EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Medyatörler/Dezenformatörler/iliştirilmişler/Darbetörler
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> ÇÖPLÜK
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Ekm 19, 2009 10:35 pm    Mesaj konusu: YÖK Haberal'ı Da İhya Etmiş Alıntıyla Cevap Gönder

Olup biteni bu medyayla anlayabilir miyiz?
Haşmet BABAOĞLU
2 Haziran 2010

Bir yayın yönetmeni düşünün ki...
Ortadoğu, Hamas ve terör konusundaki algısı ve bilgisi sokakta top oynayan çocuklardan bile geride...
Birtakım yazarlar var ki...
Basındaki "Doğan görünümlü şahin" mevzilerine yerleştirilmiş liberal ve hümanist olduklarını iddia eden bu yazarlar...
Aşdot liman otoritesinin sözcüsüymüş gibi hiç utanıp sıkılmadan Mavi Marmara gemisine "konşimento" soruyorlar!
"Hamas, dünyaya yalan söylemiş ve ambargoyu delmeye kalkmıştır" diyerek olup biteni sözümona analiz ediyorlar! İnsan okurken gözlerine inanamıyor!
Bir de "İsrail kutsal tatil günlerinde bile yardımları Gazze'ye ulaştırıyor" diye yazan; lafı bu gemilerdekiler "zaten isteyerek ölüme gittiler" noktasına getiren ajan ruhlu zavallılar var.
Dış Haberler servislerine gelince...
Bizim Savunma Bakanımız Vecdi Gönül'ün İsrail Savunma Bakanı Barak'a telefonda "silahsız insanları vurdunuz" deyişine hiç ilgi göstermiyor ama Barak'ın "Belki askerimizin silahını almış olabilirler" cevabını tırnak içine almadan başlığa çıkartmayı tercih eden dış haber editörleri var.
Ortadoğu veya Gazzeliler deyince midesi kalkan dış haberciler var.
Ya televizyon kanallarımız nasıl dersiniz?..
Haber kanallarımız mesela...
Olay gerçekleştiği saatlerde çoğu uykudaydı.
Peki uyanınca yaptıklarını takip ettiniz mi?
İsrail helikopterlerinden çekilen tartışmalı görüntüleri sabahtan akşama kadar döndürerek yayınlamaktan öte ne yaptılar?
Tartışma programlarını ve canlı bağlantılardaki analizleri izliyor musunuz?
Yıllarca bölgede yaşamış, olayların arka planını çok iyi bilen gazetecilerin sözü en kritik yerde kesiliyor.
Saldırıya gayet soğuk biçimde operasyon adı verilip, öyle altyazı geçiliyor.
Garip uzmanlar (!) ekrana çıkartılıyor; Araplara karşı ırkçı bir nefret besleyen, Gazze'den zerre haberi olmayan kişilerle konuşuluyor.
Şimdi...
Zaten fanatik ve fundamentalist "medya"yı bir yana bırakırsak...
Söyleyin bana...
Bu kadar hesaplı, bu kadar yanlı ve en fenası da Ortadoğu'da olup bitenlerle çok uzun zamandır ilgisini koparmış bir merkez medya vasıtasıyla...
İsrail saldırısını ve bundan sonra olacakları anlayabilir miyiz?
Cevap açık. Hayır!


Barış aktivistleri tehlikede!

İnternetten bulup okumalısınız, Umur (Talu) dün işin özünü yazdı.
Mavi Marmara'ya saldırı (hatta İskenderun'daki de) bir tavsiyeydi.
Aslında Ortadoğu'yu uluslararası haber ve tartışma ağından takip edenler için şaşılacak bir nokta yok!
Geçen şubat ayında İsrail'in yeni stratejilerini derinden etkileyen Reut Enstitüsü hükümete acil bir rapor sunmuştu.
O rapora göre çok yakında sivil eylemciler İsrail'i "gayrimeşru bir devlet" haline getirecekti.
Enstitünün tavsiyesi şuydu: "Bu tehdidi savuşturmak için barış ve insan hakları savunucularına karşı İsrail gizli servisleri sabotaj ve saldırılar düzenlemekten kaçınmamalı!"
Görülen o ki, tavsiyeye uyuldu.
Bundan sonra olacakları da aynı çerçeveden okumak gerekiyor.

Sabah

TÜRBAN TAKTIRIYORLAR ABLA, YETİŞ
17 Kasım 2009

2007 Bilgi Destek Planı'nda medyaya servis edilmesi istenen her haber, planın hazırlanmasından kısa bir süre sonra neredeyse plandaki başlıkla manşetlere çıkmış. Sonucu belli anketler de belli aralıklarla sayfalarda boy göstermiş.
Demokrasiye Müdahale Eylem Planı'nı ile ortaya çıkan 'TSK içindeki cunta' yapılanmasının 'kara propaganda' faliyetleri kapsamında hazırladığı iddia edilen Eylül 2007 tarihli Bilgi Destek Planı'nda servis edilmesi istenen haberlerin tamamının yandaş medyada manşet olduğu ortaya çıktı. "Kamuoyu yaratmak" isimli 'power point' sunumunda, medyanın manşetleri, haberleri, okur köşelerinden yayınlatılacak, sonucu önceden belli anket sonuçlarına kadar her alanda kullanılarak toplumun yönlendirilmesi isteniyordu.

BAŞLIKLAR BİLE BİRE BİR ÖRTÜŞÜYOR

"Kamuoyu Yaratmak" isimli power point sunumda hangi tür haberlerin hazırlanacağı ve yandaş medyaya servis edileceği de başlık başlık anlatılıyordu. 'Servis edilecek' denilen haberlerin Eylül 2007'den sonra gazete ve televizyonlarda neredeyse belgedeki haber başlıklarıyla bire bir örtüşen başlıklarla yer bulması dikkat çekti. Ancak manşetlere çıkan bir çok irtica haberinin kısa sürede yalan olduğu ortaya çıkmıştı. Belgedeki 'servis haberlerin' halen bazı gazete ve televizyonlarda zaman zaman yer almayı sürdürdükleri de görüldü.

İŞTE CUNTANIN SERVİS EDİLECEK HABERLERİ

İşlem Makamı Harekat Bşkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Genel Sekreterlik olarak gösterilen 24 Ekim 2007 tarihli "Faa.çiz. 23.10.Selvi" dosya adlı belgede, servis edilecek haberlerle birlikte Hürriyet'in gençlerin 'cinsel içerikli' sorularına cevap veren Güzin Abla takma adıyla hazırlanan köşeye türban konusunda mektup gönderilmesi planlanıyor. İşte belgede servis edilecek haberlerin başlıklarından bazıları şöyle: İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri Tarikatçı babanın okula gitmemesi için kız çocuğuna hapis hayatı yaşatması.

- İrticai ailenin çok küçük yaştaki kızını yaşlı biriyle para karşılığında evlendirmeye çalışması.

- Tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması ve anormal ölçekteki mal varlığı.

- Türban takmaya zorlanan bir genç kızın Hürriyet yazarı "Güzin Abla"ya durumunu yazması ve yardım istemesi.

- Türban takmak istemeyen bir genç kadının başına gelenler ve yaşadığı çevrede nasıl bir baskı altında tutulduğuna ilişkin yazdığı mektuplar.

SONUCU ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ ANKETLER

'Kamuoyu Yaratma' cetvelinde, önceden sonucu belirlenmiş anletlerin medyaya servis edilmesi isteniyor. İşte anketlerden çıkması istenen sonuçlardan bazıları: - Türk toplumunun en çok güvendiği kurum %93'le yine TSK çıktı... - Hükümete olan güven %45...- Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı... - Türkiye'ye yaşayan yabancılara göre, Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı... - Türban takan kadın/kızların %65'i çevre, aile ve eş baskısı nedeniyle takıyor... - Öğretmenler arasında yapılan bir ankete göre eğitim hızla dinselleşiyor...

Şeyhin lüks hayatı

- (Hürriyet-24 Nisan 2008): İsmailağa Cemaati'nin lideri Mahmut Hoca da, Beykoz'a bağlı Çavuşbaşı Beldesi'nde iki villa aldı. İkiz villaları 'hocaları' için beğenen müritler, önce mahallenin 'çağdaş imamı'nı tayin ettirip camiyi 'ele geçirdi'. Camiye tarikattan biri atandı, villalar alındı ve mahalle cüppeli, kara çarşaflı müritlere kaldı.

Medyaya servis edilecek haberler arasında "İrticai unsurların cemaatten topladığı paraların tarikat şeyhinin cebine gitmesi, tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması" haberleri de vardı.

Türban taktırıyorlar yetiş Güzin Abla!

Rumuz Cunta!

Servis edilecek haberler arasında en ilginci Hürriyet'in cinsel içerikli soruları yanıtlayan Güzin Abla köşesine türbanlı kızların dramıyla ilgili sorular göndermek. Sorular gitmiş ve Güzin Abla da soruları yanıtlamış.

Planda "Güzin Abla'ya türbanlı kızların dramı sorulsun" denmiş. Kısa süre sonra Güzin?Abla 3 türbanlı kız sorusu cevaplamış

Güzin Abla niye türbanı yazmıyorsun?

- HÜRRİYET (25 Şubat 2008): Sevgili Güzin Abla, uzun süre başörtüsü ya da türban konusunda bir şeyler yazarsınız diye bekledim, ama hayal kırıklığına uğradım. Ben 32 yaşında, kapalı bir bayanım. Ama artık başörtüsünü taşımak istemiyorum. Taşıması zor bu örtüyü kullanmama kararı aldım. Eşim de bu kararıma saygı gösterdi. Fakat çevrenin baskısı ve olmadık laflarından, hatta iftiralarından korktuğumuz için bir türlü tamamen çıkaramadım. Rumuz: Çözüm arıyoruz.

16 yaşındayım, aile zoruyla kapandım

Merhaba Güzin Abla... Ben 16 yaşında bir genç kızım. Ailemin zoruyla kapandım, ancak gönlüm başka şeylerde. Sevdiğim genç de ben kapanınca fikirlerimizin uymadığını ve benim görünüşümde biriyle gezemeyeceğini söyleyip beni bıraktı. Ben istediğim kıyafetleri seçmek, mayo giyip yüzmek, makyaj yapmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bu nedenle evden kaçmayı bile düşünüyorum. Ne yapmalıyım?

Baştaki örtü ile cahil gibi görünüyorsun!

"Üniversiteye girmek isteyen türbanlı genç hanımlara şaşıyorum. Orası bir bilim ve irfan yuvası... Meslek edinmek için eğitim alınan yer. Orada başörtüsünün ne işi var? Ne kadar bilgili, görgülü, seviyeli de olsanız, başınızda örtü varsa cahil bir görünüm sergiliyorsunuz. Örneğin ben artık başörtüsü takmak istemiyorum. Ben kayınvalidem ve kayınpederimin baskısıyla örtündüm. Ailem ise çevremizden çekiniyor. İşte bu çevre dedikodusundan nasıl kurtulurum, ne yapmalıyım bilemiyorum. Ne olur bir çare söyle, cevap yaz.

TSK yüzde 87 ile en güvenilir kurum

- ULUSAL KANAL (17 Kasım 2008): TNS Piar'ın her ay yaptığı "Bugün seçim olsa oylar hangi partiye gider" konulu anketin Ekim ayı sonuçları açıklandı. Ankete göre Türk Halkı'nın en güvendiği kurum yüzde 87 ile TSK.

AVROBAROMETRE (5 Temmuz 2008): AB'nin kamuoyu araştırmalarından sorumlu kurumu Eurobarometre öncülüğünde hazırlanan "Bahar 2008" Türkiye raporunda halkın yüzde 82'si 'en güvenilir kurum' olarak TSK'yı gösteriyor.

Türbanlılar çoğalıyor!..

"Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." sonuçlu anket istenmiş. Peşinden "türbanlı sayısı 4'e katlandı' manşeti gelmiş

Servis edilmesi istenen haberlerden birisi de "Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." şeklindeydi. Milliyet Gazetesi 4 Aralık 2007'de manşetine bir araştırmayı taşıdı. Konda Araştırma Şirketi tarafından Milliyet Gazetesi için yapılan ve 2007'de Milliyet'te yayınlanan "Dindarlık ve Türban" araştırmasına göre Türkiye'deki türbanlı sayısı 4'e katlandı. AK Parti yönetiminde geçen son dört yılda başını örtenlerin oranı yüzde 64.2'den 69.4'e, bunun içinde başını türbanla örtenler yüzde 3.5'ten 16.3'e çıktı.

Eğitim dinselleşiyor!

Spariş haberler için planlanan bir başlık da "öğretmenelere göre eğitim sistemi dinselleştiriliyor"du. Haberler peş peşe gelmiş.

- Milliyet (24 Kasım 2007): Amasya Anodulu Kız Meslek Lisesi'nden kayıtlarını aldıran öğrenciler "Notumuz düşmesin diye baskılarla sustuk. Oruç tutuyormuş gibi yaptık" diye konuştular. Ş.D'nin babası Cafer D, "Biz Aleviyiz. Orcumuz farklıdır. Yurt sorumlusu Hakime Hanım'a 'Kızım hasta. Ameliyat oldu oruç tutamaz' dedim. Bana 'Olsun bir şey olmaz, tutar tutar' dedi..." Bu haber kısa süre sonra yalanlandı. Kısa sürede kızların oruç yalanı ortaya çıkmıştı.

- Star TV Ana Haber (24 Ekim 2009): Uğur Dündar yönetimindeki Star TV Ana Haber Bülteni'nde "Okuldan Cumaya" başlıklı haber yayınlandı. Öğrencilerin ailelerinin yazılı izniyle cumaya gitmeleri suç gibi gösterildi.

- Radikal (21.01.2008): Erkan Avcı Anadolu Teknik Lisesi'nin zemin katındaki oda, mescit olarak kullanılıyor. Öğretmenler ve öğrenciler birlikte namaz kılıyor.

- Hürriyet (24.04.2008): Kartal Atatürk İlköğretim Okulu'ndaki 23 Nisan gösterilerinde, okul müdürü dans eden kız öğrencilerin gösteride giydikleri kıyafetleri açık diye gösterilere son verdi.

Türkiye Araplaşıyor

Servis haberlerden birisinin de "Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı..." olması isteniyordu. İşte medyadaki o döneme ait bir haber:

- Cumhuriyet (23 Aralık 2007): Doç. Filiz, Vahabi anlayışının dini temele dayanan siyasete de yansıdığını söyledi. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şahin Filiz, Arap mikromilliyetçiliğinin ideolojisi olan Vahabiliğin ulus devleti parçalamayı amaçladığını belirterek Türkiye'yi bekleyen asıl tehlikenin dindarlaşma değil, "Araplaşma" olduğunu vurguladı.

İrticacı dolandırıcı!

Servis edilmesi istenen haber başlıklarından biri de "İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri" idi... İşte bazıları:

- Cumhuriyet (4.01.2004): İslami Holding ortada bıraktı. Çocuğu lösemili olan Ahmet Kadayıfçı İslami holdinglerden Kombassan'dan 60 milyar lirasını alamadı. Kadayıfçı, "Çocuğumun yaşaması için gereken ilik bulundu. Ancak bu kez de holding paramızı vermediği için ameliyat ettiremiyoruz" dedi.

- Hürriyet (23.05.2004): Beddua Pankartı. Almanya'da çalışıp biriktirdiği 550 bin markın Kombassan Holding'e kaptıran Hanifi Doğan, parasını isteyince dayak yedi. Soluğu Ankara'da alan işçi, beddua pankartıyla Adalet Bakanlığı'nın önünde eylem yaptı.

STAR


19 Ekim 2009 14:14
YÖK Haberal'ı Da İhya Etmiş

Dalan'ın Yeditepe'sine usulsüz olarak trilyonlar aktaran ETÖ sanığı Gürüz'ün başkanlığındaki YÖK, Haberal'ın Başkent Üniversitesini de es geçmemiş...

Yeditepe Üniversitesi'ne usulsüz olarak 7 trilyonluk kaynak aktaran YÖK, Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın Başkent Üniversitesi'ne de kanunlara aykırı olarak trilyonlar aktarmış

Ergenekon terör örgütü sanığı Kemal Gürüz'ün YÖK Başkanlığı döneminde Ergenekon terör örgütünün firari sanığı Bedrettin Dalan'ın üniversitesine, Hazine Müsteşarlığı'nın "Üniversite gerekli kriterleri taşımıyor", "ÖSYM, YÖK ve üniversite kayıtları arasında tutarsızlıklar var" uyarılarına rağmen 7 trilyonluk kaynak aktarıldığını gözler önüne seren VAKİT, şimdi de bir başka Ergenekon sanığının üniversitesine ve yine Gürüz döneminde yapılan "kanuna aykırı kaynak aktarımlarını" gündeme getiriyor.

SAYIŞTAY TESPİTLERİ

Sayıştay müfettişleri, Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nda yaptıkları teftişler neticesinde, ETÖ sanığı Mehmet Haberal'ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Başkent Üniversitesi'ne aktarılan kaynaklar hakkında 1998 ve 2000'de tespitlerde bulundu. Müfettişler, bu tespitlerin ardından Hazine Müsteşarlığı'na yazı göndererek Başkent Üniversitesi'ne kanunlara aykırı olarak aktarılan paraların Hazine'ye iadesini talep etti. Hazine bürokratları da, bu talepleri uygun gördü ve paraların tahsil edilerek Hazine'ye iadesine karar verdi. Ancak, aktarılan paraların Başkent Üniversitesi'nden tahsili siyasi baskılardan dolayı bir türlü gerçekleşemedi.

BU BELGELER DE HABERAL'IN ÜNİVERSİTESİNE KANUNSUZ AKTARIMLARA İLİŞKİN

Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın 30.06.2000 tarihli yazısındaki şu ifadeler "kanunsuz aktarımı" açıkça ortaya koyuyor:

"Sayıştay Başkanlığı'ndan alınan 97-4/306 sayılı sorgu kâğıdında 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu Hükümlerine aykırı olarak Başkent Vakıf Üniversitesi'ne 1997 Mali Yılında 337.750.000.000 TL. devlet yardımı yapıldığı."

Aynı belgenin sonuç bölümünde de şu ifadeler dikkat çekiyor:

"Bu kapsamda, 1997 yılında Başkent Üniversitesi'ne yapılan ekli listede belirtilen toplam 337.750.000.000,- TL'lik ödemenin Devlet Muhasebesi Yönetmeliğinin 107. maddesi uyarınca ilgili hesaplar çalıştırılarak, 492.011.110.000 TL'lik yasal faizleriyle birlikte tahsil edilmesi..."

BU DA BİR BAŞKA USULSÜZ AKTARIM BELGESİ

Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın 17.11.1998 tarihli bir başka yazısı da, Başkent Üniversitesi'ne usulsüz aktarımın gelenek haline geldiğini gösteriyor: "İlgili kayıtlı soru kağıdında Yüksek Öğretim Kanunu Hükümlerine aykırı olarak Başkent Üniversitesi'ne, 1996 Mali yılında 18.000.000.000 TL devlet yardımı yapıldığı..."

TAHSİLAT YAPILAMADIĞI GİBİ AKTARIM MİKTARLARI ARTIRILMIŞ

Sayıştay müfettişleri, üniversiteye haksız kaynaklar aktarıldığını defalarca tespit etti, Hazine Müsteşarlığı, bu tespitlere dayanarak defalarca bu haksız aktarılan paraların tahsilini istedi. Peki bu tahsilatlar gerçekleşti mi?.. Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlıkları, Kemal Gürüz'ün de YÖK Başkanlığı dönemlerinde gerçekleştirilen bu aktarımların tespitler sonrasında Hazine'ye geri döndürülmesi bir yana, üniversitenin devlet yardımından aldığı pay her geçen yıl katlanarak arttı. 2000'li yıllarda trilyon barajını aşan Başkent Üniversitesi, 2001'de 1 trilyon 50 milyar, 2002'de ise 1 trilyon 515 milyar TL "devlet yardımı" aldı.

VAKİT'in ele geçirdiği belgeler, "Ergenekon'un firari sanığı" Bedrettin Dalan'ın Yeditepe Üniversitesi'nin yanı sıra, bir başka Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın Başkent Üniversitesi'ne de büyük miktarlarda, kanuna aykırılığı belgelerde ifade edilmiş aktarımlarda bulunulduğunu gözler önüne seriyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI'NA BAĞLI DEVLET DENETLEME KURULU ÇAPRAZ KONTROL YAPSIN

Belgeleri VAKİT için değerlendiren bir Maliye müfettişi, Dalan'ın üniversitesine ilişkin dosyanın VAKİT'in dilekçesiyle YÖK yönetimine intikal ettirilmesinin önemli bir adım olduğunu belirtmekle birlikte, bu ilişkileri özellikle Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu'nun incelemesinin yararlı olacağının altını çiziyor. Üniversitenin işine geldiği şekilde hareket edebileceğini belirten müfettiş, şöyle devam ediyor:

"Üniversitelere aktarılan kaynaklara ilişkin belgeler, Maliye'de, Milli Eğitim Bakanlığı'nda, Hazine'de, YÖK'te ve ilgili üniversitede bulunmaktadır. Devlet Denetleme Kurulu'nun elinde çapraz kontrol yapma imkanı vardır. Bu çapraz kontrol neticesinde bütün gerçekler olduğu gibi ortaya çıkar. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün bu konuda hassasiyet göstereceğine inancın tam olması gerekir."

Kaynak: Vakit

19 Ekim 2009 09:55
Askeri Helikopterle Havuzda

TSK'da ikinci helikopter skandalı! Org. Eruygur'un askeri helikopterle şehir içindeki havuza gittiği ortaya çıktı. Helikopterle gidilen mesafe şok edecek cinsten...

Jandarma Genel Komutanlığı döneminde örtülü ödeneğe “figaro” dayayan, darbe planı ve zemini için kuvvet komutanlarını, siyasetçileri, rektörleri, gazetecileri ve patronları ağırlayan, onlara bol bol izzet-i ikramda bulunan, “her şey darbe için” parolasıyla askeriyenin parasını çarçur eden Ergenekon’un ‘üst düzey’ sanığı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, ‘marifetleri’ bir bir ortaya çıkıyor.
Millete tank namlusunu doğrultmak için onların devlete ödediği vergileri har vurup harman savuran, dinleme ağları kuran Şener Paşamız, iş kendi cebine gelince ‘varyemezleri’ oynamış. Baksanıza genel başkanlığını yaptığı ve mahşerin dört atlısı olarak kullandığı ADD’ye 35 TL bağış yapmış. Kendi parası tatlı tabii… Allah’tan A. N. Sezer vardı da ADD’yi topu atmaktan kurtardı. Tabii o da babasının parasıyla değil, devletin parasıyla ADD’yi fonladı. Sezer, Cumhurbaşkanlığı bütçesinden yaptığı büyük bağışlarla ADD’nin imdadına yetişmişti.
Darbe özlemiyle yatıp kalkan Eruygur’un komutanlığı döneminde Beytepe’de görevli bir subayın anlattıkları, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep oldu. Duyduklarıma inanamadım. O subayın bana anlattıklarına göre, Eruygur ailesiyle beraber Jandarma Genel Komutanlığı’ndan helikopterle Beytepe’deki Jandarma Okullar Komutanlığı olimpik havuzuna haftada birkaç kez yüzmek için geliyormuş.
Sen kalk dağlarda terörist kovalaması gereken, arama-kurtarma yapması gereken milyonlarca dolarlık helikopteri kendi havuz keyfin için kullan! Hem de ne keyif… TBMM’nin çaprazında bulunan Jandarma Genel Komutanlığı ile Beytepe’deki jandarma tesisleri arasındaki mesafe oldukça kısa. Yani Eruygur şehir içindeki havuz için helikopter kaldırmış. A benim kafelerde hafızasını tazeleyen paşam! Havuza helikopterle gideceğine, örtülü ödenekle aldığın 14 adet Ford Ranger marka jeep ile 10 adet Fiat Albea marka araçlardan birini makam aracı olarak kullansaydın, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan Beytepe’ye 15-20 dakikada giderdin.
Askeri helikopterle eğlenmeye gitmek, ailesini gezdirmek “paşa sınıfı” için değişik bir fantezi olsa gerek.
Aktütün’e yapılan saldırı sonrasında “Karakolları parasızlıktan yapamadık” diyen 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız da ailesiyle beraber Skorsky tipi helikopterle Türkiye’nin nadide doğa harikası bölgelerinden Artvin Karagöl’e pikniğe gitmişti.
Eruygur’un helikopterle gittiği mesafeye bakılırsa onun fantezisi daha da bir değişikmiş. Acil bir durumda bile o kadarcık mesafe için helikopterin pedalını döndürmeye değmez. Ama Org. Eruygur havuz sefası için helikopter kaldırıyor. Hem de haftada birkaç kez…
Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in darbe günlüklerinde, Eruygur’un yüzmek için helikopterle gittiği Beytepe’deki jandarma tesislerinin de ismi geçiyor; Hani şu generallerin toplanarak darbe eylem planına “Sarıkız” adını koyduğu tesisler. Hani şu eski MHP’li Meclis Başkanı Ömer İzgi’nin, “Darbe yapacaksanız hemen yapın, seçimden sonraya kalırsanız bu iş olmaz, karşınızda diğer partileri de bulabilirsiniz” dediği tesisler. Hani şu eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün Özden Örnek’e, “Şener kendi tesislerinde eski Meclis Başkanı ve rektörler ile de görüşme yapmış. Bunları nasıl yapar?” dediği tesisler.
Anlaşılan Şener Eruygur, Beytepe’deki jandarma tesislerini sadece “darbe karargahı” olarak kullanmamış. Eruygur kendi zevk-ü sefası için de bol bol bu tesisleri kullanmış. Eh ne de olsa darbeye kafa yormak kolay değil. Haliyle yoruluyor insan. Paşamız da stres atmak için helikopterle havuz sefası yapmış çok mu? Ne yapmışsa “cahil halkı” kurtarmak için yapmış…
Hoş Oramiral Örnek Eruygur için, “Bana kalsa adamın niyeti ülke yararı değil kendi yararı. Bu iş biran önce olsun da nasıl olursa olsun, o da mevkiini korusun.” diyor ama öyle değildir canım…


ŞENER ERUYGUR’UN YANINDA ASKERLİK YAPAN İKİ KİŞİNİN ERUYGUR NOTLARI:
“20 metre öteme helikopterle iniş yapmış, ağaç sever şahsiyet. bayağı da rütbeli bir insandır, bizim il jandarma komutanı albayken, kendisinin sadece pilotu kıdemli albaydı. o derece.” (Ekşi Sözlük)
“Askeri kıyafetlerini giydiği sırada botlarını emir subayı bağlar. Bizzat görmüşlüğüm vardır. Kendisi ile Side Özel Eğitim Merkez Komutanlığında yani namı diğer jandarma kampında 350 m2 bir villa içinde askerlik görevimi yerine getirmişliğim vardır. Kendisi kampa gelmese bile yılın en az 10 ayı akrabaları kampta zevk-ü sefa yapardı. Hala gözümde canlanır. Bir adet elektrik mühendisi bacanağı vardır Şener Eruygur’un. Gidin bakın, hele bir araştırın kaç tane elektrik işi almış askeriyeden. Konuşmaz sadece el işareti yapardı. Kendilerine gösterilen ehemmiyet ve k… ya…ma tutkusu tarihte beklide firavunlara bile gösterilmemiştir. Yıllarca çalışıp didinip vergi veren, bu ülke için üreten babamın ne için vergi verdiğini görmüştüm askerlik yıllarımda. Bu paşamız Kavaklıdere selection marka şarap içer ve dimple adındaki pahalı viskisi hanesinden eksik olmaz.” (İtü Sözlük)

Kaynak: Erol Metin/Aktifhaber

24 Ekim 2009
Yorumsuz Dehşet Görüntüleri!

Uğur Dündar'lı Star'ın sıkı hafiyeleri bakın ne dehşet (!)görüntüler yakaladı. Uğur Dündar ise görüntülerin dehşetinden yorum bile yapamadı!!!!Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit İlişkili HaberlerTüm HaberlerStar'da Ergenekon HaberleriVakit'e 'Jasmin' DavasıDündar'ı Takip Eden Polisler!Star Muhabiri Kanaldan AyrıldıStar Gazetesine Yeni Yazar

Uğur Dündar ve ekibi dün akşam ilginç bir haberi yayına koydu.
Cuma namazını kılmak için okul yakınındaki bir camiye giden öğrenciler görüntülenerek ana haberde verildi.

Görüntülerini izleyeceğiniz hafiye kameramanların kovalamacalarını, Uğur Dündar her zamanki gib tarafsızlığına gölge düşürmeden 'yorumsuz' olarak verdi!

Aynı okulun öğretmenleri olduğu anlaşılan şahısların, Star kameramanlarıyla mücadeleleri ise neden endişe ediyorsunuz? Sorusunu akla getirdi....
aktifhaber

DÜNDAR'A TEPKİLER GİDEREK ARTIYOR

26 Ekim 2009
Sorumlu ve ilkeli habercilik sloganını kullanan Uğur Dündar’ın yönettiği Star TV Ana Haber Bülteni’nde yayınlanan 'Okuldan Cuma’ya' başlıklı haber 'sorumsuz haberciliğin zirvesi' olarak yorumlandı.
Haberde sanki suç işliyormuş gibi gösterilen öğrencilerin ders saatinde mi yoksa ders dışında mı camiye gittiği belirtilmedi. Öğrencilerin cuma namazı kılması üzerine işlenen haberin veriliş biçiminin insan haklarına ibadet özgürlüğüne, çocuk haklarına ve özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğu bildirildi.

İBADET EN DOĞAL HAK

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım: Avrupa’da nasıl çocuklar her yaşta kiliseye gidiyorsa, Türkiye’de çocuklar camilere gidebilir, bu en doğal en temel insani haktır. Bu haberi yanlış buluyoruz.

KİŞİLİK HAKLARINA AYKIRI

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi: Cuma namazına giden öğrencilerin gizli ve izinsiz görüntülenmesi ve haber yapılması özel hayatın gizliliği, ibadet özgürlüğü ve çocuk haklarına aykırı. Aileler, bu görüntülerden dolayı manevi tazminat davası açabilir.

ÖĞLE TATİLİNDE DİN YAŞANABİLİR

Genç Siviller üyesi Bedriye Altınyol: Din ile devletin birbirinden ayrılması ayrı, insanların inancına müdahale ayrı bir şey. İnsan inancını öğrenciyse de, kamu personeliyse de yaşamalı. Öğrenci öğle tatilinde gidiyorsa sorun yok.

ÖZGÜRDER Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Şekerci: O öğrencileri namaz kılıyor diye ihbar edenler, Türkiye’deki eğitim sistemini uyuşturucu oranını şiddet ve alkol kullanımı konusunda araştırsınlar. Dersler bile ibadet saatine göre ayarlanmalı.

STAR GAZETESİ

Ahmet Kekeç
"Hepiniz Mikropsunuz"



Kitap fuarına gitmedim... Upuzun yolculuğu göze alamadım. Benim gibi kalık ruhlar için Edirne yahut Kırklareli’ne gitmek gibi bir şey... Ne gereği var durup dururken!

Metropolün göbeğinde olsaydı koşar mıydım?

Koşmazdım.

Bu kez uzaklıktan değil, kalabalıktan yakınırdım. İnsanoğlu nankördür...

Kaldı ki, ihtiyacım olan kitapları daha yüksek indirimle, insanların birbirini çiğnemediği mekânlarda zaten edinebiliyorum, ne diye “huzurumu” bozacağım!

İkincisi...

Hoşlanmıyorum bu tür toplumsallıklardan... Hiçbir zaman da hoşlanmadım. Panayır görüntüsü canımı sıkıyor... İmza kuyrukları “irrite” ediyor... Masa başında “müşteri” bekleyen ve gelenin geçenin gözüne bakan muharririn tayfası içimi acıtıyor. Üzülüyorum.

Üçüncüsü...

Şaşırmak istemiyorum.

Ezkaza, Cumartesi günü orada bulunsaydım ve değerli “Çılgın Türk” Turgut Özakman’ı o halde görseydim ne yapardım? Bir “çılgınlığa” kalkışır mıydım?

Kalkışırdım herhalde...

Turgut Bey, zahmet etmiş, taa Ankara’lardan kalkıp Balkan Yarımadası’na kitap imzalamaya, okurlarıyla sohbet etmeye gelmiş.

Hakikaten zahmet etmiş...

Dün bir internet sitesinde fotoğraflarını gördüm. Gerçek mi diye baktım...

İnanamadım, bir daha baktım...

İnanamadım, bir daha...

Evet, dibine kadar gerçek... Telefon kulübesini andıran cam fanusun içindeki kişi, yazar Turgut Özakman... Yüzünde, sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz bir maske var... Ellerde sterilize eldivenler...

Fanusun üzerindeki tabelada “Turgut Özakman” yazıyor.

Karıştırmayalım, başka yazarlara meyletmeyelim diye yazmışlar herhalde.

Değerli ve gözümüz gibi sakınmamız gereken Turgut Bey, cam kulübenin içinde oturuyor...

Kulübenin önünde kalabalık bir okur kitlesi var. Ellerinde, yazarlarının son numarası olan “Cumhuriyet” kitabı... Kitap imzalatmak, “laik cumhuriyet düşüncesinin yaşayan en büyük temsilcisi” olan yazarlarıyla söyleşmek için bekliyorlar ama... Yazar “söyleşmeye” pek istekli değil.

İstikrahla oturuyor cam fanusun içinde, istikrahla bakınıyor...

Kimseyle birebir temas kurmuyor.

Hiçbir okurunu “görüş alanı” içine sokmuyor.

Bir cumhuriyet yazarı değil, adeta “monarşik” bir varlık...

İmzalanacak kitabı, “vezne deliği” süsü verilmiş boşluktan, yine kendisi gibi maskeli korumasından alıyor, ıslak imzasını kondurduktan sonra aynı vezne boşluğundan korumasına uzatıyor. Koruması da okurlarına iletiyor...

İnanamadınız değil mi?

İnanın.

Bu bir imza etkinliği...

Gayet steril, “mikroplardan arınmış”, tertemiz bir imza etkinliği...

Gözümüz gibi sakınmamız gereken Turgut Özakman’ımız, böylece domuz gribi mikroplarından korunmuş, daha “faydalı” eserler vermek üzere ömrüne ömür katmış oluyor...

Güzel, değil mi?

Güzel ama, ben Turgut Özakman okuru olsaydım üzülürdüm. Bu kılıkla insanların karşısına çıktığı ve “hepiniz mikropsunuz” demeye getirdiği için de fena halde içerlerdim. Gider, Yekta Güngör Özden okuru olurdum... Vural Savaş okuru olurdum... Bedri Baykam okuru olurdum...

Böyle diyorum ama, önyargılı olmak istemem. Belki de insanlardan gizlediği bir rahatsızlığı vardır...

Bilmiyorum...

Bir rahatsızlığı varsa geçmiş olsun ve Allah şifalar versin...

Bir rahatsızlığı yoksa yine geçmiş olsun... İlaveten de Allah akıl fikir versin...

Star

Derya Sazak
Milliyet Gazetesi
19 Kasım 2009
Atatürk kalkanı

Dersim meselesinde “Gandi Kemal, Öymen savaşı”nı Meclis Grubu’na CHP lideri Baykal ile gelen ve “Partimizde Atatürk’e sahip çıkmak gibi bir suç yok. Biz o defteri kapattık” diyen Onur Öymen’in kazandığı anlaşılıyor.
CHP yönetimi, katliamı öven Öymen’in arkasında durduğuna göre, “gereğini yapmak” Kemal Kılıçdaroğlu’na düşecek! Aslında bu tercihte çok da şaşılacak bir durum yok. CHP’de eksen kayması, “sözde değil özde” bir sorun.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden bu yana parti elli yıldır, 1930’ların Kemalist çizgisi ile 1965 seçim yenilgisinin ardından Ecevit’in partiye kazandırmaya çalıştığı “sosyal demokrat” kimlik ve ideolojisi arasındaki sancıları yaşıyor. Kadro ve program tercihleri arasında bocalıyor.
2002 seçimleriyle Türkiye’nin bir İslamcı rejime sürükleneceğinden kaygı duyan ordunun, 28 Şubat sürecinin aksine bu kez sivil toplum örgütleri, üniversiteler, medya ve partiler üzerinden başlattığı muhalefetin taşıyıcı gücü CHP oldu. Meclis’e “iki parti” girmişti. AKP yıprandıkça doğal olarak CHP yükselecekti. Bu süreçte “yasaklı olan” Tayyip Erdoğan dışarıda kalmasın diye CHP’nin desteğiyle anayasa değişikliği yapıldı. Erdoğan, Baykal’ın desteğiyle başbakan oldu!
AKP’nin ağır ekonomik ve sosyal sorunların altında ezileceği, ABD’nin Irak’ı işgal planı, Kıbrıs, AB gibi dış politika tercihlerinde boğulacağı ve 2007 seçimlerinde iktidarı kaybedeceği düşünülüyordu. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi de önemli bir “kriz” noktasıydı. Ancak bu hesaplar tutmadı.
1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmeyince Batı’da ABD’nin “Truva atı” gibi görülen Türkiye’ye AB yolu açıldı, Kıbrıs üzerinden yeni bir müdahaleye-muhtıraya zemin hazırlamaya çalışan generallerin 2003-2004’teki Ayışığı, Sarıkız gibi planları tutmadı. Erdoğan ya da Gül dışında, -Vecdi Gönül formülü- bir ismin Çankaya’ya çıkarılması için verilen “e-muhtıra” ve 367 krizi de tutmayınca seçime gidildi. Cumhuriyet mitingleriyle CHP’nin MHP ile birlikte iktidara geleceği umulurken AKP oyları yüzde 47’ye çıktı.
Öymen, “Biz o defteri kapattık” derken haklı. CHP bugün Ecevit’in 12 Mart’a 12 Eylül’e karşı çıkan “sosyal demokrat” partisi değil. Daha çok 27 Mayısçı, 28 Şubatçı bir parti. “Ergenekoncu”ların etkisinde.
Genelkurmay “andıç”larına baktığımızda nelerin hayata geçtiğini görebiliyoruz. Sadece Kuzey Irak’a müdahale politikası yeterli kanıttır! Ancak bu kadronun Atatürk’ü “kalkan” yapmasına gerek yok.
Dersim katliamını öven Öymen’in işlediği suçun “Atatürk’ü sahiplenmekle” ilgisi yok. Bir insanlık suçundan, ırkçı ve faşizan bir yaklaşımdan söz ediyoruz ki, CHP tüzüğü bunu “suç saymasa” bile CHP’nin üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal’de şiddet ve nefret söylemi suçtur! Çağdaş demokrasilerde bunlar savunulamaz.

Ergin: ÇYDD Öğrencileri Fişledi!
Adalet Bakanı Ergin, ÇYDD'nin burs verdiği öğrencileri "Kürt, Alevi,PKK ile irtibatlı' gibi notlarla tek tek fişlediği ortaya çıktı.

Adalet Bakanı Ergin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde ele geçen belgelerde, isimlerin karşısına “Kürt, Alevi, PKK irtibatlı” gibi notların düşüldüğünü, bu konuda özel inceleme yapıldığını açıkladı.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Çağdaş Yaşamı destekleme Derneği (ÇYDD) ile ilgili olarak yeni bir iddiayı gündeme getirdi. Ergin, Ergenekon soruşturması kapsamında aranan dernek merkezi ve şubelerinde ele geçirilen bazı belgelerde burs alan öğrencilerin isimlerinin yanında, “Kürt kökenli, Alevi, PKK irtibatlı, ancak bursu kesilmemeli” gibi notların düşüldüğünün saptandığını, bu nedenle Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) tarafından özel bir inceleme yapıldığını bildirdi.

MAHKEME İSTEDİ

CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın soru önergesini yanıtlayan Ergin, ÇYDD merkez ve şubelerinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği arama ve el koyma kararlarına dayanarak arandığını belirtti. Ergin, söz konusu fişleme iddiasını şöyle gerekçelendirdi: “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 27.10.2009 tarihli yazısında; derneğin şubelerinde ele geçirilen belgelerde burs alan öğrencilerin bazılarının isimlerinin yanına, ‘Kürt kökenli, Alevi, PKK irtibatlı, ancak bursu kesilmemeli’ şeklinde notların düşüldüğü, bu şekilde burs alan öğrencilerin kişisel verilerinin kaydedildiğinin (fişlendiklerinin) tespit edildiği, fişleme eyleminin, söz konusu derneğin mensupları tarafından gerçekleştirildiği anlaşılmıştır.”

ÖZEL İNCELEME
İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliği’nin, ÇYDD’den burs alan yaklaşık 15 bin öğrencinin “terör örgütleriyle bağlantılarının bulunup bulunmadığının” araştırılması için Emniyet’e talimat gönderdiği, bu talimat üzerine, EGM bünyesinde, sadece bu konuyla ilgilenilmesi amacıyla özel bir inceleme komisyonu oluşturulduğu ortaya çıkartılmıştı.
Habertürk

Medya Çatırdıyor, Dip Dalga Gerçeği
Mustafa Sönmez

Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan'ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı.

Bu istifalar, çevresi bir süredir Recep Tayyip Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya'da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, "Bizim kültürümüzde biat yok!" diyordu.

Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neoliberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu.

Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı .

Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003'te İletişim Yayınları'ndan çıkan "Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı" kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satır başlarını vermeye çalışayım.

Yükselme devri
Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül'e medya üstünden de destek verdiği, devamında Turgut Özal'ı yücelttiği dönemdir.

Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü.

Özal'ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar.

Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette...

Gelişme devri
1990'ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı.

Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü.

Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara'dan kapıldı.

Doğan'ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı. Özelleştirmeden aldığı Etibank'ı hortumladığı için hapislere düştü.

Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan'ın desteğiyle Vatan'ı kurarak, Bilgin'i terk ettiler.

Çürüme ve çürütme süreçleri
Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti.

Bu dönemde Ertuğrul Özkök'ün dinlemeye takılan ANAP'lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir.

Uzanların, Asil Nadir'lerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.

Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanına girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin'i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan'ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.

Merkez medyada gerileme devri
Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, "merkez medyada" gerileme devrindeyiz artık...

Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan'a ne de kenardan yanaşan Ciner'e kaldı.

Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding'in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası, yeni medyalarla ,TRT, Anadolu Ajansı kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan'ı, daha da küçülmeye zorluyor.

Ertuğrul Özkök'ü istifa ettiren, Aydın Doğan'ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet'e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.

Güven kaybı
Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda.

Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor.

Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar... (MS/TK)
Kaynak: BiaNet

Atma Enişte... Seni de, Eşini de Biliriz!
www.acikistihbarat.com
06.02.2010

Chris Mason ; Oray Eğin'e yolladığı yazıda CIA ajanı olduğunu reddetmiş. Bu bizim buralarda; "JİTEM'ci değilim ama Jandarma'ya çalıştım" cümlesini hatırlatıyor.

Üzerinde çalıştıkları toplumları/grupları/kişileri sinir uçlarına kadar haritalandırıp, hizmet ettikleri istihbarat örgütlerine servis yapan akademisyen veya gazeteci kılıklılarının bu tarz saçmalıklarına karnımız tok.

İnsan; böyle bir yalanlama yapmadan önce en azından kendi CV'sindeki şu paragraftan utanır:


"While at the State Department, he worked closely with the intelligence community on a number of classified projects involving tribal mapping and the tribes of Afghanistan. He was considered the State Department's expert on the history, culture and ethnography of the country and served on the CIA's Pashtun Red Cell."

ABD istihbarat teşkilatları bünyesinde istihbaratçıdan çok başka alanlardaki profesyoneller çalışır. ABD'nin en kilit istihbarat örgütlerinden NSA aynı zamanda dünyanın en fazla matematikçi istihdam eden kurumlarından biridir. Chris Mason'ın akademik görüntülü çalışmalar yapması CIA'ye hizmet etmediği anlamına gelmez. Karısı Yasemin Çongar'ın "gazeteci" görüntülü çalışmalar yapması bir istihbarat örgütüne çalışmadığı anlamına gelmediği gibi.

Yalan söylemeden önce, acaba bir yerlerden bu yalanımı suratıma çarpacak bir belge (hem de ıslak imzalı!) çıkar mı diye düşüneceksin. Chris Mason da; Yasemin Çongar da bu kuralı unutmamalı.

Chris Mason'ın CIA akademisyenliğinin belgesi için tıklayın: http://www.acikistihbarat.com/dosyalar/yasemin-congarin-ciaci-esi-chris-masonin-cvsi.pdf

Açık İstihbarat

NTV İNTİHAR EDEN ALBAY’DAN NEDEN KORKTU?
09.02.2010

Odatv, “Denizci Albay’ı Baykal mı öldürdü” diye sordu.

Okurlarımız gibi piyasalaşmış medya da bu haberi dikkatle okudu. Ama dönüp kendilerine okudular.

NTV bu haberi vermeye niyetlendi. Meselenin tam bam teline dokunacaklardı ki, anında yüz geri yapmayı tercih ettiler. Hem de ekranda…

Akşam haberlerinin spikeri Banu Güven havalı biçimde büyük LCD monitörün karşısına geçti. “Kurmay Albay Berk Erden’in eşinin yasak aşkıyla ilgili internette dolaşan bir video sebebiyle intihar ettiği ileri sürülüyor” dedi ve o videoyu (aynen odatv gibi) göstermeden, “Bu resimleri kim çekti, kim sızdırdı” diye sordu.

Ve…

Sustu…

Oysa o videoda Albay Erden’in “Ergenekoncu çete mensubu” olduğu karalaması - iddiası yer alıyordu. Eşi, bu yüzden takip edilmiş, fotoğrafları çekilmiş ve bu sebeple internete sürülmüştü. Videonun sonunda ise Albay’la ilgili Ergenekon karalaması CHP Lideri Deniz Baykal’la ilişkilendiriliyordu.

Dedik ya; işte tam o anda sustu…

NTV uslu çocuk olmaktan, topal ördek aşamasına geçmiş görünüyor.

Odatv.com

KÖŞE YAZARLARI NEREYE KOŞUYOR
A. Mümtaz İdil
12.02.2010

Ertuğrul Özkök, 11 Şubat tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan, bu sütunlara da alınan “Postmodern faili meçhuller” başlıklı yazısında bir “dönüşümün” ipuçlarını veriyordu. Dün ise önceki günkü yazısının son cümlesine benzer bir cümleyle “Yeter yahu” başlığıyla girmiş. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’a gönderme yaparak.
Asimetrik bir savaşın varlığına artık inandığını söyleyerek...

Bu, önemli bir gelişmedir. Hem Türk basını adına önemli bir gelişmedir hem de kamuoyunun bilinçlenmesi açısından önemlidir.
Yıllarca Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğini yürüten Özkök’ün, özellikle Pazar yazılarındaki olaylara yaklaşımı ve üslubu göz önüne alınırsa, kaleminin gücünden, dilinin kıvraklığından kuşkulanmak mümkün değil.
Eksik olan, belki bulunduğu konumdan belki de “değişim” safsatına yürekten inanmak istediğinden, uzunca süre Pazar yazılarındaki güçlü kalemini asla çuvaldızı hükümet icraatlerine batırmamıştı.

Şimdi ise, iki gündür vulgarizme kaçmadan askerlere yapılan saldırıları eleştiriyor.
Böyle bir kalemin “geç de olsa” kendine gelmesi, daha da önemlisi bazı şeylerin farkına vardığını belirtmesi medya için çok olumlu bir gelişim.
Ne de olsa Türk medyasının amiral gemisinin eski kaptanı direksiyonu hafif sola verip, “karayele” karşı yelken açmıştır.
Seversiniz, sevmezsiniz, ama önemli bir dönüm noktasıdır bu.
Ertuğrul Özkök’ün askere yapılan “amansız” saldırı karşısında “yeter yahu” diye çığlık atması, medyada onu izleyen, yakın olmaya çalışan, ondan etkilenen bir yığın insanı etkileyecektir.
Nitekim gözle görülür biçimde köşe yazarlarında “sığ sulara çekilme” harekatı başlamıştır.
“Eski tüfekler” şimdiden, az kullanılan eşyalardan başlamak üzere bavullarını doldurmaya başladılar bile.
Hiç meraklanmayın. Hepsinin, “ne olur ne olmaz, gün olur devran döner,” türünden mutlaka bir iki yazısı vardır geçmişe dönük.
Hemen onlar piyasaya sürülecek ve “ben bir zamanlar şunları yazmıştım hükümeti uyarmak için,” diye söze başlayacaklardır.
Yine onlar ekranları dolduracak, yine “necip” basınımızın köşe taşları onları konuk edecek, yine “tecrübeler” konuşacak, yine “bu mağdurlar” birbirlerini ağırlayarak “tartışma” programları hazırlayacaklardır.
Bu dönemin çilesini çeken bir yığın “ilkeli” insan, günah çıkartanların sıkıntılarını dinleyen “papaz” muamelesine tabii tutulacaktır.
Hiç kuşkunuz olmasın.

Aslında böyle bir gelişmeyi şu aşamada engellemenin olanağı yok. Bunun nedenlerini çok ciddi biçimde irdelemek gerek. Neden, cumhuriyeti sürekli “statüko” olarak değerlendiren bu kesimin, kendi statükoları için ilkeleri de dahil bir çok şeyi feda ettiğini mutlaka incelemek gerek. Statükoya karşı olanların, kırk yıldır hiç gündemden düşmemesini nasıl açıklayabildiklerine bakmak gerek.

Bugün elli yaşına gelmiş birçok insan, gazetelerin “köşelerini kapmış” yazarların ancak doğal eleme yoluyla köşelerini bıraktığını iyi bilir.
Şimdiden duymaya başlamışsınızdır, dikkat edin: “Bu hükümetin ilk dört yılında yaptıklarına kefilim, başta çok iyi bir hamle yaptılar, değiştiklerine bizi inandırdılar, Avrupa Birliği üyeliği için çok cesur adım atarak işe başladılar, öyle devam etselerdi...”

Bu, aynı zamanda sorunların daha da büyüyerek üzerimize geldiğinin uyarısıdır.
Sağda paylaşım bitti, sıra merkezde paylaşıma geldi.
Zaten ne diyordu mağdurlar, zenciler, ikinci sınıf vatandaşlar grubu iktidara gelmeden önce? “Yıllarca itilip kakıldık, şimdi artık sıra bizim.”
Sıraları geldi, alacaklarını aldılar ve gitme zamanları yaklaştı.
Bunun gerginliği de suratlarına yansıyor. “Askeri vesayetin” amansız düşmanları da, işin suyunu çıkardıklarının farkına vardılar.
Ama ok yaydan çıktı artık. Destekledikleri “cadı avı”nın bu boyutlara geleceğini kendileri de tahmin etmiyordu.
Daha da önemlisi, kendi açtıkları deliğin kocaman bir tunele döndüğünü görünce, denetimsiz bir “asimetrik” savaşın kendileri için de tehdit oluşturmaya başladığını fark ettiler.

Biz alıştık da, yeni gelenler için “safları sıklaştıracak mıyız” onu bilmek zor.
Korkunç olan ise, gelişlerinde attıkları sloganlar olacak: “Ordu hepimizin ordusu, asker hepimizin askeri... Orduyu yıpratmayalım...”
Bakın işte o zaman ordu soluk alacak ve kışla temizliğine başlayacaktır...
Süngüsü zaten düştü çünkü...

Odatv.com

05 Mart 2010
DİKKAT ÇOK "GİZLİ" OPERASYON
Erzincan Dosyası'nın gizli tanıklarının Ankara'ya getirilmesinden sonra İstanbul'a da gönderildikleri ortaya çıktı. İşte çarpıcı trafik...

GİZLİ TANIKLAR ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR
Cihaner Soruşturmasının kilit isimlerinden Gizli tanık Munzur ve 2 akrabasının, CHP’li bazı milletvekilleri ve Cihaner’in Erzincan’daki yakın çevresinden PARADİSE Pastanesi sahipleri Abdullah Erdoğan ve Erdal Erdoğan organizesinde Erzincan – Ankara – İstanbul hattında, bazı yüksek yargı ve basın kuruluşları ile temaslarda bulundukları ortaya çıktı.
CHP’li Ahmet Ersin Gizli Tanıklarla Görüştü
Gizli tanık Munzur geçtiğimiz haftalarda Paradise Pastanesi sahipleri Abdullah Erdoğan ve Erdal Erdoğan organizesinde CHP Milletvekili Ahmet Ersin ile ERİZA Otel’de görüştürülmüştü. Erdoğan kardeşlerin Cihaner’in Erzincan’da yakın çevresinden oldukları biliniyor.
Görüşmeyi önce inkar eden CHP’li Ahmet Ersin, daha sonra bir tv programında görüşmeyi itiraf etmiş, ancak davayla ilgili değil gizli tanıklardan birinin boşanma işlemleriyle ilgili olduğunu ifade etmişti. Gizli tanıkların bu buluşma sonrasında, Erdal Erdoğan ve Erzincan Jandarma personeli eşliğinde götürüldükleri Erzincan adliyesinde ifade verdikleri ortaya çıkmıştı.
HSYK Başkan V. Kadir Özbek’le mi görüşecekler?
Cihaner’in tutuklanması sonrasında bir süre ortadan kaybolan, Erzincan - Ankara - İstanbul hattında yoğun bir trafik yaşadıkları ileri sürülen gizli tanıklara, ifadelerini geri çekmeleri ve savcı ŞANAL aleyhine ifade vermeleri karşılığında 80.000 TL teklif edildiği ve bunun 50.000 TL’sinin peşin verildiği öne sürüldü.
Ve gizli tanıklar Başkent’te. Gizli tanıkların son olarak Paradise Pastanesi sahiplerinden Erdal Erdoğan tarafından dün (04.03.2010) Ankara’ya getirildikleri ortaya çıktı. Erdal Erdoğan ve CHP’li bazı milletvekilleri organizesinde gizli tanıkların HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek ve bazı YARSAV yargı mensupları ile temas kuracakları, ardından bazı televizyon kanallarında haber programlarına çıkarılacakları öğrenildi.
Gizli tanıkların resmi ifadelerinde, kendilerinin daha önce Ankara'ya götürülmek istendiği, bunun için Paradise Pastanesi sahibi Abdullah Erdoğan’ın aracı olduğu ve üst düzey yargı mensuplarıyla görüştürüleceklerini belirtilmişti. Yine gizli tanıklardan birisi, CHP milletvekili Ahmet Ersin’in kendilerini Star Tv’de (Uğur Dündar) ana haber bültenine çıkaracağını söylediğine ifadesinde yer vermişti.
Gizli tanıkların Ankara - İstanbul arasında mekik dokudukları kaydedildi. Kamuoyu yaşanan bu gelişmeler sonrasında, gizli tanıkların Ankara ve İstanbul’da hangi yargı mensupları ve gazeteciler ile temas kurdukları merakla bekliyor.
aktifhaber

Ahmet Kekeç
Star Gazetesi
Bu Ali beni hiç şaşırtmadı!
09 Mart 2010

Dinç Bilgin bombalamış: “28 Şubat sürecinde kendi gazeteme ve çalışanlarıma hâkim değildim...”

İnanırım...

İkinci bomba: “Medya 28 Şubat’ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı...”

İnanırım...

Üçüncü bomba: “Ben sürece şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum, ama... Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi ve gazeteye hâkim oldu.”

İnanırım...

Dördüncü bomba: “ATV’ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve saçma sapan yazılar ekrandan akmaya başlıyordu.”

İnanırım...

Beşinci bomba: “Ali Kırca kasetlerle oynardı...”

İnanırım...

İhtimal ki, Dinç Bilgin’in anlatmaktan imtina ettiği başka marifetleri de vardır Ali’nin. Anlatmasın da zaten...

Kasetlerle oynaması başlı başına

“cürüm” zaten...
Kasetlerle oynaya oynaya, sonunda kendisi “kasetlik” oldu: Sanatsal görüntüleri insafsız ve vicdansız birtakım adamlar aracılığıyla internet ortamında dolaştırıldı... Ali, mahkemeden karar çıkarttırdı, bunların dolaştırılmasını engelledi. Bu konuda yapılan yorumlara yine mahkeme aracılığıyla yayın yasağı getirtti...

Çok iyi yaptı...

Peki, 28 Şubat sürecinde masuniyetiyle, mahremiyetiyle, hususiyetiyle oynadığı ve “savaşılacak unsurlar” olarak hedef tahtasına yerleştirdiği insanlar?

Onlar kimden şekvacı olacak?

Hangi mahkemeden karar çıkarttıracak?

Bu konuda Ali’nin bir özür borcu yok mu?

Döne döne özür dilese, kurbanlar kesse, adaklar adasa, demokrasi suyuyla kırk kez yunsa yeridir...

Daha önce de yazmıştım:

Başına getirilenlerden dolayı kendisine destek çıktım. Sanatsal görüntülerini dolaştıran adamlara karşı “mahremiyetini” savundum.

Benzer bir hadiseyle karşılaşsa yine savunurum.

Fakat, ben bu Ali’yi sevmedim arkadaş...

Kendimi zorladığım halde sevemiyorum...

Hesapçı kitapçı, içten pazarlıklı biriymiş gibi geliyor bana...

Empatisini “sahte” buluyorum.
Belki çok iyi bir adamdır da, nedense yapıp ettiklerinden o “çok iyi adam kokusunu” alamıyorum.

Kendisi, memleketi adım adım darbeye götüren ünlü “deniz subayları bildirisi”nin müellifidir. Eski bir askerdir anlayacağınız... Cuntacı olduğu gerekçesiyle orduyla ilişiği kesilmiştir.

Bugün de benzeri bir eyleme kalkışsa şaşırmam...

Nitekim, 28 Şubat’ta üstlendiği rol bunun teyididir... “28 Şubat sürecinde düğmeye ben bastım” demiş, diyebilmiş bir adamdır...

Benim Ali’de sevmediğim ve sürekli “şekva konusu” yaptığım ikinci husus şu:

Ne zaman memleketi darbeler, darbeciler, cunta heveslileri istila etse, Ali Kırca’mız susuyor ve “Siyaset Meydanı” dükkânının kepenklerini kapatıyor...

Bu kadar bomba, bu kadar andıç, bu kadar eylem planı... Pıtrak gibi ortalığa saçılan Balyoz’lar, Kafes’ler, Sarıkız’lar, şunlar bunlar... Hiçbiri Ali’deki gazetecilik reflekslerini harekete geçirmiyor...

Ne zaman “siyaset kurumu”nu zora sokacak bir fırsat çıksa, kepenkler açılıyor, ekranda “bıyık altı sahte arkadaş Âzem tebessümüyle” sırıtan, ellerini göğsüne kavuşturmuş Ali Kırca görüntüsü beliriyor...

Neden sevemediğimi anlatabildim mi?

23 Mayıs 2010 23:09
Uğur Dündar'a Genç Şoku!
CHP'nin kurultayına yapılan canlı bağlantı Uğur Dündar için kabusa döndü

"TEVAZUYA GEREK YOK, HERKES BİLİYOR"

CHP kurultayına tek aday olarak giren Kemal Kılıçdaroğlu, Baykal'ın ardından 7. genel başkan oldu. Kurultaya canlı bağlantı yapan Star Haber'e konuk olan Tunceli bağımsız milletvekili Kamer Genç ise tarafsız habercilik yaptığını söyleyen Uğur Dündar'a demediğini bırakmadı. Genç, gündemdeki "yandaş medya" tartışmalarına ışık tutacak sözler söyledi.

KILIÇDAROĞLU'NA "SÜPER STAR" DESTEĞİ

Hafızalara kazınan ve uzun süre unutulmayacak canlı yayında Kamer Genç hızını alamadı: "Kemal Bey'in kamuoyuna tanıtılmasında ve genel başkan seçilmesinde Uğur Dündar'ın çok büyük katkısı olduğundan dolayı tebrik ediyorum. Keşke bizim arkamızda da böyle bir süperstar olsaydı. Genel başkan olmuşcasına sevinmesini tavsiye ederim kendisine." aktifhaber

Melih Altınok \ Taraf
25 Mayıs 2010

Hafta sonu CHP Kongresi’ni başından sonuna dek izledim. “Hiç bu kadarını bekliyordum” ama yine şaşırmadan edemeyeceğim ayrıntılara şahit oldum.

Şans bu ya, salonda Ankara Büromuza ayrılan masa, Hürriyet ekibinin tam arkasına denk gelmişti. Hürriyet’in Oktay Ekşi ve Tufan Türenç gibi kurmaylarının, salona beraber giren Kılıçdaroğlu-Sav ikilisini ayakkabılarını çıkartıp çoraplarıyla bastıkları sandalyelerinin üzerinden canhıraş alkışlamalarının şokunu henüz üzerimden atlatmıştım ki, konuşmalar faslı başladı.

Çıkışlarıyla CHP tabanında pek muteber olan CHP Artvin İl Başkanı Uğur Bayraktutan, “Türkiye İran olmayacak, Artvin olacak” şeklindeki vecizesini ulusalcı literatüre not düşerken, aynı masayı paylaştığımız türbanlı arkadaşlarımız partililerin sözlü tacizlerini savmakla meşguldüler. Gülücüklerle karşıladığım ve pek de anlam veremediğim “Artvin olmanın” hikmetine o anda varıverdim.

“Devrimci Kemal” sloganlarıyla karşılanan Kılıçdaroğlu, Ergenekon sanıklarının görüntüleri eşliğinde konuşmasına başladığında, benim gibi kendini özgürlükçü solda tarif eden bazı yazarlar da, sosyalist enternasyonale üye “sosyal demokrat” partinin kongresinde yuhalanıyordu.

Bir kere bile “Kürt” dememeyi başararak ‘Güneydoğu illerindeki düşük yoğunluklu fenalıklar’dan duyduğu üzüntüyü dile getiren Kılıçdaroğlu, Kıbrıs’ta milliyetçi Eroğlu hükümetiyle partisinin ilerdeki olası başarısını eşleştirirkense, 12 Eylül’ün resmî şarkısı “bir başkadır benim memleketim” nakaratıyla salondaki nümayiş doruğa çıkmıştı bile.

Karanlıktan kırmızıya doğru kayan bir fonda, balıkçı yaka kazağıyla sol yumruğunu havaya kaldırmış ‘Devrimci Kemal’, “Halk devrimcisiyiz” (ne demekse) diye haykırmaya ‘çalışırken’ kalabalıktan da “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları yükseliyordu. “Pazar sabahları Aydın Doğan sponsorluğundaki bedava solculuk”larıyla bir dönem bizlerin de gözlerini boyayan Radikal gibi merkez medyanın ‘soluysa’, bu sloganların kongre boyunca ekranlarda beliren darbecilere karşı atılmış olduğunu sanmış olmalılar. Zira ertesi gün manşetten kongredeki sol vurgusunu müjdeliyorlardı.

Kongrenin pazar oturumu da, o gün “Bu mudur” manşetiyle çıkan Taraf’a ve demokrasiden medet uman kesimlere net bir yanıtın verileceği sahnelerle doluydu. Sonuçta, derin devletin Baykal’ı tasfiye operasyonunda işbirliği yapan Sav ve Kılıçdaroğlu cephelerinin tedbiri elden bırakmayarak blok listelerde birbirlerini çizdikleri sandıklardan şu isimler çıktı:

Süheyl Batum, Mehmet Faraç...

Bu kadarı bile yeter dediğinizi duyuyorum ama ne yazık ki dahası var:

Cihangir’deki entelektüelleri “Eteklerini kıçlarına kadar sıyırmış altmışlık hatunlar” diye tanımlayan Enver Aysever.

Militarizm güzellemeleriyle Fatih Altaylı’nın medya grubunun ‘merkeziliğine’ zarar vereceğini düşündüğü için ürktüğü ve yollarını ayırdığı Genelkurmay Başkanı’nın imaj maker’ı Nuran Yıldız.

Ordu göreve çağrılarının yapıldığı Cumhuriyet mitinglerinin ‘anası’ Necla Arat...

Tanrım bu nasıl bir ittifaktır! Dahası bu nasıl bir cesarettir ki, onca seyircinin önünde beş benzemezle böylesine iddialı bir rest çekilebilir.

Yukarıdaki kadroyla Kılıçdaroğlu ve Sav önderliğindeki CHP. Yanında, Ekşili, Mengili, Yetkinli, Bilalı merkez medya. Kurdukları partinin başına Hulki Cevizoğlu’yu getirebilecek kadar solcu olan Ecevitler. Sahne dışına itilmiş, Demokrat Parti’ye, Sarıgül’e vs. ilişmiş bilumum düşkünler. Ve nihayet son açıklamasıyla Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’den medet uman Öcalan.

Pokerde rest çekmek eli berbat olanlar için son çaredir. Ama biliyorsunuz beş benzemezden ibaret hilkat garibesi elinizi açmanızı isteyebilirler diğer oyuncular; bu çok çok yüksek bir ihtimaldir de. Ve o anda oyunu kaybetmeniz falan değil, kızaran yüzünüz, utancınız masaya damgasını vurur.

Hiç olmazsa elinizde “as sandıydım” diyebileceğiniz soldan renkli bir kart olsaydı be arkadaşlar.

Hakan Albayrak
'Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur o gece'

Hakikat akıl almaz derecede hayâsız bir taarruz altında. İnanılır gibi değil, ama bazı kimseler şu acayip hikâyeye inanmamızı bekliyorlar: Masum İsrail donanması –savaş gemileri, denizaltılar, zodyaklar, helikopterler- açık denizde kendi halinde sakin sakin yol alırken Mavi Marmara denilen yolcu gemisinin soda şişeli ve sopalı vahşi saldırısına uğradı. Dişlerine kadar silahlı gariban İsrail komandoları neye uğradıklarını şaşırdılar ve o şaşkınlık içinde Mavi Marmara yolcularını yayılım ateşine tutarak 9 kişiyi öldürdüler, 50 kişiyi yaraladılar. Öldürülen ve yaralanan zalim insani yardım gönüllülerini boşverip mazlum İsrailli katillerin derdine yanmalıyız... Yuh!

Bu iğrenç propaganda beni hasta ediyor, midemi bulandırıyor. (..)

Yeni Şafak

BU İDDİANAMEYİ KİM SIZDIRDI

18.07.2010

Dün Star Gazetesi bugün Taraf ve Zaman Gazeteleri 1. Ordu’da çalışan sivil memurların Balyoz Planı’nı kabul ettiğini anlatan bir haber yaptı. İki gazete de sivil memurların kendilerine gösterilen CD’leri hatırlamalarından yola çıkarak planın 1. Ordu’da hazırlanmış olduğunun kesinleştiğini iddia etti.
Ancak iki gazete de açık bir çarpıtmaya başvurdu.
Bu durum haberin içeriği dikkatli incelendiğinde görülebiliyor.
Kendilerine 1. Ordu’nun hazırladığı 19 adet CD’si gösterilen memurlar hangi CD’leri hatırlıyorlar?
Memurlar şöyle söylüyor: “CD’lerden 1, 2, 3, 4, 5, 6, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 18, 19 no.lu CD’leri net olarak hatırlıyorum”
Bu CD’lerde neler var?
Rutin ordu çalışmaları ve bu CD’lerin içinde suç unsuru olan herhangi bir çalışma yok.
Peki memurlar hangi CD’leri hatırlamıyor?
7,11,16, ve 17.
Balyoz, Sakal, Çarşaf, Oraj, Suga gibi Taraf’ın yayınladığı uçak düşürmeden cami bombalamaya kadar eylemler içeren darbe içerikli planların tamamı bu CD’lerin hangilerinde?
11 ve 17. CD’lerde.
Yani memurlar Balyoz, Sakal, Çarşaf, Oraj, Suga gibi darbe planlarını içeren CD’leri hazırlamadıklarını söylüyorlar.
Bu durum sanıklar lehine bir durum doğuruyor.
Ancak Taraf bu olayı nasıl verdi?
“Balyoz CD’lerini Çetin Paşa için hazırladık” başlığıyla…
Star Gazetesi dün nasıl verdi?
“Balyoz Planını ben yazdım” başlığıyla….
Zaman konuyu nasıl haberleştirdi?
“Sivil Memurlar: Balyoz Bize yazdırıldı”
Yani üç gazetede açıkça olayı çarpıyor, dezenformasyon yapıyor, psikolojik bir savaş yürütüyor.
Peki şimdi bir soru daha soralım.
Üç gazetenin de haberini yaptığı ifadeler nereden alındı?
Balyoz Davası iddianamesinden.
Balyoz Davası İddianamesi mahkemece kabul edildi mi?
Hayır.
Sanıklara ya da avukatlarına verildi mi?
Hayır.
Peki bu iddianameyi Star, Zaman ve Taraf’a kimler sızdırdı?
Sızdıranların amacı ne?
Bu iddianameyi sızdıranlar ve yalan söyleyerek orduya karşı psikolojik savaş yürütenler aynı organizasyonun parçası mı?
Soruların cevapları belli değil mi?
Odatv.com

Dündar "Tesettür Faciası"na Uğradı

Uğur Dündar'a 'Tesettür faciası'ndan tazminat cezası geldi. İşte detaylar;
Başörtülü iki doktor tarafından testis ultrasonu çekilmediği için mağdur edildiğini ortaya attığı A.F.G., basın yoluyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesine açtığı davada toplam 10 bin lira tazminat kazandı.

Konya Numune Hastanesi'nde testis ultrasonu çekilmediği için mağdur edildiğine ilişkin hakkında Hürriyet'te çeşitli haberler yapılan A.F.G., basın yoluyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesi aleyhine Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açtı.

Dava sonrası yerel mahkeme tarafından verilen kararda, söz konusu olayı haber yapan gazetenin, yayın tarihinde 16 yaşında olan A.F.G.'nin yaşadığı yer ve mesleğini açıkça belirttiği vurgulanarak, çevresindeki kişiler tarafından tanınacak biçimde fotoğraflarının kullanıldığı kaydedildi. Bu durumun A.F.G.'nin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu belirten mahkeme, habere imza atan gazeteci Uğur Dündar ile haberi yayınlayan Hürriyet gazetesinin manevi tazminat ödemesine hükmetti.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de yerel mahkemenin kararını "usul ve yasaya uygun" bularak onadı. Karara göre, haberi yayımlayangazeteile haberi yapan gazeteci 5'er bin lira tazminat ödeyecek.

A.F.G.'nin avukatı Mustafa Atılgan, yaptığı açıklamada, 17 Aralık 2006 tarihinde bir gazetede yer alan haberde, Konya Numune Hastanesi'nde iki kadın radyoloji uzmanının, hasta A.F.G.'nin testis ultrasonunu çekmemeleri nedeniyle müdahalede geç kalındığı ve bu yüzden hastanın bir testisinin alındığı yönünde haber çıktığını anımsattı.

Olayla ilgili haberlerin takip eden günlerde de aynı gazetede yer aldığını belirten Atılgan, "Müvekkilimin söylemediği şeyler gazetede yer aldı. Kamuoyu yanlış bilgilendirildi. Haber kimliği açığa çıkacak şekilde yazılarak mağdur deşifre edildi. Olay tarihinde 16 yaşında olan bir gencin böylesine deşifre edilmesi kişilik haklarına büyük bir saldırı olduğu için 50 bin liralık manevi tazminat davası açtık" dedi.

Ancak Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde haberi yapan kişi ve olayı yayınlayan gazeteye toplam 5 bin lira tazminat ödemelerine karar verdiğini anlatan Atılgan, "Biz Yargıtay'a başvurduk.Yargıtay4. Hukuk Dairesi, bu tazminat miktarını az bulup, 10 bin liraya çıkararak kararı onadı. Gerçekten müvekkilim çok zor duruma düşmüştür. Dışarıda hep çekinerek dolaşmaya başlamıştır. Yengesiyle çekilen fotoğraf gazetede yer almış, insanlar tarafından bu durum yanlış anlaşılmıştır" diye konuştu.

Bilindiği gibi Uğur Dündar "İşte hayatım" adını verdiği kitabında haberini savunmuş ve hakkında yapılan bütün şikâyetlerin lehine sonuçlandığını ileri sürmüştü. Dündar'ın 10 bin TL kaybettiği mahkeme kararı ardından nasıl bir açıklama yapacağı merakla bekleniyor.

AA DÜNDAR'IN İSMİNİ GİZLEDİ

Bu arada dün haberi okuyucularına servis eden Anadolu Ajansı'nın tazminat kaybeden Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesinin adını zikretmemesi dikkat çekti. Ajansın isimleri neden gizlediği anlaşılamadı aktifhaber

Laiklik sorununun kökü
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr
15 Ekim 2010

Türkiye öyle bir noktaya geldi ki dindar, Müslümanlığı yaşayan insanların laik devleti korumak ya da ulaşmak için mücadele ettikleri sanılıyor.

Bunu nedeni de "Benim ninem de namaz kılar, başını şöyle usturupluca bağlardı, ah o günler!" diye yazılar yazan köşe yazarlarının "dindar" sanılmaları.

Oysa bu tür yazılar yazan köşe yazarlarının dinle minle alakaları yok.

Çoğu dinsiz, agnostik.

En basit anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olduğuna göre de çok fazla "ayırmakta zorlanacakları" bir şey yok.

Bu nedenle de "dini-devletten" ayırmaya çalışan dindarların halinden anlamıyorlar. Bir sağırlar diyalogudur gidiyor.

Sorunun kökü budur. Arz ederim.


En son Ekim tarafından Sal May 25, 2010 10:02 pm tarihinde değiştirildi, toplam 13 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Ksm 05, 2009 12:17 am    Mesaj konusu: Pavyon, Taraf ve Ordu Alıntıyla Cevap Gönder

Anadolu, “Büyük Selanik” Olacak mı?
Oğuz Gürses

[ Şu “Taraf Pavyonu”nun müdürü Ahmet Altan alem adam...

Yazılarına genellikle iyi başlıyor ve çok kötü bitiriyor...

Türkçeyi iyi kullanıyor...

Hadiseleri iyi gözlüyor ve bu hadiselerdeki matraklıkları/çelişkileri çok iyi görüyor...

Ama... ]
(*)

Sözleriyle başlayan yazımda Ahmet Altan’ın yukarıda saydığım “iyi vasıfları”nı bağımsız bir gazeteci/yazar/aydın gibi kullanmadığını, genellikle iyi başladığı yazılarını [bir “görevli” bıkkınlığıyla aynı sebebe veya sonuca bağlayarak bitiriyor.] tespitini yaparak, bunu bir yazısını tahlil ederek göstermiştim...

Aslında Ahmet Altan ve Taraf gazetesi, “hazmede hazmede, hazmettire hazmettire” TC’yi “AB-D” planları” doğrultusunda dönüştürme eyleminde önemli bir misyona sahip...

Özal’ın aynı program doğrultusunda TC’yi dönüştürme harekâtı, Taraf dergisinin sözcülüğünü yaptığı Anadolu Kurtuluş Hareketi’nin merkez gücü olan İBDA Fikriyatı bağlılarının oluşturduğu direnişle defedildi...

Ve bu durum kayıtlara geçtiği için, aynı sinsi dönüşüm plânı, bu defa AKP eliyle yeniden uygulamaya konulduğunda bu ihanet planına koçbaşı görevi yapacak gazetenin ismini de logosunu da taklid ederek işe başladılar...

Bizim inancımıza göre “tesadüf”, hayatta herhangi bir yeri ve rolü olmayan zihinsel/zihnî bir kavramdır...

Yani Taraf gazetesinin, Taraf dergisinin isim ve logosunu aynen taklid etmesi, basit bir “tesadüf” eseri değildir...

Dünyada isim ve logo kıtlığına kıran mı girdi de, başka isim, başka logo mu kalmadı da; bula bula Özal ihaneti’nin önünü kesmede öncü/sözcü rolü olan bir derginin ismini kullanıyorsun?

Ayrıca bu seçimde bize uzatılan “havuç”u farketmediğimiz de sanılmasın...

Gelelim “Müdürüm”ün “Büyük Selânik” (**) başlıklı yazısına:

[Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin (..) lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke (..) Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

(..)

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

(..)

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz. ]


Nasıl?

Buraya kadar bu ülkedeki “İslâmcı”ların 86 yıldır söylediklerinden kabaca aparılmış ve içine bir takım sinsilikler (mesel⠓demokratlar” gibi) yerleştirilmiş yakın tarih doğrularından bir demet...
Burada yeni olan tek şey... Bunları Ahmet Altan’ın da söylemiş olmasından ibaret...

(Bu doğrular bu ülkede 86 yıldır söylenir ve söyleyenlerin başına bin türlü belalar açılırken, Ahmet Altan’ın pederi Çetin Altan hem söylenen doğruları ve hem de söyleyen müslümanları alaya alıp madara etmeye çalışıyordu.)

Şimdi bizim “ecmain takımı” yazıyı buraya kadar okudular ya, hepsi mest...

“Yahu dıurun, bu daha maçın ilk yarısı; sonuç ikinci yarıda belli olur” desen de...

Klavye başına çömen “ecmain”ler Ahmet Altan’a “tebrikler teşekkürler Allah senden bin kere razı olsun ahmet abem benim”ler yağdırıyorlar...

İnanmıyorsanız, bu yazıların yapıştırıldığı “ılımlı islâmcı” sitelerin okuyucu yorumlarına bir göz atın.

Halbuki her yazısının ikinci yarısında olduğu gibi, bu yazısında da Ahmet Altan, bütün sünsiliği ile “Kendilerine Kemallist, Atatürkçü, ulusalcı” gibi sıfatlar takan “Küçük Selaniklileri” uayandırmaya çalışıyor:

[Bırakın bu irtica, laiklik, Atatürkçülük safsatalarını artık... Görmüyor musunuz? RTE sayesinde Atatürk’ün en büyük rüyası; en büyük muhaliflerinin unutulmaz katkılarıyla gerçek oluyor... Anadolu, ”Büyük Selanik” oluyor... Susun ve bekleyin yüce kosmos hepimize yeni bir Atatürk göndermiş kıymetini bilelim. Uyandırmayın kerizleri... Bozmayın şu güzelim işi , sıkın biraz dişi...RTE’nin AKP’si “hazmede hazmede hazmettire hazmettire" Anadolu’yu “Büyük Selanik“ yapıyor... Baksanıza artık camilerin ve okulların yanına meyhaneler, kerhaneler, dikotekler, gece kulüpleri rahatça açılıyor... Zina suç olmkltan çıkalı yıllar oldu... Kumar sözde yasak ama, 90 lira ceza ödemeyi göze alana yasak masak kalmıyor... Ülke fuhuş ve uyuşturucu cennetine döndü... Bunlara karşı çıkan partililerin ismini hemen çizmiyor mu saytın RTE? Niye salaklık edip işi bozmaya çalışıyorsunuz ey Atatürkçüler, Çağdaşlar, ilericiler, Masonlar Roteryanlar Lionslar ulusalcılar?] manâsına gelen şeyler yazıyor....

“Yok canım, Ahmet abimiz böyle şeyler yazmaz”...

Yazmaz tabiî ey “ecmain takımı”... Bulmuş sizin gibi safoşları hiç uyandırır mı?

Bakın yukarıda kodlarını çözerek açık açık yazdığım şeyleri, o nasıl şekere bulayıp, masal kıvamında anlatıyor:

[Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.
(..)
Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.]

Şimdi siz söyleyin; haksız mıyım?

Haksızsam; “hazmede hazmede, hazmettire hazmettire”, “Beraber yürüdük biz yollarda beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkısına devam.

Veya...

Bu çizginin 1980’li yıllardan beri söylediği Büyük Doğu Marşı’ korosuna katılacaksınız:

[Büyük Doğu Marşı

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak! ]
(***)

Kısaca tercihiniz birinci şıksa; iç ve dış düşmanlarımızın zor ve zorbalığın her çeşidini deneyerek “Büyük Selânik” haline getiremedikleri şehid kanlarıyla yoğrulmuş Anadolu’yu, ahmak ıslatan yağmurlarında “beraber yürüdüğünüz” hainlerlerle birlikte kendi ellerinizle “Büyük Selânik” haline getireceksiniz...

Veya ikinci şıktaki “Büyük Doğu Marşı” söyleyenlerin korosuna katılarak Hazreti Adem’den bu yana şehid olmuş mü’minler topluluğuyla birlikte Anadolu’yu yeniden Büyük Doğu’nun merkezi haline getirilmesinde katkınız, emeğiniz, alınteriniz olacak...

* Bkz. {“Çinliler, Türkler, Kürtler...” Batılılar ve Ahmet Altan]başlıklı yazım, Baran dergisi..
** Ahmet Altan/Taraf gazetesi.
*** Çile/Necip Fazıl Kısakürek

Kaynak: Baran dergisi


Pavyon, Taraf ve Ordu
Yılmaz Dikbaş

İngiltere’de üniversite öğrencilik yıllarımdan biliyorum. İngiliz Komünist Partisi’nin günlük gazetesi ‘Morning Star’ fabrika önlerinde ve üniversitelerde bedava dağıtılırdı.

Bu gazete, diğer İngiliz gazetelerine hiç benzemezdi. Morning Star, baştan sona sadece komünizm propagandası yapan bir gazeteydi. İngiltere’nin ve dünyanın o günkü önemli sorunları bu gazetede ele alınmaz, irdelenmezdi. Morning Star’ın tüm yazarları, her Allah’ın günü hemen hemen aynı şeyleri yazar, aynı sloganları tekrarlayıp dururlardı.

Propagandada temel ilke, aynı sloganları sürekli tekrarlamaktır.

Sözünü ettiğim dönemde İngiliz Komünist Partisi’nin yirmi bin kayıtlı üyesi olduğu söylenir, ancak genel seçimlerde en çok on beş bin oy alınca da medyada alay konusu olurlardı. İşte Morning Star, böyle bir partinin propaganda aracıydı.

Şimdi ben durup dururken size, niçin Morning Star’ı anlatıyorum?

İki yıla yakındır yayımlanmakta olan günlük Taraf gazetesi, bana Morning Star’ı anımsatıyor da ondan.

Gazetenin kurucusu, Genel Yayın Yönetmeni ve köşe yazarı Ahmet Altan, bir süre önce kendi gazetesini ‘Pavyon’ olarak niteledi. Yazarlarından Oya Baydar gazeteden ayrılınca, ona kızıp, ‘Pavyon’un Namuslu Kadını’ diyerek tepki gösterdi.[1]

Namuslu kadınların terk ettiği ‘Pavyon’ Taraf gazetesi, tıpkı kırk yıl önceki İngiliz komünist gazete Morning Star gibi, bir propaganda gazetesidir.

Ve bu gazetenin yazarları, başta Ahmet Altan olmak üzere, propaganda yapmakla ‘görevlidirler’.

Peki, ‘Pavyon’ Taraf, neyin propagandasını yapmakla görevlendirilmiştir?

Bu soruya cevap vermek için, Ahmet Altan’dan başlayalım.

Ahmet Altan’ın 12 Haziran–29 Ekim 2009 tarihleri arasında, yani dört aydan fazladır yazmış olduğu köşe yazılarının hepsini dikkatle okudum, her yazısında geçen ‘ordu’ sözcüğünü saydım, Türk ordusunu aşağılayan cümlelerinin altını çizdim.

İşte sonuçlar:

12 Haziran 2009

Ahmet Altan köşe yazısında 16 kere ‘ordu’ sözcüğünü tekrar etmiş ve şunları söylemiş:

“…bu ordu bu ülkeye rahat vermeyecek.”

“…ordunun suç işleme özgürlüğü yoktur.”

“Ergenekon örgütünün bir parçası ordunun içine uzanıyor.”


18 Haziran 2009

13 kez ‘ordu’ sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan şu ifadeleri kullanmış:

“Ordu, sivilleri kenara iterek şaibeden kurtulamaz.”

“…çok uzun yıllar ordu, denetim dışı kaldı…”

23 Haziran 2009

Yazıda ‘ordu’ sözcüğü 6 kere tekrarlanıyor ve şu ifadeler yer alıyor:

“Askerî yargı denilen ucubeyi, ‘cumhuriyeti koruyup kollama’ denilen tuhaflığı…”

“Başbakan Erdoğan, orduya karşı en dik duran yönetici…”

25 Haziran 2009

Yazıda ‘ordu’ sözcüğü 11 kere tekrarlanıyor ve Ahmet Altan şunları diyor:

“Türkiye’de ordu, çok hukuksuz işler yaptı.”

“Ordu, kendisinin hukuk dışı bir güç olduğuna inandı.”

26 Haziran 2009

Yazıda ‘ordu’ sözcüğü 9 kere tekrarlanıyor ve şu ifadeler yer alıyor:

“Bu ülke, ‘iyi bir paşa’ değil, ‘iyi bir ordu’ istiyor artık.”

“Mafyayla ilişkisi olduğu saptanan albayı generalliğe terfi…”

27 Haziran 2009

Ahmet Altan yazısında ‘ordu’ sözcüğünü 9 kere tekrarlamış ve şunları söylemiş:

“ …ordu içinde bir cunta ortaya çıktı.”

“Kimsenin Genelkurmay Başkanı’ndan korkmaya niyeti yok.”

“…ordu kendi halkına karşı psikolojik savaş yürütüyor.”

12 Temmuz 2009

Ahmet Altan köşe yazısında tam 19 kere ‘ordu’ demiş. Bir köşe yazısında aynı sözcük 19 kere tekrarlanır mı diye sormayınız, sabrediniz, onun iki katına da tanık olacaksınız! Bu yazısında Ahmet Altan fetva veriyor:

“Toplumun gelişebilmesi ancak ordunun baskısından kurtulmasıyla mümkündür.”

13 Temmuz 2009

9 kez ‘ordu’ sözcüğünü tekrarlayan Ahmet Altan, emir veriyor:

“Ordu kışlasına çekilecektir.”

27 Ağustos 2009

Yazısında 20 kere ‘ordu’ sözcüğünü tekrarlayan Ahmet Atan, propagandayı sürdürüyor:

“Bizim ordunun doğru söylememek gibi bir alışkanlığı var.”

“Türkiye ordusunu düzeltmek zorunda.”

“…bizimki gibi bir ordu kalmadı gelişmiş ülkelerde.”

29 Ağustos 2009

Ahmet Altan bu köşe yazısında ‘ordu’ sözcüğünü tam 38 kere tekrarlamış!

Gelişmiş ülkelerin gelişmiş gazetelerinde böyle bir yazıya da, böyle bir yazara da yer vermezler! Ama unutmayın, Taraf gazetesi sıradan bir gazete değil, Ahmet Altan da sıradan bir gazeteci!

Bakın neler söylüyor.

“Eğer Türk ordusu ‘ulus devlet’in savunucusu olmak istiyorsa yapabileceği tek şey ‘ayaklanmaktır’; çünkü Türkiye’nin resmi politikası ‘ulus-devletten’ çıkıp ‘ulus ötesi’ bir örgütleme olan Avrupa Birliği’ne girmektir.

Hem Avrupa Birliği’ne üye olup hem ulus-devleti nasıl savunacaksınız?

Eğer Avrupa üyesi olursak Avrupa’nın parasını, anayasasını, bayrağını kullanacağız.

Başka ülkelerle ortak parası, ortak anayasası, ortak bayrağı olan ulus-devlet olur mu?

Eee, ordu Avrupa Birliği’ne karşı mı?

Karşıysa ordunun dediğini mi yapacağız, halkın iradesiyle seçilen parlamentosunun dediğini mi?”

2 Eylül 2009

10 kere ‘ordu’ sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan şunları söylüyor:

“Ordu bağımsız olmaz, olamaz.”

“…bu ülkenin ordusu, devletten ve devleti yöneten hükümetten bağımsızlığını ilan etmiş…”

27 Ekim 2009

16 kere ‘ordu’ sözcüğünü tekrarladığı yazısında Ahmet Altan propagandasını sürdürüyor:

“Bizim ordu disiplinden kopmuş.”

“Bizim ordunun her yanından hukuksuzluk fışkırıyor.”

28 Ekim 2009

Ahmet Altan köşe yazısında 14 kere ‘ordu’ sözcüğünü kullanıyor ve propagandanın şiddetini artırıyor:

“ordu suçüstü yakalandı.”

“…halk, generallerin saygısız ve aldırmaz tavırlarından bıktı.”

“kendi halkını fişleyen, korkutan, sürekli darbe planları yapan, siyasetçileri tehdit eden bir ordu.”

29 Ekim 2009

10 kere ‘ordu’ sözcüğünü kullandığı yazısında Ahmet Altan, üniter devlet yapısının korunmasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görev ve yetkisi olmadığını buyuruyor:

“Darbeciliğin hesabını vermek yerine biz ‘üniter devletin teminatıyız’ demek de nereden çıktı?”

“Devletin idari yapısının nasıl olacağına Parlamento karar verir. Uygun görüyorsa ‘üniter’ bir yapı sürdürür, uygun görürse federasyona geçer.”

“Gücünüz, kendi halkınızla çatışmaya yetmez…”

Eğer Ahmet Altan ezelden beri orduya ve darbelere karşı koyan bir tutum izlemiş olsaydı, bu tavrını beğenmesek de, görüşünde tutarlı olduğu için bugün kendisinin ‘görevlendirilmiş’ bir propagandacı olduğunu söyleyemezdik.

Oysa Ahmet Altan, geçmişte ordu karşıtı da değildi, darbe karşıtı da!

İşte bugün onun ‘görevlendirilmiş’ ordu karşıtı bir propagandacı olduğunun en yalın kanıtı budur.

Açıklıyorum.

12 Eylül 1980 darbesi sırasında Ahmet Altan, 30 yaşındaydı.

30 yaşında, aklı başında Ahmet Altan, 12 Eylül faşist darbesinden yanaydı!

Ahmet Altan, faşist darbeye karşı direnen Şener Yazar ve Özbil Aras gibi 18–20 yaşlarındaki gençleri ‘seksomanyak’ ilan etmişti

Ahmet Altan kalemini, 12 Eylül’e yaranmak için kullanıyordu.

Tunceli’nin Hozat ilçesi, Taşıtlı köyünde 1958 yılında doğan Hıdır Aslan, Devrimci Yol üyesi olduğu için 12 Eylül 1980 tarihinde tutuklanır. 12 Eylül mahkemelerinde yargılanır, 4 yıl hapis yattıktan sonra idama mahkûm edilir. Bu karar, TBMM’de Turgut Özal’ın emriyle ve ANAP’lı milletvekillerinin oylarıyla onaylanır.

Hiçbir şekilde adam öldürmediği ve öldürmeyle sonuçlanan bir olaya katılmadığı gerçeği yalnız mahkeme dosyalarına değil, TBMM’nin tutanaklarına da geçen Hıdır Aslan, sadece siyasi nedenlerle, 24 Ekim 1984 tarihinde asılır.

Bu idamın hemen ertesinde, tüm Altan sülalesi, Çetin Altan, Ahmet Altan, Mehmet Altan, dönemin başbakanı Turgut Özal’a, “yaşa, varol” diyerek övgüler yağdırır.

Şimdi söyler misiniz, 12 Eylül 1980 faşist darbesini alkışlayan, faşist generallere övgüler dizen, 12 Eylül darbesine karşı çıkıp direnen gençlere ‘seksomanyak’ sıfatını takan, hiç kimseyi öldürmediği ve öldürmeyle sonuçlanan bir olaya katılmadığı resmen saptanan 26 yaşındaki Hıdır Aslan’ın idamından sonra, sorumlu generalleri ve devrin başbakanını sevinç çığlıkları atarak alkışlayan Ahmet Altan’ın, bugün ordu ve darbe karşıtlığı yapmasının nedeni, böyle ‘görevlendirilmiş’ olması değildir de ya nedir?

30 yaşında, aklı başındayken faşist darbeyi öven, alkışlayan Ahmet Altan için 12 Eylül 1980 tarihi, yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. O tarihten sonra Ahmet Altan paraya, şöhrete ve üne kavuşmuştur.

Ahmet Altan’ın velinimeti, 12 Eylül’dür!

30 yaşında, 12 Eylül faşist darbeyi alkışlayarak, överek paraya, şöhrete ve üne kavuşan Ahmet Altan, bugün 59 yaşında, orduya karşı yalana dayalı bir propaganda yürütmekte, darbelere karşıymış gibi yaparak demokrat rolü oynamaktadır..

Dün kendisine, 12 Eylül faşist darbeden yana olma ‘görevi’ verilmişti.

Bugün de orduya karşı propaganda yürütme ‘görevi’ verilmiştir.

Dün, 12 Eylül’ü övme ‘görevini’ başarıyla yerine getirme karşılığı olarak Ahmet Altan; paraya, şöhrete ve üne kavuşturulmuştur. Bakalım, bugün de orduya karşı propaganda yürütme ‘görevi’ nedeniyle Ahmet Altan nasıl ödüllendirilecek? Tabii, eğer bu ‘görev’ başarıyla sonuçlanırsa!

‘Pavyon’ Taraf gazetesinin orduya saldırmakla ‘görevlendirilmiş’ köşe yazarlarından biri de, Rasim Ozan Kütahyalı.

‘Pavyon’un bu ‘görevli’ çığırtkanı, 28.10.2009 tarihli yazısında şöyle diyor:

“27 Mayıs’ta alçak bir darbe ile indirilen Başbakan Menderes asılırken…”

‘Pavyon’un bu çaylak ‘görevlisi’, 27 Mayıs 1960 ihtilâlını, ‘alçak bir darbe’ olarak niteliyor.

Neden mi bu ‘görevli’ yazara çaylak diyorum?

Bu ‘görevli’ yazarın gazetedeki patronu kim? Ahmet Altan.

Peki, Ahmet Altan’ın babası kim? Çetin Altan.

Bugün, oğlu Ahmet Altan gibi, orduyu karalama propagandası yürüten, darbelere karşı olduğunu vurgulayan Çetin Altan’ın, 27 Mayıs 1960 ihtilalını övenlerin başında geldiğini ‘Pavyon’ ‘görevlisi’ Rasim Ozan Kütahyalı bilmiyor, yani acemi çaylak!

Çetin Altan, 27 Mayıs’ı, “Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk ordusu” diye biten Milliyet’teki yazısında aynen şöyle selamlamıştı

“Bütün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı içindedirler. Çürümüş, sufli politika tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemekte olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları milletimize hür ve İnsan Hakları’na uygun yeni ufuklar açmaktadır… Atatürk inkılâplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir nizamın temelleri atılmaktadır.”

Öyleleri vardır ki, yüzlerine tükürseniz, ‘Oh ne güzel, Nisan yağmuru’ derler!

Yukarıdaki yazısından hemen bir gün sonra, Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan şöyle yazıyordu:

“Bize bu güzel günleri taddıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalışan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silahlı Kuvvetleri sağ olsunlar. Kardeşkanı dökülmeden yapılan bu hareketin aynı vakar içinde gerçek demokrasinin temellerini atmasını bekliyor, seviniyor, övünüyor, övünüyor, seviniyoruz.”

Yukarıda yazmış olduklarımı okuyup; Ahmet Altan’a, Çetin Altan’a ve Rasim Ozan Kütahyalı’ya sakın ola, ‘namussuz, şerefsiz, onursuz, ahlâksız, uşak, satılmış!’ demeye kalkışmayınız.

Böyle demeniz hem yersiz hem de yanlış olur, asıl fotoğrafı görmenizi engeller.

Bu kişiler, sadece ve sadece ‘görevli’ kişilerdir.

Onların görevli kişiler olduğunu bilelim ve duyuralım, şimdilik yeter.

Kemalist devrimciler hükümet olduklarında, bu görevlilerin ne sesi ne de nefesi çıkacaktır. Çoğu sus pus olup kuyruklarını kıvırıp oturacak, bazıları da herkesten önce devrimcileri övme yarışına başlayacaktır.

Böyle olacağını Kurtuluş Tarihimizden bir örnek vererek gösterelim.

Kemalist devrimcilere karşı çıkanların başında gelen mandacı yazar Ali Kemal, 25 Nisan 1920 tarihinde şöyle yazar:

“İdam, idam, idam! Mustafa Kemal cezasını bulacak!”

Kemalist devrimciler savaşı kazanır, 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu İzmir’e girer. Hemen ertesi günü, Ali Kemal şöyle yazar:

“Gayeler bir idi ve birdir.”

Kaynak: Kalinka

Hasan Karakaya
Vakit Gazetesi
Hürriyet, 5 yıl önce... “Sus, bunları telefonda konuşma!”
19 Kasım 2009

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, önceki gün Sarıyer’deki Hakimevi’nde “gazete temsilcileri”yle yaptığı toplantıda, konu bir ara gündeme gelmiş; geçmişte “Yargıtay Başkanı’nın da dinlendiği”nden söz edilmişti ama, üzerinde pek durulmadı... Bir ara, “Çakıcı” ve “Hürriyet” isimleri telâffuz edildi ama, ne yalan söyleyeyim; benim jeton düşmedi... Toplantı bitip de, gazeteye döndüğümde, aynı zamanda “hukukçu” olan Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşimle bir “durum değerlendirmesi” yaptık...
“Geçmişte Yargıtay Başkanı’nın da dinlendiğini, konuşmaların Hürriyet’te manşet yapıldığını” hatırlattığımda, Ali İhsan kardeşim; “Ne tevafuk” dedi;
“Şimdi ben de o konuyu yazıyordum!”
Akşam gazete önüme gelip, “yazı”yı okumaya başlayınca, jeton düşmeye başladı...
Ali İhsan kardeşim, özetle diyordu ki;
“Yüksek yargı isyanda... Telefonları dinleniyormuş... Onun için büyük kızgınlık içindeler..
Baro başkanları da, parası kamu kurumundan olmak üzere, gazete ilanları verip yargının dinlenmesine itiraz ediyorlar.
Sokaklara dökülmek için hazırlık yapıyorlar!
İyi de, bu dinleme hikâyesi, yeni bir şey mi?
Daha önceki dinlemelerde, niye bu kadar cevval değildiniz?
Örneğin; Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın, mafya babası Alaattin Çakıcı’nın dosyası için yaptığı görüşmeler deşifre olduğunda..
Ne çabuk unuttuk değil mi?
O telefon konuşmalarında; Çakıcı’nın adamı olan müteahhit, Yargıtay Başkanı’ndan bir şeyler istiyordu, değil mi?
Ne oldu, o tarihte barolar ve yüksek hakimler topluca ayağa mı kalktılar?”
DİNLEMELERDEN ERTUĞRUL DA ŞİKÂYETÇİ!
Doğru ya; bugün, hem de “yargı kararıyla” yapılan “telefon dinlemeleri”ne karşı çıkıp, bunu bir “kampanya” haline dönüştürenler, üstelik de, bu dinlemelerin “Hükümet’in talimatıyla yapıldığını” iddia edenler, geçmişte o dinlemeleri “manşet”lerine çekmişler, konuşmaları “çarşaf çarşaf” yayınlamışlardı!..
Hem de, “özel hayatın gizliliği” ilkesini hiçe sayarak, hem de “dinleme”lerin “yasal” mı, “yasadışı” mı olduğuna aldırış etmeyerek!..
Bunu ifade ettikten sonra, gelelim “madalyonun öteki yüzü”ne...
Olacak ya;
Ali İhsan kardeşimin yukarıdaki yazısını okuduktan sonra, Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki yazısını okudum...
Ertuğrul, 14 Kasım tarihli Milliyet’te yer alan “Ergenekon’la başladı, bayanlarla bitti” başlıklı “küçük bir haber”den yola çıkarak, özetle diyordu ki;
“Şimdi elinizi vicdanınıza koyun.
Bazı askeri şahısların bilgisayarlarında, evlerinde birtakım insanlarla ilgili “fişlemelerin” bulunduğunu okuyoruz.
Bunlar bir darbe hazırlığı olarak değerlendiriliyor.
Fişlemeler gerçekten irkiltici.
Peki telefonları dinlenen insanlar hakkında, isnat edilen suçlar dışında bilgi toplamak, özel hayatına girmek ne anlama geliyor?
Yani böyle bir şeyi askerler yapınca “darbe hazırlığı” oluyor, ama sivil müfettişler yapınca “demokrasiye hizmet” oluyor, öyle mi?
Siz de bunu yazınca, “Ergenekon’u karartmaya çalışmakla” suçlanıyorsunuz.
(...)
Gerçekten de telefonları dinlenen hâkim ve savcıların özel hayatları hakkında toplanan bu bilgiler, rapor haline getirilip dosyalarda saklanıyor mu?”
“Birçok insanın legal veya illegal yollardan dinlenmiş telefonları dava dosyalarına kondu.
İşine gelen gazete illegal yoldan dinlenmiş telefonlar üzerine manşetler attı, gazeteci bunun üzerine suçlayıcı yazılar yazdı.
Nedense hiçbir savcı veya polis bunları dinleyenlerin, yayanların üzerine gitmedi.
Biz böyle bir çifte standartla demokrasiye ulaşabilir miyiz?”
2009 Kasım’ında bu soruyu soran Ertuğrul’a, ben de sormak istiyorum.
Bugün “Telekulak depremi” veya “Yargı ayakta” başlıkları atan ve “yargının dinlenmesi”ne, dolayısıyla da “telefon konuşmalarının gazetelerde yayınlanmasına” karşı “kampanya” başlatan sizler, geçmişte aynısını yapmamış mıydınız?..


Bugün diyorsun ki;
“İşine gelen gazete, illegal yoldan dinlenmiş telefonlar üzerine manşetler attı, suçlayıcı yazılar yazdı!”
Tamam da, dün “aynısını” sen yapmadın mı?.. Aynı “çifte standart”a sen de imza atmadın mı?.. Ne yani, o konuşmalar “legal” yollardan mı elde edilmişti?



HÜRRİYET’İN 5 YIL ÖNCEKİ MANŞETİ
En başta dedim ya;
Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşim yazmasaydı, “Yargıtay-Çakıcı-Hürriyet” meselesinde benim jeton düşmeyecek, dolayısıyla, “Ertuğrul’un yazdıkları”na “eyvallah” diyecektim.
Ama, jeton düşünce;
“Sen bari yapma Ertuğrul” dedim, “Sen bari çifte standarttan, legaliteden söz etme!.. Ortada bir çifte standart varsa, bunun feriştahını yapan sensin!”
Gerçi; “Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür”, yani insanlar, benim de unuttuğum gibi “unuturlar” ama, bir “hatırlatan” çıkınca da; “manşet”ler, detaylarına varıncaya kadar, gözler önüne geliverir.
Şimdi, gayet net hatırlıyorum ki;
20 Ağustos 2004 tarihli Hürriyet’in manşetinde şöyle bir başlık vardı:
“Sus, telefonda bunları konuşma!”
Ve, “hüküm” cümlesi:
“Yargıtay’dan mafya lideri Alaattin Çakıcı hakkında olumlu karar çıkması için bazı kişilere para verildiği ortaya çıktı.”
Lütfen dikkat;
“İddia edildi” veya “ileri sürüldü”, ya da “öğrenildi” denilmiyor, doğrudan çakılıyor: “Ortaya çıktı!”
Yani, “ispatlı, belgeli” bir haber!..
Peki, bu “ortaya çıkma” nasıl olmuş?..
Elbette “telefon dinlemeleri”nden!..
Hem de, “özel görüşmelerin dinlenmesi”nden!..
Nasıl mı?.. Buyrun 20 Ağustos 2004 tarihli Hürriyet’in manşetindeki ayrıntıları birlikte okuyalım:
“Bodrumlu müteahhit Hakkı Süha Şen’in kadın arkadaşı Serra Yaşar’la yaptığı telefon konuşmaları, Yargıtay’daki dosyasının lehine sonuçlanmasını isteyen Alaattin Çakıcı’nın araya ‘para’ soktuğunu ortaya koydu. Ancak paranın kime, nasıl verildiği konuşmalardan anlaşılmıyor.
Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın yurtdışına kaçışı olayıyla ilgili olarak yürütülen ve Yargıtay ile MİT’e de uzanan soruşturmada işin içine ilk kez akçalı konular da girdi.
Çakıcı ile birlikte hareket eden organizasyondaki kilit kişi Bodrumlu müteahhit Hakkı Süha Şen’in, birlikte yaşadığı kadın arkadaşı Serra Yaşar ile yaptığı bir telefon görüşmesinin bant kayıtları, Yargıtay’daki dosyasının kendi lehine sonuçlanabilmesi için Çakıcı’nın ‘para’ faktörünü de devreye soktuğuna işaret ediyor.


SERRA YAŞAR’A “SUS” UYARISI
Buna göre, sık sık Ankara’ya giderek Çakıcı dosyası için Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ve Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Ercan Yalçınkaya ile görüşen Şen, sıkça Serra Yaşar’la da telefonda konuşarak, ne yaptığı hakkında bilgi veriyor.
Şen, bu konuşmalardan birinde Serra Yaşar’a, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nde Çakıcı ile ilgili çıkan kararın olumsuz bir şekilde sonuçlandığını anlatıyor.
Kilit ifade Serra Yaşar’ın bu haberi duyduğunda verdiği tepkide ortaya çıkıyor.
Çünkü, Serra Yaşar şaşkınlığını gizlemeyerek, ‘Nasıl olur, üstelik para da verilmişti’ diyor.
Şen, telefonda bu ifadenin kullanılması üzerine Serra Yaşar’ı uyarmak gereğini duyuyor ve ‘Sus, telefonda böyle şeyler konuşma’ dedikten sonra telefonu kapatıyor.
Dinleme kayıtlarındaki bu kilit cümle, işin içine para faktörünün de girdiğini göstermekle birlikte, paranın kime ve nasıl verildiği konusunda bir açıklık taşımıyor.
KARAR ÇANTAMDA, ALIP GETİREYİM!
Aynı kayıtlar Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın Alaattin Çakıcı ile ilgili Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nin kararının bir kopyasını alarak çantasına koyduğunu ve yanında taşıdığını da ortaya koyuyor.
Buna göre, müteahhit Hakkı Süha Şen kendisini arayıp Çakıcı’nın durumu hakkında bilgi istediğinde, o an evde olduğu tahmin edilen Özkaya, ‘Bir dakika kararı çantamdan alıp geleyim’ diyor.
Özkaya, kısa bir sessizliğin ardından telefona dönüyor ve Şen’e karar hakkında bilgi veriyor, ne anlama geldiği hakkında yorum yapıyor. Özkaya, kararın Çakıcı’nın aleyhine olduğunu belirttikten sonra bu aşamadan sonra yapılabilecek bir şey olmadığını da aktarıyor.”
Hürriyet’in ve Milliyet’in, o günlerde “kampanya” haline dönüştürdüğü bu haberlerin devamında; “daha başka pislikler” de sıralanıyor...
Meselâ, “Çakıcı’nın Hakkı Süha Şen’e talimatları” ve Şen’in Yargıtay’a kadar gidip, “Çakıcı için kulis” yapması, Eraslan Özkaya’nın; “Çakıcı için defalarca gelip ricada bulundu ama onu tersledim” demesi filân!
Peki, Hürriyet, bunca bilgiye nasıl ulaştı?..
Elbette, “telefon konuşmaları”ndan!..
Biraz önce dediğim gibi;
O günlerde manşetten yayınlanan bu telefon konuşmaları “yasal” mıydı, “yasadışı” mıydı, bilmiyorum!..
Bildiğim ve dediğim şu ki;
Bugün “Telekulak depremi” başlığı atıp, “yargı camiasının, gelişmeleri kaygıyla izlediğini” iddia eden Hürriyet, dün yani 20 Ağustos 2004’te, hem de “Yargıtay Başkanı” ile ilgili “telefon görüşmeleri”ni manşetten yayınlamakta hiçbir sakınca görmüyordu!..
Üstelik, “ortaya çıktı” diyerek!..
Yani, ortada “mahkeme kararı bile yok”ken!..
Üstelik, Eraslan Özkaya, henüz “şüpheli” veya “sanık” bile değilken!..
DÜN DE, BUGÜN DE HEDEF HÜKÜMET!
Diyorlardı ki; “Para aldıkları ortaya çıktı!”
Söyle be Ertuğrul;
O gün yaptığın, bir “yargısız infaz” ve bir “linç” değil miydi?..
Bugün kalkmış;
“İllegalite”den ve “çifte standart”tan yakınıyor, “demokratlık” rolüne soyunuyorsun!..
Peki, 2004’te “antidemokrat” mıydın?!?..
Sözüm, sadece sana değil...
Sözüm, “dün, dündür” diyen herkese!.. Dün “dut yemiş bülbül” olup, bugün “aslan” kesilen herkese!..
“İktidar, ülkeyi faşizme sürüklüyor!.. Yüksek yargıyı bile dinliyorlar!.. Adım adım despotizme gidiyoruz” diyen herkese!..
Yani, “yargı”ya da, “baro”lara da, “gazete”lere de!
Evet, herkese söylüyorum!..
Çünkü, “dinlemelere isyan korosu”nun amacı, dün nasıl “Hükümeti sindirmek” idiyse, bugün de “amaç”ları aynıdır!..
Çünkü, bu “kampanya” sonrasında Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın kılına bile dokunulmamış, Özkaya; 1 Aralık 2004’te “yaş haddinden dolayı emekli” olmuştur!..
Demek ki, hedef o değildi...
Dün, telefon dinlemelerine “dilsiz, sağır ve kör” kalanlar ile bugün “Bremen Mızıkacıları” rolüne soyunup sokağa dökülenler, aynı kişiler, aynı kurumlardır!..
Hedefleri, dün de “demokrasi” değildi, bugün de!..
Hedefleri, dün de “Hükümet”ti, bugün de!..
Anlamıyoruz sanmasınlar!..
Bu “numara”ları yutacak kadar aptal değiliz!..

11 Mart 2010
RTÜK Uğur Dündar'a "Cuma namazı cezası" verdi

RTÜK, Uğur Dündar'ın sunduğu Star Haber'de yayınlanan Cuma namazına giden öğrencilerin "ÖCÜ" gibi gösterildiği Star Haberi uyardı...

RTÜK'ün MHP'li üyesi Esat Çıplak Cuma namazına giden çocukları suç örgütü mensubu gibi lanse eden Uğur Dündar'ın haberi dolayısıyla Star TV'yi uyardı.

Açıklamasında “Parti aidiyetlerinin ve gündelik siyasal algılamaların üstünde ve onlardan bağımsız bir tür toplumsal rutin haline gelmiş dini vecibeden dehşet senaryosu üretmeyi makul gören yabancılaşma halinin üzücü olduğu görüşüne yer veren Çıplak, milletin değerlerini anlama gayretinin bile bu tür bir yabancılaşma duygusunu yenebilmek için zorunlu bir ilk adım olacağını belirtti.

"Güney Kutbunda mı yaşıyorsunuz…"

Dinin kültüre damıttığı adeta örfleşmiş yüzlerce yıllık bir sosyal merasim olan Cuma Namazı'nın şayet Güney Kutbu'nda gerçekleşmediyse ne tür bir haber değeri taşıdığını anlamakta güçlük çektiğini belirten Esat Çıplak, milletin milli ve manevi değerler sistematiğinin bu kadar uzağında duran bir aydın yaklaşımının genel ahlaka aykırı düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi.

"Hiçbir kimsenin milletimizi dininden dolayı aşağılayabilme imkanı ve kabiliyeti yoktur.."

Bahsi geçen yayına milletimizin milli ve manevi değerlerine ileri derecede yabancılaşmadan kaynaklanan bir üslubun hâkim olduğu görüşünü dile getiren Çıplak “Şunun iyi bilinmesi gerekir ki hiçbir yayının milletimizi İslam dininden dolayı aşağılayabilme imkân ve kabiliyeti yoktur” diye konuştu.

Sözlerine “Kahir ekseriyetinin müşterek dinini aşağılama gayreti absürt ve boş bir gayrettir” diyerek devam eden Çıplak “milletimizin dininden dolayı en ufak bir aşağılık duygusuna sahip olduğu düşünülemez” dedi.

Esat Çıplak, bu tür yayınların aslında genel ahlaka uygunluk ve toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olmama ilkelerini ihlal ettiği görüşünde olduğunu belirtti.
aktifhaber

Sizi gidi "derin yalancı"lar!
Haşmet Babaoğlu
Sabah
03 Haziran 2010

İsrail saldırısının üzerinden birkaç gün geçti ve bütün tutuklular serbest bırakılıyor ya...
Bizim "merkez medya"nın saldırıyı zaten yarım ağızla ve korka korka kınayan malum isimlerinin bekledikleri günler geldi.
Şimdi Mavi Marmara eylemini suçlu çıkarmaya çalışıyorlar.
Mavi Marmara eylemini önlemeyen hükümete "sivil toplum inisiyatifidir diyerek işin içinden sıyrılamazsınız" diyorlar.
"Orada kadınların ve çocukların ne işi var" diyorlar?

***
Saçmalama pahasına okurlarını yanıltıyorlar.
Neden peki?
Cahiller mi? Hayır! "Ben tepkilerimi dürüstçe yazıyorum" diyorlar, sağduyudan bahsediyorlar ama yalan!
Zihinlerinde çok derin yalanlar saklıyorlar.
Şimdi gelin çok basit bir yoldan bunu analiz edelim!
Hürriyet'te, Milliyet'te, Radikal'de, Habertürk'te böyle yazanları gözünüzün önüne getirin ve içinizden şöyle sorun...
Gemi Greenpeace gemisi olsaydı...
İsrail komandolarının uluslararası sularda gemiye çıkıp öldürdükleri insanlar Greenpeace aktivistleri olsaydı...
Olaydan daha iki gün bile geçmeden aktivistleri suçlu, geldikleri ülkenin hükümetlerini sorumlu çıkartacak laflar etmeye kalkışırlar mıydı?
O gemilerde kadınların ne işi var, diye mi sorarlardı, yoksa kadın Greenpeace eylemcilerinin cesaretini yücelten laflar eder ve fotoğraflarını birinci sayfaya mı koyarlardı?
Ama iş İsrail-Filistin çatışmasına gelince...
Birdenbire günümüzde hem fiili olarak hem de uluslararası hukuk açısından "sivil aktivist" diye bir şey olduğunu unutuveriyor bu arkadaşlar!

***
"Derin yalanlar" dedim ya hani...
Bu unutkanlık, bu seçici körlük derin köklere dayanıyor çünkü.
Gerçek şu ki...
Ortadoğu'ya ruhen yabancı bunlar.
Uzaklar!
Hatta içten içe tiksiniyorlar o coğrafyadan!
1980'lerin ortalarından beri kalplerinden Filistin'i de sildiler.
O coğrafyada İsrail olmasa kafalarını çevirip Ortadoğu'ya hiç bakmayacaklar! (Ki dünyanın en fundamentalist ülkelerinden biri olan İsrail'i de pek tanımıyorlar; zamanında büyükelçilikte yaşadıkları bir iki resepsiyon ve şimdi Tel Aviv'e yerleşmiş eski Nişantaşılı bir iki arkadaşlarının yarattığı izlenimi İsrail'in tamamı sanacak kadar gerçeklerden uzaklar!)
Son zamanlarda bir "şark sit-com'u" olarak Beyrut'u seviyorlar amaHizbullah'tan uzak mahallelerini tabii..

***
İşte bu yüzden...
İsrail'in Mavi Marmara'ya yaptığı baskına duydukları öfke deyim yerindeyse "diplomatik" nitelikte!
Yoksa o öfkede, İzlandalı balıkçıların sorunları veya Kanada'nın foklara yaptığı zulüm karşısında gösterdikleri tepkideki samimiyetin kırıntısı bile yok!
Bu da insana özgü, anlaşılır bir şey elbet!
Üstelik çok tanıdık bir şey benim için. Çoğu arkadaşım, yakınım, meslektaşım.
Ama...
Kendilerine söyledikleri yalanları bize dürüstlük gibi sunmalarına artık tahammül edemiyorum.

Gücü özgürlüğünde
Serdar AKİNAN

Habertürk'te Erdoğan'ın konuk olduğu 'sansürsüz'ü izlediniz mi?
Başbakan'a neredeyse 'Bu kadar muhteşem icraatlar yapıyorsunuz da bu medya neden yer vermiyor efendim' diye soru soran 'gazeteci'yi...
Meslek adına gerçekten utanç vericiydi.

Ahmet Hakan'ın veciz ifadesiyle, Habertürk'ü seyretmeyi midem kaldırmaz. Cevaplardan değil sorulardan dolayı...

Benim içim bir başka acıdı... İzin verirseniz bir anımı paylaşayım bu
sütunda...

Bundan yıllar önce rahmetli Ufuk Güldemir'le Ataköy Marina'da diskotekten bozma bir mekanda Ceylanlar'dan ödünç aldığımız makinelere yayına çıkarmıştık Habertürk'ü...

Sağ olsun eş dost görsel arşivlerini paylaştı... İlk günler düşe kalka, muazzam bir heyecan ve tutkuyla yayına çıktık.

Bir gün kırık dökük sandalyelerin etrafında ayakta duruyoruz. Montaj setinde kurguladığım birkaç kanal kimlik promosunu yayına vereceğim... Teaser'ların sonuna logo koydum ama güçlü bir de slogana ihtiyaç var.
O ilk günlerde Habertürk'ün logosu var ama sloganı yok...
Ufuk Güldemir, 'Bir sloganı olmalı bu kanalın' dedi...

Düşündüm ve bir anda aklıma gelen iki kelimeyi söyleyiverdim:
'Gücü özgürlüğünde...'

Ufuk saniye tereddüt etmedi, 'Budur... Yaz logonun altına ver yayına' dedi...
O gün o sloganın marka için kıymetli ve derin bir anlamı vardı.
Dün o anlam kendi kendini iptal ediverdi. Bir anda...
Kimyası değişmişti ve kaçınılmazdı. Oldu...
Bunda Yiğit Bulut'un bir rolü ve günahı olduğuna da inanmıyorum.
Asıl suçlu rahmetli Ufuk...

Gazetecilerin emeğiyle, özgürlüğe duyulan inançla ve arkada (en azından benim şahit olduğum) bir sermaye olmadan kurulan bir kanaldı Habertürk...
Vakıf haline getirip bir gazeteci kolektifi yapabilirdi... Kaldı ki reklam almaya başlamıştı. Tercih etmedi.

Sonuçta kimseye yar olmadı.
Geldiği noktada vaziyet ortada...
Hızına, içerik zenginliğine laf edemem. Ama gücü özgürlüğünden
gelmiyor.

Habertürk'ün gücü Turgay Bey'in madenlerinde...
Eski günlerdeki Habertürk'e, gazetecilerin karar verdiği bir karmanın karşısına Başbakan bu süreçte çıkmak ister miydi?
Gene Yiğit Bulut yönetsin, Ekrem Dumanlı da olsun, Mehmet Tezkan da, Taha Akyol da olsun, Sedat
Ergin de... Hangisi gelmem der?

Çanak soru, yağlama yıkama olmayacak...
Ve asıl mesele şu... Keşke sadece bu durum sadece Habertürk için
geçerli olsa...

İnanın neredeyse tamamı için durum budur... Ve 13 Eylül günü, gördüğüm
o ki bu süreç pekişecek ve hızlanacak...

18 Ağustos 2010 Akşam

ALİ KIRCA'YA GÖRÜLMEMİŞ AZAR !

30 Ağustos 2010
Ali Kırca karizmasını kaybediyor. Önce Başbakan şimdi de Önder Sav ve Hakkı Suha Okay fırça attı.
CHP'nin Kayseri mitingini izlemek üzereKemal Kılıçdaroğluile birlikte otobüse binen Ali Kırca ile Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya, röportaj sonrası sohbet etmeye başladı.

MEDYA CHP'NİN İÇİŞLERİNE ÇOK MERAKLI

Bu sırada Kılıçdaroğlu, Kırca ve Küçükkaya'nın sohbetine dahil olan CHP Genel Sekreteri Önder Savaraya girdi. Önder Sav, Ali Kırca'nın Kılıçdaroğlu ile yaptığı son programı hatırlattı ve medyayı CHP'nin içişlerine çok meraklı olmakla suçladı. Gece yarısına kadar programı izlediğini belirten Sav, "Yine bizim iç işlerimize girdiniz" diyerek Kırca'ya çıkıştı.

SAV'IN SÖZLERİ ORTAMI GERDİ

Ali Kırca'nın, programda Kılıçdaroğlu'na yönelttiği "Gürsel Tekin'in durumu ne olacak, genel başkan yardımcısı yapacak mısınız?" sorusuna gönderme yapan Sav'ın sözleri karşısında ortam bir anda gerildi.

AK PARTİ MEDYAYA TALİMAT MI VERDİ?

Kırca ve İsmail Küçükkaya henüz şaşkınlığını üzerinden atamamışken bu kez devreye CHP Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Suha Okay girdi. Okay, Ali Kırca ve Küçükkaya'ya "AKP sanki medyaya talimat verdi, CHP'nin iç işleriyle uğraşın diye" sözleriyle çıkıştı.

CHP otobüsünde bir anda neye uğradığını şaşıran Ali Kırca ile İsmail Küçükkaya bu sözler karşısında tepki göstermedi. İki gazetecinin bozulduğunu fark eden Önder Sav, Hakkı Süha Okay'ın sözlerine katılmadığını belirterek, "Genel başkanla çok dolaştığı için biraz hoşaflanmış diyerek Okay'a laf attı. (Aktifhaber)

Ben bir çakma Nişantaşılıyım
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
23 Eylül 2010

BİR yönetmenin filmini beğenmiyorum, yönetmen hemen atılıyor: “Seni gidi çakma Nişantaşılı seni...”

Bir şarkıcının son albümüne laf ediyorum, şarkıcı hemen tepki koyuyor: “Seni sonradan görme seni...”
Bir İslamcı yazarın bir tezini eleştiriyorum, İslamcı yazar hemen patlıyor: “Seni gidi dönek seni...”
Bir laikçiye “Gittiğin yol, yol değildir” falan diyorum, laikçi hemen sallıyor: “Zaten senin ne olduğun belli değil...”
Bir profesöre gözünün üstünde kaşın var diyorum, profesör hemen defteri açıyor: “Ama sen de beyaz Türk olmaya çalışıyorsun...”
* * *
Bu kervana en son Mehmet Barlas da katıldı.
“12 Eylül zulmü”ne dair edebiyatın alıp başını gittiği, “Kenan Evren yargılansın” çığlıklarının atıldığı, “haksız yere idam edilenler” dosyalarının açıldığı şu günlerde...
Özgürlük şampiyonluğunu kimselere bırakmayan Mehmet Barlas’a sordum:
“12 Eylül’de Kenan Evren, askeri zodyakla sizin eve misafirliğe gelmiyor muydu?”
Cevap şöyle geldi:
“Sentetik Türk...”
“Çakma Nişantaşılı...”
“O televizyondan bu televizyona geçmek senin için en büyük aşama...”
* * *
İşte buradan bir kez daha ilan ediyorum:
Evet, ben bir çakma Nişantaşılıyım.
Evet, ben bir sentetik Türk’üm.
Evet, iş değiştirmek hayatımdaki en büyük aşamadır.
Evet, ben bir döneğim.
Evet, ben bir sonradan görmeyim.
Söylenenler baştan sona doğrudur ve hatta az biledir.
Tamam mı Mehmet Barlas?
Anlaştık mı?
* * *
O zaman şimdi gel buraya...
Ve cevap ver:
12 Eylül’ün zulüm günlerinde sen Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı? Kenan Evren’e methiyeler düzdün mü, düzmedin mi? Askere selam durdun mu, durmadın mı?
Bu soruya doğru dürüst bir cevap vermek bu kadar mı zor?
Neden çıkıp da...
“Çok pişmanım çok” demiyorsun.
Pişman değilsen neden “Kenan Paşa altın kalpli bir adamdı” demeyi tercih etmiyorsun?
Hadi diyelim ki ikisini de diyemiyorsun, “Ben her devrin adamıyım kardeşim” deme cesaretini de mi gösteremezsin?
Hürriyet

Hoca'fendi'den saat de hediyesi!..
SALIH SELÇUK
30.9.10

Bugün, uzun zaman aradan sonra, bir haberi okuyunca sahiden midem bulandı...

Serdar Turgut, Cüneyt Özdemir...

Hoca'fendi'den saat alınca sırıtmışlar mıdır?!..

"Ah tşkkür ederim efeem!.. Çok naziksiniz" falan diye cıvımışlar mıdır acaba!..
(Serdar Turgut, bu konuda bir penis yazısı yazsa da öğrensek!..)

Artık Arap şeyhleri bile böyle hediyeler vermiyorlar...

Adı gazeteci olan hiçkimse de haberini yaptığı kişiden hediye almıyor...
(Dünyanın ortalama bir ülkesinde bile, olabilemez...)

Hediye alanların arasında bir de Boratav var!.. Çok yazık!.. Bu aileden böyle birinin çıktığına üzüldüm.

Bugün Serdar Turgut, "Hocayla iki saat sohbet etik" diyor, ama "mülakat olsa"ymış Hanefi Avcı'yı falan da sorarmış hazretlerine, soramamış...

Demek ki sorabilmek için masada şöyle bir pirinç levha olması gerekiyor:

"Bu bir mülakattır."

Faşistlerle sohbetler hep böyledir...

Yanında iki saat oturursun ama mesela Yahudilerin gaz odalarına götürülüp götürülmediğini soramazsın... Anlattığı fıkralara bol bol gülersin, havadan sudan İzmir'den konuşursun, eline de bi şey verip gönderirler böyle!..

Hoca'fendi, bi bilseymiş müritlerinin neler yaptığını, mutlaka karşı çıkarmış, istemezmiş...

O zaten günlerini duayla falan geçiriyormuş...
(Bak buna sahiden ihtiyacı var!..)

Hadi ordan!..

Hoca yalakalığının, ilkesizliğin, bu kadarı...
iğrenç!..

http://konstantiniye.blogspot.com/2010/09/irlanda-ve-romanya-devletleri-iflasn.html

Şıh Şamil Ekranda Tehdit Savurmaya Devam Ediyor
Açık İstihbarat
03.10.2010

Hanefi Avcı vakası, medyada hangi isimlerin hangi polislerle aynı çorbaya kaşık salladığını ortaya çıkarması açısından çok faydalı oldu. Bir tarafta Hanefi Avcı'yı savunanlar, diğer tarafta Hanefi Avcı'nın cephe aldığı kliğin savunucuları olarak, "biz Hanefi Avcı'yı yanlış tanımışız" diye , Hanefi Avcı'ya zamanında düzdükleri övdükleri yalamaya çalışanlar.

HaberTürk'te yayınlanan "Olduğu Gibi" programında bu iki "yandaş" cephe sembol isimleri üzerinden karşı karşıya geldi.

Nedim Şener ve Belma Akçura'dan oluşan bir taraf Hanefi Avcı ile gazetecilik dışında bir ilişkisi olmadığını ve Hanefi Avcı ile ilgili karşı cephenin ortaya sürdüğü iddiaların abartılı olduğunu kanıtlamaya çalışırken; Önder Aytaç, Ecevit Kılıç ve Şıh Şamil Tayyar'dan oluşan karşı cephe ise Hanefi Avcı konusunda yanıldıklarını ve aslında Avcı'nın "statükonun/derin devletin" adamı olduklarını anlatma çabası içindeydi.

Hanefi Avcı karşıtı cepheye göre, kitabında Hrant Dink cinayetinin kapandığını söylemesi samimiyetsizliğinin kanıtı. Özellikle "Ergenekon" sürecinin vakanüvisti Şıh Şamil Tayyar, Nedim Şener'in yazdığı kitap ile bu cinayetin örtbas edilmesinde rol oynadığı iddiasında.

Nedim Şener ise tam aksine kitabının, Hrant Dink cinayetinin aydınlatılması için Emniyet'ten, Genelkurmay'dan , MİT'ten bir dizi ismin yargılanması gerektiği tezi üzerine kurulduğunu belirtti ve bu isimler arasında Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek gibi isimleri saydı. Nedim Şener; bu cinayetle ilgili yargılanması gereken isimler arasında Hilmi Özkök'ü de saydı.

Bu isimlerin herhangi bir iddia ile bağlantılı geçmesi Önder Aytaç ve Şıh Şamil'de kırmızı görmüş boğa etkisi yaratıyor.

Habertürk'te yayınlanan programda Nedim Şener bu isimlerin kendilerine dava açtığını söylemesi üzerine, Şıh Şamil Tayyar , Nedim Şener'den bu davada kendisi lehine mahkemede tanıklık yapan ismi de açıklamasını istedi.

Nedim Şener bu ismin Sabri Uzun olduğunu söyledi. Şamil Tayyar'ın kitabında kendisi ile ilgili yalan söylediğini belirten Nedim Şener; Hrant Dink cinayetinde rolü olanların üstüne gittiğini ve Şamil Tayyar'ın bu isimlerin "Ergenekon" operasyonunu yürüten isimler olduğu için kendisini "Ergenekon"u saptırmaya çalışmakla suçladığını belirtti.

Bu sırada Şıh Şamil Tayyar sinirlerine hakim olamadı ve

"adam ol, olmazsan seni adam yaparım. O lafları ağzına sokarım"

diyerek, elindeki kitapları masaya fırlattı.

Tartışmanın kızışması sonrasında programa ara verildi ve programa devam edildiğinde, Şıh Şamil'in programı terkettiği görüldü. Program sunucusu Şıh Şamil'in ayrılma sebebini
yaşanan kavgaya değil, katılmak zorunda olduğu bir başka programa bağladı.

Şıh Şamil'in sinirleri hayli gergin.

Çünkü artık kitapları satmıyor.

"Ergenekon" sürecinde yaptığı yalan haberlerle kendini o kadar deşifre etti ki, onu kullananlar açısından bile bir değeri kalmadı.

Kitaplarında insanlar hakkında yazdığı yalan bilgiler ve karalamalar nedeniyle yediği cezaları ise "özgürlük savaşçısı" olarak pazarlamaya çalışarak yelken bezinden kaleminde kalan son rüzgardan faydalanmaya çalışıyor.

Olmuyor Şamil.

Senin gibilerle bu "Ergenekon" yürümüyor.

Artık "Ergenekon 2.0" var ve sen kendini "update" edemedin , yelken bezini yeni rüzgarlara göre ayarlayamadın.

Dengeler karıştı, dengeler değişti , rüzgarlar çeşitlendi...

Senin bu karışık ve güçlü rüzgarlara dayanamayan yelkenlerin yırtıldıkça sinirlerine hakim olamıyorsun.

Bir yazında, "benim sülalem geniş, ortalığı kan götürür" diye tehdit etmiştin.

Bugün televizyonda bir meslekdaşına galiz bir şekilde saldırdın; "lafları ağzına sokacağını" belirtip, "adam ol" dedin.

Anlaşılan senin MHP'den aday olmaya çalıştığın dönemden kalma söylem damarın yine kabardı Şamil.

"Adam olmayana" ne yaparsın Şamil?

Polis amcalarına mı havale edersin "adam olmayanları",

Yoksa o çok geniş sülalane mi?

Bu ülkede adam olmayı öğretecek son kişi sensin Şamil!

(..)


En son Ekim tarafından Prş Mar 11, 2010 11:54 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Ksm 22, 2009 11:44 pm    Mesaj konusu: Dünya'da benzeri olmayan Türk gazeteci Alıntıyla Cevap Gönder

Alper Görmüş
Taraf Gazetesi
Dünya'da benzeri olmayan Türk gazeteci
22 Kasım 2009 Pazar 12:57

Dünyada kendisine uzmanlık alanı olarak askerkonuları seçen çok sayıda gazeteci var. İlk bakışta Mehmet Ali Kışlalı da bunlardan biriymiş gibi görünür. Fakat yazılarına biraz daha yakından bakınca, onu bir gazeteci kategorisinin sıradan bir üyesi olarak değerlendirmenin ne kadar haksız bir tespit olduğu hemen çıkar ortaya: Hayır, o, başka hiçbir gazetecinin ortak olamayacağı bir alanı tek başına doldurmaktadır... Herhangi bir kinayede bulunmaksızın, hiçbir söz sanatına başvurmaksızın, -kelimenin gerçek anlamıyla söylüyorum-, Mehmet Ali Kışlalı dünyada eşi bulunmayan bir gazeteciliğin "biricik" temsilcisidir: Demokratik bir ülkede, ordunun siyasete müdahale etmesinin neden bir hak ve bir görev olduğunu kanıtlamaya çalışma gazeteciliğinin "biricik" temsilcisi...

Demokratik ya da demokrasi iddiası taşıyan ülkeler dairesinde bu türden bir gazeteciliğin Türkiye'den çıkması hiç şaşırtıcı değil. Mehmet Ali Kışlalı'nın "apoletli Türk gazetecileri" arasından sıyrılıp kendisine bambaşka bir yer edinmesinin sırrı ise yer yer saflığa varan açık sözlülüğünde yatıyor.

Onun yazılarını okurken her zaman şöyle düşündüm: Ne kadar katı bir biçimde benimsenmiş olursa olsun, hiçbir ideolojik pozisyon, Kışlalı tarzı "saf" bir askerciliğe kapı aralayamaz! Mutlaka başka bir etken olmalıdır. Doğrusu ya, her zaman aklımdan geçen ihtimal, ihtimallerin en harc-ı âlemiydi: Acaba, diye düşünmüşümdür hep, Mehmet Ali Kışlalı da, "bir generalle telefonda konuşurken bile esas duruşa geçen" Prof. Celal Şengör gibi çocukluğunda asker olmak isteyip de olamamışlardan mıydı?
Böyle düşünmekle tam isabet kaydettiğimi, Nuriye Akman'ın kendisiyle yaptığı söyleşiyi okuyunca anladım. Söyleşiye başlarken Akman'ın aklında da benim harc-ı âlem ihtimalim olmalıydı ki, daha ilk satırlarda patlatmıştı soruyu: "Çocukken asker mi olmak istemiştiniz?"

Cevap: "Evet. Ailemizde Atatürk ve İnönü'nün silah arkadaşlarından bir general vardı. Ona çok imrenirdim. İlkokuldan sonra askerokullara müracaat etmek istedim. Yaşım bir yıl küçük çıktı. Düzelttirdim ama kabul etmediler, almadılar beni."

Kışlalı, müteakip soruya verdiği cevapta bu büyük arzunun temelinde "üniforma aşkı"nın yattığını söyleyerek daha o yaşta erişkin ruhuna ilişkin kimi ipuçlarını veriyordu.

Asker edasıyla gazetecilik...

Haklısınız, her "üniforma aşkı", ille de disiplinle, otoriteyle, sertlikle alakalı değildir; hele ki o yaşta... Fakat kahramanımızın gazeteci olduktan, muhabirlik dönemini geçip yönetici olduktan sonra mesleğini bir asker edasıyla yürüttüğünü hesaba katarsak, bizim örneğimizin bu aşkla bu nitelikler arasında bağlantı kurmaya imkân veren bir örnek olduğunu anlayabiliriz... Rahmetli Ercan Arıklı, Ayşe Arman'a verdiği bir söyleşide onun bu yanını şöyle anlatmıştı:

"Hıncal (Uluç) bana bir hikâye anlatmıştı, Mehmet Ali Kışlalı, Yankı'nın yayın yönetmeniyken, bunlar yazıyı götürürlermiş, kâğıdı atar, defol dermiş. Şimdi mesela benim aklım bunu almıyor."

Kışlalı'nın portresini yazmaya karar verdiğimde, bu portrenin esas olarak a) onun militerlere duyduğu benzersiz muhabbetin, b) disiplinli bir toplum özleminin kaynaklarını irdelemeye yönelik olacağını tahmin ediyordum. Fakat hakkında, bu temaları besleyecek malzemeden başka bir şey bulamama ihtimali aklımın ucundan bile geçmemişti. Portreyi yazmaya oturduğumda şaşkınlık içinde gördüm ki; bu böyledir ve daha da ilginci, bunun böyle olmasını bizzat kendisi istemiştir: Yazıları zaten tümüyle bu sınırlarla belirleniyordu, kendisiyle yapılmış söyleşilerde de bu sınırların dışına çıkılmasına asla izin vermiyordu... Yani kamusal kimliğinin "askerleri seven ve askerlerle ilgilenen" bir adam olarak belirlenmesini isteyen ve sonunda bunu başaran bir gazeteciyle karşı karşıyaydım. Böyle bir kimliğin zengin bir portre malzemesi sağlayamayacağı yeterince açıktır sanırım.

ALPER GÖRMÜŞ-YENİ AKTÜEL

Ahmet Altan/Taraf
Üç Ayak

Aslında oyun çok basitti.

Sistemi “üç ayak” üstüne kurmuşlardı.

Ordu, yargı, medya.

Ve, bunlar gerçekle hiç alakası olmayan bir Türkiye tablosu çizip insanları buna inandırmaya çalışıyorlardı.

Ordu, disiplinli, güvenilir ve şanlıydı.

Yargı, bağımsız, tarafsız ve saygıdeğerdi.

Medya, dürüst ve gerçekçiydi.

Halkı da parçalara ayırıp biçimlendirmişlerdi.

Kürtler teröristti, dindarlar yobazdı, solcular haindi, Aleviler ahlaksızdı.

Sistemin hedefi olmak istemeyen bu gruptakilerin neler yapacağı, nasıl davranacağı da belirlenmişti.

Kürt olabilirdin ama “aslında Türk” olduğunu söyleyecektin, dindar olabilirdin ama dinin gereklerini yerine getirmeyecektin, solcu olabilirdin ama hayatı “yüce Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına” göre değerlendirecektin, Alevi olabilirdin ama Alevi olduğunu söylemeyecektin.

İtiraf etmek gerekir ki bu oyun tuttu.

Ezilenler, sistemin birbirleri hakkında söylediklerine inandılar çünkü.

Kendine “yobaz” denen dindar buna kızdı, bunu haksız buldu ama Kürtlerin “terörist” olduğuna inandı.

“Bana yobaz derken haksızlık eden biri, Kürt’e terörist derken de haksızlık yapmış olamaz mı” diye sormadı.

İşkencelerden geçen, köyleri yakılan, insanları sokaklarda öldürülen Kürtler, kendilerine “terörist” denmesindeki haksızlığı görüyorlardı ama dinarların “yobazlığı” konusunda bir kuşkuya düşmediler.

İnsafsız bir propagandayla “ahlakları” sorgulanan Aleviler, “insan sevgisini ibadetinin merkezine koyan birine ahlaksız diyenin, diğerleri hakkında söylediklerine inanmam doğru mu” diye sormadı.

Her askerî darbede belleri kırılan, en büyük acıyı çeken solcular, “Kürtlerin emperyalizmin ajanı teröristler olduğuna, dindarların irticacı yobazlar” olduğuna inanmakta neredeyse hiç duraklamadı.

Bu tabloyu olaylarla kanıtlamak için aşağılık oyunlardan da geri kalmadılar, Kürtler vahşi baskılarla dağlara sürüldü ve böylece boyunlarına “terörist” yaftası daha rahat asıldı.

Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da kitle eylemleriyle Alevilere saldırıldı, bütün Sünnilerin “yobazlığı” hak etmesi sağlandı.

Aleviliğin ne olduğunun anlatılmasına izin verilmedi ama onlar hakkındaki rezil propagandalar hep sürdürüldü.

Sistemin bu “yalancı dürbününün” merceği medyaydı.

Sistemin istediği görüntüler oradan yayılıyordu topluma.

Orduyla yargı hiç sorgulanmıyor ama halkın bütün kesimleri sürekli yaftalanıyordu.

Yalana ve çarpıtmaya dayalı bu sistem sonunda inanılmaz yolsuzluklar ve suçlar üretmeye başladı “sorgulanmayan kurumların” içinde.

Dünya da değişmeye başlamıştı.

Devletin her istediği suçu işleyebildiği, halkın sürekli baskı altında kaldığı ülkenin “bir çöplük” haline gelmesi, bütünleşmekte olan dünyayı da rahatsız etti.

Ülkenin içi de huzursuzlanıyordu, sermaye el değiştiriyordu.

Gerilim gittikçe artıyordu.

Sonunda sistemin “üç ayağı” göbeğinden yarıldı.

Ordunun içinden “darbeciliğe engel olmak” isteyen askerler çıktı, yargıda “hukuksuzluktan rahatsız olan” hukukçular hareketlendi, medyada bu sistemin dışında kalan gazeteler ve televizyonlar belirdi.

Türkiye gerçekleri görmeye başladı ve ikiye ayrıldı.

Ordunun içinde cunta kuran subaylarla, cuntalara karşı çıkan subaylar var ve “sistemden” yana olanlar “cuntacıları” gerçek ordu kabul edip, buna karşı çıkanlara “muhbir” diyor.

Yüksek yargıçlar, Ergenekon savcılarını durdurmaya çalıştığında, sistemden yana olanlar “yüksek yargıçları” yargının temsilcisi kabul ediyor.

Ordunun cuntacılarıyla, yargının “hukuksuzlarını” sahiplenen medya da kendine “merkez” medya adını takıyor.

Ama bu sistem, “yarım ordunun, yarım yargının, yarım medyanın” taşıyamayacağı kadar ağır suçlarla yüklü, onun için de “üç ayak” bel veriyor, esniyor ve kırılmaya doğru gidiyor.

Ordunun içindeki cuntaların planları ortaya çıkıyor, “askerî muhtıralara” karşı çıkmayan barolar “hoş geldin darbeci” pankartlarıyla karşılanıyor, Kafes planını görmezden gelen medyaya “senin asıl görevin ne” diye soruluyor.

Şimdi sıra, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin, solcuların, bu baskıcı sistemin kendileri hakkında söylediklerini gözden geçirmesinde, “benim için yalan söyleyen, diğerleri için neden doğru söylesin” diye sormasında.

Ezilenler bu soruyu sorduğunda bu sistem bitecek, bu ülkenin çocukları eşitsizlikten, esaretten, baskıdan kurtulacak

04 Aralık 2009
Başbuğ'un Danışmanı Çok Kızdı!

İlker Başbuğ'un iletişim danışmanı Nuran Yıldız'ın ders sırasında girdiği haftalık siyasi polemik üzerinden, 'tuzağa düşen yazarlar'ı böyle 'azarladı'....

Nuran Yıldız/Odatv
BAŞBAKAN KÖŞE YAZARLARINI NEDEN ÖPTÜ?

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde verdiğim “İmaj Yönetimi: Kişiler ve Kurumlar” dersi zaman zaman ülke gündemiyle çakışıyor.
Geçen günkü derste öğrencilerden biri Graeme Burton’un “Görünenden Fazlası” kitabı üzerine bir değerlendirme yapıyordu. Hazırladığı slaytta Burton’un sıraladığı medya kuramları belirdi:
-Otoriter Kuram,
-Toplumsal Sorumluluk Kuramı,
-Özgür Basın Kuramı,
-Sovyet Kuramı,
-Gelişmeci Medya Kuramı,
-Demokratik Katılımcı Kuram.

Biraz da espri olsun diye, 10 kişilik (bir yüksek lisans dersi için iyi sayı) sınıfa gayet de primitif bir soru sordum: “Sizce Türkiye’deki durumu açıklamak için hangi kuramdan yararlanılabilir?”
İstisnasız hepsi “Otoriter Kuram”da birleşti. Hatta birisi işi “Sovyet Kuramı”na kadar götürdü.
Ders tam da Başbakanın parti grubunda yaptığı “Köşe yazarları haftada bir yazsın” uyarısıyla çakışmıştı.
Başbakanın uyarısının hemen ardından kendi köşemde “Ego sorunlu köşe yazarları bu tuzağa düşer” başlıklı bir yazı yazdım. Belli ki gündemi değiştirmek ya da dikkatleri bir yandan başka yana çevirmek için kurulmuş bir tuzaktı bu. Yanılmadım.
Salı günkü grup toplantısının ardından çarşamba ve perşembe günleri şişkin egolu köşe yazarları bu tuzağa düştüler. Düşmeye de devam edecekler. Bu arada Ergenekon’da, İmralı’da, Afganistan’da, KKTC’de ya da Başbakanın ABD ziyareti gündeminde neler oluyor acaba?
Bu duruma “Başbakanın derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” sözü de uygunsuz. Kendisi hem bağcıyı dövüyor hem de üzümü yiyor çünkü.

“Köşe yazarı azarlama” işi benim açımdan üç noktada ilginç;
Birincisi, belki de köşe yazarlarının en gayri ciddi, çiçeğe böceğe odaklandıkları, artık kendilerinin bile kendilerini ciddiye almadığı bir dönemde Başbakan tarafından bu derece ciddiye alınmaları beni işkillendirmeye yetti. Durup dururken eniştemiz bizi neden öpüyordu ki?
İkincisi, trajikomik. Demokratikleşme, özgürleşme konusunda bayrak açmış bir başbakanın her fırsatta “uğruna bedel öderim” diyerek ardına düştüğü açılım konularıyla, özgürlüğün içinin boşalıp sırf anlamsız ve tutarsız eylemler düzeyine indirildiği günlerde köşe yazarlarının haftada kaç gün yazacağını söyleyecek kadar antidemokratik ve özgürlük karşıtı bir tavır sergilemesi de tuhaf.
Üçüncüsü, İstanbullu köşe yazarlarının “Etiler yazarlığı”na odaklandığı, Ankaralı yazarlardan ise yalnızca ve yalnızca içinde haber değeri olan yazılar talep edildiği bir dönemde, yani İstanbullunun da Ankaralının da “dedikodu köşe yazarlığı” düzeyine indirildiği dönemde bu isyan…
(“Açılımı köşe yazarlarıyla başlatacak kadar onları ciddiye alan ben miydim?” sorusunu da bir yana bırakıyorum.)
Evet, post modern zaman eylemsel tutarsızlığın kutsandığı, akıl-nesne arasında rasyonel ilişkinin kalktığı bir zaman. Yine de köşe yazarlarının hiç bu kadar iğdiş edildiği başka bir dönem yaşanmadığı halde bu uyarı neden?
Belki gerçekten bir şeylerin üstünü örtüyor bu tartışma, belki de kendi yandaşlarının TSK eleştirisi dışında bir şey yazamaz hale gelmiş kısırlığından sıkıldı Başbakan. Belki de muhalif yazarların kendilerine uyguladıkları otosansür nedeniyle akmaz, kokmaz, bulaşmaz tavırlarından sıkıldı.
Son dönemdeki köşe yazıcılıları her gün aynı şeyleri yazıyorlarsa haftada 5–6 gün değil, bir gün yazmaları bile fazla değil mi?
(YAZMAZSAM OLMAZ…)
Günlerdir köşe yazarları Başbakanın çok konuştuğundan, özgüven patlamasından, öfkesinden dem vuruyorlar. Sanki yeni keşfetmişler. Sanki bu tespitleri ilk kendileri yapıyor. Bu yazının yazarı (biraz Oktay Ekşi üslubu oldu ama) Sabah’taki köşesinde bunları yazdı, Habertürk’te bunları yazdı. Üstelik (yazarın zamanlama sorunu nedeniyle) herkesin etek öpmesinin moda olduğu dönemde yazdı bunları. Geçen ay kendi köşesinde “Çok Konuşuyor, Çok!” başlığını attı. İşte köşe yazarları mahallesine hakim psikoloji bu: Sürü psikolojisi. İçlerinden birinin yazısı dikkat çekince hepsi birbirini tekrarlıyor ve sonuçta sıkıcı oluyorlar.

Atılgan Bayar atilgan.
bayar@aksam.com.tr
Sit-com gazeteciliğinin Alpella'ya doyduğu an...

Sit-com gazeteciliğinin ulaştığı en yüksek nokta, Alpella'ya doyduğumuz an, işte budur.
Yıllardır Dubai'de yaşayan Türk gazetecisi Ayşe Arman'ın köşesini okuyoruz.
Bize iki katlı, yüksek tavanlı, bol camlı bir evde yaşadığını anlatıyor.
Doğum gününü 1.5 milyar dolar değerindeki Atlantis Otel'de kutladığını yazıyor.
Kayınvalidesine 'Babaçi' dediğini, içli köfte yediklerini, kocasının ardından el salladığını haber veriyor.
Hamama nasıl gittiğini, bir kadının ona nasıl 'küt' diye sevişme teklif ettiğini bildiriyor.
Bu güzide Türk gazetecisi Dubai'de yıllardır yaşıyor.
Ama biz, Dubai'nin battığını...
Pasaportlarına el konulan işçilerin 50 derece sıcaklıkta, çişe bile gidemeden çalıştırıldığını...
Dünya mafyasına verilen hizmetleri...
Burada çalışan Hindistanlı işçilerin 900'den fazlasının bir yıl içinde intihar ettiğini...
Sendikaların ve siyasi partilerin tamamen yasak olduğunu...
Bir sinema platosu gibi kurulmuş Dubai'nin varoluşunun sebeb-i hikmetini... Bir alışveriş merkezi mantığı içinde dünya sermayesini çekmek üzere inşa edilip, bir alışveriş merkezi gibi modası geçince kapanabileceğini kimden öğreniyoruz?
Belki de hayatında hiç Dubai'ye gitmemiş bir Cumhuriyet muhabirinden örneğin.
Tuhaf mı geldi size?
Bir yıldır, bütün dünya medyasında Dubai'yi bile görmemiş yazarlar, muhabirler Dubai hakkında durumu teşhis eden haberler, analizler yazdı...
Dubai'de yaşayan Türk gazetecisi Ayşe Arman ise Adana'dan getirttiği içli köfteleri yediğini anlattı.
İşte sit-com gazeteciliği budur.
Bir sinema seti gibi inşa edilmiş Dubai'nin içinde yaşayan yazar; yaşadığı yerin bir 'set' olduğunun, içinde bulunduğu senaryonun da bir seneryo olduğunun bile ayırdına varamıyor.
Kusur Ayşe Arman'ın değil.
Kusur, Ayşe Arman gibi 'uyanık' bir gazeteciyi bile içinde yaşadığı dünyanın gerçeklerini göremez hale gelecek şekilde formatlayan 'gazetecilik' anlayışının...
Sit-com gazeteciliğindeki komedi unsuru da burada gizli galiba.
Dubai'de olan bitenleri Dubai'de yaşayan gazeteciden değil...
Belki de hayatında Dubai'yi görmemiş gazetecilerden öğrenebiliyoruz.
Konu sadece Hürriyet'i ilgilendirmiyor.
Yazarları ancak; karısından, kızından, köpeğinden, yediği yemekten, içtiği şaraptan, organlarından haber verebilen... Başka da bir işe yaramayan tüm gazeteleri ilgilendiriyor.
http://www.aksam.com.tr/2009/12/04/yazar/15403/atilgan_bayar/sit_com_gazeteciliginin_alpella_ya_doydugu_an___.html

28 Şubatçı Sisi`yi deşifre etti.
[img]http://www.anadoluhaberim.com/upload/resimler/haber/Resim_1260446777.jpg [/img]
11 Aralık 2009, 00:50 Anadolu Haber

28 Şubat sürecindeki bir çok olaya adı karışan Seyhan Soylu`nun başında olduğu Kanal T`nin ses getiren program projelerinin uydurma olduğu ortaya çıktı. Projelerin sahte olduğunu Gülgün Feyman açıkladı.


Kanal T`de canlı yayına yanlış kişi bağlandığı nedeniyle işinden kovulduğ iddia edilen Haber Daire Başkanı Gülgün Feyman Milliyet Magazin`e çarpıcı açıklamalar yaptı.

Gülgün Feyman, bir dönem sıkça basında yer alan sansasyonel televizyon programlarının uydurma olduğunu ve sadece kanalın adını duyurmak için yaıldığını belirtti. Kendisinin de buna ses çıkartmadığnı söyledi. Feyman ekibinden bazı kişilerin ise dayak yediğini de iddia etti.

Hatırlanacağı gibi kanal birbirinden sansasyonel projeler açıklamıştı. Bunlardan biri de `Tövbekar` adlı ateist birini imana getirme yarışmasıydı.

Kanal yöneticisi Sisi lakaplı Seyhan Soylu`nun ise 28 Şubat döneminde yaşanan olaylarda sık sık adı geçiyordu. Gülgün Feyman yaptığı açıklamada,

İşte Milliyet`te yayınlanan haber:

İnal Batu yerine çoban bağlandı kavgası

Gülgün Feyman: Ekibimi darp ettiler, beni kimse kovamaz

Temmuz ayından beri Kanal T`de Haber Dairesi Başkanlığı yapan usta spiker Gülgün Feyman`ın ekibinden "13 Ajansı" programına emekli Büyükelçi İnal Batu yerine başka birini bağlayınca tartışma yaşandı.

Kanalın yöneticilerinden Seyhan Soylu, yayına Batu yerine bir çobanın bağlandığını söyleyerek Feyman`ı aradı. Feyman`ın kanalda olmadığını öğrenince sinirlenen Soylu, daha sonra görüştüğü usta spiker ekibini savununca "Bu gün İnal Batu yerine yayına çoban bağlayan, yarın da Devlet Bahçeli yerine İmralı`dan Abdullah Öcalan`ı bağlar" sözlerini sarf ettiğini söyledi.

Kanalın adı duyulsun diye sustum

Gülgün Feyman ise iddiaları yalanladı ve yayına çoban değil, altın ve para piyasaları uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk`ün bağlandığını söyledi ve şunları anlattı.

* "Yalan canım öyle bir şey yok. Çoban moban bağlanmadı. Bütün televizyonlarda olan bir şey... Bir büyükelçiyi bağlayacakken herhalde yanlış düşmüş. Çünkü Kanal T`nin borçlarından dolayı bütün telefonları kapalı. Kontörlü telefon kullanıyorlar. Hat alana kadar büyük bir mücadele yaşanıyor. Hat alındıktan sonra ancak bağlantı temin edilebiliyor. O sırada aceleyle yayına birini bağlayalım derken numara yanlış çevrilmiş zannediyorum. Başka biri bağlanmış."

* "Ben çok sinirlendim ve "Ekibime niçin saldırıyorsunuz?" dedim. Orda haberci olmayan kadrolar var. Devamlı gelip o niye böyle bu niye böyle saldıyorlar.Direnç gösterdim bugüne kadar ve kanalın adını duyurmak amacıyla yok "Tövbekar" yarışması sunacaktım falan... Tuhaf tuhaf benim bilgim dışında bir şeyler de yaşandı orada... Bütün bunları "Yazıktır bu kanal para kazansın" diye hep susarak tebessümle geçiştirdim ve sanki yapacakmışım gibi de onayladım işin gerçeği. Böyle bir şeyler tabi ki yoktu. Sırf bu kanalın adı duyulsun bu kanal reklam camiasında ses getiren bir kanal olsun ve programlar para kazansın insanların maaşı ödensin bizim derdimiz o. Tabi ki Seyhan hanım kimseyi mağdur etmemeye çalışmıştır. Bayram öncesi çocukların eline 200`er lira küçük harçlıklar verdi. Şu ana 4-5 aydır orada çalışan çocuklar ordan aldıysa 500 - 600 lira hadi bilemediniz 1000 lira 6 ay içinde ancak almışlardır."

* "Ben kovulmadım üstelik ben Kanal T`den ayrıldım. Resti ancak ben çekebilirim. Çünkü şu an Kanal T`nin benim dışımda adımı kullanarak para kazanabileceği hiç kimseleri yok. Çok çirkin bunlar tabiu. Ekibimle birlikte biz oradan ayrıldık.

* "Çünkü benim çocuklarımı tartakladılar. Öğrencilerim Ceren Çağman, Aleyna Horason bütün haberi yapan çocuklar ekibimdeki kişiler. "Her şeyi niye Gülgün`e anlatıyorsunuz, yalan söylüyorsunuz, dedikodu yapıyorsunuz?" diyerek dövmüşler onları... 5 - 6 öğrencim odaya çağrılıyor. Seyhan Hanım var birileri var, orada tartaklıyorlar bunları."

* Şu anda da sağlık sorunu yaşıyorum hem tansiyonum yüksek, hem soğuk algınlığı geçiriyorum. Raporumu da göndereceğim onlara. Benden başka kimseleri yok ki. Nurseli İdizle mi para kazanacaklar? Yıldo`dan mı televizyonun adını duyurucaklar? Haber dünyası içinde ilk haberci kimdir diye sorsalar benim adımı verirler. Ben böyle bir terbiyesizliği hak etmiyorum.

ABD İstihbaratının Türk Medyası Raporu

Açık İstihbarat Özel

ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'nün talimatı ile 2005 yılında CIA bünyesinde kurulan ve ABD istihbarat camiası için açık istihbaratın merkezi işleyicisi olma görevini üstlenen Open Source Center'ın (OSC) 7 Ekim 2008 tarihli raporu, Türk Medyası hakkında ABD Devleti'nin bakış açısına dair ipuçları veren bir tanıtım dosyası niteliğinde.

"ABD Devleti Türk Medyası hakkında böyle düşünüyor" kolaycılığına girmeden, önemli bir gösterge olarak bu raporu okurken; rapordaki "Altan kardeşler" vurgusuna özellikle dikkatinizi çekiyoruz.

ABD Açık İstihbarat Merkezi (OSC)'nin Türk Medyası tanıtım dosyası(İngilizce):
http://www.acikistihbarat.com/Dosyalar.asp?dosya=110

Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin, kipa takıp "Ağlama Duvarı"nda dua etti

12 Aralık 2009 Bir haftadır davetli olduğu İsrail'de bulunan Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin, öyle bir fotoğraf çektirdi ki... Oray Eğin, Kudüs'te Yahudiler için kutsal olan "Ağlama Duvarı"na giderek dua etti. Yahudiler'in daha çok dini törenlerde kullandığı kipa da kafasındaydı. Oray Eğin'in bu fotoğrafını da odatv.com yayınladı. Oray Eğin, haftalık Şalom gazetesinde yazdığı bir yazıda, "Benim kökenim Yahudi" demişti.
netgazete

15 Aralık 2009
Ergenekon'dan Hürriyet'e Servis
Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameler ve gizli tanık ifadeleri, basının nasıl yönlendirildiğini bir bir ortaya çıkarıyor

Ergenekon üyelerinin, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinin yanı sıra Hürriyet gazetesini de kullandığı ortaya çıktı. Ergenekon tutuklusu emekli tuğgeneral Levent Ersöz, AK Parti milletvekillerinin, bir mescidde Mustafa Sungur Hoca ile gizli çekilmiş fotoğraflarını Hürriyet gazetesine servis etmiş. Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerinde yer alan gizli tanık Ahmet Faruk'un ifadelerine göre, Hürriyet gazetesinde yer alan istihbarî haberin kaynağı Ergenekon!.. Fotoğrafı bizzat Levent Ersöz'ün yakınında çalışan gizli tanık Ahmet Faruk çekmiş…

Ergenekon Terör Örgütü üyelerinin Cumhuriyet gazetesi ve Milliyet gazetesinin yanı sıra Hürriyet gazetesini de kullandığı ortaya çıktı.

Ergenekon soruşturması çerçevesinde yargılanan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, AK Parti milletvekilleri Ali Yüksel Kavuştu ve Kenan Altun'un, bir mescidde Mustafa Sungur Hoca ile gizli çekilmiş fotoğraflarını Hürriyet gazetesine servis etmiş. Hürriyet gazetesi de, Levent Ersöz'ün yakınları tarafından getirilen söz konusu fotoğrafları haberleştirerek yayınlamış.

GİZLİ TANIK, HÜRRİYET'İN HABER KAYNAĞINI AÇIKLADI!

Ergenekon Terör Örgütü'ne yönelik hazırlanan ikinci iddianamesinin ek klasörlerinde yer alan gizli tanık Ahmet Faruk'un ifadeleri, Hürriyet gazetesinde yer alan istihbarî bir haberin kaynağını ortaya çıkardı.

23 Nisan 2006 tarihli Gülden Aydın imzalı haberde, AK Partili iki milletvekilinin 4 Ekim 2003 tarihinde Beştepe Hacıbayram Mescidi'nde Bediüzzaman Said Nursi'nin talebesi Mustafa Sungur ile fotoğrafı yayınlanmıştı. Bir istihbarat raporuna girdiği söylenen fotoğrafla ilgili, "Nurcu Mustafa Sungur'un sohbet toplantısında elde edilen görüntü" ifadeleri yer aldığı ileri sürüldü. Gizli tanık Ahmet Faruk, savcıya verdiği ifadede bu fotoğrafın kendisi tarafından çekildiğini ve birkaç yıl sonra Hürriyet'e sızdırıldığını itiraf ediyor.

Ahmet Faruk, bu tür gayri resmi ve gizli istihbarat çalışmalarını Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'le birlikte yaptıklarını anlatırken, şu ifadeleri kullanıyor: "Ben Mustafa Sungur hakkında medyaya itiraf şeklinde mektuplar yazacaktım. Mustafa Sungur'un erkek çocuklar ile cinsel ilişkiye girdiğini belirterek onu küçük düşürecektik. Bunların karşılığında Levent Paşa beni Hürriyet veya Doğan Grubu'nda başka bir yerde işe aldıracaktı. Hürriyet'te kendilerine çalışan bir ekibin olduğunu söylüyordu."

Ersöz'ün Ankara'da Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanmasıyla birlikte Ankara'da faaliyetlere başlayan gizli tanık Ahmet Faruk, "Buradaki çalışmalar tamamen siyasilere yöneliktir. Cemaat ilgisi olan milletvekilleri ile görüşülüp çekimleri yapılıyordu. (…) İstihbaratta çalışan Başçavuş Bayram Güleç'i cemaate ben sızdırdım. (…) Ankara'daki faaliyetlerimiz 1 seneye yakın sürdü. Bu çalışmalar neticesinde darbeye doğru gittiklerini anladım. Çünkü her defasında Ersöz Paşa, Başbakan'a küfür ederek, 'indireceğiz bunları' diye söylüyordu" şeklinde ifade vermiş.

Hürriyet gazetesi, 23 Nisan 2006 tarihinde yayınlanan haberini, istihbarat raporuna dayandırmış. Hürriyet gazetesinin, 4 Ekim 2003 tarihinde çekilen fotoğrafı yaklaşık üç sene sonra yayınlamasının sebebi, gizli tanık ifadesiyle ortaya çıkıyor.

DELİL KLASÖRLERİNDE ETÖ BÜLTENİ OLDUKLARI BELGELENDİ

Gazetemiz, Ergenekon Terör Örgütü'nün, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerine manşet attırdığını belgelemişti. Ergenekon iddianamesinin delil klasörlerinde, Ergenekon Terör Örgütü'nün gizli çektiği fotoğrafların, Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Milliyet gazetesi ile Aydın Doğan'ın ortak olduğu Cumhuriyet gazetesinde aynen yayınlandığı yer alıyor.

İFTAR YEMEĞİNİ GİZLİ KAMERAYLA ÇEKMİŞLER

Ergenekon Terör Örgütü üyeleri; Ankara'da, Feyzeddin Erol tarafından 18 Kasım 2003 tarihinde verilen ve dönemin AK Partili Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu, Afyon Milletvekili Ahmet Koca, Diyarbakır Milletvekili İhsan Aslan, Kocaeli Milletvekili Muzaffer Baştopçu, Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Kaplan, Siirt Milletvekili Ömer Gülyeşil ve Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas'ın katıldığı iftar yemeğini gizli kamerayla çekmiş.

GİZLİ ÇEKİM GÖRÜNTÜLER ERUYGUR VE TOLON'A

İftar yemeğinde çekilen görüntüler, Ergenekon Terör Örgütü yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanan emekli Orgeneral Şener Eruygur ve emekli Orgeneral Hurşit Tolon'a getirilmiş. Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'da bulunan gizli çekim görüntüleri, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerine servis edilmiş.

ERGENEKON'UN GÖRÜNTÜLERİ CUMHURİYET VE MİLLİYET'TE MANŞET!

Cumhuriyet Çalışma Grubu tarafından 18 Kasım 2003'te gizli kamerayla çekilen iftar yemeği görüntüleri, Milliyet gazetesinde 3 Ocak 2004 tarihinde (47 gün sonra) "Şeyhinin dergâhında", Cumhuriyet gazetesinde de "Kutlu AKP'yi zorluyor" ve "Kutlu tarikat yemeğinde" başlıklarıyla manşetten yer almış.

Kaynak: Vakit

İŞTE ORDUYA YAPILAN KOMPLONUN BELGESİ

17.12.2009 11:45

Geçtiğimiz günlerde Odatv’de TRT’nin Reşadiye olayına ilişkin haberlerini irdelemiştik. Haberde TRT, Ergenekon Davası sanıklarının (başta Dursun Çiçek olmak üzere) bazılarının Reşadiyeli olmasından yola çıkarak, saldırıyı Ergenekon’un yaptığını iddia ediyordu. Üstelik bu haber neredeyse Zaman Gazetesi’nin olay üzerine yaptığı haberin birebir kopyasıydı.

Olay üzerine açıklama yapan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin yaptıkları haberin maksadını aştığını söyledi.
Ancak TRT’nin haberinde skandal yaratacak başka yanlışlar da var.

Sarıkaya’nın ifadesinde yok

TRT haberinde şöyle ifade bulunuyor: “Jandarma Teğmen Muhammet Sarıkaya ise ifadesinde, Danıştay saldırısından kısa süre sonra Muzaffer Tekin'in Jandarma Üsteğmen Kırmızı ile birlikte evine misafir olduğunu, ardından Tekin'in evinde buluştuklarını anlattığı biliniyor.”
Haberde ilk olarak Jandarma Teğmen ifadesi kullanıldı. Ancak Muhammet Sarıkaya; Jandarma Üsteğmen.
İkinci olarak ise TRT’nin Muhammet Sarıkaya’nın ifadesine dayanarak söylediği, Muzaffer Tekin’in Sarıkaya’nın evine misafir olduğu iddiası da gerçek değil. Zira Sarıkaya’nın ifadesi baştan sona okunduğunda böyle bir ifade bulunmuyor.

Peki, TRT bu yanlış bilgileri neden haber yaptı?

Çünkü Zaman Gazetesi de aynı hatayı yapmıştı. Zaman Gazetesi olayı aynı hatalı bilgilerle vermişti: “Jandarma Teğmen Muhammet Sarıkaya, ifadesinde Danıştay saldırısından kısa süre sonra Muzaffer Tekin'in Jandarma Üsteğmen Kırmızı ile birlikte evine misafir olduğunu, ardından Tekin'in evinde buluştuklarını aktarmıştı”.

Suikast planı o evden çıkmadı

Bunun ötesinde TRT’nin haberinde yine olay yaratacak bazı yanlış bilgiler bulunuyor.
TRT’nin haberinde ikinci olarak yaptığı hata ise; haberde Üsteğmen Taylan Özgür Kırmızı’nın evinde Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ve Sivas Ermeni Cemaati Önderi Minas Durmaz Güler’e suikast planının bulunduğuna ilişkin iddia. Oysa dava dosyaları incelendiğinde Üsteğmen Taylan Özgür Kırmızı’nın evinde çıkan böyle bir planın da bulunmadığı ortaya çıkıyor.

TRT’nin her iki hatada da Reşadiye saldırısının sorumluluğunu orduya maletmeye dönük belirgin hatalar göze çarpıyor. TRT, haberleri izleyenlerin dava dosyalarını okumadıkları kabulüyle açık bir dezenformasyon yaptı. Üstelik bir devlet televizyonu olarak orduyu 7 askerin şehit olması ile ilişkilendirerek vahim bir hataya imza attı.

Odatv.com

Serdar Akinan
Körlük

Binlerce Tekel işçisi Ankara'nın göbeğinde feci şekilde dövüldü.
Fabrikaları kapatılan, gelecekleri tehdit edilen bu işçiler aileleri, çocukları ve kendileri için onurlu bir hak arayışı sergiliyorlardı.
Hiçbir yere saldırmadılar. Kimseye zarar vermediler.
Türkiye'nin dört bir yanından gelip, geleceklerini ellerinden alan hükümeti, demokratik haklarını kullanarak protesto ettiler.
Görüntüden rahatsız olan hükümet ise bu işçileri döverek dağıttırdı... Bu rezillik neresinden bakarsanız bakın önemli bir haberdir. Fakat dün dehşetle gördük ki hükümete yakın gazetelerin hiçbirinde bu olaylara yer verilmedi.
İktidara yakın bazı yazarlar ise hiç utanmadan hak ararken meydan dayağı yiyen işçilere 'Ergenekoncu' göndermesi yapabildi.
Hak arayan işçiler 'şer odağı'... Elbette dayak yiyecekler... Bunu haber yapan da zaten Ergenekon medyası...
Medyanın bu Goebbels'leri artık mide bulandırıyor.
İktidarın işçilere yönelik açık baskı, hak ihlali ve saldırılarını tartışamazken bu kalemlerin hemen her gün 'demokrasi', 'özgürlükler' ve 'açılım' kelimelerini ucuz bir sos gibi yazılarına boca etmelerini nasıl izah etmeliyiz?
İktidar ve medya ilişkisi gerçekten son derece sorunlu bir ülkede yaşıyoruz.
Bu sütünda, defalarca, bu ilişkinin yapısal bozukluğunun sistemin tamamını zehirlediğinden bahsetmişimdir.
Önceki gün Tekel işçilerinin maruz kaldığı çirkin ve kabul edilemez saldırıyı 'görmeyerek' sicillerine unutulmaz bir çentik attı bu cenah.
Aslına bakarsanız şunu da açık açık konuşmak gerekmiyor mu? Konuşulması gereken konulara karar veren bir kolektif oluştu.
Medyanın her iki ayağı için geçerli bir tez bu...
Kürt meselesi konuşulacak... Konuşalım... Birileri memleket gündemine karar veriyor ve biz aylardır mesela 'Kürt açılımı' konuşuyoruz.
Ciltler dolusu yazı yazıldı, binlerce saat yayında, yüzlerce farklı adam sadece bu meseleden konuştu.
Aylar geçti... Ortada somut tek bir şey var mı? Yok...
Bursa'da yerin yüzlerce metre altında 19 işçi göz göre göre ölüyor. İşçileri bu kadar vahşi bir şekilde ölüme mahkum edenler hakkında insanlığımızdan utandıracak kadar az konuşuyoruz.
İstanbul'da itfaiye işçileri dayak yiyor... Gören bilen yok... Sendikacılar gözaltına alınıyor... İşiten yok.
Her ay binlerce insan işsiz kalıyor. Yuvalar dağılıyor, cinayetler artıyor, suç patlıyor... Biz ne konuşuyoruz? Demokrasi...
Kavramların içini boşaltıp, anlamını esnetmekte mahir bu adamların sicilini nereden okumak gerek?
Amerika’nın Irak işgalinden...
Tezkerenin tartışıldığı günlerde köşelerinden Amerika lehine avaz avaz bağıran bu 'muhafazakar' kalemler Irak’ta bir milyon insanın öldürülmesi karşısında aynı şeyi yapmadılar mı?
Hemen kör oldular.
Dün Tekel işçilerinin maruz kaldığı saldırıyı göstermemeleri de aynı sebepten ötürü...
Körlük... Kasıtlı bir körlük bu...
Artan bu körlüğün nedeni çok açık.
Vicdansızlık ve ahlaksızlık...

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/2009/12/19/yazar/15611/serdar_akinan/korluk.html

25 Aralık 2009 11:58
HÜRRİYET PH MERKEZİ SUNAR
Hürriyet Pisikolojik Harp Merkezi'nin "hamiline haberi" dudak uçuklattı. Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Kemal Kılıçdaroğlu, “hamiline karar” diyerek Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında isim kısmı boş bırakılarak karar alındığını, polisin bu boş yere istediği isimleri yazarak arama yaptığını iddia eden bir belge açıkladı. Kılıçdaroğlu’nun elinde salladığı belgede gerçekten de isim ve adres kısmı boştu.

Ancak belge çakma çıktı. Erzurum Başsavcısı Belgenin orjinalini açıkladı ve orjinalinde isim ve adres kısımlarının dolu olduğu ortaya çıktı. Arama kararı, Erzincan Garnizon Komutanlığı’na fakslanırken, deliller karartılmasın diye yasa gereği isim ve adres kısımları kapatılmıştı. Erzurum Başsavcısı, “kurumlar arası gerilim çıkmasın diye” geldiklerini önceden haber vermek için belgeyi isimleri kapatarak faksladığını hemen ardından da belgenin orijinal haliyle aramaya gittiklerini açıkladı.

Kılıçdaroğlu’nun yalan açıklamasını Hürriyet dün manşet yaptı. İşin gerçeği ortaya çıktı ama yalanı manşet yapan Hürriyet, gerçeği gazetenin taaaa 20. sayfasında gördü.

İşin komiği gazetenin 19. sayfasında Yazan Mehmet Yakup Yılmaz, Kılıçdaroğlu’nun teorisi üzerinden “burası polis devleti mi” diye esip gürlemesiydi. Yılmaz’ın yazdığı sayfanın hemen arka sayfasında işin gerçeği yazıyordu.

“Yılmaz kendi gazetesinde ertesi gün çıkacak haberi bilmiyor” diyemezsiniz. Hürriyet’in yazı işlerinin gücü malum. Yazarın haberle çelişkisini tespit edip anında uyarırlar.

Bu ancak bilinçli bir tercih olabilir. Manşetten verdikleri yalanın, ertesi gün gerçeğini kerhen 20. sayfadan verirken, yine de akılları karıştırmak için bir önceki sayfadan Yılmaz’ın köşesini kullanmışlar.

Hürriyet Psikolojik Harp Merkezi’nden derslik bir çalışma daha…
aktifhaber

Serdar Akinan
Has..tirin

İki tane rütbeli ceplerinde kroki ile suikasta gidiyor. Yakalanıyorlar... Bir tanesi karakolda polisten su istiyor, 'Arkadaşlar, su verir misiniz? Suikast planını yutcam'.
Bülent Arınç, dünyanın en mazlum yüz ifadeleriyle halkımızın karşısına çıkıp, 'Beni öldüreceklerdi...' diyor.
Vatandaş, ağzı bir karış açık bir o bülten bir bu bülten olan biteni izliyor.
Son dakika...TSK'dan açıklama...'Evet, onlar bizden ama öldürmeyeceklerdi... Başkasını izliyorlardı...'
Mr. Bean ve Dedektif Clouseau için ortak senaryo yazılsa... Bu kadar olur.
İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı, Orgeneral... Firkateyn yüklü mesajlar yağdırıyor. Kanallarımız evire çevire yayınlıyor...Halkımız şaşkın.
Bir o kanalda... Dannn... Dunnn... Sonra bir diğer kanalda...
Derken bir anda bir diğer kanalda... Ergenekon denen yüzyılın en büyük terör örgütüyle 11 adet ayrı bağı olduğu saptanan, Deniz Kuvvetleri'ndeki hayat kadını ve uyuşturucu trafiğini yönettiği bilinen (Bir gazete aynen böyle yazdı) Ali Tatar adlı subayın Beylerbeyi'ndeki lojmanından tek el silah sesi duyuluyor.
Ergenekon'un başından bu yana 18 subay kafasına sıkmış, camlardan atlamış. Bir kanala bakıyorsun adamlar Ergenekon'un beyni...Yahut Ergenekon susturdu bu adamları... Bir başka kanala bakıyorsun, 'Dayanamayıp intiharı seçtiler.'
Sabah kalkıyorsun bir haber, 'Hükümetten dev adım... Barzani ile anlaştılar. PKK bitiyor.'
Süpperrr...
24 saat geçmiyor. Belediye başkanları topluca gözaltında... Güneydoğu gene ayakta...
Bir bakıyorsun, bu kez internette, Flaş... Flaş... Ne oldu ağbi?... Bir durun yahu... Memlekette, 'Son dakika'... 'Flaş... Flaş...' olmayacak bir şey yok mu, olamaz mı? Can bu...
Ama bu önemli...
Peki... Neymiş?
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı diyor ki, 'Adalet Bakanı Cemil Çiçek beni arayıp, cemaat üyelerine yönelik operasyonu durdurmamı... Onları salıvermemi istedi.'
Yok artık kuyruklu yalan... İftira...
Değil mi? Ama, öyle olmalı...
Bakalım gazetelere... Satır yok... Allah
Allah...
Yahu bu gazetelerde (ki maddi sıkıntı içinde de değiller. Yani editoryal kadroları sağlamdır. Türkiye'nin en iyi kalemleri en yakışıklı maaşlarla buralarda çalışır) satır haber, yorum yok.
Tekel işçileri dayak yemiş?
Geçççç... Önemli değil... Alayı ajan provokatör onların...
Osman Baydemir'e kızmışlar... Kameraların karşısına çıkıp 'Has..tirin' demiş.
Az demiş...
Bu gidişle haber bültenlerinde; canlı yayınlarda herkesten türlü çılgınlığı bekleyebilirsiniz.
Şaşırmayın.
Ülke zıvanadan çıktı...

http://www.aksam.com.tr/2009/12/27/yazar/15704/serdar_akinan/has__tirin.html

Oral Çalışlar
'Özel Harpçi' olmak isteyen ünlü gazeteci

Kemal Yamak, Özel Harp Dairesi’nin tanınmış komutanlarındandı. Bu yıl yaşamını yitirdi. Emekli olduktan sonra da anılarını yazdı. ‘Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler’ (Doğan Kitap) adlı anılarında, Özel Harp Dairesi içinde geçen yılları da ayrıntılarıyla anlatıyor. Yamak, Bülent Ecevit’in Özel Harp Dairesi’ne ilişkin suçlamalarına tepki göstererek, “CHP milletvekilleri içinde Özel Harpçiler var, ona baksın” demişti. Birçok parti içinde Özel Harpçi’lerin olduğunu vurgulamaktan da geri durmamış olan bir isimdi.(s.461,462)

Özel Harp Dairesi tartışmaları yeniden gündeme gelince, Kemal Yamak’ın kitabını yeniden açtım. Altını çizdiğim bölümlerden birisini tekrar okurken, bizim mesleğe ilişkin ilginç bir bilgi ile yeniden yüz yüze geldim.

Kemal Yamak, kitabında, Özel Harp Dairesi Başkanı olduğu dönemde en çok uğraştığı konulardan birisinin Kıbrıs olduğuna dikkat çekiyor. 1974 Kıbrıs müdahalesinden önceki dönemde Kıbrıs’taki ‘psikolojik harekât’ boşluğunun nasıl doldurulacağını araştıran Yamak, bu konuyla ilgilenecek bir ‘eleman’ arayışı içine girmiş: “...önce bu konuda yetişmiş ve konuya inanmış birisini bulmak gerekiyordu. Bu arayış günlerinde, tesadüfen bir toplantıda tanıdığım, ilgimi çektiği için özel bir sohbette bulunduğum M.G’yi konferans için davet ederek, daha yakından tanımak istedim. Aradığımızı bulduğumuzu hemen fark etmiş, kendisine verdiğimiz özel görevlerinde, durumu izlemeye başlamıştık...”

Kemal Yamak, bu ‘eleman’ı saptayıp yetiştirmeye hazırlanırken dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar tarafından çağırılmıştı: “... bir gün Genelkurmay başkanı çağırmış ve bu görev için meşhur bir gazetecinin ismini vererek, ‘Gitmek istiyor ne dersin?’ diye sormuştu.”

Kemal Yamak, ünlü gazetecinin böyle bir çalışma olduğunu nereden haber aldığına şaşırmış kalmıştı: “Önce bu bilginin ve görevin nasıl haber alındığına şaşırmış, sormayı aklımdan geçirmiştim. Sonra, bu sorudan vazgeçerek neden olmaması gerektiğini arz etmeye başlamıştım. Sayın komutan ‘Peki uygun görmüyorsan kalsın. Sen hazırlığını devam ettir’ diyerek büyüklük göstermişlerdi.”(s.272)

Kemal Yamak’ın anılarının arasında dikkat çekmeyen bu bilgi, bizim mesleğin de ‘özel harpçi’ler tarafından ‘psikolojik harekât’ için kullanıldığını gözler önüne seriyor. Kemal Yamak ve Semih Sancar rahmetli olduklarına göre bu ‘ünlü gazeteci’nin kim olduğunu onlara sormamız mümkün değil.

***

Hâkim Kadir Kayan, günlerdir tek başına Özel Harp’in arşivlerinde inceleme yapıyor ya; merak ediyorum, acaba kaç gazetecinin ismine rastladı oralarda? Merakım yoğun, çünkü bizim mesleğin ‘psikolojik savaş’a nasıl alet edildiğinin araştırılması açısından bu isimler büyük önem taşıyorlar.

Militarizme ülkemizde beslenmekte olan genel hayranlıktan kaynaklanan birtakım ‘gazetecilik refleksleri’ de var elbette. Türkiye’deki ‘gazetecilik dünyası’nın, birtakım ‘görevlendirme’lerden bağımsız olarak, militarist bir psikolojiye eğilim gösterdiğini sık sık gözlemlemek mümkün. Bununla birlikte, bu işleri bir ‘görev’ gereği yapan gazetecilerin oynadıkları rol de küçümsenemez. ‘Görevli gazeteciler’, anlaşıldığı kadarıyla, kritik zamanlarda harekete geçiyor ve ‘psikolojik savaş’taki görevlerini yerine getirerek kamuoyunu ellerinden geldiğince manipüle etmeye çalışıyorlar. Kemal Yamak, anılarında, göreve aldıklarını nasıl eğittiklerini de belirtiyor.

“Bir süre sonra bu görev için seçilen arkadaşımızı yetiştirmiş ve Kıbrıs’taki ilgililere çalışmalarıyla ilgili talimatı vermiş, kendisine de bu ilk uygulamanın sorumluluğunu duyurup beklentilerimizi belirtmiş ve göreve göndermiştik.”

***

Özel Harp Dairesi, Seferberlik Tetkik Kurulu ve Özel Kuvvetler Komutanlığı, bugüne kadar hep ‘iç olaylar’da adı geçen kuruluşlar olarak anıldılar.

Haklarında çok ağır iddialarda bulunuldu. Bir zamanlar, bu kuruluşların adından bile söz etmek korku verirdi. Birçok kanlı olayın karanlıkta kalması, bu örgütlerin korkutuculuk oranını arttırdı.

Ama şu an bir değişim süreci içindeyiz... Şimdi onların ‘kozmik merkez’lerinde bir hâkim arama yapıyor. Tabii şu soru da akıllara geliyor: Binlerce bilgi ve belgeyi bir hâkim nasıl tek başına denetleyebilir?

Bu nokta bile, ülkemizdeki yasaların hâlâ ne kadar demokratikleşmeye muhtaç bir durumda olduğunu gözler önüne sermek için yeterli.

Üç askeri darbeden, bir postmodern darbeden arta kalmış, bunların da ötesinde, alttan alta hep militarist bir psikolojiyi içinde barındırmış olan bir demokrasimiz var. Sivillerin ‘askeri olan’ı denetleyemediği bir siyasal sisteme ne kadar demokrasi denebilirse, işte o kadar demokrasimiz var.

Ben Kemal Yamak’ın sözünü ettiği ünlü gazeteciyi ve konuyla bağlantısı olan diğer gazetecileri merak ediyorum.

Gazeteci merakı bu...

Radikal

Melih Aşık’ın Yazmadıkları
06 Şubat 2010
Ceyhun BOZKURT

Milliyet Gazetesi Yazarı Melih Aşık, Sabah Gazetesi Yazarı Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül ile ilgili bazı yazılarına yer verdi.

Sanırız, Melih Aşık’ın köşesinde yer kalmadığı için Ilıcak’ın ifadelerinden birkaçına yer vermiş. Biz de Aşık’ın hatırlattıkları ile beraber yer veremediği diğer bazı “Ilıcak yorumları”nı hatırlatalım.

Bakın Nazlı Ilıcak o dönemler nasıl bir askeri rejim sevdalısıymış:

- “(…)İç Hizmet Kanunu’nun ‘Cumhuriyeti koruma ve kollama’ maddesi, sorarız, sadece bazı şahısların darbe yapıp iktidarı alaşağı etmesi mi demektir? Türkiye Cumhuriyeti koruma ve kollanmaya bugün her zamankinden fazla muhtaçtır.

(…)Nerede 1971’lerin Faik Türün Paşası, Ali Elverdi Paşası… Nerede Yarbay Cihangir Erdeniz, Albay Naci Gür, Binbaşı Yaşar Değerli?” (20 Temmuz 1980)

- “(…)Türkiye’de demokrasi, demagojiye ve anarşiye dönmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge, birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdular. Açıklanan hedef ‘demokrasinin işlemesine müsait ortamı hazırlamaktır.’” (14 Eylül 1980)

- “(…)12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur.

(…)Ümidimiz, memleketimizin, birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetler harekatının başarı ile neticelenmesidir….Demokrasi dışındaki son kozumuzu oynuyoruz; eğer muvaffak olamazsak, demokrasiden de daha kıymetli bir varlığı, anavatanı kaybederiz.” (16 Eylül 1980)

- “(…)’12 Eylül bir darbe değildir’ diyen Orgeneral Evren’e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal.” (18 Eylül 1980)

- “(…) mazideki vakalar, bugünkü başarılarla, 12 Eylül’ün meşruiyetini bir kere daha vurgulamıştır.” (16 Ocak 1981)

- (Ziya-ül Hak’ın Pakistan’da kurduğu askeri rejimi eleştirerek) “(…) Bizde de bir askeri yönetim var. Ama kalıcı değil, gideceğini ilk günden beri tekrarlıyor. Nitekim Kurucu Meclis’in Ağustos-Ekim arasında oluşturulacağını Devlet Başkanımız asker sözü, namus sözü diyerek açıklamıştır. Bizde de bir askeri yönetim var, ama laikliğe kuvvetle bağlı, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasına samimiyetle inançlı.” (17 Ocak 1981)

Bu yazarımızın bir ilginç yazısı daha dikkatimizi çekti. Paylaşmadan geçemeyeceğiz. Bu yazar, ABD’li general Alexander Haig’in Reagan yönetiminde Dışişleri Bakanı olmasını bile sevinçle karşılıyor. Şimdinin “Siyaseti siviller yapsın, askerler uzak dursun” deyip emekli askerlerin siyasi değerlendirmelerini bile kabul etmeyen bu yazarımız bakın ABD’li generali nasıl övmüş:

“(…) Amerika Birleşik Devletlerinde dış politika gibi çok mühim bir makamın tok sözlü, inançlı bir generale verilmesi hür dünyanın güvenliği açısından büyük önem taşıyor.” (19 Ocak 1981)
avazturk

06 Mart 2010
CHP-RADİKAL- MUNZUR KOLKOLA
Gizli Tanık Munzur’un CHP milletvekili Radikal Gazetesi muhabiriyle çok gizli temasının şok fotoğrafları…

Sonsayfa gazetelerin yapamadığını başardı...

Gizli Tanık, Munzur ve iki akrabasının 4 Mart’ta Ankara’ya getirilip bazı temaslarda bulunacakları yönündeki haberler doğrulandı.

CHP Milletvekili Erol Tınaztepe, Gizli Tanıklarla Ankara’da görüştüğünü Radikal Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’ye doğruladı.

CHP’li Tınaztepe, “gizli tanıklar Ankara’ya gezmeye gelmiş ben de öyle görüştüm” gibi bir açıklama yapsa da olayın boyutları oldukça farklı görünüyor. CHP’li Ahmet Ersin de gizli tanıklarla Erzincan’daki görüşmesini, önce gizlemiş, arkasından reddetmiş ve en son “eşinden boşanacakmış onu görüştük” gibi benzer bir gerekçeyle açıklamaya çalışmıştı.

GÖRÜŞMELERİ CHP AYARLIYOR

Gizli Tanıkların Ankara’da üst düzey yargı mensupları ve gazetecilerle görüşmelerini, Erzincan/Ankara hattında adeta mekik dokuyan CHP’li Vekillerin organize ettiği iddia edildi.

Bugün Radikal Gazetesi’nde Mesut Hasan Benli imzalı bir haber yayınlandı. “Gizli Tanıklar İfadelerini Değiştirecek” başlığıyla verilen haberde gizli tanıklarla ilgili önemli ayrıntılar vardı. Haberdeki, “Cihaner’in yakını olduğu öne süren bir kişi tarafından Ankara’ya getirilen gizli tanıklar arasında ‘Munzur’ kodlu kişi de var.” Cümlesi oldukça dikkat çekici.

Radikal Muhabiri Benli, Ankara’ya getirilen gizli tanıkların Cihaner’in bir yakını tarafından getirildiğini iddia ediyor. Ancak haberinde gizli tanıklarla ilgili “ifadelerini değiştirecekler” cümlelerini ise CHP’li Tınaztepe’ye dayandırıyor. Haberi Tınaztepe’nin gizli tanıklarla görüşmeleriyle ilgili bilgi almış gibi yazan muhabir, sık sık Tınaztepe’ye atıfta bulunuyor.

RADİKAL MUHABİRİ BİZZAT GÖRÜŞTÜ

Ancak olayın böyle olmadığı ortaya çıktı. CHP’li vekillerin koordine ettiği gizli tanıkların ziyaret trafiğinde Radikal Gazetesi Muhabiri de yüz yüze görüştürüldü. Üstelik casus filmlerini aratmayacak mekanlar ve yöntemler seçildi.

Radikal Gazetesi Muhabiri, haberinde “Cihaner’in yakını” olarak belirttiği Davut Konıg’le görüştü. Görüşme Ankara Şehirler Terminali (AŞTİ)’ndeki kuytu bir bölümde gerçekleşti. Daha çok evsiz ve yolda kalmış insanların uyumak için kullandığı bölümde Radikal Muhabiri ile “gizli” görüşme ayarlandı.

AŞTİ’ye Davut Konıg ve gizli tanık Munzur beraber gelirken, daha sonra ayrıldılar. Radikal Muhabiri ile Konıg sözkonusu kuytuda bir araya geldi. Konıg, Munzur ile muhabir arasında adeta mekik dokudu. Munzur’un muhabirin sorularına direkt cevap vermesi engellenirken, Konıg kontrolünde kontrollü cevaplar verildi.

Radikal muhabirinin gerçekleştirdiği görüşme sonrası yazdığı haberi bizzat aldığı bu ayrıntılara dayandırmayıp CHP’li vekile dayandırması daha da ilginç bulundu.

RADİKAL EN BAŞINDAN İŞİN İÇİNDE

Radikal Gazetesi en başından beri Erzincan olayının göbeğinde yer alıyor. Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, uzun süre Erzincan’da kurumlar arası çatışma tezini işlemiş ve olayın içine MİT’i de sokmaya çalışmıştı. O günlerde anlaşılamayan bu tutum, çok sonra soruşturmaya Org. Saldıray Berk’in de adı karışınca anlaşılır hale gelmiş ve Murat Yetkin’in Karargah’ın istediği doğrultusunda Erzincan olayına böylesine ısrarla yönlendiği iddia edilmişti.

Radikal aynı zamanda hem manşetinden hem de İsmet Berkan’ın köşesinden olayı sıcak tutmuş ve Erzincan konusunda gerçek dava yani ERGENEKON-BERK-CİHANER bağlantısı ortaya çıkmadan “İsmailağa Cemaatine dokunan yandı” önkabulü oluşturmaya çalışmıştı.

Radikal’in ısrarlı yayınlarına rağmen MİT olayın içine girmemiş ve sözkonusu personelinin hukuk önüne çıkmasını yasal çerçevede izlemişti. Ancak Berk konusunda askeri konvoy yürütmeye varan tepkiler ve Org. Başbuğ’un savaş gemisi üzerinde meydan okuması gibi olaylar yaşanmış ve Berk defalarca çağrılmasına rağmen ifadeye gitmemişti.

Tüm bu olaylarda medyayı belli biçimde yönlendiren Radikal Gazetesi Ankara Bürosu sonunda direkt olarak Gizli Tanıklar boyutunda olaya girdi. Radikal Muhabiri Mesut Hasan Benli’nin casus filmlerindeki gibi kuytuda gizli tanıkları kaçıran ve Ankara’ya getiren Pavyoncu Davut Konıg’le temasları oldukça tartışılacağa benziyor.

Davut Konıg’ın, CHP'li Ersin'le Erzincan'da gizli tanıkların buluşturulması olayını ayarlayan Paradise Pastanesi sahipleri Erdoğan kardeşlerle geçmişten beri beraber çalıştıkları belirtiliyor.

Davut KONIG, Erzincan'da Paradise Pastanesi karşısında bulunan "Atlantik Restoran", Erzincan terminalindeki "Uğurcan Petrol İstasyonu" ve Jandarma bölgesinde yer alan Işıkpınar Köyünde bulunan Kervansaray Gazinosu'nun sahibi ve çevresinde “Pavyoncu Davut” diye biliniyor.

Davut KONIG'ın, çevresinde "Tarkan" olarak bilinen ve Erdoğan kardeşlerin çevresinden Ayhan Akgün isimli mekan sahibi kişinin adamı olarak nam yaptığı Erzincan'da yaygın olarak biliniyor. Davut Konıg'ın hırsızlık, adam öldürmeye teşebbüs, çıkar amaçlı suçlardan sabıkası bulunuyor.

Gizli Tanıkları ifadelerini değiştirmeleri konusunda yönlendirdiği iddia edilen Paradise Pastanesi Sahibi Abdullah ve Erdal Erdoğan kardeşlerin yönlendirmesiyle manipülatif haberler yaptığı konusunda çeşitli gazeteciler daha önce de eleştirilmişlerdi.

Gizli tanıklardan birinin kendisine önerilen 80 bin TL rüşveti anlattığı hem iddianameye hem de gazetelere yansımıştı. Gizli tanıkların Ankara’ya getirilmesinde peşin 50 bin TL ödendiği, CHP’li vekiller aracılığıyla, bazı YARSAV üyeleri, yüksek yargı mensupları ve Ankara – İstanbul hattında bazı medya haber müdürleri ile görüştürülmeye çalışıldıkları iddialar arasında iken, bahse konu gizli görüşmeler ve bugüne kadar Radikal Gazetesinin davaya ilişkin haber ve köşe yazılarında izlediği çizgi bunları doğruluyor.

İŞTE GİZLİ TANIK MUNZUR VE DAVUT KONIG İLE RADİKAL MUHABİRİNİN FOTOĞRAFLARI


Üçü bir karede muhteşem kumpas!!!!

Kaynak Sonsayfa

PANA FİLMİN FATİH ALTAYLI'YA CEVABI

Fatih Altaylı ısrarla izlemediği Kurtlar Vadisi’ni karalamaya devam ediyor…

İzleyip aynı eleştirileri yapsa idrak sorunu olduğunu düşünür, her insanın her şeyi anlamasının ve kavramasının zorunlu olmadığı gibi dilediğini söyleme hakkını teslim ederdik…

Yok, eğer kavrıyor olup yine aynı şeyleri yazsaydı, açıkça birileri tarafından kullanıldığını söyleyebilirdik…

Söz konusu Fatih Altaylı ise, her iki ihtimal de bizi şaşırtmaz…

Ancak yazar en kötüsünde ısrar ediyor… İnsanın okumadığı, izlemediği ya da bizzat şahit olmadığı bir eser, kitap ya da durum hakkında ahkam kesmesi ancak ve ancak cehalettir… Bu cahilliği yapanlara kendi televizyon programlarında en ağır hakaretleri layık gören Altaylı, iş kendisine geldiğinde hem sağır hem kör olabiliyor…

Bizce hiçbir mahsuru yok… Kendisine neyi layık görüyorsa o olsun…

Ancak biz beyfendinin bu kadar cahil olduğuna inanmak istemiyoruz…

Bu kadar cahil olacağına bari “vazifeli” çıksın daha iyi!

09 Ekim 2010
Pana Film

Ergun Babahan/ Star
Askeri medyanın özgürlüğü bitti!
13 Mart 2011

Türkiye, ordunun birden fazla darbe yaptığı, her darbeden sonra gerçekleştirdiği anayasal ve yasal düzenlemelerle sistem içindeki yerini güçlendirdiği bir ülke.
Yakın zamana kadar asker, YÖK’ten RTÜK’e, MİT’ten yargıya kadar her alanda hakim olan bir kurumdu.

Şu anda bunların bir kısmı geride kaldı ama hala sağlam bir demokrasi oluşturduğumuz iddia edilemez.

Demokrasiye sağlamlaştırma sürecinden geçiyoruz.

Asker, yasalarla sağladığı bu üstünlüğünü medyanın yardımıyla meşru hale getirdi.

Medya, yıllar boyunca siyaset kurumunu itibarsızlaştıran, askeri yücelten bir işlev gördü.

Siyasetin, yargıyı, polisi, eğitimi ele geçireceği iddiası hep gündemde tutuldu.

Halk, kendi seçtiği temsilcilerinin polisten eğitime uzanan bir hizmet alanında etkili olmasından korkar hale geldi.

Oysa, sisteme siyasetin hakim olması sayesinde polis-halk ilişkisi tamamen değişti, işkence iddiaları neredeyse sıfırlandı.

Siyasetçinin itibarsızlaştırması operasyonu, askerin denetimindeki MİT’in yetiştirdiği ajanların haberci, köşe yazarı görünümünde medyaya yerleştirilmesiyle sürdürüldü.

Türkiye yıllar boyu demokratik yollarla ortaya çıkmamış hamilerin cirit attığı, politika yapmanın has alanlarının var olduğu ülke olarak kaldı.

Kıbrıs’tan Kürt meselesine, hukuk reformlarından Avrupa Birliği ilişkilerine kadar her alanda asker son sözü söyleyen kurum oldu.

Gerektiğinde gazete manşetlerinden siyasetçiye, hükümete ayar verme hakkını kendinde gördü, askerin hizmetindeki medya da bu işlevini memnuniyetle yerine getirdi, çünkü karşılığında avantasını aldı.

O nedenle, bugün itibariyle Türkiye’de tehlikede olan basın özgürlüğü değil, asker üzerinden topluma, siyasete ayar verme özgürlüğüdür.

Bu ülkede Hürriyet gibi bir gazete, üniversitede kılık kıyafet düzenlemesi yapan anayasa değişikliğini ‘411 el kaosa kalktı’ manşetiyle verip hem düzenlemenin iptalini sağladı, hem de AK Parti’ye kapatma davası açılmasının zeminini hazırladı.

O dönem askerin denetiminde olan Anayasa Mahkemesi de bu işbirliğini başarıyla yerine getirdi.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde de benzer bir sürece tanıklık ettik.

Dönemin Genelkurmay Başkanı, Meclis’in elindeki bu yetkiyi gasp etme cüretini gösterdi, askeri medya da kendisine sonuna kadar destek verdi.

Çünkü, ‘Silahlı kuvvetler, kendisini ulusun özünün ve kalıcı çıkarlarının garantörü olarak gördüğünde hami rolünü üstlendi ve bu rolle seçilmiş hükümetler üzerinde etki kurdu.’

Bu etkiyi de, anayasa ve yasaların kendisine sağladığı avantajı sürdürmek amacıya kullandı.

Hrant Dink’ten Uğur Kaymaz’a kadar devlet adına öldürülen herkesin davasını yönlendirdi, ihmali veya suçu bulunan kamu görevlilerine koruma sağladı.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu düzenlemesine şiddetli muhalefetin arkasında, bu suç mekanizmasının korunma kavgası vardı aslında.
(..)


En son Ekim tarafından Cmt Mar 06, 2010 7:05 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Oca 07, 2010 12:51 am    Mesaj konusu: DİNÇ BİLGİN 28 ŞUBAT DÖNEMİNDE YAŞANANLARI ANLATTI Alıntıyla Cevap Gönder

04 Ocak 2010
ESKİ MEDYA İMPARATORU DİNÇ BİLGİN 28 ŞUBAT DÖNEMİNDE YAŞANANLARI ANLATTI

Röportaj: Fadime Özkan/Star

Bilgin: 28 Şubat döneminde askeri bürokrasi, yargı ve basın rejimin üç ayağı olmuştu. Ben de dönemin egemenlerindendim. Çok büyük kabahatlerimiz oldu.

Bir dönemin muktedir medya imparatoru, şimdi sıkıntıda olan en büyük rakibinin işten el çekmesini nasıl değerlendiriyordu acaba? Aydın Doğan için ne düşünüyor, ne hissediyor, ne diyordu? Ya, Sabah-Hürriyet çekişmesinde en çok, karşı manevralarından tanıdığı amiral gemisinin kaptanı Özkök için?

Dinç Bilgin, Sarıyer’de kızının evinde misafir, çünkü evi yok. Üzerine kayıtlı hiçbir mal varlığı kalmamış. TMSF’ye borçlarını ödemiş. Kendisiyle hesaplaşmış. Rahatlamış. Günlerini kitap okuyarak geçiriyor. Ama yeni hayatına da alışamamış aslında. En çok çalışmayı, gazete çıkarırken yaşadığı heyecanı özlediğini söylüyor. 28 Şubat sürecinde diğer egemenlerle birlikte oynadığı rolle ilgili ise çok büyük pişmanlık duyuyorum, diyor.

• Sabah’ın çıktığı, en büyük olduğu yıllar Özallı değişim yıllarıydı...

Sabah değişimin gazetesiydi. Özal’a yapmadığını bırakmasa da Özal’ın gazetesiydi. Ona hayrandım, bizim gazeteci takımı hayran değildi. Sabah’ın onunla bu kadar uğraşmaması için mücadele de verdim ama engel olamadım. Manşeti ertesi gün herkesle bir okuyan demokrat bir gazete patronuydum. Ama Sabah zamanın değişim ruhunu iyi okuyan bir gazeteydi.

• Türkiye bugün de değişiyor.

Türkiye insanıyla barışma çabasında. Demokratik dönüşüm heyecan verici. Başarısız olması imkansız. Hükümet başaramasa da, muhalefet ne yapsa da. Zamanın ruhu bu. Yaşlı adamların kavgaya devam demesinin önemi, anlamı yok. 20 yaşında çocukları birbirleriyle çarpıştırmalarını akıl almıyor. Pandoranın kutusu açıldı bir kere.

TROYKA İKİ AYAKLI KALDI

• Asker sivil ilişkilerindeki köklü değişimi nasıl okuyorsunuz?

Eski Türkiye’de hepimizin payı var. Beyin yıkanmışlığımız, yalanlarımız vardı. Ben de binlerce yanlış yaptım. Bir muhasebe yaptım. Yaptım da o sorumluluktan kurtuldum mu? Hayır. Günah çıkartıyor değilim, böyle hissediyorum. Bilerek olmasa da kötülük yapmamış olmanız imkansız. Tank sürücüsü gibisiniz. En azından sincapları karıncaları ezerseniz. Eleştiriye alışmamış, eleştiriyi vatana ihanetle bir tutan kurumlar var ama zamanla alışacaklar, eleştirildikçe güçlendiklerini görecekler. Kendi insanını değil dışarıdaki düşmanını korkutacaklar. Bu da eleştiriyle özeleştiriyle, zamanın ruhunu iyi koklamakla oluyor.

• 28 Şubat BÇG’nin, derin yapıların aktif olduğu ve darbe yapmadan istediği sonucu aldığı bir dönemdi. Aynı amaç ve yöntem sonra da girdi devreye ama sonuç alamadı. Şimdi tasfiye ediliyor...

Ama denemeler sürecektir. Eski egemenler evlerinde oturup sinirleniyorlar, karıları konuşuyor onlar köpürüyorlar. Kolay bir şey değil. Bunu söylüyorum çünkü o eski egemenlerden birisi de bendim. (gülüyor) Kolay kabul etmeyecekler ama eski dünya geri gelmeyecek. Bunu zamanında 4, 5 gazetesi, 40 dergisi, bir televizyonu olan, bir zamanların Dinç Efendisi söylüyor. 28 Şubat dönemini yaşadım. Ne yaptığımı, ne olduğunu biliyorum.

• Ortak hissiyat neydi: Eyvah çevreden merkeze geliyor, pay istiyorlar, düzenimiz bozuldu, gibi bir şey mi?

Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Sabah’ın yenilmişliği başlıyordu, gazete dışı beceremeyeceğim işlere girmiştim. Bir de çok zenginleşmiş, iyi yaşamaya başlamıştım. İşlerden uzak kaldım. Türkiye değişmişti. Enerji şirketleri satılacak, biri İhlas’a biri Erol Aksoy’a biri Aydın Doğan’a. Böyle bir dönem. Demokrasilerde 4. kuvvet olması gerekirken 2., 3. güç olmaya başlayan bir basın kurulmuştu. Eski Sovyetlerde troyka diyorlar; KGB, Kızıl Ordu, Parti. Anayasal demokrasilerde yasama yürütme yargı olması gerekirken Türkiye’de rejimin üçayağı; askeri ağırlıklı bürokrasi, yargı ve basın olmuştu. Şimdi basın ayağı çekilince troyka iki ayaklı kaldı, zorlanmaya başladı. O dönemde herkes başkasının işini yapmaya başlamıştı, gazeteler hükümetleri kurup indiriyor, askerler nasıl gazete çıkarılacağını tarif ediyor -gerçi hala ediyorlar ama-, yargı kendisini yasamanın yerine koyuyor. O dönemde pek çok yanlış yaptık. Bugün de sürüyor hatalar ama yine de çok iyi biri yola girdi Türkiye, çok da keyifleniyorum.

• O dönemde medya darbe iklimi yaratmakta, siyaset alanını daraltmakta aktif bir rol üstlenmişti. Sizin gazeteleriniz, televizyonunuz da pek gayretliydi...

Öyleydi ama bunu bilemezdik.

• Bilemez miydiniz gerçekten!

Haklısınız. Hitler Almanya’sında Yahudileri kampa götüren Almanların sonradan ‘bilmiyorduk’ demesi gibi oldu. İşin doğrusu, kendi adıma bilmiyordum ama öğrenmek kurcalamak sorgulamak da istemiyorduk. Bu konuda çok büyük kabahatimiz var. Başımızı derde sokmadan sorabilir miydik? (düşünüyor) Sormadık çünkü konformist olmuştuk hepimiz. İşimiz tıkırında. Bozulmasını istemiyorduk. Demek istediğim evet, hepimizin dolabında iskeletler var. Yorum Farkı’nı izliyorum, çok zaman Mehmet’ten (Barlas) yana oluyorum, öbürüne göre daha demokrat. Ama 12 Eylül döneminde en yakın arkadaşı Evren’di. Askeri hücumbotla boğazda yalısına gelmişti Evren, biz de davetliydik. Türkiye o zaman öyleydi, hepimiz şartlanmıştık.

KABAHATİMİZ ÇOK BÜYÜK

• Gönüllü, hesaplı bir şartlanmışlık...

Medya hakikaten o kadar güçlü mü ki? Bugün güçlü bir hükümet var her şeyi sorabiliyor mu? Silahlı güçten herkes korkar. O tarihte de korkuluyordu. Mesut Yılmaz 28 Şubat sonrasında iktidara geldi ama daha ilk ayında zamanın genelkurmay başkanından yediği fırçayı hatırlayın. Hükümetin başının çekindiği şeyleri o dönemde basından bekliyorsunuz. Taraf gazetesi hesap soruyor ama o da gazete değil. Kağıt sıkıntısı çekiyor, borçları, davaları var. Demokrat olmak cesaret ve bedel isteyen bir şey, kolay değil. Ben gazete sahiplerinin başka iş yapmaması için uzun zaman mücadele ettim, herkes de aferin demedi. Sonra ben de yaptım o yanlışı. Ama başaramadım diğerleri gibi, onlar galip çıktı o işten.

Vatan Milliyet satışı sevmediğiniz karınızı boşamak gibi

• Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğinden ayrılması, Aydın Doğan’ın görevini kızına bırakması çok önemli mi sizce? Başbakan’ın istifası kadar önemli diyenler de oldu!

Yok canım, o kadar da değil. Doğan grubunda bir şey değişmez. Odaları değişecektir sadece. Aydın bey işi kızına, o da profesyonellere bırakacakmış ama karar yetkisi onlarda kalacağına göre bir şey değişmez. Zaten profesyoneller yönetiyordu.

• Doğan grubuna ait Star tv, Vatan ve Milliyet için Akın İpek’in adı geçiyor. Girişim başarılı olur, kan uyuşur mu?

Hayatın bana öğrettiği şeylerden biri bu: Olmayacak diye bir şey yok, niye olmasın? Türkiye’de ciddi bir toplumsal yarılma, o yarılmanın önemli bir kısmında da Milliyet okurları var. Son derece muhafazakar, açılım deyince tüyleri ürperen insanlar. Hasan Cemal, Taha Akyol bile aykırı kalıyor Milliyet’te. Gerçi Zafer (Mutlu) yumuşatmaya çalışıyor ama... o yüzden yeni sahibe okur tepkisi olması mümkün. Ama Vatan daha kolay olur. Sabah geleneğinden geldiği, Beyaz Türklerle, eski Kürtlere hitap ettiği için. Tv öyle değil. Herkes izliyor, sorun olmaz. Ama anlamadığım bir şey var.

• Nedir anlamadığınız şey?

Şimdi adam (Akın İpek) masa sandalye almıyor, marka alacak. Markalar da para kaybediyor. Değerleri nasıl hesaplanacak? Kar eden bir şeyi alırken karı çarparsınız bir çarpanla, değeri ortaya çıkar. Zarar eden bir şeyi eksiyle çarpınca, ne çıkacak? Demek ki her halükarda Aydın bey kar edecek. Zarar eden malı satınca ne geçecek eline? İnsanın sevmediği karısını boşaması gibi, kaynanasını da veriyor yanında. (kahkahalar) Gazeteleri o bastığı ve dağıttığı için de gerçek patron olmaya devam edecek. Gerçi şimdi adam okuyacak şimdi bunları, gazeteleri almayacak... (gülüyor)

• Yabancı sermaye girer mi?

Zor. Sektör cazip değil şu an. Gazeteler klonlanmış gibi birbirinin aynı.

Ertuğrul pay almadı yahu!

• Gazetemi kontrol edemedim diyorsunuz. Aydın Doğan da Hürriyet için ‘devletin gazetesidir’ demişti. Ne oluyor, güç çok büyüyünce o gücü kullanmak isteyenler mi giriyor devreye?

Evet aynen öyle oluyor.

• Gazetenin bir silaha dönüşmesine engel olunamıyor mu peki?

İşiniz sadece gazeteyse satışlarla, reklamla ilgilenirsiniz. Rahatsızınız ama medya dışında işiniz varsa o işiniz için medyadaki avantajlarınızı kullanıyorsanız iş başka bir kulvara giriyor. Ertuğrul’a kızanlar diyorlar ki şöyle yaptı böyle yazdı. Adamcağız patronun işlerinden pay may almadı yahu?

• Öyle davranmasaydı ne olurdu?

Kapının önüne konurdu muhtemelen. O konuda gazetecilerin seçme şansının olmadığı dönemler oldu. Uzan denemesi mesela. Hürriyet gibi daha büyük ve daha açık bir gazeteyi patronun kontrol etmesi zordur.

• 411 el kaosa kalktı manşeti sadece bir manşet değil bir zihniyetin ürünü.

O çok ayıp bir manşet. Ama bir kaza. O yüzden masada farklı görüşler de olmalı.

Rekabetten Doğan galip çıktı

• Aydın Doğan ile çok sert rekabet etmiştiniz. Mehmet Barlas mesela “Dinç Bilgin’i Aydın Doğan bitirdi” demişti. Doğan’ın da sizin için “Onu geldiği yere İzmir’e göndereceğim” sözü var dolaşan...

İzmir’e dönmediysem de başardı adam. Ama ben de hatalar yaptım. Bu sadece onun başarısı değil ama Sabah ve Hürriyet grubu arasındaki mücadeleden onlar galip çıktı, evet.

• Siz kaybettiniz medya grubunuzu. Doğan da büyük borç altında büzülüyor..

Ama o grubun para kazandıran organları Hürriyet ve Kanal D. Diğerleri zaten zarar ediyor. Aydın Doğan bunları satarsa hafifler. Hem diğerlerinin karar yetkisi yine onda olacağı için bu bir yenilgi olmaz.

• Yine de şu kesin: Eski rakibiniz artık eski gücünde değil. Bu durum yüreğinizi soğutuyor mu biraz?

Hayır, hayır. Enteresandır kendimle hesaplaştıktan sonra çok rahatladım ben. Öyle hislerim yok.

Dönüşümü iyi okuyan kazanır

• Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm medya açısından ne gibi imkanlar barındırıyor?

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli bir dönüşümden geçiyoruz. Hayal edilemeyecek muhteşem şeyler oluyor. Doğru okuyan gazete patronu kazanır da.

• Son dönemde medyaya giren sermayeler farklı sektörlerden...

Hepsinin gazete dışında işleri var, gazetelere büyük bir fedakarlıkla para yatırıyor ve para kaybediyorlar. Mutlaka içlerinde büyük kabiliyetleri olanlar vardır ama diğer işlerini tasfiye edip gazetecilik yapmaları lazım değişimin öncüsü olabilmeleri için. Gazetecilik yapacaklarsa, başarılı olmak istiyorlarsa diğer işlerini tasfiye edecekler. Gazeteyle yatacak gazeteyle uyanacaklar. Tiraj düşünce çare arayacak, bunu yan iş olarak görmeyecekler. Ben de sadece gazetecilik yapıyorken başarılıydım.

Doğan nasıl bir medya patronu?

• Siz dededen gazete sahibiydiniz ama mesela en büyük rakibiniz Aydın Doğan dışarıdan gelmişti sektöre. Medya patronu olmak diğer sektörlerden farklı bir pozisyon. Zamanla nasıl bir medya patronu oldu Aydın Doğan?

Mutlaka öğrendi. Bir gazeteyi baştan başlatmadı ama satın aldığı gazeteleri yaşattı. Sabah rekabetinde bir sinerji yarattı ve en büyük rakibi Sabah’ı alt etmeyi başardı. Gazete patronluğunu bilmiyor demek imkansız, iyi bir iş adamı olduğu ise muhakkak. En azından benden kat kat becerikli olduğu meydanda. (gülüyor)

• İzmir merkezli Yeni Asır’la 1985’te İstanbul’a geldiniz, Sabah’ı çıkardınız sonra diğerlerini ve bir medya imparatoru haline geldiniz. Siz nasıl bir medya patronuydunuz?

Benim bir şansım vardı. Gazete patronu bir babanın oğluyum. Ailem gazetecilik dışında hiçbir işle meşgul değildi. Ya gazetecilikte başaralı olacaksın ya yok olacaksın, öyle bir nokta. Yeni Asır devletçi, otorite yanlısı değil demokrat, liberal, batıya dönük, yenilikçi okurunun yanında bir gazeteydi. Ben İstanbul’a Sabah’ı çıkarmak için tek başıma geldim ama Yeni Asır’ın o genleriyle geldim. Sabah muhteşem bir formüldü, tuttu.

YARIN

(Medyaya geri dönecek mi? Tüm borçlarını ödedi mi? Basının bugünkü durumunu nasıl görüyor? Yaşadıklarıyla nasıl başetti? hayattan ne öğrendi?

13 Ocak 2010 14:25
İsrail Avukatı CNN Türk Spikeri
CNN Türk spikeri Şirin Payzın, 'alçak' koltuk krizinde İsrail'in avukatı kesildi, Erdoğan'a "nezaketsiz" dedi. Payzın'ın sözlerini toparlamak arkadaşlarına düştü...



CNNTÜRK’ün “Haber Masası” programında İsrail’le Türkiye arasındaki, büyükelçiyi “alçaltma” gerginliği tartışıldı. Deneyimli diplomasi muhabirlerinden ve “360º” derece programının sunucusu Şirin Payzın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Davos’ta sergilediği tavrın nezaketsizlik olduğunu ve Tel Aviv Büyükelçisine yapılan hareketle de buna cevap verildiğini söyledi.

"PERES'E BÜYÜK NEZAKETSİZLİK YAPTI"

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a yönelik davranışı değerlendiren Payzın, “Şimdi Başbakan Erdoğan’ın geçen sene Davos’ta yaptığı da büyük bir nezaketsizlikti. Karşınızda ılımlı bir politikacı, Türkiye’yi seven bir politikacı vardı. Peres… Peres’e büyük nezaketsizlik yaptı.” dedi.

Haber Masası’nda sözlerine açıklık getiren Payzın, “Sen nezaketsizlik yaparsan, küfredersen senden daha fazla nezaketsiz, daha fazla küfreden, daha fazla bağıran her zaman biri çıkar. (…) Güvercini ezersen şahinle karşı karşıya kalıyorsun.” şeklinde konuştu.

"GÜVERCİNİ EZERSEN ŞAHİNLE KARŞI KARŞIYA KALIRSIN"

Ayalon’un aynı zamanda siyasetçi olduğuna dikkat çeken Şirin Payzın şunları söyledi: “Sonuçta Ayalon siyasetçi aynı zamanda. Şimdi Başbakan Erdoğan’ın geçen sene Davos’ta yaptığı da büyük bir nezaketsizlikti. Karşınızda ılımlı bir politikacı, Türkiye’yi seven bir politikacı vardı. Peres… Peres’e büyük nezaketsizlik yaptı. Şimdi bu böyle değil midir? Sen nezaketsizlik yaparsan, küfredersen senden daha fazla nezaketsiz, daha fazla küfreden, daha fazla bağıran her zaman biri çıkar. (…) Güvercini ezersen şahinle karşı karşıya kalıyorsun.”

OĞAN TOPARLAMAYA ÇALIŞTI

Şirin Payzın’ın Erdoğan’ı “nezaketsiz” olarak nitelediği sözlerini ise CNN TÜRK Haber Koordinatörü Yavuz Oğan toparlamaya çalıştı. Payzın’ın sözünü kesen Oğan, “Orada itirazlarım var ama. Tam öyle değil bence. Benim düşüncem öyle değil en ezından. Davos’taki nezaketsizlik, karşı tarafın yaptığı nezaketsizlik değil miydi? Acaba aynı tonda mı yanıt verdi? O tartışmalı bir konu” diyerek sözü Ankara’ya bıraktı.

LogoTahiroğluTv kanalı ya Türk halkından Şirine adına özür dilesin ya da logosunu CNN-İSRAİL olarak değiştirsin...
13 Ocak 2010 Çarşamba 22:47
her yer siyonistcimehmetacik acik belli bununda yahudi oldugu.
13 Ocak 2010 Çarşamba 22:47
İsrailin Türkiye'de bir kaç taneOsman SOYSALRESMİ OFİSİ VAR. Bunlardan birincisi:Israel's National Agency for International Cooperation of the Ministry of Foreign Affairs. İkincisi A.D. (tüm medyası ve genel yayın yönetmeni dahil tüm elemanları) Üçüncüsü Boynuz simgeli grup dördüncüsü çok yüksek düzeyde Türkiye devletine (gerek sivil gerek silahlı bürokrasideki)sızmış bürokrat ve hatta yöneticiler.
13 Ocak 2010 Çarşamba 22:46
BÖYLE BİLMEZDİM SENİ ŞİRİNFerhatBu hanımefendiyi ben demokrat biliyordum. Görüntü olarak şirin olabilir ama Söyledikleri çok çirkin. Yani İsrailin göz göre göre yaptığı zulmü bağıra çağıra savunan Peres'e hangi nezaket kurallarıyla cevap verilmeliydi. Soyadına bakarsak payzın türkçe değil. Kendi hayatı ve konforu dört dörtlük olunca filistinlerinki mühim değil sanırım. Bir İsrail ordusunun dünyanın en ahlaklı ve en nazik ordusu demediği kalmış.
13 Ocak 2010 Çarşamba 22:36
aktifhaber

21 Ocak 2010
Birand DÜNDAR'I Deşifre Etti
Mehmet Ali Birand, adı TSK'yla işbirliği içinde olan gazeteciler arasında geçen Dündar'ı çok kötü yerden yakaladı ve adeta yerin dibine soktu. İşte o sözler...

Mehmet Ali Birand, Ayşenur Arslan’ın CNNTürk'te hazırlayıp sunduğu Medya Mahallesi Programı’nda Uğur Dündar’a isim vermeden ama açık adres göstererek ağır sözlerle yüklendi.

Balyoz Planı konuşulurken, Ayşenur Arslan kendi isminin de TSK’yla İşbirliği yapacak gazeteciler arasında geçmesine tepki gösterdi ve Taraf Gazetesi’nin bunu yayınlamasının bir çeşit andıç olduğunu söyledi.

Konuğu Mustafa Bumin bunun andıç olmadığını söyleyince Arslan sözünü keserek Mehmet Ali Birand’a telefon bağlantısı yaptı. Ancak Birand’tan da istediği desteği bulamadı.

Arslan bu kez Birand’a “Sizi andıçladıklarında ben ATV’deydim Ali Kırca’yla beraber biz andıç haberinde sizin isminizi kullanmadık” dedi.

Bunun üzerine Birand, “siz kullanmadınız etik davrandınız ama şuan çalışmakta olduğum Kanal D o dönem isimlerimizi açık açık verdi” dedi.

O dönem Kanal D’de Uğur Dündar çalışıyordu ve Dündar, Andıç’ı yayınlayan ilk kişiydi. Hatta Andıç Hürriyet ve Sabah’a yapışsa da aslında ilk yayınlayan Dündar’dı.

Dündar askerden gelen andıçı kendi deyimiyle “soruşturmacı gazetecilik” süzgecinden geçirmeden ekrana taşıdı.

24 Nisan akşamı Kanal D''nin haber bülteninde, Uğur Dündar, bazı gazetecileri teşhir etti ve bu gazetecilerin PKK’ya yardım ettiğini açık açık anlattı. Ertesi gün 25 Nisan'da ise Hürriyet ve Sabah''ın başlıklarında Mehmet Ali Birand ile Cengiz Çandar''ın PKK ile işbirliği yaptığı anlatılıyordu.

Yani tetiği ilk çeken Dündar’dı ve Birand bunu unutmamış olmalı ki, bugün tekrar Dündar’a ağır biçimde mazisindeki bu utanç vesikasını tekrar hatırlattı ve yüzüne çarptı.

Cengiz Çandar o günleri şöyle anlatıyor:

"Bu haber 25 Nisan 1998''de bir pazar günü Hürriyet ve Sabah''ta manşetten yayınlandı. Bir gün önce de 24 Nisan gecesi, Kanal D''nin ana haber bülteninde bu haber, Uğur Dündar tarafından iddia edilerek değil, teyiden okundu. Kanal D, Uğur Dündar, Hürriyet ve Sabah yöneticileri bu haberin nereden geldiğini biliyorlardı. İsim olarak bana hiçbir zaman söylenmedi ama iki ismi ben de kesinliğe yakın derecede biliyorum. Bunlar Çevik Bir ve Erol Özkasnak. Biri Genelkurmay 2''nci Başkanı, diğeri Genelkurmay Genel Sekreteriydi. Bu iki ismi biliyordum."

Bugün Taraf’ın yayınladığı listede Uğur Dündar da “işbirlikçi” gazeteciler arasında geçiyor.
aktifhaber

21 Ocak 2010 09:03
İşbirliği Yapılacak Gazeteciler
Org. Çetin Doğan'ın başında bulunduğu Balyoz cuntası bu 137 gazeteciyle işbirliği yapacaktı. İşte 0 137 gazetecinin isimleri...

Orgeneral Çetin Doğan'ın başında bulunduğu Balyoz cuntasının hazırladığı darbe planında 137 gazeteciden "faydalanılması" hedefleniyor.

İŞTE CUNTANIN 'İŞBİRLİĞİ' YAPMAYI PLANLADIĞI O 137 GAZETECİ:

Abbas Güçlü
Adnan Bulut
Ali Baransel
Ali Can Değer
Ali Kırca
Ali Sirmen
Alper Turgut
Altemur Kılıç
Arslan Bulut
Ayşe Nur Bulut
Ayşe Nur Arslan
Ayşe Özgün
Baki Şehirlioğlu
Behiç Kılıç
Bekir Coşkun
Bülent Özdemir
Can Ataklı
Cem Aydın
Cüneyt Arcayürek
Coşkun Kırca
Emin Çölaşan
Enis Berberoğlu
Erdal Güven
Erdal Şafak
Erdem Arif Sürek
Ergun Ayaz
Erol Manisalı
Erol Mütercimler
Ertuğrul Özkök
Esin Dalay
Faruk Kırtay
Fatih Altaylı
Fatih Çekirge
Fikret Bila
Filiz Güler
Gül Sülün
Güler Kömürcü
Gündüz Aktan
Güneri Civaoğlu
Güngör Mengi
H. İbrahim Büyükfuran
Hakan Aygün
Haluk Şahin
Hasan Pulur
Hasan Ünal
Hayati Arıgan
Hayrullah Mahmud
Hikmet Bila
Hulki Cevizoğlu
İbrahim Yıldız
İclal Aydın
İlhan Selçuk
İlker Sarıer
İsmail Küçükkaya
İsmail Polat
İsrail K. Kumbasar
Kadri Gürsel
Kemal Yavuz
Kemal Yurteri
Kerim Can Kamal
Levent Gençelli
Leyla Umar
Mehmet Ali Kışlalı
Mehmet Faraç
Mehmet Güler
Mehmet Soysal
Mehmet Şehirli
Mehmet Tezkan
Mehmet Yakup Yılmaz
Melih Aşık
Metehan Demir
Metin Uca
Mine Kırıkkanat
Mine Şenocaklı
Muharrem Sarıkaya
Murat Çelik
Murat Demirel
Murat Yetkin
Mustafa Bağdiken
Mustafa Balbay
Mustafa Mutlu
Mümtaz Soysal
N. Oktay Apaydın
Nail Güreli
Namık Kemal Zeybek
Necati Doğru
Necdet Sevinç
Nejdet Coşkun
Nuray Başaran
Nuri Çolakoğlu
Nuri Elibol
Nuri Sefa Erdem
Oktay Ekşi
Olga Ünaydın
Orhan Birgit
Orhan Saat
Özdemir İnce
Rahmi Turan
Rıza Zelyut
Ruhat Mengi
Ruşen Çakır
Sabahattin Önbikar
Saygı Öztürk
Sedat Ergin
Sefer Darıcı
Serdar Akinan
Serhar Alaattinoğlu
Soner Yalçın
Sultan Uçar
Süheyl Batum
Süleyman Arat
Şenol Demirci
Şükran Pakkan
Şükrü Küçükşahin
Taki Doğan
Taşkın Şenol
Tayfun Devecioğlu
Taylan Sorgun
Tufan Türenç
Tuncay Özkan
Ufuk Büyükçelebi
Ugur Cebeci
Uğur Dündar
Uğur Şefkat
Ümit Özdag
Ümit Zileli
Ünal İnanç
Yalçın Bayer
Yalçın Bel
Yaşar Nuri Öztürk
Yavuz Gökalp Yıldız
Yazgülü Aldoğan
Yılmaz Özdil
Yücel Yener
Zafer Mutlu
Zafer Tokuş
Zekeriya Beyaz
Zübeyir Kındıra

aktifhaber

22 Ocak 2010
Karargahta İlginç Brifing !
Genel Kurmay 2. Başkanı Aslan Güner, büyük gazetelerin Ankara temsilcilerini karargahta toplayarak ilginç bir brifing verdi.. İşte brifinge katılan gazeteciler..

Genel Kurmay 2. Başkanı Aslan Güner, Habertürk gazetesinden Muharrem Sarıkaya, Milliyet’ten Fikret Bila, Radikal’den Murat Yetkin ve Sabah gazetesinden Okan Müderrisoğlu’nu Genel Kurmay Karargâhı’na çağırarak, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı , ‘ askeri personelin askeri mahkemelerde yargılanması ‘ kararıyla ilgili değerlendirme yaptı.

Aslan Güner, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bu karardan sonra sivil mahkemelerde görülen geçmiş askeri davaların da askeri mahkemeler devredilmesi gerektiğini ve gazetecilerin de bu konuda yazılar yazarak kamuoyunu yönlendirmelerini istedi.

Güner ayrıca, davet ettiği gazetecilerden “Balyoz Darbe Planı” ile ilgili de haber yapmamalarını ve gündemi geçiştirmelerini istedi.

Genelkurmayın daha önce akredite ettiği Yenişafak, Star gibi gazetelerin temsilcilerini bu sefer çağırmaması dikkat çekti.

Şimdi; davet edilen gazetecilerin bu brifingden sonra istenilen şekilde yazılar yazıp yazmayacakları merak ediliyor…

İsmail SAĞIROĞLU / ELMAHABER

2 Ocak 2010 20:51
Zekeriya Beyaz'ın 'Balyoz' Gururu
Taraf'ın ortaya çıkardığı Balyoz darbe planında işbirliği yapılacak gazeteciler arasında olan Zekeriya Beyaz'ın açıklamaları çok konuşulacak.



Beyaz yaptığı açıklamada darbe planında isminin geçmesinden onur duyduğunu söyledi.

Günlerdir tartışılan Balyoz Darbe Planında ismi geçen bir çok gazeteci konuyla ilgili sert tepkiler verdi. İlahiyat Profesörü Zekeriya Beyaz ise farklı bir yaklaşımda bulunarak, TSK'nın bu konuda çok doğru düşündüğünü ifade etti.

"ONUR VE ŞEREF DUYDUM"
Beyaz, Balyoz Darbe Planında işbirliği yapılacak gazeteciler arasında kendi isminin de bulunmasından onur ve şeref duyduğunu söyleyerek "Türk Silahlı Kuvvetleri beni zararlı görmemiş. Böyle bir çaresizlik halinde vatana, devlete yardım edeceğimi düşünmüş. Bundan onur duydum, gurur duydum. Doğru da düşünmüşler. Vatanın tehlikeye girdiği bir durumda bunun için yardım ederim" dedi.

BU BİR SAVAŞ PROVASIDIR
Fatih ve Beyazıt camiilerinin bombalanmasını da içeren eylem planıyla ilgili değerlendirmelerde de bulunan Beyaz, medyada bu haberlerin abartıldığını dile getirdi. TSK'nın insanları bombalayacağını düşünmediğini vurgulayan Beyaz, şunları söyledi: "Bu bir provadır. Nasıl yangın söndüren insanlar yangın söndürme provası yapıyorlarsa vatanı korumak için ordu da bu tür hazırlıklar ve provalar yapar. Bu olay dışarıya sızdırılmış ve abartılmıştır. TSK'nın yaptığı iş savaş provasıdır. Bu iftira, abartma ve şişirme TSK'yı dışarıdan yıpratmak için yapılmıştır..
aktifhaber

23 Ocak 2010 15:06
Birand'ı Ana Haberde Böyle Sattı
Uğur Dündar en yakın arkadaşlarından Mehmet Ali Birand'ı böyle sattı.. 1998'de Kanal D Ana Haber'in ilk kez verdiği o 'andıç' haberi. Videolu...

Geçtiğimiz gün Mehmet Ali Birand, Ayşenur Arslan'ın CNNTürk'te hazırlayıp sunduğu Medya Mahallesi Programı'na katılmış ve Uğur Dündar'a isim vermeden ama açık adres göstererek ağır sözlerle yüklenmişti.

Balyoz Planı konuşulurken, Ayşenur Arslan kendi isminin de TSK'yla İşbirliği yapacak gazeteciler arasında geçmesine tepki göstermiş ve Taraf Gazetesi'nin bunu yayınlamasının bir çeşit andıç olduğunu söylemişti.

Konuğu Mustafa Bumin bunun andıç olmadığını söyleyince Arslan sözünü keserek Mehmet Ali Birand'a telefon bağlantısı yapmış ve Birand'ın sözleri herkesi ŞOOK etmişti...

Arslan Birand'a “Sizi andıçladıklarında ben ATV'deydim Ali Kırca'yla beraber biz andıç haberinde sizin isminizi kullanmadık” demiş bunun üzerine Birand, “siz kullanmadınız etik davrandınız ama şuan çalışmakta olduğum Kanal D o dönem isimlerimizi açık açık verdi” diyerek tepkisini dile getirmişti.

O dönem Kanal D'de Uğur Dündar çalışıyordu ve Dündar, Andıç'ı yayınlayan ilk kişiydi. Hatta Andıç Hürriyet ve Sabah'a yapışsa da aslında ilk yayınlayan Dündar'dı.

Dündar askerden gelen andıçı kendi deyimiyle “soruşturmacı gazetecilik” süzgecinden geçirmeden ekrana taşımış ve Birand'ı ve diğer gazetecileri adeta fişletmişti!..

24 Nisan 1998 Akşamı Ne Olmuştu?

24 Nisan akşamı Kanal D''nin haber bülteni, bazı gazetecileri teşhir etmiş ve bu gazetecilerin PKK'ya yardım ettiğini açık açık anlatmıştı. Ertesi gün 25 Nisan'da ise Hürriyet ve Sabah''ın başlıklarında Mehmet Ali Birand ile Cengiz Çandar''ın PKK ile işbirliği yaptığı anlatılıyordu. Yani tetiği ilk çeken Dündar'ın Kanal D'siydi ve Birand bunu hiç unutmadı...

İşte yıllar önce Kanal D Haberde yayınlanan o haber;

Haber görüntüler eşliğinde "Şemdin Sakık'ın verdiği ifadesi doğrultusunda" adı altında yayınlanıyor ve Mehmet Ali Birand'ı kızdıran haber şu şekilde veriliyordu:

"Türkiye'de bazı gazetecilerin örgütten para alarak PKK terör örgütü lehine haber yaptıkları iddia ediliyor ve PKK'dan menfaat temin ederek terör örgütü lehine haber yapanların şunlar olduğu öğrenildi Mehmet Ali Birand, Çengiz Çandar, Yalçın Küçük, Mahir Sayın ve Mahir Kaynak..."

Video için:
http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=268406

aktifhaber

24 Ocak 2010
ALTAN ÖZDİL'İ REZİL ETTİ
Balyoz kapsamında Genelkurmay'ı, medyayı ve CHP'yi bombalayan Ahmet Altan, 'işbirlikçiler' arasında ismi bulunan Yılmaz Özdil'in yalanını ortaya çıkardı...

Balyoz darbe planında ismi darbeden sonra işbirliği yapılacak gazeteciler arasında bulunan Hürriyet Yazarı Yılmaz Özdil, dünkü yazısında darbe planlarını dalgaya alarak, planın hazırlandığı tarihte işsiz olduğunu iddia etti.

Ahmet Altan bugünkü yazısında halka 'Bidon kafalı' diye hakaret eden Özdil'in yalanını ortaya çıkardı. Meğer Özdil o dönemde yazı işleri müdürüymüş...

İŞTE AHMET ALTAN'IN TARAF'TAKİ YAZISI

Medya, muhalefet, iktidar

Genelkurmay kıvranıyor.

Bir yandan ordunun “imajını” korumaya çalışıyorlar, bir yandan da “camileri bombalayıp insanları öldürecek” bir alçaklıkla aralarına mesafe koyup “suçun” parçası olmaktan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Bu açmazdan çıkamazlar.

Çünkü bir ordunun “imajı” yalanlarla korunmaz, aksine her yalanda o “imaj” biraz daha çöker.

Ordu, imajını korumak istiyorsa siyasetten çıkacak, darbecileri ayıklayacak, onları hukuka teslim edecek ve gerçekleri halkına açıklayacak.

Güneydoğu'da binlerce insanı öldüren JİTEM'in varlığını inkâr ederek “imajını” kurtarabildi mi? Kimse inandı mı o laflara?

Bizim ordu ne yazık ki hastalanmış.

Siyaset merakı, iktidar hırsı, ülkeyi “kendine ait” sanması hastalandırmış orduyu.

Tabii burada tek suç ordunun değil.

Bir ülkenin ordusunda “cami bombalamayı” planlayacak vicdansızlıklar böylesine pervasızlıkla ortaya çıkabiliyorsa, o ülkenin medyası da bu sefalette rol almıştır.

Dürüst bir medyaya sahip hiçbir ülkede “darbe” olmaz.

Sahtekârlığı, ordunun bazı gazetecileri “fişlediği” dönemde yazıişleri müdürü olmasına rağmen “ben o sırada işsizdim” deme noktasına vardıran, “camilerde insanların öldürüleceği” planları güle oynaya konuşup sulandıran bir fersudeliği sıkılmadan benimseyen insanların yazar, gazeteci, televizyoncu olabildiği bir ülkede darbe de olur.

Gazetelerde çıkan yazıları okuyorum.

Aralarında çok dürüst insanlarımız, çok yürekli yazarlarımız var.

Onları imrenerek, övünerek, sevinerek izliyoruz.

Bir de “darbeci” makulesi var.

Kendi halkına düşman, kendi insanını küçümseyen, çapsızlığını ve yeteneksizliğini “histerik” öfke krizlerinin altına saklamaya çalışan, hem paşalarının paçasına asılıp hem de demokrat görünmek isteyen bu medya mensupları, “darbe planları” karşısında Genelkurmay'dan daha fazla acı çekerek kıvranıyorlar.

Bu olayın “gerçeğini” ortaya çıkarmak, “gerçeği” talep etmek yerine, Genelkurmay'a “yalanlasana bu haberleri” diye yalvarıyorlar.

Genelkurmay'a yalvaracaklarına, “camileri kim bombalayacaktı” diye sorup cevabını arasalar, kendi insanlarının canına kast edenleri bir daha bunlara tevessül edemeyecek hale getirseler ya.

Nerede onlarda o yürek, nerede onlarda o vicdan.

Zor bela buldukları sütunları kaybetmemek için her darbecinin silahına mermi olur bunlar.

Demokratik bir ülkede nasıl yaşayacaklar, ne yazacaklar?

Gür, mert bir sesle darbeye karşı çıkacaklarına, bu “belgelerin niye Taraf'a sızdığını” soruyorlar.

Taraf'a geldi çünkü siz bugüne kadar bunları yayımlamadınız.

Dört alçakça darbeden geçti bu zavallı ülke, hangisinde medya darbecilerle işbirliği yapmadı?

Eğer namuslu gazeteler olsaydı 28 Şubat rezilliği olur muydu?

Çevik Bir'le tombul yardımcısı o “andıçları” yazmaya cesaret edebilir miydi?

Bir yandan “darbe” dualarına çıkıp bir yandan da demokrat görünmek isteyen, darbeye değil de darbenin haber olmasına karşı çıkan bu adamlara benim halisane önerim, “soytarılığı” fazla uzatmamaları.

Altından kalkamazlar sonra.

Medya böyle de, muhalefet nasıl?

“Askerlerin sivil yargıda yargılanmasına” karşı çıkıp koşa koşa Anayasa Mahkemesi'ne giden CHP'nin başkanından bir ses duydunuz mu?

Koskoca parti, kendi vatandaşlarını “camilerde bombalayacak” adamlar karşısında sessiz... Umurunda değil.

Adam utanır da kalkar bir laf söyler.

“Ergenekon'un avukatlığındaki” o ateşli hitabet, darbe planını görünce nereye kayboldu?

Siyasi iktidar, bu darbe planı karşısında daha dik duruyor, eleştiriyor ama bu yetmez, siz iktidarsınız, sorumlu sizsiniz, açıklamalar yapmak, suçlananların hukuka sevk edilmesini sağlamak, ordunun bu darbeci ve hastalıklı yapısını değiştirmek sizin göreviniz.

Anayasa değişikliği için bir an önce harekete geçmezseniz, yeni darbeciler yeni planlar yaparlar.

DTP'nin kapatılması karşısında sessiz durmak, hakkınızda açılacak yeni bir davanın alttan alta biçimlenmesine engel olmayacağı gibi, anayasayı değiştirmemeniz de yeni planların hazırlanmasına engel olmaz.

Artık bu ülkeyi değiştirelim.

Anayasasını, yasalarını, ordusunu, hukukunu, siyasetini yeniden ve dürüstçe biçimlendirelim.

Bizim ömrümüz alçakça darbelerle tükendi, bari çocuklarımız düzgün bir ülkede yaşasın.

İŞTE YILMAZ ÖZDİL'İN DÜNKÜ HÜRRİYET'TEKİ YAZISININ İLGİLİ BÖLÜMÜ...

Beni de askerci diye yazmışlar ama, o tarihte ben işsizdim aslında iyi mi... Mesela, darbe kapsamında bombalandığı öne sürülen HSBC havaya uçtuğunda, 2'si listede bulunan 3 arkadaşımla tavla oynuyordum... Hesapta işimiz askere destek vermek ama, işimiz yok! Dolayısıyla, kendimizi faydalandıracaktık da, nasıl faydalandıralım birader?

Washington'daki Gizli Toplantı Sonrası Yakılan Kıvılcım
Tuğrul Keskingören
Açık İstihbarat
05.01.2010

Turkiye gundeminde uzun tartismalar yaratan konularin topluma ne derece dogru yansitildigi daima bir muamma olmustur. Merak edilen gercekler, bazen hicbir zaman acikliga kavusturulamadigi gibi, bazen cok gec de olsa su yuzune cikmaktadir.

Bugun islemeye karar verdigimiz konu da, gec de olsa ortaya cikan bazi gercekleri toplumumuz ile paylasmak adina bulunulan bir calismadir.

Gelismekte olan ulkelerin bir cogu, Turkiye gibi emperyalizmin kulturel ve siyasi somurusu altindadir. Somuru ve emperyalizm sadece ekonomik olarak kendisini gostermez, daha vahsi bir sekliyle sosyal ve siyasi alanda da yapilanir. Iste esas tahrip edici etkisi de toplumda kendisini bu alanlarda gostermesi ile baslar. En guvenilir bildigimiz kurumlar, kisiler, liderler bir bir yipranir, sanki her defasinda yikanan gomlegin parlakligini kaybetmesi gibi, esas tanimlarindan uzaklasir, gunluk kavgalarin icinde kimlik degistirirler.

Turkiye ile Amerika’nin yakinlasmasinin temelleri, 1947 yilinda ABD kongresinde Turkiye uzerine yapilan gizli oturumda saklidir.

Ikinci dunya savasinin akabinde Sovyetler ve Sosyalizm histerisinin ortaya cikmaya basladigi bu yillarda Turkiye’ye duyulan ihtiyac neticesinde istihbarat ve askeri alanda bazi iliskilerin dogmasina yola acar.

Fakat bu iliski gelistikce ve yillar gectikce emperyalist guc kurumlarin icinde orumcek misali oyle bir ag orer ki, kimin hangi ulusal cikar adina ne yaptiginin izi surulemez bir konuma gelinir. Bizim cocuklar adina darbe yapilir, solcular ve sagcilar idam edilir, ulusal cikarlar adina Incirlik ussunden kalkan ucaklar Irak’taki Muslumanlari bombalar, Irak ve Afganistan’dan kacirilan, suclarini bile bilmeyen insanlar, Incirlik uzerinden CIA’in Ukrayna, Romanya ve Polanya’daki gizli hapishanelerine goturulur.

Ve buna itiraz eden bazi subaylara goz dagi vermek icin, Turk ordusunun basina cuval gecirilir.

Oysa TSK, Turkiye’de belki de ABD ile en icli disli kurumlarin basinda gelmektedir.

Iliskileri sadece NATO baglaminda degil, Turk Silahli Kuvvetlerinin egitimi, donanimi, finansal desteklenmesi ve Jusmat’a kadar varan cok derin iliskileri icerir.

2 Haziran 2004 Gunu Washington’da yayinlanan, gazeteci Savas Suzal’in editorlugunu yaptigi Habergazete adli internet sitesinde bir haber yer alir (1).

Bu haberde isimler verilmeden, 28 Mayis gunu Washington’da ABD Disisleri bakanliginda gizli bir toplanti oldugu iddiasina yer veriliyordu.

Toplantinin konusu ise bir hayli ilgincti.

13 haziran gunu Aydinlik dergisinde bu toplanti ile ilgili ayrintilara deginilen bir baska habere yer verildi.

Habere gore

“ABD Dışişleri Bakanlığı'nda 28 Mayıs'ta yapılan gizli bir toplantıda, Türkiye'nin parçalanma sürecine girdiği değerlendirmesi yapıldı. Bu değerlendirmeye bağlı olarak Kuzey Irak'ta ve ülke ismi belirtilmeksizin bölgede kurulacak Kürt Devleti'ne Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), AKP'nin, sermaye çevrelerinin ve medyanın tepkileri araştırıldı”(2).

Irak savasinin yogun bir sekilde surdugu, Turk-Amerikan iliskilerinin son elli yilda en kotu durumda oldugu, siyasi bir krizin yasandigi boylesine sikintili bir donemde bu haber bir hayli yanki yapmisti.

Kuzey Irak’ta faaliyet gosteren Turk askeri birimlerinin ABD tarafindan, bilhassa da neoconlar tarafindan istenmedigi asikardi. Barzani ve Talabani onderliginde, ABD desteginde bir Kurd Devleti'nin kurulma senaryolarinin yapilmasi asamasinda, bahsi gecen yapida ilginc bir toplantinin yapilmasi gayet dogal olup, gazetecilerin de bunu kendi sutunlarina tasimasi kadar normal bir durum soz konusu olamazdi.

Aksam gazetesinden Guler Komurcu bu haberi Savas Suzal’in sitesinden alarak kendi kosesinde “Gizli Toplanti" basligi ile yayinladi (3).

Guler Komurcu, Savas Suzal’a dayandirarak

“28 Mayıs'ta ABD Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen, beş uzmanın katıldığı 'gizli' toplantıda Kerkük'ün Kürtler'e bırakılması ve Kürt Devleti konusunda AKP hükümeti ile TSK'nın neler düşüneceği, tepkilerinin ne olacağı tartışıldigini”

yazdi. Fakat ilginc olan bir nokta vardi ki; kimse haberin kaynagini yazmamisti. Ne Guler Komurcu, ne de Savas Suzal bu gizli oldugu iddia edilen toplantiya katilanlarin isimlerini vermislerdi.

Sadece Guler Komurcu, kosesinde

“Toplantıya katılan beş uzmandan üçünün Musevi asıllı olduğu, birinin Ulusal Savunma Enstitüsü'nde Irak uzmanı oldugu, birisi adı az bilinen bir üniversitede öğretim üyesi ve bir zamanlar PKK lideri ile görüşme talebinde bulunduğu ve diğerinin de ABD Kongresi'nde bir komisyonun yetkilisi olması dışında fazla bilgi vermek istemiyoruz,”

diyerek, diger uzmanlarin isimlerini vermeden gecistirmisti. Fakat toplantiya katildigi iddia edilen butun isimler Aydinlik dergisinin 13 Haziran sayisinda yayinlandi.

Toplam bes kisinin sunus yaptigi bu gizli toplanti ile ilgili Aydinlik dergisinde su satirlar yer aldi,

“Toplam 25 kişinin katıldığı gizli toplantıda, ABD Harp Akademileri Öğretim Üyesi Judith Yappe, ABD Dışişleri Bakanlığı eski Kürt uzmanı Henri Barkey, Clinton döneminin Beyaz Saray danışmanı Alan Makovsky ve CFR'den Steven Cook sunuşlar yaptılar.”

Bes kisinin katildigi iddia edilen toplantinin Aydinlik dergisi dort kisisinin ismini vererek yayinlamisti.

Peki besinci kisi nicin yayinlanmamisti?

Ayrica bu yapildigi bile supheli toplantida yine ilginc kisilerin isimleri geciyordu.

Guler Komurcu’ye gore

“Gizli toplantıda Erdoğan'ın en yakınındaki isimlerin Kürt milliyetçiliği bilincinin yüksek olduğu, bunlardan Mir Dengir Fırat'ın parti içindeki ikinci adam ve siyasi işlerden sorumlu olduğu, ikinci yardımcı Adana Milletvekili Ömer Çelik'in de Başbakan üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu, üçüncü yardımcının da iş dünyasıyla ilişkileri düzenleyen Cüneyt Zapsu olduğu belirtildi.

Gizli toplantıda ayrıca İlnur Çevik ve Cengiz Çandar'a göre AKP hükümetinin Kürt Federasyonuna karşı olmadığı, asker ve MGK zorlamalarıyla Kürt etnik federasyonuna karşı çıkmak zorunda kaldığı ifade edildi.”

Toplantiya katilan besinci kisi, 11 haziran gunu Turkiye’ye gitti ve takip eden hafta Ankara’ya vardi.

Ankara’da zaten bu toplanti ile ilgili bilgi almak isteyen Turk devlet birimleri mevcuttu, cunku onlar da bazi seylerden suphelenmisler ve gelismelerin gercek yonunu ilk agizdan dinlemek istemislerdi.

Cunku bu haber yabana atilacak bir bilgi parcasi degildi ve Turk Devleti'nin Irak politikalarinda degisiklik yapilmasina neden olabilecek hassasliktaydi.

Amerikan Disisleri bakanliginda nicin boyle bir toplanti yapilmisti, nicin Turk Silahli Kuvvetlerinin tepkisi olculmek istenmisti, acaba Turkiye’nin cok hassas oldugu Kuzey Irak’da bir Kurd devletinin ilan edilmesi asamasi mi, Amerika tarafindan planlaniyordu?

Zaten Turk devlet yetkililerinin askeri ve istihbarat birimlerinin buyuk bir cogunlugu, Amerika’nin taninmasi planlanan bir Kurd Devleti'ni, Turkiye’yi bolmek icin destekledigine cok uzun bir suredir inaniyorlardi. Yalnizca gerekli olduguna inandiklari ve bir turlu kanitlayamadiklari delilleri bir araya getirmek istiyorlardi.

Oysa simdi aradiklari cok uzakta degildi. Delil, kendi ayagi ile Ankara’ya gelmis ve Ali Nihat Ozcan adli emekli yarbay vasitasi ile Turk askeri birimleri ile bulusmustu. Yine bir iddiaya gore, haberin kaynagi Ankara’da karargahta donemin ikinci baskani Ilker Basbug ile bulusmustu.
Bulusmada, yapildigi iddia edilen toplantiya katildigi iddia edilen besinci kisiyi, TSK yetkilileri oneme alarak dikkatlice dinlemisler, not almislar, alinan notlarin askerlere yakin, daha guclu bir basin gurubu ve yazari vasitasi ile kamuoyuna duyurulmasina karar vermislerdi.

Bu amacla Milliyet gazetesinden Fikret Bila ile Hakan Yavuz, yine emekli askeri bir yetkilinin gozetiminde bulusmuslar, Fikret Bila bu toplanti ile ilgili cok ilgilendigi icin, yazmaya karar vermisti.

Fikret Bila Milliyet gazetesindeki kosesinde 22 Haziran gunu

“ABD Kerkuk sinavinda”(4)

baslikli bir makale kaleme aldi.

Bu makalede ve haberde ilk defa yapildigi iddia edilen bu toplantiya katilan besinci kisinin, yani Hakan Yavuz’un adi geciyordu.

Fikret Bila yazisinda;

“Konu: Türkiye'nin Irak'ın geleceği konusundaki muhtemel politikaları. Yer: ABD Dışişleri Bakanlığı. Tarih: 28 Mayıs 2004”

olarak haberi veriyor ve

“ABD, son günlerde, Irak'taki muhtemel gelişmeler karşısında Türkiye'nin verebileceği tepkileri saptamaya çalışıyor. Örneğin, Kerkük'ün Kürt etnik federasyonu içinde kalmasına Türkiye ne der? Nasıl tepki verir? Hükümetin tavrı ne olur? Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepkisi ne olur? Medya, iş dünyası nasıl bir tutum alır? ABD-Türkiye ilişkileri ne hale gelir?”

sorularina yanit aramaya calisiyordu.

Fakat diger bir ilginc gelisme de ayni zamanda Ankara’da ki Amerikan Elciligi'nde yasaniyordu.

Bila'nin yazisindan sonra ABD Elciligi, bu konu ile ilgili bir basin aciklamasi yapma ihtiyaci hissetmisti (5).

Amerikan Elciligi, yapildigi iddia edilen bu toplantiyi reddettigi gibi, “Turk Amerikan iliskilerine darbe vurmak isteyenler" diye suclamada da bulunuyordu.

Ankara’daki Amerikan Elciligi'nin basin bildirisi soyleydi:

“Bugünkü Milliyet gazetesinin manşetinde, ABD Dışişleri Bakanlığı'nda Kerkük’ün geleceği konusunda toplantı düzenlendiğini iddia eden bir haber yeralmaktadır. Sözkonusu haberde, bu toplantıya Amerikan hükümet yetkililerinin yanı sıra kuzey Irak konusunda uzmanlaşmış bazı isimlerin de katıldığı ileri sürülmektedir.

Buna benzer haberler daha önce “Akşam” gazetesi ile “Aydınlık” Dergisi'nde de yeralmıştı. İddialara konu olan böyle bir toplantı yapılmamıştır. Esasen, toplantıda bulunduğu iddia edilen şahıslardan bazıları, o tarihte Amerika Birleşik Devletleri’nde bile değildi. Bu tarz haberler ABD’nin Türkiye ve Irak politikasını yanlış yorumlama çabası olup, Türk-Amerikan ilişkilerine zarar vermeyi amaçlamaktadır. Basın mensuplarına, ABD Dışişlerini ilgilendiren konularda kaynağı meçhul haberleri yayınlamadan önce, doğruluğunu Büyükelçilik basın bölümünden teyit etmelerinin önemini hatırlatırız.”

Elbette emperyalizmin sozune inanmak aymazlikti, fakat acaba sorusu sorulabilir miydi?

Hepsinden ilginc olan bir baska konu ise, toplantiya katildigi iddia edilenlerin isimlerin hepsi, bir agizdan, boyle bir toplantiya katilmadiklarini soylemeye baslamislardi. Henri Barkey, toplantinin yapildiginin iddia edildigi 28 Mayis gunu degil Washington’da, Amerika’da bile olmadigini belirtiyordu.

Fakat Fikret Bila, 23 Haziran tarihli “Hesap” (6) baslikli yazisinda boyle bir toplantinin yapildigini Hakan Yavuz’a dayandirarak yaziyor ve Amerikan Elciligi'nin basin aciklamasina yer verdikten sonra soyle diyordu:

“ABD Büyükelçiliği toplantı yapılmadı diyor ama, toplantıya katılan Türk Akademisyen, Utah Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hakan Yavuz'la görüştüm ve bu toplantının yapılıp yapılmadığını, kendisinin bu toplantıya katılıp katılmadığını sordum. Yanıtı şu oldu:

"Bu toplantı yapıldı. Ben de katıldım. Bu toplantıyla ilgili bazı haberler Washington'da da basına yansımıştı. Milliyet'teki kadar detaylı olmamakla birlikte Türk basınında da bu toplantıdan söz eden haberler yer aldı."

Bila daha sonraki gunlerde de bu toplantinin yapildigini israrla savunmayi surdurdu, cunku Bila’yi Hakan Yavuz yani haberin kaynagi ile tanistiran kisilerin hata yapmadiklarini dusunuyordu.

Oysa maalesef ki yapmislardi ve herkes asilsiz bir haberin maalesef ki daha buyuk olan bir operasyonun bilerek veya bilmeyerek bir parcasi haline gelmislerdi.

Toplantiya katildigi iddia edilen kisiler yogun bir sekilde bu toplantida bulunmadiklarini iddia ettikleri gibi, diger gazetelerin yazilarinda konu ile ilgili haberler yer almaya baslamisti.

Kuresel demokrat Cengiz Candar ise 24 Haziran’da Ilicak’larin Tercuman’inda yazdigi yazida (7), Henri Barkey kaynagina dayali olarak boyle bir toplanti yapilmadigini vurguluyor ve de Bila’nin haberinin dogru olmadigini soyluyordu.

Cengiz Candar, daha sonra Henri Barkey ile gorusmesine dayanarak soyle yaziyordu:

“Bu tür toplantılar Amerika'da yapılır; bunu biliyorum. Bildiğim bir başka şey daha var: Henri Barkey'in, yapılmışsa bile, o toplantıda olmadığı. Çünkü, Henri Barkey, o tarihte, yani 28 Mayıs'ta Türkiye'deydi. Kendisiyle Türkiye'deyken ben de görüşmüştüm. Bir insan, 28 Mayıs'ta hem Türkiye'de, hem de Washington'da aynı anda herhalde olamaz.“

Bu satirlarin yazarinin Cengiz Candar ile ayni goruslerde oldugu dusunulemez, fakat Candar bu sefer dogru soyluyordu. Barkey, Hakan Yavuz tarafindan yapildigi iddia edilen bu toplantida degildi, cunku kendisi gercekten Turkiye’deydi.

Ote yandan Fikret Bila, hala kendi haberinin dogrulugunu savunmaya calisiyordu, 26 Haziran tarihli yazisinda ise

“Ben haberi ABD'den biriyle telefonla görüşerek yazmadım. Yazımı, bu toplantıya katılan Utah Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hakan Yavuz'la, Milliyet'in Ankara Bürosu'ndaki odamda görüşerek yazdım. Dr. Yavuz, 21 Haziran 2004 Pazartesi günü, beni, Ankara'da, büromda ziyaret etti. O gün Ankara'da bulunan Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Yılmaz da odamdaydı. O da Dr. Hakan Yavuz'la tanıştı,”

diyerek kendi kaynagi olan Hakan Yavuz’u desifre ediyordu (8).

Washington Gizli Toplanti haberini kendi siyasi ve kisisel cikar hesaplari icinde kullananlar mi vardi?

Tercuman Gazetesi'nden Nazli Ilicak, haberi kendi kosesinde, “Basinda Yeni bir Andic mi" (9) basligi ile yazdi ve 28 Subat donemine benzer bir andic olabilecegini iddia ediyordu.

Oysa ne bir andic, ne de herhangi bir gizli plan vardi. Bir Turk atasozunundeki gibi ‘bir delinin kuyuya attigi tasi, kirk akilli cikaramiyordu.

Kuresel demokrat Cengiz Candar’in yazdigi gibi bir komplo teorisi degil, aslinda cok basit bir dezenformasyon mevcuttu. Cengiz Candar ve Nazli Ilicak da, Fikret Bila vasitasi ie 28 Subat’in kuyruk acisi kini ile, yeldegirmenlerine Kizilelma koalisyonu diye saldiriyorlar, kendilerince, guzel bir firsat yakalamis olduklarini saniyorlardi.

Milliyet gazetesi icin haber olaya donusmus ve vahim bir hal almisti. Bu nedenle Milliyet’in Ombdusmani Yavuz Baydar okur temsilcisi olarak bu haberi arastirmakla gorevlendirildi. Hakan Yavuz’a ulasmayi denedi, fakat Hakan Yavuz Antalya’da tatilde ve telefonu da kapaliydi. Baydar, israrli arayislari sonucunda bir kac kez Hakan Yavuz ile telefonda konusabildi.

Kisa konusmalar sonrasinda HakanYavuz, Baydar’a, "lutfen bu olayi unutalim, beni rahatsiz etmeyin" cevabi ile konuya noktayi koymak istemisti.

Fakat Yavuz Baydar olaydan suphelenmisti. 28 Haziran tarihli Milliyet’teki okur temsilcisi kosesindeki yazisinda Baydar (10), hayali toplantiya katildigi iddia edilen ABD’de Ulusal Savunma Universitesi (11) ogretim uyesi Judith Yappe’nin kendisine gonderdigi notu yayinliyordu.

Bu notta Yappe,

"Bunların tümü yalandır. Böyle bir toplantıya katılmadım, dile getirdiğim söylenen yorumların hiçbiri bana ait değildir. Sayın Çandar'la yıllar önce ABD'de bir kez karşılaştık. Sayın Barkey'i birkaç aydır görmedim. Ben asla Türkiye uzmanı olmadım, uzmanıymış gibi de yapmadım. Türk basınında adım yanlış biçimde ilk kez geçmiyor. Ne yazık ki bu entelektüel ahlaksızlıklar yüzünden Türk basınına karşı kendimi bezgin hissediyorum.

Sayın Hakan Yavuz'u çok daha dikkatle dinlemeliydiniz: Evvelce de yapılmayan toplantıların yapıldığını iddia etmiş ve kişilere, onlara ait olmayan sözler atfetmiştir"

diyordu.

Baydar, ayni yazisinda Hakan Yavuz icin ise sunlari soyluyordu:

“Hakan Yavuz'u bulup birkaç kez konuştum. İlk konuşmamızda "Ben Fikret Bila ile hiç görüşmedim. Telefonda da başkası konuşmuş"

dedi. "Beni bu işe neden çekmek istiyorlar anlamıyorum" diye ekledi.

Bir sonraki konuşmamızda ise, ısrarla sormama rağmen, Bila ile Ankara bürosunda görüşmesine, telefonda konuşmasına ilişkin her yanıtı kaçamak oldu.Ertesi gün beni bir daha arayıp "Lütfen bu konuyu unutalım, benim için kapanmıştır" diye ricacı olması üzerine hayretim arttı.”

Akabinde Yavuz Baydar, Milliyet’teki okur temsilciligi gorevinden iki ay sonra ayrildi.

Hakan Yavuz’u Genel Kurmay’a lanse eden Ali Nihat Ozcan, Hakan Yavuz icin bir yakinina, “benim ustlerime karsi guvenirliligimi sarsti” demek ihtiyaci hissetmisti.

Sarsilmakta olan yalnizca kendi guvenirliligi olmayip, temsil etmekte oldugu kurumun da guvenilirliginin sarsildigini soylemeye cekinmisti belki.

Ayni kisinin Amerika’ya vize basvurusu Amerika’nin Ankara Konsoloslugu tarafindan beklemeye alindigi gibi, bu kisiye, size vize verilebilmesi icin Washington’a danismamiz gerekiyor denilmisti.

Askerlere yakin bir gazeteci olarak bilinen Fikret Bila’nin guvenirliligi de bu olayla sarsilmis oldu. Aydinlik, Milliyet ve Habergazete bu haberi bir daha kullanmadi.

Eger izlemisseniz, Usual Suspects (12) filmindeki Keyser Soze kim idi gercekten?

Bu toplanti oldu mu, olmadi mi? Gizli oldugu iddia edilen toplantinin olup olmadigina simdi siz karar verin.

Ayni Usual Suspects filminde Keyser Soze'in kim olduguna seyircinin karar verdigi gibi, bu gizli toplanti olarak adlandirilan gazetecilik faciasina da, bir hayalperestin asparagas haber tutkunlugunun, iki ulke iliskilerini ne sekilde etkileyebilecegine ve de gazetecilerin nasil yanlis yonlendirilebilecegine toplumumuz cok dikkat etmelidir.

Yine dikkat edilmesi gereken bir baska husus daha vardir. Bu husus da; Pentagon kelimesinin gectigi yerde esas durusa gecenlerin, Genel Kurmay duzeyinde yankilar bulabilecek dezenformasyon icerikli yorumlarindaki dayanilmaz hafifligi, siglikla bagdastirmakta zorluk cekenlerin bilinmez cekinceledir.

Hepsinden onemlisi ise; "Washington'daki Gizli Toplanti" olarak anilan bilgi kirliliginden hemen sonra, Ergenekon olarak adlandirilan operasyonun, kivilcimi yakalamis olup olmayacagidir.

28 Mayis 2004 tarihinde Hakan Yavuz tarafindan yapildigi iddia edilen bu toplanti acaba 4 Temmuz 2003 tarihinde Kuzey Irak’ta Turk ordusunun basina gecirilen cuvalin devami miydi?

1) Savas Suzal’in editorlugundeki internet sitesi, http://www.habergazete.com
2) “ABD Disisleri Bakanligin’da Gizli Toplanti,” Aydinlik Dergisis, 13 haziran 2004, sayi 882.
3) Gizli Toplanti, Guler Komurcu, Aksam Gazetesi, 8 Haziran 2004.
4) “ABD, Kerkuk Sinavinda,” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 22 Haziran 2004.
5) http://ankara.usembassy.gov/PRESS/PR0622t.htm
6) “Hesap” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 23 Haziran 2004.
7) “Basinda Guven;Basinda Dezenfermasyon” Cengiz Candar, Tercuman Gazetesi, 24 Haziran 2004.
8) “Haber ve Kanitlar” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 26 Haziran 2004.
9) “Basinda Yeni Bir Andic mi?” Nazli Ilicak Tercuman Gazetesi, 25 Haziran 2004.
10) “Washington Toplantisi” Yavuz Baydar, Milliyet Gazetesi, 28 Haziran 2004.
11) National Defense University, http://www.ndu.edu
12) The Usual Suspects, (1995) Gabriel Byrne, Kevin Spacey, ve Stephen Baldwin.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Şub 11, 2010 1:32 am    Mesaj konusu: Yeni Yandaşın 6 Aylık Misyonu Alıntıyla Cevap Gönder



Cesur Diye Övdükleri Savcıyı Şimdi Ergenekon Üyesi Olmakla Suçluyorlar

Can Ataklı
Vatan Gazetesi
17.01.2010

Önümde bir kitap duruyor.

Adı: JİTEM-Türkiye’nin Faili Meçhul Tarihi. Yazarı, Ecevit Kılıç.

Aynı zamanda Taraf Gazetesi yazarı da olan Ecevit Kılıç her yazısında darbeden söz ediyor.

(Açık İstihbarat : Ecevit Kılıç, Taraf gazetesi yazarı değildir. Yandaş medyanın Soner Yalçın'ı olarak konuşlandırılmaya çalışılan Ecevit Kılıç, son olarak yazdığı Sabah gazetesinden de ayrılmıştır.)

Bu kitabın 210’uncu sayfasında bir bölüm başlığı var.

Aynen şöyle: JİTEM’i keşfeden cesur savcı.

Ecevit Kılıç’ın “cesur savcı” olarak nitelediği kişi İlhan Cihaner.

1998 yılında İdil Cumhuriyet Savcısı olan Cihaner, bu tarihten 9 yıl önce işlenen üçlü bir cinayetin dosyasını yeniden açıyor.

1987’de Cizre Nusaybin karayolu üzerinde başlarına kurşun sıkılmış halde cesetleri bulunan üç kişinin JİTEM olarak bilinen birimin ilk cinayeti olduğu ileri sürülüyor.

Cihaner yaptığı araştırmalar sonunda cinayeti Binbaşı Cem Ersever ve ekibinin işlediği sonucuna varıyor.

Ancak “cesur” savcı Cihaner ne kadar uğraşsa da önündeki engelleri aşamıyor. Kırklareli Cezaevi’nde yatan itirafçı İbrahim Babat’ın ifadesini almak için verdiği çabalar da boşa çıkıyor.

Savcı Cihaner bunun üzerine itirafçı Babat’a sorulmak üzere 60 soru hazırlıyor. Ancak Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı bu soruların hiçbirini Babat’a sormuyor.

Çaresi kalmayan Cihaner hazırladığı dosyayı Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderiyor ve hazırladığı raporda adını vermeden JİTEM örgütünü tanımlayarak şu anda Ergenekon sanığı olan emekli Albay Arif Doğan’ın da adını vererek, örgütün bir çete olduğunu belirtiyor.

Savcı İlhan Cihaner bununla da kalmayıp JİTEM’i açığa çıkarmak için Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne de bir yazı gönderiyor.

Savcıların çok ender başvurdukları bir yöntem olan ve “değerlendirme yazısı” olarak nitelenen bu mektupta Cihaner, olayları tarihleriyle birlikte sıralayarak bu örgütün pek çok kanlı olaya imza attığını belirtiyor.

Cihaner bu konuda belge istenilen kurumlardan cevabın çok geç geldiğini ya da hiç gelmediğini de belirterek bu durumda bağlantıları ortaya çıkarmanın mümkün olmadığını söylüyor.

Sonuç olarak savcı Cihaner’in bundan 12 yıl önce başlattığı soruşturma hiçbir ilerleme kaydetmeden bugüne kadar geliyor.

Şimdi bütün bunları neden yazdım. Dikkatli okurlar sanıyorum “Cesur Savcı İlhan Cihaner” adını ilk okuduklarında anlamışlardır. Çünkü Taraf (Aİ : eski Sabah ) yazarının “cesur” olarak nitelediği savcı Cihaner şu anda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı.

Cihaner bir süredir hakkında yürütülen soruşturma nedeniyle dün gözaltına alındı. Evi ve makam odası didik didik arandı. Kendisine yöneltilen suçlama ise “Ergenekon Terör Örgütü üyesi” olmak.

Yani Ergenekon’a temel teşkil ettiği ileri sürülen JİTEM’in üzerine ilk giden savcı Cihaner bugün Ergenekon sanığı.

Cihaner düne kadar “cesur”du. Oysa aynı savcı bir dini cemaatin üzerine aynı cesaretle yürüyünce “Ergenekoncu” oluverdi.

İşte görüyor musunuz Türkiye’nin halini. Sonra ben “liberal maskeli faşistler” deyince kızıyorlar.

Kayanak: açıkistihbarat

Yeni Yandaşın 6 Aylık Misyonu
10 Şubat 2010

Kaptanı değiştirilse de 6 ay daha Aydın Doğan Ailesinin yönetiminde bırakılan Hürriyet Gazetesi’nin bu süredeki misyonunun, adı konmamış bir iktidar yandaşlığının ötesinde Türkiye’yi Afganistan ve İran operasyonlarına hazırlamak olduğu anlaşıldı.

Basının “Amiral gemisi” olarak adlandırılan Hürriyet’in başına Enis Berberoğlu’nun oturtulmasından sonra gazetenin yayın politikasında sessiz ve derinden bir değişim başladı.

Başbakan Erdoğan’ı rahatsız edecek hiçbir habere yer vermeyen Berberoğlu, ilk iş olarak iktidar ve TSK arasında adeta arabuluculuğa soyundu. Berberoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’dan, “Emasya protokolü kaldırılabilir…Emine Erdoğan’ın GATA olayı keşke hiç yaşanmamış olsaydı” demeçlerini aldı.

Böylece AKP ile TSK arasında ilk yumuşamaya imza attı.

Hürriyet’in iktidara yönelik tepkileri azaltmadaki ikinci atağı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a, “Eğer Güldal Hanım incindiyse, benden özür bekliyorsa, dilerim”i söyletmek oldu.

Arınç, Hürriyet aracılığıyla, Başbuğ’un Emasya ve GATA konusundaki açıklamalarını çok olumlu bulduğunu da duyurdu.

Ancak Hürriyet’in son günlerde ön plana çıkardığı iki konu İran ve Afganistan oldu. İran’a bir operasyon düzenlenmesi kararı aldığı anlaşılan ABD ve diğer batılı güçlerin tezlerini ön plana çıkaran gazete, “Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi toplantısında İran ve Batı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacağını” bildirdi.

TSK Hürriyet’i Yalanladı

Hürriyet’in imza attığı en önemli haber ise Afganistan oldu. ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in, “ABD askeri, Türk askeriyle omuz omuza savaşıyor” dediği gün Hürriyet Gazetesi de, birinci sayfadan Türk birliklerinin Afgan güvenlik güçleriyle birlikte Kabil ve çevresinde güvenliği sağlamaya başladığı haberine yer verdi.

Afganistan’daki ABD ve Uluslararası Güvenlik Destek Gücü ISAF’ın komutanı General Stanley McChrystal’le yapılan röportajda, “Türk askerlerinin resmi olmayan bir başka rolü daha bulunduğu” vurgulanarak, “O da ayaklanmaya karşı mücadele. Orada da çok başarılılar…Türkler, Kabil ve çevresinde güvenlik için devriye geziyor. Ama Türk askerleri aktif operasyonların dışında değiller. Ancak çok dikkatliler ve işlerinde çok iyiler” denildi.

Ancak Genelkurmay Başkanlığı önceki gün Kabil’de bir basın turu ve brifing düzenleyerek, adeta Gates ve Hürriyet’i yalanladı. ISAF Kabil Bölge Komutanı Tuğgeneral Levent Çolak, herhangi bir olayda ilk müdahalenin Afgan polisi, ardından Afgan ordusu tarafından yapıldığını, çözülememesi halinde Afgan Bölge Komutanlığının olaya müdahale ettiğini söyledi.

Afgan askerlerine eğitim ve sıhhi destek verdiklerini belirten Tuğgeneral Çolak, “Türk birliğinin buradaki görevi, Afganistan’daki gülen yüzlerin daha fazla olmasını sağlamak” dedi.

Çolak, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kabil’deki birliğinin sadece ve sadece meşru müdafaa kapsamında silahını kullandığını, silahlarının her zaman aşağıya baktığını ve hiçbir zaman halka silah çevirmediklerini” vurguladı.

Çolak, ABD Savunma Bakanı Gates’in sözlerinin hatırlatılması üzerine ise, “Genelkurmay Başkanlığı defalarca söyledi. Biz sıcak çatışmaya kesinlikle girmiyoruz. Böyle bir milli kısıtlamamız var. Kesinlikle sıcak çatışmanın dışındadır. Mayın temizleme ve uyuşturucu ile mücadele de görevimiz yok” şeklinde konuştu.
avazturk

FEHMİ KORU'NUN MAAŞ REKORUNU KİM KIRDI

16.02.2010 15:05
Odatv’yi takip edenler hatırlar. Bundan tam bir yıl önce “TÜRKİYE’NİN EN YÜKSEK MAAŞLI GAZETECİSİ FEHMİ KORU MU?” diye sormuştuk.

Koru’nun, Yeni Şafak’ta çift kimliğiyle kaleme aldığı yazıların dışında 4 ayrı televizyon kanalında program yaptığını, bu haliyle, medyanın en çok kazanan isminin kendisinin olup olmadığını ve bu bağlantılarını neye borçlu olduğu sorusunu birçok kez tekrarlamıştık. Ancak; Fehmi Koru bu soruları bir türlü cevaplamamıştı ya da muallâk bazı cevaplar vermişti.

Fakat Fehmi Koru’nun aylık kazanç rekoru da artık kırıldı. Akşam gazetesi yazarı Burhan Ayeri bugünkü yazısında "bu rekorun artık Mehmet Altan’ın elinde olduğunu" söylüyor.
İşte Ayeri’nin yazısından ilgili bölüm;

"Mehmet Altan'ın 'Medya Mahallesi'nde Ayşenur Arslan'a fırça atışını asla unutmayacağız. Kadıncağız kanalında hakarete uğruyor, hala kibarlık peşinde. Onun yerinde olsak, şunları yöneltirdik:
a- Üniversitedeki bordronuzda ne yazıyor?
b- Gazetedeki yazıların için aldığın para ne kadar?
c- Cemaat ve Devlet televizyonlarından ne götürüyorsun?
d- 'Gelir hanene Cine5'ten de 18 bin lira-Net- eklendiği doğru mu?
Gördüğünüz gibi Fehmi Koru'nun rekoru çoktan kırıldı."

Odatv.com

19 Şubat 2010
Çilelerin Anası !
'CD'si alınan Sıla' ajitasyonunu, gazeteler manşetten duyurdu. İkizlerini ölü doğuran S.G'nin neler çektiğini duyan olmadı. İşte korkunç gözaltılarda yaşananlar..



Analiz/Aktifhaber -

Erzincan’da olanları bir de bu sıralamaya göre takip edelim…..
Cihaner’in operasyon emriyle ‘bebek düşürten operasyon’ sonrası, düşen bebeklerin annesi mi daha çok göz yaşı döker, yoksa CD’leri alınan Sıla’nın annesi mi? ……. Mutlaka Sıla’nın annesi bu olyada masumlar onlarında göz yaşı dökmemesi gerekir ama !!!!…….. Ancak Cihaner'in emri sonrası bebekleri düşen bu annenin de çektikleri görmezden gelinemez....

BEBEK DÜŞÜRTEN OPERASYON

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in talimatı ile Erzincan İl Jandarma Komutanlığınca yürütülen soruşturma neticesinde Nakşibendi Tarikatı İsmailağa Cemaati mensuplarına yönelik 23.02.2009 tarihinde Erzincan’da operasyon düzenlendi. Operasyonlar Erzincan merkez, Kemah ve Refahiye ilçelerinde gerçekleştirildi.

Refahiye’de düzenlenen operasyonda, Cemal GÜNDOĞDU (29) ve eşi Sünbül GÜNDOĞDU (34)’ gözaltına alındı. Kemaliye Mah. Toki Konutları KM-2/6 Refahiye adresinde ikamet eden Cemal Gündoğdu’nun gözaltına alınmasına direnen eşi Sünbül GÜNDOĞDU, eşine sarılarak gözaltına alınmasına engel olmak istedi. Ancak Jandarmanın sert müdahalesiyle karşılaştı

Hamile Kadına Tekme Attılar

Gözaltına alınmalarına engel olmak isteyen S. Gündoğdu önce çekiştirilerek etkisiz hale getirilmeye çalışıldı. Eşini bırakmaması üzerine bir Jandarma personeli tarafından kendisine tekme atılan S. Gündoğdu yere düştü ve hamile olduğunu söyleyerek ağlamaya başladı.

GÜNDOĞDU ailesinin çocuğunun bulunmadığı ve S.GÜNDOĞDU’nun 34 yaşında olduğu öğrenildi. S. Gündoğdu’yu inandırıcı bulmayan Jandarma personeli ayağa kalkmasını istediyse de Sünbül GÜNDOĞDU ayağa kalkamadı ve 2 Jandarma personeli tarafından kollarından sürüklenerek evin salonuna getirildi.

Yerde kıvranan S. Gündoğdu ayağa kalkamadığından 4 jandarma personeli tarafından bir battaniyeye yatırılarak jandarma minibüsüne götürüldü.

Gözaltı işlemleri için Erzincan Jandarma Komutanlığı Terörle Mücadele Birimine getirilen şüpheliler, Sağlık raporu için Erzincan Devlet hastanesine sevk edildiler. Hastaneye sevk sırasında yürümekte zorluk çeken S.Gündoğdu 2 jandarmanın kolları arasında Devlet hastanesinin muayene ünitesine götürüldü.

Gözaltında 1 Bardak Su Bile Verilmedi

Sünbül GÜNDOĞDU 23 Şubat 2009 günü akşam saatlerinde ifadesinin alınmasından sonra sabaha kadar nezarethanede bekletilerek 24 Şubat 2009 günü saat 10:00 sıralarında serbest bırakıldı. Gözaltında bulundukları süre içerisinde hiçbir şüpheliye yemek verilmedi. Serbest bırakılmasında kendisine yapılan darbın doğurabileceği sonuçlardan korkulması etkili oldu.

Cemal GÜNDOĞDU’nun ise beraberindeki 8 kişi ile birlikte 25.02.2009 günü Nöbetçi Mahkemenin 2009/25 sayılı kararı ile "Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, örgüt üyesi olmak yardım etmek (TCK 220) çocukların cinsel istismarı (TCK 103), tehdit (TCK 106), ihaleye fesat karıştırmak (TCK 235), kanuna aykırı eğitim kurumu açmak (TCK 263), yardım toplama kanununa muhalefet etmek, vakıf ve dernekler kanununa aykırı hareket etmek, belgede sahtecilik (TCK 204,207), suç uydurmak (TCK 271), dini inanç ve duyguların istismar edilmesi ve bir vakfın aracı kılınması suretiyle dolandırıcılık (TCK 158/1-a-d)" kanun maddelerine istinaden tutuklanarak Erzincan cezaevine gönderildi.

İKİZLERİ Olacaktı

Gözaltına alındığı sırada 14 haftalık hamile olan 34 yaşındaki S.Gündoğdu’nun ikiz bebeklere hamile olduğu ve uzun süredir anne olmayı istediği öğrenildi. S.Gündoğdu serbest bırakıldıktan bir süre sonra düşük yaptı.

2 Askeri Personel Tehdit Etti.

S.Gündoğdu düşük gerçekleşmesinden sonra kendisine tekme atan jandarma personelinden şikayetçi olmak istedi. Bu sırada kocası Cemal GÜNDOĞDU İsmailağa soruşturmasından cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı.

Danıştığı kimseler düşüğün operasyon sırasındaki darptan kaynaklandığını ispatlamanın zor olduğunu söylediler.

S.GÜNDOĞDU’nun şikayet arayışları başladıktan kısa süre sonra sürpriz bir ziyaret gerçekleştirildi. Erzincan Jandarma komutanlığında görevli iki personel S.Gündoğdu’nun ikametine giderek, “jandarmayı itham altında bırakacak girişimlerde bulunması halinde kocasının cezaevinden çıkamayacağını ve kendisinin de cezaevine girebileceğini” söyledi. Açıkça tehdit edilen S.Gündoğdu şikayetçi olmaktan vazgeçti.

Cemal Gündoğdu ise bu süreçte Erzincan cezaevindeydi. C. GÜNDOĞDU 01.07.2009 günü serbest bırakıldı.

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in evinin aranması sırasında Milliyet, Posta, Hürriyet, Radikal,…. Gibi gazetelerin aynı resim eşliğinde verdiği ‘Sıla’nın CD’leri’ ajitasyonuna Yenişafak’tan Abdulkadir Selvi’ni hatırlattıkları…..

Abdülkadir Selvi/ Yenişafak

S.G’nin bebekleri ne olacak?

HSYK darbesinin gölgesinde kaldığı için Erzincan soruşturmasının insani boyutu üzerinde yeterince durulamadı.

Ta ki "Sıla'nın gözyaşları"na kadar. Sıla, tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in sevimli kızı. Cihaner'in tutuklanması haberinin verildiği o ünlü fotoğrafta babasının kucağındaki sevimli haliyle hatırlıyoruz onu. Bir de Cihaner'in eşinin, "kızımın çizgi film CD'lerini de aldılar" şeklindeki siteminden.

Bu tür operasyonlarda çocukların, eşlerin, aile mahremiyetlerinin gündeme getirilmesinden oldum olası rahatsız oldum. Doğru bulmadım. Sıla ağlamamalı. Sıla çocuklar üzülmemeli. Ama aynı zamanda Erzincan'daki sorgu sırasında gördüğü ağır baskıdan dolayı S.G kadının karnındaki ikiz bebekler de ölmemeli.

Erzincan soruşturması baştan sona bir hukuksuzluk; baştan sona bir trajedi. Erzincan şehir merkezinde Jandarma birlikleri ve cemselerle yapılan operasyon sırasında tam bir tedhiş havası estiriliyor.

S.G isimli kadın sorguya alındığı sırada hamile olduğunu bildiriyor. Dikkate alınmıyor. Sorgu sırasında gördüğü baskıdan dolayı karnındaki ikiz bebeklerini kaybediyor. Bir insan için, bir anne için ne büyük dram. S.G kadın zanlı bile olmuyor, savcılık tarafından serbest bırakılıyor. Peki S.G kadının yaşadığı drama tek bir kadın örgütünün ya da bir kadın yazarın sahip çıkmamasının nedeni onun İsmail Ağa Cemaatine yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınan bir ailenin üyesi olması mı?

Jandarmalar yatak odalarına kadar girip evleri arıyor. Evde erkeği olmayan bir kadının kapısı açılıyor, kapı açık tutuluyor, içeriye girilmesi için mahalle muhtarı olay yerine çağrılıyor. Jandarma Komutanı bu durumu görünce emrindeki askerleri fırçalayıp, kapıyı tekmeleyip, botlarıyla içeri giriyor. Peki o korkuyu yaşayan kadın da bir insan değil mi?

5-6 yaşındaki çocuklar sıraya dizilip, Jandarmaya götürülüyor. Peki o çocuklar çocuk değil mi? Tek eksikleri kucağında fotoğraf çektirebilecekleri bir Başsavcının çocuğu olmamak mı?

23 şubat günü başlıyor operasyon. 48 saat sürüyor. Zanlılar operasyon tamamlanana kadar tam 48 saat aç bırakılıyor. "Açız. Yemek verin" diye müracaat ettiklerinde "bu yemekler askerin istihkakı, size veremeyiz" diye azarlanıyorlar.

İnsani olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz ki, bazı karanlık ellerin insanlarımızı yok etmesinin önüne geçelim. Peki ne yapacağız. Sıla çocuğun gözyaşlarını da duyarlılık göstereceğiz, S.G kadının dramına da kulak vereceğiz.
aktifhaber

TRT’DEN YEMLENENLER SAYMAKLA BİTMİYOR
19.02.2010

Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar, bugünkü yazısının küçük bir bölümünü Taha Akyol’un TRT’den kaç on milyon aldığı sorusuna ayırdı. “Her gelen iktidar otobüsüne biniyor” şeklinde nitelediği Akyol’a TRT’den aldığı milyarları sorarken, oğlunu da TRT 2’ye programcı yapmakla suçladı.
İşte Önkibar’ın yazısının o bölümü:

Taha Akyol’u biliyorsunuz, fikir hayatına Milli Mücadelecilikle atıldı, 1970’lerin ortasında MHP güçlenince anında ülkücü oldum diyerek eski yoldaşları ortada bıraktı. İhtilal oldu, ANAP geldi, derken keskin bir Özalcı kesildi. 1991’de Mesut Yılmaz ANAP genel başkanı seçilince, yakından biliyorum bir süre ona da danışmanlık yaptı. Akabinde Çiller için onlarca methiye yazıları yazdı ki isteyen arşivinden onları görebilir. DSP-MHP-ANAP koalisyonunda hemen Ecevit’e övgüler dizdi ve Bahçeli’den randevular istedi. Derken AKP iktidar olduktan sonra anında AKP’li oldu. Hiç kuşkunuz olmasın, yarın AKP gitsin CHP gelsin Deniz Baykal’ın kerametlerini kaleme alır... Adam durakta, pardon muhalefette beklemek istemiyor, her gelen iktidar otobüsüne biniyor ve şak şak yapıyor... Tabii bunu yaparken de hayli nemalanıyor.

Bakın bir gün bile gazetecilik yapmayan oğlu Mustafa Akyol’u tepeden inme Star’a yazar, TRT 2’ye programcı yaptırdı. Bitmedi, kendisine de TRT 1’den hemen bir program ayarladı... TRT deyince benim tüylerim diken diken oluyor zira orası İbrahim Şahin’in babasına ait değil, milletin malı. Dolayısı ile her ay ne kadar para aldığını hemen açıklamak durumunda. Evet Taha Bey açıkla; TRT 1’den kaç on milyar alıyorsun?

Odatv.com

23 Şubat 2010
BALYOZ SAVCILARINA KUMPAS
Balyoz Operasyonu sonrası Genelkurmayda skandal görüşme: Çok önemli bir Başbakan Yardımcısı Balyoz tutuklamaları sonrası Karargaha çağırıldı...

Dün ortalığı kasıp kavuran Balyoz Operasyonu sonrası Hükümet kanadından çok önemli bir isimle Karargah arasında deprem etkisi yaratacak görüşme trafiği gerçekleşti.

Balyoz Operasyonu’nda gözaltına alınanlar arasında üst düzey eski komuta kademesinin olması ve muvazzaf paşaların bulunması sonrası Genelkurmay Karargahı ile Hükümetin etkili bir ismi arasında kritik temaslar gerçekleşti.


Dün akşam saatlerinde Genelkurmay Karargahı’na Hükümetin en ağır toplarından bir Başbakan Yardımcısı davet edildi.
Davette geçen hafta medyada çeşitli yazarlar tarafından dile getirilen “toplu olarak istifa etme” konusu bir koz olarak gündeme geldi. Murat Yetkin’in yazısında belirttiği “Karargahta Komutanlar kapandı ve toplantılar yapılmaya başlandı” ifadesindeki toplantının bir bölümüne komutanlarla birlikte Başbakan Yardımcısı da katıldı.
Toplantı sonrası sözkonusu Başbakan Yardımcısı verilen mesajları aldı ve tıpkı Dursun Çiçek olayında olduğu gibi İstanbul Başsavcılığı ile en üst düzeyde temas kurdu. Temasta Başbakan Yardımcısı, yapılan istekleri tıpkı Dursun Çiçek’in tutuklanmaması olayında olduğu gibi hükümetin kanaati şeklinde sunarak “devlet krizi, kurumlar arası kriz” vurgusunu kullanarak yoğun biçimde iletti.
Görüşmenin içeriğinde operasyon çerçevesinde alınan üst düzey kişilerin tutuklanmaya sevkedilmemesi yönünde yoğun baskı yapıldı. Ayrıca savcıların özel yetkilerinin tıpkı Erzurum Başsavcılığı örneğinde olduğu gibi kaldırılması da gündeme geldi.
Şimdi Ankara’nın derin kulisleri, Karargah/Başbakan Yardımcısı/İstanbul Başsavcılığı üçgenindeki bu olayla sarsılıyor.

Kaynak:Türktime

24 Şubat 2010
Spikerin "PES" Dedirten Yorumu
STV Haber kanalındaki 'Son Durum' programının sunucusu Asım Yıldırım, canlı yayında öyle bir yorum yaptı ki izleyenleri şaşkına çevirdi

İnanılmaz ama STV Haber spikeri grizu patlamasını paşaların gözaltına alınmasına bağladı...

İşte şaşkına çeviren o sözler

Sevgili seyirciler tabii nasıl bir bağlantı kurabilirsiniz. Biz sadece hatırlatma yapıyoruz. Geçen sene Aralık ayında Bursa'da bir maden kazası meydana gelmişti. 19 madencimiz can vermişti.


Spikerin pes dedirten yorumu

Peki bu olaydan hemen bir gün önce ne olmuştu bir hatırlayalım. İstanbul'a cumhuriyet savcılarına İbrahim Fırtına, Aytaç Yalman, Özden Örnek gelip ifade vermişlerdi. Geldiklerinin hemen ertesi günü, pazar akşamı ise Bursa Mustafa Kemal Paşa'da 19 madencinin öldüğü maden kazası vuku bulmuştu.

Dün gözaltılar oldu, Balyoz Darbe planıyla ilgili, bugünse ne yazık ki işte Balıkesir Dursunbey'den gelen böyle bir maden kazası haberi var. Nasıl bağdaştırırsınız ya da var mıdır bir bağlantı yoksa sadece ve sadece tevafuk diyebileceğimiz hadiseler midir bunlar, bunu da sizin izanınıza bırakıyoruz. Belki de varsa da bir bağlantı tabii komplo teorisi üretmek hiç hoş değil. Çünkü birisinde 19 kişi diğerinde 17 kişi can verdi
aktfhaber

Ergun Babahan'dan hem NTV'ye hem Ruşen Çakır'a sert eleştiri: "İlk düdükte esas duruşa geçenler konuşmasın"

26 Şubat 2010 - 24'te Beyza Hakan'ın sunumu ile ekrana gelen Günün Manşeti'nde yorum yapan Ergun Babahan, Vatan yazarı Ruşen Çakır'a tepki gösterdi. Babahan, bir önceki programda; İbrahim Fırtına'nın Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde Sabah yazarı Umur Talu'yu tehdit ettiğini iddia etmişti. NTV'de Ruşen Çakır'ın bu ifadeleri, "Bunları neden Sabah gazetesinin manşetine taşımadınız?" sözleri ile eleştirmesine Babahan'dan sert cevap geldi. Ergun Babahan canlı yayında şunları söyledi: “Umur Talu'nun can güvenliği açısından, ailesinin huzuru açısından öyle bir manşeti yapmayı uygun görmedik. Eğer demokratlığımı sorguluyorsa 27-28-29-30 Nisan gecelerinde NTV yayınlarında yapılan darbe şakşakçılığı, teknokrat hükümeti kurma planları, AKP'ye ömür biçme yayınlarıyla, darbeden, muhtıradan yana alınan tavırla, Sabah'ın 'Darbeye Hayır' manşetini karşılaştırsın, ondan sonra ağzını açsın. Herkesin bir geçmişi var ona göre davransın. 'İlk düdükte esas duruşa geçenler'in bu konuda bana söyleyecek sözü yok."

netgazete

27 Şubat 2010
VE BÜYÜK PLAN DEVREDE
Ve "İtirazla Salma Planı" devrede. Dediğimiz oldu Hürriyet ve Milliyet psikolojik zemini oluşturmaya başladı. Şimdi ikinci aşama var...

Hürriyet’ten Fatih Çekirge bugün köşesinde “kritik” bir soru sordu:

“Savcı orgeneralleri ‘Kaçma ve delil karartma ihtimalleri yok’ diyerek bıraktığına göre görevde olan amirallerin kaçma ihtimali mi vardı da tutuklandılar?”

Çekirge bu soruyu sorduktan sonra “Bu sorunun şiddeti giderek artıyor.” demeyi de ihmal etmemiş.

Soru Çekirge’nin kaleminden Hürriyet’te böyle yer alırken, Milliyet’te ise Fikret Bila’nın kaleminden dile getiriliyor. Hem Hürriyet hem Milliyet’in topa girmesi "soru"nun “kritikliğini” daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Baykal’la konuşan Bila şöyle yazıyor:
“Baykal, yaşananlar karşısında şu sorunun da sorulması gerektiğini belirterek devam etti:
‘Çok büyük bir iddiayla soruşturma başlatıyorsunuz. Darbeden söz ediyorsunuz. Üst düzey komutanları gözaltına alıp, 4 gün bekletip, sorguluyor ve mahkemeye bile sevk etmeden savcılıktan bırakıyorsunuz. O zaman bu büyük iddiayla niye ortaya çıktınız? Yani bu işlerden üsteğmenler mi sorumlu oluyor? Nedir? Yargının ciddi bir inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya olduğu ve hukuki değil siyasi hareket ettiği anlaşılmaktadır.’ ”

Şuan soru işaretleriyle dile getirilen şey aslında önemli bir strateji.. Doğan Grubu’nun amirallerinin çevirmeye başladığı strateji yakında uygulamaya konacak.

Planın ilk adımında kuvvet komutanlarının serbest bırakılmasının üzerinden "Üstler serbest, astlar tutuklu" tartışması başlatılacak. İkinci adımda ise "İşi asıl planlayan, emir veren üstler serbestse, alttakiler neden tutuklu?" propagandası yapılacak. Bu sayede astların da serbest bırakılması için psikolojik zemin oluşturulacak. Sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'le temasa geçilecek. Tutuklama kararlarını veren 10. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi üzerindeki HSYK baskısıyla da istenen sonuç elde edilecek.
Çünkü Balyoz soruşturmasını yürüten savcıların özel yetkileri alınmak isteniyor. Hafta içerisinde iddiaları doğrulatacak nitelikte ilginç bir gelişme yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, rahatsızlığı sebebiyle gözaltıların olduğu gün hastaneye giderek anjiyo oldu. Engin, anjiyo nedeniyle 5 günlük rapor aldı. Engin'e ulaşmak mümkün olmazken ani bir gelişme yaşandı. Başsavcı Engin iznini aniden yarıda bölerek görevinin başına döndü. Döner dönmez de kuvvet komutanlarının serbest bırakıldığı süreç başladı. Kuvvet komutanları Oramiral Özden Örnek, Orgeneral İbrahim Fırtına ve Orgeneral Ergin Saygun mahkemeye sevk edilmeden serbest bırakıldı. Adliyede resmen üstler serbest bırakılırken, astlar tutuklandı.

Üstler serbest bırakılırken tutuklu astların itiraz etmeleri aşamasında serbest bırakılmaları için yoğun baskı oluşturulduğu adliye muhabirlerine kadar yansıdı. İddiaya göre Başsavcı Aykut Cengiz Engin ve 10. Mahkeme Başkanı Zafer Başkurt bu konuda yoğun çalışma içinde. Baskılarla soruşturmada tutuklananların itiraz aşamasında serbest bırakılmalarını sağlamak hedefleniyor.

İşin diğer yönü ise kararı vereceklerin ne kadar bağımsız olduğu. 10. Mahkeme Başkanı Zafer Başkurt'un hakkında rüşvet suçundan dolayı soruşturma yürütüldüğü, bu dosyanın HSYK'nın önünde olduğu biliniyor. Bu durumun tutukluların serbest kalmasında bir koz olarak kullanılacağı vurgulanıyor.
aktifhaber

02 Mart 2010
ŞUBAT GAZETECİLERİNE PAŞA ÖDÜLÜ
İşte 28 Şubat darbesine alkış tuttukları için ödüllendirilmesi istenen gazeteciler.

28 Şubat'ı post modern bir darbe olarak yaptıklarını itiraf eden Erol Özkasnak, Genelkurmay Başkanlığı Basın Yayın Halkla İlişkiler ve Tanıtım Daire Başkanlığı'na gönderdiği yazıda, Türk Silahlı Kuvvetlerini kamuoyunda en iyi şekilde tanıttıklarını iddia ettiği isimleri tek tek yazdığını ve yazarlara işbirliği ve hizmetlerinden ötürü takdir mektubunun gönderilmesini istiyor.

EMİRLERİ YERİNE GETİRENLERE TAKDİR VE TEŞEKKÜR

Erol Özkasnak yaptığı hukuksuzluklara alkış tutan gazeteciler için, "Söz konusu basın mensuplarına, bu çalışmalarında gösterdikleri işbirliğinden ve vermiş oldukları hizmetlerden dolayı takdir ve teşekkürlerimi bildiren mektuplar yazılacaktır" diyor.

İşte 28 Şubat darbesine alkış tuttukları için ödüllendirilmesi istenen gazeteciler.

Yücel Yener (TRT Gn. Md.), Güntaç Aktan (TRT), Ertürk Yöndem (TRT), Ertuğrul Özkök ve Sedat Ergin (Hürriyet), Derya Sazak ve Fikret Bila (Milliyet), Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan (Posta), Zafer Mutlu, Fatih Çekirge (Sabah), Bilal Çetin ve Okay Gönensin (Yeni Yüzyıl), Orhan Erinç ve Mustafa Balbay (Cumhuriyet), Sebahattin Önkibar ve Kenan Akın (Türkiye), Ali Kırca ve Baki Şehiroğlu (ATV), Uğur Dündar ve Mehmet Akarca (Kanal D), Murat Saygı ve Mithat Sirmen (SHOW TV), Ufuk Güldemir ve Ümit Aslanbey (STAR TV), Murat Yetkin ve Nuri Çolakoğlu (NTV), Hulki Cevizoğlu ve Ardan Zentürk (Kanal 6), Bülent Öztürkmen ve Zafer Ali Aytaç (HBB), Ceyhan Batur (C TV), Ferhan Şaylıman (FLAŞ TV), Ali Baransel ve Metin Özer (TGRT), İlnur Çevik (TDN), Metin Yılmaz (AKŞAM), Mehmet Güler (AA), Elvan Baransel (AA) ve Mehmet Karaman (İHA)

28 ŞUBAT'TA KULLANILDILAR BALYOZ'DA DA KULLANILACAKLARDI

28 Şubat darbesinde TSK'dan gelen emirler doğrultusunda yazan ve darbeyi destekleyen gazeteciler, 2003 yılında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak yazarlar arasında bulunuyor. 28 Şubat'ta cuntacılarla işbirliğinden dolayı takdir edilen Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar, Ali Kırca, Sedat Ergin, Yücel Yener, Fikret Bila, Mehmet Yakup Yılmaz, Zafer Mutlu, Fatih Çekirge, Mustafa Balbay, Sebahattin Önkibar, Baki Şehirlioğlu, Nuri Çolakoğlu, Murat Yetkin, Hulki Cevizoğlu, Ali Baransel ve Mehmet Güler isimli yazarlar Org. Çetin Doğan başkanlığında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak isimlerin başında yer alıyorlar.

EROL ÖZKASNAK: POST MODERN BİR DARBE YAPTIK

28 Şubat sürecinde yaşananlarla ilgili yine 28 Şubat'ta kullanılan Milliyet'e konuşan dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, 28 Şubat'ta post modern bir darbe yaptık itirafında bulunmuştu. Özkasnak, "Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO'nun Varşo Paktı'nı teslim alması gibi" demişti. Cuntacı Erol Özkasnak şu açıklamalarda bulunmuştu: "28 Şubat, günün koşullarına uygun bir yöntemde gerçekleştirildi. O günün dünya ve ülke koşullarında 12 Mart ve 12 Eylül gibi klasik bir müdahale yapılamazdı. Cumhuriyetin karşılaştığı tehlike, bir tek mermi atılmadan, demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesiyle bertaraf edilmiştir. Silahsız kuvvetler kavramını kullanmamızın nedeni ve amacı budur."

"DEMİREL'İ ÇAĞIRDIK"

"28 Şubat sürecinin başlangıcı 11 Ocak 1997 tarihidir. O tarihte dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Genelkurmay'a davet edilmiş ve kendisine 28 Şubat günü Milli Güvenlik Kurulu'nda verilen bilgileri içeren bir brifing sunulmuştur. Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak bu bilgiler toplumun aydınlatılması amacıyla basına, yargıya ve üniversite mensuplarına tekrarlandı."

28 ŞUBAT'IN ETKİLERİ

"Bugün 28 Şubat'ı küçümsemeye çalışanların bilmesi gereken bir gerçek de şudur: O süreç başarılı olmasaydı 18 Nisan 1999 seçim sonuçları alınamazdı. Cumhuriyete karşı irticai faaliyetlerin kaynağı olan akımlara 18 Nisan'da verilen oy desteği düşmüşse, bunun nedeni 28 Şubat'tır."

(Kaynak: Vakit)

Ergun Babahan, Oktay Ekşi'ye savaş açtı: "Bana bak, pırasa bıyıklı adam"


06 Mart 2010 - Star gazetesi yazarı Ergun Babahan, "O'nu doğduğu yere kadar kovalayacağım" diyen Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi'ye zehir zemberek sözlerle karşılık verdi. Babahan, bugünkü köşesinde, Ekşi için, "Sen kullanılmaya elverişli, ulak gazetecisin. Anlama kapasiten kısıtlı olduğu için sana darbeci ve ulak sıfatını uygun gördüğümü bile anlamamışsın" dedi. İşte o yazı...

Kullanışlı gazeteci

1998 yılındaki Andıç'ı çıkardım. 'Kullanılacak Yöntem' bölümünde, böyle aşağılık iftiraların nasıl gerçekleşeceği açıkça anlatılmış. Basından 'seçilen birine' sahte ifadeler aktarılacak...

O da bunu yazacak.

Mehmet Altan, soyadı gibi ekşi suratlı adamı böyle rezil etmişti.

Çünkü olay aynen böyle gerçekleştirildi ve Oktay Ekşi, emir-komuta zinciri içinde o meşhur "Alçakları tanıyalım" yazısını yazdı.

Şak emredilince tak yazan bir başyazar.

İşte o kullanışlı gazeteci şimdi bana saldıran.

27 Mayıs'ta da kullanıldı, 28 Şubat'da, 12 Eylül'de de, ıslak imzada da...

Adam 100 yaşına geldi kullanılmaktan yorulmadı.

Kullanılan da aynı, kullanılan da...

Haklısın sen ajan değilsin.

Özür diliyorum ama senden değil.

Ajan provokatör gazetecilerden.

Çünkü o iş zeka ve kıvraklık ister sende ise ikisi de yok.

Sen kullanılmaya elverişli, ulak gazetecisin.

Anlama kapasiten kısıtlı olduğu için sana darbeci ve ulak sıfatını uygun gördüğümü bile anlamamışsın.

Sen kullanılan bir kalemsin, askerin uşağısın.

Ya asker, ya patron bir şeyler hazırlar, sen de bir gün "Alçakları tanıyalım" yazarsın, bir gün Petrol Ofisi'nin vergi meselelerini.

Senin gibi bir Doğan Grubu'nun her gazetesine lazım aslında.

Siyasete müdahale belgesine sahip çıkarsın, darbeye de.

17 Eylül 1980 günü, "Türkiye tam bir onarım yönetimi altına girmiş bulunmaktadır. Bu yönetim, özgürlükçü demokratik sisteme ve Atatürk ilkelerine bağlı olanları tatmin edecek bir tutum içindedir" diyerek darbe şakşakçılığı yapan bu adam, asker emriyle bir konsey kurmuş ve kendini ebedi şef ilan etmiştir.

Kimsenin takmadığı abuk subuk kararlar alıp sağa sola gönderiyor.

Kenan Evren'in suda çekmiş modeli, çünkü boyu 1 metre 50 santim galiba.

Elinde kalem habire iktidarı, Meclis'i tehdit etmekten başka bir şey bilmeyen Ekşi, iki de bir ''Sonunuz Menderes gibi olur'' tehditleri savurmaya bayılıyor.

Çok hoşuna gider değil mi?

Yine koşarak kurucu Meclise girersin.

Sonra da hiç utanmadan milletvekili emekli maaşı alır, kırmızı pasaport ve VİP salonlarını kullanmaya devam edersin.

Eli kanlı darbecilerin kurduğu bir Meclis'te hizmet etmiş olmanın utancını bile yaşamazsın.

Şimdi yaptığın gibi.

Bana bak pırasa bıyıklı adam.

"Doğduğun yere kadar kovalayacağım" diyerek anama dil uzatmışsın.

İzmir'de Eşrefpaşa'da büyüdüm, sokak dilini ve sana nasıl cevap verileceğini iyi bilirim ama terbiyem Basın Konseyi Başkanı seviyesine inmeye elvermiyor.

Yalnız bir daha anneme laf edersen seni doğduğuna pişman ederim.

Bu sözünü yaşın itibariyle bunamana veya terbiye özrüne bağlıyorum.

Mahkemeye gidelim ama önce zihni melekelerine hakim olduğunu kanıtlaman gerekecek.

Çünkü anladığım zihni melekelerin Hürriyet'te başyazar olmaya yetebilir ama hukuki ehliyete yetmeyebilir.
netgazete

Mehmet Barlas
Sabah Gazetesi
Gazeteci kılığındaki ajanları patronlar bilir mi?
10 Mart 2010

Sabah gazetesinin kurucusu ve eski sahibi Dinç Bilgin'in hem kendi geçmişine hem de medyaya dönük özeleştirileri sürüyor.

Ahmet Hakan dünkü Hürriyet'te Bilgin'in özeleştirilerini "Günah çıkarma" olarak nitelemiş ve onun "Sürekli günah çıkararak bir tür günahsızlaşacağına" inandığını ileri sürmüş.

Katoliklikteki "Günah çıkarma" sürecinde kişinin günahlarının affedildiği bir rahip tarafından kendisine söylenir ve böylece "Cennet"in kapısının sicili temizlenmiş eski günahkâra açıldığına inanılır.

Katı komünist partilerde de buna benzer bir uygulama vardı.

Hata yaptığına inanılan parti görevlisi, partililerin önünde günahlarını itiraf ederdi.

Eğer bu itirafları kabul edilir ve affedilirse, o rejimin yeryüzü cenneti sakini olmasını sağlayan "Parti üyeliği" devam ederdi.

Dinç Bilgin'in özeleştirileri ona bir "Cennet" in kapısını açmayacak.
Ama bu özeleştiriler sayesinde bizim mesleğimizi daha iyi öğrenip anlıyoruz.

Ajan gazeteci

Son olarak Taraf'ta Neşe Düzel'le yaptığı söyleşide mesela şu soru sorulmuş kendisine:

- Asıl görevi istihbaratçılık olan bazı kişilerin gazeteci kılığında gazetelerde çalıştıklarını biliyoruz. Patronlar bunların istihbaratçı olduklarını bilirler mi?

Dinç Bilgin'in cevabı da şöyle olmuş:

- Tahmin ederler. O zamanlar böyle şeyleri görmezlikten gelmek işimize gelirdi. Çünkü ileride o kurumlarla ilişkide, o gazeteci işine yarar diye düşünür patron. Bu da medyanın ayıplarından biridir tabii.
Bu cevabı okurken yaşadığım bir olayı hatırladım.

12 Eylül askeri rejimi döneminde, başyazarı olduğum Milliyet'in yazarlarından Örsan Öymen, Almanya'dan gelirken Yeşilköy Havaalanı'nda gözaltına alınmıştı.

Alman radyolarında Türkiye'deki rejimi eleştiren yayınlar yapmakla suçlanıyordu.

Bunu duyunca hemen Emniyet Müdürlüğü'ne gittim. İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı'yı Trafik Müdürü olduğu dönemden tanıyordum. Onun bürosuna gittim ve Balcı'dan, Örsan Öymen'i hemen serbest bıraktırmasını istedim.

Sıkıyönetimde bir ziyaretçi

Balcı bunun mümkün olmadığını, gözaltı emrinin sıkıyönetim komutanından geldiğini söyledi.

Kendisine sıkıyönetim komutanını aramasını, onunla benim konuşacağımı söyledim. Balcı komutanın direkt numarasını çevirip telefonu bana verdi.
Telefon açıldı... Ben "Efendim ben Mehmet Barlas'ım" dedim. Karşımdaki kişi de "Ben de Kemal Ilıcak'ım" diye cevap verdi.

Meğer rahmetli Kemal Bey komutanı ziyarete gitmiş. O sırada komutan tuvalette olduğu için telefonu o açmış.

Ben hemen Kemal Ilıcak'a komutanı niye aradığımı anlattım. Örsan'ın bırakılması için onu ikna etmesini istedim. Birazdan sıkıyönetim komutanı gelmiş olmalı ki Kemal Ilıcak'ın ona durumu anlattığını telefondan duydum. Sonra komutan telefonu aldı ve "Bana Şükrü Balcı'yı verin" dedi.

Şükrü Balcı telefona "Baş üstüne komutanım" dedikten sonra bana döndü ve "Kurtardın Örsan Öymen'i" diye konuştu.

Acaba kimdi?

Örsan'ı alıp doğru bizim eve götürdüm. O gece bizde kaldı. Hemen yurtdışına çıkması için ertesi güne bir uçak ayarladık.

Ama uçağa gitmeden önce Milliyet'e uğramak istedi. Yazı işlerinde arkadaşlarla sohbet ediyor, bu arada Şükrü Balcı hakkında ağzına geleni söylüyordu.

Tam o sırada bir muhabir bana "Sizi telefondan arıyorlar" dedi.

Telefonu aldım. Karşımda Şükrü Balcı vardı.

- Örsan orada bana atıp tutuyormuş. Söyle kendisine bu defa onu sen de kurtaramazsın, dedi.

Örsan'a durumu anlattım. Etrafa baktı ve sustu.

Sonra onu havaalanından bir uçağa bindirip yurtdışına gönderdik.

Acaba Milliyet'in yazı işlerindeki ajan kimdi?

25 Mayıs 2010
HÜRRİYET&HT El Ele Verdi
'Kaset komplosu'nun kurbanı CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal'ın tekrar geri dönmemesi için indirilen son darbe, Hürriyet ve Habertürk'ten geldi..

Analiz/Aktifhaber

HÜRRİYET&HABERTÜRK EL ELE VERDİ

Kaset, Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünü sonuna kadar açarken, olası dönme ihtimaline karşı her fırsatta Deniz Baykal biraz daha toprağın altına gömülüyor.

Üstelik bunu yapanın kendisine dost medyanın olması dikkat çekici.

Hürriyet Gazetesi, bugün manşetinden Emniyet Kriminal’in kasetle ilgili raporunu yayınladı. Raporda; Emniyet Kriminal’in kasetteki kişilerin Deniz Baykal ve Nesrin Baytok olduğunun belirtildiği Hürriyet’in manşet haberinde yeraldı.

Aynı Haber, Star ve Sabah Gazeteleri’nde de vardı. İki gazete ise Emniyet Kriminal’in görüntüdeki kişilerin kimlikleriyle ilgili inceleme yapmadıklarını, sadece görüntülerdeki montaj, ses benzeri incelemeler yaptıklarını belirtiyordu.

Zaten Hürriyet’in haberinden sonra ilgili Savcılık açıklama yaptı ve Kasetteki kişilerin Nesrin Baytok ve Deniz Baykal olduklarıyla ilgili kriminal raporunda ibare geçmediğini belirtti. Savcılık Star ve Sabah’taki haberleri doğrularken; Hürriyet’in haberini yalanladı.

Hürriyet’in her fırsatta kasetin doğruluğunu savunması ilginç. Baykal’ı gömebildikleri kadar gömme çabasındalar.

Kaset çıktıktan sonra ilk istifa çağrısı Hürriyet’in yazı işlerinin en kilit ismi olan Tufan Türenç’ten gelmişti. Normalde tvlere fazla çıkmayan Türenç, televizyon televizyon gezerek “istifa etmeli” tezini hararetle savundu.

Ardından Hürriyet’in bir diğer yazarı M. Yakup Yılmaz, doğru olan şeylerin komplo olmayacağı, yalan olan şeyin komplo olacağını, dolayısıyla da Baykal’ın “komplo” teorisinin yanlış olduğunu yazdı. Yılmaz da kasettekilerin Baykal&Baytok ikilisi olduğunu ispat derdindeydi.

Daha sonra yine bir Doğan Gazetesi olan Vatan, Nesrin Baytok ve kocası Can Baytok’a ait olduğu iddia edilen ve kasetin doğruluğu üzerinde geçen ses kaydını manşetine taşıdı. Ses kayıtlarına mesafeli olan Doğan Grubu’nun bu tavrını habercilik olarak açıklamak hayli güç.

İKİNCİ GÜÇ DE DEVREDE

Doğan Grubu’nun alternatifi Ciner Grubu da bu konuda aynı tavrı gösteriyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na “Gandi” imajı oturtulmaya çalışılırken, üzerindeki 495 TL’lik “Etro” marka gömlek nedeniyle bu imaj hayli sarsıntı geçirdi.

Gandi imajındaki çiziğe hemen Habertürk yetişti ve Deniz Baykal’ın yeni aldığı “gemicik”ini manşetine taşıdı. Baykal’ın 360 bin dolara aldığı yat, devasa boyutla Habertürk’e manşet oldu.

Kasetle basılan düğme sonrası Baykal’ı gömme çalışmaları tam gaz sürüyor..


En son Ekim tarafından Sal May 25, 2010 11:10 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Mar 15, 2010 10:56 pm    Mesaj konusu: 28 Şubat'ın ABD adına en önemli ayağı Morton Abramowitz'di Alıntıyla Cevap Gönder

15 Mart 2010
"28 Şubat'ın ABD adına en önemli ayağı Morton Abramowitz'di"

Hürriyet, Sabah ve diğer gazetelerde MİT adına habercilik yapanları, Eski Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, isim isim saydı..



- İSTİHBARAT kurumları, ajan gazetecilere şu adamı yıpratın der ve onlar da suçlayıcı haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Biz Sabah’ta ajan olarak bir tek Ünal İnanç’ı bilirdik.

- HÜRRİYET Grubu’nda ise Fatih Altaylı’nın ve Tuncay Özkan’ın Milli İstihbarat Teşkilatı ile ilişkileri biliniyordu. Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür onların ismini açıkladı.

- FATİH Altaylı ile Tuncay Özkan, Mesut Yılmaz’ın önünde bir tartışma yapmışlar.

- “MİT’TE kim maaşlı, kim gönüllü çalıştı” diye atışmışlar. Güya biri paralı, biri gönüllüymüş.

- ASKERLERİN mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilcisi Fatih Çekirge üzerinden geliyordu.

- HÜRRİYET devlet gazetesidir. Onların askerlerle ilişkisi çok farklıydı. Onlar askerle iç içe gibidir.

- DOĞAN ve Sabah Grubu ayda bir buluşurdu. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez Beyti’nin üst katında biraraya gelirdi.

- ERBAKAN, Türkiye’nin Başbakanı olarak gittiği Libya’da, Kaddafi’den fırça yemişti. Sonra Abramowitz Sabah’a gelip ‘Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar’ gibi laflar etti.

- 28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak Morton Abramowitz’di.

- ŞERİAT tehlikesi yaşandığına inanıyorduk. Ahmet Vardar, Salih Memecan, Can Ataklı karşıydı.

- EN önemli işim, yazarları tek tek sansürlemekti. Hükümet yanlısı, asker karşıtı ise silerdim.

- ÇİLLER’E Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. Kendimizi ihanete uğramış hissettik.

Ergun Babahan: ‘Kartel, Beyti’de buluşuyordu’


Ergun Babahan: ‘Kartel, Beyti’de buluşuyordu’

“Hürriyet’le Sabah arasında kartel ilişkisi kuruldu. Ertuğrul, Zafer, Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Yalçındağ, Sönmez Beyti’de akşam yemeğinde her şeyi konuşuyorlardı.”

“28 Şubat’ı ABD organize etti. Amerikan devleti adına en önemli ayak eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’ti. Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le birkaç kez konuştu.”

“Zafer Mutlu toplantıda, manşeti “De-de rahatsız” yapalım dedi. Çekinip vazgeçti. O anda Fatih aradı. “De-de manşeti atmışsınız. Asker aradı. Yapmayın” dedi.”

* * *

NEDEN: ERGUN BABAHAN

Türkiye’de medyanın günahı çoktur. Darbecilerle, muhtıracılarla, andıççılarla işbirliği yapmış, çok insanın da canını yakmıştır. Genellikle de kendi günahlarının üstünü örtüp gerçekleri saklamıştır. Dinç Bilgin son zamanlardaki açıklamaları ve itiraflarıyla bu örtüyü önemli ölçüde kaldırdı. Medyanın kendisiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının yolunu açma konusunda ciddi bir katkıda bulundu. Bugün de 28 Şubat döneminin yakın tanıklarından gazeteci yazar Ergun Babahan yaşadıklarını ve gözlemlerini anlattı. Medyanın generallerle ve siyasilerle ilişkilerini, medyada çalışanların yaptıklarını, nerelerden rant kazandıklarını, haberleri nasıl yayınladıklarını okuduğunuzda bir kere daha “aman Allahım” diyeceksiniz. Medyanın önde gelen isimlerinden olan Ergun Babahan, hukuk fakültesini bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı ve gazetecilikte karar kıldı. İzmir’de Yeni Asır’da başlayan gazetecilik hayatı, Sabah gazetesinde devam etti ve 1999 yılına kadar İstanbul’da Sabah’ta dokuz yıl yazıişleri müdürlüğü ve genel yayın müdürü yardımcılığı yaptı. 1999-2001 yılları arasında Yeni Binyıl gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Ergun Babahan, 2002’de Sabah’ın genel yayın yönetmeni oldu. Halen Star gazetesinde köşe yazarlığı yapan Babahan, Kanal 24’te de hafta içi her sabah gündemi tartışıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz 28 Şubat döneminde Sabah Gazetesi’nin yönetim kadrosundaydınız. O günlerde neler yaşandığını çok iyi biliyorsunuz. O günlerde gazete yönetimleriyle generaller arasındaki ilişki nasıldı?

ERGUN BABAHAN: Ben o dönemde yazıişleri müdürüydüm. Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu’dan sonra gazetede ben vardım. Askerlerin mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilci Fatih Çekirge üzerinden geliyordu. Mesela Zafer Mutlu Alevidir ve Kürttür. Ankara bürodan sık sık, Zafer Mutlu’nun bu Alevi ve Kürt kimliğinin onun aleyhine kullanılabileceği mesajları gelirdi. Bu da Zafer Mutlu’yu çok tedirgin ederdi.

Kim gönderiyordu bu mesajları?

Herhalde asker gönderiyordu. Zaten Çiller hükümeti düşürülürken ve DYP dağıtılırken, hükümetten istifa etmeleri için kimi bakanlara Alevi kökenlerinden dolayı çok baskı yapıldı.

Gazete merkezlerine generallerden talimatlar Ankara üzerinden ne şekilde gelirdi?

Gazete merkezlerine generallerden talimatlar Ankara üzerinden ne şekilde gelirdi?

O sırada Sabah’ın Ankara temsilcisi olan Fatih Çekirge, “Şu paşayla konuştum” diye bizi telefonla arardı. Fatih’in bizimle yaptığı konuşmalardan anlardık askerlerin ne isteyip ne istemediklerini. Askerler hoşlanmadıkları bir şey yayınlandığında Fatih’i telefonla arıyorlardı. O da bize, “Çok rahatsız oldular, köpürdüler” diye haber veriyordu.

Diğer gazetelerde de aynı sistem mi işliyordu?

Bildiğim kadarıyla Ertuğrul Özkök, askerlerle yakın bir gazeteci. Zaten Hürriyet devlet gazetesidir. Dolayısıyla onların askerle ilişkisi bizimkinden çok farklıydı. Askerlerle iç içe gibidir onlar. Ama şu var. Biz o dönemde Tansu Çiller’e, Necmettin Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. Sabah Grubu olarak kendimizi ihanete uğramış olarak gördük.

Niye?

Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin Avrupa yanlısıydı ve askerin siyasete müdahale etmesine karşıydı. Tansu Çiller Sabah’ın siyasetçisiydi. Sabah Grubu, DYP Başkanı Tansu Çiller’i çok destekledi. Onun için çok kavga etti ve epey tiraj kaybetti. Ama Çiller’in bu desteğe rağmen gidip Necmettin Erbakan’la koalisyon için anlaşması ve RefahYol hükümetini kurması Dinç Bey’i şoke etti. O günü çok iyi hatırlıyorum.

O gün tam olarak ne yaşandı?

Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “Tansu Hanım, Erbakan’la hükümeti kuruyor” dedi. Ben, gene de çok emin olamadığım için “RefahYol’a doğru” diye bir manşet attım. Manşeti görünce Dinç Bey’in yüzü asıldı. “Oğlum olmayacak şeylere amin diyorsunuz. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Aydın Bey’le (Aydın Doğan) ben varız. Böyle bir koalisyon mümkün değil. Biz buna karşıyız” dedi. Dinç Bey, Çiller’in medyayı karşısına alamayacağını, medyaya rağmen RefahYol hükümetini kuramayacağını düşünüyordu.

Niye bu kadar emindi?

Çünkü o dönemde siyasiler çok zayıftılar. O akşam Zafer Mutlu Londra’dan aradı. “Tansu Hanım beni aradı, koalisyon protokolünü imzalamış. ‘Erbakan başbakan’ diye manşet yapalım” dedi. İki sene Erbakan, iki sene Çiller başbakan olacak diye protokol imzalamışlar. Nitekim Sabah’ın Çiller’le ve hükümetle ilişkileri ondan sonra gerilmeye başladı. Hatta Hyaatt Oteli’nde bir Sabah yöneticisi için verilen davette, Dinç Bey, Çiller için, “Hata yaptı, bedelini öder” dedi.

Sabah Grubu’nun askerlerle yakın ilişkisi o günden sonra mı başladı?

Türkiye’de gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi zaten hep vardı. Çünkü asker, politik hayatın bir gerçeğiydi. O sıralar, Genelkurmay’a davet edilmek, bir asker, general tanımak çok önemliydi. Hürriyet Grubu ise zaten o dönemde Çiller’le kanlı bıçaklıydı. İşte o sırada Doğan Grubu’yla Sabah Grubu arasında kartel ilişkisi kuruldu.

Kartel ilişkisi ne demek?

Fiyatı beraber belirleyeceklerdi. Birbirlerinden adam almayacaklardı.

O dönemde medyaya bu iki grup hâkimdi. Birinden ayrılan sonsuza kadar işsiz kalıyordu, gazeteciliği bırakmak zorunda kalıyordu. Köle ticareti gibi bir durum değil miydi bu?

Tabii.

Gazetecilere karşı yapılan bu anlaşmanın bir benzeri siyasetçilere karşı da yapıldı mı o dönemde peki?

Tabii... Doğan ve Sabah Grubu ayda bir Beyti lokantasının üst katında toplanırdı. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez akşam yemeğinde buluşuyorlardı ve o yemekte her şeyi konuşuyorlardı. Hürriyet hep askerciydi de... Sabah Grubu öyle değildi. Sabah, 28 Şubat döneminde değişti. Bir de o zaman Amerika’nın eski Ankara büyükelçisi Abramovitz Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le konuştu.

Anlamadım...

Erbakan, Türkiye’nin Başbakanı olarak gittiği Libya’da, Kaddafi’den çadırda fırça yemişti. Bu fırçadan sonra Abramowitz geldi mesela. “Türkiye gibi bir devlet nasıl böyle bir aşağılanmaya katlanabiliyor? Bu Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar,” falan gibi... laflar etti. Zaten 28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak oydu.

28 Şubat’ı ABD mi organize etti sizce?

28 Şubat’ı ABD mi organize etti sizce?

Tabii... Yanılmıyorsam... Abramowitz, bu iş için devreye girmeden önce, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden bütün Türkiye ve bölge uzmanları ortak bir toplantı yapıyorlar. Darbe değil ama, darbe benzeri bir müdahale üzerinde anlaşıyorlar. Yol haritası o şekilde çiziliyor. Abramowitz o sırada emekli büyükelçiydi. Türkiye’yi çok iyi bilen ve herkesi tanıyan biri olarak Türkiye’ye gelip gidiyordu. O zamanlar, Zafer Mutlu’yla yaptığı görüşmelerde, ikisi arasındaki tercümeleri ben yapıyordum. Abramowitz, Dinç Bey’le de bir, iki kez görüştü.

Abramowitz ne istiyordu medyadan?

28 Şubat’ın altyapısını hazırlıyordu herhalde. RefahYol hükümetinin Türkiye’ye zarar verdiğini düşünüyordu. Sanıyorum Erbakan’ın bölge politikasından İsrail çok rahatsız olmuştu. O sırada Erbakan’ın kabinesinde Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener bakandılar ama Erbakan’a karşı kimsenin sesi çıkamıyordu.

Peki, Refah kapatıldı yerine AKP kuruldu ve ilk seçimde Abdullah Gül başbakan oldu. ABD, Gül’ün başbakanlığına karşı çıkmadı, öyle değil mi?

Bilmiyoruz. Bakın şimdi Ergenekon soruşturmasıyla, 2002 -2003 darbe planları ortaya çıkıyor. Demek ki AK Parti hükümetine karşı bir darbe için altyapı hazırlıkları yapılmış. Belki Genelkurmay karargâhının bu planlarla doğrudan bir ilgisi vardı ve sonra yaşanan gelişmelerle tablo değişti. Çünkü şu bir gerçek. 1960 ihtilalinden sonra, alt kadrolar yanlış yapmasınlar diye orduda öyle müthiş bir istihbarat ağı kuruldu ki, Genelkurmay karargâhının ve Genelkurmay başkanının bilgisi olmadan orduda hiç bir darbe hazırlığı yapılamaz.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, bu aybaşında gene ortaya çıktı ve Türkiye’nin İran’la ve Rusya’yla artan ilişkileriyle ilgili yeni uyarılarda bulundu. İsrail’le gerginliğin ABD’deki muhafazakâr kesimleri kızdırdığını, Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de yaşananlara ‘soykırım’ demesinin Türkiye’nin Batı’daki duruşuna zarar verdiğini, Türkiye ile ABD ilişkilerinin önümüzdeki birkaç yılda zorluklar yaşayacağını söyledi. Abramowitz, Türkiye’deki kutuplaşmanın daha derinleşeceğine de dikkat çekti. Koalisyon hükümeti olasılığını bile dile getirdi. Abramowitz’i yakından izlemiş biri olarak, onun bu yeni açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Obama, Ermenistan sınırının açılmamasına çok bozuldu. Abramowitz, Amerikan yönetiminin AK Parti hükümetinden rahatsızlığını ortaya koyuyor. Amerika’yla ilişkilerde sıkıntılı bir dönem başlıyor. İsrail lobisinin görüşlerini dile getiren ama neocon olmayan biridir Abramowitz. Amerikan politikasında önemlidir. Eğer yaşı ilerlemiş olmasaydı, bugün Obama yönetiminde yer alırdı. Abramowitz, Türkiye konusunda söyledikleri kabul gören biridir. Ben olsam, onun sözlerini ciddiye alırım.

Gazeteci-asker ilişkilerine dönersek... Generallerden gazetelere talimatlar gelir miydi?

Gazeteci-asker ilişkilerine dönersek... Generallerden gazetelere talimatlar gelir miydi?

Ankara büroya gelirdi.

Neler yazılmasını isterlerdi?

Sincan olayını çok önemserlerdi. “Dört yıldızlı uyarı”, “Komutanlar rahatsız” gibi manşetler atılmasını isterlerdi. Bu manşeti hangi generalin attığını bilemiyorum. Belki o manşeti general atmazdı da, bizim Ankara büro manşet bulamayınca bunu oturup yazardı... Ama şu var. Bu herhalde bizim de işimize geliyordu. Dediğim gibi o sırada hem Çiller’e büyük bir öfke vardı. Hem de Erbakan’a, “Türkiye’yi Suudi Arabistan yapacak” diye bir güvensizlik vardı. Bizim de o sırada, solculuktan gelen ateist damarımızla, dinle ilgili her şeye şüpheyle bakan laikçi damarımız birleşmişti. RefahYol koalisyonunun, hayat tarzımızı değiştireceğini düşünüyorduk ve askeri doğal müttefikimiz olarak görüyorduk.

Psikolojik harbin ürünü olduğu apaçık olan o Fadime manşetlerine gerçekten inanıyor muydunuz?

Şeriat tehlikesi yaşandığına yüzde yüz inanıyorduk. Bizler aktif laiklerdik. Sadece rahmetli Ahmet Vardar ve Salih Memecan bu yayın politikasına ve askerle işbirliğine çok kesin karşı çıkıyorlardı. Can Ataklı, Çiller’e yakındı, o da benimsemiyordu. Mehmet Barlas da yayın politikasına karşı çıkıyordu. Geri kalan herkes RefahYol hükümetinin gitmesini istiyordu.

Darbeyle gitsin, öyle mi?

Biz o dönemde, askerle müttefik olmaktan rahatsız değildik. Türkiye’yi belaya sürükleyen bir hükümete karşı düzen kavgası veriyorduk biz. 28 Şubat’ı darbe olarak görmemiştik.

Bugün baktığınızda ne görüyorsunuz peki?

Korkunç tabii.

Askerler, nelerin yazılmasına kızarlardı?

Askerler, kendilerini eleştiren, hükümeti öven yazıların yayımlanmasını istemiyorlardı. Ben 28 Şubat sürecinin sonuna doğru depresyona girdim zaten. Benim o dönemde gazetede en önemli işim, oturup bütün köşe yazılarını okumak ve yazarları tek tek sansürlemekti. 28 Şubat’taki baskılar, bizlerde öyle tuhaf bir duygu ve ruh hali yaratmıştı ki... En ufak bir cümle bile hükümet yanlısı, asker karşıtı gelebiliyordu bize. Ben o bölümleri yazılardan siliyordum.

Yazarları çok sansürlediniz mi o günlerde?

Çook... Bir korku atmosferi yaratılmıştı. Düşünün, 28 Şubat’ın generali Erol Özkasnak, Mehmet Altan için “Onu süngüye oturtup Güneydoğu’da dolaştırırım” demişti. Faşizmin ne olduğunu, o döneme baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum. İnsanın bayağı ruhunu ele geçiriyor faşizm. Bir gün Zafer Mutlu yazıişleri toplantısına geldi, Manşeti, “De-de rahatsız” yapalım dedi.

De-de mi?

Derin devlet yani... Sonra, “Bu manşet, bela çıkarır başımıza” dedi ve de-de başlığından vazgeçtik. Beş dakika sonra Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “De-de manşeti atıyormuşsunuz. Beni aradılar. Yapmayın” dedi. Haber anında askere gitmiş.

Ajan gazetecilerin sayısı basında çok mu fazladır?

Ajan gazetecilerin sayısı basında çok mu fazladır?

Çok fazladır. Meşhur bir Hayri Birler olayı vardır. Hürriyet’in Ankara bürosunda ikinci adam olarak çalışırken, esas işi açığa çıkıyor ve Hürriyet’ten ayrılıyor ve gerçek işine geri dönüyor. MİT’in Diyarbakır bölge müdürü oluyor.

Bu ajan gazeteciler ne yaparlar?

Karakter suikastı yaparlar. İstihbarat kurumları, onlara şu adamı yıpratın der ve onlar da yıpratırlar. Suçlayıcı ve çarpıtma haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Biz, Sabah Grubu’nda ajan gazeteci var mıydı, varsa bunlar kimlerdi, bilmiyorduk. Bir tek Ünal İnanç’ı biliyorduk. O da Ankara büroda alt kademede biriydi. Ama Hürriyet Grubu’nda Fatih Altaylı’nın, Tuncay Özkan’ın MİT’le ilişkileri biliniyordu. Biz de öyle bilinen gazeteci yoktu.

Onlar nasıl biliniyordu peki?

Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür, onları açıkladı. Zaten geçen gün bir gazeteci arkadaşımız anlattı. 28 Şubat’tan sonra gazeteciler Mesut Yılmaz’la yemekteler. Fatih Altaylı’yla Tuncay Özkan, Yılmaz’ın önünde, “MİT’te kim maaşlı, kim gönüllü çalışıyordu” tartışması bile yapmışlar birbirleriyle. Yani kendileri anlatıyorlar bunu. Güya biri paralı çalışıyormuş, biri de gönüllü. Kendi aralarında bu konuda atışıyorlar. “Sen MİT’ten para alıyorsun, yok ben almıyorum, sen alıyorsun” diye kendi aralarında tartışmışlar.

Şaka değil, değil mi bu?

Hayır, şaka değil.

O dönemde Sabah’ın sahibi olan Dinç Bilgin de, gazetelerde Ankara bürolarının çok önemli rolleri olduğunu söyledi. O dönemde diğer gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi nasıldı?

Hepsinin askerle ilişkisi iyiydi. 2002 yılında ben Akşam Gazetesi’nin temsilcisi olarak Ankara’ya gittim. Kimi temsilcilerin generallerle samimiyetini görünce çok şaşırdım. Doğrusu o kadar içli dışlı olduklarını bilmiyordum. Bazıları generallerle tenis de oynuyordu. Öyle ilişkiler vardı yani...

Askerler yazarlara kızarlar mıydı?

Kızarlardı tabii. Yanılmıyorsam... Hüseyin Kıvrıkoğlu, Dinç Bey’i Genelkurmay’a çağırdı. O sırada Çetin Altan ve Mehmet Altan Sabah’ta, Ahmet Altan da Yeni Yüzyıl’da yazıyordu. Genelkurmay Başkanı, onları Dinç Bey’e şikâyet etmiş. Yani kibarca, gazeteden çıkarın bunları demek istemiş. Dinç Bey, “Çetin Altan bir edebiyat ustasıdır. Ahmet Altan şöyle iyi yazardır, Mehmet Altan da profesördür” demiş.

Sonuç ne olmuş?

Dinç Bey zaten hiç dilini tutmazdı. Onlara, “Askerler siyasete karışmamalı” gibi konuşmalar yapardı. Kıvrıkoğlu’yla o konuşmadan sonra Dinç Bey, “Onları ikna ettim” diyerek Ankara’dan döndü. Bence Dinç Bey’in hapse girmesinde o konuşmanın bile payı vardır. Doğan Grubu’nda eski bürokratlar, milletvekilleri, bakanlar hep bir köşede tutulur. Sabah’ta hiç öyle şey olmadı.

Güneş Taner, eski bakan olarak Sabah’ın yönetimine girmedi mi bir dönem?

Sabah’ın yönetim kuruluna girdi. Bankanın alımında destek oldu diye, o da bir teşekkürdü herhalde...

16 Mart 2010

İKİNCİ BÖLÜM

“Zafer, “Ertuğrul’a söyle, andıçtaki isimleri yazmayalım” dedi. Ertuğrul ise “İsimleri gizleyemeyiz” diye cevap verdi. Çandar ve Birand’a böylece korkunç iftira atıldı.”

“Gitmesin diye Dinç Bey, Fatih’e 500 bin dolar çek vermiş. Uzan, 1,5 milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Odasının kapısına da giderken 500 bin dolarlık çeki yapıştırmış.”

“Mesut Yılmaz başbakan oldu ve elektrik dağıtımlarıyla yağma devri başladı. Basın patronları ihale yarışına daldı. Sabah batmış, biz Koçlarla cep ihalesine girdik.”

* * *

NEŞE DÜZEL: Askerler en çok hangi tür yazılara kızarlardı?

ERGUN BABAHAN: Biz o dönemde Zafer Mutlu’yla tek tek yazarları, “Çok kritik bir dönem bu. Dikkatli yazın. Hükümete destek çıkmayın” diye ikna etmeye çalışırdık. Beynimiz yıkanmış gibiydi.

Sabah Grubu Etibank’ı satın almış mıydı o dönemde?

Dinç Bey Etibank’ı 1997’de aldı. Daha önce 1994’te 5 Nisan krizi oldu. Sabah, yeni binasını yaparken dış kredi almıştı. Dolar çok artınca bu krediyi kamu bankalarında uygun şartlarla Türk Lirası’na çevirdi. Zaten ondan sonra da siyaset bizim gazeteye girdi, eski rahatlık bitti. RefahYol yıkıldıktan sonra Mesut Yılmaz Başbakan oldu ve elektrik dağıtımları falan derken yağma dönemi başladı.

Siz o sırada yapılan bu gazetecilik hakkında ne düşünürdünüz?

Bunu bir rejim kavgası görüyorduk. Zaten Türkiye’de sol çökünce, bir sürü insanda solculuktan kala kala laikçilik ve Kemalizm kaldı. Eski solcular kökten laikçi oldular. Hasan Cemal Kürtler kitabını yazana kadar, biz, Diyarbakır cezaevinde olup bitenlerden bile habersizdik... Sabah’ta, Türkiye’nin gerçeklerinin dışında böyle bir Lale devri yaşıyorduk.

Bütün büyük gazetelerin askerle ilişkileri sizinki gibi miydi?

Bütün medya patronlarında, kendilerini güvence altına almak adına askerle iyi geçinme diye bir kaygı vardı. Hem hayati tehlike bulunuyordu hem de askerin devlet içindeki gücü biliniyordu.

Andıç olayını hatırlıyor musunuz?

1999’da oldu. Hatırlıyorum.

O belge geldiğinde ne düşündünüz?

Belge gelmedi. Şemdin Sakık’ın ifadesi bir haber olarak geldi bize Ankara bürodan. Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarına dair iddialar vardı ifadede. Ankara’dan faksla bu haber geçildi İstanbul’a. Zafer Mutlu, Dinç Bey’le teknedeydi. Bana, “Ertuğrul’la konuş, andıçtaki isimleri kullanmayalım” dedi. Ertuğrul Özkök’ü, isimleri kullanmayalım diye aradım.

Ne dedi?

“Herkesi yayınlıyoruz. Bunu yayınlamasak olmaz. İsimleri gizleyemeyiz. İsimleri birinci sayfada değil, iç sayfada kullanalım” dedi. Ama akşam yedi buçuk, sekizde aradı. “Kanal D isimleri verdi. Biz isimleri birden giriyoruz” dedi. Bunun üzerine biz de haberi ve isimleri, “Korkunç ifşaat” diye birinci sayfadan verdik.

Şemdin Sakık, yakalandıktan sonraki sorgusunda, bazı gazeteciler hakkında “PKK’dan para alıp yazı yazıyorlar” diye ifade vermeye ve imzalamaya zorlanıyor. Bu gazeteciler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Akın Birdal var. Sakık, bu ifadeyi imzalamıyor. Ama düzmece ifade ‘andıçta’ yer alıyor ve yayınlanması için büyük gazetelere ve bazı televizyonlara gönderiliyor. Nitekim “Sakık’tan itiraflar” diye bu gazeteciler PKK’yla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla hedef haline getiriliyorlar. Siz o gün elinize geçen belgenin, düzmece bir belge olduğunu anlamadınız mı?

Anladık tabii ki.

Peki o zaman, niye kullandınız? İnsanları hedef gösterip öldürülme tehlikesinin içine attınız?

Genelkurmay’dan kullanacaksınız diye emir gelmiş herhalde. Zafer Mutlu, “Bu haberi kullanmazsak, bu adamların hayatı o zaman tehlikeye girecek” dedi. Sanıyorum böyle bir imada bulunulmuştu. Zaten benim 28 Şubat’la ilgili kuşkularım o noktada başladı. Rahmetli Ercan Arıklı, andıç haberine ve gazetelerin askere böylesine teslim olmasına çok sinirlenmişti. Bize, “Oğlum yapmayın. Bırakın gidin gazeteciliği. Şart mı sizin gazetecilik yapmanız?” dedi. Biliyorsunuz...

Neyi?

Aslında ortada Şemdin Sakık’ın ifadesi yoktu. Adamın imzalamadığı ifadeyi gazetelerin Ankara bürolarına fakslıyorlar. Ankara o ifadeden haber yapıyor ve İstanbul’a gönderiyor.

Dahası... 28 Şubat’ın Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şemdin Sakık’ın o ‘ifadesine!’ üstelik kendi el yazısıyla eklemeler yapıyor, Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarını yazıyor.

Galiba işin içinde eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da var. Çünkü Şemdin Sakık, anılarını yazdığı yeni kitapta açıkladı ki... O sırada, Diyarbakır Yedinci Kolordu Komutanı olan Yaşar Büyükanıt da o sorgudaymış. Hatta Sakık’ın, o imzalamadığı ifadelerinin alındığı o sorguda, Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ da varmış.

Büyükanıt, Şemdinli’deki bombalama olayı olduğunda Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı ve bombalamayı yapanlar için “Tanırım. İyi çocuktur” demişti ve bu açıklamasıyla Şemdinli Davası’na açıkça müdahale etmişti. Şimdi ‘iyi çocuklar’ olayına nasıl bakmalıyız biz?

Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocuklara’ niye sahip çıktığı şimdi anlaşılıyor tabii. Şemdinli bombalamasının bu ‘iyi çocukları’ şimdi nerede? Önce davalarını askerî mahkemeye aldılar... Sonra bunları bir yerlere tayin ettirdiler ve unutturdular. Düşünün, sorgu yapılmış, düzmece ifadeler alınmaya çalışılmış ve daha sonra genelkurmay başkanı olacak olan kişi de o sorguyu izlemiş. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir olay geçiştirilemez.

Peki... Andıç haberiyle ilgili gazete yönetiminde bir tartışma oldu mu, ‘basalım mı basmayalım mı’ diye?

Hayır. Sabah’ta öyle tartışmalar olmazdı. Karar verilince yapılırdı. Zafer Mutlu, Cengiz’in vurulabileceğinden çok korkuyordu. Böyle bir bilgi de gelmişti. Ayrıca “Onları gazeteden atın” diyorlar. Gazetenin Birand’la ilişkisi iyi değildi. O gönderildi. Cengiz’e üç gün yazı yazdırılmadı. Dinç Bey, “Bu ayıp ya” dedi ve Cengiz yazmaya başladı. Sabah’ın büyüsünü bozan ve aşağıya gidişinin başladığı bir süreçtir bu. Oysa Dinç Bilgin’in Yeni Asır’dan beri bize verdiği örnek hep şuydu.

Neydi?

“Şimdi siz burada gazete yapıyorsunuz. Gazetenin kapıdaki güvenlik görevlileri tabancalarını çekip gelseler ve size, ‘Siz bu işi yapamıyorsunuz. İnin aşağıya, gazeteyi biz yapacağız’ deseler... Bu ne anlama geliyorsa, askerlerin de siyasetçilere, “Siz bu ülkeyi yönetemiyorsunuz. Yönetime el koyuyoruz’ demesi aynıdır.”

O belge yayımlandıktan sonra ne hissettiniz?

Ben de ölümden kurtardığımıza inanıyordum. Kısa bir süre sonra RefahYol hükümeti düştü. Mesut Yılmaz Başbakan oldu.

Hürriyet o belgenin düzmece olduğunu biliyor muydu?

Bence biliyordu. Andıç’ta adı geçen gazeteciler, Kürt meselesinde demokrat çizgideydiler. Bekaa’ya gidip röpörtaj yapmaları da rahatsız etti herhalde.

Sadece onlar mı Apo’yla ya da PKK’yla röportaj yaptılar?

Şimdi öğreniyoruz ki, gazetecilerin bir kısmı oraya devlet adına gitmişler. Konuşma bantlarını önce götürüp MİT’e teslim etmişler. Oralara gazeteci kılığında gidip aslında devlete çalışan çok insan vardı... Bizim o dönemde en büyük ayıplarımızdan biri de şuydu. Erbakan, kendi tabanının imhasına dönük olan 28 Şubat kararlarını imzaladığında, “Paşa paşa imzaladı” diye manşet attık biz. Bir siyasetçi için çok aşağılayıcı bir başlıktı o.

Gazeteci için de aşağılayıcı bir başlık değil miydi sizce o? Bir ülkede siyaseti bitirmek, malzemesi söz olan gazeteleri ve gazetecileri de bitirmek demek değil midir?

Söylediğim gibi biz o zaman öyle görmüyorduk. Ben dahil bazılarımız çok laikçi davranıyorduk. Bazıları da, ‘aman bu düzen değişmesin, fıstık gibi hayatım bozulmasın, işim bitmesin’ diyerek o günkü sürece sahip çıkıyordu. Çünkü profesyonel olarak çok iyi paralar alınıyordu, sınıf atlanmıştı, yeni hayatın getirdiği zenginlik sürdürülmek isteniyordu.

O belgenin yayımlanmasından sonra Akın Birdal vuruldu. Demek ki andıçtaki isimleri yayımlamak hayat kurtarmak anlamına gelmiyor. Birdal vurulunca ne hissettiniz?

Çok rahatsız olduk.

Gazetede bu konuda konuştunuz mu?

Biz, Zafer Mutlu’nun odasında toplanıp her konuda çok konuşurduk. Ama işin çivisi çıkmıştı ve biz iktidara teslim olmuştuk. Mesela Can Ataklı deprem olduğunda televizyonda hükümeti çok sert eleştirdi. Hüsamettin Özkan başbakan yardımcısıydı. Küplere binmiş, Zafer Mutlu’yu aramıştı. O da çok paniklemişti. Gazeteyi, bir takım insanları memnun etmek için yapmaya başlayınca, gazete sönüyor. Gazeteye neyin girmeyeceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Gazeteye neyin girmesi gerektiğini unutuyorsunuz.

Gazetecilik mesleğinden iğrendiğiniz oldu mu hiç?

O dönemde, çok oldu. 28 Şubat sürecinde meğer ağır depresyon geçirmişim. Şimdi fark ediyorum. İşten nefret ediyordum. Gittiğim her yerde uyuyordum. Kimseyle konuşamıyordum. 1999’da Yeni Binyıl’ın genel yayın yönetmeni oldum. Ben o sırada Sabah’ı ve Etibank’ı güçlü bir müessese olarak görüyorum. İhlas’ın bankasıyla, Yurtbank’la ilgili sert haberler yapıyordum. Bir gün Dinç Bey geldi. “Bunu yapmayın artık. Biz de sıkıntıdayız” dedi. İhlas’ın sahibi Enver Ören’in gönlünü almak için ziyarete gitti. Sonra gazete için Ören’le bir röportaj yapıldı. Gazetecilik açısından artık kıpırdayamaz bir hale gelmiştik.

Nasıl?

Meğer biz de batıkmışız. Ben sürekli gazetenin mutfağında olduğum için o dönemde daha safmışım. Mesela Fatih Çekirge olayını bile daha sonra öğrendim.

Fatih Çekirge olayı dediğiniz nedir?

Fatih, Star gazetesine gitmesin diye Dinç Bey ona 500 bin dolarlık çek vermiş. Uzan, bir buçuk milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Star’a giderken de, Ankara’da Sabah’taki odasının kapısına 500 bin dolarlık çeki yapıştırıp öyle gitmiş Fatih.

Politikacılarla gazetecilerin ilişkileri nasıldı?

Çok yakındı. DYP-SHP koalisyonu vardı. Deniz Baykal, seçimi kazanarak, Murat Karayalçın’ın elinden genel başkanlığı aldı. Baykal, Necdet Menzir’in bakanlığı yüzünden koalisyonu bozdu. Baykal, Mehmet Ali Birand’a bir televizyon programında, “Menzir giderse, koalisyona devam ederiz” dedi. Bunun üzerine Zafer Mutlu Ankara’ya gitti ve o koalisyonun kurulmasında kilit rol oynadı. Baykal’la görüşüp, Çiller’le görüşüyordu. Çiller’le görüştükten sonra da Baykal’la görüşüyordu.

Gazeteler hükümet kuruyorlardı, öyle mi?

Tabii. Bakan da değiştiriyorlardı. Mesela 28 Şubat’tan sonra DYP’den epey bakanın ve siyasetçinin istifa etmesinde gazetelerin çok payı oldu. Refah’la koalisyonu sürdüren DYP’yi erittiler. Hükümeti düşürmek ve DYP’yi parçalamak için bakanlar istifa ettirildi. Bazı bakanlara istifa etmeleri için, Alevi kökenlerinden dolayı baskı yapıldı.

28 Şubat’tan sonra Mesut Yılmaz başbakan oldu. Onunla ilişkileriniz nasıldı?

Geçmişte çok iyiydi. Hatırlarsanız, onu Sabah başbakan yaptı. ANAP’ta genel başkanlık yarışında, Akbulut’a karşı, “Başbakan’ı tanıyalım” diye Mesut Yılmaz ve ailesiyle ilgili tam sayfa haber yapmıştık. O günlerde Mesut Bey bize müteşekkirdi. Ama sonra Gümrük Birliği konusu gündeme geldi. Doğan Grubu ve Koçlar, Gümrük Birliği’ne karşı çıktılar. Dinç Bey ise Gümrük Birliği’nden yanaydı. Zaten Dinç Bey hep Avrupa Birliği’ne inandı. Dolayısıyla biz Tansu Çiller’in Gümrük Birliği politikalarına destek verdik. Sabah’la Doğan Grubu arasındaki ilk çatışma AB ekseninde yaşandı. 28 Şubat’tan sonra tekrar Yılmaz’la dost olundu.

Gazeteciler kendi aralarında bu konuda neler konuşurlardı?

Hükümetler kuruluyor, bakanlar atanıyor, bakanlar istifa ettiriliyor... O zaman bunlar hoşunuza gidiyor çünkü kendinize bir güç atfediyorsunuz.

Yaptığınız işin hatalı olduğunu yaparken biliyor muydunuz?

Hayır. Ben 2002’den itibaren değişmeye başladım. Farklı kesimlerle, daha demokrat, muhalif insanlarla tanıştım. Gözlerimdeki perde yavaş yavaş kalktı. Bizim demokratik kültürümüz gelişmemişti. 12 Eylül’den dolayı askere öfkeliydik, 28 Şubat’ta asker irticayı eziyor diye belki memnunduk.

Bu konularda açıkça itiraflarda bulunmaya ve medyanın günahlarını açıklamaya nasıl karar verdiniz?

Kendi içinde yaşadığın bir utancı saklayarak yok edemiyorsun. Gerçeği herkes biliyor zaten. Ne yaşadığını, ne yaptığını anlatman lazım ki, insanlar bir daha böyle şeyler yapmasınlar. Dinç Bilgin’in açıklamaları sürpriz oldu. Bence o dönemin en ağır bedellerinden birini o ödedi.

Peki, o dönemde siyasetçiler gazeteden yazar attırırlar mıydı?

Gazeteden yazar attırmak, 28 Şubat’tan sonraki dönemde siyasetçilerin çok hoşuna gidiyordu. Mesela Mesut Yılmaz ya da Güneş Taner Mehmet Barlas’ı Sabah’ta istemediler.

Aynı dönemde Mehmet Barlas’ın eşi yazar Canan Barlas da gazeteden atıldı.

O dönemde gazete patronları Ankara’da ihale yarışına dalmışlardı. Sabah elektrik dağıtımı, cep telefonu ihalelerine giriyordu. Halbuki biz bilmiyoruz, o sırada para yok, Sabah batmış. Ama Koçlarla birlikte Uzanlara karşı cep telefonu ihalesine giriyor.

Medya temizlenebilecek mi sizce?

Çok zor. Medya üzerinden güç sağlama, ilişki kurma, siyasete yakın durma işleri bitmedikçe medya temizlenemez. Bugünkü sistem hâlâ bu. Gazete kendi başına bir ürün olmaktan çıkmış, patronun diğer işlerini kolaylaştırmak için bir araç olmuş durumda. Bugün Hürriyet dışında kâr eden gazete yok. Herhalde gazeteler gazetecilik aşkından çıkarılmıyorlar. Ayrıca medyanın seviyesi gittikçe düşüyor. Çünkü medyaya yeni ve kaliteli insanlar gelmiyor. Eğer güdülerine hâkim olamazsan, bugün gazetecilik imkânların ötesinde bir hayat sağlıyor insana. Ama şu da var. Taraf’la birlikte gazetelerin artık haber saklama keyfiyeti ve lüksü sona erdi.

Medyanın arınması için neler yapılmalı?

Taraf gibi sadece gazetecilik yapan üç, dört gazete daha çıkarsa, medya arınır. Gazetecilik zengin olma mesleği değildir. Bu bilinmeli. Zengin olama hayali olan bu mesleğe hiç bulaşmamalı. Gazeteci ünlü olabilir, ama çok zengin olamaz. Türkiye’de bir dönem ölçüler kaçtı, gazetecilikle ilgili bakışlar çarpıldı, ruhlar kirlendi. Herkes Taraf’ın yaptığını yapamaz.

Niye?

Onun yaptığı çok zor bir iş. Ayrı bir kararlılık gerekiyor onu yapmak için. Ama kitle gazetesi çıkaracaksan, gazeteci olarak işsiz kalmayı hep göze alacaksın. Gazetecilik ancak böyle yapılabilir. 28 Şubat süreci gazetecilerin hem ruhunu satın aldı hem de onları çok pasifize etti. Manşetler değiştirilebiliyor, her şeye müdahale edilebiliyor. Kimse itiraz etmiyor.

Bugün de böyle değil mi?

Bütün gazetelerde böyle. Genel yayın yönetmeninin tepesinde oturan kişi gazetenin siyasi çizgisine bire bir karışıyor. İnsanlar, ‘kime hizmet ediyor?’ diye gazetelerin manşetlerinden kuşkulanmakta haklılar. Hatırlıyorum da... Biz Sabah’ta bir dönem her giden Emlak Bankası genel müdürünün ardından, yaptığı usulsüzlüklerle ilgili olarak “Yamyamlar” diye haber yapıyorduk. Yeni gelen genel müdürü memnun ediyorduk. Sonra o da gidiyordu, ona da küfrediyorduk. Meğer o sırada biz de Emlakbank’tan sürekli kredi alıyormuşuz.

Bu ülkede uzun yıllar mafya çok etkili oldu. Hele 28 Şubat sürecindeki ganimet paylaşımında mafya babaları çok güçlülerdi. Bugün ise mafya babalarının hepsi cezaevindeler. Gazetecilerin mafya babalarıyla ilişkileri nasıldı?

Mafya o dönemde gazetecileri tehdit ederdi. Bir gün Erol Evcil’in asker kaçağı olarak askerî mahkemede yargılandığına dair tek sütun bir haber yayımladık. Pazar öğleden sonraydı, gazetedeydim. Alaaddin Çakıcı aradı. Bana, “Sizin işiniz yazı yazmak. Benim işim de yazı yazıp benim kafamı bozanları vurdurmak. Türkbank işini yazmayı da bırakın. Yirmi milyon dolar alıp, oradan emekli olacağız biz” dedi. Mafya gazetecileri ve patronları doğrudan tehdit ediyordu o dönemde.

Patronları nasıl tehdit ediyordu mafya?

Bir gün Çakıcı yakalandı ve serbest bırakıldı. Sabah’ta haber, “Çakıcı yakalandı” diye çıktı. Çakıcı bir arkadaşımız aradı. “Dinç Bilgin’in torunu nerede okuyor, ailesi hangi arabalara biniyor, hafta sonları ne yapıyorlar, hepsini biliyorum. Bunun bedelini ödeteceğim” diye tehdit etti. O dönemde mafya böyle tehdit ederdi ve ondan korkulurdu. Ben çok telaşlandım ve Çakıcı’nın tehdidini Dinç Bey’e aktardım. Bana moral verdi.

Ne dedi?

“Boş ver, herkesin bir işi var. Onların işi tehdit etmek, bizim işimiz gazete çıkarmak” dedi. Siz de bilirsiniz. Bu mafya türü örgütlere yıllarca kimse dokunamadı. Çok şımarıktı bunlar. Çünkü mafyaya karşı hiçbir koruma yoktu ve mafya, Ergenekon türü yapılarla iç içeydi. Yakalandıklarında, devletten bazıları araya giriyordu ve serbest bırakılıyorlardı. Bunların kökü, AK Parti döneminde tamamen kazındı. Bence Ergenekon’un ortaya çıkmasında, mafyanın içeride olmasının etkisi de vardır.

Kaynak: Taraf gazetesi

Ergun Babahan
Star Gazetesi
“Kriminal medya... patronu olur mu?”
17 Mart 2010

Başlıktaki soru bana ait değil, Fatih Altaylı’ya ait. vaktiyle Turgay Ciner’in kriminal bir şahsiyet olduğunu, bu nedenle medya patronluğu yapamayacağını iddia ediyordu.

Şimdi onun yayın yönetmeni, başka söze gerek var mı, bilmiyorum.

Altaylı 16 Mart 2003’te Hürriyet’teki köşesinde Turgay Ciner’in MİT kaynaklı olduğunu sandığım kaydını almış ve yayınlamış.

O yazıyı okuyunca karakterini, ahlakını ve bugünkü gazetecilik anlayışını daha iyi anlayacaksınız.

Elimde daha böyle çok yazı var.

Çünkü ‘’Kod Adı Siyah’’, o zaman Aydın Doğan’ın tetikçisiydi, şimdi yeni patronunun tetikçisi oldu.

Kemiği kim verirse, onun evini koruyor yani.

Konuya gelelim.

Fatih Altaylı’nın ‘’Kod Adı Siyah’’ olan bir MİT ajanı olduğu gerçeği yeni değil.

Yıllardır yayınlanıyor.

O da pişkin bir şekilde ‘’Benim ağzım gevşek, benden ajan olmaz’’ diye yazıyor.

Küfür etmek bir acz göstergesidir.

Altaylı, MİT ajanı olduğu iddialarına yanıt vermemiş, bana küfür etmiş.

Basın Konseyi Başkanı da cevap vermemiş küfür etmişti.

Hürriyet kültürü de herhalde böyle adam yetiştiriyor.

Soru basit, sen ‘’Kod Adı Siyah’’ olan bir MİT ajanı mısın? Ve Yılmaz’ın önündeki tartışmanın gerisi ne?’’

Mutlaka mahkemeye git.

Sen kimi tanık gösterirsin bilmem ama benim tanığım Mehmet Eymür.

Yalanlarına gelelim, ben öncelikle Sabah’ta köşe yazarıydım.

Sabah kültüründe yazarlar yayın yönetmenin ‘’altında’’ çalışmaz.

Habertürk’teki yazarlar senin ‘’altında’’ çalışmak konusunda ne düşünüyor bilemem.

İkincisi...

Şimdiki patronun hakkında yazdıklarının gösterdiği gibi, sen doğruluk, şeref, haysiyet gibi konulardan nasibini almamışsın.

Ya MİT eğitimin ya da karakterin seni yalancılık konusunda uzman yapmış.
Tek örnek vereyim.

Sen Sabah’tan istifa etmedin, kovuldun.

O gün Paper Moon’da yemeğini yedin, şarabını içtin, saat 16.00 gibi yazıişlerine geldin.

Gayet neşeliydin.

Biraz sonra Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Akif Yaşin seni odasına çağırıp işine son verdi.

Ben o sırada yan odada oturuyordum ve yayın yönetmeni olmuştum.

Yani sana ‘’Seninle istifa edeyim’’ demem mümkün değildi.

Seni hiç görmedim.

Ağlayan biri varsa, o da sendin.

Sen, ‘’Ergun Babahan’la Yılmaz Özdil’i at dediler, o yüzden istifa ettim’’ deyip yalanlar söyler ve ağlarken arkandaki TV’de ‘’Sabahın yeni yayın yönetmeni Ergun Babahan’’ diye altyazı geçiyordu.

Herkes sana poposuyla gülüyor, senden çıkıp bana tebriğe geliyordu.

Tanığım, Sabah’ın tüm yazıişleri odası ve TMSF yönetimi.

Kendi yalan dünyanda yaşıyor olabilirsin.

Bence kendine biraz güvenin, cesaretin ve saygın varsa, sen de benim gibi Neşe Düzel’in karşısına çık, sorularını yanıtla.

Ama önce aşağıdaki yazını oku.

Aşağıdakiler iftiraysa, senin iftiracı biri olduğun bir kez daha kanıtlanacak.

Yok doğruysa, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş demektir.

Cevabını bekliyorum.

Bu arada, ben seni mutlaka yargı önüne çıkaracağım.

Tanıklarım hazır, umarım seninki de hazırdır.



Arşivdeki yazılarına bak

Unutmuş olabilirsin belki; bu sadece başlangıçtı. Çünkü o tarihten itibaren tefrika halinde şimdiki patronun Turgay Ciner’in kriminal göstermeye çalışan yazılar kaleme aldın.

Bir aynaya bak, bir de arşivdeki yazılarına:
n Tarih: 16.Mart. 2003

Gazete: Hürriyet

Yazan: Fatih Altaylı

“Etikçi yayın müdürü

bir de patronuna bak”

• Tarih: 2 Ağustos 1996

“Arsayı satmadım

Ciner beni vurdurttu”

• Tarih: 13 Kasım 1998

“Ciner’in kara

para bağlantısı”

• Tarih: 18 Kasım 1998

“Kaçak Mercedes gözaltısı”

• Tarih: 27 Kasım 1998

“192 milyar alacağı

için burun kırdırttı”

• Tarih: 14 Mart 2001

“Beyaz Enerji davasında

Jandarma bürosunu bastı”

• Tarih: 22 Haziran 2001

“Ciner, Etibank’tan usulsüz

kredi iddiasıyla DGM’lik”

11 Mayıs 2010
Dündar AKP'lileri Tehdit Etti
Uğur Dündar, AKP'yi kızdıracak bir iddiayı da gündeme getirdi. Elinde bazı AKP'lilerin kaseti olduğunu iddia eden Dündar, bakın ne dedi...

Dündar: 'Bana da bir AKP'linin kaseti geldi!'

Uğur Dündar, Star Haber'de dün gece yayınlanan Arena programında konuk ettiği Kemal Kılıçdaroğlu'nun açıklamalarından kesitler yayınladı. Dündar, Baykal'ın iddiasına karşılık bir AKP'li milletvekilinin de kendilerine ulaşan bir kaset bulunduğunu ve izlemeye dahi gerek görmediklerini belirtti.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Arena'da Uğur Dündar'a konuştu. Önümüzdeki hafta yapılacak kurultay öncesi CHP'nin kendi içerisinde değerlendirme yapacağını, köklü bir parti olarak yine kendi kararını vereceğini söyleyen Kılıçdaroğlu, adaylığı konusunda böyle bir talebinin bulunmadığını böyle bir teklifinde kendisine yapılmadığını ifade etti.

HÜKÜMET BU KASETİN PEŞİNE DÜŞMELİ

Kılıçdaroğlu, Baykal'a ait olduğu iddia edilen kasetle ilgili de komplo iddialarını tekrarladı ve hükümetin iddiaları aydınlatmasını istedi. Kılıçdaroğlu, ellerine özel hayatla ilgili onlarca bilgi ve belge geldiğini bunların hiçbirine bakmadıklarını söyledi.

DÜNDAR BOMBAYI PATLATTI

Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu sözleri üzerine konuşan Dündar, AKP'yi kızdıracak bir iddiayı da gündeme getirdi. Uğur Dündar, Kılıçdaroğlu'nun sözlerinin ardından, "Madem siz söylediniz biz de açıklayalım. Bize de böyle bir konu intikal etti. AKP'li bir milletvekilinin Rus hayat kadınları ile alemlerinin görüntü. Bu bir komplo da değil ayrıca. O kişinin iş ilişkisinde olduğu ve daha sonra vaatlerini yerine getirmediği kişi tarafından çekilmiş görüntüleri biz izlemeye dahi gerek görmedik" dedi
aktifjhaber

15 Mayıs 2010
UĞUR DÜNDAR’IN NAMUSU

Uğur Dündar, 'Brezilya'yı duyunca yeri göğü inletti, aynı Dündar, 300 vekili belden aşağı iddialarla töhmet altında bıraktı...

Aktifhaber

Eşinin sık sık Brezilya’ya gittiği Ergenekon İddianamesi’ne yansıyınca televizyon ekranlarından yeri göğü inleten, avazı çıktığı kadar bağıran, herkesi suçlayan, işi resmiyete de döküp suç duyurusunda bulunan Uğur Dündar, kendi namusuyla ilgili bir konuda böylesine hassas bir tavır sergilerken; başkasının namusunu çok kolayca meze yaptı.

Deniz Baykal’ın kaseti konuşulurken Uğur Dündar, kendisine de bir AKP’li milletvekilinin bir Rus kadınıyla alem kasetinin geldiğini söyledi. Dündar bu keseti almayı kabul etmediği gibi seyretmeye bile değer görmediğini de aktardı.

EY SORUŞTURMACI GAZETECİ

Kendi belaltıyla ilgili çok dolaylı “Brezilya” vurgusunda yeri göğü inleten Dündar, AKP’deki 300’ün üzerinde erkek milletvekilini töhmet altında bıraktı. Bir kişi hakkında söylenmiş sözden daha ağır bu. Şu an bütün vekiller Dündar’ın ekrandan açık açık söylediği bu sözler nedeniyle şaibeli duruma düştü.

“AKP’li Milletvekili” tabirini kullanan Dündar’ın yaptığını anlatmak için kendisiyle ilgili yine böyle spesifik bir örnek verelim.

“Star Haber’de çalışan birisinin ünlü bir yemek fabrikasını, yemeklerin içinde böcek bulunduğu şeklinde haber yapmakla tehdit ederek para kopardığının görüntüleri bize ulaştırıldı ama biz almadık hatta seyretmedik...” şeklinde ‘yandaş medya’dan biri ekranda konuşursa, Dündar eminiz yine buna “terbiyesizlik ahlaksızlık ne biliyorsan açıkla” şeklinde bağıra bağıra cevap verir. Haklı da olur… Çünkü almadığın, izlemediğin kasetle ilgili bütün Star Haber çalışanlarını böyle zan altında bırakamazsın.

Kendisini duayen gazeteci gören ve her fırsatta “soruşturmacı” gibi tuhaf bir tabiri kullanan Dündar aynısını yapmış oysa.

Kendi söylediğine göre, bu kaseti almamış ve seyretmemiş. Dolayısıyla içindeki kişinin AKP’li vekil olduğunu görmemiş, görüntüleri karşılaştırmamış…

İzlemediği kasetle ilgili birisi “elimde böyle bir kaset var” dedi diye çıkıp AKP’li bütün milletvekillerini ekranda nasıl böyle ağır biçimde zan altında bırakır soruşturmacı Gazeteci Uğur Dündar?

Bırakır çünkü sözkonusu olan kendi namusu, kendi aile saadeti, aile huzuru, çocuklarının duyguları değil…

Sözkonusu olan AKP’li vekillerin namusu, aile saadeti, aile huzuru ve çocuklarının duyguları…

Bu yüzden de Dündar’ın umurunda değil…
aktifhaber

Fehmi Koru
Bir Kurultay ve bir gazete

Kemal Kılıçdaroğlu dün yapılan CHP Kurultayı'nda Önder Sav ve 1200'den fazla delege tarafından genel başkan adayı gösterildi. CHP'nin yeni genel başkanı Kurultay'a kravatsız gelmişti; "Neden?" diye soranlara, "Halka yakın olmak için" cevabını verdi.

Kurultay delegeleri artık CHP'nin resmi sözcülüğüne savunmuş Hürriyet'te o gün okudukları ölçüsü kaçık övgü yazılarından mutluydular.

Basın tarihine de geçecek o yazılardan bir seçki sunuyorum sizlere:

Halk seçti, kurultay onaylayacak – Ertuğrul Özkök

"Bugün Türk demokrasi tarihinde yine önemli bir olay gerçekleşiyor. / Cumhuriyet Halk Partisi yeni genel başkanını seçiyor. / Ama herkes, özellikle de CHP delegeleri, şunun farkında olmalı. / Kılıçdaroğlu bugün Kurultay'a seçilmiş olarak gelecek. / Halk zaten onu seçti. Kurultay da bunu onaylayacak. / Böyle bir şey CHP Kurultay delegelerini küçültür mü? Asla. / Tam aksine büyütür. Partilerdeki lider sultasından, otokratik yapılardan çok çekmiş olan Türk demokrasisi bugün yeni bir sayfa açıyor. // Bir lider böyle, adı konmamış bir referandumla işbaşına gelmişse, bilin ki, artık milletvekili adaylarını da aynı yoldan belirleyecektir."

Rakiplerini kıskandıracak kadar sakin – Yalçın Doğan

"Evet, artık Kılıçdaroğlu aday. // Dün CHP Genel Merkezine bakıyorum, insanlar akın akın. Parti dediğin böyle olur. / Daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu ile bir araya geliyoruz. İşte, bizden biri. Değişimi vurgulayan sosyal demokrat dediğin lider böyle olur. / Tam sakin güç. Bugün kurultay önüne çıkacak ve belki ilk seçimde Türkiye'nin kaderini değiştirmeye talip olacak kişi, sanki o değil. Başta, Tayyip Erdoğan, rakiplerini çıldırtacak kadar sakin ve kendinden emin. // Bunlar günün notları. Mesele, yarın. Mesele, nasıl bir iktidar yürüyüşü. Her gittiği yerde, çevresine, işte bizden biri, duygusunu vermesi, en büyük avantajı. O avantajı sürdürmesi yine ona bağlı."

Bugün Türk siyaseti için tarihi bir gün – Tufan Türenç

"Partinin iki gün içinde genel başkan adayı çıkarması ve onun çevresinde toplanma kararlılığını gösterebilmesi çok önemli bir demokratik refleksti. / İşte böyle bir demokratik olgunluğu ancak CHP gibi bilinçli bir parti örgütü başarabilirdi. / O da gerçekleşti. / Ben bunun olacağını adım gibi biliyordum. / Çünkü CHP örgütünün bilinçli davranışlarına defalarca tanık olmuştum. // Bugün yapılacak CHP kurultayı tarihi bir kurultay olacak. / Büyük olasılıkla bugün yepyeni bir CHP doğacak. // Herkes Türkiye'nin AKP iktidarına mahkûm olmaktan kurtulduğunu görecektir. / Bu çok uzak değildir."

Biri (Yılmaz Özdil) de bu durumla inceden dalga geçiyor:

"Bizim grup mesela, Hürriyet, Milliyet, Star TV, Kanal D, CNN filân, 143 gazeteciyle salonda... CHP'nin 140 kişilik İstanbul delegesinden fazlayız... // İster misin, Önder Sav, Gürsel Tekin filân derken, Ahmet Hakan'ı genel sekreter, Güngör Mengi'yi genel başkan yardımcısı, Necati Doğru'yla Mustafa Mutlu'yu MYK üyesi yapsın Kılıçdaroğlu... Bi bakıyorsun Mehmet Ali Birand'la Fatih Altaylı parti meclisinde filân."

Deniz Baykal gelmemişti Kurultay'a; buna karşılık düne kadar 'Baykalcı' diye bilinen ve istifasını açıkladığında ağlayan, gençleri evinin önünde açlık grevine teşvik eden isimler, 'Kılıçdaroğlucu' olarak yerlerini almış, yeni genel başkan için imzalarını atmışlardı.

Nesrin Baytok mu? O yoktu Kurultay'da. Rahşan Ecevit ise oradaydı.

Yeni Şafak

28 Mayıs 2010 19:25
İsrail Ağzıyla Haber Başlığı
Star TV anahaber bülteni bu akşam ki programında tam bir skandala imza attı. İşte İsrail ağzıyla haber yapan Star TV'nin kullandığı o başlık...

Star TV ana haber bülteni, bu akşamki programda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Brezilya ziyaretinde ki konuşmasını haber yaptı. Fakat haberin başlığı tam bir skandaldı. İsrail ağzıyla haber yapan Star TV'nin haberde kullandığı başlık şöyleydi. "İRAN TÜRKİYE'Yİ KULLANIYOR" Aktifhaber

Taha Kıvanç
Yeni Şafak Gazetesi
27 Mayıs ve basınımız
28 Mayıs 2010

Şu satırlar bir anayasa profesörüne ait: "Müdafaa tarzında mukavemet, şiddeti şiddetle defetmektir. Fiilen mukavemete şanlı ordumuzun 27 Mayıs'ta yaptığı hareket şaheser bir nümune teşkil eder. Tam ilmin tavsiye ettiği gibi, son çare olarak ve son derece büyük bir ihtiyatla yapılmış bir hareket olmuştur. Subayların Harbiye talebeleriyle birlikte yaptıkları sessiz yürüyüşün ifade ettiği manayı anlayamayan iktidar, 27 Mayıs hareketini son çare kılmıştı. Zararın daha ağır bir zararla defedilmesini ilim kabul etmez. 27 Mayıs hareketi Menderes hükümetini ve meclisini aratacak huzursuzluk yaratması şöyle dursun, millete bir bayram olmuştur. Ordunun 27 Mayıs hareketine bütün dünyayı hayrette bıraktıran ve hatta cihan tarihinde emsalsiz kıldıran hususiyeti burada mündemiçtir."

Ord. Prof. Dr. Vasfi Raşid Seviğ imzalı bu yazı 3 Haziran 1960 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Gazetenin o zamanki başyazarı Tahsin Öztin ile Ankara'dan yazan Emin Karakuş'un darbe övgüsü yazılarına destek çıkmak üzere yazılmıştı bu yazı...

Hulusi Turgut'un aktardığına göre, Alparslan Türkeş, 27 Mayıs'ı takip eden günleri şöyle hatırlıyor: "Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Vasfi Raşit Seviğ ve daha pek çok profesör vardı. Bizi tebrik edip, 'Memleketi kurtardınız, Türk milletinin direnme hakkını kullandınız' dediler. Sonra onu bir bildiri haline getirdiler. Yaptığınız harekat meşrudur, suç işlemiş değilsiniz, şeklinde bize teminat verdiler. Bunlar, hoşumuza gitti tabii.."

Türkeş'in isimlerini andıkları hukuk profesörleriydi ve 27 Mayıs'a verdikleri meşruiyet fetvasını takiben darbecilerden ilk talepleri, çoğu kendileri gibi hukukçu olan, 147 profesörün üniversiteyle ilişkilerini kestirmek oldu.

İstanbul Barosu da, 27 Mayıs sonrasında, üyelerine, Yassıada'da görülen mahkemelerde 'düşükleri' savunma yasağı getirdi.

50. yıldönümü sessiz-sedasız geçiştirilen 27 Mayıs darbesi kimlerin eseriydi? Bu sorunun cevabını darbeden hemen sonra (1 Haziran) Yeni Sabah gazetesinde çıkan bir başyazıda buluyoruz: Basın ve gençlik: "Bütün milletin, matbuatın ve gençliğin yardımı ile de, bu hayırlı inkilap kansız oldu."

Ertesi gün, aynı gazete, yine başyazı sütununda, darbe sonrası yalnızca "Ya kapanma, ya da araziye uyma" seçenekleriyle karşı karşıya bırakılan DP yanlısı gazetelerden darbeye doğru çark edenleri lânetleyen bir yazı yayımladı: "Bu yazıyı yazmaya bizi zorlayan sebep, bir kısım basının bugünkü utandırıcı manzarasıdır. (..) Daha düne kadar, gizli tahsisat ve resmi ilân kanalları ile beslenen ve sülükler gibi ve dünün kahredici zalim idaresini öven, hakikatleri yazan ve söyleyenlere karşı küfürlerin ve hakaretlerin en şiddetlisini savurmakta birbirleriyle yarış eden besleme gazetelerin, bugün birer hürriyet meleği gibi, eski idare aleyhinde ve ileri safta hücuma geçmeleri, ibret verci bir ahlâkî faciadır. Eğer bugünkü idarenin sayın başkanı, bu memlekette hür, müstakil, dürüst ve seviyeli bir basının bulunması kararında ise, işe her türlü ana kanunlarla birlikte, evvelâ basından tasfiye ile başlamalıdır."

'Tasfiye' sözcüğüne herhalde dikkat ettiniz. Başyazarın dönekliğe bile tahammülü yok; vaktiyle DP'yi desteklemiş olanların, darbe sonrası geçmişlerini unutturmak için 'darbeci' gibi görünmelerini yeterli bulmuyor, "Yasa çıkartılsın ve DP'yi tutmuş olanlar tasfiye edilsin" istiyor...

Ankara Gazeteciler Cemiyeti bu tavsiyeye uydu ve daha birkaç ay öncesine kadar cemiyetin başkan yardımcısı koltuğunda oturan dahil yedi-sekiz gazeteciyi üyelikten çıkardı; âidatlarını ödemedikleri bahanesi ardına sığınarak...

O sırada Vatan'da yazan Oktay Akbal'ı darbeye kadar DP'li olanların dışlanması tatmin etmez; sonradan karşı saflara geçse de 1954'e kadar 'DP şakşakçılığı' yapanları da listesine katar. ('Sahte Kahramanlar', 9 Haziran 1960).

Vatan'ın bir başka yazarı, Emil Galip Sandalcı, "Önce içimizdekiler" başlıklı ve son cümlesi "Basın olarak her şeyden önce kendi kendimize müsamaha etmemeyi öğrenmeliyiz" olan bir yazıyla çıkar okur karşısına (10 Haziran).

27 Mayıs öncesinde DP'yi destekleyen bir gazetenin sahibi olan Yılmaz Çetiner, Gazeteciler Cemiyeti'nden kovulduğu darbe sonrasında, muhabirliğe razı olduğu halde, uzun süre iş bulamadığını anılarında hazin hazin anlatır.

Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay konuşmasında "Besleme basını bitireceğiz" dedi.

O işi, 27 Mayıs sonrasında, yardımlarına koşan gazetecilerin kendilerine el vermesiyle, darbeciler yapmışlardı.


En son Ekim tarafından Cum May 28, 2010 9:48 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Mar 18, 2010 8:13 pm    Mesaj konusu: BİR YALANIN ANATOMİSİ Alıntıyla Cevap Gönder

Yıldıray Oğur
Taraf Gazetesi
'Dudaklarıyla giderdi özlemini mozolenin mermerinde’
06 Nisan 2010

Yukarıdaki başlık erotik bir dergiden değil.

Urfa’daki köyünde Öcalan’a 61. yaş günü için yapılan “doğum günü partisinden” gelen fotoğrafları gördüğümde aklıma geldi iki yıl önce okuduğum o haber.

Fotoğraflarda, bu yıl ilk kez girilmesine izin verilen Amara Köyü’ndeki Öcalan’ın evini saran kalabalık, bahçeden toprakları pet şişelere doldururken, evde yapılan tandır ekmekleri (Öcalan ekmeği) kapışırken, fotoğrafları, evin duvarlarını öperken görülüyordu.


Dün Vatan gazetesi “Türbeye çevirdiler” diye manşetine taşıdı bu görüntüleri. Hürriyet’in iç sayfadaki manşeti de aynıydı.

Herhalde bu kutsal ekmek, şifalı toprak, öpülesi taş ritüelleri pozitivizmde Kemalistleri aratmayan ana akım Kürt siyaseti tarafında da “çağdışı hurafeler” olarak kınanır.

Hurafeleri de ortaya çıkmaya başladığına göre alamet zinciri tamamlanan Öcalan’ın yüce önderliği üzerine de artık Kürtler Türkiye yakın tarihiyle karşılaştırmalı okumalar yaparak biraz düşünürler.

Peki, “Hurafeci cahil köylüler, Kürtler ve PKK”yı aynı karede birarada görünce dayanamayıp manşetten çakan hurafe-savar, süpersonic rasyonel medyamız bu görüntülerin hemen hemen aynıları yıllardır Türkiye’nin başkentinde, Anıtkabir’de tekrarlanırken ne yaptı acaba?


Son üç yılda Anıtkabir’e gidip Ata’ya memleketi şikâyet etmeyen, kendisinden yardım ve ihsan dilemeyen kaç tane yurtdışlarında okuyup gelmiş ODTܒlü hoca, kaç tane tarafsız ve bağımsız Yargıtay üyesi, kaç tane İngilizce bilen, modern prenzantabıl çağdaş Türk kadını kaldı?

Mesela 2008 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda “Anıtkabir’e sel olup akan milyonlarca yurttaşın” yaptıklarıyla, “Öcalan’ın köyün hücum eden terör örgütü yandaşlarının” yaptıkları arasında mahiyet olarak ne fark vardı?

O yıl Anıtkabir’de Atatürk’ün mozolesini öpen, okşayan, üstüne kitap bırakanlar “çağdaş” yurttaşlarken, Öcalan’ın evinin duvarlarını öpenler mi “hurafeci, sözde yurttaşlar” oldu?

Peki, o gün Atatürk’ün mozolesini öpüp, okşayanlar için Vatan ve Hürriyet “Anıtkabir’i türbeye çevirdiler” diye başlık atabilmiş miydi?

Hafızamdan emin olamayıp arşivleri taradım. Yok, doğru hatırlıyormuşum.

Önce Hürriyet.

Başlık: Cumhuriyet ışığı ruhlarımızı yıkadı.

“Türkiye’nin dört yanından Başkent’e gelen her yaştan, her sosyal gruptan vatandaşlar, Ata’nın mozolesine ulaşmak için saatlerce kuyrukta bekledi. Ve kimi parmaklarıyla, kimi dudaklarıyla giderdi özlemini mozolenin mermerinde.”

Ve Vatan.

Başlık: Ata’ya minnet öpücüğü.

“Dua okuyanlar, Ata’nın mozolesini diz çöküp öpenler ve hatta gözyaşlarını tutamayıp ağlayanlar vardı. Askerlerin nöbet değişimi de ziyaretçiler tarafından alkışlar eşliğinde yapıldı.”

Artık her yıl Selanik’teki Atatürk’ün evinin bahçesinden alınan toprağın atletler tarafından 337 kilometre taşınarak 19 Mayıs törenlerinde Cumhurbaşkanı’na sunulduğunda ne yazdıklarına hiç girmiyorum.

Anıtkabir’in ziyaretçi defterinde Atatürk’le dalga geçen çocuklara hapis cezası verildiğinde, Damal dağındaki Atatürk silueti üzerinde koyunlara otlama yasağı getirildiğinde, Gülsüm İnek sürgüne gönderildiğinde neler dendiğine de...

Yine de ikna olmadıysanız isterseniz Anıtkabir’e sel olup akan yurttaşları bir gün de Selanik’teki Atatürk evine götürelim. Bakalım bahçeden toprak almadan, duvarları öpmeden kaç kişi geriye dönüyor?

O halde ne yapıyoruz: Herkes önce kendi atasının mezarının türbeye çevrilmesini eleştiriyor. Sonra “başkalarının atasına” batırıyor manşeti...

Mesele; “ mademki Ermeni” meselesi değil…
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com

21 Mart 2010Pazar
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, “100 bin kaçak Ermeni'yi sınır dışı ederiz” sözü siyaset dünyasında yeni bir çalkantıya yol açmış gibi gözüküyor. Başbakanın, bu sözlerine liberal-solcu-cemaatçi-entel yazar takımının köşe yazarları koro halinde tepki gösterdiler. Yine hepsinin birden “Hepimiz Ermeniyiz aşkı mı depreşti?”

Erdoğan da, eleştiriler karşısında köşe yazarlarına “Sen kimsin, kimin avukatısın” sözleriyle tepki gösterdi. Bu arada Çengiz Çandar, Ahmet Altan,Fehmi Koru ,Ali Bayramoğlu,Nazlı Ilıcak,Mehmet Ali Birand gibi yazarlardan esaslı cevaplar aldı.

Daha önceleri de dilimin döndüğü kadar yazdım. “Kavgaların görüntüsü başka altındaki nedenlerde başka” diye. Bu da bunların tipik bir örneği…

Yine aynı şeyleri tekrarlayacağım. Artık son virajdayız. Kavga, Türkiye için tezgâhlanan yeni sistemin köşe başlarını tutma kavgası; koltuk kavgası. Bu kavgada yer tutanlarda, ya geçmişteki kinlerini kusma davası güdüyorlar ya da tuttuğu takımın amigoluğunu yapıyorlar. İlerleyen satırlarda bunları somut örnekleri ile anlatacağım.

Avaztürk sütunlarında Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında giderek keskinleşen savaşın detaylarını okuyorsunuz ve biz de bunları size elimizden geldiği kadar en somut örnekleriyle aktarmaya çalışıyoruz. Sözde Ermeni meselesinde de durum aynı. Aslında Yeni Şafak gazetesi yazarlarından ve Abdullah Gül taraftarı Ali Bayramoğlu da Tayyip Erdoğan’a yüklenirken bunu inkâr etmiyor ve diyor ki;

“ Siyasette güç hastalığı: Ermeni meselesi, milliyetçilik, vs...

Türkiye sorunlarının çözümünün büyük ölçüde değişmeye ve yenilenmeye bağlı olduğunu biliyor. Bu rağmen zaman zaman eski hastalığımız depreşiyor.

Son günlerde bazı konularda seçim öncesini andıran popülizan hava ve siyasetçi tavrı Türk siyasetine yine egemen oluyor. Başbakan'ın kaçak Ermenileri bir koz olarak evlerine gönderme uyarısı, kendisine yönelik eleştirileri tepkiyle karşılaması, bu konudaki sertliği sürdürmesi de işte böyle bir koku saçıyor…”

Daha önceki yazılarımızda, sözde Ermeni meselesinde bugün gelinen noktanın temellerinin Abdullah Gül’ün Başbakanlığı ve Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanlığı döneminde atıldığını ve hatta bazı gizli protokollerin yapıldığını dile getirmiştik. Tayyip Erdoğan öyle hassas bir noktadan daldı ki Gül ve Gül’cüler birden alarma geçtiler. Erdoğan’ın bu saldırısının altında geleceğe yönelik hesaplar var ama bir gerçek daha söz konusu. Artık AKP’de Erdoğan taraftarları iyice sabırsızlanmaya başladı. Erdoğan’ın da Gül iskeletli kabinden pek haz etmediği de sık sık dışa vuruluyor. Davutoğlu’nun sinsi sinsi ve gayet ustaca hedefe yürümesi de Erdoğancıları tilt ediyor. Yakında ortaya çıkıp vuruşurlarsa hiç şaşırmayın.

Şimdi, bende size, MEDYA DA GÜÇ HASTALIĞI, ERMENİ MESELESİ, MİLLİYETÇİLİK VS… ara başlıklı bir yazı yazayım…

Yukarıda adlarını zikrettiğim bazı yazarlar aslında medya da aradıkları ve istedikleri yerlere bir türlü kavuşamadılar. Bunda Erdoğan ile Gül arasındaki denge rol oynadı.

AKP ‘de medya başkanlığı ve daha sonra Başbakan basın başdanışmanlığını yaptığım günlerden iki örnek.

Tayyip Erdoğan daha henüz yasaklı ve sadece genel başkanlık yaptığı günlerde tüm dünyayı dolaşıyordu. Bu gezilerin iki değişmez üyesi vardı. Biri Cengiz Çandar diğeri de Nazlı Ilıcak.
Cengiz Çandar’dan başlayalım. Çandar, bu gezilerde bana gazeteciden daha çok dış politika danışmanı gibi gözükürdü. Bazı gazeteciler Tayyip Erdoğan’dan haber tırtıklamaya çalışırken o daha çok Genel Başkan’a akıl verir neler yapması ve söylemesi gerektiği üzerine uzun uzun konuşurdu. Erdoğan, Çandar’ı sabırla dinler fakat yine bildiğini okurdu. Çandar, ne kadar çabaladıysa da başaramadı ve Tayyip Erdoğan onu hep bir mesafede tuttu. Cengiz Çandar da daha sonra Kıble’yi Abdullah Gül’e çevirdi.

Bir de Nazlı Ilıcak örneği var ki; evlere şenlik cinsten. Nazlı Ilıcak, yine o günlerde AKP’den milletvekili seçilen Emin Şirin ile evliydi. Ilıcak,keskin bir AKP ve Tayyip Erdoğan taraftarı gibi görünürdü. Devamlı Tayyip Erdoğan’ın en yakınında olmaya çalışır,yakınlaşamadığı zamanda bir bahanesini bulur mutlaka kavga çıkarırdı. Tayyip Erdoğan, Ilıcak ile mümkün olduğu kadar yüz göz olmamaya çalışır ve bize devamlı “Ilıcak’ı bana yaklaştırmayın” talimatı verirdi. Bazı gezilere Nazlı Ilcak’ı dahil etmediğimiz halde havaalanında hanımefendinin hazır olduğunu ve yerine gelmesi gereken aynı gazeteden kişinin ekarte olduğunu görür, ses etmezdik.

Yine Tayyip Erdoğan’ın dış gezilerinden biriydi. Uçakta, adet olduğu üzere Tayyip Erdoğan ve yakın ekibi VİP bölümüne diğer gazetecilerde kendilerine ayrılan yerlere oturtuldu. Nazlı Ilıcak, önce yer konusunda biraz problem çıkardı. Pek aldırış etmedik. Böyle uçak gezilerinde yine adettendir; Lider uçaktan inmeden önce vereceği bir mesaj varsa ya gazetecilere toplu bir "merhaba" derken konuşur veya sırayla tek tek gazeteciler liderin yanına gelir kendilerine ayrılan sürede demeçlerini alır ve giderler. Erdoğan da söz konusu bu gezide ilk yolu tercih etti ve bunun zamanlamasını bana bildireceğini söyledi. Ben de bir gazeteci olarak meslektaşlarımın sabırsızlığını bildiğim için Erdoğan’ın mesajını aynen aktardım. Herkesin makul karşıladığı bu yola bir tek Nazlı Ilıcak’dan inanılmaz tepki geldi ve bana “kendisinin baş başa Erdoğan ile mutlaka görüşeceğini” söyledi. Bunun imkansız olduğunu anlatsam da Ilıcak’ın bana yönelik tepkilerine hedef oldum. Önce sessizce tepkileri sineye çekip pek aldırış etmemeye çalıştım.Ama Ilıcak’ı sakinleştirmek mümkün olmuyordu. Daha sonra dayanamayıp, durumu gideceği ülke için ders çalışan Tayyip Erdoğan’a ilettim. Aldığım yanıt kesin ve netti: “O da diğerleri gibi bekleyecek”.

Burada hakkını yemeyeyim. Tayyip Erdoğan adı ve şöhreti ne olursa olsun öyle gazeteciler karşısında eğilip, bükülen ve kırılan siyasetçi tiplerinden değildir. Erdoğan’ın gazetecilere göre siyaset yaptığına hiç şahit olmadım. Neyse, gereken cevabı tekrar Ilıcak’a aktardığımda bana “sen görürsün” diye tehdit savurdu ve beni "gazetecilerle genel başkan arasında engel" olarak tüm uçağa ilan etti. Yerine oturan Ilıcak, çantasından kalem kağıt çıkarıp başladı bir şeyler yazmaya. Bir süre yazdığı metni yine çantasından çıkardığı bir zarfa (meğer çok hazırlıklıymış) koydu ağzını kapattı ve Erdoğan’a verilmek üzere bana uzattı. Ben de sevinip içimden "herhalde beni şikayet ediyor" diyerek zarfı aldım ve doğruca Genel Başkanın yanına gittim. Zarfı Erdoğan’a uzatıp tam yerime oturmak üzereyken Genel başkan bana "ayrılma" dedi. Dikkatlice mektubu okuduktan sonra (daha o günlerde AKP’nin ilk kabinesinin kuruluş çalışmaları vardı) Tayyip Erdoğan’ın ağzından şu sözler döküldü;


“Kocasını milletvekili yaptık ……………..’nun daha ne yapacağız? Özel görüşme falan yok. Benden uzak tut.”


Nazlı Ilıcak’ın sıkıntısı belli olmuştu. Tayyip Erdoğan mektubu attı ve çalışmalarına devam etti. Bende Ilıcak’a gidip Tayyip beyin mektubu okuduğunu söylemekle yetindim. O da ses etmeden yerine oturdu. Nazlı Ilıcak bunun üzerine öyle bir tepki geliştirdi ki,gezi boyuna hep Erdoğan’a yüksek sesle söylendi. Hatta bir basın toplantısı sırasında hepimiz genel başkanı dinlerken o Erdoğan’ın söylediklerine, "bu adam neler söylüyor? Biz ne diyoruz o neler söylüyor?" deyip itiraz ediyordu. Ilıcak’a göre Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri hem ülke hem de AKP açısından yanlış şeylerdi.

İşte böyle kıymetli okurlar. Yanlış anlamayın. Benim derdim geçmişte olup bitenlerden dolayı kimseyi yermek falan değil. Diyorlar ya, “mesele bu mesele değil. Güç meselesi” diye…
avaztürk

18 Mart 2010
BİR YALANIN ANATOMİSİ

Baykal-Cumhuriyet-Başbuğ üçlüsünün ortaya attığı ve AKP'nin bile yediği yalanın anatomisi...

Aktifhaber.com

Önce Cumhuriyet Gazetesi, ardından CHP Lideri Deniz Baykal, sonra Org. İlker Başbuğ; bunlardan topu alan Ahmet Hakan, Ahmet Tezkan, Şükrü Küçükşahin gibi yazarlar, ve nihayetinde AKP’nin Bakanı Faruk Çelik, hep bir ağızdan alenen kamuoyuna yalan söylediler.

Grup, Erzincan İddianamesi’nde yeralan Alevilerle ilgili bölümdeki ayrımcı ifadelerin Ergenekon Sanığı Orhan Esirger’e ait olmasına rağmen, savcıların ifadeleri gibi kamuoyuna yansıttı.

İŞTE BİR YALANIN ANATOMİSİ

Erzincan Ergenekon Davası kapsamında yapılan aramalar ve el koymalarda Erzurum Cezaevinde tutuklu bulunan Başçavuş Orhan Esirger’in evinde ele geçirilen 183 Nolu CD kriminal incelemeye alındı. CD’de çeşitli fişleme bilgileri çıktı. Jandarma personeli tarafından hazırlanan CD’de Org. Saldıray Berk ve aleviler hakkında çıkan belgede birebir olarak şöyle yazıyordu:

“3’ncü Ordu Komutanı Org.Saldıray BERK ile ilgili değerlendirme

Saldıray BERK Erzincan ve civarında bulunan alevi köyleri ile yakından ilgilenmektedir. Bu köylerin ihtiyaçlarının giderilmesi için Ordunun imkanlarını kullanmaktadır. Yaptığı bu faaliyetler dolayısıyla alevi köyleri ve dedeler tarafından sevilmekte ve kendisine takdir beratları verilmektedir. Saldıray Berk sünni köylerle ve sünni liderlerle ilgilenmemektedir.

Saldıray BERK’in alevi köy ve dedeleri ziyaretlerinde hanımefendi her zaman kendisine eşlik etmektedir.

Saldıray BERK’in cemevleri ve alevi köylerine olan ilgisi kendini meşrep olarak Aleviliğe yakın hissetmesinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir.”

İddianameyi hazırlayan savcılar tutuklu sanık Astsubay Orhan Esirger’in bilgisayarındaki bu bilgiyi iddianameye koydular. İddianamenin temel konularından biri Erzincan-Ergenekon yapısının bölgede Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya çalıştığıydı.

Bu çerçevede yapının bir kolu Alevileri tahrik ederken, diğer kolu Sünnileri tahrik ediyordu.

Ancak yukarıda tırnak içi olarak verdiğimiz bölüm komple tutuklu Ergenekon Sanığı Astsubay Orhan Esirger’e ait olmasına rağmen, CHP Lideri Deniz Baykal Meclis Grup Toplantısı’ndaki konuşmasında iddianamede alıntının yapıldığı yerle ilgili alttaki ve üstteki bilgileri okumadı. Baykal Berkle ilgili ve Alevilere yönelik ayrımcılık içeren ifadeleri savcıların ifadesiymiş gibi alenen çarpıtarak ve yalan söyleyerek okudu.

Aynı yalan Cumhuriyet Gazetesi’nin manşetini de süsledi. Yukarıda tırnak içinde verdiğimiz bölüm, iddianamede savcının ifadesiymiş gibi tırnak içi verilerek Cumhuriyet’in manşetine konuldu. O tırnak içindeki ifadeyi savcının 183 nolu CD’den aldığına dair hiçbir ifade yoktu. Cumhuriyet de iddianameyi çarpıtarak, metnin yukarı ve aşağı kısımlarını keserek alenen yalan söyledi.

Sonra topu İlker Başbuğ aldı. Hafta Başında bütün medyanın ilgi gösterdiği Terör toplantısında, “TSK’nın köylere yardım yaptığını, yapmaya devam edeceğini bunun görevleri olduğunu” söyleyerek, Cumhuriyet ve Baykal’ın ortaya attığı yalan alevine benzin döktü. Başbuğ kendi personeli olan bir Astsubay’dan böylesine ayrımcı ifadeler içeren dökümanlar hazırladığı için hesap soracağına, kamuoyu önünde bundan dolayı özür dileyeceğine, fırsattan istifade aynı yalanı sahiplenerek Savcılara yüklendi. Başbuğ’un olayın gerçeğini bilmemesi düşünülemez. Emrindeki onlarca hukuk personeli ve Adli Müşavir Hıfzı Çubuklu’nun kendisini bilgilendirmemiş olması düşünülemez. Ya da diğer örneklerinde gördüğümüz gibi, altındaki bu ekibin kendisine yanlış bilgi verdiği, ıslak imza ve ve law silahlarında olduğu gibi kamuoyu önünde yalancı durumuna düşürüldüğü ortaya çıkar.

Gelelim ismi Balyoz Darbe Planı’nda “işbirlikçi” olarak geçen gazeteci ekibine…

Hepsi işin üstüne atladılar. Baykal&Cumhuriyet yalanını Başbuğ’un sözleri sonrası “atıl kurt” mesajı olarak algıladılar ve saldırıya geçtiler. Ahmet Hakan’ı, Mehmet Tezkan’ı dahil onlarca yazar bu yalandan hareketle savcıları topa tuttu.

Peşine Şükrü Küçükşahin sahne aldı. O da iddianamedeki o ifadelerin Sanırk Esirger’den ele geçerilen 183 Nolu CD’den çıktığını söylemeden, konuyu Bakan Faruk Çelik’e sordu.

Bakan Çelik de diğer cahil ordusu gibi iddianameye bakmadan konuyu incelemeden bodoslama üstüne atladı ve bugün Hürriyet’in manşetini süsleyen “Ne olmuş Alevi köyüne gitmişse” dedi ve Savcılara yüklendi.

Bir Bakan, hele de Alevi Açılımı’ndan sorumlu Bakan, günlerdir Alevileri yakından ilgilendiren bu yalan döndürülürken, danışmanlarına, altındaki personele “şu işin aslı nedir” demez mi? İddianamedeki o bölümleri çıkarttırmaz mı? İnternette bile olan Ek Delil klasörlerinden 183. Nolu CD’deki o bölümü resmen istetmez mi? Bir Bakan, kamu adına hareket eden bir savcıyı nasıl böylesine alenen yalana dayalı olarak suçlar?

Peki Şükrü Küçükşahin, iddianamede bu kısmın Sanık’tan çıktığını söylemeden, yani soruyu çarpıtarak Bakan’a nasıl sorar? Bu gazeteciliğe sığar mı? Ey herkese ahlak edep dersi vermeye çalışan Şükrü Küçükşahin bu çarpıtmayı neden yaptın?

TEKRAR EDİYORUZ AŞAĞIDAKİ TIRNAK İÇİNDEKİ BÖLÜM KOMPLE ERZURUM CEZAEVİNDE TUTUKLU BULUNAN ERGENEKON SANIĞI BAŞÇAVUŞ ORHAN ESİRGER’İN EVİNDE ELE GEÇİRİLEN 183 NOLU CD’DEN ÇIKMIŞTIR. BU BÖLÜMDE SAVCININ EKLEDİĞİ TEK KELİME YOKTUR. DEĞERLENDİRME SAVCIYA AİT DEĞİL ERGENEKON SANIĞI ASTSUBAY ORHAN ESİRGER’E AİTTİR:

“3’ncü Ordu Komutanı Org.Saldıray BERK ile ilgili değerlendirme

Saldıray BERK Erzincan ve civarında bulunan alevi köyleri ile yakından ilgilenmektedir. Bu köylerin ihtiyaçlarının giderilmesi için Ordunun imkanlarını kullanmaktadır. Yaptığı bu faaliyetler dolayısıyla alevi köyleri ve dedeler tarafından sevilmekte ve kendisine takdir beratları verilmektedir. Saldıray Berk sünni köylerle ve sünni liderlerle ilgilenmemektedir.

Saldıray BERK’in alevi köy ve dedeleri ziyaretlerinde hanımefendi her zaman kendisine eşlik etmektedir.

Saldıray BERK’in cemevleri ve alevi köylerine olan ilgisi kendini meşrep olarak Aleviliğe yakın hissetmesinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir.”
aktifhaber

20 Mart 2010
Paşalara Yalvaran Gazeteci Kim?

Reha Muhtar'ın bugün köşesinden bahsettiği "paşalara yalvaran" gazeteci kimdi? İşte ilginç detay...

Muhtar'a göre o gazeteci, bir 28 Şubat generaline "beni neden kullanmıyorsunuz paşam?" diyerek adeta yalvarmıştı. Reha Muhtar, kendi gözlerinin önünde cereyan ettiğini iddia ettiği olayı şu sözlerle açıkladı:

"Bu generaller seni, terör örgütünün liderleriyle olmayacak zamanlarda röportajlar yapıp yayınladın diye eleştirirken, sen bu genarallere gidip “Siz de beni kullanın paşam” dedin mi demedin mi?..

Bu konuşmayı seninle görüşmek istemeyen bir 28 Şubat generaline Harbiye Orduevi’nin en üst katında, benim de gözlerimin önünde, gazetecilerin ortasında, “Onlar beni kullanıyorlarsa siz niye kullanmıyorsunuz paşam” diye söyledin mi söylemedin mi?..

Sana o general, “Kardeşim terör örgütünün propagandasını yapıyorsun, onlar seni kullanıyor...” dediğinde...

“Aman paşam, siz de beni kullanın... Siz de mesajlarınızı benim üzerimden verin, ben onları yayınlayayım... Beni kullanın paşam!..” diye defalarca haykırdın mı?.."

Reha Muhtar bu iddiaları ortaya atarken isim vermedi. Muhtar'ın ismini vermediği gazeteciyi PM açıklıyor...

Daha önce PKK propagandası da yaptığı iddia edilen o gazeteci Mehmet Ali Birand.

Reha Muhtar'ın önümüzdeki günlerde Birand'la ilgili sert eleştirilerine ve iddialarına devam edeceği de PM'ye ulaşan bilgiler arasında.

Türkiye tarihine kara bir leke olarak yapışan 28 Şubat süreci ile ilgili itiraflar ve iddialar son haftalarda yağmur gibi dökülüyor. Birçok gazetecinin kirli çamaşırlarının pazara çıktığı bu hengamede daha çok şeyin ortaya çıkması bekleniyor.

Kaynak:postmedya.com

23 Mart 2010 Gazeteci ve yazar Burhan Ayeri, Akşam gazetesinden Gülay Altan'a Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve gazeteci Nazlı Ilıcak hakkında samimi açıklamalarda bulundu.

İşte Ayeri'nin o açıklamaları:

KEMAL ILICAK'I KARISI BATIRDI
Kendi kendine vahiy geldi; kocasını da batırdı işte! Turgut Özal, 'Demirel'i tutuyor bu grup' diye tehditler savurdu. Kemal Ilıcak'ın yumruğu ile cam masa kırıldı. İşte, Kemal Bey'in yakını Uğur Reyhan hala hayatta; inanmayanlar ona sorsun. Bugünkü Beylikdüzü ve Kozyatağı'ndaki tüm arsalar neredeyse hepsi Kemal Ilıcak'ındı. Özal'ın bakanı Kurtcebe Alptemuçin metrekaresi 180 kuruşa kamulaştırdı. Kenan Evren de katkıda bulundu Özal'a. Bir de kredi aldılar okul yaptırmak için, üzerine faizler bindi. Eğer Nazlı Hanım, yalının satmasına izin verseydi baştan biterdi bu borç. Katlandıkça katlandı, yazık oldu! 44 senelik meslek yaşamımda gördüğüm en baba patrondu. Maaş kuyruğunda işsiz gazetecileri görürdük... Nazlı Ilıcak, Semra Özal'a takmıştı. Bir takım yalanlar da yazdı...

NAZLI ILICAK EVREN'İN ADAYINI DESTEKLİYORDU..
Yankı'nın genel yayın müdürüydüm. Nazlı Hanım, o zaman Ordu'yu destekliyor. Dolayısıyla yayınlarda Evren'in desteklediği aday, yani Turgut Sunalp destekleniyor. Ben de görüyorum piyasayı. Taha Akyol bunları çok iyi hatırlar. Nazlı Hanım sipariş verdi, başyazı geldi. İstanbul o zaman üç bölge, üçünde de Sunalp alacak diyor. En fazla birer tane alır. Koyamam diyorum, sonuçta milleti görüyorum. O başyazıyı attım, 'Özal iktidara geliyor' diye yazdım, onu koydum, kıyamet koptu. Turgut Özal'ı, Kemal Bey'in bir şirketinde genel müdürlük yaptığı dönemden tanıyorum; beraber toto oynamışız; yani o kadar samimiydik. Cengiz Tuncer'le beraber geldiler. 'Siyasete soyun, seni yanıma alacağım' dedi. Kabul etmedim. 'Neden' diye sordu. 'Süleyman Bey'den başka kuş tanımam kusura bakma! Bir de saksağanı bilirim siyah beyaz' dedim... Aynen böyle. 'Kalk Cengiz' dedi, kalktılar gittiler. Ondan sonra tavır aldı, hep mesafeli davrandı. Düşünün belki bakan olacağım! Sonra, ne mafya babaları bakan oldu? Söylesem, hepsi beni mahkemeye verir. Arazi mafyasının lideri, kaçakçı mafyasının lideri bakan yapıldı...

Kaynak:Akşam

Taha Kıvanç
Reddedenleri biliyoruz, ajanlığı kabul edenler kim?

"Yanlış düşünüyorsun" dedi bir dostum ve ekledi: "Ajanlığın gazeteciyi rezil ettiğini ileri sürmüşsün son yazında, oysa 'ajan' sıfatı üzerinde kaldığı halde yükselen yükselene..." Ona göre, istihbarat örgütü ile yakın ilişkide olduğu bilindiği halde (Dostum, burada 'halde' değil, 'için' dedi) şimdilerde yönetici konumuna tırmanmışlar var medyada... (yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=21442&y=TahaKivanc)

İster inanın ister inanmayın 'ajan gazeteciler' benim favori konularımdan değil. Her seferinde başkaları tartışmayı başlatıyor, ben sonradan ekleniyorum... Hiçbir zaman kendiliğimden kalkıp "Medyada istihbarat örgütleriyle iç içe, hatta 'ajan' denilecek tipler var" iddiasını seslendirmiş değilim. Bunu bilebilecek konumda hiç olmadım çünkü...

Olanlardan biri Zafer Mutlu. Şimdilerde Doğan Medya Grubu'nun önemli isimlerinden olan Zafer Bey, yıllar önce, yanında Hasan Cemal olduğu halde, o sırada başbakan olan Mesut Yılmaz'la bir yemek sofrasında buluşmuş...

En iyisi olayı ben değil, Radikal'i yöneten İsmet Berkan anlatsın: "Yıl 1991. Mesut Yılmaz, kongrede Yıldırım Akbulut'u yenmiş ve başbakan olmuş. Bir büyük gazetenin genel yayın müdürü ve aynı gazetenin önemli bir yazarıyla yemekte buluşuyor. Lâf lâfı açıyor ve taze Başbakan Mesut Yılmaz, bu iki gazeteciye bir isim listesi gösteriyor, 'Bakın' diyor, 'Bunlar basında çalışan MİT'çiler.' Hem genel yayın müdürü hem de yazar donup kalıyorlar."

İsmet Berkan'ın anlattığı olayın kahramanlarını bir üst paragrafta yazdım. Şu sıralarda Doğan Grubu'nda buluşan iki sima, Radikal yönetmeninin anlattığı olayın cereyan ettiği dönemde Sabah'taydılar; biri yayın yönetmeni, diğeri yazar olarak...

Hasan Cemal ile Zafer Mutlu o sırada başbakan olan Mesut Yılmaz'ın kendilerine gösterdiği listeyi herhalde hafızalarına yerleştirmişlerdir.

O listede 22 isim olduğunu biliyoruz. Biri bile bugüne kadar açıklanmadı o 22 ismin...

2000 yılının mayıs ayında bu konu yeniden filiz verdiğinde çok ilginç tanıklıklarla karşılaştık. Uzun yıllar Hürriyet'i yönetmiş, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı yapmış Nezih Demirkent, çıkardığı Dünya gazetesinde konuya bodoslama dalmaktan çekinmedi: "Bu uygulama eskiden beri vardır; MİT'çi gazeteciler hep vardı. MİT'çi genel yayın yönetmeni bile oldu."

Hürriyet'in başındayken yanında çalışanlardan bazısının MİT'le irtibatı bulunduğunu sonradan öğrenmiş Nezih Demirkent...

Tanıklık için ortaya atılanlardan biri de yine Hürriyet'tendi: Tufan Türenç... Nezih Bey'in Hürriyet kadrosundan sayılabilecek Tufan Bey, "Ben onlardan değilim" anlamına gelecek bir ifşaatta bulundu o günlerde yazdığı bir yazıda.

Okuyalım (Hürriyet, 1 Mayıs 2000): "Sanırım 1970 yılı başlarıydı. / Bir gün kapıda görevli hanım, iki konuğum olduğunu bildirdi. İsim sormadım. Gelen bizim sokakta oturan ve MİT'te çalıştığını duyduğum emekli bir albaydı. (...) Emekli albayın yanında 'yardımcım' diye tanıttığı, uzun boylu, son derece şık giyinmiş, yaklaşık 35-40 yaşlarında birisi vardı."

O birisi kendisini "Ben MİT Trakya istihbarat sorumlusuyum" diye tanıttıktan sonra "Senden bize yardımcı olmanı istiyoruz" demiş...

Şimdi gerisini okuyalım: "Ben şaşırdım, ne gibi yardım istediklerini sordum. / Bu yardım, bazı önemli bilgiler gazeteye ulaşır ulaşmaz onlara haber vermek şeklinde olacaktı, bunun karşılığı da doğal olarak ödenecekti."

'Paralı ajanlık' teklifi alan Tufan Türenç adamı nasıl ters yüz ettiğini yıllar sonra bile iyi hatırlıyor. "Kusura bakmayın, ama" demiş, "Bize ulaşan bir haber gazetede yayınlanmadan ben bunu değil size, babama bile söylemem. Zaten bize gizli bir haber de gelmez."

Benzeri bir ifşaat, konu yeniden açılınca, Vatan yazarı Reha Muhtar'dan da geldi. Bir süre yurtdışında da gazetecilik yapan Muhtar, askerliğinde karşılaşmış teklifle... Kısa süreli askerliğinin sonuna doğru "Seni komutan istiyor" deyip bir generalin karşısına çıkarmışlar; o da doğrudan kendisine 'ajanlık' teklif etmiş... Reha Muhtar yaptığı işin 'açık' olduğunu belirttikten sonra şunları söylemiş generale. "Benim bu açık gazetecilik faaliyetimden nasıl istiyorsanız yararlanın... Ama benim başka bir işi yapacak vaktim yok... Bu ('ajanlık' yani) benim için gazetecilikten başka bir iş; beni mazur görün, başka bir iş yapmak istemiyorum."

Tanıklıklar göz açıcı. Belli ki, bu tür teklifleri gazetecilere yapmayı 'doğal' sayan bir anlayış var istihbarat örgütünde. Tufan Türenç ve Reha Muhtar reddetmişler kendilerine yapılan teklifleri; önemli olan kimlerin kabul ettiği...

Sizler de merak etmiyor musunuz?

Yenişafak

BUNLARIN PARASINI BİZ VERİYORUZ

Lİberaller devletin sırtından geçiniyor

26.03.2010 00:08

Onlar sözde liberal…
Konu ekonomi olunca hemen söz alıyorlar: “devlet ekonomiye karışmaz”.
Eğitimden bahsediyorsunuz…
Hemen lafı yapıştırıyorlar: “devlet eğitim vermemeli”.
Kamu işçileri grev yapıyor…
İlk sözleri şu oluyor: ”devlet istihdam yaratmaz”.
Devlet sosyal bir proje mi geliştirdi?
Hemen yorum yapıyorlar: “halkın parası çarçur ediliyor”
Ama onların bir tuhaflığı var…
Devletin kanalında program mı yapılacak?
Onlar yapıyor.
Halkın parasıyla yayın yapan TRT’de, TMSF’nin el koyduğu CINE 5 gibi kanalları ne zaman açsanız onlar konuşuyor.
“Devlet kamu çalışanlarına yüksek ücret ödüyor” diye eleştirirken 30 bin ile 50 bin arasında değiştiği söylenen aylık maaşları mecliste muhalifler tarafından soru önergesi oluyor.
Kendileri de yetmiyor oğulları da program yapıyor.
Kısacası devlet onları ailece ihya ediyor.
Elbette programların paraları halkın cebinden çıkıyor.

İşte o isimlerin listesi:
Fehmi Koru (TRT-Politik Açılım)
Derya Sazak (TRT-Politik Açılım)
Fuat Keyman (TRT-Politik Açılım)
Mustafa Erdoğan (TRT-Politik Açılım)
Mehmet Altan (Başka Yerde Yok-CINE 5)
Taha Akyol (TRT-Herkes İçin Adalet)
Ergun Babahan (TRT-Çıkış Yolu)
Ekrem Dumanlı (TRT-Çıkış Yolu)
Oral Çalışlar (TRT-Kuşak Farkı)
Reşat Çalışlar (Oral Çalışlar’ın oğlu-TRT-Kuşak Farkı)
Mustafa Akyol (Taha Akyol’un oğlu- TRT-Yüzyüze ve Küresel Nabız)
Ferhat Kentel (TRT-Yüzyüze)
Beril Dedeoğlu (TRT-Yüzyüze)
Berat Özipek (TRT-Yüzyüze)
Mehmet Barlas (TRT-Sinerji)
Canan Barlas (Mehmet Barlas’ın eşi-CINE 5-Kırmızı Hat)
Ahmet Kekeç (CINE 5-Memleket Meselesi)
Salih Tuna (CINE 5-Memleket Meselesi)
Rasim O.K. (CINE 5-Memleket Meselesi)
Mümtaz’er Türköne (TRT-Gündeme Dair)
Emre Aköz (TRT-Gündeme Dair)
İbrahim Kalın (TRT-Enine Boyuna)
Önder Aytaç (TRT-Sen-Siz Olmaz/ Olur mu?)
Tamer Korkmaz (TRT-Ezberbozan)
Amberin Zaman (TRT-Gazeteci Gözüyle)

Odatv.com

05 Nisan 2010 19:36
Engin'i Savunmak İçin Yırtındı
Uğur Dündar, 14 İlde 95 kişinin gözaltına alınarak sorguları sürerken, direk müdahele ile iki savcıyı görevden alan Başsavcı Aykut Cengiz Engin'i böyle savundu...



Uğur Dündar, Ergenekon soruşturmaları sırasında Başsavcıya ve vekiline güvendiğini ilan etmişti.

Uğur Dündar, her iki savcının çok tartışılan Balyoz'u soruşturan iki savcıyı soruşturma gününde görevden almasına getirdiği izahı Başsavcı ve Vekili bile yapamaz....

95 kişinin gözaltına alındığı gün gerekli soruşturmaların tam ortasında, savcılardan ikisini çok tartışmalı bir kararla görevden alınmasıyla kaos çıktı.

Bütün bu şaibeli karara rağmen, Başsavcı Aykut Cengiz Engin ve Başsavcıvekili Turan Çolakkadı'yı Uğur Dündar'ın çok zorlama yorumlarla savunması pes dedirtti...

İşte Başsavcının kararıyla ortaya çıkan kaos ve Dündar'ın sözcülüğü.
aktifhaber

11 Nisan 2010
Sabah Gazetesi Fadime Şahin'den sonra 28 Şubat'ın başka bir ismini buldu....


Sabah Gazetesi’nin Özel Haber Birimi Fadime Şahin’den sonra şimdi de Müslüm Gündüz’ün peşine düştü.

28 Şubat’ın akılda kalan iki isminden biri olan Müslüm Gündüz, Acz-i Mendi tarikatının lideriydi. Bir anda ortaya çıkan ve kara cüppeleri ve ellerindeki sopalarla dikkat çeken Acz-i Mendiler, sokaklarda, adliye önünde, medyanın ilgi gösterdiği kamuya açık mekanlarda toplu zikir yapmaları ile kamuoyunun gündemine oturmuşlardı. 28 Şubat sürecinde oldukça tartışılan Acz-i Mendilerin lideri olan Müslüm Gündüz, en sonunda Fadime Şahin’le yarı çıplak yakalanmıştı. Daha sonra Acz-i Mendilere ve diğer tarikatlara yönelik büyük operasyonlar başlamıştı.

Müslüm Gündüz daha sonra sessizliğe gömülmüş, birkaç kere havaalanında umreye giderken ya da hac dönüşü kameralara görüntülenmiş ve çeşitli açıklamalar yapmıştı.

Fadime Şahin haberi sonrası Sabah rotasını Müslüm Gündüz’e çevirdi.

Abdurrahman Şimşek, Müslüm Gündüz’le konuşurken haberin Sabah Gazetesi’nin mutfağında yayına hazır hale getirilmeye çalışıldığı öğrenildi.

Ergenekon ve TSK’yla ilgili haberlere girmemeyi tercih eden Sabah Yazıişleri, 28 Şubat’ın aktörleriyle çıkış yapmayı planlıyor. Hürriyet Gazetesi bile son dönemde Balyoz haberi ve 7 askeri şehit eden mayının TSK’ya ait çıkmasını manşetine taşırken, Ergun Babahan sonrası dönemde Sabah bu konuları sayfalarına yansıtmamayı tercih ediyor.

Abdurrahman Şimşek, Fadime Şahin haberi sonrası sert eleştirilere maruz kalmıştı. Özellikle haberin kaleme alınış, kurgulanış ve zamanlamasının, Fadime Şahin’in kullanıldığına ilişkin tezleri çürütme amaçlı olduğu iddia edilmişti. Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar, eski MİT’çi Mehmet Eymür’e dikkat çekmiş ve Abdurrahman Şimşek’in 28 Şubat’ın aktif ismi Mehmet Eymür tarafından manipüle edildiği imasında bulunmuştu.
(Postmedya)

Mustafa Mutlu
ABD’ye giden uçaklarda yer ayırtmaya başlayanlar!

Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi darbe planı soruşturmaları için “U dönüşü günleri”ne giriyoruz.

Elbette; gerçek suçlular varsa cezalarını çekecekler...

Ama... Çok yakında bu davanın “panzehiri” niteliğinde yeni davaların da açıldığını göreceğiz...

O yeni davalar açıldıkça, 2004 model “toplama ve zorlama çeteler” gündemden düşecek; onların yerini 2009 model olmasına rağmen çok kilometre yapmış “takkeli çeteler” alacak...
***
Bu “U dönüşü”nün mimarı öfkeli bir kadın...

Emekli Tümamiral İlker Güven’in boşanma davası açtığı eşi Sunahanım Güven...

Sunahanım’ın iddiaları araştırıldığında (tabii araştırılırsa) önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin belgelerini sızdırıp satan “lüplüpçü subaylar” dökülecek ortaya...

Sonra...

Elbette bu belgeleri onlardan satın alanları tanıyacağız...

Bitti mi? Hayır!

O belgelere gelişmiş laboratuvarlarda “eklemeler yaparak”, masum yurtseverlerin başlarının yanmasına neden olan “lüplüpçü montaj uzmanları”na da sıra gelecek...
***


Bu “büyük proje”nin bir de finansman ayağı var tabii...

Örneğin; belge sızdırması karşılığında Emekli Tümgeneral İlker Güven’i ayda 20 bin dolar maaşa bağlayan “cemaat üyesi iş adamları...”

Sıra onlara da gelecek...

Ve... Onlara bu paraları vermeleri için telkinde bulunan “cemaat yöneticileri”ne...
***
Liste nasıl kabarıyor görüyor musunuz?

Genelkurmay Savcısı’nın açtığı soruşturma yetmez... Cumhuriyet savcıları da “Biz buradayız” demeli!

Cemaat yöneticileri deşifre olur da müritleri unutulur mu?

Örneğin medyadaki müritleri göreceğiz kamera önü kelepçeli geçit törenlerinde...

Masum insanların özel hayatlarını deşifre eden, soruşturmanın gizliliğini umursamayıp kendilerine teslim edilen en gizli evrakları çarşaf çarşaf yayınlayan, gazetecilik etiğini ayaklar altına alan o müritleri...

Ve elbette; o gizli belgeleri cemaatin medya ayağına sızdıran polis şeflerine ve savcılara da sıra gelecek...

Bu kez bu 2009 model çetenin üyelerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmaların çözümleri girecek dosyalara...
***


Tüm bunların olması o kadar kaçınılmaz ki...

Çünkü doğanın kanunudur; taşkın dere kendi yatağına da zarar verir!

Sunahanım “U dönüşü” bayrağını salladı bir kez... O bayrağı gören çete üyelerinin paçaları tutuştu çoktan!

Foyalarının ortaya çıkması an meselesidir...

Tuzak kuranların av olmalarına ramak kaldı artık...

İnanıyorum; cumhuriyetin yürekli bir savcısı çıkacak ve Sunahanım Güven’in can güvenliğini sağlayıp, anlattıklarını araştıracak...

O “hastane sahibi”ni bulacak...

Para alan köstebek komutanların yakasına tek tek yapışacak...
***


Göreceksiniz, ABD’ye kalkan uçaklarda yer kalmayacak...

Çünkü vakit gelmiştir artık!
Vatan

CENGİZ ÇANDAR BU İŞGALDEN NE MEDET UMUYOR?

Azerbaycan Haber Ajansı APA'nın Genel Müdürü Vüsale Mahirkızı Odatv’ye yazdı…

27.04.2010
Kafkasya üzerine en çok yorum yapan yazarlardan olan Cengiz Çandar, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 13 Mayıs 2009’da Azerbaycan Parlamentosu’nda Türkiye-Ermenistan ‘normalleşmesini’ Dağlık Karabağ’ın dışında kalan Azerbaycan topraklarının Ermeni işgalinden kurtarılması koşuluna bağlayınca Türk Başbakanını Bakü’de şov yapmak ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceğini Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ‘ipoteğine’ vermekle suçlamıştı.

Bu tutumunu konuyla ilgili olarak Radikal’deki 23.04.2010 tarihli yazısında da devam ettiren Çandar şunları yazmaktadır :'Yakın vadede, görünür bir gelecekte, Ermenilerin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilebilecekleri görünmüyor. Çünkü bu konu Karabağ’ın nihai statüsünün nasıl belirleneceğine ilişkin Azerbaycan ve Ermenistan’ın bir uzlaşmaya varmasına bağlı. Öyle bir durum da şimdilik hayli uzaklarda'.

Evet, AGİT Minsk Grubu çerçevesinde 1992’den beri yürütülen barış görüşmelerinde gelinen noktanın özeti Cengiz Çandar’ın da ifade ettiği gibidir: Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ Özerk bölgesi dışında kalan 7 ilini işgal etmiş Ermeniler şimdi işgal ettikleri toprakları boşaltmadan Dağlık Karabağın ‘bağımsızlığını tescil etmek amacıyla’ Azerbaycan’ı kendi topraklarının bir parçasında referandum yapmaya zorlamaya çalışmaktadırlar. Başka bir deyişle, işgal yolu ‘bağımsızlık elde etmek’ ve bunu ‘meşrulaştırmak’ istemektedirler.

146 bin nüfuslu Dağlık Karabağ Özerk bölgesinde yabancı ırka mensup sadece 300 kişinin yaşadığını hesaba kattığımızda Ermenilerin baskı unsuru olarak kullandıkları ‘referandumdan’ hangi sonucun çıkacağını önceden görmek güç olmasa gerek.

Manda veya muz devleti olmayan herhangi bir ülkenin toprakları işgal altına düştükten sonra bu tür ‘referandum’ şartını kabul etmesi imkansızdır. Azerbaycan’ın da Ermenilerin bu şartını kabul etmemesinden doğal hiçbir şey olamaz.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin ‘normalleşmesini’ ‘Ermeni işgali altındaki toprakların kurtarılması’ koşuluna bağlaması 1 milyon insanı mülteci statüsüne düşmüş bir ülke için hümanist yaklaşımdan başka bir şey ifade etmemelidir. Bu nedenle Cengiz Çandar’ın Azerbaycan topraklarındaki Ermeni işgalini bir tarafa bırakarak ve son yazısında olduğu gibi, işgali ‘referandum koşulunun altyapısına dönüştürmek’ isteyen Ermenilere bir çift söz bile etmeden bunu Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki uzlaşmaya bağlama niyetini anlamak mümkün değildir.

Ortada bir işgal söz konusuyken Türkiye’nin Zürich protokollerinin yürürlüğe girmesi için bu işgalin ortadan kalkması koşulunu ileri sürmesinden doğal ne ola bilir? Azerbaycan’ın ‘dili bir, dini bir kardeş bir ülke’ olmasını bir tarafa bırakalım: Türkiye bu koşulu toprakları işgal altında olan ve 1 milyon insanı mülteci durumuna düşmüş bir ülkenin durumunu göz önünde bulundurarak sırf insani gerekçelerle de ileri süremez mi? Çandar’ın ‘Parlak dışişleri bakanı’ diye nitelediği Ahmet Davutoğlu’nun ‘komşularla sıfır sorun’ politikasının temelinde Türkiye’nin bu hümanist girişimleri yatmamalı mıdır? Türkiye Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasını gündeme getirmeden, hatta bunu hümanist bir ön koşul yapmadan Kafkasya’da kalıcı barışın sağlanmasına nasıl yardımcı ola bilir? Komşu ülke toprakları işgal altındayken bunu gündemin üst sıralarında tutmayan bir Türkiye bölgede nasıl etkin bir güç haline gelebilir?

Cengiz Çandar Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının geçerli olamayacağını iddia eden bir yazardır. O, Türkiye ile Azerbaycan arasında ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının geçerli olması durumunda bunun Kuzey Irak yönetimiyle Türkiye Kürtleri için de aynı anlam taşıyacağını ileri sürmektedir.

Biraz geriye bakarsanız, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bölgeden sorumlu eski müsteşar yardımcısı ve ABD’nin Minsk Grubundaki eski temsilcisi Mattew Bryza’nın da bundan 3 sene önce Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ilerleme kaydedilmesi için öncelikli hedefin ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının ortadan kaldırılması gerektiğini ifade ettiğini göreceksiniz..
Evet, Azerbaycan topraklarının Ermeni işgalinden kurtarılmasını bir koşul haline getiren Başbakan Tayyip Erdoğan’ı eleştirmemesi için Cengiz Çandar’a nereden ve ya kimden yeni bir mesaj gelmesi lazım acaba?

Vüsale Mahirkızı
APA Ajansı
Odatv.com

ATMA EMRULLAH DİN KARDEŞİYİZ
Barış Terkoğlu
27.04.2010 13:21
http://www.odatv.com/images/2010_04/2010_04_27/atma-emrullah-din-kardesiyiz-2704101200_l.jpg
ABD’de eğitim alan polisleri haber yaptığımız günlerdi.
Odatv’de yazanlar büyük ses getiriyordu.
Ne mutlu ki yazılan hiçbir bilgi yalanlanmadı.
O günlerde Odatv’nin telefonu çaldı. Arayan üst düzey bir emniyet müdürüydü. Yazdıklarımızdan ötürü kendisine “ajan” gibi bakıldığını ancak ABD’de eğitim çalışmalarını iyi niyetle başlattıklarını söylüyordu. Ancak polis içinde bazı isimlerin bunu kötüye kullandığını anlatıyordu.
Adını verdiği ilk isim Emrullah Uslu idi. Uslu’nun ABD’de yaptığı çalışmaların deşifre olması polislerin de kendisinden uzaklaşmasına neden oluyordu.

ODATV SAYESİNDE

Adı Utah’tan sızan gizli belgelerle gündeme gelen Emrullah Uslu’nun ABD’de kalışının hukuksuz olduğu Odatv’nin yaptığı haberlerle ortaya çıktı. Uslu, sonunda Türkiye’ye getirildi. Fazlaca deşifre olan Uslu, polisliği bıraktı. Yeditepe Üniversitesi’nde akademisyenliğe başladı. Cemaat ile uzak görüntü veren bir tarzı benimsedi. Bu görüntü hem kendisi hem de cemaat için iyi oldu. Örneğin Uslu’nun lügatına sık sık “Fehullahçı” tabiri girmeye başladı. Oysa Utah’ta en yakın dostları onlar değil miydi? Yakın zamana kadar cemaatin gazetesi Zaman’da ve Today’s Zaman’da yazıları yayınlanmıyor muydu? Utah’ta en yakın dostları, ev arkadaşları cemaatin şakirtleri değil miydi?
İşte o Emrullah Uslu kendi gazetesi Taraf’tan Neşe Düzel’e bir röportaj verdi. Daha doğrusu Emrullah Uslu adıyla değil müstear ismi “Emre Uslu” adıyla....
Neşe Düzel de böylece fotoğrafını yayınladığı kişinin müstear ismini kullanarak gazetecilik tarihine geçti.

ATMA EMRULLAH DİN KARDEŞİYİZ

Herkesin kendisi hakkında şüphelere sahip olduğu Uslu yine üst perdeden başladı konuşmaya.
Ahmet Türk ve Enerji Bakanı Taner Yıldız’a’a atılan yumruğun Ergenekon projesi olduğunu anlattı.
Buna kanıtı ne miydi?
Taner Yıldız’a yumruk atan kişinin İP ile MHP’nin ortaklaşa düzenlediği bir mitinge katılmış olması. Evet olayın Ergenekon’a havale etmesinin kanıtı bu kadar basitti.
Emrullah Uslu yargılansa kendisi ile bulunacak kanıtlar bundan daha fazla değil miydi? Örneğin Uslu’nun çalıştığı üniversitenin sahibi bugün İrticayla Mücadele Eylem Planı nedeniyle hazırlanan iddianamenin bir numaralı sanığı olarak geçmiyor muydu?
Uslu’nun gizli belgeleri sızdırdığını tezini beraber hazırladığı eski cemaatçi hocası söylememiş miydi?
Neyse...

ERGENEKON MHP’Yİ KUŞATIYOR MU?

Emrullah Uslu üfürükçü gibi...
Attıkça atıyor...
“Ergenekon MHP’yi kuşatmaya çalışıyor” diyor.
Nedir kanıtınız?
Mehmet Haberal’ın oğlu ile eski bir albay MYK’ya girmiş. Albay eskiden MGK’da görevliydi, ayrıca 27 ülkeye görev nedeniyle gitmiş Ergenekoncu olmayacak da ne olacak diyor Uslu. Hemen başlıyor üfürüğe: “ MHP derin devletin kontrolüne giriyor”.

KÜRT-TÜRK ÇATIŞMASI

Ergenekon Kürt-Türk çatışması çıkaracak, diyor Uslu. Bu sayede AKP’nin oyları düşürülecek.
Kanıtınız ne?
Hizbullah’ın derneği kapatıldı ayrıca yumruklar var, diyor Uslu.

Kısacası birikim yok, derinlik yok.
Terörle Mücadele Şubesi’nden bir cemaat dostu polisten stratejist yaratılırsa ancak bu kadar olabiliyor.
Ortada kanıt yok...
Aklına ne gelirse “Ergenekon yaptı” diyor.
Son dönem karı-koca kavgasının bile Ergenekon’a bağlandığı bir politik Televole kültürünün ürünü O...
Bir dönem “Allah’ın işi aklımız ermez” diyen akademisyen yandaşların her yerde yükseldiği koşullarda yetişen bir yazar-akademisyen-belgeci tipi O...
O yüzden her sözün sonunda aynı şeyi söylüyor: “Ergenekon’un işidir kesin bizim aklımız ermez”.
Derin devleti sulandırma yarışması olsa şampiyonluğu çabalarından ötürü Uslu’ya verirlerdi. Çaba göstermesi için bir şey yapmasına gerek var mı? Konuşması yeter...
Odatv.com

CENGİZ ÇANDAR'A İBRET ALINACAK BİR MEKTUP

06.05.2010
ABD'de yaşayan bir Türk vatandaşının CHP milletvekili Onur Öymen'e gönderdiği, Öymen'in de Odatv'ye gönderdiği mektubu olduğu gibi yayınlıyoruz:

“Sayın C. Çandar bey,
Bugünkü yazınızı okudum. Ataları Ermeniler tarafından hunharca öldürüldüğü için üç nesil sonrası bile bunun etkisini yasayan bir insan olarak sizin hiç araştırma yapıp neden Ermenilerin sürüldüğünü ve konuyu hiç bilmeden yorum yaptığınızı anladım. Neden Erzurum, Kars ve Van a gidip hiç araştırma yapmıyorsunuz. Benim çocukluğumda yegane sağ kalan babaannemin anlattıklarına göre(yalnız b.annem değil şahit olan herkes) Rus işgali sırasında Erzurum halkı Ruslardan çok Rus ordusuna katılan Ermenilerin zulmüne uğramışlar. Hele Bolşeviklik çıkıp da Rus ordusu çekilince silahlı Ermeniler tam bir terör estirmişler. Yaslı erkekleri camilere koyup yakmışlar, kızların kadınların ırzına geçip kimini öldürmüşler, askere alınmamış erkekleri sıraya dizip baltayla kafalarını ikiye ayırmışlar yani akla hayale sığmayacak işkenceler yapmışlar. Bu arada Türk ordusu 3 ayrı düşman ordusuyla savaştığını unutmayın. Bakin ben Amerika’da yaşıyorum. Bunlar neden 100 sene bekleyip işe çıktılar. Bütün şahitler olsun diye beklediler yoksa 50–60 sene evvel neredeydiler. Yahudiler Alman hükümetinden tazminat alınca bunlarda işe çıktı. Gayeleri Anadolu’dan toprak kazanıp Türkiye’den para koparmak. Şöyle bir düşünün burada (USA) çok çok zengin Ermeni var. Niye Ermenistan’a yardim etmiyor buradaki mebus ve senatörlere dünya kadar para veriyorlar. Buradaki bir Ermeni arkadaşım Ermenistan’a gitmiş diyor ki zelzeleden sonra acele yapılmış teneke evlerde hala yasayan birçok Ermeni aile var. Taner Akçam Minnesota üniversitede Ermenilerden aldığı maaşla Türk aleyhtarlığı 2 film yaptı ve Public TV’ye Ermenilerin çok para vermesi neticesi o filmleri oynatıyorlar. Taner Bey Ermenilerden daha fazla Türkiye’yi suçluyor ve hiç ölen Türklerden bahsetmiyor. Şimdi Boston’da küçük bir üniversitedeymiş. Türklere zehir akıtıyor. Ona yazıp bakin benim dedelerim öldu dedim cevap bile vermedi. Biz Amerika’daki Türkler elimizden geldiğince senatörlerimize ve mebuslarımıza mektuplar yazıp gerçeği öğretmeğe çalışıyoruz sizin yaptığınız nedir? Bu kadar saf mı Türk milleti. Hakikati öğrenmeğe o kadar mı tembeliz. Yazıklar olsun Ermeni pususuna düşen sözüm ona cahil aydınlar. Unutmayın benim ve benim gibi binlerce Türkün Ermeniler tarafından öldürülmüş atalarından kim özür dileyecek. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve Ermenilere düşman olmayın ama onların da oyununa gelmeyin. Evvela onlar kinlerini unutsunlar ve olanların nedenini öğrenmeğe çalışsınlar. Yoksa neden sadece Ermeniler sürüldü. Yahudiler, Kürtler, Çerkezler vs. niye sürgüne gönderilmedi. Sayın Ataöv’ün kitaplarını okuyun, konferanslarına gidin, her şeyi resmi belgelerle ispatlıyor.

Saygılarımla,
Şükran Gözüm Minneapolis, MN. USA”
Odatv.com

YILMAZ ÖZDİL YIKILDI TESELLİ DÜNDAR'DAN

9 Mayıs 2010 09:40
Deniz Baykal'a hayranlığı ile bilinen Yılmaz Özdil, o görüntüler sonrası sonrası adeta yıkıldı, kendisini odasına kapattı!
Teselli ise kankası Uğur Dündar'a düştü!Yılmaz Özdil’in CHP Lideri Deniz Baykal’ın ahlak anlayışı ve dürüstlüğüne hayran olduğunu bilmeyen yoktur. Bu nedenle Yılmaz Özdil’in haberciliğinde ve köşe yazılarında Deniz Baykal’la ilgili pozitif davrandığı bilinir.

Hatta 2007 seçimlerinden önce Yılmaz Özdil’in Baykal’ın bu yönü üzerine yazdığı yazı, CHP’nin seçimde dağıttığı el ilanlarına konmuştu.

Özdil, Baykal’ın aile hayatına, eşi Olcay hanımı korumasına da defalarca değindi ve övgü dolu satırlar aktardı.

Baykal’ın siyasi geleceğine de umutla bakan Özdil, geçen ay Hürriyet’te yayınlanan Ayşe Arman’la yaptığı röportajda bu duygularını açıkça dile getirdi..

Yılmaz Özdil, Baykal’a olan hayranlığını dile getirdi ve şöyle bir diyalog ortaya çıktı:

Arman: Deniz Baykal için bir cümle söylemenizi rica etsem...

Özdil: Başbakan olacak.

Arman: Şaka yapıyorsunuz!

Özdil: Hayır. Hem de ilk seçimde?

İşte Yılmaz Özdil’in özellikle ahlak ve dürüstlüğü nedeniyle eleştirilme ve “Baykal Yandaşı” yaftası yeme pahasına savunduğu CHP Lideri Deniz Baykal kaseti sonrası yıkıldığı öğrenildi.

Özdil’in Baykal’ın eşi Olcay hanımı, kendi milletvekili, eski özel kalem müdürü ve en önemlisi evli bir kadınla aldatması karşısında şoka girdiği ve önceki gün adeta kendini odasına kapattığı öğrenildi.

Özdil’i Uğur Dündar’ın teselli etmeye çalıştığı belirtiliyor.
postmedya

Ergun Babahan
Star Gazetesi
CHP’nin 28 Şubat’ı Baykal’ı tasfiye planı
09 Mayıs 2010

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır.

Ben bakar bakmaz anladım.

Çünkü kendisiyle CHP Genel Merkezi’nde başbaşa yaptığımız görüşmeleri hatırladım.

Zaten meslek hayatının önemli bölümünü Türkiye’nin o dönem en büyük gazetesinin mutfağında geçirmiş biri olarak anlamasaydım, meslek büyüklerimden epey fırça yerdim.

En zordaki gazete en ağır manşeti atmıştı.

Bu operasyonun tek adı vardır, Deniz Baykal’a Ali Kalkancı muamelesi yapmak.

Bunun lamı cimi yoktur.

Çıkıp aksini söyleyen olursa, “Bize de mi lolo” cevabını veririm.

Peki neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?

Neden defterini dürüp kapı önüne koymak istiyor.

Çünkü Sayın Deniz Baykal’da vücut vuran Kemalist çizginin yolun sonuna geldiğini görüyor.

Bu çizgi İzmir, İstanbul’un laikçi semtleri, Ege kıyıları, Antalya derken yüzde 20’nin üstüne çıkamıyor.

Bu çizginin önce yumuşatılması, sonra kırılması gerekiyor.

Kürtlere özerklik tanınacaksa, biz tanırız mantığı.

Bunun için ilk hedef, Baykal’ın tasfiye edilmesi.

Bugünkü Siyasi Partiler Yasası da, partilerin yapısı da, eğer ebleh değilse, parti başkanının kongre kaybetmesini imkansız hale getiriyor.

Medyada istediğiniz kadar çakın, genel başkanı okurlarınız değil, delegeler belirliyor.

Onun için özel hayatın dokunulmazlığı, özel hayata saygı geyiklerine inanmayın.

Baykal haberini büyüten gazetelerdeki istifa çağrılarına kulak kesilin.

Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin.

Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak.

İnanmayın.

Bu olayın tezgahcısı ile Ali Kalkancı olayının tezgahcısı aynıdır.

Ali Kalkancı’yı ve onun üzerinden hükümeti hedef alan kimler idiyse, o tezgaha hangi medya destek olduysa, bugün de değişen bir şey yoktur.

Bu kirli, iğrenç bir tezgahtır.

Tezgahın düzenleyicileri, pazarlayıcıları ortadadır.

Zanlı aramayın, mürekkep izleri ellerinde.

Osman Can’a yapılanın benzeridir Sayın Baykal’a yapılan muamele.

Bir kısım medya, ıslak imzaya gösterdiği özenin onda birini bu kasete göstermemiş ve doğru ilan etmişse bir nedeni vardır.

Bu neden yukarıda da belirttiğim gibi, Baykal’ın AK Parti’nin yolunu kesmek de yetersiz görülmesidir.

AK Parti’nin parayla yapılmışlar dışındaki anketlerde yüzde 40’lar seviyesinde görünmesi, belli merkezlerde panik havası yaratmış.

Bu çok açık.

İktidarı biçimlendiremiyoruz, bari muhalefeti biçimlendirelim anlayışı hakim olmuş.

Bu seçim öncesi Baykal gider, Kemal Kılıçdaroğlu gelir, CHP yüzde 30’lara tırmanır ve bir CHP-MHP koalisyonu kurulur hesabı açık şekide görülüyor.

Bu sistemde vefa bozacının adı.

Kentli küçük orta sınıflar, hızla yaşlanan bürokratlar dışında oy tabanı kalmayan CHP’de değişim olması kaçınılmaz.

Ama bunu gerçekleştirmek için böylesi iğrenç yollara başvurulması, aklın, vicdanın kabul edeceği bir durum değil.

İşlevinizi tamamladınız mı defteriniz dürülür.

Baykal’a kurulan tezgahta başka saik aramayın, olay budur.

Bu manşetler aslında, Erdal İnönü’nün hacizden kaçırdığı iddia edilen yalısı ile birebir aynıdır.

O zaman CHP’nin önünü açmak için İnönü bir kalemde harcanmıştı.

Şimdi kendilerini kurtarmak için Baykal harcanıyor.

Ayıptır, yazıktır, günahtır.

Utanın biraz.

Türkiye'nin "Hasan Cemal" Sorunu
Açık İstihbarat
12.05.2010

Ezbere konuşmak bir sanatsa Hasan Cemal ve gibilerine bu sanatın Oscarlarının verilmesi lazım.

İngiltere ordusu ile arası pek iyi olmayan İngiltere Başbakanı görevinden veda konuşmasında İngiltere ordusuna özellikle teşekkür etme ihtiyacı duydu. İngiltere'nin Hasan Cemalleri , "Genelkurmay Başkanı senin memurun, ne demeye özel teşekkür ediyorsun, sağlık bakanına niye etmedin "diye ayağa kalkmadı; kalkanların da sesi duyulmadı çünkü bizim Hasan Cemaller gibi başköşelere kurulma şansları hiç bir zaman olmadı.

Hasan Cemal yeni kitabının tanıtımı için yine ekran ekran dolaşmaya başladı. Yeni kitabını tanıtıyor ve övünüyor. Diyor ki :

"Bu sorun hep vardı ama ben adını koydum."

Neymiş adı?

Asker Sorunu

Keza "Türkiye'nin Asker Sorunu" başlıklı kitabının alt başlığı "Ey Asker, Siyasete Karışma"

Bunu söyleyen 28 Şubat'ta Genelkurmay'ın AKP'yi iktidara taşıyan politika(sızlık)larına destek veren Hasan Cemal.

Bunu söyleyen bugüne kadar bir kez olsun, ABD'ye veya AB'ye "Türkiye'nin siyasetine karışmayın" deme cesaretini gösteremeyen; Washington-Brüksel bürokrasisinin Türk siyasetine karışmasını küresel bir gerçek, kendi askerinin siyaset üretme hakkını ise çok gören bir zihniyet.

Hasan Cemal'in ezberlenmiş cilalı cümlelerle sergilediği cahillik ; Türkiye'nin asker sorunundan çok daha önemli bir sorunu olduğunu gösteriyor.

Bu küstah cahiller sorunudur.

Hadi bunun da adını biz koyalım

Bu "Hasan Cemal" sorunudur.

Bu öyle bir cahilliktir ki; beylik lafların arkasına taktığınız vagonlar dolusu boş lafı kimse sorgulamaz , tek bir karşı soru sormaz.

Karşınızda Cüneyt Özdemir misali ağzı açık dinleyen bir gazeteci de buldunuz mu, değmeyin keyfinize.

Kitaplarınızın tuğla büyüklüğüne bakıp sizi rahatlıkla adam, sizi rahatlıkla entellektüel zannedebilirler.

28 Şubat'a verdiği desteği utangaç bir şekilde itiraf edip , güya özeleştirisini yapan Hasan Cemal , Türkiye'de askerin rolüne karşı beylik cümlelerini şu referansa bağlar:

"Bizde ABD demokrasisinde olduğu gibi asker siyasetten elini çekmeli"

Oku, Hasan Cemal , oku.

ABD'de askerin, askeri-endüstriyel yapının siyasetteki, devletteki rolünü bilmeyen bir gazetecisisin. ABD Büyükelçileri , AB bürokratları ile yediğin yemeklerde rica et de sana ABD devletini daha ayrıntılı anlatsınlar. Onların dürüstlüğüne senin dürüstlüğünden daha fazla güvendiğimiz için senin bu cahilliğinin en azından uçlarından kırpıp daha şekil şemal vereceklerine eminiz.

ABD'de asker siyasete karışmaz çünkü ABD siyaseti askeridir.

Oku , Hasan Cemal , oku

ABD'de asker ve sivil içiçe geçmiştir.

ABD'de Genelkurmay Başkanları Dışişleri Bakanı olur. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

ABD'de CIA Başkanları ABD Başkanı olur. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

ABD'de devasa silah endüstrisinin yönetim kurullarında oturanlar ABD Başkan Yardımcıları, Bakan, ABD'nin üst düzey bürokratları olur. Daha sonra kamu görevlerinden ayrılıp tekrar silah endüstrisinin yönetim kurullarına geri dönerler Bu Türkiye'de mümkün değildir. (Bizim sistemimizde en azından bu ilişkileri bir kamusal görevli katmanı ile örtecek kadar bir edep duygusu vardır. )

ABD'nin en önemli sivil istihbarat teşkilatından biri olan NSA'in başında bir general oturur. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

ABD'nin en bilinen sivil istihbarat teşkilatının başında ve üst kademelerinde bir çok kez generaller olmuştur, olmaya devam etmektedir. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

ABD Ordusunun milyarlarca dolarlık psikolojik harp bütçesi vardır ve bunu dünya çapında kullanır. ABD ordusu , ABD Devleti'nin en önemli fişleme merkezlerinden biridir. Bu alanda ciddi teknoloji altyapıları işletir. Bu artık senin gibi psikolojik harp cahili küstahların sayesinde Türkiye'de mümkün değildir.

ABD'de sinema endüstrisi ile Pentagon'un psikolojik harp birimi dirsek teması içindedir. Bu Türkiye'de en azından o seviyede ve kurumsallıkta mümkün değildir.

ABD'nin askeri teknoloji araştırmaları ; ABD 'nin rekabet gücünün ana motorudur. Önünde duran Internet; ABD'nin üst düzey askeri araştırmalar merkezi DARPA'da doğmuştur.

ABD'nin askeri harcamaları Kongre'nin denetimi altındadır ama aynı kongrede o kongre üyelerini milyarlarca dolarlık lobi paraları ile besleyen devasa silah endüstrisinin su yolundadır. O silah endüstrisinin yönetim ve danışma kurullarında ise emekli generaller oturur.

ABD Devleti'nin iç ve dış siyasetinin üretildiği en önemli düşünce kuruluşlarında üst seviyede muvazzaf ve emekli generaller bulunur.

ABD Başkanı'nı gizli servis korur ama ABD donanması ve hava kuvvetleri uçurur. Beyaz Saray'ın içinde ABD askerleri nöbet tutar. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

ABD Devleti generallerini sonuna kadar kullanır ve her mevkide değerlendirir. Bu Türkiye'de mümkün değildir.

Ama Hasan Cemal ; ABD Devleti hiç bir generalini hapse atmaz; atması gerekse bile elalame malzeme yapmaz. İşte bu Türkiye'de sonuna kadar mümkündür.

Senin ve senin gibi ; 28 Şubat'ta 28 Şubat dinamiklerine, günümüzde ise malum dinamiklere bu kadar utanmadan adapte olabilen omurilik bağlantısı sorunlu beyinler nedeni ile.

Aslında haklısın.

Türkiye'nin bir asker sorunu var.

Sizin gibi küstah cahilleri yıllarca adam yerine koyduğu için.

Sizin gibi küstah cahilleri bu ülkenin başköşesini yerleştiren ABD'ye hala stratejik müttefik; AB'ye ise "çağdaşlaşma hedefi" dediği için.

Bu ülkenin asker sorununun, Hasan Cemal sorunu aracılığı ile halledilmesi ile bizler için tam bir vatandaşlık sorunu.
Açık İstihbarat

20 Mayıs 2010
Mehmet Y. Yılmaz'ın Amacı Ne?
Mehmet Yılmaz ne yapmaya çalışıyor? Önce komplo diye yeri göğü inletti şimdi değil diye bastırıyor! Mehmet Yılmaz ne yapıyor?

Mehmet Yılmaz 8 Mayıs 2010'da Baykal'ın kaset skandalının ardından "kişilik haklarına alçakça bir saldırı" başlıklı bir yazı kaleme almıştı..

M.Yılmaz yazısında Baykal'ın kişilik haklarının ihlalinden giriyor, olayın şantaj amaçlı olduğundan çıkıyordu...

Kısacası Yılmaz olayın komplo olduğu izlenimini veriyor ve özel yaşamın bu şekilde verilmesini alçaklık olarak yazıyordu...

Çok değil aradan 11 gün geçtikten sonra Mehmet Yılmaz bu kez kararsız kalmış olmalı ki kaset olayına yine değinerek "Baykal'a Komplo Filan Kurulmadı" diyor.

Postmedya olarak bizim kafamız oldukça karıştı! 11 günde bir insan bu kadar değişebilir mi?

İşte size 11 gün önceki Mehmet Yılmaz ve 11 gün sonraki Mehmet Yılmaz'ın yazıları!...

Mehmet Yılmaz'ın 8 Mayıs 2010'da yazdığı yazı...

Kişilik haklarına alçakça bir saldırı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile bir CHP milletvekiline ait oldukları ileri sürülen video görüntülerinin yayınlanması nasıl bir ülkede yaşadığımızı bir kez daha görmemizi sağladı.

Görüntülerin gerçekten Baykal'a ait olup olmadığını bilmemize olanak yok.
Bunun önemi de yok. Önemli olan, böyle bir şantajın yürürlüğe sokulmuş olması.
Büyük olasılıkla bu iş de “kim vurduya gidecek”.
Yapanın yanına kâr kalacak, “korku cumhuriyeti” kurmak isteyenler bir zafer daha kazanacaklar.
Kamusal kişiliklerin özel yaşamları elbette, kamuoyunun projektörleri altındadır.
Ancak bu son olay “özel hayatın kamuoyu tarafından izlenmesi” sınıfına sokulamaz.

Bu işin sınırı, kişilik haklarının korunmasından geçer ki bu olay da Baykal'ın ve birlikte olduğu iddia edilen milletvekilinin kişilik haklarına karşı girişilmiş alçak bir saldırıdır.

Bu aynı zamanda Türkiye'de “muhalif olmanın” nasıl bedelleri olabileceğini gösteren bir örnektir.

Bir çete var ve bu çete, kendi varlığı için tehdit olarak algıladığı kişilere karşı her türlü yöntemi deniyor, kullanmaktan çekinmiyor. Telefon dinlemek, ortam dinlemek, görüntü kaydetmek ve sonra zamanının geldiğini düşündüklerinde de bunları fütursuzca kullanmak bu çete için sıradan bir iş.
Savcılık, elindeki bütün olanakları kullanarak, bu örgütlü suçu açığa çıkarmak zorundadır.
Bunu yapanlar ortaya çıkarılmalı ve şiddetle cezalandırılmalıdır ki böylesi aşağılık şantajlara teşebbüs etmeyi kimse aklından bile geçirmesin!

Mehmet Yılmaz'ın 19 Mayıs 2010 'da yazdığı yazısı

Baykal'a Komplo Filan Kurulmadı

CHP'nin Baykalcı kanadının önde gelenleri, Deniz Baykal'ın istifasına yol açan olayı “ABD emperyalizminin bir komplosu” olarak niteliyorlar.

İşin ilginç yanı bazı “yandaş yazarlar” arasında da bu işin bir “Amerikan komplosu” olduğunu düşünenler var. Ama elbette onların bundan çıkardıkları sonuç farklı!

Bu konuşmaları dinledikçe aslında hiç girmeyi istemediğim bir konunun üzerinde durmaya karar verdim.

Önce “komplo” ne demek, ona bakalım.

Türkçeye, Fransızcadan girmiş bir kelime bu. Sözlükler, “bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen, topluca ve gizlice yürütülen herhangi bir plan, tuzak” olarak tanımlıyorlar.

Eğer bu bir komplo ise, söz konusu görüntülerin öncelikle “kurmaca” olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Teknolojinin olanakları ile böyle bir kurmaca görüntü elde ediyor ve bunu sonra yayımlayarak Baykal'ı CHP'nin başından istifaya zorluyor olmalılar.

Oysa görüntüler bizzat Baykal tarafından da yalanlanmadı. Hatta istifa konuşmasında, görüntülerin “yeni çekildiğini” bile söyledi.

Görüntü kurmaca olmadığına göre ikinci seçenek Baykal'ın oraya, o hanım ile zorla sokulmuş olması olabilir ki böyle bir durum da yok.

Yani bir “tuzaktan ve gizlice kurulmuş bir düzenden” söz edebilmek mümkün değil.

Bu durum olsa olsa Deniz Baykal'ın kişilik haklarına karşı bir saldırı olarak nitelenebilir.

Özel yaşamına ilişkin bir durumun gizlice kaydedilerek yayılmasından ve bunun sonucunda da istifaya zorlanmasından söz edebiliriz.(

Kaynak:Postmedya

23 Mayıs 2010
Hürriyet'te Zevk Çığlıkları!..
Hürriyet gazetesinin web sitesi bugün ilginç bir manşete imza attı! İşte Hürriyet'in göstere göstere yandaşlık keyfi...

Hürriyet gazetesinin internet sitesinde ilginç bir gövde gösterisi var bugün. Sitenin manşetlerinden birisi Hürriyet yazarlarının Kılıçdaroğlu hakkındaki görüşlerine ayrılmış.

Manşetteki küçük kutularda Tufan Türenç, Yalçın Doğan, Sedat Ergin, Ahmet Hakan ve Yalçın Bayer'in isimleri ve yazılarının başlıkları yer alıyor. Bu yazarların tamamı Kılıçdaroğlu hakkında adeta destan yazmış. Ve gazete bunları foto-analiz gibi manşetten verip adeta gövde gösterisi yapmış.

Aslında böyle bir analiz yandaş medyadan beklenirdi. Yandaşlardan birileri çıkar, "Hürriyet yazarları Kılıçdaroğlu yandaşlığı yapıyor, Kılıçdaroğlu destanı yazıyorlar..." gibisinden analizler yapılırdı.

İşin garip tarafı, Hürriyet gazetesi yandaşlara fırsat vermeden, bizzat kendisi manşetten bu oto-analizini yaptı. İşte hurriyet.com.tr'deki o ilginç manşet...
aktifhaber

23 Mayıs 2010
Yandaşlar Ayakta Alkışladı!
Kılıçdaroğlu'nun salona girişine çok sevinen Doğan Grubu yazarları yeni CHP liderini ayakta alkışladı. İşte en mutlu Doğan yazarı...

CHP Kurultayı'nda gazetecilik-yandaşlık arası çok çarpıcı bir görüntü yaşandı.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun salona girişi sırasında Hürriyet Gazetesi'nin Başyazarı Oktay Ekşi, tıpkı bir partili gibi Kılıçdaroğlu'nu alkışlamaya başladı. Ekşi'ye yanındaki Doğan Grubu'nun diğer yazarları da eşlik etti.
aktifhaber

Tarık Toros/Bugün
Savulun CHP yoldaşı medya geliyor!

Yazıp çizmekten biz bıktık, onlar bıkmadı. Lakin tarihe bir kere daha not düşmekte yarar var: Bu yandaş yandaş diye, sağa sola çamur atan medya var ya, yoldaşın önde gideni...

Şu iki gün süren CHP Kurultayı, yoldaşları turnusol kâğıdı gibi ortaya döktü mesela...
Başbakan'ın davetine icabet edip "sanatçı buluşması"na katıldı diye, yerden yere vurulan Yavuz Bingöl mesela, Kurultay salonundaydı... Edip Akbayram, Arif Sağ ve Onur Akın da öyle... Üstelik Onur Akın, Kemal

Kılıçdaroğlu'nun seçim şarkısını da yapan isim... Bu isimler CHP'li olduklarını saklamıyor, saklama gereği de duymuyor... Fakat bırakın AK Partili olmayı, kazara Başbakan'ın masum kahvaltı davetine giderlerse, medyada linç ediliyorlar... Yoldaşlık bunu kaldırmıyor çünkü...

Bakın dünkü gazetelerin birinci sayfalarına, yoldaş kalemleri görürsünüz. Hürriyet'te Tufan Türenç, "Türkiye için, kazancın hakça bölüşüldüğü, özgür ve korkusuz yaşam yolu açıldı" diye yazmış mesela... Hatırlayın, birkaç kurultay önce CHP Parti Meclisi'ne seçilmişti. Ancak gazetesi resmi unvanlı partizanlığa izin vermeyince, istifa etmek zorunda kalmıştı.

Yalçın Doğan, "Ülkeyi sarsacak tsunami gibi" diye başlık atmış, "O halim, selim, sakin güç, kürsüde AKP iktidarına duman attırdı" diye devam ediyor. Pazar sabahı, kaldığı Swiss Otel'de CHP delegesi Hurşit Güneş'le yaptığı uzun kahvaltıda da Parti Meclisi listesini müzakere ettiler birlikte... Bu arada hatırlatalım, Hurşit Güneş aynı zamanda Milliyet Gazetesi yazarı... Belli ki, Milliyet'te CHP ile organik bağ kurmak, yazar olmaya mani değil.

Tıpkı Altan Öymen gibi... Radikal'deki yazısının başlığı: AKP'den kurtulma hareketine davet!

Altan Öymen, eski CHP Genel Başkanı... Cumartesi günü kurultayda, Kemal Kılıçdaroğlu anons edildiğinde, ayakta alkışlıyordu.

Vatan Gazetesi'ne bakalım... Eski CHP Milletvekili Zülfü Livaneli adeta döktürmüş: "Gecenin en karanlık anında, şafağı müjdeleyen bir ışık beliriverdi."

Mustafa Mutlu, Livaneli'nin kaldığı yerden devam ediyor: "Kılıçdaroğlu, CHP'yi de Türkiye'yi de alır, götürür! Yolu açık olsun!"

Ruhat Mengi'siz olur mu hiç: "Öyle bir tablo ki çünkü başka yerlere çekemezsiniz, tek bir anlamı var; umut..."

Ruhat Hanım, Kılıçdaroğlu'nun konuşmasının medya ile ilgili bölümünde de hıçkırıklarla ağlamış...

Milliyet'ten, Radikal'den, Cumhuriyet'ten yığınla örnek var ama buraya sığmaz...

Sadece bunlar mı? Değil elbette...

Kurultay salonunda medyaya ayrılan bölümde, gözleri parlayan muhabirleri, yazarl
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Hzr 02, 2010 11:26 pm    Mesaj konusu: İsrail gazeteleri bile bu kadar şakşakçı değil! Alıntıyla Cevap Gönder

2 Haziran 2010
Habertürk Gazetesinde "DAKİKA DAKİKA BASKIN ANI" başlığı atılan sayfada gemidekilere "EYLEMCİ ÇETESİ" denildi ve İsrail askerleri övüldü.



Bugün yayınlanan Habertürk Gazetesinde "DAKİKA DAKİKA BASKIN ANI" başlığı atılan sayfada gemidekilere "EYLEMCİ ÇETESİ" denildi ve İsrail askerleri övüldü.

Gemidekileri suçlu, saldırgan gibi gösteren gazete, haberi İsrailli komandoların tüm özelliklerini öve öve bitiremeyen bir havada verdi.

Özellikle sayfadaki 5. karedeki ifadelere dikkat edildiğinde, İnsani Yardım Gönüllüleri, "Eylemci Çetesi" olarak nitenlendirildiği görülüyor.

Bundan birkaç gün önce de Habertürk Gazetesi Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı'nın Hamas ile PKK'yı kıyaslaması tepkilere yok açmış ve Altaylı açıklama yapmak zorunda kalmıştı.

Tüm bunların üstüne bugün, halkın böyle gergin olduğu bir zamanda, tahrikci bir üslupla baskın anının anlatılması dikkatlerden kaçmadı. Verilen karelere eklenen anekdotlarda, gemideki gönüllülerin "eylemci çete" olduğu ve bu sözde eylemci çetenin askerlere saldırdığı ve onları yaraladığı anlatılıyor adeta.

Bu karelerin tam ortasına afili bir İsrail komandosunun resminin konulması, ve o askeri övecek birçok şeyin yazılması sayfanın farklı birtakım amaçlara hizmet ettiği tezlerini güçlendiriyor.

İsrail gazeteleri bile bu kadar şakşakçı değil!

Tamam, anlıyoruz, İsrail gazetelerinden tercüme yaptınız belki ama sizin hiç mi ruhunuz yok? Ki İsrail gazetelerinin bile bir çoğu bu korsan saldırısına karşı çıkma erkekliğini gösterebildiler. Habertürk'e ne oluyor?

Sanal alemde gemilere ve gönüllülere ellerinden geldiğince destek olmaya çalışan gençlerin duruma tepkisi gecikmedi.

"İsrail Yanlısı Habertürk'ü Kınıyoruz!" isimli kurdukları facebook grubundan tepkilerini dile getiren gençler, sessiz kalmayacaklarını üstüne basarak vurguluyorlar.

aktifhaber

Sadece Kıyafetin Avrupalı
14 Haziran 2010
Hürriyet muhabirinin İsrail'de Erdoğan karşıtı pankartın önündeki pozu manidar!..

Türkiye, İsrail'le gerilimli günler geçiriyor. Mavi Marmara yardım gemisine İsrail komandolarınca yapılan saldırı sonrası 9 Türk hayatını kaybedince Başbakan Erdoğan çok sert çıktı.

Bu çıkış uluslararası arenada özellikle de Ortadoğu'da büyük bir etki yarattı. İsrail'de ise Erdoğan karşıtlığı giderek tırmanıyor. Bu karşıtlık İsrail sokaklarındaki afişlerde de kendisini gösteriyor.

Hürriyet muhabiri İsrail'de

Tam da bu süreçte Hürriyet muhabirinin Erdoğan karşıtı 'Sadece kıyafeti Avrupalı' bilbordu önündeki fotoğrafı dikkat çekiciydi.

Biz Erdoğan gibi değiliz pozu

İsrail Savunma Bakanlığı’nın Siyasi ve Diplomatik Büro Şefi Tümgeneral Amos Gilad'la görüşen Hürriyet muhabiri Cansu Çamlıbel'in haberde kullandığı fotoğraf adeta 'Biz Erdoğan gibi değiliz' diye bağırıyordu.

Sadece kıyafetin Avrupalı

Kullanılan haberde Erdoğan karşıtı pankartın fotoğrafının kullanılması kadar doğal bir şey yok ancak, muhabirin cafcaflı güneş gözlükleriyle 'Sadece kıyafetin Avrupalı' bilbordunun önündeki pozu bir çok anlamı içerisinde barındırıyordu. aktifhaber

'Bilgisizlik ve kötü niyet'
Hüsnü Mahalli

Cumhurbaşkanı Gül, ''Türkiye'nin ekseni kayıyor diyenler ya bilgisiz ya da kötü niyetlidir'' demiş.

İsrail'in yardım gemilerine yönelik saldırıları ile başlayan tartışmaları ve bu tartışmalara katılan kişilerin tavırlarını açıklayan iki kelime:

Bilgisizlik ve kötü niyet.

Kötü niyete söylenecek hiçbir sözümüz yok ve olamaz. Çünkü bu kişilerin yapısı ya da kişisel hesapları böyle davranmalarını gerektiriyor.

İflah olmaları da mümkün değil.

Ama bilgisiz olmaları kabul edilemez. Çünkü televizyonlarda endam gösterenler ya da kendi köşelerinde bildik karanlık merkezlerin raporlarına yer verenler, Türk halkına hep yalan söylüyor.

Maşallah hepsi de dış politika ve özellikle Ortadoğu uzmanı kesildi. Oysa bir zamanlar Kürt uzmanı kesilen bu kişilerin çoğu Ortadoğu'nun ancak 'O'sundan anlar.

Bir Arap atasözü ''En tehlikeli cahiller, her şeyi bildiklerini sananlardır” der.

İş sanmakla kalsa hadi neyse. Ama halka doğru olmayan bilgiler vermek ve yalan söylemek biraz ayıp oluyor.

Örneğin bu kişilerden biri pazar akşamı bir televizyon programına katılarak ''BM bile Hamas'ı terör örgütü ilan etmiştir' diyecek kadar garipleşiyor. Okuma yazması olan herkes, internetten bu konu ile ilgili gerçeği hemen öğrenebilir. Yok eğer bu kişi böyle bir yalanla AKP'ye saldırmayı düşünüyorsa, o zaman istediği her şeyi söyleyebilir.

Bu tür yalanları istediğiniz kadar çoğaltabilirim. Televizyonlara çıkanların ve kendi köşelerinde fetva okuyanlarının büyük bölümü, İsrail saldırısı ve eksen kayması ile ilgili söylemlerinde hep yalan söylüyor ve halka yanlış bilgiler veriyor. Bir daha söylüyorum yorum ve analizlerde herkes istediği şeyi söyleyebilir ama hiç kimsenin halka yalan söyleme hakkı yoktur. Çünkü kendileri cahil olabilir ama bu cehaletlerini halka yansıtma hakkına sahip değiller.

Ünlü ressam İbrahim Çallı, 'Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür' demiş.

Çallı sanki bu günleri görerek uzman geçinenlerin bilgisizlik ve kötü niyetinin nelere mal olabileceğine dikkat çekiyor.

(..)

Çünkü demokrasi denilen 'garip kavram'ın ülke ve halkların yaşamına yansıması böyle oluyor. Yani Amerikalılar Bush ya da Obama'yı seçerken demokrasi oluyor da Türkler Erdoğan'ı seçerken demokrasi olmuyor.

Peki ya Filistin!

Ocak 2006'da 43 yıldır işgal altında yaşamakta olan Filistin halkı, % 56 oy oranı ile Hamas'ı seçti. Başkanlığını ABD eski Başkanı Carter'ın yaptığı BM Gözlemciler Kurulu'nun raporuna göre, dünyanın en şeffaf ve düzgün seçimini geçekleştiren Filistinliler, bu tercihlerinden dolayı cezalandırıldı ve Gazze kuşatma altına alındı. ABD ve AB ülkeleri İsrail'in Filistinlilerin demokrasisine karşı anti-demokratik ve insanlık dışı davranışlarına desteği olmasaydı belki de bugün biz ne gemilere yapılan İsrail saldırılarını, ne de eksen kaymasını konuşmuyor olacaktık.

Yani her şey dönüp dolaşıyor, İsrail'de düğümleniyor.

Tıpkı Amerikalı meslektaşımız Helen Thomas'ın dediği gibi .

89 yaşında ve 50 yıldır Beyaz Saray muhabirliği yapan Thomas İsrail'in gemilere yönelik saldırılarına tepki olarak Obama'nın sözcüsünü sorularıyla perişan ettikten sonra :

''Sorun İsrail'dir. Yahudiler geldikleri Filistin'den defolup giderse ve geldikleri ülkelere yani Polonya'ya, Almanya'ya, Amerika'ya ve diğer ülkelere dönerse sorun kendiliğinden çözülür'' dedi.

Thomas bunu söyledi diye 'demokarsinin beşiği' ABD'de hemen işinden oldu .

Darısı bizdeki 'bilgisiz ve kötü niyetli' meslektaşlarımızn başına.

Akşam

Bin Yüzlü Adamlar...Padişahın Sol Parmakları
Fatma Sibel Yüksek
15.06.2010
Açık İstihbarat

Muhafazakâr da kendisi, liberal de...

Milliyetçi, dinci, laik, radikal İslamcı, solcu, Atatürkçü hepsi kendisi!

Amerikan dostu-Amerikan düşmanı; İsrail dostu-İsrail düşmanı...

Kürtçü, Türkçü, O anda işine ne gelirse!

Facebook'ta da varlar, twitterda da..

"Hiç bir şeyden geri kalmak yok, yola devam!"

Adam, "açılım" adı altında PKK ile her türlü çirkin pazarlığı yapmış;
bu hıyanet politikasına karşı çıkanları yıllardır zindanlarda tutuyor;
kapısına bağladığı gazeteci bozuntuları, iki yıldır "Öcalan'sız çözüm zor" şeklinde yazılar yazmışlar;

Üst düzey istihbarat yetkilileri defalarca Öcalan'ın ayağına gönderilmiş;

Teröristler hakime ve kaymakama karşılatılmış,

Kuzey Irak'taki eşkiyaya "abi" denilmiş,

Yine de karşımıza geçmiş, "MHP'si, CHP'si, İmralısı el ele verdiler, bizi yıkmaya çalışıyorlar" diye Kırkpınar cazgırı gibi bağırıyor.

Hangi televizyonu açsanız karşınızda bu adamlar.

Konu: "Türkiye'nin ekseni mi kayıyor?"

Tartışmacılar da istisnasız hep aynı isimler. İktidara bağlı gazete ve televizyonlarda yağlı kapı bulmuş tipler.

Bu insanların, hiç mi uykuları gelmez, hiç mi tuvalete gitmezler, hiç mi çamaşır değiştirmezler; ya da ellerinde bavulla, yorganla falan mı geziyorlar, anlamak mümkün değil.

Anlamak mümkün değil, çünkü bu tür yayınların tamamı canlı olduğu için, 3 saat önce bir televizyon kanalında şakırdayan bu adam ve kadınlar, bir bakıyorsunuz başka bir kanalda aynı kıyafetle ahkâm kesmeye devam ediyorlar.

Başbakanlarına yağ çekmek için birbirlerini çiğniyorlar.

Hükümetle ilgili, özellikle Başabakan'ın şahsıyla ilgili bir şey söylendiğinde acayip telâşa kapılıyorlar; saldırganlaşıyorlar.

"Başbakan seyrediyorsa ve ben sessiz kalmış gibi olursam" diye ödleri kopuyor. Akıllarına hemen ballı maaşları geliyor. Leşi elinden alınmış sırtlan gibi diş gösteriyorlar.

Hepsi birer hükümet sözcüsü, hepsi birer buğday dövücünün hık deyicisi.

Herkes padişahın sol parmağı!

Bu utanç verici vazifeden alınmak korkusuyla çamurlaşıyorlar, adileşiyorlar, iftira atıyorlar, gıybet yapıyorlar, yalan söylüyorlar, çarpıtıyorlar.

Kendilerine herşey hak, başkalarının nefes alması bile suç!

Örneğin, geçenlerde bir programda, cemaatin çelik tencere şirketinden "medya grup başkanlığına" tayin edilmiş olan bir zat, "eksen kayması" denilen şeyin neden korkulacak bir şey olmadığını anlatıyor:

"Türkiye, ortadoğuyla da batıyla da, Avrasya'yla da iyi ilişkiler kurabilecek bir ülke. Kimse Türkiye'nin sadece Batı'ya endekslenmesini beklemesin.Biz büyük bir devletiz, menfaatimiz hangi ülkeyle işbirliği yapmamızı gerektiriyorsa onu yaparız"

Doğru bir yaklaşım da sen ne zamandır böyle düşünmeye başladın?

Örneğin,

Senin Başbakan'ın Türkiye'nin AB'ye alınması için Kıbrıs'ı feda ettiğinde,
Almanya ve Fransa'ya Airbus rüşveti verdiğinde,
Türk Devleti'nin egemenliğini ortadan kaldıran her dayatmaya kayıtsız şartsız "evet" dediğinde,
"AB bizi oyalıyor" diyenler "darbeci, statükocu" ilan edildiğinde de böyle düşünüyor muydun meselâ?

Irak'ta yıkılmamış cami, tecavüz edilmeyen kadın, katledilmeyen vatansever bırakmayan ABD askerlerine "tezkere" desteği verilirken de böyle düşünüyor muydun?

Hem adama şunu da sorarlar:

"Milli menfaatler öyle icap ediyorsa, bölge ülkeleriyle işbirliği yapılabilir" fikri sana kimi hatırlatıyor bir düşün bakalım?

Tuncer Kılınç'ı hatırlatıyor değil mi?

Peki Tuncer Kılınç, her devlet adamının savunması gereken bu fikri savunduğu için sabaha karşı evi basılıp gözaltına alındığında ve "avrasyacılık" suçundan (öyle bir suç olduğunu da sayenizde öğrendik) Ergenekon sanığı yapıldığında senin gazeten hangi manşetleri atmıştı?

Sen şimdi bu manşetleri atmış bir adam olarak utanmıyor musun "avrasyacılık" yapmaya, tencereci?

Bir MGK Genel Sekreteri'nin Türkiye'nin dış politika alternatifleri konusunda kafa yorması suç, senin gibi bir tencerecinin başımıza "eksen uzmanı" kesilmesi hikmetten...

Başbakan'ı Obama tarafından İran'da görevlendirilip sonra da ortada bırakıldı ya; şimdi mecburen "bağımsızlıkçı" takılmak gerekiyor.

Hepimiz aptalız, bir tek Başbakan'ı ve kendisi akıllı..

Programda bu tencereciye, "Başbakan yahudi lobisinden ödül almıştı" hatırlatması da yapıldı.

Cevap şu:

"İsrail devleti ile İsrail halkını temsil eden sivil toplumu birbirinden ayırmak gerekir. Biz, asla İsrail halkına karşı değiliz. O ödül, Sayın Başbakan'a İsrail halkı tarafından verilmiş bir ödüldür..."

Dikkat edin, burada da "solcu" kılığına girmesi icap etti tencerecinin. "Halklar, devletler" filan...

ABD'deki yahudi lobisi, gariban İsrail halkının temsilcisiymiş!

Katliamları yapan onlar değil, İsrail devletiymiş!

Başbakan'ı da aslanlar gibi İsrail devletiye mücadele ediyormuş!

ABD'deki yahudi lobisi, yani İsrail devletinden bile güçlü olan, İsrail devletini yönlendirebilen yahudi lobisi, devletin değil halkın temsilcisiymiş!

Yazık sana, yazık...

Seni ekrana çıkarıp 5 saat konuşturana da yazık!

Ekseniniz kaysa yine iyi; şaftınız dağılmış sizin,

Motoru iyiden iyiye bozmuşsunuz...

fasibel@gmail.com

açıkistihbarat

Yiğit Bulut'un Bomba Önerisi

23 Haziran 2010
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, İstanbul'da televizyon kanallarının yöneticileri ile biraraya geldi. "Terörün medyadaki yansımasının" konuşulduğu toplantıya bomba bir diyalog damga vurdu
Toplantıda gündem maddesi dediğimiz gibi terörün ekrana yansıyan yönüydü.
Söz dönüp dolaşıp kamuoyunda şok yaratan o öneriye geldi; "PKK'nın muhatap alınması" lafı...

BU SÖZ O GÜN SÖYLENMEMELİYDİ

Ali Kırca ile Yiğit Bulut arasında işte bu konu üzerine bomba bir diyalog geçti. Ali Kırca söz aldı ve "Terörün asıl amacı insanları istedikleri ortama çekmektir. İşte bu nedenle kanlı bir saldırının ardından bazıları ekrana çıkıp da PKK ile masaya oturalım dememeliydi. Ben her konunun tartışılmasından yanayım ama büyük bir saldırının ardından böyle bir konu tartışmaya açılamaz" dedi...

4 İSME EKRAN YASAĞI İSTEDİ

Bu sözler üzerine Habertürk'ün başında bulunan Yiğit Bulut'dan şoke eden bir öneri geldi. Yiğit Bulut, bu sözü söyleyen gazetecilere ekran yasağı önerdi. Toplantıda dedi ki; "O zaman en iyisi bu 4 arkadaşı bir daha ekranlara çıkarmayalım"...

Yiğit Bulut'un sansür öneresi elbetteki kabul gören bir görüş olmadı.

4 KİŞİ KİMDİ?

PKK'yı muhatap alalım sözünü ilk söyleyen saldırının hemen ertesi günü (pazartesi) Habertürk ekranlarına telefonla bağlanan Nazlı Ilıcak olmuştu. Aynı gün NTV'deki Yazı işleri programına katılan Star'ın Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu da aynı görüşü dile getirmişti. Ardından Serdar Turgut ekrandan,Ergun Babahan ise köşelerinden buna destek çıkmıştı.

YİĞİT BULUT KENDİ AYAĞINA MI SIKTI?

Yiğit Bulut'un akıllara ziyan çıkışının ilginç olan bir yanı da şu: Bulut'un ekran yasağı istediği isimlerden biri de Serdar Turgut. Fakat Turgut hem Gazete Habertürk'ün hem de Habertürk TV'nin bomba transferi olarak medyaya duyurulmuştu. Ayrıca Turgut da Nazlı Ilıcak da Yiğit Bulut'un yönetimindeki Habertürk ekranlarında görüşlerini ifade etmişlerdi.

Kaynak:Gazeteciler com

YASEMİN ÇONGAR BU MEKTUPLARI AÇIKLAMALI

29.06.2010

Amerika'da en uzun süre görev yapan Türk gazetecisi unvanına sahip Yılmaz Polat'ın geçtiğimiz günlerde bir kitabı çıktı. Adı ''CIA Pençesinde Açılım.'' Türk-Amerikan ilişkilerinin son dönemdeki seyri üzerine önemli araştırmalar ve belgeler içeren kitapta gazetecilere dair de notlar var.

Bunlardan biri, bir dönem Washington'da görev yapan, ardından aniden Türkiye'ye dönen gazeteci Yasemin Çongar'la ilgili. Şu anda Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni yardımcısı olan Çongar'ın daha evvel Washington'da haber kaynaklarıyla kurduğu ilişkiler hep tartışmalı olmuştu. Yılmaz Polat'ın kitabı bu tartışmalara bir yenisini ekleyecek.

İşte ''CIA Pençesinde Açılım''dan söz konusu bölüm:

''Richard Holbrooke, New York'a taşınırken Georgetown'daki evini o zamanlar Milliyet'in Washington temsilcisi olan Yasemin Çongar'a kiralamıştı. Yasemin Çongar, haftasonları New York'a giderken Holbrooke'un postalarını da götürüyordu. 1997'de Washington'da Madison Oteli'nde Denktaş ile görüştükten sonra otelden ayrılırken Yasemin Çongar'a gülümseyerek 'Bu hafta postamı getirmedin' demişti. Anlaşılan Holbrooke gibi önemli bir devlet görevlisi, Çongar'a özel postasını emanet edecek kadar güveniyordu.''

Bakalım Çongar bu mektupları ve Holbrooke'la gazeteci mesafesini nasıl açıklayacak.

Odatv.com



Başbuğ'un "Mehmet Metiner"'i Belli Oldu
Açık İstihbarat
08.07.2010



Mehmet Metiner'i tanırsınız. AKP'nin en değerli dülbendoğlanlarından biridir.

Surattında sürekli taşıdığı bir "elinden oyuncağı alınmış çocuk" ifadesi ile ekranlarda AKP ve Erdoğan ne yapsa savunan pozisyonda bulabilirsiniz.

Erdoğan'ı savunması klişenin ötesinde kültleşmeye aday bir savunmadır.

"Mehmet Bey, Erdoğan'ı akrabanızı öperken görmüşler" deseniz;

"Ne var canım bunda, öpecek tabi. Siz %47 oy almış bir başbakanın akrabamı öpme hakkına demokrasi adına nasıl karşı çıkabilirsiniz"

mealinde bir cevap vereceğine emin olabilirsiniz. O kadar başarılıdır ki; siyasi yağcılık tarihimize bir "Mehmet Metiner Ödülü" konsa yeridir.

İşte bu ödüle layık yeni bir aday var. Bu sefer Erdoğan'ın yerinde İlker Başbuğ var.

Başbuğ'a Metiner'i kıskandıracak düzeyde övgüler dizen ise OdaTV yazarı Nuran Yıldız.

Aşağıda okuyacağınız üzere Başbuğ'un verdiği röportajı kendince öyle bir analiz etmiş ki; Başbuğ bile kendi kendine şaşırmıştır.

Nuran Yıldız'ın bu yazı üzerine bir çok "aferin" aldığı kesin. Ee; Genelkurmay'a kendini iletişim uzmanı diye pazarlamak kolay olmuyor. Aynı hamamda terleyenler, karşılıklı birbirini keseleyip duruyor.

Genelkurmay'da bu tarz uzmanlar yüzünden bir iletişim kazasından diğerine koşuyor ama kim takar...yeter ki ellerinde ne deseler alkışlayacak, ne yapsalar "aferin paşam" diyecek bir kadro bulunsun.

Nuran Yıldız ; metaforik edebi bir üslupla kendince iletişim bilimini harmanlayıp yazısında güya Başbuğ'un satır aralarını incelemiş, kaç kere derin nefes aldığını bile saymış.

"İletişim uzmanı" olmadığımız için Başbuğ'un satır aralarını okumak ne haddimize.

Ama "Mehmet Metiner" uzmanı bir site olarak , Nuran Yıldız'ı "Başbuğ'un Mehmet Metiner"i ilan etme hakkımızı kendimizde buluyoruz.

Bu kadar içeriksiz bir konuşmaya bu kadar derin anlamlar yükleyebilmek gerçekten farklı bir yeteneği gerektiriyor.

Alkışlar; aşağıdaki yazısı ile Nuran Yıldız'a ...

Açık İstihbarat

******** Nuran Yıldız'ın OdaTV'de yayınlanan müthiş Başbuğ Methiyesi **************

Satır aralarına takıntılı biri için özel röportajlar iştah açıcı sofra gibidir. Söylenenle yetinmemek…

Söyleme biçimine odaklanmak…

Ağızdan çıkan sözcükleri çengelli iğneye dizip yeni cümleler kurmak…

Konuşmacının soluklandığı yerde durmak…

Soluğu bırakış şiddetinden ruh durumunu analize cesaretlenmek…

Ne işkencedir… Ne keyiftir…

Sonuçta fazlasıyla caziptir, işi sözcükler olan biri için…

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un, “güvenilir gazeteci” Uğur Dündar’la söyleşisini izlerken…

Bir satır arası avcısı gibiydim ben… Çalılıklar arasına gizlenmiş sözcüklerin saklandıkları yerden çıkmasını bekleyen bir avcı…

Gitmesine iki aydan az süre kalmış bir Genelkurmay Başkanı konuşuyorsa… Saatler sürüyorsa anlattıkları…

Ve ilk cümlesiyle son cümlesi arasında enerjisi zerre düşmüyorsa…

Dinlediğiniz şey bir söyleşi değildir… Bir iç dökümüdür aslında…

İç dökümü… Yaprak dökümü gibi bir şey…

Kalsa içinizde, çürüyecektir…

Kaç kez derin soluk aldı saymayı bıraktım.

Görevde olduğu son iki yıl, herhalde Genelkurmay Başkanları tarihinin en zor iki yılıdır… Savaşmayı öğrenmiş bir adamın, düşmanın hangi siperde durduğunu bilip de saldırmamayı kendisine ve ordusuna telkin etmesiyle geçen…

Eliyle koymuş gibi bulacak kadar tespit ettiği, resmini fotoğrafını çekmiş gibi çizdiği “düşman”ın, kim ve nerede olduğuyla ilgili hiçbir şüphesi olmadığı halde hem de…

Bir yandan sel olup taşar gibi konuşup, bir yandan o “bildiğini bilmezlikten gelme” üslubuyla, ordusuna karşı saldırıların gerekçesini“Tesadüf mü? Bir yerlerden mi planlanıyor? Bir merkezden yönetilen faaliyetler mi?” diyerek ortaya koyarken…

Yetinmiyor, “Birisi, 2008 Ocak’ta diyor ki ‘şunlar olacak’, o söylenenler oluyor..” sözleriyle saldırganı göstermekle kalmıyor, parmağını onun gözünün içine sokuyor sanki.

Eşgalini verdiği saldırganın suç ortaklarının da tanımını veriyor, kim bilir kapalı kapılar ardında kaç kez muhataplarıyla paylaştığı…

Mertliği erdem bilen bir adamın, kalleşlikle baş etmenin tüm zorluklarını yaşadığı iki geçmek bilmez yılın ardından…

Bir başına olsa çıkıp ortaya yakıp yıkacak kadar kızgın ve yine de ordusunun sabırlı ve metanetli olmasını sağlayacak kadar saygın…

“İlk sözüm neyse son sözüm odur” diyecek kadar kararlı…

Kaç kez derin bir iç çekti saymadım. Ama soluğunu her bırakışta, içinde tuttuğu isyanların dökülüşü önüne gelen ne varsa boğacak kadar şiddetliydi…

“26 yılda asker, 5 kez bitirmiştir terör örgütünü…” derken durumdan sorumluların kimler olduğunu işaret ediyordu…

Kaç kez “Doğru bir soru sordunuz”, kaç kez “Güzel soru” dedi sayabildiniz mi? Bir soruyu bile sevmenin ne anlamlara denk geldiğini kaçımız fark edebildik?

Yanlı ve de çokça art niyetli sorulardan bıkmışsanız… Bilgisizlik ve yüzeysellik akan gayriciddi sorulardan daralmışsanız… Soruyu övebilirsiniz, çıplak ve yalnızca “soru” olduğu için… Burası Türkiye…

Saygısızlığın ve küstahlığın erdem kabul edildiği günlerde…

Eski ve yeni silah arkadaşlarınız dizi dizi alınıp, götürülmüşlerse, suçlarını bile bilmeden… Savaşta gibi ama savaşta değilseniz…

Bildiğiniz iki yol varsa mücadelede… Biri savaşmaksa ve o yol kapalıysa… Ve diğeri, hukuksa… Hukuk da size dönmüş bir silaha dönüşmüşken hem de… Ve yine de hukuka inanmak, akla inanmak felsefenizin ödünsüz bir sonucuysa…

Yine de…

Hayata savaş ve silah çerçevesinden bakan dünyanın tüm ordularının aksine… Bu ülkenin en güvenilir gazetecisine emekli ve muvazzaf subayları için üzüldüğü kadar, bilim adamı Prof. Haberal’a da, gazeteci Balbay’a da üzülmeyi “vicdani hareket” olarak tanımlıyorsa...

Öyle bir yerinde konuşmasının, “Kim ne anlarsa anlasın” diyorsa… İşte o an, tüm askerlik mesleği süresince, 48 yıldır mahrum kaldığı söz söyleme özgürlüğünün tadını çıkardığı andır…

Göreve geldiği Ağustos’ta demiştim ki “ Org. Başbuğ demokrasi için şanstır.” Şimdi sormak hakkım ve zamanı değil mi “Haksız mıymışım?”sorusunu?

Bir söyleşi değildi izlediğim… Derin bir iç dökümü…

Bir muhasebe…

Ordusuna yapılan saldırılar hakkında bir suç duyurusu…

Bir düşünce ve sıkıntının devir-teslim töreniydi adeta…

Faili Meçhullerin Sorumlusu; Çetin Altan'ın Yanaşma Tosunu
Sabahattin Önkibar
Yeniçağ Gazetesi

Uğur Mumcu’nun Çetin Altan’ın tosunları diye tanımladığı oğullarından küçüğü olanı dün, Genelkurmay’ın Yeniçağ’ı Karargaha davet etmesinden hareketle bu kurumun entelektüel düzeyini sorguladı.

Önce tanımayanlara Altan ailesinin küçük tosunu Mehmet Altan’ı biraz tanıtalım.

Küçük oğul 12 Eylül öncesinde sıkı devrimci ve Rusçu!

Kahrolsun Türkiye, Yaşasın SSCB diyenlerden!

12 Eylül sonrasında ise sıkı bir sözde liberal ve ANAP’lı!

Babasıyla beraber Turgut Özal’a methiyeler düzüp destanlar yazdılar.

Uğur Mumcu ile kavgaları

Öyle ki bu süreçte Uğur Mumcu ile bu aile arasında günler ve haftalar süren kalem savaşları oldu.

Özal öldü, SHP-DYP hükümeti geldi derken Özal yağcısı Mehmet Altan ne mi yaptı?

Her zamanki gibi hemen bir önceki gömleğini çıkarıp iktidar ortağı olan SHP ile çalışmaya başladı!

Evet yanlış okumuyorsunuz bu Mehmet Altan, dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’a başdanışman oldu ve birkaç ay öncesinin fikirlerinin tam tersini savunmaya başladı.

Hani bugünlerde bazılarının ve hatta Mehmet Altan’ın bizatihi kendisinin çok eleştirdiği güneydoğu kökenlilerle ilgili faili meçhul cinayetler sürecinde bu adam(Mehmet Altan) hükümete mensup bir bakanın başdanışmanıydı ve olanlara rağmen bu görevini sürdürerek, yani istifa etmeyerek de bizatihi o cinayetlerde siyasi sorumluluk taşıdı.

Ve bu Mehmet Altan, şimdi mücahit pozlarında AKP’ye silahşorluk yapıyor.

Görüyorsunuz, adam durakta beklemeyi sevmiyor ve gelen her otobüse biniyor.

İlginç olan ayrıntı, bu ilkesizliğini AB ve demokrasi gibi kavramlarla ambajlamaya çalışması ve kendisini misyon adamı gibi sunmasıdır!

Ve heyhat böyle biri bu ülkede aydın diye geçinebiliyor ve bazıları da bu adama prim verebiliyor!

TSK’yı sabote misyonu!

Yahu adam yaşam seyrinde görüldüğü gibi ya parça başı çalışıyor ya da her dönem birilerinin taşeronluğunu yapıyor.

Tabii karşılığı olarak da büyük paraları götürüyor.

Şimdi böyle biri ortaya çıkıyor ve Yeniçağ’ı alet ederek Türk Genelkurmayı’nı aşağılıyor!

Hayır, bu adamın bunu yapması normal; çünkü ağabeyi TSK’yı sabote etme misyonuyla kurulan Taraf Gazetesinin başında yani bunlar aile boyu TSK’yı yok etmeye görevli.

Bak dinciler yanaşması Mehmet Altan!

Yeniçağ karanlık odakların değil, 72 milyon bir olsun ve beraber mutlu yaşasın diyenlerin gazetesidir. Ardında da okuyucularının dışında hiç ama hiç kimse yoktur!

Peki aynı şeyi sen kendin ve gazeten ya da patronun için söyleyebilir misin?

Her yıl milyonlarca dolar zarar eden Star Gazetesini kim sübvanse ediyor ve eden niye ediyor?

Fettah Tamince’nin ardında kimler var?

Dindarlara yarasa manşeti atan yeni mücahit(!)

Gelelim başka bir tosuna ki o Altan’lardan değil.

Onun adı Ergun Babahan’dır.

O da mamaya göre fikir değiştiren sınıfından!

12 Eylül öncesinde eylemci Dev-Solcu ve sıkı ateist, okulunda oruç tutan öğrencileri aşağılayıp saldıran tiplerden, devlette kaydı bile var.

28 Şubat süreci günlerinde çalıştığı Sabah gazetesinde dindarlar için “Yarasalar” diye manşet atmak için amiri Zafer Mutlu’ya yalvaran adam!

İki küsur sene önce Aydın Doğan’a gidip

“Beni bu dincilerden kurtarın, alın beni Doğan Grubuna”

diye yakaran, ama Aydın Bey’in hayır demesiyle yandaş medyaya kapağı atmak adına Ehl-i İslam ve de mücahit kesilen Ergun Babahan!

Beni bu adamla Kenan Sönmez tanıştırdı.

O dönem ANAP mebusu olan Sevgili Kenan Sönmez,

“Sebo bu arkadaş Sabah’da bizimle çalıştı, bir buçuk senedir işsiz, ona iş bulduk. Ankara’yı bilmez, yardımcı ol ”

dedi ve olduk.

Bir gün Ergun’a Ankara’yı gezdirdim ve “Bak burası Meclis, şurası Başbakanlık” dedim ve öyle öğrendi Başkenti!

Peki Kenan Sönmez bu arkadaşa nasıl mı iş buldu?

Güneş Taner temsilci yaptırdı!

Şahitlerin hepsi yaşıyor.

Güneş Taner sayesinde!

Onun gazetesi mi vardı demeyin, Güneş Bey o dönem kankası olan Mehmet Emin Karamehmet’i aradı ve Ergun’u Akşam gazetesinin Ankara Temsilcisi yaptırdı.

Öyle ki Karamehmet’in bu atamasına, dönemin Akşam’ın Genel Yayın Yönetmeni karşı çıkmıştı ve aylarca Ankara Temsilcisi ile telefonla bile görüşmemişti. (Bunu bana Ergun söylemişti.)

Hadi bunlara yalan de ve beni mahkemeye ver Ergun, seni tanıklarla ve olaylarla rezil edeyim!

Görüyorsunuz; Ergun Babahan budur, yani gerektiğinde siyasileri devreye sokarak medyada yer arayıp bulabiliyor.

Nitekim Star gazetesinde ona iş bulanın da Abdullah Gül olduğu dillerdedir.

Ben daha önce de bu sütunda bütün bunları yazdım diye Ergun, o dönem çalıştığı Sabah’ta aleyhimde haber imal ederek çamur bile atmıştı.

Şimdi böyle biri ortaya çıkıyor ve Yeniçağ’ın askerler tarafından okunmasını dalgaya alıyor!

Ergun sen nesin ki dalgan ne olsun!

AKP lejyoneri seni, yok lejyoner fazla sen ancak yamak olabilirsin hadi git işine. Sen dün sövüp aşağıladığın AKP’ye övgüler diz de aldığın maaşı hak et!

Sevgili okurlar emin olunuz Ali Kemal bile bu iki tosundan daha adamdı!

AL EKSENİNİ...
Şükrü SAK
11.07.2010

Türkiye ve dünya Siyonist İsrail’in Mavi Marmara’ya yaptığı saldırıyı konuşuyordu...
Bir karşılık verilmesi gerektiği üzerinde duruluyordu...
Ne yapılacağı?..
Nasıl yapılacağı?..
Bu “karşılığın ne olması?” gerektiği konuşuluyordu...
İsrail’in ablukaya aldığı Gazze’de yaşanan trajedi anlatılıyordu...
Bu insanlık dışı vahşi ambargonun, bir halkı yok etmek amacı taşıdığı dillendiriliyordu...
Ki; Gündem birden değiştiriliverdi...
Neymiş;
“Türkiye’nin ekseni kayıyormuş...”
İddia o ki;
Türkiye ABD-AB-İsrail ekseninin dışına çıkıyormuş!.
Bunun bayat bir “psikolojik savaş” amaçlı propagandası olduğunu söylemeye gerek yok!.
Eğer Türkiye ekseninde, bırakın kaymayı, milim bir kımıldanma olsaydı;
Siyonist İsrail’in Mavi Marmara’ya yaptığı saldırıya bir “karşılık” verirdi;
Anlaşmaları askıya alabilir...
İsrail Elçisini kovabilir...
İsrail saldırısını “meşru” gösteremeye çalışan medyadaki “Yahudi lobisini” etkisizleştirebilir...
Salih Mirzabeyoğlu ve Luay Sakka davalarını yeniden gözden geçirebilirdi...
Şu ana kadar;
Bunların hiçbiri yapılmadı...
Bırakın “yapmayı”, akıllarından bile geçirmemişlerdir, buna emin olabiliriz.
“Uluslar arası hukuk” gibi, -varlığı ile yokluğu fark etmeyen- bir geveleme ile bu kanlı saldırıyı “geçiştirmeye” çalışmanın dışında, her hangi bir adım atılmadı.
Peki nerden çıktı bu “eksen kayması” tartışmaları?..
Mavi Marmara’ya Siyonist İsrail’in yaptığı saldırının ardından, sadece söylem düzeyinde, Batı-ABD-İsrail’in gerçek yüzünü görmenin verdiği bir tepki ile karşılık vermeye başlayınca –ki bunu da, Hüseyin Çelik’in itiraf ettiği gibi, halkın gazını almak için yapıyorlardı- Türkiye’deki “Yahudi’den daha Yahudi” medya lobisi faaliyete geçti:
“Türkiye eksen değiştiriyor”...
Yani?..
Başbakan tam da Müslüman-Türk halkının “hissiyatına” hitab eden cümleler kuruyor...
İcraat?...
Yok.
Sadece “söylem” düzeyinde...
Bu “gündem saptırma operasyonu” belli ki; Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi, bir “ön alma” amacı taşıyor;
Hani fıkrada, suya göndermek için testiyi eline tutuşturduğu çocuğa bir de tokat patlatıyor;
-“Eeee bu niçindi, niye vurdun?”
“Testi’yi kırma diye...”
“Ama kırmadım daha ki...” cevabı üzerine, Hoca;
“Kırdıktan sonra vurmanın bir anlamı olmazdı...” cevabını veriyor...
Yani Türkiye gerçek anlamda, “eksenini değiştirip”, kendi “gerçek eksenine” otursa, “Yahudi ağzıyla konuşan” bu pislikler bu topraklarda barınabilirler miydi?...

http://buyukasya.net/Content.aspx?haberID=253

ERGUN BABAHAN OTOPARKÇI OLDU

15.07.2010
Bir dönemin genel yayın yönetmeniydi.
Sonra koltuğundan oldu; olmamak için bugün Star gazetesindeki köşesinden küfür ettiği Doğan Grubu'nun kapısından hiç ayrılmadı.
Sonra iktidara yakınlaştı; yandaş oldu.
Yandaşlık günümüzde hayli ekonomik getirisi olan bir siyasal terminolojinin adıydı.
Kimi tv'lerde program yaptı kimi gazetemlerde yazarlık yaptı.
Bugüne kadar yandaşlığın medya dışında gazetecilere gelir kapısı yarattığını duymamıştık.
meğer o da oluyormuş...
Ergun Babahan otoparkçı olmuş.
Ergun Babahan lokantacı olmuş.
Bilgi Üniversitesi'nin otoparkını Ergun Babahan işletiyor.
Bilgi Üniversitesi'nin lokantasını Ergun Babahan'ın sahibi olduğu şirket çalıştırıyor.
Bir eski genel yayın yönetmeninin düştüğü duruma bakınız; bir yanda makale yazıyor diğer yanda otoparkçılık yapıyor.
Fazla yoruma gerek var mı?
Bir dönem bir reklam vardı; "sağolasın izocam" diye bağırıyordu apartman kapıcısı.
Ergun Babahan "sağolasın" diye kime şükranlarını sunuyordur acaba şimdi? "Sağolasın yandaşlık" olabilir mi?

Odatv.com

Üzgünüz! Subaylar Hain Değilmiş..Bir Dahaki Yalan Belgeye İnşallah!
Ulusal Kanal

21.07.2010

"Heronları düşürün" talimatı veren askerin soruşturulmasını engellediği iddia edilen Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok'un avukatı, haberleri yalandı.

Üçok'un avukatı Celal Ülgen, söz konusu tarih ve saatte Üstteğmen Fırat Ç.'nin Eskişehir'de F-4 uçağının içinde, Yarbay Selçuk Ç.'nin de Napoli'de olduğunu açıkladı.

Avukat Ülgen, iki asker arasında MİT'in tespit ettiği hiçbir konuşma olmadığını da belirtti.

Yarbay Selçuk Ç. ile Üstteğmen Fırat Ç. arasında, "Heronları düşürün" şeklinde konuşma yapıldığı iddiası, son birkaç gündür yandaş basının manşetlerinden düşmüyor.

12 Ekim 2007'de yapıldığı iddia edilen konuşma hakkında Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok da hedef alındı. Yandaş basın, söz konusu askerlerin soruşturmasını Üçok'un engellediğini öne sürdü.

Albay Üçok'un avukatı Celal Ülgen, iddialara yanıt vermek üzere yazılı bir açıklama yaptı.

Ülgen, 12 Ekim 2007'deki telefon konuşması ve askeri savcılığın soruşturması hakkında şu bilgileri verdi.

MİT'in gönderdiği telefon konuşmasındaki kişilerin kimliği BELLİ DEĞİLDİR.

Hiçbir konuşmada "üsteğmenim", "yarbayım" gibi ifadeler yer almamaktadır.

MİT'in gönderdiği telefon konuşması Ankara/Etlik'te bulunan ankesörlü telefondan Kavaklıdere/Ankara'da bulunan cep telefonunun aranmasında geçen konuşmalardır.

12 Ekim 2007'de, 14:10'da yapılmıştır.

Bu tarih ve saatte Üstteğmen Fırat Ç. Eskişehir'de, F-4 uçağının içinde, Yarbay Selçuk Ç. de İtalya/Napoli'de kurmay subay akademisinde görevdedir.

Dosyanının Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok'a ulaşması, telefon konuşmasını yapan kişinin havacı olabileceği üzerine gerçekleşiyor.

Süreç hakkında bilgi veren Avukat Ülgen, şunları söyledi.

"Üstteğmen Fırat Ç. ile Yarbay Selçuk Ç. arasında ne askeri savcılığın, ne de MİT'in tespit ettiği hiçbir konuşma yok. Konuşmanın bir yerinde "Fırat" benzeri bir ismin geçmesi nedeniyle TSK'da ne kadar "Fırat" varsa ses kaydı inceleniyor.

Raporlar, Havacı Pilot Üstteğmen Fırat Ç.'ye işaret ediyor. Fırat Ç., havacı olduğu için dosyayı görevsizlikle Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı'na gönderiliyor. Dosya yaklaşık 1,5 yıl sonra da müvekkilimiz Ahmet Zeki Üçok'a ulaşıyor."

Hakim Albay Üçok, dosyayı alır almaz Fırat Ç.nin kendisini ve tüm yakın çevresini yasal dinlemeye ve teknik takibe aldırıyor.

Avukat Celal Ülgen'in verdiği bilgiye göre, Fırat Ç.'nin hiçbir şüpheli hali, konuşma ve eylemi olmadığı saptanmıyor. Ülgen, soruşturmanın devamını şöyle anlatıyor.

"Bu olaya karıştığı iddia edilen hiçbir havacı subay ile ilgili tek bir hukuki ve somut kanıt yoktur. Aksine olayla ilgili olmadıklarına ilişkin somut kanıtlar vardır.

Bu kanıtlar, Müvekkilimiz Ahmet Zeki Üçok'un sanık lehine delil toplama çabası sonucu elde edilmiştir. Müvekkilimiz, Beşiktaş Savcıları gibi her belge ve bilgiyi araştırmadan doğru kabul etmiş olsaydı, şimdi suçsuz bir Üstteğmen ve Yarbay vatan haini olarak cezaevinde olacaklardı.

Üstelik Albay Üçok, dosya hakkında görevsizlik verip Genelkurmay Savcılığı'na gönderme aşamasındayken tutuklanmıştır."
açıkistihbarat

Yiğit Bulut/HABERTÜRK
Türk halkına açık mektup

Bu ülkede “yerleşik düzene biat etmeyen” bir Başbakan'a, “başbakanlara davranılması gerektiği gibi” yaklaşmak ne kadar büyük suçmuş! Oysa Başbakan dediğin nedir ki; pijamayla karşılarsın, kapıya kadar bile geçirmeden, oturduğun yerden uğurlarsın! Gazetede görmeden işe aldığın 20'li yaşlardaki “editöre” hakkında istediğin haberi yazdırırsın!

Sevgili dostlarım, kaç gündür, basının bir bölümündeki “şahsıma yöneltilen” organize saldırıyı gülerek ve aslında bu ülke adına üzülerek izliyorum. Suçumuz, “Başbakan'a kendini ifade etmesi için imkân sağlamak” ve “öteki” gibi davranmamak! Başbakan dediğin nedir ki; birinci derece suçlu! Hele Erdoğan, onlara göre “tam bir öteki”!
Neden mi? Onların düşündüğü gibi düşünmez, onlar gibi yaşamaz, onlar gibi giyinmez; kızı-oğlu ellerinde “içki kadehleri” Reina'da, Çeşme'de sabahlamaz; eşi kumar masalarında yığılıp kalmaz! Hazine bonolarından aldığı faizi yediği anlar “dergilere” kapak olmaz!
O tam bir “ötekidir”, hayat tarzı onlara göre farklıdır ve “cezalandırılması” gerekir! Hatta o kadar ötekidir ki; kızları başını örttüğü için bu ülkede okuyamaz! Suçu bu kadarla da kalmaz. Onların “taptıklarına” tapmaz, biat ettiklerine etmez, “yerleşik düzenin” çarklarına su taşımaz, doğru veya yanlış kendi inandıkları ve kendi yolu vardır. Tekrar ediyorum; doğru veya yanlış önemli değil; kendi “yolu” vardır ve asla “sermayenin tahakkümüne” girmez.

Sevgili dostlar, son yaşananlardan sonra şunu çok net bir kez daha gördüm: Bu ülkede “çıkar odaklarının kol kola girdiği” iğrenç derecede kokuşmuş “kirli” bir tabaka var. Yıllarca bu ülkenin kanını emmişler, bu da yetmemiş “basın” diye karşımıza çıkardıkları “şaklabanlar” ile “istediklerine inanmamızı” sağlamışlar, içeriden ve dışarıdan öyle “kenetlenip, o kadar korkunç” bir “rant mekanizması” kurmuşlar ki; kendi değirmenlerine su taşımayan herkesi “öteki” ilan etmişler...

Ey Türk halkı, yıllarca “hakkın olan her şeyi, sana karaborsa sırasıyla satan”, devletten aldığı kredilerle “kendi burjuva devrimini” yapan, “kanarya sevenler derneğinden” farklı statüsü olmamasına rağmen kurduğu “yapılara” yarattığı gazeteci parçalarını “aklen ve ruhen biat ettirip” senin karşına çıkaran, yılda 50 milyar dolar faizi cebine indiren, “irtica-terör” algılamasıyla “seni tehdit” haline getirtip Türk askerini dahi kendi oyununa alet eden, seni yok sayıp “kanınla, terinle” beslenen bu “kirli düzenin” sonu geldi! Evet, yanlış okumuyorsunuz; bu çırpınışın altında “son perdenin” acısı yatıyor.

Şimdi “tasfiye” zamanı! Bu düzen çökecek, medyadan finans sistemine, sermaye piyasasından basının en küçük noktasına kadar “çöreklenenler” yok olacak ve yok olurken bu halka hesap verecek!

Ey “çöreklenenler” ve onların “borazanları”; sizin için “veda vakti”. Ama bu “veda” ve arkasından gelecek seda, şairin dediğinin aksine hiç ama hiç “hoş” olmayacak.
Efendiler, saldırın, gücünüzün son “damlasına” kadar saldırın, ama şunu da bilin ki; zaman aleyhinize işliyor ve siz tükeniyorsunuz. Güle güle gidin, bizleri de unutmayın.

Son söz: Türk halkı, sokaktaki işsizinden karargâhtaki kurmay subayına kadar “neyin ne olduğunu çok ama çok iyi analiz” etmeli ve algılamalı. Bu ülke “hepimizin” ama “bizler” yıllarca itilip kakıldık, sistem dışına sürüklenerek “her alanda ötekileştirildik”! Dışlanmayı sadece “maddi güç” anlamında almayın; en üst rütbeli asker olursunuz ama “onların” olmadığınız için “hep kötüsünüzdür”, başbakan olursunuz ama “onların” olmadığınız için dışarıda kalırsınız, medya patronu olursunuz “onlarla işbirliği yapmazsanız” saldırıya uğrarsınız. Onlar istemeden “onların kestiği” ormanlara “taşeron” olarak inşaat bile yapamazsınız, hatta işçi bile olamazsınız...

Uzun lafın kısası; uyan güzel halkım uyan! Bu ülke senin, sahip çık! Çık ki; çocuğun da bu “yerleşik sistemin” kölesi olmasın
habertürk

Ahmet Hakan
Fırçayı atana değil yiyene dikkat kesil

ALİ Kırca soruyor, Başbakan Erdoğan yanıtlıyor, biz de izliyoruz.

Bir soru üzerine Başbakan Erdoğan şöyle diyor:

“Ali Bey, bu tür bir soru olur mu ya?”

Ali Kırca’ya bakıyoruz, susuyor.

Başbakan devam ediyor:

“Bu tür bir soru olur mu ya Allah aşkına?”

Ali Kırca susmaya devam ediyor.

Başbakan devam ediyor:

“Yapma! Sen yılların gazetecisisin.”

En sonunda Ali Kırca’dan yaramazlık yaparken yakalanan çocuklara özgü ezik bir yanıt geliyor:

“Şey... Belki cevaplarınızdan bir şey çıkarırız diye sormuştuk da...”

* * *

Bir televizyon programına konuk olan bir siyasetçinin, kendisine sorulan soruyu beğenmemesi ve bunu ifade etmesi en doğal hakkıdır.

Burada yadırganması gereken sorduğu sorunun arkasında durma yürekliliği gösteremeyen gazetecidir.

Başbakan Erdoğan, “Böyle soru olur mu?” dediğinde, Ali Kırca’nın da “Böyle soru tabii ki olur... Hangi soruyu soracağıma siz mi karar vereceksiniz?” demesi gerekirdi.

Diyeceksiniz ki:

“Güldürme bizi... Böyle bir karşılık verseydi Ali Kırca’nın kellesi giderdi.”

Kellesi gider miydi, gitmez miydi bilemem ama onurunun sağlam kalacağı garantiydi.

Mesleğinde yapması gereken her şeyi yapmış bir gazeteciden de “kelle”yi değil “onur”u koruması beklenir.

Hem kelleyi o vermese, sen vermesen, ben vermesem, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

Yandaşlığın kısa tarifi

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Van’da düzenlediği miting, “yandaş” gazetelere şöyle yansıdı:

- “Van fiyaskosu” (Star Gazetesi)

- “500 kişiye hitap etti” (Zaman Gazetesi)

- “Sadece 200 kişi dinledi” (Yeni Şafak Gazetesi)

- “Miting şoku: Van minute” (Takvim Gazetesi)

- “Baykal’a yumurta, Kılıçdaroğlu’na yuh” (Sabah gazetesi).

* * *

Oysa Van’da...

Çok daha önemli bir olay oldu.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu...

“33 Kürt köylüsünü kurşuna dizdiren General Mustafa Muğlalı’nın adının, Özalp’teki askeri kışladan silinmesini” istedi.

“Hükümetten rica ediyorum, değiştirin bu adı” dedi.

* * *

“Devlet Partisi” diye nitelendirdikleri partinin lideri, devletin önem verdiği bir simgenin yerle bir edilmesini istiyor.

“Ne güzel” demiyorlar, el çırpmıyorlar, destek atmıyorlar.

Tam tersine “Fiyasko”, “Yuh”, “Rezil oldu”, “Kimse dinlemedi” diye bayram ediyorlar.

“Yandaşlığın” şu bizim lehçedeki manası işte budur.

Hürriyet

Sevilay Yükselir
O Lada'daki sen miydin gerçekten Soner Yalçın?

Bildiğiniz gibi Jitem'in kilit ismi emekli binbaşı Cem Ersever'in elleri arkadan bağlanmış, ağzı bantlı, kafasına iki el ateş edilmiş cesedi 1993'te Ankara Elmadağ çıkışında bulundu. Hâlâ aydınlanamayan bu cinayete dair onlarca tevatür dolaştı ortalıkta. Emniyet Müdürü Hanefi Avcı son günlerde yok satan, "Haliç'te yaşayan Simonlar" kitabında Ersever cinayetine dair de inanılmaz bir iddiayı dile getirmiş. Hem de kitap çıktığı günden bu yana sahibi olduğu internet sitesinde Hanefi Avcı'ya en büyük desteği veren Soner Yalçın'la ilgili. Avcı, Ersever'in en yakın dostu, derin işadamı Cemal Alparslan Ertuğ'un iddiasına dayandırarak diyor ki adeta 198. sayfada; "Cem Ersever öldürülmeden evvel birlikte görüldüğü son iki kişiden biri o dönem Aydınlık dergisinde muhabir olarak çalışan Soner Yalçın'dı! Tanıklardan birisi Habur Gümrük Muhafaza Müdürü olarak çalışmış Ali Balkan Mete'nin şoförü Kemal Sadık Uzuner. Diğeri de Ersever'in birlikte yaşadığı Neval Boz isimli kadın!"

Şimdi bu ülke günlerdir Hanefi Avcı'nın Gülen Cemaati'ne dair ortaya attığı iddiaları tartışıyor. Ama kimse hâlâ aydınlatılamamış Ersever cinayetine dair bu ayrıntıyı konuşmuyor. Diyelim ki Hanefi Avcı doğru söylüyor ve Gülen Cemaati her bir yanımızı sarıp sarmalamış. Tamam bunu konuşalım! Ama yanı sıra içinde kan olan bu karanlık cinayete dair bu korkunç iddiayı da konuşalım!

Gelin, araştırmacı-gazeteci Tutkun Akbaş' ın medyagundem.com adlı internet sitesinde yer alan bu anekdotu masaya yatıralım! Soner Yalçın derhal cevap vermeli Hanefi Avcı'ya!

Acaba gerçekten Cem Ersever'in ölmeden hemen önce görüldüğü o Lada'da kendisi de var mıydı, yok muydu?

Sabah

Yandaş Olmayan Medyada Referandum Sonrası Yağcılık Yarışı
Açık İstihbarat
14.09.2010

Sandıktan "hayır" çıkması ihtimaline gözönüne alan "merkez medya" referanduma iki hafta kala "dengeli" haberler yapmaya çalıştı. Evet ve hayır cephelerinin nabzı "objektif" yansıtılmaya çalışıldı.

Ancak 12 Eylül akşamı sonuçlar açıklandığında, günlerdir zor zaptedilen "yağcılık" adeta zincirlerinden boşandı. Bazı gazeteler, 13 Eylül sabahı Tayyip Erdoğan'ı "Devlet Başkanı" ilan ettiler!

Referandum sonuçları, objektif gazeteciliği sürdürmekte daha fazla direnemeyeceği Mine Kırıkkanat olayıyla birlikte ortalığa saçılmış olan Vatan gazetesinde gözle görünür bir rahatlama yarattı.

Vatan, referandumdan hemen sonra "Neden hep o kazanıyor?" başlıklı bir yazı dizisi başlattığını duyurdu. Yazı dizisi bir günde hazırlanamayacağına göre referandum sonrası yürütülecek yayın politikası belli ki önceden belirlenmişti. Yazı dizisinin sürmanşetteki anonsuna Erdoğan'ın "en yakışıklı" fotoğrafını iliştirmek de ihmal edilmedi...

Bir diğer rahatlama ve zincirden boşalma Cumhuriyet gazetesinde göze çarptı. Bir süredir olaysız bir şekilde "taraf" çizgisine kayma çabası içinde olan Cumhuriyet, çareyi 12 Eylül karşıtlığı payesine sığınmakta buldu. Cumhuriyet, 14 Eylül 2010 tarihi itibarıyla

"Ülkenin geleceğini karartan darbe: 12 Eylül"

adlı bir yazı dizisi başlattığını duyurdu.

Belli ki Vatan gazetesinin yazı dizisi gibi bu dizi de önceden hazırlanmıştı ve "evet propogandasına açık destek gibi algılanır" kaygısıyla referandumdan önce yayımlanmamıştı. Referandum sonrası izlenecek çizgi önceden belirlendiğine göre "12 Eylül karşıtlığı" üzerinden "taraflaşmaya" geçişin önünde bir engel kalmamıştı...

Cumhuriyet'in 14 Eylül 2010 tarihli manşeti ise "Hesap versinler" oldu. Haberin spotunda,

"Sivil örgütler, partiler ve kişiler 12 Eylülcülerin yargılanması için suç duyurusu yağdırdı

" ibaresi dikkat çekti.

Cumhuriyet'in önceden "sivil örgüt" kavramı yerine "sivil kuruluş" kavramını tercih ettiğini ve "suç duyurusu yağdıranların" başında Yasemin Çongar'ın geldiğini hatırlatmadan geçmeyelim...

İşi "analizci yazarlığa" dökerek "yandaş" olmak ile "bertaraf" olmak arasında akıllıca bir denge kurduklarını düşünenlerden de 13 Eylül sabahı son tercihini yapanlar oldu.

Referandumdan on gün önce köşesinde,

"Yüzde 60 altında çıkan ‘evet’ sonucu, hükümet tarafından, içeriye ve dışarıya bir zafer olarak duyurulacak olsa da, 2011 genel seçimleri açısından alarm zillerini çaldırması gereken bir riske işaret edecek. Siyaset lisanıyla, bir Pirus Zaferi olacak"

yorumunu yapan Radikal gazetesi yazarı Murat Yetkin, 14 Eylül sabahına,

"Erdoğan Türkiye'nin ilk başkanı mı olacak?"

sorusuyla başladı.

Yetkin'in ortaya koyduğu mantığa göre on gün önce "yüzde 60'ın altında kalmaları halinde tek başına iktidar şansı yakalayamayacak olanlar", yüzde 58 ile birden bire "Türkiye'nin ilk başkanını seçebilecek" konuma geldiler!

Gazetesinin aynı günkü manşeti de çiçeği burnunda genel yayın yönetmeni Eyüp Can tarafından "Erdoğan başkanlığa koşuyor" şeklinde belirlenmişti...

Medya, her zaman olduğu gibi yine "rüzgârım var" diyene pervane koşturdu.

Daha üç ay önce "Büyük umut" olarak takdim ettikleri Kemal Kılıçdaroğlu'nu da "6 düğmede madara olan adam" ilan etmeyi unutmadan...

O İstedi Diye Beni Kovdular!
28 Aralık 2010
Hüsnü Mahalli

Genel Yayın Yönetmenimiz İsmail Küçükkaya 23 Aralık tarihli köşesinde ''Tarafsızlığımız çok net'' başlıklı çok önemli bir yazıyı kaleme almıştı. ''Mutlak bir gazetecilik refleksi ve haber takibiyle güçlendirilmiş NET haberler ve NET gazetecilik'' ilkesine vurgu yapan Küçükkaya, AKŞAM'ın ne denli özgür bir gazete olduğunu anlatıyordu.
5 yıldır AKŞAM'da yazıyorum. Küçükkaya göreve geldiği ilk günden bu yana ve bildik çevrelerin tepki ve baskılarına rağmen hiçbir yazıma müdahale etmedi ve hiçbir yazımla ilgili hiçbir söz söylemedi.

Oysa Yeni Şafak'ta yazdığım dönemlerde yakın dostum olan Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu zaman zaman yazılarıma müdahalede bulunmuş ve ABD ve İsrail ile ilgili yazılarıma itiraz etmiş hatta bu yazılardan bazılarını sansürlemişti. Gazetede bazı arkadaşlar da 'ABD ve İsrail karşıtı yazılarımın çok sert olduğu' uyarısında bulunmuş ve bu yazıların yumuşatılmasını istemişti. Bense 'ABD Irak'ta; İsrail de Filistin'de insanları öldürürken yumuşak öldürsün ben de yazılarımı yumuşatayım ' türünden yanıtlar vermiştim.

Nitekim ABD'nin Ankara Büyükelçisi namı değer Edelman, 'Sezer Şam'a gitmemeli'' türünden tehditkar bir açıklama yapınca ben de 16 Mart 2005'te kendi köşemde ''Edelman sömürge valisi mi?'' başlıklı bir yazı yazmıştım. Gazeteye sık sık geldiği, adamlarını gönderdiği ve gazetede bazı arkadaşlarla sıkı fıkı dostluk ilişkileri içinde olduğunu bildiğimiz Edelman bu yazıya dayanamayıp farklı kanalları da kullanarak gücünü kanıtladı ve yaklaşık 10 gün sona beni gazeteden attırdı. Peki ne oldu?

5 yıl sonra Edelman'ın değil benim haklı ve doğru olduğum kanıtlandı.

Peki ne oldu?

Edelman ve Edelman dostlarının Türkiye aleyhinde nasıl çalıştıklarını hep birlikte gördük.

İşte bu nedenle İsmail Küçükkaya'nın yazdıklarını ben çok önemsiyorum. Çünkü ben o zaman da bugün de NET ama aynı zamanda ÖZGÜR yazıyorum.

NET gazetecilik yapıyorum.

Bunu da son Ahmet Davutoğlu'nun sohbetinde çok daha NET anladım. Cumartesi günü 40 kadar meslektaşımla birlikte Bakan'ın sohbetine katılmıştım. Üç buçuk saat süreyle çok net, açık ve samimi konuşan ve Türkiye'nin dış politikası ile ilgili tüm detayları anlatan Bakan daha sonra soruları yanıtladı.

Salonda bulunanlara güvenerek 'şunları yazmayın' diyen Bakan, bazı sorulara da sinirlendiğini hiç saklamadı. Çünkü bazı meslektaşlarımız Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'na Türkiye vatandaşı bir gazeteciden çok İsrail ya da ABD mantığı düşünen gazeteciler olarak sorular sormayı tercih ediyordu.

Örneğin ''Neden İsrail ile barışmıyorsunuz'' ya da ''İran bombasından korkmuyorsunuz''...

İşte garip olan buydu. Bu gariplikleri katıldığım televizyon programlarının tümünde görmüş ve yaşamıştım. Huylu huyundan vazgeçmiyor.

Allah Bakan Davutoğlu'na sabır versin. Allah bazı meslektaşlarımıza NET haber, NET ve ÖZGÜR gazetecilik ihsan eylesin.

Bu da olmazsa İsmail Küçükkaya'nın tavsiyesine uyarak AKŞAM okumalarını sağlasın

Akşam

İsrail'in Medya Orduları!
03 Nisan 2011
İsrail Dışişleri Bakanlığı Halkla İlişkiler Dairesi görevlisi Ilan Shturman, “İnternete girip ‘Biz İsrail Dışişleri'nin propaganda departmanı için çalışıyoruz' demeyecekler, internet kullanıcıları ve sıradan yurttaşlar olarak konuşacaklar” demişti. İsrail kaynaklarına göre İsrail ordusu için dünya genelinde 500 medya kuruluşu, 2 bin 500 gazeteci ve faaliyetlerini dünya çapında duyurmak için çalışan sivil ajanlar faaliyet gösteriyor.
-yeni akit-
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Nis 03, 2011 6:42 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Tem 30, 2010 9:00 pm    Mesaj konusu: Başbakan Gaza Gelir Mi? Alıntıyla Cevap Gönder

Mezbahanın Ön Odası: Habertürk
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat

4 Nisan 2007 tarihinde, yine bu sütunlarda "İneğin Yalakası Kasabın Bıçağını Yalar" diye bir yazı yazmış ve şöyle demişiz:

"İneğin yalakası kasabın bıçağını yalarmış. Tahmin ettiğiniz gibi o "inek" Sabah gazetesi oluyor...

Sen hükümete o kadar yalakalık yap, yine de el konulmaktan kurtulama..

Daha üç gün önce Sayın Başbakan, Sayın Turgay Ciner ve Sayın Fatih Altaylı "temiz internet" kampanyası töreninde ne kadar da samimi pozlar vermişlerdi oysa...Gören de bu yol arkadaşlığının bir ömür boyu süreceğini zannetti. Tam bir "Beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkısı fotoğrafıydı...İşin iç yüzü öyle değilmiş demek ki...

Biz, Aydın Doğan'a Başbakanlık'ta nasıl ayar verildiğini yazdığı için başı ağrımış bir gazeteciyiz... Eylül ayında gerçekleşen bu davetten bir kaç gün sonra Turgay Ciner de Başbakanlığa çağrıldı ve bir de baktık ki meşhur "POAŞ'da vergi kaçağı" haberini Sabah gazetesi patlatmış!

Teşbihte hata olmaz, yakın tarihimizin en başarılı "İti ite kırdırma" operasyonuydu. Helal olsun o AK Parti hükümetine!"

......

Sabah gazetesine TMSF tarafından aniden el konulduğunda "büyük gazeteci" Fatih Altaylı, önce bu durumu normalmiş gibi karşılayıp istifini hiç bozmadı. Oysa, dilinden "bağımsız gazetecilik" kavramını düşürmeyen haysiyetli bir insandan ne beklenirdi? Tabii ki derhal istifa etmek.

İstifa etmek ne kelime, arkadaş hâlâ koltuğunu koruyacağından emin bir şekilde, "TMSF yönetimi altında da bağımsız gazetecilik yapılabileceğini göstereceğiz" diye yazı yazdı.

TMSF yönetimi altında bağımsız gazetecilik?!

Tabii Altaylı, dünya basın tarihine geçmesi kesin olan böyle bir projeyi hayata geçirme fırsatı bulamadan genel yayın yönetmenliğinden alındı ve gazeteyle olan ilişiği kesildi.

"TMSF yönetimi altında da bağımsız gazetecilik yapılabileceğini göstereceğiz" atasözü, sadece Türk matbuat tarihine geçmekle kalmış bir atasözü değildir.

Fatih Altaylı, en az kendisi kadar" büyük" olan bu fikri, bırakın TMSF yönetimi altındaki Sabah gazetesinde, "gücü bağımsızlığında" sloganıyla yola çıkardığı Habertürk gazetesinde bile hayata geçiremedi.

Sadece şöyle bir fark oldu: kapı kulluğunda sınıf atladılar!. Artık TMSF'nin basın müşavirinden değil Başbakan'ın bizzat kendisinden ve Başbakan'a yakın bir takım adamlardan talimat alıyorlar.

Bu talimatların en sıradan olanı da herkesin bildiği gibi "Falancayı işe alın, filancayı işten çıkarın" talimatı.

"Tak" diye istenenler "şak" diye yapılıyor.

Yazdığı muhalif yazılardan dolayı Hürriyet gazetesinde barınamaz hale gelen Bekir Coşkun, tantanalı bir tanıtım kampanyası ile "gücü özgürlüğünde" bu gazetenin kadrosuna geçti.

Son günlerde kendisinden haber alınamıyor...

Medya kulislerinde dolaşan söylentilere göre Bekir Coşkun'dan referandum öncesi bir süre yazı yazmaması istendi. Coşkun da bunun üzerine izne ayrıldı. (Gazete yönetimi tarafından zorunlu izine çıkarıldığı duyumları da var).

Bu izin bir türlü bitmek bilmiyor. Kendisine ulaşıp "Abi ne oluyor? İzin dönüşü işe başlatılmayacak mışsın, doğru mu?" diye soranlar oldu. Bekir Coşkun, abartılı bir hayret nidâsı ile "Ne diyorsunuuuz? dedikten sonra "İlk kez sizden duyuyorum. Sağlık sebebiyle izne çıktım ben; gazete yönetimiyle hiç bir sorunumuz yok. Gözlerinizden öpüyorum" dedi ve telefonu kapattı.

Bekir Coşkun'un sadece yazarlık değil, tiyatro yeteneğinin de olduğunu şu meşhur aşçılı reklamda anlar gibi olmuştuk ama bu açıklaması üzerine görüyoruz ki kendisi en az yazarlık kadar tiyatro oyunculuğunda da başarılıdır.

Habertürk'e bir milyon dolar transfer ücreti karşılığında geçtiği konuşulmuştu. Muhalif gazeteci ve yazarların acından öldürüldüğü bir ortamda Bekir Coşkun için 1 milyon doları sağ cebinden çıkaranlar, transfer sözleşmesine, "İşten çıkarılma durumunda kamuoyuna açıklama yapılması veya gazete yönetimini suçlayıcı yaklaşımlarda bulunulması durumunda cezai şartların uygulanacağı" maddesini eklemeyi unutmamışlardır herhalde.

Demek ki hayatta "Bekir abileri" de susturacak meblağlar ve sözleşme maddeleri varmış...

(Ümit Zileli'nin de Kanaltürk'te yayınlanan "Ters Cephe" adlı programda Rasim Ozan Kütahyalı'nın karşısına "Pişekâr" rolünde çıkmasını "Haftada bir milyar veriyorlar, özel hayatımda sorunlar var ne yapsaydım yani.." şeklinde açıkladığını ve program aralarında Kütahyalı ile pek enseye tokat bir muhabbet içinde olduğunu da biliyoruz meselâ...)

"TMSF yönetimi altında bağımsız gazetecilik" sözünü tutamamanın mahcubiyetinden olsa gerek Fatih Altaylı, Türkiye'nin en çok okunan yazarları, işinde en başarılı muhabir ve editörleri "gücü özgürlüğünde" gazetesinde bir araya getirmek gibi bir hevese kaptırmıştır kendisini.

Bir koleksiyoncunun hırsını ve duygusuzluğunu taşır bu yüzden. Koleksiyonuna değer katacağını düşündüğü "parçaları" büyük paralar ve üst düzey yaşam vaatleri karşılığı satın almakta; sıkıldığında, istek geldiğinde veya o "parçanın" artık koleksiyonuna zenginlik katmadığını düşündüğünde kaldırıp çöpe atmaktadır.

Kıyım bir müddet sonra kıyıcıya zevk vermeye başlar. Seri katil psikolojisi gibidir. Kan içmeden duramaz hale gelirsiniz. "Gücü özgürlüğünde" gazete, henüz ikinci yılını tamamlamadığı halde, şimdiye kadar yüzlerce insan sudan sebeplerle işten atılmıştır. Habertürk'te hallen Hitler'in gaz odalarından bile daha sessiz bir kıyım makinası çalışmaktadır.

İşten çıkarmaların nasıl bir karar süreciyle gerçekleştiğini anlamak istiyorsanız, "Tarihin arka odası" adlı programa egemen olan o hastalıklı kişilik yapısını izleyin. Fatih Altaylı'nın etekleri altında yiyecek bulmuş bir kaç tipin gazeteciliğe, kültüre, insanlığa nasıl baktıklarını, nasıl yaklaştıklarını görün.

O megoloman, yarı cahil ve gaddar bir yaşlılığın psikoljisine teslim olmuş antikacının prorama katılanlara ve programın daimi üyesi biri kadın, biri erkek o iki zavallı şamar oğlanına neler yaptığını görün.

"Gücü özgürlüğünde" gazete, işte bu megoloman, gaddar ve ihtiyar antikacı ile Fatih Altaylı'nın "kankalığı" altında yönetilmektedir. Ellerinde viski kadehiyle personel dedikodusu yapmakta ve canları sıkıldıkça "bugün kimi atsak" diye kura çekmektedirler.

Kafa yordukları tek şey, "Nasıl yayın yapsak da, hükümete el altından yaransak; olmadı kendimize pazarlık alanı yaratsak" meselesidir.

"Bağımsız gazetecilik" görünümü verilmiş bir kaç yayınları da "vurduğun yerden ses gelir" mantığıyla yapılmış ve iktidarı pazarlığa zorlamayı amaçlayan yayınlardır. Devamının geldiğini göremesiniz. Vurup kaçarlar, istediklerini kopardıktan sonra da seslerini keserler.

E gazetecilik de böyle bir şeydir zaten. Uyanık olmak lazımdır. Pazarlık masasına otururken ceplerinde her zaman bir kaç adet yazar, çizer, muhabir vs. olsun isterler.

Çalıştıkları kurumlardan yüksek maaşlar karşılığı kopardıkları insanlar onlar için sadece bir "insan havuzudur". Kelle vermek icap ettiğinde o havuzda bir miktar alabalık bulunmalıdır. Siz bir kaç ay havuzda yüksek maaşınızla tatlı su balığı gibi yaşadıktan sonra kendinizi birden Taksim'deki çöp bidonlarından birinde bulursunuz..

Ve sesiniz soluğunuz çıkmaz nedense. Artık nasıl korkutulmuşsanız, başınıza geleni karınıza-kocanıza bile anlatamazsınız. Bekir Coşkun olsanız "Aaa!Valla sizden duydum" diye tiyatro oynamaktan başka bir şey gelmez elinizden.

Habertürk'te çalışan bir arkadaşınız varsa, eski kişiliğini nasıl terkettiğine, nasıl asosyalleşip ürkekleştiğine, selam vermekten, telefonda "alo" demekten nasıl korkar hale geldiğine dikkat edin. Yüksek maaş ve "buradan gidersen başka yerde iş bulamazsın" tehdidi altında köleleştirilmiştir bu insanlar.

İşte bu ahvâl ve şerait altında insanlar, şahsiyetlerini kaybetmekte, işten atılma korkusuyla ihtiyar antikacının ve "TMSF yönetimi altında bile bağımsız gazetecilik yapacağını "iddia eden şahsın çevresindeki tarihçi bozntularıyla, mankenciklerle, lüks fahişe kılıklı haber spikerleriyle vs iyi geçinme, onlara kendiierini beğendirme zilletine düşmüşlerdir..

Mezbahanın ön odasıdır Habertürk. Kesimi yapılacak gazeteciler önce buraya alınıp sağlık kontrolünden geçirilir. Tüyleri taranır, enseleri traş edilir. Bekir Coşkun gibi biraz besili olanlar daha geniş, ferah odalara alınır...

Sonra da boy sırasına göre bıçağın altına giderler. Etleri, açılışı Başbakan tarafından yapılan lüks AVM'lerde satışa çıkarılır...

Başbakan Gaza Gelir Mi?

30 Temmuz 2010
Hürriyet Gazetesi bugün manşetinde, YAŞ öncesine denk getirilmiş anlamlı bir habere yer verdi. Haberin hedefi direkt olarak Başbakan Erdoğan’dı.

Analiz/Aktifhaber

Ancak haber; Erdoğan’ı eleştirmek, zor duruma düşürmek ya da imajını sarsmak için değildi. Hedef; YAŞ öncesi “Askerin Başbakan’a şirin gözükme çabası”ydı. Haberde adeta “Merak etme Başbakanım, sen nasılsa güçlüsün!” gazı veriliyordu.

“Video Kovdurdu” başlığıyla verilen haber özetle şöyle: Hava Harp Okulu’nda ders veren Albay O.Z. Başbakan Erdoğan aleyhine hakaret sözlerinin yeraldığı bir videoyu öğrencilere izletmiş. Olayı çocuğundan duyan bir veli durumu şikayet etmiş ve sonrasında öğretmenden emekli olması istenmiş…

Ancak Hürriyet haberi “Kovuldu” şeklinde veriyor. Oysa bir kovulma yok. Albay’ın emekli olması istenmiş. Böylece emeklilik maaşı dahil hiçbir hakkını kaybetmemiş olacak. YAŞ toplantılarında emekli bile edilmeden Ordu’dan atılan, üstüne de yüklü tazminatlar istenen çok sayıda TSK mensubu varken, Albay O.Z.’ye emeklilik fırsatı verilmesi ilginç.

Hürriyet’in haberinde “kovma” vurgusu hem 1. sayfadaki manşette hem de 19. sayfadaki haberin başlığında güçlü biçimde kullanılmış.

Haber özetle şu mesajı vermek için yazılmış: “Erdoğan’a hakaret eden Orduda barındırılmadı kovuldu”

Haberin YAŞ’tan iki gün önce Hürriyet’in manşetinden devasa boyutta verilmesi kritik. Zincirleme biçimde ortaya çıkan onlarca skandal sonrası Komuta Kademesi’nin YAŞ öncesi Başbakan’a şirin gözükme çabası bu.

Bilindiği gibi YAŞ’ta terfiler ve atamalarda asıl olarak bütün ipler sivillerin elinde. Başbakan Erdoğan YAŞ’tan çıkan kararları istediği gibi düzelterek Cumhurbaşkanı’na gönderebiliyor. Bu nedenle, Başbuğ’un hayli sıkıntılı olduğu biliniyor. 2 yıllık komutanlık süresine asla unutulmayacak yüzlerce skandal sıkıştırmayı başaran Org. Başbuğ’un son hamlesi bu.

Peki Başbakan Erdoğan bu basit oyunu yer mi?
Başbakan, kendisine hakaret videosunu Harp Okulu’nda izlettirebilen Albay’ı emekli ettiler diye, partisi hakkında planlanan ve Org. Hasan Iğsız’ın talimatıyla hazırlandığı ortaya çıkan, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı unutur mu?

Partisini yok etmeyi hedefleyen İrticayla Mücadale Eylem Planı’nın altında ıslak imzası bulunan Albay Dursun Çiçek’i korumak için Org. Başbuğ’un çırpınışlarını, düzenlediği basın toplantılarını, yargının elinden üç defa almak için yaptığı korkunç baskıları unutur mu?

Hakkında, “ADİ BAŞBAKAN” parolası hazırlayan astsubayı Ordudan gönderip, o parola belgesinin altında imzası bulunan üst düzey subaylara hiç dokunulmamasını unutur mu?

Başbuğ döneminde hazırlandığı resmen Genelkurmay tarafından kabul edilen, Org. Hasan Iğsız’ın da altında imzası bulunan, kara propaganda sitelerinde kendisine, kızlarına yapılan hakaretleri, bunların daha sonra kapatma davasında delil olmasını unutur mu?

Kapatma davası sürecinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’le Org. Başbuğ’un deşifre olan ve kabul edilmek durumunda kalınan gizli görüşmelerini unutur mu?

AK Parti Hükümeti’ni en çok zora sokan ve yıpratan PKK’nın karakol baskınlarını, Aktütün’ü Dağlıca’yı, heron görüntüleriyle teröristlerin gelişlerinin izlenip hiçbirşey yapılmamasını unutur mu?

Elazığ’da 4 askerin el bombasıyla şehit olması olayında “eğitim zaiyatı” açıklamasını Genelkurmay’ın resmi sitesine koydurtan, daha sonra bunun “pimi çekilmiş bombanın bir teğmen tarafından erin eline verilmesi” sonucu olduğunu, kamuoyuna devletin resmi kurumu Genelkurmay’ın yalan söylettirildiğini unutur mu?

Çukurca’da 7 asker için “PKK sadırdı” açıklaması yaptırıp, bunun kendi döşediğimiz mayın sonucu olduğunun artık Jandarma Kriminal raporuyla belgelendiğini, devletin itibarının iki paralık edildiğini unutur mu?

Devletin silahlarının çalınmasını, bunların kaos çıkartmak için kullanılmak üzere yeraltına gömülmesini, bu silahların teker teke bulunmasını, Türkiye’nin kaosun eşiğinden alınmasını unutur mu?

Erzincan’daki Org. Saldıray Berk ve ekibinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı takip etmelerini, sayısız AK Partili’yi dinlemelerini, partisine yönelik Erzincan’da kurgulanan Anti-Ergenekon davasını unutur mu?

Org. Eruygur ve Org. Tolon’un artık bütün boyutlarıyla deşifre olmuş, 2003 / 2004 yılındaki darbe planlarını, bu planlarda görev aldığı isim isim belirlenen subaylardan tek birisinin bile TSK’dan ihraç edilmemesini, açığa alınmamasını unutur mu?

Her gün bir yenisi internette yayınlanan, kendisine, ailesine ve bütün değerlerine ağır küfürler edilen ses kayıtlarını unutur mu?

Anayasa Değişklik paketinin iptali için bir üyenin ses kaydıyla ortaya çıkan Karargah’ın yoğun baskısını unutur mu?

Balyoz Darbe Planı’nın toplantı sırasında tutulmuş ses kayıtlarını, bu kayıtlardaki ağır irtica suçlamalarını, Partisi’ne yönelik kurulan tuzakları, İstanbul’a tanklarla girme planlarını, camileri bombalama krokilerini unutur mu?

Kısacası, Erdoğan bütün bunları unutup, Hürriyet’in çocuk kandırır gibi manşetten uzattığı şekeri yer mi?

Herkes iradesinin hakkını verir. Bakarsınız unutur. O zaman da, Millet Sayın Erdoğan’ı unutur; -keser döner sap dönerse- darbecilerin kurdukları mahkemenin karşısına çıkarılacak Eski Başbakan Erdoğan’ı hiç ama hiç kimse hatırlamaz. O’nu hiçbir zaman Menderes ve Özal ile aynı yere koymaz.

ORAL ÇALIŞLAR BU YAZIYA ÇOK KIZACAK
02.09.2010



Eski Maocu, anarşist yazar Gün Zileli, kendi internet sitesinde 1968 yılından beri tanıdığı arkadaşı Oral Çalışlar’ı yazdı. “Oral Çalışlar’ın İdeolojik Yol Haritası…” başlıklı o yazıyı ara başlıklar koyarak yayınlıyoruz:

Böyle bir yazıyı yazmak ne zamandır aklımda olsa da şu sıra yazmayı düşünmüyordum. Ne var ki, bugün Oral’ın “’Fethullahçılık Tehlikesi’ ve Hukuk” (Radikal, 29 Ağustos 2010) başlıklı yazısını okuyunca bu yazının yazılmasının zamanı geldiğine karar verdim.
Oral çok eski arkadaşım olur, 1968 yılından beri tanırım. O beni daha önceden, 12 Kasım 1966 anti-Amerikan mitinginden de hatırlıyor. O mitingde yakalanmış, polislerce bir hayli hırpalanmış ve diğer beş arkadaşla birlikte, 1960 sonrasında hapse giren ilk öğrenci grubunda yer almıştım. Bana daha sonradan anlatmıştı. Oral, Cemal Gürsel Meydanından Kızılay’a yürümek isterken polis tarafından önü kesilen kalabalığın içindeymiş ve benim polisler tarafından yakalanıp dövülüşüme tanık olmuş.

Oral’ı 1968’in o hareketli günlerinde DTCF’ye geldiğinde tanımıştım. Sanırım o sırada henüz ODTÜ öğrencisiydi. Daha sonra SBF’ye geçti ve kısa süre sonra SBF Fikir Kulübünün başkanı oldu. Ankara’ya gelmeden önce İstanbul’da okumuş bir yıl. Orada, Deniz Gezmiş’in Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) çevresinde yer almış. Deniz’in yakın arkadaşlarındandı.

Oral’la tanıştığımızda gençlik içinde MDD’ci akım almış başını gitmekteydi. İkimiz de MDD’ciydik. Ne var ki, o günlerde MDD’ci gençler arasında da ayrılıklar baş göstermeye başlamıştı. Oral, MDD’ci gençlerin en ateşlilerinin bulunduğu bir yerde SBF Fikir Kulübü Başkanlığı gibi zor bir görevi yerine getiriyordu ve daha o zamandan ihtiyatlılığı, hatta “aklıselimi”yle dikkatimi çekmişti. Tuslog binasını bastıktan sonra SBF Yurdunun bir odasında toplanmıştık. Deniz, benim de desteklediğim bir öneri atmıştı ortaya; “Çıkıp okulun önünde turlayan polislerle çatışalım.” Neredeyse çıkmak üzereydik ki, Oral bunu önledi. Bunun istenmeyen olumsuz olaylara yol açabileceğini söyledi. Haklıydı. Gitmekten vazgeçtik. Sanırım, keskin solculuğun alıp başını gittiği dönemde Oral gibi insanların varlığı harekette bir sağduyu dengesi olarak olumlu işlev görüyordu.

NEDEN İNKAR EDİYOR

Oral, belki de bu ihtiyatlılığı ve “maceracı” eğilimlerden uzak duran tavrı nedeniyle, “maceracılığı” eleştiren “Beyaz Aydınlık”’ın ve daha sonra da Doğu Perinçek’in önderliğini yaptığı Maocu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) örgütlenmesinin en ön saflarında yer aldı. TİİKP, her ne kadar “Kırmızı Aydınlık”çılar ve soldaki diğer rakipleri tarafından “pasifist” ve “yeni oportünist” olmakla suçlanıyor idiyse de, aslında silahlı mücadeleyi savunan keskin bir sol örgüttü o zamanlar. Bu bakımdan, Oral Çalışlar’ın günümüzdeki, “Siyasette şiddeti bir yöntem olarak hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim.” (“Kürtler içindeki farklılıklar ve PKK”, Radikal, 18.8.2010) sözleri gerçeği yansıtmamaktadır. Belki “ben bu konuda en geride gelenlerden biriydim” dese gerçeğe biraz daha yakın olurdu söylediği ama “hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim” demek hem gerçek değil hem de geriye dönük bir inkârcılık. Ama neden?
Gerçekten de, silahlı mücadele de dahil, biz keskin solcuların ve Maocuların içinde belirgin bir şekilde ihtiyatlılığın ve ılımlılığın sesiydi Oral. Örneğin, biz hapiste, İbrahim Kaypakkaya’nın da savunduğu o zamanki anti-Kemalist fikirleri savunmaya başlayıp, bu fikirleri, daha sonra Doğu Perinçek tarafından rafa kaldırılan ilk Dev-Genç savunmasına nakşetmeye çalışırken, bu çabamıza en çok ayak direyen Oral Çalışlar olmuştu.

1974 yılında hapisten çıktıktan sonra Oral, TİİKP’nin illegal kesiminde görev aldı ve o dönem bu kesimde görev alanların hepsi gibi evlerde pineklemek zorunda kaldı. 1976 yılında, TİİKP’nin yanlış örgütlenme siyasetine karşı bir mücadele açtığımda beni ilk destekleyen Oral oldu. Oral daima aşırılıklara karşı bir insan olduğundan bu aşırı saçma örgütlenme siyasetinin sakatlıklarını da görmüştü. El ele verdik ve Doğu’nun direnişine rağmen “dar kapıcılıkla mücadele” kampanyasının başlatılmasına önayak olduk.

Oral, 1978 yılında, Partinin günlük gazetesi Aydınlık’ın yöneticisi oldu. Bu gazetenin izlediği devlet işbirlikçisi ve solu ihbar politikasında Doğu Perinçek ve benim de dahil olduğum TİKP merkez komitesinin diğer üyeleriyle aynı sorumluluğa sahip olduğu, ayrıca gazetenin yöneticisi olarak ek bir sorumluluk da taşıdığı halde, sanırım bu politikayı daha sonraları eleştirmekle birlikte, şahsı adına ciddi bir özeleştiri yapmış değildir.

Oral Çalışlar, 12 Eylül’den sonra iyice sağa kaymış TİKP yönetiminin daha da sağ kanadında yer aldı. O zamanki parti yönetiminin cuntayı “ara güç” gören politikalarını destekledi. Bu politikayı 1982 yılında değiştirmeye kalkan, benim de içinde bulunduğum “dışarıdaki” yönetimin bu girişimini önlemek için Doğu’yla birlikte hapishaneden dışarıya uyarı mektupları yazdı. Keza, Stalin konusunda açılan parti içi tartışmada Stalinist Doğu Perinçek kanadını destekledi ve ideolojik tartışmaların yasaklanması yönünde fikir beyan etti. Dışarı çıktıktan sonra Doğu’nun önergesiyle yapılan bir oylamada “Stalin meselesinin parti içinde tartışılmasının yasaklanması” yönünde oy kullandı.

Birkaç yıl sonra, Partinin 1970’lerin sonlarında benimsediği, Çin tarafından empoze edilen, “Sovyet sosyal emperyalizmine karşı ABD ile ittifak” ve “milli çelişmenin baş çelişme olduğu” siyasetinin parti yönetimince değiştirilmesi oylamasında bu eski politikanın değiştirilmemesi için neredeyse tek başına diretti, fakat siyasetin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu anlayınca, her zamanki uzlaşmacılığı ve ihtiyatlılığıyla, politikanın değiştirilmesine leyhte oy vermek zorunda kaldı.

1983 yılında, Doğu’lar ikinci kez tutuklandı, Oral bu tutuklama duruşmasına gitmediğinden benim gibi kaçak duruma düştü. 1984 Şubat’ında Oral Çalışlar ve Aydoğan Büyüközden’le birlikte Saçak dergisini çıkartmaya başladık. Oral ve Aydoğan bu derginin “Kemalist kanadı”nı oluşturuyordu ya da ben, Kemalist eğilimleri dolayısıyla onlara şaka yollu bu adı takmıştım. Gerçekten de Oral o sıralar oldukça Kemalistti.

1984 yılında PKK’nın ilk gerilla eylemleri sonucunda Oral’ın önerisiyle derginin bu konuda bir tutum açıklamasına karar verildi. Tutum yazısını yazmayı Oral üstlendi. Yazı, yazı kurulunun önüne geldiğinde şiddetle itiraz ettim. Oral, yazısında, PKK eylemlerini kınamakla kalmıyor, “Ordumuz”a ağıtlar yakıyordu. Benim itirazlarımla bu ibareler değiştirildi ama yazı yine de devlet yanlısı özünü korudu ve bu haliyle yayımlandı. Daha sonra, Doğu Perinçek, biz “dışarıdakileri” köşeye sıkıştırmak için bu yazının teslimiyetçiliğini eleştiri konusu yapmıştır haklı olarak.
1986 yılında, Doğu Perinçek yönetimine karşı bir sol muhalefet gelişti. Bu muhalefetin önderliğini ben, Necmi ve İlkay Demir yapıyorduk. Oral da bir süre sonra muhalefete katıldı. Ancak onun muhalefeti, bizim Stalin konusundaki ideolojik netliğimizden uzaktı, o sıralar hâlâ Stalin’i savunmaya devam etmekte, Hitler-Stalin paktını “dahiyane” bulmaktaydı. Daha sonra Stalin’i reformist tarzda eleştirmeye başladı. Aynı dönemde Oral eski gazetecilik günlerini hatırlayarak, serbest kaldığında bir medya organında yer almaya hazırlanan bir yönelim içine girmişti. 12 Eylül’den sonra “Dil Okulu”nda birlikte yattığı siyasi liderleri anlatan Liderler Hapishanesi kitabı bu gazetecilik yöneliminin ilk örneklerindendir. Bu kitapta, Oral, Türkeş’in “insani” yönlerini anlatmak gereğini duymuştu.

1988 yılında muhalefet Aydınlık hareketinden koptu ve o sırada artık legale çıkmış Oral Çalışlar ve Halil Berktay’ın başını çektiği Sosyalist Birlik dergisi yayımlanmaya başladı. Sosyalist Birlik, Moskova eğilimli TKP ile örgütsel birlik aramayı hedefleyen reformcu bir çizgiye girince 1990 yılı başında, bir grup arkadaşla birlikte bu dergiden koptum ve bu tarihten itibaren Oral Çalışlar’la yaklaşık yirmi yıl süren örgütsel birlikteliğim de sona ermiş oldu. Bundan sonra Oral Çalışlar’ı gazetelerden izleyebildim.

1980’li yıllardaki yönelimine uygun olarak medya alanına geçip köşe yazarı oldu, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde yazdı. Bu gazetede, temel yönelimlerine uygun olarak dengeci bir çizgi izledi. Eski Kemalist eğilimleri dolayısıyla gazetenin temel yönelimleriyle çatışıyor değildi zaten ama bugünkü liberal-muhafazakâr eğilimlerini de dengeli bir şekilde ortaya koymaktan geri kalmadı. Doğrusunu söylemem gerekirse, en azından gazete sayfalarından izleyebildiğim kadarıyla, İlhan Selçuk’un ulusalcı çizgisine yalakalık yaptığına tanık olmadım.

FETHULLAHÇILIĞI SAVUNURKENKİ CESARETİ

Oral, son iki yıldır, şu andaki ideolojik yönelimine daha uygun düşen Radikal gazetesinde yazmaktadır. Buradaki yazılarında da geleneksel ihtiyatlılığı ve dengeciliği oldukça belirgindir. Bir yandan solu, Alevileri, Kürtleri kollamakta, bir yandan da bu kesimleri Fetullah-AKP taraftarı liberal-muhafazakâr çizgiyle uzlaştırmaya çalışmaktadır.
Yaklaşık bir yıldır beni en çok şaşırtan, Oral’ın Fetullahçılığı savunurken, kırk yıldır çok iyi tanıdığım ihtiyatlılığına hiç de uymayan bir “cesaret” ve ihtiyatsızlık içinde görünmesidir.

İşte örnekleri:
“Artık yeni kampanyalar birilerinin Fethullahçı olarak suçlanması üzerinden kuruluyor.” (“Ergenekon Davası ve Solcular”, Radikal, 21.7.2009)
“Son dönemde ‘yükseltilen’ en önemli korku ise, ‘Fethullahçılar devleti ele geçiriyorlar’ korkusu… Bu korkuya kapılan kesimlerin duydukları yoğun endişelere ve konuyu konuşmaya ayırdıkları zamanın genişliğine rağmen sahip oldukları bilgilerin son derece yüzeysel, tutarsız ve tarafsızlıktan uzak olması da işin ayrı bir boyutu… ‘Gülen cemaatı’ eğitim kurumları örgütleyerek, yurt dışında okullar açarak, yatırımlar yaparak genişliyor. Etkin bir medya ağına da sahip.” (“‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk…”, Radikal, 29.8.2010)
“Fethullah Hoca, dikkatli bir insandır.

Söylediği sözün nereye gideceğini, nasıl sonuçlar doğuracağını iyi bilir. Hoca’nın sözleri; Türkiye’deki İslami kesim içindeki farklı bir sesi, farklı bir yaklaşımı ortaya koyuyor.
Fethullah Gülen, son dönemde tırmanan İsrail-Türkiye gerginliğini doğru görmüyor. Bunun bölgedeki gelişmelere zarar vereceğine inanıyor. Dediklerini hükümete ‘gerilimi daha fazla tırmandırma’ şeklinde yapılmış bir uyarı olarak da okumak elbette mümkün.
Gülen’in bu hamlesini yalnızca Türkiye bağlamında düşünmek yüzeysel olur. Gülen hareketi küresel bir hareket. Dünyanın dört bir yanında okulları, işadamları bulunuyor. Buna bağlı olarak yaygın siyasi ilişkilerinden de söz edebiliriz.
Gülen hareketi belli ki Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu kadar sertleşmesini kendi küresel ilişkileri açısından da yararlı görmüyor.” (“İsrail-Türkiye denkleminde Fethullah Gülen”, Radikal, 8.6.2010)

En az Fetullah Gülen kadar dikkatli ve ihtiyatlı bir insan olan Oral Çalışlar’ın satırlarındaki bu “ihtiyatsızlık”, ideolojik yönelimlerin çok çok ötesinde, bugünkü “reel dünya”nın gerekliliklerinden kaynaklanıyor olabilir mi? (Gün Zileli)

Odatv.com

“ARTIK BU YÜKÜ KALDIRAMIYORUM”

16.09.2010
Kanal D Haber Direktörlüğünü yapan Süleyman Sarılar, haber merkezi toplantısında bayıldı.

Odatv’nin edindiği bilgiye göre; Sarılar “artık bu yükü kaldıramıyorum” diyerek baygınlık geçirdi.

Eşi, acile kaldırılan deneyimli habercinin yanında refakat ediyor.

Odatv olarak Süleyman Sarılar’a acil şifalar diliyoruz.

Odatv.com



Odatv

Serdar Akinan
Jöle efekti

Jöle''nin özelliği nedir bilir misiniz? Uzaktan bakınca ıslak durur...Oysa serttir...
Yani görünümü bir yalana dayalıdır.
Aldatıcıdır.
Bu aldatıcılığını vıcık vıcık kimyasına borçludur.
Bu kimya, bir insan ruhunda nasıl tecelli edebilir?
Vallahi etti.
Bir kelimenin anlamının, sembolik kullanımla, bir insanın kariyerine bu kadar oturabileceğini tahmin dahi edemezdim.
Siz kimden bahsettiğimi anladınız.
Anlamadıysanız 'jöle efekti''yle mesleğimizi taçlandıran bu zatı kendi grubundan bir gazetecinin satırlarından tanıyalım...
Başbakan'la gazetecilerin yaptığı sohbette benim kanımı donduran öneri ve soru Yiğit Bulut'tan geldi. Bulut, soru sormak için mikrofonu eline aldı ve 'RTÜK benzeri bir üst kurulun' tüm medya için kurulmasını önerdi. Gazete ve internet sitelerini denetleyecek bir üst kurul talep etti. Yiğit Bulut bunu daha önce de önermişti. Ben de 'Sansürsüz diye program yapan biri böyle bir şey istememeli' diye kendisine söylemiştim.*Yiğit, Başbakan'ın karşısında bu önerisini tekrarlayınca gayriihtiyari 'yok daha neler' dedim.Demokrasilerde, hele hele 'ileri demokrasilerde' böyle kurulun veya kurumun varlığı akla bile getirilemez.Demokrasiler ve ileri demokrasiler 'söz söyleme özgürlüğü' ve 'fikir hürriyeti' üzerine otururlar. Bunun temelinde de basının söz söyleme ve fikir beyan etme hürriyeti gelir. Eğer siz bir üst kurul benzeri yapıyla gazetelerin, giderek gelişen ve güçlenen internet medyasının önünü kesmeye, onları denetim altına almaya kalkışırsanız o zaman 'ileri'yi bırakın, demokrasiden bile söz edemezsiniz. Böyle bir kurul olsa olsa darbe dönemlerinde, cunta ile yönetilen ülkelerde ya da İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya'sında, İtalya'sında, İspanya'sında olabilir.
Allah'tan Başbakan, Yiğit Bulut'un bu önerisine gülüp geçti ve böyle bir şeyin olamayacağını söyledi de içimiz rahatladı. Ya 'bu süper bir fikirmiş' deseydi halimiz nice olurdu!''
Bu satırlar bana ait değil...
Habertürk'ün Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı'ya ait...
Daha önce bu çocuk başvekili konuk aldığında, 'Medya bu şahane icraatlarınızı neden görmüyor efem...'' tarzı güzel sorular sorup dikkatimizi çekmişti.
Ama eline verilen mikrof'''Gazete ve interneti sansürleyecek bir üst kurul neden oluşturmuyorsunuz?'' önerisini dillendirmek için kullanması hakikaten medya tarihimizdeki yerini aldı.
Allah jölesini bol ve daim kılsın.
Yakışır...
http://www.aksam.com.tr/2010/09/27/yazar/18902/serdar_akinan/jole_efekti.html

Jag Club Ayakkabının Burun Hizasında 65 Gazeteci
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
27.09.2010

Açlık sınırında çalıştırdıkları kameramanların önünden, en şık kıyafetleri ve şen şakrak halleriyle kırmızı halıda yürüyen Hollywood yıldızları gibi geçtiler.

Patron konumunda olanlar ile "genel yayın yönetmeni" kartviziti taşıyanların, binaya araçlarıyla girmelerine müsade edildi.

Araçları akredite edilmemiş olan muharrir takımına "avam" muamelesi yapıldı ve kendileri arabalarını Beşiktaş iskelesine park ettikten sonra"Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi"ne yürüyerek avdet etmek mecburiyetinde bırakıldılar.

İhtişamlı kapıdan girişte, bu ünlü insanların kimlikleri ve davetiyeleri ihtiyaten kontrol edildi.

Toplantının emniyeti icabı böyle yapmak iktizâ ediyordu; aksi takdirde bir takım mel'un unsurlar, bu güzide insanlar arasına sızma cüretinde bulunabilirlerdi.

(Ne de olsa Ergenekon havada, suda ve aldığınız nefestedir. Hatta üyesi olduğunuzun bile farkında olmayabilirsiniz! Bkz. Yıldıray Oğur, Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni).

Ol sebepten, 1.90 boyundaki ve ipek kravatlı Fatih Altaylı'nın davetiyesini ele geçirip toplantıya "Açık İstihbarat Medya Grup Başkan Yardımcısı" sıfatımla katılmamdan ve koltuk numarası yüzünden Yiğit Bulut'la maraza çıkarmamdan korktular diye düşünüyorum...

Aynı şekilde,

www.bhaber.net'ten Bekir Öztürk'ün de Ekrem Dumanlı kılığında Dolmabahçe ortamlarına akması, Başbakan'a soru sorma girişiminde bulunması ve de bal, kaymak, rokfor peyniri, beyaz peynir, kaşar peyniri, dil peyniri, omlet, su böreği, simit, portakal suyu, çay ve meyve tabağından mütevellit kahvaltı menüsünden tatmaya kalkışma ihtimali mevcut idi.
En fenası da ya Kıymet Nadir Bindebir, "Ben Nihal Bengisu Karaca'yım" diyerek salona sızmayı başarsa ne yapılacaktı?!

İşte bütün bu menfî ihtimallerin önüne davetiye kontrolü ile geçilmiş oldu...

Herkesin yüzünde bir "Ne önemli insanlarız" havası, bir "Ülkenin kaderini belirliyoruz" tafrası, kiminde bir tuzu kuruluk, bir "dalgasını geçen adam" tavrı..

"Her devrin adamıyız"

omurgasızlığını, "Başbakanlar yolcu, gazeteciler hancıdır" edasıyla örtmeye çalışanlar...
Hâsılı; 25 Eylül 2010, Cuma günü, saat 10.00'i tam 7 dakika tecavüz ettiğinde (Yeni nesil için not: Eski edebiyat metinlerinde saat belirtilirken, "geçe" edatı,"tecavüz ede" şeklinde ifade edilir).

65 adet adam ve kadın

Tahtı andıran bir kürsüden kendilerine dik dik bakmakta olan Başbakan'ın ayakları dibinde yerlerini aldılar.

"Demokrasilerde basın, başbakanların ayağına gitmez, başbakanların halka anlatacak bir meramları varsa basının olduğu yere giderler"

ilkesini aklından bile geçirmeyen bu zevatın, "Neden U masa değil? Neden bizi Başbakan'ın ayakları dibine seren bir toplantı düzeni?" sorusunu sormaları tabii ki beklenemezdi.
Saparmurat Türkmenbaşı'nın gazetecileri gibi huzura dizildiler.

Başbakan için seçilen kürsüyü biraz daha irdelememiz gerekiyor. Kürsü, gazetecilerin oturtulduğu yerden yaklaşık 2,5 metre daha yüksekteydi. Dolayısıyla, davetlilerden en uzun boylu olanların bile başları, Başbakan'ın özel yapım Jag Club ayakkabılarının burun hizasında kalabildi.

Hal böyle olunca, hem Başbakan'ın ayakkabılarını seyredip, hem de önlerindeki zengin menüden istifade ettiler.

Kürsünün arkasındaki duvarı kaplayan tabloya, Piri Reis'in haritaları ve Barbaros Hayrettin'in sefer planlarını içeren bir "imparatorluk" görüntüsü hakimdi.

Dolmabahçe Sarayı'nın tarihi kimliği ve kürsünün arkasındaki "derin" tablonun muhteviyatı bir araya geldiğinde,

önde dikte edici bir üslûpla konuşmakta olan Başbakanı da "Cihan hükümdarına" benzetmekten başka çare kalmadı.
Hükümdar'ın jag club ayakkabıları dibindeki zevatın ise neye benzetilmesi gerektiğine siz karar verin artık...

"Hazirûn" arasında, davetle onurlandırıldıkları halde, böyle ehemmiyetli bir toplantıya icabet etmeme cüretini gösterenlerin yer almadığı anlaşıldı.. Örneğin Sözcü gazetesi, "Tayyip Bey'in kendi propogandasını yapmasına alet olmayız" diyerek "bozguncu" bir tavra girmişti ki bu, tiz zamanda derisinin yüzüleceği manasına gelmekteydi.

"Oraya giderim ama lafımı da söylerim"

cihetini tercih edenler de vardı. Bunların başında İşçi Partisi'nin yayın kuruluşu olan Ulusal Kanal'ın gelmesi, sevenlerini şaşırttı.
Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü,

Başbakan'a "Bütün yöneticilerimiz Silivri'de yatıyor, bu şartlar altında basın özgürlüğü ve demokrasiden söz edilebilir mi" mealinde bir soru tevcih etti.
Turan Bey belki farkında değildi ama kendisi zaten o toplantıya bu soruyu sorsun ve Başbakan'ın en muhalif sorular karşısında bile ne kadar tahammül sahibi bir lider olduğu anlaşılsın diye davet edilmişti.

Nitekim Başbakan'ın "Sizin arkadaşlarınız orada gazetecilikten değil başka suçlamalardan yatıyorlar" cevabını vereceğini ve bu cevabın da ertesi gün "Başbakan son noktayı koydu" şeklinde haberleştirileceğini görmemek için en az Turan Bey kadar iyi niyetli bir insan olmak gerekiyordu.

Ah Turan Bey ah! Madem Başbakan'ın cevabı ile iktifa etmeyip açmış olduğunuz bu çetin konuyu devam ettirecek takatiniz yoktu; madem böyle bir cevaptan sonra susup kalacaktınız neden icabet ettiniz o toplantıya?

Su böreği nasıldı bari?

Ulusal Kanal yöneticisi Turan Bey gibi, "Giderim ama gazeteciliğimi de yaparım, Başbakan'ı öyle bir köşeye sıkıştırırım ki" gazıyla toplantıya gidenler, ertesi gün Ekrem Dumanlı'nın,

"Bir ara masanın tamamına dikkatlice baktım. Medya, ne kadar çok sesli hale gelmişti. Eskiden medyada birkaç grup vardı; şimdi o kadar çok medya grubu var ki! Herkes bir şeyler sordu; hükümet politikalarını sorguladı, kimi söylemlere itiraz etti. Bunların hepsi o salonda büyük bir olgunlukla karşılanıyordu. Mesleğin eski duayenlerinden bir kısmı susmayı ve not almayı tercih etti. Ancak onların da bu toplantı vesilesiyle pek çok mevzuda aydınlandığı aşikârdı. Yüzlerindeki memnuniyetten böyle bir intibaa kapıldım doğrusu."

şeklindeki dizelerini okuduklarında başlarına geleni idrak edebildiler mi acaba?

Bozulacaklar ama orada Yeniçağ, Ulusal Kanal, Cem Tv gibi "muhalif basının" (Cumhuriyet'i özel nedenlerden dolayı ayrı tutuyoruz; onlar artık "muhalif değiller, saf değiştirdiler) başına gelen şudur:

Kullanıldılar.

Tayyip Erdoğan'ı "En muhalif seslere bile tahammüllü bir Başbakan" olarak kayda geçirme oyununa alet oldular.

Yarın öbür gün Türkiye'de basın özgürlüğü sorgulanacak olursa, gazetecilere baskı yapıldığını iddia edenlerin önüne bu toplantının görüntülerini koyacaklar. "Bakın, Ulusal Kanal bile oradaydı" diyecekler.

Bu davete icabet ederek sadece "Türkiye'de basın özgürlüğü var" yalanına alet olmadılar. Kendisini "hükümdarlık" hevesine kaptırmış muhterislerin hastalıklı egosunu da beslediler, meşrulaştırdılar.

Peki gazetecilik yapılabildi mi?

Yooo...

Suya sabuna dokunmayan konularda tek satırlık sorularına, tek satırlık cevaplar aldılar.

Toplantının ana amaçlarından birisi, referandumdan sonra sahneye açıkça konulmuş olan "Öcalan'a özgürlük" planının bir yol kazasına uğramasını engellemekti. "Öcalan'ın süreçte yeri yok" manşetleriyle şehitleri unutamayan kitlelerin gazını almaktı.

Ve maksat hâsıl oldu. Cumhuriyet gazetesi bile o toplantıda dikte ettirildiği gibi "Öcalan muhatap değil" manşetiyle çıktı.

Aşağıda ismi geçen 65 adet bay ve bayan...

Bu toplantıdaki hallerinizin adı tarih tarafından konulacak. Bizim vazifemiz, sizin de gönüllü katkılarınızla yaratılan büyük yalanları gelecek nesiller adına tarihe not düşmek.

.........................................

SÖZCÜ VE BİRGÜN GAZETELERİNE TEŞEKKÜR

Ülkemizde diktatörlüğün temelleri atılırken, böyle bir yapıya harç taşımayan, sahte demokrasi mizansenlerinde "konuk sanatçı" olmayı reddeden, Gobbels yöntemlerinin 75 yıl sonra Türkiye'de sahneye konulmasına alet olmayan Sözcü gazetesi ile talimatla manşet atan "büyük basının" karşısına "Medyanın seçkin üyelerine balans ayarı" manşetini çıkaran Birgün gazetesine, namuslu duruşları için Türk Milleti'nin fertleri olarak teşekkür borçluyuz.
"YALAN RÜZGÂRI" TOPLANTISINA KATILAN VE KENDİLERİNDEN BEKLENENİ YERİNE GETİREN KİŞİ VE KURUMLARIN TAM LİSTESİ:

-Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü Murat Karakaya,
-Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Mehmet Atalay,
-RTÜK Başkanı Davut Dursun,
-Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Hilmi Bengi
-Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı,
-TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin,
-TRT Haber Dairesi Başkanı Ahmet Çavuşoğlu,
-Kanal 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki,
-ATV Genel Yayın Yönetmeni Erdoğan Aktaş,
-Kanal D Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand,
-Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak,
-Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı,
-Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu,
-Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu,
-Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık,
-Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu,
-Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız,
-Show TV Genel Yayın Yönetmeni Murat Demirel,
-Show TV Haber Dairesi Başkanı Ali Kırca,
-Flash TV Genel Yayın Müdürü Şenay Şenol,
-Fox TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk,
-Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut,
-Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çelik,
-Kanaltürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Karaca,
-Kanaltürk ve Bugün TV Haber Grup Direktörü Tarık Toros,
-NTV Genel Yayın Yönetmeni Ömer Özgüner,
-SKY Türk Genel Yayın Yönetmeni Barış Tünay,
-Star TV Genel Yayın Yönetmeni Uğur Dündar,
-TV Net Genel Yayın Yönetmeni Şenol Kazancı,
-TV 8 Genel Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni Abiş Hopikoğlu,
-TGRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Soysal,
-Samanyolu Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Abdullah Abdulkadiroğlu,
-Samanyolu Haber Genel Yayın Yönetmeni Metin Yıkar,
-Bloomberg HT Ekonomi Direktörü Prof. Dr. Kerem Alkın,
-Cine 5 Yönetim Kurulu Başkanı Turan Korkmaz,
-CNBC-E Genel Yayın Yönetmeni Servet Yıldırım,
-Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan,
-Beyaz TV Program Müdürü Oğuz Sinan Dişli,
-Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü,
-Ülke TV Genel Yayın Yönetmeni Hasan Öztürk,
-Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya,
-Vakit Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Mustafa Karahasanoğlu,
-Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ,
-Hürriyet Daily News Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni David Judson,
-Takvim Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergun Diler,
-Türkiye Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak,
-Türkiye Gazetesi Genel Müdürü Mücahit Ören,
-Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş,
-Vatan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan,
-Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert,
-Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rıfat Ababay,
-Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi Adem Yavuz Arslan,
-İzmir Yeni Asır Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şebnem Bursalı,
-Yeniçağ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hayri Köklü,
-Güneş Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Büyükçelebi,
-Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yıldıray Oğur,
-Ciner Grubu (Habertürk) Medya Grup Başkanı Kenan Tekdağ,
-Ajans Habertürk Genel Müdürü Ramazan Kurnaz,
-Doğan Haber Ajansı Genel Müdürü Uğur Cebeci,
-İhlas Haber Ajansı Genel Müdürü Fevzi Kahraman,
-Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Kasım Güleçyüz,
-Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Abdülhamit Bilici,
-Reuters Haber Müdürü Aslı Kandemir,
-Doğan Yayın Holding İcra Kurulu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ,
-Cem TV Genel Yayın Yetmeni Murat Ongun
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Ekm 13, 2010 8:40 pm    Mesaj konusu: Gazetelerde kadın pazarlaması Alıntıyla Cevap Gönder

Gazetelerde kadın pazarlaması
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr
13 Ekim 2010

Şerif Mardin Türkiye'deki sosyal olguların "Batı aklıyla" anlaşılamayacağını söyler.

Altına bin adet imza atabileceğim bir görüş. Bu görüşe Şerif Mardin okumalarından önce ulaşmıştım. Üstad bizden çok önce bu düşünceye sahip olduğu için ondan söz etmemek ayıp olur.

Yukarıdaki temel önermeden hareket edersek dünyadaki gelişmelere bakıp, kültürden bağımsız bir şekilde "Gazeteler yaşayacak mı yaşamayacak mı?" sorununa yanıt vermekle "Türkiye'de kahvaltı kültürü peynirden, zeytinden mısır gevreğine geçecek mi?" sorusuna yanıt vermek hemen hemen aynı şey.

Türkiye'de gazete okumanın genetik kodları farklı. Diğer iletişim olguları gibi kültürden besleniyor.

Örneğin çok satan ve tiraj yarışı yapan dört gazetenin haber toplantılarının en önemli konusu ön sayfaya ya da arka sayfaya konacak kadının orasını burasını ne kadar açacağı.

Tirajlarının en önemli sürükleyicisi de orasını burasını açan kadınlarla dolu magazin sayfaları.

Yani konu gazete ya da gazetecilik değil baldır bacak fabrikası işletmek.

Baldır bacak fabrikası işletiyorsanız da sizin için önemli olan haberin fotoğraftaki kadınlarla ilintili olması değil kadın fotoğrafının ağızları sulandıracak ya da şaşırtacak kadar farklı olması.

Baldır bacak fabrikası işletmenin amacı kadın vücudunun "teşhiri" yani.

Göz göre kadın vücudunun ciddi haberlerin yanına "side dish" olarak konup sömürülmesi.

Üzücü olan bu "teşhire" gazetelerde çalışan kadınların bile tepkisinin olmaması.

Zaten haber toplantılarına giren kadın sayısı bir iki tane de diğer çalışanlardan söz ediyorum.

Onların da iş kaybetme korkusuyla direnebildiği nokta yok.

Sonra da biz kalkmış "Gazete yaşayacak mı yaşamayacak mı?" tartışması yapıyoruz.

Sorun bu değil ki. Dönüşmeye çalışan gazetelerin internet sitelerine bakın. Porno sitesinden beterler. Sürekli çıplak kadın sergisi barındırıyor.

Kimse bana "Halk bunu istiyor!" demesin!

Halk bıraksan "çocuk pornosu" da ister!

Bu bir seçim. Yetişkin insanların seçimi. Ama çok sağlıksız bir seçim.

Özgür kadından yana olmakla da falan ilgisi yok, kadın vücudunu pazarlamakla ilgisi var.

En fecisi de kadın vücudunu gazetelerde dibine kadar pazarlayanların sonra kalkıp "türbana özgürlük" diyenlere "ama kadının özgürlüğüne aykırı" diye yanıt vermeleri?

Niye aykırı?

Pazarlayacak kadın bulamayacaksınız diye mi?

Batı'nın bizim için ütopik gündemini bırakıp doğru konuları tartışalım. Ancak o zaman gazeteleri bulundukları çukurdan çıkarır doğru yere konumlarız.

Bir de köşe yazarlarının geleceği tartışması vardı. Onu da sonra tartışayım artık...

Çekirgelik

"İşin içine çok aşçı girdi mi, çorbanın tadı tuzu kalmaz." İngiliz Atasözü


ALİ BULAÇ NERENİN VATANDAŞI ÇIKTI

16.10.2010

Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç'ın 20 Eylül tarihinde yazdığı ve referandumda "hayır" oyu veren sahil kesimlerinin köken olarak Türk olmadığını iddia ettiği ırkçılık kokan satırlar medyada tepkiyle karşılandı. Bulaç'a göre; etnik Türkler AKP'ye olumlu bakarken, aslen Türk olmayan Karadeniz, Akdeniz, Ege sahilleri ve büyük şehir nüfusu AKP'ye tepkiliydi. Bulaç şunları söylüyordu: "Bu açıdan Akdeniz, Ege, Trakya ve Karadeniz sahil şeridinde Kürt açılımına ve Kürtlerin Batı’ya göç etmelerine gösterilen tepki ile Orta Anadolu’da kökeni sahiden Türk olan kesimlerin gösterdiği tepki arasında mahiyet farkı var."

Ali Bulaç'ın yazdıklarının ırkçılık olduğu konusunda hemen herkesin hemfikir. Peki bu ırkçı görüşleri savunan Bulaç'ın üye olduğu bir örgüt var mı? Hangi liberaller ile beraber örgütleniyor?

Bulaç, ABD Kongresi'nin desteklediği Ulusal Demokrasi Fonu (NED) ile kurulan, Avrupa'da komünizm sonrası piyasa ekonomisine geçişi savunan Helsinki Yurttaşlar Derneği Türkiye şubesi kurucu üyesi. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından özellikle Doğu Avrupa'da faaliyet yürüten dernek, Türkiye'de ise Avrupa Birliği yanlısı reformların savunucusu oldu. ABD Ulusal Demokrasi Fonu ve AB tarafından faaliyetleri fonlanan dernek, Batılı güçlerin Kafkaslar,Doğu Avrupa ve Ortadoğu politikalarının uzantısı olmakla sık sık eleştirildi.

Derneğin Kurucuları dışında Bulaç dışında şu isimler bulunuyor: "Adalet Ağaoğlu, Ahmet Fadıl Kocagöz, Ahmet İnsel, Ayşe Buğra, Ayşe Silivri, Bülent Tanık, Bülent Tanör, Ceyda Can, Emil Galip Sandalcı, Ercan Karakaş, Esra Koç, Fikret Toksöz, Halil Berktay, Haluk Şahin, İlhan Tekeli, İştar Bedriye Gözaydın, Mahmut Ortakaya, Mehmet Ali Aslan, Mehmet Ali Birand, Mete Tunçay, Murat Belge, Murat Çelikkan, Murat Gültekingil, Murat Karayalçın, Murtaza Çelikel, Orhan Pamuk, Osman Kavala, Selim Ölçer, Sinan Gökçen, Süleyman Çelebi, Şerafettin Elçi, Şirin Tekeli, Şule Kut, Taciser Ulaş, Tarık Ziya Ekinci, Turgut Tarhanlı, Ümit Fırat, Ümit Kıvanç."

Odatv.com

İslam'a Üstün Hizmet Ödül töreni iptal edildi

Hindistan-Diyubendi Ulemâ Heyeti tarafından İmam Muhammed el-Kâsımi en-Nânûtevî Hazretleri'nin adına tertip edilen "İslam'a üstün hizmet ödül" töreni iptal edildi.

22 Ekim 2010
Anadolu Haber

Hindistan-Diyubendi Ulemâ Heyeti tarafından İmam Muhammed el-Kâsımi en-Nânûtevî Hazretleri'nin adına tertip edilen "İslam'a üstün hizmet ödül" töreni iptal edildi.

Ajans5.com'un aldığı bilgiye göre Özellikle Yeni Şafak Gazetesi'nin bugün yayınladığı haberden dolayı oluşan siyasi e toplumsal baskı 2010 ylının en büyük İslami Organizasyonlarından biri olan bu programı iptal ettirdi.

Valilik kararı ile iptal edilen programın iptal gerekçesi resmi olarak henüz açıklanmadı...

Dünya genelinden 41 ülkeden toplamda 234 alimin düzenlenecek olan program için Türkiye'ye geldiği bilinirken, Cumhuriyet Gazetesi mantığı ile haber yapan, Yeni Şafak Gazetesi'nin haberinin programın iptal olmasında etkili olduğu söyleniyor...

İktidar Partisi AK Parti'ye yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak Gazetesi'nin Bugün manşetten vediği ve yılın en büyük İslami Organizasyonuna Provokasyon diyerek nitelendirdiği haberden dolayı oluşan kamuoyu, dünya üzerinde yaşayan ve Türkiye'ye gelerek bu programa katılacak olan 234 alimin ve yardımcılarını üzdü.

İstanbul Valiliği'nden ise resmi bir açıklama bekleniyor

İŞTE YENİ ŞAFAK'IN PROGRAMI İPTAL ETTİREN MANŞETİ



AJANS 5

Nuray Canan Bezirgan'dan Star'a Cevap

Star Gazetesinde 22 Ekim Cuma' Çarşaflı Provokasyona Dikkat'başlığıyla yer alan haberde ismim üzerinden gazetenin başörtüsü yasağı karşısında benimsediği ideolojik yaklaşım ifade edilmek istenmiş ve bu amaca hizmet etmek maksadıyla asla tasvip etmeyeceğim ifadeler benim ağzımdanmış gibi kamuoyuna duyurulmuştur.

22 Ekim 2010
Anadolu Haber

STAR GAZETESİNİN HAKKIMDA Kİ HABERİ İLE ALAKALI AÇIKLAMA


Bana telefonumdan ulaşan muhabirin sorusu üzerine CHP’nin Cumhuriyet kurulduğundan bu yana İslam ile olan mücadelesinin bir ayağı olarak değerlendirdiğim başörtüsü yasağı hakkında fikirlerimi ifade ettim.

Haberde yansıtılmayan görüşlerimi tekrar etmek gerekirse; “ben, Türkiye’de İslami mücadelenin başörtüsüne indirgenmemesi gerektiğine inanmakla beraber, resmi ideolojinin İslam’a karşı yürüttüğü mücadelenin en belirgin ve somut hareketlerinden biri olarak algıladığım başörtüsü mücadelesinin biz inananlar için büyük önem arz ettiğidir. Bu minvalden yaklaşacak olursak hakları gasp edilen Müslümanlar olarak yasakçılar karşısında takınmamız gereken tavrın da Allah’ın bizden istediği gibi olması gerekmektedir. Ancak ne yazık ki öyle olmadı. Bu sebepledir ki bugün bu onur kırıcı söylem ve davranışlara muhatap olmaktayız.

Yasağın Yayılmasının Baş Sorumlusu Yasak Karşısında Dik Durmayan İslami (!) Cenahtır

Yasağın yayılmasında ve kanıksanmasında en başta sorumlu görülmesi gereken kitle yasakçılardan ziyade muhafazakâr görünen tiplerin ve bir takım cemaat önderlerinin, müntesiplerine yasakçılara karşı dik durmayı ve onurlu bir mücadeleyi omuzlayıp bedel ödemeyi değil de onların hükmüne boyun eğerek, gayri İslami reçeteler sunarak taviz yolunu öğütlemeleri olmuştur. Aynı kesim şimdi de bu yasakta azgınlaşan güruha karşı güya kendince önlem alma çabası altında böyle bir takım haber ve yayınlara teveccüh etmektedir. Tıpkı 28 Şubat sürecinde yasağa karşı direnen ve meydanlarda hakkını arayan bizlere “devlet düşmanı provokatifler” diyen ve peruk fetvalarını gazetelerinden yayınlayanlar gibi.

Onların Allah’ın emrine çizdiği sınır tağutidir ve asla kabul edilemez bir tekliftir.

BAŞÖRTÜLÜ İLKÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNİ SONUNA KADAR DESTEKLİYORUM

Bu noktadan hareketle habere konu olan ilköğretim öğrencilerinin eğitimlerine başörtüsüyle devam etmelerini sonuna kadar destekliyor ve geç kalınmış bir hareket olarak değerlendiriyorum.

Asıl Provokatörler Bu Öğrenci veya Velileri Değil, Onları Dillerine Dolayan Yasakçılar ve İçimizdeki Omurgasızlardır

Ben, “İlköğretim öğrencilerinin başörtüleriyle derslere girmek istemelerini büyütenleri ve bunun bir sonraki adımının da çarşaflı öğrenciler olabileceği gibi polemiklere giren yasakçıları süreci baltalamak isteyen provokatörler olarak gördüğümü” ifade ettim.

(..)

Yoksa çarşaflı da dahil her mümine bayanın tıpkı diğer bayanlar gibi eğitim, sağlık, çalışma haklarının olması gerektiğine inanıyorum ve bunun yanındayım. Geçtiğimiz yıl eğitimine başörtüsü ile devam etmek istediği için sayısız yaptırıma maruz kalan ilköğretim öğrencisi Ece Nur Özel ile ilgili olarak yazdığım “Kızlarınız ve Ece Nur” başlıklı makalemde de bu yasağın ancak yasağa muhatap olanların direnişiyle aşılabileceğini ve muhafazakâr ailelerin kızlarını okullara örtülü göndermeleri gerektiğine dair inancımı da yazıya dökmüş idim.

Tekrarlamak gerekirse bu meselede asıl suçlu yasakçılar değil olması gerektiği gibi davranmayan, dik durmayan yasağın muhatabı olan bizleriz. Görüşlerim bu şekildedir.

Nuray Canan Bezirgan

HAK İSTEĞİ PROVOKASYON MU!

Eğitimin bütün kademelerinde başörtüsünün serbest olmasıyla ilgili girişimler 2009dan bu yana, Diyarbakırlı Ece Nur Özer;in okuluna başörtüsüyle devam etmek istemesiyle başladığı hâlde olay bugÜn başlamış gibi verildi ve Provokasyon ithamında bulunuldu

22 Ekim 2010
Anadolu Haber

Başörtüsünün eğitimin bütün kademelerinde serbest olmasıyla ilgili girişimler, içinde bulunduğumuz ekim ayının başında değil, 2009’da Diyarbakır’da Ece Nur Özer’in dramıyla başladı. Ancak, fesat peşinde olanlar, konuyu o gün görmeyenler veya gördükleri hâlde bugün inkar edenler, sanki her şey Adana ve Mersin’deki örneklerle başlamış gibi gösteriyorlar. İslamî bir endişenin ve çocuklarını inançları doğrultusunda okutma isteğinin altında fesatlık arıyorlar.

BAŞÖRTÜSÜ ENGELİ ON BİNLERCE KIZ ÇOCUĞUNU EĞİTİMSİZ BIRAKIYOR

Başörtüsü sorunu, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar için bir “üniversite” sorunu olabilir. Oysa Doğu için ve Doğu kökenliler için hâlâ bir “ilköğretim” sorunudur. İslamî bir terbiyle ile yetişen kız çocukları, sorumluluk çağına geldiklerinde okula başörtüsüz gitmek istemiyorlar ve bu durum, on binlerce kız çocuğunun okullarda devamsız sayılmalarına yol açıyor. Bu kız çocuklarının okuması engelin, aşılmasına bağlıdır.

SUÇLU KİM?

İlköğretim Kanunu’na göre eğitim, sekizinci sınıfa kadar zorunludur ve her ne sebeple olursa olsun bu hak çocuklardan alınamaz. İslamî endişeye sahip veliler, çocuklarını okutmak istiyorlar. Ancak kanunî bir engel olmadığı hâlde okul yönetimleri teamüle bakarak çocukları başlarını açmaya zorluyor. Buna ikna olmayan çocuklar okula gitmek istemiyor. Bu durumda veli, çocuğunu okula göndermediği için suçlu duruma düşüyor. Halbuki engellemeyi kim yapıyorsa suçlu odur. Bunun için veliler, sorumluluğun kendilerine ait olmadığını tutanak altına almak üzere, muhtarlığa, karakola ve savcılığa başvuruyorlar.

SAVCILIĞA BAŞVURANLAR VELİLERDİR

Bugüne kadar çok sayıda öğrenci velisi, çocuğunu başörtülü okula almayan okul idareleri hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulundu. Ancak savcılıklar, bir baskıyla karşılaşma endişesinden okul idareleri hakkında işlem yapmaktan imtina ediyor.

İŞTE OLAYIN GELİŞMELERİNİ GÖSTEREN İKİ HABER

Birincisi bizzat Zaman gazetesi tarafından duyurulmuş, tarih 25 Kasım 2009, Çarşamba, haber hâlâ http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919845&title=basortulu-ece-nura-verilen-ceza-onur-kirici linkinde mevcut.

HABER 1 / ZAMAN

'Başörtülü Ece Nur'a verilen ceza onur kırıcı'

Diyarbakır'da başörtülü olduğu için evinin yanındaki okuldan 5 km uzaklıkta başka bir okula gönderilen Ece Nur Özer'e (12) destek eylemleri sürüyor.

İnsani Hak ve Hürriyetler Derneği (HÜR-DER) üyeleri, İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde uygulamayı protesto etti.

Yenişehir ilçesi Hamravat Evler İlköğretim Okulu 6. sınıfında okuyan Ece Nur'a yapılan haksız uygulamayı, Vakit gazetesi 19 Kasım'da gündeme getirmişti. Başörtüsü takan öğrenci, okul yöneticileri tarafından 6 kez başını açması için ikna edilmeye çalışılmış, ancak başarılı olamamıştı.

Bunun üzerine İlçe Milli Eğitim müfettişleri, öğrenciyi evinden 5 km uzaktaki Nafiz Kayalı Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'na sevk etmişti. Uygulamanın hukuki ve ahlaki olmadığını düşünen sivil toplum kuruluşları, eylem yaptı. İl Milli Eğitim Müdürlüğü önündeki protesto gösterisinde konuşan HÜR-DER sözcüsü İbrahim Gökdemir, ilköğretimde inancı gereği başı örtülü okula giden öğrenciye verilen cezanın onur kırıcı olduğunu söyledi. Gökdemir, bu tür baskıların kız çocukları okuldan uzaklaştırdığını vurguladı.

HABER 2 / VAKİT

İkinci haber ise Vakit kaynaklı ama neredeyse bütün İslamî sitelerde yayımlanmış:

BAŞÖRTÜLÜ NUR'UN SBS'Sİ GEÇERLİ

(11 Ağustos 2010 Çarşamba)

Ece Nurun başörtülü girdiği sınav geçerli sayıldı! Ece Nur Özel’in başörtülü olarak girdiği Seviye Belirleme Sınavı iptal edilmeyerek bu konuda önemli bir kazanım sağlamış oldu. Sınav günü Ece Nur’un velisi Murat Özel, kızının başını açmasını ya da sınavının iptali için tutanak tutulacağını söyleyen sınav görevlilerine itiraz ederek, ortada herhangi bir suç varsa kendisine delil gösterilmesini istedi. Yönetmeliklerin suç olmayan bir konuyu suçmuş gibi gösteremeyeceğini ifade eden ve şayet suçsa kendisi hakkında polis tarafından işlem yapılmasını isteyen Murat Özel’e, başörtü yasağıyla ilgili herhangi bir kanuni suç tanımı olmadığı gerekçesiyle işlem yapılamadı. Murat Özel’in suç olmayan bir konuda yapılacak işlemin kendisinin suç olacağını ve konuyla ilgili suç duyurusunda bulunacağını ifade etmesi üzerine araya giren yetkililer, Ece Nur Özel’in sınava başörtülü girmesine müdahale edemedi.

Diyarbakır’da 2009-2010 eğitim-öğretim yılında okula başörtülü giden Ece Nur Özel, okul yönetimince mevcut okulundan uzakta başka bir okula sürgün edilmişti.

Yeni okuluna da başörtüsüyle giden Ece Nur’un 12 Haziran’da yapılan SBS’ye başörtülü bir şekilde girdi. Sınavın geçerli sayılıp sayılmayacağı konusundaki meraklı bekleyiş, sınav sonuçlarının açıklamasıyla son buldu. Başörtülü Ece Nur’un SBS sınavının geçerli sayıldığını öğrenen Murat Özel, konunun emsal teşkil ettiğini söyleyerek, velilere öğrencilerine sahip çıkmaları çağrısı yaptı. “Yasağa boyun eğmek yerine hakkımızı aramamız gerekiyor.

Başörtülü olmak suç değil. Asıl suç işleyenler yasakçılar. Şayet bu konuda duyarlı davranıp çocuklarımızın haklarını daha yüksek sesle savunursak, geri adım atmazsak böyle sonuçlar alabiliyoruz. Bu sebeple tüm velilerden kızlarını yasakçılar karşısında yalnız bırakmamaları çağrısı yapıyorum” dedi.

PROVOKATÖR KİM?

Provokatör, iki yıldır bu çocukların ve ailelerin isteklerine kulak kapatanlar mı? Yoksa haber için bugüne kadar gelip İslamî endişelerden başka hiçbir kaygıları olmayan aileleri suçlayanlar mı?

Bir provokasyon söz konusu ise o da bugüne kadar sessiz kalıp haberi bugün ve çarpıtarak gündeme taşıyanların konuya yaklaşım biçimidir.

Doğruhaber

OSMAN PAMUKOĞLU BU EYLEMDEN HABERDAR MIYDI?



02.11.2010
Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ‘Hangimiz Laik Değiliz’ panelinde yaşananlar bugüne damgasını vurdu.

Bilindiği gibi; panele konuşmacı olarak katılan Taraf ve Star gazetesi yazarlarını protesto eden Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) üyesi gençler, masalarına idam ipi attı.

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur ve Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol’a karşı yapılan bu eylem, HEPAR Sakarya Gençlik Kolları Başkanı Sefer Şehirali’nin “Siz nerede olduğunuzun farkında mısınız? Burası Milli Mücadelenin kanla yazıldığı, her gün ihanet etmekten geri kalmadığınız o Şanlı Şehitlerimizin yattığı vatan topraklarıdır. Burası Sakarya’dır” sözleriyle başlamıştı.

Odatv gündeme damgasını vuran bu olayla ilgili gün boyunca HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’na ulaşmaya çalıştı.

Pamukoğlu’nun basın danışmanı Rüya Meriç’le yaptığımız görüşmelerde, Pamukoğlu’nun toplantıda olduğunu öğrendik. Ancak iletişim numaralarımızı bırakmamıza rağmen Pamukoğlu, görüş belirtmekten kaçındı ve genel merkezden ayrıldı.

Odatv.com

EYÜP CAN’IN SOROS’LA, SOROS’UN “SAVAŞMA KONUŞ” KAMPANYASIYLA, KAMPANYA İLE DE CEMAATİN NE İŞİ VAR?
Müyesser Yıldız



09.11.2010
Yeni Radikal’in genel yayın yönetmeni Eyüp Can, MHP Lideri Bahçeli’ye bile “Savaşma Konuş” dedirtmeye çalıştı ya, bu kampanyanın “soyunu-sopunu” araştırmak farz oldu.

Adamların dün-bugün değil 10 yıldır ne istedikleri belli… Listelerinde eksilme yok, artma var… Dahası ne verilirse verilsin, “silahları bırakmayacaklarını”, PKK’yı “savunma gücü” haline getireceklerini söylüyorlar…

Cemaatin “amiral gemisi” Zaman’a hızlı bir dönüş yapan Etyen Mahçupyan geçenlerde Türkiye’de “çağdaşlığın”, yani “ulus-devletin çöktüğünü” yazarken, bu rejimi savunanların önünde seçime kadar iki şans-iki ipucu olduğunu öne sürdü. Bunlar, “Kılıçdaroğlu ve Radikal”miş!..

Malum aydınlarla, arkalarındaki iç-dış destekçiler, “Yeni CHP” ve Kılıçdaroğlu’nu “sevme” şartlarını açık açık yazıyor, söylüyorlar. Bu cenahı temsilen sadece Soros’un ülkemizdeki en yetkili ağzı İshak Alaton’un “beklentilerini” aktaralım. Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığına seçildiği Mayıs’ta, Şahin Alpay’a (2002’den itibaren Alpay’ın Zaman’da yazmasını da Alaton teşvik etmiş) şunları söylemişti:

“Şimdi CHP'den beklentilerimiz çok büyük. Sayın Kılıçdaroğlu, yoksullukla mücadelenin ancak ekonomik büyüme ile, pastayı büyütmekle mümkün olabileceğini söylemeli... Kürt’e Kürt, Alevi’ye Alevi deme cesaretini kendinde bulmalı... CHP’nin geleceği hakkında iyimserim. Kadrosuna aldığı Faik Öztrak, Umut Oran gibi yeni isimlerden çok ümitliyim. En büyük atılımı yapma vakti geldiğinde Kemal Derviş’i de yanına alabilmelidir diye düşünüyorum.”

“Yeni CHP”den beklenen “misyon” bu. Ya Mahçupyan’ın diğer “şifresi” Radikal’in misyonu; İlk günden anlaşıldı ki, iktidarı-muhalefetiyle, PKK’yla “masaya oturmayı” hazmettirme!..

“Savaşma Konuş” kapsamında Kandil’e gidildi, Mahmur ziyaret edildi… Gül-Erdoğan-Kılıçdaroğlu’ndan sonra MHP Lideri Bahçeli’nin kapısı çalındı… Yetmedi, İrlanda’ya kadar uzanılıp, PKK’yla zerre benzerliği olmayan IRA’nın adamlarından akıl alındı... Herhalde oradan da BASK’a uzanırlar!..

Bu kampanyaların hiç de yabancısı değiliz. Ama sanki bu defa daha geniş kapsamlı ve donanımlı gibiler. Bir de iktidarın yoğun baskıları karşısında ayakta kalmaya çalışan bir medya grubu… Acaba bu değirmenin suyu nereden geliyor?

ATLANTİK KONSEY ÖNERİSİ: DÜŞMANLA KONUŞUN

Kafamızda bu sorularla, Eyüp Can kampanyasının peşine düştük.

Aklımıza en önce 13-15 Nisan 2009’da Atlantik Konsey’de yapılan o meşhur toplantı geldi. Bu toplantının raporunu da David L. Phillips kaleme almıştı. O’nu tanıyorsunuz, AKP’nin “Kürt açılımı” ile birebir örtüşen “PKK’nın Silahsızlandırılması ve Dağdan İndirilmesi” adlı raporu 2007’de hazırlayan kişi… Atlantik Konsey’de yapılan “Türkler ve Irak Kürtleri arasında güven tesisi” adlı toplantıya Türkiye’den 14 “kanaat önderi” katılmış, ancak bunların isimleri açıklanmamıştı. “Eyüp Can var mıydı?” diye sormayıp, David L. Phillips’in o raporunda yer alan bazı “önerileri” geçmek istiyoruz. Şunlar vardı:

“Teröre karşı çıkmanın ötesine geçin: PKK sorunu, güvenlik önlemlerinin ötesinde adımlar gerektirmektedir.”

“Yasal reformları üstlenin: Türkler, federalizmi bölünmeyle eşanlamlı gördüğünden, daha az göze çarpan ademi merkeziyet planları tasarlanmalı. Anayasanın Türklük maddesi, Terörle Mücadele Yasası ve TCK değiştirilmeli ya da yürürlükten kaldırılmalı… Kültürel reformlar tam olarak uygulanmalı… Katı, hesap sorulamaz ve aşırı tutucu olan yargının ıslahı için de önlemler alınmalı…”

Şunlar da konumuzla doğrudan ilgili “öneriler”:

“Düşmanla konuşun: Ankara, Öcalan’la konuşmayı reddedebilir, fakat demokratik seçimlerle gelmiş olan DTP üyeleri etkin birer muhatap olabilir.”

“Uzlaşmayı teşvik edin: Gerçek uzlaşma süreci, çatışma sırasında iki tarafta da doğmuş olan mağduriyeti göz önüne almalı…”

Atlantik Konsey toplantısında Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün Orta Doğu, Kuzey Afrika, Güney ve Doğu Asya bölgelerinden sorumlu kıdemli siyasi analisti Mike Amitay’ın da hazır bulunduğunu belirtip, Türkiye’deki Açık Toplum Enstitüsü, yeni adıyla Açık Toplum Vakfı’na geçelim.

EYÜP CAN SOROS’UN DANIŞMANI MI?

Açık Toplum Vakfı’nın Mütevelli Heyeti “İshak Alaton, Can Paker ve Osman Kavala”dan oluşuyor. Yönetim Kurulu’nda da yine Alaton ve Paker’e ilave olarak Murat Sungar var.

Peki bu Vakfın Danışma Kurulu ve burada görev alan isimler hakkında bir fikriniz var mı? Dilerseniz önce Danışma Kurulu’na seçilecek kişilerde aranan özelliklere bakalım:

“Açık Toplum Vakfı’nın Danışma Kurulu, konusunda uzman, yeterli birikim ve deneyimi olan ve alınan kararların toplum nezdinde saygınlığını sağlayacak niteliklere sahip kişiler arasından seçilir”miş…

“9 kişiden oluşan Danışma Kurulu’nun üyeleri, çalışma dönemlerinin ardından, rotasyonla yerlerini yine Danışma Kurulu’nun belirlediği yeni isimlere bırakır ve üyeler tamamen gönüllü olarak çalışır”mış…

Danışma Kurulu’nun işlevi nedir?

“Vakıf amacında belirtilmiş olan faaliyet alanları kapsamında Vakfa sunulan veya Vakıf tarafından uygulanması planlanan proje tekliflerini değerlendirmek, projelere verilecek hibe miktarını tayin ederek, Yönetim Kuruluna hibe tavsiyesinde bulunmak.”

9 kişilik Kurul’daki isimlere gelince; Üyeler “rotasyonla” belirleniyor ya, 2009 ve 2010 Danışma Kurulu’nda patronlar Can Paker ve Murat Sungar dışında 4 isim yerini koruyor… Ne tesadüf bu 4 isim arasında Eyüp Can da var!..

Bir başka tesadüf, Vakfın, son başvuru tarihi 17 Eylül olan son proje önerilerinden birisinin “Toplumsal Diyalog ve Müzakere Süreçlerinin Gelişimine Destek Programı” adını taşıması!.. Önce Vakfın, ardından da bu programın amacı şöyle anlatılıyor:

“Programın Amacı; Türkiye’nin sorunlarının çok yönlü tartışılmasını sağlamak amacıyla tarafların bir araya getirildiği diyalog ve müzakere alanları yaratmayı amaçlayan kurumların bu programdan faydalanmasıdır…”

Program;

“Kâr amacı gütmeden çalışan ve tüzel kişiliğe sahip kuruluşlara açık”mış… “25.000 TL’ye kadar olan projelerin bütçesinin tamamı, 250.000 TL’ye kadar olan projelerin yüzde 50’si Açık Toplum Vakfı tarafından nakdî olarak, kalan kısmı başka fon kaynaklarından karşılanacak”mış falan!..

Eyüp Can PKK için, “Savaşma Konuş” deyip, “500 bin Radikal” ararken, bizim bunları “konuşmamız” acaba çok mu “Radikal” kaçtı?!..

Odatv.com

Haramzâdeler Listesinde Bir Ulusalcı!
Açık İstihbarat Özel

Arkalarında iktidar desteği olmadan, normal şartlarda medyada yer bulmaları imkânsız olan bir zevatın, TRT'den aldığı yüksek ücretler, CHP'li Kemal Anadol'un soru önergesi üzerine TRT'den sorumlu Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından kamuoyuna açıklandı.

Bu listeye göre program başına, yani haftalık olarak ödenen ücretler şöyleydi:

Fehmi Koru, Derya Sazak, Fuat Keyman, Mustafa Erdoğan (2500 TL),

Taha Özhan (2000 TL), İbrahim Kalın (1250 TL), Oral Çalışlar, Reşat Ç

alışlar 1850 TL, Bahar Feyzan (1850 TL), Mete Çubukçu (1250 TL), Ekrem Dumanlı (1475 TL) Ergun Babahan (3200 TL), Emre Aköz, Mümtaz Türköne (1250 TL), Önder Aytaç (1500 TL),

Mustafa Akyol, Ümit Zileli Beril Dedeoğlu, Deniz Ülke Arıboğan, Ferhat Kentel (net 1000 TL)

Yeniçağ gazetesi Yazarı Selcan Taşçı bu çapsızlara , yoksul vatandaşın vergisinden ödenen astronomik rakamlar konusundaki duygu ve düşüncelerini yazdı. "Burunzade Ergun'a çalıştık" başlıklı bu yazıyı okumanızı tavsiye ederiz. (http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=15650)

Ahlak değerlerinin bu derece deforme edilemediği bir ülkede böyle bir liste kuşkusuz kıyameti koparırdı. Düşünün, devletin imkânları ve vatandaşın vergisiyle kurulmuş olan ve yasasına göre "kamu yayıncılığı" ilkesinden ayrılmaması gereken TRT, iktidara yağdanlık yapmaktan başka hiçbir özelliği bulunmayan, hatta bir kısmı (İbrahim Kalın, Beril Dedeoğlu, Önder Aytaç vs.) gazeteci bile olmayan bu şahıslara, hayatlarında hiç bir ülkede ve hiç bir konumda kazanamayacakları bu paraları, vatandaşın kesesinden dağıtmaktaydı.

Bu utanç listesi, sadece AKP muhaliflerinin değil, gazetecilik mesleğinin asgari ilkelerini korumaya çalışan herkesin tepkisine neden oldu. Çünkü adı geçen şahısların ne kendilerinin, ne de "fikirlerinin" ayda 13 bin TL'ye değecek "kamu yararını" taşıdığı oldukça kuşkuluydu.

Bu haramzadeler listesinde şaşırtan isim hemen hemen yok. Hatta eksik kalmış olanlar var.Örneğin, bir Şamil Tayyar, bir Nazlı Ilıcak neden bu "ek gelirden" mahrum bırakıldı? Belki de bu isimlerin yağdanlık ayarlarını gözden geçirmelerinde fayda var. Batan geminin mallarından mahrum olmalarını iştemeyiz...

Listede, bizim şaşırmadığımız ama kimilerini şaşırtması gereken bir isim daha var:

Cumhuriyet gazetesi yazarı Ümit Zileli...

Zileli'ye, diğerlerine ödenen miktarlara bakılırsa "figüran ücreti" uygun görülmüş. Program başına 1000 TL alıyor...

Bir başka yandaş kanalda "Ters Cephe" adlı bir programa çıkıp Taraf gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı ile Hacivat-Karagöz oyunu oynayan Zileli, duyumlara göre bu programdan da bölüm başına 1000 TL alıyor...

Yani, yağdanlıkların karşısında, yetersizliği ve "modası geçmiş görüşleri" ile rezil rüsva olan "ulusalcı" tiplemesinin aylık ücreti, toplamda 8 bin TL ediyor!

Kanaltürk'te perşembe günleri yayımlanan Ters Cephe adlı programı izlerseniz, "zenne" rolüne neden bu değerin biçildiğini anlarsınız...

Program, Ümit Zileli ile Rasim Ozan Kütahyalı arasındaki horoz dövüşü üzerine kuruldur. Bu horoz dövüşünün galibi her seferinde, sözüm ona "cesur, fırlama, cin gibi kurnaz ve de dinamik fikirlerin temsilcisi" Kütahyalı olmakta; katı türban düşmanlığından başka hiç bir fikir sergileyemeyen Zileli'ye ise "Bakın, bu Kemalistler işte böyle halktan kopuk, kendini beğenmiş,milletin hassasiyetlerinden bîhaber insanlardır" imajını yaratma rolü düşmektedir.

Ümit Zileli'nin programa hiç bir hazırlık yapmadan, günlük gazeteleri bile okumadan geldiğinin farkında olan Kütahyalı, sık sık sıcak güncel gelişmelerden söz açarak Zileli'nin bu eksikliği üzerinden puan kazanmaktadır.

Örneğin Kütahyalı, Zileli'ye "Muharrem İnce'nin açıklamasını okudun mu?" diye sorabilmekte, Zileli ise günün konusu CHP içindeki resepsiyon tartışmaları olduğu halde, "Yooo...okumadım, ne olmuştu ki?" diye cevap verebilmektedir...

Programın içeriğine ilişkin hiç bir hazırlık yapmayan Zileli'nin "zahir" söz konusu olunca aynanın karşısında saatler geçirdiği ise gülünç derecede parlatılmış saçlarından, özenle makyajlanmış yüzünden ve her programda bir yenisi sergilenen pahalı kol düğmelerinden anlaşılmaktadır...

Zileli'nin "uzman" olduğu tek konu, kendi yazılarıdır. Sürekli, "Ben yazmıştım" demekte ve kendi yazılarından başka hiç bir kaynağı referans gösterememektedir.

İki saatlik program süresince kullandığı kelime dağarcığı ise "Ahlaksızsınız kardeşim", "Ayıptır ya...", "Tiksiniyorum", "Alçaksınız, yalancısınız."dan ibarettir...Bu ağır hakaretlerin altını örneklerle değil, sadece gözlerini kırpıştararak ve yüzüne tiksiniyormuş gibi bir ifade vererek doldurmaya çalışmaktadır.

Bu manzaranın "kibirli Kemalist" imajına ne kadar değerli bir katkı sunduğunun farkında olan Rasim Ozan Kütahyalı, hazdan kahkahalar atarken, daha ciddi ve üslûbu daha düzgün bir adam olduğu anlaşılan Mustafa Akyol, bu altı boş hakaretlere haklı tepkiler vermektedir.

Biz "ulusalcılara" ise bu durumda, en azından programa hazırlık yaparak geldiği ve üslupta belli bir seviyeyi korumaya çalıştığı için "yandaş" Mustafa Akyol'a saygı duymaktan, Ümit Zileli'den ise utanmaktan başka çare kalmamaktadır.

Ümit Zileli ile Rasim Ozan Kütahyalı açısından programda "şahsiyet ve haysiyet" de ayaklar altında sürünmektedir. Az önce birbirlerine "Alçaksın, ahlaksızsın kardeşim" diyen bu adamlar, aradan 5 dakika geçmeden sarmaş dolaş olmakta, şen kahkahalar eşlğinde şakalaşma moduna girmektedirler. Ümit Zileli, referandum öncesi yayınlanan bir programda daha 3 dakika önce"Ahlaksızsın kardeşim, tiksiniyorum"dediği Kütahyalı ile oy oranları konusunda "takım elbisesine" bahse girmiş, program ikilinin tatlı tatlı didişmesiyle kapanmıştır...

Bir parantez açarak Ümit Özdağ'ın bu programdaki "farklı duruşuna" dikkat çekmek istiyoruz. Özdağ'ın programı görüşlerini dile getireceği bir platform olarak değerlendirdiği, rayting kepazeliklerine alet olmak istemediği anlaşılmaktadır. Rasim Ozan Kütahyalı'nın şımarıklık ve seviyesizlikleri ile kesinlikle muhatap olmadan, karşı tarafa boş hakaretler savurmadan ve görüşlerinin altını bilgiyle doldurarak saygıyı haketmektedir. Bu anlamda, Ümit Özdağ ile Mustafa Akyol gerçek bir "ters cephe" konseptine doğru ilerlerken, Ümit Zileli ile Rasim Ozan Kütahyalı seviyesizliğin batağına doğru sürüklenmektedir.

Ümit Zileli'nin kendisinden 20 yaş küçük olan Rasim Ozan Kütahylı karşısında düştüğü durumları düzeltme şansı bulunmadığını, böyle bir niyetinin de olmadığını Bülent Arınç tarafından açıklanan listenin yayımlanmasından sonra anlamış bulunuyoruz.

Dürüst gazetecilerin, milli kalemlerin, Kemalist yazar ve düşünce adamlarını birer birer açlığa,işsizliğe mahkum edildiği, cezaevlerine tıkıldığı bir AKP faşizminde "ulusalcı ve Kemalist gazeteci" sıfatıyla ayda 8 milyar TL kazanmanın bir bedeli var çünkü...

Ümit Zileli'yi izlemeye devam ediyoruz...

Kaynak: Açık İstihbarat

İşte Zaman'ın Katliam Destekçiliği
Sol Haber

Zaman gazetesi, Hayata Dönüş Operasyonu davasının Salı günü görülen duruşmasının ardından yaptığı haberde sağcıların yıllardır gizlediği bazı ayrıntılara yer verirken, katliamı "Ergenekon'un" yaptığı iddiasında bulundu. Oysa Zaman'ın o dönemde yazdıkları, hiç şüpheye yer bırakmıyor.

19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde devrimci tutsakların F tipi tecrite karşı başlattıkları ölüm oruçlarına son verme iddiasıyla gerçekleştirilen, 28 devrimcinin hayatını kaybettiği “Hayata Dönüş” operasyonu davası, önceki gün duruşmayla devam etti. Zaman gazetesi, duruşmayla ilgili verdiği haberde olayın katliam boyutuna dair de bazı ifadelere yer verirken, utangaç bir biçimde operasyonu Ergenekon’un yaptığı imasında bulundu.

Birçok mağdurun ifade verdiği duruşmayla ilgili haberine “Hayata dönüş operasyonunun mağduru konuştu” başlığı atarak bir kişinin ifadesini öne çıkaran Zaman’ın haberi şöyle başladı:

“Bayrampaşa Cezaevi'nde 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen 'Hayata Dönüş Operasyonu'yla ilgili açılan davada müşteki sıfatıyla ifade veren Ahmet Tamer, operasyonun arkasındaki şahısların yıllar sonra Ergenekon soruşturmasında tutuklandıklarını söyledi.”

Bu yüzsüz fırsatçılığa karşı çok yanıt verilebilecek olmasına rağmen, bunun yerine bir gerçeği hatırlatmak istedik: Zaman gazetesinin temsil ettiği cenahın, Hayata Dönüş katliamı karşısındaki tavrını. Katliamdan iki gün sonra, 21 Aralık 2000’de Zaman gazetesinde Tamer Korkmaz imzasıyla çıkan yazıyı yorumsuz paylaşıyoruz.

"Nihayet...

Bayrampaşa Cezaevi'nde bazı koğuşlara tam dokuz yıldır girilemiyordu... Cezaevi değil, derebeylikti Bayrampaşa; adeta 'kurtarılmış bölge' idi...

Koğuşlar, sol örgütlerin üssü haline gelmişti...

Bir anlamda, devletin giremediği 'kendine has kanunları olan bir otel'di!

Örgüt liderlerinin balık besledikleri 'havuz' dahi vardı. Bir sonraki aşama, galiba 'olimpik yüzme havuzu'ydu!

Bazı koğuşlarda ise, ördek besleniyordu...

Ölüm oruçları başlamadan hemen önce Bayrampaşa Cezaevi'nde düzenlenen törenin görüntülerini izlediğinizde, orasının bir cezaevi olduğunu tahmin etmeniz çok zordu...

Çünkü, cezaevinden ziyade, Spor ve Sergi Sarayı'nda yapılan bir tören vardı, sanki karşınızda!

*

Cezaevlerinde yok, yoktu...

Hemen her çeşit silah, mebzul miktarda mermi, kalaşnikof, el bombası...

Telsiz telefon, sayısız cep telefonu, hatta uydu telefonu!

'Cezaevi Telekom' bile kurulmuştu. Cezaevinin yakınlarında bir yerden kaçak bir santral hizmet veriyor, faturalar 'görüş gününde' tahsil ediliyordu!

Tarifeler de şahaneydi: Cep telefonuyla görüşmenin dakikası 5 dolar, cezaevine cep telefonu sokmak ise 3 bin dolardı!

Mafya şeflerinin, çetebaşlarının koğuşları daha çok kral dairesini andırıyor; siyasi tutuklular da çoktan kendi egemenliklerini kurmuş, örgütsel olimpiyat düzenliyorlardı!

*

Ölüm oruçlarının kumanda merkezi olan Bayrampaşa başta olmak üzere, birçok cezaevine devlet, uzun bir aradan sonra, nihayet müdahale etti...

Mahkumlar kalaşnikofla karşılık verdi!

Şimdi şöyle bir düşünün, kalaşnikoflu bir mahkum, içerideki 'son derece özgür' şartlardan sonra, F Tipi Cezaevi'ne gönderilmeyi ister mi, diye!

"F Tipi insancıl değil, istemezük!" nidaları, ölüm oruçları bahaneydi; mesele 'cezaevlerindeki kurtarılmış bölgelerin egemenliğini teslim etmeme' meselesi idi...

Cezaevlerinde operasyon başladığı saatlerde, Bayrampaşa'dan bir örgüt ileri geleni, telefonla Bartın Cezaevi'ni arıyor ve "Bir direnişçi arkadaşımız kendisini yaksın!" talimatını veriyordu!

Ölüm oruçları bağlamında 'insan hayatı'nın kıymetine son derece haklı olarak vurgu yapanların; insanın yaşama hakkını bir kalemde siliveren bu korkunç talimata da aynı duyarlılığı göstermeleri gerekiyor!

Bu arada, İçişleri Bakanı Tantan'ın "Ölüm orucu yapıyoruz diye herkesi kandırdılar. Hastahaneye kaldırılanların çoğu sağlam çıktı!" şeklindeki açıklaması, üzerinde ısrarla durulması gereken çok önemli bir noktayı haber veriyor!

*

İyice laçka olan cezaevlerine müdahale elzemdi. Devlet, müdahalede çok gecikmişti...

Son on yılın 'siyasi sorumluları' cezaevlerinde devletin otoritesinin kayboluşunu resmen seyrettiler! Yılların ihmali, bugünkü vahim tabloyu getirdi...

Devletin, cezaevlerini siyasi örgütlerin hakimiyetinden kurtarmayı bütünüyle başarması gerekiyor. Bununla yetinmeyip, 'içerisini' mafyanın egemenliğinden de kurtarmak zorunda!

Bu Yazı Altaylı'yı Bitirdi!

Fatih Altaylı bugünkü yazısını yazarken 10 yıl önce yazdığı yazıyı unuttu mu?
10 yıl önce Hayata Dönüş operasyonunu yere göğe sığdıramayan, cezaevinde direnen mahkumlara ültimatom veren Fatih Altaylı
bugün "devlet öldürdü-yaktı-hayatları yıktı" diyerek o gün yazdıklarıyla çelişti.

Fatih Altaylı o gün yazdıklarını unuttu mu bilinmez ama Google unutmamış...

10 YIL ÖNCE YAZDIKLARI

20 Aralık 2000 (Hürriyet gazetesi)

"Devlet belki de yıllar önce yapması gerekeni yaptı. Cezaevlerine girdi. Ben bu yazıyı yazarken, henüz cezaevlerine hákim olamamıştı, ama operasyon mutlaka tamamlanacak. Geri dönüşü olmayan nokta aşıldı.

Hele hele güvenlik kuvvetlerine cezaevi içinden açılan Kalaşnikof ateşiyle 2 güvenlik görevlisi şehit olmuşken.

Cezaevinde boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok.

Hangi sosyal gruba mensup olursa olsun, sokaktaki vatandaş devleti haklı buluyor.

Türkiye'yi her konuda haksız bulan Avrupa, devleti haklı buluyor.

Cezaevindeki eylemleri organize edenler her kimse, onlar da aslında devlete hizmet ediyorlar ve devleti haklı duruma getiriyorlar.

Bugün Türkiye'yi gezin, bazı marjinaller ve cezaevinde bu olayları yaratanların akrabalarının bazıları dışında destek veren yok.

Zaten devlete böyle bir operasyon için güç veren de, örgütlerin halktan kopukluğu."

Altaylı Bugün Kaleme Aldığı Yazı İse Şöyle...

Kim bunun sorumlusu?
Fatih Altaylı/ Habertürk
HACER Arıkan’ı gördünüz mü?

Büyük ihtimalle “Kim o?” diyeceksiniz.
Bugün birinci sayfamızın tepesindeki kişi. Dün ve önceki gün de televizyonlardaydı.
Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar. Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde.
Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise onları öldürdü, yaktı, hayatlarını kararttı.
“F tipi cezaevlerine geçmiyorlar” bahanesiyle.
Oysa o günleri hatırlayanlar bilirler, “akil adamlar” aracı olmuş, uzlaşma sağlanmış, F tiplerine peyderpey nakiller konusunda bir noktaya varılmış ya da varılmak üzereydi. Buna rağmen devlet adına hareket ettiğini söyleyen birileri, kendi koruması altındaki mahkûmlara ve tutuklulara saldırdı. Geriye 32 ölü ve bu manzaralar kaldı.
İddia o ki, fosfor bombası bile kullanılmış.
Biliyorsunuz Türkiye’de en önemli kararları erler verir.
Bu olayda da öyle olmuş.
Bir grup er, 39 galiba, toplanmışlar ve “Yahu bu mahkûmlar adam olmaz. Şunları bir yakalım, dövelim, öldürelim” demişler, Hayata Dönüş Operasyonu’nu başlatmışlar.
Şaka yapmıyorum, yüce Türk adaletine göre böyle olmuş. Bu olayla ilgili hakkında dava açılanlar sadece erler. Operasyona katılan ve kendileri de ölüm tehlikesine atılan erler. Siyasi sorumlular, bürokratik sorumlular hakkında tek bir ceza istemi, tek bir soruşturma yok.
Tam “Yuh”luk bir durum.
O günleri yaşamış, görmüş bir gazeteci olarak olayların nasıl geliştiğini hatırlatmam lazım.
F tipi cezaevleri yapılmış, ancak terör hükümlüsü mahkûmlar buralara nakledilmek istemiyorlardı.
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bu konuda bir uzlaşma sağlamak istiyordu.
Ancak bir “el” medyaya sürekli olarak cezaevlerindeki durumun ne kadar vahim olduğunu anlatan bilgiler ve belgeler yolluyor, gerilimi artırıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, gazetecileri arıyor, yakın bulduğu gazetecilere Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün ne kadar basiretsiz, ne kadar yüreksiz olduğunu anlatıyor, Türk hakkında “dedikodu” yapıyordu.
Sonunda bu dedikodu ve yıpratma kampanyası etkili oldu ve Hikmet Sami Türk operasyona onay vermek zorunda kaldı.
Bütün bu anlattıklarımı yapan kimdi, tahmin edebiliyor musunuz?
Söyleyeyim.
Sadettin Tantan.
Tantan Efendi acaba şimdi bu gördüğü yanıp bitmiş insanlar ve onlarca ölüyü düşünüp biraz olsun “üzüntü” duyuyor mudur?
Yoksa her zaman olduğu gibi tespihini çekip “Ne iyi işler yaptım” diye aynaya bakıp gururlanıyor mudur?

Aktifhaber

“MOSSAD’ın cümlelerini Türk basını kullanmıştı!”

HABERTURK TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut, WikiLeaks belgelerini değerlendirdi...
29 Kasım 2010

Bu belgelerin açılmasıyla yeni bir enformasyon savaşı başladı. Başka ülkelerdeki yazışmalar ve belgeler de mutlaka çıkacaktır artık. Bu bir başlangıç. Bunlar Amerikan devletinin kırmızı kitabındaki belgeler değil. ABD dış politikasının ortak tespitleri değil bunlar. ABD’nin dünyaya yayılmış kılcal damarlarının gönderdiği kriptolardır bunlar. Kesinlikle ABD devletinin resmi politikasını göstermez. “Davutoğlu delidir” tespitinden ise ben bir Türk vatandaşı olarak gurur duydum. Demek ki Davutoğlu kendi ülkesi hakkında iyi çalışıyor ki hakkında böyle şeyler söyleniyor. Davutoğlu doğru yolda demek. Dikkat çeken bir başka şey de, orada MOSSAD ağzından çıkan bazı cümlelerin bazı köşe yazarlarımız tarafından daha önce aynen kullanılmış olması. MOSSAD’a ait olduğu öne sürülen bazı cümleler, mesela “Tanklar neden hâlâ harekete geçmiyor” Türk basınında daha önce bazı kalemler tarafından aynen kullanıldı. habertürk

Bilgi çağı kusmukları
Umur Talu
Habertürk

“Reel sosyalizm” dandikliği, tamam, çöküşüyle güm diye ispatlandı.
Kapitalizmin dandikliği başını alamadığı kronik krizlerle her gün kanıtlanıyor.
Emperyalizmin dandikliği ise, koca “Amerikan imparatorluğu”nun rezil belgeleri, “bilgi çağı kusmukları”yla orta yerde!
Aklı olan bir demokrasi de, “az gelişmiş ülke” de, tahakkümcü Sam Amca’nın bu pis yüzüne tükürmeli önce.
Ama biz affettik bile!
Müttefikliğin dandikliğine, dostluğun pespaye ikiyüzlülüğüne, diplomasinin sefil janjanlarına Yarabbi şükür diyerek!

***

“Alt” yapıda “Barcelona’ya saygı” olduğu için üst katta yerim dar.
Hükümet ABD’yi hemen hoş görüp, dedikodu ya da bilgi, ortaya serilenlere ıslık çalıp Wikileaks’i eteklikle suçlarsa, o taşlar da kronik böbrek sancısı yapar!
Hepsine açıklama getirmek zorundasınız Sayınım!
Yalansa yalan, eğriyse eğri, doğruysa doğru. Ak ya da akçalı; parçalı ya da paçalı.

***

Belgelerde “Büyükelçi Edelman vakası” var. Ne ona yaslanın hemen; ne onunla onca zaman kanka olduktan sonra şimdi yerin dibine batırın!
Benim için de “şahsi vaka” olduğundan özel yazı konusu yapmalıyım.

***

Belgeler bizim meslekteki kadim bir iğrençliği de ortaya koyuyor.
Raportör, muhbir, müttefik, danışman, papağan, minik kuş, kaynak, kaypak gazeteciler.
Aynen iktidarlara ve generallere arz ettikleri gibi; yabancı diplomatlardan, hatta muhtemel ajanlardan bilgi, haber kopartacağına, onları didikleyeceğine, bizzat onlara servis yapıyorlar!
İsimler silinmiş. Zorlarsanız, tahmin mümkün. “Gül’ü seven” de var; “diken”e katlanamayan da. İktidar yandaşı da var; general kâtibi de!
Bunlara aklınız, vicdanınız, bilgi-haber hakkınız emanet; onlar ruhlarını pazarlıyor!
Neymiş! “Çok etkili şahsiyetler” oluyorlarmış.
Gazeteciliğin “sızıntıları”; çevre kirliliğimizin yüzkaraları!

Taha Kıvanç/Yeni Şafak
Ankara’dan Edelman diye bir büyükelçi geçmişti
04 Aralık 2010

Şimdilerde "Eric Edelman’a hücum" oyunu oynanıyor gazetelerde, ama bir zamanlar bizim medyanın ’en popüler diplomatı’ idi, ülkemizdeki ömrü çok kısa sürmüş Amerika’nın Ankara Büyükelçisi... Hemen her akşam evinde yemek veriyor, oraya ’1 Mart’ tezkeresini gözü kapalı desteklemiş dostlarını çağırıyor, onları ağırlıyordu.

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı Abdullah Gül’den devraldıktan sonra hükümeti sıfırdan oluşturacağını ve sofra arkadaşlarının bazısının bakan olacağını umuyordu Eric Edelman; değişikliğin birkaç bakanla sınırlı kalması ve dengenin korunması en az 1 Mart tezkeresinin reddi kadar etkili oldu Büyükelçilik üzerinde...

Bütün belgeler yayımlandığında, yeni Ak Parti hükümeti ilkinden farksız teşekkül ettikten sonra ABD Ankara Büyükelçiliği’nin Washington’a gönderdiği raporlarda çizilen Tayyip Erdoğan portresinin öncekilerden daha sert olduğu görülecektir.

Eric Edelman 1 Mart tezkeresinin TBMM’de görüşülüp oylanması sırasında Ankara’da değildi, gelişmeyi Washington’da Dick Cheney’in ofisinde izledi. Bush’un yardımcısı Cheney’in sağ koluydu Edelman. Cheney başkan yardımcısı seçildiğinde yanına ilk onu almıştı.

Irak’ı ve sonrasında bütün Ortadoğu’yu dize getirmek üzere yola çıkan Bush-Cheney ikilisi, bu ’fetih’ yolculuğunda Türkiye’yi yanlarına çekmeyi kafaya koymuş, bütün altyapıyı hazırlamışlardı. Cheney ofisinin Türk medyasını yönlendirme hizmetleri Ankara’ya büyükelçi olarak gönderilmeye hazırlanan Edelman’a verilmişti.

İsterseniz kısa bir kronoloji sunayım: Eric Edelman’ın Ankara’ya büyükelçi olarak gönderileceğini o kritik 2003 yılının ilk ayında duymuştum. Ertesi ay (Şubat 2003) Beyaz Saray Edelman’ın büyükelçi atanması sürecini başlattı. 24 Şubat günü Senato’ya ismi gönderildi. Senato’dan onay biraz gecikmeli olarak 11 Nisan tarihinde çıktı, gündemin yoğunluğu sebebiyle; yoksa tezkerenin TBMM’de oylanacağı sırada Ankara’da onun bulunması arzu ediliyordu.

Tezkerenin elinde patladığı Büyükelçi Robert Pearson taltif görüntüsü verilen bir atamayla merkeze çekildi ve o yılın Mayıs ayında Ankara’ya ulaştı Eric Edelman...

Yazarınız bütün bu gelişmeleri Washington ve Ankara’dan izliyordum, hem de çok yakından... Bir şey fena halde dikkatimi çekmişti: Bütün büyükelçilerin atanma işlemleri Senato’da herkese açık oturumlarda adayın sorgulanmasıyla gerçekleştirilir; görev yapacağı ülkenin diplomatları oturumu izler. Oturum tutanakları da herkesin bilgi sahibi olması için yayımlanır...

Edelman’ın Senato’da sorgulanması kapalı kapılar ardında yapıldı. Başka ülkelerin diplomatları da meraklı dinleyicilerle birlikte toplantıya alınmadı. Her aday gibi Edelman da gittiği ülkede ne yapmak istediğini anlatmıştır oturumda, senatörlerin sorularına da cevap vermiştir; ancak Senato ve ABD Dışişleri Bakanlığı görüşme tutanaklarını yayımlamadığı için bunları kimseler öğrenemedi.

Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nin davet edilmediği oturumda yapılan konuşmalara yayın yasağı konuldu. Dahası da var: Eric Edelman’ın ülkesinin Ankara Büyükelçisi olarak atanması sonrasında yapılan yemin törenine de bizim diplomatlar katılamadı...

Her fırsatta "Neden?" diye sorduğum için bana çok kızmıştı Eric Edelman...

Yemin törenine katılan birinden dinlemiştim olup biteni. "Bir tür ’kabal’ toplantısı gibiydi" demişti kaynağım. Neo-Çılgınlar cemaatinin en büyükleri küçücük bir odada toplanmıştı: Dick Cheney bizzat gelmişti. Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Douglas Feith de... Daha sonra ’Bir gizli CIA ajanının kimliğini deşifre etmek’ iddiasıyla yargılanacak Lewis ’Scooter’ Libby de oradaydı... Libby’nin orada bulunması doğaldı; Washington’daki görevi sırasında Edelman’ın bir üst patronu oydu çünkü...

İki de sürpriz tanıkla tamamlanıyordu ’kabal inisiyasyon töreni’ gibi toplantı: ’New Standard’ dergisinden William Kristol ile Robert Kagan... Edelman, Atina/Yunanistan doğumlu Kagan’ı büyükelçi olduğu dönemde Ankara’da ağırlayacak ve onu kendisi gibi ’neo-Çılgın’ Türk dostlarıyla tanıştıracaktı.

Senato’dan atama izni çıkmasıyla sonuçlanan görüşmelerde kimbilir kendisine nasıl bir misyon biçmişti Edelman. "Ankara’ya gidince neler neler yapacağım" diye kimbilir neler anlatmıştı. Bunları bir türlü öğrenemedim. Bir şeyi ise çok iyi biliyorum: Vaat ettiklerinin hiçbirini gerçekleştiremedi Edelman. Bir ’fatih’ edasıyla geldiği ve hemen her kesimden kendisine sadık takipçiler bulduğu Türkiye’den, henüz iki yılını doldurmadan, arkasına bile bakmaksızın ayrılmak zorunda kaldı.

Geride, görevde bulunduğu sürede kaleme aldığı öfke ve kin dolu onlarca bilgi notu, kripto ve rapor bıraktığı anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı tarihine de, "Bulunduğu ülkenin başbakanından en uzun süreyle randevu alamamış büyükelçi" rekoruyla geçti.

Şimdilerde yine eski gazeteci dostlarını aydınlatmaya devam ediyor.

Öyle değil mi Mehmet Ali Birand?


EDELMAN’IN MELEKLERİ
Selcan TAŞÇI
08.12.2010

Charlie’nin melekleri kadar olmasa da onlar da güzel, onlar da akıllı ama önemli de bir farkları var;

gaipten gelmiyor talimatları, büyükelçi görünümlü ABD ajanını koruma çabaları gün gibi ortaya çıkarıyor.

Yanlış hatırlamıyorsam şöyle başlıyordu filmin fragmanı;

“Onlar güzel, akıllılar.. Görmediğimiz ancak sesini işittiğimiz patron Charlie için çalışıyorlar...”

Bunlar da, -güzellik göreceli bir kavram tabii ama- genel estetik değerlere göre pek de fena sayılmazlar, eh bunca yıldır “medya” denen kurtlar sofrasında, sırtları yere gelmediğine göre -kendilerinde mi var - yoksa gerekli hallerde bir aparatla mı bünyeye eklemleniyor belli olmasa da- “akıllı”lar da...

Ama bu melekleri Charlie’ninkilerden ayıran çok önemli bir farkları var:
Talimatlarını “gaip”ten almıyorlar. Kim için çalıştıkları gün gibi meydanda...

İşte bu yüzden onlar, Charlie’nin son melek versiyonunda başrol oynayabilecek kadar yakışmalarına rağmen Hollywood operasyonlarına; “Edelman’ın melekleri” olmakla yetinmek durumundalar medya dünyasında...

Baksanıza WikiLeaks’in yayımladığı belgelerde Türkiye ile ilgili kriptoların Edelman’ın marifetiyle ABD’ye iletildiği ortaya çıkınca nasıl çektiler kılıçlarını; bir elleri de koltuk altlarında gizledikleri “tetik” te, bacaklar uçan tekmeler savurmak üzere havada ve ciyaklamayı andıran ses tonunda nidaları yükseliyor sütunlarında:

“Hayııııırrrrrr, o yapmadııııııııı!”

Mübalağa mı sanıyorsunuz...

O zaman buyrun birlikte okuyalım; ABD Dışişleri Bakanlığı Operasyonlar Dairesinin yetiştirdiği, Batı Şeria’dan Sovyetler’e, Çekoslovakya’dan Afganistan ve Irak’a kadar el attığı her ülkeyi “konjonktürel hedefe uygun olarak” ya bölen, ya parçalayan, ya kaos çıkaran ajanının, Türk basınındaki korumalarını...

Önce Aslı Aydıntaşbaş’ın can hıraş savunması: “Nasıl ki Ermenistan’da biri çıkıp ”Vay sizin gizli kırmızı kitabınızda bize şöyle böyle deniyor!“ diye bir dava kazanamazsa, hükümetin bu çabaları da hukuken sonuçsuz kalacaktır. Belli ki hükümet meseleyi kişiselleştirip en sert telgrafların altında imzası olan eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman’a yönelecek. Hukuken burada da sonuç alınması mümkün değil. Zaten altında imzası olsa da o telgrafların çoğunu Edelman yazmamış; altında görev yapan John Kunstadter ya da Bob Deutch gibi diplomatların analizlerine paraf atmış. (Anladığım kadarıyla Başbakan’ı en sinirlendiren telgraflar uzun yıllar Ankara’da görev yapmış Siyasi Müsteşar Kunstander’in kaleminden çıkanlar.) ”

Aynısı Türkiye’de olsa, yine “o yapmamış ki astlarının çalışmasına paraf atmış” diye savunur muydunuz Aslı Hanım?

İyi düşünün...

Yoksa “daha iyi ya” diye ellerinizi ovuşturarak; “Tek başına da değilmiş resmen organize işler bunlar, çete suçu” diye yangın mı yapardınız?
Edelman da kendi çetesinin tuttuğu raporları paraflamanın cezasını çeksin yani Aslı bacım! (Anadolu’dan yeni dönmüş olmanın etkisi aldırmayın!)
Sahi, hemen her konuda müneccimlik taslayan “bir yetkili”nden ne haber; o ne diyor bu işlere, hiç haber vermemişsin!
* * *

Drew Barrymoore suratlı ABD’li melekten sonra sıra Lucy Lui kılıklı melez meleğin yazdıklarında. “Güvenilir ABD’li kaynaklar”a dayanarak, Habertürk için Edelman’la yaptığı röportajı şöyle özetliyor Amberin Zaman:
“WikiLeaks kripto skandalını yakından izleyen Washington’da güvenilir ABD’li kaynaklara göre ”Erdoğan’ın İsviçre’de gizli hesapları var“ iddiasını içeren kripto, kesinlikle Eric Edelman tarafından yazılmadı. Kriptoyu yazan kişinin ismini vermemekte direnen kaynaklar, belgeyi kaleme alan diplomatın kimliğinin Wikileaks sitesinde de izah edildiği gibi rakamlar ve harfler içeren bir kodla belirtildiğini teyit ediyorlar. O kodları bilmeyenler yazanın kimliğini çözemez. Ancak yazı dili kimi zaman diplomatları ele veriyor. Malum kriptodaki yazı dili de, dönemin siyasi işlerden sorumlu müsteşarı tarafından yazıldığı tezini güçlendiriyor. Aynı kaynaklar kriptoların sadece çok az bir bölümünün yayınlandığını hatırlatarak Edelman döneminden önce ve sonrasında da AK Parti’yi sertçe eleştiren kriptoların varlığına dikkat çekiyorlar...”

Hey melez melek!

Bu “güvenilir Amerikan kaynağı”, tıpkı Edelman gibi ABD Dışişleri görevlisi olan kocan mı yoksa?

Zevahiri kurtarmak için neredeyse “her ülkeye lazım” bir Edelman portresi çizmiş Amberin: “En nüfuzlu diplomatlar arasında, etkin ideolog, Savunma Bakanlığı’nın üçüncü adamı, Musevi olmasına karşın, Hıristiyan eşi Patricia ile pazar günleri kiliseye gider, bir iktidar değişikliğinde yeniden önemli bir göreve getirileceği tahmin ediliyor...”
Tabii bu secerede, Kafkaslar’da, eski demir perde ülkelerinde, Orta Doğu’da yediği naneler yok Edelman’ın... Türkiye’den neden apar topar çağırıldığı yok...
* * *

Medyada Edelman’a kalkan olan zevata en anlamlı cevap Edelman’dan gelmiş aslında... Diyor ki “Benim görevim ülkemi korumak ve kollamak. Ve eğer ülkem hakkında korkunç yalanlar üretiliyorsa bunlara karşı çıkmak... Bugün olsa aynı şeyleri yapardım. Pişman değilim.”

Günlerdir gezdiğim Anadolu kasabalarının hemen hepsinde Atatürk’ün “Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür” sözünün sağlamasını yapmış biri olarak, meleklerin hizmet ettiği adrese de bakarak sormalı:

Sizin vatanınız neresi?

YeniÇağ


Mehmet Barlas
CHP'nin medya bağımlılığı o medyayı da değişime zorluyor
17 Aralık 2010
Yeni Türkiye'nin güncel siyasi gerçeklerini görmezden gelerek siyaseti yorumlamak, kişiyi hatalı sonuçlara yönlendirebilir.
Örneğin "Medya desteği" siyasi partiler açısından eskisinden farklı anlama sahip şimdi.
Ankara merkezli, İstanbul sermayeli ve köylü oranının yüzde 70'ler dolayında bulunduğu eski Türkiye'de, medyanın (veya basının) siyaset üzerindeki ağırlığı çok fazlaydı.

Zaten siyaseti de birbirlerine benzeyen ve birbirleri ile kavgalı olan aynı merkezçevrenin insanları yaparlardı.

Basın da bunlardan birini bir noktaya kadar destekler sonra diğerine ağırlığını koyardı.

Halk için "Katılım" seçimden seçime oy vermekten ibaretti.

Bu kısır döngü tam olarak nerede kırıldı bilemiyorum.

Ama kesin olan bir durum var.

Medya bağımlısı değil

Eğer "Medya desteği" siyasette eskisi kadar ağırlıklı olsaydı, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan ve AK Parti'nin iktidar olması düşünülemezdi bile.

Turgut Özal'ın "Organize Sanayi Bölgeleri" projesi Anadolu esnafını tüccar, zanaatkârını da sanayici konumuna ulaştırdı ve İstanbul sermayesinin tekelci konumu sona erdi.

Yine Özal'ın ANAP'ının devletçiliği ve katı kambiyo rejimini rafa kaldıran transformasyon programı sonucu, Ankara'nın ekonomi üzerindeki güdümü azaldı.

"Kentlilik" eski kentlileri azınlığa iten bir boyuta ulaştı.

"Eski"nin son başkaldırısı olan 28 Şubat post-modern darbesi hem ekonomik, hem siyasal açıdan çok geniş kitleleri olumsuz etkiledi.

İstanbul'un merkez medyası ile siyasetin asker güdümündeki işbirliği, derin toplumda öfkeyle izlendi ve ilk seçimde reddedildi.

Sloganlı pasta paylaşımı "

Laiklik tehlikede" sloganı arkasında sergilenen pasta paylaşımı "Devletin rutin dışı" faaliyetlerinin tümünün gündeme gelmesine neden oldu.

AK Parti iktidar olduktan sonra da bu faaliyetlerin tümünün üzerine gitti. "Her çeşit vesayet"e karşı tutum alındı.

Bu arada merkez medyasının siyaset üzerindeki vesayeti de bitirildi.

Eski demokratik siyasette eksik olan "Hizmet" faktörüne ağırlık verilmeseydi, AK Parti ve Erdoğan da kalıcı iktidara sahip olamazlardı.

Bu sırada yerel yönetimler de, merkez de "Hizmet"i ve "İcraat"ı en uzak köşelere kadar taşıdılar. Makroda da mikroda da seçmen "Hizmet"in ne demek olduğunu gördü.

Şu anda da AK Parti iktidarı medya desteğine bağımlı değil.

Ama "Eski"yi temsil eden ve değişime karşı durmayı "Rejim" meselesi olarak sunan CHP için medya desteği, seçim kazanmaktan daha önemli.

Karşılıklı bağımlılık

Çünkü yüzde 20 dolayındaki CHP seçmenleri aynı zamanda merkez medyanın okurları ve izleyicileri.

Sadece bu medyanın desteği Deniz Baykal'ın bir günde yok edilmesine ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun parlatılmasına yetti.

Bu medya Kılıçdaroğlu'nu "Değişim"in temsilcisi olarak sunarak, AK Parti'ye ve Erdoğan'a rakip konuma getirmeye çalışmakta.

Önümüzdeki CHP Kurultayı'nda da delegelerden çok bu medyanın ağırlığı Parti'nin kaderinde etkili olacak.

Dünkü Zaman'da Etyen Mahçupyan bu durumu değerlendirirken "CHP'nin yenilenmesi yetmez, CHP yandaşı medyanın da yüz değişimi geçirmesi gerekir" diyordu.

Özetle CHP'nin kendine yandaş medyaya bağımlılığı, bu medyayı da CHP için de söz konusu olan "Değişim beklentisi" ne bağımlı kılmıştır.

CHP yönetiminin ve yandaş medyasının "Değişim"den ne anladıklarının tahlili ise bir başka meseledir.

SABAH

EMRE AKÖZ’ÜN GENÇLİK TAKINTISI
16 Aralık 2010

Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz’ün son günlerde en fazla canını sıkan şey gençler. Öğrenci eylemleri Aköz’ün gündemini öyle meşgul ediyor ki gazetesinin kendisine tahsis ettiği köşeyi öğrenciyle mücadeleye ayırmış durumda. Akıllara gelen soruysa şu; Aköz’ün gençlikle sorunu ne?


Son 8 yazısının 6’sını öğrenci eylemlerine ayıran Aköz’ün son hedefi ODTܒlü gençler oldu. Aköz son yazısında ODTܒlü gençlere çatmadan önce Akdeniz Üniversitesi öğrencisi gençlere çattı. Akdeniz Üniversitesi öğrencilerinin kariyer günlerinde gerçekleştirdiği protesto eylemine kızan Aköz gençlerin ‘parasız eğitim’ talebine de sinirlenirken şu ifadeleri kullandı:

‘Mesela, yüzleri hiç kızarmadan, "parasız eğitim" istiyor ve bunu bir "hak" olarak görüyorlar. ‘

Öğrencilerin parasız eğitimi bir hak olarak görmesini ‘yüz kızartıcı’ bir tutum olarak değerlendiren Emre Aköz’ün Penthouse adlı porno dergisini yönetirken kendisinin ‘en uzun penis yarışması’ düzenleyen kişi olduğunu unutması yüzleri gülümsetti.

Köşe yazarları arası polemiklerde hafif sıklet mücadele yürüten Emre Aköz ilk ağır sıklet polemik denemesini Leman dergisiyle yapmış müsabakadan Leman dergisi tiraj alarak Emre Aköz de ponpon kız olarak ayrılmışlardı.

Aköz şimdi bir kez daha ağır sıklet bir mücadele alanına girdi, kendisine rakip olarak gençleri seçti. Şimdi Aköz’ün Mülkiye, ODTÜ, Boğaziçi, İstanbul Üniversitesi, İTÜ vb okulların kantinlerinde kulaklarının çınlatılıyor olma ihtimali yüksek tabi gençlik bu sıkletteki bir yazarın müsabaka davetini ciddiye aldıysa…



Konu ile ilgili linkler:

www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/12/16/odtulu_sosyalistlere_yakisan_oyun_uzunesek

www.odatv.com/n.php

www.medyafaresi.com/haber/48691/medya-lemandan-emre-akoze-yanit-ilahi-ponpon-emre.html

www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/12/16/odtulu_sosyalistlere_yakisan_oyun_uzunesek

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=665

Ergun Babahan/ Star
Bağımsız denilen medya gerçeği
23 Şubat 2011

Bu yazı aslında yabancı okur için kaleme alındı ama son dönemde kafası karışan Türkiye kamuoyu açısından da önemli.

Ergenekon gerçeğinin medya ayağı olduğu ve bunun tam anlamıyla ortaya çıkarılamadığı gerçeğini anlatmaya çalıştığım bu yazı Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone’ye hitaben kaleme alındı.

Büyükelçi Ricciardone, Odatv Baskını’ndan sonra Türkiye’de olup biteni anlamaya çalıştığını söyledi.

Türkiye’nin büyük gazetelerinden birinde uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapmış, bir gazeteci olarak kendisine yardımcı olayım.

Bugün Türkiye’de iktidar-medya ilişkilerinin sıkıntılı olduğu doğru.

Başbakan Erdoğan zaman zaman medyaya, yazarlara sert çıkışlar yapıyor bu da doğru.

Ancak Türkiye’de Batılı anlamda bir medyanın mevcudiyeti daha sıkıntılı.

Bu ülkenin medyası ne yazık ki, yıllar boyunca Genelkurmay karargahının bir uzantısı olarak işlev gördü. Gazetecilerin itibarı yüksek rütbeli generallerle ne kadar samimi olduklarıyla ölçüldü.

Çünkü asker uzun yıllar devlet içinde devlet konumunu korudu ve işadamları için her zaman siyasetçiden önemli oldu.

Bu ülkede yıllar boyu her görüşten siyasetçiye hakaret yağdı ama asker her zaman kutsal, dokunulmaz kaldı.

Sıkıntı bundan ibaret değildi, medyayı devlet üzerinden zenginlik kaynağı olarak gören medya sahipleri, askerle iyi geçinme kaygısıyla köşe yazarından haber sorumlusuna kadar askerin tavsiyesiyle adam aldı. Genelkurmay, MİT gibi kurumlar kendilerine gazeteci diyen ajanların atama işlevi gördü. Bunun neticesinde asker kutsal, siyasetçi karanlık, pis bir biçimde değerlendirildi.
Askeri istihbaratın sağladığı bilgiler, askerin rahatsızlık duyduğu siyasetçileri devre dışı bırakmak için kullanıldı.

Karargahtan gelen taleplerle yazılar yazıldı, o talimatlarla kimi konulara hiç girilmedi.

Mesela, Türkiye’de kendine merkez diyen medyanın hiçbir zaman insan hakkı, hukuk gibi kaygıları olmadı. Kıbrıs’tan Kürt meselesine, Ermeni soykırımı tartışmalarından solculara baskıya kadar bu medya her koşulda devletin yanında yer aldı. Almakla kalmadı, devletin hassasiyet gösterdiği konularda farklı duruşu olan aydın ve sanatçıları boy hedefi haline getirdi.

Bundan Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk da nasibini aldı, sürgünde vatan hasretiyle ölen Kürt sanatçı Ahmet Kaya da. Diyarbakır’daki işkenceleri de görmezden geldiler, faili meçhul cinayetleri de.

Aslında askerle işbirliği içinde siyaset sahnesini düzenlemeye çalışan gazeteci kılıklı devlet ajanları sahnedeydi.

Üstelik bu yeni bir şey değildi Türkiye için.
1945’deki Tan Matbaası baskınından 1960 darbesine, 9 Mart darbe girişiminden 28 Şubat sürecine kadar her aşamada halkı tahrik etmek görevini onlar üstlendi.

Şimdi Ergenekon dava sürecinde, Balyoz olayında da onların izleri ortaya çıkıyor.

Sayın Büyükelçi, bunun basın özgürlüğüyle ilgisi yok, demokrasinin korunması meselesiyle karşı karşıyayız. Size sadece şunu hatırlatayım, bu ülkede yakın geçmişte devlet kaynaklı çok cinayet işlendi.

Çok sayıda aydın, öğrenci, bu cinayetlere kurban gitti. ‘Sözkonusu vatansa, gerisi teferruattır’ diyen zihniyet, bu uğurda kendisine yakın isimleri de öldürtmekten çekinmedi.

Amaç irtica tehlikesi tehdidiyle halkı askeri müdahalenin yanına çekmekti.

Bu medya, bütün bu olaylarda yalanların yanında oldu, gerçeklerin üzerine gidenleri karaladı. Size şu kadarını söyleyeyim, Ergenekon dava sürecinin başlamasıyla birlikte siyasi amaçlı cinayetler bıçak gibi kesildi.

Hrant Dink devleti rahatsız eden görüşleri dile getirdiği için öldürülen son aydın oldu ve dilerim öyle kalır.

Bu cinayetin aydınlatılması için kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçiren bu medyanın seçilmemesi için parti kapattırma tezgahlarına giriştiği Cumhurbaşkanı Gül oldu.

Özetle sayın Büyükelçi, Türkiye’yi anlamak uzun ve sabır gerektiren bir süreç.

Zorluk çektiğinizde biz buradayız.
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Çrş Şub 23, 2011 8:35 pm tarihinde değiştirildi, toplam 9 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Ksm 14, 2010 8:02 pm    Mesaj konusu: Ahmet Kaya'ya Yapılan Medya İnfazının Belgeseli Alıntıyla Cevap Gönder



Ahmet Kaya'ya Yapılan Medya İnfazının Belgeseli


























Kaynak: Haber10

O İstedi Diye Beni Kovdular!
28 Aralık 2010
Hüsnü Mahalli

Genel Yayın Yönetmenimiz İsmail Küçükkaya 23 Aralık tarihli köşesinde ''Tarafsızlığımız çok net'' başlıklı çok önemli bir yazıyı kaleme almıştı. ''Mutlak bir gazetecilik refleksi ve haber takibiyle güçlendirilmiş NET haberler ve NET gazetecilik'' ilkesine vurgu yapan Küçükkaya, AKŞAM'ın ne denli özgür bir gazete olduğunu anlatıyordu.
5 yıldır AKŞAM'da yazıyorum. Küçükkaya göreve geldiği ilk günden bu yana ve bildik çevrelerin tepki ve baskılarına rağmen hiçbir yazıma müdahale etmedi ve hiçbir yazımla ilgili hiçbir söz söylemedi.

Oysa Yeni Şafak'ta yazdığım dönemlerde yakın dostum olan Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu zaman zaman yazılarıma müdahalede bulunmuş ve ABD ve İsrail ile ilgili yazılarıma itiraz etmiş hatta bu yazılardan bazılarını sansürlemişti. Gazetede bazı arkadaşlar da 'ABD ve İsrail karşıtı yazılarımın çok sert olduğu' uyarısında bulunmuş ve bu yazıların yumuşatılmasını istemişti. Bense 'ABD Irak'ta; İsrail de Filistin'de insanları öldürürken yumuşak öldürsün ben de yazılarımı yumuşatayım ' türünden yanıtlar vermiştim.

Nitekim ABD'nin Ankara Büyükelçisi namı değer Edelman, 'Sezer Şam'a gitmemeli'' türünden tehditkar bir açıklama yapınca ben de 16 Mart 2005'te kendi köşemde ''Edelman sömürge valisi mi?'' başlıklı bir yazı yazmıştım. Gazeteye sık sık geldiği, adamlarını gönderdiği ve gazetede bazı arkadaşlarla sıkı fıkı dostluk ilişkileri içinde olduğunu bildiğimiz Edelman bu yazıya dayanamayıp farklı kanalları da kullanarak gücünü kanıtladı ve yaklaşık 10 gün sona beni gazeteden attırdı. Peki ne oldu?

5 yıl sonra Edelman'ın değil benim haklı ve doğru olduğum kanıtlandı.

Peki ne oldu?

Edelman ve Edelman dostlarının Türkiye aleyhinde nasıl çalıştıklarını hep birlikte gördük.

İşte bu nedenle İsmail Küçükkaya'nın yazdıklarını ben çok önemsiyorum. Çünkü ben o zaman da bugün de NET ama aynı zamanda ÖZGÜR yazıyorum.

NET gazetecilik yapıyorum.

Bunu da son Ahmet Davutoğlu'nun sohbetinde çok daha NET anladım. Cumartesi günü 40 kadar meslektaşımla birlikte Bakan'ın sohbetine katılmıştım. Üç buçuk saat süreyle çok net, açık ve samimi konuşan ve Türkiye'nin dış politikası ile ilgili tüm detayları anlatan Bakan daha sonra soruları yanıtladı.

Salonda bulunanlara güvenerek 'şunları yazmayın' diyen Bakan, bazı sorulara da sinirlendiğini hiç saklamadı. Çünkü bazı meslektaşlarımız Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'na Türkiye vatandaşı bir gazeteciden çok İsrail ya da ABD mantığı düşünen gazeteciler olarak sorular sormayı tercih ediyordu.

Örneğin ''Neden İsrail ile barışmıyorsunuz'' ya da ''İran bombasından korkmuyorsunuz''...

İşte garip olan buydu. Bu gariplikleri katıldığım televizyon programlarının tümünde görmüş ve yaşamıştım. Huylu huyundan vazgeçmiyor.

Allah Bakan Davutoğlu'na sabır versin. Allah bazı meslektaşlarımıza NET haber, NET ve ÖZGÜR gazetecilik ihsan eylesin.

Bu da olmazsa İsmail Küçükkaya'nın tavsiyesine uyarak AKŞAM okumalarını sağlasın
Akşam

NTV'de Osmanoğlu rahatsızlığı

NTV'de Banu Güven'in konuğu olan Osmanoğlu torunlarından Adile N. Osmanoğlu Tars, Muhteşem Yüzyıl'ı tartıştı. Dizinin Osmanlı'nın imajına büyük darbe vurduğu sözleri sunucu ile konuğu sık sık karşı karşıya getirdi.

14 Ocak 2011

Muhteşem Yüzyıl tartışmasında yeni boyut. NTV’de Banu Güven’in programına konuk olan Adile M. Osmanoğlu Tars, dizinin Osmanlı’nın imajına büyük darbe vurduğunu savundu. Program sunucusu Güven ise konuğunu konuşturmamak için elinden geleni yaptı.

Padişahın aşkından önemli şeyler olduğun söyleyen Adile Osmanoğlu Tars, filmde Sultan Süleyman’ın çok garip şekilde gösterildiğini söyledi. Banu Güven’in ‘Siz tarihçi değilsiniz’ sözü üzerine Tars, “Evet tarihçi değilim ama Osmanlı’da bir padişah hiçbir zaman böyle acayip acayip şeyler yapmazdı.” Dedi. Tars, bizim ailemizde de birtakım şeyler konuşulurdu, biz Padişah’ın ulaşılmaz bir noktada olduğunu biliyoruz. Filmin içinde öyle bir hale gelmiş öyle bir laubalilik yapılmış ki Sultan Süleyman bahçelerde dolaşan sıradan bir insan haline getirilmiş. Bu Meral hanımın hayal dünyasıdır” dedi.

Banu Güven’in Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmede dizi ile görüşlerini sorduğunu hatırlatması üzerine Osmanoğlu’nun gülmesi Banu Güven’i rahatsız etti. Güven, “Eğer sizin eleştirileriniz bir belgesele olsa idi ben buna hiç itiraz etmem görüşlerinize saygı duyardım. Ama bu bir film.” Dedi. Güven, “ Sizin atalarınızdan söz ediyoruz. Ailenizden ve yüzyıllarca öncesinden söz ediyoruz. Ancak bu kişilikler tüm topluma mal olmuş kişilikler.” Sözü üzerine Osmanoğlu Tars, “ Size öyle gözüküyor. O kişinin sizlere de faydası oldu. Dünya bu insanlara saygı ile karşılıyordu. Siz böylesine saygı duyulan bir imajı kalkıp böyle yapamazsınız.” Dedi.

Banu Güven, şehzade ile ilişkilerinin böyle yaşandığına ilişkin sözlerine ise Osmanoğlu, “ O da doğru değil, Benim babam, babaanmem Ayşe Sultan ile birlikte oturmak istediğinde dahi böyle bir laubalilik yoktu. “ dedi.

Banu Güven, bunu bir tarih kitabında okuduğunda veya bir film veya belgeselde görüldüğünde farklı değerlendirilmesi gerektiğini söylemesi üzerine Osmanoğlu Tars “ O zaman başka şahıslar kullanılsaydı. Osmanoğlu’nun adı kullanılmasaydı Hayali bir fantezi yapılsaydı” dedi. Banu Güven, “Aile içinde herkes sizin gibi mi düşünüyor” sözü üzerine Osmanloğu Tars “Aklı başında bütün aile böyle düşünür” dedi. Banu Güven, ailenin bir başka ferdi olan Roksan hanımın diziyi onayladığı şeklindeki sözlerine ise Osmanoğlu Tars “ Hayır yine yanılıyorsunuz. O da benim gibi düşünüyor. Onu da ekranlara emrivaki bir şekilde getirdiniz. Can Dündar’ın karşısına öyle çıkardınız. “ dedi. Osmanoğlu Tars, Roksan’a “Dizinin fragmanı gösterildi ve Roksan, diziyi görmeden bir şey söyleyemem dediğini anlattı. Orsanoğlu Tars, Roksan’ın kanala başka bir konu için çağrıldığını ve programda başka sorular yöneltildiğini söyledi.

Banu Güven, Sultan Süleyman’ın 16. Yüzyılda yaşadığını ve harem hayatını bir kurgu içinde televizyonlara taşındığını dile getirirken Osmanoğlu Tars, “Bizim insanımız henüz böyle bir kurguya hazır değil. İnsanlar olayların böyle olduğuna inanıyor. “ dedi. Banu Güven, ‘İnsanların neye hazır olup olmadığını neye dayanarak söylüyorsunuz Böyle olmadığına inanalar da var ” sözü üzerine Osmanoğlu Tars “Maalesef bunun böyle olduğuna inanan insanlar var. Bu konulara özel dikkat isteyen konular var. Daha önce Hürrem Sultan’ı da yapmak istediler ve başarısız oldular.

Banu Güven, programın sonuna geldiğini söyledi ancak cevap alamadığı konular olduğunu belirterek “ Osmanlı padişanları çok eşli olması bir gerçek mi değil mi” dedi. Osmanoğlu Tars, “Onların çok eşli olduğunu herkes biliyordu. O dönemin şartlarını bugün ile mukayese edemezsiniz. Çok eşli olması beni rahatsız etmiyor. Çünkü artık böyle değil” dedi.

Osmanoğlu Tarzi, “Bir şey yapılacaksa adam gibi başından itibaren doğru şekilde ortaya konsun herkes gizlenen saklanan şeyleri daha iyi görür” sözü üzerine Banu Güven’in şimdi bitimem gerekiyor dediği program daha sonra Sultan Abdulhamit’e ve tazminatta yaşananlara geldi.
(Haber7)

Pardon! Banu GüveNTV mi Orası?

17 Ocak 2011
Geçen hafta programında ağırladığı Osmanlı torunu hanımefendiye yapmadığını bırakmayan Banu Güven'e tepkiler sürüyor.
NTV'de Banu Güven'in Osmanlı torunu konuğuna yaptığı muameleye tepki sürüyor. Takvim Yazarı Bekir Hazar, bugün çok muzip bir başlıkla Banu Güven'in programındaki tavrını eleştirdi. Hazar, NTV de dokundurdu.

İşte Bekir Hazar'ın yazısı...

NTV'de Banu Güven hanım konuğuna soru yöneltiyor…
Misafiri cevap vermek için ağzını açıyor…

Banu Güven "Tamam ama" diyerek söze girip bir başka suale geçiyor.
Misafir tam cevap verecek Banu Hanım yine dalıyor, cevabı kendi veriyor. Yorum yapıyor, görüşlerini açıklıyor, başka soruya geçiyor.
Cevap verdirmeden bir başkasına…

Sonra bir başkasına…
Bir daha…
Bir daha…
Belli ki dolmuş…
Neden, niçin gaza geldi perde arkasını bilemiyoruz.
Sonuçta NTV'nin tarzı hepimizce malum…
Can Dündar'ın beyefendiliğinde bir kanal orası…

Misafirleri en iyi şekilde ağırlayan imajıyla tanınıyor.
Zaten başında da yıllarca birlikte çalıştığımız, çiçek gibi bir adam, kibar ötesi sevgili Ömer Özgüner var…

Banu GüveNTV mi orası diyesi geliyor insanın tüm bu gerçekleri görerek…
Yoksa NTV Banu Güvenmetv mi oldu?...
Yeni bir tarz mı hayata geçiriliyo?
Bilemiyorum…

Özkök'e Kimse Böyle Sert Çıkmamıştı

18 Şubat 2011
Haber Türk gazetesi köşe yazarı Umur Talu, Ertuğrul Özkök hakkında öyle bir yazı kaleme aldı ki; Özkök'ün ne omurgasını bıraktı ne de temiz bir yerini bıraktı.
Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet gazetesindeki "Soner Hürriyet'e nasıl geldi" yazısında 10 yıl öncesine giderek "Hepsi beyaz atlara binip gittiler" diye laf attığı Haber Türk gazetesi köşe yazarı Umur Talu'dan Özkök'e çok sert bir şekilde cevap geldi.

Umur Talu da Özkök'e 10 yıl öncesini hatırlattı. Talu'nun 10 yıl öncesini hatırlatması Özkök'ü çok rahatsız edeceğe benziyor. Zira Talu, Özkök için öyle cümleler kurdu ki; Özkök'ün ne omurgası kaldı ne de temiz bir yerini bıraktı. İşte Talu'un bugün ki o köşe yazısının bir bölümü;

Yalan mı Vijdan

“Cesur ve bağımsız” köşe yazarı, “basın rezaletlerinin unutulmaz yönetmeni”; nehir gibi akmış, kenarından üfürmüş.

“10 yıl önceki basın özgürlüğü şampiyonlarını, mangalda kül bırakmayan öfkeli arkadaşları; efelenmeleri, galiz küfürleri, iftiraları, hakaretleri; özgürlük savunur gibi kin kusmaları” hatırlamış.

Çünkü şimdi RTÜK geçerken hepsi suspusmuş. “Nehir kenarı” sandalyesinde doğrulup “haksızlıkların sularda nasıl yıkandığını görerek, bugünkü vicdansızlıklara dayanma gücü” şeytmiş!

Üstüme alındım o basın özgürlüğü beyannamesini! Zaten şahsın bilinçaltı da böyle kıvranıyor.

***

“Arkadaş”; bir kere sen artık yıkanamazsın! Onca şerden sonra çok geç!
Hiçbir nehrin debisi seni temizlemeye yetmez; hiçbir nehir buna tenezzül de etmez!
Öyle kenarında oturur, kendini avutursun. Sandalyede doğrulursun belki; omurganı asla doğrultamazsın!
Bir açıdan haklısın; bugünkü RTÜK o günkü gibi yangın yeri olmadı. Bizim de hatamız, eksiğimiz elbet.
O kadar yalama yaptınız ki medyayı, artık çivi tutmuyor. Her iktidar yanaktan bir makas alıyor.

Lakin, madem çok cesursun, hadi medya grubunu sürükle; çok sıkı muhalefet yapın. Ama manipülasyon değil, muhalefet!

Bırak ihaleyi nehaleyi, “Gazetelerinizi, TV’lerinizi satın” diyen Başbakan’a uysal uysal “Peki” deyip iktidara yakın veya yabancıdan müşteri aramak yerine, gazetecilik isyanı başlatın.

Halk sana inanmayacak da kime inanacak!
Maliyeci olan Soner’e söyle; patrona yaranıp yüksek prim kapmak için kaçındığınız vergileri cebinizden koyun, basın tarihinin kadim gazetelerini baskı görmekten kurtarın.

Halk senin yanında olmayacak da kimin olacak!

***

10 yıl önce “yazanlar”a sallamışsın da, aklına o günler “hiç yazamayanlar, yazdırılmayanlar” hiç gelmedi mi?
İsimlerini saysam belki utanırlar; onca ünlü yazarın boyun eğdiği “tek kelime yazmayın” sansürü, biçtiğiniz yazılar; o nemli vicdanına, nehri bırak, irin gibi aktı mı? Mendilde bir sümük kadar iz bıraktı mı?
Benden hakaret pek gelmez; size de olmadı; olsa, eminim onca dava yığardınız.
“Hakaret” edenler, sülalenize “galiz küfür” sahipleri ise bugün grubunuzda; gazetende yazıyor, sana kankalık ediyorlar. Ve bu rezalete değil, adlarının anılmasına bozuluyorlar!

***

Yahu ben ne diyeyim sana!

10 yıl önce, tam bu ay, zaten o yüzden kovdunuz bizi.

Onca emeğimizi, gençliğimizi, yüreğimizi koyduğumuz gazetemizden, seni “hürriyet”inle, nehrinle, kenarınla, sandalyenle, varsa vicdanınla birlikte kelepir satın almış Milliyet’ten, bizi onca kişi kovdunuz.

Rahmetliler; Turhan Selçuk ile Duygu Asena ne desin sana! O gazeteye hayatını gömmüş Akal Atilla, hastaydı kapıya koyduğunuzda; o kırgınlıkla bir yıl daha yaşayabildi. Bu ay, kovulalı 10, öleli tam 9 yıl oldu.

İhaleniz, mülkiyetiniz sizin olsun; gazeteciye hapis de getiren o yasanıza karşı çıkan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetimindeki üç kişiyi birden gazetelerinden kovmuştunuz. (Bir “Gazeteci” cemiyeti, seçilmiş yönetim kurulu üyelerini kovanları asla unutmazdı!)

Onların ikisi, Zeynep Atikkan ile Seçkin Türesay, yönettiğin “iktidar yandaşı” gazetedeydi. Zeynep, “iktidara yandaş” olmayacak kadar gazeteci, sana yoldaş çıkmayacak kadar onurluydu.
Üçüncü bendim; o sıra o nehrinizin içine şeydiyordum!

***

Kanunu veto eden; Anayasa Mahkemesi Başkanı iken kapısına dayandığınız, sonra sürpriz cumhurbaşkanlığında düşman bellediğiniz Sezer’e de onca şantaj haberle vurdunuz. Az mı kapısını aşındırmıştın; “şımarık, kibirli” bir randevu koparmak için. Az mı reddetti tıynetinizi. Başbakanlık odalarında az mı beklediniz Çankaya’yı da işgal için.
Aynı şantajı, iki onurlu iktidar milletvekiline, Uluç Gürkan ile M. Ali İrtemçelik’e de yaptınız.
Vetolu kanun aynen geçsin diye; yiğidim aslanım üç partili koalisyonu; sağdan sola, ulusalcıdan milliyetçiye rehin aldınız!
Yalan mı Vijdan!
Hadi rahat bırakayım, sen döne döne yıkan!
aktifhaber

RAHATTA DİNLE! BAY GAZETECİ
24 Şubat 2011
EREN EĞİLMEZ

Ekmeğini yazı yazmaktan çıkartan profesyonellerin işi gerçekten kolay değil… Hele de yazı yazmakla geçinen profesyonel kişi gazeteciyse, köşe yazarıysa işi çok daha zor. Sustuğu yazdığından fazla...

Zaten yaptığı iş elalemin işi yani bir patronu var ve ücret karşılığı yazıyor, bir de üstüne üstlük tarladan pamuk toplar ya da fabrikada vida sıkar gibi belli bir periyotta yazmak zorunda.

Profesyonel bir köşe yazarı tıpkı bir işçinin işine ve kendine yabancılaştığı gibi işine ve kendine yabancıdır. Çoğu kez “acaba bu sefer ne yazsam” diye düşünürken bulur kendini…

Yazar yazısına son şeklini verip işini paketledikten sonra “malı” patron temsilcisine teslim eder.

Patron temsilcisi de yazıyı alıp gazetesine basarak o yazarın okurlarını toplar, o topladığı okurları da reklam verene satar.

Televizyondaki işleyiş de bundan farklı değildir. Gazetedeki tiraj televizyonda reyting olur ama asıl satılan mal gene aynıdır.

O mal sizsinizdir yani izleyicidir.

Medya sektörünün sattığı mal ürettiği içerik değildir, o içeriğin tüketicisi olan kitle yani sizsinizdir bu nedenle bir işletme olarak medya sizi kazanmak için bildiği tüm numaraları yapar.

Peki, gazete patronu kurduğu bu mekanizma ile kâr edip servetine servet katabiliyor mu?

Cevap tabi ki hayır…

Kimse medya patronlarının gazetelerden büyük paralar kazandığını iddia etmez. Hatta medya patronu elindeki kitle iletişim aracına bazen o kadar çok ihtiyaç duyar ki, işletmesi zarar etse bile onu ayakta tutmaya çalışır.

Kimi medya patronları zarar eden medya işletmesini diğer sektörlerde faaliyet yürüten şirketleriyle finanse ederek ayakta tutar kimisi de maliyet kalemi olarak gördüğü çalışanlarının maaşlarını düzenli ödemez, şirkete hizmet ve mal satmış olan alacaklıyı haciz aşamasına kadar oyalar vs.

Medya patronu böylesi türlü işletmecilik oyunlarıyla maliyetleri en düşük seviyede tutar ve sektördeki zararını minimize etmeye çalışır.

O zaman soru şu; hayatını kârını maksimize etmek üzerine kurmuş olan bu tüccar çoğunlukla zarar ettiği bu faaliyet alanından neden çekilmez ve işletmelerini ayakta tutmaya çalışır?

Bu medya patronları daha düne kadar -kamu varlıkları (toplumsal mülkiyet) özelleştirme yoluyla şahıs varlıklarına (özel mülkiyete) devredilirken- devletin zarar eden işletmelerden kurtarılması gerektiğinin propagandasını kendi yayın organlarından yapmamışlar mıydı?

Zarar eden kamu işletmeleri için “milletin sırtındaki kambur” imgesini toplumun algısına çivileyenler bu medya patronları değil miydi?

Bu patronlar söz konusu kendi yayın organları olduğunda zarar eden yayıncılık şirketlerini neden kendi sırtlarında birer kambur olarak görmezler?

Medya patronlarının zarar etmeyi bile göze aldıkları bu çabanın asıl nedeni nedir? Zarar eden kimi kamu işletmeleri için yasalarda “kamu yararı” ve “görev zararı” gibi kavramlar mevcuttur. Peki, zarar eden medya işletmesi “neyin yararı” ve hangi “görevin zararı” uğruna ayakta tutulmaktadır?

KİT’ler bir dönem topluma ait zenginliğin şahıslara (holdinglere) aktarılmasında önemli işlevler gördü. Ancak KİT’lerin toplumsal zenginliğin yağmalanmasında gördüğü işlev hiçbir dönem KİT’lerin özelleştirilmesinde görülen yağmanın yakınına bile yaklaşmadı. Yasalarda yer alan “kamu yararı ve görev zararı” ilkesi en kötü koşullarda bile halkın yararına da işledi.

Halkından kopmuş bu devlet aygıtının kamu işletmelerini doğru yönetmediği, KİT’leri kamu yararından çok kamu kaynaklarını yandaş sermaye gruplarına dağıtmanın bir aracı olarak kullandığını çok iyi biliyorduk ama yine de özelleştirmelere karşı çıktık, hala da karşı çıkıyorum.

Geçmişte yapılan bilimsel çalışmalar gösterdi ki, kamu işletmeciliği doğru yapıldığında en iyi özel sektör işletmeciliğine kıyasla bile kat be kat verimli ve halk yararına ama asıl inancım şu ki; eğer bir gün devlet halkın eline geçerse şahıslara kaptırılmamış, devletin elinde kalmış bu işletmeler o gün halk yararına işleyecek.

Yoksa özelleştirmeci sistemin asıl işleyiş biçimi gayet açık; holdingler seçim öncesi siyaseti finanse ederler, siyasette seçimlerden sonra holdingleri…

Gerçekten de sistem gayet açıktır. Herşey göz önünde olur ve biter. Halk ülkesinde gerçekleşen büyük soygunun hem mağduru hem de tanığıdır ama bu soygundan davacı değildir.

Hükümet olma şansı olan partiler (Türkiye tarihinde, koalisyon dönemleri hariç, genelde iki tanedir) milletvekili listelerinde holdinglere kontenjan ayırdıkları gibi ayrıca holdinglerin çıkartılmasını beklediği yasalar konusunda da vaatlerde bulunurlar. Bu kontenjan ve vaat toplantıları ise asla göz önünde olmaz.

Seçimler aslında holdingler sisteminin profesyonel temsilcilerinin halka onaylatılıp meclise yollanmasıdır. Her sistem meşruiyetini halktan alır. Kendi siyasal programını, partisini ve temsilcilerini ortaya çıkaramayan halk ise sistemi kendi temsilcileri üzerinden değil önüne konulan seçenekler üzerinden tescil eder ve meşrulaştırır.

Milletvekili adaylarını parti genel başkanı ve yakın çevresi gerekli pazarlıklar sonucunda belirler. Halk sandığa gittiğinde çoğunlukla oy verdiği kişileri tanımaz bile… Halk sandığa gider, bir halkla ilişkiler harikası olan ve adına lider denilen o imaja oyunu verir ve evine döner. Evine gidince de yediği haltın sonuçlarını kan gözüne çökene kadar sabahlayarak izler.

Halkın yüzeyde siyaset olarak algıladığı şey aslında derinde profesyonelce yapılmış bir iletişim çalışmasıdır. İktidar kavgası aynı siyasal programa sahip farklı imajların yarışmasıdır. Farklı fraksiyonlardaki holdinglerin örtülü kavgası da zaman zaman bu imajlar üzerinden yürür. Halk adına üzücü olan şey ise, küresel ortaklara sahip holding fraksiyonlarının yereldeki bu çatışmasının bir toplumsal kamplaşmaya dönüşmesidir.

Onlar dünyaya ve ülkenize yeniden biçim verirken toplum olarak siz evinize dahi çeki düzen veremez haldesinizdir ama o iletişim harikası imajları cansiperane savunursunuz.

Halk adına çok daha üzücü olan şey ise; holding fraksiyonlarının bu çatışması/çelişkileri onların asıl büyük uzlaşılarını bozmayacak bir çelişkidir yani onlar karı-koca kavga eder ve barışırlar. Olan halka olur, siz arada kalırsınız.

O aile holdingleri kendi CEO’ları da dahil bazı kadrolarını bir partiye yerleştirirken aynı ailenin diğer fertleri de o partinin tam karşıtı olan parti ile siyasetin de ötesinde kimi dostlukları çoktan kurmuş olabilir ama hiçbir köşe yazarı bunları okuyucusuyla paylaşamaz…

Belki birileri ipin ucunu gösterse takke/kasket düşecek kel görünecektir ama o birileri kim olacak, gerçekleri halka ulaştırmayı kim kendine iş edinecek asıl mesele budur.

Bu yazının başında ne demiştik; ekmeğini yazı yazmaktan çıkartan profesyonellerin işi gerçekten kolay değil…

Hele de yazı yazmakla geçinen profesyonel kişi gazeteciyse, köşe yazarıysa işi çok daha zor. Sustuğu yazdığından fazla...

Asıl işi madencilik, petrolcülük, bankacılık, telefonculuk, uluslararası taşımacılık ve daha da garibi imamlık vb olan kişilerin medya patronu olduğu bir sistemde gazeteci hem geçimini sağlayacak hem de mesleğine, kendisine ve halkına ihanet etmeden işini yapacak.

Siz bu işi kolay mı sanıyorsunuz?

Hiç kolay değil…

NOT: Bu yazıyı Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da halkların isyanı yerine -medyada adına “yağma” denilen- el koyma olaylarını gören çikolata renkli o genç gazeteciye ithaf ediyorum.

Anlayacağı dilde konuşacak olursak:

Rahatta dinle!

Ta Libya'daki yağmayı gören keskin gözlerinin burnunun dibinde -kendi patronunca- gerçekleştirilen yağmayı da görmesi ve kolundaki pırpırlar henüz omzunda yıldızlara dönüşmeden erdemli olan yolu bulman dileğiyle bay gazeteci...
http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=177

28 Şubat'a giden yolu medya manşetlerle açtı

24 televizyonunda yayınlanan bir programda Türkiye'yi adım adım 28 Şubat'a götüren gazete manşetleri tek tek hatırlatıldı

28 Şubat 2011
Anadolu Haber

Türk siyasi tarihine postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat kararlarının yıl dönümünde Kapatılan Nokta Dergisi'nin yayın yönetmeni Alper Görmüş, vefat eden Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın ölümüyle ilgili medyanın yayınlarında "son derece pişkin olduğunu" söyledi. Görmüş, "Medya bugün Erbakan'ın ölümünde iki yüzlü davranıyor." dedi.

Görmüş, Cihan TV Network bünyesindeki 'Akşam Ajansı' programına telefonla katıldı. Görmüş, 28 Şubat döneminin Başbakanı olan Prof. Dr. Erbakan'ın ölümüyle ilgili medyanın bugün çok pişkin olduğunu söyledi. Görmüş, "Necmettin Erbakan, 28 Şubatçılığın bir uzantısı olan belki de karargahı saymak gereken o dönem ki medyanın ağır ve çok haksız saldırılarına uğramış bir şahsiyetti. Fakat o her zaman, bunlara çelebilikle cevap verdi. Bakıyorum medyaya çok pişkin, suçlarını ve ahlaksızlıklarını kedinin pisliği örter gibi örtmüş bir medyayla karşı karşıyayız. Bugün gerçekten iki yüzlü davrandığını görüyoruz. Bence Erbakan'ın naşının defnedilmesinden sonra işin bu yanını da deşmek ve göstermek gerekiyor bunu yapmalıyız. Çünkü Necmettin Erbakan'a o süreçte haksız biçimde çok fazla tepki ve saldırılar yapıldı." dedi.

"HASDAL'A SİVİL ZİYARETLER SERBEST BIRAKILSA ÇOK İNSAN BİRİKİR"

Kapanan Nokta Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş, 28 Şubat sürecinin bugün hangi noktaya geldiğine dair önemli bir tespit de bulundu. Görmüş, "28 Şubat bin yıl sürecek dediler, ne hale geldi, değerlendirmesindeki haklılığın yanı sıra hakikaten de Türkiye'nin bu tür, meşruiyet dışı müdahalelere karşı ne kadar yol aldığını görüyoruz. 28 Şubat'ın asli aktörlerinin hareket kabiliyetinin azalmasına rağmen, onların zihniyetlerinin sivil bir bedende yeniden ortaya çıktığını görmemiz gerektiğini hep hatırlatmaya çalışıyorum. Her yıl da bir vesile buluyorum. Bu yıl da şu soruyu sordum: 'Hasdal'a Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının ziyaretinden yola çıkarak, 28 Şubat gününde Hasdal'a sivil ziyaretler serbest bırakılsa orada ne kadar insan birikir? Eminim çok insan birikir. Çünkü gerçekten de o zihniyet, çok tuhaf bir şekilde geniş sivil kitleler tarafından tevarüs edildi. Buna çok dikkat etmek gerekir. Bu zihniyet laik, kentli, modern olarak kendisini tanımlayan geniş kitlelere sirayet etti. O anlamda yeni bir biçime bürünmüş olarak bu zihniyet varlığını sürdürüyor. Bunu çok büyük tehlike olarak görüyorum. Mesela cumhuriyet mitingleri siviller tarafından yapıldığı halde o zihniyetin devamıdır. Kendisini böyle tarif eden siviller arasında marjinalize olmasından sonra ancak 28 Şubat'ın her anlamda bittiğini söyleyebiliriz." ifadelerini kullandı.

Gazeteci Ali Bayramoğlu’nun 24’te hazırlayıp sunduğu Demokrasi Arşivi programında 28 Şubat darbe sürecinde medyanın oynadığı rol belgeleriyle gözler önüne serildi.
10 ARALIK 1996

Ankara’da dün toplanan Rektörler Komitesi, yargı ve basın üzerinde yaratılmak istenen baskılardan “ciddi şekilde endişe duyduğunu” açıkladı. 61 rektörün katıldığı rektörler komitesi bir deklarasyon yayınlayarak, Susurluk ve basına baskı konularında sert uyarılarda bulundu. Deklarasyonu YÖK Başkanı Kemal Gürüz okudu.



29 ARALIK 1996

Aczmendilerin aylardır firarda olan lideri Müslüm Gündüz, müridlerinin 24 yaşındaki kızı ile bir evde yarı çıplak durumda polis tarafından basıldı.

11 OCAK 1997

Erbakan, tarikat tartışmalarının ayyuka çıktığı bir sırada, Başbakanlık Konutu’nda bu akşam 51 tarikat ve cemaat liderine iftar veriyor.

2 ŞUBAT 1997

İran’ın Ankara Büyükelçisi Bagheri, Sincan Belediyesi’nin düzenlediği Kudüs gecesinde şeriat çağrısı yaptı. Dünyanın terörist ilân ettiği Hamas ve Hizbullah örgütleri liderlerinin posterleri altında yaptığı konuşmada, İran Büyükelçisi’nin sözleri sık sık tekbirlerle kesildi.

12 HAZİRAN 1997

Genelkurmay Başkanlığı, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan irticaya karşı mücadelede gerekirse silah kullanacağını’ açıkladı.

3 ŞUBAT 1997

Sincan’da dün sabah 15 tank ve 20 kadar kariyer ilçeden geçerek Yenikent’teki tatbikat alanına gitti.

3 ŞUBAT 1997

Son dönemde şeriat yanlılarının gövde gösterisiyle gündeme gelen Sincan’da dün sabah 20 tank ve 15 kariyer geçit yaptı.

3 MART 1997

MGK bildirisini imzalamadığı gibi türbanı gündeme getirmeye hazırlanıyor. Erbakan pes etmiyor

HOCAYA 1 HAFTA SÜRE

3 MART 1997- RADİKAL: “DYP Grubu, dün Çiller’e ‘Bu hükümetten derhal çekilelim. Artık bu iş bitti’ restini çekti. RP’ye başbakanlığın devri için bir hafta süre tanındı.

1 MART 1997

MGK’nin 9 satlik toplantısında özellikle şeriat girişimlerine karşı çıkılması istendi.

Bir kulağımda Mesut Yılmaz diğerinde ise Çevik Bir vardı

Emekli ve muazzaf askerlerle görüşürek yaptığı haberlerde son dönemde öne çıkan Fikret Bila, bir gazete de yayınlanan röpartajında 28 Şubat döneminde ilginç bir anısını anlattı. Bila “28 Şubat’ta pek aleyhte yayın yapmadınız ama. Yani asker mi, Erbakan mı tercihinde askeri seçmediniz mi” sorusuna şu cevabı verdi: “Ve o zaman haber, hem 28 Şubat’ı sahneye koyan, uygulayan askeri kaynaklardan, hem de ona karşı gelmeye çalışan sivil kaynaklardan çok süratli bir şekilde geliyordu. Hani ben bir kulağımda Çevik Bir, bir kulağımda Mesut Yılmaz’la konuştuğumu biliyorum, aynı anda aradıklarında. Onların yine ben hiçbirinin özlerine dokunmadan yan yana asker bunu söylüyor, başbakan bunu söylüyor diye tarafsız bir şekilde verdim.”

Emekli Paşa 'Kullanılmış' 40 Gazeteciyi Açıkladı

28 Şubat'ın cuntacıları, işledikleri suçu meşrulaştırmaya çalışan gazetecileri ödüllendirdiği ortaya çıktı. İşte ödüllendirilenler...

01 Mart 2011
Anadolu Haber

Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Erol Özkasnak ve Kurmay Kıdemli Yüzbaşı M. İhsan Tavazar imzalı “Basınla Temas” başlıklı belgede, 28 Şubat sürecinde kullanılan gazetecilere teşekkür mektubu gönderilmesi talimatı verilmiş.

28 Şubat zulmüne alkış tutan gazetecilerin ödüllendirilmesini emreden belgede çoğu Doğan Grubu'nun yazarları olmak üzere tam 40 gazeteci var.

28 Şubat'ı post modern bir darbe olarak yaptıklarını itiraf eden Erol Özkasnak, Genelkurmay Başkanlığı Basın Yayın Halkla İlişkiler ve Tanıtım Daire Başkanlığı'na gönderdiği yazıda, Türk Silahlı Kuvvetlerini kamuoyunda en iyi şekilde tanıttıklarını iddia ettiği isimleri tek tek yazdığını ve yazarlara işbirliği ve hizmetlerinden ötürü takdir mektubunun gönderilmesini istiyor.

EMİRLERİ YERİNE GETİRENLERE TAKDİR VE TEŞEKKÜR

Erol Özkasnak yaptığı hukuksuzluklara alkış tutan gazeteciler için, “Söz konusu basın mensuplarına, bu çalışmalarında gösterdikleri işbirliğinden ve vermiş oldukları hizmetlerden dolayı takdir ve teşekkürlerimi bildiren mektuplar yazılacaktır” diyor.

İşte 28 Şubat darbesine alkış tuttukları için ödüllendirilmesi istenen gazeteciler:

Yücel Yener (TRT Gn. Md.), Güntaç Aktan (TRT), Ertürk Yöndem (TRT), Ertuğrul Özkök ve Sedat Ergin (Hürriyet), Derya Sazak ve Fikret Bila (Milliyet), Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan (Posta), Zafer Mutlu, Fatih Çekirge (Sabah), Bilal Çetin ve Okay Gönensin (Yeni Yüzyıl), Orhan Erinç ve Mustafa Balbay (Cumhuriyet), Sebahattin Önkibar ve Kenan Akın (Türkiye), Ali Kırca ve Baki Şehiroğlu (ATV), Uğur Dündar ve Mehmet Akarca (Kanal D), Murat Saygı ve Mithat Sirmen (SHOW TV), Ufuk Güldemir ve Ümit Aslanbey (STAR TV), Murat Yetkin ve Nuri Çolakoğlu (NTV), Hulki Cevizoğlu ve Ardan Zentürk (Kanal 6), Bülent Öztürkmen ve Zafer Ali Aytaç (HBB), Ceyhan Batur (C TV), Ferhan Şaylıman (FLAŞ TV), Ali Baransel ve Metin Özer (TGRT), İlnur Çevik (TDN), Metin Yılmaz (AKŞAM), Mehmet Güler (AA), Elvan Baransel (AA) ve Mehmet Karaman (İHA)

28 Şubat darbesinde TSK'dan gelen emirler doğrultusunda yazan ve darbeyi destekleyen gazeteciler, 2003 yılında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak yazarlar arasında bulunuyor.

28 ŞUBAT'TA KULLANILDILAR BALYOZ'DA DA KULLANILACAKLARDI

28 Şubat'ta cuntacılarla işbirliğinden dolayı takdir edilen Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar, Ali Kırca, Sedat Ergin, Yücel Yener, Fikret Bila, Mehmet Yakup Yılmaz, Zafer Mutlu, Fatih Çekirge, Mustafa Balbay, Sebahattin Önkibar, Baki Şehirlioğlu, Nuri Çolakoğlu, Murat Yetkin, Hulki Cevizoğlu, Ali Baransel ve Mehmet Güler isimli yazarlar Org. Çetin Doğan başkanlığında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak isimlerin başında yer alıyorlar.

EROL ÖZKASNAK: POST MODERN BİR DARBE YAPTIK

28 Şubat sürecinde yaşananlarla ilgili yine 28 Şubat'ta kullanılan Milliyet'e konuşan dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, 28 Şubat'ta post modern bir darbe yaptık itirafında bulunmuştu.

Özkasnak, "Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO'nun Varşo Paktı'nı teslim alması gibi" demişti.

Cuntacı Erol Özkasnak şu açıklamalarda bulunmuştu: "28 Şubat, günün koşullarına uygun bir yöntemde gerçekleştirildi. O günün dünya ve ülke koşullarında 12 Mart ve 12 Eylül gibi klasik bir müdahale yapılamazdı.

Cumhuriyetin karşılaştığı tehlike, bir tek mermi atılmadan, demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesiyle bertaraf edilmiştir. Silahsız kuvvetler kavramını kullanmamızın nedeni ve amacı budur."

“DEMİREL'İ ÇAĞIRDIK”

"28 Şubat sürecinin başlangıcı 11 Ocak 1997 tarihidir. O tarihte dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Genelkurmay'a davet edilmiş ve kendisine 28 Şubat günü Milli Güvenlik Kurulu'nda verilen bilgileri içeren bir brifing sunulmuştur.

Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak bu bilgiler toplumun aydınlatılması amacıyla basına, yargıya ve üniversite mensuplarına tekrarlandı."

28 ŞUBAT'IN ETKİLERİ

"Bugün 28 Şubat'ı küçümsemeye çalışanların bilmesi gereken bir gerçek de şudur: O süreç başarılı olmasaydı 18 Nisan 1999 seçim sonuçları alınamazdı. Cumhuriyete karşı irticai faaliyetlerin kaynağı olan akımlara 18 Nisan'da verilen oy desteği düşmüşse, bunun nedeni 28 Şubat'tır."

Kaynak: Habervaktim

Oda Tv'den Bayraktar açıklaması

Odatv, Ankara muhabiri İklim Bayraktar’ın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın adını karıştırdığı iddialar üzerine "yarı resmi" bir açıklama yaptı.Muhabir Bayraktar’ın "anlaşılmayan psikolojisi"ne de dikkat çekile

Odatv internet sitesinde yeralan "yarı resmi" adı verilen açıklamada, Odatv’nin Ankara Temsilcisi Mümtaz İdil’in yakın zamanda olup bitenlerle ilgili geniş bir açıklama yapacağı duyuruldu.

Bayraktar’ın açıklamalarıyla "Kamuoyunda dalga dalga yayılanların" tam anlamıyla "aptallıklar felaketi" olduğu belirtilen açıklamada, "ODATV’nin eksiği, yanlışı, günahı varsa şayet içtenlikle ifade edeceğimize emin olun. Ama şu anda kamuoyunun kafası ne kadar karışıksa inanın bizim de kafamız o denli karışık ve kimseye zarar vermeden olup biteni anlamaya çalışıyoruz" denildi. Açıklamada, şu görüşlere yer verildi:

-BAYRAKTAR’IN PSİKOLOJİSİ-

"Ankara ODATV’de çalışkan hevesli ve gönüllü çalışmaya başlayan İklim Bayraktar arkadaşa hiç kimse parti liderleri ve toplumun çok önündeki siyasi simalarıyla git röportaj yap gibi bir şey demedi. Aksine ’düzgün bir muhabir, bir iki yıl sakin, basit, sıradan haberler yapıp kendini geliştirmeli’ tembihi yapıldı. Ayrıca ‘uçmayın, kaçmayın sakin olun, meslekte yavaş yavaş ilerleyin’ denildi.

Anladığımız kadarıyla ortada psikolojik bir hadise var, çok yoğun çalışıyor oluşumuz mazeret değil ama ’sitemizde çalışmanın getirdiği heyecanla’ diyelim, arkadaşımız fazlasıyla kendine büyük roller biçmiş ve uçmuş?

Biz gazeteci ve yazarlarda bir terbiye vardır, siyasi liderlerle fazla yüz göz olunmaz, iki özel hikayelerle rahatsız edilmez.

Arkadaşımızın birkaç ay içinde bu kadar yoğun uçuşunu, ’sakın ha gizli kapalı örgütlü bir şey olduğunu asla ima etmiyoruz’, saflığıyla ve şimdilik psikolojiyle açıklamaya çalışıyoruz, bu psikoloji lafını dahi bu satırlarda geçirmek inanın bizler için çok ağır bir sorumluluk. Bunu dahi bizim ifade etmemiz insani durumlardan öte inanın güzel bir söz değil."

-KILIÇDAROĞLU VE BAYKAL’DAN ÖZÜR-

Açıklamada, Bayraktar’ın iddialarında adı geçen CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile Antalya Milletvekili Baykal’dan özür dilendi. Açıklamada, şöyle denildi:

"Saygınlığını ve insani ölçülerini yere göğe koyamadığımız sayın Kılıçdaroğlu’ndan ve yine haksız ağır komplo yaraları almış çok saygın Deniz Baykal beyden ortalığı rezil bir şekilde tozu dumana katan çalışkan hevesli ama ne yapalım anlayamadığımız bir psikoloji içinde arkadaşı çalıştırdığımız için özür dileriz. Şimdilik anlayabildiğimiz bu, henüz gözaltından yeni çıkmış Mümtaz İdil ağbimiz, şüpheniz olmasın arkadaşımızın şahsi kimliğini de itinalı cümleleriyle sakınan bir açıklamasını mutlaka yayınlayacağız."
haberpan

Rafael Abi Sırra Kadem Bastı!
10 Mart 2011
Açık istihbarat

Rafael Sadi'nin katılımı ile birlikte Odatv'de ilginç İsrail haberleri okumaya başladık. Wikileaks belgeleri üzerinden sistematik bir İsrail'i aklama faaliyeti başladı.

İsrail'e görev için giden gazetecilerin neredeyse tamamı kendisiyle tanışmıştır. 19 yıldır İsrail'de yaşayan Türkiye kökenli bir musevi. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ziyaretleri başta olmak üzere özellikle Türkiye'den İsrail yapılan üst düzey ziyaretleri "gazeteci" sıfatıyla yakından izler. Pos bıyıkları, iri göbeği ve ağzından düşürmediği sokak argosu ile yolda görseniz tipik bir Türk esnafı zannedersiniz.

İsrail'e giden gazetecilerle yakından ilgilenir, gidecekleri yerlere arabasıyla götürür, "Yengenizi arayayım da akşam yemek yapsın, bize gidelim" bile der. Yolda trafik sıkıştığında "Hooop aloo, önüne bak önüne!" diye klasik Türk tepkileri verir.

Gelin görün ki İsrail'de doğup büyümüş bir yahudiden daha fanatiktir. İsrail'in kanlı-kansız bütün eylemlerini militanca savunur. İsrail devletine toz kondurmaz. Rafael Sadi'ye göre Mavi Marmara gemisi "terörist doluydu", baskın yapan İsrail askerleri ise barış güvercini!

Bu fikirlerini reytingi bol Türk televizyonlarında bile göğsünü gere gere savundu. Fatih Altaylı'nın Teke Tek programında saatlerce İsrail propagandası yaptı.

Rafael Sadi, Mavi Marmara olayına kadar AKP tarafından da sevilip sayılan, itibar gören bir isimdi. Bu yaklaşımın başlıca nedeni, kendisinin Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Kasımpaşa'dan ilkokul ve mahalle arkadaşı olmasıdır. Erdoğan İsrail'e her gittiğinde Rafael Sadi ile görüşür, iki eski arkadaş birlikte gençlik anılarını yâderlerdi.

Sadi, Türk medyasında bir süre "Başbakan'ın Kasımpaşa'dan bıçkınlık arkadaşı" postundan ekmek yedi. Bu imaj üzerinden haberler üretildi, hem Başbakan'ın "delikanlılığına", hem de Sadi'nin "Kasımpaşalılığına" sempatik vurgular yapıldı.

Erdoğan-Sadi ikilisi, giderek "Türk-İsrail dostluğunun" sembolü haline geliyordu ki Mavi Marmara olayı ipleri kopardı. İki Kasımpaşalı ayran içip ayrı düştüler.

Türk gazetecilerin "Rafael abi" diye hitap ettikleri Sadi, "Hastürk.tv" adlı bir internet sitesinden İsrail propagandası pompalamaya başladı. İsrail devletinin bülteni gibi çalışan bu sitenin neden "Hastürk" adını taşıdığı konusunda üç rivayet var.

Birinci rivayete göre "Asıl Türkler Yahudidir" mesafı verilmek isteniyor...

İkinci rivayete göre, ses çağrışımından hareketle aslında "H...tir Türk" denilmiş oluyor...

Son rivayete göre ise bu siteden televizyon yayını yapılmamasına rağmen "tv" eki kullanılarak Odatv ile özdeşlik kuruluyor...

Netice itibarıyla Rafael Sadi'nin izlerini taşıyan bu sitede, "Mavi Marmara'da cinsel taciz yaşandı" türünden gülünç ve de ağır hamaset kokan yoğun bir İsrail karapropagandası yapılıyor. "Mavi Marmara'da cinsel taciz" haberlerindeki üslübun Samanyolu Tv'nin üslubuna olan benzerliği de ayrıca dikkat çekiyor.

Rafael Sadi, Mavi Marmara olayından sonra Tayyip Erdoğan'dan kopunca bir yandan bu siteden İsrail devletinin propaganda bültenlerini yayınlamaya başladı, diğer yandan da sürpriz bir biçimde Odatv'nin yazarları arasına katıldı.

Rafael Sadi'nin katılımı ile birlikte Odatv'de ilginç İsrail haberleri okumaya başladık. Wikileaks belgeleri üzerinden sistematik bir İsrail'i aklama faaliyeti başladı. Rafael Sadi'nin sitede yayımlanan haberler üzerindeki etkisi giderek arttı.

Ve 15 Şubat'ta "Ergenekon" soruşturmaları kapsamında Odatv'ye baskın yapıldı. 4 Mart'ta yapılan ikinci bir baskınla da Odatv'ye yönelik operasyon genişletildi. İşin içine, "sarışın bayanlar", "İkinci kaset skandalı" iddiaları girdi.

Ve Rafael Sadi, 15 Şubat 2011 tarihinden itibaren Odatv'de yazmamaya başladı. "Türkiye'den gelişmeler" gibi haber başlıkları olan Hastürk tv ise Odatv'ye yapılan baskınları bir kez bile haberleştirmedi. Türkiye'de yaşanan siyasi gelişmeleri yakından takip eden bu internet sitesi, Odatv baskını yokmuş gibi davrandı.

Rafael Abi sırra kadem bastı!
kaynak: acikistihbarat.com

NATOPERSTLER- Yalakalık İrsidir
Bülent ESİNOĞLU
22.04.2011

CIA’nın örtülü operasyonları, yayın organları tarafından, Türk halkının üzerine masum bir haber ve yorummuş gibi boca edilir.
Haber ve yorummuş gibi boca edilme işinde, hep Cumhuriyet Gazetesi öne çıkar. Solcu gibi görünmesi, halk nezdinde güven sağlıyor gibi görünmesi, bu tür haberlerin bu gazeteye sızdırılmasında önemli rol oynar.
Cumhuriyet Gazetesinin Dış Haberler Servisi, İsrail ve Amerika ile haberler yapar. İsrail ve Amerika’nın İslam ülkelerinde yaptığı mezalim, laiklik penceresinden Türk halkına çok doğru uygulamalar gibi aktarılır.
Cumhuriyet Gazetesinin Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer, “ Türkiye’de NATO’yu sevdirme Kampanyası” başlıklı bir makale yazmış.
Dikkatle okudum, Çakırözer’in bu sevdirme kampanyasının ne tarafında diye…
Son yıllarda, Türk halkının NATO’ya güvenini yitirdiğinden söz ediyor. NATO’nun Türk halkı nezdinde, yeniden güven kazanması için NATO gençlik üzerinde çalışma yapacakmış. Yazı bir makaleden ve yorumdan çok haber niteliğinde.
Yani medya kanalı ile NATO öyle bir imaj tazeleme çalışması yapacak ki, bize medya kanalı ile “NATO’yu sevin” diyecekler, bizde seveceğiz.
Çakırözer’in verdiği haberden sonra, şu cümlesine bakın, Cumhuriyet Gazetesinin en öndeki kişisinin, Amerika’yı bize sevdirmek için ne kadar uğraştığına siz karar verin.
“Veto gücüne sahip olduğumuz ve bölgesel-küresel barışı sağlamak için önemli görevler üslendiğimiz NATO’nun, Türk halkı nezdinde imajının düzeltilmesinin Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları açısından önemlidir.”
Amerika’nın çıkarları ancak bu kadar ince bir teknikle savunulur. Bu cümledeki Türkiye kelimesini kaldırın yerine Amerika koyun daha iyi.
Yani Çakırözer’e göre, NATO’nun Afganistan da Müslümanların canına kıyması bir modernizasyon ve demokrasi hareketi. NATO’nun Libya saldırısı demokrasi hareketi oluyor.
Türk halkı bu beyleri solcu sanıyor. Cumhuriyet Gazetesini de solcu sanıyor.
Emperyalizmi bize küreselleşme ve demokrasi diye anlatanlar solcu olamazlar.
Çakırözer’in şunu bildiğinden eminim.
NATO bir savunma örgütü değildir.
NATO Batının saldırı aygıtıdır.
NATO savunmaz böler.
Emperyalizmin Türk halkı nezdinde imajını düzeltmeye Cumhuriyet Gazetesinin gücü yetmez.
Emperyalizme, emperyalizm denir. Başka bir şey denmez. Emperyalizmi, uluslar arası ilişkiymiş gibi Türk halkına kakalamanın artık modası geçmiştir.
Cumhuriyet Gazetesinin de sürekli tiraj kaybetmesi de bundandır.
Emperyalizme karşı olmadan solcu olunamaz. Anti emperyalizmin kendini ifade ettiği tek gazetenin Aydınlık olacağı görünmektedir.
http://www.ordumillet.com/

M. Ali Birand bir acı itirafta daha bulundu
27 Mayıs 2011
Medyanın darbelerdeki rolünü anlattığı yazıları nedeniyle ‘laik meslektaşları’ndan tepki aldığını söyleyen Birand, “Gerçeklerden bu kadar çok korkmalarını anlamadım” dedi. Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın medyanın darbecilerle ilişkisini ortaya koyan yazıları tartışılmaya devam ediyor. “Genlerimizde darbecilik vardı” ve “Askeri, laik kesim kışkırttı” diye yazan Birand, tepkileri sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden cevapladı. Laik kesimin darbelerdeki rolünü tartıştığını söyleyen Birand, “En yakın laik meslektaşlarım olsun, dostlarım olsun atmadıkları pislik kalmıyor” ifadelerini kullandı.

YANLIŞLARIMI YAZSINLAR
Twitter hesabı üzerinden kendisini eleştirenlere sert çıkan Birand şunları söyledi: “3 gündür benimde dahil olduğumlaik kesimin eski darbelerdeki rolünü tartışıyorum. Kimseyi suçlamıyorum. Sadece tespitte bulunuyorum. Ancak maşallah benim en yakın laik meslektaşlarım olsun, dostlarım olsun atmadıkları pislik kalmıyor. Gerçeklerden bu kadar çok korkmalarına bir anlam veremiyorum. Söylediklerimin hangisi yanlış bana yazsınlar da tartışalım.”
Bugün

Röportaj öncesi kafayı mı çektiler?.
Balçiçek İlter
29-05-2011

Mini etekle namaz, başörtüsüyle içki

Doymuyorlar... Poz vermekten... Kendilerinden bahsetmekten... Bıkmıyorlar, bıktırdılar ama yılmıyorlar...
“Ne kılığında çıkacaklar acaba?” mavraları dönüyor arkalarından, tınmıyorlar...

Niye tınsınlar ki... Yıllarca bu ülkeyi böyle uyuşturdular, sahte gündemlerle, sahte başrol oyuncuları yarattılar... Çarşaf çarşaf poz verdirdiler, poz verdiler...

Kendi küçük dünyalarının etrafında bütün memleketi şekillendirdiler... Gücü, parayı, mevkiyi, bir numara olmanın ağır zalimliğini kullandılar... Edepsizce, terbiyesizce, hayâsızca yaptılar... Kural mural tanımadılar...

Bütün medyayı organize etmeye kalktılar. Zaman zaman tuttu oyun... Ama sonunda patladı. Öylesine patladı ki çaresizce eski kuralları geçerli kılmaya çalışıyorlar. Müthiş bir çırpınma... Ama öylesine bir örgüt ki, öylesine bir çete ki, öylesine bir megalomani ki, hâlâ borularını öttürüyorlar...

Ne yapsalar olay olmalı, ne deseler gündem değişmeli... Onlar konuşulmalı, onlar tartışılmalı... Birilerine ayıp edilmiş, birileriyle dalga geçilmiş... Hayatlar karartılmış? Kime ne?
“Şov devam etmeli”

*

Dün Hürriyet’in ekini açtığımda bütün kapağı kaplayan Ertuğrul Özkök fotoğrafını gördüğümde önce iyi niyetle “pes!” dedim.
Yine niye söyleşi yapmış ki Ayşe Arman, Özkök ile? Yine neyi söylemesi lazım acaba? Yine niye gündeme gelmesi gerek?
Yarı melek yarı şeytan göndermesi falan, yine uğraşılmış prodüksiyon... Röportajı okuyunca utandım... Utandım, çünkü bu zihniyet bir dönemi, bu medyayı şekillendirdi...
Minik Özkökçükler türedi medyada.

Aslından değil çakmasından korkun misali, örgüt halini aldılar zamanla... Bu zihniyetti Hrant Dink’i ölüme götüren... Yine aynı bakış açısıydı Ahmet Kaya’yı linç eden...
Çünkü özgür fikir demek, saçmalamayı da beraberinde getirebilirdi... Haklar kişiye göre değişir, orasından burasından çekiştirilebilirdi...

Ertuğrul Özkök’ün kendini anlattığı bölümlere takılmadım. Ne istiyorsa o olsun, hatta lütfen bir gazete verin kendisine kıyıda köşede, bir televizyon programı falan... İçindeki enerjiyi atıversin, o bitmek tükenmek bilmeyen gündemde kalma arzusunu tatmin etsin, hırslarını bastırsın da biz de bir nefes alalım artık...
Gelelim beni öfkelendiren ve belki de bu yazı için ilham olan şu özlü sözlere... Pardon “hayaller” demeliydim aslında... Sonu yok ki, hayal işte!

Diyor ki Özkök: “Mini etekle beş vakit namaz kılınacağını, başörtüsüyle içki içilebileceğini düşünen ve buna cüret edebilen kadınların ülkesini düşlüyorum!”

Nedir bu? Zekâmızla dalga geçmek mi, gündeme gelmek ki, yoksa Özkök sarhoş muydu? Ayşe’yle çektirdiği pozda elinde dolu bir şarap kadehi var, ona istinaden soruyorum. Hani röportaj öncesi kafayı mı çektiler?

Özkök umutla mini eteklilerin namaz kılmasını, başörtülülerin içki içmesini bekleyedursun, zekâsından kesinlikle şüphe etmediğim bu adam, birilerine fena halde saygısızlık yaptığının farkında mı acaba? Bir mini etekli namaz kılabilir elbette ama o eteğiyle mi? Ya da başörtüsü takmış biri niye içsin ki arkadaş?
İşin mantığına, doğalığına hatta oluş biçimine aykırı olmanın daha uç derecesi var mıdır?

Özkök bu şahane hayalini açıkladıktan sonra soruyor: “Söyle var mı bunda adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?”
Ayşe Arman da susuyor. Oysa var tabii. Buyursun gelsin canlı yayında tartışalım bu muhteşem hayallerini... Ben anlatayım ona inancı, saygıyı, adabı, insanların hayatlarına karşı duruşu...

Neler diyorum ki ben, kime ne anlatıyorum... Bakın yine gündem yarattılar... Bu köşeye bile malzeme oldular. Tek bir tesellim vardır, o da Özkök’ün artık genel yayın müdürlüğü koltuğunda oturmaması...

Neme lazım, Türkiye’yi anlamaya yönelik yeni bir yazı dizisinde Ayşe’yi mini etekle namaz kılarken görebilirdik.
habertürk

Esad ailesine ahlaksız saldırı!
Muharrem Bayraktar
21 Nisan 2012
Günlerce Beşir Esad’ın eşi Esma Esad’a ait olduğu iddia edilen fotoğraflar yayınlandı gazetelerde. Bunların arasında “İslami hassasiyeti olan gazeteler de” var. Esma Esad’a ait olduğu iddia edilen çıplak fotoğrafları yayınladılar.
“Bu kadın Esma Esad mı?” diye manşetler attılar.
Pentagon merkezli pis bir savaşın bütün yöntemlerini masaya döktüler.
Suriye’ye olan düşmanlıklarını yatak odasına kadar soktular.
Çünkü bu medyanın ahlak, din, iman anlayışları bunu gerektiriyor.
Bu çıplak fotoğraflarda haber değeri bulup çarşaf çarşaf yayınlamayı uygun bulanlar, yarın kendi karılarının çıplak fotoğrafları da bir şekilde basına sızıp yayınlanınca ‘habercilik’ olarak mı bakacaklar acaba?
Kaynak: Yeni Mesaj

GAZETECİLERİN PARALI AJANLIK KAVGASI
15 Mart 2010



Star Gazetesi yazarı ve Sabah Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, 28 Şubat ve sonrasıyla ilgili önemli ifşaatlarda bulundu... Babahan "Fatih Altaylı ile Tuncay Özkan, Mesut Yılmaz’ın önünde bir tartışma yapmışlar.“MİT’TE kim maaşlı, kim gönüllü çalıştı” diye atışmışlar. Güya biri paralı, biri gönüllüymüş." dedi...


İŞTE BAHAHAN'IN TARAF'TA NEŞE DÜZEL'E VERDİĞİ SÖZLERİNDEN SATIR BAŞLARI

Hürriyet’le Sabah arasında kartel ilişkisi kuruldu. Ertuğrul, Zafer, Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Yalçındağ, Sönmez Beyti’de akşam yemeğinde her şeyi konuşuyorlardı.

28 Şubat’ı ABD organize etti. Amerikan devleti adına en önemli ayak eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’ti. Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le birkaç kez konuştu.

Zafer Mutlu toplantıda, manşeti “De-de rahatsız” yapalım dedi. Çekinip vazgeçti. O anda Fatih aradı. “De-de manşeti atmışsınız. Asker aradı. Yapmayın” dedi.

İSTİHBARAT kurumları, ajan gazetecilere şu adamı yıpratın der ve onlar da suçlayıcı haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Biz Sabah’ta ajan olarak bir tek Ünal İnanç’ı bilirdik.

HÜRRİYET Grubu’nda ise Fatih Altaylı’nın ve Tuncay Özkan’ın Milli İstihbarat Teşkilatı ile ilişkileri biliniyordu. Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür onların ismini açıkladı.

FATİH Altaylı ile Tuncay Özkan, Mesut Yılmaz’ın önünde bir tartışma yapmışlar.“MİT’TE kim maaşlı, kim gönüllü çalıştı” diye atışmışlar. Güya biri paralı, biri gönüllüymüş.

ASKERLERİN mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilcisi Fatih Çekirge üzerinden geliyordu.

HÜRRİYET devlet gazetesidir. Onların askerlerle ilişkisi çok farklıydı. Onlar askerle iç içe gibidir.

DOĞAN ve Sabah Grubu ayda bir buluşurdu. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez Beyti’nin üst katında biraraya gelirdi.

ERBAKAN, Türkiye’nin Başbakanı olarak gittiği Libya’da, Kaddafi’den fırça yemişti. Sonra Abramowitz Sabah’a gelip ‘Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar’ gibi laflar etti.

28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak Morton Abramowitz’di.

ŞERİAT tehlikesi yaşandığına inanıyorduk. Ahmet Vardar, Salih Memecan, Can Ataklı karşıydı.

EN önemli işim, yazarları tek tek sansürlemekti. Hükümet yanlısı, asker karşıtı ise silerdim.

ÇİLLER’E Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. Kendimizi ihanete uğramış hissettik.

NEŞE DÜZEL'İN ERGUN BABAHAN'LA YAPTIĞI SÖYLEŞİ...

NEŞE DÜZEL: Siz 28 Şubat döneminde Sabah Gazetesi’nin yönetim kadrosundaydınız. O günlerde neler yaşandığını çok iyi biliyorsunuz. O günlerde gazete yönetimleriyle generaller arasındaki ilişki nasıldı?

ERGUN BABAHAN: Ben o dönemde yazıişleri müdürüydüm. Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu’dan sonra gazetede ben vardım. Askerlerin mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilci Fatih Çekirge üzerinden geliyordu. Mesela Zafer Mutlu Alevidir ve Kürttür. Ankara bürodan sık sık, Zafer Mutlu’nun bu Alevi ve Kürt kimliğinin onun aleyhine kullanılabileceği mesajları gelirdi. Bu da Zafer Mutlu’yu çok tedirgin ederdi.

Kim gönderiyordu bu mesajları?

Herhalde asker gönderiyordu. Zaten Çiller hükümeti düşürülürken ve DYP dağıtılırken, hükümetten istifa etmeleri için kimi bakanlara Alevi kökenlerinden dolayı çok baskı yapıldı.

Gazete merkezlerine generallerden talimatlar Ankara üzerinden ne şekilde gelirdi?

O sırada Sabah’ın Ankara temsilcisi olan Fatih Çekirge, “Şu paşayla konuştum” diye bizi telefonla arardı. Fatih’in bizimle yaptığı konuşmalardan anlardık askerlerin ne isteyip ne istemediklerini. Askerler hoşlanmadıkları bir şey yayınlandığında Fatih’i telefonla arıyorlardı. O da bize, “Çok rahatsız oldular, köpürdüler” diye haber veriyordu.

Diğer gazetelerde de aynı sistem mi işliyordu?

Bildiğim kadarıyla Ertuğrul Özkök, askerlerle yakın bir gazeteci. Zaten Hürriyet devlet gazetesidir. Dolayısıyla onların askerle ilişkisi bizimkinden çok farklıydı. Askerlerle iç içe gibidir onlar. Ama şu var. Biz o dönemde Tansu Çiller’e, Necmettin Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. Sabah Grubu olarak kendimizi ihanete uğramış olarak gördük.

Niye?

Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin Avrupa yanlısıydı ve askerin siyasete müdahale etmesine karşıydı. Tansu Çiller Sabah’ın siyasetçisiydi. Sabah Grubu, DYP Başkanı Tansu Çiller’i çok destekledi. Onun için çok kavga etti ve epey tiraj kaybetti. Ama Çiller’in bu desteğe rağmen gidip Necmettin Erbakan’la koalisyon için anlaşması ve RefahYol hükümetini kurması Dinç Bey’i şoke etti. O günü çok iyi hatırlıyorum.

O gün tam olarak ne yaşandı?

Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “Tansu Hanım, Erbakan’la hükümeti kuruyor” dedi. Ben, gene de çok emin olamadığım için “RefahYol’a doğru” diye bir manşet attım. Manşeti görünce Dinç Bey’in yüzü asıldı. “Oğlum olmayacak şeylere amin diyorsunuz. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Aydın Bey’le (Aydın Doğan) ben varız. Böyle bir koalisyon mümkün değil. Biz buna karşıyız” dedi. Dinç Bey, Çiller’in medyayı karşısına alamayacağını, medyaya rağmen RefahYol hükümetini kuramayacağını düşünüyordu.

Niye bu kadar emindi?

Çünkü o dönemde siyasiler çok zayıftılar. O akşam Zafer Mutlu Londra’dan aradı. “Tansu Hanım beni aradı, koalisyon protokolünü imzalamış. ‘Erbakan başbakan’ diye manşet yapalım” dedi. İki sene Erbakan, iki sene Çiller başbakan olacak diye protokol imzalamışlar. Nitekim Sabah’ın Çiller’le ve hükümetle ilişkileri ondan sonra gerilmeye başladı. Hatta Hyaatt Oteli’nde bir Sabah yöneticisi için verilen davette, Dinç Bey, Çiller için, “Hata yaptı, bedelini öder” dedi.

Sabah Grubu’nun askerlerle yakın ilişkisi o günden sonra mı başladı?

Türkiye’de gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi zaten hep vardı. Çünkü asker, politik hayatın bir gerçeğiydi. O sıralar, Genelkurmay’a davet edilmek, bir asker, general tanımak çok önemliydi. Hürriyet Grubu ise zaten o dönemde Çiller’le kanlı bıçaklıydı. İşte o sırada Doğan Grubu’yla Sabah Grubu arasında kartel ilişkisi kuruldu.

Kartel ilişkisi ne demek?

Fiyatı beraber belirleyeceklerdi. Birbirlerinden adam almayacaklardı.

O dönemde medyaya bu iki grup hâkimdi. Birinden ayrılan sonsuza kadar işsiz kalıyordu, gazeteciliği bırakmak zorunda kalıyordu. Köle ticareti gibi bir durum değil miydi bu?

Tabii.

Gazetecilere karşı yapılan bu anlaşmanın bir benzeri siyasetçilere karşı da yapıldı mı o dönemde peki?

Tabii... Doğan ve Sabah Grubu ayda bir Beyti lokantasının üst katında toplanırdı. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez akşam yemeğinde buluşuyorlardı ve o yemekte her şeyi konuşuyorlardı. Hürriyet hep askerciydi de... Sabah Grubu öyle değildi. Sabah, 28 Şubat döneminde değişti. Bir de o zaman Amerika’nın eski Ankara büyükelçisi Abramovitz Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le konuştu.

Anlamadım...

Erbakan, Türkiye’nin Başbakanı olarak gittiği Libya’da, Kaddafi’den çadırda fırça yemişti. Bu fırçadan sonra Abramowitz geldi mesela. “Türkiye gibi bir devlet nasıl böyle bir aşağılanmaya katlanabiliyor? Bu Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar,” falan gibi... laflar etti. Zaten 28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak oydu.

28 Şubat’ı ABD mi organize etti sizce?

Tabii... Yanılmıyorsam... Abramowitz, bu iş için devreye girmeden önce, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden bütün Türkiye ve bölge uzmanları ortak bir toplantı yapıyorlar. Darbe değil ama, darbe benzeri bir müdahale üzerinde anlaşıyorlar. Yol haritası o şekilde çiziliyor. Abramowitz o sırada emekli büyükelçiydi. Türkiye’yi çok iyi bilen ve herkesi tanıyan biri olarak Türkiye’ye gelip gidiyordu. O zamanlar, Zafer Mutlu’yla yaptığı görüşmelerde, ikisi arasındaki tercümeleri ben yapıyordum. Abramowitz, Dinç Bey’le de bir, iki kez görüştü.

Abramowitz ne istiyordu medyadan?

28 Şubat’ın altyapısını hazırlıyordu herhalde. RefahYol hükümetinin Türkiye’ye zarar verdiğini düşünüyordu. Sanıyorum Erbakan’ın bölge politikasından İsrail çok rahatsız olmuştu. O sırada Erbakan’ın kabinesinde Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener bakandılar ama Erbakan’a karşı kimsenin sesi çıkamıyordu.

Peki, Refah kapatıldı yerine AKP kuruldu ve ilk seçimde Abdullah Gül başbakan oldu. ABD, Gül’ün başbakanlığına karşı çıkmadı, öyle değil mi?

Bilmiyoruz. Bakın şimdi Ergenekon soruşturmasıyla, 2002 -2003 darbe planları ortaya çıkıyor. Demek ki AK Parti hükümetine karşı bir darbe için altyapı hazırlıkları yapılmış. Belki Genelkurmay karargâhının bu planlarla doğrudan bir ilgisi vardı ve sonra yaşanan gelişmelerle tablo değişti. Çünkü şu bir gerçek. 1960 ihtilalinden sonra, alt kadrolar yanlış yapmasınlar diye orduda öyle müthiş bir istihbarat ağı kuruldu ki, Genelkurmay karargâhının ve Genelkurmay başkanının bilgisi olmadan orduda hiç bir darbe hazırlığı yapılamaz.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, bu aybaşında gene ortaya çıktı ve Türkiye’nin İran’la ve Rusya’yla artan ilişkileriyle ilgili yeni uyarılarda bulundu. İsrail’le gerginliğin ABD’deki muhafazakâr kesimleri kızdırdığını, Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de yaşananlara ‘soykırım’ demesinin Türkiye’nin Batı’daki duruşuna zarar verdiğini, Türkiye ile ABD ilişkilerinin önümüzdeki birkaç yılda zorluklar yaşayacağını söyledi. Abramowitz, Türkiye’deki kutuplaşmanın daha derinleşeceğine de dikkat çekti. Koalisyon hükümeti olasılığını bile dile getirdi. Abramowitz’i yakından izlemiş biri olarak, onun bu yeni açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Obama, Ermenistan sınırının açılmamasına çok bozuldu. Abramowitz, Amerikan yönetiminin AK Parti hükümetinden rahatsızlığını ortaya koyuyor. Amerika’yla ilişkilerde sıkıntılı bir dönem başlıyor. İsrail lobisinin görüşlerini dile getiren ama neocon olmayan biridir Abramowitz. Amerikan politikasında önemlidir. Eğer yaşı ilerlemiş olmasaydı, bugün Obama yönetiminde yer alırdı. Abramowitz, Türkiye konusunda söyledikleri kabul gören biridir. Ben olsam, onun sözlerini ciddiye alırım.

Gazeteci-asker ilişkilerine dönersek... Generallerden gazetelere talimatlar gelir miydi?

Ankara büroya gelirdi.

Neler yazılmasını isterlerdi?

Sincan olayını çok önemserlerdi. “Dört yıldızlı uyarı”, “Komutanlar rahatsız” gibi manşetler atılmasını isterlerdi. Bu manşeti hangi generalin attığını bilemiyorum. Belki o manşeti general atmazdı da, bizim Ankara büro manşet bulamayınca bunu oturup yazardı... Ama şu var. Bu herhalde bizim de işimize geliyordu. Dediğim gibi o sırada hem Çiller’e büyük bir öfke vardı. Hem de Erbakan’a, “Türkiye’yi Suudi Arabistan yapacak” diye bir güvensizlik vardı. Bizim de o sırada, solculuktan gelen ateist damarımızla, dinle ilgili her şeye şüpheyle bakan laikçi damarımız birleşmişti. RefahYol koalisyonunun, hayat tarzımızı değiştireceğini düşünüyorduk ve askeri doğal müttefikimiz olarak görüyorduk.

Psikolojik harbin ürünü olduğu apaçık olan o Fadime manşetlerine gerçekten inanıyor muydunuz?

Şeriat tehlikesi yaşandığına yüzde yüz inanıyorduk. Bizler aktif laiklerdik. Sadece rahmetli Ahmet Vardar ve Salih Memecan bu yayın politikasına ve askerle işbirliğine çok kesin karşı çıkıyorlardı. Can Ataklı, Çiller’e yakındı, o da benimsemiyordu. Mehmet Barlas da yayın politikasına karşı çıkıyordu. Geri kalan herkes RefahYol hükümetinin gitmesini istiyordu.

Darbeyle gitsin, öyle mi?

Biz o dönemde, askerle müttefik olmaktan rahatsız değildik. Türkiye’yi belaya sürükleyen bir hükümete karşı düzen kavgası veriyorduk biz. 28 Şubat’ı darbe olarak görmemiştik.

Bugün baktığınızda ne görüyorsunuz peki?

Korkunç tabii.

Askerler, nelerin yazılmasına kızarlardı?

Askerler, kendilerini eleştiren, hükümeti öven yazıların yayımlanmasını istemiyorlardı. Ben 28 Şubat sürecinin sonuna doğru depresyona girdim zaten. Benim o dönemde gazetede en önemli işim, oturup bütün köşe yazılarını okumak ve yazarları tek tek sansürlemekti. 28 Şubat’taki baskılar, bizlerde öyle tuhaf bir duygu ve ruh hali yaratmıştı ki... En ufak bir cümle bile hükümet yanlısı, asker karşıtı gelebiliyordu bize. Ben o bölümleri yazılardan siliyordum.

Yazarları çok sansürlediniz mi o günlerde?

Çook... Bir korku atmosferi yaratılmıştı. Düşünün, 28 Şubat’ın generali Erol Özkasnak, Mehmet Altan için “Onu süngüye oturtup Güneydoğu’da dolaştırırım” demişti. Faşizmin ne olduğunu, o döneme baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum. İnsanın bayağı ruhunu ele geçiriyor faşizm. Bir gün Zafer Mutlu yazıişleri toplantısına geldi, Manşeti, “De-de rahatsız” yapalım dedi.

De-de mi?

Derin devlet yani... Sonra, “Bu manşet, bela çıkarır başımıza” dedi ve de-de başlığından vazgeçtik. Beş dakika sonra Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “De-de manşeti atıyormuşsunuz. Beni aradılar. Yapmayın” dedi. Haber anında askere gitmiş.

Ajan gazetecilerin sayısı basında çok mu fazladır?

Çok fazladır. Meşhur bir Hayri Birler olayı vardır. Hürriyet’in Ankara bürosunda ikinci adam olarak çalışırken, esas işi açığa çıkıyor ve Hürriyet’ten ayrılıyor ve gerçek işine geri dönüyor. MİT’in Diyarbakır bölge müdürü oluyor.

Bu ajan gazeteciler ne yaparlar?

Karakter suikastı yaparlar. İstihbarat kurumları, onlara şu adamı yıpratın der ve onlar da yıpratırlar. Suçlayıcı ve çarpıtma haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Biz, Sabah Grubu’nda ajan gazeteci var mıydı, varsa bunlar kimlerdi, bilmiyorduk. Bir tek Ünal İnanç’ı biliyorduk. O da Ankara büroda alt kademede biriydi. Ama Hürriyet Grubu’nda Fatih Altaylı’nın, Tuncay Özkan’ın MİT’le ilişkileri biliniyordu. Biz de öyle bilinen gazeteci yoktu.

Onlar nasıl biliniyordu peki?

Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür, onları açıkladı. Zaten geçen gün bir gazeteci arkadaşımız anlattı. 28 Şubat’tan sonra gazeteciler Mesut Yılmaz’la yemekteler. Fatih Altaylı’yla Tuncay Özkan, Yılmaz’ın önünde, “MİT’te kim maaşlı, kim gönüllü çalışıyordu” tartışması bile yapmışlar birbirleriyle. Yani kendileri anlatıyorlar bunu. Güya biri paralı çalışıyormuş, biri de gönüllü. Kendi aralarında bu konuda atışıyorlar. “Sen MİT’ten para alıyorsun, yok ben almıyorum, sen alıyorsun” diye kendi aralarında tartışmışlar.

Şaka değil, değil mi bu?

Hayır, şaka değil.

O dönemde Sabah’ın sahibi olan Dinç Bilgin de, gazetelerde Ankara bürolarının çok önemli rolleri olduğunu söyledi. O dönemde diğer gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi nasıldı?

Hepsinin askerle ilişkisi iyiydi. 2002 yılında ben Akşam Gazetesi’nin temsilcisi olarak Ankara’ya gittim. Kimi temsilcilerin generallerle samimiyetini görünce çok şaşırdım. Doğrusu o kadar içli dışlı olduklarını bilmiyordum. Bazıları generallerle tenis de oynuyordu. Öyle ilişkiler vardı yani...

Askerler yazarlara kızarlar mıydı?

Kızarlardı tabii. Yanılmıyorsam... Hüseyin Kıvrıkoğlu, Dinç Bey’i Genelkurmay’a çağırdı. O sırada Çetin Altan ve Mehmet Altan Sabah’ta, Ahmet Altan da Yeni Yüzyıl’da yazıyordu. Genelkurmay Başkanı, onları Dinç Bey’e şikâyet etmiş. Yani kibarca, gazeteden çıkarın bunları demek istemiş. Dinç Bey, “Çetin Altan bir edebiyat ustasıdır. Ahmet Altan şöyle iyi yazardır, Mehmet Altan da profesördür” demiş.

Sonuç ne olmuş?

Dinç Bey zaten hiç dilini tutmazdı. Onlara, “Askerler siyasete karışmamalı” gibi konuşmalar yapardı. Kıvrıkoğlu’yla o konuşmadan sonra Dinç Bey, “Onları ikna ettim” diyerek Ankara’dan döndü. Bence Dinç Bey’in hapse girmesinde o konuşmanın bile payı vardır. Doğan Grubu’nda eski bürokratlar, milletvekilleri, bakanlar hep bir köşede tutulur. Sabah’ta hiç öyle şey olmadı.

Güneş Taner, eski bakan olarak Sabah’ın yönetimine girmedi mi bir dönem?

Sabah’ın yönetim kuruluna girdi. Bankanın alımında destek oldu diye, o da bir teşekkürdü herhalde...

neseduzel@gmail.com
http://www.taraf.com.tr/makale/10453.htm

ETİKETLER:Neşe DüzellErgun BabahanlTaraf GAzetesilFatih AltaylılAydın DoğanlZafer MutlulTuncay ÖzkanlMİTlMehmet EymürlErtuğrul Özkök
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Nis 20, 2012 11:19 pm tarihinde değiştirildi, toplam 7 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Mar 10, 2011 8:24 pm    Mesaj konusu: DARBE MANSETLERI Alıntıyla Cevap Gönder















1960 Darbeslerde Atılan Manşetler?
10 Mart 2011
Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporda, Türk medyasının, darbe süreçlerinde darbecilere destek verdiği açıkça görülüyor
..

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, “Biz bu ülkede bir kısım basın kuruluşlarının, demokrasiyi rafa kaldırma operasyonlarında nasıl görevler yüklendiğini çok iyi biliyoruz, çok iyi hatırlıyoruz. 1960'ın hemen öncesinde ülkede kaos oluşturmak, toplumu kışkırtmak, müdahaleye zemin hazırlamak için gazetecilerin ve yayın kuruluşlarının nasıl vazife yüklendiklerini ya da durumdan nasıl vazife çıkardıklarını biliyoruz. Aynı şekilde, 28 Şubat sürecinde manşetlerin nerelerde hazırlandığını, nasıl ısmarlama manşetler atıldığını, köşe yazarlarının ellerine nasıl ısmarlama konular verildiğini de çok iyi biliyoruz” şeklindeki sözleri, Türk medyasının darbe dönemlerindeki rolünü gündeme getirdi.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından, ülkemizde bugüne kadar meydana gelen darbeler ve darbe süreçleri ile Balyoz Darbe Planı arasındaki benzerliklere ilişkin 10 sayfalık rapor hazırlandı.

Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü 3. Sınıf Emniyet Müdürü Hüseyin Işıldak tarafından hazırlanan rapora göre; 27 Mayıs darbesi, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsü, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi ve 28 Şubat 1997 Post-Modern darbe olarak nitelendirilen askeri müdahale süreçlerinde medya aktif rol oynamış.

EN BÜYÜK DESTEK HÜRRİYET GAZETESİ'NDEN...

Raporda, Hürriyet gazetesinin darbe planlayanlara büyük destek verdiği gazete kupürleriyle açıklanıyor.

Raporda; 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen askeri darbesinin ardından Hürriyet gazetesinin, “Türk Ordusu Vazife Başında, Silahlı Kuvvetlerimiz Bütün Yurtta İdareyi Fiilen Ele Aldı” başlıklı manşetle çıktığı, dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı'nı köpek olarak tasvir edildiği belirtiliyor.

Raporda; Hürriyet gazetesinin yanı sıra birçok gazetenin, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesinde, darbenin gerekli olduğu düşüncesinin halka benimsetilmeye çalıştığı belirtiliyor. Raporda; Hürriyet gazetesinin 28 Şubat sürecinde ise, “Gerekirse Silah Bile Kullanırız” başlıklı manşetini kullandığına dikkat çekiliyor. Yine raporda, Balyoz Darbe Planı'nda belirtildiği şekli ile bir kısım medyada haberler yaptırıldığına dikkat çekiliyor.

DARBE SÜREÇLERİNDE GAZETE MANŞETLERİ

3. Sınıf Emniyet Müdürü Hüseyin Işıldak tarafından hazırlanan 10 sayfalık raporda, darbe süreçlerinde medyanın rolü ise şöyle anlatılıyor:

27 MAYIS 1960 DARBESİ: Ülkeyi kaos ortamına götüren bu olaylara bakıldığında; 1955 yılında Rumlar tarafından Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar Türk kamuoyunun gündeminde ilk sırada yer almıştır. Dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet gazetesinde “İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak, Kıbrıs Rumlarının Enonis çetelerine gönderdiği” haberi yapılmış, bu gelişmeler yaşanırken 6 Eylül 1955 günü saat: 13:00 sıralarında radyoda, “Atatürk'ün Selanik'teki evinde bomba patlaması” haberleri yayınlanmıştır. Bunun üzerine İstanbul Ekspres gazetesi, o dönemde tirajı 20 bin olduğu halde, 6 Eylül'de 290 bin adet basarak bu olayı “Atamızın evi bombalandı” şeklinde manşet yapmış, gazetenin bu baskısı o dönemde kurulan “Kıbrıs Türk'tür Derneği” üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanmıştır.

Tüm bu yaşanan olaylar sonrasında, çeşitli gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, İstanbul'a dışarıdan getirilmiş olan kitleler ve galeyana gelen yerel kalabalıklarca, İstanbul'da Rum, Ermeni ve Yahudilerin göç etmesi ile sonuçlanan 6-7 Eylül 1955 tarihindeki provokatif toplumsal olaylar meydana gelmiştir. (...)

Darbe planlayanların ekmeğine yağ süren dönemin medyası, 27 Mayıs 1960 günü yaptıkları haberlerde, “Kahraman Türk Ordusu Bütün Memlekette Dün Gece Sabaha Karşı İdareyi Ele Aldı (Cumhuriyet)”, “Türk Ordusu Vazife Başında, Silahlı Kuvvetlerimiz Bütün Yurtta İdareyi Fiilen Ele Aldı (Hürriyet)”, “Demokrasiyi Tesis İçin İktidar Deviren İlk Ordu: Türk Ordusu (Akşam)” başlıklı yayınlarla darbe ve darbecileri haklı gösterip desteklerken, darbe sonrasında ise darbecilerin hayat hikayeleri ve dünya görüşleri ile ilgili yayınlar yaparak, darbecilerin her birini birer halk kahramanı olarak lanse etmiştir. (...)

Hürriyet gazetesinde 14 Haziran 1960 tarihinde yayınlanan bir karikatürde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'in çok çirkin bir şekilde köpek olarak tasvirlerine yer verilmiştir.”

12 MART 1971 MUHTIRASI: 15 Şubat 1971'de kaçırılan Amerikalı bir çavuşla ilgili haberi Hürriyet gazetesi 16 Şubat 1971 tarihli baskısında, “Tabanca, molotofkokteyli, dinamit, banka soygunları.... Nihayet Adam da Kaçırdılar” başlığı ile manşetten duyurmuş, ilgili haber hakkında, “Meçhul eller tarafından süratle kargaşalığa sürüklenen Türkiye'deki olaylar zincirine dün yeni bir halka daha eklenmiştir” tanımlaması kullanarak, ülkenin içinde bulunan zorlu süreci daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ: Medya daha önceki darbe süreçlerinde olduğu gibi gerek açıktan gerekse yaşanan olayları halka aktarış şekliyle 12 Eylül 1980 darbesini destekler bir tutum sergilemiştir.

“Bayramın kanlı bilançosu: 20 ölü Sağ kalmak zorlaştı, Dün Malatya bugün Sivas yarın başka şehir... Kaç kişinin nerede nasıl can vereceğini bilemez olduk. Ölen ölene vuran vurana. Anarşi kol gezmiyor hayula olup karşımıza dikiliyor (7 Eylül 1978 Hürriyet)”, “Halk endişeli Çorum'da bu iş durmaz (7 Temmuz 1980 – Hürriyet)” şeklinde haberler yapılarak, darbenin gerekli olduğu düşüncesinin halka benimsetilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Medyanın rolü, darbenin yapılmasının ardından 13 Eylül 1980 tarihli Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinin 1. sayfasında, “Ordu Mecbur Kaldı” ve Günaydın gazetesinin 1. sayfasında “Amaç Demokrasiyi Rayına oturtmak!” başlıklı haberler yapılması ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi kararıyla sık sık TRT ekranlarına çıkarak, kamuoyunu darbenin meşruluğu konusunda ikna etme çalışmaları yapmasından da daha net anlaşılmaktadır.

28 ŞUBAT 1997 POST MODERN DARBESİ: 1995 seçimlerinde en çok oyu alan Refah Partisi, DYP ile koalisyon hükümeti kurmuştur. Bu hükümetin icraatları, o dönemde ortaya çıkan bazı olaylar TSK'nın tepkisini çekmiş ve medya ağırlıklı yönetilen bir sürece girilmiştir.

28 Şubat sürecinde de; Ali Kalkancı, Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz gibi kişilerin ilişkileri ve görüntülerine vurgu yapılarak, medyada ön plana çıkarılmış, halkın dini duyguları istismar edilerek, bu haberlerin yaşanılan süreçte irticanın belgesi şekinde sunulduğu görülmüştür.

Bu durumu daha iyi anlayabilmek için gazetelerde yer alan manşetlere bakıldığında; “Rektörler Endişeli (10 Aralık 1996 Sabah), “(Polis tarafından yapılan baskında Müslüm Gündüz'ün bir kadınla yarı çıplak vaziyette çekilen görüntüleri verilerek Böyle Basıldı (29 Aralık 1996 Hürriyet), “(Necmettin Erbakan'ın verdiği yemek ile ilgili) İftara Özel Konuklar (11 Ocak 1997 Hürriyet), “Sincan'da düzenlenen Kudüs Gecesi hakkında) Bu ne rezalet (2 Şubat 1997 Sabah), “(Yaşanan olaylarla ilgili Genelkurmay'dan yapılan açıklamalarla ilgili) Gerekirse Silah Bile Kullanırız (12 Haziran 1997 Hürriyet), “Hocaya Bir Hafta Süre (3 Mart 1997 Radikal), “Tanklar Sincan'da (5 Şubat 1997 Sabah ), “Tank Sesleri (5 Şubat 1997 Hürriyet), “Muhtıra Gibi Tavsiye 1 Mart 1997 Cumhuriyet) şeklindeki manşetlerden net bir şekilde anlaşılmaktadır.

BALYOZ DARBE PLÂNLARI: “Çetin Doğan liderliğindeki cuntanın gerçekleştirmeyi planladığı Balyoz Darbe Planı'na bakıldığında, geçmişte yaşanan darbelerden hiç de farklı olmadığı, bir taraftan ülkede kaos ve kargaşa ortamı oluşturmak için cami bombalama, uçak düşürme gibi eylem hazırlıkları yaparken diğer taraftan bu eylemlerden sonra halkı sokağa dökmek için planlar yapıldığı, bu faaliyetler yürütülürken diğer taraftan Balyoz Darbe Planı'nda belirtildiği şekli ile bir kısım medyada haberler yaptırıldığı, böylelikle gerçekleştirmeyi planladıkları askeri darbeyi vatandaşın gözünde masum ve haklı göstermeyi hedefledikleri ve TSK'nın bir an evvel gereğini yapması yönünde kamuoyunu yönlendirmeye çalıştıkları görülmüştür.”

Yeni Akit

Kutsal İnek ve medyanın masumiyeti
Meliha Çelik
14 Mart 2011



Büyümesi için kirlenmesi gerektiğini düşünenler de vardır. Bu yüzden “Kutsal İneği” yaşatmak için önce elinizin ne kadar temiz olduğuna bakmak gerekmez mi?

Eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargıcı Rıza Türmen’in geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama dikkat çekici… Türmen, AİHM’in basın özgürlüğüne büyük önem verdiğini belirterek, ''Basın özgürlüğü AİHM için 'kutsal inek' gibidir. Her şeye dokunun, buna dokunmayın'' diyor.

Son dönemde yaşanan tutuklamalara ve medyada koparılan fırtınaya bakan Batı’nın, Türkiye’de basının hürriyeti konusunda sıkıntıların olduğuna dair kanaat getirmesi gayet normal. Onlara göre “Kutsal İnek” tehlikede.

Evet, bu ülkede fikirlerin hürriyetinde sıkıntı var. Evet, aklınızdan geçen her şeyi söylemek hem tehlikeli hem de suç olabiliyor çoğu zaman. Ancak çoğu kişinin ve özellikle de Batı’nın göz ardı ettiği bir konu var ki o da, Kutsal İneği en çok diline dolayanların yani “Medya”nın ne kadar masum olup olmadığıdır.

Bizde medya halkın üstünde ve elittir. Yani büyük bir “güç”tür. İster laik, liberal basın, ister ulusalcı ya da Cumhuriyet’çi basın, ister muhafazakâr-İslamcı basın; adı ne olursa olsun “ Medya” önce kendi çıkarlarına hizmet eder. Patronun sermayesi hangi istikametteyse hizmeti ve hizmetlisi de o istikamette gitmekte mecburdur. Çünkü sistemin vahşiliği bunu emreder. Bu sebepledir ki gücü elinde bulunduran medyanın adaletsizliği, kirli saldırganlığı ve kalemini kurşun gibi namluya sürme keyfiyeti böyle bir sistem içerisinde daha kolaydır.

Bu yüzden Basın Özgürlüğü’nü sadece “fikir suçu” yönünden görmek isteyenlerin, elindeki gücü sadece suç işlemek için kullananları görmezden gelmesi basının inandırıcılığına büyük zarar veriyor. Çünkü adaleti ve özgürlüğü kendi terazilerine koyanların tartısındaki kusur “İneğin” kutsiyetine gölge düşürüyor.

Bu bezirgan saltanatının sultanlarına “Tartınız bozuk” demek için birkaç soru sormak yeterli. (Dürüst-ahlaklı ve vicdanlı gazetecileri tenzih ederek…)

Ergenekon Operasyonu nedeniyle tutuklanan gazeteciler dışında hapislerde çürüyen kaç gazeteciden ve defalarca kapatılan kaç gazeteden, ne kadar haberdarsınız?

Peki ya 138 ila 166 yıl gibi akla zarar hapis cezaları verilen, aralarında kanser hastası olduğu halde hem tedavisi engellenen hem de mahkûmiyeti süren gazetecileri hiç duydunuz mu?

Kin ve nefretle “ırkçılık” suçu işleyenlere, istediklerini yazılarıyla fişleyen ve hedef gösterenlere (Hrant Dink ve Ahmet Kaya sadece en meşhurları oldukları için örnek gösterilebilir), “Darbe Heveslileri”nin yazı ve haberlerine kaçınız isyan etti?

Bireylerin özgürlüğünü görmezden gelerek sadece kendi özgürlüklerine hürriyet hakkı tanıyan “Medya”nın biricik kalemlerine ne demeli? Özgürlük tartışılacaksa eğer, okul kapılarından aşağılanarak geri çevrilen, eğitim hakkı gasp edilen başörtülülerin hürriyeti nereye konulmalı peki?

“Benim dilimi inkar etme” diyerek en insani hakkını talep edenleri işitmek dahi istemeyen hürriyet savunucuları, saltanatlarına-kuyruklarına basılınca mı sadece “Adalet ve Özgürlük” diye çığlık atıyor acaba?

Evet, herkes adil yargılanmalı mutlaka ve herkesin adil savunma hakkını hep birlikte sahiplenmeli.

Ancak “Basın özgürlüğü” diye haykıran “Medya”nın sesi herkes için eşit bir şekilde çıkmadıkça samimiyet de masumiyet kadar yara alır. Duyarlılıksa “Adil Duyarlılık”, vicdansa “Adil Vicdan” olması gerekmez mi?

Çirkin bir pazarlığın çaresiz köleleri; Kirlenenler ve onuruyla direnenler…

Bazı tabular vardır basında, onlar genellikle konuşulmaz. Kimsenin eli tam manasıyla temiz olmadığı için bir diğerinin kirli çamaşırına-damarına da basmak istemez çünkü. Bu durumda medya’nın kendi içinde ki haksızlıklar ile adaletsizlikleri ne kadar konuşabiliyoruz öncelikle bunu görmek lazım.

Tepedekiler ve büyük köşe sahipleri ile her zaman ekranlarda boy gösterenler medyanın mutlu azınlıklarıdır çoğunlukla. Bir de asıl işi yapanlar, yani fırsat verilmeyenler, yani haberi getirenler, yazanlar, takip edenler, koşanlar, terleyenler vardır. Onlar bedava ya da üç-beş kuruşa çalışan, ezilen, azarlanan, sesini çıkarmaya kalksa işsizlikle burun buruna geleceğini iyi bilen muhabirler, kameramanlar, adı duyulmayan editörler, kısacası gerçek gazeteciler.

Tepedekilerin itibarları ve bir o kadar büyük lafları vardır sadece. Konforlarına halel gelmedikçe seslerini bir diğer meslektaşının mağduriyeti için asla çıkarmazlar.

Kaç gazetecinin işten çıkarılan basın çalışanları için kalem oynattığını gördünüz? Kaç “köşe”de aylarca maaş alamayan muhabirler için bir yazı okudunuz?

Kriz var denilerek işten çıkarılan basın çalışanlarının hakkını savunanların sayısı kaç tane?

Başı örtülü diye çoğu medya kuruluşunun eşiğinden bile adım atmasına izin verilmeyen ya da “nasıl olsa sen daha kolay iş bulursun” denilerek ilk krizde önce başı açık olan gazetecileri işten çıkaranları kaç kişi konuşmaya cesaret etmiştir sizce?

“Basın Özgürlüğü” için Beyoğlu’nda yürüyen birkaç ağır isim, keşke bütün mağdur basın çalışanları için “her zaman” aynı duyarlılığı gösterebilseydi. Yıllarca ağızlarını süslü bantlarla kapatanların attığı slogan belki daha etkili olurdu.

Haktan hukuktan bahseden ‘büyükler’, hakkını ve emeğini gasp ettiği küçüklerin mağduriyetini görmezden gelir. Çünkü görürse kendisi küçülecektir. O yüzden yıllarca iletişim fakültelerinde eğitim alan, bin bir emek ve yoksunluk içinde didinen birçok kişi ya mesleğine küsüp mutsuz olduğu bir işi yapmakta ya da idealleri uğruna çaresizliğinin sömürülüşünü sessizce izlemektedir. Çünkü bilir ki eğer şanslı değilse büyümeyecektir.

Ve bilir ki başkasının emeğini ve terini gasp ederek sömüren sözde gazeteciler çoktur yanı başında. Eğer ahlakından ödün vermezse eğitiminin, tecrübesinin, bilgisi ile yıllarca çürüttüğü dirseğinin hiçbir ehemmiyeti yoktur aslında. Çirkin bir pazarlığın modern ve çaresiz köleleri olarak yaşamaya, çalışmaya devam edecektir.

Büyümesi için kirlenmesi gerektiğini düşünenler de vardır. Bu yüzden “Kutsal İneği” yaşatmak için önce elinizin ne kadar temiz olduğuna bakmak gerekmez mi?

Kaynak: Haber10

Hadi Onlar "Kafayı Yemiş" Siz Ne Yaptınız?
15 Mart 2011

O zaman sormak gerekiyor. Hadi askerler sizin deyiminizle "kafayı yedi, peki siz neden bunu haber yapmadınız, manşetlerinize taşımadınız. Bu sözlerin haber değeri yok mu?
“Davetliler arasında Doğan Grubu’nun patronu Aydın Doğan da vardı ve Aydın Bey bu davete tek başına değil yanında iki gazeteciyle gitmişti: Milliyet’in o dönemki Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz ve Ankara Temsilcisi Fikret Bila. Görüşmeyi Mehmet Yılmaz’a sorduğumda, “Kafayı yemiş bunlar, bıraksan darbe yapacaklar ama cesaret edemiyorlar” demişti edindiği izlenimleri aktarırken. Benzer biçimde Doğuş Yayın Grubu’nun sahibi Ferit Şahenk ve Akşam Gazetesi ile Show TV’nin sahibi Mehmet Emin Karamehmet ile de görüşmüşlerdi. İstenen belliydi: 28 Şubat’taki gibi işbirliği yapılması ve darbe ortamı yaratılması. Ama görüştükleri patronların tamamından hayır cevabı almıştı komutanlar.”

Bu satırlar, İsmet Berkan'ın geçtiğimiz günlerde çıkan “Asker Bize İktidarı Verir mi” isimli kitaptan bir anektod...

Kitaptaki bu bölüme atıfta bulunan Ahmet Altan, İsmet Berkan'a ve haftasonu Taksim'de basın özgürlüğü için yürüyenlere fena çaktı.

Altan, darbecilerin gazetecilerden darbeyi saklamamasını bir skandal olarak değerlendirirken, gazetecilerin bu darbe iddilarını manşet yapmamasını ayrı skandal olarak değerlendiriyor.

Doğru ya o zaman sormak gerekiyor. Hadi askerler sizin deyiminizle "kafayı yedi", peki siz neden bunu haber yapmadınız, manşetlerinize taşımadınız?

Bu sözlerin haber değeri yok mu?

İşte Ahmet Altan'ın konuyla ilgili az ama öz cümleleri;

"2004 yılında Aydın Doğan’la birlikte generallerin davetine “icabet eden” dönemin Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz, o görüşmeden sonra Berkan’a “kafayı yemiş bunlar, bıraksan darbe yapacaklar ama cesaretleri yetmiyor” demiş.

Generaller, “darbe yapmak istediklerini” gazetecilerden saklamak gereğini duymuyorlar.

Peki, gazeteciler bu “isteğe” direnen bir yayın politikası izliyorlar mı?

Darbe planlarının birbiri ardına hazırlandığı, generallerin hükümeti devirmek için plan üstüne plan yaptığı bir dönemde, gazeteciler gerçeği biliyor ama yazmıyor, darbeleri açığa çıkarmak için parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar.

Şimdi ise “basın özgürlüğü” mitinglerine basın kahramanları olarak katılıyorlar."

Taraf'tan Yıldıray Oğur da bu sözlerden sonra Radika ve Milliyet Gazetelerinin sonraki günlerdeki manşetlerini çıkarmaış.

Bakın neleri haber yapmışlar?

"Peki Berkan’a bu toplantıyı “Kafayı yemiş bunlar, bıraksan darbe yapacaklar ama cesaret edemiyorlar” diye özetleyen troçkist genel yayın yönetmeni, ertesi günkü gazetesinde bu dokuz sütuna manşetlik, tarihe geçecek haberi nasıl vermiş dersiniz?

Bilmiyoruz çünkü vermemiş.

11 Ocak 2004 günkü Milliyet’te, toplantıya katılan Fikret Bila’nın herhalde o toplantıda duyduğu “10 binlerce asker geçecek” başlıklı Irak savaşıyla ilgili bir haber var.

Gazetenin genel yayın yönetmeni Yılmaz’ın yazısının başlığı eğer Sarıkız gibi bir şifreli mesaj değilse: Yaşlanacağım Kadın Askerler darbe hazırlığı yapıyor haberini dört başı mamur hazırlamak için beklemiş olabilirler diye iyi niyetimizi koruyalım. Ertesi günkü Milliyet’e bakıyoruz. Manşet: Kravatlı Savunma. Başbakan Erdoğan’a türbandan yüklenen bir manşet. Sonraki günün manşeti: Molla Demokrasisi. ‘İran’a söylüyorum Türkiye sen duy’ minvalinden bir masa başı haberi. Herhalde o toplantılardaki rahatsız generallere selam çakılmış bu manşetlerle...

Bugün “Basın susturuluyor” diye bağırıp çağırmayı bırakın. Özgür basını esas siz susturdunuz.

Demek ki üç yıldır boşuna iddianameler arasında gerçeği bulmak için kaybolduk. Gerçek aslında herkesin malumuymuş. Yedi yıl geç olsa da mesleğinizin gereğini yapıp gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olun beyler...

Yoksa tarih sizin için de şöyle diyecek: Kafayı yemiş bunlar, Cumhuriyeti kurtarmayı bıraksalar gazetecilik yapacaklarmış, ama cesaret edememişler..."
aktifhaber

Gazeteciler Darbe Olunca mı Yazacaklardı
22 Mart 2011

Herkes generallerin nasıl Genelkurmay Başkanı’na karşı tavır aldıklarını, “derin devletin” AKP’yi denetim altında tutmak için neler yaptığını biliyormuş...
Ahmet Altan ve Ergun Babahan bugün iki önemli analiz kaleme aldılar. Wikileaks belgeleri gösterdi ki 2002-2004 dönemindeki darbe girişimleri o yıllarda Ankara'da herkes tarafından biliniyormuş. Kokteylerde gazeteciler, askerler, diplomatlar bu konular aralarında hep konuşuyorlarmış. Hatta dönemin ABD Ankara Büyükelçisi darbe girişimlerini, derin devletin yapısını ve ilişkilerini Washington'a gizli kriptolarla aktarmış.

Peki bu olaylardan birinci derecede etkilenecek olan Türk halkı darbelerden ne zaman haberdar oldu?

İlk olarak 2007'de Nokta Dergisi'nde yayınlanan Özden Örnek'in darbe günlükleriyle...

O zaman bugün "basın özgürlüğü" diye yeri göğü inletenler o dönemde bu darbe girişimlerini neden haber yapmamışlar?

Örneğin "kafayı yemiş bunlar" diyerek komutanların darbe girişimlerinden birebir haber olan, bu anektodu kitabında yazanlar..?

Ahmet Altan/ Taraf

Herkes Biliyormuş

Wikileaks belgelerini okurken beni en çok şaşırtan gerçeklerden biri, daha sonra Özden Örnek’in günlüklerini Nokta Dergisi’nin yayımlamasıyla kalabalıkların öğrendiği olayları aslında Ankara’da birçok insanın bildiğini görmem oldu.

Amerikalı diplomatlarla kokteyllerde, yemeklerde, davetlerde karşılaşıp ayaküstü konuşan siyasetçiler, akademisyenler, diplomatlar, askerler, gazeteciler, o sıralarda generallerin nasıl Genelkurmay Başkanı’na karşı tavır aldıklarını, “derin devletin” AKP’yi denetim altında tutmak için neler yaptığını, ordu içindeki gruplaşmaları en ince ayrıntılarına kadar biliyorlar.

Böylesine açıkta dolaşan bilgiler elbette gazetelere de geliyor.

Ama gazeteler o bilgileri halka aktarmıyorlar.

Tam aksine, bir “baraj” gibi o bilgileri tutup biriktirerek halktan saklıyorlar.

Hiçbir gazetede, bir başka gazetenin o “bilgileri” haberleştirerek kendisini “atlatacağına” dair bir endişe yok, hepsi bu bilgilerin “hiçbir gazete tarafından” kullanılmayacağına emin.

Niye hep beraber halktan gerçekleri saklıyorlar?

Bunun birçok nedeni var.

İlk akla gelen, korkaklıkları.

Generallerden korkmak neredeyse Türklerin “milli” duygusu.

Bu korku, topluma da “generalleri yücelten” başlıklarla yayılıyor, “koskoca” generaller, gazete manşetlere bakılırsa hiçbir zaman konuşmuyor, her zaman “kükrüyorlar”, siyasetçileri azarlıyorlar, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair kesin emirler veriyorlar.

Korku kadar önemli ikinci neden, aynen generaller gibi “halk iradesini” küçümsemeleri.

Ülkeyi “halkın isteklerine” göre yönetmek onlara da saçma geliyor.

Gazeteciler, en azından “zihnen” devletin bir parçası durumundalar.

Üçüncüsü, gazetecilerin çoğunluğunun, generallerin “AKP nefretini” paylaşması.

Dördüncüsü, “ordu siyasette güçlü olduğu sürece” generallerle işbirliği yapıp sivil hükümetleri sıkıştırarak, siyasetçilerden birçok çıkar sağlamaları.

Onun için ordunun siyasetteki gücünün kaybolmasını hiç istemiyorlar.

Aslında, devlet-gazeteci işbirliği bizim cumhuriyetin tipik özelliklerinden biri, sadece son döneme mahsus değil, uzun yıllardan beri sürüyor.

Bunun kırılmasının ilk adımları Turgut Özal’ın döneminde atılıyor, Anadolu, devletle iş yapmadan, dünyaya açılarak zenginleşme dönemine giriyor.

Muhafazakâr işadamlarının zenginleşmesi, güçlenmesi “devlette ve gazetelerde” tedirginlik yaratıyor elbette, Özal gazeteler tarafından kıyasıya hırpalanıyor ama gene de bunun yaratacağı toplumsal değişimleri pek fark edemiyorlar.

Generaller ise toplumdaki değişimleri hiç algılamıyorlar.

Zaten, “halk iradesinin bir önemi yoktur” inancı, bütün sırların halktan saklanması, halkın sürekli kandırılıp sindirilmesi, generallerin gerçekleri görmemesi nedeniyle ardı ardına yaptıkları hatalar sonucunda kırılıyor.

En büyük hataları, cumhurbaşkanlığı seçimlerine karışmaları, pervasızca AKP’yi ve seçmenlerini korkutmaya kalkmaları oluyor.

27 Nisan muhtırası karşısında Başbakan Erdoğan’ın ve AKP’nin dik durması ve müthiş bir manevrayla seçimlere gitmeleri, generallerle halk iradesinin sandıkta yüz yüze gelmesini sağlıyor.

Ve, generaller de, onları destekleyen medya da büyük bir yenilgi yaşıyor.

Sonra Taraf gazetesi çıkıyor.

Darbe planları, cuntalar, fişlemeler, karakol baskınlarındaki ihmaller, 33 asker olayındaki karanlıklar, JİTEM, Ergenekon birer birer haberleşiyor ve halk gerçekleri görmeye başlıyor.

İlk önceleri biraz ürküntüyle izleseler de, daha sonra diğer gazeteler de Taraf’ın açtığı yola girip benzer belgeleri yayımlamaya başlıyorlar.

Bugün artık “sırların” halktan saklanması söz konusu değil.

Generaller bunu öğrendi, gazeteciler de öğrendi.

Sanırım siyasetçiler de öğrenecek bunu.

Kılıçdaroğlu, gizli ilişkilerinin ne kadar çabuk deşifre edildiğini bizzat yaşadı, bir daha hiç kimseye kurulacak tuzak için “yeşil ışık” yakacağını sanmam.

AKP de, Sayıştay Yasası’nın maddeleri arasına saklanan gerçeklerin halk tarafından çok çabuk değerlendirildiğini anladı.

Medya “barajı” yıkılıyor bu ülkede.

Gerçekler hayatımızın içine akıyor.

Gerçeklerden korkacak işler yapanları bu yeni anlayış bir sel felaketi gibi sürükleyip götürecek, gerçeklerden korkmayacak bir dürüstlükle duranları ise dev bir sörf dalgası gibi zirveye taşıyacak.

Ergun Babahan
ABD Elçisi bile görmüş bizimkiler hala göremedi

Taraf Gazetesi, Wikileaks belgeleri kapsamında müthiş bir analiz yayınladı dün.

Analiz AK Parti’nin 2002 Kasımı’ndaki zaferinden 13 gün sonra kaleme alınmış.

Analizi yazan, Büyükelçi Robert Pearson.

Wikileaks’te yeralan telgrafların bir bölümü analiz, bir bölümü Ankara dedikodusu şeklinde.

Pearson’ın kaleme aldığı rapor bu açıdan önemsenmeye değer.

Bakın neler diyor, dönemin Amerikan Büyükelçisi:

‘Eski bir Milli Güvenlik Kurulu üyesi bize, Derin Devletin kalbinde cumhurbaşkanlığının (ki kağıt üzerinde sınırlı yetkisi var), askeriyenin (ki resmen Başbakan’a bağlı) ve yargının (ki resmen bağımsız) bulunduğunu anlattı.

...Derin Devlet hükümetin aktivitesini etkilese de, hükümetin Derin Devlet üzerinde esas itibariyle hiçbir nüfuzu yoktur.

...Kaynaklarımız, bize Derin Devlet’in kimi zamanlar görüşlerini kabul ettirmek için kanunsuz yollara da başvurduğunu hatırlattılar. Bu genellikle imalar ve gözdağı yoluyla yapılsa da, geçmişte güvenlik ve istihbarat örgütleri arasındaki kötü kokulu bir ilişkinin; silahlı kuvvetlerin; ve onların himayesindeki Hizbullah ve mafya gibi grupların devreye girdiği olmuştu.

...Anayasa Mahkemesi’nde uzun süredir görev yapan bir yargıç, kısa bir süre önce bize, büyük ölçüde Türk sistemindeki asker egemenliği anlamında kullandığı Derin Devlet’in işleyişinin ve nüfuzunun tarifini yaptı. Bu yargıç dedi ki, yargı bağımsız değildir ve Kemalist statükoyu ebediyen sürdürmeye yarayan daha geniş bir mekanizmanın önemli ama tali bir parçasıdır.’

Bu, bizim uzun süredir dile getirmeye çalıştığımız Türkiye gerçeğini yansıtıyor.

Ancak, bu mekanizmanın yargı gibi, önemli ama tali bir parçası olan bir kısım medya, bu gerçeği çarpıtmaya uğraşıyor.

Ergenekon Davası’nı çürütme çabaları, bu analizde tarif edilen asker denetimindeki medya tarafından özenle yürütüldü.

Açıkçası bu bazen Doğan Medyası, kimi zaman da Karamehmet Medyası oldu.

Bu grupların köşe yazarı, yönetici atamaları askerle işbirliği, kimi zaman da askerin talimatıyla gerçekleştirildi.

Doğan Grubu’nun etkinliği, Karamehmet’in teknoloji alanındaki etkin varlığı, bu işbirliğinin temel unsurlarıydı.

Anayasa referandumunun ‘Yargı bağımsızlığı elden gidiyor’ gürültüsüne getirilmeye çalışılmasının ardında da bu işbirliği yatıyordu.

Bu gerçek ışığında, kimi medya patronlarının özellikle Danıştay’da nasıl hep dava kazandığı gerçeğini de daha iyi anlarsınız.

Bunlar aslında AK Parti muhalifi bile değil, açıkça asker işbirlikçisi.

aktifhaber

Umur Talu/ Habertürk
Artık hepinizin kod adı Tufan!
07 Nisan 2011



Sayın E. Özkök, Sayın Z. Mutlu, Sayın M. Yılmaz;

Bundan böyle sizin kod adınız da Tufan!

Artık “İlahi adalet” mi dersiniz, yoksa sadece “adalet” mi, bilemem.

Delik deşik ve yanık ölülerin ruhunun bir tesellisi mi dersiniz, kaderin tecellisi mi?

“Dönüş”üne hayran olduğunuz “Hayat”; döndü dolaştı, kod adınızı yüzünüze, hem de grubunuzun gazetesinde manşetten çarptı.

Kemal Göktaş imzasıyla, Vatan’ın manşeti: “11 yıl gizlenen belge.”

İçerideki daha hazin, daha kahredici ve “bundan da utanmayacaksanız neden utanacaksınız” diyen başlıkla, “Hayata Dönüş, yalan”.

Yani, devrin iktidarına ve katliamın kanına yandaşlıkla attığınız başlıklar, yazdığınız yazılar… Yalan!

***

“Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı” önümde.

Mahkemenin talebiyle, İl Jandarma Komutanlığı, 11 yıl önceki cezaevi katliamının “emir belgesi”ni, onca zaman kayıplara karıştıktan sonra, nihayet 2011 mart sonu bir köşede bulabildi:

“Arşivlenmesi gereken yer dışında olduğu görülmüştür.”

Fakat, her şeyi kayıt altına alan devlette, hiçbir video kaydı bulunmamıştır!

Başta dönemin medya yöneticileri, bugün demokrat, cumhuriyetçi filan saydığınız nice gazeteci ve köşe yazarı nezaretinde;

Uydurma manşet, düzmece haber, sahte fotoğraf desteğinde;

Hükümet, bürokrasi, Genelkurmay ve Jandarma’nın “Hayata Dönüş” diye yutturduğu katliamın kod adı meğer “Tufan”mış!

***

Bir Tufan yaratılacak; “dost kuvvetler”ce “düşman yaratıklar” katledilecek…

Devlet Nuh ya, koyacak gemiye belgeleri, hükümeti, komutanları, Adalet ve İçişleri yüksek bürokrasisini, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nü; birer nadide olarak ebediyen “Tufan” vebalinden, suçluluğundan, hesabından kurtaracak!

Öldürülenler ölecek; ölümü emredenler Tufan’dan sonra da soyunu sürdürecek!

Baktılar ki, adalet yıllar sonra olsun, biraz sorumlu istiyor…

Attılar gemiden, çoktan terhis emir kulu erleri, katliamın tek sanıkları diye!

Sanki ülkede emirleri erler veriyor, sanki katliam planlarını erler yazıyor, sanki Tufan’ı erler ile o astsubay yaratıyor!

***

Emir diyor ki, “Yoğun gaz kullan.”

Bakmayın adı göz yaşartıcı diye; yoğunu ölümcül.

Adli Tıp’ta anlaşılmıştı ki, bedenleri yakan, göz yaşartıcıdan öte bir gazdı.

Büyük medya, cezaevinden çıkartılanların “Bizi diri diri yaktılar” çığlığına o gün vicdanda yer bulabilse, gazın özü çoktan anlaşılacaktı.

Doğru, gaz göz yaşartıcıydı; delik deşik bedenler hıçkırıklara boğucu; cesede bile sıkılmış “acayip” denen mermiler feryat ve isyan ettiriciydi!

Yaşamasan bile, görebilirsen, hissedebilirsen, gördüğünü yazabilirsen!

***

O hükümetin başbakanı Ecevit yaşamıyor; belki vicdan azabını yanında taşımıştır, belki öte dünyada yüzleşiyordur.

Ama koalisyon ortakları, en önemli bakanlar hayatta.

Artık hepsinin kod adı Tufan!

Başta Jandarma Genel Komutanı Yalman, Bölge Komutanı Hoş, Komando Özel Asayiş Komutanı Burhan Ergin, diğerleri; MGK’da “Tufan”a yol verenler, Cezaevlerinden sorumlu Genel Müdür ile müdürler…

Hepsinin kod adı artık Tufan!

***

Ecevit'in bilinmeyenleri
Emin ÇÖLAŞAN
02.07.2002

Çölaşan, birinci elden aldığı bu çok özel bilgileri yazmak konusunda bir hayli tereddüt etti. Ancak sonunda, kamuoyunun Başbakan'ın durumunu bilme hakkı olduğuna karar vererek yazdı. Yine de bazılarını yazmaya eli varmadı.

SEVGİLİ okuyucularım, bugün size aktaracağım her şey doğrudur. Lütfen dikkatle okuyunuz.

Ecevit'in yapılan tetkiklerinde şu sonuca varılıyor:

Beyin, kalp, böbrek ve karaciğer son derece düzgün. Kan değerleri çok düzgün. Sanki 10 yaşında sağlıklı bir çocuğun değerleri. Şeker, lipit, kolesterol ve diğerleri çok iyi.

Şimdi diğer gerçeklere gelelim. Bülent Bey 78, Rahşan Hanım 81 yaşında. Evlerine kimseyi almıyorlar. Yemek yapacak, ortalığı toparlayacak bir yardımcıları yok. Devletin verdiği hemşireyi bile eve almıyorlar. Hemşire nöbet kulübesinde bekliyor. Rahşan Hanım'ın da yaşlılık sorunları var. O haliyle kocasına bakamıyor, temizliğine özen gösteremiyor.

Bülent Bey ilaçlarını düzgün almıyor, alamıyor. Örneğin, 2 saatte bir alması gereken bir ilacı var. Bu ilaç düzenli alınacak ki, beyinle dil arasındaki ilişkiyi kursun ve düzgün konuşabilsin. İlaç düzenli alınmıyor.

Doktorların eve gelmesini istemiyorlar. Bülent Bey yatakta olması gerekirken, kapıyı çoğu zaman o açıyor. Rahşan Hanım içeriden sesleniyor:

‘‘Ayy, ben iş yapıyordum, zili duymamışım.’’

Bülent Bey'e bacağındaki arıza için kasığına kadar özel çorap verilmiş. Kapıyı bir açıyor ve çorap ayak bileklerinde. Çelik korse çözülmüş. Doktorlar ne yapsın, belki çıldırma aşamasına geliyorlar ve çok kibarca uyarıyorlar.

Hastaneye yattığında bütün derisinde kabarmalar ve lekeler var. Cildiye uzmanları bunları önce bir hastalık zannedip incelemeye alıyor. Sonra görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler. Hastanede her tarafı güzelce yıkanıp paklanıyor, pamuklarla siliniyor. Cildinin temizlik sonrası aldığı renge Rahşan Hanım bile şaşırıyor... ‘‘Meğer senin ne güzel tenin varmış Bülent’’ diyor.

Bülent Bey'in iyice uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnakları da hastanede güzelce kesiliyor, temizleniyor. Ellerine bir güzellik geliyor, ayakları rahat ediyor.

* * *

Şimdi işin daha vahim bir boyutuna geliyorum. Başbakan'ın, hastaneye geldiğinde resmen ‘‘Aǒ’ olduğu görülüyor. Eksik ve yanlış beslendiği ortaya çıkıyor. Evinde yıllarca tek taraflı -çoğunlukla çay, bisküvi, kuru şeyler- ile beslenmiş. Bu durum kan tahlillerinde açıkça ortaya çıkıyor. Bu ‘‘açlık’’ ve tek taraflı beslenme nedeniyle, verilen bazı ilaçlar etkili olmuyor. Hastanede sıkı ve düzenli bir beslenme rejimi uygulanıyor. Sebze, meyve, diğer gıdalar, vitamin ve mineraller veriliyor. İlaçları düzenli içiriliyor ama bu düzen, eve çıkınca yine kaybolup gidiyor.

Akıllarda, aylardan beri bir soru var:

Ecevit bu durumuyla başbakanlık yapabilir mi?

Bu sorunun yanıtı şöyle veriliyor:

‘‘Beyinsel olarak yapabilir ama tekerlekli sandalye kullanması ve yanında sürekli doktorlar olması koşuluyla.’’

Neden tekerlekli sandalye? Doktorlar en çok kalça kırığından korkuyor. Evinde düşüp kalçasını bir kırsa, iş bitti. Sonrasını doktorlara sorun! Kemikleri kırılmaya zaten uygun. Ama kalça kırığı en kötüsü. Bu olursa, geriye dönüş yok. Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne son gidişinde bu yüzden arka kapıdan girip çıktı... Çünkü 7 basamaklı ön merdivenlerde yine de düşme riski vardı. Şimdi her önlem, kalça kırığını önlemeye yönelik.
Evindeki düzen belli. Ortalık dağınık ve karışık. İçeriye kimseyi almayan, yeterince bakılmayan, beslenmeyen, temizlenmeyen, ilaçlarını düzgün almayan bir Başbakan ve yanında onu yönlendiren, her şeye karışan, pek çok yanlış yapan ve yaptıran 81 yaşındaki inatçı ve hükmedici karısı!

Yetkili kimseler bu açıdan şu değerlendirmeyi yapıyor:

‘‘Dışarıdaki yaşamı, belki evdekinden daha güvenli olabilir... Çünkü dışarıda iken yanında hep birileri var. Bu durumda düşüp kalçayı kırma riski evdekine göre daha az.’’

* * *

Sevgili okuyucularım, yukarıda çok özetle aktardığım ve hepsi de gerçek olan şu tablo, insanı gerçekten üzüyor...

Ve lütfen biliniz ki, bazı şeyleri yazmadım. İnsan olarak yazmaya elim varmadı.

Ortada fiziksel bir hastalık tablosu var. O kesin.

Ancak ortada bir de ailenin yaşam biçiminden kaynaklanan ve Türkiye'yi etkileyen psikolojik tablo var ki, hem bozuk, hem de çok daha acı ve üzücü.

Belki de öncelikle çözülmesi, tedavi edilmesi gereken hastalık tablosu bu!
Hürriyet

İsrail basını bu başlığı kullanmaz

Türkiye'de yayımlanan gazetelerin İsrail gazetelerinin bile kullanmadığı cümleleri Filistinliler için kullanmaları görenleri hayretler içinde bırakıyor

17 Mays 2011
Anadolu Haber

Türkiye basınındaki İsrail yandaşlığı her geçen daha da ilginç boyut alıyor. İsrail'in topraklarını ellerinden alarak işgal ettiği ve üzerinde yerleşim yerleri inşa ettiği Filistinlilerin Türkiye basınında tanımlanma ve yansıtılma şekli uzun zamandır tartışılıyor. Ancak son günlerde Nakba'nın anılmasıyla birlikte Türkiye basınında bu garip haller kendini daha da belli ettirdi.

İşgal edilen topraklarında eylem yapmak isteyen Filistinlilerin İsrail tarafından acımasız bir şekilde katledilmesini görmezden gelen Türkiye basını, son olarak bu topraklarda eylem yapan Filistinlileri "İşgalci Araplar" diye tanımladı. "İsrail sınırında Arap işgali" başlığı atan gazetenin editörlerinin yanlı tutumu ve bilgi eksikliği başlığa yansıdı. uluslararası hukuk açısından işgal statüsünde oalarak ytanımlanıyor. bu durum israil iç hukuku açısndan da böyle tanımlanmasına rağmen medyadaki haber dili iarail basınını bile şaırtacak boyuta ulaştı.

Daha önce Vatan gazetesinde yer alan haberler dikkat çekmişti. Bu haberlerde İsrail'in katlettiği 14 silhasız, savunmasız sivil Filistinli görmezden gelinirken, İsrail'in içinde Filistinli bir şoförün yaptığı kaza büyük bir terör saldırı gibi gösterildi.

Bugün ise yine aynı şekilde aynı grubun gazetesi Milliyet, Filistinli eylemcileri, kendi topraklarında eylem yapmak isteyen Filistinlileri "işgalci Araplar" olarak tanımladı.

M. Ali Birand'dan itiraflar

Mehmet Ali Birand, bir zamanlar askere "darbe yapmak onun hakkıdır" gözüyle baktıklarını ve sürekli buna destek olduklarını açıkça itiraf etti

19 Mays 2011
Anadolu Haber

Aydın Doğan medyasının en kıdemli isimlerinden biri olarak bilinen Mehmet Ali Birand, içinde bulunduğu medya grubunun uzun yıllar "darbecilere" istemeden de olsa çanak tuttuğunu geç de olsa anladığını itiraf etti.

Doğan gazetelerinden Posta'da yazan Birand, bugünkü yazısında darbe günlüklerini ortaya çıkaran ve cuntayla ilgili çok önemli bir kitap yazan Alper Görmüş'ü okuduğunu ve okuduktan sonra "yüzünün kızardığını" söyledi.

Birand, Alper Görmüş'ün darbecilere isteyerek ya da istemeyerek yardım edenleri deşifre ettiği kitabı okurken kendisine "Merkez medyada çalışan bizlerin içinde gizli bir darbecilik mi yatıyordu? Açıkça söylemesek dahi, askerin darbe yapmaya hakkı olduğuna inanmış mıydık?" sorularını sorduğunu itiraf etti.

"ÖNCELİK DEMOKRASİ DEĞİL, ASKERDİ BİZİM İÇİN"

Birand, tarihi sayılabilecek itiraflarını şöyle sıralıyor: "Bizim kuşak için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de asker temsil ederdi. Politikacı, üçkağıtçı-yalancı-vatanını pek düşünmeyen-cebini dolduran insandı. Asker ise namuslu ve her şeyini vatana adamış, özveri dolu bir kahramandı. Üstelik atamız bu ülkeyi ve laik-demokratik Cumhuriyeti koruyup kollama görevini ona bırakmıştı. Askerin, politikacıyı denetlemeye hakkı vardı. Politikacı işleri bozduğu zaman Asker müdahale edebilirdi. Hatta, tereddütlü bir davranışla karşılaştığımızda "komutan neredesiniz, devlet elden gidiyor..." diyen yazılar yazdık.
Bizim için, (yani, laik Merkez medya mensuplarının büyük bölümü için) öncelik demokrasi veya parlamento değildi. Genelkurmay daha önemliydi. Bundan daha normal bir şey olmazdı ki..
Bizler böyle yetiştirildik. Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi. Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik. Üniformaların pırıltısını yarı hayranlık, yarı korkuyla izlerdik. Bütün darbeleri anlayışla karşılardık. Yardımcı olduk. Son birkaç yıldır, genlerimizin kafası karıştı ve her şeye farklı bakar olduk... İlk defa demokrasi-parlamento ile Genelkurmay arasındaki sıralama değişti. Demokrasi bir adım öne çıktı. Bakalım demokrasi kalıcı olacak mı?"

Helin Avşar Kıllarını Yolarken de Kefenin Cebinde miydi Çocuk?
Açık İstihbarat
20.05.2011

Sürekli darbe Ergenekon'un sevgili çocuğu kıyamet alameti Rasim Ozan Kütahyalı kendisine verilen görevi o kadar iyi yerine getiriyor ki, her akşam ayrı bir kanala çıkarılıyor ve karşısına konulan isimleri sürekli darbenin cuntasının hedefleri doğrultusunda provoke etmeyi çok iyi başarıyor.

Bu cuntanın yeni hedefi MHP ve CHP olduğu için Rasim Ozan Kütahyalı 'da çıktığı her programda bağıra çağıra CHP'lilere CHP'lilik, MHP'lilere MHP'lilik öğretiyor. Bu partilerin milletvekili adaylarını diline dolayan bu çocuk, konu AKP'ye gelince sus pus oluyor, lafı geçiştiriyor.

MHP'nin kasetleri günlerdir dilinde, her gece aynı nakaratları tekrarlıyor fakat AKP'nin sekreterinden çocuğu olan bakanları ile ilgili iddiaları, Ankara'daki konut piyasasını canlı tutan faaliyetlerinin bir kez olsun kıyısından geçmiyor.

O sürekli darbe "Ergenekon"'un en sevgili çocuğu.

Daha vahimi, Rasim Ozan Kütahyalı'nın karşısına çıkarılan koskoca adamlar, bu çocuğun kendilerine MHP'lik ve CHP'lik dersi vermesine tahammül edip, bir de kendilerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Rasim Ozan Kütahyalı 'da, koskoca adamların kendilerinin ne kadar "demokrat" , ne kadar maneviyatçı olduklarını kanıtlamaya çalışmalarını, ciddi olmaya çalışan sahtekarlara özgü bir gülümseme ile takip ediyor.

Sürekli darbenin sevgili çocuğunun bu akşam karşısında ülkücü hareketin köklü isimlerinden Nazif Okumuş vardı. Beyaz TV'deki Dinamit kendisine ismi ile hitap eden Kütahyalı , "Başörtüsüne karşı Engin Alan'a kahraman demiyorsun değil mi Nazif Okumuş" diye sordukça Nazif Okumuş coştukça coştu ve bir ara ayağa kalkarak kendini anlatmaya başladı.

Program sırasında moderator bir okuyucudan gelen soruyu Kütahyalı'ya sordu :

"Rasim Bey, AKP iktidar'dan düşünce de aynı şekilde gazetecilik yapacak mı?"

Kütahyalı bu soruya şu şekilde cevap verdi:

"Bir kere AKP en az 2019'a kadar iktidar. Eğer CHP ve MHP iktidar olursa da, bu zaten Ergenekon iktidar olmuş demektir. O zaman da ben gazetecilik yapmam. Beni mezara gömerler. Ama biz korkmayız. Ben kefeni cebimde dolaşıyorum"

Bu yavrucağın kahramanlığının ekran başındakilerin gözlerini yaşarttığına eminiz.

Duyan da, ülkede iktidara karşı cesurca muhalefet eden, ezilen, sesini duyuramayan bir aydın var zanneder.

Delikanlılık tasladığı "zihniyet" yıllardır Silivri'ye hapsedilmiş durumda. Kendisi gibi haftada beş gün, yılda bir kaç kez bile medyada kendine yer bulamıyor, sesleri her yerde kesiliyor.

Duyan da, bu lafları edenin en korunaklı lüks rezidanslardan birinde oturmadığını zanneder.

Duyan da bu lafları edenin yanında her gün polis koruması ile dolaşmadığını zanneder.

Türk milletinin maneviyatına önem vermeyenlerin siyasetten eleneceği vaazları veren bu yavrucak daha bir kaç ay önce Helin Avşar'a verdiği röportajda Helin Avşar'ın ayakkabısını apış arasına sokarak ve kıllarını yolarken poz verdiğini unutuyor ya da unuttuğumuzu zannediyor.

Bu maneviyatçılık vaazı veren ve sahtelikten kar eden sözde demokrat; ensesti savunan röportajlar veren Ahmet Altan'ın gazetesinde yazı yazdığını unutuyor veya unuttuğumuzu zannediyor.

Bu çocuğun karşısına çıkan bir Allah'ın kulu da, "sen kimsin ki maneviyattan sözediyorsun" diyemiyor.

Bu en kahraman rıdvan , dünyada iktidara yalakalık yapıp da kendini mağdur ilan edebilen nadide bir cinstir. Türkiye'deki bütün darbelerden nasiplenip de, halen kendilerini demokrat olarak pazarlayabilen bu nadide cinsin ağababaları Altan'lar, Ilıcak'lar, Türköne'lerdir.

Şimdi karşımıza çıkmış...

Üzerinde iktidarın medyasından kazandığı paralarla aldığı milyarlarca liralık takım elbisesi...


Kolunda milyarlarca liralık saati...

"Ben kefenimi cebimde taşırım" diye ahkam kesiyor.

Sen önce Helin Avşar'ın ayakkabısını ağzından çıkar yavrucak. Sonra da ufak at.

Cebini AKP'nin kefenle değil, dolarla doldurduğunu herkes biliyor ve görüyor.

Açık İstihbarat
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Hzr 05, 2011 11:08 pm    Mesaj konusu: Gazeteci Birand'a 'Oh' Çektiren İtiraflar Alıntıyla Cevap Gönder

Banu Güven'den Başbakan Erdoğan'a Mektup
Banu Güven
Gazeteciler
18.07.201

Bir çok yazarın Banu Güven'i konu alan yazılarından sonra bu kez de Güven'in Başbakan Erdoğan'a hitaben yazdığı mektup gündemde.

Ünlü ekran yüzü, kişisel internet sitesinde yayınladığı mektupta medyanın giderek en en ağır sorunu haline gelen 'oto-sansür'e dikkat çekiyor. Başbakan'ın beğenmediği bir soruyu soran muhabire 'sen hangi gazetedensin?' diye sorarak oto-sonsürü derinleştirdiğini söyleyen Güven, "Sizin beğenmeyeceğiniz varsayılan haberler yok sayılıyor!" dedi.

İşte Güven'in Başbakan'a hitaben kaleme aldığı o mektup:

Sayın Başbakan,

Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV'den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme 'neden böyle oldu' sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum.

Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.

HABERCİLİK BAŞKA BİR SÜZGEÇTEN GEÇİYOR

Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor.

'Şimdi o kişiyle konuşmasak' ya da 'Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek', 'Haberi çok büyütmesek', 'Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak'. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler.

Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı.

2004'te Pamukova'daki hızlı tren kazasının ardından 'Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?' diye soran gazeteciye, 'Sen hangi gazetedensin?' diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir 'kaza' olmuştu.

ZEDELENEN ÖZGÜVEN TAMİR EDİLMEDİ

Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık.

Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda 'Bu iş artık katlanılır gibi değil' derken sesinin titremesinden mi?

Yoksa birçok meslektaşımın 'Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım' demesinden mi?

SİZİN BEĞENMEYECEĞİNİZ HABERLER YOK SAYILIYOR

Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi?

Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, 'ağır kaçabilecek' bazı görüntülerin ayıklanmasından mı?

Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı?

Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca 'müdahale' deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil.

Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor.

Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye'de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.

BİZ DOKUNULMAYAN KONULARA YER VERDİK AMA SONRA...

Biz de NTV'de, son dönemde bütün basın gibi belli bir 'frekans' dahilinde bir ortalama tutturmaya çalışarak habercilik yapmaya devam ettik. Yani ana akım medya ortalamasına kıyasla sapmaların olduğu yayınlar yaptık, dokunulması pek tercih edilmeyen konulara, yayına alınması pek tercih edilmeyecek konuklara da yer verdik.

Ama sonra koridor iyice daraldı ve tavan da basıklaştı. Tam kırılma seçimin hemen öncesine denk geldi. 'Neden böyle oldu' sorusuna bir cevap bulmak için, Mayıs ayına kadar biraz geriden gelerek bakmak faydalı olabilir.

DAHA ÇOK OYUMUZ VAR SÖZ HAKKIMIZ DAHA ÇOK OLMALI

Görebileceklerimizin yanında asla bilemeyeceklerimiz de var tabii. Her neyse, bizim daha çok oyumuz var, o halde daha çok konuşma hakkımız olmalı anlayışıyla bize yayıncılık ilkeleri yeniden öğretilmeye çalışıldı. Buluttan nem kapabilecek bir iktidar endişesi gelip üzerimize çöktü.

Sorabilirsiniz, 'acaba benzeri tepki ve talepler hiç muhalefetten yansımadı mı' diye. Evet, yıllar içinde muhalefetten de zaman zaman benzer yaklaşımlarla, bazen boykot olarak adlandırabileceğimiz tepkilerle karşılaştık. Ama arada sonuç açısından ufak bir fark var. İktidarla karşı karşıya kalmanın farkı.

Ak Parti'yi seçim başarılarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Haklısınız muhalefetle birlikte, size oy vermeyenler de partinizin iki seçmenden birinin oyunu neden aldığını oturup düşünmeli. Hakkınızı teslim etmeli, ama teslim olunması beklenmemeli.

Siz seçimden sonra yaptığınız balkon konuşmasında,

'Milletimizden aldığımız güçle, yetkiyle demokrasi daha ileri standartlara kavuşacak, özgürlükler çok daha genişleyecek, herkes kendisini çok daha rahat ifade edecektir. Bütün kardeşlerimin, 74 milyonun böyle bir gönül huzuru içinde olmasını yürekten temenni ediyorum"

demiştiniz. Seçim öncesinde bu konuda bambaşka bir anlayışın sert ifadelerini kullanmış olmanıza rağmen, bugün itibariyle ortaya çıkan somut bilgiler bu kadar yıldır kimsenin çözmediği Kürt sorununun sizin iktidarınız döneminde çözülme olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.

TOHUMLARI SİZLER TARAFINDAN ATILAN OTOSANSÜRÜN SORUNLARI

Aldığınız yüzde 50 oyla bu sorunu korkmadan çözebilecek bir konumdasınız artık. Bu durum heyecan yaratıyor. Bunlar olurken, bir taraftan da tohumları sizler tarafından atılan otosansür nedeniyle bugün karşılaşmış olduğumuz sorunların, mesela benim Leyla Zana'yı çıkaramamış olmamın, Vedat Türkali'nin söylediklerinin sonuçları ne olur endişesinin ya da Ertuğrul Mavioğlu'nun Murat Karayılan'la konuştuğu için yargılanmasının trajikomikliğini yaşıyoruz.

DEMOKRATİKLEŞME KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMÜNDEN İBARET DEĞİLDİR

Bu sorun çözülünce herkes size müteşekkir olacak. Ama demokratikleşme Kürt meselesinin çözülmesinden ibaret değil elbet. Başörtüsü meselesinden, Aleviler'e eşitlik tanınmasına, suya erişim hakkından, Ahmet ile Nedim'in meslektaşlarının ve kamuoyunun vicdanını yaralayan tutukluluklarına kadar uzun bir liste belirliyor bizim demokrasiye dair notumuzu.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN HER ALANDA HAYATA GEÇMESİNİ BEKLİYORUZ

Yeni Anayasa çalışmaları bu notun belirleneceği sınav olacak. Yeni Anayasa için vadettiğiniz özgürlüklerin Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında ve özel yetkili ceza mahkemeleri ve savcılarının 'özel' tasarruflarında yansımasını bir an önce bulması da gerek. Seçim, Siyasi Partiler, Dernekler ve Sendikalar, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunları da belki anayasa çalışması bitmeden bu vaatlerle uyumlu hale getirilebilir.

Sözünü verdiğiniz ifade özgürlüğünün her alanda hayata geçmesini bekliyoruz. Haberciler olarak içinde bulunduğumuz tablonun bu derece karanlık olmasından sizler kendinizi doğrudan sorumlu tutmuyorsanız, en azından neden böyle bir algının oluştuğunu, nerelerde hata yapıldığını tahlil etmeniz, tespitlerinizi de iletişim içinde olduğunuz medya patronlarıyla ve yönetimleriyle tartışmanız belki somut sonuçlar verebilecek iyi bir başlangıç olabilir.

Saygılarımla.

Gazeteci Birand'a 'Oh' Çektiren İtiraflar


05 Haziran 2011

"Genlerimizde darbecilik vardı" diye yazdığı yazı büyük ses getiren Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın ağzından Türkiye’de darbe gerçeği ve medya-asker ilişkisi...
"Genlerimizde darbecilik vardı" diye yazdığı yazı büyük ses getiren Gazeteci Mehmet Ali Birand, TRT Haber’e konuştu.

Birand, merkez medya mensuplarının büyük bölümü için bir dönem önceliğin demokrasi veya parlamento olmadığını, Genelkurmay’ın daha önemli olduğunu dile getirdi.

İşte Birand’ın ağzından Türkiye’de darbe gerçeği ve medya-asker ilişkisi.

"Darbecilik medyanın genlerinde var. Askeri darbeyi laik kesim kışkırttı’ sözünüz çok tartışıldı. Geçtiğimiz haftanın en çok tartışılan konusu buydu medyada ve ülkede. Türkiye’nin gücü ve iktidarı elinde bulunduranların darbeci kesim olduğunu ve bunların elindekini paylaşmamak için böyle bir yola başvurduğunu söylüyorsunuz. Aslında bu sözünüz bu yazınız çok açık net bir fotoğraf yapıyorsunuz. Çok kritik bir soru gibi geliyor bana burada ’Askerler mi laikleri kullandı? Laikler mi askerleri kullandı?”

Birand: “Aslında laik siviller askerleri kışkırttı, askerler de buna hazırdı. Yani ikisi arasında bir zorlama olmadı. Hani ’sen şöyle yapsan da ben böyle yapsam da’ değil. Birlikte hareket edilen, aynı dünya görüşünü paylaşan insanların buluştuğu bir kulüp gibi oldu. Bu kulübe ben de dahildim. Yani benim için de evet ’asker gerektiği zaman müdahale edebilir’ idi. Bunun aksini söyleyecek benim kuşağımda kimse olamadı. Buna itiraz etmiş olan olabilir. Anlatabiliyor muyum? Ama buna itiraz edecek ’Hayır bu öyle değildi’ diyecek kimse olamaz. Zaten bunu söylediğimden dolayı bu bir itirafta değil bu bir saptama. Yani bu böyleydi. Çok özür dileriz. Biz böyle yetiştirildik. Yani Cumhuriyet çocukları olarak böyle yetiştirildik. Ne yapalım. Sonradan bunun doğru olmadığını Genelkurmay’ın Parlamentodan daha önemli olmadığını zaman içinde öğrendik, sonra da değişildi. Ama kimse buna itiraz edemez. “

"Gönül bağı nereden geliyor iki taraf arasındaki ?"

Birand: “Bu eğitim. İlkokulundan sivilde ilkokulundan başlar, ’Türküm, doğruyum, çalışkanımla’ başlar, rap rap yürüyüşünden başlar ilkokulda. Avrupa’da olsun Amerika’da olsun, milli marş söylenmez okullarda. Biz böyle yetiştirildik. Türkiye korunması kollanması gereken bir toplum, halk cahil, koyun sürüsü, politikacı üç kağıtçı, yolsuzluk yapan her an o şeyi kafasını çelebilir o toplumun. Onun için birilerinin sağlam durması gerekecek… ’Kim duracak? Zinde kuvvetler…Biz sokağa çıkıp “hayır laikliği biz koruyacağız” diyeceğimize jandarma olarak askeri kullandık. Askeri kışkırttık.“

"O zaman siz kötü bir öğrenci miydiniz ki bugün farklı bir şey söylüyorsunuz ?”

Birand: “Olabilir. Benim o dönemdeki demokrasi anlayışım, ortaokuldaki, lisedeki demokrasi anlayışım bana böyle öğretildi. Yani evet kötü öğrenci olabilirim. Ama böyle öğrettiler. Önce devlet. Her şeyden önce devlet dendi. Biz de inandık. Sonra ben çıktım Avrupa’da 20 yıl süreyle gazetecilik yaptım, “Hanya’yla Konya’yı anladım”… bunun doğru olmadığını çok yanlış bir şey olduğunu, bu şekilde devam edilemeyeceğini anladım ama;”

"Sizin gördüğünüz demokrasilerde böyle bir rol model yok o zaman."

Birand: “Yok canım öyle şey olur mu? Yani orada bütün mesele halka güvenmemek, halkı hor görmekten geliyor. Bu kesim için. Öbür kesim için kapitali paylaşmamak. Yani Anadolu’nun kapitalinin zenginleşmesine şey yapar. Bir hayat tarzını devam ettirmek. Çünkü hep o şeyle kuruldu Cumhuriyet. ’Aman irtica gelecek, Ticaniler gelecek’… çok iyi hatırlarım ortaokul dönemlerimde 3 tane sakallı cübbeli adam yakalanmış, ne olduğunu tam anlayamadığınız şeylerdi onlar. Hep onun üzerine yani Atatürk’ün ilkelerini o kadar ters uyguladı ki Türkiye çok doğru yaptığı şeyleri bile Atatürk’ün söylediği şeyleri çok ters uyguladı ki onun cezasını gördük.”

"Peki, bu ilişki ne kadar geriye gidebilir? Ne zaman başladı aslında bu birliktelik ?"

Birand: “Osmanlı İmparatorluğu’ndan tutun hep vardı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve Cumhuriyet’in ilk şeyinden itibaren bu birliktelik hep vardı yani.”

"27 Mayıs dâhil mi ?"

Birand: “27 Mayıs en büyük şeyi, yani 27 Mayıs ayaklanması diyorum ben ona artık, darbe falan da demiyorum, ayaklanması dahi tamamen çok gereksiz abuk subuk gerekçelerle ama karşılıklı hani ’Demokrat Parti’nin yaptıkları da harikaydı da çok iyiydi de, hayır. O da çok hoyratlıklar yaptı. Ama muhalefet müthiş hoyratlık yaptı. O arada askeri de kışkırttı muhalefet. Yani bunu gördük beraber yaşadık.”

"Geriye dönüp baktığımızda 27 Mayıs; İşte ben geçen hafta TRT Haber’de Yassı adada özel bir yayın yaptık. Bu konuyu araştırırken bazı çok çarpıcı gerçeklere ulaştık. 12 Eylül’ü nispeten hatırlıyorum, geriye dönüp baktığınızda dezenformasyon çok ileri boyutta, 27 Mayıs’ta kıyma makinelerine atılan gençlerden bahsediliyor"

Birand: “Konya yolundaki mezarlar açılıyor diye manşetler atılmıştı.”

"12 Eylül’de de benzer senaryolar yapılmış."

Birand: “Evet, 27 Mayıs’ta daha kolaydı ülkeyi kontrol etmek. Tek radyo var. Gazeteler zaten askerin iki dudağı arasında. Askere tapıyor medya. Her dediği doğrudur diyor. Bir iki tane böyle cılız biri çıkıp ’Ya bu böyle doğru mu falan’ pat diye biri vuruyor. 12 Eylül’de biraz daha kontrolü zordu. 12 Mart’ta zorlaştı. 12 Eylül’de daha da zorlaştı.”

"Bugün ?"

Birand: “Bugün artık yok. Bugün artık kalkıp ta Türkiye’de asker ‘hod’ dediği zaman selama duracak kurum sivil hayır. Ha şöyle olabilir. Türkiye Allah korusun müthiş bir sivil savaşa girdi Allah korusun, ’aman asker’ denir ha o zaman her şey değişebilir. Onun dışında bugün artık siyaset hâkimdir.“

“Bugüne geleceğiz ama biraz daha geçmişi konuşalım istiyorum. 28 Şubat sürecinde kalemi elinden alınmış bir gazetecisiniz. Andıç meselesi artık herkesin malumlu. Bugün o güne baktığınızda neler hissediyorsunuz ?"

Birand: “Ben 28 Şubat’ı ilk başta pek anlam veremedim 28 Şubat’a. Genelkurmay’ın emir yazıp, yalan doküman üretip, gazetecilerden intikam almak, o gazeteciler de en sonunda en fazla yaptıkları resmi ideolojiyi şey yapmamaları kabul etmemeleri. ’Hayır bu sadece silahla çözülecek bir şey değildir’, bu çok daha derinlere giden bir şeydir’ diyen gazeteciler. Hiç anlayamamıştım. Zaman içinde bana çok koydu. Ama o dönemde söyleyeyim devletin ne kadar gaddar, acımasız ve güçlü olduğunu o zaman anladım. Bir anda bütün etrafınız boşalıyor. Kimse selam vermiyor, kimse yanınıza uğramıyor, ne olur ne olmaz. Ha doğruymuş değilmiş tartışanda yok. Çok acıydı. Çok korumasız kalıyorsunuz birden bire.”

"Devletten kastınız askerler mi?"

Birand: “Hep “devlet devlet” dediğimiz şey askerdi. Şimdi o denmiyor artık. Devletle asker ayrıldı. O dönemde ’Devlet eşittir asker’ öyleydi.”

"28 Şubat sürecini kastederek soruyorum, sivillerin arkadaşlarınızın sizi yalnız bırakması da çok daha kötü değil miydi ?"

Birand: “Ama bu hep böyledir. Yani bu insan tabiatına uygun bir şey. Zayıf olan ayağı kayan, yaralananı köpek balıklarına atarlar. Artık onun hesabı verilmiştir. Onun için ben ondan çok şey yapmadım alınmadım. Alındığım şey oluyor ondan sonra kalkıp da kahramanlık yapmaya kalktıkları zaman ’E o kadar da artık değil’ demeye başladım doğrusu.”

"Bu açıklamaları yapmak için geç kaldığınızı düşünüyor musunuz? Çünkü bir kısmı destek verdi "evet yapılması gereken açıklamalardı" derken bazı köşe yazarları "geç kaldı daha önce yapılabilirdi" dediler...

Birand: “Onlar yapsalardı. Yani ben hiç zamanlama şeyi yapmadım. Bir gün otururken bir çok televizyonlara bakıyordum, gazeteleri okuyordum, ya dedim ben sanki Mars’ta yaşıyor gibiyim. Bu adamlar zamanında neler dediler, neler yaptılar, şimdi tam terslerini yapıyorlar. Canını okurum diye öyle çıktım meydana. Yoksa biz zamanlama olsun öyle düşünmedim. Evet, daha önce akıl etseydim. Etseydim ama edemedim.”

"Ayşenur Arslan’ın Medya Mahallesi programına konuk oldunuz. Yine 28 Şubat süreciyle ilgili bir soru geldi. Fethullah Gülen’in kasetleri…

Birand: “Ha soru değildi o...”

"Siz açıkladınız…"

Birand: “Yani şöyle şey yapıldı. Yani medya o kadar da değildi askere bak Fethullah Gülen kasetleri ne?”

"Birilerinin servis ettiğini söylediniz…"

Birand: “Canım gayet tabi. Nerden çıkacak Fethullah Gülen kasetleri diğer kasetleri yani 28 Şubat olayı çok psikolojik askeri psikolojik savaş açısından incelenmesi gereken bir şey müthiş iyi planlanmış, sonucu doğru mu oldu yanlış mı oldu onu bir kenara bırakalım, müthiş bir planlamadır. Yani resmen Türk Silahlı Kuvvetleri yargıyı da üniversiteleri de medyayı da müthiş başarılı bir şekilde kullanmıştır. Hiç orda söylenecek bir şey yok. Evet o olay o şeylerin olayı Aczimendilerin olayı bunların hepsi sonradan ’Ya bu da uydurmaymış’ denildi.”

"Yani 27 Mayıs’taki dezenformasyonun bir benzeri…"

Birand: “Gayet tabi. Ama bu hep böyledir. Dünyanın her yerinde bu tip şeylere girdiğiniz zaman bu tip girişimler yaptığınız zaman daima dezenformasyon şey yapar bakın şidi dezenformasyon yok mu şimdi de var.”

"Sizin de kulağınıza gelmiştir. Milliyet, ve Vatan gazeteleri satıldı. işte bunlara Birand’ın akrabaları da ortak…

Birand: “Ali Karacan kayınbiraderim.”

"Evet kayınbiraderiniz... ola ki bir gün eleştirdiğiniz merkez medyadan sizi aforoz ederlerse gidecek bir kapınız var. Sizi cesaretlendir mi bu gazetelerin el değiştirmesi ?"

Birand: “Ben 69 yaşındayım. Böylesine aptal bir komploya hiç gerek yok. Abuk subuk yazdı birkaç kişi onu biliyorum. Ben yerimden de memnunum. Ben Posta’nın başyazarıyım. Yazıyorum. Bundan büyük keyif duyuyorum. Yerimden kalkmaya da şu an bir niyetim yok. Kimden korkacağım ki? Ben bundan sonra madalya mı alacağım? Ben sadece sinirime dokunan bir şeyi bir yalanın ortaya çıkmasını istedim. Onu yazdım. Bu kadar etkili olacağını da tahmin etmedim. Çünkü bu bilinmeyen bir şey değil. Bunu ben yazdım diye insanlar şey yaptılar.”

“Kral çıplak mı dediniz?”

Birand: “Evet o kadar. Hayır, bu biliniyordu. Bunun üzerine kitaplarda yazıldı zamanında ama yazanlar okunmadı. Veya da ilgi çekmedi. “

"Kral çıplak demenin bir bedeli vardı, siz bu bedeli göze almıştınız öyle mi ?"

Birand: “Gayet tabii. Şey diyenlerde var bununla birlikte yeni bir yandaşlaşmaya çalışıyor. Bana ne. Recep Tayyip Erdoğan benim babamın oğlu değil. Bana iş vermiyor. İhale peşinde koşmuyorum. “

"Peki sizin tarif ettiğiniz isimlere gazeteci demek doğru mu ? Tüm kirli tezgâhların içinde olanlara, yardım edenlere gazeteci demek bu işi şerefiyle yapanlara bir haksızlık değil mi ?"

Birand: “Gayet tabi. Aslında öyle şunu söyleyeyim. Eskiye dönüp ya bizim zamanımızda deyip başlamak benim hiç hoşlanmadığım bir şey ama inanın gazetecilik bu değil. Gazetecilik şimdi politik bir partinin sözcülüğüne dönmeye başladı. Biri çıkıyor televizyonda halk partisini yerden yere vuruyor. Mahvediyor işte canını okuyor. İmam Hatip bilmem ne falan bir bakıyorsun öbür kanalda AK Parti’yi yerden yere ’ya kardeşim sizin göreviniz bu değil.’ Sizin göreviniz siz gazetecisiniz. Siz bir yeri korumak bırak muhalefet ve iktidar kendi aralarında kavga etsinler. Sen buna bulaşma sen kendi işini yap. Biz hepimiz siyasi bir sözcü haline geldik. Bu beni çok üzüyor doğrusu.”

"Terazinin iki kefesine koyarsak olumlu eleştiriler mi daha fazlaydı olumsuz eleştiriler mi?"

Birand: “Olumlular daha fazlaydı. Çünkü olumsuzlar ya haklısın ama şu açıdan haksızsın demek yerine yani dengeli bir eleştiri yapmak yerine ’gördün mü adamların eline şey verdin koz verdin’ bunun kozla ne ilgisi var. Benim bahsettiğim sosyolojik bir olaydan bahsediyorum. Onun için olumsuzlar bir şey diyemediler. Çünkü doğru yazdıklarım.”

"Sizce bu gerçeği neden görmek istemediler ?"

Birand: “Dindar medyanın çıkıp ’ya Mehmet Ali haklı biz de zamanında şöyle şöyle şöyle hatalar yaptık’ onlarda diyemiyor. Diyemiyor. Sanki kötülük olacakmış gibi. Yazımda onun üzerinde durmuştum. Şimdi bir yeni anayasa gelecek, daha çok muhafazakâr medyaya bakıyorum, bizim eskiden yaptığımız hataları yapıyorlar. Anayasa gelecek onun için korkuyorum. Anayasanın da kendilerinin hayatına göre bir anayasa olması, biz kendi istediğimiz anayasaları kurduk, ondan dolayı bunlara geldik. Şimdi siz de onu yapmayın. Aynı hatayı yapmayın diyorum ama kimsenin dinlediği yok. Sonra birileri çıkacak bundan 20-30 yıl sonra ya bak hata da olmuştu diyecek benim gibi.”

"Allah’tan TRT var."

Birand: “Doğru.”

Birand: “Bir misyonum yok. Hani ben Türkiye’yi kurtarayım, benim bir tek üstünde durduğum nokta var. Kürt sorununun şu veya bu şekilde yaşanabilir hale indirilmesi. Çözülmesi değil. Çözülmesine çok uzun yıllar var. Yaşanabilir hale gelmesi. Seçim sonrası tek beklediğim o. İşte anayasa değişikliği arkasından yapılacak şeyler ama, bakıyorum öylesine sertleşmeler var ki, bu sertleşmeyle nasıl karşı karşıya oturup el sıkışacaklar liderler o konuda şüphelerim var maalesef.”

"Bu yazınızın çok şeyi değiştireceğini düşünüyorum …"

Birand: “İnşallah. ’Hay Allah bak samimi bir şekilde çıktı söyledi’ ben de bir bakayım ben ne yapmışım’ diyenler oluyorsa çok memnun olurum.”

"Hayatınızdan endişe duyuyor musunuz ?"

Ben bedava yaşıyorum. 1993-94-95 döneminde işte o andıçlı döneme dair 94-98 arasında farkında olmadan bana Mehmet Ağar anlattı işte. O dönemin Emniyet Genel Müdürü. Birileri beni Yeşil’e öldürmesi için şey yapmış, Mehmet Ağar anlattı. Mehmet Ağar’a demiş ki "Yeşil tamam, onun işi bitiyor" demiş. Kim deyince beni tarif etmiş. Sen yaptın dedim Ağar’a?... Ağar’da bana "olur mu falan dedim. Sonra vurmadı seni" dedi. Kim peki engelledi? ’Valla onu da bilmiyorum’ dedi. Biliyor mu bilmiyor mu bilmiyorum…Ben onlarla yaşadım. Ama hiç ciddiye almadım. Şimdi de öyle bir tehdit ciddiye almıyorum. Ah vurulur. Onu da engelleyemem ki. Yanımdaki insanlar bari vurulmasın diye düşünürüm. "

"İlerde başkalarının da sesini yükseltmesini ister misiniz? Yoksa tarihte tek kalmak mı istersiniz ?"

Birand: “Yok. Tek başınıza hiçbir şey yapamazsınız. Belirli bir yaşınız var. Belirli bir süreniz var, bu sürede yoksunuz. Tek başınıza kaldığınız zaman çok zayıfsınız. Bilakis, etrafınızda daima sizden daha iyi insanların olması lazım. Ben hiçbir zaman çalışırken çürük insan almam yanıma. En iyilerini alırım. Her zaman böyle yaptım. Çünkü o en iyiler sizi yükseltirler. O en iyiler sizi yaşatırlar. Benim yerim sarsılmasın dediğiniz zaman yok olursunuz. Bilakis hep onlarla beraber yürümek isterim.”

"Çevik Bir’le karşılaştınız mı? Ne yaptınız?"

Birand: “Birkaç defa karşılaştım. Hiç kızmadım. Çünkü şunun farkına vardım. O Çevik Bir, bir kaç asker daha kendi kafalarında yaptıkları bir şeydi. O bütün Türk Silahlı Kuvvetleri değildi. O bütün askeri lekeleyecek bir olay değildi. ’Komutan niye yaptın bana bunu?’ dedim. ’Valla Birand o dönemler çok karışık dönemler artık geldi geçti’ dedi, ama ne oldu Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koydu, programıma geldi o programda öyle cevaplar verdi ki ertesi gün adaylığını çekmek zorunda kaldı. Hayat böyle bugün sana yarın öbürüne.”

"Oh İçimi Döktüm"

aktifhaber

Şemdinli'de Hürriyet İzleri Deşifre Oluyor!
23 Temmuz 2011



Star yazarı Ergun Babahan, Şemdinli davasının yeniden açılması üzerine Ertuğrul Özkök'ün o dönem yazdıklarını hatırltarak Hürriyet'i eleştirdi...

Star yazarı Ergun Babahan, Şemdinli davasında medyanın o dönem görevden alınan savcı Ferhat Sarıkya'yı linç ettiğini ve Hürriyet'in başrolü oynadığını yazarak Ertuğrul Özkök'ü eleştirdi.

'Derin devlet'in suç üstü yakalandığı Şemdinli davasının yeniden açılması ve Yaşar Büyükanıt'ın yargı karşısına çıkartılma kararı alınmasını değerlendiren Ergun Babahan dosyanın kapatıldığı süreçte Hürriyet gazetesinin oynadığı rolü hatırlattı.

Babahan, "Baykal, Hürriyet ve Şemdinli" başlıklı yazısında Özkök'ün Ferhat Sarıkaya için yazdıklarını aktarıyor:

Şemdinli olayı patlak verdiğinde Deniz Baykal CHP Genel Başkanı idi. Ergenekon Davası’nda avukatlığa soyunan Baykal, Şemdinli İddianamesi’ne de kafadan tavır almış “Bu savcıyı aşan bir iş” değerlendirmesi yapmıştı.

Baykal, iddianamenin Genelkurmay Başkanı olması beklenen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın önünü kesmek amacıyla kasıtlı hazırlandığı iddiasındaydı.

Ergenekon Davası’nda olduğu gibi medya desteği de hazırdı adı da Hürriyet gazetesiydi.

Hürriyet’in Genel yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök iddianame için ‘’İddianameye bakınca, bu tür ideolojik değerlendirmelerin hukuka ne kadar zarar verdiğini görüyorum. Türkiye, bir savcının yol açtığı bu tartışmanın bedelini ağır ödeyecektir’’ diye yazıyordu.

Yazının yayınlandığı gün Hürriyet Gazetesi’nde ‘’Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın asıl bombaları iddianame içine soktuğu ortaya çıktı’’ diyen bir haber yayınlanıyor, haberde Baykal’ın ‘’Orduya karşı darbe girişim var’’ sözlerine yer veriliyordu.

Hürriyet haberlerine bu minvalde devam ediyor ve art arda şu haberleri yapıyordu: HSYK savcıya soruşturma açılmasını istiyor, HSYK’ya olaya el koysun daveti, Yargıtay ve Danıştay başkanları: Bu iddianameyi tasvip etmek mümkün değil...

Sonuçta Baykal ve Hürriyet’in dediği oldu, Sarıkaya hakkında soruşturma açıldı ve avukatlık yapma hakkı bile elinden alınarak meslekten ihraç edildi.

Aynı Hürriyet ve Baykal, Sarıkaya’ya mesleğe dönüş yolu açacak 12 Eylül referandumuna da karşı çıktılar ve yine kaybettiler.

Gazetelerde Büyükanıt’ın Şemdinli davasında şüpheli sıfatıyla ifade verebileceğini okuyunca bu dönemi hatırladım.

Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü diye bağıranların kimin üstünlüğünü istediği, neye özgürlük talep ettiğini bir daha görün istedim.

Derin devlet yapılanmasını ortaya çıkaran her olayda medya-siyaset ittifakını görmek ve doğru okumak lazım.
haber5

Sıra ulaklara da gelecek!
Mehmet Baransu
01-08-2011

"Mevzu dört yıldız olunca, kafasını kuma gömmeyi severler. Ya da onlara ulaklık yapmayı yeğlerler.

Şu sıralar top çevirmeye başladılar. Yakında onların nasıl "döndüğüne" de şahitlik edeceksiniz. Tıpkı, birkaç gün önce, dört generalin istifa etmesinin ardından ekranlarda yaptıkları "döneklik" gibi.

Önümüzdeki günlerde, kâh Ramazan sofrasında, kâh teravihte karşınıza çıkacaklar.

HESAPLAŞACAĞIZ

Dün patronlarına, Karargâh`a onurlarını satıyorlardı, bugün başkalarına satacaklar. Ağızlarından "helalleşelim" kelimesi de eksik olmayacak.
Buradan kendilerine sesleneyim. Tıpkı bir ay önce dediğim gibi; Biz sizinle "helalleşmeyeceğiz, hesaplaşacağız".

SIRA SİZE DE GELECEK

Sıra parmak sallayanları, iyi çocukları hukuk önüne çıkartıp, yaptıklarının hesabını sormakta. Sonra sıra size gelecek. Yani o çok korktuğunuz günahlarınıza.
Yasa dinlemez, hukuk tanımaz icraatlarınıza. 28 Şubat sürecindeki rolünüze.

Bu ülke size ve Karargâh`taki ortaklarınıza, 28 Şubat sürecinde yaptıklarınızın hesabını da soracak. Bugün emeklilik resti çekenlerin, o gün nasıl tank yürüttüğünün hesabı da sorulacak.
Onların ulaklarının yaptıklarının hesabı da.
Taraf

Bir Gazetecinin İsrail’le Olan Özel İlişkileri
29 Eylül 2011


Gazeteci Sedat Sertoğlu’nun 2006 yılında yayımlanan “Yazsam Olay Olur” kitabı, İsrail muhibbi bir gazetecinin, Türkiye-İsrail ilişkilerinde oynadığı roller bakımından ilginç bilgiler ihtiva ediyor

Gazeteci Sedat Sertoğlu’nun GOA Basım ve Yayın Dağıtım Ltd.Şti. tarafından 2006 yılında yayımlanan “Yazsam Olay Olur” kitabı, İsrail muhibbi bir gazetecinin, Türkiye-İsrail ilişkilerinde oynadığı roller bakımından hayli ilginç bilgiler ihtiva etmektedir. Kitaptan, bu özel ilişkilere dair seçilen olaylar aşağıda anlatılmaya çalışılmıştır.

1980 askeri darbesinden sonra -Sedat Sertoğlu’na göre Araplardan medet uman- generaller bazı sivillerin dolduruşuna gelip, İsrail ile ilişkileri 3’üncü kâtip düzeyine indirmiştir. İşte bu sıralarda, Genelkurmay’dan bir Albay kendisini arayarak Orgeneral ‘U’ nun çok önemli bir görüşme için kendisini Ankara’ya çağırdığını bildirir. Bu görüşme için Ankara’ya giden Sertoğlu, Genelkurmay’da general ve albaylardan oluşan 15 kişilik bir grupla Orgeneral ‘U’nun başkanlığında bir toplantı yapar. Orgeneral ‘U’ “Senden İsrail’e gitmeni istiyoruz. Bizim ordunun tankları çok eskidi. İsrail ile ortaklaşa Merkava tanklarını üretmek istiyoruz. Bunlar çok iyi tanklar. Biz resmi olarak bu konuya giremeyiz. Sen bir sivil olarak yapabilirsin. Bizim adımıza gidip bu görüşmeleri yürütmeni itiyoruz.” diyerek, ona aracılık görevi verir. Bu görevlendirmeye şaşıran Sedat Sertoğlu, bu iş için niçin kendisinin seçildiğini merak etmektedir. Bu seçimde, FKÖ tarafından eğitilen ve İsrailliler tarafından yakalanan Türk asıllı militanlarla İsrail hapishanelerinde yapmış olduğu, Milliyet’te yayımlanan röportajlarının etkili olduğunu düşünür. Bu röportajlarından birisi, FKÖ tarafından eğitildikte sonra 5 kilo dinamitle Hayfa’daki petrol rafinerisini havaya uçurmaya giderken yakalanan bir Türk kamyon şoförüyle yapılan röportajdı. İsrail bu zata hapishanede öyle güzel muamele etmiştir ki, adamcağız cezasını çektikten sonra ailesini de getirip İsrail’e yerleşmeyi düşünmektedir. (3 yıl önce bir seyahat turu ile ailece İsrail’e gittiğimizde, gerek girişte gerekse dönüşte, Ben-Gurion Havalanı’nda saatler süren ve işkenceye dönüşen sorgulamaları hatırlayınca insan tebessüm etmeden geçemiyor)

Tank projesi için Tel Aviv’e giden Sertoğlu burada, daha sonra MOSSAD’ın ikinci adamı konumuna yükselecek olan Raffi Eritan ile temas kurar. Savunma Bakanlığı’nda yaptığı görüşmede ortak tank projesinin iki tarafın özel sektörü ile yapılmasında mutabık kalınır. Raffi bu projenin saklı tutulmasını tembihledikten sonra, “Özellikle de Amerikalılar duymamalı. Çünkü duyarlarsa sorun çıkartabilirler…” der. Generaller bu projenin Türkiye’deki sivil ayağı olarak Koç’ları seçer. Onlar da 25 milyon dolar harcayarak Atlı Zincir’i satın alırlar (Taha Kıvanç, Yeni Şafak’ta 05.06.2010 tarihinde yayımlanan makalesinde Orgeneralin ‘U’nun Org. Necdet Üruğ olabileceğini tahmin ettiği gibi, Koç’ların satın aldığı şirketi de Asil Çelik olarak düzeltir). Bu proje en fazla iki ay saklanabilir ve Amerikalılar öğrenince bu projeyi engellerler.

Sedat Sertoğlu, Türk-İsrail ilişkilerinin gelişmesinde Amerikalıların hep “kazık attığını” düşünmektedir. Nitekim kitabının henüz girişinde, “ABD’nin son 25 yıl içinde Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri kaç kez dinamitlediği, kaç kez dinamitleme girişiminde bulunduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. Sertoğlu, yine 1990’lı yıllarda bir Türk-İsrail projesi olarak gerçekleştirilmesi düşünülen “Arrow-2” füze projesinin de Amerikalılar tarafından engellendiğini belirterek, ABD’ye olan kızgınlığını ifade etmekten çekinmez. Hatta bu konuyla ilgili olarak, “1990’lı yılların ortalarında yine Washington’da “bizim Beltway” ekibi ile toplanmıştık. Yahudi Lobisinin sıkı isimleri ile yemek yiyorduk. Onlara Amerika niye “Arrow-2” ortak projesine karşı çıkıyor?’ ” diye ortaya sorar. Pentagon’un nefes alışından bile haberi olan bir arkadaşı, bunu ABD milli menfaatleri ile açıklar. ABD, Mısır’ın taleplerini dikkate alarak bu projeye geçit vermemiştir.

Sedat Sertoğlu, Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin en sert olduğu, ilişkilerin en düşük seviyede olduğu dönemlerde bile, İsrail’in dostluğunun ve yardımının devam ettiğini öne sürer. Nitekim, Abdullah Öcalan yüzünden Türkiye ile Suriye savaşma noktasına gelmeden önce İsrail, Suriye Ordusu’nun son durumu ile ilgili bütün bilgileri ve uydu fotoğraflarını gizli bir özel tim ile Ankara’ya getirip, Genelkurmay’a vermiştir. Sedat Sertoğlu’na göre, aralarında 20 yıllık dostlarının da bulunduğu Yahudi lobisinden Türkiye hep iyilik görmüştür. Yahudi lobisi için Türkiye’nin İsrail’le dost olması hayati derecede önemlidir. Yahudi lobisi’nin etkinliğini ve lobi üzerindeki kendi tesirini anlatmak üzere bir hatırasını nakleder. İsrail’de Begin’in başbakan olduğu sıralarda, Washington’dan Türkiye aleyhine bir karar çıkmak üzeredir. Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Kamuran Gürün kendisin arayarak yardım ister. Sertoğlu, Begin’in çok yakınındaki arkadaşı Uri Dan’ı devreye sokarak Amerika’daki Yahudi lobisini harekete geçirir ve bu olumsuz kararı önlemeyi başarır.

Yıl 1991’dir ve Türkiye’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır. Aynı yıl Madrid’de, ABD’nin girişimiyle İsrail, Suriye, Lübnan ve Ürdün heyetlerinin iştirakiyle Filistin meselesi görüşülecektir. Bu sırada, Patron (Turgut Özal’a böyle denilmektedir) Cengiz Çandar aracılığı ile Sedat Sertoğlu’ndan özel bir talepte bulunur. Cengiz Çandar, “Patronun senden bir ricası var. İsrail Delegasyonu ile konuşmanı istiyor. Patron, burada bir anlaşmaya varılırsa Filistin-İsrail görüşmelerinin Türkiye’de yapılması için senin İsraillilerle konuşmanı arzu ediyor. Onun bu mesajını Şamir’e iletmen gerekiyormuş.” der. Sedat Sertoğlu zor da olsa Bibi (Benjamin Netanyahu) ’ye ulaşmayı başarır ve Cumhurbaşkanının mesajını iletir. Ertesi gün Bibi, “Haber iyi. Bizim başbakan teklife olumlu bakıyor. Ankara ve İstanbul olabilir. Ama benim sana dün söylediğim gibi Washington faktörünü unutmayalım.” diyerek, hem olumlu cevabı hem de endişesini ifade eder. Ancak, insiyatifi elinden kaçırmak istemeyen ABD, toplantıların Türkiye’de yapılmasına hayır der. Bunları yazarken Sedat Sertoğlu, Camp David anlaşması günlerinde İsrail üst yönetimiyle olan temaslarını hatırlar. Camp David öncesi, Tel Aviv’de Savunma Bakanlığı’nda, İsrail başbakanı İshak Rabin ile sıcak bir görüşme yapmıştır. 20 dakika sürmesi gereken ziyaret 55 dakika sürmüş ve o kadar dostça bir ortamda geçmiştir ki, Rabin orada “çişini” bile yapmıştır.

1982 yılında İsrail Lübnan’ı işgal eder. Bu sırada Sedat Sertoğlu Tel Aviv’dedir. Ancak aldığı bir haberle uyuduğunu fark eder. Türk Genelkurmayından bir heyet, Lübnan’ın işgal harekâtını İsrail Savunma Bakanlığı Harekât Merkezi’nden izlemektedir. Fakat bunu kendisi bile başka kaynaktan öğrenmiştir. Bu bilgi iç kamuoyunda ve Arap dünyasında tepki doğuracağından konuyu 24 yıl boyunca yazmaz.

Bu arada Sedat Sertoğlu, İran’ı ilgilendiren hatıralarından da bahsetmektedir. Bir gün, İran’lı iki diplomat Sedat Sertoğlu’nu ziyaret ederek İsrail’le diyalog kurmak istediklerini söylerler ve kendisinden aracı olmasını isterler. Niye kendisini seçtikleri sorusuna İranlı diplomat şu cevabı verir “Sedat Bey. Bu mesaj için niye sizi seçtiğimizi siz daha iyi bilirsiniz. Anahtar sizsiniz”. Sedat Sertoğlu anahtar fonksiyonunu yerine getirir ve diyalogu başlatır. Bu diyalogun neticesi bilinmez. Bu arada, İran’ı içeriden karıştırmak isteyenler de Sedat Sertoğlu’nu bulur. Yahudi asıllı çok önemli bir Amerikalı, Türkiye’nin laik ve demokratik rejiminin ne kadar olumlu olduğunu, dine dayalı devletinse ne kadar kötü olduğunu anlatan kitaplar basılarak İran’a sokulmasını, böylece İran’da Türkçe konuşan milyonlarca Azeri’yi İran rejimine karşı harekete geçirmeyi teklif eder. Amerikalı, Sedat Sertoğlu vasıtasıyla zemin yoklamaktadır. Buna Sedat Sertoğlu’nun cevabı, “anan güzel mi?” mahiyetinde İngilizce bir cevap olur.

Sedat Sertoğlu bir dönem, diplomatlarımızın katili ASALA örgütünün peşine düşer. ASALA örgütü hakkında bir yazı dizisi yapmak için Ermenilerin yoğun yaşadığı Fransa’nın Marsilya kentine gider. Buradaki Türk Başkonsolosu ve İdari Ataşeyi (ona göre İdari Ataşeler MİT elemanıdır) ziyaret ederek, kendilerinden bu araştırmada yardımcı olmalarını talep eder. Ancak onlar bu araştırmadan tedirginlik duyarlar. Başkonsolos ve İdari Ataşe kendi aralarında 20 dakikalık özel bir görüşme yaptıktan sonra kararlarını bildirirler. “Sedat Bey, burası çok tehlikeli bir yer. Size tavsiyemiz bir an önce toparlanıp dönmeniz…”

Sedat Sertoğlu “Canınız sağ olsun” diyerek Başkonsolosluktan ayrılır. Allah’tan gideceği ikinci bir adresi daha vardır. Türk Başkonsolosu’nun ilgisiz kalacağını tahmin ettiğinden, daha Türkiye’de iken İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Eli Shaked’i aramış ve ondan İsrail’in Marsilya Başkonsolosu’nun telefonunu ve adını almıştır. Marsilya’da Sertoğlu’nu kabul eden Başkonsolos Kabataş Lisesi mezunu bir Yahudidir ve mükemmel Türkçe konuşmaktadır. Başkonsolos onu çok samimi bir tavırla karşılar ve hemen “Hoş geldiniz Sedat Bey. Buyurun. Vatandan ne haberler var?” diye, havadis sorar. Başkonsolosun vatandan kastı Türkiye’dir. Kısa bir muhabbetten sonra, Sedat Sertoğlu sebeb-i ziyaretini anlatır; “Ben buraya ASALA ile ilgili bir yazı dizisi hazırlamak için geldim. Ama elimde yeterli bilgi yok. Bana bilgi verecek bir kaynağa ihtiyacım var. Ahtapotun kaynağı burada. Onu bulmam lazım.”

Başkonsolos bu konuda yardımcı olmak üzere bir MOSSAD ajanını çağırır. Bu ajan, ASALA destekçilerinin Marsilya’da nerede oturduklarını, örgütlenme biçimlerini kağıda çizerek gösterdiği gibi, bazı militanların fotoğraflarını da verir. Hatta daha ileri giderek, örgütün parasını yediği için ASALA tarafından aranmakta olan bir militanı dahi onun aracılığıyla Türkiye’ye teslim etmeyi teklif eder. Sedat Sertoğlu heyecanla Türk Başkonsolosu ve İdari Ataşeye bu teklifi iletir. Ama onlar, ta Marsilya’dan itibaren bu Ermeni militanı kendisinin koluna kelepçeleyerek götürmesini teklif ederler. Sedat Sertoğlu bu saçma teklif üzerine sükût-u hayale uğrar. Bir yanda İsrail’in ve MOSSAD’ın desteği, diğer taraftan bizimkilerin tavrı…

Sedat Sertoğlu, gerek Dışişleri Bakanlığı’nda, gerekse Genelkurmay’da yapılan beyin fırtınalarının sürekli davetlilerinden birisidir. O aynı zamanda, ABD’deki Yahudi düşünce kulüplerinin yaptığı beyin fırtınalarının da gediklisidir. Sedat Sertoğlu’nun gazetecilik fonksiyonunu aşan ilişkilerini anlattığı hatıralarında en göze çarpan husus, Türkiye ve İsrail’in birlikte ortak projeler geliştirmesi hususundaki gayreti ile bu yönde atılan adımların Amerikalılar tarafından engellenmesine duyduğu öfke ve kızgınlıktır.

sinantavukcu@yahoo.com.tr
haber10

Akşam yazarından genel yayın yönetmenine ağza alınmayacak laflar

ODA TV iddianamesinin ek delil klasörlerinden yer alan bir telefon görüşmesi çarpıcı bir gerçeği ortaya koydu. 30.09.2011 13:57

Telefon kayıtlarına göre, Akşam yazarı Oray Eğin, Soner Yalçın'la yaptığı telefon görüşmesinde yazarı olduğu Akşam'ın genel yayın yönetmeni İsmail Küçükkaya'ya nasıl savaş açacaklarının ayrıntılarını konuşuyor.

Genel yayın yönetmenine ağza alınmayacak küfürler eden Oray Eğin, ODA TV'de Küçükkaya'yı hedef alacak haberle eşzamanlı olarak Ahmet Hakan'ın da bir yazı yazacağını söylüyor.

(Öte yandan Hürriyet'ten Ahmet Hakan ve Ertuğrul Özkök bugünkü yazılarında telefon kayıtlarını yazdı.)

* * *

Medya Gündem sitesinde yer alan haber şöyle:

Oray Eğin ile Soner Yalçın arasındaki bir telefon kaydı, “Oda TV suç örgütünün” medyada nasıl terör estirdiğinin kanıtı gibiydi.

1 Kasım 2010 tarihli bir telefon görüşmesinde Soner Yalçın, Oray Eğin’e İsmail Küçükkaya’ya “savaş açalım” talimat veriyor. Eğin de kendi genel yayın yönetmeni olan Küçükkaya için ağza alınmayacak küfürler ediyor.

Soner Yalçın’ın Oray Eğin’le birlikte İsmail Küçükkaya’ya karşı operasyonunda Ahmet Hakan’a da bir rol verildiği anlaşılıyor.

İşte olay yaratacak bir tape daha:

http://www.medyagundem.net/files.php?file=tape_soner3_804746219.jpg

http://www.medyagundem.net/files.php?file=tape_soner4_408789100.jpg
Kaynak haberx


Ben Seni Hürriyet'te Çok Sevdim Sedat
Ergun Babahan
Star
01 Ekim 2011

Sedat Ergin son günlerde yazılarını Odatv iddianamesi üzerinde yoğunlaştırdı.

İddianamede Mahkeme kararıyla yapılan telefon dinlemelerini "özel hayatın gizliliği ihlal ediliyor" diye eleştiren Sedat Ergin, 2007 yılında Milliyet'in yayın yönetmeni iken Sedat Peker ile Güler Kömürcü'nün yine mahkeme kararıyla dinlenilen telefon görüşmelerinin dökümünü yayınlamıştı.

Bunu neden yayınladın diyenlere de Sedat Ergin şu yanıtı vermişti:

“Buradaki ölçütlerden biri dinlemenin yasal olup olmadığıdır. Bu olayda, yasa dışı değil, mahkeme izniyle yapılmış bir dinleme sözkonusudur...”

Şimdi aynı Sedat Ergin, Odatv iddianamesinde mahkeme kararıyla yapılan dinlemeleri köşesinden eleştiriyor.

Peki neden? Ergun Babahan'a göre amaç, Odatv'de müstear adla yazan "Hürriyet Yazarı"nı korumak için...

İşte Sedat Ergin'in çok fena yakalandığı yazısı;

Sedat Peker: Merhaba.

Güler Kömürcü: Milli Piyango gibi oldun ha.

Sedat Peker: Niye?

Güler Kömürcü: Şanslı kişiye çıkıyorsun.

Sedat Peker: Allah razı olsun. Ne yapıyorsun.

Güler Kömürcü: Sedat, sana 3 şey söyleyebilir miyim?

Sedat Peker: Buyur söyle.

Güler Kömürcü: Birincisi, salonda seni özledim.

Sedat Peker: Allah razı olsun.

Güler Kömürcü: İkincisi, seni çok seviyorum, iyi ki varsın.

Sedat Peker: Allah razı olsun.

Güler Kömürcü: Üçüncüsü hep var ol inşallah.”

Bu bir film senaryosu değil. Savcıların Ergenekon soruşturması sırasında yasal izinle yaptıkları teknik takibe takılan ve suç konusu faaliyetle hiçbir ilgisi olmayan bir diyalog.

Olduğu gibi, yani bir ayıklanma yapılmadan iddianameye aktarılmış.

Bu diyalog 2007 yılında Genel Yayın Yönetmenliği’ni Sedat Ergin’in yaptığı gazetede yayınlandı.

Dinleme yasaldı, bilgi de dava dosyasındaydı ama konuşma tamamen özel hayata ilişkindi.

Milliyet aldırmadı haber yaptı.

“Aleniyet kazanmış bir davada, polisin yapmadığı ‘ayıklamayı’ mahkemeden önce yapmak gazetecinin görevi midir? Benzer olaylarda, siyasetçiyi yazan medya, gazetecileri ‘dokunulmazlık’ kapsamına mı alacak?..”

Soruyu soran Milliyet’in Ombudsmanı Derya Sazak, cevap veren Sedat Ergin:

“Buradaki ölçütlerden biri dinlemenin yasal olup olmadığıdır. Bu olayda, yasa dışı değil, mahkeme izniyle yapılmış bir dinleme sözkonusudur...”

Sedat Ergin şimdi Hürriyet Gazetesi yazarı ve son dönemde Balyoz, Odatv, Andıç gibi iddianameleri bir hukukçu titizliğiyle inceliyor ve zayıf noktaları tartışmaya açıyor.

Perşembe günü kaleme aldığı şu satırlara katılmamak mümkün mü:

“Çelişkinin birinci ayağında Odatv davası sanıklarının mahkeme izniyle dinlenen telefon konuşmalarına ilişkin kayıtların hiçbir ayıklama yapılmadan iddianamenin ek klasörlerine konulması gerçeği yatıyor. Bu uygulama sonucu konuşmaların tümü kamuoyuna açık bilgi haline geldi.

Bu durum Anayasa’nın haberleşmenin gizliliği ve özel hayatın mahremiyetine ilişkin hükümlerine açıkça aykırı.”

Ama 2007’de de öyleydi.

O yüzden özel hayatı koruma çabasına “Dün dündür, bugün bugündür” demeden saygı duymak gerekir.

Ama Hürriyet yazarlarına (Sedat Ergin bunun dışında) baktığımızda sadece Odatv’de müstear adla yazdığı ortaya çıkan “4 yüzden” bir gazeteciyi kollamak için hareket edildiğini görüyoruz.

Hepsinden öncesi önce bir özeleştiri yapın, sonra tartışırız.

Nedim Şener buradaysa, Güler Kömürcü de başka bir yerde değil, o da buralarda.

Şimdi de “kişisel sorumluluk” alıp bu konuşmaları yayınlayan biri çıkabilir.

(Çünkü Ergin o zamanki tavrını kişisel sorumluluk almakla açıklamış.)

Birinin konuştuğu çete reisi olabilir, şimdiki de aynı çetenin bir başka yöneticisi olmakla suçlanıyor.

İkisi de yargılama aşamasında.

Sanığın adı Sedat Peker, gazetecinin adı Güler Kömürcü olunca doğru ve haklı görünen tutum, sanığın adı Soner Yalçın, gazetecinin adı Nedim Şener olunca yanlış bulunuyorsa, yorumda da sorun var demektir.

Özel hayatı mı koruyorsunuz medya çetenizi mi!
Ergun Babahan
Star
02 Ekim 2011

Cem Uzan, kardeşinin ayrıldığı eşi Yeşim Salkım’la telefonda küfürlü konuşmuş gazetelerinizin manşetinde...

İçkiliyken, sözcükler ağzından kayarken babasıyla tartışmış o da manşete girmiş.

O zaman hiç sormamışsınız ‘’Telefonda hala nasıl konuşuyoruz’’ diye...

‘’Bu telefonlar mahkeme kararıyla dinlenmiş’’ diyerek sıyrılmışsınız işin içinden.

Karşınızda duracak güç olmadığından kimse sesini çıkaramamış.

‘’Yarın suratına çarpmak’’ için beklememize gerek yok, Doğan Grubu gazetelerinin arşivinde kısa bir çalışma yapsak, Hürriyet’inden Milliyet’ine kadar neler buluruz.

Çarpacak surat bulsak zaten onları çarparız...

Şimdiki tatlı telaşınızı anlıyorum.

Nedim Şener’in onurunu koruma numarası altında Soner Yalçın’a mesajlar gönderiyorsunuz.

‘’Sakın bizi satma, biz burada senin için aslanlar gibi mücadele ediyoruz’’ mesajı bu.

Çünkü onun suç ortağısınız.

Bakınca Nedim Şener’in özel telefon görüşmelerinde bir yanlış, yamuk yok zaten.

Bu gazetecinin sizin korumanıza ihtiyacı yok açıkçası.

Çünkü korumak istediğiniz başkası.

‘’Medya çete’’nizin eşbaşkanını kolluyorsunuz.

Gıcık olduğunuz gazeteciyle röportaj yapan gazetelerin genel yayın müdürünün annesiyle seks yapma isteğinizi dışa vuran konuşmalar var burada.

‘’Medya mahallesi’’nde raconu sadece sizin kestiğiniz dönemde, nasıl terör estirdiğiniz, patronlara bile tehditler savurduğunuz bir bir ortaya çıkıyor.

Tatlı telaşınızı nehir kenarında oturmuş izliyoruz tüm Türkiye ile beraber.

Kendi çıkarı için önüne gelenin onurunu çiğneyenlerin, kızdıkları gazetecileri işsiz bırakmak için çırpınanların foyaları ortaya çıkıyor.

İlke için mücadele veriyor görüntünüz kimseyi ikna edemiyor çünkü sabıka dosyanız kalın.

Gazete sütunlarınız yetmedi, internet siteleri kurdunuz, karanlık odalarda, karanlık planlar yaptınız.

Parfüm kullanana ibne dediniz, çubuk taktırdı iftirası attınız.

Kimse size laf söyleyemesin istediniz.

Sizin Sedat Peker’den farkınız ne kardeşim, onun tabancayla yaptığını siz gazete sayfalarında, silinmez bilgisayar ekranlarında yaptınız.

İnsanları öldürmediniz ama yüreklerinde derin yaralar açtınız, uzun yıllar kapanmayacak yaralar.

Siz vicdanların katilisiniz, hala da utanmadan konuşuyorsunuz.

Türkiye’nin en etkisiz 10’u
Yıldıray Oğur
06.11.2011



1) Bir numara

Tarifçileri bile milletvekili oldu ama bir rivayete göre o seçildiği Meclis’e bile giremedi.

Son dört yılı bir zamanlar yıkmaya çalıştığı demokrasi ve hukuk devletinin faydaları üzerine hızlandırılmış bir kursta geçirdi. Artık kimse kim olduğunu merak etmediği gibi “bir numarası olsaydı şimdiye kadar gösterirdi” diyen sevenleri de ondan ümidi kesmiş durumda. Bir numaranın bir numarası kalmadı.

2) Ertuğrul Özkök

Kâbe’ye gitti, Ahmet Kaya’nın mezarına gitti, İmralı’ya gitmek istedi, Pensilvanya’ya selamlar gönderdi. İtiraf etti, özür diledi, pişman oldu, sarı pantolon giydi. Muhafazakar kanallara çıkıp geçmişini temize çekmeye çalıştı, Popstar yarışmasında imaj tazelemek istedi. Ama hukuk ve ahlak dersi verdikçe arşivleri, Kürt sorunu dedikçe en güzel bayrak yarışmalarını, başörtüsü dedikçe 411 el manşetini karşısında buldu. Köşesinde övdüğü yazarlar ertesi gün “Tanımayız” açıklaması yapmak zorunda kalıyor. Yurtta da uğursuz dünyada da. “Murdoch neden başarılı anladım” diye yazdıktan sonra Murdoch’la mahkemelik oldu. Ne şarap içen başörtülüler ne Ergenekon’a bağlanan Ajda, Sezen, Sertab yazıları, ne spermin tadı ne de oral seksin faydaları... Liste yayına hazırlandığı sırada etkili olmak için son kozunu da oynadı ve soyundu. Giyinikken daha etkili olduğu söylenebilir. Karanlık 90’ların, darbeci 2000’lerin en kudretli genel yayın yönetmeni şimdi her gün yırtmak için piyango bileti alan bir looser.

3) AYDIN DOĞAN


Başbakan’ı pijamalarıyla karşılayan medya patronuydu, kâbuslarında Başbakan’ı pijamayla karşıladığını gören medya patronu oldu. Ankara garnizonlarında “hükümeti nasıl deviririz” toplantılarından, “Başbakanım siz nasıl yayın yapmamızı istersiniz” toplantılarına terfi etti. Tarihin yanlış yerinde durdu, akıntıya karşı kürek çekti, yoruldu, Şimdi akıntı onu yine tarihin başka bir yanlış yerine doğru savuruyor. Türkiye büyüyecek, belki eskisinden daha zengin olacak ama...

4) KEMAL KILIÇDAROĞLU
CHP’nin başında unutulan gelen başkanı o. Partiyi kapatıp gitse yokluğu bir ay sonra fark edilir. Bir zamanlar kendisinden Gandi diye bahsedildiği artık sadece torunlarına anlatacağı güzel bir hatıra. Bir gün yanlışlıkla kendisine ait bir yolsuzluk dosyasını açıklasa bile kimseyi inandıramayacak. Merkez medya el ele verdi yine de şimdiye kadarki en büyük başarısı Deniz Baykal’ı bile aratması.

5) SÜLEYMAN DEMİREL



Bundan sonra ancak İslamköy’e dönerse manşet olabilir. Partiler üstüyüm diye diye Güniz Sokak’taki evinde çevirdiği politik kumpasların enkazı altında kaldı. Günlerini fail-i meçhul soruşturması haberlerini yakından takip ederek, devletine sadakatten hatıralarını bile açıkça yazamayarak geçiriyor.

6) HÜLYA AVŞAR
Gözümüze girmeye çalışan bir çift mavi göz artık. Türkiye’nin en güzel kadınının kendisi olduğunu söyleme işi bile ona kaldı. Acun Ilıcalı olmasa kariyerini iyi bir tenis oyuncusu olarak tamamlayacaktı. O ses Türkiye’de “Müzik konusunda kendisini daha iyi yetiştirmek için” Hadise’yi ve Murat Boz’u seçen genç kızlar ve erkekler tarafından her hafta emekliye sevk ediliyor. Ama henüz ona bunu söylemiyoruz.

7) UĞUR DÜNDAR



Kazdıkça kemik, karıştırdıkça çete, deştikçe darbeci çıkan ülkede ancak Kara Fatmaların kâbusu olabildi. Bir de hormoncu çiftçiler onun korkusundan traktörü boneyle sürdü. Çocukluğumuzun Zeus’uydu, demokrasi, hakikat, araştırmacı-gazetecilik çarptı, kırıldı.

8) RAHMİ KOÇ



Demokrasi ona da iyi gelmedi. Emekli generallerin cenazeleri dışında müzesine çekildi. Teknesiyle bu kurnaz hacı bakkalların her bir şey olduğu yeni Türkiye’den kaçmaya çalıştıkça Truman’ın akıbetiyle karşılaşıyor. Ama çarptığı duvardaki kapıdan çıkmaya bile cesareti yok. Şirketini teslim ettiği oğlu bir Amerikalıdan bile daha az anlıyor yaşadığı ülkeyi. Artık parayla satın alamayacağı çok şey var Türkiye’de...

9) GENELKURMAY BAŞKANI
Ancak etkisini azalttıkça etkili olabiliyor. Konuşmadıkça takdir ediliyor, emirleri yerine getirdikçe sözü dinleniyor. Adının ne olduğunun ne önemi var ki... Bu arada adı neydi?

10) TÜSİAD BAŞKANI
TÜSİAD’ın açılımının ne olduğu bile unutulmak üzere. İçlerindeki en radikal, en demokrat, en sivil müteşebbisi başkanlığa getirmeleri bile onları Kayserili bir mobilyacının gerisine düşmekten kurtarmıyor. Yaşam tarzı ideolojisini burjuva demokratlığa tercih ettiler. Yarın DİSK’le birleşseler kimse şaşırmaz. Gazetelerin hepsine tam sayfa ilan verseler, en radikal raporları yayınlasalar, 28 Şubat’taki, AKP kapatma davasındaki hallerini unutturamazlar...

TARAF

Mehmet Ali Birand: "Medyanın özür dilemesi gereken o kadar çok şey var ki."
07 Aralk 2011



Türkiye’de özür dilemesi gereken sadece devlet ve siyasi otorite mi? Ya medya... Kimlerden özür dilemeli? Cumhuriyet tarihinin karanlık sayfalarında medya nasıl rol oynadı? Hüseyin Aygün, Dersim’den 90’lı yıllarda söz etseydi, Dersim medyada kaç sütun yer bulurdu?

Kanal D ana haber anchormeni gazeteci yazar Mehmet Ali Birand, Habertürk ekranlarında yayınlanan Doğru Açı programında Belkıs Kılıçkaya'nın sorularını cevapladı

Mehmet Ali Birand, Türkiye'de medyanın cumhuriyet tarihi boyunca devletin ve ordunun yanında mevzilendiğini ifade ederek "Medya bu nedenle devletin bütün günahlarının ortağı oldu.Bugün de asker olgusu medyanın kafasından gitmiş değil. Maazallah ortam değişse, medya hemen eskiye döner, 'ne iyi oldu da geldiler' demekten çekinmez'' dedi.

28 Şubat sürecinde ki medya oluşumundan da bahseden Birand, askerin o dönem her şeye hakim olduğunu söyledi. Birand sözlerini şu şekilde sürdürdü:

"Asker her zaman her şeye hakimdi Türkiye'de. Özal askere rağmen geldi denirdi ama Özal'ın kendisi 'Askerler bana dua edecek onları ben koruyacağım' diyordu. Medya da askere bakar. 'Asker vatanı tabii ki sivilden çok sever. Asla yolsuzluk yapmaz.' Böyle diye diye bir koruma altına girdi ordu.

28 Şubat da bu sayede oldu. Askerler 28 Şubat'ta medya üzerinde yılların yatırımını kullandı. "MGK'lar bütün gün avaz avaz yayınlarla verilirdi. Güç ordudaydı, medya da o gücü yansıtmaya çalışıyordu. Kim daha güçlü diye bakılırdı. Siyasi iktidar mı devlet mi? Türkiye'de medya 'bizim halkımız cahil, koyun gibi nereye çekersen oraya gider. Allah korusun bunlar irticayı da getirir' diye düşünür. Devlet çok gaddardır. Ben 28 Şubat'ta bir günde işten atıldım. Asker sever, askere inanan gazeteciler vardır. Türk medyasının kafasından asker olgusu aslında bugün de gitmedi."

HÜSEYİN AYGÜN VE 1990’LI YILLARDA MEDYA

"Hüseyin Aygün 1990’lı yıllarda Dersim çıkışını yapsa, medyada çok az yer bulurdu. Partiden atılırdı, kaynayan kazanlara atılırdı, bir daha da adından söz eden çıkmazdı. 1990’lı yıllarda Kürt meselesi hiç konuşulmaması gereken bir meseleydi. 12 Eylül kitabını yazdığımda darbenin bir sebebi olarak da Kürt meselesini göstermiştim. Evren bu fikre itiraz etmedi, fakat ’’Kürt’’ kelimesini kullanmama kızdı. Kürtler’in varlığını aşikar kılmamıza tepki göstermişti. Zira Kürt yoktu, haydutlar vardı, Güneydoğu bizim gidebileceğimiz bir yer değildi, çok uzaktı. Genel algı buydu."

MEDYA VE DEVLET

"Medya aslında devletin medyasıydı. Medya siyasi iktidarlara güvenmedi. Daima devlete, devlete derken askerin ve bürokrasinin ne dediğine baktı. Medyanın özür dilemesi gereken o kadar çok şey var ki. 6-7 Eylül olaylarında ’namussuzlar Atatürk’ün evinde bomba patlattılar’ diye yazdı medya.’Vatandaş Türkçe konuş, bütün bu paraları gayri müslümler kazanıyor. Biz çulsuz kalıyoruz.’ Bunlar yazıldı... Mesele daima devletin yanında olmaktı. 60’larda 27 Mayıs’a destek verildi, 12 Mart’ta medya zaten işin içindeydi. Hasan Cemal yazdı bütün bu dönemi. 12 Eylül’de ’iyi ki geldiler’ dedi medya."

ASKER 28 ŞUBAT VE MEDYA

Medya da askere bakar. ’Asker vatanı tabiki sivilden çok sever. Asla yolsuzluk yapmaz... ’ Böyle diye diye bir koruma altına girdi ordu.

28 Şubat da bu sayede oldu. Askerler 28 Şubat’ta medya üzerinde yılların yatırımını kullandı. MGK’lar bütün gün avaz avaz yayınlarla verilirdi. Güç ordudaydı, medya da o gücü yansıtmaya çalışıyordu. Kim daha güçlü diye bakılırdı. Siyasi iktidar mı devlet mi? Türkiye’de medya ’bizim halkımız cahil, koyun gibi nereye çekersen oraya gider. Allah korusun bunlar irticayı da getirir’ diye düşünür. Devlet çok gaddardır. Ben 28 Şubat’ta bir günde işten atıldım.

Asker sever, askere inanan gazeteciler vardır. Türk medyasının kafasından asker olgusu aslında bugün de gitmedi."

Bugün maazallah yeniden eskiye dönüş söz konusu olsa mesela bir koalisyon hükümeti filan gelse, medya hemen döner. ’Ne iyi oldu da askerin gücü geldi’ derler. Koalisyonu çok sever medya; 2-3 partili zayıf koalisyonları. Hem onları birbirine düşürür, hem akıl öğretir. Hep parlamenterleri hırpaladık. Mesela kara kuvvetleri komutanını imkan var mı eleştirmeye. Türkiye’de medya devletin bütün günahlarının tam ortağıdır. Benim meslektaşlarım henüz yeterince ortaya çıkıp ’ben özür dilerim’ demedi. Kafalarında ’ya durum değişirse, hele biraz daha bekleyelim’ düşüncesi var. Bana da bizim cenahtan eleştiri geldi, ’sen İslamcılara prim veriyorsun’ dediler, 28 Şubat’ta nasıl kullanıldığımızı ifşa ettiğim için. İnsan hatasını tanır ve özür dilerse büyür."
haber1001


Medya Devi Murdoch ve Başbakandan Ricası...
Banu AVAR, 6 Mart 2012
banuavar@superonline.com



Dünya medya devi, Irak savaşındaki çığırtkanlığıyla ünlü, Soros medyasının ateş püskürdüğü Rupert Murdoch bugün Ankara’da, Başbakanlıktaydı…

Murdoch’un sahibi olduğu Dow Jones & Co haber ajansında Murdoch’un Başbakanı ziyaretine her nedense ince detaylar katıldı:

‘Çalık Holding'in enerji alanında da yatırımları vardır. Çalık grubu, Sabah ATV ‘yi 2008’de 1milyar 250 milyon dolara devletten devralmıştır.. Şirketin CEO'su Berat Albayrak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kızıyla 2004 yılında evlenmiştir. Kardeşi medya grubunun başındadır.’ (http://news.morningstar.com/all/dow-jones/us-markets/201203060318/000048/rupert-murdoch-to-meet-turkey-pm-as-news-corp-bids-for-turkish-assets.aspx)

1946’da Amerikan vesayetine girdiğimizden beri, neredeyse tamamı yabancı güçler tarafından yönlendirilen ‘Türk’ basın yayın organları, Murdoch’la 2006’da tanıştı. Türkiye’de Fox TV geldi, kanalın başında küresel istihbarat memurları vardı.. Şimdi birkaç adet basın yayın kuruluşu daha neocon, savaş çığırtkanı Rupert Murdoch’un eline geçecek gibi..

Dünyanın çeşitli bölgelerinde medyayı ele geçirmek için birbiriyle boğuşan grupların bir kanadı, Murdoch krallığı!

Fox, BSkyB, Wall Street Journal, Dow Jones & Co haber ajansı, News Corporation’a bağlı nice medya şirketinden bir kaçı.. Murdoch, Rockefeller imparatorluğuyla işbirliği içinde, CFR Dış ilişkiler Konseyi'nin hatırı sayılır bir üyesi ve geçen yüzyıl ortasında, Avustralya’da babasından devraldığı basın krallığı son 40 yılda Çin’den Avrupa’ya dünyayı sardı.

Diğer kanatta Rothschilds şürekası, meşhur tefeci George Soros medyası var.. Malum ‘yumuşak güç’ baronları.. Turuncu darbe kralları.. Medya ve sivil örümceklerle hedef ülkeleri kıskaçlama operatörleri.. CNN, Time Warner, New York Times, The Economist falan… Onlar da CFR’nin üyesi… Hepsi aynı havuzun balıkları.

Bu gruplar sular durgunken kol koladırlar, aynı elitin parçalarıdırlar… Küresel kriz azdığında birbirlerine yakasına yapışırlar..

Bir bakarsınız Murdoch adı, İngiltere’de ‘dinleme skandalına’ karışır.. Sorguya alınır, News of the World kapatılır.. Murdoch sahibi olduğu kanallarda, memurlarından biri vasıtasıyla hıncını alır.. Ünlü sunucu Glen Beck ekranlardan Soros’a saldırtılır:

‘Amerika’yı sömüren ve ortadaki politikacıların arkasındaki kuklacı, ülkeleri ele geçirme teorisinin mimarı.. Amerika’yı ele geçiren sabotörlerin başı, ‘Dünya devleti’hayali gören üç kağıtçı.’ (Fox TV'nin ünlü programcısı Glen Beck, 18 Şubat 2012)

George Soros CNN’den cevaplar: ‘Bana kuklacı diyen kendine baksın.. O kimin kuklası ki? Boynundaki, Murdoch’un ipi!’

Aslında iki sermaye grubu, savaşmaktadır.. Kızışan taraflar ‘küresel medya imparatorluğu’ için gırtlaklaşmaktadır.

Türkiye’de her alanda olduğu gibi medyada da bunların izdüşümleri, gölge kahramanları vardır..

Bu konudaki söylemlerinden, hangi krallığın tebaası olduğu kolayca anlaşılır…

Patronlar küresel efendilerin iki dudakları arasındadır. O nedenle birden falanca gölge kahraman onca yalakalığa rağmen işinden atılır.. Patronu farklı cenaha doğru yelken açmıştır…

Bir zamanlar gözde olan falanca medya patronu, bu kurtlar sofrasında, nasıl sahip olduğu merak konusu olan dev servetini TMSF’ye kaptırır..

Sonra bir ‘iş’ adamı çıkar, Ziraat bankasından, yani halkın birikiminden ‘borç’ alır. O borçla TMSF’nin satışa sunduğu medya organın sahibi olur. Derken dünya medya devi Murdoch ve rakibi Time Warner o televizyon ve o gazeteye sulanır… Bir itiş kakış başlar…

Neoconlar ayrı, Soroscular ayrı çalışır… Ankara’nın yolunu tutarlar… Başbakana kadar çıkarlar..

Bizden alınan borçlarla ele geçmiş bir tv ve gazete şimdi yeni sahibini bulacak.. Arada birileri çok kazanacak.

Ve bu yaz çok ama çok sıcak olacak!

Haçlı medyası savaşa kışkırtacak, yalan haber yapacak, Türkiye’nin yoksulları daha çok ‘iane’ alacak, televizyonlarda ‘yarışmacı’ olmak için birbirini yiyecek.. Dilendirilecek… Maaşını, el emeği göznurunu iç edenlerin kanallarını seyredecek! Onların haber tetikçilerini, dinleyecek!

Hiçbir millet 70 yıldır süren böylesi bir vahşi operasyondan tek parça çıkamazdı.. İşte koca Rusya ve Yugoslavya dağıldı… Ne milletmişiz! Yıkılmadık ve hala ayaktayız… Bu millet oyunu gördükçe çözümü de bulacak.

kaynak: http://www.guncelmeydan.com/

Cumhuriyet'teki o sayfa: Kemalist Türkiye'den faşist İtalya'ya selam!
Doğan Akın
03.04.2012



Başbakan Tayyip Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında gösterdiği gazete sayfaları, Türk basın tarihi için bir süredir T24'te seçtiğimiz sayfalar arasındaydı. Başbakan'ın ekibinin, geçtiğimiz günlerde dijital ortama aktarılan ve kamuoyunun kullanımına açılan Cumhuriyet gazetesi arşivlerinde kısa sürede sıkı bir çalışma yaptığı anlaşılıyor.

Bizim T24'teki çalışmamızın hareket noktası, Türkiye'de basının başlangıçtan itibaren devlet ve resmi ideolojiyle ilişkisi ve bu ilişki üzerinden kurulan dildi. Bugünkü manzara nasıl bir geçmişin mirasıydı, sorusuna cevap ararken bulduğumuz çarpıcı cevaplardan biri de, Başvekil İsmet İnönü'nün İtalya gezisine çıktığı 22 Mayıs 1932'de yayımlanan Cumhuriyet gazetesiydi.

Başbakan'ın dün AKP grubundan birinci sayfasını gösterdiği o gazeteye birlikte göz atalım.

Aslında gazetenin, bugünkü ölçülerle “dokuz sütuna” çektiği başlık fazla söze gerek bırakmıyor:

Kemalist Türkiye'den faşist İtalya'ya selam!

Manşetteki bu başlığın altında, gemiyle yapılacak gezi için “Başvekil bu sabah şehrimizden geçerek İtalya'ya gidiyor” spotu kullanılmış.

Faşist Parti bayrağı ile ay yıldız iç içe

“Haber” için, o sırada İtalya Başbakanı olan Nasyonal Faşist Parti lideri Benito Mussolini (Il Duce) ve Başvekil İsmet İnönü'nün portre fotoğraflarının arasında kullanılan ilginç bir grafik de yapılmış. Bu görselde Nasyonal Faşist Parti'nin (PNF) “devlet gücü, halk gücü ve birlikteliği” sembolize eden baltalı bayrağı ile Türk bayrağının ay yıldızı üst üste oturtulmuş!

Lider kültü ve otoritesine dayalı iki ülke arasındaki ziyaret için hazırlanan bu görselin altında “Kemalist Türkiye ile faşist İtalya'nın dostluğunu temsil eden iki başvekil; İsmet Paşa ve Mussolini” ifadesi geçiyor.

İsmet Paşa'nın Ankara Garı'ndan İstanbul'a hareket etmek üzere trene bindiğini, “Gazi Hazretleri'nin İsmet Paşa Hazretleri'ni Çiftlik istasyonuna kadar uğurladığını” da duyuran gazetedeki yazılarda “faşist İtalya”ya övgüler içeren yazılar dikkat çekiyor.

Başyazı: Faşizm geldi ve...

Yazılardan ilki, gazetenin sahibi ve başyazarı, aynı zamanda Muğla Mebusu olan Yunus Nadi'ye ait. Nadi'nin “Başlı başına bir tarih” başlığı ve “Faşist Italya ile Kemalist Türkiye arasındaki dostluğun asıl kıymeti nedir? Spotu taşıyan yazısından bazı satırlar şöyle:

- Türkiye'de biz umumî harp neticesinde tasfiye olunan Osmanlı tmparatorluğunun ankazından yepyeni ve tamamen asrî inkılâpçı ve milliyetçi bir Türk milleti çıkarırken İtalya da İtalyan milletini asrın en mütekâmil bir cemîyeti haline yükselten Faşizmin gittikçe artan takdirlerine ve mubabbetlerîne mazhar olmaktan kuvvet buluyordu.

- Afyonkarahisarı'nın tekrar Türk'ler tarafından istirdat olunduğu haberi geldiği zaman bütün Roma'da sanki İtalya bir zafer kazanmışcasına meserretler izhar olunmuştu. Sonra Faşizm geldi, ve araya anlaşmamazlıklar sokmak istiyen bir sürü haricî gayretlere rağmen Faşist İtalya Türk dostluğunu daha realist bir salâbetle tuttu.

- Hakikat şu idi ki evvel ve ahir hakka riayet şeklinde Türk dostluğunu tutan İtalyan milleti idi, ve Faşizm idaresi İtalyan milletinin en hakikî hüviyeti ile tebarüz ettiği bir rejim idi.

- İtalyan milletinin Türkiye've karsı dostluğu bilhassa Fasizmin İtalyada hal ve mevkie hâkimiyetinden sonra müsbet ve filî sahalara intikal etmiştir, ve bu hususta Yeni İtalya'nın

Başbuğu M. Musolini'nin hissesi büyüktür.

Falih Rıfkı: Faşizm on senede elli senelik iş görmüştür



İsmet Paşa'nın ziyaretiyle ilgili
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Nis 03, 2012 5:21 pm    Mesaj konusu: Cumhuriyet'teki o sayfa: Kemalist Türkiye'den faşist İtalya' Alıntıyla Cevap Gönder

Cumhuriyet'teki o sayfa: Kemalist Türkiye'den faşist İtalya'ya selam!
Doğan Akın
03.04.2012



Başbakan Tayyip Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında gösterdiği gazete sayfaları, Türk basın tarihi için bir süredir T24'te seçtiğimiz sayfalar arasındaydı. Başbakan'ın ekibinin, geçtiğimiz günlerde dijital ortama aktarılan ve kamuoyunun kullanımına açılan Cumhuriyet gazetesi arşivlerinde kısa sürede sıkı bir çalışma yaptığı anlaşılıyor.

Bizim T24'teki çalışmamızın hareket noktası, Türkiye'de basının başlangıçtan itibaren devlet ve resmi ideolojiyle ilişkisi ve bu ilişki üzerinden kurulan dildi. Bugünkü manzara nasıl bir geçmişin mirasıydı, sorusuna cevap ararken bulduğumuz çarpıcı cevaplardan biri de, Başvekil İsmet İnönü'nün İtalya gezisine çıktığı 22 Mayıs 1932'de yayımlanan Cumhuriyet gazetesiydi.

Başbakan'ın dün AKP grubundan birinci sayfasını gösterdiği o gazeteye birlikte göz atalım.

Aslında gazetenin, bugünkü ölçülerle “dokuz sütuna” çektiği başlık fazla söze gerek bırakmıyor:

Kemalist Türkiye'den faşist İtalya'ya selam!

Manşetteki bu başlığın altında, gemiyle yapılacak gezi için “Başvekil bu sabah şehrimizden geçerek İtalya'ya gidiyor” spotu kullanılmış.

Faşist Parti bayrağı ile ay yıldız iç içe

“Haber” için, o sırada İtalya Başbakanı olan Nasyonal Faşist Parti lideri Benito Mussolini (Il Duce) ve Başvekil İsmet İnönü'nün portre fotoğraflarının arasında kullanılan ilginç bir grafik de yapılmış. Bu görselde Nasyonal Faşist Parti'nin (PNF) “devlet gücü, halk gücü ve birlikteliği” sembolize eden baltalı bayrağı ile Türk bayrağının ay yıldızı üst üste oturtulmuş!

Lider kültü ve otoritesine dayalı iki ülke arasındaki ziyaret için hazırlanan bu görselin altında “Kemalist Türkiye ile faşist İtalya'nın dostluğunu temsil eden iki başvekil; İsmet Paşa ve Mussolini” ifadesi geçiyor.

İsmet Paşa'nın Ankara Garı'ndan İstanbul'a hareket etmek üzere trene bindiğini, “Gazi Hazretleri'nin İsmet Paşa Hazretleri'ni Çiftlik istasyonuna kadar uğurladığını” da duyuran gazetedeki yazılarda “faşist İtalya”ya övgüler içeren yazılar dikkat çekiyor.

Başyazı: Faşizm geldi ve...

Yazılardan ilki, gazetenin sahibi ve başyazarı, aynı zamanda Muğla Mebusu olan Yunus Nadi'ye ait. Nadi'nin “Başlı başına bir tarih” başlığı ve “Faşist Italya ile Kemalist Türkiye arasındaki dostluğun asıl kıymeti nedir? Spotu taşıyan yazısından bazı satırlar şöyle:

- Türkiye'de biz umumî harp neticesinde tasfiye olunan Osmanlı tmparatorluğunun ankazından yepyeni ve tamamen asrî inkılâpçı ve milliyetçi bir Türk milleti çıkarırken İtalya da İtalyan milletini asrın en mütekâmil bir cemîyeti haline yükselten Faşizmin gittikçe artan takdirlerine ve mubabbetlerîne mazhar olmaktan kuvvet buluyordu.

- Afyonkarahisarı'nın tekrar Türk'ler tarafından istirdat olunduğu haberi geldiği zaman bütün Roma'da sanki İtalya bir zafer kazanmışcasına meserretler izhar olunmuştu. Sonra Faşizm geldi, ve araya anlaşmamazlıklar sokmak istiyen bir sürü haricî gayretlere rağmen Faşist İtalya Türk dostluğunu daha realist bir salâbetle tuttu.

- Hakikat şu idi ki evvel ve ahir hakka riayet şeklinde Türk dostluğunu tutan İtalyan milleti idi, ve Faşizm idaresi İtalyan milletinin en hakikî hüviyeti ile tebarüz ettiği bir rejim idi.

- İtalyan milletinin Türkiye've karsı dostluğu bilhassa Fasizmin İtalyada hal ve mevkie hâkimiyetinden sonra müsbet ve filî sahalara intikal etmiştir, ve bu hususta Yeni İtalya'nın

Başbuğu M. Musolini'nin hissesi büyüktür.

Falih Rıfkı: Faşizm on senede elli senelik iş görmüştür



İsmet Paşa'nın ziyaretiyle ilgili diğer yazı, ertesi gün, Cumhuriyet'in 23 Mayıs 1932 sayılı nüshasında yayımlanıyor ve Falih Rıfkı (Atay) imzasını taşıyor. “Dünkü İtalya ve bugünkü İtalya” başlığı ile altında “Faşizm on senede bütün bir memleketin manzarısını değiştirmiştir” spotunu taşıyan Falih Rıfkı'nın yazısının da bulunduğu beşinci sayfa tamamen İtalya'ya ayrılmış. Sayfanın tepesinde dokuz sütuna yayılmış “Dost ve Faşist İtalya'ya Dair” başlığı var.

Falih Rıfkı'nın uzun yazısından bazı satırlar da şöyle:

- Cenup İtalya şehirleri, garp memleketlerinin en pis, karışık ve düzensiz şehirleri idi. Napoli'nin iç sokaklarından geçmek zordu. Brendizi'nin dar yollarından bir insan taaffünü vardı. Faşizm on senede bütün bu manzarayi değiştirmiştir. Servisler, şimdi, bütün Avrupa'nın en iyi işliyenlerindendir; sağlam bir hiyerarşi kurulmuş, sokak süpürücüsünden büyük idare adamlarına kadar, herkes iş başında ve size yardım etmeğe hazırdır; gümrük ve polis, eskisinin zıttıdır; Brendizi'nin iki tarafı hem dükkân, hem yatak odası, hem mutfak hizmeti gören höcrelerle çevrilmiş dar sokaklan bile tertemizdir.

- Yeni bir rejim, inşa etmeden duramaz. İnşa enerjinin fışkırışıdır. İnşa ve umran durduğu zaman, ruhlarda ve kafalarda bir ateşin sönmüş olduğuna inanmak lâzım gelir. Faşistler çok inşa etmişlerdir. İtalya'mn her şehri, Faşizm şehirciliğinin ve umranının büyük küçük, fakat mutlak kıymetli eserlerini size göstermektedirler.

- Faşizm, on senede elli senelik iş görmüştür: Mussolini ve Faşizm, yarın, başka bir gün belki düşebilir. Fakat bu eserlerin kaybolmak ihtimali yoktur.

- Evet, İtalya'da Fransız demokrasisi bulamıyacaksmız. Faşizm, ferdî parlâmento demokrasisine karşı ayaklanmış rejimlerdendir: «Bir prensip ki milletleri zayıflatır, doğrusu o değildir.»

- İtalya'yı bitiren disiplinsizlik idi. Faşizm bir otorite doktrinidir Her milleti, içinde bulunduğu şartlara en uygun sistemleri araştırmakta serbest bırakmak lâzım gelir. Faşizm, bir inkılâp mıdır? Hayır... Bir irtica mıdır? Hayır.. Faşizm yalnız İtalyan'lığa mahsus ve İtalya'nın şartlarına uygun bir sistemdir. Bu sistem, garp demokrasisi müesseselerinin, yeni hareketlere karsı, son tutunuş tecrübesi telâkki olunabilir.

Rus'lar, faşizmi, artık mukavemet mümkün olmıyan marksizme karşı burjuvazinin tavizatı gibi addetmektedirler. Faşistlerin fikri başkadır. Faşistler, hiç bir sınıfa bağlı olmadıkları gibi, hiç bir sisteme esir olmadıklarını söylemektedirler.

Faşizm, sınıf, grup ve şahısların menfaatleri üstünde bir devlet telâkkisine bağh olduğu için, cemiyetin bütün yeni inkişaflarının peşinden gitmeyi, lüzum oldukça değişmeyi, usul, fikir ve karar değiştirmeği tabiî sayar.

Gazete sayfalarından cumhuriyet tarihi

Falih Rıfkı, devrime karşı ve devriminhayatlarını güçleştirdiği insanları dört gruba ayırırken birinci grubu şöyle tarif ediyor:

“Korkaklar ve hayatlannda bir defa cesaret hissetmemiş olanlar: Bu korkaklar faşist rejiminin hadden aşırı ileri gittiğini ve ipin çok gerildiğini zannederler. Bunlar kendilerini besiye bırakanlardır ve artık inkılâp havasını teneffüs edemezler.”

Cumhuriyet'in 22 ve 23 Mayıs 1932 sayılı nüshalarında faşizme övgü satırları, başka sütunlarda da devam ediyor. Falih Rıfkı'nın yazısının hemen yanında “Antonio Mongerdi” imzasıyla yayımlanan “Faşist İtalya'da Ziraat ve sanayi” başlıklı yazının spotunda “Musolini'nin ziraat kanunu, İtalya'nın istiklal ve inkişafını temin etmiştir” ifadesi geçiyor.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Anayasa Hukuku hocamız Prof. Yavuz Sabuncu, “sadece Cumhuriyet okuyarak Mülkiye'yi bitirebilirsiniz” derdi. Çok zamansız kaybettiğimiz hocamız, elbette 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye'nin aydın ve demokratları için sığınak olan Cumhuriyet'ten söz ediyordu.

Ne dersiniz; geçmişimizle gerçekçi bir şekilde yüzleşmek ve dürüst bir muhasebe yapmak için gazete sayfalarından yazılmış bir cumhuriyet tarihi bile büyük bir adım olmaz mı?

Kaynak: http://t24.com.tr/
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> ÇÖPLÜK Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
2. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com