta şok etti. İşte sonuçlar...

Eğitim, kariyer ve sosyal konumlarına göre seçilen 40 kişiyle yapılan ankete göre ‘seçkin’ler sahip oldukları konumu, yeni gelen ‘ikinci sınıf diploma’ sahipleriyle paylaşmak istemiyor.

Seçkinler, başörtüsünü ‘tehdit’ olarak algılarken, Kürt sorununun nereden çıktığı konusunda kafaları karışık. Azınlıklar ise sustukları müddetçe iyi arkadaş.

SEÇKİNLERİN ZİHNİYET KODLARI

Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, iyi bir kariyer ve gelir sahibi ‘seçkin’lerinin topluma bakışı, tartışma yaratacak bir ayrımcılığı ortaya koydu.

Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi tarafından yayınlanan, Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bölümü öğretim üyeleri Prof. Füsun Üstünel ve Doç. Dr. Birol Caymaz’ın hazırladıkları ‘Seçkinler ve Sosyal Mesafe’ konulu araştırmada, ‘prestijli’ orta ve yüksek öğretim kurumlarından mezun, orta üst sınıf mensubu, iyi mesleki pozisyonlara sahip, kendini Cumhuriyetçi, laik değerlerin taşıyıcı olarak gören kesimlerin Türkiye’nin temel meseleleri üzerinden Lozan azınlıkları, Kürtler ve muhafazakarlara yönelik algı ve temsillerini ve bu bağlamda ötekileştirme söylemi ele alındı.

‘BİZ’ VE ‘ONLAR’ AYRIMCILIĞI

Araştırmaya katılanların çoğunun başörtüsü meselesine ‘biz’ ve ‘onlar’ çerçevesinden baktığı ifade edilerek, en ılımlı söylemde bile ‘ötekine’ tehdit algısının olduğu vurgusu yapıldı. Ayrıca görüşülen kişilerin neredeyse tamamının, eşi başörtülü olan bir kişinin Cumhurbaşkanlığına tepkili olduklarına yer verildi.

REJİM SORUNU YOK, İŞGAL VAR

Kendilerini cumhuriyetin değer ve kazanımlarının taşıyıcısı olarak gören seçkinlerin ‘yeni gelenleri’ yani AK Parti’yi orada olmayı hak etmemiş işgalciler olarak gördüğü tanımına yer verildi. Bütün katılımcılar Cumhuriyet Minglerine katılırken katılımcılardan birinin darbe olsa destek vereceğini söylemesi dikkat çekti.

TÜREMİŞ ‘SEÇKİNLERLE’ SAVAŞ

Araştırmada, Cumhuriyetçi-laik seçkinlerin, rejim ve laiklik ile ekonomik ve sosyal iktidar korkusuna ilişin şu çarpıcı saptamalar yer alıyor: ‘Modernlik nostaljisinde, ekonomi ve siyaset alanlarında seçkin okulların mezunlarının uzun süredir kurmuş oldukları tekelin ‘ikinci sınıf diploma sahipleri’ tarafından tehdit edilmesi ve hatta kırılması olgusu ‘köklü’ ve türemiş seçkinler ve temsil ettikleri hayat tarzları arasında bir tür mücadelenin varlığına işaret ediyor.

KAPATMA ANTİDEMOKRATİK AMA...

Birçok kişi parti kapatmanın demokratik niteliği konusunda kuşkularını ifade etmelerine rağmen AK Parti söz konusu olduğunda bu yönde bir çözümü tercih ediyor.

KÜRT SORUNU NEREDEN ÇIKTI

Kürt sorununa ilişkin olarak ise katılımcılar DTP’nin meclisteki varlığından rahatsız olunduğu ve Kürt sorununun temelinde yabancı kışkırtması ve ekonomik nedenler aranıyor. Kamusal alanda görünmemek şartıyla azınlıklarla, ‘romantik birliktelik’ söz konusu. Gayrimüslüm komşuya sahip olmak, bir prestij durumu.

Sadece ‘seçkinler’ kadrolaşabilir!

Araştırmada AK Parti karşıtlığı konusunda birincisi daha keskin, ikincisi görece daha ılımlı iki eğilim olduğu görüşüne yer verildi. Katalımcıların bir bölümü asıl tehlikenin sermayede yaşandığına inanıyor. Melek (47), kadrolaşmayla ilgili kaygılarını dile getirerek, ‘Aslında herkes kadrolaşıyordu ama kadrolaşıldığı zaman hep sizin gibi seçkinler birbirine benzeyen insanlar kadrolaştığı için biz onları hissetmiyorduk, şimdi daha farklı insanlar kadrolaşıyor. Onun için hissediyoruz. Şimdiye kadar ezilmiş, kıyıda köşede kalmış adamlar birden bire güç sahibi oluyorlar. Bu çok tehlikeli. AKP’nin getirdiği kadroya bakın şimdiye kadar ezilmiş tipler, şimdiye kadar hiç o şansı elde edememiş tipler.’ dedi.

Eskiden Kürt sorunu diye bir sorunumuz mu vardı...

Araştırmada Kürt Sorunu başlıklı bölümünde ‘prestijli’ okulların mezunlarının yaşamöykülerinde Kürtlerin yer almadığı, bu nedenle verilen yanıtların yakınlık kavramından uzak olduğuna vurgu yapıldı. Sorunun kökeni hakkında bilgi sahibi olmadıklaı gözlenen katılımcıların büyük bölümü Kürt sorununun PKK ile ortaya çıktığını düşünüyor. Kürt kökenli arkadaşı olduğunu hatırlamayan Leyla (30), ‘Hani ben Kürt’üm diyen, öyle bir şey yoktu’ şeklinde yanıt verdiği görüldü. Robert Kolej ve Boğaziçi İşletme Fakültesi mezunu Doğan (32) Kürtleri sevmediğini ifade ederek, ‘Ben şey olarak da Kürtleri çok sevmememin nedeni de hala kabile hayatı yaşıyor olmaları.’ yanıtını verdi. Bağcılar’da askerliğini yaparken kendi ifadesiyle ‘Doğu’yu gördüğünü söyleyen Berk (28) ‘Ben mesela kısa dönemleri daha tehlikeli gördüm, üniversite bitirmişlerdi. Yani okumuş Doğulular, okumamış olanlardan daha tehlikeli geliyor bana. Düşünme kapasitesine göre böyle şey oluyorlar, tehlikeli...’ diyor.

Köşk’te türban iğrenç hissettirdi

Araştırmada görüşülen kişilerin neredeyse tamamının eşi başörtülü olan bir kişinin Cumhurbaşkanlığına tepkili olduklarına yer verildi. Doğan (32) örtülü eşin imaj bozduğunu söyledi ve ‘Cumhuriyet balosunda görmek istemem adamı, orada beyaz Türklüğüm çıkar, elim ayağım oynar’ dedi. ‘Cumhurbaşkanının eşinin başörtülü olması size ne hissettirdi’ sorusunu Begüm (34) ‘iğrenç hissettirdi’ şeklinde yanıtladı.

Başörtü görmek bile istemiyorum

Ayla (41) türbanlılar için ‘çok kalabalıklar’ ifadesini kullanırken, ‘Size cesaretlerini anlatamam, bizler asla öyle olmadık onlara karşı’ ifadesi yer aldı. Türbanlılar yokmuş gibi davrandığını söyleyen Sevcan da (38), örtünme biçimleri arasında bir farklılık gördüğünü söyleyerek, ‘Benim için onların türbanlıların tek bir adı var, sıkmabaş. Sıkmabaş aşağı, sıkmabaş yukarı.

Ben sıkmabaşlarla iş yapmıyorum. Mümkünse görüşmeyeceğim. İnsan olabilir, bilmem ne olabilir’ dedi. Gülşen (53) ise üniversitede başörtülü öğrencilerin eğitim görmesini onaylamadığnıı, hatta iğrenç bulduğunu söyledi. Yasemin (28) de başörtülerle hiçbir ilişkisi olmadığını, görmek bile istemediğini ifade etti.

Azınlıklara ‘şartlı’ hoşgörü

Araştırmaya katılanların hepsinin en yakın arkadaş çevresi arasında gayrimüslimlerin bulunuyor. Ancak seçkinler azınlık sorunlarını bu arkadaşlarıyla konuşmayı heç tercih etmiyor. çünko taktirde aralarının gerilebileceğini belirtiyorlar.

Azınlık orunları hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan katılımcılar gayrımüslim vatandaşların hakları konusunda ise çeliykiye düşüyor: Ali (23) (Okulları olsun ama oralarda Türk müdür bulundurulması yabancı tahdidi alazalmak adınadır.) Sevcan (38), (Geçmişte belki haksızlığa uğradılar ama şu an tam tersi biliyor musunuz. Türkiye’yi parselleyip satıyorlar. 5 kuruş da vergi vermiyorlar.)

aktifhaber

EKONOMİ KALSIN LAİKLİK TEHLİKEDE

6 Haziran 2009 08:20
Ekonomik krizin tüm dünyada etkili olduğu dönemde Başsavcı Yalçınkaya şaşırtıcı bir çıkış yaparak, laikliğin ekonomi vurgusuyla gündemden düşürülmeye çalışıldığını öne sürdü. Parti kapamayı zorlaştıran yasal düzenlemeye karşı çıkan ve bunun laikliği tehdit ettiğini öne süren Yalçınkaya'nın ani çıkışı hukukçuların ve siyasetçilerin tepkisine neden oldu.
Ekonomik krizin tüm dünyada etkili olduğu ve gündemin başında yeraldığı sırada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, ekonomi vurgusuyla laikliğin gündemden düşürülmeye çalışıldığını öne sürdü. Başsavcı Yalçınkaya, “Muhafazakar partiler öne çıktıkça, artan radikalleşmeyle birlikte, ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle batı tipi demokrasilerin ayrılmaz parçası olan laikliğin gündemden düşürüldüğü ve tanımının değiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir” dedi.

Parti kapatmaları da savunan Yalçınkaya'nın konuşması hukukçuların ve siyasetçilerin tepkisine neden oldu.

LAİKLİK GÜNDEMDEN DÜŞÜRÜLÜYOR

Yargıtay Başsavcılığı'nda dün düzenlenen “17. Onur Günü”nde konuşan Yalçınkaya, “Muhafazakar partiler öne çıktıkça, artan radikalleşmeyle birlikte, ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle batı tipi demokrasilerin ayrılmaz parçası olan laikliğin gündemden düşürüldüğü ve tanımının değiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir” dedi.

İnsanları inançları ile kabul eden, bunu sorun yapmayan Avrupa sosyal demokrasi çizgisine yaklaşan muhafazakar partiler için yasaklamanın Siyasi Partiler Yasası'nda mevcut olmadığını belirten Yalçınkaya, sadece, dini kuralların devlet işlerinde etkili ve egemen kılınmasının, eğitim birliği ve hukuk birliği gözetilmeden bu yönde faaliyetlerde bulunulmasının yasaklandığını bildirdi.

PARTİLER KAPATILIR

Siyasi parti kapatma davası açılabilmesinin zorlaştırılması çalışmalarının Türkiye gündeminde olduğunu anımsatan Yalçınkaya, bir parti hakkındaki kapatma davası sonuçlanmadan Anayasa Mahkemesinin yapısı, kapatma davası açılmasındaki usul ve kapatma nedenlerinin sınırlarının daraltılması hususlarında, yasalarda değişiklik yapılmasının, Anayasa'nın değiştirilemez maddelerine aykırılık oluşturacağının da düşünülmesi gerektiğini dile getirdi.

Anayasa Mahkemesi'nin mevcut yapısının değiştirilmesi yönünde çalışmalar olduğunu da anımsatan Yalçınkaya, mevcut yapının değiştirilmesi için herhangi bir durum veya ihtiyacın ortaya çıkmadığını savundu.

Halkın gücü mü memur yetkisi mi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı konuşma siyaset ve ekonomi dnyası kadar internet dünyasının da günün konusu haline geldi. Haberin yayınlandığı haber sitelerine yorumlarıyla renk katan vatandaşlar, Yalçınkaya'nın konuşmasını esprili bir üslupla karşılık verdi. işte okuyucu yorumlarından bazıları:

Halkın tercihini 1 memurun yetkisiyle sınırlamak demokrasiye yakışmıyor.

Laikçilik bu ülkede insanların yaşam standardından daha da önemli. Fazıl Say konserinde cep telefonunun çalması gibi bir durum bu. Yeterki her gün laikliği konuşalım. Haydi ordu göreve.

Sayın savcıya 500 lira maaş verelim konuşsun o zaman ekonomi önemli değil. Ağzını açıp laiklik diyebilecek mi. Nasıl olsa halktan toplanan vergi ile ödenmiyor mu maaşı. Madem Cumhuriyetimi bu kadar seviyor, maaş talep etmesin. Halkın parasıyla konuşmak kolay.

Geçenlerde bir Japon bulmuşlar dağlarda yaşayarn ve 2. Dünya Savaşı'nın halen devam ettiğini sanarak toplumdan kendini soyutlamış. Sayın savcımız hala 19. yüzyılda yaşadığımızı sanıyor. Sayın Savcım lütfen biraz okuyun, kendinizi geliştirin. Bu toplum sizin zanlarınıın çok ilerisinde artık komik oluyorsunuz.

Onur gününde talihsiz konuşma

Yargıtay eski Savcısı Ahmet Gündel: Özellikle yargının içinde bulunduğumuz bu dönemde siyasette ne kadar çok etkin bir konumda olduğunu görüyoruz. Yargıtay Cumhuriyet Başsaacısı'nın siyasetin üzerindeki etkisi de bariz bir şekilde görülmektedir. Yüksek yargı ile ilgili başsavcının görüşlerine katılmak mümkün değildir. Böyle bir düşünce olamaz. Başsavcının laiklikle ilgili görüşleri de Türkiye gerçeklerine uymuyor. Asıl üzerinde konuşulması ve tartışılması gereken ekonomik sorunlardır. Türkiye'nin gündemini ekonomik sorunların oluşturması gerekirken, laikliği tartışmak anlamsızdır.

Yargıç değil siyasetçi gibi

Hukukçular Derneği Genel Başkanı Kılıçkaya: Yasaklayıcı ve kısıtlayıcı bir anlayışla kaleme alınmış bir konuşma metni. Farklı düşüncelere kapalı olduğu gibi, farklı düşünceleri de ortadan kaldıran bir açıklama yapmıştır. Siyasi partilerin ekonomik büyüme ve moderleşme kavramlarına atıf yaptığını ve laikliği gündemden düşürmeye çalıştığını söylemiştir ki, siyasi partilerin ekonomik büyüme ve moderleşmeye vurgu yapmasından daha doğal bir şey olamaz. Başsavcı ülkenin büyümesini ve modernleşmesini değil, sadece belli kavramlara takılıp kalınmasından yana bir tavır ortaya koymuştur.

Darbe diyenlere tepki gösterseydi

AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ: “Görülen davalarla ilgili olarak kimi siyasetçiler savcıları darbecilikle, yargıçları taşeronlukla itham edene çeşitli açıklamalar yapıldı. Gönül isterdi ki Sayın Başsavcı temsil ettiği savcılara darbeci diyenler hakkında açıklama yapsaydı. Öncelikle meslektaşı olan savcıların ve yargının onurunu korumasını beklerdik.Ama maalesef bu konuda net bir açıklama yapmayı bırakın ima yollu dahi savcıların onurunu koruyan ir açıklama yapmadı.

YENİ ŞAFAK

Mehmet Kamış

Ülkeyi yoksullukla yönetmek!

Abdurrahman Yalçınkaya, başında bulunduğu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 17. onur günü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada öyle bir cümle etti ki; dinleyenleri hayretler içinde bıraktı.

Yalçınkaya, ekonominin fazla öne çıktığını, ekonomik büyüme ve modernizasyona çok vurgu yapılmasından dolayı laikliğin gündemden düşürüldüğünü söyledi.

Bizden başka, son ideolojik ve komünist devlet SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) 20 yıl önce yıkılmıştı. Ama bizimkiler hâlâ direniyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yaptığı böyle bir açıklama, bugün dünyada kaç ülkede yapılabilir? Belki Kuzey Kore'deki ya da biraz zorlarsanız Küba'daki savcılardan benzer bir açıklama duyabilirsiniz. Bunların haricinde herhangi bir ülkenin bürokratlarından birisi böyle bir konuşma yapabilir mi? Çağdaş dünyada bu tür bir açıklamanın düşünülmesi bile imkânsızdır. İstisna teşkil eden bir iki ülkeyi de saymazsak dünyada böylesine katı ideolojisi olan devlet kalmadı zaten.

Bilmem hatırlar mısınız? Türkiye'deki en büyük hortumlamalar, laiklik vurgusunun en çok yapıldığı zamanlarda olmuştur. Laikliğin en çok gündeme getirildiği 28 Şubat sürecinde kimlerin ülkeyi hortumladığını, kimlerin bankalardan milyarlarca doları cukka ettiğini bugün çok daha net biliyoruz. O hortumlamalar sonucunda Şubat 2001'de ülkenin büyük bir kalp krizi geçirdiğini hiç unutmadık. Yalçınkaya'nın AK Parti'ye açtığı kapatma davası bu ülkeye on milyarlarca dolara mal oldu. Küresel krizden önce kapatma krizi ülkedeki ekonomik dengeleri allak bullak etti. Siyasî istikrarsızlık şüphesiyle bozulan ekonomik dengeler yüzünden binlerce kişi işyerlerini kapattı ya da işten çıkarıldı.

Tabii; ideolojik devletin temsilcileri için ekonominin iyi ya da kötü olmasının ne önemi var ki. Ekonomi iyi olsa ne, kötü olsa ne? Nasıl olsa onların maaşları ne azalır ne de artar. Ülkedeki işsizlikten, yoksulluktan kendileri hiç etkilenmez. Lojmanları, harcırahları ve bilumum devlet imkânları her halükârda ellerinin altındadır. Nasıl olsa Türkiye'nin en kötü dönemdeki gelirleri bile onların hayatlarını rahatça sürdürmesi için yeterlidir. Daha da olmadı, onların gelirini muhafaza etmek için uygun bir fon bile bulunabilir. Toplumsal refah, işsizliğin azalması, toplumsal gelişmişlik umurlarında mıdır? Ne de olsa laiklik her şeyimize yeter. Halk yoksul da olsa onunla karnını doyurabilir, onunla çocuklarına iyi eğitim aldırabilir, onunla bütün yaralarını sarabilir(!) Bakın Küba'ya; yoksul, aç ama laik...

Yoksulluk bir yönetim biçimidir aslında. Milli Şef İsmet İnönü, toplumu yoksullukla yola getirmiştir. Halk öyle bir noktada tutulmuştur ki; karnını doyurmaktan başka bir şey düşünmediği için çok daha kolay yönetilmiştir. Dünyadaki ülkelerden birinde ülkeyi yöneten diktatörün oğlu babasına ateş püskürür, der ki: "Bu kadar petrol gelirimiz var ama halkımız açlıktan ölüyor. Niye gelirleri halkımızla paylaşmıyoruz?'' Babası da ona, "İki tane boğa alıp besleyelim, bakalım hangimiz daha iyi besleyeceğiz, kim kazanırsa onun dediği olsun." der. Belli bir süre sonra iki öküzü de getirirler. Oğlanın boğası öylesine iyi beslenmiş, öylesine semirmiş ki kimse zapt edemiyor, kapılardan geçmiyor. Evlat gururla boğasını babasına göstermiş. Büyük bir takdir beklerken babasının boğasını getirmişler. Aç, zayıf, yürümekten aciz, nereye derlerse oraya gidiyor. Dizginlenmesi, sevk ve idare edilmesi öylesine kolay ki! Babası oğluna dönmüş demiş ki: "Gördün mü oğlum, zenginliği bu halkla niye paylaşmıyorum. Şimdi anladın mı?"

ZAMAN

Engin Ardıç

Arteriosclesaurus Turcicus

Beni hiç de şaşırtmayan bir Amerikan salaklığı: Dinozorların hâlâ yaşadıklarına inananlar varmış!... Yahoo'da okudum.

Abur cubur filmlerle çocuk ruhlu insanların kafasını karıştırırsanız, olacağı budur.

Elvis Presley'in ölmediğine, Mississippi ya da Tennessee taraflarında biryerlerde saklandığına, hatta onu uzaylıların kaçırdığına inananlar da var.

Uzaylıların Elvis'i falan değil, kendisini kaçırdıklarını, üstelik taciz ettiklerini söyleyen dul bayanlar da var Amerika'da, pizza getiren çocuktan ilgi görmeyince mutluluğu başka galaksilerde arıyorlar.

Eh, "inanç özgürlüğü" diye bir şey de var tabii, kimse kimseye karışamaz.

Ancak, karışmamak, "maytaba almamak" değildir. Hem işimiz budur, hem keyfimiz.

Fakat adamlar da dönüp bizi makaraya sararlarsa ne yapacağız?

Bizde de Atatürk'ün günün birinde dirilip yeniden Samsun'a "çıkacağını" sananlar yok mudur? Atatürk'ün her gece yattığı yerden kalkıp Anıtkabir defterine yazılanları bir bir okuduğunu söylesek, inanacak kişi çıkar. Adnan Menderes'in her hafta Yassıada'dan uçarak gidip cuma namazını Mekke'de kılıp geldiğine inananlar çoktu...

Sonra Türkiye çok ilerledi tabii... Şimdi, Konya'daki Mevlana Türbesi'nden uzaya bir ışık yükseleceğine ve Atatürk'ün ona tutunup aşağı ineceğine inanan hamiyetli vatan evlatlarına askeri okullarımızda konferans verdiriyorlar, genç subay adayları da ilgiyle izliyor!...

Peki, bunlar hangi filmlerin etkisi altında kalmışlar acaba? "Kurtuluş" dizisinin mi?

Amerikalılar, "siz kendi halinize bakın" derlerse ne cevap vereceğiz?

"Alfa beta omega kodundan ana gemiye bağlandım, güç kalkanları açık, vektör verileri dengelendi" şeklinde "bilimsel süsü verilmiş" bir "jargonla" konuşan "uzaycı" manyaklar, Selena adında bir uzaylı tanrıçaya taparlar... Bizde de var!

Zararları kendilerine.

Fakat, "dolar dediğin yeşil bir kâğıt parçası, basarız basarız gider, dövize de muhtaç olmayız" şeklinde konuşan bazı bürokratların zararı, hepimize! Bu, uzay manyağı değil, Ankara manyağı.

Amerikalı, "sen kendi dinozorlarına, örneğin içinde çalıştığın sektöre, basına bak" dese, yerin dibine geçeceğiz... Adam utanmadığı gibi bir de övünüyor, heykelini yaptırmış masasına koymuş.

"Hiç ithalat yapmayız, ihracat da yapmayız, kendi yağımızla kavrulur gideriz" diye düşünenler var yahu bu memlekette...

"Ali Şen'e sordum, CHP kendisinin de beklemediği ezici bir çoğunlukla iktidara gelecekmiş" yazan derin mütefekkir ve muharrirlerimiz olduğuna göre...

Gerçekten sınırları kapatmayı, içeri hiç turist sokmamayı, içeriden de dışarıya hiçkimseyi bırakmamayı, böylece hem zararlı etkilerden korunmayı hem de döviz tasarrufu yapmayı samimi olarak düşünenler var...

Köy Enstitüleri'ni yeniden açmayı ve binasını da, yolunu da köylüye angarya yoluyla yeniden yaptırmayı önerenler var... Başkaldırana jandarma dayağı da hazır herhalde.

On bir milyon köylüyü İstanbul'dan "geri gönderebileceğini" umanlar var...

"Aslında darbenin tam zamanı ama yapacak yiğit kalmadı" diye ağlayan teresler var...

Fakat "şöyle bir gelip de hani bu sefer on-on beş yıl gitmeyebileceğini" düşleyenler de var...

Sözümü geri alıyorum. Amerikan manyakları haklılar: Dinozorlar hâlâ yaşıyor. Hası da bizdedir.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/06/06/arteriosclesaurus_turcicus - sabah

Fikri Akyüz/Takvim
Ruhat Heraçıdan, Güngör Müş ve Efe Mine kimdir?

SORU 1: Hocam ben emekli bir yargıcım. 27 Mayıs'ı coşkuyla karşılayan bir halaskargaziyim.. Şu anda Mahalle Baskısı Apartmanı'nın yöneticiliğini yapıyorum. Apartmanımız 12 daireden oluşuyor. Ancak apartmanımıza geçen gün bir karı koca taşındı.
Adamın üst dudağını kapatmayan bıyığı; karısının ise türbanı vardı. Adamın üst dudağında; kadının ise alnının ortasında kıl mıl görünmüyor. Bu da beni, Süheyl Batum ve Yaşar Nuri Öztürk sizi inandırsın, felaket derecede kıllandırıyor. Taşındıkları gün kendilerine "Siz Kemalist misiniz yoksa gerici mi?" diye sordum."Biz kiracıyız" dediler.
Şimdi hocam, ben aydınlık bir cumhuriyet yöneticisi olarak apartmanımıza "ikna odası" kurmak istiyorum. Bu genel kurulun toplanabilmesi için kaç "sakinin" imzası gerekiyor? Gerçi biz apartman sakinleri pek de sakin değiliz, acayip asabiyiz.
Hocam diyelim ki toplantı yapıldı ama bunlar ikna olmadı.. Bunların, kendileri gibi bir yobaz dünyaya getirmemesi için kısırlaştırma metodunu uygulayacak olan bir ürolog ya da jinekolog tanıdığınız var mı? (Ruhat Heraçıdan)
CEVAP 1: Muhterem kardeşim, ikna odası kurmanı tavsiye etmem. Çünkü genel kurulu toplaman için toplantı yeter sayısına ulaşamayabilirsin. Karar yeter sayısına ulaşman ise hiçbir şey ifade etmez. Kısırlaştırma metodunu uygulamak da apartmanda bir takım kısır tartışmalara yol açar. O nedenle "3. yol" formülünü uygulamanı tavsiye ederim. O da şu:
Apartmanın önündeki kamusal alanda bir "miting attır". En bariton bir sesle de ki: "Ey bu apartmanın aydınlık insanları.. Apartmanımızı işgal eden bu kiracı bozuntusuna öyle bir ceza verelim ki herkes 'ohh' desin.."
Bu arada kendilerini kapı dışarı etmekle yetinmeyin, malvarlıklarının hazineye devrini de sağlayın.. Olmadı "ipotek" koydurun..

SORU 2: Hocam, yöneticisi olduğum gazetemden ayrılıp vatan aşkından dolayı bir başka gazete kurup kurdum. Bu yeni gazeteyi daha sonra eski gazetemi eline geçirmek isteyen bir başka gazete patronuna sattım. Yeni gazetemi satmak benim için hiç de zor olmadı, çünkü ben eski gazetemi olmasa bile eski gazetemin patronunu da çok güzel bir fiyata satmak gibi muazzam bir satış tecrübesine sahibim..
Fakat geçenlerde bir başyazar çıkıp "Bu adam bir bakanın önünde diz çöküp özür dilemişti" dedi. Oysa ben diz çökmedim. Ben sadece takla atmıştım. Hatta yaptığım aerobik figürlerin destansılığı karşısında teklifleri kıramayıp amuda da kalkmıştım.
Fakat hocam amuda kalktığım için o gün bugündür omuriliğimde bir ağrı hissediyorum. Yoksa.. evet evet yoksa ben omurgasız mıyım? (Güngör Müş)
CEVAP 2: Oğlum diyelim ki sende "omur" da yok onun "iliği" de.. Ama asıl önemlisi sende "onur" da yok.. Çünkü eski patronunu satan bir adam olduğunu kendin söylüyorsun. Kaldı ki 28 Şubat'ta milleti "iliğine" kadar soyanlara bildiğim kadarıyla ses çıkarmamıştın. O nedenle "omur"dan ve onun iliğinden ziyade "onur"a ehemmiyet ver. İlik olmadığı için düğmenin de önemi yok. Düğmeye basmanın ise hiç sakıncası yok.

SORU 3: Hocam ben genç bir kızım, nişanlıyım, Atatürkçüyüm, küçükleri korur, büyükleri sayarım, akranlarımı ise kendi haline bırakırım. Nişanlımla iki önce yıl yapılan Tandoğan'daki Cumhuriyet mitinginde tanıştım. "Hemi de ailecek".. Mitingde nişanlım Cumhuriyet gazetesinin "Cum" kısmı görünecek şekilde değilde "Cumh" kısmı görünecek şekilde gazeteyi katlamıştı.. Hocam bu yüzden çok tedirgin ve endişeliyim..
Şimdi hocam Cumhuriyet gazetesine saygısızlık yapan bu nişanlımla evlenirsem, nikahımızın kıyıldığı nikah salonu laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma iddiasıyla kapatılır mı? (Efe Mine)
CEVAP 3: Kızım, bir h harfi göründü diye sende endişe ve kaygı başlamışsa u,r,i,y,e,t harfleri göründüğü zaman sen cinayet de işlersin. Kaldı ki nişanlın belki de Cum'un yanındaki h harfini bilerek gösterdi. Yani elindekini başkaları Cuma dergisi sanmasınlar diye düşünmüş olamaz mı? O yüzden kafanı böyle her "h"ye takma, he mi kızım?
CEVABA CEVAP: He...

25 Eylül 2009 10:03
'PAŞA RÜŞVETİ' SORGULANIYOR

Ergenekon ek klasörlerinde, helikopter devi Sikorsky'nin bazı paşalara rüşvet verdiği ileri sürülüyordu.

Zaman'a konuşan Sikorsky stratejik ortaklıklardan sorumlu Başkan Yardımcısı Stephen Estill, konuyu Türk basınında çıkan haberlerden öğrendiklerini söyleyerek, "Sikorsky etik olmayan hiçbir davranışa müsamaha göstermez. Şu anda bu konuyla ilgileniyoruz." dedi.

İddianamenin 138 numaralı ek klasöründe Ünal İnanç'ın evinde bulunan bir yazıda ilginç bilgiler yer alıyor.

Belgede, Sikorsky'de yüksek maaşla çalışan emekli bazı askerlerin, aldıkları paraları muvazzaf komutanlarla paylaştığı öne sürülüyor. Söz konusu belgede şu iddialar dile getiriliyor: "Helikopter Sikorsky diye firma var.

Genel merkezi Mecidiyeköy'de, Ankara Kavaklıdere'de şubesi var. Şirketin başında ABD ile irtibatı sağlayan koordinatör olarak 35 yaşında bir Amerikalı var. Eski Jandarma Genel komutanları R.B. ve F.Ö.B. var. B., 3 yıl önce emekli oldu, yerine R.B. geldi. B. bu firmada ayda 40 bin dolar maaş alıyor, 20 binini görevdeki Jandarma Genel Komutanı B.'ye veriyor. B. de 2 yıl önce emekli oldu.

B. bu yıl sonunda şirketten ayrılıyor, yerine R.B. geliyor. Genel komutanlığa getirilen M.Ş.E. ile firmanın irtibatını artık R.B. sağlayacak. Bu çark 11 yıldır sürüyor. KKK'da Kara Havacılık Daire başkanı ile oradan emekli Tuğgeneral A.Ö. de aynı çarkı burada devam ettiriyor.

Bilgileri veren A. bu firmada çalışıyor. Eski bir Sikorsky helikopter teknisyeni emekli astsubay. Ankara'ya gelip ihalelere giriyor, sonra KKK ve Jandarma'ya gidip dağıtımı yapıyor. Sikorskylerle ilgili işlerin % 90'ını bu firma alıyor."

Kaynak:Zaman


En son Ekim tarafından Cum Eyl 25, 2009 9:19 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Hzr 06, 2009 11:19 pm    Mesaj konusu: Yobazlık... Her yerde, herkeste! Alıntıyla Cevap Gönder

Nilüfer Göle: Kemalizm mahremiyeti anlamadı

Söyleşi:MEHMET GÜNDEM-yeni Şafak

Anlamak-anlamlandırmak…

Her çatışma aynı zamanda bir karşılaşma, yakınlaşma demektir ve içinde fırsatları da barındırır.

Temassızlık ise yok saymaktır.

Var olanı yok saymak potansiyel sorun alanları inşa etmekten başka bir anlama gelmez.

Tanımadığınız, yok saydığınız, değersizleştirdiğiniz, ötekileştirdiğiniz insan, zaman, mekan, düşünce, inanç size “düşman” olarak döner.

Uzaklıklar “korku ve savunma” merkezli düşmanlık duygularını besler, büyütür, geliştirir ve hayata geçirir. Orada yaşamak için öldürürsünüz. Öldürmek asla bir kabiliyet değil, çaresizlik ve yenilgi halidir.

Yakınlık ise, farklılıklara rağmen bazen tahammül göstererek bazen de hoşlanarak birlikte yaşamaya kapı açar.

Birliktelik hukuk oluşturur, birliktelik sorumluluk oluşturur, birliktelik yeni sorunlar oluşturur ama hiçbiri öldürücü, çözümsüz değildir. Bu durum hem bizi hem de kabiliyetlerimizi geliştirir, en iyisi de sorun çözme kabiliyetimizi gelişir.

Anlamak iyidir, anlamaya çalışmak iyidir. Anlaşılmamızı kolaylaştırmak da iyidir. İyiliği hem kendimize hem de başkalarına yapmak da iyidir…

Sosyolog Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Melez Desenler, İslam'ın Kamusal Yüzü ile yaptığını İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa çalışması ile bir kere daha yaptı; anlamaya, anlamayı kolaylaştırmaya çalıştı…

BATI KENDİNE TÜRKİYE AYNASINDAN BAKABİLİR

90'lı yılların sonunda batı dışındaki toplumların kendini inşa etme serüvenlerini “batı dışı modernlik” kavramı ile anlattınız. Şimdi ne oldu o yolculuğa, batıya yaklaştılar mı, uzaklaştılar mı?

Türkiye üzerinden bakalım, Batıdan uzaklaşma değil, batıyla tekrar tekrar karşılaşma yaşanıyor. Batı dışı modernlikte referans yine batı, fakat bu modernlik okumalarında farklılık var, kendi tarihimizden, kültürel havzamızdan da besleniyor. Yani batının kötü bir taklidi olmanın ötesinde yaratıcı bir yanı da var. Laikliği bile böyle düşünebiliriz, Fransa'dan esinlenmesine rağmen Müslüman bir ülkede farklı bir aksan, farklı bir renk, farklı bir yüz, özellikle de kadın yüzü kazanabiliyor. Biz bunu çok zaman görmedik, elimizde hep batı aynası vardı, kendimize eksiklik hipotezi üzerinden baktık.

Şimdi bu durum geçerliliğini yitirdi. Bu karşılaşmalar içinde çatışma da var ama birbirini etkileyerek bir dönüşüm yaşanıyor.

İç içe geçişler var. Bu dönüşüm aslında Türkiye'nin kendi dönüşümü oldu. Türkiye'nin Avrupa topluluğuna üyelik süreci bunu da beraberinde getirdi.

Ne değişti son on yılda?

Fransa'da Batıdan çok Türkiye ve İslam meselesi ile karşılaştım. Eskiden batıya doğru gittikçe doğudan uzaklaştığımızı düşünüyorduk, şimdi batıya doğru gittikçe doğu ile karşılaşıyoruz. O zaman ister istemez düşüncemi, ufkumu buna ayarlamak zorunda kaldım. Ben Avrupa üzerin çalışma yapmıyordum, ama ister istemez İslam kapısından ve Türkiye kapısından Avrupa meselesine girmeye ve Avrupa'yı Türkiye ve İslam aynasında okumaya başladım.

ÇATIŞMA VE YAKINLAŞMA VAR

Bu süreçte Türkiye'de İslam ve laiklik, İslam ve demokrasi, Avrupa'da ise İslam ve modernite çatışma halinde algılandı. Zamanla her ikisi de makaslarını daraltmaya başladılar mı?

Makasların daralması yaklaşımı doğru bir gözlem, çünkü hem birbirine yaklaştılar, hem de çatışma noktaları daha fazla artı. Kavuşmalar ve yakınlaşmalar var. Biz Avrupa'ya yaklaşmakla birlikte kendi sorunlarımızın tanımını farklı yapar olduk. Farklı bir şekilde kendimizin farkına varmaya başladık. Bu aleyhimize olmadı, kendimize güvenimiz giderek artıyor. Avrupa ise son on yılda kendi içindeki İslam'ın farkına varmaya başladı. Farklılıkların farkına varmak o kadar kolay bir süreç değil.

Türkiye AB'ye girmek istiyor ama AB içinden istemiyoruz sesi yükseliyor…

Tezat var, Türkiye hem müzakerelere devam ediyor hem de pek istenilir bir durumda değil. Avrupalılar, aramızda aşk yok, sizinle zoraki evlilik yapmak istemiyoruz diyorlar. Eskiden Türkiye'ye, hayır dersek şeriatı mı gider, darbeye mi gider diye bakılıyordu. Şimdi Türkiye ikisine de gitmiyor. Avrupa'nın da “ders veren” konumu zayıflıyor.

Türkiye sorun taşıyan ülke olmaktan çıkıyor mu?

Eskiye nazaran evet ama bu sorunsuz bir ülke demek değil bu. Bugün Türkiye'nin kendi içindeki tecrübede barışçıl yolları, çoğulculuğu, hatta laik ve İslam arasındaki çatışmanın biri ya da ötekisi değil, ikisi ile birlikte olabilirliliğini gösterme durumu ve potansiyeli dünyada Türkiye'ye çok önemli bir rol veriyor. Türkiye yaşadığı bu tecrübeyi tamamlarsa, netleştirebilirse hem Müslüman ülkelere hem de Avrupa'ya “yeni bir şekilde düşünme” fırsatı verir.

Askeri darbesiz ve çoğunluğun diğerleri üzerinde tahakkümü olmayan bir ülke olarak belirmeye başladı mı Türkiye?

Böyle gözükmeye başlamadı ama bu yönde analizler yeni yeni başladı. Unutmayın ki Türkiye'deki süreç hem çok karmaşık hem de tam olarak rayına oturmuş değil. Daha geçen yaz iktidar partisi kapatılabiliyordu, darbe yapılabiliyordu… Tam oldu derken bambaşka bir makasa geçebiliyor.

İSLAM BİLİNÇ SORGULUYOR

Avrupa'da İslam modern dünyanın bilincini sorguluyor diyorsunuz.

Evet, ayna zamanda da modern dünyanın çağdaşı haline geliyor.

Batı öteki ile karşılaşmayı bir tahammül olarak mı görüyor?

Böyle bir his var. Öteki ağırlıklı bir sözcük tahammül. Batılılar “Burası yabancıların istilasına uğramaya başladı, biz artık kendimizi evimizde hissetmiyoruz” sözünü çok tekrarlıyorlar.

Bu gerçek mi, duygu mu?

Bu gerçek bir korku. Göçmenler batıda farklılıklarını göstermekten de keyif alır duruma geldiler. Batı açısından bugün göçmenlerin İslamileşmesi meselesi var. Geldikleri ülkeler üzerinden değil, din üzerinden bir tanımlama var. Türk işçileri yerine artık Müslümanlar deniyor. Bu sadece algılama meselesi değil, çoğunda Müslümanlığını öne çıkarma durumu var. Bu da gösteriyor ki İslam bir Avrupa meselesi haline geldi.

Avrupa açısından bu durum çözülmesi gereken bir sorun mu?

Sorun değil de yaşanması gereken bir süreç, karşılıklı farkındalık oluşturma. Aynı mekanları, aynı ülkeyi, bazen aynı projeyi paylaşıyoruz ama her zaman aynı değerleri paylaşmıyoruz. Bir değerler çatışmasının varolduğu gerçek. Örtü bunu kristalize etti, simgesi haline geldi. Hem kadın erkek eşitliği olsun hem de Avrupa'nın demokratik değerleri olsun cinsellik üzerinden tanımlanmaya başlandı. Yani Avrupalılar ve Müslümanlar birbirlerinin tolerans eşiğini deniyorlar.

Gözlemlerinize göre bu iki dünya birlikte yaşayabiliyorlar mı?

Şu anda yaşıyorlar...

O halde süreç kaosa değil de üçüncü bir durumu üretecek…

Evet, üçüncü durum denebilir. Avrupa biraz kendi saf kimliğinden vazgeçmek zorunda. Müslümanlarda öyle. İki tarafta metamorfozu kabul etiğinde bu olacak, zaten saf kimliğinizle kalamazsınız, süreç bunu gösteriyor. Türkiye'de Müslümanların karşılaştıkları, tartıştıkları konular ve sorular ile Avrupa'daki Müslüman Türklerin karşılaştıkları, tartıştıkları sorular aynı değil. Müslüman olmayan bir erkeğe aşık olan kızın durumu ne olacak sorusundan tutun da minarelerin boyuna kadar hararetli tartışmalar var. Bazı yerlerde camilerin minaresiz yapılması isteniyor, yani Müslümanlığın görünürlülüğü tartışılıyor. Müslümanlık artık Avrupa renklerini de alıyor.

AVRUPA DA DEĞİŞİYOR…

Sorular ve sıkıntılar da değişiyor…

Karşılıklı etkileşim ve karşılıklı dönüşüm yaşanıyor ama Avrupa buna Müslümanlardan daha çok direniyor. Çünkü Avrupa'nın istediği tamamen bizim gibi olun…

Kimliklerin aşılması, saflık ve bozulma bu durum mu?

Tam bu nokta. Bizim burada olan ebrulaşma, melezleşme öyle kolay olmuyor. Yani o iç içe geçişlerde biraz da şiddet var. Batı da giderek provokasyon sınırını yükseltiyor. Karşılıklı bir zıtlaşma, iktidar ilişkisi var. Şiddet olayını anlamadan bu süreci çok kültürlülük bağlamında alamayacağımız bir olay.

Yani size göçmen sosyolojisi yaklaşımı, Müslümanlar Avrupa'ya entegre oldular mı sorusu yetmiyor…

O noktayı aştı. Müslümanlar, İslam Avrupa'nın meselesi ve Avrupa'nın da değerlerinin tartışıldığı bir yere geldi… Avrupa'nın kendisi değişiyor.

Avrupa kendi içini Türkiye'nin tecrübesi üzerinden de okuyabiliyor mu?

Okunması gerekir ama bu şunu gerektiriyor; biz kendi deneyimlerimizi, tarihimizi batının aynasında okuma yeteneğini ve yetkisini uzun yıllar önce kazandık. Batıyı da bilmek… Bunun tersi Batı için çok zor. Örneğin örtü tartışması çıktığında “bizde de oldu” dediğinizde anlamak, öğrenmek için dönüp bakamıyorlar, biraz gururlarına dokunuyor. Onlar üstün olduklarına inanıyorlar ve İslam arkadan geliyor. Yani geri kalmışlık paradigmasını sürdürmek istiyorlar. Benim çağdaş oluyoruz demem rahatsız edici. Yani aynı dönemde yaşıyoruz, aynı çağın içindeyiz, aynı mekanı paylaşıyoruz, artık geri kalmışlık paradigması yok. Müslümanlar farklı istemlerle farklı kültürel bir modernite ile çıkıyorlar.

Batılı, modernitenin farklı yorumlanmasını kendine alternatif mi görüyor?

Bunu kendisine meydan okuma, geriye gitme, haklarının elinden alınması gibi görüyor. Haklarımızı yeni aldık, batılı kadın kilise baskısından, dinsellikten kendisini daha yeni kurtardı, şimdi karşımıza yine dinsellik geliyor kadını baskı altına alacak deniyor. Eşcinsel hakları ne olacak deniyor. Bizdeki cumhuriyet tartışmalarına benzer “bizi geriye götürecekler” korkusu var.

TÜRKEYİ BU DURUMU HAK ETTİ

ABD başkanı Obama'nın Türkiye ve İslam dünyasına bakış açısı-açılımını bu bağlamda düşündüğünüzde Batı'ya ne söylüyor?

Obama'nın Türkiye'yi önemsemesi Avrupa'yı rahatsız etti. Fakat burada çok önemli bir değişim var, eskiden Türkiye'nin konumunu Amerika belirliyordu, halbuki şimdi Obama'nın destek verdiği konuma Türkiye kendiliğinden, hatta Amerika'ya rağmen ve karşı olarak geldi. Tezkere sonrası tarihsel bir dönüm noktasıdır. Biz korkuyorduk ama o otonomi Türkiye'ye yaradı. Bush Amerikası değişti, Obama'nın gözünde Türkiye değer kazandı. Türkiye'yi istemeyen bir Avrupa var ama Avrupa da aynı kalmayabilir, değişebilir. Amerika'daki İslam meselesi dışarıdaki ötekiydi, Avrupa'da içerideki öteki. Türkiye ise aday ülke olarak Avrupa'nın kimliğini sorguladı. Bu güne kadar böyle bir tartışma yoktu. Sınırlar tartışılıyor; medeniyet sınırları nerede başlayacak, farklılık nedir, biz Türkiye'yi alırsak hala Avrupalı olur muyuz, Türkiye'ye evet demek tarihi belleğimize inkar mı olur, Viyana kuşatmasını unutacak mıyız... Türkiye Avrupa için bir test oldu.

Türkiye'nin AB'ye adaylığı nasıl okunuyor?

Dosya meselesi olmaktan çıktı, Avrupa'nın kendi kendini tanıma meselesi oldu. Avrupa Türkiye tartışması üzerinden yeni bir değerler sistemine doğru evriliyor. Türkiye'nin ödevlerini yapmasından öte Avrupa'nın kendisine nasıl bir kimlik oluşturacağı belirleyicidir. Avrupa, kimliğini Türkiye adaylığı karşısındaki duruşuyla belirlemeye başladı. Avrupa'da Türkiye adaylığı onun kendini sorgulaması için bir sebebiyet verdi, bir ateşleme yaptı. Burada İslam edilgen değil, aktif bir faktördür. Avrupa'nın bundan sonraki kuruculuğunda dinin rolü çok önemli olmaya başladı.

İSLAMI TANIMAK DEĞİL İSLAMLA YAŞAMAK

İslam Avrupa kimliğine dahil olur mu?

Topyekun İslam diye bir şey olmaz, oradaki Müslümanların Avrupa ile İslam arasındaki ilişkiyi nasıl mezcedecekleri belirleyicidir. Herkesi bir araya getirebilecek bir alanı, mekanı, projeyi hayal etmek gerekiyor ama bu Avrupa'nın İslam'ı tanıması değil, ikisi için ortak bir mekanı, kültürel havzayı yeniden düşünebilmek olur. Örneğin camilerin sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda kamusal alana ait, çevreye uyum sağlayıcı, birleştirici, yaşam alanlarıyla çok amaçlı inşa edilmesi önemlidir. Müslümanlar artık cami estetiğine, şeffaflığa bile önem veriyorlar, camileri batılı için de şüphe edilen yerler olmaktan çıkarıp korkulan değil, beğenilen yer olmasını istiyorlar. Önemli olan bu tür ortak mekanları, ortak dilleri yaratabilmek.

Biz Avrupa medeniyetine ait miyiz, mensup muyuz?

Bizim kimlikten gelen bir aidiyetimiz yok Avrupa'ya. Ama Avrupa aynı zamanda bir proje olduğu için bizim de Avrupalı olma projemiz var, yani sonradan mensup olabiliriz.

Türkiye, Müslüman kimliğiyle barıştıkça Avrupalılaşmamız daha kolay oluyor demiştiniz…

Hala öyle düşünüyorum. Obama'nın bile Türkiye'ye değer biçti; Çünkü Türkiye Müslüman kimliği ile barıştığı için Avrupalı ve dünyalı da olabilme potansiyeli taşıyor. Türkiye Müslüman kimliği ile kavgalı olsaydı örnek olarak konuşulmazdı. Ben Türkiye'nin farklı kültürel kodlar arasında tercümanlık ettiğini düşünüyorum. Kendi içindeki kültürel kodları da tercüme etmeye, harmanlamaya devam ediyor. Bakın Şakirin Camii somut bir örnektir… Camiye kadın eli değdi, Anadolu Müslümanlığı ile seçkin kentlinin buluşması… Cami kadınlara da açıldı bir anlamda…

Batı Türkiye'deki bu örneği kendi toplumuna model olarak sunabilir…

Konuşulmaya başlandı zaten…

Batı için çağdaşı İslam'la karşılaşmak heyecan verici değil mi?

Avrupa kamusal alanının en korkulu heyecan verici konuları, hep İslam etrafında toplanmaya başladı. Bu bana çok heyecan veriyor ama onlara değil. Avrupa ülkeleri İslam'ın varlığını kendi bünyelerinde yaşıyorlar ve bir arada yaşama ve anlama sorunu ile yüzyüze gelmiş haldeler. Bu yakınlık Avrupa'nın can alıcı sorunlarından birisidir. Bu durum durağanlaşmış Avrupa'yı canlandırdı, yeni Avrupa bu. 'İslamın Avrupa kamusal alanını oluşturucu gücü var artık. Çatışma bile bir yakınlaşmayı getiriyor. Bu çatışmada, bellek, mekan ve cinsiyet önemlidir ve hepsinin de kavgası vardır.

Peki öteki Avrupa dediğiniz nedir?

Ben Avrupa'nın ötekisi yerine öteki Avrupa diyorum. Göçmenlerin ve Müslümanların Avrupa'nın öteki olma duruma var, fakat aynı zamanda öteki Avrupa'yı yaratma durumlarını daha güçlü görüyorum. Benim hipotezim öteki Avrupa eski Avrupa'yı ateşliyor.

Örtü algısı nasıl Avrupalıların?

Tartışmaların anahtar kavramı.

Karşılığı ne?

Mahrem. Mahremi modernlik içinde hatırlatmak… Modernlik mahremiyete karşı çalışan bir dinamik. Tezat… Hem modern hem mahrem, ya da ne modern ne de mahrem de diyebiliriz. Bugünkü oluşum, ne geleneksel Ortodoks İslam ne modern batılı kadın…

BİR LOKMA BİR HIRKA RUHU LAZIM

Türkiye din-laiklik tartışmasını bitirdi mi?

Çok yol aldık, yeni sorunlar karşımıza çıkıyor ama çok önemli bir bilinç kazandık… Bakın darbenin bile dili değişti, yargı darbesi diyoruz…

CHP'mi daha muhafazakar AK Parti mi?

CHP durağan. Muhafazakarlık asla bu kadar durağan olamaz. Muhafazakarlık kelimesine kötü anlam yüklememek lazım, CHP için tutucu denebilir.

Kemalizm 'i neden Atatürkçülüğün çocukluk hastalığı olarak tanımlıyorsunuz?

Kemalizm, 60 darbesiyle birlikte, ilericilik ve askerî söylemin birleşiminden oluşuyor. Bugünkü sıkışmamızın altında da 60 darbesiyle hâlâ hesaplaşamamak yatıyor. Kemalizm, geleneklerden koptu, ara kurumları yok etti ve toplumun etiyle kemiğini ayırdı. Kemalizm değil ama Atatürkçülük çıtayı yükselten bir ortak değer olabilir toplum için. Muhafazakâr kesim, bugün dünyaya daha açıkken, Kemalistler sınırları yükseltiyorlar. Gelenekçi imam kazandı, ilerici öğretmen kaybetti gibi bir zıtlık yok. İmamın kızı öğretmen olmak istiyor; ama başörtüsüyle, mesele de bundan çıkıyor... “Mahremiyeti olmayan modernite olamaz” gerçeğini anlamamız lazım. Her dine yönelen gerici olmadığı gibi her Atatürkçü'de Kemalist değil. Atatürkçülük toplumsallaşıyor. Dilerim bu toplumsallaşma daha çok sivilleşmeyi getirir.

Bazı kesimlerin “İslamcı” diye endişe ettikleri AK Parti'nin devletle teması nereye doğru gidiyor?

AKP'yi devlet adamı olmaya zorluyor. Yani devletin İslamileşmesinden çok AKP'nin devletleşmesinden, devlet adabına uyum sağlamasından söz edebiliriz. Türkiye'nin asıl meselesi din değil, karşılıklı saygı alanlarının nerede olacağıdır. Türkiye'de insanlar özgürlükleri nasıl kullanacaklarını pek bilmiyorlar, her şeyi hoyratça tüketen bir toplumuz, henüz olgunlaşamadık… Edep, haya ve huzur nerede kaldı. Eskiden bir lokma bir hırka ruhunu eleştirirdik, şimdi arar olduk.

GÜLEN HAREKETİ DÜNYAYA AÇIK

Gülen hareketi dünyanın pek çok yerinde okul açtı. Bugün Türkiye'de 115 ülkeden öğrencilerin katılımıyla Türkçe olimpiyatı gerçekleştiriliyor. Dünyaya açılan bu Türkler de Müslüman…

Fethullah Hoca hareketi İslami ama İslamcı değil. İslamı siyasallaştırmıyor, onlar bugünkü seküler dünyanın içine nüfuz ediyor, rahatlıkla giriyor, çatışmaya girmeden… Muhafazakâr ve dindar bir hareket, Türk okullarıyla birlikte, dünyaya en açık, küresellemeyi kendine mekan edinen bir hareket olmaya başladı.

Taha Akyol'un programında “Bu işe gönül vermiş Türk öğretmenler dünyanın her yerine korkusuzca gidebiliyorlar. Üstelik Müslümanlıklarından vazgeçmeden bunu yapıyorlar” demiştiniz… Bu nasıl bir temas?

Dindarlara atfettiğimiz çekingenlik ve edilgenlik yok. Gülen cemaati sanki seccadesini her yere seriveriyor. Seccadeyi dünya haritası yapmışlar.

Müslümanlıkları neden onları bir uyumsuzluğun, çatışmanın içine çekmiyor?

Müslümanlıklarını görünür kılmak gibi bir politikaları yok, müminliği daha bireysel, yaşıyorlar ve hizmete dönüştürüyorlar. Orada iman kimliğe değil hizmete dönüşüyor. İslamcılıkta ise iman kimliğe dönüşüyor, siyasallaşıyor. Gülen hareketi modernist değil ama çağın içinde. Ama çağın liberal şeffaf birey anlayışıyla ters düşüyor.

Peki bu hareketi hem dönüştürücü-yenileyen hem de muhafaza edici olan nedir?

İslam'ın yaşatılması, dini mirası daha güçlü ve daha temiz bir şekilde devam ettirme, gelecek nesillere aktarma duygusu… Onlar İslam'ı çağın dışında tutarak değil, tersine çağ ile iç içe girdikçe daha çok yaşama imkanı bulacağına inanıyorlar. Ama tabii çağın, temas halinde oldukları farklı milletlerin, kavimlerin, dinlerin ve mesleklerin de hareketin kendisini dönüştürmekte olduğu unutulmamalı.

Bu çağ için yeni bir tür…

Yeni bir tür… muhafazakarlık. Nefsin terbiyesi ve iman esas, adanmışlık ruhu çok belirgin… Hiyerarşiler önemli. Çoğunlukla erkek hareketi gibi…

Yeni Şafak

Haşmet BABAOĞLU
Sabah
Yobazlık... Her yerde, herkeste!
06 Haziran 2009

Sonunda Yiğit Bulut da anladı!
Yobazlığın sağı solu yok.
Çoğu zaman irticacı kadar yobaz laik de; çoğu zaman gelenekçi kadar yobaz yenilikçi de!
Kendini bilimden yana görenin yobazlığı bazen en hurafeciden bile daha sert, daha kuru, daha insafsız!
Yobazın milliyetçisi, enternasyonalisti; liberali, muhafazakârı, sosyalisti, Kemalisti yok!
Hepsi bir anda ve nasıl da kolayca yobazlığa dönüşebiliyor!
Hepsi çevresini dikenli tellerle örüyor, hepsi dışlayıcı, hatta yok edici.
Ve ne yazık ki, hiçbir teori, hiçbir inanç yobazlığa karşı doğal bağışıklık sağlamıyor.


***

Yiğit Bulut!
Bir bakmışsınız, Barzani'yi kulağından yakaladığı gibi Türkiye'ye getirmeye kalkan...
Bir bakmışsınız, IMF'nin kapatılmasını isteyen...
Ama her sabah televizyonda en şık haliyle ulusal ve uluslararası para piyasalarını yorumlayıp tüyolar vermeyi ihmal etmeyen ekonomi uzmanı...
Yiğit Bulut!
Birbirine muhalif gibi görünen ve çok tartışmalı tezleri doğruluklarına inandığı için içtenlikle ve asla geri adım atmadan savunan köşe yazarı...
Geçen hafta gazetesi Vatan'da üç yazı yazdı Bulut.
Darwinci Evrim Teorisi'ne ve evrime inananlara da inanmadığını dile getirdi.
Vay sen misin bunu yapan!

***

O güne kadar Yiğit Bulut'un her dediğine yobazca inananlar, şimdi sırf Yiğit Bulut evrime inanmadığı için, ona inanmamaya başladılar.
Bir anda kendini aydın sanan kara cehaletin, nerede pozisyon alırsa alsın mutlaka yobazca pozisyon alan siyasal hoyratlığın saldırısı başladı.
Geçen günkü yazısında şaşkınlıklar içindeydi Bulut! (Bkz. Vatan.03/06/09) Okumuş yazmış okur kitlesinden gelen tepkiler karşısında şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu belli ki!
Onu "milliyetçi" olarak tanıyıp benimseyen okurları "milliyetçi çizgide biri okyanus ötesinde icat edilen Darwin karşıtı çizgiyle nasıl buluşur" diye soruyordu. Bu düzeyde saçmalamaya kadar gidebiliyordu işte insanlar!
Çoğunluk ise Einstein'ın "itici güç" kavramını kullandığı için onu "mürteci" ilan etmişti bile!

***

Nedir yobazlık? Nedir bağnazlık?
Bir zamanlar Ahmet İnam çok güzel tanımlamıştı:" Yobazlar dünyayı boydan boya ikiye ayırırlar. Bizimkiler ve onlar..."
Bir de...
En büyük yanılgımız okumanın, öğrenmenin yobazlığa engel olduğunu sanmak, yobazların cahiller olduğunu sanmamızdır.
Okur yobazlar, bol bol yazan yobazlar vardır.
Ama sürekli kendilerini haklı kılmak için okur, yazar yobazlar.
Bir de...
Bana sorarsanız...
Vazgeçtim gündüzlerinden...
Gece kafayı yastığa koyunca hemen uyumayıp kendilerine "nereden geldik, nereye gidiyoruz?" diye sorsalar...
Biraz kuşkulanıp sorgulasalar bildiklerini, öğrendiklerini, fikirlerini...
Düşünce ve inanç tembelliklerini biraz olsun terk etmeyi göze alsalar...
Belki o zaman yavaş yavaş kalkmaya başlar yobazlığın karanlık örtüsü!

Haşmet Babaoğlu - Sabah
hasmet.babaoglu@sabah.com.tr

''En İyi Kürt Ölü Kürt'tür''
09 Haziran 2009 07:45

Ergenekon davası sanıklarından Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı Metin Çetinbaş, dün görülen duruşmada provokatif bir savunma yaptı.

Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı Metin Çetinbaş, dün görülen duruşmada provokatif bir savunmaya imza attı.

Eski Susurluk hakimi Çetinbaş, Fikri Karadağ ve Hayrettin Ertekin'in kullandığı 'En iyi Kürt ölü Kürt'tür' sözünü şöyle savundu: "Kürtlerin ölmesini istemek suç mu?"

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'de görülen Ergenekon davasına dün devam edildi. Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı Metin Çetinbaş, savunmasının 4. gününü geride bıraktı. Eski Susurluk hâkimi, müvekkilinin ardından 2 Haziran'da savunmasına başlamıştı. Metin Çetinbaş, dün savunmasının 4. gününü geride bıraktı. Ergenekon örgütü davası sanıklarının Fehmi Koru, Osman Baydemir, Orhan Pamuk gibi ünlü isimlere suikast girişiminde bulunmak için yaptıkları telefon görüşmelerini 'geyik muhabbeti' olarak değerlendirdi. Metin Çetinbaş'ın gündemindeki konulardan biri de Ergenekon sanıklarının kullandığı 'en iyi Kürt, ölü Kürt'tür' sözüydü. Avukatın bu sözü savunurken kullandığı ifade dikkat çekiciydi. Provokatif bir savunma yapan Çetinbaş, şu ifadeleri kullandı: "Bunlar Kürtler ile ilgili kişisel düşüncelerdir. Bu, 'gidelim Kürtleri öldürelim' anlamına gelmez. Ayrıca, Kürtlerin ölmesini temenni etmek suç mudur? Düşünce ve temenni anlamına gelen bu beyanların ceza davası ile bir ilgisi yoktur. Herhangi bir örgütün sempatizanı olmak, belirli insanlardan nefret etmek suç değildir."

Bu arada, tutuksuz sanık Kemal Alemdaroğlu'nun, Zona hastalığına yakalandığı için duruşmalara katılmadığı öğrenildi. Alemdaroğlu'nun, tedavi için bir hafta rapor aldığı bildirildi.

aktifhaber

Skandal Atatürk Posteri
16 Haziran 2009 13:26

Uşak'ta bir törende salona asılan Atatürk posteri görenleri hayrete düşürdü...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
Ata'nın Hayran Olduğu PadişahTürkiye'nin Faşizan UygulamalarıMaalouf Atatürk'ü Böyle Yazdı 3’ü Kız 3’ü Erkek Altı Kardeşİngilizlerin Bilmediğimiz Planları

Uşak'ta aile hekimliği yapacak 101 hekimin belirlenmesi için Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen kura törenine salona asılan ve Atatürk'e hiç benzemeyen Atatürk posteri tepki çekti. Töreni izleyenler, ‘hiç mi Atatürk posteri görmediniz’ diye yetkililere tepki gösterirken, organizasyonu yapan Sağlık İl Müdürü Dr. Ali Taşçı, salona geldiğinde posteri fark ettiğini ve kendisinin de Atatürk'e benzetemediğini, ancak o saatten sonra birşey yapamadıklarını söyledi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Uşak Şubesi Başkanı Ercan Uzun ise, durumu ‘skandal’ olarak nitelendirdi.

Aile Hekimliği uygulamasında pilot illerden birisi olan Uşak'ta, bu konuda son aşama olan sağlık merkezlerinde çalışacak aile hekimlerinin belirlenmesi için Atatürk Kültür Merkezi 1 Nolu salonda kura çekim töreni düzenlendi. Törene Uşak Vali Vekili Ertuğ Şevket Aksoy, MHP'li Belediye Başkanı Ali Erdoğan, Emniyet Müdürü Cafer Şahin, Sağlık İl Müdürü Dr. Ali Taşçı, Çevre ve Orman İl Müdürü Ramazan Toker, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve hekimler katıldı. Görev yerleri belli olacak hekimler heyecanla beklerken, salonda asılı Atatürk posteri herkesin dikkatini çekti. Davetliler posteri asanlara, ‘hiç mi Atatürk posteri görmediler’ diye tepki gösterirken, poster tören sonuna kadar salonda asılı kaldı.

aktifhaber

Akşam yazarı Burhan Ayeri'den Güneri Cıvaoğlu'na şok sözler: "Teneşire bir atım borcu kalmış kart zamparanın avlanmaya çıktığı programı en iyi seçenler kim?"


16 Haziran 2009 Geleneksel "Altın Kelebek 2009- TV Yıldızları Yarışması" sonuçlandı ama hâlâ tartışması sürüyor. Akşam yazarı Burhan Ayeri, Güneri Civaoğlu'nun sunduğu "Şeffaf Oda" programının "En İyi Güncel Kültür Sanat Programı" seçilmesini bugünkü yazısında sert bir dille eleştirdi. Ayeri, "İğne değil, Çuvaldız" başlıklı yazısında, "Teneşire bir atım borcu kalmış 'Kart Zampara'nın 'Avlanmaya çıktığı' programını en başarılı kültür yapımı olarak kimler seçti?" diye sordu. İşte o yazı...

"Altın Kelebek'le ilgili yorum yapmamamız eleştirildi. Özellikle kalem oynatmadık. Madem yeri geldi, Muharrem Akduman'ın yazdıklarını aktaralım; 'Türk Halk Müziği En İyi Solist Ödülü Şevval Sam'a verilmiş. Tanrım aklımıza mukayyet ol'. Aslında sazı biz alırsak elimize, 'Ya kaçarlar ya da kovalarlar'. Teneşire bir atım borcu kalmış 'Kart Zampara'nın 'Avlanmaya çıktığı' programını en başarılı kültür yapımı olarak kimler seçti?"

netgazete

'ÇORABI KOKAN ANITKABİR'E GİRMESİN'



17 Haziran 2009 19:20
Antalya'nın Kemer ilçesindeki 6. Altın Nar Kültür ve Sanat Festivali'nin 3. gününde çıktığı sahnede söylediği şarkılar, anlattığı hikayeler ve okuduğu Nazım Hikmet şiiri ile izleyicilerle birlikte ağlayan Volkan Konak, Atatürk karşıtlarını 'çorapları kokanlar' olarak tanımladı.
Konak, "Onlar Ankara ziyaretlerinde Anıtkabir'i ziyaret etmiyorlarmış. Aman etmeyin. Onlar çorap kokulu adamlar. Onlar topuklarının arkasına basarak girmesinler zaten Anıtkabir'e. Onlar girerse, Anıtkabir'i dezenfekte etmek gerekir" dedi.

Kemer'deki 6. Altın Nar Kültür ve Sanat Festivali'nin 3. gününde verdiği konserin bir bölümünde Atatürk sevgisini dile getiren Volkan Konak, "Atatürk sevgisini" dile getirdi. Atatürk karşıtlarından 'çorapları kokanlar' diye söz eden Konak, "Onlar Ankara ziyaretlerinde Anıtkabir'i ziyaret etmiyorlarmış. Aman etmeyin. Onlar çorap kokulu adamlar. Onlar topuklarının arkasına basarak girmesinler zaten Anıtkabir'e. Onlar girerse, Anıtkabir'i dezenfekte etmek gerekir" dedi
habertürk

Ergenekon Mitingi İzmir'deydi!
21 Haziran 2009 20:04

17 Mayıs'ta Ankara'da yapılan Ergenekon mitinginin ardından, bir miting de bugün İzmir'de yapıldı. Mitinge katılımın Cumhuriyet Mitiglerini aratttı.

2007'de birçok kentte düzenlenen Cumhuriyet mitingi son olarak bu yıl 17 Mayıs'ta Ankara'da Ergenekon mitingi dönüşmüş bir şekilde yapılmıştı.

Gündoğdu Meydanı’nda saat 17.00'de başlayan mitingi "Cumhuriyet İçin Güç Birliği" adı altında toplanan çeşitli sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi partiler düzenledi.

İzmir'in Alsancak semti Gündoğdu Meydanı'nda "Cumhuriyet Mitingi" adı altında bir miting düzenlendi. Çevre il ve ilçelerden gelenlerle birlikte mitinge yaklaşık 7 bin kişi katıldı. Miting, çeşitli marşların okunmasıyla başladı. Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından miting alanını dolduran kalabalık çeşitli sloganlar attı.

aktifhaber

Arıtman Washington'da yapılacak olan camiye karşı çıktı: Tunçtan Atatürk heykeli dikelim

21 Haziran 2009 13:21ABD'ye giden CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Washington'da yapılacak olan camiye karşı çıktı. Bakın Arıtman ne dedi...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
'Yediği Biberin Acısını Unutamamış'Canan Arıtman ABD'de AçıldıSaylan'ı Aday Bile Göstermemiş

ABD’ye giden CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, “Hükümetin, Washington’da 25 milyon dolara mal olacak bir cami yaptıracağını öğrendim. Arazi falan satın alınmış” dedi.

Arıtman, 27 Mayıs-12 Haziran arasında yaptığı ABD seyahatine ilişkin izlenimlerini şöyle anlattı:

“Hükümetin, Washington’da 25 milyon dolara mal olacak bir cami yaptıracağını öğrendim.
Arazi falan satın alınmış. 60 milyon dolar bulup mayını temizleyemiyoruz ama camiye 25 milyon doları veriyoruz. Ben Washington’da cami yapılmasına karşı değilim ama Türk Büyükelçiliği’nin hemen yanındaki binada kocaman bir cami var zaten. Oradaki Türklerden aldığım bilgiye göre arazi satın alınmış, inşaat başlamak üzereymiş.
Bütün ülkelerin büyükelçiliklerinde önemli şahsiyetlerin heykelleri bronzdan. Biz de Atatürk’ün heykelini koymuşuz ama bizimki bronzdan değil plastikten.
Üstelik çatlamış, boyaları kabarmış, Atatürk’e de benzemiyor. Cami için 25 milyon dolar bulan bir ülke bronz heykel yaptırmıyor. Ben hakikaten üzüldüm. Bu ülkenin kurucusuna ne kadar değer verdiğimizi orada gösterebilmeliydik.

Kaynak: Milliyet

Salih Tuna
Hassas laiklerle samimi bir hasbıhal
Benim hassas, duygulu, çağdaş ve laik abilerim, ablalarım, amcalarım, halalarım, teyzelerim!

“Şabanoğlu Şaban”daki Adile Naşit (Tavuk teyze) gibi, “Gitti, gitti, gittiii…” diyerek ağlaşmaya artık bir son verin.

Laiklik başta olmak üzere, hiçbir şeyin, hiçbir yere gittiği yok.

Mesela, 28 Şubat'ın en büyük numaralarından biri, İmam Hatip Okullarını biçmek için zorunlu eğitimi 5 yıldan 8 yıla çıkarmak değil miydi?

Şimdi ne oldu?

Kendisi de İmam Hatipli olan Sayın Başbakanımız, zorunlu eğitimi tekrar 5 yıla mı indirdi?

Tam aksine; zorunlu eğitim 9 yıla çıkarılacak…

Peki, başörtülü öğrencilerimiz öğrenim özgürlüğüne kavuştu mu?

Yani…

Sayın Başbakanımız, saygıdeğer zevcesi veya kerimeleriyle benzer şekilde örtünen öğrencilere, üniversite kapılarının kapanmasına engel olabildi mi?

Nerdeee!

Hatta sırf bu yüzden partisi kapatılıyordu nerdeyse!

Malum iddianamede, “Başı açık kızlarımız ile örtülü kızlarımız yan yana, kol kola okusun…” sözleri, laikliğe karşı fiillerin odağı olmasına “delil” gösterilmemiş miydi?

Ayrıca “Türbanlılar çoğalıyor!..” diye de feveran etmeyin!

Çünkü bu manada bir sosyolojik dönüşümden, Bekir Coşkun'un müthiş kavramlaştırmasıyla, “Dincileşme hareketlerinden” bahsetmek mümkün değil.

Bilakis, başörtüsünün fürûattan olduğu anlayışı tabana doğru son sürat yayılıyor.

Üstelik sadece başörtüsü değil, dinin her alandaki tezahürü, “fürûat” muamelesi görmeye başladı.

Açın kulaklarınızı da size bir “sır” vereyim:

Anatole France'nin bir öyküsünden mülhem söylersek, nehrin bu kıyısında, acayip miktarda Ahmet Hakan'laşma temayülü var!

İmkan verilsin veya ellerinden tutan bir Ertuğrul Özkök çıksın, çok az adam kalır burada.

Şaşacaksınız; lakin söyleyeyim:

Bir gün gelir korkusuyla ödünüzü patlatan “şeriat”tan neyi anlıyorsunuz bilemem ama…

Benim bildiğim şeriatın yolu bu memlekete düşerse…

Şeriatı getireceğinden korktuğunuz bu nevzuhur muhafazakarlar, bu “Yeni sınıfın yeni dallamaları” herkesten evvel karşı çıkarlar; hiç merak etmeyin!

Kul hakkına girmekten sakınan, çalıp çırpmayan, sekreterine sarkmayan, işten eve evden işe giden çocukluğumun Ortodoks CHP'lileri, bu halleriyle (farkında olmasalar da) kısmen “şeriat”ı yaşıyorlardı zaten…

“Dinciler – tarikatçılar” memleketi ele geçirdi martavalına kanıp da durduk yere dellenmeyin!

Atatürk köşeleri mi eksildi okullarımızdan; andımız mı söylenmez oldu; “çağdaşlaşmak – batılılaşmak” yolundan mı sapıldı? (Gördünüz işte AK Parti'nin AB yolunda attığı dev adımları!)

TSK İç Hizmet Yasası'nın darbeye elverişli 35'inci maddesinin yerinde yeller mi esiyor?

Anayasa Mahkemesi kapı gibi duruyor yerinde; 12 Eylül Anayasası lök gibi!..

Üniversitelerin gardiyanı mesabesindeki YÖK kaldırıldı mı sanki?

Lütfen ciddi olalım; kurumdan bahsediyorum; “o gitti, bu geldi” dedikodusundan değil.

Bence “satışlara”, özelleştirme mevzuuna girmeyelim; zararlı çıkarsınız. (OYAK satışını hatırlayın iktiza. )

Yahu 28 Şubat'ın ekonomideki ayağı (CHP'li) Kemal Derviş değil miydi?

Son dönem IMF direnişini hariç tutarsak, onun açtığı yolda, gösterdiği ülküde hiç durmadan yürünmedi mi?!

Rejim tastamam rayına oturdu işte.

Nehrin bu kıyısında muazzam bir enerji birikmişti.

İktidar olundu ve bitti!

Diplerde biriken yeni bir enerji de yok.

Sevinin: Gelecek sizin!

İçinizde kim diyorsa, bu halk bize asla fırsat vermez, halt etmiş!

“Göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafa” , “çorap kokulu adamlar” gibi ifadelerle halka takmazsanız, halk da size takmaz!

Ecevit'in 1978'deki iktidarını “istisna” zannetmeyin sakın! Laiklik anlayışının değiştirilmesi hakkında ta 1965'de verdiği kararı fehmetmeye çalışın.

Bu karar sayesinde, partisi sivilleşmiş; askerin siyasetteki eli olmaktan kurtulmuş ve müthiş bir başarıyla iktidara gelmişti.

Bir de, zahmet olmazsa biraz çalışacaksınız.

Öyle “Hem yatam, hem yönetem” olmaz!

Üzerine oturduğunuz yerlerinizi biraz kaldıracaksınız.

Çok değil ama…

Bize meşru yollar gerekmez; biz bildiğimiz yollardan, kapı pencere kırarak iktidara geleceğiz demeyeceksiniz yani.

Hiçbir şey değişmedi dedik diye, o kadar da değil.

Nitelikli-niteliksiz hiçbir mafyöz yöntemle iktidar olmak yok bundan kelli.

Yoksa…

Elinizde belge, bööle kabak gibi ortada kalırsınız!

Yeni Şafak

Bedri Baykam'ın, İtalyan Corriere della Sera Gazetesi için yazdığı makale:

Bedri Baykam, hükümetin sigara yasağı ile toplumun sağlığını düşünmekten çok, İslamlaşmanın işaretini verdiğini öne sürdü. Baykam özetle şöyle yazdı: “Aslında çalışmak, yürümek, yemek yemek, hatta flört etmek için sigara içmek bir ihtiyaçtır.

Bu yasa başarılı olacak mıdır? Bunun arkasında başka hesaplar var. Bence hükümetin sigara yasağını yürürlüğe sokması aslında toplumun sağlığını düşünmesinden ileri gelmiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan toplumun yaşamını değiştirmek için her şeyi göze alıyor.

Örneğin alkollü içkilerin satış, dağıtım ve tüketim hakkını aşındırmaya çalışıyor. Sigara yasağı ile toplumun geceleri kulüplerde, diskoteklerde eğlenmesi, dans etmesi hatta flört etmesi ve bunun yaparken sigara ile alkol gibi doğal aksesuarlarla zenginleştirmesini hükümet engellemeye çalışıyor.

Demokrasi ve tolerans adına yıllardır üniversiteye türbanı sokmak isteyen hükümet, diğer yandan zıt bir kararla ve bu tür yasaklarla toleranssızlığını gösteriyor. Hiç abartmıyorum ama yasaklarla hükümet, İslam’ın değerleri adına toplumun dans etme yerine dua etmesine yönelik yeni kısıtlamalar getirecek. Umarım yanılıyorumdur.”

Kaynak:Hürriyet

'Özgür kızın' feci ölümü
27 TEMMUZ 2009, PAZARTESİ
Üniversiteli Duygu, 2 yıl önce çırılçıplak denize girince günlerce konuşulmuştu. Ve Duygu dün sabah evinin önünde ölü bulundu. Genç kızın, 5'inci kattan düştüğü belirlendi. İntihar ihtimali araştırılıyor

İzmir'den yürek burkan haber. Ege Üniversitesi Biyoloji Bölümü son sınıf öğrencisi Duygu Özdemir (27), dün sabaha karşı, Karşıyaka'daki evinin önünde kanlar içinde bulundu. Hastaneye kaldırılan Duygu, kurtarılamadı. Genç kızın alkolün etkisiyle dengesini kaybedip, 5'inci kattaki terasından düştüğü tahmin ediliyor. İntihar olasılığı araştırılıyor. Gece alkol alan Duygu'nun, taksiyle eve geldiği, cüzdanını bulamadığı, arkadaşlarını arayıp taksi parasını ödemelerini istediği tespit edildi. Olay sırasında bir erkek ile kız arkadaşının evde uyuduğu öğrenilirken, Duygu'nun apartman komşusu 'Terasta bacaklarını duvardan sarkıtmış halde sigara içiyordu' dedi. Cumhur ERKEK / İZMİR
Akşam

'Hazırız'cı Baro Da Kervana Katıldı
29 Temmuz 2009 15:41

Kanadoğlu adres gösterdi, Danıştay'a koştular. Eğitim-İş'ten sonra İstanbul Barosu da YÖK'ün katsayı adaletsizliğini kaldırmasını Danıştay'a götürdü...

Ergenekon soruşturması karşıtı çıkışlarıyla dikkat çeken ve Mukaddes Eruygur'un ses kaydında adı geçen İstanbul Barosu, YÖK'ün katsayı uygulamasını kaldırma kararını Danıştay'a götürdü.

KANADOĞLU ADRES GÖSTERMİŞTİ

Sabih Kanadoğlu, YÖK'ün "tek katsayı" kararının iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gitmenin anlamı olmadığını, kararın ve yönetmeliğin iptali için Danıştay'ın yeterli olduğunu savunmuştu.

İstanbul Barosu, Yüksek Öğretim Kurulu'nun (YÖK) "farklı katsayı puanı uygulamasını kaldırma" kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay'da dava açtı.

İstanbul Barosu Başkanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, üniversiteye girişte gelecek yıldan itibaren uygulanmaya başlanacak yeni sistemde, tüm adaylar için aynı katsayı uygulanacağı hatırlatıldı.

Katsayı uygulamasının doğurduğu iddia edilen eşitsizlikleri, "bir satırlık değişiklikle" kaldırma düşüncesinin gerçekçi olmadığı savunulan açıklamada, düz liseleri seçen öğrencilerin haksız bir rekabetle karşı karşıya kalacağı ve bu kararın kazanılmış bir hakkın alınması ile "bir grubun kayrılması" anlamına geleceği öne sürüldü.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:

"YÖK'ün yapmış olduğu iptal konusu düzenleme, ileri sürüldüğü gibi mesleki ve teknik okulların veya meslek liselerinin önlerini açmak amacıyla yapılmamıştır. Böyle olduğunu görsek ve inansak hiç kuşku yok ki bunun destekçisi olurduk. Çünkü yurdumuzun en çok gereksinmesi olan insan gücünün meslek liseleri ve mesleki ve teknik okul mezunları olduğunu yıllardır hep söyledik ve savunduk.

YÖK'ün bu uygulaması doğrudan imam hatip lisesi mezunlarının istedikleri fakülteye girmesini sağlamaya yöneliktir. Bu yönüyle kararın Türkiye gerçeklerini ve gereksinimini düşünerek alındığını söylemek inandırıcı olamaz. Türkiye'nin ihtiyacı çağdaş ve modern bir meslek eğitiminden geçmiş gençlerimizdir. Bu nedenle YÖK kararı tamamen siyasi amaçlarla alınmış olup hukuka aykırıdır."

YÖK'ün, "farklı katsayı puanı uygulamasını kaldırma" kararının "Anayasa, YÖK Yasası ve diğer ilgili düzenlemelere aykırı olarak tamamen siyasi düşüncelerle alınmış olduğu" savunulan açıklamada, "YÖK kararının yürütmesinin durdurulması ve iptaline karar verilmesi amacıyla, 23 Temmuz 2009 tarih ve 39190 sayılı Yönetim Kurulu Kararıyla konuyu Yüksek Yargıya taşımıştır" ifadesi kullanıldı.
aktifhaber

'Atatürk'ün Mirasına Darbe'
29 Temmuz 2009 13:51

Guardian gazetesi, "Başbakan Erdoğan'ın 'Kürt açılımı' ile Atatürk'ün bıraktığı milliyetçi mirasa darbe vurmak üzere olduğunu" yazdı.


Guardian yazarı Simon Tisdall, Türkiye'deki Kürt açılımı tartışmalarını ele aldığı yazısında, kendi ifadesiyle, Atatürk'ün aşınmakta olan aşırı milliyetçi mirasına Başbakan Erdoğan'ın en büyük darbeyi vurmak üzere olabileceğini öne sürüyor.

Ancak yazara göre, olayın tezat oluşturan yönü, bu adımın hükümetin sözde İslamcı gündemini yaşama geçirmesi değil; Türkiye'nin 12 milyonu bulan, Atatürk döneminde baskı altında tutulan güçlü etnik Kürt azınlığın haklarıyla ilgili olması.

Guardian yazarı Erdoğan'ın bu girişimi konusunda; kendisini ve lideri olduğu partiyi gizli dinci gündemi yaşama geçirmeye çalışmakla suçlayan asker ve sivil laik muhafazakâr çevrelerce durdurulabileceğine de dikkat çekiyor.

Tisdall, MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin ''İmralı kasabının rehberliğinde Türkiye'yi bölmeye hazırlanmakla suçladığı Başbakanın Türkiye için ciddi bir risk haline geldiği'' iddialarına yer veriyor yazısında.

Tisdall, Erdoğan'ın planının ayrıntılarının bilinmediğinin altını çizerken, Türk basınında yer alan haberlere atfen, ''PKK'lılar için genel af, siyasi, ekonomik, dil ve eğitim hakları, Güneydoğu'da Kürtçe isim yasağının kaldırılması'' gibi adımlardan söz edildiğini aktarıyor.

Guardian yazarı, PKK'nın cezaevinde bulunan liderinin de bir ''yol haritası'' hazırlığında olduğu yönündeki haberlere atıfla da, Öcalan'ın ''silahsızlanma, PKK üyelerinin siyasi entegrasyonu, yerel yönetimlerin özerkliğinin arttırılması ve ulusal diyalog süreci başlatılması'' çağrısında bulunmasının beklendiğini yazıyor.

Tisdall öte yandan da iki emekli orgeneralin de sanıkları arasında olduğu Ergenekon davası, geçen yıl türbanın üniversitelerde serbest bırakılması düzenlemesi gibi örneklerde ortaya çıkan ve bir süredir yaşanan iç gerilimlerin, Erdoğan'ın Kürt açılımını rayından çıkarma riski taşıdığını, ama söz konusu barış sürecinin kökleşmesinin ise, bazı çevrelerde, Atatürk'ün milliyetçi ideallerinin baltalanması olarak görüleceğini savunuyor.

Tisdall, ''Zaman değişiyor, Türkiye'nin tutuculukta direnen devletçileri de değişmek zorunda kalabilirler.'' diyor.

Tarihçi Andrew Mango'nun, ''Sultan'dan Atatürk'e'' adlı yeni kitabında, Atatürk'ün o dönemde kendini ''ulus-devlet'' kavramına adadığı ve bu nedenle ne din, ne ayrılıkçılar, ne de azınlıklara ayıracak zamanı olmadığı, 1925'teki Kürt isyanını acımasızca bastırdığı ve kültür devriminin de ivme kazandığı iddialarını aktaran Tisdall, ama Türkiye'yi kuran Lozan Anlaşması'nın üzerinden 86 yıl geçtikten sonra Atatürk'ün biçtiği dar gömleğin gevşetilmesi yönünde direnmesi zor baskılar bulunduğunu savunuyor.
aktifhaber

Salih Tuna
Bekir Coşkun'u da Umreye götürün!

Roger Garaudy yahut Seyyid Hüseyin Nasr'ı okuması şart değildi; kendisi gibi “ulusalcı” Cengiz Özakıncı'nın “İslam'da Bilimin Yükselişi…” hakkında yazdıklarına göz gezdirse yeterdi.

En azından, 1940'ların “söylemine” saplanıp kalmaz; hâlâ “o soru”yu sormazdı.

Ama…

Bekir Coşkun bu; hem okumaz, hem sorar! Daha da vahimi, cevabını merak ettiği soruları değil, cevabını bildiğini sandığı soruları sormayı maharet zanneder!

Yoksa…

“Neden koca İslam âleminin 'insanlığa hizmet sayılan bir tek buluşu- icadı – keşfi' yok?..” şeklindeki “o soru”nun cevabını gerçekten merak etseydi, şimdiye değin çoktan öğrenirdi.

Yazık ki yazık, bildiğini vehmettiği için de, hiçbir zaman öğrenemeyecek!..

Bekir Bey'imiz evvela haberi aktarıyor dünkü yazısında:

“Dünya Sağlık Örgütü' domuz gribi nedeniyle yaşlılara ve çocuklara haccın sakıncalı olduğuna dair bir açıklama yapmış. İngilizler Eylüle kadar aşıyı bulamazsa hac işi yatacakmış.

Sonra salvoya başlıyor: “İngilizler aşıyı bulamazsa?... / Hacca gidemeyecekler…”

Ve…

“AKP iktidarı ile onun eteğine yapışmış YÖK üyeleri, katsayıları değiştirerek imam-hatiplerin önünü açtılar…” diyor.

Alakayı da şöyle kuruyor: “İmam yetiştirip ondan doktor, mühendis, vali, yargıç, bilgisayar mühendisi yapmaya kalkarsanız böyle olur… / Beklersiniz; ibadet etmek için İngilizin aşısını…”

Demek ki…

Katsayı değişmeseymiş yahut İmam Hatipler hiç olmasaymış, İngiliz aşısını falan beklemeyecektik! (Belki aspirini de bulurduk ha?! )

Hey Allah'ım ya!

Sanki dersin Sabih Kanadoğlu domuz gribi aşısını bulmuş da, İmam Hatipli Abdurrahman Dilipak engel olmuş!

Canım ben de biliyorum Sabih Kanadoğlu'nun tıbbî aşılarla ilgilenmediğini.

Adıyla sanıyla tanınan başka bir Türk mucidi bilmediğim için mecburen onu örnek verdim.

Zaten ayrandan başka icadımız yok! Aziz Nesin'e soracak olursak, onu da, yoğurdu çalkalarken tesadüfen bulmuşuz.

Üstelik ayranı bulan Türkün kim olduğu da bilinmiyor.

Dolayısıyla…

“Erke Dönergeci”ni saymasak, adıyla sanıyla bilinen tek icadımız, Sabih Kanadoğlu'nun hukuka “aşı” yapmak için bulduğu 367 rakamıdır.

Ne ki, “İmam Hatiplerde katsayıyı değiştiren zihniyet” yüzünden bu “aşı” da tutmamıştır…

Gelgelelim Bekir Bey'imize ne desek boş!

Matbaanın “kafir icadı” olduğu için İstanbul'a sokulmadığını zanneden bir kafaya ne diyebiliriz ki?!

Taa seksenli yıllarda tartışılıp vuzuha kavuşturulan bir “mevzu” bu!

Ortodoks Kemalist “retorik”le matbaa hakkındaki malum tavrın açıklanamayacağı üzerine, Murat Belge'den İlber Ortaylı'ya kadar bir yığın aydının yazıp çizdiklerini okumasından geçtik, acaba hiç duymuş mudur?

Matbaaya karşı tepkinin “kâfir icadı”yla alakasız olduğu, kafasıyla maziye çakılan bir “anakronik fenomene” nasıl anlatılabilir?

Bence sadece bunu değil, Bekir Bey'imize bu saatten sonra (maalesef) demokrasi dahil hiçbir şey anlatılamaz!

Lakin Allah'tan ümit kesilmez.

Acaba, diyorum, Ahmet Hakan kardeşim ile Ertuğrul Bey'ciğim hazır Umreye niyet etmişken, Bekir Bey'imizi de götüremezler mi?

Kalpleri bilen, hidayet veren Allah! Bakarsınız içlerinde en “makbul” Umreyi o yapar da, gönlü, ”zihni” açılır.

Nasip işi bu, belli mi olur!

Yalnız…

Ahmet Hakan kardeşimin, “Umrede yapılacak yaramazlıklar: Mekke Hilton'da Kâbe manzaralı iki oda... Geceleri Cidde'ye kaçış... Arap kahvesine dadanma...” gibi ifadelerine bakacak olursak, durum biraz netameli.

Yani…

“Şeytan taşlama” işi çetin geçecek gibime geliyor. İnşallah bizimkiler (Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök ve şayet götürürlerse Bekir Coşkun) kazanır.

Ya da, bana ne ya!

İyi olan kazansın.

Yenişafak

Baro Başkanından BÜYÜK Gaf
04 Ağustos 2009 13:00

YÖK'ün meslek liseleri önündeki en büyük engel olan katsayıyı kaldırımasına itiraz eden İstanbul Baro Başkanı Aydın'dan hukuk tarihine geçecek savunma...


İstanbul Baro Başkanı Muammer Aydın, İmam Hatip Liseleri hakkında öyle bir söz söyledi ki, şaşırmamak mümkün değil..

YÖK'ün Meslek Liselerinin ÖSS'deki katsayı engelini kaldırması toplumun geniş kesiminde olumlu karşılanırken İstanbul Barosu kararın iptali için Danıştay'a başvurdu.

ATV'ye konuşan Baro Başkanı Muammer Aydın iptal gerekçelerini İmam Hatip Liseleri'ne dayandırırken İHL'ler hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu da sözleri ile ortaya koydu.

İmam Hatip Liselilerin avukat olmaması gerektiğini savunan Aydın, Hukuk Fakülteleri'nin Türkçe-Matematik ortalaması olan Eşit Ağırlıkla öğrenci aldığını oysa İmam Hatip Liseleri'nde matematik okunmadığını söyledi.

Baro Başkanı Muammer Aydın katsayıya yönelik tepkisini dile getirirken de şok bir ifade kullandı. 1999 yılına kadar eşit olarak sınava giren öğrencilerin önüne katsayı engelinin konulması konusunda ise "Ben 1999 yılına değil bugüne bakıyorum" dedi.

Aydın, katsayının kaldırılmış olmasının düz liseye gidenler için haksızlığa yol açtığını savunan Aydın'ın, "Yeni düzenleme fırsat eşitliği getirmiyor mu?" sorusuna verdiği cevap inanılır gibi değil: Eşitlik eşit insanlar arasında olur.

aktifhaber

Atılgan Bayar
atilgan.bayar@aksam.com.tr
Sanatçımız çok zekidir, en muhaliftir, pek entelektüeldir ve Allah sizi inandırsın; laiktir

Sanatçı kardeşlerimiz son günlerde büyük bir meydan okumaya girişti. 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sloganını atarak, memleketin hem Başbakanı, hem Cumhurbaşkanı, hem muhalefet partileri liderleri, hem de Genelkurmay Başkanı ile aynı anda, aynı fikirde mutabık kalarak, muhalefet ettikleri izlenimini yaratmaya çalışıyorlar.
Hiç kolay iş değil.
Her ne kadar muhalefeti oyunlarıyla, resimleriyle, şiirleriyle, romanlarıyla yapamasalar da; bu izlenimci girişimi kutlamak, alkışlamak geliyor insanın içinden...
Koltuklarımız falan kabarıyor.
Gerçi 'Nazım Hikmet, Ruhi Su, Necip Fazıl keriz miydi, bir 'laiktir, laik kalacak' sloganı atıp beş dakikada muhalif olmayı seçmediler de canlarına okundu' diye soranlar çıkıyor, çıkmasına ama...
Onlar, klasik sanat kriterlerine bağlı olduğu için, sanatçılarımızın bugün ulaştığı yüksek aşamayı göremiyor...
Bu yeni akımın; ortada yapıt olmadan, sadece halkın yüzde 99.9'unun mutabık olduğu bir sloganın seslendirilmesiyle varolabildiğini...
Ve sloganı atabilen herkesi sanatçı kıldığını bir türlü idrak edemiyorlar.
Bu Türk sanatında bir sıçrama anıdır.
Tıpkı Türk kübisti Picasso'nun yaptığı gibi bir şeydir...
Ben Picasso'yu da aşarım, diyen Türk ressamı Dali'nin Sürrealizme damgasını vurmasına denk bir girişimdir.
Laik oyun yazarımız Brecht'inki gibi büyük bir katkıdır.
Milli gururumuz Edgar Alen Poe, hatta E.E. Cummings seviyesinde bir parıltıdır.
Sürgünü göze almış James Joyce'u da unutmayalım. O da bir Türk yazarıydı; ne zannettiniz?
Her ne kadar bazı eleştirmenler bu izlenimci arkadaşların, Nazım Hikmet ile Orhan Pamuk'un sanatlarının zekatı bile olamayacağı söylese de...
Nazım'ın ve Pamuk'un laiklikleri ve Türklükleri tartışma konusu olabileceğinden, muhalif Türk edebiyatına ve dünya medeniyetine milli ressamımız Dali, Laik tiyatrocumuz Brecht ve gururumuz Poe kadar katkıda bulunduklarını, biz kendi ağzımızla söyleyemeyiz.
Dünya söylesin.
Bizim sanatta eriştiğimiz nokta, sanatçının 'laiktir, laik kalacak' sloganını atıp atmadığı ile sınanabilecek kadar minimal bir zirvedir.
...
Sen de ey okur...
Delirdiğimi düşünüyorsun ama heyhat! Yanılıyorsun.
Ben ve mahalle kahvesindeki dostum Affan Dayı, 'Türkiye laiktir, laik kalacak' fikrine elbette her Türk vatandaşı kadar bağlıyız.
Denedik, slogan şeklinde de atabiliyoruz.
Dolayısıyla, şimdi tiyatrocu mu oluyoruz, ressam mı; içinden çıkamadık, işte onu tartışıyoruz.
Bir, 'Keşanlı Ali Destanı'ndan daha üstün oyun sahnelemeye gerek duymayan...
Avni Lifij'i aşamadan, sadece slogan atarak sanatçı olabilecek seviyeye erişmiş Türk sanatçıları bizim de elimizden tutacak...
Hak ettiğimiz değeri verecek; bu topluma da, bu devlete de verdireceklerdir, elbette.
Bana Şehir Tiyatroları'ndan olmasa da bir belde belediyesinden maaş bağlanması kafidir.
Affan Dayı'ya kefil olamam....
O, 'Devlet Sanatçılığı'na kadar yolum var' diyor.
Akşam

Engin Ardıç/Sabah

Tepkinizi görelim yavrular

Yalçın Küçük'ü bilirsiniz, kızıl boyun atkısıyla, kalpakla ya da Lenin kasketiyle dolaşan "egzantrik" bir adamdır... Kitapları genellikle bin sekiz yüz sayfa çeker, Küçük de içeri girip girip çıkar...
Kimileri onun hakkında, "hakaret davası açacağım ama cezai ehliyeti çıkmayabilir, beraat eder, onun için hiç uğraşmıyorum" demişlerdir.
Bu adam Ergenekon davasında yargılanıyor.
Kitaplarını okumadım. Zamanım değerli.
Ve de pişman oldum, meğer ne "incileri" varmış ne incileri...
"Emperyalist Türkiye" diye bir kitabı varmış örneğin... (Yahu biz emperyalizmin pençesinde kıvranan mazlum bir ülke değil miydik, şimdi de tam tersine emperyalist mi olduk?)
Bu kitapta Atatürk hakkında yenilmez yutulmaz laflar var.
Profesör Küçük, Atatürk'ü "İngilizler'in adamı" olmakla suçluyor!
İddiasına göre Atatürk, Sivas Kongresi'nde de "mandacılığı" savunmuş! Herkesle birlikte kongrede bu yönde oy verdiğini söylüyor.
(Bu mandacılığın mandayla mandırayla ilgisi olmayıp, bağımlı bir yönetim biçimi olan Fransızca "mandat" kelimesinden gelmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizden koparılan eski topraklarımızdan Filistin ve Irak İngiliz, Suriye ve Lübnan da Fransız "mandat'sına" girmişlerdi.
Bildiğiniz sömürgenin kibarcası... Bizde de "Amerikan mandat'sı" isteyenler vardı, en başta da ünlü Halide Edip Hanımefendi, hani "cumhuriyet kadınlarımızdan"... O kadar cumhuriyet kadınıydı ki, cumhuriyetin on beş yılını kocasıyla birlikte yurt dışında sürgünde geçirdi, çünkü Atatürk'e "diktatör" demişti. Yurt dışında doğrudan İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal" isimli kitabında Atatürk'e en ağır saldırıları yöneltti, sonra Türkiye'ye döndüğünde bunun Türkçe çevirisi olan "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında o bölümleri sansür etti... Cumhuriyet kadınıdır, şimdi defilelerde falan canlandırıyorlar...)
Bakınız, Yalçın Küçük de Atatürk için neler demiş: "Kendine güveni olmayan, kıstırılmışlık kompleksi içinde, kuvvetlinin önünde başını eğen, hep bir koalisyondan diğerine kayan, gücünden emin olduğu zaman eski koalisyon ortaklarına son derece acımasız"...
Yuh!
Bakınız daha başka neler demiş: "Çok vesveseli, kompleks içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır.
Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. (...) Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir 'aydınlanmamacı' despot olan Mustafa Kemal'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."
Pes!
Bu ifadeler kitabında da yer alıyor, kendisine duruşmada da soruldu... Hani canım şu "Tayyip'in yaptırdığı mahkeme"(!) var ya Silivri'de, orada...
Bekliyoruz, ikide bir bize küfür edenlerden tık yok...
Biz Atatürk hakkında asla ve asla böyle sözler etmedik. Etmeyiz.
Peki Yalçın Küçük'e niçin en ufak bir tepki göstermiyorlar?
Yalçın Küçük "onlardan" olduğu için mi?
Atatürk'e bu lafları eden adam nasıl onlardan oluyor?
Yoksa onlarda mı bir keleklik var?
Yoksa bize yaptıkları saldırıların altında Atatürkçülük gayreti değil de apayrı ve çok özel kuyruk acıları mı yatıyor?
Kim Atatürkçüymüş, kim değilmiş arkadaşlar?
Haksızlığın, insafsızlığın, iftiranın, hakaretin de bir sınırı olmalıymış, değil mi arkadaşlar?

Atatürk'le İlgili İlginç İfade...
10 Ağustos 2009 13:58

Atatürkçülük söylemleri ile dikkat çeken ve büyük Atatürkçü olduğunu ileri süren Ergenekon sanığı Yurtkuran'ın Atatürk'le ilgili ilginç ifadeleri...

Ergenekon Terör Örgütü davası kapsamında hazırlanan 3. iddianamede, Uludağ Üniversitesi eski rektörü ve ADD Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran'ın, Atatürk hakkında ilginç ifadeler kullandığı ortaya çıktı. Yurtkuran'ın 'Atatürk matatürk' diyerek Atatürk'ü hafife aldığı, Tuncay Özkan'la birlikte ADD'yi ele geçirmeye çalıştığı belirtildi.

Mustafa Yurtkuran'ın, Bursa ili Mudanya İlçesi Bademli Mahallesi'ndeki evinde ele geçirilen belgede mason olduğu, adına düzenlenen 'Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Üye Kartı'nın olduğu kaydedildi.

"ANKARA'DA KARAYALÇIN'A SIKI DESTEK VERMEMİZ LAZIM"

Telefon fihristinde Ergenekon'un yönetici konumundaki kişilerin telefon numaraları bulunan ve bunlarla sık sık görüştüğü anlaşılan Mustafa Yurtkuran'ın, rektörlük seçimlerinin yanı sıra, yerel seçimlerle ilgili de çalışma yürüttüğü belirlendi. Yurtkuran'ın, 16 Aralık 2008 tarihinde Kemal Gürüz'le yaptığı bir telefon görüşmesinde 'memleketi bitirdiler' diyen Kemal Gürüz'e, "Ankara'da Karayalçın'a sıkı destek vermemiz lazım abi" diyor. Kemal Gürüz'ün, "Ee veriyoruz zaten yani" cevabına karşılık ise Yurtkuran, "Yani Karayalçın'a vereceğiniz destek Ankara'yı kurtarabilir. Bursa'da da çok iyi bir aday çıkarttık." sözleri dikkat çekiyor.

"BİR EMRİNİZ VAR MI PAŞAM?"

Şener Eruygur'la sık sık görüştüğü ve yapılacak eylemlerle ilgili fikir alışverişinde bulunduğu tesbit edilen Yurtkuran'ın 03 Mart 2008 tarihinde yaptığı telefon görüşmesinde kullandığı "Bir emriniz var mı bana paşam" ifadesi de iddianamede yer alıyor.

Tuncay Özkan'la da sık sık görüşen Mustafa Yurtkuran, Özkan'ın kendisine ADD Genel Başkanı olmayı teklif ettiğini aktarıyor. Özkan'la bir balık lokantasında yemek yediğini ve Özkan'ın "Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Genel Başkanlığı'nı yapan Mehmet Şener Eruygur asker kökenli. Başkanlığını yaptığı dernek ise sivil toplum kuruluşu. Bu derneğin başkanlığını bırakması gerekir. Derneğin başkanlığını sen yap." dediğini anlatıyor.

"ADD'Yİ ELE ALMA HAREKETİ VAR"

Mustafa Yurtkuran ile Kemal Gürüz arasında ise 13 Ekim 2008 tarihinde ADD Genel Başkanlığı ile ilgili şöyle bir koşuma geçiyor:

Gürüz: "Gene aynı şekilde atamayacaklar oğlum. Mustafa bak hakikaten bazen şeyin tutuyor. Ha ya hakkeden bu lazlar akıllı adamlar diye biliyordum. Ama bazen şaşırtıyorsun beni lan hiç kafanız çalışmıyor mu sizin. Bu kadar balık yiyorsunuz. Bak dinle beni, sen Atatürkçü Düşünce Derneği ikinci Başkanısın. Şener Paşanın en yakın arkadaşısın."

Mustafa Yurtkuran: "Evet şimdi vekaletten bakıyorum ADD'ye. İşte bu ADD'yi ele alma hareketi var şimdi. Ya şimdi akışına vereceğiz ya da genel başkanlığını ben alacam."
Kemal Gürüz: Sen al sen.

"ATATÜRK MATATÜRK KONULARI"

Atatürkçülük söylemleri ile dikkat çeken ve büyük Atatürkçü olduğunu ileri süren Mustafa Yurtkuran'ın, iddianameye giren bir konuşmasında ise 'Atatürk matatürk' ifadesini kullandığı görülüyor.

Uludağ Üniversitesi yeni rektörünün bir uygulamasını eleştiren Yurtkuran, 08 Eylül 2008 tarihinde Levent G. İsimli şahısla yaptığı telefon görüşmesinde bu konuyu ele alıyor. Levent G'nin, rektörün neden böyle bir uygulama yapmış olabileceği yönündeki sorusuna, "Bilmiyorum, bu Atatürk matatürk işlerinde böyle Ak partinin fazla dikkatini çekmek istemiyorum." şeklinde cevap veriyor.

Elde edilen belgeler çerçevesinde tüm eylemlerinin örgüt üyeliği kapsamında olduğu sonucuna varılan Yurtkuran, Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, cebir ve şiddet kullanarak TBMM'ni ve yürütme oranını ortadan kaldırmaya, kısmen veya tamamen görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs suçlarından yargılanıyor.
aktifhaber

ÇEV ve ÇYDD'ye Askeri Koruma
10 Ağustos 2009 08:12

ÇEV ve ÇYDD'nin bir dönem askerlerin korumasına alındığı ortaya çıktı. Bazı generaller derneklerin yasadışı faaliyetlerini soruşturan Emniyete baskı yapmış.
İlişkili HaberlerTüm HaberlerADD'nin Ödülü Saylan'aVali Güler'den Saylan Açıklamasıİşte Türkan Saylan'ın HalefiBaykal Çelikel'i KutladıSaylan'ı Aday Bile Göstermemiş


3. Ergenekon iddianamesinde ÇEV ve ÇYDD'nin bir dönem askerlerin korumasına alındığı ortaya çıktı. Tümgeneral Erdal Şenel'in vakıflara yönelik operasyonların durdurulması için İstanbul Emniyet Müdürü ile bir otel odasında görüştüğü belirlendi.

Bazı generallerin, Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) yasadışı faaliyetleri nedeniyle yürütülen soruşturmayı durdurmak için dönemin İstanbul Emniyet Müdürü'ne telkinlerde bulunup, baskı uyguladığı ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasının 3. iddianamesinde Sanık Erdal Şenel'in bilgisayarında ele geçirilen “Devlet” adlı dosyada 3 sayfadan oluşan “Devlet, Çağdaş Eğitim Vakfı ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nden desteği neden kesti” başlıklı belge ele geçirildi. Belgede, bazı generallerin MİT'in Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı'nın (ÇEV) yasadışı faaliyetleri hakkında hazırladığı rapor sonucunda gerçekleştirilecek operasyonları durdurmaya çalıştığı bilgileri yer aldı.
OTELDE BULUŞTULAR

Belgede askeri temsil ettiği yazılan Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel, Orgeneral Ç....D. ile dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in bir otelde Çağdaş Eğitim Vakfı ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin faaliyetleri hakkında toplantı yaptıkları belirtildi. Toplantıda TSK temsilcileri ÇEV'e yönelik yapılan operasyonların durdurulmasını istedi. Buna karşılık dönemin Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, ÇEV'in savcılık tarafından incelendiğini, yapılacak bir şey olmadığını söyledi.

'ISRAR SONUÇ VERMEDİ'

İddianamede yer alan belgeye göre konuşma şu şekilde gerçekleşti: Toplantıda askerler adına Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel hazır bulunurken diğer tarafta da İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir yerini aldı. Askerler, Özdemir'den ÇEV ile ilgili olarak sürdürülen operasyon ve soruşturmanın sona erdirilmesini istedi. Orgeneral Ç. D. Çağdaş Eğitim Vakfı'- nın operasyonların sürmesi durumunda çok zor durumda kalabileceğini belirtti. Emniyet Müdürü Özdemir ise MİT'in bu vakıfla ilgili olarak çok olumsuz bir rapor hazırladığını, bu rapora göre vakfın misyonerlerle işbirliği içinde olduğunun anlaşıldığını ifade etti. Konuyla ilgili savcılığa ifade veren Şenel, “Askerlerin, vakıfla ilgili ısrarları ise sonuç vermemiştir" şeklinde konuştu.

Polisin bir zaafı yok

İddianifhaberamede ismi geçen dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, Yeni Şafak'a konuştu. Toplantıyı hatırlamadığını belirten Özdemir, “ÇEV ve ÇYDD konusunda polisin bir zaafı olmamıştır. Yasa ne gerektiriyorsa yaptık” dedi
aktifhaber

''Sayın Rektörüm Kadrolaşın''
11 Ağustos 2009 10:52

Ergenekon terör örgütünün kurucu ve yöneticisi olarak suçlanan Başkent Üniversitesi eski Rektörü Mehmet Haberal, üniversitelerde kadrolaşma talimatı vermiş.

Ergenekon terör örgütünün kurucu ve yöneticisi olarak 3. iddianameye giren eski Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal'ın, Malatya İnönü Üniversitesi eski Rektörü Fatih Hilmioğlu'na kadrolaşmaya yönelik talimat verdiği ortaya çıktı.

Özel bir üniversitenin rektörü olmasına rağmen devlet üniversiteleri rektörlerine kadrolaşma konusunda emir veren Haberal, Hilmioğlu'na gönderdiği bir mailde, yapılacak atamalarda çok dikkatli olması gerektiğini ifade ediyor.

3. iddianamenin 2001 ve 2002. sayfalarında, Fatih Hilmioğlu'na ait bir CD içerisinde "Gönderilmiş Öğeler. Dbx" isimli bir e-posta arşiv dosyasında yer alan Hilmioğlu'na gönderilen e-postaya dair bilgiler bulunuyor.

e postada, "Sayın rektörüm, üniversitenize yapacağınız idari atamalarda dikkatli olmalısınız. Eski yönetimlerle diyalogu olan personellerin atamalarının şube müdürlüğüne yapılması için çalışmalar yapıldığına dair durumlar aldım. Bu atanacak kişilerin zihniyeti ve fikirleri bellidir. Bu kişileri araştırmadan ve soruşturmadan işlem yapmayınız." deniyor.

İddianamede, iletinin Mehmet Haberal tarafından elektronik posta yoluyla gönderildiği, şüphelinin özel üniversite rektörü olmasına rağmen devlet üniversitelerinde görevli rektörlere personel atamalarında kadrolaşmaya yönelik emir ve talimat verdiği ileri sürülüyor.

İddianamede ayrıca, el konulan Ergün Poyraz'ın dijital malzemeleri arasında bulunan (CD 1) içeriğinde; "lojman oy" isimle word dosyasında; Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Başkent Üniversitesi personeline ait lojmanlardaki, AK Parti, CHP, SHP, MHP, DYP oy dağılım oranlarını gösterir çizelge bulunduğu belirtiliyor.

Haberal'ın kurucusu olduğu Başkent Üniversitesi personeline ait lojmanlarda hangi partiye ne kadar oy verildiğinin araştırıldığı ifade ediliyor.

aktifhaber

Ağustos 2009 08:56367
Sabih'e ADD Başkanlığı önerilmiş... Tolon, Eruygur kadar ufuk sahibi değilmiş...

3. Ergenekon iddianamesinde “Ergenekon terör örgütüne üst düzey eleman kazandırma, yargıyı ve siyasi oluşumları etkileyip yönlendirme toplantıları’’ olarak nitelendirilen Kent Otel Toplantıları’nın detayı Engin Aydın’ın ajandasında ortaya çıktı. Ajandada yapılan tüm toplantıların kısa içerikleri ile katılımcılarının bir bir not edildiği görüldü. İddiana
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Ağu 11, 2009 9:07 pm    Mesaj konusu: Tolon, Eruygur kadar ufuk sahibi değilmiş... Alıntıyla Cevap Gönder

02. Ağustos 2007
Kemalizm
Ahmet Altan

Sanırım Cumhuriyet’in en büyük fiyaskosu “eğitim” sistemi oldu.
Halkın arasından çıkıp da o halkla ilişkisini kesen bir grubun epey sorunlu iktidarını sürdürebilmek için eğitim tam bir “beyin yıkama” mekanizmasına döndürüldü.
Çocukların “düşünmesini” sağlamak için değil tam tersine “düşünmemesini” ve “devlet, Atatürk, Kemalizm” gibi tabulaştırılmış kavramlara tapınmasını sağlamak için düzenlendi bütün sistem.
Sonucunda, “düşünemeyen,” sadece ezberlediklerini tekrarlayan, “kutsallıklarla” zihinleri dondurulmuş bir “okur yazar” zümresi çıktı ortaya.
Burada birçok garip çelişki belirdi.
Devleti korumak için yetiştirilen kadrolar, zihinsel bir şokla donduruldukları için daha sonra yönetime geldiklerinde devleti idare edemediler.
Devlete tapınanlar, yetersizliklerinden dolayı devleti çökerttiler.
Hukuksuz, darbeci, çeteleşmiş bir yapı çıktı ortaya.
Beyin yıkayarak itaatkar kadrolar yaratma kurnazlığı, devletin yetersiz kalmasına yol açtı.
İkinci gariplik ise “okur yazarlar” ile “cahiller” arasındaki tuhaf rol değişimiydi.
Eğitim süreçlerinde “düşünme esnekliklerini” yitiren “okuryazarlar” ülkenin en tutucu, en gerici grubu haline gelirken, onlar kadar ağır bir “doktrin” bombardımanına tutulmayan “cahiller” daha esnek, daha değişimci, daha sağduyulu kaldılar.
Okuryazarların “devlet açısından tehlikeli” buldukları her değişimin “cahiller” tarafından desteklenmesinde, sanırım “eğitimsizliğin” bu ülkede büyük bir beyinsel avantaj sağlamasının da rolü büyüktü.
“Cahiller,” okuryazarların içine sıkıştıkları dar kalıpların esiri olmuyordu.
Türkiye’de bugün yaşanan ve bizim medyanın asla kavrayamadığı gelişmelere bakarsak, niye “tutucu ve gerici” kadroların çoğunlukla “okuryazarlardan”, değişimcilerin de “cahillerden” oluştuğunu daha iyi anlarız.
Medya, Türkiye’yi hiçbir zaman anlayamadı, bugün de anlayamıyor çünkü medyanın da kadroları “eğitimsiz eğitimlilerden” oluşuyor genellikle.
Bütün hayata ezberlenmiş kalıplarla bakıyorlar ve hayatı hiçbir biçimde anlayamıyorlar.
Bunun son örneğini Zafer Üskül’ün “anayasadan Kemalizm’i çıkartalım” önerisine medyanın verdiği tepkide de gördük.
Ortak sesleri “olmadı hocam” düzeyindeydi.
Niye olmadığını açıklayamıyorlardı çünkü bunu açıklayabilecek bir donanımları yoktu.
Geçen gün Mehmet Altan da yazdı.
Yeryüzünde içinde “insan ismi” geçen üç anayasa var.
Biri Kuzey Kore’de, Kim İl Sung’a atıf yapılıyor.
Biri İran’da, Humeyni’ye atıf yapılıyor.
Biri de Türkiye’de, Atatürk’e atıf yapılıyor.
Atatürk’ü yüceltmek isteyenlerin, Atatürk’ü içine yerleştirdikleri grup bu işte:
Kim İl Sung, Humeyni, Atatürk.
Türk “okuryazarlarının” zavallı çelişkisini bundan daha iyi gösterecek bir liste sanırım az bulunur
Bizim anayasa, “Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e” dayanıyor.
Kemalizm’in ne olduğunu tam olarak kimse anlatamıyor ama bildiğimiz iki gerçek var bu esrarengiz “izm”de, birincisi Kemalizm’de demokrasi yok, ikincisi ordu siyasetin içinde.
CHP’nin ideolojisi bu.
Zaten de bu yüzden devlet kadrolarıyla CHP özdeş ve ikisi birlikte diğer partilerle siyasi bir mücadele sürdürüyorlar.
Onun için de CHP’nin seçim yenilgisi aynı zamanda devletin yenilgisi olarak algılanıyor.
Bir ülkede, devlet siyasi bir parti gibi davranamaz.
Öyle davranırsa herkesin değil sadece bir siyasi partinin devleti olur ve kendi halkından kopar.
Aynen bugün olduğu gibi.
Devleti yeniden devlet yapmak ve halkıyla barıştırmak için anayasadan Kemalizm’i çıkarmak bunun için gereklidir.
Aksi takdirde, devlet, demokrasi isteyen herkesle dövüşmek zorunda kalır ve kaçınılmaz olarak yenilip çöker.
O çok taptıkları devleti kurtarabilmek, onu gerçek bir devlete dönüştürmek, herkesin devleti haline getirmek için anayasadan Kemalizm’i çıkartmak zorundalar.
Zafer Üskül, bunu söylüyor.
Onlar da “olmadı hocam” diyorlar.
Tabii ki sonunda “tarafsız” bir anayasamız olacak.
Devlet olabilmenin başka çaresi yok.
Onların bunu anlayabilmesi için Atatürk’ün bir sözünü değiştirerek söylemek gerekecek sanırım, beyinleri aynı konuşma kalıplarının içinde donduğundan başka sözleri pek kavrayamıyorlar çünkü.
“Efendiler, bu ülke demokratikleşir ama bazı kadrolar değişir.”
Bilmem medyanın tepelerindekiler hayatın kendilerine ne söylediğini duyabiliyorlar mı...



Dalan: Kafanı Ben Keseceğim
24 Ağustos 2009 12:24

Ergenekon firarisi Dalan, Rahmi Koç'a 'Senin kafan kıymetli, o yüzden senin kafanı ben keseceğim' demiş. Araya Vehbi Koç girmiş. İşte ilginç telefon konuşması...

RAHMİ KOÇ KAFASINI KESMEMDEN KORKTU
Ergenekon’un firari şüphelisi Dalan, işadamı Rahmi Koç’a “Senin kafan kıymetli, o yüzden senin kafanı ben keseceğim” demiş
İDDİANAMEDEKİ GÖRÜŞMELER
Üçüncü Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerinde, ABD’de bulunan Bedrettin Dalan ile sanık Başkent Rektörü Mehmet Haberal arasındaki telefon görüşmeleri de var. Dalan, Rahmi Koç’a “Senin kafan kıymetli, ben alacağım” dediğini aktarıyor.
VEHBİ BEY AĞLAYARAK GELDİ
Rahmi Koç’la konuşması sonrasında Vehbi Koç ağlayarak yanına gelip “Oğlumu affet” deyince, Dalan, “Vehbi amca göz yaşına değmez. Ben meseleyi unuttum” diyor.
KAFANI BEN ALACAĞIM
10 Ocak 2009’daki Haberal’la konuşması teknik takibe takılan Bedrettin Dalan, işadamı Rahmi Koç’u, “Senin kafan kıymetli. Senin kafanı da ben alacağım” diye tehdit ettiğini söyledi.
Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan Üçüncü iddianame’nin ek klasörlerine konan telefon kayıtlarında sanık Mehmet Haberal ile firari Bedrettin Dalan arasında oldukça ilginç bir konuşma geçiyor.
Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’a, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Rahmi Koç ile geçen konuşmayı aktaran şöyle diyor: “Rahmi Koç’un yerini yıkıyorum. ‘Yıkamazsın’ dedi. Ben de ‘Yav senin fakir fukaradan ne farkın var kanun karşısında’ dedim ve yıktım. Bir gün kendi evlerinde dedi ki bana, ‘Menderes’i idam ettik sıra sende’. Bende kendisine şunu dedim: ‘Beni Menderes okuttu. Ben onun için kafamı kestim öyle başladım bu işe. Ama senin kafan kıymetli, senin kafanı da ben alacağım’ dedim.”
ERTESİ SABAH BABASI GELDİ
Rahmi Koç’un bu konuşmanın ardından korktuğunu belirten Dalan şunları söyledi: “Bu sefer korktu. ‘Yanlış anlaşıldım’ dedi. ‘Yok yanlış anlaşılmadın içindekileri kustun’ dedim. Ertesi sabah rahmetli babası geldi. Vehbi bey ağlıyor hüngür hüngür. ‘Oğlumu affet’ diye. Bir şey yapacağımı zannetti. Dedim Vehbi amca sen 85 yada 90 yaşında insansın. Senin bir tane gözyaşına deymez bu iş. Sana yemin ediyorum, şeref sözü veriyorum ben unuttum, sen de unut.”
BİR GÜNDE RUHSATI VERDİM
Rahmi Koç’un tekrar kendisine gelerek kuracağı Maret Fabrikası’yla ilgili görüştüğünü anlatan Dalan, bir günde Koç’a ruhsat verdiğini öner sürdü. Dalan şöyle dedi: “15 gün sonra Rahmi yine geldi. Maret Fabrikası’nı kuracakmış. ‘Ne sen bana, ne de biz sana düşmanız. Vermeyeceksin ama bir daha sorayım’ dedi. Ben de dedimki ‘Sen vatandaşsın ben de belediye başkanıyım. İstediğini söyle yapılacaksa yapılır yapılmayacaksa yapılmaz’ dedim. ‘Maret Fabrikası’nın İstanbul ve Türk ekonomisi için uygun bir şeydir’ dedim. Aynı gün eline ruhsatı verdim. Ama adam hala sevmez.”

Kaynak: Taraf Gazetesi

A. TURAN ALKAN
t.alkan@zaman.com.tr
Misâl; Burhan Altıntop

Cama yapıştırılmış ilânda ayrı yazılması gerekirken bitişik yazılmış "de, da" ekleri dikkatinizi çeker mi; bununla kalmayıp o ilan metnini yazan, yazdıran kişi veya kuruluş hakkında "daha ekleri yazmayı bilmiyor; demek ki lâubali" diye düşünerek peşin bir güvensizlik hisseder misiniz?
Duvara asılı levhalardaki küçük çarpılmaları farkedebilir misiniz (bazıları doğuştan farketmez ve ilgilenmezler!); bu sizi rahatsız eder mi, ille de düzeltmek lüzumu hisseder misiniz? Geometrik bir intizam içinde bulunması gerektiği halde çarpık duran nesneleri bakınca hemen görür müsünüz?

Renk bilginize güvenir misiniz; eşyayı yeniden düzenlemek gerektiği hallerde saçmalamamayı başarır mısınız?

Harflerle, harflerin taşıdığı karakterle ilgilenir misiniz; kapı zilindeki etikette isminizin hangi karakterle yazıldığına aldırış eder misiniz? Sesle sükûnet; lekeyle boşluk arasındaki oranlar sizi hiç ilgilendirmiş midir? Proportion kelimesini daha önce duydunuz mu? Nesnelerin biçimi, içinde ve arasında yer aldığı şeyler arasındaki durumu, görünüşü, uzayda kapladığı hacim sizi rahatsız eder veya sizde hoşnutluk uyandırır mı?

Kötü imal edilmiş Atatürk heykellerini, büstlerini ve anıtlarını işaret ederek, "Çekin fotoğraflarını, bize gönderin, yayınlayalım" kampanyası açan eski bir gazetecinin yazdıklarını okuyunca aklıma hemen bu sualler hücum ediverdi, şöyle düşündüm: Acaba bir gazetecinin estetik algı ve değerlendirmesinde ani bir intibah, sansasyonel ve inkılapçı tarzda bir boyut değişikliği vukû bulabilir mi? Hani yerli filmlerde olur, kaza ile gözlerini kaybeden esas oğlanın başına saksı düşünce gözleri açılıverir... Veya kısaca şöyle ifade edebiliriz: Daha önceleri neredeydiniz?

Kötü ve çirkin Atatürk büstlerinin resmini çekip göndermekte bir marifet görmüyorum; asıl marifet iyisini bulmaktır, çünkü yok gibidir, çünkü nâdirattandır, çünkü ideolojik tahakküm ve illüzyon yüzünden bütün bir şehir ahalisinin, okumuş-yazmış takımının, kerli ferli bürokrat takımının ve subaylarımızın basireti cümleten bağlanmış gibidir. Atatürk mevzubahis olunca estetik, pazarlanan ürünün kalitesi, eserin fikrî derinliği gibi şeyler aniden teferruat haline gelmektedir! (Bu sözü nerden hatırlıyorum ya Rabbi?)

Atatürk büst ve heykellerinin kendi çapında bir ticari sektör haline gelmesine, insanların bundan para kazanmasına asla karşı değilim ama sanatta sahtekârlığa, ucuzluğa, kandırmacaya tahammül edemem. Bu hususta şimdiye kadar en az üç kere yazdığımı hatırlıyorum, kıdemim var ve kıdemime binaen konuşuyorum: Asıl mesele nedir bilir misiniz; bu gibi "sanat" eserlerine muhatap olan bizlerin algısındaki lâkaydî, daha doğrusu görgüsüzlüktür.

Dağ başında bir köy ilkokulunun bahçesindeki büstten bahsetmiyoruz, Ankara'da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı binasının birkaç katını birden kaplayan o garip, o kötü, o aslına karşı hakikatsiz rölyeften bahsediyoruz. Bu gülünç örnekler orada durabiliyorsa yapanı, yaptıranı değil neyin ne olduğunu bilip farketmeden seyredenleri suçlamak gerekiyor.

Burhan Altıntop'a "kitch" seviyesindeki sanat zevki ve algısı dolayısıyla hepimiz gülüyor, gülerek eleştiriyoruz fakat içimizdeki Burhan Altıntoplar, kırsalından yeni gelmiş kasaba çocukları değil; bunlar bürokrat yahu; bunlar okur-yazar adamlar, bunların mühimce bir kısmı akademisyen üstelik. Kemer askısına eşantiyon anahtarlık takıp da sonra hiç hazetmedikleri halde klasik batı müziği konserlerinden sonra "işte çağdaşlık bu" diye gerdan kırarken görebiliriz bunları mesela. Bu gibi eserlerin alıcısı onlardır daima, üstelik daima "kamu adına" alışveriş eder abilerimiz...

Bu memleket, okumuş evlatlarından çektiğini, kimselerden çekmemiştir arkadaş; misal Burhan Altıntop... t.alkan@zaman.com.tr


09 Eylül 2009, Çarşamba
Zaman
Ağustos 2009 08:56367
Sabih'e ADD Başkanlığı önerilmiş... Tolon, Eruygur kadar ufuk sahibi değilmiş...

3. Ergenekon iddianamesinde “Ergenekon terör örgütüne üst düzey eleman kazandırma, yargıyı ve siyasi oluşumları etkileyip yönlendirme toplantıları’’ olarak nitelendirilen Kent Otel Toplantıları’nın detayı Engin Aydın’ın ajandasında ortaya çıktı. Ajandada yapılan tüm toplantıların kısa içerikleri ile katılımcılarının bir bir not edildiği görüldü. İddianamede Engin Aydın’ın Kent Otel’e katılanlar arasından tespit ettiği bazı kişilerle örgütün amaç ve stratejilerini anlatmak ve propaganda yapmak için küçük gruplar halinde ‘Ehli Dil’ ve ‘Perşembe toplantıları’ adı altında gizli toplantılar yaptığı da kaydedildi.

DANIŞTAY VE CUMHURİYET’İ KONUŞTUK

Engin Aydın’ın evinde ele geçen 2006 T.C. Ziraat Bankası ibareli siyah renkli ajandanın içeriğine göre Kent Otel günlüğünden satır başları şöyle:

- 22 Mart Çarşamba: 19.30’da Kent Otel’de gurup yemeği, Mustafa Balbay’ın sırası.

- 6 Nisan Perşembe: Kent Otel: Türkiye nereye gidiyor toplantısı.

- 29 Mayıs Pazartesi: Samsun, Bursa ve Malatya Rektörleri, Prof. B...A... G.., Prof A.I...., Sabih Kanadoğlu, Gen. A. S, Ö. F... E..., Z... S..., M. K...P.... ile Kumsal Restoranda yemek. Prof. I... Sabih Bey’e ADD Genel Başkanlığı’nı önerdi.

- 9 Haziran Cuma: Kent Otel. Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırıyı tartıştık. Saadettin Tantan’ın konuşması tepki aldı. İlhan Selçuk dağıttığım metinler arasındaki Demirel’i eleştiren Yılmaz Özdil makalesini eleştirdi. Demirel’in eleştirilmesine katlanamıyor. Ancak Şener Eruygur bana destek verdi. Hurşit Tolon, Eruygur’un ufkunda ve birikiminde görülmüyor.

SABAH AKŞAM KENT OTELDELER

- 10 Haziran Cumartesi: Kent Otel’de İlhan Selçuk’a ADD kongresinde Eruygur Paşa’nın Genel Başkanlığı’nın desteklenmesinin uygun olacağını söyledim. Ancak İ. Selçuk yansız kalmak istediğini söyledi. Mevcut Başkan’a kıyamıyor.

- 12 Temmuz Çarşamba: Kent Otel toplantısı, Çankaya Belediye Başkanını davet ettiğime pişman oldum. Çok bireyci ve çıkarcı.

- 13 Temmuz Perşembe: Kent Otel’de kahvaltıda İlhan Selçuk ve Şener Eruygur Paşa’yı buluşturdum. S. Paşa ile Balbay da katıldı. Güzel ve yararlı bir sohbet oldu. İlhan Selçuk, paşayı destekleyeceğini ve ADD’nin aktivite kazanmasını gazete olarak destekleyeceklerini söyledi. Eruygur ile hafta sonu röportaj yapması için Balbay’ı görevlendirdi.’’

TOPLANTILAR DÜZENLİ YAPILMIŞ

- 30 Mayıs 2007: Kent Otel Turgut Özakman, Balbay yönetti.

- 20 Haziran 2007: Kent Toplantısı Yücel yönetecek konuşmacı, Gen. Hurşit Tolon”,

- 2 Temmuz 2007: Kent Otel’de 1. Selçuk ve Balbay ile sohbet, Cumhurbaşkanını ziyaret ettiler.

PARTİLERDEN HAYIR YOK ADD’YE DESTEK

(2004 ibareli telefon fihrist)

- 5 Nisan 2004: İlhan Selçuk aradı ve yeni ADD oluşumunun başına geçmemi istedi.

- 5 Mayıs 2004: İlhan Selçuk, Balbay, İ. Yetkin, ADD Başkanı Kazancı ile toplantı. Kent Otel.

- 15 Ocak 2004: 19.30 ‘da grup yemeği. Davet sahibi Balbay, Kent Otel, İlhan Selçuk da misafirimiz oldu. İlhan Selçuk’la otelde bir saat kadar sohbet ettik. Siyasi partilerden hayır gelmeyeceğini, ADD’nin güçlendirilmesi gerektiğini anlattı.

DİNK’İ KONUŞTUK SUİKASTLER OLABİLİR

Engin Aydın’a ait bir başka ajanda da “Akşam Kent Otel’deki toplantımızı Uğur Mumcu gecesi olarak düzenledik. Konuşmacı Mustafa Balbay. Basındaki yozlaşmayı dış destekli Türkiye’nin ulusal yapısına yönelik saldırıları ayrıntılı olarak anlattı. İlhan Selçuk sarhoş oldu. Prof. Soysal çok ayrıntılı ve takdir gören bir konuşma yaptı. Cahit A... konuşmayı fazla uzatınca İlhan Selçuk uyardı o da toplantıyı terketmeye kalktı. Hrant Dink öldürüldü. Bu konuyla ilgili olarak Prof. M... S..., İlhan Selçuk, S... T...’la konuştuk. T... telefonda, başka suikastler de olabileceğini söyledi.

Kent Otel Toplantıları Tolon’u telaşa düşürdü

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un, Ergenekon kapsamında tutuklanıp cezaevine konulduğu dönemde, oğlu Tolga Tolon, kardeşi Bülent Tolon ve avukatı İlkay Sezer’i devreye sokarak Kent Otel Toplantıları’na katılanların listesini temin etmeye çalıştığı ortaya çıktı. Hurşit Tolon’un cezaevindeyken Kent Otel toplantıları konusunda endişeye kapıldığı, ancak Tolon ailesi ve avukatının toplantılara katılanların listesini Engin Aydın ve Erdal Şenel’den alamadığı belirlendi.

LİSTEYİ NEDEN VEREMİYOR?

8 Eylül 2008’de Engin Aydın ve Turan K. arasında yapılan telefon görüşmesinde, Turan K., cezaevinde Hurşit Tolon ile görüştüğünü ve Tolon’un Kent Otel toplantıları konusunda bir endişeye kapıldığını söylüyor. Emgin Aydın ifadesinde bu konuşmayla ilgili olarak “Bu toplantıya katılanlar arasında yüksek yargıda görevli ve üst düzey bürokratların bulunması ve isimlerinin açıklanmasının kendilerine bir sıkıntı doğurabileceğinden dolayı endişe duydum. Erdal Şenel de aynı endişelerle listeyi vermememi söyledi’’ dedi.

“HURŞİT PAŞA PANİKTE”

9 Eylül 2008’de Suay K. ile Aydın Engin arasında geçen telefon görüşmesinde Aydın “Şey panikte Hurşit Paşa panikte. Kent otel toplantılarına katılanların isimlerini istiyor. Yani olacak şey değil yav o niye verelim ne var burada” diyor. Listeyi Engin Aydın’dan isteyen bir başka isim de Hurşit Tolon’un avukatı İlkay Sezer. Engin Aydın’ın ‘’Şimdi bu toplantılarda belli isimleri açıklamak son derece mahsurlu” sözlerini Avukat Sezer de “Evet” diye destekleyince Aydın “Doğru değil. Yani ispiyonculuk olur kimin ispiyonculuğu mesela bu davanın gideceği” diyor.

ERDALCIĞIM ULAŞTIRIVERSİN

Hurşit Tolon listeyi alamayınca devreye kardeşi Bülent Tolon’u sokmuş. 12 Ağustos 2008 günü Ergenekon sanığı emekli Tümgeneral Erdal Şenel ile Bülent Tolon arasındaki telefon görüşmesinde Tolon’un “Kent Otel’de yapılan toplantılara katılanların listesini rica ediyor abim. Bana dedi ki Erdal abinle bi görüş. Lütfen bana işte bi senin kanalınla Erdalcım ulaştırıversin der” sözlerine Erdal Şenel’in “Tamam ben konuşayım arkadaşımla” karşılığını veriyor. Ergenekon savcılarının, Bülent Tolon’un liste ile ilgili ifadesine başvurduğu belirlendi.

İlhan Selçuk’suz toplanamıyorlar

3. Ergenekon iddianamesinde Kent Otel Toplantıları’nın İlhan Selçuk’un talimatıyla Engin Aydın tarafından organize edildiği, toplantı gündeminin de Mustafa Baybay tarafından belirlendiği belirtiliyor. İddianamede İlhan Selçuk’un imtiyaz sahibi olduğu Cumhuriyet gazetesinin de toplantılardan çıkan bazı kararları destekleyici yayınlar yaptığı belirtildi. İddianamede Kent Otel ve Patalya Oteli’nde İlhan Selçuk katılmadığı zaman yapılmayan toplantıların amaçları şöyle anlatılıyor “Örgüt, bu toplantıları; Kamuda ve yargıda karşılaşacağı problemleri toplantıya katılan şahısların etkinliğinden faydalanarak aşmak, devletin kurumlarına sızma çabaları kapsamında yapılmasını istedikleri atamaları yaptırmaya veya atanmasını istemedikleri kişileri engellemek için düzenliyor.

Seçilenler ‘Ehli Dil’e gitti

İddianamede Engin Aydın’ın Kent Otel toplantılarına katılanlar arasından tespit ettiği bazı kişilerle örgütün amaç ve stratejilerini anlatmak amacıyla küçük gruplar halinde ‘Ehli Dil’ ve ‘Perşembe toplantıları’ adı altında gizli toplantılar yaptığı kaydedildi. İddianamede iki toplantı ile ilgili şu değerlendirme yapıldı: Toplantıya katılan kişiler arasından tespit ettikleri bazı şahıslarla örgütün amaç ve stratejileri anlatmak ve örgütün propagandasını yapmak amacıyla küçük gruplar halinde planladıkları ‘Ehli- Dil’ ve ‘Perşembe toplantıları’ olarak adlandırdıkları gizli toplantılar yaptığı, örgütün belirlediği bazı kişilerin yargı ve bürokraside etkin görevlere atanmaları hususunda toplantıya katılan şahıslar nezdinde girişimlerde bulunduğu, sanıklar Mustafa Balbay ve İlhan Selçuk ile irtibata geçerek örgütün amaçlarına uygun olarak kullanabilecekleri kişilerin üniversite yönetimlerine seçilmelerini sağlamak için haksız müdahalelerde bulunduğu, bazı bölgelerde faaliyet gösteren dini gruplar ile ilgili istihbari faaliyetler yürüttüğü belirlenmiştir.

Toplantılara katılanlar

Ergenekon sanıkları: İlhan Selçuk, Engin Aydın, Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Mustafa Balbay, Erdal Şenel, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Yurtkuran, Levent Ersöz, Ferit Bernay, Mehmet Haberal.

Bürokratlar: Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, YARSAV Başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, HSYK Üyesi Ali Suat Ertosun, RTÜK eski Başkanı Fatih Karaca, TRT E. Genel Müdürü Yücel Yener, Nevzat Şensoy (E. Vali), İ. Sami Çakmak (Kültür Bak. E. Hukuk Müş.), Güngör Saka (Adalet Bak. Yüksek Müşaviri), Celal Ulusoy (Ankara Vali Yard.), Üstün Güven (Hazine Müs. Yrd.), Ahmet Akgül (Adalet Bak. Personel. Gen. Yrd.), Turan Karakaş (Kültür Bak. Baş. Huk. Müş.), Yusuf Turan (RTÜK Daire Başkanı), Hayati Soylu (Ankara Vali Yard.), Burhan Tünel (A.Ü. Tıp Fak. Genel. Sek.), Bülent İlik (SHÇEK Eski Genel Müdürü), Ramazan Urgancıoğlu (Manisa Vali Yard.)

Gazeteciler:Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, İsmet Solak, Işık Kansu.

Akademisyenler: Gazi Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç, Mümtaz Soysal, Alparslan Işıklı, Suay Karaman, Can Hamamcı, Özden Uzunalimoğlu, Murat Doyunç, Anıl Çeçen, Akın Yıldız, Haluk Geray, Özlem Uzunalioğlu, B. Ayman Güler, Aydın Aybay, Alparslan Işıklı.

Danıştay üyeleri: Sinan Yörükoğlu, Turan Falcıoğlu, Salih Er, Nihat Turan, A. Hamdi Ünlü, Levent Artuk, Atıl Üzelgün, Abdullah Dörtlemez, Harun Çetintemel (Danıştay eski Başsavcısı)

Yargıtay üyeleri: Akın Demir, Mustafa Kıcalıoğlu, Hamid Yaver Akdan, Muharrem Coşkun, Zekeriya Sevimli, Vehbi Aksoy, Necdet Olcay S, Ali Erol Özgenç, Hulusi Özek, Ali Em,

Siyasetçiler: Kamran İnan, H. İbrahim Şahin, Saadettin Tantan, M. Kemal Palaoğlu, Cahit Angın, Alev Coşkun

Gökhan Günaydın (Ziraat Müh. Başk.)
aktifhaber

Abas'ın Soyunu Neden Gizledi?
12 Ağustos 2009 15:56

Soner Yalçın'a şöhretini sağlayan kitaplardan olan Bay Pipo'da Hiram Abas'ın geçmişi nasıl karartıldı? İşte Yalçın'ın atladığı Abas'ın aile bağları..

Yasin Oğuz / LİBERALSES

Soner Yalçın’ı Türkiye Cem Ersever ismi ile birlikte tanıdı. Ersever ölümünden kısa bir süre önce Yalçın’la tanışmış ve röportaj vermeye başlamıştı. Ersever’in öldürülmesinin ardından Yalçın iyi bir gazetecilik örneği vererek Cem Ersever’in anılarını kitaplaştırdı. Bu kitabı ve öncesinde Ersever’le ilgili Yalçın’ın haberleri gözümün önüne gelince çevreme “Bu çocukta iş var. Bu çizgide giderse iyi bir gazeteci olabilir” dediğimi hatırlıyorum.

O günden bu yana da Yalçın’ı takip etmeye devam ettim. İstisnasız her kitabını da yayınlanır yayınlanmaz alıp-okumaya çalıştım. Ancak “Bay Pipo” adıyla çıkan zannedersem ikinci kitabında beni rahatsız eden bir şey oldu. Bay Pipo’da Soner Yalçın Doğan Yurdakul’la birlikte ünlü MİT’çi Hiram Abas’ın hayatını anlatıyordu.

Kitabı ilgiyle okusam da hep bir yerlerde bir şeyler eksikmiş hissini verdi. Bunu da yıllar sonra fark ettim. Hiram Abas’ın ailesi hakkında çok az bilgi vardı kitapta. Oysa aile atlanacak gibi değildi. Osman Hamdi’den Halil Edhem’e, Sedad Hakkı Eldem’den Mübarek Galib Eldem’e kadar okurun rahatlıkla bilebileceği isimlerin içinde yeraldığı aile neredeyse es geçilmişti. Yıllar sonra kitabı tekrar karıştırdığımda bu göz ardı etmenin, bazı konuları karartmak dışında bir amacının olmadığını anladım.

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul, Eldem ailesini “Sadrazam Koca Hüsrev Paşa, Sadrazam Ethem Paşa ve Girit Valisi Müşir Şakir Paşa”ya dayandırıyordu. Oysa hemen her kitap kurdunun mutlaka okuduğu Münevver Ayaşlı’nın Dersaadet kitabında ya da Prof. Dr. Mustafa Cezar’ın yazdığı iki ciltlik Osman Hamdi kitabında Hiram Abas’ın anne ailesinin soyunun nerelere kadar uzandığı gayet açık ve net ifade ediliyordu.

Daha sonra sadrazam olacak İbrahim Ethem Paşa, Sakız Rumları’ndandı. Küçük İbrahim Ethem, adada çıkan bir isyan sonrasında İstanbul’a getirilmiş ve köle pazarında satılmıştı. İbrahim Ethem’i satın alın isim ise Koca Hüsrev Paşa’ydı. Koca Hüsrev Paşa İbrahim Ethem’in eğitimine özel önem ve vermişti ve sonucunu da görmüştü.

Yalçın ve Yurdakul Bay Pipo’da ailenin kökeni ile ilgili tek bir kelime etmiyorlardı. Daha sonra gelebilecek eleştirilerin önünü kesmek için de Koca Hüsrev Paşa, İbrahim Ethem Paşa ve Şakir Paşa’yı tek bir cümle içinde kullanıp sorunu çözüyorlardı. Oysa gerçek hiç de öyle değildi. Koca Hüsrev Paşa ile ailenin hiçbir sıhriyet bağı yoktu.

Peki Yalçın ve Yurdakul niye böyle bir şey yaptı? Niçin Hiram Abas’ın kişisel tarihini değiştirip, atalarını gizlemek istedi? Hem de soy ağaçlarına bu kadar meraklıyken? Bu masum bir unutkanlık olabilir miydi? Yoksa bir vefa borcu muydu?

Bu “sehv”in neden kaynaklandığını açıklamak elbette kitaba imza koyan iki isme düşer. Ama ben tahminimi söyleyeyim. Hakkında sık sık MİT mensubu suçlamaları çıkan Yalçın, haber kaynaklarını küstürmek istememiştir. Öyle ya ismi efsane gibi anılan bir istihbaratçının soyunu-sopunu yazmak pek çok kişiyi kırabilir, ürkütebilirdi. Yalçın herhalde bu mülahazalarla olacak Bay Pipo’da böyle bir hataya imza attı.

Bu hata Yalçın için ne ilk ne de son oldu. Hemen her kitabında benzer “karartma”lar var. Onları da Soner Yalçın’la ilgili yazacağım diğer yazılarda bulacaksınız.

Gel de çakma!
Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com

Eski bir makale... Nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Kesip saklamışım. Makalenin altındaki imza Ahmet Çakmak’a ait...

Tanıdığım biri değil.

Rastladıkça yazılarını okuyorum. Fazla da bir malumatım yok.

Diyor ki Ahmet Çakmak, “Solculuğumun en fanatik dönemleri dahil, Atatürk’e şapka çıkarttım, ona yakınlık hissettim ve bundan dolayı hiç pişman olmadım.”

Şunu anlıyoruz.

Makale sahibi, Kemalizm’e (öyle aman aman sempati duymasa da), kuşkuyla yaklaşmayan biri...

Çakmak, kesip sakladığım yazısında, günümüz Kemalistlerinin küreselleşme koşullarında Türkiye’nin ekonomik bakımdan nasıl düze çıkacağına ilişkin bir “tezleri” bulunmadığını söylüyor ve biraz da hırpalıyor muhataplarını.

Öğretici bir yazı...

Nice zaman sonra bir kez daha okudum ve ayırt edici özelliklerinin “ulusal bağımsızlık hassasiyeti” olduğunu söyleyen günümüz Kemalistleri üzerine düşündüm.

Ne söylüyorlar?

Kürt meselesi konusundaki önerileri nedir mesela?

Kronik “ifade hürriyeti” ve “özgürleşememe” sorunumuz hakkında ne düşünüyorlar?

Hayatımızı nasıl kolaylaştıracaklarını sanıyorlar?

Söylemesi ayıptır, biraz okurum. Mümtaz Soysal’ın yazı ve kitaplarına bakarım... Emre Kongar, İlhan Selçuk, Yekta Güngör Özden, Bedri Baykam gibi “aydınlanma neferlerini” izlerim... “Kemalist retoriğe” ait olduğu söylenen yazı ve bilimsel makalelere mutlaka gözatarım.

Her defasında da kalp ağrıları ve hafakanlarla kalkarım yazıların başından.

Diyor ki Çakmak, “Günümüz Kemalistlerinin küreselleşme koşullarında Türkiye’nin ekonomik bakımdan nasıl düze çıkacağına ilişkin tezlerine; nasıl bilim ve teknoloji üreten bir ülke olacağız, bununla ilgili bir önerilerine rastlayamadım. Bilim ve teknolojinin yakıcı öneminden sözediyorlar ama, bu işin nasıl olacağı konusunda bir fikirleri yok. İç ve dış sermayeyle ilişkilerin nasıl düzenleneceği konusunda bir tez geliştirebilmiş değiller. Azgelişmiş ülke sosyal demokrasilerinin tıkanıklıklarını nasıl aşabilecekleri konusunda bir fikirleri yok.”

Evet, yok.

Demokrasi konusunda da bir fikirleri yok.

Demokrasiyi arkaik cumhuriyet düşüncesiyle yarıştırıyorlar ve aslan payını daima cumhuriyete ayırıyorlar.

İkisinin bir arada var olabilmesinin koşulları onlara göre henüz mevcut değil. Birinden vazgeçmemiz gerekirse, bu “demokrasi” olmalıdır.

Demokrasi, aynı zamanda “ertelenebilir” bir süreçtir.

Bu konuda Ahmet Çakmak çok önemli tespitler yapıyor: “Kemalistler, demokrasiyi refah sonrasına ya da kendi isteklerine hizmet edecek şartların oluşacağı zamana ertelenme eğilimindeler. Ulusal bağımsızlık kavramını sahiplenirken ülkemizi büyük devletlerin (emperyalist güçlerin) oyunlarından koruma bahanesine sarılmaları gibi, burada da özgürlük ve demokrasiyi, onu kötüye kullanacak olanlardan koruma bahanesinin arkasına gizleniyorlar.”

Şimdi gel de, “Türkiye’nin yol almasının, Cumhuriyet’in kurucusunun adını taşıyan bir düşünce ve siyaset kalıbından kurtulmakla mümkün olabilmesi tarihte pek az rastlanır bir paradoks olsa gerektir” diyen İdris Küçükömer’i anma...

Gel de, doktriner devlet anlayışıyla “çağdaş demokrasi”ye, daha da önemlisi “refah toplumu”na varılabileceğini sanan Emre Kongar’a çakma...

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/gel-de-cakma-208733.htm


Şapka devriminin 84. yıldönümü için yürüdüler

15:45 - Şapka devriminin 84. yıl dönümü Çankırı ve Kastamonu'da kutlandı. Kutlama etkinlikleri kortej yürüyüşüyle başladı. Korteje cumhuriyet dönemi şapkalarıyla katılan Kastamonulu kadınlar ilgi odağı oldu. Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç, günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yaparak, "Şapkayı bir başlık taklidi gibi değil, düşünce inkılabının sembolü olarak görmeliyiz" dedi. Kutlamalarda şapkanın bir düşüncenin sembolü olarak görülmesi gerektiği de vurgulandı. 23.08.2009 ÇANKIRI/KASTAMONU netgazete

Prof. Dr. Erol Manisalı: "Türkan Saylan gardırop Atatürkçüsü"

24 Ağustos 2009 Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından Prof. Dr. Erol Manisalı'nın, JİTEM tarafından gizlice ses kaydının alındığı ortaya çıktı. İddianamenin ek klasörleri arasında JİTEM'e ait olduğu iddia edilen 'GİZLİ' ibareli belgeler de bulunuyor. Zaman gazetesinin haberine göre; Jandarma İstihbarat Başkanlığı başlığı altında, 'Cumhuriyet Çalışma Grubu Devre Raporu-11- 16 Şubat 2004 tarihli rapor Prof. Dr. Erol Manisalı ile yapılan görüşme sonuçları' yazıyor. Raporu kaleme alan kişi veya kişiler, raporun giriş kısmına şunları yazmış: "12 Şubat 2004'te Harbiye Orduevi lobisinde buluşuldu. Restoranda öğle yemeği ikramının ardından 1.007 numaralı odada görüşmeye başlandı. Tüm görüşme, kendisinden habersiz olarak ses kaydına alındı."
Raporda, Prof. Dr. Manisalı, ilginç tespitlerde bulunuyor. ÇYDD eski başkanı Türkan Saylan'ı 'gardırop Atatürkçüsü' olarak niteleyen Manisalı, "Türkan Saylan gibi gardırop Atatürkçüleri var. Avrupa Birliği'ne laf söyletmiyor, Gümrük Birliği'ni savunuyor, Atatürkçüyüm diyor. Olmaz böyle şey. TÜSİAD'dan farkı yoktur. Atatürkçülüğü istismar ediyor, kullanıyorlar" diyor. Klasördeki belgelere göre, Manisalı, kimliği belirsiz kişi veya kişilerle yaptığı toplantıda, hükümetin acil eylem planıyla ilgili görüşlerini de açıklıyor. Manisalı, bu sırada bazı kişilerin isimlerini vererek "kullanabilirsiniz" diyor. Manisalı'nın görüşmede kullandığı ifadeler şöyle: "Yol-İş'ten Fikret Bey'i, ATO Başkanı Sinan Aygün'ü, Aydınlık'tan Adnan Bey'i kullanabilirsiniz, Aydınlık bir defa yazınca birçok köşe yazarı oradan alıntı yapıyor. Doğan ve TÜSİAD medyası yüzde 70 düzeyinde. Anadolu medyası, birbirinden kopuk. Bunları birleştirip koordine edebilirseniz bir güç haline gelirler. Yerel televizyonlar birliğini bırakıp ayrı ayrı güvenilir televizyon ve gazetelerle temas etmek lazımdır."

netgazete

Vakit'in Dilipak İntikamı!
25 Ağustos 2009 11:06Dilipak'ın evi tazminata karşılık satılınca Vakit harekete geçti. Erkaya'nın 3 lüks dairesini ortaya çıkaran Vakit şimdi de Erkaya'nın oğlunun mason kaydına ulaştı...



Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak'ın evinin, 28 Şubat sürecinin etkin isimlerinden Oramiral Güven Erkaya'nın ölümü üzerine köşesinde "Hakkımı helal etmiyorum" ifadesini kullandığı gerekçesiyle çarptırıldığı tazminata karşılık satılması üzerine, Vakit'ten büyük bir misilleme geldi. Vakit Dilipak'ın satılan evinin parasını alan Erkaya'nın varislerinin peşini bırakmıyor.

Güven Erkaya'nın 3 lüks dairesinin olduğunu ortaya çıkaran Vakit, bugün de Güven Erkaya'nın oğlu Argun Erkaya’nın Büyük Mason Mahfili’nin İstanbul kayıtlarındaki ismine ulaştı.

Bugün sürmanşetten "Askeri savcı daha neyi bekliyor?" sorusunu yönelten Vakit gazetesi, Erkaya'nın oğlunun 'mason kaydı'nı yayınladı.

İşte Vakit'in bugün sürmanşetten verdiği Erkaya'nın 3 lüks dairesi haberi ile Erkaya'nın oğlunun mason çıktığı yönündeki haberi...

Askerî savcı daha neyi bekliyor?

Güven Erkaya'nın, 2'si Etiler Alkent sitelerinde, 1'i Ulus'taki Kibele Konutları'nda 3 lüks dairesinin olduğunun ortaya çıkması, gündeme bomba gibi düşerken, İlhami Erdil konusunda acilen soruşturma başlatan askeri savcılığın, Erkaya için hala harekete geçmemesi, “Askeri savcılık daha neyi bekliyor” sorusuna yol açtı.

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Güven Erkaya'nın daire sahibi olduğu Kibele Konutları'nın müteahhidi Korkmaz Yiğit Vakit'e konuştu. Yiğit, Kibele Konutları henüz inşaat halindeyken, Güven Erkaya da görevdeyken Erkaya'nın bir daire aldığını doğruladı. Güven Erkaya'ya emekliliğinin ardından Kibele'de büro açtığını doğrulayan Korkmaz Yiğit, “Emekli olduktan sonra bizim yaptığımız binalardan bir tanesini ofis olarak kullanması için tahsis ettik. 1997'de emekli olduktan sonra birkaç yıl orayı kullandı, biz de bu durumdan büyük memnuniyet duyduk” dedi. Erkaya'nın Kibele Konutları 21. Blok'tan daire aldığını belirten Korkmaz Yiğit, “Kendisine elimizden gelen yardımı yaptık. Ama Güven paşa ödemelerde güçlük çektiğini söyledi. Benim bildiğim kadarıyla bu daireyi bir süre sonra sattı. Sonradan aldıysa bilmiyorum. Çünkü ben Gülden hanımla 2000 yılında Güven paşanın ölümünden itibaren hiç konuşmadım. Kibele'de annem, kardeşlerim ve yakınlarım oturmasına rağmen yönetimde olmadığım için kimlerin daire alıp sattığını çok iyi bilmiyorum. Sitede toplam 196 daire var. Bu 196 dairenin de tamamını sattık. Daireler satıldıktan sonra Güven paşa veya ailesi ilerleyen yıllarda bir yer almıştır veya almamıştır bilmiyorum. En doğrusu yönetime sormak lazım. Yönetimin verdiği bilgiler kesinlikle doğrudur” diye konuştu.

EV GÜLDEN ERKAYA ÜZERİNE KAYITLI, SİTE YÖNETİCİLERİNE KOMŞU

Korkmaz Yiğit'in yönlendirmesi ile Kibele Konutları'nın Site Müdürü Hamit Tuğ ile görüştük. Tuğ, Kibele Konutları 21. Blok'ta Gülden Erkaya adına kayıtlı bir daire olduğunu doğruladı. 2 numaralı dairede Gülden Erkaya'nın kızı Asuman Kıratlı oturuyor. Komşuları kendilerini kiracı olarak biliyor ama Asuman hanım annesinin dairesinde ikamet ediyor. Asuman Kıratlı'nın komşuları ise site yöneticisi Gülem Karakulak ve Korkmaz Yiğit'in asistanı Sibel Hanım. Edinilen bilgiye göre Gülden Hanım'ın dairesi bir süre önceye kadar kiradaydı. Mart ayı içerisinde Asuman Kıratlı Etiler Mahallesi Tunca Sokak'taki evlerinden bu siteye taşındı. Asuman Kıratlı'ya ise bir süredir tatilde olduğu için ulaşılamadı.

Korkmaz Yiğit'in, Güven Erkaya'nın donanma komutanı olduğu (1992-1995) dönemde bir dairenin parasını ödemekte zorlandığı sözleri, o gün bir dairenin parasını ödemekte zorlanan Erkaya'nın 3 yıl sonra ikisi Etiler Alkent'te 3 daireyi nasıl aldığı sorusunu gündeme getirdi. Yiğit'in sözleri dairelerin paralarının nereden bulunduğu yönündeki kuşkuları arttırdı.

ERDİL'İN RÜTBELERİ VE DAİRELERİ ELİNDEN GİTTİ

Bilindiği gibi 1997'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekliye ayrılan Güven Erkaya'nın, emekliliğinin ardından Etiler'de jet sosyetenin ikamet ettiği Alkent'te 2, Kibele Konutları'nda da 1 dairesinin olduğu ortaya çıkmıştı.

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı İlhami Erdil'in Alkent Sitesi'nde 2 dairesinin olduğu tespit edilmiş, askeri mahkemede yapılan yargılama sonucunda Alkent'teki 2 lüks daireye devlet el koymuştu. Yargılama sonucu İlhami Erdil 1 yıl hapis yatmış, ayrıca rütbeleri de sökülmüştü.

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Güven Erkaya'nın 3 lüks daireyi asker maaşı ile nasıl aldığı tartışılırken, Kibele Konutları'nın müteahhidi Korkmaz Yiğit'ten de şok açıklamalar geldi. Yiğit, Erkaya'ya Kibele Konutları'ndan daha inşaat halinde bir daire sattığını, ancak Güven Erkaya'nın ödemede zorluklar yaşadığını iddia etti.

ERKAYA’NIN OĞLU ARGUN MASON ÇIKTI

28 Şubat sürecinde dindar insanlara yaptığı baskılarla bilinen Batı Çalışma Grubu’nun kurucusu Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın oğlu Argun Erkaya’nın, Büyük Mason Mahfili’nin İstanbul üyelerinden birisi olduğu ortaya çıktı.
Güven Erkaya’nın varislerinden oğlu Argun Erkaya’nın ilginç bir bağlantısı tespit edildi. Galatasaray Lisesi mezunu olan Argun Erkaya’nın Büyük Mason Mahfili’nin İstanbul kayıtlarında ismi yer alıyor.

Argun Erkaya’nın isminin yanında baba adı olarak “Güven” ismine yer verilmesi dikkat çekiyor. Galatasaray Lisesi camiası ile iyi ilişkileri bilinen Argun Erkaya, Galatasaray Spor Kulübü’nün yurtdışı gezilerini organize eden Pacha Tour’un da genel müdür yardımcılığını yapmıştı.

Argun Erkaya şimdilerde ise Levent’teki Galatasaray Soysal Tesisleri içindeki 1481 isimli restaurantı işletiyor. Büyük Mason Mahfili’nin listesinde Argun Erkaya’dan önce gelen isimler ise dikkat çekiyor. Buna göre Argun Erkaya’dan önce listede şu isimler yer alıyor; Onnik oğlu Hüsüman Ardaşeş, Levon oğlu Orakyan Aret, Hasan oğlu Argun Karagöz, Şevket oğlu Argun Yelutaş ve Serkis oğlu Ari Gürman.”
aktifhaber

Ödemedi Kulağını Kestik!
26 Ağustos 2009 07:25

Ergenekon'un tutuklu sanığı Mehmet Haberal'ın mafyavari işlerini üstlenen Rıfkı Kamburoğlu, tüyler ürperten itiraflarda bulundu:

Ergenekon iddianamesinin eklerinde Ergenekon sanığı Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'la ilgili korkunç iddiaların yer aldığı bir dilekçeye yer verildi. Dilekçeyi yazan Rıfkı Kamburoğlu, Mehmet Haberal'ın talimatı üzerine tahsilat yaptığını, alacaklıyı dağa kaldırdığını, borcunu ödemeyen bir tur yetkilisinin kulağını kestiğini öne sürdü.

AVUKATINA BİR BİR ANLATTI

Rizeli olduğunu, Mehmet Haberal'ın eşi tarafından akrabası olduğunu ve kayınbiraderi Bora Müftüoğlu'nun Patalya Oteli'nde güvenlik müdürü olarak görev yaptığını anlatan Kamburoğlu avukatı Niyazi Özgül'e gönderdiği dilekçede yaptığı işleri bir bir sıraladı.

Patalya Otel'deki konaklama ücretlerini ödemediği gerekçesiyle İremtur'dan tahsilat yapması için Kızılcahamam'daki Patalya Oteli'ne davet edildiğini ifade eden Kamburoğlu, otelde kendisini karşılayan Erkan Haberal'ın İremtur'dan 115 bin dolar alacaklarını tahsil edemediklerini söylediğini kaydetti.

'KAMAYLA KULAĞINI KESİN'

İstanbul'a İremtur'un merkezine gidip, tehdit ettiğini bunun üzerine 60 bin dolar üzerinden anlaşmaya vardıklarını anlatan Rıfkı Kamburoğlu 10 bin dolar ödeme yapan İremtur'un kalan miktarı ödemediğini belirterek, dilekçesinde şunları anlattı: "Bunun üzerine İremtur Yönetim Kurulu Süha Alnıtemiz'i kaldırdım. Jeep marka otosuyla Patalya Oteli'ne getirdim. Haberal, 'Kafasını gözünü kırın, benim odamdaki tarihi kama asılıdır kulağını kesin' dedi. Ben de onun dediği herşeyi yaptım ve Süha beyden 65 milyarlık ve 50 milyarlık iki adet çeki aldım. Bunları daha sonra Bahçelievler'deki hastanesinde Mustafa Birben ve ve Adem Avcı'nın huzurunda rektöre iade ettim."

BİR DE FOTOĞRAF ÇEKTİRMİŞ

Süha Alnıtemiz'e işkence yaptıktan sonra bir de fotoğraf çektirdiğini belirten Kamburoğlu, şunları anlattı: "Aynı gece Süha beyi yanıma alarak Patalya'nın rektör odasında şömine bara çıktım ve Süha beyle İlhan Cent ortasında samimi pozla resim çektirdik. Bu resim sayın avukatım sendedir. Resim incelendiğinde Süha Alnıtemiz'in patlak kulağı ve kanlar görülecektir. Bu olaydan sonra Süha beyin boğazında ödem çıkması nedeniyle üç ay konuşamadığı sabittir."

Mühendisten aşağı olmamalı

Rıfkı Kamburoğlu, Bayındır Holding ile çıkan ihtilafı ise şu sözlerle anlattı: "1998'in Ağustos ayında Mehmet Haberal'ın talimatıyla kayınbiraderim Bora tarafından beni memleketten arayarak 'Hocanın başı dertte adamlarını al silahlı olarak İzmir'e araziye in' dedi. Ben de yanıma 10 kişi alarak İzmir'e gittim. İzmir'de bizi Başkent Üniversitesi Zübeyde Hanım Hastanesi Müdiresi Sibel Hanım karşıladı.

Mehmet Haberal beni cep telefonu ile arayarak, 'Enişte vuracağınız adam mühendisten aşağı olmamalı ona göre bu işi hallet benim kazancım yani 30 milyon doların yüzde 10'unu sana vereyim' dedi." İzmir'deki başarılarından dolayı Haberal'ın kendisinden 3 tane silahlı adam istediğini anlatan Kamburoğlu, "Sayın rektöre bu 3 kişiye ilaveten dördüncü kişi İrfan Okutan'ı da bıraktım. Maaşlı olarak rektörün illegal işlerinde kullanılmak üzere yanlarında çalıştılar" dedi.

İllegal işler yaptırdı

Rize Ardeşen'de ticaretle uğraşan Rıfkı Kamburoğlu, Ergenekon eklerinde yer alan mektubunu doğrulayarak, "Haberal bana illegal işler yaptırdı" dedi. Yaptığı tahsilatlar karşılığında alacaklarının ödenmediğini öne süren Kamburoğlu, "Bana iş yaptırdı, Beni kullandı. Kullandığı işlerin karşılığında bana para ödeyecek. Ben sabıkalı, illegal bir insandım. 3 yıla yakın Patalya'da kaldım. Sabıkalı bir adamla Haberal'ın ne işi olur?" diye sordu.

Abdulkadir Selvi-Yeni Şafak

DALAN ABD'DEN KOVULDU !..
CEVHERİ GÜVEN
27 Ağustos 2009 06:31

Ergenekon firarisi İstek Vakfı Başkanı Bedreddin Dalan ABD'den kovuldu. Peki şimdi nerde?

Ergenekon firarisi İstek Vakfı Başkanı Bedreddin Dalan'a Amerika vize vermedi. Dalan, soluğu önce Güney Amerika sonra da Rusya'da aldı. Dalan, Rusya'da işlerini Ersöz'ün danışmanı olduğu şirket üzerinden yürütüyor.

Ergenekon silahlı terör örgütü iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınacağını öğrenip yurtdışına kaçan ve yaklaşık 7 aydır firari durumda olan Bedrettin Dalan Rusya'da. Aylardır ‘tedavi görüyorum' diyerek ABD'de yaşayan Dalan, Temmuz ayı sonuna kadar sağlık raporu almıştı. Rapor süresi biten Dalan, ABD'de vize sorunu yaşayınca Güney Amerika üzerinden Rusya'ya geçti. ABD'nin vize vermediği Dalan'ın, Rusya'daki işlemlerini Levent Ersöz'ün danışmanı olduğu şirketler üzerinden yaptığı ve Ergenekon sanıklarının dostu Dugin'le biraraya geldiği öğrenildi.

RUSYA'DA SIK SIK YER DEĞİŞTİRİYOR

ABD vizesi biten ve aldığı ‘seyehat etmesine engel sağlık sorunları var' raporunun süresi de Temmuz'da dolan Bedrettin Dalan'ın, vize alabilmek için yaptığı başvuru ABD makamları tarafından geri çevrildi. ABD'de kaçak duruma düşmek üzere olan Ergenekon firarisi Dalan'ın Ağustos ayı içinde Güney Amerika üzerinden Avrupa'ya oradan da Rusya'ya geçtiği öğrenildi. Dalan'ın Rusya'da da kendisini rahat hissetmediği ve ülke içinde sık sık adres değiştirdiği öğrenildi.

RUS ULUSALCI DUGİN'LE GÖRÜŞTÜ

Türk makamlarının, Ergenekon firarisi Dalan'ın Rusya'dan iadesi için resmi başvuru işlemlerinin hazırlığına başladıkları belirtildi. Dalan'ın Rusya'da Neo Bolşeviklerin lideri Aleksandır Dugin'le görüştüğü konusunda bilgiler elde edildi. Dugin'in bir diğer Ergenekon sanığı Doğu Perinçek'le yakın ilişkileri Ergenekon iddianamesine yansımıştı. Dugin Ergenekon Davası'nı sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldı.

İŞLERİNİ ERSÖZ'ÜN ŞİRKETİ HALLEDİYOR

Dalan'ın Rusya'daki işlerini, Ergenekon tutuklusu emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün bağlantılı olduğu Rosoboronexport ve EMT Erimtan Danışmanlık Firması üzerinden yürüttüğü belirlendi. Levent Ersöz'ün de firarda olduğu 6 ay boyunca sevgilisi olduğu iddia edilen Ulvia Seremova üzerinden bu şirketlerle ilişkisini yürüttüğü belirlenmişti. Ulvia Seremova, Levent Ersöz'ün emekli olduktan sonra danışmanlık yaptığı Rus silah şirketi Rosoboronexport'ta çalışıyordu.

Kaçmaya çalışsam yemin ederim dayanamaz dönerim

İkinci Ergenekon iddianamesine giren bir ses kayıt dosyası, firari Bedrettin Dalan'ın çok büyük iddialarını ortaya çıkarmıştı. Dönemin Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Levent Ersöz tarafından kayda alınan konuşmasında Bedrettin Dalan, yurtdışına kaçan kanun kaçaklarını “Türkiye sevdası olmayan kişiler” olarak suçluyor ve çok iddialı sözler sarfediyordu:

“Onların böyle Türkiye sevdası yok. Bir defa kurulmuşlar, daha yerleşememişler. Bir sıkıyı görseler New York'ta, Paris'te yaşamayı göze almış adamlar. Kendim kaç defa ölçtüm, ... gidiyorum, bir hafta geçtiği zaman kuşun kanadıyla Türkiye'ye kaçıyorum. Yemin ediyorum, Türkiye'ye kaçmaya çalışsam 10 gün sonra idama razı olur geri dönerim. Benim yapım bu...”

Kaçağın yeni sığınma yeri

Rusya son dönemde Türkiye'nin Meksikası durumuna geldi. Aranan pek çok sanık ya da zanlının Rusya'da bulunduğu yönünde iddialar gündemden hiç düşmüyor. Son günlerin en popüler kanun kaçağı Münevver Karabulut'un katil zanlısı Cem Garipoğlu'nun da Rusya'da olduğu belirlenmişti. Daha önce de Ergenekon sanığı Levent Ersöz ve PKK elebaşısı Abdullah Öcalan Rusya'da saklanmıştı.

Mazeretleri hiç bitmedi

Ergenekon Operasyonu'nun 10. dalgasında 7 Ocak 2009'da hakkında gözaltı kararı çıkartılan Bedrettin Dalan, yaklaşık 7 aydır firari durumunda. Dalan ilk dönemlerde “Eşimle birlikte ABD'de kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyoruz. Tedavi bitince döneceğim” dedi. Eşinin tedavisinin bittiği ve ülkeye döndüğü ortaya çıkınca da “Diş tedavisi görüyorum ve bitince dönüp dönmemeyi düşüneceğim” dedi. ABD'li doktorlardan “sağlık sorunları var” gerekçesiyle Temmuz sonuna kadar rapor alıp Ergenekon savcılarına gönderdi. Rapor süresi dolan Dalan yine Türkiye'ye dönmedi. Dalan'ın nerede olduğu sorusunun cevabına yine Star ulaştı. ABD'nin vize vermediği Dalan, Rusya'ya sığınmıştı.
STAR

Aziz Üstel/Star
Menderes’i Rahmi Koç mu idam etmiş

Efendim, ABD’den Rusya’ya geçtiği söylenen Bedrettin Dalan, Ergenekon davasıyla ilgili üçüncü iddianameye giren bir telefon konuşmasında, Prof. Mehmet Haberal’a şöyle demiş Rahmi Koç’la ilgili:

“Senin kafanı ben alacağım! Korktu! Vehbi Bey rica etti, affettim!”

Ne zaman diyor bunu Rahmi Koç’a?

İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde.

Konuşma şöyle iddianameye göre:

“Rahmi Koç’un yerini yıkıyorum. ‘Yıkamazsın!’ dedi. Ben de ‘yahu senin fakir fukaradan ne farkıın var, kanun karşısında’ dedim. Ve yıktım. Kendi evlerinde, bir gün dedi ki bana: ‘Menderes’i idam ettik sıra sende!’ Ben de kendisine şunu söyledim: ‘Beni Menderes okuttu. Ben onun için kafamı kestim (?) böyle başladım bu işe. Ama senin kafan kıymetli; senin kafanı da ben alacağım!’

‘Bu sefer korktu. ‘Yanlış anlaşıldım!’ dedi. ‘Yok yanlış anlaşılmadın, içindekileri kustun!’ dedim. Ertesi sabah rahmetli babası geldi. Vehbi Bey ağlıyor hüngür hüngür(?!) oğlumu affet diye. Senin bir tane gözyaşına değmez bu iş. Sana yemin ediyorum, şeref sözü veriyorum, ben unuttum, sen de unut!’ dedim”

Tekrar edelim: Bu konuşma, sözüm ona, ne zaman olmuş? Dalan’ın Belediye Başkanlığı sırasında. Dalan, Rahmi Bey’in kafasını koparacak! Vehbi Bey, rahmetli, gelip Dalan’a hüngür hüngür ağlayacak, ‘Oğlumu affet’ diye.

Bütün bunlar olurken Rahmetli Turgut Özal Başbakan. Yani Dalan’ın bir telefonluk canı var! Rahmetli Vehbi Koç, Rahmetli Özal’ı arasa, “Dalan bunları bunları söyledi!” dese, Turgut Bey’in ne diyeceğini çok iyi biliyorum. Açacak telefonu Dalan’a: “Bak iki gözüm! Çizmeyi aşmışın ki, öyle bildiğin aşmalardan değil’ Sen kimin kellesini alıyorsun! Ali kıran baş kesen misin sen!” der ve Dalan, süt dökmüş kediye döner.

Ayrıca Rahmi Koç, lafını ölçüp biçerek konuşur. Öyle ulu orta, “Menderes’i idam ettik, sıra sende!’ gibisinden bir laf etmez; hele Dalan’a asla! Her şeyden önce aklına gelmez böyle bir şey söylemek! Bu, Dalan-Haberal görüşmesi gerçekse, Bedrettin Bey’in, kendini dev aynasında görmesinden kaynaklanıyor, o kadar.

Aslında Rusya’dan kalkıp gelse de, anlatsa bu afraları tafraları kimlere ne zaman ve niye yaptığını! Hem öyle kelle koparacak kadar cesur bir adam niye diyar diyar dolaşır? Gelsin, kelle alıp kelle verdiği ülkesine, anlatsın neyin ne olduğunu!

SAVCILARIN ÖD KOPARTAN İNCELEMESİ
Erol Metin



31 Ağustos 2009 08:47

Ergenekon savcılarının örgüte ecel terleri döktüren incelemesi...


Taktikleri hep aynı. Önce bir gazetede manşet olur. Ya da konu bir ‘dost’ köşe yazarı tarafından işlenir. Ardından ‘fikirdaş’ gazeteler o haberi kullanır, televizyonlar gün boyu yayın yapar. Bazı kişiler konuşturulur. Daha sonra ‘avukatlar’ tarafından konu Meclis’e taşınır.
Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesi, Ergenekon savcılarının talimatıyla Emniyet’in ÇYDD’den burs alan 15 bin öğrencinin terör örgütleriyle bağlantısının olup olmadığını araştırdığını manşetten verdi.
Milliyet’in manşet başlığı ‘Çağdaş kızlara terör incelemesi’ydi. Haberde Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların, 12. dalga operasyonunda ÇYDD Genel Merkezi ve şubelerinde yapılan aramalarda el konulan “dernekten burs alan öğrenciler” listesindeki bursiyerler hakkında inceleme başlattığı yazılıyor. Tolga Şardan imzalı haberde bursiyerlerin, başta DHKP-C, PKK, MLKP, TİKB olmak üzere Türkiye’de faaliyet gösteren tüm örgütler üzerinden araştırıldığı kaydedildi.
Haberde öğrendiğimize göre Emniyet’in 15 bin bursiyerin örgüt bağlantısını araştırmak için oluşturduğu komisyon çalışmasını tamamlamış. Hazırlanan “gizli” sonuç raporu savcılara gönderilmiş.
Milliyet’in 22 Ağustos tarihli bu haberinden sonra kıyamet koparıldı. Doğan Grubu, Cumhuriyet ve diğer fikirdaş yayın grupları ‘taarruza’ geçti. CHP konuyu Meclis’e taşıdı. ‘Dost önderler’ ve ‘karnı geniş gardropçular’ konuşturuldu. ‘çağdaş kızlar’ teması üzerinden öğrencilerin fişlendiği yazılıp çizildi, dillendirildi. Halbuki öğrencileri asıl fişleyen kendilerinden başkası değil.
ÇYDD, burs verdiği öğrencilere ait tuttuğu dosyalarda, öğrencilerle ilgili ders durumları dışında dünya görüşleri ve ideolojilerine ait notlar düşmüş. Öğrendiğimiz kadarıyla Ergenekon savcıları bu notları da ÇYDD yöneticilerine sormuş.
Savcıların yaptığı incelemeyle ilgili bu kadar yaygaranın kopartılması anlaşılır gibi değil. Sanki ÇYDD sadece yaşları 8 ila 18 arasında değişen kızlara burs veriyor. Halbuki dernek ilköğretimden üniversiteye kadar bütün kademelerdeki öğrencilere ‘karma’ burs veriyor. Yayınlarla hedef saptırılmak isteniyor. Bu kadar gürültü koparıldığına göre yakında bir şeyler ortaya çıkacak gibi. Tıpkı Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt’ün dinlendiklerini iddia ederek Ankara’yı karıştırması, Sincan hakimi Osman Kaçmaz ve Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında başlatılan “Ergenekon bağlantılı” soruşturmalarda olduğu gibi. Meğer bazı şeylerin ortaya çıkacağını bildikleri için hedef şaşırtmaya yönelik bu haberleri yapmışlar. Daha sonra Osman Paksüt, Osman Kaçmaz ve İlhan Cihaner’in neden soruşturulduğu ortaya çıktı da herkes gürültünün sebebini anladı. Bunlar müesses nizamın bürokratlarının ortaya çıkacak ilişkilerinden önce saptırma yayın yaparak halkı yönlendireceklerini zannediyor. Oysa halk her şeyin çok güzel farkında. Zavallılar! Psikolojik harp taktikleriniz bir türlü tutmuyor işte.
Şimdi gelelim ÇYDD’nin ‘çağdaş çağdaş’ verdiği burslar meselesine; ÇYDD’nin PKK’lı öğrencilere burs verdiği Ergenekon sürecinden önce de konuşuluyordu. Ergenekon operasyonlarıyla söylentiler somutlaştı. PKK’ya destek verdiği iddiasıyla ÇYDD’den istifa eden Asuman Özdemir, 2006 yılında yaptığı açıklamada yıllarca samimi duygularla çalıştığı ÇYDD'nin PKK'nın siyasallaşmasına katkı sağladığını belirterek, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan 'Kardelenler Projesi' adı altında İstanbul'a getirilen kız öğrencilerle DTP’nin kadro açığının karşılandığını savunmuştu. Özdemir DTP binalarında erkek üyelerden çok bilgisayar başında olan genç kızların çokluğuna dikkat çekmişti.
Ergenekon operasyonunun 12. dalgasında ÇYDD Genel Merkezi ve şubelerine baskınlar yapıldı. Oradaki burs listelerine el konuldu. Tartışma ‘Laik Azize’ Türkan Saylan’ın evinin aranmasına kaydı. Bu yüzden burs listeleri dikkatlerden kaçtı ama bu listelerle ilgili çarpıcı bilgiler ortaya çıktı.
PKK’nın şehir yapılanması KCK’ya yapılan operasyonlardan sonra ÇYDD’nin, PKK’yla ilişkisi olan kişilere burs verdiği iyice gün yüzüne çıktı. ÇYDD Genel Merkezi ve Kadıköy şubesi ile Ergenekon’dan gözaltına alınan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel’de bulunan burs listelerindeki isimlerin, derin PKK operasyonu kapsamında Diyarbakır’da Diyar Galerya’daki ofiste bulunan listelerle örtüştüğü belirlendi. Hatta KCK operasyonunda gözaltına alınan ÇYDD burslu bazı PKK’lıların isimleri bile ortaya çıktı:
Deniz Ç.: Marmara Üniversitesi öğrencisi. PKK'nın illegal gençlik kollarına mensup. Araç yakmaktan tutuklandı. Emrah Y.: İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü'nde sorumlu düzeyde faaliyette. Engin D.: Marmara Üniversitesi öğrencisi. Öcalan'ın yakalanmasının yıldönümünde yapılan yasadışı gösterilere katıldı. Lokman G.: Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü'nde çalışıyor. 6 Kasım 2006'da PKK için gösteri yaparken yakalandı. Ruhat Ç.: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğrenci. PKK'nın illegal gençlik kollarında yönetici. 4 Kasım 2006'da yasadışı gösteri yaparken yakalandı. Fehmi K.: Marmara Üniversitesi öğrencisi. Sarıgazi Mehmetçik Lisesi'nde PKK örgütlenmesini organize ediyor. 4 Kasım 2006'da yasadışı gösteri yaparken yakalandı. Burçin İ.: İstanbul Üniversitesi öğrencisi. PKK'nın illegal gençlik kollarına mensup. Helin O.: İstanbul Üniversitesi öğrencisi. PKK'nın illegal gençlik kollarına mensup. Serdar Y.: İstanbul Üniversitesi öğrencisi. PKK'nın illegal gençlik kollarına mensup.
Meğer burs listelerine el konularak ‘çağdaş kızlar’ fişleniyor dedikleri KCK’nın Üniversite gençlik yapılanması Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi üyeleriymiş. ÇYDD’nin burs verdiği öğrenciler arasında, Ergenekon operasyonlarından sonra artan araç yakmaları gerçekleştiren neronların da olduğu ortaya çıktı. ÇYDD'nin Kadıköy Şubesi'nde ele geçirilen "_2008 toplantıözeti" başlıklı ve derneğin yönetim kurulu toplantılarına katılmış biri tarafından kaleme alındığı tahmin edilen bir belgede, aynen şu ifadeler yer alıyor: “Polis içinden gelen bilgilere göre araç yakanlar nedeniyle burslar konusunda daha dikkatli davranmak zorundayız. Türkan abla 'gerekirse kayıt silinsin ama bursta kesintiye gitmemeliyiz' görüşünde. Acil durumlarda yalnızca Türkan ablanın belirlediği listedeki polis müdürleriyle görüşülecek”
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan eski Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel ismine dikkatinizi çekmek istiyorum. Ayşe Yüksel 8 yıl önce Van’a ‘görevli’ olarak gelmiş. Yüksel’in Van’daki evi ve üniversitedeki çalışma odasında bulunan burs listelerindeki isimlerin bir kısmının KCK'nın üniversite örgütlenmesinde yer aldıkları, eylemsel faaliyetlerde bulundukları belirlendi.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necla Sevin Van Cumhriyet Savcılığı’na 21 Ekim 2005 tarihinde verdiği ifadede, Ayşe Yüksel’in kendisinden ÇYDD adına bir öğrenciye burs vermesini istediğini, kendisinin bunu memnuniyetle kabul ettiğini ancak çeşitli söylentiler üzerine burs verdiği, öğrenci hakkında yaptığı araştırma sonucunda öğrencinin PKK eylemlerine katıldığı, ağabeyinin de dağda PKK adına silah sıktığı bilgisine ulaşınca şoke olduğunu söylemişti.
Yine ÇYDD Kadıköy Şubesi’nde ele geçirilen bir başka belge ÇYDD Ergenekon bağlantısını gözler önüne seriyor. Deniz Kuvvetleri’nde kritik bir görevde bulunan Tuğamiral Serdar Okan Kırçiçek tarafından kaleme alınan ve “Saygıdeğer Hanımefendim” hitabıyla başlayan mektupta Deniz Kuvvetleri’ndeki Ata Evleri yapılanmasından bahsediliyor. Tuğa. Kırçiçek'in ismi Ergenekon savcıları tarafından 9 Temmuz 2008'de Genelkurmay Başkanlığı'na bildirilen ‘Ergenekon’la bağlantısı olan’ isimler arasında yer alıyor. Mektupta Kardelenler Projesiyle yetiştirilen kızlar vasıtasıyla askeri öğrencilerin ‘sıkı’ kontrol edilmesi isteniyor. Kırçiçek’in mektubundaki istekleri dikkate alan ÇYDD’nin ele geçirilen “_2008 toplantıözeti” başlıklı tutanağında şu notlar oldukça dikkat çekici: “Askeri okullara yakın çevrede oluşturulan kız evlerine en uygun kızlar seçilerek bu evlere aktarılacak. Çalışmanın hassasiyeti sıklıkla vurgulanacak. Kızlara her türlü fedakarlık yapmaları için yönlendirmede bulunulacak. Kulelide rehberlik dersinden yararlanılacak.”
Askeri öğrencilerin ve genç subayların kendileriyle "ilgilenen" kızlarla buluşmak için gittikleri evlere "Ata Evleri" ya da "Cumhuriyet Evleri" adı verilmiş.
‘Çağdaş kızlarla’ askeri öğrenci ve genç subayların kontrol edilmesi, geçtiğimiz günlerde Deniz Kuvvetleri’ndeki suikast planını ortaya çıkaran ihbar e mailindeki anlatılanlarla örtüşüyor. ‘Mağdur’ bir teğmen tarafından yapılan ihbar e mailinde suikast iddiasıyla tutuklanan teğmenlerin gittiği evlerden bahsediliyor. İhbar mailinde bu evlerdeki uyuşturucu ve seks partileri anlatılıyor.
15 bin ÇYDD bursiyerinin terör incelemesi rahatsızlık yarattığına göre savcılar inceleme sonucunda önemli bilgilere ulaşmış demek ki. Yakında çıkar kokusu…

Aktifhaber

Milliyet yazarına şok! intihal iddiası mahkemelik

[img]http://www.medyasavar.com/thumbnail.php?file=hasan_pulur_886975937.jpg&size=article_medium[/img]

2009-09-06
Alman mahkemesinin kararıyla "intihal" iddiaları kesinleşen Hasan Pulur'a yeni davalar geliyor! Ayrıntılar


Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur'un, "Berliner Abendblatt" isimli Alman gazetesinde Türkçe yazılar kaleme alan Nazmi Kavasoğlu'un yazılarından intihal yaptığı Hamburg Eyalet Mahkemesi kararıyla kesinleşti.

Kavasoğlu şimdi tazminat için yüksek mahkemeye gitmeye hazırlanıyor. Milliyet gazetesinin yayınlandığı 7 Avrupa ülkesinde de Pulur aleyhine dava açılacağı belirtildi.

Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur aleyhine Alman mahkemesinden şok bir karar geldi. Milliyet'in tanınmış yazarlarından Hasan Pulur'un Berlin Abentblatt gazetesinde Türkçe yazılar kaleme alan Nazmi Kavasoğlu'nun yazılarından "aşırma" yaptığı Hamburg Eyalet Mahkemesi kararıyla kesinleşti. Hamburg Mahkemesi, Nazmi Kavasoğlu'nun Berliner Abendblatt Gazetesi'nde 14.07.2004, 21.07.2004, 04.08.2004, 11.08.2004, 18.08.2004 ve 01.09.2004 tarihlerinde yayımlanmış 6 yazısı ile Hasan Pulur' un "Bizden Olanlar" ismini verdiği ve Türk insanını değerlendirdiği 18 Eylül 2005 ve 30 Ekim 2005 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanmış yazıları arasında benzerlikler tespit etti.

Gazeteci-yazar Nazmi Kavasoğlu, yazılarından intihal yapıldığını fark edince Aralık 2008'de Hamburg Eyalet Mahkemesi'nde avukatı Makro Pietruck aracılığıyla Milliyet'in Almanya şubesi olan Milliyet Verlags-und Handels GmbH aleyhine 5 bin euro tutarında manevi tazminat davası açtı.

İlk kez böyle bir davayı görüşen Hamburg Mahkemesi, 6 kişilik bir yeminli tercüman ekibi kurdurup davaya konu olan bütün yazıları Almancaya tercüme ettirdi ve bu yazıları titiz bir şekilde inceledi. Aylar süren incelemeden sonra Hamburg Mahkemesi 28 Ağustos 2009'de konuya ilişken gerekçeli kararını açıkladı. Cihan, Hamburg Mahkemesi'nin 10 sayfadan oluşan gerekçeli kararına ulaştı.

Buna göre Hamburg Eyalete Mahkemesi, Milliyet yazarı Pulur'un Kavasoğlu'nun yazılarından intihal yaptığına hükmetti ve Pulur'u 500 euro manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Ayrıca Pulur'un mahkeme masraflarını da ödemesine karar verdi. Gerekçeli kararda intihal yapılan metinler de ayrıntılarıyla yer aldı.

PULUR ALEYHİNE YENİ DAVALAR YOLDA

Milliyet yazarı Hasan Pulur'un intihal yaptığının mahkeme kararıyla kesinleşmesinden sonra, Kavasoğlu şimdi maddi tazminat davası açmaya hazırlanıyor. Kavasoğlu'na yakın bir ismin Cihan'a yaptığı açıklamaya göre Nazmi Kavasoğlu şimdi Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi'ne gidecek ve Pulur ve Milliyet aleyhine maddi tazminat davası açacak.

Ayrıca Milliyet gazetesinin yayınlandığı 7 Avrupa ülkesinde de söz konusu gazete ve yazarı aleyhine benzer davalar açılacak. Pulur aleyhine Türkiye'de de yargıya başvurulacak. "Tenfiz davası" olarak nitelendirilen bu sembolik dava mahkemeye intikal etmeyecek; ancak Almanya ve Türkiye arasındaki ikili hukuk anlaşmaları çerçevesinde Almanya'daki dava metni Türkiye'de yayınlattırılacak.

Alman Liyakat Nişanı sahibi Türk gazeteci yazar Nazmi Kavasoğlu, 1 milyon 340 bin tirajlı Berliner Abendblatt gazetesinin Türkçe sayfalarının editörlüğünü yapıyor ve ilavelerdeki köşesinde Türkçe yazılar kaleme alıyor. Şu an itibariyle Amerika'da bulunan gazeteci-yazar Kavasoğlu'nun Almanya'ya dönüşünde konuyla ilgili bir açıklama yapması da bekleniyor.
medyasavar

Sabah'ta DARBECİ Yazar

08 Eylül 2009 17:39

Sabah gazetesinin Akdeniz ekinde köşe yazan Antalya eski Belediye Başkanı Hasan Subaşı, "Bir bürokrat" başlığıyla kaleme aldığı yazıda darbeyi ve darbecileri övdü.

Yazısında uzun yıllar yaptığı kamu görevini saygın bir şekilde tamamladıktan sonra emekliye ayrıldığından bahseden Hasan Subaşı, meslek yaşamı boyunca tarafsız olması gerektiği halde bunu yerine getirmediğini itiraf etti. Türkiye gibi bir coğrafyada tarafsız olunamayacağını savunan Subaşı, köşesinden şu sözlerle seslendi: "Esasen taraf olmalı, cumhuriyetçiler, devrimciler bu vatanın asıl sahipleri sayılmaz mı? Kaç kişi bizim gibi düşünürse düşünsün asıl olan odur. Devrimleri herkese ezberletmek, tehlikeli tırmanışa dur demek gerekir?

Çağdaş hukuk, evrensel hukuk, AB normları ve batının zihniyeti bizi bölebilir. İyi ki ordumuz bunlara hiç göz açtırmıyor. İyi ki darbeler yapıp karşı devrimcileri iktidardan uzaklaştırıyorlar? Demokrasi ve özgürlük de neymiş, bu kadar gericisi, cahili olan topluma daha fazla demokrasi ve söz hakkı doğru değil. Hem kendisini yok edecek fikirlere özgürlük tanıyan rejim olur mu?"

Türkiye'nin bugün geldiği noktada darbe yapmanın zorlaşmasına karşın, yargı yoluyla engellemenin olanaklı olduğuna işaret eden Subaşı, hükümeti Kürt, Ermeni, alevi açılımları konusunda samimi bulmamakla itham ettiği yazısını şu sözlerle sürdürdü: "Bunlar iyi niyetli olamaz? Bunlar karşı devrimci? oy verenler bilinçli değil yarım demokrasi bile başımıza ne işler açıyor. Bir de tam demokrasi istiyorlar. Acaba demokrasi bir çok sorunumuzu gerçekten çözer mi?"
aktifhaber

42 metrelik Atatürk maskı, 10. yıl marşı ile açıldı

11 Eylül 2009 Buca Belediyesi tarafından yaptırılan 42 metre yüksekliğindeki Atatürk maskı açıldı.
İzmir Büyükşehi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Eyl 15, 2009 2:14 am    Mesaj konusu: Zalim Bir İnsansın Hıncal Uluç! Alıntıyla Cevap Gönder

TÜRBAN TAKTIRIYORLAR ABLA, YETİŞ

17 Kasım 2009 10:39
2007 Bilgi Destek Planı'nda medyaya servis edilmesi istenen her haber, planın hazırlanmasından kısa bir süre sonra neredeyse plandaki başlıkla manşetlere çıkmış. Sonucu belli anketler de belli aralıklarla sayfalarda boy göstermiş.
Demokrasiye Müdahale Eylem Planı'nı ile ortaya çıkan 'TSK içindeki cunta' yapılanmasının 'kara propaganda' faliyetleri kapsamında hazırladığı iddia edilen Eylül 2007 tarihli Bilgi Destek Planı'nda servis edilmesi istenen haberlerin tamamının yandaş medyada manşet olduğu ortaya çıktı. "Kamuoyu yaratmak" isimli 'power point' sunumunda, medyanın manşetleri, haberleri, okur köşelerinden yayınlatılacak, sonucu önceden belli anket sonuçlarına kadar her alanda kullanılarak toplumun yönlendirilmesi isteniyordu.

BAŞLIKLAR BİLE BİRE BİR ÖRTÜŞÜYOR

"Kamuoyu Yaratmak" isimli power point sunumda hangi tür haberlerin hazırlanacağı ve yandaş medyaya servis edileceği de başlık başlık anlatılıyordu. 'Servis edilecek' denilen haberlerin Eylül 2007'den sonra gazete ve televizyonlarda neredeyse belgedeki haber başlıklarıyla bire bir örtüşen başlıklarla yer bulması dikkat çekti. Ancak manşetlere çıkan bir çok irtica haberinin kısa sürede yalan olduğu ortaya çıkmıştı. Belgedeki 'servis haberlerin' halen bazı gazete ve televizyonlarda zaman zaman yer almayı sürdürdükleri de görüldü.

İŞTE CUNTANIN SERVİS EDİLECEK HABERLERİ

İşlem Makamı Harekat Bşkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Genel Sekreterlik olarak gösterilen 24 Ekim 2007 tarihli "Faa.çiz. 23.10.Selvi" dosya adlı belgede, servis edilecek haberlerle birlikte Hürriyet'in gençlerin 'cinsel içerikli' sorularına cevap veren Güzin Abla takma adıyla hazırlanan köşeye türban konusunda mektup gönderilmesi planlanıyor. İşte belgede servis edilecek haberlerin başlıklarından bazıları şöyle: İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri Tarikatçı babanın okula gitmemesi için kız çocuğuna hapis hayatı yaşatması.

- İrticai ailenin çok küçük yaştaki kızını yaşlı biriyle para karşılığında evlendirmeye çalışması.

- Tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması ve anormal ölçekteki mal varlığı.

- Türban takmaya zorlanan bir genç kızın Hürriyet yazarı "Güzin Abla"ya durumunu yazması ve yardım istemesi.

- Türban takmak istemeyen bir genç kadının başına gelenler ve yaşadığı çevrede nasıl bir baskı altında tutulduğuna ilişkin yazdığı mektuplar.

SONUCU ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ ANKETLER

'Kamuoyu Yaratma' cetvelinde, önceden sonucu belirlenmiş anletlerin medyaya servis edilmesi isteniyor. İşte anketlerden çıkması istenen sonuçlardan bazıları: - Türk toplumunun en çok güvendiği kurum %93'le yine TSK çıktı... - Hükümete olan güven %45...- Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı... - Türkiye'ye yaşayan yabancılara göre, Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı... - Türban takan kadın/kızların %65'i çevre, aile ve eş baskısı nedeniyle takıyor... - Öğretmenler arasında yapılan bir ankete göre eğitim hızla dinselleşiyor...

Şeyhin lüks hayatı

- (Hürriyet-24 Nisan 2008): İsmailağa Cemaati'nin lideri Mahmut Hoca da, Beykoz'a bağlı Çavuşbaşı Beldesi'nde iki villa aldı. İkiz villaları 'hocaları' için beğenen müritler, önce mahallenin 'çağdaş imamı'nı tayin ettirip camiyi 'ele geçirdi'. Camiye tarikattan biri atandı, villalar alındı ve mahalle cüppeli, kara çarşaflı müritlere kaldı.

Medyaya servis edilecek haberler arasında "İrticai unsurların cemaatten topladığı paraların tarikat şeyhinin cebine gitmesi, tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması" haberleri de vardı.

Türban taktırıyorlar yetiş Güzin Abla!

Rumuz Cunta!

Servis edilecek haberler arasında en ilginci Hürriyet'in cinsel içerikli soruları yanıtlayan Güzin Abla köşesine türbanlı kızların dramıyla ilgili sorular göndermek. Sorular gitmiş ve Güzin Abla da soruları yanıtlamış.

Planda "Güzin Abla'ya türbanlı kızların dramı sorulsun" denmiş. Kısa süre sonra Güzin?Abla 3 türbanlı kız sorusu cevaplamış

Güzin Abla niye türbanı yazmıyorsun?

- HÜRRİYET (25 Şubat 2008): Sevgili Güzin Abla, uzun süre başörtüsü ya da türban konusunda bir şeyler yazarsınız diye bekledim, ama hayal kırıklığına uğradım. Ben 32 yaşında, kapalı bir bayanım. Ama artık başörtüsünü taşımak istemiyorum. Taşıması zor bu örtüyü kullanmama kararı aldım. Eşim de bu kararıma saygı gösterdi. Fakat çevrenin baskısı ve olmadık laflarından, hatta iftiralarından korktuğumuz için bir türlü tamamen çıkaramadım. Rumuz: Çözüm arıyoruz.

16 yaşındayım, aile zoruyla kapandım

Merhaba Güzin Abla... Ben 16 yaşında bir genç kızım. Ailemin zoruyla kapandım, ancak gönlüm başka şeylerde. Sevdiğim genç de ben kapanınca fikirlerimizin uymadığını ve benim görünüşümde biriyle gezemeyeceğini söyleyip beni bıraktı. Ben istediğim kıyafetleri seçmek, mayo giyip yüzmek, makyaj yapmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bu nedenle evden kaçmayı bile düşünüyorum. Ne yapmalıyım?

Baştaki örtü ile cahil gibi görünüyorsun!

"Üniversiteye girmek isteyen türbanlı genç hanımlara şaşıyorum. Orası bir bilim ve irfan yuvası... Meslek edinmek için eğitim alınan yer. Orada başörtüsünün ne işi var? Ne kadar bilgili, görgülü, seviyeli de olsanız, başınızda örtü varsa cahil bir görünüm sergiliyorsunuz. Örneğin ben artık başörtüsü takmak istemiyorum. Ben kayınvalidem ve kayınpederimin baskısıyla örtündüm. Ailem ise çevremizden çekiniyor. İşte bu çevre dedikodusundan nasıl kurtulurum, ne yapmalıyım bilemiyorum. Ne olur bir çare söyle, cevap yaz.

TSK yüzde 87 ile en güvenilir kurum

- ULUSAL KANAL (17 Kasım 2008): TNS Piar'ın her ay yaptığı "Bugün seçim olsa oylar hangi partiye gider" konulu anketin Ekim ayı sonuçları açıklandı. Ankete göre Türk Halkı'nın en güvendiği kurum yüzde 87 ile TSK.

AVROBAROMETRE (5 Temmuz 2008): AB'nin kamuoyu araştırmalarından sorumlu kurumu Eurobarometre öncülüğünde hazırlanan "Bahar 2008" Türkiye raporunda halkın yüzde 82'si 'en güvenilir kurum' olarak TSK'yı gösteriyor.

Türbanlılar çoğalıyor!..

"Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." sonuçlu anket istenmiş. Peşinden "türbanlı sayısı 4'e katlandı' manşeti gelmiş

Servis edilmesi istenen haberlerden birisi de "Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." şeklindeydi. Milliyet Gazetesi 4 Aralık 2007'de manşetine bir araştırmayı taşıdı. Konda Araştırma Şirketi tarafından Milliyet Gazetesi için yapılan ve 2007'de Milliyet'te yayınlanan "Dindarlık ve Türban" araştırmasına göre Türkiye'deki türbanlı sayısı 4'e katlandı. AK Parti yönetiminde geçen son dört yılda başını örtenlerin oranı yüzde 64.2'den 69.4'e, bunun içinde başını türbanla örtenler yüzde 3.5'ten 16.3'e çıktı.

Eğitim dinselleşiyor!

Spariş haberler için planlanan bir başlık da "öğretmenelere göre eğitim sistemi dinselleştiriliyor"du. Haberler peş peşe gelmiş.

- Milliyet (24 Kasım 2007): Amasya Anodulu Kız Meslek Lisesi'nden kayıtlarını aldıran öğrenciler "Notumuz düşmesin diye baskılarla sustuk. Oruç tutuyormuş gibi yaptık" diye konuştular. Ş.D'nin babası Cafer D, "Biz Aleviyiz. Orcumuz farklıdır. Yurt sorumlusu Hakime Hanım'a 'Kızım hasta. Ameliyat oldu oruç tutamaz' dedim. Bana 'Olsun bir şey olmaz, tutar tutar' dedi..." Bu haber kısa süre sonra yalanlandı. Kısa sürede kızların oruç yalanı ortaya çıkmıştı.

- Star TV Ana Haber (24 Ekim 2009): Uğur Dündar yönetimindeki Star TV Ana Haber Bülteni'nde "Okuldan Cumaya" başlıklı haber yayınlandı. Öğrencilerin ailelerinin yazılı izniyle cumaya gitmeleri suç gibi gösterildi.

- Radikal (21.01.2008): Erkan Avcı Anadolu Teknik Lisesi'nin zemin katındaki oda, mescit olarak kullanılıyor. Öğretmenler ve öğrenciler birlikte namaz kılıyor.

- Hürriyet (24.04.2008): Kartal Atatürk İlköğretim Okulu'ndaki 23 Nisan gösterilerinde, okul müdürü dans eden kız öğrencilerin gösteride giydikleri kıyafetleri açık diye gösterilere son verdi.

Türkiye Araplaşıyor

Servis haberlerden birisinin de "Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı..." olması isteniyordu. İşte medyadaki o döneme ait bir haber:

- Cumhuriyet (23 Aralık 2007): Doç. Filiz, Vahabi anlayışının dini temele dayanan siyasete de yansıdığını söyledi. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şahin Filiz, Arap mikromilliyetçiliğinin ideolojisi olan Vahabiliğin ulus devleti parçalamayı amaçladığını belirterek Türkiye'yi bekleyen asıl tehlikenin dindarlaşma değil, "Araplaşma" olduğunu vurguladı.

İrticacı dolandırıcı!

Servis edilmesi istenen haber başlıklarından biri de "İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri" idi... İşte bazıları:

- Cumhuriyet (4.01.2004): İslami Holding ortada bıraktı. Çocuğu lösemili olan Ahmet Kadayıfçı İslami holdinglerden Kombassan'dan 60 milyar lirasını alamadı. Kadayıfçı, "Çocuğumun yaşaması için gereken ilik bulundu. Ancak bu kez de holding paramızı vermediği için ameliyat ettiremiyoruz" dedi.

- Hürriyet (23.05.2004): Beddua Pankartı. Almanya'da çalışıp biriktirdiği 550 bin markın Kombassan Holding'e kaptıran Hanifi Doğan, parasını isteyince dayak yedi. Soluğu Ankara'da alan işçi, beddua pankartıyla Adalet Bakanlığı'nın önünde eylem yaptı.

STAR


Zalim Bir İnsansın Hıncal Uluç!
Fuat Uğur, kendi döneminde Atv'de yaptığı Ergenekon haberleri nedeniyle kavgalı olduğu Hıncal Uluç'u yine topa tuttu...

Eski Atv Haber Genel Yayın Yönetmeni Fuat Uğur, Hıncal Uluç'un hakkında yazdığı yazılara cevap verdi.

İşte Uğur'un cevabı...

HINCAL ULUÇ'UN YALAN VE İFTİRALARINA YANIT:

Değneksiz köyde, taşlar bağlanınca böyle oluyor demek ki. Hıncal Uluç türünün son örneklerinden biri olarak, savunmasız kaldığımı düşünüp saldırılarını devam ettiriyor. Hatta bunu bir itiyat haline bile getirdi diyebilirim. Ama “Hadi cevap vermiyeyim şuna, besbelli kendine yeni bir çatışma alanı yaratmak istiyor” dememe rağmen durmadı Hıncal Uluç. Üstelik, zerrece utanma duygusu taşımadan ve yalan söyleyerek bunu sürdürmekte.

Önce “ATV Haber'i Ali Kırca ve ekibinden birincilikle aldı, dördüncülüğe düşürdü, bu yerlerde sürünmek değil de nedir” diyerek koca bir YALAN'ın altına imza attı Hıncal Uluç.

Eğer onda demans belirtisi yoksa şunu çok iyi biliyor olmalıdır. Ben, Ali Kırca ve ekibi ayrıldıktan tam altı ay sonra göreve başladım. Geldiğimde ise ATV haber birinci değil, zaten altı aydır dördüncüydü. Kaldı ki Ali Kırca ve ekibi ATV Haber'den ayrıldığında yıl itibariyle üçüncü, ayrıldıkları ay(Aralık 2007) itibariyle de ikinciydi. Bunun belgelerini yıllık reyting raporu olarak geçen hafta Hıncal Uluç'a da gönderdim, bakıp en azından yalanını düzeltsin diye.

Ama ruhundaki çürümüşlüğü insanlara iftira ederek, çamur atarak onarmaya çalışan bu tuhaf kişilik yetinmedi, önceki gün yeniden aynı saldırgan üslupla benim “taraflı” yayın yaptığımı yazdı.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Görev yaptığım süre içindeki yayıncılığımla gurur duyuyorum. Bu yayıncılığın, Türkiye'nin demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü tarihine bir onur süreci olarak geçtiğini biliyorum çünkü. Bu yayıncılığın, karanlık odaklar ve yapılanmalar tarafından yokedilmeye, küçük düşürülmeye çalışıldığını da biliyorum. Ben ve arkadaşlarım tabii ki habercilik anlayışımızla, Hıncal Uluç'ta çığırtkanca yansıyan bir ideolojik anlayışın tarafında olmadık.

Darbecilere, gizli ve açık tüm faşistlere karşı demokrasiden, hukuktan ve insan haklarından yana taraftık.

* Keçiören'de zabıtadan öldüresiye dayak yiyen büfecinin görüntülerini yayınlayarak taraf olduk örneğin. ABD elçisi olayı bir hafta sonra soruşturunca merak eden “Hıncal abi habercileri”nden olmadık.

* Ergenekon davasında haberciliğimizle Türkiye halkından ana taraf olduk çünkü onun bilgilenme ve haber alma hakkından yanaydık. Bu davayı Hıncal Uluç'un sevdiği haber bültenleri gibi görmezden gelemezdik.

* Ergenekon'da yargılananların insan haklarından, hukukundan taraf olduk. Ergenekon davasını görmeyenlerin sırf Kuddusi Okkır haberi yapmalarına karşın, ATV Haber olarak Kuddusi Okkır'ın eşiyle röportajlar yayınlayıp bu trajediye dikkat çektik ve Okkır'ı sürekli takip edip taraflı olduk. Aynı şekilde bir diğer hasta olan Ergenekon sanığı Asuman Özdemir'le de röportaj yaparak onun hakkını, hukukunu dile getirmesinden yana taraf olduk.

* Cezaevinde rahatsızlanan diğer Ergenekon sanıklarının haberlerini de “Yeni Kuddusi Okkır'lar olmasın” başlığıyla yayınladık ama hastalık adı altındaki soytarılıkları da teşhir etmekten geri kalmadık. Hıncal Uluç abilerini üzme pahasına.

* Ama Ergenekon'un sözde hastalarını tefrika edenlerin görmezden geldikleri bir başka cezaevi trajedisini de biz gündeme getirdik. Erol Zavar, Güler Zere gibi ölümcül hasta olan 40'tan fazla mahkûmun dramı defalarca yayınlandı. Evet, bu konuda da taraftık ve haber takibi yaptık. Güler Zere'nin adını bizden aylar sonra ağızlarına alan Hıncal Uluç'un gözdesi habercilerin alçakça suskunluğu bize göre değildi çünkü.

* Poliste dayak yiyen, işkence görenden yana taraf olduk ve olayların her boyutunu araştırdık.

* Gazze'de öldürülen çocuklardan yana taraf olduk. Gazze'ye muhabir gönderen tek haber bülteni olduk.

* Market kuyruğunda, 70 yaşındaki bir sapığın 11 yaşındaki bir kız çocuğunu taciz ettiği görüntüleri taciz bölgesine zoom yaparak yayınlayan “Hıncal abi habercileri”nin aksine bu görüntüleri yayınlamayarak o bültenlerde alçakça teşhir edilen o kız çocuğundan yana taraf olduk. Hıncal Uluç'un takdirlerini kazanmamayı göze aldık.

* El ele çatıdan intihar eden çiftlerin görüntülerini yayınlamayarak, iftar vaktini “son dakika” diye bildirmeyerek taraf olduk.

* Dağlıca, Aktütün ve benzeri olayların tüm detaylarını yayınlayarak halkın haber alma hakkından yana taraf olduk. 28 Şubat'ta ve şura kararlarıyla mağdur edilen subayların dramlarını yansıtarak taraf olduk. Onların anlattıklarının Türkiye'nin geleceğine ışık tutacağına inandık.

* Seçim öncesi “Hıncal abi habercileri”nin yaptığı gibi Kemal Kılıçdaroğlu'na pehlivan tefrikası gibi her gün 15-20 dakika ayırmayarak taraflı olduk. Kemal Kılıçdaroğlu'na “inşallah kazanırsınız, sizin yanınızdayız” da demedik diğer “haberciler” gibi. Taraflıydık çünkü.

Bu “taraflılık” örneklerinden daha onlarca var. Ama hepsinden de öte biz “mühim bir istihbaratı”daha yayınlamayarak taraflı davrandık. O istihbaratı bana Hıncal Uluç'un ta kendisi göndermişti üstelik.

Göreve başladığım günlerde bana “Diyarbakır'da PKK mezarlığı kuruldu” diye internette sürekli dolaştırılan kirli bir yalanı haber yapmam için gönderdi Hıncal Uluç. Kendisinin bir “habercilik dehası” olduğunu zaten biliyordum ama bu kadarı beni derinden etkiledi. Ancak ben yine de yayınlamadım bu bilgiyi, haberini de yaptırmadım. “Hıncal abi” çok kızmış, orada burada dedikodu yapmış hakkımda “Müthiş bir haber konusu gönderdim yayınlamadı” diye.

Anladım ki habercilik anlayışı da “ön sevişme” den öteye gidemeyen bu zavallılık için kelimeler kifayetsiz kalıyor.

Ancak, iftira ve yalanlarına devam eden Hıncal Uluç görev değişikliğinin hemen ardından “nasıl olsa savunmasız” diye kurnazlık yapıyor ama bilmeli ki bunun adı jargonda tilkilik değil, çakallık olarak anılır.

Bir hatırlatma;

Ona “Ergenekon medyasının uzantısı” demiştim. Gürültücü bir azgınlıkla “Bana Ergenekoncu dediler, Ergenekoncu dediler, çabuk savcı bunları çağırıp ifadelerini alsın belge istesin” diye yırtınıyor. Ergenekoncu olmakla Egenekon medyasının uzantısı olmak arasındaki farkı kuşkusuz biliyor. Nedenini tahmin ettiğim bu destek arayışına yanıtım çok açık: Sen Ergenekoncu bile olamazsın Hıncal Uluç. Orada olmak bile belli bir edep, adap ister çünkü”.

Ve son nokta;

Ve ahlâken infisah etmiş birine cevap vermek zorunda kaldığım için kendime de çok kızıyorum. Bunun sebebi biraz da, hâlâ onu matah biri zannedenler. Ya da onun yaratmaya çalıştığı “korku imparatorluğu”nun altında ezilenler, korunma saikiyle onunla uzlaşıp aşağıdan alanlar.

Başta da söyledim, değneksiz köyde taşları bağladıklarında cevap elzem oluyor. Çünkü Sezen Aksu'nun üç yıl önce Hıncal Uluç ile “arkadaşlığını” bitirirken kaleme aldığı o olağanüstü yazıdaki gibi;

“Sen zalim bir insansın Hıncal Uluç. Ama zalime haddini bildirmek de öksüze kaftan giydirmektir.”
aktifhaber

Altan/Taraf
Büyük Selanik

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

Taha Kıvanç
Yeni Şafak Gazetesi
Kim doğru söylüyor, kim gerçeği yamultuyor

16 Eylül 2009 Çarşamba 09:23Yaşını başını almış biri neden ağzını bozar, doğru söylemediği kısa sürede ortaya çıkacağı halde neden gerçekleri yamultur? Bu soruyu psikiyatrist Prof. Aysel Ekşi'ye de sorabilirdim, ama şimdilik gazetemizin 'Pazar' ekinde hoş tahliller yapan psikolog Ceyda Şenel'e emanet ediyorum.

Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi'nin kan damlayan kaleminde ben 'dedikoducu', 'borazancıbaşı' ve 'gizli faşist' oluyorum; kendisiyle yapılan bir röportajda benden 'maraz' veya 'mariz' diye söz etmesine bakılırsa dili daha da keskin.

Gerçekten üzerinde durulması gereken bir nokta bu 'ağzı bozukluk' konusu...

Oktay Ekşi 27 Mayıs (1960) sonrasında darbeciler tarafından kurulan 'Öncü' adlı gazetenin en önemli isimlerindendi. Oradan 'Kurucu Meclis' üyeliğine getirildi, sonra 'mahalli kâtip' kontenjanından Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nde göreve getirildi. Beş yıl kadar bir süre Londra'da yaşadıktan sonra benzeri bir süreçle Almanya'ya giden 'Öncü' kadrosundan Altan Öymen'le aynı gün Türkiye'ye döndü.

Altan Bey de 'Öncü' yayın yönetmenliği sonrası Kurucu Meclis üyesi olmuş, basın ataşesi atanarak Frankfurt'a gönderilmişti.

Bu noktada nâçizane bir teşekkürü Altan Öymen'e sunmak istiyorum. Mehmet Gündem'in pazartesi günü yayımlanan söyleşisinde 'Öncü' gazetesiyle ilgili sorulara cevap verirken -tezimi küçümsese bile- gerçekleri yamultmadığı için bu teşekkürüm...

Onun ne dediğine girmeden önce Oktay Ekşi'nin "Türkiye'de bugün geçerli olan medya düzeni 27 Mayıs darbecileri tarafından kurulmuştur" tezimle ilgili söylediklerine biraz yakından bakmakta yarar var. Akşam'dan Nagehan Alçı'nın kendisine yönelttiği bir soruya cevap verirken sözü bana ve tezime getirip arkamdan resmen şu 'dedikodu'yu yapıyor Oktay Bey:

"Aklına bir şeyi koymuş. '1960'lardan beri basın içindeki cunta köşeleri tutmuş, borusunu öttürüyor' diyor. Dönüyor, dolaşıyor 'Öncü gazetesinde Oktay Ekşi, Altan Öymen vardı' diye anlatıyor. Şimdi fotoğrafları çıkarayım, Öncü gazetesinde kimler varmış, görürsünüz..."

Nagehan Alçı bu cevabın yanına parantez içinde şu notu düşmüş: "Bir tomar siyah-beyaz fotoğraf çıkarıyor. İçinde bugüne kalan Ekşi ve Öymen dışında kimse yok."

Hımm...

Simaları tanımayabilecek genç bir gazeteciye gösterdiği fotoğrafla ne yapmaya çalıştığını sizlerin idrakine bırakayım ve aynı konuda Altan Öymen'in dediklerine bakayım.

Mehmet Gündem konuğuna isim isim soruyor: "Sizin yayın yönetmeni, Oktay Ekşi'nin istihbarat şefi olduğu Öncü'de Orhan Duru, Nilüfer Yalçın, Oktay Kurtböke, Mustafa Özkan, Mete Akyol, Mehmet Ali Kışlalı, Mustafa Ekmekçi, Yaşar Aysev, Erdoğan Tokatlı, Hıncal ve Öcal Uluç kardeşler yok muydu?"

Ne demesini beklersiniz? Oktay Bey gibi "Yoktu" diyebilirdi, ama öyle yapmıyor Altan Bey, "Vardı" diyor...

Mehmet Gündem kibar, biraz önce Öncü'nün Alparslan Türkeş'le ilişkisinin bulunmadığını söylemesine aldırmaksızın şu soruyu da yöneltiyor konuğuna: "Nilüfer Yalçın, Öncü için 'Alparslan Türkeş'in çıkarttırdığı bir gazetede biz çalışmışız ama haberimiz yoktu. Oktay Ekşi istihbarat şefimizdi, ben yazı işleri müdürüydüm, Altan Öymen yayın yönetmeniydi' diyor."

Cevabı birlikte okuyalım: "Öncü'nün sahibi Ziya Tansu'ydu. Uzun süredir İktisadi Haberler Ajansı'nın da sahibiydi. (..) Türkeş gazete çıkarmak istemiş, bazı temaslarda bulunmuş. Ziya Bey'i de tanıyormuş, onunla da temas etmiş, Milli Birlik Komitesi içinde itirazlar olunca vazgeçmiş. Biz de başlangıçta bundan şüphe etmiştik. Ziya Bey'le konuşurken konu açıldı, yoksa o gazete bu mu dedik, alakası yok dedi. 'Size kimse karışmayacak' dedi, bunu belirten bir mukavele yaptık ve yayın yönetmenliğini kabul ettim. Ekip kurduk, birkaç ay çalıştık.

"Ama bir süre sonra şu görüldü: Gazetenin idari yöneticileri, Ziya Bey'in yakınları… Onlar gazeteye bazı yazılar getiriyorlar. Yayınlanmasını istiyorlar. Bizim ilgili arkadaşlarımız bunu kabul etmiyorlar. Konuyu bana getiriyorlar. Yani, bir çekişme başladı gazetede… (..) Anlaşıldı ki, Türkeş ve arkadaşları Ziya Bey'le teması kesmemişler."

Demek ki neymiş?

Bir son not: 'Öncü' gazetesinin sahibi görünen Ziya Tansu'nun ağabeyi İsmail Tansu -sonradan anılarını 'Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu' adıyla yayımladığı için biliyoruz- Türkiye'nin ilk özel harp subaylarındandı ve Kıbrıs'taki TMT'yi o organize etmişti.

Altan Öymen'in "Ziya Bey'in yakını" dediği ve kendilerine "Şunu yayınlayın" diye haber ve yazı getiren Öncü'deki idari görevli İsmail Tansu'ydu.

Oktay Ekşi bir de bu gözle bakarsa belki Nagehan Alçı'ya gösterdiği grup fotoğrafında İsmail Tansu'yu fark edebilir.
aktifhaber

17 Eylül 2009
Can Dündar Çıtırla Öpüşürken
Sürekli eşine duyduğu aşktan bahseden romantik yazar Can Dündar, teknede esmer bir güzelle öpüşürken yakalandı. İşte fotolar...






Eşine olan aşkını her fırsatta dile getiren, 'romantik', 'sadık', 'güvenilir' gazeteci-yazar Can Dündar, Bebek açıklarında esmer bir güzelle öpüşürken objektiflere yakalandı.

Romantik yazıların usta kalemi evli Can Dündar, Boğaz'da genç bir kızla öpüşürken yakalandı. 18 yıldır Dilek Dündar ile evli ve bir çocuk babası olan usta gazeteci önceki gün yanında esmer genç bir kızla Bebek'e geldi.

Arabasını park ettikten sonra yanındaki kadınla Boğaz'da çalışan deniz taksilerden birine bindi. Güzel havanın ve boğazın tadını çıkartan ikili tekne kıyıdan iyice uzaklaştıktan sonra öpüşmeye başladı.

Yazılarında sürekli eşine duyduğu aşktan bahseden Dündar'ın bir kadınla yaptığı kaçamak görenleri çok şaşırttı. Dündar geçen yıl eşine yazdığı bir yazısında şunları söylüyordu:

''Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi aynı amaç için savaşan neferlerdendik bu hayatta. Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima..."
Kaynak: Habertürk

Hurşit Tolon'un canına kıyan avukatı toprağa verildi
17:40 - Ergenekon soruşturması sanıklarından emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un avukatlığını yapan ve girdiği bunalım sonucu kendini asan Avukat Aylin Akyıldız Ünal, İzmir'de toprağa verildi. Avukat Aylin Akyıldız Ünal, Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon gözaltına alındığında avukatlığını yapıyordu. Eve kedi almak için eşiyle tartıştıktan sonra döndüğü Ankara'daki ofisinde iple kendini dogalgaz borusuna asarak canına kıyan Aylin Akyıldız Ünal (31)'ın İzmir'de cenaze namazı kılındı. 24.09.2009 İZMİR netgazete

25 Eylül 2009 11:53
BOMBAYI ATASOY KOYDU

Askeri istihbarata çalıştığı anlaşılan Atasoy'un yönetimindeki Adli Tıp, Mısır Çarşısı’ndaki bomba raporuyla davayı çıkmaza sokmuştu.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Mısır Çarşısı’nda yedi kişinin öldüğü, 121 kişinin de yaralandığı 9 Temmuz 1998’deki patlamadan iki gün sonra Pınar Selek tutuklandı. Sevil Atasoy’un 1987’de kurup 18 yıl yönettiği İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü’nün 1998 tarihli raporunda patlamanın “bomba”dan kaynaklandığı belirtildi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 27 temmuz 2000’deki raporda patlamaya bombanın yol açmasının mümkün görünmediğini belirtti. Bunun üzerine mahkeme, bağımsız bir bilirkişi heyeti oluşturdu. Bu heyet de “Patlama bomba değil tüpgaz kaynaklı” dedi. 2.5 yıl cezaevinde kalan Selek bu raporla tahliye oldu

İstanbul Üniversitesi’ndeki meslektaşlarını orduya rapor eden Prof. Dr. Sevil Atasoy’un skandal kararlara da imza attığı ortaya çıktı. Atasoy, İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Müdürü olduğu sırada Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili verdiği rapor nedeniyle sosyolog Pınar Selek’in yıllarca cezaevinde kalmasına sebep oldu.
Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998’de meydana gelen patlamada üçü çocuk 7 kişi yaşamını yitirmişti. Olayın ardından Pınar Selek’in de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanmıştı. Sosyolog Selek, ömrünün üç yıldan fazlasını bu yüzden hapiste geçirdi.
Ancak Prof. Dr. Atasoy başkanlığındaki bilirkişi heyeti, 2 Kasım 1998’de hazırladığı raporda patlamanın ‘nitroselüloz’ içerir patlayıcı maddenin infilak etmesi sonucu gerçekleştiğini ileri sürdü. Raporda şöyle dendi: “Olay yerinden toplanan malzemelerden, kumaş parçası, tahta ve cam parçacıkları üzerinde aynı kapalı formül ve molekül ağırlığına sahip, azotlu iki bileşiğin yer aldığı, bu kimsayal bileşiklerin bilinen ve denetlenen patlayıcılar arasında bulunmamakla birlikte, her üç malzeme üzerinde tekrarlanması dikkat çekici...”
Buna karşın Prof. Dr. Neşet Kadırgan, Prof. Dr. Ali Şaşmaz ve Prof. Dr. Nursen İpekoğlu tarafından hazırlanan raporda ise patlamanın kesinlikle tüpgazdan kaynaklandığı vurgulandı.
“Mısır Çarşısı” davasının müdahil avukatı Bahri Belen, patlamanın bombadan kaynaklandığına ilişkin İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü’nün verdiği raporda, Enstitü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy’un imzası bulunduğunu doğruladı. Aynı raporda, kim oldukları belli olmayan kişilerin imzasının bulunduğunu hatırlatan Belen “O sıralarda Terörle Mücadele uzmanlarının yaptığı incelemelerde patlamanın kesinlikle bomba olmadığı tesbiti de vardı” hatırlatmasında bulundu.

“Patlama bomba değil”
Atasoy’un imzasının bulunduğu rapor dışında verilen raporlarda patlamanın bombadan kaynaklı olmadığının anlaşıldığını ifade eden Belen, “Bize göre patlama bomba değildir. En azından ortada şüpheli bir durum vardır. Son olarak da Pınar’ın oraya bomba koyduğunu ilişkin hiçbir kanıt yoktur” dedi.

“Karar Yargıtay’a takıldı”
Davanın müdahil avukatlarından Ergin Cinmen de yargılama sürecinde “raporlar savaşı”nın yaşandığını doğruladı. Mahkemenin patlamanın bombadan kaynaklı olup olmadığı kanaatine varmadan Pınar Selek hakkında beraat kararı verdiğini hatırlatan Cinmen “Dosya Yargıtay’a gitti. Yargıtay hiçbir gerekçe göstermeden patlamanın bombadan kaynaklandığı söyledi. Dosyanın bozulmasına karar verildi. Karara, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz etti. Savcılık, patlamanın bombadan kaynaklanmadığını, Pınar Selek’in ise olayla ilgisinin olmadığını belirtti. Dosya şu anda Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda inceleniyor” dedi.

Atasoy Hürriyet’e nasıl girdi
Öte yandan Star yazarı Ergun Babahan, Prof. Dr. Atasoy’un Ergenekon tarafından Hürriyet gazetesine yerleştirildiğini ima etti. Babahan dünkü köşesinde şunları yazdı: “Belki de Özkök’ün bu yazıyı yazmasında Pazar eki yazarı, Adlî Tıp Kurumu eski Bakanı Sevil Atasoy’un ricalarının etkisi olmuştur. Taraf Gazetesi dün Atasoy’un İstanbul Üniversitesi öğretim görevlileri hakkında 1. Ordu Komutanlığı’na ihbar niteliğinde mektuplar yazdığını haber yaptı. Atasoy, Hürriyet’te yazı yazmaya başladığında da, dönemin 1. Ordu Komutanı’nın ricalarının etkili olduğu iddia edilmişti. Dönemin 1. Ordu Komutanı kimdi hatırlıyor musunuz? Ergenekon sanığı Hurşit Tolon...”

aktifhaber


Ahmet Altan
Taraf Gazetesi
Korkunç gerçekler
25 Eylül 2009

Adlî Tıp başkanı olan bir profesörün, askerî istihbaratın ajanlığını yaptığı, arkadaşları hakkında ihbar mektupları yazdığı, “ordu Adlî Tıbbı kaybetmemeli” diye akıllar verdiği ortaya çıktı biliyorsunuz.

Bir profesörün meslektaşlarını ihbar eden bir ajan olması korkunç bir gerçek.

Ama daha korkunç gerçekler de var.

Adlî Tıp, bu “sistemin” belkemiklerinden biri.

Oradan alacağınız raporlarla katilleri masum, masumları katil gösterebilirsiniz.

İnsanların hayatlarıyla oynayabilirsiniz.
Toplumu kışkırtabilir, yanlış yönlendirebilirsiniz.

Böyle bir kurumun yıllarca başkanlığını yapan profesörün ajan olması, buradan çıkan bütün raporları da kuşkulu bir hale getiriyor.

Şimdi bu profesörün başkanlığındaki dönemde verilen bütün raporların gözden geçirilmesi gerekiyor.

Biz, bu raporlardan bir tanesine baktık.

Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili verilen rapor bu.

Pınar Selek, Adlî Tıp’ın “Mısır Çarşı’sında bomba patladı” raporuyla yıllarca hapis yattı.

Daha sonra bir başka Adlî Tıp, “patlayanın” bomba olmadığı yolunda bir rapor yazdı.

Başka bir bilirkişi de “bomba” olmadığını doğruladı.

Dönüp, “bomba patladı” diyen Adlî Tıp’a, “niye böyle bir rapor verdiniz” diye sorulduğunda, ajan profesörün başkanlığındaki kurum, “bizim alt yapımız bunu kesinlikle tespit etmeye elverişli değil” dedi.

Peki, “altyapı elverişli değilse” bu kurum nasıl böyle kesin bir şekilde “bomba patladı” deyip bir insanın hapse atılmasını sağladı?

Buna nasıl izin verildi?

Bu ajan profesörün yazdığı raporun Ergenekon davasının dosyasına girdiğini, profesörün Ergenekon sanıklarından orgeneral Hurşit Tolon’la ilişkilerinin ortaya çıktığını düşünürseniz, Adlî Tıp’tan verilen o dönemdeki bütün raporların “belli bir amaçla” verildiğinden kuşkulanırsınız haklı olarak.

Ergenekon denetimindeki bir Adlî Tıp, toplumun ortasındaki bir kara deliktir.

Orada bütün gerçekler biçim değiştirebilir.

İşkencecileri rahatlıkla kurtarabilirsiniz mesela.

Cinayet sanıklarını hapisten çıkartabilirsiniz.

“Patlayan tüp gaza” bomba, bombaya “tüp gaz” diyebilirsiz.

Adlî Tıp başkanının Ergenekon sanıklarıyla bağlantılı bir ajan olduğunun anlaşılmasından sonra devletin ve medyanın bütün raporları didik didik etmesi gerekir.

Bu yapılacak mı?

Devlet o raporları yeniden gözden geçirecek mi?

Medya o raporları yeniden gündeme getirecek mi?

Tabii, işin medya ayağı da biraz tuhaf.

Bu profesör hanım, ben Hürriyet’te yazarken benim sayfa komşumdu.

Çok uzun süre karşılıklı sayfalarda yazı yazdık.

Dün, Ergun Babahan, Star gazetesinde yazdığı bir yazıda, bu profesörün Hürriyet Gazetesi’ne Ergenekon sanığı Hurşit Tolon tarafından yerleştirildiğini yazdı.

Bu gerçek mi bilmiyorum.

Arkadaşlarımız Ertuğrul Özkök’ü aradılar ama yurtdışında olduğu için ulaşamadılar.

Sanırım Hürriyet gazetesi bu iddia konusunda bir açıklama yapmak zorunda.

Bu profesörü o gazeteye gerçekten de bir Ergenekon sanığı mı yerleştirdi?

Yerleştirdiyse, ne amaçla yerleştirdi?

Nasıl karmakarışık bir yapının içinde yaşamışız yıllarca.

Adlî Tıp’ın başındaki profesör ajan çıkıyor, Ergenekon sanıklarıyla ilişkileri saptanıyor, bu profesör ülkenin en büyük gazetesinde yazı yazıyor.

“Bazı” basın organları “Ergenekon soruşturmasını” sulandırmak ve önemsiz göstermek için çırpınıyorlar.

Basit bir soru sormak istiyorum doğrusu.

Ergenekon soruşturması olmasaydı Adlî Tıp’a başkanlık etmiş bir profesörün askerlerin ajanı olduğunu, arkadaşlarını ihbar ettiğini, kendi başkanlığındaki kurumun “ordunun denetiminde olduğunu” ima ettiğini ve hep öyle kalmasını istediğini nasıl öğrenecektik?

Bu gerçeği bilmediğimiz zaman o kurumdan çıkan raporlara sanki onlar gerçekmiş gibi bakmayacak mıydık?

Birçok insanın hayatı yanmayacak mıydı?

Bu gerçekleri aslında Ergenekon soruşturmasından çok önce medyanın ortaya çıkarması gerekirdi ama medya bu gerçeklere hiç dokunmadı, tam aksine o ajan profesöre sayfalarını açtı.

Yıllarca zifiri karanlık bir dehlizde, bütün gerçekleri saklayarak yaşatmışlar bizi.

Şimdi Ergenekon soruşturması sayesinde o dehliz aydınlanıyor.

Aydınlandıkça da korkunç gerçekler ortaya çıkıyor.

Ergenekon soruşturmasını engellemeye çalışan medya ne istiyor?

O karanlıkta yaşamamızı mı?

Niye gerçeklerin aydınlanmasından bu kadar korkuyorlar?

O aydınlıkta medyanın asıl yüzünün de ortaya çıkmasından duyulan korku mu bu Ergenekon soruşturmasını engelleme isteğinin altında yatan?

30 Eylül 2009 10:44
Uluç Fuhuş Baskınından Kurtardı
Engin Ardıç'tan bomba iddia. Hıncal Uluç fuhuş baskınında gözaltına alınan sevgilisi manken Ece Gürsel'i polisten mi kurtardı?

Engin Ardıç, uyuşturucu operasyonu kapsamında tutuklanan CHP'li Hakkı Süha Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay'la 20 bin TL karşılığı birlikte olduğu iddia edilen manken Ece Gürsel'le ilgili yeni bir bomba iddiada bulundu.

Ardıç, isim vermeden Ece Gürsel'in Etiler'de bir fuhuş ve uyuşturucu operasyonunda basıldığı ve eski 'yaşlı' sevgilisi tarafından polise rica edilerek kurtarıldığını yazdı.

Ardıç isim vermedi ama 'dede'den kastettiği kişi Hıncal Uluç. Ece Gürsel'in ismi bir dönem Hıncal Uluç'la birlikte anılmıştı. Gürsel aşk iddialarını inkar etmemiş ve "Babamdan görmediklerimi o tamamlıyor" demişti.

65 yaşındaki Hıncal Uluç'un 21 yaşındaki Ece Gürsel'le birliktelik yaşaması eleştiri konusu olmuştu.

Hıncal Uluç'un 'Sweetheart'ım' dediği ve bu sıfatla ünlenen Ece Gürsel, “Uzun yıllardır mankenlik yapıyorum. Ama Hıncal Uluç beni magazin dünyasına soktu, onun sayesinde şöhret oldum. Bunu inkar edersem terbiyesizlik etmiş olurum" şeklinde bir açıklama da yapmıştı.

İŞTE ENGİN ARDIÇ'IN SABAH'TAKİ YAZISI

Sweetheart

Yeni bir uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan, CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay, Çırağan Oteli'nde ünlü bir manken hanımla yirmi bin lira karşılığında "beraber olduğunu" söylemiş...
Hanımın adını vermeyelim.
Fakat bu hanımın "bu boyutuna" inanmak istemiyoruz. Aslına bakarsanız hiçbir manken böyle "kaka" şeyler yapmaz. Tevatürdür.
Kendisi, dedesi yaşında bir adamla "düzeyli bir birliktelik" yaşamış ve öpücüklü resimler de çektirmişti... Demek ki "düzgün" bir kızdır.
Aynı hanımın Etiler'de gene bir fuhuş ve uyuşturucu operasyonunda "basıldığı" ve eski sevgilisi olan dede tarafından "polise rica edilerek" kurtarıldığı dedikodusu da kesinlikle yalandır! Dedeyi de torunu da tenzih eder, ikisinin de yanaklarından öperiz.
aktifhaber


Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay Karargahı Demirel'e zorunlu ikamet iGelibolu Hamzakoy Nahit Menteşe 49 idam Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun TBMM Lale Mansur protesto etti darbe musin yazıcıoğlu cia pentagon abd Cumhurbaşkanı Demirel GKB Mağdur yargısız infaz atatürk laiklik CHP'de aktif ol alan eski PKK itirafçısı JİTEM Abdülkadir Aygan rüşvet zimmet yolsuzluk torpil adam kayırma hırsızlık dolandırıcılık organize işler uyuşturucu Yüce Divan tutuklandı mahkeme dava savcı hakim avukat asker polis müdür memur doktor eczacı ilaç reçete hastane ameliyat jandarma Kırca albay hukuk tc mahkeme yargı asker gölet hakim savcı avukat cizre kanun hukuk hakim savcı adliye Cumhuriyet Başsavcılığı Vedat Aydın Dev-Sol davası Yetkisizlik avukat Çevik Bir Genelkurmay Karargahı
Sıkıyönetim Mahkemesi Venedik Komisyonu Adli Atamalar Raporu İmralı'daki üç idam Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu Hasan Polatkan Aydın Menderes 27 Mayıs Yassıada 12 Eylül gecesi Genelkurmay Karargahı Demirel zorunlu ikamet 49 idam Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Hava Kuvvetleri Deniz Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanı TBMM Lale Mansur protesto etti darbe muhsin yazıcıoğlu cia pentagon abd Cumhurbaşkanı Demirel GKB Mağdur yargısız infaz atatürk laiklik ı gkb genel kurmay ilker başbuğ abd ab nato ordu ihale pentagon askeri uçak diyarbakır adana kürt akp asker rte ölü er abd gkb tsk Asker Jandarma Komutan düşman selanik dönme Etiketler: Fuat Uğur Atv Ergenekon haberl nkavga Hıncal Uluç atatürk laiklik içki zina darbe cumhuriyet kemal alemdaroğlu Sezen Aksu Ahmet atatürk mustafa kemal kemalist atataürkçü laik içki alkol ndarbe mason kent otel asker emekli chp yargıtay gata Alemdaroğlu Hürriyet Atatürkçü, laik, Cumhuriyetçi şarapçı Ertuğrul özkök hac umre Tiraj Ahmet Hakan Şarapçı Takkeli Liboş Bekir Coşkun Emin Çölaşan Genel Yayın Yönetmeni namaz Altan Öymen Oktay Ekşi İsmail Tansu Ziya emin çölaşan Orhan Duru, Nilüfer Yalçın, Oktay Kurtböke, Mustafa Özkan, Mete Akyol, Mehmet Ali Kışlalı, Mustafa Ekmekçi, Yaşar Aysev, Erdoğan Tokatlı, Hıncal Öcal Uluç Can Dündar


En son Ekim tarafından Çrş Ksm 18, 2009 1:38 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Eyl 27, 2009 8:25 pm    Mesaj konusu: Uyuşturucu Operasyonunda CHP'li Okay'ın Kardeşi DE Aranıyor Alıntıyla Cevap Gönder

27 Eylül 2009
Son Dönemin En Büyük Uyuşturucu Operasyonunda CHP'li Okay'ın Kardeşi DE Aranıyor

Deprem etkisi yaratan uyuşturucu operasyonu CHP Grup Başkanvekili Okay'ın kardeşi M. Fehmi Okay'a uzandı. Polis kayıplara karışan Okay'ı her yerde arıyor...

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan ile iki emniyet müdürünün de tutuklandığı son dönemin en büyük uyuşturucu operasyonunda şok bir ismin daha arandığı ortaya çıktı.

CHP Grup Başkan Vekili Hakkı Suha Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay captagon baronu Habib Kanat'ın sağ kolu ve imalathanenin yöneticisi olmakla suçlanıyor. Polis, Okay'ın hassas burun olarak bilinen kimyager Hüseyin Fehmi Işık ve imalathanedeki işçilerle yaptığı görüşmeleri tek tek kayda aldı. Telefonda "Kazanlar hazır", "Kazanlar ısındı" şeklinde görüşmeleri saptanan Fehmi Okay, soruşturma kapsamında her yerde aranıyor.

İstanbul'da 2 milyar liralık uyuşturucu operasyonunun perde arkası şaşırtmaya devam ediyor. Şebekeyle bağlantılı olduğu iddia edilen polis müdürleri tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ancak firarda oldukça ilginç isimlerin bulunduğu ortaya çıktı. CHP'li Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay ile H. Otobüs Firması'nın sahipleri firari sanık sıfatıyla her yerde aranıyor. Polis zanlıları yakalamak amacıyla İstanbul ve Gaziantep'in de aralarında bulunduğu çok sayıda ilde operasyonlar düzenledi.

200 milyon captagon imal edilebilecek uyuşturucu maddenin yakalandığı operasyonda telefon takibine alınanlar arasında Mustafa Fehmi Okay da yer aldı. Okay'ın özellikle Tuzla ve Pendik'teki uyuşturucu imalathanesinde kimyager Hüseyin Fehmi Işık ile işçilere talimatlar verdiği öne sürülüyor. Okay'ın talimatları bir buçuk yıl süren takip boyunca tek tek kayda alındı. Şebekenin şemasını çıkaran polis, captagon baronu Habib Kanat'tan sonra örgütte ikinci isim olarak Mustafa Fehmi Okay'ı gösterdi.

Habib Kanat ile Hüseyin Fehmi Işık'ın gözaltına alındığı operasyonda Okay için de yakalama kararı çıkartıldı. Ancak, Okay operasyonun başlamasıyla birlikte sır oldu. Polis, Okay'ı bulmak için İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 6 ayrı adrese baskın düzenledi. Yapılan tüm aramalara karşın zanlı Okay bulunamadı. Okay'ın yurtdışına kaçacağı duyumu üzerine de harekete geçildi. Emniyet, bu çerçevede başta bütün havalimanları ile sınır kapılarına Okay'ın resminin de bulunduğu yazılı uyarı gönderdi.

Sevkiyatı turizm şirketi üstlenmiş

Bu arada, Tuzla ve Pendik'teki imalathanede ele geçirilen 'amfetamin' maddesi ile imal edilecek captagonun Ortadoğu ülkelerine sevk edileceği değerlendiriliyor. Uyuşturucuyu Ortadoğu'ya bir turizm şirketinin ulaştıracağı saptandı. H. Turizm'in sahipleri Ş.H., Ş.H. ve İ.H.'nin operasyon başlamasıyla birlikte tıpkı Mustafa Fehmi Okay gibi kayıplara karıştığı belirlendi. Firma sahipleri ile Okay'a operasyon bilgisini kimin sızdırdığı incelemeye alındı. Dinlemelerde, İstanbul'da yaşayan Ş.H.'nin babası ile kardeşini arayarak, "Acilen geziye çıkın. Uzun bir gezi olsun. Para bulunca ben de gelicem. İstanbul'da deprem var." dediği belirlendi.

"Senin ne iş yaptığını biliyorum"

Teşekkül oluşturarak uyuşturucu kaçırmak, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı yapmak, uyuşturucu imal etmek iddialarıyla suçlanan çetenin gece hayatı da savcılık oluruyla dinlenen telefon kayıtlarına yansıdı. Zanlılardan bazılarının kamuoyunun yakından tanıdığı mankenlerle ilişkide olduğu anlaşıldı. Y.E., T.Ö., A.C., P.E., E.G., B.D. ve A.K. adlı mankenler ile yapılan görüşmeler kayda alındı. Hüseyin Fehmi Işık'ın bu isimlerle Çırağan Sarayı'nda bir araya geldiği belirtiliyor. Y.E.'nin bir görüşmesinde Işık'a, "Senin ne iş yaptığını çok iyi biliyorum. Bak beni kızdırma açıklarım haa." dediği belirlendi. Soruşturmanın ilerleyen safhalarında savcılığın özellikle Işık'a yakınlığıyla bilinen Y.E.'nin ifadesini alacağı bildirildi.

--------------------------------------------------------------------------------

Tutuklanan emniyetçi Emin Arslan, Susurluk'ta da ifade vermiş

Geçtiğimiz gün iki emniyet müdürü ile birlikte İstanbul Adliyesi'ne getirilerek burada tutuklanan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan'ın, daha önce de TBMM Susurluk Komisyonu tarafından bilgisine başvurulduğu anlaşıldı. Komisyon raporlarında, Arslan'a uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanan Yaşar Öz'le ilgili bilgisinin sorulduğu, Emin Arslan da, amirlerinden aldığı talimat gereği Öz'ün pasaport işlemlerinin çabuklaştırılmasına yardımcı olduğunu söylediği görülüyor. Emin Arslan'ın ifade verdiği bir başka soruşturma ise Korkmaz Yiğit'in Yüce Divan'a sevk edilmesinden sonra, Alaattin Çakıcı ile ilişkisinin sorgulanması sırasında yaşanmış. Arslan'a, Çakıcı'nın bilgilerinin neden geç ulaştırıldığına dair soru yöneltilmiş. Arslan'ın ismi, Yargıtay üyesi Osman Paksüt'ün aracının takip edildiği iddiası sırasında da gündeme gelmişti. Paksüt, ailece görüştüğünü ifade ettiği Emin Arslan'ın ekibini arayıp özür dilemişti. Son olarak Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan'ın silahının teslim edildiği emniyet görevlisi olarak gündeme gelen Emin Arslan, bu konudaki iddiaları yalanlamıştı.
Aktifhaber

Ahmet Altan
Taraf Gazetesi

Namaz
03 Ekim 2009 Cumartesi 14:28
Bir lise öğrencisi, kız arkadaşıyla birlikte tren yolunda yürürken geçirdiği kaza sonucu ölmüş.

Ölen, bir köy çocuğu herhalde.

Cenazesini köye götürmüşler.

Çocuğun okuduğu okulun müdürü de cenazeye gitmiş.

Müdür, din öğretmenliği de yapan bir İmam Hatip mezunu.

Caminin imamı bir nezaket göstermiş, “öğrencinizin namazını kıldırmak ister misiniz hocam” demiş.

Müdürün kendisi “ben kıldırayım” diye teklif etmiş de olabilir, öyleyse benim için daha da makbul.

Neticede müdür, öğrencisinin namazını kıldırmış.

Bu haber beni çok etkiledi.

Müdürün öğrencisinin cenazesine gitmesi, onun namazını kıldırması, onunla kendi itikadınca vedalaşması, onu son yolculuğunda yalnız bırakmadığı gibi o yolculuğun eşiğinde o çocuğun elini son kez “manevi bir dünyada” tutması çok insani geldi bana.

Öğretmenler, öğrencilerini böyle sevmeli diye düşündüm.

Son ana kadar yanlarında olmalı.

Aslında, öğrenciler öğretmenlerini yolcu eder ama bu sefer tersi olmuş, bir kaza, bir talihsizlik “sırayı” bozmuş.

Ve, öğretmen, genç öğrencisi için “helallik” istemiş.

Bu davranışın, o çocuğun ailesine de bir nebze olsun bir teselli vermekte çok faydalı olduğunu düşündüm, sanki çocukları başka bir âlemde yalnız kalmayacakmış, öğretmeni orada da ona yol gösterecekmiş gibi hissetmişlerdir diye geçti aklımdan.

Peki, sonra ne olmuş?

Öğrencisini “yalnız bırakmayan” öğretmeni kutlamışlar mı?

Hayır.

Kaymakam, o müdür hakkında soruşturma açmış.

Gayet de tuhaf bir nedeni var kaymakamın, “müdür mesai saatlerinde” kıldırmış namazı.

Cenaze namazını “mesai saatlerine” göre ayarlayan bir din mi var yeryüzünde, cenazeyi mesai saatine nasıl denk getireceksiniz?

Tabii “mesai saatleri” bir kılıf, asıl namaz kıldırmasına kızmış belli ki kaymakam.

Bir “öğretmen” nasıl namaz kıldırır, diye düşünmüş herhalde.

Bırakın kıldırsın, ne zararı var bunun, tam aksine böyle davranışlar insanların içini rahatlatır, onlara en acılı zamanlarında bile bir huzur verir.

Bizim devletin bu “din korkusu” hastalık düzeyinde, toplumun bir kesimi de bu korkuyu paylaşıyor.

Her dinî davranışta bir “şeriat geliyor” paniği yaşıyorlar.

Şeriat böyle gelmez.

İnsanların inançlarını “özgürce” yaşaması değildir şeriat, “şeriat” dediğimiz herkesin “din kurallarına uygun” yaşamasını mecburi kılmaktır.

Özgürlük ve şeriat arasında çok büyük bir fark var.

Ben kimsenin bana “din kurallarına uygun yaşamam” için baskı yapmasını istemem ama insanların inançlarını özgürce yaşamasını isterim.

Ben “şeriat” istemediğim için başkalarının dinlerini yaşamasına engel olursam, insanları “din dışı” yaşamaya mecbur etmiş olurum.

Şeriat istememem “dini istememem” değildir, “mecburiyeti” istemememdir.

Ben bir “mecburiyete” karşı çıkarken niye diğer insanlara bir “mecburiyeti” dayatayım, bu, iki yüzlülük olmaz mı?

İnanç alanında, hiç kimsenin hiç kimseyi “bir şeye” mecbur etme hakkı yoktur.

Laik bir düzen, “mecburiyet dışı” bir düzendir.

Siz eğer insanların inançlarına uygun davranmasını böyle engellerseniz, “dinî bir şeriatı” engellemek adına, “laik bir şeriatı” zorlamış olursunuz.

Eğer insanlara iki “mecburiyetten” birini dayatırsanız, insanlar Allah adına getirilen “mecburiyeti”, “devlet” adına getirilen mecburiyete tercih ederler.

“Laiklik istiyorum” derken “şeriatın” yolunu kendiniz açarsınız.

Ben, bu ülkenin “diniyle” barışması gerektiğine inanıyorum, burası, halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülke, bunu inkâr etmeye çalışmanın kimseye bir faydası olmaz.

Kürtlerin varlığını reddet, Müslümanların varlığını reddet, sonunda bu devlet “gerçeklerden” kopuk yaşayan bir şizofrene dönecek.

Kürtler de var, Müslümanlar da var, bu insanları “bir şeyler “olmaya “mecbur” etmeyin, şu “mecburiyetleri” çıkartın halkın hayatından.

Devlet, insanların “kim” olacağına, “nasıl yaşayacağına” karar veremez, devlet birilerinin başkalarına baskı yapmasına, “sen şu olacaksın” demesine ya da “sen böyle yaşayacaksın” demesine engel olur.

Devletin varlık nedeni budur.

Bizim devlet ise tam tersini yapıp kendi “varlık” nedenini ortadan kaldırıyor.

Bırakın insanlar istedikleri gibi yaşasınlar.

Bırakın bir öğretmen istiyorsa öğrencisinin namazını kıldırsın.

Bu, “dinî” olmaktan da öte “insani” bir davranış, insanca bir sıcaklık var bu davranışta.

Öğrencisini “yolcu” etmiş öğretmeni.

Etmesin mi?

Bu insanca davranıştan, bu sıcaklıktan neden korkuyorsunuz?

13 Ekim 2009 19:36
Ali Nesin: Yüzüme Tükürdüler

Üniversitede türbanın serbest bırakılması girişimlerine destek veren Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin'den inanılmaz açıklama...
Balçiçek Pamir’le Söz Sende’nin bugünkü konuğu Nesin Vakfı yöneticisi Ali Nesin programda 2008 yılının Şubat ayında hükümet ve MHP’nin üniversitelerde türbanın serbest bırakılması ile ilgili girişimlerine destek vermek amacıyla hazırlanan bildiriye attığı imzadan dolayı yüzüne tükürdüklerini söyledi. Balçiçek Pamir’in “O an ne hissettiniz? Yani bir adam dönüp size tükürüyor ne hisseder insan? Şok mu, nefret mi kızgınlık mı?” sorusuna “Kızgınlık, çok kızdım” diye cevap verdi ve ekledi: “Ben fikrimi söylemişim sonuçta. Yani sen kimsin, nesin de kendinde böyle bir hak görüyorsun? Bir de yazıklar olsun diyor. Sen ne emek verdin ki neye yazıklar olsun? Ola ki yanılıyorum. Diyelim ki yanlış bir şeyler söylüyorum. Kimsin, nesin, ne okudun ne biliyorsun da bana tükürüyorsun sen? Bir kere ben tükürülecek bir insan mıyım?”

Kaynak: Habertürk


“Türkiye Türklerindir”cilerin yarası
Baskın Oran

“Türk” teriminin bir etnik grubun değil, bütün TC vatandaşlarının (“ulus’un”) adı olduğunu iddia edenlerin çok haklı oldukları bir husus var aslında: Türkiye’de etnik olarak Türk olmayan bazı gruplar “Türk’üm” diyor.

Tek kelimeyle, mükemmel. Fakat “Türk’üm” demeyen milyonları ne yapacağız? “Türk” terimini ulus’un adı sayanlar için gocunulacak yara işte tam burası. Bu insanları askerdeki “Tüfek çatılacaaaaak! Çat!” der gibi Türk yapmanın mümkün olmadığı her geçen saniye daha da kesinleşiyor. Kesinleşince de, bu yaradan kan sızıyor. Son haftalarda iki “durum” oldu, yine fena halde sızdı. Birinciden başlayalım.

Yarayı deşen rapor
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri T. Hammarberg’in 1 Ekim’de yayınlanan “Azınlıkların İnsan Hakları” adlı raporu farklılık gösteren gruplara bu ülkede nasıl muamele ettiğimizi bir MR filmi kesinliğiyle gösterdi. ( www.commissioner.coe.int) 197 paragraflık (uluslararası belgelerde paragraflar numaralıdır) bu upuzun Türkiye raporu bir büyük gazetenin çok ilgisini çekti. Ama, tek paragrafıyla. Cımbızladığı paragraf şöyle: “29) Komiser, Lozan Antlaşması’nda geçen azınlık okulları da dahil olmak üzere, bütün kamusal ve özel ilkokullarda öğrencilere zorunlu olarak her gün “Ben Türk’üm” diye başlayan ve “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diye biten bir yemin okutulmasından kaygı duymuştur. Alınan raporlar, 2007’de kimi öğretmenlerin bu uygulamanın kaldırılması yönünde yaptığı girişimin, “halkı kanuna karşı gelmeye teşvik”ten yargıya intikal ettirildiğini bildirmektedir. Komiser, bu yargı sürecinin sonucu hakkında bilgi edinmeyi arzulamaktadır.”

Adının yanında “Türkiye Türklerindir” şiarı bulunan gazetenin koca belgede tek bir paragraf için, üstelik “etnik ayrımcılıktır” falan demeyen bir paragraf için “Ne Mutlu Türk’üm Diyene etnik ayrımcılık” tepkisiyle manşet atması bu yaranın tipik göstergesi. Böylece kimileri yine burnundan soluyacak, bütün gözler buraya dönecek. Geri kalan 196 paragrafta Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin, Alevilerin, Romanların (Rapor’un altıncı bölümü tamamen Romanlara/Sulukule’ye ayrılmış) gördüğü muameleye Rapor’un getirdiği fevkalade ayrıntılı eleştiriler dikkatlerden kaçırılacak.

Ülkemizde yasalarda, mahkeme kararlarında ve idari uygulamalarda görülen etnik ve dinsel ayrımcılığı bu sütunlarda daha önce ibadullah yazdım; “Türkiye’de Azınlıklar” kitabım da bunlarla dolu. Tekrar etmeyeyim ve ırkçılık konusundan tek örnek verip geçeyim: 1934 tarihli İskan Kanunu’nda altı kez “Türk Irkı” terimi geçiyordu. 2006 tarihli yeni İskan Kanunu’nun 4. maddesi şöyle diyor: “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olmayan[lar] göçmen olarak kabul edilmezler.” “Irk” ile “soy” terimlerinin “ne” değil “ne” olduğunu yazamam, aile terbiyem müsaade etmez.

“Ne Mutlu Yunan’ım Diyene!”

Bendeniz 28 yıldır azınlık konularıyla uğraştığım için talimliyim, ama bir tek şunun cevabını veremiyorum: Batı Trakya Türk azınlığının yine Lozan’ca kurulmuş okullarında “Yunan’ım, doğruyum, çalışkanım. Varlığım Yunan varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Yunan’ım Diyene”biçiminde bir “dua” her sabah mecburi okutulsa, acaba birtakım insanlarımız ne yapardı? Bulgaristan’da okutulsa: “(...) Ne Mutlu Bulgar’ım Diyene.” Şimdi kurulmakta olan Kürdistan’da Türkmen çocuklarına okutulsa: “(...) Ne Mutlu Kürt’üm Diyene!”

Şimdi bir de Batı Trakya’da bunun şöyle okutulduğunu düşünün: “Yunanistanlıyım, doğruyum, çalışkanım. Varlığım Yunanistan’a armağan olsun. Ne Mutlu Yunanistanlıyım Diyene.” Ne kadar farklı değil mi? Bilmem “Türkiyeli”nin hikmetini anlatabildim mi? Hiç sanmam. Ulusalcılık, ulusal ezber dışında bir şeye izin vermeyen laik bir dindir. Nasıl din’in verileri tartışılamazsa, onlara ancak inanılırsa, ulusalcılık da aynen öyle.

Google profesörlüğü

Kanayan yaranın ikinci belirtisine gelelim şimdi. Bir haftadır, “Türkiye Türklerindir” gazetesinin bir yazarı, Radikal’de 06-11 Eylül arası çıkan dizimin “yalan” olduğunu, okurları “aldattığımı” pek sinirli bir üslupla yazıyor. Günlerce. O kadar ki, arkadaşlar telefon etmeye başladı: “Yahu, bu adama bir şey mi yaptın?” Kesinlikle yapmadım. 1980’lerde Ankara’da kız arkadaşımın kapı komşusu olarak tanıdığımdan beri tartışmamız bile olmadı. Hatta, Allah razı olsun, bana Herkül’ü (Millas) tanıştırdıydı. Her sofrada; 1977 Lenin Uluslararası Barış Ödülü sahibi, bir kitabı cunta tarafından törenle yakılmış ünlü Komünist şair Ritsos’tan “Babam” diye bahsetmesini, onun da kendisine “Manevi oğlum” dediğini aktarmasını hatırlıyorum. Sonradan böyle oldu herhalde. Hayat.

Fransızca öğretmeni şairin genel kültür ve google yordamıyla Fransa ve azınlıklar konusunu bir uluslararası ilişkiler profesörüne öğretmesine karışmak doğru değil; herkesin bir joy yapma(“kafa bulma”) biçimi var. Üstelik ben kendi denklerimle bile polemiğe girmem. Dahası, bilimsel tedbirimi almışım: Yazımın sonunda, meraklısı internetten baksın diye kaynak göstermişim. Hatta, temel Fransız resmî kaynağı internette de var: http://www.dglflf.culture.gouv.fr/lgfrance/legislationLDF.pdf
Böyle ama, gelen telefonların yanı sıra bu sabah bir de sevgili okurum Serdar “Hocam bugünkü yazısında sanırım Özdemir İnce haklı, bir bakın isterseniz” diye yazınca artık direnemedim. Baktım, çok ilginç! Metropol Fransa’yı anlatmaya girişirken “Fransız denizaşırı topraklarında bakın ne özerklikler var!” anlamında yazdığım (Radikal, 09.09.09) şu cümleyi cımbızlıyor: “Fransa sınırları içinde olan Yeni Kaledonya bölgesinde Fransızca dili birinci değil, yerel dillerin yanında ikinci dildir; bu kadarını söylesem kâfi.”

Meğer bir okuyucusu google’dan bakmış, kendisine ihbar etmiş “Y. Kaledonya’da resmî dil Fransızca!” diye. O da, niye burayı atladım diye hayıflanıyor: “[Aslında,] benim Yeni Kaledonya’da resmi dilin Fransızca olduğunu anımsamam gerekirdi” diyor. (Hürriyet, 06.10.09)

Türkiye’de bir insan tipi zuhur etti, farkında mısınız bilmem: Yazma bilen, okuma bilmeyen. Bu, bunun fantastik bir yeni versiyonu: Yazılmamışı okuyan. Benim yazımda bulunmayan “resmî” kelimesini “okuyor” cümlede. Bu arkadaşın daha önce Fransız Anayasası vs. konusunda yazdıklarımı da nasıl “okuduğunu” net göresiniz diye, o resmî kaynaktan ilgili ayrıntıyı buraya aktarayım da, bu hazin olaydan artık kurtulayım; uğraşamayacağım:

“Fransızca savunulmalı”

*19 Mart 1999 tarih ve 99-209 sayılı, Yeni Kaledonya’ya İlişkin Kanun, Md. 215 fıkra 2: “Kanak dilleri eğitim ve kültür dilleri olarak kabul edilmiştir.”

* 26 Nisan 2002 tarih ve 70-2002/APN sayılı, Okullarda Dil ve Kültürlere İlişkin Karar, Md. 15: “Kuzey Eyaleti Meclisi, ikinci dil olan Fransızcanın öğretilmesini her seviyede savunmaya özen gösterecektir.” Orijinali: “... s’appliquera à défendre, à tout niveau, l’enseignement du français,langue seconde”. K. Eyaleti, yüzde 91’i okur-yazar olan Y. Kaledonya’nın yarısından çoğunu kaplayan eyalet. Kanaklar yüzde 77,9, Beyazlar yüzde 16,9. Fransızcanın “ikincil dil” olarak resmen “savunulmaya” muhtaç oluşu bundan.
Daha anlatayım mı? “Fransa dilleri” hakkındaki resmî kaynağın adını da vereyim: “Délégation Générale à la langue française et aux langues de France, Le Corpus juridique deslangues de France, Etude réalisée par Violaine Eysséric, Paris, Avril 2005”.

Peki, şair neden bu kadar hırçın? Diğer “Türkiye Türklerindir”ciler gibi onun da aşırı sinirliliği, tamamen, bu işin artık tarihe geçmeden tarih olmaya başladığını fark etmesinden geliyor. Geçmiş olsun.
Not 1: Baktım, “Babam” dediği Ritsos 19 yıl olmuş vefat edeli. Bu açıdan çok talihli insanmış Ritsos.

Not 2: Feyhan yazıyı görünce, ki hiç yapmaz, dudak büktü: “Cevap mı verdin?” Aydın Engin yazıyor “... cevap verme tenezzülünde bulunmayacaksın değil mi?” İkisini de ayrı ayrı teskin ettim: “Bir seferlik kusura bakma, ne olur”.

Kaynak: Baskın Oran/Radikal

Sezer'in tek oyluk rektörü coştu!

Kastamonu Üniversitesi Rektörü Gökçebay, İslâm'ı ve İmam Hatip Liselerini eleştirdi..

Kastamonu Üniversitesinin açılış töreninde konuşma yapan Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, İmam-Hatip Liselilere alenen hakaret etti. "Popülist politikaların peşinde hiç ayrılmayan kimi siyasetçiler imam hatip liselerini savunurken "insanlar çocuklarının eğitimi sırasında dinini de öğrensinler diye imam-hatip liselerine göndermek istiyorlar" savını ileri sürüyorlar. Bu sav tümüyle yanlış hatta toplumu tümüyle aldatmaya yöneliktir" iddiasında bulunan Rektör Gökçebay, "Dini eğitim, 1400 yıl öncesinin tartışılamayan ve eleştirilemeyen kurallarına dayanır. Bu durum keskin bir biat kültürünü yaratır" diyerek hakaretlerine devam etti.

İmam-Hatip Lisesi Mezunları ile diğer liselerden mezun olan öğrencilerin aynı sınıf içerisinde eğitim görmesinin mümkün olmadığını da ileri süren Gökçebay, "Bu koşullar altında aynı sınıf içerisindeki öğrenciyi nasıl yetiştireceksiniz? Biata dayalı düşünceye göre mi, felsefi düşünceye göre mi? İkisinin bir arada olması bilimsel açıdan olanaksızdır" diye konuştu. Konuşmasında Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi'nin bir yazısını referans gösteren Gökçebay, YÖK'ün hazırladığı tasarıyla, bu ülkenin kuruluş felsefesine ihanet ettiğini iddia etti.

Tek oy almıştı!
Kastamonu Üniversitesi için yapılan rektörlük seçimlerinde kendi oyuyla birlikte sadece 2 oy almasına rağmen dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Rektörlüğe atanan Gökçebay, daha önce de üniversitedeki mescidi kapatmıştı. Önceki dönemlerde Ankara Üniversitesi'ne bağlı olan Kastamonu Meslek Yüksekokulu'nda uzun yıllar müdürlük yapan Prof. Dr. Bahri Gökçebay, başörtülü öğrencileri ve onların protestolarını destekleyen erkek öğrencileri "Sizi sınıfta bırakırım" diye tehdit etmişti. Rektör Gökçebay'ın, yaptığı hukuksuzluklar nedeniyle öğrencileri tarafından TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na şikayet edildiği de bilinenler arasında.

Kaynak: Milli Gazete

Ali Atıf Bir / Bugün
Sorsana... 13 milyon dolar nerede Çölaşan?

Emin Çölaşan Sözcü gazetesinde yazılarına başladı. Daha ilk günden, her zaman yaptığı gibi, insanlara "laik atak" nöbeti geçirtmek üzere sallıyor.
Kimsenin yazı yazmasına itirazım yok. Ama işkembeden atmasına itirazım var.
15 Ekim tarihli "Rastlantının Bu Kadarı!" başlıklı yazısında Çölaşan şöyle diyor:
"AKP iktidarı Tuncay Özkan'ı bitirmek üzere elinden geleni ardına koymadı. Üzerine vergiciler gönderdi. Kanaltürk büyük bir açmaza girdi ve Fethullah ekibine satıldı!"
Yani Çölaşan'ın dediklerinden sanırsınız ki Tuncay Özkan Kanaltürk'ü süper yönetiyordu. Herkes reklam vermek için sıraya girmişti, Kanaltürk Avrupa Yayıncılar Birliği tarafından örnek yayıncı seçilmek üzereydi!
Tuncay Özkan Kanaltürk'le medyada tutunmaya ve bu yolla da küpünü doldurmaya çalışan kurnaz bir girişimciydi!
Para kazanamayınca işi yalan dolan yayınla azılı muhalifliğe vardırdı, daha sonra müritleri şeyhi uçurdu ve Özkan kontrol edemediği bir yola girdi.
Bu yolda da tehditle, şantajla reklam alma yoluna giderek Kanaltürk'ü daha fazla batağa çekti, kendi sonunu hazırladı.
Kanaltürk'ün Fethullah ekibine satılmasına gelince..
Allahtan kork be Emin Çölaşan. İpek Medya Grubu'nda Kanaltürk'ün alınmasından önce de yazıyordum, program yapıyordum. Şimdi de yazıyorum, program yapıyorum. Her gün koridorlarda Fethullahçı arıyorum ama bir türlü kimseyi göremiyorum. Benim içeriden göremediğimi sen oturduğun yerden nasıl görüyorsun! Altıncı his mi? Yoksa bizim bilmediğimiz gizli güçlerin mi var? Yoksa minik kuşun yaşlandı kulakları iyi duymuyor mu?
(Çölaşan'ın köşe yazarlığı yaptığı Sözcü'nün Genel Yayın Yönetmeni de bir süre önce İpek Medya Grubu'nda çalıştı, hatta Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Çölaşan'ın mantığıyla bakarsak şu anda Çölaşan da Fethullah ekibine satılmış durumda!)
Üşenmedim, Özkan dönemindeki personelin durumunu öğrenmek için İnsan Kaynakları Müdürü'nü aradım. Tuncay Özkan'ın yönettiği Kanaltürk döneminden kalan personelin bir bölümü hâlâ Kanaltürk'te çalışıyormuş.
Eğer Kanaltürk yönetiminin medyada örtük amaçları ya da medyada büyüme amaçlarından başka kaygıları olsa yayın kuruluşlarının içinden internete canlı yayın yapıldığı günümüz ortamında bu örtük kaygılar gizli kalır mı? Kalmaz, mümkün değil.
Emin Çölaşan aynı yazıda sallamaya devam ediyor:
"Kanaltürk'ü sattığı için tepki alan Tuncay daha sonra Kanal Biz'i kurdu, fakat para yoktu. Çalışanlara maaş bile ödenmesi mümkün olmuyordu. Çöküş başladı. Ve Kanal Biz yaklaşık bir ay önce kepenklerini indirdi."
Okuyunca insanın "Vah vah... Gariban Tuncay Özkan amma da mağdur edilmiş, kıyamam" diyeceği geliyor değil mi? Çünkü Emin Çölaşan, Tuncay Özkan'a acımamızı istiyor ve mağdur edebiyatıyla küllerinden bir kahraman yaratmaya çalışıyor.
Oysa Emin Çölaşan'ın şu soruyu sorması gerekiyor: "Kanaltürk'ün satışından aldığın 13 milyon doları (yaklaşık 20 milyon TL) ne yaptın Tuncay Özkan? Niye davamız için harcamadın da bu parayı hâlâ banka hesaplarında tutuyorsun!"
Şimdi içinizden "Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ün satışından keş (cash- nakit) 13 milyon dolar aldığını Çölaşan nereden bilsin" diyorsunuz değil mi? Çok kolay... Google'a girecek ve "Tuncay Özkan Kanaltürk" yazacak, Şamil Tayyar'ın Star gazetesinde bu konuyla ilgili yazdığı yazıyı bulacak. Bakın ne yazmış kısa bir süre önce Tayyar:
"Resmi kayıtlara göre, Kanaltürk, 25 milyon dolara Akın İpek'e satıldı. Akın Bey, paranın 13 milyon dolarlık kısmını 12 Mayıs 2008, 12 milyon dolarlık kısmını ise 13 Mayıs 2008'de Ahmet Burak Mızrak'ın hesabına yatırdı.
Ama pazarlık masasındaki isim Tuncay Özkan'dı. Akın Bey'e sordum, 'Doğrudur, pazarlığı parayı ödediğimiz Ahmet Burak Mızrak'la değil Tuncay Özkan'la yaptık' dedi."
Çölaşan bunları bilmek istemediği için kolayca ulaşabileceği bu bilgiye ulaşmıyor tabii ki. Bir iki telefonla kağıt üzerinde patronun, Tuncay Özkan'ın yakın akrabası 1978 doğumlu Ahmet Burak Mızrak olduğunu, onun hesabına yatan paranın da kısa süre içinde Tuncay Özkan'a devredildiğini bulur. Neden bulmuyor? Çünkü işine gelmiyor!
Araştırmalarım sırasında Çölaşan'ın işine gelmeyecek bir bilgiye daha ulaştım. Yeni yönetim Tuncay Özkan'dan Kanaltürk'ü devraldığında bir de ne görsün!
Envanter kayıt defterinde bulunduğu söylenen birçok cihaz ve aracın yerinde yeller esiyor. Ödendiği söylenen uydu kiraları ve canlı yayın araç kiraları ise ödenmemiş!
Bunu üzerine Tuncay Özkan ve ekibine tam 1.6 milyon TL'lik "cebellezi" davası açılmış. Yeni Kanaltürk yönetimi ise "leasing" yöntemiyle yapılan kira bedellerini 2011 yılına kadar ödemek, Tuncay Özkan'ın pisliğini temizlemek zorunda. Ne yapsınlar başlamışlar paşa paşa ödemeye...
Gariban Tuncay Özkan ise Emin Çölaşan'ın köşesinde boynu bükük, öksüz kendini aklamaya "Türkiye laiktir laik kalacak" naraları atmaya devam ediyor.
Çölaşan'ın yazısının devamında ise "uçuş düzeyi" öyle böyle değil..
Bir holding varmış, bu holding Kanaltürk döneminde reklam vermiş ve parasını peşin ödemiş. Kanal Biz yayına girince holding yöneticisine telefon edilip 'parasını peşin vermiştiniz, elimizde olmayan nedenlerle yayınlayamadık, şimdi aynı reklamları Kanal Biz'de yayınlayıp size olan borcumuzu ödeyeceğiz" denmiş. Onlar da "Biz size paramızı helal ettik, sakın yayınlamayın" gibi inanılmaz bir yanıt vermişler. Çünkü hükümetten korkuyorlarmış, o yüzden Biz ekranlarında reklamlarının görülmesini istemiyorlarmış!
Yalan duydum ama bu kadar sunturlusunu duymadım! Önce bir gazeteci "yahu bu peşin ödeme de neyin nesi" diye sorar değil mi? Haydi onu geçtim, bir de açar haberi doğrulatır değil mi?
Daha önce de bu konuda yazdığım için söz konusu olan holdingin Ülker olduğunu belirteyim. Mayıs 2008'de Kanaltürk el değiştirdiğinde yeni yönetim hesaplara girmiş peşin ödemeden eski yönetimin Ülker'e 700 bin TL reklam yayın borcu olduğunu görmüş. Bunun üzerine de Ülker'in bilgisi doğrultusunda 2008'in sonuna kadar Ülker reklamları hiçbir ücret almaksızın Kanaltürk'te yayınlanarak borçları kapatılmış.
Dolayısıyla Çölaşan'ın verdiği son bilgi de dibine kadar yalan. Çölaşan eski taktiklerine devam ediyor. Oturduğu yerden önüne geleni iktidar yalakası yapmak için elindeki tüm bilgiyi eğiyor, büküyor, çarpıtıyor.
Anlamadığım şey şu... İnsan bir yazıda bu kadar yalan yanlış bilgi verip, bir medya grubunu, sahiplerini, çalışanlarını karalayıp daha sonra da nasıl "önce insanım sonra gazeteci" diye ortalarda dolaşır?.. Bu nasıl bir gazeteciliktir? Gözünü kırpmadan önüne geleni nasıl yalanla dolanla karalayabilir?
Çölaşan'a öğüdüm şu:
Bu kafayı değiştir Çölaşan... Bu kafayla Türkiye'ye en fazla kötülük tohumları ekersin... Ama ektiğinle de kalırsın... Çünkü artık Türkiye'nin çoğunluğu senin bıraktığın yerde değil... İşkembeden atan gazeteciler tasfiye olacak! Bugün olmasa yarın... Adın kadar emin ol sen oldun ama haberin yok!
Çekirgelik
Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı faydadan daha fazla olursa o ülke batar

19 Ekim 2009 09:55
Askeri Helikopterle Havuzda

TSK'da ikinci helikopter skandalı! Org. Eruygur'un askeri helikopterle şehir içindeki havuza gittiği ortaya çıktı. Helikopterle gidilen mesafe şok edecek cinsten...

Jandarma Genel Komutanlığı döneminde örtülü ödeneğe “figaro” dayayan, darbe planı ve zemini için kuvvet komutanlarını, siyasetçileri, rektörleri, gazetecileri ve patronları ağırlayan, onlara bol bol izzet-i ikramda bulunan, “her şey darbe için” parolasıyla askeriyenin parasını çarçur eden Ergenekon’un ‘üst düzey’ sanığı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, ‘marifetleri’ bir bir ortaya çıkıyor.
Millete tank namlusunu doğrultmak için onların devlete ödediği vergileri har vurup harman savuran, dinleme ağları kuran Şener Paşamız, iş kendi cebine gelince ‘varyemezleri’ oynamış. Baksanıza genel başkanlığını yaptığı ve mahşerin dört atlısı olarak kullandığı ADD’ye 35 TL bağış yapmış. Kendi parası tatlı tabii… Allah’tan A. N. Sezer vardı da ADD’yi topu atmaktan kurtardı. Tabii o da babasının parasıyla değil, devletin parasıyla ADD’yi fonladı. Sezer, Cumhurbaşkanlığı bütçesinden yaptığı büyük bağışlarla ADD’nin imdadına yetişmişti.
Darbe özlemiyle yatıp kalkan Eruygur’un komutanlığı döneminde Beytepe’de görevli bir subayın anlattıkları, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep oldu. Duyduklarıma inanamadım. O subayın bana anlattıklarına göre, Eruygur ailesiyle beraber Jandarma Genel Komutanlığı’ndan helikopterle Beytepe’deki Jandarma Okullar Komutanlığı olimpik havuzuna haftada birkaç kez yüzmek için geliyormuş.
Sen kalk dağlarda terörist kovalaması gereken, arama-kurtarma yapması gereken milyonlarca dolarlık helikopteri kendi havuz keyfin için kullan! Hem de ne keyif… TBMM’nin çaprazında bulunan Jandarma Genel Komutanlığı ile Beytepe’deki jandarma tesisleri arasındaki mesafe oldukça kısa. Yani Eruygur şehir içindeki havuz için helikopter kaldırmış. A benim kafelerde hafızasını tazeleyen paşam! Havuza helikopterle gideceğine, örtülü ödenekle aldığın 14 adet Ford Ranger marka jeep ile 10 adet Fiat Albea marka araçlardan birini makam aracı olarak kullansaydın, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan Beytepe’ye 15-20 dakikada giderdin.
Askeri helikopterle eğlenmeye gitmek, ailesini gezdirmek “paşa sınıfı” için değişik bir fantezi olsa gerek.
Aktütün’e yapılan saldırı sonrasında “Karakolları parasızlıktan yapamadık” diyen 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız da ailesiyle beraber Skorsky tipi helikopterle Türkiye’nin nadide doğa harikası bölgelerinden Artvin Karagöl’e pikniğe gitmişti.
Eruygur’un helikopterle gittiği mesafeye bakılırsa onun fantezisi daha da bir değişikmiş. Acil bir durumda bile o kadarcık mesafe için helikopterin pedalını döndürmeye değmez. Ama Org. Eruygur havuz sefası için helikopter kaldırıyor. Hem de haftada birkaç kez…
Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in darbe günlüklerinde, Eruygur’un yüzmek için helikopterle gittiği Beytepe’deki jandarma tesislerinin de ismi geçiyor; Hani şu generallerin toplanarak darbe eylem planına “Sarıkız” adını koyduğu tesisler. Hani şu eski MHP’li Meclis Başkanı Ömer İzgi’nin, “Darbe yapacaksanız hemen yapın, seçimden sonraya kalırsanız bu iş olmaz, karşınızda diğer partileri de bulabilirsiniz” dediği tesisler. Hani şu eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün Özden Örnek’e, “Şener kendi tesislerinde eski Meclis Başkanı ve rektörler ile de görüşme yapmış. Bunları nasıl yapar?” dediği tesisler.
Anlaşılan Şener Eruygur, Beytepe’deki jandarma tesislerini sadece “darbe karargahı” olarak kullanmamış. Eruygur kendi zevk-ü sefası için de bol bol bu tesisleri kullanmış. Eh ne de olsa darbeye kafa yormak kolay değil. Haliyle yoruluyor insan. Paşamız da stres atmak için helikopterle havuz sefası yapmış çok mu? Ne yapmışsa “cahil halkı” kurtarmak için yapmış…
Hoş Oramiral Örnek Eruygur için, “Bana kalsa adamın niyeti ülke yararı değil kendi yararı. Bu iş biran önce olsun da nasıl olursa olsun, o da mevkiini korusun.” diyor ama öyle değildir canım…


ŞENER ERUYGUR’UN YANINDA ASKERLİK YAPAN İKİ KİŞİNİN ERUYGUR NOTLARI:
“20 metre öteme helikopterle iniş yapmış, ağaç sever şahsiyet. bayağı da rütbeli bir insandır, bizim il jandarma komutanı albayken, kendisinin sadece pilotu kıdemli albaydı. o derece.” (Ekşi Sözlük)
“Askeri kıyafetlerini giydiği sırada botlarını emir subayı bağlar. Bizzat görmüşlüğüm vardır. Kendisi ile Side Özel Eğitim Merkez Komutanlığında yani namı diğer jandarma kampında 350 m2 bir villa içinde askerlik görevimi yerine getirmişliğim vardır. Kendisi kampa gelmese bile yılın en az 10 ayı akrabaları kampta zevk-ü sefa yapardı. Hala gözümde canlanır. Bir adet elektrik mühendisi bacanağı vardır Şener Eruygur’un. Gidin bakın, hele bir araştırın kaç tane elektrik işi almış askeriyeden. Konuşmaz sadece el işareti yapardı. Kendilerine gösterilen ehemmiyet ve k… ya…ma tutkusu tarihte beklide firavunlara bile gösterilmemiştir. Yıllarca çalışıp didinip vergi veren, bu ülke için üreten babamın ne için vergi verdiğini görmüştüm askerlik yıllarımda. Bu paşamız Kavaklıdere selection marka şarap içer ve dimple adındaki pahalı viskisi hanesinden eksik olmaz.” (İtü Sözlük)

Kaynak: Erol Metin/Aktifhaber

Ahmet Kekeç
Sen okudun da ne oldu?

Beklenen konuklar Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaptılar mı? Ben yazıya oturduğumda henüz gelen giden yoktu.

Gelmeyecekler mi yoksa?

Son anda bir mazeret uydurup kapıdan dönecekler mi?

Hele bir gelsinler, Erkut Abi’nin söyleyişiyle bir soğuk memleket ayranı içsinler, bir soluklansınlar, sonra nasılsa teferruatıyla konuşuruz.

Ben, izniniz olursa, “beklenmeyen”, “unutulmuş”, unutulmasında yarar olacak “konuklar”la ilgili yazmak istiyorum.

İsim vereyim:

Erdoğan Teziç ve Muammer Aydın.

İlkini az buçuk tanıyorsunuz... Memleketin en parlak anayasa hukuku uzmanlarından biri olduğu söyleniyordu... Öyledir de. YÖK’e başkan seçildiğinde, Kürşat Bumin, “Nihayet sözü ve fikri hür bir kişi kurumun başına getiriliyor” mealinde şeyler yazmıştı. Ben de öyle düşünüyordum...

Bize “anglo-saksonmuş gibi” yapan ve maalesef “yediren” Galatasaraylıların sözü ve fikri hür Erdoğan abisi, bırakın selefini (Kemal Gürüz’ü) unutturmayı, bir süre sonra onu aratır hale geldi, hatta selefinden daha kıyıcı bir bürokrat portresi çizmeye başladı.

Bunun bir de akıllara seza “kamusal alan” tarifi vardı.

Polis parkta üstünüzü aramaya kalktığı an, bulunduğunuz yer birdenbire kamusal alana dönüşüyordu. Yani, “devlet görevlisi”nin değdiği ve ayak bastığı her yer (burası yatak odanız da olabilir), otomatikman “kamusal” bir “hale”ye bürünüyordu. Dolayısıyla, devlet iyice görebilsin diye, yatak odasında bile başınızı açmak zorunda kalabilirdiniz.

Başka icatları da vardı Teziç’in...

İki tür iktidardan söz ediyordu. Muhtemelen Weber’i yanlış okuduğu ve yorumladığı için, siyasi iktidarın karşısına “şerik” olarak “devlet iktidarı”nı koyuyordu. Denilebilirse, “demokrasiye şirk koşuyordu...”

Daha da önemli icadını, bir “biraderler” toplantısında dile getirmiş, söyledikleri bir densiz tarafından kaydedilip “Youtube” adı verilen paylaşım sitesinde yayınlanmıştı.

Özetle şöyle diyordu: “E-muhtıra adı verilen Genelkurmay Başkanlığı açıklaması orada durduğu sürece, Abdul

lah Gül Çankaya’ya çıkamaz. Çıkmaya kalkıştığı an yolda kaza olur, araba bozulabilir, elektrik kesilebilir...”

Diğerini (Muammer Aydın’ı) henüz yeterince tanımıyorsunuz.

Bu yazıdan sonra iyice tanıyacaksınız.

Kendisi, İstanbul Barosu Başkanı’dır... Bir avukattır.

Bu avukatın başkanlığını yaptığı sivil kurum, Mahmut Esat Bozkurt adlı müseccel faşist adına her yıl “Hukuk Ödülü” düzenliyor... Bu ödül de, nedense, hep, Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi, “hukuk”la problemli isimlere veriliyor.

Bu avukat, aynı zamanda, “Eşitlik, ancak eşit insanlar arasında olur” demiş, diyebilmiş bir adamdır.

Hiç de “beklenmediği” halde, neden bu ikiliyi köşeme “konuk” ettim?

Şundan:

Değerli Teziç ve ondan da değerli Aydın, önceki gün, ÇYDD’nin düzenlediği panelde bir araya gelmişler. Avukat olan bodoslamadan dalmış... Önce “Ergenekon soruşturması”na verip veriştirmiş, ardından “devrim” istemiş: “Yeni bir devrime ihtiyaç var. Her araç her arazide gitmez.”

Teziç de referanduma kafayı takmış...

Şunları söylemiş: “Çözüme gidilemediğinde, çoğunluğu elinde bulunduran parti halka güvendiğini belirterek, ‘referanduma giderim’ diyor. Oysa referandum en tehlikeli sonuçtur. Çünkü milyonlarca cehaletten bir akıl çıkmaz...”

Doğrudur.

Her konuda referanduma gidilmez...

Fakat, burada caydırıcı unsur “halkın cehaleti” olmamalı.

Bizi, halk cahil olduğu için değil, “çoğunluk tahakkümü tehlikesine” karşı zırt pırt referanduma gitmemeliyiz.

Bu Teziç kendini ne sanıyor?

Halk cahildir, seçmesini bilemez de, bir “okumuş” olarak kendisi pek mi seçicidir, pek mi nezihtir, söyledikleri pek mi “akıl ürünü”dür.

Hadi halktan nefret ediyorsunuz, ıstırabınızı anlıyoruz.

Bir de neden küfrediyorsunuz?

Kendisini “aydınlanmış” ve “kurtulmuş” sayanların terbiyesi bu mudur?

Star

DÜNDAR'A TEPKİLER GİDEREK ARTIYOR

26 Ekim 2009 13:10
Sorumlu ve ilkeli habercilik sloganını kullanan Uğur Dündar’ın yönettiği Star TV Ana Haber Bülteni’nde yayınlanan 'Okuldan Cuma’ya' başlıklı haber 'sorumsuz haberciliğin zirvesi' olarak yorumlandı.
Haberde sanki suç işliyormuş gibi gösterilen öğrencilerin ders saatinde mi yoksa ders dışında mı camiye gittiği belirtilmedi. Öğrencilerin cuma namazı kılması üzerine işlenen haberin veriliş biçiminin insan haklarına ibadet özgürlüğüne, çocuk haklarına ve özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğu bildirildi.

İBADET EN DOĞAL HAK

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım: Avrupa’da nasıl çocuklar her yaşta kiliseye gidiyorsa, Türkiye’de çocuklar camilere gidebilir, bu en doğal en temel insani haktır. Bu haberi yanlış buluyoruz.

KİŞİLİK HAKLARINA AYKIRI

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi: Cuma namazına giden öğrencilerin gizli ve izinsiz görüntülenmesi ve haber yapılması özel hayatın gizliliği, ibadet özgürlüğü ve çocuk haklarına aykırı. Aileler, bu görüntülerden dolayı manevi tazminat davası açabilir.

ÖĞLE TATİLİNDE DİN YAŞANABİLİR

Genç Siviller üyesi Bedriye Altınyol: Din ile devletin birbirinden ayrılması ayrı, insanların inancına müdahale ayrı bir şey. İnsan inancını öğrenciyse de, kamu personeliyse de yaşamalı. Öğrenci öğle tatilinde gidiyorsa sorun yok.

ÖZGÜRDER Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Şekerci: O öğrencileri namaz kılıyor diye ihbar edenler, Türkiye’deki eğitim sistemini uyuşturucu oranını şiddet ve alkol kullanımı konusunda araştırsınlar. Dersler bile ibadet saatine göre ayarlanmalı.

STAR GAZETESİ

Ahmet Kekeç
"Hepiniz Mikropsunuz"




Kitap fuarına gitmedim... Upuzun yolculuğu göze alamadım. Benim gibi kalık ruhlar için Edirne yahut Kırklareli’ne gitmek gibi bir şey... Ne gereği var durup dururken!

Metropolün göbeğinde olsaydı koşar mıydım?

Koşmazdım.

Bu kez uzaklıktan değil, kalabalıktan yakınırdım. İnsanoğlu nankördür...

Kaldı ki, ihtiyacım olan kitapları daha yüksek indirimle, insanların birbirini çiğnemediği mekânlarda zaten edinebiliyorum, ne diye “huzurumu” bozacağım!

İkincisi...

Hoşlanmıyorum bu tür toplumsallıklardan... Hiçbir zaman da hoşlanmadım. Panayır görüntüsü canımı sıkıyor... İmza kuyrukları “irrite” ediyor... Masa başında “müşteri” bekleyen ve gelenin geçenin gözüne bakan muharririn tayfası içimi acıtıyor. Üzülüyorum.

Üçüncüsü...

Şaşırmak istemiyorum.

Ezkaza, Cumartesi günü orada bulunsaydım ve değerli “Çılgın Türk” Turgut Özakman’ı o halde görseydim ne yapardım? Bir “çılgınlığa” kalkışır mıydım?

Kalkışırdım herhalde...

Turgut Bey, zahmet etmiş, taa Ankara’lardan kalkıp Balkan Yarımadası’na kitap imzalamaya, okurlarıyla sohbet etmeye gelmiş.

Hakikaten zahmet etmiş...

Dün bir internet sitesinde fotoğraflarını gördüm. Gerçek mi diye baktım...

İnanamadım, bir daha baktım...

İnanamadım, bir daha...

Evet, dibine kadar gerçek... Telefon kulübesini andıran cam fanusun içindeki kişi, yazar Turgut Özakman... Yüzünde, sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz bir maske var... Ellerde sterilize eldivenler...

Fanusun üzerindeki tabelada “Turgut Özakman” yazıyor.

Karıştırmayalım, başka yazarlara meyletmeyelim diye yazmışlar herhalde.

Değerli ve gözümüz gibi sakınmamız gereken Turgut Bey, cam kulübenin içinde oturuyor...

Kulübenin önünde kalabalık bir okur kitlesi var. Ellerinde, yazarlarının son numarası olan “Cumhuriyet” kitabı... Kitap imzalatmak, “laik cumhuriyet düşüncesinin yaşayan en büyük temsilcisi” olan yazarlarıyla söyleşmek için bekliyorlar ama... Yazar “söyleşmeye” pek istekli değil.

İstikrahla oturuyor cam fanusun içinde, istikrahla bakınıyor...

Kimseyle birebir temas kurmuyor.

Hiçbir okurunu “görüş alanı” içine sokmuyor.

Bir cumhuriyet yazarı değil, adeta “monarşik” bir varlık...

İmzalanacak kitabı, “vezne deliği” süsü verilmiş boşluktan, yine kendisi gibi maskeli korumasından alıyor, ıslak imzasını kondurduktan sonra aynı vezne boşluğundan korumasına uzatıyor. Koruması da okurlarına iletiyor...

İnanamadınız değil mi?

İnanın.

Bu bir imza etkinliği...

Gayet steril, “mikroplardan arınmış”, tertemiz bir imza etkinliği...

Gözümüz gibi sakınmamız gereken Turgut Özakman’ımız, böylece domuz gribi mikroplarından korunmuş, daha “faydalı” eserler vermek üzere ömrüne ömür katmış oluyor...

Güzel, değil mi?

Güzel ama, ben Turgut Özakman okuru olsaydım üzülürdüm. Bu kılıkla insanların karşısına çıktığı ve “hepiniz mikropsunuz” demeye getirdiği için de fena halde içerlerdim. Gider, Yekta Güngör Özden okuru olurdum... Vural Savaş okuru olurdum... Bedri Baykam okuru olurdum...

Böyle diyorum ama, önyargılı olmak istemem. Belki de insanlardan gizlediği bir rahatsızlığı vardır...

Bilmiyorum...

Bir rahatsızlığı varsa geçmiş olsun ve Allah şifalar versin...

Bir rahatsızlığı yoksa yine geçmiş olsun... İlaveten de Allah akıl fikir versin...

Star

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Kemalizmi değerlendirmek-1

Kemalizmin modernleşmeyle, demokrasiyle ve ideoloji/siyasetle olmak üzere üç temel sorun odağı vardır. Bugün Kemalizmle ilgili sorunlar, dolayısıyla Türkiye'deki siyasal yapının gerilim odakları bu üç olgunun birbiriyle nasıl eklemlendiğini yeterince anlayamamaktan kaynaklanıyor. Ben de bu haftaki yazılarda Kemalizmi bu üç nokta etrafında ele alacağım. Kemalizm ve modernleşme ile başlayayım. Bir modernleşme projesi olarak Kemalizmin öncülleri somut, net bir çizgi oluşturmaz. Tersine belli bir karmaşaya dayanır. 19. yüzyıl Alman Romantizmi, onun akıl ötesi bir dünya tasavvuru ve ulusçu kaynakları da, 19. yüzyıl materyalist düşüncesi de, Kantçı sayılabilecek bir Aydınlanma (bireysel erginleşme (maturtiy)) arayışı da, aşırı devlet merkezli faşizan/totaliter rejim özellikleri de Kemalizmde yan yanadır.
Öte yandan bunların hiçbirisini modernite dediğimiz kendisi de o derecede karmaşık olan yapıdan soyutlayamıyoruz. Fakat bu/o modernite şimdi tüm dünyada eleştirilen bir modeldir ve Kemalizmin de, Türkiye'de devletçi/merkeziyetçi yapının da ana çıkmazını hazırlamaktadır. Çünkü...
Modernite arkadan, daha sonra, daha geç gelenin daha gelişmiş olduğuna inanmak ve onu benimsemek, sistemi o yönde dönüştürmek çabasıdır. Bu, evrimcilik düşüncesine yönelik müthiş bir inançtan kaynaklanır. Yani zaman ileriye doğru işlemektedir ve ilerlemenin insanı, toplumu geçmişten koparacağına inanılır. Geçmiş, köhne ve yıkılması gereken bir bilincin ve anlayışın yatağıdır. Ona ait olan unsurlardan kurtulduğu zaman insanlık ilerleyecektir.
Bu mutlak veya mutlakıyetçi ilerlemecilik düşüncesi 20. yüzyılda ortaya çıkan toplumsal modernleşmenin belkemiğidir. Kemalizm de bu kabule bağlanmıştır. Geçmişle arasındaki her türlü ilişkiden kurtulmak ister. İlerlemenin hedefi Batı(lılaşma) dır. Dahası, Kemalizm Batı'yı kendisine ait tüm yerli ve geçmişten gelen değerleri yok sayacak ölçüde reddeder. 1930'larda çok farklı nedenlerden ötürü başlayan ırkçı Türkçülük anlayışı ve onunla birlikte öne çıkan yerlilik düşüncesi bir yana Kemalizm Batı'nın tek dayanak olduğunu ısrarla ve taviz vermeksizin savunur. Kendi modernleşmesini özcü (essentialist) ve evrenselci (universalist) bir anlayışla bütünleştirir. Bir adım daha atar dayatmacı (proselytyzing) bir yapı kurar: ya hep ya hiç.
Bu, en basitinden topluma ve onun deneyimine inanmamaktır. Yani toplumun kendi kendisine dönüşebileceğini kabul etmemektir. Dönüşümü ancak öncüler, ilericiler yapacaktır. Kemalist modelde aydınlar, ordu ve bürokrasi onları temsil eder. Yani, Tanzimat sonrasının bürokratik militer seçkinleri (elitleri).
Sorun bu! Şimdi böyle bir modernleşmeden söz edemiyoruz. Her şey gibi modernleşmenin de bir karmaşa (eklektik) olabileceğini insanlık gördü. Geçmişin ve gelenekselin bütünüyle reddine matuf ve mahkûm bir modernleşme artık söz konusu değil. Tersine, modernleşme elbette ilerlemeyle de iç içedir ama geçmişin deneyim birikiminden gelen ve zihniyet tasavvuru olarak kendisini daha farklı kabullerle mücehhez hale getirmiş olan kesimler de ilerlemeyi vurgulayabilir. Buradaki ilerleme değerler sisteminin zamana bağlı tedrici değişimidir, kopuşa dayalı devrimsel yırtılmalar değildir ve daha ziyade de teknolojik dönüşümü içerir. Yani toplum kendi değerleri içinde kalarak da toplumsal dönüşümü talep edebilmektedir.
Kemalizmi bir sistem olarak dokunulmaz biçimde sürdürmek yanlısı olanlar bu eklektik yapıyı kabul etmiyor. Anlayabiliyorum, çünkü Kemalizmin kendisini gerçeklemek için gelenekle özdeşleştirdiği ve karşısına yerleştiği dinsellik bugünkü dünyada öngörülemeyen bir referans noktasıdır ve çok önemli toplumsal taleplerin sahibidir. Bu şartlarda Kemalizmin kendi içine kapanması mümkündür. Çünkü Kemalizm toplumsal modernleşmeyi benimsediği ölçüde siyasal modernleşmeden uzaktır.
Kendi ideolojik ekseni dışında bir toplumsal dönüşüm arayışını reddeder. Onları daha baştan gerici/karşı devrimci olarak nitelendirir. Bu onu, dünyayı ilerici-gerici çelişkisi (dikatomisi) içinde tanımlamaya sürükler ya da oradan türer. Oysa dünyayı toplumsal talep-demokratik varoluş zeminine oturtsa kendi gerçekliğini katı ve içe dönük biçimde savunmanın modernleşmeyle taban tabana zıt düşeceğini görebilirdi.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kahraman/2009/11/09/kemalizm_ve_modernlesme

Hürriyet'in 10 Kasım foto mesajı !
11 Kasım 2009

Hürriyet 10 Kasım'ı bakın nasıl değerlendirdi. Gazete Anasayfadan kullandığı fotoğrafla ince bir mesaj verdi.Bakın Cumhuriyet Kızı Nasıl oluyormuş!


O FOTOĞRAFLA NE DEMEK İSTEDİ
Dün ajanslardan geçen yüzlerce fotoğraf arasından Hürriyet gazetesi manşete kullanmak için mini etekli bir kızın ön planda olduğu bu fotoğrafı kullandı. Hürriyet gibi büyük bir gazete bu fotoğrafı tesadüfen kullanmış olmazdı. Peki seçilen bu fotoğrafla verilmek istenen mesaj neydi.


FOTO MESAJ ALINDI MI
10 Kasım gibi manidar bir günde Ata'nın huzurunda bir Cumhuriyet kızının ön planda olduğu bir fotoğrafın kullanılması haberde direk yapılmamış olsa da fotoğrafla yapılan laik Türkiye vurgusundan başka bir şey değildi. Laik, anti laik tartışmalarının gündemde olduğu, "Türkiye ılımlı İslam Cumhuriyeti'ne mi gidiyor" sorularının sıkça sorulduğu bu günlerde o fotoğraf sıradan bir anma fotoğrafından fazla anlam taşıyordu. Bazen sadece bir fotoğraf söylemek istediğiniz her şeyi tek başına anlatır. İşte parçaları birleştirin "10 Kasım'da Anıtkabir'de Ata'nın huzuruna çıkmış bir Cumhuriyet kızı.." foto mesaj alındı mı?
en son haber

13 Kasım 2009
"Ata-put!"
Murat Belge

CHP, kendisiyle yarışıyor. Hitap edeceği yer, yaptıklarından sonuç almayı umduğu yer, “kitle isterisi” olduğu için, kendisi ancak “isteri” (hysteria) gibi kelimelerle anlatılabilir bir davranış içinde. Kadrosunda bu üslûbu başarıyla üretebilen değerli elemanlar da var. Böylece, temsil ettikleri her şeyin trajikomik sonunu da ilân ederek, devam edip gidiyorlar.

Değişim, barış umuduyla savaşmak üzere hazırladıkları meclis stratejisi Atatürk'ü de içermek durumunda kaldı. Böylece vatanperverliklerine atamperverlik de ekleme imkânı buldular. Aynı zamanda, “Atatürkçülük” konusunu da gündemin ön sıralarına taşımış oldular. Şu günlerde bakıyorum, birçok yazar, “Atatürk sevgisi böyle mi olmalı?” teması üstüne bir şeyler yazmaya başladı. Bunun arkasının geleceğini sanıyorum, ayrıca gelmesi de iyi olur. Çünkü yılların sorunu bu. “10 Kasım'da Kürt açılımı konuşulur mu?” başlıklı absürd tartışma hiç olmasaydı da, tartışılacak yeterince absürdite zaten vardı.

CHP ta başından beri Atatürk'ün böyle anlaşılmasında, bütün bu akılsız ve zevksiz tapınmada pay sahibiydi. Şimdi de, bunca yıldır onun eğitiminden geçerek değerlendirme yeteneğinden yoksun kalmış kesime başvuruyor, pankartlarıyla, her şeyiyle, orada bir ajitasyon yaratmaya çalışıyor.

Atatürk'ü böyle sevmeyi, onu böyle anlamayı ve böyle sevmeyi tercih eden, Türkiye Cumhuriyeti toplumu değildir. Bunu o icat etmemiştir, bu ona öğretilmiştir. Öğreten kim?

Biz, öğrendiklerimizi tabii öğretmenlerden öğreniriz. Ama böyle, “Ata'mızı nasıl seveceğiz, nasıl anacağız?” türü önemli konular ortaya çıktığında, bunun yolunun öğretmenlere de öğretilmesi gerekir. Bu işin yapılacağı yer tabii Milli Eğitim Bakanlığı'dır, ama Bakanlık da böyle önemli işleri başkalarından öğrenir. 12 Eylül boyunca, Atatürk'ün nasıl sevileceği, nasıl anılacağı, Atatürk'ün ne sevdiği, ne sevmediği, hepimize askerî yönetim tarafından bir kere daha öğretildi. YÖK'ü kurduğu zaman oraya general atamayı unutmayan Türk idarî dehası, bu ritüelleri de hangi kurumlar içinde oluşturacağını bilir elbet.

Şu haliyle Atatürk kimin işine yarıyor? Şimdilerde herkesin sormaya başladığı, “Bu nasıl sevgi? Bu nasıl saygı? Atatürk bir put mudur? İlâh mıdır?” yollu sorulara bir cevap bulmak istiyorsak, herhalde önce bu soruyu sormalıyız: kimin işine yarıyor?

Bir put gibi tapacağımız, yaptığını, yapmadığını, söylediğini, söylemediğini zinhar tartışmayacağımız bir Atatürk var. O bize bazı emirler, direktifler vermiş. Bunların da doğruluğu, yanlışlığı tartışma dışı. Tartışmadan o direktiflere uymamız gerekiyor.

Zaten uyulmadığı zaman, daha doğrusu uyulmadığı iddia edildiği zaman, Silâhlı Kuvvetler darbe yapmış. Ben bu ülkede, “Atatürk ilkelerinden uzaklaşıldığı için” yapılmamış bir darbe bilmiyorum. Yapılan darbelerin hepsinin değişmez gerekçesi ya da gerekçelerinin birinci maddesi, Atatürk ilkelerine ihanet edilmesi.

Bu darbelere uğrayanlar, Atatürk ilkelerine ihanet etmediklerini söylüyorlar. Ama öyle anlaşılıyor ki onların ne söylediği zaten önemli değil. Atatürk ilkelerine neyin uygun, neyin uygunsuz olduğunu bilmek ve buna karar vermek de Silâhlı Kuvvetler'in işi. Onların yetki alanında olan bir şey.

Açıkça söyleyecek olursak, Atatürk, bu ülkede Silâhlı Kuvvetler'in darbe yapmasının meşrutiyet aracı, daha da genel olarak, Silâhlı Kuvvetler'in şu son günlerde ortalığa saçıldığı ve saçılmakta olduğu biçimde varolmasının gerekçesi, haklı çıkarması, onaylayıcısı, vb.

Yani, kimin böyle bir Atatürk istediğinin cevabı bu.

TARAF

15 Kasım 2009
"Köşecinin böyle fikir sektirmesi delilik alameti sayılmaz.. "

"Benim sevgili arkadaşım, değerli demokrat Reha Muhtar’ın da eline bir kitap geçmiş.. Hatta iki kitap.. "

İşin kolayına kaçacaksan bir Atatürk hikâyesi bul..

Bu lafım, her meseleyi tarihten bir anekdot cımbızlayarak halletmeye çalışan köşe yazarlarımızadır.. Durumun bir benzerini bulur, hikâyeni anlatırsın.. “Atatürk o zaman böyle yapmıştı..” dersin.. Okurun kafasına iyi girsin diye bir de “Yaaaa işte böyleee!” çekersin.. Olur biter..

Bizim köşeciler de arada sırada kitap okur..

Eğer okudukları kitap Atatürk veya Kurtuluş Savaşı üzerine ise onlara fazladan üç beş günlük yazı konusu çıkar..

Ben de o yazıları okur, oturduğum yerden keyiflenirim.. Demokrasinin tartışıldığı her zeminde “Ama..” diye başlayan bir cümle varsa o cümlenin sonu mutlaka Gazi Paşamız’a ait bir anekdotla tamamlanır..

Oradan ahaliye verilecek ders çıkarılır..

Gazi Paşamız zamanında söylediği her yenin başına kakılacağını bilse adım gibi eminim bu kadar çok konuşmazdı..

Lakin ne yapacaksın? Çankaya’da oturuyorsun.. Ahalinin iki gözü sana dikili.. Herkes ağzından çıkacak yeni bir keramet bekliyor..

Mecburen konuşacaksın..

***

Temsil.. O zamanın taksi şoförleri bir dernek yapıp Çankaya’ya Gazi Paşamız’ı ziyarete gitmişler..

Gazi Paşa’nın da onlara bir şey demesi gerekir ki şoför milletinin kulağına küpe olsun..

O devirde oluk oluk gelen turist de yok ki “Türk şoförü turisti kazıklamaz..” gibisinden özlü bir söz çıksın..

Veya “Acele giden ecele gider..” mealinde bir şey söylensin.. Bu da söylenemez.. Çünkü daha önce “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri..” lafı marşa girmiş..

Sözü edilen Türk şoförse mecburen yavaşlamayacak, önüne geleni sollayacak..

Gazi Paşamız da mecburen; huzuruna kadar gelip, gözünü kendine diken şoförlerimiz için önüne konulan şeref defterine “Şurası muhakkak ki Türk şoförleri çok derin hislerin sahibidir..” gibisinden bir şeyler yazmış..

Alın size bir adet alamet daha.. Bu laf üzerine “Atatürk ileride arabeskin moda olacağını bilmişti..” diye köşe yazısı yazabilirsiniz..

KÖŞECİ DEYİNCE..

Bizim ahalinin sosyal şuurundaki kaymanın birinci sebebi budur..

O sebep de yazısında Atatürk’ten söz edecek olan köşeci makûlesinin, söz konusu meseleyi kendine lazım olan ucundan tutmasıdır..

Bunu sokaktaki adam bir psikiyatrın önünde yapsa cebine bir deli raporu konur..

“Zengin yapınca beli derler, fakir yapınca deli derler..” hesabı köşecinin böyle fikir sektirmesi delilik alameti sayılmaz..

Tam tersine fikrinin taştığını gösterir..

Şu arada “Kürt açılımı” tartışılıyor ya! Birileri yine Atatürk’ten üç beş mesel bulup “Aha işte..” yazısı yazdı..

Bu mesellerden biri de Gazi Paşamız’ın Dersim Mebusu Diyab Ağa ile otomobil makinasında yan yana çekilmiş fotoğrafıdır..

Durup dururken böyle bir fotoğrafı basarsan onun altına da “Aha işte.. Devr-i Atatürk’te böyle bir sorun yoktu..” hükmü yakışır..

Oysa o fotoğraf çekildiğinde Dersim Koçgiri’de kıyamet kopuyordu..

Sivas Valisi Ebubekir Hazım Teperyan Ankara’ya “Buradaki kumandan Paşa’ya laf geçirin.. Ahaliyi yok yere kırıyor..” telgrafı çekiyordu..

Haydi bakalım, çık işin içinden..

***

Benim sevgili arkadaşım, değerli demokrat Reha Muhtar’ın da eline bir kitap geçmiş.. Hatta iki kitap..
Biri Gazi Paşa’nın uşaklarından Cemal Granada’nın hatıratı, öbürü Gazi Paşamız’ın kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun hatıratı..

İkisi de Gazi Paşamız’ın portresine dair dikkat çekici malzemeye sahip olduğundan çok değerlidir.. Ancak bütün bu anılardan anlaşılmaz..

Reha Kardeşim anılardan giderek bahar akşamı Gazi Paşa’nın yalnızlığını anlatıyor.. Sofra dağılmış, herkes gitmiş.. Gazi Paşa tek başına ve hüzünlü..

Çevresinde ne birlikte savaştığı paşalar var, ne inkılâpları başlattığı ideal arkadaşları.. Kadın desen o saatten sonra hiç arama..

FATURASI KİME?

İyi de Reha Abi.. bu yalnızlıkta bizim suçumuz ne ki bize laf sokuyorsun? Biz mi dağıttık yakın çevreyi?

Yakın çevrenin başına ne gelmiş şöyle bir bakalım..

İstiklâl Savaşı’nın bir numaralı askeri gücüne sahip Kazım Karabekir Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..

En yakın arkadaşlarından ve komutanlarından Ali Fuat Cebesoy Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..

Refet Bele Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..

Cafer Tayyar Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..

Yakın arkadaşı ve başbakanı Fethi Okyar.. İdamla yargılanmamak için yurt dışına kaçtı..

Yakın arkadaşı ve başbakanlarından Rauf Orbay.. Asılma ihtimaline kadar yurt dışına kaçtı..

Kurtuluş Savaşı’nın Rüştü Paşası.. Emekliydi.. Niye asıldığını bile anlamadı..

Anadolu’ya geçerken annesini emanet ettiği ve Şişli’deki evinin anahtarınını verdiği İsmail Canpolat.. Asıldı..

Lozan’da İsmet Paşa’ya teknik bilgi anlamında büyük yardımlar yapan Maliyeci Cavit Bey.. Asıldı..

Cephe ve sofra arkadaşı Albay Ayıcı Arif.. Asıldı.. Sadık adamlarından Sarı Edip Efe.. Asıldı..

Eşi Latife Hanım.. Anadolu Ajansı’nda yayınlanan iki satırlık bir tebliğle kendisini boşanmış halde baba evinde buldu..

Çankaya’nın savaş yıllarındaki gözdesi, annesinin büyüttüğü Fikriye Hanım.. Sırtından girip göğsünden çıkan yirmi iki kalibrelik bir kurşun ile tuhaf biçimde ihtihar etti..

Gazi’nin arkadaşlarını asan İstiklâl Mahkemesi’nin korku veren hakimi Kel Ali (Çetinkaya) yaka paça sofradan atıldı, bir daha köşke dönemedi..

Yazar Halide Edip.. Ölene kadar muhalif yaşadı.. Kocası Adnan Bey asılma ihtimali üzerine kaçtı..

***

Bunu da anlat bana Reha Abi? Asılanlar, sürülenler, kaçanlar olmasa o devrin Çankaya’sı daha şenlikli olur muydu olmaz mıydı?

O sofranın güzelliklerini polislerden, garsonlardan, uşaklardan okuyacak yerde bu ağızlardan da dinler miydik dinlemez miydik?

Vatan
Etiketler: chp içki laiklik yolsuzluk deniz baykal ihale Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Cumhuriyet Gazetesi darbe yolsuzluk silah zina fuhuş kumar ezan kur'an din türban uyuşturucu operasyon aranıyor
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Ksm 21, 2009 12:28 am    Mesaj konusu: 'Evlâd-ı Kerbelâyımi, be günayımi, ayıbo, zulimo, cinayeta' Alıntıyla Cevap Gönder

Dersim: “Evlâd-ı Kerbelâyımi, be günayımi, ayıbo, zulimo, cinayeta”
Oğuz Gürses



[Olay Genelkurmay belgelerinde de “Dersim tedip ve tenkil harekatı” olarak adlandırılır. Dersim katliamı 1935’de, memleketimizin adının “Tunç Eli” olarak değiştirildiği “Tunceli Kanunu” ile başlamıştır. O dönemde hazırlanan tüm raporlarda Dersim “çıbanbaşı” olarak adlandırılmış, nasıl yok edileceğine dair her biri diğerinden korkunç, tüyler ürperten önermeler yapılmıştır. Sonuçta, bir tür “sömürge valisi” sıfatıyla, Kürt, Ermeni ve Alevi düşmanı olarak nam salmış Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı General Abdullah Alpdoğan 4. Umumi Müfettiş olarak 1937’de bölgeye atandı ve katliam başladı. Aynı yılda Dersim’in inanç önderlerinden başta Seyit Rıza olmak üzere 8 kişi Elazığ’da, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yargılama sonucunda idam edildi. Şu kadarını söyleyeyim; Seyit Rıza’nın 18 yaşından küçük hasta oğlu Resik Hüseyin, babasına seyrettirilerek asılmıştır. Köyler yakılıp yıkılmış, kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu binlerce insan toplu katliama maruz kalmıştır. İhsan Sabri Çağlayangil’e ait olan ve yalanlanmayan ses kaydına göre, mağaralara doldurulan insanlar “kimyasal gaz” kullanılarak, Çağlayangil’in ifadesiyle “fare gibi” öldürülmüşlerdir.] (*)

Dersim katliamı baştan sona bir CHP operasyonudur...

Operasyon, başından sonuna kadar CHP’nin bütün kurucu kadrosuun içinde bulunduğu bir ekip tarafından planlanmış yürütülmüş ve sonuçlandırılmıştır...

Yakın tarihimizdeki “Olağanüstü hal Valiliği” ve buna bağlı olarak yapılan (yargısız infazlar, işkenceler, gözaltına alındaıktan sonra buharlaşıveren insanlar... Yakılan köyler... Göçe zorlanan insanlar... vb..) ahlâk dışı, hukuk dışı, insaf dışı ve insanlık dışı uygulamaların tümü CHP’nin “Dersim Modeli”nin devamıdır...

Cafer Solgun haklı...

CHP durup dururken mutad uygulamalarının bile çok ötesine geçerek “Tunceli Kanunu”nu çıkarmış ve bu Kanun çerçevesinde bölgeye bir “olağanüstü/sınırsız yetkileri” olan vali tayiniyle işe başlamıştır...

Olgun’un “sömürge valisi” tabiri de yanlış değil; bilakis bu tabir, bu valiliğin hem kuruluş gayesini hem de sınırsız yetkilerini gayet iyi anlatıyor...

Aktüel dergisinin şu satırları bu sınırsız yetkilerin nasıl bir vahşet doğurduğunu belgeliyor:

[Albay Hulusi Yahyagil, Dersim İsyanı sırasında Elazığ'daydı. Birliği isyanı bastırmak için Tunceli'ye gitmişti. Yahyagil çatışmalara katılmasa da kendilerine verilen emri net bir şekilde hatırlıyor; Dersimlilerin topyekûn imhası. Arkadaşı "Yüzbaşı Şevki"nin hatıralarında ise yakılan, yok edilen köyler, süngülenen bebekler var. (..)Yahyagil de Elazığ'da görev yapıyordu. Gelen emre göre de taburuyla birlikte Dersim İsyanı'nı bastıracak birliklerin arasında yer alacaktı; "Ben Elaziz (Elazığ)'de tabur komutanlığı yapıyordum. 1938 Dersim İsyanı'nın sebep olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim İsyanı'nı önlemeye ve bastırmaya memur ettiler. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat nedense onu büyüttüler ve umumileştirdiler." Çok basit önlemlerle, belki hiç can kaybı yaşanmadan çözülecek bir olay kısa sürede bölgeyi etkisi altına aldı. Dersim yani Tunceli ve çevresi alev alev yanıyordu. Yahyagil'e göre bu sırada gelen emir netti: Abdülkadir Badıllı, (..)Malatyalı emekli yüzbaşı Şevki Bey'in söylediklerini naklediyor (..)"Dersim İsyanı'nda isyan eden bazı insanlarla askerler harp ederken, isyancılar yavaş yavaş çekilip dağın zirvesine doğru gitmişler. Bizim askerler onlara ulaşamıyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bu defa herhalde gelen emirler mucibince, Hulusi Bey'e de verilen emir gibi, geri dönüp masum çoluk-çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamayarak, bazı taburlar topladıkları çoluk-çocuk, kadın ihtiyar, bünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdi. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış. Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngüleyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm."
Kitabın yazarı Abdülkadir Badıllı, dipnotta anlattığı bu acı hatıranın yanına, bu olayın Necip Fazıl Kısakürek'in çıkardığı Büyük Doğu dergisinde 1951 yılında yayımlandığını da belirtmiş.]


Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek, “Son Devrin Din Mazlumlar”ı isimli eserinde şunları söylüyor:

[En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez.

Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen iki mâsum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi... Kendisinin öğretmen ve köy halkıyle alâkasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşı -sında sigara içilmesi... Buğday sapları üstünde yakılan, daha evvel kurşunlanmış bütün bir köy halkı... Annesinin karnından sivri uçlu âletle çıkartıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve
hala topuğunda bu sivri uçlu âletin izini taşıyan çocuk... Bir dere içinde boğazlanan ve bu fiili yerine getiren cellâdın bulunması bir hayli zorluğa yol açan yirmi mâsum... Ve buna benzer daha neler, daha neler!..
Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir?
Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlanndaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlama ya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:
"-Sizi de onun yanına götüreceğiz!"
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarnin yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
"Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"
Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvelâ göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınlari gerisinde âmir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak'a, bana, 1944 yılında, Eğridir'de askerliğimi yaparken, resmî şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen Amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.)
Yusuf Cemil'in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elâzığ'da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla berabır, kurşunlanıyor.
Hozat'ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım... Bu adam, o tarihten 30 sene kadar evvel Amerika'ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbinde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü'nün iki çocuklu karısı Şirin Hatun'la evlenmiş, Hozata gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükûmetle de bazı taahhüt işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığına müracaat ediyor. Muamelesini tekemmül ettirip parayı kendisine veriyorlar.
Muamele biter bitmez "Seni Hozat'tan çağırıyorlar!" diyerek,onu, mahfuzen yola çıkariyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkalı idare âmiri arasında taksim ediliyor.
Zavallının zevcesi Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmiş ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor:
"-Yetişin, evimize eşkiya girdi!.."
Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.
Bu arada Hozat'ın Zımbık köyünde (Şekspir)in hayaline bile taş çıkartacak, bir vak'a cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyle doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu âletle (süngü) öldürülüyor. Ölüurülen kadinlar arasinda biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona "Besi" adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşımaktadır.

(24 yıl evvelki Büyük Doğu'lardan)

Hozat'ın Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elâzığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya'ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyle, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı âkıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vazivet birden haber alInIyor.
Çocuklarin öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet en kara yüzlü çingenelerden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.
Celâl Bayar'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak'in Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularımızın hayaline ve istikbâldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur! Dayandığı tek sebep de birtakım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu'yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir.
Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğuınun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.]


Dersim işte budur...

Bu vahşetin sorumlusu da o günkü CHP yöneticileri ki; bunlar aynı zamanda CHP’nin kurucu kadrolarıdır...

Bugünkü CHP’nin zihniyet olarak 70 yıl önceki yerde durduğunu ise CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen bakın nasıl ikrar ve itiraf ediyor: “Atatürk’ün partisine mensup birisi olarak Atatürk’ün yaptıklarından utanç mı duyacağım? Atatürk, devlete karşı silah çekenlerle mücadele etti.. Ben Atatürk’ün devlete silah çekenlerle nasıl mücadele ettiğini anlattım. İtiraz edenler bana niye itiraz ediyor? Atatürk’ün yaptıklarını anlattım. Cesareti olan Atatürk’e itiraz etsin, Atatürk hata yaptı desin, Atatürk bile bile yanlış yaptı deyin.." (13 Kasım 2009 gazeteler)
50 bin’den fazla sivil insan en vahşi usuller kullanılarak katledilmiş...
Bunda ne gibi bir hata olabilir ki (!)

Monşer Öymen bunu anlayamıyor...

Çünkü “bunu Atatürk yaptı, Atatürk’ün yaptığı bir şeye nasıl yanlış diyebilirsiniz ki?” diye düşünüyor...

“Cesareti olan Atatürk’e itiraz etsin, Atatürk hata yaptı desin, Atatürk bile bile yanlış yaptı deyin.” Diye meydan da okuyor...

“Yanlış” ve “doğru” yapana göre muhtevası değişen kavramlar mıdır? Onların “yapan”dan bağımsız muhtevaları olması gerekmez mi?

Yahu bu CHP’liler ve onların TSK, yargı ve bürokrasi içindeki uzantıları “Atatürk” denilince; “benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak” diyen bir “ölümlü”den değil de “her şeye kaadir olan ancak benim” diyen bir tanrıdan sözettiklerini ne zaman anlayacak?

Atatürk böyle saçma bir iddiada bulundu mu? Bulunduysa böyle bir iddiayı ne zaman ve nerede yaptı? Yapmadıysa böyle saçma bir iddiayı ona atfetmek, hem haksızlık hem de iftira değil midir?

Onun “yanlış yapması mümkün olmayan bir bir tanrı” değil de Her an yanlış da doğru da yapması mümkün olan bir “insan” olduğunu anlamak bu kadar mı zor?

Bu ne kadar vahim, ne kadar perişan, ne kadar zavallı bir zihniyettir böyle?

Normal bir toplumda bir insana tanrılık atfeden insanların yeri; siyasetin, bürokrasinin medyanın veya sivil toplum örgütlerinin üst makamları mıdır, yoksa tımarhaneler mi?

Ama Dersim mevzuunda tuhaflık bu kadar değil ki?

Alevîlere bakın...

Dersimde vahşice katledilen 50 bin insanın çoğunluğu Alevîdir...

Gelin görün ki Sivas’ta Aziz Nesin’e karşı girişilen bir toplumsal protesto eyleminde, Alevî oldukları için değil, o sırada Aziz Nesin’le aynı otelde kaldıkları için; çıkan yangında ölen 33 kişi için “Sivas Katliamı” diye yeri göğü inleten alevî örgütleri...

Sıra dünya tarihinin gördüğü en vahşî katliamlarından birinin yaşandığı Dersim’e geldiğinde derin bir suskunluğa gömülüyorlar...

Sadece suskunluğa gömülmekle kalmıyorlar, bir de gidip o katliamın mimarı ve uygulayıcısı CHP’ye oy veriyorlar... Destek oluyorlar...

Cemevlerinde Hz. Ali’nin resimlerinin yanıbaşına aynı büyüklükte Mustafa kemal’in resimlerini de asıyorlar...

Dersimdeki katliamı “Laik CHP”nin hükûmeti” planlayıp uygulamamış gibi “Laikliklik mitingleri"nde CHP zihniyetine kendilerini dolgu malzemesi olarak kullandırtıyorlar?

Mazlum Seyit Rıza’nın 70 yıl önce ölüm karşısındaki şu dik duruşu bugünün Alevîlerine hiç mi bir şey söylemiyor:

[Fındık Hafiz'ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.

- “Evlad-ı Kerbelâyımi, be gunayımi, ayibo zulimo, cinayeta. (Evlad-ı Kerbelâyız, gunahsızız, ayıptır, zulümdur, cinayettir.)” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap - rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazı yaptı.]
(Dönemin Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer)

Alevîlerin bu CHP aşkı; “celladına aşık olmak” gibi sapkın ve problemli bir sevgi değilse nedir?

Kaynak: Baran dergisi

Ordu da Yargı da Asıl Mesele Değil
26 Kasım 2009 Perşembe 12:57
Mesut Akgül

Son günlerin en çok dile getirilen konusu ordunun ve yargının yıpratıldığı iddiasıdır. Ordunun darbe yapma potansiyeli abartılı şekilde sürekli gündemde tutularak yıpratılmak istendiği, yargının kuşatılarak siyasi baskı altına alınmaya çalışıldığı ısrarla yazılıp, çizilip anlatılıyor.

Ancak bunları çalakalem iddia edenlerin ne şekilde olursa olsun orduya ve yargıya sahip çıktıkları söylenemez. Çünkü kendilerinin işine geldiğinde ordu ülke için tek teminat, yargı bağımsızlığı herkese lazımdır demekten, işlerine gelmediğinde orduyu ikide bir demokrasinin ırzına geçmekle, yargıyı yandaş olmakla suçlamaktan asla çekinmiyorlar.

Aynı şey demokrasi ve özgür medya için de geçerli. Eğer tuttukları parti kazanır ya da kazanan parti işlerine geldiği şekilde icraat yaparsa demokrasi fazilet rejimidir. Yok, eğer istemedikleri parti seçim kazanır ya da kazanan parti işlerine gelmeyen icraatlar yaparsa o zaman demokrasi göbeğini kaşıyanlar ve bidon kafalılar rejimidir.

Özgür medya eğer zihniyetlerine hizmet ediyorsa kutsaldır, istemedikleri bir düşünceye hizmet ediyorsa yandaş medya olarak çok aşağılıktır. O kadar ki yargı ve medyanın mutlak tarafsızlığını bile tehlike sayarak mutlaka mevcut rejim ve resmi ideolojiden yana taraf olmaları gerektiğini açıkça ve pervasızca isteyebilmektedirler.

O zaman şöyle bir durup düşünmek; bunlar orduyu, yargı ve medya bağımsızlığını, demokrasiyi hangi vazgeçilmez amaçları uğruna kullanmak istemektedirler diye bir soru sormak ve cevabını bulmaya çalışmak gerekir.

Sadece bunlar da değil bu esrarengiz amaçları uğruna her şeyi ama her şeyi alet etmekte, olmayınca da yerden yere vurmaktan çekinmemektedirler. Her türlü sanat dalına ilişkin çalışmalar, sosyal faaliyetler, ekonomi, eğitim, sağlık, iletişim, turizm ve akla gelebilecek her saha güdümlerinde değilse bir art niyet, potansiyel bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görebilmektedirler.

Peki, bu oldukça malum çevrelerin, adına bunca şüphelere düşüp bunca korkulara kapıldıkları, herkesten kıskanıp sakındıkları, adına her şeyi potansiyel tehlike ve tehdit olarak algıladıkları o şey ya da paradigma nedir, neyin nesidir?

Laiklik mi? Atatürkçülük mü? Çağdaşlık mı? Devrimler mi? Ya da ne?

Bir kere laiklik değil: Çünkü işlerine geldiğinde dini cemaatleri de tarikatları da dini kutsalları ve figürleri de destekleyip -her neyse- o amaçlarına hizmet ettirmek için tepe tepe kullanıyorlar… Kendi güdümlerindeki siyasi partilerin din istismarı yapmasından da keyif alıyorlar. Yandaş dini önderlerin, cemaat ve tarikatların hizmetlerinden de dört köşe zevk alıyorlar.

Atatürkçülük de değil: Örneğin, Onur Öymen Dersim katliamı ile ilgili sözleri büyük tepki alınca; Bana niye yükleniyorsunuz? Onu Atatürk yaptı! Diye kendisi için kalkan yapmaktan çekinmedi…

Çağdaşlık da değil: Bugüne kadar sağdan ve soldan bunca iktidar geldi geçti. Askeri darbeler, ara rejimler, koalisyonlar, tek başına iktidarlar dönemi yaşandı. İstanbul’un ortasında 40 yıldır kendilerine özgü arkaik kıyafetleri, çağdaş hayata taban tabana zıt yaşam tarzları ile adeta gettolaşmış tarikat ve cemaatlere hiçbiri dokunmadı, en küçük bir müdahalede bulunmadı, aksine her dönemde el altından desteklendiler!

Buna karşın, Teknik Üniversitede motor kürsüsü profesörü, Gümüş Motor ve ilk yerli Devrim Otomobilini yüzde yüz yerli olarak imal eden, Odalar Birliği Genel Başkanlığı yapan, modern siyasi partiler kuran, başta Kıbrıs Zaferi olmak üzere ülkeye büyük hizmetler yapan, Versace’den giyinen Erbakan’a etmediklerini bırakmadılar. Kurduğu 4 tane partisini kapatıp 5.sinin ise başından uzaklaştırdılar! Siyaset yaptığı yılların toplamından daha çok siyasi yasaklı yaptılar…

Devrimler hiç değil: Şapka devrimi yürürlükteki devrim yasaları çiğnenerek uygulanmıyor, aldıran da yok. Bey, paşa, efendi sözcükleri yasaklanmış olmasına karşı aksine övünç kaynağı ve moda. Harf devrimi dersen, hüsnühat levhaları en başta onların evlerini süsler oldu. Arap harflerini kullanan kullanana… Demokrasinin vazgeçilmezleri siyasi partiler -iktidarda bile olsalar- hoyratça kapatılırken; devrim yasalarıyla yasaklanan tarikatlar, tekke ve zaviyeler adeta görünmez bir dokunulmazlık zırhı içinde sisteme entegre olmuş durumda.

Peki, o halde nedir bu uğruna her türlü haksızlık, zulüm, vicdansızlık, katliam, sindirme, istismar, hile, entrika, ilkesizlik yapılan ve elden gitmesinden korkulan o paradigma?

Evet, işte o paradigma; ülke yönetimini ele geçirip örtülü bir hegemonik rejim kuran azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisinin büyük Müslüman çoğunluğu ilelebet yönetme tutkusudur!

Selanik Dönmesi de denilen bu kendini gizleyen Kripto Yahudi toplumu, Dünya Siyonizmi ile işbirliği ederek Osmanlı Devletini küçültüp ancak kendisinin yönetebileceği kadar bir ülke oluşturdu. Bir ABD’li Yahudi; Biz Yahudiler 20. Yüzyılda iki tane Yahudi devleti kurduk: Biri Türkiye, diğeri İsrail. Diyerek bu gerçekliği övünerek dile getirmekten çekinmemiştir.

Sabetayist Yahudilerin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan açık kimlikli Yahudiler Siyonist ideoloji gereği İsrail’e göçe zorlanırken; bu ülkenin iki kadim toplumu olan Ermeniler Tehcir, Rumlar ise Mübadele ile Anadolu’dan uzaklaştırıldılar. Geriye kalanları ise Varlık Vergisi Yasası ve 6-7 Eylül 1955’te devlet eliyle örgütlenen yağma çapul olayları sonucu göçe zorlandılar.

Geriye büyük Müslüman kitle kaldı. Onları da Haim Nahum planına göre fakir, yoksul, cahil bırakıp dinlerinden uzaklaştırmak suretiyle asimile edip köle gibi çalıştırma ve paryalaştırma uygulamasına giriştiler.

Büyük Müslüman kitlenin uyanması, kendine gelmesi, zenginleşmesi, eğitimli, kültürlü hale gelmesi, siyaset ve devlet işlerine ilgi duyması ve yeniden özellikle de bilinçli şekilde İslamlaşması Sabetayist Toplum oligarşisi için en büyük tehlike ve tehdittir. Kim bu yönde bir çalışma içine girse o en büyük düşmandır.

Modası geçmeyen asırlık irtica yaygaraları, Müslüman çoğunluğun azınlıkçı Sabetayist Yahudi yönetimi için potansiyel tehlike ve tehdit olarak algılanması nedeniyledir.

Bunca yalan, demagoji, kamuflaj, manipülasyon, yanıltma, öcü masalı, korku senaryosu, komplo, entrika, retorik ve lafı güzaf hep bu okült azınlıkçı Sabetayist Yahudi Toplumu oligarşisinin Türkiye’yi ilelebet yönetmesi içindir.

Aktifhaber

Ordu da Yargı da Asıl Mesele Değil
26 Kasım 2009 Perşembe 12:57
Mesut Akgül
Son günlerin en çok dile getirilen konusu ordunun ve yargının yıpratıldığı iddiasıdır. Ordunun darbe yapma potansiyeli abartılı şekilde sürekli gündemde tutularak yıpratılmak istendiği, yargının kuşatılarak siyasi baskı altına alınmaya çalışıldığı ısrarla yazılıp, çizilip anlatılıyor.

Ancak bunları çalakalem iddia edenlerin ne şekilde olursa olsun orduya ve yargıya sahip çıktıkları söylenemez. Çünkü kendilerinin işine geldiğinde ordu ülke için tek teminat, yargı bağımsızlığı herkese lazımdır demekten, işlerine gelmediğinde orduyu ikide bir demokrasinin ırzına geçmekle, yargıyı yandaş olmakla suçlamaktan asla çekinmiyorlar.

Aynı şey demokrasi ve özgür medya için de geçerli. Eğer tuttukları parti kazanır ya da kazanan parti işlerine geldiği şekilde icraat yaparsa demokrasi fazilet rejimidir. Yok, eğer istemedikleri parti seçim kazanır ya da kazanan parti işlerine gelmeyen icraatlar yaparsa o zaman demokrasi göbeğini kaşıyanlar ve bidon kafalılar rejimidir.

Özgür medya eğer zihniyetlerine hizmet ediyorsa kutsaldır, istemedikleri bir düşünceye hizmet ediyorsa yandaş medya olarak çok aşağılıktır. O kadar ki yargı ve medyanın mutlak tarafsızlığını bile tehlike sayarak mutlaka mevcut rejim ve resmi ideolojiden yana taraf olmaları gerektiğini açıkça ve pervasızca isteyebilmektedirler.

O zaman şöyle bir durup düşünmek; bunlar orduyu, yargı ve medya bağımsızlığını, demokrasiyi hangi vazgeçilmez amaçları uğruna kullanmak istemektedirler diye bir soru sormak ve cevabını bulmaya çalışmak gerekir.

Sadece bunlar da değil bu esrarengiz amaçları uğruna her şeyi ama her şeyi alet etmekte, olmayınca da yerden yere vurmaktan çekinmemektedirler. Her türlü sanat dalına ilişkin çalışmalar, sosyal faaliyetler, ekonomi, eğitim, sağlık, iletişim, turizm ve akla gelebilecek her saha güdümlerinde değilse bir art niyet, potansiyel bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görebilmektedirler.

Peki, bu oldukça malum çevrelerin, adına bunca şüphelere düşüp bunca korkulara kapıldıkları, herkesten kıskanıp sakındıkları, adına her şeyi potansiyel tehlike ve tehdit olarak algıladıkları o şey ya da paradigma nedir, neyin nesidir?

Laiklik mi? Atatürkçülük mü? Çağdaşlık mı? Devrimler mi? Ya da ne?

Bir kere laiklik değil: Çünkü işlerine geldiğinde dini cemaatleri de tarikatları da dini kutsalları ve figürleri de destekleyip -her neyse- o amaçlarına hizmet ettirmek için tepe tepe kullanıyorlar… Kendi güdümlerindeki siyasi partilerin din istismarı yapmasından da keyif alıyorlar. Yandaş dini önderlerin, cemaat ve tarikatların hizmetlerinden de dört köşe zevk alıyorlar.

Atatürkçülük de değil: Örneğin, Onur Öymen Dersim katliamı ile ilgili sözleri büyük tepki alınca; Bana niye yükleniyorsunuz? Onu Atatürk yaptı! Diye kendisi için kalkan yapmaktan çekinmedi…

Çağdaşlık da değil: Bugüne kadar sağdan ve soldan bunca iktidar geldi geçti. Askeri darbeler, ara rejimler, koalisyonlar, tek başına iktidarlar dönemi yaşandı. İstanbul’un ortasında 40 yıldır kendilerine özgü arkaik kıyafetleri, çağdaş hayata taban tabana zıt yaşam tarzları ile adeta gettolaşmış tarikat ve cemaatlere hiçbiri dokunmadı, en küçük bir müdahalede bulunmadı, aksine her dönemde el altından desteklendiler!

Buna karşın, Teknik Üniversitede motor kürsüsü profesörü, Gümüş Motor ve ilk yerli Devrim Otomobilini yüzde yüz yerli olarak imal eden, Odalar Birliği Genel Başkanlığı yapan, modern siyasi partiler kuran, başta Kıbrıs Zaferi olmak üzere ülkeye büyük hizmetler yapan, Versace’den giyinen Erbakan’a etmediklerini bırakmadılar. Kurduğu 4 tane partisini kapatıp 5.sinin ise başından uzaklaştırdılar! Siyaset yaptığı yılların toplamından daha çok siyasi yasaklı yaptılar…

Devrimler hiç değil: Şapka devrimi yürürlükteki devrim yasaları çiğnenerek uygulanmıyor, aldıran da yok. Bey, paşa, efendi sözcükleri yasaklanmış olmasına karşı aksine övünç kaynağı ve moda. Harf devrimi dersen, hüsnühat levhaları en başta onların evlerini süsler oldu. Arap harflerini kullanan kullanana… Demokrasinin vazgeçilmezleri siyasi partiler -iktidarda bile olsalar- hoyratça kapatılırken; devrim yasalarıyla yasaklanan tarikatlar, tekke ve zaviyeler adeta görünmez bir dokunulmazlık zırhı içinde sisteme entegre olmuş durumda.

Peki, o halde nedir bu uğruna her türlü haksızlık, zulüm, vicdansızlık, katliam, sindirme, istismar, hile, entrika, ilkesizlik yapılan ve elden gitmesinden korkulan o paradigma?

Evet, işte o paradigma; ülke yönetimini ele geçirip örtülü bir hegemonik rejim kuran azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisinin büyük Müslüman çoğunluğu ilelebet yönetme tutkusudur!

Selanik Dönmesi de denilen bu kendini gizleyen Kripto Yahudi toplumu, Dünya Siyonizmi ile işbirliği ederek Osmanlı Devletini küçültüp ancak kendisinin yönetebileceği kadar bir ülke oluşturdu. Bir ABD’li Yahudi; Biz Yahudiler 20. Yüzyılda iki tane Yahudi devleti kurduk: Biri Türkiye, diğeri İsrail. Diyerek bu gerçekliği övünerek dile getirmekten çekinmemiştir.

Sabetayist Yahudilerin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan açık kimlikli Yahudiler Siyonist ideoloji gereği İsrail’e göçe zorlanırken; bu ülkenin iki kadim toplumu olan Ermeniler Tehcir, Rumlar ise Mübadele ile Anadolu’dan uzaklaştırıldılar. Geriye kalanları ise Varlık Vergisi Yasası ve 6-7 Eylül 1955’te devlet eliyle örgütlenen yağma çapul olayları sonucu göçe zorlandılar.

Geriye büyük Müslüman kitle kaldı. Onları da Haim Nahum planına göre fakir, yoksul, cahil bırakıp dinlerinden uzaklaştırmak suretiyle asimile edip köle gibi çalıştırma ve paryalaştırma uygulamasına giriştiler.

Büyük Müslüman kitlenin uyanması, kendine gelmesi, zenginleşmesi, eğitimli, kültürlü hale gelmesi, siyaset ve devlet işlerine ilgi duyması ve yeniden özellikle de bilinçli şekilde İslamlaşması Sabetayist Toplum oligarşisi için en büyük tehlike ve tehdittir. Kim bu yönde bir çalışma içine girse o en büyük düşmandır.

Modası geçmeyen asırlık irtica yaygaraları, Müslüman çoğunluğun azınlıkçı Sabetayist Yahudi yönetimi için potansiyel tehlike ve tehdit olarak algılanması nedeniyledir.

Bunca yalan, demagoji, kamuflaj, manipülasyon, yanıltma, öcü masalı, korku senaryosu, komplo, entrika, retorik ve lafı güzaf hep bu okült azınlıkçı Sabetayist Yahudi Toplumu oligarşisinin Türkiye’yi ilelebet yönetmesi içindir.

Aktifhaber

13 Kasım 2009
"Ata-put!"
Murat Belge

CHP, kendisiyle yarışıyor. Hitap edeceği yer, yaptıklarından sonuç almayı umduğu yer, “kitle isterisi” olduğu için, kendisi ancak “isteri” (hysteria) gibi kelimelerle anlatılabilir bir davranış içinde. Kadrosunda bu üslûbu başarıyla üretebilen değerli elemanlar da var. Böylece, temsil ettikleri her şeyin trajikomik sonunu da ilân ederek, devam edip gidiyorlar.

Değişim, barış umuduyla savaşmak üzere hazırladıkları meclis stratejisi Atatürk'ü de içermek durumunda kaldı. Böylece vatanperverliklerine atamperverlik de ekleme imkânı buldular. Aynı zamanda, “Atatürkçülük” konusunu da gündemin ön sıralarına taşımış oldular. Şu günlerde bakıyorum, birçok yazar, “Atatürk sevgisi böyle mi olmalı?” teması üstüne bir şeyler yazmaya başladı. Bunun arkasının geleceğini sanıyorum, ayrıca gelmesi de iyi olur. Çünkü yılların sorunu bu. “10 Kasım'da Kürt açılımı konuşulur mu?” başlıklı absürd tartışma hiç olmasaydı da, tartışılacak yeterince absürdite zaten vardı.

CHP ta başından beri Atatürk'ün böyle anlaşılmasında, bütün bu akılsız ve zevksiz tapınmada pay sahibiydi. Şimdi de, bunca yıldır onun eğitiminden geçerek değerlendirme yeteneğinden yoksun kalmış kesime başvuruyor, pankartlarıyla, her şeyiyle, orada bir ajitasyon yaratmaya çalışıyor.

Atatürk'ü böyle sevmeyi, onu böyle anlamayı ve böyle sevmeyi tercih eden, Türkiye Cumhuriyeti toplumu değildir. Bunu o icat etmemiştir, bu ona öğretilmiştir. Öğreten kim?

Biz, öğrendiklerimizi tabii öğretmenlerden öğreniriz. Ama böyle, “Ata'mızı nasıl seveceğiz, nasıl anacağız?” türü önemli konular ortaya çıktığında, bunun yolunun öğretmenlere de öğretilmesi gerekir. Bu işin yapılacağı yer tabii Milli Eğitim Bakanlığı'dır, ama Bakanlık da böyle önemli işleri başkalarından öğrenir. 12 Eylül boyunca, Atatürk'ün nasıl sevileceği, nasıl anılacağı, Atatürk'ün ne sevdiği, ne sevmediği, hepimize askerî yönetim tarafından bir kere daha öğretildi. YÖK'ü kurduğu zaman oraya general atamayı unutmayan Türk idarî dehası, bu ritüelleri de hangi kurumlar içinde oluşturacağını bilir elbet.

Şu haliyle Atatürk kimin işine yarıyor? Şimdilerde herkesin sormaya başladığı, “Bu nasıl sevgi? Bu nasıl saygı? Atatürk bir put mudur? İlâh mıdır?” yollu sorulara bir cevap bulmak istiyorsak, herhalde önce bu soruyu sormalıyız: kimin işine yarıyor?

Bir put gibi tapacağımız, yaptığını, yapmadığını, söylediğini, söylemediğini zinhar tartışmayacağımız bir Atatürk var. O bize bazı emirler, direktifler vermiş. Bunların da doğruluğu, yanlışlığı tartışma dışı. Tartışmadan o direktiflere uymamız gerekiyor.

Zaten uyulmadığı zaman, daha doğrusu uyulmadığı iddia edildiği zaman, Silâhlı Kuvvetler darbe yapmış. Ben bu ülkede, “Atatürk ilkelerinden uzaklaşıldığı için” yapılmamış bir darbe bilmiyorum. Yapılan darbelerin hepsinin değişmez gerekçesi ya da gerekçelerinin birinci maddesi, Atatürk ilkelerine ihanet edilmesi.

Bu darbelere uğrayanlar, Atatürk ilkelerine ihanet etmediklerini söylüyorlar. Ama öyle anlaşılıyor ki onların ne söylediği zaten önemli değil. Atatürk ilkelerine neyin uygun, neyin uygunsuz olduğunu bilmek ve buna karar vermek de Silâhlı Kuvvetler'in işi. Onların yetki alanında olan bir şey.

Açıkça söyleyecek olursak, Atatürk, bu ülkede Silâhlı Kuvvetler'in darbe yapmasının meşrutiyet aracı, daha da genel olarak, Silâhlı Kuvvetler'in şu son günlerde ortalığa saçıldığı ve saçılmakta olduğu biçimde varolmasının gerekçesi, haklı çıkarması, onaylayıcısı, vb.

Yani, kimin böyle bir Atatürk istediğinin cevabı bu.

TARAF

‘BU ÖFKE İKTİDARA KÜRTLERE DEĞİL!’

1 Aralık 2009 08:01
ESKİ TKP’li, daha da eski İzmirli Güner?Eliçin, 'Göçle gelenlerin işlerini ellerinden aldığını düşünüyorlar.?AKP’ye olan öfkelerini Kürtlere yöneltiyorlar' diyor...
İZMİR Gönüllü Kadınlar Hareketi içinde olan Ayla Karadeniz de, Kürt-Türk diye bir gerilimin olduğunu düşünmüyor. Kürtlere taş atanların AKP’ye kızgın olduklarını söylüyor...

Boyoz paketlerinin çay tıkırtısıyla açıldığı deniz kenarı kahveleri çoğalırken limanda, İzmir ‘Sol’un kalesi’ olmaktan sadece ‘CHP’nin kalesi’ olmaya doğru evriliyordu. İsimlerini İzmirlilerin bile bilmediği tepelerdeki gecekondular çoğaldıkça da solculuk ‘Atatürkçülüğe’ dönüşüyor, kendilerini ‘ilerici’ olarak tarif edenler onlardan niye öfkeyle ‘statükocu elit’ diye bahsedildiğini anlayamıyordu. ‘Temiz, modern, çağdaş İzmir’ giderek bir siyasi fırtına içinde ‘denize dökülmekten’ korkmaya başlıyordu.

Sağ muhafazakâr, ama her nasılsa sol söylem parçalarını da kullanan bir siyasi hareket Türkiye’yi değiştirirken kendini ülkenin ‘yol göstericileri’ olarak görenler birden ‘eski rejimin kalıntılarına’ dönüşür gibiydi. Tıpkı Sovyetler yıkıldıktan sonra pazarlarda 5 kuruşa satılan Lenin rozetlerini hâlâ inanarak taşıyan ihtiyar sosyalistler gibi... Daha olup biten anlaşılmadan bir de ‘faşist’, ‘darbeci’, ‘orducu’ damgası yiyorlardı. Yeni politika onlara yabancıydı ve tepkilerini nerede, nasıl dile getireceklerini de artık kestiremiyorlardı.

Senatörle buluşma

İşte bütün bunlar olup biterken CHP Senatörü Şeref Bakşık, Kurban Bayramı’nın ikinci günü lacivert takım elbisesini giyiyor, kravatını bağlıyor, beyaz saçlarını tarıyor ve ‘demokrat İzmir’in Kürtlere neden taş attığını nasıl anlatacağını düşünüyordu. Tarihin tuhaf bir oyunu olarak, onun da oturduğu İnönü Caddesi’nde olmuştu olaylar ve Senatör Bakşık siyasete İsmet İnönü ile başlamıştı...

“Doğrusu bu saldırıyı Ülkü Ocakları’nın yaptığını sanmıştım. Ama gördük ki öyle değil. Meşru bir partiye sopa, küfür ile saldırmak kaba, yavan, sakil bir hareket. Ama kışkırtma da olmuş. Yine de İzmir’e faşist damgası yakışmaz.”

Salondaki büyük kütüphanede bir senatörün kitaplığı... Kalburabastıyı Bakşık’ın kızı yapmış olsa da, burası herhangi bir kiralık (!), orta halli ev olsa da herhalde şu anda hâkim siyasi kültürün ‘elitist’ demeye can atacağı bir figür Bakşık. Bunu soruyorum ona; tarih derslerimizde öğretilen ‘azınlıkları denize dökme’ söyleminin, Cumhuriyet kuşağının halkı bilinçlendirme kibrinin hiç mi payı yok olup bitenlerde?

Atatürk ırkçı mıydı?

“Onlar Kurtuluş Savaşı heyecanı içinde söylenmiş sözlerdir. Fakat elitizme gelince... Biz halkımızı içtenlikle sevdik ama halk dalkavukluğu yapmadık.”

Ya CHP? Onur Öymen’in söyledikleri? Taş atanların ‘Atatürkçüyüz’ demesi?

“Ne demek istediğini söylemiş, ne demek istemediğini söylememiştir. Fakat CHP’yi hep eleştiriyoruz. Partinin içi 12 Eylül Konseyi gibi! 4-5 genel başkan yardımcısı bütün partiyi belirliyor. CHP’nin ön seçimleri iptal edilebilmeli. Öte yandan, Ahmet Türk’le aynı dönemde parlamentodaydık. Zarif, alçakgönüllü bir insandır. Fakat bir lider sürüklenmez, sürükler. Her iki taraf da hatalıdır bu olayda. Atatürkçülük bu değildir. Çanakkale’de ölen düşman askerlerinin annelerine ‘Sizin çocuklarınız bizim topraklarımızda öldüğüne göre bizim çocuklarımızdır’ demiş bir lider ırkçı olamaz.”

‘Biz halktan hep korktuk’

“Hayır, hayır! Öyle değil. Biz hepimiz öyle ya da böyle Kemalisttik ve Kemalizm gizli faşizmdir!”

Güner Eliçin, eski TKP’li ve daha eski İzmirli. Şimdi, eski solcu arkadaşlarındansa ‘dindarlarla’ daha iyi anlaştığını söylüyor, onların kafalarının daha açık olduğunu. İzmir’in politik olarak nasıl gericileştiğini anlatırken şu tahlili yapıyor:

“Ekonomik umutları bitince İzmir umutsuz bir kent haline geldi. Ne turizm, ne sanayi, ne tarım, ne kültür şehri olamadı. Geleceğe umutla bakamayınca terk ve tecrit edildi. Bu küskünlüğün üzerine göç geldi. AKP’den de umutları yok. İzmirlilerin psikolojileri bozuk şu anda. Göçle gelenlerin işlerini ellerinden aldığını düşünüyorlar. AKP’ye olan öfkelerini Kürtlere yöneltiyorlar.”

Peki İzmir’in meşhur Sol’u ne yapıyor bu konuda?

“Biz en başından beri halktan korktuk.”

Güner Bey ve eşi İlknur Hanım’la namlı İzmir balkonlarından birine çıkıyoruz. Devasa bir bayrak dalgalanıyor geride, Güner bey o kadar kızmış ki olanlara ve CHP’ye, ‘Artık Kürtlere oy vereceğim!’ diyor.

Dikili’nin Chavez’i

Halktan hiç de korkmayan ama bedava su, ekmek, ulaşım sağladığı için bazılarını epey ‘korkutan’ Dikili’nin ünlü CHP’li Belediye Başkanı Osman Özgüven’le Pasaport kahvesinde oturuyoruz. Ona Dikili’nin Chavez’i diyorlar ama bakla falı bakan kadın, Özgüven’in eski moda bıyığından olacak, “İmparator gibisin maşallah!” diyor. Falımıza bakabilmek için beni de ‘Türkan Şoray’ olmakla taltif ediyor. Biz kendi falımıza kendimiz bakıyoruz:

“Açılımı, Ege’den mi başlatmak lazımdı acaba? Buraların daha çok ihtiyacı var belki.”

Ege milliyetçiliğinden nasibini alan Özgüven, Yunan-Türk dostluğu için verilen Abdi İpekçi Ödülü’nü 1990’da Midilli adasında aldıktan sonra ‘vatan haini’ damgası yedi, 1988’de de CHP’nin Kürt raporlarından birini hazırlamış, eleştirilmişti. Her ne kadar şimdi “Faşist damgası İzmir’e yakışmaz” dese de dünkü Kürt çocuklarının “İzmir’de öğrendik Kürt olduğumuzu” sözü için şöyle diyor:

“Kürt çocuklarını bu kadar sertleştiren bizleriz. Adi kavgalar bile Türk-Kürt kavgasına dönüşüyor. İzmir’de olanlar Türkiye’nin başka yerlerinde bu dönemde olabileceklerden çok daha yumuşaktır yine de. Ama bizim bir şeyler yapmamız lazım. Bu iş böyle gitmez.”

Taşıma bilinçle değirmen dönmez

Ayla Karadeniz, ‘bir şeyler yapan’ biri. Bakıp bakıp kederlenmektense çalışan. TSİP geleneğinden geliyor ve şimdi CHP’li. İzmir Gönüllü Kadınlar Hareketi içinde. Son seçimler öncesinde eski solcu kadınların şehrin varoşlarına gitmesi ile başlattığı bir hareket var. ‘Sadaka değil, dayanışma; üstten davranmak değil tam eşitlik’, buna inanıyor. Eşit bir ilişki içinde paylaşmak, göçle gelenleri şehre ‘entegre’ etmek değil, ortak bir kültür yaratmak, derdi bu. 150 kadınla başlayan, giderek çoğalan bir hareket bu. Ayla Hanım, emekli Türkçe öğretmeni.

Peki bunca yıl şehrin varoşlarından uzak kalan solcu kadınlar ne yaşadılar oralarda?

“Kafamıza dank etti! Orada insanların bakışlarında hissettim. Öfke ve kırgınlık, yalnız bırakılmışlık. O zaman bunca zamandır yanlış yaptığımızı hissettim. 12 Eylül’ün de payı var, sırf bizim günahımız değil. Örgütsüz kaldık. Tek başına nasıl gideceksin? Kendi insanımıza gidemedik. Ama artık oraya ‘bilinç götürmüyoruz’, onlarla birlikte arayış içindeyiz.”

‘Günahımızı ödeyelim’

Ya İzmir’in ‘ilerici’ kadınları? Onlar neler gördüler Kürtlere, varoşlara, ‘geriye’ bakınca?

“Başlangıçta ‘Biz oraya gitsek bir şey değiştirebilir miyiz?’ diyorlardı. Ben de dedim ki ’30 yıldır gitmemişsiniz. 1 yıl gideceksiniz, her şeyin değişmesini mi istiyorsunuz? Biz hiç değilse günahlarımızı ödemeye başlayalım.”

Ayla Hanım, Kürt-Türk diye bir gerilimin olduğunu düşünmüyor İzmir’de. Kürtlere taş atanların AKP’ye kızgın olduklarını söylüyor. “DTP ile bayramlaşmaya gitmeyen bir partinin barış projesine inanmıyor İzmirliler. Bu şehir, din ve dil arasında çekiştirilip duruyor. Bu öfke, çekiştirilmekten. Başbakan kardeşlikten söz ediyor ama İzmir’le kardeş olamıyor. Nasıl inanalım!”

‘Taş atanlar’ niye attıklarını anlatıyorlar gazetelerde. Öfkeliler. O taşın niye atıldığını atmayanlar daha iyi anlatıyor. İzmir, görüldüğü gibi, yolunu arıyor. Çekiştirilirken, suçlanırken, tecrit edilirken... Peki benim gibiler... Eski arkadaşlar?

‘Hatırladın mı burayı?’

Şimdi konservatuvarda hoca olan Cenk, ofisinin olduğu yeni binayı gösterip benim şaşkın etrafa bakınmamı izlerken gülmeye başlıyor:

“Kızım bizim sigara içtiğimiz yıkıntı! Restore ettiler!”

Anadolu Lisesi’nin arkasında, bizim okuldan kaçtığımız yolun sonundaki bina, şimdi sevgili dostum Cenk’in ‘hocalık’ ettiği yer:

“Kadere bak!”

Sadece okulu kırıp peşimizden koşan muavinlerden kaçmak için kullandığımız yolda yürüyoruz. Cenk, kendine Polat Alemdar’ı örnek alan öğrencilerini anlatıyor, yeni İzmir’i.

“Seni beni şaşırtacak insanlar tuhaf tepkiler veriyor. Biz lisedeyken Bornova’nın nüfusu 50 bindi, şimdi 500 bin. Biz mülkiyet duygusu bilmezdik. Bana ne, tabii gelecek insanlar İzmir’e. Ama öyle değil. Benim arkadaşlarım bile gecekonduları gösterip ‘Bak bu adamlar iki yıla ev sahibi olur, biz yine evsiz kalırız’ diye bakıyor olaya. Kızgın yani.”

Ya faşizm suçlaması?

“Hakikaten öyle bir bölüm var İzmir’de. Ama şimdi benim bile adını bilmediğim 25 mahalle var şehirde. Otobüslerin üzerine bakıyorum, ‘Neresi ya Limontepe?’ diyorum mesela. Bu karmaşa da basit kimlikler üretiyor. ‘İzmirliyim’ ben diyor mesela, ‘Milliyetçiyim’ diyor. Ama mezun olunca ne olacağını bilmiyor. Geçmiş olsun!”

Öğrencileri nasıl?

“Onların bizim gibi abileri, ablaları yok. Cafeleri ve dizileri var. Biz nelerden konuşurduk, onlar Aşk-ı Memnu dizisinden konuşuyor. Delirirsin duysan. Ama herkes gitti buradan. Terk edildi İzmir. Mesele biraz da bundan çıkıyor.”

Biz Bakunin’den söz ederdik ama Fuzuli’yi de bilirdik. Şarap içerdik, ama 1 Mayıs’a topluca giderdik. Okuldan kaçardık ama hepimiz ne olacağımızı bilirdik. Okula otostopla gider ve her şeyi komün olarak tüketirdik. Bakıyorum yola. Belli ki artık çocuklar okuldan hiç kaçmıyor!

Belli ki artık çocuklar okuldan kaçmıyor

Cenk, şimdi bir konservatuvarda hoca... Bizim sigara içtiğimiz yıkıntıyı restore etmişler. Orayı gösteriyor... Yeni öğrencileri şöyle anlatıyor Cenk:?“Onların bizim gibi abileri, ablaları yok.?Cafeleri ve dizileri var.?Biz nelerden konuşurduk, onlar Aşk-ı Memnu dizisinden konuşuyor.

Ece Temelkuran - İzmir'deki Türklerin ve Kürtlerin hikayesi
Milliyet

Eser Karakaş
Katsayı, hukuk ve vicdan

Katsayı meselesi özünde hukuki bir mesele asla değildir.

Danıştay 8. Dairesi ya da muhtemelen önümüzdeki günlerde başvurulacak olan Danıştay Daireler Genel Kurulu ne karar verirse versin katsayı meselesini hukuk düzeyinde ele almak hatadır.

Hele hele, statüsü eşit olmayanların anayasal eşitlik ilkesi çerçevesinde ele alınamayacağını iddia etmek, bunu bir hukuk insanı olarak söylemek gerçekten traji-komiktir.

Katsayı meselesi özünde bir vicdan meselesidir.

Önemli ölçüde de bir eğitim felsefesi meselesidir.

Eğitime yüklenen, yüklenmesi gereken temel fonksiyonların, temel amaçların irdelenmesi meselesidir.

Hayatlarında “en hakiki mürşit ilimdir”den bir santim öte eğitim kavramı üzerine düşünmemiş insanların bugün katsayı meselesi üzerinde siyasal ve hukuki yorum üretmeleri de yine traji-komiktir.

Türkiye’de yaklaşık on iki senedir sekiz senelik zorunlu, kesintisiz temel eğitim uygulaması sürmektedir.

Çocuklar yaklaşık 13-14 yaşında sekiz senelik temel eğitimi tamamladıktan sonra eğitimlerine devam etme olanakları varsa ya klasik liselere ya da meslek liselerine girmektedirler.

Bu karar 13-14 yaşlarında verilen, verdirtilen bir karardır.

On küsur senedir uygulanagelen farklı katsayı politikası 13-14 yaşlarında verilen ya da verdirtilen bu kararı bir kadere dönüştürmekte, geri dönüşü, değiştirmeyi ADETA imkansız kılmaktadır.

Bu karar da, meslek lisesi tercihi, büyük ölçüde fakir ailelerin çocuklarının mümkün olduğu ölçüde kısa vadede iş piyasalarına girip eve ekmek getirmeleri için aileleri tarafından aldırtılan bir karardır.

16-17 yaşına geldiğinde bir çocuğun bu kararın altında ezilmesi, dönüşünün ADETA imkansız oluşu VİCDANEN kabul edilebilir bir şey değildir.

Bu kararı bizzat çocuğun kendisi 13-14 yaşında vermiş dahi olsa bir çocuğun bu yaşlarda aldığı bir kararın değiştirilemez olması da yine vicdanların kabul edebileceği bir konu değildir.

Koca koca Danıştay hukukçu amcaların, bir zamanların siyasi ve YÖK’çü amcaların çocuklara bu haksızlığı yapmalarına, 14 yaşında aldıkları, belki de zorla aldıkları bir kararın kendilerini yaşam boyu bağlaması vicdanları isyan ettirmelidir.

Eğitimin temel amaçlarından biri de sosyal mobiliteyi arttırmak (asansör rolü), toplumun bir yerlerinde bir nedenden oluşmuş eşitsizlikleri törpülemektir.

Düşük gelir, çok yetersiz aile eğitim ortamlarından gelen çocukların toplumun önemli yerlerine tırmanmasının temel koşulu çok ileri yaşlara, aşamalara kadar eğitimde esnekliğin, her aşamada yatay geçiş olanaklarının korunmasından, köprülerin atılmasının geciktirilmesinden geçmektedir.

Katsayı farkı işte bu temel eğitim felsefesinin temelini ortadan kaldırmaktadır.

Danıştay 8. Dairesi’nin kararı kalıcılık kazanırsa fakir ailelerin çocuklarının ancak tornacı, muslukçu, imam; zengin ailelerin çocuklarının da doktor, mühendis, diplomat olabildiği bir kast sistemi ülkemizde güçlenecektir.

Çevrenizde dikkat edin, meslek lisesi mezunlarının üniversitelere girişine karşı olanların hemen hemen tümü çocuklarını meslek liselerine göndermemektedirler.

Katsayı meselesi adeta bir sınıf mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

Ve birileri de bunu “cumhuriyetçilik” adına savunmaktadır.

Hukuk, yargı kararları vicdanla çelişmezler, çelişemezler.

Vicdanla çelişmede ısrarlı hukuk kararlarının yeri er ya da geç çöplüktür.

Hukuk biraz da vicdan demektir.

Laiklik ilkesini katsayı ve türban yasağıyla korumaya kalkmak da yine traji-komiktir.

Star

03 Aralık 2009
'Atatürkçü Darbe Planı Yapabilir'
Tarih profesörü Sina Akşin'in canlı yayında söyledikleri herkesi şok etti. Akşin'e Atatürkçü'ysen darbe planı yapabilirsin...

Bir televizyon programına katılan Prof. Sina Akşin'e göre darbe planlamak ve yapmak meşru ancak bir şartla...

ATATÜRKÇÜ OLAN DARBE PLANI YAPABİLİR

Balçiçek Pamir’le Söz Sende isimli tv programına konuk olan Prof. Sina Akşin canlı yayında ilginç açıklamalar yaptı. Atatürkçü olması şartıyla darbe planı yapılabileceğini söyleyen Akşin’e doğru duyduğundan emin olmak isteyen Balçiçek Pamir tarafından “Yani Atatürkçü olursa darbe planı yapılabilir mi demek istiyorsunuz?” diye soruldu. Prof. Akşin de “Evet” diye yanıtladı.
(Ensonhaber)

07 Aralık 2009
Türkiye'de Militan Laiklik Var!

"Bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor."

Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının verdiği kararlar ve yaptığı açıklamalarla ideolojik bir pozisyon aldığını, adeta muhalefet partisi gibi davrandığını ifade eden Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, bunu yargının kendini rejimin koruyucularından biri olarak görmesine bağlıyor.

Yargı, yasama ve yürütme ile birlikte üç erkten biri. Ama giderek siyasallaşıyor. Aldığı karar ve yaptığı açıklamalar ile adeta muhalefetin yerine geçiyor. Bunu sadece laiklik konusunda duyulan hassasiyete mi, yargının kendisine misyon yüklemesine mi bağlayacağız? Yargının siyasallaşmasından demokratik açılımın anayasal boyutlarına kadar birçok konuyu Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun ile konuştuk.

Röportaj: Murat Aksoy/Yeni Şafak


Türkiye'de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sürekli tartışılıyor. Neden?

Yargının, gerek siyasi iktidar karşısında, gerek diğer toplumsal güçler karşısında bağımsız ve tarafsız olması ve kararlarını sadece hukuk ve adaleti düşünerek serbestçe verebilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye'de yargı bağımsızlığı, yargının diğer organlar karşısında tam hâkimiyeti gibi algılanıyor. Oysa hukuk devleti, devletin her üç organının da (yasama, yürütme, yargı) hukuka bağlı olmasını gerektirir. Bizde yasamanın hukuka yani Anayasa'ya bağlılığının müeyyidesi Anayasa yargısıdır; yürütmenin hukuka bağlılığının müeyyidesi de idari yargıdır. Ama yargının da hukuka bağlı olması lazım. Yargı ancak anayasanın ve kanunların kendisine verdiği ölçüde bu denetimi yapmalı. Bu denetim hiçbir zaman “yerindelik denetimi” biçimine dönüşmemeli. Hiçbir zaman ideolojik nitelik almamalı. Yargı bağımsızlığının çağrıştırdığı denetim, hukukilik denetimidir.

Nedir hukukilik denetimi?

Yani eğer bir kanundan bahsediyorsak, bu kanunun Anayasa'ya uygunluğudur. Bir idari işlemden söz ediyorsak kanunlara uygunluğudur. Anayasa yargısı olsun, idari yargı olsun, genel olarak yargı olsun, mevcut pozitif hukuk içinde karar vermek durumundadır. Eğer bunlar kendilerini bir misyon sahibi olarak görür, bir ideolojik çatışmanın aktörü olarak görerek karar verirlerse; o zaman evrensel kavramların anlamını altüst etmiş oluruz. O zaman ne yargı bağımsızlığı gerçek anlamını ifade eder, ne de kuvvetler ayrılığı.

Türkiye'de durum bu mudur?

Bir demokraside yargının hem bağımsızlığı hem de tarafsızlığı asıldır. Yargının bağımsızlığı da tarafsızlığının bir aracı olması itibari ile önemlidir. Yargının, yargı işlevini yerine getirmesi için tarafsız olması gerekir. Bu tarafsızlık, mutlaka siyasi iktidar, hükümet tarafından bozulmaz, ona karşı tarafsız olduğu gibi toplum içindeki diğer grup ve ideolojilere de tarafsız olması ve sadece adaletin hizmetinde olması gerekir. Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda, Batı demokrasilerindeki pekçok kavramın Türkiye'de kullanıldığını ama Türkiye'de Batıdakilerden çok farklı anlamlarda kullanıldığını görürsünüz. Mesela laiklik. Bizde Batı'da evrensel anlamından çok farklı, âdeta “Türk tipi laiklik” olarak anlaşılıyor. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, siyasi parti hürriyeti, ifade hürriyeti farklı anlaşılıyor.

TÜRK İŞİ HUKUK OLMAZ

Batı ile Türkiye arasında geniş anlamda bir farktan söz ediyoruz demektir…

Evet. Temel anayasa konularının hepsinde “biz bize benzeriz” felsefesine uygun, kendimize göre anlam dünyaları yaratılmış. Bu durumun evrensel standartlardan ne kadar farklı olduğunu belgeleri ile ortaya koyduğumuzda, karşımıza “Türkiye'nin kendine özgü” olduğu iddia edilen şartlar ortaya konuyor.

Hukuk gibi evrensel bir alanda da mı “Türkiye'nin kendine özgü” şartları söz konusu...

Olmaması gerekir. Hukukun ve demokrasinin temel prensipleri evrenseldir. “Biz bize benzeriz” ya da “Türkiye'nin özel şartları” ifadelerini ben çocukluğumdan beri duyuyorum. Bu yaşıma geldim hâlâ duyuyorum. En son Yargıtay'ın adlî yıl açılışında Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, gene “Türkiye'nin özel şartları” deyimini kullandı. Demek ki, Türkiye'nin özel şartları daha özel.

YARGI İDEOLOJİK KARARLAR ALIYOR

Ne olabilir bu özel şartlar?

Bu şartları hukukla izah etmek mümkün değil. Hukuken kabul edilebilir bir iddia da değil. Belki bazı toplumsal kesimlerin psikolojisi ve elitlerin psikoloji ile ilgili bir durum. Osmanlı'dan gelen yenilgi ve küçülmeler ile açıklamak mümkün olabilir. Ancak bu durumun yarattığı zihniyet, elitler tarafından sürekli ve güçlü biçimde kullanılarak pekiştirilmiştir. Bunun nedeni de, kendi imtiyazlı konumlarını korumak istekleridir.

Yargının ideolojik davranmasına yol açan tehlike nedir?

Yargı, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisini kendi algıladığı biçimde korumayı kendisine misyon olarak tanımlıyor. Bunun başında laiklik geliyor. Kurucu ideoloji, eğer lâik ve üniter bir cumhuriyetse buna marjinal gruplar dışında kimsenin itirazı yok. Önemli olan buna nasıl bir anlam vereceğiniz. Gerek 1961, gerekse 1982 Anayasa'sı döneminde AYM hak eksenli, birey eksenli değil, devlet eksenli ve ideolojik saikli kararlar vermiştir. Ama son dönemde verdiği üç karar bu yaklaşımın en tipik yansımalarıdır.

Nedir onlar?

367 kararı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili iptal kararı ve AK Parti'nin kapatılması davasında verdiği karar. Bu üç kararda AYM, kendi anayasal yetkilerini aşmış ve yetki gaspında bulunmuştur. Batılı standartlarla uyumlu davranmamıştır. Danıştay ve Yargıtay'ın da ideolojik nitelikli kararlar verdiğini biliyoruz. Bütün bunlarda gördüğümüz şu; yargı devletin koruyucusu olmak misyonunu kendine şiar edinmektedir. Devleti her şeyden evvel halk korur. Yargının yapması gereken, hukuku, hukukun üstünlüğünü korumaktır. Dolayısıyla kendisinde bir misyon vehmederek, ideolojik bir çatışmanın bir aktörü haline gelirse en çok zararı yargının kendisi görür. Çünkü toplumun adalete olan güveni sarsılır.

Hükümet yargıda reform taslağı sorunları çözebilir mi?

Meselenin bir kısmı idari ve yasal değişikliklerle ilgilidir. Ve yargı reformu bunların büyük kısmını karşılıyor.

Bu düzenleme hükümetin kendine yargısını yaratma girişimi olarak yorumlanıyor. Katılıyor musunuz?

Ben sanmıyorum. Tasarlanan değişiklikler yargıyı daha bağımsız ve tarafsız hale getirme amacını taşıyor ve daha katılımcı bir model öngörülüyor. Bu algının nedeni de yine korku ve endişe.

Dünyaya bu kadar entegre olmaya çalışan AB üyesi bir ülkede şeriat nasıl korku objesi olabilir?

Ben de bunu anlamıyorum. Galiba burada sıkıntı laikliğin yorumundan kaynaklanıyor. Evrensel bir laiklik yorumunu uygulayamadığımız için yüksek yargı, Silahlı Kuvvetler, bürokrasi gibi vesayetçi kurumlar kendilerine misyon biçiyorlar. Bunlar kendilerine koruyucu kalkan ve uyanık bekçi rolünü biçiyorlar.

BİZDEKİ 'MİLİTAN/DAYATMACI' LAİKLİK

Nedir Türkiye'nin laiklik algısı?

Türkiye'de laiklik, pozitivist ideoloji biçiminde tanımlanıyor. Oysa laiklik Batı demokrasilerinde, devletin dinler karşısında tarafsızlığı, bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede olması, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaması, din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmasıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır. Oysa bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor. Eğer evrensel bir laiklik yorumu benimsersek, o zaman ne yargının uyanık bekçi olmasına gerek kalır ne silahlı kuvvetlerin. Bu durum takdir edersiniz ki, Batılı demokrasilerde görebileceğiniz bir şey değil.

Bu korku ve endişeler nasıl giderilir?

Zamanla ve sabırla. Ama burada hükümet sembolik adımlar atabilir. Mesela zorunlu din dersi kaldırılarak bu sürece olumlu bir katkı yapabilir hükümet.

Açılıma anayasal tek engel 66. maddedir

Demokratik açılım konusuna gelelim. Habur'daki uygulamlarda hukuki ihlal var mı?

Etkin pişmanlık hükümlerine uyulmadığı yolundaki eleştirilere katılmıyorum. TCK'nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221. maddesi kendiliğinden teslim olanlar için bir pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı aramıyor. Bu maddenin ikinci fıkrası kendiliğinden teslim olanları değil, yakalananları düzenliyor. Orada pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı var.

Süreç nasıl yönetiliyor?

25 yıldır süren ve 40 bin insanın canına mal olan bir sorundan bahsediyoruz. Bunun yaralarının bir günde sarılması mümkün değil. PKK'da dahil olmak üzere DTP, AK Parti, CHP ve MHP'de sürecin hassasiyetine uygun davranmalı.

Sürecin önünde anayasal engeller nedir?

Şu anda mevcut Anayasa'da görünen tek engel, vatandaşlık tanımını düzenleyen 66. maddedir. Bu madde ile ilgili olarak bir Anayasa değişikliği gerekiyor. Ancak bu, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede yapılabilecek bir düzenleme. Burada yapılacak düzenleme anayasal vatandaşlık tanımını vurgulayacak ve etnisite çağrışımını ortadan kaldıracak şekilde olabilir.

Onun dışında…

Fazla bir problem görünmüyor.

Muhalefet ısrarla bu süreci bölünme olarak tanımlıyor…

Muhalefet sanki Türkiye'de hiçbir şey olmamış, 25 yıl düşük yoğunluklu savaş yaşanmamış, 40 bin insan ölmemiş, Kürt sorunu yokmuş gibi davranıyor. Sanki 25 yıldır her şey güllük gülistanlıktı da, açılımla birlikte mi ayrışma ve bölünme süreci başladı? Açılımı eleştirenler, onun alternatiflerini de ortaya koymak zorundadırlar. Acaba bu alternatif, “son teröristin etkisiz kılınması” mıdır? Bu açılım projesi başarıya ulaşırsa, bunun sonucu ayrışma veya bölünme değil, bütünleşme projesi olduğu görülecektir

Anadilde eğitim ve seçmeli Kürtçe seçmelik ders konusuna gelelim…

Burada sıkıntı olan konu 42. maddenin anlamında ihtilaf yaşanması. Anadilde eğitim nedir? 42. madde'ye göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkçe'den başka dil anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez. Bence bu madde Kürtçe ya da başka bir dilin devlet okullarında seçimlik dil olarak okutulmasına engel değil. Anadil olarak olarak okutulamazdan maksat, temel eğitim dili olarak okutulmamasıdır. Yoksa seçimlik bir dersin okutulmasına mevcut 42. maddenin engel olduğunu sanmıyorum.

Anadilde eğitime 42. Madde engel yani…

Evet. Bu açık. Ama şu gerçeği de ortaya koymak lazım. Kürtçe anadilde temel eğitim, Kürtler için de yararlı ve rasyonel midir? Bence hayır. Çünkü onlar Türkiye'de ve büyük çoğunlukla Türkçe konuşulan bir ülkede iş arayacaklardır. Türkçe'ye hakim olmamaları, kendileri için büyük güçlükler yaratacaktır.



YARSAV üyeleri siyasete girmeli


Hakim ve savcıların örgütlendiği YARSAV hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hakim ve savcıların meslekî menfaatlerini savunmak için kurulan YARSAV, şu anda yargı içinde en ideolojik ve en sert muhalefeti yapan örgüt olarak karşımızda duruyor. Bir muhalefet partisi gibi davranıyor. Buna yasal engel var mı yok mu bilmiyorum ama hakim ve savcıların, siyasî taraf gibi açıklamalar yapmaları yargı etiği açısından doğru değil. Siyaseti bu kadar seviyorlarsa, istifa edip siyasete girsinler.



Yargının siyasallaşması tehlikeli


Yüksek yargı AK Parti'ye karşı bir blok mu oluşturuyor, muhalefet mi yapıyor?

Evet, yargının aldığı kararlara, yaptığı açıklamalara bakınca bunun bir tür muhalefet olduğunu düşünmemek elde değil. Özellikle yüksek yargının birey ile devlet karşı karşıya geldiğinde devletten yana bir tutum aldığı ötedenberi bilinen bir gerçek ama, bu tür kararlar AK Parti dönemi ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Özellikle 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldiğinde bu yaklaşım had safhaya ulaşmıştır. Kabul etmek lazım ki, bu AK Parti'ye karşı ideolojik eksenli bir muhalefetten başka bir şey değildir. Daha önce andığımız üç mahkeme kararı ve yüksek yargıdan çıkan başka kararlardan anlıyoruz ki, yüksek yargı, laiklik algısı nedeniyle kendini bir taraf ve aktör olarak ortaya koyuyor.

Nedir laiklik konusunda duyulan korkunun kaynağı?

Gündelik hayatta İslami görünürlüğün artması, bazı yerel yönetimlerin mesela içki konusundaki uygulama girişimleri bu endişe ve korkuyu beslemiş olabilir. Ama bunlar istisnai ve yerel uygulamalardır. Ben bu endişe ve korkunun kaynağının temelinde önyargıların olduğunu düşünüyorum. Bu önyargılar bu küçük olaylarla beslenince korku büyüyor.

H2007'den hemen sonrada, kapatma davası geldi…

Evet. AK Parti'ye açılan kapatma davasının bir anlamda temelini teşkil eden Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değişikliği ile ilgili düzenleme, AYM'den dönmüştür. Yine kapatma davası için ileri sürülen 400'ün üzerindeki iddiadan ancak 20 küsuru mahkeme tarafından ciddiye alınmıştır. Aslında kapatma davası da bu paranoyanın bir delili niteliğindedir. AK Parti kapatılmamıştır ama, 11 üyenin 10'u Parti'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Bu endişe vericidir. Ve bu her an yeni bir davayı tetikleyebilir. Bu, ancak bize özgü bir laiklik yorumu ile açıklanabilir. Evrensel bir laiklik yorumu ile değil.

10 Aralık 2009 14:27
Mevlit Basan CHP'li Başkana Ağır Ceza
Mevlit okutulan evi belediye işçileriyle basan ve "Evinizi taşlattırıp, sizi linç ettireyim mi?" diyen CHP'li Belediye Başkanı Ölmez hapis cezasına çarptırıldı...

Afyonkarahisar'da, mevlit okutan vatandaşları taciz ettiği, belediye araçlarını koydurduğu sokaklardaki vatandaşlara "Evinizi taşlattırıp, sizi linç ettireyim mi" şeklinde tehditte bulunduğu öne sürülen Sultandağı ilçesine bağlı Yeşilçiftlik beldesinin CHP'li Belediye Başkanı Zekeriya Ölmez, 13 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Sultandağı Asliye Hukuk Mahkemesi, makam ve belediye araçlarıyla evin bulunduğu sokağın girişlerini kapatıp, vatandaşların çıkışlarını engellediği ileri sürülen Ölmez'e yardım eden 5 belediye işçisine de "tehdit, cebir veya hile ile kişiyi hürriyetten yoksun bırakma, suçta kamu aracını kullanma, kişinin malını kullanmasını engelleme ve kamu görevini usulsüz üstlenilmesi" suçundan 2 yıl 6'şar ay ile 2 yıl 9 ay 10 gün arasında değişen hapis cezası verdi.
aktifhaber

Ergin: ÇYDD Öğrencileri Fişledi!
Adalet Bakanı Ergin, ÇYDD'nin burs verdiği öğrencileri "Kürt, Alevi,PKK ile irtibatlı' gibi notlarla tek tek fişlediği ortaya çıktı.

Adalet Bakanı Ergin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde ele geçen belgelerde, isimlerin karşısına “Kürt, Alevi, PKK irtibatlı” gibi notların düşüldüğünü, bu konuda özel inceleme yapıldığını açıkladı.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Çağdaş Yaşamı destekleme Derneği (ÇYDD) ile ilgili olarak yeni bir iddiayı gündeme getirdi. Ergin, Ergenekon soruşturması kapsamında aranan dernek merkezi ve şubelerinde ele geçirilen bazı belgelerde burs alan öğrencilerin isimlerinin yanında, “Kürt kökenli, Alevi, PKK irtibatlı, ancak bursu kesilmemeli” gibi notların düşüldüğünün saptandığını, bu nedenle Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) tarafından özel bir inceleme yapıldığını bildirdi.

MAHKEME İSTEDİ

CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın soru önergesini yanıtlayan Ergin, ÇYDD merkez ve şubelerinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği arama ve el koyma kararlarına dayanarak arandığını belirtti. Ergin, söz konusu fişleme iddiasını şöyle gerekçelendirdi: “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 27.10.2009 tarihli yazısında; derneğin şubelerinde ele geçirilen belgelerde burs alan öğrencilerin bazılarının isimlerinin yanına, ‘Kürt kökenli, Alevi, PKK irtibatlı, ancak bursu kesilmemeli’ şeklinde notların düşüldüğü, bu şekilde burs alan öğrencilerin kişisel verilerinin kaydedildiğinin (fişlendiklerinin) tespit edildiği, fişleme eyleminin, söz konusu derneğin mensupla
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Arl 31, 2009 12:26 am    Mesaj konusu: Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür Alıntıyla Cevap Gönder

Atılgan Bayar
atilgan.bayar@aksam.com.tr
Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür

Bu satırların yazarı, bir çatal ve bir bıçak kullanmak suretiyle ellerini dokunmadan bir elmayı önce soyup, sonra dilimleme yeteneğine mazhardır.
Yine bu satırların yazarı, tavuk kanadını, yine elini kullanmadan çatal ve bıçak ile yemek yüzünden dostlarının hayretlerine maruz kalmıştır.
Ve fakat, bu satırların yazarı bu kompleksli 'Doğulu oryantalist', 'beyaz zenci' tavırlarından çok zaman önce nedamet getirmiş, artık elmayı katır kutur yiyebilme ve tavuk kanadını afiyetle sömürebilme nimetine yeniden kavuşmuştur.
Şimdi siz sevgili karilerim, memleketin bu ahval ve şeraiti içinde nereden çıktı bu yeme içme adabı sohbeti diye sual edeceksiniz.
Şuradan çıktı efendim: Bir vakittir twitter namlı sosyal ortamda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tavuğu el ile yemesinden neşet eden bir tartışma sürüyor.
Memleketin medeni olduğunu vehmeden eşhası, bunu pek bir vahşi buluyor.
Hatta bu eşhas, Amerikan Başkanı Obama'nın tavuk kanadını el ile yemesini de pek bir görgüsüz ve cahilane karşılıyor.
Yani ya, Amerikan elitine de görgü dersi veriyor.
Binaenaleyh, bazı nimetleri çatal bıçak kullanmadan yiyenleri hor görüyor. Medeniyet dışı diye tasnif ediyor.
Ben şahsen kendilerine, twitter nam alemde, farklı medeniyetler bulunduğunu ve o medeniyetlerin farklı gelenek ve görenekleri olduğunu izah etmeye çalıştım.
Söz temsili, annelerinin pişirdiği pilavı Çin çubuğu ile yemenin görgüsüzlük olacağını, tavuk kanadının Amerika'nın elitleri arasında dahi elle yenip aksinin görgüsüzlük olarak anlaşıldığını belirttim.
Ve fakat bana, tıpkı 1930'lu yılların faşizminden mülhem, 'tek medeniyet vardır' teziyle cevap verme cüretini gösterdiler.
Her ne kadar kendilerine, burada kullandıkları 'medeniyet' kelimesinin 'medine'den geldiğini ifade etsem de, buna kulak asmadılar.
Zira bunun kabulü, tezlerinin yer ile yeksan olması manasına geliyordu.
Velhasıl, usanmadım, bıkmadım, Hıristiyan öğretisinin 'modus operandi' kavramını da açıklamaya çalıştım.
İman ettikleri 'tek medeniyet'in özü bile, insanların kendi kültürleri dairesinde 'eylemesine' imkan vermek istiyor; çatalı sağ elle tutanları, tavuğu eliyle yiyenleri medeniyet dışı görmüyordu.
Böylece bir 'modus vivendi,' yani kültürler arası ateşkes tesis etmeyi umuyordu.
Gelin görün ki, twitter'a yuvalanmış 'beyaz zenciler', bu 'Doğulu oryantalistler' sözlerime kulak asmadı.
'Tek medeniyet vardır' tezini slogan gibi tekrarladılar.
Oysa, tek medeniyet olsa, bizim medeniyetimiz karşısında böyle afra tafra yapan Bihruz beyler, mon beyler evlatlarını sünnet ettirmez; kayınpederlerinin ellerinden öpmezdi.
Ve fakat bu Bihruz beylerin böyle bir yarılma ile malul olduğunu bildiğimizden, sesimizi fazla çıkartmadık.
Bizim çatal bıçak kullanma maharetini bilen zat-ı şahanelerine, 'görgüsüz mü, cahil mi' olduğumuz sorusunu tevdi etmekle yetindik.
Bir twitter macerası da böyle nihayetlendi. Ama benim içimi, kendi medeniyetine bu denli ecnebileşmiş münevverimiz namına bir utanç kapladı.
Eyvallah. Amerikan keşfi tavuk kanadını çatal bıçakla yiyip, Amerikalıların nezdinde komik olabilirler. Bunu Türklere afralanıp tafralanarak teklif edip, Anadolu'da da komik olabilirler. Bu kendi bilecekleri iş.
Ama mesele gelip, Türk'ün 'modus operandi'sini aşağılamaya dayanınca insanın sabrı taşıyor.
Bundan sonra bendenizi monşer muhitlerinde çatalı sağ el ile tutarken görürseniz şaşırmayınız.
Bu radikal isyanımın sebebi, 'sonradan gurme' takımıdır.
twitter.com/atilganbayar

07 Mart 2010
İŞTE CUNTACILARIN İLHAM KAYNAĞI
Deniz Yarbay Halil Özsaraç'ın AK Parti Hükümeti'ne yönelik hazırlanan yasa dışı mücadele planlarına ilham veren bir tez hazırladığı ortaya çıktı.

Harp Akademisi Komutanlığı tarafından kabul edilen skandal tez o dönem yüzbaşı olan Özsaraç'a kurmaylık yolunu açtı...

Kafes soruşturmasından tutuklanan Deniz Kurmay Yarbay Halil Özsaraç'ın 2002 yılında hazırladığı kurmaylık tezinde büyük tartışmalara neden olacak değerlendirmeler yaptığı ortaya çıktı. İrticai tehdit üzerine hazırlanan Tez'in önerdiği tekliflerin 7 ay sonra Aralık 2002'de hazırlanan ve Mart 2003'te masaya yatırılan Balyoz Darbe Planı'yla bire bir uygulamaya konulmak istendiği öne sürüldü.

KAFES’İN HÜCRE LİDERİ

Kafes Operasyonu Eylem Planı'nı uygulayacak 41 kişilik timde Ege Bölgesi'ndeki 2. Hücre Lideri olarak yer alan Özsaraç, 26 Kasım 2009'da Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Özsaraç, Harp Akademisi'nde Kurmaylık eğitimi alırken "Geçmişten Günümüze Türkiye'de Laikliği Tehdit Eden Unsurlar ve Gelecek İçin Alınması Gereken Önlemler Nelerdir?" konulu bitirme tezi hazırladı.

"Gizli" gizlilik derecesindeki 1 Mayıs 2002 tarihli kurmaylık tezinde Özsaraç'ın irticai tehditlerle ilgili gündeme getirdiği görüşlerin, irticanın öncelikli iç tehdit değerlendirmesi yapılarak hazırlanan Balyoz Planı'na kaynaklık ettiği ileri sürüldü.

İRTİCA SAVUNMAYA GEÇTİ

Kurmaylık tezinin 'sonuç ve teklif'in yer aldığı son bölümünde "Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasıyla irtica savunmaya geçmiştir. Savunma, bir sonraki taarruz için hazırlanma dönemidir. İslâmî hareket şu anda eskisinden daha kuvvetli olabilmek için hazırlık yapmaktadır. Siyasî irtica halen büyük bir güce sahiptir. Saadet Partisi ve AKP'ye geçen kadrolar etkinliklerini burada sürdürmektedirler" deniliyor.

DİYANET ‘İSLAMCI’LARDA

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 'İslamcı çevrelerce' planlı bir şekilde ele geçirildiğinin öne sürüldüğü tezde, kurumun İslamcı unsurlarla mücadele etmediği hatta çoğu zaman fikir birliği içinde oluduğu eleştirisi yapılırken, buna örnek olarak da dini grupların liderliğini yapan kişilerin daha önce Diyanet'te imam ve müftü gibi görevlerde bulunmuş olması gösteriliyor.

OKULLAR SEKTE VURUYOR

Diyanet ve Gülen cemaatine mensup işadamlarınca yurtdışında açılan eğitim kurumlarının, Türkiye'de laiklikle mücadeleyi boşa çıkarabileceğinin iddia edildiği tezde, "Diyanet İşleri Başkanlığı’nın projeleri ve Fethullah Gülen'in okulları da dahil olmak üzere Avrasya'da Türkiye'ye yeni fırsatlar açacak ülkeler üzerinde dinsel temaların işlendiği projeler içeride İslâmcı unsurlarla mücadelemizi sekteye uğratabileceğinden dikkatle yeniden değerlendirilmelidir" ifadeleri yer alıyor.

DİNSEL AÇIDAN YARARSIZ

"İlâhiyat Fakülteleri’nden, İmam Hatip Okulları’ndan, izinli/izinsiz Kur'an Kursları’ndan Cumhuriyet yurttaşı tipinin yetiştirilebilmesi mümkün görünmemektedir" görüşünün savunulduğu tezde, Kur'an Kursu eğitimine şu ifadelerle karşı çıkılıyor:

"Buralarda yüz binlerce, belki milyonlarca çocuğun, "din eğitimi" kisvesi altında beyinlerinin dumura uğratıldığı bilinmektedir. Suudi Arabistan'da bile anlaşılamayan eski dönem Arapça haliyle Kur'ân bire bir ezberletilmekte ve genç insanların geri dönmeleri imkânsız bir şekilde dinsel açıdan bile yararsız gözüken bu yöntemin sevaplarına inanacak şekilde beyinleri yıkanmaktadır. Türkçe harfleri hiç görmeden doğrudan Arap harflerini ve yazısını öğrenen çocuklar İslâmcılığın bir sonraki aşamasına geçişte kullanılmak üzere ve ustaca hazırlanmaktadırlar."

İMAM HATİPLER KAPANSIN

Sözde 'gericiler' diye nitelendirilen kesimlerce 8 yıllık eğitim uygulanmasının delindiği iddia edilen tezde, "İmam Hatip Okulları’nın kapanmasıyla oluşan boşluk tarikatlara ait özel kolejlerin devreye sokulmasıyla doldurulmuştur. Tarikatların eğitim sistemi içindeki etkinliklerinin kırılması için tarikatlara ait bulunan bütün özel okul, yurt, dershane ve diğer eğitim kurumlarının bir an önce kamulaştırılarak Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmesi gereklidir" deniliyor.

Kurmay Yarbay Halil Özsaraç'ın kurmaylık tezinin 'Kendi Hareket Tarzlarımız' başlıklı son bölümünde yer alan teklifi ise skandal çalışmanın amacını gözler önüne seriyor. Toplum üzerinde etkili olabilen ve taraftar toplayabilen tüm dini lider özelliği taşıyan kişilerin ve bunlara yardımcı olan kadrolarla "Yasa dışı usullere de başvurmaktan imtina etmeden" her türlü mücadelenin yapılması önerilen tezde dini liderler ve kadrolarına karşı şu yöntemlerin izlenilmesi isteniyor:

Ekonomik kaynaklarını, soy ağacına varacak kadar geçmişlerini, sabıka durumlarını, cinsel fantezilerine varıncaya kadar özel hayatlarını, varsa bölücü/yıkıcı unsurlarla ilişkilerini, askerlik yapıp yapmadıklarını, vs. mercek altına alarak ve takip ederek delil toplamak, Türk Milletinin hassas olduğu kötü davranış ve olayları delillere dayandırarak bu kişilere karşı niyetlerinden vazgeçirmek üzere şantaj aracı olarak kullanmak, bu kişilerin etkin oldukları çevrelerde haklarında dedikodu üretilmesine yardımcı olmak, bulunan delilleri ve/veya dedikoduları mümkün olan her türlü kitle iletişim aracılığıyla yayarak teşhir etmek ve bu kişileri yıpratarak etkisiz hale getirmek,

Birbirleriyle çatışma yaşayabilecekleri konuları tespit etmek, menfaat çatışmalarını tetikleyebilecek ve derinleştirebilecek girdileri kullanarak birbirleriyle çatışmalarını ve böylece güç kaybına da uğramalarını sağlamak,

Adi suç işlediklerinin tespit edilmesi gibi fırsatları iyi değerlendirerek, bu kişileri kamuoyu nezdinde rezil ve güvenilmez kılacak şekilde basın-yayın organlarında teşhir etmek, bu suretle kamuoyunda bu kişilere karşı nefret uyanmasını sağlamak ve bu kişileri faaliyetlerine devam edemeyecek derecede yıpratmak.

İŞTE YÜZBAŞININ İRTİCAYLA MÜCADELE TEKLİFLERİ

Skandal tezin sonunda yer alan teklifler takdim metninde özetlenerek şu şekilde sıralanmış:

İmam Hatip Liseleri’ni tümden kapatmak ve böylece öğretimde uzun süredir yaşanmakta olan fiilî ikiliği ortadan kaldırmak.

KUR'AN KURSU BAŞLAMA YAŞI 18 OLSUN

İlâhiyat Fakülteleri’nin sayısını sadece mahdut seviyede din adamı yetiştirmek üzere tek bir İlâhiyat Fakültesi’ne indirmek,

Aşırı vergilendirmek suretiyle tarikat ve cemaatlerin kontrolündeki özel okulları kapanmaya zorlamak, uygunsuz eğitim gerekçesiyle kapatmak,

Kur'an kurslarına en erken başlama yaşını 18 olarak belirlemek ve ihtiyaç fazlası duruma düşecek Kur'an kurslarını kapatmak.

EZAN TÜRKÇE OKUNSUN...

Yeni cami inşasını engellemek,

Kurumu Sünnî mezhebinin hegemonyasından kurtaracak şekilde personel dengesini tesis etmek,

Personeline uzun süreli Atatürkçülük eğitimi vermek,

Başkanlığına Atatürkçü profesörleri atamak,

Türkçe ezânı yeniden zorunlu kılmak,

Dinî tavsiyelerin, "fetva" olarak adlandırılmasını yasaklamak.

PARTİ KAPATMAK KOLAYLAŞSIN

Milli Eğitim sisteminde Atatürkçülüğün benimsenmesini sağlayacak yeni müfredatlar geliştirmek, zorunlu din eğitimini kaldırmak, İslâmcılık propagandası mahiyetini taşıyan tüm izleri silmek, gerektiğinde Millî eğitim sisteminin her yaştan, her kesime imkan tanıyacak şekilde, halk evleri, halk odaları ve köy enstitüleri gibi daha önceden denenmiş eğitim müesseselerini, hatalardan ders alarak, yeniden açmak ve yaygınlaştırmak,

Siyasî partilerin kapatılmasını kolaylaştırıcı hukukî mevzuat geliştirmek, n Atatürkçü platformun eksikliğinin yarattığı boşluğu doldurmak üzere sivil toplum örgütleri kurmak ve her alanda geniş ve anlamlı destek vermek,

FETİH ŞÖLENİ'Nİ KİMLER YAPSIN?

Tüm ekonomik imkânlar kullanılarak, Lâiklik karşıtı sermaye çevrelerinin ekonomik faaliyetlerini hedef almak, bu çevreleri zayıflatmak ve yola getirmek,

İstanbul'un Fethi Törenleri gibi aşırı İslâmcı uygulamalara sahip dikkat çekici faaliyetleri Atatürkçülüğünden şüphe duyulmayan kişilere organize ettirmek,

Türk dış politikasında dinî temaların ağırlık kazanmasını önlemek.

ORGENERAL FIRTINA, KOMUTANIYDI

Yarbay Özsaraç'ın İstanbul'da kurmaylık eğitimi aldığı dönemde Harp Akademisi'nin Komutanlığı'nı Balyoz'dan tutuksuz yargılanacak olan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına yapıyordu. Fırtına, Balyoz Darbe Planı'nda Türk jetinin düşürülmesi ve Yunanistan ile havada gerilim çıkırmayı hedefleyen 'Oraj Eylem Planı'nı yapmakla suçlanıyor.

BUGÜN


En son Ekim tarafından Pzr Mar 07, 2010 8:24 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Oca 13, 2010 12:50 am    Mesaj konusu: Babamı İslamcılar Öldürmedi Alıntıyla Cevap Gönder

12 Ocak 2010
Babamı İslamcılar Öldürmedi
Babasını İslamcıların öldürdüğüne başından beri inanmadığını söyleyen Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu, önemli açıklamalar yaptı...

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun öldürülmesinin üzerinden 17 yıl geçti. 24 Ocak 1993'te arabasına konulan bombayla suikasta uğrayan Mumcu'nun katilleri bulunamadı.

Birçok kesim suikastı 'İslamcı grupların' yaptığını ileri sürmüş, cinayetin ertesi günü çıkan bazı gazeteler de bu iddiayı öne süren cümleler kullanmıştı. Uğur Mumcu'nun oğlu, yıllar sonra babasının ölümüyle ilgili önemli açıklamalar yaptı. İnternet sitesi T24'e konuşan Özgür Mumcu, İslamcılar, eski ülkücüler, kontr-gerilla, PKK gibi her sene çeşitli senaryoların ortaya atıldığını anlattı. "Bu cinayeti kontrgerillanın işlediğini duysam şaşırmam. PKK'nın yaptığını duysam yine şaşırmam. Elbette ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum, ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum." diyen Mumcu, başından itibaren böyle düşündüğünü vurguladı.

'İslamcılar'ın suikast yapması için bir sebep olmadığını, babasının da ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam'la problemi bulunmadığını belirten Özgür Mumcu şöyle devam etti: "Babamın, MİT ile PKK arasındaki bağlantılar üzerine yaptığı araştırmaların meyvelerini alacakken öldürüldüğü ortada. Cinayetten bir yıl geriye doğru tarama yapıldığında görülecektir; laiklik ya da İslamcılar üzerine kaleme aldığı yazı sayısı ciddi bir oran teşkil etmez."

Özgür Mumcu, babasının da ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam'la problemi bulunmadığını anlattı. Ölümünden önceki bir yıllık yazılarına bakıldığında bunun görüleceğini söyleyen Özgür Mumcu, babasıyla ilgili şu bilgileri verdi: "TCK'nın 141-142. maddeleriyle birlikte 163'ün kaldırılmasını da savunurdu. Tarikat-siyaset-ticaret üçgenine eleştirileri vardı, ama ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam ile ilgili problemi yoktu. Babam öldürüleli 17 yıl oldu. Neredeyse her sene çeşit çeşit senaryolarla karşılaştık. İslamcılar, eski ülkücüler, kontrgerilla, PKK... Birçok şey iddia edildi. Bu cinayeti kontrgerillanın ya da PKK'nın yaptığını duysam şaşırmam. Elbette ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum; ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum."

Özgür Mumcu, başörtüsü yasağına da karşı olduğunu anlatıyor. Laikliği korumaya çalışmanın başörtüsü yasağını savunmakla olmayacağının altını çiziyor. CHP'nin, iktisadi politikalarının yanı sıra yer yer milliyetçiliğe kayması ile de eleştirdiği bir parti konumunda bulunduğunu söyleyen Mumcu, Atatürk'ün sözlerini sloganlaştırıp politika yapmanın doğru bir yöntem olmadığını dile getiriyor. CHP'nin güttüğü muhalefet yöntemiyle hiçbir yere varamayacağını kaydediyor. 'Babanız yaşasaydı Cumhuriyet Gazetesi'nde yazar mıydı?' sorusuna, "Babam bugün Cumhuriyet'te yazar mıydı; bilemeyiz. Babam olsaydı Cumhuriyet bu Cumhuriyet olur muydu; onu da bilemeyiz." diyerek manidar bir cevap veriyor. Kürt sorununa da değinen Mumcu, babasının Kürt sorununun Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde daha fazla demokratik haklarla sağlanacağını düşündüğünü aktarıyor. Bugün 'reaksiyonel Kemalizm' olarak tanımladığı 'ulusalcılık' akımı ile karşı karşıya olduklarını ifade eden Mumcu, bu görüşe sahip kişilerin Kürt açılımı ya da siyasal İslam konularında babasının duruşuna dair belirli noktaları görmek istemediğini vurguluyor.
aktifhaber

YAŞAR KEMAL ABD’YE UĞUR MUMCU’YU ŞİKAYET ETTİ Mİ
http://www.odatv.com/images/2010_01/2010_01_10/yasar-kemal-abdye-ugur-mumcuyu-sikayet-etti-mi-1001101200_l.jpg
10.01.2010 13:11

Usta yazar Yaşar Kemal’in Kürt Açılımı’na verdiği destek biliniyor.
Yaşar Kemal, Kürt kökenli bir romancı olarak süreci olumlamıştı. Açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da Yaşar Kemal’e bir ziyaret yapmış açılım konusunda görüşlerini almıştı.

Kemal daha önce de Turgut özal’ın yaptığı açılıma destek vermişti.

Uğur Mumcu'nun Ağabeyi Ceyhan Mumcu "Uğur Mumcu Cinayeti'nin Bilinmeyen Yönleri"nde Yaşar Kemal’in Özal’ın düşündüğü açılım için bir rapor yazdığını anlattı.

O dönemin aktörleri ile bugünün aktörleri birbirine benzese de o yıllarda açılım yerine “siyasi çözüm” terminolojisi kullanılıyordu.

Ceyhan Mumcu’nun çok önemli bir iddiası da var. Mumcu’nun iddiasına göre Turgut Özal Kürt meselesini görüşmek üzere ABD’ye gitmişti. Yaşar Kemal’den bir Kürt raporu yazmasını istedi. Bunun için de sadece bir gün süre verdi. Bu raporda Kürt açılımında yapılabilecekleri ve buna engel olabilecek isimleri yazmasını istedi.

Mumcu’nun iddiasına göre Yaşar Kemal Kürt açılıma karşı çıkabilecek isimleri yazdı. Bir süre sonra Uğur Mumcu öldürüldü. CIA’nın bu iste parmağı olduğunu düşünen Mumcu, Yaşar Kemal’i yazdığı bu rapordan ötürü çok sert eleştirdi ve şöyle seslendi: “gelecek kuşaklar ve tarih, mutlaka bu raporu araştıracaklar ve hesabını soracaklar ve Yaşar Kemal’i yargılayacaklardır. İşte bunun için, Yaşar Kemal, bu olayın içyüzünü inandırıcı bir şekilde anlatmalı, hatasını da kabul ederek özür dilemelidir. Yıllardır bizlere Marksizmi öven, TİP üyesi olarak ABD aleyhine şiirsel ifadelerle yazılar yazan, konuşmalar yapan Yaşar Kemal önce özeleştirisini yapmalı sonra ABD’ye bu şekilde yanaşmasının hesabını vermelidir. Eğer ABD, insan haklarını sağlıyorsa, 1965’te de sağlıyordu. ABD, insan haklarına 1965’te karşıydı da, sömürüyü yürütendi de, ulusları, halkları, emekçileri birbirine kırdırandı da, 1992 yılında Sovyetler çökünce kendi kendine bir özeleştiri mi yaptı? CIA’yı mı dağıttı? Kartelleri, tröstleri mi yok etti de birdenbir e insan haklarını aramak için ABD’ye başvuruluyor? Türk kamu vicdanı aslında bilinçlidir. Türkiye çok şeyler yaşadı, çok insanlar, politikacılar gördü, deneyim kazandı, bu olayı da yargılamasını bilecektir. Bu cinayeti çözmek için her türlü kanal, her türlü yola başvurmak zorundayız.”


İşte Ceyhan Mumcu’nun kaleminden Yaşar Kemal’in Kürt raporunun hikayesi:


Özal’ın ABD Seyahati ve Yaşar Kemal


Uğur Mumcu cinayeti ve Özal’ın ilişkisi bakımından incelenmesi gereken en kritik olay, 1992 Nisan’ında Başbakan Turgut Özal’ın ABD’ye seyahatidir. Kamuoyuna, Türkiye’de rahatlıkla yapılabilen bir prostat ameliyatı nedeniyle Houston’da Ermeni doktor hastanesine yatacağı bahanesiyle açıklanan bu gezinin asıl amacı üzerinde hiç durulmadı. 1992 Nisan’ındaki seyahatin gerçek niyeti, Güneydoğu’da yaşanan problemlerin hepsinin kotarılmasıydı. Sonradan bu konu bazı yayınlarla da ortaya konmuştur, Turgut Özal’ın ameliyat kisvesiyle Güneydoğu için kafasında oluşan bir “Federasyon” formulünün sonuçlanması için ABD’ye gittiği anlaşılıyor. Bu noktada bazı gelişmeler oluyor. Turgut Özal oradayken, Amerikan'nın Sesi Radyosu, Kürtçe yayınlara başlıyor. Turgut Özal oradayken, Türkiye, Ira k ve İran’ı da içine alabilecek bir federasyon modeli ortaya çıkıyor. Buna karşılık, Kerkük ve Musul’un da Türkiye’ye ilhakını öngören, Türkiye ile Kürdistan arasında bir federasyon oluşturan ve buradaki stratejik yatırımların ABD tarafından yapılması, Türkiye’nin de bu süper devletin taşaronu ve jandarması olarak görev yapmasını öngören, ulusal bağımsızlıkla, Lozan ile, T:C: Anayasası ile, Cumhurbaşkanlığı makamının görev ve sorumluluklarıyla bağdaşmayan, Cumhurbaşkanı’nın vatana ihanetten yargılanmasını gerektirecek, bir takım girişimler olduğunu görüyoruz.

Bu girişimlere karşı Genelkurmay’ın direnciyle karşılaşıyoruz. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifası da bu dönemden sonra gelmiştir. İkinci Cumhuriyetçi yazarların ağızlarından düşürmedikleri “Siyasi Çözüm”, 1992 Nisan’ında kotarılan bu formüldür işte.

Özal ABD’de iken, Amerikan tarafına vermek üzere, Türkiye’deki Kürt Aydınlarından birisinden, bir Kürt Raporu ve bu işe taş koyacakların kimler olduğunun bir listesini istedi. Bu solcu, Kürt aydının adı Yaşar Kemal’di. Özal, karısı Semra ve gazeteci Mete Akyol vasıtasıyla Yaşar Kemal’den bir Kürt Raporu hazırlamasını ve kendisine “bir gün” içinde göndermesini istiyor. Akyol, bu isteği Yaşar Kemal’e iletiyor ve yazarımız hemen o gece oturup sayfalarca bir Kürt Raporu yazıveriyor. Bu rapor da Mete Akyol’un faksından ABD’ye gönderiliyor. Ben bu raporu nereden öğrendim? Evrensel gazetesi hemen kolayını buldu: MİT empoze etti. Oysa ben bu raporun varlığını Gazeteci Emin Çölaşan’ın 10 Haziran 1993 tarihli yazısından öğrendim. Çölaşan’ın yazısı çıktıktan sonra, Aydınlık gazetesinde “Özal’a Mektup” adı altında, hangi tarihte yazıldığı da belirtilmeden, Çölaşan’ın yazısında yeralan mektubun giriş metnine yer verilmeden, güncelleştirilmiş ve düzeltilmiş olduğu hemen anlaşılan, Uğur Mumcu ile ilgili suçlamaları da gözönüne aldığı belli olan, içyüzü ve istenme nedeni açıklanmayan bir mektup yayınlandı.

Emin Çölaşan, 10 Haziran 1993 tarihli yazısında bu mektup hakkında şunları yazıyor:

“Özal ve hanedanı 1992 Nisan ayında Amerika gezisindedir. Hani size geçenlerde bunların ödediği yüz binlerce dolara ulaşan ve devlet kesesinden karşılanan otel ve hastane bahşişlerini falan açıklamıştım ya!... İşte o gezi... Bayan Semra o sırada ANAP İstanbul İl Başkanı’dır. Kendisine çok ünlü bir yazar ağabeyimiz (Çölaşan sonra bu kişinin Yaşar Kemal olduğunu açıklamıştır) tarafından faks çekilir. Ağabeyimiz faksı el yazısıyla gönderir:

“Sn. Semra Özal Dikk. 30 Nisan 1992, Basınköy....

Sayın Başkan, arkadaşım Mete Akyol’un bana ulaştırdığına göre Kürtler hakkındaki düşüncelerimi, isteğiniz üzre size gönderiyorum. Bu kadar yalın bir sorunu böylesine karmaşık, içinden çıkılmaz gibi gösterilen bir duruma, tutuma üzülüyorum. Sanırım ki, benim düşüncelerim de temelde sizinkilere uyuyor. Size yazımı temize çekmeden, düzeltilerle gönderdiğim için üzülüyorum. Cumartesi’den önce elinize yetişebilmesi için acele et tim. Size bütün yüreğimle sağlık diliyorum. Saygılarımı sunarım. İmza.”

Ünlü yazarımız, bu notun ekinde üç sayfa daktiloyla yazılmış bir metin daha fakslıyor. Bu metinde Türkiye’de Kürtlerin ezildiğini, en basit insan haklarının bile verilmediği, uzun uzun anlatılıyor. Şimdi ister istemez, akla bazı sorular geliyor. Acaba bayan Semra, Kürt sorunuyla niçin böylesine ilgileniyor? Niçin ünlü yazarımızdan araya başka gazeteciyi koyup bu konudaki görüşlerini kendisine alelacele bildirmesini istiyor? Acaba bayan Semra bu görüşleri kocası adına mı istiyor? Bunlar Amerika’da gizli kapaklı bir takım işler yapıp bu görüşleri bazı kişilere mi iletiyor?”

Solcu Postu'ndaki Kürt Milliyetçilerinin Saldırıları

Ben bunu Mete Akyol’a sordum. Akyol, Özal ile Yaşar Kemal arasında bir sağlık sebebinden dolayı niye arabuluculuk yaptığını, raporu okumadığını, şerefi üzerine yemin ederek, bana açıkladı. Dikkatli bir gazetecinin, mesleği gereği meraklı olan bir gazetecinin bu raporu okumadığına dair şerefi üzerine yemin ettiğine inanmak zorunda olsak bile, bu raporla ilgili olarak Akşam gazetesinde benimle yapılan röportajda isminin çıkmasından sonra da, “içeriğini bilmediğine şerefi üzerine yemin” eden aynı Mete Akyol, raporun Aydınlık gazetesinde ve Alpay Kabacalı’nın hazırladığı “Ustadır Arı” kitabında yeraldığını söylüyor. Demek ki Mete Akyol daha önce gerçekleri anlatmamıştı. Yaşar Kemal, bu rapor konusunda açıklama yapmıyor. Çeşitli vesilelerle kendisine bu soru soruldu ğunda, şiddetli tepki gösteriyor. İşte Yaşar Kemal’e sorduğumuz soru şu:
“Neden ABD’den, alelacele Yaşar Kemal’den böyle bir rapor isteniyor? Bu rapor ABD’de nereye ve kimlere veriliyor? Bu raporda Uğur Mumcu bir yerlere şikayet edildi mi?” Bunu artık Yaşar Kemal’in açıklaması gerekmektedir. Onun yerine birileri Yaşar Kemal’e saldırılmaz, onun eylemleri tartışılmaz gibi tehdit, hakaret dolu açıklayıcı olmaktan uzak garip savunmalar yapıyor. Örneğin Evrensel Gazetesinden Veli Özdemir diye biri, “Ceyhan Mumcu konuşmasa daha iyi yapar” diye yazı yazabiliyor.
Sözde Demokrat olduğunu iddia eden Evrensel gazetesi, bana saldırıyor, ama gönderdiğim savunmayı yayınlamıyor. Nerede bunların solculuğu, demokratlığı? Bunlar, Kürt Milliyetçiliği daha doğrusu şovenizminden ibaret bir tutumu “Solculuk” diye dayatmaya kalkıyorlar. Beni MİT yönlendiriyor diye suçluyorlar! Yaşım gelmiş 57’ye, kardeşimin katillerini arıyorum, hukukçuyum. MİT beni bugüne kadar yönlendirmemiş, ben 12 Eylü l’de sakıncalı bir personel olmuşum, pasaportumu zor bela almışım. Şimdi birdenbire MİT beni bu konuda yönlendiriyor.
Yaşar Kemal çile çekti de biz çekmedik mi? Ama biz bunun reklamını yapmıyoruz. Bunu halkımız için çabalarımızın doğal bir sonucu olarak kabul ediyoruz. Politikacılar, Uğur Mumcu’nun anma törenlerine katılsınlar, konuşmalar yapsınlar, fakat “onun ağabeyi faillerini soruşturmasın” bile diyen, “sen onun tesadüfen kardeşi oldun.” diyen garip bir devrimcilik, demokrasi ve insan hakları anlayışına sahip olan karakterler çıkıyor karşımıza.
Yaşar Kemal’in Raporunda Ne Yazıyordu?
Yaşar Kemal bu kadar ağır bir suçlamanın altında kalmamalı. Ben, “Yaşar Kemal, Mumcu’nun Katilidir” demiyorum. Ama Turgut Özal’ın bu raporu ondan ne için istediği, raporda nelerin yazıldığı, hangi amaçla, nerede kullanıldığı konusunu Türk Halkı, Kürt Halkı bilmeyecek de şehit düşen emekçi çocukları, onların aileleri bilmeyecek de kim bilecek. Yaşar Kemal’in, bu mektubu, olaydan bir yıl sonra mesele ortaya çıktığı zaman değiştirerek bir başka yazar tarafından hazırlanan “Ustadır Arı” kitabında yayınlaması açıklayıcı ve samimi değildir. Üstelik bu versiyonunda bile, Yaşar Kemal isim vermeksizin Uğur Mumcu’yu şikayet etmektedir. Bir yazarın, diğer bir yazarı kendi köşesinde eleştirmesi normal bir tavırdır. Ancak, onu ABD’de bulunan, bir sürü güvenlik ve istihbarat örgütleriyle örneğin eski CIA Türkiye İstasyon şefi Paul Henze ile yoğun temasta bulunduğu kolaylıkla anlaşılan Özal’a şikayet etmesini ayıplıyorum. Bugünlerde Yaşar Kemal dokunulmaz bir mitos haline getirilmek isteniyor. Ama gelecek kuşaklar ve tarih, mutlaka bu raporu araştıracaklar ve hesabını soracaklar ve Yaşar Kemal’i yargılayacaklardır. İşte bunun için, Yaşar Kemal, bu olayın içyüzünü inandırıcı bir şekilde anlatmalı, hatasını da kabul ederek özür dilemelidir. Yıllardır bizlere Marksizmi öven, TİP üyesi olarak ABD aleyhine şiirsel ifadelerle yazılar yazan, konuşmalar yapan Yaşar Kemal önce özeleştirisini yapmalı sonra ABD’ye bu şekilde yanaşmasının hesabını vermelidir. Eğer ABD, insan haklarını sağlıyorsa, 1965’te de sağlıyordu. ABD, insan haklarına 1965’te karşıydı da, sömürüyü yürütendi de, ulusları, halkları, emekçileri birbirine kırdırandı da, 1992 yılında Sovyetler çökünce kendi kendine bir özeleştiri mi yaptı? CIA’yı mı dağıttı? Kartelleri, tröstleri mi yok etti de birdenbir e insan haklarını aramak için ABD’ye başvuruluyor? Türk kamu vicdanı aslında bilinçlidir. Türkiye çok şeyler yaşadı, çok insanlar, politikacılar gördü, deneyim kazandı, bu olayı da yargılamasını bilecektir. Bu cinayeti çözmek için her türlü kanal, her türlü yola başvurmak zorundayız.

Odatv.com

Emre Aköz
Sabah Gazetesi
Yargıda tarafsızlık bağımsızlıktan daha önemli bir değerdir
14 Ocak 2010

Bir kez daha yargı bağımsızlığını dillerine doladılar. Yargı tarafsızlığını ise ustalıkla es geçiyorlar.

Peki, hangisi daha önemli: Yargının tarafsızlığı mı, yoksa bağımsızlığı mı?
Önce başka bir alandan örnek vereyim. Hakem kararları futbolun bitmez tükenmez tartışmasıdır.

Her futbolsever, "Hakem tarafsız olmalı, pozisyona en uygun kararı vermelidir" der.

Yaz kış demeden tribündeki yerini alan bir futbolsever, hayattaki en büyük mutluluğu tuttuğu takımın maçı kazanması olmasına rağmen asla "Hakem bizim takımdan yana olsun" demez.

Çünkü böyle bir durum utanç kaynağıdır. Herkes maçın adilane bir şekilde kazanılmasını ister.

***

Malum yargı erbabının ağzında ise bağımsızlıktan başka laf yok... Peki ya tarafsızlık?

Adalet bekleyen insanlar açısında da önemli olan yargının tarafsızlığıdır.
İstediğiniz sanığa, avukata ya da savcıya sorun: "Yargıcın, tarafsız mı olmasını istersin, yoksa bağımsız mı?"

Hiç tereddütsüz, "Tarafsız olsun" diyeceklerdir.

Eğer hukuk, adaleti sağlamak için değilse, ne için var?

İşte açıkça söylüyorum:

Yargıda tarafsızlık, bağımsızlıktan daha önemli bir değerdir.
Aynı hakem gibi: Bir futbolsever, bir oyuncu ya da bir kulüp yöneticisi açısından hakemin tarafsızlığı esastır.

Hakemin bağımsız olup olmadığı, "son kullanıcıyı" fazla ilgilendirmez.
Yargıda da durum aynı...

Davalı, davacı, savcı, avukat, zanlı yakını ve diğerleri: Yargıcın kararından etkilenecek olan herkes, onun tarafsız olmasını arzular.
Hangisini tercih edersiniz?

a) Karşınızda yüzde yüz bağımlı ama kesinlikle tarafsız bir yargıcın olmasını mı?

b) Yoksa yüzde yüz bağımsız ama kesinlikle taraflı bir yargıcın olmasını mı?

Gördüğünüz gibi olayı uç noktasına doğru götürdüğümüzde, kavramların gerçek özellikleri ortaya çıkıyor:

* Tarafsızlık kavramı yargıya işi düşen biz vatandaşları ilgilendirir.

* Bağımsızlık kavramı ise hem teknik, hem de siyasi/ideolojik açıdan mesleğin iç sorunlarıyla alakalıdır.

Bugün yüksek yargı kurumlarında bir kastlaşma vardır: "Sen beni seç, ben seni seçeyim" düzeni hâkim.

Sonuçta siyasette askerin vesayeti azalırken, yüksek yargının vesayeti hâkim olmaktadır.

Çünkü temel özellikleri arasında; "siyaseten devletçilik, altı okçuluk, Sünni düşmanlığı" gibi değerler olan bürokratik bir yargı kadrosu, barocu yandaşlarıyla birlikte yüksek yargıda egemenlik kurmuş.
Bunların sürekli olarak bağımsızlıktan söz etmesi boşuna değil. Adeta "Kimse bize dokunamasın, kafamıza göre iş yapalım" demekteler.
"Bağımsızlık" işte bu siyasi ve ideolojik serbestliğin kod adıdır. Yani tarafsız kararlar vermek için değil; tam tersine taraflı kararlar almak için bağımsızlık istemekteler.

***
Şöyle düşünün: Bir hakem var. Bu hakem tam bağımsızlık istemekte...
Sebebini soruyoruz: "Bağımsız olursam, daha adil kararlar veririm, aksi halde etkilenirim" diyor.

Adamı tam bağımsız hale getiriyoruz: Yöneteceği maçları kendisi tercih ediyor... Tribünde ona not veren bir gözlemci dahi oturmuyor... Maçın ardından performansı bir kurul tarafından incelenmiyor...

Sonuç ne olur?

Herkes bilir ki böyle bir hakem giderek kendi tuttuğu takımı kayırır. Bazen de kafasına estiği gibi düdükler çalar.

Niye? Çünkü denetim dışıdır. Korkacağı, çekineceği bir merci kalmamıştır.
İşte bizim yüksek yargının hali ve hayali budur.

'Karma Okullar Daha Başarısız'
16 Ocak 2010

Türkiye'de karma eğitimin yaygınlaşmasında 28 Şubattan sonra alınan kararların ciddi katkısı olmuştu.

Milliyet Gazetesi'nden Mehveş Evin, The Times'te okuduğu bir yazıya atıf yaparak karma eğitimin başarısız olduğuna dikkat çekti. İşte o yazı...

Karma okullar daha başarısız

Bir kesimi yerinden hoplatacak bir sonuç, biliyorum! Kız çocuklarıyla erkeklerin birlikte okumasını savunan, genç insanların sağlıklı gelişimi için karma eğitim modelinin şart olduğunu düşünen herkesi şaşırtacak bir yazıya rastladım.

İngiliz The Times'da yayınlanan habere göre, kız ve erkek okullarının başarı oranı, karma eğitim yapan okullara göre daha yüksek.

Karşılaştırma, İngiltere'de liseyi tamamlama sınavı olan A level ve GCSE sonuçlarına bakarak yapılmış. A level, bizim üniversite sınavına tekabül ediyor denebilir, çünkü öğrenciler bu sınavda aldıkları puanla üniversitelere başvuruyor.

Bu listeye göre ilk üçe giren okulların hepsi özel! St. Paul's Girls School'un birinci, Perse School for Girls'ün ikinci olması, özel kız okullarının fark attığının da kanıtı. Genel olarak kızların başarısı göze çarpıyor: İlk 50'ye giren liseden, 27'si kız, 14'ü erkek okulu. Sadece yedi tanesi karma eğitim yapıyor!

Anlayacağınız, Türkiye'de çağdaşlığın gereği olarak düşünülen karma okul, belki de sanıldığı kadar başarılı bir model değil.


Peki bizim okullarımızın kaç tanesi karma, kaç tanesi sadece erkek veya kız okulu? Milli Eğitim'in Strateji Geliştirme Başkanlığı'na danıştım, böyle bir çalışma yokmuş. Okullar sadece genel, özel ve meslek lisesi olarak sınıflandırılıyor. Ayrıca adı kız veya erkek lisesi olan pek çok okul, karma eğitime geçti. Dershanelerin ise karma eğitim vermesi zorunlu.

Ancak bizde kızlarla erkeklerin ayrı okullarda okuması, muhafazakarlığın bir göstergesi olarak görüldüğü için konuyu tartışmak bile başlı başına sorun. (..)

Ortaöğretimdeki kız öğrenci sayısının erkeklerden daha düşük olduğu, kız okutmanın pek çok aile için sorun olduğu ülkemizde, belki de bazı önyargıları bir kenara bırakmakta fayda var.

Eğer amaç, daha fazla kız çocuğunun okuması, üniversiteye girmesi ve kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlamak... Ve yerlerde sürünen ÖSS başarı grafiğini yükseltmenin bir çaresini bulmaksa...

Karma eğitimin artısını eksisini yeniden gözden geçirmekte belki de fayda var.

Her şey aynı kızlar yok!

Avustralya'dan ABD'ye, karma okullarla ilgili pek çok araştırma yapıldı. ABD'de 2008 yılında Stetson Üniversitesi'nin yürüttüğü dört yıllık pilot araştırmanın sonuçları çarpıcı: Karma okulda okuyan erkeklerin yüzde 55'i sınavı başarıyla verdi. Buna karşılık sadece erkeklerin okuduğu okulda, aynı sınavdaki başarı oranı yüzde 85'ti. Üstelik demografik yapı, sınıftaki öğrenci sayısı ve müfredat bakımından iki okul tamamen birbirinin aynıydı!

"Türbanlıysa katiyen burs vermem diyenler var!"
ÇYDD Genel Başkanı Prof. Aysel Çelikel'den çarpıcı açıklama

25.01.2010 20:21
Balçiçek Pamir’le Söz Sende’nin bugünkü konuğu ÇYDD Genel Başkanı Prof. Aysel Çelikel başörtülü öğrencilere burs verilmemesiyle ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Balçiçek Pamir’in “ÇYDD’nin başörtülü öğrencilerle bir problemi mi var? Başörtülülere burs verilmediği söyleniyor…” sorusunu Prof. Çelikel şöyle yanıtladı: “Eskiden ben yönetimde değildim. Tam olarak nasıl yapıldığını bilmiyorum ama ilk ve orta öğretimde türban zaten takılmaması gereken bir şey, belki de dışarıda örtüyorlar. Ben başkanken bu tür birisi gelip benden burs istese, şartları da uygunsa, nedir o şartlar, ekonomik sıkıntı içinde olması, ailesinin birden fazla çocuğu olması, babası annesi aynı şekilde ekonomik sıkıntıda olması, böyle biri benden gelip dernekten burs isterse buna hayır demek hem gayri insani hem de gayri hukuki bir şeydir. Onun için böyle bir şeyin yapılabileceğini hiç düşünmüyorum. Ama bir de şöyle bir şey var. Bursu veren kişi, bizde hem kurumlar hem de kişiler bağışçı olabiliyorlar, bazen bu kişiler şart koşuyor, türbanlıya katiyen vermem diyor. O zaman da tabii ben veremem.”

Balçiçek Pamir: “Böyle diyenler de var yani…”
Aysel Çelikel: O zaman ben eşleştiriyorum herkesin burs aldığı öğrenciyi, isteyenlerle tabii. Tanıştırıyorum öğrenciyle.

BP: Ne fark eder ben de bunu anlamıyorum, ona veremem buna veremem. Bir kız çocuğu okuyacak işte.
AÇ: Evet böyle bir şey olmaz. Mühim olan eğitim görmesi. Ve üstelik bir kız çocuğunun eğitim görmesi tüm ailenin eğitim görmesi demek.

Prof. Çelikel programda ayrıca YÖK üyeliği döneminde YÖK’ü değiştirmek için çok uğraştıklarını ancak başaramadıklarını anlatırken eski YÖK başkanlarından Prof. Kemal Gürüz ve Prof. Erdoğan Teziç’i de eleştirdi. Çelikel konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Siyasi partiler muhalefetteyken YÖK’ün değiştirilmesini konuşuyorlar sonra iktidara gelince böyle bir sorun unutuluyor. YÖK başkanları da aynı şekilde. Mesela Kemal Gürüz çok beğeniyordu YÖK’ü o değiştirmeyi zaten düşünmüyordu. Fakat Erdoğan Teziç eleştirebilen birisiydi, hukuk fakültesinden de çok yakından tanıdığım biriydi, demokrat biriydi ama makamlar insanları değiştiriyor. İnsanlar bir makama gelince farklı kimlik kazanıyorlar. O da değiştirmedi. Bilmiyorum o makamdan mı sandalyeden mi oluyor. Ama ben hep diyorum ki insanlar makamlara onur vermeli, insanlar sandalyeden güç almamalı. Eğer o makama onur veriyorsanız o zaman yaptığınız işin değeri çok fazla.
habertürk

ÇYDD- Ergenekon bağlantısı Görgeç
29 Ocak 2010

Poyrazköy cephaneliği ile ilgili iddianemede sivil mahkemede ‘Silahlı terör örgütü üyesi’ olarak yargılanacak olan ilk muvazzaf general olan Tuğgeneral Levent Görgeç için birçok suçlama yer alıyor. İddianamede, Levent Görgeç’in, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile Deniz Kuvvetleri arasındaki bağlantıyı Ergenekon Silahlı Terör Örgütü adına sağladığı” öne sürüldü.

ATAEVLERİ SORUMLUSU

Tuğamiral Görgeç’in Deniz Harp Okulu’ndan mezun olan öğrencilerin ÇYDD’ye bağlı ‘Ataevleri’nden kopmaması konusunda görevli olduğu belirtilen iddianamede, öğrencilerin ‘Ataevleri’ ve ‘Karargah Evleri’ ile düzenli olarak irtibatının sağlanması ve Ergenekon adına faaliyet göstermelerinin sağlanması ve teğmenlerin ÇYDD’li kızlarla kontrol edilmesi projesinde “yardımcı olacak personel” olarak Levent Görgeç’in ismi ve irtibat adreslerinin verildiğine dikkat çekildi.

TEĞMENLERİ YALNIZ BIRAKMASINLAR

Ergenekon soruşturması kapsamında ÇYDD’de ele geçen bir mektupta genç teğmenlerin kontrol altında tutulması için yapılması gerekenler de şöyle sıralanmıştı: “Yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenlerin okudukları süreçte tanıştıkları kızların teğmenlerin evlerine sık sık giderek veya Kocaeli Üniversitesinde tanıdık kızlarla tanıştırılarak kontrol altında tutulması gerekmektedir.”
aktifhaber

09 Mart 2010
Öğrencilere Prezervatif Servisi
CHP'li Kadıköy Belediyesi bünyesinde düzenlenen Liseler Arası Müzik Yarışması’na katılan 13-17 yaşları arasındaki öğrencilere prezervatif dağıtıldı.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı’nın düzenlediği ve İstanbul’da özel ve devlet liseleri öğrencilerinin yarıştığı 13. Liselerarası Müzik Yarışması’nda bir skandala imza atıldı.

Yarışmaya katılan 115 liseden 13-17 yaş arasındaki 150 öğrenciye sponsor firma tarafından prezervatif dağıtıldığı ortaya çıktı.

Önceki günkü Kadıköy Bostancı Gösteri Merkezi’nde düzenlenen etkinlikte dağıtılan promosyon hem öğrencilerde hem ailelerinde şok etkisi yaptı.

Yarışmayı izlemeye gelen aileler, öğrencilerin ellerinde paketlerinden çıkan prezervatifleri görünce büyük tepki gösterdi.

AİLELER TEPKİ GÖSTERİP SALONU TERK ETTİ

Küçük kızıyla yarışmayı izlemeye gelen bir anne, yapılan uygulamanın ahlaksızlık olduğunu söyledi. İsmini vermek istemeyen bir öğrenci velisi ise, “Çocukların ellerinde o şeyleri görünce şaşırdım. Böyle rezillik olmaz. Buradaki çocuklar daha 13-14 yaşlarında. Onları ne amaçla dağıttılar anlam veremiyorum” ifadelerini kullandı.

Müzik yarışmasında okuluna destek olmak için gelen B.T. adlı öğrenciyse giriş kapısında kendilerine uzatılan prezervatifleri görünce şaşkınlık yaşadığını söyledi.

B.T, “Herkese veriyorlardı, ben de aldım. Burası öğrencilerin katıldığı bir etkinlik. Burada bunların dağıtılması çok yanlış” dedi. Yarışmayı izlemeye gelen ailelerin birçoğu rezaleti görünce salonu terk edip gitti.

SİLAN: SPONSOR FİRMA DAĞITTI

KASDAV Basın sorumlusu Bircan Silan ise sorularımıza verdiği cevapta eleştirilerin haksız olduğunu söz konusu prezervatiflerin sponsor firma tarafından Milli Eğitim Bakanlığından alınan izinden sonra dağıtıldığını iddia etti.

Eğitimciler de tepki gösterdi

Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı (KASDAV) tarafından 13.’sü düzenlenen Liselerarası Müzik Yarışması’na katılan öğrencilere prezervatif dağıtılmasına eğitim sendikasından tepki gecikmedi.

Kadıköy Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılan Liselerarası Müzik Yarışması’ndaki skandalla ilgili açıklama yapan Eğitim Bir Sen Şube Başkanı Ali Yalçın, “Utandıran hediyeden utanması gerekenler; edepli, hayalı aileler ve çocuklarımız değil, Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ve KASDAV’ın sorumluluk makamında bulunan büyük(!)lerdir” dedi.

Yarışmayı izlemeye çocukları ile giden velilerin tepkisine neden olan “Utandıran Hediye” konusunda Kadıköy Belediye Başkanı ve KASDAV yetkililerine tepki gösteren Eğitim Bir Sen İstanbul 4 No’lu Şube Başkanı Ali Yalçın, “Yapılan densizlik cezasız kalmamalıdır.

KASDAV’ın öğrencilere yönelik faaliyetlerinde bu tutumlar göz önüne alınmalıdır” diye konuştu. Ali Yalçın, “Belediye öğrencilerden tam olarak ne yapmalarını istiyor? Neyi tetiklemeye çalışıyor, 4 yılda okullarda 169 cinsel saldırı, Belediye ve KASDAV tarafından az mı bulunmuştur” diye sordu. Yalçın; Belediye Başkanı Selami Öztürk ve KASDAV yetkililerini ailelerden ve kamuoyundan özür dilemeye davet etti.

Kaynak: Vakit


En son Ekim tarafından Sal Mar 09, 2010 10:31 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Oca 19, 2010 11:36 pm    Mesaj konusu: Kemalistlere Batı dersleri... Alıntıyla Cevap Gönder

Zülfü Livaneli'ye Veda!..

Son film 'Veda'nın sinemalarda gösterilen fragmanları zaten "çok şey" söylemekteydi!..

Filmi görmek istememin baş nedeni Zülfü Livaneli'nin filmi hakkında "Bu filmi yapmak için doğmuşum" gibi bir laf etmesiydi...
(Keşke doğmasaymış!..)

Film tam bir kiç!..

Kötü bir televizyon dizisinin sinema filmi gibi...

Bazı kadın oyuncuları saymazsak, oyunculuk yok...

Steril temiz stüdyolarda gezinen acemiler...

Elbiseler ve dekor dışında hiçbirşey yok!..,

Hele Atatürk'ü (en uzun süre) oynayan oyuncu berbat...

Adam durmasını bile bilmiyor. Zeybek oynarkenki hali hareketi "dans" değil bir kere!.. Kasılmaktan oynayamayan biri!.. Kahvede omzunu düşürerek konuşmaları vs. anormal!..

Savaş sahneleri amatörce...

Filmin havasına giremiyorsunuz. O kadar dikkat dağıtıcı saçmalık var ki, bu mümkün olamıyor...

"Mutluluk" filminden sonra bu film gerçekten çok kötü.

Evrensel standartların altında Türk piyasası için yapılmış bir iş. -Ve sadece bu haliyle bile sert eleştiriyi hak ediyor.

Hadi filmi, Atatürk'ü değersizleştirenleri protesto eden, Atatürk'ü yeniden yükseltmek isteyen bir film sayalım, öyle diyelim...

Livaneli'nin 'Atatürk' deyince aklına bu klişeler ve omzu çarpık duran, kasıntı, hin hin bakan biri mi geliyor?!.. Çok yazık!..

Beni en çok rahatsız eden, filmin başından sonuna kadar ağlanması oldu!.. (Niyeyse?!..) Seyirciden de ağlaması bekleniyor!..

Atatürk zafer kazanmış, İzmir'e yerleşmiş, orada bile tutuk, gelsin hüzün!..

Hayatının en güzel anlarını rakı masasında geçirmiş, müzik dinlemiş, eşlik etmiş, dans etmiş, eğlenmeyi seven, kabına sığmayan, hayat dolu bir insana haksızlık bu film!..

Gösterilen bu Atatürk versiyonunun, gençlerin sevebileceği biri olmadığı kesin!..

Gösterilen Atatürk acaip biri!..

Livaneli, Atatürk'e "yapılanlara" çok üzülüyor olmalı... Belki o nedenle bu kadar ağlamaklı bir film çekmiş, kendi bilinçaltını seyirciye açmış... Ama Atatürk'e son dönemde o "yapılanların" sorumlusu, -son örneğini 'Veda' filminde gördüğümüz- bu betonarme Kemalist anlayış değil mi?!..

Bu zihniyet Atatürk'ü yüceltmiş olmuyor ki!..

Oysa Atatürk'ü, Türkiye'nin kurucusu olarak, Kemalizm ötesi bir yerden yeniden kazanmak gerekiyor... Livaneli'nin gösterdiği şekliyle bu mümkün değil...

Bunu aklı başında herkesin iyi anlaması gerekiyor...

Berlin'de, Cannes'da ödül alan müthiş Türk filmlerinden en az bir elli yıl uzakta 'Veda'...

Yaşamayan, klişelerle dondurulmuş bir Atatürk'ü tek Atatürk versiyonu olarak kafaya kakan ve bu yüzden -bu devirde- itici olmaktan öte bir şey olamayan bir film!..

Livaneli bir söyleşisinde "hepimiz ağladık" demişti...

Sürekli tekrarlanan o ağlamaklı sahnelerde benim aklıma Bollywood geldi!..
Abartılı, ağlamaklı Hint piyasa filmi...

Eski Türk filmlerinde bile bu kadar çok ağlanmıyor!..

Neşeli, yaratıcı, kahraman ve insan Atatürk'ü göstermek böyle olmaz ki -eğer amaç bu idiyse!..

Bu filmle Zülfü Livaneli'ye veda ediyoruz, -tıpkı Cem Yılmaz'a ve Yılmaz Erdoğan'a veda ettiğimiz gibi.

Atatürk'ü savunmak isteyen insanların kucağına "malzeme" niyetine böyle berbat bir kiç örneğini bırakmak, en başta Atatürk'e ve Ona saygılı insanlara saygısızlık...

(Ne yani Livaneli dünyaya, "işte Atatürk" diye bu filmi sunmayı düşünüyor mu sahiden?!.. Bu bir şaka mı?!..)

http://www.konstantiniye.blogspot.com/

Kemalistlere Batı dersleri...
10 Nisan 2008
mehmetaltan@stargazete.com

Kemalizm ne? Batılılaşma...

Kemalizm ne? Modernleşme...

Kemalistler, Türk halkını da Batılı ve modern bulmadıkları için eleştirmiyorlar mı? Halkı bu nedenle beğenmiyorlar mı?

Üstelik... Özünde ‘Müslüman’ bir ülkenin hiçbir zaman ‘demokrat’ olacağına inanmadıkları için ‘laiklik’ diye avaz avaza bağırıp, asla ve kat’a ‘demokrasiden’ haz etmiyorlar mı?

Görüntü böyle...

* * *

Ama gel gör ki AB süreci, tek parti dönemine tapınan ve demokrasiden haz etmeyen Kemalistlerin ‘modern’ ve ‘Batılı’ olmadıklarını sürekli ispatlamakta.

Onlar, halkı batılı ve modern bulmadıkları için aşağılarken...

Batılı, modern, kısaca dünyalı olmanın kurallarını netleştiren AB de Kemalistlerin ‘batılı ve modern’ olmaktan uzak olduğunu her gün haykırıp durmakta.

Üstelik durumu da kavramlar üzerinden somutlaştırarak.

Defalarca yazdım, bizim Kemalistlerin ‘laiklik’ anlayışı ‘askeri laiklik’.

Neden?

Birincisi, Türkiye kelimenin tam anlamıyla laik değil... Diyanet var... Bu, ‘din devleti’ olmayalım derken yaratılmış bir ‘devlet dininin’ ifadesi.

İkincisi, bizde laiklik, sanayileşme döneminde burjuvazinin ortaya çıkışı ile gerçekleşmemiş... Kilise ve aristokratlara karşı halkın savunduğu ve benimsediği bir burjuva ihtilalinin sonucunda elde edilmemiş... Sosyal bir sürecin değil, ‘Kemalist devrimin’ kazanımı.

Üçüncüsü, bu halka emanet edilmemiş... Askeri bürokrasiye teslim edilmiş... O nedenle halktan korktukça, çare askeriyede aranmakta.

Demokratik bir süreçte edinilmiş bir kazanım olsa, zaten halkın laiklik kavramına yaşam biçimi ve zihniyet olarak sonuna kadar sahip çıkacağına inanılır, kimse kendine ‘durumdan vazife’ çıkarmaz...

Bizdeki ‘askeri laiklik’... Koruyuculuğu askeriyeye havale edilmiş.

Batılı modern devletlerdeki ise ‘demokratik laiklik’... Çünkü sahibi halk...

* * *
Bir batılı olarak...

Bir ‘modern’ olarak...

Kemalistlerin ‘kendilerine ait sandıkları’ ve bu nedenle halka tepeden baktıkları değerlerin güncel ve gerçek sahibi olarak AB Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso ‘laiklik’ konusunda ne diyor?

‘Her demokratik modern devlette din ve devlet arasında ayrıma gidilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Din, hangi din olursa olsun biz bu ayrımdan yanayız.

Teokrasilere karşıyız.

Asıl önemli olan birey ve onun sahip olduğu haklardır.

Bu, bizim demokrasilerimizin temel ilkesidir.

Laiklikten anlaşılan, din ve devlet işlerinin ayrılmasıysa biz bundan yanayız. Yani demokratik sekülarizmden yanayız.

Ancak bir dinin empoze edilmesine ya da din devletine karşı olduğumuz gibi laikliğin de güç zoruyla empoze edilemeyeceğine inanıyoruz.

Laiklik yeni bir din haline getirilmemeli. Kararı toplumlar vermeli.’

* * *

‘Halka tepeden bakan’, aslında imkan olsa dışardan ‘halk ithal edecek’ tek parti zihniyeti, zaman içinde iyice dermansızlaştı, köhneleşti ve dünyadan tamamıyla koptu.

Kendini ‘Batılı, modern ve çağdaş’ sanırken, şimdi Batı’dan dünyalaşma dersleri alacak kadar geriledi.

Ve bu anlayış artık sürekli Türkiye’nin önünü kesiyor.

Yirmi yıl önce, ‘İkinci Cumhuriyet’ derken, daha hızlı bir toplumsal ivme adına ‘Kemalizmden demokrasiye geçmeyi’, ‘cumhuriyeti demokratikleşmeyi’ öneriyorduk.

Kemalist Ankara ona da sövüp saydı.

Halbuki AB de şimdi aynı şeyi söylüyor ve Türkiye yirmi yılı kaybetmiş bulunmakta.

* * *
Çağdaş Türkiye’nin kurtarıcı formülü olarak hepimize belletilen Kemalist anlayış, halkı ve demokrasiyi dışladıkça Türkiye’ye ağır bir yük olmayı artırmakta.

Üstelik bu gerçeği sadece Türkiye değil, artık dünya da görmekte

Star

İngiliz Avcılar Ankara'da Ne Arıyor?

Hasan Demir
Yeniçağ Gazetesi
18.01.2010

Avcı ne arar, tabii ki av arıyor!

Bu sefer hedefte Türk çocukları var, “üstün zekâlı Türk çocukları”.

İnkâr edilemez bir gerçek ki, Türk Milli Eğitimi, milli olmadığı gibi, “eğitim-öğretim” bakımından da, kelimenin tam anlamıyla, bir “felâket” !

Amerika böyle istedi, böyle oldu.

Siz deyin çocuklar yarış atı, ben diyeyim dolap beygiri. Cümlesi iyi bir üniversite kazanmak için sınav sistemine kilitlenmiş, dönüp durmakta.

“Tarih” yok, “muhakeme” yok, hep “artı” - “eksi” hep “ezber”. Algıları “bozulmuş” hatta “gece” ile “gündüzü” bile fark edemez hale gelmişler; daha bunlar “iyi çocuklar”.

Yani kendini okul ve dershane demirbaşı haline getirmiş olanları. Bir de elden avuçtan kaymış, internet, uyuşturucu ve misyonerlere paçayı kaptırmış olanlar var ki, Rabbim akıbetlerini ve akıbetimizi hayreylesin.

Bu sisteme bir çocuk acemi “er” gibi ancak “teslim olarak” tahammül edebilir. Oysa eğitim ve öğretimin amacı bir yandan disipline ederek bilgi emzirmekken diğer yandan da “sorgulatmak” değil midir?

Tarihin başlangıcından bu yana öğrenciler yalnızca öğretmenlerinin öğrettiğini tekrarlasalardı bugün insanlık cilalı taş devrinden öteye geçebilir miydi?

Amerika’nın Türk Milli Eğitimi’ne dayattığı işte bu, gayeleri Türk çocuğunun elinden “mucit olma” hakkını gasp etmek.

Sistem “yaratıcı zekâları” katlediyor.

Derdimizi daha iyi anlatabilmek için Taha Aslanlı’nın Sabah’taki haberini birlikte okuyalım isterseniz:

“Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde bir genç tren yoluna yatarak intihar etti. İki yıl önce Uludağ Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olan 22 yaşındaki Yakup Bilmedi, Veliköy beldesinde tren yoluna yatıp trenin gelişini bekledi. Edirne-İstanbul seferini yapan tren gencin üzerinden geçti. Talihsiz genç feci şekilde can verirken bir süre sonra durabilen makinist durumu jandarmaya bildirdi.”

Peki derdi neydi Yakup’un?

Bilmiyoruz, ancak Yakup’un bir “süper zekâ” olduğunu haberin devamından anlıyoruz:

“Bilmedi’nin çok başarılı bir genç olduğu, çevresinde ’süper zekâ’ olarak anıldığı öğrenildi. Tekirdağ Fen Lisesi’nde okurken TÜBİTAK’ın açtığı Fizik Olimpiyatları’na seçilen gencin, fizik alanında kendine ait iki teorisi de bulunuyordu.”

Yazık değil mi Yakup’a?

Türk Milli Eğitimi ve Devlet niye Yakup’u fark etmedi?

Baktı ki Yakup, anlaşılamayacak..
Hadi bana eyvallah dedi..

Size bir de Arran Fernandez’den bahsedeyim isterseniz. 1995 doğumlu Arran Fernandez, 2003 yılında, ortaokulu dışardan bitirme sınavında ileri matematikte üstün başarı gösterince İngilizler ne yaptı, biliyor musunuz?

Tuttular 14 yaşındaki Fernandez’in elinden, Cambridge Üniversitesine götürüp, “Senin yerin burası, sağda solda heder olma!” dediler..

“Çünkü sen İngiltere’nin geleceğisin”

Biz, boynunu tren raylarına uzatıp kendine ait fizik teorileri ile birlikte ahirete giden Yakup’a ağlar, ağzında süt kokarken Cambridge Üniversitesinde krallar gibi karşılanan İngiliz Fernandez’e imrenirken, Anadolu Ajansı’ndan şu haber düştü gazete sayfalarına:

“Merkezi İngiltere’de olan uluslararası üstün zekâlılar ve yetenekliler kuruluşu ’Meensa”nın Türkiye ofisi ülkedeki ’üstün zekâlı yeteneklileri’belirlemek amacıyla ilk kez sınav yapacak."

Yani İngiltere Türkiye’de “üstün zekâlı Türk” avına çıkmış bulunuyor.

Söyleyecek o kadar çok şey var ki..

Belki daha tesirli olur diye en iyisi susmak mı dersiniz!

20 Ocak 2010 08:49
HABERAL'IN VURGUNCU SEKRETERİ
Ergenekon tutuklusu Haberal'ın vurguncu sekreteri yakalandı. 5 milyon TL hortumlandı...



Zübeyde Hanım Hastanesi’nin müdürü iken 5 milyon TL yolsuzluk yaptığı iddiasıyla aranan ve Ergenekon tutuklusu Prof. Haberal’ın da özel sekreteri olan Sibel Akyel yakalandı

Ergenekon soruşturmasının 12. dalga operasyonları kapsamında tutuklanan Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın önce özel sekreterliğini yapan ardından da Başkent Üniversitesi Zübeyde Hanım Hastanesi müdürlüğü görevini üstlenen Sibel Akyel 5 milyon TL’lik yolsuzluk yaptığı iddiasıyla 6 yıldır aranıyordu. 2004 yılında yargılanarak 14 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan, 49 yaşındaki Sibel Akyel Bursa’nın Mudanya ilçesinde yakalanarak tutuklandı. İzmir’e götürülen Sibel Akyel, “Ne yaptımsa O’nun bilgisi dahilinde yaptım” diyerek Haberal’ı mahkemeye ihbar etti.

‘BANA SAHİP ÇIKMADI’ İHBARI YAPMIŞTI

Cezaevine gönderilen Akyel, Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın kendisine sahip çıkmadığını iddia ederek, yolsuzlukların Haberal’ın bilgisi dahilinde olduğunu söyleyip konuyla ilgili 1 Aralık 2008 tarihinde Yargıtay 11. Ceza Dairesi’ne dilekçe göndermişti. Akyel, yazdığı dilekçede, Haberal’ın kendisine sahip çıkılmadığını iddia ederek, yapılan yolsuzluktan Haberal’ın da bilgisinin olduğunu, yolsuzluğa konu olan harcamaların ekstrelerinin Haberal’a her ay gönderildiğini, bu belgelerin kurumun muhasebe kayıtlarında bulunduğunu ve savcılık makamına da verildiğini açıkladı.

HABERAL’A DA MEKTUP YAZMIŞTI

Sibel Akyel, henüz bu skandal yargıya intikal etmeden önce de kurum içinde kendisi aleyhine hazırlanan denetim raporuna karşı üniversitenin rektörü Prof. Haberal’a gönderdiği savunma yazısında, çok ilginç ifadelere yer vermişti. 18.10.2003 tarihli, ‘Sayın Rektörüm’ diye başlayan Prof. Haberal'a hitaben kaleme alınmış olan imzalı yazıda Akyel, denetim raporunda dile getirilen astronomik harcamaların her birinin hesabını tek tek vermeye hazır olduğunu belirterek, özellikle ‘hediyeler’ konusunda şu ilginç ifadeleri kullanıyordu:

İLGİNÇ HEDİYELERE İLGİNÇ AÇIKLAMA

“Ekteki raporda şaibe oluşturulan ya da oluşturulmak istenen hasuslarla ilgili açıklamaları (sözlü olarak zaten size yaptım), yazılı olarak da takdim ediyoruz... Harcamalara gelince, sizin onayınızla ve icazetinizle oluşturduğumuz bu hediye ve promosyon fonu... Biize kolaylık sağlayan, resmi kurum ve kuruluşlarda görevli insanlara motivasyon ve iyi ilişki kurmak, ödeme çıkartmak amaçlı hediyeler, yılbaşı hediyeleri; hastane yönetimimizdeki bazı insanların özel günleri gibi hediyeler...
aktifhaber

12 Şubat 2010
Doğan'ın Villasında İrtica Brifingi
Çevik Bir, Erol Çakır, Hüseyin Eren ve Aydın Doğan... Tek bir amaçları var: 28 Şubat kararlarını dindar insanlar üzerinde en ağır şekilde nasıl uygularız...

1-28 Şubat'ın mimarlarından Org. Çevik Bir, Aydın Doğan'ın villasında, dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır'a, uygulanacak baskılar konusunda 4 saat brifing verdi.

2 - O dönemde Sultanbeyli'de terör estirmeye başlayan Kaymakam Hüseyin Eren hakkında, 52 suç duyurusu yapıldı. Ancak, Vali Çakır bunları sümenaltı etti.

3 - Sultanbeyli'de uygulanan baskı ve hukuksuzluklar gündeme getirilirken, kartel medyası Kaymakam Hüseyin Eren'i ‘kahraman' ilan etti.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin(ÇYDD) 2003 tarihli toplantısında, Sultanbeyli'de görev yaptığı dönemde demokratik ve hukuki olmayan yöntemleri kullandığını itiraf eden ve şimdilerde Bursa Vali Yardımcılığı görevine getirilen Hüseyin Eren ile ilgili çarpıcı gerçekler bir bir ortaya çıkıyor. 28 Şubat döneminde sözde başarıları ile laikçi çevrelerce yılın kaymakamı bile seçilen Hüseyin Eren hakkında rekor düzeyde suç duyurusu olduğu bildirildi. Yaptığımız kısa bir araştırmada, Eren hakkında cumhuriyet savcılığına 52 defa suç duyurusunda bulunulduğu, suç duyurularının tamamının o dönemde İstanbul'da mütedeyyin insanlara zulmeden Vali Erol Çakır tarafından soruşturma izni verilmeyerek engellendiği ifade edildi.

ÇEVİK BİR BRİFİNG VERMİŞTİ
Bilindiği gibi dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır 10 Mayıs 1998 yılında 1. Ordu Komutanı Org. Çevik Bir ile, medya patronu Aydın Doğan'ın Çamlıca'daki villasında dört saat görüşmüş, post modern darbenin mimarı Çevik Bir tarafından baskı ve yasakları nasıl uygulayacağı yönünde brifing almıştı. Erol Çakır bu tarihten sonra il genelinde adeta bir kıyım yapmış, binlerce başörtülü kamu personelini işten atmış, İmam Hatiplerde dahi başörtüsü takılmasını yasaklamıştı. Çakır, Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nde başörtülü kız öğrencilerin üzerine panzer yürüterek ün salmıştı. Avrupa yakasında özellikle Fatih Çarşamba, Anadolu yakasında ise kaymakam Hüseyin Eren vasıtasıyla Sultanbeyli ilçesinde yaşayan vatandaşlar hedef alınmıştı.

İDARE MAHKEMESİ DE DAVA AÇMAYA GEREK GÖRMEMİŞ
Sultanbeyli Kaymakamı Hüseyin Eren tarafından işten atılan kamu personeli ve mülkleri yağmalanan vakıf yöneticilerinin suç duyuruları Erol Çakır tarafından soruşturma izni verilmeyerek engellenince, birçok mağdur bu defada idare mahkemesine başvurduğu, burada da hakim engeline takılan mağdurların başvurularının reddedildiği öğrenildi. Hüseyin Eren ise, o dönem basına verdiği demeçlerinde aleyhinde yapılan suç duyurularını reddeden İstanbul'daki idare mahkemesi yargıçları ile İstanbul Valiliğine şükran borçlu olduğuna değiniyor.

SULTANBEYLİ'DE EYLEM GÜNÜ
Yaşanan zulüm ve baskılara tepki gösteren sivil toplum kuruluşları bugün Sultanbeyli'de eylem yapacak. Mazlumder, Sultanbeyli Platformu, Darbe Savarlar Birliği, Adalet Platformu ve aralarında Sultanbeyli eski Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak'ın da bulunduğu çok sayıda kişi Cuma namazı sonrası Sultanbeyli Merkez Camii önünde bir araya gelerek 28 Şubat sürecinde Sultanbeyli'de yapılan hukuk dışı uygulamalar protesto edecekler. Protesto gösterisi saat 13.00'te başlayacak. Protesto gösterisi sonrasında Sultanbeyli Adliyesine gidilerek dönemin 2. Zırhlı Tugay Komutanı emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu ve dönemin Sultanbeyli ilçe Kaymakamı Hüseyin Eren hakkında suç duyurusunda bulunulacak.

Kaynak: Vakit

Hilmi Yavuz
'Kur'an okuyun!' demek, laikliğe aykırı mı?

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun, 'Akşamları televizyonları yarım saat daha az seyredin. Kur'an'la buluşun' açıklamasına karşı, kimileri Başkanın bu sözlerini, 'insanlara zorla kitap okuma' ya da 'televizyon seyredilmesini yasaklama' biçiminde anlayarak tepki gösterdi.

Prof. Bardakoğlu da bu tepkilere cevap verdi;-keşke cevap vermeseydi, değmezdi çünkü! Cehaletin densizliğinin nadanlığa dönüştüğü bir Türkiye'de yaşıyoruz. Başkan, cevap vermekle bu mikâplı cehaleti ciddiye aldığını gösterdi. Tekrar ediyorum: Keşke cevap vermeseydi! Rahmetli Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, bu ülkede sık sık tekrarlanan bu tip olayların faillerine tepki gösterildiğinde, onlar için, 'bırakın, kendi karanlıklarında boğulsunlar!' derdi...

Bu ahmakça iptizâle karşı, eğer mutlaka bir cevap verilecek idiyse, bu cevabı, sevgili öğrencim Haşmet Babaoğlu, Sabah'taki köşesinde verdi: 'Diyanet İşleri diye bir makam varsa, o makamdaki kişinin topluma Kur'an okumayı tavsiye etmesinden daha normal bir şey olabilir mi? Bardakoğlu, herhalde, 'Var mısın Yok musun?' kumarını veya 'Aşk-ı Memnu' dizisini tavsiye edecek değildi!'

Bu mesele, aslında Bardakoğlu için, 'vaktinizi biraz da Kur'an dinlemeye ya da Kur'an okumaya ayırın' anlamına gelen sözlerine karşı, onun 'laik cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığı'nda oturması zuldür!' diyerek tepki gösterenlerin meselesidir. Asıl mesele şudur: Türkiye'de bugün, özellikle medyada ağır ve kesif bir cehalet hâkimdir. Bu cehalet, daha çok, İslam konusunda, maalesef, en basit düzeyde bile bilgi sahibi olmayan birtakım zevatın, kendilerini ahkâm kesme mevkiinde görüyor olmalarının getirdiği cahil cesaretidir...

Hatırlayanlarınız mutlaka vardır: Bundan birkaç yıl önce, yine bir köşe yazarının, Zincirlikuyu Mezarlığı'nın giriş kapısının alınlığındaki 'Bütün canlılar ölümü tadacaktır' ayetini, 'her sabah önünden geçerken moralim bozuluyor, kaldırılsın bu saçmalık!' diye tepki gösterdiğine de tanık olmuştuk. Hiç şüphe yok, o köşe yazarı, bu sözlerin bir ayet-i kerime olduğunun farkında değildi. Ama buna rağmen, bu konuda ahkâm kesmekte bir sakınca görmemiş olması, bir tek şeyle açıklanabilir: Rahmetli Uğur Mumcu'nun, bu güne kadar duyduğum en güzel 'cehalet' tarifiyle: 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak'la!..

Türkiyede okuryazar takımının büyük bir kısmı, İslam dinine ilişkin en basit düzeyde bilgiden, maalesef, yoksundur. Dahası, İslam konusunda bilgi edinmeyi de, 'zul' saymaktadırlar. [Ayraç içinde belirteyim: Kelimenin doğrusu 'zul' değil, 'zül'dür!]. Laikliği, Müslümanlığa ait herhangi bir şeyle ilgilenmeye 'tenezzül' etmemek biçiminde yorumlama alışkanlığı, giderek bir norm haline geliyor. Asıl zavallılık, buradadır...

Daha önce de birçok defa yazdım: İslam'ı bir 'bilgi objesi' olarak ele almak başka, bir 'inanç objesi' olarak ele almak başkadır. Bilmek, inanmayı zorunlu kılmaz;- inanmak da bilmeyi! Gelgelelim, kendisini 'aydın' kimliğiyle öne çıkaran herkesin, inançlı olmasa bile, fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gibi bir mecburiyeti vardır... Türk aydınının büyük çoğunluğu, bunun idraki içinde değil, maalesef...

Belki de sebep, bunların aydın'lığının, Türk Aydınlanması'nın ürettiği 'aydın'lar olmalarından kaynaklanıyor olmasıdır. Kimbilir?

Zaman

Eser Karakaş:
Danıştay katsayıda neyi anlamıyor?

Katsayı meselesi ciddi bir eğitim felsefesi meselesidir.

Dünya ekonomisinin ve buna bağlı olarak eğitim anlayışının nasıl değiştiği meselesidir.

Bilgi ekonomisinin geldiği ve daha da gideceği yere bağlı bir meseledir.

Meseleyi çok sığ ve düzeysiz bir meslek lisesi ve imam-hatip sorunsalına indirgerseniz, en hafif ifadesiyle, komik duruma düşerseniz.

Bu arada da vatan ve laiklik kurtarıcısı yargıç rolünü oynamayı sürdürürsünüz ama bu rol, dünya ekonomisinin ve teknolojinin geldiği noktada komik bir rol olmaktadır.

Meseleye bilgi ve buna bağlı olarak eğitim noktasından baktığınızda gördüğünüzle, aynı meseleye çok lokal bir anlayıştan bakmanın farklarını, anlamak isteyenler için, 20 aşamada vermeye gayret edeceğim.

1- Bilgi kavramı dev bir dönüşümden geçmektedir; eğitim anlayışı da bu dönüşüme paralel bir dönüşüm geçirmek ZORUNDADIR.

2- Bilgi artık nedret-kıtlık sorunsalından kurtulmuştur, dünyanın tüm bilgisi size bir tuş ve ekran uzaklığındadır.

3- Bilginin kıtlık sorunsalının dışına çıkmış olması uzmanlık denen anlayışı da 19. ve 20. yüzyılın bir kavramı haline getirmektedir.

4- Önem kazanan uzmanlık ve bilgi birikimi değil, herkesin eşit ölçüde ulaşabildiği mevcut bilgi stokundan bir adım daha ileri nasıl gidilebileceğidir.

5- Mevcut bilgi stokundan yeni bilgi üretmek de uzmanlıktan çok yaratıcılık, herkesten farklı bir şey düşünebilme yeteneğini, iddiasını, benzeşmeyi değil farklılaşmayı yüceltmeyi gerektirmektedir.

6- 21. yüzyıl sürüden ayrılanı değil, ayrılmayanı kurdun kapacağı, “çeşit olmanın” en büyük fazilet olacağı bir yüzyıl olacaktır.

7- Uzmanlık ve daha da önemlisi ortak düşünce ve davranış kültürü ve refleksi aşılayan eğitim sistemleri ülkelerini uçuruma götürecektir.

8- “Milli birlik ve beraberlik” değil “barış içinde farklılaşma” gelişmenin altyapısı olacaktır.

9- Bilginin büyüme ve değişme hızı o kadar yükselmiş ve yükselecektir ki, bugünün uzmanlığı yarının anlamsızlığı olabilmektedir.

10- Eğitim sistemlerinin temel amacı insanlığın tüm birikimini önyargısız gözden geçirebilme yeteneğine, farklı dallara hemen atlayabilecek ortak bir altyapıya dönüşmüştür.

11- Erken yönlendirme eğitim ilkesi artık TÜMÜYLE anlamsız bir eğitim ilkesidir.

12- Tam tersine, gençlerin bir alana yönelmelerinin geciktirilmesi çağın gereklerine en uygun düşen tercihdir.

13- 20-21 yaşlarına kadar her türlü bölüm ayrışmaları yine TÜMÜYLE anlamsızlaşmıştır.

14- Bırakın liseleri, üniversitelerin dört senelik lisans eğitimleri bile artık meslek vermeye, öğrenmeye yönelik alanlar olmaktan çıkmaktadır.

15- Bir konuyu daha kapsamlı öğrenmenin yeri ya master ya da hizmet içi eğitim aşamalarıdır.

16- Dünya ekonomisinin geldiği noktayı iyi göremeyenler ise çocuklarımızı 13-14 yaşlarında geri dönüşsüz alan, meslek tercihlerine yöneltmektedirler.

17- 13 ya da 14 yaşında bir çocuğun aldığı, ya da muhtemelen ailenin zorladığı bir kararın o çocuğun tüm yaşamasını belirlemesinin hukuki (??!! ) altyapısını güya üretmek hem olan biteni anlamamak hem de daha ağırlıklı olarak bir vicdan sorunudur.

18- Mesele laiklik değil, yeni bir bilgi ekonomisi meselesidir.

19- Anlayana sivrisinek saz.

20- Anlamayana davul zurna az.

Star

Bilge Emeç: Gerçekle yüzleşemedim 'dinciler' dedim


14 Şubat 2010- Vatan gazetesinden Sanem Altan, Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç ile İstanbul, Etiler'deki evinde dört buçuk saat görüştü. 20 sene evvel öldürülen eşinin ölümü hakkında samimi itiraflarda bulunan Emeç, "Bugüne kadar devleti suçlamadım, İran yaptı demek işime geldi sanırım" dedi.

Tam 20 sene geçti üzerinden. Neredeyse hiç konuşmadınız. Çetin Emeç suikastı en konuşulmayan suikast oldu. Sizi üzmek istemiyorum ama izninizle o güne dönelim istiyorum. 7 Mart sabahı evden çıkarken diğer günlerden farklı bir hali var mıydı Çetin Emeç'in?

Konuşmadım çünkü bıktırma siyaseti yaptılar. Usandırma politikası güttüler. Ve başarılı oldular. 'Çözmesinler, istemiyorum' dedirttiler. En acılı günlerimde, geliyorlardı, anlattırıyorlardı, gidiyorlardı. Sonra bir başkası geliyordu, sonra bir başkası. 'Ya ben bunları anlattım diyordum', 'Dosya boş, ifadeler yok edilmiş. Baştan yapacağız' diyorlardı. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere. Defalarca soruşturmayı yürüten terörle mücadelenin başındaki kişi değişti. Çok ağırıma gitti bu olanlar. Nasıl kaybolur ifadeler? Asıl, Çetin'in arabasında yanında olan çantasından sonraki gün yazacağı yazı kayboldu. O yazıda ne vardı, merak ediyorum.

Bilerek mi çözmediler sizce?

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'yu, Emniyet Genel Müdürü'nü suçluyorum, İçişleri Bakanı evime taziyeye geldiğinde 'Olay burada mı oldu, gazetenin önünde mi?' diye sorabildi. Çözmemek için uğraştılar sanki. Çözmemeye programlıydı her şey. Dosyalar kaç defa boşaltıldı. Savcı olaydan kaç gün sonra ifadelerimizi aldı, hatta adeta azarlayarak yaptı bunu. Bu cinayette birçok ilk vardı. Çapraz ateş ilk defa, kar maskesi, ilk defa şoförü öldürüldü birinin, kullanılan silah ilk defa kullanılmış bir suikastte. İngram marka silah ilk defa kullanılmış. Yurtdışından gelebiliyor o silah ancak.

Tetikçi yakalandı değil mi?

Katilin bulunması çok önemli değil. Yakalanan katilin de gerçek olduğunu düşünmüyorum. Tetikçiyi yakaladılar güya. O çocuk cezaevinde evlendirildi. Hrant'ınki de aynı oldu ya. Evlendi. Nasıl oluyor anlamıyorum. Gerisinde kim var bu işlerin hala çözülmedi. Çözülse de ne olacak ki artık onu da bilmiyorum gerçi. Sürekli dinle ilgili tehdit aldığımız için hep 'İran' dedik, 'Dinciler' dedik. Çünkü ben Atatürkçü, orduyu seven, vatanperver bir kadınım. O yüzden daha devletime hiç kızmadım ben. Başka gerçeklerle yüzleşmek istemedim. O yüzden hep İran demek işime geldi sanırım. İran'ın yaptığına inanmak istedim.

HİRAM ABBAS UYARMIŞTI

Cengiz Çandar “Turgut Özal, Çetin'in öldürülmesi diğer cinayetlerden farklı, dedi bana” demişti. Bunu araştırdınız mı hiç, neymiş bu?

Semra Özal eve gelmişti. “Aslında neler olup bittiğini hiçbirimiz bilmiyoruz, çok derin bu işler demişti” bana. Nebahat de şahit hatta. Sonra 'Demedim' dedi. Bilmiyorum ki Sanem. Hiram Abas öldürülmüştü, 88'de Özal'a suikast yapılmıştı. Bir şey vardı ama herhalde. Hiram Abas, Çetin öldürülmeden kısa bir süre önce, bir davette rastlayıp Çetin'le tanışmıştı sonra telefon edip uyarmıştı. 'Güzergâhınızı değiştirin' demişti. Hiram Abas'ı da hemen sonra öldürdüler. Zaten MİT'in elinde öldürülecekler listesi varmış. Oktay Ekşi bana anlattı. Oktay Ekşi, Çetin Emeç, Erol Simavi diye. Oktay'ın evi korunuyordu, Erol Simavi zaten ortada yok, en kolayı Çetin'di sanırım.

Tehditler çok fazlaydı değil mi?

Çetin hiçbir şey anlatmazdı bana korkmayayım diye. Hatta azarlardı. 'Artık sen hayal kurmaya başladın' derdi. Çok tehdit telefonu geliyordu. Posta kutusuna pulsuz mektuplar bırakırlardı. Yani kapımıza kadar geliyorlardı. Ama Çetin bunu konuşmamıza bile izin vermezdi. Hatta birgün gazeteyi arayıp “Ne olur Erol Simavi'ye söyleyin Çetin'i uyarsın, böyle sert yazmasın, çok tehdit var” demiştim. Erol Bey bana sprey göndermişti, bayıltmak için. Dalga geçer gibi. Bir yazısında Erbakan'a “takunyacı” demiş. Arıyorlardı 'Hoca'dan özür dileyecek, yazısında bunu yazsın' diyorlardı. Üç farklı ses vardı. Biri yumuşak, genç bir sesti. Diğer ikisi doğu şiveli seslerdi ve kabalardı. Bu üçü düzenli arıyordu. Ben konuşuyordum adamlarla artık. Bir çeşit ilişki kurmuştuk. Ben durumun çok ciddi olduğunu anlamıştım. Çünkü yumuşak sesli olanla, ahbap gibi olmuştuk neredeyse. Çetin'le konuşmak istiyordu. “Adını, numaranı ver, söz veriyorum seninle konuşturacağım” dedim. Verdi. O numaradan adres bulundu, Çetin hatta birini göndermiş bütün Erbakan fotoğrafları duvarlarında asılı, inşaat halinde bir binanın en üst katı bir yer çıkmıştı. Bir süre kimse aramadı sonra. Birgün evvel, uzunca boylu, koyu gri paltosu olan, karşı kaldırımda duran bizim daireye bakan bir adamla göz göze geldim. Resmen bizim eve bakıyordu. Hırsız olamaz, o kadar iyi giyimli hırsız olmaz.

Çetin Bey diğer günlerden farklı mıydı o günlerde?

Olayın olduğu gece, öldürülmeseydi gazeteci çocuklarla yemeğe çıkacakmış, onları yemeğe götürecekmiş. Sabah eşyaları hazırlandı. Bir gece önce de benim akrabalarım vardı evde. Bir dertleri varmış, Çetin'e anlatmaya gelmişlerdi. Gece 02.30'a kadar oturduk. Onlara taksi çağırdık, Çetin çok kibar bir adamdı, aşağıya indi onları taksiye bindirmek için, ben de balkona çıktım onlara bakıyorum. Taksi gitti. Çetin ellerini cebine koydu, bir sağa bir sola, sonra tekrar bir sağa bir sola baktı. Böyle sanki 'Biliyorum orada olduğunuzu ama korkmuyorum' der gibiydi. Yukarı çıkınca kızar korkusundan 'Ne oldu?' diyemedim. Hassasiyetime kızıyordu çünkü. Ertesi sabah bu olay oldu.

Neler hatırlıyorsunuz o andan?

Ben yatak odamdayım. Çetin öptü beni, çıktı, merdivenleri hoplayarak inmiş, 'Bismillahirrahmanirrahim' demiş, evde çalışan Fatma'ya sonra sordum 'Hep der miydi?' bunu diye, 'Belki o gün sesli dedi' dedi. Çıkar çıkmaz gibi, çok tuhaf bir ses geldi dışarıdan. Fatma'ya 'Bir şey mi kırıldı?' dedim. Ses çok tuhaftı çünkü anlamadım. Sonra dışarıdan uğultular çoğalmaya başladı. Cama koştum. Bir baktım arabanın camları bütün kırık, Çetin koltuğunda hiç kıpırdamadan oturuyor, hiç hareket yok. Hemen anladım “Yaşıyor mu?” diye bağırdım. Fatma “Yaşıyor” dedi. Hemen giyindim. Fırladım, arabaya binip hastaneye götüreceğim. O an böyle bir plan yaptım. Yalın ayak falan fırlamışım. Hem bilinçliyim hem bilinçsiz hareketler yaptım o an. Alt katımızda kızkardeşi Zeynep oturuyor. Bize küs gibi. Mehveş'in konser davetiyesi ona gitmemiş mi ne, bunu bahane ederek kızmış. Arayı soğuk tutmak için bahane yaratmış. Neyse, indim aşağıya Çetin'in arabası gidiyor, bilmiyorum da o an Sinan'ı da vurduklarını, Zeynep bana çok sakin bir şekilde “Ben onu Doğan'la yolladım” dedi. Doğan dediği Zeynep'in oğlu, 20 yaşında. Merdivenlerden çıktı, sakin sakin evine gitti. Her şeyi unuturum, Zeynep Gezgin'in o halini unutmam ve affetmem. Doğan'ın yanında bir de arkadaşı varmış. O Çetin'in yanına oturmuş zaten. Bende numarası var çocuğun, hala arayıp 'Çetin bir şey dedi mi?' diye sormadım, hem çok öğrenmek istiyorum hem öğrenmek istemiyorum çünkü. Çocuklar çok geç getirdiler Çetin'i hastaneye. Çok geç. Zeynep'i Allah'a havale ediyorum.

Kimler vardı o günlerde yanınızda?

Dostlarımla bir süre klan halinde yaşadık. Suna ve İnan'la. Bütün Koç Ailesi çok yanımdaydı. Allah razı olsun. Dinimle ayakta kaldım. Allah'a sığınarak. Ben her sabah şükür namazı kılarım. Hala da kılarım. O sabah tabii ki kılamadım. Artık her şeyin bittiğini anladım. Çok bitkin, perişan ve neredeyse şuursuzca hastaneden eve döndüm. Otururken birden namazımı kılmadığımı hatırladım, odama çıktım, namazımı kıldım, ardından şükür namazımı kılacağım. Birden durdum 'Neye şükür edeceğim Allah'ım?' derken, isyan edeceğime çocuklarım için şükrettim. Ve o an gücümü topladım sanki. Ve öyle gitti. Çocuklarım için.
netgazete

24 Şubat 2010
Kışlalı'dan Açık Dn Düşmanlığı

Stratejikboyut lgnç br şey farketmiş...

şte o şey:

Mehmet Ali Kışlalı, askere en yakın gazetecilerden birisi olarak bilinir. Hatta kimilerine göre Genelkurmay'ın Radikal'deki askerlik şubesi olarak da nitelendirilir.

Bugünkü yazısında Yargı konusunu ele alan Kışlalı yazısının sonuna bir not düşmüş.

Not, futbolla ilgili. Daha doğrusu futbolcuların sahaya çıkarken ya da saha içinde dini inançalarına göre yaptıkları hareketlerle ilgili.

Nedir bu dini hareketler?

Örneğin istavroz çıkarma, iki elini açıp dua etme. Mesela Fenerbahçeli Alex her maç öncesi istavroz çıkarır, kimi Türk futbolcular golden sonra iki elini açar ve yukarı bakarak dua eder. Fenerbahçeli Emre'nin böyle fotoğrafları vardır. Son bir örnek: Beşiktaş Galatasaray maçı. Maç bitimine saniyeler kala Beşiktaş bir serbest vuruş kullanacak. Rüştü çömelmiş, iki elini açmış dua ediyor. Sanırım Kışlalı'nın dikkatini çeken, 'dini hareketler' diye tanımladığı şeyler bunlar...

Kışlalı bu durumla ilgili, Ya bu 'dini hareketler' arttı ya da Digitürk bunları eskisiden daha çok gösteriyor diye bir tespitte bulunuyor.

Kışlalı bir de ekleme yapıyor; "yabancı futbol maçlarında şahit olmadığımızdan, merak ediyorum" diyor.

Askerle arası iyi olan Mehmet Ali Kışlalı'nın sanırım futbolla arası çok iyi değil. Kışlalı Avrupa futbolunu pek takip etmiyor heralde. İspanya, İtalya, İngiltere liglerinden maçlar izlese bu tür 'dini haraketler'in ne kadar çok olduğunu görebilir.

Futbolun resmi görevlilerine bu durumu nasıl değerlendiriyorlar diye soran Kışlalı, şimdi durup dururken böyle birşeyi neden gündeme getirdi bilmiyoruz.

İşte Mehmet Ali Kışla'nın futboldaki dini hareketlerle ilgili "ilginç" tespiti;

SPOR NOTU: Farkında mısınız; TV'den naklen yayımlanan futbol maçlarında son zamanlarda maç başlamadan kimi sporcuların dini inançlarına göre yaptıkları hareketlerin sayısı, ya gerçekten artmaya başladı, ya da bunları Dijitürk kameraları özellikle daha fazla gösteriyor. Benzer davranışlara yabancı futbol maçlarında şahit olmadığımızdan, merak ediyorum; bizim futbolun resmi görevlileri bu durumu nasıl değerlendiriyorlar?

haber101

27 Şubat 2010
Çetin Doğan'ın Çok Ünlü Damadı
Çetin Doğan'ın ünlü damadının özellikleri say say bitmez. Damat Dani Rodrik İstanbul'da yaşayan Yahudi kökenli Hayati Vitali Rodrik'in de oğlu.

Dünyanın en etkili ekonomi profesörlerinden Dani Rodrik'in ilginç hikayesi..

Dani Rodrik aslında Türkiye kökenli.

Babası çok bilinen bir dolmakalem markasının sahibi olan Hayati Vitali Rodrik.

Kendisi gibi ekonomi prof'u olan Pınar Doğan'la evlendi. Pınar Doğan bu günlerde 'Balyoz' nedeniyle sıkıntı yaşayan Çetin Doğan'ın kızı.

Halen Türk vatandaşı olduğu söylenen Dani'nin asker kaçağı olduğu söyleniyor.

Çetin Doğan'ın Meksika'ya uçak biletlerinin gerekçesi sorulduğunda, 'damat Doni Rodrik'in Meksika'daki konferansına iştirak edecektik' cevabını verdi. Torun ziyareti mazeretine sığınan Çetin Doğan'ın neden ABD'yi değil de Meksika'yı tercih etttiği halen muamma.
aktifhaber

02 Mart 2010
Laiklik Sabetaycıların Eseri!

Atatürk Hint müslümanlarından gelen 600 bin liranın 100 bin lirasını savaş için devlete ödünç verdi. Sonra bu parayı geri aldı....

Neşe Düzel
Taraf Gazetesi

“Ordunun ilericiliği, bahane. Niye daha ileride olsunlar ki toplumdan? Bütün bu laiklik, Atatürk devrimleri sözleri, halka emretmeyi sürdürmenin bahanesidir.”

“Yeraltı muhalefeti, “Abe diye konuşanlar bizi yönetiyor” diye kızıyor. Atatürk de dahil böyle konuşuyor ve Rumeliliğe karşı Anadoluculuk muhalefeti çıkıyor.”

“Yalçın Küçük, “Sabetaycılık, Selanik’te hâkim oldu. Cumhuriyet’i kuran sivillerin bu Sabetaycı kökeni, laikliği belirledi” deseydi, benimsenirdi.”

* * *

İKİNCİ BÖLÜM
Ünlü siyaset bilim ve tarih profesörü Mete Tunçay’la yaptığımız ve dün birinci bölümünü verdiğimiz konuşmayı, kaldığımız yerden yayımlamaya devam ediyoruz.

* * *

NEŞE DÜZEL: ‘Milli Mücadele’de, insanları Türk milliyetçiliği adına harekete geçirmek mümkün değildi... Milli Mücadele tamamen İslam dininin istismarına dayanan bir şekilde kuruldu...’ dediniz. Milli Mücadele dini nasıl istismar etti?

METE TUNÇAY: Mesela... Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, memleketteki bütün İslam yurttaşları ‘tabii aza’ sayıyordu. Gayrımüslimler ise Cemiyet’e üye olamıyorlardı. Mesela... Hiçbir Osmanlı Mebusanı’nda kürsüden Kur’an okunmamıştı. Büyük Millet Meclisi’nde ise kürsüden Kur’an okunuyor, Hacı Bayram’a Cuma namazına gidiliyordu. Meclis’in açılış günü bile Cuma’ya denk getirildi. Dolayısıyla İslam, Osmanlı’nın Meşrutiyet döneminde sahip olmadığı öneme, Milli Mücadele döneminde sahip oldu.

Dinin kullanılması ne kadar sürüyor?

Askerî zafere kadar sürüyor. 9 Eylül 1922’de İzmir’e girildikten sonra Atatürk Ankara’ya dönüyor. Kendisine “Hacı Bayram’a gidip şükran duası edelim” dendiğinde de, “Benim böyle bir borcum yok” diyor. Mesela... Milli Mücadele yıllarında, ‘İslam milleti’ anlamına gelen, “biz burada sadece Türk değil, Kürdü, Arabı, Lazı, ve Çerkesiyle tam bir birliğiz” denirken, Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra bu milli birlik, ‘Türk milli birliğine’ dönüştürülüyor.

İslamiyet birleştirici unsur olmaktan çıkıyor mu?

Birleştirici unsur Türklüğe çevriliyor. Ancak bu süreç adım adım ilerliyor. Çok kişi unuttu ama... 1922’nin kasımında Saltanat kaldırıldı ve Mecit Efendi halife oldu. Onun halifeliği bir buçuk sene sürdü. Bu bir buçuk senenin dört ayı Cumhuriyet dönemidir. Yani, bizim önce ‘halifeli bir cumhuriyetimiz’ vardı.

Bugün ciddi bir biçimde sorgulanan Cumhuriyet’in iki temel kurumuna dönersek... Neden bizim ordumuz ve yargımız Avrupalı ülkelerden farklı?

Bizim ordunun siyaseti dikte etme imkânı var. Ve, ordu da bunu yapıyor. Aslında ordunun ne kadar laiklik ve ilericilik yanlısı olduğu konusunda karar vermek güç. Ama şu kesin. İlerici ve laiklik yanlısı görünmek, orduya dominant güç olma imkânını sağlıyor. Zaten ordunun istediği de...

Ordunun asıl istediği nedir?

Ordunun istediği de, Türk toplumu üzerindeki egemen konumunu sürdürmek. Bütün bu laiklik ve Atatürk devrimleri vurgusu, topluma direktif vermeyi sürdürmenin bir bahanesi oluyor ordu için. Ordunun ilericiliği bana açıkçası bahane gibi geliyor. Toplumdan niye daha ileride olsunlar ki? Bunlar, öyle felsefe ve metafizik eğitimi görmüyorlar ki. Toplumdan daha ileride olabilmeleri için bir neden yok. Ama Abdülhamit’e Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan ettirdikten bu yana, bu ülkede atılacak adımlara hep ordu karar verdi.

Cumhuriyet kurulduğunda toplumun yapısı nasıldı?

Bugün 72,5 milyonluk nüfus var. O gün 12 milyonluk bir kitleden bahsediyoruz. O kitlede muhacirlik, mübadillik, yerlilik, ayırımını da düşünmek lazım.

Niye?

Şunu unutmamak lazım. Teknoloji, medya, iletişim ve ilişkiler bugünkü gibi değildi. Ankara’da cumhuriyet vardı ama Atatürk, İstanbul’a küs idi. Yani İstanbul, Atatürk’ün küs olduğu bir şehirdi. 1927’ye dek Atatürk İstanbul’a gelmedi. Ancak 1 Temmuz 1927’de şehri affetti. O güne dek, İstanbul’a hep kötü gözle bakıldı.

Atatürk İstanbul’a niçin küstü?

İstanbul kendisine karşı muhalefetin, eleştirilerin, gazetelerin olduğu bir yerdi. İstanbul’da bir demokrasi talebi vardı. Mesela 1923’ün son günlerinde, Halife’nin istifa edeceği lafları çıkıyor. İstanbul Barosu Başkanı Avukat Lütfi Bey, Halife’ye “sakın ha istifa etmeyin” diye açık mektup yazıyor. Bunun üzerine İstiklal Mahkemesi Lütfi Fikri’yi yargılıyor ve beş sene hapse mahkûm ediyor. Lütfi Fikri hapishanede özel af için dilekçe veriyor.

Affediliyor mu?

Dilekçesi kabul ediliyor. Birkaç ay sonra hapisten çıkıyor ve İstanbul Barosu onu gene başkan seçiyor. Bu, Ankara’ya posta koymak değildir de nedir? Cumhuriyet’in kuruluşunda toplumun yapısını sormuştunuz... Ona dönersek... Rumelilik ve Anadoluluk hikâyesi de Cumhuriyet’in kuruluşu bakımından çok önemlidir. Rumeli’den Anadolu’ya bir buçuk milyon Müslüman geliyor o dönemde.

Rumelilik ve Anadoluluk ayırımı niye önemli? Rumelililerle Anadolulular arasında bir çatışma mı var?

Olmaz olur mu? Atatürk zamanındaki yeraltı muhalefetinde, “ulan, bizi, ‘abe’ diye konuşanlar idare ediyor” deniyor. Çünkü Atatürk’ün kendisi de dahil böyle konuşuyor ve ortaya bir Anadoluculuk muhalefeti çıkıyor. Unutmayın ki, Cumhuriyet’i kuran kadro, geniş ölçüde Rumeli’de görev almış olanlardan oluşuyor. Zaten Mustafa Kemal’in kurmay subaylığı döneminde iyi subaylar Asya’ya gitmez, Rumeli’ye giderlerdi ve o sırada önemli olan Makedonya’da görevlendirilmekti. Mustafa Kemal, Şam’a ceza olarak gönderilmişti.

Peki, çatışmayı kim kazanıyor? Anadolulular mı Rumelililer mi?

Rumelililer kazanıyor. Bugün AKP, bir açıdan Anadolu’nun intikamı olarak da yorumlanabilir. Yalçın Küçük bir ara, insanların tek tek isimlerine bakıp, ‘dönmelik’ hikâyesini ortaya attı. Eğer Yalçın, “Sabetaycılık, Selanik’te önemli bir gruba hâkim olmuştu. Bunlar, iyi eğitim aldılar ve başkalarını da yetiştirdiler. Bunlar, Cumhuriyet’i kuran sivil kadro içinde çok önemli oldular. Bunların Sabetaycı kökenleri, Cumhuriyet’in laikliğinin formüle edilmesinde etkili oldu” deseydi, bu sözler kabul edilebilirdi ve Yalçın, yararlı bir hipotez getirebilirdi.

Ama yapılan yayınlar ve daha sonra başkaları tarafından da öne sürülen tezler, Cumhuriyet’i Sabetaycıların kurduğuna kadar vardı. Cumhuriyeti Sabetaycılar mı kurdu?

Yok canım. Böyle bir şey söylemenin manası yok. Sabetay kökenli insanların laiklik anlayışımızın gelişmesinde bir etkisi oldu. Ki, bunlar Cumhuriyet’te sorumlu makamlara getirildiler.

Atatürk hukuk konusunda bilgili miydi?

Bir kurmay subay ne kadar hukuk biliyorsa, o da ancak o kadar biliyordu. Mesela Enver Paşa için, “yok kanun, yap kanun” denir. Her yaptığı işin bir kanuna göre yapılmasını istediği için Enver, eğer yapılan işin bir kanunu yoksa, hemen o iş için kanun yaptırırmış. Atatürk’te de böyle bir meşruiyet fikri vardı. Çeşitli konuları Meclis’in onayından geçirmek gibi bir tutumu vardı. Ama şu var! Atatürk’e icazet veren kurumlar, yani onayına başvurduğu kurumlar, aslında kendisinden kaynaklanan kurumlardı.

Anlamadım...

Mesela bir milletvekili, ancak Halk Partisi içindeki bir kurulun kendisini aday göstermesiyle milletvekili seçilebiliyordu. Ve o kurulu da, cumhurbaşkanı tayin ediyordu. Tabii şekilden ibaret bir meşruiyet sistemidir bu.

Böyle bir meşruiyet sistemini benimseyen bir cumhuriyeti nasıl tanımlamak gerekir?

Söyle anlatayım... Atatürk ve yakın çevresi, toplumun neye ihtiyacı olduğunu bildiklerine inanıyorlar. Bu yüzden topluma danışma ihtiyacında değiller. Bütün mesele, kafalarındaki modeli topluma kabul ettirmek. Tek parti dönemi, demokrasiye hazırlık dönemi olarak yorumlanıyor ya...

Demokrasiye hazırlanılmıyor muydu?

Bakın... Özgürlük, aykırı olabilmektir. Özgürlük, hayır diyebilmektir. İsmet Paşa, 1938’de cumhurbaşkanı oluncaya dek, ortada böyle bir özgürlük ve demokrasi niyeti yoktu. Ama 1937’de İsmet Paşa, Atatürk tarafından birden bire başbakanlıktan kenara atılınca, şoke oldu. Atatürk öldükten sonra Cumhurbaşkanı olduğunda, İsmet paşa’nın, Atatürk’ün el atamadığı bir şeyi başarmak, onu geçmek gibi bir derdi oluştu. “Atatürk her şeyi yaptı ama demokrasiyi getiremedi, onu da ben getireceğim” dedi adeta.

Peki ordu, ‘kuruluştaki’ görevini, Cumhuriyet kurulduktan sonra da sürdürdü mü?

Sürdürdü. Mustafa Kemal’e, Meclis namına yetki kullanma hakkı tanınmıştı. Yani, ‘diktatörlük hakları’ tanınmıştı. Böylece M. Kemal’in ağzından çıkan her emir kanun kuvvetindeydi ve Meclis namına yetki kullanma hakkı, üçer aylık sürelerle uzatılıyordu. M. Kemal, 1922’de “artık lüzum yok” dedi ve hak uzatıldı. Sadece, “Başkomutanlık, sonsuz olarak M. Kemal’de kalsın” diye bir karar verildi. Bunu söylerken, Kanun-i Esasi gereğince, başkumandanın padişah olduğunu da akılda tutmak lazım.

Padişahın yetkisi, M. Kemal’e mi geçti bu durumda?

M. Kemal’e geçti. Zaten Cumhurbaşkanı olunca, Atatürk’ün sivil olduğunu düşünmek yanlış. Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı mareşaldi ve askerdi. Unutmayın ki, İsmet Paşa da Başbakan’ken orgeneralliğe terfi etti. Atatürk 1927 haziranında askerlikten emekli oldu ve emekli maaşı aldı. İnönü de öyle...

Ordu, Atatürk zamanında da kendisini ayrıcalıklı görüyor muydu?

Başta da dedim ya, Atatürk, Abdülhamit’in hatasını yapmadı. Orduyu güçlendirmedi.

Ordu Atatürk’e karşı darbe yapabilir miydi ki?

Gayet tabii yapabilirdi. Atatürk’ün ruhiyatını çok iyi bilemeyiz ama, muhtemelen böyle bir şeyden endişesi var. Mesela Hint Müslümanlarından gelen paralar meselesi... 1927’de Büyük Nutku söylerken, gazetecilere, “bu paraları millete vereceğim” diyor. Ancak on yıl sonra veriyor ve İş Bankası’na yatırıyor.

Daha önce ne yapıyor o paraları?

Kendi elinde tutuyor. Dışarıdan veya içeriden bir darbe olursa, bu parayı kullanarak kendisine bir başka hayat yaratabileceğini mi düşünüyordu, Atatürk’ün iç âlemini bilemeyiz ama böyle bir endişesi olabilir. Ya da Hintliler, “Hilafeti kaldırdın, bu parayı geri ver” derlerse diye de düşünüyor olabilir. Atatürk, 600 bin lira dolayındaki bu paranın yüz bin lirasını, Büyük Taarruz’dan önce Milli Müdafaa Vekâleti’ne ödünç veriyor ve sonra geri alıyor.

Milli Savunma Bakanlığı’na ödünç para mı vermiş Atatürk?

Savaş için ödünç vermiş sonra geri almış. Atatürk, İsmet Paşa başbakanken ona da para yardımı yapıyor. Bu, İsmet Paşa’nın anılarında var.

Başbakan, sadece devletten maaşını almakla kalmıyor, cumhurbaşkanından da mı para alıyor? Bir ülkenin başbakanını aşağıya çeken bir durum değil mi bu?

“Bu para yetmez, sen bu maaşla idare edemezsin” diye para veriyor herhalde. Tabii, demokratik bir şey değil. Padişahlık gibi bir şey bu. Atatürk’ün bir de bakanları var. Başbakan Celal Bayar da olsa, İsmet Paşa da olsa, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya hiç değişmiyor. Atatürk ölüp de İsmet Paşa cumhurbaşkanı olunca, Celal Bayar’a, “Siz, başbakanlıkta devam ediniz efendim” derken, “bu iki adamı da bakanlıktan atın” diyor ve atılıyorlar. Bu arada, İsmet Paşa’nın Atatürk’ten sonra cumhurbaşkanı olması için ordunun parmak oynattığı tahmin ediliyor. Ordu, İsmet Paşa’yı destekliyor.

Orduya bu ayrıcalıklı konumunu kim verdi? Atatürk mü?

Aslında Atatürk, ordunun gücünü iktidara karşı kullanmamasının yolunu sağlıyor. Ve, Atatürk’ün döneminde ordu gücünü iktidara karşı kullanmıyor. Atatürk askere, “Ya üniformayı çıkarıp siyasete girin, ya da orduda kalın” diyor.

Üniformayı çıkarıyorlar mı?

Çoğu orduda kalıyor. Çünkü o sırada, üniformayı çıkarmanın manası, Atatürk’e karşı muhalefete katılmak. Nitekim, daha sonra Takrir-i Sükûn Kanunu geliyor ve muhalefetin kurduğu Terakki Perver Fırka’nın canına ot tıkanıyor. Üniformayı çıkaranlar tasfiye ediliyor.

Takrir-i Sükûn Kanunu neydi?

Bu, dinginliğin sağlanması adıyla getirilen bir kanundur. Şöyle anlatayım... Terakki Perver Fırka hareketi başlayınca, Halk Partisi’nden çözülmeler, istifalar oluyor. M. Kemal, İsmet İnönü’nün askerlikten gelme sertliğiyle insanları ürküttüğünü düşünüyor ve çok daha yumuşak bir asker olan Fethi Okyar’ı başbakan yapıyor. Yani İnönü, başbakanlıktan uzaklaştırılıyor.

O dönemde Atatürk’e karşı ciddi bir muhalefet mi vardı?

Tabii. En büyük problem, başta Yunanistan, kısmen de Bulgaristan ve Girit’ten gelen mübadiller konusunda çıkıyor. Çünkü Türkiye, mübadeleye hazırlıksız yakalanıyor. Yunanistan, Türkiye’den gelen mübadiller için dış krediler alırken, bizimkiler, ağızları yandığı için dış borç istemiyorlar. Bir de o dönemde yolsuzluklar olmuş. Güya giden 600 küsur bin kadar Rumun boşalttığı yerlere, gelen 450 bin Müslüman yerleştirecek ama ne mümkün?

Niye mümkün değil?

Rumların boşalttıkları yerlere, yerel mütegallibe çoktan el koymuş. Rumların malı mülkü güçlü adamlar tarafından kapışılmış. Hatta o sırada Mübadele, İmar ve İskân Vekaleti var. Onun işlemlerine ait Meclis’te sorulan bir soru, gensoruya dönüşüyor. Terakki Perver’in 1925’te Meclis’te ortaya çıkışı da bu yolsuzluk tartışmaları üzerinden oluyor. Kısa bir süre sonra da Genç Vilayeti’nde Şeyh Sait adında bir Nakşibendi şeyhi ayaklanıyor.

Şeyh Sait ayaklanması irtica ayaklanması mıdır, Kürt ayaklanması mıdır?

İkisi birarada bence. Başbakan Fethi Okyar, önlem olarak “yerel sıkıyönetim ilan edelim ve oraya bir miktar asker kaydırmak için bütçeye ek ödenek koyduralım” diyor. İsmet Paşa ise, “hayır bunlarla böyle mücadele edilemez. Zaten asıl mesele sadece o başkaldıran Kürtler değil. Asıl mesele, o havayı yaratan İstanbul’daki soysuz aydınlardır” diyor. İsmet Paşa’nın Şeyh Sait ayaklanmasına koyduğu teşhis bu.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşananlar bugün yaşadıklarımıza ne kadar çok benziyor. Öyle değil mi?

Çok benziyor. “İstanbul’daki aydınlar ‘demokrasi’ deyip duruyorlar. Demokrasi isterseniz, başınıza böyle ayaklanma çıkar işte” deniyor. Böylece Kürt ayaklanması, muhalefeti tasfiye etmek için bahane olarak kullanılıyor. İsmet Paşa’nın arzusu üzerine, 1925 mart başında, Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılıyor.

Ne kadar sürüyor?

Kanun iki seneliğine çıkarıldı ve iki kez uzatılarak 1929’da kaldırıldı. Bu kanun, hükümete, mahkeme kararı gerekmeksizin sonsuz yetkiler verdi. Hükümet her örgütü kapatabiliyor, her yayını yasaklayabiliyor ve her gazeteyi ortadan kaldırabiliyordu.

Takrir-i Sükûn döneminde neler yaşandı?

Meclis biri Diyarbakır’da, diğeri Ankara’da iki tane İstiklal Mahkemesi kurdu. Ankara’dakinin yetki alanı bütün Türkiye oldu.

Ayaklanma Doğu’da olmuyor mu? Niye Ankara’da da mahkeme kuruluyor?

Eee, başka yerlerde de alçaklar olabilir! Bu kanuna dayanarak, Ahmet Emin Yalman’a varıncaya kadar, İstanbul’un belli başlı bütün gazetecilerini toplayıp isyan bölgesine gönderiyorlar. “Demokrasi ve özgürlük isteyerek, Şeyh Sait ayaklanmasını dolaylı olarak desteklediler” diye gazetecileri yargılıyorlar. Bu kanun, sadece muhalefetin canına ot tıkamakla kalmıyor, ülkedeki her türlü özgürlüğün de canına okuyor. Takrir-i Sükûn, çok büyük bir dönüm noktasıdır. Takrir-i Sükûn, erken Cumhuriyet açısından gerçek bir kırılmadır. Cumhuriyet’in ilanı o kadar önemli bir şey değildir. Ama Takrir-i Sükûn öyle mi?

Okuyucu yorumları

İktidar gafildir.
metin kocakurt
"Tarihin asırlar zarfında meydana getirdiği şeyi emirnamelerle değiştirmek isteyen iktidar sahipleri gafildir." (Gustave Le Bon) "Bence en mühim şey, Cumhuriyetin iyi bir şey olduğunu ekseriyet anlatmak ve cumhuriyeti hakiki cumhuriyetperverlerle tutmaktır. Riyakarlarla değil. Riyakarlar kuvvetinin ismi ne olursa olsun alkışlayanlar bedbahtlardır. (Kazım Karbekir) "Müstebit zalimleri tard edenmillet değil de fertlerse yeni bir zulme o millet yine boyun eğecektir." K.K
02 Mart 2010 Salı 22:19
dini reform
metin kocakurt
M.Kemal,Ülkenin siyasi yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp onun Fransız İhtilali ile doğan ve şimdi Batı Avrupa'nın bir çok ülkesinde gelişen milli egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu.Böyle bir değişikliğin pek çabuk olamıyacağını biliyordu.Nedeni İslam diniydi.Dini güçler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı.Onun için, M.Kemal siyasi reformu her şeyden önce dini reform olarak görüyordu.(Lord Kınross-ATATÜRK-Sa:66
02 Mart 2010 Salı 21:59
http://www.aktifhaber.com/news_view_comment.php?id=274879

Gürkan Hacır
gurkan.hacir@aksam.com.tr
Neden Atatürk filmi yapılamaz



'Mustafa' furyası yeni bitmişti ki 'Veda' tartışması başladı. Eleştiriler yağmur gibi geldi. Peki biz neden doğru dürüst bir Atatürk filmi çekemiyoruz? Ya da soruyu doğru soralım. Dört başı mamur bir Atatürk filmi çekilebilir mi? Bence çekilemez. En azından şimdilik...
1 -Gerçek bir Atatürk biyografisine halen sahip değiliz
Atatürk'ün ölümünün üzerinden 72 yıl geçti. Halen gerçekçi bir biyografisine sahip değiliz. Bir ülkenin kurucusu, en büyük önderi hakkında neden dört dörtlük bir biyografi yazılmaz. Düşünün Atatürk'ün daha doğum gününü bile bilmiyoruz. Bir sohbetinde söylediği sözden hareketle sembolik 19 Mayıs tarihini kabul ediyoruz. Babasının fotoğrafının o bilinen fotoğraf olmadığını bizzat kendisi Falih Rıfkı Atay'a söylemişti. 'Bu adam babama hiç benzemiyor, bari benzeyen birini bulsaydınız.' Doğum yeri ise tam bir muamma. Selanik değil Manastır olduğu bugün yeni yeni konuşuluyor. Selanik'teki o ünlü evin sembolik olduğu artık kabul ediliyor. Bu son tartışmalar olmasa üvey babası Ragıp Bey'den çoğu kimse haberdar değildi. Ve üvey kardeşi Rukiye'yi daha sonra yanına evlatlık olarak aldığını kimse bilmiyordu. Ona tıpatıp benzeyen manevi oğlu Abdürrahim Tunçak mevzusu ise hiç tartışılmadı. Yıllarca yanından ayırmadığı Abdürrahim Bey yakın zamanda hayatını kaybetti. Sorup soruşturmadık. Üvey babası Ragıp'ın yeğeni Fikriye'nin intihar ettiği öğretildi yıllarca. Oysa yaver Rusuhi Bey tarafından vurulduğu konuşuluyor. Sahi Fikriye Hanım intihar ettiyse neden mezar yerini bilmiyoruz? Atatürk'ün annesiyle ilişkisi çok çalkantılıdır. Hem büyük bir sevgi hem de nefret ilişkisi vardır. Annesinin cenazesine katılmayışına 'işleri çoktu' savunması komiktir. Hadi işleri çoktu diyelim ama şu bilgiyi bize verecek biyografi neden yok. Zübeyde Hanım 14 Ocak 1923'te hayata gözlerini yumdu. Mustafa Kemal Paşa, tam 15 gün sonra 29 Ocak 1923'te Bursa'da şampanyalar patlatarak evliliğe adım attı. Annesinin baskın karakteriyle hiçbir zaman yıldızı barışmadı. Latife Hanım'dan boşanmasına hiç girmiyorum. Halen Tokat'ta, Atatürk'ün ayağını masanın altından başka kadına uzatma masalına inanmaya devam edelim. Veya Livaneli'nin filmindeki gibi askerlerle konuşması üzerine sinirlenen Latife Hanım'ın sinir krizi hikayesine... Bu kadar sırlarla dolu bir hayat üzerine sağlıklı bir Cumhuriyet inşa edilebilir mi? Hem her şeyi ona havale edeceksiniz hem de onu tam manasıyla tanımayacaksınız. Ben 'insan' Atatürk'ü arıyorum. Zaaflarıyla, korkularıyla kahramanlıklarıyla Mustafa Kemal'i...
2- Normalleştiremedik, mucizelere inanmak istiyoruz
Bİz Türkler hep mucizelere inandık.
Alpaslan'ın 400 aslanıyla Anadoluya girişi mucizeydi. Fatih Sultan Mehmet bir mucizeyi başardı ve gemileri karadan Haliç'e indirdi. Çanakkale, Sakarya mucizenin dikalasıydı. Bu yüzden 'Şu Çılgın Türkler' adlı safsatalarla dolu kitap milyonlarca sattı! Kimse gerçeği öğrenmek istemedi, sorgulamadı. Doğru 'Şu Çılgın Türkler' bir mucizeydi, ama kitabın satış mucizesi. Yokluklar içinde bir avuç Türk, düvel-i muazzamayı dize getiriyordu. Bayıldık... Ama gerçekten öyle miydi? Bir kere Çanakkale ile Kurtuluş savaşını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Kurtuluş Savaşı, Çanakkale'ye bakınca çok çok küçük bir savaştır. Kurtuluş Savaşı'ndaki esaslı kapışmamız sadece Yunanlılarla olmuştur. Fransızlarla İtalyanlarla hep çete savaşları yapıldı. Demirci Mehmet Efe ve sonradan hain ilan ettiğimiz Çerkez Ethem, çete savaşlarının öncüleriydiler. Tarihimizi tek kişiye indirgemek bizi büyültmez, sadece çocuklaştırır. Mustafa Kemal 19 Mayıs'ta Samsun'a çıktı diye başlayan bir tarih yazımı, masalsıdır. Gazi'nin ittihatçılarla
nasıl boğuştuğunu, Sivas'ta reisliği almak için
Rauf Bey ve ekibiyle nasıl mücadele ettiğini anlatmadan hangi duygusallıktan bahsedebiliriz. Atatürk'ün mucizesini arıyorsanız bu Sivas'tadır.
3- Nutku, resmi tarihin en temel metni olarak kabul ettik
Cumhuriyetimizin resmi tarihinin temel metinini 'Nutuk' oluşturur. Ama Atatürk'ün 1927'de kaleme aldığı Nutuk da tarihi değerinden daha çok siyasi bir metin olarak algılanmalıdır. 1926'da (Gazi'ye suikast davasıyla) İttihatçı temizliği yapılmış, Osmanlı ile yarım kalan hesaplaşma tamamlanmış, Atatürk'ün tüm bu olan biteni açıklama ihtiyacından doğmuştur. 1927 Nutku siyasi bir cevap metnidir. Oysa biz ne yapıyoruz? O metni esas alarak bütün tarihimizi yazmaya soyunuyoruz. Haliyle yanıltıcı oluyor. Atatürk ilk kez 1927 sonunda İstanbul'a gitti unutmayalım. Atatürk döneminin insanlarının hatıraları ise oldukça dikkatli okumaya muhtaçtır. Sadece bir kişinin anılarından yola çıkarsanız sonunuz felaket olur. (Livaneli gibi yaveri ve çocukluk arkadaşı diye Salih Bozok'u baz alırsanız, durum Veda'daki gibi olur.) Hangi hatırayı nasıl okumanız gerektiğini, kimden ne alacağınızı bilmelisiniz. Örneğin Ali Fuat Cebesoy'un hatıraları yazıldığı yıllara göre şekil değiştirir. Anılar ya Atatürk'ün etkisinde kalanların ya da tam düşmanlarının yazdıklarıdır. Rıza Nur'u okuyarak Atatürk'ten nefret edebilirsiniz veya Hasan Rıza Soyak'ın anılarını okuyarak mistik bir Atatürk'le karşılaşabilirsiniz. Her ne kadar yaşadığı dönemde 'Atatürk'ün dili' dense de Falih Rıfkı'nın yazdığı Çankaya (dikkatli okumak şartıyla) en sağlam kitaptır. Bir de bana en samimi gelen uşağı Cemal Granda'nın anılarıdır. O kadar saf bir adamdır ki Granda içinde hiçbir şey saklamaz, olduğu gibi anlatır.
4- Sadece kurucu önder ve tarihi bir şahsiyet olsaydı işimiz kolay olurdu
Atatürk bizim için sadece kurucu önder ve tarihi bir şahsiyetten ibaret değildir. Öyle olsa işimiz kolaydı. Ama Atatürk bizim kurucu doktrinimizin adıdır. Bu ülkede modernleşmenin, çağdaş eğitimin adıdır. Karlofça'dan beri parçalana parçalana küçülen bir milletin son büyük çıkışının adıdır. Atatürk bizim yaşam gustomuzdur. Onun gibi giyinebilen ve giydiği üzerine bu kadar yakışan bir başka lider gördünüz mü? Pelerinli fotoğraflarını bir hatırlayın. Ve sonraki siyasi liderlerimizi
bir de pelerinle düşünün... Mesela Turgut Özal'ı... Boyları hemen hemen aynıydı. Atatürk bir köy çocuğuydu ama bir salon adamı olarak hayatını tamamladı. Centilmendi.
Parlak bir zeka, kusursuz bir stratejist, bir zamanlama dehasıdır. Aynı zamanda kararlı bir devlet adamıdır. Gerektiğinde en yakın arkadaşlarını bile harcamaktan çekinmeyen sert bir otoritedir. Tüm bunların ötesinde Atatürk
bizim kuruluş felsefemizin adıdır. Onun zaafları eksiklikleri
açmazları sanki 80 yıllık Cumhuriyetimizin eksikleriymiş gibi algılanıyor. O zaman Atatürk'te tartışılamaz kalıyor.
5- Sinemamız, tarihi filmi layıkıyla çekebilecek düzeyde değil
Hakkıyla tarihi bir film çekebildik mi? Bir kere buna uygun bütçeyi Türk sinemasının bulması zor. Dahası Hollywood gibi yaratıcı sinema unsurlarını bir araya getirecek bir sinema sektörümüz yok. Kadrajı kadar olan bir sinemamız var. Bir Truva, bir Braveheart veya Titanic gibi yapımlar bizden çok uzak. Ama bunun için öncelikle net, düzgün, çocuksuluktan arındırılmış bir tarihe ihtiyacımız var. 'Bir millet uyanıyor'dan daha iyisini çekemedik. Çünkü izleyici anlatılan hikayeyi inandırıcı bulmuyor. Düşünsenize 2010 yılındayız, Hollywood Avatar'ı çekerek hayal dünyasına müdahale ediyor, biz ise halen daha birdirbir oynarken eğilmeyen çocuk tiplemesiyle uğraşıyoruz. Daha büyük kahramanlık hikayemiz olan Çanakkale'yi bile çekemedik. Edirne'nin geri alınması , Balkan göçü, Sarıkamış önümüzde duruyor. Birine devlet el atsa ya... Küçücük İsrail mağdur imajını nasıl yarattı sanıyorsunuz? Kusursuz soykırım filmleriyle...
Şu yaptığımız Atatürk filmlerine bir bakın... Sinemasal olarak binbir hatayı bir tarafa bırakın... Oyuncunun Kemal Paşa'ya benzeyip benzememesi hiç önemli değil, yarattığımız karakteri eğer tanımasak korku filmi zannedebiliriz. Çünkü gerçek değil. Sahici değil, ayakları yere basmıyor. İlkokul kitaplarından bu yana bu anlatıma alışık olan izleyici de haliyle soğuk soğuk beyaz perdeye bakıyor. Bir de Atatürk'ü çocukluğundan başlayıp hayatının tamamını anlatma telaşı var ki insan sormadan edemiyor? Niye? Atatürk'ün hayatından bir kesit alamaz mısınız? Örneğin ittihatçılardan mühürü kaptığı Sivas Kongresi'ndeki büyük kapışma günlerini veya milli mücadeleye çıkmadan İstanbul'da geçirdiği 6 ayı anlatan bir film ne güzel olur... Başlı başına aşkları bile mükemmel bir film olabilir.
SONUÇ: YÜZLEŞMEK GEREK
İŞte bu sebeplerden layıkıyla bir Atatürk filmi çekilemez. Çünkü henüz kendi tarihimizi bilmiyoruz, yüzleşmedik. İdeolojik kamplaşmanın toz bulutu içinde, 'Mustafa' veya 'Veda'yı izleyerek sadece bir kısım mahir girişimcilerin kariyer ve ticari hesaplarına alet oluyoruz, o kadar.
Durun..! Şimdi daha kötüsü ve karikatürize olanı geliyor. Turgut Özakman'ın 'Dersimiz Atatürk' önümüzdeki günlerde vizyona giriyor. Asıl felaket orada. Atatürk filmi çekmek için önce çıkarsız ve dürüst bir geçmişe sahip olmak, kendini bu ülkeye ve Cumhuriyetimize sadakatle bağlı hissetmek, tarihimizi harf harf sökmüş olmak gerek. Hakikatin ipine sarılmak gerek. Gerçeğin yakıcı etkisinden de çekinmemek gerek. Sonrası kolay. O filme ruh da verilir, canda...

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/2010/03/07/yazar/16564/gurkan_hacir/neden_ataturk_filmi_yapilamaz.html

Gürkan Hacır/Akşam
Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin

Zehra Aylin, Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü yakınlarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını söyledi. Pencereye yanaştı ve ne olduysa o an oldu. Bir rivayete göre dengesini kaybedip düştü, bir diğerine göre ise intihar etti
Geçtiğimiz hafta henüz Atatürk'ün doğru düzgün biyografisine sahip değiliz diye yazmıştım. O halde iş başa düştü. Atamızın bilinmeyen yaşamına ilişkin küçük bir katkı sunmak şart oldu. Atatürk'ün manevi kızları denince aklımıza bu dünyadan göçmüş olan Sabiha Gökçen, Afet İnan Hanımlar ve halen hayatta olan Ülkü Adatepe Hanımefendiler gelir. Ama Atatürk'ün manevi evlatları bu isimlerle sınırlı değildi. Rukiye, Zühre, Ömer, Afife, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Abdurrahim Tunçak ve Zehra Aylin...
Hemen hiçbiri hakkında doğru dürüst bilgimiz yok. Ne yaptılar? Nasıl bir hayat sürdüler? Kimle evlendiler? Çocukları oldu mu? Hiçbir şey bilmiyoruz... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ü artık Selanik-Samsun tarih tekerlemelerinden kurtarmamız lazım...
Mesela evlatlıklar arasında da akraba evlilikleri oldu mu?
Ama şu bilgiler elimizde. Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in kızı Rukiye ise Atatürk'ün manevi evladı oldu. Aslında Rukiye Hanım Atatürk'ün üvey kardeşiydi. Kendine manevi evlat yaptı.
Zübeyde Hanım'ın evlatlığı Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni Tahsin Çukurluoğlu'nun kızları olan Ülkü Hanım (Adatepe) da Atatürk'ün evlatlığı
oldu. Yani Ülkü Hanım'ın annesi Vasfiye Hanım Zübeyde Hanım'ın evlatlığıydı, kendisinde Mustafa Kemal'in evlatlığı oldu.
Ülkü Hanım ilk evliliğini kiminle yaptı? Manevi evlatlardan Sabiha (Gökçen) Hanım'ın amcasının oğlu üsteğmen Fethi Doğançay ile. Bu evlilikten iki çocuk dünyaya geldi ama kısa sürdü. Ülkü Hanım, Fethi Bey'le evliyken gönlünü bir Musevi gence kaptırdı. Hemen eşinden boşandı. İkinci evliliğini tüccarlık yapan Musevi asıllı Yeşua Bensusen'le yaptı...! Bu evlilik büyük tepki topladı. Atatürk'ün kızı bir Yahudi'yle evlenemezdi! Tepkiler üzerine Yeşua Bensusen adını Yaşar Bensu olarak d
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Mar 14, 2010 11:48 pm    Mesaj konusu: Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin Alıntıyla Cevap Gönder

Haşmet Babaoğlu
Diyanet meselesi: Ezberler ve gerçekler

Bizde hep böyledir... İslamcı, İslam'ı bilip öğrenmekten kaçınır.

Sosyalist, sabah akşam kapitalizmi analiz eder ama sosyalizmin eleştirel analizinden fena halde sıkılır.

Kemalist, Mustafa Kemal'i ve çağındaki uygulamaları merak edip öğrenmek yerine beşinci sınıf kaynaklardan toparlanmış üç beş ezberle idare eder.

Liberal, sosyal ve ekonomik alanlarda serbest rekabeti değil, iş hayatını ve kartelci işadamlarını sever.

Laiklik meselesinde de durum aynıdır.

Ezberlenmiş yanlışlar, peşin yargılar basit fakat gerçek bilgiden daha üstün tutulur.

***

Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı'nın Kuran okuma tavsiyesini yanlış ve laikliğe aykırı bulanlara karşı "bundan daha normal ne olabilir, kaldı ki bu tür tavsiyeler bana göre Diyanet'e yasa yoluyla verilen görevlerdendir" dedim ve 1965 tarihli yasanın ilk maddesini hatırlattım ya...

Gelen okur mektuplarından bazıları çok ilginçti.

Şaşkındılar.

"Bir laik devletin yasasında İslam dinine böyle vurgu yapılmaması gerekir, yanlış yazmış olabilir misiniz?" diye soran bile vardı.

Bilmiyorlardı.

Çünkü gerçekte ne laikliği, ne de Cumhuriyet'in kuruluşunu öğrenmeye niyetleri yoktu!

Öyle olsalar "Diyanet ateistlerin de, Hıristiyanların da Diyanetidir" gibi garip tezler öne süreceklerine, "laik bir düzende Diyanet'e ne gerek var" demeleri gerekirdi.

Gülünç biçimde "dinsiz Diyanet" isteyeceklerine "Diyanet'siz rejim" talep etmeleri daha doğru olurdu.

Ama dertleri başka! Beğenmediklerini tepelemek için kullandıkları birkaç sopadan biri "laiklik", o kadar!

***

Bir okurum da "Büyük Atatürk'ün Diyanet'i böyle değildi" demiş. "O Diyanet Kuran okunmasını tavsiye etmezdi" imasıyla tabii...

Belli ki, ilk Diyanet yasasını ve 1925'te TBMM'nin Kuran tefsiri ve hadis tercümeleri için ödenek ayırıp Diyanet İşleri Reisliği'ne bu görevi verdiğini bilmiyor. "Hak Dini, Kuran Dili" ve "Sahih-i Buhari" tercümesinin hazırlanması ve 1927'de Türkçe bir hutbe mecmuasının basılıp dağıtılması sürecini öğrenmek zor geliyor.

Bizim "laikçi"lerin hesaplaşmaktan kaçındığı tarihi gerçek açıktır: Cumhuriyet laikliği bir rejim olarak uygulamaktan çok ideoloji olarak benimsemiştir.

Devlet, dinin kendi üzerindeki etkisine önlem alırken, din üzerinde özellikle etkili olmayı hedeflemiştir.

Problemin de, çözümün de kaynağı tam bu noktadır.
Sabah

Yeni Anayasa önerisine 'dinci' muhalefet
Emre AKÖZ

Türkiye'nin şaşırtıcı gerçeklerinden biri de şudur: Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına karşın, kendisine "laik" diyen insanlar, İslam tarihini pek bilmez. Bu konudaki bilgileri okul sıralarında verilen bilgiden ibarettir.

Laikliği, "yol gösterici bir ölçüt" olarak değil de, bir "yaşam biçimi" gibi savunan bu laikçiler, siyasi konuları analiz ederken, örneğin Hz. Muhammed'in yaptıklarını bir referans noktası olarak görmez.

Diyelim ki CHP'li bir siyasetçi, "Biz o dönemde Hz. Muhammed'in Hendek Savaşı'nda uyguladığı taktiği uyguladık" gibi bir laf etmez.

İşin ilginç yanı, Anadolu kökenli muhafazakâr siyasetçiler de bu tip göndermelerden uzak durmaya çalışır.

Çünkü o tarz bir laf ettiklerinde, "Bunların dinci olduğu referanslarından belli" gibi bir suçlama ile karşılaşacaklarını bilirler.

***

Ancak bu durumun ilginç bir istisnası vardır: Laikçiler bazı durumlarda, İslam tarihinin belli bir bölümünü hatırlayıverir.

Örneğin geçen gün CHP Başkanı Deniz Baykal, yeni Anayasa önerisinin yargıyla ilgili bölümlerine ilişkin olarak birden geçmişi gündeme getirdi ve şöyle dedi:

"İslam tarihinde yargıya yönelik ilk müdahale Emeviler döneminde yapılmıştır. Onlar da yargıyı yönlendirmek istemiştir. Özel mahkemelerle muhalifler sindirilmiştir. Hz. Peygamber'in ailesini hedef alan uygulamalar yapılmıştır."

***

Buradaki kritik söz hiç kuşkusuz "Emeviler" kelimesidir. Bu kelime belli bir inanç grubunun, yani Alevilerin dikkatini çekmek için kullanılmıştır.

Baykal'ın amacı Anayasa değişikliği konusunda Alevileri, deyim yerindeyse seferber etmektir.
İşte ilginç dediğim nokta bu...

Dikkat ederseniz, pazar günü de yazdığım gibi, tartışma şimdiye kadar "seküler" tabirlerle yürütüldü.

Anayasa önerisi yüksek yargıyı, çeşitlendirerek çoğulcu hale getirmeye çalışıyor.

Kemalist bürokrasi ise kendi konumunu yani statükoyu korumak için uğraşıyor.

Bu çekişmede taraflar, örneğin, "ele geçirmek" gibi "seküler" kelimeleri kullanıyorlar.

Eskiden olduğu gibi "Bu dinciler şeriatı getirecek" gibi laflar edilmiyor(du).

***

Ama görüyoruz ki bu tavır "iki yönden" değişiyor: Örneğin CHP'nin önde gelen polemikçilerinden biri "İslam faşizmi" artık neredeyse "arkaik" denecek laflar etmeye başladı.

Burada amaç, dini terimler kullanarak karşı tarafı damgalamak ve töhmet altında bırakmak.

Evet, iki ayaklı stratejinin ilk ayağı, rakibi şeriatçılıkla suçlamayı amaçlıyor.

Diğer ayak ise destekçilere hedef göstermeyi amaçlıyor: Yeni Anayasa'yı Emevilikle nitelendirmek, Alevilere, "İşte hedefiniz, saldırın" demekle aynı şey.

Eski bir siyasi numara bu: Kendisine laik diyenler, aniden belli bir dini terminolojiyi kullanmaya başlıyor.

Bugün ağızlarından "laiklik, çağdaşlık, aydınlık" gibi (seküler) kelimler eksik olmayanlar... Ertesi gün, "Emeviler, Muaviye, Yezid" diye konuşmaya başlıyor.

Yani şartlar laik görüntüyü kazıdığında, altından bir dini inanç sistemi çıkıveriyor.

O zaman bazı modern değerlerin, akılla değil, inançla benimsendiğini anlıyoruz.

Böylece yeni Anayasa, "rasyonel tartışmanın" değil, "dogmatik bakışın" konusu oluyor. Fikirler değil, inançlar çekişiyor.

Peki, buna dincilik demeyeceğiz de, ne diyeceğiz?

1 Nisan 2010-Sabah

Gürkan Hacır/Akşam
Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin

Zehra Aylin, Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü yakınlarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını söyledi. Pencereye yanaştı ve ne olduysa o an oldu. Bir rivayete göre dengesini kaybedip düştü, bir diğerine göre ise intihar etti
Geçtiğimiz hafta henüz Atatürk'ün doğru düzgün biyografisine sahip değiliz diye yazmıştım. O halde iş başa düştü. Atamızın bilinmeyen yaşamına ilişkin küçük bir katkı sunmak şart oldu. Atatürk'ün manevi kızları denince aklımıza bu dünyadan göçmüş olan Sabiha Gökçen, Afet İnan Hanımlar ve halen hayatta olan Ülkü Adatepe Hanımefendiler gelir. Ama Atatürk'ün manevi evlatları bu isimlerle sınırlı değildi. Rukiye, Zühre, Ömer, Afife, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Abdurrahim Tunçak ve Zehra Aylin...
Hemen hiçbiri hakkında doğru dürüst bilgimiz yok. Ne yaptılar? Nasıl bir hayat sürdüler? Kimle evlendiler? Çocukları oldu mu? Hiçbir şey bilmiyoruz... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ü artık Selanik-Samsun tarih tekerlemelerinden kurtarmamız lazım...
Mesela evlatlıklar arasında da akraba evlilikleri oldu mu?
Ama şu bilgiler elimizde. Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in kızı Rukiye ise Atatürk'ün manevi evladı oldu. Aslında Rukiye Hanım Atatürk'ün üvey kardeşiydi. Kendine manevi evlat yaptı.
Zübeyde Hanım'ın evlatlığı Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni Tahsin Çukurluoğlu'nun kızları olan Ülkü Hanım (Adatepe) da Atatürk'ün evlatlığı
oldu. Yani Ülkü Hanım'ın annesi Vasfiye Hanım Zübeyde Hanım'ın evlatlığıydı, kendisinde Mustafa Kemal'in evlatlığı oldu.
Ülkü Hanım ilk evliliğini kiminle yaptı? Manevi evlatlardan Sabiha (Gökçen) Hanım'ın amcasının oğlu üsteğmen Fethi Doğançay ile. Bu evlilikten iki çocuk dünyaya geldi ama kısa sürdü. Ülkü Hanım, Fethi Bey'le evliyken gönlünü bir Musevi gence kaptırdı. Hemen eşinden boşandı. İkinci evliliğini tüccarlık yapan Musevi asıllı Yeşua Bensusen'le yaptı...! Bu evlilik büyük tepki topladı. Atatürk'ün kızı bir Yahudi'yle evlenemezdi! Tepkiler üzerine Yeşua Bensusen adını Yaşar Bensu olarak değiştirdi. Ama nikahtanda da vazgeçmediler. Milli Türk Talebe Birliği Atatürk'ün miras haklarının Ülkü Hanım'dan alınması için gösteriler yaptı... Tepkiler hem Atatürk'ün kızının bir Musevi'yle evlenmesi hem de kendinden genç bir gençle evlenmesi yüzündendi.
Neyse konumuz bu değil...!
Zehra Aylin'e gelelim.
Atatürk onu bir Dar-ül Eytam (yetim) yurdu ziyaretinde tanıdı. Yetim çocuklardan 8-9 yaşındaki bir kız çocuğu dikkatini çekmiş ve bu kara kaşlı kara gözlü bu kıza adını sormuştu. Küçük kız Zehra diye cevap verdi. Atatürk 'benimle gelir misin' diye ekledi. Zehra başını öne eğdi. Atatürk'ü tam olarak tanımıyordu. Olur, diye mırıldandı. Zehra Aylin için ondan sonra Çankaya günleri başladı. Babasını Çanakkale savaşında kaybetmişti. Babasının adı Mehmet’ti. Amasyalı'ydılar. Zehra Aylin babasını hiç hatırlamıyordu.
Çankaya'da diğer evlatlıklar arasında en çok Rukiye (Erkin) ve Sabiha (Gökçen) ile anlaşıyordu. İçine kapanık biraz da dalgın bir yapısı vardı. İlkokulu Çankaya Köşkü'nde okudu. Orta eğitim için Atatürk'ün isteği üzerine Arnavutköy Kız Koleji'ne gönderildi. Edebiyata ilgisi vardı. Bunu öğretmenleri de fark etmişti. Zehra Aylin'in edebiyatta yetenekli olduğu bilgisi Atatürk'e ulaştırıldı. Gazi, yaz tatillerinde Zehra Aylin'le uzun edebiyat sohbetleri yapıyordu. Ama eğitimini daha da geliştirmesi için yurtdışına gitmesi gerektiğini söylüyordu. 'Ben Afet'le tarih, Zehra'yla edebiyat konuşacağım' diyordu.
Zehra'nın bir diğer ilgi alanı da havacılık olmuştu. Sabiha ile beraber havacılık eğitimi almak istiyordu ama bu merakı yarım kaldı. Tahsil için İngiltere'nin yolunu tuttu. Londra'da eğitime başladı. Ama bir şartla... Yaz tatillerinde Türkiye'ye gelecekti.
1935 yılında neler oldu peki? Burada duralım.
Zehra Aylin, o yıl Türkiye'ye dönmek istiyor muydu?
Anlatılanlara bakılırsa
Londra'da adaptasyon sorunu yaşıyordu ve Türkiye'ye dönmeyi arzuluyordu. Peki nasıl
yola çıktı? Önce gemiyle Manş Denizi'ni aşıp Paris'e gelecek oradan da Paris Ekspres'iyle Türkiye'ye demiryoluyla varacaktı. Ama ona eşlik eden birisi vardı. Londra Büyükelçimiz Fethi
Okyar...!
Şimdi şu soru ortalık yerde duruyor. Neden Londra
büyükelçimiz trenle eşlik etsin. Ali Fethi Bey yaz tatiline gidecek Atatürk'ün manevi kızını neden bu kadar kontrol altında
tutmaya çalışsın.
Neyse...
Zehra Aylin Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü kıyılarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını, midesinin bulandığını söyledi ve kompartımandan çıkıp koridordaki pencereye yanaştı. İşte ne olduysa o anda oldu. Bir anlatıma göre dengesini kaybedip hareket halindeki trenden düştü, bir diğer versiyona göre de intihar etti...
Zehra Aylin oracıkta yaşamını yitirmişti. Tren biraz ileride durduktan sonra herkes Zehra'nın yanına koştu, ama cansız bedeniyle karşılaştılar.
Fransız gazeteleri haberi 'Atatürk'ün kızı ve Osmanlı tahtının varisi intihar etti', şeklinde verdiler. Atatürk, olayın fazla konuşulmasını istemedi. Ama yine de Türkiye'de çıkan bazı gazeteler küçük bir haber olarak yer verdiler. Ama hepsi Zehra
Aylin'in ölümünü bir tren kazası olarak duyurdular.
Zehra Aylin'in talihsizliği ölümüyle de bitmedi.
Zehra Aylin için ilk tören Amiens'te yapıldı. Ama bir kilisede...! Ardından cenaze Paris'e gönderildi. Burada Paris Büyükelçisi Suat Davas vardı ve Paris Belediye Başkanı da ona eşlik ediyordu. Kalabalık bir katılımla düzenlenen ikinci törenin ardından Zehra Aylin'in naaşı 'Teofil Gotye' vapuru ile Türkiye'ye yollandı.
Ancak ilginçtir,Türkiye'de beklendiği gibi bir cenaze töreni düzenlenmedi. Hatta cenazeyi Galata Limanı'nda karşılayan bile olmadı. Defin işlmlerine devlet ricalinden kimse katılmadı.
Cenaze Teşvikiye sağlık yurduna götürüldü. İstanbul Valisi
Muhittin Üstündağ naaşı buradan alıp sessiz sedasız bir şekilde Maçka mezarlığına gömdü.
(Zehra Aylin'in hikayesini araştırdığım yıllarda mezarını bulabilmek için birkaç kez Maçka mezarlığına gittim. Ama mezar yeri belli olmadığı için bulamadım.)
Zehra Aylin'in yetimhanede başlayan trajik hikayesi mezarı bile belli olmayan bir istirahatgahta son bulmuştu.

Şimdi şu soruları sormak zorunlu...
1- Zehra Aylin devletin önem verdiği biri değilse neden Londra büyükelçimiz Türkiye dönüşünde ona trenle eşlik ediyor?
2- Yok eğer çok önemliyse ve kazayla öldüyse neden cenaze töreni düzenlenmiyor?
3- Fransızlar, Müslüman bir ülkenin mensubunun cenazesinde hangi bilgiye dayanarak kilisede tören düzenliyorlar?
4- Zehra Aylin'in, Amasya'da siyaset yapan akrabalarına, Atatürk'ün hissedarı olduğu için İşbankası'ndan bir ödeme yapıldı mı?

Bu soruların cevabı araştırmacılarını bekliyor... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ümüzün daha nesini biliyoruz ki, evlatlıklarını bilelim.
Notlar: Zehra Aylin'in bu talihsiz hikayesini araştırdığım yıllarda yardımlarını esirgemeyen ve Amasya bağlantısını kurmamda yardımcı olan Amasya tarihi konusunda uzman sayın Hüseyin Menç'e teşekkür ederim.
Bu konuyla ilgili olarak Zehra Aylin'in yakın arkadaşı Atamızın diğer manevi kızı Sabiha Gökçen'in intihar iddialarını yalanladığını da belirtmeliyim.
Akşam

30 Mart 2010 21:15
ÇYDD'nin Kolileri Şoke Etti
Sınavlara hazırlık için derneklerden kitap yardımı isteyen okulun talebine cevap veren ÇYDD'nin gönderdiği koliler şoke etti..

Sınavlara hazırlık için derneklerden kitap yardımı istediler. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yardım çağrısına cevap verdi, koli koli kitap gönderdi. Ancak kolilerden sınavlara hazırlık kitaplarının yanı sıra misyonerlik notları ve cinsel içerikli dökümanlar da çıktı.

Onlar bu kolilerden sınavlara hazırlık kitaplarının çıkmasını ummuştu. Ancak çıka çıka misyonerlikle ilgili notlar ve cinsel içerikli dökümanlar çıkınca öğrenciler de öğretmenler de veliler de şok oldu.

Ordu'nun Ünye İlçesinde çevre bölgelerden gelen öğrencilerin yatılı olarak eğitim gördüğü Yüceler Yatılı Bölge İlköğretim Okulu öğretmenleri, öğrencilerini lise sınavlarına hazırlamak için değişik vakıf ve derneklere yazdıkları mektuplarla kitap talep etti. Talebe olumlu cevap veren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği okula çok sayıda koli gönderdi. Ancak kolilerden sınavlara hazırlık kitaplarından çok işte bu tür dökümanlar çıktı.

ÇOCUKLAR BU DÖKÜMANLARI NE YAPACAK?

Dökümanların pek çoğu misyonerlik faaliyetleri ile ilgili. Üzerlerine el yazısı ile not alınan sayfalarda bir çocuğa nasıl yaklaşılacağı, neyin nasıl anlatılacağı detaylı bir şekilde yer alıyor.

CİNSEL İÇERİKLİ BELGELER DE ÇIKTI

Kolilerden sadece misyonerlikle ilgili değil, cinsel içerikli dökümanlar da çıktı. Öğrenci velilerinden Ömer İnan, çoğu yabancı dildeki bu dökümanları internette araştırmaya kalkınca yüzünün kızardığını anlatıyor.

OKUL İDARESİ SAKINCALI BULUP DAĞITMADI

Öğretmenler bu dökümanları, en büyüğü 15 yaşındaki çocuklar için sakıncalı bulduğu için dağıtmadı.

Şimdi hem okul idarecileri, hem de veliler ÇYDD'den bir açıklama bekliyor.
aktifhaber

Engin Ardıç
Atatürk'ü reklamlarda "kullanmaya" utanmıyor musunuz?

Artık çok doğal karşılanıyor... Moda oldu... Gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir "Atatürk filmi" yani aslında "müsameresi", bir de "Atatürklü reklam" çıkmasın...

Filmini anladık, isteyen istediği filmi çeker, seyredilir ya da seyredilmez, para kazanır ya da kazanmaz, beğenilir ya da beğenilmez, eleştiri alınca da kimisi sevinir, kimisi bozulup bağırır çağırır, konu da kapanır gider.

Ama reklam başka şey...

Adı üstünde, ya "ticari çıkar" sağlamak amacıyla yapılıyor, ya da "prestij" için. (Prestij de ileride kazanç olarak geri dönecektir, bir yatırımdır.)

Ama bu reklam filmlerinde Atatürk "kullanılıyor", evet, kullanılıyor.

Bir banka "bizi Atatürk kurdu" diye şişiniyor, derken bir sigorta şirketi çıkıyor, "bizi de kurdu, bizi de kurdu" diye kafasını çıkarıyor. Atatürk'ün eline diken batıranlar, çocuk sevdirenler, baklavalı kazak giydirenler gırla...

Buna hakları var mı?

Bunların "devlet şirketleri" oldukları söylenecektir. Eh, Atatürk de devletimizin kurucusudur, dolayısıyla bunların "doğal patronu" sayılır, vesaire.

(Atatürk, İş Bankası'nın gerçekten de ortağıydı. Büyük önder böylece "bankacılık işine" de girmişti. Kurucu hisselerini CHP'ye miras bıraktı, bugün de bu parti yalnız muhalefet yapmakla kalmıyor, bankacılık da yapıyor. İleride toptan ve perakende gıda sanayiine de girmelerini bekleriz! Aslında bir anlamda girdiler sayılır, çünkü genel başkanlarının Mülkiye Mektebi'ndeki lakabı "Domates Deniz"...)

Öyle de olsa, serbest piyasa ekonomisinde, devlet şirketlerinin özel şirketler üzerinde bir "moral üstünlüğü" mü vardır?

Eski Türkiye'de vardı, artık yoktur.

O zaman, utanmıyorsanız, Atatürk'ü Orman Çiftliği reklamlarında da oynatınız, çıksın, kameraya desin ki "vatandaşlar, buna AOÇ ayranı derler, ben içiyorum, siz de içiniz"...

Olur mu efendim, denecektir.

Vadeli mevduat hesabı oluyor da, deprem sigortası oluyor da, süt ve süt ürünleri niçin olmasın?

Gördünüz mü, iş nereye varabilir...

Ya özel sektör de "Atatürk önceleri karma ekonomiyi desteklemişti" gerekçesiyle kolları sıvarsa?

Yarın biri çıkıp "Atatürk büyük taarruzdan sonra yorgunluk çıkarmak için Kurukahveci Mahmut Efendi ürünlerini tercih etmişti, siz de içiniz" derse ne yapacaksınız?

Atatürk bugün yüz yirmi dokuz yaşında ya... "Atatürk yaşıyor ve Adidas ayakkabılarını kullanıyor" diye bir reklamla karşılaşırsanız ne yapacaksınız? "Atatürk sağ olsaydı her gün bol bol Çokokrem yerdi" derlerse ne halt edeceksiniz? Mahkemeye mi vereceksiniz?

Hadi bakalım, attıkları zaman Atatürkçülük mangalında kül bırakmayanlar, sesinizi duyalım.

Atatürk'e saygınız ve sevginiz, Atatürk'ün "reklam filmlerinde oynatılmasına" izin veriyor mu?

Benim hoşuma gitmiyor.

Bana "Atatürk düşmanı" diye çamur atan densizlere saygılarımla arz ederim.

SABAH

İsmail Küçükkılınç
'Alın şu kaltağı koğuşuna götürün'

27 Mayıs 1960 darbesinin 50. sene-yi devriyesine az kaldı. Milletin vicdanında onulmaz yaralar açan, tarihimize kara bir leke olarak yazılan bu hareketin en bariz özelliği husumet ve ölçüsüzlüğüydü. Harbiye’de ve Yassıada’da ika edilen mezalimler, bugün bile nefretle anılmaktadır.

Bizim bu yazıda kaleme alacağımız zulüm örneği İzmir Milletvekili Perihan Arıburun’a yapılanlarla ilgili olacaktır.

Malum olduğu veçhile 27 Mayıs darbesinden sonra hiç ayırım yapılmadan 1957 seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili seçilenlerin tümü, CHP’den Demokrat Parti’ye geçenler ve Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak seçilen Hikmet Bayur gözaltına alınmış, Yassıada’da mevkuf olarak tutulmuşlardır. Yalnız Demokrat Parti listesinden bağımsız seçilen Ali Fuat Cebesoy, bazı teşebbüslere rağmen gözaltına alınmamıştır.

Yeşilyurt’tan Yassıada’ya gönderilen milletvekili ve bakanlardan çok azı sıra dayağından kurtulmuş; konumlarına, ağırlıklarına göre ‘büyükbaş’ ve ‘küçükbaş’ olarak tavsif edilmişlerdir.

Yassıada mezalimleri, bilaistisna tüm mağdurların hatıratında önemli bir yer tutmaktadır. İhanetleri müseccel Şemi Ergin ile Ethem Menderes, özel muameleye tabi tutulan istisnai DP’lilerdir. Bunun dışında hakaret, küfür ve dayaktan azade kalmış hemen hemen hiçbir tutuklu bulunmamaktadır.

Yassıada zulümleri haddızatında gereği kadar anlatılamamıştır. Birçok bakan ve milletvekili gururlarına, onurlarına, konumlarına olan aşırı hassasiyetleri gereği bazı yapılanları ifade edememişlerdir. Bunlardan biri de Perihan Arıburun’dur. Perihan Arıburun’a yapılanlar, başkaları tarafından kaleme alınmıştır.

Perihan Arıburun hukuk tahsili yapmış, birkaç yabancı dil bilen ve aslında Cumhuriyet’in kadın tipolojisine de uygun bir milletvekilidir ve Cumhuriyet’in değerleriyle problemli de değildir. Üstelik Atatürk’ün hocası General Naci İldeniz’in kızıdır. Naci İldeniz, nezaketi nedeniyle Kibar Naci Paşa diye tesmiye edilen bir komutandır. Anlatıldığına göre Atatürk, hayatında hiçbir şekilde ‘sen’ diye hitap etmeyen Naci Paşa’ya muziplik kabilinden ‘sen’ dedirtebilmek için bir yemek esnasında ‘Hocam siz Paris’te bulundunuz. Fransa’nın o meşhur nehrinin ismini ben hatırlayamadım, neydi o nehrin adı?’ deyince Naci Paşa yine nezaketen ve zarafeten ‘Siz Nehri idi, Sayın Cumhurbaşkanım’ demiş, Atatürk de ‘Yine Paşamıza sen kelimesini kullandıramadık gitti’ demiştir (Sıtkı Ulay, Giderayak, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1996, s.20). Perihan Arıburun ayrıca darbe esnasında Hava Kuvvetleri Komutanı olan Tekin Arıburun’un eşiydi. Tekin Arıburun, 27 Mayıs sabahı ihtilale iştirak etmesi teklif edildiğinde darbeye karşı olduğunu söyleyen, bu sebeple görevden alınıp Yassıada’ya gönderilen makamının ağırlığını ve mesleğinin izzet-i nefsini koruyan bir komutandı. Bir erkek için, üstelik bir general için beraber tutuklu bulunduğu eşine yapılan hakaretlere, dayaklara müdahale edememek en son yaşanılacak bir durum olsa gerek!

Yassıada’da anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle tutuklu bulunan DP’lilerin belli bir müddet sonra sorgulanmalarına başlanır. Perihan Arıburun’un da sorgu günü gelmiştir. Soruşturma Kurulu’nda ifade verirken CHP’nin yıkıcı, tahrik edici davranışlarından bahseden Perihan Arıburun’a “Sen nasıl konuşuyorsun? Sen İsmet Paşa’nın aleyhinde nasıl bulunursun?” diye müdahalede bulunan, ancak “Siz Ada Kumandanısınız, benim ifademe müdahale edemezsiniz” cevabı üzerine de; erkeklikten, mertlikten zerre miskal nasibdar olmayan Tarık Güryay hiddetlenerek, döverek, söverek, saçlarından sürükleyerek iğrenç muamelede bulunur, onu bu şekilde götürmeye çalışır. Kumandanlık binasının holüne geldiklerinde Perihan Arıburun, saçı başı dağılmış, birbirine karışmış, gözleri yaşlı haldedir. Tarık Güryay, terbiyesizliğin, edepsizliğin tezahürü bir ifadeyle “Alın şu kaltağı koğuşuna götürün” der ve Perihan Arıburun, koğuşuna götürülür. Perihan Arıburun, teselli cümlelerini önce erlerden görür. Koğuşa girerken kendisine refakat eden eli süngülü ama gözleri dolu dolu olan iki erden biri ‘Ağlama abla! Allah kerim’ diyecektir.

Tarık Güryay, bununla da kalmamış, Tekin Arıburun’u odasına çağırtmış ve sadece ifadesini veren hukukçu bir milletvekilinin ifade ve savunma tarzını keyfine muvafık görmediği için utanmadan ona ‘Senin karı ne biçim karı’ diye söze başlamış, eşini terbiye etmesini ihtar etmiştir. Bu söz, kendisine hakaret için Yassıada’da kullanılan ‘Tekin Onbaşı’ ifadesinden daha ağırdı. Tarık Güryay bununla da kalmamış, Tekin Arıburun’un koğuşunu değiştirmiş, eşiyle bir kelime konuşmasına da izin vermemiştir (Mithat Perin, Yassıada Faciası, Cilt:2, İstanbul, y.y., 1991, s.135-139).

CHP hakkında suçlayıcı ifadeler kullanan birçok kişinin akıbeti buna benzer olmuştur. 27 Mayıs, anayasayı ihlal değil, CHP’ye muhalefet gerekçesiyle yapılmıştır. İktidar da olunsa, CHP’ye muhalefet edilmeyeceği aynı zamanda rejimin ve bürokrasinin genetik kodlarında bir iman umdesiydi. Bu açıdan tahsilli, lisan bilir, paşa kızı, paşa eşi olmanız bir anlam ifade etmezdi.

avkucukkilinc@hotmail.com
haber10

Kızım sana Susurluk diyorum sen irtica anla
Aziz Üstel
Star Gazetesi
04 Nisan 2010 Pazar

Kurumlar arası itiş kakış sürüyor Türkiye’de.
Yalnız bunun bir iyi yanı var: Her şey kamuoyunun gözleri önünde; hiçbir şey kapalı kapılar ardında kalmıyor.

Eline yasa ya da darbe anayasası nedeniyle bazı güçler geçirenler, bu güçlerin ellerinden gideceğini anladıkları an basıyorlar yaygarayı.

Yaygaraya gerekçe olan söylem hiç değişmiyor: “Cumhuriyet elden gidiyor!”

Örneğin 28 Şubat.

İrtica ha geldi ha gelecek; şeriat kapıdan giremedi bacadan sızdı derken bir gecede 40 milyar dolar buharlaştı. Ama kimsede gık yok! Susurluk hasıraltı mı sümen altı mı ne edildi; gene sessizlik egemen ortalığa! Aslına bakarsanız kavganın, laiklikle falan hiçbir ilgisi yok! Kavga, sermayenin el ve yön değiştirmesinden kaynaklanıyor. Sermaye yavaş yavaş Anadolu’ya kayıyor. Eyvah ki ne eyvah! Sermaye Anadolu’ya kaydıkça da buna hemen yaftalar yapıştırılıyor: Yeşil Sermaye... Dinci Sermaye!

Bu yaftaların hepsi palavra! Sermaye ister muhafazakarda, ister liberalde, ister sosyal demokratta olsun. Önemli olan bu sermayenin nasıl yatırım yaptığı. İs

tihdam sağlayıp sağlamadığı. Ürettiğinin kaçta kaçını iç, kaçta kaçını da dış piyasalara satabildiği. Geçmişte, gümrük duvarlarının ardında, çürük mallar üretip bunu yüzde bin karla satarken bu gariban millete, irticadan falan söz eden yoktu! Kimse şeriat geliyor diye yaygara koparmıyordu! Peki bu yaygaraları koparanlara niye inanıyoruz?
Oğuz Ağca’nın yaptığı küçük bir araştırmaya göre, Türkiye’de insanlar okumuyor. Örneğin, okuma alışkanlığında Türkiye, 178 ülke arasında ancak seksen altıncı olabilmiş. Bundan kırk beş yıl önce, Türkiye’de, her yıl, ortalama, 23 milyon 386 kitap basılırken, bugün, bu sayı 2 milyonlara düşmüş! Türkiye zenginleşiyor ama kitap okuma oranı düştükçe düşüyor. Araştıran yok. İnternet magandaları dilediklerince sallıyor, yalan yanlış şeyler yazıyor. Ve bunlara inanıyor insanlar, özellikle de gençlik. Biraz zaman ayırsalar, birazcık zahmet edip okusalar, nelerin gerçek nelerin yutturmaca olduğunu öğrenecekler. O zaman da, önlerine pişirip pişirip sürülen aynı çorbaya kaşık sallamaktan vazgeçecekler!

Yıldıray Oğur
Taraf Gazetesi
'Dudaklarıyla giderdi özlemini mozolenin mermerinde’
06 Nisan 2010 Salı

Yukarıdaki başlık erotik bir dergiden değil.

Urfa’daki köyünde Öcalan’a 61. yaş günü için yapılan “doğum günü partisinden” gelen fotoğrafları gördüğümde aklıma geldi iki yıl önce okuduğum o haber.

Fotoğraflarda, bu yıl ilk kez girilmesine izin verilen Amara Köyü’ndeki Öcalan’ın evini saran kalabalık, bahçeden toprakları pet şişelere doldururken, evde yapılan tandır ekmekleri (Öcalan ekmeği) kapışırken, fotoğrafları, evin duvarlarını öperken görülüyordu.


Dün Vatan gazetesi “Türbeye çevirdiler” diye manşetine taşıdı bu görüntüleri. Hürriyet’in iç sayfadaki manşeti de aynıydı.

Herhalde bu kutsal ekmek, şifalı toprak, öpülesi taş ritüelleri pozitivizmde Kemalistleri aratmayan ana akım Kürt siyaseti tarafında da “çağdışı hurafeler” olarak kınanır.

Hurafeleri de ortaya çıkmaya başladığına göre alamet zinciri tamamlanan Öcalan’ın yüce önderliği üzerine de artık Kürtler Türkiye yakın tarihiyle karşılaştırmalı okumalar yaparak biraz düşünürler.

Peki, “Hurafeci cahil köylüler, Kürtler ve PKK”yı aynı karede birarada görünce dayanamayıp manşetten çakan hurafe-savar, süpersonic rasyonel medyamız bu görüntülerin hemen hemen aynıları yıllardır Türkiye’nin başkentinde, Anıtkabir’de tekrarlanırken ne yaptı acaba?


Son üç yılda Anıtkabir’e gidip Ata’ya memleketi şikâyet etmeyen, kendisinden yardım ve ihsan dilemeyen kaç tane yurtdışlarında okuyup gelmiş ODTܒlü hoca, kaç tane tarafsız ve bağımsız Yargıtay üyesi, kaç tane İngilizce bilen, modern prenzantabıl çağdaş Türk kadını kaldı?

Mesela 2008 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda “Anıtkabir’e sel olup akan milyonlarca yurttaşın” yaptıklarıyla, “Öcalan’ın köyün hücum eden terör örgütü yandaşlarının” yaptıkları arasında mahiyet olarak ne fark vardı?

O yıl Anıtkabir’de Atatürk’ün mozolesini öpen, okşayan, üstüne kitap bırakanlar “çağdaş” yurttaşlarken, Öcalan’ın evinin duvarlarını öpenler mi “hurafeci, sözde yurttaşlar” oldu?

Peki, o gün Atatürk’ün mozolesini öpüp, okşayanlar için Vatan ve Hürriyet “Anıtkabir’i türbeye çevirdiler” diye başlık atabilmiş miydi?

Hafızamdan emin olamayıp arşivleri taradım. Yok, doğru hatırlıyormuşum.

Önce Hürriyet.

Başlık: Cumhuriyet ışığı ruhlarımızı yıkadı.

“Türkiye’nin dört yanından Başkent’e gelen her yaştan, her sosyal gruptan vatandaşlar, Ata’nın mozolesine ulaşmak için saatlerce kuyrukta bekledi. Ve kimi parmaklarıyla, kimi dudaklarıyla giderdi özlemini mozolenin mermerinde.”

Ve Vatan.

Başlık: Ata’ya minnet öpücüğü.

“Dua okuyanlar, Ata’nın mozolesini diz çöküp öpenler ve hatta gözyaşlarını tutamayıp ağlayanlar vardı. Askerlerin nöbet değişimi de ziyaretçiler tarafından alkışlar eşliğinde yapıldı.”

Artık her yıl Selanik’teki Atatürk’ün evinin bahçesinden alınan toprağın atletler tarafından 337 kilometre taşınarak 19 Mayıs törenlerinde Cumhurbaşkanı’na sunulduğunda ne yazdıklarına hiç girmiyorum.

Anıtkabir’in ziyaretçi defterinde Atatürk’le dalga geçen çocuklara hapis cezası verildiğinde, Damal dağındaki Atatürk silueti üzerinde koyunlara otlama yasağı getirildiğinde, Gülsüm İnek sürgüne gönderildiğinde neler dendiğine de...

Yine de ikna olmadıysanız isterseniz Anıtkabir’e sel olup akan yurttaşları bir gün de Selanik’teki Atatürk evine götürelim. Bakalım bahçeden toprak almadan, duvarları öpmeden kaç kişi geriye dönüyor?

O halde ne yapıyoruz: Herkes önce kendi atasının mezarının türbeye çevrilmesini eleştiriyor. Sonra “başkalarının atasına” batırıyor manşeti...

14 Nisan 2010 18:07
TBMM Arşivinden Çıkan Tarihi Belge
Bugün Türkiye’yi kaosa sürükleme planlarına malzeme yapılan Kutlu Doğum ile ilgili Atatürk’ün ne yaptığını gösteren bir vesika bu...

Peygamber Efendimizin yeryüzüne teşriflerinin yıldönümü olan Kutlu Doğum Haftası geldi.

İçinde bulunduğumuz günlerdi dünyanın dört bir yanında herkes O’nu en güzel şekilde anabilmek için adeta birbiriyle yarışacak.

Maalesef bazı kesimler çok yakın geçmişte Kutlu Doğum’u ülkeyi kaosa sürüklemek için yaptıkları planlara bile alet etme cüretini gösterdiler.

Bu ülkede milletin Peygamberinin doğum gününü kutlamasından rahatsız olanlar 27 Nisan’da muhtıra yayınladı.

Kutlu Doğum iktidar partisinin suç faaliyeti olarak kapatma davası iddianamesine girdi.

Bu ülkede bir zihniyet milletin Peygamberinin doğduğu günü kutlamasına bile tahammül edemedi.

Ne için ?

Güya Cumhuriyeti korumak için.

Cumhuriyeti kim kurdu bu ülkede ?

Mustafa Kemal Atatürk.

Bu ülkede bir zihniyet; yıllarca dini sanki Cumhuriyetin düşmanıymış gibi göstermek için hep yalan söyledi.

Peki bu nasıl bir zihniyet ?

27 Mayıs’ı hazırlarken ülkede irticanın alıp başını gittiği yalanını ortaya süren de, 28 Şubat’ı hazırlarken aynı irtica yalanına sarılan da, 27 Nisan’da yine o irtica safsatasının arkasına sığınan da, bugün elinden gelse yine aynı teraneyi okuyarak Türkiye’yi yeni bir kaosa sürükleyecek yolun bahanesini hazırlamayı düşünen de işte bu zihniyet.

Aslında Cumhuriyeti kuran Atatürk’ü kendilerine kalkan yaparak ona en büyük düşmanlığı yapan da bu zihniyet.

İşte size tarihi bir belge.

Bu belge TBMM’nin arşivlerinden çıktı.

Bugün Türkiye’yi kaosa sürükleme planlarına malzeme yapılan Kutlu Doğum ile ilgili Atatürk’ün ne yaptığını gösteren bir vesika bu.

Hem de resmi, kimsenin yalan dolan diyemeyeceği, tamamen Meclis zabıtlarına geçmiş bir kayıt.

Bir Kanun.

Altında Atatürk’ün imzası var.

Şunlar yazıyor:

“12 Rebiül evvel gecesiyle gününün (Mevlid Kandilinin) Milli Bayram olmasına dair teklif ve Kanun.”

Yanlış okumadınız.

Peygamber Efendimizin doğum gününün milli bayram olmasından bahsediliyor.

Acaba yukarıdaki cümleyi; 27 Nisan bildirisini hazırlayan Yaşar Büyükanıt ya da Ak Parti’yi kapatma iddianamesine Kutlu doğum faaliyetlerini koyan Başsavcı Yalçınkaya okusa ne yapardı ?

Bu teklif Büyük Millet Meclisi’nde 24 Ekim 1923’de kabul edilerek kanunlaşmış.

Üstelik Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasıyla.

Ve Peygamber Efendimizin doğum gününe de “Hakimiyet Bayramı” denilmiş.
Atatürk’ün kurduğu ilk Meclis Efendimizin doğumu olan Mevlid Kandilinin Milli Bayram olarak kutlanmasını ilan etmiş.

İşte kanunun tam cümlesi:

“Leyle-i Viladet Hazreti Risaletpenahiye müsadif olup Türkiye’de saltanat-ı şahsiyenin ilgasıyla hukuk-ı saltanatın uhde-i millete istikrarını ve hakimiyet-i milliyenin teessüsünü sureti katiyede tespit eyleyen kararın Büyük Millet Meclisince kabul edildiği 12 Rebiü’l evvel gecesi ile günü Hakimiyet Bayramı addolunmuştur.”

İşte bu satırlarla Efendimizin doğum günü 12 yıl boyunca milli bayram olarak kutlanmış bu ülkede.

Peki sonra ne olmuş ?

1935’te son verilmiş.

27 Mayıs 1935’te “Milli Bayram ve genel tatiller” hakkında kanun yapılırken Peygamber Efendimizin doğum günü bu kapsamdan çıkarılmış.

Yedinci İnönü hükümeti tarafından hazırlanan kanun teklifiyle; Atatürk’ün milletin hassasiyetlerini ve Peygamberine olan hürmetini dikkate alarak imza attığı uygulamaya son verilmiş.

O tarihe kadar Cumhuriyet Halk Fırkası adıyla anılan İnönü iktidarının, adını Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirdikten sonraki ilk icraatlarından biri 27 Mayıs 1935 tarihli kanunla kutlu doğumu bayram olmaktan çıkarmak olmuş.

Kutlu Doğum ile ilgili bu tahammülsüzlüğün ve rahatsızlığın nerelere dayandığını ve nasıl bir zihniyetin ürünü olduğunu arşivler ortaya koyuyor.

Bugünse CHP’nin Genel başkanı Deniz Baykal, Kutlu Doğum töreninde konuşma yapmaya, ılımlı mesajlar vermeye hazırlanıyor.

Acaba bugün hayatta olsaydı Kutlu Doğum’u milli bayram ilan ettiği için Atatürk hakkında da TSK muhtıra yayınlar mıydı?

Acaba Kutlu Doğum’u milli bayram ilan ettiği için Atatürk hakkında da irticai faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle siyasi yasak istenir miydi ?

Atatürk’e sığınarak ortaya sürülen Cumhuriyet’i koruma yalanlarına artık kim inanır ?

Şimdi siz söyleyin;

Cumhuriyet rejimine “sözde değil özde bağlı” olan Cumhuriyetin kurucusu Atatürk mü, yoksa Atatürkçülük oynayanlar mı
aktifhaber

9 Nisan 2010
Gürkan Hacır/Akşam
Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Hürriyet gazetesi hangi Yahudi ailenin aktardığı parayla kuruldu?

Kurucu Sedat Simavi borcunu ilanla mı ödedi? Koç Grubu'nun Yahudilerle bağlantısı ne? Arçelik'te Yahudi ortak var mı? Burla Biraderler'i tanımak ister misiniz?

Koç ile Hürriyet'in kaderini belirleyen ailenin kızı: Monik

Burla adı, her ne kadar yabancı olduğumuz bir isimmiş gibi görünse de, aslında yaşamımızın tam da ortasındalar. Dinlediğimiz radyodan buzdolabına, otomobilden okuduğumuz gazeteye kadar herşeyin altında onların imzası var.

İşte bir ailenin bilinmeyen öyküsü
Monik Benerdate geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Sosyete magazinini yakın takip edenlerin iyi bildiği bir isimdi. İstanbul'un hemen her önemli davetinde boy gösteren Monik Hanım, Burla Ailesi'nin kızıydı. Benerdate soyadı evlendikten sonra aldığı eşinin soyadıydı. (İlginç olan, Monik Hanım iki evlilik yapmıştı. İlk eşi Benerdate Ailesi'ndendi. İkinci eşi ise Ceri Benerdate'ydi. İkinci eşi ilk eşinin kuzeniydi.) Ama Monik hanımın asıl zenginliği kendi ailesi Burla'lardan geliyordu.
Peki Burla'lar kimdi?
Türkiye'nin sanayisinden medyasına kadar geniş bir yelpazede adlarından söz ettiren Burla Ailesi'nin tarihine bir uzanalım.

ÖNCE LİVORNO, SONRA SELANİK
Burla'lar İspanya'dan göç eden Musevi bir aileydi. Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan binlerce seferad aile gibi onların da ilk durakları İtalya'nın Livorno kenti olmuş, ardından Selanik'e göç etmişlerdi. Selanik'te yerleştikleri yer ise bize tanıdık bir mahalleydi. Atatürk'ün de evinin bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi.
Eli ve Daniel Burla kardeşler Selanik'te ticaretle uğraştılar. İstanbul'a göç ettiklerinde de yanlarında hem yüklü miktarda para hem de önemli bir ticari gelenek getirmişlerdi. İlk şirketlerini Galata'da açtılar. Yıl 1911.
İthalat işleriyle uğraşıyorlardı. İthalat konusunda hemen hemen tekel gibiydiler. Ottaş'ı 1928 yılında kurdular.

Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Bu aynı zamanda ülkemizin de ilk otomotiv şirketi oldu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün bindiği otomobillerin neredeyse tamamını (18 tane) Burla Biraderler ithal etmişti. Zaten Atatürk'le Selanik günlerinden tanışıyorlardı.

Burla Biraderler deyip duruyoruz ama bu biraderler kimdi?
Şirkette aktif olan iki kardeşti. Eli ve Daniel Burla! Şirket işlerine pek girmeyen bir başka kardeşleri daha vardı. Maya!
(Maya Hanım Türkiye'deki şirkete pek karışmamıştı ama öyle bir aileye gelin gitti ki..! Burla Biraderlerin servetini birkaç kez katlayacak bu aile Grunberglerdi. Yani dünyaca ünlü Grundig markasına sahip olan aile)

Daniel Burla'nın iki erkek çocuğu oldu. Fred Burla ve Lori Burla...!
Fred Burla'nın tek kızı oldu. Monika! O da Türkiyeli bir Musevi olan Benerdate'lere gelin gitti. Türkiye'de kaldı, cemiyet hayatının sevilen bir ismi oldu.
Lori Burla'nın çocukları ise yurtdışında kalmayı tercih ettiler.
Eli Burla'nın ise iki kızı oldu. Sara (Bernsten) ve Nadya (Sonman)

VEHBİ KOÇ'LA KESİŞEN YOL
Burla Biraderler makine üretiminden tekstile ev eşyası ithalinden çelik saç ve döküm atölyesine kadar onlarca alanda faaliyet gösterdiler. Ama asıl büyük sansasyonel ithalatları radyo oldu. PYE marka etiketli radyoları hatırlayanlar olacaktır.

Radyo ithalatı bir anda cirolarını fırlattı.
En az radyo kadar ilgi gören bir başka ithal ürünleri ise buzdolabı oldu. Frigidaire marka buzdolaplarını Türkiye'ye getirdiler. Tel dolaplarda yiyecek içecek saklayan Türk insanı için vazgeçilmez bir ev eşyası olmuştu.

Peki Koçlarla daha doğrusu Vehbi Koç'la yolları nerede kesişti.
Vehbi Bey'in anılarına bakalım.

'...Ampul fabrikasından sonra, ikinci endüstri şirketimiz Arçelik'tir. Bu şirketimizin kurulma hazırlığı 1953'te başlamakla birlikte, böyle bir üretime girme düşüncesi bende 1935 yıllarında gelişmişti. O yıllarda Ankara gittikçe büyüyor, benim işlerim de gelişiyordu. Bir yandan da İstanbul'dan sac dosya dolaplarını 1929'dan beri Erel firması olarak Lütfü Doruk ve ortakları yapıyordu.

Lütfü Bey mali bakımdan sıkışık durumdaydı, işlerini geliştiremiyordu. Kendisine ortaklık teklif ettim. 'Sen beni yutarsın' diye kabul etmedi, bu isteğimden vazgeçtim.
Lütfü Bey bir süre sonra, işi ortağına bırakıp Muğla'nın Köyceğiz'inde dalyan işletmeye başladı. Bu iş de birkaç yıl sürdükten sonra devam etmeme kararını aldı, İstanbul'a döndü. Erel şirketi Lütfü Bey'in Edip Bey adında bir arkadaşı tarafından yönetiliyordu.

Lütfü Bey'le dostluğumu devam ettirdim, zaman zaman o Ankara'ya gelir, ben İstanbul'a giderdim.1953 yılında, bir gün aklıma gene bu mobilya işini yapmak için bir teklifte bulunmak geldi. Lütfü Bey de sıkışmış ve bunalmıştı, teklifimi kabul etti.
İstanbul'da Burlalar da demir mobilya alıp satıyorlardı. Onların da imalata geçmek istediklerini duymuştum. Lütfü Bey'le bir fabrika kurmaya karar verdikten sonra, fabrikanın üretimini artırmak, maliyetleri düşürmek ve bir an önce kara geçmek için Burlalarla ortak olmaya karar verdik. Bu ortaklık 1954 yılında kuruldu. Gene aynı düşünceyle Devlet Malzeme Ofisi'yle 1956'da ortak olduk.

Bir yandan bu demir mobilya işini sürdürürken buzdolabı yapmayı düşünmeye başladık. Memlekette yaşama seviyesi yükseliyor, piyasada buzdolabı ihtiyacı hızla artıyordu.

Buzdolabı tamamıyla sac imalatıydı. Makinelerimiz de vardı. Ortaklar, aramızda konuştuk, başlamaya karar verdik. Avrupa ve Amerika'nın büyük firmalarına başvurduk. Türkiye'de tüketim çok küçük olduğu için hiç biri yanaşmadı. En sonunda İsrail'de 'Amcor' firması ile bir anlaşma yaparak buzdolabı yapımına ve onlardan kompresör almaya başladık.

Başlangıçta hem buzdolabı hem demir mobilya yaptık. Buzdolabı işi geliştikçe Arçelik, ilk gayesi olan demir mobilya işini bıraktı, yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti.
Hayat Hikayem / Vehbi Koç 1973 3. Baskı

VEHBİ BEY'İN TİCARİ ZEKASI
Vehbi Bey'in yukarıdaki birkaç satırla geçiştirdiği olaylar aslında büyük bir şirket operasyonuydu. Açmak gerekirse...
Önce zor durumdaki saç dolap üreticisi Lütfü Doruk'la ortak oluyor. Lütfü Bey başına geleceği seziyor ve 'Beni yutarsın' diyor ama çıkar yol bulamadığı için kabul ediyor. Vehbi Bey sac dolap piyasasına hakim oluyor ardından kurduğu şirkete Devlet Malzeme Ofisi'ni de ortak ediyor. Bütün devlet dairelerinin sac dolap ihtiyacı olduğunu düşündüğünüzde kazancı siz hesaplayın.

Ama Vehbi Bey'in ticari zekası bununla da sınırlı kalmıyor. Burla Biraderleri de bir şekilde ikna edip buzdolabı imalatı amacıyla Arçelik'i kuruyor. Ve yıllar önce Lütfü Bey'in söylediği gibi Vehbi Bey zaman içinde Burlaları da yutuyor. Arçelik'te Burlaların ve vefat eden Monik Hanım'ın çok küçük hisseleri kaldı.

Yani günün birinde KOÇ Grubu size ortaklık teklif ederse hemen sevinmeyin..!
Şaka bir yana Burla Ailesi Koç ailesiyle hep birbirlerini sevdiler, saygı duydular. Hatta o kadar ki Lori Burla, bir röportajda örnek alacağınız şirket hangisidir sorusuna hiç düşünmeden 'Koç'lar' cevabını vermişti. Lori Burla başta olmak üzere bütün aile Vehbi Bey'e ve Koç Ailesi'ne hep hayranlık beslediler.

Ama şunu kabul etmek gerekir ki Vehbi Bey, hep Burlaların izinden gitti. Onların hakim olduğu alanlara sızdı. Önce ortak oldu ardından tek söz sahibi... (Vehbi Bey'in Yahudilerle olan işbirliği ayrı bir inceleme konusudur. Ama şunu da eklememe izin verin lütfen. Şevket Kazan bana Tayyip Erdoğan'ın Vehbi Bey'in hayatını anlatan İmparator kitabını okuduktan ve Yahudi bağlantısını gördükten sonra çok değiştiğini ve önünün açıldığını söylemişti.

Meraklısı için Erol Toy - İmparator)
Otomotiv sektörü de Burlaların hakim olduğu bir alandı. Vehbi Bey ise Koç Otomotiv A.Ş. ile Ankara'da faaliyet gösteren nispeten küçük bir şirketti. Önce Burlaların Ankara temsilcisi Jan Nahum'u yanına transfer etti. Ardından yine ortaklık, Ford'un ithalatı ve Tofaş'ın kuruluşu...

Hürriyet nasıl kuruldu?
Burla Biraderler yaygın reklam mecralarının olmadığı zamanlarda çok sayıda gazete ilanı veriyorlardı. Yeni bir gazete kurmak için para arayan Sedat Simavi'ye de böyle destek oldular. Ayrıca gazetenin ham maddesi olan kağıdın ithalatını da yine Burla Biraderler yapıyordu. Sedat Simavi'ye yüklü miktarda borç verdiler. Hürriyet Gazetesi Burlaların verdiği parayla kuruldu. Sedat Simavi borcunu ilanla ödeyecekti. (Sabah'ın TMSF'den Çalık'a reklam karşılığı sayılabilecek koşullarla satılması garibinize gitmesin. Eskiden bunun örnekleri var.) Öyle de oldu. Ama Simavi'nin Bab-ı Ali de ki rakipleri Sedat Bey'in yeni bir gazete çıkartmasını istemedikleri için bilindik çamura başvurdular. Hürriyet Yahudi gazetesiydi,

Yahudi sermayesiyle kurulmuştu. Hem İsrail'in kuruluşu ile Hürriyet'in ilk yayına başlaması neredeyse aynı günlerdeydi. (Simavi'nin Hürriyet serüveni için, İrem Barutçu'nun Bab-ı Ali Tanrıları - Simavi Ailesi kitabına bakabilirsiniz.)

Evet, Burlaların hikayesi böyle...Hayata veda eden İstanbul cemiyet hayatının renkli ismi Monik Hanım'ın eğlence dünyasında yaşadıklarını magazinci arkadaşlara bırakmadan önce bir not ve bir de soru ekleyelim...

Arçelik A.Ş. geçtiğimiz günlerde Grundig Türkiye'yi aktifi ve pasifiyle devraldı. Böylelikle Grundig de Koç Grubu'na dahil oldu. 1942 yılında azınlıklara yönelik çıkartılan Varlık Vergisi'nde Vehbi Koç, hangi azınlık mensubu aile için -sonradan evinde kiracı olan- Başbakan Şükrü Saracoğlu'na ricacı olmuştu
Akşam

21 Nisan 2010
Misyonerler ÇYDD'de
ÇYDD'ye yapılan baskınlarda ele geçen belge ve dökümanların içeriğinde, misyonerlere ve Yehova Şahitleri'ne ait şahıs bilgileri ile adresler ele geçti.

Ergenekon soruşturmasında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne (ÇYDD) yapılan baskınlarda ele geçen belge ve dökümanlara ait bilgiler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Kafes Operasyonu Eylem Planı iddianamesinin eklerinde yer alan Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç'ın savcılık ifadesinde ÇYDD binalarında ele geçen dökümanlara ait ilginç bilgiler yer alıyor.

Korgeneral Sağdıç'a sorulan sorulara bakıldığında ÇYDD'de binalarında misyonerlere ait adresler dikkat çekiyor. Buna göre ÇYDD'nin Kadıköy şubesinde yapılan aramalarda bir bilgisayar hard diskin içinde yer alan "Toplantı adresleri" isimli excel dosyasında misyonerlere ve Yehova Şahitleri'ne ait toplam 14 adet toplanma adresi şahıslara ait ikamet adresleri olduğu belirlendi.

Yine "Türkan Saylan 1.doc" yazılı word belgesinde ise soruşturma kapsamında hakkında işlem yapılan emekli Deniz Albay Aydın Ortabaşı tarafından Türkan Saylan'a hitaben yazılmış mektubun "referanslar" kısmında "E. Dz. K. K. Oramiral Özden Örnek, Koramiral Feyyaz Öğütçü, Tümamiral Kadir Sağdıç, Tümamiral Can Erenoğlu" isimleri geçiyor. İzmir'de geçtiğimiz Şubat ayında talimatla ifadesi alınan Koramiral Sağdıç'a sorgusu sırasında bu bilgiler soruldu. Sağdıç ifadesinde ÇYDD ile irtibatının olmadığını ve neden referans olarak gösterildiğini bilmediğini söylüyor.

18 mayıs 2009'da hayatını kaybeden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Türkan Saylan'ın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, Ergenekon operasyonları için evi aranmıştı. Danıştay saldırısı, Cumhuriyete bomba atılması gibi pek çok saldırıyı aramaya dayanak yapılmıştı. Saylan'ın evi "Ergenekon silahlı terör örgütü içerisinde faaliyet yürütme, örgüt üyesi olma, örgüte yardım etme şüphesi" olduğu bildirilmişti. Saylan Ergenekon soruşturmasında örgüt tarafından düzenlendiği belirtilen Cumhuriyet mitinglerinin en önemli organizatörleri arasında yer alıyordu. Saylan'ın Başkanlığını yaptığı ÇYDD'nin bölücü terör örgütü PKK ile bağlantılı öğrencilere burs verdiği ileri sürülmüştü.

Saylan, Ergenekon sanıklarına verdiği destekle biliniyordu. Saylan, Ergenekon örgütü kapsamında tutuklanarak cezaevine gönderilen emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur 'un 'vatansever ve saygın' askerler olduklarını söylemişti.
aktifhaber


Emre Aköz
Sabah Gazetesi
Andrew Arato'yu kim kullanıyor? Yeniçeriler mi?
30 Nisan 2010

Dün burada ABD'li siyaset bilim hocası Andrew Arato'dan söz ettik. "Şiş kebap" haricinde Türkçe bilmeyen...

Daha da önemlisi; hukukçu olmayan bu kişi... Son dönemde bize "dünyanın en önemli anayasa hukukçularından biri" diye sunuluyor.

Hatta gemi iyice azıya alıp, Arato için, "dünyaca ünlü anayasa değişikliği uzmanı" bile dediler. (Milliyet, 26 Nisan) Adam "hukukçu" değil...

"Anayasa hukukçusu" hiç değil... Ayrıca "anayasa değişikliği uzmanlığı" gibi bir uzmanlık da yok. Salla gitsin.

***
Peki, bu bey masum mu?

Yani kabahat Arato'da değil de...

Her şeyi abartmaya bayılan, insanlara olmadık sıfatlar yakıştıran Türk medyasında mı?

Keşke öyle olsaydı.

Karşımızda bilmediği bir konuda; sanki bilirmiş, bu işin uzmanıymış gibi ahkâm kesen, tuhaf bir akademisyen var.

Karşılaştırma yapalım mı?

Örneğin Feroz Ahmad... Hintli bir tarihçi olan Feroz Ahmad, gerçek bir Türkiye uzmanıdır.

Ergenekonculuktan aranan Bedrettin Dalan'ın kurduğu Yeditepe Üniversitesi'nin bölüm başkanlığı yapıyor 1938 doğumlu akademisyen.

Ben Feroz Ahmad'ın birçok yorumuna katılmam. Çünkü Kemalist tarih tezine yakındır.

Ama onun için asla "bilmez, anlamaz, ahkâm kesiyor" demem.

Çünkü bilgi eksikliği yoktur, sadece yorumları yetersizdir.

Arato'nun durumu ise farklı.

O hakikaten tuhaf bir kişilik:

Arapça ve Kürtçe konuşamamasına... Irak tarihine ve toplumuna aşina olmamasına... Hatta benim bildiğim Irak'a gitmemesine rağmen... "Yeni Irak Anayasası" üzerine kitap yazdı. "Yok artık, bu ne cüret!" mi diyorsunuz?

İnanılır gibi değil ama öyle. Adam öyle cüretkâr ki Türk hocaların henüz İngilizceye çevrilmemiş anayasa hukuku kitaplarını, kendisine çevrilen bir iki paragrafa dayanarak eleştirebiliyor.
Utanmadan!

***
Peki, bütün bunlar nasıl oluyor?Mekanizma kabaca şöyle:
Bizim "bürokratik elit" fena sıkıştı...

Vesayet rejimini terk etmek istemiyor.

CHP, postal civeleği medyacılar, 6 Okçu yargı, laikçi orta/üst sınıf, Kemalist Aleviler ve aymaz solcuların desteğiyle demokratikleşmeye karşı direnmeye çalışıyor.

İşte Andrew Aratogillerin sahaya sürülmesi bu direnişin parçası.
Adamın Türkiye tarihi ve hukuku bilgisi bir tutam pamuk ağırlığında olduğu için de, yurtdışındaki Kemalistlerden destek sağlanıyor.

(Gönüllüler bir yana, Yeniçerilerin ABD'de sürüyle doktora öğrencisi var.)Bu tipler, yerli kitapların kimi paragraflarını, "Andrew Hocam, bak bizim yandaş hukukçu ne demiş" diyerek İngilizceye çeviriyor.

***
Amaç şu: "Dünyaca ünlü hukukçu" diye lanse edilen Arato, vesayetçilerin tezlerini İngilizce tekrarlayacak...

Bizimkiler de "Aa, bak, elin Amerikalısı da Sabih Kanadoğlu gibi konuşuyor, aklın yolu bir" diyecek.

İşte size içeriden bilgi: Bu Arato, geçen sefer, "Anayasa Mahkemenizin içerik denetlemesi yapması hukukun üstünlüğünü gösterir" demişti.
Bu sopalık lafı ettikten sonra, İsrail'deki uluslararası sempozyumda, bizim hukukçulara, "Hata yapmışım, AYM yerindelik denetimi yapamaz" dedi.

Peki, siz bu özeleştiriyi biliyor musunuz? Hatasını düzelttiğini duydunuz mu? Elbette duymadınız!

Bilim etiğinin bu basit ilkesine niye uymadı? Basit: İtiraf ederse, parasını ödemezler.

Ahmet Altan/Taraf
Hadi netleştirelim...

Bu kadar da karmakarışık değil durum.

Sakin ve sade bir anlatımla konuşursak meselenin "özü" de iyice anlaşılır.

Ne oluyor Türkiye'de?

Türkiye, rejimini değiştirmeye çalışıyor.

Türkiye'nin rejimi ne?

"Asker, yargıç, bürokrat" üçlüsünün "iktidarı" elinde tuttuğu, bir halk dayanağı olmayan bu iktidarın meşruiyetini Atatürk "tabusuna" dayandırdığı, bu "tabuyu" tartıştırmadığı, halkın dışlandığı bir rejim.

Anayasası da, yasaları da "bu rejimi" korumak ve sürdürmek için oluşturulmuş.

Seçimlerin yapıldığı ama "gizli iktidarın" hiç değişmediği bir sistem bu.

Sivil hükümetlerin, "gizli iktidarın" emir eri haline getirildiği bir düzen.

Halk ancak "emir erinin" kim olduğunu seçebiliyor ama "gerçek" iktidara dokunamıyor.

"Cumhuriyet rejimi" denen rejim bu işte.

İktidar "babadan oğla" geçmiyor ama iktidar hep aynı "kastın" elinde kalıyor.

Düşünün ki bu ülkede "askerlik süresine" bile parlamento karar veremiyor.

Kıbrıs'ta bir sınır kapısının açılıp açılmayacağını ordu belirliyor.

Ülkenin ve zamanın gerçekleri artık bu "rejimin" varlığına izin vermiyor.

On beş milyonluk bir köylü toplumu için oluşturulmuş bir "padişahlık" sistemi, "yetmiş milyonluk bir sanayi" toplumuna yetmediği gibi, "asker, yargıç, bürokrat" üçgeninin yetenekleri de dünyanın "on yedinci ekonomisi" olan "yüzlerce milyar dolarlık" parasal yapıyı yönetmekte çok eksik kalıyor.

Bu rejim değişecek.

Çağın şartları bunu emrediyor.

Rejimini değiştiren her ülkede olduğu gibi toplum ikiye ayrılmış vaziyette.

Rejimi değiştirmek isteyenler ve rejimi muhafaza etmek isteyenler.

CHP, MHP ve medyanın bir bölümü "rejimin sadık muhafızları" olarak kavganın içinde.

Ama çok ciddi bir sorunları var, rejim öylesine çağdışı ve öylesine kirli ki bu rejimi açıkça savunmak onlar için bile mümkün değil.

Kimse bu rejimi övemiyor, zaten bu rejimi övemedikleri, savunamadıkları için sürekli Atatürk'ten söz edip, onun "görüşlerini" savunuyorlar.

Atatürk, kendi yaşadığı dönemin şartları elverdiği için rejimi "kendi diktatörlüğüne" göre şekillendirmiş, demokrasiyi dışlamış.

Şimdi Atatürk'ü savunarak aslında o "eski diktatörlük rejimini" savunmaya çalışıyorlar.

Atatürk'ü "mutlak bir koruma zırhının" içine almak istemelerinin nedeni de bu.

Rejimin değişmesini isteyenlere onun için "Atatürk düşmanı" diyorlar.

Ve, "Atatürk'ün aslında neyi sembolize" ettiğini asla söylemiyorlar.

Genel sözlerle ağızlarında geveledikleri "Atatürk'ün Batı'nın çağdaş değerlerini" sembolize ettiği ama bunu söylediklerinde de duvara tosluyorlar... Çünkü "çağdaş Batı'da" onların Atatürkçülük adı altında savunduğu bizimki gibi bir "rejim" yok.

Onun için "en Atatürkçüler" en "Batı düşmanı" bugün.

Ama bu noktada da bir çıkmazları var.

Hem "çağdaş Batı değerlerinden" dolayı Atatürkçü olduklarını söyleyip, hem de "çağdaş Batı değerlerine karşı olmanın" çelişkisi içinde sıkışıyorlar.

Aptal değiller, sıkıştıklarını fark ediyorlar.

Onun için bütün stratejilerini, "kendi isteklerini" dile getirmek üzerine değil, rejimi değiştirmek isteyenlerin "niteliklerini kötülemek" üzerine kuruyorlar.

Ne istediklerini söylemiyorlar, sadece "rejimi değiştirmek" isteyenlerin "kötü" olduğunu söylüyorlar.

"Bu rejimi değiştirmek isteyenler kötü niyetli, onun için rejimi değiştirmeyelim..." Söylediklerinin temeli bu.

Bugün rejimi değiştirmek isteyen güçlerin siyasetteki en kuvvetli temsilcisi AKP, bu yüzden "rejim yandaşlığı" ile "AKP'nin her yaptığına karşı çıkan" neredeyse hastalıklı bir düşmanlık üst üste düşüyor.

Dikkat ederseniz AKP'nin "hatalarını" eleştirmiyorlar, hiçbir rejim yandaşından "AKP'nin Şemdinli'de yaptıklarının", "taş atan çocukları hapsetmesinin", "DPT'nin kapatılmasına karşı çıkmamasının", AB üyeliğinde ayak sürümesinin, ihale yasasını bir türlü çağdaşlaştırmamasının eleştirisini duymazsınız.

Onlar AKP'nin "hatalarını" değil, "varlığını" eleştirirler.

Bütün değişim düşmanlıklarını da "AKP'nin özündeki kötülüğe" bağlarlar, sanki AKP'den başka bir parti rejimi değiştirmek istese o partiyi destekleyeceklermiş gibi bir sahtekârlığa saparlar.

Mesele AKP meselesi değil, mesele "rejim" meselesi, AKP gider başka parti gelir ama bu rejim kavgası, rejim değişmeden bitmez.

Bugün Türkiye, rejim değiştirmenin mücadelesini yaşıyor.

"Rejim yandaşları" açıkça bu rejimi savunamadıkları için çeşitli "bahaneler" uyduruyorlar.

İşi laf kalabalığına vuran insanlarla karşılaştığınızda iki basit soru sorun.

"Bu rejim devam etsin istiyor musun", eğer istiyorsan "yerine nasıl bir rejim gelmesini savunuyorsun?"

Bu iki soruyla durum netliğe kavuşur.

Ergun Babahan
Star Gazetesi
CHP’nin 28 Şubat’ı Baykal’ı tasfiye planı
09 Mayıs 2010

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır.

Ben bakar bakmaz anladım.

Çünkü kendisiyle CHP Genel Merkezi’nde başbaşa yaptığımız görüşmeleri hatırladım.

Zaten meslek hayatının önemli bölümünü Türkiye’nin o dönem en büyük gazetesinin mutfağında geçirmiş biri olarak anlamasaydım, meslek büyüklerimden epey fırça yerdim.

En zordaki gazete en ağır manşeti atmıştı.

Bu operasyonun tek adı vardır, Deniz Baykal’a Ali Kalkancı muamelesi yapmak.

Bunun lamı cimi yoktur.

Çıkıp aksini söyleyen olursa, “Bize de mi lolo” cevabını veririm.

Peki neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?

Neden defterini dürüp kapı önüne koymak istiyor.

Çünkü Sayın Deniz Baykal’da vücut vuran Kemalist çizginin yolun sonuna geldiğini görüyor.

Bu çizgi İzmir, İstanbul’un laikçi semtleri, Ege kıyıları, Antalya derken yüzde 20’nin üstüne çıkamıyor.

Bu çizginin önce yumuşatılması, sonra kırılması gerekiyor.

Kürtlere özerklik tanınacaksa, biz tanırız mantığı.

Bunun için ilk hedef, Baykal’ın tasfiye edilmesi.

Bugünkü Siyasi Partiler Yasası da, partilerin yapısı da, eğer ebleh değilse, parti başkanının kongre kaybetmesini imkansız hale getiriyor.

Medyada istediğiniz kadar çakın, genel başkanı okurlarınız değil, delegeler belirliyor.

Onun için özel hayatın dokunulmazlığı, özel hayata saygı geyiklerine inanmayın.

Baykal haberini büyüten gazetelerdeki istifa çağrılarına kulak kesilin.

Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin.

Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak.

İnanmayın.

Bu olayın tezgahcısı ile Ali Kalkancı olayının tezgahcısı aynıdır.

Ali Kalkancı’yı ve onun üzerinden hükümeti hedef alan kimler idiyse, o tezgaha hangi medya destek olduysa, bugün de değişen bir şey yoktur.

Bu kirli, iğrenç bir tezgahtır.

Tezgahın düzenleyicileri, pazarlayıcıları ortadadır.

Zanlı aramayın, mürekkep izleri ellerinde.

Osman Can’a yapılanın benzeridir Sayın Baykal’a yapılan muamele.

Bir kısım medya, ıslak imzaya gösterdiği özenin onda birini bu kasete göstermemiş ve doğru ilan etmişse bir nedeni vardır.

Bu neden yukarıda da belirttiğim gibi, Baykal’ın AK Parti’nin yolunu kesmek de yetersiz görülmesidir.

AK Parti’nin parayla yapılmışlar dışındaki anketlerde yüzde 40’lar seviyesinde görünmesi, belli merkezlerde panik havası yaratmış.

Bu çok açık.

İktidarı biçimlendiremiyoruz, bari muhalefeti biçimlendirelim anlayışı hakim olmuş.

Bu seçim öncesi Baykal gider, Kemal Kılıçdaroğlu gelir, CHP yüzde 30’lara tırmanır ve bir CHP-MHP koalisyonu kurulur hesabı açık şekide görülüyor.

Bu sistemde vefa bozacının adı.

Kentli küçük orta sınıflar, hızla yaşlanan bürokratlar dışında oy tabanı kalmayan CHP’de değişim olması kaçınılmaz.

Ama bunu gerçekleştirmek için böylesi iğrenç yollara başvurulması, aklın, vicdanın kabul edeceği bir durum değil.

İşlevinizi tamamladınız mı defteriniz dürülür.

Baykal’a kurulan tezgahta başka saik aramayın, olay budur.

Bu manşetler aslında, Erdal İnönü’nün hacizden kaçırdığı iddia edilen yalısı ile birebir aynıdır.

O zaman CHP’nin önünü açmak için İnönü bir kalemde harcanmıştı.

Şimdi kendilerini kurtarmak için Baykal harcanıyor.

Ayıptır, yazıktır, günahtır.

Utanın biraz.

Atılgan Bayar
atilgan.bayar@aksam.com.tr
Atatürkçüler bu üslubu sırtlarından nasıl atacak?

Uzun zamandır televizyon izlememiştim...

Salondan, 'oğlum, oğlum, oğlum' diye bağıran bir ses duyduğum zaman; kimin babası oğluna çıkışıyor bir bakayım, diye ekranın karşısına geçtim...
Anayasa Profesörü Süheyl Batum, kendisine itiraz eden her öğrenciye 'oğlum', diye sesleniyordu.

Belli ki, kimse ona, öğrencilerine 'siz' diye seslenen o büyük hocaları hatırlatmamıştı.
Kendisini baba yerine koyan ve oğlunu ikna etmeye çalışan birinin hüzün verici çabalarını izledik..

'Osmanlı yarı aydınları' diyordu mesela... Sonra salondan itirazlar gelince, 'Öyle demedim, yarı aydın Osmanlı aydınları' dedim, diye çevirmeye çalışıyordu... 'Oğlum, oğlum' diye seslenmeye devam ederek...
Belli ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün bir Osmanlı aydını olduğunu unutmuştu... Cumhuriyet'in bir Osmanlı aydınları projesi olduğunu, Cumhuriyet'i kuranların uzaydan gelmediğini düşünememişti...

Programın sunucusu Abbas Güçlü ise bir başka alemdi...
Muhalif her öğrenci sorusunu susturmakta beis görmüyor, hatta bazen kendi zihniyetine pas atan öğrenci sorularını yanlış anlıyor, karambolde onları da susturuyordu...

Ben AK Partili olsam, diye düşündüm, partinin oy oranlarını 50'lere falan tırmandırmak için televizyonlarda saat satın alır, bu programı tekrar ve tekrar yayınlatırdım...

Abbas Güçlü'ye de bir demet çiçek yollardım.
Sonra Yılmaz Özdil'in, 'Deniz Baykal'ın koltuğuna oturanın Anıtkabir'e girmesi yasaklanmalı' diyen yazısını hatırladım.

Süheyl Batum ile Abbas Güçlü'nün tepeden bakan, bu sekter, bu dar, bu dışlayıcı tutumlarına rahmet okudum...

Türkiye'nin 'büyük' gazetesinde, o gazetenin yazarlarının Cumhuriyetçiliğinden şüphe duyulmayacak büyük kısmı, 'Deniz Baykal istifa etmeli ve geri dönmemeli' derken...

Baykal'ın kendisi bile, örgütünün aday çıkartmasını beklerken....
Çıkabilecek adayları korkutmaya çalışan, seçilebilecek olanın Anıtkabir'e girmesinin yasaklamasını istemeye cüret edebilen, kerameti kendinden menkul 'büyük yazar'lar var Türkiye'de...
...
Atatürkçü düşünce adına bugün medyada rol alanlar, bu düşünceyi 'Millet Anıtkabir'de toplansın' çizgisinden 'Anıtkabir'e yasak koymak' derecesine kadar gerilettiler.
...
Ya Atatürkçüler bu üslubu, bu zihniyeti sırtlarından atacak...
Ya da niçin marjinalleştiklerini bir türlü anlayamayıp, millete sinirlenmeye devam edecekler.

Akşam

Atatürkçü Düşünce Derneğine Miting Şoku

24 Temmuz 2010
Atatürkçü Düşünce Derneği, 24 Temmuz Lozan Antlaşması etkinlikleri çerçevesinde, Çorlu'da 'Teröre ve bölücülüğe karşı Çorlu tek yumruk' sloganıyla bir miting düzenledi
Çorlu Cumhuriyet meydanında gerçekleştirilen mitinge yüz civarında vatandaş katıldı. Konuşmacılar hükümetin terörle mücadele politikalarını, yeni anayasa çalışmasını eleştirdi. Miting meydanında çocukları ön tarafa yerleştiren dernek yöneticileri, bekledikleri ilgiyi göremedi. Miting sırasında az sayıda kalabalığı gören bir market işletmecisi ise marketinin tanıtım broşürlerini vatandaşlara dağıttı.
aktifhaber

CHP'Lİ BAŞKAN İSRAİL'İ ÖVDÜ

3 Ağustos 2010 09:33
İsrail'deki Türkiye kökenli siyonist yahudilerin sitesi hasturk.com'a açıklama yapan CHP'li Antalya belediye başkanı Mustafa Akaydın, israil bizim dostumuz, aramızı bozan Erdoğan'ı kınıyorum' dedi.
İşte CHP'li başkan'ın israil sevdasının dozunu kaçırdığı açıklamanın hasturk.com isimli siyonist sitedeki haberi:
Belediye Başkanı'ndan İsraile mesaj: Erdoğan'ı kınıyorum

Belediye Başkanı "İsrailli turistlerden vazgeçmiyorum" diyerek Erdoğan'ın siyasetine karşı olduğunu, ve Türk insanının İsraillileri güler yüzle karşılayacağını taahhüt etti.

"Antalya'nın ticareti turizme baglıdır, özellikle de İsraillilere. Ancak İstanbul ve Ankara'da da İsraillilerin dönüşlerinin beklendiğine inanıyorum"

Yoav Ziton 02 Agustos 2010 - Ynet

Antalya'ya dönün size ihtiyacımız var.

Antalka belediye başkanı, İsrail "Türkiye'ye seyahat tehlikeli" uyarısını kaldırmasından sonra İsrailli turistlere "geri dönün" çağrısı yaparak, tatillerini ülkelerinde geçirmeye davet etti. Türkiye'de, İsrailli gazeteciler önünde yaptığı konuşmasında Antalya Belediye Başkanı, İsraillilerin Antalya'ya dönüp sokaklarını, pazarlarını ve otellerini doldurmaları çağrısı yaparak, Erdoğan'ı kınadığını anacak eleştirmek istemediğini belirtti.

Mavi Marmara olayından bu yana, uzun yıllar İsraillerin için en popüler turizm merkezi olmasına rağmen İsrailli turistler Türkiye haritasından neredeyse kayboldular. Bu günlerde İsrailliler için Yunanistan, biraz da İtalya Türkiye'ye alternatif ülkeler arasında. Ancak Türkler İsraillilerden vazgeçmeyi kesinlikle reddediyorlar.

Antalya Belediye Başkanı Pr. Mustafa Akaydın İsrailli gazetecilere hitaben yaptığı konuşmada, Türklerin İsrailli turistlerin dönüşünü beklediklerini belirtti. "Benim daha okul yıllarından ve gençliğimden bu yana birçok Yahudi arkadaşım olmuştur. Yüzbinlercenizi ağırlamaktan onur duydum. Ne yazık ki bu rakkamlar 2008 de düşmeye başladı. 2009 yazı daha da düşüktü. En büyük düşüş de bu yıl oldu. Türklerin İsraillileri iyi karşılamayacağı düşüncesi çok yanlıştır. Çünkü Antalya'nın ekonomisi turizme ve özellikle İsraillilere bağlıdır. Geleneklerimizi araştırırsanız, birçok müşterek değere rastlarsınız" dedi.

Filo olayından sonra İsrail'den Türkiye'ye yapılan tüm charter seferleri tamamen kesilmedi. Yolcuların çoğu Yahudi İsraillilerin yerine İsrailli Arap aileler.

CHP adayı olarak katıldığı son yerel seçimlerde Erdoğan'ın adayındandaha fazla oy alarak seçilen Belediye Başkanı makam odasına Atatürk'ün büyük bir resmini asmış. "Ben Erdoğan'ın siyasetini kınıyorum. Bunu siyasi bir muhalifi olarak da söylüyorum. Ancak eleştirmek istemiyorum. İnanıyorum ki İstanbul ve Ankara halkı da İsrailli turistlerie aynı duyguları besliyor. İsraillilerin parası bizim için iki milletin dostluğundan daha önemli değildir. İki ülkenin ilişkilerinden şahsen çok endişeliyim. Ortadoğu'nun en güçlü ekonomilerine sahip iki ülkeyiz. İlişkilerimizi iyi olması tüm bölge için bir denge unsurudur".

"Antalya İsrailliler için güvenli bir kenttir. Bunu salt ben söylemiyorum, sokaktaki insan da söylüyor. Antalya İsrailliler için Türkiye'deki tüm kentlerden ve limanlardan çok daha güvenilirdir. Hükümetinin politikası başka, Türk halkının size davranışı başkadır. Türkiye İslam ülkeleri içinde demokrat ve ılımlı olan tek ülkedir.

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2354
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ağu 07, 2010 3:40 pm    Mesaj konusu: Haşemayla denize girince saldırıya uğradı Alıntıyla Cevap Gönder



Ahmet İnam
ahmet.inam@aksam.com.tr
Gönlümle aradığım eleştirdiğim Mustafa Kemal'e doğru

Benim anarşist gönlüm farklı, çok yönlü, zengin Atatürk yorumlarından yanadır. Hayatımızı olanca zenginliğiyle yaşayabilmemiz için.
Mustafa Kemal bugün hayatımızda nasıl yaşıyor? Elbette çetin bir soru. Bir çırpıda cevap vereyim yanlış anlaşılma tehlikesini göğüsleyerek.
Okulumuzda, eğitim düzenimizde, tarih kitaplarımızda yaşıyor. Bu yaşayışını geleceğe yönelik umutlarım ve beklentilerim açısından heyecan verici bulmuyorum. Zorla okutulan inkılap tarihi derslerinde nasıl bir Atatürk yaşıyor? Genç insanların umutlarına, inançlarına ne katıyor? Gülümsüyor mu Atatürk derslerde? Çiçek açıyor mu? Atatürk genç insanların gönlünde çiçek açıyor mu? Bana sorarsanız, Atatürk'ü rahatsız ediyoruz, tedirgin ediyoruz. Onu yaşayışımıza yakışan bir biçimde yorumlama gücümüzün noksanlığından, yaptığımız bir yığın işin haklı kılınmasında onun ardına saklanmaya çalışmamızdan. Atatürk'ü önce devlet tedirgin ediyor. Milli Eğitim Politikası. Her kitabın kapağına resmini koyarak. Gerekli gereksiz adını anarak. Aklımıza esen yolda yürüyor, 'İzindeyiz Atam' diyoruz. Bir açıdan doğru: Nicedir Atatürk'ü düşünmemek ve yorumlamamak için tatil yapıyoruz.
Onu sağlıklı bir biçimde yorumlayıp, eleştirmemekle, onu yaşadığımız kapkaççı düzenin bekçisi durumuna getirmekten daha kötü ihanet düşünemiyorum.
Atatürk'ü eleştirenler yok değil. Küfredenleri bir yana bırakalım. Ciddiye alınacak yanı yok küfrün. Onu orduyla, dolayısıyla baskıcı bir yönetim biçimiyle özdeşleştirenler var. Özgürlükleri yok ederek, tartışmayı, düşünmeyi, eleştiriyi öldürerek Atatürk'ü canlı tutamazsınız. Atatürk'ü bu adreste aramaktan yana değilim. (Düşündükleri ve yaptıklarıyla toplumların kaderinde önemli roller oynamış tarihteki her insanın özel yaşamından, karakter özelliklerinden yola çıkarak onu yerden yere vurma olanağımız vardır. Bunu neden yaptığımız ya da yapmadığımız o kişinin bugünkü hayatımızdaki yerini nerede nasıl gördüğümüzle ilgilidir.)
Atatürk'ü 'tek dişi kalmış', geleneksel değerlerimizin, maneviyatımızın, dini inançlarımızın düşmanı olarak görülen olumsuz anlamda Batı'yla özdeşleştiriyorlar. Hz. Muhammet'le Atatürk'ü karşı karşıya getirmenin anlamı nedir? Ben dindar olmayan biriyim. Buna rağmen Atatürk'ü din düşmanı olarak algılamanın tehlikeli bir yanlış olduğunu görüyorum. İlericilik, solculuk adına dinin küçümsenip aşağılanmasına karşıyım. Anadolu'nun binlerce yıllık kültür tarihine karışmış zenginliğiyle inançlarını yaşamak isteyen bu toprakların insanına neden düşman olunsun ki? Ben dindar olmayan biri olarak neden dindar insanların düşmanı olayım ki? Bu kültürün, bu tarihin insanıyım, Yurdumu, geçmişimi seviyorum. Kendimi tarihinden sorumlu duyuyorum. Geleceğimden. Bu sorumlulukla düşünüyorum, düşlüyorum. Gönlüm bu yurdun gönlüdür. Bu insanın gönlüdür. Dinsiz insanların da ahlaklı olabileceğini, inançlı olabileceğini anlar benim tarihim. Anlayamazsa gönlüme zulmedilmiş olur. Dini beni yok etmek için kullanan arkadaşlar ezebilir beni, farklı düşüncelerim, düşlerim olduğu için Atatürk adını kullanarak bazı dostlarım baskı uygulayabilir gönlüme.
Tekrar edeyim: Din-Atatürk karşıtlığı yaşadığımız hayatın anlaşılmasına, canlandırılmasına katkıda bulunabilecek bir karşıtlık değildir. Bunun ardında yatan 'sahici' karşıtlıkları arayalım. Atatürk Türkiye'sine bu yakışır.
Elbette eleştirilebilecek yerleri çoktur, unutmayalım ki Atatürk devrimciydi. Pragmatik düşünceli bir devlet adamıydı. Hayatın içindeydi. Akla ve 'koşullara' uygun davranmaya inanırdı. Bize özgün olan bakışı, yaşama biçimini araştırırdı. Taklitçi değildi. Ben Atatürk'ü gönlümüzü uyandırmaya çalışan bir kişi olarak yorumluyorum. Gönlümüz ise, tekrar edeyim, en azından dört öğesiyle uyanık kalabilir: 1. Özgürlük, 2. Özgünlük, 3. Özerklik, 4. Özgüllük. Toplumumuzun gönlünün uyanık kalması, bilim ve sanatta, yaşama biçiminde yaratıcı olabilmesi, o toplumda yaşayanların özgürlüğü ile olanaklıdır. Toplumsal, siyasal, ekonomik açıdan bağımsızlığımız (özerklik), yaratıcılığımıza (özgünlük), bize özgü, bize has (4. koşul, özgüllük!) bir kültürün oluşması tarih sahnesinde toplumumuzun dirilişini sağlayacaktır.
Atatürk'ü eleştirmek, Atatürkçü olmamak da Atatürkçülüğe aykırı değildir. Ben inanıyorum ki Atatürk, 'Ben Atatürkçü değilim' dediğimde beni anlar ve bana kızmazdı.
Gönlü zengin insanların yaşadığı bir kültürün insanlarıyız, sakın ola gönlümüzü yoksullaştırmayalım. Mustafa Kemal'i tedirgin etmekten kaçınalım...

Akşam

Haşemayla denize girince saldırıya uğradı
7 Ağustos 2010



Çeşme'de tesettürlü mayo ile denize giren Hatice Şenocak ve çocukları Birsel Pehlivan adlı kadının saldırısına uğradı. Şenocak, pehlivan hakkında suç duyurusunda bulundu.

Orhan Turan'ın haberi

İzmir'de öğretmenlik yapan Hatice Şenocak, tesettürlü mayoyla denize girmek isteyince, plajda başka bir kadının sözlü ve fiziksel şiddetine uğradı. Çeşme'de çocuklarıyla plaja gelen Hatice Şenocak, 'haşema' olarak bilinen ve başı da örten özel mayo ile denize girmek istedi. Şenocak, çocuklarıyla yüzerken, Birsel Pehlivan adlı bir kadının saldırısına uğradı.

'ÖRÜMCEK DENİZİ KİRLETİYORSUN'

Şenocak, başından geçen çirkin saldırıyı Yeni Şafak'a anlattı. Çocuğuyla birlikte yüzmek istediğini söyleyen Şenocak, "Adının Birsel Pehlivan olduğunu sonradan öğrendiğim kadın, 'örümcekler, utanmıyor musun denizi kirletmeye, Atatürk Cumhuriyetini kirletiyorsunuz' diye bağırarak hakaretler etti. Yanımda çocuğum vardı. Onlara, bari çocuğumu sahile çıkarayım dediysem de dinlemediler. Beni tartaklayarak sahile çıkarmaya çalıştılar. Jandarmayı çağırdık. Jandarmaya da ben asker karısıyım, hiçbir şey yapamazsınız' dedi.

SEN DE MAYO GİYECEKSİN

Pehlivan'ın küçük oğlunun koluna tırnaklarını geçirdiğini anlatan Şenocak, "Ardından jandarma çağırdık, geldi. Jandarma iyi niyetliydi. Kadın 'ben asker karısıyım Bunlar böyle denize girmeyecek' dedi. Jandarma da çaresiz kaldı" şeklinde konuştu.

Olayla ilgili Hatice Şenocak'ın avukatlığını ise savcılık görevinden isitifa ederek İzmir'de avukatlık yapmaya başlayan eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı üstlendi. Gültekin Avcı, Memur-Sel İlçe Başkanı Abdurrahim Şenocak'la birlikte Çeşme'de dün olay tespiti yaptı. Avcı ise "Birileri ülkenin tek sahibi olduğunu zannediyor. Asıl bu zihniyet Türkiye'yi kirletiyor" dedi. Denizde yüzerken saldırıya uğrayan Şenocak, 3 günlük doktor raporu aldı. Olayın yaşandığı 4 Ağustos'ta şikayetçi olan genç öğretmen, dün de savcılığa suç duyurusunda bulundu

Yeni Şafak


Laik atak uyaranları azalıyor...
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr
9 Ağustos 2010

Darbe yaptırmak, muhafazakârları-dindarları ve cemaatleri "şeriat devleti" kurmak için gizli gizli planlar yapan odaklar olarak göstermek için atılan manşetler devri yavaş yavaş geride kalmaya başladı.

Ara sıra çaktırmadan ucundan kendini gösterenler oluyor ama manşetlere yansıtılmadığı için çok fazla "atak" geçiren olmuyor. Son örnek dün haber başlıklarına yansıyan Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'nun açıklaması.

Bakan haberin özü incelendiğinde özellikle kız çocuklarının okula gönderilmediği yörelerde kız-erkek ayrımı yapılarak eğitim yapılabileceğinden söz ediyor. Bazı gazetelerde haberin başlığına bakarsanız sanırsınız ki AK Parti erkek ve kızların aynı okullarda okutulmamasından yana.

Hani Ergenekon, Balyoz gibi olayların açığa çıkarılmasından önce olsa manşetlere

"AK Parti'den Haremlik- Selamlık Eğitim Atağı" diye yansıyacak, oradan da "cuup" Başsavcı'nın kapatma dosyasına atlayacak bir haber!

Ama artık nedense bu tür malzemeler çok büyütülmüyor, bu nedenle de gereksiz yere insanlar "laik atak" geçirip miting meydanlarına dökülmüyor. Medya "dördüncü güç" olduğunu anımsayıp daha duyarlı davranıyor. Bu medya adına çok iyi bir gelişme.

Bir de akıllarda üretilen "laik atakları" ortadan kaldırırsak Türkiye kesinlikle normalleşecek. Mümkün mü? Kesinlikle mümkün.

Globalizmin ulusalcılığını nasıl tetiklediğini gören laikçiler, aynı şekilde laikçiliğin de anti-laikçiliği tetiklediğini anlar ve körü körüne bir laikçilik anlayışından vazgeçerlerse bu iş olacak. Hem de fıstık gibi olacak..

Cumhuriyet gazetesinde sigortasız çalışanlar ayaklandı

19 Ağustos 2010 Cumhuriyet gazetesinde ortalık karıştı! Gazetede sigortasız çalıştırılan muhabirler ayaklandı, dava açma kararı aldı.
Gazeteciler.com sitesinde yer alan habere göre; ayaklanmanın ardından Cumhuriyet yönetimi büyük panik yaşadı; şimdi çalışanları davadan vazgeçirmek için ikna turları düzenliyor. Gazetenin sadece İstanbul merkezinde 35'den fazla kişinin 5 yıldır sigortasız çalıştırıldığı ortaya çıkmıştı. netgazete

CHP''liler Başörtülü Eşime Saldırdılar
AK Parti Kırklareli Milletvekili Gökhan Sarıçam dün akşam Ramazan yardımı dağıtan eşinin, alkollü CHP'li grubun sözlü ve fiziki saldırısına uğradığını iddia etti.

Partisinin Kırklareli il binasında basın toplantısı düzenleyen Ak Parti Milletvekili Gökhan Sarıçam, partiden hariç kendisi ve eşi adına hazırladıkları 1000 koli Ramazanyardımının dağıtımı için Emniyet Müdürlüğü karşısında boş bir dükkan kiralıklarını söyledi. Dün akşam iftar sonrası eşi Nihal Sarıçam'ım yanında bir grup akrabası kadınla bu dükkana gittiğinde sözlü ve fiziki saldırınıng erçekleştiğini ileri süren Sarıçam, şunları söyledi:

"Eşim Nihal ve yanındaki akrabaları yardım dağıtmak için kiraladığımız dükkana gidiyor. 'Ak Parti adına yardım dağıtıyorlar' diye bizleri şikayet ettiğini duyduğumuzda CHP İl Başkanı Vecdi Gündoğdu, Merkez İlçe Başkanı ve 10 kişiden oluşan alkollü genç geliyor. Gençler bayanları fotoğraflamaya çalışıyor ve alkollü gençler ağza alınmayacak hakaretlerde bulunuyor. Bu olaylar Kırklareli Emniyet Müdürlüğü'nün karşısında yaşanıyor. Araçların içini açarak içindeki yardım paketlerini yerlere boşaltıp içlerinde parti amblemi ve broşür arıyorlar. Başörtülü kadınlardan birinin eşi Nihal Sarıçam olduğunu fark edince kaçıyorlar. O esnada emniyet görevlileri geliyor. Eşim olaydan sonra ciddi anlamda fiziki ve psikolojik bir sıkıntı yaşıyor. Haplarla tansiyonu düşürülmeye çalışan eşim gece doktor raporu almak için Devlet Hastanesi'ne gidiyor. Emniyete ifadesini verdikten sonra şikayette bulunuyor."

Savcının olayla ilgili işlem başlatmadığını ileri süren Gökpan Sarıçam, "Savcılığın dün gece saat 02.00'de hastaneye gidip rapor alan ve suç duyurusunda bulunan vatandaşının milletvekili eşi olmasını bir tarafa bırakıyorum şikayetini hali hazır niye hala dikkate alıp gerekli işlemleri soruşturmayı ve ifade almayı başlatmadığı bence burada tereddütlere sebep olmaktadır" dedi
aktifhaber

İP'lilere Ramazan şoku
27 Ağustos 2010
İşçi Partililer'e şok.. Öğle vakti ellerinde kumanya ile referandumda “hayır” oyu kullanmalarını istedikleri vatandaşlar şu cevabı verdi:

Neredeyse bütün yöneticileri Ergenekon davasından tutuklu bulunan İşçi Partisi'nin, Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Bedri Gültekin ve Erkan Önsel'in de aralarında bulunduğu yaklaşık 500 kişi ile birlikte öğle vakti piknik yapması tepki topladı.
Piknik, İşçi Partisi'nin geçtiğimiz Cumartesi günü düzenlediği “Sivil Anayasaya Hayır” yürüyüşünün ardından gerçekleştirildi. Saat 11.00'de Galatasaray Lisesi önünde toplanan İP'liler oradan yürüyerek, Topkapı surlara geldi.
ELLERİNDE KUMANYALARLA “HAYIR” İSTEDİLER
Burada İP'lilere kumanya dağıtıldı. “Hayır”cı İşçi Partililer Ramazan ayına aldırmadan dağıtılan kumanyaları afiyetle yediler. Diğer taraftan da yanlarından geçen halktan anayasa değişikliğine “hayır” oyu kullanmaları yönünde talepte bulundular.

“İP'İN İPİYLE KUYUYA İNİLMEZ”
Ramazan ayında toplu bir şekilde halka açık alanda öğle yemeği yenmesi yoldan geçen vatandaşların tepkisine yol açtı. Bazı vatandaşlar kendilerinden hayır oyu kullanmalarını isteyen İP'lilere “İşçi Partisinin ipiyle kuyuya inilmez, siz ilk önce oruçlulara saygı gösterin” diye tepki gösterdi.

HALK ŞAŞKINDI: EZANI MI KARIŞTIRDINIZ?
Yolda geçen bazı vatandaşlar da “herhalde öğle ezanı ile akşamı karıştırdılar” şeklinde ince göndermelerde bulundu. Toplu öğle yemeğinden sonra İP'lilerin Bakırköy Özgürlük Meydanı'na giderek Anayasaya hayır propagandasına devam ettikleri öğrenildi.

“Sivil Anayasaya Hayır” kampanyasına İşçi Partisi'nin gençlik yapılanması olan TGB de katıldı. Yemek esnasında bazı İP'lilerin Tuncay Özkan'ın posterini minder olarak kullanması dikkatlerden kaçmadı

Kaynak:Vakit



Cahil Evet Okumuş Hayır Mı Dedi?
21 Eylül 2010
Prof. Ömer Çaha, TÜİK rakamları ile referandum sonuçlarını birlikte analiz edince ‘Okumuş CHP’ye cahil AK Parti’ye oy verdi’ önyargısının doğru olmadığını ortaya çıkardığını söyledi.
Fatih Üniversitesi’nden Prof. Ömer Çaha, “eğitimliler ‘hayır’, cahiller ‘evet’ dedi” tezinin temeli olmayan bir önyargı olduğunu ortaya çıkardı. Çaha, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Türkiye’nin en gelişmiş 10 ilinin sosyo ekonomik verileri ve referandum sonuçlarını birlikte değerlendirdiği çalışmasında AK Parti’ye oy verenler ile CHP’ye oy verenler arasında eğitim, sosyal ve kültürel olarak hiçbir fark olmadığını belirledi. Çaha, seçmenler arasındaki esas farkın “Cuma namazı”, “oruç” ve “içki içme” gibi yaşam şekillerinde olduğunu söyledi. CHP’ye oy veren seçmenin yüzde 50’si içki içerken, bu oran AK Partili seçmende yüzde 15 düzeyinde.

EĞİTİMSİZ SEÇMEN DE ‘HAYIR’ DEDİ

İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa, Kocaeli, İstanbul, Çanakkale, Denizli, Isparta ve Muğla’nın eğitim düzeylerini referandumda verilen oy oranları ile karşılaştıran Çaha, “oy oranı/eğitim düzeyi” ilişkisini şöyle anlattı: “CHP’nin kalesi haline gelen İzmir nüfusunun yüzde 6’sı okuma yazma bilmiyor, yüzde 41’i ilkokul, yüzde 5’i ortaokul, yüzde 19’u lise, yüzde 10’u üniversite mezunu. Bu veriler yüksek oranda hayır oyu çıkan Çanakkale, Edirne ve Muğla için de aşağı yukarı aynı.

Buna benzer bir tabloyu AK Parti’nin kalesi olarak kabul gören ve yüzde 78 ‘evet’ çıkan Konya’da da görüyoruz. Okuma yazma bilmeyenler Konya nüfusunun yüzde 6’sını, ilkokul mezunları 49’unu, ortaokul mezunları yüzde 4’ünü, lise mezunları yüzde 13’ünü, üniversite mezunları ise yüzde 7’sini oluşturmakta. ‘Evet’ oylarının yüzde 60’lar düzeyinde çıktığı ve AK Parti’nin üstüste seçim kazandığı Kayseri, Kocaeli ve Sakarya illerinin eğitim düzeyi Konya’ya göre biraz daha yüksek.

ROMANLAR HEP CHP’YE OY VERDİ

Bu verilerle yapılan analizde ‘hayır’ oylarının yüksek eğitimlilerden geldiği tezinin doğru olmadığı anlaşılır. ‘Hayır’ oylarının oranı İzmir’de yüzde 64 düzeyindedir. Tüm üniversite mezunları ile lise mezunlarının hayır yönünde oy kullandığını varsaysak bile bu yönde oy kullanan seçmenin yüzde 35’i ilkokul ve altında bir eğitim düzeyine sahiptir. CHP öteden beri Edirne’de yaşayan yüksek miktardaki Roman vatandaşların oyunu silme almaktadır. Roman vatandaşların genel olarak düşük eğitime sahip olduğu bir gerçektir. Bugün üniversite mezunu ile yüksek lisans veya doktorasını tamamlayan nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yüzde 7.2 düzeyinde. Bu basit veri bile CHP’li seçmenin yüksek eğitimli seçmen kitlesinden oluştuğu tezini çürütmektedir.”

ARADAKİ FAY HATTI İÇKİ İÇMEK

CHP ile AK Parti seçmeninin birbirinden yaşam şekilleriyle ayrıldığını belirten Prof. Çaha şunları söyledi:

“Sinema ve tiyatroya gitmekle sigara içme konusunda CHP’li seçmenle AK Partili seçmen arasında anlamlı bir farklılık yoktur. İki parti seçmeni de yaklaşık olarak benzer düzeyde sinema ve tiyatroya gitmekte ve sigara içmektedir. CHP’li seçmenle AK Partili seçmen arasındaki esas farklılık ‘Cuma namazı’, ‘beş vakit namaz’, ‘Ramazan’da oruç’ ve ‘içki içme’ alışkanlıklarında yatıyor. İki parti arasındaki fay hattı içki. AK Parti’ye oy verenler genel olarak namaz ve oruç konusunda yüksek hassasiyet sergilerken, CHP’li seçmen daha düşük bir eğilim göstermektedir. İçki konusunda ise tersi bir durum söz konusu. Araştırmamıza göre CHP’ye oy veren seçmenin yüzde 50’si düzenli veya arada bir içki içerken, bu oran AK Partili seçmende yüzde 15 düzeyindedir.”

Önyargının asıl kaynağı ‘bidon kafa’ ve ‘göbeğini kaşıyan adam’ tanımıdır

Prof. Ömer Çaha, “Cahil AK Parti’ye, okumuş CHP’ye oy verir” tezinin bir önyargı haline geleduğini söyledi. Çaha bunun herhangi bir bilimsel ya da basit araştırmaya bile dayanmadan kendini merkez olarak gören medya organlarında sıkça yer aldığı için kalıplaştığını belirtti. Bunda AK Parti seçmenine hakaret içeren ‘Bidon kafalı’ ya da ‘Göbeğini kaşıyan adam’ ifadelerinin sıkça kullanılmasının çok etkili olduğunu belirten Prof. Çaha, “Bu konuda bir ezber kalıp var. Birçok insan Ege ve Akdeniz eğitim yönünden çok ileri gibi düşünüyor. Bu cahil/okumuş argümanını kullananlar zahmet edip verilere bakmıyor” dedi. Türkiye’de çevre ve merkez anlayışlarının yanlış olması nedeniyle böyle bir önyargı olduğunu belirten Çaha, şöyle konuştu:

“Kendine merkez diyen medya, toplumun gidişatını okumayan, genel eğilimi okumakta güçlük çeken bir medya yapılanması.Medyada ve akademik dünyada kalıplaşmış önyargılar var. Bu önyargılar da çok rağbet görüyor. Cahil ve okumuş seçmen de o medya ve akademik çevre anlaşıyının ürünü.”

‘Biz ta dededen CHP’liyiz’ diyen seçmen, İtalyan akademisyeni çok şaşırttı

İtalyan akademisyen Yard. Doç. Dr. Michelangelo Guida’yla 2009 Yerel Seçimleri’nde İstanbul’un ilçeleri Kadıköy, Küçükçekmece ve Üsküdar’da seçimlerden önce saha araştırması yaparak kampanyaları izlediklerini, seçimden sonra da 3 bin kişi ile anket çalışması yaptıklarını söyledi. Çaha, “O araştırmaya göre yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve gelir bakımından CHP ile AK Parti seçmeni arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktur” dedi. 20’li yaşlarının başında CHP’li olduğunu söyleyen bir seçmenin İtalyan meslektaşıyla yaşadığı olaya ilişkin anıyı da anlatan Çaha, “Seçmene ‘Eğiliminiz hangi parti’ diye sorduk, ‘Biz dededen CHP’liyiz’ dedi. İtalyan meslektaşım bu yanıt karşısında ağzı açık kaldı, büyük şaşkınlık yaşadığını, bir partiye dededen itibaren nasıl aidiyet duyulduğunu anlamadığını söyledi. CHP’ye oy verenler büyük oranda yaşadıkları ilin tercihine ve çevrelerine göre oy verirken, AK Parti’ye oy verenler lidere, icraata ve hizmete göre oy veriyor” dedi.

Kaynak: Star

Bu Sitede Sadece Laikler Oturabilir
21 Eylül 2010
Antalya'daki Feyziefe sitesi kendi içinde kurulmuş otoriteryen bir cumhuriyet.
Türkiye'deki ayrışma artık iyice gün yüzüne çıkmaya başladı. Bir dönem laiklerin her daim eleştirdikleri islamcı gettoların benzerleri oluşmaya başladı. Onlar da kemalist gettolar..

Şu sıralar belki de en çok dillendirilen kelime haline gelen bölünmenin en bariz örneklerinden biri Antalya'da Feyziefe sitesinde görüldü.

KEMALİST BİR GETTO
Feyziefe sitesi... Antalya Lara'da bir site.. Onu benzerlerinden ayıran ise "Atatürkçü, laik demoktatik insanların yaşadığı bir site" olması. Buna tanımlama bize ait değil.. Sitenin girişine koyulan bir tabelayla ele güne karşı ilan edilmiş bir kendini tanımlama biçimi... Sitenin girişindeki bu tanımlama kendi içinde otoriteryen bir cumhuriyet oluşturan site sakinlerinin, kendileri gibi olmayanlara tahammül edemediği izlenimi yaratıyor.. Aslında doğru soru şu: Kim, kime; neden tahammül edemiyor..

Asansörlerde maksimum 4 Atatürçü: 320 kilogram uyarısı var. Çimlerin üzerinde 'Gazi de çimlere bazmazdı' tabelası asılı. Panoda 'Lütfen aidatları zamanında ödeyelim, ödemeyenlere 'fettocu' lakabı takılacaktır' yazısı var

Bu fotoğraf bugün Taraf yazarı Yıldıray Oğur'un köşesinde yer aldı.. Referandum öncesi site sakinlerine neden hayır demeleri gerektiği uzun uzun anlatıldığı da iddia ediliyor.
aktifhaber

Neo-Osmanlıcının Karşısına Neo-Kemalist Çıkarılıyor
Açık İstihbarat
22.09.2010

Biz AB-D'ye AKP'yi desteklediği , ona her türlü operasyonel desteği verdiği için değil prensipte karşıyız. AB-D'nin kapısında beklerken Tayyip Erdoğan'ı eleştiren biz, o kapıda Kılıçdaroğlu beklerken de susmayız. Bu nedenle; AKP'yi şekillendiren güçlerin ilgi odaklarını MHP ve CHP üzerine yönelttiği noktada Tayyip Erdoğan'ın hakettiği eleştirileri "anti-AKP" cephesindekilere yöneltmekten çekinmeyiz.

Bu uzun girizgahın sebebi Rıza Zelyut. Ulusalcı, Kemalist cephenin yakından takip ettiği bu isim aşağıda okuyacağınız öyle bir yazıya imza attı ki; "Damat Ferit'lerimiz sürüsüyle vardı şimdi bir de Halide Edip Adıvar'ımız ortaya çıktı" hissine kapıldık. Ülkenin selameti için boyunduruk altına girmeyi savunan "iyiniyetli mandacılar"ın anti-AKP cephesinden çıkarılacağı anlaşılıyor.

Zelyut'un yazısını ilginç kılan ; Cumhuriyet'te yayınlanan İsrail lobisine yakın bir isim olan Soner Çağaptay 'ın "Yeni Kemalizm" yazısı ile neredeyse birebir aynı olması. Zelyut aynı Çağaptay gibi Kemalizm'in "Batı ile barıştrılması" gerektiğini savunuyor ve şu tarz inciler saçıyor ortalığa :

"Şimdi, ABD'yi ve AB'yi suçlayarak ve kendimize o güçleri düşman sayarak Türkiye'yi düzlüğe çıkarmamız mümkün gözükmemektedir."

Bu tez aynı zamanda Hanefi Avcı'nın "Haliçte'te Yaşayan Simonlar" kitabının da tezi. Avcı , kitapta , ABD'nin PKK'ya destek verdiği gerçeğini, "ABD destek vermiş olsaydı, PKK'ya stinger füzeleri satardı, o zaman nice olurdu halimiz" mealinde okuyucusuna saygısız bir çizgide çürütmeye perdelemeye çalışıyor.

Kılıçdaroğlu AB kapısında Avrupa'ya "AKP gerçeğini" anlatıyor....

(AB'nin AKP'yi tanımadığı için desteklediği tezi, AKP'nin kurucu ortaklarından birinin AB olduğundan bihaber olduğunuzu dosta düşmana ilan etmekten başka bir şey şey değildir)

Cumhuriyet, Türk medya tarihinin en ilginç ve riyakar dönüşümlerinden birini yaşıyor...

Rıza Zelyut gibi isimler, AB-D kapısında mandacılığı savunmaya başlıyor...

Neo-Osmanlı tayfasının karşısına bir Neo-Kemalizm tayfası çıkartılıyor.

Kendinize gelin beyler.

Uyuşturucu ile mücadele eden polislerin zamanla uyuşturucu kullanmaya başlaması gibi; emperyalizmle mücadele edenlerin de kanına zamanla emperyalizmin uyuşturucu etkisi sızmaya başlıyor anlaşılan. Bu ülkeye bir tane Tayyip Erdoğan yetiyor da artıyor bile; sizler gibi kötü kopyalara hiç ihtiyacımız yok.


Açık İstihbarat

---Rıza Zelyut'un ibretlik , "Kemalizm, AB ile Buluşturulmalı" Başlıklı Yazısı ----------

Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran ideolojinin (fikirler ve eylemler bütününün) genel adıdır. 1919'da, Türkiye'nin parçalanıp işgal edildiği süreçte; Anadolu'da başlayan direniş hareketine İngilizlerin verdiği bir adlandırmadır Kemalizm. Mustafa Kemal isminden türetilen bu akımın ilk devresini Milli Kurtuluş Mücadelesi; ikinci devresini Atatürk devrimleri dediğimiz yeni bir toplum yaratma dönemi oluşturur.
Kemalizmin asıl özelliğini de işte bu ikinci devrede şekillenen modern dünyaya uyum yapmış yeni bir toplum yaratmak fikri ve eylemleri oluşturmuştur.
Kemal Atatürk; Batı'nın sömürgeci tavrına karşı askeri mücadele ile karşı çıkmıştır ama, o, Batı dünyasındaki bilimi, sanatı, teknolojiyi, sivil toplum ilişkilerini, kadın-erkek eşitliğini, sivil hukuku olduğu gibi almış ve bunda da hiç komplekse kapılmamıştır. Böylece, geri kalmış bir toplumu, 15 yılda, dünyanın en saygın toplum/devletinden birisi haline getirmiştir.
Ne yazık ki Kemalizm, zamanla askeri elite ve bürokrasiye dayalı biçimciliğe çevrildi. Akılcı-aydınlanmacı sivil hayat tarzına ve sivil hukuka dayalı Kemalizm gitti, yerine Türkçü görüntülü ama özü itibariyle din istismarcısı bir Kemalizm getirildi. 12 Eylül darbecilerinin dayattığı Kemalizm'e Türk-İslam Sentezi demek son derece aldatıcıdır. Çünkü; burada Türk'ün sadece adı bulunmaktadır ve o da Araplaştırılmış bir Türk tipidir.

AKP, AB'Yİ DE ABD'Yİ DE KANDIRDI
Bulunduğumuz noktada hem Avrupa'da hem Türkiye'de Kemalizme karşı bir mücadele yürütülüyor. Bu mücadele; aslında darbecilerin şekillendirdiği sahte Kemalizme karşı değil, 1923 ruhunu yansıtan ve sivil devrimci Kemalizme karşıdır.
Kemalizmle mücadelenin Türkiye'deki örgütü AKP; kendisini, 'sivil, demokrat, AB yanlısı, darbe karşıtı, küresel ekonomiden yana' göstererek Avrupa'dan destek aldı. AKP; medyayı ve bazı yazarları da Fethullah Gülen aracılığı ile elde ederek, Avrupa'ya karşı bu isimleri teminat gibi gösterdi. Böylece; Avrupa'nın Türkiye'deki ortağı AKP gibi gözüktü. Halen bu durum sürüyor.
Öbür taraftan, (aralarında benim de bulunduğum) Kemalistler; Birleşik Amerika ile mücadele etmeyi her sorunu çözecek bir anahtar gibi gördüler. Böylece; içerideki beceriksizliğimizin suçunu ABD'ye yıktık. Amerikan tarafı; Türkiye'de bir müttefik aradığında, AKP kurucuları buna zaten hazırdılar. Böylece hem ABD hem AB kendisine dinci-cemaatçi bir partiyi ortak aldı.
Şimdi, ABD'yi ve AB'yi suçlayarak ve kendimize o güçleri düşman sayarak Türkiye'yi düzlüğe çıkarmamız mümkün gözükmemektedir.

CHP'ye DÜŞEN GÖREV
Daha devletimizin kuruluş aşamasında Kemalizmin siyasal örgütü CHP olmuştur. Kemalizmin gerileyişi ile CHP'nin gerileyişi de parelel görünmektedir.
Eğer Türkiye bugün kıstırıldığı noktadan kurtarılacak ise; bu büyük görev öncelikle CHP'ye düşmektedir. Bu parti; kendisini oluşturan sivil ve ilerici Kemalist ideolojiye yeniden yönelmek ve bunu hem Avrupa'ya hem de Amerika'ya doğru ve çok yönlü biçimde anlatmak zorundadır. AKP'nin başarıları da göstermiştir ki, küreselleşen şu dünyada, içerideki siyasal mücadeleye dışarıdan ortak bulmadan başarıya ulaşmak mümkün gözükmemektedir.
Yine Amerikan yönetimi ile ilişkilerde duygularla değil akılla hareket etmek şarttır. Kemalistler; güçlerini ABD ile dövüşmeye harcamak yerine, o güçten faydalanmayı artık kesinlikle gündemlerine almalıdırlar. Bu konuda AKP'nin elde ettiği başarı hep akılda tutulmalıdır.

AB, ARABİSTAN'LA KOMŞU OLACAK
CHP şunu belirtmelidir: Avrupalının yaşam tarzı ile bir Kemalist Türk'ün veya Kürd'ün yaşam tarzı aynıdır. Lakin; 2002'den sonra Türkiye'ye giydirilen hayat tarzı; hiç de böyle değildir. Şimdilerde; Türkiye'de Kemalist hayat tarzına ters biçimde tutucu, dinci bir hayat tarzı hızla yaygınlaştırılmaktadır. Türk toplumu; bir süre sonra Suudi Arabistan veya İran toplumuna dönecektir. AB yöneticilerine ve Amerikalılara; İstanbul'un varoşlarını, oralardaki milyonların davranış biçimlerini incelemelerini öneriyorum. Bu gözlem bile, Avrupalının yakında Suudi Arabistan benzeri bir Türkiye ile karşı karşıya kalacaklarını gösterecektir. Referandima evet diyenlerin gerçek demokratlar değil işte bu kitle olduğunu AB kurmayları ne zaman kabul edeceklerdir, merak ediyorum.
Kamuoyu araştırmaları beni doğruluyor. Bugün; 5 yıl öncesine göre, AB'yi destekleyen insanların sayısı yarıya yarıdan fazla azalmıştır. Amerikan karşıtlığı ise yüzde 90'ın bile üstündedir. Yani; Türkiye'de hızla fanatikleşen tehlikeli bir yapı ortaya çıkıyor.
Bu nedenle, 'Sivil Kemalizm'in yeniden Türkiye'de birinci güç haline getirilmesi; Avrupa için yaşamsal, Amerika için de stratejik bir ihtiyaçtır.

(Güneş)

A. TURAN ALKAN
t.alkan@zaman.com.tr
O satıh, Feyziefe sitesi midir efendiler?

Fotoşop mahsulü müdür diye şüphelenince Taraf yazarı Yıldıray Oğur'a telefon açıp sordum; değilmiş, "Bir arkadaşım çekmiş fotoğrafı" diye doğruladı haberi.
Sitenin girişindeki iri ve kırmızı tabelada şöyle yazıyor: "Feyziefe sitesi, Atatürkçü, laik, demokratik insanların yaşadığı sitedir" Sağında Atatürk resmi, solunda Türk bayrağı!

Kanuni sakıncası var mıdır bilmem; mantıken yok gibi görünüyor. Belli ki site sâkinlerinin ortak kararıyla yapılmış bir tabelâ. Üzülmeli mi, gülüp geçmeli mi? Bence gülüp geçmeli ve bu tip toplu kimlik beyanları, fikir hürriyeti çerçevesinde anlayışla karşılanmalı. Unutmamalıyız ki, fikir hürriyetinin içinde saçmalama hakkı da mevcuttur.

Endişe edilmesi gereken tek şey, bu ülkede Atatürkçülüğün hangi seviyelerde, kimler tarafından temsil edilmeye başlandığıdır. Bu mevzunun meraklısı çoktur, kendi aralarında tartışır bir karar verirler, fakat araştırmacı -üstelik tarihçi ve sosyal bilimci- bir köşe yazarı olarak kendi adıma Feyziefe Sitesi yöneticilerinin Atatürkçü fikriyata tamamen aykırı bir müdafaa doktrini geliştirdiklerini ehliyetle söyleyebilirim. Mâlum kaziyye; Atatürk, "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır" derken, âhir zamanın Atatürkçüleri beheri lâakal 200 bin Amerikan Dolârı'yla alınıp satılan sahil sitelerine kapanıp, kapıya, "Filanlar giremez çünkü içerde festekler yaşıyor" diye yazı yazdırmalarını kasdetmiyordu herhalde?..

Feyziefe sitesi sâkinleri bir turistik hatt'a tutunmuşlar, orada yığınak yapıp, bozulan mâneviyatlarını tahkim ve muhafazaya çalışıyorlar; nerede kaldı satıh müdafaası? Ki bu esnada koca sitenin ünvânını Feyziefe şeklinde yazdıran dirâyeti de, Ata'nın mânevi huzuruna alenen şikâyet ediyorum. Bu ismin lûgat-ı fasihi Fevzi'dir; halkımız genellikle cahil ve gerici olduğu için "Feyzi" diye yuvarlar; böyle laik ve okumuş insanların aynı galâtata tâbi olması, şâyân-ı esef bir tereddîdir efendiler.

Ortam çok gergin, haydi biraz eğlenelim ve Vatan'daki haberin altında yapılan okuyucu yorumlarına göz atalım; onlar da bir günlüğüne meşhur olversinler (Yine tekrar ediyorum; bir gün bu yorumlar yüzünden editör takımından birilerinin başı ağrıyacak).

"Benim anlamadığım Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur'un bu fotoğrafı bir suçmuş gibi yayınlaması. Bu nasıl bir yandaşlıktır. İnanılır gibi değil- Çelik Bilek"... "Ayyıldızımız, Atatürk sülyeti amaç için yeterliydi. Altındaki yazı Atamızın felsefesine aykırı- H. C. Kural [Fikir doğru, imlâ yanlış sülyet değil siluet olacak!]"... "Bende bu siteye taşınmak istiyorum- Musa Çelik [Bence mahzur yok fakat fiyatları duydunuz; ayrıca de ekleri ayrı yazılıyor Türkçemizde]"... "Taraf yazmışsa iyi niyet aramayın; Demokratik bir siteymiş, daha ne istiyorsunuz?. Fatih-Çarşamba veya bir cemaatin kurduğu bir mahalle gibi farklı bir dünyaya giriyormuşsunuz hissine kapılacağınız bir yer değil en azından- Nermin" ..."Yalnızca Antalya'da değil Türkiye'in heryerinde Atatürkçü insanlar olmalı, çünkü varlığımızı borçlu olduğumuz Atamıza şimdiki iktidar nedeniyle dahada çok sahip çıkmalıyız aksi takdirde fırsat buldukları anda Atatürk'de ergenekonçu diye yargılayacaklar-Ünal İnanç [De ve da ekleri ayrı yazılıyor arkadaşlar; özel isimler büyük harfle başlıyor, lütfen]... "Okul yurtlarında Atatürk'e Ceddal deyip büstüne tükürmeden geçmeyen insanları yazmak yürek ister Taraf'çı mahluklar. Ancak Atamıza ve izindekilere saldırın. Atamız kadar merhametli olmayacağız bu ülkeden kaçarken sizler-Mehmet Çaltık [Ceddal değil, Deccal olacaktı galiba; kuzum ne biçim aydınlanma hamlesidir bu, imlâ bile bilmiyorlar...]

Problem şu galiba: Bu ve benzeri kişiler, kendi kendilerini meccânen ve gönüllü olarak tasfiyeye memur bir sosyal zümre midirler? Öyleyse yazık; pek naifler çünkü!
t.alkan@zaman.com.tr

CHP'li Başkan'dan Bira Festivali

24 Eylül 2010
CHP'li Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Bira Festivali (Oktoberfest) başladı.

Oktoberfest'i Türkiye'ye getirdiği için eleştirilen Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Türkiye'ye örnek olmasını istediği festivali düzenlediği için çok memnun olduğunu, geri kalanın kendisini hiç ilgilendirmediğini söyledi.

Geçen yıl ilk kez yapılan ve bu yıl ikincisi düzenlenen festivalin açılışını Başkan Akaydın, büyük bir ahşap bira fıçısına çeşme çakarak yaptı. Fıçının önündeki çeşmeye tahta balyozla vuran Akaydın, bira festivalinin açılışını gerçekleştirdi.
aktifhaber

Gültekin Avcı / Bugün
İnsanlığın sükût ettiği an
18 Ekim 2010

Yer İzmir Buca Eğitim Fakültesi.

Tarih 22 Eylül 2010.

Şapkayla derse giren bir genç kızın acı hikâyesi.

Ezilenin, hor görülenin, aşağılananın, tecrit edilenin, insanlık dışı bir saldırıya uğrayan genç kızın adı Tuba Dişiçürük.

İki yıldır başörtüsü sebebiyle fakültede gayriinsanî tutumlara çokça muhatap olmuş.

Son olayda yaşadıklarını bana anlatırken gözlerinde hiçbir pırıltı kalmamıştı. Bakışları nasır tutmuş. Bakışlar nasır bağlar mı? Bağlar...

Öyle bir bağlar ki kimliğiniz, değerleriniz, inançlarınız, sevgileriniz sistematik olarak inkâr edilir de insan olup olmadığınız masaya yatırılırsa...

Her daim Türkiye WASP'larının aşağılık saldırılarına maruz kalıp da çözüm yerine sadece yere damlayan gözyaşlarını hissederseniz...

Seni, sana rağmen 'özgürleştirmeye' çalışan ukala aydın müsveddeleri varsa ve utanmadan hâlâ ahkâm kesiyorlarsa...

Bunu bir de hiç sıkılmadan 'kadının özgürlüğü' kavramıyla manipüle ediyorlarsa...

Her daim üniversite kapısındaki özel güvenlik görevlilerinin kırıcı ve ayırıcı muamelelerine sadece başörtünüz veya başörtünün işlevini sağlayan bir materyal sebebiyle katlanıyorsanız...

Bakışlarınız ızdırap dalgaları içinde donar ve o şekliyle nasır tutar.

Tuba derse şapkayla girer, çünkü ukala gazeteci ve bürokratlara rağmen saçının bir telinin görülmemesi gerektiğine inandığı için ve başörtüsü de fiilen engellendiği için şapka bir çözüm olabilir.

Ne de olsa Atatürk devrimlerinden birisi değil mi?

Şapka takılması mecburiyeti için 57 kişi idam edilmedi mi?

Dersin hemen başında öğretim üyesi N, Tuba'ya şapkayı çıkarmasını söyler.

Tuba ise şapkayı çıkarması için hiçbir gerekçe olmadığını söyler.

Ders başlar ama Tuba'nın morali bozulmuştur. Birinci ders bu şekilde biter ama ikinci derse girildiğinde aynı öğretim üyesi, şapkalı Tuba Dişiçürük'e hitaben tüm sınıfın önünde şunu söyler:

-- Tuba seni derste yok yazıyorum.

Her iki ders için de Tuba'yı yok yazar. Bu öğretim üyesi geçen sene de Tuba'yı sınıfa almamış ve Tuba devamsızlıktan dersi geçememiştir. Tuba böylesine hukuksuz ve vicdan dışı bir tavırla aynı dersten tekrar kalmak korkusuyla cesaretini toplar ve:

-- Hocam, tüm sınıf burada olduğumu görürken beni nasıl yok yazarsınız?

Öğretim üyesi N, sesini yükselterek:

-- Bu meseleyi Cumhurbaşkanı, Başbakan çözemedi sen mi çözeceksin, bana şapkayla derse girilebileceğine dair bir belge getir, seni ona göre derse alayım, yoksa şapkanı çıkaracaksın!

Tuba ızdırap içinde son bir gayretle YÖK Kanunu'nda ve Anayasa'da şapka takmaya dair herhangi bir yasak olmadığını isabetle ifade eder.

Öğretim üyesi hiddetle Tuba'nın üzerine doğru yürüyerek:

-- Sen derse böyle girerek benim pes etmemi istiyorsun ama pes etmeyeceğim etmem de!

Ve daha da küstahlaşarak şöyle devam eder:

-- Sizin gibi alçak ve şerefsizlerden mi dini, ahlakı öğreneceğiz?

Tüm sınıfın önünde bu sözleri duymaktan çok incinen, yaşadığı travmayı anlamaya çalışan Tuba suskunluğunu korurken, öğretim üyesi insanlığın sükût ettiği noktaya ulaşır ve Tuba'ya şöyle bağırır:

-- İt!

-- Ne diyorsunuz hocam! Sizin gibi bir üniversite hocası bu kelimeyi nasıl söyler?

Öğretim üyesi yediği haltın ve küstahlığının farkına varmış olacak ki:Tamam, özür diliyorum ama sen bal gibi biliyorsun.

Tuba, gözyaşları içinde sınıfı terk eder. İşte Cumhuriyetin hali pür melali...

Bilim adamı geçinenlere bırakın bilimi, insanlığını unutturacak bir çılgınlık.

Hiçbir bayana reva görülemeyecek bu tavrı ve sözleri nasıl açıklamak gerek?

Laikliğin dinle devlet işlerini ayırdığı söylenir ama ülkemizde çoğu zaman bilim/devlet adamlığıyla insanlığı ayırdı.

Ultra-laik Kemalistler, 'Şapka Devrimi'ne perestişkarane bağlı değiller mi?

Seküler Cumhuriyetimizde şapka giyen bir kız öğrenciye karşı bu derece küstahlaşabilmek, yobazlıkta ulaşılan son nokta.

Türk Ceza Kanunu'na göre mevcut öğrenciyi yok sayarak hem görevi kötüye kullanma, ayrıca alenen hakaret suçunu işleyen, aynı zamanda idari açıdan da disiplin suçu işleyen bu öğretim üyesinin açığa alınıp alınmayacağını, demokrasinin ve hukukun duvarına çarpıp çarpmayacağını göreceğiz.

Bölücü siteden sonra şimdi de bölücü yurt
2 Kasım 2010



Antalya'da "Atatürkçü ve laik" olmayan insanları barındırmayan "Feyziefe Sitesi"nden sonra Ankara Gölbaşı'nda da bir kız öğrenci yurdu bölücülük yaparak insanları inanç ve düşüncelerine göre kategorilere ayırıyor.

Gölbaşı'nda faaliyet yürüten Özel Yılmaz Kız Yurdu bilboardlara yapıştırdığı afişlerde "Atatürkçü, laik, çağdaş" olduğunun altını çiziyor. "Mahalle baskısı" ve "ötekileştirme" kavramlarının çokça tartışıldığı ve nedense bu kavramlarla dindar insanların suçlandığı bir dönemde Antalya ve Gölbaşı'nda yaşanan bu gelişmeler ürkütücü bulunuyor.

Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda basına yansıyan Antalya merkezli bir haberde bu şehrimizde yer alan "Feyziefe Sitesi"nin "Atatürkçü, laik, demokratik insanların yaşadığı bir site olduğu ve bu görüşü paylaşmayan insanların sitede oturamadıkları" belirtilmişti.

Bu haberin üzerinden çok geçmeden başkent Ankara'nın Gölbaşı ilçesinde billboardlara asılan afişler ilginç bulundu. Bu afişlerde Özel Yılmaz Kız Yurdu'nun "Atatürkçü, laik, çağdaş" özellikleri vurgulanarak adeta farklı öğrencilere "sizi burada barındırmayız" mesajı veriliyor.

Bu özel yurdun web sitesinde de "Atatürk ilke ve inkılaplarından hiçbir zaman ödün vermeyen ve çağdaş yönetim anlayışıyla öğrencileriyle bütünleşmeyi esas alan" cümleleri kullanılıyor.

HaBertaraf.com

Anahtar Kelimeler: Atatürkçü laik

Türbanın Matematiği: Karşıysan Serbest Bırak
(Yasağın Matematiği, Aklın Gereği)

Behiç Gürcihan
Açık İstihbarat
10 Kasım 2010

Rivayet odur ki; işgal kapıdayken, bir iğnenin başına kaç melek sığacağını tartışıyorlarmış İstanbul'da Bizans'ın papazları.

Gerçek odur ki; işgal kapıdayken, bir başa kaç çeşit türban sığacağını ve bu başla kaç kapıdan girilip kaç kapıdan girilemeyeceğini tartışıyor düzenin papazları.

Biri türbanı özgürlüğünün bayrağı yapıyor...Diğeri türbanı hortlak örtüsü yapıp kitleleri korkutmaya çalışıyor.

Biz de hani ulusalcıyız, laikiz ya bu kavgada seçmemiz gereken taraf YSK'dan seçmen kağıdı gelir gibi önümüze geliyor.

Türbana karşı olacağız, arasıra "çenesinin altından bağlarsa sorun değil" gibi dangalakça laflar edeceğiz ve rejime karşı oldukları dillerine pelesenk olan erkekleri tepemize çıkmışken, kadınlarını "rejime karşı sembol" taşıdığı gerekçesi ile üniversiteye girmesine karşı çıkacağız.

Üzgünüm dostlar ama aklım ve vicdanım bu ezber duruşu reddediyor.

AKP gibi bu ülkeyi kiliselerle donatan, zinayı suç olmaktan çıkaran, ABD askerlerinin başarısı için dua eden bir partinin bu ülkede haksız yere İslam ile özdeşleşmesinin ve bunun üzerinden kemikleşen bir tabanla bu toprakları çiğnemesinin temel nedenlerinden birinin bu dangalakça türban tartışması olduğunu düşünüyorum.

Yıllardır AKP ve CHP ve Genelkurmay arasında yaşanan bu kayıkçı kavgasının, bu ülkenin gelecek nesillerini yetiştirecek kadınlarını rejimden soğuttuğu ve bu ülkenin kamplaşmasını geleceğe taşıdığı kanaatindeyim.

O kadar dangalakça bir tartışma ki bu içindeki kafayı tartmadan dışındaki türbanın tül hafifliği altında eziliyor.

Sadece bir örneği hatırlatayım size...

24 Kasım 2007'de Öğretmenler Günü'nde Cumhuriyeti öven bir yazı ile ödül kazanan Tevhide Kütük'ü, sırf türban giyiyor diye sahneden indirdiler. Sahneden indirilen Tevhide Kütük'e, Cumhuriyet rejimine açıkca muhalefet edenler sahip çıktı.

Tevhide Kütük örneğini milyonla çarpın ve karşı karşıya oldukları ayrımcılık sonucu bu rejimden soğuyan veya rejim düşmanı çevrelerin etki alanına giren kadınları düşünün.

Okuyamadığı için kocasına daha bağımlı hale gelen ve yaşadığı dar sosyal çevrenin kalıplarını kırma şansı azalanları düşünün.

Yanlış anlaşılmasın. Türbanı okudukça vazgeçilecek bir "gericilik" sembolü olarak görmüyorum.

Düşüncem odur ki; okuyan türbanlı bir kadının sadece türbanına değil çocuğuna da estetik duygusunu daha fazla aşılayacağına ve bu estetik duygusunun beraberinde düşünsel ve duygusal kalıpları yumuşatmaya başlayacağını düşünüyorum.

Estetize edilen hiç bir şey bünyesinde köktenciliği barındıramaz. Çeşitlenir, sorgular, sorgulatır.

Ayrıca bütün reelpolitik değerlendirmelerin ötesinde, bu ülkede bölücülük dahil olmak üzere her türlü sembolle okullara girilirken; bu devlet bölücülük dahil bir çok sembole tahammül ederken; siyasi sembol olsun olmasın inandığı için türban takan bir kadına karşı yapılan bu ayrımcılığı düpedüz insan hakları ihlali olarak görüyorum. Hakkı ihlal edilen bir insanın da , rejimin altına döşenen yıkıcı ateşlere nasıl çıra gibi düştüğünü de biliyorum.

Artık iktidarda olan bir kitleyi hala ikna odalarına alıp dangalakça argümanlarla ikna edebileceğinizi düşünüyor, toplumda ciddi oranlara sahip bir vatandaş kitlesini dışlayarak bu rejimi ayakta tutabileceğinizi düşünüyorsanız tekrar düşünün.... dünya savaşının bittiğinin farkında olmayan Japon askeri konumuna düşmeyin.

Eğer bütün bu sosyolojik, insan hakları, demokratik, insaf argümanlarına rağmen hala "türban"a karşıysanız bile türbanı serbest bırakmak zorundasınız...

Neden mi? Gelin beraber biraz hesap yapalım....

Şu üç temel varsayımı kabul etmenizi istiyorum...

1) Eğitimli bir türbanlının doğuracağı çocuk sayısı, eğitimsiz türbanlı bir kadının doğuracağı kadın sayısından daha az olacaktır. Toplumsal ortamalardan sözediyoruz; çevrenizde rastlayabileceğiniz istisnai vakalardan değil.

2) Eğitimli bir türbanlının daha açık bir dünya görüşüne sahip olma olasılığı daha yüksek olduğundan ve çocuğunu daha az baskıcı yetiştirme olasılığı yüksek olduğundan ; eğitimli bir türbanlının çocuğunun türbanlı olma olasılığı eğitimsiz bir türbanlının çocuğunun türbanlı olma olasılığından daha azdır.

3) Türbana yasağı kaldırdığınızda türbanlı nüfusun eğitim alma şansı , yasaklı duruma göre daha fazla olacaktır.

Destekleyecek saha araştırması olup olmadığından bağımsız olarak, bu üç varsayımın da makul varsayımlar olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Ayrıca burada olasılıklardan ve milyonlarca kişilik kitlelerden sözettiğimizi asla unutmayın. Tanıdığınız birinin bu varsayımlara ters bir durum sergilemesi anektodal bir karşı kanıttır ama istatistiki bir değeri yoktur.

İşte bu varsayımları kabul ederek basit bir simulasyon yaptığımızda gerçek rakamsal olarak ortaya çıkıyor.

Türban yasağını kaldırdığınızda ikinci nesilden itibaren toplumdaki türbanlı oranı , yasaklı senaryoya göre azalmaya başlıyor.

Ekteki Excel tablosunu indirip ( http://www.acikistihbarat.com/dosyalar/turban-yasagi-simulasyonu.xlsx ) ve bünyesindeki basit simulasyonun değişkenleri ile oynarsanız , oranları yukarıdaki varsayımlara uygun şekilde değiştirdiğinizde türbanlı oranının yasaksız senaryoda her zaman azalacağını göreceksiniz.

Örnek olarak ;

eğitimli türbanlıların ortalama çocuk sayısını 3
eğitimsiz türbanlıların ortalama çocuk sayısını 3.5

eğitimli türbanlının çocuğunun türban giyme olasılığını 0.60
eğitimsiz türbanlının çocuğunun türban giyme olasılığını 0.80

Yasaklı durumda bir türbanlının eğitim alma şansını 0.10
Yasaksız ortamda türbanlının eğitim alma şansını 0.25

olarak belirlerseniz ikinci nesile gelindiğinde, türbansız oranının, yasaklı senaryoya göre 4 puan daha yüksek olduğunu görürsünüz.

Bu oranlarla oynarak bu farkın açıldığını veya kapandığını görebilirsiniz ama yasaksız senaryoda türbansız oranı her zaman yasaklıya göre daha yüksek olacaktır.

Dediğim gibi basit bir senaryo. Toplumdaki türbanlı sayısını belirleyen değişkenleri çoğaltarak ve aralarındaki ek korelasyonları dikkate alarak çok daha karmaşık modeller yaratılabilir elbette.

Çok daha karmaşık ve bir o kadar da dangalakça tartışmalara girilebilir bu türban kavgasında.

Benim gözümde ise türbanla ilgili duruşum Tevhide Kütük vakasının bana gösterdiği kadar yalın ; hazırladığım bu basit model kadar somut.

İşgalden hemen önce iğne başındaki melekleri tartışan Bizans papazları gibi; "çene altından bağlanırsa başörtüsü değilse türban", "üzerine peruk takarsa girebilir, takamazsa giremez"; "kendisi giremez ama daha militan ileride kocası olacak türbansız erkek girebilir" tartışmalarına devam edip, koskoca bir kitleyi AKP'nin kucağına itmeye devam edeceksiniz keyfiniz bilir.

Buyrun tartışın beyler, bayanlar.... Ağırlayın birbirinizi kendi ikna odalarınızda atı alanlar çoktan Üsküdar'ı geçip surlarımıza dayanmışken.

Etoburların tutarsızlıkları
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
(..)
Vejetaryen olup kurban olayına kökten karşı çıkarsın...
Anlarım.
Balık bile yemeyip tek bir hayvanın bile kesilmesine itiraz edersin...
Anlarım.
Kendini tamamen nebatata verip “Hayvanları rahat bırakın” dersin...
Anlarım.
Et gördüğünde midesi kalkanlardan olup “Tavuk bile kesilmesin” dersin...
Anlarım.
¡ ¡ ¡
Ancak... Hem nar gibi kızarmış et karşısında kendinden geçeceksin, hem de “Hayvanlara yazık oluyor” edebiyatı yapacaksın.
Hem etin her türlüsünü afiyetle tüketeceksin, hem de “Ben var ya, kurban olayına acayip karşıyım” diye tutum alacaksın.
Hem “hayvanın en güzel yeri” konusunda nutuklar attıracaksın, hem de “Şu Kurban Bayramı çok vahşi” diyeceksin.
İşte bunu...
Asla ve kat’a anlayamam!
Afiyetle götürdüğün o t-bone’lar, biftek’ler, pirzola’lar ağaçta yetişmiyor birader.
Biraz tutarlı ol.
“Muhteşem! Leziz! Yıkılıyor!” falan diye tempo tutarak yuttuğun o her et parçası, öyle ya da böyle, kesilmiş bir havyana işaret eder.
Hürriyet

Laik atak nöbeti!
Ali Atıf Bir
24 Mayıs 2009

12 Ekim 2008 günü bu köşede "(Bir Banka)'nın... Ayıbı" başlıklı bir yazı yazdım... Dönem olarak şu anda yaşadığımız krizin en başları ve tüm firmaların şokta olduğu bir zamandı .

Bir ihbar sonucu yazdığım bu yazıda bir bankanın ÇYDD'ye verdiği bursları kestiğini haber verdim... (Söz konusu Banka'nın ismini vermiyorum çünkü o günlerde sembolik olarak o olayı yazmıştım. Hedefim örnek oluşturmak ve kriz nedeniyle eğitime ayrılan fonların bir şekilde azalmasını engellemekti).

Söz konusu yazıyı yazıp ÇYDD'ye destek verdiğimde ne Türkan Hoca'nın evi Ergenekon nedeniyle aranmıştı ne de Türkan Hoca "yeni kurtarıcı" makamına oturtulmuştu:

Bu yazıma karşı adı geçen banka bir kısıntının olduğunu kabul etti ama bu kısıntının bir plan dahilinde olduğunu burs alanların burslarının devam ettiğini açıkladı...

Anlayacağınız banka varolan bursları kesmiyordu ama mezun olanların yerine yeni bursiyer desteklemiyordu. Yani ben haklıydım.

Bir süre sonra dernekte çalışan bir yetkili arayıp gösterdiğim duyarlılık için teşekkür etti, "yazımın krizde zorlaşan bursiyer bulma işine yaradığını" söyledi ve Türkan Hoca'nın selamını iletti.

Yaklaşık yedi ay sonra Türkan Saylan'ın Ergenekon dalgası nedeniyle gündeme gelmesiyle, peşinden de vefatıyla arkasından kışkırtıcı yazı yazanlara, kışkırtıcı konuşma yapanlara, onu hiç istemeyeceği şekilde "bayrak" olarak kullanmaya çalışanlara bakıyorum... Anlayamıyorum... Neden anlamıyorum?

Çünkü:

Bu insanların çoğunluğu yedi ay önce ÇYDD'nin bursu kesilen öğrencilerini hiç umursamamışlardı... "Hey ne oluyoruz?" diye yazı yazmamış, konuşmamış ve miting düzenleyip bu mitinge katılmamışlardı.

Peki şimdi ne oldu bu arkadaşlara? Niye ÇYDD burslarını bu kadar önemseyen bir poz takınmaya başladılar...

Madem ÇYDD bu kadar önemliydi de niye daha önce bu derneğin önünü açmamışlardı. Destek vermeyenleri ya da desteğini kesenleri kınamamışlardı...

Gerçekten soruyorum. Bu arkadaşlar daha önce neredeydiler. Ve birden atı, silahı alıp nasıl ortaya çıktılar?

Sorunun yanıtını biliyor musunuz? Ben biliyorum... Sorunun yanıtı Laik Atak... Panik Atak'tan esinlenerek geliştirdiğim bir hastalık türü...

Yoğun şeriat korkusu, sıkıntısı ve endişesinden kaynaklanan bir nöbet türü bu...

Laik atak nöbeti yaşayan Cumhuriyet Çocuğu çeşitli olayların tetiklemesi (ya da bilerek tetiklenmesi ile) şeriatın aniden geleceği hissine kapılır.

Ve şeriatın gelmesini engellemek için kendisine bir protesto yolu ya da etkinlik arar. Genellikle bir mitinge katılan ya da medyada ise "Kubilay'ı anımsayın,Türkiye laiktir laik kalacak, karşı-devrime karşı omuz omuza, niye bunların hepsi badem bıyıklı ya" diye yazı kaleme alan bu arkadaşlar geçici bir psikolojik olarak rahatlama hissederler.

Laik Atak Nöbeti genellikle 2-3 arası sürer...

Daha sonra her şey normale döner. Örneğin kız çocukları okuyamamaya, okula gönderilememeye devam ederler. (İşte bu nedenle yedi ay önce kimse ÇYDD'nin azalan burslarına ses çıkarmamıştı!) Cumhuriyet Gazetesi 50 bin tirajına geri döner.

Ama olsun... 2-3 günlüğüne olsa dinciler ruhen püskürtülmüş, psikolojik rahatlık sağlanmıştır.

Laik Atak'ın tedavisi var mı? Var... Önce hastanın hasta olduğuna inanması gerekiyor. Eğer inanırsa da artık kendini kontrol edebiliyor ve her olayı "İran oluyoruz galiba!" diye yorumlamıyor.

İnanmazsa... Laik Atakları devam ediyor... Türkiye "dön baba dön" aynı yerde dönmeye devam ediyor.
Bugün

Yaşer'in Eşi 'Misyoner Temsilcisi'
22 Aralık 2010
“Misyonerlikle” suçlanan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan Çağdaş Eğitim Vakfı eski Başkanı Gülsever Yaşer'in eşi de “misyoner temsilcisi” çıktı.
Ergenekon soruşturması kapsamında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD) ve Çağdaş Eğitim Vakfı(ÇEV) yöneticilerine yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianame gündemdeki yerini koruyor. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede 8 sanık bulunuyor. Mahkemenin kabul kararı ile birlikte firari sanık eski ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan iddianamede “misyonerlikle” suçlanan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan ÇEV eski Başkanı Gülsever Yaşer'in eşiyle ilgili de şok iddialar yer alıyor.

EŞİ YAŞAR YAŞER
İddianame hazırlık aşamasında iken “tedavi için gittiği” ABD'den dönmeyen ve firari durumda olan ÇEV eski Başkanı Yaşer'in eşi Yaşar Yaşer'in, Hıristiyanlığın bir kolu olan Protestanlığın Türkiye'de yayılması için faaliyet gösteren Dünya Kiliseler Birliği'nin Türkiye Temsilcisi olduğu belirtiliyor. Bu iddia bizzat MİT Raporu'nda geçiyor.

MİT RAPORU'NDA DA ADI GEÇİYOR
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bir süre önce Başbakanlığa sunduğu ve Türkiye'de ki misyonerlik faaliyetlerini anlatan bir raporda, Gülseven Yaşer ile başında bulunduğu ÇEV'in de adı yer alıyor. Milli İstihbarat Teşkilatı İstihbarat Başkanı Cemal Uzgören imzasaıyla 24 Nİsan 2001 tarihinde Başbakanlığa gönderilen iki sayfalık yazıya göre, Hıristiyanlığın bir kolu olan Protestanlığın Türkiye'de yayılması için faaliyet gösteren Dünya Kiliseler Birliği'nin ülkemizdeki temsilcisi durumundaki Amerikan Bord Heyeti, bu faaliyetini Sağlık ve Eğitim Vakfı eliyle yürütüyor. Yazıda Amerikan Bord adına Türkiye'de faaliyet yaptığı belirtilen Vakfın mütevelli heyetinin başında ise Gülseven Yaşer'in kocası Yaşar Yaşer bulunuyor. MİT Raporu şöyle: “Faaliyetlerini yabancı müessese sıfatı ile yürüten ve son yıllarda yeni mülk edinmeyen Amerikan Bord Heyeti'nin tasarrufu altındaki mülklerinide Sağlık ve Eğitim Vakfına (SEV) devrettiği ve hali hazırda faaliyetlerini SEV aracılığıyla yürüttüğü intikal eden bilgilerdendir. Öte yandan Amerikan Bord Heyeti'ne bağlı olarak faaliyet gösteren Kitab-ı Mukaddes şirketinin yöneticisi olan Süryani asıllı Emanuel Bağdaş'ın, Türkiye Ermenileri Patriği Metrof Mutafyan ile Fener Rum Patriği Bartholomeos Arhondonis'in Haziran 2000 ayı içinde yaptıkları görüşmede vardıkları mutabakat gereği, 17 Ağustos 1999 Marmara depremi ardından ortaya çıkan Kiliseler arası deprem yardım komisyonu başkanlığı yaptığı öğrenilmiştir. Amerikan Bord Heyeti ile aynı adreste faaliyet gösteren SEV Vakfı'nın ise ülkemizde sağlık, eğitim, kültür, kurum ve kuruluşlarına yardım amacıyla 1968 yılında kurulduğu, vakfın üye sayısının yaklaşık 12 bini buluduğu, üyelerinin Amerikan Bord Heyeti ve SEV'e bağlı okullardan mezun olan şahıslardan oluştuğu, 1999 yılı itibariyle 15 Trilyon TL'yi bulan malvarlığına sahip olduğu yönünde duyumlar alınmıştır.”

SEV OKULU KAPATILMIŞTI
Misyonerlik yaptığı MİT raporuyla belgelenen SEV Vakfı'nın selefi Amerikan Bord'a ait Tarsus Amerikan Koleji dini propaganda yaptığı gerekçesi ile kapatılmıştı.

FİNANSÖR MASON LOCALARI
SEV bir mason kuruluşu olarak gösteriliyor. Türkiye Büyük Locası'nın Mimar Sinan dergisinde yayınlanan ve Loca'nın internet sitesinde de yer alan 2008 yılı faaliyet raporunda, “Loca'nın kurduğu kurumlar” olarak şu ifadeler yer alıyor: “Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV), Cüzamla Mücadele Cemiyeti, Yoksul ve Hasta Öğrencilere Yardım Vakfı geçmişte veya günümüzde Türkiye Büyük Locası'nın kurmuş olduğu yardım amaçlı vakıflardır.”

SEV MÜTEVELLİ HEYETİ:
Prof. Dr. İlter Turan (Başkan) (TAC '59)
Dilek Erzik (Başkan Yardımcısı) (UAA'61)
Yaşar Yaşer (TAC '51)
Mete Akyol (TAC '55)
Josef Amado (TAC '67)
Ceyda Aydede (ACI '73)
Prof. Dr. Mustafa A. Aysan (TAC '52)
Tarık Bozbey (TAC '68)
Gülsen Çapa (ÜAA '66)
Şükran Çelebi (ACI '75)
Candan Çilingiroğlu (ACI '74)
K. Erhan Dumanlı (TAC '67)
Muhteşem Ekenler (TAC '77)
Kenneth Frank
Sema Gökçen (ACI'61)
Hasan Güleşçi (TAC '56)
Tülay Güngen (ACI '74)
Mehmet Gür (TAC '69)
İlter H. Gürel
Esin Hoyi (ÜAA '58)
Oktay İşcen (TAC '45)
Bülent Kalpaklıoğlu
Hazım Kantarcı (TAC '63)
Prof. Dr. Ahmet N. Koç (TAC '51)
Prof. Dr. Sedefhan Oğuz (ÜAA '75)
Prof. Dr. Zeynep İ. Önsan (ÜAA '64)
İbrahim Paksoy (TAC'68)
Yılmaz Poda (TAC '49)
Demir Sabancı (TAC '89)
Naci Sığın (TAC '80)
Tamer Şahinbaş (TAC '58)
Ejide Tanık (ACI '72)
Prof. Dr. Aykut Toros (TAC '63)
Sait Tosyalı (TAC '75)
Aykut Tuzcu (TAC '67)
Yrd. Doç. Dr. Engin Ünsal (TAC'55)
Füsun Üstün (ÜAA '64)
Dr. Warren H. Winkler
Mehmet Yaltır (TAC '67)
Feyhan Yaşar (ACI '74)

ONURSAL MÜTEVELLİLER:
Zeliha Dural (ÜAA '46)
Anna G. Edmonds
Burhan Karaçam (TAC '64)
Johannes Meyer
Sevindik Özev (ÜAA '49)
Sevim Öztahtacı
Harold Schoup
İstemihan Talay (TAC'64)
Müjde Tekil (ÜAA '60)
Berin Tümer
SEV Yönetim Kurulu: Kurul üyeleri Mütevelli Heyeti tarafından gizli oyla kendi üyeleri arasından veya dışarıdan seçilecek olan en fazla dokuz üyeden oluşuyor. 7 Kasım 2009 tarihinde göreve gelen Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı SEV okullarından mezun.

YÖNETİM KURULU ÜYELERİ:
Başkan, Erhan Dumanlı (TAC '67)
Mehmet Yaltır (TAC '67)
Defne Erdur Bekdik (ACI '94)
Gülsen Çapa (ÜAA '66)
Piraye Erdem (ACI '80)
Prof. Dr. Serdar Küçükoğlu (TAC '76)
Mehmet Gür (TAC '69)
Prof. Dr. Sedefhan Oğuz (ÜAA '75)
Prof. Dr. Ahmet Ceranoğlu (TAC '67)
YEDEK YÖNETİM KURULU ÜYELERİ:
Hazım Kantarcı (TAC '63)
Zeynep Arabacıoğlu Özbilen (ÜAA '83)
Pınar Aksoğan (TAC '9)
Tülay Güngen (ACI '74)
Füsun Üstün (ÜAA '64)
Prof. Dr. Ayşın Baytan Ertüzün (ACI '77)
Prof. Dr. Emre Akkuş (TAC '76)
Salim Erdem (TAC '75)
İbrahim Orhon (TAC '71)

Kaynak: Habervaktim

Genelkurmay'ın ÇEV Raporu

26 Ocak 2011
Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) hakkındaki istihbarat raporunda vakfın, “Atatürkçülük ve irticayla mücadele maskesi altında ABD mislyonerliği yaptığı” belirtildi.
Ergenekon kapsamında ÇEV ve ÇYDD ile ilgili iddianamede ilginç belgeler çıktı. “M.Erdal Şenel’den elde edilen dijital veriler içinde ÇEV’in PKK’lı öğrencilere burs verdiğine dair ve yabancı kuruluşlardan izinsiz yardım aldığına dair Özel Kuvvetler Komutanlığı’nca düzenlenen rapor” başlığı altındaki üç sayfalık belge dikkat çekti.

20 Haziran 2002 tarihli “Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Nevzat Beklaroğlu” imzalı ve İsth.veİKK Ş.Md. Alb. Sedat Veysioğlu tarafından hazırlanan “GİZLİ” ibareli belge, Genelkurmay Harekat Başkanlığı ve İstihbarat Başkanlığı’na yollanmış. Dağıtımı da yapılan raporda ÇEV hakkında ilginç istihbari bilgiler var.

BURS ADI ALTINDA DAĞITILDI

ÇEV’in yönetim kurulunda emekli büyükelçiler ve generallerin olduğu anlatılan belgede, eski ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer’in eşi Yaşar Yaşer ile ilgili olarak “Amerikan protestan mezhebini yaymaya çalışan bir kuruluş olan Türk-Amerilkan Board Heyeti ve K. grubunda yöneticidir” deniliyor.

Özel Kuvvetler raporunda, ÇEV hakkında “Dünya Kiliseler Birliği’nden 20 milyar aldığı, 68’liler Vakfı ile yasadışı komiteler kurduğu, vakfın üst düzey yöneticilerinin burs adı altındaki yardımları kendi yakınlarına havale ettikleri ve yurtdışındaki yasadışı örgütlerden bağış adı altında para aldıkları” iddilarına yer verildi. Belgedeki “Değerlendirme” kısmında ise “Vakıf çalışanlarının ulusal kimlik ve üniter yapı anlamının bir değer taşımadığı fikrini yaydıkları, ABD kültürünü yayma misyonerliği yaptıkları, bu çalışmalarını Atatürkçülük ve irtica ile mücadele gibi konularla maskelemeye çalıştıkları değerlendirilmektedir.”

aktifhaber

İçkicilerin yaygaraları
Mehmet Şevket EYGİ
27 Ocak 2011

Şu bizim çağdaşlar, ilericiler, laikler şimdi de içki kısıtlanıyor, içki yasaklanacak çığlıkları kopartmaya başladılar. Onlar, Rusya'da olduğu gibi, memleketimizin kocaman bir meyhaneye dönmesini, içkinin yayıldıkça yayılmasını istiyor.

İçkinin bir halkı ne hale getirdiğini görmek için Rusya'yı incelemek gerekir. Orada içki halkın, devletin ve ülkenin geleceğini tehlikeye atacak boyutlarda tahribat yapmıştır, yapmaktadır.

İktidarın, sigara konusunda getirdiği kısıtlamalar ne kadar doğruysa, alkollü içki konusundaki kısıtlama ve tedbirleri de o kadar doğrudur.

İçkinin yasaklanacağı iddiası yalandır. Böyle bir şey olmadığını çağdaşlar da biliyor ama gayeleri gürültü çıkartmak olduğu için ipsiz sapsız bağırıp çağırıyorlar.

Yaygaracılar şu hususu asla unutmasınlar:

Millî Mücadele yıllarında, başında M. Kemal Paşa'nın bulunduğu Büyük MilletMeclisi "Men'-i Müskirat Kanunu" adıyla içki yasağı çıkartmıştır.

Kanun dört yıl yürürlükte kalmış, sonra kaldırılmıştır.

Bir ara ABD'de içki yasağı kanunu çıkartılmıştır. Bundan kırk yıl öncesine kadar bizde bira satışı bile kısıtlıydı. Sonra yabancı sermayenin ve sarhoşların baskısıyla bira satışı gazoz satışı gibi serbest bırakılmıştır.

Ülkemizde içki üretimi ve tüketimi artarak devam etmektedir. En son okuduğum bir habere göre Adana'da bir lisenin öğrencileri yakın ilçelerden birine gezi yapacaklarmış ve orada sınırsız şarap içebileceklermiş.

İçki konusunda Müslüman çoğunluk utanç verici bir pasiflik ve korkaklık içindedir. Çağdaşlar bu konuda ne kadar cesur, gözü kara, şirret ve cerbezeli ise İslâmcı ve Müslüman kesim o kadar pısırık ve ürkektir.

Bu memlekette yüzde yüz olmasa da hürriyet, demokrasi ve insan hakları vardır; çağdaşlar içkiyi nasıl savunuyorsa, dindarların da o nispette içki aleyhinde bulunmaları gerekmez mi? Lakin maalesef bu aleyhtarlığı, bu protestoyu güçlü bir şekilde yapamıyorlar. Müslümanların üzerine ölü toprağı saçıldı mı nedir?

Bazı belediyeler içkiyi kısıtlamak isteyince çağdaş cepheden protestolar yükseliyor ve belediyeler hemen yelkenleri suya indiriyor. Böyle bir korkaklık ve teslimiyet ayıp değil midir?

Bugün İran'da alkollü içkilerin tamamı yasaktır. Orada bizde olduğundan fazla güvenlik vardır. Daha az suç işlenmektedir. Ne iyi değil mi?

Daha az içki içen, daha az sarhoş olan, daha az israf eden, daha ayık, daha sağlıklı bir Türkiye görmek ümidiyle...

Millî Gazete

Kemalizm'in tıraşladığı akıl
Emre Aköz
Sabah



Her ideolojinin kurbanları vardır. CHP İzmir milletvekili Canan Arıtman da Kemalizm'in kurbanı...
(Bu satırları okuduğunda, "Keşke yaşasa da kurban olsam Atama" filan diyecektir.
Bence bir sakıncası yok!)

80 yıllık Kemalist eğitimin etkisiyle Arıtman'ın zihninde "Arap kadını" diye bir "kategori" oluşmuş.
Bu kadın, Arap erkeğinin dört eşinden biri olarak hayatını sürdürüyor. Eğitim seviyesi fevkalade düşük. Müslüman olan bu kadın, çarşaf giymeden sokağa çıkmıyor. Ehliyet alamıyor, oy kullanamıyor. Mirastan düşük pay alıyor.

Canan Hanım, "Biz bu kadına öykünemeyiz" diyor.

İki ciddi sorun var bu heyheylenmede:

1) Hiç kimse Arıtman'dan diğer kadınlara öykünmesini istemedi.
Peki, bu öykünme lafı nereden çıktı? Çok açık: Kemalizm denilen otoriter ideoloji, kadınlardan hayali bir "Avrupalı kadına" öykünmesini istiyor.
Ortada fol yok, yumurta yokken, "Ben Arap kadınına öykünmem" diye yaygara koparmanın altında bu yatıyor.

2) Daha önemlisi: Ortak özelliklere sahip bir "Arap kadını" yok ki şu dünyada! Hepsinin yaşam biçimi farklı...

Ancak Kemalizm tarafından akılları tıraşlanmış bu insanlar farkları görmüyor...
(Daha da beteri görmek istemiyorlar.)

***

Hemen bir anımı anlatayım:
Ağustos 2004. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki törende Prof. Ayşe Soysal, rektörlüğü devralıyor.

Prof. Zafer Toprak konuşmasında Birleşmiş Milletler'in raporunu hatırlattı:

"Bizde kadın parlamenter oranı yüzde 4, Suriye'de ise yüzde 12" deyince... Salondaki Kemalistler, popolarına iğne batırılmış gibi oldu.

Hele hele "Bizde üst düzey kadın yönetici oranı yüzde 7, İran'da ise yüzde 13..." dediğinde çılgına döndüler.

Dönemin YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç hemen kürsüye çıkıp bin dereden su getirdi. Şöyleymiş de, böyleymiş de...

***

Kıssadan hisse: "Arap kadını", "İran kadını" ya da "Türk kadını" diye "tek bir kadın tipi" yok... Cumhuriyet hiç de sanıldığı kadar başarılı değil.

Yasaları da abartmayın:
TBMM'de üç-dört eşli sürüyle vekil var... Kadının işgücüne katılımında en geri ülkelerden biriyiz...

Saçını, başını açtı diye kendini Batılı sanan nice kadın, tam da Canan Arıtman gibi, demokrasiden hiç hazzetmiyor.

Fest Travel'a haber verelim de Canan Hanım'ı, Arap dünyasında bir kültür gezisine çıkarsın. İhtiyacı var.

Sabah

Çölaşan yalan mı söyledi ?.. 5 Yıl Sonra Gelen İtiraf
17.96.2011
Danıştay saldırısının ardından ifade veren Tansel Çölaşan, dönemin Danıştay Başkanı Mustafa Birden tarafından 5 yıl sonra yalanlandı.

Danıştay saldırısının ardından ifade veren Tansel Çölaşan, dönemin Danıştay Başkanı Mustafa Birden tarafından 5 yıl sonra yalanlandı.

Saldırının gerçekleştiği zamanda Danıştay Başkan vekili olarak görev yapan Tansel Çölaşan şu anda Atatürkçü Düşünce Derneği'nin başında.

Peki Çölaşan'ın o gün söylediği hangi sözler Mustafa Birden tarafından kesin bir dille yalanladı.

Çölaşan, verdiği ifadesinde saldırganın "Allah'ın askeriyim dediğini belirtmiş ve 'Allahu ekber' diyerek ateş ettiğini iddia etmişti.

Bu iddianın gerçeği yansıtmadığını söyleyen Eski Danıştay Başkanı Mustafa Birden, ayrıca davaya müdahil olmak istediğini de belirtti.

Çölaşan'ın gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkan 'tekbir iddiası' ve türevleri o dönem kamuoyuna ısrarla dikta edilmişti. Yapılmak istenen saldırının 'türban eylemi' olarak ilan edilmesiydi.

DANIŞTAY SALDIRISININ ARDINDAN KİM NE DEMİŞTİ?

Bunun şifreleri de Alparslan Arslan'ın saldırıyı gerçekleştirmesinin ardından kimin ne dediğinde saklı.

DANIŞTAY SALDIRISI VE LAİKLİK

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer:

"Bu, aslında laik Cumhuriyet'e yapılan bir saldırıdır. Cumhuriyet tarihine bir kara leke olarak yazılacaktır. Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak, içini boşaltıp devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. "

Saldırının gerçekleştiği yıl CHP'nin başında olan Deniz Baykal ile siyasete kan bulaştığını söylemişti.

SİYASETE KAN BULAŞTI

CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal:

"Bu saldırının hedefinde Danıştay vardır, Anayasa vardır. Türkiye'nin nereye sürüklenmekte olduğunu hâlâ görmeyenlere
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cmt Hzr 18, 2011 7:54 pm tarihinde değiştirildi, toplam 12 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2354
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Eyl 26, 2010 3:30 am    Mesaj konusu: CHP’NİN ALKOLLÜ LAİKLİĞİ Alıntıyla Cevap Gönder

CHP’NİN ALKOLLÜ LAİKLİĞİ

Oğuz Gürses



Laiklik siyasî bir kavram...

Alkol ise kimyevî bir madde...

Laiklikle alkolün ne gibi bir ilgisi olabilir?

-Türkiye’deki tuhaf durumu saymazsak- Hiçbir ilgisi yok...

Türkiye’de ise...

CHP’yi kuran kadrodan başlayarak (1)......

Bir alâmet-i farika/bir şeyi benzerlerinden ayıran şey...

Marka...

Logo gibi bir şey...



Laikliği dinin yerine ikame etmeye çalışmak gibi olmayacak bir işe soyunan bu kadro...

Adına “modernleşme/Avrupaîlik/Batılılaşma/laiklik” de dedikleri bu sun’i/yapay/uydurma yeni dinin...

İmanının şartlarından en birincisi:

“Eski kafalılık”tan kurtulmak istiyorsan önce kafayı çekecen”...



Matiz olacan...

Bunu bütün dünya görecek...

Ve...



“Afferim şu Türklere sonunda hidayete erdiler... Hak yolunu buldular... Ne mutlu onlara aynı bizim gibi oldular” diye takdirlerini belirtecekler...

Yoksa...

Yani içmezsen bu mereti...

Ağzına bile sürmezsen...

Sen orta çağın karanlıklarından arta kalan iflah olmaz bir gerici/mürteci/irticacı şeriatçısındır ki...

Senin bu topraklarda değil öğrenim görmen, iş bulman, iş kurman, terfi etmen, makam mevki sahibi olman...

Yaşaman bile haramdır haram...

***

Tam olarak böyle başlamıştı bizim batılılaşma maceramız...

Bir gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse ne olursa öyle oldu?

Sonunda alkol gibi kimyevî bir madde Laiklik gibi siyasî bir kavramın ayrılmaz bir parçası haline geldi...

Bu uyduruk dinin “Laiklik adam olmak demektir”le başlayan en abuk zikirleri, dönüp dolaşıp günde kaç kadeh içtiğine, bir “büyük” devirip devirmediğine gelip dayanıyor ve siyasette, idarî, adlî, askerî bürokraside yükselmenin en birinci kriterini bu sihirli kimyevî maddeye olan bağımlılının derecesi oluşturuyordu...

Çok az içiyorsan, “şüpheli şahıs”sın..

Orta derece bağımlıysan “eh”...

İleri derece bağımlıysan...

“Açıl susam açıl” misâli önünde bütün kapılar açılıyordu...

Ahlâk, fazilet/erdem, irfan, kültür, zekâ, ehliyet, dirayet, kabiliyet/yetenek...

Gibi gerici vasıflar ise çöp sepetine atılıyordu...

İsterse dünyanın en Ahlâklı, faziletli/erdemli, irfanlı, kültürlü, zekî, ehliyetli, dirayetli, kabiliyetli/yetenekli insanı ol...

İçmiyorsan hiçbir şansın yok...

“Haydi şerefe”...

“Haydi yarasın”...

***

Dünya değişiyor...

Ama mutluluğu “rakı şişesinde bir balık” olarak yaşamaktan ibaret sayan CHP zihniyeti milim değişmiyordu...

Bakın, üniversite rektörlüğü yapan bir kişiyi Antalya belediye başkanı yaptılar...

Rektörlüğünü yaptığı üniversitede, rektörlüğü boyunca hiçbir ulusal veya uluslarası hiç bir bilimsel başarıya imza atmamış bu kişi, niçin belediye başkanı yapıldı?..

Çünkü alkolle arası gayet iyi idi...

Yemişim bilimsel başarıyı...

Rektörlüğü boyunca Üniversiteye türbanlı bir tek öğrenci veya öğrenci yakınını ayak bastırmadı...

Binlerce müslüman öğrencinin okuduğu üniversite de namaz kılmak için bir küçük odacık bile tahsis ettirmedi...

Bol bol laiklik nutukları attı, bol bol bu millete gericiler, geri kafalılar diye hakaretler savundu...

Milletin dinine imanına hakaret edilen ne kadar toplantı, gösteri, panel seminer varsa hepsine en önde katıldı...

En önemlisi de üniversite bütçesinden bol alkollü ziyafetler, toplantılar davetler tertib etti...

Bütün marifeti bundan mı ibaret?..

Adam sapına kadar/körkütük laik...

Yani CHP kriterlerine göre süpermen...

Daha ne olsun?

Belediye Başkanı olduğundan beri tek göze görünen icratı ise...

Oktoberfest...

Anlamadım...

Ne fest ne fest?

"Oktoberfest"...

?

[Octoberfest ya da Türkçe çevirisi ile Ekim festivali, Almanya'nın Bavyera eyaletinin Münih kentinde her yıl Eylül ayının son günleri ve Ekim ayının ilk günlerinde düzenlenegelen 2 hafta süren bir festivaldir. Her yıl yaklaşık 6 milyon kişinin katıldığı bu festival Münih şehrindeki en ünlü olaydır.

Festival, geleneksel olarak, Ekim ayının ilk Pazar gününü de içine alacak şekilde 16 gün sürer. Almanyaların birleşmesinden sonra festivalin programı değiştirilmiş ve eğer Ekim ayının ilk Pazarı ayın 1'ine ya da 2'sine denk geliyorsa festivalin süresi ayın 3'üne yani Almanya Birleşme Günü kutlamalarına uzatılmaktadır. Festival, genellikle Almanlarca kısaca “d’ Wiesn” ya da “d'Waasn” olarak söylenen Theresienwiese ( Therese Alanı) isimli yerde yapılmaktadır. Festivalin en önemli özelliği biradır ve her sene festival kutlaması, Münih Belediye Başkanının büyük bir ahşap bira fıçısına çeşme çakması töreni ile başlar, Almanlar bu eylemi “O'zapft is!” (Bavyeraca: “Çeşmelendi!”) biçiminde seslendirirler. Bu kutlamalar için özel olarak bir Oktoberfest birası mayalanır ki bu bira hem tat hem de alkol bakımından biraz koyu renkli ve serttir. Bu bira Maß denen bir litrelik özel bardaklarda sunulur ve ilk mass Bavyera Başkanına ikram edilir. Sadece Münih'li bira üreticilerinin bu özel birayı sunmalarına izin verilir ve bu sunum adı Bierzelt olan binlerce kişinin sığabileceği devasa çadırlarda yapılır.]
(2)

Yahu bu Belediye başkanı çok içti de Antalya’yı Alamanya ile mi karıştırdı?..

Kafası dumanlanınca kendini Münih Belediye Başkanı filan mı sanıyor da; böyle bir kepazeliğe imza atıyor?

Onu bilmem...

Bilemem...

Ama Antalya’dan gelen haberler şöyle diyor:

[CHP'li Başkan'dan Bira Festivali

24 Eylül 2010
CHP'li Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Bira Festivali (Oktoberfest) başladı.

Oktoberfest'i Türkiye'ye getirdiği için eleştirilen Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Türkiye'ye örnek olmasını istediği festivali düzenlediği için çok memnun olduğunu, geri kalanın kendisini hiç ilgilendirmediğini söyledi.

Geçen yıl ilk kez yapılan ve bu yıl ikincisi düzenlenen festivalin açılışını Başkan Akaydın, büyük bir ahşap bira fıçısına çeşme çakarak yaptı. Fıçının önündeki çeşmeye tahta balyozla vuran Akaydın, bira festivalinin açılışını gerçekleştirdi.]
(3)

Haberin fotoğraflarına bakılırsa kafada Alaman şapkası, elde litrelik bira bardağı, yanında Alaman veya Alaman kıyafeti giydirilmiş göğüs dekolteleri derin sabi sübyan kızlarların arasında mayışmış bir başkan...

Tipik bir CHP’li...

Kendi halkının bütün inançlarına kültürüne, geleneğine göreneğine, giyim kuşamına kısaca hayat tarzına ölümüne düşman...

Evropalıların içkisinden, sıçkısına, zinasından fuhuşuna, kumarından uyuşturucusuna, her türlü sapıklığından azgınlığna yani bütün pisliğine ölümüne hayran...

Bir “halkçı”(!) ...

Hangi halkın “halkçısı” olduğu fotoğraflarda ayna gibi görülmüyor mu?

Sonra da..

Uzmanları toplayıp "biz niçin iktidar olamıyoruz" diye sormaları yok mu?

Bunlar öldürür insanı gülmekten...

Yahu uzmana ne hacet?..

Bak şu başkanının fotoğraflarına...

Gör halini de...

İstikbalini de...

Hadi şerefe...

Ben sizi tutmiiim...

Biranızın yanında ziftleneceğiniz... Kraeutersteak ve bratwurstlarınız (4) soğumasın ...

Son olarak AKP’lilere bir kıyak:

CHP’li başkanın bu festival fotoğraflarını afiş haline getirin ve şu yazıyı yazın: “Yöneticilerinizin bu fotoğraftaki CHP’li belediye başkanı gibi olmasını istiyorsanız oyunuzu AKP’ye değil CHP’ye verin”...

Türkiye’nin bütün bilboardlarını bu afişlerle donatın...

Sonra da yan gelin yatın...

Kafadan oyların yüzde 50’si sizin...

Dipnotlar:

1- [Salih Bozok’un anlattığına göre; alevler ‘Gavur İzmir’i’ bir kül yığınına dönüştürürken, Uşakizadelerin Göztepe’deki köşkünde bir ziyafet verilmektedir. “Fevzi Paşa Hazretlerinden başka herkes önündeki kadehleri zevkle doldurdu. Mezeler çeşitli ve nefisti. Fevzi Paşa içki içmediği halde kalamar tavadan tabağına öbek öbek alıyor ‘Bu İzmir’in kalamarı da pek başka oluyor, aman pek özlemişim diye afiyetle yiyordu. Velhasıl herkes son kertesine kadar sofradan ve başlayan geceden memnundu…”] (Mustafa Kemal’in yaveri Salih Bozok’tan nakleden İsmet Bozdağ, Latife ve Fikriye, İki Aşk Arasında, Truva Yayınları, s. 81-82)

2_ Bkz: http://www.incefikir.com/sor/oktoberfest+nedir
Uludağ sözlükte ise şunlar yazıyor bu festival hakkında: [oktoberfest
almanya'da düzenlenen ve bu yıl 173. sü yapılan dünyanın en büyük bira festivali. turizme katkısı açısından önemli bir yeri olmakla birlikte suç oranlarını artırması yönünden soğuk bakılan olay.
kendine özgü giysileri ve eğlenceleriyle dünyanın pek çok yerinden turist akınına uğrayan, biraların ise su gibi içildiği almanya nın ünü festivali.
ekim festivali diye dilimize cevrilebilir. güney almanya da, münih merkezli gerceklestirilir.
hansların gratellerin über über dolandıkları bir festival. biralar çok sağlam fakat fiyatı kol kadar. (bkz: über alles)
hürriyet'in bira ve göğüs festivali diye adlandırdığı festival. ilgi çekm ek için cinselliğin kullanılmasında son nokta. *
bu arada haberde ne alaka tam olarak bilmiyorum ama araya festivlain açılışına mustafa sarıgül'ün de katıldığını sıkıştırmışlar. burdan benim anladığım ya sarıgül bira içicisi ya da göğüs fetişisti. karısından da ayrıldığını hesaba katarsak aslında iki ihtimalin bir arada olma olasılığı çok daha yüksek.
iç eğlen uyuş-seviş örneği bir festival.
bu yıl 176. sı yapılan dünyanın en büyük bira ve bunun yanında göğüs sergileme festivali. 4 ekimde sona erecektir. bira yanında kraeutersteak veya bratwurst yenilir.
alkol, fuhuş, zina ve ahlaksızlık festivali.] http://www.uludagsozluk.com/k/oktoberfest/

3-) Aktifhaber .

4- Baharatlı domuz bifeği ve domuz sosisi


Blair'in baldızı neden Müslüman oldu?

26 Ekim 2010 İngiltere, eski başbakanı Tony Blair'in önceki gün İslam'ı seçen baldızı Lauren Booth'u konuşuyor.. 'Ben İslam'ı değil, İslam beni seçti' diyen Booth neden Müslüman olduğunu Cüneyt Özdemir'e anlattı.

Videoyu izlemek için tıklayın: http://www.haber7.com/video-galeri.php?cID=7247

İngiltere eski başbakanı Tony Blair'in gazeteci baldızı Lauren Booth, geçtiğimiz günlerde Müslüman olduğunu açıklamıştı. CNN TÜRK'te Cüneyt Özdemir'in sunduğu 5N1K programına katılan Lauren Booth, neden Müslüman olduğunu açıkladı.

İslam'ın Gazze'deki duruşuna hayran kaldığını söyleyen Booth, "ellerinde hiçbirşeyleri yok, sadece inançları var, ayrıca Ortadoğu gezisi sırasında İslam'ın insanlarını tanıdım, hayran kaldım" diyerek Müslüman olma gerekçesini böyle açıkladı. haber7

Kusturica'ya Evet, Başörtüsüne Hayır
09 Ekim 2010
CHP'li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koydu.

İslam'a ve Türklere hakaret eden, Sırpların Bosnalı kadınlara tecavüzünü hoşgören Boşnak asıllı Sırp yönetmen Emir Kusturica'nın Altın Portakal Film Festivali'nde jüri üyeliğinde diretirken, diğer taraftan başörtüsü yasağını savundu.

KUSTURİCA'YA EVET

CHP'li Akaydın geri adım atmayacağını ifade ederek, Kusturica'ya yönelik tepkileri “kışkırtma”, “kalkışma” gibi ifadelerle hedef aldı. Akaydın, halkın tepkisine kulak vererek Kusturica'yı kendisinin de protesto ettiğini açıklayan ve festivale gitmeme kararı alan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ı da “siyasi baskı altında olmakla” suçladı.

Katıldığı bir televizyon programında Akaydın “Şunu çok iyi biliyorum ki kendisi de sanata, sanatçıya çok büyük önem veren birisi. Geçtiğimiz günlerde kendisini ziyaret ettim. Ziyarette bu konuda olumsuz bir şey söylemedi. Bundan kısa bir süre sonra çıkıp böyle bir açıklama yapması, festivale katılmayacağını söylemesi üst makamlardan siyasi baskı gördüğü izlenimi uyandırdı bende” diye konuştu.

BAŞÖRTÜSÜNE İSE HAYIR

Akdeniz Üniversitesi eski Rektörü olan Mustafa Akaydın, başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda da “Rektörlük dönemindeki duruşumu koruyorum” mesajı verdi. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı da yapan Akaydın, Anayasa Mahkemesi'nin AİHM'in bu konuda kararları olduğunu ifade ederek “Bu kararlara rağmen adım atılmaya çalışılması hukuksuzluktur. YÖK'ün bu konuda bir üniversiteye yazı göndermesi de hukuka aykırıdır” iddiasında bulundu.
kaynak: Habervaktim

Laiklik sorununun kökü
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr
15 Ekim 2010

Türkiye öyle bir noktaya geldi ki dindar, Müslümanlığı yaşayan insanların laik devleti korumak ya da ulaşmak için mücadele ettikleri sanılıyor.

Bunu nedeni de "Benim ninem de namaz kılar, başını şöyle usturupluca bağlardı, ah o günler!" diye yazılar yazan köşe yazarlarının "dindar" sanılmaları.

Oysa bu tür yazılar yazan köşe yazarlarının dinle minle alakaları yok.

Çoğu dinsiz, agnostik.

En basit anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olduğuna göre de çok fazla "ayırmakta zorlanacakları" bir şey yok.

Bu nedenle de "dini-devletten" ay