EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

“Suriye İşi” Hem Çok Karışık, Hem De Çok Riskli
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> DÜNYA BİR İNKILÂP BEKLİYOR
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Ağu 27, 2012 10:20 pm    Mesaj konusu: Emperyalizmin Suriye'ye yaptığı kanlı saldır Alıntıyla Cevap Gönder

Emperyalizmin Suriye'ye yaptığı kanlı saldırıda gözden kaç(ırıl)anlar -1-
Murad Salih
2 OCAK 2013



Suriye'de, Emperyalizmin çıkardığı, "taşeronların"sa komşudaki yangını söndürmeye çalışmak yerine körüklerlerle gittiği iç savaş yangınında, son bir yıl içinde ölenlerin sayısının 2013 başı itibariyle 60 bini aşmış...

BBC'nin haberine göre İnsan Hakları Temsilcisi Navi Pillay, BM'nin Suriye'de yaşanan savaşın insan maliyetini ortaya çıkarmak için beş aydır yapılan araştırmanın sonucunu açıkladı.

Araştırmada görev alan uzmanlar, yedi ayrı kaynaktan gelen haberleri karşılaştırarak bu sayıya ulaştı.

Navi Pillay, araştırmanın kapsadığı 15 Mart 2011 ile 30 Kasım 2012 tarihleri arasında yaklaşık 60 bin kişinin öldüğünü ve bu sayının şu anda muhtemelen 60 binin üzerine çıktığını söyledi.

Muhalif gruplar can kaybını daha önce 44 bin olarak tahmin ediyordu. Ama bu rakam yalnızca siviller ve muhaliflerin kayıplarını içeriyor, hükümete bağlı güçlerin kayıplarını dışarda tutuyordu.

BM’nin açıkladığı rakam son bir yılı kapsıyor...

Onun bir yıl öncesi de var...

İç savaşın giderek şiddetlendiğini dikkate alarak ilk yılda ölen insan sayısının 40 bin civarında olduğu tahmin edilebilir...

Yani yaklaşık 100 bin insan emperyalizmin (ve taşeronlarının) durup dururken çıkardığı iç savaşta iki yılda öldü...

Kaç bin kişinin yaralandığı belli değil...

Ölü sayısının 100 bin olduğu bir iç savaşta yaralı sayısının bunu aşmış olması pek mutemeldir...

Savaş şiddetlenerek sürüyor...

Bu şu demek; yeni yılda Suriye’deki kan gölü, muhtemelen kan denizine dönecek...

Bu filmi Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da görüp de bu sonucu öngeremeyenlerin aklına şaşarım...

Filmin öncekilerden tek farkı burada siyonist-haçlı emperyalizminin tetikçiliğini bazı radikal Müslüman grupların da yapıyor olmasından ibaret...

Yani Suriye’de büyük ölçüde Müslüman Müslümanı boğazlıyor...

Irak’ta, Afganistan’da Haçlı ordularının yaptığı zulüm, işkence, tecavüz katliamların aynısını bu selefi gruplar Suriye halkına karşı yapıyor...

Ellerinde emperyalizmin taşeronu sapık Vehhabi ve Selefi müftülerin Suriye halkının ırzlarının canlarının ve mallarının helâl olduğuna dair fetvalarla yapmadıkları vahşet, işlemedikleri zulüm ve cinayet bırakmıyorlar...

Ne o?

Sözde cihad yapıyorlar...

Yıllardır Suriye’deki mülteci kamplarında güven içinde yaşayan Filistinli mültecilerin Yermük kampına giriyor ve iki saatte 200 Filistinli genç kızın ırzına geçiyorlar... Yüzlerce Filistinliyi öldürüp yaralıyorlar... Evlerine girip değerli eşyalarını yağmalıyorlar...

Filistinli mültecilere bunları yapan bu çapulcu sürüsünün Suriye halkına neler yaptıklarını varın siz hayâl edin...

Edemiyorsanız internet bunların “Şecaat arzederken sirkatin söy”leyen “merd-i kıpti” gibi, bizzat kendilerinin çektiği vahşet videoları ile dolu, içiniz kaldırabilirse seyredin...

“Ulan böyle cihad mı olur?..” diyeceksiniz...

Müftüsü Vehhabi veya Selefi olanın cihadı da böyle olur...

Bu yazıya başlamadan önce karıştırdığım bir kitabın içinden merhum Üstad Necip Fazıl’ın bir gazeteden kesilmiş “Çerçeve”sinin kupürü çıktı...

Tarih 18 Mayıs 1973...

Hangi gazete olduğu belli değil...

Çereçeve’nin başlığı: “Bir Okuyucuma”...

Polatlı’dan Ahmet Cerlet isimli bir kişi Üstad’a şöyle bir soru soruyor:

-“İbn-i Teymiyye isimli meşhur allâme, bir hak ve hakikat adamı mıdır, bir hüsran ve dalalet timsali mi?”

İbn-i Teymiyye mi?

İşte bugün Suriye isimli Müslüman memleketi kan gölüne çeviren, Suriyeli Müslümanların ırzlarına tecavüz eden, canlarına en vahşi metodlarla kasteden, mallarını insafsızca yağmalayan Selefi güruhun mezhep imamlarının en büyüğü...
(Devam edecek)

Emperyalizmin taşeronlarının Suriye'ye yaptıkları kanlı saldırıda gözden kaç(ırıl)anlar -2-
Murad Salih
4 OCAK 2013



-“ Her şeyden evvel İbn-i Teymiyye büyük bir âlimdir. Buna şüphe yok...

Fakat, kuru, hedefini şaşmış, sır aleminin vecde düşürücü müşahadesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim de, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. Buna da şüphe yok...

İbn-i teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriatı dış çehresiyle ele almak, uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslâma bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır.

Yani İbn-i Teymiyye, Şeriatı doğrulayıcı akla, onun gördüğünden ötesini kabul etmemekle farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyorki, akılla iman arası akla böyle bir selâhiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamaktır ve dalâletin tâ kendisidir. (..) Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar.” (1)

İşte bu İbn-i Teymiyye’nin takipçileri bugün Suriye’de [b]”cihad”
adı altında inaılmaz vahşilikte katliamlar yapıyor, ırzlara tecavüz ediyor, yerli halkın mallarını yağmalıyor, yol kesip ev basıp eşkiyalık yapıyor...

Üstelik bütün bunları 1400 yıldır İslâm toprağı olan bir ülkede yapıyor...

Daha da fenası bütün bu vahşi katliam, zulüm ve talanları Siyonist-Haçlı AB-D emperyalizminin taşeronu ve öncü kuvvetleri olarak yapıyor...

Bunu da İsrailli bir siyonist, emekli general Moşe Elad, verdiği bir konferansta bakın nasıl sevinç ve keyifle izah ediyor:

"Arap Baharı, şimdiye kadar İsrail'in gerçekleştirmekten aciz kaldığı stratejik kazanımları gerçekleştirdi. Bunun başında da bize düşman olan Arap Gücü olarak bilinen Suriye'nin yıkımıdır. Suriye, yıllardır bizim için en çetin düşmandı. Şimdi Suriye, kan kaybediyor, parçalanıyor, askeri gücünü yitiriyor. Üstelik İsrail'e hiçbir zarar gelmeden, İsrail'e bir tek kurşun bile sıkamadan." (2)

Evet...

“Şimdi Suriye, kan kaybediyor...”

“Parçalanıyor...”

“ Askeri gücünü yitiriyor...”

“Üstelik İsrail'e hiçbir zarar gelmeden, İsrail'e bir tek kurşun bile sıkamadan."

Hem de kimin eliyle?..

AB-D emperyalizminin iflah olmaz taşeronları; AKP, Vehhabi Suud hanedanı, Selefi Körfez şeyhleri tarafından ellerine sapık müftülerin fetvaları ile silah tutuşturulan, ceplerine para konulan ve her türlü lojistik desteği Ürdün ve Türkiye sınırlarından alenen sağlanan Selefi ve Vehhabi cihatçılar eliyle...

1400 küsur yıldır İslâm toprağı olmakla şerteflenmiş Suriye’de...

AB-D Emperyalizmi ve İsrail’in sevinç içinde ellerini oğuşturarak izlediği müslümanın müslümanı kırıp geçirdiği bu kanlı boğuşma mı cihad?

Merhum üstad Selefilerin baş İmamı İbn-i Teymiyye’nin ilmini tarif ederken “kuru, hedefini şaşmış, sır aleminin vecde düşürücü müşahadesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim de, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür.” Diyordu ya..

İslâm’ın derinlik buudunun "sır aleminin vecde düşürücü müşahadesini" inkâr ederek ilmini inşa eden “alim”in tabilerinin hal ve harakâtından da anlıyoruz ki; bu gurum, gerçekten de “hiçbir şey bilmemekten daha kötü” bir durum...

O kadar kötü ki...

İslâm topraklarını saldırılara karşı korumanın veya İslâm adaletini, o adaletle müşerref olamamamış diyarlara götürmenin en hassas araçlarından biri olan cihad; bunların elinde insanın kâbuslarda bile göremeyeceği iğrençlikte vahşet ve zulümlerin aracı haline getiriliyor...

Girdikleri her yerde vahşi cinayetlerini, tecavüzlerini, yağma ve talanlarını tamamladıktan sonra yaptıkları ilk iş “İslâm’ın derinlik buudunun” temsilcileri olan Allah dostlarının kabirlerini tahrip etmek sandukalarını parçalamak, tasavvufî hikmetlerle dolu kitapları parçalayıp çiğnemek oluyor...

Bütün bu cürümleri de tekbir getirerek yapıyorlar...

Tekbir getirerek evliya kabirlerini tahrip ediyorlar...

Tekbir getirerek evliya sandukalarını parçalıyorlar...

Tekbir getirerek tasavvuf kitaplarını yırtıp ayaklarıyla çiğniyorlar...

Tekbir getirerek Şii camilerini kundaklıyorlar...

Farkı göstermek için kısaca belirtelim...

Meşhur hadisedir Osmanlı ordusu’nun askerlerinin sefere giderken üzüm bağlarından kopardığı bir salkım üzümün bile parasını o üzümün dalına astığı...

Abdülhamid Han’ın Kufe’deki Şii’lerin önem verdiği bütün cami, mescid, Türbe ve makamların tamir ve bakımları için emir verip tahsisat ayırdığı da biliniyor...

İslâm tarihi buna benzer sayısız örneklerle dolu...

O kadar dolu ki 1400 yıl Suriye topraklarına hakim olmuş Sünnî İslâm devletleri bu ülkedeki etnik ve dini azınlıkların hiçbirinin ne ırkına, ne diline, ne ne dinine, ne ne mezhebine müdahale etmediği; oranın kadim dinleri, mezhepleri, ırkları, dilleri ve dillerinin kendi özelliklerini koruyarak bugünlere kadar gelebilmiş olmasından da anlaşılıyor...

Yani...

“İslâm’ın derinlik buudu” da dahil her üç buudu bir arada olmadan, İslâm, gereçek İslâm olmuyor...

Olamıyor...

Olursa da..

Vehhabi-Selefi örneğinde görüldüğü gibi, abuk subuk bir şey oluyor...

Ve...

İslâm adına Suriye’deki Selefi ve Vehhabi vahşeti gibi inanılmaz ve dayanılmaz sahneler ortaya çıkıyor...

Bir de bunları “özgürlük kahramanları” olarak selâmlayıp, ellerine silah verip ceplerine para koyan baş taşeronlar var ki...

Yatacak yerleri yok...

Ne bu dünyada, ne de öte dünyada...

Dipnotlar:

1-) Bu konunun detayları için Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Doğru Yolun Sapık Kolları” ve “İman ve İslâm Atlası”, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Sahabilerin Rolü ve Manâsı”, “İbda diyalektiği”, “İslâm’a Muhatap Anlayış” isimli eserlerine başvurulabilir.
2- Bkz. : http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=3993&start=20


(Devam edecek)

Emperyalizmin Suriye'ye yaptığı kanlı saldırıda gözden kaç(ırıl)anlar -3-
Murad Salih
5 OCAK 2013



Bu konuda gözden kaç(ırıl)an bir diğer husus ise; bu Vehhabi-Selefi militanların yaptıkları pis işin gerçekten cihad olduğuna inanmaları dolayısiyle, sonunda şehid olacakları için ölüm korkususunu aşmış savaşçılar olmaları ...

Bu yüzden de savaş meydanında, çok gözükara, çok atılgan çok cesur davranmaları...

Bu onlar için hem avantaj hem de dezavantaj...

Avantaj çünkü ölüm korkuları yok...

Dezavantaj çünkü çok kolay tuzağa düşüp çok ağır zayiatlar veriyorlar...

Bakın Suriye’deki dış destekli iç savaşı başından beri Suriye’nin içinden izleyen, gerçekten bağımsız (Kalemini ve vicdanını kiraya vermemiş) gazeteci sayın Mehmet Serim bu konudaki gözlemini nasıl ifade ediyor:

“Şam kırsalında aylardır devam eden yoğun çatışmalarda binlerce (evet binlerce) silahlı militanın öldürüldüğüne ise dünya medyası yer vermiyor. Hatta Londra merkezli “insan hakları örgütü” bile ölenlerin sayılarını yüzlerle veriyor. Amaç silahlı “devrimcilerin” her Şam’a giriş denemesinde çok ağır kayıplar verdiklerinin hem diğer silahlı gruplar hem de halk tarafından bilinmemesi.” (3)

Şimdi yeniden baştaki BM rakamlarına dönelim...

Navi Pillay, araştırmanın kapsadığı 15 Mart 2011 ile 30 Kasım 2012 tarihleri arasında yaklaşık 60 bin kişinin öldüğünü ve bu sayının şu anda muhtemelen 60 binin üzerine çıktığını söyledi.

Muhalif gruplar can kaybını daha önce 44 bin olarak tahmin ediyordu. Ama bu rakam yalnızca siviller ve muhaliflerin kayıplarını içeriyor, hükümete bağlı güçlerin kayıplarını dışarda tutuyordu.

“Muhalif gruparın” 44 bin olarak açıkladıkları ölü sayısı kendi militan zayiatları ile Esad yönetimini “canavar” göstermek için kendilerinin katlettiği Sünnî sivil Suriyelilere ait...

BM buna militanların katlettiği Suriye askerleri ile, militanların katlettiği Nusayri-Şii sivil Suriyelileri ve Suriye ordusunun kazaen öldürdüğü sivil Suriyelileri de ekleyince rakam 60 bini aşıyor...

Bu hesaplama metoduna göre isyancı militanların bir yıllık ölü sytısının 30 bin civarında olduğu söylenebilir, önceki yıldan da 15 ekle iki yılda 45 bin ölü “İslâmcı militan”...

Hem İsrail hem de AB-D açısından ne kadar sevindirici bir rakam...

Hem de İsrail veya AB-D Emperyalizmine karşı “tek kurşun bile atamadan”; onların herhangi bir vatandaşının saçının bir tek teline bile, en ufak bir zarar gelmeden...

Dünya savaş tarihi, bir taraf için bu kadar zekice ve kârlı, diğer taraf için de bu kadar ahmakça ve çok büyük kayıpları olan bir savaş kaydetmiş midir bilmiyorum...

Ama...

Suriye girdabındaki manzara budur...

Adamlar siyonist generalin sevinç içinde ifade ettiği gibi bir tarafta Suriye gibi çetin bir düşmanlarını kendilerine “tek kurşun bile atamadan” hırpalar, kan kaybettirir, parçalar ve güçten düşürürken...

Diğer tarafta 20 yıldır kendilerine kan kusturan İslâmcı militanları Suriye topraklarına gömüyorlar...

Sanki Çeçenistan’da cihad sona ermiş gibi, oradan Suriye’ye gelen Çeçen militanlar da, bu kanlı tuzakta Ruslara Bonus...

Dipnotlar:

3- Suriye gerçeklerini emperyalist ve onun işbirlikçisi medyanın dezenformasyonları dışında başka kaynaklardan öğrenmek isteyen akil insanlar için Mehmet Serim’in “Suriye’de isyan süreci ve dünya (ko)medyası” başlıklı bu yazısı çok önemli bir kaynak. Bu yazıyı şu linki tıklayarak okuyabilirsiniz: http://www.ydh.com.tr/HD11277_suriyede-isyan-sureci-ve-dunya-komedyasi.html

(Devam edecek)

Emperyalizmin Suriye'ye yaptığı kanlı saldırıda gözden kaç(ırıl)anlar -4-
Murad Salih
4 OCAK 2013



İki yılda 45 bin ölü ne demek?

İki yılda bu kadar kaybı göze aldın mı, İslâmcı örgütlerin klasik “şehadet eylemi” metoduyla ortada ne israil bırakırdın, ne ABD, ne de AB?

Rahmetli Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in 12 Eylül öncesi ülkücülerin verdiği 5 bin kişilik kayıp için Alparslan Türkeş’i eleştirirken “ Yahu 5 bin kişilik bir zayiatı göze almışşsın, bunları arka sokaklarda birer ikişer kaybedeceğine Ankara’ya tek bir hamle yapsa Türkiye’yi toptan ele geçirirdi.” Dediğini rivayet ederler ki...

İşte hadiseye kurmay zekâsıyla bakış budur...

Gerçekten cihad etmek isteyen, gerçekten cihad ederken şehid olmak isteyen bu militanları; telef olacaklarını bile bile Suriye’ye gönderenler kimlerse; onların emperyalizme biat etmiş ajanlar olma ihtimali çok yüksektir...

Çünkü ahmaklığın bu kadarı insana gerçekten inanılmaz geliyor...

İsrail AB- D emperyalizminin Suriye’yi işgalde acele etmemesi ve bir an önce Suriye’ye girip “Şam Fatihi” olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmek isteyen Tayyip Erdoğan’ı dizginlemelerinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek...

Şu anda Suriye’de ahmakça bir savaşın içinde hızla güç ve itibar kaybeden radikal İslâmcı Örgütler Suriye Ordusu tarafından son ferdine kadar Suriye topraklarına gömüldükten sonra; Türkiye Ürdün, Suudi Arabistan ve Katar ordularından oluşturacakları “Süfyan ordusu”na Suriye’yi işgal için harakete geçirmeyi tasarlıyor gibiler..

Bunu Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının azalacağı bahar aylarında yapacak gibiler.

Suriye halkı ve Cumhur Başkanı Beşşar Esad’ın fazla bir seçeneği yok; vatanları siyonist haçlı emperyalizminin saldırısı altında...

İki yıldır da vatanlarını canla başla korumaya çalışıyorlar...

Bu işi sonuna kadar da yapmaya kararlı görünüyorlar...

Sonuç olarak; Emperyalizmin Suriye’de kurduğu tuzak sadece Suriye’ye kan kaybettirip zayıf düşürmüyor...

Aynı zamanda 20 yıldır dünyanın her tarafında Siyonist - Haçlı emperyalizmine karşı çok başarılı bir asimetrik savaş yürüten militan İslâmcı örgütleri de hızla tüketiyor...

Aynı şekilde, bu savaşa gönüllü olarak balıklama atlayan AKP yönetimindeki Türkiye; Başbakan’ın verdiği rakamlara göre şu anda 200 bin kişiyi aşmış bir mülteci kitlesinin doğurduğu/doğuracağı siyasî, iktisadî ve sosyal problemlerin taşınamaz noktaya geleceği yere doğru hızla sürükleniyor...

Türkiye için ufukta siyasî çalkantılar, savaş ve bölünme, iktisadî iflas ve sosyal patlamaların silüetleri bakmasını bilen gözlere çoktan göründü...

Bakalım bunlar, bu pis işi, yaslandıkları medya hipnozuyla nereye kadar götürebilecekler?..

Her zurnanın zırt dediği bir yer olduğu gibi, her yalanın da ortaya çıkacağı bir yer mutlaka vardır...

BM Suriye Özel Temsilcisi Ahdar İbrahimi diyor ki:

"Suriye'deki durum çok çok kötü. Giderek de kötüleşiyor. siyasi bir çözüme ihtiyaç var, yoksa Suriye cehenneme dönecek.."

Suriye cehenneme dönerse...

O cehennemin alevleri önce bölgeyi sonra da bütün dünyayı alev topuna çevirmez mi?..

Kesinlikle çevirir...

Kısaca...

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete...

Buradaki “kıyamet”i mecaz sanmayın sakın...

İnsanoğlunun bu dünyaya ayak basmasından itibaren bugüne kadar yaşamadığı bir “herc ü merc”...

Bir altüst oluş...

Bir büyük kaostur gelen...

Resûllulah Efendimizin haber verdiği “büyük fitneler”in ardarda yaşanacağı
“Ahir zamandayız”...

Sözün özü de hası da 1.400 küsur yıl öncesinden zaten söylenmiş:

[[i][Hz. Sevban anlatıyor...

Resûlullah Efendimiz buyurdular ki:

–Y"abancı kavimlerin, birbirlerini sofraya davet eden aç gözlü oburlar gibi, size çullanmak üzere, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”
Orada bulunanlardan biri:

–"O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek Ya Resûlullah?” diye sordu.

Resûlullah Efendimiz:

–"Hayır, bilakis o gün siz sayıca çok olacaksınız. Ama bir selin getirdiği çer-çöp yığınları gibi; hiçbir ağırlığnız, kıymetiniz olmayacak.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular.

–“Zaaf” da nedir ey Allah’ın Resûlü?” denildi.

“–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.”]
(4)

Dipnotlar:

4- Ebu Davud, Melahim 5/4297.


Savaş tezkeresi Meclis'ten CHP ve MHP'nin desteğiyle geçti, seçimleri unutun: AKP Kasımdan önce Şam'da namaz kılmaya gidecek
03 Eylül 2015



Suriye-Irak'la korsan AKP hükümetine savaş yetkisi veren tezkere TBMM’de yapılan oylamada AKP, CHP ve MHP’li vekillerin oylarıyla kabul edildi.

HDP ise bunun bir ‘savaş tezkeresi‘ olduğunu savunarak ret oyu kullandı.

Tezkerenin özet olarak anlamı şu: AKP'nin yaptırdığı anketlerin negatif sonuçları Kasım ayına doğru da değişmezse, -ki pek değişeceğe benzemiyor- arkadaşların son çare olarak Suriye'ye dalıp savaş çıkartarak seçimleri bir yıl ertelemeyi düşündükleri medyada yazılıp çiziliyor ya, bumu ciddiye almak lâzım. Çünkü seçimleri kaybederlerse bir şekilde kodese tıkılacaklarını biliyorlar. Kodese girmektense evlatlarımızın onbinlercesini mezara gömecek alçakça bir plan peşinde olmaları çok mümkün. Bunlar böyle bir alçaklık yaparlarsa sadece Suriye ile değil Rusya, İran ve Hizbullah'la da savaşacaklar demektir ki bunun kısaca adı: 3. Dünya savaşı olur... Yani TBMM bugün tarihin bu güne kadar kaydetmediği kadar büyük ve kanlı bir savaşın pimini çekme yetkisini CHP ve MHP'nin desteğiyle AKP'ye verdi hepimize geçmişler olsun...
Haber 93

YDH Suriye Temsilcisi Mehmet SERİM'den serinkanlı bir Suriye analizi: ‘Armageddon’a doğru
01-06-2015



Suriye ordusunun son iki ay içinde bazı noktalardan çekilmesi çeşitli senaryoların üretilmesine neden oldu.

Esad’ın zayıflamasından rejim içinde darbe girişimlerine, İran ve Rusya’nın desteklerini çekmelerinden Esad’ın ‘Alevi devletine’ razı olmasına kadar çeşitlilik gösteren bu senaryoların temel çıkış noktası kaybedilen yerlerin ‘ordunun zayıflığından’ kaynaklandığı görüşüydü.

Ancak son günlerde Şam’da konuşulanlara göre ordu muhtemelen 5 yıllık savaş sürecindeki en büyük harekâtlarından birini gerçekleştirmeye hazırlanıyor.

Bu kısma girmeden önce sahadaki durumu özetleyelim.

Suriye’deki savaşı 4 bölge üzerinden görmüştük bugüne kadar:

Kuzey doğu bölgesi: Lazkiye, İdlib, Halep,

Kuzey ve Doğu bölgesi: Rakka, Deyrezzor ve Haseke

Orta bölge: Tartus, Hama, Humus

Güney bölgesi: Şam, Şam kırsalı, Dera, Kuneytra ve Süveyda

Son dönemde çeteler Süveyda güzergâhında Busra eş-Şam’ı aldı, Lazkiye kırsalında ise Selma, Haffe gibi yerlerde varlık gösterdi ve Keseb’de çatışmalar baskınlar yaşandı. Ancak Şam, Lazkiye, Tartus, Süveyda il merkezleri bugüne kadar önemli bir olayın yaşanmadığı; savaşın dışında kalan yerler.

Bu illerin dışında kalan bütün iller ve kırsalları bir şekilde çatışmalara sahne oldu.

Genel itibarı ile duruma baktığımızda iller bazında şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza:

Kuzey bölgesinde İdlib ve kırsalı tamamen Fetih Ordusu adlı oluşumun eline geçmiş durumda. Halep merkez yarı yarıya paylaşılmış ancak kırsalın büyük bir bölümü silahlı grupların elinde.

Rakka merkez ve kırsalın tamamı, Deyrezzor merkezin büyük bölümü (doğu tarafı) ve kırsalın tamamı IŞİD’in elinde, Haseke’nin çok büyük bir bölümü YPG’nin elinde.

Hama ve Humus merkezlerinin tamamı (Vaer hariç) yönetimin; kırsallarının (Rastan ve Telbise gibi) bir kısmı silahlı örgütlerin elinde.

Şam kırsalı (ilinin) büyük bölümü paylaşılmış durumda, Dera merkezin ve kırsalının önemli bir bölümü ile Kuneytra’nın eski şehir tarafı ve kırsalın önemli bir bölümü silahlı grupların elinde.

Haritaya genel olarak baktığımızda yönetim (güneyden kuzeye) Şam, Humus, Hama, Tartus ve Lazkiye’ye sıkışmış gibi duruyor.

Bölünme senaryoları

Burada daha önceki yazılarımızda dikkat çektiğimiz bir noktayı yineleyerek devam edelim.

Silahlı grupların yüzölçümü olarak Suriye’de önemli bir alana hâkim olduğu görülüyor. Ancak yönetimin hâkim olduğu illerdeki nüfus yoğunluğu; ekonominin ve devlet aygıtlarının bu illerde olması ya da bu illere taşınmış olması tabloyu tersine çevirmese de değiştiriyor. Özellikle IŞİD’in sahip olduğu yerlerin geniş bir bölümü çöl ve nüfus yoğunluğunun sıfıra yakın olduğu yerler. Tablonun tamamen tersine çevrilememesinin tek nedeni ise petrol ve gaz sahaları. IŞİD buraları ya kontrol altında tutuyor ya da Humus-Eş Şaer’de olduğu gibi sürekli saldırılar düzenliyor.

Bugüne kadar onlarca kez Esad’ın düştüğü, kaçmak üzere olduğu, kaçtığı; İran ve Rusya’nın rejime desteği kestiği / keseceği haberleri ile ‘Esad yenildi ya da yenilmesi yakındır’ algısı yaratmaya çalışan dünya medyası yeniden bu tür haberlere yer vermeye başladı.

Bu medyanın gerçeği bilerek çarpıtması tamamen bir strateji gereği olsa anlaşılabilir; ancak işin hazin tarafı anlı şanlı gazetecilerin bile bu haberleri inanarak vermeleri. Öyle ki okuyucularını da inandırmayı başarıyorlar.

Bu haberlerin tekrar artmasının ‘haklı’ sebepleri de var elbette. Bunların en önemlisi Suriye ordusunun son dönemde sürekli kaybetmesi ve çekilmesi.

Diğeri ise istihbarat şefleri arasında yaşanan birtakım olaylar ve bunların yönetim içinde bazı rahatsızlıkların ve Esad’ın otoritesini kaybetmeye başlamasının işaretleri olduğu görüşü.

Daha önceki bir yazımızda bu yazın Suriye için çok sıcak geçeceğini yazmıştık.

Silahlı gruplar bir süre önce kendilerini (ayrı ayrı) destekleyen ülkelerin anlaşması ile koordine hareket etmeye başladı.

Bu orkestrasyon iki şekilde yapıldı. İdlib ve Cisr eş-Şuğur saldırılarında olduğu gibi bazı grupların birleşmesi ve birleşemese de bütün grupların eş zamanlı saldırılar gerçekleştirmesi.

Bu durum İdlib örneğinde olduğu gibi ordunun gerilemesine neden oldu.

Ordunun art arda birkaç yeri kaybetmesi ile birlikte ‘bu kez gerçekten Esad’ın sonu geliyor’ yorumları yapılmaya başlandı.

Ardından aslında çok daha önceden gündeme getirilmiş olan ‘Alevi devleti’ daha doğrusu bölünme senaryoları gündeme geldi. Daha ileri gidilerek sıkışan ve artık yapacak bir şeyi olmayan Esad’ın bölünmeye razı olduğu bile öne sürüldü.

Esad’ın bölünmeye razı olduğu söylemleri ile birlikte İran ve Rusya’nın Esad’a olan desteklerinin azaldığı bu iki ülkenin duruşlarında değişiklik olduğu iddia edildi.

Oysa hiç de öyle değil ve durumu tersine çevirecek adımlar atılmaya başlandı.

İran üst düzey ziyaretçiler göndererek Suriye’ye desteğini yineledi, Rusya daha zayıf açıklamalar yapmış olsa da Esad’ın yanında ve siyasi çözümden yana olduğu söylemini sürdürdü.

Rusya’nın görece zayıf söyleminin nedeni ‘görev dağılımı’ olabilir.

Gelişmelere daha geniş çerçeveden baktığımızda şöyle bir tablo var ortada:

Suriye, Yemen, Ukrayna, Lübnan ve Irak’ta çeşitli seviye ve şekillerde mücadele devam ediyor. Rusya, İran, Esad ve Hizbullah bu mücadelenin taraflarından bazıları. Bu dörtlünün içinde Rusya Ukrayna’ya; İran, Yemen ve Suriye’ye Hizbullah ise Lübnan ve Suriye’ye konsantre olmuş durumda.

Rusya’nın Ukrayna’ya yoğunlaşması ve ABD’nin karşısında esas oyuncu olması Suriye’de doğrudan askerî varlığını göstermesine engel oluyor; ancak İran öyle değil.

Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ın son konuşması çok önemli bir aşamanın habercisiydi. Nasrallah savaşın Kalamun ile sınırlı kalması ve mücadelenin parça parça yürütülmesinin stratejik hata olduğunu söyledikten sonra “olmaları gereken her yerde olacaklarını” ilan etti.

Bu sözlerin ardında yatan iki kelime var: Suriye (coğrafyası) ve İran. Yani Nasrallah aslında İran adına konuşmuş oldu.

Hizbullah zaten Kalamun (Lübnan) ve Suriye’de savaşıyor; ama İran pratiği hayata geçirilebilecek mi?

Önümüzdeki günler çok şeye gebe. Suriye ordusunun bugüne kadarki en büyük hazırlığını devam ettirdiği belirtiliyor.

Savaşın mazisi

Bu noktaya gelmeden önce bugüne kadar savaş nasıldı hatırlayalım:

Ordu birkaç yüz noktada aynı anda küçük gruplar halinde ancak kendisine saldırı olması durumunda harekete geçiyordu. Bazı çatışmalar haricinde ordunun yaptığı herhangi bir yerin alınması sonrası durumu stabil hale getirerek kontrol noktaları oluşturmak ve ardından o noktada beklemekten ibaretti.

Kaybedilen yerlerde ise ordu ya sivillerin yoğun olmasından ya da silahlı grupların araziyi iyi bilmelerinden ve korunmalarından dolayı etkisiz kalıyordu. Üstelik uzak noktalarda 15-20 kişilik timler baskın niteliğindeki en az birkaç yüz kişilik saldırılara karşı koyamıyor ve sürekli kayıp veriliyordu.

Daha önce kaybedilen havaalanları, askeri üsler, kasabalar, köyler, kontrol noktalarında binlerce asker bu şekilde hayatını kaybetti.

Suriye ordusunun çok güçlü olduğu söylemleri doğru; ancak ordu çete savaşına değil cephe savaşına göre dizayn edilmişti ve bu güç sokak / çete savaşlarında ise yaramadı.

Ancak İdlib sonrası özellikle AKP hükümetinin rolünün olduğu iddiaları ile birlikte strateji değişikliğine gidildi.

Erdoğan - Davutoğlu ikilisinin Suriye savaşında çok büyük yanılsamalar / hesap hataları içinde oldukları binlerce kez yazıldı çizildi.

Ancak sahada Suriye ordusunun yukarıda anlatmaya çalıştığımız strateji hatalarından dolayı örgütler ilerlemeyi sürdürünce bu ikili “doğru yolda olduklarını düşünmeyi (daha kuvvetle) sürdürdüler.

Bu durumun; yani silahlı grupların ilerlemesinin sonsuza dek sürmesini beklemek mantıklı değildi elbette ancak hırs insanın gözünü kör ediyor.

Yeni strateji

Peki strateji değişikliği ne?

Gözlemlediğimiz kadarı ile ordu bölük pörçük yer aldığı bölgelerden yukarıda tarif etmeye çalıştığımız orta bölgeye çekilmeye başladı.

Bu bölgelerde şimdi İran’ın da somut biçimde devreye girmesi ile “çatışılacak bölgeler ve çatışılacak grupların niteliğine uygun silahlar ile yeni ordu düzenine” geçiliyor. Yani çete savaşından cephe savaşına dönülüyor.

Bunun anlamı şu: Ordu bugüne kadar görülmediği şekilde belli bir strateji içinde ağır ve geniş çaplı saldırılar düzenleyecek.

Muhtemel taktik çekilmeler

Şam’da konuşulanlara göre ordu yakında Deyrezzor’dan ve Dera’dan da çekilebilir. Bu çekilmeler de bu strateji içinde olacak taktik hamleleri olarak nitelendiriliyor.

Humus ve Hama’da oluşturulacak ana gücün ilk hedefinin ise Kuzey; yani İdlib olacağı belirtiliyor. Güney cephesi ise büyük oranda Hizbullah’a devredilecek. Daha sonra doğu cephesine doğru savaş genişletilecek. Diğer yandan Hizbullah’ın Kalamun’un temizlemesiyle birlikte ordu sırtını sağlama almış olacak ve İdlib’e daha rahat şekilde yönelecek.

Ordu uzun bir zamandır İdlib kırsalındaki Mastuma ve Eriha gibi yerlerde aslında yığınak yapmıştı. Ancak Türkiye’deki seçimler öncesi Erdoğan’a koz verilmemesi amacıyla harekete geçilmediği belirtiliyor.

Önümüzdeki iki ay çok çetin olmasının yanı sıra bugüne kadar yaşanan savaşın dönüm noktalarından biri olacak. Çünkü eğer ordu bu strateji değişikliği ve büyük hazırlığa rağmen planını hayata geçiremezse işte o zaman gerçekten bölünmeden / iç savaştan bahsedilebilir.

Ancak verileri göz önüne aldığımızda bunun öyle olmayacağı tahmin edilebilir. Bir ihtimali göz ardı etmeden tabii: Bazı devletler Suriye’deki çetelere 5 yıldır büyük yatırım yaptı. Bu çetelerin başarısız olmaması için her türlü çılgınlığı göze alabilirler. Bu da savaş demektir.

Çünkü ben şahsen daha önce Şam’ın bu kadar kararlı ve iddialı olduğuna şahit olmamıştım. Şam da her şeyi göze aldı.

Başlığı bu şekilde atmamızın nedeni de bu. Bir tarafın yok olacağı son savaşa doğru yaklaşıyoruz.
Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD13913_armageddona-dogru.html
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ekm 19, 2015 11:56 pm tarihinde değiştirildi, toplam 46 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Ekm 28, 2012 7:23 pm    Mesaj konusu: Türkiye Şam yolunda tökezledi Alıntıyla Cevap Gönder

Suriye müftüsünün evi selefi militanlar tarafından yağmalandı
30-10-2012



YDH-50 kadar selefi militanın Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun’un Halep’teki evini basıp eşyalarını yağmaladığı açıklandı.

Fars haber ajansının geçtiğimiz hafta açılan Şam bürosunu ziyarete gelen Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun, Suriye’de yaşanan şiddet ve terör olayları ile ilgili bilgi verdi.

Halep’teki evinin selefi-vehhabi militanlar tarafından basılıp yağmalandığını belirten Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun, “geçtiğimiz hafta 50 kadar silahlı selefi militan Halep’teki evime saldırdı. Kapıyı kıran teröristler, evdeki eşyaları yağmalayıp çaldılar” dedi.

Vehhabi düşüncesinin Suriye’yi tahrip ettiğini belirten Hassun, “onlar İslam’ı maske olarak kullanıyorlar, zahiren dindar görünüyorlar ama hareketleri kafirlerinkine benziyor” dedi.

Silahlı gruplar, geçtiğimiz ramazan ayında da Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun’un kardeşini kaçırıp 50 milyon Suriye lirası fidye istemişti.

Ahmed Bedreddin Hassun, birçok kez kendisine yönelik suikast ve kaçırma girişimi olduğunu da belirterek gerici Arap rejimlerinin bölgede vahhabilik aracılığıyla mezhep savaşı çıkarmaya çalıştığını söyledi.
Kaynak:http://www.ydh.com.tr/

ÜRDÜN SURİYE İLE ANLASMA YOLUNDA
31 Ekim 2912

El Kudsü’l Arabî gazetesi, Ürdünlü yetkililere dayanarak verdiği haber-analizinde

Ürdün’ün artık muhaliflere destekten vazgeçmeye başladığını ve el Kaide’ye karşı giderek belirleyici konumda olan Suriye ordusuyla işbirliğine gittiğini belirtti.

Gazetenin Amman muhabiri Bessam el Bedareyn’e konuşan Ürdün eski Başbakanı, Ürdün’ün artık

Suriyeli muhaliflere kucak açmaktan vazgeçtiğini, özellikle el Kaide çizgisindeki savaşçıların yarattığı rahatsızlık nedeniyle güvenlik işbirliğini yeniden canlandırmak için Suriye ordusuyla iletişime geçtiğini kaydetti.

Ürdünlü yetkiliye göre Körfez ülkelerinin silah zoruyla Suriye’de meydana getirmeye çalıştığı değişim, şu ana kadar herhangi bir çözüm getirmiş değil.

Bunu, Ürdün Kralı Abdullah’ın yaptığı açıklamalarda her defasında siyasi çözüme vurgusunda görmek mümkün. Bu nedenle de Ürdün, ilk başta destek verdiği Körfez ülkelerinin silahlı değişim önerisine artık sıcak bakmıyor.
KAYNAK: AHLULBAYT NEWS AGENCY BIRLESIK BASIN..

Çadırkentte cinayet: 1 ölü
Suriyeli mültecilerin kaldığı Kahramanmaraş Konaklama Tesislerinde iki aile arasında çıkan bıçaklı kavgada 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı.
04 KASIM 2012 Yeni Şafak

Suriye muhalefetine Hristiyan lider: George Sabra
10-11-2012



Katar’ın başkenti Doha’da yeni liderini belirlemek için toplanan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) liderliğine Hristiyan George Sabra seçildi.

Rus haber ajanslarının aktardığına göre Suriye muhalefetinin Şam yönetimine karşı tek gövde bir güç oluşturabilmesi için Doha’da yapılan oylamada 41 farklı muhalif grup delegesinden Sabra’ya 28 oy çıktı. Sabra’nın yardımcılığına ise Müslüman Kardeşler üyesi Muhammed Faruk Tayfur seçildi.

Suriye’de dağınık muhalif grupları Esad rejimine karşı mücadelede bir araya toplamayı ana hedefi yapacağını söyleyen Sabra eski bir komünist. Suriye’de iç savaş patlak vermeden önce öğretmenlik yapan Sabra, kendisini iyi bir Hristiyan olarak tanımlıyor.

Riyad Seyf girişiminin askeri komutası Mustafa Şeyh’te



Katar'ın başkenti Doha'da devam eden siyasi muhalefeti birleştirme girişimine eş zamanlı olarak Suriye içerisinde de muhalif askeri güçleri birleştirme girişimi başladı.

Siyasi kanadı birleştirme girişiminin başını ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford’la koordineli hareket eden Riyad Seyf çekerken askeri kanadı toparlama görevini üstlenen isim de Askeri Konsey Başkanı Tuğgeneral Mustafa Eş-Şeyh oldu.

Mart 2012'de "Devrim sonrasında savaşımız İslamcılarla olacak" sözleriyle dikkatleri üzerine çeken Mustafa eş-Şeyh, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un 31 Ekim'de yaptığı açıklamasından sonra başlattığı girişimle Batı’ya "Suriye'de savaşan cihatçıların sayısı çok az. Gönderdiğiniz silahlar onlara değil bizim elimize geçecek" mesajını verdi.

Suriye'deki askeri örgütleri “kuzey”, “güney”, “doğu”, “batı” ve “sahil” olmak üzere 5 ana birlik altında toplamaya başladıklarını belirten eş-Şeyh, el-Hayat gazetesine yaptığı açıklamasında "Yeni bir askeri kurul oluşturmak için çalışıyoruz. Tamamlandığı zaman uluslararası toplum, Suriye'ye gönderdiği silahların nereye gittiğini bilecektir" dedi.

Müslüman Kardeşler cemaatinin kontrolünde olan Ulusal Konsey'in Suriye halkını temsil etmediğini savunan eş-Şeyh, ABD Dışişleri Bakanı Clinton'un dikkat çektiği cihatçılar hakkında şunları söyledi: "Silahlı gruplar, milis güçler olarak hareket ediyor. Subaylar olarak bizlerin bunu kabul etmemiz mümkün değil."

Mustafa eş-Şeyh el-Arabiya televizyonuna yaptığı açıklamasında ise "Suriye'de savaşan fanatik ve cihatçıların sayısı çok azdır. Askeri birliklerin çoğunluğu Suriyelilerden oluşmaktadır" dedi.

Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 31 Ekim'de yaptığı açıklamasında, Suriyeli muhaliflerden Ulusal Konsey'in de bir parçası olacağı yeni bir siyasi örgüt kurmalarını ve yeni kurulacak örgütle "fanatik İslamcılara" karşı mücadele etmelerini istemişti.

Kaynak: Ulusal Kanal-YDH-haber1001

Amerika’nın müdahalesi ile kurulan "Yeni Suriye Muhalefet Koalisyonu
12-11-2012



YDH- Amerika’nın müdahalesi ile dün Katar’da kurulan “Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu” adlı örgütte yer alan isimler açıklandı.

Amerika’nın eski Şam Büyükelçisi Robert Ford’un girişimiyle oluşan yeni örgütte yer alan isimler ve bağlı olduklar örgütler şunlar:

Suheyr Atassi, Suriye Devrimi Genel Kurulu

Ömer İdlibi, Yerel Koordinasyon Komiteleri

Ahmet el-Asi el-Carbe, Suriye Devrimi Aşiretler Konseyi

Dr. Muhammed el-Sabuni, Suriye Alimler Birliği

Dr. Sadık Celal el-Azm, Suriye Yazarlar Birliği

Mustafa Sabbağ, Suriye İş Forumu

El-Haris Nebhah, Vatandaşlık Hareketi

Heysem el-Malih, Suriye Devrimi Mütevelli Heyeti

Bessam Yusuf, Ma'an Hareketi

Yahya Gkab, Suriye Ulusal Demokratik Bloku

Halid Hoca, Türkmen Bileşeni

Ziyad el-Hasan, Türkmen Bileşeni

Hüseyin Abdullah, Türkmen Bileşeni

Dr. Abdulhakim el-Beşar, Ulusal Kürt Konseyi

Mustada Osso, Ulusal Kürt Konseyi

Muhammed Abdo Kido, Ulusal Kürt Konseyi

AbdulIlah Abdulmuen Fahed, Yerel Konsey, Humus

Mustafa Navaf elAli, Yerel Konsey, Rakka

Rima Felihan, Yerel Konsey, Suveyda

Dr. Cevad Ebu Hatab, Yerel Konsey, Şam

Riyad el-Hasan, Yerel Konsey, Deyr ez-Zor

Musa Muhammed el-Halid, Yerel Konsey, Kuneytıra

Şeyh Muaz el-Hatib, Yerel Konsey, Şam

Ziyad Gassan, Yerel Konsey, Lazkiye

Muhammed Abdel Salam el-Said, Yerel Konsey, Tartus

Dr. Muhammed Kaddah, Yerel Konsey, Dera

Adnan Rahmun, Yerel Konsey, İdlib

Celal Hancı, Yerel Konsey, Halep

Selahaddin Hamavi, Yerel Konsey, Hama

Muhammed Mustada Muhammed, Yerel Konsey, Haseke

Halid Ebu Salah, Ulusal Şahıslar

Yahya Kurdi, Ulusal Şahıslar

Ali Sadraddin el-Beyanuni, Ulusal Şahıslar

Abdulkerim Bekkar, Ulusal Şahıslar

Necib Gadban, Ulusal Şahıslar

Tevfik Dünya, , Ulusal Şahıslar

Ziyad Ebu Hamdan (Muntaha el-Atraş'ı temsilen), Ulusal Şahıslar

Kemal Lebvani, Ulusal Şahıslar

Riyad Seyf, Ulusal Şahıslar

George Sabra, Ulusal Konsey

Abdulbasit Seyda, Ulusal Konsey

Muhammed Faruk Tayfur, Ulusal Konsey

Dr. Burhan Galyun, Ulusal Konsey

Nezir el-Hakim, Ulusal Konsey

Semir Neşşar, Ulusal Konsey

Ahmet Ramazan, Ulusal Konsey

Cemal el-Verd, Ulusal Konsey

Hüseyin es-Seyyid, Ulusal Konsey

Halid Salih, Ulusal Konsey

Hişam Merve, Ulusal Konsey

Abdulahad Esatifo, Ulusal Konsey

Selim el-Msalet, Ulusal Konsey

Necati Teyyara, Ulusal Konsey

Besam Ishak, Ulusal Konsey

Muti el-Butayn, Ulusal Konsey

Halid el-Nasır, Ulusal Konsey

Muhammed Sarmini, Ulusal Konsey

Dr. Luey Safi, Ulusal Konsey

Muhammed Khader Veli, Ulusal Konsey

Hannan el-Belhı, Ulusal Konsey

Vasıl Şammari, Ulusal Konsey

Mişel Kilo, Demokrasi Forumu. Mişel Kilo'nun yeni örgütü desteklediği; katılma konusundaki açıklamayı ise sonra yapacağı bildiriliyor.
Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Suriye konusunda resmi yalanlar (*)
Alptekin Dursunoğlu
12-11-2012



Erdoğan hükümeti, Suriye sınırına aralarında kara taarruzu için tasarlanmış zırhlı personel taşıyıcılarının da bulunduğu geniş çaplı bir askeri yığınak yaparken,[14] hükümetin Suriye politikasına bağlı olarak tüm resmi, yarı resmi ve “özel” çevrelerin Suriye konusunda yalanı bir enformasyon, siyaset ve diplomasi aracı olarak gördükleri anlaşılıyor.

Devletin resmi haber ajansı olan Anadolu Ajansı ile Doğan Haber ajansı, Suriye ordusundan ayrılan 7 generalin Türkiye’ye sığındığını bildirdi. Ancak bu haber Suriye devletinin yalanlamasına gerek kalmadan Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı örgüt tarafından yalanlandı.[15]

Suriye krizini doğru olmayan verilerle yönetme tavrının sadece medya alanında olmadığı da görülüyordu. Ulusal Konsey’in Ford planına uyum çerçevesinde Katar’da yaptığı toplantıya katılan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 41 kişilik sekretaryası içinde kadın ve azınlıklar olmadığı için Batılı ülkelerin Suriye Ulusal Konseyi’ne (SUK) sıcak bakmadığı iddialarına katılmadığını belirterek “Bu doğru değil. Kadın da var, azınlık da”[16] dedi hatta bu kadınlardan ikisiyle tokalaşarak görüştüğünü söyledi.

Halbuki Ulusal Konsey’in yeni genel sekretaryası şu isimlerden oluşuyordu:

İbrahim Miro, Ahmet Bekura, Ahmet Ramazan, Ahmet Seyyid Yusuf, Usame Şerbici, Bedr Camus, Bessam İshak, Cemal el-Vadi, Cemal el-Verd, Hüseyin Es-Seyyid, Hüseyin Abdullah, Hüseyin Abdulhadi Muhammed, Halid Salih, Halid Nasır, Halid Abdurrahman Zini, Halil el-Hac Salih, Ziyad Şefik Ebu Hamdan, Selim Abdulaziz el-Maslat, Said Lahdo, Süleyman el-Hıraki, Semir Neşşar, Sennan Hatahat, Abdulahad Estifu, Abdulbasit Seyda, Abdulkerim Aga, Ubeyde Nehhas, Ammar Ebu Hattab, Luey Safi, Muhammed Ahmed Ubeyd, Muhammed el-Dagim, Muhammed Bessam Yusuf, Muhammed Hac Abdullah, Muhammed Faruk Tayfur, Muhammed Velid, Mervan Haco, Milham Ratib el-Derubi, Mueyyed Gazlan, Nezir Hakim, Hişam Merve, Heysem Rahme ve Vasil Şimali.[17]

Nitekim Ulusal Konsey bile, yeni sekreteryada kadın üye olmamasını üyelerin seçimle belirlendiğini söyleyerek açıklamışken, Davutoğlu’nun sekreteryada iki kadının bulunduğunu söylemesi şaşkınlık yaratmıştı.

Davutoğlu’nun bu tutumunun, kendisini Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ile fazlaca özdeşleştirmesinden kaynaklandığı görülüyordu. Çünkü “SUK’dan ABD memnun değil, bundan dolayı ABD yeni bir süreç başlatıyor görüşüne de katılmıyorum. Suriye Kürt Ulusal Konseyi üyeleriyle de görüştüm. Kürtler de bize tam güven duyduklarını vurguladılar” diyen Davutoğlu, SUK’tan “biz” diye söz ediyordu.

Patriot bilmecesi ve Obama’yı savaşa zorlamak

Suriye sınırına askeri yığınak yapan Türkiye’nin uluslar arası bir destek kazanması durumunda savaşa pek hevesli olduğu biliniyordu.

İsimlerinin açıklanmaması kaydıyla uluslararası haber ajanslarına konuşan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Türkiye'nin, Suriye sınırına Patriot füzesi yerleştirilmesi için NATO'ya resmi teklif sunmaya hazırlandığını açıkladı. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu açıklamaları yalanladı.[18]

Gerçi başbakanın açıklaması, bu füzelerin satın alınmasına yönelik bir yalanlamaydı; ancak ABD yönetimi de Patriotların geçici konuşlandırılmasına yönelik olarak Türkiye’den herhangi bir talep almadıklarını açıkladı.[19]

Patriotlarla ilgili açıklamayı Davutoğlu yönetimindeki dışişleri bakanlığından hangi yetkilinin yaptığı belirlenemedi; ancak başbakanın yalanlamasına ve Washington’un Ankara’dan almadıklarını söylemesine rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de konuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kalmış ve bunu balistik tehdide karşı önlem olduğunu söylemişti.[20]

Öte yandan geçtiğimiz ay İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’la yaptığı görüşmeden sonra Suriye konusunda müzakere seçeneğini gündeme getirecek şekilde aralarında İran ve Rusya’nın da bulunduğu çeşitli bölgesel kombinasyonlardan söz eden Başbakan Erdoğan, ABD başkanlığına Barack Obama’nın yeniden seçilmesinin ardından Suriye konusunda yeniden askeri seçeneğe döndüğünü gösterdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan, Suriye’de Esad’lı bir çözümün mümkün olmadığını savunarak, “Seçimler nedeniyle çok fazla Amerika’ya yüklenmedik. Görüşmelerimiz telefon diplomasisi ya da bir araya gelmek suretiyle olabilir. ABD’nin konuyu farklı bir şekilde ele almasının gereğine inanıyorum”[21] dedi.

Ekonomi bakanından Suriye itirafı, ABD’den yalnız değilsiniz mesajı

Başbakan’ın Suriye konusunda neden tedirgin, aceleci ve öfkeli olduğunun cevabı Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın açıklamasında gizliydi.

Skytürk360 televizyonuna açıklamalarda bulunan Ekonomi Bakanı zafer Çağlayan “Kimsenin öngörüsünde olmayan bir mesele. Suriye’ye ihracatımızda kaybımız söz konusu. 2,5 milyar dolar ihracatta azalışımız var. Biz bunu pazar çeşitlemesi yaparak telafi ediyoruz”[22] dedi.

Bakan Çağlayan’ın “kimsenin öngörüsünde olmayan bir mesele” dediği şey, aslında Davutoğlu’nun Türkiye’yi sürüklediği Suriye politikasından ibaretti. Erdoğan hükümetinin Suriye politikası, Suriye’yi bir viraneye döndürürken, Türkiye’yi de 2.5 milyar Dolar kayba uğramıştı. Ancak Başbakan hala seçimler dolayısıyla yüklenmediği Obama’ya Beşşar Esed’i devirmek için daha fazla baskı yapmaktan söz ediyordu.

Öte yandan Türkiye’de Washington’un Suriye konusunda Ankara’yı yalnız bıraktığına ve askeri müdahalede bulunmadığına ilişkin şikayetler artarken, Ankara’nın gönlünü almak ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’ye düşmüştü.

Ricciardone, bir yandan seçimlerin ardından ABD'nin dış politikasında çok büyük değişiklik olmayacağını söyleyerek Ankara’nın duymak istemediği acı gerçeği dile getirirken, öte yandan da “Türkler de Amerikalılar gibi, askeri müdahaleye çok hevesli değiller” diyerek uluslar arası toplumun Türkiye'nin yanında olduğunu söyleyip Ankara’yı teselli etmeye çalıştı.[23]

2011’de 5 yıldızlı kamplar kuran Türkiye savaştan kaçan Suriyelilere sınırı kapattı

Erdoğan hükümeti, Suriye içerisindeki silahlı grupları destekleyerek bir an önce Şam yönetimini devirmek ve Suriye’nin oluşturduğu mali ve insani yükten kurtulmaya çalışıyordu; ancak silahlı gruplara verilen bu ölçüsüz destek, Türkiye’ye yönelik güvenlik sorunları yaratıyor ve Türkiye’nin yükünü arttırıyordu.

Bir dışişleri yetkilisi, 9 Kasım’da yaptığı açıklamada son 24 saat içinde Suriye'den Türkiye'ye 8 bin kişinin sığındığı ve Türkiye'ye sığınanların sayısının 113 bine yaklaştığını açıkladı.[24]

Türkiye tarafından desteklenen silahlı gruplarla Suriye güvenlik güçleri arasında Mardin sınırındaki Resu’l- Ayn’da yaşanan çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye gelmek isteyen Suriyeliler, içeri alınmadı. Mardin Valisi, Türkiye’ye sığınmak isteyen Suriyelilerin sınırın öteki tarafından tutulmasının sebebini kampların dolu olmasıyla açıkladı.[25]

Halbuki Erdoğan hükümeti, 2011 yılında herhangi bir iç savaş olmamasına rağmen Suriyelilere muhteşem kamplar hazırlamıştı ve hükümet yanlısı gazeteler, bu kamplarda “5 yıldızlı hizmet”[26] verildiğini yazmıştı.

Ankara, 9 Haziran 2011’de Suriye’den 500 bin ila 1 milyon arasında mülteci beklediğini açıklamış[27] Davutoğlu da 16 Haziran 2011’de Suriyelilere kapıları kapatmayacaklarını[28] söylemişken Erdoğan hükümetinin savaşın en şiddetli olduğu bir dönemde Suriyelilere “kamplardaki doluluğu” gerekçe göstererek sınırı kapatmasını kimse sorgulama gereği duymuyordu.

Elbette durum son derece açıktı. 2011’de uluslar arası topluma Suriye’de insani bir facia olduğu görüntüsü verilmek istenmekteydi ve Erdoğan hükümeti 1 milyon Suriyeli gelecekmiş gibi hazırlık yaptığını belirterek göz alıcı bir insancıllık gösterisi yapmıştı.

Ancak 2011’de olmayan insani facia Erdoğan hükümetinin silahlı gruplara verdiği destek sebebiyle yakıcı bir gerçekliğe dönüşmüştü ve bu kez Erdoğan hükümeti “kamplardaki doluluğa” sığınıyordu.
(..)

* Bu yazı Alptekin Dursunoğlu'nun "Haftanın raporu: Suriye konusunda resmi yalanlar" başlıklı makalesinin bir bölümüdür. Bu makalenin tamamı şu linkten okunabilir: http://www.ydh.com.tr/HD10999_haftanin-raporu--suriye-konusunda-resmi-yalanlar.html

Ürdün halkı Batıcı diktatöre karşı ayaklandı
14.11.2012






Toplanıp Esad'ı düşüreceklerdi ama kendi saltanatları tehlikeye girdi; Ürdün halkı Batıcı diktatör'e karşı ayaklandı. Son gelen haberlere göre isyan yayılıyor...

Her yerde Batı uşağı Kral Abdullah'ın resimleri yakılıyor...

Kral aleyhine slohganlar atılıyor.

Ürdün'de gösteriler devam ediyor...

Gösteriler 12 şehre daha sıçradı. Yarın icin genel grev çağrısı var.

Ürdun'de Suriye'de atılan sloganlar atılıyor:

Ölüm esaretten iyidir.

Ürdün halkı Filistini feth etmek istiyor.

Kral halkin sahibi değil hizmetçisidir.

Allah'ım senden başka kimsemiz yok. Bizi sen koru.

MBR Haber

“Peşmerge sadece savunmada kalacak”
14-11-2012



YDH-Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Cabbar Yaver, Irak ordusuyla çatışma olması halinde peşmergelerin sadece savunmada kalacağını söyledi.

Hawlati gazetesine demeç veren Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Cabbar Yaver, peşmerge güçleriyle Dicle Operasyon birlikleri arasında çatışma yaşanmasına ihtimal vermediğini belirterek çatışma yaşansa bile peşmergelerin savunma pozisyonunda kalacağını ve saldırı yapmayacağını söyledi.

Cabbar Yaver, Irak Başbakanı Nuri el-Maliki tarafından kurulan Dicle Operasyon Komutanlığına bağlı birliklere karşı koymak için henüz herhangi bir askeri plan yapmadıklarını belirterek bu meselenin görüşmeler yoluyla çözümlenmesi için çalıştıklarını ifade etti.

Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Cabbar Yaver, Dicle Operasyon birliklerine yönelik atacakları adımları Kerkük valisinin Dicle Operasyon Komutanlığıyla işbirliği yapmaması, Bağdat’a bir müzakere heyetinin gönderilmesi, barışçı gösteriler düzenlenmesi ve konunun başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslar arası kurumlara taşınması olarak sıraladı.

Kürdistan Bölgesi’ndeki bazı basın organlarında Dicle Operasyon birliklerine karşı “Kızıl Operasyon Komutanlığı” adlı bir askeri birlik oluşturulduğu ifade edildi; ancak bu haberler Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Yaver tarafından yalanlandı.

http://www.ydh.com.tr/
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ekm 19, 2015 11:41 pm tarihinde değiştirildi, toplam 48 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Ksm 21, 2012 9:21 pm    Mesaj konusu: "Suriye muhalifler, Selefiliği silah zoruyla dayatıyor Alıntıyla Cevap Gönder

Şeyh Yakubî: "Suriyeli muhalifler, İbn Teymiye'nin görüşlerini bize silah zoruyla dayatıyor"
19-11-2012



http://www.ydh.com.tr/ 'nin haberi'ne göre

Şeyh Yakubi'den Halep'teki evliya kabirlerinin bombalanmasına tepki

Suriye'nin önde gelen sufi alimlerinden Şeyh Yakubi, Halep'teki evliya kabirlerinin Nusra Cephesi tarafından bombalarla imha edilmesine sert tepki gösterdi.

Suriye'deki ayaklanmayı ilk günden itibaren destekleyen Suriye'nin sufi ulemasından Şeyh Muhammed el-Yakubi, Halep şehrindeki evliya kabirlerinin Nusra Cephesi tarafından havaya uçurulduğunu söyledi.

İbn Teymiye'nin görüşlerinin kendilerine silah zoruyla dayatılmaya çalışıldığını belirten Şeyh Yakubi, Suriye'deki aşırılık yanlısı odakların durdurulmaması halinde Suriye'de "fitne" ve "iç savaşın" çıkacağı uyarısında bulundu.

Şeyh Yakubi, bugün yaptığı yazılı açıklamasında, şu ifadelere yer verdi:

"Ehli Sünnet'e karşı savaş mı başladı? Bilad-ı Şam'ı salihler ve evliyaların kabirlerinden temizleme savaşı mı başladı? Zulüm ve zalimlere karşı başlatılan devrim, evliyalarla tevessül ve kabir ziyaretinin helal olduğuna inanan Ehli Sünnet'e karşı devrime mi dönüştü? Devrim, bazı mezhep ve görüş sahiplerinin, kendi düşüncelerini diğerlerine silah yoluyla dayatmak için bir fırsata mı dönüştü?

Öyle görünüyor ki bir takım öngörüler gerçekleşti. Devrim, çizgisinden saptı. Bir haber okudum. Şöyle diyor haberde: Allah'a hamd olsun ki Veli Muhammed Cerabe Ali'nin kabri, bazı cahillerin kabri ibadethaneye dönüştürmesinden sonra -ki bu durum Allah'ın şeriatına aykırıdır- Nusra Cephesi tarafından havaya uçuruldu.

Bu haber, Selahaddin Koordinasyonu tarafından duyuruldu. Gelen tepkiler üzerine haberi sildiler. Fakat bölgedeki bazı görgü tanıkları da patlamanın saat 01:30'da gerçekleştiğini, İslamcı eğilimli silahlı kişiler tarafından patlamanın gerçekleştirildiğini söylediler.

Biz, bu çirkin eylemi gerçekleştirenleri şiddetli bir şekilde kınıyor, derhal Allah'a tövbe etmeye ve Müslümanlardan özür dilemeye çağırıyoruz. Bu mesajımız, muhaliflere ve muhalif tugayların komutanlarınadır. Çünkü onların hepsi, işlenen bu suçta pay sahibidirler."

Açıklamasının devamında Şeyh Yakubi, kabirleri hedef alan odaklara maddi ve manevi destek veren Suriyeli muhalifleri de uyararak, "iç savaş" ve "fitne" uyarısında bulundu. Şeyh Yakubi ayrıca "Biz, bu askeri oluşumlar üzerinde tesiri olan devletlerden devreye girmelerini, bu tür çirkin eylemlerin bir daha gerçekleşmemesi için baskı yapmalarını istiyoruz" dedi.

Tevessül ve kabir ziyaretinin helal olduğu hususunda Ehli Sünnet alimlerinin icmasının bulunduğunu hatırlatan Şeyh Yakubi, "Ehli sünnet alimlerinin bu icmasına sadece İbn Teymiye ve ona bağlı olanlar muhalefet etti. İbn Teymiye ve ona tabi olanlar, kabir ziyaretinin haram olduğunu söylediler ve Müslüman toplulukları, Şam ehlini müşrik ilan ettiler. Şimdi Suriye devrimi, İbn Teymiye'nin görüşlerinin bize silah yoluyla dayatılması için mi gerçekleşiyor?" diye sordu.

Son olarak Şeyh Yakubi, muhalefete katılan herkesi vakit çok geç olmadan ve tehlike büyümeden, aşırılık yanlısı kişilerin gerçekleştirdiği bu tür çirkin eylemleri engellemeye ve kınamaya çağırdı.

Çehov’un silahı
Can Dündar
25 Kasım 2012

Tarih, habire kendini tekrarlayan sıkıcı bir oyun yazarı gibi... Çokça izlediğinizde, kabak tadı verdiğini hissediyorsunuz.
* * *
Dünkü Milliyet, “Vatansever krizi” manşetiyle çıktı.
“Vatansever”, İngilizce “Patriot” sözcüğünün karşılığı...
‘Patriot’. Türkiye’nin Suriye tehdidine karşı NATO’dan talep ettiği füze savunma sisteminin adı...
Suriye, Türkiye’nin bu talebini “tansiyonu artırma amaçlı bir provokasyon” sayıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise durumu, ünlü Rus yazar Çehov’un piyeslerinde duvara asılı silaha benzetiyor.
Malum: “Birinci sahnede duvarda silah varsa ilerleyen sahnelerin birinde mutlaka patlar.”
“Ancak” diyor Lavrov, “Burada tiyatro sahnesinden farklı olarak bölgedeki gerilimi artıran bir durum var. Ne kadar çok silah olursa, onları kullanma riski o kadar artar.”
* * *
Biz, doğrudan geleceğimizi, hayatımızı ilgilendiren bu gelişmelerde söz sahibi değiliz. Olup biteni bir Çehov piyesi izler gibi izliyoruz.
Gözümüz, sahneye yerleştirilen “vatansever” silahta; kimin talimatıyla, ne zaman patlayacak, kimi vuracak, bilmiyoruz.
Endişeyle bekliyoruz.
* * *
Tarih, habire aynı aktörlerle aynı piyesi yazan, sıkıcı bir oyun yazarı gibi... Eski oyunlarını hatırlayıp “İzlemiştim ben bunu” diyoruz.
1957’de de Türkiye’nin Suriye ile başı dertteydi.
Şam’da artan Sovyet varlığı Ankara’yı tedirgin ediyordu. Türk birlikleri Suriye sınırına yığılmıştı; askeri tatbikatlar yapılıyordu. İncirlik harekata hazırdı. Amerikan 6. Filo’su Akdeniz’de dolaşıyordu. Batı, Şam rejimini devirmeye çalışıyordu.
Bugün Lavrov’un yaptığı açıklamanın bir benzerini o zaman Sovyet lideri Kruşçev yapmıştı. 9 Ekim 1957 tarihinde New York Times’a Türkiye’yi Suriye’ye karşı Amerika’nın kışkırttığını söylemiş ve eklemişti:
“Biz, bölgedeki çıkarlarımızı savunmak için askeri kuvvet kullanmaya hazırız. Türkiye çok zayıftır. Harp halinde bir gün bile dayanamaz. Harp patlarsa biz Türkiye’ye yakınız, Amerikalılar uzaktır. Toplar ateşe başlayınca roketler de uçmaya başlayabilir. Ve o zaman bu hususta düşünmek için dahi geç kalınmış olur.”
Açık tehditti.
Türkiye, bugün Davutoğlu’nun Lavrov’a cevabının, kelime kelime aynısını söyledi:
“Sınırda aldığımız tedbirler tamamen savunma amaçlıdır”.
* * *
Sıkıcı değil mi?
Muhtemelen o zaman da ana-babalarımız gerilmiş, endişeyle gözlerini sahnenin duvarında asılı olan tüfeğe dikmişlerdi.
Peki 55 yıl önceki o kriz nasıl çözüldü?
Menderes’in seçimi kazanıp yumuşamasıyla...
Seçim, 27 Ekim’deydi.
Sandıkların kurulmasına 2 hafta kala Kruşçev’in Türkiye’yi hedef alan açıklaması Menderes’in işine yaradı. Dış tehdit ve savaş tehlikesi algısı, 27 Ekim 1957’deki seçimlerde yüzde 47,7 oy almasına yardımcı oldu.
Sandık zaferinden sonra da Menderes tansiyonu düşürdü. Sınıra yığılan birlikler geri çekildi.
* * *
Merak ediyorum; çocuklarımız da 50 yıl sonra oflaya puflaya aynı Çehov oyununu izleyecek mi?
Endişeyle gözünü sahnedeki silaha dikecek mi?
Yoksa, “Sıkıldık artık bu saçma sapan oyundan” deyip yeni bir tarih kitabı yazmaya girişecek mi?

Milliyet

Condoleezza Rice: 'Suriye, Ortadoğu için merkezi önemde'



Condoleezza Rice, Washington Post'ta yayınlanan makalesinde Ortadoğu'nun "parçalanmaması için" ABD'nin Suriye konusunda daha etkin rol alması gerektiğini savundu.

24 Kasım tarihli Washington Post'ta yayınlanan "Suriye, Ortadoğu'yu bir arada tutmak için merkezi önemde" başlıklı makalesinde Rice, Obama yönetimini Suriye ve Ortadoğu konusunda yeterince inisiyatif almamakla eleştiriyor ve İran'ın bölgedeki nüfuzunun arttığını iddia ederek durumdan şikayet ediyor.

Rice: ABD'nin Türkiye'deki kozu Kürt kartı

ABD'nin 90 yıllık projesini 2003'te genişleterek ve BOP adıyla yeniden sahneye koyan eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, projede gelinen nokta ile ilgili çarpıcı itiraflar yaptı. Rice, Türkiye'ye Kürtlerle ilgili ilginç bir gönderme de yaptı.

Condoleezza Rice, adım adım yürüyen projenin geldiği noktayı ve bundan sonra neler olabileceğini Washington Post'a yazdığı makalede ortaya koydu.

Rice, Orta Doğu'da parçalanmanın bitmek üzere olduğunu vurgularken, tek istisna yaptı: Türkiye'de Kürt meselesi!

Rice, Washington Post'ta yayınlanan makalesinde Ortadoğu'nun "parçalanması için" ABD'nin Suriye konusunda daha etkin rol alması gerektiğini savundu.

24 Kasım tarihli Washington Post'ta yayınlanan "Suriye, Ortadoğu'yu bir arada tutmak için merkezi önemde" başlıklı makalesinde Rice, Obama yönetimini Suriye ve Ortadoğu konusunda yeterince inisiyatif almamakla eleştiriyor ve İran'ın bölgedeki nüfuzunun arttığını iddia ederek durumdan şikayet ediyor.

Rice'dan Türkiye'ye Kürt kartı göndermesi

ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Suriye'deki çatışmaların Orta Doğu'nun parçalanmasında son perde olabileceğini söyledi.

Bundan sonra olacaklarla ilgili ilginç göndermeler yapan Rice, "Hala büyük ölçüde asimile edilmemiş bir durumda olan ve Ankara'nın güvenmediği, bağımsız bir millet olma umudu besleyen Kürtlerin merkezinde yer aldığı mesele dışında Türkiye de öyle" dedi.

Mısır ve İran'ın uzun ve devamlı bir tarihleri, güçlü ulusal kimlikleri olduğunu vurgulayan Rice, "Bu yüzden Türkiye de Suriye'deki savaşa çekiliyor. Suriye'de olanları insani bir çatışma olarak tanımlamak geçen yılın en büyük hatasıydı. Amerika artık harekete geçmeli!" diye konuştu.

"Bildiğimiz Ortadoğu" parçalanıyor

Makalede özet olarak ABD'nin, Suriyeli muhalifleri silahlandıması ve İran'a karşı bölgeyi tutabilmek için Suriye'deki gelişmelerde ağırlık koyması gerektiğini söyleyen Rice, Ortadoğu'daki tüm "kötülüklerin" ve mezhepçi şiddetin kaynağının ise İran olduğunu iddia ediyor.

"Suriye'deki iç savaş, bildiğimiz haliyle Ortadoğu'nun parçalanma hikayesinin son perdesi olabilir" cümlesiyle başlayan makalede Rice, ABD'nin Ortadoğu "ülküsü"nün yitirildiğine dair endişelerini şu sözlerle ifade ediyor: "Bölgeyi bir arada tutma ve somut anlamda hoşgörü, özgürlük ve demokratik istikrar temelinde yeniden inşa etme fırsatı ellerimizden kayıp gidiyor."

Rice'ın "endişesi"nin temeli, bölgedeki mezhepsel kutuplaşmalarda görülen artışa dayanıyor:

"Mısır ve İran uzun erimli ve kesintisiz bir tarihe ve güçlü ulusal kimliklere sahipler. Bu durum, halen geniş kesimleri asimile edilmiş olmaktan uzak, Ankara tarafından güvenilir bulunmayan ve bağımsız bir ulus kurma umuduna kapılmış Kürtleri bir kenara koyarsak, Türkiye için de geçerli.

Diğer tüm önemli devletler, sınırları Fransa ve İngiltere tarafından etnik ve mezhepsel farkılıklar gözetilmeksizin cetvelle çizilmiş olan modern dönem oluşumlarıdır. Sonuç: Sünni bir monarşi tarafından yönetilen ve nüfusunun yüzde 70'i Şii olan bir Bahreyn. Suudi Arabistan'ın yüzde 10'luk Şii nüfusu, ülkenin doğusundaki en zengin illerde yaşamakta. Irak, yüzde 65 Şii, yüzde 20 Sünni Arap ve geri kalanı ise Kürtlerden ve diğer unsurlardan oluşan ve 2003 yılına kadar hepsini demir yumruklu bir Sünni diktatörün yönettiği bir ülkeydi. Ürdün nüfusunun yaklaşık yüzde 70'i Filistinli. Lübnan kabaca Sünniler, Şiiler ve Hristiyanlar arasında bölünmüş durumda. Bir de, Nusayri bir azınlık tarafından yönetilen Sünnilerin, Şiilerin, Kürtlerin ve diğerlerinin toplandığı Suriye var.

Ortadoğu'nun kırılgan devlet yapıları onyıllar boyunca krallar ve diktatörler tarafından bir arada tutuldu. Ama özgürlük ateşi Tunus'tan Kahire'ye, oradan da Şam'a sıçrayınca, otorite yanlıları kontrolü yitirdiler. Şimdiki tehlike, bu yapay devletlerin parçalara ayrılması."

Rice'ın sözleri ilk bakışta Ortadoğu'da giderek artan mezhep karşıtlıklarından rahatsız olduğu ve bunun ABD idealleriyle çeliştiği izlenimi yaratsa da, hem tarihsel olgular bunu yalanlıyor, hem de makalenin devamında Rice'ın esas rahatsızlığının bu olmadığı anlaşılıyor.

Rice'ın el çabukluğuyla hasıraltı ettiği gerçek, bugüne kadar Irak'ta ve Lübnan'da yaşanan mezhepsel ve etnik çatışmaların ABD eseri olması. Herşeyden önce NATO'nun ABD öncülüğünde Yugoslavya savaşından beri dünyanın pek çok farklı bölgesinde mikro-milliyetçilikleri besleyen ve mezhepsel ayrılıkları derinleştici politikalar uyguladığı biliniyor. Bunun ötesinde, özellikle çatışmaların Suriye'ye sıçratılmasıyla başlayan süreçte belirginlik kazanan ve bölgede bir "Sünni eksen" kurmaya dayalı çabaların bir ABD projesi olduğu da bilinmekte. Nitekim, Suriyeli "muhalifler" ağırlıkla silahlı Sünni gruplardan oluşuyor ve bunlar, ABD ile Suudi Arabistan, Katar ve AK Parti Türkiyesi gibi yönetimlerce besleniyorlar.

Biri İran'ı durdurmalı

Rice'ın esas rahatsız olduğu şeyin mezhebe dayalı ayrışmalar değil, İran'ın Şii'ler üzerinden bölgede artan nüfuzu olduğu şu ifadelerinde belirginlik kazanıyor:

"Suriye'deki çatışma Irak'ı ve diğerlerini kırılma noktasına sürüklüyor. Aynı zamanda, ABD'nin çekilmesi Iraklı siyasetçileri hayatta kalmak için mezhepçi müttefiklere sarılmaya teşvik etmiş oldu. Başbakan Nuri el-Maliki Amerikalılara güvenemeyecekse, Tahran'a karşı riske girmeyecektir.

...

Suriye parçalanırken Sünniler, Şiiler ve Kürtler, mezhep kaynaklı bölgesel bir ayrışmanın içine doğru çekiliyorlar. Karl Marx bir zamanlar tüm dünya işçilerini, ulusal sınırları aşıp birleşmeye çağırmıştı. [İşçilere], kendi aralarındaki ortak yanların, kendilerini milliyetçilik adına ezen hakim sınıflarla paylaştıklarından daha fazla olduğunu anlatmıştı. Marx, işçileri ulusal kimliğin 'yanlış bilinci'nden kurtulmak konusunda yüreklendirmişti.

Bugünün Karl Marx'ı İran'dır

İran, Şiiler arasındaki nüfuzunu yaygınlaştırarak onları Tahran'ın teokratik bayrağı altında birleştirmeyi ve Bahreyn'in, Suudi Arabistan'ın Irak'ın ve Lübnan'ın bütünlüğünü yok etmeyi tasavvur ediyor. İran, işlerini yaptırmak için terörist grupları, Hizbullah'ı ve güney Irak'taki Şii milisleri kullanıyor. Suriye ise temel taşı durumunda, Arap Ortadoğu'suna köprü vazifesi görüyor. Tahran artık kendi güvenlik güçlerinin Esad'ı desteklemek için Suriye'de çalıştığını saklamıyor. Bu bağlamda, Tahran'ın nükleer silah edinme yönündeki koşuşturması sadece İsrail için değil, tüm bölge için bir problem teşkil ediyor."

Rice, makalenin başka bir yerinde, bölgedeki etnik ve mezhepsel çatışmaları sürekli kaşıyan ABD değilmiş ve en büyük mezhep savaşlarının fitilini ateşleyen Irak işgali olmamış gibi, "Irak'ta Saddam Hüseyin'in devrilmesinin ardından ABD, çok-etnili ve çok-mezhepli bir demokrasiyi yerleştirmenin, otorite yanlılarının yapamadığını yapabileceğini umut etmişti: tüm bu grupların ortak bir gelecek için tutunabilecekleri bir umuttu bu. Bunu, kapsayıcı hükümetlerin kurulmasını sağlayan seçimler sayesinde bir dereceye kadar başarmış oldu. Ama bu kurumlar genç ve kırılgan durumda ve bölgedeki daha büyük mezhepsel patlamaların ağırlığı altında ezilmekteler" diye yazıyor.

ABD nerede?

İran'ın bölgeyi nasıl tehdit ettiğini uzun uzun anlattıktan sonra Rice, ABD müttefiklerinin buna nasıl karşılık verdiklerini şu sözlerle anlatıyor:

"Buna yanıt olarak Suudi Arabistan, Katar ve diğer komşu ülkeler Sünni fraksiyonları silahlandırıyor ve destekliyorlar. Türkler, Kürtlerin Suriye'den koptuktan sonra Türkiye'deki kardeşlerini de aynısını yapmaya cesaretlendirmesinden umutsuzca korkmaları nedeniyle, çatışmanın içine çekiliyorlar. Ankara'nın geçtiğimiz ay boyunca NATO'dan yardım talep eden çığlıkları, dikkatimizi çekmiş olmalı. Fakat ABD nerede?

...

Geçtiğimiz günlerde Fransa, İngiltere ve Türkiye, geniş anlamda tüm Suriyelileri temsil eden yeni kurulmuş muhalefeti tanıyarak bölgedeki diplomatik boşluğu doldurmuş oldu. ABD onları izlemeli ve bu birleşmiş grubu, Esad sonrası bir çerçeve için kapsayıcı bir yaklaşımı sürdürmesi koşuluyla, savunma silahlarıyla silahlandırmalı. ABD ve müttefikleri aynı zamanda masumları korumak için bir uçuşa yasak bölge oluşturulmasını da göz önünde tutmalı. Amerika'nın ağırlığına ve etkisine ihtiyaç duyuluyor. Bunu, çıkarları bizimkiyle örtüşmeyen bölgesel güçlere bırakmak, yalnızca derinleşen mezhepçiliği alevlendirmeye yarar."

Rice ayrıca ABD'nin geriden durmasının yaratacağı olası risklere karşı Obama yönetimini "terörizm tehlikesi" gibi bilinen söylemlerle uyarıyor:

"Elbette riskler var. Kanlı çatışmalarla geçen bir senenin ardından, El Kaide dahil en aşırı unsurlar güçlenmiş durumda. İç savaşlar en kötü kuvvetleri güçlendirme eğilimine sahiptir. Esad'ın düşüşü, aslında bu tehlikeli grupları iktidara taşıyabilir.

Ama Ortadoğu devlet sisteminin çökmesi daha ağır bir risk. İran kazanacak, müttefiklerimiz kaybedecek ve onyıllar boyunca bölgede yaşanacak sefalet ve şiddet bugünkü karmaşanın bile ruhuna rahmet okutacak.

Savaş Ortadoğu'da sönmüyor, aksine alevleniyor. Seçimler bitti. Artık Amerika adım atmalı."

Rice'ın 2003 yılındaki sözleri

Rice, BOP ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD'nin güvenlikten sorumlu danışmanı olduğu 2003 yılında yapmıştı. Rice, "Orta Doğu'yu Dönüştürmek" başlıklı yazısında, Fas'tan Basra Körfezi'ne kadar Orta Doğu'da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye'nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştı.
Millî Gazete

"Bu, ihanet anlaşmasıdır: Komplo sadece Suriye'yi değil tüm ümmeti hedeflemektedir"
29-11-2012



http://www.ydh.com.tr/ 'nin haberi:

Suriyeli muhaliflerin Katar’da imzaladığı gizli anlaşma

YDH- Suriyeli muhaliflerin Katar’da yaptıkları yeniden yapılanma toplantısında ABD, Türkiye, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile gizli bir anlaşma imzaladığı öne sürüldü.

Kuveyt Ümmet Partisi Genel Sekreterya Üyesi Dr. Faysal el-Hamd, Suriye Dostları Topluluğu ile Suriyeli muhalifler arasında 3-11 Kasım tarihleri arasında Doha'da düzenledikleri toplantıda alınan kararları açıkladı.

Anlaşmanın detaylarını 21 Kasım tarihinde el-Cezire Haber Ajansı'na açıklayan Faysal el-Hamd, resmi twitter hesabından "Bu, ihanet anlaşmasıdır. Komplo sadece Suriye'yi değil tüm ümmeti hedeflemektedir" dedi.

Dr. El-Hamd, anlaşmanın metnini, konferansa katıldıktan sonra konferanstan çekilen güvenilir kaynaklardan elde ettiğini ve imzalanan anlaşmanın Doha'daki konferansa katılan birçok muhaliften gizlendiğini ifade etti.

Suriye Ulusal Koalisyonu'nu Amerikan Projesi olarak niteleyen el-Hamd, "Bu projenin yürümesi için Suriye'deki bazı subaylar, Amman'da Amerika ve AB'de gelen subaylarla bir plan hazırlığı içerisine girdiler. Suriye'den Amman'daki toplantıya katılanlar arasında Tuğgeneral Mustafa eş-Şeyh ve Albay Kasım Sadeddin de bulunuyor" dedi.

El-Hamd "Ben daha önceden de söyledim. Körfez ülkeleri, Suriye'de mücahitleri ve devrimi desteklemiyor. Körfez ülkeleri, devrime ve mücahitlere karşı yeni Sahve'ler (Irak’ta ABD’nin maaşa bağladığı Sünni aşiretlerden kurulan Uyanış Konseyleri) oluşturmak için çalışıyor." dedi.

Faysal el-Hamd’ın açıklamasına göre gizli anlaşma metni şöyle:

Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçleri Ulusal Koalisyonu'nun kurulmasını öngören Doha'daki gizli anlaşmanın içeriği aşağıdaki gibidir:

Anlaşmaya, Türkiye Dışişleri Bakanı, Katar Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı, ABD'nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford, Riyad Seyf, Ulusal Konsey temsilcisi ve İhvan- Müslimin örgütü lideri Riyad Şakfa'nın yardımcısı imza atmıştır.

Anlaşmanın maddeleri şunlardır:

1- Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu'nun sayısı 50 bine düşürülecek ve ordu savunma ordusuna dönüştürülecek,

2- Suriye Golan'dan sadece siyasi yollarla hak talep edebilir. İsrail'le Suriye arasındaki barış görüşmeleri, Amerika ve Katar'ın gözetiminde gerçekleştirilecek,

3- Amerika'nın gözetiminde Suriye'deki kimyasal ve biyolojik silahlar ve tüm füzeler Ürdün'e nakledilecek,

4- Suriye, İskenderun vilayeti (Hatay) hakkından vazgeçecek ve Halep ile İdlip şehirlerindeki bazı Türk köylerini, Türkiye'ye bırakacak,

5- PKK'nın tüm mensupları Suriye'den dışlanacak, istenen PKK'lılar teslim edilecek, PKK terör örgütü listesine konulacak,

6- Rus ve Çin şirketleriyle şimdiye kadar imzalanan tüm silah ve yer altı zenginliklerinin araştırılması anlaşmaları iptal edilecek,

7- Katar'ın doğalgaz boru hatlarının, Suriye ve Türkiye üzerinden AB ülkelerine aktarmasına müsaade edilecek,

8- Türkiye'nin Atatürk Barajı'ndan su boru hatlarıyla Suriye üzerinden İsrail'e su ulaştırmasına müsaade edilecek,

9- Savaş sırasında Suriye'de yıkıma uğrayan binalar, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından imar edilecek, Katar, BAE ve Amerika her türlü imar ve keşif imtiyazına sahip olacak,

10- İran, Rusya ve Çin'le ilişkiler sınırlandırılacak, Filistin direniş hareketleriyle ilişkiler kesilecek,

11- Suriye'de yeni kurulacak rejim, Liberal İslam esaslarına uygun olacak,

12- Bu anlaşma, Suriye muhalefetinin yönetimi devralmasıyla yürürlüğe girecektir.

“Özgür Hırsızlar Ordusu”
01-12-2012

YDH-Suriye içindeki muhalifler, dün düzenledikleri gösteride Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı grubu “hırsızlar ordusu” sloganlarıyla protesto etti.

El Alem televizyonunun haberine göre dün Halep’in eş-Şear mahallesinde bir gösteri düzenleyen bir grup Suriyeli muhalif, Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı gruba yönelik “hırsız ve soyguncu” sloganları atarak yürüyüş düzenledi.

İlk kez Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı gruba yönelik eylem yapan Halepliler, militanların sivillere ateş açtığını ve sivilleri rehin aldığını belirterek silahlı grupların kentlerden temizlenmesini istedi.

Halep’in dış semtlerinden Andan’da yapılan gösteride muhaliflerin “devrimin alnına sürülen utanç lekesini temizleyeceğiz” yazılı bir pankartın taşındığı bildirildi.
http://www.ydh.com.tr/

Ankara’nın yeni muhafazakarları ve planlama mucizesi
Alptekin DURSUNOĞLU
02/12/2012



Her aşaması kullanılan argümanın tersine sonuçlar üreten bir planın “Türkiye’nin güvenliği” argümanına dayandırılan 6. aşamasında bulunuyoruz.

Erdoğan hükümetinin Suriye’de yaşanan olayları gerekçe göstererek NATO’dan füze bataryaları talep etmesi, Ankara’nın Suriye konusunda kendisine ait tüm seçenekleri tükettiğini mi gösteriyor?

Erdoğan hükümetinin Suriye kriziyle ilgili politikasını dayandırdığını öne sürdüğü “dört aşamalı stratejik plan”[1]ının seyrine bakarak bu soruya cevap aramak mümkün.

Hatırlanacağı üzere Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ABD, Fransa, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte “Suriye’nin Dostları” adlı grubu kurduktan sonra yaptığı bir açıklamada öngördükleri “stratejik planın” aşamalarını şöyle sıralamıştı:

1- İkili angajman: Yani ikili ilişkilerin Şam’a baskı aracı olarak kullanılması,

2- “Dış müdahaleye olmaması için” Arap Birliği ile birlikte hareket etme: Yani Ankara’nın yetersiz kalması üzerine Suriye’ye daha fazla baskı için Arap Birliği’nin devreye sokulması,

3- Birleşmiş Milletlere gitme: Yani uluslar arası müdahale için “meşru karar” çıkarmaya çalışılması,

4- Suriye’nin Dostları grubunu oluşturma: Yani BM aracılığıyla yapılamayan uluslar arası müdahalenin “Suriye’nin Dostları adını kullanan ABD müttefikleri aracılığıyla gerçekleştirilmesi.

Bush’un 2003’teki 4 aşamalı Irak planı

Davutoğlu’nun “dört aşamalı stratejik plan” diye nitelediği şey, aslında Bush yönetiminin Saddam Hüseyin’i devirmek için izlediği yol haritasından ibaretti.

Nitekim 11 Eylül’den sonra Saddam Hüseyin’i devirerek Irak’ta Büyük Ortadoğu Projesi için bir model devlet yaratmayı stratejik hedef olarak ortaya koyan Bush yönetimi de şu aşamaları izlemişti.

1- Saddam ve çocuklarına Irak’ı terk edin çağrısı,

2- Türkiye’nin komşuluk ilişkilerini kullanarak Saddam’ı ikna etmeye çalışması ve dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün Özel Temsilcisi sıfatıyla Bakan Kürşat Tüzmen’in Saddam Hüseyin’le görüşmesi[2]

3- Irak’a müdahale konusunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşınması,

4- Almanya ve Fransa gibi geleneksel müttefiklerini bile ikna edememesi sebebiyle BM’den karar çıkaramayan Bush yönetiminin “Irak’ın Dostları” adını vermeyi akıl etmemiş olsa da Irak’ı işgal etmek için yaklaşık 40 ülkeden oluşan bir savaş koalisyonu kurması.[3]

Bush hükümetinin Irak konusundaki stratejik hedefi, Ortadoğu için tasarladığı proje doğrultusunda Irak’ta bir model devlet kurmaktı.

Erdoğan hükümetinin Suriye konusundaki stratejik hedefi ise Şam’ı Ankara’nın uydusu haline getirerek Şam’ı uydulaştırmakla kazanacağı bölgesel nüfuzu, uluslar arası müttefikleriyle ilişkilerinde koz olarak kullanmak.

Washington’daki yeni muhafazakarlar, ilk üç aşamasında başarısız oldukları planın 4. aşamasını “uluslar arası” müdahale ile sonuçlandırmayı başardı.

Ankara’daki yeni muhafazakarlar ise bunu başaramadı. Çünkü;

1- Washington’daki yeni muhafazakarların Irak konusundaki “dört aşamalı planı” ABD’nin siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak oluşturdukları özgün bir tasarımdı; bölgesel süper güç iddiasındaki Ankara’daki yeni muhafazakarların planı ise bir korsan kopyadan ibaret.

2- Washington’daki yeni muhafazakarlar, ilk üç aşamayı savaş masrafına girmeden sonuca ulaşma ihtimalini değerlendirmek için kullanmıştı; dolayısıyla ilk üç aşama, planın hesaplanmış birer parçasıydı. Ankara’daki yeni muhafazakarlar ise ilk aşamada başarısız oldukları için diğer aşamalara sürüklendi. Dolaysıyla Washington’dakiler kendi planlarının öznesi (faili) Ankara’dakiler ise kopya planın nesnesi (mefulü) oldu.

3- Washington’daki yeni muhafazakarlar, dördüncü aşamayı tek taraflı olarak hayata geçirebilecek güce sahipti ve yaklaşık 40 üyeden oluşan savaş koalisyonunu “Dünya benim yanımda” diyebilmek için dekor olarak kullanmıştı. Ankara’daki yeni muhafazakarlar ise Suriye konusunda tek taraflı adım atabilecek durumda olmadığı gibi Suriye’ye BM’yi bypass ederek müdahalede bulunmak için kurulan “Suriye’nin Dostları” grubundaki rolleri ise dekorun kullanışlı bir parçası olmaktan ibaret.

4- Washington’da şu an yeni muhafazakarların Irak macerasının hasarlarını tamir etmeye çalışan Obama yönetimi, Ankara’daki yeni muhafazakarların “dört aşamalı Suriye macerasına” girmeye pek hevesli gözükmüyor. Bu sebeple de 4. aşamada sonuca giden Washington’daki yeni muhafazakarların aksine Ankara’daki yeni muhafazakarların planı 18 Temmuz’dan sonra başlatılan vekalet savaşıyla 5. aşamaya, NATO’dan Patriot talebiyle de 6. aşamaya sarkmak zorunda kalıyor.

Gerekçelerinin tersine sonuçlar üreten planlama mucizesi!

BM Güvenlik Konseyi’nin bypass ederek Suriye’de Libya modeline uygun bir devrim gerçekleştirmek için kurulan “Suriye’nin Dostları”, Washington’daki yeni muhafazakarların Irak işgali sırasında kurdukları “çok uluslu koalisyonun” rolünü oynayamadı.

Annan planı ile birlikte Suriye sorununa barışçı bir çözüm seçeneğinin ağırlık kazanmaya başlaması, Ankara’daki yeni muhafazakarları Suudi Arabistanlı ve Katarlı ortaklarıyla birlikte planın 5. aşaması olan vekalet savaşına sevk etti.

Ancak 18 Temmuz’da yürürlüğe giren vekalet savaşı aşamasında beklendiğinin aksine kısa sürede sonuç alınamadığı gibi, planın 5. aşaması, Türkiye’yi mülteci sorunu sebebiyle ekonomik ve sosyal açıdan, sınırdaki PYD-PKK varlığı sebebiyle de güvenlik açısından yıpratmaya başlayan neticeler doğurdu.

Ankara’daki yeni muhafazakarların, Suriye’de taraf oldukları vekalet savaşından kaynaklanan güvenlik sorunlarını gerekçe göstererek NATO’dan Patriot füze bataryası talep etmesi, NATO’yu -en azından Türkiye ölçeğinde- savaşın doğrudan bir parçası haline getirmeyi amaçlayan bir girişim ve meşhur “4 aşamalı planın” 6. aşaması olarak gözüküyor.

Ankara’daki yeni muhafazakarlar muhtemelen bu altıncı aşamayla şu hedefleri öngörüyor:

1- Katarlı ve Suudi ortaklarıyla yürüttükleri vekalet savaşına NATO’yu fiilen dahil etmek ve bu vekalet savaşında koordinatör rolü oynayan Amerika’yı NATO üzerinden savaşın liderliğine zorlamak.

2- ABD’nin müdahalesiyle kurulan Ulusal Koalisyon adlı yeni örgütün sahada savaşan unsurlara komuta edebilmesi için fiili destek sağlamak.

3- Sahada savaşan vekiller için sınırdan Patriot menzili derinliğinde fiili bir uçuşa yasak bölge oluşturmak ve Ulusal Koalisyon tarafından kurulması beklenen geçiş hükümetinin güvenliği NATO Patriotlarıyla garanti altına alınan Suriye Bingazi’sine intikalini sağlamak.

4- Şam yönetiminin devrilmesi ihtimali ile ortaya çıkabilecek muhtemel bir bölgesel savaşta İran ve Rusya’ya karşı caydırıcı olabilmek.

Ankara’daki yeni muhafazakarlar, 4 aşamalı planlarının birinci aşamasında “Suriye’de kan dökülmesin”, ikinci aşamasında ise “dış müdahale olmasın” argümanıyla sahnedeydi.

Planın 3. ve 4. aşamasında Arap ortaklarıyla birlikte Suriye’deki iç meseleyi BM güvenlik Konseyi’ne taşıyarak dış müdahale için ellerinden geleni yapan Ankara’nın yeni muhafazakarları, 5. aşamada başlattıkları vekalet savaşıyla Suriye’de akan kanı sebil etmeyi başardı.

Rusya ve İran’dan yapılan itirazlar, NATO Patriotlarının Şam yönetiminin devrilmesi sonrasında çıkabilecek bir muhtemel bölgesel savaşta Türkiye’yi bu savaşın ileri hattı haline getireceğine işaret ediyor.

Her aşaması kullanılan argümanın tersine sonuçlar üreten bir planın “Türkiye’nin güvenliği” argümanına dayandırılan 6. aşamasında bulunuyoruz.


[1]http://yenisafak.com.tr/Politika/?t=23.03.2012&c=2&i=374082&k=f4

[2]http://arsiv.sabah.com.tr/2003/01/16/s1508.html

[3]http://www.globalsecurity.org/military/ops/iraq_orbat_coalition.htm

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Cockburn: "Esad yönetiminin devrilmek üzere olduğu haberleri yanlış"
16 ARALIK 2012



Independent gazetesinin Ortadoğu uzmanı yazarı Patrick Cockburn Şam’dan gazetesi için kaleme aldığı son yazısında, Suriye’deki savaşla ilgili gelişmelerin uluslararası kamuoyuna yanlış aktarıldığını belirtti.
Uluslararası kamuoyunda ‘iyilerle, kötüler arasında bir savaş’ şeklinde çizilen savaş resminin doğru olmadığını ifade eden Cockburn, ‘Esad yönetiminin devrilmek üzere olduğu’ yönündeki haberlerin de yanlış olduğunu yazdı.

Cockburn yazısının başında son günlerde Suriye kamuoyunda büyük ses getiren ancak ana akım medyada fazla işlenmeyen dehşetengiz bir videoya değindi.

Videoda Suriyeli muhalifler küçük bir çocuğa sivil bir kişinin kellesini kestiriyor.

Çocuğun pala darbelerinden sonra büyükler yerde yatan kişinin başını bedeninden kopartıp tekbir getiriyor.

Ordunun strateji değişikliği

Cockburn Suriye savaşı dönemindeki en korkunç videolardan biri olduğunu söylediği bu videonun, ülkedeki bazı selefî militanların etnik nefretini gösterdiğini belirtiyor.

Cockburn 130 ülkenin Suriye Devrimi ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu’nu Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanırken Amerika Birleşik Devletleri’nin aynı dönemde Suriye’deki isyancı gruplardan El Nusra Cephesi’ni terörist örgütler listesine aldığını hatırlatıyor.
Yazar, bu örgüte yönelik ABD’nin terörizm suçlamalarıyla Suriye yönetiminin terörizm suçlamalarının aynı olmasının paradoksal bir durum yarattığını da belirtiyor.

10 gündür bulunduğu Şam’da, yabancı medyanın ve yabancı liderlerin verdiği bilgilerle bağdaşmayan, farklı bir Suriye resmiyle karşılaştığını belirten yazar, ‘Esad yönetiminin yıkılmanın eşiğinde olduğu’ bilgisinin de doğru olmadığını belirtiyor.

Cockburn’e göre Suriye ordusu bir strateji değişikliğine giderek savunma gücünün az olduğu, kentlerden uzak kesimlerinden çekildi ama bunun yerine kent ve kasaba merkezlerini savunmaya yoğunlaştı.

Esad yönetiminin diplomatik ve askeri açıdan güç kaybettiğinin doğru olduğunu belirten Cockburn bununla birlikte Libya’daki gibi bir uluslararası müdahale olmadığı takdirde yönetimin tam anlamıyla çöküşünün önünde uzun bir yol bulunduğunu söylüyor.

Kaynak: BBC

Yermuk kampında yaşananlardan Nusra sorumlu
17-12-2012



YDH- Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Yermuk mülteci kampında yaşanan olaylardan Cebhetun Nusra'yı sorumlu tuttu.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, bugün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon'la gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, başkent Şam'daki Yermük Filistin mülteci kampında yaşanan son gelişmelere ilişkin bilgilendirmede bulundu.

Telefon görüşmesinde Filistin halkının meşru haklarından mahrum edilmesinden BM ve uluslararası toplumun sorumlu olduğunu belirten Muallim, Yermuk kampı hakkında şunları söyledi: "Suriye'nin Filistinli kardeşlerine yıllardır sundurduğu imkanları başka hiçbir devlet sunmadı. Suriye hükümeti olarak, Filistinlilerin Suriye'deki krize çekilmeye çalışıldığı uyarısında daha önceden bulunmuştuk. Nihayet çekildi."

Suriye TV'nin haberine göre Muallim "Cebhetun Nusra'ya bağlı teröristler, dört gün önce Filistin ve Suriyelilerin yaşadığı Yermuk kampına girdi. Kampa girmeden önce bombaladılar. Bombardımanda cami ve hastane hedef alındı. Kamptaki vatandaşlarımızın orduyu çağırmasına rağmen şimdiye kadar biz kampa girmedik. Kamptaki çatışmalar, teröristlerle kamp ahalisinin oluşturduğu halk komiteleri arasında yaşandı" dedi.

Suriye'de yaşayan Filistinlilerden teröristlere yardımcı olmamalarını ve teröristleri dışlamalarını isteyen Muallim, "Suriye'de yaşan krize rağmen Filistin davası ve Filistin halkının meşru hakları, hükümetimizin öncelikleri arasında yer alacaktır" diye konuştu.

http://www.ydh.com.tr/

Suriye politikası ve Ankara’nın arabesk romantizmi
Alptekin DURSUNOĞLU
16/12/2012



Suriye politikası ve Ankara’nın arabesk romantizmiErdoğan yönetiminin “ya benimsin ya toprağın” anlayışına dayalı arabesk romantizmi Suriye'yi gerçekten Türkiye'nin bir iç meselesi haline getirdi.

Ankara’nın Suriye’deki olaylarla ve Şam yönetimini ilgilendiren gelişmelerle ilgili ortaya koyduğu tavır, Suriye meselesinden en çok etkilenen devletin Türkiye olduğunu gösteriyor.

Ankara, “ikili angajman” adını verdiği süreçte[1] “Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e reform tavsiye etme ve kan dökülmeden krizi çözme” söylemiyle Suriye’ye müdahil olurken Suriye sorununu bir iç mesele[2] olarak nitelemişti.

Suriye ile ilişkilerinin her aşamasını abartılı bir romantizm üzerine kuran Erdoğan hükümetinin “iç mesele” vurgusuyla attığı her adım; Suriye’yi de, Türkiye’yi de bölgeyi de savaş iklimine sokan sonuçlar doğurdu.

Erdoğan hükümetinin Suriye ile ilişkilerinin her aşamasını abartılı bir romantizm üzerine kurduğu algısını oluşturan gelişmeler şunlar:

1- Muhteşem ilişki dönemi: Erdoğan yönetimi, Türkiye’nin 1990’ların sonunda savaşın eşiğinden döndüğü Suriye ile ilişkilerini kısa sürede sınırları kaldırıp ortak bakanlar kurulu toplantıları yapacak ölçüde geliştirdi.

Ancak çok kısa sürede varılan bu muhteşem seviye iki devlet arasındaki iyi ilişkileri sürdürülebilir kılan en temel faktör olan karşılıklı bağımlılık ilkesine dayanmıyordu.

Sadece ekonomik verileri göz önünde bulunduracak olursak, TÜİK verilerine göre Ankara-Şam ilişkilerinin zirvede olduğu 2010’da 2. Milyar 297 bin Dolar, 2011’de ise 1. Milyar 946 bin Dolarlık bir ticaret hacmi söz konusuydu. Öte yandan iki ülkenin bölgesel stratejileri ve uluslar arası müttefiklik ilişkileri de hiçbir benzerlik içermiyordu.

Karşılıklı bağımlılığın ve uluslar arası müttefiklik ilişkilerinin ikili ilişkilerin sürdürülebilir olmasında ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek bakımından 2009’dan bu yana İsrail’le siyasi kriz yaşayan Erdoğan yönetiminin İsrail’le ekonomik ilişkilerde nasıl rekordan rekora koştuğunu ve 2012 yılı itibariyle ticaret hacmini 4 milyar Dolara[3] taşıdığını görmek gerekiyor.

Özetle Şam’la ilişkilerinin en iyi olduğu dönemde Suriye ile ekonomik ilişkilerini, Tel Aviv’le ilişkilerinin en kötü döneminde İsrail’le ekonomik ilişkilerinin yarısı kadar geliştiremeyen Erdoğan yönetiminin “muhteşem Suriye dostluğunun” altyapısal bir gerçekliğe dayanmayan abartılı bir romantizm üzerine kurulduğu söylenebilir.

Dolaysıyla ikili ilişkilerin karşılıklı bağımlılığa dayanmayan salt abartılı bir romantizmden ibaret olmasının, Erdoğan yönetiminin “ikili angajman” aşamasında Şam üzerinde etkili olamamasının en önemli sebeplerinden biri olduğu ifade edilebilir.

2- “İkili angajman” dönemi: Erdoğan yönetimi, Suriye’de isyanın başlamasından sonra ikili ilişkilerini kullanarak “Suriye’de kan akmasın” söylemiyle soruna tek taraflı olarak müdahil oldu. Herhangi bir dış müdahale talebi olmamasına rağmen başlangıçta Erdoğan yönetiminin müdahalesini Suriye’ye bir destek olarak gören Şam, Erdoğan yönetiminin tavsiyelerini müzakere etti.

Ancak Erdoğan yönetiminin Suriye sorununu bir “iç mesele” olarak tanımlaması ve sorunun çözümüne yönelik tavsiyelerini müzakere boyutundan çıkararak “Ankara’dan Şam valisine buyruk” düzeyine taşıması, Suriye’de iç “işlerine müdahale” algısı yarattı. Bu tavır da “iyiliğini buyurgan bir dayatmacılık”la yapmaya çalışan Erdoğan yönetimini, Suriye sorununa etki edebilecek bağımsız bir aktör olmaktan çıkardı.

3- “Arap Birliği ile birlikte hareket etme” aşaması: İkili ilişkilerini kullanarak Suriye üzerinde belirleyici olma niteliğini kaybeden Erdoğan yönetimi, bu aşamada, “Suriye’ye dış müdahale olmasın, sorunu aile içinde çözelim” söylemini kullanmaya başladı. Ancak Kasım 2011’de başlatılan Arap Birliği girişimi, Şam yönetimine “ya Yemen modeline uygun olarak gönüllü gidersin, ya da Libya modeliyle seni biz göndeririz” şeklinde bir “çözüm” sundu.

Muhaliflerin örgütlenmesi ve kurtarılmış bölge yaratma çabasıyla değerlendirilen müzakere süreçleri sonrasında “sorunu aile içinde çözmek” istediklerini belirten Türk ve Arap ortaklar, 4 Şubat 2012’de uluslar arası müdahale için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne koştu.

4- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi aşaması: Suriye sorunun “dış müdahale olmadan aile içinde” çözülmesi söyleminin samimiyeti konusunda yeterince fikir veren bu aşamada Suriye’de Libya modeline uygun bir devrim için uluslar arası zemin oluşturulmaya çalışıldı. Erdoğan yönetiminin söylemi bu kez, “uluslar arası toplumun desteğiyle Suriye’deki insani trajediyi sona erdirmek, Suriye’yi demokrasiye kavuşturmak” şeklinde değişti. Bu aşamada Erdoğan yönetimine Suudi Arabistanlı ve Katarlı ortakları da eşlik etti.

5- Dostlar grubu aşaması: Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetosu, Erdoğan yönetiminin Arap ve Batılı müttefiklerine Libya senaryosunu Suriye’de tekrar etme imkanı vermedi. Bu sebeple Erdoğan yönetiminin bu aşamadaki söylemi “Biz, Birleşmiş Milletler süreci tıkandı diye yerimizde oturup bu akan kanı seyredemezdik”[4] şeklinde değişti.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye konusunda izlediklerini açıkladığı dört aşamalı stratejik planın[5] dördüncü aşaması olan Dostlar grubunun oluşturulması aşaması, aslında Bush yönetiminin 2003 yılında Irak’ı işgal ederken kullandığı BM’yi bypass etme aşamasıydı. Ancak Erdoğan yönetiminin Arap müttefiklerinin Tunus’ta yapılan ilk Dostlar toplantısında Suriyeli muhalifleri silahlandırarak vekalet savaşı başlatılması önerisi, Suriye’de Libya şartları görmeyen Batılı müttefikler[6] tarafından kabul görmedi.

Batılı müttefikler bununla da kalmadı, Suriye sorununun yönetimle muhaliflerin diyaloguyla barışçı bir şekilde çözümünü öngören Annan planına destek verdi.[7]

6-Vekalet savaşı aşaması: Sorunun barışçı yollarla siyasi çözümünü öngören Annan planı, Erdoğan yönetimi ve Arap müttefiklerinin Suriye’de devrim hayalinin sonu anlamına geliyordu. Bu yüzden de Erdoğan yönetimi 10 Nisan’da yürürlüğe girecek Annan planını 9 Nisan’da “kadük ilan etti”[8] ve Amerika’daki başkanlık seçimleri öncesi iç siyasi şartları da kullanarak[9] 18 Temmuz itibariyle Suriye’de vekalet savaşı başlattı.

Erdoğan yönetiminin Suriye politikasını “ya benimsin ya toprağın” anlayışına dayalı bir arabesk romantizm üzerine kurduğunu düşündüren bu gelişmeler sonunda Suriye kan gölüne döndüğü doğru; ama bu sürecin uzamasıyla batmakta olan Suriye’nin yarattığı ağırlığın Türkiye’yi de batağa sürüklediği ortada.

Şam yönetiminin 3 ay içinde gideceği hesabıyla 2011’de Suriye’yi “iç mesele” ilan eden Erdoğan hükümeti, Türkiye’yi Suriye’deki vekalet savaşının en önemli parçası haline getirerek bunu başardı. Suriye’deki bunalım sürdükçe yükü ağırlaşan Erdoğan yönetimi, devrilmediği için Şam yönetimine[10], müdahale etmediği için Batılı dostlarına[11], tavrını değiştirmediği için de Rusya’ya[12] kızıyor.

Erdoğan yönetimi, Batılı Dostlarından tıpkı kendisi gibi Suriye sorununu bir “iç mesele” olarak görmesini istiyor. Ancak Suriye’de yıkım süreci uzadıkça, Suriye tahrip oldukça Şam yönetiminin kaderi her ne olursa olsun İsrail’in güvenliği açısından kazancına kazanç katan Batılı dostların acele etmesini ve taşın altına elini sokmasını gerektirecek herhangi bir durum yok.

Çünkü Suriye’nin geleceğiyle ilgili şu üç muhtemel senaryodan başka seçenek yok:

1- Vekalet savaşının yıllara yayılarak uzaması,

2- Şam yönetiminin Pirus zaferiyle ayakta kalması,

3- Muhaliflerin Pirus zaferiyle Şam yönetimini devirmesi.

Batılı dostlar açısından tümü bir kazanç olan bu senaryolardan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin Suriye, Türkiye’nin iç meselesi olmaya devam edecek gibi gözüküyor.

[1]Suriye’deki isyanın başladığı 18 Mart 2011’den, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 9 Ağustos tarihli Şam ziyaretine kadar olan ilk 6 aylık dönem.

[2]http://www.akparti.org.tr/site/haberler/suriye-meselesi-bizim-ic-meselemizdir/11521

[3]http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/711412-israille-ticaretimiz-artti

[4]http://www.mfa.gov.tr/sayin-bakanimizin-esenboga-havalimaninda-duzenledigi-basin-toplantisi_-8-subat-2012_-ankara.tr.mfa

[5]http://yenisafak.com.tr/Politika/?t=23.03.2012&c=2&i=374082&k=f4

[6]http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=320528

[7]http://www.haberturk.com/dunya/haber/726824-bmden-annanin-suriye-planina-tam-destek

[8]http://www.cnnturk.com/2012/dunya/04/09/annan.plani.kaduk.oldu/656611.0/index.html

[9]http://www.aksam.com.tr/turkiye-israr-etti-abd-vuracak--111774h.html

[10]http://www.haber7.com/dis-politika/haber/964997-davutoglu-esedin-elini-sikmaktansa-istifa-ederim

[11]http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/11/17/erdogandan.dunyaya.suriye.sitemi/637082.0/index.html

[12]http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22163404.asp

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Ahmed Cibril: Yermuk’te tarafsızız
19-12-2012



YDH- Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril, silahlı grupların Yermuk Filistin mülteci kampına yönelik saldırıları karşısında tarafsız kaldıklarını açıkladı.

Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi-Genel Komutanlık lideri Ahmet Cibril, Özgür Suriye Ordusu ve Nusra Cephesi'nin Yermuk kampının bazı bölgelerinde kontrolü ele geçirmesinden sonra Lübnan'a gittiği iddialarını yalanladı.

Cibril, Cephesi'nin resmi web sayfasında yayımlanan açıklamasında, Suriye'de yaşanan soruna müdahil olmama kararı aldıkları için Yermuk kampından ayrıldıklarını belirtirken, kamptaki çatışmaların Özgür Suriye Ordusu güçleriyle kamptaki halk komiteleri arasında yaşandığını söyledi.

Cibril, "Biz, kampta tarafsız kaldık. Kamp ahalisi, kampı korumak için halk komiteleri oluşturarak Nusra Cephesi ve ÖSO'ya karşı koydu. Biz, Suriye'de yaşanan krizde tarafsız kaldık ve kalmaya da devam ettik. Düşmanımızın bizi misafir eden Suriye olmadığını, topraklarımızı işgal edenin düşmanımız olduğunun farkındaydık" diye konuştu.

Cibril, açıklamasına şu ifadelerle devam etti: "Yermuk kampı, stratejik konuma sahip. Özellikle de Tadamun ve Haceru’l Esved arasındaki bölge... Bundan ötürü Özgür Suriye Ordusu, bu kampı ele geçirmek istedi. 400 kadar silahlı, kampa girerek halka ve Genel Komutanlık'ın ofislerine saldırdı. Saldırıda en az 10 kişi ölürken 100 kişi de yaralandı."

Yermuk kampından kaçtığı yönündeki iddialar hakkında ise Cibril "Ben zaten kampta değildim. Şam'da Filistinli hareketlerle toplantıdaydık. Genel Komutanlık mensupları da akan kanın durdurulması için "ateş etmeme" talimatına bağlı kalarak kamptan çekildiler. Suriye Ordusu da kampı savunmadı. Tek bir kurşun dahi sıkmadı" dedi.

Yermuk kampındaki kaynakların bildirdiğine göre kamp sakinleri, Genel Komutanlık ve Suriye Ordusu'nun sık sık yaptığı anonsların ardından kampı büyük ölçüde boşattı.
http://www.ydh.com.tr/

Putin: Libya hatasını Suriye’de tekrar etmeyeceğiz
20-12-2012



YDH-Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’nın Suriye’de savaşın sürmesine ve Suriye’nin parçalanmasına karşı olduğunu belirterek Libya hatasının Suriye’de tekrar edilmeyeceğini açıkladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’da düzenlediği basın toplantısında Rusya’nın Libya konusundaki hatasını Suriye’de tekrar etmeyeceğini söyledi.

Associeted Press muhabirinin “Beşşar Esed yönetimi devrilirse, Rusya, Suriye’deki konumunu kaybetmekten endişe etmiyor mu?” şeklindeki sorunu cevaplayan Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Libya müdahalesinden sonra bu ülke çökmedi mi? Amerikan elçisini öldürdüler. Libya’daki bir hata değil miydi? Biz bu hatayı tekrarlamak istemiyoruz” dedi.

Rusya’nın zannedildiğinin aksine Suriye’de fazla bir çıkarı olmadığını belirten Putin, “Bizim Suriye’de çok fazla bir çıkarımız yok, Esed, Moskova’da mıydı? Esed daha çok Paris’te ve diğer Avrupa ülkelerinde dolaşırdı. Biz, Suriye’nin bölünmemesinden ve savaşın devam etmemesinden yanayız” dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin Suriye konusundaki tutumuyla ilgili olarak şunları söyledi. “Bizim tutumumuz, Suriye halkının gelecekte nasıl yaşayacakları ve güvenliği nasıl sağlayacakları konusunda uzlaşmaya varmalarıdır. Biz, ‘önce cumhurbaşkanı gitsin, daha sonra diğer işler yapılır’ anlayışını desteklemiyoruz.”
http://www.ydh.com.tr/

ÖSO eşkiyası Yermük kampındaki Filistinli mültecilerin evlerini yağmaladı
21-12-2012



YDH'nin haberi:

Yermük kampındaki mültecilerin evleri yağmalandı-

ÖSO'nun kontrolüne geçen Yermük kampındaki mültecilerin evlerinin yağmalandığı ortaya çıktı.

el-Menar TV'nin haberine göre mülteciler, bir kaç gün öncesine kadar şiddetli çatışmaların yaşandığı Yermük kampına dönmeye devam ediyor.

Kamp sakinleri, Suriye Ordusu'yla Özgür Suriye Ordusu ve Nusra Cephesi arasında yaşanan şiddetli çatışmaların ardından evlerini ve sokaklarını temizlemeye başladılar.

Kampa dönen mültecilerden bir çoğu, -Özgür Suriye Ordusu'nun daha öncesinde eline geçen bölgelerde olduğu gibi- evlerinin yağmalandığı, eşyalarının gasbedildiğini bildirdi.

e-Meyadin TV'nin Suriye'deki kaynaklarının bildirdiğine göre ÖSO, Filistinli hareketlerin devreye girmesinden sonra kampın merkezinden kenar mahalleler çekildi. Bunun üzerine kampı terk etmek zorunda kalan mülteciler, kampa dönmeye başladılar.
haber1001

Moskova’dan satış beklerken, Washington’un satışına gelme ihtimali
Alptekin DURSUNOĞLU
23/12/2012



Moskova’dan Suriye politikasında “satış” bekleyen “Dostlar”, Washington’un Cenevre "satışı"na uyanabilirler.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Jeffrey Feltman, geçtiğimiz hafta Lübnanlı grupların Suriye’ye silah sokulmasındaki rollerinin kaygı verici olduğunu söyledi.

Rus yetkililerin krizin başından beri kullandığı “Suriye’de kimseyi desteklemiyoruz” söyleminden, “Moskova’nın Şam’ı sattığı” algısı oluşturulmaya çalışılırken, Feltman’ın BM’deki bu son açıklamasından hareketle Washington’un “Dostlarını satabileceği” ihtimali elbette kimsenin dikkatini çekmiyor.

Feltman’ın Suriye’deki silahlı grupların Lübnan üzerinden silahlandırılması konusundaki kaygılarını BM Genel Sekreter Yardımcısı sıfatıyla dile getirdiği ve bunun Amerikan politikasını doğrudan yansıtmadığı doğrudur.

Ancak bu “kaygının” sahibinin yakın zamana kadar Amerikan Dışişleri Bakanı Yardımcılığı, onun öncesinde ise Amerika’nın Beyrut büyükelçiliği görevinde bulunduğu da doğrudur.

Amerika’nın Lübnan Büyükelçisiyken “güneyin (Hizbullah’ın) silahına karşı kuzeyin (14 Martçıların) silahlandırılması”[1] teorisinin sahibi olan Jeffrey Feltman, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı sıfatıyla Suriye’deki isyanın henüz iç savaşa dönüşmediği aylarda Lübnan’daki 14 Martçı liderlerle birlikte Suriye’deki silahlı grupları örgütleyen isimlerin başında geliyordu.

Halen Katar’da bulunan İsrail parlamentosu eski milletvekillerinden Azmi Bişara ile İstanbul’da kurulacak olan Ulusal Konsey’in zeminini hazırlayan Feltman, Suriyeli isyancıların Humus’un Baba Amr semtinde kurtarılmış bölge oluşturmaya çalıştığı dönemlerde önemli bir toplantı organize etmişti.

El Mustakbel Partisi Başkanı Sa’d Hariri’nin Danışmanı Hani Hammud, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro ve Mustakbel Partisi üyesi eski Ekonomi Bakanı Mervan Hammade’nin katıldığı bu toplantı sonrasında Suriyeli suikastçıların yakalanmamak için özel uçaklarla Beyrut’a geldiği ve Hariri sayesinde de bunlara göç ve gümrük işlemleri yapılmadığı açıklanmıştı.[2]

Ulusal Koordinasyon Kurulu Başkanı Heysem Menna tarafından da doğrulanan ve Suriyeli muhalif grupların hem nitelik hem de nicelik açısından silahlandırılmasını sağlamaya çalışan sürecin baş aktörü Jeffrey Feltman’ın, şimdi Lübnanlıların Suriye’ye yaptığı silah kaçakçılığından kaygı duyması elbette Washington’dan bağımsız olarak yeni göreviyle de izah edilebilir.

Ancak Suriye’de 18 Temmuz’da başlatılan vekalet savaşına Ankara’nın zorlaması ve başkanlık seçimlerinin iç politik şartları çerçevesinde dahil olan Obama yönetiminin uluslar arası bir anlaşmayla Suriye’de kontrollü bir geçiş formülünden hala çok uzak olmanın tedirginliği içinde bulunduğu da gözüküyor.

Bu tedirginlikten olsa gerek ki Obama yönetimi, seçim zaferinden hemen sonra doğrudan liderlik üstlenerek Suriye’de kontrollü geçişi sağlamak üzere Katar’da yeni bir siyasi örgüt ve Antalya’da da savaş sahasını kontrol altına alacak bir askeri örgüt kurdurdu.

Daha önceleri, Suriye’deki el-Kaide gücünün çok sınırlı olduğunu[3] ya da el-Kaide varlığının rejimin propagandasından ibaret olduğunu[4] söyleyen muhalifler, Amerika’nın Nusra Cephesi’ni terör örgütleri listesine almasına tepki göstererek el-Kaide’nin Suriye devriminin bir parçası[5] olduğunu ifade etmeye başladı.

Katar’da kurulan yeni siyasi örgütün, Antalya’da kurduğu askeri örgüte Nusra Cephesi’ni dahil etmeyerek Washington’un beklentisini kısmen karşılamış olduğu açık; ancak Washington’un terör örgütü listesine aldığı bir örgütü dışlamaya hiç de niyetli gözükmeyen yeni ortaklarına açabileceği kredinin sınırları çok net değil.

Washington’un yeni örgüte, hatta belki de “Suriye devrimine” açtığı kredi limitinin şu iki ihtimale göre şekilleneceği söylenebilir.

1- Ulusal Koalisyon adlı yeni örgüt, gerçekten de Nusra Cephesi’ni devrimin bir parçası olarak görmektedir ve doğal olarak mevcut yönetim devrildikten sonra tüm gruplar gibi Nusra Cephesi’nin de devrimin hissedarı olmasını kabul etmektedir.

2- Ulusal Koalisyon, Antalya’daki askeri örgüte katmayarak Nusra Cephesi’ni zaten dışlamıştır; ancak sahadaki gücünden çekindiği için şu an Nusra Cephesi’ni karşısına almamak adına söylem düzeyinde desteklemektedir. Bir başka deyişle Nusra Cephesi ile hesaplaşma “devrim” sonrasına ertelenmektedir.

Şu an yeni dışişleri bakanını belirlemekle meşgul olan Obama yönetimi, henüz Ulusal Koalisyon’un Nusra Cephesi’ne sahip çıkışını nasıl algıladığını ortaya koyan bir açıklama yapmadı.

Bununla birlikte yukarıdaki ihtimallerden hangisine inanırsa inansın Obama yönetiminin yeni örgüte kredi konusunda çok da cömert davranmayacağı söylenebilir.

Çünkü Amerika’nın kabusu olan birinci ihtimal devre dışı bırakılsa bile ikinci ihtimal, Nusra Cephesi’yle baş etmekten aciz olan yeni örgütün “devrim” sonrasında yapabileceklerinin sınırlarını ortaya koymaya yetiyor. Dolayısıyla da Amerika’ya birinci ihtimalin sonuçlarını vaat ediyor.

Bu sebeple de Türkiye ve İsrail gibi iki önemli müttefikinin sınırlarını el-Kaide’ye teslim etme riski, Washington’u yeniden Cenevre mutabakatına döndürecek potansiyeller taşıyor.

John Kerry yönetimindeki ABD dış politikasının Suriye politikasını Clinton tarzıyla sürdürüp sürdürmeyeceği şimdilik belirsiz gözüküyor; ancak Jeffrey Feltman’ın son açıklamasını muhtemel bir değişimin ilk işaret fişeği olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Özetle Moskova’dan Suriye politikasında “satış” bekleyen “Dostlar”, Washington’un Cenevre satışına uyanabilirler.

Çok ironik bir şekilde hala “el-Kaide’nin Suriye’de esamisinin okunmadığını”[6] düşünen Ankara’yı saplandığı Suriye batağından kurtaracak tek yol belki de bu satış.

[1]http://www.farsnews.com/newstext.php?nn=13911001000201

[2]http://www.dunyabulteni.net/file/2011/dubam-arap-devrimleri-suriye.pdf

[3]http://www.zaman.com.tr/dunya/suriyede-el-kaide-tehdidi-yok/2009746.html

[4]http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2012/05/120524_syria_alqaeda.shtml

[5]http://www.ydh.com.tr/HD11157_george-sabra--cebhetu-n-nusra-devrimin-bir-parcasidir.html

[6]http://www.haberturk.com/yazarlar/nihal-bengisu-karaca/799010-el-kaidenin-suriyede-esamisi-okunmaz

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/YD346_moskovadan-satis-beklerken-washingtonun-satisina-gelme-ihtimali.html

Suriye halkının tek güvencesi Türk milletidir
23.12.2012



Suriyeli kadınlar Türk kadınıyla el ele emperyalist savaşa izin vermeyeceklerini ilan etti

Türk ve Suriyeli kadınlar haksız savaşa karşı tüm dünyaya “Evlatlarımızın birbirine kırdırılmasına izin vermeyeceğiz” mesajı verdi.

Kucaklarında bebekleriyle kadınlar, Suriye bayrağını gururla taşıyan genç kızlar ve çocuklar... Saatlerce ayakta, coşkuyla slogan attı. Suriyeli kadınlar yaşadıkları savaşa rağmen gülen gözleriyle dünyaya Türkiye Suriye kardeşliğini haykırdı.

Lazkiye'de kadınlar, İşçi Partisi Öncü Kadın'la eşzamalı miting yaptı.

Lazkiye Uluslararası Olimpiyat Stadı'nda Halep, Tartus, Kesap ve Hama'dan binlerce Suriyeli kadın toplandı. Mitingde yalnızca Suriyeli değil Türk kadınlar da emperyalist savaşa izin vermeyeceklerini açıkladı.

Suriyeli Kadınlar Birliği'nin düzenlediği mitingde kadınların taşıdığı Türkçe ve Arapça pankartlar mitingin amacını özetledi: “Suriye Türkiye kadınları evlatlarının birbirine karşı savaşmasına izin vermeyecektir”, “Emperyalistlerin tetikçisi Erdoğan, Suriye Türkiye kardeşliğini bozamayacaktır”, “Suriye Türkiye halkları kardeştir”, ““Suriye'yi kana bulayan eller kırılacaktır”, “Erdoğan, Katar, Suudi ve onların tetikçileri Suriye halkını yenemeyecektir”.

'BU GÜNAHIN VEBALİNİ ÖDEYEMEZSİNİZ'

Mitingde Suriye Mukavemet Temsilcisi Sevsan Dilani, Tayyip Erdoğan yönetiminin Türk kadınını temsil etmediğini söyledi. Dilani Erdoğan'a seslenerek, “Ülkenizde vatansever aydınları zindanlara atarak kadınların, kızların, annelerin ağlamasına yol açtınız. Şimdi dönüp komşunuz Suriye'ye karşı savaş açarak bizleri ağlatmayın. Bu günahın vebalini ne bu dünyada ne öteki dünyada ödeyemezsiniz.” diye konuştu. Dilani, “Türkiye Suriye kardeştir” sloganları arasında “Suriye halkının tek güvencesi Türk milletidir” dedi.

'ANALAR BU SAVAŞI ENGELLEYECEK'

Suriye milletvekili Seyha Tıryfi, konuşmasına Antakya'da Türk kadının mitingini selamlayarak başladı. Tıryfi savaşa karşı barışı savunan Türk kadının sesinin en yüksek iktidarların sesinde bile daha gür çıktığını söyledi. Tıryfi, “Türk kadınının sesi anaların gücüyle savaşların engelleneceğinin teminatıdır” diye konuştu.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın yakın akrabası Baas Partisi il yöneticisi Gada Esad, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tavrının Türk halkına mal edilemeyeceğini söyledi. Esad, “Biz kendimizi bildik bileli Türk halkını seviyoruz. Sevmeye de devam edeceğiz” diye konuştu.

TÜRKİYE'DEN SELAM

Mitingde Antakya ve Samandağ'dan Türk kadınları da konuşma yaptı. Antakyalı İlhan Muhammed, Suriyeli kadınlara Türkiye halklarının dayanışma mesajını okudu. İlhan Muhammed'in Hatay'dan getirdiği selam, salonda coşkuyla karşılandı. Kadınlar, ellerini havaya kaldırarak iki ülkenin kardeşliği üzerine slogalar attı.

Karanlık çıkarlar adına kardeş halkların birbirine kırdırılmak istendiğini söyleyen Muhammed sözlerine şöyle devam etti: “Suriye'nin başına gelenler yarın Türkiye'nin başına örülecek çorabın hikayesini anlatıyor. Bütün bunlar Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçasıdır. Bunun için diyoruz ki Suriye'yi bölmek isteyenler Türkiye'yi bölmek isteyenlerdir. Suriye muhalefeti adı altında çalışanlar sadece Suriye'nin değil Türkiye'nin de düşmanlarıdır. Bölge halkları ezelden ebede kadar barış içinde bir arada yaşamanın birlik olmanın dostluğun ve kardeşliğin temsilcileri olarak mücadele edecekler, bu yolda her türlü bedeli ödemeye hazır olacaklardır. Türkiye halkından size getirdiğim selam BOP Eşbaşkanı Erdoğan'ın iflas edeceğine bölgede halkların kardeşliği ve barışının galip geleceğine bir işarettir.”

Samandağ'dan Rana Haddar da yaptığı konuşmada, iki halkın kardeşliğininin daim olacağını hiçbir siyasi iktidarın bu kardeşliği bozamayacağını vurguladı.

Kaynak: Suriye Arap Haber Ajansı

Kaçırılan Lübnanlıların ailelerinden Türkiye'ye tehdit
24-12-2012



YDH- Suriye'de kaçırılan Lübnanlıların aileleri, Türkiye hükümetini yakınlarını kaçıranları desteklemekle suçladı.

22 Mayıs 2012'de İran'dan Lübnan'a dönerken Halep'in Azaz şehrinde Özgür Suriye Ordusu mensuplarınca kaçırılan Lübnanlıların aileleri, Türk yetkililer üzerinde baskı oluşturmak için Türkiye karşıtı eylemlere başladı.

Özgür Suriye Ordusu üzerinde Türk hükümetinin etkisinin olduğunu savunan kaçırılan Lübnanlıların aileleri dün yaptıkları açıklamayla, 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren Türkiye'nin çıkarlarını hedef alan eylemlere başlayacaklarını ilan etmişlerdi. Açıklamada Lübnanlı aileler, Türkiye hükümetini yakınları için hiçbir ciddi çaba içerisinde olmamakla suçladı.

Aileler, bugün Beyrut'taki Türkiye Büyükelçiliği önünde gösteri düzenlerken Türkiye Büyükelçiliği, Lübnan'daki Türkiye vatandaşlarına dikkatli olmaları çağrısında bulundu.

Lübnan'dan yayın yapan en-Neşra'ya konuşan kaçırılan Lübnanlılardan Cemil Salih'in oğlu Hasan Salih ise "Kaçırılan Lübnanlıların aileleri, Lübnanlılar ve tüm şerefliler bundan sonraki sessiz durmayacaklar. Türkiye Büyükelçiliği önündeki eylem bir başlangıçtı. Yarın Cumhurbaşkanlığı önünde olacağız. Vaadlerimize başladık. Hiç kimsenin aklına gelmeyenleri bizden bekleyin. Türkiye'nin Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız'a şunu söylüyoruz: Lübnanlıları kaçıran siz değilseniz bile kaçıranları siz destekliyorsunuz!" dedi.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Moşe Elad: "Suriye, yıllardır bizim için en çetin düşmandı. Şimdi Suriye, kan kaybediyor, parçalanıyor, askeri gücünü yitiriyor"
26-12-2012



http://www.ydh.com.tr/ 'nin haberi:

Moşe Elad: Bizim başaramadığımızı Arap Baharı başardı

YDH-İsrail ordusu eski komutanlarından Akademisyen Moşe Elad, İsrail'in yıllardır gerçekleştirmekten aciz kaldığını Arap Baharı'nın gerçekleştirdiğini söyledi.



Mısır'da yayımlanan el-Ehram gazetesinde yer alan habere göre Moşe Elad, verdiği bir konferansta şu ifadelere yer verdi:

"Arap Baharı, şimdiye kadar İsrail'in gerçekleştirmekten aciz kaldığı stratejik kazanımları gerçekleştirdi. Bunun başında da bize düşman olan Arap Gücü olarak bilinen Suriye'nin yıkımıdır. Suriye, yıllardır bizim için en çetin düşmandı. Şimdi Suriye, kan kaybediyor, parçalanıyor, askeri gücünü yitiriyor. Üstelik İsrail'e hiçbir zarar gelmeden, İsrail'e bir tek kurşun bile sıkamadan."

Elad "Meşruiyetini yitiren Beşşar Esed rejiminin yerini hangi rejimin alacağını bilmediğimiz doğru. Yerine gelecek rejim bize düşman da olsa artık Suriye'nin bizim için stratejik tehdit olma özelliği uzun bir süre için kalmadı. Özellikle de Suriye'de Esed sonrasında kurulacak yeni rejim iç sorunlarla boğuşacak, İsrail'e düşmanlıkla meşgul olamayacak" dedi.

İsrail'in Arap Baharı'ndan elde ettiği kazanımlar arasında Hamas ve Hizbullah'ın Arap Baharı'yla darbeler almasının da yer aldığını ifade eden Elad, "Hizbullah ve Genel Sekreteri Nasrallah, Arap dünyasının kahramanıydı. Bugün ise Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'e olan desteğinden ötürü Ortadoğu'nun tamamı ve devrimci güçleri için bir felaket olarak görülüyor" diye konuştu.

Elad "Hamas ise son yıllarda siyasi ve lojistik kalesi olan Suriye'yi terk etmek zorunda kaldı. Hamas liderlerinin farklı Arap ülkelerine dağılmak zorunda kalması, Hamas'a vurulmuş ağır bir darbedir. Suriye gibi hiçbir Arap ülkesi, Hamas liderlerini kendi ülkesinde toplamadı" dedi.

Elad, Mısır'daki değişimle ilgili olarak ise şunları söyledi: "Muhammed Mursi yönetimi, Arap yönetimleri arasında İsrail için en uygun olanıdır. Çünkü, İsrail'le olan barış anlaşmalarına saygı göstermektedir. Üstelik Hamas'a baskı yaparak Gazze'ye silah kaçakçılığını engellemiş oluyor. Bu, tamamen İsrail'in stratejik çıkarlarının lehinedir."

Suriye'de 'Kargaşa' tehlikesi
30 ARALIK 2012
Birleşmiş Milletler barış temsilcisi Lakhdar Brahimi, Cumartesi günü yaptığı açıklamada Suriye'deki krize politik çözüm bulunmaması durumunda "cehennemin" yaşanacağını söylemişti.
Rusya'nın dışişleri bakanı Sergey Lavrov'la yaptığı görüşmenin ardından konuşan Brahimi, çatışmaların daha askeri ve mezhepsel bir hale dönüştüğünü belirtmişti.
Brahimi ayrıca çatışmaların bölgeyi de kargaşaya sürükleyebileceğini; Lübnan ve Ürdün'ün mülteci istilasına uğrayabileceğini ekledi.
BBC

Suriye Ordusu Humus'u Geri Aldı
30 ARALIK 2012

Günler süren şiddetli çatışmaların ardından Suriye Ordusu muhalifleri Humus şehrinin Deir Baalba semtinden sürdü.
Stratejik önemi olan Humus şehri dün Suriye'de 21 aydır devam eden çatışmaların en şiddetlilerine sahne oldu.
Bu çatışmalar sonunda isyancı gruplar çok sayıda zayiat vererek Humus'u terk etti.
Haber1001

ÖSO subaylarıyla İsrail arasında Ürdün'de gizli görüşmeler
31-12-2012



YDH- Ürdün'de yeni kurulan Aşiretler Cephesi, Özgür Suriye Ordusu subaylarıyla İsrail arasında gizli görüşmelerin gerçekleştiğini açıkladı.

Londra'da yayımlanan el-Kuds el-Arabi gazetesinde Tarık el-Fayed imzasıyla yayınlanan habere göre Suriye Ordusu'ndan ayrılarak Ürdün'e sığınan Özgür Suriye Ordusu subaylarıyla İsrailli yetkililer arasında gizli görüşmeler gerçekleşti.

Ürdün istihbaratı gözetiminde İsrail'e giriş çıkış işlemleri kolaylaştırılan ÖSO subaylarıyla İsrailli yetkililer arasında, Suriye'de olası bir rejim değişikliği halinde, Golan sınırının güvenliği ve Suriye'de "Amerika-İsrail" projesinin işlemesi için görüşmeler gerçekleştirdi.

Ürdün Aşiretler Cephesi ayrıca, İsrail'in ÖSO subaylarıyla görüşmesinin bir diğer amacının 1965 yılında Şam'da idam edilen Emin Cohen adlı İsrail casusunun cesedine ulaşmak olduğunu savunuyor.

Aşiretler Cephesi Sözcüsü Şeyh Muhammed Halef el-Hadid, Ürdün istihbaratının Özgür Suriye Ordusu subaylarıyla İsrail arasında arabulucu olmasını, ÖSO subaylarının İsrail'e geçişini kolaylaştırmasını kınarken "Suriye halkı, bu hain subaylara dikkat etmelidir. Çünkü bu subaylar, Suriye halkının devrimini tehdit etmektedir" diye konuştu.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, 26 Aralık'ta Ürdün'e giderek Ürdün Kralı Abdullah'la Suriye'deki kriz üzerine görüş alışverişinde bulunmuştu.

Tel Aviv'de yayımlanan Yedioth Ahronot gazetesinin haberine göre görüşmede, başta Suriye'nin sahip olduğu kimyasal silah ve uzun menzilli füzelerin radikal İslamcıların eline düşmemesi olmak üzere Suriye'de yaşanan son gelişmeler ele alınmıştı.

http://www.ydh.com.tr/

İsrail özel birlikleri Halep’te
01-01-2013

http://www.ydh.com.tr/resimler/haberler/312/11

[size=24:831256b
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Oca 01, 2013 6:37 pm    Mesaj konusu: Suriye’de isyan süreci ve dünya (ko)medyası Alıntıyla Cevap Gönder

Suriye’de isyan süreci ve dünya (ko)medyası
Mehmet Serim
02-01-2013



YDH-Gazeteci Mehmet Serim, Suriye’deki isyanda uluslar arası medyanın rolünü değerlendirdi.

Suriye’de iki yıla yaklaşan isyan surecinde muhaliflerin kullandığı en önemli araçlardan birisi medya. El Cezire ve el Arabiya başta olmak üzere en az 80 televizyon kanalı Suriye yönetimi aleyhinde propaganda için kullanılıyor.

Bunların içerisinde “sadece Suriye’deki ‘devrim’ haberlerini vermek için” kurulanlar var. kurulum ve işletme maliyeti düşünüldüğünde bu kanalların sıradan bir işadamının medya yatırımları olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor.

Bu kanallara isyanın başından bu yana görüntü çekip gönderen “muhabirler” doğrudan uydu ile bağlantı halinde gelişmiş cihazlar kullanıyor. Ortalama bir TV kanalını bile satın alırken düşündürecek kadar pahalı olan bu cihazlar ancak “eğitimli / eğitilmiş” kişilerin kullanabileceği komplike cihazlar.

İşin bir başka boyutu bu kanallara gönderilecek görüntülerin nasıl elde edildiği.

3 liralık devrim şovu

Gösteri için ücretli (50-100-200 kadar) göstericiler bir yere toplanıyor (Bunlara en başlarda yaklaşık 50 Dolar’a denk gelen 2-3 bin Suriye lirası veriliyordu. Daha sonra 100 Suriye lirası ya da bir paket sigaraya kadar düştü gösteriye katılma ücreti.) Bir kartona gösterinin yazıldığı yerin adı ve tarih yazılıyor ve ardından en fazla 10 dakikalık bir “gösteri” düzenleniyor. Bu arada çekimi yapan kişi “tarih su, yer şurası, Allahu Ekber” diyor ve gösteride birkaç slogan atıldıktan sonra kayıttan çıkılıyor. Bu kayıtlar anında el-Cezire başta olmak üzere çeşitli kanallara gönderiliyor. El-Cezire Mubaşir (canlı) ya da el-Cezire Arapça kanalları ise görüntüleri montajlıyor ve ekrana yansıtıyor.

Birkaç yerden gelen görüntüler içinse ekran bölünüyor ve sanki bu merkezlerden canlı yayın varmış ve tüm Suriye’de halk sokaklara çıkmış gibi bir hava veriliyor. Bu tip yayınlar özellikle cuma namazları çıkışından sonra yapılıyor.

Bu arada el- Cezire “barışçı gösteri” haberlerini ekrandan verirken bu gösterileri düzenleyen eller hem göstericilere hem de güvenlik güçlerine ateş açıyor. Bir, üç, beş... Akşama doğru Londra’da bir dönerci dükkânını adres gösteren “insan hakları izleme örgütü” “Suriye’de güvenlik güçlerinin barışçı gösteri yapanların üzerine rastgele ateş açması sonucu” kaç kişinin öldüğünü haber veriyor.

Malum televizyon kanalları ve meşhur uluslararası ajanslar da bu haberi bütün dünyaya yayıyor. Suriye’de rejimi devirmeye karar vermiş ve medya ayağı da dahil bu organizasyonu üstlenen ülkelerin yönetimlerine yakın medyaları da bu “haberi” izleyicilerine aktarıyor.

Yukarıda anlatılan barışçı gösteri görüntüleri eşliğinde “Suriye askerlerinin rastgele ateş açması sonucu şu kadar kişi öldü” haberlerini verenler de izleyenler de “rastgele ateşe” dair bir kare bile göremiyorlar; ama herkes hipnotize edilmiş gibi bu haberleri sorgulamadan veriyor / inanıyor.

Oysa dünyanın bu haberlerin bombardımanına maruz kaldığı günlerde (daha ilk günlerde) ölen asker ya da polis sayısı ölen “barışçı göstericilerin” sayısına yakındır. Ölen askerler için yapılan perdeleme ise “sivil halka ateş açmayı reddedenlerin kendi komutanlarınca öldürüldüğü” yalanı.

Ölen güvenlik gücü (asker, polis vs) mensuplarının isimlerini, nerede, nasıl öldürüldüklerini içeren bir listeyi daha sonra Suriye dışişleri bakanlığı BM Güvenlik Konseyi üyelerine sunmuştu.

Alternatif medyanın bir süre sonra sokağa sürülen sıradan insanların yanı sıra “profesyonel keskin nişancıların” olduğunu göstermeye başlaması, vahşice başı kesilen polislerin görüntüleri, Suriye’nin BM’ye sunduğu listeler vb.den sonra silahlı militanlar olduğu gerçeğini artık daha fazla saklayamayacağını gören “organizatörler” ve güdümündeki medya olayların başlamasından aylar sonra bu kez “insanlar kendilerini korumak için silahlanmaya başladı” yalanını yaymaya başladı.

Kutsal silah deposu

Oysa mart 2011’de Der’a’daki ilk olaylar sırasında Suriye ordusu el- Ömeri camisinin silah deposuna çevrildiğini ortaya çıkartmıştı. Camide aynı zamanda bir sahra hastanesi kurulmuştu ve birkaç ay yetecek kadar yiyecek depolanmıştı.

Daha çarpıcı ikinci olay Banyas operasyonu sırasında yasandı. Banyas’ta deniz kıyısına yakın bir yerde bulunan Markab kalesine özel komando birlikleri operasyon düzenledi. Operasyonda “bir orduya yetecek kadar” aralarında gelişmiş silahların ve sahra hastanesinin olduğu silah, mühimmat ve malzeme ele geçirildi.

Banyas operasyonu sonrası Lübnan eski Başbakanı Saad el- Hariri ismi gündeme gelmiş Hariri iddiaları yalanlamıştı. (geçtiğimiz günlerde Hariri’nin adamı ve 14 Mart hareketinin milletvekili Ukab Sakr’a ait ses kayıtları ortaya çıktı)

Yani? Silahlar çok daha önceden Suriye’ye sokulmuş ve hareketin başlatılacağı gün beklenmeye başlanmıştı. Cisr eş- Şugur, Humus (özellikle Bab-ı Amr) silah deposuna çevrilmişti.

Ancak dünya medyası silahlı provokatörlerin ve grupların olduğuna dair bilgiler çok açık ve seçik olmasına rağmen ısrarla Suriye yönetimi ve Esad aleyhine propagandasını sürdürdü. Silahlı militanların vahşi eylemleri, genç kızlara günlerce yaptıkları tecavüzler, kaçırdıkları insanlara yaptıkları akil almaz işkenceler “barışçı gösterici haberleri” ile perdelendi.

Yeni aşamada yani “halk kendisini savunmak için silahlanmaya başladı” haberleri aşamasında ise perdelenenler dışarıdan gelen ya da içeride eğitilen profesyonel savaşçı gruplardı. Oysa yukarıdaki iki örnekten de anlaşılacağı gibi silahlar ve silahlılar çoktan Suriye’ye girmiş ve askerleri (ve bu arada halktan kişileri) öldürmeye başlamıştı.

Böylece bu haberler ile “halk zalim Esad’a karşı kendisini korumak için silahlanmaya başladı” propagandası yapıldı. Bu “haberlerin” önemli bir amacı daha vardı: Suriye’de isyan silahlı mücadeleye dönüştü mesajını vermek. Hemen ardından ise sanki halk bölünmüş ve kitleler birbirleri ile savaşıyormuş gibi “iç savaş” tanımlaması yapıldı.

İnsani yardım yalanı

“İç savaş” propagandası, “barış gücünü” “sivillere yardım için güvenli koridoru” gündeme getirmek içindi. Oysa amaç aslında var olmayan iç savaş cephelerini oluşturmak ve güvenli koridordan silahlı gruplara yardım ulaştırmaktı. Oysa insani yardımı gerektirecek durumlar silahlı grupların sabotaj ve baskınlarından dolayı ortaya çıkmıştı. Halk, silahlı gruplara bu durumu oluşturmak icin emir verenlerin umurunda değildi.

Bu aşamada da medya görevini yerine getirdi ve uluslararası güçlerin açıklamalarına “insani yardım, insanlık dramı, zulüm” başlıkları ile yaptığı yalan haberler ile destek verdi.

Esad devriliyor, kaçıyor, yaralanıyor, ölüyor

Son aylarda ise “demokrasi ve özgürlük için savaşan isyancıların ülkenin nerdeyse yüzde 70’inde kontrolü ele geçirdiği ve Esad diktatörlüğünün sonunun gelmekte olduğu” propagandası yapılmaya başlandı.

“Ele geçirilen askeri üsler, esir alınan Esad’ın askerleri (Suriye askerleri değil!) çatışmalarda Esad’a bağlı birliklere (Suriye ordusu değil!) karşı kazanılan zaferler” ile ilgili “haberler” verilmeye başlandı.

Medyaya göre Suriye’de “devrim” son aşamasına girmişti. Esad hemen her hafta “ya kaçıyor, ya kendisine Lazkiye taraflarında kale yaptırıyor, ya başka devletlerden sığınma istiyor, ya Alevi devleti kurup başına geçmeye çalışıyor ya da eşi kaçmaya çalışırken saraya geri dönmek zorunda kalıyor veya Mahir Esad yaralanıyordu.” Mahir Esad’ın yaralanıp yaralanmadığı bir muamma. Ancak kesin olarak bilinen Esad’ın hiçbir yere gitmediği (kaçmadığı) ve her akşam Şam’ın caddelerini kullanarak saraydan rezidansına gittiği.

Bir başka propaganda ise Şam’ın muhaliflerce ele geçirilmek üzere öldüğü perdelemesi. Şam son 3-4 aydır birkaç kez muhaliflerin kontrolü altına girdi (!) Şamlıların bundan haberi yok; ama dünya medyasını izleyenler bu “bilgiyi” alabiliyor.

Şam kırsalında aylardır devam eden yoğun çatışmalarda binlerce (evet binlerce) silahlı militanın öldürüldüğüne ise dünya medyası yer vermiyor. Hatta Londra merkezli “insan hakları örgütü” bile ölenlerin sayılarını yüzlerle veriyor. Amaç silahlı “devrimcilerin” her Şam’a giriş denemesinde çok ağır kayıplar verdiklerinin hem diğer silahlı gruplar hem de halk tarafından bilinmemesi.

Verilen haberlerde Suriye ordusunca daha önce sadece birkaç askerin bırakıldığı veya tamamen terk ettiği; ama her seferinde içinde birkaç malzemenin olduğu üsler “ele geçiriliyordu.” Bunlardan birisi de Şam yakınlarındaki bir ustu. Üssü ele geçiren teröristler bir helikopterin ve tankın önünde poz veriyordu. Oysa helikopterin motoru yoktu, tank ise çalışamaz durumdaydı. Üste başka mühimmat / malzeme ya da araç yoktu! Ordu bu tur gösterilerden sonra çoğu kez poz verenleri oradaki silahlarla birlikte imha etti. Ancak haber bir kez yayıldıktan sonra akıllarda ele geçirilen üssün silahlı muhaliflerin kontrolünde olduğu kaldı.

Türkiye’den zaman zaman gazeteci arkadaşlarımız aradığında onları “Suriye’de durumun basının yansıttığı gibi olmadığı” konusunda ikna etmekte zorlanıyoruz. Bu da medyanın kendi mensuplarını bile etkileyecek kadar ustaca iş yaptığını gösteriyor.

Dışarıda Esad’a kefen biçenler, “Esad nereye kaçabilir, önünde ne gibi seçenekler var” sorusunun cevabini bulmak için kafa patlatanlar bile var.

Geçtiğimiz günlerde Zaytung’da yer alan bir haber dünya medyasının ve onunla birlikte hareket eden Türk medyasının halini çok güzel bir şekilde özetliyor:

Suudi Arabistan’a bağlı bir haber ajansının bildirdiğine göre ÖSO’nun ele geçirdiği şehir sayısı 24’e, havaalanı sayısı 30’a, devirdiği Esad sayısı ise 13’e yükseldi.[1]

Esad kalır mı gider mi, giderse ne şekilde gider, kalırsa bundan sonraki süreç ne olur belli değil. Ancak sahada muhaliflerin zafere yakın olduğu haberlerini teyit edecek gelişme yok henüz. Ordunun bazı yerlerde zorlandığı doğru ancak muhalifler de (yaptıkları saldırılarla) ülkenin altyapısını, ekonomisini ve sosyal dokusunu harap etmenin dışında bir sonuç elde edebilmiş değiller.

Okul kitaplarını bile yaktılar

Militanların, yönetimi halkın gözünden düşürmek amacıyla yaptıkları sabotajları, okul dönemi baslarken yaktıkları kitap kamyonlarını, un kamyonlarını, mazot tankerlerini, elektrik üretimine vurdukları darbeyi, harap ettikleri okulları, öldürdükleri / tehdit ile kaçırdıkları öğretmenleri, doktorları, bilim adamlarını “görmeyen” ve göstermeyen; haberlerinde sadece silahlı fanatiklerin “başarılarına” yer veren ve mezhep savaşını / iç savaşın çıkmasını elindeki her türlü malzeme ile sağlamaya çalışan malum medya, görevini fazlasıyla yerine getirmeyi sürdürüyor.

Sahada bilinen tek sonuç şu anda harap bir Suriye, travma geçiren ve gelecekte fanatiklerin boy göstereceği bir toplumun varlığı. Malum medya ise kana doymaz bir şekilde Suriye’deki savaşı daha da yoğunlaştırmak için elinden geleni yapmaya devam ediyor. Ve ne yazık ki önümüzdeki yıllarda tipik Irak’ta ve başka yerlerde olduğu gibi bugün işlediği insanlık suçunu itiraf edecek olan yine aynı medya olacak. Timsah gözyaşları ile, iki yüzlülük ile!

Dünya ve Türk medyası Suriye’de devam eden olaylarla ilgili “çok şey biliyor” ve anlatıyor. olayların başından beri burada olan bizler ise sadece sunu biliyor / görüyoruz: Halen Suriye ordusu ile silahlı gruplar arasında tam bir kovalamaca yaşanıyor. Bir yere ordu girdiği zaman silahlı gruplar tutunamıyor. Ancak diğer yandan bu kovalamaca orduyu çok yormuş durumda. Dışarıdan onlarca ülkenin gönderdiği profesyonel savaşçı, verilen desteğe karşı ordu tek başına savaşıyor.

Esad ise kurumları ile kuruluşları ile şahısları işleyen / çalışan devletin başında ve kendisine yapılan “sığınma” ya da dış muhaliflerden Doha koalisyonu gibi oluşumlar ile masaya oturma tekliflerini reddediyor.

Silahlı gruplar ya da devrim için yola çıktığını iddia edenler bombalı eylemlerle, bastıkları köylerde yaptıkları katliamlarla insanlık suçu işlemeye devam ediyor.

Suriye ordusu ise Sünni’si ile Alevi’si ile Dürzi’si, Hıristiyan’ı, Kürdü, Arab’ı, Çerkes’i ile bu eli kanlı örgütler ile savaşıyor.

Kimsenin görmediği, duymadığı, bilmediği gerçekler ise bir gün anlatılmayı bekliyor.


[1] http://www.zaytung.com/sondakikadetay.asp?newsid=199244

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

İsrail özel birlikleri Halep’te
01-01-2013



YDH-Almanya'da yayımlanan Focus dergisi, İsrail'in Sayeret Matkal adlı komando birliğinin uzun bir süredir Halep'te olduğunu duyurdu.

El-Alem televizyonu, Almanya’da yayımlanan Focus dergisine dayandırdığı haberinde İsrail'in seçkin komando birliği Sayeret Matkal’ın, Suriye'nin sahip olduğu kimyasal silahların kontrol altına alınması için uzun bir süredir Halep'te bulunduğunu duyurdu.

İddiaya göre Sayeret Matkal, Özgür Suriye Ordusu'nun Halep Askeri Konsey Başkanı Albay Abdulcabbar el-Akidi'nin yardımıyla Halep'in güney doğusundaki el-Sefire'de bulunan savunma sanayi fabrikalarına sızmayı başardı.

Focus dergisi, İsraillilerin Halep'e girişinin, Kimyasal Harp Dairesi Müdür Yardımcısı Emekli Albay Adnan Sellu'nun Suriye'den kaçarak Türkiye'deki İsrail hükümetine bağlı Biyoloji Enstitüsü uzmanlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeden sonra gerçekleştiğini yazdı.

Haberde ayrıca Fransız, Amerika ve diğer Batılı ülkelere ait özel birliklerinin de aynı amaç çerçevesinde Ürdün'de bulunduğu ve Suriye'ye girmek için hazırda bekledikleri belirtildi.

Focus, Suriye'ye girmek için Ürdün'de hazırda bekletilen Amerikan birliklerinin Delta Force'a mensup oldukları kaydetti.

Dergiye göre İsrail ve Batılı ülkeler, Suriye'deki kimyasal silahların fanatik grupların eline geçmesini engellemek için bu tür tedbirler aldılar.

Focus'a konuşan bir NATO yetkilisi, "Suriye'deki kimyasal silahların gerçek bir tehdit unsuru olduğunu" söyledi.

Bazı kaynaklara göre Fransız birlikler zaman zaman Suriye'ye sızarak bir takım incelemelerde bulundular. Bu birlikler, Suriye sınırındaki Ürdün şehri el-Mafraq'ta Suriyeli siviller için kurulan mülteci kampında, sağlık görevlileri adı altında çalışıyor.

Fransa'nın Calvi şehrindeki bir Fransız subay, Focus'a yaptığı açıklamasında, Ürdün'deki birlikler içerisinde farklı ülkelere mensup 135 askerin bulunduğunu ifade etti.
http://www.ydh.com.tr/

Alparslan Kuytul: Türkiye, Suriye halkının başını belaya soktu
30 Aralık 2012



Alparslan Kuytul Hocaefendi verdiği konferansta Suriye ile ilgili gelen bir soruya ayrıntılarıyla cevap verdi.
'Bu işte bir sürü yanlış var bir tane değil' diyen Kuytul,

'Ne Rusya ne Çin Suriye'yi yalnız bırakmayacaktı, Amerika'nın bu bölgeyi tamamen ele geçirmesine izin vermeyecekti, bu işin arkasında Amerika olduğunu elbette ki bütün liderler biliyorlar. Ve Amerika'nın bu bölgeye hakimiyet kurmak için nizamları değiştirdiğini biliyorlar zaten bu açık bir şey bundan 8-9 sene evvel o zamanın dışişleri bakanı Condellize Rice'dı sanıyorum o '22 ülkede rejim değiştireceğiz' demişti. Bunu herkes biliyor.' sözleriyle önemli noktalara dikkat çekti.

TÜRKİYE OSMANLI OLUR MU?

Erdoğan'ın Mısır'a Laikliği tavsiye etmesine ve Yeni Osmanlıcılık tartışmalarına da değinen Alparslan Kuytul, Türkiye'nin Osmanlı gibi olamayacağını ve Suriye halkına iyilik yapmadığını söyledi.

AMERİKA TEMİZLİK YAPIYOR

Kuytul ayrıca şunları söyledi: Amerika Suriye'yi bitirmek istiyor, bölünecek noktaya getirmek istiyor. O yüzden zayıf bir ülkeyi yani Türkiye'yi sokuyor işin içine kendisi girmiyor, meselenin uzamasını istediği için.

Amerika 50 yıllık temizlik yapıyor. Radikal Müslümanları özellikle temizliyor. Amerika'nın yeni taktiği bu, çatışma bölgeleri meydana getirmek. Afganistan'da, Irak'ta şimdi Suriye'de çatışma bölgeleri meydana getirmek ve bu bölgelerde temizlik yapmak. Oraya gidenler, dışarıdan gelip oraya destek vermek için, Allah rızası için, cihad etmek için gidenler de dahil olmak üzere temizleniyorlar. Dünyanın her tarafından çatışma merkezleri meydana getiriyor ve o bölgeleri samimi insanları 'gidip kardeşlerimize yardım edelim diyorlar, yardıma gidiyorlar, öldürülüyorlar. Giden gelmiyor, savaşamıyor bile. Savaşmadan öldürülüyor.

SIRA TÜRKİYE VE İRAN'DA

Suriye'yi bölmek istiyorlar, Irak'ta olduğu gibi. Orada oldu, Suriye'de de olursa bunun devamı Türkiye ve İran'dır. Türkiye ve İran'da da bölünmeyi planlayanlar Irak'la başlattılar bölünmeyi Suriye ile devam ediyorlar sıra Türkiye ve İran'a gelecek. Hedefte bu var. Şu saatten sonra daha Suriye bir arada olabilir mi? Çok zor.

Kaynak: İslami Gündem

İsyancı teröristler Halep'üniversitesini vurdu; Çoğu öğrenci 80 ölü, 16o yaralı
15-01-2013



http://www.ydh.com.tr/ 'nin haberfine göre; Suriye'nin Halep şehrinde bugün meydana gelen bombalı saldırıda ölü sayısının 82'ye yaralı sayısının ise 160'a yükseldiği bildirildi.

Breaking News''in haberine göre Halep Üniversitesi Mühendislik Fakültesi ve üniversite öğrenci yurdunun yakınında meydana gelen bombalı saldırıda ölü sayısı 82'ye yükseldi.

Halep valisi Muhammed Vahid Akkad, çoğunluğu öğrencilerden olmak üzere saldırıda ölü sayısının 82'ye yaralı sayısının ise 160'a yükseldiğini söyledi.

SANA haber ajansı, öğle saatlerinde meydana gelen patlamaya, el-Yarmun bölgesindeki silahlı grupların fırlattığı füzenin yol açtığını bildirdi.

Bombalı saldırı üzerine üniversite yönetimi, 16-17 Ocak tarihlerinde yapılması planlanan sınavları, ileri bir tarihe ertelediğini ilan etti.

Saldırının sorumluluğunu üstlenen henüz olmazken Suriye Ordusu'nun bölgedeki güvenlik tedbirlerini artırdığı öğrenildi.
haber1001

Seyyid Ali Fadlallah'tan Halep saldırısına kınama
16.01.2013



Lübnan'ın önde gelen alimlerinden Seyyid Ali Fadlallah, stratejik rolünden ötürü Suriye'nin kurumlarının ve halkının yok edilmek istendiğini söyledi.

Lübnan'ın önde gelen alimlerinden Seyyid Ali Fadlallah, bugün yaptığı yazılı bir açıklamayla, Halepli üniversite öğrencilerini ve çevre bölgelerden üniversite yurduna sığınan Suriyelileri hedef alan saldırıyı kınadı.

Halep'te dün gerçekleştirilen saldırının faillerinin yakalanarak hedeflerinin ortaya çıkartılmasını isteyen Seyyid Fadlallah "Halep'teki üniversite öğrencileri ve sığınmacıları hedef alan saldırı, tüm dini, ahlaki ve insani değerler açısından büyük bir suçtur. Bu saldırı, Suriye toplumunu, kurumlarını ve stratejik rolünü hedef alan sistemli yıkım zincirinin bir halkasıdır" dedi.

Suriye'de akan kanın durdurulması için tarafları diyalog masasında oturmaya çağıran Seyyid Fadlallah, Suriye'nin devletini, kurumlarını ve stratejik rolünü hedef alan yeni savaşa karşı mücadele edilmesini istedi.
haber1001

Suudi kralının oğluna özel Suriye görevi
16.01.2013



Suudi Arabistan Kralının oğlu Abdulaziz bin Abdullah’ın Ürdün’de bazı Suriyeli yetkililerle görüşmelerde bulunduğu açıklandı.

Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesi, Suudi Arabistan’ın Suriyeli muhalifleri destekleyen ülkeler grubundan çekilebileceğini öne sürerek Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın oğlu Abdulaziz bin Abdullah’ın Ürdünlü istihbarat yetkililerinin de bulunduğu bir toplantıda Suriyeli bazı yetkililerle görüştüğünü bildirdi.

Mısır ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarının Suriye’deki sorunun siyasi yollarla çözümünü istediklerine ilişkin açıklamalarına değinen es-Sefir gazetesi, bu açıklamaların Kahire ve Riyad yönetimlerindeki tutum değişikliğini ortaya koyduğunu yazdı.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkanlık ettiği Körfez İşbirliği Örgütü’nün Müslüman Kardeşler Örgütüne yönelik bir saldırı kampanyası başlattığına ve Kuveyt’in de Suriye’deki aşırılık yanlılarına destek verilmemesi gerektiğine ilişkin resmi açıklamasına dikkat çeken gazete, Körfez’deki bu gelişmelerin Suudi yönetiminin de politika değiştirmesine neden olduğunu iddia etti.

Es-Sefir, haberinde Suudi yönetiminin Suriye politikasını gözden geçirmeye başladığını; ancak Suriyeli yetkililerin görüşme sırasında silahlı gruplara para ve silah desteği kesilmediği sürece Suudi yönetimiyle barış yapmayacaklarını ifade ettikleri bildirildi.

Suudi Baş Müftüsü Abdulaziz Al-i Şeyh, geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada Suudi gençlerinin Suriye’ye cihat için gitmelerine karşı olduğunu belirtmiş, Suriyelilerin para ve duayla desteklenmesi gerektiğini söylemişti.
haber1001

Rasu’l- Aynlı Araplardan YPG’ye destek
19-01-2013



YDH- Suriye’nin Türkiye sınırındaki Raesu’l Ayn kentindeki Arap gençlerin kentlerini silahlı grupların saldırısından korumak için YPG safında savaştıkları bildirildi.

Kurdpress haber ajansı, Resu’l Ayn ve civarındaki Arap gençlerin Türkiye tarafından desteklenen silahlı grupların saldırılarına karşı kenti korumak için Kürdistan Demokratik Birliği’nin (PYD) askeri kanadı olan YPG saflarında savaştığını bildirdi.

Uzun bir süredir çatışma haberlerinin gelmediği Resu’l- Ayn kentine Türkiye üzerinden giren silahlı grupların başlattığı saldırılar sebebiyle şiddetli çatışmaların yaşandığı bildirilirken YPG’ye bağlı milislerin son iki gün içerisinde 80 kadar Özgür Suriye Ordusu militanını öldürdüğü açıklandı.

PYD’ye yakın haber kaynakları, Türkiye tarafından desteklenen silahlı gruplarla YPG milisleri arasında yaşanan bugünkü çatışmalarda bir YPG militanının öldüğünü, 4 militanın yaralandığını, Özgür Suriye Ordusu militanlarından da 14 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.

Türkiye üzerinden girerek kenti ele geçirmeye çalışan silahlı grupların aralarında 7 tankın da bulunduğu ağır silahlarla saldırmasına rağmen YPG milislerinin direnişi sonucu geri çekilmek zorunda kaldığı bildirildi.

PYD’ye yakın kaynaklar, halen yer yer devam eden çatışmalarda yaralanan Özgür Suriye Ordusu militanlarının Türkiye’ye ait ambulanslarla Türkiye’deki hastanelere nakledildiğini belirtti.

Öte yandan kente saldıran silahlı grupların Resu’l- Ayn kentindeki evlerden çaldıkları eşyaları paylaştıkları Türkiye sınırında anlaşmazlık nedeniyle kendi aralarında da çatıştıkları belirtilirken silahlı grupların sahip oldukları tanklarla Resu’l- Ayn ve civarındaki bölgelere ateş açmaları üzerine bölgedeki Arap gençlerin de YPG ile birlikte silahlı gruplara karşı savaşmaya başladığı ifade edildi.
http://www.ydh.com.tr/

İnsan Hakları İzleme Örgütü: Suriye'de muhalifler dini mekanlara saldırıyor
23 Ocak 2013



Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Suriye'dıki silahlı muhalif grupların kasıtlı olarak dini mekanları yıktığını ve saldırdığını rapor etti.

İnsan Hakları İzleme Örgütüne göre, Kasım ve Aralık aylarında Suriyenin kuzeyindeki dini mekanlar yok edildi. Örgütün Lazkiye ve İdlib'deki incelemelerinde Şii nüfusun kutsal mekanlarının tahrip edildiği, Hristiyanlara ait iki kilisenin yağmalandığı görüldü.

Örgüt bu saldırıların Suriye Ordusu'nun bölgeden çekilmesi sonrası yaşandığını da raporuna ekledi.

İnsan Hakları örgütüne göre, bazı muhalefet liderlerinin durumdan rahatsız olmasına karşın, adam kaçırma, yağmalama ve diğer suç faaliyetlerini dizginlemiyorlar.

Örgüt ayrıca muhaliflere dini mekanlara karşı saldırılarna son verme çağrısında bulundu.
http://www.trtturk.com.tr/haber/insan-haklari-izleme-orgutu-suriyede-muhalifler-dini-mekanlara-saldiriyor.html

Fransa: Esad’ın devrileceğine dair hiçbir belirti yok
24-01-2013



YDH- Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın devrileceğine dair hiçbir belirtinin olmadığını söyledi.

Reuters haber ajansının bildirdiğine göre Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, bugün yaptığı açıklamada Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın devrileceği yönünde hiçbir belirti bulunmadığını söyledi.

Amerika’nın müdahalesiyle Doha’da kurulan Ulusal Koalisyon adlı yeni örgütü ilk tanıyan Batılı ülke olan Fransa’nın Dışişleri Bakanı Fabius, aralık ayında, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın yolun sonuna geldiğini öne sürmüştü.

Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, bugün yaptığı açıklamada “Durum değişmiyor, Beşşar Esad’ın devrilmesini ve muhalif koalisyonun iktidara gelmesini kastederek söylüyorum, bizim umutlu olduğumuz çözüm yolu, gerçekleşmedi” diye konuştu.

Yeni yılda basın mensuplarıyla yaptığı ilk toplantıda Suriye konusuna da değinen Fabius, “2011 yılının mart ayında başlayan krizle ilgili olarak uluslar arası arabuluculuklardan ve girişimlerden hiçbir sonuç alınamadı” dedi.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Suriye'de Türkiyeli Savaşçıların Durumu ve Antakya'nın Bölgesel Rolü
Mustafa Seyfullah KILIÇ
18-01-2013



Antakya bölgesinin Suriye savaşındaki rolü ve Türkiyeli savaşçıların bulundukları gruplar ve izledikleri strateji üzerine bir analiz.

Hatay-Antakya bölgesi yakın gelecekte daha da kızışacak olan bölgesel bir savaşın lojistik tohumlarının atıldığı bir bölge haline geldi-getirildi. AKP hükümetinin engin desteği sayesinde Suriye bölgesinde cephe açan islamcı ya da liberal devrimci grupların mekanı haline geldi. Bölgede dikkati çeken en büyük değişiklik dükkanların açık seçik silah haricinde askeri aktivitede kullanılan malzemelerin satışına başlamış olmaları. Askeri botlar kamuflaj giysileri, dürbünler hatta lazer yön göstericiler ve zorlarsanız kısa mesafeli telsiz ekipmanı bulabileceğiniz bir açık pazar burası. Bölge 1979 yılındaki işgalle beraber Ruslara karşı verilen savaşta Afgan mücahidlerinin üs edindiği Pakistan-Afganistan sınırının 2013 versiyonu gibi.Sokaklarda bölgeye savaşmak için geldiği açık seçik belli olan kişilere rast gelmek mümkün.Ekserisi Arap Alevi'si olan bölgede islamcıların rahatça hareket edebilmesi , Türkiye'nin ABD ile beraber yürürlüğe soktuğu yeni işgal ve etkisizleştirme politikasının bir tezahürü durumunda. İslamcı gruplar ise kendi yalın politikalarını uygulamak için bu boşluğu dolduruyorlar.

Antakya bölgesi Samandağ mevkisinden Suriyeye geçiş için bir koridor durumunda. Bölgeye gelen potansiyel bir savaşçı önce şehirden ihtiyaçlarını temin ediyor. Kamuflaj bot ve kullanabileceği araçları burada dükkanlardan edinip , referans alarak geldiği grubun temsilcisi ile görüşüyor. Örneğin Nusret cephesinin bölgede sağır sultanın bile duyduğu bir irtibatı var. Diğer yandan ÖSO'nun irtibatıda bölgede bulunuyor. Tabi bütün bunlar muhtemelen MİT ve bölgede yuvalanan istihbarat örgütlerinin gözleri ve kontrolü içinde gerçekleşiyor. Şimdilik Suriye'yi vuran her güç bölgeye kanalize ediliyor ya da ses çıkarılmıyor.

İrtibat ile sağlanan buluşmadan sonra savaşçı adayı bölgede bir kaç gün bekletiliyor ve yolun güvenli hale gelmesinin beklenildiği söyleniyor. Özellikle Nusret gibi islamcı cephelerin savaşçı adaylarının psikolojik ve dini durumunu gözlemledikleri ve kendilerine göre daha nitelikli elemanlar aradıklarını söylemek doğru olur.

Bölgeye gelen savaşçı adayları gruplarca ikiye ayrılıyor. Bunlar savaş tecrübesi olanlar ve olmayanlar olarak sınıflandırılıyor. Silah ve savaş tecrübesi olanlar için ilginç olan uygulama aynı zamanda Antakya'nın Suriye ile savaşta olan rolüne ışık tutuyor Samandağı bölgesinden iki ayrı noktadan (sınır kapısı ve İdlib Kırsalından sınırı delerek) geçen savaşçılar silahlarını Türkiye sınırı içinde alıyor. Özellikle Nusra ve Fecr isimli gruplara mensup savaşçılar silahları sınırın diğer tarafında edinirken , ÖSO'ya bağlı muhalif gönüllü savaşçılar sınırın Türkiye tarafında bulunan ve kendisine EBU AMR-EBU OMER ismini veren bir bağlantıdan ediniyor.Bu isim zaman zaman değişiyor ama aynı kişi olması muhtemel.

Nusra cephesi ve Fecr cephesi gibi grupların, ÖSO bağlantısı EBU OMER hakkında hiçte iyi düşünmedikleri bu kişinin açıkça MİT mensubu olduğu bilinen ajanlarla Hatay-Samandağı bölgesinde cirit attığıda söyleniyor. Nusra adına bölgeye giden ve daha sonra ayağına isabet eden keskin nişancı kurşunu sebebiyle Türkiye'ye geri dönen ve tedavi olan Türkiyeli savaşçı gitmek isteyenleri özellikle EBU ÖMER'e karşı uyarıyor.

Nusra'nın ve Tevhid Tugayları'nın İstanbulda bulunan bağlantısı ise MİT ve polisin şimdilik engin hoşgörüsü sebebiyle rahatça dolaşabiliyor. Cihadi web sayfalarının yöneticileri ve Selefi grupların etrafında toplandığı yayınevi kitabevi gibi bölgelerde sıkça arz-ı endam ediyor. Irak'ta ABD güçlerine karşı savaşan bu temsilci aynı zamanda bir Türk.

Cihadçı cephelerin her ne kadar Türkiye tarafından rahatça giriş çıkış yapmalarına müsade edilsede bu cephelerin mensupları Afganistan tecrübesinde olduğu gibi dengelerin değişip hedef haline gelebileceklerinin farkındalar. Bu yüzden Antakya'da hiç kimse Nusra ya da Tevhid gibi cihadi grupların mensubu olduklarını ya da buralara katılacaklarını dile getirmiyorlar. Genelde ortak çatı olan ÖSO'nun adı geçiyor ve Nusra gibi cepheler ÖSO'ya sağlanan engin hoşgörünün şemsiyesi altında fayda devşiriyorlar.

Anaakım medya ile ilişkileri olmayan cihadi gruplar genelde propagandalarını web sayfaları ve marjinal bir kaç basın organı etrafında duyurmaya çalışıyorlar. Ama gerçek olan şu ki cihadi grupların propaganda gücü ÖSO'nun propaganda gücünden çok daha fazla ve etkili. Hatta bu propagandanın Esad yanlısı sayfaların propaganda gücünden daha fazla olduğunu söylemek mümkün.

Bu arada Türkiye'den bölgeye giden savaşçıların tercih ettiği gruplar var. Bunların en başında Fecr Grubu var, Nusra Cephesi ikinci sırada ve daha profesyonel ve cihad tecrübesi olanlar bu grupta. Ömer Faruk Tugayları adı verilen cephe ise Halep taraflarında etkin ve bu grupta daha önce Suriye'deki medreselerde eğitim gören öğrenci olan Türk'lerin bir organizasyonu var. Tevhid Tugayları, Nusra Cephesi ile benzer ortak yönlere sahip Nusra Cephesinden daha az radikal olan bir grup ve Halep-İdlip bölgesinde etkinler. Bu grubun Türkiye'deki organizasyonunu yapan kişi ise daha önce Afganistan'a gitmiş ama kısa süre sonra dönmüş bir Türk. Bu kişi ile Nusra Cephesi bağlantıları arasında sorun var, örneğin Tevhid Tugayları temsilcisinin Afganistan'da sebatkar davranmadığı ve Suriyede devam eden savaştan rant sağlamaya çalıştığı bile iddia ediliyor. Gruplar her ne kadar ortak payda olan ''cihad'' kavramı etrafında organize olmuş olsalarda aralarındaki ilşkiler son derece gevşek ve yakın gelecekte birbirleri ile çok kolay çatışabilecekleri imajını çiziyor.

Bu çatışmanın temelleri şimdiden istihbarat toplayan grupların ileride kullanacağı malzeme olarak bir yerlerde toplanıyor .

Tarih tekerrürden ibarettir sözünü doğrulayan bir hadise olarak Antakya bölgesinin Rus-Afgan cihadı zamanındaki Pakistan sınırını hatırlatan bu duruşu ileride bölgenin sıcak çatışma bölgesi içinde yer alabileceği öngörüsünü doğruluyor.

Tıpkı Afganistan sınırında yer edinen Leşker-i Tayyibe örgütü gibi cihad maksadıyla çıkıp daha sonra mezhebi çatışmaların ana aktörü durumuna gelecek olan bir çok grup şimdiden bölgede yerlerini sağlamlaştırmış durumda. Asıl hedef olan İran ise ağır bir dezenformatif saldırı ile karşı karşıya , Suriye makamlarına isnad edilen katliam suçlamalarından payını alan İran için ileride sıcak günlerin geleceği artık biliniyor. Bölgede İran-Suriye-Lübnan ittifakına karşı ilginç bir ittifak savaşa hazırlanıyor, ABD-Türkiye ve kısmi ortak islamcı gruplar olacak bu savaşta ve bol bol kardeş kanı dökülecek .

Türkiye islamcılarının cihadçı yapılanmalarının gücü ise devlet tarafından bilinçli şekilde bölgeye kanalize edilerek bir taşla iki kuş vuruluyor. İlki cihadist grupların gazı alınıyor ve merkezden uzak tutuluyor , ikincisi ise bu grupların güçleri burada ortak düşmanla olan savaşta vurucu güç olarak kullanılıyor. Aynı zamanda Sivil Toplum Kuruluşları kullanılarak bu gruplar yeşil gladyonun vurucu gücü haline getiriliyor . Angaje edilebilenler merkeze çekilirken kontrol edilemeyenler ise yine bu sivil toplum kuruluşları tarafından dezenforme edilerek etkisiz hale getiriliyorlar ve marjinalleştriliyorlar.
Kaynak: http://gencbakis.org/HD10561_suriye-de-turkiyeli-savascilarin-durumu-ve-antakya-nin-bolgesel-rolu.html

Maliki: Türkiye İsrail’in çıkarlarını koruyor
02-02-2013



YDH- Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Türkiye’nin Irak, Suriye ve Mısır eksenini ortadan kaldırmaya ve İsrail’in çıkarlarını korumaya çalıştığını öne sürdü.

Lübnan’dan yayın yapan el-Meyadin televizyonuna demeç veren Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Ortadoğu’nun bir yanardağ haline geldiğini belirterek Türkiye’nin kendi taleplerini Suriye, Irak ve Mısır’a dayatmaya çalıştığını ve bu ülkelerde güvenlik sorunları yarattığını söyledi.

Türkiye’yi Irak, Suriye ve Mısır eksenini ortadan kaldırarak İsrail’in çıkarlarına hizmet etmekle suçlayan Maliki, “bazı ülkeler” ifadesini kullanarak da Suriye ve Irak’ta etnik ve mezhebi kışkırtıcılık yapıldığını söyledi.

İsrail’in Suriye’deki bilimsel araştırma merkezine yönelik saldırısının tüm Arapların ve Müslümanların onurunu kıran aşağılayıcı bir saldırı olduğunu belirten Maliki, Suriye’ye yönelik dış müdahaleler son derece açık olduğunu ve tüm dünyanın da Türkiye ve Katar’ın oynadığı rolden şikayetçi olduğunu ifade etti.

Suriye’de bu ülkeye bölgeden ve dışarıdan gelen silahlı grupların sebep olduğu çatışmaların yaşandığını belirten Maliki, yeni Irak’ın başka ülkelerin iç işlerine karışmadığı gibi kendi iç işlerine karışılmasına da karşı olduğunu söyledi.

Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, gösterilerin düzenlendiği bazı yerlerde bazı bölge ülkelerinin istihbarat servislerinin etkin olduğunu savunarak “Irak’ta hiçbir tutuklu gazeteci veya siyasi tutuklu bulunmamaktadır” diye konuştu.

http://www.ydh.com.tr/

Celili: Suriye’den hiçbir desteği esirgemeyeceğiz
02-02-2013



YDH- İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi genel Sekreteri Said Celili, İsrail’in Suriye’ye saldırmakla büyük bir aptallık ettiğini söyledi.

Fars haber ajansının bildirdiğine göre resmi bir ziyaret için Şam’a giden İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Said Celili, Suriye Başbakanı Vail Halaki ile görüşmelerde bulundu.

İki ülke arasında ekonomi, petrol ve gaz, tarım ve elektrik alanlarında işbirliğinin geliştirilmesine yönelik görüşmelerin yapıldığı toplantı sonrası açıklamalarda bulunan Suriye Başbakanı Vail Halaki, İran’ın sorunlar yaşayan Suriye’nin yanında olmasından duydukları memnuniyeti dile getirdi.

İsrail’in son saldırısına değinen Suriye Başbakanı Vail Halaki, bilimsel araştırma merkezine yönelik bu saldırının sadece Suriye’yi değil, direniş eksenini ve onun bölgedeki caydırıcılığını hedef aldığını söyledi.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Said Celili de Suriye’nin düşmanlarının son iki yıldır direnişe destek veren Suriye halkından çeşitli bahaneler altında intikam alındığını belirterek Suriye’nin altyapısının ve ekonomisinin hedef alındığını ve ağır yaptırımlara maruz bırakıldığını söyledi.

Celili, “Düşmanlar, bir yandan Suriye halkına dostluktan ve halkı desteklemekten söz ediyorlar öte yandan Suriye halkına en ağır yaptırımları dayatıyorlar” dedi ve Arap ve İslam dünyasından Suriye’ye uygulanan yaptırım baskısının hafifletilmesi için işbirliği çağrısında bulundu.

Üç günlük Suriye ziyaretinde bu konuları ele alacağını belirten Celili, “İran İslam Cumhuriyeti, Suriye ile yakın dostluk ilişkilerine sahiptir. Tahran, Suriye halkının sıkıntılarını ortadan kaldırmak ve düşmanların bu ülkeye yönelik komplolarını etkisiz kılmak için her türlü desteği vermeyi kendisi için bir görev olarak görmektedir” dedi.

Celili, “Suriye’de ulusal diyalogun gerçekleşmesi, Suriye ekonomik altyapısının yeninden inşası ve Suriye’nin yeniden İslam düşmanlarının karşısında güçlü bir kale olarak durması için Suriye’den hiçbir desteği esirgemeyeceğiz” dedi.

İsrail’in Suriye’ye yönelik son saldırısıyla aptallık ettiğini belirten Celili, “Siyonist rejim bu son saldırısıyla bölge güvenliği ve istikrarı için ne büyük bir tehdit olduğunu bir kez daha göstermiştir” dedi.
Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Suriye'de iç savaşın sürmesini İsrail ve AKP'den başka isteyen kalmadı
5 ŞUBAT 2013



BBC'nin haberine göre Londra'da yayınlanan Arapça gazete İlaf, Suriyeli muhaliflerin Devlet Başkanı Beşar Esad'a "diyalog" çağrısı konusunda Türkiye ve Katar'ın anlaşmazlığa düştüğü iddiasına yer veriyor.

Gazete, Suriye muhalefetinden "kaynaklara" dayanırdığı haberinde, Katar hükümetinin Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu'na, Suriye rejimiyle görüşmelere başlaması için "talimat" verdiğini yazıyor.

Habere göre, müzakere planı üzerinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi, ABD'nin Suriye elçisi Robert Ford ve Ulusal Koalisyon Başkan Yardımcısı Riad Seif mutabakata vardı.

Muhalefet kaynakları, koalisyonun diyalog sağlanabilmesi için kurulduğunu belirterek, ABD elçisi Ford'un "teklifin Ulusal Koalisyon Başkanı Moas el Katip'ten gelmesi halinde Suriye sokağında kabul göreceğine" inandığını belirtiyor.

Haberde, muhaliflerin ağzından şu ifadeler aktarılıyor: "ABD yönetiminin uyumsuzluklarıyla uğraşıyor. Kim kime bağlı? Savunma Bakanlığı, CIA, AIPAC (Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi)? Ford ABD'nin tümünü temsil etmiyor.
Katar'ın daha yaygın ve geniş ilişkileri var ve kendi işlerini bu uyumsuzluklar arasında görürken Türk tarafıyla ilgili bir kaygı duymuyor."

ABD Başkanı Barack Obama'nın ikinci dönemine girilirken tüm tarafların "kartlarını" yeniden oynadığı belirtilen haberde; ABD, Rusya ve İran'ın "müzakereyle çözüm" üzerinde anlayış birliğine vardığına dikkat çekiliyor.

'Siyasi mutfak' şefi Katar

Ulusal Değişim Akımı adlı muhalif grubun üyesi Ömer el Şevvaf ise Katar ve Türkiye arasında bir anlaşmazlık bulunmadığı görüşünde.

Koalisyonun "siyasi mutfağının" belirgin biçimde Katar tarafında düzenlendiğini belirten Şevvaf, gazeteye demecinde şöyle diyor: "Herkes, daha kısa zaman öncesine kadar kabul edilemez olan diyaloğun gerekliliğine sokağı ikna ederek, devrimi desteklemekteki başarısızlıklarının üstünü örtmeye çalışıyor. Suriye devriminin amacı tutukluların serbest bırakılması ve pasaportların yenilenmesi olsaydı hiç ortaya çıkmasına gerek duyulmazdı; çünkü bu kadar çok sayıda tutuklu yoktu ve pasaportların yenilenmesi konusunda kayda değer bir güçlük yaşanmıyordu."

Ulusal Koalisyon danışmanlarından Semir el Şişakli ise Türkiye'nin "stratejik değişiklik" olurken danışılmak istediğini vurguluyor. Şişakli'nin internet sitesinde şöyle yazdığı aktarılıyor: "Başka müttefiklerle de benzer anlaşmazlık sinyalleri geliyor; mesela Fransa'yla. Tabi ki bizim kararlarımızı veren müttefiklerimiz değil ama onların müttefiğimiz kalmalarını istiyorsak onlara saygı gösterip danışmalıyız."

Davutoğlu ne demişti?

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Pazar günü Münih Güvenlik Konferansı'nda katıldığı panelde, Suriye rejimiyle diyalog arayışlarını eleştirmişti.

Davutoğlu, "60 bin kişi öldükten sonra Esad'ın görüşmelere hazır olduğunu belirtmesinin, yönetimin ne kadar irrasyonel bir yönetim olduğunun göstergesi olduğunu" savunarak, bu rejimle "diyalog kurulmasını isteyenlerin yanıldığını" vurgulamıştı.

Suriye'de 2012 yılında seçimler yapıldığını hatırlatan Davutoğlu, ''Seçim olması tabii ki iyi. Ancak Suriye'de sözde bir seçim oldu ve yeni parlamento kuruldu, yeni başbakan atandı, iki ay sonra kaçtı. Kim muhalefet liderlerine seçime girme hakkı tanınmasını garanti edebiliyor'' diye konuşmuştu.

Bakan Davutoğlu, dün Kahire'de yaptığı açıklamada da benzer ifadeler kullandı: ''Suriye'deki acımasız diktatörlük mümkün olduğu en hızlı şekilde gitmeli ve yerini demokratik geçişe bırakmalıdır. Bu süregelen şiddetin önlenmesi ve bölgeye istikrar ve güven gelmesinin tek yoludur.''
haber1001

El-Kaide Suriye’yi terk etme kararı aldı
07.02.2013



“DanPress” ajansının verdiği bilgiye göre, ”El-Kaide” Suriye’yi terk etmek kararı aldı. Buna neden örgütün lideri Ayman ez-Zavahiri’nin savaşçılara yaptığı erişimdir. Ez-Zavahiri açıklamada, Suriye’de Ulusal Koalisyon başta olmak üzere, diğer muhaliflerin de Beşşar Esad yönetimi ile görüşmelere başlamasının, bu ülkede çatışmanın anlamsız olduğunu ifade etti.

Zavahiri’nin bu açıklamasından sonra Suriye’de yönetime karşı savaşan ve Suriye halkının kanını akıtan birçok terör odağının savaşma kararında vaz geçerek bölgede ayrılma kararı aldığı bildirildi.

Özellikle İsrail’in Suriye’ye karşı gerçekleştirdiği saldırıdan sonra silahlı muhaliflerin saflarında savaşan birçok insanın gerçekten kimin yanında, kime karşı savaştıkları sorusunun ciddi bir şekilde gündeme geldiği ve birçok militan tarafından savaşmama kararı alındığı bildirildi.

Yaşanan süreçte Suriye halkının ciddi bir şekilde yara aldığını ve bazı illerin ciddi bir yıkıma uğradığını gören, bir takım savaşçıların ise yaptıklarından pişmanlık duyarak Suriye silahlı kuvvetlerine teslim olmaya karar verdiği ve teslim olma olaylarının her geçen gün giderek daha da arttığı bildirildi.

Kaynak; islamaktuel

Şimdi ne olacak?
Hüsnü Mahalli
07.02.2012

Suriye ile ilgili ilginç gelişmeler oluyor. Suriye muhalefetini temsil eden Muaz Elhatip'in geçen hafta 'Esad ile görüşmeye hazırız' demesiyle bölgede hareketlilik başladı. Önce Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Elhatip ile Münih'te buluştu ve Moskova'ya davet etti. Peşinden İran Dışişleri Bakanı Salihi, Elhatip ile bir araya geldi ve 'çok önemli ve yararlı görüşmeler yaptıklarını' söyledi. Aynı saatlerde İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Celili, Şam'da Esad'la görüşüyordu. Münih'te bulunan Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise Esad ile görüşmenin işe yaramayacağını tekrarladı. Oysa Elhatip'in muhalefet liderliğine seçilmesinde Ankara önemli rol oynamış ve hatta Başbakan Erdoğan iki hafta önce güney illerine yaptığı gezide Elhatip'i yanında götürmüştü.

İKİ TEMEL NEDEN

Peki Elhatip durduk yerde neden Esad ile görüşebileceklerini söyledi?
Bunun iki temel nedeni var:

1- ABD yönetimindeki yeni değişiklikler. ABD Savunma Bakanlığı'na getirilen Hagel ve Dışişleri Bakanlığı'na getirilen Kerry sorunların diyalog ve anlaşmayla çözümünden yana. Üstelik Kerry, Başkan Esad ile 6 kez bir araya gelmiş ve kişisel dostluk kurmuştu. Belki de bu nedenle ABD'nin Suriye ilgisi azalmış ve Washington Tahran ile görüşme kapısını aralamıştı. ABD Başkan Yardımcısı Biden'ın Münih'te 'İranlılarla direkt görüşmeye hazırız' demesi de somut kanıt. Rus Bakan Lavrov ile buluşan Biden aynı gün siyasal çözüm konusunda önemli görüşmeler yaptı.

2- Desteğe rağmen muhalefet varlık gösteremedi. Suriye dışından gelen radikal İslamcı grupların estirdikleri terör, hem Suriye halkını hem de Batı'yı tedirgin etti. Halkın desteğinin ve dış yardımların azalmasından şikayet eden silahlı gruplar, ciddi darbeler yedi. Silahlı gruplar çaresiz oldukları için kat-liam yapıyor ve devlet kurumlarını hedef alıyorlar. 23 ay geçmesine rağmen Esad iktidarını sarsamamış ve halkın desteğini değil, nefretini kazanmıştı. Suriye ise kanlı çatışmalara ve yıkımlara rağmen tüm kurumlarıyla çalışıyor ve ayakta durma gücünü kanıtlamıştır.

MUHALİF ÇİZGİ DEĞİŞTİ

Önümüzdeki günlerde bölgede ilginç gelişmeler yaşanabilir. Israrla 'Esad'la masaya oturmayız' diyen muhalefet ve onları destekleyen başkentler artık 'Esad'sız çözüm olmaz' çizgisine gelmiş durumda. Esad'ın en önemli destekleyicisi Tahran ve Moskova'nın ABD ile olumlu bir diyaloğa girmesi işin başka yanı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın bu hafta Mısır'ı ziyaret etmesi çok daha ilginç bir gelişme. Çünkü 1979'dan beri ilk kez bir İran lideri Mısır'a gidiyor. İran-Mısır diyaloğu başta Suriye sorunu olmak üzere bölgede çok şeyi etkiler. ABD samimi olarak bölgede demokrasi, istikrar istiyorsa buna katkı sağlayabilir. Hagel ve Kerry'nin bu çizgide olduğu söyleniyor. Amerikan sisteminin ve ABD'deki Yahudi lobilerinin buna ne kadar izin vereceği henüz belli değil. İsrail'in Şam yakınındaki bir araştırma merkezine yönelik saldırısını bu çerçevede görmek gerekir.

Özetle bölgesel ve uluslararası güç merkezlerinin tüm hesapları yanlış çıkmıştır. Bu hesaplara dayanarak başından beri çok ileri bir konumda tutum içine giren Ankara şimdi zor durumda. Çünkü Esad'a yönelik çok sert söylemlerde bulunan Ankara, bölgesel ve uluslarararsı gelişmeler sonucunda yalnız kalabilir ya da geri adım olanaklarını arar. Bunun böyle olacağını Suriye olaylarının ilk günlerinde söylemiştim. Çünkü tarih Batı'ya ve Batı'nın işbirlikçisi Katar, Suudi Arabistan ve benzeri bölgesel kral, emir ve şeyhlere asla güvenilmeyeceğini hep kanıtlamıştır.

http://www.facebook.com/pages/H%C3%BCsn%C3%BC-Mahalli/274591419218688

Suriye Müftüsü: Suriye En Yakın Komşusu Tarafından Hançerlendi
16.02.2012



Cumhuriyet Baş Müftüsü Ahmet Bedrettin Hassun, Suriye’nin bugün yeniden yapılanmak için yaralarını sardığını söyleyerek

Arap davalarına destek veren tutumlarının faturasını ödediğini, tek suçunun diz çökmemek, ABD ve Siyonist planlara ve dayatmalara boyun eğmemek olduğunu belirtti.

Hassun, tüm dünyanın yakında yaşananlardan ders alan, iki yıl boyunca yüze yakın batı ve komşu ülkenin entrikalarına karşı korunmayı öğrenen Suriye’nin yeniden doğuşuna tanık olacağına dikkat çekti.

Müftü Hassun dün gece el-Meyadin televizyonuna verdiği mülakatta, özgürlüğün ülke dışından değil halktan geldiğini,

Arap âleminin hala sözde Arap baharının yarattığı kaostan kurtulmaya çalıştığını ifade ederek Cumhurbaşkanı Beşşar el-Esad’ın gündeme getirdiği siyasi çözüm planının Cenevre bildirisinden daha geniş olduğuna işaret etti.

Suriye’nin gerçekleri çarpıtan medyayla barış kapılarını açtığı en yakın komşusu arasında kaldığını ve bu komşu tarafından hançerlendiğini bildiren

Hassun, Suriye’nin bugüne kadar hiç kimseye düşmanlık beslemediğini, kendisinden yardım isteyen tüm mültecilere kucak açtığını kaydetti.

“Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan krizden önce Cumhurbaşkanı el-Esad’a saygı gösterdiğini ve Suriye’nin bir kaosa sürüklenmesinden endişe duyduğunu bildirmişti.

Fakat tutumları beni çok şaşırttı” diyen Hassun, Türkiye’nin Suriye’ye sızmaları için kapılarını kimin hesabına katillere, hırsızlara ve suçlulara açtığını sorguladı.

Baş Müftü Hassun, Körfez ülkelerindeki fitne hatiplerini Suriye kanının akıtılmasından sorumlu tutarak

Mısır’da diyalog Suriye’de mezhep kışkırtması yapan Yusuf el-Kardavi’nin tutumunu eleştirdi.

Baş Müftü, İslam Ulemalarına Irak’a demokrasiyi yayma gerekçesiyle gelip yıkan batı ülkelerine karşı uyanık olmaya çağırarak bu ülkelerin

Suriye ve tüm bölgede aynı şeyi yapmaya çalıştığının altını çizdi.
haber1001

Hatay bomba kaynıyor
18.02.2013



Hatay’ın Belen İlçesi’nde Suriyeli muhaliflerin kaldığı evlerde 300 kg TNT yakalandığı öğrenildi.

CHP Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz, Hatay halkının bombalar üzerinde oturduğunu söyledi.

Suriye’ye sınırı olan illerimizde son dönem ardı ardına bazı evlerde patlamalar gerçekleşti.

Yapılan ihbarlar sonucunda yabancıların kaldığı evlerde de bomba yapımında kullanılan malzemeler ve bombalar ele geçirilir oldu.

Son olarak Hatay’ın Belen İlçesi’nde muhaliflerin kaldığı evlerde büyük miktarda patlayıcı ele geçirildiği bildirildi.

CHP Belen İlçe Başkanı Fevzi Yüksel yaptığı açıklamada,

“Suriyeli muhaliflerin Ötüken sitesinde kiraladığı evde 300 kilonun üstünde TNT yakalandı. Resmi makamlar bunu gizlemeye çalışıyor.

Bu patlayıcılar Belen’de ne arıyor? Nereye gönderilecek, nerede kullanılacaktı?” dedi.
sıradışı

Beşşar Esed: Yarınlar bizim
18-02-2013



YDH-Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, 23 ay önce Suriye’ye yönelik başlatılan uluslar arası savaşın başarısız olduğunu söyledi.

Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesinin haberine göre Lübnan’dan Şam’a giden bir heyeti kabul eden Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, ülkesine karşı 23 ay önce başlatılan uluslar arası savaşın başarısız olduğunu belirterek ancak daha yapılması gereken çok iş olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, “23 ay önce Suriye’ye karşı başlatılan savaşın çöktüğüne artık her zamankinden çok daha fazla inanıyorum” dedi.

“Neredeydik, nereye geldik, yarınların bizim olduğundan eminiz. Biz, güç konusunda kimseden bir şey talep etmiyoruz, dilencilik yapmıyoruz. Suriye komploya karşı zafer iradesi taşıyor. Siyasi ve askeri zaferden emin olsak da bu, her şeyin bittiği anlamına gelmiyor” diyen Suriye Cumhurbaşkanı, ülkedeki tekfirci ve terörist gruplara karşı hala yapmaları gereken çok şey olduğunu söyledi.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, konuşmasında muhaliflere ve reformlara de değinerek düzeltilmesi gereken yanlışların olduğunu ve muhalifler içinde de şerefli ve liyakatli insanların bulunduğunu söyledi.

Suriye’nin konsoloslarına ve diplomatik görevlilerine milyonlarca Dolar rüşvet teklif edilmesine rağmen, bunlardan çok azının satın alınabildiğine dikkat çeken Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, “bu, Suriye’deki gerçek milliyetçiliğin en büyük delilidir” dedi.

http://www.ydh.com.tr/HD11502_bessar-esed--yarinlar-bizim.html

Halk AKP’nin Suriye Politikasını Desteklemiyor
Erhan Ayaz
26.02.2013



Ülkemizde maalesef siyaset liderlere tapılarak yapıldığından, gündem de iktidar partisi olduğundan AKP’nin istediği doğrultuda belirlenmekte. Bu konuda ne yazık ki CHP de reaksiyoner bir tavır alarak sadece AKP ve Başbakan’a cevap veren şekilde muhalefet yaparak bizzat AKP’ye yardımcı oluyor. Bu doğrultuda gündemden düşen konu ne yazık ki Suriye’de yaşananlar ve Türk dış politikasının tavrı. Bölgede düzen kurucu iddiasında olan AKP’nin yanlışları üzerinde durulmalı, bunlar halka aktarılmalıdır.

Ahmet Davutoğlu önderliğindeki dış politikamız, medya etkisiyle AKP’nin siyaset yapmada ki en önemli popüler araçlarından biri olmuştu. Fakat son araştırmalar gösteriyor ki AKP’nin dış politikasına olan destek son aylarda ciddi azalma göstermektedir. Bunda da en önemli etken kuşkusuz Davutoğlu önderliğinde aşırıcı, müdahaleci, gerçeklikten uzak, kapasite dışı bir dış politika anlayışıyla Suriye siyaseti gütmemizdir. Türkiye’nin tüm kapasite eksikliğine rağmen Suriyeli muhaliflere sunduğu destek, iç savaşın yaşandığı ülkede taraf olması sonucu doğdurdu. Bu taraf olmanın sonucunda da Hatay’ın hemen her yerine yerleşen isyancıların da Suriye’de hiçte masum olmayan olayların tarafı olduğunun anlaşılması, Türkiye gibi devlet geleneğinin yüzyıllardır var olduğu bir ülkede sınırlarımızın yolgeçen hanına dönüşmesi, 2 pilot ve birçok sivil vatandaşımızın hayatını kaybetmesi önemli etkenlerden vatandaşları direkt etkileyen kısımlar. Cihatçı grupların şiddeti, şiddet doğurmaktadır. Hükümetin bir başka ülkenin rejimini ortadan kaldırmaya silah kullanarak kalkışmış gruplara sunduğu desteğin Suriye’ye demokrasi getirmeyeceğini, tam aksine kan, ölüm ve gözyaşı getirdiğini halkta geçen iki yıl içerisinde yaşananlardan anlamıştır. Bu durumda AKP seçmeninin kendisi dahi Suriye politikasına kuşkuyla bakıyor.

İstanbul Kadir Has Üniversitesi’nin 26 Aralık 2012 ile 6 Ocak 2013 tarihleri arasında 26 ilde 1000 kişiyle yaptığı yüz yüze görüşme neticesinde yürüttüğü çalışmada ortaya çıkan sonuç halkın % 43,5’inin seçenekler içerisinden “Türkiye’nin tarafsız kalması, herhangi bir müdahalede bulunmamasını” seçmesi çok önemli bir orandır. Anketörlerin seçtiği ağırlıklı yanıtın aksine, şuan ki Suriye politikamız ne yazık ki savaştan önceki son adımdır. Türkiye’nin desteklediği muhaliflerin El-Kaide ile olan organik bağları, uluslararası ajanslara düşen fotoğraflarda yaptıkları insanlık dışı uygulamaları unutulmamalıdır. Aynı araştırmada Türkiye’nin askeri, maddi, lojistik ve moral destekte bonkör davrandığı bu muhaliflere destek olunmasını savunanların oranı sadece % 11’dir. Türk dış politikasının Orta Doğu politikasına olan destek 2011’de % 37 iken, 2012’de % 35’e düşmüş, ilgilenmiyorum diyenlerin oranı da % 18’den, % 22’ye yükselmiştir. Genel anlamda AKP’nin dış politikasını başarısız bulanların oranı % 38,2’dir, başarılı bulanların oranı da % 34,7’dir ki son seçimlerde AKP’nin aldığı oran % 50’dir. Türkiye’nin Suriye politikasını başarısız bulanların oranı da % 46’dır.

Aynı durum Orta Doğu halkı içinde geçerlidir. Türk dizilerinin bölge ülkelerinde izleniyor olması, AKP’nin Suriye politikası yüzünden bölgedeki Türkiye algısının çok büyük zarar görmüş olması gerçeğini değiştirmez. Türkiye’nin bölgedeki imajı hiçbir zaman rol model olmamakla beraber artık küresel güçlerce kullanılan bir ülke imajı bölgede hâkim olandır. Takdir edersiniz ki böyle bir ülke ne düzen kurucu ne de bölgesel bir güç olabilir. Ayrıca NATO şemsiyesi altında Türkiye’ye yerleştirilen Patriotlar bölgedeki kullanılan ülke imajını destekler nitelikte algıların artış göstermesine olanak sağlamaktadır.

Kaynak: http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/halk-akpnin-suriye-politikasini-desteklemiyor-15458

Sunday Times muhabiri Hala Jaber: Esad gidici görünmüyor
4 MART 2013



İngiliz gazetesi Sunday Times’tan Hala Jaber, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la yaptığı ve Pazar günü yayımlanan röportajından sonra BBC’nin radyo programlarından Newshour’a izlenimlerini aktardı.
Jaber, Suriye’nin başkenti Şam’dan telefonla programa bağlanarak gazeteci Lyse Doucet’nin sorularını yanıtladı.

Gazeteci Jaber, Esad’ın iktidardan ayrılmak üzere olan bir lider izlenimi vermediğini belirtti.

Doucet’nin, yaklaşık iki yıl önce de Esad’la röportaj yapmış olan Jaber’e, Esad’ın bu süre zarfında değişip değişmediğiyle ilgili sorusuna Jaber, ‘hayır’ yanıtını verdi.

Jaber ayrıca Esad’ın kendisine, Suriye ve dünyanın tümünde olan biten politik gelişmeleri iyi takip ettiği izlenimi verdiğini de ekledi.

Gazetedeki yazısındaysa Jaber Esad’ın, röportajı gerçekleştirecekleri devlet sarayına, yanında koruma olamadan ve kendi kullandığı arabayla gelmesine şaşırdığını yazdı.

Türkiye’ye sert eleştiriler

Röportajda Esad, muhaliflerle müzakere talebini yenilerken aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelere Suriye’yle ilgili politikalarından dolayı sert eleştiriler yöneltti.

Esad, “Eğer biri samimi olarak, samimi kelimesini vurguluyorum, Suriye’ye yardım etmek ve ülkemizdeki şiddetin durmasına yardımcı olmak istiyorsa yapacağı tek bir şey vardır: Türkiye’ye gidebilir, Erdoğan’la oturup ona Suriye içine gizlice teröristleri sokmayı durdurmasını, silah göndermeyi durdurmasını, o teröristlere lojistik destek sağlamayı bırakmasını söyleyebilir. Suudi Arabistan ve Katar’a gidebilir ve onlara Suriye’deki teröristlere maddi destek sağlamayı bırakmasını söyleyebilir.”
Suriye’deki muhaliflerle diyaloğu savunduğunu, bunun için ilk önce şiddetin durması gerektiğini belirten Esadi, Suriye yönetimi karşısındaki birçok muhalif grubun güçlü bir liderlik yapısının olmadığını belirtti.
Esad, bununla birlikte bu gruplara ‘asıl liderliği’ mali destek ve silah sağlayan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan yaptığını öne sürdü.
Esad röportajında İngilitere’ye de sert eleştiriler yöneltti.
Esad, muhaliflere silah desteğini savunan İngiliz hükümetinin Suriye konusunda ‘saf ve gerçeklikten uzak bir şekilde hareket etiğini belirtti.
BBCT

Kerry’den Suriye muhalefetine şantaj
05-03-2013



YDH- ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Ulusal Koalisyona bağlı silahlı örgüte doğrudan yardım yaptıklarını belirterek sunduklar fırsatlardan yararlanılmazsa diğer seçenekleri deneyeceklerini söyledi.

Amerika Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye başta olmak üzere bölgedeki gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunmak için Avrupa ülkeleriyle başladığı tura, Körfez ülkeleriyle devam ediyor.

Bugün Katar'ın başkenti Doha'ya giden Kerry, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad Bin Casim Cebr es-Sani'yle bir araya geldi.

Katar'dan yayın yapan el-Cezire TV'nin haberine göre görüşme sonrasında düzenlenen ortak basın açıklamasında söz alan Kerry, "Suriye'ye ne tür silahların gönderileceği ve kimlerin teslim alacağını görüştük. Desteğimizle, Suriye'deki mutedil muhalefeti güçlendirilmesini güvence altına almamız gerekiyor. İlk defa Askeri Konsey'e doğrudan yardım ediyoruz. Muhalefeti destekleyenleri destekliyoruz. Eğer şu an sunduğumuz fırsatlardan istifade edilmezse önümüzdeki diğer seçenekleri yürürlüğe koyacağız" dedi.

Reuters'in bildirdiğine göre ise ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, açıklamasında şunları söyledi: "Silahların belirli kişilere, mutedil Suriye Ulusal Koalisyonu'na ulaşmasını güvence altına alma sorunu görüştük. Amerika, bazı devletlerin Suriye'ye göndereceği silahların aşırılara değil mutedillere gideceğine kesin bir şekilde inanmaktadır."

Katar Dışişleri Bakan Yardımcısı Hamad bin Casim ise "Uzun bir süredir, Suriye'deki krizin sona ermesi için muhalefetin silahlandırılmasını istiyorduk. Muhalefetin silahlandırılması hususunda uluslararası toplumun tutumunda değişiklik var" dedi.

http://www.ydh.com.tr/

Ebu Merzuk: Suriye, Filistin direnişinin ümidiydi, hala da ümididir
05-03-2013



YDH- Hamas'ın Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Ebu Merzuk, Suriye'deki krizin şiddet yoluyla çözülemeyeceğini belirterek Suriyeliler arasında uzlaşının sağlanması için çağrı yaptı.

Hamas'ın Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Musa Ebu Merzuk, Suriye'deki krizin en kısa zamanda çözüme kavuşturularak Suriye'nin direnişi destekleyen eski konumuna kavuşturulması için Suriyeli taraflar arasında uzlaşının sağlanması gerektiğini söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad tarafından kabul edilen Ebu Merzuk, başta Filistin ve Suriye sorunu olmak üzere bölgedeki son gelişmeler üzerine görüş alış verişinde bulundu.

Lübnan'dan yayın yapan el-Meyadin TV'nin bildirdiğine göre Ebu Merzuk, Ahmedinejad'la görüşmesi sırasında "Suriye, Filistin direnişi ve Filistinlilerin ümidiydi, hala da ümididir. Şam'ın eski konumuna yeniden kavuşması için Suriyeli taraflar arasında uzlaşı sağlanmalıdır" dedi.

Suriye'nin direnişe verdiği desteğe dikkat çeken Ebu Merzuk, Suriye'nin direnişe verdiği destekle bölgedeki denklemin değiştiğini kaydetti.

Filistin'in kurtuluşu için direnişin tek yol olduğunu ifade eden Ebu Merzuk "Direnişin elde ettiği kazanımlardan ötürü İsrail, düşmanca siyasetini değiştirmek zorunda kaldı" diye konuştu.

Ahmedinejad'la görüşmesinden sonra İran Milli Güvenlik Yüksek Konsey Sekreteri Said Celili'yle bir araya gelen Ebu Merzuk, Suriye'deki kriz, silah gücüyle ve askeri müdahaleyle çözüme kavuşturulması mümkün değildir" dedi.

Krizin en kısa zamanda çözüme kavuşturularak Suriye'nin direnişi destekleyen eski konumuna kavuşturulması için Suriyeli taraflar arasında uzlaşının sağlanması gerektiğini söyledi.

http://www.ydh.com.tr/

Irak’la Mısır’ın Suriye tartışması
07-03-2013



YDH-Suriye’nin temsilciliğinin Ulusal Koalisyon adlı muhalif örgüte verilmesinin önerildiği Arap Birliği toplantısında Irak ve Mısır dışişleri bakanları arasında sert tartışmaların yaşandığı bildirildi.

Irak’tan yayın yapan Burasanews’in haberine göre dün yapılan Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısı sırasında Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile Mısır Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr arasında tartışma yaşandı.

Katar’ın Arap Birliği’ndeki Suriye temsilciliğinin Doha’da kurulan Ulusal Koalisyon adlı muhalif örgüte verilmesine yönelik önerisinin görüşülmesi sırasında Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin bu öneriyi destekleyen Mısır Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr’a tepki gösterdiği bildirildi.

Iraklı diplomatik kaynaklara dayandırılan haberde Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin Mısırlı meslektaşına “Arap Birliği, Arap ülkelerine ait bir kurumdur, muhalif gruplara ait değil. Eğer böyle olmayacaksa biz de burada Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne (Mısır muhalefeti) bir temsilcilik verilmesini önerelim” dedi.

Arap Birliği’ndeki Suriye temsilciliğinin Amerika’nın müdahalesiyle 11 Kasım’da Katar’da kurulan Ulusal Koalisyon adlı örgüte verilmesi Katar tarafından önerilmiş, Suudi Arabistan ve Mısır öneriye destek verirken; Irak, Lübnan ve Cezayir karşı çıkmıştı.
http://www.ydh.com.tr/

Güngör Uras: Suriye krizinin Türkiye'ye faturası tahmin edilenden ağır
17.10.2012



Milliyet gazetesi yazarı Güngör Uras, bugünkü yazısında Suriye krizinin ekonomik faturasına odaklandı.
Türkiye açısından faturanın giderek büyüdüğünü savunan Uras, "Ankara, Esad’ın nasıl devrileceği ve de Suriye’den gelen sığınmacılar ile meşgul. Halbuki Suriye’de olan bitenin bizim için büyük bir ekonomik faturası var. Türk ekonomisi ve özellikle sınır illerde yaşayanlar olan bitenden çok, hem de çok büyük zarar görüyor" tespitini yaptı.

"Fatura sanılandan ağır"

Yazısında, önemli ticari verileri de paylaşan deneyimli gazeteci, 11 Ortadoğu ülkesine yapılan ticaretin Suriye'deki kriz nedeniyle darbe aldığını söylerken, sınıra yığılan askeri kuvvetlerin de ekonomiye ağır bir yük getireceğini belirtti.
Görüşüne başvurduğumuz Uras, ekonomiye yük olan tüm kalemlerin teker teker tespit edilmesinin güç olduğunu ancak, genel fotoğrafın zararı gösterdiğini söyledi. Uras, şöyle konuştu:

http://turkish.ruvr.ru/

Lavrov "Suriye'yi kimin yöneteceğini belirlemek bize düşmez. Buna Suriyeliler karar verir"
08 Mart 2013



BBC'nin sorularını cevaplayan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'nın, "rejim değişikliği tertibi"ne katılmadığını ifade etti.

Lavrov "Suriye'yi kimin yöneteceğini belirlemek bize düşmez. Buna Suriyeliler karar verir" dedi.

Lavrov önümüzdeki hafta Londra'da İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ile görüşecek.

İngiltere ile Rusya arasında Suriye sorununa ilişkin ortak bir düşüncenin olup olmadığı sorusuna ise Lavrov şöyle cevap verdi:

"Nihai hedef açısından birbirimizden çok da uzak olduğumuzu düşünmüyorum. İki taraf da Suriye'de birlik ve demokrasi istiyor. Ülkelerinin nasıl yönetileceğine Suriye halkının özgür biçimde karar vermesini istiyor... Kriz başladığından beri Rusya'nın tutumu bu olmuştur."
haber1001

BM: Suriyeli mülteci sayısı 3’e katlanacak
10.03.2013



BM, Suriye’de mevcut savaşın aynı tempoda tırmanmaya devam etmesi durumunda Suriye’den ayrılan mülteci sayısının sene sonuna kadar 3 kat artacağı tahmininde bulundu.

Türkiye’ye ziyarette bulunan BM


En son Ekim tarafından Prş May 30, 2013 9:14 pm tarihinde değiştirildi, toplam 24 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Oca 02, 2013 11:48 pm    Mesaj konusu: Emperyalizmin Suriye'ye yaptığı saldırıda gözden kaç(ırıl)ar Alıntıyla Cevap Gönder

Suudi Arabistan, Suriye'yi işgal politikasından vaz mı geçiyor
06-01-2013



http://www.ydh.com.tr/ 'nin haberi:

Suud müftüsü: Suriye için cihat çağrısı yapmayın

YDH- Suudi Arabistan Baş Müftüsü Şeyh Abdulaziz Al-i Şeyh, Suud-i Arabistan'daki hatiplerin Suriye için cihat çağrısı yapmalarına karşı çıktı.

Suriyelilerin parayla desteklenmesinin daha iyi olacağını belirten Suudi Arabistan müftüsü Şeyh, "Ben, Suudlu gençlerin Suriye'de cihada gitmelerine karşıyım. Nereye gittikleri belli değil kimin gölgesinde savaştıkları belli değil. Düşman için kolay bir hedef haline gelirler. Bundan ötürü para ve duayla Suriyelileri desteklemeleri daha iyi olur" dedi.

El-Medine gazetesinde yer alan habere göre Suudi Arabistan'daki cami hatiplerini de uyaran Şeyh, hutbe ve vaazlarda siyasi konulara girmemelerini istedi.

Öte yandan şimdiye kadar Suriyeli muhaliflerin "silahlanma hakkı" olduğunu savunan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, dün yaptığı açıklamasında, Suriye'deki krizin siyasi yolla çözülmesi gerektiğini, siyasi çözümün şartlarının halk tarafından belirlenmesi gerektiğini söyledi.

Suriye müftüsünden Erdoğan’a acı bir mesaj
Muharrem Bayraktar
7 Ocak 2013



Batılı emperyal güçlerin ve bu güçlerin uzantısı olan sahte cihat özenticilerinin kana buladığı Suriye’den çok dokunaklı bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun.

Yol TV’den Fuat Ateş, Lübnan üzerinden Suriye’ye giderek, burada yaşadıklarını ilginç bir belgesel halinde yayınladı. Kendisini kutluyorum. Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun ile de görüşen muhabir yaptığı mülakatı yayınladı.

Bugünkü yazımda Suriye Müftüsü Hassun’un konuşmasından bir kesit aktarmak istiyorum. Müftü Hassun’un oğlu Sariye Ahmed Bedreddin, Şam’da hain bir saldırı sonucu öldürülmüştü. Bakın neler diyor Suriye baş müftüsü:

“Erdoğan’a şunu hatırlatmak istiyorum. Kendisiyle iki defa toplantıya katıldım. İlk olarak İstanbul Belediye Başkanı iken Hz. Muhammed’in kabri başında. Daha sonra da bundan 3 yıl önce başbakanken Ankara’daki Kocatepe Camisi’nde birlikte namaz kıldık. O zaman çok uzun bir süre de görüşme imkânı olmuştu. Kendisi Beşar Esad ve ailesiyle ilgili birçok iltifatta bulunmuştu. Ve bana dönerek şunu söylemişti:

“Arap Baharı denilen bu dalgalar nedeniyle Suriye için çok korkuyorum.”

Bu uyarısı için kendisine teşekkür ettim. Özellikle Suriye’ye gösterdiği ilgi ve ziyaretler için tekrar kendisine şükranlarımı sundum. Suriye’ye döndükten sonra Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz konuşmayı Beşar Esad’a da ilettim. Bugün Türkiye Başbakanı Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na şunu söylüyorum:

"Kıyamet günü Allah’ın huzuruna hep birlikte çıkacağız. Orada ben şunu söyleyeceğim. “Senin ülkenden gelen teröristler benim çocuğumu ve kırk bin masum Suriye vatandaşını katlederek senin yanına döndüler. Neden tüm bu olaylara izin verdiniz? Biliyorsunuz ki Peygamberimiz “komşunuza iyi davranın” diye buyurdu.
Suriye’de bu ateşi yakanlar bilsin ki bu ateşin korları onları da yakacaktır.”


Müftü Hassun daha sonra gözyaşları içinde konuşmasına şöyle devam etti:

“Benim çocuğumu neden katlettiklerini de açıklayayım. Benden Suriye’den ayrılmam istendi. Ülkemden ayrılıp mevcut siyasi sisteme karşı olduğumu beyan etmemi istediler. Özellikle Ürdün ve Suudi Arabistan’dan bazı isimler beni arayıp bir an önce ülkeyi terk etmem gerektiğini söylediler. Ben de onlara ülkeyi terk etmek yerine yöneticilerle muhalifler arasında köprü görevi görmem konusunda yardımcı olmayı önerdim. Fakat onlar benim bu tavrımı sistem yanlısı olmak şeklinde ilan ettiler. Ve buna cevap olarak da çocuğumu katlettiler. Ardından insanlara çocuğumu Suriye devletinin katlettiğini anlattılar. Bütün bunlar olurken çocuğumun katili olan iki kişi yakalandı. Ve ben bir toplantıda onlarla birlikte oldum. Sadece benim çocuğumu değil o saldırıda 15 insanımızı da katlettiler. Onlara “neden yaptınız bu işi?” diye sordum. “Bize dışardan böyle bir emir geldi” dediler. Ben kendi adıma onları affettim. Türkiye’deki kardeşlerime lütfen anlatın; Suriye’de işte bunlar yaşanıyor.”

Suriye Müftüsü vatanına, milletine, bayrağına, dinine, imanına sahip çıkarak tarihe bir kahraman olarak geçecek. Gelen baskılara direnerek ülkesinde kalan bir müftü olarak, gelen baskılara hiç direnmeden “Suriye’yi satan” Türk Başbakan’a çok önemli bir mesaj gönderdi. Ülkesinin emperyal çizmeler altında çiğnenmemesi için evladını şehit verdi. Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a güvenmenin bedelini çok acı ödedi.

“Erdoğan’la Kıyamet Günü Allah’ın (c.c.) huzurunda hesaplaşacağız” diye haykırıyor.

Ankara’da aynı safta namaz kıldığı Başbakan’ı “oğlunu katledenlere kucak açmakla” suçluyor.

Haçlının “aferinini” almak uğruna böylesine ağır bir günahla Allah’ın huzuruna gitmeye değer mi be Başbakan!

Ben Suriye müftüsü Ahmet Hassun’un yaralı yüreğinin feryadını aynen aktardım.

Gerisi başbakanın bileceği şey.

Kaynak: http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12004220/suriye-muftusunden-erdogan-a-aci-bir-mesaj/muharrem-bayraktar

Suriye krizi tarımı vurdu
6 Ocak 2013



Suriye krizinin Türk tarımı üzerindeki etkilerini değerlendiren TZD Başkanı İbrahim Yetkin, sınır kapılarının kapanmasının en başta sebze, meyve olmak üzere tarım sektörünü olumsuz etkilediğini belirtti

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Başkanı İbrahim Yetkin, TZD Genel Merkezi’nde Suriye krizinin tarım ve hayvancılık üzerindeki etkileri konulu bir basın toplantısı düzenledi. Yetkin, yaptığı konuşmada, Suriye’de yaşanan kriz ve ardından sınır kapılarının kapanmasının en başta sebze, meyve olmak üzere tarım sektörünü olumsuz etkilediğini belirtti. Türkiye’nin tarım sektörü açısından zor bir sürece girdiğini söyleyen Yetkin, “Bu konuda, bölgede üretim yapan üreticiler ve ziraat odası yetkililerinden aldığımız bilgiler, bunun üretimi tehdit eder bir boyuta geldiğini ortaya koydu” dedi. Yetkin, bölgesel anlamda tarımsal yönden bir sıkıntı yaşandığını dile getirdi. Meyve, sebze, hayvancılıkta üretimin olumsuz yönde etkilendiğinin görüldüğünü söyleyen Yetkin, denetim sorunları nedeniyle bölgedeki hayvan kaçakçılığının arttığını da belirterek, Suriye’den Türkiye’ye büyükbaş ve küçükbaş hayvanların girdiğini anlattı.

İç üretimde sorunlar başladı

Suriye kriziyle birlikte Türkiye’nin kendi iç üretiminde de sorunlar olduğunu belirten Yetkin, mağdur olan üreticilerin mağduriyetinin giderilmesi için patatesin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, güvenlik güçlerine ve geniş meslek gruplarına devlet tarafından dağıtılması önerisini getirdi. Yetkin, patates üreticisinin sübvanse edilerek patates stoğunun eritilmesi noktasında tedbir alınabileceğini ifade etti.

Sınırda denetim yok

Siyasi anlamdaki Suriye krizini değerlendirme noktasında olmadığını belirten Yetkin, “Ama görülüyor ki bu bölge çok ciddi bir şekilde etkilenmiş. Bu sıkıntı tarımsal üretimi tehdit eder hale gelmiş. Yani Türkiye’de bir sorun varsa bu bölgede 5 sorun birden ortaya çıkmış. Bölgedeki çiftçi kredi faiz borçlarının ertelenmesi muhakkak gerekli. Sınır kapılarının denetim altına alınması lazım. Hayvan hareketlerinin kontrol altına alınması lazım. Ayrıca, normal olarak çiftçinin elektrik ve su gibi borçlarının da ertelenmesi gerekiyor” şeklinde konuştu. Yetkin, bu sorunların giderilmesinin bölgeyi üretime sokacak tedbirlerin alınmasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Yetkin, bölgesel anlamda siyasi krizin yönetilmesiyle birlikte tarıma ilişkin sorunların rehabilite edilmesi gerektiğini belirterek, “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın alınacak tedbirleri Bakanlar Kurulu’na sunup bu kararı alması gerekiyor. Bir önlem paketi ve önlem paketinin getirdiği tedbirlerin derhal hayata geçirilmesi gerektiğini söylüyorum” dedi.

Kaynak: http://www.yenimesaj.com.tr/

Hepsi külliyen yalan

(Resimdeki Mavi ve Açık Kahverengi Yerler Rezervlerin Olduğu Suriye Karasuları)

Bazı,terör destekçisi ve yandaşları ,Türk hükümeti Suriye'den ne istiyor diye sorulduğunda,hep aynı şeyleri söylerler hürriyet, demokrasi vs gibi şeyler ama , hepsi külliyen yalan bunların

1-Suriye karasularında 2005 yılında Norveçli firmanın yaptığı çalışmada Suriye karasularındaki petrol ün haritası çıkarıldı 2-4 km eninde 5 nin kilometrekarelik bir alanda

Banyas'tan lazkiye'ye kadar uzanan kıyı şeridinde 30 milyar varil petrol rezervi olduğu tespit edildi,2005 ten bu yana ihalelerde anlaşmazlık çıktığı için petrol çıkarılamadı arkasından Suriye meselesi başladığı için durdu.

2-Suriye karasularında bulunan doğal gaz kaynakları 400 milyon metreküp olduğu tespit edildi. Doğalgaz Suriye'nin 100 senelik ihtiyacını karşılayacak rezervesine sahip.

3-Doha anlaşmasında Atatürk barajından Suriye üzerinden Golan yoluyla İsrail'e su hattı döşenmesi var.

4-Suriye ortadoğu da su kaynakları yönünden diğer devletlerden daha zengin

Suriye'de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1200 metreküp, İsrail'de ise 350 metreküp.

Suriye meselesinin bir başka boyutu budur ,bunun için Suriye'de kan dökülüyor,katliamlar yapılıyor,alt yapısı,sanayisi baltalanıyor,hiç kimseyi kandıramazlar, Suriye halkının yanındayız Lafları Boş

Kaynak: Bashar Al Asad Icin Destek

İddia sarsıcı: "Erdoğan Haçlılara hizmet ediyor, Mursi ABD'nin Adamı"
09 Ocak 2013



Dünyaca meşhur eylemci Çakal Carlos’un (Ilich Ramirez Sanchez) Türkiye’deki tek yetkili temsilci gazetecisi Fazıl Duygun'ın İvedi Haber Portalında çok komuşulacak bir haber yayın yayınlandı. Gazeteci Duygun;Lübnan- Şeyhi Abdunnasır Cibri Efendi Mısır, Ürdün ve Suriye'de tanınan ve büyük bir tesiri olan Beyrut Kulliyyetu-d Da'wa Müessesesi Dekanı ve Nakşî Şeyh, Fazıl Duygun’a konuştu. Tayyip Erdoğan’ın Haçlı zihniyetine hizmet ettiğini söyleyen Cibri, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Musri’nin de ABD’nin desteği ile oraya geldiğini iddia etti

Lübnan-Mısır, Ürdün ve Suriye'de tanınan ve büyük bir tesiri olan Beyrut Kulliyyetu-d Da'wa Müessesesi Dekanı ve Nakşî Şeyhi Abdunnasır Cibri Efendi, Fazıl Duygun’a konuştu. Tayyip Erdoğan’ın Haçlı zihniyetine hizmet ettiğini söyleyen Cibri, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Musri’nin de ABD’nin desteği ile oraya geldiğini iddia etti

İşte Fazıl Duygun’un röportajından ilgili bölüm:

“TAYYİP ERDOĞAN HAÇLILARA HİZMET EDİYOR”

Rahmetli Necmeddîn Erbakan ile Tayyip Erdoğan’ı kıyaslayabilir misiniz?

Büyük Şeyh ve Üstad Necmeddin Erbakan ( Allah ona Rahmet etsin ) “ bunlar ( AKP ) Siyonizme hizmet ediyorlar “ diyordu . Türk halkı Necmeddin Erbakan ı çok seviyor . Fakat Erdoğan , bilakis o Bush un “ bu Doğu üzerine bir Haçlı seferidir “ dediği, Haçlılara hizmet ediyor .

“ERDOĞAN, MÜSLÜMANLIĞI PROTESTANLIĞA ÇEVİRİYOR”

O ( Tayyib ) Sünni Müslümanlığı, Protestanlığa çevirmeye çalışıyor

- Erdoğan döneminde Türkiye, Irak’taki Sünni Kürtleri vurdu. O zaman o Ehli Sünnete hizmet etmiyor, yalancıdır. 15 sene Sünnileri ve Şiaları kullandı. Din işlerinden sorumlu eski Bakan Mehmet Aydın, bir mezhep muhalifiydi.

“ERDOĞAN MÜSLÜMANLARI SAPTIRDI”

Evet, Bizzat Tayyip Erdoğan, büyük bir cemaat olan Süleymancıların bir tarihçi hocasına: “Benim bakanım Mehmet Aydın, İmam-ı Azam’dan daha alimdir, diyebilmiştir.

Erdoğan Müslümanları saptırdı. O Türkiye’yi bozuyor. O, şu ân Suriye’yi bölmek için vuruyor, sonra Türkiye’yi vuracak.

“TÜRKİYE İSRAİL’İN BEKASI İÇİN ÇALIŞIYOR”

Türkiye’nin Suriye siyaseti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biz bugün, Suriye’nin başına gelenlerin, Türkiye’nin de başına gelmesinden korkuyoruz. Amerika meclisinden, Obama’ya karşı aday olan Maykıl isminde birisi, libya’da idi ve şöyle dedi: “ Libya bu gün Kaddafi’yi öldürdü, halk da birbiriyle savaştı Yarın Suriye … daha sonra Rusya, İran ve Çin … Fakat onlar Türkiye’yi, İsrail’in bekâsı için, bu bölünmeye hizmete koyacaklar. Biz, Mısır üzerine korktuğumuz gibi, İran üzerine korktuğumuz gibi, Türkiye üzerine de çok korkuyoruz. Bölgemizde üç mühim Müslüman devletimiz var: Mısır, Türkiye ve İran. Bunlar birbirleriyle yardımlaşacaklar. İhvan, Afganistan’da, Irak’ta, ve Sudan’da ihvanla yardımlaşıyordu. Fakat bu yardımlaşma, Afganistan’ın, Irak’ın ve Sudan’ın bölünmesine götürdü. Ve şimdi biz, Mısır konusunda da korkuyoruz. Sonra Türkiye’nin de İhvanı, bölünme için kullanmasından korkuyoruz. İhvan, Suriyeli ayaklananları destekliyor, bu da bölgenin bölünmesine götürüyor. Bundan dolayı biz Erdoğan’ın hükümetini ve Türkiye’yi, bölgeyi seven bir hükümet olarak görmüyoruz, bu bölgeye hizmet etmiyorlar. tarihî Haçlı zihniyetine hizmet ediyorlar

“AMERİKA MUHAMMED MURSİ’Yİ İSTEDİ”

Mısır konusunda görüşünüz nedir?

Ben, Mısır’da olanlar konusunda mutmain değilim rahatsızım.

Mısırlılar, selefi radikalizmi ortadan kaldırıp yerine doğru olan İslâm anlayışını getirebilecekler mi ?

Bu zor. Çünkü lider yok. Mursi’yi seçenlerin çoğu, mücadele gereği seçtiler. Aslında seçimlerden çıkan Ahmet Şefik’ti, fakat ABD Mursi’yi istedi.

Yani Amerikan ortağı

Evet ve Amerikalılar bunu açıkça söylediler. Amerikalılar “ biz ve ihvan şuan Doğu’da halifeyiz “ dediler. Bu ABD’ nin açıklaması.

Kaynak : İvedi haber
Röportajın tamamı için: http://fazilduygun.blogcu.com/lubnanli-naks-seyhi-abdunnasir-cibri-h-ukumet-hacli-zihniyeti/13328975

ABD’li tarihçi Tarpley: ‘’Obama Erdoğan’ı aldatıyor, Türkler kaybedecek’’
14.01.2013



ABD’li tarihçi Tarpley, Türkiye hakkında şok bir analiz yaptı. Sosyal medyada videosu dolaşan tarihçi ‘’Obama Erdoğan’ı aldatıyor, Türkler kaybedecek’’ dedi.

ABD’li tarihçi Dr. Griffin Tarpley, Türkiye ve Suriye sorunu konusunda şok bir analiz yaptı. Sosyal medyada videosu dolaşan tarihçi, ‘’Obama Erdoğan’ı aldatıyor, Türkler kaybedecek’’ dedi.

‘’Obama’nın her hafta Erdoğan’ı aradığını, kibir ve hırsı ile oynayarak onu bir yere ittiği söyleniyor’’ iddiasını da ortaya atan Tarpley, ‘’Mübarek’in düşürülmesinden sonra Türk hükümeti Yeni Osmanlı İmparatorluğu fikri ile kandırıldı. Bu aldatmaca ile sıfır sorundan, başta Kürt sorunu olmak üzere, onlarca sorunlar dizisine geçiverirsiniz’’ dedi ve şunları söyledi;.

TÜRKİYE’Yİ YOK ETMEK İÇİN: Türkiye’yi ziyaret ettim, pek çok siyasi lider ile görüştüm. Türkler öncelikle Amerika ve İngiltere ile ittifakın “öldüren bir kucaklama” olduğunu anlamalı; bir başka deyişle İngiliz- Amerikalılar Türkleri öldürene kadar sevecekler. Türkleri Suriye’ye karşı kullanacaklar. Ve çatışmayı modern Türkiye’yi yok etmek için kullanacaklar. Korkarım, Obama’nın aldattığı Erdoğan ve Davutoğlu bu psikoloji ile kendi çukurlarını kazıyorlar. Kazanacakları hiçbir şey yok ve kaybedecekler.

SURİYE’DE İSYAN BASTIRILIYOR: Ortada bir de Rusya sorunu var; 19 ncu yüzyılda her 20 yılda bir, Türk-Rus Savaşı olurdu. Son zamanlarda bir Türk- Rus Savaşı olmadı ama o istikamette adımlar atılıyor. Şu bilinmelidir ki, Suriye güvenlik güçleri isyancılara karşı başarılı bir harekât yürütüyorlar, isyan bastırılıyor; Buna paralel olarak, olayların ağırlık merkezi, gerçek bir devrimci hareketin başladığı Suudi Arabistan ve Katar’a doğru kayıyor.

İSKENDERUN’DA CIA VAR: Şu anda Türkler, güney bölgelerinin tamamını CIA’ya devrettiler. Oralarda CIA başıboş, kontrolsüz dolaşıyor. İskenderun otellerinde CIA cirit atıyor. Oteller El- Kaide teröristleri ile dolu. CIA Adana yakınlarındaki İncirlik üssünden, bölgeye getirdikleri teröristleri kullanıyorlar. Ve bunun Türkiye’ye geri dönüşü feci olacak.
(Gazeteport)

Nusaybin Sınır Kapısı'ndan ülkelerine dönmek isteyen 89 Suriyeli Mülteciye polis izin vermedi
25 Ocak 2013



Suriye'deki iç çatışmalardan kaçarak Türkiye'ye sığınan 89 Suriyeli, ülkelerine geri dönmek için Mardin'in Nusaybin ilçesindeki sınır kapısına geldi.

Suriye'nin Kamışlı kentine komşu Nusaybin ilçesine gelen Suriyeliler, yanlarında getirdikleri eşyalarıyla Nusaybin Sınır Kapısı önünde beklemeye başladı. Sınırda görev yapan askerlerin çağırdığı polis, sınır kapısında güvenlik önlemi aldı.

Sınır kapısında 2 polis otobüsüne bindirilen Suriyeliler, Mardin İl Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şubesi'ne teslim edilmek üzere Şehit Nurettin Ersoy Polis Karakolu'na götürüldü.

Türkiye'ye 4 ay önce geldiğini belirten Nizamettin Salih, ülkesine geri dönmek istediklerini belirtti.
haber1001

Yemen’deki silah yüklü geminin altından da Katar çıktı
04-02-2013



YDH- Yemen kıyılarında ele geçirilen silah yüklü geminin Katar tarafından finanse edildiği ve Suriye’ye silah götürdüğü açıklandı.

Yemen’de yayımlanan el-Oulaye gazetesi, Yemen sahil güvenlik güçleri ve bölgedeki Amerikan deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilen silah yüklü geminin Katar tarafından finanse edildiğini ve taşıdığı silahları Suriye’deki silahlı gruplara götürdüğünü bildirdi.

Geminin Ukrayna’dan geldiğini belirten gazete, taşıdığı silahların bir kısmını Yemen’de indirdikten sonra geri kalanını Suriye’deki silahlı gruplara ulaştırmak için yola çıktığını; ancak Yemen sahil güvenliği ve Amerikan deniz kuvvetleri tarafından durdurulduğunu yazdı.

Gemide çok sayıda omuzdan atılan SAM-2 ve SAM-3 füzelerinin bulunduğu belirtildi.
http://www.ydh.com.tr/

Bunlar, Suriye devrimini çaldılar
Abdulbari Atvan
13-02-2013



YDH- Kudsu’l Arabi gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atvan, Suriyeli muhalif liderlerin kişisel kazançları için ülkeyi felakete sürüklediklerine işaret ederek siyasi çözümün önemini vurguluyor.

Umutsuzluk ve hayal kırıklıkları içinde, tüfeğini bırakıp koyun otlatmaya geri dönen Suriyeli muhalif, Suriye devriminin gidişatı ile ilgili konuştu.

İsmini vermek istemeyen bu adam, Suriye'nin kuzeybatısında Athma beldesinde, Fransız haber ajansından bir temsilcine neler söyledi?

Aynen şöyle dedi: “Suriye'deki gerçek devrim bitti. İhanetlere karşı direndik; ama güzel devrimimizi, hırsızlar ve yozlaşmış insanlar çaldı.” Ardından, devrim sürecinde rol alan askeri liderlerin, yaptıkları hırsızlıklar ve işledikleri suçlar hakkında uzun açıklamalar yaptı.

Anlattığına göre; kendileri servet biriktirirken, gençleri devrim adına savaşmaya ve ölmeye cephelere gönderen; ikinci, üçüncü evliliğini yapıp lüks evler inşa eden askeri liderler; devrimcilerin silah bırakmasına -daha da artan bir şekilde- sebebiyet verdi.

Bu tür sözler, Rus veya İranlı haber ajanslarından nakledilseydi, rejim yanlısı veya ona sempati duyan bir televizyon kanalında söylenmiş olsaydı üzerinde pek durmazdık; ama bunları nakleden ajans; Suriye devrimini destekleyen, devrim liderlerini misafir edip ''Suriye'nin Dostları'' toplantılarına ev sahipliği yapan ve liderlerinin birden çok defa Esad'ın günlerinin sayılı olduğunu söyleyen ülkenin (Fransa) haber ajansıydı.

Bu yüzden Suriye'nin geleceğinin, karamsarların gördüğünden daha da karanlık gördüğümüzü söylemeye, analiz etmeye ve bu konunun üzerinde durmaya hakkımız vardır.

...

Bazı Suriyeli muhalifler, “on binlerce insanın ölümünden sorumludurlar” diyerek mevcut rejim liderlerinin yargılanmasını istiyorlar. Ama aynı zamanda Suriye halkını böylesi bir iç savaşa sürükleyen muhalif liderlerin -Amerika'nın rejimi devirmek için askeri müdahalesinin yakın olduğunu, 150'ye yakın devletin katılımıyla yapılan, Suriye'nin dostları toplantılarının, Libya'ya NATO müdahalesi senaryosunu gerçekleştirebileceğini uman ve sonun yakın olduğunu resmeden liderlerin - de yargılanması gerekiyor.

Muaz el-Hatib, Suriye halkına yönelik bu ihanetleri fark edip cesur bir şekilde çıkış yaptı. Suriye'de akan kanı durdurmak ve taraflarca kabul edilebilecek formül ile de 700 bine yakın mültecinin geri dönmesi sağlamak ve diğer onurlu halklar gibi, 25 milyon Suriyeli insanın onurlu ve iyi bir hayat sürmesi için rejim ile diyalog kurma adımını atmaya karar verdi.

Suriye halkına ihanet eden ve onu aldatanlar sadece uluslararası devletler ile sınırlı değil. Halkı diğer aldatanlar, Arap Birliği’nden bazı devletler ve halka hayal satan, sonun yakın olduğunu, rejimden kurtulma gününün yaklaştığını ve yolun yarısında olduklarını söyleyen bazı Arap hükümetleridir.

Arap halkının gerçek bir diyalogdan, rejimin de halka gerçek anlamıyla inmesinden ve gurur yapmayı bırakmaktan başka alternatif yoktur.

Tarihe geri dönüş yapılamayacağı iyi bilinmelidir. En azından meşru haklara sahip, eşit ve onurlu bir şekilde yaşamayı isteyen bir halka karşı “zafer kazanmak” demek, yenilgilerin en büyüğüdür, aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir durumdur.

Suriye halklarının; siyasi, etnik ve mezhepsel tarafları tamamen kapsayan bir bayrak altında birlik olmaları gerekiyor. Halka ihanet edenlerle, halkı terk edip İsrail'in güvenliğini Suriye halkının güvenliğinden daha üstte tutanlar ve halkın ordusunu tüketip ülkeyi de yıkıma götürenlerle ancak bu şekilde mücadele edilebilir.

...

Hepimize bir hatırlatma da, uluslararası devletlerin bir pusulası vardır o da Arapların düşmanı olan İsrail'i her açıdan güçlü kılmaktır. Bölgeye hegemonyasını kurmuş ve saldırgan bir İsrail'i korumaktır. Demokrasi, insan hakları ve eşitlik gibi konular, İsrail'in güvenliğini tehdit edebilecek durumda olduğunda, uluslararası devletler bu kavramları bir tarafa iter.

Irak ve ordusunu yıktılar, Suriye ve ordusunu yıkmaya çalışıyorlar. Mısır'a; aşağılayıcı ve utanç verici olan, İsrail'in güvenliğini koruyan Camp David anlaşmasından ve askerini tekelleştirdikten sonra, halen komplolar hazırlıyorlar.

Şeyh Muaz el-Hatib'in, diyalog için bir girişimde bulunması, muhaliflerin onu suçladığı gibi devrime bir ihanet değildir. İhanet edenler; Suriye halkını terk edip devrimi düşürenler, muhalefeti barışçıl muhalefetten silahlı muhalefete çevirenler ve Suriye halkına, askeri müdahale hayalini satanlardır.

Suriye bütün bu aldatmalara karşın geriye dönüş yapmayacaktır. Zorbalık, işkenceler, adaletsizlik ve yolsuzluk yılları geride kaldı. Çağdaş bir Suriye geliyor artık. Demokratik değişime, ulusal uzlaşma ile varılacak ve akan kanlar boşa gitmeyecek.

Çeviren: Hasan Sivri
Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Dikkat: TC, kısa tarihinin en keskin virajına giriyor ama -1-
Murad Salih
14 Şubat 2013



Komşumuz Suriye’de 2 yıldır oluk oluk Müslüman kanı akıyor…

Bu kanlı tuzakta iki yılda 100 bin civarında insan öldü…

Hergün yüzlerce insan ölmeye de devam ediyor…

ABD-İsrail öncülüğündeki siyonist-haçlı ittifakı, bölgedeki taşeron yönetimleri kullanarak bundan 2 yıl önce bir takım iç sıkıntıları olan ama bu sıkıntıları kendi iç dinamikleriyle barış ve diyalogla çözmeye çalışan bu Müslüman ülkeye onbinlerce silahlı militanı, hadsiz hesapsız para ve mühimmat desteği sağlayarak sokmamış olsalardı…

Büyük ihtimalle Suriye kendi iç sıkıntılarını büyük ölçüde çözmüş istikrar içinde bir ülke olarak barış ve huzur içinde yoluna devam ediyor olacaktı…

Öyle olmadı siyonist haçlı İttifakı, bölgedeki taşeronları vasıtasıyla çok kanlı bir iç savaşı ateşledi ve bu yolla bugünkü Suriye yönetimini düşürmeye kalktılar…

Rusya, Çin ve İran, Libya’nın kurban edilişindeki hatalarını anlamış olarak Suriye yönetiminin arkasında durunca…

Irak İran’la dirsek teması içinde kendi sınırından Suriye’ye militan ve lojistik destek akışını kesen tedbirler aldı. Ardından Lübnan ordusu da sınır denetimini arttırarak Suriye’deki İsyancıları besleyen bir hattı daha kesti…

Suriye yönetimi haçlı ordularının öncü kolu olarak Suriye’ye üşüşen Selefi örgütleri silip süpürmeye başlayınca emperyalizmin evdeki hesabı çarşıya uymadı..

Yeni ABD yönetimi ve AB ülkelerinin çoğunluğu, Suriye meselesinin siyasî müzakerelerle çözülmesinden yana olduklarını açıkladılar…

Patronlar çarkedince de…

Önce Ürdün bu işin sonrasının kendisini yakacağını gördü ve sahadan çekilen ilk taşeron oldu.

Ardından Suudi Arabistan, bu işin sonunun Vehhabi zorbalık düzenini tehlikeye atacağını gördüğünden, militan, silah ve mühimmat desteğini kesti. Suriyede’ki isyancılara yalnızca mali yardım yapacağını açıkladı…

Taşeronlar içinde en büyük sürpriz de savaş çığırtkanlığında AKP ile yarışan Katar’dan geldi. Katar Suriye meselesinin savaş değil siyasî müzakerelerle çözülebileciğini açıkladı…

VE AKP bu kanlı tuzağın ortasında gırtlağına kadar kan ve vebale batmış olarak tek müttefiki İsrail’le birlikte kalakaldı…

Tabiî bu, AB-D emperyalizminin, “AKP’ye taşeron olarak, Suriye’yi işgal ettirme planı”ndan vazgeçtiği anlamına gelmiyor.

Bu işgal öncesi AKP’yi “Komşularla sıfır sorun”dan vazgeçirip “Sıfır komşu, sıfır dost”a getirerek yalnızlaştırıp, çaresizleştirme taktiği…

Nitekim bu taktik verimli de oldu…

Davutoğlu umutsuzca “bu iş müzakerelerle çözülmez, savaş bitmesin, Suriye’de kan akmaya devam etsin” anlamına gelen saçma sapan itirazlar öne sürmeye kalktıysa da…

Şimdilerde nedendir bilinmez onun da sesi soluğu çıkmaz oldu..

“Stratejik Derinlik”in Gayya kuyularında çırpınırken yorulup bitkin mi düştü nedir?

İş sadece Davutoğlu’nu veya AKP’yi yakmakla kalsaydı mesele yoktu ama…

Dünyanın…

Dünya sistemi olan Kapitalizmin..

Neoliberal çapul düzeni versiyonunun içinde bulunduğu ve aşması asla mümkün olmayan siyasî, iktisadî ve sosyal büyük krizin, büyük çöküşe doğru hızla yol aldığı bu hengâmede…

Ülkemizin başındaki bu çapsız, ufuksuz taşeron kadrolarla böyle geniş çaplı çöküşe giriyor olmanın…

Bu ülkenin sadece iktisadî çarklarını değil, sosyal çarklarını da paramparça ederek, siyasî ve coğrafî bütünlüğünü de risk altına soktuğu açıkça görülüyor…

Yani…

Zaten başındanberi derme çatma olarak Lozan kızağından indirilen ülke gemisinin, dünya çapındaki bu tufanın dev dalgalarına dayanıp dayanamayacağı şüpheli olsa da…

Kaptan köşkündekiler ile onların emrindeki mürettebatın “al gülüm ver gülüm işleri” dışında gemiyi selametle yüzdürebilecek teorik ve pratik altyapılarının yetersizliği…

Geminin dermeçatmalığına eklenince yakında karşılaşılacak ilk sert dalgada…

Bu geminin alabora olması kaçınılmaz görünüyor…

Denizciler, denizciliğe karşı ilgisi olanlar olanlar bilir…

Bir geminin dalgalara karşı en zayıf yerleri yanları, iskele ve sancak tarafıdır.

Dalgayı bu taraflardan alan geminin alabora olma riski çok yüksektir…
O’nun için tecrübeli kaptanlar büyük dalgaları geminin ön tarafından (pruva) dikey olarak karşılamayı tercih ederler.

TC’nin kaptan köşkünde oturan acemi taşeronlarsa ülke gemisinin rotasını Suriye’ye çevirmekle çok büyük bir hata yaptılar…

Çünkü Türkiye gemisine yaklaşan tsunami dalgaları, Suriye (güneydoğu) istikametinden değil, Kuzey(Atlantik İttifakı) Batı, Kuzey (Rusya) ve Doğu (İran, Irak -) istikametinden gelmektedir…

Yani, Türkiye gemisinin en zayıf yanları dev dalgaların merhametine terkedilmiştir…

Yine, denizciler ve denizciliğe karşı ilgisi olanlar bilirler ki, deniz kabardıkça, dalgaların yüksekliği ve şiddeti artıkça, geminin manevra imkânları azalır…

Deniz kabarmakta, dalgaların yüksekliği ve şiddeti artmaktadır…
Yarın manevra için çok geç olabilir ama…

Gel de bunu kaptan köşkündeki acemi taşeronlara anlat…

(Devam Edecek)
Bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=6405#6405

İsrail, Suriyeli muhalifler için sahra hastanesi kuruyor
19-02-2013



YDH-İsrail ordusunun, Suriye’deki silahlı grupların tedavisi için sınırda bir sahra hastanesi kuracağı açıklandı.

Times of İsrael’in haberine göre iki gün önce Golan civarında Suriye ordusuyla girdikleri çatışmada yaralanan 7 militanın İsrail hastanelerinde tedavi edilmesinden sonra İsrail ordusu Suriye sınırında bir sahra hastanesi açmaya karar verdi.

Dün gece İsrail Kanal-10 televizyonunda da yayımlanan haberde de sahra hastanesinin Suriye sınırı yakınlarındaki Golan merkezinde ya da el-Kunaytra sınır kapısında kurulacağı bildirildi.

Yaralanan Suriyeli muhaliflerin tedavisi için kurulacağı belirtilen sahra hastanesinin nerede kurulacağı ve kapasitesiyle ilgili olarak İsrail Savunma Bakanlığından henüz resmi bir açıklama yapılmadığı belirtildi.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Pazar günü yapılan haftalık kabine toplantısında İsrail’in Sınırlarını Suriyeli mültecilere açmayacağını açıklamıştı.
http://www.ydh.com.tr/

İlk sinyal Suriye muhalefetinin lideri Muaz El-Hatip'ten gelmişti?
22.02.2013



El-Hatip 28 Ocak'ta Paris'te 'Esad yönetimiyle görüşmeye hazırız' dedi.

Muhalefette kavga çıktı; ama Moskova, Washington ve Tahran el-Hatip'e destek verdi. Şimdi El-Hatip Moskova yolcusu. Üstelik Suriye Dışişleri Bakanı'ndan hemen sonra. Peki ne oldu?

İİT'nin Kahire zirvesine katılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mısır ve İran li-derleriyle Suriye'yi konuştu. O zirveden Arap medyasına sızan bilgilere bakılırsa, Türkiye Suriye konusunda geri adım atmanın yollarını arıyor. Ama bunu 'en az zarar ve maksimum kâr' ile yapmaya çalışıyor. Yani Ankara 'Eğer Suriye sorunu masada çözülecekse o zaman ben de orada olmalıyım' diyecek. Çünkü ikinci yılını doldurmak üzere olan krizde artık herkesin ortak görüşü: Burada çözüm siyasidir. Üstelik bunu söyleyenlerin başında ABD ve Rusya var.

ABD ve Batı, radikal İslamcı grupların güçlenmesinden çok tedirgin. Başından beri Ankara ile ittifak halinde görünen Katar ve Suudi Arabistan'ın durumu da Türkiye'den farklı değil. Çünkü mezhepsel ve politik nedenlerle Suudiler, Müslüman Kardeşler'in Tunus ve Mısır'daki iktidarından hoşnut değil.

BÖLGEDEN her saat yeni bilgiler geliyor. Ama ortak payda 'Suriye'de çözüm mutlaka siyasi ve Esad ile olacak. Çünkü demokrasi varsa, Esad'ın gitmesine Suriye halkı seçimle karar verecektir'. Burada temel sorun; Esad'a söylemediğini bırakmayan ve Sedat Ergin'in deyimiyle 'Kendi birliklerini sınırın öbür tarafında göndermese de dolaylı olarak savaşın içinde olan' Ankara'nın nasıl duracağı... Hem de Batı çözüme yeşil ışık yakmışken, çözümsüz ve parçalanmış bir Suriye; radikal İslamcılar ve Kürtler açısından Türkiye için risk sinyalleri vermişken!

http://www.facebook.com/pages/H%C3%BCsn%C3%BC-Mahalli/274591419218688

Hayır dile komşuna hayır gele başına
Sevra Baklacı
17 Şubat 2013
SoL Gazetesi



Pazar günüydü, hava güzeldi, yürümek için dışarı çıktım.

Uzun zamandır, neredeyse bir yıldır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım. Aynı mahallede yaşarken, oradan ayrılıp ayı ayrı mahallelere taşınmak zorunda kalmış, daha sonra görüşme fırsatı bulamamıştık.

Nasılsın dedim, ayaküstü anlattı… Evlerine roket isabet etmiş, abisi kayıpmış, iki dayısı hayatını kaybetmiş…

Ortadoğu insanının birbirine benzer hikayeleri… Neredeyse kışın grip olma ihtimali kadar ölüm ihtimali…

Çok bunaldım, bir fırsatını bulup uzaklaşsam da biraz nefes alsam, dedi.

Aklıma hemen memleketim geldi. Hatay! Hatay’a git. Hem yakın hem de… Sözümü kesti:

Hatay mı! Şaşkın şaşkın yüzüme baktı… “Cellatlarımızın kamp kurduğu şehir!” dedi.

Ağrıma gitti. Oralar hâlâ güvenli… sayılır… dedim.

Pazartesi günü ise haberi ondan aldım. “Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Cilvegözü sınır kapısında bomba yüklü bir araç patlamış, birçok insan hayatını kaybetmiş. Hani güvenliydi?” dedi…

Bayramlarda açılıp, akraba iki halkın birbirleriyle kucaklaştığı o sınır kapısında, şimdi bombalar patlamış!

Patlamadan sonra tartışmalar başladı. Araç Suriye yönünden mi gelmiş, yoksa Türkiye yönünden mi? Ne önemi vardı ki…

Patlayan bombaların failini tartışan çok da, bu duruma ortam hazırlayan siyaseti tartışan yok...

Bildik medya, yüzlerden düşen maskeleri, ortaya çıkan gerçekleri her zamanki gibi örterek insanları uyutmaya devam ediyor…

Maskesi düşenler, gerçekleri gizlemek amacıyla ürettikleri sloganların arkasına sığınıyor, suçluluğun da verdiği telaşla tuhaf tuhaf açıklamalar yapıyor, fail her zamanki gibi Esad oluyor…

Tarihin en vahşi teröristlerini topraklarımıza getiriyor, besliyor, her türlü silahı veriyor, kışkırtıyor sonra başımıza birşey gelirse de “Katil Esad” yaptı diyoruz.
Suriye’de hergün katliam yapan o eli kanlı canileri aklımızın ucundan geçirmiyoruz.

“Hayır dile komşuna, hayır gele başına.” demiş atalarımız. Demiş ama dinleyen kim…

Birçok ülke, bu konuda Türkiye’yi uyardı… Suriye’de yanan ateş sizi de yakar dedi.

Hükümet ise Hataylılarla sadece komşuluk değil aynı zamanda akrabalık bağları olan Suriye halkının “cellatlarını”, Hataylıların gözünün içine baka baka illerinde ağırlamaktan hiç çekinmedi.

Sınır aylar önce kapatılarak, denetimi “ÖSO” militanlarına emanet edildi.

Aptal, cahil ve hainlerin odunuyla Suriye’de yanan ateş, Hatay’ı da yaktı. İnsanların tedirginliği bir kat daha arttı…

Hataylı canına da, malına da korkar oldu. Hem de kendi ülkesinde!

Olanlara şaşırmamak hatta bundan sonra olabileceklere hazırlıklı olmak lazım. Her türlü yabancı ajanın, dünyanın terör listesinde yer alan El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi terör örgütü elemanlarının cirit attığı yerde, neler neler olmaz ki? Teröristin olduğu yerde terörün de olması doğal değil mi!

Zor bir coğrafyada yaşamıyoruz, yaşadığımız coğrafyayı biz zorlaştırıyoruz. Hatay göz göre göre bir felakete sürükleniyor…

Düne kadar sevginin, barışın kenti diye övündüğümüz Hatay’da artık terör var…

Küresel güçlerin kuşatması altındaki dış politikamızın halini, bağımsız ve özgür Suriye’den hayretle izliyorum...

Mülteci kampında kavga:12 yaralı
27-02-2013
Suriye'den kaçıp, Türkiye'ye sığınan Suriyeliler'in kavgası kanlı bitti
Şanlıurfa 'nın Harran ilçesinde, ülkelerindeki olaylardan kaçan Suriyelilerin kaldığı konteyner kentte çıkan kavga da aralarında asker ve özel güvenlik görevlilerinin de bulunduğu 12 kişi yaralandı.
haber1001

Esad: Kundakçıdan itfaiyeci olmaz!
Beşar Esad, İngiliz hükümetini zorbalıkla suçladı…
04 Mart 2013



İngiliz The Sunday Times gazetesine röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, İngiliz hükümetini zorbalıkla suçladı. İran ziyaretinde bulunan Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise ABD’yi muhaliflere silah yardımı yapmakla eleştirdi ve Esad’ın 2014’teki seçimlere kadar koltuğunda kalacağının sinyalini verdi.

Suriye lideri Beşar Esad, İngiltere’ye ateş püskürdü. Esad, The Sunday Telegraph gazetesine verdiği röportajda, “Açık sözlü olmak gerekirse, İngiltere onlarca yıldır bölgemizde yıkıcı bir rol oynadı. Kimilerine göre bu yüzyıllardır sürüyor. Şimdiki hükümetin problemi, sığ ve toy yaklaşımında. Onların bu retoriği zorba ve hegemonyacı geleneği ortaya koyuyor” dedi.

Esad, İngiltere hükümeti için, "Kundakçıdan itfaiyeci olmaz" ifadesini kullandı.

‘SURİYE’Yİ TERK ETMEYECEĞİM’

Beşar Esad, röportajda silahlı gruplara karşı verilen mücadeleyi bırakmayacağını ve görevini terk etmesi için yapılan baskılara da boyun eğmeyeceğini ifade etti.

Esad, “İngiltere, Suriye’deki durumu daha da militarize etmeye çalışırken onlardan nasıl bir rol oynamasını bekleyebiliriz? Teröristlere silah göndermek isteyenlerden nasıl şiddeti azaltmalarını bekleriz? Bir rol oynamak istiyorlarsa daha sorumlu davranmalılar. Kundakçıdan itfaiyeci olmaz” dedi.

Esad röportajda ‘Suriye'yi hiçbir zaman terk etmeyeceğini’ de dile getirdi.

DALGA MI GEÇİYORLAR?

Suriye ordusunun ülkenin güneyinde birçok köy ve anayolu muhaliflerden geri aldığı günlerde İran’a ziyarette bulunan Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise ABD, Katar ve Türkiye’yi suçladı.

Ordu, Hama kentinin yanı sıra Halep uluslararası havaalanının civarında tekrar kontrolü sağladıklarını açıklarken, ‘bölgenin terörist ve paralı askerlerden temizlendiği’ ifadesini kullandı.

İran’da bulunan Velid Muallim ise Washinton’ın, ‘Suriye halkını öldürmeye devam eden muhaliflere 60 milyon dolarlık silah yardımı yapacak olmasının kabul edilemez olduğunu’ söyledi. Muallim, “Eğer gerçekten politik çözüm istiyorlarsa ölümlere neden olan muhalifleri silahlandırmaları ve finanse etmeleri ne demek oluyor? Bizimle dalga mı geçiyorlar” dedi.

‘2014’E KADAR KOLTUĞUNDA’

Türkiye ve Katar’ın da aralarında bulunduğu muhaliflere destek veren ülkeleri de suçlayan Muallim, bu ülkelerin ‘silahlı terörist gruplara destek verdiğini’ belirtti. Muallim, Esad’ın 2014’teki seçimlere kadar koltuğunda kalacağını ve İran'ın da aynı görüşü savunduğunu ifade etti.
(NTVMSNBC)

Suriye’deki çeteleri MİT mi koruyor?
CAN ATAKLI / VATAN
07.03.2013



İktidar artık neredeyse tamamen yalnız kaldığı Suriye politikasını ısrarla sürdürürken, bu ülkede şiddet ve terör eylemleri yapan çetelerle bağlantılar konusunda dış basında hemen her gün yeni bir haber yayınlanıyor.

New York Times, Independent gazeteleri ve Reuters Ajansı’nın haberlerinde MİT’in CIA ile koordineli çalışarak çeteleri koruduğu ve silah yardımı yaptığı yazılıyor.

CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu İçişleri Bakanı Muammer Güler’e bir dizi soru yöneltti. Biraz kısaltarak sunuyorum;

1- Son haftalarda yabancı basında yazıldığı biçimde Tuğgeneral Selim İdris komutasında askeri örgüte, son bir ay içerisinde modern silahlar gönderildiği doğru mudur? Omuzdan fırlatılan uçaksavar ve tanksavarların da bulunduğu ağır silahlar, Hatay’ı İdlib’e bağlayan Bab el Heva sınır kapısı kullanılarak Özgür Suriye Ordusu mensuplarına Bakanlığınızın bilgisi dâhilinde mi ulaştırılmıştır?

2- 21.02.2013 tarihli Yeni Şafak gazetesinin haberindeki, MİT’in Suriyeli 50 “muhalif” liderin etrafında koruma kalkanı oluşturduğu iddiası doğru mudur?

3- Suriye Ordusu’na karşı silahlı mücadele veren gruplardan El-Faruk Tugayı komutanlarının 16 Şubat 2013 tarihinde Hatay’daki bir otelde toplantı yaptığı ve iç örgütlenmesini düzenleyerek yeni komutan seçtiğini El-Faruk Tugayı’nın resmi web sayfası yayımladı. Ülkemizde sıradan toplantıların bile izne tabi olduğu biliniyorken, bu tip bir toplantı Bakanlığınızın bilgisi dâhilinde mi yapılmıştır?

4- Hatay bölgesinde ve diğer illerde Suriye’li sığınmacılara vatandaşlık hakkı verilmiş olduğu bilgisi doğru mudur? Kaç kişi müracaatta bulunmuştur? Kaç kişiye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmiştir?

(..)

Suudi kargo uçaklarının sırrı

Şubatın sonunda Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan havalanan üç dev Suudi askeri kargo uçağı dikkat ve şüphe çekmişti. Ancak bu uçaklarla ilgili hiçbir açıklama yapılmamıştı. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart Başbakan’ın yazılı cevaplaması isteğiyle aşağıdaki soruları sordu:

1- Bu uçaklar hangi gerekçelerle Türkiye hava sahasını kullanmaktadırlar? Büyük tonajlı olan bu uçaklar Türkiye’den ne taşımaktadır ya da Türkiye’ye ne getirmektedir? Veyahut Kim’leri taşımaktadır? Bu uçaklar nereye gitmektedir? Yükleme Türkiye’de mi yapılmaktadır?

2- Bu uçakların Suriye’deki muhalif gruplara mühimmat ve silah desteği sağladığı yönündeki iddia ve kaygılara karşı açıklamanız nedir?

3- Son 1 ay içinde, Esenboğa veya başka havaalanlarından (sivil ya da askeri) yapılan benzeri uçuşlar var mıdır? Varsa sayısı nedir?

4- Anayasa’nın 92. maddesinin açık ihlâli anlamına gelen bu iddiaların sıhhati konusunda kamuoyu ve TBMM’ni ivedi olarak bilgilendirecek misiniz?

(..)

Şeyh Kasım: Suriye uluslar arası bir saldırı altında
10-03-2013



YDH-Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım, Hizbullah’ın Suriye meselesiyle ilgili tutumuna ilişkin açıklamalarda bulundu.

Mehr haber ajansının bildirdiğine göre Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım, dün Suriye’de yaşanan gelişmeler ve Hizbullah’ın Suriye konusundaki tutumuyla ilgili yaptığı açıklamada Suriye’nin Amerika ve müttefiklerinden oluşan bir uluslar arası saldırıya karşı mücadele ettiğini söyledi.

Her ay her kesimden Suriyelilerin oluşturduğu 25 bin mülteciye yardım ulaştırdıklarını belirten Şeyh Naim Kasım, bunu kendileri için dini bir görev olarak gördüklerini ifade etti.

Hizbullah’ın Suriye konusundaki tutumuna da değinen Şeyh Naim Kasım, “Bizim Suriye ve oradaki krizle ilgili tutumumuz şu temel oluşmuştur. Suriye, Amerika’nın, İsrail’in, Batılıların yer aldığı bir uluslar arası saldırı altındadır ve bazı Arap ülkeleriyle bölge ülkeleri de Suriye’deki yönetimi devirmek için buna katılmıştır”

Şeyh Naim Kasım, Suriye’ye yönelik bu uluslar arası saldırının yeni bir siyasi grubu hakim kılarak Suriye’deki güç dengesini değiştirmeye yönelik bir amaçla başlatıldığını ve bunun da Amerika’nın Yeni Ortadoğu Projesi çerçevesinde gerçekleştirildiğini söyledi.

Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım, “Suriye, direniş ekseninde yer alarak Filistin meselesini destekledi, Filistin direnişine kucak açtı, onlara mali yardımda ve silah desteğinde bulundu. Temmuz Savaşında da Hizbullah’ı destekledi” diye konuştu.

Herhangi bir maceracılığa karşı İsrail’i uyardıklarını da belirten Şeyh Naim Kasım, İsrail’in herhangi bir saldırıya kalkışması durumunda Hizbullah’ın da cevap verme hakkının doğacağını ifade etti.

Suriye karşıtı koalisyonun yanlış hesaplar içinde olduğunu savunan Şeyh Kasım, “Suriye’de siyasi alandaki gerçekler de sahadaki gerçekler de son derece açıktır. Suriye devleti tüm büyük kentlerde ve ilçelerde tam bir kontrole sahiptir. Silahlı gruplar da buralara yaptıkları saldırılarda başarısız olduklarını itiraf etmiştir” dedi.
http://www.ydh.com.tr/

BM: Suriyeli mülteci sayısı 3’e katlanacak
10.03.2013



BM, Suriye’de mevcut savaşın aynı tempoda tırmanmaya devam etmesi durumunda Suriye’den ayrılan mülteci sayısının sene sonuna kadar 3 kat artacağı tahmininde bulundu.

Türkiye’ye ziyarette bulunan BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, düzenlediği basın toplantısında, “Çatışma tırmanmaya devam ederse yıl sonuna kadar mülteci sayısı, bugünkü rakamı 2 veya 3’e katlayabilir. Suriye’yle komşu ülkelere sığınan mülteci sayısı geçtiğimiz hafta 1 milyon kişiyi aşmıştı. Suriye’nin içinde de 4 milyon kişinin yardıma ihtiyacı var.” diye konuştu.

Guterres, “Çatışmanın tüm Ortadoğu’ya yayılması riski var. Uluslararası toplum bunun farkında olup harekete geçmeli.” diye kaydetti.

Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısı 186 bini buldu. Mülteciler 17 farklı kampta yerleşiyor. Yüksek Komiser, “Bunun dışında 41 bini kentlerde ikamet ediyor, 31 bini de sınırda bekliyor. Kampa yerleştirileceğine dair garanti verildi. Tahminimize göre Türkiye’de Suriyelilerin sayısı 400 bini bulabilir. Uluslararası toplum bunun büyük bir sorun olduğunu kabul etmeli.” değerlendirmesinde bulundu.

Komiser, Suriyelilere yardım eden devletlere, uluslararası insani yardım vakıflarını finanse etmek dışında Suriye’ye komşu ülkelere de yardım etmeyi önerdi.

http://turkish.ruvr.ru/

İngiltere'den Suriyeli muhaliflere 30 milyon dolarlık silah yardımı
11-03-2013



YDH- İngiltere'de yayımlanan Daily Star gazetesi, İngiltere'nin Suriyeli muhaliflere 30 milyon dolar silah ve mühimmat yardımında bulunduğunu yazdı.

Gazetenin askeri kaynaklara dayandırdığı haberine göre hafif silahların yanı sıra el bombası ve tank savarların da bulunduğu 20 milyon Pound değerindeki askeri mühimmat, 1000 muhalif savaşçıya yetecek düzeyde.

Gazete, 30 milyon Dolara tekabül eden silahların şu an Suriye'ye komşu bir ülkede bekletildiğini ya da saatler içerisinde muhaliflerin elinde olacağını belirtti.

İngiltere, Suriyeli muhalif askerleri, zırhlı araç göndereceğini ikan eden İngiltere'nin Dışişleri Bakanı William Hague, Çarşamba günü yaptığı açıklamasında "Suriye'de canları kurtarmak için her seçeneğe hazırız" demişti.

Gazetenin iddiasına göre AB'nin Suriye'ye uygulanan silah ambargosunu altı hafta içerisinde kaldırması bekleniyor. Silah ambargosunun kaldırılması halinde, şimdiye kadar bir depoda saklanan İngiliz silahları, gemiler yoluyla Suriyeli muhaliflere ulaştırılacak.

Yedi hafta önce 1 milyon Pound değerindeki silahın Suriye'deki silahlı gruplara ulaştırıldığını belirten Daily Star gazetesi, Suriyeli muhaliflerin halen kullandığı İngiliz silahlarının büyük bir kısmının Suudi Arabistan ve Katar tarafından satın alındığını belirtti.
http://www.ydh.com.tr/

ABD, Ürdün'de 10 bin kişilik ÖSO birliği kuruyor
11-03-2013



YDH- Amerika, Fransa ve İngiltere, Ürdün'de 10 bin kişilik Özgür Suriye Ordusu birliği kuruyor. Alman Der Spi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Mar 11, 2013 7:49 pm    Mesaj konusu: ABD, Ürdün'de 10 bin kişilik ÖSO birliği kuruyor Alıntıyla Cevap Gönder

Son devrin en büyük Sünnî Alimlerinden Dr Muhammed Sait Ramazan el-Buti, emperyalizmin uşağı selefi çeteler tarafından öğrencileriyle birlikte şehid edildi
21.03.2013



Son devrin en büyük Sünnî Alimlerinden, Şam Diyarları Alimler Birliği Başkanı Dr Muhammed Sait Ramazan el-Buti, bugün ders verdiği el-İman camii’nde selefi teröristlerin intihar saldırısında ders alan 20’den fazla öğrencisiyle birlikte şehid oldu.

Şehid alim Ramazan El Buti emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Suriye'ye yaptığı haçlı-siyonist saldırılarına açıkça karşı çıkıyordu.

Allah'tan şehidlerimize rahmet diliyoruz.

Entellektüel Forum

Lavrov: Suriye muhalefetini silahlandırmak uluslararası hukukun ihlalidir
13.03.2013



Yabancı devletler tarafından Suriye muhalefetini silahlandırmak, uluslararası hukuka aykırı. Rusya’nın Sesi muhabirinin verdiği bilgiye göre, Çarşamba günü Londra’da “iki artı iki” formatında yapılan Rus-İngiliz Stratejik Diyalogu’nun birinci oturumunda Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, böyle bir açıklamada bulundu.

Rus Bakan, “Güvenlik Konseyinin sorunun iki tarafına da silah ambargosu getirmesine rağmen muhalefete silah temini alenen devam eden Libya örneğini hatırlayabiliriz” dedi.

RF Dışişleri Bakanı, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın kaderini Suriye halkının çizmesi gerektiğini belirtti. Batılı partnerlerine, muhalefet cephesinde hükümet ile görüşmelere katılacak bir ekibin oluşturulması için destek vermeleri hususunda çağrı yapan Lavrov, “Amaç ülkede baskıya son vermek ise her tür ön şarttan vazgeçilmesi gerekir” dedi.

http://turkish.ruvr.ru/

ABD, Ürdün'de 10 bin kişilik ÖSO birliği kuruyor
11-03-2013



YDH- Amerika, Fransa ve İngiltere, Ürdün'de 10 bin kişilik Özgür Suriye Ordusu birliği kuruyor. Alman Der Spiegel, Amerika'nın Ürdün'deki askeri kamplarda Suriyeli muhalifleri eğittiğini yazdı.

Haftalık yayınlanan Der Spiegel dergisinin, askeri kampta eğitim alan ve verenlere dayandırdığı haberine göre Ürdün'ün güney ve doğusunda Özgür Suriye Ordusu için açılan kamplarda son üç ayda 200 kişiye savaş eğitimi verildi. Yakın dönemde ise 1200 Özgür Suriye Ordusu militanına savaş eğitimi verilmesi planlanıyor.

Der Spiegel, haberinde ayrıca askeri kamplarda 12 ayrı birlikten oluşacak 10 bin kişiye askeri eğitim verileceğini, bu kişilerin aşırılık yanlısı İslamcıları sahadan uzaklaştırmak için mücadele edeceğini belirtti.

İngiliz Guardian gazetesinde yer alan habere göre ise Ürdün'deki askeri eğitime, Amerika'nın yanı sıra Fransız ve İngiliz subaylar da katıldı.

Gazeteye açıklamalarda bulunan askeri eğitmenlerden birisi, "Ürdün devletinden Selefilerin Suriye'ye geçmesine engel olmalarını istiyoruz" dedi.
http://www.ydh.com.tr/

İsrail’den Katar’ın Suriye planına destek
12-03-2013



YDH-İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’den, Katar’ın Suriye’ye Arap gücü gönderilmesini öngören planına destek açıklaması geldi.

El Alem televizyonunun haberine göre İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Strazburg’da Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada Arap Birliği’nin Suriye’ye müdahale etmesi çağrısında bulundu.

http://www.ydh.com.tr/

Malik el-Kurdi: YPG’yi atmak için Afrin’e gireriz
18-03-2013



YDH-Özgür Suriye Ordusu komutanlarından Malik el-Kurdi, kendilerine bağlı militanların Afrin kentine gireceklerine ilişkin haberleri doğruladı.

Welatinet’in haberine göre Özgür Suriye Ordusu komutanlarından Malik el-Kurdi, kendilerine bağlı silahlı güçlerin PYD’nin askeri kanadı olan YPG’yi kentten temizlemek için Afrin kentine girebileceğine ilişkin haberleri teyit ederek kentteki bazı Kürt grupların da kendilerine destek vereceğini söyledi.

Haberde Özgür Suriye Ordusu Komutan Yardımcısı Malik el-Kurdi’nin Rudav’a verdiği demecinde “Bizim açımızdan PKK ile PYD’nin hiçbir farkı yoktur, ikisi de Suriye rejimi tarafından yaratılmıştır” dedi.

Salih Müslim liderliğindeki PYD’yi de tehdit eden Malik el-Kurdi, “PYD bu hassas şartlarda tutumunu netleştirmeli ve devrime katılmalıdır, aksi takdirde Özgür Suriye Ordusu onları engelleyecektir” dedi.

Öte yandan Batı Kürdistan Konseyi Üyesi İsa Haso, Malik el-Kurdi’nin açıklamalarına tepki göstererek “Özgür Suriye Ordusu’nun Kürt bölgelerine girme cesareti olsaydı, bunu şimdiye kadar çoktan yapardı. Bu bölgeler bizim elimizdedir, buralara hiç kimse giremez. Buralara barış için gelenlerin başımızın üstünde yeri var; ama Kürt bölgelerine savaşmaya gelenler karşılarında bizi bulur” dedi.
http://www.ydh.com.tr/

“Teröristler dışında herkesle müzakereye açığız”
18-03-2013



YDH-Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, Suriye’nin tüm dünyanın mücadelede zorlandığı teröristlerle savaştığını belirterek bu savaşın uzun süreceğini söyledi.

Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesinin haberine göre Lübnan’dan bir heyeti kabul eden Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, Suriye ordusunun sahada ciddi ilerlemeler sağlamasına rağmen terörle mücadelenin uzun süreceğini söyledi.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, “Uzun sürecek bir savaşla karşı karşıyayız; çünkü tüm dünyanın mücadelede zorlandığı teröristlere karşı savaşıyoruz. Fakat buna rağmen hem askeri hem de siyasi alanda önemli ilerlemeler kaydettik” dedi.

Teröristlerle mücadelenin yanı sıra silahlı grupları destekleyenlerle de mücadele ettiklerini belirten Suriye Cumhurbaşkanı her şeye rağmen savaşımı sürdürmeye kararı olduklarını ifade etti.

Müzakere kapısı açık

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, hükümetinin müzakere kapılarını hiçbir zaman kapatmadığını; ancak kimle ve ne üzerine müzakere yapılacağını bilmek istediğini hatırlatarak “muhalifler her gün ayrı bir grup oluyorlar, aralarında büyük ihtilaflar var, her grup bir şey söylüyor, bunlar kendi aralarında bile anlaşamıyorlar. Muhalifler önce kendi aralarında anlaşsa daha iyi olur. Biz Suriye içerisindeki muhaliflerle istişarelere başladık. Şimdiye kadar da bu görüşmelerden olumlu sonuçlar aldık. Reformlar konusunda kapsamlı bir proje hazırladık ve bunu değerlendirmeye hazırız” dedi.

Dayatmalara boyun eğmeyeceğiz

Suriye’nin sonuna kadar savaşmakta kararlı olduğu teröristler dışında herkese kapılarının açık olduğunu belirten Cumhurbaşkanı, “teröristlerin dışındaki herkesle açık ilkelerimiz ve şartlarımız çerçevesinde müzakere yapabiliriz, hiçbir şekilde dayatmalara boyun eğmeyeceğiz” diye konuştu.

Moskova Şam ittifakının da en iyi düzeyinde olduğunu belirten Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, Rusya’nın krizin başından beri tutumunu değiştirmediğini ve herkesin bugün Rusya’nın rolünü teyit ettiğini söyledi.
http://www.ydh.com.tr/

Afganistan'dan çekilen SAS komandoları Suriye yolunda
17-03-2013



Afganistan'dan çekilen SAS komandoları Suriye yolundaYDH- The Daily Star Sunday, İngiltere'nin Suriye yönetimine karşı savaşan silahlı militanlara yardım etmek için Afganistan'daki SAS komandolarını çektiğini yazdı.



YDH- The Daily Star Sunday, İngiltere'nin Suriye yönetimine karşı savaşan silahlı militanlara yardım etmek için Afganistan'daki SAS komandolarını çektiğini yazdı.

İngiliz gazetesi The Daily Star Sunday'ın haberine göre İngiltere yönetimi, başta Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması olmak üzere Suriye muhaliflere destek olmak amacıyla Afganistan'daki özel birliklerini çekti.

Gazetenin verdiği habere göre Afganistan'dan çekilerek Suriye'ye komşu olan bir ülkeye gönderilen özel birlikler, İngiliz İstihbaratı MI-6 ve Fransa İstihbaratı'nın görevlendirmesiyle Suriyeli muhaliflere 30 milyon dolar değerindeki silahları teslim edecek.

Gazete, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde "Afganistan'daki SAS ve SBS komandoları, yeni bir göreve hazırlık için çekildiler" ifadelerine yer verdi.

İngiliz Daily Telegraph gazetesi, daha önce SAS komandolarının Başbakan David Cameron'un görevlendirilmesiyle Libya müdahalesine katıldığını, muhaliflerin Trablus'a girmelerine yardımcı olduklarını bildirmişti.

http://www.ydh.com.tr/

Fransa ve İngiltere’nin Suriye iştahı
Bülent Esinoğlu
16 Mart 2013



İngiltere ve Fransa o eski emperyal günlerine dönmek istiyorlar.

İngiliz emperyalizminin Doğu’da yol almak için ortaya koyduğu; “Doğu Despotizmi” kavramını yeniden var etmenin peşindedir.

Tabi Amerika’nın yardımı ile…

Fransa’nınsa, zaman zaman Napolyon olma sevdası vardır. Tıpkı Erdoğan’ın Osmanlı olma sevdası gibi…

Napolyon Fransız kültürünü Avrupa’ya yayacağım diye çok can aldı.

Birinci Dünya Savaşının asıl katili Churhcill’dir.

François Holland ve David Cameron yeni bir emperyalist maceranın peşindedirler.

Suriye’deki, sözde muhalif özde katillere, daha fazla silah yardımı yapacaklarını resmen açıkladılar.

Libya müdahalesinin benzeri bir ani müdahalenin, işaretleri olarak alabiliriz.

Haçlının yeni şekli; profesyonel katillerle, emperyal çıkarlar peşinde koşmak.

(..) profesyonel katillerle, Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmayı planlıyorlar. Tabi Suriye’yi de paylaşmayı…

Anlaşılan büyük ağabeylerinin(ABD) iznini alarak yola koyulmuşlar.

Peki, İngiltere ve Fransa, Suriye’yi halletseler, sonraki durakları neresi?

Biz tarihten biliyoruz ki, Türkiye’dir.

İşte onun için, Suriye, Türkiye için de, Haçlı ile savaşıyor dedik.

Peki, biz neden bölge ülkeleri ile birlik olup bu emperyalist iştaha karşı gelmiyoruz.

Çünkü bizi yönetenler, emperyalistlerin desteği ile iktidar olmuşlardır.

Gericiliğin tek dış siyaseti vardır. Emperyalizm ile işbirliği yapmak.

İngiltere ve Fransa’nın Libya’daki son caniliklerini düşünürsek, bu son açıklamalarını çok ciddiye almak gerekir.

Suriye halkının emperyalizme karşı direnişi üçüncü yılına girdi.

Batı emperyalizmi kiralık katiller ile Suriye’yi harap ettiler.

Artık şunu herkes anladı ki; Batının Doğuya saldırısının ilk kapısı Suriye’dir.

Suriye düşerse, Türkiye de düşer.

PKK’nın Batı tarafından silahlandırılması ile Suriye’deki El Kaidenin Batı tarafından silahlandırılması arasında hiçbir fark yoktur.

Tek fark; Türkiye’yi, PKK’yı ve içerdeki işgali kullanarak, Suriye konumuna henüz taşıyamamış olmalarıdır. Açılımlarla bir mesafe daha alırlarsa, bir sonraki mevzi için hazırlanacaklardır.

Aslında Türkiye’yi yönetenler, kendi iktidarlarından yana değil de, Türkiye’den yana olsalar, yapacakları, ilk iş; Batının Suriye’ye müdahalesine karşı durmasıdır.

O silahlar, bu gün Suriye’ye yarın Türkiye’ye geleceklerdir.

Orta Doğu ve Suriye bugün dünden daha tehlikeli bir konuma girmiştir. Suriye devletinin nispi başarıları Batının yeni tedbirler almasını gerektirmiştir.

Suriye’nin tam profesyonel katilleri temizleme noktasına geldiği bir dönemde, İngiltere ve Fransa’nın bu yeni girişimi, tıpkı Libya sürecine benzemektedir.

Çözüm, bölge ülkelerinin emperyalizme kaşı olmak üzere birleşmeleridir.

Bülent Esinoğlu
bulentesinoglu@gmail.com
ulusalkanal.com.tr

Sünnî Alim Muhammed Ramazan El Buti: Her Müslüman “satılmış kuklalar”ı bertaraf etmek için Suriye Ordusuna yardım etmekle mükelleftir
12 Mart 2013



Tanınmıış ehl-i sünnet alimlerinden şeyh Muhammed Ramazan El Buti, Şam Emevi Camisinde verdiği hutbesinde şunları söyledi: “Suriye’nin içinde bulunduğu bu şartlar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz-ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır.

Suriyeli tanınmış ehl-i sünnet alimlerinden şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti, Dimeşk Emevi Camisinde, cihadın önemi ve İslam topraklarının savunulması konusunda uyarılarda bulunarak müslümanları cihada çağırdı. Şeyh Ramazan El Buti şunları söyledi: “İçinde bulunduğumuz şartlar; şehir, ev ve barınağımıza kadar varan saldırılar karşısında cihat ve savunma farz-ı ayndır.Her Müslüman kendi gücü oranında “satılmış kuklalar”ı bertaraf etmek için Suriye Ordusuna yardım etmekle mükelleftir.

Ramazan el Buti, “Suriye’nin bulunduğu bu koşullar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz-ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır” dedi. haber1001

Ulusal Koalisyon içinde "başbakan" gerginliği
20-03-2013



Ulusal Koalisyon içinde "başbakan" gerginliğiYDH- Ulusal Koalisyon Başkanı Muaz el-Hatip'in yardımcısı Suheyr Atassi, Koalisyon'daki üyeliğini askıya aldığını ilan etti.

Suriye Ulusal Koalisyonu'nun resmi sözcüsü Velid Bunni, Koalisyon üyesi Kemal Lebvani ve Ahmet Carba'nın, Gassan Hito'nun başbakan seçilmesine tepki göstererek Koalisyon'daki üyeliklerini askıya almasından sonra Koalisyon başkan yardımcısı Suheyr Atassi de Koalisyon'un hükümet kurma şekline tepki göstererek üyeliğini dondurdu.
http://www.ydh.com.tr/

Hatay’da yabancı plakalı ambulanslarla Suriye halkının organları pazarlanıyor
20 Mart 2013



Hatay’da yabancı plakalı ambulanslarla, Suriye’den organ taşındığına dair fotoğraflar ortaya çıktı. Suriye devlet yetkilileri, teröristlerin organ ticareti yaptıklarını iddiasını dile getirmişti.

Suriye’de rejime karşı savaşan radikal İslamcı isyancıların, organları için insan öldürdükleri, bu organları Türkiye üzerinden sattıkları iddiası bir süre önce gündeme gelmişti. Suriye devlet yetkilileri, çatışma bölgelerinde buldukları cesetlerin çoğunluğun organlarının eksik olduğunu, yaralı yakaladıkları askerlerin ve rejim yanlısı milislerin, organlı alınarak, öldürüldüklerini, bunun insanlık suçu olduğunu açıklamıştı. Hatay’da çekilen fotoğraflar, dikkatleri yeniden Suriye devlet yetkililerinin bu açıklamalarına çevirdi.

İngiliz Plakalı Ambulans

Hatay eski itfaiye önünde yabancı plakalı ambulansla Suriye’den Türkiye’ye getirilen, organların yabancı bir başka araca nakledilerek, alıcısına ulaştırıldığı iddia ediliyor. İngiliz plakalı ambulansın Suriye- Türkiye arasında yaralı taşıma görüntüsü altında, sürekli olarak organ taşıdığı öne sürülüyor. İddiaya göre Türkiye’ye sokulan bu organlar, yüksek fiyatlarla değişik kesimlere satılıyor.

Hatay Cilvegözü sınır kapısından, özel bir izinle sürekli olarak Suriye’ye belgesiz olarak giriş çıkış yapıldığı, araçların denetlenmediği, kontrol edilmediği, organ ticaretine AKP Hükümeti’nin göz yumduğu da dile getirilen iddialar arasında.
Yurt Gazetesi

Özgür Suriye Ordusu da Hito hükümetini tanımıyor
24-03-2013



YDH- Özgür Suriye Ordusu, Gassan Hito başkanlığında kurulan geçici hükümeti tanımadığını açıkladı.

Arap Birliği dönem başkanlığını Irak'tan devralan Katar'ın başkenti Doha'da yarın düzenlenecek Arap Birliği Liderler Zirvesi'ne bir gün kala, Suriye muhalefetinde şok gelişmeler yaşanıyor.

Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Muaz el-Hatib'in istifasından sonra Özgür Suriye Ordusu da 18 Mart'ta Gassan Hito başkanlığında kurulan geçici hükümeti tanımadığını açıkladı.

Yarın düzenlenecek zirveye Suriye'yi temsilen katılması beklenen heyet içerisinde yer alacak olan Ulusal Koalisyon Başkanı Muaz el-Hatib, bugün istifa ettiğini açıkladı.

El-Hatip, bugün resmi sayfası olan darbuna'da yaptığı açıklamasında "İşlerin kırmızıçizgiye varmasından sonra istifa kararı aldım. Acı bir gerçeklik var. Suriye halkını evcilleştirme, devrimi kuşatma ve kontrol altına alma çabası var" dedi.

El-Hatib, açıklamasına şöyle devam etti: "Suriye'ye ait kararı, sadece Suriyeliler alacaktır. Daha önceden yüce halkıma söz verdiğim gibi, işlerin kırmızıçizgiye varmasından, özgür bir fert olarak devrim için çalışmak amacıyla Koalisyon'dan istifa ediyorum. Bizim için makamlar hedef değil, hedeflere ulaştıracak araçtır."
http://www.ydh.com.tr/

Suriye Devrimi Genel Kurulu da Hito hükümetini tanımıyor
24-03-2013



YDH- Suriye İslami Cephesi, Kemal Lebvani ve Valid Bunni'den sonra Suriye Devrimi Genel Kurulu da geçici hükümeti tanımadığını açıkladı.

Suriye İslami Cephesi'nin geçici hükümeti tanımadığını açıklamasından ve Velid Bunni ve Kemal Lebvani gibi Suriye muhalefetinin önde gelen isimlerinin geçici hükümetin kuruluş şekline tepki göstererek Koalisyon'daki üyeliklerini dondurmasından sonra Suriye Devrimi Genel Kurulu da geçici hükümeti tanımadığını ilan etti.

Suriye'deki yönetim karşıtı gösterilerin organizasyonunda aktif rol alan Suriye Devrimi Genel Kurulu, hükümetin ilanının üzerinden 5 gün geçmesinden sonra yaptığı yazılı açıklamayla, İstanbul'da kurulan geçici hükümeti tanımadığını açıkladı.

SDGK, tarafından 23 Mart Cumartesi yapılan yazılı açıklamada, Suriye Ulusal Konseyi ve Ulusal Koalisyonu gibi iki başarısız oluşumdan sonra içerideki devrim hareketliliğinden kopuk muhaliflerin geçici hükümet gibi başka bir başarısız oluşuma kalkıştıkları belirtildi.

Geçici hükümetin kuruluş sürecinde, Suriye içerisindeki devrimcilerle herhangi bir istişarenin yapılmadığını belirten SDGK, İstanbul'da kurulan geçici hükümetin yönetimin kontrolünden çıkan bölgelerde herhangi bir etkinlik sağlayamayacağını savundu.

Dışarıdaki muhaliflerin başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerinin Suriye halkına acı dışında bir getirisinin olmayacağını belirten SDGK, Suriye halkını dışarıdaki muhalefete olan güveninin azaldığını ifade etti.

Geçici hükümetin kurulması üzerine Koalisyon'daki bazı üyelerin istifa ettiğinin bazılarının ise üyeliğini dondurduğunun altını çizen SDGK, Suriyeli muhaliflerin Suriye halkının değil kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini ileri sürdü.

Açıklamanın sonunda SDGK, geçici hükümetin Suriye'deki devrimin hedeflerine herhangi bir katkısının olmayacağını vurguladı.

18 Mart'ta İstanbul'da bir araya gelen Ulusal Koalisyon üyeleri, gece geç saatlerde yapılan oylamayla, uzun yıllar Amerika'da yaşayan iş adamı Gassan Hito'yu başbakan seçmişti.

http://www.ydh.com.tr/

“Apo’loji’den “Apology”ye değişen dengeler ve Suriye’de savaş
Mehmet Serim
25-03-2013



YDH-Gazeteci Mehmet Serim, Suriye’de yaşanan son siyasi ve askeri gelişmeleri Suriye’deki gözlemleriyle değerlendirdi.

Kendilerine “Suriye halkının dostları” adını veren gurubun önde gelen isimlerinin Roma’da yaptıkları toplantı sonrası gelişmeler daha da hızlandı. Esad’ı devirme çalışmaları şimdi daha “derli toplu” bir yapıya kavuştu.

1- ABD (Roma toplantısı sonrası) muhaliflere (öldürücü olmayan) silah ve maddi yardımda bulunacağını açıkladı.

2- Katar, Suriye’nin büyükelçilik binasını Ulusal Koalisyon'a devretti (1 Mart).

3- Muhalifler Rakka’ya girdi (5 Mart)

4- Katar, Suriye’nin Arap Birliği koltuğunun Ulusal Koalisyon'a verilmesini önerdi (6 Mart).

5- İngiltere ve Fransa, AB onaylamasa bile muhaliflere silah yardımı yapacaklarını açıkladı (14 Mart).

6- Ulusal Koalisyon “başbakan” seçti (19 Mart)

7- Halep’te kimyasal silah saldırısı oldu (20 Mart)

8- Obama, İsrail’i (ve ardından) Filistin’i, Ürdün’ü ziyaret etti (20 Mart)

9- Türkiye’de “mazruf” açıklandı ve “yeni süreç” başladı (21 Mart)

10- Suriye’nin en büyük dini otoritesine suikast düzenlend (21 Mart)

11- Obama, İsrail’den İran’a nükleer mesaj yolladı ve İsrail’i İran konusunda serbest bıraktığını açıkladı (21 Mart)

12- İran buna karşılık "Tel Aviv ve Hayfa’yı yerle bir ederiz" dedi (21 Mart)

13- İsrail, Türkiye’den özür diledi, Erdoğan da özrü kabul etti (22 Mart)

14- Lübnan başbakanı Necip Mikati istifa etti (22 Mart)

Yukarıdaki maddeleri biraz açmaya çalışalım.

ABD liderliğindeki bloğun silahlandırma tartışmalarının başladığı ilk günlerden bu yana kameralar önünde yaptıkları açıklamalar aslında malumun ilanı.

Çünkü zaten Suriye’de daha olaylar başlamadan önce gerekli hazırlıklar yapılmış, silahlar gönderilmiş ve bunları kullanacak insanlar eğitilmişti. (Markab kalesi örneğinde olduğu gibi)

Suriye güvenlik güçlerinin gösterilere sert karşılık vermemesi halinde bunlara gerek kalmayacaktı. Sert karşılık verilmesi halinde ise “daha fazla ölümün önüne geçilebilmesi için” (insani sorumluluk numarası!) silah gönderilmeye başlanacaktı. Daha doğrusu içerideki silahlar ortaya çıkarılacak ve sanki yeni gönderilmiş gibi gösterilecekti (Bender – Fetman planı).

İçerideki silahlı grupların ve silahların yeterli olmadığını gören batı, süreç icinde bir yandan dünyanın her tarafından savaşçı, el-Kaide türü yapı ve militan, diğer yandan yeni silah gönderdi. Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak sınırlarında yaşananları dikkatli okuyucular bilir.

Ancak tüm bu çabaya rağmen şu ana kadar Suriye yönetimine karsı kesin bir başarının elde edilememiş olması Rusya’ya karşı alınan diplomatik yenilgiye eklenince Batı bloğu Roma’da, mücadeleyi (gelişmelerin üzerine eklemleyerek) “resetleme” kararı aldı.

Roma toplantısı sonrası verilen daha somut hareket edileceği mesajlarının altında yatan sebep budur.

Daha derli toplu yürütülmeye çalışılan bu çalışmalar, iki ana başlık altında toplanıyor: siyasi ve askeri.

Askeri kısmına yukarıda kısaca değinmeye çalıştık. Bu kısmı daha sonra tekrar açmaya çalışacağız.

Siyasi kısmında ise muhaliflerin beceriksizliği, Batı – Körfez – Türkiye bloğunun muhalif oluşturma çabalarının iflası belirleyici oldu. (Nitekim bu yazı yazılırken önceki yazımızda “medya için iyi bir malzeme olmaya devam edecek” dediğimiz el-Hatip’in istifa haberi geldi)

(Halk nezdinde) Suriye yönetimi ayarında bir muhalif yapı oluşturulamayınca gecekondulaşmaya gidildi. İlk taşı Katar koydu ve Suriye'nin DohaBüyükelçiliği binasını Suriye Ulusal Koalisyonu temsilcisine teslim etti.

Katar bununla yetinmedi ve Suriye’nin Arap Birliği’ndeki koltuğunun Koalisyon'a verilmesini önerdi. Arap Birliği içindeki görüş ayrılıklarını göz önüne alacak olursak “dayattı” demek daha doğru olur aslında. Ardından Koalisyon'a “hükümet oluşturun koltuğu kapın” mesajı verildi.

Tam bu günlerde olayların başından bu yana görece sakin bir süreç yaşayan Rakka’nın “tamamen” muhaliflerin eline geçtiği iddia edildi. Burada amaç “psikolojik olarak” yönetimi, halkı ve orduyu etkilemekti. Muhaliflerin “ilk defa” bir şehir merkezinin tümünü ele geçirdiği propagandası yapıldı.

Üç Kürt

İstanbul’da birkaç kez ertelendikten sonra (nedeni sonradan anlaşıldı) Ulusal Koalisyon kimsenin tanımadığı (Ancak ABD’nin çok yakından tanıdığı belli olan) Gassan Hito’yu “başbakan” seçti.

Bir başka gelişme de Halep’te yaşandı. Uzun bir süredir Batı dünyasının istediği ülkeye elini kolunu sallayarak girebilmek için tüm zamanların en geçerli gerekçesi olan kimyasal silah kullanımı konusunda yeni bir aşamaya girildi ve Obama’nın İsrail ziyareti öncesi kimyasal silah saldırısı yapıldı. Hem Obama çok hassastı bu konuda hem de İsrail!

Suriye’ye baskının hem de Obama “yanı başındayken” artırılması için daha güzel bir hamle düşünülemezdi.

21 Mart Nevruz bayramında ise Türkiye’de Öcalan’ın mektubu okundu ve yeni sürece girildiği ilan edildi. Bu süreç, Suriye’deki olaylar sırasında Kürtlerin fiili özerklik ilanı ile Türkiye tarafına çevrilen Kürt silahının Suriye tarafına çevrilmesi hedefini de taşıyor.

Aynı günün akşamı, Suriye’nin önde gelen din alimlerinden Ramazan el-Buti bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti. Bu, olayların başından bu yana rejim ile çok barışık olmasa da “Suriye’nin bütünlüğü için” halkı devletin yanında hareket etmeye teşvik eden önemli bir figürün yok edilmesi ile birlikte Kürtlere de bir mesajdı.

Türkiye ve Batı ile birlikte hareket eden iki Kürt öne çıkarılmış, karşı çıkan bir Kürt ise öldürülmüştü.

İki ortaklık

Hemen ardından Obama, Ortadoğu planlarının önünde engel olarak gördüğü, İsrail Türkiye ilişkilerindeki (sözde) bozulmayı ortadan kaldırmak için adım attı ve Netanyahu’ya baskı yaparak özür dilemesini sağladı.

Böylece bölgesel bazda iki yeni “geçici iş ortaklığı” kurulmuş oldu: Erdoğan – Kürtler, Erdoğan – İsrail ortaklıkları.

Askeri açıya tekrar dönelim:

Suriye ordusunun “gayri nizami harp” karşışında zorlandığı bir gerçek. Ancak muhalifler de şu ana kadar herhangi bir yerleşim merkezini tamamen ele geçirebilmiş değiller.

Şam’da kırsalın belli bölümleri (sivil neredeyse hiç kalmadı) sürekli bombalanıyor. Halep’te bazı mahalleler tamamen muhaliflerin elinde bazılarında iki tarafın çatışmaları sürüyor. Kalan kısım ise devletin elinde.

Halep kırsalında özellikle Türkiye sınırı boyunca birçok yer muhaliflerin kontrolünde.

İdlib taraflarında Cebel el-Zaviye ve Cisr eş-Şuğur hattında muhalifler etkili; ancak merkez ve diğer yerler için aynı durum söz konusu değil.

Humus’ta Suriye ordusu ile muhalifler arasında Lübnan sınırındaki Tel Kelakh ve Kusayr’da çatışmalar sürüyor. Suriye ordusu tekrar Bab-ı Amr’a giren militanları buradan çıkarmayı başardı.

Rakka, Deyr ez-Zor gibi yerlerde şehirlerin belli bölümleri muhaliflerin kontrolü altında ve çatışmalar sürüyor.

Kürt - yoğun bölgelerde durum Kürtlerin lehine. Buralarda Kürt – ordu çatışması yok. ÖSO – Kürt – Nusra Cephesi 2’li, 3’lü çatışmaları oluyor zaman zaman.

Dera ve Kuneytra taraflarının ise önümüzdeki günlerde yeniden ısınacağı belirtiliyor.

ABD’nin Obama’nın ziyaretinde 200 milyon dolarlık “yardım” sözü verdiği Ürdün’de eğittiği binlerce militanla birlikte ABD ve bazı Batı ordularına bağlı birliklerin “muhaliflerin üniformaları ile Suriye’ye gireceği ve savaşacağı” dile getiriliyor.

Diger yandan bu saldır başladığında Türkiye tarafından da aynı şekilde yabancı askerlerin Suriye topraklarına girebileceği konuşuluyor.

Eğer bu senaryo gerçekleşirse Suriye’ye iki taraflı cephe açılacak demektir.

Birinci cephe Ürdün sınırı – Dera cephesi. İkinci cephe Türkiye sınırı – Kuzeydoğu cephesi.

Öcalan – Erdoğan geçici iş ortaklığının ilk meyvesi, PKK’nın Suriye içindeki savaşa katılması olabilir. (Diğer görüş ise PKK’nın Türkiye’de çıkabilecek herhangi bir aksilik olasılığına karşı kendini yormayacağı.)

Netanyahu ise zaten Erdoğan’dan “Suriye’de devam eden gelişmelerden dolayı” özür dilediğini açıklamakla siyasi desteği vermiş oldu (ortak düşmanımız olmasaydı özür dilemezdim demek istedi). Golan tarafında yaşanan son küçük çaplı çatışma ise İsrail’in Suriye’ye saldırmakta tereddüt etmeyeceğini gösterdi. İsrail’in bunu yapmak için büyük bahanelere ihtiyacı olmadığı da biliniyor.

Lübnan’da ise Mikati’yi istifaya götüren süreç sadece iç siyasi gelişmelere bağlanamaz. Mikati’nin istifası ve seçimler ile ilgili kaos ile birlikte içeride devam eden selefi tahrik sürdüğü sürece Hizbullah’ın bu cepheleri açılırsa Suriye’ye olası bir yardım için zamanı da olmayacak, imkanı da. Mikati'ye istifa baskısı yaptığı söylenen ABD’nin niyeti Hizbullah'ı Lübnan ile sınırlı tutmak.

Kuzey doğu ise yeni “Bingazi” denemesi için merkez olacak gibi görünüyor. Kürt Hito Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ne kadar sempati ile karşılanacak bilinmez; ancak bu bölge yeni hükümetin merkezi olarak düşünülüyor. Bu aşamadan sonra bazı ülkeler bu hükümeti ve çizeceği hayali sınırları tanıyabilir. Sonrasında ise buraya ABD, İngiltere ve Fransa silah yağdırmaya başlayabilir.

“Suriye’de iç savaş” değil, “Suriye içinde” Savaş

Bizim Suriye’de devam eden süreç ile ilgili tanımlamamız “Suriye’de iç savaş” seklinde değil “Suriye içinde savaş” şeklinde. Bu savaşta şu ana kadar cephe oluşmamıştı. Ancak eğer yukarıdaki senaryo gerçekleşirse “doğu – batı” savaşı yaşanabilir. Bu tabii ki sadece Suriyelilerin kendi aralarındaki bir savaştan çok daha geniş kapsamlı olacak.

Suriye ordusunun bugünlerdeki hazırlığı da sanırız bu yönde. Önce Şam taraflarında kontrolü sağlamak, daha sonra (bugünlerde devam ediyor) Humus’ta kontrolü tamamen sağlamak ve doğu’ya yönelmek. Humus hem muhalifler için hem de yönetim için çok önemli. Çünkü ülkenin her anlamda tam ortasında yer alıyor.

Zaman zaman krizin sonuna doğru gidildiği açıklamalarına rağmen durumun daha da karmaşık bir hal alması Suriye’de gelişmeleri akışına bırakmak istemeyen ABD bloğunun yeni girişimlerinden kaynaklanıyor.

Siyasi diyalogun, toplumsal barışın dile getirildiği her seferde, her uluslararası toplantı öncesinde yaşanan olaylar, yapılan açıklamalar, eylemler bunu gösteriyor.

Zaman daralıyor

Türkiye, Suriye ve Lübnan’daki gelişmeler, yapılan son açıklama ve hazırlıklar Suriye için savaşın Suriye ile sınırlı kalmayabileceği senaryolarının ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Esad’ın, Rusya’nın, İran’ın son günlerde baş döndürücü bir hızda yaşanan gelişmeler sonucu ortaya çıkan yeni dengelere göre bir sürprizi var mı?

Bunu hep birlikte göreceğiz.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD11639_apolojiden-apologyye-degisen-dengeler-ve-suriyede-savas.html

Suriyeli isyancılara hava yoluyla silah sevkiyatı CIA’in yardımıyla artıyor
C. J. Chivers ve Eric Schmitt
26-03-2013



YDH- New York Times gazetesinden C. J. Chivers ve Eric Schmitt, CIA’nın Türkiye üzerinden Suriyeli isyancılara yaptığı silah yardımlarının ayrıntılarını yazdı.

Hava trafik verileri, çeşitli ülkelerdeki yetkililerle görüşmelerde söylenenler ve isyancı komutanların yaptığı açıklamalara göre, CIA’in yardımıyla Arap hükümetleri ve Türkiye, son aylarda Suriye’deki muhalif savaşçılara yönelik askeri yardımını hızla arttırdı ve Başkan Beşar Esad’a karşı ayaklanmada kullanılmak üzere silah ve malzeme taşıyan gizli bir hava köprüsü genişletildi.

Verilerin gösterdiğine göre 2012 başlarında küçük bir ölçekte başlayan ve sonbahar boyunca aralıklarla devam eden hava sevkiyatı, geçen yılın sonlarında genişleyerek sabit ve çok daha yoğun bir akışa dönüştü. 160’tan fazla Ürdün, Suudi Arabistan ve Katar askeri kargo uçağının Ankara yakınlarındaki Esenboğa Havalimanı’na ve daha sınırlı bir düzeyde diğer Türkiye ve Ürdün havaalanlarına inmesini içerecek şekilde büyüdü.

Geçen yılın ortaları itibariyle isyancılar Suriye ordusunu bazı topraklardan çıkarırken hava sevkiyatı da gelişim gösterdikçe, Suriye içindeki savaştaki değişimlere uyum sağladı.

Obama yönetimi isyancılara “ölümcül olmayan” yardımlardan fazlasının verildiğini açıkça reddederken bile CIA’in silah sevkiyatına müdahil olması – Amerikan yetkililerinin söylediğine göre genelde danışmanlık rolü şeklinde olsa da – Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap müttefiklerine iç savaşın ölümcül kısmında destek vermeye daha istekli olduğunu gösteriyor.

İsimlerinin verilmemesi şartıyla konuşan Amerikan yetkilerine göre Amerikan istihbarat subayları gizli yerlerdeki ofislerinden Arap hükümetlerinin silah yığınağına, Hırvatistan’dan gelen geniş bir tedarik de dâhil olmak üzere yardım etti ve isyancı komutanlara ve gruplara da gelen silahları kimin alması gerektiğini belirlemede yardımcı oldu. CIA, sevkiyat veya kendilerinin buradaki rolü hakkında yorum yapmayı reddetti.

Sevkiyat aynı zamanda Sünni Müslüman devletler ile Esad’ın temel müttefiki Şii teokratik devleti İran arasında Suriye’nin geleceği hakkındaki rekabetin de altını çiziyor. Dışişleri Bakanı John Kerry pazar günü Irak’a, İran’ın onların hava sahası üzerinden silah sevkiyatı yapmasını engellemek için daha fazlasını yapması yönünde baskı yaptı; isyancılar için Katar’dan gelen en son askeri kargo uçağı pazar gecesi Esenboğa’ya inerken bile bunu yaptı.

Suriye muhalefet figürleri ve bazı Amerikalı yasama üyeleri ve yetkililer, Esad’ın hükümetini desteklemek üzere yapılan Rus ve İran silah tedariklerinin, isyancıları silahlandırmayı daha gerekli hale getirdiğini savundu.

Kargo uçuşlarının büyük bölümü kasım ayından beri, yani Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlık seçimlerinin gerçekleştirilmesinden sonra ve Türk ve Arap hükümetlerinin isyancıların Esad’ın iyi donanımlı ordusuna karşı yavaş ilerleyişi nedeniyle yaşadıkları hayal kırıklığının artmasıyla birlikte gerçekleşti. Uçuşlar ayrıca kışın Suriye içindeki insani krizin derinleşmesi ve mülteci akınlarının komşu ülkelere varmasıyla birlikte sıklaştı.

Yetkililer, Türk hükümetinin, Türkiye üzerinden askeri mallar taşıyan kamyonlara elektromanyetik taşıyıcılar takıp böylelikle kamyonlar Suriye’ye karadan girerken sevkiyatları izleyebilmeye varıncaya kadar, program üzerinde denetimi olduğunu söylüyorlar. Taşıma hattını bilen yetkililere ve kargo uçuşları hakkında veri toplayan bir silah trafiği gözlemcisine göre sevkiyatın ölçeği hayli büyüktü.

İllegal silah transferlerini izleyen, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nden Hugh Griffiths, “Yaklaşık bir tahminle, bu uçuşların yükü 3,500 ton askeri ekipman olmalıdır” dedi.

“Bu uçuşların yoğunluğu ve sıklığı, iyi planlanmış ve koordine edilmiş bir yasadışı askeri lojistik operasyonu anlamına geliyor” diye ekledi.

Her ne kadar isyancı komutanlar ve veriler Katar ve Suudi Arabistan’ın 2012 başlarından beri Türkiye üzerinden muhalefete askeri malzemeler gönderdiğini ortaya koysa da, yetkililerin söylediğine göre geçen sonbaharda Türk hükümetinin hava sevkiyatlarının temposunun artmasına izin vermesi önemli bir güçlüğü ortadan kaldırdı.

Pek çok yetkilinin söylediğine göre, eş zamanlı olarak silahlar ve malzemeler Suudi Arabistan tarafından Hırvatistan’da satın alınıyorve Ürdün kargo uçaklarıyla güney Suriye’de faaliyet gösteren isyancılar için Ürdün’e ve faaliyetlerini Türkiye’den yürüten isyancı gruplar için Türkiye’ye gönderiliyordu.

Kış boyunca devam eden bu çoklu lojistik akışları, program hakkında bilgi alan eski bir Amerikalı yetkilinin “silah şelalesi” adını verdiği şeyi meydana getiriyordu.

Amerikan yetkilileri, isyancı komutanlar ve Türkiye’den muhalif bir siyasetçi Arapların rolünü herkesin bildiği sır olarak tanımladı, fakat programın riskli olduğunu ve Türkiye’yi veya Ürdün’ü aktif olarak savaşa çekme ve İran’dan gelecek bir askeri eylemi provoke etme riskinin bulunduğunu söyledi.

İsyancı komutanlar hâlâ sevkiyatları yetersiz olmakla eleştiriyor ve aldıkları silahların Esad’ın ordusuyla savaşmak için sayıca çok az ve silah tipi olarak çok hafif olduğunu söylüyorlar. Ayrıca silahları dağıtan kişileri cimri veya rüşvetçi olmakla suçladılar.

Kuzey Suriye’de savaşan bir İslamcı grup olan Sukuru’ş-Şam komutanlarından Abdürrahman Ayaci, “dış ülkeler bize silah ve kurşunları azar azar veriyor” dedi.

Bir çeşmeyi açıp kapatıyormuş gibi bir hareket yaptı ve “kurşunların yolunu su gibi açıp kapatıyorlar” dedi.

Başka iki komutan, Sukuru’ş-Şam’dan Hasan Ebud ve bir diğer İslamcı grup olan Ahraru’ş-Şam’dan Ebu Eyman, silahları kimin aldığını inceleyenlerin yanlış bir iş yaptıklarını söyledi.

Ebud, “Devrimci olduğunu söyleyen sahte Özgür Suriye Ordusu tugayları var ve onlar silahları aldıkları zaman ticaret amaçlı satıyorlar” dedi.

Eski Amerikan yetkilisi, sevkiyatların ölçeğinin ve dağıtımların derecesinin muazzam olduğunu söyledi.

“İnsanlar akan miktarları duyuyorlar ve bu devasa bir miktar; fakat bir milyon atımlık cephaneyi iki haftada yakıyorlar” dedi.

Deneme Amaçlı Bir Başlangıç

Suriyeli isyancılara hava sevkiyatı yavaşça başladı. 3 Ocak 2012’de, Alevi güdümlü hükümetin hükümet karşıtı göstericilere karşı baskılarının bir askeri kampanyaya dönüşmesinden aylar sonra, hava trafik verilerine göre Katar Emirliği Hava Kuvvetleri’ne ait iki adet C-130 nakliye uçağı İstanbul’a indi.

Bunlar öncü kıtaydı.

Haftalar sonra Suriye Ordusu, Suriye’nin üçüncü büyük şehri Humus’u kuşattı. Toplar ve tanklar mahalleleri dövdü. Kara kuvvetleri şehre girdi.

Ülke çapında ordu ve rejime bağlı milisler isyanı güç kullanarak yok etmeye çalışıyordu – bu, Suriye’nin keskin bir şekilde alt edilmiş Sünni Arap çoğunluğunu daha da öfkelendiriyordu. İsyancılar, uluslararası yardım ve daha fazla silah çağrısı yaptı.

Hava trafik verilerine ve uçak gözetleyicilerin verdiği bilgilere göre, bahar aylarının sonlarına doğru bir Arap devletinden ilk kargo uçuşları dalgası gelmeye başladı.

26 Nisan’dan 4 Mayıs’a kadar olan geceler dizisinde bir Katar Hava Kuvvetleri C-17’si — dev bir Amerikan yapımı kargo uçağı — Türkiye’deki Esenboğa Havalimanı’na altı iniş yaptı. 8 Ağustos itibariyle Katarlılar 14 kargo uçuşu daha yaptı. Hepsi, Ortadoğu’daki Amerikan askeri lojistik merkezlerinden biri olan Katar’daki El Udeyd Hava Üssü’nden geliyordu.

Katar, isyancılara silah verdiğini reddediyordu. İsminin gizli tutulmasını isteyen bir Katarlı yetkili, Katar’ın sadece ölümcül olmayan yardım adını verdiği şeyi sevk ettiğini söyledi. Başka sorulara cevap vermeyi reddetti. Katar’ın sadece silah satın alıp tedarik mi ettiği yoksa başka tedarikçiler için hava nakliyesi hizmeti de sunuyor mu olduğu belli değildir. Ancak Amerikalı ve başka Batılı yetkilileri ve isyancı komutanlar, Katar’ın aktif bir silah tedarikçisi olduğunu söylemişlerdir – öyle ki, Amerika Birleşik Devletleri Katar’ın silahlandırdığı bazı İslamcı gruplardan kaygı duymuştur.

Katar uçuşları, isyancı güçlerin Kuzey’deki İdlib eyaletinde akıntıyı tersine çeviren askeri kampanyasıyla yan yana gitti; bu güçlerin pusular, yol kenarına yerleştirilen bombalar ve tecrit haldeki karakollara yönelik saldırılardan oluşan kampanyası, Esad’ın ordusunu ve onu destekleyen milisleri bazı kırsal bölgelerden çıkarmaya başladı.

Uçuşlar yazın devam ederken, isyancılar bu şehirde bir hücum da başlattı – kısa süre sonra açmaza giren bir çatışmaydı bu.

Eski Amerikalı yetkili, kasım ayına kadar CIA direktörü olan David H. Petraeus’un bu uçuş ağı hareketlerine yardım etmede araçsal bir rol oynadığını ve çeşitli ülkeleri de bunun için birlikte çalışmaya teşvik ettiğini söyledi. Petraeus, bu konuda yorum istediğimiz sayısız e-postaya yanıt vermedi.

Eski Amerikalı yetkili, Amerikan hükümetinin kısmi düzeyde işin içine girdiğini; çünkü diğer devletlerin isyancıları bir şekilde silahlandıracağı düşüncesinin olduğunu söyledi. Söylediğine göre CIA’in sevkiyatları kolaylaştırmadaki rolü, Amerika Birleşik Devletleri’ne süreç üzerinde bir düzeyde etki sağladı; buna, silahların İslamcı gruplardan uzak durmasına çalışmak ve tedarikçileri gelecekte sivil uçaklara karşı terörist saldırılarda kullanılabilecek taşınır uçaksavar füzelerini vermemeye ikna etmek de dâhildi.

Amerikalı yetkililer, üst düzey Beyaz Saray yetkililerinin sevkiyatlar konusunda düzenli olarak bilgilendirildiklerini doğruladılar. Eski yetkili, “Bu ülkeler bunu şu veya bu şekilde yapacaklardı” dedi. “Bize ‘Anne, ben yapabilir miyim?’ diye sormuyorlardı. Fakat eğer onlara belli şekillerde yardım edebilseydik, bunu değerlendireceklerdi.”

Sonbahar boyunca Katar Hava Kuvvetleri’nin kargo filosu daha da yoğun hale geldi ve Ekim ayı boyunca hemen hemen her gün uçuşlar oldu. Fakat isyancılar daha da fazla silah için feryat ediyor, tankları, topları, çoklu roket fırlatıcıları ve uçakları olan bir orduyla savaşacak ateş gücüne sahip olmadıklarını iddia etmeye devam ediyorlardı.

Çok sayıda isyancı başka bir nedenle de yakınıyor, silah tedarikçilerinden Obama yönetiminin sevkiyatları sınırlandırdığını ve en fazla ihtiyaç duydukları uçaksavar ve tanksavar silahlarının dağıtımını bloke ettiğini duyduklarını söylüyordu. Bu yakınmalar devam ediyor.

İdlib Eyaleti’nde Esad karşıtı savaşçılardan oluşan bir çeteye liderlik eden Muhammed Ebu Ahmed, “Silahlandırmak veya silahlandırmamak, ölümcül veya ölümcül olmayan – hepsi Amerika’nın söylediklerine bağlı” dedi.

Kırılma

Kısa süre sonra, başka oyuncular da hava sevkiyatına katıldı: Kasım ayında, arttırılmış bir Ürdün-Suudi rolünün ne olacağına dair ipucu verir şekilde Ürdün Krallığı Hava Kuvvetleri’ne ait üç C-130 Esenboğa’ya iniş yaptı.

Üç hafta içinde başka iki Ürdün kargo uçağı, Ürdün’ün başkenti Amman ile pek çok ülkeden yetkililerin, uçakların Hırvat kontrolündeki bir stoktan Suudiler tarafından satın alınmış çok sayıda piyade silahları aldığını söylediği Hırvatistan’ın başkenti Zagreb arasında gidiş dönüş uçuşları yapmaya başladı.

Bir uçağın aktarıcısından gelen ve Kıbrıs’taki bir gözetleme kulesinin kaydettiği sinyallere ve bölgedeki bir havacılık yetkilisinin elindeki hava trafiği kontrol verilerine göre ilk uçak Amman’a 15 Aralık’ta döndü.

Toplam olarak kayıtlar, Ürdün Uluslararası Hava Kargosu firmasının logosunu taşıyan, fakat Ürdün askeri çağrı işaretleriyle uçan iki Ürdün Ilyushin uçağının Aralık’tan Şubat’a kadar Amman-Hırvatistan arasında 36 birleşik gidiş-geliş uçuşu yaptığını gösteriyor.

Ürdün uçuşları gerçekleşirken, Katar uçuşları da devam etti ve Suudi Krallığı Hava Kuvvetleri de yoğun bir programa başladı — bölgesel bir hava trafiği kontrol yetkilisinin sunduğu verilere göre bu yıl şubat ortasından mart başına kadar Esenboğa’ya en az 30 C-130 uçuşu gerçekleşti.

Bazı Suudi uçaklarının gidiş gelişi Ankara’da fark edildi ve bu da Türkiye’deki muhalefet siyasetçilerini alarma geçirdi.

Çok sayıda Suudi sevkiyatı hakkında ayrıntıları doğrulayan, muhalif CHP’den milletvekili Atilla Kart, “Suriye çatışmasının sınırlarımızda devam ettiği bu kritik dönemde Türk hava sahasının kullanılması ve çatışmada merkezi rolü bilinen yabancı ülkelerden uçakların gelişi, Türkiye’yi çatışmanın bir tarafı olarak tanımlar” şeklinde konuştu. Kart, “Hükümet bu iddialara yanıt verme sorumluluğunu taşımaktadır” dedi.

Türkiye ve Suudi Arabistan yetkilileri, uçuşlar veya silah transferleri hakkında tartışmayı reddettiler. Türk hükümeti, Suriyeli isyancılara askeri yardımı resmi olarak onaylamadı.

Hırvatistan ve Ürdün’ün her ikisi de Suriyeli isyancılara silah taşınmasında herhangi rolleri olduğunu reddetti. Ürdün havacılık yetkilileri, hiçbir kargo uçuşu gerçekleşmediği konusunda ısrar edecek kadar ileri gitti.

Ürdün Uluslararası Hava Kargosu firmasının kargo müdürü Muhammed Cubur, 7 Mart günü, firmasının Hırvatistan’a giden veya Hırvatistan’dan gelen uçuşlarla ilgili hiçbir bilgisi olmadığı konusunda ısrar etti.

“Bunların hepsi yalan” dedi, “biz hiçbir zaman böyle bir şey yapmadık.”

Uçuşları araştıran bir bölgesel hava trafiği yetkilisi ise uçuş verilerini doğruladı ve bir izahat sundu. Yetkili, “Ürdün Uluslararası Hava Kargosu, Ürdün hava kuvvetlerinin bir paravan şirketidir” dedi.

Kargo şirketinden Bay Cubur, uçakların rotalarını gösteren hava trafiği kontrol ve transponder verileri hakkında bilgilendirildikten sonra, firmasının Ilyushin kargo uçaklarına sahip olmadığını iddia etti.

İşverenin web sitesinde neden hâlâ iki Ilyushin-76MF resminin ve bunların şirket filosunun parçası olduğunu söyleyen bir metnin olduğunu sorduğumuzda, cevap vermedi. O gece şirketin web sitesi kapandı.

Çeviren: Selim Sezer

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD11647_suriyeli-isyancilara-hava-yoluyla-silah-sevkiyati-ciain-yardimiyla-artiyor-.html

Türk tırları mahsur kaldı:İskenderun ile Mısır arasında başlatılan Ro Ro seferlerinde sıkıntı yaşanıyor
27 Mart 2013



Suriye'deki olayların kara ulaşımını engellemesi üzerine İskenderun ile Mısır arasında başlatılan Ro Ro seferlerinde sıkıntı yaşanıyor.

Mısır üzerinden körfez ülkelerine yük taşıyan Türk tırları, Ro Ro gemisindeki arıza nedeniyle Kızıldeniz'in Diba limanında mahsur kaldı.

Uluslararası Nakliyeciler Derneği Ortadoğu Sorumlusu Hamit Şanverdi, yaklaşık 500 tırın bir aydır Türkiye'ye dönemediğini, 300 tırın da, Mısır'a gitmek üzere yüklü halde Mersin Limanı'nda beklediği belirtti.

Şanverdi, ekonomik kaybın da büyük olduğunu vurguladı
TRT

Suriye'de Nusra-ÖSO çatışması devam ediyor
29-03-2013



YDH-Nusra Cephesi ile Özgür Suriye Ordusu’na bağlı Faruk Tugayları adlı örgüt arasında aylar önce başlayan çatışmaların sürdüğü bildirildi.

Amerika'da yayımlanan Time Dergisi, Nusra Cephesi'yle Özgür Suriye Ordusu'na bağlı olan el-Faruk Tugayı arasında aylar önce başlayan çatışmaların devam ettiğini yazdı.

Dergide Rania Ebu Zeydimzasıyla yayımlanan haberde, el-Faruk Tugayı'nın Haseke, Deyr ez-Zor ve Rakka'yı içine alan Cezire bölgesinin komutanı olan Muhammed Dahir Ebu Azzam'a Nusra Cephesi tarafından suikast düzenlendiği belirtildi.

Haberde Ebu Azzam’ın, Türkiye sınırındaki Tal Abyad'da bir toplantıya katıldıktan sonra annesini ziyarete gitmesinden sonra aracının altına Nusra Cephesi tarafından bomba yerleştirildiği ifade edildi.

Ebu Azzam "Ben, Suriye yönetiminin ya da Nusra Cephesi'nin eliyle öleceğimi biliyorum. Bize, kendi kanunlarını dayatıyorlar. Beni, "kafir olarak ilan etmekle tehdit ettiler" dedi.

Bu, Ebu Azzam'ın ülkedeki radikal İslamcı unsurlarla ilk çatışması değil. Daha önceden el-Faruk Tugayı adına Babu’l Heva sınır kapısında görevli olan Ebu Azzam, yabancı cihatçıların bölgedeki lideri olan Ebu Muhammed el-Absi'nin sınır kapısına "el-Kaide" bayrağı asmak istemesine tepki göstermiş, bunun üzerine yükselen tansiyon, el-Absi'nin kaçırılması ve Eylül 2012'de öldürülmesiyle sonuçlanmıştı.

Nusra Cephesi, Ocak 2013'te El-Absi'nin intikamını, Ebu Azzam'ın bölgedeki halefi olan Ebu Ali'yi öldürerek aldı.

Time’ın aktardığına göre Ebu Azzam, bir gün Nusra Cephesi'nin el-Faruk Tugayı savaşçılarına pusu kurduğu ve bazılarını tutuklandığına dair bir mesaj aldı. Bunun üzerine silahını alarak hızlıca olay yerine giden Ebu Azzam ile Nusra Cephesi arasında silahlı çatışma çıktı. Nusra Cephesi tarafından Ebu Azzam'ın bulunduğu alana atılan el bombası, Ebu Azzam'ın yaralanmasına neden oldu. Ebu Azzam, Akçakale'ye getirilerek tedavi edildi. Çatışmada Nusra Cephesi'nin iki militanı ise öldürüldü.

Ebu Azzam'ın yardımcısı ve aynı zamanda akrabası olan Ebu Mansur'un Akçakale'deki evine giderek, evde bulunan el-Faruk Tugayı militanlarıyla görüşen Rania Ebu Zeyd, "İçlerinden bir tanesi, "yaşadığımız süreç, birbirimizi öldürecek duruma düşmüş olmamızdan ötürü evimde oturmak ve Beşşar Esed'i desteklemek istiyorum" dediğini belirtti.

Ebu Zeyd, son olarak, Nusra Cephesi'yle el-Faruk Tugayı arasındaki çatışmaların devam ettiğini ve yakın zamanda bitecek gibi de görünmediğini ifade etti.
http://www.ydh.com.tr/

Suriyeli isyancılar 9 petrol kuyusunu ateşe verdi
31-03-2013


YDH-Suriye’deki silahlı grupların aralarındaki anlaşmazlık sebebiyle Deyr ez-Zor ilindeki 9 petrol kuyusunu ateşe verdikleri bildirildi.

İran Radyo Televizyon Kurumuna bağlı Merkezi Haber Ajansının haberine göre Suriye petrol bakanlığı bugün yaptığı açıklamada silahlı grupların çaldıkları ham petrolün bölüşülmesi sırasında yaşadıkları anlaşmazlıktan dolayı Deyr ez-Zor ilindeki 9 petrol kuyusunu ateşe verdiğini bildirdi.

Suriye Petrol bakanlığı tarafından yapılan açıklamada terörist grupların petrol kuyularını ateşe vermeleri yüzünden yaklaşık 5 bin varil ham petrolün ve 52 bin metreküp gazın heder olduğu ifade edildi.

Terörist grupların son bir yıldır ülkenin doğusundaki petrol kuyularına yönelik saldırılarını arttırdığını belirten Suriye petrol bakanlığı, buralardan çalınan petrolün Türkiye’ye götürülerek satıldığını açıkladı.

Haberde, ateşe verilen 9 petrol kuyusundan 6’sındaki yangının söndürüldüğü, teknik ekiplerin geri kalan kuyulardaki yangınları söndürmeye çalıştıkları belirtildi.
http://www.ydh.com.tr/

Tunuslu cihatçı: ÖSO'nun çoğunluğu hırsızdır
02-04-2013



YDH- Tunuslu Cihatçı Ebu Zeyd, Özgür Suriye Ordusu'nun çoğunluğunun hırsız ve haydutlardan oluştuğunu söyledi.

Aylar süren savaştan sonra Tunus'a dönen Tunuslu Cihatçı Ebu Zeyd, Özgür Suriye Ordusu'nun çoğunluğunun hırsız ve haydutlardan oluştuğunu, hoşlarına giden her şeyi çaldıklarını söyledi.

Tunus televizyonuna konuşan Ebu Zeyd, Katar'dan Özgür Suriye Ordusu'na para ulaştıran aracıların komisyon aldıklarını, bazılarının aldığı silahları sattığını bazılarının ise Irak ya da diğer ülkelere kaçırdıklarını söyledi.

Suriye'de 3500 Tunuslu Cihatçının bulunduğunu belirten Ebu Zeyd hakkında, Tunuslu gençleri Suriye'deki savaşa teşvik etmesinden ötürü soruşturma açıldı.

Tunus'tan Suriye'ye giderek yönetim karşıtı silahlı mücadeleye katılan Tunuslu selefiler, Tunus'u meşgul eden birincil sorunlar arasında yer alıyor.

Tunus'u meşgul eden bu sorun, Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki'yle Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Muaz el-Hatib arasında Doha'da gerçekleşen görüşmede ele alındı.

Afganistan'da savaştıktan sonra 1990lı yıllarda Cezayir'e dönen Cezayirli cihatçıların ülkede yarattığı sorunun Tunus'ta da yaşanmasından endişe ediyor.
http://www.ydh.com.tr/

Muhalifleri Desteklemek Dinen Caiz Değil
08.04.2013



Alparslan Kuytul; ’Suriye Muhalefetini Desteklemek Dinen Caiz Değil ’


TAHA HABER - Adana merkezli Furkan vakfının güdücüsü olan Alparslan Kuytul, Suriye muhalefeti ile beraber olmayın çağrısı yapıyor ve neden desteklemediğini açıklıyor

Mısır ekolu orjinli olan ve Türkiye'de özellikle radikal çevrelerde tanınan ve taraf bulan Alparslan Kuytul , Adana merkezli Furkan vakfının kurucusu ve lideri olarak görülüyor.

Türkiyenin çeşitli bölgelerinde kalabalık bir cemaat kitlesine sahip olan Alparslan Kuytul daha önce de bu yönde açıklamalar yapmıştı.

Suriye muhalefetinin desteklenmesinin dinen caiz olmadığını söyleyen Kuytul, 'Müslümanlar Suriye'de pisi pisine ölmemeli , oradaki savaş Rus ve İrana yakın bir yönetim istemeyen Amerikanın teşvik ettiği bir savaştır, Esad sonrası bölgede müslüman bir devlet kurulacağını zannedenler yanılıyor..'' diyor.
Gençbakış

Washington Post: “Esad rejiminin düşmesi Suriye’de akan kanı durdurmaz”
11.04.2013



Amerika’da yayınlanan Washington Post gazetesi Suriye’de Başar Esad’a karşı olan ılımlı ve radikal muhalifler arasında da savaş çıkabileceğini yazıyor.

Gazete isyancılar arasında Esad rejiminin devrilmesinden sonra yeni Suriye devletinin idelolojisi ve kuruluş prensipleri konusunda, ayrıca doğal kaynakların kontrolü konusunda gittikçe artan görüş farklılıkları olduğuna dikkat çekiyor.

Washinton Post, muhalif Özgür Suriye Ordusu’na dahil ‘Faruka Tugayı’ komutanı Abu Mansur’un sözlerini kısaltarak şöyle veriyor: “Muhalifler arasında çarpışmalar olması kaçınılmazdır. Bugün değilse yarın mutlaka çıkacaktır.”

Washinton Post ayrıca geçtiğimiz hafta köylerden birinde An-Nusra Cephesi ve ülke yönetimine karşı çıkan diğer gruplar arasında çatışmalar çıktığını belirtiyor.
http://turkish.ruvr.ru/

İran: Suriye’deki teröristler yolun sonuna geldi
12-04-2013



YDH-İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Suriye ordusunun yakında olayları kontrol altına alacağını söyledi.

Mehr haber ajansına demeç veren İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Suriye’ye dışarıdan müdahale eden çevreler yüzünden bu ülkedeki şiddetin arttığını belirterek silahla herhangi bir çözüme ulaşılamayacağını söyledi.

“Suriye’de sahadaki süreç bu ülkeye dışarıdan müdahale edenlerin ve teröristlerin yenilgisi yönünde gelişiyor” diyen Abdullahiyan, dünyanın yakında Suriye ordusunun silahlı isyanı kontrol altına aldığına tanık olacağını söyledi.

“Suriye’deki teröristler yolun sonuna geldi” diyen İranlı yetkili, terörist grupların yakında alacağı yenilgiyle şiddet duracak ve gerçek bir siyasi çözüm süreci başlayacak ve Suriye halkı yeniden huzur ve güveni tadacak” diye konuştu.

Suriye’de akan kandan bu ülkeye dışarıdan müdahale eden çevreleri sorumlu tutan Abdullahiyan BM Suriye Özel Temsilcisi Ahdar İbrahimi’nin çözüm girişimini desteklediklerini belirterek “Tahran direniş ekseninin yanında yer almaya devam edecektir” dedi.

Irak-Suriye sınırında Türk malı silah yakalandı
09-05-2013



Irak-Suriye sınırında Türk malı silah yakalandıIrak güvenlik güçlerinin Suriye sınırında düzenlediği operasyonda çok sayıda Türk yapımı silah ele geçirdiği bildirildi.

YDH-Irak’ta yayımlanan el-Gad gazetesi, Irak güvenlik güçlerinin Suriye sınırında çok sayıda Türk ve Çin malı silah ele geçirdiğini ve olayla ilgili 3 kişinin tutuklandığını bildirdi.

Konuyla ilgili açıklamada bulunan güvenlik kaynakları, silahların Irak’a yaklaşık iki ay önce sokulduğunu belirterek Bağdat’ın söz konusu silahların ülkeye nasıl sokulduğunu ve arkasında kimlerin bulunduğunu belirlemek için bir komisyon kurduğunu ifade etti.

Araştırma komisyonunda el-Enbar ilindeki polis ve istihbarat yetkililerinin bulunduğunu belirten kaynaklar, yapılan ilk incelemede söz konusu silahların el-Kaide’nin Suriye kolu olarak bilinen Nusra Cephesi tarafından el-Enbar iline sokulduğunun belirlendiğini açıkladı.
http://www.ydh.com.tr/

Şam'da Yakalanan Türkiye Vatandaşı İsrail Ajanı
15.05.2013



Genç Bakış'ın Suriye kaynakları bölgede 8 aydan beri takipte olan ajanların ÖSO'nun güçlü olduğu başkent Şam'ın banliyolerinde özel bir operasyonla ele geçirildiğini duyurdu.

Yakalanan Türkiyeli ajanın üzerinden uydu destek ve takip cihazları ile ''taş'' izlenimi verilmiş izleme cihazı bulundu.
Ajan'ın soyismi ise çok tanıdık. Türkiye yahudilerinden tarihçi ve işadamı Rıfat BALİ'nin akrabası ve aynı zamanda çalışanı olan bu kişi Yusuf BALİ.

8 aylık takipten sonra yakalanan 4 ajanın ismi daha önce açıklanmıştı. Üzerinden Türkiye kimliği çıkan Yusuf Bali, kendisini Suriyeli muhaliflere görevinden ayrılmış bir Türk subayı olarak tanıtmış. Gerçekte ise aynı zamanda bir İsrail vatandaşı ve İsrail gizli servisi adına bölgeye gelmiş.
Kaynakların bildirdiğine göre Bali'nin yakalanması İsrail gizli servisinin Türkçe bilen ve mümkünse Türk vatandaşı olan ajanlarını kullandığını ortaya çıkarıyor.

OPERASYON AYRINTILARI

Bali ve diğer ajanların Muhaberat ağına takılmaları ise ilginç olmuş. Saha ajanları daha önce Suriye Lübnan sınırında bulunan Kuseyr bölgesinde bir köyde , sokak lambası süsü verilmiş bir cihaz ele geçirmiş. Bölge takibe alınmış , bir bombardıman sonrası sokak lambasının değiştirildiği tesbit edilmiş ve ajanlar takibe alınmış.

Şam banliyölerinde top ateşiyle dağılan bir sokak arasında yine kaya süsü verilmiş kompleks cihazlar tesbit edilmiş. Takibat sonrası bu cihazların uydu takip sistemleri için kullanılan navigatörler olduğu tesbit edilmiş. Yusuf BALİ ise bu cihazları yerleştiren kişinin takibi sonucu tesbit edilmiş. Mitsubishi marka jip içinde yine bu cihazlardan bulunmuş.

Bölge kaynağı yakalanan ajanların sorgularının sürdüğünü ve bu kişilerin Suriye tv'lerine çıkarılacağını bildirdi.
Kaynak: Suriye Gençlik Birliği


En son Ekim tarafından Çrş May 15, 2013 11:10 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Mar 21, 2013 11:01 pm    Mesaj konusu: Sünnî Alim Dr Muhammed Said Ramazan el-Buti’nin şehadeti Alıntıyla Cevap Gönder

Sünnî Alim Dr Muhammed Said Ramazan el-Buti’nin şehadeti aynasında Suriye gerçekleri

Ali Haydar Can
21.03.2013



Son devrin en büyük Sünnî alimlerinden...

3.000 civarında üyesi olan Şam Diyarları Alimler Birliği Başkanı...
Dr Muhammed Said Ramazan el-Buti, bugün Suriye’de, ders verdiği el-İman Camii’nde, cihad adı altında haçlı-siyonist Batı emperyalizminin tetikçiliğini yapan selefi teröristlerin intihar saldırısında ders alan 20’den fazla öğrencisiyle birlikte şehid oldu.

Allah'tan şehidlerimize rahmet diliyorum...

Şehid alim Ramazan El Buti, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Suriye'ye yaptığı haçlı-siyonist saldırılarına açıkça karşı çıkıyordu.

Hem alim, hem şehid ne mutlu ona...

Çok sayıda eseri Türkçeye çevrilmiş olan Suriye’nin önde gelen âlimlerinden Şeyh Ramazan el-Buti, Suriye’deki emperyalistlerin yönetip yönlendirdiği isyana karşı çıkarak Suriyelileri emperyaliszmin uşaklarına karşı vatanını savunan Suriye yönetiminin ve ordusunn destekliyor ve Suriyeliler de dahil bütün Müslümanları Suriye yönetimini desteklemeye çağırıyordu...

Haçlı siyon,st Batı emperyalizmi ve uşakları, onun bu onurlu duruşunu bozmak için çok uğraştılar, akla hayale sığmaz iftiralar attılar...

Bu iftiraların çoğunu haber adı altında medyaya servis ettiler...

Ama o bir Müslüman alime yakışanı yaptı ne yıldı ne de sustu...

Allah da onun bu haysiyetli duruşunu şehadetle mükâfatlandırdı...

Onu susturduğunu zanneden şerefsizler Şeyh Ramazan el-Buti’nin sesinin bundan sonra çok daha gür çıkacağını görecekler...

Çünkü “şehidler ölmez”...

Şehid olan Şeyh Ramazan el-Buti gibi haysiyetli bir alim ise susmaz, susturulamaz...

Geride bıraktığı eserleriyle, sözleriyle, sohbetleriyle, vaazlarıyla, hutbeleriyle, konferanslarıyla, öğrencileriyle kıyamete kadar konuşmaya ve konuşulmaya devam eder...



Şehid alim şeyh Muhammed Said Ramazan el-Buti H.1347 (1929) yılında Türkiye'deki Cizre’nin el-Botan köyünde dünyaya geldi. 4 yaşındayken ailesi Şam'a yerleşti. İlk ve orta tahsilini Şam'da tamamladı. Babası Molla Ramazan’ın yetişmesinde büyük katkısı oldu. Şeyh Hasan Hebenneke'den feyz aldı.

Lise tahsilinden sonra Ezher'e girdi. 1955 de mezun olup Suriye'ye döndü. Humus'da bir süre öğretmenlik yaptı. Sonra Şam Üniversitesi Şeriat Fakultesi'ne Asistan olunca, Fakulte O'nu doktora için tekrar Ezher'e gönderdi.

Şeriat Fakultesi’nde doktorasını tamamlayarak "Bi Takdiri Mümtaz" derecesiyle doktor oldu.

1966 da da Eğitim Sertifikası’na hak kazandı. Şam'a dönünce Yard. Profesörlük göreviyle Şer'i ilimleri okutmaya başladı.

Bir müddet sonra, Fıkıh Kürsüsü Başkanı ve Dekan İlmi İşler Yardımcısı oldu.

Sonra Şeriat Fakultesi dekanı oldu. 1980 lere kadar bu görevde kaldı. Sonra Kürsü Başkanlığı yaptı.
Bir çok gazete, ilimi, fikri dergilerde yazdı, konferanslarda, camilerde vaazlar verdi. Dersleri, sohbet ve konferansları da genellikle yazdığı ilmi eserlere istinad ediyordu.

Ana dili Kürtçe’den başka Arapça, Farsça, Türkçe ve iki batı dili biliyordu.

Eserlerinden bazıları:

-Fıkhu's-Sıre.

-Kübra'l-Yakınıyyat.

-el-Maddiye el-Cedeliyye.

-et-Terbiyetu'l-İslamiyye.

-en-Nizamu'l-İktisadi'l-İslami.

-el-La Mezhebiyye.

-Ebhasü'n fi'l-Kimme.

-Hakeza Felned'u ile'l-İslam.

-Müşkilatü'ş-Şebab.

-İla Külli Fetatin Tü'minu Billah.



Emperyalizmin selefi tetikçileri böyle bir alimi “Allah’ın evi”nde ilim öğrettiği öğrencileriyle şehid ederek dezenformasyon yağmuru içinde çarpıtılmış Suriye iç savaşında gerçeği arayanlar için çok değerli bir delili de geride bırakarak, onları bekleyen cehennemlerine doğru çok meşakkatli bir yolculuğa çıktılar...

Onu bu aşağılık tetikçilere hedef gösterenler de İlahî Adalet’in şaşmaz terazisine bir gün mutlaka çıkacaklardır...

Şehidlerin intikamı hepimizin boynuna borçtur...

Şehidlerin arkasından dedikodu yapanları, onları karalamaya çalışanları ise şiddetli bir azap beklemektedir.

Çünkü şehidler Allah’ın en sevgili kulları arasındadır. Allah’ın sevdiği kullarına dil uzatanlara nasıl bir karşılık vereceğini hayal bile edemeyiz...

Şehid Alim bugün Suriye’nin siyonist-haçlı Batı emperyalizmi tarafından içine itildiği kanlı tuzak hakkında neler söylemişti?

* Suriye'deki ayaklanmayı komplo ve fitne olarak niteleyen Şeyh el-Buti, 1 Haziran 2012'de Şam'daki Emevi Camii'nde verdiği hutbesinde, Suriye'nin tekfirci terörle karşı karşıya olduğunu söyledi.

* Şeyh el-Buti: "Suriye, Siyonizmin bölgedeki projelerine karşı durdu. Bundan ötürü Katar ve Suudi yöneticilerin paralarıyla Suriye'deki rejim devrilmek isteniyor. Amerika ve İsrail, Katar ve Suudi Arabistan gibi Körfez rejimlerini, koltukları karşılığında satın aldı. Amerika ve İsrail onlardan, Suriye'deki rejimi devirmeyi, İsrail'in bölgede en güçlü olarak kalması için Suriye'yi devletçiklere bölmeyi istedi.”

* Suriye'de gerçekleşen ve sivillerin katledildiği bombalı saldırılarda şehid olanlar için düzenlenen cenaze merasiminde konuşan Buti: "Bu tabutlar, işbirlikçi Burhan Galyun ve efendilerinin Suriye'ye gönderdiği bir hediyedir. Onlar, düşmanın kucağında Suriye'den reform istiyorlar" demişti.

* 09 Şubat 2013’teŞam’daki Büyük Emevî Camii’nde kalabalık bir halk kitlelesine okuduğu Cuma hutbesinde Allame Buti; her hangi bir diyalog, muhakeme, seçme özgürlüğü ya da mantık olmadan bir toplumu zor ve dayatmalarla belirli bir sisteme tabi tutacak hiç bir devrimin olmadığını vurguladı.
Şeyh Ramazan el-Buti; bunu yapacak bir devrimin er ya da geç ardından gelecek gerçek bir devrimle yıkılacağını belirtti.
Şeyh Ramazan el-Buti hutbesinde; bazı kimselerin Müslüman etiketi altında toplumları zorla çarpışmalara, şiddete ve kan dökmeye sürüklemeye çalıştıklarını da belirtti.

* 15 Şubat 2013’te Şam’daki Büyük Emevî Camii’nde okuduğu Cuma hutbesinde Şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti Suriye’de yaşanmakta olan fitnenin tehlikeli olduğunu, fakat bu fitnenin er geç sona ereceğini; fakat bu fitneden daha tehlikeli olanın, mümin olarak bilinen bir çok insanın duygu, düşünce ve zihinlerinde meydana getirdiği tahribat olduğunu ifade etti.

Vatandaşların hayatlarını baskı alarak ceplerini doldurmada bu fitnenin ateşini fırsat olarak kullanan din tüccarlarına işaret eden Buti; tüm bunların yüce Allah’ın emirleri ve sevgili peygamberimizin öğrettiklerine aykırı olduğunu ifade etti.

10 Mart 2013’te Şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti, Dimeşk Emevi Camisinde, cihadın önemi ve İslam topraklarının savunulması konusunda uyarılarda bulunarak Müslümanları Suriye^nin yanında cihada çağırdı: “Suriye’nin içine itildiği şartlarda, şehir, ev ve barınağımıza kadar varan saldırılar karşısında cihad ve savunma farz-ı ayndır. Bütün Müslümanlar, kendi gücü oranında bu işbirlikçi hainleri,satılmış kuklaları bertaraf etmek için Suriye Ordusuna yardım etmekle mükelleftir. Suriye’de cihad artık ‘kifayi cihad’ değildir, farz-ı ayndır.” dedi.

Şehid alim Şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti, haksızlık karşısında ne susmadı, eğilmesi, teslim olmadı...

Allah da onu şehidlikle mükâfatlandırdı...

İntikamı da geride kalan tüm Müslümanların boynunun borcu oldu...

Derya deniz bir Sünnî alimi ders verdiği öğrencileriyle birlikte şehid edecek kadar haddini aşmış, gözü dönmüş emperyalizmin uşağı tetikçilere halâ mücahid demeye devam edecekler varsa...

Buyursunlar desinler...

Ama...

Bu şehidlerin ellerinn iki cihanda da onların yakalarında olacağını unutmasınlar...

Şehidlere rahmet katillere lânet...

Mescid-i Aksa İmamı: "Buti'nin katli için fetva veren Kardavî Allah’ın Kitabına ve Resûlullah'a İhanet Etti"
24.03.2013



SANA haber ajansı'nın haberine göre; Mescid-i Aksa İmamlarından Şeyh Salahuddin Bin İbrahim Ebu Arafeh, başta Karadavi olmak üzere prens ve saray alimlerinin geçen iki yıl içerisinde haramı helal yaptıklarını, Allah’ın Kitabı'na, Resulullah'a ihanet ettiklerini, dinlerini de dünya menfaatleriyle değiştirdiklerini belirtti.

Şeyh Ebu Arafeh Suriye televizyonda yayınlanan "İslâm dini ve Resûl'ün sünneti"programının dün yayınlanan bölümünde yaptığı açıklamalarda, Peygamberimizin Müslüman olan bir tek kişiye dahi ölümü mübah kılmadığını ifade ederek, "Nasıl olurda Karadavi,, ilim, iman ve din için çalışırken saçlarını ve sakallarını ağartan Müslümanlardan büyük bir Alim olan Dr. Muhammed Said Ramadan el-Buti’nin öldürülmesini mübah kılar?" dedi.

Ebu Arafeh, "Rejimi destekleyen alim, cahil, sivil ve askerlerin öldürülmesini insanlara caiz kılan Karadavi,, beraber okuduğu ve büyüdüğü kardeşi Buti’yi nasıl öldürtebildi? Nasıl oldu da a prensin sarayında ikamet eden bir prens haline geldi?" dedi

Ebu Arafeh, Karadavi’nin haramı helal kıldığını, Amerika'yı arkasına alarak müslüman kardeşlerini yaktığını, Müslüman kardeşlerine ABD’nin ve Filistin’i işgal eden Siyonist düşmanın bile yapamadığını yaptığını vurguladı.

Şeyh Ebu Arafeh, Şam şehidleri ve büyük şehdt alim el-Buti’ye Allahtan rahmet dileyerek, bugünün ağlama günü olmadığını bilakis kurtuluş günü olduğunu belirterek ülkenin güvenliğini elinde tutanları, şehidlerin kanlarını yerde bırakmamaya çağırdı.
haber1001

Şehid Alim Ramazan Buti’nin Suriye İçin Cihad Çağrısı Yankı Buldu
04.04.2013



Buti ve 200 Sünnî din aliminin verdiği cihad fetvasına uyan yabancıların ülkeye geldiği ibildirildi


Sünnî alim Ramazan El Buti ve 200 sünni din adamı Suriye'nin savunmasının müslümanlar üzerine farz-ayn olduğunu duyurmuş ve bu yönde fetva vermişlerdi.

Ramazan El Buti, fetvanın yayınlanmasının üzerinden bir hafta bile geçmeden ders verdiği camii içinde öğrencileri ile birlikte şehid edildi.

Ancak Buti'nin verdiği fetva yankı buldu.

Katledilen din adamının Şam'da bulunan ofisine 27 kişilik yabancı bir grubun Suriye Ordusunun yanında savaşmak üzere geldiği bildirildi. Grup içinde Azeri, Türk ve Avrupadan gelenler var ve bu kişiler inanç bakımından sünni kesimden.

Bir hatırlatma daha yapalım , Ramazan El Buti'nin çağrısına icabet eden yabancıları karşılayan Ebu Adnan Suri kod isimli komutan ise 1992-1996 yılları arasında Bosna Hersek'te savaşmış olan Buti'nin bir öğrencisi.

Yeni cihad ofisi, cihad amacıyla gelen yabancıların eğitimi ve Halk Komitelerinden oluşan taburlara sevki için çalışıyor.

Buti ve 200 sünni alimin verdiği fetva ile birlikte 'cihad' amacıyla bölgeye gelen gruplar muhalefet ve Suriye savunmasında yer alan cihad yanlıları olarak iki zıt kutup halinde bölgedeler.

Muhalefet içindeki Suriye karşıtı cihadistler tekfirci kesimlerden oluşurken Suriye ordusuna karşı savaşıyor. Halk komitelerine katılan ve muhalefete karşı cihad eden gruplar ise yeni yeni şekillenen bir grup ve dış destekli muhalefetin cihad alayışının meşru olmadığını savunup diğerlerinin aksine Suriyeyi korumak için savaşıyorlar.

Kaynak: Genç Bakış-Taha haber

Deyr ez-Zor’da aşiretlerle Nusra çatışması
03-04-2013



YDH-Suriye’nin Deyr ez-Zor kentindeki aşiretlerle petrol çalmakta olan Nusra Cephesi militanları arasında yaşanan çatışmalarda bir Suudi militanın öldürüldüğü bildirildi.

Lübnan’dan yayın yapan el-Meyadin televizyonu, Deyr ez-Zor kentinde petrol çalmakta olan Nusra Cephesi militanları ile aşiretler arasında yaşanan çatışmalar sebebiyle bölgede durumun son derece gergin olduğunu bildirdi.

Haberde, çatışmaların tankerlerle petrol çalmaya çalışan Nusra Cephesi militanlarına Musarrab köyü aşiretlerin müdahale etmesi üzerine başladığı ve aralarında Kasura lakaplı bir Suudi vatandaşının da bulunduğu dört Nusra militanının öldürüldüğü bildirildi.

Nusra Cephesi militanlarının önceki gün petrol çalmak için bir boru hattını havaya uçurdukları belirtilirken çok sayıda kişinin ölümüne sebep olan çatışmalar sonrasında aşiretlerin militanları bölgeden çıkarmayı başardıkları ifade edildi.
http://www.ydh.com.tr/

AB-D'nin emireri Katar, HAMAS'ı nasıl yoldan çıkarıp FKÖ'leştirdi
10-04-2013



YDH'nin haberi:

Katar, Hamas’ı nasıl böldü?

Katar, Hamas’ı nasıl böldü?- Londra’da yayımlanan el-Arab gazetesi, Katar’ın Hamas’ı bölünmenin eşiğine getiren müdahalesinin detaylarını yayımladı.

El Arab gazetesine açıklamada bulunan Hamas kaynakları, Hamas siyasi bürosunun Şam’dan ayrılarak Suriye karşıtı bir pozisyona sürüklenmesine ilişkin şu bilgileri verdi.

Katar Emiri Hamad bin Halife, Halid Meşal’den bir heyetle derhal Katar’a gelmesini istedi. Yapılan görüşmede, Katar Emiri Hamas’tan en kısa sürede “Suriye devrimi” diye adlandırdığı olayların yanında yer almasını istedi.

Beşşar Esed’in er ya da geç devrileceğini belirten Katar Emiri, Hamas’ın oluşan bu şartlarda kaybeden taraf olmaması gerektiğini söyledi.

Hamad bin Halife, Halid Meşal ve beraberindeki heyeti Arafat’ın kaderi konusunda uyararak “Beşşar Esed devrildiğinde onunla birlikte olan herkes devrilecek. Size ait olmayan bir savaşta yenileceksiniz. Bakın Arafat, Saddam’la müttefik oldu ve onunla birlikte devrildi, İsrail’in varlığı için yaptığı anlaşmaların ona hiçbir faydası dokunmadı” dedi.

“İran’a yönelik bir savaş yakın, İran’a yapılacak saldırı Tahran’ın zannettiği çerçevede olmayacak” diyen Katar Emiri, Hamas’a İran’a ihtiyaç duymayacakları ölçüde desteklemeye söz verdi. O dönemde Şeyh Yusuf el-Karadavi de Hamas’ı Şam’ı terk etmeye ve Beşşar Esed’den vazgeçmeye ikna etmek için Halid Meşal’le ve diğer Hamas liderleriyle yoğun temas halindeydi.

Halid Meşal, Karadavi’nin düşüncelerini Suriye, Lübnan ve Mısır’daki Hamas liderlerine aktardı. Fakat ona direnişi terk etme, müzakere oyunlarına girme ve Hamas’ın düşüncesini terk etme suçlamaları ve tepkileri yöneltildi.

Usame Hamdan, İmad el-İlmi, Mahmud Zahhar, Muhammed Nezzal ve Kassam Tugayları Komutanı Şehit Ahmed el-Caberi gibi önde gelen Hamas liderleri Halid Meşal ve beraberindekilere karşı çıktı. İsmail Heniye ve Musa Ebu Merzuk ise iki tarafın tutumunu uzlaştırmaya ve koordine etmeye çalıştı.

Halid Meşal, Hamas içerisindeki tüm bu ihtilaflara rağmen, Suriyeli muhalifleri destekleme seçeneğini uygulamaya koydu ve Suriyeli muhalifleri Hamas’ın Şam’daki önde gelen askeri komutanlarından Kemal Ganace ile koordinasyon içinde olmakla görevlendirdi.

Ama Ganace, bu teması Hizbullah’a ve Suriye istihbaratına bildirdi. Muhaliflere saptırıcı istihbaratlar verdi. Muhalifler aldatıldıklarını anlayınca kaldığı evi bombalayarak onu öldürme görevini üstlendiler.

Katar Emiri, Halid Meşal’in Hamas içerisinde etkisiz bir lider olduğunu fark edince Gazze ziyaretini gerçekleştirdi ve Gazze’yi yeniden yapılandırma sözü verdi. Ama Amerikalılar ve İsrailliler Katar’ın desteğinin Kassam Tugaylarına ulaşmamasını ve silah alımını içermemesini söz konusu ettiler.

Tüm şatafatına rağmen birkaç milyon dolara mal olan Katar Şeyhinin Gazze ziyaretinde verilen sözlerin onda biri bile yerine getirilmedi.

Katar Emiri’nin Gazze ziyaretiyle İsrail’in Kassam Tugayları Komutanı Ahmed Caberi’ye yönelik suikası eş zamanlı gerçekleşti.

Caberi, Meşal karşıtı bloğun güçlü liderlerinden biriydi, onun ortadan kaldırılması Meşal’in verdiği karara yeniden hakim olmasının yolunu açtı ve siyasi büro başkanı olarak yaptığı bu seçim hareketin genel pratiği haline geldi.
Haber1001

Lavrov: Esed’in çekilmesi ön şart olmamalı
17-04-2013



YDH-Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Suriye’de çözüm için öncelikle bu ülkedeki silahlı grupların düzenlediği saldırılara son vermesi gerektiğini söyledi.

El Meyadin televizyonunun haberine göre Türk meslektaşı Ahmet Davutoğlu ile ortak bir basın toplantısı yapan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya’nın herhangi bir ülkenin rejimini veya hükümetini değiştirme işinde yer alamayacağını söyledi.

Suriye’de demokratik bir geçi sürecinin başlayabilmesi için öncelikle bu ülkedeki silahlı grupların saldırılarını durdurması gerektiğini belirten Lavrov, Arap Birliği’nin Suriye’nin temsilciliğini de Suriye Ulusal Koalisyonu adlı örgüte vermesini eleştirdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Arap Birliği’nin Suriye’nin temsilciliğini muhalif bir örgüte vermesi kararının Cenevre bildirisine aykırı olduğunu belirterek “Arap Birliği’nin bu adımı sorunu daha da karmaşık bir hale getiriyor ve Suriye krizinin çözümüne yardımcı olmuyor. Suriye meselesiyle ilgili tüm tarafların Cenevre bildirisine uygun davranması gerekiyor. Umarım İstanbul’da yapılacak Dostlar toplantısı, Cenevre bildirisi çerçevesinde olur. Suriyeli muhaliflerin bir kısmı bizim dostumuzdur. Suriye’nin güvenliği tüm bölge ülkelerini etkilemektedir” dedi.

Suriye’deki silahlı gruplara silah verilmesine karşı olduklarını belirten Lavrov, “Suriye sorunu silahla çözülmeyecektir. Suriye’de el-Kaide’ye bağlı gruplar bulunuyor ve bunlar Suriye devletine karşı savaşıyor. Bu gruplardan bazıları Amerika tarafından da terörist örgütler listesinde” dedi.

Suriye sorununun çözümü konusundaki önceliğin Beşşar Esed’in çekilmesi olmaması gerektiğini belirten Lavrov, “Suriyeli muhalif gruplar içerisinde kötü olanlar, iyilerden daha fazla. Biz Suriye krizinin tüm taraflarını bir masa etrafında toplamaya çalışmalıyız” diye konuştu.
http://www.ydh.com.tr/





AB isyancıların çaldığı Suriye petrollerini alacak
22 NİSAN 2013

Avrupa Birliği'ne üye ülkeler, Suriye'ye uyguladıkları ham petrol alma ambargosunu gevşeterek isyancıların çaldığı Suriye petrollerinin alımı konusunda anlaşmaya vardı.

AB Dışişleri Bakanları, bu kararı "Suriye'deki sivil nüfusa yardım etme amacıyla aldıklarını" söyledi.

Avrupalı şirketler bundan böyle, isyancıların kontrolünde olan bölgelerde çıkarılan ham petrolü satın alabilecekler.

Her bir satın alma işleminin, işbirlikçi Ulusal Koalisyon tarafından onaylanması gerekecek.
haber1001.

El-Hatib: Petrol satışı ulusal servetin yağmalanmasıdır
24-04-2013



YDH-Ulusal Koalisyon adlı Suriye karşıtı örgütün eski başkanı Muaz el-Hatib, AB tarafından gündeme getirilen muhaliflerden petrol alınması planını eleştirdi.

Bir sosyal paylaşım sitesindeki kendi kişisel hesabı üzerinden sorulan soruları cevaplayan Muaz el-Hatib, AB ülkeleri tarafından gündeme getirilen muhaliflerden petrol satın alınması planını eleştirerek böyle bir şeyin ulusal servetin yağmalanması demek olacağını söyledi.

Muaz el-Hatib, “Bir ülkenin ulusal serveti bilinmeyen bir grup tarafından nasıl satılabilir? Suriye’deki hangi siyasi grup, Suriye petrolünün satılması anlaşması imzalayıp ulusal servetin yağmalanmasına ortak olabilir?” dedi.

Avrupa Birliği dışişleri bakanları, Brüksel’de önerdikleri bir planla Suriyeli muhaliflerden petrol satın alınmasını gündeme getirmişlerdi.

Suriyeli siyasi muhalif gruplar, AB ülkelerinin bu planı uygulamaya başlamasının muhalif gruplar arasında yeni ihtilaflar yaratabileceğini ifade ediyorlar.
http://www.ydh.com.tr/

ABD: Ulusal Koalisyon artık sadece bizden emir alacak
24-04-2013



YDH- BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye konusunda yapılan bir toplantıda Amerika’nın Cenevre bildirisi çerçevesinde bir çözüm istediği öne sürüldü.

Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesinin diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre 3 Nisan’da BM’de yapılan toplantıya ABD, İngiltere, Fransa Rusya ve Çin temsilcileri katıldı.

İstanbul’da yapılan Dostlar toplantısının BM Suriye Özel Temsilcisi Ahdar İbrahimi’nin de katıldığı bu toplantıda alınan kararların uygulamaya konması düşüncesiyle gerçekleştirildiğini belirten gazete toplantının amacının katılımcı beş ülkenin Suriye konusundaki görüşlerini birbirine yakınlaştırmak olduğunu bildirdi.

Habere göre Amerikan temsilcisinin toplantıda gündeme getirdiği öneri, başta Fransa olmak üzere diğer ülkeleri şaşırttı. Çünkü bu toplantıda Amerika, ilk defa çok açık ve kesin bir şekilde muhaliflerle Suriye yönetiminin diyalogunu kaçınılmaz ve öncelikli çözüm yolu olarak gördüğünü ortaya koydu ve muhaliflerle Suriye yönetiminin Cenevre bildirisi temelinde diyalog başlatmasını istedi.

Suriyeli muhaliflerin bu planı kabul edeceğini belirten Amerikan temsilcisi, Rusya kanalıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in de Cenevre bildirisinin tüm maddelerini uygulamayı garanti ettiğini ifade etti.

Gazete, haberinde ayrıca Amerikan temsilcisinin Fransa ve İngiltere temsilcilerine “Suriyeli muhalifler bundan sonra tek bir ülkeden emir alacak o da Amerika’dır” dediğini nakletti.

Fransa’nın Suriyeli muhaliflerin siyasi çözüme BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak bir özel toplantıyla ikna edilmesini önerdiğini belirten gazete, İngiltere’nin Suriye yönetimini ülkedeki iç savaşı terörle mücadele olarak niteleyip gerçeği inkar etmekle muhalifleri ise örgütlü olmamakla eleştirdiğini, Rusya ve Çin’in ise Suriye’de askeri çözümün imkansızlığına vurgu yaparak Şam yönetimi ile muhaliflerin diyalogunu çözüm yolu olarak önerdiklerini bildirdi.

http://www.ydh.com.tr/

Suriyeli muhalifler Ürdün'de 'eğitiliyor'
Gabriel Gatehouse
BBC muhabiri
26 NİSAN 2013



Suriye’nin komşusu Ürdün’de, isyancıların ‘Batılılar’ tarafından eğitildiğine dair iddiaları güçlendirecek kanıtlar ortaya çıkıyor.

ABD, Pazar günü, daha laik bir yapıya sahip Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) “öldürücü olmayan yardımları” artıracağı sözünü vermişti.

ABD askeri personelinin Ürdün’de bazı ÖSO gruplarını eğittiğine dair haberler de çıkmış, ancak resmi kaynaklar bu haberleri yalanlamıştı.

Ürdün’de, üst düzey bir ÖSO komutanıyla buluşuyoruz. Komutan, BBC’ye adının gizli kalması koşuluyla konuşuyor.

“Eğitim hafif ve orta menzilli silahlar ile havan topları ve roket güdümlü el bombalarına (RPG) yoğunlaşıyor” diyen komutan, eğitimin Ürdün’ün başkenti Amman’ın dışında bir askeri tesiste yapıldığını ifade ediyor.

BBC’ye konuşan diğer ÖSO üyelerinin de doğruladığı bu bilgiye göre, isyancılar, küçük gruplar halinde iki haftalık eğitimlerden geçiyor.

Ürdün hükümeti, ÖSO savaşçılarının kendi topraklarında eğitildiği iddialarını reddediyor.

'Eğitimler tatmin edici değil'

Washington ise yorum yapmaktan kaçınırken, ÖSO’ya yalnızca “öldürücü olmayan” yardımda bulunduklarını söylüyor.

Fakat kendilerine atfen yazılmaması kaydıyla yaptığımız görüşmelerdeki ifadelerinde, her iki ülkeden de yetkililer, kampların varlığını ve Amerikan askerlerinin isyancıları eğittiğini kabul ediyor.

Ay başında Washington Post gazetesi, Suriye’nin güneyinde giderek daha çok bölgenin kontrolünü ele geçiren isyancıların eğitimlerinin hızlandırılacağına dair planlar olduğunu duyurmuştu.

Batılı istihbarat kaynakları, eğitimlerin ABD merkezli özel güvenlik şirketleri tarafından yapılması tavsiyesinde bulunmuştu.

Suriyeli isyancıları eğitenlerin hangi milliyetten olduğu sorulduğunda, ÖSO komutanı şu yanıtı verdi:

“İsyancıların çoğunun eğitimi var. Eğitmenlerin ise Amerikan aksanına sahip olduklarını fark etmek zor değildi. Bir tercüman aracılığıyla konuştu ama konuşma tarzından Amerikalı olduğu anlaşılıyordu.”

Komutan, kendi idaresi altındaki isyancıların eğitimin seviyesinden ve kalitesinden tatmin olmadıklarını söylüyor.

“Çoğu savaşçı mutsuzdu, çünkü eğitim çok basit bir seviyedeydi. Devrime katıldıklarında, zaten hafif ve orta menzilli silahların kullanımı konusunda becerileri vardı.”
BBCT

Esed neden düşmedi, neden düşmeyecek? (7/2)
Sadık Hanefer & Hüseyin Mellah
28-04-2013



YDH- Sadık Hanefer ve Hüseyin Mellah’ın, el-Menar televizyonu için hazırladıkları Suriye krizini ele alan 7 bölümlük yazı dizisinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz.

Esad Neden Düşmedi, Neden Düşmeyecek adlı yazı dizimizin ikinci bölümünde; Suriye'de altyapıyı da vuran ve geniş bir şekilde yürütülen tahrip eylemlerine, Arap ve Batı merkezli ambargolara ve ablukaya rağmen, devlet kurumlarının genel işlerinin yürütülmesinin arkasında yatan sebepleri işleyeceğiz.

Arap modern tarihinde Mısır ile birlikte ilk kurulan ülkelerden olan, 1956'daki üçlü saldırıya karşı Mısır'ın yanında duran, Fransa sömürgeciliğine karşı Cezayir devriminin yanında yer alan, en başından beri, Direniş ekseninin merkezinde yer alarak -özellikle Mısır'ın Camp David ile devre dışı kalması ve Irak'ın işgal edilmesinden sonra- Filistin'in yanında Siyonist işgalciye karşı duran bir ülke olan Suriye'nin, silahlı çatışmalar sonucu kan kaybettiği gerçeği reddedilemez.

Suriye… Yönetim

Suriye ve ordusuna yönelik, halen devam eden baskıların boyutu, Suriye yönetimini ilk aylardan beri devirmeye yeterliydi; ama iki senedir, insanlığı ve toprağı yaralayan olaylara rağmen Suriye devleti yerinde kaldı.

2011 Martında, Deraa’da olayların başlamasından bu yana, olayların giderek sistematik bir şekilde tırmandırılmak istendiği net bir şekilde görüldü. Yönetimin, göstericilerin bazı taleplerine haklılık verip kabul etmelerine (kriz başlangıcında), siyasi hataların yapılmasına, diyalog ve reform hazırlığı yapılmasına rağmen, bazı dış etkenlerin sürece dahil olmaları ile beraber gidişat bir kartopu şeklini alıp yuvarlanarak genişletildi. Krizin sonunda istenen, Şam'ın kendi kendine Direniş ile ilişkisini kesmesi idi.

Suriye ve müttefikleri, karşı karşıya oldukları durumu fark ederek buna meydan okumayı seçerken Suriye aynı zamanda reform için de adımlar atmıştı. Anayasal bir karar alarak, muhalefet güçlerinin ilk defa katıldığı genel ve yerel seçimler yapılmıştı. Muhalefet cephesi ve bölgesel-uluslar arası güçler bu reformlara razı olmayarak; Suriye’ye karşı daha önce eşi benzeri görülmemiş medya propagandası başlatıp, Arap Birliğindeki üye koltuğunu muhalif Koalisyona vermeye kadar varan diplomatik baskılar yapmaya başladılar. Bununla birlikte Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri, Suriye’yi uluslar arası alandan izole etme çalışmalarına karşı koymayı başarabildiler.

Sistemlerin birliği

Suriye’nin siyasi, askeri, iktisadi ve toplumsal sistemleri birbirine tutunmasaydı bu kararlı duruşa sahip olunmazdı. Bu konuda, Enformasyon Bakanı Yardımcısı Halef Miftah, el-Menar sitesine verdiği demeçte ‘’Suriye devleti, kurumları ile beraber Suriye yapımıdır; dolayısı ile dış etkenlerden kolay kolay etkilenmez. Bu devlet ve devlet kurumları, dış güçlerin eliyle kurulmuş olsaydı şimdiye çökerdi. ‘’Yerel üretim’’ olması, Suriye’nin kimliğini korumuştur’’ dedi.

Miftah daha sonra ‘’Suriye liderliği, politik oyunları ve krizi akıllıca yönetmeyi başarabildi. Beşşar Esad; psikolojik dengesi ve kararlılığı, orduya ve toplumsal çalışmalara değer vermesinin yanında, bölgesel ve uluslararası oyunları da yakalayabilme yeteneği ve uluslararası desteklerin de katkısı ile Suriye devletini ve yönetimini devrilmekten kurtaracak bir çeşit denge kurmayı başarabildi'' dedi.

Suriye devletinin, kriz karşısında kararlı bir şekilde durabilmesinde etkili olan faktörler

- Dış ilişkilerde nasıl ve kime oynayacağını bildi.

- Dış etkenlerin katkısı ile hazırlanan ve sonradan başarısızlıkla sonuçlanıp ortaya çıkan komploların geçişine izin vermedi.

- Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın istenmeyen bir kişi olmaması.

- Krizden sonrası için alternatif olarak sunulan seçeneklerin, Suriye halkının hayallerini hiç karşılayamayacak düzeyde olması.

- Askeri, siyasi ve iktisadi sistemlerin birbirine sıkıca tutunması.

- Arap ve Batılı ülkelerin bazı istatistiklerine göre de, yönetimin, geniş bir halk kesimi tarafından desteklenmesi

Ekonomi

Suriye, en az silahlılarla yürüttüğü savaş kadar tehlikeli bir ekonomik abluka altında. Batılıların ve Arapların el ele verdiği bu abluka ve kuşatmaya rağmen Suriye, mali kaynakları güvence altına almayı; sağlık, elektrik ve enerji alanlarında hizmet ulaştırmayı sürdürüyor.

Ambargolara ve baskı şiddetinin arttırılmasına rağmen Suriye; doğuya yönelen bir siyasi yol izlemesi ve yöneldiği ülkelerin tecrübelerinden yararlanması sayesinde zararları en aza indirebildi. Bu sayede; altyapının, enerji santrallerinin, petrol rafinerilerinin ve kamusal yolların tahrip edilmesine veya bunlara büyük zararlar verilmesine rağmen devlet, genel işlerini yürütmeyi ve finansal istikrarı minimal düzeyde de olsa sürdürmeyi başarabildi.

Kendine yeterlilik ve açılma

Suriye 2000 yılından önce, 10 yıl boyunca süren ve devletin birincil eksenini oluşturan bir ekonomi politikasına bağlıydı. Suriye liderleri -merhum Hafız Esed'den bu yana- ekonomilerini, Batı yardımlarına veya kapitalist sistem olarak bilinen sisteme bağlı kılmadı. Bunun yerine, tarım ve petrol üzerinden kendi kendine yeterli olma siyasetini izledi ve yurtdışından ithalatı yasallaştırdı; ama önceliği her zaman yerel üretime verdi.

2000 yılından sonra ise, özellikle son yıllarda krizden önce Suriye, ekonomisini civardaki ülkelere, İran, Irak ve Türkiye'ye hatta körfez ülkelerine de açtı. Bunlara ek olarak BRICS, Latin Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri ile bir dizi anlaşma imzaladı; ama ekonomisini Batı standartlarına bağlamadı.

Çeşitlilik ve üretim

Suriye Ekonomi Bakanı Yardımcısı Hayyen Süleyman el-Menar sitesine verdiği demeçte ''Suriye ekonomisi, doğası gereği çeşitliliğe sahiptir ve verimlidir. Suriye, dünyada en az borcu olan ülkelerden biridir. Rusya, Çin ve İran gibi dengeli ülkelerle olan ilişkilerimiz, kriz ile başa çıkmada yardımcı olurken, krizden beklenenden az etkilenmemizi sağladı'' dedi.

Süleyman daha sonra ''Maaşları gecikmeli veren hiç bir kurumumuz yok. Buna delilimiz de, 2013 yıllık bütçesinin, 2012'deki bütçeye ve daha öncekilere göre artış göstermesidir. Aynı zamanda bize yeterli olacak şekilde nakit rezervlerimiz var. Bazı Arap devletleri ile ekonomik ilişkilerimiz sürmektedir. Esas olarak da Rusya, Çin, İran ve dost olan diğer ülkelerle ilişkilerimiz devam ediyor'' dedi.

Kendine yetme siyasetinin bazı olumlu taraflarının yanında olumsuz etkileri de vardır; ama bu siyaset; askeri ve ekonomik olarak ''petrol denizinde neşeli şarkılar söyleyen'' bazı devletlerin ekonomisine nazaran daha uygun şartlar yarattı.

Bu konuda, Suriye Meclis Başkanı Yardımcısı Halid Abbud el-Menar sitesine ''Ölçütümüz, bölgedeki halkların liderleri ile ilişkisi ise, Suriye halkı ile siyasi kurumların başındaki liderler arasındaki birbirine bağlı ilişkiler kabul edilebilir ilişkilerdir.'' dedi.

Abbud daha sonra:''Devlet kurumlarına, örnek olarak iktisadi alanda, dönüp baktığımız zaman; Suriye'ye karşı uygulanmakta olan ablukaya rağmen Suriye'nin kendine yetebildiğini görebiliyoruz. Suriye şu anda kendi kendine yetebilen ülke olarak adlandırılabilir ve bölgede şu an bu şekilde olan tek devlettir.''

Sanayi... Yıkım ve hırsızlık

Bilindiği gibi Suriye ekonomisi, yerel üretimine büyük ölçüde bağlıdır ve Halep kenti bu alanda akciğer görevi yapacak şekilde geliştirilmiştir. Suriye'deki yerel üretim fabrikalarının, mali hareketliliğin ve ticaretin merkezi olması nedeni ile Halep'e ikinci başkent denilir.

2.5 milyon insanın yaşadığı bu kent; geçen yaz benzeri görülmemiş bir planlanma ile (ki Suriye ordusunun operasyonları karşısında başarıya ulaşamadı) binlerce silahlı kenti ele geçirmek için şehre sızana kadar uzun bir süre olaylardan uzak kaldı.

Suriye kaynaklı raporlara göre, Halep kentine sızma operasyonlarının istihbaratı; fabrikaları da çalan Türk hükümetinin koordinasyonu ile gerçekleştirildi.

Bu bilgileri teyit eden ekonomist Hayyan Süleyman ''Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; Suriye'nin imkanlarını, özellikle Türkiye endüstrisi ile rekabet halinde olan sektörlerin üretim hatlarını, yok etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla; iplik üretimi, tekstil, gıda-tıbbi malzemeler ve çimento fabrikaları çalınıp hurda fiyatına satıldı. Suriye, tarihinde iki defa açık hırsızlık ile karşı karşıya kaldı. İlki 1865 yılında Osmanlıların Suriye'deki tüm meslek gruplarını ve esnafı İstanbul’a taşıması idi. İkinci hırsızlık ise 2012 yılında, Türkiye başbakanının emirleri ile suç çeteleri tarafından fabrikaların sökülüp İstanbul'a nakledilmesiydi'' dedi.

Süleyman daha sonra ''Bu hırsızlık olayları sadece üretimi etkilemekle kalmadı ülke ekonomisini de etkiledi. Bu suç çeteleri; petrol kuyularını yaktı, hububat silolarını çaldı, zeytin ağaçlarını kesti ve depolardan mallar çaldı. Bu şekilde insanlığa, ağaçlara ve toprağa büyük zararlar verdiler'' dedi. Türkiye bütün bunların farkında mı sorusuna ''Fabrikalardan çalınan makineler, Türkiye'ye, Babu’l- Hava sınır kapısından geçirilirken görüntülendi. Bu makineler, ancak ağır yükleri ve geniş malzemeleri taşıyabilen büyük araçlarla taşınabildiği gibi sadece sınırda belirli geçiş noktalarından geçirilebilir'' cevabını verdi. Süleyman daha sonra ''Hırsızlık olayları sadece sanayiyi etkilemekle kalmadı bütün iktisadi alanlar bu olaylardan etkilendi. Manevi, beşeri ve diğer zararlara ek olarak 300 milyar Suriye lirası civarında kaybın olduğu tahmin edilmektedir'' dedi.

Medya... Zorluklarla karşılaşmak

Medyanın, Suriye krizinin tırmandırılmasında ve şu andaki haline ulaşmasında, esas rollerden birini oynadığını söylersek abartmış olmayız. Arap ve uluslararası merkezli, 200'den fazla medya kuruluşu, Suriye'ye karşı savaşta bir araç olarak kullanıldı ve halen kullanılıyor. ''Medya İmparatorluğu'' kurma amacı ile devletlerden ve hükümetlerden milyar dolarların akıtıldığı bu kurumlara karşı, savaşın dengesiz ilerlemesi çok doğaldır.

Dolayısı ile Suriye medyası (görsel-işitsel ve elektronik) olayların başında çok net bir şekilde bir boşluğa düştü. Suriye medyası kendini bir anda hazırlıklı olmadığı ve eşit koşullar altında olmayan bir savaşta buldu. Ancak zamanla, rakip medyaya karşı, düştüğü boşluğun önemli bir kısmını doldurdu.

Krizden sonra medya

Suriye Enformasyon Bakanı Yardımcısı Halef Miftah, sitemize verdiği demeçte ''Suriye, eşi benzeri görülmemiş bir medya savaşı içinde. Aldatıcı basın, resmi basının terk ettiği bölgelerdeki boşluklarda iş yapıyor. Suriye basını buna rağmen krize adapte olmayı başardı ve kitlelere olayların gerçek yüzünü ulaştırmayı başarabildi'' diyerek, Suriye medyasının, eşit koşullar altında başlamayan savaşta, gerçeklerle ilişkisini doğru kurup seyircisine doğru aktarabildiği için giderek seyirci kazandığını da belirtti.

Miftah daha sonra şöyle dedi:''Direnen medyanın yanında, basın emekçileri, aydınlar ve yazarların; kamuoyunu aydınlatmada, boşlukları doldurmada ve uluslararası düzeyde verilen kararları bile etkilediği ortaya çıkan medyanın, uluslararası ve bölgesel desteklerle Suriye'ye karşı başlattığı kampanya ile başa çıkmada büyük rolleri oldu.

Sosyal iletişim araçlarını ve Suriye Elektronik Ordusunu da unutmamak gerek.'' Bakan yardımcısı demecin devamında ''Savaş; Direniş ile hegemonya kurmaya çalışan güçler arasında sürüyor. Ve herhangi bir kişi savaş sahasını etkileyebilir. Bilinç savaşı da bu alanda çok önemlidir. Bilinç savaşı, yolu kısaltmaya yardımcı olurken, teknolojiye ve paraya sahip medyayı da kısıtlayabilir'' dedi.

Bu aşamada Suriye medyasının, Arap ve Batı dünyasının karar alma süreçlerine etkisi oldu. Dolayısı ile Suriye'nin televizyon kanalları, Arap ve Batı uydularından izole edildi. Aynı zamanda, medya sektöründe işçilere karşı geniş sindirme operasyonları gerçekleştirildi. Medya çalışanları hedef gösterildi ki en son Suriye televizyon binası bombalandı ve Al-Akhbariya binası tahrip edildi.

Suriye, diğerlerinden farklı

Suriye, bütün alanlardan gelen vahşi saldırılara karşın, kararlı duruşunu sürdürmeyi başardı ve devrilmedi. Bunun nedeni ise, diğerlerinden farklı olması ve diğerlerinde yaşananlardan farklı olaylar yaşamasıdır.

1- Rus-Ekim Devrimi: İki ay,

2- Fransız Devrimi: 3 hafta,

3- İran Devrimi: 6 ay sürmüştü.

''Arap Baharı'' adı altında olaylar;

- Tunus'ta: 15 gün,

- Mısır'da: iki ay,

- Libya'da: 10 ay,

- Yemen'de: 1 sene sürdü

Suriye ise=Kararlı...

Çeviren: Hasan Sivri

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Ürdün: 45 bin Suriyeli mülteci geri döndü
29-04-2013



YDH-Ürdün yönetimi, çatışmalardan etkilenerek Ürdün’e sığınan 45 bin Suriyeli mültecinin Suriye’ye geri döndüğünü açıkladı.

Ürdün Haber ajansı Petra’nın bildirdiğine göre Ürdün’deki Zuayter mülteci kampının yöneticisi Albay Zahir Ebu Şehab, kampın açıldığı günden beri gönüllü olarak ülkelerine dönen Suriyeli mültecilerin sayısının 45 bin olduğunu açıkladı.

Albay Ebu Şehab, Zuayter mülteci kampındaki Suriyeli mültecilerden her gün ortalama 300-400 kişinin gönüllü olarak Suriye’ye döndüğünü söyledi.

Zuayter mülteci kampında halen 10 bin konteynır bulunduğunu belirten Ürdünlü yetkili, kamptaki şartların daha da iyileştirilmesi için bu sayının 25 bine çıkarılacağını söyledi.

Ürdün’deki Suriyeli mülteciler konusunda genel koordinatörlük görevini yürüten Enmar Hammud, daha önce yaptığı bir açıklamada Zuayter mülteci kampında 173 bin, Ürdün’ün diğer illerinde de 580 bin Suriyeli mültecinin yaşadığını açıklamıştı.
http://www.ydh.com.tr/

Rusya ve Japonya Suriye ile ilgili Ortak Tutumlarını Yinelediler
29 NİSAN 2013



MOSKOVA – Rusya Devlet başkanı Vlademir Putin ile Japonya Başbakanı Shinzo Abe; Suriye’deki krize siyasi çözüm bulmak için tüm taraflar arasında diyalogun gereğine dikkat çekerek, Suriye’deki insani krizin şiddetlenmesi konusundaki kaygılarını dile getirdiler.

İki taraf arasında bugün Moskova’da düzenlenen ikili görüşmelerdeki ortak nihai bildiride; her iki tarafın Suriyelilerin bağımsızlık, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması gereğiyle ilgili ilkeli tutumlarını vurguladılar.

Bildiride; iki tarafın Suriye’deki krizinin, insan hakları ihlallerinin sona ermesin ve Cenevre bildirisine dayanarak krize diyalog yoluyla siyasi çözüm aranması konusunda tüm taraflara çağrıda bulundukları belirtildi.

Kimyasal Silah Gerekçelerini Kullanma Tehlikesinden Uyardı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, dış güç ve ülkelerin Suriye'ye karşı geo-politik çıkarlar sağlamak için kimyasal silah konusunu gerekçe olarak kullanması tehlikesinden uyararak, Suriye'deki krizin diyalog ve şiddetin durdurulmasıyla çözüme çağrı yapan tutumunu bir kez daha yineledi.

Lavrov Moskova’da düzenlediği basın toplantısında, Suriye’de rejimim düşürülmesi için bütün vesilelerin iyi olduğunu sayan dış güç ve ülkelerin bulunduğunu lakin, kitle imha silahlarının kullanılması konusunun da çok tehlikeli ve kabul edilemez bir durum olduğunu belirtti.

Bu gibi geo-politik oyunun, 19 Mart’ta Halep yakınlarında meydana gelen kimyasal silah kullanılması hadisesindeki soruşturmaları aksattığına dikkat çeken Lavrov, sözü geçen olayda soruşturma yapılmadığı suçunun, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Suriye hükümetinin Halep yakınlarındaki Han el-Asel beldesinde bir terör grubunun kimyasal silah başlıklı füze kullanması ardından soruşturma yapılması talebine açık bir şekilde cevap vermesini istemeyen ülkelerin sorumluluğunda kaldığını vurguladı.

Suriye’de başka mekanlarda soruşturma yapılmasına yönelik Batılı ülkelerin talebiyle ilgiliyse Lavrov, söz konusu iddiaların delillerinin herhangi bir tarafa veya herhangi bir taraftan geçen zaman sürecinde sunulmadığını belirterek, bunun aksine istihbarat ajanslarının bu iddialar altında gelen hiç bir gerçeğin bulunamadığından söz ettiğini ifade etti.

Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Mihail Bogdanov’un Lübnan’a yaptığı ziyaret ardından bazı medya organlarının Rusya'nın Suriye krizine yönelik tutumunda bir değişiklik olduğu iddialarına cevaben Lavrov: “Bizler Lübnan veya başka başkentlerde gerçekte cereyan edenin aksine temenni ettiklerinin olmasını isteyen politikacıların bulunduğunu, bunun da bir çok dünya ülkesinde olduğunu bunun için bu gibi iddiaların bulunmasının garipsenmemesi gerekir” diye ifade etti.

Rusya’nın Suriye krizine yönelik tutumunda hiç bir değişik söz konusu olmadığını belirterek ülkesinin başlangıçtan beri bütün tarafları ve etki gücüne sahip herkesi bir tarafta durmayarak bütün taraflardan şiddeti durdurmaya ve ön koşulsuz görüşmeleri başlatmak üzere diyalog masasına davet ettiğini açıkladı. Ve bu tutumun Cenevre deklarasyonunda mevcut olduğunu hatırlattı.
SANA / SURİYE HABER AJANSI

Suriye'nin işgaline karşı çıkan Alevi liderlerden Ali Yeral'ın Evine Saldırdılar



Suriye'ye yönelik emperyalist saldırganlığa karşı tutumu ile bilinen Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı Genel Başkanı Ali Yeral'ın evine dün gece bir saldırı düzenlendi. Saldırganlar “Seni yakacağız” yazılı bir tehdit notu bıraktı. Yeral'ın bir aydır muhaliflerce tehdit edildiği belirtiliyor.

Suriye'ye yönelik dış müdahale karşıtı çizgisiyle bilinen Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı (EHDAV) Genel Başkanı Ali Yeral'ın Hatay'da bulunan evine dün gece saat bir buçuk sularında henüz kimliği belirlenemeyen kişi veya kişilerce bir saldırı düzenlendi.

Yeral'ın "İslami Uyanış ve Dünya Ulemaları" zirvesi için İran'da bulunduğu sırada meydana gelen saldırıda, evde EHDAV başkanının eşi ve çocukları bulunuyordu. Yeral'ın eşinin açıklamalarına göre, dün gece saat bir buçuk sıralarında meydana gelen olayda, Yeral ailesinin yatak odasına giren saldırgan veya saldırganlar, Ali Yeral'a ait eşyaları parçaladı.

Ölüm tehdidi

Olay esnasında çocuklarının odasında olduğunu ve müzik dinlendiğini söyleyen anne Yeral, önce odadan gelen seslerin çamaşır makinesine ait olduğunu düşündüğünü ancak sonrasında odada birilerinin olduğunu fark edince korkup komşularını aradığını söyledi. Saldırganların evi terk etmesinden sonra yatak odasını kontrol eden anne Yeral, odadaki eşyaların kırıp döküldüğünü ve eşi Ali Yeral'a ait eşyaların da parçalandığını belirtti. Yeral ayrıca, saldırganların üzerinde “Seni yakacağız” yazılı bir tehdit mektubu da bıraktığını ifade etti.

Bir aydır tehdit alıyor

Odada açıkta duran değerli eşyalar olduğunu ancak saldırganların bu eşyalara dokunmadığına dikkat çeken Yeral, saldırganların eve hırsızlık nedeniyle girmediğini ve Ali Yeral'ın yaklaşık bir aydır muhalifler tarafından tehdit mesajları aldığını sözlerine ekledi.
ABNA

Seyyid Hasan Nasrullah,: Suriye yönetimini deviremeyeceksiniz
30-04-2013



Nasrullah: Suriye yönetimini deviremeyeceksinizHizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, el-Menar ve el-Meyadin televizyonları tarafından canlı olarak yayımlanan konuşmasında Lübnan’ı ve bölgeyi ilgilendiren konularla ilgili değerlendirmelerde bulundu.



YDH- Konuşmasına işçi bayramını kutlayarak başlayan Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah’ın konuşmasının çarpıcı bölümlerini yayımlıyoruz.

İsrail

Birkaç gün önce İsrail Lübnan’dan gelen bir insansız hava aracını imha ettiğini iddia etti. İsrail medyası insansız hava aracının gönderilmesinden dolayı doğrudan Hizbullah’ı sorumlu tuttu. Elbette, bu konuda bir iddia sahibi olmamakla birlikte bu, bizim açımızdan bir izzettir.

Lübnan’daki bazı siyasi gruplar da İnsansız hava aracı gönderilmesinden dolayı Hizbullah’ı sorumlu tuttular ve sizin de bildiğiniz gibi suçlamalarda bulundular. Hizbullah şimdiye kadar bu tip bir uçak göndermemişti, bölgedeki durumun hassasiyetinden dolayı herhangi bir insansız hava aracı göndermediğine ilişkin bir bildiri yayımladı.

Bu durumda sorulması gereken en önemli soru şudur: Hizbullah uçak göndermemişse, bu işi kim yapmıştır? İsrailliler şimdiye kadar imha ettiklerini söyledikleri uçağa ilişkin herhangi bir görüntü veya fotoğraf yayımlamadılar. Şimdiye kadar basında da uçağın enkazının bulunup bulunmadığına ilişkin herhangi bir bilgi yer almadı.

Herkesin bildiği gibi Hizbullah yaptığı bir eylemin sorumluluğunu üstlenecek cesarete sahiptir. Özellikle de bu eylem düşmana karşı yapılmışsa hiçbir suçlamadan da çekinmez. Kaldı ki Hizbullah, Dimona nükleer reaktörünün yakınlarına kadar giden “Eyyub” isimli insansız uçağı bundan daha önemliydi ve Hizbullah bunu üstlenmişti.

Şimdiye kadar Hizbullah’ın yapıp da üstlenmeyi reddettiği hiçbir eylem söz konusu değildir. Yaptığımız açıklamalara inanmak ya da inanmamak kişilerin kendisini ilgilendirir.

Böyle bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini söylemiyorum; ancak bu uçağın girdiğine ilişkin bir delil mevcut değil.

İsrailliler sahip oldukları onca gelişmiş radara güçlü güvenlik sistemlerine rağmen hala uçağın nereden gönderildiğini belirleyemedi.

Burada birçok varsayım söz konusu. İsraillilerin sözlerine bakacak olursak birçok teori görüyoruz, bunlardan birincisi şudur. İsrailli bazı yorumcuların, uçağın İran devrim muhafızları tarafından gönderildiğine dair iddiaları gerçek dışı ve imkansızdır.

İkinci varsayıma göre Lübnan’da Lübnanlı veya Filistinli bir dost grup, İsrail’e insansız uçak gönderme kapasitesine sahiptir. Biz bu konuda bir bilgiye sahip değiliz; ancak incelemelerimizi sürdürüyoruz. Bu bir varsayımdır; ama buna ilişkin bir iz veya belirti yoktur.

Üçüncü varsayıma göre: Dost da İsrailli de olmayan bir grup, İsrail’in de Hizbullah’ın da bilgisi olmadan, Lübnan’dan ya da Lübnan dışındaki bir yerden bu uçağı İsrail’e göndermişti ve bununla da Hizbullah’ı suçlayan İsrail’in doğrudan bir müdahaleye girişmesini ve Hizbullah’ın da İsrail’le savaşa sürüklenmesini hedeflemiştir.

Dördüncü varsayıma göre: İsrail bu uçağı önce Lübnan hava sahasına sokmuş, ardından geri çekip bu uçağı düşürmüş, bununla da psikolojik ve politik bir hedef gütmüştür.

Bazıları Hizbullah’a yönelik suçlamalar üzerinden bir hesap yapmıştır; ancak bu yanlış bir hesaptır. Umarım özellikle düşmanca tutumlar sergileyen siyasi gruplar, İsrail’den gelen her şeyi mantıksızca kabul etmezler. Çünkü bazı politikacıların bu konularda çocukça akıl yürüttüklerini görüyoruz, bu durum bölge açısından kaygı vericidir.

Filistin

Amerika ve Körfez’deki Arap ülkelerinin, Filistin davasını tasfiye etmek için Filistinlilere yeni şartlar dayatması endişe vericidir. Bu doğrultuda Filistin’e yapılacak her saldırı öncesinde Filistinlilerin cesaretini kıracak şartlar dayatmaktadırlar.

Ben, Gazze’deki yetkililerden bu konuya dikkat etmelerini istiyorum.

Eğer bölgedeki veya Lübnan’daki birileri, İslami Direniş’in Suriye, Irak veya bölgedeki isyanlardan ve İran’a yapılan baskılardan dolayı zaaf ve tereddüt içinde olduğunu sanıyorsa ciddi bir yanılgı içindedir.

İsrail ve sizin yanınızda yer alanlar, Lübnan’a yönelik bir aptallık yapmaktan sakınmalıdır. Çünkü Direniş, meşguliyet diye söz edilen her şeye rağmen uyanıktır ve vatanı olan Lübnan’ı savunma iradesine sahiptir.

Suriye

Bu konuda birçok mesele söz konusudur. Tavrımıza, bakış açımıza ve davranış biçimimize, bilincimize ve irademize darbe vurmak için başlatılan tüm çabalar başarısız olmuştur ve olacaktır. Bu, bize yöneltilen ilk psikolojik savaş değil.

Bazı medya organları, şehitlerimiz konusunda açık arttırma başlatmışlar. Bunlar, el-Cezire ve Arabiya’nın söylediklerini derliyorlar ve bizim bin taneden az şehit vermediğimizi düşünüyorlar.

Allah için doğru söyleyin bin şehidi, 500 şehidi, hatta 100 şehidi, Lübnan halkından ya da köylerinden gizleyebilmek mümkün müdür?

Biz şehitlerimizi hiçbir zaman saklamadık ve onlara tören yaptık. Bizden şehit olan her kardeşimizin ailelerine haber veriyoruz ve bir gün sonra da cenaze törenini yapıyoruz. BU tür iddiaları gündeme getirenler psikolojik savaş peşindeler ve bilinçsizce laflar ediyorlar.

Suriye’de iki yıldır yaşanan gelişmeler insanı şu sonuca götürüyor: Bu olayların hedefi yalnızca Suriye’yi Direniş ekseninden çıkarmaya yönelik değildir. Bu, Arap İsrail savaşının sadece bir kısmıdır.

Suriye’ye yönelik saldırıların arkasında olanların hedefi, Suriye devletini, ordusunu ve halkını tahrip etmek ve Suriye’yi artık güçsüz ve aciz bir ülke haline getirmektir.

Suriye yanlılarından “muhalifleri destekleyen herkesin kanı helaldir” diye bir fetva çıktı mı? Suriye ordusuna ve ona yardım edenlere yönelik fetva verenlerin dinle de şeriatla da ilgileri yoktur. Bu fetva sahipleri asla siyasi diyalog istemiyorlar.

Savaş yanlılarından ve silahlı gruplardan çekindikleri için siyasi muhaliflerden hiçbiri siyasi diyalogdan söz etmeye cesaret edemiyor.

Savaşmakta olan ya da bazı krallarla ve dışişleri bakanlarıyla görüşen kişiler, Suriye yönetiminin 2 aydan fazla süremeyeceği öngörülerini dinlediler; ama bu 2 ayı defalarca ertelediler. Kanlı çatışmalarla 2 yıl geçti, peki sahadaki çatışmalar hangi yöne gidiyor? Bazıları, Putin-Obama görüşmesinden önce durumu daha da kötüye sürüklemek istiyor.

Siz Suriye yönetimini devirme gücüne sahip değilsiniz, Suriye yönetimini müdahaleyle deviremeyeceksiniz, Çatışmalar uzayacak.

Biz Suriye yönetimini bu işi askeri yöntemlerle bitirmeye davet etmedik; ama size diyoruz ki sizler silahlı güçle Suriye yönetimini deviremeyeceksiniz.

Elbette onlarca yıldır İran’ın Suriye’de uzmanları bulunmaktadır. Ama şimdiye kadar Suriye’de İran’a ait hiçbir güç bulunmadı. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Eğer Amerikalılar ve İngilizler buna ilişkin tek bir delil bulabilseydi, bu konuda sorunlar çıkarırdı.

Suriye’nin dünyada ve bölgede gerçek dostları bulunmaktadır ve bunlar, bu ülkenin Amerika, İsrail ve tekfirciler tarafından devrilmesine izin vermeyecektir.

Filistin davasının yok olmamasını isteyenler, Lübnan’ın, Ürdün’ün, Türkiye’nin, Irak’ın ve bölge halklarının iyiliğini isteyenler, Suriye’de siyasi çözüm için çalışırlar.

Şu an 1 milyon mültecinin yaşadığı Lübnan’da mülteci sorununun çözümünü isteyenler bilmelidir ki bunun tek yolu bu insanların ülkelerine geri dönmesidir.

Suriye yönetimi, diyalog için görevlendirdiği kişilerin isimlerini Rusya’ya iletti; ama karşı taraf, siyasi çözüm için müzakereyi reddediyor ve durum, çatışmalar yönünde ilerliyor.

Biz, Kusayr bölgesinde yaşayanları sürekli olarak komşularıyla barışa davet ettik; ama silahlı gruplar, tüm ateşkes anlaşmalarını ortadan kaldırdılar.

Son dönemlerde bu bölgelerdeki köylerde çatışmalar arttı. Aldığımız güvenilir bilgilere göre çok sayıda savaşçı bu bölgelere hakim olmak için hazırlık yapıyor. Bazı Lübnanlılar da bu saldırılara katılacak.

O halde Suriye ordusunun ve halk komitelerinin onlara karşı koyması doğaldır nitekim bu da oldu.

İki yıl önce Lübnan’da fetvalar yayımlandı, ya konuşmalarla halk tahrik edildi ya savaşçılara para ve silah gönderildi, Suriye konusunda yapabilecekleri her şeyi yaptılar.

Gizli söyledikleri şeyleri, bunlar gerçekleştikten sonra açıktan söylemeye başladılar. Yani Lübnanlıları, Kusayr’daki Lübnanlılara karşı savaştırdılar.

Lübnan hükümeti hangi adımları attı, neler yapabilirdi? Lübnan ordusunu Lübnanlıların yaşadığı Suriye’deki köylere gönderebilir miydi? Lübnan hükümeti bunu yapamazdı. Yapabileceği en fazla şey Arap Birliği’ne tepkisini iletmek olabilirdi. Halbuki Suriye’deki çatışmaları Arap Birliği yönetiyor.

Kusayr halkının kendini savunma hakkı vardır. Kuzayr civarındaki köylerde yaşayan Lübnanlıları Silahlı gruplar karşısında yalnız bırakmayacağız.

Biz, Lübnan’da sorun çıksın istemiyoruz, Suriye’deki olayların Lübnan’a sıçramasını istemiyoruz. Kusayr çevresinde yaşayan Lübnanlılara saldıran Lübnanlıları isim isim biliyoruz. Ama bu konuda bir şey söylemiyoruz. Çünkü Lübnan’ı tartışmalardan uzak tutmak istiyoruz. Korktuğumuz için değil, şer’i, ahlaki, insani ve milli sorumluluğumuzdan dolayı onların isimlerini açıklamıyoruz.

Suriye’de yaşananlar hepimiz için büyük önem taşıyor. Artık Lübnanlıların Suriyeliler için dilekte bulunmaları veya bir bildiri yayımlayarak kendilerini masum saymaları dönemi bitmiştir. Lübnan dışındaki devletlerle ve hükümetlerle ilişkide olanların tek bir ses duyması gerekiyor o ses de Suriye’deki savaş bitirilmelidir.

Bazı silahlı gruplar, ülkeye hakim olduklarında Hz. Zeyneb’in türbesini yıkmakla tehdit ettiler ve bunların bu tutumdan geri adım atmadıklarına da tanık oluyoruz. Bu, tekfircilerin Irak’ın Samerra kentindeki imamların türbelerine yönelik saldırısı gibi tehlikeli sonuçlar doğuracak tavırlardır.

Hz. Zeynebin türbesini savunanlar, onu savunurken şehit olanlar, bir fitneyi önlemektedir.
http://www.ydh.com.tr/

Suriye'de sıkışan isyancılar toplu halde sınırı geçti ve Akçakale'de çatışma çıktı:1 Polis öldü çok sayıda asker ve polis yaralandı
02.05.2013



Şanlıurfa'nın Akçakale Gümrük Kapısı'nda, Suriye ordusunun sıkıştırdığı isyancılar toplu halde Türkiye'ye girmek isteyince, onlara olmaya çalışan güvenlik güçlerine ateş açtı. Çıkan çatışmada 1 polis memuru şehit olurken, çok sayıda polis ve asker yaralandı..

Suriye ordusunun sürdürdüğü operasyonlar sebebiyle Akçakale gümrük kapısına gelen çok sayıda isyancı, Türkiye'ye geçiş yapmak istedi. Geçişlerin koordineli yapılmasını talep geden güvenlik güçleri ile isyancılar arasında çıkan tartışma kısa sürede taşların da kullanıldığı arbedeye dönüştü. Bu esnada isyancılar gümrük kontrol binasını kundakladı. Daha sonra da kmendilerine engel olmaya çalışan asker ve polislere ateş açtılar. çatışmada ağır yaralanan polis memurlarından biri kaldırıldığı hastanede şehit oldu.

Şanlıurfa'nın Akçakale Gümrük Kapısı'nda, Suriyeli isyancılar ile güvenlik güçleri arasında yaşanan arbede nedeniyle yoğun güvenlik önlemleri alındı. Gümrük kapısı ve çevresine şerit çeken güvenlik güçleri, bölgedeki vatandaşları uzaklaştırıyor. Zırhlı askeri araçların bulunduğu kapı ve çevresinde ambulanslar da bekletiliyor. Bazı askeri araçların yönlerini sınırın diğer tarafına çevirdiği gözlendi. Olayda yaralananlar Akçakale Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Sınır kapısından giriş çıkışlar durduruldu.

Akçakale Belediye Başkanı Abdulhakim Ayhan, Suriye sınırında yaşanan gerginliğe ilişkin, "Yaklaşık bin Suriyeli Akçakale Sınır Kapısı'ndan pasaportsuz girmek istedi ancak güvenlik güçleri bu duruma müsaade etmedi" dedi. Ayhan, gazetecilere yaptığı açıklamada, sınırdan geçmek isteyen Suriyelilere polisin müdahale ettiğini söyledi. Güvenlik güçlerinin grubu geri gönderdiğini ancak gruptakilerin kapıya taşla saldırıya başladığını ifade eden Ayhan, şöyle konuştu:

"Yaklaşık bin Suriyeli Akçakale Sınır Kapısı'ndan pasaportsuz girmek istedi ancak güvenlik güçleri bu duruma müsaade etmedi. Polisler onları geri gönderince, bizim gümrük kapısına doğru taşlı saldırıya başlamışlar. Ondan sonra bizim tampon bölgesinde bulunan kulübelerimizi yaktılar. Söndürdük. Olay yatıştı diye düşünerek geri çekildik. İdare binasına geldikten sonra baktık rastgele silah sıkmaya başladılar. İşin kötüsü bir polisimiz ağır yaralı. Onu Şanlıurfa'ya sevk ettik. Şimdi durum sakin ama ilçede bir tedirginlik var."

Şanlıurfa Sağlık Müdürü Erdoğan Duran, olayda 12 kişinin yaralandığını açıkladı. Duran, arbedede yaralananlardan durumu ağır 2 polisin Şanlıurfa'ya sevk edildiğini belirtti. Diğer yaralıların tedavisinin Akçakale'de sürdüğünü ifade eden Duran, şunları kaydetti:

"Olayda 12 yaralı var. Bunlardan 7'si ateşli silahla, 5'i de arbedede yaralandı. Silahla yaralananlar arasında bir asker ile polis memurları Ferhat Avcı ve Mehmet Yenenci bulunuyor. Yaralı 4 vatandaşın kimliğini henüz tespit edemedik."
haber1001

Ali Yeral: Alevi-Sünni Kardeşliğini Bozamayacaklar
04.05.2013



Yurtdışındayken evi saldırıya uğrayan Ehlibeyt Kültür ve Dayanışma Vakfı Başkanı Ali Yeral, evine yönelik saldırıyla ilgili olarak "Kimse Alevi-Sünni kardeşliğini ve barışı savunmaktan bizi vazgeçiremez" dedi.

Yurtdışı programından dönen Ali Yeral Hatay'da sevenleriyle buluştuğu toplantıda, evine yapılan saldırı ve kendisine bırakılan "Sizi mahvedeceğiz, canınızı yakacağız" yazılı notla ilgili açıklamalarda bulundu.

Tuzakları bozmaya devam edeceğiz

Yaşananlara rağmen sağduyu ve hoşgörünün ön planda olması için yanında bulunan vatandaşları uyaran Yeral, hiç kimsenin provokasyonlara gelmemesi gerektiğini belirterek "Karanlık güçlerin en büyük emeli Alevi-Sünni kavgası çıkarmaktır. Bu oyunları şimdiye kadar bozduk bundan sonra da bozmaya devam edeceğiz. Bizler o kadar doğru bir yoldayız ki, karanlık güçler bizi hedef alıyorlar" dedi.

Faillerin yakalanacağına inanıyorum

Daha önce de tehditlere ve hakaretlere uğradıklarını ancak ilk defa fiili bir saldırıyla karşılaştıklarını belirten Ali Yeral, "Şimdiye kadar bunları görmezden geldik. Şu an karanlık güçler, teröristler ve karanlık yarasalar, sözden fiiliyata geçmiş durumdalar" dedi. Yeral, bu olayın faillerinin en kısa sürede yakalanacağına inandığını belirtti.

Suçumuz barışı, birliği savunmak mı?

Kardeş kanı akmasın diye çok bedeller ödediklerini vurgulayan Yeral: "Biz kimseye zarar vermedik, her zaman mazlum insanların yanında yer aldık. Suçumuz Alevi-Sünni kardeşliği için, Suriye ile Türkiye'nin savaşmaması için didinmek mi? Milli birlik ve beraberliği savunmak mıdır? Eğer bu suç ise, evet bu suçu işledik ve ölümümüze kadar da işlemeye devam edeceğiz" dedi.
haber1001

ABD vekalet savaşından umudu kesti
08.05.2012



ABD’nin, Suriye krizinin Cenevre bildirisi temelinde siyasi çözümü konusunda Rusya’yla anlaşmaya varması Washington’un bu ülkede iki yıldır sürdürdüğü vekalet savaşından umudunu kestiği şeklinde yorumlandı.

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’nin dün görüştüğü Rus meslektaşı Sergey Lavrov’la Suriye konusunun Cenevre bildirisi çerçevesinde siyasi çözümü için anlaşmaya vardığını bildirdi.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu ay içerisinde uluslar arası bir konferans düzenlenmesini ve bu konferansta Suriye hükümeti ile muhaliflerin Suriye’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde müzakereye ikna edilmeye çalışılmasını istedi.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rus meslektaşı Sergey Lavrov’la yaptığı ortak basın toplantısında “taraflar müzakere masasına oturmazsa Suriye’deki durum çok daha kötü olacak ve bu ülkedeki şiddet artar” dedi.

Dışişleri bakanı olmadan önce ve bakanlığının ilk günlerinde Suriye sorununun siyasi yollarla çözümünü savunan Kerry, İngiltere ile başlayıp Katar’la sona eren 9 ülkeyi kapsayan gezisinin ardından siyasi çözüm söyleminin aksine muhaliflerin silahlandırılmasına yönelik adımlar atmıştı.

Siyasi gözlemciler, Amerikan yönetiminin tekrar siyasi çözüm söylemine geri dönmesinde, Suriye ordusunun son bir ayda düzenlediği nitelikli operasyonlarla sahadaki üstünlüğü ele almasının etkili olduğunu ifade ediyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da müzakerelerin Suriye’deki şiddetin sona erdirilmesi için uygun araçlar yaratacağını belirterek ABD ve Rusya’nın Suriye’deki kimyasal silah ve istikrar sorununun çözümü konusunda anlaşmaya vardığını açıkladı.

Moskova ile daha sıkı işbirliği

Ulaşan haberlere göre Kremlin’deki temasları sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e Soğuk Savaş döneminin iki düşman ülkesinin Suriye’deki şiddete son vermek için işbirliği yapabileceğini söyleyen ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, “ABD ve Rusya Suriye, aşırı akımlar ve bölge istikrarı konularında ortak çıkarlara sahiptir” dedi.

Amerika ve Rusya’nın geçtiğimiz yılın haziran ayında Suriye sorununun siyasi çözümü konusunda anlaşmaya vardığını; ancak bunun yöntemi konusunda anlaşmazlığın bulunduğunu belirten Kerry, ABD Başkanı Obama’nın ayrıca Kuzey Kore, İran ve ikili ekonomik işbirliği konularında da Rusya ile ciddi işbirliği zeminlerinin bulunduğuna inandığını söyledi.
haber1001

ABD’den Suriyeli muhaliflere özel mesaj
12-05-2013



ABD’den Suriyeli muhaliflere özel mesajAmerika’nın son Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un Suriyeli muhaliflerden Washington ile Moskova arasında varılan anlaşma çerçevesinde Şam ile diyalog kurmalarını istediği bildirildi.

YDH-Londra’da yayımlanan el-Hayat gazetesi, Amerika’nın Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un geçtiğimiz hafta içerisinde Suriyeli muhaliflerle temaslar kurduğunu ve onları Şam yönetimi ile diyaloga çağırdığını bildirdi.

İsminin açıklanmasını istemeyen Suriyeli bir muhalif kaynak gazeteye yaptığı açıklamasında ABD ve Rusya anlaşması çerçevesindeki plana muhaliflerin katılmamasının Amerika’ya zarar vereceğini söylediğini açıkladı.

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, geçtiğimiz hafta yaptıkları görüşmede Suriyeli muhaliflerle Şam yönetiminin Cenevre bildirisi çerçevesinde diyalog başlatmaları konusunda anlaşmaya varmışlardı.

Amerika ve Rusya’nın bu ay içerisinde Suriye konusunda bir uluslar arası konferans düzenlenmesi konusunda mutabık kaldığı bildirilirken Robert Ford’un çeşitli muhalif liderlerle yaptığı görüşmede onları düzenlenecek konferansa katılmaya ikna etmeye çalıştığı öğrenildi.

Habere göre Robert Ford, muhalifleri ikna etmek için onlara ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin geçiş sürecinde Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in yer almayacağına ilişkin sözlerini hatırlattı ve muhaliflerin Suriye yönetimiyle diyalog kurmaması halinde Amerika’nın bundan zarar göreceğini söyledi.
http://www.ydh.com.tr/

ABD’nin desteklediği muhalifler halk desteğinden yoksun
11-05-2013



ABD’nin desteklediği muhalifler halk desteğinden yoksunIrak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Suriyeli muhaliflerin halk desteğine sahip olmadığını açıkladı.

YDH- Kudsu’l Arabi gazetesinin haberine göre Suriye ile ilgi değerlendirmelerde bulunan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Amerika’nın toplumsal desteğe sahip olmayan muhalifleri desteklediğini söyledi.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak önceliklerinin Nusra Cephesi ile diğer terörist grupların Kürdistan Bölgesine sızmasını önlemek olduğunu belirten Barzani, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt gruplara verilen desteğin ise saldırıya değil, kendilerini savunmaya yönelik olduğunu söyledi.

Neçirvan Barzani, Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir amaçlarının olmadığını belirterek Suriye’deki sorunun diyalogla çözülmesinden yana olduklarını ifade etti.

Amerika’nın Suriye politikasını da eleştiren Barzani, “Amerika’nın Suriye’de neyin peşinde olduğu belli değil; çünkü Amerika Suriye halkının yüzde 20-25’ini destekliyor” dedi.

Barzani, Amerika tarafından desteklenen Suriyeli muhaliflerin Suriye’de yüzde 15-25 arasında bir halk desteğine sahip olduğunu söyledi.
http://www.ydh.com.tr/





Mirsad: Suriye’de ölü sayısı en az 94 bin
18-05-2013

[img:e
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal May 14, 2013 9:19 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt May 11, 2013 9:23 pm    Mesaj konusu: Reyhanlı'daki bombalı saldırıların sorumlusu kimdir? Alıntıyla Cevap Gönder



Reyhanlı'daki bombalı saldırıların sorumlusu kimdir?
Oğuz Gürses
12.05.2012



Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bugün öğle saatlerinde meydana gelen patlamalarda en az 42 kişi hayatını kaybetti, çoğu ağır 100’den fazla kişi de yaralandı.

Bomba yüklü araçlardan biri belediye binasında, diğeri de postahane binasının yakınlarında infilak etti.



Saldırıların hemen ardından açıklama yapan Bülent arınç , “Suriye El Muhaberatı olağan şüpheli noktasındaki düşüncemizdir. Suriye tarafından planlanıp icra edildiğini gösteriyor” diyerek her zamanki gibi “Zalim Esed” söylemiyle işin içinden sıyrılmaya çalışırken, hükümetin en savaş heveslisi bakanı olarak öne çıkan Ahmet Davutoğlu şaşkınlık içinde yaptığı belli olan açıklamasında; Bülent arınç’ın aksine çok temkinli bir kullanması dikkat çekiciydi: “Son derece acı bir haber aldık. Suriye’deki geçiş sürecinde böyle çok sayıda provakasyon olabilir. Önemli olan Türkiye Cumhuriyeti’nin soğukkanlılığını korumasıdır”

Allah Allah bu ne mülayimlik?...

Günün en kel alâka açıklamasını ise Başbakan’dan geldi.

Tayyip Erdoğan patlamaların PKK ile yürütülen görüşmeler ve çözüm sürecine denk geldiğini hatırlatıp, “Bu yeni dönemi hazmedemeyenler bu özgürlük havasının teneffüs edilmesine ne yazikki olumlu bakamayanlar bu tür eylemler içerisine girebilir” diye ne dediğini ihtimal kendinin de anlamadığı bir açıklama yaptı.

Hükümet üyelerinin herbirinin ayrı telden çalarak kıvırmalarına ve kıvranmalarına karşılık; Reyhanlı halkı ise saldırının faillerini çoktan tespit etmişti...

İlçe nüfusundan fazla sayıda Reyhanlı’yı dolduran vatan haini Suriyelileri yakaladıkları her yerde cezalandırmaya başladılar. Polis bu vatan haini katil sürülerini Reyhanlı halkının elinden almak için havaya açmak zorunda kaldı.



Saldırı konusunda en isabetli tahmini Reyhanlı halkının yaptığı ise Suriye’de Haçlı Siyon emperyalizminin tetikçiliğini yapan Nusra Örgütü’nün eylemi üstlenmesiyle ortaya çıktı.

Eylemin tarzı Nusra'nın tarzıyla aynı..

Yani onun yapmış olması çok mümkün...

O yapmamış olsa ve eylem bir başka örgüt veya istihbarat örgütleri tarafından yapılmış olsa, bu ülke insanının uğradığı bu kanlı mağduriyet değişecek mi?

Hükümet bu kadar kanlı bir eylem karşısında suçluların hamisi olmanın telaşıyle kıvıra ve kıvrana dursun ölü sayısının her geçen dakika arttığı da bir gerçek...

Daha önce de Hatay'ın Reyhanlı İlçesi Cilvegözü Sınır Kapısı'nda 11 Şubat'ta Suriye’ye giden patlayıcı yüklü araçın infilak etmesi sonucu 4'ü Türk, en az 14 kişi ölürken, 26 kişide yaralanmıştı..

Geçtiğimiz günlerde de bir lokantada hesaba itiraz eden Suriyelilerin başlattığı tartışma sonrası yayılan söylentiler üzerine ilçe halkı gece saatinde toplanarak protesto gösterileri yapmıştı.

Şimdi bütün bu olanların ve bundan sonra bu yörede olması çok muhtemel başka kanlı olayları gerçek sorumlusu kimdir diye merak eden varsa...

Hiçbir haklı gerekçesi olmadığı halde, haçlı siyonist emperyalizminin çıkarlarını korumak için komşu bir ülkeye karşı kirli bir savaşın hamiliği ve koordinatörlüğünü üstlenerek sınırlarını ipten kazıktan kurtulma teröristlerinin geçişine açan, bu teröristlere, askeri eğitim, her türlü barınma, silah, lojistik destek sağlayan ve örtülü ödeneklerden büyük mali imkânlar sunan AKP hükümetinden başka olağan şüpheli var mıdır?

Yoktur...

Pekiyi, bir hükümetin temel görevi ülkeyi ve ülke halkını her türlü iç ve dış saldırılara karşı korumak, sınır güvenliğini sağlamak, yasadışı silahlı unsurların ülke sınırlarından giriş çıkışına mani olmak değil midir?

Bu hükümet bu görevini yerine getirebiliyor mu?

Hayır...



Öyleyse...

Bu hükümet bu ülke ve komşu ülke Suriye’de daha fazla kan akmaması için derhal istifa etmeli, etmiyorsa halk tarafından istifaya zorlanmalıdır.

Bu kanlı haçlı siyon tezgâhından kurtulmamızın, hem ülkemizin hem de Suriye’nin ve bütün Ortadoğu’nun kan denizine dönmesini önlemenin ilk ve en önemli adımı budur...

Aksi halde tarihin bugüne kadar hiç şahit olmadığı çapta büyük bir savaş, önce içinde Türki’ye’nin de bulunduğu bütün Ortadoğu’yu sonra da bütün dünyayı saracaktır...

Bugünler bu savaşı durma imkânının olduğu son günlerdir...

Tehlike inanılmaz bir hızla yaklaşmaktadır...

Süheyl Batum'dan Reyhanlı'daki patlamalarla ilgili açıklamalar
12 Mayıs 2013

CHP Eskişehir Milletvekili Prof. Dr. Süheyl Batum, Reyhanlı’da gerçekleşen patlamalar ile ilgili yaptığı açıklamada, “İçişleri Bakanından, Dışişleri Bakanına, Savunma Bakanına kadar bir çok ortağı da vardır. Ancak esas fail Başbakan dedikleri kişidir.” dedi.

İşte Süheyl Batum tarafından “Türk Milletinin Başı Sağolsun” başlığıyla yapılan o açıklama:

“Maalesef Hatay'da (Reyhanlı) meydana gelen elim olayda 40'ı aşkın vatandaşımız yaşamını yitirdi, 100'den fazla kişi de yaralandı. Hatay milletvekili arkadaşlarımız, durumun televizyonlarda gördüğümüz, Irak'da ya da Suriye'de yaşanan vahim olaylardan çok daha feci olduğunu söylediler.

Bu durumda sözü uzatmaya hiç gerek yok. 40'dan fazla vatandaşımızın katledilmesinin tek bir sorumlusu vardır, KATİL TEK KİŞİDİR; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Tabii ki, İçişleri Bakanından, Dışişleri Bakanına, Savunma Bakanına kadar bir çok ortağı da vardır. Ancak esas fail Başbakan dedikleri kişidir.

Sınırları açtılar, asker üniforması altında çapulcular ordusu topladılar. Kamplar kurdular. CHP bunları tek tek dile getirdi. Oralı bile olmadılar.

Hatay'lılar, Gaziantep'liler, Şanlıurfa'lılar "buralarda Suriye askerleri ve siviller ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, yabancı devlet temsilcilerinin, istihbarat ajanlarının girmediği yer yok" dediler. Dikkat çekmeye çalıştılar. RTE oralı bile olmadı.

Cilvegözü kapısında kameralar önünde araba patladı. 14 kisi yaşamını yitirdi. Oralı bile olmadı.

Daha 10 gün önce pasaportsuz girmek isteyen Suriye'lilerin açtığı ateş sonunda bir polis memurumuz şehit oldu. RTE oralı bile olmadı.

CHP, MHP sürekli uyardılar. ABD deliğine süpürülmekle korkusuyla, bunları yapma, kendi vatandaşlarına da zararı olacak dediler. "Siz Alevi'lerden yanasınız, tabii Genel Başkanınız Alevi, ondan böyle yapıyorsunuz" biçiminde yanıtlar verdi.

"Suriye'ye biz saldıralım" diye ortalara atıldı. ABD bile, "haydi oradan, otur oturduğun yerde, senin artık prestijin yok" diye yanıt verdi.

Daha bir kac gün önce "Kara harekatını biz baslatırız" dedi, sonra "yok yok, yanlış olmuş, hiç öyle der miyim" diye geri adım attı.

PKK ya gönderdiği yakın adamları, "kentleri patlayıcılarla doldurdunuz, hepsini biliyoruz ama bir şey yapmıyoruz" dedi. Bu söyledikleri ortaya çıkınca, hiç oralı olmamakla kalmadı. Bir gecede onları korumak icin özel yasa çıkarttı.

Ve geldik Reyhanlı'daki korkunç olaya, 40'ı aşkın vatandaşımızın yaşamını yitirdiği patlamaya.

Dediğim gibi, ortada tek suçlu vardır. Esas olarak tek asli fail vardır. Diğerleri de buna katılmışlardır.

Daha önce söylemiştim. Türk Ceza Kanunu'nda, bu suçlardan biri özellikle düzenlenmiştir. Kanunun 306'ıncı maddesinde:

"Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, ......... veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile müebbet hapis cezası verilir.

(3) Fiil, sadece ......... veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.

(4) ........ misilleme meydana gelirse ....... üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Bunların hesabını mutlaka soracağız. Mutlaka sormalıyız da. Yoksa Turk milleti bize de sormalı."

Süheyl Batum

Odatv.com

El-Kaide Reyhanlı’da
Bülent ESİNOĞLU
11.5.2013



Reyhanlı’da hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına sabır, yaralılara şifalar dileriz.

Başbakan daha iki gün önce, Haçlının Suriye’ye yapacağı müdahaleye her türlü desteği vereceğini söylemişti.

Yani Mehmetçiğin kanını, sizlerin hizmetine sunmaya hazırım demişti.

İktidarın Batı merkezli sürdürdüğü politikaların bedelleri ödenmeye başlandı.

(..)

Siz terörist ihraç ederseniz, o terör döner sizi vurur.

Sınırlarımız buharlaştı, savaş yayılıyor başlıklı bir yazı yazmıştım.8.5.2013.

450 bin Suriyelinin Türkiye’de ikamet ettiğini bilirsek, bunların varlığı bile, başlı başına bir savaştır.

Türk vatandaşı olarak Hatay sınırları içinde huzurlu bir yaşam süren Nusayriler, El Kaide tarafından hedefe konulmuştur.

Reyhanlı’daki bombalamadan sonra, Reyhanlı sokaklarına baktığınız da, tıpkı Halep’te El Kaidenin bombaladığı sokakları görebilirsiniz.

Batı, bölgede ne kadar istikrarsızlık yaratırsa, ne kadar Şii/Sünni çatışması çıkarırsa, kendisini, o kadar güvende hissedecektir.

Irak’ta, Libya’da, Mısır’da ne yapılmışsa, Türkiye’de o yapılmaktadır.

Reyhanlı’daki patlamaları Ergenekon yaptı diyecek kadar Batı merkezli düşünmenin, Türkiye’yi getirdiği yer; Reyhanlı’dır.

Batı bölgemizde provokasyonları yapar, suçu da, bölgeyi savunanların üzerine atar.

Suriye’ye terör ihraç etmek, terör ithalatı ile hayat bulmaya başlamıştır.

Namuslu yayın organları, Türkiye’de 2000 El Kaide elemanı var diye uyarıda bulundu.

İran gazeteleri bunu defalarca belirtti.

Sınırların ortadan kalktığını aklı başında herkes yazdı. Söyledi

Dinlemek bazılarının işine gelmedi, gelmiyor.

Batıya Mehmetçiğin kanını vermeye söz vermiş iktidar, Açık Kapı siyasetini sürdürüyor.

Eğer bu iş böyle giderse, Esad’ı düşüreceğim diyen iktidarın kendisi düşecek.

Düşecek ama Türkiye’nin çok yeri Reyhanlı olacak.

Bu iktidardan kurtulmadan, Türk halkına rahat olmayacağı açıktır.

Ülkemizde bunlar yokken savaş tehlikesi de yoktu.

Bunlar geldi hem iç, hem de dış tehditler arttı.

Bölge halkları, Amerikancı iktidarlar istemiyor.

http://www.sonkalemedya.com/

Reyhanlı: 'Savaşta mıyız?'
Mahmut Hamsici
BBC Türkçe, Reyhanlı
12 MAYIS 2013



Balkonlardaki Galatasaray ve Türk bayrakları olmasa görenler Reyhanlı’yı Türkiye’den ziyade savaş içindeki bir ülkenin toprağı olduğunu düşünebilirdi.

İlçe merkezini sarsan iki patlamadan yaklaşık bir saat sonra Reyhanlı’dayım.

Türkiye, Dünya
Patlamaların yaşandığı yerlerde polis kordonlarının dışında toplanan Reyhanlılar yerle bir olmuş binalara ifadesizce bakıyorlardı.

Ağlayanlar, akrabalarına ulaşamayıp öldüklerinden şüphelenenler, ne yapacağını bilemeyip bir köşeye çöküp sadece ve sadece bekleyenler vardı.

Ama şaşkınlık ve üzüntünün yanında öfke de büyüktü, hem de çok büyük.

'Yazamazsınız, cesaretiniz yok'

“Ya konuşmayın bunlara, nasılsa yazmayacaklar!” Patlamalardan birinin gerçekleştiği ve altı üstüne gelmiş bir sokakta Reyhanlılarla konuşurken arkadan bir esnaf onlara böyle seslendi.

Sonra başkaları da ona destek çıktı ve beni çevreleyip: “Size konuşsak ne olacak hükümet aleyhinde tek bir şey yazamazsınız siz!” diyerek tepki gösterdiler.

“Yazamazsınız, cesaretiniz yok” diye başladıkları başka bir cümleyse şöyle devam ediyordu: “Cesetleri kendi ellerimizle çıkardık, ölü sayısı çok daha fazla! Onu bile yazmazsınız!”

Yanıma yaklaşan başka bir grupsa hep bir ağızdan ayni şeyi tekrarlıyordu: “Biz savaşta mıyız? Bizi bu Suriye isinin neden parçası haline getirdiler?”

Reyhanlı’da halkın tepki gösterdiği sadece medyaya değildi.

Yer yer polis yetkilileriyle sürtüşmeler oldu, onlara da sesler yükseldi.
Ama en fazla tepki hükümeteydi.



Harabeye dönmüş binaların önünden geçerken elimde fotoğraf makinesini görenlerin cümleleri genelde “Çekin bunları” diye başlayıp “görsünler memleketi ne hale getirdiler!” diye devam ediyordu.

'Kasabada huzur kalmadı'

Yanlarına yaklaştığımda söylenenler aşağı yukarı aynıydı: “Biz Suriyelilere ev sahipliği yaptık ama onlar geldi burada bize rakip is açtı. Ucuza mal sattılar. Bize kabadayılık yapmaya kalktılar. Karılarımıza yan gözle baktılar. Bu Suriye isi yüzünden kasabada huzur kalmadı!”

Geçtiğimiz hafta Reyhanlı’da Suriyelilerle ilçe halkı arasında büyük bir gerilim patlak vermiş, kavgalar çıkmıştı.

O olaylardaki kavgalarda bulunduğunu gururla anlatan Reyhanlılı bir genç olan Ahmet Seyhan bu son olaydan sonra “halk artık bu Suriyelileri burada yasatmaz” yorumunu yaptı bana.

Seyhan’a göre olaydan sonra bölgede yaşayan Suriyeliler evlere kapanmıştı ve dışarı çıkmaları zordu: “Buradaki Suriyeliler bir suru dükkân açmıştı. Su anda tabelalarını indiriyorlar, yazıları sokuyorlar. Sokağa çıkamıyorlar. Çıksalar millet linç eder.”

Suriyelilerin araçları taşlanıyor

Bir başka genç olan Barış Saraç da “Bunlar Suriye’de savaşa girmemiz için yapılan kışkırtma” diye yorumladı ve ekledi: “Buranın insani bunu birbirine yapmaz.”

Reyhanlı’da, özellikle gençlere göre, bundan sonra Suriyelilere çok fazla tepki olacak.

Patlamaların merkezinden ayrılırken birçok Suriye plakalı araca rastlıyorum, hepsi tahrip olmuş.

Ama bu tahribat bombadan değil.

Olaydan sonra Suriyelilerin ilçedeki araçları tahrip edilmiş.

Yürürken iki çocuğun Suriye plakalı bir aracı taşladığını görüyorum.
Ayni saatlerde televizyonlarda Türkiyeli siyasilerin sağduyu çağrıları da başlamış durumda.

Ancak halkın tepkisine kulak verilecek olursa Reyhanlı’nın adinin önümüzdeki günlerde yeni olaylarla gündeme gelmesi hiç şaşırtıcı olmayacak gibi görünüyor.
BBCT

Tunus: 800 Tunuslu Suriye’de savaşıyor
11-05-2013



Tunus: 800 Tunuslu Suriye’de savaşıyorTunus İçişleri Bakanı Osman Cerendi, yaklaşık 800 Tunuslunun Suriye’de isyancıların safında savaştıklarını açıkladı.

YDH- Fransız haber ajansının bildirdiğine göre Tunus İçişleri Bakanı Osman Cerendi, Suriye’ye savaşmak için giden gençlerin çoğunlukla yasadışı yollarla ülkeyi terk ettikleri için kesin bir rakam veremediklerini belirterek savaşmak için Suriye’ye giden Tunuslu sayısının en fazla 800 civarında olduğunu tahmin ettiklerini söyledi.

Tunus’taki sivil toplum kuruluşları ve muhalif partiler, 2011 yılının şubat ayında Suriye ile diplomatik ilişkilerini kesen Tunus yetkililerini, Suriye’ye giden Tunuslularla ilgilenmemekle suçluyorlar.

İçişleri Bakanı Osman Cerendi, Suriye’deki Tunusluların ülkeye geri dönmesi için Lübnan konsolosluğunun kullanılabileceğini belirterek dışişleri bakanlığının Suriye cezaevlerindeki Tunusluların durumu konusunda bilgi almak için Suriyeli yetkililerle bir şekilde temas kurması gerektiğini söyledi.

Tunus savcılığı, mart ayı ortalarında Suriye’ye militan gönderen şebekelerle ilgili olarak geniş kapsamlı bir soruşturma başlatmış ve sınırlardaki güvenlik önlemlerini arttıran Tunus içişleri bakanlığı, mart sonundan bu yana binden fazla Tunuslunun Suriye’ye gitmesinin engellendiğini açıklamıştı.

Tunus İçişleri Bakanı Osman Cerendi, yasal yollarla Suriye’de bulunan Tunuslu sayısının 1500 kişi olduğunu açıkladı.

Tunus’taki sivil toplum kuruluşları, Suriye’ye militan gönderen şebekelerin camilerde örgütlendiğini ve bunlara Katar tarafından maddi destek sağlandığını öne sürüyor.
http://www.ydh.com.tr/

Reyhanlı: Hem göz önünde hem yalnız
Mahmut Hamsici
Hatay
12 MAYIS 2013



Sabah erken saatlerde Hatay-Reyhanlı yolunda bu kez sıra dışı bir trafik vardı: Cenazelere ve taziyelere gelenlerin araçlarının oluşturduğu bir trafik.

İlçede gün içinde camiler, mezarlıklar ve taziye evleri arasında binlerce insan sürekli gitti, geldi.

Toplu cenaze töreni düzenlenmeyen ilçede en fazla defin, merkezdeki Reyhanlı Asri Mezarlığı’nda gerçekleştirildi.

Mezarlıkta Reyhanlılıların alışkın olmadığı üzere polis, güvenlik önlemleri almıştı.

'Bu nasıl yas?'

Mezarlığın dört yanından ağıtlar yükselirken gazeteciler olarak dün olduğu gibi bugün de tepkilerden nasibimizi aldık.

Yakınını defnettikten sonra elimdeki fotoğraf makinesini gören bir kadın, “Ne çekiyorsun? Bugüne kadar kaç defa uyardık, yazmadınız. Bak ben bu hükûmetin düşmanıyım. Yaz da hapse atsınlar beni, inşallah girerim” diye gösterdi tepkisini.

Yaşı ileri başka bir mağdur yakını medya üzerinden tüm kamuoyuna tepkiliydi: “Bu kadar insan ölmüş ama kim acımızı paylaşıyor? Televizyonlarda eğlence programları bas bas yayın yaptı. Bu nasıl yastır ya?”

Özellikle yaşı ileri Reyhanlılılar bu durumdan son derece rahatsız olduklarını dile getirdi.

Bir yaşlı Reyhanlılı, “Bütün politikacılar konuşuyor ‘yok o mu yaptı bu mu yaptı’ diye. Önce bir acımızı yaşayalım. Ama ateş sadece düştüğü yeri yaktı.”

Reyhanlı’da en azından benim konuştuğum herkes acılarının yeteri kadar hissedilmediği, seslerinin Türkiye’de yeteri kadar duyulmadığı kanısındaydı.

'Göz önünde ama yalnız'

Reyhanlı’nın camileri ve mezarlıkları kadar sokaklardaki taziye çadırları da gün içinde doldu taştı.

Taziye çadırlarında erkekler uzun kuyruklar oluştururken camları açık evlerin içinden kadınların yakarışları duyuluyordu.

İlçede bugün yine Suriye plakalı bazı araçlar gençler tarafından tahrip edildi.

Konuştuğum Reyhanlılı gençler, “Facebook üzerinden de haberleşiyoruz, hele bir şu ilk taziyeler geçsin, görün neler olacağını” diyorlardı.
Tepkileri ilçedeki Suriyelilereydi.

Bunlar arasında ülkücü olduğunu söyleyen gençler az değildi.

'Suriyelilerden rahatsızız'

İri, ilçedeki Suriyelilere yönelik görüşleriniyse şöyle anlattı:

‘Ne zaman ki Cilvegözü’nün yanındaki kamp kapatıldı, insanlar serbest dolaşım hakkına sahip oldular ve birçok olaya karışmaya başladılar. Halkımız huzursuz oldu. Ahlaki sabrımızı zorlayacak şeyler bile yapmaya başladılar.’

“Suriyelilerden rahatsızız” diyen İri ilçedeki Suriyelilerin kamplara gönderilmesi gerektiğini belirtti.

Reyhanlı’da gün boyunca taziye çadırlarındaki kalabalık hiç azalmazken ben Reyhanlı saldırılarını protesto etmek için düzenlenen eylemi izlemek üzere Hatay kent merkezine geçtim.

Halkevleri ve Türkiye Komünist Partisi tarafından düzenlenen eylemin katılımcıları ağırlıklı olarak kentteki Arap Alevi toplumunun mensuplarıydı.

Reyhanlı halkına destek amacıyla gerçekleştirilen eylem Arap Alevi toplumun önemli mahallelerinden olan Armutlu’da başladı.

Eylemin düzenleyicileri, “Yürüyüşe özellikle bu mahallede başladık. Buradaki toplumdan Sünni Reyhanlı ilçesine selam göndermek istedik” dediler.

Bu mahalleden kent merkezine yürüyen göstericiler ‘Reyhanlı Halkı Yalnız Değildir’, “Reyhanlı’ya Uzanan Eller Kırılsın”, ‘Vali İstifa’ gibi sloganlar attılar, üzerinde ‘Arap Alevileri Sünni Kardeşlerinin Yanındadır’ yazan dövizler taşıdılar.

Yol boyunca balkonlardan da alkışla eyleme destek verildi.

Balkondan Arapça konuşan yaşlı bir kadının tek bir cümlesini anlayabildim: ‘Yallah Tayyip!’

'Ben Aleviyim ölenler Sünni hepimiz kardeşimiz bizim'

Daha çok gençlerin katıldığı eylemde ileri yaşıyla dikkat çeken Şerif Kerem’in söyledikleri “eğlence programlarının Türkiye’sinden” farklı bir resim çiziyordu: “Ben Aleviyim ölenler Sünni. Hepimiz kardeşimiz bizim. Bir arkadaşım var orada, olay olunca hemen onu aradım. Bizim burada Aleviler ve Sünniler arasında hiçbir zaman bir problem olmadı, şimdi de yok. Mezhepçilik için insanları kışkırtıyorlar, buna hiç kimse burada izin vermez.”

Ve eylemin bitimine yakın burada da medya olarak payımıza düşeni aldık.
Haberi yazmak üzere mahalleden ayrılmadan hemen önce “Yalaka medya neredesiniz?” sloganını da duymuş olduk.
BBCT

Nusra'yı tasfiye için Rusya-ABD uzlaşması mı?
Abdulbari Atvan



YDH-Kudsu’l Arabi gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atvan, ABD Rusya’nın Suriye konusundaki son anlaşmasını ve İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırısının sonuçlarını yazdı.

Amerika ve Rusya'nın, Suriye dosyasını ele alıp tartıştıktan sonra uzlaştıkları maddeleri aktaran Rusya resmi haber ajansının haberini, dikkatlice göz geçirerek inceleyenler; Amerika ve Rusya'nın, içine bölgeyi de alabilecek bir savaştan endişe duyduklarını ve ortak düşmanlarının İslami cihatçı gruplar olduğunu görecektir.

Benim dikkatimi çeken ve üzerinde uzunca düşündüğüm noktalar, John Kerry'nin, Başkan Putin'e söyledikleridir: ''Washington ve Moskova'nın Suriye'ye bakış açıları benzerdir. İkisi de Suriye'de istikrarı, Suriye'nin aşırılıklardan arındırılmasını ve bölgeyi etkileyebilecek hadiselerden kaçınılmasını istiyor.''

Bakan Kerry, İkinci Dünya Savaşında Rusya ve Amerika'nın ortak düşmana -Hitler liderliğindeki Nazi Almanya’sı- karşı işbirliğini hatırlatarak, ''İslami aşırılığın'' iki devletin karşısında durması gereken yeni ortak düşman olduğunu mu belirtmek istiyordu?

Bu olasılığı kesinlikle göz ardı etmemeliyiz. Washington, el-Kaide Lideri Eymen Zevahiri'ye biat eden Nusra örgütünü terör listesine eklemişti ve şu an halen, Suriye'deki kimyasal silahın bu örgütün eline düşmemesi için bölge ülkeleri ve İsrail ile koordine halinde.

Rusya, silahlı radikal grupların tehlikesini, Dağıstan, Çeçenistan ve diğer Kafkas ülkelerinde yaşıyor. Suriye'de ve başka yerde hakimiyet sağlayabilen bu gruplara karşı Amerika ile müşterek bir şekilde savaş vereceği açık.

John Kerry, Suriye'de geçici hükümet kurup ardından genel seçimlerin yapılmasını öngören, Esad'ın rolüne hiç bir şekilde işaret etmeyen ve iki ülkenin de -Rus-ABD- imza attığı Cenevre Anlaşması üzerinde durduktan sonra, Washington, Esad'ın Suriye yönetiminde kalmasını kabul edecek mi?

Bu soruya kesin cevap vermek zordur. Yakın zamanda gerçekleşecek olan ve bölgedeki dosyaları ele alıp yol haritasını belirleyecek olan Putin-Obama görüşmesini beklememiz gerekiyor. Özellikle İran ve Suriye dosyaları: Suriye için bölgesel bir savaş ve nükleer tesislerini yıkmak için İran'a bir saldırı.

...

Suriye'nin önümüzdeki günlerde -İsrail'in, söylenene göre İran'dan, Lübnan'daki Hizbullah'a Suriye üzerinden gönderilmek istenen füze (Fatih 110) depolarına saldırmasından sonra- daha büyük gelişmelere gebe olduğu neredeyse kesin bir durum. İran Dış İşleri Bakanı Ali Ekber Salihi'nin, Cumhurbaşkanı Esad ile görüşmek üzere flaş bir ziyarette bulunması, İran'ın Suriye'ye, İsrail'e karşı mücadelede sonuna kadar destek vereceğini ortaya çıkardı.

Cumhurbaşkanı Esad'ın, tüm Direniş güçlerine Golan cephesini açma girişimi, İsrail'in zikredilen saldırısına karşı yürünecek intikam yolunda atılan ilk adım oldu.

Güvenlik kargaşası, İsrail'i tehdit eden ve istikrarını sallayan en büyük tehlikedir. Suriye önümüzdeki günlerde veya haftalarda, işgalci İsrail'i ve Golan tepelerini -belki de işgal altındaki Filistin topraklarını da- hedef alacak silahlıların merkezi haline gelebilir.

İsrail'in Suriye'ye gerçekleştirdiği son iki saldırı, ateşle oynamaktır. Ateşle oynayanların, er yada geç parmağının yandığını da biliyoruz. İsrail bilerek veya bilmeyerek arı kovanını açtı ve sonuçlarına katlanması gerekecek.

İsrail yönetimi, bölgede en çok korku yaşayan ve endişe duyan taraftır. Son saldırıları; zayıflığına, karışıklığına ve bocaladığına delildir. Keza Suriye krizinde tarafsızlık çağrısına ve son saldırılarında Hizbullah'a gitmekte olan füzeleri vurmakla yetindiğini ima eden mesajlar göndermesi de öyledir.

Hizbullah, İran'ın dikkat çekici bir koludur ve Suriye'ye en yakın müttefiktir. Tarafsızlık çağrısı ve sadece Hizbullah'a gitmekte olan füzeleri vurmakla yetindiğini iletmeye çalışarak, bu müttefiklerin arasını bozma girişimleri gerçekte bir aldatmacadan ibarettir.
...

Hizbullah'ın elinde olan modern füzeler veya cihatçıların elinde olan veya eline geçmesinden korkulan füzeler, eninde sonunda İsrail hedeflerini vuracak. Suriye rejimi ve meşruiyeti üzerine anlaşmazlıklar vardır; ama İsrail ortak düşmandır. Afgan mücahidler zamanında, onları ülkelerindeki Sovyetlere karşı eğiten ve silahlandıran müttefik Amerika'ya karşı pozisyon almadılar mı?

Cumhurbaşkanı Esad'ın, Golan cephesini açma ilanına, ''Direniş bir düğme değildir'' diyerek eleştiri getiren Ramallah'taki Filistin yönetiminden farklı düşünüyoruz. Esad'ın kararı ile açılan bu cephe, Filistin'den, Ürdün'den, Lübnan'dan ve başka yerlerden yüzlerce belki de binlerce direnişçinin tekrar silaha sarılmasını sağlayacak ve bu direnişçiler işgalciye karşı yeni cephede savaşacaktır. Direnişin, o topraklardan çıkmasını engelleyecek olan, geçmişte de olduğu gibi, İsrail ile koordinasyon halinde çalışan Filistin güvenlik güçleridir.

Suriye sahası tüm ihtimallere açık hale geldi. Bu topraklarda veya bu bölgede, neler olabileceğini ve nelerin etkilenebileceğini doğru tahmin edebileceğini düşünenler, ancak kendini aldatmış olurlar.

Çeviren: Hasan Sivri

http://www.ydh.com.tr/

Suriye hükümetinden Reyhanlı saldırısına kınama
14-05-2013



YDH-İran televizyonunun haberine göre bugün konuyla ilgili yazılı bir açıklamada bulunan Suriye Başbakanı Vail el-Halaki, Rehyanlı’da düzenlenen terörist saldırıyı korkakça bir eylem diye niteleyip kınayarak, saldırının Erdoğan yönetimine bağlı yasadışı servisler tarafından işlendiğini iddia etti.

Erdoğan yönetimini ABD ve İsrail’in politikaları doğrultusunda Suriye ve Türkiye halkına komplo düzenlemekle suçlayan Suriye Başbakanı, Türkiye hükümetinin bölgedeki güvenlik ve istikrar sorunlarının kaynağı olduğunu öne sürdü.

Öte yandan Fransız haber ajansı ve el-Meyadin televizyonu, Suriye yönetiminin Türkiye’ye Reyhanlı’daki terörist saldırının araştırılması için ortak bir komisyon kurmayı teklif ettiğini duyurdu.

Suriye güvenlik güçlerinin son etkili operasyonları konusunda da açıklamalarda bulunan Halaki, yabancı militanların ya savaşı bırakıp ülkelerine kaçmak ya da Suriye ordusu tarafından öldürülmek şeklinde iki seçenekle karşı karşıya bulunduğunu söyledi.
http://www.ydh.com.tr/

Kemal Kılıçdaroğlu: "Ajanlar Hatay'da cirit atıyor"
14 Mayıs 2013



Türkiye'nin Suriye politikasını eleştiren Kılıçdaroğlu, grup toplantısında Reyhanlı'daki gözlemlerini anlattı.

CHP lideri, “Herkesin sorduğu bir soru daha var, bunun hesabını kim verecek? Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul'da (Suriye'de çocuklar öldü neden görmüyorsunuz) diyor, Recep Tayyip Erdoğan, sen Reyhanlı'yı neden görmüyorsun? Hiçbir insan aç ve açık bırakılmamalıdır ama çadır dışında ne olduğu belirsiz insanların kente gelmeleri, bomba yapmaları kabul edebileceğimiz şey değildir. 2. tespitimiz istihbarat zafiyeti. Her türden, ülkeden istihbaratçı var. Yabancı devletlerin ajanları cirit atıyor Hatay’da. Sınır diye bir şeyimiz kalmamış, isteyen bombayı götürür, isteyen silahla gelir, sen nasıl bir devletsin?" dedi.
haber1001

Mihraç Ural, Reyhanlı katliamı suçlamalarını reddetti
Mahmut Hamsici
BBC Türkçe, Hatay
14 MAYIS 2013



Türkiye'deki Reyhanlı ve Suriye'deki Banyas katliamlarının arkasındaki isim olduğu iddia edilen Mihraç Ural BBC Türkçe'nin sorularını yanıtladı.
Katliamlarla ilgili iddiaları reddeden Ural, günümüzde THKP/C Acilciler isimli silahlı bir örgütün de bulunmadığını söyledi.

Ural, Reyhanlı saldırısının Türkiye'yi kendi ifadesiyle Orta Doğu bataklığına çekmek için düzenlendiğini öne sürdü.
Ural, "Reyhanlı'daki saldırıda kendisinin liderliğindeki Mukaveme Suriye (Suriye Direnişi)" adlı örgütün yer aldığı iddialarına, "Yapılan bu eylemde insanlık yoktur. Bu, vahşet dolu karanlık akılların işidir. Bu eylemi şiddetle kınıyorum" yanıtını verdi.

Masum insanları katletmek gibi bir hedefinin olamayacağını savunan Ural, 30 yıldan fazladır Türkiye'ye gitmediğini de söyledi.

Ural, yapanlar kim olursa olsun bu eylemin İsrail ve yeni Osmanlıcılık anlayışıyla uyuştuğunu, saldırılarda İsrail istihbarat servisinin parmağı olduğunu öne sürdü.

Ural'a göre Reyhanlı katliamı, "Türkiye'yi Orta Doğu bataklığına çekmek için yapılmış bir eylem, amacı da Türkiye halkını savaşa sürüklemek ve Suriye halkına düşmanlaştırmak."

''Bataklık'' benzetmesini Başbakan Erdoğan da kullanmış ve saldırıyı ''Türkiye'yi Suriye bataklığına çekmek isteyenlerin işi'' olarak nitelemişti.

'Artık Acilciler diye bir örgüt yok'

Hükümet yetkililerinin açıklamalarında doğrudan isim verilmese de, Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye suçlanıyor. Başbakan Erdoğan, saldırının Esad rejimiyle bağlantısı olduğunu ve rejimin Türkiye'de uzantılarının bulunduğunu söyledi.

Ural'ın Suriye istihbaratıyla ve rejimle ilişkisi olduğu da yoğun şekilde dile getirilen iddialar arasında.

Banyas katliamı iddiaları

Banyas'ta çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği katliamdan da Ural'ın başında olduğu örgüt sorumlu tutuluyor. Katliamdan kısa bir süre önce kaydedildiği anlaşılan bir videoda Ural'ın "bölgenin temizlenmesi" çağrısını içeren sözleri katliam talimatı olarak yorumlanıyor.

Ural ise, "temizlik" derken silahlı muhalifleri kastettiğini, olay sırasında da Banyas'ta değil Lazkiye kentinde olduğunu iddia etti.

Ural, videonun kesilerek yayınlandığını savundu ve şöyle devam etti:
"Buna rağmen orada diyorum ki, vatan hainlerini kuşatmak ve onları temizlemek gerekli. Benim hedefim teröristlerdir, eli silahlı olanlardır. 2 Mayıs'ta şehit olan bir insanın, bir arkadaşımızın taziyesine gittik. Lazkiye'nin bir mahallesindeydik.

Banyas olayları olduğunda ben ve Mukaveme Suriye olarak Lazkiye'deydik. Orada, 'Banyas hainlerin denize açılan tek kapısıdır, burayı kuşatmak, hainlerden temizlemek ve kurtarmak gerekir' dedim. 'Eğer ordu bize ihtiyaç duyarsa bir hafta içinde girebiliriz' dedim.

Ama bize bu konuda ne teklif geldi ne de gittik. Benim işim Lazkiye'nin kuzeyinde. Banyas'a ayak basmışlığım yok."

Silahlı bir örgütün yöneticisi olmakla birlikte sivillere yönelik eylemler yapmadıklarını savunan Ural, "Mukaveme Suriye sivillere asla dokunmaz. Bir halk örgütüdür. Elinde silahla cephede savaşanla vuruşur. Mukaveme Suriye'nin katliam yaptığı iddiası saçma bir iddiadır. Bunun ispatı yoktur" dedi.

"Mukaveme Suriye ile Esad yönetimi arasındaki bağın ne olduğu"na ilişkin sorusuna, "organik bir bağ olmadığı" yanıtını veren Ural, örgütün "Suriyeliler ve 12 Eylül'den sonra sürgünde olan Türkiyeli devrimcilerden oluşmuş bir halk savunma örgütü" olduğunu savundu.

Peki ordu, silahlı isyancılarla mücadele ederken, Mukaveme Suriye'ye neden ihtiyaç var? Ural'a göre, bunun yanıtı, dünyanın dört bir yanından Suriye'ye gelen silahlı muhaliflere karşı ülkelerini ve yaşamlarını savunmak için.

Suriye yönetiminden destek aldıkları iddiasını da reddediyor, kendilerine yardımın halk tarafından sağlandığını öne sürüyor Mukaveme Suriye lideri.
Ağır silahları olmadığını savunan Ural'a göre, ellerindeki uzun namlulu silahlar kendilerini silahlı muhaliflere karşı korunma amaçlı.

Aleviler içinde örgütlendikleri ve mezhepçilik yaptıkları iddialarına da karşı çıkan Ural, "Örgütün içinde Kürtler, Sünniler, Şiiler, Aleviler, her türlü etnik yapıdan ve dini inançtan insanlar savaşıyor" görüşünü savunuyor.
Ural, adil bir yargılama yapılacağından emin olsa yarın Türkiye'ye dönmeye hazır olduğunu, ama yargısız infaza hedef olduğunu da öne sürüyor.

Mihraç Ural hakkındaki iddialar
Geçen Ağustos ayında çeşitli basın organları Ural'ın Hatay üzerinde provokatif faaliyetler içinde bulunduğunu iddia eden haberler yayımladı.
Banyas katliamından sonra İngiliz Times gazetesi başta olmak üzere bazı medya organları, Ural'ın Banyas katliamının sorumlularından biri olduğunu iddia etti.
Times konuyla ilgili haberinde, video kaydında Ural'ın şu sözleri sarf ettiğini aktarmıştı: "Banyas teröristlerin denize tek erişim yoludur. Banyas'ı kuşatmak son derece acildir (…) Banyas'ı kuşatmak ve sonra temizliğe başlamak… Mukaveme Suriye olarak bizler devreye girip savaşı desteklemeliyiz."
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Reyhanlı saldırısıyla ilgili bir açıklamasında "Bunlar üzerinden yaptığımız çalışmalarda rejimle doğrudan irtibatlı eski bir Marksist terör örgütüne ait olduğu ortaya çıktı" dedi.
İçişleri Bakanı Muammer Güler de "Saldırganlar Suriye'deki rejim ve istihbarat yanlısı örgüte bağlı" açıklamasını yaptı. Bu açıklamalarda Mihraç Ural liderliğindeki örgütlenmenin işaret edildiği düşünülüyor.
Eylemin ardından, soruşturma makamlarından elde edildiği belirtilen haberlerde, Ural'ın geçmişte liderlerinden olduğu söylenen THKPC/Acilciler örgütü Reyhanlı katliamının sorumlusu olarak gösterildi.
Ancak, Ural, örgütün 1980'lerde demokratik, yasal siyasete kaydığını, artık Acilciler diye silahlı bir örgütün bulunmadığını söyledi.
Ural, 'Bu örgütle yattık, bu örgütle kalktık, doğrudur. Öldüğü zamanda da içinde olmaktan şeref duydum. Ama bugün böyle bir silahlı örgüt yoktur' dedi.

BBCT

"Yalan rüzgarı yine başladı: Panik halinde yalan söylüyorlar"
14 MAYIS 2013



Reyhanlı’daki patlamanın ardından AKP hükümeti yalanları sıralıyor. MİT “bombalı araçlar Rakka’da yüklendi” iddiasını ortaya attı ama Rakka, Mart’tan beri muhaliflerin elinde.

Hükümet Cilvegözü’ndeki patlamadan sonra “sınırda kuş uçurtmuyoruz” demişti, şimdi “bombalar sınırdan geçti” diyor. AKP gerçeği açıklayacağına, basına “yayın yasağı” getirmeye çalışıyor.

soL Gazetesi'nin haberine göre, Reyhanlı’da yaşanan bombalı saldırıların ardından, AKP hükümeti bir yalan kampanyası yürütmeye başladı. Tıpkı daha önceki benzer olaylarda olduğu gibi hükümet, sonradan kanıtlayamayacağı ve üstünü örteceği iddiaları arka arkaya sıralıyor.

Saldırının ardından hükümet yetkilileri, örgütün ismini telaffuz etmeksizin, Suriye’de devletin yanında silahlı çetelere karşı savaşan Acilciler örgütünü işaret etti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Almanya’da yaptığı basın toplantısında “Eski bir Marksist örgütün işi” dedi. Bu kapsamda, 9 Türk vatandaşı gözaltına alındı.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), eylemde kullanılan bombalı araçların iki hafta önce Suriye’nin Rakka kentinde yüklendiğini tespit ettiklerini açıkladı. Oysa Rakka kenti, El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi örgütünün kontrolünde ve Türkiye sınırına çok uzak. Hükümetin işaret ettiği Acilciler örgütü ise Hatay’a çok daha yakın olan Lazkiye kenti kırsalında bulunuyor.

MİT’e göre bombalı araçlar, Hatay’ın Yayladağı Sınır Kapısı’ndan sokuldu. Rakka-Yayladağı arasındaki güzergah savaşın en yoğun olduğu bölge ve yol üzerinde hem Suriye devletinin hem de silahlı grupların çok sayıda kontrol noktası bulunuyor. Araçların buralardan nasıl geçtiği belli değil.

MİT’in söz konusu istihbaratı, olaydan önce de kamuoyuna sızdırılmıştı. Patlamadan bir gün önce Sabah gazetesinde çıkan “İkinci Cilvegözü planı” başlıklı haberde, “Güvenlik birimleri Suriye Rakka’da 23 Nisan günü üç otomobile bomba yüklendiğini ve zanlıların kişisel eşya kamuflajıyla Türkiye’ye dönük saldırı planladığını deşifre etti. Zanlıların tespit edilmemek için Gaziantep, Hatay ve Şanlıurfa’da üç ayrı sınır kapısını kullanmayı planladığı saptandı” denilmişti.

Cilvegözü Sınır Kapısı’nda düzenlenen bombalı saldırının ardından hükümet, “sınır kapılarında kuş uçurtmayacağını” açıklamıştı. Davutoğlu da “Türkiye her türlü güvenliği sağlayacak güçtedir ve sağlamaktadır” dedi. Bu durumda ya MİT’in açıklaması, ya Davutoğlu’nun açıklaması ya da ikisi birden yalan olmak durumunda.

Davutoğlu’nun “her türlü güvenlik önleminin alındığı” iddiasının yalan olduğu ise kesin. Patlamanın yaşandığı Reyhanlı’nın Suriye’yle sınırının sıfır noktasında yer alan Sansarin Karakolu, AKP tarafından kapatıldı. Suriye sınırı delik deşik halde. Silahlı muhaliflerin Reyhanlı’da yaşanan patlamayı kameralarla görüntüleyip haber ajanslarından önce Youtube’da paylaşması da Reyhanlı’da silahlı militanların cirit attığını kanıtı oldu.

2 Mayıs’ı unuttular bile

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Edip Uğur, Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki bombalı saldırılara ilişkin, “Ülkemize ve vatandaşımıza yönelik olaylarda hiçbir şey karşılıksız kalmadı. Bu olayın da karşılığının verileceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın” dedi.

Ahmet Edip Uğur, yalan söyledi. 2 Mayıs günü, Akçakale Sınır Kapısı’na yapılan saldırıda bir polis öldürüldü, beş vatandaş yaralandı. Saldırıyı yapanlar, Suriye’den gelen silahlı muhalif gruplardı. Sınır kapısından pasaport kontrolüne girmeksizin geçmek istemişler, görevliler izin vermeyince kontrol noktasına uzun namlulu silahlarla ateş açmışlardı. Olayla ilgili kimse tutuklanmadı, olayın üzerine gidilmedi, hükümet tam bir sessizliğe büründü. Bir polis memurunun yaşamını kaybetmiş olmasına rağmen, olay tamamen “karşılıksız kaldı”.

Davutoğlu uydurdu: Bu Türkiye’ye ilk saldırı
Ahmet Davutoğlu, TRT Türk’te dün katıldığı programda, Türkiye’de ilk defa Suriye’deki çatışmalarla bağlantılı bir saldırı yaşandığını iddia etti. Daha 11 gün önce Akçakale Sınır Kapısı’na Suriye’den gelen silahlı grupların açtığı ateş sonucu 1 polis öldü, 5 vatandaş yaralandı. Olay tamamen geçiştirildi.

Davutoğlu, programda şöyle konuştu: “Hepimizin yüreği yandığı, bir kardeşimizin canı daha yanmasın denildiği sırada olayı önceden sanki biliyormuş gibi bazı çevreler iki konuya odaklandı. Birincisi mülteciler. ‘Türkiye, mültecileri kabul ederek bir grup suçluyu ülkesine almıştır, bu olayı onlar yapmıştır’. Twitter’dan, sosyal medyadan bu haberi yaydılar. İkincisi, bazı muhalefet çevreleri Türkiye’ye açık bir saldırı niteliği taşıyan terör olayının failleri yerine, Türkiye’nin Suriye politikasını tartışmayı, hükümet yetkililerini sorumlu tutan açıklamayı yaptı. İlk defa Türkiye’ye dönük olarak böylesine bir cani saldırı planlanmışken, bazı çevreler bu saldırıyı planlayanlar daha belirginleşmemişken dahi bu iki hedefe yöneldiler.”

Reyhanlı’daki patlamayı eleştirenler, “mülteciler”e değil, Hatay sınırları içindeki silahlı gruplara odaklanmıştı.

Davutoğlu ayrıca, “Reyhanlı halkı hiçbir zaman onlarla çatışma içine girmedi” dedi. Oysa patlamanın ardından, tüm ilçede kavgalar çıktı.

Delilleri toplamıyorlar, yok ediyorlar!

Olay yerine giden CHP’li vekiller, delillerin toplanmadığına aksine iş makineleriyle yok edildiğine şahit oldu.

Reyhanlı’daki patlama yerini ziyaret eden CHP heyetinde bulunan Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz, soL’a tanık olduğu tabloyu aktardı.

Polis önce CHP heyetini engellemeye çalıştı ancak vekiller olay yerine girdi. Eryılmaz, “Delil toplama işiyle uğraşan herhangi bir kişi görmedik. Greyderlerle topladılar her şeyi. Biz sabah gittiğimizde, kalıntıların yarısı toplanmıştı, öğleden sonra hepsi toplandı” dedi.

Hükümet, her şeyin iş makineleriyle yok edildiği olay yerinin görüntülenmesini ise yasakladı. Dün sabah saatlerinde bölgede çekim yapan iki kameraman gözaltına alındı.

Eryılmaz, “Akçakale’de bir olayımız öldürüldü, bu olayla ilgili kimsenin gözaltına alındığını, tutuklandığını duydunuz mu ” diye soruyor. Akçakale’de sınır kapısını kontrolsüz geçmek isteyen Suriyeli grup, görevliler izin vermeyince tüfeklerle ateş açmıştı. Daha önce benzer olayların hiçbirinin aydınlatılmadığına dikkat çeken Eryılmaz, “Bölgeyi öyle bir hale getirdiler ki, köktenci grupları buradan atmak da zor artık. Sınır güvenliği diyorlar. Nasıl sağlayacaksınız? Sınırın öbür tarafı silahlı grupların elinde, Suriye askeri yok. Bu tabloda güvenlik sağlanamaz” dedi.

Günün tek doğrusu

Pazar günü boyunca AKP yetkililerinin yaptığı açıklamalar arasındaki tek doğruyu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dile getirdi. Erdoğan, “Bizi Suriye bataklığına çekmek isteyenler var” dedi.

AKP’nin Suriye politikasına muhalefet edenler de aylardır aynı gerçeği dile getiriyordu. Hükümetin politikası, Türkiye’yi Suriye’deki savaşın parçası haline getirdi.
Kaynak: Suriye Gençlik Birliği

Abdüllatif Şener’den dehşet veren iddialar
9/12/2012



İran’ın daveti üzerine Tahran’da düzenlenen Suriye Konferansı’na katılan Şener, aldığı istihbaratları açıkladı: Türkiye’yi parçalama ve istikrarsızlaştırma adına El Kaide militanları, Alevilere saldıracak!..

AbdÜllatİf Şener şu ifadeleri kullandı: Görüştüğüm kişi, El-Kaide’nin ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etmek, Türkiye’yi istikrarsız hale getirip parçalamak adına Alevileri hedef alacağını ve katliamlara başlayacağını söyledi.

Abdüllatif Şener’den dehşet veren iddia!

Tahran’daki Suriye Konferansı’na katılan Şener, aldığı istihbaratları açıkladı: Türkiye’yi parçalama adına El Kaide militanları, Alevileri katledecek

İran’ın daveti üzerine 18 Kasım’da Tahran’da düzenlenen Suriye konferansına katılan eski Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, dehşete düşüren açıklamalarda bulundu. Suriyelilerin geleceğine Suriyeliler’in karar vermesi gerektiğini söyleyen Şener, “Türkiye’nin muhalefetin yanında yer alması uluslararası güç odaklarının taşeronluğunu üstlenmekten başka hiçbir anlam ifade etmiyor” dedi.

Tahran’da kaldığı otelde El-Kaide konusunda uzman İranlı yetkili ile görüştüğünü söyleyen Şener, “El-Kaide ile ilgili bilgi istedim. Çünkü onlar bu konuda tecrübeli. Türkiye’den El-Kaide’ye katılmak üzere gidenler İran üzerinden ulaşıyor. El-Kaide ile ilgili son duyumları onların uzmanlarından dinledim. Hatta 6-7 kişi ile birlikteydik. Görüştüğüm kişi, El-Kaide’nin ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etmek, Türkiye’yi istikrarsız hale getirip parçalamak adına Alevileri hedef alacağını ve katliamlara başlayacağını söyledi” dedi.

Ankara taşeron

Suriye’yi karıştıranların dışarıdan gelen silahlı kişiler olduğunu, ülkede istikrar için bu grupların ülkeyi terk etmeleri gerektiğini vurgulayan Şener, Türkiye’nin destek verdiği muhaliflerin meşru olmadıklarını savundu. Şener, şöyle devam etti: “Suriye’deki muhalefetin insan hakları ihlalleri ayyuka çıkmış. Çocukları katlediyor, türbelere bomba atıyorlar. Öylesine çok yabancının Suriye’de kan gövdeyi götürecek bir eylemi başlattığı bir ortamda halk nazarında içerideki Suriyeli muhalifler de yara alıyor. Yabancı işgalcilerle işbirlikçi konumuna düşen Suriye muhalefeti ortaya çıkmış vaziyette. Uluslararası senaryolar ortaya konularak muhalefet yapısıyla Suriye’de iyi şeyler olsun amaçlamıyor. Sadece uluslararası küresel güçlerin Suriye’yi karıştırmak ve Suriye üzerinde kendi emellerini gerçekleştirmekten başka hiçbir niyetleri yok.”

3 bin Türk militan

Bu arada, Tahran’daki toplantıda konuşulanlar özetle şöyle:

“CIA kontrolündeki 10 bin kişilik El-Kaide militanları Suriye’de sivil halka akıl almaz işkenceler yaptı. Bu militanların içinde 3 bin Türk’ün bulunduğu delillerle ortaya konuldu. Toplantıdaki bütün konuşmacılar Suriye’de akan kanda asıl sorumluluğun Başbakan Tayyip Erdoğan ve Türkiye olduğunu vurguladı.. Esad’ı hedef alan Suriye saldırısının asıl amacının Büyük Kürdistan’ın inşası olduğu somut verilerle ortaya konuldu. El-Kaide’nin İslamiyeti çirkin göstermek için CIA tarafından nasıl kurulup büyütüldüğü istihbari verilerle paylaşıldı.”

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/

ERDOĞAN NİÇİN ‘SİYASETİ BIRAKIR GİDERİM’ DEDİ?
Ahmet Hamdi Kepekçi
16.05.2013



Reyhanlı'daki hain saldırı bölgemiz ve ülkemiz adına ciddi bir ikaz niteliğindedir. Olayın hemen akabinde, barış sürecine engel olmak isteyenler bu patlamayı yaptı diyen sayın Erdoğan arkasından yok yok meğer yapan Esat’mış dedi. Anlaşılan bu açıklama başbakan olarak değil de, kişisel bir refleks olarak yapılmış. Bir devletin kendine göre haber alma ve değerlendirme merkezleri vardır. Başbakan da bu kurumlardan aldığı habere göre konuşur ve taktik geliştirir. Oysa sayın başbakan duygularıyla hareket etmiş olacak ki, saatler içerisinde kararı değişebiliyor.
…

İçişleri Bakanı Muammer Güler, olaydan önce Hatay Emniyet Müdürlüğü'nden ses getirecek bombalı bir eylem yapılacağı yönünde bir ihbar alındığını itiraf ediyor.
…

Erdoğan, emniyet ile istihbarat arasında bir kopukluk söz konusu olduğunu söylüyor.
…

Reyhanlı şoku sürerken, ilçedeki 73 MOBESE kamerasının tamamının birkaç gün önce "sistem arızası" verdiği ve kayıt yapmadığı anlaşılıyor.
…

Suriye sınırı muhaliflerin (ÖSO) elindedir. Olayda kullanılan bir ton patlayıcı güpegündüz Reyhanlı gibi sıkı güvenlik tedbirlerinin uygulandığı bir bölgeye rahatlıkla geliyor ve patlatılıyor.
…

Arkasından hükümet kanadı ve yandaş basın yayın yaylım ateşine başlıyor. Esad’ı suçlu olarak ilan ediyorlar Suriye'ye hücum naraları atıyorlar.
…

Gelelim Başbakan Erdoğan’ın ABD Seyahatine

Erdoğan, Obama’dan ABD askerinin Suriye’ye saldırması, muhaliflere silah desteğini arttırması ve Suriye uçaklarına uçuş yasağı getirmelerini isteyecek. Ancak peşinen ifade edelim ki, avucunu yalayacak. Şu ana kadar Arap baharının yaşandığı Arap ülkeleri, kısa süre içerisinde ABD’nin de direkt askeri müdahalesi ile işgal edilmişti. Ancak Suriye’de bu böyle olmadı. Bunun sebebi Rusya ve Çin’in Suriye’ye verdiği destek idi. Bu destek ABD, Avrupa devletleri ve İsrail’e geri adım attırmıştır.

İşin başından beri ABD ile stratejik ortak olan sayın Erdoğan TC devlet politikalarını hiçe saymış ve ABD’nin istekleri ile hareket etmişti. Müslüman Arap devletlerine karşı açıktan düşmanca davranmıştı. Bu açık tavır Suriye konusunda had safhaya vardı. Türk askerini açıktan Suriye’ye göndermenin haricinde her türlü taarruzda bulundu. ABD’nin geri çekilip Suriye de diplomatik bir çözüm arayışına girmesi sayın Erdoğan’ı ortada bıraktı.

Sürecin Geleceği

1. ABD her ne kadar diplomatik çözüm istiyor gibi görünse de sürecin uzaması işine gelmeyecektir. Kendi dışında Türkiye’nin Suriye ile kapışmasını isteyecektir. Böylece halklar birbirini kıracak, İslam alemi de zayıflayacaktır.

2. Suriye’de alevi - sünni çatışmaları körüklenmektedir. Özellikle son günlerde bu fitne hareketi hız kazanmaktadır. Hz. Zeynep (SA) annemizin türbesinin bombalanması, sahabeden Hucr bin adiyy’in (RA) kabrine saldırı, muhalif cepheden Hamad'a atfen bütün alevileri katledeceğiz sözleri ve daha nicesi kamuoyunun gündemine getiriliyor. Bu cürümleri ne alevi ne sünni kimse işlemez. Üçüncü şahıslar yani İslam ümmetini çatıştırmak isteyenler her iki tarafı en hassas noktasından vurmak istemektedir.

3. ABD Tayyip Erdoğan’a güvenmemektedir. Suriye’deki muhalif kanattan el kaidenin Türk hükümeti tarafından desteklendiğini ifade etmektedir. ABD ve İsrail Esat’sız bir Suriye’nin yanında el kaidesiz bir çözüm de istemektedir. Yani ABD’nin maksadı sadece Esat’ın gitmesi değil, aynı zamanda kendisine kul köle olacak bir yönetimin iş başı yapmasıdır.

Ülke olarak yaşanan daha nice kritik gelişmeler vardır. Türk iç ve dış politikası buzlu bir zeminde kayan bir aracın haline benzemektedir.

Yapılması gereken nedir?

Hükümet, bu güne kadar ABD’yi güç kabul edip bütün siyasetini bu ülkeye stratejik ortak olarak geçirmiştir. ABD’nin Suriye politikasında Erdoğan’ı ortada bırakması üzerine anneler günü konuşmasında (Suriye’de Esad’ın hakimiyeti devam ederse) "Görmezden geleceğimize siyaseti bırakır gideriz" demiştir. Bu anlamlı bir mesajdır. Erdoğan, ya ben ya o demektedir. Tayyip ‘ben giderim’ derken mesaj verdiği adres açısından kendisini çok değerli kabul etmektedir. Ancak bilmesi gereken o adresler hep alternatifli çalışırlar. Yeri geldiği zaman da kendi menfaatleri gereği adam harcamaktan kaçınmazlar. Sadddam’ı Kuveyt’e saldırtan ABD bunu fırsata çevirmiş bu defa Irak’ı işgal etmiş ve Saddam’ın ipini çekmişti.
…

Sayın Erdoğan’ın milletimizi, devletimizi, bölgemizi daha fazla karıştırmadan ve kendi geleceği açısından sözünde durarak ‘siyaseti bırakıp gitmesi’ gerekmektedir.

Kaynak: http://www.ahmethamdikepekci.com/

Mirsad: Suriye’de ölü sayısı en az 94 bin
18-05-2013



Suriye yönetimi karşıtı İnsan Hakları örgütü Mirsad, ölen 94 bin kişiden 41 bininin Alevi olduğunu açıkladı.

YDH-Suriye'de yaşanan olaylara ilişkin verdiği çarpıcı raporlarla dikkatleri çeken muhalif İnsan Hakları Örgütü Mirsad, Suriye'de 26 aydır devam eden çatışmalarda ölü sayısının 94 bine yükseldiğini açıkladı.

Reuters'te yer alan habere göre insan hakları örgütü Mirsad, ölen 94 binden 41 binini, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'in de bağlı olduğu Alevi mezhebine mensup olduğunu belirtti.

Mirsad Müdürü Rami Abdurrahman, sahil şeridi ve Humus'taki Alevilere ait sekiz farklı kaynaktan araştırmalarda bulunduklarını, araştırmaların 41 bin rakamını doğruladığını söyledi.

Abdurrahman, açıklamasının devamında, Suriye'de isimleri kayıt altında olan ölü sayısının 94 bin olmakla birlikte, sayının 120 bini aşmış olabileceğini söyledi.
http://www.ydh.com.tr/

Hatay halkı terör saldırısına karşı ayağa kalktı: "Hükümet istifa"



Hatay halkı terör saldırısına karşı ayağa kalktı. Binlerce Hataylı, Reyhanlı saldırılarını protesto etmek için Antakya'da buluştu. Hatay Kardeşlik Platformu öncülüğünde düzenlenen eylemde "Hükümet istifa" sloganları atıldı.

Hataylılar bugün tek yürek oldu. Binlerce Hataylı, Reyhanlı'da yaşanan terör saldırılarına karşı ayağa kaltı.

Hatay Kardeşlik Platformu'nun düzenlediği eylemde buluşan yurttaşlar teröre karşı "kardeşlik" sloganları attı.

Eyleme yapılan konuşmalarda AKP, ABD ve İsrail'e öfke vardı.

Ulusal Kanal'dan canlı yayınlanan eylemde kalabalık sürekli arttı, yurttaşlar Saray Caddesi'ne sığmadı.

ulusalkanal.com.tr

Kuseyr: Suriye ordusu tanklarla ilerliyor
19 MAYIS 2013



Suriye ordusunun, isyancıların elinde olan Kuseyr'e taarruz ederek, kent merkezini kontrol altına aldığı belirtiliyor.

Devlet televizyonu, 70 "teröristin öldürüldüğünü" öne sürerken, muhalifler, aralarında isyancıların da olduğu 40 civarında kişinin öldüğünü kaydetti.

Lübnan sınırındaki kent, haftalardır kuşatma altındaydı. Suriye ordusunun kenti ele geçirmesi, başkent Şam ile sahil kesiminin bağlantı yolunun açılması anlamına geliyor.

Çatışmalara Lübnan'dan militanların da katıldığı iddia ediliyor. Bu iddialara göre, Hizbullah militanları Suriye ordusunu desteklerken, Lübnanlı Sünni milisler de isyancıların saflarında yer alıyor.

BBC'nin Beyrut'taki muhabiri Jim Muir, Kuseyr kentinin isyancılar için Lübnan'la en yakın bağlantı noktası olduğunu dile getiriyor.

Muir, Kuseyr civarındaki köylerin ve Lübnan sınırındaki bölgenin daha önce ordu kontrolüne geçtiğini ve isyancıların Ürdün sınırı ile Şam civarında da gerilediğini söylüyor.

Muir'in aktardığına göre, isyancı komutanları bu darbelerin sebebi olarak, silah tedariğinin azalmasını işaret ediyor.

ABD'nin El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi'nin ön plana çıkmasından duyduğu rahatsızlık nedeniyle, isyancıları desteklediği belirtilen Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerden silah akışının kesildiği iddia ediliyor.

[img]'En ağır bombardıman'[/img]

Suriyeli muhalefet kaynakları, Kuseyr'e Pazar günü düzenlenen hava ve topçu saldırıları nedeniyle, 21 muhalif savaşçının aralarında olduğu 40 kişinin öldüğünü duyurdu.

Devlet televizyonu ise askerlerin, belediye sarayı dahil olmak üzere, kent merkezindeki binaları ele geçirdiğini ve "teröristlerin" peşine düştüğünü ifade etti.

Kuseyr kentinden muhalif eylemci Hadi Abdullah, sivillerin bodrum katlarına sığındığını söylüyor.

BBC muhabirleri, yüzlerce Lübnanlı Sünni militanın da isyancıların saflarına katıldığını aktarıyor.

Bu arada, Lübnan Ulusal Haber Ajansı, Hermel kasabasına Suriye sınırları içinden atılan 8 Sovyet yapımı Grad roketi düştüğünü haber verdi. Olayda can veya mal kaybı olmadığı bildirildi.

Esad: Kaptan gemisini terk etmez

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, ABD ve Rusya'nın iç savaşa son vermek için tıklayın uluslararası bir konferans düzenlenmesinde anlaşmasının ardından verdiği ilk demeçte, "terörizmle mücadeleyi" sürdüreceğini söyledi.

Bir Arjantin gazetesine konuşan Esad, konferansta "teröristlere" para ve silah akışının kesilmesinin üzerinde odaklanılması gerektiğini ifade etti.
Görevden çekilmesi yönündeki talepleri, "Kaptan gemisini terk etmez" diyerek geri çeviren Esad, gelecek yıl Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağını hatırlattı.
BBCT

Suriye ordusu, Kusayr’da bir İsrail aracı ele geçirdi
20-05-2013



Suriye ordusu büyük bir bölümünü kontrol altına aldığı Lübnan sınırındaki Kusayr kentinde Özgür Suriye Ordusu militanları tarafından kullanılan İsrail’e ait bir askeri araç ele geçirdi.

YDH-El Meyadin televizyonu tarafından görüntüleri yayımlanan İsrail’e ait askeri araçta gelişmiş elektronik teçhizat bulunduğu ve silahlı grupların bu aracı iletişimde kullandıkları bildirildi.

Bir yıldan fazla bir süre boyunca Kusayr’ı elinde tutan silahlı grupların araçtaki elektronik teçhizatı Suriye ordusunun telsiz konuşmalarını dinlemek ve parazit yaparak iletişimi engellemek için kullanıldığı açıklandı.

http://www.ydh.com.tr/

Suriyeli Kürt gruplar arasındaki gerilim tırmanıyor
20-05-2013



Suriye’deki Abdullah Öcalan ve Mesud Barzani yanlısı Kürt grupları atasındaki gerilimin giderek tırmandığı bildirildi.

YDH-Kurd Press haber ajansının bildirdiğine göre PKK’ya yakınlığıyla bilinen Salih Muslim liderliğindeki PYD ile Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani’ye yakınlığıyla bilinen KDP militanları arasında çatışmalar yaşandı.

Halep’in bazı mahalleleri ile Derik, Kobani ve Afrin gibi Kürt bölgelerinde iki taraf arasında yaşanan çatışmalarda PYD’ye bağlı militanların 75 KDP üyesini esri alarak bilinmeyen bir yere naklettiği bildirildi.

Suriyeli Kürt gazetecilerden Huşin Ömer, Kurdpress’e verdiği demecinde iki taraf arasında yaşanan gerginliğe dikkat çekerek “Barzani PYD liderlerinde mesaj gönderdi ve onlardan esir aldıkları kişileri derhal serbest bırakmalarını istedi. Ancak PYD bu talebi yerine getirmedi. PYD’nin esir aldığı kişilerin nerde tutulduğu konusunda bir bilgi yok; sadece onlardan çok azının Derik’te tutulduğu biliniyor” dedi.
http://www.ydh.com.tr/

5 soru-5 yanıtta Kuseyr: Esad hükümeti ne yapmaya çalışıyor?
20 MAYIS 2013


Suriye hükümet güçleri, Lübnan sınırındaki Kuseyr'e zırhlı araçlar eşliğinde var güçleriyle yükleniyor.

Bir yılı aşkın bir süredir isyancıların elinde olan Humus'a bağlı bu ilçe, hükümetin bir süre önce benimsediği yeni stratejide kilit önem taşıyor.

Ayrıca muhalifler de Lübnan'dan silah ve insan akışı için bu ilçe ve çevresindeki bölgeye muhtaç durumda.

Çatışmayla ilgili en çok merak edilen konuları, Şam muhabirimiz Hediye Levent sizler için araştırdı.

1 - Kuseyr neden önemli?

Kuseyr'in bağlı olduğu Humus, Suriye'nin her anlamda tam ortasında yer alıyor. Ülkenin bütün enerji nakil hatları buradan geçiyor ve Humus hem önemli sanayi tesislerini hem de ülkenin en önemli rafinerisini barındırıyor.
Humus, diğer yandan Suriye'nin küçük bir laboratuarı. Şehir merkezinde ve kırsalında Sünni, Alevi Müslümanlar ve Hristiyanlar karışık bir şekilde yaşıyor.

Şam-Tartus-Lazkiye, Şam-Hama-Halep-İdlip karayolu hattının ortasında yeralan Humus'u elinde tutan bir anlamda bütün Suriye'yi kontrol edebilecekti.

Bu nedenle, stratejik öneme sahip olan Humus'a hem yönetim hem de muhalifler çok büyük önem verdi. Humus neyse, Humus içindeki Bab Amro da öyleydi. En yoğun çatışmaların Bab Amro'da yaşandığını hatırlayalım.

İşte Kuseyr'in muhalifler açısından önemi burada ortaya çıkıyor. Çünkü Suriye dışından militanlar ve lojistik malzeme Lübnan ve devamında Kuseyr'den geçerek, önce Bab Amro'ya sonra da Humus'a ulaşıyordu. Bu nedenle, Humus'un stratejik öneminin en can alıcı noktası Kuseyr.

2 - İlçe ve çevresi ne zamandır muhalefetin elinde? Muhalefet şemsiyesi altındaki hangi gruplar burada ağırlıklı?

Lübnan'ın kuzeyinden ve batısından Humus ve Tartus'a doğru açılan, Tel Kelah'ı da barındıran uzun sınır ve hinterlandda 2011 yılının başından beri sık sık çatışma ve operasyonlar yaşanıyor.

Kuseyr ve kırsalındaki birçok yerleşim birimi 1 yıldan fazladır muhaliflerin kontrolünde. Burada genel ÖSO çatısı altında bir takım gruplar ve cihadçı örgütler etkindi.

3 - Hükümet güçleri bir yıldır alamadıkları Kuseyr’de şimdi neden hızla ilerleyebiliyor?

Birkaç ay öncesinde Rakka, Deyr Ez Zor gibi yerlerde muhaliflerin etkin olmasının ardından ordu, "çok fazla dağılamayacağını" anlayarak parçalı operasyonlara yöneldi ve bazı merkezlere öncelik verdi.

Bu çerçevede muhaliflerin lojistik merkezleri sayılan Şam ve Humus kırsalları öncelikli operasyon alanları olarak belirlendi.

Ordu da kuzeyde Halep, güneyde Dera'ya yönelebilmek ve kendisine bu merkezlere yönelik lojistik hat sağlayabilmek için Şam ve Humus kırsallarını ele geçirme esaslı bir strateji yürüttü. Daha sonrasında ise, buralara yönelik çok ağır operasyonlar başlattı.

Suriye yönetimi ayrıca uluslararası alanda Rusya'nın desteği ile yürüttüğü diplomatik mücadeleye daha güçlü bir şekilde girebilmek için muhaliflere darbe vurmak istedi. Çünkü sahadaki askeri kazanım siyasi zeminde de kazanım olacaktı.

4 – Muhalefete silah akışında yavaşlama olduğu iddiaları doğru mu?

Muhalefete silah akışında yavaşlama olduğuna dair iddialar genel anlamda doğru. Çünkü Lübnan içerisindeki dinamiklerin "Suriye'de tuttuğu taraf" üzerinden mücadelesi artınca Lübnan yönetimi de Suriye'nin girişimleri üzerine silah akışını kontrol etmeye çalıştı.

Kuseyr'de ve Kuseyr'in karşısına düşen topraklardaki Şiiler bir ön cephe oluşturarak, sınırdan silah kaçıranlarla mücadeleye başladı. Suriye ordusu da Lübnan sınırı boyunca özel birlikler yerleştirerek insan ve silah geçişini engellemeye çalıştı.

Diğer taraftan Suriye'de sahada cihadçı grupların giderek güçlendiği iddiaları birçok devlet tarafından dile getirildi. Lübnan üzerinden Kuseyr'e aktarılan silahlar genel anlamda Lübnan'da görevli BM Barış Gücü'nü zaman zaman eleştirilerin hedefi haline getirebiliyor.

5 - Hizbullah’ın da hükümet güçlerine destek vererek çatışmaya katıldığı doğru mu?

Bu yönde güçlü iddialar var. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah konuşmalarında bu iddiaları yalanlasa da zaman zaman Lübnan'dan yansıyan cenaze haberleri ya da Kuseyr tarafından yansıyan bazı görüntüler bu yöndeki kanıyı güçlendiriyor.

Diğer yandan Hasan Nasrallah'ın yalanlamasında yer verdiği "Orada 30 yıldan uzun süredir yaşayan Lübnanlı Şiiler var" ifadesi dikkat çekiyor.

Kuseyr ve civarındaki Şiilerin Suriye ordusunun yanında saf tuttuğu kesin olmakla birlikte, Hizbullah veya militanlarının müdahil olmamasına da imkansız gözüyle bakılıyor.

Diğer taraftan muhaliflerin Kuseyr ve kırsalını ele geçirmelerinin ardından buralarda yaşayan yaşayan Şiilerden öldürülenler olmuş, bir kısmı da göçe zorlanmıştı.
BBCT

Alman istihbaratı Suriye konusunda fikir değiştirdi
23-05-2013



Daha önce Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in 2013 yılı başlarında devrileceğini öngören Alman istihbarat servisi BND’nin görüşünü değiştirdiği bildirildi.

YDH-El- Alem televizyonunun haberine göre, Alman istihbarat servisi BND’nin basına ve yetkililere ilettiği raporunda Suriye ordusunun silahlı grupların kontrolü altında bulunan bölgelere yeniden hakim olduğunu ve muhaliflerin çökmekte olduğunu bildirdi.

Der Spiegel’e dayandırılan habere göre daha önce hükümete ve parlamentoya Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in 2013 yılının başlarında devrileceği yönünde rapor veren Alman istihbarat servisi BND’nin Başkanı Gerhard Schindler, yakın dönemde Alman yetkililerle yaptığı görüşmede Suriye’deki şartların dramatik bir şekilde yönetim lehine değiştiğini söyledi.

Schindler, Suriye ordusunun operasyon bölgeleri için etkili destek hatları oluşturduğunu, tanklara ve uçaklara yakıt ulaştırılmasında sorun yaşamadığını ve operasyon birliklerine silahlı grupların elindeki yerleri yeninden kontrol altına alma talimatı verdiğini bildirdi.

Der Spiegel, haberinde BND’nin Suriye ordusunun muhalif silahlı grupları yenecek kadar güçlü olmadığına; ancak konumunu ciddi bir şekilde güçlendireceğine inandığını yazdı.

El kaide bağlantılı grupların varlığına da değinen BND Başkanı, silahlı grupların birçok yerde birbirleriyle savaştıklarını, Suriye ordusunun da muhaliflerin lojistik ikmal hatlarını kestiğini belirtti.

Suriye ordusunun bu yılın sonlarına kadar ülkenin güneyinin yarısına tamamen hakim olabileceğini, muhaliflerin elinde ise ülkenin kuzeyinin yarısının kalabileceğini belirten Schindler, muhaliflerle Suriye yönetimi arasındaki müzakereler konusunda da iyimser olmadığını belirterek silahlı gruplarda komuta hiyerarşisi ve disiplini olmadığını ve bu grupların siyasi muhaliflerin liderliğini tanımadıklarını ifade etti.
http://www.ydh.com.tr/

Silahlı çeteler Suriye'de gazeteci öldürdü
28.05.2013



Fotoğrafta: 26 yaşındaki savaş muhabiri Yara Abbas.


Suriye’de sivillere yönelik birçok katliamdan sorumlu silahlı çeteler, bir gazeteciyi daha öldürdü. Suriye gazeteciler sendikası Nisan ayında, ülkede yaşanan çatışmalarda ölen gazeteci sayısının 150’yi aştığını bildirmişti.

Suriye’nin El İhbariye kanalında çalışan savaş muhabiri Yara Abbas, muhaliflerin Kuseyr’deki Dab’a Havaalanı yakınlarında yayın aracına saldırması sonucu hayatını kaybetti. Suriye resmi haber ajansı SANA’nın haberine göre, yetkililer saldırı sonucunda arabada bulunan kameraman ve şoförün de yaralandığını bildirdi.

Suriye Enformasyon Bakanı Ümran El Zubi ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada,26 yaşındaki Abbas’ın “yurtseverliği ile tanınan başarılı bir gazeteci olduğunu” ifade etti. Zubi, “Abbas’ın şehit düşmesinin büyük bir acı olduğunu” ifade ederken, “genç gazetecinin muhabirlik görevinin her anında şehit olma ihtimalini idrak etmiş olduğunu, buna rağmen hak sesini kamuoyuna aktarmak ve vatanı savunmak
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş May 30, 2013 8:44 pm    Mesaj konusu: Esad: Suriye'deki Güç dengesi Suriye ordusunun lehine Alıntıyla Cevap Gönder

Esad: Suriye'deki Güç dengesi Suriye ordusunun lehine
30 MAYIS 2013



BBC ve YDH'nin haberlerine göre; Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Lübnan televizyonuna verdiği demeçte, Suriye ordusunun muhaliflere karşı "büyük zaferler" kazandığını ve çatışmada artık "güç dengesini" ele geçirdiğini söyledi.

Esad, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ı muhaliflere destek vermekle suçlayarak “teröristler hala komşu ülkeler tarafından destekleniyor ve yabancı ülkeler tarafından silahlandırılıyor” dedi.

Beşar Esad, "Terörist grupları destekleyip finanse ettikleri için Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ı kınıyoruz. Onların bu desteği yüzünden bugün Suriye topraklarında faaliyet gösteren 100 bin silahlı yabancı ve Arap kökenli savaşçı var." dedi.

Beşar Esad, "Terörist grupları destekleyip finanse ettikleri için Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ı kınıyoruz. Onların bu desteği yüzünden bugün Suriye topraklarında faaliyet gösteren 100 bin silahlı yabancı ve Arap kökenli savaşçı var." dedi.

Esad'ın ayrıca ilk Rus ileri hava savunma sistemi sevkiyatının Suriye'ye ulaştığını açıkladı.

Hizbullah'ın televizyon kanalı El Manar'ın Esad'la yaptığı mülakattan bölümler yayımlayan Lübnan merkezli El Ahbar gazetesi, Esad'ın şu sözlerini aktardı: "Suriye ordusu silahlı isyancılara karşı büyük zaferler kazanmış ve güç dengesini ele geçirmiştir."

Hizbullah 'aynı eksende'

Aynı mülakatta Esad, Lübnan'daki Hizbullah hareketiyle işbirliği yaptıklarını ve "aynı eksende" yer aldıklarını kaydetti.

Esad'ın şu ifadeleri kullandığı aktarıldı: "Hizbullah savaşçıları Lübnan-Suriye sınırında konuşlanmış bulunuyor, ancak operasyonlar Suriye ordusunun komutası altında yapılıyor ve terörist gruplar ezilinceye kadar devam edecek. “Kusayr’da olan her şey İsrail’i ilgilendiriyor, onlar direniş cephesini ayırmaya çalışıyorlar. Hizbullah, Lübnan-Suriye sınırında bulunuyor; çünkü düşmana ve onları destekleyenlere karşı savaş veriliyor. İsrail teröristleri destekleyerek direniş cephesiyle mesafe yaratmayı ve Suriye’nin hava savunmasını hedef almayı amaçlıyor"

Kuseyr'de durum

BBC'nın Beyrut'taki muhabiri Jim Muir, Esad güçlerinin tıklayın Hizbullah savaşçılarının desteği ile Kuseyr'deki kullanılmayan bir askeri hava üssünü isyancıların elinden geri aldığını bildirdi.

Hükümet yetkilileri, sivillerin ve silah bırakan savaşçıların bölgeyi terk etmesi için bir koridor oluşturulduğunu açıkladı.

İsrail-Suriye gerginliği

El Manar televizyonuna yaptığı açıklamada Esad'ın "Rus yapımı S-300 füzelerinin ilk sevkiyatı Suriye'ye ulaştı, geri kalanı da yakında gelecek" dediği ifade ediliyor.

İsrail’in Suriye’ye yönelik yeni tehditlerine karşılık “onlara vereceğimiz cevap stratejik olacak” karşılığını veren Cumhurbaşkanı Esed, Rusya’yla yıllar öncesine dayanan silah anlaşmalarının olduğunu ve Moskova ile Şam arasındaki askeri işbirliğinin sürmekte olduğunu ifade etti.

İsrail'in yeniden hava saldırısında bulunması durumunda Suriye doğrudan karşılık vereceğini söylemişti.

Cenevre beklentileri zayıf

Cumhurbaşkanı Esad'ın, Lübnan televizyonuna yaptığı açıklamada, Suriye'nin konferansa ilke olarak katılacağını ancak sonuç alma konusunda şüpheleri olduğunu ifade ettiği söyleniyor.

Siyasi çözüm ve 2. Cenevre konferansı konusunda da açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Esed, “cumhurbaşkanının gitmesi ya da kalması Suriye halkını ilgilendiren bir şeydir. Biz, Cenevre konferansına temsilci göndereceğiz ve muhaliflerin arkasındaki ülkelerle görüşmeler yapacağız. Bu konferanstaki salahiyetimizden geri adım atmayacağız ve oradan çıkacak her sonucu referanduma götüreceğiz” dedi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal’ın kendisinin çekilmesi konusunu bir ön şart olarak ileri sürmesini değerlendiren Cumhurbaşkanı Esed, Suudlerin ön şartının Amerika’nın tutumunun tekrarından ibaret olduğunu belirterek 2014 yılındaki seçimlerde aday olup olmayacağına ilişkin bir soruya da “seçimlerde adaylığıma ihtiyaç duyulduğunu hissedersem seçimlere girerim, Suriye halkının aday olmamı istemediğini hissedersem de aday olmam” şeklinde cevap verdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Suriye muhalefetini, Esad'ı görevden ayrılmaya çağırarak gerçekçi olmayan talepler öne sürmekle suçladı.

haber1001

İdlib’de öldürülen Batılıların kimlikleri açıklandı
31-05-2013



Suriye güvenlik güçleri tarafından İdlib kentinde ölü olarak ele geçirilen Amerikan ve İngiliz vatandaşlarının casus oldukları açıklandı.

YDH- El Alem televizyonu, Suriye güvenlik güçlerinin önceki gün İdlib’in batısında ele geçirdiği üç kişiden birinin Amerikan, diğerinin İngiliz vatandaşı olduğunu, üçüncüsünün ise üzerinden kimlik çıkmadığını bildirdi.

İstihbarat ve keşif amacıyla bölgede bulunan söz konusu üç kişinin İdlib’in batısındaki Kensreve bölgesinde Suriye güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada öldürüldükleri bildirildi.

Ölü olarak ele geçirilen Nicole Lynn Mansfield adlı Amerikalının Michigan eyaletinden olduğu bildirilirken, İngiliz’in isminin ise Ali el-Manasifi olduğu açıklandı.

Üçüncü şahsın üstünden kimlik çıkmadığı için henüz nereli olduğunun tespit edilemediği belirtilirken söz konusu şahıslara birlikte silahlar ve askeri üslere ait haritalar ele geçirildiği ifade edildi.
http://www.ydh.com.tr/

Mescid-i Aksa İmamı: Katar müftüsü hain ve yalancı
11-06-2013



Mescid-i Aksa İmamı: Katar müftüsü hain ve yalancıİsrail işgali altındaki Mescid’i Aksa’nın İmamı Şeyh Selahaddin bin İbrahim Ebu Arafe, dünya Müslümanlarını Suriye’de cihada çağıran Katar’ın din görevlisi Yusuf el-Karadavi’ye tepki gösterdi.

YDH-El Ahram gazetesinin haberine göre Mescid-i Aksa İmamı Şeyh Selahaddin Ebu Arefe, dünya Müslümanlarını Hizbullah’a ve Suriye’ye karşı cihada çağıran Katar’ın din görevlisi Yusuf el-Karadavi’yi “hain ve yalancı” olmakla suçladı.

Şeyh Ebu Arefe, “Eğer bu şahıslar dürüstse, bunların fetvalarında işgal altındaki Filistin’in kurtarılması için cihadın öncelikli olması gerekir” dedi.

“Bir dinin mensupları birbirine karşı cihat etmez” diyen Şeyh Ebu Arefe, Karadavi’nin Suriye’ye savaş için gidenlere cennet vaat etmesine de tepki göstererek “Cennetin kapıları Şam’dan nasıl açılıyormuş! Bizler Filistin’de, Gazze’de, Kudüs’te işgal altındayız. Hiç kimse ne sözle ne de eylemle bu topraklar için cihat istemedi. Eğer bunlar dürüst olsalardı işgal altındaki Filistin, bu tür çağrılar için öncelikli olurdu. Kudüs, 60 yıl önce işgal edildi. Onlar bunca zamandır neredeydi? Niçin Suriye gibi asker gönderip ordu kurmadılar?” dedi.

Din adına Suriye’ye savaşa giden grupların dinden uzak olduğunu belirten Mescid-i Aksa İmamı Şeyh Ebu Arefe, “Kim bir Müslümanın kanını dökmek, namusuna ve mallarına tecavüz etmek için İslam bayrağı açarsa haindir, yalancıdır” dedi.

Mescid-i Aksa İmamı Şeyh Selahaddin Ebu Arefe, İslam’ın peygamberinin, kitabının ve kıblesinin bir olduğunu, Müslümanların tek bir ümmet olduğunu vurgulayarak “Bu ümmeti ayrılığa düşürenler, Müslümanlara karşı silah çekenler, bu ümmetten değildir. Peygemberimiz, ‘benden sonra kafir olup birbirinizi öldürmeyin’ diye buyurmuştur” dedi.

Doğruları söylemekten, dostlarını ve kardeşlerini desteklemekten asla sakınmayacağını belirten Şeyh Ebu Arefe, Suriye’de barış olması ve Suriye’nin düşmanlarının yenilmesi için dua ettiğini söyledi.
http://www.ydh.com.tr/

Nasrullah: Öfkelerini anlıyoruz; çünkü güç dengesi değişti
4-06-2013



iHizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Gaziler Günü münasebetiyle bir konuşma yaptı.

YDH- Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah’ın el-Menar ve el-Alem televizyonları tarafından canlı yayımlanan konuşmasının bölgesel gelişmelerle ilgili kısımlarının geniş bir özetini sunuyoruz.

Direniş, en başından beri gerekli ileri görüşlülüğe sahipti. İsrail işgalciliği karşısındaki sessizliğin sonuçlarının ve ABD’nin emperyalist projeleri ile birlikte yaşamanın tehlikelerini 1982’den beri biliyordu. Bu basiret, bu projeye karşı savaşmayı beraberinde getirdi. Halbuki o dönemde de İran ve Suriye’den başka tüm Araplar, zillet ve aşağılanmışlık içindeydi.

Direniş, fedakarlıklarla Lübnan’ı özgürlüğe kavuşturdu. Lübnan’ın özgürlüğü ve onuru, suları ve doğal kaynakları bu fedakarlıklar sayesinde elde edildi.

Direniş olmasaydı, ülkemiz ve kaynaklarımız sömürge olacak ve tıpkı Batı Şeria gibi, sudan bile mahrum olacaktı.

Lübnan milli kalmalıdır, uşak olmamalıdır. Bu sorumluluk tüm bürokrasiye, aydınlara, sanatçılara, düşünürlere, tüm Lübnanlılar aittir.

Şu an tarihi tahrif etmeyi amaçlayan çok yoğun bir medya saldırısıyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Biz bu ülkenin bir parçasıyız, biz büyük fedakarlıklara katlanan Lübnan halkının bir parçasıyız. Bu yolda en sevdiklerimizi kurban verdik. Elbette kimseden bir minnet veya şükran beklemiyoruz. Bunları dinimiz için, ahretimiz için, ülkemiz için, kutsallarımız için yaptık.

Bu bir projeler savaşıdır

Şu an bölgeye saldırı projesi Suriye’de gerçekleşiyor. Amerika, Avrupa, birçok Arap ülkesi, Körfez ülkesi, bunun bütçesini temin ediyor. Medyada insanlar, yazılar yazıp küfretmeye hazırlar, şu anki ortam bir korkutma ortamı. Gerçekleri açıklamak isteyen birinin tutumuyla ilgili binlerce hesap yapması gerekiyor, özellikle de katliamlar yapılması için birçok fetvaların yayımlandığı bu ortamda…

Kimi insanlar da siyasi tutumlarını açıklayarak katliam, tekfir ve tecavüz fetvalarıyla mücadele ediyor. Bazı bölgelerde, siyasi tutumlarından dolayı cezalandırılıyorlar. Birçok şerefli Sünni alim veya gazeteci tavırları sebebiyle saldırılara maruz kalıyor.

Şeyh Mahir Hammud’a yönelik saldırı, basite alınacak bir saldırı değildi, Allah onu korudu. Onun bir duruşu var, bana birçok mektup yazdı ve nasihatlerde de bulundu.

İran konsolosluğunun önünde olan olaylarda bir kişi mazlum bir şekilde öldürüldü, bu olay iyi incelenmeli kimsenin hakkı zayi edilmemelidir. Kuşkusuz bu olay bütünüyle reddedilmelidir.

Suriye ile ilgili gelişmelere ilişkin görüşlerimizi ve tutumumuzu açıklıyoruz, tekfire ve hakaretlere uğruyoruz.

Biz İsrail’le savaşırken tüm dünya İsrail’in yanındaydı; sayıca çok az olmamız bizim korkmamıza neden olmadı. Şüpheye, tereddüde düşmedik, teslim olmadık. Şuanki şartlarımız daha iyi en azından dünyanın yarısı bizden yana, halbuki Temmuz Savaşı’nda yalnızca İran ve Suriye yanımızdaydı.

Beka’daki güvenlik sorunları

Lübnan’da birilerinin ateş açılması, birilerinin kaçırılması, öteden beri olan şeylerdir. Bu tür olaylar hiçbir şekilde kesinlikle doğru değildir; ancak şu anki şartlarda meselenin siyasi veya partisel boyutlar kazanmaması için herkesi sabra davet ediyorum.

Kutlama amacıyla veya şehit cenazeleri törenlerinde havaya ateş açılması insanları korkutuyor, tedirgin ediyor. Bu haramdır, Hizbullah, silahının bu şekilde kullanılmasını kabul edemez. Eğer birisi bu şekilde ateş açar ve birine zarar verirse sorumludur.

Beka’daki olaylarla ilgili olarak şunu söylemek gerekir ki Hermel’deki durum hassastır ve dikkat edilmesi gerekir. Suriye ordusu Arsal’ı bombalıyor, bazıları buna reaksiyon gösteriyor, bazıları ise herhangi bir tavır göstermiyor. Hassas olan durum, dilden dile dolaşan söylentilerdir. Şii bölgeleriyle çevrili Sünni Arsal bölgesinden Hermel’e füze atıldığı söyleniyor. Birileri bu söylentiler üzerine gidip meseleyi orada halledin diyor. Sizden biriniz Arsal’da öldürülürse hiçbir araştırma veya delil olmaksızın Hizbullah suçlanıyor.

Biz Beka’daki kardeşlerimizden haberlerin doğruluğundan emin olmalarını istiyoruz. Sar’eyn, Baalbek veya hermel’e atılan füzelerin kaynağı Arsal değildi. Bu füzeler Suriye’deki silahlı gruplar tarafından atıldı ve inşallah biz bunlara bir çözüm yolu bulacağız.

Beka’da Şii Sünni çatışması çıkarmak için yoğun bir medya ve istihbarat faaliyeti var. Bunlar iki mezhebe mensup olan tarafların siyasi ihtilaflarını istismar istiyorlar. Halbuki hepimiz aynı dinin evlatlarıyız. Hizbullah bölgede her türlü fitnenin yolunu kapatmak için haykırıyor.

Suriye’nin Kusayr kentindeki bazı gençler bir camiye üzerine “Ya Hüseyin” yazan bir bayrak dikmişlerdi. Birçok Arap medyası bundan hareketle bir sürü dedikodu yaydılar. Arap medyası bu gençlerin Hizbullah’a bağlı olduğunu caminin adının da Ömer bin Hattab camisi olduğunu iddia ettiler.

Halbuki bu iddialar doğru değildi, yayımlanan haberlerin yalan olması bir yana bu medya organlarında çalışanlar Kusayr halkının bir bölümünün Şii olduğunu dahi bilmiyor. Kusayr halkının bir bölümü Şii’dir ve İmam Hasan el-Mücteba adlı bir de camileri var. Üzerine “Ya Hüseyin” yazan bayrak bu caminin üzerine dikildi.

Halife Ömer bin Hattab Camii bu caminin birkaç kilometre ötesindedir. Tüm gerçeğin açığa çıkması için yakında bununla ilgili videoları da yayımlayacağız.

El-Cezire televizyonu, yayımladığı “İyi bilin” adlı bir programda bu tür yayınlar yapıyor. Neyi iyi bilin? Yalanı, hileyi, saptırmayı mı? İmam Hüseyin sadece Şii’lere mi ait? O, tüm Müslümanlara ait.

Suriye’deki olayları bir mezhep savaşına dönüştürmek isteyenler zayıf kişilerdir. Bu krizin bir mezhep çekişmesine dönüşmemesi için çalışmalıyız. Suriye’de yaşanan en kötü olay mezhebi çekişmedir. Ama Suriye’deki çekişme mezhebi değildir, terörist saldırıyla şehit edilen şeyh Buti, Şii değildi.

Suriye'de mezhep savaşı değil, projeler savaşı var

Son dönemde Suriye’yi hedef alan komploya karşı koymak için sahaya inmeye karar verdik. Bu, bir anda verilmiş bir karar değildi. Başından beri bu komplo ve bunun Lübnan’a, bölgeye, Filistin’e, Suriye’ye, Müslümanlara, Hıristiyanlara Şii’lere, Sünnilere, tüm halka özellikle de Sünnilere yönelik etkileri bizim tarafımızdan biliniyordu.

Birilerinin bu çatışmalara girdiğine izleyerek tanık oluyorduk. Halkla yönetim meselesi çok uzun bir süre önce sona ermişti. Devlete karşı olanlarla devletten yana olanlar şeklinde bir ayrım söz konusu. Suriye halkının bir kısmı devletten yana ve biz de bu taraftayız, bir kısmı ise devlete karşı. Biz Suriye’de reformların yapılmasından yanayız ve Suriye’nin yok edilmesine karşıyız ve Suriye’den yanayız.

Bazı haberlerde 100 bin savaşçının Suriye’ye girdiği söyleniyor. Hiçbir seçimin yapılmadığı bazı Arap ve İslam ülkelerinin insan haklarından yana olduğu konusu ikna edici olabilir mi?

Muhaliflerin silahlandırılması meselesi bir yalandan başka bir şey değil; çünkü bu, uzun zamandır başlamıştı. Suriye’de yönetimi devirmek adına halkı öldürmekten çekinmeyen insanlar var.

Biz Suriye’ye müdahil olan son grubuz. Bizden önce Mustakbel grubu (Sa’d Hariri’nin Partisi) ve ismini zikretmek istemediğim daha birçok Lübnanlı grup Suriye’ye müdahale etti.

Biz, muhaliflerden yana müdahil olsaydık bizim bu müdahalemizi alkışlamazlar mıydı? Bunu mübarek ve akıllıca bir müdahale olarak nitelemezler miydi? Biz o zaman gerçek Hizbullah olmaz mıydık? Bayraklarımız bazı Arap ülkelerinde dalgalanmaz mıydı? Haber kanalları bizden övgüyle söz etmez miydi? O halde mesele Suriye’ye müdahale meselesi değil.

Bu uluslar arası saldırıya karşı Suriye Arap ordusu muhtelif cephelerde mücadele ediyor. Biz bu komplo karşısında sadece, yalnızca Suriye’nin düşmesini değil, tüm bölgenin düşmesini isteyen bir cephedeki sorumluluğu üstlendik. Bu, Amerikalıların, İsrail’in ve tekfircilerin komplosudur.

Bu müdahalemiz Suriye’nin iyiliklerine verdiğimiz bir cevaptan ibaret değildi. Biz, katılımımızda ciddiydik ve bunu saklamadık, katılımımızı açıkça ilan ettik.

Biz gençlerimizi Suriye’ye savaş için gönderip sonra da onları battaniye ve süt dağıtmaları için gönderdik demedik. Onlar orada öldüklerinde de onları Suriye’de defnedip ailelerini teselli etmeye çalışmadık. Biz asla bu tür adımlar atmadık.

Bizim tutumumuz açık ve biz buna bağlıyız. 25 Mayıs’tan sonra basın veya internet yoluyla bizi kınamayan kalmadı.

Biz, Arap ülkelerinin terörist örgütler listesine sahip olduğunu bilmiyorduk. Biz, Amerika’nın terör örgütleri listesine giren ilk örgüt olmakla iftihar ediyorduk, şimdi Avrupalılar da bizi terör örgütü listesine almanın yollarını arıyor.

Körfez ülkelerinde hiçbir Hizbullah bağlısı olmadı. Zaten Hizbullah’a bağlı hiç kimseye Körfez ülkelerinde ikamet verilmiyor. Bizim Körfez ülkelerine yönelik herhangi bir projemiz yok; ama aldığımız kararların tüm sonuçlarını kabul etmeye de hazırız.

Bize çeşitli şekillerde saldırılar oluyor. Saldırıları ve tehditleriyle bizim tutumumuzu değiştirebileceklerini düşünenler sadece kuruntuya kapılıyor. Bu tür saldırılar bizim kararlılığımız daha da arttırıyor.

Arap ülkelerinin öfke ve gazabını anlayışla karşılamak gerekiyor. Çünkü onlar bu projeye büyük yatırım yaptılar, şartlar koydular, büyük masraflara girdiler; ama şimdi projelerinin çökmeye başladığını görüyorlar. Güç dengesinin değiştiğini fark ediyorlar. O halde onlara anlayış göstermeliyiz, durumlarını anlamalıyız.

Suriye’deki çatışmalar bir mezhep savaşı, bir Şii-Sünni savaşı değildir. Bu çatışmayı bir mezhep savaşı olarak nitelemek zayıflıktır. Biz, bu savaşın bir mezhep savaşına dönüşmemesi için her türlü çabayı göstermeliyiz.

Ben, bazı Şii’lerin bize muhalif olmasından memnunum; çünkü bu, çatışmaların bir Şii-Sünni çatışması olmadığının ispatıdır.

Terör, katliam veya saptırma, bizim tutumumuzu değiştirmez, Kusayr’ın kontrol alınmasından önce de sonra da tutumumuz değişmedi. Bizim Suriye konusundaki tutumumuz en başından beri ortaya koyduğumuz tutumdur.

Sorumluluk üstlendik ve bunu sonuna kadar sürdüreceğiz.

http://www.ydh.com.tr/

Selefiler, Lübnan ordusu ile çatışıyor
23-06-2013



Selefiler, Lübnan ordusu ile çatışıyorSelefi Şeyh Ahmed el-Esir’e bağlı militanların ülkenin güneyindeki Sayda kentinde Lübnan ordusu ile çatıştığı bildirildi.

YDH- El Menar televizyonu, çatışmaların son 3-4 saat içerisinde Sayda’nın Abra bölgesinde şiddetlendiğini bildirdi.

Lübnan ordusunun, askerlere ateş açan Ahmed el-Esir’e bağlı militanları kuşatma altına aldığı ve tüm bölgeye asker sevk edildiği bildirildi.

Ahmed el-Esir’in Abra bölgesinden kaçtığı bildirilirken yaralı olarak ele geçirilen bazı militanların Lübnanlı olmadıklarının anlaşıldığı açıklandı.

Öte yandan el-Meyadin televizyonu, Lübnan ordusuyla çatışan Ahmed Esir’e bağlı militanların sivillerin yaşadığı binalara yerleştiğini duyurdu.

Ahmed Esir'e bağlı militanların açtığı ateş sonucu 4 Lübnan askerinin öldüğü bildirilirken Lübnan Eski Başbakanı Necib Mikati konuyla ilgili yaptığı açıklamasında Lübnan ordusuna düzenlenen saldırıyı kınadı ve herkesin ordunun yanında yer alması gerektiğini söyledi.

Lübnan ordusundan yapılan açıklamada da saldırıların cevapsız bırakılmayacağı belirtildi.
http://www.ydh.com.tr/

ABD’nin ertelenen “aşırı İslamcı kaygısı” ve Suriye
Alptekin DURSUNOĞLU
23/06/2013



ABD’nin de Ahraru’ş- Şam’ı bile ortak olarak kabul ettiği düşünüldüğünde Washington’un Halep’in Kusayr’ın akıbetine uğramaması için “aşırı İslamcı kaygılarını” ertelediği söylenebilir.

Suriye’deki isyancıları destekleyen ABD liderliğindeki Dostlar grubu, 22 Haziran’da Katar’da yaptığı toplantıda silahlı grupların acilen silahlandırılması yönünde karar aldı.

Suriye’deki isyancıların henüz Arap Birliği çözüm girişiminin sürdüğü dönemlerde dahi Türkiye üzerinden silahlandırıldığı[1] düşünüldüğünde Dostlar grubunun Katar’da aldığı acil silahlandırma kararı yeni bir gelişme olarak gözükmeyebilir.

Ancak sürece bütüncül olarak bakıldığında 22 Haziran tarihli Dostlar toplantısının vekalet savaşını sürdürme kararlılığını yansıtması bakımından yeni olmasa bile önemli bir aşamayı başlattığı söylenebilir.

Doha toplantısı ile başlayan yeni aşamanın önemine değinmeden önce bu aşamanın şartlarının hangi gelişmelerle yaratıldığını hatırlamak gerekiyor.

1- İsrail’in joker olarak oyuna sokulması: 2012 yılı sonuna kadar Suriye krizi konusunda açık bir resmi tutum sergilememeye özen gösteren İsrail, 2013 yılının ocak[2] ve mayıs[3] aylarında Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulunan ilk dış güç oldu.

İsrail’in Suriye oyununa hiçbir ülkenin cesaret edemediği kadar açıkça dahil olması, Suriye konusunda oluşan uluslar arası denge ile ilgiliydi. Dünyada Suriye ölçeğinde oluşan Soğuk Savaş dengesi, BM kararıyla “meşru” bir uluslar arası müdahaleye izin vermiyordu; ABD ve Dostlar grubu ise 2003’te Irak örneğinde olduğu gibi BM’yi bypass ederek Suriye’ye tek taraflı müdahalede bulunamıyordu.

Suriye ordusunun 2012 yılının son aylarından itibaren silahlı grupların lojistik ikmal hatlarını kesen ve sahadaki dengeyi lehine çeviren nitelikli operasyonlarının engellenmesi ve isyancı gruplara hava desteği sağlanması için Suriye ölçekli bu Soğuk Savaş dengesinde herhangi bir kurala bağlı olmayan bir aktörün joker rolüyle oyuna sokulması gerekiyordu.

Amerika, Türkiye, İsrail ve Ürdün arasında aralık ayı başında yapılan bir toplantıyla Suriye’deki kimyasal silahlar gerekçe gösterilerek bir işbirliği kombinasyonu oluşturuldu.[4]

Başından beri Suriye krizi konusunda açık bir tavır sergilememeye özen gösteren İsrail, aralık ayından itibaren Suriye yönetiminin kimyasal silahlar kullandığını en çok iddia eden taraf haline geldi; 30 Ocak’ta ve 4 Mayıs’ta Suriye ordusuna ait askeri tesisleri ve mühimmat depolarını vurdu.

2- Şam’ın müttefiklerinin jokerleri: Şam’ın müttefiklerinden Rusya’nın S-300’leri oyuna sürmesi ve Hizbullah’ın devreye girmesi, Dostlar grubu adına Libya’daki NATO rolüyle Suriye’ye müdahale etmeye kalkışan İsrail’i oyundan düşürdü.

3- Kusayr yenilgisi: Stratejik öneme sahip Kusayr kentinin Hizbullah’ın desteğiyle kontrol altına alınması ve Lübnan’dan Suriye’ye silah ve militan akışının kesilmesi, hem isyancılar hem de Dostlar grubu açısından büyük bir hezimet oldu.

Çünkü Lübnan sınırında güvenliği sağlayan Suriye ordusunun Türkiye sınırına yöneleceği, dolayısıyla da savaşı kazanabileceği öngörüsü ağırlık kazanmaya başladı.

Amerikan basını Suriye’deki isyancılara silah verilmezse Suriye’de İran’ın kazanacağını[5] vurgularken İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez de Reuters’e verdiği demecinde Suriyeli muhaliflere teslim edilecek silahların bir gün İsrail'e çevrileceği korkusunu gerçekçi bulmadığını belirterek muhaliflerin silahlandırılmasını desteklediğini söyledi.[6]

4- ABD’nin oyuna resmen girmesi ve silahlandırma kararı: Suriyeli muhalifleri siyasi ve ekonomik olarak açıkça desteklemekle birlikte sahadaki isyancı gruplara desteğini “öldürücü olmayan” yardımlarla sınırlı tutan Amerika, daha önce kesin kanıt yok diye reddettiği kimyasal silah iddialarına ikna oldu. Birinci aşamada Suriye yönetiminin muhaliflere karşı kimyasal silah kullandığını belirten Amerika[7], ikinci aşamada da isyancıları silahlandırma kararı aldı.[8]

Suriye’deki isyancıların acilen silahlandırılması yönünde karar alan Doha toplantısını hazırlayan yukarıdaki gelişmeler içerisinde sahayı doğrudan etkilemesi beklenen en önemli yenilik daha önce isyancılara verilen silahlarda koordinatör rolü oynayan Amerika’nın artık kaynak temini sağlayan ülke olarak da devreye girmesi oldu.

ABD, İslamcı grup kaygısını erteledi

Burada dikkat çekici olan diğer bir önemli husus da Amerika’nın daha önce Suriye’deki etkinliklerinden kaygı duyduğu İslamcı gruplarla silah konusunda birlikte çalışmaya başlaması oldu.

Nitekim ABD’nin silahlandırma kararından sonra Şarku’l Evsat gazetesine açıklamada bulunan Özgür Suriye Ordusu’na mensup bir komutan Türkiye üzerinden çok sayıda gelişmiş silahlar aldıklarını açıkladı ve tüm silah depolarının Ahraru’ş- Şam adlı silahlı grubun denetiminde olduğunu ve ABD ile diğer devletlerin de onayı ile silahları dağıtma işinin bu grup tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.[9]

Ahraru’ş- Şam grubu, Nusra Cephesi gibi doğrudan el-Kaide bağlantılı bir grup olarak sayılmasa bile geçtiğimiz yılın aralık ayında Antalya’da kurulan Selim İdris başkanlığındaki askeri örgüt içerisinde de yer almıyor.

12 Aralık'ta Fas'ta yapılan Dostlar toplantısından birkaç gün önce kurulan örgütün Antalya’daki kuruluş toplantısına ABD, İngiltere, Fransa, Körfez ülkeleri ve Ürdün'den güvenlik yetkilileri de katılmış,[10] Selim İdris’in başkanlığa seçildiği bu örgüte Sukuru’ş- Şam ve Tevhit Tugayları gibi İslamcı grupların katılmasında sakınca görülmezken, Ahraru’ş- Şam’ın liderlik ettiği İslami Cephe’den hiçbir grup bu örgütte yer almamıştı.

Doha’daki Dostlar toplantısında silahlandırmanın şeklinin ve yönteminin ülkelerin kendine bırakıldığı ve ABD’nin de Ahraru’ş- Şam’ı bile ortak olarak kabul ettiği düşünüldüğünde Washington’un Halep’in Kusayr’ın akıbetine uğramaması için “aşırı İslamcı kaygılarını” ertelediği söylenebilir.

2. Cenevre konferansı ve isyancıların silahlandırılması

ABD ve Rusya’nın Suriye’de siyasi çözüm için Cenevre’de bir uluslar arası konferans düzenlenmesi konusunda anlaşması Suriye’deki iç savaşın aşamalı olarak duracağı yönünde beklenti yaratmıştı.

Ancak Amerika’nın bir yandan Cenevre konferansı ve siyasi çözümden söz ederken diğer yandan isyancı grupları silahlandırması, ABD ve müttefiklerinin Suriye’de barışçı bir çözümden yana olmadıkları kanaatini güçlendirdi.

Amerika’nın Suriye’yi içeriden çökerttiği için sonsuza dek sürdürmekte hiçbir sakınca görmediği bu vekalet savaşındaki tek kaygısının “aşırı İslamcı gruplar” olduğu siyasi çözümü de bunun için yedeğinde tuttuğu belirtiliyor.

Yani, Amerika açısından sadece taktiksel bir değer taşıyan siyasi çözüm, Suriye’yi İran ve Rusya ekseninden koparma stratejisini destekleyici bir araç olarak anlam taşıyor.

Amerika’nın “aşırı İslamcı grup” kaygısını göz ardı ederek isyancıları silahlandırma yönünde karar vermesi, Suriye ordusunun kazanımlarının büyüklüğü konusunda fikir veriyor.

Doha’daki Dostlar toplantısında da isyancıların silahlandırılmasıyla birlikte vurgulanan 2. Cenevre konferansı ve siyasi çözüm, ABD ve müttefikleri açısından tutunulacak son dal olarak görülüyor.

ABD ve müttefikleri, aşırısına ve tonuna bakmadan isyancıları silahlandırarak ve Kusayr’dan itibaren bozulan dengeyi Suriye’nin aleyhine çevirerek Cenevre’de masaya şartlar dayatan taraf olarak oturmak istiyor.


[1]http://www.ydh.com.tr/HD11647_suriyeli-isyancilara-hava-yoluyla-silah-sevkiyati-ciain-yardimiyla-artiyor-.html , http://www.nytimes.com/2013/03/25/world/middleeast/arms-airlift-to-syrian-rebels-expands-with-cia-aid.html?smid=tw-share&_r=3&

[2]http://www.hurriyet.com.tr/planet/22479769.asp

[3]http://www.aksam.com.tr/dunya/israil-suriyeyi-yine-vurdu/haber-202642

[4]http://alhayat.com/Details/458942

[5]http://www.ydh.com.tr/HD11930_muhaliflere-silah-vermezseniz-suriyede-iran-kazanacak.html

[6]http://uk.reuters.com/article/2013/06/18/uk-israel-peres-idUKBRE95H02F20130618

[7]http://www.ntvmsnbc.com/id/25438174/

[8]http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/06/130614_abd_suriye_muhalefet.shtml

[9]http://www.ydh.com.tr/HD11939_suriyeye-turkiye-uzerinden-yeni-silah-akisi.html

[10]http://www.hurriyet.com.tr/planet/22107261.asp

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Sergey Lavrov: Rusya’nın Suriye'den çekildiğine dair haberler provokatif yalanlardır"
29.06.2013



Cenevre-2: söylentiler, provokasyonlar, gerçek eylemler

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Rusya’nın Suriye Büyükelçiliğinin ve Suriye’deki Rus lıjistik destek deniz üssünün kapatılması olasılığına ilişkin haberleri yalanladı. Rusya Dışişleri bakanı Sergey Lavrov, dün düzenlenen basın toplantısında konuşurken böyle haberleri provokasyon olarak nitelendirerek Suriye krizinin aşılması için ABD ile birlikte harcanan çabalara değindi. Bakanın söylediğine göre bazı dış oyuncular pozitif sonuçların elde edilmesini engelliyorlar. Sergey Lavrov, Güney-Doğu Asya ülkeleri Birliğinin önümüzdeki hafta Bruney’de yapılacak Zirve toplantısı çerçevesinde Amerikan meslektaşı ile bir araya gelerek bu konuları ve ortaya çıkan diğer sorunları görüşmek niyetindedir.

Beklendiği gibi “Suriye problemi” Rusya Dışişleri Bakanlığında düzenlenen basın toplantısında ele alınan başlıca konu haline geldi. İngiltere’de çıkan Guardian gazetesi tarafından haftanın başlarında Rusya’nın Suriye’den çekilmek niyetinde olduğuna ilişkin haberler yayınlandı. Gazete hatta Rusya Büyükelçiliğinin 1 Temmuzda kapatılacağını bildirdi. Rusya Dışişleri bakanı Lavrov bu haberleri sadece söylentiler olarak nitelendirdi. Sergey Lavrov Rus diplomatlarının ve Tartus üssü personelinin eskisi gibi gerekli faaliyetleri yürüttüklerini belirterek şunu söyledi:

Tüm bunlar vurgunculuk ve provokasyonlar niteliğindeki söylentilerdir. Anlaşılan amaç., kamuoyunda rejimin değiştirilmesini hedefleyen çabaların kabul edilmesi için zemin hazırlamaktır. Rusya Büyükelçiliği kurulu düzene uyarak çalışıyor. Tabii bu çalışmalar çok tehlikeli koşullarda gerçekleştiriliyor. Rusya donanmasına lojistik destek sağlayan Tartus üssünde de çalışmalar sürdürülüyor. Bu üssün boşaltılması ve personelinin tahliye edilmesi söz konusu değildir. Tartus lojistik destek üssünde çoktan sırf sivil personel çalışıyor.

Muhalefete silah sevkiyatı yapılması olasılığı, bu arada ABD’nin Ürdün üzerinden tranzıtle silah sevkini başlatmak niyetine ilişkin haberler de görüşülmekte olan önemli konu oldu. Muhalefete silah sevkiyatı yapılması olasılığına ilişkin haberler, G8 grubunun zirve toplantısından bir hafta sonra ve Lavrov ile Kerri arasında yapılacak görüşmeler öncesinde yayınlandı. Rusya Dışişleri bakanı Sergey Lavrov Suriye muhalefetine silah sevkiyatı yapılması durumunda yeni bir Cenevre konferansının düzenlenmesi konseptinin olumsuz etkileneceği kanısını belirterek şunu söyledi:

Ortak Rus-Amerikan teklifi öne sürüldüğü zaman Suriye hükümetinin de, Suriye muhalefetinin de önceden her hangi istemler öne sürmeden konferansa katılması gereğine işaret etmiştik. Batı ve bazı bölge ülkeleri tarafından desteklenen muhalifler, muharebe alanında askeri dengeyi yeniden sağlayıncaya kadar Cenevre’ye gitmiyeceklerini açıkladılar. Bu bağlamda muhalefete silah sağlanması ile ilgili faaliyetler bu ön koşulun hem Batı, hem de diğer ülkeler tarafından desteklendiğini gösteriyor. ABD’nin pozisyonu ile ilgili sorular ortaya çıkıyor. Ben önümüzdeki haftanın başlarında Con Kerri ile bir araya gelerek ilgili sorunları görüşeceğim.

Zannediliyor ki Lavrov ve Kerri başka bir nazik problemi de görüşecekler. O da Libya’dan Suriyeli savaşçılara yapılan silah sevkiyatıdır. Medya organlarının bildirdiğine göre böyle “silah kaçakçılığı” Basra Körfezi üzerinden çoktan gerçekleştiriliyor. Birleşmiş Milletler çerçevesinde ambargoyu ihlal eden böyle olaylar konusunda araştırma yapılmalıdır.

Lavrov tarafından tüm bu fikirler Faslı meslektaşı Saadettin el Osmani ile birlikte düzenlediği basın toplantısında belirtildi. İki bakan Suriye’deki durumu değerlendirirken Moskova ile Rabat’ın, Suriye probleminin dıştan karışma olmadan barışçılıkla çözülmesinden yana olduğunu belirtti. Fas Dışişleri bakanı, Rusya ile ABD arasında mutabakata varılırsa Suriye’deki durum olumlu etkilenecek, dedi. Sergey Lavrov ta karşılık olarak şunu söyledi: Herşey yalnız bu faktöre bağlı olsaydı gerekli sonuç elde edirdi. Maalesef niyetleri, Vaşington ve Moskova’nın ortak planlarına bir derecede uygun gelmeyen pekçok diğer oyuncular da duruma etki yapıyorlar.

http://turkish.ruvr.ru/

"Suriye gerçekliği tehlikeli bir şeklide çarpıtılıyor"
30-06-2013



"Suriye gerçekliği tehlikeli bir şeklide çarpıtılıyor"İngiliz Independent gazetesi dünya medyasının Suriye’deki gerçekliği tehlikeli bir şekilde çarpıtarak yansıttığını belirtti.

YDH-Patrick Cuckborn, Independent gazetesinde yayımlanan makalesinde Suriye’deki durumun dünyada tasvir edilenden çok farklı olduğunu belirtti.

Defalarca Suriye’ye gittiğini belirten Cuckborn, yabancı basının Suriye’deki çatışmalarla ilgili haberlerinin kesinlikle yanlış olduğunu belirterek bu çarpıtmalar sebebiyle politikacıların, gazete okuyucularının ve televizyon izleyicilerinin Suriye’de iki yıldır yaşanan olaylarla ilgili doğru bir görüşe sahip olamadığını söyledi.

Suriye’deki mevcut durumla ilgili yalanları ve gerçekleri ispat etmenin güçleştiğini belirten yazar, daha önce isyancıların kontrolü altında bulunan Tel Kelah’a salı günü yaptığı ziyarete ilişkin gözlemlerini nakletti.

Cuckborn, güvenlik güçlerinin üç gün önce Tel Kelah’ı geri aldığını, Özgür Suriye Ordusu’ndan 39 yetkilinin silahlarını bıraktığını belirterek “Suriye ordusundan komutanlarla, Özgür Suriye Ordusundan firar eden milislerle ve yerel halkla yaptığım görüşmelerde bu kentteki durumun net bir şekilde savaştan barışa dönüşmediğini anladım. Yani bu kentte geçen bir yıl içerisinde defalarca ateşkes yapılmıştı. Ama el-Cezire muhabiri, Suriye ordusuyla bu kentteki muhalifler arasında savaştan ve kentin semalarını kaplayan dumandan söz ediyordu” dedi ve kentte ne çatışma ne de duman görmediğini belirterek el-Cezire haberinin muhabirin hayal gücünden ibaret olduğunu ifade etti.
http://www.ydh.com.tr/

Sonunda İtiraf Ettiler: Suriye Libya Değil!
Abdulbari ATVAN
Çev: Hasan Sivri
El-Quds el Arabi
30 Haziran 2013



Suriye sahası 2 yıl 2 ay önce, olayları ve ayrıntıları ile birlikte gayet netti: Özgürlük, adalet, insan haklarına saygı ve siyasi reformlar isteyen bir halk, barışçıl gösteriler ile taleplerini dillendirirken rejim, güvenlik güçlerini herkesi öfkelendirecek bir şekilde kullanıyor ve dış komplolardan bahsediyordu.

Arap, Batılılar ve Türklerin kışkırtmaları ile birlikte Suriye muhalefetinin talepleri rejimi devirme yönünde gelişti ve ”nefsi müdafaa” gerekçesi ile muhalefet silahlanmaya başladı. Şiddetli çatışmalar ile birlikte kayıplar verilirken Arap medyası olayların büyümesinde önemli bir rol oynadı. Muhalefet ilerlemeler kaydederken rejimin de kayıpları oldu.

Muhalefetin kontrolüne giren bölgeler oldu. Rejime bağlı güvenlik merkezleri ve kurumları intihar bombacıları aracılığı ile Şam’ın kalbinde hedef alındı. Suriye’nin Türkiye ve Irak ile arasındaki sınır bölgeleri muhalefetin kontrolüne girdi. Bu bölgelerden tırlarla silahlar ve radikal İslami gruplara katılmak üzere militanlar geçirildi.

Bu sahne, birdenbire siyasi ve askeri gelişmelerle birlikte -Özellikle Hizbullah’ın dahil olduğu Kusayr savaşından sonra- değişmeye başladı. Hizbullah’ın dahil olması ile birlikte sahadaki bütün güç dengeleri değişti.

Kusayr’ın düşüşünün ardından Şeyh Ahmet El-Esir’in Sayda’daki kalesi de düştü. Humus yakınlarındaki Tel Kelh kenti, muhalif savaşçıların rejim ile imzaladığı ”silah bırakma karşılığında affedilme” anlaşması ile rejimin kontrolüne girdi.

Suriye muhalefetine yakın ve birincil kaynak konumundaki Mirsad, krizin başlangıcından beri ilk defa karşı taraftaki ölü sayısını verdi. Suriye Mirsad’ı, krizin başlangıcından bu yana yüz bin insanın öldüğünü, bu ölümlerin 36661′inin sivil, 18072′sinin muhalif savaşçı ve 25407′sinin rejime bağlı ordu askeri olduğunu aktardı.

…

Bu rakamlar neden bu aralar yayınlandı? Neden Özgür Suriye Ordusu’nun suçlarından bahsedilmeye başlandı? Aşırıcıların, ailesinin önünde katlettiği gencin, öldürdüğü subayın ciğerini söküp yiyen muhalifin ve rejim ile işbirliği yapmakla suçlanan iki yabancının cihadçılar tarafından bıçakla kafalarının kesilme görüntüleri neden verilmeye başlandı?

Bu soruların cevabını, açık ve net bir şekilde, Amerika Dış İşleri Bakanı Sayın John Kerry, Kuveyt’te düzenlenen bir basın toplantısında, askeri müdahalenin gerçekleşmeme nedenini soranlara verdi: ”Suriye’de askeri bir çözüm söz konusu değildir. Suriye Libya değildir.”

John Kerry ”Savaşın devam etmesi devleti tahrip edecek, orduyu çöküşe götürecek ve terör olayların artmasına sebep olacak olan kapsamlı mezhepsel çatışmalara neden olacaktır” derken Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve devlet kurumlarının güvenliğinin ”koruyucusu” gibi oldu.

Bizler Suriye’nin bir Libya olmadığını, ”dostları” olduğunu ve bu dostların orduyu desteklediğini ve ayrıca rejimin geniş bir halk kitlesi tarafından desteklendiğini söylediğimiz zaman bize lanetler okunuyordu ve farklı boyut ve ağırlıkta suçlarla itham ediliyorduk. Ama John Kerry bu tür söylemleri kullandığı zaman, bu lanet yağdıranlar sessiz kalıyor. Çünkü John Kerry mavi gözlü bir Amerikalı ve ülkesi de bir çok Arab’ın gözünde sadık bir dost konumunda.

65 bin Suriyeli mülteci Ürdün’den kendi topraklarına geri dönüş yapıyor, Kusayr’den sonra Humus’ta bulunan Tel Kelh kenti de rejimin kontrolüne giriyorsa bunlar bize sahada büyük değişimler yaşandığına dair işaretler veriyordur.

Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal önceki gün yaptığı açıklamada ”Suriye işgal altındadır (rejim tarafından) ve o topraklarda soykırım yaşanmaktadır” derken iki düzeyde (sahada ve siyasi düzlemde) meydana gelen hızlı gelişmelerden haberdar mıdır yoksa eskilerin de dediği gibi ”insanlar geri dönerken o hacca mı gidiyor” bilemeyiz!

Büyük ihtimalle Suud Emiri ve diğerleri olan bitenden haberdarlar ve bu öfkeleri de sahadaki bu gelişmelerden kaynaklanıyor. Özellikle ki Suud Emiri iki gün önce Amerikan Dışişleri Bakanı ile görüştü. Bu görüşmede Amerika’nın Suriye krizi takvimini ve pozisyonunu mutlaka Kerry’den duymuştur.

Suud Emirini ve Körfezdeki meslektaşlarını korkutan durum; kendi hükümetlerinin, Suriye’ye askeri ve mali müdahalelerini haklı çıkartmak için yaptıkları mezhebi kışkırtmalar sonucunda Suriye’ye rejimi devirmeye giden militanların kendi ülkelerine dönme ihtimalidir.

Özellikle Batı cephesi olmak üzere basının Suriye rejimini eleştirme dozajını düşürüp eleştiri oklarını (kamera önlerinde kafa kesme görüntüleri ile beraber) muhalefete ve silahlı güçleri olan Özgür Suriye Ordusuna çevirmesi; Batı’nın Suriye’ye demokrasi ve insan haklarını getirebileceğini düşünenler için ”kötü bir alamet” oldu.

Evet Suriye bir Libya değildir. Çünkü Suriye Filistin’in komşusu iken Libya Filistin’den 4000 km uzaktadır, petrol zenginliği içinde yüzerken ne İran ne Hizbullah ne de Çin ve Rusya’dan destek alan bir rejime sahipti.

Şimdi, Amerika ve Rusya’nın rızası ile Suriye’de radikal İslami grupları hedef alacak katliamları bekleyin. Ardından Kerry’nin Kuveyt’te söz ettiği barışçıl siyasi çözüm gelecektir.

Suriye tahrip edildi, ordusu bitkin düştü, Irak parçalanmış durumda, Türkiye’de Erdoğan yıkıma doğru gidiyor, Mısır her an patlayacak bir yanardağın üstünde. İsrail bundan fazla ne isteyebilir?

Dersler bitti Ey Araplar!

Kaynak: medyasafak.com

ABD'li diplomatlar güneyden ayrılmıyor
3 Temmuz 2013

ABD'li diplomatlar 23-28 Nisan tarihlerinde Hatay Kumlu-Hamamat Kaplıca Tesisleri'nde, Gaziantep Tuğcan ve Büyük Antakya Oteli'nde Suriyeli muhalif grup ve tugay elemanlarıyla bir araya geldi. Bir kaynak Gaziantep'teki toplantıda '500 milyon dolarlık yardım notlarının bulunduğu bir dosyanın da unutulduğunu' söyledi.

Cumhuriyet- Suriye’deki iç savaşın devam ettiği, Türkiye’nin muhalif gruplara lojistik desteğini sürdüreceğini açıkladığı şu günlerde, ABD’li diplomatların güney bölge toplantıları sürüyor.

23-28 Nisan tarihlerinde Hatay’a bağlı Kumlu-Hamamat Kaplıca Tesisleri’nde, 23-28 Mayıs tarihlerinde Gaziantep Tuğcan Oteli’nde, 23-28 Haziran’da da Büyük Antakya Oteli’nde Özgür Suriye Ordusu ve yakın muhalif grupların yanı sıra son günlerde farklı adlarla oluşturulan muhalif tugay elemanlarıyla da bir araya gelen ABD’li diplomatların, toplantılarda yapılması düşünülen lojistik ve mühimmat desteğini ele aldıkları tahmin ediliyor.

Diplomatların, 23-28 Mayıs’ta Tuğcan Oteli’nde yaklaşık 4 saat süren toplantı için biri ABD flamalı toplam 7 aynı renkte ciple otele geldiklerini anlatan bir kaynak, “Toplantıya başka illerden gelenler de vardı. Toplantı başladığında otel civarında ne asker, ne de polis vardı. Otelin yaklaşık 20’yi aşkın personeli toplantı sonuna kadar otel dışında tutuldu. ABD’liler Suriye için verilen 500 milyon dolarlık yardım tutarının notlarının bulunduğu bir dosyayı unutmuşlar” diye konuştu.

ABD’nin Türkiye Misyon Hareketi adı altında sunumların yapıldığı toplantılarda ABD Adana Konsolosluğu’ndaki görevlilerin de aktif rol aldıkları dikkat çekiyor. Reyhanlı katliamının ardından toplantıları sıklaştıran ABD’li diplomatlar, 27 Haziran’da Büyük Antakya Oteli’nde gerek basına, gerekse otel çalışanlarına kapalı toplantıda çok sayıda muhalif temsilciyle bir araya geldi.

Son toplantının adresi Hatay, Suriye’ye mühimmat trafiği için geçiş noktası olmasının yanı sıra Halep’e yakınlığı açısından da önem taşıyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=426384&kn=7&ka=4&kb=7

Suriye Hezimete Uğramadı
08.07.2013



Amerikan Veterans Today Gazetesinin baş editörü siyasi analist Gordon Duff; Suriye halkı ve ordusunun maruz kaldığı dış saldırılar karşısında tüm dünyayı şaşırtan bir mücadele sergilediğini ifade ederek, ‘halk savaşından’ daha uzak bir savaşa karşı gerçekten zafere doğru gittiğini kaydetti.

‘Suriye Hezimete Uğramadı’ başlıklı makalesinde İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve daha bir çok devletin dünyanın her yerinden terörist ve katilleri Suriye'ye seferber etmeye çalıştıklarını belirtti. Bu devletlerin Suriye hükümetine karşı meşru olmayan politikalar izlediklerine dikkat çeken Amerikalı analist Duff; Homs kırsalında ele geçirilen İsrailli askeri aracın, Suriye'nin ‘Arap baharına değil de, dış saldırılara maruz kaldığını kanıtladığına dikkat çekti.

Duff; Türkiye ve daha başka devletlerin desteklediği teröristlerin Suriye'de masum insanlara yönelik dillerin bile ifade etmede aciz kaldığı insanlık dışı çirkef eylemler işlediklerini kanıtlayan belge ve video görüntülerine vurgu yaptı. Suriye'nin direniş ve zaferden fazlasını sağladığına işaret eden Duff; bunun Rusya'nın Suriye konusunda daha cesur ve kararlı olmasını sağladığını, böylece Rusya'nın dünya genelinde ABD’ye karşı büyük bir güç haline gelerek Akdeniz sahillerindeki çıkarlarını koruma gücünü ortaya çıkardığını ifade etti. İsrail ve ABD’yi bir köpeğe benzeten Duff; kuyruk olan İsrail'in köpeği sallamasıyla ABD’yi beşeri ve maddi büyük bedele mal olan savaşlara ittiğini, tüm bunlarında siyonistlerin peşinde koştukları ‘Büyük İsrail’ projesi kapsamında olduğunu belirtti.

Duff; Suriye'deki gelişmelerin özellikle ABD için bir facia haline geldiğine işaret ederek, Akdeniz ve Hint Okyanusundaki askeri varlığını sınırlamak zorunda kaldığını ekledi. İsrail'in ‘Suriye muhalefeti’ adını verdiği silahlı gruplara askeri araçların yanı sıra ağır silahlar temin ettiğini belirten Duff; bu silahlı grupların büyük çoğunluğuyla radikal, tekfirci ve gözü dönmüş katillerden oluştuğunun altını çizdi. Amerikalı analist Duff; Suriye'de siyasi çözümün ciddi bir şekilde öne çıktığını ve herkesin bu yönde olduğunu ifade ederek, Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinin bu siyasi çözümü engelleme çabaları olmasaydı, bu çözümün şu ana kadar hayata geçirilmiş olacağını söyledi.

Suriye'deki terör gruplarının hedeflerine ulaşması halinde Suriye'yi on yıllar boyunca şiddet ve halk savaşına sürükleyeceğini herkesin iyi bir şekilde bilmesi gerektiğinin altını çizen Duff; tüm bunların içinde Türkiye ve diğer devletlerin bu teröristlere desteğinin sırrını sorgulamak gerektiğine dikkat çekti.

Makalesinin bitiminde Duff; dünyanın uyanması ve onu tehdit eden bu ciddi gerçek tehlikeyi idrak etmesi halinde Suriye'de sonuç olarak durumların olumlu gelişebileceğini belirtti.
Haber1001

Ülkelerine Dönmeye Çalışan Tunuslu Üç Terörist Türkiye’de Yakalandı
15 TEMMUZ 2013



TUNUS – Tunus'ta yayınlanan Attounissia gazetesi dün yayınladığı raporda Türkiye güvenlik güçlerinin son süreçte, Türkiye-Suriye sınırı üzerindeki bir teftiş noktasında Nusra Cephesine üye üç Tunusluyu tutukladığını ortaya koydu.

Gazete; Türkiye güçleri tarafından yakalanan üç Tunuslunun sorguları sırasında Türkiye topraklarına Suriye’den geldiklerini ve Tunus’a gitmeye çalıştıklarını itiraf ettiklerini ifade etti.

Yakalanan Tunuslu vatandaşlardan biri olan Muhammed Bin Musa sorgusunda 8 ay önce Bingazi’den Suriye’ye, uzun zamandır haber alamadıkları ve Nusra Cephesi üyesi olduğunu öğrendikleri kardeşini aramak için gittiğini dile getirdi.

Libya’da Ebu Ziyad isimli bir adamla buluşarak kardeşini sorduğunu söyleyen Bin Musa; “Kardeşini görmek istiyorsan Suriye’ye gitmen gerekiyor” cevabını aldığını belirterek Ebu Ziyad’ın kardeşini önce İstanbul’a sonra da Antakya’ya oradan da Suriye’ye gönderdiğini aktardı.

Yaralı Teröristler Türkiye’deki Hastanelerde Resmi Kayıtlar Altında Tedavi Ediliyor

1987 doğumlu Nadir Bin Ali sorgusunda ise Libya’da kendisine verilen cazip vaatlerin kurbanı olduğunu ifade ederek cazip vaatlerle kandırıldıktan sonra Türkiye’ye gönderildiğini ve budara Ebu Beşir ismiyle bilinen bir Tunuslu tarafından yönlendirildiğini beyan etti.

Ebu Beşir’in yönlendirmesiyle Asi vadisinden Suriye’ye geçtiğini ve burada el-Kaide örgütünün kamplarında kaldığını dile getiren Bin Ali; Türkiye –Suriye sınırının iki tarafında bulunan el-Kaide örgütünün genelde birbirleri arasında yardım örgütleri aracılığıyla iletişim kurduklarını anlattı.

Basem Yardım Örgütünün Suriye’deki çatışmalarda yaralanan el-Kaide örgütü militanlarını Türkiye’ye taşıdığına işaret eden Bin Ali; yaralıların Türkiye’deki hastanelerde resmi kayıtlar altında tedavi edilerek Suriye'de yeniden savaşmak üzere geri gönderildiklerini dile getirdi.

Türkiye’ye Bağlı El-İman Grubu Teröristlerin El-Kaide Kamplarına Ulaşmasını Güvenceye Alıyor

Suriyeli üyeleri de bulunan “El-İman Birliği” isimli bir grubun kendini bağımsız olarak lanse ettiğini ve bu grubun Türkiye yönetimine bağlı olduğunu ifade eten Bin Ali; bu grubun Kefer Teharim’da bir üssü bulunduğunu ve bu grubun en önemli görevinin militanların el-Kaide kamplarına ulaşmasını güvence altına almak ve ÖSO’ya katılmalarını engellemek olduğunu kaydetti.

Üçüncü Tunuslu terörist olan Yusuf Bin Mustafa el-Akkari ise üniversite öğrencisi olduğunu ifade ederek Selefi çizgisine katıldıktan sonra Kartac Havaalanından İstanbul’a gittiğini oradan kara yolu aracılığıyla Antakya’ya Ebu el-Amreyn isimli bir kaçakçı aracılığıyla da Asi vadisi üzerinden Suriye’ye geçtiğini anlattı.

Suriye’ye ilk gittiğinde” Ceyş el-Umme” isimli grubun kampında kaldığını ve orada birçok Tunuslu gördüğünü söyleyen el-Akkari; bir arkadaşı aracılığıyla bu kamptan ayrılarak İdlib’te Nusra Cephesinin kampına gittiğini dile getirdi.

Kamplarda gördükleri askeri eğitim ve şehitliğe motive etme seansları hakkında ayrıntılı bilgi veren Tunuslu üç terörist; son süreçte İslam Devleti ile Nusra Cehpesi oluşumları arasında bir ihtilaf doğduğunu ve bu ihtilaf sonucu bu iki oluşum arasında bölüştürüldüğünü anlattılar.

Terörist Grupları Arasındaki İhtilaf Nedeniyle Militanların Çoğu Ülkelerine Dönmek İstiyorlar

Ayrıca bu bölünme nedeniyle Suriye'deki terör gruplarına katılmış yabancı uyruklu militanların çoğunun ülkelerine dönmek istediklerini ortaya koyan Terörist Nadir; kendisiyle birlikte yakalanan diğer iki arkadaşının da ülkelerine dönmek için silahlarını sattıklarını ibraz etti.

Tunus’a dönüşü üç arkadaş birlikte planladıklarını söyleyen Nadir planlarını; “Tunusa dönmek için el-Kaide örgütü ile bağlantısı olan Suriyelilerden yardım alarak silahlarını satacaktık. Kazandığımız parayla Türkiye’ye giderek devletle bağlantısı olan kişilerin yardımıyla İstanbul Havaalanından Tunus’a gidecektik…” şeklinde anlattı.

Bilineceği üzere Suriye’ye en çok militan gönderen ülkelerin başında Tunus geliyor. Çok sayıda Tunuslu genç kandırılarak Suriye'de terörist saflarda savaşmak üzere gönderiliyor. Suriye’ye karşı kurulan komplo ile işbirliği içerisinde olan dini mevkilerin yayınladığı tekfir ve cihat fetvalarından sonra bu sayıda artış olduğu görülmektedir.
SANA / SURİYE HABER AJANSI

Michele Alliot-Marie: Esad Büyük Bir Sürprize Hazırlanıyor
17.07.2013



Fransa eski başkanı Nicolas Sarkozy hükümetinde savunma bakanı görevini üstlenen Michele Alliot-Marie Frans 1 Kanalının haber bülteninde Suriyeli muhalif Munzur Mahus ile bulunduğu mülakatta; yaklaşık 2.5 yıldan beri Suriye'de krizin başlamasıyla Batının askeri yöntemle Beşşar El-Esad’ı yönetimden düşüremeyeceğine ilişkin iddiasını kanıtladı. Alliot-Marie televizyon spikerinin Suriye ordusunun meydanda ilerlemeler kaydetmesini nasıl yorumladığına ilişkin bir soruya cevabında:

“El-Esad önümüzdeki birkaç gün içinde büyük bir sürprize hazırlık yapıyor. Sadece birkaç gün içinde Suriye'de silahlılar için güvenli hiçbir yer kalmayacaktır. Suriye muhalefetine gönderilen 3 silah kargosu Suriye yönetiminin eline geçti..” dedi.

Suriyeli muhalif Mahus’a hitaben Spiker: Sayın Munzur; meydanda silahlanmanın gerçeği nedir? ÖSO ve Nusra Cephesi arasındaki durum nedir?

Mahus: Fransız hükümeti, silahların radikallerin eline düşmesi bahanesiyle muhalefete hiçbir silah göndermiyor. Bu da Fransa'nın tutumu ile ÖSO ve Nusra arasındaki anlaşmazlık ile tamamen çelişiyor. Ayrıca Esad’a karşı devrimimize de zarar veriyor..

Bu esnada Alliot-Marie Mahus’un sözünü keserek: Sayın Munzur; Fransa'nın sizi silahlandırması Nusra’nın meydandaki nüfuzunu zayıflatmakla koşulluydu. Siz de bunun taahhüdünde bulundunuz, şu an ise neden şaşırıyorsunuz..

Alliot-Marie: Esad, Golan cephesini açmaya hazırlanıyor. Vermek istediği mesaj da İsrail'e ulaşmasıyla İsrail; derhal ordusunun sayısını azalttığını ilan ederek Esad’a onunla cephe açma isteğinde olmadığı iletisini verdi..

Alliot-Marie: Suriye ordusu güçlenme kabiliyetini ve gücünü kanıtladı. Bundan dolayı da NATO aleni olarak bir çok kez, Suriye'de direk askeri müdahaleyle ilgilenmediğini ilan etti.

Alliot-Marie: Durumlar oldukça karmaşıktır, hiç kimse Suriye'deki krizi net bir şekilde analiz edemiyor..

Alliot-Marie: Esad, kuzey yönüne hareket etmeye başladı, bu da konunun nihayetidir. Silahlılara da alanlar daralmaya başladı.

Alliot-Marie: Esad’ın Suriye'de sahil bölgesinde kendi yandaşlarıyla birlikte yaşayabileceği bir parça bölmeye çalıştığını düşünenlerin tümü yanıldı. Öyle ki Esad bugün; Suriye'nin tamamını kurtarmaya çalışıyor. Suriye muhalefeti de bunu hissetmeye başladı.
haber1001

Salih Müslim: ‘Devlet kurma niyetimiz yok’
Mahmut Hamsici
BBC Türkçe
18 TEMMUZ 2013



Suriye’nin Türkiye sınırındaki çatışmalar nedeniyle kamuoyunda gözlerin çevrildiği PYD (Demokratik Birlik Partisi) Eş Başkanı Salih Müslim, "PYD, Suriye’nin kuzeyinde devlet kuruyor" iddiasını reddetti.

BBC Türkçe’ye konuşan Müslim, ortada Türkiye’nin güvenlik açısından kaygılanacağı bir durum olmadığını belirtti ve çatışmalarda PYD’ye bağlı YPG (Halk Savunma Birlikleri) tarafından kontrol altına alınan sınır bölgesinde denetimin sivil yöneticilere devredildiğini söyledi.

'Çatışılan gruplar Cihatçı'

PKK'ya yakın olduğu iddia edilen PYD'nin lideri Salih Müslim son çatışmaları değerlendirirken, bunların yeni olmadığını, daha önce de bu tür olaylar yaşandığını belirttikten sonra şu yorumu yaptı: “Bazı kişilerin araya girmesiyle anlaşma yapıldı, çatışmalar yatıştı. Ancak Cihat anlayışıyla hareket eden bu gruplar anlaşmaya uymadı. Bölgede karışıklık yarattılar. En son Serekaniye’de birisini kaçırdılar. Bizimkilerin araya girmesiyle onlar salındı ama kışkırtmalara devam ettiler. O yüzden YPG güçleri bunlara saldırdı ve sınır bölgesinde bütün halkı rahatsız eden bir grubu oradan çıkardı.”

'Türkiye'nin karışmasını istemiyoruz'

Müslim, YPG’yle çatışan İslamcı grupların Türkiye sınırından Suriye’ye geçiş yaptığını, Türkiye’den yardım alıyor olabileceklerini belirtti ve “Türkiye Selefi grupları desteklemesin” dedi.

Türk ordusu tarafından Suriye tarafına ateş açılmasını eleştiren Müslim, “Onlar da kendi vatandaşlarını korumak mecburiyetindeler ama havan toplarıyla ateş açılması hiç iyi bir şey değil. Biz Türkiye’nin aramızdaki meseleye karışmasını istemiyoruz. Kuzeyde onlar Kürtlerle bir anlaşmaya yönelmişler, bu iyi bir şeydir. Ama bıraksınlar Suriye’dekiler de kendi kendileriyle bir anlaşmaya varsınlar. Eğer karışmak istiyorlarsa kapılarını insani yardım için açsınlar.”

'Ele geçirilen sınır kapısı normal bir sınır kapısı değil'

Müslim, ortada Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili kaygı duymasını gerektirecek bir durum olmadığını da belirtti: “Serekaniye’deki kapı mesela bir Akçakale’deki gibi normal bir geçiş kapısı değil. Bazı bayramlarda falan açılıyordu. YPG burayı almıştı. Bu kapılar bundan sonra sivil halk tarafından oluşturulan komitenin elinde olacaktır. Bu tür komitelerde sadece Kürtler değil, Araplar ve Hristiyanlar da bulunuyor.”

Türk ordusunun sınırda olası bir operasyon düzenleyeceğine inanmadığını söyleyen Müslim bu olasılıkla ilgili şu yorumu yaptı:
“Bir saldırı isterse Kuzey’den isterse Güney’den gelsin halk mutlaka kendisini savunacaktır. Ama böyle bir durumun olmamasını temenni ediyoruz. Türk ordusuyla karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Burada birileri silah kulanmışsa, bu halkın kendi kendisini koruması içindir. Onların Türkiye’ye bir tepkisi yoktur.”

'Askeri dış müdahale Suriye'yi karıştırır'

Salih Müslim Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çatışmaların gelen kurşun nedeniyle Ceylanpınar’da bir kişinin ölümünün ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni Suriye’yle ilgili harekete geçme çağrısında bulunmasını da şu sözlerle değerlendirdi: “Bundan kasıt dış müdahalenin yapılması ise bunu kimse istemiyor. Askeri dış müdahale Suriye’yi karıştırır. Ama bir arabuluculuk kastediliyorsa bu yönde çalışmalar var ve biz de bu çabanın içindeyiz.”

Suriye’den ayrılıp ayrı bir devlet kurma gibi bir niyetlerinin olmadığını belirten Müslim, PYD’nin savunduğu siyasi projenin demokratik özerklik olduğunu belirtti.

'Seçim fikri geçici bir yönetim için'

Müslim bununla birlikte önümüzdeki dönemde yapılması tartışılan seçimlerin iddia edildiği gibi doğrudan demokratik özerklik ilanıyla ilgili olmadığını belirtti: “Bölgede halk birçok yerde kendi denetimini kurmuş durumda. Şimdi bu denetimin halkın ihtiyaçları için bir çeşit örgütlenmeye gitmesi gerekiyor. Örneğin birçok yardımın organize edilmesi gerekiyor. Kış yaklaşıyor. Kızılay’la, Kızılhaç’la görüşülmesi gerekiyor. Batı Kürdistan’da halk adına konuşabilecek bazı kimselerin olması gerekiyor. Önümüzdeki üç ay içinde seçime gidilip bunlar belirlenebilir. Ama bu henüz kararlaştırılmadı, diğer gruplarla da konuşuluyor, önümüzdeki günlerde belirlenir. Bu geçici bir yönetim olur. Bu demokratik özerklik değil ama onun bir parçasıdır.”

Suriye yönetiminin seçimler karşısında bölgeye topyekun bir askeri harekata girişmesi olasığıyla ilgili soruyaysa Müslim şu cevabı verdi: “Suriye askerleri zaten saldırıyorlar. Ama öyle büyük bir saldırı durumunda halkımız kendisini savunacaktır. Ama böyle bir şey olmasını istemiyoruz.”
BBCT

Suriye Savaşı Kapımıza Dayandı
Murat Yetkin
Radikal
18/07/2013

Ceylanpınar 910 kilometrelik Türkiye sınırının hemen hemen orta yerinde; dolayısıyla Suriye’de iki yılı geride bırakan kanlı iç savaşın Türkiye’nin kapısına dayanmış olduğu tek nokta değil...

Dün Anadolu Ajansı’nın Suriye tarafındaki çatışmalar sırasında Ceylanpınar’daki sınır karakoluna açılan ateşe karşılık verildiğini açıklamasından bir iki saat sonra yasadışı PKK’ya yakın Fırat Haber Ajansı, sınırın Suriye tarafındaki karakolun, PKK’nın Suriye’deki kardeş örgütü PYD’nin silahlı kolu YPG kontrolüne geçtiğini bildirdi. YPG kapıyı El Nusra militanlarından devraldı; ikisi arasındaki çatışmalardan seken kurşunla dün Ceylanpınar’da bir çocuk öldürülmüştü.

Belki de ikinci defa demek lazım. Ama Suriye’deki PKK kapıyı ilk defa geçen yıl ele geçirdiğinde koşullar çok farklıydı. O zaman henüz Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununa çözüm hedefli PKK diyaloğu başlamamıştı ve PKK Türkiye’nin destek çıktığı Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) karşı Beşar Esed saflarında savaşıyordu.

Bir önemli ayrıntı da, Suriye’deki isyancı muhalefetin asıl gövdesini oluşturan İhvanı Müslimin ya da Müslüman Kardeşler hareketinin içinden 2012’de doğan El Nusra örgütü birkaç ay içinde El Kaide’nin Suriye kolu olmakla sonuçlanacak yolculuğunun henüz başındaydı.

Köprülerin altından bir yılda çok sular aktı. El Nusra resmen El Kaide’ye bağlı olduğunu ilan etti, ÖSO El Nusra ile yollarını ayırdı ve Türkiye’deki sürecin uzantısı olmak üzere PKK Suriye’de saf değiştirip hem Esed’e, hem de El Kaide’ye karşı Türkiye sınırı boyunca Kürt bölgesinde kontrolünü kalıcılaştırma hedefli hamlesini başlattı.

Ceylanpınar 910 kilometrelik Türkiye sınırının hemen hemen orta yerinde; dolayısıyla Suriye’de iki yılı geride bırakan kanlı iç savaşın Türkiye’nin kapısına dayanmış olduğu tek nokta değil. Sınırın doğu ucu zaten fiilen uzunca bir süredir, özellikle kuzey kesiminde Kürtlerin elinde. Irak’ın federatif Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ait bölgenin Türk sınırına yakın kesimde PKK’nın borusu ötüyor; Türkiye’deki süreç çerçevesinde dışarı çıkan militanlar oradaki ‘güvenli bölgelerde’. Dolayısıyla PKK, Irak savaşı ardından Suriye iç savaşından da faydalanarak bu iki ülkenin Türkiye’yle sınır bölgelerini fiili egemenliğine alıyor.

Sınırın batı ucu daha da çetrefil bir tablo arz ediyor. Türkiye’ye 1938’deki plebisit ile katılan Hatay’ın nüfus yapısı hem etnik hem de mezhebi yönden karmaşık. İlçe ve köylerin kimi Sünni, kimi Alevi veya Nusayri (bilerek ya da kasıtlı olarak aynı gösterilse de, ikisi de yakın ama ayrı kimlikler). Sünnilerin kimi Türk, kimi Kürt. Alevilerin çoğu Türk, Nusayriler Arap kökenli. Bu tabloya bir de savaştan kaçan mültecilerin barındırıldığı kampları, bazı kamplarda ÖSO’ya eğitim verildiği iddialarını, çaresiz mültecilerin oradaki ilçe nüfusları üzerinde oluşturduğu ek yükü ve Suriye istihbaratının öteden beri Türkiye’de ilişki kurduğu silahlı grupları hesaba katarsanız, Reyhanlı’da onlarca sivilin öldürülmesiyle sonuçlanan bombalı saldırılar karşınıza çıkıyor.

Özetlersek Türkiye, Suriye’deki iç savaşa temel olarak üç noktada temas ediyor. Birincisi, daha zahiri olan, savaşın kendisi, bunun Ceylanpınar’da, daha önce Akçakale’de Reyhanlı’da olduğu gibi zaman zaman sınırlarımıza taşması. İkincisi Kürt, üçüncüsü Alevi meseleleri…

Savaşın kendisinin Türkiye’nin yaklaşmakta olduğu 2014-2015 seçimler dönemi üzerine doğrudan ve önemli bir etkisi olma ihtimali zayıf.
Ancak Kürt ve Alevi meseleleri öyle değil. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hedefi dahil, pek çok siyasi dengeyi, oyun planını etkileyecek önem ve şiddette konular. O nedenle Suriye’deki savaş, Türkiye’deki iç siyaseti derinden ilgilendiriyor.

Türkiye’nin iç ve dış siyaseti, iç ve dış güvenliğinin Suriye iç savaşı nedeniyle hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği tehlikeli bir süreçten geçiyoruz.

Sınırlar Yol Geçen Hanı oldu
19.07.2013

HATAY’ın Reyhanlı İlçesi’nde, Suriye sınırından gelen 2 kişi kendilerine yemek veren ev sahiplerini tabancayla yaralayıp, 3 bin 500 doları gasp etti.

Olay, saat 01.30’da Suriye sınırına 1 kilometre uzaklıkta bulunan Yenişehir Mahallesi’nde meydana geldi. Suriye sınırından kimliksiz sorgusuz Türkiye’ye geçen 2 kişi, 49 yaşındaki Halil Hazırlar’ın evine geldi. Kendilerini Tacikistan ve Özbekistanlı olarak tanıtan ve isimleri öğrenilemeyen 2 şüpheli, aç olduklarını belirterek yemek istedi. Oto yıkama işyeri olan Halil Hazırlar ile eşi Fatma Hazırlar, gece evlerine gelen 2 yabancıya yemek verip karınlarını doyurdu. Yemeklerini yiyen 2 şüpheli, daha sonra Halil Hazırlar’dan para istedi. Ancak ev sahibi para veremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine şüphelilerden biri tabanca, diğeri de el bombası çıkarttı. Silahlı olan ateş edince Halil Hazırlar ile eşi yaralandı, şüpheliler oturma odasında bulunan 3 bin 500 doları alıp kaçtı. Sol kolundan yaralanan Halil Hazırlar ile yine aynı kolundan yaralanan eşi Fatma Hazırlar, Reyhanlı Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Halil Hazırlar ayakta tedavi edilirken eşi ise Antakya Devlet Hastanesi’ne sevk edildi.
haber9

Hatay'da Suriyeli isyancılar açılan ateş sonucu 5 askerin yaralandı
19 Temmuz 2013

Hatay'ın Altınözü ilçesine bağlı Kıyıgören köyündeki hudut karakoluna bağlı birliklerin devriye görevi yaptığı sırada Suriye tarafındaki isyancılar ateş açıldı. Sınırda devriye görevi yürüten karakol ekibindeki 1'i Astsubay, 1'i uzman çavuş 3 asker yaralandı.

Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamaya şöyle:

"Türkiye-Suriye Hududunda, 2’nci Hudut Alay Komutanlığı Kıyıgören Hudut Karakolu sorumluluk bölgesinde saat 17.30'da Asi Nehri kenarı boyunca iki Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç (TTZA) ile devriye görevi icra edilirken, siyasi sınıra 10 metre mesafede, Asi Nehri'nin Türkiye tarafında içinde mazot olduğu değerlendirilen bidonlar tespit edilmiştir.

Bir TTZA'nın himayesinde, diğer bir TTZA'dan indirilmiş personel tarafından mazot dolu bidonlar nehirden çıkarılmaya çalışılırken, Suriye tarafından sık ağaçlıklı bir bölgeden ateş açılmıştır. Açılan ilk ateşte bir uzman çavuş ve bir er hafif şekilde yaralanmıştır.

Ateşin geldiği Suriye tarafındaki bölgeye piyade tüfeği ve makineli tüfekle karşı ateş açılmış, bölgeye takviye olarak bir Zırhlı Muharebe Aracı (ZMA) daha sevk edilmiştir.

Yaralıların tahliyesi esnasında Suriye tarafından pompalı tüfekle ikinci bir ateş açılmış ve açılan ateş sonrasında iki astsubay ve bir er hafif şekilde yaralanmıştır. Bu ateşe de angajman kuralları çerçevesinde ZMA topu, roketatar, uçaksavar, bombaatar ve hafif silahlarla karşılık verilmiş, bölgeden birliklerimiz üzerine ateş edilen su pompası binası ateş altına alınarak tahrip edilmiştir.

GECE DE ÇATIŞMA YAŞANDI

20 Temmuz 2013 saat 01.00'de tahrip edilen söz konusu su pompası binasına 10-15 kişilik silahlı bir grubun yaklaştığı tespit edilmiş, önce havaya uyarı amaçlı atış yapılmıştır. Uyarı atışından sonra, Suriye tarafındaki silahlı grup tarafından hudut birliği personeline hedef gözetmeksizin 10-15 el ateş açılmıştır. Bu ateşe de angajman kuralları çerçevesinde bombaatar, uçaksavar ve makineli tüfek ile karşılık verilmiştir. Silahlı çatışma sonucunda Suriye tarafındaki saldırganların ölü ve yaralılarının olduğu öğrenilmiştir.

Hafif yaralı olan bir astsubayımızın tedavisi Kıyıgören Hudut Karakolunda yapılmıştır. Diğer yaralı dört personelimiz Antakya Devlet Hastanesi ve Mustafa Kemal Üniversitesi Araştırma Hastanesine sevk edilmiştir. Olayda yaralanan personelimizin hayati tehlikeleri bulunmamaktadır. "
haber1001

Suriye: Esad'ın konvoyuna saldırı iddiası yalan
8 AĞUSTOS 2013



BBC'nin haberine göre; Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın sabah saatlerinde konvoyuna saldırı düzenlendiği iddiası, Suriye Enformasyon Bakanlığı tarafından yalanlandı.

Suriye Enformasyon Bakanı Umran Zoabi, Suriye devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, muhaliflerin Esad'ın konvoyuna füzelerle saldırdıkları iddiasının "hayal ve illüzyondan ibaret olduğunu" söyledi.

Muhalifler, konvoya havan toplarıyla saldırdıklarını ve Esad'ın konutunun bulunduğu Malki bölgesindeki Enes bin Malik Camii'nin vurulduğunu iddia etmişti.

İddiaların ardından Esad'ın Şam'da bayram namazı kılarken görüldüğü fotoğraflar ve görüntüler yayımlandı.
haber1001

[size=


En son Ekim tarafından Prş Ağu 08, 2013 8:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Tem 20, 2013 10:02 pm    Mesaj konusu: Nusra, Resulayn ve Tel Abyad'da PYD'ye karşı saldırıya geçti Alıntıyla Cevap Gönder

İsyancı Nusra, Resulayn ve Tel Abyad'da PYD'ye karşı saldırıya geçti
21 Temmuz 2013



TRT'nin haberine göre; Nusra, Türkiye sınırındaki Resulayn ve Tel Abyad'da PYDye karşı saldırıya geçti.

PKK'nın bu Suriye'deki uzantısı olan PYD güçleri ile sınırda şiddetli bir çatışma sonrası 2 gün önce Resulayn'ı PYD’ye bırakmak zorunda kalan isyancı Nusra Cephesi, bu kasabayı tekrardan PYD’den geri almak için karşı saldırıya geçti.

Yaklaşık 3 bin milisiyle bu akşama doğru (Resulayn-Tel Abyad) (Ceylanpınar-Akçakale) karşısı sınır kasabasına geniş çaplı bir saldırıya geçtiği öğrenilen Nusra Cephesi'nin PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’nin askeri kanadı YPG güçleri ile çok şiddetli çatışmalar yaşadığı öğrenildi.

Alınan bilgilere göre, El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi, PYD’den kuzey sınırını tamamen almak için ISIS, Ahraru Şam Hareketi ve Tevhid Tugayı birlikleri ile işbirliğine giderek Resulayan-Tel Abyad'da PYD’ye karşı saldırı başlattı.

PYD'nin ise yaşanan çatışmalar sonrası Kobani ve Afrin’de bulunan YPG tugaylarından 2 bin kadar silahlı milisini Resulayn ve Tel Abyad’a takviye güç olarak yönlendirdiği öğrenildi.

Resulayn ve Tel Abyad'da silah seslerinin yükseldiği ve çok şiddetli çatışmaların yaşandığı belirtildi. Bu nedenle Suriye'nin Resulayn kasabasına komşu olan Ceylanpınar ve Akçakale halkını tekrar korku ve panik sardı.

İki gün önce Resulayn’da Nusra Cephesi ve PYD güçleri arasında yaşanan şiddetli çatışmalarda, Ceylanpınar sınırını geçen kurşunlar, 2 Türk vatandaşına isabet ederek ölümlerine neden olmuştu.
haber1001

El Nusra ve PYD çatışması sürüyor
21 Temmuz 2013

El Nusra'dan Kürtlerin katledilmesi çağrısı

Telabyad'da PYD'nin silahlı gücü YPG ve El Nusra arasında çatışmalar sürüyor. El Nusra'nın katliam ve yağmalama tehditlerine karşın, YPG “Kürtleri korumak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını” duyurdu.

ANF'nin haberine göre, Telabyad kenti El Kaide’li gruplar tarafından ağır silahlarla bombalanırken, yüzlerce sivilin kaçırıldığı ve ölümle tehdit edildikleri bildirildi.

Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kürt mahallelerine yönelik saldırıları karşısında sessiz kalmayacaklarını belirterek, “Kürtleri korumak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını” duyurdu. Bu arada Telabyad’da son 24 saat içerisinde 80’e yakın El Nusra üyesinin öldürüldüğü duyuruldu.

YPG Genel Komutanlığı yaptığı kısa açıklamada “El Kaide'nin Suriye Kolu Cephet El Nusra'ın Telabyad’daki Kürt evine yönelik yaptığı baskın ve Kürtlerimizin esir alınmasına seyirci kalamayız. Oradaki Kürt Halk Evi ile Kürtlerimizi korumak için elimizden gelen her şeyi yapacağımızın kamuoyu tarafından bilinmesini isteriz” dedi.

Açıklamada, Telabyad yakınındaki Kobani kenti sakinlerine Telabyad'daki Kürtleri korumaları ve YPG etrafında saf tutmaları çağrısı yapıldı.

Telabyad'da onlarca El Nusra üyesi öldürüldü iddiası
Rakka bölgesinde bulunan ve Suriye Kürdistanı'nın Kobani şehrine yakın Telabyad kentinde Cumartesi günü El Kaide bağlantılı grupların Kürt mahallelerine saldırması ile başlayan çatışmalar devam ediyor.

Halep bölgesinde aktif olan El Ekrad (Kürt) Cephesi ile El Nusra arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. El Nusra’nın bugün kent camisinde Kürtlerin katledilmesi ve yaşadıkları yerlerin yağmalanması çağrısında bulunduğu bildiriliyor.

Bu arada Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, “Kürt savaşçıların Irak İslam Devleti emirini bu kentte esir aldığını” iddia etti. Bölgeden gelen bilgiler, Irak İslam Devleti Emiri Ebu Musa’nın El Ekrad Cephesi tarafından esir alındığı yönünde. Ancak bu bilgi henüz, Ekrad Cephesi tarafından doğrulanmadı.

Yerel kaynaklardan alınan bilgilere göre son 24 saat içerisinde 80’e yakın El Nusra üyesi öldürüldü.

Sivilleri kaçırıyorlar
El Kaide’li gruplar bir yandan mahalleleri bombalarken, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce kişiyi kaçırdığı ve başlarını kesmekle tehdit ettiği bildirildi. Kenti Kürtlerden boşaltmaya çalışan El Kaide’lilerin, katliam hazırlıkları yaptıkları iddia ediliyor. ANHA haber ajansının kent içerisindeki muhabiri El Nusra’nın tank ve diğer ağır silahlarla Telabyad çevresindeki Yabse ve Surkiriye köyleri etrafını bombaladığı ve şiddetli çatışmaların yaşandığını bildiriyor.

Çatışmalar sürüyor

Öte yandan Suriye Kürdistanı'nın en büyük kenti Kamışlı ile Tirbespi arasındaki Çelaxa bölgesinde de YPG ile El Kaide bağlantılı El Nusra, Irak İslam Devleti ve Bilad El Şam arasındaki çatışmalar da devam ediyor. Çatışmalar 17 Temmuz günü başladı. Girhok ile Ali Ağa köylerinde yer yer çatışmaların yaşandığı yönünde bilgiler gelirken şu ana kadar bu bölgede 12 YPG'linin hayatını kaybettiği öğrenildi. El Kaide bağlantılı grupların ise onlarca kayıp verdiği bildiriliyor.

El Kaide bağlantılı gruplar ile Kürtler arasındaki çatışmalar, 16 Temmuz günü Serêkaniyê (Rasulayn) kentinde bir YPG devriyesine yönelik saldırının ardından başladı. YPG güçleri El Kaide gruplarına karşı başlattıkları operasyonda 48 saat içerisinde bu grupların Türkiye ile olan sınırdaki karargahlarını ele geçirmiş ve bunları kentten çıkarmıştı. Sözkonusu grupların karargahlarında, aralarında Türkiye, ABD, Mısır, Tunus ve Bahreyn’lilerin de olduğu yabancı kökenli savaşçılara ait pasaport ve kimlik bilgileri ele geçirilmişti.
haber93

Sınırda korkutan patlama
21 Temmuz 2013



Suriye'nin Rakka kentine bağlı Telebyad ilçesinde saat 18.00 sıralarında şiddetli patlama meydana geldi.

ŞANLIURFA - Türkiye sınırına yakın bir noktada meydana gelen gürültülü patlama Akçakale'de tedirginliğe yol açtı.

Şiddetli patlamanın ardından Telebyad'dan dumanlar yükselirken, patlamanın neden kaynaklandığı öğrenilemedi.

Patlamanın ardından sınır hattında önlemler artırılırken, Özgür Suriye Ordusu'na bağlı muhaliflerin de üzerinde uçaksavar ve ağır silahlar bulunan araç konvoyu ile çatışmaların yaşandığı bölgeye doğru ilerledikleri görüldü.

Öte yandan Suriye'nin Haseki iline bağlı Rasulayn kasabasının Türkiye sınırına yakın kesiminde aralıklarla silah sesleri duyuluyor.

PYD güçleri ile Nusra Cephesi arasında çatışma yaşanan Rasulayn'da zaman zaman silah sesleri geliyor. Silah sesleri Suriye sınırına yakın Ceylanpınar ilçesinden de duyuluyor.

Şanlıurfa'nın Suriye sınır kesiminde çatışmalar aralıklarla devam ederken, PYD'ye bağlı silahlı güçler Türkiye sınırındaki Telabyad kentinde Irak İslam Devleti Emiri olduğu belirtilen Çeçen asıllı Ebu Musab’ı sağ olarak yakaladıklarını açıkladı.



Fırat Haber Ajansı başta olmak üzere PKK'ya yakın çok sayıda internet sitesinde, El Ekrad Cephesi Komutanlığı'na dayanılarak verilen haberlerde PYD'ye bağlı 'El Ekrad Cephesi' güçlerinin dün gece çıkan çatışmalarda 'Irak İslam Devleti ve Biladi Şam Emiri' olarak nitelendirilen Ebu Musab’ı esir aldıkları belirtildi.

PYD'de bağlı El Ekrad Cephesi tarafından bugün yapılan açıklamada, "Açık bir şekilde ilan ediyoruz: El Ekrad Cephesi Irak İslam Devleti ve Bilad El Şam’ın çatısı altına girmeyecek ve El Kaide’nin bir kolu olmayacak" denilirken Çeçen kökenli El Kaide Emiri Ebu Musab’ın, yüzlerce sivil karşılığında serbest bırakılabileceği bildirdi.
gazeteport

Akçakale sınırında çatışma
21 Temmuz 2013

Şanlıurfa'nın Akçakale İlçesi'nin karşısında bulunan Suriye'nin Rakka kentine bağlı Telabyad İlçesi'nde, El Nusra cephesi ile PKK'nın bu ülkedeki kolu PYD güçleri arasında çatışma çıktı.

ŞANLIURFA - Silah sesleri tedirginliğe yol açarken çatışmalarda yaralanan 15 Suriyeli, Akçakale'ye getirildi.

Suriye'nin Rakka kentine bağlı Telabyad İlçesi'nde, geçen eylül ayında başlayan çatışmalarda ilçenin yönetimi Özgür Suriye Ordusu'na mensup muhalifler tarafından ele geçirildi. Yaklaşık 9 aylık sessizliğin ardından gece saatlerinde ilçede bulunan El Nusra cephesine bağlı kişiler ile Aynel Arap İlçesi'nden gelen PYD güçleri arasında çatışma çıktı. İlçenin kontrolünü ele geçirmek için Telabyad'a gelen PYD güçleri ile El Nusra cephesi arasındaki çatışma sınır komşusu Şanlıurfa'nın Akçakale İlçesi'nde tedirginliğe yol açtı. Silah seslerinin ilçede net bir şekilde duyulduğu çatışmalarda yaralanan 15 kişi, yakınları tarafından sınırdan geçirilerek Akçakale Devlet Hastanesi'ne getirildi. Acil serviste tedavisine başlanılan yaralılardan, hayati tehlikesi bulunanlar çevre illere sevk edildi. Güvenlik güçleri, çatışmaların ardından sınır hattında önlemlerini arttırdı. Öte yandan Telabyad'da başlayan çatışmalarda çok sayıda kişinin öldüğü iddia edilirken, El Nusra cephesine bağlı bir komutanın PYD güçleri tarafından kaçırıldığı öne sürüldü.

ÇATIŞMALAR YENİDEN BAŞLADI

Akçakale'nin karşısında bulunan Suriye'nin Rakka kentine bağlı Telabyad İlçesi'nde dün gece saatlerinde El Nusra cephesi ile PYD güçleri arasında başlayan çatışmalar, sabaha karşı yerini sessizliğe bıraktı. Akçakalelilerin tedirginliğine neden olan çatışmalar, saat 10.00 sıralarında yeniden başladı.

30 YARALIDAN 5'İ ÖLDÜ

Yer yer şiddetlenen çatışmalarda, Akçakale'de zaman zaman duyulan patlama sesleriyle güvenlik güçleri sınır hattında zırhlı araçlarla önlem aldı. İlçenin kontrolünü ele geçirmek için Aynel Arap İlçesi'nden gelen PYD güçleri, Telabyad ilçe merkezine 3 kilometre kala bir bölge konuşlandığı ve burada El Nusra'ya bağlı güçler ile çatıştıkları belirtildi. Çatışmalarda yaralanarak Akçakale Devlet Hastanesi'ne 30 yaralıdan 5'i ise yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti. Acil serviste tedavileri yapılan yaralılar, hayati tehlikelerinin bulunduğu gerekçesiyle çevre illere sevk edildi. Telabyad'da çatışmaların başlamasının ardından halk, sınıra yakın alanlardaki güvenli bölgelere geldi.

TOP SESLERİ DUYULUYOR

Telebyad'da, Özgür Suriye Ordusu'na bağlı El Nusra ile PYD yanlıları arasında aralıklarla süren çatışmalar sırasında tanklarla top atışı yapılmaya başladı. Saat 15.20'den itibaren El Nusra'ya bağlı güçler tarafından tanklarla birkaç atış yapıldığı ve topların Telebyad'a yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta PYD'lilerin bulunduğu iddia edilen noktalara isabet ettiği görüldü. Top atışlarının ardından bazı noktalardan dumanların yükseldiği Telebyad'da aralıklarla silah sesleri de duyulmaya devam ediyor. Top atışları Akçakale'de endişeye yol açarken, sınır hattında güvenlik önlemleri artırıldı

AKÇAKALE'DE 'SINIRA YAKLAŞMAYIN' ANONSLARI

Suriye'nin Rakka kentine bağlı Telebyad ilçesinde El Nusra cephesi ile PYD güçleri arasında dün gece başlayan ve halen aralıklarla devam eden çatışmaların ardından belediye hoparlörlerinden sınıra yaklaşılmaması için uyarı anonsları yapıldı.

Kaymakamlık tarafından belediye hoparlörlerinden yaptırılan anonslarda, çatışmalar hatırlatılarak vatandaşların kendi güvenlikleri için sınıra yaklaşmamaları konusunda uyarılarda bulunuldu.

Bu arada çatışmaların aralıklarla sürdüğü Telebyad'da, bir çok kişi yanlarına çocuklarını ve eşyasını alıp yaya olarak ilçeyi terk etmeye başladı.
gazeteport

Zebari: Beşşar Esad yakın bir gelecekte isyancılara galip gelecek
24-07-2013



YDH'nin haberine göre; Independent gazetesine demeç veren Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın yakın bir gelecekte isyancılara galip geleceğini ifade etti..

Irak Dışişleri Bakanı Zebari, dışarından bir müdahale ile topyekun bir savaş olmaksızın Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın devrilemeyeceğini belirterek Suriye ordusunun bütünlüğünü koruduğuna ve başta Şam olmak üzere büyük kentleri hala elinde tutuğuna dikkat çekerek Suriye yönetiminin yakında isyancılara galip geleceğini söyledi.

2 Cenevre Konferansının yapılabileceğinden de kuşkulu olduğunu belirten Zebari, Suriye sorununun çözümü için gösterilebilecek en iyi çabanın geçiş hükümeti kurulması konusunda anlaşmaya varmaktan önce ateşkesin sağlanması olacağını ifade etti.

Hoşyar Zebari, Suriye ordusunun darbe yaparak yönetimi devirmesi ihtimalinin ise gülünç olduğunu söyledi.
haber1001

Herkes Esad’a çalışıyor
Mehmet Serim
24-07-2013



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, Suriye’de yönetimin krizi yönetme tarzını ve yaşanan son siyasi ve askeri durumu yazdı.

Son günlerdeki gelişmeler Suriye'deki savaşta durumu daha da netleştiriyor. Artık hiç kimse diplomatik/siyasi görüşme ya da çözümden ümitli değil. Suriye Cumhurbaşkanı Esad'ın son röportajında dile getirdiği gibi, "sahadaki durum her şeyi belirleyecek."

Esad karşıtlarının inandırıcılık sorunu

Obama'dan başlayarak en küçük çaptaki muhalif yapıya kadar bütün zorlamalara, medya desteğine, spekülasyonlara rağmen Batı bloğu Esad'a karşı kendi ülkelerindeki ve Suriye'deki halkı ikna etmeyi başaramadı.

Aksine en başlarda Esad'a karşı olanların bir kısmı da Esad tarafına geçti. Muhaliflere katılım ise, günden güne azaldı.

Elbette halen Suriye halkının bir kısmı Esad/Baas/rejim karşıtı. Ancak artık hemen herkesin önceliği değişti. Şimdi halkın öncelikli isteği; savaşın bitmesi...

Genel itibari ile de 3 kamp oluştu:

"Esad'ın yanında olmasa da Suriye'nin yanında yer alanlar", "Esad'ın yanında yer alanlar", "Esad'a karşı olanlar"

İlk ikisi aslında birlik oluşturuyor. Bu ikisinin aralarındaki hesaplaşma ise Esad, diğerlerini hallettikten sonra olacak gibi. Kuşkusuz, o zaman çok daha çetin (siyasi anlamda) bir mücadele başlayacak. Hatta rejimin kendi içinde bile büyük hesaplaşmalar olacak. Bu ikisinden birinin dolaylı, diğerinin doğrudan Esad'ı desteklemesi Esad'ı daha da güçlendirdi.

İngiltere'nin son yaptığı, "Esad gidici değil, daha da güçlendi" türünden açıklama boşuna değil.

"Fisher" Esad

Amerikalı usta satranç oyuncusu R. "Bobby" James Fischer (1943-2008) feda ettiği önemli taşlardan sonra kazandığı oyunlar ile ünlüydü. Fischer'in karşısındaki oyuncular büyük taşları yedikçe sevinir, oyunu kazanacaklarını zanneder; ancak sonunda şoka uğrardı. Fischer, oyunu büyük taşlarına güvenerek oynamazdı. Bir "erin" bile gerektiği yerde vezirden çok daha vurucu olduğunu bilirdi.

İsyan süreci başladığında Esad'ın ne yapacağı merak ediliyordu.

Esad önce kamu çalışanlarına ve emeklilerine zam yaptı, kısmi af çıkarttı, yapacağı reformları açıkladı. Diğer isyan ülkeleri twitter, facebook gibi siteleri yasaklarken bu paylaşım siteleri Suriye'de serbest hale geldi.

Esad, bunlarla da yetinmeyip aşiret/aile yapısının halen hatırı sayılır derecede güçlü olduğu ülkede hemen her şehir/kesim/mezhep/etnik kökenden ileri gelenleri kabul etti. Yani bizdeki akil adamlar hamlesinin bir versiyonunu Esad çoktan başlatmıştı.

Esad, diğer yandan aslında en örgütlü ve bu anlamda tehlikeli Kürtlerle de ilişkilerini sağlam tuttu. Kimliksiz Kürtlere kimlik verildi, 2012 yılının ortalarında Suriye güvenlik güçleri ve kamu çalışanları Kürt yoğunluklu bölgelerden sessiz sedasız çekildi. Böylece hem Kürtler kazandı hem de en çetin cephelerden birini üstelik Davutoğlu ve Erdoğan'ı ters köşeye yatıracak şekilde boşalttı.

Esad yanındaki generallere, siyasilere değil aslında kendisine inanmış milyonlara ve bu milyonlar içinden çıkan "erlere" inandı. Riyad Hicab, Menaf Tlass, generaller gibi "üst düzey" taşların "erlerin" yanında bir hiç oldukları zaman içinde anlaşıldı.

Marjinallerin düşmanlaştırılması/ düşmanların marjinalleştirilmesi

Esad, Batı dünyası hata yaptıkça ve ustaca bir diplomasi ile bu hataları savuşturdukça durumunu daha da sağlamlaştırdı. Batı'nın yaptığı hatalar şu şekilde sıralanabilir:

-Yanlış Hesap

Batı bloğu (ABD, Avrupa, Türkiye ve Körfez ülkeleri) "Suriye'deki yönetimin Alevi olduğu ve çoğunluğu Sünni olan halkın bu nedenle bu yönetimden nefret ettiği" yanılsamasına kapıldı. "Sünni ise mutlaka yönetime karşıdır; çünkü bu topraklarda mezhep belirleyicidir" mantığı ile hareket eden Batı, Sünnilerin neredeyse yüzde 80'inin Müslüman Kardeşlere/Tekfircilere/Selefilere karşı olduğunu hesaplayamadı. Baas rejiminin baskıcı bir rejim olmasına rağmen "Suriyeliliği" Suriyelilere öğrettiğini göremedi.

-Yanlış İnsanlar, Yanlış Mekanlar:

Gösterilere (en başlarda) Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi, Pazar değil de Cuma günleri çıkıldı. Sokaktan, meydandan, kiliseden, evden değil camilerden çıkıldı. Bunun nedeni, yönetimin baskısı ve polislerin aldığı önlemler değildi. Polis cami önlerinden de (hatta içlerinden bile) önlemlerini almıştı zaten. Ancak buralardan ve en başlarda sadece Cuma günleri çıkılması halk içinde doğrudan "Müslüman Kardeşler yeniden geliyor" düşüncesini oluşturdu. Batı, daha sonra bu imajı silebilmek için Müslüman Kardeşleri geri çekmeye çalıştı ama nafile...

Gösterilere okumuşu/aydını da destek verdi elbette ama bunlar; 1) Parmakla sayılacak kadar azdı 2) Aşağıda tarif edeceğimiz profil ile alakaları yoktu.

Daha önceki yazılarımızda göstericilerin profiline değindik. Göstericiler (çoğunluktan bahsediyoruz) ilkokul mezunu, para karşılığı gösterilere çıkan ancak ne için gösteri yaptığını bilmeyen; sabıkalı, uyuşturucu kullanan, dinde aşırı fanatik tiplerden oluşuyordu. Bu durum, "Baas'ın devrilmesi gerektiğini düşünenleri" bile meydanlardan uzaklaştırdı. Aslında bu maddede Batı'nın yanlış tercihinden değil zorunluluğundan bahsetmemiz gerekirdi. Çünkü gösterilere çıkmayan milyonlar Baas'tan memnun olmasalar bile "bela istemeyen, bir şekilde istediği hayatı yaşayabilen" insanlardı. Yani gösterilere çıkartılmaları imkansızdı. Batı, bu nedenle para ile gösterilere çıkan tiplere sarıldı.

-Kürtlerin Büyük Sürprizi

Kürtler (2004 yılında olduğu gibi) zaman zaman yönetim ile çatışmalara girmişlerdi. Bölge geneli itibari ile de verdikleri mücadele biliniyor. Bu nedenle, isyan sürecinde Kürtlerin "katalizör" görevi görecekleri tahmin ediliyordu. Ancak Kürtler gösterilere çıkmadılar ve herkesi şaşırttılar. Bu da Esad'a büyük avantaj sağladı.

-Yanlış Liderler

Batı'nın beğenmediği dolayısıyla destek vermediği, tanımadığı profildeki muhalifler genel itibari ile anti-emperyalist, yönetime karşı savaşsa da dış askeri müdahale olması durumunda buna şiddetle karşı koyacağını belirten tipler. Bunlar arasında onlarca yıl hapis yatmış, soruşturma geçirmiş, hukuki haklarından mahrum edilmiş, işkence görmüş olanlar da var. Ancak meseleyi "Esad ile sınırlı görmeyip, vatan meselesi olarak" değerlendiriyorlar. Batı, bu tip muhalif istemiyor. Oysa Cemal Abdulnasır, Hafız Esad Suriye halkının hafızasından silinmiş değil henüz.

Batı'nın halka zorla kabul ettirmeye çalıştığı muhalif liderlere bir bakalım şimdi:

1 ) Genel itibari ile birbirleri ile alakaları yok. İç ve dış muhaliflerin aradan geçen 2,5 yıl içinde bir kez bile temasa geçtiği, bir konuda anlaşmaya varabildiği, strateji geliştirebildiği görülmedi.

2 ) Muhaliflerin oluşturdukları çatı örgütlerin ABD, Fransa, İngiltere, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından oluşturulduğunu Suriye halkı çok iyi biliyor.

3 ) Bu çatı örgütlerin başına geçen isimlerden Burhan Galyun'un Şam Üniversitesi Öğretim Üyesi iken Hz. Muhammed'e hakaret ettiğini ve akademik rütbe düşürme cezası aldığını Suriye halkı biliyor. Dolayısıyla aynı Galyun'u Müslüman Kardeşler ile birlikte gören halk Galyun'a inanmıyor.

4 ) Mişel Kilo'nun Fransız istihbaratına çalıştığı kanısı zaten olaylardan önce yaygındı. Muaz el-Hatip ise, bir Hollanda petrol firmasına çalıştı. Bu firma sadece petrol çıkarma değil bulunduğu ülkelerde başka faaliyetleri ile de meşhur dünya devi bir firma.

5 ) Ahmet Carba'nın yolsuzluk, kadın ve uyuşturucu işlerine bulaştığı ve ceza aldığı da biliniyor.[1]

6 ) Hükümeti kurmakla görevlendirilen Başbakan Gassan Hito, George Bush gibi Teksaslı...

7 ) Muhaliflerin en önemli müftülerinden (fetva veren) ve sıradan muhaliflerin büyük din adamı olarak gördükleri Adnan Arur, Suriye ordusundan "fiili livata nedeniyle" atılmış ve ceza almış birisi. Mahkeme kayıtları mevcut.

8 ) Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi adı verilen yer, dünya basını tarafından "insan hakları savunucusu" olarak lanse edilen Rami Abdurrahman kod adlı Usame Ali Süleyman'ın MI-6 tarafından sık sık ziyaret edilen dönerci dükkanıydı.

9 ) İlk Antalya toplantısı dahil olmak üzere toplantılara/oluşumlara katılan bazı isimlerin yolsuzluğa bulaştığını Suriye medyası belgelerle halka anlatmayı başardı.

10 ) Ulusal Geçiş Konseyi ve Ulusal Koalisyon'daki isimlerin yüksek sesle birbirlerini yolsuzlukla suçladığı biliniyor.

Bütün bu örneklerin üzerine Batı'nın hiç de inandırıcı olmayan söylemleri eklendi. "Suriye yönetimi kimyasal kullandı" dediler, olmadı. "Esad kendi halkını bombalıyor" dediler, olmadı. "Saldıracağız" dediler, olmadı. "Muhaliflere silah yardımı yapacağız" dediler, olmadı. Bin bir türlü yalan dolanı artık muhalifler bile yutmuyor.

Esad, böylece zaman içerisinde "Suriye'de reform isteyen, silahlı da olsa bir şekilde muhalefet edenler" ile "dış kaynaklı Suriye'ye şeriat getirmek isteyen, bombalı eylemler ile çocuk gözetmeden katleden, insanların kalbini yiyen canileri halkın gözünde birbirinden ayırmayı başardı.

Savaş nereye gidiyor

Şimdi geriye "yönetimin yanına çekilecek ÖSO, şimdilik sessiz kalınarak destek verilen Kürtler ve hepsi dışarıdan gelen ve Suriyelileri öldüren el-Kaide uzantılı örgütler" kaldı.

Ordu, bunların hepsi ile değişik yoğunlukta savaş halinde; ancak öldürülen hemen herkes sadece "Nusra üyesi terörist."

Batı ise, çaresizlik içinde "muhaliflere" yapacağı yardımları konuşuyor. Bir yandan ise, çeşitli senaryolar için hazırlık yapıyor. Bir yandan el-Kaide uzantılı örgütlerin "İslam Devleti ilan edeceği" senaryoları var, bir yandan Suriye'ye "nitelikli operasyon yapılacağı" söylentileri. ABD'den son günlerde gelen haberler blöf de olsa Suriyelilerin hayatına renk katıyor.

Suriye'nin eski Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan ise iddialı: "Birkaç ay içinde Suriye'deki hemen her şehir merkezinde Suriye ordusu tamamen hakim hale gelecek."

Demek ki, şimdi yürütülen strateji, çatışmaların tamamen kırsala taşınması... Sonrasında ise, savaşılan grupların yalnızlaştırılması...

Bakalım Esad bunu başarabilecek mi?

[1] http://medyasafak.com/haber/962/ahmed-carba-kimdir

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12090_herkes-esada-calisiyor.html

Suriye’ye müdahale ‘ABD’ye milyarlarca dolara mal olabilir’
Peter Foster
27-07-2013



Ülkenin baş generali uyardı: Suriye’ye ABD’nin yapacağı bir askeri müdahale senede “milyarlarca” dolara mal olup ülkeyi neredeyse kaçınılmaz olarak kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürükler.

YDH- Peter Foster, Daily Telegraph için kaleme aldığı yazısında son dönemde yeniden gündeme gelen Suriye’ye dış müdahale seçeneğini değerlendirdi.

Barak Obama’nın önünde duran askeri seçeneklerin karamsar bir değerlendirmesini yaparak, Genel Kurmay Başkanı General Martin Dempsey, Kongre’ye ABD’nin Suriye’deki iç savaşa batma riskinin olduğunu belirten bir mektup yazdı.

“Eyleme bir kez geçtikten sonra, ardından geleceklere hazır olmamız gerekecek,” diye yazdı. “Olaylara istenenden daha fazla dahil olmaktan kaçınmak zor olacaktır.”

General Dempsey, şu anda Beyaz Saray’ın değerlendirmesinde beş seçeneğin bulunduğunu ifade etti: muhalefeti eğitmek, uzun menzilli vuruşlar, uçuşa yasak bölge, isyancı tampon bölgeleri yaratmak ve kimyasal silah stoklarını ele geçirmek için komando baskınları.

Her seçeneğin risklerini ve etkilerini sırayla tarttıktan sonra General Dempsey, hem ABD kuvvetlerine yönelik risk konusunda, hem de Irak’tan alınan dersleri görmezden gelmenin ve Esed rejimini düşürmeye yardımcı olduktan sonra oluşabilecek “beklenmedik sonuçlar”ın tehlikesi konusunda uyardı.

“Fakat son on yılda öğrendik ki, arkada işlevsel bir devlet bırakabilmek için neyin gerekli olduğunu dikkatlice ölçüp tartmadan askeri güç dengesini değiştirmek tek başına yeterli değildir,” diye ekledi.

ABD, haziranda, gözden geçirilmiş Suriyeli isyancı gruplara ek askeri destek sağlayacağını açıklamıştı ve bu hafta, yönetimden yetkililer Kongre’nin, silahların rejimle mücadele eden İslamcı militanların ellerine geçmesinin önüne nasıl geçileceği konusundaki endişelerinin üstesinden gelindiğini belirtmişti.

İsyan destek grupları, -hafif silahlar ve tanksavar silahları içeren, ancak karadan havaya füzeleri içermeyen- teslimatların artık önümüzdeki aydan itibaren başlayabileceğini belirtiyor.

BM’nin Suriye mülteci krizini yirmi yıl önceki Ruanda katliamından bu yana en kötü kriz olduğunu ilan etmesiyle birlikte, bazı çevrelerde ABD’nin isyancılara yardım etmek için daha doğrudan eyleme geçmesi için yapılan baskılar büyüyor.

General Dempsey, isyancılara taktik ve silah kullanımı eğitimi vermenin yılda 500 milyon dolar (325 milyon sterlin) tutacağını ve sahada “birkaç bin” ABD askeri gerektirebileceğini, bunun da çatışma intikam döngülerine indirgendikçe savaş suçlarıyla istenmedik bir alaka riskini beraberinde getirdiğini belirtti.

Ondan sonraki seviyede Esed ordusunu geriletmek için “denizden vuruşlar”a geçilir, ancak General Dempsey bunların da “yüzlerce hava aracı, gemi, denizaltı ve başka olanaklar” gerektirerek maliyeti milyarlara yükselteceğini ve Esed güçlerini dağınıklaştırma riskini taşıdığını ifade etti.

Suriye’de bir uçuşa yasak bölge kurmak –müdahaleyi savunanlar arasında popüler bir rota- ayda bir milyar dolar tutar, diye belirtti ve böylesi bir adımın ABD hava aracını riske attığı hâlde “muazzam derecede” havan toplarına, topçu birliklerine ve diğer kara silahlarına dayanmakta olan Esed güçlerini geriletmeye potansiyel olarak çok az katkıda bulunacağını ekledi.

Ürdün veya Türkiye’de eğitim gören isyancı kuvvetleri için bir tampon bölge yaratmak da ayda bir milyar dolar tutacak ve isyancıların askeri kabiliyetlerini geliştirse de mülteci kamplarının misilleme ateşi altında kalması riskini doğuracak ve El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi gibi aşırı gruplar için potansiyel üsler oluşturulmuş olacaktır.

Son olarak, “binlerce özel operasyon gücü”nün yapacağı komando baskınları gibi, kimyasal silahları kontrol çabaları da bir uçuşa yasak bölge kurmayı gerektirecek ve yine milyarlara mal olacak, fakat o durumda bile, Esed rejiminin “yoğun” kimyasal silah depolarının “hepsini değil, ancak bir kısmını” kontrol altında tutabilecektir.

“Rejimin kurumları işler bir muhalefetin yokluğunda çökecek olursa, kasıtlı olmayarak aşırıları güçlendirmiş veya tam da kontrol etmeye çalıştığımız kimyasal silahların dağılmasına yol açmış olacağız,” diye de uyardı.

ABD’nin bölgedeki müttefiklerini içine alan “bölgesel bir yaklaşım”ı savunan General Dempsey, uzun süredir Suriye’ye daha derinden müdahale etmekte gönülsüz olan Obama yönetiminin mevcut duruşunu desteklediği sonucuna vardı.

“Ilımlı bir muhalefetin –askeri kapasiteleri de dâhil- gelişmesine yardım ederken, aynı zamanda Esed rejiminin üzerindeki baskıyı korumalıyız.”

Çeviren: İkbal Zeynep Dursunoğlu

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12111_suriyeye-mudahale-abdye-milyarlarca-dolara-mal-olabilir.html

Rojava saldırılarının arkasında ne var?
Çağıl Kasapoğlu
BBC Türkçe
2 AĞUSTOS 2013



Suriye'nin Halep kenti yakınlarında, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı iki köyde çoğu kadın ve çocuk Kürt sivillere yönelik düzenlenen saldırılarda ölen ve yaralananlar olduğu haberleri geliyor.

Bölgede yaşananları ''katliam'' olarak niteleyen Kürt kaynaklara göre Halep'in güneydoğusundaki Tel Aran ve Tel Hasıl köylerini hedef alan El Kaide bağlantılı cihatçı grupların saldırısında en az 50 sivil öldü. Fakat bu bilgi bölgeye erişimin kısıtlı olması nedeniyle bağımsız kaynaklar tarafından doğrulatılamıyor.

Olayın meydana geldiği yer Halep yakınlarında.

Türkiye'de bazı basın organları saldırıların düzenlendiği yeri Rojava olarak aktarıyor. Rojava, Suriye'nin kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeye verilen ad, Kürtçe'de 'Batı' anlamına geliyor. Bölge halkının ''Rojava Kürdistanı' olarak andığı yer Türkçe'ye Batı Kürdistan olarak çevrilebiliyor.

Suriye'de Kürt nüfusunun yoğun yaşadığı Kamışlı'da görevli, Ronahi TV çalışanı Berfin Hezil, Tel Aran ve Tel Hasıl köylerinin dört gündür El Kaide bağlantılı Cephetül Nusra ve diğer İslamcı militanlar tarafından kuşatma altında olduğunu aktarıyor.

Roj TV'nin yerine kurulan Nuçe TV gazetecisi Amed Dicle de, Perşembe günü çoğu çocuk ve kadın yaklaşık 20 kişinin, Afrin'e göç etmek için bindikleri kamyona düzenlenen saldırı sonucu hayatını kaybetmesiyle, son bir hafta içinde ölen sivillerin sayısı 70'e yükseldiği haberleri aldıklarını söyledi.

Kürt kaynaklar, köyleri İslamcı gruplara karşı Kürt, Arap, Türkmen, Asuri, Ermeni ve Süryani gibi farklı etnik kökenden gelenlerin oluşturduğu Cephetül Ekrad (Kürt cephesi) savaşçılarının savunduğunu aktarıyor.

Kürt gazeteci Barzan İso, daha önce muhalif Özgür Suriye Ordusu'yla aynı safta Beşar Esad birliklerine karşı savaşan Cephetül Ekrad'ın, saldırıların Kürt halkını hedef almasıyla saf değiştirdiğini söylüyor:

"Cephetül Ekrad, 'Kim olursa olsun, biz Kürtleri savunmakla yükümlüyüz' diyor. Farklı etnik yapıdan üyeler olsa da ilk amaçları cephe içinde çoğunluktaki Kürtleri korumak. "

Gözlemcilere göre, Özgür Suriye Ordusu ve Cephetül Ekrad arasındaki gerilim İslamcı militanların Kürtlere karşı kaybettikleri Tel Abyad'daki çatışmalara dayanıyor.
Amerika'nın Sesi radyosundan Mutlu Çiviroğlu'na konuşan Cephetül Ekrad Komutanı Haci Ahmet Kurdi, 'radikal İslamcıların Özgür Suriye Ordusu'nda etkilerini artırmalarına tepki gösterdiklerini' ve aralarındaki 'ilk sıcak çatışmanın Tel Abyad'da' olduğunu belirtiyor.

Kurdi, 'Kürtlerin, beraber yaşadıkları diğer halklarla ortak hareket edebilmek için' Kürt cephesi kurduklarını' belirtiyor.

Örgütün, cihatçı anlayışın bölgede etkin olmasını engellemek için bir mücadele yürüttüğü anlaşılıyor.

Suriye'yi ve bölgeyi yakından tanıyan BBC Araştırma ve Analiz bölümünden Orta Doğu uzmanı Nicholas Wade, Kürtlerin hareketlerinde 'çıkar' unsurunun gözardı edilmemesi gerektiğini söylüyor.

"Kürt birlikler kimlerin yanında veya kime karşı dururlarsa dursunlar, aslında sadece kendileri için savaşırlar. Kürt bölgelerini korumak ve Kürt otonomisini güvenceye almak isterler."

Wade, Suriye Ulusal Konseyi gibi muhalif grupların aksine Suriyeli Kürtlerin, ülkenin tamamına ilişkin bir politikaları bulunduğunun söylenemeyeceği görüşünde.

Dolayısıyla, Kürt kaynaklar ve uzmanların görüşlerine göre Kürtler, kendi halklarını korumak adına saf değiştirip kendi gündemleri doğrultusunda hareket ediyorlar.

Burada etkin olan anlayış da, daha seküler ve özerklik tonu daha ağır basan bir siyasi yapı için mücadele edilmesi.

Neden siviller hedef?

Ancak burada öne çıkan Cephetül Ekrad'ı oluşturan etnik yapı, örgütü sadece Kürtleri savunan bir grup olmaktan çıkarıp, radikal İslamcı örgütlerin karşıtlarını aynı çatı altında toplayan bir oluşuma dönüştürüyor.

Siyasi iktidar mücadelesinde, silahlı Kürt ve farklı etnik grupların bir safta, El Kaide bağlantılı El Nusra ve diğer İslamcı militanların da karşı safta yer aldığı böylesi bir çatışma ortamında, neden Rojava olarak bilinen bölgede siviller hedef alındı?

Bu sorunun yanıtı da aslında Suriye'nin kuzeyindeki Kürt bölgelerinden biraz uzakta ve dağınık bulunan Kürt köylerinin coğrafi konumundan kaynaklanan güvenlik zaafiyetleri.

Araştırmacı yazar Faik Bulut, Rojava'daki saldırıların arkasında 'Özgür Suriye Ordusu olduğuna' ilişkin kesin duyumlar aldığını belirtip "Bunun, sadece basit bir aşırı uç, kökten dinci, radikal İslamcı gruplar, El Kaideciler, cihatçılarla sınırlı olmadığını biliyoruz. Bölgede iktidar savaşı var. Kürtlere de hak tanımayacaklarını, çünkü değil bir otonomi vermek, hiçbir Kürt'e zırnık koklatmayacaklarını biliyoruz" diyor.

Faik Bulut, Kürt mahallelerindeki 'halk düzeyinde öz savunmalarında açıklık' olabileceğini belirtip devam ediyor:

"Esir aldıkları tümüyle sivil insanlar. Ama belli ki orada güvenlik boşlukları var ve onu yakalayıp şantaj yapmaya çalışıyorlar."

Kürt kaynaklar, 'katliam yapıldığı' iddia edilen Tel Aran ve Tel Hasıl köylerinde, Cephetül Ekrad üyelerinin yakınlarının da bulunduğunu belirtiyor.

Faik Bulut, bu iddianın Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altında yer alan bir grubun, yine aynı çatı altında bir başka grubu hedef almış olmasının blok için ciddi çatlaklara işaret ettiğini söylüyor:

"Demek ki içlerinde rahatsızlıklar, çatışmalar var. Ama karşılarındaki Kürtler olunca bu grupların bazıları birleşiyor. Ya da Kürt-Arap çatışmasını körüklemeyi hedefleyen anlayış, taktik izleniyor."

Salih Müslim'in ziyareti

Halep'in Kürt köylerinde katliam yapıldığı iddiaları, Tel Abyad'da Demokratik Birlik Partisi'ne (PYD) bağlı YPG milisleri ile İslamcı militanların çatışmalarını ve PYD Eş Başkanı Salih Müslim'in Türkiye'yi ziyaretini izliyor.

Salih Müslim'in ziyaretinden kısa bir süre sonra, saldırıların hemen öncesinde Suriyeli Kürtlerin önde gelen isimlerinden İsa Huso uğradığı suikast sonucu tıklayın öldürülmüş, eylemden Kürt milislerle çatışma halindeki İslamcı gruplar sorumlu tutulmuştu.

PYD'nin eski eşbaşkanlarından olan Huso'nun öldürülmesiyle Kürtleri hedef alan İslamcı saldırıların tırmanması arasında bir bağ olup olmadığı ise bilinmiyor.

Kürt kaynaklar ve uzmanlar, Tel Abyad'da YPG'ye karşı üstünlük sağlayamayan El Kaide bağlantılı militanların namlularını sivillere yönelterek Kürtleri 'hassas bölgelerinden' vurmaya çalıştıklarını ve intikam peşinde olduklarını söylüyor.

Yaşananların intikam mı olduğu yoksa Salih Müslim'in Türkiye ziyareti ile bağlantılı bir eylem mi olduğu sorusuna yanıt bulmak zor.

Kürt gazeteci Barzan İso, Tel Abyad'da İslamcıların kayıplar verdiğine dikkat çekip "Orada büyük kayıplar verince, Kürtlerin savunmasız olabileceği, Kürt bölgesinden uzakta yaşayan Kürtlere saldırmaya başladılar. Tel Hasıl ve Tel Aran'da olan budur" yorumunu yapıyor.

İntikam arayışı mı?

Her ikisi de Kürtler için mücadele ettiklerini söyleyen YPG ile Cephetül Ekrad arasında bir ittifak var mı?

Kürt kaynaklar, YPG'nin yalnızca Kürtlerin yaşadığı bölgeleri savunduğunu, Cephetül Ekrad'ın ise Kürtlerin ve diğer etnik kökenden gelenleri koruduğunu belirtiyor. Her iki grup arasındaki bağı Barzan İso şu sözlerle anlatıyor:

"YPG'nin Cephetül Ekrad'la dostane ilişkileri var ama organik bir bağları yok. Cephetül Ekrad ile YPG Kürtler söz konusu olduğunda birlik olup savaşır."

Salih Müslim'in ziyareti de bölge dengeleri açısından önemli bir gelişmeydi.

Gazeteci Amed Dicle, "Türkiye, Salih Müslim'le görüştü, dolayısıyla bir Kürt statüsünü tanıyor ya da El Kaidecilere destek vermeyecek diyemeyiz" diyor ve ekliyor:

"'[Türkiye] artık Kürtlere karşı değilim' gibi bir görüntü oluşturuyor. Ama bir yandan da El Kaidecilere destek veriyor. Olası bir durumda PYD zayıflarsa Türkiye, eski politikasını tekrardan güçlendirmek istiyor… Her iki tarafa da kapısını açık tutuyor."

Araştırmacı yazar Faik Bulut ise, Suriye'deki kaynaklarından edindiği bilgilere atfen, 'saldırıların Salih Müslim'in ziyaretine tepki olabileceğini' belirtiyor ve El Kaide bağlantılı El Nusra gibi grupların intikam peşinde olabileceğini ifade ediyor:

"Yalnızca bir kaynaktan aldığım bilgi. Ama Türkiye'nin Salih Müslim'le görüşmesinin ardından, deyim yerindeyse terk edilmişliğin verdiği bir hınçla öfkeyle intikam amaçlı ve büyük bombalı eylemler yapma, toplu imha hareketlerine giriştikleri söyleniyor İslamcı grupların."
BBCT

Suriye’de teröristler 450 kişiyi katletti
05 Ağustos 2013

Suriye’de eli kanlı teröristlerin yeni bir cinayete daha izma atarak ülkenin doğusunda 450 sivili katliettiği bildirildi.
Suriye Dumpress haber ajansı, uluslararası medya ve çevrelerin suskunluğu sayesinde Nusrat cephesi adlı terör örgütünün dün Hasake kentinin Tel Ebyez Kürt köyüne baskın düzenlediğini ve aralarında 120 çocuğun da bulunduğu toplam 450 masum insanı katlettiğini duyurdu.
Suriye meseleleri uzmanları bu katliamı, Nusrat cephesi adlı terör örgütünün Suriyeli halk güçlerine karşı bozguna uğramalarını örtbas etmeye yönelik bir cinayet olduğunu belirtiyor.
haber1001

Rojava'da saldırılar: Rusya, BM'ye çağrı yaptı
Çağıl Kasapoğlu
BBC Türkçe
7 AĞUSTOS 2013



Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde radikal İslamcılar ile Kürtler arasındaki çatışmaların arttığı haberleri gelirken Rusya, Birleşmiş Milletler’e ‘katliam’ olarak nitelediği olayları kınaması çağrısında bulundu.

Kürt kaynaklı haberlerde gün içinde 400’den fazla kişinin hayatını kaybettiği öne sürüldü.

Reuters haber ajansına göre, El Kaide bağlantılı grupların 400’den fazla Kürt sivili öldürdüğü iddiaları üzerine, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ‘hiçbir şart koşmadan terörizmi kınaması gerektiğini’ söyledi.

Moskova’da düzenlenen basın toplantısında konuşan Lavrov, ‘Kürtlerin öldürüldüğü iddialarından haberdar olduğunu belirtip şöyle konuştu:

“Evet, bu doğru, dün medyada, Suriye’nin kuzeyinde 100’den fazlasının çocuk olduğu 450 barışçıl Kürt’ün, aşiretlerindeki erkeklerin Cephetül Nusra’ya karşı savaştığı gerekçesiyle katledildiğine ilişkin haberleri görünce çok şaşırdık.”

Lavrov, Birleşmiş Milletlerin çifte standart uygulamaması gerektiğini ifade etti ve “BM Güvenlik Konseyi’nin hiçbir ön koşul olmadan terörizmi kınayacağını düşünüyorum” dedi.

'Cesetler Kamışlı'ya getiriliyor'

BBC Türkçe’ye konuşan kaynaklara ve Kürt medyasına yansıyan haberlere göre çatışmalar Suriye’de Kürtlerin yaşadığı ve tıklayın Rojava (Kürtçe’de Batı Kürdistan) olarak bilinen bölgelerde yoğunlaşıyor.

Kamışlı’da bulunan gazeteci Berfin Hezil, El Nusra Cephesi’nin de aralarında bulunduğu radikal İslamcı grupların Kobane’de ve Girke Lege bölgelerindeki Kürt köylerine saldıklarını ve sabaha karşı Yusufiye köyünü ele geçirdiklerini söyledi.

Hezil, son 24 saatteki çatışmalarda çok sayıda YPG üyesi ile radikal İslamcının öldüğünü, Kamışlı’ya çok sayıda Kürt sivilin de cesetlerinin getirildiğini aktardı.

BBC Arapça’dan Mustafa Hamo da sınırın kuzey doğusundaki Amudiye’de gün içinde iki patlama meydana geldiğini ama sorumlularının bilinmediğini belirtti.

Bölgede dengelerin çok hızlı değiştiğini belirten Hamo, lojistik açıdan stratejik öneme sahip Tel Abyad ve Serekaniye’de şiddet olaylarının arttığını ifade ediyor.

Suriyeli askerler YPG'nin elinde

Gazeteci Amed Dicle, radikal İslamcıların, Şanlıurfa’nın güneyindeki Kobane bölgesini ele geçirip Kürt halkını da coğrafi olarak bölmeyi amaçladıklarını öne sürüyor.
Jarablus’un güneyinde ve Tel Abyad’ın batısında kalan bölgeye çevre yerleşkelerden saldırılar düzenlendiği belirtiliyor.

Dicle'ye göre, El Kaide bağlantılı gruplar "Kobane'yi ele geçirip bu kenti kurmak istedikleri İslam devletinin başkenti yapmayı planlıyorlardı."

Gazeteci Amed Dicle, Halep’e yakın Minnig Havaalanı’nı Suriyeli muhaliflerin tıklayın ele geçirmesi üzerine Suriye rejimine bağlı birliklerin iki tankla beraber Kürtlerin yoğun yaşadığı Afrin’e geldiğini burada da orduya bağlı askerler ile YPG arasında kısa süreli çatışma yaşandığını, YPG’nin 70 Suriyeli askeri esir tuttuğunu bildiriyor.

Kürt kaynakların verdiği bilgilere göre 20 Temmuz’da kaçırıldığı iddia edilen 200 Kürt sivilden de henüz haber alınamıyor.

Bölgeden gelen haberler bağımsız kaynaklar tarafından doğrulatılamıyor.

İnternet ve telefon hatlarının sağlıklı çalışmaması ve güvenlik sorunları nedeniyle gazeteciler için bölgeden haber akışı sağlamak da güçleşiyor.
BBCT

Medvedev: “Batı Her yeri dağıtıyor, sonra ne yapmak gerektiğini bilemiyor”
08.08.2913



Medvedev'den Suriye uyarısı!...

Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev Suriye’ye Dış Müdahale Kalıcı Bir İç Savaşa Yol Açabilir...

Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev, Suriye’nin iç işlerine dış müdahalenin kalıcı bir iç savaşa yol açabileceğini açıkladı.

Başbakan, Irak ve Libya’daki durumu örnek gösterdi.

Medvedev, Suriye’ye karşı aynı politikanın, sonu gelmeyen iç savaşla boğuşan yeni bir istikrarsız devlet doğurabileceğini söyledi.

Rusya Başbakanı, başta Ortadoğu’da olmak üzere bölgede son yıllarda müdahalelerde bulunan Batı devletlerini, porselen dükkânına girmiş file benzetti:

“Her yeri dağıtıyor, sonra ne yapmak gerektiğini bilemiyor”.
haber1001

İki THY pilotu Beyrut'ta kaçırıldı; Eylemi 'Zuver el İmam Rida' örgütüm üstlendi
9 AĞUSTOS 2013



BBC'nin haberine göre; Türk Hava Yolları'nda çalışan iki pilot Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta silahlı kişilerce kaçırıldı.

İçişleri Bakanı Mervan Şerbil AFP haber ajansına yaptığı açıklamada "Türk Hava Yolları çalışanlarının havalimanından otele doğru gitmekte olan otobüsten yerel saatle 03:00'te kaçırıldığını" söyledi.

Anadolu Ajansı, Lübnan güvenlik kaynaklarına dayanarak silahlı kişilerce kaçırılan pilotların Murat Ağca ve Murat Akpınar olduğunu söylüyor.

Lübnan'da İngilizce yayımlanan The Daily Star Lebanon gazetesi, güvenlik kaynaklarına dayandırdığı haberinde, altı silahlı kişinin pilotları Refik Hariri Uluslararası Havaalanı'na bir kilometreden kısa bir mesafede bulunan Cocodi Köprü'sünde kaçırdığını aktarıyor.

Pilotları taşıyan minibüsün Beyrut'un Ayn el Mreisseh bölgesindeki Radisson Oteli'ne ait olduğu ve saldırganların gümüş rengi BMWX 3 model ve siyah KIA Picanto model araçlar kullandığı belirtiliyor.

Polise bilgi veren minibüsün 72 yaşındaki şoförü Mahir Muhammed Zeaiter, silahlı kişilere engel olamadığını pilotlar kaçırıldığında araçta 12 yaşında bir çocuğun da bulunduğunu ifade etti.

Şerbil de Türkiye'nin Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız'la görüştüğünü ve soruşturma başlatıldığını söyledi.

Türkiye'nin Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız, Lübnanlı yetkililerin iki pilotun serbest bırakılması için çalıştığını, kaçıranların kimliklerinin belli olmadığını ve kendileriyle henüz iletişime geçilmediğini açıkladı.

Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde yer alan bir duyuruyla vatandaşların 'hayati zorunluluk olmadıkça Lübnan'a gitmemeleri, halen Lübnan'da bulunanların ise dönebiliyorlarsa Türkiye'ye dönmeleri' çağrısı yapıldı.

Haber ajansları, iki pilotun kaçırılmasının geçen yıl Mayıs ayında Suriye'de kaçırılan 11 Şii hacı ile bağlantılı olabileceğine dair iddialara yer veriyor.

Şu ana kadar ulaşan bilgiler, Türk pilotların kaçırılması eyleminin Lübnan'da Şii hacıların geçen yıl rehin alınması olayına misilleme olduğuna işaret ediyor.

Daha önce adı duyulmamış 'Zuver el İmam Rida adlı grup pilotların kaçırılması eylemini üstlendi ve kaçırılan Şii hacıların serbest bırakılması halinde Türk pilotların salıverileceğini duyurdu.

Kaçırılan hacıların aileleri, son olayla ilgilerinin bulunduğunu reddederken, pilotların kaçırılmasının ardından sokaklarda kutlamalar yapmaları dikkat çekti.

Aileler geçtiğimiz aylarda hacıların hâlâ rehin olarak tutulmasını protesto eylemlerini tırmanmışlardı.

Aileler, hacıların serbest bırakılmasının gecikmesinden, rehineleri tuttukları düşünülen grupla yakın temasta olduğuna inandıkları Türkiye'yi sorumlu tutuyorlar.

İran'dan dönerken Halep'te kaçırılan 11 Şii hacıdan ikisi serbest bırakılmıştı, dokuz Şii'den hala haber alınamıyor.
Şiilerin kaçırılmasından Özgür Suriye Ordusu üyesi olduğu iddia edilen Ebu İbrahim adlı bir kişi sorumlu tutulmuş ancak Özgür Suriye Ordusu olayla ilgileri olmadığını belirtmişti.

Türkiye'yi hacıları kaçırdığı iddia edilen Suriyeli muhaliflerle 'müzakerelerle oyalamakla' suçlayan Şii hacıların aileleri, geçtiğimiz aylarda Beyrut'taki Türkiye Büyükelçiliği ile Türk Hava Yolları binası önünde protestolar düzenlemişlerdi.

Kaçırılan Lübnanlı Şii’lerin aileleri adına Ulusal Haber Ajansına açıklama yapan Şeyh Abbas Zgheib, ‘Suriye’de muhalifler tarafından kaçırılan Lübnanlı Şii ailelerinin olayla bir ilgileri olmadığını’ belirtti.

Zgheib, ‘Suriye’de tutulan Şii akrabalarının esaretine son verilecekse kaçırılma olayını destekleyebileceklerini’ söyledi.

Zgheib, “Eğer [pilotların] kaçırılacağını önceden bilseydik, bu operasyonu hiç tereddütsüz desteklerdik. Lübnanlı hacıların bir yıldan uzun bir süredir Suriye’de tutulduğunu düşünüyorum. Türk yetkililer Lübnan halkının duygularıyla oynuyor ve Lübnan’ı aşağılıyor” diye konuştu.

Zgheib, “Lübnan’da bu operasyonu gerçekleştirebilecek çok asil insanlar var” ifadesini kullandı.

Timur Göksel: Hizbullah yapmamıştır

Lübnan medyasında, 'Zuver el İmam Rida' adlı daha önce duyulmamış bir örgütün olayın sorumluluğunu üstlendiğine ilişkin iddialar yer aldı. Lübnan El Cedid adlı televizyon kanalı, pilotları kaçırdığını iddia eden grubun 'Suriye'de esir tutulan Lübnanlı Şiilerin serbest bırakılmasını istediklerini' duyurdu.

BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Beyrut merkezli Orta Doğu uzmanı ve UNIFIL eski sözcüsü Timur Göksel iddialar için "Sadece bu olay için yaratılmış bir örgüt. Olayın ne olduğu belli değil. Ama genel kanı Lübnanlı hacılarla ilgili olduğu yönünde" dedi.

Göksel, "[Lübnan'da] Türkiye'ye karşı son zamanlarda bir kızgınlık yok. Ama pilotlar, nereden geldikleri ve nereye gidecekleri belli olduğu için kolay ve yumuşak bir hedef olarak görülmüş olabilir" diye ekledi.

Lübnan'daki Hizbullah'ın 'kesinlikle böyle bir olaya bulaşmayacağını' belirten Göksel, Hizbullah için şu yorumu yaptı:

"Türkiye'ye siyasi kızgınlıkları var Suriye'den ötürü ama böyle bir olaya karışması Hizbullah'ı mahveder."
haber1001

Guta’da kimyasal silah kullanmanın imkansızlığının 5 sebebi
21-08-2013



Suriyeli muhaliflerin Suriye ordusunun Şam kırsalındaki Doğu Guta bölgesinde kimyasal silah saldırısında bulunduğuna dair iddiaları sürerken kimi uzmanlar ise teknik ve coğrafi nedenlerle bunun imkansız olduğunu belirtiyor.

YDH-Alhadathnews internet sitesinde bugün yayımlanan bir analiz, muhaliflerin iddialarının aksine Suriye ordusunun Doğu Guta’da kimyasal silah kullanılmasının mümkün olmadığını 5 gerekçeyle açıkladı.

Analizde şu ifadelere yer verildi:

Muhaliflerin Suriye ordusunun kimyasal silah kullandığını yalanlayan açık gerçekler söz konusu. Suriye ordusunun başkent Şam’ın hemen yakınındaki bu bölgede bu silahları kullanmak istese bile kullanamayacağına dair çeşitli sebepler bulunuyor şimdi belli bir tarafı savunma adına değil, sadece bilgilendirme adına bu sebeplere değinelim.

1- Kimyasal silahlar, gaz ya da mikrobiyolojik etkileri olan silahlardır ve bunlar açık meskun bölgelerde ya da meskun bölgelerin yakınlarında kullanılamaz. Çünkü bu silahların kullanılması durumunda bu silahların etkisi, hava akımı dolayısıyla 10 kilometre mesafedeki her yeri etkiler. O halde Suriye ordusu Şam’ın göbeğinde askeri lojmanların ve yerleşim merkezlerinin bulunduğu Meze’ye 5 kilometre mesafedeki Madamiye gibi bir yere nasıl kimyasal silah kullanabilir? Kimyasal silah kullanıldıysa buralardaki hayat nasıl doğal şekliyle devam edebilir?

2- Kimyasal silah kullanılan bir bölgeye en az 12 ila 36 saat, en fazla ise 4 ila 7 gün girilemez. Ayrıca böylesi bir bölgeye özel koruyucu elbiseler olmaksızın da girmek mümkün değildir. Burada sorulması gereken soru şudur? Bu bölgeye nasıl girildi? Haberciler ve uydu kanalları, saldırı iddiasından birkaç saat sonra kimyasal silah yaralısı sivillerin görüntülerini nasıl çekebildi?

3- BM kimyasal silah denetçileri, Suriye yönetiminin Halep’te kullanılan kimyasal silahların araştırılması isteği üzerine Şam’a geldi. BM kimyasal silah denetçilerinin Şam’da bulunduğu bir sırada Suriye ordusunun Şam’ın hemen yanıbaşında kimyasal silah kullanması akılcı mıdır?

4- Kullanılan kimyasal silahın sinirleri etkileyen sarin gazı olduğu söyleniyor ve muhalifler iddialarını ispat etmek için çevrede koku olduğunu söylüyorlar. Ancak ulaşan bilgiler, “nişadır gazına” ilişkin belirtiler olduğunu gösteriyor. Bu, öldürücü olmayan, doğal ve zararsız bir gazdır. Roketlerdeki mevcut barutun patlamasından sonra roketlerden yükselir. Suriyeli muhalifler Şam kırsalında sarin gazı kullanıldığını iddia ediyorsa, bunu onların cahilliğine vermek mümkündür. Asıl büyük dert, onları destekleyen devlet veya hükümet yetkilileridir. Çünkü ya onların askeri uzmanları hiçbir şey bilmemektedir ve kara cahildir ya da kamuoyunu istedikleri gibi kullanabilecekleri kadar cahil sanmaktadırlar.

5- Muhalifler, Suriye’ye ait hacklenmiş resmi veya yarı resmi sitelerden Suriye ordusundaki “Alevi subayların” sivillere karşı kimyasal silah kullanılmasını övdüğüne ve bunun emrini Beşşar Esed’in verdiğine dair yalan haberler yaymaktadır. Muhaliflere ait birçok haber sitesi de bunların görüntülerini Suriye ordusunun kimyasal silah kullandığının belgesi olarak yayımlamaktadır.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Longwarjournal: Suriye’deki Kimyasal Saldırı Hakkında Sorular
23 Ağustos 2013 Cuma

CIA'ye yakınlığıyla bilinen site bile Şam'daki son kimyasal saldırı hakkındaki yorumlara şüpheci yaklaşıyor...

Suriye'deki varsayılan gaz saldırısı hakkında sorular
Lisa Lundquist
Çev: Selim Sezer
Longwarjournal.org

Bu sabah [21 Ağustos sabahı] Reuters, Suriyeli aktivistlere göre rejim güçlerinin Şam'ın bir banliyösüne sinir gazıyla saldırdığını, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 500 kişiyi öldürdüğünü yazdı. Ölenlerin sinir gazı zehirlenmesi izleri taşıdığı söyleniyor.

Başka muhalefet grupları daha da yüksek ölü rakamları olduğunu iddia ediyor; örneğin Suriye Ulusal Koalisyonu 650 rakamını veriyor.

Şafak vaktinde rejimin roket yağmuruyla gerçekleştiği varsayılan saldırıların, Ayn Tarma, Zamalka ve Cobar bölgelerinin sakinlerini etkilediği söyleniyor.

Birkaç saat önce muhalif Suriye İnsan Hakları Gözlemevi [SOHR] kuruluşu, rejimin bir dizi Şam banliyösüne ağır bombardıman gerçekleştirdiğini aktardı ve aynı zamanda şunları belirtti: "Zamalka ve Sakba şehirlerindeki ve Cisrin ve el-Mleyha kasabalarındaki bölgeler, havan topu ve roket rampaları kullanan rejim güçlerinin ağır bombardımanı altında ve bombardıman nedeniyle Zamalka'da onlarca kişinin hayatını kaybettiğine dair haberler geliyor. Bir aktivist, bölgenin etrafında dönen savaş uçaklarının zehirli gazlar kullandığını söyledi".

Bundan önce SOHR şunları aktarmıştı:

“Rif Dimeşk: Rejimin doğu ve batı Guta'ya yönelik şiddetli bombardımanı sonucunda, aralarında çocukların da olduğu onlarca kişi öldü. Rejim güçleri bugün şafaktan beri Erbin, Zamalka, Ayn Terma kasabaları ve Doğu Guta'nın diğer bölgelerini bombalamak için çoklu roket rampaları kullanıyor. Doğu Guta bölgesindeki aktivistler, rejimin bombardıman sırasında zehirli gazlar kullanarak onlarca ölüme, yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olduğunu söyledi. Batı Guta'da, aynı zamanda çoklu roket rampalarının da bombardımanı altında olan Muadimiye şehri ve çevresinin bazı bölgelerinin bombalanması için hava kuvvetleri kullanıldı; bu, rejimin saldırılarının ve kontrolü yeniden ele alma girişimlerinin başlangıcından beri şehrin etkilendiği en ağır bombardıman olarak görülüyor. Muadimiye'deki aktivistler rejimi, buranın bombalanmasında zehirli gazlar kullanmakla da suçluyor.

Biz, SOHR olarak, BM'nin Suriye'deki kimyasal silahları soruşturma ekibine ve Kızılhaç gibi uluslararası kuruluşlara, bu haberleri soruşturmak ve teyit etmek ve kimyasal silah kullanımının sorumlularını ortaya çıkarmak üzere derhal yıkıma uğrayan bu bölgelere gitme ve bu bölgelerdeki insanlara şiddetli bir şekilde ihtiyaç duydukları yardım ve tıbbi muayeneleri sağlama çağrısı yapıyoruz.”

New York Times'ın aktardığına göre rejim iddiaları reddetti ve bir dizi ülke derhal bir soruşturma başlatılması çağrısı yaptı.

BM kimyasal silah soruşturma ekibi halihazırda Suriye'de; birkaç gün önce, Suriye'de kimyasal silah kullanımına ilişkin önceki 13 iddiayı incelemek üzere ülkeye girmişti. BM ekibinin silahları kimin kullandığını değil, sadece silahların kullanılmış olup olmadığını ortaya çıkarmayı planladığını not etmek gerekir.

Bu noktada akla bazı sorular geliyor:

1. Rejim BM soruşturma ekibinin burnunun dibinde neden bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirsin?

2. Rejimin Şam banliyölerindeki son yoğun bombardımanları isyancıların kimyasal silah stoklarını vurmuş olabilir mi? Bu açıdan, zehirli kimyasalın yayıldığı söylenen bir banliyö olan Zamalka'nın Haziran ayındaki bir gaz saldırısında da hedef alındığının iddia edildiğini belirtmek gerekir. Eğer rejim kimyasal silahlar kullandığı suçlamasından kaçınmaya çalışıyorsa, bir önceki bir suçun sahnesine dönüp onu tekrar eder mi?

3. Bir diğer olasılık, bölgede kimyasal silahların isyancıların kendisi tarafından kullanıldığıdır. Bu olasılığa karşı 1. maddedeki itiraz ileri sürülebilir; BM soruşturma ekibi ülkedeyken neden bir tarafın bu silahları kullanacağı sorulabilir… Fakat isyancıların, Esad rejimine komplo kurmak için kimyasal silah kullanmış olması akla yatkındır.

4. Ölümler kapsamlı bir şekilde gösterilirken, zehirli maddelerin kullanılma yöntemlerine dair kanıt ortaya çıkmadı veya çok az kanıt ortaya çıktı. Bunların daha kolay bulunabilir olması gerekmez mi?

Belki, Suriye ordusunun Aralık başlarında Şam'ın Zamalka ve Dariye banliyölerinde El Kaide bağlantılı güçleri hedef aldığının aktarıldığını not etmek de önemli olabilir.

Varsayılan kimyasal silah kullanımına dair parmaklar genelde Esad rejimini işaret etse de, Suriyeli isyancıların bu tür silahlara erişiminin olduğuna inanmamız için de nedenler var.

Haziran 2012'de bir Türk cihadçı sitesi, Özgür Suriye Ordusu'nun (ki El Nusra Cephesi ile Irak ve Biladüşşam İslam Devleti'nden El Kaide güçleriyle yan yana savaştığı biliniyor), önceden Başkan Beşar Esad'ın ordusuna ait olan, Halep'teki bir askeri üsten kimyasal silah donanımı elde ettiğinden bahsetmişti. [Threat Matrix'in Cihadçı site ÖSO'nun kimyasal silah donanımı ele geçirdiğini iddia etti başlıklı haberine bakınız.]

Aralık başlarında El Nusra Cephesi ve onun müttefiki olan yabancı İslamcı tugaylar, aylar süren kuşatma sonucunda Halep'te bulunan ve Üs 111 de denilen Şeyh Süleyman üssünü ele geçirmişti. Askeri tesisin Esad rejiminin kimyasal silah programına dahil olduğu söylentileri dolaşıyordu. AFP'nin Kasım ayı sonunda, zarar görmüş bir askerin iddiasına dayanarak söylediğine göre üste “amacının alt kademe askerler tarafından bile bilinmediği gizli bir bilimsel araştırma yapılıyordu”. [LWJ'nin El Nusra Cephesi ve yabancı cihadçılar, Halep'teki önemli bir Suriye askeri üssüne el koydu başlıklı haberine bakınız]

Bu yıl 30 Mayıs tarihinde Türk medyası, Adana şehrindeki terör operasyonunda El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi'nden 12 kişinin, toplam iki kilo (4,5 lb) sarin gazıyla yakalandığını yazdı. 12 şüpheliden beşi daha sonra serbest bırakıldı [Threat Matrix'in Haberler Türkiye'deki El Nusra üyelerinin sarin gazı saldırıları planladığını aktarıyor başlıklı haberine bakınız.]

Haziran başında ise Irak ordusu, Bağdat'ta kimyasal silah üretmeye çalışan bir Irak El Kaidesi hücresini çökertmişti. Irak ve Biladüşşam İslam Devleti (eski adıyla Irak El Kaidesi), yani Suriye'de faaliyet yürüten El Kaide bağlantılı iki gruptan biri, bir diğer El Kaide grubu olan El Nusra Cephesi ile birlikte Suriye'deki baskın isyancı güç konumunda. [LWJ'nin Irak El Kaide kimyasal silah hücresini çökertti başlıklı haberine bakınız.]

1990'larda Irak'taki bir BM silah denetçileri ekibine başkanlık etmiş olan emekli İsveçli diplomat Rolf Ekeus bile, BM ekibinin Suriye'de olduğu sırada Esad rejiminin büyük bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirmesinin “çok tuhaf” olacağını ve en azından “pek zekice olmayacağını” söyledi.

Saldırının zamanlaması, yeri ve ölçeği gerçekten de pek çok soruya yol açıyor.

Güncelleme:

Agence France Presse'e göre, kimyasal silahlar alanından pek çok uzman, varsayılan saldırıdaki sarin gazı kullanımı hakkında isyancıların iddialarını sorguluyor.

medyasafak.com

Suriye yönetimi: "Kimyasal silah kullanmadık ve kullanmayacağız."
24 Ağustos 2013

Suriye Başbakan Yardımcısı Kadri Cemil, Suriye'nin elinde kimyasal silah olmadığını ve hatta olması halinde bile bu tür silahları kullanmayacaklarını ve kesinlikle bu tür silahlara sahip olma gibi bir niyetlerinin olmadığını söyledi.
Suriye'de Damaspost haber sitesinin verdiği bilgiye göre, Suriye Başbakan Yardımcısı, Suriye silah depolarında kesinlikle kimyasal silah olmadığını belirterek; 'Zaten böyle bir durumda BM'lerin de Suriye'yi kınayacağı açık bir gerçektir' dedi.
Kadri Cemil, BM tarafından Suriye'ye gönderilen kimyasal silah araştırma heyetinin çalışmalarını sürdürdüğünü belirterek, sözkonusu heyetin çalışmalarının tarafsız ve şeffaf olduğunu söyledi.
Bilindiği gibi 18 ağustos tarihinde BM'lerden bir heyet Suriye'ye gitmiş ve bu ülkede kitle imha silahlarının kullanılıp kullanılmadığı konusunda araştırmalarına başlamış bulunuyor.
Suriye'de 20 Ağustos'ta çalışmalarına başlayan BM müfettişlerinden oluşturulan özel bir grup Halep yakınlarında kimyasal silah kullanımı olayını soruşturacak.
http://www.etikhaber.com/

“Kimyasal silah Duma’dan atıldı”
24-08-2013

“Kimyasal silah Duma’dan atıldı”Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ne Şam kırsalındaki Doğu Guta’ya atılan kimyasal başlıklı silahın muhaliflerin kontrolündeki Duma’dan atıldığına dair uydu görüntüleri sunduğu iddia edildi.

YDH- Şam kırsalındaki Doğu Guta bölgesinde kimyasal silah kullanıldığı iddiasını görüşmek üzere toplanan BM Güvenlik Konseyi’nin Rusya’nın sunduğu uydu görüntüleri üzerine Suriye’yi suçlayamadığı öne sürüldü.

Alhadathnews adlı internet sitesinin haberine göre konuyla ilgili açıklama yapan BM Güvenlik Konseyi’ndeki bir İngiliz kaynak, Rus heyetinin Güvenlik Konseyi toplantısına sunduğu uydu görüntülerinin Suriye’de kullanılan kimyasal silah meselesini bitirdiğini söyledi.

Rusya’nın ortaya koyduğu teknik belgeler sebebiyle Güvenlik Konseyi üyelerinin önceki görüşlerini gözden geçirmek zorunda kaldığını belirten kaynak, Rusya’nın BM Temsilcisi Vitali Çurkin’in sunduğu uydu görüntülerinde kimyasal başlık taşıyan füzenin muhaliflerin kontrolü altında bulunan Duma’dan fırlatıldığının açıkça ortaya çıktığını ifade etti.
http://www.ydh.com.tr/

RUSYA:SALDIRI KABA BİR OYUN!



Rusya Dışişleri Bakanlığı 21 Ağustos’ta Şam yakınlarında kimyasal silahın Beşşar Esad rejimi değil, isyancı militanlar tarafından kullanıldığını açıkladı

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, Esad güçlerine yöneltilen kimyasal silah suçlamalarının güvenilir bilgilere dayanmadığı belirtildi. Bakanlık açıklamasında, “21 Ağustos tarihinde militanların mevzilerinden el yapımı bir füze fırlatıldı” denildi ve söz konusu füzenin 19 Mart 2013 tarihinde teröristler tarafından Halep yanındaki Han el Assal’da atılmış ve zehirli kimyasal içeriği henüz tespit edilmemiş olan füzeye benzediği ifade edilerek, sivil halktan ölenler olduğu da bildirildi. Bazı uzmanların söz konusu kimyasal maddenin sarin olmadığına dair kuşkuları var. Saldırıdan hemen sonra çekildiği iddia edilen ve İnternet’te yer alan görüntülere dikkat çekiliyor. BM Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden kimyasal silah uzmanı Jean-Pascale Zanders, “Söz konusu görüntülerde saldırı kurbanlarına ilk yardımda bulunanların üzerinde özel koruyucu giysilerin olmadığı görülüyor. Söz konusu kimyasal madde sarin olsaydı bu imkansızdı. Koruyucu giysiler olmadan çok sayıda ikincil zehirlenme olayları meydana gelecekti” dedi. Rus uzman Sergey Demidenko, konu ile ilgili şunları söyledi: “Bunlar daha önce de yaşanmıştı. ABD, Suriye’de kimyasal silahın bulunması halinde harekete geçeceğini açıklayınca El Cezire kanalı onu bulduğunu ilan etmişti. Bu, çok kaba bir iştir.”

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/

Hatay sınırında patlama: 6 ölü
3 EYLÜL 2013

Hatay’ın Altınözü ilçesine yakın konumda bulunan ve Suriyeli muhaliflerin kontrolündeki Suriye kasabası Azmerin’de patlama meydana geldi.

Reuters haber ajansını, patlamada 1 Türk ve 5 Suriyelinin öldüğünü aktardı.

Hürriyet gazetesinin internet sitesinde yer alan habere göre, Türkiye'ye geçirilmeye çalışılan hurdaların konulduğu Azmerin yakınlarındaki depoda meydana gelen patlamaya, depolama veya nakil yapıldığı sırada hurdaların arasında bulunan mühimmatın infilak etmesi neden oldu.

Hatay Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, patlamanın saat 13.15 sıralarında Altınözü ilçesi Hacıpaşa Beldesi Sarıbük Köyü Hırbe Çiftliği'ne bir kilometre mesafede meydana geldiği açıklandı.

Açıklamada, “Olay yerinde yapılan incelemede, sınırın Suriye ve Türkiye tarafında hurda malzemelerin bulunduğu, hurda malzemelerin arasında patlamamış mühimmat parçalanın bulunduğu tespit edilmiştir. İlgili güvenlik birimi tarafından kaçak hurda malzemelerinin içerisindeki patlamamış diğer mühimmat ile ilgili gerekli tedbirler alınmıştır” dendi.
BBCT


En son Ekim tarafından Sal Eyl 03, 2013 7:32 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Ağu 11, 2013 7:48 pm    Mesaj konusu: Bahar rüyasından hazan gerçeğine Alıntıyla Cevap Gönder

Yalan kimyası
Mehmet Serim
22-08-2013



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, Şam kırsalında kimyasal silah kullanıldığına dair iddiaları ve uluslar arası tutumu yazdı.

Suriye’de bir kez daha yönetimin kimyasal silah kullandığı iddiaları bütün dünyanın ilk gündem maddesi haline geldi. Mısır bir anda ikinci sıraya itildi.

Kimyasal silah kullanımı iddiaları Batı’nın bir ülkeye müdahale etmek istediği zaman kullandığı argümanlardan birisidir.

Batı dünyası için kimyasal silah kullanımı ne ifade ediyor? Kimyasal ve Batı denince akla ilk gelen çağrışımları şu şekilde sıralayabiliriz:

Ölümlerden ölüm beğen

Başta ABD olmak üzere Batı dünyası Doğulunun işine karışmakla kalmamış Doğu’nun ve insanının nasıl ölmesi gerektiğini de kararlaştırmış.

“Dünyayı sadece Batı’nın gözünden ve Batı için görerek yönetmek” için oluşturdukları Birleşmiş Milletler adlı örgüt içinde kendilerince bir takım kurallar koymuşlar.

Bu kuralları istedikleri zaman istedikleri devletler / yönetimler için baskı aracı veya müdahale gerekçesi olarak kullanıyorlar.

Kurduğu dev şirketler ile dünyanın hemen bütün denizlerini kirleten kim?

Geri kalmış (ya da bıraktırılmış) ülkelere varil varil nükleer atık gönderen kim?

Maden ocaklarında kullandığı yöntemler ile binlerce işçinin ölümüne / doğa felaketine sebep olan kim?

Atmosfere zehirli gaz salma şampiyonu kim?

Zehirli gazların salınımını azaltma anlaşmalarına inatla direnen kim?

Her yıl milyarlarca dolarlık silah üreten / daha da ölümcül silahlar üretebilmek uğruna küçük bir ülkenin bütçesinden çok daha fazla parayı Ar-Ge için harcayan kim?

Daha da çoğaltılabilecek bu maddelerde belirtilen icraatlar yüzünden ölenlerin sayısının “kimyasal silah kullanımından dolayı” ölenlerin sayısından az olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Burada savunduğumuz şey “insanların kimyasal silahla da öldürülebileceği” değil kuşkusuz. Anlatmaya çalıştığımız, Batı’nın kendi evini temiz tutup dünyanın geri kalan kısmında yaptığı insan ve çevre katliamları.

Batı’nın ikiyüzlülüğü

ABD ve Batı insanlık suçunu her zaman yukarıdaki gibi “dolaylı” yollardan işlemiyor. Bazen “doğrudan” yöntemler de kullanıyor.

Önce saldırmayı / karıştırmayı planladığı ülkeleri / yönetimlerini “insanlık düşmanı” ilan ediyor.

Batı için insanlık tanımı da bizim anladığımızdan farklı. Onlar için insanlık “6 milyarın oluşturduğu bir kavram” değil.

Batı için insan sadece ABD ve Avrupa’da var. Dolayısıyla insanlığı oluşturanlar sadece ABD vatandaşları ile Avrupalılar. Batı ile iyi ilişki içinde olan “ehlileştirilmiş” Japonlar bile gerektiğinde atom bombası ile yok edilebilir.

Batı bu tanımlaması içinde kimin insan olduğuna kimin hayvan sürüsü olduğuna, kime savaş açılması gerektiğine karar veriyor / bombalıyor / yıkıyor / yakıyor..

Diğer ülkelere saldırabilmek için kendi koyduğu kuralları işlettiği BM örgütünden karar çıkartınca da bu katliamların adı “savaş” oluyor.

Batı bugüne kadar bu doğrudan yöntem ile Vietnam’ı, Küba’yı, Latin Amerika ülkelerini, Japonya’yı, Irak’ı, Afganistan’ı, Somali’yi ve daha birçok ülkeyi ya vurdu ya da bu ülkelerde iç savaş çıkartarak veya bu ülkeleri komşuları ile savaştırarak milyonların ölümüne neden oldu. Kendi içindeki mafya düzeninde anlaşmazlığa düştüğü zamanlarda ise kartları yeniden karmak amacı ile dünya savaşı çıkarttı.

Neden?

Kendi vatandaşı her sabah otomobiline yakıt bulabilsin, sahip olduğu uluslararası tekeller daha çok satabilsin ve cebine daha fazla para girsin diye.

Aynı Batı’nın iki yüzlülük listesine bazı somut örnekleri de eklemek lazım.

Lübnanlı çocukları öldüren misket bombalarını atan ülke İsrail değil miydi?

Elinde beyaz bayrak ile teslim olmaya çalışan Filistinli kadını kahkahalar eşliğinde vuran İsrail askerleri değil miydi?

Batı neden İsrail’e –görünüşte de olsa – sesini çıkartmadı / çıkartmıyor?

İnsanları kurşunlamakla kimyasal silahla öldürmek arasında ne fark var? Sonuçta ölüm şeklinin üzerinde mi durmak gerekiyor yoksa “öldürmenin / bu şekilde ölümlerin olmaması gerektiği üzerinde” mi durmak gerekiyor?

Suriye için bitmeyen hikaye: Kimyasal silahlar

Batı iç savaş çıkartabilmek ve “inatçı Esad’ı” devirebilmek için Suriye’ye binlerce militan ve tonlarca silah gönderdi, halen de gönderiyor.

Bu militanlar kafa kesiyor, kadınlara tecavüz ediyor, mezhep savaşı çıkartabilmek için vahşi şekilde toplu katliamlar yapıyor. Bu yöntemlerle başlatılan şiddet sarmalı Suriye’de her gün onlarca kişinin ölümüne neden oluyor.

Dünya egemen mafyası bir yandan bunu yaparken, diğer yandan herkes ile dalga geçiyor ve “Suriye’de insanlık dramına çözüm bulabilmek için” çalışıyor gibi yapıyor.

En büyük yalan ise Batı’nın bu kirli savaşa dahil olmadığı. Artık Batı’nın az da olsa utanma duygusuna sahip insanları da biliyor ve itiraf ediyor ki Batı, bölgede “kendi menfaatleri koltuğu kaybetme korkusuyla birleşen diktatörler ile işbirliği halinde uluslararası teröristler vasıtası ile Suriye’deki savaşın doğrudan tarafıdır.

Batı’nın kendi vatandaşlarını geçtik. Onlar akvaryumun içinde devletlerinin kendilerine sağladığı imkanlar ile yaşayan aptal balıklar. Pavlov’un köpekleri gibi “iyi oldukları, kurallara uydukları sürece” devletlerinin başkalarından çaldığı nimetlerden sonsuza dek faydalanabilirler. Başka ülkelerde ne olduğuna dair fikir yürütmeleri / kendilerini yönetenlerin ne haltlar yediğini / hangi Somalili çocuğun, hangi Iraklı kadının, hangi Güney Afrikalı zencinin zenginliklerini çaldığını düşünmeleri yasak. Ama her seferinde “kimyasal silah kullanımı” gibi yalanlara inanması “zorunlu!” Batı medyası da bu konuda kendisine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor.

Asıl sorun Batı’yı yöneten mafya babaları.

Bu babalar artık bıkkınlık veren “insanlık / insani yardım / sığınmacılar / çocuklar / kadınlar / demokrasi” gibi numaralardan vazgeçmiyor.

Küresel mafyanın en çok kullandığı söylemlerden biri de “kimyasal silah kullanımı.”

Daha önceki bir yazımızda değinmiştik. Kimyasal söylemi tüm zamanların en geçerli bahanesi.

Kurşun ile / bomba ile öldürmek değil; ama kimyasal ile öldürmek büyük günah ve Batı her seferinde “işte buna dayanamam” söylemi içinde.

Suriye’de de öyle oldu.

Kimyasal silah yalanı

Suriye’de yaşadığımız süreç bizde “Batı, hangi şüphe ya da ihtimali dile getirirse o şüphe ve ihtimalin gerçekleşeceği” düşüncesini oluşturdu.

Bunun sebebi Batı’nın veya desteklediği grupların dile getirilen ihtimaller ile ilgili hazırlık yapmış olmaları.

Bunun örneklerine şimdilik girmeyeceğiz; ancak Suriye yönetiminin kimyasal kullanma ihtimali dile getirildiği zaman kimyasal saldırı olacağına kesin gözü ile bakmıştık ve nitekim kimyasal silahla saldırı yapıldı da.

Batı kimyasal meselesini 2012 başlarında dile getirmeye başladı.

Suriye’nin kimyasal konusunun yüksek sesle gündeme getirilmesinden sonraki ilk resmi açıklaması Temmuz 2012’de yapıldı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdisi “Suriye’nin hiçbir şart altında kendi vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullanmayacağını, ancak dışarıdan saldırı olması halinde saldırganlara karşı kullanabileceğini” söyledi.

Bu açıklama dünya basını tarafından “Suriye tehdit etti” başlığı ile verildi.[1] Aslında Suriye bu açıklamadan ve kimyasal konusu Batı’da seslendirilmeden önce tüm stratejik silahlarını olduğu gibi kimyasal silahlarını da “güvenli bölgelere” taşımıştı. Çünkü bu silahlar kendisi için de tehlike oluşturuyordu.

Suriye’ye yönelik ilk somut tehdit ise Ağustos 2012’de ABD Başkanı Barack Obama tarafından yapıldı ve Obama “kimyasal silah kullanımının ‘kırmızı çizgi’ olduğunu ve kullanılması halinde Suriye krizine müdahil olmakla ile ilgili düşüncelerini değiştirebileceğini” söyledi.[2]

Aynı koroya İngiltere ve Fransa da katıldı. Fransa kimyasal kullanımı halinde “sert cevap” vereceğini açıkladı.[3]

Sonrasında İsrail’in “kimyasal silahların aşırı dincilerin eline geçmesi, Hizbullah’a gönderilmesi” kaygılarından başlayan birçok senaryo ile birlikte Suriye yönetiminin kimyasal kullanabileceği konusu sürekli gündemde tutuldu.[4]

Oysa kimyasal kullanımı konusunda asıl tehdit silahlı muhaliflere karşı savaşında “hurdaya çıkacak silahlarını kullanan” Suriye yönetimi değil muhaliflerdi.

Suriye yönetimi el-Nusra terör örgütü militanlarının Halep’te bir klor fabrikasını ele geçirmesinden sonra kimyasal saldırı yapabilecekleri uyarısında bulundu.[5]

Küresel mafyanın kontrolündeki basın bu açıklamaya rağmen Suriye yönetimi üzerinde baskı oluşturabilmek amacıyla kimyasal konusunu gündemde tuttu.

Örneğin el-Cezire kanalı Aralık 2012’de Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddialarını gündeme getirdi. El Cezire’nin “aktivistlere” dayandırdığı bu “haberi” bugüne kadar doğrulanabilmiş değil.[6]

19 Mart 2013’te ise ilk kimyasal saldırısı gerçekleştirildi. Halep – Han el- Asel’de yaklaşık 25 kişi hayatını kaybetti. Dünya medyası aynı gün Şam kırsalındaki Uteybe’de de kimyasal saldırısı yapıldığı haberini geçti.

Han el-Asel’deki kimyasal saldırısı sonrası dünya medyası ve Batı “olağan şüpheli” Suriye yönetimini suçladı. Suriye ise kimyasal başlığın atıldığı Han el-Asel bölgesinin ordunun elinde olduğunu ve bölgede yönetim yandaşlarının yaşadığını dolayısıyla saldırının kendileri tarafından yapılmış olamayacağını anlatmaya çalıştı.

Ancak Batı’nın insani değerler hassasiyeti bir kez daha kabarmıştı. İngiltere ile Fransa yine Suriye’ye müdahaleden bahsetti. ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland ise Suriye yönetiminin açıklamalarını inandırıcı bulmadıklarını ve “muhaliflerin elinde kimyasal olduğuna bile inanmadıklarını” söyledi. Oysa BM yetkilisi Martin Neşirsky ise “haberleri (yönetimin kimyasal kullandığı iddialarını) doğrulayabilecek durumda olmadıklarını” söylüyordu.[7]

Han el-Asel sonrası yaşananları biliyoruz. Özet olarak geçelim:

-Kimyasal kullandığı öne sürülen Suriye yönetimi derhal Birleşmiş Milletlere başvuruda bulunarak kimyasal saldırısı ile ilgili inceleme yapılmasını istedi.

-Muhalifler ve destekçileri kimyasal konusunu bulandırmaya başladı. İngiltere ve Fransa, Suriye’nin Humus’ta kimyasal kullandığını öne süren muhalifler ile birlikte hareket edip BM’den Humus’ta da inceleme yapılmasını istedi.

-Kimyasal için Suriye’nin başvurusu üzerine heyet oluşturan BM diğer illerde de inceleme yapmak isteyince kriz çıktı ve heyet uzun bir süre Kıbrıs’ta bekledi.

-Geçtiğimiz günlerde BM ile Suriye arasında anlaşma sağlandı ve Suriye yönetimi 20 BM kimyasal silah uzmanının girişine izin verdi. Yönetim “gerçeklerin ortaya çıkması için” heyet ile tam işbirliği yapacağını açıkladı.

Bu süreç içinde BM yetkililerine Rusya tarafından “Han el-Asel’de muhaliflerin kimyasal kullandığına dair kanıtların” sunulduğunu da ekleyelim.

Yönetimin kimyasal kullandığına dair yalanların batı tarafından dile getirilmeye devam edildiği aynı süreç içinde başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’da konuyu gündeme getirmesi ve obama tarafından konunun geçiştirilmesi de ayrı bir komedi olarak tarihe geçti.

Amerikan yönetimi bir yandan kimyasal silahı yönetimin kullandığına dair kendi kendisini ikna için çaba sarf ediyor; ama diğer yandan somut bir gerekçe bulamıyordu. Savaş çığırtkanı Senatör John Mccain ve Başbakan Erdoğan aynı noktada buluşmuştu.[8]

Son gelişmelere geçmeden önce Suriye’de 2013 yılında kimyasal kullanımı ile ilgili iddialara bir göz atalım.[9]

1) 19 Mart 2013, Han el-Asel,

2) 24 Mart 2013, Şam-Adra banliyösü

3) 13 Nisan 2013 Halep-Şeyh Maksud mahallesi

4) 29 Nisan 2013 Serakib

ve

(5) 21 Ağustos 2013 Şam kırsalı

Dünya basını “aktivistlere” dayanarak Suriye yönetiminin Şam kırsalının Batı Guta bölgesinde kimyasal silah kullandığını iddia etti. “Fırsat bekleyen dünya basını iddianın üzerine atladı” dersek daha doğru olur.

Beklenen büyük fırsat yakalanmıştı. Nizar Neyyuf’un deyimiyle “Halepçe’den sonraki en büyük katliam olan” yüzlerce kişinin öldürüldüğü Lazkiye katliamına sesini çıkarmayan medya derhal harekete geçti.

İddialara göre Suriye yönetimi kimyasal silah kullanmış 1300 kadar insan hayatını kaybetmişti.

Haber yayılmadan önce yaşanan gelişmelere dönelim:

Olaydan önceki akşam saatlerinde Suriye ordusu tüm kırsalı kapsayan geniş bir saldırı başlattı. Şam ve çevresi yaklaşık 10 gündür sakindi.

Saldırı sadece aniden olaması ile değil aynı anda 13 merkezin hedef alınmasıyla da büyük sürpriz oldu.

Daha önceki saldırılarda genellikle bir top, uçak, helikopter kullanılarak tek (veya 2-3) merkez hedef alınıyordu. Bu da militanların bir yerden diğerine kaçabilmesine olanak sağlıyor ve ordu istediği sonucu bir türlü alamıyordu. Ancak kimyasal iddialarından önce başlayan saldırı bu kez çok geniş kapsamlı ve ağır silahlarla yapıldı.

Gece kırsal tarafından ışıklar saçılıyordu. Bu da ordunun ne kadar ağır ve geniş alanda etkili silahlar kullandığının göstergesi.

Diğer yandan gece boyunca ve ertesi gün öğle saatlerine kadar bugüne kadar görülmemiş yoğunlukta bombardıman devam etti.

Bunun anlamı şuydu: Ordu Şam kırsalındaki teröristleri bitirmeye karar vermiş ve topyekun saldırı başlatmıştı.

Muhaliflerin bu saldırı 2000 ile 5000 arasında kayıp verdiğini öne sürenler var. (bu sayı Nizar Neyyuf’a göre 750 dolayında)

Bu durum muhalifleri büyük paniğe sürükledi ve ardından “kimyasal katliamı haberleri” yayıldı.

Buraya bir not düşmek lazım: muhalifler hemen her yerde yenileceklerini anladıklarında aynı taktığı kullandılar. Kaçarken bulundukları yerlerdeki insanları / rehineleri toplu şekilde öldürdüler. Bulundukları binaları bombalayıp yerle bir ettiler. Baba Amr, bunun en çarpıcı örneğidir.

Devam edelim:

Kimyasal saldırısı iddiaları Suriye tarafından derhal yalanlandı. Ordu adına yapılan açıklamada konu ile ilgili iddiaların yalan olduğu belirtildi.

Bizim dışişlerinin “Batı’nın korosunda bizim de sesimiz olsun” niyeti ile yaptığı ‘iddialar doğru ise derhal gereken yapılmalıdır’ açıklamasının komikliğini ve Anadolu Ajansı’nın ve işlerine geldiği için AA’yı kaynak gösteren medyamızın sergilediği utanç verici üstün gazetecilik başarılarını geçelim, bazı sorular sorarak yazımızı bitirelim:[10]

1) Suriye yönetimi tam da kimyasal uzmanlarının ülkesinde bulunduğu bir sırada böyle bir saldırıyı bu kadar açıktan yapacak kadar aptal mıdır?

2) Cenevre 2 için sürünceme yaşansa da son yapılan açıklamalar ile umutlar biraz da olsa artmışken Suriye yönetimi kendi ayağına sıkar mı?

3) Han el-Asel olayından sonra Batı yalan söylemiş olsa da muhaliflerin kimyasal kullandığı neredeyse herkes tarafından kabul edilmişken neden derhal yönetim suçlandı?

4) Kimyasal kullanıldığına dair videolardan birinde[11] (9) elinde şırınga veya benzeri bulunan bazı kişiler cesetlere ne yapıyor?

5) Nasıl oluyor da kimyasal saldırının yapıldığı bir yere insanlar bu kadar rahat girebiliyor ve kapalı mekandaki cesetlere bu şekilde yaklaşabiliyor?

6) Kimyasal saldırısının yapıldığı yerlerden birisi olarak Muaddemiye geçiyor. Şehre yaklaşık 5 km uzaklıktaki bir yerde yapılan kimyasal saldırısı neden sadece bölgedekileri etkiledi.

7) Videolar neden sadece kapalı mekanlardan ve dış mekan çekimi yok? Neden ölen tek hayvan dahi gösterilmiyor?

6) Batı bütün gürültüsüne rağmen neden haberlere temkinli yaklaştı?

Şimdi de en sıkı muhaliflerden Nizar Neyyuf’un soruları ile devam edelim:

7) Nasıl oluyor da bu çocuklar bir araya gelip toplu şekilde bulunabiliyor? Okul yok, toplu faaliyet yok. Üstelik buralar olaydan önce ağır saldırı altında kalan yerler. Yani insanların ve çocukların toplu halde aynı yerde bulunmak yerine evlerinde oldukları bir durum var ortada.

8) Bu çocukların anne babalarının cesetleri nerede? Yoksa Esad evlere girip sadece çocukları öldüren akıllı kimyasallar mı üretti?

9) Saldırının olduğunun iddia edildiği gün rüzgarın hızı saatte 20 -25 km idi. Bu şartlarda kimyasal silah kullanılması durumunda geniş bir çevrenin etkilenmesi gerekirdi. Ancak saldırıların olduğu yerlere birkaç yüz metre uzaklıktaki insanlar etkilenmedi!

10) Saldırı ile ilgili videolar nasıl oluyor da bu kadar çabuk yüklenebiliyor? Kimisi saldırı öncesi yüklenmiş.

11) Suriye yönetimi bugüne kadar kimyasal kullanabileceği dağlık yerlerde bile kimyasal kullanmadı.

12) Ölen erkeklerin hepsi neden militan? Bunların içinde bir kısım da kadın var. bu kadınların kocaları nerede?

13) Nasıl oluyor da kimyasal saldırısı sonrası cesetlere dokunulabiliyor?

14) Saldırıdan önce muhaliflere kimyasal malzemelerin ulaştığı ve gerektiğinde bunların kullanılabileceği haberini vermiştik.[12]


[1]http://www.nytimes.com/2012/07/24/world/middleeast/chemical-weapons-wont-be-used-in-rebellion-syria-says.html?pagewanted=all&_r=0

[2]http://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-19319446

[3]http://news.yahoo.com/france-warns-syrian-chemical-weapons-attack-081735822.html

[4]http://en.wikipedia.org/wiki/Syrian_civil_war#Chemical_weapons

[5]http://english.ahram.org.eg/NewsContent/2/8/60077/World/Region/Syria-warns-terror-groups-may-use-chemical-arms.aspx

[6]http://blogs.aljazeera.com/topic/syria/gas-used-homs-leaves-seven-people-dead-and-scores-affected-activists-say

[7]http://www.theguardian.com/world/2013/mar/19/syria-rocket-attacks-chemical-weapons

[8] O dönemde yapılan yazışma ile ilgili kısım için bkz. http://www.ydh.com.tr/HD11768_suriye-için-haziran-senaryoları.html

[9]http://www.washingtonpost.com/blogs/worldviews/wp/2013/08/21/a-partial-list-of-syrias-suspected-chemical-weapons-attacks-thiş-year/

[10]İddiaların bir kısmı vatan gazetesinden alıntıdır bkz. http://www.alwatan.sy/newspaper.aspx?ıid=1718

[11] http://youtu.be/0mo4SYkKFxİ

[12]Yazının orijinali için bkz. http://www.syriatruth.org/news/tabid/93/Artıcle/10378/Default.aspx

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12193_yalan-kimyasi.html

Bahar rüyasından hazan gerçeğine
Alptekin DURSUNOĞLU
11/08/2013



Bahar rüyasından hazan gerçeğineBender bin Sultan’ın oyuna girmesi, Katar’ın yedek kulübesine alınması ile Türkiye, bundan sonra sadece Suudi Arabistan’dan atılan pasa göre oynayabilecek.

30 Haziran, sadece Mısır’da değil “Arap Baharı” diye adlandırılan sürecin tamamında yaşanması beklenen yön değişikliğinin miladı olarak görülüyor.

“Arap Baharı” tüm bölgede büyük bir heyecan yaratmış olsa da sadece başladığı ülke olan Tunus ile ilk etkilediği ülke olan Mısır’da öngörülebilir bir değişim yaratabildi.

Çünkü Arap Baharı’nın etkilediği Yemen’de, değişim sistemin eski rejimin aktörleri aracılığıyla yeniden güncellenmesiyle sınırlı kaldı.

Libya’ya toplumsal ve siyasi kaos, Suriye’ye vekalet savaşı armağan eden Arap Baharı’nın Bahreyn’e de en azından öngörülebilir bir vadede herhangi bir değişim sunması beklenmiyor.

“100 yıllık bir gecikme” sonrasında kendi düzenini kuracağı varsayımıyla bölgede büyük heyecan yaratan Arap Baharı’nın iki buçuk yıllık tarihi, tek ortak noktası istikrarsızlık olan dört kategori ortaya koydu:

1- Belirsizlik düzeni: 2011 yılındaki şartların sürdüğü ve mevcut yönetimlerin devrilebileceğine ilişkin dahi herhangi bir öngörü imkanı sunmayan bu düzen, Suudi askeri müdahalesi sayesinde ABD 5. Filosuna ev sahipliği yapan Bahreyn’de ve uluslar arası güçlerin muhalifler aracılığıyla vekalet savaşı sürdürdüğü Suriye’de kuruldu.

2- Eskinin yeniden güncellemesine dayalı düzen: Eski rejimin, eski aktörlerle güncellenmesine dayalı bu düzen, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü’nün müdahalesiyle Ali Abdullah Salih’in çekilmesi ve yetkilerini yardımcısı Abdurrabbih Mansur Hadi’ye bırakması sayesinde Yemen’de kuruldu.

3- Çoklu feodal düzen: Dış müdahaleyle tasfiye edilen tek adam feodalitesi yerine kurulan çoklu feodal düzen de Libya’da kuruldu.

4- Eski rejimin kurduğu “yeni” düzen: Devrimcilerin de dahil olduğu siyasi süreçler sonunda eski rejimlerin bürokratları tarafından kurulan “yeni” düzen de Tunus ve Mısır’da kuruldu. Zeynelabidin bin Ali’nin devrilmesinden sonra Tunus’taki yeni siyasi süreçler yargı bürokrasisi tarafından, Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra Mısır’daki siyasi süreçler ise askeri bürokrasi tarafından belirlendi, devrime katılan gruplar da bu süreçlere dahil edildi.

Bu kategoriler, son derece ironik bir şekilde istikrar vaat edebilecek siyasi düzenlerin doğrudan dış müdahaleye muhatap olmayan ve yeni siyasi süreçleri eski rejimin bürokratları tarafından belirlenen ülkelerde kurulabildiğini gösterdi.

Örneğin, bu şartları taşıyan Tunus ve Mısır’da göreceli de olsa istikrarlı düzenler kurulabilirken, dış müdahaleye en yoğun ve doğrudan muhatap olan Suriye de eski rejimi dış müdahale ile devirebilenlerin kurucu aktör olduğu Libya da istikrarlı bir düzenden oldukça uzak görünüyor.

Bununla birlikte Mısır’daki 30 Haziran müdahalesi ve Tunus’u doğrudan etkileyen sonuçları, devrim sonrasında istikrarlı düzenler kurmayı başaran bu iki ülkeyi bunu başaramayan “Bahar ülkelerinin” durumuna düşürecek riskler taşıyor.

Hatta, 30 Haziran sonrasında Arap Baharı ile sarsılan bölge dengelerinin eski modele göre yeniden kurulabileceği ihtimalinden söz ediliyor ve bunun şu gerekçelerle bir zorunluluk haline geldiği belirtiliyor.

1- Arap Baharı sonrasında kurulabilen yeni siyasi düzenlerin yerelde Müslüman Kardeşler’i bölgede de onu destekleyen Türkiye ve Katar’ı belirleyici aktör haline getirmesi.

2- Katar’ın Libya’da, Türkiye’nin de Katar’la birlikte Suriye’de desteklediği aşırılık yanlısı grupların bölgesel istikrar açısından ciddi bir tehlike oluşturmaya başlaması.

3- Katar dışındaki Körfez ülkelerinin Arap dünyasında Müslüman Kardeşler’in bölgede de Türkiye ve Katar’ın Amerika ile uyumlu bir şekilde belirleyici olmaya başlamasını kendi varlık sebeplerini ortadan kaldıracak bir tehlike olarak görmesi.

4- Amerika ve Avrupa’nın, uyumsuz olmamalarına rağmen zorunlu olmadıkça bölge yönetiminde yeni ortaklar kabul etmek istememesi.

Hazan’ın miladı

Mısır’daki 30 Haziran müdahalesinin Arap Baharı adlı değişim sürecinin yönünü tersine çevirmeye yönelik olduğu yargısı, sadece siyasi analiz düzeyinde değil resmi tutumlar düzeyinde de kendini gösteriyor.

Körfez ülkelerinin Mısır’daki 30 Haziran sonrası süreci hararetle desteklemesi de Türkiye’nin buna şiddetle karşı çıkması da aslında bu ortak yargının bir sonucu olarak kendini gösteriyor.

Körfez ülkelerinin yeni Mısır yönetimine verdiği çok boyutlu destek, Bahar’ın kavurucu yaza dönüşmeden gidişinden duyulan sevinci yansıtırken, Türkiye’nin buna tepkisi meyvesini yiyemediği baharın hazana dönmesinden duyduğu öfkeyi gösteriyor.

Ancak birincisinde bir planlama ve “akılcılık”, ikincisinde ise bir acemilik ve hayalperestlik görülüyor.

Çünkü görünenin aksine Ankara için Arap Baharını hazana dönüştüren süreç aslında 30 Haziran’dan çok önce başlamıştı ve bunu başlatanlar da Ankara’nın Suriye ve Irak konusundaki ortaklarından başkası değildi.

“100 yıl önce Sykes-Picot’la açılan parantezi kapatacağız”[1] diyerek Arap Baharı sürecini kendisinin yönettiğini vurgulayan Ankara’nın Mısır’la ilgili 30 Haziran tepkisi, hazanın bir gecede gelebileceği kabulüne dayanıyor.

Halbuki mevsimler gibi, siyasi gelişmeler de aylara yayılan süreçler içerisinde cereyan ediyor ve tedbirli olmak isteyene iklim şartlarına uygun planlama yapma imkanı sunuyor.

Arap Baharı’nı Ankara ve Katar açısından hazana dönüştürmeye aday süreç, aslında 19 Haziran 2012’de Bender bin Sultan’ın Suudi Arabistan istihbarat servisi başkanlığına atanmasıyla başlamıştı.

Yaklaşık 30 yıllık ABD büyükelçiliğinden ve ulusal güvenlik danışmanlığından sonra bir ara gözlerden kaybolan Bender’in, Arap Baharı sonrası siyasi süreçlerin şekillenmeye başlamasıyla istihbarat servisi başkanı olarak yeniden sahneye çıkması da Amerikalı dostlarını Katar ve Türkiye’nin aşırı grupları güçlendirdiği konusunda uyarması da son derece dikkate değerdi.

Elbette Katar ve Türkiye de birer ABD müttefikiydi ve Ankaar ve Doha’nın Arap Baharı sonrasında iktidar olan İhvancıların Batı çıkarlarını tehdit etmeyeceğine dair güvencelerinde de ciddi bir gerçeklik payı bulunuyordu.

Kuşkusuz Katar ve Türkiye’nin niteliğini dikkate almaksızın her türlü silahlı grubu desteklemesi Suriye söz konusu olduğunda hoşgörülebilirdi; ancak, Katar’ın Libya’daki devrimcileri Sina üzerinden silahlandırdığına, Mali’deki el-Kaide bağlantılı grupların kullandığı çelik yeleklerin Türkiye ve bazı Avrupa ülkelerinde üretildiğine dair istihbarat raporları kaygı uyandırmaya yeterliydi.

Nitekim ABD’nin Bingazi konsolosunun öldürülmesi, aşırı grupların güçlenmesini bir kaygı olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürmüştü.

Bölge basınında yer alan haberlere göre Amerika, Bingazi olayından sonra Katar’a Suriye de dahil olmak üzere her türlü aracı kullanarak darmadağın ettiği sahayı toparlaması için adı konulmamış bir süre verdi.

Bu geçiş sürecinde de Doha’da Ulusal Koalisyon’u kurarak Türkiye ve Katar güdümündeki Suriye Ulusal Konseyi’nin rolünü sınırladı, Suriye dosyasındaki liderliği doğrudan kendisi üstlendi ve yeni rol dağılımında Suudi Arabistan’ın inisiyatifini arttırdı.

Nihayet Katar ve Türkiye’nin Suriye yönetiminin birkaç ay içinde düşeceği vaadinden başka somut bir ilerleme görememesi üzerine de Katar’ı oyundan almaya karar verdi.

Bölge basınında yer alan bu haberlerden anlaşıldığı kadarıyla Katar’ın oyundan alındığının ilk somut tezahürü, babasını darbeyle deviren Emir Hamad bin Halife’nin, tahtını oğlu Temim’e bırakması ve Ankara’nın Arap Baharı’ndaki en yakın ortağı Başbakan Hamad bin Casim’in de görevden alınması oldu.

Suriye Ulusal Koalisyonu’nun başkanlığına Suudilerin adamı olarak bilinen Ahmed Cerba getirildi; dolayısıyla hem Suriye hem de Mısır dosyasındaki pivot oyuncu rolü Katar ve Türkiye’den alınarak Suudi Arabistan’a verildi.

Yaşanan somut gelişmelerle de örtüşen bu senaryo doğru ise, Bender bin Sultan’ın oyuna girmesi, Katar’ın yedek kulübesine alınması ile Türkiye, bundan sonra sadece Suudi Arabistan’dan atılan pasa göre oynayabilecek.

[1] http://yenisafak.com.tr/diziler-haber/yuzyillik-parantezi-kapatacagiz-01.03.2013-494795?ref=manset-

Ali Bulaç: "Suriye Politikası Tepeden Tırnağa Yanlış!"
08.08.2013

Ortadoğu’da cehennemin kapıları açıldı, bölgenin antresi Suriye. Mezhep mensupları, etnik gruplar, dışarıdan gelenler ve vekaleten işin içinde olan bölge ülkeleri Suriye’de vahşi bir savaşa tutuşmuş bulunuyor.

En büyük acıyı her zaman olduğu gibi müstaz’af kitleler çekiyor. Kadınlar ve çocuklar, yaşlılar ve güçsüzler. Hali vakti yerinde olanlar paralarıyla çoktan Suriye’yi terk etti, çaresizler ateş altında, her gün onlarca insan ölüyor. Tarihi eserler, bina, mesken, işyerleri harabeye döndü.
BM’nin rakamlarına göre ölenlerin sayısı 100 bini buldu, yarısına yakını masum siviller. Resmi olarak 1,5; gerçekte 2 milyon kişi göçmen durumuna düştü, dört milyon kendi ülkesinde yer değiştirdi. Suriyeli şerefli, gururlu, medeni, kibar insanlar Türkiye, Ürdün ve başka yerlerde dilenci durumuna düştüler. Namusuna düşkün kadınlar, küçücük kızlar fuhuş mafyasının elinde; Suriyeli çocukların organları –böbrekleri, gözleri- Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar organ mafyasınca satılıyor.
Körfez monarşileri “şimdilik” rahat nefes almış bulunuyor. Suriye’nin zorba Baas rejimine karşı direniş –geçmişte İran’daki, şimdi Mısır’daki gibi- sivil ve silahsız sürseydi monarşiler belki de çoktan çökerdi. Fakat monarşiler çok da sevinmesin, bölgede sürdürülemez bir düzenin sponsorları onlar.
Her şey utanç verici. Taraflar Allahüekber nidalarıyla birbirlerinin mescitlerini, türbelerini havaya uçuruyor. Buna sevinen Müslümanların düşmanları. İsrailli milletvekili Ayalet Shaket, attığı tweet’te Türkiye’nin Güneydoğusu’nu ve Kıbrıs’ı da Arz-ı Mev’ud’un içine kattıktan sonra şöyle diyor: “Libya ufalanmış, Irak parçalanıyor, Suriye’de iç savaş. İran kaçak nükleer bomba yapmaya çalışıyor, Mısır’da askeri darbe. Bu toprakları teslim alma zamanı.” Birbirini boğazlayan taraflar cihad ettiklerini söylüyorlar. Mescid-i Aksa İmamı Ebu Arefe, geçen cuma günkü va’zında “Siyonizm Müslümanlara kan kustururken Suriye’de cihat ilan etmek yalancılık ve sahtekârlık.” diyordu.
İslam âlemi paramparça, birbirine düşman. Türkler ve Kürtler, Araplar ve Kürtler, Türkler ve Farslar, Sünniler ve Şiiler, Sünniler ve Aleviler; ülkeler, bölgeler birbirine düşman haline getirildi. Allah rahmetini, şefkat ve yardımını üzerimizden çekti. Mezhepçilik, ırkçılık, milliyetçilik bölgeyi kasıp kavuruyor. Bu bir vahşet ve cinnet halidir; Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Suriye bölgenin en kritik ülkesi, cehennemin kapısıydı. Maalesef akılsızca, basiretten ve ferasetten uzak olarak bu kapı ardına kadar açıldı. Bu saatten sonra kim suçluydu, kim haklıydı artık bunları sormak anlamsız olsa da, iki ülkenin (Türkiye ve İran) suç ve kusuru asla görmezlikten gelinemez. Her ikisinin de suçu ve kusuru büyük! Her biri diğerinin benzeri, tencere dibin kara, seninki benden kara. O bizim gibi ölümlülerin bir türlü akıl erdiremediği stratejik derin hesaplar, yanlış okumalar, ben bilirim ve diğerlerinin tümü beni takip etmekle görevli anlayışı işi bu noktaya getirdi. Her iki ülke de küresel güçlerin ve bölge ülkelerinin provokasyonuna geldi, milli çıkar dürtüsüyle Suriye’yi ateşe verdi. Şu hale bakın ki bizler bölgede ortada kalakaldık. Birbirine düşman olanları bile kendimize düşman ettik.
Suriye politikası başından beri, tepeden tırnağa yanlıştı. Bu köşede yanlışlığını, hatalı analizleri defalarca yazdık. Kimse dinlemedi, bize etmedikleri hakaret ve küfür kalmadı.
Zararın neresinden dönülürse kâr. Her gün biraz daha fazla kan akıyor. Bu savaşın bir saat önce sona erdirilmesi birkaç insanın hayatının kurtulması demektir. Hepimiz ağır vebal altındayız. Kimsenin Suriye’yi bu hale getirmeye hakkı yoktu.
Yine en büyük görev ve sorumluluk Türkiye ve İran’a düşüyor. Aralarındaki bu tükürük yarışını bir kenara bırakıp Suriye konusunda işbirliğine gitmelidirler, Mısırlı Müslümanlara yardım edip hep beraber bölgeyi bu kan deryasından kurtarmalıdırlar. Aksi halde bizleri daha büyük musibetler beklemektedir. Değerli okuyucularımızın ve bütün Müslümanların Ramazan Bayramı’nı tebrik eder; barış, anlayış ve kardeşlik ruhunu canlandırmasını dilerim.
Zaman


Prof. Dr. Haluk Gerger: MENDERES GİBİ ERDOĞAN DA YALNIZ KALACAK!



ABD ve Batılı emperyalist ülkelerin bölgesel taşeronluğuna soyunan AKP hükümeti, izlediği işbirlikçi politikalar nedeniyle ülkeyi Suriye ile savaşın eşiğine getirdi. Suriye’de yaklaşık on dokuz aydır süren çatışmalara rejim karşıtı işbirlikçi muhalifleri doğrudan destekleyerek müdahil olan AKP hükümeti, Akçakale’ye düşen top mermilerinin ardından alelacele hazırladığı savaş tezkeresini Meclis’te oyladı. Uluslar arası ilişkiler alanında uzman olan Prof. Dr. Haluk Gerger son kriz üzerinden yaşananları gazetemize değerlendirdi. Gerger’e göre yaşanan son kriz 1957’de yaşanan krizin bir benzeri. Gerger Erdoğan’ın dönemin Başbakanı Menderes gibi yalnız kalacağını söyledi.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü eski öğretim üyesi olan Prof. Dr. Haluk Gerger’in bu görevine YÖK ve 1982 anayasası yürürlüğe girdiği gün son verildi. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. İnsan Hakları Derneği Kurucu Üyesi. Darmstadt Teknik Üniversitesi'nde 1996 ve 1999 yıllarında misafir öğretim üyesi olarak bulundu. Gerger'in "ABD, Ortadoğu ve Türkiye", "Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği 'Soğuk Savaş'tan 'Yeni Dünya Düzeni'ne", "Kan Tadı Belgelerle ABD'nin Kara Kitab" gibi çok sayıda kitabı bulunyor.

İbrahim Varlı

>>Akçakale’ye düşen top mermilerinin ardından Suriye ile savaşın eşiğine gelindi. Hükümetin alelacele hazırladığı Suriye tezkeresi Meclis’te oylandı. Olası bir savaş kapıda mı?

Gelişmeler Türkiye ve Suriye arasında 1957’de yaşanan krizi anımsatıyor. 1957’deki Suriye krizinde Türkiye savaş çıkartmak, bunun için de Suriye'yi kışkırtmak amacıyla Suriye sınırına asker yığdı, sınırın öte tarafında jetler uçurdu. Bunlardan güya yanlışlıkla bombalar düşürüldü ve sınır köylerinden insanlar kaçırıldı. Bütün amaç, Suriye'yi bir sınır çatışmasına çekmek ve savaş çıkartarak işgale zemin hazırlamaktı. Bugün de benzer gelişmeler yaşıyoruz. Son Akçakale olayını da böyle değerlendirmek gerekir.

>> 57’deki krizde Türkiye yalnız kalmıştı. Uluslararası toplum savaşın eşiğine getirdiği Türkiye’yi sonradan yalnızlaştırdı. Bugün de bir benzeri mi yaşanıyor?

Bugün de aslında benzer durum var. Batı'da herkes topun kimler tarafından atıldığının bilinmediğine işaret ediyor, Suriye kuvvetlerinden kaynaklansa bile bunun teknik bir hata olduğunda hemfikir bir tavır sergiliyorlar, Suriye'nin elindeki eski Rus silah sistemlerinde böyle hataların oluşabileceğini söylüyorlar ki bunlar gerçekçi değerlendirmeler. Kimsenin Suriye ile savaş başlatmak gibi bir niyeti yok ve Türkiye'yi dizginleyecekleri kuşkusuz. Menderes gibi Erdoğan da yalnız kalacak kuşkusuz ve olayı sadece Türk kamuoyunu manipüle etmek için kullanacak.

1957'de Türkiye'nin nasıl yalnız kaldığını kitabımda anlatıyorum. O zaman Kruşçev New York'ta "Türkiye bir gün bile dayanamaz ama roketler uçuşmaya başlayınca nerelere düşeceği belli olmaz" türünden tehditlerde bulunmuştu ve ABD ile İngiltere geri çekilmişlerdi. Bunlar kitapta ayrıntılı işleniyor. Bugün de aslında benzer durum var.

>>Arap Baharı’nın son halkası olarak görülen Suriye’de çatışmalar kilitlenmiş durumda. Suriye’de bir vekâlet savaşının (Proxy) verildiğini söyleyenler var?

Arap isyanlarına emperyalizmin, örneğin Mısır’da görüldüğü gibi, ilk tepkisi, rejimden safralar atarak ve fakat iktidarın ana kurumlarıyla eşgüdüm içinde restorasyonu sağlamaktı. Bu, kimi ödünlerle bir tür geri adım atmak ama devrimci gelişmeleri önleyerek ve rejimi yeniden tahkim ederek ileriye doğru da hamle yapmaktı. İlk şaşkınlık sonrası ikinci aşamada, Libya’da ve Bahreyn’de görüldüğü gibi, ya NATO aracılığıyla ya da bölge işbirlikçiliğini kullanarak, doğrudan silahlı müdahaleyle sürecin seyrini belirlemek stratejisi devreye sokuldu. Suriye’de yapılan ise, üçüncü aşamayı göstermektedir; var olan meşru hoşnutsuzluğu örgütlemek, silahlandırmak ve iç savaşı kışkırtmak, bir saray darbesi oluşturmak ya da koşullar elverirse doğrudan bir işgali örgütlemek.

>> Emperyalistlerin ve onların bölgesel taşeronlarının müdahalesinin tek nedeni bu mu?

Bu işin bir yanı. Öteki yanıyla, plan, asıl bölgesel hedef İran’ın en temel ileri savunma siperini düşürmek, onun “güvenlik hinterlandı”nda bir kara delik açmak. Nihayet, Yeni Dünya Düzeni’nin “müdahale hukuku”nu bir kez daha pratiğe dökmek de stratejik amaç. Buna göre, genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD, uygun gördüğü durum ve yerlerde, silahlı müdahaleyle rejim değişikliği yapma, iç düzenleri düzenleme hakkına sahip ve yeni düzenin altyapısının oluşturulmasının, dünya barışının savunulmasının, uluslararası meşruiyetin korunmasının küresel olarak kabul edilmiş yolu, yöntemi budur. Böyle olunca, sürecin taraflar tablosu elbette salt ABD ile Suriye rejimini aşıyor, İran’ı ve Çin ile Rusya’yı, giderek, bütün uluslararası toplumu da kapsıyor. Suriye rejimi de, bir yandan dış destekler bulabiliyor, içerdeki çok parçalı etnik-kültürel yapının özelliklerinden yararlanarak ülkedeki destek tabanını koruyabiliyor ve böylece tam bir çözülmeyi önleyebiliyor.

>>Emperyalist tasavvur ve tahayyüllerin bu süreçteki etkisi nedir?

Arap isyanları, esas olarak, on yıllardır için kaynayan iç muhalefet dinamiklerinden, yaygın hoşnutsuzluklardan, demokratik taleplerden kaynaklanıyor. Bununla birlikte, artık bölgede içsel bir unsur olan emperyalizm de, ilk şaşkınlığın hemen ardından, müdahil bir aktör olagelmiştir bütün süreç boyunca. Emperyalizmin genel olarak üç hedefi vardır: Birincisi, politik olanı, İsrail’in ve ABD’nin hegemonyasına boyun eğmiş ve bunları yeniden üretmeye muktedir rejimlerin oluşması, bölgenin Yeni Dünya Düzeni’ne uygun hale getirilmesidir. İkincisi, ekonomik olanıysa, bölge ekonomisinin bütünüyle küreselleşmeye eklemlenmesi ve enerji kaynaklarıyla ikmal yollarının emperyalist denetim altında tutulmasıdır. Üçüncü olarak, sosyal boyut ise, bölgede vahşi (liberal) kapitalizme karşı sosyal, kültürel, tarihi anlayış ve kurumların yıkılması, toplumsal kurumların ve insani ilişkilerin kapitalizmi ve işbirlikçiliği, salt iç şiddet kullanımına ya da dış müdahalelere gerek kalmaksızın, kendi öz işleyişleriyle yeniden üreten dinamiklere dayandırılmasıdır, yani “organik hakimiyet” tesisidir. Yani, kısacası, bölge ülkelerini Türkiye’ye benzetmektir amaç.

>>Vijay Prashad’ın tespitiyle söylersek “Arap toprakları için 2011'in ilk aylarındaki olaylar yeni bir tarihin başlangıcı değil, yüz yıllık bitmemiş bir mücadelenin devamı?

Hiç kuşkusuz. Yakın tarih Arap direniş hareketi Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı tahakkümüne karşı başlar ve Sykes-Picot anlaşmasıyla düzenlenmiş Savaş sonrası sömürgeci statükoya karşı mücadeleyle devam eder. Ardından İkinci Paylaşım Savaşı sonrası Filistin trajedisiyle ve Siyonist devlete karşı direnişle yeni bir evreye girmiştir. Toplumsal direniş, Soğuk Savaş’taki Amerikan müdahaleciliğine; Türkiye öncülüğünde Ortadoğu NATO’su kurma girişimlerine; Dünya Bankası ve IMF projelerine uygun “kalkınma” politikalarının dayatılmasına; ezilenlerin katılımına dayalı demokratik gelişmeleri boğma girişimlerine karşı muhalefetin örgütlenmesiyle de büyük sıçrama göstermiş, pek çok yerde iktidarı ele geçirmiş ve bütün bölgeyi kasıp kavurmuş, emperyalizmle işbirlikçiliği adete felç etmiştir.

Daha sonra, 1967 İsrail saldırısı ve “sol ulusalcı” rejimlerin çürüyüp halk karşıtı karakter edinmesiyle emperyalizm insiyatifi ele almış ve çoğu yerde işbirlikçi iktidarlar oluşturulmuştur. Geride kalanlar da askeri diktatörlüklere ya da polis devletlerine dönüşmüşlerdir. Ne var ki, bu dönemde de, sistematik baskı ve bilinçli çürütme politikalarına karşı direniş sürmüş ve nihayet bugünkü isyanlara dönüşmüştür.

>>ABD, Batılı ülkeler, Türkiye ve Körfez Arap ülkeleri destekli muhalifler neden başarılı olamıyor?

Sömürgeciliğin, emperyalizmin ve işbirlikçiliğin Arap dünyasındaki sabıkası çoktur ve belleklerde, vicdanlarda bıraktığı izler çok derinlerdedir. Arapların kendi yazgılarına hakim olma; egemenlik haklarına kavuşma; yapay olarak bölünmüşlüklerine son verme; gerilik ve gericilik cenderesinden kurtulma; horlanma, değersizleştirilme, aşağılanma travmalarına, savaş yenilgilerine; Filistin’deki adaletsizliğe; yaygın yoksulluk, yoksunluk, hastalık, işsizlik gibi sosyal-ekonomik afetlere son verme; demokratik ve özgür yaşam ihtiyacını hayata geçirme gibi özlemlerinin karşısında her zaman kararlı bir duruşla duran ve bu yöndeki her girişimi şiddetle bastırma yönetimini benimseyen sömürgeci emperyalist güçler birikmiş deneyimle iyi biliniyor.

>>Suriye, medyanın da dâhil olduğu bir BM-NATO operasyonuyla karşı karşıya… Olası bir müdahalenin bölgeye yansımaları nasıl olur?

Böyle bir müdahaleyi İran savaşıyla birlikte ele almak gerek. Ayrıca bu işgal harekatı Hizbullah ve Hamas’ı da hedef alan başka operasyonlara da yol açar. Kuşkusuz, güvenilmez müttefiklerdir ama Rusya ve Çin de bir biçimde duruma müdahil olurlar. Sonuçta bölgenin karışacağı, yıllar sürecek bir kaos ortamının ortaya çıkacağını söylemek abartma olmaz. Sykes-Picot anlaşmasıyla oluşan ve sonraları Soğuk Savaş döneminde kemikleşen statüko zaten büyük oranda çatlamış durumdayken bir Suriye işgaliyle iyice çöker ve yeni düzen için silahların konuşacağı kıyasıya bir rekabet başlar. Şunu da söyleyebiliriz: Emperyalizm böyle bir maceranın altından kalkacak güçte değildir. Dolayısıyla, böylesi delicesine bir hamle yapacağını sanmam. Şimdilik görünen o ki, Suriye özgülünde Türkiye dizginlenmeye çalışılıyor ve İsrail’in de bir İran saldırısında bulunmasına pek sıcak bakılmıyor. En azından koşulların tam olgunlaşmadığı, yeterli bölgesel gücün henüz tahkim edilemediği görüşü hakim. Bir süre daha kışkırtma, zayıflatma, çürütme operasyonları denenmeye devam edecek gibi.

>>ABD ön plana çıkmayıp işi “taşeronları” aracılığıyla sürdürmek istemesinin arka planında neler var?

Yukarıda değindiğim gibi, ABD, Irak ve Afganistan fiyaskolarından, global krizden, içerdeki ortamın karışıklığından, bölgedeki duruştan ve Rusya-Çin blokunun engellemesinden ötürü kendini bunların hepsinin üstesinden gelecek güçte görmüyor. ABD’nin bölgeyi salt kendi askeri gücüyle “dizayn” etme iradesi çoktan kırıldı ve Bush ‘un iktidarı yitirmesi de bunun sonucuydu. BM’yi, NATO’yu, müttefiklerini dikkate almayan ABD sonunda yine taşeronlara, tetikçilere döndü ama onlar da yeterli güce sahip değiller. Bölgeyi zapturapt altına almaya İsrail’in de, hele Türkiye, Katar gibi tetikçilerin de gücü yetmez, bunların maceracı davranışları üstelik geri de teper. Bu korkudan dolayıdır ki, ABD Türkiye’yi ve İsrail’i frenlemeye, kendisini de tehlikeye atacak kadar ölçüsüzce ileri gitmelerini önlemeye çalışıyor. 1957 Suriye krizinde de öyle olmuştu. Türkiye öylesine sorumsuz davranmakta ve işgali savunmaktaydı ki, Sovyetlerin olaya müdahil olmasıyla bir nükleer savaşın çıkacağından ve kendilerinin de başının belaya gireceğinden korkan ABD ile İngiltere Menderes hükümetini yalnız bırakmış, sesini kesmesi için de bir miktar IMF yardımının yapılmasını kararlaştırmışlardı. Yani bazen fazla hevesli tetikçiler tehdit haline de gelebiliyorlar emperyalizm bakımından.

>>AKP iktidarının müdahaleci tavrını etkileyen temel unsur Kürt korkusu mu?

Ana sorun Kürtler kuşkusuz. Türkiye, Irak işgalinde yer alamadığı için oradaki gelişmelerin dışında kaldığını ve bu boşluk nedeniyle de orada bir “Kürt Oluşumu”nun ortaya çıktığını düşünüyor. Bundan çıkardığı “ders” de, Suriye’de askeri gücüyle beslenmiş bir biçimde gelişmelerin içinde bulunmak, ya işgal kuvvetleri içinde yer alarak ya da bir tampon bölgede alan elde ederek gelişmelerde söz sahibi olmak. Amaç da, Suriye’de Irak’takine benzer bir “oluşum”un önüne geçmek, oradaki PKK tabanını baskılamak, PKK ile savaşında bir yeni ileri karakol kurmak, Barzani’ye karşı bir mevzi elde etmek ve olası bir İran savaşı sonrasında Kürt sorununda daha sağlam bir pozisyonda bulunmak.

Buna ek olarak, elbette, Türk milliyetçiliğinin özellikle de Türk-İslam sentezi versiyonunun, hatta Özal örneğinde görüldüğü gibi liberal-işbirlikçi kesimlerinin bir Osmanlı özlemi sözkonusu. Bunların da etkileri oranında ülke içinde ve hükümet nezdinde iştahları kabarttığı söylenebilir. Ayrıca, yeni palazlanan “Anadolu sermayesi”nin de, içerdeki iktidar mücadelesinde mevzi elde ettikçe, bölgedeki emperyalist ganimet sofrasından pay alma ve kendi “Pazar alanı”nı oluşturmak gibi bir hevesi, cüreti, aktif tavrı sözkonusu. Bu, kendisini, yani MÜSİAD kanadını, büyük burjuvazinin TÜSİAD kanadından ayıran bir unsur. Onun için AKP’de kendi iktidarını bulmuş, emperyalizmle Genelkurmay aracılığıyla değil de kendi siyasi temsilcisi hükümet yoluyla ilişkilenmeye başlamış, bölgede de “değerler” zemininde kendini avantajlı konumda zanneden bu yeni büyük burjuva tabakasının dış politikada rolü var. Erdoğan bu nedenle “eski: büyük burjuva kesimini ve onların hükümetlerinin dış politikasını “pasif”, hatta “sünepe” buluyor. Davutoğlu’nun görüşleriyse, özünde, bu çıkarların gerekçelerinin ideolojik tezlerinin oluşturulması, Türk kamuoyuna ve emperyalizme pazarlanmasıdır bir bakıma.

>>Türkiye, hem tetikçi olarak görev yapıyor, hem de taşeronluk görevi ifa ediyor. Ne dersiniz?

Türkiye bölgede emperyalizmin Truva Atı’dır. Truva Atı, bölgeye sızmak ve Batı adına taşeronluk yapmayı içerir bir yanıyla. Öteki yanıyla da, içindeki militer öğeyle tetikçilik aracıdır da. Türkiye, Filistin’e sızarken, Hamas’la görüşürken, İran’ı iknaya çalışırken ve bir aralar Batı taleplerini Esad rejimine iletirken, Lübnan’da BM’nin sözde “Barış Gücü”nde yer alırken, Afganistan’a sömürge valisi gönderirken işin birinci boyutunu öne çıkartıyordu, bölgeyle tarihsel, kültürel bağlarını kullanarak taşeronluk yapıyordu. Kürecik’te ya da şimdilerde Suriye’de ise, Truva Atı rolünün ikinci yanını harekete geçiriyor, tetikçilik yapıyor. Neyi ne zaman yapacağına da emperyalizmin çıkar ve ihtiyaçları karar veriyor.

1957’DE NE OLMUŞTU?

1957 yılında Suriye ile Türkiye arasında çıkan kriz sonucunda iki ülke arasındaki sınıra asker yığılmış, savaşın kıyısından dönülmüştü. Sovyetler Birliği ile Suriye arasında yakınlaşma başlaması üzerine 1955'te Türkiye, İngiltere, Irak, İran ve Pakistan arasında Sovyet nüfuzunun bölgede yayılmasını önlemek için Bağdat Paktı kuruldu. ABD’nin kışkırtmasıyla Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler gerildi. ABD Başkanı Eisenhower, komşularının harekete geçmemesi durumunda Suriye'de kontrolün kaybedilebileceğini söyledi. Türkiye ve Irak, Suriye sınırına asker yığmaya teşvik edilirken, ABD bölgeye asker ve uçak filoları gönderdi.

Türkiye'nin Suriye'ye karşı tavrı sertleşmeye başladı. Bölge ülkeleri arasında toplantılar yapıldı. ABD sertleştikçe Türkiye de Suriye'ye karşı siyasetini iyice sertleştirdi. Türkiye'nin Suriye sınırındaki askerî manevraları hız kazanırken, sınıra zırhlı ve motorize birlikler yerleştirildi. Daha sonra sınır boylarında iki ülke askerleri arasında karşılıklı küçük çatışmalar yaşandı. Sovyet lideri Kruşçev 8 Ekim 1957'de Türkiye ve ABD'yi "Ortadoğu'da çıkacak bir savaşta füzelerin nereye düşeceği belli olmaz” açıklamasında bulundu. Sovyetlerin sert çıkışı üzerine ABD ve İngiltere frene basarken, dönemin Başbakanı Adnan Menderes yalnızlaştırıldı.

Kaynak: BirGün

Financial Times gazetesi: 'Türkiye Amerika'nın tutumuna kızgın'
6 EYLÜL 2013



Financial Times gazetesi, bugün yayınlanan bir haberde Türkiye'nin Amerika'nın Esad rejimine karşı "sınırlı" bir askeri müdahale yapılması planlarına kızdığını yazıyor.
Gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Nato müttefiklerinin "bariz kararsızlığına" sinirlendiğini ve Kosova'ya yapılan ve haftalar süren türden bir müdahale yapılması çağrısında bulunduğunu aktarıyor. Financial Times, Erdoğan'ın böyle bir müdahale durumunda Beşar Esad'ın devrileceğini söylediğini de yazıyor.

Erdoğan'ın Amerika'nın önemli müttefiklerinden olduğunu, ve Türkiye'nin Suriye'yle 900 kilometre uzunluğunda sınırı olduğunu hatırlatan haber şöyle devam ediyor: "Başbakan istenmeyen bir ikilemde.

Kendisi sadece ülkesinin toprakları üzerinden silahların ulaştırıldığı muhaliflerin yanında Esad'a karşı bir tutum almakla kalmadı, Türkiye ayrıca –bir dizi ölümle sonuçlanan olayın da gösterdiği gibi- Suriye'de olanların sınırın ötesine taşmasından yaralanabiliyor.

Ama Ankara şimdiye kadar Washington'ı ikna edememiş gibi görünüyor.

Eski Türk diplomat Sinan Ülgen 'Türkiye'nin sözleriyle durumu değiştirme yeteneği arasında olan farkın ötesinde ülkenin çaresizliğiyle Suriye'de olanların olumsuz etkileri arasında da bir fark var.' diyor.
Ona göre askeri müdahalenin bir kerelik kısa bir müdahale olması durumunda Esad bundan eli kuvvetlenmiş çıkabilir.

(…) Suriye'ye askeri müdahale yapılması olasılığı, gelişen pazarlardan paranın çekilmeye başladığı bir dönemde Türkiye'nin ekonomisine yardımcı olmuyor.

Ama Erdoğan bu sırada kamuoyunun görüşlerinden dolayı da sıkıntılı: son bir yıldır Türk kamuoyu Suriye'ye müdahale edilmesini desteklemiyor."
BBCT

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDEBİLİR Mİ
Erdal Sarızeybek
erdalsarizeybek@gmail.com

AKP Hükümeti Başbakanı Erdoğan Suriye’ye karşı uzun süredir savaş naraları atıyor. Atıyor atmasına ama bu siyasetiyle Türkiye’yi hem Orta Doğu’da hedef ülke durumuna düşürüyor hem de bölgesinde yalnızlaştırıyor, belki de farkında değil. Bu savaş naralarına karşın Suriye’ye dış müdahale konusunda Birleşmiş Milletler’in temkinli yaklaştığını hepimiz biliyoruz. Bunun nedeni açıktır; öncelikle Esad’ın kimyasal silah kullanıp kullanmadığı konusundaki belirsizlik, diğeri ise Rusya ve Çin’in karşı duruşu... Öte yanda İngiltere’nin müdahaleden yana olmayışı ve Fransa’nın da ancak ABD’nin harekete geçmesi halinde bu müdahaleye katılacağını açıklaması Suriye Krizi’nde ABD’nin artık yalnız kaldığını göstermektedir...

Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlayınız, Osmanlı’nın eyaletleri olan bugünkü Irak’ta İngilizler, Suriye’de ise Fransızlar hakimdi. Bugün iki devlet olarak sayılan bu topraklar İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. Her ne kadar bu iki ülke bağımsızlığını sonradan kazanmış da olsa, Orta Doğu’nun gündeminde Suriye varsa eğer, geçmişin sömürgecisi Fransa’nın bu konuya müdahil olmak istemesi doğaldır. Yine gündemde Irak-Suriye-Lübnan-İsrail eksenindeki Orta Doğu var ise, benzer şekilde İngiltere’nin de öne çıkması okyanus ötesi siyasetler açısından doğaldır, her ne kadar şimdilik isteksiz görünse de. Ve yine zengin enerji kaynaklarına ve stratejik bir coğrafyaya sahip Orta Doğu gündemde ise Rusya, Çin ve ABD’nin kendi hakimiyet alanları gibi görüp müdahale niyetleri, Suriye Krizi’nde söz söyleyebilecek küresel güçler açısından, yine doğaldır çünkü günümüz dünyasında güç kimde ise ne yazık ki söz yine ondadır.

Öte yanda, birkaç gün öncesi Rusya’nın St. Petersburg kentinde yapılan G20 zirvesindeki açıklamalar Suriye Krizi’nde artık blokların yerli yerine yerleştiğini göstermektedir, tıpkı Birinci ya da İkinci Dünya Harbi’ndeki karşıt bloklar gibi. Ancak bu krizde oluşan bloklar hiç de dünya savaşlarındakine benzememektedir. Çünkü Suriye Krizi’nde başrol oynamak isteyen ABD yalnız kalmıştır tıpkı onun yörüngesinde hareket eden AKP ve onun başı Erdoğan gibi.

Bu durumda olaylar nasıl bir gelişme gösterebilir?

Her hal ve şartta ABD, kimyasal silah kullandığı bahanesiyle ve sözüm ona insanlık adına Suriye’ye mutlak surette müdahale edilmesi gerektiğini savunmaktadır ve bu amaçla da kendi Kongre’sine teklif dahi sunmuştur. Üstelik ABD Başkanı Obama Suriye’ye müdahale konusunda öylesine ısrarcı olmuştur ki uluslar arası siyasette komik bir duruma düşmeyi dahi göze alabilmiştir. Çünkü bu olası harekatın gerekçesi kendilerine sorulduğunda “bunu Türkler’e yani AKP’ye yani Erdoğan’a sorun” diyebilecek kadar “uluslararası kurallara uygun ve haklı bir müdahale gerekçesinden uzak bir tavır” sergileyebilmiştir. Ama görülen o ki ABD kamuoyu bu savaşa taraftar değildir, dolayısıyla ABD’nin olası bir müdahale için işi hiç de kolay değildir.

Bununla birlikte bir Suriye Krizi vardır ve bu kriz bölgesel bir felakete yol açmadan çözülmeyi beklemektedir. Tüm dünyayı yakından ilgilendiren bu krizde “dış müdahale ile çözüm konusunda” tek başına kaldığı anlaşılan ABD, Bizans oyunlarını bir yana koyarak, nasıl bir çözüm getirebilir ya da bu ABD bu tavrından nasıl yan çizebilir? Bu soruların cevabı ancak ABD’nin önceden açıklanmış olan Orta Doğu Stratejisi ve onun kuyruğu İsrail’in bölge hakkındaki emelleri kanıtlarıyla ortaya çıkarılarak verilebilir. Bu iki destekten yoksun bir düşüncenin bu sorulara kendi akıl gücüyle cevap bulması mümkün görülmemektedir.

Peki, nedir bu iki küresel strateji?

Sokaktaki oynayan çocuklarımızın dahi öğrendiği ve adına da BOP denilen ABD’nin Ortadoğu stratejisini biz yazmadık, bizzat kendileri yazdı ve tüm medya yoluyla dünyaya duyurdu, dolayısıyla tespitlerimize kesin kanıt olarak bu belgeyi size sunabiliriz. Öte yanda İsrail’in de Orta Doğu için yıllar öncesinde belirlemiş olduğu stratejiyi de biz tayin etmedik, yine bizzat kendileri Dünya Siyonist Dergisi vasıtasıyla alenen duyurdu. O halde bu belgeyi de “ABD Suriye’ye Müdahale Edebilir mi” sorusuna bir cevap olarak sizlere sunabiliriz. Şimdi bu kanıtları birlikte inceleyelim…

ABD, BOP adıyla bilinen stratejisinde diyor ki İsrail 1967 öncesi sınırlarına çekilmelidir. İşte BOP’un görünürde mimarı Ralph Peter’s’in bu konuda yazdıkları; “… İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içerisinde yaşamak için herhangi bir ümide sahip olması için, 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir….”

Bu yaklaşımın anlamı şudur; “Suriye’ye müdahale konusunda İsrail tek başına hareket etmeyecektir. Ve İsrail Suriye’ye doğrudan müdahale etmeyecektir, meşru müdafaa durumları hariç”. İşte bu stratejinin özü bize, Suriye Krizi’nde İsrail’in doğrudan taraf olmayacağını göstermektedir. Öyle ya yeni topraklar kazanma emeline ABD tarafından set çekilen bir İsrail’in Suriye’de ne işi vardır. Unutulmasın ki Orta Doğu küresel politikalarında İsrail önemlidir ama “İsrail demek her şey demek değildir” tıpkı İngiltere-Fransa’nın Mısır’a müdahalesinde ABD’nin karşı koyup işgali durdurması gibidir bu iş. Dolayısıyla Suriye konusunda İsrail’i bir yana koyup ABD’ye daha yakından bakabiliriz.

Öte yanda, bu BOP denilen Orta Doğu stratejisinde “ABD’nin öncelikle hedef gördüğü ülkeler hangisidir”, bunu da görmek gerekmektedir. Çünkü “ilk hedef Suriye” ise eğer, bu kriz yönetimi ABD çıkarları doğrultusunda değerlendirilebilir tıpkı Irak krizi gibi. Ama yok, Suriye öncelikli hedef değilse eğer, işte o zaman “ABD’nin Suriye’ye müdahale ihtimali çok zayıf” deme lüksümüz olabilir. Şimdi gelin birlikte asıl cevaba doğru yürüyelim…

ABD’nin stratejik düşüncesinde Orta Doğu’daki İsrail’i korumak en öncelikli konudur ve bu öncelik BOP’ta da açıkça görülmektedir. Peki, İsrail’in güvenliği bir yana, ABD Orta Doğu’da ilk hedef olarak hangi ülkeyi görmektedir? Bunun cevabı açıktır; ABD stratejisinde sözüm ona Büyük Kürdistan ulaşılması gereken ilk hedeftir, strateji uzmanı Ralph Peter’s ABD adına bu gerçeği şöyle ifade etmektedir; “…Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur… Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir. Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır… Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içerisinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur…”

Buradan da bize verilmek istenen mesaj şudur; “Orta Doğu’nun yeniden düzenlemesinde kilit ülke Irak, kilit proje Büyük Kürdistan’dır”. Çünkü bu proje bölgenin en güçlü dört ülkesini parçalamayı amaçlamıştır. Orta Doğu’nun zengin enerji kaynaklarına el koymayı ve bu enerjiyi Batı’ya güvenli yollarla nakletmeyi hedeflemiş bir ABD’nin açık ve aleni önceliğinin “Irak’ı parçalayarak Barzani liderliğinde bir Kürt devletinin temelini Orta Doğu’da atmak” olduğunu söylemek, bu çerçevede mümkündür.

Zaten bu hedef ve stratejiye uygun olarak ABD Irak’ı işgal etmiştir, etnik ve mezhep bazında ülkeyi parçalamıştır ve de iç savaşı körükleyip bu ülkenin kaynaklarını da tüketmeye başlamıştır hala da tüketmektedir. Kuzeyde Barzani liderliğinde Federe Kürt Devleti’ni kurmuş, şimdi de Barzani zaten bu stratejiye uygun olarak bağımsızlık yolunda ilerlemektedir. Kısacası ABD stratejisi önceden belirlenmiş olan hedeflerine adım adım ulaşmaktadır gerek doğrudan gerekse o ülkedeki işbirlikçiler eliyle. Üstelik ABD öngördüğü Irak stratejisinde (6) altı bin Amerikan askerinin ölümünü göze almış ve bu kayıp ile epey yol katetmiştir. Gerçi diyeceksiniz ki "biz PKK terörüyle mücadele 9.671 şehit verdik, sonuç ne oldu" diye soracaksınız ama bu ayrı bir trajedi, ayrı bir konu...

Şimdi siz, “Madem ki ABD kendi rotasında hedefine ulaşmaktadır, öyleyse neden Suriye’ye müdahale etsin” diye sorabilirsiniz. Buna da bir bakalım…

ABD’nin adı BOP stratejisinde öncelikli hedefler, Irak bir yana, Türkiye’den başlayıp Afganistan’a kadar uzanmaktadır yani Türkiye-Irak-İran-Pakistan ve Afganistan. Yine bakınız, ABD’nin BOP haritasında parçalanmış Suriye yoktur, Fas da yoktur, Mısır da yoktur. Bu durum bize ABD çıkarlarının sınırlarını işaret etmektedir; "İsrail’in Müslümanlarla yapacağı olası bir savaşta güvenliğini sağlamak, ardından Irak’ı parçalayarak hem İsrail’e tehdit olmaktan çıkartmak hem de Büyük Kürdistan temelini atmak ve bu temel üzerinde bölgenin enerji kaynaklarının yönetimini ele geçirmek ve nihayetinde Körfez sonrası dünyanın en zengin enerji kaynaklarına sahip olan Asya’daki Türk dünyasını hem Karadeniz hem de Afganistan üzerinden kuşatarak kontrol ve yönetimi altına almak…"

Peki, ABD’nin bu stratejisi içinde Suriye nerede yer almaktadır?

Önce bölgenin ülkesi İsrail’e bakalım… İsrail’in Orta Doğu’da ilk önceliği Sina Yarımadası’dır yani hedef Mısır’dır. Sina’nın bu önemi zengin enerji kaynaklarına sahip oluşundan gelmektedir ki İsrail’in buna çok ihtiyacı vardır. Bunu biz değil, İsrail stratejisini tayin eden Oded Yınon söylemektedir, zaten Dünya Siyonist Dergisi Kivunim’de İsrail bunu açıkça dünyaya ilan etmiştir, işte öncelikli hedefi: “Mısır’daki ekonomik durum, rejimin doğası ve Pan-Arap politikası Nisan 1982 sonrasında, İsrail’in direk veya dolaylı olarak, Sina’nın uzun dönemde stratejik, ekonomik ve enerji kaynağı olarak önemi nedeniyle geri alınması konusunda harekete geçmesi gerekecektir. Mısır iç çatışmaları sebebi ile askeri stratejik bir problem oluşturmamaktadır ve 1967 sonrası savaş durumuna geri sokulması için bir günlük süre bile İsrail için yeterlidir”.

Konu açıktır, İsrail’in ekonomik ilk hedefi Sina yani Mısır, stratejik ilk hedefi ise İran’dır, bu da İran’ın olası nükleer silah potansiyel tehdidinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte kendi güvenliğini sağlamak isteyen İsrail’in Suriye’yi parçalama planları da vardır. Bu plan gerçekleşirse eğer Suriye beş parçaya bölünecektir, bu da Siyonist Plan’da açıklanmıştır; “Suriye etnik ve dini yapısına istinaden tıpki bugün Lübnan’da olduğu gibi birkaç eyalete bölünecek ve kıyıda Şii-Alevi bir eyalet, Halep bölgesinde Sünni bir eyalet, Şam’da Kuzey komşusuna düşman olan bir diğer Sünni eyalet olacak ve Dürziler de belki bize ait olan Golan’da, mutlaka Havran’da Kuzey Ürdün’de başka eyaletler kuracaklardır”.

İsrail’in stratejik düşüncesinde Suriye’nin yeri budur. ABD olarak Suriye’ye baktığınızda ise “İsrail’in çıkarı ABD’nin çıkarıdır” diyerek bu konuya yaklaşabilirsiniz. Ama öte yanda “ABD’nin öncelikli hedefi Büyük Kürdistan’dır ve Suriye de bunun bir parçasıdır” diyerek bu ülkeyi öncelikli bir ABD hedefi yapmak da mümkündür. Tüm bu pencerelerden bakıldığında gerek ABD ve gerekse İsrail için “Suriye ikincil bir hedef” demek de güçlü bir olasılıktır çünkü “nasıl olsa Irak’la başlayıp siyasi yönden Türkiye’de devam eden Kürdistan projesi ilerlemektedir”, “nasıl olsa Suriye’ye de sıra gelecektir” diyebilirsiniz. Yine de “ABD Suriye’ye doğrudan müdahale edebilir mi?” diye sorulursa, “Evet”, edebilir ama “eder mi” diye sorulursa, işte o zaman işler değişir. Nasıl değişir anlatalım…

ABD ve İsrail için ister öncelikli isterse ikinci hedef olsun, diyelim ki ABD ansızın tıpkı 1991’de Irak’a yaptığı gibi Suriye’yi yoğun hava bombardımanına tuttu, ne olur? Olaya doğrudan İran ve Lübnan’daki Hizbullah girer ve bu hava harekatı birden ve ardında ABD ve Rusya’nın yönettiği İran-Türkiye- Irak- Suriye-Lübnan ve İsrail’i de içine alan bir küçük dünya savaşına dönüşür. Peki, bundan kim zarar görür? Elbette herkes zarar görür ama Müslüman coğrafyanın kalbinde yaşayan İsrail Müslüman Arap ülkeleriyle karşı karşıya kalır ki bunun uzantısı “CİHAD” olur. Bu durumda ABD ve İsrail bu riski göze alabilir mi? Asla, zaten ABD’nin önceliği tıpkı BOP’ta açıklandığı üzere İsrail’i bir CİHAD olgusuna karşı korumaktır. Öyleyse “ABD Suriye’ye karşı yoğun hava bombardımanı ile başlayan bir harekat yapamaz” dersek, akılcı bir yaklaşım olur.

Diyelim ki ABD ansızın kimyasal silah üretildiğinden kuşkulandığı tesislere kısıtlı bir hava harekatı yaptı, yapabilir mi? İran’ın ve Lübnan’daki Hizbullah’ın, “Suriye’ye saldırı olması halinde bütün ABD ve İsrail hedeflerinin vurulacağı” yönündeki açıklamaları bize gösteriyor ki ABD ve İsrail bu riski de göze alamaz. Kaldı ki bu hedefler içerisine Türkiye’deki Malatya ve Adana’daki ABD üslerini katacak olursanız, Türkiye’nin de savaşa girmesi halinde Orta Doğu’da yükselecek olan kızgın alevleri ne ABD ne de Rusya söndürebilir. Yine kaldı ki ülkemizdeki kritik sanayi tesislerinin Batı sermayesinin elinde bulunduğu da dikkate alınacak olursa ve olası bir savaşta bu tesislerin zarar göreceği hesaba katılırsa, bu halde “ABD Suriye’ye kısıtlı da olsa bir hava harekatı düzenleyemez” diye bir varsayımda bulunmak hiç de yanlış olmayacaktır, diyebiliriz.

Peki, Suriye meselesinde bir yanda Erdoğan’ın savaş çığırtkanlığı öte yanda ABD’nin güç göstermek istemesi karşısında bölgemizde ne olabilir? Eğer ki olası bir savaşta “ABD’nin ne istediği ve ne istemediği” ortaya konulabilirse, bu sorunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

ABD Suriye’de Amerikan askerinin ölmesini istemiyor çünkü Irak’ta ölen (6) bin Amerikan askeri ABD’ye büyük ders verdi. Öyleyse “ABD Suriye’yi işgal edemez”, diyebiliriz.

ABD Suriye’ye karşı düzenleyeceği olası büyük bir hava harekatı sonrasında bu işe Rusya ve Çin’in karışmasını istemiyor. Öyleyse “ABD kapsamlı bir hava harekatını Suriye’ye karşı düzenleyemez” de diyebiliriz.

ABD olası bir Suriye harekatında İran’ın İsrail’i ve ABD varlıklarını hedef almasını istemiyor. O halde “ABD kısıtlı da olsa Suriye’ye karşı bir harekat düzenleyemez” desek acaba tarih bizi yanıltır mı, yaşayacağız ve göreceğiz…

Ama yine bu ABD kendine göre dünyanın jandarması, büyük güç ve küresel bir güç, ettiği sözler var, Esad rejiminin devrilmesine yönelik koyduğu açık tavır var, ne yapmalı ki “hem Esad rejimini devirmeli hem de ABD’nin itibarını korumalı” ki buradaki itibar gönüllü savaş çığırtkanlığı yapan Erdoğan ya da AKP’nin değil , bizzat ABD’nin itibarıdır söze konu olan.

Hepsinden anlaşılan o ki bu ABD Suriye bataklığına hiç girmeden, ABD askeri kaybı vermeden, Orta Doğu’da küçük bir dünya savaşına yol açmadan, üstüne de bölgede İsrail’in güvenliğini garanti altına alarak bir çözüm yolu arayışındadır. Bu, bir taşla dört kuş vurmak anlamına gelen bir stratejidir. Peki, bu ne olabilir?

Bize göre olacağı açıktır, Başbakan Erdoğan’ın attığı savaş naralarına bir bakarsanız eğer bu naraların gücüyle bizce ABD’nin işi kolaydır; AKP’nin Erdoğanı’nı destekleyerek, Suriye’deki muhalefete en güçlü silah ve cephaneyi sağlayarak hatta Fas’tan Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada yetiştirdiği terör örgütlerinin militan kapasitelerinden de istifade ederek yani dünya teröristlerini Suriye’ye göndererek Suriye’yi içten vurmak, Esad’ı muhalifleriyle başbaşa bırakıp ama muhalifleri destekleyerek mevcut rejimi devirmek… Böylece ne İsrail’in güvenliğini tehlikeye atmış olur ne de Rusya ya da Çin’le karşı karşıya gelmiş olur ne de ABD-AB-İsrail çıkarlarını tehlikeye düşürmüş olur yani “bir taş dört kuş”tur bu iş…

Görebildiğimiz kadarıyla amaca giden en kısa ve ABD ve İsrail için riski olmayan en güvenli yol budur. Bir de buna bizim MİT’in Suriye’deki faaliyetlerini ekleyiniz, bir de AKP hükümetinin göz yumduğu hatta desteklediği muhaliflere silah sevkiyatını ekleyiniz, “Suriye’ye ABD müdahale edebilir mi” sorusu açık bir cevap bulmaktadır: “ABD Suriye’ye müdahale edebilir ancak doğrudan kendisi değil, AKP Hükümeti eliyle müdahale edebilir”…

Peki, bu doğru mudur yani Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından böyle bir siyasetin izlenmesi doğru olacak mıdır?

Asla, yanlıştır, Esad rejiminin devrilmesinde büyük yol oynamayı düşünen AKP siyaseti, sonrasında gelişecek olaylar ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığı ve bekasını çok ağır ve yakın bir tehdit altında görmese de, bu tehdidin farkında olan Türk Milleti tavrını meydanlarda ortaya koyacaktır ki bunu engellemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.

Yine de dileriz ki kendi devletimizin kendi hükümeti bu ihanet senaryolarının oynanmasına izin vermesin!


Detay için okunması önerilen kaynaklar:

YÜZLEŞME, Pozitif Yayınları, Mayıs 2013.

Nil'den Fırat'a Devlet Oyunları, Pozitif Yayınları, Ekim 2012.

Kaynak: http://www.erdalsarizeybek.com.tr/erdal-sarizeybek/abd-suriyeye-mudahale-edebilir-mi-izleyiniz-151y.html

Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti
Alptekin DURSUNOĞLU
15/09/2013



Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimetiLavrov-Kerry anlaşması Suriye’de yaşananların aç
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Eyl 15, 2013 9:24 pm    Mesaj konusu: Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti Alıntıyla Cevap Gönder

Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti
Alptekin DURSUNOĞLU
15/09/2013



Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimetiLavrov-Kerry anlaşması Suriye’de yaşananların açık bir vekalet savaşı olduğu gerçeğini ortaya koyduğu gibi ‘asılların’ da ‘vekillerin’ de adresini göstermiş oldu.

Suriye’deki kimyasal silahların geleceği konusunda sağlanan Lavrov-Kerry anlaşması, uluslar arası medyada ve siyasi çevrelerde ‘kazananlar-kaybedenler’ tartışmasına neden oldu.

Gerekçeler, ayrıntılar ve analizler farklı olsa da Lavrov-Kerry anlaşması sonrasında, kazananlar tarafında yer alan aktörler; Amerika, Rusya ve Suriye yönetimi olarak sıralanıyor.

Bu süreçten Amerika’nın zaferle çıktığına delil oluşturan ayrıntılar şöyle:

1- Amerika, işbirliği yaptığı muhaliflerin Suriye yönetiminin devrilmesi halinde bile barışçı ve istikrarlı bir geçiş sağlayabilecek yeterlilikte olmadığını gördüğü için iç savaşın kontrollü bir şekilde uzamasından yana.

Çünkü bu sayede hem tek kurşun atmadan İsrail karşısındaki en önemli Arap bariyerini içerideki vekilleri aracılığıyla çökertiyor hem de tek Dolar harcamadan Direniş eksenin bölgedeki moral desteğini sıfıra indirebilecek bir propaganda üstünlüğü elde etmiş oluyor.

2- İç savaşı kontrolden çıkarma riski taşıyan ve İsrail’in güvenliğini tehdit eden en önemli faktör, Suriye’deki kimyasal silahlardı. Suriye yönetimi, 2012 yılının temmuz ayında kimyasal silahlara sahip olduğunu; ancak bunu sadece bir dış saldırıya karşı kullanabileceğini açıklayarak[1] dış müdahale konusunda bir caydırıcılık mesajı vermişti.

3- Suriye ölçeğinde uluslar arası düzeyde oluşan ‘Soğuk Savaş’ dengesi, buradaki kimyasal silahların BM aracılığıyla ve yasal yollardan ortadan kaldırılmasını imkansız hale getirmekteydi. Dolayısıyla da Suriye yönetimi devrilse de ‘Pirus zaferi’ kazansa da bu ülkedeki kimyasal silah varlığı ABD müttefikleri ve çıkarları açısından bir tehdit olmaya devam edecekti.

Tehdidi fırsata dönüştüren ABD zaferi

Amerikan yönetimi, yukarıda sıralanan şartların yarattığı tehdidi, 21 Ağustos’taki Doğu Guta olayı sayesinde bir fırsata dönüştürdü.

Obama yönetimi, kimyasal saldırıdan sorumlu tuttuğu Suriye’yi tek taraflı olarak cezalandırma kararı aldı; ancak iç kamuoyunda ve uluslar arası düzeyde yeterli destek olmadığını gerekçe göstererek kendi yetkisinde olan müdahale kararını Kongre’ye bıraktı.

Kararın Kongre’ye bırakılması, ABD yönetimine savaş masrafına girmeden diplomasi yoluyla istediği sonucu elde etmesi için zaman kazandırmış oldu. Obama yönetiminin en hararetli savaş yanlısı ismi John Kerry, Suriye yönetiminin kimyasal silahları teslim etmesi halinde saldırıdan kurtulacağını[2] ‘ağzından kaçırıverdi’, Kerry’nin bu ‘gafı’ Rusya tarafından bir çözüm önerisine dönüştürüldü, Şam öneriyi kabul etti ve Lavrov-Kerry anlaşmasıyla da Amerika savaş masrafına girmeden istediğini elde etmiş yani ‘zafer kazanmış’ oldu.

Rusya’nın manevra sınırı

Kerry-Lavrov anlaşmasının Rusya adına bir zafer olduğu kanısı çok daha yaygın. Bu kanıyı destekleyen verileri de şöyle sıralamak mümkün:

1- Rusya, Amerikan askeri müdahalesinin Suriye yönetimini devirecek kapsamda olmasa bile, sahadaki savaş dengesini yönetimin aleyhine bozabileceğinden kaygılıydı.

Çünkü sahadaki güç dengesinin Suriye yönetimi aleyhine bozulması, siyasi çözümün konuşulacağı 2. Cenevre Konferansı’nda ABD ve müttefikleriyle onların Suriyeli vekillerinin elini güçlendirecek bir gelişme olacaktı.

2- ‘Uluslar arası hukuk’, ‘1. Cenevre bildirisi’ ve siyasi çözüm vurgusuyla başından beri Suriye yönetimine destek olan Rusya, hele de kimyasal silah gibi menfur bir konuda Suriye’ye yönelik korumacı tavrını BM dışına taşımaya hazır değildi.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin müdahale ihtimalinin güçlü bir şekilde söz konusu edildiği günlerde Suriye için savaşa girmeyeceklerini[3] belirterek bunu ortaya koydu.

3- Suriye için ABD ile savaşmayı göze almadığına göre, İngiltere’nin BM’ye sunduğu karar taslağını bloke eden Rusya’nın[4] Suriye konusundaki manevra alanının diplomasiyle sınırlı olduğu açıktı.

Kerry’nin ‘gafı” üzerinden kazanılan Rusya zaferi

Obama yönetiminin kendi yetkisindeki bir kararı Kongre’ye bırakması sebebiyle sergilediği ‘zayıflık’ ve G-20 zirvesindeki ‘yalnızlığı’, Rusya’nın diplomatik alanla sınırlı manevra gücünü arttıran gelişmeler oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin ‘gafını’, resmi bir ziyaret için Moskova’da bulunan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e bir çözüm önerisi olarak sunan Rusya, ardından da bunu bir çözüm planına dönüştürerek savaşı önlemiş oldu.

Lavrov-Kerry anlaşmasının detayları Rusya’nın diplomasi yoluyla elde ettiği bu zaferin sadece savaşın önlenmesiyle sınırlı olmadığını da ortaya koyuyor.

Zira Lavrov-Kerry anlaşması, kimyasal silahların Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in görev süresinin sona ereceği 2014 yılı ortalarına kadar imhasını[5] öngördüğü için 2. Cenevre Konferansı kapsamında da hem Moskova’nın hem de Şam’ın elini güçlendiriyor.

Öte yandan anlaşma, kimyasal silahların imhası konusunda herhangi bir görüş ayrılığının yaşanması halinde konunun BM’ye getirilmesini öngördüğü[6] için zahiren ABD’nin tek taraflı müdahalesinin önünü de almış oluyor.

Dolayısıyla da Rusya, hem savaşa girmeden müttefikini saldırıdan koruduğu, hem 2. Cenevre Konferansı’nın gündemden düşmesini engellediği hem de çözüme ulaştıran tüm süreçleri kendisi hazırladığı için zafer kazanmış oluyor.

Suriye yönetiminin şartları ve imkanları

Lavrov-Kerry anlaşmasından ‘zaferle’ çıktığı belirtilen üçüncü aktör ise Suriye yönetimi. Suriye yönetiminin ‘zaferine’ dair gerekçeleri destekleyen ayrıntılar ise şunlar.

1- Amerikan askeri müdahalesi, Kusayr bölgesini kontrol altına alıp silahlı grupların Lübnan’la olan bağlantısını keserek savaş cephelerinde hissedilir bir üstünlük elde eden Suriye yönetimi açısından ciddi bir risk oluşturuyordu.

Çünkü yönetimi devirebilecek kapsamda olmasa bile Suriye ordusunun hava gücünü mühimmat depolarını hedef alacağı açık olan Amerika’nın askeri müdahalesinin cephelerdeki durumu ordunun aleyhine çevirmesi riski söz konusuydu.

2- 2012 yılının temmuz ayında dış müdahaleye karşı bir caydırıcılık sağlamak açısından kimyasal silahlara sahip olduğunu gizlemeyen Suriye yönetimi, kimyasal silahları içeride kullanmadığını ispat edebilecek ne fiziki ne de psikolojik şartlara sahipti.

3- Uluslar arası alanda zaten büyük ölçüde yalıtılmış olan Suriye yönetiminin ABD müdahalesini engelleyebilecek askeri gücü de müttefiklerini kendisiyle birlikte savaşa ikna edebilecek siyasi gücü de bulunmuyordu.

4- Cephedeki güç dengesinin Suriye yönetiminin aleyhine dönmesinin, tek sığınak olarak gördüğü siyasi çözüm müzakerelerini de Şam’ın aleyhine çevireceğinden kuşku yoktu.

Şam’ın kardan zarar eden siyasi ‘zaferi’

Suriye yönetimi, Rusya’nın çözüm önerisini kabul ederek kimyasal silah kullandığı yönündeki suçlamaların da buna dayalı geliştirilen dış müdahale tehditlerinin de önünü almış oldu.

2012 yılı temmuz ayında dış müdahaleye karşı caydırıcı bir koz olarak açıkladığı kimyasal silahlarının bir dış müdahale gerekçesi haline geldiğini gören Suriye yönetimi, egemenliğini zaten içeriye karşı kullanmayacağını söylediği etkisiz elaman hükmündeki bir silahı teslim ederek korumuş oldu.

Böylece Şam, iç savaşta kendisi için hiçbir değer taşımayan bir silaha karşılık, halkını ve kendisini ‘kimsenin durduramayacağı’ bir savaşın yıkımından kurtararak ‘zafer’ kazanmış oldu.

Vekillerin hezimeti

Suriye yönetiminin kimyasal silah kullandığı iddiası, 2012 yılının aralık ayından itibaren gündeme sokulmaya başlandı.

1- Amerika, Türkiye, İsrail ve Ürdün arasında aralık ayı başında yapılan bir toplantıyla Suriye’deki kimyasal silahlar gerekçe gösterilerek bir işbirliği kombinasyonu oluşturuldu.[7] İlerleyen süreçlerde İngiltere, Fransa, İsrail ve Türkiye Suriye yönetimini kimyasal silah kullanmakla suçladı.

2- Mart ayında Suriye ordusunun kontrolü altında bulunan Halep’in Han el-Asel kasabasına kimyasal silah saldırısında bulunulduğunu öne süren Suriye yönetiminin talebi üzerine 18 Ağustos’ta Şam’a geldi.

3- ABD liderliğindeki ‘Dostlar Grubu’ tarafından Suriye halkının temsilcisi olarak tanınan muhalifler, Suriye yönetiminin 21 Ağustos’ta Doğu Guta’da kimyasal silah saldırısında bulunduğunu iddia etti. Bu iddia Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, İngiltere ve Fransa tarafından desteklendi.

4- ABD yönetiminin BM denetçilerinin incelemesini ve raporunu beklemeden müdahale kararı alması üzerine BM denetçileri, sadece 21 Ağustos’ta kimyasal silah saldırısına uğradığı öne sürülen Doğu Guta’da inceleme yapabildi.

5- ABD’nin İngiltere ve Fransa gibi Batılı müttefiklerinin müdahaleye ortak olacakları sinyalini verdiği günlerde; İsrail[8], Türkiye[9] ve Suudi Arabistan[10] gibi bölgesel müttefikleri müdahalenin kapsamı üzerinde taleplerde bulunmaya başladı, ‘Dostlar Grubu’ tarafından tanınan Suriyeli muhalifler ise “Büyük taarruz için müdahale”[11] beklediklerini açıkladı.

Ancak müdahale sürecine yaptıkları tüm katkılara rağmen; İngiltere, Fransa, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Özgür Suriye Ordusu’nun hissesine Lavrov-Kerry anlaşmasından hiçbir zafer nasip olmadı.

Çünkü Anlaşma, Rusya ile ABD’nin uzlaşması ve Suriye yönetiminin kabulü sayesinde gerçekleşti, diğerlerinin fikri bile sorulmadı.

Bu durum, Suriye’de yaşananların ‘halkın rejime karşı verdiği bir özgürlük mücadelesi’ değil, açık bir vekalet savaşı olduğu gerçeğini ortaya koyduğu gibi ‘asılların’ da ‘vekillerin’ de adresini göstermiş oldu.

[1]http://www.ntvmsnbc.com/id/25368481

[2]http://www.hurriyet.com.tr/planet/24685901.asp

[3]http://dunya.milliyet.com.tr/rusya-suriye-icin-savasa-girmeyiz/dunya/detay/1755152/default.htm

[4]http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130828_suriye_bm_guvenlik_konseyi.shtml

[5]http://www.amerikaninsesi.com/content/kerry-ve-lavrov-suriye-plani-uzerinde-anlasti/1749808.html

[6]http://www.farsnews.com/newstext.php?nn=13920623001263

[7]http://alhayat.com/Details/458942

[8]http://haber.stargazete.com/yazar/israil-suriyeye-mudahalenin-neresinde/yazi-786809

[9]http://www.haberturk.com/gundem/haber/873629-sinirli-mudahale-bizi-tatmin-etmez

[10]http://www.amerikaninsesi.com/content/suudi-arabistan-diplomasiyi-cozum-olarak-gormuyor/1749861.html

[11]http://www.zaman.com.tr/dunya_muhalifler-buyuk-taarruz-icin-dis-mudahaleyi-bekliyor_2127788.html

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Suriye'de Duvara Toslayan Batı!
Banu AVAR, 15 Eylül 2013
banuavar@superonline.com



Yaklaşık 3 yıldır süren Kuzey Afrika ve Ortadoğu kan operasyonları Suriye’de duvara tosladı!

Suriye, Rusya, İran kazandı, Batı’nın farklı küresel çeteleri, ve Ortadoğu’daki uşakları yere çakıldı.

Şu resim Avrasya’nın diplomatik gücüne en iyi kanıt. Davutoğlu'nu parmak şıklatarak çağıran Obama sahnesini hatırlayın.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un karşısındaki ABD Dışişleri Bakanı Kerry. Hani bizimkilere, ‘fazla konuşmayın, piyonluğunuzu bilin!’ diye fırça atan bakan. St Petersburg’da dış çeperde kalan Eşbaşkan hâl⠑cihan devleti’ diyor da, kaybeden taraf önce kediyi tekmeler, bir anlasa.

Kazanan ve kaybeden tarafların iyice belirginleşmeye başlayacağı bu sonbaharda, Türkiye kaybedenlerin top taşıyıcısı olarak en ağır yenilgiyi tadacak. Kılavuzu karga olan Türk milleti de bu yenilgiden nasibini alacak.

Türkiye yönetimi, emperyal güçlerin taşeronu olmakla böbürlenip, kan operasyonlarına yeltenirken, Suriye (Surlar Ülkesi), yedi düvele direndi direniyor. Ve yanında iki bölgesel dev, Rusya ve İran, bir yanında Irak ve Lübnan’ın antiemperyalist güçleri, bir katiller çetesine kafa tutuyor.

Batı uşağı basın yayının "RUSYA ABD Anlaştı" haberine biraz daha yakından bakın.

İki dev anlaştı! ‘Vay çimenlerin başına..’ edebiyatına sarılmaktan başka çareleri var mı?

Olan bu değil. İki buçuk yıldır Batının Suriye’de sürdürdüğü kan operasyonu, Avrasya güçlerinin direnişi ve diplomatik adımlarıyla püskürtülmüştür.

Suriye’nin ‘kimyasal silahlarını BM’ye devri’ vs. işin sosudur. Batı’nın yenilgiyi, suratına daha fazla tükürük yemeden kabullenmek için bulduğu yoldur. Rus diplomatlar Batılı kan çetelerini o nedenle oturarak önlerine çağırmaktadır.

Rus uydu görüntüleri, Şam kırsalındaki kimyasal saldırının muhalifler tarafından yapıldığını belgelemiştir. Bu uydu görüntüleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oturumunda da gösterilmiştir. Üstelik Amerikalı temsilcilerin de bu görüntülerden haberdar olduğu da belirlenmiştir.

Atlantikçiler yenilmiştir.

Suriye binlerce yıllık tarihinde bir kez daha dünya güçlerinin restleştiği alandır. Ve burada kaybeden kan operasyonları yapan Atlantik ve taşeronlarıdır!

Özetle, Batı ŞAM’da duvara toslamıştır, çark etmeye mecbur kalmıştır.

Yapılan katliam taşeronların sırtına bırakılacaktır!

Seçenekleri tükenmiş AKP’ye önce dışişleri sözcüsü ardından bakan kanalıyla, ‘fazla konuşma sus otur! Suriye’de seni maşa olarak seçtik, ama işler istediğimiz gibi gitmedi!’ mesajı yollanmıştır.

ABD, Mursici AKP'ye karşı, CHP’li emekli diplomatları Mısır’da "Londra-Oslo Çetesi"nin adamı Sisi ile buluşmaya memur etmiştir.

Art arda yenilgiler, AKP içinde kaynamayı arttırmış, yeni bir partide boy göstermek isteyenlerin sayısı artmıştır.

Abdullah Gül sahne ışıkları altındadır. Erdoğancılar, bu nedenle, Gül’ün 10 senedir yazılıp çizilen 2 sayfa 9 maddelik ihanet anlaşmasını hatırlayıvermişlerdir.

Bunlar yenilgi sonrası kareleridir. Köşeye kıstırılan kedinin duvarlara atlayışıdır.

Ne yapsak da çark etsek arayışlarıdır.

Dinazorun başı ile kuyruğunun dönüşü aynı hızda olmuyor. ABD, ağır ağır geri çekilirken kuyruğu kendini ordan oraya atıyor. AKP, Salih Müslim üzerinden Esad’la masaya oturmayı denemekten, Mısır’a yaklaşmak için debelenmeye, İran ve Irak’la görüşmelere girmeye kadar yelpazelenen bir çarkediş içinde. Gazeteci Rafet Ballı 9 Eylül'de yazmıştı:

“Bir: Erdoğan'ın danışmanları Irak hükümetiyle bağ kurdu. "İlişkileri düzeltelim" teklifinde bulundu.

İki: Maliki, Sünni liderler dahil ortaklarıyla toplandı. Tahran'la temas etti. İran, Dışişleri Bakanı Muhammet Cevat Zarif'i Bağdat'a gönderdi.

Sonuç: Irak ve İran, ortak girişim başlatma kararı aldı. AKP hükümetini "savaş cephesi"nden uzaklaştırmak için.”

Kan oyunları Suriye kalesine çarptı, bu oyuna teşne olanların yüzüne ağır tokatlar inecek.

Kartlar yeniden karılıyor ve Avrasya güçleri hamle üstünlüğü kazanıyor. 2. Cenevre toplantısına Batı süklüm püklüm gidiyor!

Celladına aşkla bağlı olanlara ve onlara bel bağlayanlara duyurulur.

Kaynak: Güncel Meydan

Esad Kaldı, Erdoğan Gidecek!
Mehmet Ali Güller
18.09.2013



Ekonomik veriler, AKP’nin “Sonbahar sendromunun “kaynağının sadece halk hareketi olmadığını ortaya koyuyor. Gelin önce o verilerin belli başlılarını alt alta yazalım:

AKP 12 AYDA 225 MİLYAR DOLAR ÖDEYECEK

1. AKP Hükümeti, önümüzdeki 12 ay boyunca toplam 220 milyar dolar borç ödeyecek!

Prof. Dr. Vefa Tarhan konuyu Aydınlık’ta dile getirdi: “Türkiye’nin 12 ayda toplamda 225 milyar dolara ihtiyacı var. Vadesi dolacak olan 165 milyar dolar konusunda ülkenin uygulayabileceği bir politika, alacağı bir tedbir yok.” (Aydınlık, 16 Eylül 2013)

Aynı gün Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet’te şunları yazdı: “AKP Türkiyesi, Financial Times’tan Dombey’in aktardığına göre, 12 ayda 160-220 milyar arasında bir borç ödeme takvimiyle, bu koşullarda karşı karşıya. Wall Street Journal da Türkiye’nin “gözden düştüğünü” borçlanma maliyetlerinin uluslararası piyasada artmakta olduğunu yazıyor.” (Cumhuriyet, 16 Eylül 2013)

BORSA’DA 112 MİLYAR DOLAR UÇTU

2. Borsa İstanbul, 22 Mayıs 2013’te 93,178 puandaydı. Yüzde 30 değer yitirerek 65 bin puana kadar düştü. Geçen hafta 68 bin seviyesinde olan borsa, “savaş tamtamlarının” susmasıyla 70 bin seviyesine çıktı.

Yani Borsa, 3 ayda 3’te birini kaybetti! Bu erimenin parasal karşılığı tam 112 milyar dolardır.

Türkiye’nin bu kadar kısa bir zamanda yüzde 30’luk bir kaybı en son 2001 krizinde yaşadığını özellikle belirtelim.

3. AKP, geçen birkaç hafta içinde doları frenleyebilmek için yoğun miktarda alım yaptı. Alımların toplamının, Merkez Bankası’ndaki rezervlerin yüzde 15’i olduğu belirtiliyor!

DOLAR, 5 YILDA % 75 ARTTI

4. Dolar demişken…

2008’de 1,15 TL olan dolar geçen hafta 2 TL’yi geçti. 5 yılda yüzde 75’lik bu değişimin iş dünyasına etkisi çok daha büyük oldu.

5. Büyük yatırımlar kaçmaya başladı…

Örneğin Abu Dabi’nin devlet kontrolündeki enerji şirketi TAQA, Türkiye’deki 12 milyar dolarlık kömür santrali inşaatını geri çekti!

6. Cari açık, ABD’nin paralarını mecburen geri çağırması, sıcak para girişinin azalması, Ortadoğu’yla ticaretin dibe vurması gibi diğer büyük etkenleri de ekleyelim…

ERDOĞAN’IN SAVAŞ İHTİYACI

Tüm bunlar alt alta yazıldığında ve Türkiye’nin ekonomisinin “kırılgan bir yapıda” olduğunu belirten uluslararası raporlarla birlikte okunduğunda, ortaya önemli bir sonuç çıkmaktadır: AKP Hükümeti’nin “balon” ekonomisi artık sonbaharında…

Bu durumda artık soru şudur: Sonbaharına gelen bu ekonomi, nasıl kurtulur?

Bu ekonominin, ekonomi kuralları içerisinde kurtulamayacağı açık…

Peki, o zaman nasıl kurtulur?

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “savaş çığlıklarını” işte bu ekonomik tabloyla birlikte okumalıyız… AKP Hükümeti, çareyi savaşta aramaktadır!

ESAD KALDI, ERDOĞAN GİDECEK!

Dünya derin bir nefes almışken, Batı zoru görüp Suriye’ye savaş açmaktan geri dönmüşken, Ortadoğu’yu yangın yerine çevirecek bir girişimden vazgeçilmişken Erdoğan ve Davutoğlu’nun hâl⠓ille de savaş” demesi, ancak bu ekonomik tabloyla açıklanabilir… Zira AKP’nin elinde bu ekonomik tabloyu değiştirecek bir sihirli değnek yoktur…

Ancak bu tablonun üstünde yükselen siyasi denklemi Erdoğan kaybetmiştir. Nedir o denklem? Esad giderse Erdoğan kalır, Esad kalırsa Erdoğan gider!

İşte Cenevre-2 toplantısı, bu sonun başlangıcı olacaktır…

Kaynak: Aydınlık

Değişimin doğum sancıları başladı
Mehmet Serim
20-09-2013



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, Suriye bağlamında oluşan Soğuk Savaş dengesinde tarafların pozisyonunu ve değişim ihtimallerini irdeleyen muhteşem bir analiz kaleme almış. Hem Suriye'de hem de dünyada neler olup bittiğini gerçekten anlamak isteyenler için mutlaka ve dikkatle okunması gereken bir analiz bu.

Entellektüel Forum


Şam’ın Guta bölgesinde yapılan kimyasal saldırısından sonra savaş pozisyonuna geçen dünya Rusya – ABD anlaşması ile “şimdilik” rahat nefes aldı. Sürecin Cenevre 2’ye doğru ilerlemesi ve Cenevre 2’de siyasi bir sonuca ulaşılması “umuluyor.”

Umuluyor diyoruz; çünkü ABD ve küçük ortaklarının çözümü istediğinden kimse emin değil. Bu nedenle Rusya başta olmak üzere herkes çok dikkatli davranıyor.

Görüşme masasında silahlar da var ve her an durum yine gerginleşip eller tetiğe gidebilir.

Önümüzdeki süreç bölgesel ve küresel açıdan birçok gelişmeye gebe. Suriye başlangıçtı. Suriye üzerinden devam eden “peşrevde” kimin ne durumda olduğuna / olacağına dair yapılan yorumların bir özetini çıkarmaya çalışacağız.

ABD açısından

ABD bugüne kadar müdahale etmek istediği ülkelere yönelik olarak uyguladığı klasik taktiklerde başarılı oldu denilebilir. Ancak Suriye’de herkes gibi “süper güç” de duvara tosladı ve çıkış yolu arıyor. Sadece müdahale niyetinden vazgeçmek için değil, başka bir yol bulmak için de.

Bu nedenle Rusya ile varılan kimyasal anlaşması ile ilgili açıklamalara paralel tehdit açıklamaları devam ediyor. ABD’nin Suriye ile ilgili açıklamalarından yola çıktığınız zaman “iki yönetim” öldüğünü sanırsınız.

Çelişkili açıklamalar bazen aynı şahıs tarafından bile dile getirilebiliyor. Bir yanda Rusya ile “anlaşmaya varıldığından” bahsediliyor, diğer yandan “Esad’ın sözüne güvenilmeyeceğinden..” Bir yandan bizzat Obama Kongre’deki oylamayı erteliyor, diğer yandan “savaş pozisyonunu koruyoruz” deniliyor.

CNN her ne kadar Türkiye’de daha çok bilinse de Amerikalıların beyni alınmış olanlarına (ki bunlar çoğunluktur) hitap eden asıl kanal FOX TV’dir. İşte bu FOX TV’nin muhabirleri geçtiğimiz günlerde Suriye Cumhurbaşkanı Beşsar Esad ile röportaj yaptılar. Esad onlara “kimyasal ile ilgili uluslararası bütün anlaşmalara uyacaklarını” söylüyor. Bizim muhabir arkadaşlar ardından soruyu “patlatıyor” “yani siz kimyasal silahlara sahip olduğunuzu kabul ediyorsunuz?” Ben olsam “sayın zeka yoksunları burası Hollywood filmindeki tipik Amerikan mahkeme sahnesi değil, ben iki saattir size ne anlatıyorum” derdim. Ama Esad sabırlı adam vallahi. Soğukkanlılıkla şu cevabı veriyor: Ben kimyasal ile ilgili anlaşmalara taraf olmak için başvuru yaptığımızı söylediğime göre..” yani VAR!

Bu örnek Amerikalıların mantığını anlayabilmek açısından çok önemli. Bu mantığı ABD”nin her düzeydeki insanında görebilirsiniz.

İşte bu nedenle ABD bir yandan Ruslar ile varılan ittifaktan, BM’den bahseder; ama diğer yandan kendi kafasında takıntı haline gelmiş “saldıralım” düşüncesini atamaz. Ve bu durum açıklamalara yansımaya devam eder.

ABD için Suriye’den vazgeçmek bu kadar kolay olmamalı

ABD mantığı bir yana içerideki dinamikler yönetimin Suriye meselesinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Şöyle ki:

1) Obama olayların başından bu yana sağlam gerekçeler olmadan ve şımarıkça Esad’ı suçladı ve gitmesi gerektiğini söyledi. Ancak Esad gitmedi. (Batı’nın iddia ettiği gibi) sadece muhaberatı güçlü, halkını kanlı şekilde bastırdığı için değil. Halk içinde geniş bir tabanı olduğu için. ABD bunu göremedi ve Obama ilk golü buradan yedi.

2) Obama el-Kaide gibi unsurları dost ve müttefik bölge ülkeleri ile işbirliği halinde besledi, büyüttü, Suriye’ye gönderdi. Bunların Esad’ı kısa zamanda devireceğini düşünüyordu; ama Esad yukarıda saydığımız nedenlerle de devrilmedi. Bu da ikinci goldü.

3) Obama süreç içinde Rusya duvarına tosladı. Daha önce” istediğim yerde borazanımı çalarım” diye düşünüyordu; ama Putin bu kez “yemezler” dedi. Bu da üçüncü gol oldu.

4) Obama savaş çığlıkları atarken askeri açıdan Suriye’nin yanı başında bulunan sevgilisi İsrail’in ne büyük tehlike altında olduğunu hesaplayamadı. Boşuna değildi NATO Genel Sekreteri Rassmussen’in “çok isterdik; ama vuramıyoruz” demeçleri. Bu da dördüncü gol oldu.

5) Obama kimyasal meselesini bölgedeki iki sadık müttefiki ile birlikte tezgahladı. Ancak kimyasal bu kez kendisini vurdu. Raporlar, haberler, iddialar karşısında net bir şekilde “Suriye yönetimi yaptı” diyemedi. Bu beşinci goldü.

6) Obama Rusya’nın “tamam, Suriye’nin kimyasallarını kontrol altına alalım” hamlesi ile belki de gönüllü şekilde altıncı golünü de yedi.

Bu goller ABD için tam bir hezimet. Peki koskoca ABD tüm hilelerine rağmen, hakemin taraf tutmasına rağmen aldığı bu yenilgiyi kabul edecek kadar centilmen mi?

Bizce değil.

Bu nedenle ABD dışarıdan vuramadığı Suriye’yi içeriden vurmak için elinden geleni yapacaktır. Zaten başına muhaliflere “nitelikli” silah gönderildiğine dair haberler de yansıdı. Yani önümüzdeki dönemde içeride çatışmaların yoğunlaşacağını öngörebiliriz. Diğer yandan Suriye yönetimi “kimyasala imza attık diye her şeyden vazgeçecek değiliz, yanlış yaparsanız savaşırız olur biter” söyleminden vazgeçmiş değil. Bu nedenle Obama o çok istediği savaş tamtamları sahnesine yeniden dönebilir.

Rusya açısından

Suriye peşrevi Rusya için “gücünü test etme” süreci oldu ve Rusya dünyaya gücünü gösterdi. Putin “daha önce Bosna’da, Libya’da bize feyk attınız; ama bu kez öyle olmayacak” dedi ve bu dediğini de yerine getirdi. Çin, İran, Hindistan, Brezilya gibi ülkeler ile birlikte “yeni bir dünyanın var olduğunu, bu yeni dünyanın gelişeceğini, büyüyeceğini ve doğunun eski görkemli günlerine dönebileceğini” gösterdi. Birkaç yüzyıllık şımarıklığı ile hareket eden Batı durumun ciddiyetinin farkında.

Rusya’nın güçlü olduğu bu aşamada bile Batı’ya nezaket ile yaklaştığı söylenebilir. Ben Putin’in bu kadar kibar olduğunu bilmezdim; Ama dikkat ettiniz mi Putin bir yandan kimyasal anlaşması gibi diplomatik argümanlar geliştirirken diğer yandan savaş gemilerinin hemen hepsini Akdeniz’e yığdı. Mesaj belli: ABD sana hiçbir şekilde güvenmiyorum. Her an yeni bahaneler bulabilirsin; ama eğer savaşmayı göze alıyorsan ben hazırım.

İran açısından

İran’ın dinsel – tarihi açıdan düşmanı Siyonizm ve tezahürü İsrail. Bunun İslam içindeki yansıması ise vahhabi – Şii savaşı. Ancak görünen konjonktürel ihtilaf konusu İran’ın nükleer çalışmaları. Her ne kadar İranlı yetkililer “bomba niyetimiz yok, amacımız sadece barışçı nükleer enerji” dese de Batı’nın tüyleri diken diken oluyor. İran (sahip olursa) bu silahları kullanacağı için değil, karşılarında güçlü bir İslam ülkesi; üstelik “düşünen” İslam’ın ülkesi olacağı için. Çünkü Batı biliyor ki Müslüman Kardeşler örgütü “fikir kulübü” değil. İslam adına geliştirebilecekleri bir düşünce yok. Sadece siyasi İslam adına iktidara gelebilirler. Bu da geçicidir; Ama Şiilik, ilkeleri gereği düşünce geliştirme, akideye göre hareket etme, uygarlık oluşturabilme doğasına sahip. İşte Batı’nın ve İslam içindeki Vahhabiliğin tüylerini diken diken eden budur.

İran, geniş ve uzun düşünebilen bu sabırlı siyaseti sayesinde Suriye krizinden karlı çıkan ülkelerden biri oldu. Bir yandan bizimkilerin yaptığı hatayı yapmadı ve yanı başındaki dev Rusya’yı gördü, diğer yandan Suriye enstrümanını nükleer için kullanmayı başardı, diğer yandan da bölge içinde (tüm engellemelere rağmen aslında) lehine olan dengeleri bozdurmamayı başardı.

İran’ın da bu avantajlı durumdan vazgeçecek hali yok elbette. İran şimdi ABD ile nükleer pazarlıklarına çok daha güçlü biçimde oturacak. Obama, Ruhani ile poz vermeye bile hazır!

Fransa ve İngiltere açısından

Fransa’yı İngiltere’den önce saymamız boşuna değil. Cameron Avam Kamarasında aldığı yenilgiden sonra sessiz sedasız kenara çekildi. Bunu fırsat bilen Fransa öne çıkmaya ve ABD’ye “senin Avrupa’daki asıl müttefikin benim değil mi?” demeye başladı. Hollande’in Erdoğan’dan farkı yok. Suriye ile sınırı olmadığı için nakliye helikopteri düşürüp kahramanlık yapamıyor; ama ha bire “saldıralım” demeyi de sürdürüyor. Diğer yandan “muhalifleri” Elysee’de ağırlıyor. Katar’ın, BAE’nin adamlarına ceket giydirip kravat taktırabiliyor ve onlarla dayanışma pozları verebiliyor. Peki neden Hollande bu kadar telaşlı?

Le Figaro’nun haberi doğru muydu

Kimyasal saldırısının yapıldığı gün Fransız Le Figaro gazetesi “haberi patlattı” ve dünya karıştı. Haber ve etrafında dolanan dedikodulara göre Amerikan özel komandoları Suriye içine sızmış ve Şam’a kadar varmıştı. Suriye ordusu ise o gün başlattığı büyük saldırıda işte bu birliği hedef almıştı. Peki gerçek ne? İşte Hollande’ı telaşlandıran sebep: kimilerine göre Dareyya’da, kimilerine göre Muaddemiye’de Fransız özel komandoları mevcut!

Yani?

Şam’a yaklaşanlar Amerikalı değil Fransız askerleriymiş Le Figaro kurnazlık yapmış!

Suriye yönetimi bunların geleceğini biliyor. Ardından buralara kadar yollar açılıp liberallerin ünlü sloganından yola çıkıp “bırakınız geçsinler” deniliyor. Fransız askerler Guta’ya vardıktan sonra kıstırılıyor.

Başka bir iddiaya göre aslında bu askerler aylardı burada ve çıkamıyorlar. Ancak kesin olan bu askerlerin halen bu bölgede kıstırılmış oldukları.

Nasıl? Sizce dikkate alınacak bir iddia mı? İddiayı destekleyecek bir veri de şu: Dareyya operasyonu aylar öncesinden tamamlandı. Ancak birkaç blokluk bir bölge var. Burası ordu tarafından kuşatılmış durumda ve aylardık tek kurşun dahi atılmış değil.

Lafı çok uzattık. Bu ve diğer nedenlerle Fransa Suriye’ye saldırılmasını her zaman isteyecek ve bunun için çalışacak gibi görünüyor.

İngiltere ise şimdilik tribüne çıktı. Bir yandan Obama’nın yediği darbeler, diğer yandan tüm çabalara rağmen BM’den karar çıkartılamaması Cameron’ın sesini kesmiş gibi. Üstelik ABD – İran olası yumuşaması öncesinde İran ile görüşmeler de yapılacak.

Türkiye açısından

Bu uzun soluklu savaştan şu anda somut zararlı çıkan tek ülke Türkiye oldu. Hayallerini akademik çalışma adı altında kitaplaştıran Davutoğlu ile birlikte Erdoğan, “yel değirmenlerine karşı” savaşını kaybetti. Erdoğan Dülçinea’sina kavuşamayacak; ama hayat masal değil. Dülçinea yok ancak oy veren, ülke yönetimini teslim eden milyonlar “rahatsız” ve Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değil koskoca bir devlet. Halkı da Suudi Arabistan ya da Katar halkları gibi değil.

Erdoğan bakkal hesabı ile girdiği Suriye savaşında hesaplarının hiçbirisi doğru çıkmadığı için ne yapacağını şaşırmış durumda. Bir yandan savaş için elinden geleni yapıyor, diğer yandan el-Kaide ve diğer örgütlere verilen destekler ile “lokal başarılar kazanarak” tatmin olmaya çalışıyor.

Helikopterin düşürülmesi de bu küçük başarıların bir parçası. “Onlar da bizim uçağımızı düşürdü” diyerek işin içinde sıyrılmak mümkün olabilseydi, helikopter haberini gazetelerde günlerce çarşaf çarşaf görürdük. Ancak başındaki bu sessizlik sizin de dikkatinizi çekmedi mi?

Helikopter düştükten sonra saldıran vahşi güruhun pilotun kafasını kesme görüntüleri neden birkaç saat sonra “asosyal paylaşım sitesi” youtube’tan kaldırıldı?

Bu görüntüyü kaldırtanlar bizimkiler miydi?

Bu görüntüler “Erdoğan-el Kaide ile işbirliği halinde” görüntüleri olduğu için mi kaldırıldı?

Bu bir yana Erdoğan’ın tıpkı Hollande gibi “kısa süreli savaş yetmez, kimyasal anlaşması olamaz, saldıralım” demesinin ardında kimyasal ile ilgili “suçluluk psikolojisi” yatıyor olmasın. Erdoğan ve Davutoğlu’yu zor günler bekliyor.

“Ekonomik açıdan da darboğaza girileceği öngörülen sonbahar Erdoğan’ın da sonbaharı olacak” yorumları da yapılıyor.

Üstelik Erdoğan’ın elinde bulunan saatli bombayı da saymak lazım. “Barış süreci” her an bozulabilir. Gerisini düşünmek bile istemiyor insan.

Suriye açısından

Suriye Rusya ile yaptığı ortak hamle ile çok önemli bir avantaj yakaladı. “Daha önce Kaddafi de kitle imha silahlarını teslim etmişti bu demektir ki Esad’ı da aynı son bekliyor” tahminleri yanlış. Çünkü Suriye şu ana kadar bütün ezberleri bozan bir strateji uyguladı ve bundan sonrasını da iyi hesapladı.

Esad hala Batı basınının “sonu yaklaşmış bir diktatörle son röportajı biz yapalım” anlayışıyla değil; ama “bu adam ne diyor” anlayışıyla gelip röportaj yaptığı bir cumhurbaşkanı.

Üstelik söylemlerinin hiçbirisinden geri adım atmış değil. İlk günlerde ne diyorsa şimdi aynısını konuşuyor. Obama’ya “yalancı” diyor, “ABD oyun yapmaya kalkışmasın” diyor vs..

Esad içeride de gücünü koruyor. Eğer kimyasal hikayesi patlatılmasaydı bugünlerde Şam kırsalında kesin üstünlük elde etmişti. Zaten kimyasal hikayesi bu nedenle patlatıldı. Bugünlerde ordu yeniden kırsala yüklenmeye başladı. Son birkaç gündür Berze, Jobar, Kabun taraflarında görülmemiş şekilde operasyon var. Bu operasyon başarı ile sonuçlanırsa Esad Şam’da “kesin zafere” yaklaşacaktır.

Humus taraflarında 1-2 merkezin dışında hemen her yer ordunun kontrolünde. Stratejik Humus sonrası ise geriye tek önemli merkez kalıyor: Halep.

Bundan sonra zaten Batı’nın Halep taraflarına yönelmesi bekleniyor. Aslında uzun bir zamandır Halep gündemdeydi; ancak iki taraf da Halep’e yüklenemeyecek kadar “meşguldü.”

Şimdi iki taraf da net biçimde Halep’e yüklenebilir. Sonrası ise nihai durumu belirleyecek.

Deyr ez-Zor, Rakka gibi iller ise ikinci planda ve şimdilik oralarda devam eden çatışmalar sanki başka ülkede oluyormuş gibi.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ise durumun ne olacağı konusunda netlik yok; ancak Kürtlerin en azından birkaç yıl rahat edecekleri kesin gibi.

Esad için önemli olan büyük şehirler, diğerlerine daha sonra sıra gelecek deniliyor.

Anormal bir gelişme yaşanmazsa gelecek Haziran’da Esad cumhurbaşkanı olarak tebrikleri kabul ediyor olacaktır.

Sonuç

Gelinen aşamada Esad Suriye ve bölgedeki varlığını biraz daha güçlendirdi. Batı Rusya ve İran’ı kabul etmek zorunda kaldı.

Türkiye “başbakanı sayesinde” yalnızlığa mahkum oldu. Erdoğan’ın bir şeyleri düzeltmesi için Davutoğlu’nu göndermekten başka çaresi yok. Yerel seçimler sonrası olabilir bu. Ya da kendisi de gidecek.

Suudi Arabistan ve Körfez’in diğer ülkeleri için değişen bir şey yok; çünkü onların kamuoyları yok.

Batı “eski sömürge günlerinden” çok uzakta olduğunu gördü. Bundan sonra “iki kez” düşünecektir.

Ve

Putin’in dediği gibi: Bu yüzyıl ekonomik ve siyasal açıdan önemli değişikliklere sahne olacak!

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12280_degisimin-dogum-sancilari-basladi.html

Tunus İçişleri Bakanı Bin Ciddu: Suriye’ye götürülen Tunuslu kızların durumu vahim
19-09-2013



Tunus İçişleri Bakanı Lutfi bin Ciddu, cihat nikahı adı altında Suriye’ye götürülen Tunuslu kızların durumlarının çok vahim olduğunu açıkladı.

YDH- Tunus İçişleri Bakanı Lutfi bin Ciddu, Tunus TV’si tarafından da canlı olarak yayımlanan Kurucular Meclisi (parlamento) oturumunda cihat nikahı adı altında Suriye’ye götürülen Tunuslu kızların yabancı militanlardan hamile olarak geri döndüklerini söyledi.

Tunus İçişleri Bakanı Lutfi Bin Ciddu, meclisteki konuşmasında “Onlarca hatta yüzlerce savaşçı bu kızlarla cihat nikahı adı altında ilişkiye giriyor. Bu kızlar bu ilişkilerin sonunda ülkeye hamile olarak geri dönüyorlar ve biz eli kolu bağlı bir şekilde sadece izlemekle yetiniyoruz” dedi.

Tunus içişleri bakanlığı olarak geçtiğimiz mart ayından bu yana 6 bin Tunuslu’nun Suriye’ye gitmesine engel olduklarını belirten İçişleri bakanı Lutfi bin Ciddu, Tunuslu gençleri Suriye’ye cihat adı altında götürmeye çalışan 86 kişinin yakalandığını söyledi.

Tunus’taki bazı yasal örgütlerin içişleri bakanlığının Suriye’ye savaşçı gönderilmesini engellemesine itiraz etmelerini şaşkınlıkla karşıladığını belirten Bakan Bin Ciddu, “gençlerimiz Suriye’deki cephelerde ön saflara gönderiliyor, onlara şehirlere nasıl saldırılacağı ve nasıl yağmalanacağı konusunda eğitim veriliyor” dedi.

Tunus Müftüsü Şeyh Osman Batih, 19 Nisan’da yaptığı 16 Tunuslu kızın cihat nikahı adı altında Suriye’ye gönderildiğini açıklamıştı.

Bu açıklamasından kısa bir süre sonra görevinden alınan Şeyh Batih, Suriye’ye savaşçı veya kadın gönderilmesini eleştirmeyi sürdürürken, Tunus basını da yüzlerce Tunuslu kızın Suriye’ye cihat nikahı adı altında götürüldüğünü bildirmişti.
http://www.ydh.com.tr/

ERDOĞAN'a Şok Suç Duyurusu 'Soykırım İçin Örgüt Yönetmek'
03.09.2013



İzmir Barosu avukatlarından Avrupalı Avukatlar Birliği üyesi Hüseyin Durdu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.Durdu verdiği dilekçede iki ismin “soykırım için örgüt yönetmek, devlete karşı savaşa tahrik, mezhep ayrımcılığı yapmak, çok sayıda insan öldürülmesini azmettirmek, çok sayıda İnsan yaralanmasını azmettirmek” suçlamalarıyla yargılanmasını istedi.

Durdu, söz konusu isimlere suçlamaları şöyle aktardı:
Bu faaliyetleri çerçevesinde olmak üzere; El-Kaide ve El-Nusra adındaki İslami terör örgütü elemanlarını Türkiye ye gelmelerini sağlamış, bu örgüt elemanlarına parasal, silah ve her türlü lojistik destek sağlanmak suretiyle, Suriye Devletine karşı silahlı aksiyon metotları yaptırmaya başlanmışlardır. Bu örgüt elemanlarına, Antakya- Reyhanlı ve diğer ilçelerinde barınmaları sağlanmış, Türkiye-Suriye sınır kapısı açılmış ve bu terör elemanlarının giriş çıkışları serbest bırakılmıştır.Bu serbestide yararlanan terör örgütü elemanlarına muhalif güçler adı takılmış ve komşu Suriye devlet güçlerine ve yurttaşlarına karşı savaştırılmaktadır.Bu örgütleri Türkiye ye getirmesini sağlayan, lojistik destek verdiklerini basın yayın aracılığı ile yayınlayan Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu olduğu ve bu örgütü yönettikleri açıkça anlaşılmaktadır.

http://haberartiturk.com/Haber/erdogan-a-sok-suc-duyurusu--soykirim-icin-orgut-yonetmek-.html

Hatay Valiliği: Taksiciyi Suriyeliler öldürdü
25.09.2013



CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun soru önergesi ile ortaya çıkarılan taksici cinayetinde, zanlıların Suriyeli olduğu, 2’sinin tutuklandığı, 2’sinin de sınır dışı edildiği açıklandı.
Yetkililerin olayla ilgili açıklama yapmaması nedeniyle Hatay’da günlerdir konuşulan ve Milletvekili Ediboğlu’nun da bu söylentilere dayanarak TBMM’ye yansıttığı iddialarla ilgili taksici Yasir Sancak’ın, Suriyeli 2 kişi tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü iddiası ile ilgili olarak Hatay Valiliği resmi internet sitesinde şu bilgilere yer verildi:

"13 Eylül 2013 Cuma günü saat 01.10 sıralarında merkez ilçe Kanatlı Mahallesi Kanatlı Caddesi üzerinde meydana gelen olayla ilgili olarak yapılan çalışmalar sonucunda, Suriye’de yaşanan iç karışıklık nedeniyle ülkemize pasaport ile giriş yaparak, Güzelburç Beldesi’ndeki bir adreste ikamet eden Suriye uyruklu M.G. ve A.G. isimli iki kardeş ile Hatay nüfusuna kayıtlı Serinyol beldesinde ikamet eden maktul Yasir Sancak, yemek yemek üzere bir köftecide buluştu.

İddialara göre A.G.’nin Suriyeli olan kız arkadaşına, öldürülen Sancak’ın ilgi duyduğu gerekçesiyle aralarında tartışma çıktı. Çıkan tartışma kısa sürede kavgaya dönüşürken, iki kardeşin Yasir Sancak’ı karın bölgesi ile boyun kısmından kesici aletle yaraladığı belirlendi. Olayda yaralanan taksici yanında bulunan yine Suriye uyruklu arkadaşları D.G. ve B.K. tarafından özel araçla Antakya Devlet Hastanesi’ne götürüldü ancak, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayla ilgili olarak güvenlik birimleri Suriyeli M.G. ve A.G.’yi gözaltına aldı. Yapılan tahkikat sonucunda şahıslar, 14 Eylül’de çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine konuldu. Suriyeli D.G. ile B.K. ise, Hatay İl Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü’ne teslim edildi. Her iki şahıs da gerekli işlemler sonrası sınır dışı edildi."
http://turkish.ruvr.ru/

Suriye'deki kriz: Türkiye'nin ticaret yolu İsrail'e kaydı
28 AĞUSTOS 2013



Financial Times gazetesi, Suriye'deki savaş yüzünden Ürdün'e gidecek Türk mallarının artık Suriye değil, İsrail üzerinden taşındığını yazıyor.

Haberi İsrail-Suriye sınırındaki Beyt Şhe'an'dan gönderen John Reed, bu güzergâhın siyasi gelişmeler sonucu stratejik ve ticari önem kazandığına dikkat çekiyor.

Buna göre geçen sene Kasım ayından beri açık olan güzergâhı kullanan, yani İskenderun'dan kalkan feribotlarla Hayfa limanına varan Türk tırlarının sayısı 2 bini buluyor.

Tırlar buradan karayoluyla Ürdün'e ve diğer ülkelere geçiyor.

"Türkiye hükümeti İsrail'e bayılmıyor ama iş ticarete gelince İsrail bundan yararlanıyor. Ürdünlüler de istediklerini alıyor - dolayısıyla herkes kazançlı çıkıyor"

İsrailli bir yetkili

Gazete, İsrailli yetkililerin geçmişte bu güzergâhı Türk kamyonlarının kullanması konusunda sessiz kaldığını ama son zamanlarda bunun "Orta Doğu'ya mal ulaştırmak için güvenli bir rota" olarak reklamını bile yaptığını okuyucularıyla paylaşıyor.

İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Orta Doğu ekonomik ilişkilerinden sorumlu yetkilisi Yael Ravia-Zadok "İsrail koridoru, ticari malların bölgesel nakliyatında en ucuz, en çabuk ve en güvenli güzergâh.

İhtiyaç olunca bölgesel oyuncuların bir çözüm bulmak için İsrail ile işbirliği yaptığına iyi bir örnek" diye konuştu.
Financial Times'ın konuştuğu bir İsrailli yetkili de şunları diyor: "Keşifler ihtiyaçtan doğar. Türkiye hükümeti İsrail'e bayılmıyor ama iş ticarete gelince İsrail bundan yararlanıyor. Ürdünlüler de istediklerini alıyor - dolayısıyla herkes kazançlı çıkıyor."

Reed'in aktardığına göre İsrail ekonomisi bu yılın ikinci çeyreğinde Suriye'deki savaşa ve komşu Mısır ile Lübnan'daki huzursuzlukların artmasına rağmen yüzde 5 büyüdü.

Bununla beraber ABD'nin Suriye'ye olası saldırısı son günlerde İsrail para birimi ve Tel Aviv borsasında düşüşleri beraberinde getirdi.

Siyasi ilişkiler soğumuş olsa da, İsrail İmalatçılar Birliği'nin verilerine göre İsrail'in Türkiye'ye ihracatı 2009 yılından beri yüzde 60 artarak 1,5 milyar dolara ulaştı.
Türkiye'nin İsrail'e ihracatı da yüzde 40 artışla 2 milyar dolara yaklaştı.
BBCT

Patrick Cockburn: Türkiye sorunlu bölgeye liderlik şansını nasıl kaçırdı?
29 EYLÜL 2013



BBC'nin haberine göre; Independent yazarı Patrick Cockburn, 'Türkiye bu sorunlu bölgeye liderlik etme şansını nasıl kaçırdı?' başlıklı makalesinde AKP hükümetinin başta Suriye olmak üzere, genel olarak dış politikasına ağır eleştiriler yöneltti.

Cockburn yazının başında, 'Türkiye'nin Ortadoğu'da gelişen güç olduğu, gelişen ekonomisiyle ve ılımlı İslamcı bir hükümet altındaki istikrarlı demokrasisiyle, 2011'de onlarca yıllık polis devletlerini sona erdiren Arap ülkelerine model olabileceği fikrine ne oldu?' diye soruyor.

Bir dönem bölgede hiçbir ciddi düşmanı bulunmayan, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'yle iyi ilişkilere sahip olan Türkiye'nin liderlik için harika bir pozisyonda olduğunu söyleyen Cockburn, 'Günümüz Türkiyesini Osmanlı İmparatorluğu'nun 16. yüzyılda büyük bir güce dönüşmeden önceki haliyle kıyaslayan, aşırı basite kaçan başlıklar o kadar da abartılı görünmüyordu' diyor.

'Türkiye'nin dostu kalmadı'

Ancak Independent yazarı, iki yıl sonra bunların hiçbirinin olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyor;

Türkiye'nin Orta Doğu'da pek dostu kalmadı. Güneyi ve doğusundaki dört Şii gücü İran, Irak, Suriye ve Lübnan Hizbullah'ıyla birlikte, Katar dışındaki Sünni monarşilerin düşmanlığını aynı anda kazanmayı başardı. Beyrut'ta Türk pilotlar kaçırıldı, Mısır'da Türk kamyon şoförleri tutuklandı. Türkiye'nin Eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler'e verdiği destek askeri rejimi öfkelendirdi. O kadar ki, hükümet Türk dizilerinin Mısır televizyonlarında gösterilmemesi için harekete geçti.'

Cockburn, Türkiye'nin izlediği Suriye politikasını da eleştiriyor.

Patrick Cockburn, 'Suriye'de isyanın başladığı sırada Beşar Esad rejimiyle iyi ilişkilere sahip olan ve yüzlerce kilometrelik Suriye-Türkiye sınırının açık kalmasına bağımlı haldeki isyancı güçlere baskı yapabilecek konumda bulunan Ankara'nın arabuluculuk için mükemmel bir pozisyonda olduğunu vurguluyor. Cockburn şöyle devam ediyor;

'Erdoğan'ın hesap hatası'

Ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendine fazla güvendi, Esad'ın da Muammer Kaddafi kadar hızla devrileceğini sanıp, isyancılara tam destek verdi. Pekçok ülke aynı hatayı yaptı. Ama isyancıların zafer kazanamamasının en ciddi sonuçlarıyla Türkiye karşı karşıya aldı. Türkiye Suriye'de her ne yapmaya çalışıyorsa, bugünlerde birbirlerinden Esad rejiminden olduğu kadar korkan cihatçı ve cihatçı olmayan savaşçılarla bunu başaramadı.'

Cockburn, Erdoğan ve AKP'nin 12 yıldır 'iktidar araçlarını aşama aşama devralırken sergilediği sabrın ve kabiliyetin' Suriye ve Irak'taki 'ham' politikadan çok farklı olduğunu söylüyor.

Yazar 'Belki de en iyi açıklama Erdoğan'ın 2002, 2007 ve 2011'deki seçim zaferlerinden ve daha önceki demokratik yollardan seçilmiş İslamcı hükümetlerin ezeli düşmanı olan Türk Ordusuna karşı üstünlüğünden kaynaklanan basit bir kibir olabilir' diyor.

'Türkiye çok sayıda hayat kurtarabilirdi'

Independent yazarı şöyle devam ediyor;
Ancak Türkiye sınırlarının ötesinde, kendinden emin siyasi içgüdüleri kendisini terk etti ve bir yanlış hesaplama ustası oldu. Türkiye'yi Suriye'deki şiddetli iç savaşa ve Irak'taki iç savaşa yakın duruma müdahil etti. Iraklı siyasetçiler Türkiye'nin beceriksiz müdahelelerini şaşırarak ve eğlenerek izliyor. Türkiye farklı taraflar arasında arabuluculuk yapmasına izin verecek daha tarafsız bir tutum takınsaydı, nüfuzunu çok daha büyütebilir ve çok sayıda hayat kurtulabilirdi. Bunun yerine, tam tersini yaptı ve Sünni güçlerden oluşan bir koalisyona katıldı. Bu koalisyondaki Suudi Arabistan doğası itibariyle mezhepçi. Bu nedenle Türkiye tüm Şii güçleri kendisine yabancılaştırmış oldu. Türkiye Müslüman Kardeşler'e desteği nedeniyle, bu Sünni koalisyon içinde bile yalnızlaştı ve ağır bir ekonomik bedel ödüyor. Irak ve Suriye'den geçen ticaret yolları kesildi, BAE'nin 12,5 milyar dolarlık, 4 bin kişiye istihdam sağlayacak kömür çıkarma projesinden vazgeçtiği belirtiliyor. Dubai ve Kuveyt'teki yatırımcılar Türkiye'ye fazla müdahil olmaktan kaçınıyor.'

Patrick Cockburn, 'Türkiye'de mezhep nefreti zehrinin yavaş yavaş yayıldığını' da söylüyor.' Türkiye'de bu anlamdaki durumun Suriye ve Irak'taki kanlı olmaktan çok uzak olduğunu vurgulayan Cockburn, 'Ama patlama potansiyeli büyüyor' diyor.

Erdoğan-Blair benzetmesi

Cockburn yazıya şöyle devam ediyor;
'Ne olursa olsun, Türkiye'nin Ortadoğu'daki çağı hızla geçiyor ve bu durum bölgesel tarihin en büyük kaçırılmış fırsatlarından biri olabilir. Yeni Osmanlı söylemi, şimdi aldatıcı görünüyor. İşler daha da kötüleşebilir. İranla ilişkilerde biraz iyileşme görülse de, bir kez daha bozulursa İran, hükümet ve Kürtler arasında varılabilecek herhangi bir uzlaşmayı sabote etmek için haklı bir nedene sahip olur'

Erdoğan'ın kendisine eski İngiltere Başbakanı Tony Blair'ı hatırlattığını söyleyen Cockburn, 'Türk Başbakanı gibi üç seçim artarda kazandı. ABD ve AB liderleri ile uğraşmaya alışıktı. Ancak Irak ve Lübnan'a gelince sağduyusu yok oldu ve kibri kendisini yanlış yola soktu' diyor.
haber93

Silahlı gruplar arası yeni kombinasyonlar ve Suriye’de erken hesaplaşma
Alptekin DURSUNOĞLU
29/09/2013



Silahlı gruplar arası yeni kombinasyonlar ve Suriye’de erken hesaplaşmaSilahlı gruplar arasında oluşan bu yeni kombinasyonlar, iki buçuk yıldır “rejim propagandası” olarak nitelenen aşırılık tehlikesini teyit eden bir görüntü arz ediyor.

Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahalesinin gündemden düşmesi, Suriye’deki silahlı grupların oluşturduğu kombinasyonların başkalaşmasına ve yeniden kurgulanmasına neden oldu.

Bir başka deyişle, Amerika’nın askeri müdahalesiyle yönetimin devrileceğine veya en azından zayıflatılacağına umut bağlayan silahlı gruplar, devrim sonrasına erteledikleri iç hesaplaşmayı erkene almış gözüküyorlar.

Bu gelişme, her şeyden önce iki buçuk yıllık uluslar arası destek ve medya yönlendirmesi ile yaratılan kamuoyu algısının nesnel bir gerçekliği yansıtmadığını ortaya koydu.

Dostlar Grubu’nu oluşturan ülkeler tarafından yaratılan algıya göre Suriye “muhalefetinin” siyasi kanadı 11 Kasım’da Doha’da kurulan Ulusal Koalisyon, askeri kanadı da 5-8 Aralık tarihlerinde Antalya’da kurulan Selim İdris Komutasındaki Özgür Suriye Ordusu genelkurmayıydı.

Halbuki Ulusal Koalisyon ve Özgür Suriye Ordusu genelkurmayı, Katar ve Türkiye’nin öncülüğünde 2011 Ekim’inde kurulan Ulusal Konsey ile Türkiye’ye sığınan Riyad Esad’ın Hatay’da kurduğu Özgür Suriye Ordusu’nun ABD tarafından modifiye edilmiş şekliydi.

Nitekim dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ulusal Konsey’i Suriye halkının yasal temsilcisi olarak ilan eden 1 Nisan (2012) tarihli Dostlar toplantısı sonuç bildirisini imzalamasına rağmen 31 Ekim 2012’de Ulusal Konsey’in Suriye muhalefetini temsil etmediğini söylemiş ve Ulusal Koalisyon’un kuruluş sürecinin önünü açmıştı.

Aslında Suriye’deki muhalif gruplar dört kategoride yer alan çok sayıdaki gruptan oluşuyordu ve 11 Kasım’dan önce Ulusal Konsey, 11 Kasım’dan sonra da Ulusal Koalisyon adıyla “Suriye muhalefeti” genellemesiyle nitelenen örgütler ise bu dört kategoriden sadece biri içinde yer alıyordu.

Suriye’deki muhalif gruplara ilişkin kategoriler şunlar:

1- Yönetimin belirlediği siyasi süreçlerde yer alan ve halen hem parlamentoda hem de kabinede yer alan muhalif partiler. Kadri Cemil ve Ali Haydar’ın liderlik ettiği siyasi partiler bu kategoride yer alıyor.

2- Yönetimin belirlediği siyasi süreçlerde yer almayan; ancak dış müdahaleye de silah ve şiddete de karşı çıkan gruplar: Hasan Abdulazim ve Heysem Menna tarafından temsil edilen Ulusal Koordinasyon Kurulu bu kategoride yer alıyor.

3- Türkiye ve Katar’da örgütlenen ve yönetimin her türlü yöntem, araç ve uluslar arası işbirliği ile devrilmesini meşru gören ve Dostlar Grubu tarafından “muhalifler” olarak tanınan gruplar. Geçmişte Ulusal Konsey, 11 Kasım’dan sonra da Ulusal Koalisyon adıyla örgütlenen gruplar bu kategoride yer alıyor.

4- Silahlı gruplar. Başta Özgür Suriye Ordusu tabelasını kullanan yüzlerce silahlı grubun yanı sıra el-Kaide bağlantılı olan ya da olmayan radikal İslamcı gruplar da bu kategoride yer alıyor.

Dış etkilere göre değişen silahlı grup kombinasyonları

Yukarıda sözü edilen uluslar arası destek ve medya yönlendirmesi, kamuoyunda Suriye’deki “silahlı muhalefetin” Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) ibaret olduğu algısını oluşturdu.

ÖSO, 29 Temmuz 2011’de Albay Riyad Esad'ın da aralarında bulunduğu bir grup Suriyeli muhalif subay tarafından Türkiye'de kuruldu.[1] Ancak örgüt hiçbir zaman kendi adını kullanan silahlı gruplar da dahil olmak üzere emir komuta disiplini olan bir yapıya kavuşamadı.

Özgür Suriye Ordusu adı, 2011’den 2012 Aralık’ına kadar, el-Kaide bağlantılı gruplar da dahil olmak üzere tüm silahlı grupların kullandığı ortak bir tabeladan ibaretti.

Bu süre boyunca Suriye yönetimi karşıtı ülkeler ve uluslar arası medya, “Suriye’de el-Kaide bağlantılı ve aşırı grupların varlığı” meselesinin Şam’ın propagandasından ibaret olduğu tezini savundu ve ÖSO’nun tabela varlığı ise kamuoyu oluşturmada en etkili araç oldu.

Ancak 11 Kasım’a kadar Suriye Ulusal Konseyi ile ÖSO arasındaki koordinasyonsuzluk ve silahlı grupların para ve silah tedarikçilerinin kimliğine göre saf değiştirmesi yeni bir bakış açısı geliştirmeyi zorunlu kıldı. Çünkü harcanan tüm kaynaklara rağmen beklenen sonuç elde edilemiyordu.

31 Ekim ve “muhaliflerin” yeniden formatlanması

Verilen tüm mali, siyasi ve askeri desteğe rağmen isyanın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen somut hiçbir sonuç alınamaması, Amerika’yı yukarıda sözü edilen 3. ve 4. kategoride yer alan örgütleri yeniden yapılandırmaya sevk etti.

1 Nisan’da Ulusal Konsey’i Suriye halkının yasal temsilcisi olarak tanıyan Clinton’un 31 Ekim’de Ulusal Konsey’in Suriye muhalefetinin tamamını temsil etmediğini keşfetmesi[2], 3. ve 4. kategorideki örgütlerin yeniden yapılandırılacağının işaret fişeği olmuştu.

ABD’nin doğrudan liderlik üstlenerek giriştiği bu yeniden yapılandırma, iki hedef öngörüyordu.

1- Türkiye ve Katar güdümündeki Suriye Ulusal Konseyi’nin belirleyiciliğini sınırlamak ve örgütü doğrudan ABD etkisine açacak şekilde genişletmek.

2- Muhalefetin siyasi kanadı ile askeri kanadı arasında koordinasyon ve disiplin oluşturmak.

Bu çerçevede birinci aşamada Suriye Ulusal Konseyi dışında kalan laik muhalif gruplar, ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford’un öncülüğünde “Riyad Seyf Girişimi” adıyla örgütlendi ve 11 Kasım’da 3. kategorideki örgüt genişletilerek[3] kısaca “Ulusal Koalisyon” diye anılan, “Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçler Koalisyonu” kuruldu.

Siyasi kanatla askeri kanat arasındaki koordinasyonu sağlamayı öngören ikinci aşamada ise ÖSO tabelasını kullanan silahlı grupların temsilcileri, 5-8 Aralık tarihleri arasında Antalya’da bir araya getirildi ve Selim İdris komutasındaki ÖSO genelkurmayı oluşturuldu.

8 Aralık sonrası silahlı gruplar kombinasyonu

ABD’nin doğrudan liderlik rolü üstlenip Suriye muhalefetini yeniden yapılandırması, daha önce ÖSO tabelası altında bulunan birbirinden bağımsız onlarca silahlı grubun yeni kombinasyonlar oluşturmasına neden oldu.[4]

ÖSO genelkurmayının kurulmasından sonra silahlı gruplar şu kategorilere göre ayrıştılar.

1- ÖSO genelkurmayına bağlı silahlı gruplar: Suriye ordusundan firar eden askerlerin oluşturduğu silahlı gruplar ile 8 Aralık öncesinde “İslami Kurtuluş Cephesi” adlı bir ittifak oluşturan İslamcı gruplar burada yer aldı.

2- Suriye İslami Cephesi: ÖSO genelkurmayına girmeyi kabul etmeyen bu silahlı grup ittifakı, ideolojik benzerliğine rağmen, el-Kaide içinde de yer almadı. 21 Aralık’ta kurulan İslami Cephe, el-Fecru’l İslamiyye Hareketi (Halep), Ahrar Şam (Suriye), el-Hak Tugayı (Humus), Ensar’u- Şam Tugayı (Lazkiye), et-Taliatu’l İslamiyye Cemaati (İdlib), Musab bin Umeyr Tugayı (Halep), Tevhid Ordusu (Deyr ez Zor) ve El-İmanu’l Mukatile Tugayları'dan oluşuyordu.

3- El Kaide bağlantılı gruplar: Nisan 2013’te Irak-Şam İslam Devleti ve Nusra Cephesi diye ikiye ayrılacak olan bu gruplar, o dönemde Nusra Cephesi genel adı ile biliniyordu.

ABD’nin müdahale etmemesi ve erken hesaplaşma

21 Ağustos’ta Doğu Guta’da gerçekleşen kimyasal silah saldırısı sonrasında Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahale hazırlığı başlatması, ABD’nin Batılı müttefiklerini de Suudi Arabistan[5], Türkiye[6] ve İsrail[7] gibi bölgesel müttefiklerini de sahadaki tüm silahlı grupları da ciddi bir beklenti içine soktu.

Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan, yönetimi devirecek ölçüde geniş kapsamlı bir müdahale talep ederken, ABD müdahalenin sınırlı düzeyde tutulmasından yana olduğunu açıkladı.

Ancak müdahalenin gerçekleşmemesi, her iki seçeneği de olumlu karşılayan silahlı gruplar üzerinde iki sonuç doğuran bir şok etkisi yarattı.

1- 8 Aralık sonrasında oluşan kombinasyonun farklılaşması ve yeni ittifakların oluşması.

2-Oluşan yeni ittifaklar çerçevesinde iç çatışmaların başlaması.

25 Eylül’de 13 silahlı grup, Ulusal Koalisyonu tanımadığını açıklayan bir bildiri yayımladı.[8] Elbette Suriye İslami Cephesi ile el-Kaide bağlantılı gruplar Ulusal Koalisyonu’nu zaten tanımıyordu; ancak bu bildiriye imza atan gruplar arasında ÖSO Genelkurmayına bağlı Tevhit Tugayları, Sukuru’ş- Şam ve İslam Tugayları da bulunuyordu.

Bu gelişmeyi daha ilginç kılan en önemli husus ise “Suriye’deki tüm gruplara İslam şeriatına dayalı net bir İslami çatı altında birleşme” çağrısı yapan 13 örgüt içerisinde Nusra Cephesi’nin de yer almasıydı.

Suriye’nin başta Türkiye sınırı olmak üzere hemen her yerinden el-Kaide bağlantılı grupların kendi aralarında ve ÖSO’ya bağlı gruplarla ve Kürtlerin de her ikisiyle çatıştığına dair haberler gelirken, 29 Eylül’de ÖSO içindeki 43 silahlı grubun doğrudan Suudi İstihbarat Şefi Bender bin Sultan’a bağlı Liva el-İslam örgütüne katıldığı ve “İslam Ordusu” adlı yeni bir ittifak kurduğu açıklandı.[9]

Sonuç

Yönetimin devrilmesinden sonra gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılan bu hesaplaşmanın ve ABD müdahalesinin gerçekleşmemesi üzerine erkene alınması, savaş cephelerine yansıyacak boyutuyla olduğu kadar siyasi ve diplomatik alana yansıyacak şekliyle de önem taşıyor.

Her şeyden önce silahlı gruplar arasında oluşan bu yeni kombinasyonlar, iki buçuk yıldır “rejim propagandası” olarak nitelenen aşırılık tehlikesini teyit eden bir görüntü arz ediyor.

ABD içerisinde Suriye’ye askeri müdahaleyi destekleyen çevrelerin “aşırı olmadıklarını garanti ettiği”[10] silahlı grupların el-Kaide bağlantılı örgütlerle ittifaklar kurup ABD tarafından yapılandırılan muhalif örgütleri tanımadığını açıklaması, her şeyden önce bu örgütlerin Batı kamuoyu nezdinde yalnızlaşmasına sebep olacak sonuçlar doğuracağı söylenebilir.

Aşırılık ve terörizm tehlikesini daha açık bir şekilde gündeme getiren bu gelişmelerin ekim sonu veya aralık başında yapılması öngörülen 2. Cenevre konferansında Suriye ve müttefikleri lehine bir atmosfer yaratması beklenebilir.

Amerika’nın “Suriye muhalefeti”nin belirgin bir şekilde ortaya çıkan aşırılık ve terörizm profili karşısında 1. Cenevre bildirisini uygulamayı kabul etmesi, yani metinde olmamasına rağmen bir buçuk yıldır dayatılan “Beşşar Esed çekilsin” ön şartından vazgeçmesi, Suriye sorununun çözümü yönünde ciddi bir adım olur.

İran-ABD yakınlaşması, sadece İran’ın nükleer programı yönüyle değil 2. Cenevre ve Suriye sorununun çözümü yönüyle de dikkatle izlenmeyi gerektiriyor.
http://www.ydh.com.tr/

Allah bizi Erdoğan'dan korusun
03 Ekim 2013



Şam Müftüsü, Tayyip Erdoğan konusunda kendisini Erbakan'ın yıllar önce uyardığını söyledi Paylaş
Allah bizi Erdoğan'dan korusun

ŞAM (Ömer Ödemiş)- Şam Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun’un oğlu kısa süre önce teröristlerce katledildi. Hassun, yaşananların sorumlusunun Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan olduğunu, Suriye rejimini yıkmak istediklerini söyledi.

Başbakan Erdoğan’ı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri tanıdığını, dini bilgisinin çok yetersiz olduğunu belirten Hassun, “Erdoğan benim Şam'ı terk edip, Türkiye’ye gelmemi istedi. Ancak ben Türkiye'de köle gibi yaşamaktansa, Suriye'de yaşarım dedim ve reddettim. Din bunların yaptıkları değil. Dinde zorlama yoktur. Bunlar insanları zorluyorlar, olmaz ise öldürüyorlar. Her şeyden önce insanız. Sonra dinimiz gelir. İnsanlığımızı hiçbir zaman unutmamalıyız. Dini insanlığın önüne koymamalıyız. Herkes önce insan sonra Müslümadır” açıklamasında bulundu.

(..) Ahmet Hasssun, “Allah'ın bizi Erdoğan’dan koruması için dua etmeliyiz. Bölgede savaştan yana tavır aldı. Suriye için tek derdi Müslüman Kardeşlerin serbest bırakılmasıydı. Yasal olarak örgütlenmelerine izin verilmesini, içeride olan üyelerinin çıkartılmasını istiyordu hep. Her fırsatta bunu dile getirmekten geri durmadı. Erdoğan ideolojik olarak Müslüman Kardeşler'den olduğunu defalarca söyledi” dedi.

(..) Hassun: Radikaller tarihte hep var olmuş ve katliamlar yapmışlardır. Şimdi de var. Benim oğlum oruçluydu öldürdüklerinde. 5 vakit namaz kılardı ve asla siyasetle uğraşmazdı. Suriye rejiminden desteğimi çekmem için oğlumu katlettiler. Bunların dinle alakası yok..” açıklamasında bulundu.

'ERBAKAN DİKKAT ET DEMİŞTİ'

Başbakan Erdoğan’ı çok eskiden, yakinen tanıdığını söyleyen Ahmet Hassun çok tehlikeli birisi olduğunu belirterek şunları söyledi: “Yıllar önce Erbakan Hoca beni uyarmıştı. Bu adama dikkat et, güvenme diye. O zaman çok dikkate almamıştım. Ama bugün görüyoruz ki, Erbakan çok haklıymış. (..) Erdoğan fitne siyasetinden vazgeçmeli. Yoksa daha çok kan dökülecek. Annesi öldüğünde aradım başsağlığı diledim. Ancak o oğlum öldürüldüğünde kesinlikle aramadı, başsağlığı dilemedi. Beklemiyordum ama bilinsin istiyorum. Artık hep beraber dua etmeliyiz. Allah bizi Erdoğan’dan korusun.”

http://www.yurtgazetesi.com.tr/

Genç gazeteci Sevra Bakla'cıdan Kaşar gazeteci Yılmaz Özdil'e okkalı Cevap
09.10.2013



Çünkü...

Bir İngiliz siyasi analist, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad için “iğne ile kuyu kazabilecek bir sabra sahip” değerlendirmesinde bulunmuştu. Halk TV’ye verdiği röportajı izlediyseniz, Esad’ın gerçekten de ülkesinin maruz kaldığı tüm komplolara, ihanetlere, yağmaya, kıyıma, yalana, talana rağmen ne kadar soğukkanlı, sakin ve seviyeli konuşup hâlâ inatla barıştan, kardeşlikten söz ettiğini görmüşsünüzdür.

Suriye halkının Esad’a yakıştırdığı sıfatlardan biri “muallim” yani öğretmendir. Halka nedenini sorduğunuzda Esad’ın kendilerine düşmanı, düşmana karşı nasıl dik durulması gerektiğini, birlik ve beraberliği öğretip kendi davranışlarıyla da göstererek örnek olduğunu söylerler. Esad her konuda eleştirilebilir ama üslubu, seviyesi, konuşurken seçtiği kelimeler ile ilgili eleştirilecek bir tarafı olmamakla birlikte bu özelliğinin düşmanlarında bile hayranlık uyandırdığından hiç kuşkum yok. Esad’ın vatandaşlarından birine “ananı da al git” dediğini tasavvur edemiyorum mesela… İmkansız…
Yılmaz Özdil’in de “Başbakan’a eleştiri yapılmasına izin vermem” dediği televizyon programı süresince başka bir ülkenin devlet başkanı olan Esad’a “Ortadoğu Hacivatı, kasap, cellat” gibi hakaretlerde bulunduğunu izlemişsinizdir. Sahip çıkıp eleştirilmesini kabul etmediği başbakan ise iki buçuk yıldır her yerde, her fırsatta Esad’a yönelik hakaretler yağdırdı, tehditler savurdu…

Başbakan her ağzını açıp Suriye ile ilgili konuştuğunda, utandım ben.

Utandım; çünkü emperyalizmin bölgemize girmek için seçtiği kapıyı İslami kılığa bürünmüş emperyalist uşakları aracılığıyla zorlayan bir Başbakanımız var.

Utandım; çünkü ülkeyi kan gölüne çeviren “muhalefet” dedikleri haydutların güzel İstanbul’da ağırlandıklarını, o “muhalif”lerin TV kanallarında arkalarına boğaz manzarasını alarak kin ve nefretlerini nasıl kustuklarını seyrettim.

Çünkü Filistinli, Iraklı mülteciler Suriye’ye geldiklerinde onları kendi evlerinde ağırlayan Suriyelilerin Hatay’da kar altındaki çadırlarda, İstanbul, İzmir, Ankara sokaklarında nasıl yaşadıklarını, kız çocuklarının tecavüze uğradıklarını, satıldıklarını izledim.

Çünkü korkunç bir patlamadan sonra yerden aldığı insan etini olay yerine gelen kameralara gösterip “bu mu senin demokrasin ey Erdoğan!” diye çığlık atan bir babayı işittim…

Çünkü Şam’ın caddelerinden birinde kulakları delen sesleriyle arka arkaya ambulanslar geçerken birbirlerini tanımadıkları halde birbirleriyle konuşan, suratlarını asmış bir topluluğa yaklaştığımda “nereden geliyor bu silahlar, Türkiye’den!” dedikten sonra Türkiyeli olduğumu öğrendiklerinde, “Türkiye derken, hükümeti kastediyoruz, sakın yanlış anlama kızım” diyen insanların masumiyetini gördüm.

Çünkü annesi keskin nişancılar tarafından vurulduktan sonra karıncaya bile kıyamayacak bir insan olduğu halde doktorasını bırakıp silah taşıyan; ailesinin tüm fertleri katledildiği için bu dünyada yapayalnız kalan; yirmili yaşlarında kaçırılıp gördüğü işkenceler sonucu felç kalan arkadaşlarım var benim. Çünkü yapılan işkenceleri bildiği için kayıp çocuklarının kaçırılmamış, ölmüş olması için dua eden anneler tanıyorum…

AKP’nin Suriye’ye yönelik politikasını eleştirdiğinizde “Baasçı” veya “şebbihacı” diye suçlayan veya etiketleyen, meseleyi bize sadece Esad ve haklarını isteyen “muhalifler” meselesi gibi gösterip “Zalim Esad” propagandasıyla yola çıkan cahil “aydın”lar konuştukça utandım ben…

Yüzü Batı’ya dönük olduğu için medeni(!) olduğunu düşünüyor ve Batı’nın kanlı yüzünü göremiyor birçok gazetecimiz. Söylediği sözlerden, yaptığı eylemlerden sorumlu olduğunu bilmektir iyi gazeteci olmak; vicdan azabı denen, insanları geceleri yatağında uyutmayan o duygudan uzak, huzurlu bir yaşama sahip olmaktır…

Sevra Baklacı
Suriye Arap Haber Ajansı

ÖSO El Kaide'yle mücadelede için Esad'la ittifak arayışında
4 ARALIK 2013

[img]http://wscdn.bbc.co.uk/worldservice/assets/images/2012/12/13/121213130720_syria_fsa_304x171_afp.jpg [/img]

BBC'nin haberine göre: Suriye’de Özgür Suriye Ordusu’nun ‘El Kaide karşıtı mücadelede Beşar Esad rejimine bağlı birlikler safında savaşabilecekleri’ yönündeki açıklamaları İngiliz gazetelerinin gündeminde.

Independent gazetesi, Suriyeli silahlı muhalif grup Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Komutanı General Selim İdris’in İstanbul’da yaptığı yazılı açıklamayı aktardığı haberinde “Irak ve Libya’da yapılan hataların tekrarlanması korkusunun yaşandığı bir dönemde ittifaklar değişiyor” diyor.

Kim Sengupta imzalı haberde, Selim İdris’in, başta binlerce yabancı savaşçının bünyesinde bulunduğu Irak Şam İslam Devleti olmak üzere ‘El Kaide bağlantılı köktenci grupların bölgeden uzaklaştırılabilmesi için gelecekte rejim birliklerine katılabilecekleri’ yönündeki açıklaması için “İkinci Suriye İç Savaşı” yaşanabileceği endişesi dile getiriliyor.

Independent gazetesindeki haber şöyle devam ediyor:

“Üst düzey bir Batılı istihbarat yetkilisi, İslamcılara karşı mücadelede Suriye rejimine bağlı birliklerin korunması gerektiğini ve Saddam Hüseyin’in, Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra ordu ile polisin dağıldığı, oluşan güvenlik boşluğundan te


En son Ekim tarafından Prş Ekm 10, 2013 7:06 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Ekm 10, 2013 3:33 am    Mesaj konusu: Yılmaz Özdil Efendi iyi halt etti Alıntıyla Cevap Gönder

HRW'nin Suriye'deki Katliam raporunda Türkiye'ye ağır suçlama
11 EKİM 2013



BBC'nin haberine göre; İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch, HRW) Suriyeli muhaliflerin Ağustos ayında düzenledikleri saldırılarda sayıları 190'a varan sivili öldürdüğünü ve 200'ü aşkın sivil kişiyi de rehin aldığını söylüyor.

New York merkezli insan hakları örgütü, ölümlerin Lazkiye yakınlarında Beşar Esad'ı destekleyen Alevi köylerinde meydana geldiğini açıkladı.

HRW, yayımladığı 105 sayfalık raporda komşu ülkelerden özellikle Türkiye'ye seslenerek, ''sistematik olarak insan hakkı ihlalleri işledikleri güvenilir kaynaklara dayanan gruplara'' sınırlarından silah ve savaşçı desteği yapılmasını engellemesini istedi.

HRW, katliamla suçladığı muhalif gruplara finansman yardımının ise Kuveyt ve diğer Körfez Ülkeleri'nden geldiğini söylüyor.

35 tanıkla konuşuldu

HRW, katliam mahalinde saha araştırması yaptığını ve aralarında hem saldırı kurbanlarının hem de saldırganların olduğu 35 kişinin ifadesine başvurduğunu açıkladı.

Yayımlanan raporda muhalefet güçlerinin 4 Ağustos günü sabahın erken saatlerinde Lazkiye kırsalındaki hükümet mevzilerini aşıp 10'u aşkın Alevi köyünü işgal ettiği yazılı.

HRW, sivillerin operasyonun ilk gününde öldürüldüğünü düşünüyor.

Raporda, ''Tanıklar, muhalif savaşçıların köy sakinlerini öldürdüğünü, sivillerin üzerine ateş açtığını, evlerinde silahsız halde bulunan ya da kaçmaya çalışırken yakalanan ailelerin bütün üyeleriyle öldürüldüğünü ya da öldürülmeye çalışıldığını anlattı.'' diye yazıyor.

HRW, operasyona yaklaşık 20 muhalif grubun katıldığını ve bunlardan beşinin sivillere yönelik saldırılarda yer aldığını söylüyor.

Rehineler bırakılmadı

Bu beş örgüt El Nusra Cephesi, Irak Şam İslam Devleti (İŞİD), Ceyş'ül Muhacirin Vel Ensar, Ahrar el-Şam ve Sükur el-İzz olarak sıralanıyor.

HRW raporuna göre Irak Şam İslam Devleti ve Ceyş'ül Muhacirin, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan bir grup kişiyi halen rehin tutuyor.

Suriye hükümeti, muhalefetin bu operasyonundan bir gün sonra karşı saldırıya geçmiş ve 18 Ağustos tarihinde bölgenin kontrolünü tekrar ele geçirmişti.

HRW yöneticilerinden Joe Stork, ''Olanları bir grup başıbozuğun işi diye düşünemeyiz. Alevi köylerindeki sivillere koordineli, önceden planlanmış bir saldırı düzenlenmiştir.'' dedi.
haber93

Yılmaz Özdil Efendi iyi halt etti
10 Ekim 2013
Prof. Dr. Mehmet YUVA

MehmetYuvaİktidara geldiği 2000 yılından itibaren, Türkiye ile dostluğun samimi ve sadık temellerini atan Beşar Esad, Erdoğan ve iktidarına karşı çok tepkili. Ulusal Kanal’dan sonra Halk TV’ye mülakat veren Esad, Erdoğan’ı “Suriye’yi terörize eden, yağmalatan, dünya harami ve cinayet şebekelerine Türkiye’yi açan ve kullandırtan kişi” olarak görüyor.
Esad, Erdoğan’ın “dostluğa” ve “aile muhabbetine” yani “mahreme” “ihanet” etiğine inanmaktadır. Türkiye, ama özellikle Erdoğan’ın siyasi-iktisadi başarısını Suriye’ye borçlu olduğuna inanan, Esad kendi açısından haklı olarak, Başbakan Erdoğan ve şürekasına çok sitemkâr.

Halk TV’de yeni görevine başlayan Uğur Dündar’ın konukları, Yılmaz Özdil, Müjdat Gezen ve Ece Zereycan var. 2.5 senedir her türlü yalan ve karalama ile günde 24 saat Türkiye halkına “hakaret” eden, Yılmaz Bey’in de içinde yer aldığı medyanın hakaretlerini, savaş çığırtkanlıklarını görmeyen Yılmaz Bey, Esad ile söyleşi yapan Türk medyasına ve özellikle Halk TV’ye sitem ediyor.

Esad benzer lafları Obama’ya da söyledi

“Dik”, “Dimdik” diye pazarladıkları Lions vc Rotary kulüpleri ödüllü Uğur Bey, kurumu olan Halk TV’nin bu başarısına ortak olamıyor. Doğan Medya Grubu’nun yelkenlerini indirmiş “Amiral Gemisi” Hürriyet köşe yazarı Yılmaz Özdil, Erdoğan’ın Suriye politikalarını “ağır” eleştiren Esad’a “Çöl Bedevisi” dedi. “T. C. Başbakanı’na hakaret edemez. ABD Başkanı Obama’ya hakaret edebiliyor mu?” diyerek sinirinden küplere binen Özdil, daha ağır ifadeler kullandı.

Zahmet edip Esad’ın ABD veya İngiliz medyası ile yaptığı söyleşilere, özel twitter yazılarına baksaydı, çok daha ağır eleştirilerini bunlar için de yaptığını okumuş olurdu. Fakat biz bu sayede, Yılmaz Bey’in AKP iktidarının “ileri demokrasi” anlayışından daha “ileri” olan “demokrat” zihniyetini anlamış oluyoruz. Onun zihniyeti kendisinin “hakaret” olarak addedeceği hiçbir anlayışa hayat hakla tanımayacak. Bir konuşmada “hakaret” unsurunun hâsıl olup olmadığını ancak yargının karar verebileceğini anlamayacak kadar “hukukun üstünlüğüne” ne kadar bağlı olduğunu da görmüş olduk.

‘Çöl Bedevisi’ hakareti

Burada anahtar kelime “hakaret” ise, Özdil Bedevilere hakaret etmiştir. Onları seven ve hayat tarzlarına saygı duyan milyonlara hakaret etmiştir. Ama en çok “Çöl Bedevisi” diye tahkir ettiği Esad’ın resmi dili olan Arapçadan alınan hakarete hakaret etmiştir. Yılmaz bey “Çöl Bedevisi” diye aşağıladığın Arap dili ve edebiyatından devşirdiğin bütün terimlerden feragat edeceksin. Bakalım bütün yeteneklerini toplasan makalelerini yazabiliyor musun? Hakir gördüğün İran ve Suriye kültürünü, yani Mehmet Akif Ersoy’un deyimi ile Arapça ve Farsçayı, Türkçeden çıkar “aşkını ifade edemezsin”. Çünkü Aşk da, şevk de, muhabbet de, ifade de Arapçadır. Hakaret sözcüğünü de kullanamazsın. Çünkü hakkara fiilinden türeyen hakir, tahkir ve hakaret Arapçadır.

‘Araplar Türkleri arkadan hançerledi’ sözü yalan

Aslında bunların fikir teatisinde bulundukları dostları Emin Çölaşan’ın Arap düşmanlığını eleştiren bir yazı yazmıştım. Güncelmeydan.Com sitesinde “Çölaşan ve Hizbullah” adlı makalemde okuyabilirsiniz. Türkiye’de Atatürk üzerinden Arap düşmanlığını bunlar kadar propaganda eden olmamıştır. Araplara her daim “hakaret” ederler. Birinci Cihan harbi esnasında “Araplar Türkleri arkadan hançerledi” propagandasını Türkiye’de yayanlar İsrail ve Batı muhibbi iktidarlardır. Menderes dönemi ile başlamıştır. Bu bilgi kirliliği Batı hayranı medya ve sahte Atatürkçülerin eseridir, İngiliz kuvvetlerinin Mısır’ın Süveyş kanalını korumakla mükellef edilen ilk Siyonist-Yahudi askeri birliği Osmanlı’yı Filistin’de arkadan hançerleyen kuvvet olmuştur. Bir başka kuvvet be bugün baş tacı edilen Vahhabi Suudi hanedanlığın ataları ve onları Türklere karşı kullanan “medeni” İngiliz casusu Lawrence’ler olmuştur.

“Çöl Bedevisi” olarak “hakaret” ettiği canlar bu esnada, Çanakkale de Anadolu’yu, Yılmaz Bey’in muhibbi “medeni” Batı yamyamlarına karşı savunmada şehit düşüyorlardı. “Çöl Bedevileri” diye aşağıladığı Esad’tan “demokrasi dersi alacak değiliz diyor”. O zaman “demokrasi” terimini kullanmayacaksın. Niçin mi? Çünkü tarihte ilk “demokratik” siyasi sistemi tesis edenler Suriyelilerdir, ilk “demokrasi” tecrübesini yaşayanlar Suriyelilerdir. Batı medeniyetinin bel kemiği olan Yunanlara “demokrasi” öğretenler Suriyelilerdir. Yılmaz Bey üzülecek ama “demokrasi” sözcüğü de Arapçadır. Ama bir dakika, “Avrupa da” bunları kabul etmez. “Avrupa” mı kim? “Avrupa” bir Suriyeli prensesin adıdır. Kral Agenor’un kızıdır. Batı kıtası “Avrupa” adını bu güzel Suriyeli prensese borçludur. Nasıl mı? Bunu da “Batılı medeniyet hayranı” Yılmaz Bey, Uğur Bey ve yanlarında program boyunca kafa sallayıp onları teyit eden Müjdat Bey araştırsın.

3 milyon ‘Çöl Bedevisi’

Uğur Bey, temcit pilavı gibi baba Esad’ın “PKK’ya, terör örgütlerine” verdiği desteği pazarladı. Duygu sömürüsü ve bel altı vuruşlarıdır bunlar. Cahillik örneğidir. Tarih yoksunu, vitrin güzeli Uğur Bey, henüz Esad’lar ortalıkta yokken, Türkiye’nin çok sevdikleri Batı’ya ve onun askeri işgal makinesi NATO’ya dâhil edildiği andan itibaren bütün komşularına karşı, Batı’nın kirli ve karanlık projelerinde yer aldığını bilmez mi? Türkiye’nin Menderes iktidarı ile Suriye’ye ve Arap dünyasına karşı her daim “düşmanca” tutumlar içinde olduklarını hatırlamazlar mı? Ama vicdanlı Türk halkı ve Mardin’in, Urfa’nın, Antep’in, Kilis’in, Hatay’ın, Adana ve Mersin’in öz evlatlar olan 3 milyon “Çöl Bedevisi Arap” Türk her fırsatta “hakaretinizi” size hatırlatacaktır.

Kaynak: http://www.dunyatime.com/?p=1961

Saygı Öztürk: BU SUİKAST SİLAHLARI KİMİN İÇİN?

Yaklaşık 2 bin metreden ateş edildiğinde hedefi vurabilen Kanas, bu özelliğinden dolayı “suikast silahı” olarak da bilinir. Bölülücü terör örgütünün elinde de bu silahlardan çok sayıda bulunuyor. Nice askerimiz bu silahlardan çıkan hain kurşunlarla şehit düştü, gazi oldu.
Suriye’de Beşar Esad’a karşı mücadele eden gruplara Türkiye üzerinden silah, mühimmat ve diğer yardımların gittiği özellikle yabancı basında sıkça yer aldı. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ise bu haberlerin doğru olmadığını öne sürdü. Suriye sınırımızın delik-deşik olduğu ve bu özelliği nedeniyle “kevgir” benzetmesi yapıldığını da biliyoruz.

Türkiye’de depolanıyor

Geçen hafta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Gaziantep’e gittiğimizde o yöre insanından “Suriyeliler geldiğinde kısa süre sonra gider sanıyorduk. Ancak gidecekleri yok. Tam yerleşmeye başladılar ve bizim de huzurumuz bozuldu” sözünü sıkça duydum. Ev kiralarının alabildiğine yükseldiğini, ucuz iş gücü olduğu için Suriyelilerin çalıştırıldığını, kendi vatandaşlarımızın da işsiz kaldığını anlattılar.

Şimdi çok önemli bir uyarıda bulunuyoruz. Ülkemize bu kadar uzun namlulu silahların sokulmasının bir nedeni olmalı… Peki bu silahlar ülkemize sokulduğuna göre kime ya da kimlere karşı, kimler kullanacak? Türkiye üzerinden Suriye’deki muhaliflere silah gönderildiği söylense bu artık yadırganmıyor. Ama Suriye üzerinden muhaliflerin Türkiye’ye silah sokması ve bu silahların akıbetleri hakkında bilgi alınamaması ise kafa karışıklığını artırıyor.

Dürbünlü, uzun namlulu silahlar

Kilis, Suriye sınırında bulunan bir ilimizde… R.D.’nin de sınırın sıfır noktasında tarlası bulunuyor. R.D. tarlasına gittiğinde telisler içinde kırmızı kundaklı, dürbünlü, uzun namlulu silahlar getirildiğini gördü. Bu durumu ilgili makamlara bildirdi. Suriye sınırından kendi tarlasına her gün çuvallarla silah getirildiğini, bunların da Türkiye tarafından gelen kişiler tarafından alındığını anlattı. 46 plakalı araçla silahları tarladan alanların, plakanın diğer bölümünü kapattıkları da ifadelere yansıyor.
Yaptığı bu ihbardan sonra başına bir şeyler gelebileceğinden korktuğu için de durumu CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker’e anlattı. Anlattığı bir şey daha vardı: Asker, tarlasında bulunan ağaçların kesilmesini, böylece sınırın öte yakasının daha rahat görünmesinin sağlanmasını istedi. Ancak Suriye tarafından silah getirenler “ağaçları kesersen seni öldürürüz” dediler. R.D. iki arada kaldı.
Yardımlar Türkiye’de satılıyor
Gaziantep’te bir şey daha öğrendim. Suriye’ye özellikle muhaliflere yapılan gıda, giyecek yardımlarında Birleşmiş Milletler’in de desteğiyle artış oldu. İşte burada da ilginç bir durum ortaya çıktı. Türkiye üzerinden giden gıda yardımları, Suriye’den ülkemize kaçak olarak sokuluyor ve bunlar ülkemizde satılıyor.

Tabii kaçak olarak getirilen mal ucuza alınıyor, piyasa fiyatlarıyla satılıyor. Bu yüzden zengin olanlar var. Tabii bu zenginlikten pay alan bazı kamu görevlilerinin olduğu da sıkça belirtiliyor. Son dönemlerde alt görevlerde bulunmasına rağmen lüks otomobiller alanların sayısının da hiç az olmadığı anlatılıyor.

CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker, ülkemize yönelik insan ve silah kaçakçılığında önemli artış olduğunu belirtiyor, o da, “Türkiye’ye suikast silahları niçin getiriliyor? Bunlar kimlere karşı kullanılacak ya da Türkiye üzerinden başka bir yere mi gidecek?” diye soruyor.
Sözcü

Bumeranglar bir bir dönüyor
Mehmet Serim



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, kimyasal silahların imhası anlaşması sonrası Suriye’de ve bölgede yaşanmakta olan son gelişmeleri yazdı.

BM kimyasal silah uzmanları Suriye’deki incelemelerini sürdürüyor. Dünya basınında her ne kadar “silahların imhasına başlandı” haberleri yer alsa da şimdilik bu aşamaya gelinmedi.

Suriye’nin kimyasal üretim tesisleri 90’li yıllardan bu yana faal değildi ve BM görevlileri de işte bu tesislerde inceleme yapıyor.

İmha işlemi ise önümüzdeki günlerde başlayacak. Kimyasal silah uzmanları şimdilik 3 tesiste inceleme yaptı. İncelemelerin yaklaşık 20 merkezde daha olacağı belirtiliyor.[1]

Suriye’nin en önemli üretim merkezleri Şam, Hama, Halep ve Lazkiye’de. Bu tesisler bilinenler. Bunların dışında tesis var mı, var ise buralardaki silahların niteliği nedir gibi sorular ise cevapsız.

Suriye’nin elindeki (daha doğrusu Suriye’de bulunan) tüm kimyasal silahların imha edilip edilmeyeceği belli değil. Bazı iddialara göre Rusya tarafından teslim edilen ve halen Rusya’nın malı olan uzun menzilli kimyasal başlıklara dokunulmayacak.

Yani kimyasal saldırısı ve sonrasında yaşanan gelişmeler baştan sona senaryo gibi duruyor. Suriye krizinde duvara toslayan ABD’nin başka çıkış yolu yoktu çünkü. Daha önceki yazılarımızda değindiğimiz “ABD başka ülkelere saldırı için her zaman kullandığı kimyasal bahanesi” bu kez bizatihi Obama’yı kurtarmaya yaradı.

Kimyasal silahların 2014 Haziran ayına kadar imha edilmesi öngörülüyor.

Kimyasal silah konusu abartılıyor mu?

Kimyasal konusu aslında Suriye krizinde en önemli konu değil. Batı da dünya da Esad’ın kimyasal kullanmaya ihtiyacı olmadığını biliyor. Ancak kimyasal konusu yukarıda belirttiğimiz şekilde gündeme getirildi ve sanki Suriye krizinde en önemli noktaymış gibi gösteriliyor.

Oysa Suriye krizi kimyasal nedeni ile çıkmadı. Zaten yaşanan kanlı bir süreç söz konusuydu ve kimyasal meselesi olayların / tartışmaların / çatışmaların / diplomatik mücadelenin başlamasından 2,5 yıl sonra gündeme geldi. Bu durum asıl meselenin kimyasal olmadığını tek başına göstermeye yeterli.

Gelinen aşamada El Kaide uzantılı unsurlar başta olmak üzere Suriye sahasında bundan sonra yeni gelişmeler yaşanacak gibi.

Yönetim açısından

Esad kimyasal konusu gündeme getirildiğinden bu yana daha da rahatladı; çünkü Batı Suriye krizini (taktiksel hata ile ya da bilinçli şekilde) kimyasal silahlar konusu ile sınırlandırmış oldu.

İnsanı yardım konusu gündeme getirilmeye çalışılıyor şimdilik; ama bu enstrüman zayıf gibi duruyor.

İçeride devam eden çatışmalarda Batı’nın asıl hedefi Suriye yönetimi ile aynı: El Kaide.

Suriye yönetimi ile Batı’yı aynı noktada birleştiren El Kaide de kimyasalda olduğu gibi yine Batı’nın kendisini Suriye bataklığından kurtarması için kullanılacak gibi görünüyor.

Suriye yönetimi krizin ilk aylarından itibaren El Kaide ve uzantılı unsurların var olduğunu, katliamlar yaptıklarını ve ordunun bir yandan bunlarla savaştığını anlatmaya çalışıyor; ancak Batı bu unsurların “devrim sürecinde” (Esad’ın devrilmesi sürecinde) katalizör görevi göreceğini düşünüyordu.

Maliyeti ise Suriye halkı ödeyecekti ve bu, Batı için çok da önemli değildi. Daha sonrasında ise bu örgütler elimine edilecek ya da gerektiğinde kullanılmak üzere Suriye’de hazır bekletileceklerdi.

Ancak gelişmeler Batı’nın öngördüğü gibi olmadı. Esad beklenenden daha “sağlam” çıktı.

Diğer yandan El Kaide uzantılı örgütlerin artık “söz dinlemeyen ve patrondan daha çok pay isteyen” örgütler olduğu ortaya çıktı.

Cepheler netleşiyor

Geçtiğimiz günlerde YDH’de yer alan “Silahlı gruplar arası yeni kombinasyonlar ve Suriye’de erken hesaplaşma”[2] başlıklı yazı, önümüzdeki günlerde Suriye savaşında yaşanabileceklere ışık tutuyor.

Gelinen aşamada artık “özgürlük isteyen insanlar adına savaşan Özgür Suriye Ordusundan değil” dışarıdan (Katar, Suudi Arabistan, Türkiye) destekli ve Suriye’de kendi şeriat düzenlerini oluşturmaya çalışan örgütlerden bahsediliyor.

Aslında uzun zamandır bilinen bu gerçeğin “yeni fark edilmiş olması da” Batı açısından bir başka komedi unsuru.

Diğer yandan Özgür Suriye Ordusu adı verilen örgüte bağlı bazı grupların Suriye yönetimi ile yakınlaşması da söz konusu. Bu durum YDH okuyucuları için yeni değil. Bunun pratiği aylar öncesinden yaşanmıştı ve bu yakınlaşmaya bazı yazılarımızda değinmiştik.

Sonuç olarak ortaya savaşan iki güç çıkacak: Yönetime katılan OSO grupları ile ordunun oluşturduğu taraf ve El Kaide uzantılı örgütler ile bunlara katılan OSO gruplarından oluşan taraf.

Bu durum Suriye yönetimi ve ordusunun işini zaman içerisinde bir yandan kolaylaştıracak gibi görünüyor.

Sahada son durum

Ordu son günlerde Halep kuzey ve güney kırsallarında ilerleme kaydetti. Şam kırsalında ise bugünlerde Cobar, Kabun, Berze gibi yerlere (buralar birbirine komşu) yeniden büyük operasyon yapılması bekleniyor.

Dera ve Kuneytra taraflarında ise çatışmalar birkaç günden bu yana yoğunlaştı ve ordunun ilerleme kaydettiği belirtiliyor.

Humus’ta ise muhalifler sıkışmış durumda ve bu nedenle rafineri, yönetim yanlılarının bulunduğu mahalleler gibi yerlere havan saldırıları düzenliyor.

Şam – Humus karayolu üzerinde yer alan Kalamun bölgesinde ise çatışmalar yoğunlaştı. Bu bölge birkaç ilçeyi içine alan ve Lübnan ile sınır olan bölge.

Kuseyr’den kaçan ve bir kısmı Malula saldırısını düzenleyen militanlar ile Humus’tan kaçanların yoğunlaştığı bu bölge Lübnan’dan girmeye çalışan destek gruplar ile birlikte sıkıştırılmış durumda.

Deyrezzor ve Rakka ise büyük oranlarda militanların elinde. Devlet şimdilik bu iki şehri “unutmuş” durumda. Zaman zaman çatışmalar yaşanıyor; ancak topyekûn saldırı ya da çatışmaların diğer bölgelerden sonra olabileceği belirtiliyor.

Önümüzdeki çatışma sürecinde Halep en önemli ve nihai noktayı oluşturacak gibi görünüyor.

El Kaide nereye

Halep ve kuzeyi ile İdlib, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde El Kaide uzantılı örgütler Türkiye’nin sağladığı kolaylıklar ve bölgede Suriye ordusunun eksikliği, rahat hareket alanları bulabilmeleri nedeniyle barınma ve yerleşme imkanı buldu.

Yerel halkın büyük bir kısmı bu örgütlerin varlığına karşı, ancak şimdilik yapacak bir şey yok; çünkü Suriye ordusu bütün cephelere yetişebilecek konumda değil. Şimdilik yerel bazda ordunun olduğu yerlerde zaman zaman çatışmalar yaşanıyor ve küçük merkezler bu çatışmalar sonucu el değiştirebiliyor.

Yönetim ise “topyekûn” bir saldırı ve temizlik olmadan durumun bu bölgelerde istikrara kavuşmayacağını biliyor.

İşte bu nedenle büyük bir saldırı / çatışmanın yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Bunun sonucunda eğer Suriye ordusu başarılı olursa bunun doğrudan etkisi Türkiye’ye olacak. Türkiye’nin sınırdaki askeri hazırlığı / tezkerenin çıkarılması sadece Suriye ordusu / yönetiminden gelecek tehlike olasılığı ya da bizimkilerin ısrarla sürdürdüğü söylemlerinde olduğu gibi kimyasal tehlikesi değil. Esad kimyasalı (istese de) kullanamaz bundan sonra.

Eğer kimyasal kullanılırsa bu Bender Bin Sultan destekli El Kaide uzantılı örgütler tarafından olacaktır.

Türkiye ise siyasi olarak inkar etse de istihbari açıdan El Kaide tehlikesinin farkında.

El Kaide önümüzdeki dönemde yaşanması muhtemel gelişmelerle oluşacak kaos ortamında Türkiye içinde kendisine ortam yaratabilir mi? Eğer böyle bir görev verilir ya da Suriye ordusu tarafından püskürtülür ise olabilir.

Kürt meselesi ne olacak

AKP hükümetinin “Kürt Çözümü” konusunda Kürtlerin beklentilerini karşıladığı söylenemez. AKP bir yandan içeride Kürt meselesini uyutup rahatlamayı diğer yandan kendi kontrolü altında olmayan Suriye Kürtleri ile mücadele ederek bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemişti.

Ancak bizzat Erdoğan tarafından açıklanan “demokrasi paketi” içeride hoş karşılanmadı. KCK tarafından yapılan son açıklamalar sorunun iki tarafına da (içerideki Kürtler ve Suriye Kürtlerine yönelik pratik) değiniyor.

Bu durumda önümüzdeki süreçte Erdoğan’ı zor günler bekliyor demektir.

Türkiye’nin Suriye ile arasının iyi olduğu günlerde Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtlerini birbirinden “ayrıydı” ve bu durum Türkiye’ye büyük rahatlama sağlamıştı. Ancak hükümetin öngörüsüzlük üzerine kurduğu politikalar şimdi bu iki bölgeyi birbirinden ayrı tutabilmek için duvar ördürme aşamasına bile getirdi.

Yapılan açıklamalara bakılacak olursa bir yandan içeride Kürt meselesi yeniden ısınacak, diğer yandan Güneydeki (Suriye’de) Kürtler ile Kuzeydeki (Türkiye’deki) Kürtler fiili olarak birleşecek. Yani Türkiye bölgesel çapta bir “Kürt krizi” ile karşı karşıya kalabilir.

Bunun gerçekleşmesi durumunda Erdoğan büyük bir hata daha yapar ve halen Suriye’de desteklediği El Kaide uzantılı örgütlere (Kürtler ile mücadelesinde yanına çekmek için) taviz verir mi?

Eğer El Kaide uzantılı örgütlere taviz verilirse Türkiye’de de El Kaide’nin varlığı resmileşecek demektir. Üstelik dünyanın terör örgütü olarak tanımladığı bir örgüt ile işbirliği yapılmış olacaktır.

Diğer yandan Türkiye El Kaide uzantılı örgütlere destek vermezse daha önce aldığı tehditler gerçekleştirilebilir. Bu da bir başka kabus demektir.

Her durumda Suriye politikası içinde El Kaide “uzaktaki” ABD ve Batı için değil komşusu ve sınırlarını artık çok iyi bildiği Türkiye için sorun olacaktır.

Katar ve Meşal Suriye’ye mi yanaşıyor?

Alkhabar Press’te yar alan bir iddia üzerinde düşünmeye değer gibi görünüyor.[3]

Habere göre geçtiğimiz günlerde Esad’ı ziyaret eden Filistinli yetkili aslında Katar’ın yeni emirinin mektubunu Esad’a iletmek için gelmiş. Mektupta Katar emirinin Suriye ile ilişkileri düzeltme isteğini dile getirdiği belirtiliyor.

Esad daha önceki bir röportajında “Katar bizim için önemli değil, onlarla ilişkilerin tekrar düzelip düzelmemesinin bir önemi yok; ama Türkiye öyle değil” demişti.

Şimdi Esad Katar ile ilişkilerin düzeltilmesini kabul eder mi?

Diğer yandan YDH’de yer alan Halid Meşal haberi de çok ilginç. Meşal yılar boyu kendisini barındıran Suriye’ye ihanet etmiş; siyasi olarak Esad’ı terk etmiş; silahlı gruplara tünel kazma, roket yapımı eğitimi vermiş ve El Kaide uzantılı örgütler ile birlikte hareket ederek Filistinlilerin yaşadığı Yarmuk’ta saldırılar düzenlemişti.

Habere göre Meşal yeniden Suriye’ye yakınlaşmak için yol arıyor gibi.

Esad’ın Meşal’ı de kabul edip etmeyeceği belli değil.

Davutoğlu gitmeden olmayacak

Ara başlık çok iddialı gibi duruyor. Ancak politikada her şey mümkün ve gelişmeler buna işaret ediyor. Erdoğanlı ya da Erdoğansız Davutoğlu gitmeden Türkiye dış ilişkilerini düzeltebilecek gibi görünmüyor. Erdoğan Davutoğlu’nu daha fazla taşıyamaz.

Çünkü Davutoğlu’nun izlediği bütün politikalar bumerang gibi bir bir kendisine dönüyor. Daha doğrusu Türkiye’ye dönüyor.

Bugünlerde Davutoğlu ya da Erdoğan’dan gelen zayıf açıklamalara bakmayın. AKP’nin Suriye ve bölge politikaları tamamen çökmüş durumdadır. Bölgede yaşanan yeni gelişmeler bunu gösteriyor.

Erdoğan ve Davutoğlu’nu Türkiye için artık kabusa dönüşen rüyalarından kim uyandıracak?


[1]http://breakıngnews.sy/en/artıcle/26835.html

[2]http://www.ydh.com.tr/YD381_silahl%C4%B1-gruplar-aras%C4%B1-yeni-kombinasyonlar-ve-suriyede-erken-hesapla%C5%9Fma.html

[3]http://alkhabarpress.com/

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12333_bumeranglar-bir-bir-donuyor.html

Hüsnü Mahalli'den ilginç bir bayram yazısı: Din Kardeşlerim!..
14 Ekim 2013



Yarın bayram.

Ben de bayramın ruhuna uygun bir yazı yazayım dedim.

Arapçada ‘kurban’ sözcüğü, bayramla ilgili olarak dinsel bir anlam kazanır.

Yani; Allah için kurban kesmek ya da vermek… Sözcük ise çok yerde kullanılır. Örneğin: terör kurbanı olmak. Örneğin: vatanı için kendini kurban etmek. Örneğin: dostluğun kurbanı olmak...

Yani, bu ve benzeri konularla ilgili tartışmalar, Arapçanın dil zenginliğinden kaynaklanıyor.

İşte size bir örnek daha...

Kuran-ı Kerim’in Tin Suresi.

Farklı meallerde, Türkçe olarak farklı bir şekilde yazılmış. Bu da doğal. Çünkü Kuran-ı Kerim’in Türkçe ya da başka bir dilde tercümesini ya da mealini vermek neredeyse imkansız. Bunun da nedeni, Arapçanın zenginliği ve Kuran’ın bu zenginliğe uygun olarak, çok derin bir şekilde gelmesidir. Yani Kuran, aynı zamanda Arapça olarak bir dil mucizesidir. Çünkü Araplar o çağda yani Cahiliye denilen dönemde dilleri ile övünürlerdi. O dönemin şiiri olağanüstü bir zenginlik idi.

Dönelim Tin Suresine...

Surenin ilk üç ayetinin Arapça okunuşu şöyle:

“Vettini vezzeytuni ve turi sînîn ve hâzelbeledilemin”

Meali ise:

1- “İncire, zeytine,
2- Sina Dağı’na,
3- Ve şu emin beldeye yemin ederim ki’’

Bu surenin üç ayeti ile ilgili olarak, Arapçada neredeyse kitaplar yazılmıştır. Ama özet olarak buradaki İncir Şam’ı, zeytin Filistin’i, Sina Dağı Mısır’ı ve emin belde de Mekke’yi işaret etmektedir.

Yani, Kuran-ı Kerim bir anlamda Mekke, Filistin, Şam yani Suriye ve Mısır’ı kutsamıştır. Yahudilerle ilgili Bakara Suresi’nin 102. ayetinde ise Babil’den söz etmiştir. Yani Irak’tan.

Peki bunları neden anlatıyorum?

Doğal olarak politikaya bağlamak için...

1947’de BM Filistin toprağının yarısını alarak Yahudilere bir devlet olarak verince, Ben Gurion ilk başkan olmuştu. O da daha sonraki yıllarda bakın ne demişti:

‘’İsrail’in gücü, nükleer bombaya sahip olmakla değil; Irak, Suriye ve Mısır’ın yerle bir edilmesi ile sağlanır‘.

Peki, Siyonist ideolojiye inanan Yahudiler neye inanır; ‘’Nil’den Fırat’a kadar uzanacak Büyük İsrail Devleti’ne”...

Nil Mısır’ın ortasından geçer. Tıpkı, Fırat’ın Irak’ın ortasından geçtiği gibi. Yani Yahudilere göre, Büyük İsrail Devleti Mısır’ın yarısı ile Irak’ın yarısı arasında kalacak toprakları kapsayacaktır. İçinde Ürdün, Suriye, Lübnan ve Anadolu’nun bir kısmı...

Çünkü Firavn’lar, Musa’yı Mısır’dan; Kral Nebukadnezar Yakup’u, yani Yesrail’i, Babil’den yani Irak’tan kovmuşlardı. Bunların neden ve nasıl olduğunu Kuran-ı Kerim, Tevrat ve İncil en ince detayları ile anlatır. Allah Musa’ya, Sina’dan geçerken Tin Suresi’nde adı geçen Tur Dağı’nda seslenmiş. İbrahim Peygamber ise Irak’ın güneyinde, şimdiki adı Nasiriye olan Ur şehrinde doğmuş ve oradan Harran’a geçerek Şam üzerinden Filistin’e gitmişti. Rahip Hamira, daha 13 yaşındayken M......d’i Şam’da gördüğünde, peygamber olacağını söylemişti. Ticaret için Şam’a sık sık giden M......d, peygamber olduktan sonra Şam ile ilgili çok şey söylemişti. Ama bunların en önemlisi şudur: ‘Her tarafta İslam perişan edilse bile, bu din İslam’ın direği olan Şam’da ayakta kalacaktır’.

Amerikan işgali ile Irak yıkıldı, şimdi sıra Suriye’de... Sonrasında Mısır olacak...

Çok derin konular…

Ben Gurion boşuna üç ülkeyi işaret etmedi.

Ben Gurion’un hizmetinde olan herkese kolay gelsin!

Özellikle, her şeyi Allah adına yaptıklarını söyleyenlere…

Biraz Kuran okusunlar.

Ama palavradan değil; içten, samimi ve huşu içinde!

Ama ne yazık ki, onlarda bunların hiç biri yok!..

Var diyenler; Irak, Suriye ve Mısır’a iyi baksın ve kendini İsrail’in ideallerine KURBAN etsin.

***

Onurlu ve mutlu bir coğrafya dileği ile herkesin bayramını kutluyorum.

Kaynak: http://www.yurtgazetesi.com.tr/din-kardeslerim-makale,6058.html

Hüsnü Mahalli'den güzel bir Suriye analizi: ‘Glu Glu’ Dansı‘
hmahalli@hotmail.com
17 Ekim 2013



24 Eylül’de, The Daily Telegraph Gazetesi, İngiliz Savunma Enstitüsü’nün (İHS) ilginç bir araştırmasını yayınladı. İstihbarat örgütleri ve saha çalışmaları sonucu elde edilen bilgelerin derlenmesini kapsayan araştırmaya göre; 83 ülkeden yaklaşık olarak 100 bin Radikal İslamcı militan, sayıları 1.500 civarında olan irili-ufaklı gruplar halinde Suriye’nin her tarafında Esad’a karşı savaşıyor.

Gazete; ülkeleri ve bu ülkelerden gelen militan sayılarını ve bunlardan kaçının öldürüldüğünü detaylı olarak veriyordu.

Abartısız söylüyorum; dünya tarihinde benzeri olmayan bu olay ABD’nin başına gelmiş olsaydı, şimdi Allah bilir ne durumda olurdu. Çünkü; bu 100 bin kişinin arkasında onlarca ülke ve onların uluslararası ve bölgesel istihbarat örgütleri var!

Peki amaç ne? Demokrasi mi? Buna kim inanır? Bu ruh hastalarını, ‘You Tube’da paylaştıkları görüntülerle, herkes tanıdı. Bu kişi ve gruplardan ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ kelimeleri duyan var mı? Adamların işi gücü ‘Allah adına’ boğaz kesmek; çocuk, kadın ve yaşlı demeden, düşman belledikleri herkesi öldürmek; kadınları kaçırıp tecavüz etmek; bomba yüklü araç ve intihar eylemleri ile masum insanları öldürmek; ülkeyi yakıp yıkmak...
Peki bunu neden yapıyorlar?

Onlara göre, ‘Gerçek İslam Devleti’ni kurmak için...

Peki hangisi gerçek?

Kaide mi, Nusra mı?

Aynı ideolojiye inanan bu iki örgüt militanları bile, şimdi “Gerçek olan biziz” diyor ve vahşice insan öldürüyorlar!

Oysa ortada tek bir gerçek var; o da, bu ve benzeri grupların saflarında savaşmak üzere Suriye’ye gidenlerin hepsi ‘ruh hastası’dır! Aldatılmış olanlar dahil.

Aksi takdirde; hiçbir din, akıl ve vicdan bu olup bitenleri açıklayamaz. Böyle olduğu için de, istihbarat örgütlerinin işi kolay oluyor. Nitekim; Batılı istihbarat örgütleri, kendi ülkelerindeki bu ruh hastalarından kurtulmak amacıyla; bu katillere yol veriyor, Suriye’ye gitmeleri için yardım ediyor ve böylece ‘bir taşla, birden fazla kuş vuracakları’nı hesaplıyorlar. Önce bunlardan kurtulacaklar; Esad’ı zayıflatıp, İsrail’i güvence altına alacaklar; Suriye ve Suriye üzerinden bölgeyi perişan edecekler ve tüm bunları yaparken müthiş bir haz alacaklar!

Genetik bir sapıklık...

Özetle, bu ‘mücahitlere’ büyük bir proje ihale edilmiştir. Zeka, algılama ve anlama kapasiteleri sıfır ve ruh ile vicdan dengeleri bozuk olan bu tipler, bu oyunu anlamayacak kadar aptal oldukları için, kendilerini kahraman sanıyorlar.

Peki, Ankara bu oyunun neresinde?

AKP, başından beri bu oyunun başoyuncusu.

Bundan sonrası biraz karışık…

15 Mart’ta başlayan ilk gösterilerden iki ay sonra (31 Mayıs) AKP, ‘Suriye Muhalefeti’ni Antalya’da topladı. Tam o sıralarda ‘Özgür Suriye Ordusu’ denilen grup, Suriye’den kaçan askerlerle Antakya’da kuruluyordu. Gruba ilk destek Libya, Tunus ve Suudi Arabistan’dan gelen gönüllülerle sağlandı.

Sonrası malum. Dünyanın dört bir yanından on binlerce garip tipin İstanbul’a gelip, buradan da Hatay’a uçtuğunu bilmeyen yok. Oradan da, ağır silahlarıyla Suriye’nin içine sokuldular. Bu konunun en ince ve gizli bilgileri Batı medyasında yayınlandı, yayınlanıyor. Ama bizim yandaş medyanın hiç haberi yok! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile ‘Sınırımıza yaklaşan radikal terörle ilgili olarak’ endişelerini dile getiriyor ama hükümetin ve yandaş medyasının umurunda değil. Suriye’de öldürülen bu ruh hastalarının yerine her gün yenileri Hatay’a geliyor ve oradan Suriye’ye giriyor. PYD Lideri Salih Müslim’in deyimiyle: “Orada yaralananlar, sınır boyunca Türk hastanelerinde tedavi ediliyor ve tekrar geri yollanıyor”. İdeolojsi itibariyle, bunlardan nefret etmesi gereken İsrail bile, Suriye Ordusu ile çatışırken yaralanan Nusra, Kaide ve ÖSO’cu teröristleri kendi hastanelerinde harika bir şekilde tedavi ediyor ve sağ salim tekrar Suriye topraklarına geri sokuyor!

(..)

Kaynak: http://www.yurtgazetesi.com.tr/%E2%80%98glu-glu-dansi-makale,6086.html

Eski bir AKP'linin twitlerinden: THY Pilotları niçin kaçırıldı, nasıl kurtarıldı
20 ekim 2013



2 Pilotomuzun kaçırılmasıyla ilgili 2009'da Akparti'den istifa eden Elazığ Milletvekili Fevzi İşbaşaran'ın twiterdaki bilgilendirici açıklamaları:

Lübnan'lı 11 Şii İran'da 'Hac' farizalarını yerine getirdikten sonra Suriye üzerinden ülkelerine dönüyordu. Lübnanlı 'Hacılar' Halep'te El Nusra (El Kaide) tarafından kaçırıldılar.Bir süre sonra 2'sini serbest bıraktılar. Kaçırılan Şii hacılar Lübnan Hizbullah'ına bağlı, Zuwar al-Imam Rida grubuna mensup kişiler. Türkiye'nin aracı olmasını rica ettiler. Zuwar al-Imam Rida (Lübnan Hizbulla'ın bir kolu) Beyrut Elçiliğimiz ve THY ofisinin önünde günlerce protesto etti. Türkiye sustu. Zuwar al-Imam Rida, El Nusra'nın (El Kaide) Türkiye tarafından Suriye'ye sokulduğunu ve desteklendiğini biliyordu. "Hacılarımızı bırakın" dediler. Zuwar al-Imam Rida,Türkiye'nin kendilerini oyaladığını,hiç bir çaba göstermediğine inanıyordu. Gerçekten de yardımcı olunmadı.

Zuwar al-Imam Rida,bir eylem kafaya koydu. (Bizde şstihbarat 0 tabi) 9 Ağustosta THY ait iki pilotumuzu kaçırdı. 71 gün pazarlık yapıldı. Zuwar al-Imam Rida'in bu eylemine karşı Türkiye işi ciddiye aldı.Fakat bu defa da El Kaide'yi ikna edemedi. Çünkü artık bölgede güçler.

El Kaide kaçırdığı,tutukladığı şii,Alevi,Suriye ordusuna mensup kişileri genelde sorgulayıp öldürüyordu.Öyle de yapmaya devam ediyor. El Kaide,Zuwar al-Imam Rida'ya mensup hacıları öldürmedi. Rehin olarak tuttu. "Verin parayı alın adamlarınızı" diyorlardı.Yüksek Şii İslam Konseyi Başkanı Şeyh Avvas Zgeyb, pilotların kaçırılmasında rolleri olduğunu reddetti ancak, "Bilseydik desteklerdik dediler.

Yüksek Şii İslam Konseyi tarafından Suriye'de Kaçırılan Lübnanlı hacıların durumunumunu takip ile ilgili Şeyh Avvas,Türkiye'yi uyardı. Şeyh Avvas; "Lübnanlılar kaçırılalı bir yıldan fazla zaman oldu ve Türkler Lübnanlıların duygularıyla oynuyor" dedi. Hedef olduk. Zuwar al-Imam Rida'nın Türkiye'ye karşı bir eylem yapacağı bekleniyordu.Bir iki deneme yaptılar. En etkili yolu seçtiler ve iki pilot 71 Günün sonunda,Katar'ın aracı olduğu,El Nusra'ya 150 milyon dolar ödendiği konuşuluyor.

El Kaide'nin bunu fidye için yaptığı belli. Hiç günahı olmayan iki Türk pilotumuz Türkiye'ye doğru yoldalar.Türkiye'ye ve ailelerine geçmiş olsun.Sağ salim dönmeleri sevindirici. Bu ve buna benzer belalar inşallah bir daha başımıza gelmez.

Suriye'deki terör örgütlerine destek verdikçe bunları yaşayabiliriz! Bu 71 günde kim ne kazandı? Biz pilotlarımıza kavuşmuş olduk. Zuwar al-Imam Rida, adamlarına kavuştu.El Kaide fidye aldı.

İki yıldır batmış olduğumuz Suriye politikamız,başımıza daha çok iş acağına benziyor.Terör örgütleri ile komşuyuz.(Kendimiz yaptık)

Pilotlar Sünni olduğu için kaçırılmadı.Lübnan'lı hacılar Şii olduğu için kaçırıldı. Hacılarını kurtarmak için pilotları kaçırdılar

Pilotlarımızı getiren uçağın üstünde "KATAR" yazıyor. cnnturk muhabiri önünde duruyor ve THY'ye ait özel uçak diyor. Pilotlarımız KATAR HAVA YOLLARI'na ait özel uçak ile getirildi.Böylece KATAR'ın rolü anlaşılıyor. İki pilotumuz ve 9 Lübnan'lı Şii hacı 'TAKAS'ı QATAR Hava yollarına ait özel uçaklarla yapıldı. Yani büyük oyuncu KATAR olmuş oluyor. Katar Amerika'dır.Büyük oyunu büyükler oynar.

Kaynak: https://www.facebook.com/Anti.Kapitalist.Muslumanlar.DER?ref=stream

Mısır'da Suriyeli mülteci gerginliği
20.10.2013



Mısır’a iç savaşın ardından sığınan ilk Suriyeli mülteciler samimi karşılandı. Ancak Mısır’daki olaylar, Suriyeliler’e yaklaşımı değiştirdi.

Mısır, iç savaşın hüküm sürdüğü Suriye’den kaçan mülteciler için güvenli bir ülke konumundaydı, ancak mülteciler çok geçmeden durumun böyle olmadığını anladılar. Mısır’a kaçan Suriyeli mülteciler yerli halktan iyi muamele görmezken, polis de çoğu kez mültecileri süresiz hapse atıyor. Uluslararası Af Örgütü Amnesty International hazırladığı son raporunda Mısır makamlarının keyfî uygulamalarını belgeledi. Amnesty’e göre Mısır, resmen ülkede bulunan, savaş bölgelerinden 120 binden fazla mülteciyi koruma yönündeki uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Resmî olmayan kayıtlara göre ülkedeki Suriyeli mülteci sayısının 250 bin kadar olduğu öne sürülüyor. Bu durumda 85 milyon nüfusa sahip Mısır’ın bölgedeki diğer ülkelerden çok daha az sayıda mülteciyi kabul ettiği ortaya çıkıyor.

‘Mülteci teknesine ateş açıldı’

Eylül ayı ortalarında 200 kadar Suriyeli tekne ile İskenderiye’den İtalya istikametinde denize açılmışlar, ancak Amnesty’nin tanık ifadelerine dayanarak hazırladığı rapora göre Mısır deniz kuvvetlerine ait bir gemi tarafından durdurulmuş, hatta tekneye ateş açarak, iki Suriyelinin ölmesine neden olmuştu. Teknedeki diğer Suriyeliler ise göz altına alınmıştı. Aynı gün Mısır Polisi’nin İskenderiye’deki bir Cafe’de 70 mülteciyi daha “yasadışı yoldan Mısır’a girdikleri” gerekçesi ile hapsettiği bildirildi. Amnesty International’ın Mülteci Hakları Şubesi yöneticisi Şerif Elseyid Ali, DW’ye yaptığı açıklamada şunları söylüyor:

“Suriye’den Mısır’e gelen yüzlerce Suriyeli ve Filistinli mülteci Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki polis karakollarında nezarette tutuluyor. Teknelerle Mısır’a gelmek isteyen mülteciler Mısır Deniz Kuvvetleri tarafından yakalanmış ve polis karakollarına getirilmişlerdir. Savcılığın ‘salıverin’ talimatına rağmen bunlar haftalardır gözaltında tutuluyor ve bu mülteciler arasında aileler ve bebekler de var.”

Süresiz gözaltında tutuluyorlar

Amnesty International’ın Mülteci Hakları Şubesi yöneticisi Şerif Elseyid Ali, Suriyeli mültecilerin süresiz gözaltında tutulmalarının resmî bir gerekçesi olmadığını belirterek, bunun ardında Suriyeli mültecileri sınır dışı etmek için onlara psikolojik baskı uygulamasının bulunduğunu tahmin ettiğini söylüyor. Elseyid Ali, yüzlerce Suriyelinin uçaklarla Lübnan ya da Türkiye’ye sınır dışı edildiğini belirterek, 71 Suriyeli mültecinin de savaş bölgesine, Şam’a geri gönderildiği vakaları bildiklerini sözlerine ekliyor.

Ancak Mısır’da sadece polisin değil, halkın da Suriyeli mültecilerden bir an önce kurtulmak istediği belirtiliyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) görevlilerinden Edward Leposky bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyor:

“Suriyeliler Mısır'da önceleri samimî karşılandı. Kendilerine vize ve oturma izni verildi. Ancak ülkede siyasî krizin baş göstermesinden ve bu krize bazı Suriyelilerin de dâhil olduğu yönündeki suçlamalardan sonra Mısır'daki tüm Suriyeli mültecilerin Müslüman Kardeşler örgütü ile bağlantılı olduğu gibi bir izlenim doğdu. Bu ise zihinlerde bir sürü şüpheye ve Suriyeli topluluğa karşı kötü duygular beslenmesine yol açtı.”

Suriyeli mülteciler Mısır'da artık hoş karşılanmıyor. Eşi Mısır'daki bir cezaevinde tutuklu bulunan Suriyeli mülteci bir kadın, Amnesty raporuna geçen ifadelerinde, “Güvenli yaşayabileceğimiz her ülkeye yerleşmeye hazırız, ama Mısır'da daha fazla kalamayız” diye konuşuyor.

Andreas Gorzewski / Çelik Akpınar
Editör: Nihat Halıcı
Kaynak: Deutsche Welle Türkçe

ÖSO adlı silahlı grup, Genel Kurmay Başkanı sıfatıyla örgüte komuta eden Selim İdris’in tutuklanması çağrısında bulundu
20-10-2013



YDH- Mısır’da yayımlanan el-Yovmu’s- Sabi ve ed-Dustur gazetelerinin haberine göre Özgür Suriye Ordusu’nun sözcüsü Fahd el-Masri, Suriye’nin sahil şehirlerinde Alevilere karşı işlenen katliamlardan sorumlu tuttuğu ÖSO Genel Kurmay Başkanı Selim İdris’in tutuklanması çağrısında bulundu.

Bir hafta önce yaptığı açıklamayla Suriye’nin sahil şehirlerinde işlenen katliamdan ÖSO’nun sorumlu olmadığını, sorumluluğun “terör örgütlerinde” ve bu örgütlere destek veren Selim İdris’te olduğunu belirten ÖSO’nun Paris’teki sözcüsü Fahd el-Masri, bugün yaptığı açıklamayla İdris’in tutuklanmasını istedi.

“Sahil Şehirlerinin Kurtuluşu” adı altında düzenlenen operasyonun İdris tarafından da ilan edildiğini hatırlatan el-Masri, bu operasyonların “terör örgütleri” tarafından yürütüldüğünü, operasyonlar kapsamında Alevilerin korkutulduğunu, böylece Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e olan bağlılıklarının artırıldığını ifade etti.

El-Masri, “Bu durum, Esed sonrası azınlıkların durumuna ilişkin batıdaki endişeleri artırdı” dedi.

El-Masri, bir hafta önce yaptığı açıklamasında İdris’i “bölge istihbaratlarının maşası” olmakla suçlamıştı.

http://www.ydh.com.tr/HD12361_oso-kendi-komutaninin-tutuklanmasi-istedi.html

Lübnanlı rehinelerin kurtarılmasına ilişkin ayrıntılar
21-10-2013



Lübnanlı rehinelerin kurtarılmasına ilişkin ayrıntılarLübnan İçişleri Bakanı Mervan Şerbel, Suriye’de kaçırılan Lübnanlıların kurtarılması sürecinin ayrıntılarını anlattı.

YDH-El Menar televizyonuna demeç veren Lübnan İçişleri Bakanı Mervan Şerbel, Lübnanlı rehinelerin kurtarılması sürecinde çok sayıda ülkenin rol aldığını; ancak en önemli ve işlevsel rolü Katar’ın oynadığını söyledi.

Mervan Şerbel, “Bu meseleyi yönetmekle sorumlu yetkililer, Katar’la; Lübnan Emniyet Müdürü Abbas İbrahim de Türkiye ile koordinasyon kurdu. Katar, Lübnan’la iyi ilişkiler kurmakta ısrarlıydı; ben bu eğilimi hissettim” dedi.

Katar’ın, Türkiye’nin, Filistin Özerk Yönetimi’nin Türkiye ve Lübnan’daki elçilerinin ve Suriye yetkililerinin Lübnanlı rehinelerin kurtarılmasında rol oynadığını belirten Şerbel, kendileriyle işbirliği yapan tüm çevrelere teşekkür etti.

İçişleri Bakanı Mervan Şerbel, Abbas İbrahim’in Lübnanlı rehinelere karşılık bazı Suriyeli tutukluların serbest bırakılması için Suriyeli yetkililerle yaptığı müzakerelerde Hizbullah’ın yardımının olduğunu açıkladı.

Öte yandan el-Menar televizyonuna açıklamada bulunan kaynaklar, Katar’ın rehine takası için 4 Airbus uçak hazırladığını ve Lübnanlı rehineleri kaçıranların fidye olarak 100 milyon dolar civarında para talep etmelerinden dolayı Katar’ın yüksek meblağda para ödemiş olabileceğini söyledi.

El Menar televizyonunu haberinde şu ifadelere yer verdi: “Lübnanlıları kaçıran grup yalnızca iki rehinenin serbest bırakılmasını önermişti; daha sonra bunu üçe çıkardı. Ancak Lübnanlı yetkililer rehinelerin tamamının ve aynı anda serbest bırakılmasında ısrar etti. Katar Dışişleri Bakanı, Beyrut havaalanına varıncaya kadar uçakta serbest bırakılan rehinelere eşlik etti; ancak medya karşısına çıkmadı.”

Türkiye, Katar’ın arkasına saklandı

Rehinelerin kurtarılması konusunda Türkiye’nin geri planda durmaya çalıştığına dikkat çekilen haberde şu ifadelere yer verildi:

Lübnanlı rehinelerin kurtarılmasına yönelik karar kurban bayramından önce alınmıştı. Türkiye ise Lübnanlı rehinelerin kurtarılmasına ilişkin yapılan son müzakerelerde Katar’ın arkasına saklanmıştı. Burada sorulması gereken birçok soru var. Çünkü el-Menar’a açıklama yapan kaynaklar, bu takasın Suriye’de kaçırılan iki papaz ile Lübnan vatandaşı Hasan el-Mikdad’la da ilgiliydi.

Lübnan İçişleri Bakanı Mervan Şerbel, Emniyet Müdürü Abbas İbrahim’le birlikte papazların ve Hasan Mikdad’ın kurtarılması için de çalışmaya devam ettiklerini söyledi.

Şerbel, el-Menar’a verdiği demecinde iki papazın çeçen militanların elinde olduğunu ve onların serbest bırakılmasına karşılık, Suriye cezaevindeki bazı tutukluların serbest bırakılmasını istediklerini söylerken, Abbas İbrahim de gizli kanallar aracılığıyla papazların kurtarılması için çalıştıklarını ifade etti.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Yaralı el Kaide militanı:“İsrail’in bize yaptığı iyiliği Araplar yapmadı”
19-10-2013



İsrail 10. Kanalı dün yayınladığı bir haberde İsrail'in Neharya bölgesindeki Batı Celil Hastanesinde tedavi gören Suriyeli muhaliflerin sayısının 106'ya çıktığını kaydetti.

YDH-Hastane Müdürü Masad Barhom, yaralıların İsrail'e nakledilmesinin ve güvenliklerinin sağlanmasının İsrail ordusunun yükümlülüğü altında olduğunu belirtirken hastaneye getirilen yaralıların büyük çoğunluğunun durumunun ciddi olduğunu, bir çoğunun başından yara aldığını kaydetti. İsrailli yetkili, askerlerin orduya bağlı ambülanslarla getirdiği yaralılardan ikisinin öldüğünü duyurdu.

Ordu talimatlarına göre, ziyaretçilerin yaralıların yanına yaklaşması yasak. Ayrıca İsrail askerleri, yaralıların hastanede bulunduğu süre içerisinde sürekli nöbet tutuyor. İsrail TV'sinin bildirdiğine göre hastane sağlık personeli yaralının yanına geldiğinde sadece sağlık durumunu sorabiliyor bunun dışında herhangi bir konuşma yapması yasak.

Yediot Ahronot gazetesi de ilk kez, İsrail ordusunun işgal altındaki Golan Tepeleri'ndeki ateşkes sınır hatlarından İsrail içlerine getirilen Suriyeli yaralılar için bu bölgeye yakın bir yerde gizli bir hastane inşa ettiğini yazdı.

Gazete hastanede yaralılara ilk müdahaleyi yapan orduya bağlı doktorların bulunduğunu, yaralıların ilk müdahalenin ardından diğer sivil hastanelere sevk edildiğini aktardı.

İsrail ordusu generallerinden Yitzak Kerayis gazeteye yaptığı açıklamada İsrail hastanelerine gelen yaralılardan çoğunun durumunun kritik olduğunu belirterek İsrail'in yaralıların kimliğine bakmadığını, ister Suriye ordusu saflarında isterse isyancıların saflarında çarpışsın İsrailli doktorların bu kişileri sadece kendilerine sağlık yardımı yapılması gereken yaralılar olarak gördüğünü söyledi. General ayrıca Suriyeli muhaliflerden İsrail hastanelerinde tedavi gören yaralı sayısının 300'e ulaştığını bildirdi.

İbranice yayın yapan Yediot gazetesine açıklama yapan yaralıların getirildiği İsrailli hastanelerin Suriye'de kaliteli sağlık hizmetler vermesiyle tanındığını bu yüzden özellikle ağır yaralıların derhal hastaneye gitmelerinin istendiğini kaydetti.

Taberiyye bölgesindeki Burya Hastanesi'nde tedavi gören yaralılardan birinin arkadaşları tarafından buraya getirildiği zira bu kimselerin daha önce de muhaliflerden yaralananların bu hastanelere getirildiğini bildiklerini kaydetti.

26 yaşında, adını vermek istemeyen Suriyeli bir savaşçı, yaralandığından da İsrail'de tedavi gördüğünden de ailesinin haberinin olmadığını belirterek tedavisinin bitmesinin ardından ne yapacağı sorulduğunda derhal Suriye'ye dönerek savaşmaya devam edeceğini söyledi.

Öte yandan Burya Hastanesi Müdürü Jakob Farbinstein, İsrail ordusuyla muhaliflerin tedavilerinin yapıldığı hastaneler arasında anlaşmazlığın giderek büyüdüğünü; zira bu yaralıların tedavi masraflarının ciddi bir yekun tutuğunu belirtti.

Sadece Safed Hastanesi'ndeki tedavi masraflarının 2 milyon doları bulduğu ancak gerek İsrail ordusunun gerekse Emniyet müdürlüğünün bu meblağı ödemeye yanaşmadığı kaydediliyor. Gazetenin aktardığına göre hastane yönetimi yaralıların tedavi masraflarının karşılanması için bağış yapılmak üzere özel bir hesap açmış.

Önemli bir bilgi de, yaralıların kolayca hastaneye ulaşabilmesi için İsrail ordusu özel bir geçiş noktası oluşturmuş, genelde çarpışmanın yaşandığı yerlerdeki belirli kimselerin yaralıları bu noktalara yönlendirdiği kaydediliyor.

İsrail ordusu, gazete ve TV'lerin yaralılarla röportaj yapmasına izin vermekle birlikte bu iznin yaralıların yüzlerinin gösterilmesi için geçerli olmadığı bildirildi.

İsrail’in bize yaptığı iyiliği Araplar yapmadı

Öte yandan el-Kaide üyelerinin de İsrail'de tedavi görenler arasında bulunduğu bildiriliyor.

Röportaj sırasında kendisinin el Kaide üyesi olduğunu söyleyen bir yaralı "İsrail'in bize yaptığı iyilikleri hiç bir Arap ülkesi yapmadı. İsrail, iyiliğinin karşılığını görsün" şeklinde dua etti.

El Kaideci "Bizde bir söz vardır, sana iyilik yapan eli ısırma diye, biz de İsrail'le bu doğrultuda ilişki kuracağız" dedi.
http://www.ydh.com.tr/

Lübnanlı Rehineler ve Pilotlar Nasıl Kurtarıldı? / Bunda Kim, Ne Rol Oynadı?
22 Ekim 2013

"İbrahim, Suriye’nin kuzeyindeki kasaba ve köylerini IŞİD gibi aşırılıkçı gruplara karşı korumak için savaşan Kürtlerle arası iyi olan gizli bir arabulucudan da yardım istedi. Bu gizli arabulucunun teklifi üzerine, Kürt yetkililer Kuzey Fırtınası’ndan Lübnanlı rehineleri serbest bırakmasını istediler."

Lübnan Rehine Anlaşması: 10 Aylık Müzakere ve 9 Milyon Dolar

Hasan İleyk
Al Akhbar

Yaklaşık 10 ay önce, Lübnan Genel Güvenlik Direktörü General Abbas İbrahim Türkiye'deydi. İbrahim, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İstihbarat Başkanı Hakan Fidan ile yaptığı görüşmesinde, Lübnanlı ziyaretçilerin Suriye'nin Azez kasabasında kaçırılmasının Lübnan-Türk ilişkilerinde yol açtığı olumsuz etkiyi anlattı uzun uzun.

İbrahim, Lübnan tarafının elindeki tüm bilgilerin Türklerin bu kaçıranlar üzerinde büyük etkisi olduğunu gösterdiğini vurguladı. İbrahim'in birkaç hafta önce kaçırılan iki Türk vatandaşın serbest bırakılması için gösterdiği çabalarından duyduğu etkilenmesi hala süren Erdoğan Fidan'a döndü ve “Lübnanlı esirleri getirip General İbrahim'e teslim etmek için en fazla iki haftan var” dedi.

Fidan, başbakanın emirlerini yerine getirme sözü verdi, fakat iki hafta geçti, ardından haftalar ve aylar da, fakat hiç ümit yoktu. İbrahim doğru zamanın henüz gelmediğini biliyordu.

Aslında, rehine krizini takip eden herkes, Türkiye ve Katar'ın rehineleri serbest bırakmak için Hizbullah'tan politik bir bedel koparma üzerine tutuştukları bahsi sürdürdüğünü biliyordu. Fakat İbrahim vazgeçmedi. Paris'ten Doha'ya, Ankara'dan Şam'a müzakereler için bastırmayı sürdürdü.

İbrahim Türklere, kaçıranlarla doğrudan görüşme yapma teklifi götürdü. Doğrudan görüşmelerini Türk ve Katarlı temsilcilerin huzurunda yaptı. Bir noktada da, Türklerin ağzından, kendilerinin ziyaretçileri kaçıranlarla aynı tarafta olduklarının açık itirafını aldı. Ve bu itiraf alınırken, müzakere toplantıları kayda alınıyordu ve bu dakikalar belgelendi.

İbrahim, Doha'dan rehinelerin serbest bırakılması çabasının sözünü aldı. Aynı şekilde Şam da başkanlık düzeyinde, İbrahim'e Lübnanlı ziyaretçilerin serbest bırakılmasını kolaylaştırmak için ne gerekiyorsa yapılacağı sözünü verdi.

İbrahim artık doğru zamanı bekliyordu ve bunun işaretleri de birkaç hafta önce belirmeye başlamıştı. Katar aşamalı olarak Suriye arenasından çekilmek ve Hizbullah, İran ve hatta Suriye rejimi ile yeni bir sayfa açma kararı almıştı. Türkiye'ye gelince, o da El Kaide ve bağlaşıklarının güney sınırının her iki tarafındaki giderek büyüyen etkisinden telaşlanmaya başlamıştı. Bu arada, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) şemsiyesi altında savaşan gruplar, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) darbeleri altında gün be gün eriyordu.

Çatışma meydanındaki ve politik sahnedeki gelişmeler bir noktada kesişince bunun artık tek bir anlamı vardı: Azez'de kaçırılan Lübnanlı rehinelerin serbest bırakılma vakti gelmişti. İbrahim çabalarına yeniden başladı, New York'taki BM'den Doha'ya ve pek çok başkent arasında mekik dokumaya başladı.

İbrahim, Suriye'nin kuzeyindeki kasaba ve köylerini IŞİD gibi aşırılıkçı gruplara karşı korumak için savaşan Kürtlerle arası iyi olan gizli bir arabulucudan da yardım istedi. Aslında, IŞİD, esirleri elinde tutan Kuzey Fırtınası Tugayının kökünü kazımak üzereydi ki berikiler Kürt nüfusun ağırlıkta olduğu Afrin'e (Azaz'ın batısında) doğru kaçmaya başladılar. Kürtler onlara silahlarını Kürt Halk Savunma Güçlerine (YPG) teslim etmeleri şartıyla güvenli geçiş hakkı tanıdı. Hatta bazı yerlerde YPG güçleri Kuzey Fırtınası tarafında çatışmaya dahil oldu.

Bu gizli arabulucunun teklifi üzerine, Kürt yetkililer Kuzey Fırtınası'ndan Lübnanlı rehineleri serbest bırakmasını istediler. Buna paralel olarak Katar da sürece dahil olarak rehineleri kaçıranların dört liderine 9 milyon dolar ödeme ve Avrupa'ya yerleşmelerine yardım etme sözü verdi. Katar, rehinelerin IŞİD eline geçmesinden ve muhtemelen de idam edilmelerinden korkuyordu ki bu noktada Hizbullah ve İran Katar ve Türkiye'yi sorumlu tutabilirdi.

Türkiye fırsatı değerlendirerek anlaşmaya dahil oldu. Erdoğan için Lübnan'daki iki rehineyi göz ardı etmek, özellikle de seçimler yaklaşırken giderek güçleşiyordu. Bu esnada, Selame sınır kapısında Liva el Tevhid örgütü Kuzey Fırtınasının yerini devraldı ve böylece Azez'in doğu kısmında bu örgütten geri kalanları korumuş oldu.

Ankara ardından Liva el-Tevhid'den rehineleri serbest bırakmasını istedi ve Müslüman Kardeşler kökenli bu örgüt için altın yumurtlayan tavuk haline gelen sınır kapısını kapatmaya gücünün yeteceğini hatırlattı.

Böylece herkesin çıkarı çakışmış oldu ve anlaşma olgunlaştı. İbrahim, bunun üzerine son temasları yaptı ve rehineler bir Katar uçağınyla Beyrut'a varmadan önce 16 Ekim'de Türkiye topraklarına hareket ettiler.

Çev: Ozan Kemal Sarıalioğlu

medyasafak.com

ABD ile Suudi Arabistan çatlağı gittikçe derinleşiyor
23 Ekim 2013



Petro-dolar kardeşliği çatırdıyor


ABD ile Suudi Arabistan arasındaki diplomatik çatlak dün ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin Riyad'ın Washington'ın Ortadoğu politikasıyla ilgili ciddi kaygıları olduğunu kabul etmesinin ardından iyice derinleşti.

Kerry, önceki gün Paris'te Suudi mevkidaşıyla acil bir toplantı yapmıştı. Bu toplantıda Riyad, ABD'nin Suriye'deki muhaliflere yeterince destek olmadığından şikayet etmişti.

Dün Londra'da gerçekleştirilen ve 11 ülkenin katıldığı Suriye Halkının Dostları toplantısının ardından bir basın toplantısı düzenleyen Kerry, "Suudilerin Suriye operasyonunun gerçekleşmemesi nedeniyle alenen hayal kırıklığına uğradığını biliyoruz. Onlarla yakın çalışmak bizim sorumluluğumuz. Ben de bunu yapıyorum. Başkan benden buraya gelip bu görüşmeleri yapmamızı istedi" dedi.

Kerry ilişkilerin düzgün gittiğini söylese de bu açıklamalar Wall Street Journal'da dün yer alan gerginlik iddiasını doğrular nitelikte.

PRENS BANDAR'DAN TEPKİ
Wall Street Journal'ın haberine göre, Suudi Arabistan istihbaratının başındaki isim Prens Bandar bin Sultan el Suud'un geçtiğimiz hafta sonu Avrupalı diplomatlara, Washington'ın bölge politikaları nedeniyle ABD'yle birlikte yürütülen Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması ve eğitilmesi operasyonunda işbirliğini azaltmayı planladığını söylediği ortaya çıktı.

Prens Bandar'ın bu hamlesi Washington ile en güçlü Arap müttefiki arasında Suriye, İran ve Mısır politikaları nedeniyle var olan tansiyonu daha da yükseltti.

Son olarak geçtiğimiz hafta cuma günü Riyad Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde koltuğa oturmayı reddetmişti.

CİDDE'DE BAŞ BAŞA GÖRÜŞME
Riyad'daki diplomatik kaynaklar, Prens Bandar'ın Batılı bir diplomatı hafta sonu için Cidde şehrine davet ederek hükümetinin Obama yönetimi ve bölgesel politikalarıyla ilgili rahatsızlığını bildirdiğini söyledi. Kaynaklara göre Suudileri en çok kızdıran da ABD'nin Suriye'ye askeri operasyonu iptal etmesi oldu.

Kaynaklara göre Prens Bandar Suudi Arabistan'ın Güvenlik Konseyi tepkisiyle ilgili olarak da, "Bu mesaj Birleşmiş Milletler'e değil ABD'yeydi" diye konuştu.
http://www.haberand.com/

Çamur
Hüsnü Mahalli
hmahalli@hotmail.com
24 Ekim 2013

Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın tüm engelleme çabalarına rağmen, Suriye ile ilgili Cenevre Konferansı bu ay sonuna doğru toplanıyor. Çünkü ABD ile Rusya bu yönde anlaştı.

Engelleme çabasında şimdiye kadar başarısız olan Suudi Arabistan’ın çok tehlikeli İstihbarat Şefi Bender Bin Sultan “Böyle giderse ABD ile ilişkilerimizi gözden geçiririz” türünden tehditlerde bulundu. Böylesi palavrayı da ilk kez duyuyorum. Prens hazretleri, Amerikan kölesi olduğunu unutuyor. Yakında CIA ona hatırlatır! Bu palavra tehditle yetinmeyen Bender, kendisine bağlı muhalif Suriye Ulusal Koalisyon Başkanı Carba’yı fiştikleyerek ‘’Cenevre’ye gitmeyin” diyor. Aynı şeyi Türkiye ve Katar da yapıyor. Daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum: Tüm bu numaralar işe yaramaz! Cenevre Konferansı toplanacak ve herkes, başından beri “Gitsin” dediği Esad Yönetimi ile masaya oturmak zorunda kalacak. Çünkü Rusya ile ABD bunu istiyor. Onlar isteyince diğerlerinin hiçbir önemi yok. Fransa, Almanya, İngiltere gibi Batılı müttefikler bile, artık ABD diliyle konuşuyor ve “Suriye’deki radikallerin güçlenmesi”nden söz ederek, acilen barışçıl çözümden yana tavır koyuyorlar. Çünkü herkes, Kaide ve Nusra gibi Radikal İslamcı terörist grupların fazlasıyla güçlendiklerini, bunun ise, yalnız bölge için değil, kendileri için de bir risk olacağını görmeye başladı. Daha açık bir ifadeyle: bu Radikal İslamcıları ‘savaşmak ve ölmek’ için Suriye’ye gönderen Batılı istihbarat örgütleri, şimdi el altından Şam yönetimi ile işbirliği yaparak, bunlardan kurtulma yolu arıyor. Yani, sonunda Esad haklı çıktı. Çünkü başından beri, hep bu yabancı katillerin er ya da geç herkes için tehlike oluşturacağını söylüyordu. Nitekim de, önceki gün bir Lübnan televizyonuna konuşan Esad “Bu teröristlere destek durursa, Suriye sorunu hemen çözülür” dedi. Batılı başkentler, belki de ilk kez, Esad’ın doğru söyleminden ve çözüme yönelik iyi niyetinden söz ediyor. Hatırlayın: ABD Dışişleri Bakanı Kerry iki kez “Esad yönetimi kimyasal silahlardan kurtulma operasyonunda BM komisyonuna çok yardımcı oluyor” dedi.

Durum böyle olunca, Türkiye zor durumda demektir. AKP Hükümeti tüm planlarını Esad’ın gitmesi üzerine kurmuştu. Gelinen nokta gösteriyor ki; AKP Hükümeti ta başından beri yanlış yaptı ve her yanlışı ortaya çıkınca, daha fazla yanlış yaptı. Bataklığa saplanan bir insan, misali… Bilinçsiz hareket ettikçe batar. Bataklıktan kurtulmanın tek yolu; rahat durmak ve daha fazla yanlış hareket etmeden, birinin gelip size bir ip ya da dal atmasını beklemektir. Hep söylüyorum: Böyle bir ipi Suudi ya da Katarlı kral ve şeyhlerden beklemek hayaldir. Suriyeli muhalifler ise ip uzatmak yerine, sizi daha fazla batırmak için bataklığı karıştırırlar. Çünkü; zaman içinde hiçbir işe yaramadıkları, hep yalan söyledikleri, kendi aralarında birbirlerini boğazladıkları ve kim daha fazla dolar verirse ona çalıştıkları kanıtlanan, bu işe yaramaz muhaliflerin hiçbir ideolojisi ve politik söylemi yoktur ve olamaz. Onların tek bir amacı var: Kendi sapık ideolojileri uğruna insan öldürmek!
Umarım, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu gerçekleri görüyorlardır. Kimin, onlara ne dediğini ya da olaylara nasıl baktıklarını ve neyi ne kadar doğru gördüklerini bilmiyorum ama Türkiye’nin stratejik çıkarları, Suriye bataklığından bir an önce çıkmayı ve bataklıktan bulaşan çamurdan arınmayı gerektiriyor.

Bu çamur, çağdaş ve onurlu bir Türkiye’ye yakışmaz.

Bu bataklıktan ve çamurundan kurtulmak zor değildir. Yeter ki, başından beri hep anlatmaya çalıştığım ve tümü kanıtlanmış gerçekleri görsünler. Belki de görmeye başlamışlardır.

Çünkü, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nın Irak ziyaretine çok kızan Başbakan Erdoğan, TBMM’den özel bir heyeti Bağdat’a göndererek, Başbakan Maliki’yi Türkiye’ye davet etti. Oysa Erdoğan ‘Alevi’ Esad’a destek verdiği için ‘Şii’ Maliki’ye çok kızmış ve sert ifadelerle eleştirmişti. Benzer eleştirilerden ‘Şii’ İran da payını almıştı. Oysa şimdi, ABD Tahran ile yakın ilişki kurmanın çabası içinde ve Tahran Suriye ilgili Cenevre Konferansı’nda olacak. Hem de Irak ile beraber! Arakalarında ise Rusya var.

Peki Türkiye’nin yanında ya da arkasında kim olacak?

Umarım; Nusra, Kaide ya da ne idüğü belirsiz ‘ÖSO’ değildir!

Kaynak: http://www.yurtgazetesi.com.tr/

Suriye Sınırında TSK ile Kaçakçılar arasında çatışma çıktı
09.11.2013

Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye-Suriye sınırında askerlere ateş açan kaçakçılara angajman kuralları çerçevesinde karşılık verildiğini, birliklerin açtığı karşı ateş sonucunda üzerinde 120 adet bidon içerisinde 7 ton mazot olduğu değerlendirilen iki aracın imha edildiğini açıkladı.

Türkiye-Suriye sınırındaki, Hatay Narlıca 2’nci Hudut Alay Komutanlığı Şht.Çvş.M.Özeker Hudut Karakolu sorumluluk bölgesinde, dün saat 18.00’de Suriye tarafından sınır hattına yaklaşan mazot bidonu yüklü araçlar ile, Türkiye tarafındaki kaçakçı şahısların boş bidon yüklü araçlarıyla kalabalık gruplar halinde sınır hattına doğru yaklaştıkları tespit edildi.

Her iki taraftaki gruplara, sınır hattına doğru yaklaşmamaları konusunda Türkçe ve Arapça ikazlarda bulunuldu. Ancak şahıslar ikaza uymayarak kaçakçılık teşebbüslerine devam etti. Dün saat 18:30’da Suriye tarafından kaçakçı şahıs ve araçların arasından iki farklı noktadan ve sınır hattına yaklaşık 40 metre mesafeden, Kaleşnikof piyade tüfeği olduğu değerlendirilen silahlarla bölgede görevli Shortland askeri araca ve askerlere hedef gözetmeksizin toplam 25-30 atım ateş açıldı. Bölgede bulunan askerler tarafından derhal meşru müdafaa ve angajman kuralları çerçevesinde ateşe ateşle karşılık verildi. Müteakiben kaçakçılar sınır hattına hızla uzaklaştı.

Bölgeye bir adet Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç, bir adet Zırhlı Personel Taşıyıcı ve dört Manga ile takviye edildi. Dün saat 19:15’te farklı bölgelerden sınır hattına tekrar yaklaşan kaçakçılar arasından, sınıra 35 metre mesafeden askerlerin üzerine hedef gözetmeksizin Kaleşnikof piyade tüfeği olduğu değerlendirilen silahlarla 25-30 atım ateş daha açıldı. Bölgede bulunan askerler tarafından derhal yine meşru müdafaa ve angajman kuralları çerçevesinde ateşe ateşle karşılık verildi. Birliklerin açtığı karşı ateş sonucunda, üzerinde 120 adet bidon içerisinde 7 ton mazot olduğu değerlendirilen iki araç imha edildi.
haber93

ÖSO El Kaide'yle mücadelede için Esad'la ittifak arayışında
4 ARALIK 2013



BBC'nin haberine göre: Suriye’de Özgür Suriye Ordusu’nun ‘El Kaide karşıtı mücadelede Beşar Esad rejimine bağlı birlikler safında savaşabilecekleri’ yönündeki açıklamaları İngiliz gazetelerinin gündeminde.

Independent gazetesi, Suriyeli silahlı muhalif grup Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Komutanı General Selim İdris’in İstanbul’da yaptığı yazılı açıklamayı aktardığı haberinde “Irak ve Libya’da yapılan hataların tekrarlanması korkusunun yaşandığı bir dönemde ittifaklar değişiyor” diyor.

Kim Sengupta imzalı haberde, Selim İdris’in, başta binlerce yabancı savaşçının bünyesinde bulunduğu Irak Şam İslam Devleti olmak üzere ‘El Kaide bağlantılı köktenci grupların bölgeden uzaklaştırılabilmesi için gelecekte rejim birliklerine katılabilecekleri’ yönündeki açıklaması için “İkinci Suriye İç Savaşı” yaşanabileceği endişesi dile getiriliyor.

Independent gazetesindeki haber şöyle devam ediyor:

“Üst düzey bir Batılı istihbarat yetkilisi, İslamcılara karşı mücadelede Suriye rejimine bağlı birliklerin korunması gerektiğini ve Saddam Hüseyin’in, Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra ordu ile polisin dağıldığı, oluşan güvenlik boşluğundan terörist grupların doğduğu Irak ve Libya’da yapılan hataların tekrarlanmaması gerektiğini söyledi. ”

Times gazetesi de Selim İdris’in açıklamasını ve istihbarat raporunu paylaştığı haberinde, muhalif grubun yeni tutumu hakkında uzmanların görüşlerine de yer veriyor.
İngiltere Kraliyet Askeri Etütler Enstitüsü Araştırma Görevlisi Shanshank Jorshi, Times gazetesine verdiği demeçte, “ÖSO, resmi muhalefetin ne kadar geçersiz kaldığını ve El Kaide korkusunun Batılı hükümetleri nasıl bölgeden uzaklaştırdığını fark ediyor…. Bunun yeni gerçekleri tanıyıp kabullenme ve gecikmiş bir adım olduğunu düşünüyorum” diyor.
haber93

Netanyahu, Suriyede yaralanan militanları ziyaret etti
18-02-2014



YDH'nin haberine göre; siyonist işgalci İsrail'in Başbakanı Benyamin Netanyahu, Golan’daki bir hastanede tedavi gören Suriye'de yaralanan militanları ziyaret etti

-İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesi, Başbakan Benyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un, Golan’daki sahra hastanesinde tedavi gören Suriye'de yaralanan militanları ziyaret ettiğini bildirdi.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Suriye'de yaralanan militanlara hizmet veren hastaneye işaretle “Burası, dünyanın iyileriyle kötülerinin ayrıldığı yerdir” dedi.

İran’ın Suriye yönetimini silahlandırdığı için kötülüğün, İsrail’in ise Suriye'de yaralanan militanları tedavi ettiği için iyiliğin temsilcisi olduğunu savunan Netanyahu, hastanedeki durumun İran’ın da İsrail’in de gerçek yüzünü ortaya koyduğunu söyledi.

haber 93
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2634
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Ekm 29, 2013 7:41 pm    Mesaj konusu: Hasan Nasrullah: Suriye’nin düşmanları yenildi, gerçek budur Alıntıyla Cevap Gönder

Seyyid Hasan Nasrullah: Suriye’nin düşmanları yenildi, gerçek budur



Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, bugün televizyon aracılığıyla yaptığı konuşmada yerel ve bölgesel gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

YDH Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Beyrut’un Dahiye semtindeki Resul-i Azam hastanesinin kuruluğunun 25. Yıldönümü münasebetiyle yaptığı konuşmada önce Suriye’de kaçırıldıktan sonra geçtiğimiz hafta Katar’ın girişimiyle serbest bırakılan Lübnanlı rehinelerin durumuna değindi.

Suriye’de kaçırılan ve hala rehin tutulan diğer Lübnanlılara ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Nasrullah, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde bölgesel ve yerel gelişmelere ilişkin açıklamalar yaptı.

Nasrullah’ın konuşmasının Suriye ile ilgili kısımının geniş bir özetini sunuyoruz.

Suriye

İzin verirseniz Suriye meselesine kısaca değinmek istiyorum. Çünkü öncelikle Suriye meselesi tüm bölgeyi ve dünyayı meşgul etmektedir; ikinci olarak da Lübnan içindeki her meseleyi etkilemektedir. Örneğin güvenlik, toplumsal ve insani durum, mülteciler, ekonomi, tüm Lübnan’ı etkilemektedir ve Lübnan’daki bir grup da her şeyi Suriye’deki duruma bağlamış, bunun sonuçlanmasını beklemekte ve Lübnan’daki her şeyi durdurmuş bulunmaktadır.

Onlar Suriye’deki yönetimin devrileceği umuduyla bu beklentiye girdiler.

Bazıları Lübnan’a Beyrut havaalanı değil, Şam havaalanı üzerinden dönme rüyası görüyordu. Onlar, Suriye’nin Lübnan’daki bu grubun ülkedeki diğer gruplara istedikleri şartları dayatabilecek ve sindirebilecek şekilde güçlenmesine sebep olacak farklı bir eksene ve cepheye dönüşeceği umudundaydılar.

Mevcut gerçeklik budur. Ben burada diyalogu siz kestiniz veya biz kestik meselesine girmeyeceğim. Bu, artık bıktırıcı bir mesele oldu, Lübnan halkı bunlardan bıktı. Sonuç itibariyle Lübnan halkı; meclisi, ülke yönetimi ile ilgili kader belirleyici konuları hayata geçirecek geçici hükümeti, ulusal diyalogu ve hükümetin kurulmasını kimlerin engellediğine ve işlemez hale getirdiğine ilişkin yargıyı vermektedir.

Durum Suriye lehine döndü

Geçen birkaç ay içerisinde Suriye ile ilgili olarak Suriye içinde, bölgede ve dünyada büyük gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler, Suriye’de sahada yaşanan gelişmelerle birlikte başladı. Yani durum Suriye Arap Ordusunun ve orduyu destekleyen tüm halk gruplarının lehine gelişti.

Sahadaki durumun ve güç dengesinin değişmesini Cenevre’ye gitme şartı olarak koyan Silahlı gruplar, aciz kaldılar inisiyatifi ve gücü yönetim ele geçirdi. Silahlı gruplar arasında yaşanan, binlerce kişinin ölmesine, yaralanmasına ve esir edilmesine sebep olan çatışmalar, bu çatışmaların yaşandığı birçok bölgenin tahrip olmasına neden oldu.

Doğal olarak da Suriye’deki iç eğilim, silahlı grupların tavrından, sahadaki davranışlarından, bölgede ve dünyada yaşanan gelişmelerden dolayı değişti.

Bölgede ABD ve Batı’nın Suriye’ye askeri saldırı ihtimali konusunda haftalar süren zorlu bir süreç yaşandı. Ama tüm dünyanın siyasi muhaliflerin saflarını birleştirme çabalarına rağmen bunda başarılı olunamadı.

Suriye içindekilerin dış ortamdan duyduğu nefret ve tepki, muhaliflerin cephesindeki parçalanma, Mısır’daki gelişmelerin içeride ve bölgedeki yansımaları, bu cepheyi destekleyen bazı ülkelerin kendi iç sorunlarıyla meşgul olmaya başlaması, Suriye’ye saldırı ihtimalinin başarısız olması, Suriye halkı ve yönetiminin siyasi direnci ve birçok diğer etkene ve tehdide karşı sabır ve dirayetle karşı koyması, Suriye’de askeri seçeneğin mümkün olmadığı sonucunu ortaya çıkardı. Bazıları bundan dolayı başını taşlara vurmaya başladı ki bunlara değinmeye gerek yok.

Suriye’de askeri seçenek imkansız

Şu an bazıları dışındaki tüm dünya Suriye’de askeri seçeneğin mümkün olmadığı, en makul çözüm yolunun siyasi seçenek olduğu ve bunun için de ön şartsız diyalog başlatılması gerektiği sonucuna vardı.

Bazıları, Lübnan içindeki gibi birtakım ön şartlarla diyaloga engel olmak istiyor. Dünya ise ön şartsız olarak diyalog, diyalog yoluyla da siyasi çözüme ulaşılmasını istiyor.

Bugün diyalog ve siyasi çözüm, uluslar arası alanda, bölgede ve içeride destek buluyor. Bugün 2. Cenevre konusunda söylenen şeyler –bazı şartlar ve ayrıntılar bir yana- sonuçta bir perspektif sunuyor.

Ben, Lübnan’ın tüm bölge ülkeleri ve halkları gibi Suriye krizinden olumsuz etkilendiğini, bunun her düzeydeki çözümünün ise olumlu etkilediğini ve Suriye’deki sorunun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Suudiler öfkeli

Bu arada bir bölge ülkesi hala çok öfkeli. Ben burada kimseyi hedef almak ve bir tartışma başlatarak sorun yaratmak istemiyorum; yalnızca durum tespiti yapıyorum. Bu ülkenin Suudi Arabistan olduğu son derece açık. Suudi Arabistan hala çok öfkeli ve bu durumu kabullenemiyor. Tüm dünyadan on binlerce kişi istihdam ettiler. Çeçenistan’dan, Kafkaslardan, Arap ülkelerinden, hatta Almanya, Fransa, Avusturya, Belçika, İngiltere, ABD’den adamlar tuttular, onlara para ve silah desteğinde bulundular. Şimdiye kadar bunun için 30 milyar dolar harcandığından söz ediliyor. Uluslar arası siyasi yaptırımdan kuşatmaya kadar her şeyi kullandılar.

Şunu söyleyebilirim ki Suriye yönetimini devirip burayı ele geçirmek isteyen karşı cephe her düzeyde elinden gelen hiçbir şeyi esirgemedi.

Bu dünya mümkünler dünyasıdır. Sonuçta bu dünyada yaraların iyileştiğini işlerin hallolduğunu görmemiz gerekir. Bu bölgede ateşin alevli halde bulunmasına izin vermemek gerek; çünkü bir ülke öfkeli ve bir ülke farklı eğilimlere göre hareket ediyor.

Siyasi çözümü neden istemiyorlar

Bu ülke bugün her türlü siyasi diyalogu baltalamak, 2. Cenevre’yi erteletmek için çalışıyor. Artık her gün Suriye’de bir grubun bir gruptan ayrılıp diğer gruba katıldığına, yeni bir grup oluşturduğuna dair haberler okuyoruz. Bunların hepsi, siyasi çözüme ve Cenevre 2’ye karşı olduklarını, Koalisyon’un kendilerini temsil etmediğini açıklıyor.

Bütün bunların tümü, Suriye’de siyasi çözümü başarısız kılmak isteyen bir ırmaktan doğuyor. Suriye’de siyasi çözümün başarısız kılınması ne anlama geliyor? Daha fazla kan, daha fazla kurban, daha fazla yıkıntı, Suriye’nin daha fazla yok edilmesi, olumsuz insani sonuçlar, güvenlik sorunları, Lübnan’a, Irak’a Ürdün’e Türkiye’ye tüm bölge ülkelerine, en başından beri söylediğimiz üzere Filistin’e ve Filistin davasına siyasi, ekonomik, insani ve güvenliksel açıdan olumsuz sonuçlar… Bu ısrar ve dediğim dedik anlayışının sonuçları bunlardır. Dediğim dedik anlayışının hiçbir ufku yoktur.

Siyasi çözüm sizin için bile bir fırsat

Ben onlara diyorum ki diyalog fırsatından yararlanın. Şu an konferansın ve diyalogun başlaması sizin için de iyidir.

Zira gelecekte gerek sahadaki durum, gerek içerideki gerek bölgedeki gerekse uluslar arası alandaki durum sizin lehinize olmayacak. Dolayısıyla Suriye’de diyaloga ve siyasi çözüme katılmanız sizin için de iyi olur.

Aslında ister Suriye içinde yaşasın, isterse dışarıda yaşasın kalbi Suriye için çarpan herkes, akan kandan, açılan yaradan, mültecilerden ve Suriye’nin yıkılmasından acı duyan herkes, şu an her zamankinden çok daha fazla işaret parmağını diyalogu ve siyasi çözümü engelleyenlere doğru uzatmalıdır, bunların da kimler olduğu bellidir. Bunu anlamak için özel bir istihbarata, dinlemelere, ABD casusluğuna ihtiyaç yoktur. Bunlar ortadadır ve son derece açık bir şekilde de bunu ilan etmektedirler.

Bu, tüm İslam ümmetinin sorumluluğudur. Sorunun çözümünü isteyen İsam İşbirliği Örgütü ve Arap Birliği, buyursunlar diyalogun ve siyasi çözümün peşinde olsunlar.

Suriye’ye tasallut kurmaya çalışanlar yenildi

Sonuç olarak Suriye’ye hakim olmak isteyen yerel, bölgesel ve uluslar arası cephe yenildi. Bu, apaçık bir gerçekliktir. Bugün hatta bazı uydu kanalları bile bunu söylüyor ve başaramadıklarını ilan ediyor, ne yapmalıydık, nasıl planlamalıydık diyorlar. Aslında öyle değil, onlar neyi hedeflediklerini çok iyi biliyorlardı. Çok iyi planlama yapmışlardı, her imkandan ve potansiyelden yararlandılar; ama yenildiler, gerçek budur. Dolayısıyla Suriye’nin bölgedeki rolünün ihyası için Araplar ve bölge halkları sorumlu davranmalıdır.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/

Cenevre durdu ordu ilerliyor
Mehmet Serim
06-11-2013



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, Cenevre-2 öncesi cephelerdeki durumu ve muhtemel sonuçları yazdı.

Cenevre masalları yazımızda Cenevre 2’ye kimsenin daha baştan inanmadığı ve bilek gücünün durumu belirleyici tek şey olduğunu savunmuştuk.

Rus ve Amerikalı yetkililer ile bir araya gelen İbrahimi’nin açıklamaları tahminlerimizi doğruladı.

Yani Cenevre-2 cephesinde yeni bir durum yok. Bu nedenle giriş kısmında geçmişte zaman zaman değinmeye çalıştığımız bazı noktaları yinelemek zorunda kalacağız:

Amacı “üzüm yemek değil, bağcıyı kovmak” olan ABD–AB–Körfez bloku “yapıcı” değil “yıkıcı” muhalefet yapan isim ve kesimleri besleyip, büyüttü.

Şimdilerde ise kalite sorunu olan, uluslararası arenada devam eden oyun / pazarlık / denge değişimlerini algılamakta bile zorlanan bu “oyuncak muhaliflerden” bir temsilci bile çıkaramıyor.

İbrahimi’nin son zirvesinde Amerikalılar “yüzümüze gözümüze bulaştırdık, şu bizim veletleri toparlayabilmemiz için biraz daha süre verin” demişler midir bilmiyoruz. İbrahimi’nin açıklamaları bunu düşündürüyor.

Yönetim bu konuda daha başarılı. İçeride eline silah alan ile almayanları en baştan ayırmayı başardı. İç muhaliflerden silahlı mücadeleyi/yıkımı savunmayanlar süreç içinde biraz daha toplum içinde sözleri dinlenen/dikkate alınan/büyüyen taraflar oldu.

İçerideki siyasi muhalifler ile ilgisi olmayan (daha çok ÖSO çatısı altında savaşan) silahlı yüzlerce grup ise dağılmaya / yok olmaya / teslim olmaya mahkum.

El Kaide uzantılı örgütler ise eninde sonunda Suriye’den çıkartılacak. Çünkü onlar ÖSO ya da PYD gibi “doğup büyüdükleri kendi topraklarında, daha önce binlerce kez sorun yaşadıkları / tanıdıkları bir yönetim / devlet / topluma karşı savaşmıyorlar. Bu nedenle bu topraklarda kalıcı / gerçek değiller. İçlerindeki Suriyeliler bile kendi toplumlarına çok uzak ve bu nedenle “yabancılar” ile aynı kaderi paylaşmaya mahkumlar.

İşte bu şartlar içinde yönetim açısından “silah bırakıp teslim olan ÖSO’cuların haricindeki her silahlı grup / örgüt / şahıs artık “meşru hedef.”

ABD ve Batı yarattığı canavar ile bir yandan Suriye’de belki de kansız şekilde olabilecek bir yönetim değişimini engellemiş, diğer yandan bu “vekiller” aracılığıyla devirmek istediği yönetime “vekilleri yok etme meşruiyeti” kazandırmıştır.

Gelinen noktada artık Cenevre, Washington, Londra, Paris, Ankara, Riyad, Katar değil Şam, Halep, Humus, Haseke önemlidir ve Suriye’nin (ve krizinin) geleceğinin yazılacağı şehirler bunlardır.

“Hariçten gazel okuyanlar” istedikleri kadar konuşsun, diplomatik cepheyi Rusya ve İran’a teslim etmiş olan Şam’daki yönetim, kulaklarını tıkamış ve kendi ajandasını uyguluyor.

Halep’te büyük ilerleme

Suriye’de olaylar başlamadan önce Suriye için plan yapanların en büyük umudu Şam değil Halep’ti; çünkü ülke dinamiklerinin büyük bir kısmını barındırıyordu. Ortadoğu’nun en önemli sanayi üretim ve ticaret merkezlerinden biri olması, yaklaşık 5 milyonluk bir işveren / tüccar / akademisyen / çalışan / üreten nüfusu barındırması özellikleri ile Halep Suriyeliler için de Şam’dan daha önemliydi.

Stratejik olarak da Şam’a karşı duran bir Halep coğrafi açıdan da yönetsel açıdan da ülkenin kısa zamanda çökmesini sağlayabilirdi.

Ancak herkesi şaşırtan bir şekilde Halep (ezici çoğunluk) isyana katılmadı. Bu, Suriye’de “devrim tezgahlayanlar için” ilk büyük darbe oldu.

Zaman içerisinde “Halep olmadan bu iş olmayacak” düşüncesi ile Halep için stratejiler geliştirilmeye başlandı ve isyan Halep’e “zorla” sokuldu. Daha doğrusu Halep’te saldırılar düzenlenerek kaos yaratıldı ve yönetime karşı düşünce taşıyanlar ile birlikte Halep kontrolden çıktı.

Suriye yönetiminin genel itibari ile isyan ve getirdiği ekonomik / toplumsal ve diğer sonuçlara sükunetle yaklaştığı söylenebilir. Aynı durum Halep için de geçerli oldu. Halep’te yaşanan yıkıma rağmen yönetim “ameliyat titizliği ile” Halep’e yönelik stratejiler geliştirdi ve şimdilerde Halep’in “tamamen” geri alınması aşamasına gelindi.

Tamamen derken şimdilik kuzey kırsalı kastetmiyoruz. Doğu, batı ve güney kırsalları ile şehir merkezini kastediyoruz.

Bunun nedeni burada konuşulan “Halep’in kuzeyinde bir çizgi oluşturulacak ve silahlı örgütler bu çizgi ile Türkiye sınırı arasına itilecek” senaryosu. Sonrası muhtemelen Erdoğan’a kalacak bir durum yaratacak.

Suriye ordusu geçtiğimiz günlerde Sfera’yı silahlı örgütlerden geri aldı. Sfera’nın alınması 4 sonuç doğurdu:

1) Rakka – Hanaser (daha önce alınmıştı) – Selemiye (Hama’nın ilçesi) hattı ordu birliklerinin kontrolüne girdi. Rakka ile Halep arasındaki silahlı grup bağlantısı kesilmiş oldu.

2) Sfera yakınlarında bulunan ve Halep’e enerji sağlayan termik santralın kurtarılması olasılığı doğdu. (Şu andaki durumu bilmiyoruz)

3) Neyreb ve savunma sanayi tesisleri güvenli bölgeye dahil edildi.

4) Sfera militanların silah ve lojistik üssüydü. Ordu operasyonu sırasında silah depoları vuruldu.

Yukarıda yazılanlar Halep’in güney – doğu kırsalı için. Güney Batı’da ise Hama – Halep otoyolu üzerindeki ayrım noktasında yer alan Serakib var. Serakib’te ikiye ayrılan yolun bir tarafı Halep’e diğer tarafı İdlib’e ulaşıyor. Maarrat el-Numan da Serakib’e çok yakın ve İdlib’e ulaşım açısından önemli. Serakib bu nedenle iki taraf için de stratejik öneme sahip. Serakib’ten sonra kimyasal saldırısından sonra bilinmeye başlanan Han el-Asel var.

Ordu Serakib ve çevresini aldıktan sonra “çift yönlü olarak” Halep kırsalını ülke içine bağlayan tüm yolları kontrolü altına almış olacak. Bu, lojistiğin rahatlıkla sağlanabilmesi ve daha kapsamlı harekatlar yapılabilmesi anlamına geliyor.

İşte bu iki kanadın alınmasından sonra ordunun Halep merkez (zaten çatışmalar sürüyor) ve daha sonrasında yukarıda anlattığımız senaryo dahilinde kuzeye yönelmesi bekleniyor.

Halep merkezde ise belli yerlerin haricinde ordu hakimiyeti zaten var.

Humus’ta durum

Humus’ta Baba Amro ölü şehir gibi ancak bazı hareketlilikler var. Fakat çatışmalar son bulmuş, çünkü silahlı gruplar artık burada değil. Ancak Vaer, Kusur ve Halidiye’de çatışmalar yaşanıyor. Şehrin diğer kesimlerinde ise hayat normal akışında sürüyor.

Ordu birliklerinin Humus’ta kontrolü sağlamış olması ülkenin kavşak noktasını da tutmuş olması anlamına geliyor.

Büyük Kalamun Savaşı

Daha yaşanmadan efsane haline getirilen Kalamun savaşını kazanması halinde yönetim Dera–Halep hattı açısından büyük avantaj sağlayacak.

Kalamun Şam kırsalından başlayarak Kuteyfe’den itibaren geniş bir coğrafyada Jeyrud, Ayn el-Tine, Malula, Hoş Arab, Asal el-Verd, el-Nebk, Yabrud, Ras Maara, el-Sehel, Deyr Atiye, Kara, el-Bureyc, Sadad, Şinşar gibi yerleri kapsıyor.

Buradaki operasyonun kısa süre içinde başlaması bekleniyor. Bölgede yaklaşık 20 bin silahlı militanın olduğu iddia ediliyor. Bazılarına göre bu sayı abartılı. Çünkü 20 bin militanın lojistiğinin sağlanması çok da kolay değil. Ancak militanların sayısının 10 binin üzerinde olduğuna kesin gözü ile bakılıyor.

Bölge Lübnan ile sınır. Dolayısıyla Lübnan’dan rahatlıkla giriş–çıkışlar olabiliyor. Bölgenin hemen karşısında Lübnan içinde yer alan Arsel bölgesi ise Şii nüfusu da barındırıyor.

Hizbullah da katılabilir

Dolayısıyla Hizbullah’ın gerek Lübnan tarafındaki gerekse Suriye tarafındaki çatışmalara katılması kaçınılma olarak görülüyor.

Kalamun bölgesinin bir kısmı dağlık. Bunun hem silahlı gruplar hem de ordu açısından avantajları / dezavantajları olduğu belirtiliyor.

Silahlı gruplar açısından avantaj rahatlıkla Lübnan’dan giriş yapabilmeleri, gerektiğinde kaçabilmeleri ve gizlenebilmeleri. Dezavantaj ise hava bombardımanının rahatça yapılabilecek olması. Çünkü yerleşim birimleri olsa da savaş arazide de devam edecek.

Hava bombardımanı ordu açısından bakıldığında ise avantaj olarak görülüyor. Dezavantaj ise militanların gerilla savaşı konusunda ordudan daha donanımlı olması. İşte bu nedenle Hizbullah’a “ihtiyaç duyulabilir.” Hizbullah’ın yaklaşık 15 bin kişilik bir güç ile savaşa katılabileceği de iddialar arasında.

Şam’da durum ordu lehine

Şam kırsalında ise ordu birliklerinin ilerleyişi sürüyor. Geçtiğimiz günlerde Tamiko ilaç fabrikasının da bulunduğu Muaddemiye taraflarında silahlı grupların ilerleme kaydettiği iddiaları basına yansımıştı. Ancak ilaç fabrikası kocaman bir kompleksti ve militanlar sadece 2-3 binaya girebilmiş ve çok daha önceden boşaltılıp sadece 40–50 askerin bulundurulduğu kompleksin bu binalarında görüntü vermişlerdi.

Daha sonra bu binalar da geri alındı. Ardından yakınlardaki Hteytit el Türkmen de ordunun eline geçti ve Doğu Guta ile Batı Guta arasındaki bağlantının kesilmesi sağlandı.

Diğer yandan Jobar, Kabun, Harasta, Duma gibi yerlerde çatışma ve bombardıman da sürüyor. Humus’a uzanan yol üzerinde yer alan Adra bölgesinde ise ordu birlikleri avantaj sağlamış durumda.

Şehir içerisinde ise günlük hayat normal akışında. Kontrol noktalarının da oluşturduğu uzun araç kuyrukları göze çarpıyor.

Bu üç (Halep, Kalamun bölgesi ve Şam kırsalı) merkez dışında ise Dera ve kırsalı ile, Kuneytra’nın Golan sınırındaki bazı köyleri, Hama kırsalı, Deyrezzor ve Rakka’da ise çatışmalar rutine binmiş durumda.

Kürt bölgelerinde PYD/YPG başarı sağlıyor

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ise YPG ile el-Kaide uzantılı örgütler ve ÖSO arasında savaş tüm hızıyla sürüyor.

Özellikle son günlerde YPG büyük ilerlemeler kaydetti. Yaklaşık 50 merkez YPG”nin kontrolüne girdi.

Bu bölgede savaş şimdilik Kürtler ile silahlı gruplar arasında ve yönetim buralara “ilişmiyor.”

Yönetim ise diğer yandan ÖSO’yu yanına çekme veya en azından kendisine karşı savaşmamasını sağlama çabalarını sürdürüyor. Bazı yerlerde bu konuda başarı sağlandığı, bazı merkezlerin ordu kontrolüne girdiği ancak “taktiksel olarak” bu durumun yönetim tarafından açıklanmadığı öne sürülüyor.

Esad’ın son çıkardığı genel af kararının da ÖSO’daki “çözülmenin” hızlandırılmasına yönelik olduğu zaten biliniyor. ÖSO da savaşın profesyonel işi olduğunu anlamış gibi. Bazı yerlerde bu nedenle selefi cihatçılar ile ordu arasında kaldıklarında ordu birliklerini tercih ediyorlar. Bazıları ise diğer silahlı gruplara katılıyor.

Bunun önümüzdeki dönemde sonucu savaşan taraflar olarak geriye sadece ordu ve el-Kaide uzantılı örgütlerin kalması olabilir.

Sonuç

Cenevre 2 için yönetimin tavrı belli. Esad’ın geleceği ile ilgili ön şart kabul edilmeyecek. Yönetim muhalifler ile Cenevre’de görüşüp geçiş hükümeti konusunda anlaşsa bile daha sonrasında Suriye’de zaten tabanı bulunmayan bu muhalifler yavaş yavaş “eritilecektir.” Birkaç sene sonra ise yönetimin gücün tamamen kabul edip teslim olanlar evrimini devam ettirecek, diğerleri ise yok olacaktır.

Suriye yönetimi onlarca ülkenin her anlamdaki aktif çabasına rağmen ayakta kalarak ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Muhalifleri en çok korkutan da bu. Diğer yandan bir yabancı gibi gelecekleri Suriye’de tutunamayacaklarını biliyorlar. Bu nedenle yönetim “hadi, neden gelmiyorsunuz Cenevre’ye” diyebiliyor rahatlıkla.

Askeri açıdan ise yukarıda anlatmaya çalıştığımız şekilde ordu birliklerinin ilerleyişi sürüyor. 10 gün içerisinde doların 200 liradan 110 liraya kadar düşmesi piyasanın da bunu “gördüğünü” gösteriyor.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12406_cenevre-durdu-ordu-ilerliyor.html

Hizbullah’tan Sünni Şeyh Saadeddin Gıyye'ye yapılan terör saldırısına kınama
12-11-2013



YDH'nin haberine göre; Hizbullah, Lübnan İslami Eylem Cephesi liderlerinden Sünnî Şeyh Saadeddin Gıyye’nin hayatını kaybetmesine neden olan terörist saldırıyla ilgili bir mesaj yayımladı.

Hizbullah’ın bildirisinde “Trablus kenti bugün yeni bir vahşi cinayete tanık oldu. İslami Eylem Cephesi Liderlik Konseyi Üyesi Mücahit Şeyh Saadeddin Gıyye şehit edildi.

Şehit Gıyye, ömrünü hakkı ve direnişi savunmaya adamış ve aşırılığa ve ayrılıkçılığa karşı İslami vahdet isteyen biriydi” ifadelerine yer verildi.

“Bilinçli bir Müslüman şahsiyete yönelik bu terörist saldırının şiddetle” kınandığının belirtildiği bildiride, cinayetin Trablus ve diğer bölgelerdeki bazı grupların kışkırtıcı eylemlerinden biri olduğu dile getirildi.

Lübnan’ın Sünni alimlerinden Şeyh Sadeddin Gıyye’nin öldürülmesine sebep olan düşünce tarzının ülkedeki şartları zorladığına dikkat çekilen bildiride Lübnan yargısına Şeyh Gıyye’ye yönelik terörist saldırının sorumlularının bir an önce bulunarak cezalandırılması çağrısı yapıldı.

haber93

Mihraç Ural: Türkiye Reyhanlı’da beni kurban seçti
2.12.2013



Türkiye’nin Reyhanlı ve Banyas katliamlarını gerçekleştirdiği iddia ettiği Mihraç Ural 7SABAH’a konuştu. Suriye’de üç yıldır devam eden savaşı değerlendiren Ural, Türkiye, İran, Hizbullah ve Cihatçı gruplarla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Rojava’daki Kürtlerle ilgili durumu da değerlendiren Ural, Suriye’de kullanılan kimyasal silahlarla ilgili iddialara da açıklık getirdi.

Röportaj: Cesîm Îlhanî / 7SABAH

Altı bölümden oluşan röportajın birinci bölümü:

S- Reyhanlı saldırısına ilişkin hazırlanan iddianamede Mihrac Ural ismi bir numaralı zanlı olarak geçiyor. Bu konu hakkında ne demek istersiniz? Sizin Reyhanlı katliamı ile bir ilişkiniz var mı?

Mihrac Ural; Bu konuda söyleyeceklerimi TV kanalları, yazılı basın ve sosyal paylaşım sitelerinde defalarca tekrar ettim. Reyhanlı olaylarıyla ilişkilendirilmem açıkçası insanlık dışı, vicdansız bir hukuk ihlalidir; yargısız infazdır. Tarihte eşine ender rastlanan bir iddianameyle suçlandım. Hukukta bilenen en basit ilke iddianamelerin maddi deliller üzerinden yazılma gereği burada buharlaşmıştır. Ne polis ifadesinde ne de savcılık ifadesine bir tek zanlı, bir tek yerde adımı anmamışken ve hiç biriyle uzak yakın hiçbir ilişkim ve tanışıklığım yokken adımın sihirli değnekle iddianameye sokuşturulması bir hukuk cinayetidir. Savcı bu cinayeti işlemiştir. Böylelikle Reyhanlı katliamıyla vahşice, insanlık dışı ve korkakça katledilen 52 vatandaşa ek olarak Mihrac Ural da 53. vatandaş olarak katledilmek istenmiştir.

Bu katliamla benim bir ilişkim yoktur. Olamaz da. Hayatımı uğruna adadığım siyasal ilkelerim, özgürlük ve demokrasi yönelimlerim, insan hakları ve hukuk kavgalarım, halkların kardeşliği ve birliği için yazdığım binlerce makale, onlarca kitap ve broşürümdeki ilkeler kadar akıl ve barış üzerine yükselen inancım buna müsaade etmez. Ancak her şeyi kurgular üzerinden yürüten iktidarlar, siyası çıkarları için eylemlerin ilk anından itibaren beni suçlaması ve bu suçlamaları “Türkiye’ye gidip kendi eliyle eylemlere katıldı” diyecek kadar zıvanadan çıkan açıklamalarla iddianame konusu etmesi, bu olayın siyasi bir istismar amacı taşıdığını göstermeye yeterlidir.

Sorunuz vesilesiyle bir kez daha Reyhanlı katliamını organize eden, tetikçilik yapanları, ilgili ve ihmali olan herkesi şiddetle kınadığımı ifade etmek isterim.

S- Sizin bu saldırıyla ilgili hedef alınmanızdaki amaç ne olabilir?

Mihrac Ural; Benim adımın karıştırılması bir sonuçtur. Bu sonuç emperyalist güçlerin bölgemizdeki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kurgularıyla ilgilidir. Bu amaç için üçüncü derecede figüranların rolleri bulunmaktadır. Kendi açıklamalarıyla BOP eş başkanı olduğunu belirten Erdoğan’ın, Yeni Osmanlıcılıkta anlam bulan yayılmacı dış siyasal konseptlerinin tümden iflasını örtmek, bölgede devletlerarası savaşla kanlı bir sürecin açılmasını sağlayıp yaratıcı anarşi yoluyla emperyalist projeleri ikame çabası yer almaktadır.

Bu kurgu bir Pentagon kurgusudur, Büyük Ortadoğu Projesidir; amacı bölgemizin petrol, gaz, stratejik madenler, tatlı su kaynakları, ucuz iş gücü, tahıl ambarlarını ele geçirip askeri üslerle denetim altına almaktır. Bununla da İsrail yayılmacılığını ( Siyonizmi) meşrulaştırıp korumak ve rahatlatmaktır.

Kişi olarak benim hedef alınmam ise bu projede Suriye’yle ilgili bir boyuta sahiptir. Mihrac Ural adının bu kirli süreçlere sokuşturulması, Suriye’ye karşı yapılmak istenen kirli operasyonlar için bir gerekçe bulma hezeyanıdır. Her yönüyle ( içerik ve biçim açısından) bir İsrail+MİT üretimi olan bu eylem, 15 Şubat 2005 tarihinde Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastında olduğu gibi, bir kırılma noktası oluşturmak adına tertip edildi. İç karışıklık yaratmak, Suriye’ye dönük operasyonal yönelime gerekçe üretmek için hayatı boyunca siyasal doğrularının arkasında duran şahsımı hedef aldılar. Başka hiçbir isim bunun için uygun olamazdı. Yakalanan kaçakçılar, serseriler ve lümpenler üzerinden kirli amaçlarına varamayacaklarını iyi biliyorlardı. Günü birlik siyasi yorumlarımla halkıma açıklamalar yaparak Suriye gerçeklerini anlatıyor olmam hedef seçilmemin de nedeni olmuştur. Her düşünceye düşman olan bu düşüncesiz beyinlerin ülkeyi aydınlara zindan etmeleriyle de belli olan davranış bozuklukları, dış siyasetteki iflaslarında adımı gerekçe olarak gösterip komşu ülkeler üzerinde karanlık emellerini ikame etmeleri anlaşılır bir şeydir.

S- Suriye’deki vekâlet savaşının asıl amacını ve bu savaşın geleceği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Mihrac Ural; Bu savaşın ana amacı, bölgemizi Atlantik sermayesinin pazarı haline getirme savaşıdır. 1970’lı yıllarda ortaya çıkan Amerikan dış ticaret açığının kapatılması için dünyada seçilen beş bölgenin (Latin ve Orta Amerika, Orta Afrika, Uzakdoğu ve Ortadoğu) dünya ticaretine bağlanarak gasp ve talan edilme amacıyla oluşturulan BOP projesinin ikamesidir. Suriye zengin kaynakları olmayan bir ülke. Ancak geo-stratejik açıdan olmazsa olmaz bir alan. Bölgenin servetlerine ulaşabilmek için üs ve geçiş alanı olarak Suriye tarihler boyunca, son 3000 yıllık tarihi itibariyle ve bundan dolayı hep dış müdahalelere sahne olmuştur. Doğuyu batıya bağlayan, Akdeniz’in göğsü konumunda olan, Kuzeyi güneye taşıyan bir köprü, bir yol ayrımı, yol kesişmesi olan bu ülke Firavunlardan Hititlere, Roma’dan Bizans’a, Selçukludan Osmanlıya, Fransızlardan İngilizlere kadar tüm emperyal güçlerin iştahını kabartmıştır. Bu nedenle de bu ülke direnme hattı oluşturarak bağımsızlığını koruma, iradesini dik tutma savaşını vermek zorunda kalmıştır.

İşte bir tarafta talan ve gasp için kirli ve karanlık projeleriyle, bölgedeki işbirlikçileri ve yaratıcı anarşi, böl yönet taktikleri, temiz eller operasyonlarıyla bölgenin yerli halklarına saldıranlar diğer tarafta ise bağımsızlık iradesini, siyasi kararlarının özgürlüğünü direnerek koruyan bölgenin yerli halkları bulunmaktadır. Suriye’deki savaşın özeti budur.

Bu savaşa eklenecek bir başka boyut varsa o da bu savaşın emperyalist ülkelerin istihbarat teşkilatları tarafından “Yeşil Kuşak Projesi” olarak kurgulanan Sovyet düşmanı hattın ürünü selefi cinayet şebekeleriyle 7000 yıllık uygarlık birikimleri üzerinde şekillenen Suriye kimliğinin çatışmasıdır demek yanlış olmayacaktır. Hiçbir özgürlük ve demokrasi ilkesine bağlı olmayan, çıkarları için yakıp yıkmayı, insan katlini ve toplu katliamları göze alan emperyal çıkarların algılarıyla farklılıklarıyla binlerce yıldır ortak kimlik altında yaşayan algıların savaşından söz etmek yanlış olmayacaktır.

Bunun dışında bu mücadeleye mezhep çatışması olarak anlam vermeye çalışanlar gerçekleri örtme çabasında olan, yakılan ateşe yakıt taşıyanlardır. Ortalıkta ne Şii- Sünni çatışması vardır ne de Alevi-Sünni çatışması. Ne düşünce özgürlüğü nede demokrasi arayışı vardır. Bunu anlamak için diktatör Erdoğan’ın ülkemizi nasıl da anti demokratik bir faşizan rejime sürüklediğini ve Suriye’deki savaşa açtıkları sonsuz kredilerle kanlı ortamları yaratan Suudi ve Katar gibi ülkelerin ortaçağlara ait siyasal yönetimlerine bakmak yeterli olacaktır.

İşte tam burada vekâlet savaşı tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Suriye direnen yönetimi ve halkının desteğiyle oluşturduğu dik siyasal duruşu, bölge halkları için oluşturduğu koruma duvarını yıkmak isteyenler kuklalarıyla bu savaşı körüklemekte ve insanlık adına akıl almaz yıkımları yaratmaktadırlar demek yanlış olmayacaktır.

Devam edecek...
http://7sabah.com/?part=newsadvance&inc=newsadvance&id=3951

Bender Moskova’dan yine eli boş döndü
09-12-2013



YDH'nin haberine göre; Suudi Arabistan İstihbarat Şefi Bender bin Sultan’ın Suriye konusunda Rusya'yı kafaya almak için yaptığı Moskova ziyaretinde Rus yetkililere sunduğu yeni önerilere ilişkin ayrıntılar basına sızmaya başladı.

El Menar televizyonunun diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre Suudi Arabistan İstihbarat Şefi Bender bin Sultan, son Moskova ziyaretinde Rus yetkililere ağustos ayında sunduğu önerilerin gözden geçirilmiş şeklini sundu.

Habere göre Bender bin Sultan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüşmesi sırasında “Biz, Cenevre-2 Konferansında Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in geçiş süreci içerisinde görevinde kalmasını kabul ediyoruz. Ancak cumhurbaşkanlığı yetkileri geçiş hükümetine bırakılsın ve geçiş hükümetinin başbakanlığını da bir muhalif üstlensin” dedi.

Suriye’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2014 yılında yapılmamasını öneren Bender bin Sultan, parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçiş hükümetinin hazırlayacağı yeni anayasa sonrasında yapılması durumunda Suudi Arabistan’ın Suriye’de savaştan kaynaklanan maddi yıkımın maliyetini ödemeyi taahhüt ettiğini söyledi.

Habere göre Bender bin Sultan’ın bu önerilerine karşı Rus yetkililer şu cevabı verdi:

Suriye ordusu sahada önemli ilerlemeler kaydediyor. Buna karşın Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye tarafından desteklenen muhalifler, ağır bir yenilgi aldı.

Suudi Arabistan tarafından desteklenen silahlı grupların Suriye’de demokratik değişim isteyen muhaliflerle hiçbir ilgisi yok. Siz, tüm gücünüzle Suriye’deki krizin sona ermesi için barışçı çözüm isteyen muhalifleri yok etmeye çalışıyorsunuz.

Sizin muhalifler diye nitelediğiniz silahlı gruplar, bizim açımızdan sivil ve barışçı muhaliflere karşı olan terörist gruplardır.

Ne bizim ne de Suriye yönetiminin Suriye’nin yeniden imarı için Suudilerin yardımına ihtiyacımız var. Suriye’nin müttefikleri olan Rusya, İran ve Çin, Suriye’yi eskisinden daha iyi bir şekilde imar edebilecek teknolojik ve mali güce sahiptir.

Rusya ve Amerika, Suriye sorununun çözümü konusunda nihai anlaşmaya vardı. Amerikalılar da tıpkı Rusya gibi tekfirci teröristlerin Suriye’nin, Rusya’nın ve tüm dünyanın güvenliğini tehdit ettiğine inanıyor.

Bu konuda Avrupalılar da Amerika gibi düşünüyor. Avrupalı liderler de Avrupa’dan Suriye’ye giden teröristlerin döndükten sonra yaratacağı güvenlik sorunlarından endişe ediyorlar.

Size ve Suriye’de siyasi çözüme karşı olan herkese tavsiyemiz şu: Politikalarınızı değiştirin ve mezhep kışkırtıcılığı ve teröre verdiğiniz desteği kesin. Çünkü bu, iki tarafı keskin bir silahtır. Bu, öncelikle Suudi Arabistan’ın içini etkiler ve kontrol altına alamayacağınız bir tehlikeye dönüşür.

Sizin sahip olduğunuz siyasi durum, size başka devletlerin halklarının haklarını öne sürerek bu ülkelerde rejim değişikliğini destekleme izni vermiyor.

Sizin halkınız dini ve siyasi alanda ve basın alanında baskı altında bulunuyor kadınların ise en temel hakları bile bulunmuyor.

haber1001

Uygarlığın Gücü
Mehmet YUVA
6 Aralık 2013

Suriye demokrasi midir diktatörlük müdür, eksiklikleri fazlalıkları nelerdir tartışılır.
Lakin Resul-i Ekrem efendimizin ifadesi ile: "Şam mukaddestir ona uzanan el helak olur". Tarihi tespit itibariyle: "Şam yükselen ve gerileyen gücü belirleyen ana merkezdir. Dünyanın merkezi ve atan kalbidir. Bu merkeze egemen olan bölgeyi kontrol eder tahakkümü altına alır."
Suriye "Kürt halkının hakları" yalanı ile coğrafyamıza kurulmak istenen ikinci İsrail projesi önünde esas engeldir. Suriye, Irak işgalini başarısızlığa uğratan önemli bir faktördür. Suriye; Türkiye'nin, Lübnan'ın, Irak'ın, İran'ın, Filistin ve Rusya'nın parçalanması önünde kalkandır. Suriye konusu hamasi söylemlerle, Sünni-Şii safsatasıyla, Alevi iktidarın Sünni kitleler üzerindeki baskısı gibi söylemlerle anlaşılamaz. Suriye, tarih boyunca olduğu gibi bugünde bölgesel gücün kimin olacağını, hangi gücün tasfiye edileceğini belirleyen ülke konumundadır. Suriye krizi olarak ele aldığımız mesele bölgemizin bir bütün olarak sıcak bir tahripkâr savaşın veya yeni soğuk savaş döneminin belirleyicisi olacağı aşikârdı.
Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov'un deyimiyle, "muhalefeti istedikleri kadar silahlandırıp cesaret verseler de, Suriye ordusunu dize getirmeleri mümkün değildir". Bunun doğuracağı siyasi sonuçlar olacaktır. İlginç bir başka objektif değerlendirme de şudur; Esad'ın popülaritesi kriz öncesi döneme oranla en az %20-30 artmıştır. Bunda, Suriye muhalefetinin ama özellikle ülke içindeki silahlı grupların ortaya koydukları vizyonsuzluk ile faşist-şoven söylem ve tahripkâr eylemlerinin rolü büyük olmuştur. Umut bağladıkları devletler ise Arap vicdanında kredilerini yitirmiş ülkelerdir.
Bu gerçeklikten hareketle; Suriye krizinde ABD'nin mutlak "piyonu" olmayan herkes netice itibariyle tasfiye edilecektir. Suudi, Katar ve Bahreyn Krallıkları ile Erdoğan-Davutoğlu rejimini zor günler beklemektedir. Uluslararası ilişkilerde söylenmesi gereken son sözü ilk söz olarak telaffuz ederseniz, ağzınızdan çıkan sözün esiri olursunuz.
Resul-i Ekrem efendimizin: "Söz içinizdeyken o sizin esirinizdir, ağzınızdan çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz" hak sözüne uygun davranmamışlardır. Dindar gençlik yetiştireceğiz diye böbürlenirler ama hak söze uygun davranmazlar.
Körfez krallıkları ile Erdoğan-Davutoğlu rejimi Esad gitmezse kendilerinin gidici olduklarını biliyorlar. Suriye konusunda ateşin üzerine benzinle gitmelerinin yegâne sebebi budur.
Son merhalede kesin olan şey şudur: bölgemizde "uygarlığın gücü, gücün uygarlığına galebe gelecektir".

http://www.milliiradebildirisi.org/index.php/template/lorem-ipsum-ii/mehmet-yuva/mib/uygarligin-gucu-mehmet-yuva.html

Dış Mihrakın Büyüğü Heybede: Erdoğan&Davutoğlu Lahey'e Doğru
Hüseyin Vodinalı



Esad kazandı derken aslında belirtmiştik; Esad kazandı, Tayyip kaybetti.

Yani tüm bu Emevi Camii’nde namaz kılma hikayeleri ters tepti.

ABD ve İsrail’in gazıyla Esad’ı devirelim derken, başlarına uluslararası bir davayı sarma durumundalar.

Yenilginin faturası birilerine kesilmek üzere.

Sınırdaki illerde kurulan ve asker tarafından gizlenen kamplarda desteklenen ve silah yardımı yapılan ÖSO gibi oluşumların ötesinde, El Kaide türevlerine fazlasıyla arka çıkılması giderek bardağı taşırdı.

Bir de olayların doğrudan savcılık soruşturmalarına yansıması, yani devletin resmi belgelerine girmesi açık kanıt niteliği kazandı.

Son yakalanan silah yüklü tır bunun somut örneği.

Ama sadece o da değil.

Kamplarda kalan Suriyeli miiltan ve komutanlarının çeşitli tarihlerdeki itiraf niteliğindeki beyanatları zaten gazete ve TV’lerde haber olarak yer alıyordu.

Suriye de, yakaladığı selefi/vahabi El Kaide/El Nusra/Irak Şam İslam Devleti militanlarının itiraflarını ve ölü ele geçen Türk vatandaşı El Kaidecilerin kimliklerini her fırsatta yayınlıyordu.

Dış basında pek çok kez gündeme gelen iddialara göre bu militanlar Türk Devleti’nin koordinasyonu ile Suriye topraklarına sokuluyordu.

İskenderun limanına gelen silah yüklü gemiler, Katar ve Suudi Arabistan’dan maaşlı, Libya, Tunus, Yemen, Afganistan, Çeçenistan vesaire ülkelerden gelen El Kaideci militanların katar katar Suriye’ye gönderilmesi, tüm bunların gözler önünde cereyan etmesi bilinen bir gerçek.

28 Mayıs 2013’te Adana’daki El Kaide operasyonunda ele geçen ve sarin gazı olduğu ileri sürülen kimyasal silahların savcılık iddianamesine yansıması önemli bir olaydı.

Zaten Rusya bunun üzerine acilen BM Güvenlik Konseyi’nde suç duyurusunda bulunmuştu.

Savcının 132 sayfalık iddianamesinde şu ifadeler çok açık:

“Ahrar-ı Şam ve El Nusrah/Nusra Cephesi'ne bağlı mensuplarca kullanıldığı anlaşıldığından, El Kaide terör örgütü ile kimyasal silahlar/kimyasal maddeler aralarındaki bağlantı görülmektedir.”

Zaten BM Suriye Bağımsız Soruşturma Müfettişi Carla Del Ponte de, kimyasal saldırılarla ilgili olarak El Nursa teröristlerini suçlamış ve Esad yönetimini aklamıştı.

7 Kasım 2013’te Adana’da bir uyuşturucu ihbarı sonrası yapılan operasyonda, bir tırda 1200 adet roket başlığı bulunması yine sorulara yol açmıştı.

Son olarak Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde MİT’e ait olduğu Valilik yazısıyla belgelenen bir tır konvoyunun silah ve mühimmat yüklü olduğunun ortaya çıkması zaten sıcak suları iyice ısıttı.

ABD ve İsrail’in hedefindeki İHH ve MİT’in Suriye’deki militanlara silah göndermesi ve bunun net bir şekilde belgelenmesi önemli bir gelişme.

SUÇ DUYURULARI YAĞIYOR

Zaten bu yönde resmi girişimler de başladı.

Şam yönetimi 30 Aralık’ta, teröristlerin Suriye’ye girmesini destekleyen ve onlara silah yardımı yapan Türkiye ve diğer ülkelerin sorumlu tutulması için BM Güvenlik Konseyi’ne resmi başvuruda bulundu.

Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi başvurudan sonra şunları söyledi,

“Türkiye hükümeti, Bab El Havva, Fauz, Ayn El Bayda,Hırbet El Coz, Reyhanlı, Gazali ve Atima bölgelerinden sistematik olarak terörist ve silah geçişlerini sağlıyor. Türkler, Suriye halkına, devlet kurumlarına ve altyapı tesislerine her gün terör saldırısı yapan grupları destekliyor. Teröristler, hastane, okul, Müslüman ve Hıristiyanların kutsal ibadet mekânları, diplomatik temsilcilikler ve hatta okuldaki ve okul araçlarındaki çocuklara bile saldırmaktan çekinmiyor”.

Suriye Daimi Temsilcisi Caferi, mektubun ekine Türkiye-Suriye sınırını geçen 546 Yemenli teröristin ismi kayıtlı bir liste koydu.

Bundan önce de Cenevre -2 konferansı için uzlaşan ABD ve Rusya, Türkiye’yi El Kaide unsurlarına destek vermemesi yönünde defalarca uyardı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) tarafından yayınlanan geçen yıl yayınlanan raporda, radikal İslami grupların Suriye’ye Türkiye üzerinden giriş yaptıkları ve bu gruplara Türkiye tarafından silah ve taktiksel destek verildiği açık bir şekilde ifade edildi.

Hollanda’da da muhalefetteki aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) Suriye'deki "terörist örgütleri desteklemekle" suçladığı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında, Lahey’de bulunan Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesi’nce soruşturma açılmasını istedi.

Son darbe de Suriye muhalefetinden geldi.

Suriye Ulusal Koordinasyon Komitesi’nin (NCC) ülke dışındaki lideri Heysem Menna, 11 insan hakları örgütünün, Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) ''teröre destek vermek ve terör gruplarıyla işbirliği yapmak'' suçlamasıyla şikayete hazırlandığını açıkladı.

Menna, bazılarına kendisinin de üye olduğu bu örgütlerin Türkiye'yi, Suriyeli olmayan kendi ifadesiyle ''terörist'' grupların Suriye'ye girişine kolaylık sağlamak, bunlarla işbirliği yapmak ve bu grupların Türkiye sınırları içinde eğitim görmesine izin vermekle suçladıklarını belirtiyor.

Global Network for Rights and Development / Haklar ve Kalkınma için Küresel Ağ (GNRD) , International Coalition Against War Criminals / Savaş Suçlularına Karşı Uluslararası Koalisyon (ICAWC), Arab Commission for Human Rights / İnsan Hakları Arap Komisyonu (ACHR) adlı örgütlerin de bu 11 yapı arasında bulunduğunu kaydeden Menna'ya göre, Türkiye'den bazı insan hakları grupları da suç duyurusuna destek veriyor.

Bizce bu işin varacağı yer, Türk hükümetine yönelik Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesi’nde kapsamlı bir dava açılmasıdır.

Bu davanın yapı taşları her geçen gün ve her yönden pey der pey oluşturulmakta.

Yani içerdeki ayakkabı kutusu operasyonuna dış mihrak diyen Başbakan, asıl dış mihrakı pek yakında görebilir.

Hüseyin Vodinalı

Odatv.com

Suriye’de Filistinli ve Yarmuk gerçeği
Mehmet Serim
23-01-2014



YDH Suriye Temsilcisi Mehmet Serim, Suriye'deki Filistinli gerçeğini ve Yarmuk kampında yaşananların arka planını yazdı.

1948 yılında Siyonizmin zulmünden kaçan Filistinlilere kapılarını açan ilk ülkelerden birisi Suriye’ydi.

Yıllar içerisinde Suriye’ye göçen Filistinlilerin sayısı 600 bine yaklaştı.

Halen Suriye’de Şam (Yarmuk, Jaramana, Sbeni), Humus, Lazkiye ve diğer bazı illerde çeşitli sayılarda Filistinlileri barındıran kamplar var.

Kamp denildiği zaman akla ilk gelen şey çadır. Anadolu Ajansı’nın “Esad kendi halkının yanı sıra Filistinlilere de zulmediyor” haberlerinden bazılarında kullandığı[1] fotoğraflara bakarsanız Yarmuk kampının da yan yana dizilmiş binlerce çadırdan oluştuğunu sanırsınız. Ama öyle değil.

Yarmuk kampı binlerce konutu, kimisi 7-8 katlı binaları, okulları, kadınlar ve gençler için eğitim merkezleri, internet kafeleri, oyun salonlarını, caddeleri camileri, (özeller de dahil) hastaneleri ve bir şehirde olması gereken daha birçok şeyi barındıran koskoca bir semt.

Yarmuk’a ilk göçlerden bu yana 3., 4. nesil oluştu. Olaylardan önce 200 binin üzerinde insan yaşıyordu.

Suriye yönetimi daha ilk göçlerden itibaren Filistinlilere ayrıcalık tanıdı. Bizzat Hafız Esad’ın emriyle Filistinliler için özel yasa çıkarıldı.

Filistinliler herhangi bir Suriyeli ile aynı haklara sahip. Devlet memuru olabiliyorlar, istedikleri işi yapabiliyorlar, devlete ait hastanelerde ve okullarda parasız hizmet ve eğitim görüyorlar.

Kamuda çalışmak için başvuran bir Filistinli ile bir Suriyeli aynı niteliklere sahip ise pozitif ayrımcılık yapılarak öncelik Filistinli olana veriliyor(du).

Filistinliler ile ilgili haberlerde yanlış bir algı yaratan ‘kamp’ ifadesi bu nedenle (en azından Suriye’deki) Filistinlilerin durumunu tam yansıtmıyor.

Üstelik Filistinlilerin hepsi Yarmuk gibi ‘kamplarda’ yaşamıyor. Binlercesi Şam merkezde (veya diğer şehirlerde) yukarıda andığımız işleri yaptığı için maddi durumları ölçüsünde şehir hayatına karışmış durumdalar. Çok sayıda Filistinli ‘zengin’ de var.

Neden Filistinliler?

Suriye’de yaşanan sürecin Filistinlileri ilgilendiren tarafı ne olabilir? Mülteci konumunda yaşayan bir Filistinli neden kendisine kucak açmış / her türlü imkanı tanımış olan başka bir ülkenin rejimine karşı tavır alır?

Yarmuk ya da diğer yerlerde Suriye yönetiminin imkan sağlayıp desteklediği irili ufaklı çok sayıda örgüt, dernek, vakıf, oluşum Filistin’e dönüş hakkı için mücadele verirken nasıl oldu da kendi davasını unutup bir anda ‘Esad rejimi karşıtı’ oluverdi?

Bu soruların cevabını Esad’ın devirmek için her yolu mübah gören Batı dünyasının taktiklerinde aramak lazım.

İsrail’i unut Esad’a yüklen

Batı ve basınının Filistin ve İsrail’in Filistinlilere karşı yaptığı zulüm konusundaki iki yüzlülüğü malum. Ancak Filistin konusu Batı yöneticileri ya da basını için her zaman iyi bir malzeme oldu.

Batı’dan bir yönetici İsrail’e gelir, görüşmeler yapar, basın Filistinlilerin dramına yer verir. Ancak haberlerde ustaca bir taktik ile ‘İsrail’in yaptıkları gözden kaçırılır’ ve Batı ya da onunla birlikte hareket eden Arap tiranları sanki Filistinliler için kahroluyorlarmış görüntüsü yaratılır. Oysa (siyasi kaygıların yanı sıra insani olarak da) Esad(lar) dışında Filistinlilerin haklarını almaları için çalışan lider sayısı çok azdır.

Filistinliler Batı’nın elinde de Arap tiranlarının elinde de gerektiğinde kullanılabilecek siyasi malzemedir. İşte bu malzeme bu kez Esad’a karşı kullanılmaya çalışıldı. “Kendi halkına zulmeden Esad’ı bu kez Filistin(li mülteci) adı üzerinden vurmak istediler.

İlk deneme

Suriye’deki Filistinlilerin ‘rejime karşı kullanılan silahlar envanterine’ sokulması Yarmuk ile başlamadı.

2011 Ağustos ayında Suriyeli mültecilerin yaşadığı yerlerden biri olan Lazkiye’deki “Reml El Cenubi” semti karıştırıldı. Cisr eş-Şuğur taraflarından kaçtığı / geldiği söylenen militanlar bu bölgeye sızmayı başarmıştı.

Hani başbakan Erdoğan “Esad kendi halkını denizden bombalıyor” diyordu ya, işte o zamanlar Erdoğan’ın öyle olmadığını bildiği halde “denizden bombalanıyor” dediği yerdir Reml el-Cenubi.

Oysa ordu o zamanlar semt halkına “buraya operasyon yapacağız, boşaltın” dedi ve halkı otobüsler ile çıkarttı. Daha sonra da operasyon yapıldı.

“Denizden savaş gemileri ile bombalama” hikayesi ise operasyon sırasında deniz tarafından kaçmaya çalışan militanlara hücumbottan açılan ateşten ibaretti.

Tek bir savaş gemisi bile yoktu o bölgede. Ancak dünya basını olayı çarpıtarak verdi.[2]

Operasyon devam ederken ‘oyuna dahil olan’ bir Filistinli yetkili “Filistinlilerin rejim tarafından öldürüldüğünü” iddia etmişti. İddia bizzat Reml el-Cenubi’de yaşayanlar ve Filistin’den bir başka yetkili tarafından yalanlandı.

‘Lazkiye Bombardımanı’ daha sonra unutuldu gitti. Ancak Lazkiye’de yaratılan olaylarla bir kez daha uluslararası güçler tarafından kullanılan Filistinlileri bu kez çok daha sistematik şekilde planlanan başka bir oyun bekliyordu: Yarmuk.

Yarmuk’a geçmeden önce bir başka noktaya değinmek lazım.

Halid Meşal’in saf değiştirmesi

Suriye yönetimi kuşkusuz Halid Meşal’i çok sevdiği için barındırmıyordu Şam’da. İran’ın Filistin davası ile ilgili bölgesel mücadelesinde Hamas’ı kendi yanına çekme gayreti, İran ile birlikte hareket eden Suriye’nin (Suriye içinde) Müslüman Kardeşler ile kanlı hesaplaşma içindeyken diğer yandan Halid Meşal’i bir güç olarak kendi tarafında tutmasını gerektiriyordu. Bu nedenle Halid Meşal ve Hamas’a hem İran, hem Suriye yardım ediyordu.

Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi örgütlerin militanları Suriye’deki kamplarda eğitim gördü. Filistinli gençler Suriye’de askerlik de yapıyor.

Bunlar Adra baskınından yaklaşık iki hafta önce Adra’ya açılan yollardaki kontrol noktalarının teslim edildiği; Tarık el-Hıdır yönetimindeki Filistin Kurtuluş Ordusu’na bağlı iki birlik içinde yapıyor askerliklerini.

Filistin Kurtuluş Ordusu’ndan Adra ve çevresindeki çatışmalarda hayatını kaybedenler de oldu. (Diğer yandan Adra için oluşturulan kontrol noktalarındaki bazı militanların cihatçılarla işbirliği yaptığı ve Adra katliamını gerçekleştirenlerin bu şekilde girdiği de iddia ediliyor)

Hamas’a “nasıl tünel kazılacağını, nasıl el yapımı füze imal edileceğini öğreten Hizbullah’tır” deniliyor. Hamas daha sonra bu tünel kazma tekniğini Suriye’de rejime karşı savaşan silahlı gruplara öğretti ve bu silah orduyu zorlayan en etkili silahlardan birisi oldu.

Kuşkusuz Suriye yönetimi Şam Mezze’de bir villada barındırdığı, eğitim verdiği, çeşitli destekte bulunduğu Meşal’in “Müslüman Kardeşler bağlantısına rağmen” bir gün kendisini terk edeceğini hesaplamamıştı.

Ancak Meşal “reel politika”nın gereklerini yerine getirmekte tereddüt etmeyeceğini gösterdi ve en başlarda Hamas’tan yapılan açıklamalarda ortaya çıkmaya başlayan gönülsüzlüğünü bir süre sonra somuta döktü ve Suriye – Hamas sembiyotik ilişkisi sona erdi.

Muhtemelen Halid Meşal de bölgedeki diğer aktörler gibi Esad’ın işinin bittiğini düşünmüştü.

Halid Meşal Suriye dışına çıktı; ancak Hamas mensubu / militanı / sempatizanı olan herkesin Katar’da Emir tarafından ağırlanması imkanı yoktu.

Böylece sağcısı, solcusu, komünisti, dindarı, tarafsızı ile birlikte Hamaslılar da Yarmuk’ta ya da Suriye’nin başka yerlerinde yaşamlarına devam etti.

İkinci deneme Yarmuk

Suriye’de her tür malzemeyi kullanmaya kararlı güçlerin ikinci denemesi Yarmuk’ta oldu. Yarmuk’ta her ne kadar onlarca grup “yurtlarına geri dönüş de dahil Filistinlilerin haklarını sağlamak için” faaliyet içinde olsa da sağ, sol, komünist, silahlı, silahsız bu grupların aralarındaki ilişkinin çok da sağlıklı olduğu söylenemez.

Bu durum geçmişte zaman zaman aynı ortamda kameralar önünde öpüşen Halid Meşal ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) lideri Ahmet Cibril mücadelesinde daha somut biçimde ortaya çıktı.

Suriye’de olaylar başladığı zaman herkes gibi bu ikili de ‘tarafını seçmek durumunda’ kaldı. Halid Meşal’in tavrını anlatmaya çalıştık.

Ahmet Cibril ise net bir biçimde yönetimin yanında yer aldı. İki grup arasındaki ilkesel farklar burada da kendini göstermişti.

Olayların başlaması ile birlikte iki taraf arasında bazı gerginlikler de yaşandı. ilk somut olay 5 Haziran 2011’de “Nekba Günü” yıldönümünde yaşandı.

Filistinlileri kullanma sırası bu kez Suriye yönetimindeydi ve 5 Haziran’da işgal altındaki Golan’da İsrail tarafındaki “Ayn eş-Şems” köyünün hemen karşısında yer alan Ayn et-Tini” köyünün karşısına düşen tampon bölgede Filistinliler gösteri düzenledi. Suriye yönetimi “Filistinlilerin gösteri yapmalarına engel olmamış, binlerce Filistinliyi tampon bölgeye taşımak için otobüsler çalışmıştı.

Gösteriler İsrailli keskin nişancıların yaklaşık 20 Filistinli gencin öldürülmesiyle sonuçlandı.

Ertesi gün Yarmuk’ta Filistinli gençlerin cenazesinde olaylar yaşandı. Karşı karşıya gelenler Hamas ve Kurtuluş Cephesi mensuplarıydı.

Yarmuk daha sonra zaman zaman küçük çatışmalar, zaman zaman bombalı eylemler ya da girişimleri ile anıldı.

Yarmuk’un vitrine çıkarılması ise 2012 sonlarında başladı. Özgür Suriye Ordusu ve el-Nusra gibi örgütler Yarmuk’a girmeye ve yavaş yavaş hakim olmaya başladılar. Liva el-Asifa örgütü de bunların arasındaydı.

Yarmuk’taki yaşanan gelişmelere yönetimin tepkisi ‘karışmamak’ oldu. Bu stratejik kararı alan Suriye yönetimi olaylara müdahil olması durumunda Filistinlileri katletmek ile suçlanacağını biliyordu. Bunun önüne geçebilmek ve askeri açıdan yeni bir cephe açmamak için Suriye ordusu Yarmuk’un kuzey tarafını tamamen kapattı. Güney yönüne açılan taraf ise açıktı ve cihatçılar bu yolları kullanabiliyordu.

2013’ün ortalarından itibaren Yarmuk’ta çatışmalar artmaya başladı. Çatışmalar FHKC ile el-Nusra, Liva el-Asifa grupları ve onlarla işbirliği yapan Hamas arasında yaşandı.

2013’te Suriye ordusunun operasyon yapacağı haberleri üzerinde Ahmet Cibril Yarmuk’u işgal eden diğer gruplar ile görüşmeler yaptıklarını belirterek yönetimden kendisine süre tanımasını istedi. Ancak şu ana kadar başarı sağlanması bir yana durum daha da kötüye gitti.

Olaylar sırasında 200 bin kişinin çoğu Yarmuk’u terk etmek zorunda kaldı. Şimdilerde Yarmuk’ta kalanların sayısının yaklaşık 20 bin olduğu belirtiliyor. İşte tüm “Esad’ın ordusu tarafından kuşatma altında tutulan Filistinliler açlıktan ölüyor” haberlerinin odağında bu 20 bin kişi var.

Taktik aynı

Cihatçı militanlar ya da silahlı mücadele veren muhaliflerin Yarmuk’ta uyguladığı taktik Suriye’deki isyan süreci için yeni değil.

Militanlar bir yere girdikleri zaman ilk iş olarak halkı kendilerine bağlamak üzere yardımcı oluyor. Daha sonra ise halk için zulüm günleri başlıyor. Yarmuk’ta da öyle oldu.

Tecavüz, soygun, açlık

Uluslararası basın insanlar açlıktan ölüyor haberlerini verene kadar Yarmuk’ta geçen süreç (bilinçli ya da bilinçsiz biçimde) göz ardı ediliyor.

Militanlar her yerde yaptıkları gibi Yarmuk’a da hakim olmaya başladıktan sonra hemen bütün evler soyuldu, birçok kadına tecavüz edildi, insanlar öldürüldü. Olaylardan önce Şam’ın en hareketli çarşılarından birini barındıran Yarmuk harap hale geldi. Oysa çalışan onlarca fırın, pastane, okul, işyeri, tesis vardı.

Bunlar ya harap oldu ya da çalışanları göç eden halk ile birlikte çıkmak zorunda kaldı. Bundan sonrasını tahmin etmek çok da güç değil.

Diğer yandan Suriye ordusu da militanların el koyması ihtimaline karşı belli yönlerden gıda girişine izin vermedi.

Ben kendi adıma “açlıktan ölen 40 kişi” haberlerine kuşku ile yaklaşıyorum. Elbette soğuk, hastalık ve gıda yokluğunun bir araya gelerek ölümlere sebep olduğunu kimse inkar edemez. Ancak “aç bırakalım ölsünler” mantığıyla hareket edilmiş olması da mantıklı değil.

Geriye kalan tek ihtimal bu bölümde anlattıklarımızın ışığında militanların bu insanların ölümüne sebep olduklarıdır.

Ceyda Karan Taraf Gazetesi’ndeki köşesinde Filistinlilerin yaşadığı Yarmuk kampı ile ilgili doyurucu bir yazısına “Yermuk’un Vebali Hamas’ın Boynuna” başlığını kullanarak tüm yaşananları tek cümle ile özetlemiş.[3]

Biz bu ifadeyi biraz değiştireceğiz: Yarmuk’ta yaşananlar uluslararası tiyatroda rol kapmak için kirli taktiklere göz yummanın ötesinde silahlı grupların Yarmuk’a girmesini sağlayarak ve bu gruplara katkı sunarak kendi halkını da feda eden Halid Meşal’indir.

Yarmuk’ta yaşayanların Suriye’deki gelişmelerle ilgileri yoktu. Hayatlarını her Suriyeli gibi sorunlarla / güzelliklerle sürdürüyorlardı. Ancak Filistinliler bir kez daha kullanıldılar. Hem de bu kez Filistinliler için mücadele ettiğini öne süren ‘Hamasi’ liderleri tarafından.

[1]http://www.aa.com.tr/tr/haberler/273851--samda-acliktan-kedi-eti-yiyen-aile-zehirlendi

[2]http://www.breakingnews.com/item/2011/08/15/palestinian-refugees-flee-camp-as-syrian-forces-shell-port-of-latakia-un-says-bbc/

[3]Ceyda Karan, Taraf. 19 Ocak 2014. Yermuk’un vebali Hamas’ın boynuna http://www.taraf.com.tr/ceyda-karan/makale-yermuk-un-vebali-hamas-in-boynuna.htm

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12593_suriyede-filistinli-ve-yarmuk-gercegi.html

El-Kaide, IŞİD ile ilişkisi olmadığını açıkladı
3 ŞUBAT 2014



El Kaide örgütü Suriye'de Esad yönetiminin yanısıra diğer muhalif gruplarla da çatışan cihatcı gruplardan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile bağlantısı olmadığını açıkladı.

El Kaide'nin açıklamasında, IŞİD'in el-Kaide'nin bir parçası olmadığı belirtildi.
Örgütün liderlerinden Eymen El-Zevahiri, Mayıs ayında Irak merkezli IŞİD'in Suriye'deki el-Kaide'yle bağlantılı el-Nusra Cephesi ile birleşme önerilerine karşı çıkmıştı.
O tarihten bu yana IŞİD, diğer muhalif grupları hedef alan saldırıları ve sivillere yönelik kötü muameleler nedeniyle Esad muhalifi gruplar tarafından da suçlanıyor.
Çoğunluğunu yabancı savaşçıların oluşturduğu IŞİD ile Batı'nın desteklediği muhalif ve İslamcı gruplar arasında çıkan çatışmalarda şu ana kadar 2 bin 300'den fazla kişinin öldüğü belirtiliyor.
Pazar günü IŞİD örgütünden bir intihar eylemcisinin Halep'te düzenlediği saldırıda 16 İslamcı militanın öldüğü bildiriliyor.
Cumartesi günü de Halep'te IŞİD'in düzenlediği iki intihar saldırısında aralarında Tevhid Tugayları'nın üst düzey bir komutanının da bulunduğu 26 kişi öldü. Aynı gün Sukuru'ş-Şam adlı örgütün ileri gelen komutanlarından biri de Hama kentinde IŞİD'in kurduğu pusuda hayatını kaybetti.
Suriye'nin yanısıra Irak'ta da etkin olan IŞİD geçen ay Irak'ın Felluce kentinde kontrolü ele geçirmişti. Irak ordusu, hafta sonu yaptığı açıklamada, kentin kontrolünü geri almak için örgüte karşı saldırıda bulunacağını açıkladı.
IŞİD'in militan grupların bir şemsiye örgütü olan Irak İslam Devleti'nden koparak büyüdüğü, 2011 ortasında da el-Nusra Cephesi'nin oluşumuna yardım ettiğine inanılıyor.
Geçen yıl Nisan ayında Irak İslam Devleti'nin lideri Ebu Bekir el-Bağdadi, kendi örgütünün el Nusra ile birleşerek Irak Şam İslam Devleti'ni kurduğunu açıklamış, ancak bu iddia hem el-Nusra lideri Ebu Muhammed el-Culani hem de el-Kaide lideri Zevahiri tarafından reddedilmişti.
El-Kaide Suriye'deki temsilcisi olarak el-Nusra'yı gösteriyor.
'İsyan hareketine zarar veriyor'
El Nusra ve IŞİD strateji ve Suriye'nin geleceğine ilişkin görüşleri açısından da farklılaşıyor.
El Nusra diğer muhalif gruplarla daha iyi ilişkiler geliştirerek Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetimini devirmeye çalışıyor. IŞİD ise kontrolündeki bölgeleri genişleterek son derece katı bir şeriat yönetimi uygulamaya çalışıyor.
El Kaide ise açıklamasıyla IŞİD'le arasında herhangi bir bağ bulunmadığını bir kez daha vurgulama ihtiyacı duymuş görünüyor.
El Kaide IŞİD'le herhangi bir bağının bulunmadığını belirtmekle yetinmeyerek, "IŞİD'in eylemlerinden sorumlu olmadığının da" altını çizdi.
Doha'daki Brookings Merkezi'nden Charles Lister, El-Kaide'nin açıklamasını örgütün Suriye'deki cihatçılar arasında otoritesini yeniden kurma çabası olarak değerlendiriyor.
Fransız Haber Ajansı AFP'nin sorularını yanıtlayan Lister, IŞİD'in eylemlerine devam etmesinin beklenebileceğini belirterek, muhalifler arasındaki çatışmaların Suriye'de isyan hareketine zarar verdiğini söyledi.
Lister, farklı gruplar arasındaki çatışmalar nedeniyle muhaliflerin Suriye'de zafer elde etmelerinin mümkün olmadığını da savundu.
BBCT

PYD Eş Başkanı Abdullah: Rojava'da kurulan PYD yönetimi değil
Sinan Onuş
Ankara
4 ŞUBAT 2014



Suriye Kürtleri, ülke kuzeyinde Rojava'da olarak adlandırılan bölgede bulunan Cizire ve Kobani'den sonra 29 Ocak'ta Afrin kentinde de demokratik özerklik ilan etti.

Kantonlar, dört ay içinde seçimlere giderek parlamentolarını yenileyecek.
Son kantonun özerklik ilanından iki gün sonra 1 Şubat'ta Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanı Asya Abdullah, Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) düzenlediği 'Uluslararası Yeni Siyaset Arayışları' başlıklı konferansa katılmak için Ankara'ya geldi.
BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Abdullah'la Rojava'daki gelişmelerle Türkiye'nin ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin tavrını konuştuk.
Abdullah, Suriye'nin kuzeyinde Rojava olarak adlandırıla bölgede kurulan demokratik özerkliklerin PYD yönetimi olmadığını, IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) örgütüyle her an yeni çatışmaların başlayabileceğini, Esad yönetimiyle görüşmediklerini söyledi.
Abdullah ayrıca Rojava'daki özerklikle ilgili açıklamaları nedeniyle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani'yi eleştirdi.
'Kantonlarda kurulan PYD yönetimi değil'
Asya Abdullah, özerkliklerin ardından 'öncelikli olarak iki' hedeflerinin olduğunu söyledi.
Abdullah, "Birinci öncelikli hedefimiz bakanlıkların ve bunların alt sisteminin yeniden örgütlenmesi. İkinci aşamada da bu bakanlıklar üzerinden toplumsal sorunları gidermeye çalışacağız" dedi.
Demokratik özerklik modelinin bunu gerektirdiğini söyleyen Abdullah, kantonların ilanıyla birlikte "Son derece yanlış beyanatlarda bulunulduğunu, yanlış değerlendirmeler yapıldığını" ileri sürdü.

Bu "yanlış değerlendirmeleri" ise "Örneğin bunun PYD hükümeti olduğu öne sürüldü. Oysa böyle bir şey söz konusu değil" diye açıkladı.
Cizire kantonunun "son derece enteresan" olduğunu belirten Abdullah, "Cizire kantonunun üç sorumlusundan biri Kürt, biri Arap, öbürü de Süryani. Cizire Kantonu Başbakanı Ekrem Heso, Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi (ENKS) mensubu. Yani PYD'li değil. Dolayısıyla buranın bir PYD organizasyonu olduğu değerlendirmesi yanlış" dedi.
'Yanlış kanaate karşı kendimizi anlatacağız'
Cizire Kantonu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Salih Gedo, geçen hafta basına yaptığı açıklamada, kantonun, bölge ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kuracağını açıkladı.
Asya Abdullah, Gedo'nun, kantonun hem durumunu hem de taleplerini ve nasıl bir yapı olduğunu komşu ülkelere anlatmakla mükellef olduğunu söyledi.
'Kendilerini anlatmaya neden ihtiyaç duydukları' yönündeki soruyu ise "Bazı Kürt örgütleri var ki bizim aleyhimizdeki en insafsız raporları, değerlendirmeleri yapıp bunları da uluslararası güçlere naklediyorlar. Bu yanlış kanaati değiştirmek üzere kendimizi anlatmak istiyoruz" diye yanıtladı.
Abdullah, bu örgütün ise ENKS içinde "İttihat Siyasi" (Siyasi Birlik) olduğunu açıkladı ve "Bölge ülkeleri tarafından bize yönelik bu tür değerlendirmeler yapılmazken bu ve benzeri partiler, 'kanton organizasyonunu PYD gerçekleştirdi' diye propaganda yapıyorlar. Fakat şu anda yalnızlaşmış durumdalar" iddiasında bulundu.
'IŞİD Rojava açısından tehdit'
Son dönemde Suriye'de, Nusra Cephesi'nden sonra Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) adı oldukça öne çıkıyor. 'Rojava'ya büyük bir saldırı bekliyorlar mı?'
PYD Eş Başkanı, "Her an çatışma yaşanabilir ve Rojava açısından tehdit oluşturuyorlar" dedi.
Kendilerinin askeri değil, siyasi çözümden yana olduklarını söyleyen Abdullah, bir saldırı durumunda ise "Kürtlerin yapabileceği kendi haklarını ve kendi bölgesini savunmaktır" diye konuştu.
Abdullah, Esad hükümetinin, kendilerine "zımnen destek verdiği" yönündeki iddiaları ise kabul etmedi.
Abdullah, "Biz, görüşme gerçekleştirdiğimiz herhangi bir gücü saklamayız. Rejim, mevcut yapının devam etmesini istiyor ve bunun için mücadele yürütüyor. Biz, demokratik olmayan güçler tarafından desteklenecek bir yapıya sahip değiliz" dedi.
'Barzani yönetimine eleştiri'

PYD Eş Başkanı Salih Müslim, üçüncü kantonun özerkliğinin ilanı öncesinde yaptığı açıklamalarda "Türkiye'den iyi sinyaller almıyoruz" demişti.
Abdullah, 'Gelinen bu noktada Rojava ve Türkiye arasındaki ilişkiler hangi boyutta ilerliyor?' sorusunu ise "Biz, Türkiye'nin var olanı, gün yüzünde olanı desteklemesini istiyoruz. Türkiye'nin birtakım hesapları var ama Rojava'daki sistem, Türkiye karşıtı bir sistem değil" diye yanıtladı.
Bir süre önce PYD lideri Müslim'in Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) girişi, yönetim tarafından engellenmiş, IKBY ve PYD arasındaki ilişkiler gerilmişti.
IKBY lideri Mesut Barzani, ilişkileri düzeltmek adına Aralık ayı ortasında PYD yetkilileri ile bir araya gelmişti.
PYD Eş Başkanı Abdullah, 'Üçüncü kantonun özerkliğinin ilanı sonrası Barzani nasıl tepki veriyor?' sorusuna da "Buna öncelikle Barzani'nin cevap vermesi gerekiyor aslında" diye yanıt verdi.
Abdullah, Barzani'nin "Rojava'da bir devrim gerçekleşmedi" şeklindeki sözünü anımsattı ve "Rojava halkının bu sözü kabul etmesi beklenmemelidir" dedi.
Barzani'nin, Rojava konusunda Türkiye ile "tutum bezerliği sergilediği" yönündeki iddiaları için de "Bize göre hiçbir güç, başka bir güç adına siyaset yapmamalıdır. Yani birilerinin kabul ettiğini başkalarının reddetmesi kabul edilebilir bir zihniyet değil" değerlendirmesinde bulundu.
BBCT

Kamışlı’da Beşşar Esad’a destek gösterisi
20-02-2014



Suriye’nin Kürtlerin çoğunlukta olduğu Kamışlı kentinde Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e destek gösterisi düzenlendi.

YDH'nin haberine göre; Kurdpress’e demeç veren Kürt gazeteci Huşin Ömer, Kamışlı kentindeki yüzlerce kişinin bugün öğleden sonra Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ı destekleyen bir gösteri düzenlediğini bildirdi.

Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın posterlerini ve Suriye bayraklarını taşıyan göstericilerin cumhurbaşkanı lehine sloganlar attıklarını belirten Huşin Ömer, düzenlenen gösteriye Barzani yanlısı Kürt Ulusal Konseyi üyesi partilerin “eğer gerçekten Cezire bölgesinde bir Kürt özerk yönetimi varsa peki bu Esad’a destek gösterisi ne anlama geliyor” diye tepki gösterdiğini söyledi.

Gazeteci Huşin Ömer, Kurdpress’in “Kamışlı’daki idari durum nasıl?” şeklindeki sorununa da şu cevabı verdi. “Suriye’ni Kürt bölgelerindeki tek havaalanı Kamışlı’da bulunuyor. Kentteki havaalanı rejime bağlı güvenlik güçleri tarafından idare ediliyor. Kentin birçok bölgesinde rejime bağlı güvenlik güçleri bulunuyor; ancak geri kalan yerler PYD güçlerinin kontrolü altında.”

Bir süre önce de Suriye Savunma Bakanı sürpriz bir şekilde Kamışlı kentine gitmiş ve bu ziyaret, PYD karşıtı Kürt gruplarının “PYD, Suriye rejimiyle işbirliği yapıyor” şeklindeki eleştirilerine neden olmuştu.
haber93

Libya'dan Suriye’ye gönderilen hardal gazı Libya ordusuna takıldı
28-02-2014



Libya ordusunun, temin ettikleri hardal gazını Suriye’ye nakletmeye çalışan bir grup militanı ele geçirdiği bildirildi.

YDH- Ed-Dustur'un haberine göre Libya televizyonu, hardal gazının bazı aşırı gruplar tarafından Suriye’ye gönderilmeye çalışıldığını bildirdi.

Libya ordusu komutanlarından Albay Mansur el-Muzeyyeni, “Bu kişiler, temin ettikleri hardal gazını Libya’dan Suriye’ye nakletmeye çalışırken, Libya ordusu tarafından ele geçirildi ve hardal gazına da el kondu” dedi.

Albay Muzeyyeni ayrıca söz konusu kişilerin hardal gazı ile yakalanmasından sonra Libyalı bazı yetkililerin bu kişilerin serbest b
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Şub 07, 2014 10:28 pm    Mesaj konusu: Limeze Suriye’ gerçeğin sesi, habercisidir! Alıntıyla Cevap Gönder

‘Limeze Suriye’ gerçeğin sesi, habercisidir!
RöportajFerhat Aktaş
Genç Bakış
05-02-2014

Arkadaşımız Ferhat Aktaş, yaklaşık 3 yıldır sosyal medya üzerinden Suriye gerçekleri konusunda önemli haberlere imza atan 'Limeze Suriye' sayfası admini ile bir röportaj gerçekleştirdi.

Suriye'deki mücadelenin pratik gelişimiyle ilgili enformatik bilgiler paylaşan, ülke gerçeklerini sansüre, yalana ve bilgi karatmasına inat sayfasına taşıyıp Türkiye kamuoyuna seslenen Limeze Suriye Facebook sayfasının admini ile Suriye hakkında merak edilen konularda bir röportaj gerçekleştirdik. Gerçekleri aktarmayı ilke edinen Limeze Suriye sayfası üç yıllık dönem içinde günlük haber paylaşımlarıyla alternatif habercilik açısından önemli işlere imza attı. Biz Suriye konulu haberler hazırlayan gazetecilerin mutlaka takip ettiği bir sayfa oldu. Gerçekleştirdiğimiz bu röportajla sayfanın misyonunu kurucusu ve emekçisi admin arkadaştan dinleyelim istedik. Dikkatle okumanızı tavsiye ediyoruz!

F. Aktaş: Suriye’de yaşanan pratik sürece ilişkin düzenli enformatik bilgiler paylaşıyorsunuz. Öncelikle sayfa olarak misyon edindiğiniz ilkeleri öğrenmek istiyoruz. Limeze Suriye sayfası hangi ihtiyaçların sonucu olarak açıldı, bugüne kadar ne tür baskılarla karşılaştı?

Limeze Suriye: Selamünaleyküm Ehli Suriye dostları. Öncelikle bu röportaj için sizlere teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

Misyon olarak dosdoğru olmayı, Suriye meselesini ve gerçeklerini anlatmayı ilke edindim.
Suriye ile kan bağım var, Suriye’yi tanıyor ve biliyorum. Senede bir kaç ay Suriye’de bulunuyordum, bundan dolayı Suriye’nin yapısını, kültürünü, şehirlerini, insanlarını, tarihi ve tabii güzelliklerini yakından görme, tanıma fırsatım oldu.

Suriye meselesi ilk olarak başladığında bunun bir kirli oyun olduğu hemen kendini gösterdi.
Suriye dış borcu olmayan kendi kendine yeterli olan bir ülke, tüccarın bankadan çektiği parayı bir poşet içerisinde yürüyerek işyerine götürdüğü, özellikle yaz aylarında bayanların gece rahatlıkla çarşıya alışverişe gittiği bir ülke idi Suriye. Şeriat mahkemesinin bulunduğu ve hiç bir yerde başörtüsü probleminin yaşanmadığı, Cuma günlerinin tatil olduğu ülke Suriye idi.

15 Mart 2011’de olaylar başladı. Dar’a da 8 polis katledildi, 20 Nisan 2011 de Banyas’ta 21 asker şehit edildi. Kısa bir müddet sonra Türkiye’deki bir kısım medya Suriye devletine karşı cephe alarak muhalif denilen teröristlerin yanında yer aldı, Türk milletine yanlı ve yalan haber vermeye başladı.

Bu medyanın haber sitelerinde gördüğüm tamamen yalan ve fitne kokan haberlere olayların doğrusunu yorum olarak yazdım, anında müthiş bir saldırı başladı, yazdığım yorumlara karşı söylenenler:
‘İran ajanı.
İran’dan ne kadar para aldın.
Suriye muhaberatından para alıyor.
Şii…belden aşağı küfürler.
Nusayri…belden aşağı küfürler.
Şebbiha…aynı hakaret ve küfürler.
Nusayri Esad’ın şebbihası.’
Hep buna benzer küfürler ve hakaretler yorum olarak yazıldı, bunlar sanki papağan gibi kendilerine bir şeyler ezberletilmiş onları biliyor başka hiçbir şey bilmiyorlar.
Hâlbuki ben Sünni’yim.

O zaman ‘Niçin Suriye Sayfamız’ hedef alındı, niçin Türkiye’deki bu yandaş medya Suriye’ye düşman oldu, niçin bazı gruplar tanımadıkları- bilmedikleri Suriye’ye düşman oldu düşüncesi ile Niçin Suriye sayfasını açtım, sayfayı açıncaya kadar Facebook’u kullanmamış ve hakkında pek bir bilgim yoktu, karınca misali tek başıma da olsa Suriye gerçeklerini izah etmek için Bismillah diyerek başladım.

Günlerce kendi kendime yazdım, kendi kendime resim yayınladım ve sonra bir-iki derken arkadaş sayısı artmaya başladı, 1 sene sonra Niçin Suriye sayfası 5 bin kişiye ulaşmıştı. Buna karşılık teröristler, destekçileri ve yandaşları sürekli yorumlarda hakaretlerde bulunuyor, mesaj atarak ölüm tehditleri yağdırıyorlardı. Ölüm tehditlerinde o kadar ileri gittiler ki Suriye’deki teröristlere her türlü yardımı yapan ve Almanya’da faaliyetleri yasaklanan güya hayır kuruluşunun bir üyesi dahi tehdit mesajları gönderdi.

Tehditler yoluyla bir şey elde edemediklerinden şikâyet yolunu seçtiler, organizeli ve kalabalık bir şekilde saldırdılar. Bu saldırılar neticesinde Niçin Suriye sayfası kapandı yedek Meze Suriye ile devam ettim, fakat aynı saldırı ve şikâyet sonrası 3700 üyeli Meze Suriye sayfası da kapandı.

Şimdi Limeze Suriye (Fasıh Arapça ile Niçin Suriye manasına geliyor) sayfası olarak devam ediyorum. Katlanamadıkları olay gerçeklerdi. Antakya’daki teröristlerin faaliyetlerini, sınır bölgelerindeki kamplarını, sınırdan rahatlıkla girip çıktıklarını ve Suriye-Türkiye sınırında teröristlerin idaresindeki mazot kaçakçılığını resimlerle yayınlamıştım. Teröristler ve destekçilerinin anlamadığı bu para veya maddi çıkar değildi, bu gönül işi, sevgi işi, Suriye’nin maruz kaldığı bu kirli savaşın sebeplerini izah etmek, gerçekleri açıklamak işi, katledilen Suriye güvenlik kuvvetlerinin ve Ehli Suriye’nin, harab olup yakılıp yıkılan ve yağmalanan Suriye’nin verdiği mücadelenin ne olduğunu anlatmak işi. Kimlerin hangi çıkarlar uğruna kan döktüğünü, hangi devletlerin maşaları olduğunu, ayda 400 Euro için eline silah alarak Suriye de katliam yapan teröristleri anlatmak, Ehli Suriye için bir vefadır.

Sosyal medya’da enformasyon ve dezenformasyon birbirini takip ediyor. Siz sayfa admini olarak bilginin doğruluğunu nasıl teyit ediyorsunuz? Facebook üzerinden benzer minvalde yayın yapan çok sayıda sayfayla farkınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

-Suriye medyası olaylar ilk başladığında hazırlıksızdı, teröristler ise daha önceden ABD’den aldıkları 6 milyon dolar ile Al Barada TV’yi kurmuşlardı. Ayrıca El Cezire ve Al Arabiya fitne kanalları da hazırlanmıştı. Teröristler çok kısa sürede sosyal medyada fitne ve yalan propagandalara başladılar, Suriye medyası kendini toparladı ve atağa geçti ve vatanseverlerin oluşturduğu sosyal medya hem yalan propagandalarla mücadele etti gerçekleri gösterdi, hem de Suriye kirli savaşını anlatmaya başladı. Kısa süre içerisinde resmi ve yarı resmi site ile sayfalar yayınlanmaya başladı. Haberleri ağırlıklı olarak resmi sayfalardan ve haber sitelerinde alıyorum. Al Manar –Al Mayaden-Al Alam- Suriye tv’leri ve bu tv muhabirlerinin kendi sitelerinden. Ayrıca Suriye askeri ile Milli savunma kuvvetlerinin oluşturduğu resmi kendi sayfaları var. Birde çok ciddi ve doğru haber veren sayfalar var bütün bu kaynakları tarıyor aldığım haberi diğer kaynaklarla karşılaştırıyorum doğruluğundan emin olduktan sonra yayınlıyorum.

Suriye’yi ve şehirleri tanıdığım için olayı ve haberi daha çabuk anlıyorum. Diğer bir metot teröristlerin kendi sayfaları çok güvenilmez fakat işe yarar haber ve resimler oluyor. Doğru ve yalanı ayırt etme işinde ise yayınlanan haber özellikle resimlerin esas ana kaynağını bulmaya çalışıyorum. Teröristler ‘Esad güçleri öldürdü’ diyerek bir resim yayınlıyor resmi internette aradığımda gerçek olup olmadığı hemen anlaşılıyor.

Teröristler İsrail saldırısı ile şehit olmuş Filistinlileri çok uzun süre kullandılar, Irak savaşında Amerikan askerlerinin şehit ettiği insanları, İran’da meydan gelen deprem görüntüleri, Libya’da iç savaşta ölenleri, Afganistan’da-Pakistan’da ölen insanların resimlerini hep kullandılar hatta bir ara şaşırdılar Japonya’da depremde ölen bir anne ve çocuğunu Suriye diye kullandılar. Propaganda için her yolu denediler Güney Amerika’da trafik kazasında ölen bir çocuğun resmini sürekli kullandılar. Şırnak’ta namaz kılan Türk askerini, BDP’lilerin dışarıda kıldığı Cuma namazını Suriye diye verdiler. Filistin mücahitlerinin namaz kılarken çekilmiş resimlerini Suriye’de mücahitler diye reklam yaptılar.

Bazen teröristler video yayınlıyor propaganda maksatlı. Yayınlanan videoyu incelediğimizde yalanları ortaya çıkıyor, kışın ortasında kısa kollu tişört ile çekim yapılmış veya Halep’te yağmur yağıyor teröristlerin resim veya videosunda hava açık güneşli. Kısaca teknoloji çağındayız yapılan yalan ve fitne propagandalar kısa sürede çürütülüyor.

Üç senedir Suriye haberleri ile haşır neşir olduğumdan artık neyin yalan neyin doğru olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorum. En önemlisi haberi yapılan bir ülkeyi tanımak. Sosyal medyada üzülerek gördüğüm olay toplumu kışkırtmak adına abartılı ve yanlış haberlerin yayınlanması ve aylar önce olmuş bir olayı tekrardan yeni gibi yayınlamak. Şayet bir misyon varsa yani Suriye gerçeğini anlatmak misyon ise o zaman dosdoğru olmak şart. Suriye halkı bir bütündür bu bütünlük korunduğu için üç senedir ayakta duruyor, sosyal medyada yapılan yayınlar bu bütünlüğü korumaya yönelik olmalı, benim en çok dikkat ettiğim nokta budur.

Suriye yönetimi aleyhinde yayın yapan sayfalar hakkında düşünceleriniz nedir?

-Üç sene öncesine dönüp baktığımızda bu insanlar Suriye hayranı insanlardı. Kızları başörtüsünden dolayı Türkiye’de okuyamadığından Suriye’ye gidiyor ağırlıklı olarak Şam’da okullara kayıtlarını yaptırıyor ev kiralıyor ve kızlarını gönül rahatlığı ile okutuyorlardı. Aynı şekilde erkek öğrenciler Suriye’de üniversitelerde okuyordu hem de Türkiye den çok daha ucuza. Suriye’ye turlar düzenleniyor geziliyor alışverişler yapılıyordu. Suriye deki önemli İslami eserler, peygamber kabirleri, sahabe kabirleri ziyaret ediliyor adeta Suriye yeniden keşfediliyordu.

Ben Suriye’de bulunduğum zamanlarda bu tür gezi gruplarına çok rastladım. Her şey çok güzel gidiyordu önce vizeler kalktı sınırda bayramlaşma bitti, aileler bayramda Suriye ve Türkiye arasında gidip gelmeye başladı. Şimdi bu yandaş medyada çalışan insanların bazıları Şam’da öğretim görüyordu. Suriye’ye düşman olan bu insanlar Gazze için konvoy düzenlendiğinde Suriye’de valiler bunları karşıladı, Lazkiye limanında günlerce gemi beklerken Lazkiye halkı bu insanlara günlerce yemek taşıdı. Mavi Marmara katliamından hemen sonra Suriye’de yer yerinden oynadı İsrail’i protesto mitingleri düzenlendi. Halep’te Şam’da Türk konsolos ve elçiliğine başsağlığı ziyaretleri yapıldı.

O zamanlar her şey iyiydi Suriye kardeşti, akraba idi. Beşar Esad candan dosttu. Taki BOP için Suriye hedef tahtasına oturtuluncaya kadar, bir anda her şey değişti, önce Esad Esed oldu, sonra zalim diktatör falan ve Nusayri oldu. Beşar Esad aynı idi hiç değişmedi, değişen Türkiye’deki yandaş medya ve hükümetti.

Suriye halkı %75 Sünni, % 13 Alevi-Şii, % 10 Hıristiyan, %2 Durzi’dir. Suriye ordusunun % 80’i Sünni’dir, devlet yöneticilerinin din ve mezhebine bakılmaz, Suriye de mezhep ile ilgili konuşmak yasaktır, Suriye böyle bir toplumdur. Yandaş medya bunu ayırmaya kin ve nefret tohumları atmaya başladı.

Ağırlıklı olarak Vahhabi görüşündeki Suudiler verdikleri fetvalarla Suriye’de kan dökmeyi meşru hale getirmeye çalıştılar. Suriye’nin düşmanı olan sosyal medya sayfaları bu doğrultuda yayınlar yapmaya başladı, teröristlerin yaptığı katliamlardan hiç söz edilmedi sadece tek taraflı yayın yaptılar.

ABD ve İsrail’in Suriye için söylediklerinin aynısını bunlar söylüyor yani tamamen ABD ve İsrail destekli bir yayın takip ediyorlar. Aynı medya ve uzantısı kuruluşlar İsrail için 3 senedir tek satır yazmaz ve sokaklarda gösteri düzenlemez. Suriye’deki teröristlerle gayet samimidirler, onlarla boy boy resim çektirir, paneller düzenlerler. Kendi sayfalarından reklam yaparak gençleri Suriye’de cihat adı altında çatışmaya götürüyorlar, bazen sayfalarında duyuru oluyor - bizimle çalışmak istermisiniz diye. Yani bunlar tamamen Suriye’de katliam yapan teröristlerin saflarındalar.

Suriye sorununa bakış açınızı kısaca özetlemenizi istiyoruz. Size göre Suriye neden emperyalist güçlerin hedefi oldu, sahadaki silahlı çetelerin ifade ettikleri ‘cihat’ neye hizmet ediyor? Ayrıca El Kaide ile İslami Cephe çeteleri arasındaki kanlı hesaplaşma hakkında ne düşünüyorsunuz?

1-Suriye’nin dış borcu yoktur, ekonomisi gayet iyi durumdaydı, İMF ile lakası yoktu.
2-ABD’ye hiçbir zaman boyun eğmedi.
3-Suriye kıyılarında doğal gaz ve petrol yatakları var, doğal gazın Suriye’ye 100 sene yetecek seviyede olduğu tespit edilmiş.
4-Özellikle Halep şehri Ortadoğu’nun sanayi ve ticaret şehri idi.
5-BOP önündeki engeldi.
6-ABD ve İsrail’in korkulu rüyası İran için Suriye sıçrama tahtası durumunda.
7-2006 savaşında Hizbullah’ın İsrail’i perişan etmesinin arkasında Suriye vardı, gittikçe güçlenen Hizbullah İsrail için büyük tehlike idi, Obama 3 sene önce İsrail’in güvenliği her şeyden önce gelir demişti.
8-Hizbullah’ın zayıflaması için Suriye’nin zayıflaması şart, zayıflayan Suriye Hizbullah’a yardım edemeyecek İsrail’in eli güçlenecek.
9-Gazze olayında Kassam tugaylarının elindeki füzeler Suriye üzerinden gitmişti ve İran vermişti, Suriye biterse Gazze Kassam tugayı silah desteğini kaybeder ve İsrail kazanır.
10-Suudi Arabistan ve Katar petrol ve doğalgaz boru hattını Suriye üzerinden Tartus limanına ulaştırırsa, gemiler Kızıldeniz’den Basra körfezine dolaşmadan direk Akdeniz Tartus limanından petrol ve doğalgaz alacak böylece Suudiler ve Katar daha çok kazanacak.
11-AKP hükümeti Atatürk barajından İsrail’e su hattı döşemek istiyor geçiş yeri Suriye.
12-Rusya’nın Akdeniz’deki tek limanı, üssü Suriye, Suriye biterse Rusya Akdenizi kaybeder. Buna benzer sebeplerden dolayı Suriye hedef oldu.

Müslüman Müslüman’a cihat ilan edemez, cihat ancak İslam düşmanlarına karşı yapılır.
Suriye kâfir olmadığına göre cihat ancak Suriye’yi işgal etmek için uydurulmuş bir kılıftır. Suriye’deki özellikle El Kaide teröristlerinin neredeyse tamamı yabancı ülkelerden gelen teröristler ve ağırlıklı bir şekilde sapık vahhabi görüşündeler. Suudi vahhabi şeyhlerinin verdiği sapık fetvaları uyguluyorlar. Suudi vahhabi şeyhleri Şiiler Yahudilerden kötüdür katledilmeleri şart diyor, yani azılı İslam düşmanı Siyonistler düşman değil dost diyebiliyor. Siyonistlerle cihat için fetva vermeyen sapık vahhabiler, Suriye halkı için çocuk, kadın, yaşlı fark etmez katledin fetvasını rahatlıkla veriyor.

Teröristler cihat adına genç kızlara tecavüz ediyor sonra cihat nikâhı kıyıyor, cihat adına insan boğazlıyor, kafa kesiyor, yağmalıyor, cihat adına yaptıkları bu iğrenç suçlar Müslüman Suriye halkına yapılıyor. İslamiyet’te asla böyle bir emir, amel yoktur.

Suriye’de teröristlerin icra ettikleri çakma cihat hareketi sadece ve sadece ABD ile İsrail çıkarlarına hizmet ediyor, bir noktada ABD’nin 53.eyaleti olan Suudi Arabistan çakma cihat fetvalarını ABD ile İsrail’in menfaati için veriyor.

İslamiyet’te intihar haramdır, şirktir. Cihat adına intihar saldırısında bulunan bir terörist hem intihar ediyor, hem de orada bulunan masum insanları katlediyor. NİSA-93. Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. Ayet net bir şekilde ortada. Fakat buna rağmen çakma cihatçılar vahhabi fetvalarıyla Suriye halkını katlediyor.

Suriye’de insanların katledilmesi, fabrikaların, santrallerin, köprülerin, enerji hatlarının, alt yapının, işletmelerin yağmalanması ve yıkılması cihat değildir, Suriye devletini zayıflatmak olası işgal için zemin hazırlamaktır. İsrail’in karşısında Suriye’yi zayıf düşürmek için çakma cihat ilan edildi ve buna dayanarak 87 ülkeden azılı katil El Kaide teröristleri toplanıp getirildi.

El Kaide Cephe İslamiye’yi ABD ve CIA ile beraber çalıştığını ve laik olduklarını bundan dolayı kâfir olduklarını söyledi. El Kaide teröristleri İslami Cephe teröristlerinin CIA ajanları ve ABD’li siyasetçilerle çekilmiş resimlerini yayınlayarak kâfirlerle işbirliği yapan kâfirdir diyerek fetvasını verdi. Birde işin içinde para söz konusu çünkü Cephe İslamiye teröristleri mazot, benzin kaçakçılığı, yağmalanan fabrika, depo, işyeri, ev, hububat gibi yağmaladıkları her şeyi getirip Türkiye’de satıyor bu yolla korkunç paralar elde ediyor. ABD-Suudi Arabistan-Erdoğan hükümeti Cephe İslamiye teröristlerini destekliyor her türlü silah yardımını onlara yapıyor, El Kaide teröristleri bunlardan yararlanamıyordu. El Kaide özellikle Türkiye sınırındaki sınır kapılarına yüklendi kapıları alarak yardımların kesilmesini sağlamak istiyor. Terörist örgütler arasındaki çatışmalar Suriye ordusunun elini kuvvetlendirir, iki testi birbirine vurulursa ikisi de kırılır.

Süren çatışmalı süreci yakından takip eden ve düzenli çatışma hattından bilgiler paylaşan bir sayfa olarak ülke genelinde askeri anlamda son durumu nasıl görüyorsunuz, Suriye ordusunun Halep- Şam ve Lübnan sınırında yürüttüğü operasyonlar hangi aşamada?

-Suriye güvenlik kuvvetleri 3 sene önce olaylar başladığında hazırlıksız yakalandı terör ile mücadelede biraz zayıftı. İlk 16 ayda çok büyük kayıplar yaşandı ve teröristler şehir, belde ve köyleri işgal etti. Suriye ordusu teröristlerle mücadelede yeniden yapılandı, Rusya ve İran’a subaylar göndererek anti-terör eğitimi aldırdı.

Suriye ordusunun hazırlık döneminden sonra teröristlerle mücadele çok ciddi bir şekilde başladı. Ordu sürekli taktik değiştirdi, yeni taktikler geliştirdi, teröristleri şaşırtarak onları bozguna uğratmaya başladı. Ayrıca Suriye ordusuna destek olarak gönüllülerden oluşan Milli savunma kuvvetleri, Baas Tugayları, Mukaveme Suriyyi kuvvetleri kuruldu, Halep’te Filistin mülteci kampları Handarat ve Neirab’ta gönüllülerden oluşan Kudüs Tugayı oluştu. Suriye ordusu ve halkı teröristlerle mücadelede dünya için yeni olan bir mücadeleyi başlattı.

Suriye için en sıkıntılı olan bölge Türkiye-Suriye sınırı, sınır teröristlerin işgalinde ve AKP hükümetinin desteği ile sınır adeta otoyola dönmüş durumda. Sınırdan aklınıza gelen ve gelmeyen her şey girip çıkıyor.

Son 1,5 senedir teröristlerin işgal ettiği ve kalemiz dedikleri beldeler, köyler temizlendi.
Son duruma baktığımızda; Homs şehrinin batı kırsalı Lübnan’dan sızmaların yoğun olduğu bölge idi çok büyük oranda temizlendi, şu an için Al Zara beldesinde son aşamaya gelindi, kuzey kırsalı Rastan ve Telbiseh’te ise teröristlerin ikmal yolları kesildi çember içindeler. Hama, kuzey ve doğu kırsalında mücadeleler devam ediyor teröristler burada bir ilerleme gösteremediler ve işgal ettikleri yerleri artık elde tutamıyorlar.

Deyr Zor, General İssam Zahreddin idaresindeki Suriye askeri teröristlerin işgalinde olan mahallelerde teröristleri sıkıştırdı, teröristler her gün mevzilerini kaybediyor aynı şekilde kırsalda Deyr Zor –Şam devlet otoyolu askerin kontrolüne girdi, güney doğu kırsalında asker ilerliyor.

Lazkiye kuzey kırsalında teröristler Türkiye sınırına yaklaşık 10 km’lik bir şeritte kısılıp kaldılar.

Rakka 17.birlik ve Ayn Issa beldesi hariç teröristlerin elinde.

Şam kırsalında çok büyük reklam ile teröristlerin kalemiz dediği Şam savaşının anası dedikleri Kalamun bölgesinde, Suriye güvenlik kuvvetleri operasyonlarda çok büyük başarı elde ettiler, teröristler Yabrud ve Rankus beldelerinde sıkışıp kaldılar. Adra işçi konutları operasyonu sivillere zarar gelmemesi için yavaş ilerliyor, bazı beldeler ulusal uzlaşı kurulu ve askerin çabalarıyla çatışmadan ele geçti. Doğu Gota ve Kadem’de şu an için şiddetli çatışmalar var.

Halep, Suriye’de ana savaş Halep ve kırsalında oluyor. Halep merkezde ordu %75 oranında şehri denetliyor ve kontrolünde, teröristlerin işgalinde olan semtlerde son 10 gün içerisinde Marcah-Kerem AlTarab-Kerem Al Kasr-Neirab köprüsü ve çevresi tamamen temizlendi ve teröristlerin doğu Halep ikmal yolları kesildi. Diğer semtlere yönelik operasyonlar devam ediyor. Doğu kırsalında Halep’ten 25 km ileriye Rakka istikametine doğru temizlendi. Güney kırsalı aylar önce temizlenmişti, batı kırsalında operasyon Raşidiye-Han Asal-Mansurad’da devam ediyor. En çok teröristlerin yuvalandığı ve işgal ettiği Halep kuzey kırsalı ve Türkiye sınırı esas ana savaş burada yaşanacak.

İdlib –batı tarafı Türkiye-Suriye sınır bölgesi teröristlerin işgalinde. Kuzey, güney kırsalında Sarakib-Sermin-Binniş-Cebel Zaviye ve Ma’arat Al Numan ağırlıklı olarak operasyonlar şiddetli bir şekilde devam ediyor.

Dar’a, Ürdün sınırında olmasından dolayı sızmalar oluyordu sızmalar bir noktada kesildi, fakat teröristlerin buradaki esas ana hedefi İsrail ile olan sınır buradan destek alıyorlar, Kuneytra bölgesinde ve Dar’a yakın olan İsrail sınırında İsrail tarafından kurulmuş sahra hastaneleri var, çatışmalarda yaralanan teröristler sınırdan İsrail’e geçirilerek tedavi ediliyor.

Şu an için Suriye’de terörist örgütlerin hiç bir ilerlemesi yok aksine gerilemesi var. Suriye güvenlik kuvvetleri duruma hakim olarak çok ciddi bir şekilde temizlik operasyonlarını yürüterek, teröristlerin işgalindeki bölgeleri, teröristlerden alıyor ve Suriye bayrağını dalgalandırıyor. Özellikle önümüzdeki günlerde Suriye’den her gün zafer haberleri gelmeye başlayabilir.

Üç yıldır Suriye’ye karşı yürütülen bu çok milletli ve kirli savaşı Allah’ın(CC) izniyle ve inşallah Suriye kazanacak. Beşar Esad’a git diyenlerin kendilerinin gittiğini gördük ve görmeye devam edeceğiz. Bu mücadelede şehit olan Ehli Suriye ve güvenlik kuvvetlerinin ALLAH(cc) mekânlarını cennet eylesin, yaralılara da acil şifalar ihsan eylesin.

Limeze Suriye sayfasının linki: https://www.facebook.com/pages/Limeze-Suriye/552217711482577?fref=ts
Kaynak: Genç Bakış

Suudilerin ABD’nin Suriye tercihiyle sınavı
Alptekin DURSUNOĞLU
09/02/2014



Suudilerin ABD’nin Suriye tercihiyle sınavıWashington’un Suriye’de neyin peşinde olduğunu kestirmek bakımından Suudi rejiminde yaşanan gelişmeleri yakından izlemek gerekiyor.

Suudi rejiminde son dönemde yaşanan gelişmeler, Riyad’ın adımlarını Suriye’de siyasi çözüme yönelen Washington’a uygun hale getirmeye çalıştığını gösteriyor.

Suudi Arabistan’da geçtiğimiz eylül ayında hazırlıklarına başlanan terörle mücadele yasası, şubatın ilk haftasında yürürlüğe girdi.

41 maddeden oluştuğu belirtilen terörle mücadele yasasıyla “hükümeti ve toplumu zayıflatmaya yönelik her türlü faaliyet ve rejimi, anayasayı ya da kralın emirlerini değiştirmeye yönelik her türlü girişim” ‘terör’ kapsamı içerisinde tanımlanıyor.

El Arabiya televizyonuna konuşan Suudi Akademisyen Nasr el-Şehrani, ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumak için yasa çıkarmanın her devletin hakkı olduğunu belirterek terörle mücadele yasasının uluslar arası kriterlere uygun olduğunu söyledi.

Suudi Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Avad el-Surur ise ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerin terörle mücadele konusunda uzun bir tarihinin olduğunu belirterek kendilerinin çok kısa sürede hazırladıkları bu yasayla başka ülkelerin yapamadığını yaptıklarını öne sürdü.

Abdulaziz Şibli gibi insan hakları eylemcileri ise yasayı “bir insan hakları faciası” olarak nitelendirip bunun reform talep edenleri sindirmeye yönelik bir adım olduğunu belirtti.

Terörle mücadele yasası sadece içeriye yönelik değil

Aslında yasa sadece Suudi Arabistan’da eylem şekliyle ‘terör’ olarak tanımlanan suçlara yönelik önlemler içermiyor; yurt içinde ve dışında terörist olarak nitelenen örgütlere verilen ‘her türlü destek’ de terörle mücadele yasasının kapsamı içerisine alınıyor.

Dolayısıyla yasanın ülke içinde reform isteyen muhalifleri sindirmeye yönelik bir boyutu olsa bile ‘yurt dışındaki terörist gruplara destek vermeyi’ de suç kapsamına alan bu yasanın başta Suriye olmak üzere bölgesel ve uluslar arası boyutları da bulunuyor.

Bu açıdan Suudi medyasında özellikle son birkaç aydır Suriye’ye militan gönderilmesi çerçevesinde yaşanan tartışmalar, son derece dikkat çekici gözüküyor.

Salman Avde, Muhammed Arifi, Adnan Arur ve Davud Şeryan’ın taraf olduğu tartışmalarda ilk üçü Suriye’ye militan gönderilmesini teşvik ederken, buna karşı çıkanlar Suriye’ye ‘cihat’ çağrısı yapanların aynı çağrıyı neden İsrail için yapmadıklarını sorguluyorlar; gençleri Suriye’ye “cihada” gitmeye teşvik edenlerin kendi çocuklarını eğitim için Avrupa’ya göndermelerini eleştiriyorlar.[1]

Suudi yarı resmi din tebliğcileri arasında bu tartışmalar olurken, Baş Müftü Abdulaziz Al-i Şeyh’in Suriye’ye savaşa gidenleri ‘kandırılmış kişiler’[2] olarak nitelemesi resmi otoritenin bakış açısını yansıtıyor.

Elbette başta Suudi İstihbarat Şefi Bender bin Sultan ve Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal’ın Suriye’deki iç savaşa verdikleri destek ve Amerika’yı savaş seçeneğinde tutma çabası biliniyor.

İran-ABD yakınlaşmasına ve Amerika’nın Suriye’de siyasi çözüme yönelmesine karşı olan Riyad’ın protestocu bir tavırla BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini reddetmesi ve ABD’yi ilişkileri azaltmakla tehdit etmesi[3] Suudi rejiminin özellikle Suriye konusunda gerçekte ‘terör’e nasıl baktığını ortaya koyuyor.

Ancak bu çelişik durum Suudi rejiminde başta Suriye ve kontrolden çıkan aşırı gruplar konusunda iki farklı tutum olduğunu gösteriyor.

Suriye için ‘cihat’ fetvası veren yarı resmi Suudi din tebliğcilerine karşı çıkan resmi din görevlilerinin varlığı, Suudi rejiminde Bender bin Sultan ve Suud el-Faysal gibi ABD’deki savaş yanlısı kanatla ilişkili resmi yetkililer ile Kral Abdullah gibi doğrudan Obama yönetimi ile çalışmak isteyen yetkililer arasındaki aykırılığın yansıması olarak gözüküyor.

Eylül ayında hazırlıklarına başlanan terörle mücadele yasasının Obama’nın Riyad-Washington gerginliğini gidermek için Arabistan’a yapması beklenen ziyaretin hemen öncesinde yürürlüğe girmesi, kontrolün Kral Abdullah’ın temsil ettiği cenahta olduğu izlenimini yaratıyor.

Mart ayına kadar görevden alınacağı söylenen Bender bin Sultan’ın haftalar önce ‘tedavi amacıyla’ gittiği ABD’den hala dönmemiş olması ve Suud el-Faysal’ın da dışişleri bakanlığına veda etmeye hazırlandığına dair haberler, bu izlenimi pekiştiriyor.

Öte yandan Kral Abdullah’ın terörle mücadele yasasıyla eş zamanlı olarak verdiği yurt dışında savaşan Suudi vatandaşlarının 3 ila 20 yıl arasında değişen hapis cezasına çarptırılmasını öngören emri de son derece dikkat çekici.

Suudi sermayeli el-Arabiya televizyonunun haberine göre Kral Abdullah’ın emriyle “Ülke dışında savaşa gidenler, ülke içinde aşırı dini ve fikri gruplara, bölgede ve uluslar arası alanda da terörist olarak kabul edilen örgütlere üye olanlar, bunları herhangi bir şekilde destekleyenler terör suçu kapsamına alındı.”[4]

ABD’nin Suriye konusunda siyasi çözüme yönelmesi, Suriye’ye karşı 18 Temmuz 2012’den itibaren yürütülen açık vekalet savaşında yeni bir döneme girildiğini gösteriyor.

Vekalet savaşının silahlı gruplar arasındaki iç savaşın başladığı eylül ayından itibaren kontrol dışına çıkmaya başlamasının Washington’u Cenevre’ye yönelttiği açık olmakla birlikte bu yönelişin gerçekten siyasi çözümü mü yoksa savaşı başka araçlarla sürdürme hedefini mi öngördüğü şimdilik belirsiz.

Suriye’deki vekalet savaşında ABD’nin yaptığı bu tercihe Dostlar Grubu içerisinde Suudilerin dışında çok açıkça karşı çıkan ve tepki gösteren olmamıştı.

Suudi İstihbarat Şefi Bender bin Sultan ile Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal’ın görevden alınıp alınmayacağı şu an belirsiz olsa da Suudi rejiminin terörle mücadele yasası çerçevesinde attığı adımlar, Amerika’nın yeni yönelimine ayak uydurma çabası olarak gözüküyor.

Washington’un Suriye’de neyin peşinde olduğunu kestirmek bakımından Suudi rejiminde yaşanan gelişmeleri yakından izlemek gerekiyor.

[1] El Alem. 30 Ocak 2014. چرا مبلغان سعودی علیه "اسرائیل" حکم جهاد نمیدهندhttp://fa.alalam.ir/news/1560722

[2] El Alem. 4 Şubat. اذعان مفتی عربستان به فریب جوانان به نام جهادhttp://fa.alalam.ir/news/1562515

[3] CNN Türk, 22 Ekim 2013. ABD-Suudi Arabistan hattında neler oluyor? http://www4.cnnturk.com/2013/guncel/10/22/abd.suudi.arabistan.hattinda.neler.oluyor/728080.0/

[4] El-Arabiya. 3 Şubat 2014. سعودی: ۳تا ۲۰سال زندان برای هرکس که در خارج بجنگدhttp://farsi.alarabiya.net/fa/middle-east/2014/02/03/%D8D8%AF.html

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/YD400_suudilerin-abdnin-suriye-tercihiyle-sinavi.html

Cenevre-2: Müzakere mantıklarının savaşı
Alptekin DURSUNOĞLU
16/02/2014



Cenevre-2: Müzakere mantıklarının savaşıABD liderliğindeki Dostlar grubu, siyasi çözümden savaşla kazanılamayan zaferin masada kazanılmasını anlıyor.

BM Suriye Özel Temsilcisi Ahdar İbrahimi, 15 Şubat’ta Suriye sorununa siyasi çözüm bulunmasını öngören Cenevre-2 görüşmelerinin ikinci turunda hiçbir ilerleme kaydedilemediğini belirterek müzakerelerin sona erdiğini açıkladı.

10 Şubat’ta başlayan ikinci tur görüşmeler, aslında müzakere gündeminin belirlenmesine yönelikti; ancak tarafların önceliklerinin farklı olması, müzakerelerin başlayamadan bitmesine neden oldu.

Cenevre-2’nin gündeminin 30 Haziran 2012 tarihli Cenevre-1 bildirisi çerçevesinde belirlendiği kabul edilse de, tarafların müzakere mantığı ve hedefleri konusundaki farklılıkları görüşme zemininin oluşmasını engelliyor.

Ulusal Koalisyon adlı muhalif grup, sunduğu 24 maddelik planla[1] Cenevre-1 bildirisinde yer alan ‘geçiş hükümeti’ maddesini temel alarak diğer tüm maddelerin bu konuda varılacak uzlaşma çerçevesinde ele alınması gerektiğini savunuyor ve şöyle bir yol haritası öneriyor:

1- Tam yetkili bir geçiş hükümetinin kurulması,

2- Tutukluların serbest bırakılması,

3- Ateşkes yapılması, ihtiyaç olan bölgelere insani yardımların ulaştırılması

Suriye heyeti ise Cenevre-1 bildirisindeki maddelerin sırasıyla ve teker teker görüşülmesini öneriyor[2] ve bu çerçevede önceliği terörle mücadeleye vererek şöyle bir yol haritası öneriyor.

1- Ülkede siyasi çözümü reddeden bir terörizm olgununun varlığının kabul edilmesi ve buna karşı ortak mücadele yöntemlerinin belirlenmesi,

2- Ateşkes yapılması ve ihtiyaç olan bölgelere insani yardımların ulaştırılması,

3- Geçiş hükümeti konusunun müzakere edilmesi.

Yaşanan anlaşmazlık, tarafların önceliklerindeki farklılıktan kaynaklanıyor gibi gözükse de; aslında anlaşmazlığın temelinde tarafların müzakereye yükledikleri anlam ve varmak istedikleri hedefler bulunuyor.

Ulusal Koalisyon açısından müzakerenin anlamı ve hedefi

Ortaya koyduğu öncelikler ve siyasi çözüm için öngördüğü yol haritası, Ulusal Koalisyon’un müzakereden ‘iktidar devir teslimini’ anladığını gösteriyor.

Tüm silahlı gruplara komuta edebilen ve askeri sahada tam bir üstünlüğe sahip olan bir örgütün yenilgiyi kabullenmiş bir yönetimle iktidarı daha fazla kan dökmeden devralmak için müzakereye oturması elbette son derece anlaşılabilir ve hatta takdire şayan bir durum olarak görülebilir.

Ancak şu nesnel şartlardan dolayı Ulusal Koalisyon’un Cenevre’de iktidar devir-teslimi için şartlar dayatabilecek bir pozisyonda olmadığı görülüyor.

1- Silahlı grupların hiçbiri, siyasi çözümü ve Cenevre görüşmelerini kabul etmiyor.

2- Sahada belirleyici olan silahlı grupların hiçbiri Ulusal Koalisyon’u kendi temsilcisi olarak tanımıyor.

3- Ulusal Koalisyon’un ana gövdesini oluşturan Ulusal Konsey’in dahi, Cenevre’ye temsilci göndermemesi[3] ve müzakerelere karşı çıkması, Cenevre’deki heyetin örgütün kendisini bile temsil etmediğini ortaya koyuyor.

4- Silahlı gruplar arası iç savaştan dolayı askeri alanda Suriye ordusunun bariz bir üstünlüğü bulunuyor.

Bu nesnel şartlar Ulusal Koalisyon’a askeri sahada kazanamadığı zaferi diplomatik alanda kazanma fırsatı sunmadığı için geçiş hükümetini vurgulayarak müzakereleri çıkmaza sokmak, inandırıcılığı son derece kuşkulu olan ‘Suriye yönetimi siyasi çözüme yanaşmıyor’ propagandasından başka bir değer taşımıyor.

Suriye yönetimi açısından müzakerelerin anlamı ve hedefi

Suriye yönetimi, müzakerelerde önerdiği yol haritasıyla akan kanın durdurmasını ve ülkenin daha fazla tahrip olmamasını sağlamaya yönelik bir önceliği vurguluyor.

Cenevre-1 bildirisinin her maddesini müzakere etmeye hazır olduğunu belirten Suriye heyeti, ‘terörle mücadele’ önceliğini hem teknik hem de pratik gerekçelerle açıklıyor.

Suriye yönetiminin ‘terörle mücadele’ önceliğine dair sunduğu teknik gerekçe, Cenevre-1 bildirisindeki maddelerin sırasıyla ve teker teker görüşülmesi talebi.

Geçiş hükümetinin kurulabilmesi ve ülkenin siyasi süreçlere hazırlanabilmesi için terör ve çatışmanın önlenmesi ise Suriye yönetiminin ‘terörle mücadele’ önceliğinin pratik gerekçesini oluşturuyor.

Suriye yönetiminin ortaya koyduğu öncelik ve önerdiği yol haritası ile müzakereden, ülkenin kurtarılması adına dışarıdan yönlendiriliyor olsa dahi bir örgütle uzlaşmayı anladığı görülüyor.

Suriye yönetiminin sorunun parçası olan herkesle uzlaşmaya ve işbirliğine hazır olduğunu ve ülkenin kurtarılmasını da müzakere hedefi olarak koyduğunu gösteren nesnel şartlar ise şunlar:

1- Sahada hiçbir belirleyiciliği olmamasına kendi içinde dahi bütünlüğü bulunmamasına rağmen ‘dış güçlerin maşası’ olarak nitelediği bir örgütle masaya oturması,

2- Eski Humus bölgesi örneğinde olduğu gibi ateşkes, kuşatma altındaki sivillerin tahliyesi ve bu bölgelere insani yardım ulaştırılması konusunda yapıcı adımlar atması,[4]

3- Diğer muhalif grupların da müzakerelere katılımını savunması,

4- Geçiş hükümeti konusunu müzakere etmekten kaçınmaması ve üçüncü tur müzakerelere de ön şartsız katılmaya hazır olduğunu açıklaması,

5- Askeri sahada bariz bir üstünlüğe sahip olmasına rağmen muhaliflere kendileriyle de savaşan diğer gruplara karşı işbirliği önermesi.

ABD açısından Cenevre’nin anlamı

Suriye’nin bölge ülkeleri ve yerel unsurların desteği ile tek kurşun atılmadan içeriden çökertilmesi ve Direniş ekseninin, tek dolar harcanmadan şeytanlaştırılması, Ortadoğu politikasının ekseni İsrail’in güvenliği üzerine kuran ABD’nin bu vekalet savaşındaki kazanımları oldu.

Türkiye ve Suudi Arabistan başta olmak üzere ABD’yi savaş seçeneğinde tutma çabaları sürerken, Washington’un Ulusal Koalisyon’u baskıyla Cenevre’ye götürmesi, eylülden itibaren kontrol dışına çıkabileceği izlenimi veren bu vekalet savaşından çekilme hazırlığı olarak yorumlandı.

Ancak şu gelişmeler, ABD’nin Cenevre’yi vekalet savaşından çekilme değil, başka araçlarla sürdürme eğiliminde olduğunu gösterir nitelikteydi.

1- Dışişleri Bakanı John Kerry’nin konferansın açılış konuşmasında Esed’in Suriye’nin geleceğinde rolünün olmayacağını söylemesi,

2- Daha birinci tur görüşmeler sürerken muhaliflerin silahlandırılmaya başlanması,[5]

3- İkinci tur görüşmelerde beklenen sonucun alınamaması üzerine “Suriye barış görüşmelerinden hayal kırıklığına uğrayan Washington'ın Arap müttefikleri ile isyancılara uçakları vurabilen omuzdan ateşlemeli füzeler de dahil ağır silahlar verme konusunda uzlaşıya varması,[6]

4- İkinci tur müzakerelerden “hayal kırıklığı” yaşadığını belirten ABD Başkanı Obama’nın, “Suriye meselesinin çözümü adına muhtemel tüm yolları bulmaya çalıştıklarını”[7] söylemesi.

Vekalet savaşına yeni bir şans

Müzakerelerin üçüncü turunun yapılıp yapılmayacağının belirsiz bırakılması ve ABD ile Suudilerin muhalifleri Türkiye ve Ürdün üzerinden yeniden silahlandırmaya karar vermeleri, eylülde kontrol dışına çıkan silahlı grupların yeniden kontrol altına alındığını ve savaş seçeneğine yeniden dönüldüğünü gösteriyor.

Wall Street Journal gazetesi, muhaliflerin silahlandırılması kararıyla Şam çevresinde kaybedilen yerlerin yeniden ele geçirilmesinin ve böylece Suriye yönetiminin masaya zayıf bir şekilde oturtulmasının hedeflendiğini bildiriyor.

CIA tarafından Ürdün’de eğitilen ve nitelikli silahlarla donatılan militanların İsrail üzerinden Suriye’ye sokulduğuna dair haberler[8] de bu planı doğruluyor.

Bütün bu gelişmeler, ABD liderliğindeki Dostlar grubunun siyasi çözümden hala sadece devrimi anladığını gösteriyor.

[1] YDH. 13 Şubat 2014. Ulusal Koalisyon’dan siyasi geçiş planı. http://www.ydh.com.tr/HD12641_ulusal-koalisyondan-siyasi-gecis-plani.html

[2] YDH. 15 Şubat 2014. Suriye: Üçüncü tur müzakerelere ön şartsız hazırız. http://www.ydh.com.tr/HD12647_suriye--ucuncu-tur-muzakerelere-on-sartsiz-haziriz.html

[3] El Kudsu’l Arabi. 27 Ocak 2014. رياض الشقفة: لم نشارك في جنيف 2 لقناعتنا بعدم جدوى الحوار مع النظام و’داعش’ مخترقة ولدينا مؤشرات على تلقيها دعما إيرانياhttp://www.alquds.co.uk/?p=127710

[4] Amerika’nın Sesi. 16 Şubat 2014. Humus’tan 600 kişi tahliye edildi. http://www.amerikaninsesi.com/content/humustan-600-kisi-tahliye-edildi/1847746.html

[5] YDH. 28 Ocak 2014. Cenevre’ye rağmen ABD’den Suriye’deki müttefiklerine silah desteği http://www.ydh.com.tr/HD12608_cenevreye-ragmen-abdden-suriyedeki-muttefiklerine-silah-destegi.html

[6] The Wall Street Journal, 15 Şubat 2014. Suudiler, Suriyeli isyancılara ağır silahlar verecek http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424052702303704304579384513335026136.html?mod=wsj_share_tweet

[7] Milliyet. 16 Şubat 2014. Obama o şirketleri çok sert uyardı: Onların üzerine balyoz gibi ineriz. http://ekonomi.milliyet.com.tr/obama-o-sirketleri-cok-sert/ekonomi/detay/1835556/default.htm

[8] Rey’ul- Yovm. 12 Şubat 2014. 1500مقاتل دخلوا عبر إسرائيل إلى سوريا http://www.raialyoum.com/?p=51948

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/YD401_cenevre-2--muzakere-mantiklarinin-savasi.html

Libya'dan Suriye’ye gönderilen hardal gazı Libya ordusuna takıldı
28-02-2014



Libya ordusunun, temin ettikleri hardal gazını Suriye’ye nakletmeye çalışan bir grup militanı ele geçirdiği bildirildi.

YDH- Ed-Dustur'un haberine göre Libya televizyonu, hardal gazının bazı aşırı gruplar tarafından Suriye’ye gönderilmeye çalışıldığını bildirdi.

Libya ordusu komutanlarından Albay Mansur el-Muzeyyeni, “Bu kişiler, temin ettikleri hardal gazını Libya’dan Suriye’ye nakletmeye çalışırken, Libya ordusu tarafından ele geçirildi ve hardal gazına da el kondu” dedi.

Albay Muzeyyeni ayrıca söz konusu kişilerin hardal gazı ile yakalanmasından sonra Libyalı bazı yetkililerin bu kişilerin serbest bırakılması için devreye girdiğini açıkladı.

Libya devriminden sonra çok sayıda militan Türkiye üzerinden Suriye’ye geçerek Suriye yönetimine karşı sürdürülen savaşa katılmıştı.

Kaynak:http://www.ydh.com.tr/HD12680_suriyeye-gonderilen-hardal-gazi-libya-ordusuna-takildi.html

Tunuslu teröristin Suriye itirafları
18-03-2014



2011 yılında Suriye’ye cihat için gidip 2013 yılında ülkesine geri dönen Tunuslu bir terörist, Suriye’de gerçekleştirdikleri eylemler konusunda itiraflarda bulundu.

YDH-El Alem televizyonunun haberine göre geçtiğimiz Cumartesi günü katıldığı bir televizyon programında itiraflarda bulunan Ebu Kusay adlı Tunuslu militan, kendilerinin Suriye’ye götürülmesi konusunda Bahreynli bazı milletvekillerinden mali destek gördüklerini açıkladı.

Suriye’den yeni döndüğünü belirten Ebu Kusay, Adil Muavada ve Abdulhalim Murad adlı Bahreynli milletvekillerinin Sukuru’ş- Şam adlı silahlı grubun komutanlarına ayda bin dolar ödediğini belirterek Kuveytli milletvekili Velid Tabatabai’nin de yine Sukuru’ş- Şam’a mali destek sağladığını söyledi.

Suriye’deki silahlı gruplara mali yardımda bulunan Bahreynli diğer milletvekillerini tanımadığını belirten Ebu Kusay, Bahreynli milletvekili Adil el-Muavada’nın Sukuru’ş- Şam Komutanı Ebu İsa’ya grubun tüm üyelerine ayda bin dolar ödeneceğini söylediğini nakletti.

Maaşlarımızı Türk bankaları aracılığıyla alıyorduk

Suriye’deki silahlı gruplara verilen paraların Türkiye’deki bankalar aracılığıyla nakledildiğini belirten Ebu Kusay, “Türkiye sınırı açık olduğu için sınır görevlileri bizi tutuklamıyordu. Biz Suriye’den Türkiye’ye geçiyor, paralarımızı oradaki bankadan çekiyor, bir kısmını Türkiye’de harcıyor, bir kısmını da ülkemize gönderiyorduk” dedi.

Emirler Türkiye’den geliyordu

Suriye’deki Cisr eş-Şugur, Cebel Zaviye ve baba Amr bölgelerindeki çatışmalara katıldığını belirten Ebu Kusay, “Türkiye’den Humus bölgesini elimizde tutmamız gerektiğine dair emirler alıyorduk. Çünkü bu bölgeler silah dağıtımlarının yapıldığı yerlerdi ve bu açıdan stratejik öneme sahipti” dedi.

Libya’dan Türkiye’ye ve Suriye’ye intikal aşaması

Ebu Kusay açıklamalarına şöyle devam etti: “Özgür Suriye Ordusu’na katılmak istemeyen veya karşı çıkan birçok Suriyeli işkence gördü. Bu işkencelerde elektrik kullanılıyordu. Bir Suriyeliye yapılan işkencenin görüntüleri kaydedildi ve görüntüler işkencenin Suriye ordusu tarafından yapıldığı şeklinde yansıtıldı.”

2011 yılında Suriye’de cihada katılmak için Libya’ya geçtiğini ve orada silah eğitimi aldığını belirten Ebu Kusay, Suriye’de olaylar başladığında Bingazi havaalanından Türkiye’ye geldiğini ve buradaki onlarca Tunuslu ve Libyalı ile birlikte kaçakçıların yardımıyla İdlib’e geçtiklerini söyledi.

İdlib’de Libyalı komutanlardan Mehdi Harati tarafından kurulan bir kampa gittiklerini belirten Ebu Kusay, Cisr eş-Şugur’da orduya ait merkezlere düzenlenen baskınlara onlarca Tunuslu ve Libyalının atıldığını ve Suriyeli tüm güvenlik görevlilerinin öldürüldüğünü söyledi; ancak operasyon planının Libyalılar tarafından yapıldığını anlattı.

Türkiye bizimle işbirliği yapıyordu

Polisiyle askeriyle Türkiyeli tüm güvenlik görevlilerinden destek gördüklerini belirten Ebu Kusay, “Türkiyeli güvenlik görevlileri bize kontrolsüz bir şekilde Suriye’ye geçmemize izin veriyordu. Türkiye bankaları da para transferlerinde yardımcı oluyordu” dedi.

Tunuslu, Libyalı ve çeçen kadınlar Suriye’de ne yapıyor

Suriye’ye gelen kadın militanlarla ilgili bilgi de veren Ebu Kusay, “Tunuslu, Libyalı, Çeçen veya diğer ülkelerden Suriye’ye gelen kadınlar, kısa bir eğitimden sonra gündüzleri keskin nişancı olarak görevlendiriliyor; geceleri ise cihat nikahı yapıyorlardı. Ben kendi grubumda 13 kadının bulunduğuna tanık oldum” dedi.

Nusra’nın çıkışı ve ÖSO’nun çöküşü

Ebu Kusay, el-Kaide bağlantılı Nusra örgütünün daha sonra ortaya çıktığını belirterek “bu grup, Katar ve Suudi arabistan’daki dini cemiyetler tarafından finanse ediliyordu. Daha sonra Tunuslu ve diğer yabancılar, bunlara katılmaya başlayınca Özgür Suriye Ordusu çöküşün eşiğine geldi. Çünkü ÖSO’nun birçok komutanı ya öldürülmüş ya da Suriye dışına kaçmıştı” dedi.

Suriyeli şeyhlerin ve ulemanın öldürülmesi

El-Kaide’nin Suriye’deki faalieyetleriyle ilgili bilgi veren Ebu Kusay, “Benim açımdan mesele yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Onlar, Onlar Şeyh Ramazan el-Buti’yi öldürdüler. Halep’in Şeyh Maksud bölgesindeki bir şeyhi katlettiler. Onlar bu şeyhin kafasını caminin önünde kestiler ve cesedini parçaladılar. Halbuki bu şeyh kardeş savaşına karşı çıkıyordu. Ben Tunus’a bu yüzden dönmeye karar verdim” diye konuştu.

Ebu Kusay, Şeyh Maksud bölgesindeki din adamının öldürülmesine karşı çıktığını; ancak onların kendisini dinlemediğini belirterek Suriye’den ayrılmaya karar verdiğini söyledi ve şunları ekledi “ancak Suriye’ye gelişin aksine Suriye’den çıkış o kadar kolay değildi. Çünkü dönmeyi düşünen herkesin kafası kesiliyordu. Bu yüzden kaçış için plan yaptım.

15 kişilik bir grupla operasyona çıkmıştım, silahımla onlara ateş açtım ve hepsini öldürdüm ve Halep’ten Humus’a kaçtım. Yolu iyi biliyordum, Tel Kelah’a gittim ve oradan kaçak silah yoluyla Lübnan’a geçtim. Oradan da Libya üzerinden Tunus’a geldim, bu 2013 yılında oldu.”

Mezhepçiliği kışkırtmak için camilere saldırı

Ebu Kusay, Suriye’de mezhepçiliği kışkırtmak için camilere saldırdıklarını ve duvarlara Sünniler aleyhine yazılar yazdıklarını belirterek daha sonra bunları Suriye ordusunun yaptığı yönünde propaganda yaptıklarını söyledi.

Programda yüzünü kapatmayı tercih eden Ebu Kusay, Suriye’ye savaşmak için gitmeyi düşünen gençlere hayatlarını tehlikeye atmamalarını tavsiye ederek yapılan şeyin Arap ülkelerini tahrip ettiğini ve toplum psikolojisini olumsuz etkilediğini söyledi.

kaynak ve video için: http://www.ydh.com.tr/HD12714_tunuslu-teroristin-suriye-itiraflari.html

Ürdün’den Türkiye’ye uçaklar dolusu terörist taşınıyor
06.04.2014



Türk hükümeti durumları toparlayınca Suriye’nin kuzeyindeki cephe yeniden canlandı. Ürdün’den Suriye’ye güneyden saldıran silahlı terör grupları uçaklarla Hatay’a taşınıyor

Lazkiye’de İslamcıların yoğun saldırısı sürerken, Türkiye’nin bu saldırıdaki rolüne dair yeni bilgiler geliyor. Muhalefet kaynaklarının iddiasına göre, son bir hafta içinde Ürdün’den Türkiye’ye binin üzerinde cihatçı uçakla gönderildi.

Lübnan’ın El Ahbar gazetesinin haberine göre, Ürdün’den Türkiye’ye binlerce cihatçı geliyor. Hava yoluyla Türkiye’ye nakledilen teröristler, Hatay’dan Suriye’nin Lazkiye bölgesine taşınıyor. Son bir hafta içinde durmadan devam ettiği belirtilen terörist nakliyesi sonucu binlerce cihatçının Yayladağı bölgesine getirildiği belirtiliyor.

Türk hükümeti ve kuzey cephesi

Aydınlık’a konuşan Suriyeli kaynaklar söz konusu terörist nakliyatını doğruladı. Ve kendilerine Türkiye’den gelen bilgilere göre “Türk devlet kademeleri içinde bu konuda büyük bir rahatsızlık olduğunu” belirtti.

2.Cenevre toplantısından sonra, Türkiye’deki iktidarın da zor bir dönemden geçtiğini göz önüne alarak Suriye’yi güneyden “istikrarsızlaştırmayı” hedefleyen bir yönelime gidildiğini belirten kaynak. Geçtiğimiz aylarda Ürdün’e büyük oranda cihatçı yığınağı yapıldığını ve buradan Suriye’ye saldırılar düzenlendiğini hatırlattı. Ancak Şam ve güney bölgelerde Suriye ordusunun denetimi büyük oranda eline geçirmesiyle birlikte o bölgenin de teröristere kapandığını anlattı. Bu süreçte Türk hükümetinin durumu nispeten toparlamasıyla birlikte Batı “şer cephesinin” yeniden Türkiye üzerinden ve Suriye hükümetinin denetimindeki Lazkiye hattına yüklendiğini belirtti.

Eğitim kampları

El Ahbar gazetesinin haberine göre, Ürdün’ün Marka Havaalanı’ndan Antakya’ya uçakla binin üzerinde cihatçı militan taşındı. Bu militanlar, Türkiye geldikten hemen sonra Lazkiye ve Kesep’te yoğunlaşan operasyon bölgesine gönderildi. Değişik ülkelerden gelen cihatçı teröristlerden bazılarının, Ürdün’ün başkenti Amman’da bulunan El Rasifa bölgesindeki kamplarda yoğun bir eğitimden geçtikleri söyleniyor. Kaynaklara göre, Ürdün’den Türkiye’ye transfer, Ürdün istihbaratının işbirliğinde ve ABD’nin doğrudan gözetiminde gerçekleştiriliyor. Ürdün’ün, kendi coğrafyasından açılacak ve sıkıntı yaratabilecek bir güney cephesi yerine, “alternatif plan” olarak Lazkiye saldırını desteklediği iddia ediliyor.

Ürdün’den eğitim gören cihatçıların, Türkiye’de üslenen ve çoğunlukla savaş deneyimine sahip Çeçenlere katılarak, Lazkiye’ye desteğe gittiği de gelen bilgiler arasında. El Ahbar’a konuşan cihatçı bir kaynak, cihatçıların “Enfal” adını verdilkleri operasyona katılmak için çok sayıda ülkeden militanların geldiğini doğrularken, esas olarak Kastel Maaf ve el-Bedrusiye’deki çatışmlara yoğunlaştıklarını söyledi. Cihatçıya göre, Kastel Maaf, Kesab’a giden tek gerçek yol; el-Bedrusiye ise Semra ve Taşalma’ya ulaşmanın tek yolu.

Ürdün’den Türkiye’ye uçaklar dolusu terörist taşınıyor

Türk hükümeti durumları toparlayınca Suriye’nin kuzeyindeki cephe yeniden canlandı. Ürdün’den Suriye’ye güneyden saldıran silahlı terör grupları uçaklarla Hatay’a taşınıyor

Lazkiye’de İslamcıların yoğun saldırısı sürerken, Türkiye’nin bu saldırıdaki rolüne dair yeni bilgiler geliyor. Muhalefet kaynaklarının iddiasına göre, son bir hafta içinde Ürdün’den Türkiye’ye binin üzerinde cihatçı uçakla gönderildi.

Lübnan’ın El Ahbar gazetesinin haberine göre, Ürdün’den Türkiye’ye binlerce cihatçı geliyor. Hava yoluyla Türkiye’ye nakledilen teröristler, Hatay’dan Suriye’nin Lazkiye bölgesine taşınıyor. Son bir hafta içinde durmadan devam ettiği belirtilen terörist nakliyesi sonucu binlerce cihatçının Yayladağı bölgesine getirildiği belirtiliyor.

Türk hükümeti ve kuzey cephesi

Aydınlık’a konuşan Suriyeli kaynaklar söz konusu terörist nakliyatını doğruladı. Ve kendilerine Türkiye’den gelen bilgilere göre “Türk devlet kademeleri içinde bu konuda büyük bir rahatsızlık olduğunu” belirtti.

2.Cenevre toplantısından sonra, Türkiye’deki iktidarın da zor bir dönemden geçtiğini göz önüne alarak Suriye’yi güneyden “istikrarsızlaştırmayı” hedefleyen bir yönelime gidildiğini belirten kaynak. Geçtiğimiz aylarda Ürdün’e büyük oranda cihatçı yığınağı yapıldığını ve buradan Suriye’ye saldırılar düzenlendiğini hatırlattı. Ancak Şam ve güney bölgelerde Suriye ordusunun denetimi büyük oranda eline geçirmesiyle birlikte o bölgenin de teröristere kapandığını anlattı. Bu süreçte Türk hükümetinin durumu nispeten toparlamasıyla birlikte Batı “şer cephesinin” yeniden Türkiye üzerinden ve Suriye hükümetinin denetimindeki Lazkiye hattına yüklendiğini belirtti.

Eğitim kampları

El Ahbar gazetesinin haberine göre, Ürdün’ün Marka Havaalanı’ndan Antakya’ya uçakla binin üzerinde cihatçı militan taşındı. Bu militanlar, Türkiye geldikten hemen sonra Lazkiye ve Kesep’te yoğunlaşan operasyon bölgesine gönderildi. Değişik ülkelerden gelen cihatçı teröristlerden bazılarının, Ürdün’ün başkenti Amman’da bulunan El Rasifa bölgesindeki kamplarda yoğun bir eğitimden geçtikleri söyleniyor. Kaynaklara göre, Ürdün’den Türkiye’ye transfer, Ürdün istihbaratının işbirliğinde ve ABD’nin doğrudan gözetiminde gerçekleştiriliyor. Ürdün’ün, kendi coğrafyasından açılacak ve sıkıntı yaratabilecek bir güney cephesi yerine, “alternatif plan” olarak Lazkiye saldırını desteklediği iddia ediliyor.

Ürdün’den eğitim gören cihatçıların, Türkiye’de üslenen ve çoğunlukla savaş deneyimine sahip Çeçenlere katılarak, Lazkiye’ye desteğe gittiği de gelen bilgiler arasında. El Ahbar’a konuşan cihatçı bir kaynak, cihatçıların “Enfal” adını verdilkleri operasyona katılmak için çok sayıda ülkeden militanların geldiğini doğrularken, esas olarak Kastel Maaf ve el-Bedrusiye’deki çatışmlara yoğunlaştıklarını söyledi. Cihatçıya göre, Kastel Maaf, Kesab’a giden tek gerçek yol; el-Bedrusiye ise Semra ve Taşalma’ya ulaşmanın tek yolu.

Kaynak: https://www.facebook.com/InsaniDayanismaPlatformu

Nasrullah: Suriye, parçalanma tehlikesini atlattı
07-04-2014



Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Suriye’nin parçalanma tehlikesini atlattığını belirterek geçen 3 yılın Suriye’nin sanıldığı gibi zayıf olmadığını gösterdiğini söyledi.

YDH-Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine mülakat veren Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Lübnan ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

İsrail’in Suriye’de yaşanan krizin Lübnan’a yönelik etkilerinden dolayı caydırıcılık dengesini kendi lehine değiştirmeye yönelik adımlarını değerlendiren Nasrullah, İsrail’in her türlü saldırısına karşılık verildiğini söyledi.

Nasrullah, “2013 yılının ağustos ayında el-Labuna’daki bombalama olayı ile düşmana şu mesajı vermeyi hedefledik: Hizbullah, şartlar ne olursa olsun çatışma dengesinin değiştirilmesine izin vermeyecek, nerede olursa olsun düşmanı izleyip karşılığını verecektir” dedi.

İsrail’in Canata bölgesine yaptığı hava saldırısına da değinen Nasrullah, “İsrail hava saldırılarını Suriye ile gerekçelendiriyor. Canata’ya saldırıyı da aynı şekilde Lübnan’daki gelişmiş silahlarla gerekçelendirdi. Eğer Direniş, Canata saldırısı karşısında sessiz kalsaydı, düşman her türlü yüke, eve ve mekana saldırma cesareti bulacaktı. Biz ise kendi taktiklerimizle savaşa girdik ve düşman saldırılarına cevap vermeye karar verdik” dedi.

İsrail’in Lübnan’a yeni bir saldırıda bulunmasını uzak bir ihtimal olarak niteleyen Nasrullah, Suriye’de ordu lehine gelişen şartlardan dolayı da İsrail’in kaygılarının arttığını söyledi.

14 Martçılar bile Hizbullah’ın Suriye’ye girişini desteklemeye başladı

Lübnan-Suriye sınırında alınan tedbirlerden dolayı Suriye’de hazırlanıp Lübnan’da gerçekleştirilen bombalı araç saldırısı tehditlerinde ciddi bir azalma olduğuna dikkat çeken Nasrullah, Hizbullah’ın Suriye’deki terörle mücadele savaşına verdiği katkıyla ilgili olarak da şunları söyledi:

“Hizbullah, Suriye’deki savaşa müdahale etmesinden dolayı kendi taraftarları nezdinde zaten bir sorun yaşamıyordu. Daha önce Hizbullah’ın Suriye’deki savaşa katılmasına çekinceyle bakanlar da şimdi bizi destekliyorlar. Hatta şunu söyleyebilirim ki bazı 14 Martçılar bile Hizbullah’ın Suriye’de teröre karşı verdiği mücadeleyi desteklemeye başladı.

Suriye tehlikeyi atlattı

Suriye’nin parçalanma tehlikesini atlattığını belirten Hizbullah genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, “Suriye’de parçalanma tehlikesi sona erdi. Onlar, bu yıpratma savaşını sürdürebilirler. Ancak şurası kesin ki muhalifler, Suriye’ye karşı büyük bir savaş başlatabilecek güçte değiller. Lazkiye’de başlatılan savaş, büyük bir savaş olarak adlandırılamaz” dedi.

Nasrullah sözlerini şöyle sürdürdü: “Suriye’de yaşanan üç yıllık tecrübe, Suriye yönetiminin zayıf olmadığını, güçlü ve sağlam bir halk desteğine sahip olduğunu ispat etti. Fakat bununla birlikte şunun altını çizmeliyim ki bizim asli meselemiz Suriye’de savaşın sona erdirilmesidir.

Geçmişte Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e, ciddi teklifler sunulmuştu. Bu teklifler arasında İran’la diplomatik ilişkilerini ve direniş örgütleriyle bağlarını kesmesi, İsrail’le kapsamlı bir barışa razı olması karşılığında Suriye’deki tüm sorunların çözümü bulunuyordu. Beşşar Esed bu teklifleri reddetti ve hala bu tutumuna bağlılığını koruyor.”

Arap ülkeleri iki yüzlü davranıyor

Suriye’ye karşı düşmanca bir politika izleyen bazı Arap ülkelerinin Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in gücünü fark ederek tutum değiştirmeye başladığına işaret eden Nasrullah, “Bazı ülkeler zahiren Suriye’ye karşı gibi gözüküyorlar; ancak arka planda Suriye yönetimi ile gizli ilişkiler kuruyor ve yönetim destekliyorlar. Hatta zahiren Suriye’ye karşı gibi gözüken bazı ülkeler, Beşşar Esed’den savaşın sonucunu bir an önce belirlemesini istiyorlar” dedi.

Rusya’nın Kırım’da yaşanan gelişmelerden sonra Suriye konusundaki tutumunu daha da sağlamlaştıracağını belirten Nasrullah, İsrail’e karşı Suriye’nin de yer alacağı bir savaş başlatılıp başlatılmayacağına ilişkin bir soruya da şu cevabı verdi:

Hizbullah, 2006’dakinden çok daha güçlü

“Suriye’de şu an yaşanan gelişmeleri bir tarafa bırakarak şunu söyleyebilirim ki Direniş, bugün İsrail’le savaştığı 2006 yılından çok daha güçlü bir durumdadır. Şu bir gerçek ki Suriye savaşından önce de insani açıdan da savaş kapasitesi bakımından da büyük bir güç kazanmıştı.

2006 savaşından sonra çok çeşitli alanlarda geniş pir program yaptık. İnsani ve mali imkanlarımızın 2006’ya göre çok üstün olduğunu söylemeliyim. İsrail de şunu çok iyi biliyor. Hizbullah Suriye’de savaşıyor olduğunu göz önünde bulundurarak İsrail’in bir savaş başlatması durumunda Lübnan, 2006’dakinden çok daha güçlü bir şekilde savaşta olacaktır. Hizbullah’a ve Lübnan’a savaş başlatmasının İsrail’in yararına olmayacağını söyleyebilirim.”

Dostlar grubu kendi içinde sorunlu

Suriye’ye yönelik savaşı destekleyen Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle sorunlar yaşadığını belirten Nasrullah, Suriye’deki muhalif grupların da onları destekleyen ülkelerin de bölünme ve çatışma içinde bulunduğunu söyledi.

Genel olarak Arap Baharı konusundaki soruları da cevaplayan Hizbullah Genel Sekreteri Nasrullah, Arap Baharı’nın bir halk hareketi olarak başlamasına rağmen bilinçli bir liderliğin olmamasının yabancıların müdahalesine zemin hazırladığını söyledi.

Kaynak: http://www.ydh.com.tr/HD12741_nasrullah--suriye-parcalanma-tehlikesini-atlatti.html

Robert Fisk de 'sarin saldırısı' iddiasını yazdı
11 NİSAN 2014 -



Türkiye devletinin, Suriye'de geçen yaz sivillere karşı kimyasal silah kullanmasıyla bağlantılı olduğu iddiasını Independent yazarı Robert Fisk de kaleme aldı.

Deneyimli Orta Doğu muhabiri Fisk, ABD'li gazeteci Seymour Hersh'in aktardığı tıklayın iddialara göndermede bulunduğu makalesinde, Şam yakınlarında kullanılan kimyasal malzemenin Suriye rejminin cephaneliğinde bulunmadığı iddiasını tekrarlıyor.

Fisk ayrıca, Türkiye'nin Suriye'deki savaşa karışmayı sürdüreceğini vurgulayarak, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Milli İstihbarat Teşiklatı Müsteşarı Hakan Fidan'ın aralarında olduğu yetkililerin Suriye hakkındaki görüşmelerini içerdiği belirtilen ses kaydına atıf yapıyor.
İngiliz gazetecinin makalesi, "Erdoğan: Model güçlü adamdan sıradan diktatöre" başlığını taşıyor.



'Rol model' olarak Türkiye

Makalenin giriş paragrafında şu ifadeler kullanılıyor:

"Recep Tayyip Erdoğan, [ABD Başkanı] Barack Obama'nın en sevgili müttefiklerinden biriydi. Dindar ama laik, güçlü ama demokratik, bağımsız ama güvenilir bir NATO kankası; tam da Beyaz Saray ve Pentagon'un, Osmanlı imparatorluğunun Arap kısmında kılavuzluk için güvenebilecekleri bir adamdı. Ayrıca, Suriye'deki nefret edilen Beşar Esad'ı devirebilecek isyancılar için bir kanaldı."

Robert Fisk, ABD'deki bazı düşünce kuruluşu uzmanlarının Arap dünyası için "rol modeli" gösterdiği Türkiye hakkında; Kürtlerin haklarının çiğnendiği, 1915'te on binlerce Ermeni'nin öldüğü olayların 'soykırım' olduğunu reddettiği, 2007'de öldürülen Ermeni gazeteci Hrant Dink'i öldürenlerin yargılamasının raydan çıkarıldığı gibi iddialar olduğunu sıralıyor.

Fisk şöyle devam ediyor:

"Erdoğan geçen yıl Gezi Parkı göstericilerini ezmesi için polisi gönderdi; partisinin ve akrabalarının yolsuzluğa bulaştığı iddia edilince çıldırdı ve yüzlerce polis ve güvenlik yetkilisini kovdu veya yerinden etti. Kaçınılmaz şekilde kazandığı yerel seçimlerden önce 'sosyal medyayı' yok edeceğini söyledi -anlaşılan yeni 'teröristler' Facebook ve YouTube'du- ve Türkiye'nin daima yumuşak başlı basınına Saddam Hüseyin'in söylemiş olabileceği türden kelimelerle tehditler savurdu. Anlaşıldı ki Türkiye'nin yapabileceği tek rol modellik, yine Türkiye için rol modelliğiydi."

Türkiye ve sarin iddiası

Fisk, "Öyleyse başka bir Orta Doğulu 'güçlü adam' adi (ve tehlikeli) bir diktatöre mi dönüştü? Veya muhafazakâr, aklı başında bir demokrat birden gerçek rengini mi gösterdi?" sorusunu sorduktan sonra, Erdoğan'ın "Arap uyanışı" sırasında devrimcileri desteklediğini hatırlatarak şöyle diyor: "Kim eski Osmanlı bayrağının -veya şimdiki Türk versiyonunun- bir kez daha Gazze ve Mısır'daki Arap evlerinin üzerinde gururla dalgalanacağına inanırdı?"

Yazar sözü, Osmanlı Ermenileri'nin yaşadığı Suriye kasabası tıklayın Keseb'de geçen hafta halkın yerinden edilmesine getirerek, kasabanın Suriye rejimine karşı muhaliflerin silahlandığı Türkiye sınırının hemen yakınında olduğuna dikkat çekiyor.

Suriye rejiminin, geçen Ağustos ayında Şam'ın Guta semtinde onlarca sivilin ölümüne yol açan kimyasal silahın Türkiye üzerinden getirildiği ve saldırının amacının Batının stratejik silahlarını Suriye hükümetine çevirmesi olduğu iddiasını hatırlatan Fisk şu ifadeleri kullanıyor:

"Independent Suriye'deki saldırıları soruşturduğunda Rus kaynaklar, kimyasalların Esad'a satılmadığını belirtti. Bunlar Moskova tarafından Libya'daki eski Kaddafi rejimine satılan stoklardan geliyordu."
"Bir Türk gazeteci geçen hafta İstanbul'da bana, Erdoğan'ın -zaten bilinen- çılgınlığının, Şam'daki Guta sarin saldırısının Obama'yı Esad rejimine saldırmaya sevk etmesi beklenirken sonunda öyle olmaması üzerine, gaddarlık düzeyine çıktığını ısrarla anlattı."

"Suriye ordusu subayları ve Esad'a yakın bir isim de, ABD ve müttefikleri gaz saldırısı nedeniyle rejimi suçlamakta ısrar edince bana, sarin gazının Türkiye'nin bir bölümünden Suriye'nin kuzeyindeki isyancılara taşındığına ilişkin resmi kanıta kulak asılmamasından şikayet ediyordu. Sürekli olarak, Türkiye'nin güneyinden, yerel polis tarafından sarin olarak tanımlanan kimyasal madde taşımakla suçlanan 10 El Nusra adamı hakkındaki 130 sayfalık Türk iddianamesine atıf yapıyorlardı. Doğru söylüyorlardı. Grubun elebaşı Heysem Kassab, Türk savcısının 25 yıl hapis cezası istediği mahkemeye çıkarıldı ve daha sonra 'yargılanmak üzere' serbest bırakıldı. Hepsi ortadan kaybolurken, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi tutuklamaları gözardı ederek -neredeyse Saddamvari bir kanaatle- 'sarin'in 'antifriz' olduğunu iddia edecekti."

Robert Fisk, aynı yöndeki iddiaları makalesinde dile getiren ve eski arkadaşı olan Seymour Hersh'in adı belirsiz "yetkilileri" ve "uzmanları" kaynak olarak belirtmesine serzenişte bulunuyor.

Buna karşın, Hersh'in dile getirdiği, Guta'da kullanılan materyallerin bir İngiliz laboratuvarında incelenmesinin ardından ABD ve İngiltere yönetimlerinin, kimyasal malzemenin Suriye ordusunun cephaneliğinden çıkmadığına inandığı iddiasına atıf yapıyor Fisk.

İngiliz gazetecinin bu konudaki yorumu şöyle:

"Hersh'e göre Erdoğan, Amerikalıların Libya'dan Türkiye üzerinden Suriyeli isyancılara silah nakli için 'gizli hat' kurmasına izin vermişti - Sovyetler Birliği'nden Libya'ya sarin nakledilmesi gibi. Hersh, Guta saldırısının meydana gelmesinden sonraki aylar boyunca bu 'gizli hattın' devam ettiğini söylüyor. Aynı zamanda, Türklerin İran ile altın ticareti yapmasına verilen iznin; milyarlarca dolarlık rüşvet parasını, aynı zamanda Erdoğan etrafındaki üst düzey isimlerin eline geçtiği ortaya çıkan yolsuzluk parasını yaratan kârlı girişim."

"Bir Türk gazeteci geçen hafta İstanbul'da bana, Erdoğan'ın -zaten bilinen- çılgınlığının, Şam'daki Guta sarin saldırısının Obama'yı Esad rejimine saldırmaya sevk etmesi beklenirken sonunda öyle olmaması üzerine, gaddarlık düzeyine çıktığını ısrarla anlattı. Eğer Amerikan bombardımanı gerçekleşseydi Türkiye yeni Suriye'de mevki sahibi olacak, bu kadim ülke farz edilen, geniş, Osmanlı tarzı imparatorluğun parçası haline gelebilecekti. Bu işleri çok ileriye götürmek olur."

Erdoğan'da "siyasi megalomani izleri" olduğunu söyleyen Fisk, yine Hersh'e atıfla, ABD Başkanı Barack Obama'nın Beyaz Saray'daki yemekte MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a "Suriye'deki radikallerle ne yaptığını biliyoruz" dediği iddiasını aktararak makalesini şöyle noktalıyor:
"Türkiye'nin Suriye savaşına karışması, Amerikalılar ne yaparsa yapsın sürecek. Obama isyancıların hem güvenilmez, hem tehlikeli, hem de mağlup durumda olduğuna inanıyor. Fakat YouTube'da yer alınca -ki yasaklandı- Erdoğan'ı çok öfkelendiren bantlardan biri, Türk yetkililerin Suriye'ye kendi saldırılarına bahane ararkenki konuşmalarını aktarıyordu. 'Üzerinde oynanmış' diye haykırdı Türk hükümeti. Hiç kuşkusuz."
BBCT

Batılı 'Dostlar' Suriye’deki silahlı grupları yeniden örgütlüyor
21-05-2014



Batılı 'Dostlar' Suriye’deki silahlı grupları yeniden örgütlüyorABD liderliğindeki Dostlar Grubu’nun Suriye’deki silahlı grupları yeniden örgütlemeyi planladığı açıklandı.

El Alem televizyonunun haberine göre bir Fransız güv
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Çrş May 21, 2014 8:31 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 3538
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Nis 11, 2014 1:05 am    Mesaj konusu: ABD'li gazeteci M. Hersh, Suriye’deki sarin gazı saldırısı Alıntıyla Cevap Gönder

Amerikalı gazeteci M. Hersh, Suriye’deki sarin gazı saldırısının arkasında Türkiye’nin bulunduğuna dair haberinin arka planını anlattı



Diken haber sitesinden İlhan Tanır’ın yaptığı söyleşide Hersh, haberin kulaktan dolma bilgilere değil, kimilerini 30 yıldır tanıdığı sağlam kaynaklara ve saldırıyı MİT’in planladığını, sarin gazı yapımında kullanılan kimyasalların da bizzat Türk jandarması tarafından Halep’e taşındığını anlatan Amerikan istihbarat raporuna dayandığına dikkat çekti.
Pulitzer ödüllü gazeteci, raporun Beyaz Saray tarafından yalanlanması ile ilgili, “Elimde, hatta şu an önümde bulunan raporun var olmadığını söylüyorlar yani…” diyerek haberinde yer almayan bir bilgiyi de aktardı:
“Beyaz Saray Suriye’deki muhalif grupların elinde sarin gazı bulunduğunu yalanlayadursun, Florida’da ABD Genelkurmay Başkanı başkanlığında bir ekip o sarin gazı yanlış ellere düşürse ne yaparız diye kafa patlatıyordu.”
Hersh, 4 Nisan günü London Review of Books’ta yayınlanan haberinde, 21 Ağustos 2013’te Şam’ın doğusundaki Guta banliyösünde meydana gelen kimyasal silah saldırısının, Suriye rejimi tarafından değil, ABD’yi Suriye’ye karşı savaşa sürüklemek amacıyla Türkiye tarafından El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi’ne yaptırıldığını öne sürmüştü. Haber geniş yankı uyandırırken Amerikan ve Türk hükümetlerince yalanlandı; kimi gazeteciler ve araştırmacılar tarafından da eleştirildi.
İşte İlhan Tanır’ın haberin unsurları ve eleştirilerle ilgili sorulan sorulara yanıtları:

"BEYAZ SARAY’IN HABERİNİZİ YALANLAYAN AÇIKLAMASI HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Bu açıklama, daha önce yaptıkları açıklamanın benzeri zaten (Hersh, geçen Aralık ayında London Review of Books’a yazdığı ‘Kimin Sarin’i başlıklı habere dair Beyaz Saray yalanlamasından bahsediyor). Söyledikleri her şeyin doğru olduğunu iddia eden bir açıklama. Aslında söyledikleri şey şu: ‘Hersh’ün elindeki istihbarat dökümanı aslında yok’ (gülüyor)… Yani kafalarını kumun içinde tutmak istiyorlar. Kendi bilecekleri iş.

BU RAPOR ELİNİZDE Mİ YOKSA DUYUMUNUZ MU VAR?
,
Evet, tabii ki. Hatta şu an önümde! İzin verin ilk satırını okuyayım isterseniz. İlk satırı kalın harflerle yazılmış ve ‘konuşma noktaları’ diyor. Hitap ettiği kişi, üst düzey yetkili, ABD Savunma Bakanlığı İstihbarat Teşkilatı Başkan Yardımcısı David Shedd…. 20 Haziran (2013) tarihli… İlk konuşma noktasının başlığında, yine kalın harflerle, ‘‘El Nusra Cephesi bağlantılı sarin üretim hücresi…” yazıyor. Yani böyle bir hücre bulunduğunu söylüyorlar. (Bu röportaj Diken.Com.Tr özel haberidir) Deniyor ki, El Nusra Cephesi bağlantılı sarin üretim hücresi 11 Eylül 2001 öncesindeki El Kaide bağlantılı hücreden bu yana en ileri sarin üretim merkezi. Bunu biliyoruz çünkü, orada (Afganistan) savaş başladıktan sonra, 2001’in sonbaharından El Kaide’nin sarin üretim faaliyetlerinin görüntüleri ele geçirildi. El Kaide’nin sarin gazını hayvanlar üzerinde denediğini biliyoruz.

BU BAHSETTİĞİNİZ EL NUSRA’NIN SARİN ÜRETİM HÜCRESİ, MERKEZİ SURİYE İÇİNDE Mİ?

Tabii ki. Bu bir El Nusra hücresi. Kuvvetle muhtemel ki Halep yakınlarında bir yerde. Sözünü ettiğim raporda El Nusra’nın adamlarından söz ediliyor. Suriye’deler… Türkiye’de kimyasal madde alımı yapma çabasındalar, sinir gazı bileşenleri ve gerekli teçhizat da dahil olmak üzere. Anlaşılan o ki biz (ABD istihbaratı) bundan haberdarız, bunu takip etmişiz ve ne yaptıklarını biliyoruz. Ve biz (ABD istihbarat ve hükümeti) bu faaliyetleri izlemişsek MİT’in izlemediğini hayal edemem açıkçası. Türkiye içinde değil yani bu bahsettiğimiz sarin merkezi.

BU YAZININ YAYINLANMASINDAN SONRA SURİYE REJİMİNDEN HERHANGİ BİRİ İRTİBATA GEÇTİ Mİ SİZİNLE?

Hayır. Bakınız, bana ilginç gelen bazı değerlendirmeler var haberimle ilgili… Yok efendim, Rusların istihbaratına nasıl güvenirmişiz? (Hersh’ün haberinde, 21 Ağustos 2013′teki sarin gazı saldırısı muhaliflerin yapmış olabileceğine dair ilk bulguya Rusların ulaştığı ve bölgeden elde edilen numuneyi İngiliz istihbaratına verdiği belirtiliyor.) İyi de o bulgular önce İngiliz Genelkurmayı tarafından, sonra da ABD Genelkurmayı tarafından gözden geçirildi ve ancak bundan sonra ABD Başkanı’nın önüne kondu. Ee, neden bahsediyor bu insanlar o zaman? Ruslar getirdi diye çürük mü olacak bulgular? Deli saçması bu. Ha tabii bir de Baas’çıymışım ben. Öyle diyorlar. Faşist Alevi’nin tekiymişim. Bunu bilmiyordum (kahkaha atıyor).

ŞİMDİYE KADAR ERDOĞAN KONUŞMADI AMA BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ARINÇ ‘KÜLLİYEN YALAN’ DEDİ. BU GERÇEKTEN DEDİĞİNİZ GİBİYSE, İNSANLIĞA KARŞI SUÇ OLARAK KABUL EDİLİR Mİ?

Bakın Türkiye, Suriye içinde sarin gazı geliştirilmesine yardım ediyordu. Bakın mesele şu: Şimdilik Türkiye’yi unutalım, ben Amerikalıyım. Benim hükümetim, halen Suriye içinde, muhalefet bölgelerinde sarin bulunmadığında ısrar ediyor. Seküler veya seküler olmasın, hiçbir muhalif grubun elinde yok diyor. Amma velakin daha geçen ay içinde, Florida’daki ‘Merkez Komutanlığı’nda, ki Ortadoğu’yla ilgilenir, komutanların liderliğinde bir beyin egzersizi yapıldı. Bu egzersiz, terörle mücadele egzersiziyidi ve konu neydi biliyor musunuz? Şuydu: El Nusra veya IŞİD (daha radikal ve hemen hepsi Suriye’ye yabancı ülkelerden gelmiş yabancı cihadçılardan oluşan grup), ülkeden dışarı sürülür de can havliyle sarin stokunu, uzmanlıklarını ve gazı kullanma yöntemlerini Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren diğer Sünni, Cihadçı, Selefi veya Vahhabi gruplara aktarırlarsa ne yaparız? Evet, buydu egzersizin konusu. Şimdi ABD ordusu, böyle bir sarin saldırısında ne türlü önlemler alabiliriz diye kafa patlatırken benim hükümetim kalkmış Washington’da, ‘Herhangi bir grupta sarin var mı bilmiyoruz’ diyor. Dalga mı geçiyorlar? Buna ‘kafaları kuma gömmek‘ denir. Peki neden böyle yapıyorlar? Çünkü haberde de yazdığım gibi, eğer ABD Başkanı bir şey söylediyse, kimse buna yanlış diyemez.

HABERİNİZDE, SALDIRININ SONRASINDA TÜRK YETKİLİLERİN KONUŞMALARININ AMERİKAN İSTİHBARATI TARAFINDAN DİNLENDİĞİNİ SÖYLÜYORSUNUZ. BUNU BİRAZ AÇAR MISINIZ? TÜRKİYE ABD TARAFINDAN NE ÇAPTA DİNLENİYOR?

Bir soruyla yanıt vereyim. İki kere iki ne eder? Dört. Yanıt burada. Her şeyi söylememi mi istersin? Daha söyleyecek ne kaldı? Her şeyi yazdım zaten. Genelde şu söylenebilir, herhangi bir olaydan hemen sonra, zeki insanlar bilir ki, o olayla ilgili en çok şey öğrendiğin an, olay sonrasındaki zamandır. Çünkü herhangi bir operasyondan önce birçok güvenlik önlemi alınır. Operasyondan sonraysa genelde bolca böbürlenilir, zafer naraları atılır. Çoğu zaman, konuşmalar sadece toplanır ama hemen dinlenmez. Böyle durumlardaysa anlık olarak dinlenir.

BU YAZIDA BAHSETTİĞİNİZ TÜRK İSTİHBARAT YETKİLİLERİNİN SALDIRI SONRASI KONUŞMALARININ DÖKÜMÜNÜ BİZZAT GÖRDÜNÜZ MÜ?

İlk olarak bu yersiz bir soru. İkinci olarak, ben bu konuşmaları dinlemiş birisinden alıntı yaptım. Daha ötesini söyleyemem. Bildiğin gibi ben bu işlerde yeni değilim. Çok eskiyim. Bak bugün doğum günüm benim. 77 yaşındayım ben. Konuştuğum bazı insanları ben 30 yıldır tanıyorum. Beraber büyüdük bu insanlarla. Dostuz onlarla. Aramızda bir güven bağı var.

YAZDIĞINIZ HABER HAKKINDA BAZI ELEŞTİRİLER GELDİ. ÖRNEĞİN 21 AĞUSTOS’TAKİ SARİN GAZI SALDIRISNIN ‘VOLKAN FÜZESİ’YLE YAPILDIĞI VE BUNUN SADECE REJİMİN ELİNDE OLDUĞUNU İLERİ SÜRÜYORLAR.

Ohh, evet, Elliot Higgins veya Brown Moses (Suriye’deki askeri gelişmeler üzerine yazan bir blog’cu) diyorlar kendisine. Ted Postol’la konuşmanı tavsiye ederim onun yerine. Postol (şu an MIT Üniversitesi’nde bilim, teknoloji ve uluslararası güvenlik profesörü, füze savunma uzmanı) daha önce Donanma Harekat Komutanı’nın bilim danışmanıydı. Postol aylar önce beni ilk aradığında (Aralık’ta yazdığı yazıyı kastediyor) bana, ‘Başın belada, fena halde yanılıyorsun’ dedi. Sonrasındaysa üzerinde çalıştıktan sonra bir başka e-posta gönderip, ‘Vay canına, yazdığın doğruymuş’ dedi. Bakınız, Higgins’i tanımıyorum. Sürekli bu volkan füzelerinden söz ediyor (Higgins 21 Ağustos saldırısının volkan füzeleriyle düzenlendiğini, bunların da sadece Suriye rejiminin elinde bulunduğunu, bununla ilgili birçok video bulunduğunu, dolayısıyla saldırıyı muhaliflerin yapmış olamayacağını savunuyor). Oysa (BM’nin Suriye’ye kimyasal silah saldırılarının incelenmesi için gönderdiği ekibin başkanı) Åke Sellström, 16 Eylül’de bir basın toplantısı yaptı ve saldırıda kullanılan füzelerin en fazla bir iki kilometre mesafe kat etmiş olduğunu söyledi (Aynı sonuca Postol ve ekibi de varmıştı). Şimdi size soruyorum: Suriye ordusu, içinde sinir gazı bulunan füzeleri sadece bir iki kilometre öteye fırlatacak, öyle mi? (kahkaha atıyor.) Rüzgarın değişme ihtimali göz önüne alındığında, bu bir intihardır. Bu hakikaten cesaret ister! Ayrıca kullanılan füzenin isabetli bir füze olmadığı da anlatıldı. Dört aydır aynı şeyleri söylüyor Higgins. Bu geçen yılın haberi. Biz şimdi yeni bilgiler hakkında konuşuyoruz. Volkanları geçtik.

DAN KASZETA DA AĞIR ELEŞTİRİLER GETİRDİ…

Kim ki o? Savunma alanında bazı şirketleri var. O şirketlere bak, hepsi bir kişiden oluşuyor. Kim bu adam? 10 yıl önce kimyasal işlerle ilgili çalışmış. Hiçbir niteliğe sahip değil. 10 yıl önce cep telefonu işlerinde çalışmış bir kişiden cep telefonları hakkında şimdilerde bir uzmanlık alır mısın? Aynen öyle… Kimyasal alanda da birçok değişiklik yaşandı. Higgins de Postol’la görüşmeler yaptı ama kendi pozisyonunu korumaya kararlı. Higgins biraz Beyaz Saray’a benziyor, ‘bir şey dedim mi bunu sonuna kadar savunurum’ durumu. Volkan füzeleri hakkında ABD hükümeti herhangi bir pozisyon alıp, bu argümanı savundu mu? Hayır. Ne anlama geliyor bu? Çok açık bence. Eğer hükümet uzmanları Higgins’in söylediğini ciddi bulsaydı, üstüne gitmez, stratejik olarak ele almaz mıydı? Tabii ki alırdı. Sorun şu, insanlar Esad’ı sevmediğinden dolayı, tabii haklı sebeplerle, bu tür haberleri de beğenmiyor. Beni de Baasçı, Alevi diye damgalıyorlar. Ama bu bir şey değil. 1969 yazında Vietnam’da Mai Lai’de Amerikan askerlerinin 550 çocuk, erkek ve kadını öldürdüğünü ortaya çıkardığımda çok daha kötü tepkilerle karşılaşmıştım.

TÜRKİYE’NİN SARİN HAKKINDA EĞİTİM VERMESİ VEYA BU KADAR BÜYÜK BİR SARİN STOKUNU ŞAM’A TAŞIMASI, SALDIRI PLANLAMASININ ÇOK GÜÇ OLDUĞUNU SÖYLEYENLER VAR. BUNA NE DERSİNİZ?

Amerikan istihbaratı bir sonuca vardı. O da şu: MİT bizzat yapmıyor… Teknik olarak değil yani ama stratejik ve düşünce bazında yapıyor. Türk jandarmalar maddeleri kamyonlarla Suriye içine taşıdı. Bu materyaller Türkiye’den Suriye’ye sokuldu, Halep’e götürüldü. Sinir gazı yapılan kimysal maddeler dahil olmak üzere, sonradan da orada bileşim gerçekleştirildi. Ve tüm bunları anlatan bir (ABD) istihbarat raporu var. Ben de bunun üzerine yazdım. Hepsi bu."
Diken haber

BBC Beyrut Muhabiri Jim Muir: Suriye: Esad 'rahat nefes almakta' haklı mı?
15 NİSAN 2014
Beşar Esad ve Esad liderliğindeki yönetim kalıcı... Esad'ın en yakın müttefiki ve koruyucularından Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın aslında bunu söylemesine de gerek yoktu.
Zira bu artık, çoğu gözlemci ve uzmanın yanı sıra Esad'ı yerinden etmeye uğraşan Batılı diplomatlar, hatta Suriye muhalefeti içinde daha gerçekçi bazı unsurlar arasında bile kabul gören bir varsayım.

Nedeni de basit. Denklemdeki bazı unsurlarda köklü değişiklikler yaşanmadığı sürece -ki yakın gelecekte buna dair bir işaret yok- Esad'a görevi bırakması için yeterli baskıyı oluşturabilecek veya rejim değişikliği yönünde müzakerelere götürebilecek şartların varlığı öngörülmüyor.
Yine aynı şekilde, kavgacı ve asabi isyancı muhalif grupların askeri zafer elde etmeleri de o kadar uzak bir hayal.
İsyancı grupların bölgedeki destekçileri hala askeri zafer peşinde olabilir ama sahne arkasında ipleri elinde tutan Batılı güçler hiçbir zaman buna yanaşmadı.

Müzakereler aracılığıyla varılacak bir anlaşma da uzak bir ihtimal.
Ocak ayında başlayan ve Şubat ayında hızla çözümsüzlüğe giden Cenevre görüşmeleri başarısız oldu.
Jeopolitik gerilimler

Mevcut durumda makul bir anlaşmanın yolu, muhalefetin ve muhalefeti destekleyenlerin Beşar Esad ve hükümetinin 'bazı kozmetik reformlarla' iktidarda kalmasını kabul etmelerinden geçiyor. Bu da, isyancıların 'var olma nedenlerini çürütmeden' kabul edemeyecekleri bir durum.

Bunu dışındaki tüm durumlar, rejimin ciddi imtiyazlara gitmesi için dışarıdan güçlü bir baskı yapılmasını gerektirir. Bu da, Ukrayna nedeniyle Washington ve Moskova'nın arasının açıldığı bir dönemde, gerçekleşmesi zor bir durum.
Ukrayna'daki kriz Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i, Suriye konusunda Amerikalıların yanında yer almak yerine, karşı tutumunu güçlendirmeye teşvik etti.
Esad üzerindeki baskı artık öyle hafifledi ki Suriye lideri, birkaç ay önce ortaya atılan devlet başkanlığı görev süresini iki yıllığına uzatmak yerine, yedi yıl daha başkanlık koltuğunda oturmak için tekrar seçilmeye hazırlanıyor.
Geçtiğimiz hafta sonu Esad, Suriye ordusunun başarıları ve Şam'ın isyancıların kontrolündeki bazı bölgelerde ablukaya alınan mahallelerin kısmen sakinleşmesini sağlayan bölgesel ateşkeslerle varılan 'ulusal uzlaşı' sayesinde Suriye'deki krizin 'tersine döndüğünü' söyledi.
Fakat bunların hiçbiri, hükümetin görünürde kesin bir askeri zafer elde edebileceği anlamına gelmiyor.
Hasan Nasrallah'ın da dediği gibi gerçekleşmesi en muhtemel tahmin, isyancıların hükümetin şartlarına uymayı reddetmesi durumunda ki, öyle olacak gibi görünüyor, uzatmalı bir 'yıpratma' savaşı yaşanacağı yönünde.
Muhaliflerin etki alanı daralıyor mu?
Mevcut durumda çatışma, istikrarsız bir çıkmazda. Hava kuvvetlerinin denetlenmemesi, Rusya’dan büyük miktarlarda askeri malzeme gönderilmesi ve İran'ın yanı sıra Lübnan ve Irak'taki silahlı Şii müttefiklerinden aldığı destek sayesinde 'terazinin rejim tarafı' daha ağır basıyor.
Esad'ı ziyaret eden Rus bir yetkilinin aktardığına göre Esad, 'askeri müdahalelerin faal safhalarının bir yıl içinde sona ereceği' daha sonraki aşamasının ise "teröristler ve intihar bombacılarıyla mücadele etmek olacağı" tahmininde bulunuyor.

Bu, gerçekleşmesi istenilen bir dilek olabilir. Ama silahlı muhaliflerin ülkenin kuzeyinde, doğusunda ve güneyinde saflarını sıklaştırmasına rağmen, hükümet Şam çevresinde ve Suriye'nin batısıyla merkezindeki bölgelerde gücünü sağlamlaştırmaya devam ediyor.
Carnegie Endowment düşünce kuruluşundan uzman Yezid Sayigh, "Eğer mevcut eğilimler devam ederse ki etmeyeceğine dair güçlü bir kanıt yok, o zaman rejim, 2015 sonuna kadar kritik bir kitleyi etkin olarak kontrol edebilecek ve baskın bir pozisyonda olacak" diyor.
Devlet Başkanı Esad'a karşı direnişin, Irak Şam İslam Devleti'ne (IŞİD) bağlı militanların varlıklarını giderek daha çok güçlendirdiği ülkenin Irak sınırına yakın doğu bölgeleriyle sınırlı kalacağını düşünmek gerçek dışı olmaz.
Bu işlerin ürkütücü bir şekilde tersine de dönmesi aynı zamanda. Yaklaşık 16 ay önce, isyancıların baskısı altındaki rejimin çöküşünün yakın olacağını söyleyen uzmanlar dahil çoğu gözlemci sözlerini yutmak zorunda kaldı.
Rejim daha 'tutarlı'
Peki, bundan 16 ay sonra, biz de aynı şeyi yapıyor olacak mıyız?
Bu mevcut yapıda çok da olası görünmüyor.
Başta Rusya, İran ve müttefikleri olmak üzere Devlet Başkanı Esad'ın destekçileri, muhaliflerle sahadaki isyancıları destekleyen bölgeler güçler ve Batı'nın karmakarışık gruplarına kıyasla daha sağlam, tutarlı ve açık sözlü olduklarını gösterdi. Bu değişmeyecek bir durum.

Muhaliflerin sürekli didişen, yerel, kaygı verici hale gelen ve hiçbir zaman saygın görülmeyen sürgündeki liderleri ile sahadaki kaotik, herkesin kavga halinde olduğu, İslamcı radikallerin de gideren öne çıktığı çok sayıda farklı muhalif grupların aksine, Şam rejim ve rejime bağlı silahlı kuvvetler daha sağlam ve uyumluydu.
Teorik olarak her şey tersine dönebilirdi. Ama bu, son üç yılda yaşanan her şeyin de tam tersi yönde ilerlemesiyle gerçekleşebilirdi.
Siyasi muhalif liderlerin bir araya gelebilir ve ülke içindeki gerçek güçlerin saygın temsilcilerine dönüşebilirlerdi. Merkezi ve otoriter bir askeri yapı kurulabilir, sahadaki isyancı güçleri birleştirip, komuta eder ve malzeme tedarik edebilirlerdi.
El Kaide'ye bağlı radikal gruplar soyutlanabilir ve bastırılabilirdi. Batılı güçler, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve muhaliflerin diğer destekçileri yalnızca kendi gündemlerini değil, aynı ve birbiriyle uyumlu gündemleri takip edebilirlerdi.
Ama bu şu anda gerçeğe dönüşebilecek bir seçenek gibi görünmüyor.
Bu şartların yokluğunda Amerikalıların ve diğerlerinin, teraziyi kendi lehlerine çekme şansı arayan muhaliflerin ihtiyacı olan, MANPAD gibi omuzdan atılan uçaksavar füzeleri ve diğer silahların geçişine yeşil ışık yakacaklarını düşünmek biraz güç.
'Terörle mücadele'
Şimdilik, ortak amaç doğrultusunda birleşeceklerine dair bir işaret yok. Nitelikli silahların militan cihatçıların eline düşeceği ve yüzlerce eğitimli, savaş deneyimi olan beyinleri yıkanmış İslamcı radikallerin kötü amaçlarını kendi ülkelerine taşıyacakları korkusuyla, Batılı güçler Suriye’deki krizi giderek daha çok 'terörle mücadele'’ kapsamında değerlendirmeye başlıyor.

Bu yalnızca, köktenci eylemleriyle kendilerini diğer isyancı gruplardan ayıran ve birçokları tarafından rejimin manipüle ettiği bir grup olarak görülen IŞİD'le ilgili bir mesele değil. Bu aynı zamanda, El Kaide'nin 'resmi kollarından' olan ve İslamcı grupların hâkim olduğu bölgelerde isyancılar arasında yerini sağlamlaştıran El Nusra Cephesi'yle de ilgili bir mesele.
Mevcut durumda gerçekçi tahmin, Amerikalıların ve müttefiklerinin, silahlı muhaliflerin 'batmasına izin vermeden, su üstünde kalmalarını' sağlayacak şekilde 'kurnazca' desteklerini sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Ama akıntıyı tamamen rejim aleyhine tersine çevirmeyecekler.
İsyancıların kaderi, Batılıların kararsız politikalarına ve Katar ile Suudi Arabistan arasındaki mevcut gerilim gibi bölgenin kestirilemeyen politik dengelerine tehlikeli bir şekilde rehin düşmüş durumda.
İran ve Suudiler arasında yeni keşfedilen yakınlık gibi durumlar, muhaliflerin de altını oyabilir.
Esad 'rahat nefes alıyor'
Bunların hiçbiri, Devlet Başkanı Esad'ın sonsuza dek iktidarda kalacağı anlamına gelmiyor.
Ama Esad, en sert fırtınayı atlattığından emin olabilir. Fakat henüz hiçbir şey bitmedi, yarattığı hasra ülkeyi de dönüştürecek, zira zaman geri alınamıyor.
Ortalık durulduğunda, hükümetin yaptığı hatalar nedeniyle ağır bedeller ödeyen Esad yönetimine sadık unsurlar hesap sorabilir.

Esad yönetimine sadık bölgelerde de ayrışma ve iktidar yozlaşması yaşandığı görüldü. Bu da, Şam yönetiminin kendisini eskisi gibi öne çıkarmasının zor olacağı anlamına geliyor.
Yine de genel olarak stratejik dengenin bozulmaması şartıyla, rejimi destekleyen ülke dışındaki Rusya ve İran gibi kilit öneme sahip müttefikler, çok sık da dile getirildiği üzere, baskı sona erdiğinde Beşar Esad'a kişisel olarak kendilerini adamayabilirler.
İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Amir Abdollahian geçtiğimiz günlerde, "Beşar Esad’ın ömrü boyunca devlet başkanı olarak kalmasından yana değiliz. Ama Esad’ın ve Suriye hükümetinin devrilmesi için aşırı güçlerin ve terörün kullanılması fikrine de katılmıyoruz" demişti.
Ama bunlar, hep geleceğe ilişkin sorular. Şimdi, Esad ve çevresi rahat bir nefes alabileceklerini düşündükleri için anlayışla karşılanabilir.
BBCT

Suriye’deki silahlı gruplar, petrol zengini
17-04-2014



Suriye’deki silahlı gruplar, petrol zenginiSuriye’deki silahlı grupların ürettikleri günlük 60 bin varil petrolün büyük bir kısmını Türkiye’de sattıkları açıklandı.

YDH-Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine demeç veren Suriye Petrol Bakanı Yardımcısı Hasan Zeyneb, aşırı grupların ülkenin doğusundaki petrol kuyularından ilkel yöntemlerle çıkardıkları petrolü ucuz fiyatlarla Türkiye’de sattıklarını açıkladı.

Silahlı grupların günde yaklaşık 60 bin varil petrol çıkardıklarını belirten Suriye Petrol Bakanı Yardımcısı Hasan Zeyneb, yaklaşık 10 bin varili iç piyasada satan silahlı grupların geri kalan petrolün büyük kısmını Türkiye’ye sattıklarını söyledi.

Hasan Zeyneb, çalınan petrolün varil fiyatının 10 dolar olduğunu belirterek silahlı grupların kaçak petrol satışından günde yaklaşık yarım milyon dolar gelir elde ettiklerini söyledi.

Silahlı grupların Türkiye’deki kaçakçılarla birlikte çalıştığını belirten Suriyeli yetkili, kaçakçıların da MİT’le ve TSK ile ilişkili olduğunu iddia ederek petrol kaçakçılığı yapılan güzergahın güvenliğinin de bu şekilde sağlandığını öne sürdü.

Hasan Zeyneb, Türk iş adamlarının Suriye petrolünü 30 dolardan satın aldıklarını belirterek petrolün dünya piyasalarındaki fiyatı düşünüldüğünde bu fiyatın bedava sayılabileceğini söyledi.

Suriye Petrol Bakanı Yardımcısı Hasan Zeyneb, petrol kaçakçılığının önlenmesi için hava operasyonlarının sürdüğünü belirtti; ancak ülkenin kuzey ve doğusundaki güvenlik şartlarından dolayı kaçakçılığı önlemenin çok zor olduğunu söyledi.

Suriye yönetiminin kontrolünden çıkarılan petrol kuyularının bulunduğu bölgeler çoğunlukla İslami Cephe, Nusra ve IŞİD gibi silahlı grupların elinde bulunuyor.

Suriye’deki silahlı gruplar arası savaşlar genellikle petrol kuyularının bulunduğu bölgelerde ve sınır kapılarında yoğunlaşıyor.
http://www.ydh.com.tr/HD12767_suriyedeki-silahli-gruplar-petrol-zengini.html

“Beyrut, Şam Tahran ve Kiev Batı için ortak cephe”
Sami KLİB
05-05-2014



Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesine konuşan bir Batılı yetkili, güneyde açılması düşünülen cephenin de artık önemini yitirdiğini belirterek Esad’ın devrilmeyeceğinin anlaşıldığını söyledi.

YDH- El Ahbar gazetesi yazarı Sami Klib, ismini vermediği Batılı yetkiliyle görüşmesini naklettiği yazısında şunları ifade etti.

Batılı yetkili koltuğuna oturdu ve belgelerini düzenledi. Suriye’nin ve Beşşar Esad’ın geleceği ile ilgili sorulara cevap vermekten kaçınıyor gibi gözüküyordu. Finandaki kahvesinden bir yudum aldı, ellerini açıp önünde sallayarak “Daha ne istiyorsunuz, (Suriye ile ilgili olarak) yapılabilecek her şeyi yaptık. Ama şu an durum değişti ve Ukrayna’daki olaylardan sonra durum daha da karmaşık hale geliyor. Şu an Şam’dan Beyrut’a, Tahran’a ve Kiev’e kadar (Batılılar için) ortak bir cephe var.”

Tünelin ucunda ışık gözüktü mü? Yoksa savaş devam mı edecek? Sorusu üzerine kahvesinden bir yudum daha aldı. Sinirlerini kontrol etmeye çalışarak “Bak sana bir şey anlatayım. Belki şu an biz bir çıkmazda bulunuyoruz. Beşşar Esad’in iktidarda kalacağından kuşku yok; ama Suriye’yi eskisi gibi yönetemeyeceği kesin; çünkü halk ona karşı” dedi.

Suriye’de bir kamuoyu araştırması mı yaptınız soruma cevaben “Aynanın mantığı” demekle yetindi.

Ona 2012 yılının başlarında bana söylediği “Beşşar Esad kesinlikle gidici... Gidişi birkaç hafta sürmezse, birkaç ay sürer” şeklindeki sözünü hatırlattım. Biraz sinirlendi, sonra sesini biraz yükselterek şunları söyledi:

“Evet bu hedefi gerçekleştiremedik ve belki de hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğiz. Siz söyleyin biz Sayın Putin ve Çinli dostlarıyla ne yapalım? Suriye’ye yönelik tüm kararları veto ettiler. Tek bir plan dahi sunamayan, tek bir karizmatik lider çıkaramayan ve birbirine düşen Suriye’deki bu paramparça muhalefetle bizim ne yapmamızı bekliyorsunuz? Terörizmle ne yapalım? Beşşar Esad, çatışmaları istediği yere çekmeyi; Putin’in, İran’ın, Irak’taki Maliki’nin, Hizbullah’ın ve belki başkalarının desteğini almayı başardı. Arapların bazıları bize farklı konuşuyor; ama farklı davranıyor.”

Aslında Avrupa’ya gidenlerin bu tür umutsuz sözler duyması tuhaf değil. Bu umutsuzluk silahlı muhaliflerde de görülüyor. Onlar da artık Batılılara güvenmediklerini ya da artık güvenlerini kaybetmeye başladıklarını söylüyor.

Şurası açık ki herkes artık bir gerçeklik haline gelen Beşşar Esad’in üçüncü cumhurbaşkanlığı dönemine hazırlanıyor.

Ulaşılan kesin bilgiler gösteriyor ki birkaç hafta önce Avrupalılarla Amerikalılar arasında Suriye’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda bir istişare toplantısı yapıldı.

Amerikalı bir yetkili, Avrupalı meslektaşlarına dedi ki: “Cenevre-2 görüşmeleri sırasında hazırlanıyorduk. Ruslara ve İranlılara Beşşar Esad kalsın; ama seçim yapılmasın diye teklif sunduk. Moskova ve Tahran’ın cevabı ‘Esad de her Suriye vatandaşı gibi seçimlerde aday olma hakkına sahiptir. Suriye halkının kimi istediğinin kararını Suriye halkına bırakmak en iyisidir’ şeklinde oldu.”

Avrupalı yetkili sözlerini şöyle sürdürdü: Cenevre-2’de bizim için açıklığa kavuştu ki Moskova Esad’ı (cumhurbaşkanlığı adaylığını) destekliyor ve ona bir alternatif düşünmüyor. Rus yetkililer, Suriye krizinin başlarında, farklı siyasi ihtimalleri ele almaya daha fazla hazırdı. Bu, belki doğruydu ya da belki de bizi aldattılar. Ama o dönemlerde daha fazla hazırdılar. Cenevre’de durum değişti. Putin’in Esad konusunda daha katılaştığı bizim için netlik kazandı. Hatta bunu artık açıkça da gösteriyordu.

Ruslar bize açıkça, ‘Suriye rejimi ile Beşşar Esad’in ya da orduyla Esad’in farklı olduğu yönündeki kuruntularınızı bırakın. Beşşar Esad şu an bu ikisinin sembolüdür’ dediler.

Hatta biz Ruslara Suriye ordusu güçlü olarak kalsın, rejimin yapısında köklü bir değişiklik yapılmaksızın ordudan veya Alevilerden biri Esad’in yerine geçsin diye teklif getirdik. Ama Rusların cevabı şu oldu: Şu an Esad’in alternatifi yok ve böyle biri ufukta da gözükmüyor. Terörle mücadele çerçevesinde Suriye rejiminin ve ordusunun üstündeki baskıyı azaltmak herkesin yararınadır.

Şu an güneyden cephe açmak mümkün değil

Avrupalı yetkili şöyle devam etti: “Biz Suudilere ve diğer bazı Araplara şöyle dedik. Kuzey ve güneyden iki cephe Suriye’deki askeri dengeyi darmadağın edebilir. Onlar bize silahların ılımlı gruplara verilmesini garanti edebileceklerini söylediler. Ancak sonra anladık ki hiç kimse bu silahların çatışmaların galibi olan teröristlerin eline geçmesini engelleyemez.

Ayrıca Ürdün de bize Dera sınırından bir güney cephesi açılmasının yanlış olduğunu ve Ürdün için tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyledi. Bize ulaşan istihbarat raporları da teröristlerin artık açıkça hiç kimseden emir dinlemeyeceğini, bunların başına buyruk ve etki edilmesi zor gruplar haline geldiklerini söylüyordu.

Öte yandan silah mafyası, kaçakçılık ve başına buyruk savaş her yeri kapladı ve durum son derece karılık. Buna karşın Suriye ordusu ile Şam’ın Hizbullah’tan İranlılara ve Iraklılara kadar tüm müttefikleri birçok eksenden ilerleme halindeydi.

Suudiler bize dediler ki durum o kadar karmaşık hale geldi ki Amerikalılar muhaliflere verilecek silah düzeyinin yükseltilmesini duymak bile istemiyor.”

Batılılar Suriye’deki savaşı sürdürüyor

Bugünlerde mevcut durumun geleceğine ilişkin açık bir görüşe sahip Batılı bir yetkili bulmak çok zor. Gördüğümüz çoğu kişi savaşın süreceğini söylüyor. Üyelerini Suriye’de eğiten terörist grupların Avrupa ülkelerinde birer birer ortaya çıkarılmasına rağmen... Bazıları Suriye ordusuna teröristleri yok etmesi için açıklanmamış bir yeşil ışık yakıldığını (şu an bunun uygulanmakta olduğunu) iddia ediyor.

Şam’la doğrudan istişare edilmeden Lübnan cumhurbaşkanının seçilmesi mümkün değil

Suriyeli yetkililere uluslar arası alanda veya Arap dünyasında doğrudan bir siyasi ortam açılmaması ve yakın gelecekte durumun değişmemesi normal. Dolayısıyla Şam’ın Lübnan ve cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki tutumu sebebiyle baskılar sürecek. Örneğin Suriyeli liderlere muhalif olan bir ülkenin büyükelçisi şöyle diyor: “Gerçekçi bir inceleme şunu gösteriyor ki Suriye’ye karşı olan birinin Lübnan’da cumhurbaşkanı seçilmesi imkansızdır. Hatta şunu da söyleyebilirim ki Şam’la ve müttefikleriyle doğrudan istişare edilmeden bir cumhurbaşkanı seçmek imkansızdır.”

Bazı Arap ülkelerinde elçilik de yapmış olan Batılı yetkili sözlerine şöyle devam etti.

“Şam’la istişareler gerçekten yapıldı. Bizim açımızdan netleşti ki Suriye liderlerinin müttefikleri Lübnan cumhurbaşkanlığı konusunda onlarla istişarelerde bulunuyor. Hatta bazılarının dediğine göre Suriye liderleri, Lübnan konusunda müttefikleriyle özellikle de Hizbullah’la yaptıkları istişarelere bağlılar.

Bu yüzden medyadan uzak bir şekilde Suudi Arabistan ile İran arasında bir irtibat kuruldu; ama henüz bir sonuca varılmadı. Fransa, Mişel Aun’a olumlu bakmıyor.

Arap elçisi “öyle gözüküyor ki Suriye, İran, Lübnan ve Ukrayna konuları birbirine sıkıca bağlı” diyor. Bu ise Suriye’deki savaşın şiddetleneceği, Suriye liderlerinin askeri çatışmalarda daha hızlı hareket edeceği anlamına geliyor.
http://www.ydh.com.tr/HD12807_beyrut-sam-tahran-ve-kiev-bati-icin-ortak-cephe.html

Humus artık özgür: İsyancı militanlar Humus kentindeki son mevzilerini de terketti
7 MAYIS 2014



BBCT'in haberine göre; Birleşmiş Milletler yetkililerinin aracılığıyla anlaşmaya varılmasının ardından, otobüsler Humus'un muhaliflerin kontrolündeki eski kent bölgesinden tahliyeye başladı.

Bölgeye en az iki otobüs gittiği bildirilirken, bir otobüsün muhaliflerle birlikte bölgeden ayrıldığı belirtiliyor.

3 yıl önce Beşar Esad rejimine karşı silahlı isyanın başlamasından beri "devrimin başkenti" olarak görülen Humus'ta muhalifler artık bir mevziye sahip değil.



Bu yılın başlarında, BM ve Kızıl Haç'ın düzenlediği bir operasyonla bölgede yaşayan 1400 kişi tahliye edilmişti.

Ancak bir grup sivil ve yaralananlar da dahil bir grup militan, bölgede kalmakta direnmişti.

'Miitanlar boşalttıkları binayı ateşe verdiler'

YouTube sosyal paylaşım sitesinde, henüz BBC kaynaklarınca doğruluğu teyit edilemeyen bir video paylaşıldı. Videoda bölgeye doğru ilerleyen iki yeşil otobüs görünüyor.

Humus'ta yaşayanlari muhaliflerin bölgeden ayrılmadan önce binaları ve eşyalarını ateşe verdiklerini söylediler.

'Dünya bizi kandırdı'

Beyrut'taki BBC muhabiri Paul Wood, muhaliflerin ve ailelerinin moralinin bozuk olduğunu aktarıyor.

Suriye ordusu, 2 yıldır kuşatma altında tuttuğu kentte "teslim ol ya da açlıktan öl" denilen bir taktik uyguluyordu. Bir yandan da eski kent bölgesi sürekli hava saldırısı ve top ateşi altındaydı.

Tahliyeden kısa süre önce BBC'ye konuşan bir muhalif militan, "Dünya bizi kandırdı" dedi.

Şu anda Humus'ta bulunan gazeteci Hediye Levent ise, kentte yaşananları BBC Türkçe'ye aktardı.

Tahliyeye konu olan "Eski Humus" bölgesinde daha önce 3-4 bin kişinin yaşadığını söyleyen Hediye Levent, bugün itibariyle tam rakamın bilinmediğini ama bölgede 2500 kişinin yaşadığının tahmin edildiğini söyledi.

Anlaşmanın süresi uzatıldı

Gazeteci, söz konusu anlaşmanın aslında Cuma gecesi yürürlüğe girdiğini, üç gün süreceğini, fakat El Nusra Cephesi ve Özgür Suriye Ordusu militanlarının aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle iki gün daha uzatıldığını bildirdi.

Buna göre El Nusra militanları bölgeyi boşaltmak istemediler. Ancak Levent, muhaliflerin uzlaştığını ve bugün itibariyle tahliyelerin beklendiğini belirtti.

Levent, rakamların kesin olarak bilinmediğini fakat yaklaşık 1100 silahlı militanın bölgeyi tahliye edeceğini söyledi. Bölgede 45 Hristiyan ailenin de olduğu belirtiliyor.

BM yetkilileri bölgede

Gazeteci Hediye Levent, silahlı muhaliflerin Birleşmiş Milletler'den (BM) gelen yetkililerin gözetiminde bölgeden çıkacaklarını kaydetti.
Hıristiyan ve Müslüman din adamlarının da devreye girdiğini belirten gazeteci, BM yetkililerinin ve birkaç otobüsün muhaliflerin olduğu bölgeye giriş yaptığını sözlerine ekledi.
Levent, ilk kafilenin eski Humus'tan çıktığını ve Humus yakınlarındaki Dar El Kebir'e ulaştığını belirtti.

BM'nin girişimiyle aylar boyunca ateşkes için müzakereler yürütülmüştü. Eski kent bölgesine sıkışan muhaliflerin tahliyesini içeren anlaşmaya göre, kuzeyde yer alan ve rejime desteğin sürdüğü 2 Alevi kasabasına yönelik isyancı kuşatması gevşetilecek.

Anlaşmayı kabul edip etmeme konusu, muhalifler arasında çetin tartışmalara sebep oldu. El Kaide çizgisindeki El Nusra Cephesi bir dizi intihar saldırısı ile kuşatmayı kırmayı denedi. Ancak daha sonra bu gruba bağlı militanlar da anlaşmaya uyma kararı aldı.

Humus'un biraz dışında yer alan El Veyr semtindeki militanların da bölgeyi terk etmeye hazırlandığı belirtiliyor.

'Sokaklar kalabalıklaşıyor'

3 Mayıs'tan bu yana Humus'ta bulunan gazeteci Hediye Levent, anlaşma söylentisi sonrasında kentte herhangi bir çatışmaya şahit olmadığını söyledi.

Levent'in gözlemlerine göre, anlaşma söylentisinin ardından sokaklar her geçen gün biraz daha kalabalıklaştı.
haber 93

Suriye: Humus'taki muhaliflerin çoğu tahliye edildi
8 MAYIS 2014



Humus'ta dün başlayan