EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

AKP -CEMAAT KAVGASI

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> İÇ SİYASET
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Hzr 13, 2009 4:35 pm    Mesaj konusu: AKP -CEMAAT KAVGASI Alıntıyla Cevap Gönder



AKP-Cemaat kavgası sahici bir ölüm kalım kavgasıdır
Ertuğrul Horasanlı
04.12.2013



AB-D-AKP-Cemaat medyası işbirliği içinde yürütülen ve AB-D-İsrail için hayati öneme haiz Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne karşı çıkması muhtemel TSK personelini tasfiye operasyonu başarıyla tamamlanmış ve riskli personelin bir kısmı cezaevlerine doldurulurken bir kısmı da emekli edilerek etkisizleştirilmiştir.

Böylece AB-D-İsrail-AB emperyalist ittifakı için Türkiye ile ilgili işin zor safhası atlatılmıştır.

Fakat...

Projenin Kuzey Afrika ayağının en büyük ülkesinin başına bir karambolle getirilen Mısır’ın Tayyib’i Mursi ve AKP’si Müslüman Kardeşler’in Mısır halkı tarafından dünya tarihinin en büyük kitle gösterileriyle devrilmesinden sonra; Tunus’un AKP’si NAHDA’nın durumu da sallantıya girmesi, Libya’nın mahalle mahalle bölünerek silahlı çetelerin eline geçmesi, Cezayir ve Fas’ın ise kendini bu saldırıdan korumalarıyla birlikte tamamiyle çökmüştür...

Suriye’yi işbirlikçi Müslüman Kardeşler’e emanet etme çabası da gerek Suriye hükümeti ve ordusunun vatansever gayretleri, gerekse Rusya, Çin, İran ve Hizbullah’ın Suriye hükümetinin arkasında durmaları sayesinde geri püskürtülmüştür.

Bu durumda emperyalist proje BOP’un Türkiye’de bu yerli işbirlikçi kadrolarla yürümeyeceği de anlaşılmıştır.

Ama...

Emperyalizm için hayati öneme sahip bu proje halen yürürlüktedir.

Öyleyse Türkiye’de olan bitenleri anlamaya çalışırken sanki AKP ve Cemaat Batı emperyalizminin birer piyonu değil de, bağımsız haraket etme kabiliyet ve iradesine sahip oluşumlarmış gibi ele almak, bu iki işbirlikçi oluşum arasındaki kavgayı, ülke içi iktidar kapışması olarak değerlendirmek yanlış olur...

Çünkü iki oluşum da Batı emperyalizminin açık işbirlikçileri olduklarını gizlememekte, bilakis iftiharla açıklamaktan çekinmemektedirler...

Buna dair sayısız örnek vardır. Ama bir örnek olarak “Eşbaşkanlık” ve “Otoriteden izin almadan hareket etmeme” açıklamaları durumu kavramaya yeter de artar bile...

Bu kapışma bir “İktidar kavgası” ise, kesinlikle millî, dahili bir iktidar kavgası değil, AB-D politikalarında etkin iki Siyonist grup arasındaki Türkiye’ye hakim olma kavgasının yansıması olabilir...

Yeni piyon adaylarının sahneye sürülmesini de hesaba dahil ederek bakarsak...

Bu konuda kuvvetli bir ihtimal de emperyalizmin; TSK içindeki riskli personelin etkisizleştirilmesiyle misyonlarını büyük ölçüde yerine getiren, ama bu arada 10 yılı aşan ortak iktidarları boyunca kontrolden çıktıkları takdirde tehlike doğuracak kadar güçlenen bu bu iki piyonununu, gladyatörler gibi kapıştırarak tamamiyle tasfiye etmek, bu olmazsa güçlerini törpülemek ve hadlerini bildirmek istiyor olmasıdır diyebiliriz...

Yani, dere nasıl olsa geçilmiştir, artık at rahatça değiştirilebilir durumu...

“Bu iki işbirlikçi oluşum arasındaki kavgayı ülke içi iktidar kapışması olarak değerlendirmek yanlış olur” dedik ama...

Bu iki işbirlikçi oluşum arasındaki kavganın sahici bir yanı da olduğunu unutmamak lâzım...

Bu kavga bir kayıkçı kavgası değil sahici bir ölüm kalım kavgasıdır...

Bu kavganın finalinde bu iki işbirlikçi oluşumdan biri veya her ikisi birden tarih ve siyaset sahnesinden silinecek gibi görünüyor...

O yüzden de bugünlerdeki ateşkes girişimlerinin kalıcı bir barış doğurması mümkün değildir...

AKP tarafı yaklaşan belediye seçimleri ve hemen ardından gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazasız belâsız atlatmanın telaşı içinde, ateşkese razı olmuş görünürken...

Cemaat Belediye seçimlerinde CHP’nin kuvvetli olduğu yerlerde CHP’yi, MHP’nin kuvvetli olduğu yerelerde MHP’yi ve hatta BDP’nin kuvvetli olduüu yerlerde BDP’yi destekleyerek AKP’ye unutamayacağı bir ders vererek, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi dize getirmenin hesabını yapmaktadır...

Dananın kuyruğu belediye seçimlerinin sonuçları alınır alınmaz kopacağa benzemektedir...

Cemaatin Belediye seçimleri üzerine yaptığı hesap tutsa da tutmasada, AKP cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce, devletin bütün imkânlarını kullanarak cemaati silip süpürmeye çalışacak ve kavganın büyüğü o zaman başlayacaktır...

Her ne olursa olsun bu kavga bu haliyle, bu vatanı koruma ve bu vatan üzerinde yaşayan milletin hakkını hukukunu savunma kavgası değildir.

Bu sebeple, Taraflardan herhangibiri -lâfla değil-, gerçekten emperyalizmin piyonu olmaktan vazgeçtiğini açıkça ispat etmedikçe de, bizi doğrudan ilgilendiren bir yanı ve yönü yoktur...

Şimdilik dizi film izler gibi izlediğimiz bu kavgayı...

“Allah’ın ayı” olan Muharrem ayına has ilahî lûtuf, rahmet ve bereket olarak değerlendiriyoruz...


Ahmet Şık: AKP-CEMAAT GERİLİMİNİN ALTINDA YATAN ASIL DERİN SEBEP
25 Kasım 2013



Ahmet Şık: 7 Şubat 2012'de ve sonrasında yaşananlar, ardında Gülen cemaatinin olduğu, Başbakan Erdoğan ve Beşir Atalay'ın öncelikli hedef olduğu bir sivil darbe girişimiydi...

Polis teşkilatı içerisindeki örgütlenmeye dair yazdığı kitap sebebiyle de hapis yatan gazeteci Ahmet Şık, AK Parti ve Fethullah Gülen cemaati kavgasına dair bir kitap hazırlıyor. Şık, dershaneler üzerinden yürüyen AK Parti ve Gülen cemaat kavgasının arka planına ilişkin olarak Wikileaks belgelerinden yola çıkarak "Cemaatin Emniyet’ten sorumlu imamı olduğu iddia edilen birinin cemaatin arşivlerini taşırken ABD’de FBI tarafından gözaltına alındığı, ele geçirilen arşivlerin Başbakanlığa ulaştırıldığı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın bu arşivlerden yola çıkarak cemaatle ilgili bir rapor hazırladığı" iddiasını hatırlattı. Şık, Fidan’ın konuşmalarının da bulunduğu PKK yöneticileri ile yapılan Oslo görüşmesinin ses kayıtlarının sızdırılmasının bu iddiayla ilgili olduğunu savundu ve "Bu iddialar doğruysa sanırım hükümetin elinde Türkiye tarihinin en büyük örgüt davasını açacak bir arşiv bulunuyor" dedi.

Birgün gazetesinden Barış İnce'ye röportaj veren Ahmet Şık'ın açıklamaları şöyle:

Dershanelerle birlikte AK Parti cemaat gerilimi arttı. Bir rant kavgası varmış gibi gözükmekle beraber daha derinlerde ne var?

Dershanelerin kapatılması üzerinden bugün yeniden kamusal alanda görünür olan AKP-Cemaat savaşını finansal bir rant kavgası olarak görmek doğru değil. Elbette içinde finansal rantın da olduğu ancak son kertede tamamıyla siyasi bir kavga bu. Adını doğru koymak gerekirse, bu yaşananlar devlete kimin sahip olacağı savaşı. Devletin sadece görünen kısmına değil derinde yer alan yapısına yani kontrgerillaya da kimin sahip olacağı kavgası. Ancak AKP-Cemaat savaşını sadece bugüne bakarak yorumlamak da yanlış olur. Başlangıcı 1970’lerin sonuna dek uzanıyor. Ama Milli Görüş ile Gülen Cemaati arasındaki en büyük ilk kırılma bunlardan bağımsız olarak, bugünlerde de tartışma konusu olan 28 Şubat darbesinde yaşandı.

Peki nasıl bir araya geldiler?

Günümüzün en önemli siyasal ve toplumsal iki güç odağının, 28 Şubat darbesi travmasından sonraki ilk yakınlaşması da AKP’yi iktidara taşıyan 2002 seçimleri öncesinde yaşandı. İçinden çıktığı Milli Görüş Hareketi’nin siyasal anlayışından kopmuş görüntüsü vermekle birlikte AKP aslında aynı siyasi geleneğin devamı olan ancak küreselleşme politikaları ekseninde neo-liberalizme uyum sağlayarak ehlileştirilen, bu sayede geleneksel sağ seçmeni de taraftarı haline getiren bir siyasal İslam modeliydi. Meşruiyetini sağlayacağı seçimlerde her bir oya ihtiyacı olan AKP ve siyaseti okuma becerisi ile iktidar koltuğuna oturacak her güç odağıyla kim olursa olsun yakın ilişki kurma “becerisine” sahip Gülen’in çıkarlarının kesişmesi dolayısıyla ikili sorunlu geçmişlerine “sünger” çekti. Bir cemaatler ve tarikatlar “konsorsiyumu” olarak iktidar olan AKP’nin ilk iktidar döneminde devlet rantının bölüşümünden Gülenciler de, tıpkı diğerleri gibi seçimlerde verdiği destek kadar faydalandı. Ancak bu hakkını, bürokrasideki örgütlenmede, özellikle stratejik önemi birkaç yıl içinde kendini gösterecek olan güvenlik ve yargı alanında kullandı. Cemaatin bu stratejik örgütlenmesi AKP’nin ikinci iktidar dönemi olan 2007 seçimlerinden sonra başlatılan ve Ergenekon süreci diye adlandırılan kimi siyasal davaların en önemli gücü oldu. Aynı sosyal ve siyasal tabandan beslenen AKP ve Gülen Cemaati, sorunlu geçmişlerinin üzerine kalın bir çizgi çekip Türkiye’nin yeniden biçimlendirildiği bu soruşturma ve davalar sürecinde güçlü bir ittifak kurdular. İttifakı sağlayansa, geçmişte bu iki yapıyı karşı karşıya getirmeyi de başarmış olan ordunun kendisiydi. 27 Nisan muhtırasından sonra AKP-Cemaat ortaklığı hayata geçti.

Düşmanlığın da ortaklığın da nedeni ordu yani?

Aynen öyle. Aslında AKP iktidarını 3 döneme ayırmak gerekiyor. İlk dönem 2002 Kasım seçimlerinden 2007’ye kadar olan süreç. Özden Örnek günlüklerine baktığınızda, bu ilk döneminde askerin iktidarın ortağı olduğunu kabul etmiş bir Erdoğan portresi ile karşı karşıyayız. Askerin siyasetteki ağır gölgesinin bilincinde ve bu nedenle gücünü paylaşmaktan rahatsız olmayan bir Başbakan olduğunu Örnek anlatıyor zaten. Ancak 27 Nisan muhtırasıyla işin rengi değişiyor. Hakkını teslim etmek gerek ki o muhtıraya karşı olması gerekeni yaparak dik bir duruş sergiledi hükümet. Ancak iktidarı paylaşıyor olmasına rağmen ordunun hedefinde olmaktan kurtulamayan ve darbe planlarıyla alaşağı edilme tehlikesini gören Erdoğan, yapıtaşları daha önceden Ergenekon sürecinin hayata geçmesi için de, bu sürecin en önemli aktörü olan Cemaati iktidar ortağı yapmayı tercih etti. Zaten kendisine sunulan belge ve bilgilerle bu konunun yargı yoluyla ve büyük oranda denetim altına alınan medyanın susturulmasıyla çözüleceğine ikna olmuştu Erdoğan.

Cemaat o dönemde polis ve yargıdaki gücünü göstererek Erdoğan’a “ben bu işi çözerim” dedi ve ittifak başladı diyorsun…

Öyle görünüyor. Geçmişte de hedefinde olduğu ordunun geriletilmesi Erdoğan’ın önceliği oldu doğal olarak. Zaten bu kadar sorunlu, kuşkulu ve haksızlıklarla dolu olan bu sürecin en tek kazanımı, ordunun olması gereken sınırın içine çekilmesi oldu. Ama ne acı ki bu, demokratik ve hukuki yöntemlerle değil bizzat ordunun yaptığı gibi kontrgerilla yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nedeni de bugün Türkiye’nin otoriter, baskıcı, antidemokratik, diktatörlük gibi sıfatlarla anılıyor olmasıyla ortaya çıktı. Buradan yola çıkarak 2007 ile 12 Eylül 2010 arasına kadar geçen süreci de AKP ya da Erdoğan’ın ikinci iktidar dönemi olarak adlandırıyorum. Erdoğan’ın gücüne ortak istemediği, her şeye tek başına karar verip mutlak güç olmak istediği üçüncü iktidar dönemi de 2010 referandumu sonrasında başladı ve günümüze kadar geldi. Resmi olarak 2007 yılından başlayarak hayata geçirilen Ergenekon sürecinde kontrgerilla olma işlevini de Cemaat üstlendi. Daha doğrusu polis ve yargıda örgütlü gücüyle kontrgerilla yöntemlerini uygulayan Cemaatti. Bunu da sadece ben değil MİT krizi sonrasında “Devlet içinde devlet olmuşlar” diyerek Başbakan Erdoğan’ın kendisi de söyledi. Ancak bunun siyasal onay makamının da AKP iktidarı, dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu göz önünde tutmakta fayda var. Mutabakatın siyasal gücü AKP, sahadaki tetikçi gücü de polis ve yargı teşkilatında örgütlenmiş cemaatin çete kanadı. Ve birinin suçu diğerinden daha az değil. İkisi de suç ortağı.

Bugünkü savaşın başlangıcı MİT krizi mi?

Aslında öncesinde nüveleri zaman zaman ortaya çıkan bir savaş olmakla beraber MİT krizi meseleyi kamusal alana taşıdı. Öncesinde de dış politika anlayışındaki farklılık nedeniyle öne çıkan Mavi Marmara katliamı ile ilgili Gülen’in İsrail’in cinayetlerini arkaya alan tutumu vardı. Ancak 7 Şubat 2012’de ve sonrasında yaşananların ardında Cemaat’in olduğu, Başbakan Erdoğan ve Beşir Atalay’ın öncelikli hedef olduğu bir sivil darbe girişimiydi. Görünen hedefi MİT yöneticileri olmakla birlikte nihai hedef Erdoğan’dı. O MİT’çiler ifadeye gitse kesinlikle tutuklanacaklardı. Ardından da bu dokunulmazlık zırhının kapsamında olmayan bu “suçun” azmettiricileri olan Başbakan ve müzakere sürecinin koordinatörü sıfatıyla Beşir Atalay da tutuklanacaktı. Hükümet bu tehlikeyi görüp tartışmalı birtakım yasal değişikliklerle, polis teşkilatı ve yargı başta olmak üzere devlet bürokrasisi içindeki kritik noktalarda görevli Cemaatçi personel temizliğiyle bu saldırıyı savuşturdu. Ama AKP ve Cemaat arasındaki ilişkiyi bir daha tamir edilemeyecek derecede zedeledi bu girişim. Bugün dershaneler üzerinden tartışma konusu edilen savaşın en önemli cephesi MİT’tir. Buradan yola çıkılarak hem MİT’in hem de belirlenen isimlerin hedef alınması tesadüf değil.

Neden?

En başta yaşananların devlete kimin sahip olacağı savaşı olduğunu söylemiştim. Bunun Cemaat açısından en önemli ayaklarından birisi MİT. Güvenlik bürokrasisini adeta örümcek ağı gibi kuşatmış bir Cemaat örgütlenmesi var. Başta İstihbarat Daire Başkanlığı olmak üzere Emniyet’in en önemli birimleri bir çete gibi çalışan Cemaat’in elinde. Siyasal davaların tek yürütücüsü olan polise göbeğinden bağlı olan yargının vurucu gücü olan faaliyet gösteren Özel Yetkili Mahkemeler de öyle. Ergenekon süreci de kanıtladı ki ordu içinde de ciddi örgütlenmesi olan bir Cemaat’le karşı karşıyayız. Güvenlik bürokrasisinin son ayağı olan MİT üzerinden bu kadar kavga kopması ise kanımca Cemaat’in orada istediği düzeyde örgütlenemediğinin bir işareti. Eğer o kale de düşerse, bu alanlara egemen olan bir güç zaten Türkiye’nin mutlak iktidarı olur. 7 Şubat darbe girişimiyle bu da ortaya çıktı zaten. MİT’in ve Hakan Fidan’ın hedef olmasının bir başka nedeninin daha olduğunu düşünüyorum.

Nedir o?

Aslında daha önce de BirGün’de haberleştirmiştik bunu. Taraflarından da hiçbir yalanlama gelmedi ve hafıza tazelemek adına tekrar etmekte sakınca yok. Wikileaks belgelerinin içinde bir kripto var. Kriptoda, isimleri geçen beş kişinin İslami Cihad Birliği adlı bir örgütün üyesi olduğu ve ABD Sivil Hava Sahası için tehlike arz ettiği yazıyor. İsimlerin dördü El Kaide vb radikal dinci örgütlerle bağlantılı olarak isimleri medyaya yansımış zaten. Ama bizi ilgilendiren isim 5’inci. O isim, Hanefi Avcı’nın asılsız suçlamalarla tutuklanmasına neden olan kitabında Cemaat’in Emniyet’ten sorumlu imamı diye adı geçen kişi olan O.H.Ö. Kriptoda bu bilginin kaynağı olarak da “yıllardır doğru bilgiler aldığımız Emniyet’teki üst düzey bir bürokrat” diyor. İddia edilen o ki Ö.H.O. Cemaat’in arşivlerini taşıdığı ABD’de havalimanında FBI tarafından gözaltına alınıyor. Ele geçirilen arşivler de ilgili birimler üzerinden Başbakanlığa ulaştırılıyor. Erdoğan’ın talimatıyla Hakan Fidan da bu arşivlerden yola çıkarak Cemaat’le ilgili bir rapor hazırlıyor. Ardından da devlet bürokrasisi içinde ciddi bir Cemaatçi kadro temizliği başlatılıyor. Fidan’ın konuşmalarının bulunduğu ses kayıtlarının sızdırılmasının bu iddiayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu iddialar doğruysa sanırım hükümetin elinde Türkiye tarihinin en büyük örgüt davasını açacak bir arşiv bulunuyor.

Yani Emniyet’te “eski imam yeni imam” kavgası mı var?

Cemaat içinde de bir kavga var ama bence bu dediğin gibi değil. Cemaat’in içinde sivil ve militarist iki kanadın kavgası var. Cemaat bir takım hukuksuzlukların kaynağı olarak anıldığında ve kendini savunamaz noktaya geldiğinde hep aynı yalana sığınıyor. Böylesine büyük bir camianın içine kontrgerilla unsurları ya da ajanlar sızmış olabileceği savunmasını yapıyorlar. Ama bizler kontrgerilla derken, Ergenekon süreci denilen siyasal davalar zinciri içinde yer almış unsurlardan bahsediyoruz. Cemaat’in medya organları da en bilinen kalemşorları da hep bu kontrgerilla faaliyetlerini savunageldiler. Ardında polisin ve yargının olduğu her türlü adaletsizlik ve hukuksuzlukta her zaman polisin ve yargının yanında saf tutup infaz gerçekleştiren cellatların rolünü üstlendiler. Bu hukuksuzlukların yanında duruyorsanız siz de kontrgerilla ya da ajansınız o halde. Öte yandan artık cemaatin de yekpare bir yapı olduğunu düşünmüyorum. Şu anda rekabet ettiği bir güç odağı olan AKP ile savaştalar ve bir arada duruyor görünüyorlar o kadar. Ama özellikle, artık daha yaşlı ve giderek sağlık sorunları artan Fethullah Gülen sonrasında Cemaat'in ne olacağı kavgası olarak da okuyabiliriz yaşananları. Çünkü neo-liberalizmi tüm hücrelerine kadar özümsemiş, parasal değerini kimsenin bilmediği ama devasa diye anılan bir finansal güce sahip bir holding oldu Cemaat. Ve bu paraya kimin sahip olacağı da nasıl bölüşüleceği de koca bir soru işareti.

Madem bu kadar büyük ve birçok cephesi olan bir savaş var, Cemaat neden dershaneler üzerinden hükümetle çatışmaya girdi?

Bu meselenin tartışılıyor olmasının tek iyi yanı ülkenin eğitimdeki kalitesizliğinin, rezilliğinin, sistemin pespayeliğinin ortaya çıkmış olması. Dershaneler bir neden değil sonuç. Ve öğrenciler dolayısıyla aileler eğitim sisteminin kanserli uru diyebileceğimiz dershanelere mahkûm. Cemaat de bunu bildiği için sınava bağımlı bir eğitim öğrenim sisteminin içinde dershaneler gibi herkesin hassasiyet gösterebileceği bir konuda kendini kolaylıkla mazlum gösterebileceği alanı tartışmaya açtı. Ancak konunun çatışan taraflarından ikisinin argümanları da yalan. Mesele ne eğitimde yaratılan fırsat eşitliği ne de dershanelerin bir kene gibi halkın kanını emmesi. Sorun 3-5 dershane meselesi değil. Siyasi. Devlet erkinin paylaşılması meselesi. Öte yandan dershaneler Cemaat için ciddi bir finans ve insan kaynağı. Yıllık 4 milyar liranın üzerinde bir ciroyu barındıran sektörün yüzde 25’inin Cemaat’in elinde olduğu yazıldı. Ki bu paraya sınava hazırlık kitapları ve dershaneler içinde oluşturulan daha pahalı özel sınıflar üzerinden dönen parayı da eklediğinizde devasa bir bütçe çıkıyor karşımıza. 1 milyondan fazla öğrencinin de bu sistemin içinde olduğunu düşününce işin insan kaynağı da ortaya dökülmüş oluyor. Bana kalırsa AKP hükümeti dershanelerdeki Cemaat ağırlığını ki bunun içine okullar, yurtlar ve Işık Evleri denilen öğrenci evlerini de kattığımızda ortaya çıkan tabloyu bir milli güvenlik meselesi olarak ele aldı. O milli güvenlik meselesinin içinde AKP ve Erdoğan’ın siyasi geleceği de önemli bir yer tuttuğu için dershaneleri kapatmakta bu kadar kararlı görünüyor. İlginçtir, bu konuda Erdoğan hükümetine danışmanlık yapan isim de eski bir Cemaatçi.

Kim o?

Cemaatçi oldukları dile getirilen isimlere ait internet sitelerinde bu isim telaffuz edildi ama biz rumuzla verelim: K.Ö. Emniyetin eski imamı olarak bilinen ve hatta Fethullah Gülen hakkında açılan davaların birinde de sanık olarak yer alan bu kişinin adını ilk yazan kişi de Önder Aytaç oldu. Nurettin Veren’den sonra ikinci itirafçı olarak anılıyor. Aytaç ve cemaatin diğer tetikçi kalemlerinin iddiasına göre Hakan Fidan koordinasyonunda yürütülen savaşta danışmanlık hizmeti verdiği söyleniyor. Dershanelerin kapatılmasını öneren K.֒nün okullar üzerinden ortaya çıkan Cemaat tehlikesinin ne olduğuna dair kapsamlı bir rapor yazdığı da iddialar arasında. Merak ediyorum acaba o raporlarda neler yazıldı, neler söylendi ki dershaneler ya da Cemaat bir milli güvenlik meselesi haline geldi? Bana kalırsa ve ortaya çıktığı üzere Cemaat eğitim yoluyla devlet bürokrasisini ele geçirerek devleti dönüştürmek peşinde. Yani konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi.

'Adeta nükleer savaş çıkar'

AKP-Cemaat savaşından kim galip çıkar?

Bu savaş gerçekten karşısındakini yok etmeye dönük olursa kazananı olmayacak bir savaş. Deyim yerindeyse “nükleer savaş” olur. Çünkü iki tarafın da elinde kanımca birbirini yok edecek etkide belge ve bilgi var. Öte yandan iki güç odağı da Ergenekon süreci dediğimiz darbe döneminin suç ortakları. Bu süreç soruşturma konusu olursa bu dönemin aktörlerinin cezaevindekilerle yer değiştirmesi kuvvetle muhtemel. Birbirlerinin gücünü olabildiğince tırpanlamaya çalışıp belli bir noktada mutabakat sağlayacaklardır. Cemaat açısından istenilen plan Erdoğan’sız bir AKP hükümeti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı imzasıyla açıklanan 13 Ağustos bildirisine baktığımızda açık bir savaş ilanı görüyoruz. Cemaat gibi bugüne kadar hiçbir güç odağını karşısına almamış pragmatik bir oluşum, yakın dönem Türkiye siyasetinin en güçlü hareketine ve liderine savaş ilan edebilecek cesaretini gösterdi. ABD ve AB ülkeleri nezdinde de Erdoğan’ın yalnız kalmasıyla sonuçlanan Gezi direnişleri sonrasına denk gelmesi açısından zamanlaması doğru seçilmiş elbette. Ama burada önemli soru Cemaat’in kime ve neye güvenerek savaş ilan edebildiği. Bu savaş mevcut yetkileri üzerinden Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ikna edilip, yerine de “ılımlı bir zalimin” oturtulması şeklinde bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Ancak Erdoğan gibi hikmetinden sual edilmesini istemeyen ve içindeki diktatör özlemi bunca açığa çıkmış bir lider savaşa devam etmeyi de göze alabilir. Benim dileğim ikinci seçeneği tercih etmesi. Ama bu savaşta taraf tutmamanın en erdemli tutum olduğunu düşünüyorum. Çünkü taraflar ne demokrasi ne de barış niyetiyle cephedeler. İkisi de mutlak iktidarın peşinde.

‘Yetmez ama evet’ pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri bile vermedi

12 Eylül referandumu, 2007’den başlayarak devam eden zulüm düzeninin nirengi noktasıdır. Referanduma karşı çıkanlara, “faşist, militarist, darbe yanlısı, demokrasi karşıtı” gibi iftiralar atmaya kadar vardıran “Yetmez ama evet” pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri vermek bir yana hata yaptıklarını bile düşünmüyorlar. Ya da bu hatayı dile getirmekten kaçınıyorlar. 12 Eylül cuntasının yargılanacağına dair o ufacık umudu, oradan bir tırnak bile olsa koparma isteğini anlayabiliyorum ama sürecin bu hale geleceği de çok belliydi. Siyaset hata yapma riskinin en yüksek olduğu alanlardan biri ama önemli olan hatayla yüzleşip yüzleşememek. Hâlâ o dönemki yanlış tercihlerini savunuyor olmak, bu kişileri zulüm düzeninin suç ortağı yapıyor.
Birgün

Ortada bir “Kirli Tezgâh” var ama...
Oğuz Gürses

AB-D/AKP-Fetullah medyasının koçbaşı Taraf gazatesi, 12 Haziran 2009 tarihli nüshasında yine “operasyonel” bir manşet haberi yayınladı: ”AKP ve Gülen’i bitirme planı“...

Bu haberin ardından bütün yandaş televizyonlar, radyolar, gazeteler internet siteleri herzamanki gibi tek bir merkezden yönetiliyormuşcasına atağa kalktılar...

Vaaay darbeci TSK yine suçüstü yakalanmıştı... Huylu huyundan asla vazgeçmezdi... Bu orduya haddini bildirmek lâzımdı... Bu yapılanlar demokrasiye asla sığmazdı... Falan filan...

“Eee mevzu nedir yani?” diyecek olursanız...

Hikâyeye şuradan başlamak gerekiyor:

8 Nisan 2009’da FG, Herkül.org sitesinde salya sümük ağlayarak cemaatine şu uyarıyı yapıyor:

“Ellerine de (kitap okuyan Müslümanların) Kalaşnikofları verirler. İki yerde eylem yaptırıp demek ki fırsat bulunca bunlar da silâha sarılabilir derler. Çuvaldızı bile olmayan insanlara terörist damgası vurmak isteyebilirler.”

Bakın hemen hemen aynı tarihlerde hazırlanmış bu askerî belge de ne diyor:

“-- Askeri suç kapsamında yapılacak Işık Evleri baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda; silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu “Silahlı Terör Örgütü” “Fettullahçı Silahlı Terör Örgütü”, (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmaları askeri yargı kapsamında yürütülecektir .”

Bu sizce bir “tesadüf” müdür?

“Böyle tesadüf olur mu?” diye soralım ve mevzuya dönelim...

Ergenekon'un 14'üncü dalgasında tutuklanan emekli Yüzbaşı Av.Serdar Öztürk'ün ofisinde "Gizli" ibareli , Genelkurmay Psikolojik Harekât Merkezi'nin hazırladığı 4 sayfalık "İrticayla Mücadele Eylem Planı" ele geçirilmiş., Nisan 2009 tarihli bu plana göre GKB, AKP ve Fetullahçılığın bitirilmesi için neler yapılmsı gerektiğiniı en ince ayrıntılarına kadar çıkarmış ve iş sadece düğmeye basmaya kalmış.

Bu habere göre GKB darbeye tam teşebbüs halindeyken suçüstü yakalanmış...

Ne zaman yakalanmış?

Emekli Yüzbaşı Av.Serdar Öztürk'ün ofisinin arandığı gün...

Ne zaman aranmış Öztürk’ün ofisi?

5 haziran’da...

Yani bu belge gerçekse; hükûmet ve savcılar bunu Taraf’ta yayınlanmasından bir hafta önce biliyor olmalılar...

Peki bu kadar vahim/kritik bir durumda; saniyelerin bile önemi varken, bir haftadır kimse niçin kılını bile kıpırdatmamış?

GK Başkan’ı, da, 2. başkanı halâ görevine devam ediyor...

Ne bir azil, ne bir soruşturma...

Vaziyete bakılırsa ya belge sahte...

Ya hükmet ve savcılar bu belge gerçek olsa bile muhtevası/içeriği gayrı ciddi olduğu için herhangi bir eylem veya işlem yapmaya gerek görmüyorlar...

Veya belge doğru ama hükümetin “hükmetme” gücü/takati/yeneği yok...

Peki , AB-D/AKP- Fetullah medyasının “amiral gemisi” Zaman gazetesi, ertesi gün niçin şu manşetle Çıktı: “Millete ve hükümete kirli tezgâh”

Hamiş: burada “millet” Fetulah ve şakirtleri demek oluyor...

Ortada “Millete ve hükümete kirli tezgâh” var..

Ama ne hükûmetten, ne savcılardan bir kıpırdanma, hareket, icra, tedbir, dava, tecziye yok...

Ya ne var?

AB-D/AKP-Fetullah medyasının koçbaşı Taraf’ın manşeti üzerine “demokrasi-hukuk” eksenli bir yığın içi boş lâf...

Bir de GKB’nin bu belge ile ilgili olarak koydurduğu yayın yasağı ve askeri savcılarca “çok yönlü” bir soruşturma yürütüldüğü açıklaması...

Belge zaten Ergenekon savcılarının dosyasına girmiş ve orada ayrı bir soruşturma yürüyor...

Taraf’ta da satır satır yayınlanmış... Herkes muhtevasını ezbere biliyor...

Bunu vesile ederek bütün “görevli” veya gaza gelmiş yazı ve konuşma esnafı yeni bir “TSK’ya çakma panayırı” düzenlemiş...

Yani gizlilik aleniyete dönüşmüş ama, GKB yayın yasağı koyuyor...

Bu da ayrı bir tuhaflık...

Şimdi okuduklarımızı yasak kaldırılıncaya kadar unutacak mıyız?

Hadi unuttuk diyelim... Bunun GKB’ye veya yürütülen “askerî soruşturma”ya ne gibi bir olumlu katkısı olacak?

Siz yayın yasağını boşverin de, önce bu belge sahte mi gerçek mi onu açıklayın...

Bunu açıklamak çok mu zor?

Hazırlayan birim belli... Hazırlayan askeri personelin komutanlarının ismi belli...

Bu albay böyle bir belgeyi hazırladı mı hazırlamadı mı?

Hazırladıysa kimin emriyle hazırladı?...

****

Bu “eylem planı/andıç” Deniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek imzasını taşıyor...

İşte bu isim çok enterasan...

Tam burada filmlerdeki gibi bir gerye dönüş yapmamaız gerekiyor...

****

Taraf’ın 7 Nisan 2008 tarihli manşetindekiİ Bir başka habere bakalım:

Bu haber’in konusu da Genelkurmay tarafından 2006 yılında hazırlanan bir başka andıç: “Türkiyede’ki Sivil Toplum Örgütlrinin İlişkileri”...

Türkiye'de Soros'dan para alan kişi ve kurumlarda tablolarla gösteriliyor. Türkiye'deki STK'lara maddi desteği gösteren tablonun üstünde doğrudan ABD başkanına bağlı olarak çalışan dünyanın en kirli terör örgütlerinden biri olan NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) var...

Yani bu andıç iç ve dış düşman tespiti bakımından, hedefi 12’den vurmuş, gerisini de adım adım ve isim isim çorap söküğü gibi çözmüş...

73 sayfadan oluşan raporda ünlü Yahudi spekülatör Soros'un Açık Toplum Fonu aracılığı ile desteklediği dünyadaki örgütler, Gürcistan darbesine verdiği destek, Kıbrıs'daki faaliyetleri yer alıyor.

Rapora göre mali destek NSA’dan Soros Vakfı ve National Endowment For Democracy gibi vakıflara aktarılıyor. Bu vakıflar da Türkiye'deki STK'lara parayı dağıtıyor.

Raporda diğer bir tabloya göre ise Soros Vakfı'nın üzerinde hiyerarşik olarak Yahudiler var. Soros'un da bir Macar Yahudisi olduğu hatırlatılıyor.

Tabloda bu kurumlarla ilişki içinde olan ve mali destek alan Türkiye'deki kişi ve kurumlar da sıralanıyor. En başta ise TOBB, TÜSİAD; Adalet, Dışişleri ve Eğitim bakanlıkları, TESEV, Arı hareketi, Sabancı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Liberal Düşünce Topluluğu, KADER, KAMER, SODEV, ENKA okulları, Umut Vakfı, Robet Koleji, İstanbul Kültür ve Sanat vakfı yer alıyor.

Askerin raporunda Amerika ve Soros'dan para alan kurumlar ile ne kadar para aldıkları da tek tek not edilmiş.

Andıçta yer alan kişi ve kurumların Türkiye'yi bölmek isteyen ABD ve AB'nin projelerini Türkiye'de yürütmek için birçok fondan yardım aldıkları açıklanıyor.

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, Genelkurmay Harekat Başkanı Bekir Kalyoncu ve Bilgi Destek Daire Başkanı Tümgeneral N. Baykul'a gönderilen ve altı bölümden oluşan Andıç'ın konu bölümünde şu çarpıcı ifadeler var: "Bu andıç, ABD ve AB'nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi vermek ve bu kapsamda alınabilecek karşı tedbirler hakkında onay almak maksadıyla hazırlanmıştır."

Bu belgenin en dikkat çekici bölümü ise TESEV, Nafis Can Paker başlığının altında ise şu isimler var. "Nebahat Akkoç, Murat Belge, Osman Kavala, Ömer Madra, Eser Karakaş, Neşe Düzel "Sabetaylar" başlığıyla oklarla gösterilen isimler.TESEV Başkanı Can Paker'in adının en ortada ve büyük olarak ayzdılığı bu ilişkiler içinde adı geçen isimlerden bazıları şöyle " Bülent/Nejat Eczacıbaşı,Sabancı Holding, Mehemt ve Canan Barlas, Ahmet İnsel, Nabi Avcı, Ömer Dinçel, Salim Uslu, Oktay Ekşi, Sezen Aksu, Zülfü Livaneli, Taha Akyol, Özdem Sanberk, Şahin Alpay, Kürşat Bumin, Hakan Altınay, Ali Bulaç, Nadire Mater, Eyüp Can." Bu isimlerin karşısında irtibatlı oldukları kurumların isimleri ya da çalıştıkları üniversite ve gazetelerin isimleri bulunuyor.

Listede en dikkat çeken isimlerden biri ise Rahmi Koç. Rahmi Koç tabloda Yunan-Türk Forumu eş başkanı olarak bulunuyor. Forumun kurucusu Costas Carras'ın ilişkileri de yine Soros Vakfı'na ulaşıyor.

Rahmi Koç: Yunanlı bir Bilderbergci olan Costas Carras'ın büyük ağırlığı bulunan Grek-Turkish Forum'da da TESEV Üstün Ergüder temsil ediyor. Ergüder adı, Soros'un enstitüsü OSI'nın Türkiye yapılanmasında da karşımıza çıkmıştı. Carras'a Southeast Europian Cooperative İnitistive'de (SECİ) de rastlıyoruz. Bilderbergci Carras, Rahmi Koç ile birlikte SECİ'nin Başkanlığı'nı yapıyor.

Annan Planı ve Can Paker: Rum Yunan ikilisinin de büyük katkılarıyla hazırlandığı bilinen Annan Planı, Ali Erel başkanlığındaki Kıbrıs Türk Ticaret Odası, Soros Vakfı yöneticilerinin yönetiminde bulunan TÜSİAD ile birlikte bu planın savunuculuğunu üstlenmiştir. Bu ilişkileri organize eden kişi Can Paker'dir. Paker TESEV Başkanı olup, TÜSİAD Haysiyet Divanı üyesidir.

'Kıbrıs İçin Annan Planı- Vatandaşın El Kitabı': Kitapçığı tanıtmak için Can Paker 4.12.2003'te medyanın üst düzey yöneticilerinin katıldığı yemekli bir toplantı düzenledi. Kitap Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlandı. İlter Türkmen ve Yalım Erez bu toplantıda hazır bulundu. Yapılan konuşmalarda plana övgüler düzüldü.

Şahin Alpay: KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a karşı yıkıcı faaliyetlerde bulunan ve bu faaliyetleri organize edip destekleyen AB yöneticilerinden Karen Fogg ile çok yakın ilişkiler içerisinde olup, KKTC'de Denktaş karşıtı basını ve gazetecileri yönlendiren kişidir.

Gül'le Soros ne görüştü?

Mahalledeki Horoz, Soros: dünyayı kasıp kavuran 1998 borsalar krizinde başroldeydi. Gariptir ki, Türkiye de Soros'la yakından ilgili. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün eylül ayı içerisinde ABD'ye gerçekleştirdiği ziyarette görüştüğü isimlerden biri Soros'tur. Kendisiyle uzun bir görüşme yaptı. Soros, karanlık bir adam. Öyle ki adı bile gerçek değil. Ancak gerçek adı bilinmiyor. Şaşırtıcı olan soru ise şu: Böylesi karanlık bir adamla Dışişleri Bakanı sıfatıyla Abdullah Gül ne görüşmüş olabilir?

Sabancı Üniversitesi: Soros, İstanbul'a gelip, TESEV Başkanı Can Paker'in evinde akşam yemeği yerken ünlü Türk gazetecisi köşe yazarlarına ve ertesi gün de Türkiye'nin Harvard Üniversitesi olacak diye kurulan Sabancı Üniversitesi'nde öğrencilere “Sizim en önemli ihraç ürününüz ordunuzdur” diye altın akıllar verirken Afganistan'da gövdeler başsız dolaşıyordu.

Kemal Derviş: Soros Türkiye'de Hilton Oteli'nde kaldı. Aynı günlerde Kemal Derviş de oteldeydi. Soros ve Derviş buluşup Türkiye ekonomisini ve geleceğini tartıştılar. Soros kadar ünlü bir para sihirbazını Derviş, Amerika'dan tanıyordur nasıl olsa. İyi şeyler de konuşmuşlardır. Derviş sıradan biri değil. Dünya Bankası çalışanlarından. Dünya Bankası adı üstünde para demek, borç demek, kredi demek. Bizim gibi ülkelerin korkulu düşü demek. Ama yine de insan Türkiye'nin kaderine etken olmak için gönderilen Derviş'le, ünü paraya endeksli adamın ne işi olabilir demeden edemiyor

AKP'ye Eleştiriler: Ortaya çok karmaşık ilişkiler zinciri çıkıyor. Kıbrıs konusunda Kıbrıs Rum Kesimi ile Yunanistan'da kamuoyu tek ses olurken, Türkiye ve KKTC'de insanların ikiye bölünmüşlüğünü işte bu lobi ile izah etmek mümkün. Malum çevreler ile AKP iktidarı, Rum kesiminden gelenlerin araçlarıyla, muhalefet konvoylarına katıldığı, muhalefete büyük paralar akıtıldığı seçimlerin sonuçlarını ne kadar da doğal karşılıyor.

Türkiye'deki Alman Vakıfları: Türkiye'de yaşayan 100 bin Alman emeklisinin haricinde bilmediğimiz bir grup Alman var; her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyetleri gerçekleştiren...

Diye sürüp giden bu kapsamlı andıçı hazırlayan kim mi?

Albay Dursun Çiçek....

***
Her iki andıç karşılaştırıldığında bu andıçların ikisinin de Albay Dursun Çiçek ve ekibi tarafından hazırlanmış olması ihtimali çok düşük...

Çünkü her ikisinin arasında hem kalite, hem üslup, hem derinlik hem titizlik farkı apaçık görünüyor...

Son yayınlanan ve Zaman gazetesinin “kirli tezgâh” manşetiyle verdiği andıç; taktik veya stratejik kavrayış derinliği olan kurmay subay eli değmiş ciddi bir plandan ziyade, Samanyolu TV’nin “Kurtlar Vadisi” ile sidik yarıştırmak için yayınladığı ilkel, geri zekâlı, komplocu, seyirciyi budala yerine koyan dizilerinin senaristlerince, “nasılsa bizim şakirtler osursak bile onda bir hikmet arar” diye düşünülerek çalakalem yazılmış acemi, baştan savma bir senaryoya benziyor...

O kadar gayrıciddi, o kadar zavallı, o kadar komik...

Bu haliyle de insana, ortada bir “kirli tezgah” varsa, bu “kirli tezgâh”ın AKP ve Fetullah’tan ziyade, TSK ve özellikle de Türkiye’deki STK’ların bütün kirli ilişkilerini ortaya çıkaran 2006 tarihli andıçı hazırlayan Albay Dursun Çiçek ve ekibini tasfiyeye yönelik olduğu hissini veriyor...

Durumun doğru anlaşılmasına dair son bir bilgi notu: Şakirtler arasında dolaşan yoğun bir söylentiye göre... Fetullah’ın AB-D ve İsrail’e toz kondurmadığı halde, “cihad”a “terör”, “mücahidlere” “terörist” demesini içine sindiremeyen kalabalık bir grup, cemaaten koparak silahlı mücadele de dahil bütün imkânları kullanmaya karar vermiş. Bu grup, “hain” ilan ettikleri FG’yi öldürmek için kesin karar da almış. Bu gurubun internette bir sitesi de varmış.. FG, 8 Nisan 2009’da bunun korku ve paniğiyle o konuşmayı yapmış ve Türkiye’ye asla dönmeme kararı almış..

Bu söylenti doğruysa, “kirli tezgâh”ın, cemaatten kopan bu gurubu “ajan”lıkla itham etmek ve bu grubun eylemlerine “TSK provakasyonu” damgası vurabilmek için bizzat FG tarafından TSK içindeki şakirtlere organize ettirilmiş olması da mümkündür.

“Yok artık” mı diyorsunuz...

Öyleyse şu haberi bir okuyun:

[21 Mart 2009-Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi ve Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’in “fişleme” yapmakla suçlanmasına neden olan iki sahte emirle ilgili soruşturma başlatan Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı, çarpıcı bulgulara ulaştı. Soruşturma kapsamında tutuklanan astsubay Ali Balta, komutanlık bilgisayar sistemine girerek sahte emirler üretmesine gerekçe olarak, öğrencilik yıllarında Denizli’de Işık Evleri’ne gittiğini bilen bir kişinin yaptığı baskıyı gösterdi.

Askeri savcılık, Ulugüler imazasıyla düzenlenen iki adet sahte emirle ilgili soruşturmada tutuklanan Kayseri Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı’nda görevli Astsubay Balta’nın, 7 ve 11 Mart tarihlerinde ek ifadesine başvurdu. Balta, ifadesinde şunları anlattı: “Soyadını hatırlayamadığım Yusuf’la martta tanıştım. Seçimde AKP’ye oy vereceğini söyledikten sonra Ergenekon gibi bir örgütü ortaya çıkardıklarını, yüksek düzeyde birçok insanı içeri aldıklarını söyledi. Bana içinde ‘Word belgesi’ olan bir ‘flash bellek’ getireceğini belirterek, bu belgeleri komutanlığın Doküman Yayın Sistemi’ne (DYS) aktarmamı istedi. ‘Denizli’de Işık Evleri’ne gidip geldiğini biliyorum, yapmazsan bunu komutanlarına söylerim’ dedi.
Durumun ortaya çıkmaması için teklifi kabul ettim ve ‘flash belleği’ aldım. Bana, Yüzbaşı Mesut Okatan’ın bilgisayar şifresinin yazılı olduğu kâğıdı da verdi. ‘Dediklerimi yaparsan birçok kötü insan temizlenecek’ dedi. İcra Koordinasyon Kısım Amirliği’ne giderek, boş bilgisayarın başına oturdum. Bilgisayarı, Okutan’ın şifresini girerek, açtım ve ‘flash bellekteki Word dosyasını’ sisteme kopyaladım. Bir dosyayı da İhale Komisyonu Başkanlığı’na gönderdim. Sonra Yusuf’la buluşarak, belleği teslim ettim” Milliyet]


***

Son nokta: Bugün Pazar, tam yazı bitti derken, Ekranda RTE duruma el koymuş otoriter bir başbakan edasıyla açıklama yapıyor: ''İşte son günlerde, gazetelerin yaptığı haberleri görüyorsunuz. AK Parti üzerinde oynanması düşünülen oyunları görüyorsunuz. Şu anda bizler de bunları araştırıyoruz. Gerekirse biz de ilgilerle onlara yönelik olarak davaları açacağız''

Tedbire bak: “Dava açacaklarmış”...

Yok yahu sahi mi?

Şimdi bunu duyan darbeciler korkudan çil yavrusu gibi dağılmışlardır...

Adam yürütmenin başı, emrinde olan memurların kendisine “kirli tezgâh”lar kurduğu iddisıyla ortalık yıkılıyor...

RTE de “onları yaptklarına pişman edeceğim” edasıyla “dava açacağım”... diyor...

Beni bir gülme krizi tuttu ki...

Merhum Üstad Necip Fazıl, 27 Mayıs darbesi için “Yoğurttan hükûmete mukavvadan hançer” demişti ya...

O günden bugüne, ne hükûmetler cephesinde, ne de darbeciler cephesinde değişen bir şey yok...

Hükümetler hep yoğurttan, darbeciler hep mukavvadan...

Birinden biri değişse “belki kurtulur gemi” ama...

Kaynak: Baran 127

“Belgeler”in Alacakaranlığında “Kurtuluş Yolu”ndan Sapmadan Yürümek İçin (*)
Murad Salih



Taraf gazetesi yayınlanmaya başladığından beri “şok belgeler”in alacakaranlığında yaşıyoruz.

Hangi belge sahte, hangi belge gerçek bilinmese de, AB-D/AKP-Fetullah medyası tarafından bütün belgeler gerçek olarak kabul ve lanse edilerek bunun üzerine demokrasinin faziletleri ve darbeciliğin kötülükleri üzerine aynı şeyler tekrar tekrar yazılıyor, söyleniyor, çiziliyor...

“Telkin tekrar ile olur” derler ya...

Önce halk “belge manyağı” haline getiriliyor...

Sonra da bu belgeler üzerine döktürülen yazılar ve yapılan konuşmalar tekrar tekrar yayınlanarak şuurlara pusu kuruluyor...

Filistin Irak ve Afganistan işgalleriyle “Batı Demokrasisi”nin uygulamasının ne korkunç bir vahşet, zulüm ve haksızlık, talan ve yalanlara vasıtalık ettiğinin açıkça ve inkârı mümkün olmayacak bir şekilde/suçüstü halinde görüldüğü bir zamanda... Bu belgeleri kim niçin servis ediyor bilmiyorum ama bu belgelerin bu toplumdaki sonuçlanmış ilk kesin tesiri şudur:

Hiç demokrat olmaması, “Liberal Batı demokrasisi”ni hiç benimsememesi/kesinlikle reddetmesi, “Liberal Batı demokrasi”nin şeytanî bir aldatmaca olduğunu en çok farketmesi gereken müslüman, milliyetçi ve marksist/sosyalist kesimler bile “belgelerin” kararttığı bu ortamda çok kısa bir sürede ve çok büyük ölçeklerde demokratlaşıverdiler...

Şimdi bu belgelerin tuzağında demokratlaşan müslümanlara soralım:

-Hangi peygamber “millî irade”nin “halkoyu” ile belirlenmesi sonucu görevlendirilerek ümmetinin başına geçti?

Türk Milliyetçilerine soralım:

Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Seyyid Ahmet Arvasî ve Muhsin Yazıcıoğlu “Liberal Batı Demokrasisi”ni mi savunuyorlardı?

Sosyalist ve komünistlere soralım:

“Liberal Batı demokrasisi”nin sizin lügatinizdeki karşılığı “burjuva demokrasisi” değil mi?

Kürt Milliyetçilerine soralım:

PKK “Liberal Batı demokrasisi”ne göre kurulmuş ve o ideolojiyi savunan bir örgüt ve Abdullah Öcalan da bu türde bir lider midir?

Hepsine birden soralım: 27 Mayıs da dahil bütün darbeler “Liberal demokrat” ABD’nin izni ile ve “Liberal demokrat” ABD’nin “bizim oğlanlar” dediği askerler tarafından yapılmadı mı?

Filistin’in işgalini destekleyen, Irak ve Afganistan’ı işgal ederek milyonlarca insanı katleden, sakat bırakan, ülkelerin bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan ederek Ebu Gureypleri, Guantanamoları ve nice ismi ve yeri belirsiz CİA işkence kamplarını kuran “Liberal demokrat” ABD ve işbirlikçi “Liberal demokrat” ülkeler değil mi?

Öyleyse sizin bu liberal demokrat tezgâhta ne işiniz var?

Kendinize gelin...

Kendiniz olun...

Gaza gelmeyin... Dolmuşa binmeyin...

Bu kirli tezgâhı nasıl bozabileceğinizi düşünün...

Bakın bir haftadır bu belgenin sahte mi gerçek mi olduüu bile anlaşılamadı ama...

Bu karambolde:

Abdullah Gül “Peşkes Kanunu”nu onayladı...

ABD, Irak'tan çekilirken Türk limanlarının ya da askeri üslerinin kullanmak istiyor... ABD Ankara Büyükelçisi Jeffrey, "Türk ordusuyla bu konuda teknik görüşmeleri sürdürüyoruz ancak görüşmelerde henüz somut planlara ulaşmış değiliz" dedi.

“Liberal demokrat” AB-D emperyalizmi Pakistan’dan sonra İran’ın içini de karıştırdı...

Pakistan’ın Swat Vadisi ve Güney Veziristan bölgesinde AB-D destekli katliam ve tehcir son hızıyla sürüyor..

Ağustos ayında Askerî Şura toplancak... Bu belgenin bu Şura ile hiç ilgisi nin olmadığını ve bu şuranın sonuçlarının “Liberal Denokrat” AB-D empryalizmini hiç ilgilendirmediğni söylebilir misiniz?

Anayasa Mahkemesi GDO’lu ürünlere izin veren yasa maddelerini iptal etti ama; daha beteri geçen hafta Meclis Komisyonu’ndan geçti. Bu hafta o vahim kanun yasalaşabilir...

Sömürgeci “Liberal Demokrat” AB-D emperyalizmi açısından bu tür belgelerin ne kadar verimli olduğu açık değil mi?

Asker-sivil, Müslüman-milliyetçi-sosyalist/komünist, Türk-Kürt-Arap-Abaza-Çerkez-Çeçen-Boşnak-Lâz-Arnavut bütün vatanseverlerin 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nın gayesine ermediği için henüz bitmediğinin şuurunu kuşanarak, omuz omuza vererek mevzilerine dönmelerinin tam vaktidir.

Yarın çok geç olabilir...

* Bu yazı yaklaşık 6 yıl önce, o dönem kurtuluşçu, millîci ve anti emperyalist duruşa sahip yayın politikası izleyen bir dergide yayınlanmıştı.

Bugün aynı operasyonel gazete tarafından ve aynı üslupla başlatılan ve karşılıklı belge sağanağı halinde devam eden bu kavga karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini bilemeyenler ile o zaman yaşları bu politik katakulli işlerine ermeyecek kadar küçük olan ama şimdi gençliğinin baharındaki genç insanlarımıza olanı biteni anlamada faydalı olabileceğini düşünerek yeniden yayınlıyoruz.

Murad Salih


Dumanlı'dan kurşun gibi sözler!
23-09-2014



Zaman'dan Ekrem Dumanlı, gözaltına alınan kardeşiyle ilgili soruları cevapladı. Dumanlı, bir dönem dostlarım dediği meslektaşlarına ateş püskürdü.

Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, eski dostlarım dediği gazeteci arkadaşlarına çattı! Gözaltına alınan polis kardeşinin üzerinden Zaman'a ve haram lokma yemedik sözünün intikamının alınmaya çalışıldığını iddia eden Dumanlı, bu gazetecilerin 5- 10 yıllık mal varlıklarını açıklamalarını istedi.

Ekrem Dumanlı, Bugün TV'de son operasyonla gözaltına alınan kardeşi ve taltif iddialarına cevap verdi. Gözaltına alınanların dışında, halen görevde olan çok sayıda kişinin çeşitli başarılarından dolayı devlet yetkilileri tarafından ödüllendirildiğini söyleyen Dumanlı, 3 veya 5 maaş tutarındaki bu ödüllerin 100 ila 300 lira arasında olduğunu söyledi. Maaş denilerek algı yaratılmaya çalışıldığını iddia eden Dumanlı, 17 ve 25 Aralık operasyonları sonrası "haram lokma yemedik" sözünün intikamının alınmaya çalışıldığını iddia etti.

İşte Dumanlı'nın o çok sert sözleri;

"O benim kardeşim ben de onun abisiyim. Benim de dünyada bir tane evim yok, bağım yok hamdolsun. Bunu bir fedekarlık olarak söylemiyorum, bu bir hayat tercihidir. Bir televizyon programında söylediğim için bir daha söylüyorum. Ben öldüğümde eğer arkamda bir ev bırakırsam, dostlarım gelsin mezarıma tükürsün.

"STAR, SABAH VE YENİŞAFAK YÖNETİCİLERİNE HODRİ MEYDAN"

Star'ı, Sabah'ı, Yenişafak'ı yöneten arkadaşlar yürekleri varsa aynı sözü söylesinler. Hodri meydan diyorum! Eğer insanları yolsuzlukla, usulsüzlükle suçluyorsanız. Bütün o yayın yönetmeni arkadaşlara sesleniyorum, o gazeteleri yöneten arkadaşlara sesleniyorum. Buyurun son 5 yıllık, 10 yıllık kendi mal varlıklarımızı ortaya koyalım. Yakınlarımızı, kardeşlerimizi akrabalarımızı koyalım.

"MİLYARDER OLDUNUZ"

Milyarder oldunuz ama satılık kalem olmak zorunda değilsiniz. Mallara, mülklere gömüldünüz. 500 dolarlık purolar içiyorsunuz için ne içerseniz için. Nargilelerinizi tüttürürken sabaha kadar o Necip Fazıl'ın ifadesiyle, fikrin fahiyesi mi olursunuz zambarası mı olursunuz, ne olursanız olun ama başkasına iftara etmeyin. Yalan söylüyorsunuz.

"ALGI OPERASYONU YAPILIYOR"

Her birinin arkasında bir süflör var, bunların kulaklarına bir şeyler söylüyor. Beş gazete birden aynı manşeti nasıl atabilir? Hepsi haram yeme üzerine. Burada iki şeyi görüyorum. Bir benim kardeşim olması nedeniyle Zaman yöneticisi üzerinden bir algı, bir de haram lokma yemedim sözünün intikamını almak istiyorlar.

"O LAF BATMIŞSA, DOKUNMUŞSA..."

Kardeşim, güzel arkadaşlarım. Eski arkadaşlarım, eski mücahitler. Haram lokma yemedim lafı bir yerinize batmışsa, dokunmuşsa aynı sözü siz de söyleyin. Çıkın deyin ki haram lokma yemedim. O zaman vatandaşta size şunu sorsun. Şu konaklar, şu villalar nereden geldi. 30 milyon eurolar sıfırlandığı halde, buralara nasıl gelindi? O konaklar nasıl alındı?

"YÖNETİM KURULU ÜYELİKLERİ..."

Kaleminizi neye karşılık hibe ettiniz. Aylık kazancınız nedir, yıllık getiriniz nedir? Kamu kuruluşlarında yahut yarı kamu kuruluşlarında, yönetim kurulu üyeliğiniz var mı? Kamu televizyonunda bir şeyler yapıyor musunuz? Kamu ajansından bir şekilde nemalanıyor musunuz? Bazı havayolları, karayollarında sizi neyle nemalandırıyorlar ki haram lokma yemedik diyenlere karşı biz de haram lokma yemedik diyemiyor sunuz?

"GÜRÜL GÜRÜL SÖYLEYİN"

"Haram lokma yemedim" lafı sizi rahatsız ediyorsa siz de gürül gürül bu sözü söyleyin. Şimdi haram lokma yemedim diyenlerin listesini vermişler. Şu kadar, bu kadar taltif aldığını söylemişler. Peki bu taltiflerde bir usulsüzlük var mı? Biraz da abartıyorlar bunu!

"100 LİRA İLE 300 LİRA ARASI"

Devletin maaş dediği şey çıplak 100 lira ile 300 lira arasında bir şey! Yani vatanday zannediyor ki üç maaş deyince zannediyor ki 3 bin lira 5 bin lira. Hayır bu rakam 100 lira 300 lira bir şey. Bir polis memuruna taltif yapıldığında 45 lira ile 70 lira veriyorlar. En üst amir ise 300 lira alıyorlar. Yahu bu o ayakkabı kutularında yakalanan, İranlı soytarının bahşişi değildir bunlar. Eğer bu çocuklar, bir iş şapmış ve devlet büyükleri bir taltif edelim diyorlarsa bunu devlet büyükleri yapmıştır.

"İNTERNET SİTELERİNDEN ÖĞRENİYORUM"

Çok acıdır buradan söylüyorum! Sayın hakimlere, savcılara, Sayın Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'a ve devlet yetkililerine sesleniyorum. Kardeşimin soruşturma geçirdiğini daha doğrusu gözaltı kararı olduğunu MİT ile irtibatlı olduğu iddia edilen internet sitelerinde gördüm. Ne oluyor kardeşim? Devlet işini böyle mi yapıyor. Eğer gerçekten daha resmi şeyler belli olmadan bile bir kısım gazetelerin internet siteleri ile MİT ile bağlantısı olduğu iddia edilen ve yalanlanmayan bir takım twitter hesaplarından eğer siz kardeşiniz gözaltına alındığını öğreniyorsanız, kim kiminle hangi kapalı kapılar ardından hangi algı operasyonhunu yaptığı düşünmesi lazım. Bu tipik bir internet andıcıdır. Mutlaka hesaba çekilecektir bu dünyada. Olmasa ne olur? Hukuk herkese lazım. Bu dünyada çekmese öbür dünyada çeker.

http://www.internethaber.com/dumanlidan-kursun-gibi-sozler-724462h.htm

CHP’li Özgündüz: Akdoğan yalan söylüyor, kararlar 2010 yılına kadar uygulandı
1 Aralık 2013



MGK kararındaki eylem planına ilişkin daha önce Meclis'e iki kez önerge veren CHP'li Özgündüz, "Plan, 2010'a kadar uygulandı. Başbakan hesap vermeli" dedi. İnternet Andıcı davasında "Genelkurmay'ın böyle bir görevi var mı?" diye sorulunca, komutanlar "Evet var" dediklerinde dayanakları MGK kararıydı.

On beş ay önce, Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) hazırlanan eylem planı ile ilgili Başbakan'ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren, cevap alamayınca Mayıs 2013'te sorularını tekrarlayan CHP Milletvekili Ali Özgündüz hükümeti suçladı.

Başbakan'ı cevap vermeye çağıran Özgündüz, "O MGK kararı 2010'a kadar uygulandı. O eylem planı suçsa, ona imza atan Başbakan, bakanları ve o eylem planlarını uygulayan bürokratlar da hesap vermeli" dedi.

Taraf 'a konuşan Ali Özgündüz'ün öne çıkan ifadeleri şöyle: Bu plan var, bunu biliyorum. Siz de yayımladınız. Bu planlar 2010'a kadar uygulandı ve Anayasa referandumundan sonra kaldırıldı. Yalçın Akdoğan'ın "Uygulanmadı" savunması doğru değil. Planı Başbakanlık hazırladı ve Genelkurmay'ın yanı sıra birçok bakanlıkta uygulandı. Başbakan ve bakanlar MGK kararına imza atmakla yetinmedi, ek plan da yaptılar. Kim "Yok" diyorsa, bir hükümet yetkilisi çıksın tartışalım. Plan, Milli Eğitim, Diyanet, Adalet ve Sağlık bakanlıklarında uygulandı. Gazetenizdeki Ek Eylem planını ele geçirememiştim. Ama uygulanmasını tüm toplum izledi. Bakanlık'taki kadrolaşmalarda bunu görürsünüz. Müsteşarlara, genel müdürlere, yargıda komisyon başkanlarına bakın, ek eylem planının izlerini görürsünüz.

Israrla asker sanıklar diyordu ki; "Başbakanlığın hazırlayıp gönderdiği eylem planını, hem bölücü hem irticai faaliyetlere karşı anayasal bir kurum olan MGK'nın kararı üzerine gönderilen talimatları uyguluyoruz". İnternet Andıcı davasında "Genelkurmay'ın böyle bir görevi var mı?" diye sorulunca, komutanlar "Evet var" dedi. Bu suç ise bu kararı uygulayan diğerleri de suçludur. Çünkü uygulanan kararlarda büyük haksızlıklar var. Bu, o kararları uygulayan müsteşar ve genel müdürlere de sorulmalı, "Bu karara dayanarak niye il müdürünü aldın sürdün, ya da kaymakam olmak isterken niye eledin" diye.

Planlar 2010'a kadar ilave planlarla yürürlükte tutulmuştur. Bu tarihe kadar buna sebebiyet veren Başbakan, bakanlar, bürokratlar hepsi hesap vermeli, yapılanlar suç ise. Kişiye göre suç olur mu? Askere "Suçlusun" deyip "Bunlar adamım suçsuz" demek çifte standarttır. MGK kararı ve ek planların uygulanmasından mağduriyetler yaşandı. Suç ise, o MGK kararına attığın imza nedeniyle gel sen de hesap ver. MGK kararına imza atmak Anayasal görevse o zaman askerden niye hesap soruyorsun.
Kaynak: Endişeli org

İkinci Bavul Vakası: Hükümet de Balyozcu çıktı!İ
Cüneyt Ülsever
cuneyt.ulsever@yurtgazetesi.com.tr
01 Aralık 2013



Bavulcu yine yaptı yapacağını.

Ancak, bu kez bavuldan AKP’nin mağduriyeti değil, darbeci karakteri çıktı.

Bavulcu 25 Ağustos 2004 tarihli MGK’da Gülen’i bitirme kararı alındığını belgeledi.

Bu belge en az birinci bavuldaki “belgeler” kadar kıyamet koparmak zorundadır.

***

AKP’yi savunanlar diyorlar ki:

1)Bu karar askeri vesayetin hüküm sürdüğü bir dönemde zorla alınmıştır.

2)Hiçbir zaman uygulanmamıştır.

3)Belgenin şimdi ortaya çıkması açık bir kasit taşımaktadır.

Kabul! Ancak!

Bu belge, ileriki yıllarda Ergenekon ve Balyoz Davaları’nda dönemin komutanları yargılanırken, daha açık yazalım “askeri vesayet” dönemi al aşağı edildikten,Hükümeti korkutan “öcüler” bertaraf edildikten sonra neden Hükümet tarafından şikayet konusu edilmemiştir?

“Mağdurum da mağdurum!” diye yere göğe haykıran Hükümet bu belge ile ilgili olarak Silivri Mahkemelerine “bizim kolumuzu bir de böyle büktüler” diyerek neden dilekçe vermemiştir?

***

Vermemiş, daha doğrusu verememiştir zira bu belge Hükümet’in kocaman bir demokrasi ayıbıdır!

Belge “diklenmeyiz ama dik dururuz!”, diyenlerin “cakasını çizen” belgedir. Belge Kasımpaşa’lının delikanlılık tafrasına falçatayı fena takmıştır! Belli ki RTE 2004’de dik duramamıştır.

Belge, uygulanmasa bile, AKP’nin kendisine “höt!” dendiğinde “iktidar ortağını” (Cemaat) nasıl sattığının belgesidir!

Onun içindir ki Hükümet bu belgenin 2004 yılından beri ortaya çıkmamasını dilemekteymiş!

Ancak, yağmamıştır yağmur, esmemiştir rüzgar!

***

Bu belge daha çok su kaldırcak.

Yalçın Akdoğan’ın belgeyi “uygulanmadığı” için “yok hükmünde” sayması sahte çeke imza atmaktan yargılanan sahtekarın yargıça “nasıl olsa çek bozdurulmadan yakalandım, imzamı yok hükmünde sayın” demesi ile aynı mantık seviyesindedir.

Belge ortada, imzalar ortada! “Yok hükmünde” olan Akdoğan’ın çapı ile mütenasip açıklamasıdır.

***

Şimdi belgenin zihinlerde doğurduğu ilk sorulara göz atalım:

1)MGK kararları kanunlarla korunan gizli kararlardır. Bu kararlar Bavulcu’ya nasıl ve kimler tarafından ulaştırılmıştır? Gizli kararları yayınlamak suç değil midir?

2) Ergenekon ve Balyoz’da insanlar sahte belgelere dayandıralarak “teşebbüs ettikleri” değil, “niyet ettikleri” zihni faaliyetleri nedeni ile hüküm giymişlerdir. Gülen’i bitirme kararı da “teşebbüs” seviyesine çıkmamış olsa bile Balyoz’da olduğu gibi bir “niyet etme” kararıdır. Üstelik, altında gerçek imzalar var! Silivri davaları neticesinde hüküm giyenler hapislerde sürünürken, 2004 yılı MGK kararlarını imzalayanlar ellerini kollarını sallayarak nasıl dışarıda dolaşacaklar?

***

3) Bu karara imza atan komutanlardan İbrahim Fırtına, Özden Örnek, Şener Eruygur “AKP’yi ve Cemaat’i bitirme planı” doğrultusunda ağır hükümler yemişken “Gülen’i bitirme kararı” altında açık imzaları olan diğer komutanlar, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman, nasıl tüm darbe iddialarının dışında kalabiliyorlar?

4)Secaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söylermiş! Şamil Tayyar buyurdular. “Emniyeti Cemaate bağladık!”. Bu söz açık ve seçik suç itirafıdır. Tayyar Başbakan’ın Cemaat’i kasten söylediği “ne istedilerse verdik” sözüne açıklık getiriyor. Tayyar AKP’lilerin ülkeyi babalarının çiftliği gibi yönettiklerini ikrar etmiştir.

***

5) Utanç belgesinin altında bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in,açıkçası devletin en tepesindeki 3 insanın imzaları var! Sadece bu üç imza bile utancımıza utanç katmıyor mu? Vah ülkenin haline!

6) Cemil Çiçek bu belge ile ilgili olarak “MGK kararları tavsiye niteliğindedir.Bunların hayata geçirilmesi ve uygulaması hükümetin sorumluğundadır” diyor. 28 Şubat kararları da MGK kararları olduğuna göre “tavsiye niteliğinde” kararlarıdır.

Neden o “tavsiye” yargılanıyor da bu “tavsiye” masum bulunuyor?

Madem uygulaması hükümetin sorumluğunda neden 28 Şubat döneminin siyasileri yargılanmıyor?

***

7) Hükümet, 2004’de “Gülen’le mücadele” kararına imza atıp, bugüne, daha doğrusu yakalanana dek kamuya imzalar hakkında aksi yönde hiçbir açıklama yapmadığına göre o yıllarda “irtica ile mücadele eylem planı” yürürlükte idi. 2004’leri irdeleyn “Balyoz davası” da aynı eylem planına dayanıyordu. Bir “irtica ile mücadele eylem planı” suçlu bulunurken hangi gerekçe ile diğer “irtica ile mücadele eylem planı”nın masum olduğuna inanmamız isteniyor?

8) Av. İrem Çiçek’in açıklamasına göre Başbakan “benim dönemimde irticaya yönelik bir MGK kararına imza atılmamıştır” demiş. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Yoksa Başbakan halkına yalan mı söyledi? Halkına yalan söyleyen Başkanlar/Başbakanlardan Batı’da hesap soruyorlar. (Bkz: Clinton’ın Lewinski ile kurduğu ilişki hakkında yalan beyanı) RTE’nin hem bu MGK belgesindeki imzası, hem de (eğer söylemişse) yalan beyanı nedeni ile iki kez mi yargılanması gerekiyor?

***

Bir bavul ülkenin bağırsaklarını boşaltıyor!

Ancak, herşey aklıma gelirdi de RTE’nin “üfürük demokrat” komutan Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman ile birleşip Cemaat’i satacağı aklıma hiç gelmezdi!
KAYNAK: YURT GAZETESİ

AKP Cemaat dershanelerini fişlemiş!
01 Aralık 2013



AKP-Cemaat gerilimi Taraf gazetesinde yayınlanan MGK kararlarının ardından yeni belgelerle devam ediyor.
AKP Cemaat dershanelerini fişlemiş!
"Yok hükmünde" denen MGK kararları, Aralık 2004'te uygulamaya konmuş. 2010'a kadar devam eden belgelere göre, cemaatin okul ve dershaneleri, "irticai gruplarla ilişkili" diye her ay fişlenmiş.

Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK), 2004 yılının Ağustos ayında, Fethullah Gülen Cemaati'ni bitirme kararlarının imzalandığını gösteren belgeler, kamuoyunda büyük tartışmalara neden oldu. MGK'da imzalanan belgede, Fethullah Gülen Cemaati'nin faaliyetlerinin Başbakanlık Uygulamayı Takip Koordinasyon Kurulu koordinesinde, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı ile diğer kurumlar tarafından denetlenmesi kararlaştırılmıştı. Belgede, Cemaat'in özel okullarının, öğrenci evlerinin, vakıf dernek ve yurtlarının, yurtiçi ile yurtdışı faaliyetlerinin, Abant toplantılarının yakın takibe alınması ve bunlarla ilgili eylem planları yapılması istenmişti.

BAŞBAKAN HÂLÂ SUSKUN
Belgelerin ortaya çıkarmasının ardından hükümet kanadından bir dizi açıklama geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise dört gündür konu hakkındaki sessizliğini koruyor. Erdoğan'ın siyasi başdanışmanı ve AKP Ankara milletvekili Yalçın Akdoğan, "Kararlar yok hükmünde kabul edildi, hiçbir işlem yapılmadı" derken, Başbakan Yardımcıları Mehmet Ali Şahin ve Bülent Arınç da "Tavsiyeydi, uygulanmadı, bir tek adım atmadık" dediler.

Hükümet kanadından bu açıklamalar yapılmasına rağmen, dün MGK kararının hemen ardından konuyla ilgili görevlendirilen dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in yazışmaları ve fişleme belgeleri yayımlandı. MGK'da alınan kararlar yok hükmünde olmayıp, hayata geçirilmişti. Söz konusu belgeleri yayımlamasının ardından hükümet yetkilileri bu kez de "Ömer Dinçer'in emriyle uygulamaya konan belgeler cemaatle ilgili değil, İrticayla Mücadele kapsamında hazırlanan çalışmalardı" açıklamasında bulundular.

GEREKÇE: İRTİCAYLA İLİŞKİ
Hükümet yetkililerinin bu açıklamalarını yalanlayan yeni bilgi ve belgelere ortaya çıktı. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'e bağlı Başbakanlık Takip Koordinasyon Kurulu, Ağustos MGK'sından hemen sonra cemaatin dershaneleri, yurtları, okulları, dernekleri dahil tüm kurumlarını fişlemiş. Gerekçe ise "İrticacı gruplarla ilişkilerinin olması."

Ömer Dinçer'in emriyle, Milli Eğitim Bakanlığı çalışanlarının hazırladığı fişleme raporları, "gizli" damgasıyla Başbakanlığa gönderilmiş. Listeler yapılmış. Taraf 'ın elindeki belgelere göre, kurul her ay ayrı bir fişleme raporu oluşturmuş. Elimizdeki son fişleme belgesinin tarihi ise 2010.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/

Arınç'tan savcılara Baransu çağrısı
02/12/2013



Hükümet'ten, uygulamaya karşı çıkan Gülen Cemaati ile bu konu paralelinde gündeme getirildiğini düşündüğü 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararını yayınlayan Gazeteci Mehmet Baransu'ya tepki geldi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan toplanan Bakanlar Kurulu, 7.5 saatlik uzun bir toplantı gerçekleştirdi. Beklendiği üzere toplantının ana gündem maddesi dershanelere yönelik düzenleme oldu. Toplantı sonrası açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da sorular üzerine açıklamasının büyük kısmını dershane düzenlemesine ayırdı. Arınç, gazetelerin yayınlarını da eleştirerek, Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu için savcılara çağrı yaptı.

Arınç'ın Baransu ile ilgili açıklamaları özetle şöyle:

Gazeteci Baransu için savcılara çağrı: Bir gazete veya bir gazeteci, daha evvelde bu konularda mahir olduğunu bildiğimiz birisi bir kararı yayınladı. Bu bir kararsa MGK Genel Sekreterliği Kanunu’na bakmamız lazım. Kanun diyor ki; ‘tutanaklar ve görüşmeler kesinlikle açıklanamaz ve yayınlanamaz’. Birisi 25.8.2004 tarihli MGK kararını ele geçirmiş ve yayınlıyor; tabi Türk Ceza Kanunu (TCK) 327, 328, 329; MİT Kanunu’nun 27; Basın Kanunu’nun 3’ncü maddesi; RTÜK Kanunu’nun 7’nci maddesi ve diğer maddelerinde ‘sır ve gizlikli içerisinde kalması gereken belgelerin’ yayınlanması halinde de ceza tertibi öngörülmüş. Bunların açıklanması yayınlanması yasak, bunu yapan insan bir ceza sorumluluğuyla karşı karşıya kalabilir. Bunu savcılarımız düşünsünler. Biz bu konuda herhangi bir teşebbüsün içerisinde şu anda değiliz.
Radikal

Ömer Dinçer'in, "13 Aralık 2010'da bitti" dediği "İrtica fişlemeleri"nin 2011-2013 yılları arasında da sürdüğü ortaya çıktı.
2 Aralık 2013



Operasyonel gazete Taraf'ın her gün yayınladığı belgelerle ilgili hükümet kanadından "yok hükmündedir, gereği yapılmadı, hayata geçirilmedi" diye açıklamalar yapıldı. Son açıklama ise MGK kararlarını zaman içerisinde hayata geçiren dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'den geldi.

Dinçer, kendisine bağlı Başbakanlık Uygulama Takip Koordinasyon Kurulu'nun 2010'da tarihe karıştığını ve tüm uygulamaların kaldırıldığını açıkladı. Ancak Taraf, Dinçer'i yalanlayan yeni bilgi ve belgelere ulaştı.

GÜLEN'E YAKIN KİŞİLER FİŞLENMİŞ

Kaldırılan kurulun yerine Başbakanlık'ta oluşturulan birim, iktidara ters düşen cemaatleri, özellikle de devlet kurumlarında çalışan ya da görev alacak olan Fethullah Gülen Cemaati'ne yakın kişileri fişlemiş. Öyle ki, devlette 30 yıldır görev yapan kişiler bile atamalar öncesi fişlenip, Başbakanlığa rapor edilmiş.

Taraf'ta yer alan belge:

DEVLET MEMURU BİLE FİŞLENMİŞ

Belgelere göre, Gazeteci - yazar ve Ekonomi Profesörü Mehmet Altan'ın bir konferansına izleyici olarak katılan bir devlet memuru bile fişlenmiş.

MİT tarafından yapılan fişlemeler, Başbakanlığa resmî yazıyla gönderilmiş. Fişleme belgeleri Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala tarafından toplanıp, gereğinin yapılması için klasörlere konmuş. Resmî yazı ve fişleme belgelerine bakıldığında, 2004 MGK'sında alınan kararların, 2011, 2012, 2013 yılında da hayata geçirildiği görülüyor. MİT tarafından Başbakanlığa gönderilen resmî yazışmada, fişleme yapılan kişilerle ilgili belgelerin özenle korunması gerektiği, bunların medyanın eline geçmesi hâlinde değişik komplikasyonlara neden olacağı uyarısı da var.

İŞTE SKANDAL FİŞLEME BELGELERİ:

Taraf bugünkü manşetinde, MİT tarafından fişlenip, Başbakanlığa gönderilen kamuda görevli kişiler ile kamuya yeni alınacak kişilerin listelerini, isimlerinin baş harflerini vererek yayınladı.

İşte o skandal fişleme belgeleri:

Kaymakam Adayları 2013:

DANA HİSSESİNE GİRDİ FİŞLENDİ

V.K: Aydın-Ayten oğlu, Mersin- 1986 doğumlu. V.K. hakkında; Aralık 2008 ayı (Kurban Bayramı)'nda, Mersin'de F. GÜLEN Cemaati tarafından, Moğolistan'da vekaleten kesilmek üzere "Kurban hissesi" gönderen şahıslar arasında yer aldığı...

O. A: Vahap-Saniye oğlu, Keçiören-1987 doğumlu, O. A. hakkında; Aralık 2006 ayı itibarıyla; ağabeyi M. A'yla beraber Selçuk Üniversitesi (S.Ü.) Karaman İkti


En son Ekim tarafından Cmt Arl 29, 2012 11:12 pm tarihinde değiştirildi, toplam 14 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Hzr 13, 2009 5:21 pm    Mesaj konusu: Dolmabahçe ve asker-siyaset ilişkileri Alıntıyla Cevap Gönder

Gün Hesap Sorma Günüdür
17 Aralık 2013



Gün 11 yıldır ülkeyi fitne-fesatla, yolsuzluk ve zorbalıkla ortaklaşa yöneten iktidar güçlerinin–ve tüm yandaş ortaklarının- pisliklerini bir bir yüzlerine vurup hesap sorma günüdür...


Üç bakanın oğlunun da içinde olduğu operasyonla, iktidar bloku arasındaki çatışma yeni bir boyut kazandı. Operasyon bir zincirleme operasyonlar döneminin de kapısını açmış oldu.

Bu çatışma içinde ortalığa dökülenler, her şeyden önce 11 yıldır ülkenin bu güçler eliyle nasıl kirli ve karanlık yöntemler kullanılarak yönetildiğini, ülkenin kaynaklarını hangi yöntemlerle paylaştıklarını gösteriyor.

11 yıldır paylaştıkları, üzerini örttükleri pisliklerini bugün yaşadıkları çatışma nedeniyle ortalığa dökenlerin şimdilerde bu suçları birbirinin üzerine atarak aklanamayacakları ortadadır. İktidar güçlerinin bu sarmalın içinden çıkabilmesi pek kolay görünmüyor. Birlikte kazandıklarını birlikte kaybederlerken, medyadan bürokrasiye kadar iktidar güçleri etrafında birikenler de kendilerine bu iç savaşta yeni bir taraf belirleme arayışına girişmiş durumdadır.

Bu çeteleşme ve istihbarat mücadeleleri ile onların medya uzantıları arasında sürüp gidecek kavga, aynı zamanda Türkiye’de devlet yapısını da gösteriyor.

Bu çatışmada iktidar blokunun içsel bir parçası olan emperyalizmin gizli ve açık rolü önümüzdeki günlerde daha belirgin biçimde görülecektir.

Bu anlamda kriz, iktidarın nasıl bir çürümüşlük içerisinde olduğunu da gösteriyor. Şimdi bu çürümüşlüğün ortaklarını birini ötekinden ayırarak ya da AKP zihniyeti ile mücadele adı altında bu karanlık ittifakın bir parçasıyla ittifaklar kurmaya çalışarak yapılabilecek hiç bir şey yoktur.

Tüm yolsuzluklar, kirli ve karanlık güç ilişkileri AKP iktidarı ile yenilenerek güçlenen bu düzenin ve devletin bir gerçeğidir. Bu gerçek değiştirilmeden, tüm bu pisliklerden kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Haziran direnişinin 11 yıllık saltanatına son vererek çöküş dönemini başlattığı AKP zihniyetinin –ve onun tüm suç ortaklarının- sonunu getirmek kararlılıkla, inatla yürütülecek mücadele ile sağlanabilir.

Gün 11 yıldır ülkeyi fitne-fesatla, yolsuzluk ve zorbalıkla ortaklaşa yöneten iktidar güçlerinin–ve tüm yandaş ortaklarının- pisliklerini bir bir yüzlerine vurup hesap sorma günüdür...
Kaynak: http://www.halkizbiz.com/gundem/gun-hesap-sorma-gunudur-h5903.html

Yolsuzluk protestoları
18 Aralık 2013



Ankara ve İstanbul'da Halkevleri ve Öğrenci Kolektifi üyeleri sokağa çıktı.
İstanbul ve Ankara'nın değişk semtlerinde yolsuzluk protestoları başladı. İstanbul'da Kadıköy ve Şişli'de, Ankara'da ise Güvenparkta yolsuzluklara karşı Halkevleri ve Öğrenci Kollektifi üyeleri sokağa çıktı.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/yolsuzluk-protestolari-h46161.html

28 ŞUBAT SENİN BABAN!
İsmail Şanal
Ara 09, 2013



Elbette bin yıl sürmeyecek ama bugün altın çağını yaşıyor 28 şubat...

Mağdur edebiyatını hazzın doruklarında yaşam tarzı haline getiren, saymakla bitmeyecek kadar gereksiz adam 3 günlük sürecin 15 yıldır suyunu çıkarıyor...

28 Şubat'ın tek muhatabı Necmettin Erbakan; 15 yıldır mağdurculuktan ekmek yiyen muhafazakar demokratların suratına daha o günlerde, kararın tarihi akış önünde bir nokta kadar önemsiz olduğunu dile getirerek şamarı indiriyor.

Bugünün demokrasi putperesti muhafazakarlar ,28 şubattan sonra yoluna devam eden milli görüş hareketiyle dış politika, ekonomi, sanayi gibi birçok konuda taban tabana zıt olduğu gibi maneviyatçılığı da bir gömlek gibi yırtıp atmışlardır.

Dindar nesil masalı anlatan başbakan ve saz arkadaşları henüz yumurtadan çıkmadan referansımız İslam değil diye tüm dünyaya haykırıyorlardı...

Bugün demokrasi ayini yapan cemaatler, tarikatlar, dernekler, sendikalar, kıllar, yünler 2000'lerin başlarında 'Takiyye' diye bir ürünün pazarlamasını üstlenmişlerdi.Uzun yıllar boyunca hükümetin gerçekleştirdiği bütün ihanetlerin de kılıfı takiyye olmuştu.

Başarısını defalarca kanıtlamış bir senaryo taslağı olan 'iyi polis-kötü polis' küresel emperyalizmin sadece sinema endüstrisinde değil siyaset sektöründe de baş tacıdır.

Soldan birilerini iktidara taşırken 'şeriat gelecek' yaygarası koparan beyaz yakalı CIA personelleri, sağdan birilerini iktidara taşırken de 'din elden gidiyor' şarkısını tasavvuf müziği eşliğinde söyletiyor.

11 yıldır Orkestra şefliğini ABD büyükelçisinin yaptığı neo-liberal AKP korosuna bir göz atalım ki kimlerin nasıl seçildiğini ve kadroya geçtiğini, kimlerin ahengi niçin bozduğunu ziyadesiyle bilelim.

Merak edilmesi gereken şudur ki ilk günden beri Akp'ye taparcasına itaat eden bir sürü irili ufaklı kurum neden 11 yıl sonra başbakanın bir öksürmesiyle apar topar imza yağdırdı.

2014 Belediye seçimlerinde 1989 Anavatan'ı gibi muazzam bir çöküş yaşayacağını bilen Erdoğan 'biz daha ölmedik' konsepti oluşturmuş olacak ki yenilgi bazlı öfkesini artık kimselerden gizleyemiyor.

Seçimlerden ve siyasi partilerden çok daha önemli olan toplumun ahlaki değerleridir.

Ahlakın asla menfaatten daha önemli olmadığını haykıran, maneviyatın nasıl erozyona uğradığını ve hassasiyetlerin nasıl nakite çevrildiğini bize en omurgasız haliyle ispatlayan 97 Sivil toplum kuruluşuna minnettarız...

Değerlerinizi koltuklarınızla takas ederek başladınız Batı'nın en sadık kapıkulları olduğunuz bu 'kutsal' yolculuğa...

Namus idi bir müslümanın en kıymetli varlığı ve yüzbinlerce Irak'lı kadının namusunu kirlettiniz duacısı olduğunuz amerikan askerleriyle!

Değerleriniz makam araçlarınız oldu artık...

Tıpkı 'şerefin nerede' diye sorulduğunda benim şerefim develerimin sırtında yüklü diyen Ebu süfyan gibi...

Ak prenses ve 97 cücelerin hiçbiri yüzbinlerce müslümanın iffeti kirlenirken rahatsız olmamıştı üstelik genlerinde zerre kadar onur bulunmayan bu kalabalıklar kıyamete kadar bu ihaneti omuzlarında taşıyacaklardır.

İnançlarımızdan bahsetmek haddiniz değil 97 cüceler!

İnandıklarımızın tamamına yakınını siz çoktan inkar ettiniz .İnkar edemediğiniz bir Allah'ın varlığı kaldı ki onu da zaten birçok müşrik inkar etmiyordu...

Neye inanıyorsunuz?

Doksanlarda ateşli konuşmalarınızda iki cümlede bir tekrar ettiğiniz İslam birliğine mi? Hayır!

Sizler Bitik Avrupa birliğinin son fedailerisiniz!

Anadolumuzun bir zamanlar övünç kaynağı olan aile yapısını astronomik bütçelerle tahrip eden iğrenç medya yapımları da batıya özenen kimliksiz gençler de sizin eseriniz!

Özelleştirip peşkeş çektiğiniz milli kurumlarımızdı o gençlerin gelecek ümitleri...

Doksanlarda ahitleştiğiniz gibi zulümleri bitireceğinize mi inanıyorsunuz? Hayır!

Zulümlere son vermek şöyle dursun sizler İslam coğrafyasındaki bütün zulümlerin sarsılmaz destekçilerisiniz!

Terör organizatörlerinin bile hayal kırıklığı yaşadığı, işgalden vazgeçtiği Suriye'de sarsılmaz bir sadakat ile batıyı işgale davet eden sizlersiniz!

Mezhepleri inkar edip İslam çatısı altındaki Hak inançlara saldıran, katliam fetvaları uyduran, Allah'ın ismini anarak müslüman öldüren sizlersiniz!

Günümüzün Firavunu Amerika Birleşik Devletlerinin stratejik müttefikleri, yegane kölelerisiniz!

Sizler Siyonizmin karın tokluğuna savaştırdığı Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusunun fillerisiniz!

Sizler Alemlere rahmet Peygamber efendimizin aleyhinde kurulan Dırar mescidinin tuğlalarısınız!

Sizin inandıklarınız demokrasiden başkası değildir!

Demokrasi dininin amentüsü çoğunluğa imandır!

Demokrasi dininin en faziletli zikri sandıktır!

Tarih boyunca Hak ve batıldan başka bir şey süregelmemiştir.Bütün peygamberler batılla mücadele etmiştir ve batılı temsil edenlerin güçten başka bir dayanağı olmamıştır.

Bugün güce yaslanıp milli irade etiketiyle ticaret yapanlar iradesizlerin en önde gidenleridir.

Hükümetin maddi kaynaklarını iliklerine kadar sömürüp hayır kurumu gibi anılmak isteyenler 28 Şubat'ın gözbebeği mason localarının fotokopisidir.

Peki niçin pensilvanya cemaati etle tırnak gibi götürdüğü ilişkide on yılın sonunda ipleri kopardı?

Zahmet olacak ama Kuran meali açıp okursanız menfaat için birlikte olanların menfaatler bitince nasıl birbirine girdiğini 1400 yıl önce birçok ayette anlatıldığını görürsünüz...

Dershaneler kapanmalı mı kapanmamalı mı?

70 yıldır bu ülkede Milli Eğitimle ilgili her kararı Fulbright komisyonu ve Abd büyükelçisi alıyor.

Bu ihanet anlaşması fesh edilmeden eğitim konuşmak israftır.

F-Dershaneleri kapansa bile özel okullara dönüşeceği için pensilvanya cemaatinin ekonomik krallığını sarsmaz.

Bir itirazım da kavram karmaşasınadır. Çalıntı soru ticareti yapan kurumlara dershane yerine darphane ismi kullanılmalıdır.

Helali haramı sorgulamayan bir toplum emperyalizmin Anadolu'da nihai hedefidir

İğneden ipliğe ne kadar gereksiz mevzu varsa saatlerce anlatıp Nato, Avrupa birliği, Büyük Ortadoğu projesi hakkında tek kelime etmeyen Devlet kurumlarını peşkeş çekenler, çalıp çırpanlar hakkında ağzını açmayan sosyal medya hocaları ahiriniz ateş olacak!

Allah Kuran'da şöyle buyuruyor: Zulmedenlere meyletmeyin sonra size ateş dokunur Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur sonra yardım göremezsiniz (HUD-113)

Elbette binlerce insanın gönül verdiği yandaş kurumların da yaptığı hayırlı işler var, inkar edilmemeli!

Mekkeli müşrikler bile ticaretleri için hacılara su dağıtıyordu...

Akp hükümetinin aktif rol oynadığı işgallerde zulüm gören coğrafyalara yapılan erzak, ilaç gibi yardımlar da günümüzün başlıca takıntıları haline geldi.

Silah desteğiyle savaşa müdahil olanların yardımsever olarak anılması da akıl tutulması olmalı.

Neyse ki Ortadoğu'da Clinton'u koltuğundan eden Amerikan hezimeti belini doğrultamadı da savaş tamtamcısı sosyal medya rabiacıları belediye seçimlerine odaklandılar.

Demokrasiden başka tutunacak dalı olmayan sivil lejyonerler Suriye'de işgal beklerken DÖ4T oldular,
Küresel sömürgeciler hep DÖ4T olsun!

Dinle beni muhafazakar!
Gözünü aç çocuk, artık büyüdün!
Kimliksiz olmanın sebebi galiba henüz babanı tanımıyor olmandı,
Bak on küsur yaşına geldin artık toparlan! 28 ŞUBAT SENİN BABAN!
Kaynak Güncel Meydan

Dersaneleri nasıl bilirsiniz?..
Fikret Başkaya
4 ARALIK 2013



“ Aklın uyumasından canavarlar türer”
Goya*


Dersaneler ülke gündeminin birinci sırasını işgal etmeye devam ediyor. Gazeteler ve televizyonlar kafayı dersanelerle bozmuş durumda. Bu, “konunun uzmanlarına” iş çıktığı anlamına da geliyor. Politikacılar ve “medyatik aydınlar” kapatmadan yana olanlar ve olmayanlar olarak iki kampa ayrılmış. Tabii her zaman olduğu gibi akademinin sesi-soluğu çıkmıyor. Çıkması için, sesi-soluğu olması gerekirdi. Bizdeki üniversiteler, ses çıkarmak için YÖK’ten emir ve talimat bekler. Ve emir-komuta dahilinde ses verirler. Nasıl ses verdikleri de mâlum...

Aslında asıl söz konusu olan, dersanelerin kapatılmasından çok, eğitimin özelleştirilmesinde yeni bir eşiğin aşılmasıdır. Amaç büyük sermayeye yeni değerlenme, sömürü ve yağma fırsatları sunmaktan ibaret. Bir kamu hizmeti ve bir hak olması gereken eğitim, tipik bir kapitalist etkinlik alanı haline getirilmek isteniyor... Böylece, zaten özelleştirmede hayli yol alınmış olan eğitim alanı bütünüyle sermayenin etkinlik alanı haline getirilecek. Gerçek durum bu ama tabii “eğitim reformundan” “ fırsat eşitliği” yaratmaktan, eğitimin kalitesini yükseltmekten de çok söz edilecektir. Kavganın görünen yüzünde, iki dinci odağın iktidar ve rant kavgası da var. Bu da kafa bulandırmaya, asıl amacı gizlemeye imkân veriyor. Böyle bir ortamda asıl sorulması gereken soruyu soran da pek yok gibi. Asıl sorulması gereken soru şu: Dersaneler neden var? Devlet okulları yanında tipik birer ticarethane olan dersanelerin işi ne? Kaldı ki, bunlara dersane demek de uygun değil, testhane demek gerçeğe daha uygun düşüyor. Zira sadece test çözmeye odaklanmış durumdalar. Dersanelerin varlık nedeni ve biricik amacı kâr etmektir, sermaye biriktirmektir, daha çok bikirtirmektir. Ve çocukları bu ticarethanelerin patronlarının insafına terk etmek, bu toplumun ayıbıdır. Zira, eğitim ve öğretim, kamusal bir etkinlik olarak gerçekleştirildiğinde adına lâyık bir etkinlik olabilir. Çocukların ve gençlerin öğrenme, bilgilenme, bilgi ve becerilerini yetkinleştirme, entellektüel yetkinliğini geliştirme gereği ve isteğiyle, gözü daha çok kârdan başka bir şey görmeyenlerin amacı ve beklentisi uyuşur muydu? Velhasıl eğitimin bir metaya dönüştürülmesi söz konusu.

Soruyu başka türlü soralım: Dersaneler [testhaneler] neye yarıyor? Gayet açık ki, insanları aldatmaya yarıyor. Ve bu aldatma/aldatılma operasyonundan birileri büyük paralar kazanıyor. Üniversiteye sınavla giriliyor ve üniversitelerin kapasitesi sınırlı, talebi karşılamaktan uzak. Orta öğretim diploması olan herkesi kapsaması mümkün değil. İkincisi, üniversiteler arasında da önemli kalite farkı var, dolayısıyla kaliteli bir üniversitenin ilgili bölümüne girmek için de bir rekâbet var. Mârifet sadece kazanmak değil, iyi bir yeri de kazanmak. Ve bu durum çelişik olarak kalitesiz üniversitelerin çoğalmasını teşvik ediyor. Zira üniversite kurmak, AVM açmak, toplu konut inşa etmekten farklıdır. Uzun bir hazırlık evresini, yetkin bir öğretim kadrosunu ve eğitim için gerekli donamını varsayar... Bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” yazıldı diye orası üniversite olmaz. Üniversite kurmak çocuk oyuncağı değildir. Şimdilerde artık üniversite kurmak, bakkal dükkanı açmaktan daha kolay, zira bu günün AVM’li dünyasında bakkallara yer yok. Bir zamanlar kent merkezlerinin her sokağında dersane açılıyordu. Şimdilerde de her mahallede bir özel üniversite açılıyor. Bunlara bilgi ticarethanesi, diploma ticarethanesi demekte bir sakınca yoktur. Görünen o ki, bilgi ticareti iyi kazandırıyor... Dersaneler bir tür Milli Piyango İdaresi gibi [yakında o kurum milli olmayan idareye dönüşecek, zira özelleştiriliyor], her öğrenciye sınav kazanma ve üniversiteye giriş vadediyor. Fakat bir sorun var, üniversitelerin ve bir bütün olarak yüksek öğretim kurumlarının kapasitesi sınırlı. Üniversitenin diyelim 100 binlik kapasitesi varsa ve sınava giren öğrenci sayısı da 300 bin ise, testhaneler nasıl bir mucize yaratıp da 300 bin genci üniversiteye sokacak? Eğer dersaneler sayesinde herkes üniversiteye girebilseydi, o zaman bunların bir varlık nedeninden ve işlevinden söz edilebilirdi. Ve öyle bir şey mümkü değil. Eğer durum böyleyse, dersaneler en fazla ne yapabilir? Belki sıralamayı değiştirebilirler ama onu da abartmamak kaydıyla. Aslında dersanelerin olmadığı durumda kimler kazanıyorsa, en iyi üniversitelerin ilgili bölümlerine kimler girebiliyorsa, dersanelerin olduğu durumda da yine onlar girer. Elbette sıralamada ufak-tefek kaymalar olabilir ama netice itibariyle kayda değer bir değişiklik yaratmaz. Dersaneler olsun/olmasın en iyi üniversiteleri ve bölümleri en iyi kolejlerde, liselerde okuyanlar, varlıklı sınıfın çocukları olmaya devam eder. En iyi liselere, kolejlere okuyanlar, en pahalı dersanelere de gitme imkânına sahiptirler. Netice itibariyle dersanelerin yoksul ailelerinin çocuklarının mâkus talihini yendiğine dair yaygın tevatürün reel bir karşılığı olması mümkün değildir.

Sınıfsal ayrışmanın böylesine keskinleştiği bir toplumda, kimlerin nereye kadar gidebileceği, kapıların kimlere açık, kimlere kapalı olduğu önceden belirlenmiş durumdadır. Peki istisnalar olmaz mı? Elbette olur ama mâlûm “istisnalar” kuralı doğrulamak içindir denmiştir... Tüsiad başkan ve üyelerinin, Müsiad başkan ve üyelerinin, yüksek yargı mensuplarının, barolar birliği başkanının, zengin avukatların, finans baronlarının, milletvekili ve bakanların, toprak ağalarının, üniversite rektörlerinin, zengin profesörlerin çocuğunun, gündelikçi bir kadının, bir tarım işcisinin, asgari ücretle yaşama savaşı veren, “çalışan yoksulların”, velhasıl sıradan mütevazı ailelerin çoçukları yarışa aynı çizgi üzerinden mi başlıyorlar? Anadili Kürtçe olan yoksul bir emekçi çocuğunun yarışa nereden başladığı açık değil mi? Böyle bir durumda da dersaneler ancak bir yanılsama/aldatma/aldanma/oyalama aracı olabilirler. Ve öyleler... Elbette alt-sınıflardan çocukların da istisnai olarak yüksek bir performans göstermesi mümkündür ama diğerlerinden bir kaç kat fazla çaba göstermek kaydıyla. Zira yarışa diğerleriyle aynı çizgi üzerinden başlamıyorlar. Yanılsama yaratan bir şey de, burjuva toplumunda sınıf atlama yolunun açık olmasıdır. İşte “sıfırdan milyoner” olanların öyküleri anlatıla anlatıla bitmez. Oysa bunlar, yoksulluk okyanusunda küçük bir ada bile değildirler...

Devlet okullarıyla dersaneler arasında tuhaf bir işbölümü oluşmuş durumda. Devlet okulları diploma veriyor, dersaneler de öğrencilere test yapmayı öğretiyor, sınava hazırlıyor. Dersanelerin varlığı, devlet okullarını daha da kalitesizleştiriyor. Zira öğretmen yapması gerekenin bir kısmını zaten dersanenin yapacağını düşünecektir. Özel dersaneler öğretmeni işlevsizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor. Tabii aralarında dersanelere müşteri temin etmek için seferber olanlar da az değil... Etik değerlere bunca yabancılaşmış bir egitici kitlenin o toplumda hâlâ bir itibarı olur mu? Toplum ve öğrenciler katında bir saygınlıkları kalır mı? Öyle bir öğretmen ki, devlet okulunda öğretmediğini 200 metre mesafedeki özel dersanede öğretiyor... Bu rahatsız edici bir durum değil mi? Çocuklar taa baştan sınava kilitleniyor, sınıvlarda başarılı olmak, bir var olma- yok olma ikilemine dönüşüyor. Sadece sınavı düşünen çocuklardan, gençlerden ne olur? Bu ülkenin çocuklarını, haftanın beş günü devlet okuluna, hafta sonu iki gün de dersaneye, duruma göre bazı günler gündüz okula, akşam da dersaneye göndermek hangi pedagojik ilkenin bir gereğidir? Bu tam bir saçmalık, akılsızlık değil mi? Bu çocuklar ne zaman ders kitapları dışında bir şeyler okuyacak, mesela klasikleri okuyacak, düşünmek, tartışmak, şiir, hikaye yazmak için, dertleşmek, gözlem yapmak, sağı solu görmek için nasıl vakit bulacak? Yegane amacın sınavlardaki başarı olduğu koşullarda bizzat çocukların, gençlerin ruh sağlığı da riske girmez mi?

Eğer durum böyleyse, aileler her türlü zorluğa katlanarak çocuklarını neden hâlâ dersaneye göndermek için akıl almaz bir çaba içine giriyorlar, onca fedakârlık yapıyorlar? Kendilerini buna mecbur hissediyorlar ve bunu çaresizlikten yapıyorlar. Ne yayıp-edip, bir yolunu bulup çocuklarını dersaneye gönderiyorlar. Aksi halde onlara karşı görevlerini yapmadıkları düşüncesine, suçluluk duygusuna kapılırlardı. Velhasıl onların çaresizliğinden birileri kâr ediyor. Bunu, herkes için kaliteli eğitimin bir hak olması gerektiğini bilmedikleri için, öyle bir dayatma yetenekleri olmadığı için, yurttaş bilinci taşımadıkları için yapmaya mecbur oluyorlar. Devlet veya bir bütün olarak kamu idareleri artık kendilerini kamu hizmetlerini, sosyal hizmetleri sağlama yükümlülüğünün dışında görüyorlar. Kamu hizmetleri sürekli budanıyor, paralı hale getiriliyor, özelleştiriliyor. Devlet adım adım sosyal hizmetlerden elini çekiyor ama bu arada havadan başka her şeyden de vergi alıyor. Şimdilerde bir tek havadan vergi alınmıyor. Bakalım ona sıra ne zaman gelecek? Öyleyse bunca vergi ne için toplanıyor? Kapitalistleri, iş dünyası denilen mülk sahipleri kesimini daha çok beslemek için. Devlet neye mi yarıyor? Kapitalistler için “uygun” alt-yapı yatırımları, düşük ücret, düşük vergiler, düşük maliyetler, yüksek teşvikler sağlamak, sömürüyü derinleştirmek, bütçeyi ve hazineyi sonuna kadar yağmalatmak için... Oysa normal koşullarda kamu idarelerinin misyonu ve varlık nedeni, topulmsal refahı sağlamak, toplumun ortak iyiliğini gerçekleştirmek değil midir? XVIII. Yüzyılın sonlarında Batı Avrupa’da: “ Temsil yoksa vergi de yok” sloganı dillendirilirdi. Şimdilerde de artık “Kamu hizmeti, sosyal hizmet yoksa vergi de yok” şeklinde bir slogana ihtiyaç var...

Elbette, genel okul müfredatlarında yer almayan, özel yetenek sınavıyla girilen güzel sanatlar bölümleri [müzik, resim, heykel, tiyatro, drama, vb.] için özel ders veren kurumlar gereklidir ama zaten bunların eğitim sisteminde bir sorun ve ikilik yaratmaları mümkün değildir.

Eğitimin özelleştirilmesine karşı çıkmak gerekir zira bilginin metalaşması, paralılaşması, kâra ve kazanca endekslenmesi, bilginin varlığı ve misyonuyla çelişir. İkincisi, kapitalist toplumda, “her sınıftan çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları” anlamında “demokratik eğitim” mümkün değildir. Üçüncüsü, kapitalizm dahilinde fırsat eşitliğinden söz etmek insanlarla alay etmektir... Nihayet eğitim sorunu ve nasıl bir eğitim istiyoruz sorusu da, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz sorusundan bağımsız değildir. Ve eğitim alanında iyi şeyler yapmanın yolu, bir bütün olarak toplumun rotasını değiştirmekten geçiyor. Velhasıl nasıl bir eğitim isitiyoruz sorusu, iç tutarlılığı olan bir toplumsal-politik projeyi varsayar...

* “ El suene de la risòn prduce monstruos”. Goyo’nın bir gravürü üzerine yazılmıştır.

Kaynak: http://ortaklikicin.blogspot.com/2013/12/dersaneleri-nasl-bilirsiniz.html?utm_source=BP_recent

Baransu, Başbakan'a twitter'dan cevap verdi verdi
07/12/2013



Başbakan Erdoğan'ın yayımlanan MGK belgeleriyle ilgili 'Vatana ihanettir' açıklamasına haberi yazan Mehmet Baransu twitter'dan yanıt verdi.

Baransu, Twitter 'da şunları yazdı:

* Başbakan Taraftaki belgelerle ilgili konuşmuş: Devletin mahremini ifşa etmenin adı adı özgürlük değil düpedüz bu vatana ihanettir.

* Sayın Başbakan, kurban verdi diye fişleme yapmak vatana ihanet değil de bunu ifşa etmek mi vatana ihanet.

* Syn Başbakan: İhaleye girecek muhalifleri MİT'in dinleyip sizlere fişlemesi vatana ihanet değil de bunların belgelerini yayımlamak mı ihanet

* Sayın Başbakan eski genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt da beni vatan haini ilan etmişti. Kendisine aynen şunları söylemiştim; "Doğu cephesinde, Hamidiye alaylarında şehit olan 77 dedemden birinin tırnağı edemezsiniz." Kim hain kim vatanperver zaman gösterecek

* Syn Başbakan,Size bağlı kurum cemaate kurban hissesi verdi diye bir devlet memurunu neden fişler? Vatan hainliğini boşverin buna cevap verin Ortalık ucuz kahramanlardan, söylemlerden geçilmiyor. Bu millet bu laflara alışık. Siz önce neden cemaatleri fişlediniz bunun hesabını verin Cemaatleri dindarları fişlemek, cemaate kurban hissesi verdi diye rapor tutmak düpedüz vatana ihanettir. Siz hainlerden hesap sorun Eğer hainlerden hesap soramıyorsanız bu şu anlama gelir. Fişleme emrini siz verdiniz. Kaldı ki Başbakanlığa gelen belge de bunu gösteriyor.

* Hırsız olmaktansa, milleti fişlemektense bu hükümet tarafından vatan haini damgası yemek şereftir.

* Başbakan: "Devletin öyle mahremleri vardır ki bu bilgileri kimsenin teşhir etmeye hakkı yoktur." Doğru kurban keseni fişlemeniz çok mahrem
Hırsızlık yapmak vatana ihanet midir? Bu millet çok kısa zamanda vatan hainlerini de öğrenir. Sayın Başbakan mgknın, mitin raporları doğru mu? Doğru. Hüseyin Çelik de doğruladı. Milleti neden fişlediniz bunun hesabını verin
hürriyet .com.tr

Cemaat’ten son uyarı
17 Aralık 2013



Fethullah Gülen Hareketi’nin Türkiye’deki 1 numaralı sözcüsü olarak kabul edilen Hüseyin Gülerce, 21.55′te twitter hesabından “Hakan Şükür’ün istifası, 2013′ün en önemli siyasi olayıdır. Ak Parti, bu istifayı, en samimi uyarı olarak anlamalıdır. Belki de son uyarı…” şeklinde bir mesaj paylaştı.

Fethullah Gülen Hareketi’ne yakınlığıyla bilinen Hakan Şükür, büyük operasyonun bir gün öncesinde AKP’nin Cemaat’i hedef alan tutumunu eleştirerek istifa etmiş, operasyon gününün sabahında da Şükür’ü manşete taşıyan Zaman gazetesi “Üzülerek ayrılıyorum” diye manşet atmıştı.

Önemli bir siyasi figür olmamakla birlikte kitlelere mesaj vermek açısından işlevsel bir araç olan Şükür’ün istifasının ardından Mehmet Baransu’nun sitesi “yeni dönem”de istifaların zamanla arkasının gelebileceğini ve “dershaneleri kapatma yasası”ndan vazgeçilmezse istifaların sayısının yaklaşık 20′yi bulacağını yazmıştı.
http://www.halkizbiz.com/

Operasyon Emine Erdoğan'a Uzanır mı?
Açık İstihbarat Özel
18.12.2013



Çatışma büyük, iddialar vahim, operasyon derin...

Recep Tayyip Erdoğan'a yakın işadamı, bürokrat ve Bakan çocuklarının hangi soruşturma kapsamında gözaltına alındıklarına ilişkin henüz resmi makamlardan yapılmış bir açıklama yok..

Ancak gayr-ı resmi kanallardan sızan bilgilere göre, yaklaşık 5 yıldır devam eden "teknik takipler" sonucu Tayyip Erdoğan kabinesi, hatta Erdoğan ailesinin içine uzanan bir operasyonla karşı karşıyayız.

Yine resmi olmayan yansımalara göre soruşturmanın kapsamında organ mafyasından ihaleye fesat karıştırmaya, tarihi eser kaçakçılığından kara para aklama ve elmas ticaretine kadar pek çok konu var..

Gözaltına alınanların çoğu sansasyonel isimlerden oluştuğu için kamuoyunun aşina olmadığı isimler dikkatlerden kaçıyor. Bu durum, "Bakan oğullarının" Erdoğan ailesine uzanan asıl kolları perdelemek amacıyla medyanın önüne atılmış olabileceğini bile düşündürür.

Örneğin, şafak operasyonu ile gözaltına alınan işadamlarından Taşyapı Holding'in sahibi Emrullah Turanlı, Ali Ağaoğlu kadar 'medyatik' bir isim olmasa da operasyonun belki de en kritik ismidir.

Operasyonun duyulmasıyla birlikte ortaya saçılan iddialardan birisi de Emrullah Turanlı'nın, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın "eski ortağı" olduğu...

Emine Erdoğan'ın pastacılıktan hastane işletmeciliğine kadar pek çok devasa yatırımın kayıt dışı ortaklarından olduğu iddiası kamuoyunda zaten yıllardır konuşuluyor..

Ve operasyonun simgesel sahnelerinden birisi de Taşyapı'nın Üsküdar Kısıklı'daki merkez ofisinin yüzlerce polis tarafından talan edilircesine aranmasıydı.

Kısıklı'daki binanın bir özelliği daha var: Tayyip Erdoğan'ın villasının neredeyse "duvarı dibinde" oluşu..

Yani, Tayyip Erdoğan'ın gözünün önünde yandaş işadamının kalesini didik didik aradılar.

"Kapıya dayanmak" değil de nedir bu?

Olayların sansasyonelliği arasında dikkatlerden kaçmaması gereken bir durum daha var:

Ebru Gündeş'in kocası, Azeri asıllı işadamı hakkında "altın kaçakçılığı" iddiası ortaya atıldı. Oysa, altın ve pırlanta konusunda Atasay kuyumculuğun Türkiye'de neredeyse "tekel" düzeyinde pay sahibi olduğu biliniyor..

Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın Atasay Kuyumculuğun ortaklarından olduğu ve Atasay'ın altın fiyatları düşmeden önce Hazine'den yüklü miktarda altın borçlandığı da basında haber oldu..

Operasyondan sızan bu bilgiler birleştirildiğinde ortaya çıkan tablo, asıl hedefin Erdoğan ailesi olduğudur..

Savcılar önümüzdeki günlerde Emine Erdoğan'ı (gözaltına aldırırlarsa demiyoruz, zira o kadar olsun bir nezaket göstereceklerdir) "ifadeye çağırırlarsa" ne olur?

Zira Emine Erdoğan, herhangi bir dokunulmazlığı olmayan sıradan bir vatandaştır.

Son beş yılın "kimse dokunulmaz değildir" retoriği de gözüne alınırsa, böyle bir durumun ne anlama geleceği ve operasyonun nerelere uzanabileceği sorusu önem kazanır.

Savcılar "ifade vermeye gelen" Emine hanımı kapıda kırmızı halıyla karşılasalar bile bu tavır Tayyip Erdoğan'ı sakinleştirmeye yeter mi?

Yoksa eşleri de koruma zırhına alan özel bir yasa daha mı çıkartır?

Kemerlerinizi bağlayın; her şey yeni başlıyor.
Açık İstihbarat

Sizin çocuklar yaptı! Your boys have done it!
Barış İnce
17 Aralık 2013



Biz çocuklarımıza sahip çıkamadık ya… Onlara büyümeyi, adam olmayı öğretemediydik ya… Bizimkiler gitti duvarlara yazılar yazdı, gazın içine atıldı, TOMA önüne zıpladı. 13 yaşında, 14 yaşında… Adlarının ilk harfi büyük, ikinci harfi nokta...

Sizinkiler büyüdü, “yerel yönetimlerin imara açmadığı arazileri rüşvetle imara açtı.” Arkalarında kodaman babaları, çek defterlerinde de bolca sıfırları...

Bizim çocuklarımızın iddianamesinde deniz gözlüğü taşımak vardı, sizinkilerde “belediyenin sit alanındaki arazilerinin illegal olarak imar ve inşaata açılması”…

Bizimkiler ağaçları için can verdi, sizinkiler “Topkapı Sarayı'ndaki tarihi emanetleri Arap Şeyhlerine gönderdi”.

Bizimkilerin iddianamesinde “mesleki kıyafetlerini giyip yaralılara yardım etmek” şaibesi, sizinkilerde “sahte belgeler ve hayali ihracat gibi yöntemlere şüpheli para transferleri”…

Bizimkilerde, Türk vatandaşı olmayan kişilerin kafasına gaz bombası isabet etme gailesi, sizinkilerde “Türk vatandaşlığı olmayan kişilere rüşvetle vatandaşlık verilmesi”…

Bizim çocuklarımızın üzerinde barış işaretleri, sizinkilerde Giorgio Armani…

Bizimkiler Okmeydanı’nda ekmek alır, sizinkiler 20 milyon dolara gemicik alır.

Bizimkiler hep erken ölür sizinkiler, dört köşeyi hep erken görür. Bizimkiler camiye sözde ayakkabıyla girer, sizinkiler camiye harbi duble yolla girer.

Sizinkilerin amcası, “yaptı, olacak”, bizimkilerin anası acıdan ölecek… Bizimkiler boyun eğmeyecek, sizinkiler boyun nedir bilmeyecek… Bizimkiler güle coşa, sizinkiler devlet başa… Bizimkiler direne direne, sizinkiler fitneye fitneye…

İyi de sorarlar, “11 yılda kim etti lan bu memleketin içine?" Tarih onu da yazacak... “Your boys have done it” diye…
http://www.muhalefet.org/haber-sizin-cocuklar-yapti-your-boys-have-done-it-baris-ince-14-8962.aspx

Operasyon dosyası Zekeriya Öz'den alındı
18/12/2013



Türkiye'yi sarsan büyük rüşvet operasyonu soruşturmasına ikinci şok müdahale geldi. Soruşturmaya ek Savcıların koordinasyonunu yürüten Başsavcıvekili Zekeriya Öz dosyadan alındı. İddiaya göre dosyaya Başsavcı Turan Çolakkadı bakacak.

Haber: FATİH YAĞMUR / Arşivi
Türkiye 'yi sarsan büyük rüşvet operasyonunu yürüten polis müdürlerinin görevden alınması sonrasında soruşturmaya ikinci bir şok müdahale daha geldi. Soruşturmaya ek savcı görevlendirilmesinin ardından savcıların koordinasyonunu yürüten Başsavcıvekili Zekeriya Öz de dosyadan alındı. İddiaya göre dosyaya Başsavcı Turan Çolakkadı bakacak.

Dün Hatay’daki seçim çalışmalarını yarıda keserek Ankara ’ya dönen Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in Ankara da toplantı üstüne toplantı yaptığı öne sürülüyor. Ergin’in savcıları görevden aldıracağı iddiası üzerine kamuoyunda yoğun tepki oluştu. Tepkiler nedeniyle değişiklikten vazgeçildiği belirtilirken, ikinci bir formül olarak soruşturmaya yeni cumhuriyet savcılarının eklendi. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le dün Ankara’ya döndüğünü doğrulamış, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki (HSYK) odamda bir saat çalışıp ayrıldım" demişti.
Radikal

Yolsuzluk operasyonu: 7 kişi için tutuklama istendi
19 ARALIK 2013



Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu kapsamında gözaltına alındıktan sonra adliyeye sevk edilen dokuz kişiden yedisinin tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildiği bildiriliyor.
Şüphelilerin sorgusunu Celal Kara’nın yaptığıı belirtiliyor.

Dokuz şüpheliden yedisinin tutuklanma istemiyle nöbetçi sulh ceza mahkemesine gönderildiği bildiriliyor.

İki kişinin ise serbest bırakıldığı aktarılıyor.

Öte yandan operasyonu yürüten savcı Zekeriya Öz akşam saatlerinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne geldi.

Gazetecilerin “Neden geldiniz” sorusuna Öz, “Neden geldiğim belli değil mi” cevabını verdi.

Çelik'ten fezleke iddialarıyla ilgili açıklama

Bu arada TBMM Başkanı Cemil Çiçek, yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla ilgili dört bakan hakkında fezleke hazırlandığı iddialarına ilişkin bir açıklama yaptı.

Çelik, "Şu an itibariyle Meclis Başkanlığı'nda herhangi bir şey yok" dedi.
Günün önemli gelişmelerinden biri de İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çelik'in görevden alınması oldu.

Dün de ikisi Çapkın'ın yardımcısı olmak üzere 11 şube müdürü görevden alınmıştı.

AKP milletvekili: Çapkın'ın yerinde Altıok atanacak

Çapkın, makamındaki eşyalarını toplamak için emniyet binasına girmeden önce yaptığı açıklamada şunları söyledi:

"Biz devlet memuruyuz. Gelmemiz nasıl doğalsa gitmemiz de öyle doğal.
Nasıl geldiysem öyle gidiyorum. 4.5 senedir devletimize milletimize sadakatle hizmet etmeye çalıştık. Bugün de normal devlet memurluğu ataması kapsamında merkez valiliğine atamamız oldu."

"Hayırlısı olsun, merkez valiliğine gidiyorum. Zaten merkez valisiydim, geçici görevle İstanbul'a gelmiştim. Merkez valiliğine geçiyoruz bana, devletimize, milletimize hayırlı olsun."

2006-2009 arasında İzmir Emniyet Müdürü olarak görev yapan Çapkın ilk olarak Haziran 2009'da İstanbul Emniyet Müdürü olarak göreve başlamıştı.

Daha sonra kısa bir süre Iğdır Valiliği yapan Çapkın, Mayıs 2010'da tekrar İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirilmişti.

İlerleyen saatlerde AKP Aksaray Milletvekili Ruhi Açıkgöz, Aksaray Valisi Selami Altınok'un önce merkez valiliğine, ardından da İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'ne atanacağını söyledi.

Ancak atamayla ilgili henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
BBCT

Yolsuzluk operasyonunun başaktörlerinden Reza Zarrab, Türkçe ismiyle Rıza Sarraf: Henüz 30'unda bile değil
19/12/2013
Haber: NEŞE KARANFİL



Yolsuzluk operasyonunun başaktörlerinden Reza Zarrab, Türkçe ismiyle Rıza Sarraf 1984 Bakû doğumlu. 2008 yılında Türkiye'ye Royal Denizcilik ile adım attı, bugün 10 farklı sektörde faaliyet gösteren Royal Holding'in sahibi.

Türkiye ’nin gündemine bomba gibi düşen operasyonun başkahramanlarından Reza Zarrab, Türkçe ismiyle Rıza Sarraf. Bugün sokaktaki vatandaşın bile en azından Ebru Gündeş’in kocası olarak bildiği Zarrab veya daha uygun ismiyle Sarraf 2008 yılından beri Türkiye’de iş yapıyor. Kendisi 1984 Bakû doğumlu, iş geçmişi 1996’ya uzanıyor. Al Nafees Exchange ve Al Salam Center Exchange firmaları ile Dubai’de finans ve para piyasalarında faaliyet gösteren Sarraf Türkiye’deki ilk ticari yatırımına Royal Denizcilik AŞ firması ile başladı.
Sarraf, Royal Denizcilik şirketini 25 Ocak 2008’de kurdu. Ticaret Sicil Gazetesi’nin kayıtlarına göre kurucuları; Rıza Sarraf, Ahad Khabaztamımı, Apdullah Happani, Humayun Zatpavar ve Turgut Happani. Şirketin sermayesi 1 milyon TL olarak belirlenirken, 900 bin TL’si Sarraf’ın payı olarak kayıtlarda yer aldı. Happani de 25 hisseye sahip olarak 250 TL ile şirkete ortak oldu.
Kısa sürede büyüyen Royal Denizciliği, demir-çelik ve inşaat sektöründeki yatırımlar birbiri ardına izledi. Dış ticaret faaliyetleri ile büyüyen bu sektörel firmalar 2010 yılında Royal Holding’in kurulmasını getirdi.
Royal Denizcilik’i en büyük işleri ise Moskova Radisson Hotel için ürettiği 5 adet lüks restoran gemisi. 2012 Haziran ayında tamamlanan 45 m Sailing Yacht projesi “60 years” ise World Superyacht Award yarışmasında finale kaldı.
Royal Denizcilik, endüstriyel makine konusunda da faaliyet göstermeye başladı ve Tebriz’deki demir- çelik tesisi ‘Foulad Kaveh’i devreye aldı.
27 Ekim 2011’de şaşırtıcı bir faaliyet alanı daha Royal Denizcilik şirketine eklendi: Kıymetli madenler ticareti konusunda ihracat yapmak. Ardından 2012 yılında altın ve kıymetli madenler ithalat ve ihracatı yapmak üzere kurulan Safir Altın Ticaret Limited Şirketi, aynı yıl gerçekleştirdiği ihracat ile Türkiye’nin 2012 altın ihracatının yüzde 46’sını tek başına yapmayı başardı! Bu değişiklik bir zorunluluktan ortaya çıktı. 2011 Nisan ayında Atatürk Havalimanı’nda kaçakçılık suçlamasından gözaltına alınan Turgut Happani Royal Denizcilik’in kurucularındandı. 150 milyon doları bavullarla taşırken gözaltına alınan 14 kişi arasında yer alan Happani’nin Sarraf’ın şoförü olduğu iddia edildi. Happani’nin paralarla fotoğrafı Facebook hesabında bile bulunuyordu. Sarraf o dönem Happani’yi tanıdığını ancak şoförü olmadığını söylemişti. Bunun üzerine şirketin ana sözleşmesi değiştirildi. Ticaret Sicil Gazetesi’nde 27 Ekim 2011 tarihinde yer alan sözleşme değişikliğinde, “her türlü değerli maden ile değerli taşların altın, pırlanta, gümüş gibi her türlü ham, mamul ile yarı mamul işlenmeden alım ve satımını yapmak veya el ve makinelerle şekillendirerek gerek sanayi ve ticari firmalara ihtiyaçlarına göre ziynet ve hediyelik eşyası olarak imal etmek ve perakende ticaretini yapmak, almak, satmak, ithal ve ihraç etmek” ifadeleri yer aldı. Yine sözleşme değişikliğinde, kıymetli madenlere dayalı sermaye piyasası araçlarına ilişkin işlem yapmak, işlenmiş ve işlenmemiş kıymetli maden yapımında kullanmak üzere kıymetli madeni ithal edip, işledikten sonra ihraç etmek de sözleşmeye eklendi.
Yetmedi... Bu yılın başında da yine İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Dubai’ye giden bir gruptan şüphelenen polis, çantalarda uyuşturucu ararken piyasa değeri 30 milyon dolar olan 320 külçe altın buldu. Altınların sahibinin ise yine Sarraf olduğu ortaya çıktı. Kuryeler altının yasal yollarla ihraç edildiğini belirtip ellerindeki beyannameyi polise gösterince altınlar geri verildi.

MASAK hep onu yazdı!
Safir Altın ile birlikte Royal Holding 8 firması ile 10 farklı sektörde faaliyet gösteriyor. 2013-2015 aralığında ise turizm, enerji, petrokimya, madencilik ve bilişim sektörlerinde yatırım yapmayı planlıyor.
Sarraf Türkiye’de 2008 yılında şirketleşirken bir başarıya daha imza attı ki o da Mali Suçlar Araştırma Kurulu’nun (MASAK) raporu oldu. İlk faaliyete geçtiği andan itibaren MASAK tarafından izlenen Sarraf, her yıl bu raporlarda yer almayı bildi. Bu arada deniz, atlar ve gökyüzü ile uçmak üç tutkusu olan Sarraf Royal Holding’de verdiği mesajda şöyle diyor: “Genç yaşlarımda atıldığım iş hayatı, ekonomik dalgalanmaları, virajları; dünyadaki sosyal ve siyasal değişimleri ile, birçokları için karabasanı aratmayan bir dönemdi. Daha derine inmeyi, daha yükseğe zıplamayı ve göklere ulaşmayı isteyenler için ise şüphesiz birçok fırsatlar ve imkânlar sunan bir dönem oldu.”

Trabzonspor’a 3 milyon TL

Zarrab, ayrıca 3 milyon lira ile Trabzonspor’a sponsor olmuştu. Royal Denizcilik Endüstriyel Makine AŞ, kulüple 2013-2014 sezonu için sponsorluk anlaşması imzalamıştı.
http://www.radikal.com.tr/ekonomi/henuz_30unda_bile_degil-1166912

Muz cumhuriyeti değil, büyük hırsızların cumhuriyeti...
Fikret Başkaya
21 ARALIK 2013



“ Kapitalizm yasal mafya, mafya da yasa dışı kapitalizmdir” Dorio Bötancourt- Maria Garcia

Profesyonel politikacıların ve devlet erkanının ağzında sakız olmuş iki tekerleme var: “ Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir” ve “Türkiye bir hukuk devletidir”. Birinciyle imâ edilen Türkiye’de köklü bir devlet geleği olduğu, ikinciyle de burada her şeyin hukuk ilkeleri ve kurallarına göre işlediğidir. O halde “burada öyle arzu edilmiyen şeylere izin verilmez, eğer yanlış yapılmışsa hukuk dahilinde çözülür” denmek isteniyor. Elbette “Türkiye’nin bir hukuk devleti” olduğu doğru ama “nasıl bir hukuk devleti” sorusu durumu netleştirmeye imkân verir. Zira hukuksuz bir devlet mümkün değildir. Her devletin şu veya bu şekilde işleyen bir hukuk sistemi olmak zorundadır. Aksi halde devlet diye bir şey de olmazdı. Mesela devlet kelimesinin önüne kapitalist kelimesini eklerseniz, fotoğraf farklı görünecektir. Eğer “kapitalist devlet” söz konusuyla, orada devlet kapitalistlerin [bir bütün olarak mülk sahibi sınıfların veya aynı anlama gelmek üzere büyük hırsızların] hizmetindedir ve onların işini kolaylaştırmak için vardır. Devlet kapitalist sınıf için uygun alt-yapıyı oluşturmak, ucuz iş gücü, ucuz enerji, ucuz girdi sağlamak, yoksullardan alınan vergilerin önemli bir bölümünü onlara “teşvik” olarak sunmak, zenginlerden alınan vergileri asgari düzeyde tutmak, işgücü piyasasını “iş dünyasının” istediği kıvama getirmek, velhasıl kapitalist sınıf için sömürü, yağma ve talan koşullarını güvence altına almaktır... Tabii bir de “küçük hırsızları” etkisizleştirmektir. Zira büyük hırsızların daha çok çalması için küçük hırsızların etkisizleştirilmesi gerekir. Ceza evlerine düşenler bilir: Ceza evleri küçük hırsızlarla doludur... İstisnalar ve ârizi durumlar dışında ceza evlerinde büyük hırsızlara raslanmaz. İşte hukuk devleti denilenin misyonu ve varlık nedeni, küçük hırsızları hizaya getirmektir. Kanunlar, cezalar, mahkemeler, cezaevleri onlar içindir... Velhasıl insanlar “kanunlar karşısında asla eşit değillerdir”. Elbette “kanunlar karşısında eşitlik ilkesi” önemlidir ama kapitalizm dahilinde hiç bir değeri ve kıymet-i harbiyesi yoktur, sadece yoksulları aldatmaya yarar... Kapitalizmin geçerli olduğu durumda, şu yere göğe konmayan “hukuk devleti” mülk sahibi sınıfları “zararlı sınıflardan”, -yoksullardan densin- korumaya memur edilmiştir.

AKP iktidara geldiğinde, yolsuzlukla, yoksullukla, yasaklarla [3 Y] mücadele edeceği sözünü vermişti. Aradan geçen zamanda yolsuzluklar insan havsalasını zorlayacak, skandal boyutlara ulaştı, yoksulluk çığ gibi büyüdü ve artık yasakların haddi hesabı yok. Polis devleti kimseye göz açtırmıyor... Parlamentonun varlığı tek adam rejimine engel değil. Peki neden böyle oldu? Başka türlü olamazdı da ondan. Yegane amacı mülk sahibi sınıfın servetini ve zenginliğini artırmak, sömürüyü, yağmayı, talanı ve vurgunu büyütmek olan bir iktidarın asıl işinin ne olduğu açık değil mi? Türkiye’de politikacının işi bir kamu hizmeti icra etmek değil, kendisini ve yakın çevresini zenginleştirmektir. “Bal tutan parmağını yalar” misali.... Böyle bir iktidarın, böyle bir rejimin yoksullukla, yolsuzlukla, rüşvetle, dolandırıcılıkla mücadele etmesi mümkün müdür? Hiç bir iktidar yoksuzlukla mücadele etmez, edemez. Mücadele ediyormuş gibi yapar. Kimi zaman da aşırılıkların üstüne gittiği izlenimi yaratır ama asla gitmez, gidemez. Peki neden? İki nedenden dolayı: Birincisi, asıl iktidar görünen iktidar değildir. Görünen iktidar asıl iktidar sahibi olan mülk sahibi, kapitalist sınıfın hizmetindedir ve kapitalist sınıf varlığını, sömürüye, yağma ve talana, yolsuzluğa, rüşvete, hırsızlığa ve ahlâksızlığa borçludur. Yolsuzlukla gerçekten mücadele demek, bindikleri dalı kesmek demektir. İşin ucu her birine de dokunma istidadı taşır da ondan. Bir sömürücü sınıf kendi varlık nedeni olanla hesaplaşabilir mi? İkincisi, profesyonel politikacılar bu işi nâm olsun da kâr olmasın diye, vatan ve millet aşkına yapmıyorlar. Onlar için siyaset, kendilerini ve yakınlarını zenginleştirmektir. Son on yılda iktidar çevrelerinin nasıl zenginleştiği ortada değil mi? Peki bu iş nasıl oluyor? Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmayla, bütçeyi ve hazineyi yağmalayarak. Topluma, kamuya, hekese ait olanı özel mülke çevirirek. Aksi halde bir kısım bakan ve iktidar partisi milletvekilinin ve çoçuklarının az zamanda “büyük işler başarması” nasıl açıklanabilir? Türkiye’de genel-geçer ahlâk “işbitiricilik ahlâkıdır”, yani ahlâksızlıktır. İşbitiricilik de mâlûm iki tarafı varsayar: işi bitiren ve işi bitirilen. Böyle bir genel ahlâksızlık ortamında yolsuzlukla, rüşvetle, vb. mücadele de ne demek oluyor? Tam tersi geçerli: yolsuzluk yüceltiliyor ve bir başarı olarak görülüyor. Yöneticiler için “ çalıyor ama iş de yapıyor” dendiğini sıkça duymuşsunuzdur. Bu, bu toplumun nasıl da her türlü etik değere elvada dediği anlamına gelir. Hem işbitiricilik ahlâksızlığı geçerli olacak ve hemde ahlâksızlıkla mücadele edilecek, bu mümkün değildir. Dolayısıyla, egemen sınıfların, sözcülerinin ve politikacıların yolsuzlukla mücadele söyleminin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur... Bütünüyle mafyalaşmış, çeteleşmiş bir devlet söz konusu. Bu da artık hukukun asgari düzeyde bile esamesinin okunmaması demektir. O zaman da yolsuzluk hukuk sistemi tarafından ortaya çıkarılmaz, mafya-içi, çete-içi kapışmanın, çatışmanın ve hesaplaşmanın sonucu olarak ortaya serilir... Şimdilerde olduğu gibi...

İnsanlar ne yazık ki, sorulması gereken soruyu soracak yüksekliğe pek çıkamıyor. Bir adam nasıl olmuş da, ne yapmış da 72 milyar dolar servete sahip olmuş sorusunu sorana rastladınız mı? Akıllı-becerikli-işbitirici bir “iş adamının” bir öğleden sonra servetini 6 milyar dolar artırmasını dert edene rastladınız mı? Bu soruyu sormayan bir insan, bir yurttaş olur mu? Bu bir skandal değil midir? 2.5 milyar insanın yoksullukla cebelleştiği, 1.25 milyar insanın aşırı yoksulluk içinde yaşadığı, her 3 kişiden birinin asgari sağlık hizmetine ulaşamadığı, her 4 kişiden birinin elektrikten mahrum olduğu, her 7 kişiden birinin gece konduda [bidondan şehirde] yaşadığı, her 8 kişiden birinin açlık çektiği ve her 9 kişiden birinin musluk suyundan mahrum olduğu bir dünyada bir kişinin onca servete sahip olması neden sorun edilmez?

17 Aralıkta başlatılan yolsuzluk operasyonu aslında yolsuzlukla mücadele amacıyla yapılmıyor. Öylesi insâni, ahlâki kaygılar söz konusu değil, tam bir iktidar savaşı. Başka türlü söylersek, daha çok ranta el koyma mücadelesi. Sandıktan çıkan ve çıkmayan iktidar koalisyonunun iki unsuru arasındaki mücadele. Başbakan her ağzını açtığında sandık diyor, milli iradeden söz ediyor ve sandıktan çıkmayanlarla da koalisyon yapıyor. Vesayet rejimini tasfiye etmekle öğünüyor ama Cemaat vesayetiyle yönetiyordu. 17 Aralık sonrasında “devlet içindeki devletten, devlet içindeki çetelerden” söz ediyor. İyi de o çeteyi oraya kimler ne zaman ve nasıl soktu? Kim onlarla koalisyon ortağı oldu? İşlerine geldiğinde Cemaat’in bir “sivil toplum örgütü” oduğunu söylüyorlar. Kavramlar bunca dejenere edilirse, Cemaat neden bir sivil toplum örgütü sayılmasın? Öyle bir sivil toplum örgütü ki, baştan itibaren devlet tarafından dizayn edilmiş, desteklenmiş, beslenmiş, büyütülmüş, gerektiği zaman, gerektiği gibi kullanılmış, bu arada cemaat da “fırsatları” değerlendirmiş, polise, devlet bürokrasisine, yargıya, bir bütün olarak devlet aygıtının kritik yerlerine nüfûz etmiş. Siz hiç politikayla ve ticaretle doğrudan ilgili bir “sivil toplum örgütü” gördünüz mü? Bu dünyada, devlet sayesinde devletin kalelerini ele geçirmiş bir “sivil toplum örgütü” örneği var mıdır? Kimse şeylerin gerçeğini tartışmaya niyetli değil. Devlet söz konusu Cemaati neden besleyip-büyüttü? Bu soru neden sorulmaz?

Eğer gerçekten hırsızlıktan, yağma ve talandan, yolsuzluktan, rüşvetten âzâde, eşitlikçi demokratik, adaletli, insan haysiyetine yaraşır bir toplumda yaşamak istiyorsanız, yapılacak iş çok basit: kapitalizmi dert etmek ve vakitlice kapitalizmiden çıkmak için kolları sıvamak. Zira, kapitalizmin olduğu yerde eşitlikten, adaletten söz etmek abesle iştigal etmektir. Çünkü kapitalizm demek, sömürü, yağma ve talan demektir. Sömürü ve yağmanın olduğu yerde de demokrasi, adalet, eşitlik, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlara yer yoktur. Kapitalizm demek her ileri aşamada eşitsizliğin ve adaletsizliğin, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi demektir. Bir tarafta milyarlarca dolar servete sahip olanlarla, diğer tarafta yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, çaresizlik ve sefalet ortamına itilmiş, milyonlarca, milyarlarca insan demektir. Unutmamak gerekir ki, adelet eşitliği var sayar, demokrasi de eşitliği, özgürlüğü ve adaleti var sayar. Oysa geçerli süreç, sürekli olarak eşitlikten ve adaletten uzaklaşma temeli üzerinde yol alıyor. Bir ülkenin varı yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından yağmalandığı, talan edildiği durumda siz hangi haktan-hukuktan, hangi adaletten, hukuk devletinden, demokrasiden ve özgürlükten söz edebilir siniz ki? Bir şey daha var: bu gayri insâni ve utandırıcı tablo sadece insani ve toplumsal kötülükler de yaratmıyor. Bir de ekolojik yıkıma deden oluyor. Velhasıl bizzat yaşamın temeli aşındırılıyor. İnsanlığın ve uygarlığın geleceği riske sokuluyor.

O halde soru şu: Bütün bu olup-bitenler neden ve nasıl oluyor? Giderek, ilerleme ve kalkınma adına dünyanın yaşanamaz bir yer haline gelmesinin sebebi ne? Bu ilâhi bir iradenin eseri midir yoksa aklı-fikri olan insanların akıllarını başlarına almamalarının, insana yaraşır bir tavır ortaya koymamalarının, koyamamalarının bir sonucu mudur? Eğer ikincisiyse ki, öyledir, o zaman insanlar bilinçli eylemleriyle bu netâmeli süreci pekâlâ tersine çevirebilirler. Bunun için de aklını başina alıp, bilinçli, haysiyetli insanlar olarak sahaya çıkmak, yurttaş bilinciyle hareket etmek yeterlidir. Daha ne zaman kadar insanlar “sayın seyirci” olmaya razı olacak? Artık şu seyirciliğe son verme zamanının gelmesi gerekmiyor mu?

Türkiye 1980 yılında 24 Kararları ve 12 Eylül askeri darbesiyle, kompradırlaşma tercihi yaptı. Tabii böyle bir tercih hem içerdeki mülk sahipleri sınıfının [büyük hırsızların densin] ve hem de emperyalist odakların çıkarlarının bir gereğiydi. İşte şu sıralarda yaşadıklarımız doğrudan o talihsiz tercihin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. AKP söz konusu kompradorlaşma statejisinin en hevesli, en gözü kara sürdürücüsü oldu. Kompradorlaşma kaçınılmaz olarak çürüme ve yozlaşma, kokuşma yatatabilirdi. Toplum önce dinci-laik şeklinde kutuplaştırıldı. Şimdi de dinciler iki hasım kutba bölünmüş durumda. Bu çoklu bölünmelerin devlet aygıtını da kapsaması kaçınılmazdır. Ve bu da artık işlerin sürdürülebilir olmaktan çıktığı anlamına geliyor. O halde iki seçenek var: bizzat sömürü, yağma ve talandan başka bir şey olmayan komprador kapitalizmi tartışma gündemine taşımak, ya da bu güne kadar olduğu gibi büyük hırsızların oyununa gelmeye, aldatılmaya, aşağılanmaya, horlanmaya, itilip-kakılmaya razı olmak... Bu ikisi arasında bir orta yol, bir üçüncü seçenek yok! Artık radikal olma zamanı. Dolayısıyla kimse söz konusu kapışmadan olumlu bir şey çıkacağı beklentisine kapılmasın. Zira amaç, yönetenleri değil, yönetimi değiştirmek olmalıdır...

Kaynak: http://ortaklikicin.blogspot.com/2013/12/muz-cumhuriyeti-degil-buyuk-hrszlarn.html?utm_source=BP_recent

AKP'den dehşet düzenleme: Tecavüzü bile kapatacaklar
21-12-2013



AKP Hükümeti'nin, savcılardan büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için yaptığı yönetmelik değişikliğinde dehşet veren düzenlemelerin yer aldığı belirlendi

Büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna ateş püsküren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın düğmesine bastığı operasyonlardan dehşet bir düzenleme de çıktı. AKP Hükümeti, görülmemiş bir hukuk skandalına imza atarak, büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için savcıların polise doğrudan emir vermesi yasaklandı. Polisin ve jandarmanın yaptığı soruşturmayı amirlerine bildirme zorunluluğu getirildi. Böylece savcılar cezalandırılırken, hırsızlık ya da yolsuzluk yapan bakanlar ve başbakanların haklarındaki gizli yürütülmesi gereken soruşturmaları bırakın ihbar ve şikayetlerden bile haberdar olmasının yolu açıldı. Artık savcılar ve polis, bakanlar ve başbakanlar hakkında ne izleme ne de soruşturma yapamayacak, bütün hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha başındayken kapatılabilecek. Böylece Türkiye’de hırsız ve soyguncu milyarder bakanlar ve başbakanlar dönemi açılmış oldu. Artık bir başbakan ya da bakanın bir kadına tecavüzü bile kapatılabilecek.

İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'nca "Adli Kolluk Yönetmeliği"nde yapılan değişikliğe göre Emniyet ve Jandarma görevlilerinin, adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğu getirildi. Yapılan yönetmelik değişikliği Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yapılan değişiklikle Adlı Kolluk Yönetmeliği’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, “Adlî kolluk görevlileri: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, 4/6/1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilâtı Kanununun 8, 9 ve 12 nci maddeleri, 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanununun 7 nci maddesi, 2/7/1993 tarihli ve 485 sayılı Gümrük Müsteşarlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 8 inci maddesi, 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanununun 4 üncü maddesi ve 3/11/1983 tarihli ve 83/7362 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Jandarma Teşkilâtı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinde belirtilen soruşturma işlemlerini yapmak üzere, tâbi oldukları atama usulüne göre görevlendirilen komutan, âmir, memur ve diğer görevlileri” tanımı kaldırıldı.

Bunun yerine, “Adlî kolluk sorumlusu: Mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından görevlendirilen adlî kolluğun komutanını, amirini veya sorumlusunu", “En üst dereceli kolluk amiri: Emniyet Genel Müdürlüğünde; il emniyet müdürünü, ilçe emniyet müdürünü veya amirini, Jandarma Genel Komutanlığında il jandarma komutanını, ilçe ve merkez ilçe jandarma komutanını, Sahil Güvenlik Komutanlığında; birlik komutanını, Gümrük ve Ticaret Bakanlığında; gümrük muhafaza kaçakçılık ve istihbarat müdürünü” tanımı getirildi.

Böylece, Emniyet Teşkilatı Kanunu’nun 8. ve 9. maddelerindeki“polisin bir bölümünün adli polis olarak ayrılmasını öngören” bölüm yönetmelikten çıkartıldı. Emniyet Teşkilatı Yasası’nın 12 maddesindeki polisin cumhuriyet savcılarına yardımla mükellef olduğunu ve soruşturmaların Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu’na göre yapacağını belirten bölüm de yönetmelikten atılmış oldu.

Emniyet Teşkilatı Kanunu'nun yönetmelikten çıkartılan 12. maddesi şöyle:

“Adli işlere mütaallik tahkikat; salahiyetli adli otoritelerin direktifleri altında ve kanunlarına tevfikan yalnız adli zabıtaya yaptırılır. Polis teşkilatı yapılmıyan yerlerde teşkilat yapılıncaya kadar adli polis vazifeleri diğer zabıta tarafından yapılır. İdari zabıta adli zabıtaya icabında veya Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebi üzerine yardımla mükelleftir. İdari polis adli zabıta vazifesini tahrik eden herhangi bir hal karşısında kaldığı takdirde bir taraftan adli zabıta vazifesini ifa etmekle beraber, diğer taraftan adli zabıtayı haberdar eder ve adli zabıta gelince işi ona devreder. Adli zabıta vazifesini gerek aslen ve gerek yardım suretile gören zabıta memurları hakkında bu vazifeden mütevellit suçlardan dolayı Ceza Mahkemeleri Usulü Kanununa göre takibat yapılır.”

Resmi Gazete’de bugün yapılan değişiklikle Adli Kolluk Yönetmeliği’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının “a” bendinden Cumhuriyet savcıları çıkartıldı. Bu değişiklikle Cumhuriyet savcılarının adli kolluk amirleri olan emniyet müdürleri, amirleri, jandarma komutanları, gümrük ve muhafaza müdürlerine doğrudan emir vermesi yasaklandı. Savcılar bundan sonra Cumhuriyet başsavcılarına başvurmak zorunda olacak. Savcıların istediği emirleri bundan sonra başsavcılar adli kolluk amirlerine verecek.

Değişiklikle 5. maddeye “c” bendi diye şu bent de eklendi:

“En üst dereceli kolluk amiri adlî olayları, suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumakla ve bu konuda gerekli tedbirleri almakla görevli ve yetkili olan mülki idare amirine derhal bildirir.”

Yapılan bu eklemeyle emniyet müdürlerinin, polisin başlattığı inceleme ve soruşturmaları kaymakam ve valilere hemen bildirmeleri zorunluluğu getirildi. Böylece valilerin, polisin, bakanlar ya da başbakanlar hakkında yaptığı hırsızlık ve yolsuzluk soruşturmaları anında öğrenmesi sağlanıyor. Valilerin de aldığı haberi, yolsuzluk ve hırsızlık yapan bakanlar ve başbakana ulaştırmasının yolu açılıyor. Böylece, bakanların ve başbakanların, polise baskı yaparak, haklarındaki yolsuzluk ve hırsızlıkları iddialarının daha işin başında başında kapatmasının yolu açıldı.

DEHŞETE DÜŞÜREN DEĞİŞİKLİKLER

Aynı yönetmeliğin 5. maddesinin 2. fıkrasında yapılan değişiklikle polisin, kendisine ulaşan ihbar ve şikayetleri, Cumhuriyet savcısı yerine, başsavcıya bildirme zorunluluğu getirildi.

5. maddenin 2. fıkrasına şu hüküm de eklendi:

“Ceza Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasında sayılan suçlar nedeniyle yapılan soruşturmaların aşamaları hakkında Cumhuriyet savcısı tarafından doğrudan veya varsa ilgili Cumhuriyet başsavcı vekili aracılığıyla Cumhuriyet başsavcısına yazılı olarak bilgi verilmesi zorunludur. Bu bildirim yazıları görüldü şerhinden sonra soruşturma dosyasında muhafaza edilir.”

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinin 6. fıkrasındaki suçlar şöyle:

1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (Madde 79, 80),

2. Kasten öldürme (Madde 81, 82, 83),

3. İşkence (Madde 94, 95),

4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, Madde 102),

5. Çocukların cinsel istismarı (Madde 103),

6. Uyuşturucu veya uyarıcı Madde imal ve ticareti (Madde 188),

7. Parada sahtecilik (Madde 197),

8. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, Madde 220),

9. (Ek alt bend: 25/05/2005-5353 S.K./17.mad) *1* Fuhuş (Madde 227, fıkra 3),

10. İhaleye fesat karıştırma (Madde 235),

11. Rüşvet (Madde 252),

12. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (Madde 282),

13. Silahlı örgüt (Madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (Madde 315),

14. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (Madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları.

b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (Madde 12) suçları.

c) (Ek bend: 25/05/2005-5353 S.K./17.mad) Bankalar Kanununun 22 nci Maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu, *1*

d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.

e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü Maddelerinde tanımlanan suçlar.

Söz konusu 5. maddede yapılan bu değişikliklerle, bakanlar ve başbakanlar hakkındaki yolsuzluk, hırsızlık ihbarlarının inceleme ya da soruşturma yapılmadan kapatılmasının yolu da açıldı. Cumhuriyet başsavcılar bağımsız olsa da amirleri Adalet Bakanı. Dolayısıyla başsavcılar, polisin, bakanlar ve başbakanlar hakkında kendisine ulaştırdığı ihbar ve şikayetleri bakana iletmek zorunda kalacak. Dolayısıyla başbakanların da bakanların da haklarındaki şikayetlerden haberleri olacak. İhbar ve şikayetler inceleme ve soruşturmaya dönüşmeden kapatılabilecek. İhbar ve şikayette bulunan vatandaşların can güvenliği bile tehlikeye girebilecek. Bu da yolsuzluk ve hırsızlık yapan bakanlar ve başbakanların tam bir zırha kavuşmasına, tamamen dokunulmaz hale gelmesi neden olacak. Artık bakanlar ve başbakanlar ülkeyi, halkı diledikleri gibi soyabilecekler. Artık Türkiye’de de hırsız ve soyguncu, milyar dolarları olan başbakanlar ve bakanlar dönemi açılacak. Bir başbakan ya da bakan casusluk bile yapsa, cinayet bile işlese, bir kadına tecavüz etse bile kapatılabilecek.

Yönetmeliğin 5. maddesinde yapılan değişiklikle Cumhuriyet başsavcılarına, soruşturmalar sırasında hükümetin isteği doğrultusunda savcıları istediği gibi görevden alma, bir soruşturmaya ilişkin hükümete köstebeklik yapmak üzere görevli savcıların yanına başka savcılar görevlendirme yetkisi de verildi.

http://gencbakis.org/HD11031_akp-den-dehset-duzenleme--tecavuzu-bile-kapatacaklar.html

GÜLTEKİN AVCI:ADLİ KOLLUK YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ YARGIYA DARBE
21 Aralık 2013



gultekin avcı, adli kolluk sistemindeki değişiklik, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu
14:47
Gültekin Avcı: Soruşturmadan nasıl haberimiz olmaz diye açıklama yapanlar, Adli Kolluk Yön.ni neden değiştirdiler? Savcılar haklı mıymış?



İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'nca ‘Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliğe göre Emniyet ve Jandarma görevlilerinin, adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğu getirildi.



Yasama, Yürütme ve Yargı arasındaki bağımsızlığı (yargı bağımsızlığını) bitiren, idarenin kontrolüne alan, soruşturmaların gizliliğini ihlal edebilecek olan yasa ve anayasaya aykırı bu düzenleme dün gece sessiz sedasız Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Resmi Gazete'nin bugünkü sayısındaki değişikliğe göre, 1/6/2005 tarihli ve 25832 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Adli Kolluk Yönetmeliğinin 3. maddesinin birinci fıkrasında yer alan adli kolluk sorumlusu deyimi "Mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından görevlendirilen adli kolluğun komutanını, amirini veya sorumlusunu" ifade eder şeklinde değiştirildi.

Aynı Yönetmeliğin 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde yer alan "savcıları" ibaresi de "başsavcılığı" ibaresi olarak değiştirildi ve aynı fıkraya "En üst dereceli kolluk amiri adli olayları, suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumakla ve bu konuda gerekli tedbirleri almakla görevli ve yetkili olan mülki idare amirine derhal bildirir" ifadesi eklendi.


Bugün'ün emekli savcı olan Yazarı Gültekin Avcı, twitter üzerinden Adli Kolluk Sistemindeki değişikliği analiz etti. Avcı, sözkonusu düzenleme ile hukuk resmen rafa kaldırıldı dedi.

İşte Gültekin Avcı'nın açıklamaları;

* Adli Kolluk Yönetmeliğinin savcının soruşturmaya hakimiyetini düzenleyen 5. maddesi değiştirildi. Yani hukuk devleti resmen rafa kaldırıldı.

* Artık en gizli soruşturmalar bile Bakan ve başbakanlara haber verilecek. Böylece yolsuzluk delilleri önceden gizlenebilecek

* Hükümet Anayasanın TC'nin demokratik özelliğini belirten 2. maddesini açıkça kaldırdı. Hayırlı olsun yeni otoriter rejim.

* Adli Kolluk dolaylı olarak-resmen utanmadan sıkılmadan İl Em. Müd.lerine bağlandı. Adli soruşturmalar açıkça hükümetin kontrolüne girdi.

* Ancak şu var ki, hükümetin suçları örtmek için değiştirdiği Adli Kolluk Yön. değişikliği CMK.164'e CMK.157'ye açıkça aykırı.

* Hükümet AdliKollukYön. değişikliğiyle İl Em. Md.leri üzerinden her gizli adli soruşturmayı kontrole almayı amaçladı.Hani güçler ayrılığı?

* Kanun ve Anayasaya aykırı bu yönetmelik değişikliği uygulanırsa, Savcılar ve adli soruşturmalar dolaylı olarak hükümete bağlanmış demektir

* Hukuk kurallarını uygulamaya 'hükümete operasyon' diyorlar. 7 Şubatta MİT kanunu değişti. CMK değişti. Şimdi Adli Kolluk Yön.

* Apar topar Adli Kolluk Yön. değişikliğiyle Savcıların haklı olduğunu tescil edip, kendilerini açıkça yalanlamış oldular.

* Savcıları AKP İl Başkanlarına bağlayın da olsun bitsin. Ayıptır bu diz boyu partizanlık.
aktifhaber

Bakan Bayraktar İstifasını Böyle Açıkladı!
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, NTV'de yaptığı açıklamada Bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifasını çarpıcı bir şekilde açıkladı.

Bakan Bayraktar İstifasını Böyle Açıkladı: Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan'ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum."
25/12/2013

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar şunları söyledi: "Ben müsaadenizle basın açıklaması şeklinde çok kısa ifadelerde bulunmak istiyorum. 17 Aralık tarihinde yapılan operasyon dosyasında şahsımı rencide edecek veya izah edemeyeceğim hiçbir husus yok. Ancak Sayın Başbakan'ın istediği Bakanla çalışmak veya istediği bakanı görevden almak en tabi hakkıdır ve yetkisidir. Fakat 'rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız' şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum.
Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan'ın talimatıyla yapıldı.
Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan'ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum."
haber93



Haber yazılmasa bile günah yazılmıyor mu!
Umur Talu
2 Şubat 2014

Başbakan diyor ki: “Herkesi dinlemişler. Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, beni. Çocuklarımıza kadar.”

Gülen’in avukatı diyor ki: “Ülkemizde en az 6 aydır sistemli bir yasadışı dinleme yapılmaktadır.”

***

Sağa sola bakma Kamil! Kast ettikleri bir öteki. Yani Başbakan “Gülen Cemaati”ni, onlar da onu işaret ediyor. Demek ki, bu k


En son Ekim tarafından Cum Hzr 19, 2009 7:38 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Hzr 16, 2009 8:37 pm    Mesaj konusu: Akademisyen Burak Cop: AKP 2014’te 'dağılacak' Alıntıyla Cevap Gönder

AKP-Cemaat kavgasında durum nedir ve gidiş nereyedir? -1-
Ali Haydar Can
07.01.2014



Halen Bolu F Tipi Cezaevinde hükümlü olarak, sayın Salih Mirzabeyoğlu’na komşu hücrede mahpus olan gazeteci ve gerçek dost Şükrü Sak, geçen haftaki yazısında şöyle bir tespit yapıyor:

[Okyanus ötesinden, iktidara karşı tezgâhlanan son operasyon -1999 sürecinden sonra- yaşanan en büyük kırılma noktalarından birisidir; Tarihî bir ân, tarihî bir süreç… Bu “tarihî kırılma” ânını bundan tam 9 ay önce, (Türkiye Time) haber sitesinde yazdık; hem de büyük harflerle vurgulayarak; “ÇOK ŞİDDETLİ” yaşanacak diyerek… Dokuz ay önce yazdığımız aynen şuydu: (Cemaat ve Hükümet arasındaki bu çatışma, sanılanın aksine “yumuşak” da değil, ÇOK ŞİDDETLİ yaşanacaktır!..) Daha ortalık süt limanken… “Toz duman içinde görülmeyenin” bu olduğunu, cemaatin “sinsi” karakterini de hatırlatarak, Başbakan’a “Mirzabeyoğlu Meselesi” etrafında; bu “okyanus ötesinin” gün gelecek “sizi de(Başbakanı) boğacağını” hatırlatarak yazmışız… (Keramet buyurmadık tabii ki, tesbitimizdeki isâbet; siyaseti doğru okuma ve gerçeklerden kopmama şuuruyla ilgili, “iktidarın iç yüzünü” tanımıyla… Neyse bunları geçelim…) Tarihî günler yaşıyoruz… Bu süreç, geri dönüşü olmayan bir süreç… Önümüzdeki on yıllara –belki de yüz yıllara- damgasını vuracak, o zamanları da şekillendirecek bir süreç… Eğer Başbakan geri adım atmazsa… Diz çökmezse… Bu “ajan yapılanma”nın “İNİNE” girip, devletin damarlarında dolaşan bu işbirlikçi çeteyi çökertme iradesini gösterirse… Mesele tamamdır… Siyasi iktidarın bu konuda göstereceği en küçük bir karasızlık kendi sonunu da getirecektir…] [1]

Şükrü Sak’ın teşhis ve tespitleri doğru mu?

Doğru...

Yıllardır Cemaatitn gazetesi Zaman’da yazan ve buna rağmen –belki de mesajı birinci elden iletmesi için- Başbakan’ın yazarlarla yaptığı toplantıya davetli katılan Ali Bulaç bu toplantı ile ilgili izlenimlerini Zaman’da yazdı:

[ - Başbakan, kesin olarak “devlet içine sızmış bir örgüt”ün varlığına inanmış durumda.
- 17 Aralık operasyonunda görev alan savcı ve HSYK’nın açıklamasını “örgüt içi hiyerarşiye göre” atılmış adımlar görüyor.
- Ona göre Gezi olayları gibi 17 Aralık operasyonu da belli bir amaca yönelik.
- Başbakan’ın konsepti şu: Türkiye bölgesel güç, hatta küresel aktör olma yolunda dev adımlar atıyor; uluslararası siyasi, ekonomik vesayet düzeninden çıkıyor. Türkiye’nin gelişmesini istemeyenler ülkeye, hükümete karşı operasyon düzenliyorlar, bu operasyonun iç uzantısı, bir parçası da “devlet içindeki paralel yapılanma”dır.
- Ciddi bir komplo ile karşı karşıya olduğuna o kadar inanmış ki son olayların tamamını birbirine bağlıyor: Dershaneler, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, savcı tarafından aranmak istenen TIR. Her şeyi kendince mantıki bir tutarlılık içine yerleştirip komplonun önüne geçmenin ülkenin selametiyle ilgili olduğunu söylüyor.
- İlk adım olarak emniyet ve yargı içinde bir tasfiye hazırlığı içinde olduklarını beyan ediyor. Komploda yer alanlarla ilgili geniş kapsamlı bir hazırlık yapılıyor, adım adım isimler deşifre edilecek. Belki de işe çalışma ofisine “böcek yerleştirenler”in açıklanmasıyla başlanacak.]
[2]

Ali Bulaç’ın bu izlenimlerinden Başbakan’ın nasıl bir psikoloji ile hareket ettiğini görmek mümkün...

Nitekim Cemaatin Türkiye’deki legal alanda en tepe adamı olarak görülen Hüseyin Gülerce de Başbakan’ın içinde bulunduğu ruh halini kavramış biri olarak şunları söylüyor:

[Zaman Gazetesi Yazarı Hüseyin Gülerce, önümüzdeki günlerde Gülen Cemaati’ne yönelik büyük operasyonlar yapılacağını savunarak, “Daha önce yaşanmamış bir operasyonu yaşayacağız. Pazartesi de başlayabilir, Uzakdoğu ziyareti sonrası da” dedi.

Rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla tırmanan AKP-Gülen Cemaati arasındaki gerilimle ilgili Twitter hesabı, köşesi ve tv programlarında değerlendirmelerde bulunan Gülerce’den son gelişmelere ilişkin de açıklamalar geldi.

Bir televizyon programında konuşan Gülerce, Hükümet’in Emniyet içerisindeki operasyonuna dikkat çekerek, “Çok büyük bir fırtına geliyor, diyorum. Bunu bazı siteler tehdit ediyor, diye veriyor. ‘Fırtına geliyor’ dediğiniz zaman, tehdit değil, tedbirinizi alın, demektir. Ben ‘sıkı duralım’ diyorum. Bu olay ne Selçuklu’da yaşandı ne Osmanlı’da. Böyle yangın Sünniler arasında hiç yaşanmadı.]
[3]

Gülerce’nin “gelen fırtına”nın şiddetini hissetmenin doğurduğu endişeden midir nedir; “Dinlerası diyalog, hoşgörü” filan gibi BOP kapsamındaki “pis görev”lerini unutup, Cemaati yeniden Sünnî kategori içinde değerlendirmesini yorumsuz geçerek, “gelen çok büyük fırtına” konusundaki öngörüsünün gerçekleşme ihtimalinin çok yüksek olduğunun altını çizelim...

Çünkü bu her iki taraf için de bir ölüm kalım savaşı...

İçteki gelişmelerin temposunun bu kadarı bile nefes kesici ama...

Dahası var...

Dipnotlar:

[1] Şükrü SAK, SÜRECE ACİL MÜDAHELE, Bkz: http://www.dunyatime.com/surece-acil-mudahele/

[2] Ali Bulaç, Başbakan’ın açıklamaları-İzlenimler, 06.01.2014 Zaman.

[3] Odatv, 06.01.2014


(Devam edecek)

AKP-Cemaat kavgasında durum nedir ve gidiş nereyedir? -2-
Ali Haydar Can
09.01.2014



[Bir ülke düşünün;
Bir Genelkurmay Başkanı “terör örgütü yöneticiliğinden” içerde!..
“Casus” olduğu iddiasıyla 1 hafta hapis yatan Donanma Komutanı YAŞ toplantılarına katılıyor. Yani YAŞ’ta bir “casus” var!..
Balyoz davasında 236 askerin, 2003 yılında yapılan seminerde “darbe planladığı” hükmüne varıldı. Seminere katılan, katılmayan herkes içerde, ama o seminerin koordinatörü şu anda Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı. Yani Cumhurbaşkanını bir “darbeci” koruyor!..
İzmir Casusluk davasında onlarca subay, bazı dijital belgelerde adı geçtiği için yıllardır hapiste. O belgelerde MİT’çilerden Merkez Bankası’na 2 bin 500 bürokratın daha adı var. Onlardan birisi de çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Efkan Ala. Yani İçişleri Bakanlığı koltuğunda bir “casus” oturuyor!..
Akla ziyan bir tablo.
Herkes seyretti, şimdi çare aranıyor!..
Çare arayanlardan birisi de altı boşaltılan, tabir-i caizse içi oyulan Genelkurmay Başkanlığı.]


OdaTv’den Müyesser Yıldız böyle başladığı yazısında,Genel Kurmay Başkanlığı’nın bulduğu çareyi şöyle anlatıyor:

[Nihayet “TSK’ya kumpas” kurulduğu iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu, “yetkisizlik” gerekçesiyle İstanbul’a havale edildi.
Suç duyurusu üzerinde adeta koca bir “gizlilik” damgası var. Genelkurmay Başkanı Özel, bunun sızmaması için talimat vermiş. Bir suç duyurusu niye gizlenir ki?
Askeri çevrelerden, tutuklu askerlerden sordum soruşturdum, ortaya bir yığın iddia ve soru çıktı.
En önemli iddia şu:
Deniyor ki; “Herşey 26 Aralık’taki MGK toplantısında oldu. MİT ‘paralel devlet ve kumpasla’ ilgili detaylı, belgeleri bir sunum yaptı. Genelkurmay, MİT’in verdiği bilgi ve belgelerden sonra o suç duyurusunu hazırladı. Duyurunun ekinde bazı somut deliller, hatta TSK içindeki ‘köstebeklerin” listesi de var...”
Doğru olabilir mi? Parçaları birleştirelim:
Suç duyurusunun tarihi 27 Aralık, yani MGK’dan bir gün sonra. Tesadüf olabilir mi?
MGK toplantısında “kumpas”ın görüşülmesiyle ilgili çeşitli haberler sızdı. Bazı gezeteler, “Erdoğan ve Özel toplantı arasında ayak üstü görüştü” derken, bazıları, MGK toplantısında“kumpas”ın enine boyuna ele alındığını duyurdu. Benim de tespitim, toplantıda tamamen“kumpas”ın görüşüldüğü yönünde. Öyleyse, suç duyurusu “devlet kararıyla” yapıldı demektir.
Genelkurmay Başkanlığı’nın suç duyurusunda; “Adli Kolluk, görev suçu işledi... Savcılar delilleri karattı... Mahkeme heyeti adil yargılamayı olumsuz etkiledi, hukuktaki ‘Silahların eşitliği ilkesi’ni yok saydı...” şeklinde tespitlerin yer aldığı açıklandı.]


Devletin içine düşürüldüğü hal kısaca böyle...

Şimdi yeniden her an evinin kapısı “devlet kararı”yla çalınıp, STV’de başkaları malum “kumpaslar”la polisler tarafından alınıp götürülürken, Cemaat’in gücünü canlı yayında hayranlıkla seyredip kahvesini büyük bir keyifle yudumlamış olan Hüseyin Gülerce’ye dönelim...

Şu anda her kapı çalınışında “galiba beni almaya geldiler” diye ürperen ama buna rağmen kuyruğu dik tutmaya çalışan Hüseyin Gülerce’ye...

[Hüseyin Gülerce: ‘Hiç yaşanmamış savrulmalara hazır olun’

Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, Twitter'dan ''Herkes, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar, bu topraklarda Cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış sıkıntılara ve savrulmalara hazır olsun'' diye yazdı. Ardından "Demokrasimiz, milletimiz ve devletimiz bu badireden güçlenerek çıkar. Ancak herkes, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar, bu topraklarda Cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış sıkıntılara ve savrulmalara hazır olsun.. Bu fırtınada dostlar kaybedilecek, çürükler ayıklanacak, vefasızlar ortalığa saçılacak. Fırtınanın habercisi ben değilim, Sayın Mehmet Ali Şahin ve Sayın Burhan Kuzu. Operasyon yapılacağını 6 ay önceden bilen yazarlara dikkat" Twitleri atan Gülerce, tepkiler üzerine "Son Teweetlerimden karamsarlık, hatta "savaş çağrısı" çıkaranlar oldu. Hava durumunda sel, fırtına geliyor demek de mi savaş çağrısı?"dedi.]


Gülerce Gözleri kapıda Terörle Mücadele timlerini beklerken, “Herkes Cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış sıkıntılara ve savrulmalara hazır olsun'' diyor...

Şöyle bir düşündüm, bu ülkenin halkı için 90 yıllık cumhuriyet tarihinde sıkıntısız bir dönem var mı diye...

Yok...

Bir dönem içinde iktidarda olanların ve onların yalama, yalaka ve iş ortaklarının o iktidar sürdüğü sürece bir eli yağda, bir elleri balda, ferah fahur, hapur küpür, şapur şupur yaşayıp gittikleri malum da; halk 23’ler de hangi gariban ve yoksul halksa yine aynı halk, günümüzün halkının 23’ler sonrası halkından tek farkı onlardan çok daha fazla borca batmış olması...

23’lerde olmayan en önemli şeyse, bugünkü medyanın illüzyon-narkoz gücü...

23’lerdeki halk yoksulluğunu, yoksunluğunu, itilmişliğini, kakılmışlığını, ezilmişliğini biliyordu...

Bugünün gırtlağa kadar borca ve pisliğe batmış halkı ise aynaya baktığında dertsiz tasasız bir milyoner hayali görüyor... Ve gelen giden iktidarları, oylarıyla kendisinin belirlediğini sanıyor...

Bu açıdan 23-50’lerin halkı çok daha realistti ve O zamanlar düzenin işleyiş çok açık, çok basitti...

“Ebedi Şef” ve “Millî Şef” kimi “intihap” etmişlerse, sandıktan onlar çıkıyordu...

Halk da bunu biliyordu.

Şimdi ise AB-D emperyalizmi kimi seçmişse sandıktan yine onlar çıkıyor ama; ağır medya narkozu altındaki halk, sandıktan çıkanları kendinin belirlediğini ve şayet isterse sandıkla bu durumu değiştirebileceğini sanmaya devam ediyor...

Bu kafa bulanıklığına da demokrasi veya “ileri demokrasi” deniliyor...

Yani şimdi durum çok fazla karmaşık...

Hüseyin gülercenin bahsettiği “Cumhuriyet tarihinde hiç yaşanmamış sıkıntılar ve savrulmalar” ise halk için değil iktidarın gücüyle helâl haram demeden kemiren-semiren iktidar sahipleri ve onların dalkavukları için söz konusu oldu cumhuriyet tarihi boyunca...

Bunlardan kim iktidardan düştü ise gözü çöplükte kaldığından; bir feryat bir figan, bir ağlama bir sızlanma ki yürekler dayanmaz...

Yeni iktidar sahiplerinde ise bir afra bir tafra, bir gurur bir kibir... Bir düğün bir bayram...

Kısacası iktidar değişimleri boyunca sıkıntı çekenler ve savrulanlar halk değil iktidarlarını kaybedip deliğe süpürülenler oldu...

Halk hiç bir gün sıkıntıdan kurtulmadı ki ek bir sıkıntı çeksin...

Savrulma dersen; halk için 90 yıl boyunca rüzgar hep poyrazdan esti kavurdu, savurdu zaten...

Demem o ki; Gülerce’nin dediği gibi bir “sıkıntı ve savrulma” söz konusu olursa -ki olma ihtimali çok yüksek-, cemaatin ileri gelenleri ile AKP’nin ileri gelenleri için olur...

İyi de olur...

Cemaatin “hizmet”lerinde “Allah rızası için” karın tokluğuna çalışıp cabalayan şakirtlerle, “bir gün belki biraz biz de çöpleniriz” ümidi ile karın tokluğuna iktidar fedailiği yapan garibanların zincirlerinden başka kaybedecek neleri var ki?

Sıkıntı çekip savrulsunlar?

Son 20-25 gün içinde olanlar bunlardan ibaret değil...

Hatta olan bitenin çok azına değinebildik.
.
“Parça bütünün habercisidir” hikmetinden pay sahibi olan irfan sahipleri bu küçük parçalardan bütünü kolaylıkla tasavvur edebilir...

Dipnotlar:
[4] Müyesser Yıldız, Genelkurmay’ın suç duyurusunda “köstebek” listesi var mı, 05.01.2014, OdaTv
[5] Aydınlık, 04 Ocak 2014
(Devam edecek)
Bu yazı dizisinin devamı için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=4658

Akademisyen Burak Cop: AKP 2014’te 'dağılacak'
26 ARALIK 2013



'AKP'nin Yükselişi ve Düşüşü' adlı kitabın yazarı akademisyen Burak Cop, yolsuzluk operasyonu ve operasyon paralelinde yaşanan son siyasi gelişmeleri BBC Türkçe’ye değerlendirdi.

Cop, öncelikle AKP ve Gülen Cemaati’nin topyekûn savaş halinde olduğunu belirtiyor ve yolsuzluk operasyonunu da bu bağlamda değerlendiriyor.

Burak Cop, yolsuzluk operasyonunun başladığı 17 Aralık'tan bu yana hükümetin 'defansta' olduğunu söylüyor:

'Hükümet 17 Aralık'tan beri defansta'

“Ben 17 Aralık'tan beri hükümetin defansta olduğunu düşünüyorum. Yüzlerce polisin görev yerinin değiştirilmesi bir hücum değil defans hamlesiydi. Ve esaslı bir tasfiye değil bu, oradan alıp buraya koyuyorlar. İdare mahkemesine başvurduklarında birkaç ay içinde eski görevlerine dönecekler. Hükümet ve Erdoğan ağır yara almıştır, AKP de geri dönüşü olmayan biçimde çözülmeye başlamıştır.”

“Erdoğan Bayraktar'ın Başbakan'ı istifaya davet etmesi, Başbakan'ın birkaç bakanını istifa ettirmek suretiyle kısmi bir politik arınma yaşama hamlesini boşa çıkardı. Futbol üzerinden bir benzetme yapmak gerekirse Bayraktar ofsaytı bozan savunma oyuncusu gibi oldu. Hatta bir de bunun üzerine kendi takımının kalesine çok klas bir gol attı. İşin ilginci, tribünlerde bundan memnuniyet duyan izleyicilerin sayısı duymayanlardan daha fazla. Gene de inisyatif Erdoğan'ın elinden bütünüyle kaçmış değil.”

Cop, arkasında uluslararası güçlerin de olduğu siyasi bir opreasyonun cereyan ettiği yönündeki iddiaları değerlendirirken, hükümetin Suriye politikasına işaret ediyor:

“Böyle bir ayağının olduğunu pek çok gözlemci gibi ben de seziyorum, ancak elimizde somut bir kanıt yok. Somut kanıta en çok benzeyen şey, ABD Büyükelçisi Ricciardone'nin Halkbank'la ilgili söylediği iddia edilen sözleri. AKP hükümetinin, Suriye'deki başarısızlığından beri ABD'nin gözünde değerini yitirdiği görüşündeyim.”

“Gezi ayaklanmasıyla beraber AKP'nin ve özellikle de Erdoğan'ın hem Batı hükümetleri nezdinde, hem de Batı kamuoyları nezdinde kredisi tükenmiştir. Gülen'in ABD'deki ikameti ve herkesin bildiği ama kanıtlayamadığı bir sır olarak Cemaat'e CIA desteği de göz önüne alındığında, operasyonun ABD'den destek bulduğunu düşünmek akla yatkın hale geliyor.”

'ABD'nin homojen tavrı olmayabilir'

Burak Cop, ABD’nin Cemaat’e olası desteğinden bahsetmekle birlikte şu gözlemi de ekliyor:

“Bununla beraber gazeteci Ahmet Şık'ın işaret ettiği, FBI'ın Cemaat'e hiç de sıcak bakmadığı iddiasını da ciddiye alınası buluyorum. Yani Amerikan devletinin homojen bir tavrı olmasa gerek.”

Cop, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’yi eleştirmesinin Erdoğan açısından hata olduğu kanısında:

“AKP'nin kuruluşundan 2011'e kadar geçen 10 yılda ABD ve AB'nin desteğini almasının kıymetini yaşayarak içselleştiren Erdoğan'ın, şimdi bu desteği kaybetmenin ne anlama geleceğini bildiği için telaşlı olduğunu, hatta korku içinde olduğunu düşünüyorum. Gezi'den beri Batı'ya sıcak mesajlar verip uzlaşmayı deneyebilirdi, ama "yüzde 50"sine dayanarak meydan okumayı tercih etti. Bence kendisi açısından doğru hamle bu değildi. Hükümet sözcüsü gazetelerin Amerikan elçisini manşetten, Erdoğan'ın da kürsüden hedef alması bir panik belirtisidir. Ve büyük hata yapmıştır. Bu gibi hatalarla olsa olsa düşüşünü hızlandırır."

'AKP en az ikiye bölünecek'

Türkiye kamuoyunda cevabı en fazla merak edilen soru yolsuzluk operasyonuyla ortaya çıkan siyasi krizin nereye evrileceği.
Burak Cop’a göre, AKP 2014’te dağılacak:

“Gülen siyasetinin önümüzdeki en az 5 yılda siyasi ağırlığının artacağını düşünüyorum. AKP'nin çözülmesinin, dağılmasının sonuçları Türkiye demokrasisi için hayırlı olacaktır. Ama Cemaat'in iyice güç kazanması öyle olmayacaktır. Çünkü şeffaf, elle tutulabilen, hesap sorulabilen ve hesap vermeye zorlanabilen bir yapı değildir.”

“Demokrasilerde böylesi yapılanmalara yer yoktur. AKP'nin Türkiye demokrasisine verdiği en büyük zararlardan biri de, yarattığı demeyelim ama, besleyip büyüttüğü bu gölge devlettir. Ben AKP'nin 2014'te dağılacağını, en az ikiye, kim bilir belki de üçe bölüneceğini düşünüyorum.”

'CHP sağı toplayamaz, yeni bir sağ parti doğacak'

Cop, böylesine bir süreçte ortaya yeni bir sağ parti çıkacağı görüşünde:

“Bu süreçten bir merkez sağ parti doğacaktır. ANAP gibi, ama kültürel açıdan belki biraz daha muhafazakâr bir parti. CHP ve MHP de 2014-15'te koalisyon denklemlerine dahil olabilir, iktidara tutunabilir. Hatta CHP'nin bir koalisyon hükümetinin büyük ortağı olma şansı ciddi oranda mevcut.”

“Erdoğan'ın düşüşüyle adeta orantılı bir şekilde, Abdullah Gül'ün yıldızının parlaması da ciddi ihtimal. Yerel seçimde hem MHP'nin hem de CHP'nin oylarını arttıracağını düşünüyorum. AKP'den kopan en büyük seçmen parçası MHP'ye gider, ama bu göreli büyük parça nominal açıdan yüzde birkaç puan düzeyinde olur ancak.”

Burak Cop, CHP’nin yerel seçimlerde sağı toplama işlevinin olmadığının ortaya çıkacağını da belirtiyor:

“CHP'nin Mart'ta yüzde 30'a yaklaşacağını düşünüyorum. Ancak birilerinin Kılıçdaroğlu'na önerdiği ve Kılıçdaroğlu'nun da aklına yatan merkez sağ oylara doğru açılma stratejisinde CHP'nin çok sınırlı bir başarı elde edeceğini düşünüyorum. Bu da, merkez sağı toparlama işlevinin CHP'nin harcı olmadığını ortaya koyacak, yeni (merkez) sağ partinin doğuşunu hızlandıracaktır.”
BBCT

Savcı Akkaş: "Şüphelilerin önlem alması, kaçması ve delil karartmasına imkan verilmiştir"
26 ARALIK 2013



BBC'nin haberine göre; kamuoyunda 'ikinci dalga' olarak adlandırılan yeni yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının savcısı Muhammer Akkaş yaptığı açıklamada soruşturma sırasında baskıya uğradığını ve soruşturma yapmasının engellendiğini söyledi.

Akkaş, açıklamasında "Adli Kolluk üzerinden yargıya açıkça baskı yapılmış ve mahkeme kararlarının uygulanması önlenmiştir. Mahkeme kararlarını uygulamayarak sıralı amirler suç işlemiştir. Şüphelilerin önlem alması, kaçması ve delil karartmasına imkan verilmiştir" yorumunu yaptı.

Akkaş açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

"Kanunun emri gereği gizli olarak yürütülmesi gereken soruşturmanın deşifre edilip basına yansımaya başlaması ve delillerin karartılmasına yönelik olarak önlem alındığını tespit etmem üzerine harekete geçmeden önce dosyayı 24.12.2013 günü sayın Başsavcım Turan Çolakkadı ve Başsavcı vekilim Oktay Erdoğan'a ayrıntısı ile arz ettim. Suçlarla ilgili delillerin karartılmadan bir an önce toplanılabilmesi için Nöbetçi Hakimlikten soruşturma ile ilgili alınan arama ve elkoyma kararları ile gözatlına alma kararını dün sabah itibariyle İstanbul Emniyet Müdürlüğüne, gereğinin yerine getirilmesi için gönderdim."

"Bilahare basın yayın organlarında ve internet sitelerinde gözaltına alına alınacak bazı isimlerin yer aldığını ve delillerin karartılmaya başladığını tespit ettim. Aynı gün saat 19:00 sıralarında operasyonda görev alacak Şube müdürleri ile adliye binasında yaptığım görüşmeye rağmen mahkeme kararının ve gözaltına alma kararının yerine getirilmediğini belirledim.

'Sorumluluk Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı vekilinde'

Akkaş bundan sonra sorumluluğun İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı vekilinde olduğunu belirtti:

"Bugün itibariyle bu soruşturma dosyasının içerisinde yer alan arama, elkoyma ve gözaltı kararları ile birlikte gerekçe gösterilmeden uhdemden alındığını öğrendim. Bundan sonra sorumluluk İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekilindedir."

"Tüm meslektaşlarım ve kamuoyu bilmelidir ki; bir Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir. Dolayısıyla hem Başsavcılık üzerinden hem de yargılama kararlarını uygulama durumda olan Adli Kolluk üzerinden yargıya açıkça baskı yapılmış ve mahkeme kararlarının uygulanması önlenmiştir. Mahkeme kararlarını uygulamayarak sıralı amirler suç işlemiştir. Şüphelilerin önlem alması, kaçması ve delil karartmasına imkan verilmiştir."

"Devletin üç temel erkinden biri olan, bağımsız ve tarafsız bir şekilde görev yapması beklenen yargı erkinin bir mensubu olarak bizlerden beklenen, mevzuatın bize vermiş olduğu yetki çerçevesinde işlenen suçlar ve suç işleyenler hakkında gereğinin yapılmasıdır. Görevimiz, baskılardan korkarak ve çekinerek milletin hukukunu çiğnetmek değil, milletimizin hukukunu koruma yolunda görevimizi hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır. Bu zorlu süreçte, en başta meslek büyüklerimiz olmak üzere bütün hukuk camiasından yargı bağımsızlığına sahip çıkmalarını bekliyorum."
haber93

Piyonlar Devrildi, Sıra Şahlarda
Can Dündar
24 Aralık 2013



“Arsızlık operasyonu”, bugün bir haftasını dolduruyor.
Hükümet-cemaat kapışmasına gün gün bakınca, “şah - mat” oyununun ayrıntıları daha net görünüyor:

17 Aralık Salı:
AKP’li bakan çocuklarının evi basıldı.

18 Aralık Çarşamba:
Hükümet, operasyonu yapan “Cemaatçi” polis şeflerini görevden aldı.

19 Aralık Perşembe:
Gülen, “Haddini bilmek önemlidir” derken polis, operasyonun görüntülerini sızdırdı.

20 Aralık Cuma:
Çapkın’ı görevden alan hükümet, Emniyet’te ikinci dalga tasfiyeye girişti.

21 Aralık Cumartesi:
İki bakan oğlu tutuklandı. Gülen beddua konuşmasını yaptı.
Yandaş medya, Gülen’in “İcabında hâkim kiralayacaksınız” dediği kaseti arşivden çıkardı. Kolluk yönetmeliğinde, “İktidarı soruşturuyorsanız, haber vermek zorundasınız” değişikliği yapıldı.

22 Aralık Pazar:
Erdoğan, “Herkes haddini bilecek. İnlerine gireceğiz” dedi.

23 Aralık Pazartesi:
Pensilvanya’nın cevabı geldi: “İnde ayı olur. Seviyesiz.”

***

Bu akışa bakınca iktidar satrancının gidişatı netleşiyor:
Piyonlar devrildi; sıra şahlara geliyor.
Erdoğan, kalesini kaptırmamak için bakanlarını feda edecek.
Karşı hamle olarak da cemaate “darbeye teşebbüs” iddiasıyla “terör örgütü” davası açtıracak.
Polisin sızdırdığı son belgeler gösteriyor ki Gülen’in karşı hamlesi, bu kez doğrudan Erdoğan’ı hedef alacak: Başbakan da ailesinin yolsuzluk iddialarıyla vurulacak.
Gülen, sonraki hamleleri 28 Şubat tecrübesinden biliyor.
Kendisinin radikal konuşma kasetleri piyasaya sürülecek.
Bürokrasideki Fethullahçılar temizlenirken cemaat medyasına baskılar artacak.
Cemaatçi yeşil sermayeye denetimler başlayacak.
Yurtiçindeki cemaat okullarına baskınlar, yurtdışındakilerin kapattırılması için girişimler gündeme gelecek.
Başbakan’ın yargıçlara “Pırlanta değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz var” demesinden anlıyoruz ki polisteki temizlik operasyonu yakında yargıya dönecek.
Cemaat, bunlara “arşiv”in daha nadide parçalarını açarak ve seçimde muhalif partilerle işbirliği yaparak cevap verecek.

***

Erdoğan’ı artık biraz tanıdıysak, kendisini hedef aldığını düşündüğü bu operasyonu unutmayacağını ve bu gerilimi her zamanki gibi bir mağduriyet bahanesi ve tabanını sıkılaştırma vesilesi olarak kullanacağını tahmin edebiliriz.
Ama bu kez durum biraz farklı:
Bugüne dek “Bize komplo kurdular” dediği kesimler, tabanının da “düşman” algısına uygun çevrelerdi:
CHP, askerler, Geziciler, faiz lobisi, dış güçler, İsrail, ABD vs...
Bu kez, kendisiyle aynı dili konuşan, kavgaya hadislerle girişen, kendi tabanında da taraftarı olan bir güç var karşısında...
Üstelik “uzun ortaklık yılları” nedeniyle çok şey biliyor.
O nedenle bu kez “İnlerine dalarım” , “Ellerini kırarım” efelenmeleriyle halledilemeyecek kadar zor bir durum var.
Erdoğan, Köşk yolunun tıkandığını görüp “olağanüstü hal” bahanesiyle “üçüncü dönem seçilmeme” koşulundan vazgeçer ve “Kefeni giydik” söylemiyle meydana çıkarsa şaşırmam.
Peki taban bunu yer mi?
Sanmam.
Kefenin cebi olduğu ortaya çıktı çünkü...

O sopa bunun için miydi?
Operasyonun dış boyutunun, Türkiye’nin uluslararası ambargoyu delip İran’a altın ihraç etmesi olduğu anlaşılıyor.
ABD’nin terörün finansmanını gözlemekle sorumlu hazine müsteşarı, geçen mayısta, “Türkiye’den İran’a altın gittiğini biliyoruz. 1 Temmuz’dan itibaren göz yummayacağız” demişti.
Türkiye kulak asmadı.
Obama’nın Erdoğan’la telefon görüşmesinde çekilip dünyaya servis edilen beyzbol sopalı fotoğrafını hatırlıyorsunuz değil mi?
Temmuz sonunda çekilmişti o fotoğraf...
Şimdi daha da anlam kazanıyor.
Simgeler dönüyor hayatımıza:
Türban, bıyık, yüzük; “out”...
Kaset, kutu, kefen, sopa, in; “in”...

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/21919/Avrupa_Birligi_nden_Tayyip_Erdogan_a__yolsuzluk__uyarisi.html

Türkiye için eylem, hükümet için istifa vakti
25 Aralık 2013



İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir ve birçok şehirde eylem çağrısı yapıldı. İstanbul Beşiktaş ve Kadıköy, Ankara’nın birçok noktası, İzmir ve Mersin’den eylem görüntüleri gelmeye başladı.

Türkiye için eylem, hükümet için istifa vakti25 Aralık 2013 Çarşamba 16:33İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir ve birçok şehirde eylem çağrısı yapıldı. İstanbul Beşiktaş ve Kadıköy, Ankara’nın birçok noktası, İzmir ve Mersin’den eylem görüntüleri gelmeye başladı. Paylaş
Türkiye için eylem, hükümet için istifa vakti
İSTANBUL- “Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu”nun ardından üç bakan istifasını açıklarken, istifa eden bakanlardan Erdoğan Bayraktar dosyadaki yolsuzlukların Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla yapıldığını ve Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğini açıkladı.

Ülkeyi sarsan bu gelişmenin ardından İstanbul’un pek çok noktasında AKP’yi ve Başbakan’ı istifaya çağıran eylem duyuruları yapıldı.



Yoğurtçu Parkı Forumu‘nun çağrısıyla “Üç bakan istifa etti sıra Tayyip’te” diyen Kadıköylüler 19.30‘da boğa heykelinin önünde toplanarak yürüyüşe geçti.

Kadıköy'de toplanan binlerce kişi hükümeti istifaya çağırıyor.

Yoğurtçu Parkı Forumu'nun çağrısıyla Kadıköy Boğa heykelinde toplanan yüzlerce kişi, "Tayyip istifa, halk iktidara" pankartı ile "Bu pisliği devrim temizler" yazılı dövizler taşıyor.

Altıyol'da TKP'nin devam eden eyleminin sonlandırılmasını bekleyen Yoğurtçu Parkı Forumu, Mehmet Ayvalıtaş Parkı'na yürüyecek. Daha sonra ise AKP Kadıköy İlçe Başkanlığı'na yürüneceği öğrenildi. Yüzlerce kişi, "Bu daha başlangıç mücadeleye devam" sloganlarını attı

KADIKÖY'DE MÜDAHALE

Yoğurtçu Parkı Forumu'nun çağrısıyla Altıyol'da toplanan kitle, Altıyol'a yürüdü. Buradan AKP Kadıköy İlçe Başkanlığı'na doğru yürüyüşe geçen kitleye, polis tazyikli su ve gaz bombasıyla müdahale etti.

Polisin TOMA ve akrepleri kullanarak yaptığı müdahaleye kalabalık taşlarla karşılık verdi. Kitle Altıyol'a çekilirken, polisin müdahalesi sürüyor.

“Üç bakan yetmez, hükümet istifa” diyen Abbasağa Forumu, Beşiktaşlıları 21.00‘da Kartal heykeli önünde buluşuyor.

Okmeydanı halkı 21.00′da tencere tavalarla ses çıkarma eylemi yapıyor.

İkitelli-Atakent Dayanışması “Hırsız var!” diyerek 20.30‘da Ali İsmail Korkmaz Parkı’nda buluşuyor.

Not: Fotoğraflar twitterdan alınmıştır
Kaynak ve fotoğraflar için: http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/turkiye-icin-eylem-hukumet-icin-istifa-vakti-h46499.html

Adana'daki protestoya müdahale2
26 Aralık 2013
Yolsuzluk ve rüşvet' iddialarıyla ilgili hükümeti protesto eden yaklaşık 300 kişilik gruba polis su ve biber gazı sıkarak müdahale etti.

İnönü Parkı'nda bir araya gelen Türk Tabipler Birliği üyeleri ile KESK'e bağlı sendika üyeleri, Türkiye'yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet iddiaları nedeniyle hükümeti protesto etti. Ardından grup, Atatürk Parkı'na kadar yürümek istedi. Çevrede geniş güvenlik önlemi alan polis, grubun yürümesine izin vermeyeceklerini bildirdi. Ancak grup, yürümekte ısrar etti. Bir süre polisle pazarlık eden göstericiler, kol kola girerek İnönü Parkı'ndan caddeye doğru yürüyüşe geçti. Bunun üzerine önlem alan TOMA'larla göstericilerin üzerine su sıkıldı. Polisin biber gazı da sıktığı göstericiler ara sokaklara girerek kaçtı.

TOMA'ların su sıktığı bir gazetecinin de kamerasının kırıldığı olayda 1 kişi de gözaltına alındı. Polis bölgede güvenlik önlemlerini arttırdı.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/adanadaki-protestoya-mudahale-h46566.html

On derste ahmaklık tekniği
29 Aralık 2013 01:36
Servet Avcı



1. Başkalarının çocukları para sayma makinalarıyla yatarken, sen onların derdiyle perişan olup, kefenlere bürüneceksin... Onların şatolarında bulunan para kasalarının derdi yine sana düşecek, ‘vay ben öleydim’ diye ızdıraptan kıvranacaksın...

2. Hayatında borsanın önünden bile geçmemiş olsan da, yandaş gazetecinin ‘uluslararası operasyon’ temalı yazılarına eklenen “Borsada tarihÎ düşüş” notlarını okudukça üzüntüden başını taşlara vuracak, çay parasını zor ödediğin mahalle kahvehanesinde ‘yedirmeyiz’ türünden konuşmalar yapacaksın...

3. Cebinde ay sonunu getirecek kadar para bulunmasa da Euro-Dolar paritesini, memleketin kredi notunu büyük bir görev aşkıyla takip edeceksin... Sadece uzaktan bankamatiğine bakabildiğin bilmem hangi bankanın ’marka değeri’ni, çoluğunun çocuğunun ve soyulan ülkenin istikbâlinden daha çok düşüneceksin...

4. “Hangi cephede savaşmış da bu sıfatı almış?” diye merak bile etmediğin kişiye ‘mücahiiiiit’ diye sesleneceksin... Her türlü yalanını ve çuvallamasını zemzem suyuyla yıkayacak, kendisine ‘Kârun’ damgası çakanları yanına almasını onun büyüklüğüne yoracaksın... “Allah’ım bizim ömrümüzden al ona ver, bizim çocuklardan esirge, onların sabilerinin filolarına bereket eyle” şeklinde hulûsi kalp ile dualar edeceksin...

5. Çalınanı, çırpılanı, yutulanı konuşmayacak, ve “Neden on bir yıldır değil de şimdi? Komplo, komplo” diye diye pisliği bastırmaya çalışacaksın... Türkiye’nin büyümesini istemeyen güçlerin ‘çalan ama iyi çalışan’ kardeşlerimize tuzak kurduklarını anlatacaksın... “Yolsuzluk olsa bu kadar yatırım yapılır mıydı?” diye savunma duyunca, “Şerefsizim doğru konuşuyor” diyerek kalıbını basacaksın...

6. “Komşularla sıfır sorun” derken alayıyla kanlı bıçaklı olduğumuz yetmiyormuş gibi, iç düşmanların sayısını arttıracaksın... Kim nasıra basarsa, savcı, polis demeden cadı avına çıkanlara ellerin çatlayıncaya kadar alkış tutacaksın... Bir darbenin bastırıldığını anlatırken, aslında bastırılanın ‘yağmacılara karşı görevini yapmaya mecbur kamu otoritesi’ olduğunu umursamayacaksın...

7. İstimlâk, proje bedeli, yağma şu bu seni hiç ırgalamayacak... Züğürt Ağa’nın Yeni Cami şadırvanında abdest esnasında cebinin boşaltılması gibi söğüşlenirken, üçüncü havaalanının Frankfurt Havaalanı’ndan büyüklüğü gibi bir gurur kalacak sana... Buğulu gözlerle bekleyeceksin o ânı; Kanal İstanbul’u beklediğin gibi... Sen Marmaray’la denizin altından hızla geçme mutluluğunu doyasıya yaşarken, denizin altından üstünden, havadan, karadan el çabukluğu ve ‘müteşebbis ruh’la götürülenleri görmeyeceksin... “Gördüm” diyenlerin boynuna ‘darbeci, ajan, Gezici’ yaftası asacaksın...

8. İcap ederse, fani olduğun için kendi abdestinden bile şüphe edeceksin ama ‘ileri demokrasi fedaileri’nin abdestinden asla şüphe etmeyeceksin...’Müminlerin emiri’ne yapılan ‘ABD-İsrail komplosu’nu dilinden düşürmeyecek, yanlış yaptığında Hz.Ömer’i düzeltmeye yarayacak o ‘demode’ kılıcı münasip bir yerde saklayacaksın...

9. “Hırsızlık yapan kızı Fatma olsa elini keser miydi, yoksa öper miydi, sahi bu konuda ne buyurulmuştu?” sorusu karşısında hafıza kaybı numarası yapacaksın, savcı ve polislerin aslında Filipinler ve Moğolistan’tan istihbaratlarına hizmet ettiğini vurgulayacaksın...

10. “Aptal görünmeye cesaret etmek, büyük bir akıllılıktır” diyor ya Andre Gide... Bu işin pik noktasıdır ve bu seviyede kalmak lâzımdır... Eğer Lincoln’ün “Konuşup da aptallığınızı ortaya çıkaracağınıza, konuşmayın da hiç olmazsa herkesin şüphesi kalsın” derecesine gerilerseniz işte o zaman kötü... Tedavi gerekebilir

Kaynak: http://www.millihaber.com/20131229/On-derste-ahmaklik-teknigi.php

RTE’nin Ağaoğlu’na Kıyağı ve Beton’un İsyanı
Mustafa Sönmez
mustafa.sonmez@yurtgazetesi.com.tr
27 Aralık 2013

Neredeyse 10 yılı bulan ‘TOKİ Başkanlığı’nın ardından Çevre ve Şehircilik Bakanı yapılan Erdoğan Bayraktar’a (EB) ‘Beton’ lakabını ben yakıştırdım. Kanımca üstünde çok güzel duruyor. RTE’nin inşaat üstünden rejim inşasında az emeği yoktur EB’nin. Gelin görün ki, tepesini attırdı Oflu EB’nin, RTE. Çağlayan ve Güler ile birlikte istifasını istedi. “Neden” diye sordu EB… Oğlu gözaltına alınmış ama serbest bırakılmıştı. Büyük müteahhit Ali Ağaoğlu ile birlikte adının geçtiği telefon ‘tape’lerinde bir suç isnat ediliyorsa, onu RTE ile birlikte işlemişlerdi. Tartıştılar. Sonunda RTE, “Azlettim seni” dedi. O da çıktı NTV’ye ve “Başbakan istifa etmelidir” dedi. ‘Beton’un isyanıydı bu. İsyanın burada kalacağını sanmam; karakola gider bu...

BAKIRKÖY’DE...
İstifa ettirilen Çağlayan ve Güler ile tribüne gönderilen Egemen Bağış, ‘altın’ odaklı yolsuzluklarla anıldılar. EB’ninki ise arsa rantı ile ilgili. 23 Aralık tarihli Taraf gazetesine sızdırılan telefon görüşmelerinin deşifreleri, ortada bir imar yolsuzluğu olduğuna işaret ediyor. Proje, Bakırköy’dedir.

Ali Ağaoğlu projeleri içinde Bakırköy 46 olarak anılmaktadır. Tanıtımında şöyle deniyor: “Veliefendi Hipodromu’nun karşısında, yaklaşık 45.500 m2 alan üzerine inşa edilmesi planlanmaktadır… Projede, yükseklikleri 22 kattan oluşacak 5 blokta 1.215 adet konut ve 3 blokta 12 adet villa olmak üzere, toplamda 1.227 adet konut bulunmaktadır”. Yine tanıtımdan anlıyoruz ki; daire fiyatları 1,5 ile 2,5 milyon TL arasında. Dubleksler 5,5 milyona kadar çıkıyor. Büyük paralar...

‘ÖZEL PROJE’
Hipodrom'un karşısındaki arazi 70 dönümdür. Ağaoğlu 2011’de aldığında, bu arsanın 40 dönümü İBB’nin ‘İmar Planı’nda park alanı olarak görünüyordur. İnşaata uygun bölüm ise 30 dönümdür. Ağaoğlu, Başkan Topbaş’a gider ve “40 dönümlük park alanını 25 dönüme düşürün, bana 15 dönüm daha inşaat alanı verin; ayrıca emsal değişikliği yapın, binanın boyunu 63 metreden 70 metreye çıkarın” der.

Topbaş talebi geri çevirir, İBB Meclisi reddeder projeyi. Ağaoğlu bunun üzerine RTE’ye gider. RTE, Beton EB’yi çağırır; kullan, sana verdiğim yetkiyi özel proje etiketi yapıştır üstüne ve bitir işi, der. Bu da AKP rejiminin 2011 sonrası numaralarından biridir. Beton’un başına getirildiği Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na; belediyeleri aşarak, istedikleri yerleri ‘özel proje alanı’ ilan etme, böylece belediyeleri ‘bypass’ etme yetkisi tanınmıştır. RTE şimdi EB’ye; o yetkiyi kullan, Ali’yi üzme, demektedir.

Dinlenen telefon dökümleri, Taraf’ta 23 Aralık Pazartesi yer aldı. Büyükşehir Belediye Meclisi'nin İmar Komisyonu Başkanvekili Timur Soysal, planda o arazideki inşaat yüksekliğin 63 metre olduğunu belirtiyor ve bunun arttırılmasına karşı çıkıyor. Ali Ağaoğlu, "63 değil, 70 metre yükseklik" diye dayatıyor ve ekliyor; "Bak, ben onu bakanlığa yaptırmadım açık net konuşuyorum... ‘Başbakan'a yaptırdım. Yani yapmadınız, yapmadınız!.. Kadir Bey bin kişinin önünde söz verdi, 'Bu ay dedi, önümüzdeki ay' dedi yapmadı. Ben de gittim sayın ‘patron’a söyledim. Büyük ‘patron’a; o da direkt bakana talimat verdi, 'Halledin burayı' dedi".

TELEFONDA...
Taraf’ın 11 Ocak 2013 tarihli diye belirttiği bir diğer dinleme kaydında, AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, Ağaoğlu’na şöyle yakınıyor; "O şimdi çok ciddi sıkıntıya sebebiyet veriyor ya, orada şimdi Büyükşehir reddetmiş, onun üzerine bakanlığa gidilmiş, bakanlık özel proje ilan etmiş. Bu ciddi şekilde bizim grup açısından sorun haline geldi. Çünkü Büyükşehir'in reddettiği bir şey bu. Üstelik Büyükşehir'e bakanlık görüş sormuş, görüşü beklemeden planı yapmış."

Ali Ağaoğlu ise Kadir Topbaş'ın projeyi engellediğini söyleyip, devam ediyor: "Onun üzerine ben sayın büyük patron, yani anladınız... Bir ziyaretimde ona bahsettim, o da Erdoğan Bey yapsın diye söylemişti. Yani direkt onun talimatı ile yapılan bir şey yani bu..."

Olay açık; 12’si villa, 1227 konutluk proje; yaklaşık 3 milyar TL’lik bir iş. Bunun vücut bulmasına İBB’ye rağmen ‘özel proje’ etiketi yapıştırılarak kolaylık sağlayan RTE başrolde, bunu uygulamaya memur edilen EB de ikinci rolde. ‘Kolaylığı’ isteyen Ağaoğlu, 3 gün gözaltında tutuldu ve salındı. Bu dosyadan dolayı istifası istenen Beton EB isyan ediyor; Benim günahım ne, sen istedin ben yaptım diye. Haksız mı? Değil. Hesap sorulacaksa; öncelikle RTE ve Ağaoğlu’ndan sorulması gerektiği ortadadır.

RTE, Ağaoğlu’na bu kıyağı kara kaşı kara gözü için yapmadı, herhalde… Doğru adrese gidilmeli; ‘Patron’dan hesap sorulmalı. 2011’den bu yana ‘özel proje’ vb adı altında, belediyeler ‘bypass’ edilerek kim bilir kaç milyarlık projeler emrivakiyle geçirildi RTE’nin emriyle. Belediye başkanları yerel yöneticiler neredeyse ezilerek! Onun da dökümünü bize çıkarmalı Erdoğan Bayraktar. Madem yaptı bir ‘yiğitlik’, devamını da getirsin.
Kaynak: Yurt gazetesi

Hanefi Avcı'nın avukatından dan İçişleri Bakanlığına başvuru: "Verilen cezaların haksızlığı ve müvekkilimin haklılığı artık tespit ve tescil edilmiştir"
02 Ocak 2014



"Devrimci Karargah" davası kapsamında hükmen tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü Avcı, hakkında verilen 2 kez devlet memurluğundan ihraç ve 6 kez meslekten men cezasının kaldırılması talebiyle İçişleri Bakanlığına başvurdu.

"Devrimci Karargah" davası kapsamında hükmen tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, son günlerdeki gelişmeler üzerine "Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat" adlı kitap nedeniyle hakkında verilen 2 kez devlet memurluğundan ihraç ve 6 kez meslekten men cezasının kaldırılması talebiyle İçişleri Bakanlığına başvurdu.

Avcı'nın avukatı Fidel Okan'ın verdiği dilekçede, Avcı'nın kitabında, "Türkiye Cumhuriyeti'nin karşı karşıya olduğu örgütsel tehlikeye 2010'da dikkati çektiği" ifade edildi.

Avcı'nın, Fethullah Gülen ve "onun yönetimi altındaki cemaatin illegal yapılanması" hakkında 2010'da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğu, savcılığın ise "iddiaların somut bilgi ve belgelere dayanmadığı" gerekçesiyle kovuşturma yapılmasına gerek olmadığına karar verdiği anımsatılan dilekçede, "O günün koşullarında ortada somut bir bilgi ve belge yok diyen savcılığın, bugünkü koşullarda aynı değerlendirmeyi yapma imkanı kalmamıştır. Çünkü müvekkilimizin kitabında ifade ettiği iddia ve beyanlar Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamaları ile sabit hale gelmiştir" ifadeleri kullanıldı.

Dilekçede, şu değerlendirmelerde bulunuldu:

"Son günlerde basın ve medyada yer alan haberler ve hükümete yönelik hukuka aykırı eylemler ve işlemler sonrasında yürütülen belgelendirmelerle oluşan yönetime yönelik kaos dikkate alındığında yapılan operasyonların hükümete yönelik gibi gözükmekle birlikte onun ötesinde devlet sistemini ele geçirme faaliyeti olduğu ve bunun illegal bir yapılanma içerisinde yürütüldüğü bizzat Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanmıştır. Sayın Başbakan, bu operasyon süreci ile ilgili olarak devlet içerisinde devlet olma gayreti içerisinde olan bir örgütün varlığını artık bildiğini ve bunu ortaya çıkaracağını tüm ülkeye ilan etmiştir."

"Avcı'nın, kitabı nedeniyle örgütün hışmına uğradığı, Devrimci Karargah adlı örgütle ilişkilendirildiği, bu süreçte örgütün medya ayağının akla hayale gelmeyen yayınlar yaptığı, boşalttığı makam odasında örgüte mensup militanlar tarafından konulan kasetler nedeniyle itibar suikastına uğradığı" kaydedilen dilekçede, İçişleri Bakanlığının da kitabı nedeniyle Avcı'ya 2 kez devlet memurluğundan ihraç, 6 kez meslekten men cezası verdiği belirtildi.

Dilekçede, "Verilen cezaların haksızlığı ve müvekkilimin haklılığı artık tespit ve tescil edilmiştir. Hanefi Avcı, hayatını onurla taşıdığı üniformasına adayan şerefli bir Türk polisidir. Başına gelecekleri bildiği ve bu durumu kitabında açıkça yazdığı halde devlet yönetimini uyarmak ve Türk milletine gerçekleri açıklamak amacıyla hayatını feda etmiştir. Bu kitap nedeniyle özgürlüğü kısıtlanmış, hiçbir suçu olmamasına rağmen esarete mahkum edilmiştir" denildi.

Dilekçede, Avcı'ya verilen devlet memurluğundan ihraç ve meslekten men cezalarının, son gelişmeler ve başta Başbakan olmak üzere üst düzey devlet adamlarınca yapılan açıklamalar nedeniyle fiilen yok hükmünde olduğu savunularak, "Avcı'ya verilen tüm disiplin cezalarının tekrar soruşturulması ve itibarının iadesi" istendi.
Kaynak: Yurt Gazetesi

Times: 'Skandal Erdoğan'ın geleceğine tehdit'
30 ARALIK 2013



BBCT'nin haberine göre; Times gazetesi için yazan Piotr Zalewsky, Türkiye'deki yolsuzluk skandalının ve parti içindeki uyuşmazlıkların Başbakan Erdoğan'ın "geleceğini tehdit ettiğini" savunuyor.

Zalewsky, haberinin girişinde Türkiye'de üç bakanı koltuğundan eden rüşvet ve kara para aklama iddialarıyla tutuklamaların ülkenin "en kuvvetli adamı olan Recep Tayyip Erdoğan'a" yaklaşmaya başladığını yazıyor.

"İslamcı koalisyon içinde büyüyen uzlaşmazlıkların" Başbakan'ı savunmaya geçirdiğini yazan Zalewsky'nin haberi şöyle devam ediyor:

"Savcılar, aralarında memurların, siyasetçilerin, iş adamlarının ve teröristlere para verdiği iddia edilen bir kişinin de olduğu 41 kişinin tutuklanmasını istedi. Polis bugüne kadar tutuklamaları gerçekleştiremedi. Savcıysa polisin bu yapmayı reddettiğini söylüyor.

Listedeki bir isim ise dikkat çekici: Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan.

Savcıların şimdi araştırdığı, ve Başbakan'la bağı olan çeşitli işyerlerinin ve kuruluşların arasında Türgev de var. Türgev'in yönetim kurulunda, aralarında Bilal'in de olduğu birçok Erdoğan ailesi üyesi var.

Kurul'da ayrıca yolsuzluk operasyonu çerçevesinde 17 Aralık'ta kısa süreliğine tutuklanan belediye başkanı Mustafa Demir de var.

Öğrenci yurtları inşa eden Türgev'in yerel yetkililerin aracılığıyla yasadışı arazi devirlerinden kâr ettiği iddia ediliyor. Savcılar, Başbakan'ın oğlunun normalde 1 milyar dolar değerindeki bir araziyi 460 milyon dolara ihalesiz satın alan bir şirketle bağı olup olmadığına bakıyor.

(…) Erdoğan ise hükümetini ve ailesini şiddetle savunup, savcıları kendisini indirmek için bir yolsuzluk soruşturması başlatmakla suçluyor.

Erdoğan geçen hafta "Türgev aracılığıyla oğlunun hedef alındığını" söylemişti. Hafta sonu boyunca çeşitli mitinglerde Erdoğan, bir bakanının tabiriyle "darbeden" uluslararası güçleri ve kendi evinde yetişen İslami bir hareket olan Gülen toplumunu sorumlu tutmaya devam etti.

Yolsuzluk iddialarına karşı toplumda artan öfke İstanbul'da sokağa döküldü. Cuma akşamında İstanbul sokaklarında polis ve protestocular arasında çatışmalar çıktı.

Türkiye'yi yaz aylarında etkisi altına alan protestolarda söylenen "Her yer Taksim, her yer direniş" sloganını hatırlatırcasına eylemciler "Her yer rüşvet, her yer yolsuzluk" diye bağırdı.

(…) Yolsuzluk soruşturması ailesine yaklaşırken Erdoğan sersemleşmiş olsa da düşmüş değil. Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan ABD Alman Marshall Fonu'nun (The German Marshall Fund of the United States - GMF) Ankara Ofisi Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı "Destekçilerini harekete geçirerek [Erdoğan] bu durumdan kurtulabilir." dedi.

Kendisi ayrıca "Her şey ekonomiye ne olduğuna bağlı. Türkiye'de ekonomi iyi durumda olduğu sürece seçmenler yolsuzluğa çok duyarlı değil." dedi.

Ama iddialar ve hükümetin sakarca tepkisi ekonomide etkisini göstermeye başladı. Liranın dolar karşısında değeri geçen hafta rekor seviyeye düşerken, borsa da son 17 ayın en düşük seviyesine geriledi.

Spiro İktidar Stratejileri'nin genel müdür Nicholas Spiro "Son risk önleme girişimi tümüyle Türkiye'yi kapsıyor. Türkiye Merkez Bankası'nın şu anda kesinlikle istemediği bir şey varsa o da siyasi bir kriz." dedi."
haber93

“Abilerin intikamı”
Ocak 7, 2014

Alman Der Spiegel dergisi, Türkiye'de yolsuzluk iddialarıyla başlatılan son soruşturmalarının arkasında Gülen hareketinin iktidar mücadelesinin bulunduğunu öne sürdü.
Der Spiegel’in son sayısında yayımlanan “Gülen ağının ürküten gücü” ve “Abilerin intikamı” başlıklarını taşıyan haberde, “Fethullah Gülen’in hükümete meydan okuduğu” ve büyük etkiye sahip olan hareketteki “abilerin” Başbakan RecepTayyip Erdoğan’ı iktidardan indirmek amacıyla harekete geçtikleri iddia edildi.
Dergiye açıklamalarda bulunan Orta Asya Kafkasya Enstitüsü uzmanlarından Gareth Jenkins, İstanbul merkezli son operasyonun arkasında Gülen hareketi mensuplarının olduğu şüphesini taşıdığını belirtirken, “Hareket, Erdoğan’ı yıldırmak istiyor. Dershanelerin kapatılmasını engellemeye çalışıyor” dedi.
Maximilian Popp imzalı haberde, Gülen hareketi mensuplarının emniyette ve yargıda önemli pozisyonlarda olduğu iddia edildi ve hareketin “devlet içinde devlet” haline geldiği eleştirilerine işaret edildi.
Hareketten ayrıldığı belirtilen ancak ismi verilmeyen üst düzey bir kişi, dergiye yaptığı açıklamada, bazı devlet görevlilerinin Gülen hareketindeki “abilerinden” talimat aldığını belirterek, şunları kaydetti:
“Onlar bizim öğrencilerimizdi. Onları eğittik, destek verdik. Bu minnettar çocuklar resmi görevler üstlendiklerinde Gülen’e hizmet etmeye devam ediyorlar.”
Haberde, Fethullah Gülen’in yaklaşık 20 yıl önceki bir konuşmasında takipçilerine “devletin kılcal damarlarına kadar sızın” dediği belirtilirken, Gülen’in daha sonra yaptığı açıklamada bu video mesajının manipüle edilmiş olduğunu söylediği anımsatıldı.
Der Spiegel’in haberinde, Wikileaks belgelerinde yer alan 2010 tarihli ABD Büyükelçiliği raporlarına da işaret edilerek, bu raporlarda Gülen hareketinden Türkiye’deki en güçlü İslamcı hareket olarak bahsedildiği yazıldı.
Dergi, Gülen hareketinin 140 ülkede okullara sahip olduğunu, dünya genelinde yaklaşık 8 milyon mensubu olduğunu yazdı ve bu grupla ilişkili aralarında banka, şirketler, hastaneler, televizyon kanallarının da bulunduğu kurum ve kuruluşların mali değerinin 15 ila 35 milyar avro arasında olduğunu iddia etti.
Der Spiegel, Gülen grubunun Almanya’da da faaliyet gösterdiğini, yaklaşık 15 dernek ile onlarca dershaneye sahip olduğunu, yalnızca Berlin’deki ışık evlerinin sayısının 24′ü bulduğunu öne sürdü.
http://sozcu.com.tr/2014/dunya/abilerin-intikami-436801/

Savcı Öz'den gündemi sarsacak açıklamalar!
08 Ocak 2014



AKP'yi sarsan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu yöneten savcı Zekeriya Öz, Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşen bir açıklama yaptı. Öz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine iki kişi gönderdiğini, bu kişilerin kensini tehdit ettiğini söyledi. Öz, bu kişilerin soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğini söylediğini de ifade etti. İsim vermeden Başbakan Erdoğan'a da seslenen Öz, "22 kez yurtdışına çıktığım hususu kesinlikle gerçek dışıdır. İspatlanırsa mesleğimden aynı gün istifa edeceğimi ilan ediyorum. İddiaların asılsız çıkması halinde aynı erdemli davranışı bana bu tür suçlamaları yapanlardan da bekliyorum" dedi.
08 Ocak 2014
HSYK tarafından açıklama yapmasına izin verilen Savcı Zekeriya Öz, beklenen açıklamayı yaptı. Öz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kendisine 2 kişi gönderildiğini söyledi. Öz, "Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler; sayın başbakanın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını, emniyete neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler" ifadelerini kullandı.

BAŞBAKANLIK'TAN ZEKERİYA ÖZ'E YANIT GELDİ! İŞTE AÇIKLAMA...

"İDDİALAR ASILSIZ ÇIKARSA SUÇLAMALARI YAPANLAR İSTİFA ETSİN..."

Başbakan Erdoğan'a isim vermeden çağrıda bulunan Öz, "Önce Sayın Başbakan tarafından basın mensuplarına açıklanan sonrasından da bazı gazeteler tarafından yayınlandığı üzere bugüne kadar 22 kez yurtdışına çıktığım hususu kesinlikle gerçek dışıdır. Bu konuda gerçek bilgiler hakkımda 2802 sayılı kanun gereğince soruşturma yapma yetkisine sahip HSYK tarafından ortaya çıkarılacaktır. Eğer iddia edildiği gibi bugüne kadar 22 kez yurtdışına çıktığım ispatlanırsa mesleğimden aynı gün istifa edeceğimi ilan ediyorum. İddiaların asılsız çıkması halinde aynı erdemli davranışı bana bu tür suçlamaları yapanlardan da bekliyorum" ifadelerini kullandı.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan ve kamuoyunda 'Yolsuzluk' operasyonları olarak adlandırılan soruşturmalardan sonra şahsıma yönelik olarak başlatılan ve dozu her geçen artarak adeta bir itibarsızlaştırma kampanyasına dönüştüren saldırı boyutuna ulaşan yayınlar nedeniyle HSYK'dan aldığım yazılı izin doğrultusunda aşağıdaki hususlarda kamuoyunun bilgilendirilmesi zorunluluğu doğmuştur.

"BUGÜNE KADAR 22 KEZ YURTDIŞINA ÇIKTIĞIM İSPATLANIRSA MESLEĞİMDEN AYNI GÜN İSTİFA EDECEĞİMİ İLAN EDİYORUM"

1-) Önce Sayın Başbakan tarafından basın mensuplarına açıklanan sonrasından da bazı gazeteler tarafından yayınlandığı üzere bugüne kadar 22 kez yurtdışına çıktığım hususu kesinlikle gerçek dışıdır. Bu konuda gerçek bilgiler hakkımda 2802 sayılı kanun gereğince soruşturma yapma yetkisine sahip HSYK tarafından ortaya çıkarılacaktır. Eğer iddia edildiği gibi bugüne kadar 22 kez yurtdışına çıktığım ispatlanırsa mesleğimden aynı gün istifa edeceğimi ilan ediyorum. İddiaların asılsız çıkması halinde aynı erdemli davranışı bana bu tür suçlamaları yapanlardan da bekliyorum.

2-) Bir kişinin yurtdışına giriş-çıkış kayıtları devletin resmi kurumlarında muhafaza edilen ve ancak bir soruşturma sırasında sorgulanabilecek kayıtlardır. Hakkımda herhangi bir adli ya da idari soruşturma bulunmayan dönemde usulsüz ve yetkisiz olarak yurtdışı giriş ve çıkış kayıtlarının sorgulandığı ve bunun neticesinde kişisel veri niteliğindeki bu bilgilerin (üstelik kesinlikle yanlış olarak)sayın Başbakan'a iletildiği ve sayın Başbakan tarafından da basın mensuplarına açıklandığı gazete haberleriyle ortaya çıkmıştır. TCK'nın 134,136,137 ve 257. Maddeleri kapsamında suç teşkil eden bu eylemlerden dolayı gerek yetkisiz olarak sorgulama yapan kamu görevlileri gerek bunları yetkisiz olarak açıklayanlar hakkında yasal yollara başvuracağım.

3-) Devletin resmi kayıtlarında bulunan bu belgelerin bile kamuoyuna abartılarak ve yanlış şekilde açıklanması sadece görevimi hukuka uygun olarak yapma gayreti içinde olduğum için tarafıma yöneltilen husumetin boyutunu gözler önüne sermektedir.

4) 16-22 Ekim tarihleri arasında Dubai'de tatil yaptığım ve bunun 77 bin 500 TL bedelini Ali Ağaoğlu isimli işadamına ödettiğim hususu da gerçek dışıdır;

a) HSYK tarafından yapılacak soruşturmada yurtdışı giriş çıkış kayıtlarım sorgulandığında da anlaşılacağı üzere ailem ve bir meslektaşım ile birlikte Dubai'deki otele giriş tarihim 17 Ekim 2013, çıkış tarihim ise 20 Ekim 2013 tür. Bu yurtdışı seyahati kendisi ile 5 yıldır tanıştığım ve samimi dostum olan Halil İbrahim Demirhan tarafından organize edilmiştir. Halil İbrahim Demirhan, uzun yıllar Dubai'de yaşayan ve bu ülkede tanındığını ve sevildiğini bildiğim bir işadamıdır. Bugüne kadar kendisinin benden adli konulara ilişkin herhangi bir talebi olmamıştır.

Konunun iddia edildiği gibi yolsuzluk operasyonu olarak bilinen soruşturmanın şüphelilerinden Ali Ağaoğlu ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Gerek seyahat öncesi gerekse sonrasında kendisi ile herhangi bir görüşmem olmamıştır.

b) Dubai'de karşılanmamız ve şehirde dolaştırılmamız Halil İbrahim Bey'in kardeşi İdris Demirhan tarafından yapılmıştır.

c-) Uçak biletleri tarafımdan nakit para ile bir seyehat acentasından alınmış, geziye daha sonradan katılmaya karar veren çocuğumun uçak bileti ise kendisine ait kredi kartı ile alınmıştır.

d-) Gezinin tüm masrafları tarafımdan ve geziye benimle katılan meslektaşım tarafından ödenmiştir.

e-) İddia edildiği gibi otelde oda servisi olarak yediğimiz herhangi bir yemek bulunmamaktadır. Oteldeki ücretlere sabah kahvaltısı dahil olup bunun dışında kaldığımız 3 gün boyunca otelde sadece bir öğün yemek yenilmiştir.

f-) Otel ücreti basına abartılı olarak yansıtıldığı şekilde değildir. Gezinin maliyeti uçak biletleri dışında ailemle birlikte şahsım için 4 bin 250 Dolar, meslektaşım ve ailesi için 3 bin 500 dolardır. Bunlara ilişkin bilgi ve belgeler yapılan inceleme sırasında ibraz edilecektir.

h-) Gazete haberlerinde verilen fatura vb.. belgeler gerçek dışı olup ne şekilde temin edildiği soruşturma sonunda ortaya çıkacaktır. Henüz yurtdışına çıkmadığım ve yurda döndükten sonra otelde kalmam fiilen imkansız olduğuna göre bu belgeler gerçeğe aykırıdır. ve şahsımı yıpratmak için sonradan temin edilmişlerdir. Kanunla kendilerine verilmiş görevleri yapmaları gereken kurumlar ve bunların yöneticilerinin işlerini bırakarak bizzat bu tür belgeleri temin ile uğraşmaları ve bazı medya organlarına servis etmeleri de dikkat çekicidir."

"BAŞBAKAN ERDOĞAN BANA İKİ KİŞİ GÖNDERDİ..."

Hakkımdaki bu iddialar Sayın Başbakan tarafından açıklanmadan önce Yüksek Yargı kökenli olan, daha önceden tanıştığım ve saygı duyduğum iki kişi bizzat Sayın Başbakan tarafından bana gönderilmiştir. Bursa'da bir otelde görüştüğüm bu kişiler Sayın Başbakan'ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını, emniyete neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler. Tehdit niteliğindeki bu haberi getiren kişilere, soruşturmanın benim dışımda vicdanları ve kanunlar çerçevesinde görev yapan savcılar tarafından yürütüldüğünü, kaldı ki kuvvetli deliller nedeniyle bir çok şüphelinin tutuklandığını, kuvvetli deliller bulunduğunu, emniyet müdürlüğüne yeni atanan personelin şüphelilere sorulmak için hazırlanan soruları değiştirdiği yolunda bir ihbar yapılması üzerine gittiğimi ve sorulacak soruları kapalı zarf içinde mühürlü olarak teslim aldığımı, başıma gelecek en kötü şeyin ölüm olduğunu, görevim nedeniyle ölmem halinde de görev şehidi olacağım için bunun benim için şeref olduğunu ifade ettim. Bu cevabımdan sonra çok zarar göreceğim bana söylendi.

"ŞAHSIMA YÖNELİK YIPRATMA KAMPANYASINA BAŞLADI VE HALEN BU SALDIRILAR DEVAM ETMEKTEDİR"

Daha sonra kamuoyunda 2. Yolsuzluk operasyonu olarak isimlendirilen dosyada ilgili savcılarla görüşerek bu soruşturmaya müdahale etmem gerektiğini, işin farklı boyutlara kaydırılmasını, bu konuda yardımcı olmam gerektiği söylendi. Ben de o soruşturmadan bilgimin olmadığını, soruşturmanın TMK 10. maddesi ile yetkili Başsavcı vekilliği tarafından yürütüldüğünü belirttim. Bu görüşmeden bir gün sonra Sayın Başbakan tarafından şahsıma yönelik gerçek olmayan iddialar dile getirildi. Bazı basın yayın organları da bundan sonra şahsıma yönelik yıpratma kampanyasına başladı ve halen bu saldırılar devam etmektedir. Bu konuda gönderdiğim tekzipler de yayınlanmamaktadır.

"TAYİNİMİN ÇIKARILMASI ÜZERİMDEKİ BASKININ ARTACAĞINI GÖSTERMEKTEDİR"

6. Bu görüşmeden sonra tarafıma tahsis edilen koruma aracı önceden hiç bir tebligat yapılmaksızın, bilgi verilmeksizin ve gerekçe de gösterilmeksizin 6 Ocak 2014 tarihinde alınmıştır. Yürüttüğüm Ergenekon soruşturmasında aldığım sayısız tehditler nedeniyle tarafıma tahsis edilen koruma aracının alınmasından sonra, şahsımın ve ailemin başına gelebilecek her türlü olayın sorumlusu bu usulsüz işlemi yapanlardır.

7. Hakkımdaki asılsız haberleri yayınlama konusunda öncülük yapan bazı gazetelerin sahiplerinin kamuoyunda 2. Yolsuzluk operasyonu olarak isimlendirilen soruşturma kapsamında tüm mal varlıklarına mahkeme kararıyla tedbir konulmuş olması, aslında bütün yapılanların nedenlerini ortaya koymaktadır.

8. Tüm bunların yaşandığı günlerde çıkan asılsız basın haberlerine dayanılarak hakkımda başlatılan inceleme daha sonuçlanmadan, aynı gün tayinimin çıkarılması üzerimdeki baskının artacağını göstermektedir.

9. Ümraniye'de bir gecekonduda yakalanan el bombaları üzerine başlayan Ergenekon soruşturması nedeniyle bugüne kadar şahsımın ve tüm ailemin maruz kaldığı tehditlere bugün yenilerinin eklenmesinin ve bunun Ergenekon terör örgütünün ve faaliyetlerinin büyük oranda deşifre edilmesinin sağladığı huzur ortamında, varlığını her geçen gün güçlendirerek sürdüren kesimlerden gelmesini aziz milletime havale ediyorum.

"HATIRALARIMI YAZMAYA BAŞLADIĞIMI BELİRTİRİM"

10. Bu yaşananlardan sonra Ergenekon soruşturmasını yürüttüğüm sırada gerek doğrudan, gerekse dolaylı olarak şahsıma iletilen ancak yerine getirmediğim için husumet beslenen hukuka aykırı taleplerle ilgili hatıralarımı yazmaya başladığımı belirtirim.

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da haksızlıklar karşısında yılmayacağımı, hukuka uygun olarak haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzlukların üzerine korkmadan gideceğimin herkes tarafından bilinmesini istiyorum.

Kamuoyuna saygıyla arz ederim. Zekeriya Öz.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/27265/Yolsuzluk_skandalinda_yeni_goruntuler_.html

Erdoğan'dan Öz'e jet yanıt!
08 Ocak 2014
Başbakan Erdoğan, Savcı Zekeriya Öz'ün açıklaması hakkında ilk yorumu yaptı.

Savcı Zekeriya Öz'ün Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşen açıklamasına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan ilk yorum geldi.

Başbakanlık kaynakları, kendilerine yöneltilen soru üzerine Singapur'da basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın söz konusu iddiayı, "Tümüyle iftira" diye nitelindirdiğini belirterek, "Başbakanımızın, iddia edilen konuyla ilgili olarak yüksek yargıdan birilerini ya da herhangi bir kişiyi birine göndermesi gibi bir durum kesinlikle söz konusu olmamıştır. Bu iddia, Başbakanımızın bizzat kendi ifadesiyle, kesinlikle ve tümüyle iftiradır" dedi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/27253/Erdogan_dan_Oz_e_jet_yanit_.html

Emniyetçiler görevden almaları değerlendirdi: Şaşkınız
Sinan Onuş
Ankara
30 OCAK 2014



17 Aralık'ta gerçekleşen "rüşvet ve yolsuzluk" operasyonu sonrası Emniyet Müdürlüğü'nde yaşanan görevden almalar ve yer değişiklikleri hız kesmeden sürüyor.
Bugün Ankara Emniyeti'nde 500, İstanbul ve İzmir'de de yaklaşık 300 polisin görev yerinin değiştirildiği belirtiliyor. Görevden alınanlar arasında 17 Aralık operasyonu sonrası göreve getirilen polislerin de olduğu kaydediliyor.

Üç ildeki son durum görev yeri değiştirilen polis sayısının 6 bini aştığına işaret ediyor. Görev yeri değiştirilenlerin çoğunluğunun memur olduğu ve bunların da ağırlıklı olarak kritik birimlerde görev yaptıkları öne sürülüyor.
Sezer: "Satılık Köy filmi gibi"
Emniyet'te yaşanan son görev yeri değişikliklerini BBC Türkçe'ye değerlendiren Emniyet Sen Genel Başkanı Faruk Sezer, "Her olayda polisin günah keçisi yapıldığını ve sahipsiz olduğunun kanıtlandığını" söyledi.
Yaşananları, iflas eden ve köyünü içindeki her şeyiyle satmak zorunda kalan bir toprak ağasının anlatıldığı "Satılık Köy" filmine benzeten Sezer, "Bir şube müdürünün hata yaptığı iddia ediliyor ama memurlar bile değiştiriliyor. Böyle yaparsan Emniyet'i, Satılık Köy'e dönüştürürsün." dedi.
Emniyet'te yaşananların bir daha yaşanmaması için çözümün sendikadan geçtiğini ısrarla vurgulayan Emniyet Sen Genel Başkanı Sezer, "Yapılanlar, teşkilatı çok başlılığa, itaatsizliğe sürükleyen hareketler. Emniyet'te herkesin geleceğinin iki dudak arasında olduğu mesajı değişmemiş olacak." diye konuşuyor.
Yılmaz: "Asıl bu manidar"
Emniyet Teşkilatı Vazife Malulü ve Şehit Aileleri Vakfı (EMŞAV) Yönetim Kurulu Üyesi Abdurrahman Yılmaz da "Yaşananları şaşkınlıkla izliyorum" diyor.
Görevden almalarla teşkilatın tamamının "paralel" gibi algılandığını belirten Yılmaz, "Görevden alınanların çoğunu tanıyorum. Akıl, sır erdiremiyorum." diyerek eleştiriyor.
Yılmaz, "Ortalıkta bir paralel lafı dolanıyor ama belgeleriyle ortaya konması lazım. Soruşturma ya da dava yok ama paralel lafı var. Asıl bu, manidar." diyor.
Görevden almaların yaratacağı "güvenlik zafiyetine" özellikle dikkat çeken Yılmaz, kaçakçılık, organize suç, terör ve istihbarat birimlerinde çalışanların kolay yetişmediğini söylüyor. Yılmaz, "Yeni atananların alanlarını ve ilişkileri öğrenmeleri için en az bir yıl gerekiyor." diyor.
Olayın güvenlik boyutunu kimsenin öne çıkarmadığını iddia eden Yılmaz, "Boşluktan dolayı kapkaçın, mafyanın yeniden hortlamayacağını kim söyleyebilir? Emniyet'te iki kutup oluşturulmuş ve bu, hiç iyi değil. Çok vahim." değerlendirmesinde bulundu.
BBCT

Görevden alınan polisler tek tek dönüyor
31/01/2014



İnsani Yardım Vakfı'nın Kilis ofisinde yapılan aramadan sonra görevden alınan 14 emniyet personelinin görevlerine iade edildiği bildirildi.
17 Aralık'taki yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra emniyette başlayan görevden alma fırtısına sürerken idare mahkemelerinden de 'göreve iade' kararları çıkmaya başladı.
İstanbul Emniyeti'ndeki polis müdürleri atamalarında ilk yürütmeyi durdurma kararı bugün geldi.. İdare mahkemesi Hakkı Akçal hakkındaki atama kararını durdurdu
Kilis'te görevden uzaklaştırılan 14 emniyet personeline görevleri iade edildi. T24'ün haberine göre Emniyet Müdürlüğü , İnsani Yardım Vakfı İHH ofisinde yapılan aramadan sonra görevden uzaklaştırılan 2 komiser ve 12 şube müdürünün görevlerine döndüğünü bildirdi.
Radikal

Haber yazılmasa bile günah yazılmıyor mu!
Umur Talu
2 Şubat 2014

Başbakan diyor ki: “Herkesi dinlemişler. Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, beni. Çocuklarımıza kadar.”

Gülen’in avukatı diyor ki: “Ülkemizde en az 6 aydır sistemli bir yasadışı dinleme yapılmaktadır.”

***

Sağa sola bakma Kamil! Kast ettikleri bir öteki. Yani Başbakan “Gülen Cemaati”ni, onlar da onu işaret ediyor. Demek ki, bu kadar muhafazakâr, inançlı, herhalde mukaddesatçı ve mukadderatçı iki cenah, “Her şeyi bilen”le yetinmemişler, “Her şeyi bilmek” istemişler.

Sonra da bu sirkte her biri “şirk koşmak”tan bahsediyor. Bir de 6 ay filan demezler mi!

***

Bütün bunlar ayıp şeyler ama dinledikleri, tanık oldukları, bir ötekine karşı biriktirip şimdi ortaya döktükleri de sevaptan ibaret değil.

Holding patronu gibi cemaat lideri…

Holding patronu gibi başbakan. Serbest piyasanın bu kadarı da fazla!

***

Dinleme rezilliği içinden başka rezillikler mecburen kulağımız
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Hzr 19, 2009 7:58 pm    Mesaj konusu: Haber yazılmasa bile günah yazılmıyor mu!/Umur Talu Alıntıyla Cevap Gönder



Cengiz Çandar: 'Alo Fatih' dönemi 28 Şubat'tan daha beter!
12.02.2014



Radikal gazetesi yazarı Cengiz Çandar, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Habertürk yönetimi arasında geçen tapelere göndermede bulunarak, "28 Şubat'tan beter bir dönem yaşadın mı bu ülkede' diye bana sorsalar, tereddütsüz, 'Bu dönem' derim, 'Alo Fatih' dönemi" dedi.

"Ne yazık ki Tayyip Erdoğan ismi, her bakımdan gerçekten büyük bir tarihi isim olan Fatih Sultan Mehmet ile aynı ‘dalga boyu’nda anılmayacak" diyen Çandar, "Tayyip Erdoğan’a ilişkin ‘acı alay’ı ifade eden ‘Alo Fatih’ damgasını Türkiye’nin bir döneminin üzerinden silemez" ifadesini kullandı.

Çengiz Çandar'ın Radikal'de "Alo Fatih' dönemi, 'Hortum'dan 'Havuz'a..." başlığıyla yayımlanan (12 Şubat 2014) yazısı şöyle:

Tayyip Erdoğan geçen gün konuşmasının bir yerinde, “İstanbul da tarihte birçok kez yakılıp yıkılmıştır. Ama tarih onu yıkanları değil, Fatih’i hatırlar, Mimar Sinan’ı hatırlar” dedi.

Aslında söylediği tarih gerçeği olarak pek doğru değil. İstanbul, ‘Konstantinopolis’ adıyla ‘Rum Ortodoks’ Bizans İmparatorluğu’nun başkentiyken 1204 yılında Katolik Venedikliler ve Batı Avrupalı müttefikleri Haçlılar tarafından Dördüncü Haçlı Seferi sırasında ele geçirilmiş, yağmalanmış, en kıymetli hazinelerinin bir bölümü Venedik’e taşınmıştı. 1183’te de şehrin Rum Katolik ahalisi Rum Ortodoksların katliamına maruz kalmıştı. Tayyip Erdoğan, her ne kadar İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış ise de 1453 öncesine gidecek bir tarih bilgisine sahip bulunabileceğine dair hiçbir işaret vermedi bugüne dek. O sözlerinin, Latin Katoliklerin Bizans’ı yağmalamasına duyduğu öfkeden kaynaklanmadığı besbelli.

Osmanlı yüzyılları içinde sık sık çıkan yangınları kastettiği de sanılmasın. ‘Fatih’ ve ‘Mimar Sinan’ isimlerini geçirmek ve kendi ismini, onların yanına, İstanbul’a eserler katan bir ‘yapıcı’ olarak kaydetmek istediği, kendisinin propagandasını bindirilmiş AKP’li kıtalara yapmak istediği anlaşılıyor.

Ne yazık ki Tayyip Erdoğan ismi, her bakımdan gerçekten büyük bir tarihi isim olan Fatih Sultan Mehmet ile aynı ‘dalga boyu’nda anılmayacak. ‘Fatih’ sözcüğü ve ismi ile Tayyip Erdoğan arasındaki en belli başlı bağlantı, artık, ‘Alo Fatih’. Bu da besbelli. Hiçbir internet yasası, hiçbir savcı ve yargıç yer değiştirmesi, hiçbir yeni HSYK düzenlemesi ve hiçbir on binlerce polisin atama kararnamesi, Tayyip Erdoğan’a ilişkin ‘acı alay’ı ifade eden ‘Alo Fatih’ damgasını Türkiye’nin bir döneminin üzerinden silemez. Silemeyecek.

‘Milli irade’ sığınağı da silemez. Kayda geçti artık. ‘Alo Fatih’ dönemi, bir yanıyla AKP’nin Türkiye’de medya üzerindeki müthiş baskı döneminin, bir başka yanıyla ise Türkiye’nin yakın tarihinin en büyük ‘medya utancı’nın simgesi oldu.

‘Alo Fatih’ aynı zamanda, ‘ayakkabı kutuları’nı ve içlerinde bulunan ‘milyonlarca doları’ da bir gazete ve televizyonun alımı için Başbakan’ın himmeti, Ulaştırma Bakanı’nın koordinasyonuyla kimi müteahhitlerin 82 milyar küsur liralık ihaleler elde edecekleri vaadiyle ‘100’er milyon’ dolarlarını ‘havuz’da toplayarak bir ‘havuz medyası’ oluşturulmasındaki katkılarını da özetliyor.

28 Şubat döneminde, ‘medya’ üzerinden bankalar ‘hortum’lanırdı; şimdi ‘Alo Fatih’in ‘siyasi komiser’ olarak yerleştirildiği medya ‘havuz’larda boğuluyor. Bunlar gündeme getirildiğinde, “Bizim veremeyeceğimiz hesabımız yok” diye babalanmayı da kimse yutmaz. Bir gazetecinin şu tweet’inde ifade ettiği gibi: “Polisi, savcıyı sür, tweet atan gazeteciyi sınır dışı et, bir gecede yasalar çıkar, dosyaya yayın yasağı koy, sonra ‘Veremeyeceğimiz hesap yok’ de!” ‘Alo Fatih’, aslında ‘hesap vermekten kaçmak ve kurtulmak’ için kurulan tezgâhın ‘kodu’dur, ‘şifresi’dir. İkide bir ‘Alo Fatih’ diye başlayan otoriter sese, “Emredersiniz efendim”, “Başüstüne efendim” diye düşük tonda, titrek bir sesle cevap veren ‘Fatih’in (Tayyip Erdoğan’ın Habertürk’ün başına ‘siyasi komiser’ olarak atadığı Fatih Saraç), daha sonra kendi altlarıyla konuşurken efelenen ve gürleşen sesiyle devam eden telefon konuşmalarının tapelerini dinleyerek çok
şey öğrendik.

Mahkeme kararıyla yasal biçimde elde edilmiş tapeler. Bunları yayımlayan Haramzadeler, 50 bin izleyiciyi geçince engellendi. Cuma günü tekrar yayına başladı. Dün yine 50 bini geçmişti izleyici sayısı. Tapelerde, Roboski (Uludere) Katliamı’na nasıl hem televizyonda hem de gazetede (Habertürk) yer verilmediğini, bunu –kendi ifadesiyle- ‘Büyüğü’nü, yani Tayyip Erdoğan’ı nasıl mutlu ettiğini pişkin biçimde Enerji Bakanı’na anlatıyor ‘Fatih’ yani ‘Alo Fatih’. ‘Alo Fatih’, Tayyip Erdoğan iktidarının medya üzerindeki çirkin baskılarının ‘ses kayıtları’dır ama aynı zamanda medyanın ne hale geldiğinin hazin bir ‘kayıtı’dır. İhale kazanma kaygıları veya vergi baskıları gibi araçlarla maskaraya çevrilen medya sahipliğinin kimlerin elinde, ‘Alo Fatih’ gibi ‘siyasi komiserler’in kontrolünde nasıl bir şekle büründüğü de içinde yaşadığımız ve bir ‘demokratik ülke’ için asla tasavvur edilemeyecek bir ‘utanç fotoğrafı’ olarak ortaya çıkıyor.

Öyle ki dün öğle saatlerinde Tayyip Erdoğan, tüm haber kanallarında saat 13 haber saatini aşma pahasına canlı yayınlarda, konuşmasını naklen yayımlayabilirken ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması, ‘Sabah/ATV’nin ‘havuz’ marifetiyle nasıl ele geçirildiğine ilişkin tapeleri TBMM çatısı altında okumaya başlandığında kesiliverdi. Konu, ‘Rüşvet ve Yolsuzluk’ kanıtlarına gelince, ‘canlı yayın’ın kesilmesi ve ‘penguenleşme’ hali, Türk medyasının her bir biriminin değişik düzeylerde ‘Alo Fatih’ halinde olduğunun çarpıcı bir kanıtıydı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının kesildiği bölüm, 17 Aralık sabahı, İçişleri Bakanı bir baba ile operasyon sonucunda gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan oğlu arasında, yani bir baba-oğul arasında geçen ibret verici konuşmanın kaydıydı. Şöyleydi:

“Barış Güler: 6 buçukta geldiler. Celal Kara diye bir savcı arama kararı çıkarmış.

Muammer Güler: Ne var oğlum senin evinde?

Barış Güler: Hiçbir şey yok baba.

Muammer Güler: Para ne var?

Barış Güler: Kendi param, üç-beş kuruş kalan param.

Muammer Güler? Kaç para?

Barış Güler: Sen biliyorsun!

Muammer Güler: Kaç lira oğlum?

Barış Güler: 1 trilyon civarı param var, o kadar.

Muammer Güler: Evet, evet. Tamam oğlum. El koydular mı paraya?

Barış Güler: Yok. Arama yapıyorlar.

Muammer Güler: Şimdi anladığım kadarıyla akıllarıyla Rıza Zarrab’la bir rüşvet ilişkisinden bahsediyorlar. Diyeceksin ki bir danışmanlık işim var. Gayri resmi yapıyorum. Benim alacaklı olduğum dayımın oğlu bunların yanında çalışıyor.”

Bu gibi ilişkilerin üstü örtülmesi için ‘Alo Fatih’ dönemi gerekliydi. Adaletsizliğin, zulmün, haksızlığın, hukuksuzluğun, Roboski’lerin, yolsuzlukların, rüşvetin örtülmesi için ‘Alo Fatih’ döneminden başka çare yoktu. 28 Şubat’ı ‘hedefte’ yaşamış ve önce ‘sansürlenmiş’ ve sonra işini kaybetmiş birisi olarak bunun böyle olduğunun gayet iyi farkındayım. Fakat, hiçbir dönem, böylesine rezil bir ‘Alo Fatih’ dönemi olmamıştı. “28 Şubat’tan beter bir dönem yaşadın mı bu ülkede” diye bana sorsalar, tereddütsüz, “Bu dönem” derim, ‘Alo Fatih’ dönemi...

Başbakan’ın ‘Fatih’ten söz ettiğine kulak asmayın. O muhafazakâr kitlelere seçim propagandası. Rüşvet ve yolsuzluk, gerçekten, ‘Allah korkusu’ olanların işi olamaz. Bu gibi ‘şeyler’ pek ‘dünyevi’dir.

O nedenle Tayyip Erdoğan için de aslolan ‘Alo Fatih’tir.
‘Alo Fatih’e ilişkin anlatacaklarımız devam edecek.


Guardian: 'AKP-Cemaat kavgasında arada kalan Türk polisi'
10 ŞUBAT 2014

[imghttp://millibirlikruhu.files.wordpress.com/2014/02/turk-polisi.jpg][/img]

Türkiye'de AKP hükümeti ve Gülen Cemaati arasındaki gerilim Guardian'da "Türk polisi Başbakan ve eski müttefiki arasındaki kavgaya yakalandı" başlıklı tam sayfa bir haberle ele alınıyor.

Guardian'ın İstanbul Muhabiri Constanze Lech'in imzasını taşıyan haber, "Türker Yılmaz sistemin nasıl işlediğini fark ettiğinde polis okulundaki eğitimine yeni başlamıştı. İyi işler, daha iyi maaş, terfi fırsatları hep Pennsylvania'da üslenmiş müphem bir İslami gruba adanmışlığa bağlıydı" satırlarıyla başlıyor.

'Kapılıp gidiyorsunuz'

Daha sonra haberde adı değiştirilerek Türker Yılmaz denen polis yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Her yeni öğrencinin fişleri, birden beşe kadar puanları vardı. Beş puanlıklar, namaz kılan, oruç tutan ve hiç alkol almayanlardı. Her şey polis okulunda başlıyor. Bana bir kere geldiler 'hayır' dedim. Ama çok ustalardı. Bir gün bir arkadaşım, başka bir arkadaşın evine kahvaltıya, belli bir kitabı okumak için bir akşam yemeğine çağırdı. Okulda çok az paranız oluyor. Hayatınızı kolaylaştırmak için bazı şeyler yapıyorlar. Bedava yemek, bedava barınma gibi. İçlerine girdiğinizde hayatınızı düzenliyorlar, kapılıp gidiyorsunuz. Okuldan mezun olduğunuzda da istediğiniz birimde başlayabiliyorsunuz."

'Gülen siyasetin belirleyicisi'

"Yaşlı din adamının gücü ve nüfuzu Türk siyasetinin belirleyicisi" diyen Guardian, Erdoğan'ın geçmişte partisinin önemli bir müttefiki olan Gülen'e, hükümeti, en yakın çalışma arkadaşlarını ve ailesini içine alan yolsuzluk skandalının geçen Aralık'ta patlamasından bu yana savaş açtığını anlatıyor.
Erdoğan'ın binlerce polisin ve soruşturmaları yürüten savcıların görev yerini değiştirerek sert bir yanıt verdiğini söyleyen gazete, başbakanın geçen ay da AB liderlerine Gülen’le savaşın siyasi bir ölüm kalım mücadelesi olduğunu anlattığını yazıyor.

Üst düzey bir AB yetkilisinin de Erdoğan için söylediği "Paralel devlet adını verdiği oluşumu öldürme saplantısıyla doluydu" sözlerine yer veriliyor.
"Türkiye'de Gülen hareketinin yargı ve güvenlik kurumlarında hesap sorulamayan bir nüfuz elde ettiği uzun süredir konuşuluyordu. Ahmet Şık ve eski polis müdürü Hanefi Avcı cemaatle ilgili kitap yazdıkları için hapse atıldı. Ama bunlar Erdoğan ve Gülen müttefikken oldu." diyen Guardian polis Yılmaz'ın şu sözlerini de kullanıyor: "Birine istihbarat şubesine nasıl girmeyi başardın? Diye sorduğumda 'Dua ettim ve girdim' derlerdi. Altı dil konuşan, sınıf birincisi arkadaşlarımız vardı ve karakol nöbeti bekliyorlardı. Çok daha az kalifiye olanlar üst düzey görevleri aldı çünkü Gülencilerle bağlantıları vardı"

Gazete şöyle devam ediyor;

"Türkiye ve ülke dışında Erdoğan yönetimine yönelik yolsuzluk iddialarının Gülen'den kaynaklandığı ve hareketin hâkim olduğu istihbaratın kalitesi nedeniyle iddiaların içinin boş olmadığı düşünülüyor. Erdoğan sadece Gülen'i yok etmeye değil, yolsuzluk iddialarının üzerini örtmeye çalışıyor gibi de görülüyor.

'Ölüm ve sıtma arasında bir seçim'

Guardian'da gazeteci Ahmet Şık'ın , "Gerçek bir cadı avı yürütülüyor. Büyük bir yolsuzluk da var. Ancak yolsuzluklara karşı soruşturmalar da demokrasi ve yargı prensiplerini ihlal ediyor. Ölüm ve sıtma arasındaki bir seçim bu" şeklindeki sözlerine de yer veriliyor.

Yedi yıldır İstanbul Polisi'nde görev yaptığını belirten ve yine haberde ismi değiştirilen Oğuz Gün de diğer polis Türker Yılmaz gibi, Erdoğan'ın poliste yaptığı görevden almaların bir benzerinin daha sessiz bir şekilde yıllardır sürdüğünü söylüyor. Gün sadece geçen dört yılda onbinlerce polisin soruşturma geçirdiğini söylüyor. Gün, "Gülen hareketine karşı olduğundan şüphelenilenlere uydurma disiplin suçları yöneltiliyor, kötü yörelere gönderiliyor ve hatta meslekten attırıyorlardı. Bugün gördüğümüz görevden almalar yeni değil. Sadece şimdi karşı tarafı vurdular" diyor.
BBCT

Haber yazılmasa bile günah yazılmıyor mu!
Umur Talu
2 Şubat 2014

Başbakan diyor ki: “Herkesi dinlemişler. Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, beni. Çocuklarımıza kadar.”

Gülen’in avukatı diyor ki: “Ülkemizde en az 6 aydır sistemli bir yasadışı dinleme yapılmaktadır.”

***

Sağa sola bakma Kamil! Kast ettikleri bir öteki. Yani Başbakan “Gülen Cemaati”ni, onlar da onu işaret ediyor. Demek ki, bu kadar muhafazakâr, inançlı, herhalde mukaddesatçı ve mukadderatçı iki cenah, “Her şeyi bilen”le yetinmemişler, “Her şeyi bilmek” istemişler.

Sonra da bu sirkte her biri “şirk koşmak”tan bahsediyor. Bir de 6 ay filan demezler mi!

***

Bütün bunlar ayıp şeyler ama dinledikleri, tanık oldukları, bir ötekine karşı biriktirip şimdi ortaya döktükleri de sevaptan ibaret değil.

Holding patronu gibi cemaat lideri…

Holding patronu gibi başbakan. Serbest piyasanın bu kadarı da fazla!

***

Dinleme rezilliği içinden başka rezillikler mecburen kulağımıza düştü; bir takım işadamlarının bir medya grubunu elden ele dolaştırmak için hidrofil pamuk ellerini cebe, pastörize paralarını havuza onar yüzer (milyon dolar) atarkenki konuşmaları.

Talimat gelmiş de o şu kadar vermiş, beriki de bu kadar vermeliymiş. Sonra hepsi ne güzel işler alacaklarmış.

Dinlemek ayıp ama böyle para diye inlemek de ayıp.

İhtirasın, arsızlığın şahikası bir camia halinde business dünyası. Milyonlarca yoksulu, milyonlarca acısı olan bir memlekette, milyon dolarlarca yüzsüzlük.

***

Çok dikkat çekici bir husus da, bin bir dümen, tezgâh, numara, katakulli konuşulurken, hatta bir saniye önce “Bu milletin şeyine şey yapacağız” gibi densiz, şımarık, küstah hakaretler dökülürken, neredeyse eş zamanlı olarak, karşılıklı, bin kez “Allah” adını anmaları.

Hakikaten yuh yani!

İnsan bir nebze inansa, adını andığından korkar, adını anarken konuştuğu mevzulardan utanır.

Bir nebze inançlıysa hep sundukları gibi, “Her şeyi gören, her şeyi bilen”den bir korkusu olur.

Bırak dinlemeyi, izlemeyi, kaydı kuydu, her şeyinin bilindiği, izlendiği, hesabının tutulduğu bir mahşere dair korkusu olur.

Yolsuzluk bir yana, en iğrenci bu soysuzluk!

Milyonlarca yoksul insanın mütevazı ama saf inanç dünyasıyla alay eder gibi, onların verdiği oylarla ve canlarla, böylesine kibirli, şımarık, arsız, densiz, terbiyesiz, ağzı da kalbi de bozuk bir zenginliğin sefilliği. Paradan, iktidardan, ihtişamdan, ihtirastan put yaratıp tapanların sefihliği.
Materyalizme küfredip materyalleri istif edenlerin rezilliği!

***

Bu kadar rezillik varsa, o vakit ne yapacaksın?
Allah’ın bildiğini kuldan saklamak için saldıracaksın! Meclis’teki soru önergesini dahi yasaklatmak, yayından kaldırtmak için uğraşacaksın.
Bağımsız denen yargıyı, Meclis’in bağımsızlığını bile çiğnemek üzere, bağımsız gazetecilik yapmaya çalışanların üzerine vuracaksın.

***

Diyelim ki, engelledin, haberler yazılamıyor… Günahların yazılmasını nasıl engelleyeceksin!
Oraya da sansür yapman mümkün mü?
İşte ona şirk derler o zaman!

http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/917920-haber-yazilamasa-bile-gunah-yazilmiyor-mu

Fethullah Gülen BBC'ye yaptığı Röportajın satırbaşları

Fethullah Gülen BBC'ye yaptığı açıklamalarda, AKP hükümetiyle 'Hizmet hareketi' arasındaki çekişmenin kolay yatışmayacağı mesajını verdi: "Hali hazırdaki bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz."

Gülen, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın çevresine "mabeyn-i hümayun" benzetmesi yaparak, "Zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar… Bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı" dedi.

17 Aralık'ta başlayan operasyonlarla ilgili olarak, "Bir yolsuzluk olduğu muhakkak" diyen Fethullah Gülen, görevden alınan polis ve savcılar arasında çeşitli siyasi eğilimlerden kişiler olduğunu ifade etti.
Gülen'in yaklaşan yerel seçimler konusundaki mesajı ise şöyle: "Kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise..."

Fethullah Gülen, BBC'den Güney Yıldız ve Tim Franks'e yaptığı açıklamalarda, Türkiye'de bakanların istifasına kadar önemli siyasi gelişmelere yol açan yolsuzluk operasyonlarının, hükümet tarafından 'Hizmet hareketine' karşı "vesile ittihaz edildiğini" öne sürdü.

Yolsuzluk olduğu konusunda kimsenin şüphesi olmadığını söyleyen Gülen, görevden alınan polis ve savcılar içinde MHP'den ve ulusalcılardan kişilerin de olduğunu belirtti.

"Hukuka aykırı şeyler yapılıyor. Bunu hemen herkes söylüyor şimdilerde" diyen Gülen, ABD ve Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye'ye bakışının gelişmelerden etkileneceğini ifade etti. BBCT

Ekrem Dumanlı'dan Başbakan'a 'ananas' cevabı
27 Ocak 2014



Fethullah Gülen'in bir telefon görüşmesinin kaydı geçen günlerde bazı internet sitelerinde yer aldı. Sosyal medyada, konuşmada geçen "ananas" hediyesinin "parayı" sembolize ettiği öne sürüldü. Başbakan Tayyip Erdoğan, yaptığı çeşitli konuşmalarda üstü örtülü olarak Fethullah Gülen taraftarlarını "ananas cumhuriyeti kurmak" istemekle suçladı.

Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, bugünkü köşe yazısında bu söyleme şöyle karşılık veriyor:

"Neymiş? Telefonda birisi ananas demiş. Ananas bir şifreymiş. Hodri meydan; ne şifresiymiş çık ispat et. Sen önce bir evde 7 çelik kasa niçin bulunur, hangi akla binaen bir ayakkabı kutusunda 4,5 milyon dolar çıkar vs; onları anlat...

İnternet siteleri bazı konuşmaları yayınlıyor. Lüks villalar yapma uğruna arazilerin imarı değiştiriliyor, hukuksuzluğa karşı çıkan valiler sürgüne gönderiliyor. O vahim konuşmaların tek satırını bu gazeteye girmiyoruz. Ama illegal yollardan temin edilmiş ve nasıl elde edildiği ortaya çıktığında hesabı verilemeyecek arşiv tapelerle kara propaganda yapılıyor. E adama sormazlar mı 'Hocaefendi ile konuşmak, onunla izlenim paylaşmak, ona danışmak ne zamandan beri suç oldu?' Daha ötesi: 'Madem Hocaefendi ile konuşmak suç kabul ediliyor, Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakanlar bu telefonlarla konuşmadı mı?' Daha bitmedi: Montajlama kayıtları elinde tutan kişiler, kurumlar, bırakın telefonu, yüz yüze görüşme yapmadı mı?"
BBCT

Rüşvetten, Zimmetten İçeri Giren: ‘Binde 1’
Mustafa Sönmez
mustafa.sonmez@yurtgazetesi.com.tr
10 Ocak 2014



Türkiye’nin son 11 yılında, AKP rejiminde; yolsuzluğun, rüşvetin, hukuksuzluğun nasıl kök saldığını, bunun ‘kurumsal’ bir nitelik kazanarak, yürütmenin başına ve aile fertlerine kadar uzadığını artık yanlı - yansız herkes görmeye başladı. Deliller mızrak gibi, çuvala sığacak gibi değil!
Cemaat yanlısı savcı marifeti olup olmaması, bu bahiste ikincil meseledir. Yargının işini yapmasının nasıl engellendiği, HSYK’nin, RTE’nin HSYK’si yapılmak istenmesi için ne çamlar devrildiği; AB normları, dünya demokratik kamuoyunun normlarına nasıl sefilane, çaresizce meydan okunduğu ortada.

BİLİNİYORDU AMA…

Bu sistemin başından beri nepotizm özürlü olduğu biliniyordu. Başından beri, AKP’nin kendi organik burjuvazisini yaratma, kendi iktidarını kalıcılaştırıp bir ‘rejim’e dönüştürmek için ‘örtülü bir parti bütçesi’ oluşturduğu hissediliyordu. Özelleştirmelerden, TOKİ ve diğer kamu ihalelerine; özel sağlık hizmeti alımlarından, enerji lisanslarının dağıtılmasına; vergi uyuşmazlıklarındaki tarafgir tutumlara kadar birçok alanda bir yolsuzluk, rüşvet, zimmet mekanizmasının döndüğü biliniyordu.
AKP rejimi, tek adam rejimine ilerledikçe fütursuzluğu arttı. Meclis’in denetim misyonunu etkisizleştirince, hiçbir yolsuzluk Meclis’te konu edilemedi. Meclis adına denetim görevi gören Sayıştay etkisizleştirilip raporları Meclis’e ulaşmadıkça, yolsuzluklar gün ışığına çıkarılamadı. En önemlisi; ‘Yargı’, RTE-Cemaat koalisyonu için çalışan bağımlı bir erk durumuna geldikçe, tuz koktu ve varlığı tartışmasız olan yolsuzlukları sorgulamak mümkün olamadı.

‘BİNDE 1’

Yolsuzluklara, rüşvete karşı nasıl umursamaz bir dönemden geçildiğinin bir göstergesi olarak suç istatistiklerine bakabiliriz. Adalet Bakanlığı verilerine göre; 2008-2011 dönemini kapsayan 4 yılın ‘Ceza İnfaz Kurumuna Giren Hükümlü İstatistikleri’ne göre; her yıl 80 bin dolayında sanık hüküm giyip ceza infaz kurumlarına girdi. Bu 4 yılın ortalaması olarak; rüşvet suçundan hüküm giyen kişi sayısı yılda 28 kişiden, zimmet suçundan hüküm giren sayısı ise yılda 83 kişiden ibaret. Böyle olunca, bu iki suçtan hüküm giyenlerin oranı toplamın binde 1’ini ancak buluyor. Cezaevlerine girenlerin yüzde 50’sinin icra-iflas, çek yasasına muhalefet ve dolandırıcılık gibi ‘ekonomik’ suçlardan hükümlü olduğu görülüyor.

‘SAVCI ÖZ’ ÖRNEĞİ

Varlığı elle tutulur, gözle görülür biçimde ortada olan bunca yolsuzluk varken, yargıya intikalde nal toplandığı ortada. Bunca yolsuzluk varken, sadece yılda 100 kişi mi suçlu bulunuyor? Olacak şey değil, elbette. Belli ki, kamu harcamalarıyla ilgili yeterli denetim yok, ihbarlar dikkate alınmıyor, soruşturulmuyordu.
Soruşturulmaya kalkınca nelerin göze alındığını RTE’nin Ergenekon’daki göz bebeği, bugünün baş hedefi Savcı Zekeriya Öz’ün açıklamalarından hatırlayalım; Bakın ne diyor Öz: “Bursa'da bir otelde görüştüğüm bu kişiler (üst düzey yargı mensupları) Sayın Başbakan'ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi, emniyete neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler. Tehdit niteliğindeki bu haberi getiren kişilere, soruşturmanın benim dışımda vicdanlar ve kanunlar çerçevesinde görev yapan savcılar tarafından yönetildiğini, kaldı ki kuvvetli deliller nedeniyle birçok şüphelinin tutuklandığını, kuvvetli deliller bulunduğunu, emniyet müdürlüğüne yeni atanan personelin şüphelilere sorulmak için hazırlanan sorulan değiştirdiği yolunda bir ihbar yapılması üzerine gittiğimi ve sorulacak soruları kapalı zarf içinde mühürlü olarak teslim aldığımı, başıma gelecek en kötü şeyin ölüm olduğunu, görevim nedeniyle ölmem halinde de görev şehidi olacağım için bunun benim için şeref olduğunu ifade ettim. Bu cevabımdan sonra çok zarar göreceğim bana söylendi”.

FİL SAVAŞI İLE

Gelelim, estirilen yolsuzluk fırtınasına… Farkındayız, her şeyin farkındayız; Kutsal İttifak çatladı, Cemaat, iktidardan payını alamadığı gerekçesiyle bayrak açtı ve RTE ile çevresini yumuşak karnından, yolsuzluklardan yakaladı.
Bugüne kadar ya kılını kıpırdatmayan, ya da gelecekte lazım olur diye delilleri çekmecelerinde biriktiren, teknik takip yaptıran Cemaatçi savcılar, seçim sandığına gidilirken dosyaları raftan indirip, operasyon düğmelerine bastılar. Olsun!..Velev ki, yolsuzluk operasyonlarını Cemaat , kendi oyun planları gereği başlattı. Böyle diye, nihayet ortaya çıkartılan hırsızlıkların hesabını sormak için duyarlı davranılmamalı mı? Görmezlikten mi gelmeli? Dipleri birbirinden kara tencerelerin ortaya saçtığı hırsızlık ve soygunu görmezlikten mi gelmeli? Tabii ki hayır!

Bu rejimin dehşetli ve örgütlü bir yağma mekanizması oluşturduğu öteden beri biliniyor ve bu ülkenin demokratları, yurtseverleri tarafından hep dile getiriliyordu. Şimdi bu trene Cemaat bindi diye, trenden inmek mi gerek? Elbette hayır. Soruşturmayı kimin, ne amaçla açtığını bilerek; hatta, sapla samanı birbirine karıştırıp haklıyken haksız duruma düşürmesine, pazarlık aracı haline getirilmesine, delillerin çarpıtılıp karartılmasına engel olacak biçimde soruşturmaların takipçisi olmak gerek.

Kaynak: http://www.yurtgazetesi.com.tr/rusvetten-zimmetten-iceri-giren-‘binde-1---makale,6898.html

Pardon, 35 CİA Ajanını Unuttunuz!!. / Zahide UÇAR
Oca 14, 2014



Yolsuzluk operasyonu yapan kim varsa Erdoğan’ın operasyonuna uğradı. Silah yüklü tırı yakalayanlar operasyona uğradı. Binali Yıldırım’ın kayınbiraderinin de içinde olduğu çeteye rüşvet operasyonu yapanlar da operasyona uğradı. Uyuşturucu ihbarıyla durdurdukları otobüslerin içinde silah olduğunu tespit eden polisler operasyona uğradı.

Polisler operasyon yapıyor, Erdoğan operasyon yapan polislere operasyon yapıyor.

Benim polisim, benim yargıcım tanımlamasından;

Ortağın polisi, ortağın yargısı noktasına gelen Erdoğan…

Devlet geleneklerini alt-üst ederken; devletin çivilerini sökmekte kullandığı ortağın çocuklarını şimdi sırtından atmaya çalışıyor.

Ortağın çocukları Erdoğan’ın kepçe kulakları oldu.

Ortağın çocukları vasıtasıyla milletin yatak odalarına girdi.

Ortağın çocukları vasıtasıyla koskoca orduyu tarumar etti.

Gün geldi ortaklar birbirine düştü. Erdoğan ayağı yanık tazı gibi;

“İmdat, paralel devlet var. Onlar bana operasyon yapıyor” diye bağırmaya başladı. 2007 Yılından bu yana Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda neyi savundularsa, bugün tam tersini söylüyor olmaları ibretlik bir durumdur, ibret almayı bilene…

Bu durumu ben;

“Kusmuğunu yemek” diye yorumluyorum. Yolsuzluk bataklığında çırpınan Erdoğan ve ekibi, can havliyle kusmuğunu yiyor. Ve o bataklıkta battıkça savcısı olduğu Ergenekon ve Balyoz gibi davalara can simidi gibi sarılıyor.

İbretlik!!..

Bu davalarda yapılan zulüm, iftira ve haysiyet cellatlığını yazdığım bir süreçte şöyle uyarmıştım;

“Hz. Nuh (a.s)’ın inşa ettiği gemiyi pisleyen inkarcılar bir hastalığa yakalandı. Fitneyi başlatan kadın hacetini gemiye yapayım derken pisliğe gömüldü. Evine gidip yıkanınca yaralarının iyileştiğini gördü. Bu durumu gören hastalığa yakalanmış ne kadar inkarcı varsa gemiye hücum etmiş ve var güçleriyle daha önce pisledikleri yerleri elleriyle vücutlarına sürmeye, iyileşmek için kendilerini pislikle ovmaya başlamışlar. Öyle ki gemideki aralarda kalmış pisliği dilleriyle sıkıştıkları yerden çıkaranlar dahi olmuş. Gemide bir gram pislik bırakmamışlar.

Dikkat edin de, pisliğinizi yalamak zorunda kalmayın.”

Şimdi suç ortaklarının düştüğü durum o inkarcıların durumundan farksızdır.

Ülkenin bütün kurumlarını çökertmekle kalmadılar, ahlaki bütün değerlerin de içini boşalttılar. Vicdansız, merhameti olmayan bir taraftar yarattılar. Şimdi yaktıkları o ahlaksız ateş suratlarını yalıyor.

Erdoğan devlet gücünü kullanıyor. Paralel yapı dediği örümcek ağını toplatıyor. Bir taraftan da Amerika ve İsrail’i suçluyor.

Biz de soruyoruz;

Paralel devlet diyorsunuz, sonra da suçladığınız paralel devlet çetesine; “ne istediniz de vermedim” diyorsunuz. Paralel devleti siz kurdunuz. Madem şimdi şikayetçisiniz, “çete, kumpas ve paralel devlet var” beyanlarını neden “suç duyurusuna” dönüştürmüyorsunuz? “Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu” neden harekete geçirmiyorsunuz?

Operasyonların arkasında İsrail, Amerika var diyorsunuz. 35 CİA ajanını Türkiye’ye soktuğunuzu unutmuş görünüyorsunuz. Aslında bu rakam sadece basına yansıyan ve hükümetinizin inkar edemediği rakamdır. Gerçekte ise bu sayı bilinmiyor. Beşir Atalay’a İçişleri Bakanı olduğu dönemde Türkiye’de ne kadar CİA ajanının çalıştığı ve görev yerleri sorulduğunda “BİLMİYORUM” diye cevap vermişti(!).. Görev yaptıkları yer hakkında bir açıklama yapmadınız. Ayrıca Ergenekon davası başlamadan Amerika’dan gelip Adalet Bakanlığında danışman olarak çalışmaya başlayan FBI’ın savcısı görevine devam ediyor.

Gazeteci Yılmaz Polat “CIA Pençesinde Açılım” kitabında bu durumu şöyle açıklıyor:

“2006’da kamuoyuna yansımayan bir anlaşma da yapılmıştı ve o tarihten beri Kaliforniya Eyaleti Sacramento bölgesinden atanan bir Amerikalı savcı, Türk Adalet Bakanlığı’nda danışman olarak çalışıyordu.

ABD Adalet Bakanlığı bünyesinde 1991 yılında oluşturulan OPDAT’a, (Office of Prosecutorial Development Assistance and Training-Denizaşırı Adli Takibatı Geliştirme Yardımı ve Eğitim Dairesi’ne) bağlı savcılar bir yıllığına atanır; 14 ve 15’inci dereceden yılda 102-153 bin dolar arasında ücret alırlar. ABD’nin, Türkiye’nin yanı sıra Pakistan, Endonezya, Kenya, Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde de danışman savcıları vardı.

Amerikalı danışman savcıların görevleri arasında terörizm suçlarının soruşturulması ve yargılama imkanlarının güçlendirilmesi; gerekli teknik yardımın sağlanması bulunuyordu. Ayrıca yabancı ülkelerde terörist izleme, insan haklarını koruma ve kara para aklama gibi konular da görevleri arasındaydı.

Amerikalı danışman savcı, Türk adaletini biçimlendirirken, Ankara Büyükelçiliği bünyesindeki FBI ve istihbarat birimleriyle de yakın işbirliği içinde çalışıyor.”

Paralel devlet dediğiniz mıymıntı cemaat bir başına bu kadar operasyonu yapamaz. Gerçi siz onlara CİA ve FBI’dan eğitim aldırdınız ama gene de CİA, MOSSAD, M16 gibi istihbarat örgütlerinin F çetenin içine gömülmediğini kimse söyleyemez. Cumhuriyet ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan muhaliflerden intikam alayım derken, bir canavar yarattınız.

Ona-buna operasyon yapan Erdoğan, sayısını şimdilik 35 olarak bildiğimiz CİA ajanlarına operasyon yapmayı unutmuş(!).. Hayret(!)?

Hem operasyonların arkasında ABD ve İsrail var diyor, hem de CİA ajanlarını toplamayı akıl edemiyor(!)…

NOT: Yeni Adalet Bakanı öyle bir laf etti ki… Şirkin dibini gördü.

“Bir Allah ortak kabul etmez, bir de devlet” dedi.

Kaynak ve devamı için: http://www.guncelmeydan.com/pano/pardon-35-cia-ajanini-unuttunuz-zahide-ucar-t36468.html

Financial Times Erdoğan'ı böyle anlattı
09 Ocak 2014



Financial Times gazetesinin başyazısında, "hukuk egemenliği" ilkesinin aşınması nedeniyle Türkiye modelinin itibarının düştüğü belirtilirken, çok sert ifadeleri dikkat çekiyor.

Başyazıda, sorunların kalbinde, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın otoriter tavrının yattığı belirtiliyor.

Gazetenin İstanbul muhabiri de, Türkiye'nin "Ukrayna'ya benzediği" yorumunu yapıyor.

ERDOĞAN 'FİİLİ ADLİ HAKEM'
Financial Times'ın sütunlarında, hafta başında olduğu gibi, Türkiye'deki siyasi çalkantı ve "hukukun egemenliği" tartışmalarıyla ilgili haber ve yorumlar yer almayı sürdürüyor.

Gazetenin İstanbul'daki muhabiri Daniel Dombey, 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonları ile başlayıp, yüzlerce polis ve savcının görev yerlerinden kaydırılmasıyla devam eden süreci irdeliyor.

Dombey, hükümet ile Fethullah Gülen arasındaki çekişme ve diğer ayrıntılar bir yana bırakılsa bile; operasyonların, hükümet ile büyük inşaat şirketleri arasındaki bağlara, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ailesiyle ABD'nin terör listesinde bulunan Yasin el Kadi ile ilişkilerine ve Türkiye ile İran arasındaki altın ticaretine ışık tuttuğuna dikkat çekiyor.

Analizde, soruşturmaların önünün hükümet tarafından kesilmesinin ve mahkeme kararlarının kolluk kuvvetleri tarafından uygulanmamasının, yatırımcılarda "hukukun üstünlüğü" konusunda kaygılar uyandırdığı belirtiliyor.

Savcılık soruşturmalarının, "fiili adli tahkim hakemi" durumuna gelen Erdoğan'ın iznine bağlanmasının "işlerin hukuken iyiye gitmediğini" gösterdiğini belirten Dombey şöyle diyor: "Geçen yıl protestolar bastırılırken Türkiye, baskıcı hükümetin devlet kurumlarının bağımsızlığını aşındırdığı Macaristan gibi gözüküyordu. Bugün ise, gözlemcilerin hukuk egemenliği olup olmadığını sorguladığı Ukrayna'ya benzeme riski taşıyor."

Financial Times'ın başyazısı çok daha sert ifadeler taşıyor: "Kibir Türk modelini bozuyor- Erdoğan'ın zorbalığı ülkenin refahını tehdit ediyor."

Başyazıda, "İslamcı kökenli ılımlı AK Parti'nin 2002'de başa gelmesinden sonra Türkiye'nin istikrarsız koalisyon hükümetlerinin ardından siyasi sükûnet sağlandığı" belirtilerek, 2011'deki Arap ayaklanmalarının ardından Türkiye'nin Müslüman çoğunluklu bir demokrasi olarak örnek gösterildiği hatırlatılıyor.

Başyazının devamı özetle şöyle: "Bugün ise Türkiye siyasi kargaşa içinde ve Erdoğan'ın edinmiş olduğu uluslararası itibarı mahvolmuş durumda. En son darbe, hükümet üyelerini de etkileyen bir yolsuzluk skandalı şeklinde geldi. Erdoğan'ın karşılığı, kanunu altüst ederek, ahbaplarına yönelik yargı soruşturmasını baltalayarak kendini korumak oldu. Sonuç olarak, yabancı yatırımcılar Türkiye'nin komşularını krizin sardığı bir ortamda daha fazla gerginleşti."

"Türkiye'nin sorunlarının kalbinde, AK Parti'nin üçüncü seçimini kazandığı 2011'den sonra Erdoğan'ın takındığı otoriter tavır. Geçen yaz İstanbul'da rağbet görmeyen bir inşaat projesine karşı gösteriler başladığında dış dünya bunun bir belirtisini gördü. Erdoğan'ın kavgacı karşılığı bu protestoların ülke geneline yayılmasına yol açtı."

"Bununla birlikte, geçen ay polis ihale yolsuzluğu ve rüşvet şüphesiyle Başbakan'a ve kabine üyelerine yakın kişilerin aralarında olduğu 50'den fazla kişiyi gözaltına aldığında bu olaylar gölgede kaldı. Erdoğan, buna karşılık olarak, soruşturmayı yürüten polisleri başka görevlere kaydırdı. Sadece bu hafta, soruşturmayla ilgili 400 polis memuru başka görevlere atandı."

"Erdoğan, yolsuzluk soruşturmasının siyasi gayeler taşıdığını ve daha önce AK Parti ile müttefik olan Fethullah Gülen ile ileri sürüyor. Açık ki, ikisi çirkin bir güç kavgasına girişmiş durumda. Fakat Erdoğan'ın zorbaca yaklaşımı, en büyük övünç kaynağı olan Türk ekonomisi üzerine gölge düşürüyor. Hukuk egemenliğinin sarsılmasıyla yabancı yatırımcıların cesareti kırılıyor. Bu önemli, çünkü Türkiye'nin büyük cari hesap açığının uzun dönemli yatırımla değil sıcak parayla finanse ediliyor olması, ekonomiyi en küçük bir siyasi risk karşısında hassas hale getiriyor."

Financial Times ayrıca, Suriye'deki iç savaştan yakından etkilenen Türkiye'nin, Suriyeli isyancılara desteği nedeniyle İran, Irak ve Rusya'nın tepkisini çektiğini; Türk hükümet yetkililerinin yolsuzluk soruşturması nedeniyle üstü kapalı olarak ABD'yi suçlaması nedeniyle Ankara-Washington ilişkilerinin de zarar gördüğünü belirtiyor.

Cumhurbaşkanı adaylığı konuşulan Erdoğan'ın Türkiye'yi "sallantılı bir demokrasiye, kusurlu bir anayasaya ve azalan müttefiklere" sahip bir ülke gibi gösterdiğini öne süren Financial Times, ülkenin itibarını geri kazanmasının uzun zaman alacağı öngörüsünde bulunuyor.
(BBC Türkçe)

Zaman yazarından bomba yazı!
07 Ocak 2014



Türköne'ye göre AK Parti çoktan öldü ve cenazesi ortada! Hiçbir çare de ölüyü diriltmeye yetmeyecek!

Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne hükümetin biletini çoktan kesti! Hükümet öldü ortada bir cenaze var ve şimdi soru "Bu cenaze nasıl kalkacak?"

Türköne'ye göre artık hükümetin yanında durmak yetmiyor ve yandaşların artık kabullenmesi gerek çünkü ölüyü diriltmek mümkün değil. İşte Türköne'nin çok konuşulacak yazısı...

Seveni-sevmeyeni vardı. Kötü haber duyulunca ortalığı bir şok dalgası sardı. Olanlar anlaşıldı, umutlar ve tereddütler artık yerini gerçek haberlere bırakmaya başladı.

Ortada bir cenaze var. Hükümet'e destek olmak da karşı durmak da durumu değiştirmiyor. 17 Aralık soruşturması, eninde sonunda tamama ermesi gereken bir süreç başlattı. 16 Aralık gününe dönmenin artık imkânı yok. Daha ötesi, durdurulan bir soruşturma dalgası dosyasına sığmakta zorlanıyor.

KABUL EDİN BU MESELE MAHKEMEDE BİTECEK

Endişeye kapılanların, huzursuz olanların önlerini görmek için peşinen kabul etmesi gereken bir öngörü: Bu mesele mahkemede bitecek. Siyasî olarak üretken tartışmalara ve kavgalara girişmek sonucu değiştirmeyecek. Kararı mahkeme verecek. Birileri uluslararası komplonun peşine düşüp, "paralel devlet"i deşifre etmeye ve "şer ittifakı"na halkı ikna etmeye çalışırken, savcı elindeki yolsuzluk soruşturmasını tamamlayacak, topladığı delilleri bir iddianameye döküp mahkemenin önüne koyacak. Mahkeme de bize dönüp "nasıl bilirdiniz" diye sormayacağına, yani kamuoyu araştırmaları veya seçim sonuçlarına bakmayacağına göre cenazeyi bu delillere bakarak kaldıracak.

Toplumdaki belirsizlik ve huzursuzluk, duygusal tavırları keskinleştiriyor. Yargı duruma el koyduğuna ve elini geri çekmesi de mümkün olmadığına göre herkesin durumu kabullenmesi lâzım. Masumiyet karinesine saygı gösterip, yargının işini baskı altında kalmadan yapmasına fırsat vermekten başka çare yok. Bizler işin siyasî boyutuna bakıp, orada olup bitenlerden anlamlar devşirmeye çalışıyoruz. Savcılar ve yargıçlar siyasî polemiklere giremiyorlar; önümüzü görmek için kullanacağımız bilgileri, bu soruşturmalar hakkında sürekli konuşan Başbakan veriyor.

TEDBİRLER ÇARE OLMAYACAK

Başbakan'ın işaretlerini verdiği üzere, savcıların elindeki dosya çok sağlam ise bu tedbirlerin hiçbiri çare olmayacak. İkinci dalga tutuklamalar gerçekleştiğinde durumun vahameti kamuoyu için de "üstü örtülemez" bir şekilde zihinlere yerleşecek. Bundan sonra netleşecek olan duruma hazır olalım. Hükümet'in kaosu engelleme yeteneği olmadığı ortaya çıkacak. Bu tablo netleşince, toplumu istikrarsızlık ve ekonomik çöküş ile korkutma argümanları da çökecek. Başbakan da dahil hep birlikte, ülkeyi istikrar içinde tutacak bir çözüm ve alternatif arayışına girişeceğiz. Bulabilecek miyiz? Çözüm fırsatı Başbakan'ın elinden kayacak. Sonra?

ÖLÜ ARTIK DİRİLMEZ

Yüksek bir hararetle Başbakan'ı seven veya sevmeyenlerin körüklediği kavgayı ve kutuplaşmayı bir kenara bırakmalıyız. Ortada artık bir cenaze var. Ölüyü diriltmek mümkün olmadığına göre; "Bu cenaze nasıl kalkacak?" sorusu, hepimizden cevap bekliyor.
Zaman

Paralel yapıdan kumpas itirafı
24 Şubat 2014



Paralel yapı Özdemir'i cezaevine göndermek için odasına böcek koymuş, sahte evrak düzenlemiş


SABAH, paralel yapının üst düzey bir polis şefine kurduğu kumpasın belgesine ulaştı. Belgeye göre paralel yapı, Ankara eski İl Emniyet Müdürü Orhan Özdemir'i cezaevine göndermek için böcek yerleştirmekten sahte evrak düzenlemeye kadar her yolu denemiş. SABAH Özel İstihbarat Bölümü'nün ulaştığı belgede, 16 Şubat'ta Muş Emniyet Müdürü iken görevden alınan Muharrem Durmaz, Orhan Özdemir'e nasıl kumpas kurduğunu kendi ağzından anlatıyor.

SAVCIYA ÖZEL POLİS KURYESİ GÖTÜRDÜ

17 Aralık operasyonu ve 25 Aralık girişiminden sonra Emniyet'te merkeze alınan Durmaz'ın ıslak imzasını taşıyan bu belge, özel polis kuryesi tarafından Ankara Cumhuriyet Savcısı Cemil Tuğtekin'e gönderildi. Bu kritik belgedeki imzanın Muharrem Durmaz'a ait olduğu, İstanbul Üniversitesi Adli Bilimler ve Grafoloji Uzmanı Öğretim Görevlisi Şahin İplikçi tarafından hazırlanan bilirkişi raporuyla da ispatlandı. Orhan Özdemir'in Ankara İl Emniyet Müdürü olduğu dönemde İstihbarat'tan sorumlu İl Emniyet Müdürü Yardımcısı olan Muharrem Durmaz'ın Savcı Cemal Tuğtekin'e gönderdiği belgede Orhan Özdemir'e kurulan kumpas aynen şu cümlelerle anlatılıyor: "Değerli savcım Cemil Tuğtekin… Geçen hafta hâkim arkadaş aradı, bir araya geldiğimizde (Ankara) İl Emniyet Müdürü Orhan Özdemir'le ilgili evrak üretilmesi için bazı stratejiler üzerinde tartışmıştık. Bununla ilgili İstihbarat Şube Müdürlüğü'ndeki yetkili personelimizle ve dairemizdeki mesai arkadaşlarımla aşağıda açıklayacağım planı uygun görürseniz icraata geçiyoruz. Farklı görüşünüz olursa kurye olarak gönderdiğim arkadaşla not alarak bana iletebilirsiniz. Telefon görüşmesi yapmayalım. Görüşmelerinizi malum benzin istasyonunun kafeteryasında yapalım."

YAZICOĞLU KAZASI PLANI

Durmaz, kumpas senaryosunu, yazının hemen girişinde itiraf ettikten sonra Orhan Özdemir aleyhine tanıklık yapacak isimlerin nasıl belirlendiğini de anlatıyor. Bu arada mektubun gönderildiği Savcı Cemil Tuğtekin, aynı zamanda Orhan Özdemir'i Kayseri'de sürdürülen soruşturmaya dâhil eden savcı. Durmaz mektubunda devamla, Özdemir aleyhine tanıklık yapma planını şöyle ifşa ediyor: "Kayseri'ye donanımlı bir ekip gönderdim. Orada bağlantı kuracağımız bir isim verirseniz Orhan Özdemir'le ilgili aleyhte tanıklık yapabilecek şahısları tespit edip rapor haline getirmeyi düşünüyoruz. Daha sonra bu raporu bir ihbar mektubuyla devletin her kademesine gönderme düşüncemiz var. Orhan Özdemir'le ilgili daire mutemetlerimizle görüştük. Orhan Özdemir'in mal beyanı, soruşturma dosyaları aldığı cezalar gibi doneleri toplatıyorum. İhbar mektubumuzda bunlarda ayrıntılı bahsedip eklerine belgede koyup ihbarın inandırıcı olmasının sağlamak istiyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düşmesi olayı ile ilgili illerin istihbarat şube müdürlerine baskı yapıp Orhan Özdemir hakkında aleyhte ifade vermeye ikna ettik."

ODAYA BİRDEN FAZLA BÖCEK KOYDULAR

Bu cümleden sonra Muharrem Durmaz, kurulan kumpası "Konu gündeme geldiğinde plan kusursuz işleyecektir" diyerek yine itiraf ediyor. Mektubun sonraki cümleleri ise Özdemir'in makam odasına birden fazla böcek yerleştirildiğini gösteriyor. Orhan Özdemir'in odasına böcek yerleştirildiği dönemde Ankara İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı olan isim ise, 1999'daki 'Fethullahçı polisler raporu'nu hazırlayan ancak daha sonra paralel yapıya yakın olduğu öne sürülen Şırnak İl Emniyet Müdür Yardımcısı Zeki Güven. Mektupta böcek itirafından hemen sonra da soruşturmayı yürütecek özel yetkili hâkim ve savcılarla ilgili şantaj malzemelerinin oluşturulma planı da şöyle anlatılıyor: "Emniyet müdürünün özel kalemindeki arkadaşımızın makam odasına gerekli faydalı böceklerimizi yerleştirdik. Emniyet müdürünün nefesini takip ediyoruz. Bu kayıtları yeri geldiğinde internet servis etmeyi planlıyoruz. Can Kahraman konusu tamam. Yalnız sizin bu konuda daha aktif olmanız lazım. Biz de bu işten bir şey çıkmayacağını biliyoruz ama adamı bezdirip Ankara'dan göndermemiz lazım. Haziran sonuna kadar görevden aldıramazsak kabak bizim başımıza patlayacak. Her ihtimale karşı tutuklama sorun olmasın diye özel yetkili konuştuğumuz hâkim ve savcıların röntgenini çektik. Hasan Şatır'ın büyük bir açığını bulduk sözümüzden çıkmaz. Savcım planı sessizce uygulayalım. Baskı gelirse topu yukarıya atarız."

'MÜSTEŞARIN İLİŞKİ BELGESİ BİZDE'

Mektubun en kritik cümlelerinden biri de bir süre önce vefat eden ve görevde olduğu dönemde paralel yapıya boyun eğdiği iddia edilen Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı Ahmet Kahraman'la ilgili. Durmaz, Kahraman'a nasıl şantaj yapıldığını şu cümlelerle anlatıyor: "Adalet Müsteşarı'nın da zaten Paris'teki kadın ilişkilerinin belgesi elimizde çok zorda kalsak onu da değerlendiririz. Savcım endişe etmeyin, kuryemiz sağlam her şeyinizi paylaşabilirsiniz." Bu belgenin kozmik bilgiler taşıyan 'güvenilir' kurye tarafından savcıya ulaştırılmasından sonra, yani 20 Temmuz 2010'da Orhan Özdemir, Kayseri'de yapılan ihaleye fesat karıştırma ve suç örgütü kurma suçlamasıyla açılan soruşturmaya dahil edildi. Dava kapsamında Orhan Özdemir 4.5 ay, Ömer Zeren ise 3.5 ay hapis yattı. Yani paralel yapı, başka pek çok polis şefi ve amiri gibi Özdemir'in ve Zeren'in hayatını kararttı.

'PARALEL YAPI SAVCILARI YURTDIŞINA KAÇACAK'

Paralel yapının mağduru bir başka polis şefi Hanefi Avcı'nın da avukatı olan Fidel Okan, davada eski Ankara İl Emniyet Müdürü Orhan Özdemir'in avukatlığını yapıyor. Okan, bu skandal belgeyi SABAH'a değerlendirdi: "Bu belge esasında Sayın Başbakan'ın 17 Aralık sürecinde sürekli ifade ettiği ve paralel yapı olarak nitelendirdiği, daha ortada bir soruşturma olmadığı için adı konulamamış bana göre Ergenekon Örgütü'nün en önemli kumpas belgesidir. Belgeye ilişkin aksi mümkün olmayan bilirkişi raporları, belgede adı geçen savcının uygulamaları, belgenin içeriğindeki tüm hususların tek tek gerçekleştirilmiş olması, bu örgütün gücünü anlatmaya yeter. Kişilere ve kurumlara tuzaklar kuran bu örgüt daha o günlerde Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir'in kendilerine karşı faaliyete başladığını öğrenince kumpası sinsice hazırlayıp faaliyete geçirmiştir. Hanefi Avcı, Emin Arslan, Orhan Özdemir, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya, Faruk Ünsal gibi Emniyet müdürleri zamanında bu örgütün kumpaslarıyla karşı karşıya kaldılar. Devletin içine virüs gibi sızan bu örgütün imha edilmesi gerekmektedir. Zaman geçtikçe örgüte mensup imamlar yurtdışına kaçmaktadır. Yakın bir zamanda birçok hâkim ve savcının, Emniyet müdürünün yurtdışına kaçacağını göreceğiz. Çok geç olmadan harekete geçilmelidir. Bu bir savaştır ve bu savaşı Başbakan Erdoğan liderliğinde Türkiye kazanacaktır."

İMZA İNCELEMESİ DAVA DOSYASINDA...

Belgedeki imzanın Muharrem Durmaz'a ait olduğunu gösteren imza ve transfer incelemesi, Ankara eski İl Emniyet Müdürü Orhan Özdemir'le ilgili Emniyet Amiri Ömer Zeren davasının dosyasına girdi. Özdemir'in Özel Kalem Amiri Ömer Zeren'in sanık yapıldığı dava, Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülüyor. Zeren'in avukatı Mücahit Topaloğlu tarafından hazırlanmış 66 sayfalık savunma metni, Muharrem Durmaz imzalı yazı başta olmak üzere içindeki belgelerle birlikte Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi'ne sunuldu. Topaloğlu, savunma metninde bilirkişi raporuna ilişkin şöyle dedi: "

Özel ileti belgesi üzerindeki imza Muharrem Durmaz'a aittir.

Belge üzerindeki imza, başka bir yerden transfer edilmemiştir.

Belge üzerinde herhangi bir oynama veya biçimlendirme tespit edilmemiştir.

Belge, sonradan oluşturulmuş bir belge değildir. Tam tersine sonradan oluşturulduğu izlenimi verilmeye çalışılmıştır."

Mücahit Topaloğlu'nun bu tespitleri, Şahin İplikçi'nin raporunun yanı sıra Fiziki İncelemeler ve Kriminalistik Bilim Uzmanı Levent Güner tarafından yapılan imza transferi incelemesiyle de doğrulandı. haber10

GÜNAH DEVLETİ
Umur Talu
25.02.1014



Devletin an itibariyle en kısa tanımı bu.

Sadece “Muhafazakâr İç Savaş”, sadece “Haşhaşi-Harami Savaşı” değil, aynı zamanda (yeniden) bir “Devlet İç Savaşı”!

Ve yine dibine kadar pislik, dibine kadar lağım, dibine kadar çamur, dibine kadar .ok içinde!

Star Gazetesi “Paralel örgütün dinlediği 7 bin kişi”yi yayınladı.

Hem de Milli Piyango sıralı listesi gibi.

Telefon hatlarının sondan az önceki rakamlarına kadar.

Çok tıklansın diye albüm versiyonu bile yapılmış internette.

Kim sağlamış bu dinlemeleri?

Savcılar, polisler. Mahkeme kararları. Bir yığın müsaade. Haliyle.

İğrenç tabii.

Tam polis, istihbarat, fişleme, kumpas devleti!

İyi de bunlar kısa süre öncesine kadar “paralel” değil, devletin tam göbeğiydi.

12 yıla varan, Çankaya’yı, Başbakanlığı, Meclis’i, polisi, yargıyı elinde tutan bir iktidardan söz ediyoruz.

Hadi ilk geldiklerindeki, hatta 2007’ye kadar zaman zaman rehinesi oldukları “kontra militer devlet” pek yok artık.

Bu zatlar şerefsizce dinleme, izleme, fişleme yapmışsa; o şerefsizlik hep birlikte, hepinizin sayenizde olmuş durumda.

İşbirliğiyle.

İster tane tane tespih karşılığında, ister dana dane benler yüzünden.

Emniyet İstihbarat’ın başına oturtulan kimilerini, üzerlerindeki onca “Dink şaibesiyle” oraya konan, orada korunan ve kullanılanları, bizatihi bilerek, taammüden tayin eden kim?

İstedikleri dinleme teşkilatını kuran, bunu açıkça yahut örtülüden finanse edenler kim?

Ne istedilerse veren, kim!

Bu dinleme, izleme, fişleme ameliyesinin aynısını; gazetecilere ve başkalarına takma ve çakma terörist isimleri takarak, o mahkemelerden böyle yalan dolana sarılı kararlar çıkartarak yapan istihbarat kimin eseri?

O yapı bahanesiyle o yapının üzerine kat kat çıkıp yeni istihbarat kanununu milletin hayatına dayatan kim?

Gece yediğiniz hurmalar sabah tırmalıyorsa (veya şu sıra tam tersi), siz nasıl masum oluyorsunuz?

Havuz medyasının kimi elemanı! Kısa süre öncesine kadar, şimdi “Paralel devlet” dediklerinizle iç içe olan siz değil misiniz?

Hocasını koşa koşa ziyaret edip el öpen, vakıflarına koşturan, gezilerinde yiyip içen, onların teşkilatıyla iş pişiren siz değil misiniz?

Şimdi “Paralel medya” dediğiniz mecralarda iş ve program yapan, maddi karşılığını alan siz değil misiniz?

Birlikte yarattığınız bir kanalizasyon var…

Şimdi bir diğerinize .ok atıyorsunuz.

Siz, hepiniz, çok kirlenmişsiniz ama bir o kadar da kirletmişsiniz.

Lakin sizle kalmıyor.

Bütün ülke her gün daha beter kokuyor.

Hakikaten bunlar “paralel”.

Hakikaten “birbirine dokunmadan” bugüne kadar gelmişler, herkesi yemişler.

Hakikaten matematiği altüst ettiler…

“İki paralel çizgi asla kesişmez” kuralını yerle bir ettiler.

Çünkü iki paralel ayrı çizgilerde değil, üst üste, tek parça, birlik ve beraberlik içinde yürüdü bu yollarda, ıslattı yağan yağmurda, dinletti balçık çamurda.

Bu kadar üst üste bindikleri için, ayrılmaları da Siyam İkizleri gibi sancılı oluyor.

Birinin diliyle birinin “Çete” diğerinin “Harami” olduğunu unutmayın.

Böyle bir polis-muhaberat-kumpas devletinin bir yüzünün de “rant, rüşvet, komisyon, kutu, kasa, yağma ve havuz” olduğunu unutmayın.

Hiç unutmayın…

Bir ötekinin her türlü pisliğini, sırrını içinden şahit ve onca sene yeminli müşavir, iş ortağı olduğu için çok iyi bilenlerin; paralellerin her ikisinin de “Din, iman, ahlak, namus, doğruluk, dürüstlük, temizlik” diye inlerken dinlediğini; “yalan dolan, ayıp, günah, Allah korkusu, öte dünyada hesap dürtüsü” filan taşıdığını sandığınızı unutmayın.

Bu “Münafık Demokratlığı”… Birbirleri sayesinde öğrendiğimiz bu “Günahkâr Tamahkârlığı”… Bu “Uğursuz Arsızlığı”… Bu “Kumpas Pası”nı, bu “Kanalizasyon Organizasyonları”nı unutmayın!

Cumhurbaşkanı da demez mi, “Bu kavgada rol almayacağım” diye.

Bu kavgada başrollerden biri sizin zaten.

Kirli barış zamanı nasıl hayati rolünüz varsa, şimdi de kirli savaşın tam ortasındasınız.

Bu kavganın tam içinde, bu “Günah Devleti”nin Anayasa’ya göre en tepesindesiniz.

Şimdi ister Gül’ün ister pirincin taşını ayıklayın!

http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/924620-gunah-devleti

YOLSUZLUKLARA KARŞI HALK AYAKLANDI:
Ankara, İstanbul ve İzmir'de polis protestoculara saldırdı çatışmalar sürüyor

2502.2014


Kocaeli'de bu akşam gerçekleştirilen eylemden bir kare...

BBC'nin haberine göre; Başbakan Erdoğan ile oğlunun 17 Aralık günkü konuşmalarını içerdiği öne sürülen ses kayıtlarıyla ilgili tartışmalar sürerken, birçok ilde yolsuzluk karşıtı protesto eylemleri düzenleniyor.



İstanbul, Ankara, Eskişehir ve İzmir başta olmak üzere çeşitli kentlerde hükümeti protesto için düzenlenen gösteriler başladı.



İstanbul'daki gösterilerin en büyüğü Kadıköy’de gerçekleştiriliyor.

Altıyol'daki boğa heykeli önünde buluşan binlerce kişi Bahariye Caddesi'nden Moda'ya doğru çıkarak, çarşı içinden Kadıköy İskele Meydanı'na doğru yürüyor.

Eylemde sık sık “Hükümet istifa” sloganı atılıyor.

İstanbul’da ayrıca İstanbul Bakırköy, Kartal, Maltepe Meydanı, Okmeydanı, Sarıyer ve Sarıgazi’de de eylemler düzenleniyor.

Eskişehir’de polis ve eylemciler arasında gerilim yaşandı. Polis AKP seçim bürosu önünde göstericilere biber gazıyla müdahale etti. Yürüyüş devam ediyor.

Ankara ve İzmir'de de gösteriler devam ediyor.


Çanakkale'de bu akşam gerçekleştirilen hükümet karşıtı protestodan bir kare...

Ankara'da Kennedy Caddesi'nde polis, göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale ediyor.

Polis, İzmir'de göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.

Müdahale sonrası göstericiler ve polis arasında çatışma çıktı.



İstanbul Kadıköy’de gösteri sonrası AKP ilçe binasına yürümek isteyen gruba polis, biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.


Bu akşam Kadıköy'de düzenlenen hükümet karşıtı eylemden bir kare...
haber93

ABD'li uzman: Ses kayıtları orijinal, cihaz Bilal'in telefonunda
27/02/2014



Başbakan Erdoğan ve oğlu arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtları hakkında Miami Herald gazetesine konuşan ABD'li Adli Bilişim Uzmanı Joshua Marpet, kayıtları detaylı olarak incelediğini ve montaj bulgusuna rastlamadığını söyledi.
Facebook'ta Paylaş

WASHINGTON – Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtlarını analiz eden Amerikalı Bilgi Güvenliği ve Adli Bilişim Uzmanı Joshua Marpet, kayıtlarda herhangi bir montaj izine rastlanmadığını ifade etti.

Konu hakkında Miami Herald gazetesine konuşan Marpet, ‘montaj’ olarak adlandırılabilecek bölümlerin sadece 5 farklı ses kaydı arasındaki geçişlerde gözlemlediğini söyledi. Marpet, “Eğer bunlar gerçek değil ise daha önce hiç görmediğim bir yanıltıcılıkta olmalı” dedi.

Miami Herald’ın haberi sosyal medyada kısa sürede yayılınca Amerikalı uzman, internet üzerinden ses kayıtlarını analiz ettiğini açıkladı. Marpet, canlı yayında detaylı bir şekilde kayıtları inceleyerek herhangi bir montaj bulgusuna rastlamadığını söyledi. Audacity adlı program üzerinden kayıtlardaki ses frekanslarını gösteren ve frekanslar arasındaki uyuma dikkat çeken Marpet, “Bunların gerçek görüşmeler olduğunu düşünüyorum. Çok sayıda görüşmenin aynı ses dosyasında toplandığını görüyorum” dedi.

DİNLEME CİHAZI BİLAL’İN TELEFONUNDA

McClatchy Medya Şirketi‘nin isteği üzerine ses kayıtlarının analizini yapan veri güvenliği adli danışmanlık şirketi Guarded Risk‘in sahibi Marpet, seslerin tamamen uyumlu olduğunu belirtti. Telefonda Başbakanın sesinin daha ‘mekanik’ bir şekilde duyulduğunu, bunun da kriptolu telefon kullanmasından kaynaklandığını söyleyen Marpet, “Dinleme cihazı büyük ihtimalle Bilal Erdoğan’ın telefonuna yerleştirilmiş. Bu nedenle Bilal’in sesi daha net geliyor” dedi.

RAPOR HAZIRLIYOR

Twitter’dan da takipçilerinin sorularını yanıtlayan Marpet, çok sayıda soru gelmesi üzerine yarım saatlik sanal bir konferans düzenledi. Canlı olarak bir kez daha ses kayıtlarının analizini yapan dijital güvenlik uzmanı bütün verileri kısa bir süre içinde bir rapor halinde yayınlayacağını belirtti.

Radikal

Economist: Erdoğan siyasi hayatını kurtarmaya çalışıyor
28 ŞUBAT 2014



İngiliz Economist dergisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'la yaptığı konuşmalara ait olduğu iddia edilen telefon kayıtlarından sonra siyasi geleceğini kurtarma mücadelesi verdiğini yazdı.

Erdoğan'ın bu kayıtları "alçakça, hayâsızca bir montaj" olarak nitelediğini ve arkasında Fethullah Gülen'in olduğunu ima ettiğini hatırlatan dergi şöyle diyor:

"Amaçları Erdoğan'ı indirmek, bazıları belki de 30 Mart'taki yerel seçimlerden önce diyor. Peki, bunu başarabilirler mi? Ülkeye hâkim olan belirsizlik ortamında, ihtiyatlı olma alışkanlığı olan Batılı diplomatlar bile 'Her şey mümkün' diyor. Erdoğan'ın yolsuzluk soruşturmasının bir dış komplo olduğu ve bunun da Fethullah Gülen eliyle hayata geçirildiği iddiası sadık destekçi kitlesini tatmin etmiş olabilir. Ama bomba gibi düşen telefon kayıtları insanların aklına şüphe saldı."

"Bu kayıtları YouTube'da 2 milyon kişi izledi. Bir kadın vapurda diğer yolculara dinletti. Binlerce kişi hükümetin istifası talebiyle sokaklara döküldü. Yeni gösteriler bekleniyor ve Gezi Parkı oylarındaki gibi şiddet ortamına dönüleceği kaygısı var. Kürtler de huzursuz ve protestolar yapma tehdidinde bulunuyorlar. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, PKK ile ateşkesin bozulabileceğini söyledi. Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay 'Erdoğan köşeye sıkışmış durumda. Hapse girmemek için her şeyi yapabilir' diyor.'

'Cumhurbaşkanlığı 30 Mart'a bağlı'

"Erdoğan, Gülen'e yakın olduğu düşünülen binlerce polis memuruyla savcıların görev yerlerini değiştirdi. İnternette sansürü ağırlaştıran, hükümete savcılar ve hâkimler üzerinde daha fazla denetim veren ve MİT'in yetkilerini artıran yasalar geçirdi. Erdoğan bu önlemlerin Gülen'in paralel devletini dağıtmak için gerekli olduğunu söylüyor. Ama birçokları için bu Erdoğan'ın yerini sağlamlaştırmak, yeni kayıtların çıkmasını engellemek ve kendisinin ve ailesinin kovuşturulmasını engellemek için yaptığı girişimler. Birçok kişi Erdoğan'ın, sahibi olduğu iddia edilen milyon dolarları dışarı çıkarma görüntülerinin çıkmasını bekliyor. "

"Ağustos'ta görev süresi sona eren Abdullah Gül'ün Erdoğan'la makamlarını değiştirmek istediği farz ediliyordu. Ama Erdoğan'ın cumhurbaşkanlık hayali, AKP 30 Mart'ta güçlü bir şekilde kazanmazsa, gerçekleşmeyebilir. "

Hâlâ genel kanı, ekonomi kötü gitmedikçe, çok az kişinin yöneticilerin yolsuzluklarından rahatsız olacağı şeklinde. Ama bu yanlış çıkarsa (Şimdi bazı insanlar AKP'nin Ankara'da kaybetmesini bekliyor) AKP üyeleri Erdoğan'ın yerine başka birini getirmeye karar verebilirler."

"Gül, hâlâ Erdoğan'ın yerine geçebileceği düşünülen bir isim. Diğer bir isim itibarı lekelenmemiş Ali Babacan. Ama daha büyük mesele, Erdoğan'ın nereye konulacağı. Kılıçdaroğlu, bu hafta Erdoğan'a ne yapması gerektiğini söyledi: 'Helikoptere bin, yurt dışına kaç'."
BBCT

Ahlaksız: 4 Ahlak: 0
Barış Pehlivan / Karşı Gazetesi
15.03.2014



Meclis 4 eski bakan; Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar’la ilgili yolsuzluk fezlekelerini görüşmek üzere olağanüstü toplanacak. TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Meclis'in 19 Mart Çarşamba saat 15:00'te toplanacağını açıkladı. Tatildeyken olağanüstü toplanmayla ilgili, Meclis içtüzüğünün 7. Maddesi şöyle diyor: “Birleşim yeterli çoğunlukla açılabildiği takdirde, Başkan, ilk önce çağrı yazısını okutur ve bu toplantıyı gerektiren konu görüşülür.”

İçtüzükte atfedilen yeterli çoğunluk sayısı 184. CHP, MHP ve BDP’nin anlaştığı düşünülürse; bu sayıya kolaylıkla ulaşılacak.

Bu demek oluyor ki; 19 Mart günü içtüzükte belirtildiği gibi Meclis’te “toplantıyı gerektiren konu”, yani fezleke meselesi görüşülecek.

Ancak; TBMM Genel Kurulu'nda fezlekelerin sadece üst yazısının okunması bekleniyor. Yani ayrıntılarına girilmeyecek. Eğer 55 milletvekilinin önergesiyle soruşturma komisyonu kurulursa, o zaman eski bakanların incelenmesine başlanabilecek.

Peki, fezlekelerin içeriğinde ne var?

Bu sorunun yanıtı; Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in olağanüstü toplantı kararı almasından saatler önce internete sızdırıldı. Başbakan ve bakanların ses kayıtlarını yayınlayan sosyal medya hesaplarından sızdırılan bu fezlekeleri baz alırsak; Muammer Güler, Zafer Çağlayan ile Egemen Bağış hakkındaki iddialar tek bir fezlekede yer alıyor. Erdoğan Bayraktar ile ilgili iddialar ise ayrı bir fezlekede.

HANGİ KELİME KAÇ KEZ GEÇİYOR

Ağırlıkla telefon konuşmalarının yer aldığı fezlekeler toplamda 310 sayfa. Kuşkusuz içindeki çarpıcı iddialar çok tartışılacak. Ama gelin biz öncelikle bir çetelesini çıkaralım, fezlekelerin ruhunu ortaya koyalım. İnternete sızdırılanları baz aldığımızda; fezlekelerde hangi kelimeler kaç kez geçiyor, rakam rakam verelim:

Muammer Güler: 643

Zafer Çağlayan: 543

Egemen Bağış: 186

Erdoğan Bayraktar: 89

Başbakan: 56

Rıza / Reza: 3656

Barış Güler: 813

Salih Kaan Çağlayan: 121

Süleyman Aslan: 466

Ali Ağaoğlu: 27

Örgüt: 354

Rüşvet: 455

İran: 273

Halk Bank: 187

Baba: 104

Oğul: 69

Para: 1029

Döviz: 30

Dolar / USD: 364

Euro / Avro: 138

Frank: 11

TL: 89

Havale: 28

Şerefsiz: 8

Şeref: 3

Pezevenk: 10

Ahlaksız: 4

Ahlak: 0

Günah: 7

Sevap: 0

Allah: 131

Vicdan: 0

Kul hakkı: 0

Henüz okumadınız ama fezlekeleri sizin için özetleyebildik mi?

Odatv.com

Twitter engellemesi: '21. yüzyılda kitap yakma'
23 MART 2014



Türkiye'de uygulamaya konan Twitter engellemesine dış basından tepkiler devam ediyor. Bu konuya yer veren Pazar gazetelerinden Independent on Sunday, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde yayımlanan "21. yüzyılda kitap yakma" benzetmesini öne çıkarıyor.
Independent on Sunday, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın sitesindeki bir bloğa dayanarak, "Her gün, dünyada çeşitli hükümetler değerli kaynaklarının bir kısmını internet sansürüne ayırıyor. Bu, 21. yüzyılda kitap yakmadır ve kimseyi daha güçlü kılmıyor." yorumuna yer veriyor.

Gazete, blogdaki "Bazen bizim dostlarımız da bu hatayı yapıyor. Türkiye gibi bir dostumuzun fikirlerin serbest dolaşmasından, hatta Twitter'da yapılan eleştirilerden korkacak bir şeyi olmamalı. Yurttaşlarının sosyal medya araçlarına erişimini engelleme çabaları son bulmalıdır." sözlerini aktarıyor.

Makalede İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt'in, Twitter yoluyla yaptığı açıklamaya yer verilerek Türkiye'nin sosyal medyaya erişimi engelleme girişimlerini "aptalca" olarak nitelediği ve yasağın "işlemediğini ve ters etki yarattığını" vurguladığı da aktarılıyor.

Observer gazetesinde ise, Başbakan Erdoğan'ın Gezi olayları sırasında yaptığı "Sosyal medya denen şey toplum açısından en kötü hastalıktır." konuşması hatırlatılarak, Erdoğan'ın "Twitter'ı yasaklamaya kalkışıp (başaramayarak) kendisini gülünç bir duruma düşürdüğü" ifade ediliyor.
Bir hafta sonra yapılacak yerel seçimlerin Erdoğan açısından önemli bir sınav olacağı ve Ağustos'taki cumhurbaşkanlığı seçimindeki adaylığının, bu seçim sonuçlarına bağlı olduğu vurgulanıyor.

'Tehlike büyük olmasaydı...'

Financial Times gazetesinde yayımlanan Alev Scott imzalı makalede ise, Twitter engellemesi şöyle değerlendiriliyor:

"Erdoğan'ın Perşembe günü tehditlerini tekrarlamasından birkaç saat sonra Twitter yasağı başlayınca sosyal medya hareketlendi. Bu tehditlerin seçimler bu kadar yakınken ve belirgin bir mahkeme kararı olmaksızın birdenbire hızla uygulanması, birçok varsayım üretilmesine neden oldu. Erdoğan neden korkuyordu? Seks kasetleri ve suikast planları, en favori varsayımlar arasında. İşin ilginci, başbakanın bastırmaya çalıştığı söylentiler çoğaldı; seçimler öncesinde başbakanı utandırmak için gelecek hafta nelerin sızdırılacağına dair söylentiler paylaşıldı."

"Gözükara önlemler Erdoğan'ın zor bir dönemden geçtiğinin göstergesi. Popüler bir sosyal medya sitesinin yasaklanması değersiz bir eylem ve birçok internet kullanıcısı önemli bir bilgi sızdırılacağından emin. Başbakanın yasaları neredeyse kopma noktasında zorlayarak, uluslararası grupların tepkisini alacak (İnsan Hakları İzleme Örgütü bu olayı "Türkiye'de ifade özgürlüğüne bir başka büyük darbe" olarak niteledi) ve kendi partisi içerisinde muhalefeti kışkırtacak şekilde bunu yapmasının başka bir nedenini düşünmesi zor."

"Bu ayrıca oy getirecek bir şey de değil. Twitter kullanan Türklerin zaten AKP'ye oy vermesi pek muhtemel değil; Erdoğan baskı kokan bu eylemle kararsız seçmenleri de kendisinden uzaklaştırdı."

"AKP normalde seçimler konusunda kurnaz politika izler. İnternette biraz araştırma yapmış ve üzerinde biraz düşünmüş olsaydı Twitter'ı engelleme girişiminin de uzun süre başarılı olamayacağını anlardı."

"Erdoğan tehlikenin büyük olduğunu düşünmeseydi hem kendisi, hem de partisi açısından ciddi sıkıntı yaratacak bir adım atmazdı. Neden bu adımı attığını bilmiyoruz. Fakat Türkiye'de, Twitter kullananlar büyük bir beklenti içinde."
BBCT


En son Ekim tarafından Çrş Hzr 24, 2009 7:51 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Hzr 21, 2009 11:29 pm    Mesaj konusu: Vicdanlar bu azgın hırsızlık, arsızlık karşısında çatlıyor Alıntıyla Cevap Gönder

Vicdanlar bu azgın hırsızlık, pislik, arsızlık karşısında çatlıyor: Habertürk yazarı Semerci de isyan etti
02.03.2014



Habertürk gazetesi yazarı Yavuz Semerci, kendi gazetesinin de dahil olduğu skandal kasetlerinin ardından bugün vicdanının sesini dile getiren ve gözümüün önünde olup biten bu yolsuzluk, hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük ve pişkinliklere artık vicdanını dayanamadığını gösteren bir isyan yazısı yazdı kendisini yürekten tebrik ediyoruz...

Semerci, bugün yazısında "isterseniz yayınlamayın" diyerek gazete yönetimine çağrı yaptıktan sonra "O yüzden diyorum ki, hakkındaki yolsuzluk kayıtlarının yalan olduğunu ispatlayamayan Tayyip Erdoğan'a artık saygı duyamıyorum. Söylediği şeylere kulaklarımı tıkıyorum. Sesini duymaktan rahatsız oluyorum. Sandığı işaret etmesini hiç önemsemiyorum. Sandıktan değil yüzde 50, yüzde 80 oy bile alsa görüşüm değişmez... Benim için Erdoğan, artık doğru şeyleri seslendirse bile yanlış kişidir... Yok hükmündedir... " ifadelerini kullandı.

İşte Semerci'nin o yazısı:
EntellektuelForum


Yalan söylemeyeceğim.

İsterseniz tarafsızlığımı yitirdiğimi düşünün. İsterseniz paralel yapının esiri olduğumu söyleyin.

İsterseniz gazeteciliği bırakıp, ölümüne biat eden ekibin yazdığı çizdiği gibi paralel yapının gizli hücresi deyin... Hani biraz daha ileri gidin, isterseniz vatan haini deyiverin...

AK Parti'nin tüm dürüst, çalışkan kadrosu, iktidarı destekleyen milyonlarca vatandaş kusuruma bakmasın.

Bu gazetenin sahibi kusuruma bakmasın...

Bu gazetenin yayın yönetmeni kusuruma bakmasın; isterse bu yazıyı kullanmasın...

Bu yazımı okuyan okurlarım, kim hangi parti destekliyorsa desteklesin, onlar da kusuruma bakmasın; isterlerse beni artık bu köşede görmek istemesinler...

Çocuklarım kusura bakmasınlar, belki işsiz kalıp onları zor duruma düşüreceğim...

Sevdiklerim de kusura bakmasın, isterlerse "Sana mı kaldı'' desinler...

İsterlerse "Gör başına neler gelir" desinler...

Ve mesleğim...

Doğru gördüğünü yaz diyen mesleğim...

Kimseye hakaret etme, özel yaşamın gizliliğini ihlal etme ama halkın bilgi alma hakkına saygı duy diyen meslek ilkelerim...

Kamunun bilgilenme hakkını gerekirse ülke çıkarlarının üzerinde tut diyen iç sesim...

"Kalemi kır ama kalemini asla satma" diyen büyüklerim...

Beni anlayacaktır...

Eğer bugün haykırmazsam, eğer bugün nesnel gerçeği vurgulamazsam, yarın bu mesleği sürdürme gücünü kaybederim.

Samimiyetimi yitiririm...

Sandıktan çıkan her kimse saygı duydum. Ceketimi ilikledim. Milyonlarca insanın oyunu almış birini, fikri ne olursa olsun bu ülkeyi yönetme hakkı vardır diye düşündüm. İyi olanı, bu halk için doğru olanı hep alkışladım. Kimliğine, meşrebine, siyasi düşüncesine bakmadım...

İster Devlet Bahçeli ülkeyi yönetsin, ister Abdullah Gül, ister Bülent Arınç, ister Kemal Kılıçdaroğlu, ister Ali Babacan, ister Mehmet Şimşek......

Beni herkes yönetir ama bir tek kişi yönetemez...

Yolsuzluk yapan yönetemez...

Babamın oğlu olsa bile tek kuruşluk saygı duymam, duyamam...

O yüzden diyorum ki, hakkındaki yolsuzluk kayıtlarının yalan olduğunu ispatlayamayan Tayyip Erdoğan'a artık saygı duyamıyorum. Söylediği şeylere kulaklarımı tıkıyorum. Sesini duymaktan rahatsız oluyorum. Sandığı işaret etmesini hiç önemsemiyorum. Sandıktan değil yüzde 50, yüzde 80 oy bile alsa görüşüm değişmez...

Benim için Erdoğan, artık doğru şeyleri seslendirse bile yanlış kişidir...

Yok hükmündedir...

Keşke bildiklerim yalan olsaydı...

Keşke kandırılmış olsaydım...

Keşke o baba-oğul arasındaki konuşma kaydını duymasaydım...

Kusura bakmayın olur mu!..

Yazmasaydım, mesleğime ihanet ederdim...

Bu halk, farkında olanı da olmayanı da, yalanı, yolsuzluğu, hele hele bir işadamının parası için önüne yatan bakanları ve onları koruyanları da hak etmiyor.

Gülen Cemaati ve AKP hükümeti arasındaki gerilim ABD'de nasıl görülüyor?
İlhan Tanır
Gazeteci, Washington
5 ŞUBAT 2014



Gülen Cemaati ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin mücadelesinin Türkiye'nin sınırları dışında nasıl şekilleneceği merak konusu.
Konu, Ocak ayının ortalarındaki 6. Büyükelçiler Konferansında, dünyanın dört bir yanında Türkiye'nin temsilciliğini yapan sefirlere, Başbakan Erdoğan'ın yaptığı konuşma sonrası tartışılmaya başlandı.

Bu konferansta Erdoğan, 17 Aralık sürecinin ''yolsuzluk kılıfına gizlenmiş bir darbe girişimi'' ve Cemaat'in hedefinin ''hükümet ya da parti değil, Türkiye'' olduğunu belirmişti.

Erdoğan aynı konuşmada, büyükelçilere, Gülen Hareketine karşı yurtdışında da mücadele edilmesi gerektiğini net bir şekilde belirtti: ''Burada hiçbir arkadaşımın ihmalkâr davranmaması gerekir. İlgili tüm mercilere bunları anlatmanız gerekir… Bu örgütün gerçek yüzünün yurt dışında artık mutlaka anlatılması ve deşifre edilmesi gerekir.''



Peki, bu mücadele ABD'de nasıl şekillenecek? Öncelikle, Türkiye'den bazı diplomatik kaynaklara göre, yabancı ülkelerdeki Büyükelçilik seviyesinin altındaki diplomatlara Gülen Hareketi ile mücadele edilmesi yönünde herhangi bir talimatname gitmiş değil.

Bu tür siyasi konuların bizzat Ankara'daki Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, dışarıda ise Büyükelçilik veya Başkonsolosluk seviyesinden yürütülmesi bekleniyor.

ABD'yi düşündüğümüzde, bir taban hareketi olarak ABD'nin bütün eyaletlerine dağılmış, Kongre üyelerini sadece Washington'da değil, bizzat seçildiği eyaletlerde de sıkça ziyaret eden bir Cemaat disiplini olduğunu görüyoruz.

Lobi faaliyetleri

Kendi yerel bölgelerindeki ofislerin sıklıkla ziyaret edildiğini, Cemaatin davetlerine katılan Kongre üyeleri farklı zamanlarda dile getirdiler.
Özel veya Charter okullar (devlet tarafından fon ayrılan, özel şirketlerce yönetilen okullar), dernekler, diyalog kurumları ve sivil hayattaki Amerikan-Türk vatandaşları ile, ülkenin dört bir yanına yayılmış ve hızlı bir büyüme gösteren Gülen Hareketine karşı, Türkiye'nin üst seviyedeki diplomatları 'ne denli veya hangi insan kaynağı ile mücadele edebileceği' soruları akla geliyor.

Cemaatin dernekleşme tarafını bir lobi olarak görürsek, ABD'de bulunan ve geçmişi 1980'lere uzanan diğer farklı Türk-Amerikan lobileri de hem Kongre'de hem de diğer Amerikan kurumları düzeyinde, Türkiye'nin davasını anlatmakta ve bunun için de Türk devletinden para almaktalar.
Bu lobilerden birinin liderine göre ise, kendilerinin bu kavgaya katılma niyetleri yok.



Kendi toplumsal çevrelerini ve ileri gelenlerini ''laik, modern ve Atatürkçü'' olarak tanımlayan bu yetkili, kendilerini ''Cemaat'e sempatileri pek olmasa da, AKP iktidarıyla da zorunluluktan çalışan gruplar'' olarak tanımladı ve ''Erdoğan'ın Cemaate karşı açtığı savaşa dahil'' olmalarını kimsenin beklememesi gerektiğinin altını çizdi.

Gülen Cemaati'ne yakınlığıyla bilinen OrtaBatı-Amerika Türki-Amerikan Federasyonu (TAFM) Başkan Yardımcısı Bilal Ekşili, Türkiye'deki krizin ABD'deki kendi faaliyetlerine herhangi bir zararı olmayacağı görüşünde:
''Aklı selim sahibi diplomatlar bu tür provokasyon ve espiyonaj tarzındaki değerlendirmeleri, devlet terbiyesinden geçmiş süzgeçten geçireceklerini ve ona göre değerlendireceklerini düşünüyorum. Başlatılmış bir yolsuzluk soruşturması neticesinde, daha 3 ay öncesine kadar övdüğü, örnek gösterdigi Hizmet hareketini, desteklediği eğitim kurumlarını karalayarak da herhangi bir siyasi ranta çevirmenin de mümkün olmadığını düşünüyorum.''

ABD'deki Gülen okulları

Gülen Hareketinin yurtdışı ve özellikle de ABD'deki en önemli kurumları olarak ilk akla gelenler ise Gülen Hareketine yakın girişimcilerce açılan okullar.
Gülen okullarını sadece ABD'de değil, bütün dünyada eleştirel gözle izleyen "Turkish Invitations Weebly'' sitesine göre, harekete yakın isimler tarafından ABD'nin 26 eyaletinde açılmış 140 civarında Charter Okul ve 20 civarında da özel okul var.

Gülen'e yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Kurumsal İletişim Direktörü Selim Özdemir, bu okulların Cemaatle bağı hakkındaki sorulara, Gülen'in ''Türk-Amerikan eğitimci ve girişimcilerin açmış olduğu müesseselerle kurucu, yönetim kurulu üyeliği ve benzeri herhangi bir resmi ilişkisi söz konusu değildir. Ancak ilham kaynağı olma şeklinde bir ilişkiden bahsedilebilir,'' yanıtını verdi.

Genel kanı ise resmi bir bağ olmasa da, bu okulların Cemaate yakın isimler tarafından açıldığı ve yönetildiği şeklinde.

Gülen Hareketi'ne bağlı okullarla ilgili ilk çalışmalarını 1995 yılında Orta Asya Cumhuriyetlerinde yapmaya başlayan ve şimdilerde Washington'daki Carnegie Endowment for International Peace'de çalışmalarını sürdüren uzman Bayram Balcı, bu son krizden önce de, 1990'lı yıllarda Orta Asya Cumhuriyetlerinde görev yapan birçok Türk diplomatın Gülen okullarını eleştirdiğini ve uzun süre okul ve diğer Cemaat kurumları ile mesafesini koruduğunu hatırlattı.

Bununla birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin Dışişleri Bakanı sıfatıyla Abdullah Gül'ün 2004 yılının Nisan ayında yayınladığı bir genelgeyle, Büyükelçiliklerin, bulundukları ülkelerdeki Türk okullarına yardımlarını esirgememelerini istemesi, yeni bir dönem başlatmış oldu.

'Güç mücadelesi'

Özellikle son yıllarda, AKP ve Cemaat'in yurtiçinde de yakınlaşmasıyla birllkte, örneğin ABD'de, Türkiye Büyükelçi ve diplomatlarının Gülen Hareketine yakın kurumlarca organize edilen etkinliklere yoğun bir şekilde katılım gösterdiği dikkatlerden kaçmadı.

Sadece Türk diplomatlar değil, ABD hükümetinin bakanları, eyalet ve federal seviyelerindeki senatör, temsilci ve bürokratları da dahil olmak üzere, ABD'de bulunan diğer ülke diplomatları da Hareket'e yakın durdular, ortaklaşa konferans ve galalar düzenlediler.

Gülen Cemaati ile AKP arasında Türkiye'de süregelen krizin Washington'da nasıl algılandığına dair yaklaşımlarda bazı farklılıklar mevcut.

Örneğin Lehigh Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Türkiye uzmanı Henri Barkey'e göre, yolsuzluk dosyaları ve Halk Bankası etrafında dönen iddiaların ardından, ABD yetkililerin ve Büyükelçisinin suçlanmasıyla, "ABD hükümeti Ankara'ya nasıl bir mesaj vereceğini bilemez hale geldi."

Yine Barkey'e göre, geçtiğimiz hafta ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel'in Ankara ziyaretini rafa kaldırması da aradaki sorunların en somut mesajıydı ama ''şimdiye kadar Ankara bu mesajları almış görünmüyor.''

AKP'ye yakınlığıyla bilinen Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı'nın (SETA), Washington DC ofisinde araştırma direktörü olarak görev yapan Kadir Üstün'e göre ise, Washington çevreleri, Türkiye'de olanları genelde ''güç mücadelesi'' bağlamında tartışıyor.

''Yolsuzluk da tartışılıyor ama siyasi mücadele bağlamında soruluyor... Bazı Amerikalılar da belirsizlik, istikrarsızlık olacak mı diye soruyorlar.''

Üstün ayrıca, ABD'nin resmi pozisyonu olarak Türkiye yargı sistemindeki 'şeffaflık, hızlılık ve adalet'' ve "hukuk üstünlüğü" gibi genel ilkelere vurgu yapmasının zaten Türkiye'nin demokratik bir ülke olarak savunması gereken prensipler olarak gördüğünü iletti.

Diğer taraftan, daha önce ikili ülke görüşmeleri büyük resimde bölge meselelerine odaklanırken, Üstün'e göre, Gezi ve 17 Aralık süreci ile birlikte, "odak daha Türkiye içi meselelere kaydı."

SETA DC ofisi, uzun bir süreden beri ilk kez geçtiğimiz hafta AKP MKYK üyesi ve Anayasa Hukuku profesörü Osman Can ve AKP'nin dışilişkiler başkanlığına geçtiğimiz haftalarda getirilen Yasin Aktay'ı konuk ederek, kapalı bir toplantıda Türkiye ile ilgilinen onlarca uzmana son gelişmeleri anlattı.
ABD'de, Avrupa'ya benzer bir şekilde Milli Görüş teşkilatlanmalarına sahip olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, kendisine yakın hissettiği TÜMSİAD ve MÜSİAD iş grupları ABD'de yok denecek seviyede zayıf. Ondan dolayı da SETA DC ofisi, partinin görüşlerinin Amerikalı muhataplara iletildiği en etkili merkez olarak kabul ediliyor.

'Darbe' mi 'yolsuzluk dosyası' mı?

Peki AKP hükümetinin Türkiye'de olanları bir darbe olarak tanımlamasını ve Gülen Hareketini tüm bu yolsuzluklar dosyalarının arkasındaki güç olarak tanınmasını Amerikan tarafı nasıl değerlendiriyor?

Amerikan hükümet çevreleri ile yakın ilişkiler içindeki Barkey, ABD hükümetinin "hiçbir şekilde darbe söylemine inanmadığını" ifade etti.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüleri de, darbe kelimesini kullanmazlarken, olanları 'yolsuzluk dosyası' olarak isimlendiriyorlar. Barkey, Gülen Hareketinin Türkiye'deki etkisi kabul edilse de, Amerikalıların, 12 yıldır mecliste çoğunluğa sahip olan bir iktidarın, "şimdi kötü giden hemen herşeyin Gülen'e bağlanmasına şaşırdığını" sözlerini ekledi.

Geçtiğimiz hafta Washington'un ileri gelen düşünce kuruluşlarından bir diğerinde Türkiye ile ilgili kapalı bir toplantıya katılan bazı Amerikan yetkilileri de, kamuoyu önünde "Türkiye'deki gelişmelerle ilgili söz söylemekten kaçındıklarını, ama uyarıların net bir şekilde kapı ardındaki görüşmelerde Türk muhataplara iletildiğini" söylemişti.

ABD'den bakınca Türkiye dışında ve ABD özelinde, AKP hükümetinin Cemaat yapılanmasına zarar verebilmesi kolay görünmüyor. Gülen Hareketinin özellikle 17 Aralık'tan itibaren yurtiçinde olduğu kadar uluslarası arenada da dini ve sosyal bir Hareketten ziyade siyasi bir iktidarı yerinden etmeye çabalayan bir Hareket gibi görülmeye başlanmasının, Hareket'e imaj açısından ciddi zarar verdiği algısı hakim.

Bu algının, siyaset üstü olduğunu ispat için onyıllar boyu gayret vermiş bir Hareketi otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü (Orta Asya Cumhuriyetleri gibi) ülkelerde olduğu kadar demokrasi hassasiyeti olan Batı ülkelerinde de öngörülemeyen bir dizi sorunla başbaşa bırakması bekleniyor.
BBCT

Hükümlü gazeteci - yazar Şükrü Sak: Meğer “Yargıtay imamı” dosyaları Pensilvanya’daki hocaya onaylatıyormuş…



-Ne zamandır cezaevindesiniz?
-Yaklaşık 2 senedir.

-Yargıya sızmış bu malûm örgütün, hukuku Müslümanlara karşı silah olarak kullandığını iddia ediyorsunuz?
-Hukuku Müslüman gruplara karşı kullanma noktasında, bu “cemaatin” 28 Şubat darbecilerinden geri kalır yanı yok! Hatta fazlası var!

-Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
-Gayet somut örneklere dayanarak söylüyorum; 2011’de bir “gece yarısı operasyonu” ile Yargıtayı ele geçiren bu örgüt Müslümanlara olan kin ve husumetini, peşpeşe “onayladığı” dava dosyaları ile gösterdi.

-Hangi dâvâlar?
-İBDA çizgisindeki Müslümanların dâvâları, Hizbullah ve Hizb-ut Tahrir çizgisindeki Müslümanların dosyaları. Benim bildiğim; 5 ayrı İBDA dosyasında, – çoğu 28 Şubat’tan kalma- yaklaşık 100 kişi, Hizb-ut Tahrir davasında 300 kişi, Hizbullah çizgisinde de, Mustazaf-Der’in kapatılması, Elazığ İhya-Der ve Adıyaman Vahdet-Der dâvâları… Bunların hepsi, bu malûm örgütün Yargıtay’ı ele geçirmesinin ardından 2012’nin Şubat ayında onayladığı dâvâlar…

-Bunlarda “hukuk” değil, kin ve düşmanlık mı var?..
-Kesinlikle. Bakın Ergenekon ve Balyoz dâvâlarındaki hukuksuzluklar, delil uydurmalar vesair, kamuoyunda konuşulduğu için herkes biliyor. Ama bu dâvâlardaki hukuksuzluklar, Ergenekon ve Balyoz dâvâlarından on kat daha fazla…

-Mesela?..
-Hizb-ut Tahrir. Adamlar, metod olarak silahlı mücadeleye karşı olmalarına rağmen, “silahlı örgüt kurmaktan” ceza aldılar. Üstelik eski Yargıtay başkanı Sami Selçuk’un, “Bunlar felsefe olarak silahlı mücadeleye karşı” diye bilirkişi olarak rapor vermesine rağmen. Şimdi onlarla cezaevinde beraber yatıyoruz.

-Başka?..
-Hepsi aynı tarihten sonra onaylanan; 35 İbda’cıya verilen isyan cezası, 33 İbda’cının ceza alığı Bandırma davası, 5 İbda’cıya “ağırlaştırılmış müebbet” verilen dava, 8 İbda’cıya 30’ar yıl verilen skandal dava ve benim de içine olduğum 6 İbda’cı gaeteciye verilen “örgüt üyeliği” cezası… Bunların çoğu 28 Şubat’tan kalma davalar. (Ve 2012’nin Şubat’ında, yargıya sızmış bu örgüt tarafından onaylanan davalar. Bu davalardaki hukuksuzluk ve adaletsizlikler, Ergenekon ve Balyoz davalarından on kat daha fazla. Fakat bunlar konuşulmuyor maalesef. Üstelik bu “cemaatin” yargıdaki “İmamları”nın İbda siyasî çizgisine olan düşmanlığı bilinmesine rağmen…

-Ne var bu dosyada suç olarak, suç unsuru olarak?..
-“Gerekçeli karar”dan aynen okuyorum, bakın: DGM önünde fotoğraf çekmek, örgütsel kitap okumak, (Yasal bir dergiyi) derginin yasal temsilcisine (Almanya temsilcisi M. Fişenkçi) göndermek, dergi kapağına mahkeme resmi koymak… DGM önünde slogan atmak…

-Bunlardan dolayı mı örgüt üyeliği cezası aldınız?..
-Evet, üstelik bunlar normal gazetecilik faaliyetleri… Burada çok daha ilginç bir ayrıntı var, ki bence burası çok önemli, hele “yargı çetesi-Yargıtay imamı” gibi hususların bugün artık iyice netleşmiş olması, bizim iki sene önce anlatmaya çalıştığımız meseleydi, o da şu; yerel mahkeme bize; “yardım ve yataklıktan” 3 yıl 9 ay ceza vermişti.

-Sonra dosya Yargıtay’a gitti?..
-Evet, Yargıtay dosyayı aleyhimize bozdu. Yani dedi ki; “Bunlara az ceza vermişsiniz. Bunlara 3 yıl 9 ay değil, öğüt üyeliğinden 7 yıl 6 ay ceza vereceksiniz” dedi. Yerel mahkeme de Yargıtay’ın bu kararına uydu.

-Herhangi bir eylem, yaralama, bombalama vesair?…
-Yok yok, işte gerekçeli karar ortada. Mütefekkir “Salih Mirzabeyoğlu’nun fotoğrafları ele geçirildi” diyor, “delil” olarak.

-Yani?..
-“28 Şubat çetesi”nin dayatması ile açılan bu dava, 28 Şubat’ın 13. Yılında, malûm Yargıtay tarafından onaylandı.

-Ne zaman cezaevine girdiniz?…
-2012’nin 20 Nisan’ında. Orda da, tarihin bir ironisi vardı; 28 Şubat’ın baş aktörü Çevik Bir’in gözaltına alınıp tutuklandığı gün, biz de cezaevine girdik. Bugün itibariyle onlar tahliye oldu, biz cezaevindeyiz. Ve netice “darbecileri yargılıyoruz”un bir “algı operasyonu” olduğu anlaşılmıştır sanırım….

-Bu Yargıtay Süreci ile ilgili başka bir tuhaflık var mı?..
-Yerel mahkemenin bize verdiği 3 yıl 9 ayı az bulan ve bunlara 7 yıl 6 ay vereceksiniz diye, kararı aleyhimize bozan Yargıtay’ın o kadar “zorlamasına” rağmen –teknik bir hatadan savcının zamanında itiraz etmemesinden dolayı – biz örgüt üyeliğinden (7 yıl 6 ay) ceza aldık ama infazı (3 yıl 9 ay) oldu, bu bizim “mükteseb hakkımız” olmuş, savcının zamanında itiraz etmemesinden dolayı…

-Gariplik nerede?..
-Şurada; normal şartlarda 3 yıl 9 ay bizim “Mükteseb hakkımız” olduğu ve infazın da buna göre yapıldığı için, tabii olarak “zaman aşımına” giren bu cezada, zaman aşımını uygulamadılar!.. Evet, “mükteseb hak”kın ayrılmaz bir parçası olan zaman aşımını uygulamayıp, zaman aşımı süresini “örgüt üyeliği” (7 yıl 6 ay)ne göre başlattılar…
Tuhaf değil mi; ceza “örgüt üyeliğinden”; infazı “yardım ve yataklıktan”, zaman aşımı uygulaması, tekrar “üyelikten”… Çık işin içinden çıkabilirsen…
Fakat biz meseleyi anlamıştık, daha o zaman, bu “Yargıtay imamı-yargı çetesi” mevzuları ortada yokken, bu işin “F tipi yargı”nın siyasi bir kararı olduğunu söyledik. 2012 Ocak ve Şubat aylarında 80’e yakın İbda’cının cezası bu Yargıtay tarafından onaylandı, çoğu 28 Şubat darbe dönemi davaları üstelik. Meğer “Yargıtay imamı” dosyaları Pensilvanya’daki hocaya onaylatıyormuş…

-Bu dosyadan ceza alan başka kim var?
-Gazeteci Hayreddin Soykan, Burak Çileli, Sinami Orhan, Salih Sevim, Akıncı Yol Almanya temsilcimiz Mustafa Fişenkçi de bu dosyadan “örgüt üyeliği” cezası aldılar… Bunlardan Salih Sevim’in örgüt üyeliğine “delil”(!) olarak evinde bulunan bir tek Akademya dergisi… Başka hiçbir şey yok, ne eylem, ne şu ne bu… O’nun suçu da haftalık Taraf’ta çalışıyor olmak!..
Bu “F tipi yargı”nın bugün deşifre olması sevindirici tabii… Bu dosya’da, bugün Hükümete darbe teşebbüsünde bulunan bu “gözü dönmüş örgütün” Müslümanlara karşı nasıl bir KİN ve nefret beslediğinin en somut örneklerinden biri…

-Bir yazınızda Başbakan’ın “tehlikenin büyüklüğünü gördüğünü” söylüyorsunuz?…
-Evet, Başbakan tehlikenin büyüklüğünü gördü ve kararlı tavrını sürdürüyor. Fakat aynı şeyi “etrafındakiler” açısından söylemek çok zor. Düşünsenize “Yargıtay İmamı”, “Emniyet İmamı”nın görevinin ordaki polislere namaz kıldırmak olduğunu düşünenler var. Üstelik bu “espri” değil, gerçek. Tehlikeyi geçiştirmek, hafifsetmek için yapılıyor bu.
Geçenlerde sol tandanslı bir hukukçu, bu bizim taraftaki “siyasi şuur” zaafını işaretleyerek aynen şunu söylüyordu; -ki bence de bu çok önemli- “Hükümet taraftarlarının cemaatçilere olağanüstü bir güveni vardı ve bu güven 7 Şubat sonrası bile sarsılmadı. Daha bir ay öncesine kadar böyle bir çatışmanın olamayacağına yemin edebilirlerdi. Buna karşılık cemaatin bu saldırıya yıllardır hazırlandığı çok belli.” Bunu söylüyor. Düşünsenize, bir takım tedbirlerin “7 Şubat” sonrası alındığını, o zaman bu kadar ağır bir hasar vermezlerdi…

-Siz daha ortada dershaneler mevzuu bile yokken bu çatışmanın “çok şiddetli” yaşanacağını yazmıştınız?…
-Evet 9 ay önce, bu çatışma “sanılanın aksine ‘yumuşak’ da değil ÇOK ŞİDDETLİ yaşanacaktır” diye büyük harflerle vurgulayarak –yani bir nevi bağırarak- yazdık. Üstelik; “Cemaatin SİNSÎ karakterini bilmeyenlerin bunu anlaması biraz zor olabilir…” uyarısını da yaparak… Yine “17 Aralık darbe girişimi”nden beş ay önce, Mirzabeyoğlu davası ekseninde, doğrudan sn. Başbakan’a hitaben ve yine büyük harflerle; “Bu okyanus ötesi sizi de boğacak, boğmaya çalışacak” diye yazdık…
Bunları niye söylüyorum? Şu yukarıda bahsettiğim; “Hükümet taraftarlarının cemaatçilere olağanüstü bir güveni vardı ve bu güven 7 Şubat sonrası bile sarsılmadı” diyor ya adam, onun için…

-Bu “yargıyı” çok iyi tanıdığınızı söylüyorsunuz…
-Evet, fakat kendi adıma değil de mensub olduğum siyasi çizgi (İbda) adına, 25 yıldır Müslümanları bu “ajan yapılanma”ya karşı uyardığımızı… Ayrıca bu yapının da bizi çok iyi tanıdığını söylüyorum; bunlarla her türlü ortamda karşılaştık; siyasi şubenin işkencehanelerinde, mahkeme koridorlarında, Yargıtay dehlizlerinde, Adliyede Mülkiyede her yerde, yüz yüze karşı karşıyaydık… 90’lı yıllarda Gayrettepe işkencehanelerinde, gündüz oruç tutup –Ramazan ayıydı- iftardan sonra bize işkence yapan bu cemaatin polisleriydi; “F. Hocamıza niye sarıklı sapık diyorsunuz” diye…

-Bu hareketin “sinsî” karakterine ve “operasyonel gücüne” vurgu yapıyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?..
-Önce toptancı bir yaklaşım içinde olmadığımız, “masum taban, menhus tavan” ayrımını her zaman yaptığımızı ifade edelim. Dünyanın dört bir tarafındaki okullarda “öğretmenlik” yapan Anadolu çocukları değil kasdımız, bu “ajan yapılanmanın” yönetici kadrosu… Bunun da Masonik bir örgütlenme modeli olduğu bugün açığa çıkmıştır. (Özellikle bu konuda STV’nin haberlerine dikkat edin; sanki hükümetin, sn. Başbakan’ın hedefi ve kasdı, bu öğretmenler ve Türkçe şarkı türkü söyleyen bu zenci çocuklarmış gibi yapıyorlar.)
“Sinsi karakteri” izâh sadedinde, hem siyasi iktidara darbe girişiminde bulunup, hem de “28 Şubat’ta bile böyle zulüm görmedik” diye timsah gözyaşı döken, propaganda yapan başka bir “cemaat”(!) gösterebilir misiniz?..
Düşünün ki, adamlar hükümete darbe teşebbüsünde bulunmuş, Başbakan’ın oğlunu almaya kalkışmış, devlet politikası çerçevesinde –MİT kontrolündeki- tırlara saldırmış, ekonomiyi allak bullak etmiş, Başbakan’a lanet yağdıran beddualar yapmış, sanki bütün bu gözü dönmüş saldırı –operasyon-darbe, her neyse yapan kendileri değilmiş gibi, “Hizmet hareketi zenci çocuklara şarkı türkü öğretmekten başka, n’apmışız ki” diye ağlamaya devam ediyorlar.. Bu kadar yalan, iftira, şantaj, fitneci bir hareketin “SİNSİ” karakterine çok dikkat etmek lazım… Biz Müslüman kamuoyunu bu konularda 25 senedir uyardık, hâlâ uyarıyoruz… Ve bunun bedelini de ödedik ve hâlen de ödemeye devam ediyoruz. Demin bahsettim –bugün artık, “Yargıtay’daki imamı”na varıncaya kadar deşifre olmuş- yargıdaki bu paralel yapı “hukuku” bize karşı silah olarak kullanmış ve hâlen de kullanmaya devam etmekte; en hukuksuz, en ağır cezaları bizlere (İbda’cılara) verdi. Hepsini ispatlarız… Bunun sebebini de söyledim; bu “ajan yapılanma”nın İbda siyasi çizgisine olan düşmanlığı. Çünkü biz onların maskesini indirdik. Dün bize karşı bu malûm cemaati savunanların, bugün ortaya çıkan gerçekler karşısında, en azından biraz mahcup olmaları lazım!..
Bu “cemaatin” sinsî karakterini gösteren en somut örneği kamuoyu gördü; adam 22 Aralık’ta mektup yazıyor (sulhname)(!) diye, 25 Aralık’ta Başbakan’ın oğlunu gözaltına almaya kalkıyor… Bunu o bildiğiniz malûm düşman zihniyet bile yapmadı…

-17 Aralık’ta Hükümete darbe teşebbüsünde bulunan bu yapı, 7 Şubat saldırısında “başarılı” olsaydı?…
-Eğer “7 Şubat” saldırısı başarılı olsaydı, şu an bu iş bitmiş olurdu; kesinlikle. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Erdoğan şimdi bu saldırıyı bertaraf etmekle uğraşıyor olmayacak, Silivri’de görüş gününü bekliyor olacaktı. O yüzden tehlikeyi ilk gören Sn. Başbakan oldu. Hatırlarsanız, 7 Şubat saldırısı da, Başbakan hastahanede iken yapılmıştı… Yani bir iki gün gecikse, o saldırı da amacına ulaşmış olacaktı… İşte bugün bile Adana’da MİT personelini nasıl yere yatırıp kelepçelediklerini gördünüz…

-Tırlara yapılan bu saldırı da sanki “hukuk kaygısı” ile yapılıyormuş gibi anlatılıyor?..
-Aslında Adana’da Tırlara yapılan saldırı, “7 şubat”dan daha tehlikeli ve “paralel yapı”nın suçüstü yakayı ele verdiği bir olay… Dünyanın neresinde görülmüş, “devletin” savcısının, devlet politikası gereği, devletin en temel kurumu kontrolündeki araçlara bu şekilde “operasyon” yapması? Şimdi birde bunu güya “hukuki kaygılar”(!) ile yapılıyormuş gibi propaganda ediyorlar.
Şunun çok net görülmesi ve ona göre adımlar atılması lazım:
“Tır operasyonları” doğrudan devleti hedef alan, devletin en temel kurumuna yönelik, yeni bir “7 Şubat” saldırısıdır… Ve “savcı değiştirmekle” çözülecek gibi görünmüyor.

-Çözüm?…
-Nasıl ki “28 Şubat”ta tankları hukukun üzerinden geçirdiler “hukuku” bir “darbe aracı” olarak kullanıyorlar. Bu görülüyorsa, bu “aracı” onların elinden alıp, onları gerçek “hukuk ve adaletin” önüne çıkarmak… Bundan başka türlü kurtulmanın imkanı yok!…

-Bu “çatışma”dan cemaatin masum tabanı da zarar görmüyor mu?…
-Bunu ayırmak o kadar zor değil. Zaten kimsenin de bunları hedef aldığı filân yok, işte o öğretmenleri vesair. Ama “cemaatin” yayın organlarına bakın, bu “paralel yapıyı” perdelemek için kara propagandanın bin bir çeşidini yapıyorlar. Hükümet tarafında yer alan bazı gazeteci ve aydınlar bile maalesef bu tuzağa düşüyorlar; işte “cemaat, hizmet hareketi” vesair… Sanki “darbe girişiminde” bulunan paralel yapı değilmiş gibi, eğer ortada bir “cemaat” ve “hizmet hareketi” varsa, hiç abartmaya, bağırıp çağırmaya gerek yok. Ama, “hizmet ve cemaat” bu ajan yapılanmanın kılıfı, maskesiyse, STK türü faaliyetlerle perdelenen kirli ve karanlık bir takım ilişkiler ağı ortaya çıkmışsa, “hizmet” neyin nesi?…

-Bu cemaatin “Demokrasi” ve “Darbelere karşıyız” söylemi de bir “takiyye” o zaman?..
-Kesinlikle. Hangi “demokrat” bu tür darbelere girişir, “darbelere karşı” (!) ama kendileri darbeci… Bu söylemlerinin de palavra olduğu görüldü. Bakın aynı sinsî ve takiyyeci söylem devam ediyor; bir ayda ülkeyi allak bullak ettiler, hâlâ hiç üzerine alınmadan; “biz okul açmaktan başka n’apmışız ki?” diyen var da…

-Bir çok şey “psikolojik savaş ve kara propaganda”ya alet ediliyor adeta?…
-Doğru. Kirli ve kara propagandanın sisi gerçeklerin üzerine çöktüğünde işler zorlaşır. Asıl bu durumlarda gerçeklerden kopmamak ve sabit olan gerçeği (darbe teşebbüsü) sürekli gözönünde tutmak lazım… Boşluk buldukları yerden tekrar saldıracaklarını da!..

“NİYETİ VE MAKSADI BAŞTAN BELLİ”
Niyeti ve maksadı baştan belli bu darbe teşebbüsü ve operasyonların kirli propaganda ile örtülmesine izin vermemek gerekir. Bu malûm paralel yapı şu an siyasî iktidarın “yumuşak karın” bölgelerini yoklamaya devam ediyor ve dört koldan kara propagandayı sürdürüyor…
Biz de sübut bulmuş gerçekleri söylemeye devam edeceğiz:
Ne dersen de, senin bu devletin ve cumhuriyetin savcısı olarak davranmadığın belli, ne kadar zorlarsan zorla bir aydın dürüstlüğü ve sorumluluğu ile konuşmadığın belli, ne kadar yargı, hukuk kılıfı kullanırsan kullan, hukuk hassasiyeti ve adalet için çalışmadığın belli… Bu “Yargı”nın hukuk ve adalet gösteren bir yargı olmadığını bilmelerine rağmen, kirli ve kara propagandaya devam edenlere söylenecek budur!…

-Önümüzdeki süreçle ilgili bir öngörünüz var mı?..
-Mart seçimleri şu veya bu şekilde atlatılsa bile Cumhurbaşkanı seçilip bitinceye kadar, herân her şey olabilir. Burada hedef sadece Başbakan Erdoğan değil, Müslüman Türk milleti. Arkasında, Amerika, İsrail ve Batı’nın olduğu çok organize bir saldırı ile karşı karşıyayız. Maksatları da çok açık; Türkiye’yi, Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye, Libya’ya çevirmek istiyorlar, bunu da bu “ajan yapılanma” ile yapmaya çalışıyorlar. Bu yapının üst kademesi, yönetici-karar alıcı merkezinin CIA ve MOSSAD ile çalıştığı artık bir sır değil.
Burada şunun da altını özellikle çizmemiz lazım; Batı ve Amerika –İsrail dahil- Türkiye’ye “operasyon yapma gücünü” bu işbirlikçi ajan yapılardan almaktadır, kendilerinin çok güçlü olmasından değil. Dolayısıyla bu ajan yapılanma tasfiye edildiğinde, Türkiye gerçek “bağımsızlığın” gücüne kavuşacaktır!..

-“Muhterem Hocaefendinin” bedduasını izlediniz mi?
-Evet, o ellerini iki yana açıp havalara zıplayarak Müslümanlara kustuğu kin ve nefreti biz 25 senedir anlatamıyorduk… Bir “kaset” her şeyi anlatmaya yetti… Şimdi, cemaatin televizyon kanalları, bu “maskesiz hallerini” kapatma telaşında… Bunların yalanlarına, hilelerine, tuzaklarına kanmamak için, bütün Müslüman aydınların, yazarların, özellikle de Sn. Başbakan’ın her gün akşam yatmadan önce, bir kere mutlaka izlemesi lazım bu kaseti… Bu kadar yalan, hile ve takiyye ile Allah muhafaza, yeniden “ikna” edebilirler herkesi “hizmet” hareketi olduklarına… Sonra da hepimize geçmiş olsun!.. Tabii ki hareketin “tabanı” buna dahil değil…

-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey?..
-Tarihi bir süreç yaşıyoruz. Burada Sn. Başbakan’ın; “Yargıya sızmış örgüt” diye tanımladığı paralel yapının, başta “Salih Mirzabeyoğlu Davası” olmak üzere, İbda çizgisindeki Müslümanlara karşı, hukuk ve adaleti gözeterek değil de, kin ve düşmanlık temelinde verdiği “yargı” karaları var. Ki bu çerçevede kamuoyunun bildiği meşhur iki davada var ve bu davalar için “Yeniden Yargılama” konusunda çalışma yapıldığı malûm…
Söz konusu davalar kamuoyunda konuşuluyor, tartışılıyor… Fakat bu davalardan belki on kat daha fazla hukuksuzluk, adaletsizlik, usulsüzlük olan bizim davalar, ne yazık ki bizim camianın ilgisizliği veya duyarsızlığı yüzünden gerektiği şekilde gündeme getirilmiyor…

-Salih Mirzabeyoğlu davası kamuoyunda dile getiriliyor. O’nun dışında hangi davalar?..
-Evet, dediğiniz doğru, fakat “Yeniden Yargılama” çalışmalarında bu davanın yer alıp almadığını bilmiyoruz.

-Adalet ölçüsü ile değil de kin ve husumet ile verilmiş kararlar dediğiniz hangi davalar?..
-Bunlar başlıklar hâlinde sıralayabilirim, tabii sadece benim bildiklerim bunlar; Birisi, başta da söylediğim, ben de dahil “Altı gazeteciye” verilen örgüt üyeliği davası, aralarında Baran Dergisi Yayın Kurulu üyesi Kazım Albayrak’ın da bulunduğu 33 kişiye verilen “Bandırma ve Noel Baba operasyonu” davası, -olmayan isyandan verilen isyan cezaları- 35 kişiye verilen “Metris, Noel Baba operasyonu” davası (ki şu an bunun infazı durduruldu), kamuoyunda “İhsan Güven davası” olarak bilinen, 80 yaşındaki felçli bir ihtiyarı öldürdükleri gerekçesiyle 5 kişiye birden “ağırlaştırılmış müebbet” cezası verilen dava, (-suç ve cezanın orantılılığı açısından TC hukuk tarihinde bir benzeri bulunmayan bir dava-) Konya’da 2004’te yapılan bir operasyon sonrası, Ali Ekşi ve Selman Ekşi’ye 30’ar sene verilen, hukuk rezaletleri ve skandalları ile dolu dava, yine Akıncı Yol Yazı işleri Müdürü Yahya Yıldırım’a verilen, “iki kere örgüt üyeliği davası” (Bu da TC hukuk tarihinde görülmemiş bir ceza; bir kere buradaki mantık garabeti; adam bir örgüte nasıl “2 kere üye” olabilir. Bir kere “üye” olduysa, 2. Defa niye üye olsun ve bu “cezayı” vermeyi başaran hukuk nasıl bir hukuktur!), 28 Şubat hukukunun kararlarıyla mahkûm edilen, Ethem Köylü, İsmail Uysal ve Cihat Özpolat davası…
Bakın bir çırpıda 7 tane dava saydım; bunlar benim bildiklerim ve bu davalarda adalet değil, “yargıya sızmış örgütün” İbda siyasî çizgisine olan alenî düşmanlığının çok net izleri var… Ve bu davalardaki hukuksuzluklar, malûm Ergenekon ve Balyoz davalarından belki de on kat daha fazladır, fakat ne bunları dillendiren, ne de “hukuksuzluk yapılmıştır, delil uydurulmuştur” diyen var… Ki bu davaların bazısın da “delil uydurmaya” bile gerek duymadan (delilsiz) bastılar cezayı!..
Yeni akit

Cengiz Çandar, Başbakan'ı eleştirdi; Yokuş aşağı koşar adım!
19 Mart 2014



Radikal Gazetesi yazarı Cengiz Çandar bugünkü yazısında Tayyip Erdoğan'ı sert şekilde eleştirdi.

Türkiye'nin bir yıl içinde gündeminin çok değiştiğini hatırlatan Çandar liberal çevrelerin Erdoğan ile ilgili eleştirilerini de sıraladı. Çandar yazısını "Bakarsınız, 30 Mart sonrasında da şimdi yazılıp konuşulanlardan çok farklı şeyler yazmaya ve konuşmaya başlarız. Ne de olsa, Tayyip Erdoğan 'yokuş aşağı' koşar adım yürüyüşünde hızla yol alıyor…" sözleri ile bitirdi.

İşte Çandarın tartışmaa yaratacak o yazısı;

Bakarsınız, 30 Mart sonrasında da şimdi yazılıp konuşulanlardan çok farklı şeyler yazmaya ve konuşmaya başlarız.

Geçen yıl bu zamanları aklınızdan bir geçirin. 21 Mart'a iki gün kalmış; Türkiye, Abdullah Öcalan'ın Diyarbakır'da 1 milyonu aşkın kişi önünde iki milletvekili tarafından Kürtçe ve Türkçe okunacağı bildirilen 'Nevruz Mesajı'na odaklanmıştı.

Öcalan'ın 'silahlı mücadeleye son verildiği'ni açıklaması ve PKK'nın silahlı güçlerinin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılma talimatı vermesi bekleniyordu. Nevruz ya da Kürtçe yazılışı ile Newroz ile birlikte, Türkiye'nin önüne gerçekten 'yeni bir sayfa' açılması umutları doğmuştu. Gelecek, 'pespembe' görünüyordu.

Öylesine bir 'pespembe gelecek'te, 2014 yılında yapılacak seçimlerde Türkiye tarihinin halk tarafından seçilecek ilk cumhurbaşkanının Tayyip Erdoğan olması, bir ihtimal değil, tartışma bile götürmez bir kesinlik halindeydi.

Merak, daha ziyade, Tayyip Erdoğan ile birlikte nasıl bir 'başkanlık sistemi'ne geçileceğine dair idi. ABD tipi mi –ki, buna hiç ihtimal verilmiyordu, çünkü Tayyip Erdoğan öyle olmasını istemiyordu- Fransa tipi 'yarı-başkanlık' sistemi mi, yoksa Güney Amerika'daki 'Başkan tipleri'ne uygun olan cinsten mi?

Aradan bir yıl geçti. Önce haziranın ilk iki haftasına sığan ve İstanbul Taksim Gezi ile simgelenen ama Türkiye'nin her yanına yayılan olaylar sonucu, Tayyip Erdoğan'ın 'altın yaldızlar'ı döküldü. Bir başka deyişle Tayyip Erdoğan'ın 'pulları' döküldü.

17 Aralık'ta ise Tayyip Erdoğan, ağır bir 'yolsuzluk yarası' aldı. Siyaseten 'ölümcül' bir yara bu. Uzun süre taşınamaz cinsten.

Bu yılın Nevruz arefesinde, aradan geçen bir yıldan sonra, kamuoyunda artık hiç konuşulmaz olan şeyler var. Bunların başında Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı geliyor.

Gezi, Tayyip Erdoğan'ın anayasayı değiştirerek cumhurbaşkanı olabilme ihtimalini kararttı. 17 Aralık ise Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı hülyasını gömdü.

Bugünden bir yıl önce, iki dönem (5+5 ile), 2024'e dek Türkiye'nin görünebilir geleceğine damgasını 'güçlü başkan' olarak vurması beklenen, 'Türkiye 2023' hedefine doğru ülkeyi yönetecek olması tartışılmaz haldeki kişi; şimdi artık 'kaybetmiş' ve 'siyaset sahnesini ne zaman ve nasıl terk edeceği' tartışılan bir kişiye dönüşmüş durumda.

30 Mart seçim sonuçları, esas olarak, bu sorunun cevabını bulmaya yarayacak. Zira, seçim sonuçları ne olursa olsun, Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'yi yönetme yeteneğinin yok olacağı yönünde pek bir tereddüt yok.

Seçimlerden sonrasına dair, akıllara 'kötü şeyler'in gelmesi, zaten bundan, yani 30 Mart seçimlerinde hangi oranda oy alırsa alsın, Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'ye yönetme yeteneğinin kalmayacağının öngörülmesinden kaynaklanıyor.

Örneğin, Şahin Alpay, 'olağanüstü hal ilanı' ihtimalini düşünüyor. Şöyle yazdı:

"Bu Başbakan, AKP 30 Mart'ta birinci parti olarak çıkacak olursa aklanmış olacağını söylüyor. Ne var ki oyların yüzde 90'ını alsa da hakkındaki dosyalar ortadan kalkmayacak. Gerçek şu ki bu Başbakan'la hiçbirimiz güvende değiliz. Bu Başbakan'ın yargılanmaktan kurtulmak için her şeyi göze almasından korkuluyor. Seçimlere hile karıştıracağı kaygısı yayıldı. Protestoları bastırmak için olağanüstü hal ilan edebileceğinden endişe duyuluyor. Uluslararası bir krizden yararlanarak demokrasiyi askıya alabileceği dahi akıllara geliyor."

Ahmet İnsel'in şu satırları da üzerinde özellikle durulmaya değer:

"Türkiye tarihinde yakın veya uzak geçmişte ortaya atılmış yolsuzluk iddiaları veya yargılanan yolsuzluklara nazaran şimdi karşı karşıya olduğumuz manzara bir ilktir. Hükümetin başının fiili olağanüstü hal uygulamaya başlaması da ülkemizin kısıtlı demokrasi tarihinde bir ilktir. Bu, sadece tüm demokratik kurumları lağveden bir darbe hükümetinin cüret edebileceği bir tavırdır. Başbakan'ın artık geldiği noktada kendini ve çevresini savunmak için ortalığı yangın yerine çevirmekten başka çaresi kalmamışa benziyor."

Farkındaysanız, seçimlerin aritmetik sonuçlarının ötesine geçen daha önemli konuların irdelenmesi şimdiden başlamış durumda.

Benim için Tayyip Erdoğan Gezi'de bitmişti. Zira, orada, onda olmadığına inanmış bulunduğum ve bir liderde görmeye tahammül edemeyeceğim bir özelliğinin farkına varmıştım: Zalimlik.

Bir başka deyişle kendisinden daha zayıf konumdaki insanlara zulmedebilecek dürtüyü içinde taşıması.

Bu özelliğini Gezi vesilesiyle öğrenmiş olsam da 'zalimlikte sınırsızlığı'nı ve 'gaddarlık ölçüsü'nü tahmin edememiştim. Berkin Elvan'ın ölümünden sonra o yanını da hayret ve üzüntü ile öğrenmiş bulunuyorum.

Bunu, 14 yaşındaki 'sabi'sini toprağa vereli 24 saat olmuş bir anneyi, oğlunun mezarına onun çok sevdiği misketleri bırakmış olduğu için şuursuz kitlelere yuhalattığı vakit öğrendim. Televizyonda, Berkin Elvan'ın ölümünden 'borsayı etkilemeyeceği' kayıtsızlığıyla söz ettiği vakit öğrendim.

Zalimlik kadar bir liderde hiç kabullenilmemesi gereken başka bir özellik de siyasi söyleminde göz göre göre 'yalan'a başvurmasıdır. Kabataş ve Dolmabahçe Camii konuları, Gezi olayları sırasında ortaya dökülen 'yalancılık hali'nin rahatsız edici örnekleridir.

Hiçbir Müslüman, 'zulüm' ve 'yalan' ile siyaset oluşturmuş bulunan, üstüne üstlük 'dünya malına tamah ederek' yoldan çıkan ve 'yolsuzluk' şaibesi altına giren türden bir 'profil' çizen bir 'emir el-müminin'i kabul edemez.

'Müslümanlık' şayet 'vicdan' ise Türkiye'deki iktidar sahiplerinin geldiği ve Türkiye'yi getirdiği nokta, vicdan sahibi bir kimsenin kabul edebileceği bir nokta değildir.

'Müslümanlık' her şeyden önce bir 'ahlak' konusu ise 'Müslümanlar'ın hem vicdanı hem de ahlakı, 17 Aralık'la birlikte yaralanmıştır. Her gün ortaya saçılan 'iktidar sahiplerine ait' yeni bilgiler, 'ahlak yarası'ndan oluk oluk kan gelmesine yol açıyor.

Mazlum-Der'in eski başkanı Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu'nun olan-biteni 'dindar Müslüman gözünden' anlamaya imkân verecek çok değerli bir söyleşisi önceki gün Taraf'ta yayımlandı. Gergerlioğlu, 'yolsuzluk soruşturması'nı örtbas etmenin, tüm dindarlar için oluşturduğu 'tehlike'ye de değiniyor:

"Yolsuzluk olduğuna inananlar, sadece AK Parti'ye değil dindarlara da büyük bir tepki göstermeye başladı. Dindarlara ‘Hırsızsınız siz' diyorlar. Sen ne yapıyorsun? Hırsızlığı kabul eden bir dindarlar topluluğu mu oluşturmaya çalışıyorsun?"

Söyleşisinin tümü ve her bölümü önemli olan Ömer Faruk Gergerlioğlu'nun bu sözlerini, 'dindar Müslümanlar'a yönelik "Gücün ve paranın bozduğu bu iktidara karşı tavır alın" çağrısı olarak yorumlamak mümkündür.

Yani, demokratlar nezdinde çoktan 'bitmiş olan' Tayyip Erdoğan, 'dindar kitleler'in vicdanında ve gözünde bittiği gün, Türkiye, tekrardan umutlu ufuklara doğru yol almaya başlar.

Bir yıl önce bugün neleri konuşuyorduk, neler umuyorduk; şimdi neler konuşuyor, neler yazıyoruz?

Bakarsınız, 30 Mart sonrasında da şimdi yazılıp konuşulanlardan çok farklı şeyler yazmaya ve konuşmaya başlarız.

Ne de olsa, Tayyip Erdoğan 'yokuş aşağı' koşar adım yürüyüşünde hızla yol alıyor…
Haberin alındığı kaynak » www.medyaradar.com

KOZMİK ODA VE MUHSİN YAZICIOĞLU ANALİZİ
Fuat Avni
20 MART 2014



Tiwitter fenomeni Fuat Avni bir analiz yayınladı, doğru mu, eğri mi bilmiyoruz, ne kadarı doğru ne kadarı eğri onu da bilmiyoruz. En iyisi şimdilik polisiye bir hikâye gibi okumak. Destekleyen belgeler ortaya çıkarsa yeniden değerlendiririz...
Entellektüel Forum


1.Muhsin Yazıcıoğlu neden hedefteydi?
2.Eğer öldürülmeseydi kimleri deşifre edecekti?
3.Devletin tepesinin bundan haberi var mıydı?
TSK‘nın‘KozmikOdasın‘da Kadir Hakim neden hiç bir şey bulamadı?
Muhsin Başkanla nasıl bir ilgisi olabilir Kozmik Oda‘nın?

Ergenekon yapılanmasının sahada görev yapan özel yetiştirilmiş birliği vardır. Bu birlik tamamen operasyonel işlerde kullanılır. Birlikteki kişilerin çoğunun aileleri eşleri bile ne iş yaptıklarını bilmez. Nokta konumlara helikopterle bırakılıp PKK ile savaşmışlardır Bu savaşlarda deneyim kazanırlar. Özel olarak yetiştirilen bu kişiler için adam öldürmek sıradan bir iştir.
Bunlardan biriyle Başbakanlıkta bir arkadaşım vesilesiyle samimiyetimiz gelişti. Tabi ki kim olduğunu bilmiyordum. Zaman içerisinde haftada bir iki gün odama gelip gitmeye başladı. Çok durgun hüzünlü bir hali vardı. Anlatacak bir şeyleri olduğu belliydi. Yakın çevremden ve etki alanımın güçlü olmasından ötürü bir ricası olduğunu söyledi. Onu, TSK görevli sıradan biri olarak biliyordum GATA’dan rapor alması gerektiğini söyleyince şaşırdım. Şaşkınlıkla nedeni ve neden benden istediğini sordum?
Bana o özel ekibi ve kendisinin de o ekipte olduğunu, saatlerce anlattı. Duyduklarıma inanamıyordum.
Gaffar Okkan suikastını Bizzat ekibin yaptığını. Dikkat çekmemek için şalvar ve püs giymiş olduklarını, olayın hemen sonrasında bir camiye saklandıklarını Bir kaç içerisinde camiden ayrılarak özel askeri araçla Hatay‘a ardından Suriye ve oradan Kuzey Irak‘a geçtiklerini söyledi. Okkan suikastinde yer alan ve konuşacaklarından şüphelenilen bazı arkadaşlarının Malatya‘da sevkiyat yapan askeri uçağa bindirildiği Fakat uçağın ilginç bir şekilde yere çakıldığını onlarca masum erin de uçakta feda edildiğini anlattı.
Bizi hep bu tip operasyonel işlerde kullanıyorlar ve farklı zamanlarda farklı vesilelerle ortadan kaldırıyorlar dedi. GATA’dan rapor alamazsa görevli olarak Kuzey Irak‘a gönderileceğini ve orada infaz edileceğini söyledi. Nasıl bu kadar emin olabileceğini sorunca komutanının kendisini özel olarak çağırıp seni bir kaç güne K.Irak‘a gönderecekler sakın gitme Sizin ekipten 3 ay önce giden kişiyle akıbetin aynı olacak. 3 ay önce bir arkadaşımız şehit oldu diye infaz edilmişti dedi.
Rapor alırsınız ya da almazsınız ama benim elimdeki bilgi ve belgeleri birine aktarmam lazım. Kime güveniyorsanız vereyim dedi. Ne gibi belgeler var dedim. Ankara‘da bir hakim Kozmik Oda‘ya girmeden evvel biz girdik. Orayı temizlememiz istendi. Üç kişi geceli gündüzlü temizlik yaptık. Fakat başımıza bir şey gelir korkusuyla birçok belgeyi de yedekledik. Hepsi elimizde. Uzun zamandır operasyona bizi göndermiyorlardı. Bir kaç ay evvel ekipteki bir kaç kişi yeni bir infazı konuşuyorlardı.
Ne oluyor diye sorunca, abi şu meşhur gizli tanık namussuzunu ortadan kaldırmazsak bir numarayı bile deşifre edeceğim demiş, dediler. Meşhur gizli tanık dedikleri maalesef Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. Herkesin güvendiği tek siyasetçi olduğundan birçok belge ona giderdi. Muhsin Başkan‘la ilgili söylediği doğruydu. Benim de bulunduğum bir ortamda ki Başbakan koltuğa yeni oturmuştu. Tepedeki aktif görevlileri Başbakanlığa çağırdı. Ne kadar kirli derin yapı varsa hepsiyle ilgili ne varsa ortaya dökün. Ne kadar derin yapı varsa çökertin demişti. Bazıları heyecanla Efendim sonu nereye varırsa varsın devam edelim mi diye sorunca, evet dedi kefenimizle geldik biz bu makama demişti.
Fuat Avni olarak o gün benim için inanılmaz bir gündü. Milletimiz yüzlerce yıllık esaretten kurtulacak artık diye düşünmüştüm. O gün orada olan kişiler ki hepsi hayattadırlar benimle aynı duyguları paylaşmıştı. Ve o ekip geceli gündüzlü yıllarca çalıştı. O ekipten birinin küçük bir kızım var her gece onun yatağında yatıyorum belki bu benim son günüm olacak demişti. Akdoğan‘ın kumpasçı Dediği insanlar onlar iktidarlarını sağlama alsınlar diye günlerce adeta kan kusuyorlardı. Çocukları bile tehdit ediliyordu.
Bu çalışmada elde edilen ne kadar bilgi belge varsa, Başbakan‘la beraber birine daha servis edildi. Rahmetli Muhsin Başkan‘a. Şimdi karşımdaki bu zatta bana meşhur gizli tanık demişti. Muhsin Başkan, Başbakan’ın inanmıyorum siz zıvanadan çıktınız diye tasfiye Ekibe inanıyordu. Çünkü Başbakan İstanbul sokaklarında hamasi nutuklar atarken o hapiste yıllarını geçiren bir dava adamıydı.
Gelelim zatın anlattıklarına. Abi Muhsin Başkan‘ı öldüreceklerini anlamıştım günlerce uyuyamadım dedi. Sonra bir gün ekibe acil hareket emri geldi. Helikopterle M. Başkan‘ın öldürüldüğü yere geldik. İnfaz çoktan gerçekleşmişti bizden Olay yerini temizlememiz istenmişti. O gün daha dün gibi aklımda olay yerini temizlerken kayda aldım her şeyi dedi. Gözyaşları içinde dinledim onu. Merak etme ne yapabileceğimize bakalım, ben sana rapor alacak birilerini bulurum inşallah dedim.
Elindeki bilgi ve belgelere gelince onları da güvendiğimiz birilerini bulursak bir şekilde verelim. Hatta o gün aklıma Taraf gelmişti. Günlerce güveneceğimiz bir mecra bulmaya çalıştım. 2007‘den beri BB ve etrafındaki kimseye güvenmiyordum. Hayatımın en büyük hatalarından birini o günlerde yaptım. Emniyet istihbarattaki birine durumu anlattım. Teyit edelim anlattıklarını dedi. Bir tarihte karar kıldık. Benim ofiste onları buluşturdum. İstihbarattan 3 kişi geldiler içlerinde sadece arkadaşım olanı tanıyordum.. Bana anlattıklarının aynısını onlara anlatmaya başladı. Biri sadece izliyor öbürü not alıyor diğeri de dikkatle sorguluyordu.
Görüşmeden 3 gün sonra ofisime geldiler. Anlattıklarının hepsi doğruymuş belgeleri ondan alacağız merak etmesin raporu da ayarlıyoruz. Kozmik Oda‘daki bilgiler Muhsin Başkan‘ın vefatıyla ilgili bilgi ve görüntüler bu kişilere verilmiş oldu. Peki, belgelerin akıbeti ne oldu? Meğer bana gelen istihbaratçılar K.Özdemir‘in yıllardır beraber oldukları ve onu efsaneleştiren kişilerden bazılarıymış.
Ne kadar bilgi, belge, görüntü varsa K.Özdemir‘in eline geçmişti. Bunu aylar sonra B. Atalay bazılarımızın olduğu ortamda bizzat söyledi. Sizden hiç bir şey olmaz K.Özdemir olmasaydı değil siz, ben, Beyefendi bile içeri girecekti deyip kendisine ulaşanları açıklamıştı.
Bir şey daha, çok önemli bazı siyasetçi, iş adamı, bürokrat, yargı mensubu kişilerin kasetleri de kozmik odadan onların eline geçmişti. Alın size turpun en büyüğü Muhsin Başkan‘ın öldürülmesinden Beyefendi haberdardı. Bunu devletin bekası için kabullenmişti.
Beyefendi‘nin en büyük korkusu bunu bildiğine dair ses kaydının ortaya çıkacak olması. Korkunun ecele faydası yok.
Allah Kadir‘i Mutlak
Hepinizden çok dua istiyorum. Oligarşik kadro ve Özel Seçilmişler, Fuat Avni‘yi arıyormuş. Komik olan da birbirlerinden şüphelenmeleri. Ümitsizliğe düşmeyin.

Belgelerin hepsi başkalarında da mevcut. Kelle koltukta dolaşan dava adamları bir kaç kişiden mi ibaret sanıyorsunuz?

Tapelerden Liğme Liğme Dökülen İnsan Portreleri
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
20.03.2014



On iki yıl süren AKP-Cemaat iktidarından yükselen pis kokular, sadece siyasetin değil politikacı sınıfının ve onların peşine düşmüş kesimlerin de ahlaken ne kadar çürüdüğünü ortaya koydu. Türkiye'nin içinden geçtiği bu talihsiz süreç, geriye kuşkusuz onarılması güç bir toplumsal deformasyon bırakacak. Ruhlarımız yara aldı, öz saygımızı yitirdik ve her birimizin bilinçaltında artık gelecekte nasıl aksedeceği kestirilemeyen kara delikler var.

Umalım ve gayret edelim ki ruhlarımızda tohum bırakan bu kötülük, Hitler faşizminin travmasını ve utancını içselleştiren Almanlar gibi bilim, teknoloji, sanat ve edebiyat mecralarında ehlileşmeye yönelsin. Biz de karanlık filmler yapalım, kötü ruhların kol gezdiği içe kapanık romanlar yazalım, sessizce ve sabırla binlerce ton suyu arıtabilen makinalar filan icat edelim.

Almanlık, utanç verici travmasından nasıl bireylerin tek tek içe doğru çekilip orada yaratıcılaşmaya başlamasıyla kendine bir kurtuluş yolu bulduysa, biz de böyle ağır bir vandalizmden geçen Türklüğü yeni bir uygarlık yaratarak kurtarmaya çalışalım...

Son bir kaç aydır yaşananların esasında en dehşet verici verici olanı, ne sokaklarda akan kan, ne de halktan çalınıp ayakkabı kutularına istiflenen milyon dolarlar...

En dehşet verici olanı, telefon tapelerinde ortaya çıkan o boğuk, karanlık, tehditkâr, zaman zaman küstah ve iktidarın verdiği güçle şımarmış insanımsı'dan çıkan sesler. Her biri birer psikiyatri laboratuvarını aratmayacak kişilik dehlizleri,...

Türkiye'yi sarsan konuşma kayıtlarında başrolü oynayan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında tarih önünde söylenecek başkaca söz kalmamış bulunuyor.

Esasen toplum, bu siyasi figürü çözmüş durumda.

Çelişkiler, yalanlar, din ve inanç istismarı, kindarlık, çalmayı ticari beceri olarak kodlamış bir ahlaki yapı, kendi evlatlarını bile suça yöneltmekten kaçınmayan baskıcı bir baba ve her gün düzinelerce Anayasa suçu işleyen bir Başbakan modeli...

Tayyip Erdoğan'ın belli ki korku, makam ve yüksek maaşlar vasıtasıyla kendine bağımlı hâle getirdiği, her birini birer siyasi komiser olarak kurumların, kuruluşların, para hatlarının başına yerleştirdiği fakat zamanı geldiğinde de suçu yükleyip kenara çekildiği insan türleri üzerinde durmak, başımıza gelen felaketi çözmeye daha yardımcı olacaktır.

Bu meyanda;

BİLAL ERDOĞAN: Bazılarınızın itirazıyla karşılaşmak pahasına, skandallar zincirinin belki de en "mâsum" halkası olduğunu öne süreceğim.

Tayyip Erdoğan, kendi babası Ahmet Reis'ten gördüğü bütün "ceberrut baba" davranışlarını belli ki bu genç adam üzerinde tatbik etmektedir.Bilal Erdoğan, esasen biraz da her Türk'ün içinde yer etmiş olan baba korkusunun kurbanıdır.

Ellerinde şekillendiği adamın iradesini aşamamakta, kendisine başka türlü bir yol çizebileceğini düşünme kapasitesini taşımamaktadır. "Benim ne param olacak baba, evde senin paran var" cümlesi her şeyi izah etmeye yeterli bir cümledir aslında. Bilal'in sadece "kendi parası" değil, kendi hayatı da yoktur. Başka bir babanın evladı olsa kendisine namuslu bir yol seçebileceği düşünülmesi gereken bu Türk genci, artık çoluk çocuk sahibi olmasına rağmen muktedir babasının ne saygısını, ne de zeka ve kurnazlık isteyen işlerde güvenini kazanabilmiş değildir.

SÜMEYYE ERDOĞAN: Yayınlanan kayıtlarda sesi fazla ön plana çıkmamakla birlikte, abisinin aksine, babasının güvenini kazanmış bir evlat olduğu anlaşılmaktadır. Kız çocuklarının genetik olarak babadan daha çok özellik taşıdıkları göz önüne alındığında, Erdoğan için ideal evlat modelinin kızı Sümeyye olduğu bellidir.

Kız çocuk olmanın da avantajını kullanarak babasının baskıcı ve korkutucu tavırlarına abisi kadar muhatap olmamış, bu avantaj üzerinden görece müstakil bir kişiliğe ulaşabilmiştir. Babasının istediği "ticari beceriler", kayıtdışı varlıkların saklanması ve aktarılması, babasının talimatlarını seri ve doğru anlama, organizasyon yapabilme yeteneği gibi hususiyetlere, ihtiyacı karşılayacak ölçüde sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri'inde üniversite eğitimi almış olmakla birlikte, herhangi bir entellektüel birikime sahip olduğuna dair ipucu vermemektedir.

EFKAN ALA: Seçilmiş iktidara, ülkeyi uçurumun eşiğine getiren öfke ve yasa tanımazlığı hangi devlet görevlilerinin aşıladığı sorusuna cevap bulma konusunda, MİT'i bile gölgede bırakmaya aday isimdir. Sivil bürokrasinin en tepesinde, görevi yasalarla belirlenmiş olarak oturan bu şahıs, belli ki kendisini bir mafya yapılanmasının görev dağıtıcısı olarak görmekte, Omerta kanunlarını uygulamak istemektedir.

Yasalarla bağlı kamu görevlilerine, yasaları çiğnemelerini emretme yetkisini kendinde görmektedir. Bu aşırı cüretkarlık karşısında tereddüt yaşayanlar arasında, bizzat Başbakan'ın uçağında götürerek İstanbul Emniyeti'nin başına koyduğu memur ile kamuoyunun Gezi Parkı'ndaki polis şiddetinden sorumlu tuttuğu İstanbul Valisi de vardır.Onlar bile, bürokrat olmak içgüdüsüyle, Başbakanlık Müsteşarı'nın verdiği emirler karşısında dehşete düşmekte, ara formüller üretmeye meyletmekte, Müsteşar'ın bunları öfkeyle mi, yoksa gerçekten mi söylediğini anlamaya çalışmaktadır.

Savcıdan talimat geldiğini söyleyen bir Emniyet Müdürü, göreve Tayyip Erdoğan'ın uçağında gitmiş bir Emniyet Müdürü bile olsa, "O savcıyı hemen gözaltına al" talimatını herhalde hayatında ilk kez duymaktadır..İlk kez duymakta ve "Acaba beni mi sınıyorlar?" şüphesine kapılmaktadır.

Aynı şekilde, 60 yıllık hayatında ilk kez "Kapısını kır, o gazeteciyi gözaltına al" emrini işiten İstanbul Valisi de bahsi geçen gazetecinin kim olduğunu anlamamış numarası yaparak zaman kazanmaya çalışmakta, Osmanlı memurunun her çetrefilli durumda imdadına koşmuş olan idare-i maslahatçılığa sığınmaktadır. Efkan Ala kuşkusuz bu dönemin en çok üzerinde durulması gereken karakterlerinden birisidir...

MUAMMER GÜLER: Muammer Güler, şayet 18. Yüzyılda yaşasaydı, hiç kuşku yok ki Mehmet Fuat'a ve Nahid Sırrı Örik'e heyecan verici bir roman tiplemesi olurdu.

Ahlaken ve cismen tükenmiş, yorgun bir devletten arta kalan son kırıntıları, büyük bir hevesle toplayıp mezat salonlarında nakte çevirmeye çalışan Osmanlı memuru...Kendisini yasalara, halka ve vicdanına değil menfaat ilişkisi kurduğu bir takım sermaye erbabına, karanlık aracılara bağlı hisseden bir Babıâli mabeyincisi..

İşadamı Kalyoncu ile yaptığı iddia edilen telefon görüşmesi ibretlerle doludur.

Ülkenin İçişleri Bakanı, menfaat ilişkisi içinde olduğu hissedilen işadamına, temin ettiklerine karşılık sözüm ona fayda sağlamaya, kıyak geçmeye çalışmaktadır. Geçtiği kıyak da Gezi Parkı'na yapılacak baskında işadamına ait inşaat makinalarının zarar görmemesi için önceden haber vermektir. İçişleri Bakanı, ülkenin gençlerinin yaralanabileceği, Allah korusun belki de hayatlarını kaybedebilecekleriyle değil, laubâli bir ilişki içinde olduğu işadamının makinalarını kurtarmakla ilgilenmektedir.

Burada, söz konusu işadamının sadece telefonda daha ihtiyatlı konuşmakla kalmayıp, Bakan'ın "kıyağını" da öyle pek minnet duygusuyla karşılamadığını not etmeliyiz. Bakan'ın heyecanlı ve bol argolu konuşmalarını sakince dinleyen Kalyon İnşaat'ın sahibi, polis operasyonu yapılacak sahadaki iş makinalarının kendisi için pek de önemli olmadığı mesajını vermeye çalışmaktadır.

Taşıdığı ünvanın farkında olmayan Bakan'a "Gençlerin hayatı daha mühim, varsın zarar gören makinalar olsun" demeye çalıştığını söylersek, okurlarımız tarafından "saf olmakla" suçlanabiliriz. Herhalde, Bakan'ın kendisine sağlamaya çalıştığı yararlılılığın, ilgisini çekmeyecek kadar "küçük" olduğu mesajını vermeye çalışmaktadır...

FATİH SARAÇ: İşte, Bilal Erdoğan'dan sonra kızılması değil, acınması gereken bir tape kahramanı daha! Yüksek maaş karşılığı kapıkulluğu yapmanın aslında ne kadar ağırbedeller taşıdığının hazin örneği.

Kırk yaşını geçmiş, çoluk çocuk sahibi bir insanın bu derece ezilmesi, aşağılanması, "Kendime gereğini yapacağım efendim" deme noktasına getirilmesi...

Bu tür çirkin ilişkilerden yaka silkmiş kamuoyunun, öfkesini bir yana bırakıp Fatih Saraç'ın canına kıyabileceğinden endişe duyması...Başbakan'ın bu zavallı adamdan esirgediği merhametin, parası çalınmış olan halktan gelmesi...."Ben aslında seni babanın hatırı için orada tutuyorum" diyen sesteki gaddarlık..Kendisi de bir eş ve baba olan Başbakan'ın makam,mevki ve maaş karşılığı köle haline getirdiği bu insanın akşam eşinin yüzüne nasıl bakacağını hiç düşünmemesi...Kendi oğlunda tespit ettiği "beceriksizliği" bu adamda da müşahade ettiği için daha bir yüklenmesi..Fatih Saraç hakkında daha ne söylenebilir ki?

MUSTAFA KARAALİOĞLU: Yılların tecrübesinden olsa gerek, tokadı Fatih Saraç'tan daha iyi alıyor. Profesyonel bir "tokat yiyici" olarak, kendisini olası psikolojik hasarlara karşı daha bir tahkim etmiş.

"Kendim hakkında gereğini yapacağım efendim" noktasına hiç savrulmadan, oldukça teknik bir defansla göğüslüyor şamarları. Ne kadar yandaş olursa olsun, neticede gazetecilikten gelme bir siyasi komiser olduğu için köşe yazılarına müdahale edilemeyeceği gibi bir takım gazetecilik kurallarından haberi var. Bunu, haddi olmadan Başbakan'a da hissettirmeye çalışıyor ama Allah'tan Başbakan'ın böyle kavramlarla alakası yok. O, köşe yazarlarını gazete patronlarının işçisi, köşe yazısı editörlerini de Başbakan'ı kızdıracak bir şey yazılıp yazılmadığını denetleyen görevliler zannediyor..Yoksa, "Sen bana akıl mı veriyorsun ya" deyip Karaalioğlu'nu daha çok dövecek!

Ve aslında Karaalioğlu'nun ne kadar bıkmış ve çaresiz olduğunu da görebiliyoruz.O bakımdan Başbakan'ın, kendisinin ve herkesin hayatını zindana çeviren o korkusu, belki de yanıbaşındadır...

METEHAN DEMİR: Fatih Saraç kadar merhameti hak etmeyen bir havlu askısı ile karşı karşıyayız...Birlikte çalıştığı arkadaşları bir Uğur Ergan, bir Şükrü Küçükşahin gibi hattın gerisine çekilip daha kısıtlı imkanlarla da olsa evine ekmek götürebilme şansına sahipken, muktedirlerin kollarında uyumayı tercih etti.

Görevi, "hükümet dışı objektif gazeteci" tiplemesi üzerinden iktidara sinsi destekler atmaktan ibaretti. Hiç değilse bu vazifesini zararsız-ziyansız yaptığı düşünülürken, ortaya saçılan telefon görüşmesi, gazetecilik mesleğinin düştüğü akıl almaz çukuru gözler önüne serdi. Kişilik zaten aramıyoruz da, gazetecilik yaptırılan insanlarda ortalama bir zekaya sahip olma şartı da mı artık aranmıyor?

Metehan Demir, din ile olan ilişkisi sanki kimseyi ilgilendirirmiş gibi, ortaya çıkan tapelerden sonra attığı twitlerle ne kadar dindar ve dine saygılı bir adam olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Oysa, "Dindar değilim,yaptığım esprilerde de bir kötülük görmüyorum" dese, işittiği küfürlerin sayısı yarıya düşecek.

Yakalanmanın telaşıyla hâlâ ayetlerden örnekler veriyor, "inançlı insanlardan" özürler diliyor.Metehan Demir, biraz sakin olabilse özür dilemesi gereken insanların "dindar olanlar" değil, kendisini "gazeteci" zanneden okurlar olduğunu idrak edebilecek...Bir gazeteci olarak haber kaynaklarıyla mesafesini koruyamadığı için, haber kaynaklarını menfaat kaynağı haline getirdiği için özür dilemesi gerektiğini idrak edecek ama sakin olamıyor...

En çok da konuştuklarının Tayyip Erdoğan'ın kulağına gitmesiyle başına neler gelebileceğini düşündükçe korkuyor. Twitter aleminin son dönem fenomeni Fuat Avni'nin deyişiyle korkmuyor, adeta titriyor (!)

EGEMEN BAĞIŞ: Bu şahısa yazıda yer açmakla birlikte bu bölümü boş bırakmayı tercih ediyoruz. Kişiliği hakkında fikir sahibi olmak isteyenlerin medyadaki fotoğraflarına bakmaları yeterlidir...

http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10473

Devlet Bahçeli: Başbakan'ın gözünü kan ve hırs bürümüş
28 Mart 2014



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dün ortaya çıkan ve gündeme bomba gibi düşen Suriye savaş planı hakkında basın toplantısı düzenliyor.Bahçeli,
"11 yılda hükümet ülkemizi mahvetmiştir." dedi.


Başbakan'ın gözünü kan ve hırs bürümüş

“Türkiye dört bir koldan saldırıya uğramaktadır. Türkiye Cumhuriyeti içte ve dışta kolları olan bir yapının saldırısı altıntadır. Türkiye’de her şey ayaklar altındadır ve gündem karmakarışıktır. Durum vahamet ötesidir, manzara korkunçtur. Başbakan ve Hükümeti milletin bağımsızlığını lekelemekle kalmamış milli sırlarımızı delik deşik etmiştir.”

“Başbakan Erdoğan’ın gözünü kan ve hırs bürümüştür. Sağ duyusu kaybetmiş, akıl yolundan çıkmıştır. Başbakan Erdoğan kendisi, ailesi, yakınları, yandaş işadamları hakkındaki şaibeleri aydınlatmak yerine reddiyeci bir tutumla önüne kim geliyorsa saldırmış, yargıyı çalışamaz hale getirmiştir. 17-25 Aralık tarihleri arasında yapılan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları sonrasında görev yeri değiştirilen hakim ve savcıların sayısı şimdilik 784’ü bulmuştur. Yolsuzluğa bulaşan kim varsa korumaya alınmıştır. Başbakan soyguna milli irade kılıfı geçirmenin arayışındadır. 30 Mart rüşvetin aklanacağı, hortumcuların temize çıkacağı, 17 ve 25 Aralık’ın rövanşı değildir. 30 Mart yenilenmedir ama Yeni Türkiye adlı karanlık mecraya sapma yeri değildir.”

“AKP Hükümeti 11 yılda ülkemizi mahvetmiştir. Cumhuriyet tarihinde bu kadar yüzsüzleşen, yozlaşan bir iktidar görülmemiştir. Başbakan ve çevresi inanılmaz ve kimsenin onaylamayacağı bir düzenin aktörü olmuştur. Hükümet kul hakkı yemiştir, tepeden tırnağa günah işlemiştir. Neresinden bakarsak bakalım 17 Aralık bir milattır.

Başbakan ve hükümetinin gerçek yüzü ortaya serilmiştir. Türkiye altın kaçakçılığı üssü haline getirilmiştir. Büyük paraların döndüğü kara para aklama merkezi haline getirilmiştir. Rüşvetle vatandaşlık dağıtımı sınır tanımamıştır. AKP’ye oy veren kardeşlerin Allah için biraz vicdan muhasebesi yapmalıdır. Öyle tapeler, öyle ses kayıtları ortaya dökülmüştür ki akılla, vicdanla izah edilmesi mümkün değildir. İranlı Zarraf için namuslu emniyet müdürlerini kurban eden, bu zatın önüne yatmaya kalkanlar bu ülkede içişleri bakanlığı yapmıştır.”

“Başbakan haysiyetini, siyasi iffetini, siyasi geleceğini kutulara kilitlemiştir. Alo Fatih diyaloglarıyla medyanın bağımsızlığı zedelenmiştir. Alo Nermin hattıyla medyanın haysiyeti yerin dibine geçmiştir. Medya çalışanları işinden edilmiştir. Başbakan başörtülü bir kadın gazeteciyi yazılarından rahatsız olduğu için işten attırmıştır.

Fenerbahçe’yi ele geçirmek için olmadık ayak oyunlarına başvuran bu başbakandır. Türk Milleti’ne küfür eden bu başbakandır. Bu başbakanın ağzı ile kalbi arasında inanılmaz bir uçurum vardır. Başbakan rüşveti komplo sözleriyle püskürtmek için 102 gündür çırpınmaktadır. Bugün hırsızlar yetki ve unvan sahibidir.

Başbakan partisine oy veren kardeşlerimizi namertçe aldatmaktadır. Rüşvet ve yolsuzluğa adı karışan bakanlarını hukuktan korumak için milli iradeyi dolandırmaktadır. Başbakan korkudan titremiş, ne yapacağını şaşırmıştır. Rüşvetçileri sayısal çoğunluğuyla şimdilik emniyete almıştır. Bu kadar isnat ve olağanüstü suçlamalarla başbakanlık görevini yürütümeyecektir. Türk Milleti’nin başhırsız, başçalan, başgötüren dediği bir kişi o koltukta oturamaz.

Ya paşa paşa hesap verecektir ya da tarihi nitelikli yolsuzluklar için ülkeder kaçmak zorunda kalacaktır. Karar kendisinindir. Türkiye Tunus’a, Mısır’a, Ukrayna’ya dönmeden başbakan istikrar için gerekeni yapmalıdır. Bunun yolu da adaleti harekete geçirmektir. Yolsuzluk, yoksulluk ve yozlaşma kökten giderilmelidir.

30 Mart mahalli idaler seçimlerinin propaganda süreci çok sancılı geçmiştir. Mahalli idareler seçimleri bir genel seçim havasına bürünmüştür. Başbakan Erdoğan demokrasiyi terörize etmiş, adeta boğazlamıştır. Başbakanın politikalarını ve niyetlerini daima zillet ve rezalet olarak değerlendirmek en doğrusudur.

Başbakan ve çevresinin kirli çamaşırları ortaya saçılmıştır. Tape ve ses kayıtlarından geçilmemektedir. Başbakan Erdoğan’ın hukuka yönelik darbesi, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının sanal medya yoluyla açıklanmasını doğurmuştur. Kimliği meçhul kişi ya da grupların ülke gündemini ele geçirmeleri iyi yorumlanmalıdır.

Şu da bir gerçektir ki başbakan ve hükümetinin çok fazla gizli işi vardır ve bunlar bir bir deşifre edilmektedir. Milletimiz infiale kapılmaktadır. Devletin en mahrem toplantılarının ortam dinlemesiyle ele geçirilip sanal ortama düşürülmesi ülkenin içine düşürüldüğü içler acısı durumu göstermektedir.”

Kaynak: http://www.karsigazete.com/gundem/basbakanin-gozunu-kan-ve-hirs-burumus-h1294.html
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Hzr 23, 2009 10:50 pm    Mesaj konusu: Falanı filanı bir de filancayı bitirme planı Alıntıyla Cevap Gönder

Ekrem Eraslan
Falanı filanı bir de filancayı bitirme planı

Tebrikler…

Yaptıkları plana bile doğru dürüst isim koyamayan mahallenin kelime fukarası, bitirimlerinin ağzı ile “bitirme” adını koyanlara…

Yargının, silahlı kuvvetlerin ve devlet bürokrasisinin değişik kademelerindeki bilgi ve belgeleri bir silah gibi başkalarına yönelterek internet sayfalarından gazete sütunlarına kadar heryere servis edenlere…

Servis edilenleri akıl ve vicdan terazisinden geçirmeden hazzetmediklerine karşı bir silah gibi kullanmak için bunları heyecanla satırlara sayfalara taşıyıp bu kuralsız silahı kullananlara…

Kuyuya atılan taşı çıkarmak için toplanan akıl ehlinin taşı çıkarmak için çaba gösterirken kuyuyu yıkma beceriksizliğine…

İkibin yıllık devlet geleneğini herkesin elinde bir oyuncak haline getirip taşıdıkları okkalı unvan ve pırıltılı formalarla ekranlarda ve sayfalarda caka satıp binlerce yıllık tecrübeye sahip çıkamayanlara…

Mevcut statüko yerine kendi statükosunu tesis etmek için her türlü yöntemi mubah görüp örtülü despotizmi kurtuluş olarak sunanlara…

İnsanın güce tapıcılığını bilip de kendi gücüne secde ettirmek için memleketin bir başka değerine-kurumuna bu ülkenin bir başka değeri ve kurumuyla sınır koymadan vuranlara…

Tekrar tekrar tebrikler…

***

Hep birlikte kaybediyoruz, hep birlikte bitiyoruz, bitiriliyoruz…

Kendimizin ihdas ettiği saçmalıklarla koskoca bir ülke, güçsüzlüğün pençesine atılıyor cumhuriyet-devlet ve demokrasi-özgürlük diyenlerin elleriyle…

Bu değerlerin her biri bir başka çirkinliğe maske yapılıyor. Beyler! Ne sizin cumhuriyet, laiklik diyerek tesis etmek istediğiniz güdük despotizminiz ne de sizin özgürlük ve demokrasi diyerek kendi cemaat ve kurumlarınızda minyatür örnekleri olan rengi farklı despotizminiz bizi cezbetmiyor.

Ne var ki; koskoca ülkeye dayatılan iki seçenek var. İtidal, vasat ve denge adına bir önerme ve çaba yok. En basit konularda bile mevzi alışlarımız bu ezberler üzerine kurulu. Elimize verilen ezber listesine bakarak iyileri ve kötüleri ayırt edebiliyoruz. Akıl bu toprakları terk etmeye hazırlanıyor, vicdan ise cesaretini kaybetti.

***

Beyler!...

Siz cumhuriyet - laiklik adına ne yeni bir güzellik tesis ediyorsunuz ne de siz özgürlük-demokrasi adına yeni bir açılım ortaya koyuyorsunuz. Yaptığınız tek şey, her seferinde itişip kakıştıkça bu ülkeyi zayıf düşürmek, hedef aldığınız değerleri zayıflatmak ve bu toprakların yüzlerce yıllık kolektif reflekslerini kaybettirmek oluyor.

Buna hakkınız yok!...

Ve size rağmen ümitvar olmamızı sağlayacak tüketemediğiniz dinamiklerimiz hala var.

Bilesiniz…

haber10


24 Haziran 2009 17:38
Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın, Taraf gazetesi'nin ortaya çıkardığı “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı belgesiyle ilgili açıkladığı karara kim ne dedi?

Savcılık günlerdir tartışılan irtica eylem planına ilişkin soruşturmasını tamamladı, açıklamasını yaptı; "İrtica eylem planını Genelkurmay hazırlamadı" dedi. Savcılığın bu kararına siyasiler ne dedi?

Devlet Bakanı Egemen Bağış:
"Bu belge gerçek olsa da sahte olsa da AB konusunda önemini ortaya koymaktadır. Çünkü, AB standartlarındaki ülkelerde ne böyle bir belge hazırlanabilir ne de böyle belgelerin sahteleri hazırlanıp piyasaya sürülebilir."

AKP milletvekili Burhan Kuzu:
"Belge gerçekse de sahteyse de bu iş sonuna kadar götürülmeli. Askeri savcılığın açıklaması bu belgenin hiç hazırlanmadığı anlamına gelmez."

CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay:
"Askeri savcılık, böyle bir belgenin TSK'da hazırlanmadığını, belgede imzası yer alan askerin belgeyi hazırlamadığını, TSK'nın suçun faili olmadığını açıklamıştır. Buna bakıldığında askeri makamları ilgilendiren bir durum yok. Askeri makamlar takipsizlik kararıyla el çekmiştir. Burada önemli olan asker tarafından askeri makamlarda hazırlandığı darbe planın sahte olduğuna göre bundan sonra ne olacak ona bakmak gerek. Başbakan ve Başbuğ'un bu konuda iddialı açıklamaları vardı. Şimdi bunların arkasında durmak lazım.

Bu koşullar altında Ergenekon soruşturmasına sokulan belge sahte ve yandaş medya tarafından servis ediliyor. Şimdi demek ki işin içinde kurumalarası sürtüşmeyi yaratmak isteyen bir anlayış var. Birileri siyasette mağduriyet havası yaratıyor. Bu kişilerin hakkında gereken yapılıp yapılmamasına bakılmalı. Savcılık bu konuda nasıl gerçeğe ulaşacak? Temel kuşku buradadır. Türkiye artık sahte belgelerle gerililm yaratanlardan kurtulması lazım. Türkiye'de darbe hevesi var dedi Erdoğan. Yardımcısı da bu belgeyi referans göstererek. TSK'ya acımasız sözler söyledi. Türkiye'de artık kurumların gerçek olmayan belgelerle yıpratılmasına dur demek gerekli.

Hiç kimse kurumları çatıştırmadan menfaat elde edeceğini zannetmesin. Bir kurumun içinde birileri bunu yapıyorsa, onları da birileri kulağından tutup ortaya çıkartması lazım. Kimse, artık saklanmasın. Kimse, 'Benim tanıdığımdır. Bizim çocuklar. Bunları saklayalım' demesin."

CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek:
"15 gündür meşgul ediliyor kamuoyu. Taraf'ın haberinden sonra Başbakan Urfa'dan seslendi, 'Araştırıyoruz. AKP'ye dönük bir oyun oynanıyor. Gerekirse biz de dava açarız' dedi ve açtı. Sert açıklamalar yaptı. Arkasından da Genelkurmay Başkanı ile görüştü ve söylem yumuşattı; 'Kurumlararası çatışma olmadığını, böyle bir çatışmaya girmeyeceklerini' ifade etti.

Başbuğ da dedi ki; 'Askeri savcılık araştırıyor.' Fakat yargı süreci beklenmeden yorumlar yapıldı. Bu belge gerçekmişcesine yorumlar yapıldı. 'Emir komuta zinciri içinde böyle bir belge hazırlatmadık. Albay da hazırlamadım dedi. Tüm bilgisayaralar incelendi böyle belge yok' demişti Orgeneral Başbuğ.

Bu dönem içinde süre uzadıkça yorumlar geldi. AKP'li Bekir Bozdağ, '4 gün geçti, sonuç yok. Genelkurmay'ın açıklamaları tatmin etmedi. Savcılar tespit etsin, gerekli işlemler başlasın' dedi. Bu olay her gün tartışılınca CHP lideri Deniz Baykal'ın ağzından yorumlar yapıldı. Baykal niye susuyor? denildi. Askeri savcılık, 'Bu belge sahtedir' açıklamasını yaptı, 'Böyle bir belge yoktur' dedi. Şimdi, CHP'nin ihtiyatlı olmasının doğruluğu ortaya çıktı. Böyle bir belge yoksa, 15 gündür yorum yapanlar, TSK'yı suçlayanlar şimdi ne diyecekler?

Bu belgeye dayalı olarak Türkiye'de kıyameti koparanlar, darbe girişiminde bulunulduğunu iddia edenler şimdi kendilerini savunmak, açıklama yapmak veya söyledikleri nedeniyle özür dilemek durumundadırlar.

Eğer farklı bir iddiası olanlar varsa, 'bu belge gerçektir' diyenler varsa bunun belgelerini, delillerini ortaya koymalıdırlar. Eğer koymuyorlarsa o zaman askeri savcılığın vardığı sonuçlara itibar etmek, onu kabullenmek durumundadırlar."

MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır:
"Sorumluların ortaya çıkması için hukumet goöevini yapmıyor. Biz sorumlu olarak hükümeti görüyoruz. Belgeyi kimin basına servis ettiğini hükümet bulmak ve yargıya teslim etmek zorundadır. Ancak hükümet topu taca atıyor, yargıya suç duyurusunda bulunuyor. Herkes hukuktan aldığı yetkilere göre görevini yapar. Hukuk dışı hareket edenleri tespit etmek de siyasi iktidarın sorumluluğudur."

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural:
"Eğer bir kurum tarafından hazırlanmadıysa bu belgeyi AKP'yi bitirme planı olarak sunanlar kimlerdir? Bundan ne amaçlandı, hangi amaçlara ulaşıldı? Bu konuda kimler nemalandı? Belge Genelkurmayda hazırlanmamış olabilir. Ama böyle bir belge üzerinden üretilmiş siyaset, sahte kahramanlıklar varsa bunun ardındaki gerçekleri bilmek, demokraside her vatandaşın hakkıdır. Bu belge doğru değilse bu belgeyi hazırlayanların amaçlarının ortaya çıkarılması demokrasiye hizmet olacaktır. Bunun sorumluluğu da AKP Hükümeti'ne aittir. Hepimizi meşgul eden bir eksende, asker sivil gerilimi ekseninde, bir siyasi manipülasyon ortamı oluşturulan böyle bir belge ekseninde, gerçeklerin ortaya çıkmasını talep etmemiz, demokratik hakkımızdır. Asker sivil gerilimi üzerinde siyaset oluşturanların, bu işten nemalanarak siyaset üretenlerin ve siyasete müdahale etmek isteyenlerin gerçek yüzlerini görmemiz gerekiyor."

Demokratik Toplum Partisi:
DTP askeri savcılığın kararını eleştirdi, "Ergenekon savcıları durumu hemen ele almalı" mesajını verdi.

Bağımsız İstanbul Milletvekili Ufuk Uras:
"Belge ortada kaldı. Meclis, siyasetin sivilleşmesi doğrultusunda adım atmalı. Herkesi paranoyak yaptılar. Herkes, dedektif gibi bir şey arıyor. Ama sonuçta albayın da sahteciliğe yönelmesi başlı başına bir problem olduğunu gösteriyor. Her kopyanın bir aslı vardır. Sivil yargı, aslına baksın."

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Ahmet Gökçen:
"Delil niteliği zayıf da olsa fotokopi bir belgedir. Sivil savcılığı ilgilendiren boyutu var olayın. Tabi askeri savcılık belgeyi inceledi ve kamu davası açmaya yetecek bir nitelik bulamadı. İtirazı mümkündür bunun. Sivil savcılık yönünden yine soruşturması yapılacak. Önemli olan bu belgenin aslının olup olmadığı önemlidir. Ceza muhakemeleri açısından bunlar delil olur ama fotokopi belge elde etmek çok kolay olduğundan bu da bir şüphe sebebidir. Sivil savcılar da aynı değerlendirmeyi kendileri araştıracaklar. Gerekli görürlerse kamu davası açmayı düşüneceklerdir. Bu belgenin aslının bulunamadığı görülüyor verilen kararlardan anladığımız kadarıyla"

"Bu tür durumlarda her iki savcılık da herekete geçebilecektir. Önemli olan Yargıtay'dan onanmış birşey olmadığı için gerek askeriye gerekse de sivil savcılık açısından bir sonuç alınamadığı anlaşılıyor. Ama diyelim bunun aslı ortaya çıkarsa derhal kaldığı yerden devam eder. Askeri mahkemelerin verdiği kararlar sivil savcılığı, sivil savcılığın buldukları da askeri savcılığı etkiler"

Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya:
"Tabi gerçekten günlerdir tartıştığımız belge kriziyle ilgili önemli gelişme. Parçalardan en önemlilerden bir tanesi. Puzzle'ın tamamnı görebilmek içim henüz erken. O belge ilk ortaya çıktığından itibaren söz konusu 3 iddiadan 1'inin bertaraf edildiği ortadadır. Belge emir komuta zinciri içinde Genelkurmay'da hazırlandı tezi vardı. Bence bugün askeri savcılık o ihtimali ortadan kaldıran bir sonuçla bugün kamuoyunun karşısına çıkmış oldu. Ama diğer spekülasyonların akıbetini öğrenmek için henüz erken. O yüzden diğer hukuki prosedürlerin tamamlanmasını beklemek lazım. Şimdi adli tıp raporu da dün geç saatlerde ortaya çıktı. Orada birtakım ihtimallerden söz ediliyor. Konunun albay ile ilgili diğer sebnaryolar açısından önem kazanıyor şimdi. Burada önemli bir soru var: Albay'ın Cumhuriyet Başsavcılığı'na ifade verip vermeyeceği Şahsı kanaatim ifade vermesi yönünde. Şüpheler açısından bu daha doğru olur"

"Şimdi en büyük tehlikeden bir kaos ihtimalinden kurtulduk. Bu iddia parça tesirli etki yapabilirdi. Bundan kurtulduk. Aslında imkansızlıklar yeni güçlükler ortaya çıkabilirdi. Kamuoyundaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak bir yaklaşım. Bugün askeri savcılık bir aşamasını gerçekleştirdi. Ama soru işaretleri tamamen bitmez. Gelinen bu noktadan sonra bu konunun zaten gelinen 2 yıllık süreçte Ergenekon savcılasrında sürdürülen soruşturma kapsamında aynı soruların Albay Çiçek'e sorulması ve hukuki prosedürün tamamlanmasını beklemek. Şimdi top İstanbul'a gelmiş durumda. O evrakın orijinali bulunmadan resmin tamamını göremeyeceğiz gibi anlaşılıyor."
aktifhaber

Ertuğrul Özkök
Albayın planını böyle uyguladık

BEN hiç farkında değildim.Meğer nisan ayından beri, menfur bir planı uygulamaya koymuşuz.

Planın hedefi de şuymuş:

"AKP’yi ve Fethullah Gülen’i bitirmek."

Yanlış işitmediniz.

Hürriyet ve başka bazı gazeteler, şu malum Albay Dursun Çiçek var ya, işte onun hazırladığı planda yazılanların bir bölümünü uygulamaya koymuş.

Vallahi billahi benim haberim yoktu.

Demek ki, Hürriyet içindeki bir "Derin Hürriyet" bana bile çaktırmadan, bu planın "medya ayağını" hayata geçirmiş.

Bu muhteşem tezlerini veya komplo planlarını ispatlamak için de, Hürriyet ve başka bazı gazetelerden haber örnekleri verilmiş.

Aradan iki gün geçti, aynı gazetenin Ankara temsilcisi "medyada bazı kişileri" açıkça tehdit eden ve hedef gösteren bir yazı yazdı.

"Şimdi sıra, albayın planını uygulamaya koyan gazetecilerde" demeye getirdi.

Biz hayretler içinde bu olup bitenleri izlerken, bu defa hükümete yakın bir başka gazetenin genel yayın yönetmeni, aynı doğrultuda bir yazı yazdı ve haber örneklerini alt alta sıraladı.

Şimdi sıkı durun.

Bakın, Türk basınında bazı gazeteler, nasıl bu menfur planı uygulamaya koymuşlar.

* * *

O menfur planda ne yazıyormuş?

"AKP içinde ikilik varmış gibi bir görüntü yayılacak."

Örnek mi?

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Zahid Akman’ın istifasını istedi" ya...

Hem de Habertürk televizyonunda, canlı yayında, halkın gözü önünde.

İşte bu haberi, bir gün sonra gazetelerin birinci sayfalarından verenler, albayın menfur planını uygulamaya koymuşlar.

Bir örnek daha.

Mayın kanunu görüşülürken bazı AKP’liler Meclis’e gelmedi ya.

Evet bu haberin amacı, "AKP içinde ikilik varmış görüntüsü yaratmak"mış.

Yani böyle bir olay yok, milletvekillerinin hepsi gelmiş ve bizler de bunu uydurmuşuz.

İbretle mi okuyorsunuz, hayretle mi...

Tabii, mayın olayında, hükümete yakın bazı gazetelerde çıkan ağır eleştirel yazılara ne denilecek, "sırası gelen gazeteciler" arasında onlar da var mı yok mu bilmiyoruz.

Her ne kadar onlar bu müthiş komplo teorisini geçersiz kılıyorsa da, hiç önemli değil.

"Biz yazdık, oldu..."

Yeni gazetecilik türü bu.

* * *

Menfur planda başka ne yazıyormuş?

AKP’nin yeni bir zengin sınıfı oluşturduğu, bunların lüks içinde yaşadığı halka anlatılacakmış.

Bak bak, şeytanın bile aklına gelmeyecek kadar menfur bir plan.

İyi de, bu komplo teorisinde eski yol arkadaşlarının demir leblebilerini nereye koyacağız?

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un, "Harun gibi gelip, karun gibi gitmeyeceğiz" sözü.

Saadet Partisi İstanbul Belediye Başkanı Adayı Mehmet Bekaroğlu’nun "Cipteki türbanlı, durakta otobüs bekleyen türbanlı" ayrımını.

Ya Mehmet Şevki Eygi’nin, "Sonradan görme Müslümanlar" yazıları.

Bunlar da komplo teorisine uymuyor ama hiç önemi yok.

Biz uydurduk...

* * *

19 yıllık genel yayın yönetmenliğim süresince, Türk basınında böyle bir dönem görmedim.

Bazı arkadaşlarımızı artık tanıyamaz hale geldim.

Kanserde terminal safhaya gelmiş insanlara karşı yapılan hoyratlıklar onların kılını kıpırdatmıyor.

Sanki onlar eliyle, bir medya faşizmi, bir medya totaliterliği düzeni kuruluyor gibi bir hisse kapıldım.

Gazeteciler, başka gazetecilerin kaleminden tehdit ediliyor, susturulmaya çalışılıyor.

Sizce gittiğimiz istikamet gerçekten demokrasi midir...

Ben halk demokrasisinden veya cemaat demokrasisinden değil; çoğulcu, kurumlar demokrasisinden söz ediyorum.

hürriyet

İLKER PAŞA’YA TUZAK MI?

24 Haziran 2009 13:16
Asker eksenli politikalarla CHP’yi MHP’nin sağına geçiren ve ‘Ergenekon’un avukatıyım’ diyerek darbeci karede yer alan Deniz Baykal’ın, sürpriz şekilde Genelkurmay Başkanı’nın emekliye sevk edilmesini istemesi, haliyle şüphe uyandırdı

Şamil TAYYAR - Star Gazetesi

2009 yılında darbe planlayan Ergenekon İlker Paşa’dan umudunu kesmişti, onu biliyorduk, şimdi anladık ki, Ergenekon’un avukatı da umudunu kesmiş. Emeklilik önerisi, yeni bir proje mi, orası pek anlaşılamadı.

Geçen Cuma günü Yeni Şafak’taki köşesinde ‘emeklilik’ önerisine karşı ‘dikkatli olun’ diyen Taha Kıvanç’ın böyle bir değişikliğin komuta kademesinde taşları nasıl oynatacağı ve kimlerin önünün açılacağı sorularına verilecek cevaplara dikkat çekmesi, Baykal’ın önerisine farklı bir boyut kazandırdı.

Acep neden?

Askeri çevrelere yakınlığı ile bilinen Barkın Şık’ın 8 Haziran günü Akşam’da yayınlanan haberine baktığımızda, sürpriz olmazsa, Ağustos ayında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Metin Ataç, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergun Saygun emekliye ayrılacak. Saygun’un yerine Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız gelecek. 9 korgeneral ise Saygun’dan boşalacak orgenerallik rütbesi için yarışacak.

Özetle, sadece 3 koltuk boşalacak.

‘Taş’ hesabına göre, Genelkurmay Başkanlığı’na giden yolda Deniz ve Hava’yı çıkarırsak, geriye sadece Saygun’un 1. Ordu Komutanlığı kalır.

Mevcut durum böyle...

İlker Paşa emekliye sevk edilirse ne olur?

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Genelkurmay Başkanı olur. 2005 yılında Orgeneral rütbesini alan ve bu rütbede 4 yıllık bekleme süresini dolduran Ergun Saygun’a Kara Kuvvetleri Komutanlığı yolu açılır.

Sonrası Allah kerim...

Yani İlker Paşa’nın gitmesiyle oynayacak tek taş o. Bunca kıyamet o yüzden kopmuş olabilir mi? Kimdir Saygun Paşa?

Hatırlayalım...

17 Kasım 2006 günü Amerika’da Neoconların düşünce kuruluşu Hudson Enstitüsü tarafından düzenlenen kayıt dışı özel toplantıya katıldı. Görevi, o tarihte Genelkurmay 2. Başkanlığı’ydı.

Enstitüde çalışan ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matt Bryza’nın eşi Zeyno Baran, o toplantıdan iki hafta sonra 4 Aralık 2006 tarihli Newsweek Dergisi’nde, 2007 yılında Türkiye’de darbe ihtimalinin yüzde 50 olduğunu yazdı. Kaynak olarak da Türkiye’nin üst düzey yetkililerini gösterdi.

Bu yazı, akıllara Saygun’u getirdi. Baran’a kaynaklık eden yetkilinin Saygun olduğu konusunda sayısız senaryo üretildi. Açıkçası, önemli kısmı, akla da yatkındı.

2007 yılında ‘darbe’ olmadı ama 27 Nisan Muhtırası hortladı. Yaygın iddia, Büyükanıt’ın ‘ben yazdım’ demesine rağmen o muhtırayı Saygun’un kaleme aldığı ve Büyükanıt’ı ikna ettiği yönündeydi. Bilgi değil ama kişisel kanaatim de bu yöndedir.

Yolunu kesti

Ayrıca, kısa süre sonra gerçekleştirilen Ağustos Şurası’ndaki atamalara, 27 Nisan sürecindeki tatsız gelişmelerin yansıdığını düşünüyorum. Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’un 2007’de 1. Ordu Komutanlığı’na atanma ihtimalinin, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’tan döndüğünü söyleyebilirim.

Büyükanıt, Orgeneral Fethi Remzi Tuncel’den boşalan bu göreve 3. Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Koçman’ın atanmasını sağladı.

Eğer Saygun 2007 Ağustos’unda 1. Ordu’ya atansaydı, 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı, 2010’da Genelkurmay Başkanı olacaktı.

Nitekim bu hesap, 6 Temmuz 2007 tarihli Hürriyet’te şöyle yer aldı: ‘Orgeneral Tuncel’in boşaltacağı 1. Ordu Komutanlığı’na Orgeneral Saygun atanacak. Bu durumda teamüllere göre Saygun’un 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı, 2010’da da Genelkurmay Başkanı olması gündeme gelebilecek.’

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Saygun’un 1. Ordu’ya ataması 2008 yılına kayınca, kariyerinin de sonu geldi.

Bush-Obama farkı kadar

Ama bu görevinde de adından söz ettirmeyi başardı. Ergenekon soruşturması kapsamında evi aranan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan’a çiçek gönderdi, soruşturmayı yakından takip etti, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’la görüştü, Başbakan Erdoğan’la 12 Mayıs’ta bir araya geldi.

Eğer bu senaryoya inanacak olursak, Ergenekon taifesinin 2010’da Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak Orgeneral Işık Koşaner’den de umudunu kestiği anlaşılıyor.

Peki Saygun, kendi ismi etrafında üretilen bu senaryoların neresinde ve nasıl bakıyor? Cevabı kendi verecektir. Açıklama gönderirse memnuniyetle yayınlarız.

Kanaatimi soracak olursanız, şunu ifade edebilirim: Demokratik değerleri algılama, yorumlama ve yaşatma konusunda Büyükanıt, Başbuğ ve Koşaner’e uzanan çizgiden çok farklı portre çizmektedir.

Aralarındaki fark, Bush ve Obama farkı kadardır.

Son söz; olay eylem planını bir de bu gözle değerlendirsek nasıl olur?

Ara beni abim sayılırsın

Ertuğrul Özkök, Albay Dursun Çiçek’in farklı imzasıyla ilgili haberlerin neden kendilerinde olmadığını sorunca, yazı işlerinde bazı isimler, ‘bize vermiyorlar’ demiş. Ama kendisi bu kanaate katılmamış.

Doğrusu da budur.

Yıllar önce Sabah’ta çalışırken bir Yunan askeri ataşenin casusluk faaliyetlerine dair haberim yayınlanınca Hürriyet’te kıyamet kopmuştu. Ankara Temsilcisi Sedat Ergin, ‘Bu haber neden bizde yok’ deyince, yardımcısı Muharrem Sarıkaya, ‘O haberi Sabah’a sızdırmışlar’ diyerek sıyırmak istemiş, Ergin gazetecilik dersi vermişti: ‘Neden sızdırmak için bizi değil de Sabah’ı tercih ediyorlar. Bize sızdırsınlar.’

Ergenekon sürecinde bu refleksleri kaybolunca minder dışında kaldılar. Ama önemli değil.

Ertuğrul Bey, ara beni, ne de olsa abim sayılırsın, bize hangi belge geliyorsa, söz, aynısından bir takım vereceğim.

Bu arada küçük bir not ekleyeyim, birlikte gülelim; Diyorsun ki, 5 gazetede var, neden Yeni Şafak’ta yok. Vallahi Yeni Şafak’ı unuttuk, arada karambole gelmiş.

Yargıtay: "Fotokopiden belgeye, işlem başlatılamaz''

24 Haziran 2009 “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlıklı fotokopi belgedeki imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığı araştırılırken, Yargıtay Üyeleri Kubilay Taşdemir ve Ramazan Özkepir’in birlikte yazdıkları, ‘5237 Sayılı TCK’da Açıklamalı-İçtihadlı Sahtekarlık Suçları’ isimli kitapta, “Fotokopiden ibaret belge hukuki sonuç doğuramaz” şeklindeki bir Yargıtay kararı yayımlandı.
Yargıtay üyeleri Taşdemir ve Özkepir, Turhan Kitapevi tarafından bu yıl basılan söz konusu kitapta, Yargıtay 19’uncu Dairesi’nin “fotokopi belge”ye ilişkin kararının sonuç bölümü şöyle aktarılıyor:
“Vekaletname fotokopileri üzerinden inceleme yapılıp rapor düzenlenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Fotokopi üzerinde imza incelemesi yapılarak sağlıklı bir sonuca varılamaz. Bu durumda mahkemece iddia olunan ve savunma özetleri gözetilerek davacının mukayese imzaları bulunan belgelerin asılları celb edildikten sonra dosyaya ibraz edilen tüm kredi sözleşmeleriyle birlikte Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'ndan veya konusunda uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan rapor alınarak varılacak uygun sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir."

"YENİ TARİHLİ KARARLARA ÖNCELİK VERDİK"
Taşdemir ve Özkepir, kitabın tanıtım yazısında, “Yargıtay kararlarının seçiminde, en son uygulamaları yansıtan yeni tarihli kararlara öncelik vermekle birlikte halen geçerliliğini koruyan ve emsal nitelikte olan eski kararlara da yer verdik” diyorlar.
Bu arada, kitapta, sahtekarlık suçları, “Sahtekarlık suçlarında teşebbüs, sahtecilik suçlarında iştirak, kamu görevine karşı suçlar, mührü bozma, resmi belgede sahtecilik” gibi başlıklar altında inceleniyor.
Taraf gazetesi tarafından gündeme getirilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” belgesinin aslına bugüne kadar ulaşılamadı. Son olarak İçişleri Bakanı Beşir Atalay dün Emniyet’te belgenin fotokopisinin bulunduğunu söyledi.

netgazete

Çiçek'ten İlginç Komplo Çıkışı

25 Haziran 2009 08:54

Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı 'AKP ve Gülen'i Bitirme Planı' belgesiyle ilgili Cemil Çiçek'ten ilginç bir değerlendirme geldi...

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, gerçek olup olmadığı araştırılan "İrtica ile Mücadele Planı" adlı belgeyle ilgili yaklaşımları eleştirdi. Çiçek, "Fotokopi üzerinden değerlendirme yapamazsınız. Bunun delil değeri bile yoktur" dedi.

Çiçek, olaya "siyasi ve hukuki yaklaşım" arasındaki ciddi farka vurgu yaparak, şunları söyledi: "Olayın bir siyasi bir de hukuki boyutu var. Ben bu tür olaylara hep hukuki bakarım. Belgenin sahte olup olmadığına ilişkin inceleme bitmeden konuşmak sakıncalıdır. Fotokopi üzerinden değerlendirme yapamazsınız. Bunun hukuki açıdan delil değeri bile yoktur. İmzaya ilişkin değerlendirmeler kabul edilmez. Mahkemelerde bu böyledir. Orijinalini bulup ona göre hukuki kanaat oluşturursunuz. Bu şimdi savcıların işi. Bunun sonucunu beklemek gerekir. Ortada bilgi kirliliği var. 40 kafadan ses çıkıyor. Herkes kendi kanatine göre konuşuyor, siyaset yapıyor. Kendi ideolojimiz ve değer yargılarımızın penceresinden bakarak değerlendirme yapıyoruz. Geçmişte de bunun örneklerini gördük. Sağcı biri solcularla ilgili suçlama olduğunda ’kesin yapmıştır’ kanatiyle yaklaşıyordu. Beraat etse, suçsuz olduğu ortaya çıksa bu kez de ’kılıfına uydurmuşlardır’ denilirdi. Solcuların da sağcılara bakış açısı aynen böyleydi. Şimdi, hukuk bir tarafa bırakılıp, değerlendime yapıldığı için ortada kirlilik var."
aktifhaber

Ruşen Çakır
Kavga asıl şimdi başlıyor

Öncelikle, bu belgenin “sahici” olduğuna inanan, inanmak isteyenler kesimlerin gücünü kimse yabana atmamalı. Dolayısıyla bu çevreler, ciddiye alınması gereken bir kamuoyu desteğiyle, belgenin sahici olduğunda ısrar edecek ve doğrudan+6 ya da dolaylı bir şekilde askeri savcılığın (dolayısıyla Genelkurmay’ın) olayı örtbas etmek istediğini iddia edeceklerdir. Bu tezlerini doğrulayabilmek için yeni belge ve deliller bulmak isteyeceklerini de kolaylıkla tahmin edebiliriz.

Tabii başından beri belgenin sahte olduğuna inanan ve inanmak isteyenler de, askeri savcılığın kararından iyice cesaret alarak, karşı saldırıya geçeceklerdir. Bu noktada en çok Genelkurmay’ın tavrının ne olacağı merak konusu. İlk bakışta TSK’nın, bu belgenin kimler tarafından hazırlanıp neden dolaşıma sokulduğunun saptanması için topu sivil yargıya ve bir şekilde de polise atmış olduğu görülüyor. Fakat “sahte” olduğuna emin oldukları belgenin izini kendi başlarına da sürmek isteyeceklerini pekala düşünebiliriz. Hatta bu sefer askeri çevrelerin başka odakları “olayı örtbas etmek” le suçlamalarına da tanık olabiliriz.

İki senaryo

“Eğer belge sahteyse kim tarafından hazırlandı?” sorusu artık daha fazla öne çıkmış durumda. Bugüne kadar bu soruya iki farklı cevap veriliyordu: İlk olarak, Ergenekon’la bağlantılı birilerinin bu sahte belgeyi hazırlayarak TSK ile hükümetin arasını açmak istemiş olabileceği ileri sürülüyordu. İkinci senaryodaysa projektörler, emniyet ve adliyede belli bir kadrolaşmaya sahip olduğu bilinen Fethullah Gülen cemaatine tutuluyor, bu hareketle bağlantılı birilerinin böylesi bir sahte belge düzenlemiş olabilecekleri iddia ediliyordu.

Gülen cemaatinin, bu senaryodan çok rahatsız olduğunu, bunu manşete taşımış olan Radikal Gazetesi’ne gösterilen çok sert tepkiden biliyoruz. Fakat bildiğimiz bir başka şey de, toplumun ve devletin belli bir kesiminin, TSK’ya yönelik sistemli bir yıpratma kampanyası yürütüldüğüne ve bunun ardında Gülen cemaatinin bulunduğuna inanıyor olmasıdır. Org. Başbuğ’un da değişik vesilelerle, açıkça veya ima yoluyla “cemaat” olgusuna olumsuz anlamda vurgu yaptığı da kayıtlara geçmiş durumda.

Org. İlker Başbuğ, Ertuğrul Özkök’ün “Ya belge sahte çıkarsa?” sorusuna “Ne yapacağımızı hep birlikte göreceğiz. Bütün Türkiye görecek” karşılığını vermişti. Dolayısıyla askeri savcılığın “bu belge sahtedir” demiş olmasının, ne zamandan beri hazırlıklarının yapılmakta olduğunu sezdiğimiz büyük bir hesaplaşmanın fitilini ateşleyebileceğini düşünebiliriz.

AKP’nin tavrı

Bu hesaplaşmanın sonucunu, esas olarak AKP ve Başbakan Erdoğan’ın tavrı belirleyecektir. Eğer Erdoğan askeri savcılığın vardığı kararı tartışma konusu yapmaz; yani belgenin sahte olduğunu kabullenir ve üstelik ciddi olarak bunun sorumlularının peşine düşerse Türkiye’nin siyasi dengeleri altüst olur. Unutmayalım, Erdoğan, Aktütün saldırısının ardından Genelkurmay’a tartışmasız bir şekilde sahip çıkmış, bunun üzeine Taraf Gazetesi tarafından “Paşasının başbakanı” olarak ilan edilmişti.

Fakat belgenin sahici olmasına epey yatırım yapmış olan AKP’nin, askeri savcılığın kararını heyecanla selamlayacağını pek söyleyemeyiz. AKP’nin belge etrafındaki tartışmaları soğutmak isteyeceğini düşünmemiz için pekçok neden var, ancak bunu nasıl yapabileceği hayli kuşkulu.

Vatan

BAŞBUĞ'UN BEKLENEN KONUŞMASI
26 Haziran 2009 11:00

Org. Başbuğ, merakla beklenen konuşmasını yaptı...

Kuvvet komutanlarını yanına alan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, merakla beklenen konuşmasını yaptı. Toplantı 1 saat 45 dakika sürdü.

"AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"yla ilgili olarak Genelkurmay Askeri Savcılık, "Kovuşturmaya gerek yok" kararını verdi. Gözler Başbuğ'un bugünkü konuşmasına çevrilmişti. Başbuğ merakla beklenen basın toplatısını yaptı.

İŞTE O KONUŞMA:


Türkiye'de etrafımızda ve dünyada cereyan etmekte olan gerçek olaylara bakarsak ciddi bir çok sorunun bulunduğunu ve yaşandığını görürüz.

Dünya ülkelerinin hemen hemen hepsi küresel kriz ve bu krizin doğurduğu ekonomik ve sosyal konularla boğuşmaktadır. Türkiye bunun yanında terör ve bölücü terör örgütü ile mücadelesine devam etmektedir.

Çevremizde başta İran'daki song gelişmeler olmak üzere, Irak, Afganistan ve Pakistan'da ciddi olaylar yaşanmaktadır. Kıbrıs görüşmeleri de bir taraftan sürmektedir.

Bütün bunlar yaşanırken Türkiye iki haftadır Genelkurmay Askeri Savcılığı'nan elinde bulunan, topladığı ve talep ettiği bütün bilgiler çerçevesinde yürüttüğü hazırlık soruşturması neticesinde ulaştığı karar neticesinde bir kağıt parçası etrafında enerjisini tüketmiştir.

Ayrıca yargı sürecini sabırla sükunetle beklemebasiretini de gösterememiştir.

Her şeyden önce bunlardan dolayı biz TSK olarak üzgünüz.

Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kağıt parçasıdır.
Hiç zaman kaybedilmeden belge olduğu iddia edilenin gerçekten belge olup olmadığının hukuk ve yargı yoluyla ortaya çıkartılması için Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bu durumda bizim tarafımızdan yapılması gereken tek ve doğru hareket tarzı da budur. Soruşturma aynen adli yargı teşkilatı içerisindeki Cumhuriyet Başsavcılıkları gibi Anayasal teminatlar altında, bağımsız bir şekilde faaliyetlerde bulunan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından yürütülmüştür. Karar da yine bu makama aittir.

Askeri savcılık kanunlar çerçevesinde incelenmesi gereken bütün unsurları, mevcut bilimsel ve teknik imkanları da kullanarak bu karar ulaşmıştır. Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın verdiği kararı beğenebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz ancak bu karar karşı saygısız ve küçümseyici tavırlar içine giremezsiniz.

Bu tip davranışlar askeri yargıyı küçültmez, bu şekilde davrananları küçültür. Son dönemlerde artan bir şekilde ve örgütlü olarak gerçekleştirdiği değerlendirilen kurgulanmış bazı olaylar, TSK’yı yıpratma ve karalama kampanyasına dönüştürülmektedir.

Hukuk açısından yaşadığımız olayda bugün gelinen nokta, olduğu iddia edilen, bir kağıt parçası olduğunu, bir belge olmadığını göstermektedir. Bu konuda Genelkurmay Başkanlığı ve Genelkurmay Askeri Savcılığı elindeki bütün bilgi ve belgeler ışığında ve hukuk çerçevesinde gerekeni yerine getirmiştir.

Bu duruda bugün biz bu kağıt parçasının birileri tarafından TSK’yı yıpratma ve karalama amacıyla hazırlandığını değerlendirmekteyiz. Bu kağıt parçasının kimler tarafından ne amaçla hazırlandığının ortaya çıkartılması görevi ise devletin istihbarat birimleri ile yargı organlarına düştüğünü bildiriyor ve bunu istiyoruz.

Bu konunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu ve buna benzer olayları devlet, bu millet ve ordu içinde fitne ve fesat çıkartma eylemleri olarak görüyoruz.

Daha önce de söylediğim gibi TSK demokrasi ve hukuk ilkelerine bağlı ve saygılıdır.

Bu ilkelere aykırı düşünce içinde olan ve davranışlar içinde bulunan personeli TSK bünyesinde barındırmaz. Bunu kim söylüyor, bunu Anayasamızın 117. maddesine göre TSK’nın komutanı olan Genelkurmay Başkanı ben söylüyorum. Artık TSK’nın komutanı olan Genelkurmay Başkanı’nın bu ifadesi en büyük teminattır. Daha bunun dışında başka şeyler aranmasının anlamını anlamıyorum.

Bütün bu söylemlere rağmen TSK ile artık hiçbir haklı neden ve haklı bir gerekçeye dayanmadan, çeşitli nedenlerle ve çeşitli şekillerde darbe ve muhtıra söylemlerinde bulunanların iyi niyetli olmadıklarını, halkımızın da artık bu söylemlerden usanmış olduğunu düşünüyorum.

Onun için TSK’nın komutanı olarak açıkça söylüyorum ki; artık TSK üzerinden elinizi çekiniz. TSK üzerinden kendinizi siyasi tanımlama düşüncesinden ve gayretlerinden vazgeçiniz. TSK’ya karşı medya üzerinden asimetrik bir psikolojik harekat yürütmeye son veriniz.

TSK tarihsel misyonu, kurumsal kültürü ve devlet adamlığı ve tecrübesinin gereği olarak kendisine karşı asimetrik olarak medya üzerinden yürütülen psikolojik harekata her zaman ve özellikle kamuoyu önünde cevap vermekten kaçınmaktadır.

Ayrıca bize askeri okullar da şu da öğretildi: Akıllı insan her şeyin farkına varır. Akılsız insan ise her konuda fikrini söyler. Bu nedenlerle bizlerin olayları takip takip etmediğimiz, gereken yer ve zamanlarda rahatsızlıklarımızı dile getirmeyeceğimiz doğru değildir. TSK hiçbir gerçeğe dayanmayan, hukuk dışı davranışlarla devam ettirilmesi faaliyetlerine katlanamaz.

TSK bütünlüğünün her türlü dış tepkilere maruz bırakılmasına seyirci kalamaz. Unutulmamalıdır ki TSK’nın bütünlüğünün korunmasını ve haksız yere yıpratılmasını aynı zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz.

TSK’nın bütünlüğünün korunması ve artık haksız yere yıpratılması sadece TSK’nın bir sorunu değildir. Biz bunun aynı zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak anlaşılmasını özellikle istiyoruz.

TSK üzerinden oynanan ve oynanacak oyunlar bizim görev ve sorumluluklarımızı yerine getirme kararlılığımızı etkilemez.

TSK’nın güvenlik boyutunda ülke sorunlarına yönelik görüş ve tespitlerimizi yasal platformda ilgili makamlara iletmeye devam edeceğiz.

Tahriklere kapılarak kamuoyun önünde tartışmalara girmeyi uygun bulmuyoruz. Bu çerçevede son yaşanan olayları da önümüzdeki hafta yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısına getireceğiz.

SORU-CEVAP BÖLÜMÜNE GEÇİLDİ

Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in sorusu: Bu çerçevede Sayın Başbakan’ın bir açıklaması oldu. Bu konuda daha yapılması gerekenler odluğunu sizin bu konuyu çok iyi bildiğinizi ve bir çalışmanın yürütüldüğüne de inandığını söyledi. Bu çalışma nedir? 16 Haziran’da bunu görüştünüz mü?

Org. Başbuğ: Birincisi TSK’da demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırı düşünce içinde olan, davranışlarda bulunan personel barınamaz. Bunu TSK’nın komutanı olarak ben açıkça ifade ediyorum. Böyle durumlar olursa TSK gerekeni anında yerine getirir. Başka yerlerden işaret vs almamıza gerek yoktur.

Bugüne kadar yaşanan süreçte neler yapıldı, neler yapılır? Bunu doğru anlamak için önce askeri mahkemenin yetki ve sorumluluklarını anlamanız gerekir. Maalesef rahmetli Uğur Mumcu’nun söylediği gibi, hukuk tahsili görenler bile yanlış yorumlarda bulunuyorlar. Rahmetlinin dediği gibi bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Askeri mahkemelerin yetki ve sorumlulukları çok açık. Askeri Usul Kanunu’nun 9. maddesinde der ki; askeri kişilerin, askeri suçları varsa, bunlar askeri mahallerde, askerlik hizmetleri ile ilgiliyse buna bakacak makam askeri yargıdır. Söz konusu iddiada iddia nedir; suçun Genelkurmay Karargahı’nda işlendiği iddia ediliyor. Bunu hala askeri mahkeme mi bakar sivil mahkeme mi bakar diye sormak abesle iştilgaldir.

Bazı kişiler Avrupa’da askeri mahkemelerin kalmadığını söyleyecek kadar cahilce belki de maksatlı ifadelerde bulunuyor. Askeri mahkemeler bugün de geçerlidir. AB ülkelerine gelin bakalım: İngiltere, Belçika, İtalya, Lüksemburg, Yunanistan, İspanya, Polonya…

Şimdi askeri yargı ile iki başlılık olduğunu söyleyenler neden şu Avrupa ülkelerinde de askeri mahkeme olduğunu söylemiyorlar. Bakın Rusya’da da, ABD’de de, İsrail’de de askeri mahkemeler var.

“Efendim askeri mahkemeler tarafsız değildir?” iddiaları da çok çirkin. Bu devlete, Anayasaya, hukuka saygısızlık. Bu mahkemeler kadı mahkemesi mi, sokak mahkemesi mi?

“Askeri mahkemeler bağımsız değildir?” Size bir örnek: Genelkurmay Askeri Mahkemesi yani benim mahkemem askeri mahkemelerde subayların bulunmasının Anayasaya aykırı olduğu düşüncesinden hareketle Anayasa Mahkemesi’ne dava etti ve Anayasa Mahkemesi de kabul etti.

“Efendim soruşturma emirle başladı?” Peki biz bu emri ne zaman verdik. Olaydan yarım saat sonra verdik. Tersi olsaydı diyebilirdiniz ki komutanlık emir vermiyor diyebilirdiniz. Ayrıca savcı aciliyet görürse de derhal soruşturma başlar. Bunlar açıkken nasıl yargı bağımsız diyebilirsiniz.

Bu binada yanımızdaki bir salonda Yarbay Mustafa Dönmez’in mahkemesi başladı. Her zaman söylüyorum yargı kesin karara ulaşmadan herkes bir kere suçsuzdur. Ama Yarbay Dönmez’le ilgili iddianameyi kim hazırladı. Yine bu savcılar hazırladı. İddianamede Yarbay Mustafa Dönmez’e ilişkin suçlamalar çok ciddi.

12 Haziran günü bu haberin gazetede çıkması üzerine, askeri savcılık soruşturmaya başladı. Soruşturmaya başladığı andan itibaren bu belgenin bulunduğu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile işbirliğinde bulundular. Bizim amacımız bu belge doğuru mudur, değil midir? İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ne dedik? Elinizde ne kadar bilgi belge varsa bize verin ve işbirliği yaptık. Ne kadar sürdü bu soruşturma? 12 gün.

Askeri savcılık ve Genelkurmay Karargahı bu konuda üzerine düşen her şeyi yapmıştır. Kamuoyunun bizden cevap beklemesine rağmen ve bu bekleme süresinin aleyhimize işlemesine rağmen biz bunu göğüsledik. Ne için? Hukuk için. Askeri savcılık kovuşturmaya gerek olmadığına karar verdi. Bu karar kesin değildir. Biz hukuk ilkelerine saygılıyız. Önemli olan bu belgenin doğru olduğuna ilişkin delil, bilgi, emare çıkarsa bu soruşturma tekrar açılabilir.

Bizim TSK olarak delil toplama üzerinde yetki ve sorumluluğumuz yoktur. Biz bu konunun herhalde net olarak ifade ettiğimizi zannediyorum. Biz üzerimize düşen görevi yerine getirdik.

Bundan sonra ne istiyoruz? İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan istiyoruz: Bu belgenin gerçek olmadığı hareketle, bu kağıt parçası kimler tarafından ne amaçla başladı? Bunu bulun. Genelkurmay Askeri Savcılığı da bu noktadan hareketle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na belgeyi gönderdik.

Yoksa İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan bu belge doğru mudur, değil midir, bunu istemiyoruz. Bu bizim işimiz.


Fikret Bila'nın sorusu: Bu konuda değişik tartışmalar yaşadık. Ancak Albay’ın 20 sayıda imzası olduğu ve farklı imzalar kullandığı ortaya atıldı. Bu imza Albay’a soruldu mu? Bu imza farklılığının soruşturulmadığı söylendi. Bu doğru mu?

Bu soruşturma Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından yürütüldü. Askeri savcılık bağımsızdır. Bana 20 tane askeri savcıyı getirin. Hangisi askeri başsavcıdır deyin tanımam.

Askeri savcılık elbette imza konusu üzerinde durdu. Ama gelinen sonuç şudur: İmza değişiklikleri kriminal inceleme sonucunu değiştirmiyor. Bilimsel olarak yapılan bu incelemelerde teknik kriterler kullanılıyor. Siz nasıl şekilde imza atarsanız atın elinizin mahsulü olduğu anlaşılıyor. Bir anlamda el hareketiniz parmak izi gibi… Burada ıslak imzaya sahip belge yok. Dolayısıyla elbette askeri savcılık bu konu üzerinde durmuştur ancak belgenin aslı ıslak imzaya sahip bir belge olmadığı için burada bir sonuca ulaşılması mümkün değil, sonucu değiştiremeyeceği kanaatine varılmıştır.

Erdoğan’ın doğruluğu ispatlanmamış bir kağıt parçası üzerine Şanlıurfa’daki konuşmasından hicap duyuyor musunuz?

Bu konuda düşüncelerimi Sayın Başbakan’a ilettim. Benim bu konudaki düşüncelerim bunlardır.

Fitne fesat karıştırmak isteyenler var dediniz. Bu konuda bir sonuca ulaştınız mı?

Coğrafyamız belli. Siz TSK’ya zarar verirseniz, kime zarar verirsiniz? Ülkenin bekasına zarar verirsiniz. Biz kanunlara saygılıyız ve kanunlara aykırı hareket edenlere izin vermeyiz.

Biz demiyoruz ki TSK hiçbir şekilde tartışılamaz. Evet olabilir. Belki bazıları yararlı da olur. Ama bizim karşı olduğumuz hiçbir gerçeğe dayanmayan, önyargılı, yıkıcı faaliyetler. Yalnız TSK için değil, devlet için de, millet için de…


AK Parti bu kağıt parçası çıktığı zaman yargıya başvurdu. Bu başvuru askeri mahkeme kararından sonra olsa daha iyi olmaz mıydı?

O konuda ben yorum yapmayı uygun görmüyorum.

15 Haziran’da belge sahte çıkarsa, ne yapacağımızı Türkiye görecek dediniz. Belgenin sahte olduğu yönünde kanaatiniz oluşmuş durumda. TSK’nın hiçbir şekilde yıpratma faaliyetine katlanamayacağını söylediniz. Türkiye görecek çerçevesinde ne gibi bir metot izleyeceksiniz?

İzliyorsunuz işte. Biz bu devletin ilkelerine saygılıyız. Bir konuyu askeri savcılığa verdik. Askeri savcılık konuyla ilişkin karar vermeden bir kelime bile söylemedik. Bu hukuka olan saygımızdır. Biz hukuk devleti ilkelerine bağlı ve saygılıyız. Elbette hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde ne yapılacaksa yapılacaktır. Bundan başka sonuçlar çıkartılırsa üzülürüz. Bu konudaki düşüncelerimizi de yasal platformda getiririz. Önümüzdeki hafta MGK’da bu konuyu getireceğiz.

Bu konuyla ilgili yaşadığımız bazı sorunlar var. Bununla ilgili de Genelkurmay Askeri Savcılığı suç duyurusunda bulundu. Bahsedilen kağıt ayın 4’ünde bulundu. Ayın 6’sında İstanbul’daki mahkemenin oturumunda bu dosya açıldı. Bir takım evraklar var. 12’sinde bir gazeteye servis edildi. Şimdi bunu sormaya, sorgulamaya hem hukuk yoluyla, hem diğer şekillerde hakkımız yok mu?

O belgelere bakıyoruz, tuhaf. Bir yığın belgeler usulüne göre hazırlanmış, uygun, çok önemli olmayan konular. Bu belge ise onlarla hiçbir ilişkisi olmayan, içerik olarak, hazırlanış şekli olarak farklı bir belge.

Peki bu belgenin Nisan 2009’da hazırlandığını kim tespit etti? Belgenin üzerinde hiçbir tarih yok. Soruşturma kapsamında bir takım kriminal raporlar hazırlandı. Birisi Jandarma Genel Komutanlığı’nan hazırladığı rapor. 17’sinde hazırlandı, özel kuryeyle gönderildi. 19 ve 27’sinde bu raporun bazı parçaları basın yayın organlarında yer aldı. Neden? Belgenin tümü de değil, arzu edilen noktalar. Amaç kamuoyu oluşturmak… Medya üzerinden asimetrik psikolojik bir harekat yapılıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bir rapor hazırlandı, 22 Haziran’da gazetede. Bunu sormak benim hakkım değil mi? Ne için?

Genelkurmay Askeri Savcılığı bu konuyla ilgili soruşturma başlattı. Doğru neyse çıksın? Bizim ona hiçbir itirazımız yok. Siz doğrunun çıkmasını beklemeden durmadan bunu dinamitlerseniz ne olur? Bazen trajik durumlar yaşıyoruz. Karamizah örneği, bakın Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın açıklaması Çarşamba 14:50’da ajanslara verildi. 3 sayfalık uzun bir sayfa. O andan itibaren bütün TV kanallarımız son dakika haberlerine başladı. 14:50’de verildi, 15:00’da yorumlar başladı.

Yorumu yapanlar inanın daha o Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın kararını görmemiş. 15:00’da çıkıyor diyor ki “Olacağı zaten buydu. Ben zaten başka bir şey beklemiyordum.”

Ayıptır. En azından alın şu 3 sayfalık metni okuyun. Beğenmediğiniz yerler olabilir. Üzülüyorum ki yorum yapanlar daha açıklamanın başlığını bile görmemişler. Programı yürütenlerin önünde de yok. Ne zaman geldi 15:30.

Ajanslara da bir çağrıda da bulunmak istiyorum. Bu tür önemli şeyleri parça parça vermeyin. Ajanslar parça parça veriyor. Elbette TV’deki arkadaşlarımız sıkıntıya düşüyor. Bir satır görüyor, yanlış yorumlar yapıyor.

Yıllardır TSK kendisine yönelik sistemli yıpratma faaliyetlerinden bahseder. Bunu kim, kimler, hangi kurum, kuruluşlar olduğu yönünde fikriniz var mı?

Elimizde ciddi bir delil olmadan, belge olmadan, yargı kararı olmadan, kamuoyu önünde herhangi bir kişi veya kuruluşu suçlama doğru değil. Ama bu konuya ilişkin bizim de elbette bazı duyumlarımız var. Elbette bunu ilgili makamlarda gerekli zaman ve yerlerde elbette paylaşıyoruz.

Bu konu TSK için kapandı mı?

Kovuşturmaya yer olmadığı kararları kesin değildir. Bu kararlar ancak yeni bir delil, emare ulaşırsa, soruşturma yeniden açılır.

Anayasa’nın geçici maddesi…

O konuya girmem. O konu benim konum değildir.

Şahsınıza yönelik göndermeler oldu. İstifanıza yönelik çağrılar da oldu. Bu sizi incitti mi?

Hiç kaale bile almadım.

Albay Dursun Çiçek’in şu an konumu nedir? STK’lara ve iş dünyasına yönelik bir araştırması olduğu da iddia edildi aynı gazetede. O konu da aynı titizlikle araştırıldı mı?

Biz bize gelen duyum belge, duyum, emare bir şey varsa bunların hepsini ciddi bir şekilde inceleriz. Gerekirse idari olarak inceleriz gerekirse de yasal süreci başlatırız. Ancak yapılan idare soruşturmalarda ortada herhangi bir kusur işleyen personel yoksa elbette bu personel üzerinde de tasarruf yapılması söz konusu değildir.

Türkiye demokratik, hukuk ve sosyal bir devlettir. Bunun aksi yönünde düşüncesi olan TSK’da barınmaz. Ancak biz de elbette TSK’da dedikodu ve iftiralarla cadı avı yapacak değiliz.

aktifhaber

Yiğit Bulut/Habertürk
Askerin tavrını doğru anlamak!

BİR soru ile başlayalım: Genelkurmay Askeri Savcılığı ne yaptı?
Haberler kadar karışık ve detaylı ki, tek cümleyle ifade etmek
gerekebilir... Askeri Savcılık net olarak şu kararı verdi: Belgenin kimler
tarafından hazırlandığı, TSK'yı hedef alıp almadığı, hazırlayanların gerçek amaçlarının ne olduğu, yayını yapan gazeteye nasıl ulaştığının anlaşılması gibi konularda "son kararı" vermek ve "yargılamak", sivil bir kurum olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının görevidir.

Şimdi bir konuyu tespitlerimizi unutmadan burada keselim ve biraz geriye dönerek, 28 Şubat döneminde emniyet ile askeri makamlar arasında neler olduğunu hatırlayalım...
O günü anlatan gazete haberlerinden aynen aktarıyorum: "...28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu'na ait gizli belgeleri çalmakla suçlanan Emniyet İstihbarat Daire Başkanvekili Bülent Orakoğlu ve Onbaşı Kadir Sarmusak, askeri mahkemede hâkim karşısına çıkmış, askeri hâkimler önce tutuklama, daha sonra ise beraat kararı vermişti. Bunun üzerine davaya bakan hâkimler, çeşitli baskılara maruz kalmış, daha sonra da bir kısmı emekli edilirken, bazıları ise sürgün yemişti. Bu davaya bakan Askeri Mahkeme Başkanı Tuğamiral Mehmet Celayir, süresi dolmadığı halde denizcilikte sürgün yeri olarak nitelendirilen Hatay'ın İskenderun İlçesi'ne gönderildi. Kıdemli üye Binbaşı Hâkim Mesut Kurşun ise Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne normal üye olarak tayin edilmişti. Aynı davaya bakan üye Deniz Yüzbaşı Hâkim Ahmet Karamanlı ise eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle 1999 yılındaki Yüksek Askeri Şûra kararıyla zorla emekli edilmişti..."

Sevgili dostlar, eldeki verileri bir kez daha düşünerek olaya tekrar bakalım. Askeri Savcılık isteseydi, hukuken de bu mümkün, olayı "TSK'ya komplo" kavramından başlamak üzere büyütür ve sivillerin de dahil olduğu "çok sert bir süreci" Genelkurmay destekli olarak başlatabilirdi! Yapmadı!
Peki İlker Başbuğ'un belgenin ilk ortaya çıkmasından sonraki sözlerini hatırlıyor musunuz? Aynen şöyle dedi: "Ne yapacağımızı hep birlikte göreceğiz. Bütün Türkiye görecek..."
Geldiğimiz nokta : Askeri Savcılık, dolayısıyla TSK, en tepedeki ismin "Neler olacak görürsünüz" açıklamasına rağmen, "yıllar önce" ortaya koyduğu sert tavrı, elinde hukuki imkânlar olmasına rağmen tekrarlamadı!
Ne yaptı ? "Ergenekon soruşturması bir komplodur, bunu yürütenler de bu komployu uygulayanlardır" suçlamasına maruz kalan sivil savcılara, yani Ergenekon savcılarına "inisiyatifi" bıraktı! Bu tavrı doğru anlamak ve TSK'nın "sessiz kalarak" veya "geçmişte gösterdiği tavrı bugün sergilemeyerek" ne yapmaya çalıştığını doğru analiz etmek zorundayız!

Daha mı açık yazayım? Yazayım...
Sadece bir köşesinden çok küçük bir örnek veriyorum. Bugün, TSK envanterinde bulunan gemilerimizin "Alman" veya "Amerikan" malı olması konusunda inanılmaz bir savaş var...
Muavenet olayı sonrası "hibe" ve "Almanya'daki siparişler" gibi konularda, akla gelmeyecek detaylar sorgulanabilir... Bugün var olan hükümet aleyhine bütün dosyaların tamamı aynı ülke kökenli ve en önemlisi "içerideki sivil sürece" karşı yapılan yayınların da tamamı sermaye ve felsefi anlamda aynı köklere doğru gidiyor, aynı kişilere dayanıyor! İlişkilerin "özkökleri" ortak!
Sevgili dostlar, ilk gün için bu kadarı bile fazla! Son cümleyle bitiriyorum. Lütfen yazdıklarımı "sürece destek" veya "köstek" şeklinde "artı-eksi" çizgisinde algılayıp sorgulamayın...

Eğer TSK, elindeki imkânlara rağmen "kendi sırasını" pas geçiyor ve "hareket etme kabiliyetini", "komplonun yaratıcıları-yürütücüleri" denen sivil makamlara bırakıyorsa ve en önemlisi, bunu yapan TSK'nın elinde sizden, benden fazla bilgi-belge varsa; bu noktada durup düşünmek ve TSK'nın tavrını doğru analiz etmek gerekir.
Olaya tamamen "ortada duran" bir açıdan, objektif kriterlerle bakıyorum ve diyorum ki; olay bildiğinizden, bildiğimizden çok daha büyük ve daha kapsamlı bir hesaplaşma...
Sakin, sabırlı olalım ve sonuçları heyecanlarımızı bastırarak bekleyelim...

Son tahlilde "ortada durması" gereken, ama "sübjektif" olan medyamızın bir bölümü için de bir not düşerek bitirelim: Yabancı gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin "verdiği akılla" yönettikleri kurumları bu hesaplaşmada "pozisyon tutmaya" zorlayan medya yöneticilerini, gerçekler açığa çıktıkça, çok ama çok zor günler bekliyor... Türkiye "ağırlıklarından" kurtulacak! Derin ilişkilerin "özkökleri" kopacak!
Sabır... Sabır... Sabır... Türkiye bu "hesaplaşmadan" daha temiz ve arınmış olarak çıkacak...
Dediğim gibi, ilk gün için bu kadar "yeter"! Fazlası önümüzdeki günlerde burada olacak!

aktifhaber
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Hzr 26, 2009 8:34 pm    Mesaj konusu: Çift Başlı Yargı Meselesi... Alıntıyla Cevap Gönder

Taha Kıvanç
Belgeler kalp de kırar, öldürür de...

Hayatta ben en çok 'belgeler' tarafından mandepsiye bastırılmaktan korktum.

'Belge' dediğiniz bir kâğıttan ibarettir; iyisiyle yalnızca gündem belirlemez, ülkenizi -duruma göre dünyayı da- sarsabilirsiniz. Belgenin kötüsü bile dengeleri değiştirme etkisine sahiptir; öyle olmasaydı kim belge sahtekârlığına soyunurdu ki? Tarih boyunca 'hakiki' olduğu halde 'sahte', 'sahte' olduğu halde 'hakiki' muamelesi görmüş pek çok belgeyle karşılaşılmıştır.

Kendi hayatımda çok yakınımda patlayan bir 'öldürücü belge' olayı da yaşadım...

Muammer Yaşar Bostancı tanıdığım en titiz gazetecilerdendi. Çalışmadığı gazete yok gibiydi, ama esas şöhreti TRT Haber Dairesi'ni yönettiği dönemdendi. Tek kanallı televizyonun ülkeye tanıttığı gazetecilerdendi. Uzun boyu ve aklanmış saçlarıyla o dönemin merakla izlenen Amerikan dizisi 'Dallas'tan aramıza çıkıp gelmiş gibiydi.

Hayatının dönüm noktası, çok satılan statüsüne kısa zamanda erişmiş Sabah gazetesinin Ankara Temsilcisi olmasıyla (1991) başladı. Daha önce İzmir'de çıkan Yeni Asır gazetesinin Ege bölgesi sınırları içerisinde kalan sınırlı okur kitelesine hitap ederken, Sabah'a geçmesiyle birlikte bütün Türkiye hitap alanı oluvermişti. Gergindi...

Medyada kendimi en yakın hissettiğim kişilerdendi Muammer Yaşar; her gün değilse bile gün aşırı mutlaka görüşürdük.

Herkesi odasından çıkardıktan sonra “Şuna bir bak müdürüm” diye uzattığı dehşetengiz bir belgeydi. ANAP'ın ilk döneminde kullandığı türden amblemli bir kâğıda, bilgisayar öncesi yaygın kullanılan bir daktiloyla temiz bir biçimde yazılmış mektuptu elimdeki. İngilizce yazılmıştı. Altında Turgut Özal'ın imzası bulunuyordu. Hitap ettiği kişiyse, Ronald Reagan'ın 90 küsur yaşında Ankara'ya gönderdiği ABD Büyükelçisi Robert Straus-Hupe'ydi. Mektup ANAP'ın zaferle çıktığı 1983 seçimleri ardından yazılmıştı ve askerlerin idareyi kendisine vermek istemeyişinden şikâyet etmekteydi.

“Müdürüm, gerçek olabilir mi bu mektup?” sorusuna ne cevap vereceğimi bilemedim. Özal'ın üslubunu yansıttığı söylenemeyecek kadar düzgün bir İngilizceyle yazılmıştı mektup ve bir-iki tape hatası dışında aksayan bir yönü yoktu. İmza da o dönemde her yerde karşımıza çıkan Özal imzasının aynısıydı. “Turgut Bey'in olamayacak kadar İngilizcesi düzgün, yazarının zihin dünyasını yansıtmıyor” uyarılarıma, “Herhalde Güneş Taner kaleme almıştır” cevabını vermişti Muammer Yaşar...

16 Eylül 1991 tarihinde çıkan Sabah'ın manşeti Muammer Yaşar'ın Turgut Bey'e ait olduğunu iddia ettiği mektuba ayrılmıştı. Belgenin kendisine 'güvenilir bir kişi' tarafından verildiğini söyleyerek kaynağını gizliyordu Sabah yazarı...

Türkiye'nin ayağa kalktığını söylememe bile gerek yok sanıyorum. Turgut Özal iki yıl önce cumhurbaşkanı seçilmişti ve Türkiye 20 Ekim 1991 tarihinde sandık başına gidiyordu.

17 Eylül günü Çankaya'nın basın sözcüsü Kaya Toperi, Emniyet Kriminal Laboratuvarı'nda yapılan incelemede 'sahte' olduğu tespit edilen mektup yüzünden Sabah gazetesi aleyhine beş milyar liralık dava açıldığını duyurdu. Mektubun muhatabı olan Büyükelçi Straus-Hupe da, aynı gün, kendisine böyle bir mektup gelmediğini açıklamıştı zaten...

Seçimde sandıktan DYP'nin en çok milletvekiliyle çıkmasında ve Süleyman Demirel'in yedinci kez başbakanlık koltuğuna oturmasında mektubun bir etkisi oldu mu, bilinmez.

Benim bildiğim şey şu: Muammer Yaşar Bostancı'nın yorgun ve ameliyatlı kalbi 'Özal'ın mektubu' diye ünlenen sonradan sahte olduğu anlaşılmış belgenin sebep olduğu gürültüye fazla dayanamadı.

Önce 14 Aralık 1991 tarihli yazısında kendisini 'sahte belge' ile aldatan kaynağını açıkladı Sabah yazarı. Epeydir kuşkulandığımız gibi, 12 Eylül sonrasında kurulan MDP'nin ilk genel başkanı Org. Turgut Sunalp'ti kaynağı... 21 Şubat 1992 sabahı da, “Muammer Yaşar vefat etti, sebep kalp krizi” haberi ulaştı.

Kısa süre önce gittiğimiz resmi gezide New York sokaklarında ona bir dizüstü bilgisayar almak için az dolanmamıştık. Soğuk bir kış günüydü ve iliklerimize kadar donmuştuk. Yeni bilgisayarını çok fazla kullanmak nasip olmadı.

Masamın üzerine ne zaman 'belge' düşse, ya da sağdan-soldan elime 'belge' sıkıştırılsa hep bu olayı ve Muammer Yaşar'ın hayatının son birkaç ayında çektiği sıkıntıları hatırlarım.

Belge vardır, sahtedir 'hakiki' denir; belge vardır, hakikidir üzerine 'sahte' damgası yapıştırılır. Sahte muamelesi yapılan hakiki belgeler de, hakiki olduğu halde sahte diye 'kâğıt parçası' muamelesine tâbi tutulan belgeler de çoğu kez sonuç alır; hem de hakiki olup hakiki muamelesi gören belgelerden daha fazla...

Muammer Yaşar Bostancı rahmet istiyormuş demek ki...

Yenişafak

Çift Başlı Yargı Meselesi...
26 Haziran 2009 13:43

Emekli Askeri Hakim Ümit Kardaş, Askeri Savcılığın belge kararını değerlendirdi.

Türk Demokrasi Tarihi’nde önemli bir dönemeç olan ‘AKP ve Gülen’i bitirme Planı’nın Genelkurmay tarafından incelenmesi neticesinde Albay Dursun Çiçek’in imzasının olduğu belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığı açıklandı. Biz de bu durumu konunun Türkiye’deki sayılı uzmanlarından biri olan Emekli Askeri Hâkim Albay Doç. Dr. Ümit Kardaş’a sorduk.

Röportaj: Analitik Bakış


Sayın Kardaş, Genelkurmay Askeri Savcılığının son yaptığı açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

ASIL MESELE ÇİFT BAŞLI YARGI MESELESİ


Bu zaten beklenen bir karardı. Çünkü daha soruşturmanın başlangıcında Genelkurmay Askeri Savcılığı böyle bir belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığına dair bir kanaat edindiklerini söylemişti.

Bu o zaman hiç açıklanmaması gereken bir durumdu. Çünkü daha soruşturmanın başlangıcıydı. Genelkurmay da o açıklamayı doğrulamıştı. Bizim de söylediğimiz, Askeri Savcılığın Genelkurmay Karargâhında derinlemesine bir soruşturma yapamayacağı ve bu sorumluluk Genelkurmay Başkanı’na kadar uzanıyorsa ona doğru gidecek bir soruşturmayı da yapamayacağı yönündeydi. Çünkü Askeri Yargı’nın durumu, statüsü ve hakimin konumu bağımsız karar verilmesine elverişli değil.

ASKERİ YARGITAY’I KALDIRILMALI

Zaten mesele çift başlı yargı meselesi. Meseleye buradan bakmak lazım. Yaşanan bu mesele bu tıkanıklık buna bağlı bir şey. Türkiye’de, önce bir Anayasal değişiklik yapıp, Askeri Yargıyı kendi alanına, kendi sınırlarına çekmek, Askeri Yargıtay’ı kaldırmak gerekir. Ki o zaman her şey Sivil Yargı’ya gidebilsin.

Bu çerçevede, bundan ancak böyle bir sonuç çıkabilirdi.

Burada birtakım şüpheler var tabi. Yani belgedeki imza Albay’a ait mi, değil mi?

Bunda pek bir kesinlik yok. Belgenin fotokopi olması sadece esas alınıyor. Yapılan incelemelerde ise imzanın benzer olduğu belirtiliyor.

Demek ki burada bir şüphe durumu var. Ve bu şüpheyi aslında besleyecek birtakım yan delillerin de toplanılması, soruşturmanın daha da genişletilmesi, teknik incelemelerin en son noktada yapılması gerekirdi diye düşünüyorum.


Yapılan Araştırmalar yeterli midir?

ASKERİ SAVCILIK SORUŞTURMAYI DERİNLEŞTİRMEDEN SONLANDIRDI

Bir takım bilgisayarlarda incelemeler yapmışlar ama bunlar ne kadar yeterlidir, değildir? Ayrıntıda neler var? Dosyayı bilemediğimiz için bu tür konuları da bilemiyoruz.

Anlaşılıyor ki, Askeri Savcılık daha fazla bu işi uzatmadan, daha fazla derinleştirmeden bir kararla kendi açısından sonlandırmış oldu.

Bundan sonraki durum ne olur?


Bir görevsizlik kararı verildi ama görevsizliği söz konusu şüpheli Albay ile ilgili vermedi. Evrak ile ilgili döndü dedi ki, ‘Bakın burada yok. Burada üretilmedi bu. Burada yapılmadı.’ Bu belgenin zaten durumu da şüpheli. Herhalde bu belge dışarıda üretildi. O zaman ‘Kimler üretti bu belgeyi? Hangi amaçla üretti? TSK’yı satma hedefi mi vardı? Gazeteye nasıl ulaştırıldı?’ gibi soruların sorulması bakımından ‘Soruşturma yapın’ dedi. Yani, olayı ikiye ayırmış oldu.


Acaba bu belgeyle ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapabilir?

Herhalde onların elinde de bu olaya ilişkin birtakım deliller var. Ki zaten Ergenekon soruşturması sırasında, soruşturmayla ilgili bir şüphelinin ofisinde bulunmuş bu belgeler. Eğer İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu faaliyet planını düzenleyen kişilerin Ergenekon soruşturmasıyla, o örgütlenmeyle ilişkilerinin olduğunu saptarlarsa, yani bu konuda ellerinde delil varsa, o zaman kendileri açısından bu soruşturmayı yürütebilirler.

Daha önce Sarıkız, Ayışığı darbe planları ile Aktütün saldırıları gibi bir takım davalar sümenaltı edilmişti. Şimdi bakıyoruz Genelkurmay bu davayı sivil yargıya havale etti. Sizce bunun sebebi nedir?

GENELKURMAY’A OLAN GÜVEN SARSILDI

Genelkurmay kurumuna olan güven sarsıldı. Tabi bu güvenin sarsılmasına neden olan birçok olay var. Bu sadece bugünün meselesi değil. Bir takım İhtilaller falan da oldu, müdahaleler oldu.

Ama bu son dönemde yaşananlar, özellikle darbe günlüklerinden anladığımız kadarıyla darbe girişimleri var. Bunlar hep reddedildi, inkâr edildi. Günlükler çıktığında ‘Yok böyle bir şey’ dendi. Ama bunların teknik incelemeler sonucunda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yazıldığı ortaya çıktı.

Şimdi burada da bir güvensizlik doğdu diyorsunuz..

27 Nisan muhtırası verildi, ortada kaldı, o dönem kimse sahiplenmedi. Kim yazdı, kim etti? Daha sonra Yaşar Büyükanıt çıktı ve dedi ki: Ben yazdım. Fakat orada da bir şey olmadı.

Gene aynı Albayın ‘Sivil Toplum Örgütleri’ ile ilgili andıç faaliyeti ortaya çıktı. Orada da herhangi bir şey çıkmadı. Şimdi silahlar bulunuyor mesela. Genelkurmay Başkanı açıklama yapıyor ‘Bizle alakası’ diyor. ‘Ordu’ya ait’ deniliyor. Buna da bir cevap yok.

TSK KENDİSİNİ YIPRATIYOR

Bir güvensizlik uyandı. Bu güvensizliğin telafi edilmesi gerekir. Kurum bu şekilde kendini yıpratmış oluyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bir saldırı yok aslında. TSK kendi konumu ve rolü itibariyle siyasetin göbeğinde olması, siyasete sürekli müdahil olması, sürekli siyasetin sınırlarını çizmesi nedeniyle kendi kendini yıpratmış oluyor.

Bu güvensizlik meselesi önemlidir. Onun için bu son olayda, bunun hakikaten bütün detaylarıyla ortaya çıkartılması lazım. Bir de bu Albay’ın daha önceki faaliyet planı da bir suç. Onun da soruşturulması lazım. 27 Nisan olayı da bir suç bu olayın da soruşturulması lazım.

Ben burada şunu görüyorum. ‘Hükümetler, bütün bu kapsamda bir mücadeleyi göze alamıyorlar’ gibi bir izlenim ediniyorum.


Bunların doğru olup olmadığını ortaya çıkarmadan, olayın sorumluları belirlenmeden, gerçek bir Demokrasiye kapı açmak çok zor olacaktır.

Son olarak söylemek gerekirse; derin bir çatışma hali var. İktidar çatışması bu tabi, siyasi boyutu da o nedenle ön planda.

Türkiye’de tarihsel olarak sol’un, yani sol olduğunu iddia eden kesimin CHP’nin askerle olan ittifakı tek parti dönemine dayanan bir olay. Tamamen o devam ediyor Ecevit dönemi hariç.

Sağ partilerin de, sağ muhafazakâr partilerin de, aynı şekilde askerle bir dansı var. Yani askeri kutsamak, orayı bir Peygamber ocağı gibi düşünmek, askeri yüceltmek ve askerle anlaşarak, uzlaşarak onu ikna ederek müzakerede bulunmak… Bu tabi tarihsel bir yanılgıdır.

Adalet ve Kalkınma partisi bunu yapmak istedi ama sürekli dayak yiyor. Bunu ne derece anlarlar. Hayat tabi onlara öğretiyor bir şeyleri ama anlarlar mı bundan bir ders çıkarırlar mı? Onu bilemiyorum.


Ümit Kardaş Kimdir?

Doç. Dr. Ümit Kardaş, asker-sivil ilişkileri üzerine makaleleriyle tanınıyor. Kapalı kalmış ve “korku psikolojisi” nedeniyle kimsenin pek de fazla girmek istemediği askeri yargı ile ilgili konuşabilen, düşüncelerini ifade edebilen ve hatta eleştirebilen aslında tek kişi. Emekli albay ve askeri hâkim.

1983 yılında yazılmış “Askeri Hâkimin Bağımsızlığı ve Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri” adlı tezi bulunan Kardaş’ın “Ötekiler için Sivil İtaatsizlik Rehberi” adlı kitapları bulunuyor.

Oray Eğin oray.egin@aksam.com.tr
Ergenekon'un sonu?

Genelkurmay Askeri Savcılığı, 12 gün süren incelemesini tamamladı ve dünkü gazetelere de yansıdığı şekilde kamuoyunca 'AKP ve Gülen'i bitirme planı' olarak bilinen belgenin sahte olduğunu kesin bir dille açıkladı. İnceleme şimdi sivil savcılıkta ve asker haklı olarak bu belgenin nereden çıktığını, nasıl sızdırıldığını merak ediyor.

Ancak bu gelişme bile basındaki bazı kesimleri mutlu etmişe benzemiyor. İlk bakışta bile sahte olma ihtimali epey güçlü olan bu fotokopi belge sızdırıldığında TSK'yı infaz etmeye yeminli basın timleri devreye girmişti. Bu iştah hala kabarık. Herhangi bir temkine gerek duymadan belgenin doğru olduğunu varsayanlar, öyle görünüyor ki, yine suçu Genelkurmay'a atmak için çabalayacaklar.
Dünkü gazetelerde Genelkurmay'ın 'sahte' açıklamasının inandırıcı olmadığından tutun da sahte belge üzerinden yeni sorular üretenlere yine alıştığımız psikolojik harp korosunun sesi duyuluyordu.
Yayımladığı bu belgeyle
yalan habercilik siciline bir çentik daha atan Taraf gazetesi pozisyonunu koruyor. Yalanın doğru olduğunda ısrar
ediyorlar.
Oysa gazetenin yöneticisi Yasemin Çongar, geçen hafta bu belgenin sahte olabileceği ihtimaline değinmiş ve bunun Ergenekon'un çöküşü anlamına geleceğini belirtmişti.
Birbiri ardına yalanlanan belgelere bu sonuncusunun da eklenmesi kuşkusuz Ergenekon soruşturmasının kamuoyu gözündeki inandırıcılığını zedeleyecektir.

Ama ondan daha önemlisi, bu belgenin hakiki bir dönemeç olduğudur. Başından beri de söylemek istediğimiz budur: Bu belgeden sonra Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Bu belge krizinin bize öğrettiği Ergenekon soruşturmasının amacından sapıp askerleri yıpratmaya yönelik bir psikolojik harp olduğudur. Bu yüzden de gerçek çıkması kadar sahte çıkmasının da çok vahim sonuçları var.
Daha ilk günden beri, Türkiye'nin Amerika-İsrail eksenine, 'Ilımlı İslam' projesine dönüşmesinin önündeki en büyük engel olan Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak, itibarsızlaştırmak için bir tertip düzenlendiği belgelenmiş oldu.

TSK, Türkiye'nin özerk ve bağımsız yapısını savunuyor. Hatta yeni ittifak arayışları, dünyadaki güç dengelerinin değişimi bile askerlerce geçmiş yıllarda hesaplanmıştı. Amerika'nın çıkarlarına uymayan bu görüşlerini dillendiren, Türkiye'nin Rusya ve Çin'le yakınlaşmasını savunan paşalarsa Ergenekon kapsamında gözaltına alındı.
Bunun son adımı askere 'anti demokratik' imajının yapıştırılıp yıpratılmasıydı. Ancak plan tutmadı.
Şimdi artık açık açık bir 'sivil darbe'den söz edebiliriz...
Hani darbeyi sadece askerler yapardı?
Bu belgeyi düzenleyenler, sızdıranlar kim ve amaçları ne? Nasıl bir merkezden yönetiliyorlar ve hangi sistematik hareketin parçaları? Bir an önce açığa kavuşması gereken sorular bunlar.
İşin özünde Türkiye'yi yeniden tasarlama çabasının olduğu çok açık.
Bu da bir darbe, bir rejim değişikliği girişimidir... Bir sivil darbedir.
Bugünlerde 12 Eylül darbesinin mimarlarının yargılanma ihtimalinden söz ediliyor... Peki sivil darbe girişimcileri ne zaman bu ülkenin insanlarına hesap verecekler?

Akşam

Baykal: Ortada belge yoksa komplo, kampanya var

26 Haziran 2009 CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, irtica belgesi iddialarıyla ilgili askeri savcılığın ortaya iddiaların temelsiz olduğunu ortaya koyduğunu belirterek, "Ortayda belge yoksa komplo var. Bunun arkasındakilerin bulunması ve aydınlatılması gerekir" dedi.
16. Uluslararası Eşme Turistik Kilim, Kültür ve Sanat Festivali'ne katılmak üzere Uşak'ın Eşme ilçesine gelen CHP lideri Deniz Baykal, belediye ziyaretinde gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Bir gazetede yer alan belgeyle ilgili askeri savcılığın yaptığı açıklamadan sonra iddianın net bir şekilde belge niteliği taşımadığı, o nedenle bu iddiaların mesnetsiz olduğunun ortaya çıktığını söyledi. Baykal, "Bu zaten askeri savcının yaptığı açıklamadan sonra sağduyulu herkesin ortak değerlendirmesidir. Bu süreç içinde savcılık ortaya atılan iddiaların temelsiz olduğunu ortaya koydu. Başbakan gene yaptığı açıklamada sürecin tamamlanmadığını bu konudaki çalış maların devam ettiğini bundan sonraki aşamaları da yakında izleyeceklerini söyledi. Öyle anlaşılıyor ki bu aşamada gerçekleştirilen hukuki çalışmanın ortaya koyduğu sonuç Başbakan'ı şaşırtmıştır. Başbakan farklı bir değerlendirme i çindeydi. Başbakan değerlendirmesini belgenin yayınlandığı ertesi günü parti kongresinde ciddiye alarak geçerli bir belge olduğunu kabul ederek askere karşı ağır iddialar ve ithamlar ortaya koydu. Başbakan bu süre ç bitmedi diyorsa geçerli bir hukuki belge niteliği taşıdığını ortaya koymalıdı r" dedi.

"İDDİALAR SAĞLAM HUKUKİ BİR BELGEYE DAYANMIYORSA ORTADA BİR KOMPLO BİR KAMPANYA VARDIR"
"Burada hukuk konuşmalıdır. Yapılmış olan hukuki inceleme ortaya atılan kağıttakilerin geçerli bir belge olmadığını göstermiştir. Başbakan bu iddianın hukuki bir tespitle kamuoyuna taşımalıdır. Taşımadan varsımla kampanyaya devam etmek bir başbakana yakışmaz" diyen Baykal, şunları söyledi:
"Bu durumda başka bir sorumluluk vardır. Belge yoksa komplo vardır. Eğer TSK'nın darbe yapmaya yöneldiğine dair iddialar sağlam hukuki bir belgeye dayanmıyorsa ortada bir komplo bir kampanya vardır. Bunun arkasındakilerin bulunması ve aydınlatılması gerekir. Komployu kimlerin yaptığını ortaya çıkaracak ve etkisiz çıkaracak tedbirleri almak hükümetin görevidir. Bu komployu ortaya çıkarmak sadece istihbarat birimlerine bırakılamaz. Hükümetin ciddi sorumluluğu vardır. Hızlı bir şekilde gerekli adımları atıp kamuoyunu etkilemeye çalışanları bulmalıdır. Bu kağıdı kim bulmuştur kimin eline geçmiştir ve onun elinden medyaya kim medyaya servis etmiştir sorumluluk kimin olduğu bellidir. Bu konuda sorumlu olanlara karşı seyirci kalmayı düşünmek mümkün değildir."
"Bunun bir komplo olmadığı ciddi bir belge olduğu iddia ediliyorsa bu kanıtlanmalıdır" diyen Baykal, "Yargı sürecinin incelenmesini değerlendirilmesini hepimiz istiyoruz. Ama bir an önce bu hukuk dışı uygulamayı gerçekleştirdiği bilinen merkezler hakkında derhal gerekli önlemler alınmalıdı r. Bu işi yürütenler oralardaki görevlerinde kalmaya devam edecekler mi? Bu çok temel bir konudur. Yapılan hukuki incelemeler ise böyle olmadığını ortaya koyuyor ve komployu aydınlatmak lazımdır. Komployu aydınlatmak bu komployu gerçekleştirenlerin işi değildir. Bu da önümüzdeki açmazdır. Komployu yapanlardan komployu aydınlatmasını beklemek iyi niyetlilikten öte safdirikliktir. Türkiye'de demokrasinin ve hukuk devletinin bir anlamda önündeki açmazlık şuanda budur" şeklinde konuştu

netgazete

MECLİS EL KOYMALI

13 Haziran 2009 09:26

Genelkurmay'ın deşifre olan son planına karşı milletin gözü Meclis'te...

Ergenekon zanlısı avukat Serdar Öztürk'ün ofisinde bulunan "AKP'yi ve Gülen'i bitirme eylem planı"na tepki yağıyor.

Andıcın suç olduğunu vurgulayan hukukçular, sorumluların ortaya çıkarılması gerektiğinin altını çiziyor. Hükümetin, Genelkurmay'dan bunun hesabını sormasını isteyen emekli Hakim Albay Ümit Kardaş, "Ortada kurumsal olarak hazırlanmış bir eylem planı var. Albayın kendi başına kaleme aldığı bir planı olamaz. Vahim bir durum." değerlendirmesinde bulundu. Hukukçular Derneği Başkanı Kamil Uğur Yaralı da hiçbir makamın bu tür plan hazırlamaya yetkisinin olmadığını kaydetti.

Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş:

Hükümet Başbuğ'a sormalı

Ortaya çıkan andıç, kurumsal olarak hazırlanmış görünüyor. Hükümetin, Genelkurmay'a bunu sorması lazım. Vahim bir durum var. Bu faaliyetler tamamen hükümeti hedef alıyor ve darbe planının başlangıcı.

Darbe planına girişmek de müebbet hapis gerektiren bir suçtur. 27 Nisan bildirisi yaşandı bu ülkede, emekli olan genelkurmay başkanı da, o bildiriyi kendisinin yazdığını açıkladı. Ancak herhangi bir işlem yapılmadı. Bu olayda siyasi iradenin inisiyatifi önemli. Genelkurmay'ın soruşturması olayı aydınlatmak için değil, kimin sızdırdığını ortaya çıkarmak için.

Hukukçular Derneği Başkanı Kamil Uğur Yaralı:

Hukuk devleti ihlal edildi

Hiçbir makam veya kişinin böyle bir eylem planını hazırlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Ortada demokratik düzeni yıkmaya yönelik bir anayasal suç varsa devletin savcıları var, suç duyurusunda bulunsunlar. Andıçlamaya yönelik mücadele planlarının, demokrasiyi ve laikliği koruma maskesi altında Ergenekon'a destek sağlama niyeti olduğu ortaya çıkıyor. Asıl bunlar demokratik ve laik düzen için bir tehlike ve anayasal düzene karşı suçtur. Planı hazırlayanlar kimlerse ortaya çıkarılmaları ve cezalandırılmaları gerekir. Bu tür faaliyetler ordunun itibarını ve güvenilirliğini de zedelemektedir.


Eski savcı Gültekin Avcı:

Savcılar devreye girmeli

Askerî karargahta illegal faaliyet yürütenler bulunduğu bugüne kadar pek çok delille ortaya çıktı. Cumhuriyet Çalışma Grubu da buna benzer faaliyetler yapmıştı. Plan, Ergenekon'la bağlantılıdır. Sivil savcılığın yürüteceği soruşturmada aydınlatılmalıdır. İnsanları terörize edecek suç unsurlarını oluşturma hedefi, istihbaratta eski bir numaradır. Askerî vesayet rejimi devam ettikçe bunlarla daha çok karşılaşacağız. Genelkurmay bu zamana kadar soruşturmalarda öncelikle suçun nevine değil de, 'kim sızdırdı' konusuna baktı. Burada da aynı şekilde davranılmamalıdır.

Eski başsavcı Reşat Petek:

Millet artık uyanmalı

Ürpermemek elde değil. Türkiye'yi darbelerden korumak herkesin görevi. TSK'nın kendi içinde gerekli operasyonları yapıp suç işleyenleri yargıya teslim etmesi gerekir. Ergenekon'un askerî bürokrasi içerisine sızmış, gücünü ve makamını hâlâ kullanabilen unsurların varlığı ortaya çıkmış oluyor. Kendilerine göre düşman gördükleriyle mücadele için strateji geli



En son Ekim tarafından Pts Tem 06, 2009 8:24 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Hzr 26, 2009 10:44 pm    Mesaj konusu: TSK'ya karşı 'asimetrik psikolojik harekât'ı kim yapıyor? Alıntıyla Cevap Gönder

TSK’ya karşı “asimetrik psikolojik harekât”ı kim yapıyor?
Ali Haydar Can



GKB Başbuğ Taraf’ın yayınladığı “belge/kâğıt parçası” hakkında düzenlediği basın yoplantısında şöyle dedi: “ (..) TSK’nın komutanı olarak açıkça söylüyorum ki; artık TSK üzerinden elinizi çekiniz. TSK üzerinden kendinizi siyasi tanımlama düşüncesinden ve gayretlerinden vazgeçiniz. TSK’ya karşı medya üzerinden asimetrik bir psikolojik harekat yürütmeye son veriniz. (..)Bu konunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu ve buna benzer olayları devlet, bu millet ve ordu içinde fitne ve fesat çıkartma eylemleri olarak görüyoruz. TSK (..) kendisine karşı asimetrik olarak medya üzerinden yürütülen psikolojik harekata her zaman ve özellikle kamuoyu önünde cevap vermekten kaçınmaktadır.”
Başbuğ’a göre “Son dönemlerde artan bir şekilde ve örgütlü olarak gerçekleştirdiği değerlendirilen kurgulanmış bazı olaylar, TSK’yı yıpratma ve karalama kampanyasına dönüştürül”erek sürdürülen bir “asimetrik psikolojik harekat” sözkonusudur...

Peki nedir bu “asimetrik psikolojik harekât” denilen şey?
[“Asimetrik savaş; güçsüz olan askeri birliklerin daha güçlü olan askeri birliklere karşı yürüttüğü ‘Gayri Nizami Harp’ unsurlarını da barındıran savaş yöntemidir. özellikle 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan bir kavramdır. Genelde taraflardan biri diğerinden daha zayıfsa taraflardan birinin yeri belli değilse taraflardan birine zaiyat verdirilebilecek zayıf noktaları var ise ortaya çıkması mümkündür.”
Psikolojik savaş; açıklanan bir olağanüstü durum veya harpte, iletişim araçları ve diğer psikolojik vasıtaların düşman üzerinde psikoloji baskı yaratmak ve düşman kontrolu altındaki bölgelerdeki düşman gruplarının ve diğer hedef alınan toplulukların tutum ve davranışlarını olumlu yönde etkilemek amacıyla kullanılması. Bunun temel amaçları, düşmanın harekât veya muhasatama devam isteğini zayıflatmak ve savaşı sürdürmekteki kapasitesini azaltmak amacı güden bütün çabaları desteklemektir.]
(1)

Bu tanımlara göre “asimetri”, savaşan/çatışan tarafların güçleri arasında çok açık bir eşitsizlik olduğunu ve bu sebeple savaşın/çatışmanın düzensiz/kuralsız/her yol mübah anlayışı ile gerçekleştiğini işaretlerken, psikolojik olması da silahlar kullanılmadan insan psikolojisinin bütün zaaf/zayıf noktalarına reklâm, propaganda,yalan haber, çarpıtılmış bilgi, düzmece belgelerle hücum etmek suretiyle gerçekleştirildiğini göstermektedir.

Demekk ki; “asimetrik psikolojik harekât” denk olmayan güçler arasında silahl kullanılmadan telkin ve propaganda yoluyla üstünlüğü elde etmek gayesiyla yapılan bir savaş türüdür.

İşin “psikolojik” kısmı malûm; bunun en elverişli vasıtasının da yazılı ve görsel medya olduğu da...

Ama işin “asimetrik” kısmı biraz karışık...

Burada gerçek taraflar kimdir?

Güçlü olan taraf kimdir? Zayıf olan taraf kimdir?

Konuşmasından anladığımız kadarıyla GKB Başbuğ, nicelik/kemmiyet olarak dünyanın en büyük ordularından birinin komutanı olarak, burada güçlü tarafın TSK , zayıf olanınsa “karşı taraf/düşman” olduğunu düşünüyor...

Çünkü “karşı taraf/düşman”ın “AKP-Fetullah Cemaati”, olduğunu, bu ikilinin eline geçirdiği medya gücü vasıtasıyla “TSK’yı tacize yeltendiğini” zannediyor...

Biz niçin bu medyaya hep “AB-D/AKP-Fetullah medyası” diyoruz...

Çünkü bu medya, gücü göründüğü kadar olan ve ardında sadece AKP-Fetullah semayesi olan zayıf bir oluşum değildir...

Onların ardındaki AB-D emperyalizmini hesaba katmazsanız fena halde yanılırsınız...

GKB Başbuğ da aynı hataya düşüyor. “Düşman”ı eksik tanımlıyor.

Tanımlamadaki bu eksiklik onun gücü hakında da kendisini yanıltıyor...

Bu savaşın tarafları AB-D Emperyalizmi ile TSK’dır...

“AKP ve Fetullah cemaati” ise, medyası ve bütün örgütsel gücü ile “karşı taraf/asıl düşman”ın basit birer piyonu...

Düşmanı, düşmanın “nihaî hedefi/asıl amacı”nı, bu amaca ulaşmak için izlediği stratejiyi, bu stratejiyi uygularken kullandığı taktik ve tekniklerini doğru çözümleyemezseniz o savaşı nasıl kazanacaksınız?

TSK’nın ağır bir “asimetrik psikolojik harekât”la karşı karşıya olduğu doğrudur...

Ama bu, bugünün işi değildir...

Lozan’dan beri durum budur...

Gelin görün ki; Batı emperyalizmine bir avuç toprak karşılığı teslimiyetin tarihi belgesi olan Lozan Antlaşması, TSK tarafından bir zafer belgesi olarak kabul edilmekte ve her yıl bu “Zafer” için törenler düzenlenmektedir...

Yani hata “yığınakta” yapılmıştır ve Carl Von Clausewitz ’e göre bu hata ”muharebenin sonuna kadar devam ede”cektir..

Artık muhaberinin sonuna gelinmek üzeredir...

TSK komuta kademesi çok radikal bir kararlar zinciriyle tarihi hatalarını gözden geçirebilir, bu hatalardan dönebilir, ve “bağrından çıktığı millet”iyle arasına koyduğu mesafeleri/çitleri kaldırabilir, halkının yüzde 99’unu “iç düşman” ilan etmekteki ve AB-D’yi dost kabul etmekteki saçmalığını farkedebilir. TSK’yı tarih içinde Mete Han’a uzatırken gösterdikleri bonkörlüğü, binlerce yılın birikimini değerlendirmek şekline dönüştürebilir ve dünyayı topyekün işgale yeltenen sömürgecelerin tetikçiliğini yapmak konumuna düşmek yerine, bütün mazlum halkların umudu olacak güçlü bir ordu haline dönüştürebilirlerse ne alâ...

Yoksa...

[BATI DÜNYASI, MURADINA ERMİŞTİR… Osmanlı İmparatorluğu’ndan başlayarak bizi çürütmek, İSLÂMÎ RUH NESCİNDEN AYIRMAK VE ÇÖKERTMEK MURA DI… Ba tı Dünyası, 1980’in şu günkü ne tice si meydana gelsin diye bize hürriyet ve demokrasi aşıladı… Netice, en zengin mikyasta işte:

- “Din, ahlâk, aile, cemiyet, terbiye, anane, kanun, nizâm, ilim, idrak, hiç bir zabıta tanımayan başı boş bir nefs hürriyeti… Birbirini yiyen, kemiren, mıncıklayan, tartaklayan, yağmalayan, parçalayan, hayvanî sürüleşmelerden hiç bir içtimaî bağı ve hiç bir üstünlük kademesine saygısı olmayan, hakikatsiz ve samimiyetsiz bir kalabalık… Bu kalabalık bu hâle zorla getiril di; üstünde ki baskı kalkınca da hâlini kolayca ortaya döktü!”]
(2)

Bu hale gelmiş/getirilmiş bir millettin ordusu olsa ne olur, olmasa ne olur?

Meselenin özü ise şu:

[YAŞAN MA YA DEĞER HAYAT HANGİSİ?

Ölçümüz bu olmadığı, bunun ne olması gerektiği tartışılmadığı takdirde, maddi ve manevî her şeyi tarumar ettikten sonra, fahişeler vasıtasıyla millî gelirimizin şu kadar artmasıyla övünen adama döneriz. Bu misâl, bir dünya görüşü nün ne olması gerektiği yanın da, tabiî olarak ona âit olması gere ken tarihî seçme mevzuunda da bir ölçü olmalıdır. Tarihte ki şahıs ve hadiselerin böyle değerlen dirilmesi gerekir.]
(3)


Böyle olmazsa, ne olacağını ise Mehmet Altan TV TV dolaşıp çok açık/çok kabaca söylüyor: “Kardeşim biz bu koca orduyu niçin besliyoruz? Girelim AB’ye... İndirelim Ordunun mevcudunu kırk-elli bine, onlar da Brüksel’in gösterdiği yerlerde bekçilik, tetikçilik yapsınlar... Kalan parayı da biz yiyelim”

Atatürk-laiklik-çağdaşlık nutuklarıyla varılacak yer ancak burasıdır...

Bu yol bitmiş, çıkmaz bir yol olduğu görülmüştür.

Bundan sonra yola devam etmek içinse; yeni şeyler söylemek/yeni yollar bulmak lâzım...

Dipnotlar:

1-Vikipdya-Özgür Ansiklopedi
2-Salih Mirzabeyoğlu, Tarih Anlayışımız, Aylık Dergi, Sayı 57, İstanbul.
3-Agm.

Kaynak Baran

O Albay Bunu da Hazırlamıştı
12 Haziran 2009

Taraf manşetten TSK'nın yeni "Ergenekon-AKP-Gülen" planını deşifre etti. O planı hazırlayan TSK albay mensubu daha önce de şok bir belge hazırlamıştı. İşte o belge.

Taraf Gazetesi bugün manşetten TSK'nın Ergenekon Davası'na karşı eylem planı, AKP ve Gülen'e karşı bir plan hazırladığını deşifre etti. Taraf, "İrticayla Mücadele Eylem Planı" isimli planı deşifre ederken, planı Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığını da ortaya çıkardı.

Bu isim daha önce de Taraf'a manşet olmuştu. O manşette yine çok kapsamlı bir eylem ve andıç planı vardı.

İŞTE TARAF'IN 7 NİSAN 2008 TARİHLİ MANŞETİNDEKİ O HABER

Taraf gazetesi yeni bir andıçı yayınladı. Bu andıç iş dünyası ve sivil toplum örgütlerine dair. Andıç da Rahmi Koç, Bülent Eczacıbaşı ve Kemal Derviş gibi isimler de yer alıyor.

Andıçta hangi STK'nın hangi yabancı vakıf ya da kurum tarafından desteklendiği belgeleniyor. Bunların başında ise TESEV ve kurucusu Bülent Eczacıbaşı geliyor.

TÜRKİYE'DEKİ STK'LARIN BAĞLANTILARI

Genelkurmay tarafından 2006 yılında hazırlanan andıçta, ABD, AB ve Musevilerin Soros Vakfı üzerinden sivil toplum örgütlerine rejimi değiştirmek ve ülkeyi bölmek için yardım ettiği iddia ediliyor.

73 sayfadan oluşan raporda ünlü spekülatör Soros'un Açık Toplum Fonu aracılığı ile desteklediği dünyadaki örgütler, Gürcistan darbesine verdiği destek, Kıbrıs'daki faaliyetleri yer alıyor.

MUSEVİ SOROS İLE PARA AKTARIMI

Türkiye'de Soros'dan para alan kişi ve kurumlarda tablolarla gösteriliyor. Türkiye'deki STK'lara maddi desteği gösteren tablonun en üstünde ABD'de başkana bağlı dış politika konularını koordine eden Ulusal Güvenlik Konseyi yer alıyor.

Rapora göre mali destek buradan Soros Vakfı ve National Endowment For Democracy gibi vakıflara aktarılıyor. Bu vakıflarda Türkiye'deki STK'lara parayı dağıtıyor.

Raporda diğer bir tabloya göre ise Soros Vakfı'nın üzerinde hiyerarşik olarak Museviler var. Soros'un da bir Macar Musevisi olduğu hatırlatılıyor.

TÜRKİYE'DE KİMLERE PARA VERİLİYOR

Tabloda bu kurumlarla ilişki içinde olan ve mali destek alan Türkiye'deki kurumlar da sıralanıyor. En başta ise TOBB, TÜSİAD; Adalet, Dışişleri ve Eğitim bakanlıkları, TESEV, Arı hareketi, Sabancı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Liberal Düşünce Topluluğu, KADER, KAMER, SODEV, ENKA okulları, Umut Vakfı, Robet Koleji, İstanbul Kültür ve Sanat vakfı yer alıyor.

KİM NE KADAR PARA ALIYOR?

Askerin raporunda Amerika ve Soros'dan para alan kurumlar ile ne kadar para aldıkları da not edilmiş.

CIA bağlantı merkezlerinden proje bedeli adı altında para alan kurumlar şöyle sıralanıyor;

*TOSAV (Doğu Ergil) : 92 bin dolar/ 6 bin 250 paund (Türk-Kürt sorununun çözümü için verilmiş)

*ANSAV (Gökhan Çapoğlu) : 189 bin 604 dolar (Parti örgütlenmesi için)

*Stratejik Araştırmalar Vakfı : 190 bin 193 dolar

*Türk Demokrasi Vakfı (Bülent Akarcalı) : 106 bin 100 dolar...

*Liberal Düşünce Topluluğu: 11 bin 500 dolar

*Türk Ekonomi ve Sosyal Etüdler Vakfına: 1 milyon 111 bin dolar.

*Arı grubu: (IRI -Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsünden para alan kurum olarak geçiyor): 278 bin 500 dolar...

*Ulusal Demokrasi Enstitüsü'nün ise Yeni Forum Dergisi'ne 150 bin dolar artı 11 bin 766 dolar aktardığı yazılıyor. Bu enstitünün Türkiye'deki diğer STK'lara ise 824 bin 900 dolar verdiği not ediliyor.

ANDIÇ 1. BÖLÜM

Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Daire Başkanlığı'nın 2006 yılı Mart ayında yayımladığı Andıç başlıklı belgede STK'lar fişlenmiş. İşte ilk bölüm..

Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Daire Başkanlığı'nın 2006 yılı Mart ayında yayımladığı Andıç başlıklı belgeyle Türkiye'de Sivil Toplum Örgütleri'nin Faaliyetlerini tek tek sıralanıp, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den, Rahmi Koç'a, Sabancı ailesinden, Eczacıbaşılara, Can Paker'den Oktay Ekşi'ye, TÜSİAD'dan TESEV'e kamuoyunca bilinen birçok isim ve derneğin fişlendiği ortaya çıktı.

Andıçta yer alan kişi ve kurumlar Türkiye'yi bölmek isteyen ABD ve AB'nin projelerini Türkiye'de yürütmek için birçok fondan yardım almakla� suçlanıyor.

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, Genelkurmay Harekat Başkanı Bekir Kalyoncu ve Bilgi Destek Daire Başkanı Tümgeneral N. Baykul'a gönderilen ve altı bölümden oluşan Andıç'ın konu bölümünde şu çarpıcı ifadeler var: "Bu andıç, ABD ve AB'nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi vermek ve bu kapsamda alınabilecek karşı tedbirler hakkında onay almak maksadıyla hazırlanmıştır."

"Sivil Toplum Örgütleri ( STÖ'ler) her geçen gün gelişmekte ve yurtdışı bağlantıları önem kazanmaktadır. İnsan hak ve hürriyetlerinin uluslararası bir hüviyet kazanarak güçlü ülkelerin elinde siyasi bir koz haline gelmesi STÖ'lerin etkinliğini artırmaktadır"denen Andıç'ın değerlendirme bölümünde ise sivil toplum örgütlerinin yaptığı organizasyonların "ABD, Almanya gibi ülkelerin hedeflerine uygun bir kamuoyunun oluşturulmasına hizmet ettiği" iddia ediliyor.

73 sayfadan oluşan Andıç, ünlü spekülatör George Soros'un kim olduğu ve dünyada hangi organizasyonların içerisinde bulunduğunun anlatıldığı bölümle başlıyor. Soros'un başkanlığını yaptığı Açık Toplum Fonu'nun desteklediği dünyadaki örgütler, Gürcistan darbesine yaptığı destek, Kıbrıs, Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu'ndaki faaliyetleri anlatıldıktan sonra, Soros Vakfı'ndan Türkiye'de parasal destek alan kişi ve kurumlar tablolarla gösteriliyor.

Türkiye'deki STK'lar, kişi ve diğer kurumlara mali desteği gösteren tablonun en üsütünde ABD'de Başkan'a bağlı dış politika konularını koordine eden resmi bir bürokratik yapı olan Ulusal Güvenlik Konseyi'nin (National Securitiy Council) konulması dikkat çekiyor.

Andıça göre mali destek buradan Natıonal Endowment For Democracy, Soros Vakfı gibi kuruluşlara geliyor ve oradan da Türkiye'deki kurumlara dağıtılıyor. Andıçtaki başka bir tabloya göre ise Soros Vakfı'nın hiyerarşik olarak üzerinde Musevilik var. Zaten George Soros tanıtılırken de Macar yahudisi olduğu kanlın karakterlerle yazılmış.

Tablolarda bu kurumlarla ilişki halinde olan ve onlardan mali destek alanlar arasında TOBB, TÜSİAD, Adalet, Dışişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları, TESEV, Arı Hareketı, Sabancı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü, Liberal Düşünce Topluluğu, KADER, KAMER,SODEV, Umut Vakfı, ENKA okulları, Robert Koleji, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi birçok vakıf, kurum, okul ve üniversiteyi görmek mümkün.

Dört sayfadan oluşan belgenin en dikkat çekici bölümü ise TESEV, Nafis Can Paker başlığının altında ise şu isimler var. "Nebahat Akkoç, Murat Belge, Osman Kavala, Ömer Madra, Eser Karakaş, Neşe Düzel "Sabetaylar" başlığıyla oklarla gösterilen isimler.TESEV Başkanı Can Paker'in adının en ortada ve büyük olarak ayzdılığı bu ilişkiler içinde adı geçen isimlerden bazıları şöyle " Bülent/Nejat Eczacıbaşı,Sabancı Holding, Mehemt ve Canan Barlas, Ahmet İnsel, Nabi Avcı, Ömer Dinçel, Salim Uslu, Oktay Ekşi, Sezen Aksu, Zülfü Livaneli, Taha Akyol, Özdem Sanberk, Şahin Alpay, Kürşat Bumin, Hakan Altınay, Ali Bulaç, Nadire Mater, Eyüp Can." Bu isimlerin karşısında irtibatlı oldukları kurumların isimleri ya da çalıştıkları üniversite ve gazetelerin isimleri bulunuyor.

Listede en dikkat çeken isimlerden biri ise Rahmi Koç. Rahmi Koç tabloda Yunan-Türk Forumu eş başkanı olarak bulunuyor. Forumun kurucusu Costas Carras'ın ilişkileri de yine Soros Vakfı'na ulaşıyor.

Genelkurmay Başkanlığı'nca hazırlanan ve altı bölümden oluşan 73 sayfalık Andıç'tan bazı bölümler şöyle:

Rahmi Koç: Yunanlı bir Bilderbergci olan Costas Carras'ın büyük ağırlığı bulunan Grek-Turkish Forum'da da TESEV Üstün Ergüder temsil ediyor. Ergüder adı, Soros'un enstitüsü OSI'nın Türkiye yapılanmasında da karşımıza çıkmıştı. Carras'a Southeast Europian Cooperative İnitistive'de (SECİ) de rastlıyoruz. Bilderbergci Carras, Rahmi Koç ile birlikte SECİ'nin Başkanlığı'nı yapıyor.

Annan Planı ve Can Paker: Rum Yunan ikilisinin de büyük katkılarıyla hazırlandığı bilinen Annan Planı, Ali Erel başkanlığındaki Kıbrıs Türk Ticaret Odası, Soros Vakfı yöneticilerinin yönetiminde bulunan TÜSİAD ile birlikte bu planın savunuculuğunu üstlenmiştir. Bu ilişkileri organize eden kişi Can Paker'dir. Paker TESEV Başkanı olup, TÜSİAD Haysiyet Divanı üyesidir.

'Kıbrıs İçin Annan Planı- Vatandaşın El Kitabı': Kitapçığı tanıtmak için Can Paker 4.12.2003'te medyanın üst düzey yöneticilerinin katıldığı yemekli bir toplantı düzenledi. Kitap Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlandı. İlter Türkmen ve Yalım Erez bu toplantıda hazır bulundu. Yapılan konuşmalarda plana övgüler düzüldü.

Şahin Alpay: KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a karşı yıkıcı faaliyetlerde bulunan ve bu faaliyetleri organize edip destekleyen AB yöneticilerinden Karen Fogg ile çok yakın ilişkiler içerisinde olup, KKTC'de Denktaş karşıtı basını ve gazetecileri yönlendiren kişidir.

Gül'le Soros ne görüştü? Mahalledeki Horoz, Soros: dünyayı kasıp kavuran 1998 borsalar krizinde başroldeydi. Gariptir ki, Türkiye de Soros'la yakından ilgili. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün eylül ayı içerisinde ABD'ye gerçekleştirdiği ziyarette görüştüğü isimlerden biri Soros'tur. Kendisiyle uzun bir görüşme yaptı. Soros, karanlık bir adam. Öyle ki adı bile gerçek değil. Ancak gerçek adı bilinmiyor. Şaşırtıcı olan soru ise şu: �Böylesi karanlık bir adamla Dışişleri Bakanı sıfatıyla Abdullah Gül ne görüşmüş olabilir?�

Sabancı Üniversitesi: Soros, İstanbul'a gelip, TESEV Başkanı Can Paker'in evinde akşam yemeği yerken ünlü Türk gazetecisi köşe yazarlarına ve ertesi gün de Türkiye'nin Harvard Üniversitesi olacak diye kurulan Sabancı Üniversitesi'nde öğrencilere �Sizim en önemli ihraç ürününüz ordunuzdur� diye altın akıllar verirken Afganistan'da gövdeler başsız dolaşıyordu.

Kemal Derviş: Soros Türkiye'de Hilton Oteli'nde kaldı. Aynı günlerde Kemal Derviş de oteldeydi. Soros ve Derviş buluşup Türkiye ekonomisini ve geleceğini tartıştılar. Soros kadar ünlü bir para sihirbazını Derviş, Amerika'dan tanıyordur nasıl olsa. İyi şeyler de konuşmuşlardır. Derviş sıradan biri değil. Dünya Bankası çalışanlarından. Dünya Bankası adı üstünde para demek, borç demek, kredi demek. Bizim gibi ülkelerin korkulu düşü demek. Ama yine de insan Türkiye'nin kaderine etken olmak için gönderilen Derviş'le, ünü paraya endeksli adamın ne işi olabilir demeden edemiyor.

Bilgi Üniversitesi:Soros'un İstanbul Bilgi Üniversitesi ili olan ilişkisine da bakmak gerekiyor. Anna Planı'na bu üniversitenin sıcak bakması ve kamuoyunu bu yönde etkilemeye çalışması da boşuna değil.

AKP'ye Eleştiriler:Ortaya çok karmaşık ilişkiler zinciri çıkıyor. Kıbrıs konusunda Kıbrıs Rum Kesimi ile Yunanistan'da kamuoyu tek ses olurken, Türkiye ve KKTC'de insanların ikiye bölünmüşlüğünü işte bu lobi ile izah etmek mümkün. Malum çevreler ile AKP iktidarı, Rum kesiminden gelenlerin araçlarıyla, muhalefet konvoylarına katıldığı, muhalefete büyük paralar akıtıldığı seçimlerin sonuçlarını ne kadar da doğal karşılıyor.

Türkiye'deki Alman Vakıfları: Türkiye'de yaşayan 100 bin Alman emeklisinin haricinde bilmediğimiz bir grup Alman var; her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyetleri gerçekleştiren... kısaca stratejik öneme sahip birimlerde "etki ajanı" ve "Alman sempatizanı" yetiştiren, şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, yasal derneklerden siyasal partilere uzanan çizgide; Türkiye'ye, Atatürk ilke devrimleri ile Cumhuriyetin tüm değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyna bir grup ALMAN İSTİHBARATÇISI.

ANDIÇ 2. BÖLÜM

Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan "Sivil Toplum Örgütlerinin Faaliyetleri" konulu "gizli" andıçta, "Planan Faaliyetler" başlıklı bölümde, kamuoyu oluşturma, TSK'nın halkla bütünleşmesi, TSK lehine kamuoyu oluşturma, genel ve yerel medyanın izlenmesi gibi konularda yapılması gerekenler sıralanıyor.

"Planlanan Faaliyetler" başlığıyla yayımlanan ve andıçın "EK-E", "E-1 ve E-2" sayfalarında yer alan değerlendirmeleri imla hatalarıyla birlikte olduğu gibi yayımlıyoruz.

KAMUOYU OLUŞTURMA

"1- Kamuoyu oluşturma ve karar süreçlerinin ülkemizin amaç ve hedeflerine uygun olarak etkilenmesi maksadıyla;

a. İlk aşamada, halen iletişim içinde bulunulan ve Listesi EK-D'de sunulan Türk Silahlı Kuvvetleri kökenli dernek ve vakıflarla, soydaş federasyon ve dernekleri,

b. İkinci aşamada, TSK ile yönetsel ve ekonomik ilişkileri ve bağları bulunan ve binlerce eğitilmiş personelin görev yaptığı şirket ve vakıflar ( OYAK, ASELSAN, MKE gibi )

c. Üçüncü aşamada, faaliyet alanları ve yönetim kadrosundaki kişilerin ülkesini ve milletini seven tutum ve davranışları nedeniyle kendisini TSK'ne yakın hisseden dernek, vakıf ve kuruluşlar (KIZILAY, AKUT ve TEMA gibi),

ç. Daha sonraki aşamada, ekonomik ve sosyal bir nedenle TSK ile irtibat tesis etmek isteyen sivil toplum örgütlerinden; yapılacak araştırma sonucunda iletişim kurulmasında sakınca bulunmayanlar ve okul aile birlikleri ile iletişim kurmak,

d. Bahse konu organizsayonların bazı faaliyetleri icra etmesi için cesaretlendirmek ve onların icra edeceği bu faaliyetlerin bilgi desteğini sağlamak,

STK'LARI YÖNLENDİRELİM

2- Medyada ve üniversitelerde görev yapan ve bir Listesi EK-D'de sunulan emekli TSK personeli ile kamuoyunun bilgilendirilmesi kapsamında iletişim kurmak,

3- TSK'nin Halkla Bütünleşmesinin Geliştirilmesi ve Toplumsal Gelişime Destek Faaliyetleri kapsamında; sivil toplum örgütleri ile iletişim ve işbirliği içinde bulunmak, bu kapsamda yürütülecek faaliyetlerde sivil toplum örgütlerini ön planda tutmak, halkın beklentilerine cevap verecek şekilde bu organizasyonlarda birlikte hareket etmek,

4- Halkla Bütünleşmenin Geliştirilmesi ve Toplumsal Gelişime Destek Faaliyetleri kapsamında TSK mensuplarının uygun görülen sivil toplum örgütlerine üye olmalarını teşvik etmek, özellikle TSK'den emekli olan personelin sivil toplum örgütlerinde aktif olarak görev almalarını, bu örgütlerin yönetimi ve yönlendirilmesinde etkin olmalarını desteklemek,

BUNLARI DA DESTEKLEYELİM

5- Milli bayramlarda ve özel günlerde katılımı ve çoşkuyu arttırarak planlanan faaliyetlerin hedeflerine ulaşmasını, aynı günlerde TSK'leri tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerini desteklemek,

6- Türkiye'nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan anayasal düzenine yönelik tehditler hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi ve bu değerlere yönelik tehditlerin etkisiz hale getirilmesi mücadelesinde, sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapmak,

7- Halkta ve organizsyonlarda; laik, demokratik ve sosyal toplum değerlerini benimseyen ve destekleyen, toplumsal sorumluluk düzeyi gelişmiş, duyarlı ve çevre bilincine sahip insanların desteklenmesine yönelik faaliyetlerin planlanarak icra edilmesini sağlamak,

8- TSK'leri tarafından icra edilen harekat, tatbikat, tören ve diğer faaliyetlerin kamuoyuna olumlu olarak yansıtılması maksadıyla yapılan bilgi destek faaliyetlerinin etkinliğinmin arttırılmasına yardımcı olmak,

MEDYAYI İZLEYELİM

9- Türkiye ve TSK'nin amaçları ve hedeflerini olumsuz olarak etkileyen tutum ve davranışlara karşı kamuoyunu bilgilendirme faaliyetlerini icra etmek,

10- Genel ve yerel medyanın izlenmesi ve bilgi toplanması, olumsuz yayınların etkinliğinin önlenmesi ve olumlu yayınların etkinliğinin arttırılması maksadıyla icra edilen faaliyetleri desteklemek,

11- Yurtiçi ve yurt dışında Türkiye ve TSK'leri lehinde kamuoyu oluşturulmasını sağlamak, Türkiye ve TSK'leri aleyhinde kamuoyu oluşturma hayretlerine karşı yapılan mücadeleyi desteklemek,

12- Sivil toplum örgütlerinin kuruluş amaçlarına ulaşmaları ve etkinliklerinin artması konusunda onların bilgi desteğini sağlamak,

13- Başta İnternet yayınlarının izlenmesi, bazı sitelere bilgi desteğinin sağlanması, sitelerde yapılan bazı araştırma ve anketlere iştirak edilmesi gibi konularda işbirliği ve koordinasyon içinde bulunmak,

14- İştirak edilen her türlü ortam ve faaliyetlerde; Türkiye ve TSK aleyhine yapılan bilgilendirme çabalarını etkisiz kılmak ve karşı bilgilendirme çalışmalarının yapılmasını sağlamak."

ANDIÇ 3. BÖLÜM

Genelkurmay'ın yeni ortaya çıkan andıçında emekli asker olup medya içinde desteklenmesi gerekenlerin isimleri yeralıyor. İşte o isimler..

Andıçın "EK-D" bölümünde medyada ve üniversitelerde görev yapan, desteklenmesi ve yararlanılması gereken emekli TSK personelinin yer aldığı iki liste yayımlandı.

Medyada yazıları yayımlanan emekli askerler listesinde aralarında Necdet Timur (Ulusal Strateji Dergisi), Kemal Yavuz (Akşam gazetesi) , Çevik Bir (Ulusal Strateji Dergisi), Armağan Kuloğlu (Stratejik Analiz Dergisi), Erol Mütercimler (M 5 Dergisi), Ercan Çitlioğlu (Referans gazetesi), Tevfik Diker (Gözcü gazetesi) bulunduğu 25 isim yer alıyor.

Yine aynı bölümde aralarında Rıza Küçükoğlu (Yeditepe Üniversitesi), İsmet Görgülü (Başkent Üniversitesi), Erol Mütercimler (Yeditepe Üniversitesi), İskender Pala (İstanbul Üniversitesi), Nihat Özcan (Akdeniz Üniversitesi) gibi üniversitelerde görev yapan 24 emekli askerin adı bulunuyor.

Haber: Mehmet Baransu/Taraf

Mehmet BARLAS
Sabah
Asimetrik ilişkilerde siyasi iktidarın yeri ne?
28 Haziran 2009

Türkiye'ye dışarıdan bakan gözlemcilerin yorumları genellikle yerli malı yorumlardan daha fazla ilgi çeker.
Çünkü yaygın inanca yerli yorumcular hemen her konuda "Taraf"tırlar.
Buna karşı yabancıların tarafsız oldukları ve bu nedenle Türkiye'yi objektif yorumlara konu ettikleri düşünülür.
"Hem tarafsız hem de yerli olmak" sanki mümkün değildir bu coğrafyada...
Bir Türk yorumcunun mesela Amerikan iç siyasetini yorumladığı zaman ille de tarafsız olması gerekirmiş gibi bir düşünce yanılgısıdır bu yaklaşım.
Sanki Türk yorumcuları Amerika'ya dışarıdan bakan gözlemciler olarak mesela Bush ile Obama'yı mukayese ederlerken objektif yorumlar mı yaparlar ki?
Bu açıdan bakarsanız dünyadaki her yorumcu her konuda bir "taraf"tır.
Veya yerli yorumcular da yabancılar gibi kendi ülkelerinin siyasetine olabildiğince objektif yaklaşabilirler.
Örnek verirsem.
"Taraf"ta yayınlanan ve gerçekliği tartışılan "Belge" etrafında kopan fırtınaya Genelkurmay başkanı Org. Başbuğ'un bir nokta koymaya çalışması, fırtınayı daha da yoğunlaştırdı.
Çünkü Org. Başbuğ bu belgeye ilişkin olarak yapılan yorum çeşitlemelerini "TSK'ya karşı medya üzerinden asimetrik bir psikolojik harekât" biçiminde değerlendirdiklerini açıkladı.
"Asimetrik" kavramının askeri içerikle kullanılmasını ilk kez ABD'yi hedef alan 11 Eylül 2001'deki El Kaide terörist saldırısı ertesinde gördük.
Amerika bunu bir "Asimetrik savaş" olarak değerlendirmişti.

Bu bir savaş mı?

Sonuçta asimetrik savaşa Afganistan'ın ve Irak'ın işgali içinde gelişen konvansiyonel savaş yöntemleri ile mukabele edildi. Bunun yanında tüm dünyada El Kaide ile ilişkili mali hesaplara ve örgütlenmelere girildi.
Org. Başbuğ veya Türk Genelkurmayı Belge etrafındaki gelişmeleri "TSK'ya karşı asimetrik bir psikolojik harekât" biçiminde değerlendirdiklerine göre, bundan sonra birtakım karşı harekâtın planlandığını görmemek imkânsızdır.
Bu durumda örtülü asimetrik savaşın taraflarını ve savaşın sebeplerini saptamak, yapılması gereken en doğru iş olacaktır.
Bir tarafta cuntacılığı reddederken "Belge"nin gerçekliğinin araştırılmasını da askıda bırakmayı seçen "askerler" bulunmaktadır.
Ancak bu konuda bazı sivil kesimler ve bir kısım medya da, askerlerin yanında yer almaktadırlar.

Ergenekon dayanışması

Bu dayanışma bazı Ergenekon tutuklularını Genelkurmay'ın görevlendirdiği bir generalin ziyaretinde de görülmüştür.
Bu şekilde Genelkurmay'ın hiç hesaplamadığı bir ittifak Ergenekon üzerinden sivil cuntacılarla cuntaya karşı olduğunu açıklayan Genelkurmay arasında zımnen oluşmuştur. Kendisini "Ergenekon'un avukatı" olarak sunmaktan çekinmeyen Baykal da bu aşamada ittifakın içindeydi.
Ama şimdi tablo farklı ve en önemli soru da şu:
Bu "Asimetrik psikolojik harekât"ın (Veya psikolojik örtülü savaşın) diğer cephesindeki "Sivilci demokratlar" safında acaba AK Parti iktidarı ve seçilmişlerin oluşturduğu Hükümet var mıdır? Bu noktada tarihin en eski askeri strateji ve taktikler kitabı olan Çinli Sun Tzu'nun "Savaş Sanatı" kitabına göz atmakta yarar vardır.
Çinli bilgenin komutanlara ve hükümdarlara en önemli öğüdü "Savaşa kendiniz karar verin ve kendi seçtiğiniz zaman ile mekânda bu savaşı başlatın" der.

Savaş ve taraflar

Başbakan Erdoğan'ın Belge'nin yayınlanışı ertesinde Org. Başbuğ'la görüşmesine ilişkin yaptığı açıklamalar, iktidarın bir savaştan yana olmadığını gösteriyordu. Başbakan Erdoğan, Belge'nin gerçekliğinin veya sahteliğinin yargı kararına bağlı olması gerektiğini daha sonra da vurgulamıştır.
Bu yargının sivil ya da askeri olması kilit mesele değildir.
Nitekim askeri savcı belgenin gerçekliğini kanıtlayamayınca olay sivil yargı sürecine hemen aktarılmıştır. Netice olarak Başbakan Erdoğan'ın ve AK Parti iktidarının kendi planları ve istekleri dışında Genelkurmay'la (veya TSK ile) bir karşılaşmaya istekli olduklarını söylemek kolay değildir.

Bu arada AK Parti iktidarını Devlet'in her katı ile (Ordu olmazsa Yargı v.b.) karşı karşıya getirmeyi "Siyaset" diye sunan CHP Genel Başkanı Baykal'ın konumu da, herhalde bu açıdan ele alınmalıdır.
Son sözü yine Sun Tzu'ya bırakalım:
- Bir savaşa girdiğinizde zafer yakın değilse her açıdan yorulup, yıpranacağınızı, askerlerinizin bezginliğe düşüp size karşı güvenlerini kaybedeceklerini unutmayın.

Mehmet Barlas - Sabah
mbarlas@sabah.com.tr

Albay Çiçek, tutuklama talebiyle adliyeye sevk edildi
Askeri savcılığın hakkında 'kovuşturmaya gerek yoktur' kararı verdiği Albay Dursun Çiçek, bugün Ergenekon savcıları tarafından sorgulandı. Sorgulanan diğer 8 albaydan 4'ü hakkında "denetimli serbestlik" kararı verilirken, Albay Dursun Çiçek tutuklanması istemiyle mahkemeye sevk edildi. 30.06.2009 İSTANBUL netgazete

Kurmay Albay Dursun Çiçek tutuklandı
01 Temmuz 2009
İrtica belgesini hazırlattığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek tutuklama istemiyle gönderildiği nöbetçi mahkemece tutuklandı.

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında savcılığa ifade verdikten sonra mahkemeye sevkedilen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek tutuklandı.

Cumhuriyet savcılarınca ifadeleri alınan 9 muvazzaf subaydan Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek, mahkemeye sevk edilmişti.

DÜN NELER OLDU?

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne getirilen 9 muvazzaf subayın, Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu Cumhuriyet savcılarınca ifadeleri alındı.

Muvazzaf subaylardan Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek, tutuklanması istemiyle İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilmişti.

Taraf'ın yayınladığı irtica belgesini hazırlattığı öne sürülen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'in, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara ifade verme işlemi en son yapıldı.

Çiçek'in yanı sıra sabah saatlerinde adliyeye gelen;

Deniz Kurmay Albay Dora Sungunay,
Deniz Kurmay Albay İbrahim Koray Özyurt,
Deniz Kurmay Albay Şafak Yürekli,
Deniz Kurmay Albay Muharrem Nuri Alacalı,
Deniz Eğitim Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Levent Görgeç,
Gölcük Harp Filosu Grup Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Tayfun Duman,
Deniz Harp Akademisi Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Mert Yanık ve Emekli Deniz Albay Aydın Odabaşı'nın da ifadeleri alındı.
haber7

Albay Çiçek'in Köyü ve Köylüleri
02 Temmuz 2009

"AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"nı hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek'in memleketi Umurca köyünde şaşkınlık var.

Tutuklanan daha sonra serbest bırakılan Albay Çiçek'in memleketi Tokat'ın Umurca köyünde şaşkınlık var. Seçimde AK Parti'nin ezici üstünlük sağladığı köyde, kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Türkiye'nin son günlerde ismini en çok duyduğu isimlerden biri Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek... Ergenekon şüphelisi olarak tutuklanan Albay Çiçek'in memleketi Tokat Umurca Köyü'nde tam anlamıyla bir şaşkınlık var. Son seçimlerde AK Parti'nin 225 geçerli oyun 202'sini aldığı, CHP'ye sadece bir oy çıkan köyde albayın sınıf arkadaşı Köy Derneği Başkanı Sıtkı Yıldız, şunları söylüyor: "Biz Dursun'un paşalığını bekliyorduk, böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyoruz... Hayal kırıklığına uğradık." Kamuoyunda günlerdir tartışılan "AK Parti ve Fethullah Gülen'i bitirme planı" başlıklı belgenin altında imzası olduğu iddiasıyla savcılığa çıkarılan ve ardından mahkemece tutuklanarak, Hasdal Askeri Cezaevi'ne konulan Albay Çiçek'in köyü, Tokat'ın Reşadiye ilçesine bağlı Umurca köyü. Köyde ve İstanbul'daki köy derneğinde ağızları bıçak açmıyor. Olan biteni televizyonlardan takip eden Kurmay Albay Çiçek'in akrabası ve 1977'den bu yana Umurca köyünde muhtarlık yapan Osman Çiçek SABAH'a, "Bizim bu işlerle işimiz olmaz. Köyümüzün siyasi yapısı belli. Ben Umurca Köyü sevdalısıyım. Bizi rahat bıraksınlar" diyerek telefonu kapattı.

AİLESİ AK PARTİLİ

13 saatlik sorgudan sonra tutuklanan Albay Çiçek'ün köyünde geçmişten bugüne kadar seçimlerde hep sağ partiler tulum çıkarmış. Tokat'a 110, Niksar'a ise 23 kilometre uzaklıkta olan Umurca'da isminin açıklanmasını istemeyen bir köylü, şunları anlatıyor: "Bizim köyümüzde bugüne kadar kavga, gürültü olmamıştır. Kendi halinde yaşayan bir köyüz. Hayvancılık yaparak hayatımızı kazanıyoruz. Küçük bir köyüz ama, İstiklâl madalyalı dört gazimiz var. Dursun'un ailesi ve köyde yaşayan akrabalarının tamamına yakını AK Parti'li. AK Parti'den önce Doğru Yol, ANAP ve Adalet Partisi'ne oy verilirdi."

İstanbul Bağcılar'da bulunan Umurca Köyü Sosyal Yardımlaşma Dayanışma ve Kültür Derneği'nin Başkanı Sıtkı Yıldız, Albay Çiçek'in çocukluk arkadaşı. İlkokula beraber gitmişler. Yıldız, şöyle konuşuyor: "Kendi halimizde yaşayan bir köyüz. Son 25 gündür hem dernekte hem de köyde bu konu sürekli konuşuluyor. Açıkçası kimse bu duruma anlam veremiyor. Dursun'un haricinde köyden çıkmış iki askerimiz daha var. Biz Dursun'un paşalığını bekliyorduk, hayal kırıklığına uğradık" diyor. Yıldız şöyle devam etti: Köyümüzde 2009 İl Genel Meclisi seçim sonuçları her şeyi ortaya koyuyor. 225 geçerli oyun 202'sini AK Parti aldı. Sandıktan MHP'ye 16, CHP'ye 1, İşçi Partisi'ne, BBP'ye ve bağımsız adaya da 1'er oy çıktı. Kendimi bildim bileli bizim köyden hep sağ partilere oy çıkmıştır. Adalet Parti, Doğru Yol Partisi, ANAP ve şimdi de AK Parti'ye ağırlıklı oy veren bir yapı var köyümüzde. Türkiye'de oy kaybına uğrayan AK Parti bizim köyümüzde oyunu artırdı. Bizim darbe ile işimiz olmaz. Kendi halimizde yaşayoruz." Dursun Çiçek'in amca oğlu ise Yozgat Valisi Amir Çiçek. Dursun Çiçek'in ve Amir Çiçek, 1976'da Sivas Pamukpınar Öğretmen Okulu'nda birlikte okumuşlar.
Kaynak: Sabah

G.Kurmay'dan Tahliye Açıklaması
02 Temmuz 2009
Genelkurmay 2. Başkanı Org. Hasan Iğsız, Kurmay Albay Dursun Çiçek'in tahliyesine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu...

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Iğsız, Kurmay Albay Dursun Çiçek’in tahliye edilmesine ilişkin, “Konu sadece TSK değil, büyük resme bakın. Hukuk herkese lazım” değerlendirmesinde bulundu.

ABD’nin bağımsızlık yıldönümü nedeniyle yapılan resepsiyona katılan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Iğsız, gazetecilerin Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmasına karar verilen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'in tahliye edilmesi ile ilgili soruya, “Konu sadece TSK değil, büyük resme bakın. Hukuk herkese lazım” yanıtını verdi.
aktifhaber

Albayın Jipini Kullanan Ülkücü
04 Temmuz 2009
Albay Çiçek'in 18 saat tutuklu kaldığı Hasdal Cezaevi'nden çıkarken bindiği cipi kullanan ünlü ülkücü işadamının serencamesi...

Son günlerin en tartışılan ismi Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'i Hasdal Askeri Cezaevi'nden çıkartan cipi kullanan işadamı Mete Ayangil, ülkücü olarak tanınıyor. Ergenekon soruşturması kapsamında 18 saat tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan Albay Çiçek, Hasdal Kışlası'ndan bir cip içinde dışarıdaki askerlere selam vererek ayrılırken, cipin kime ait olduğu ve önünde oturan kişinin kim olduğu merak konusu oldu. Kısa süreli bir araştırmanın ardından cip demir ticaretiyle uğraşan işadamı Mehmet Karausta'ya ait çıktı. Yakın çevresinin anlattığına göre Karausta, cipini bakım için akaryakıt istasyonu sahibi kuzeni Mete Ayangil'e bırakmıştı. Ayangil ise ciple Albay Çiçek'i cezaevinden aldı ve bilinmeyen bir yere götürdü.

İFTAR FOTOĞRAFLARI
Mete Ayangil ise İstanbul'da ülkücü camia tarafından bilinen bir isim. Ülkücülerin birçok etkinliğine katıldığı biliniyor. İnternette Ayangil'in www.ulkum.com isimli sitede 23 Eylül 2007'de bir iftarda çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Bir fotoğrafta Ayangil, MHP İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu'nun sağında oturuyor. Barutçu'nun solunda ise İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Yüksel Kaleci yer alıyor. İftarda o dönemde MHP Genel Başkan Yardımcısı görevinde bulunan MHP milletvekili Atila Kaya'nın da bir konuşma yaptığı sitedeki notlarden anlaşılıyor. Azerbaycan Milliyetçi Hareketi'nin öncülerinden Rovşen Ağaoğlu'nun da Bakü'den gelerek iftara katıldığı sitede yazıyor. Telefonla görüştüğümüz MHP İstanbul İl Başkanı Barutçu, Ayangil'in partiye kayıtlı bir kişi olmadığını belirterek, "Albayı gidip oradan alması kendi kişisel takdiridir. Partimizle bir ilgisi yok" dedi.

TARİH BİLGİSİ KUVVETLİ
Ayangil'in eski Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Erdem Karakoç'la da samimi olduğu bir başka sitede yer alan beraber kahvaltı yaparken çekilmiş fotoğraflardan görülüyor. Çiçek Albay'ın cipini kullanan Mete Ayangil'in tarih bilgisinin iyi olduğu da bir başka ülkücü sitesindeki, "Malatya'dan Erzincan'a yola çıkıyoruz. Metin Ayanoğlu (bazı yerlerde Ayangil'in adı yanlışlıkla Ayanoğlu diye geçiyor) 'Eğin'de konaklayacağız. Eğin bu bölgenin en önemli tarihi merkezidir.Adı TBMM'ince Kemaliye yapılmıştır. Atatürk'e beşyüz atlı ile emrindeyiz diyen ilk güç odağı Eğin'dir. Cezaevi olmayan sayılı ilçelerdendir' bilgisini veriyor. Kemaliye'ye doğru yola çıkıyoruz" ifadeleri dikkat çekiyor. Telefonla ulaştığımız Mete Ayangil, "Bu konuları karıştırmayın, konuşacak bir şey yok" diyerek, telefonu kapattı. Yakın çevresi Mete Ayangil'in gençliğinden beri 'sıkı bir ülkücü' olduğunu, eskiden mali durumu iyi bir dönem her gün 1500-2000 kişiye aşevinde yemek verdiğini aktardı. Ancak son dönemde mali durumu ve sağlık durumu bozulduğu için bu tür etkinlikler düzenlemediğini bildirdi.
Kaynak:Sabah

İşte Albay Çiçek'in Sorgusu
06 Temmuz 2009
"İrticayla mücadele planı"nda imzası bulunduğu gerekçesiyle tutuklandıktan Kurmay Albay Dursun Çiçek'in 4 Ergenekon savcısına verdiği cevaplar ortaya çıktı. i

Gazete manşetlerine "AKP ve Gülen'i bitirme planı" başlığıyla taşınan ve avukat Serdar Öztürk'ün ofisinde ele geçirilen "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" belgesinin altında imzası olduğu iddia edilen Deniz Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek Ergenekon Savcıları Zekeriya Öz, Fikret Seçen, Ercan Şafak ve Murat Yönder'e 15 sayfalık ifade verdi.

Habertürk'ün haberine göre, Ergenekon soruşturması kapsamında örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle 30 Haziran gecesi tutuklandıktan 19 saat sonra serbest bırakılan Çiçek'in; İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü'ne sorgusundan bir gece önce 29 Haziran'da gelen bir mail ile ilgili de sorgulandığı ortaya çıktı.

İddiaya göre Çiçek "Belge" ile ilgili kendisine ait olup olmadığı ve olduğu varsayımıyla başka kimlerin katkısının olduğu, kaç nüsha düzenlediği, çoğaltıp çoğaltmadığı yolundaki sorulara yanıt verdi. Çiçek konuyla ilgili askeri savcılığa detaylı bilgi verdiğini anlattı, açıklayacağı başka birşey olmadığını söyledi. Çiçek'in "İrtica ile Mücadele" belgesini ilk kez basından gördüğünü, belgenin içerik, şekili kullanılan terimler, imza blokları ve diğer hususlar açısından TSK'nın yazışma kurallarına uymadığını söylediği de öğrenildi.

Çiçek'in Emniyet'e gelen e-mailde yer alan iddiaları ise reddettiği bildirildi. İddiaya göre Çiçek'e yöneltilen ilk soru Cumhuriyetçi Çalışma Grubu'nu bilip bilmediği oldu. Ardından da Ergenekon sanıklarının isimleri tek tek sayılarak tanıyıp tanımadığı soruldu. Çiçek grubu bilmediğini ve sasınklardan Göktaş'ın devre arkadaşı olduğunu, Erbay Çolakoğlu'nun da Şırnak'ta görev yaptığı dönemde tim komutanı olduğunu söyledi. İddiaya göre Çiçek'e sorulan diğer sorular ve yanıtları şöyle:

Hurşit Tolon'da 8 'Çiçek' resmi

- Soruşturma kapsamında hakkında adli işlem yapılan Ahmet Hurşit Tolon'un dijital verilerinin incelenmesi neticesinde sizin adınızı taşıyan 8 adet Dursun Çiçek isimli muhtelif resim dosyaları ve bazı belgelerin olduğu tespit edilmiştir. Bahse konu belgeleri şüpheli Tolon'a siz mi verdiniz, ne amaçla verdiniz?

Hurşit Tolon ile emir-komuta zinciri altında çalıştığım bir dönem olmadı. Adı geçen şahsa ait dijital verilerde isminin yer alma nedenini bilmiyorum.

-Avukat Mustafa Hüseyin Buzoğlu'n-dan elde edilen dijital veriler içinde, "Andıç" başlıklı Mart 2006 tarihli "Gizli" ibareli Dursun Çiçek imzalı belge olduğu anlaşılmıştır. Bu belgeyi siz mi hazırladınız. Çoğaltıp başkalarına verdiniz mi?

O belgeyi ben de basından duydum. Ancak ben hazırlamadım. Andıç, yapılacak bir çalışma ile ilgili komuta katından ön onay alma işlemidir. Benim görevlerim arasında elbette ki ilgili komutanların verdiği görevler kapsamında andıç hazırlama görevim de vardır. Silahlı Kuvvetler yönergesinde de andıç tanımı açıkça yapılmıştır. Buzoğlu'nu tanımıyorum.

'ÇÜRÜKLER' BELGESİ

Tutuklu Deniz Binbaşı Emre Onat'tan ele geçirilen "Çürükler" isimli belgede, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda görevli olup yakınları çürük raporu alarak askerlik yapmayan bazı personelin isimlerinin bulunduğu, bu belgede Kurmay albay Çiçek olarak iki akrabanızın da çürük raporu alarak askerlik yapmadığı şeklinde bilgiler olduğu anlaşılmıştır. Bildiklerinizi anlatır mısınız. ?

Onat isimli şahsı tanımam. Daha önce söz konusu iddialar soruşturulup sonuca bağlandı. Beni yıpratmak amaçlı bu tip gerçek dışı belgeleri hazırlayanlar olduğunu düşünüyorum.

"İMZAMLA İLGİLİ SEHVEN KONUŞTUM"

Söz konusu belgedeki imzanın, 'kendi el ürünü' olup olmadığının belirlenmesi amacıyla toplanan ve farklı zamanlarda atılmış imzaları arasındaki "çelişki"ye ilişkin de sorgulanan Çiçek'in yanıtlarının da çelişkili olduğu iddia edildi.

İmzasını üç yıl önce değiştirdiğini ardından ilk kez askeri savcılıkta verdiği ifadenin altına "yeni" imzasını attığını söyleyen Çiçek'in ifadesi sırasında bu büyük çelişkiyi fark ederek askeri savcılıkta imzasını kasten değiştirdiğini kriminal incelemede zaten bunun ortaya çıkarılacağını bildiğini söylediği öne sürüldü. İddiaya göre Çiçek'in konuya ilişkin sözleri şöyle:

Ben askeri savcılıkta ifademin altına attığım imzamı askeri savcılığın karar tebliğ ettiği belgede de kullandım, bundan sonra da kullanacağım. Farklı imzamı ilk kez Askeri Savcılık tutanağında kullanmıştım, o ana kadar örnekleri sizde bulunan imzamı kullanıyordum. Her ne kadar 3 yıl önce bu imzayı kullanmaya başladığımı beyan etmişsem de; sehven bu sözleri kullandım.

- Mart 2006 tarihli andıç soruldu

Belge TSK'nın formatma benzemektedir ancak ben hazırlamadım. Bizim birimimiz hazırlamadı. Andıçtaki telefon dahili numaramdır. Ancak gösterdiğiniz dokümanın benim şubemde resmi olarak hazırlananlarla benzerliği yok.

- (Taraf Gazetesi'nde 15 Haziran tarihli "Ben İlker'i bu ekiple ilgili uyarmıştım" manşeti hatırlatılarak)

Emekli bir orgeneral Ocak 2009'dan beri bu eylem planındaki içerik ile ilgili çalışmanın yürütüldüğünü iddia ediyor. Ne dersiniz.

Emekli orgeneralin kimliği belli değildir. Birkaç gün önce yapılmış olan haberi desteklemek amacıyla yapılmış, uydurma bir röportaj olduğunu düşünmekteyim.

- Belgeyi siz hazırlamadıysanız kim hazırlamış olabilir.

Böyle bir belgenin başka birileri tarafından benim ismim ve imzam kullanılarak hazırlanmasının temel nedenlerinin TSK ile siyasi iktidar arasındaki başta terörle mücadele olmak üzere mevcut uyumu bozmak, ikincisi ise ülkede gündemi değiştirerek kaos ortamı yaratmak olabileceğini söyleyebilirim.

-4 sayfalık belgedeki (İrtica ile Mücadele Eylem Planı) imza size mi ait. Ne amaçla kimlerin talimatıyla hazırladınız. Kaç nüsha. Öztürk'e siz mi verdiniz. Siz vermediyseniz kim ne amaçla vermiş olabilir. İçerik olarak aynı konuların yer aldığı bir çalışma yaptınız mı?

Belgedeki imza bana ait değildir. Genelkurmay Askeri savcılığına detaylı bilgi verdim. Bunun haricinde açıklayacağım bir husus yok. Belgeyi ben de ilk kez basında gördüm. Belge içerik, şekil, kullanılan terimler, imza blokları ve diğer hususlar açısından yazışma kurallarımıza uymamaktadır.

-Soruşturma kapsamında sorgulanan Ulus Gazetesi köşe yazarı Ünal İnanç'tan elde edilen "takip edilip gerekli yerlere iletilecek liste" isimli belgede adınızın geçtiği belirlenmiştir. Listedeki isimlerden tanıdığınız var mı?

Ünal İnanç isimli şahsı tanımam. Listede bulunan iki ismi Harp Akademisi'nden tanırım. Belgedeki telefon numarası da bana ait.

GÖKTAŞ DEVREM ÖZTÜRK'Ü BİLMEM

Albay Çiçek Ergenekon savcılarına verdiği 3 saatlik ifadede emekli albay Göktaş'ın Harp Okulu'ndan "devre"si olduğunu ve "bayramdan bayrama" görüştüklerini anlattı, iddiaya göre "İrtica belgesi" ofisinden çıkan avukat Öztürk'ü hiç tanımadığını söyledi Deniz Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek'i 30 Haziran'da İstanbul Adliyesi'nde sorgulayan Ergenekon savcıları iddiaya göre Çiçek'e üst düzey yetkililerin kişisel verilerinin olduğu 51 No'lu DVD ofisinde ele geçirilen emekli
Albay Mustaftı Levent Göktaş'ı tanıyıp tanımadığını irtibatı olup olmadığını sordu. Çiçek'in yanıtının ise "Göktaş'la Harp Okulu'ndan devre arkadaşıyım. Harp Okulu'ndan ayrıldıktan sonra bir dönem hiç ilişkim olmadı. Daha sonra Genelkurmay'da çalıştığımız dönemde, Göktaş'ın özel Kuvvetler'de görev yaptığı dönemde Genelkurmay Karargahı'nda yapılan bayramlaşma ve toplantılarda görüştük" olduğu öğrenildi.

ÖZTÜRK'ÜN OFİSİNDE

Çiçek'in, Göktaş'ın avukatı ve Ergenekon tutuklusu Serdar Öztürk'ü ise hiç tanımadığını söylediği belirtildi. Çiçek'i adliyeye taşıyan "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" adlı belgenin öztürk'ü n ofisinde ele geçirildiği iddia edilmişti.

BİRİMİNİ ANLATMADI

Çiçek'in savcılık sorgusu sırasındaki, "Şu an çalışmakla olduğunuz birimin görevleri nelerdir? Ayrıntılı açıklayınız?" sorusuna ise "Bulunduğum birimin çalışma usülü ve görevleri hakkında burada bilgi vermek istemiyorum; zira bu konuda yetkili değilim. Komutanlığımız hangi görevi verirse o görevi yerine getirmekteyim" yanıtı verdiği öğrenildi.

HAKLARIMI KORUYUN, SIZDIRANI BULURUM

12 Haziran'dan bu yana ailesine ve yakınlarına zarar verecek yayınlar yapıldığını belirten Çiçek'in, soruşturmanın gizliliği konusunda haklarının korunmasını istediği öğrenildi. 29 senedir TSK'ya hizmet ettiğini belirten Çiçek'in bu belgenin amacının kurumlar arasında çatışmaya sebebiyet vermek olduğunu, emir komuta zinciri altında hareket eden bir subay olduğunu ve yasadışı bir örgüt, kişi veya cuntacıyla işbirliği içerisinde olmasının mümkün olmadığını söylediği öğrenildi. İddiaya göre Çiçek terfi döneminde olunduğunu hatırlatmış ve emsallerinden geri kalmamak için soruşturmanın bir an önce sonuçlandırılmasını talep etmiş. Çiçek'in askeri savcılıkta attığı imzanın birkaç gün içinde basına sızmasının kaynağının da araştırılmasını istediği öne sürüldü.

BİR ELEKTRONİK MESAJ ONLARCA İDDİA

Haziran'ın 12'sinde yayınlanan, "AKP ve Gülen'i bitirme planı" manşetiyle Türkiye'nin gündemine oturan Kıdemli Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek askeri savcılığın ardından geldiği istanbul Adüyesi'nde de ifade verdi. İddiaya göre Çiçek'e yöneltilen sorular arasında 29 Haziran akşamı saat 19.17'de, yani sorgusundan bir gün önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muharebe Elektronik Şube Mü-dürlüğü'ne gelen e mail'deki iddialar da vardı. Bu ihbar mail'i ile bağlantılı olarak Çiçek'e yöneltilen sorular ve alman yanıtlar iddiaya göre şöyle:

MAİL: Levent Ersöz ve Cemal Temizöz de 94-95 yıllarında Şırnak'ta görev yapmıştır. Dursun Albay Ergenekon'dan tutuklanan bu şahıslar ile ta o dönemden tanışıyor. Ergenekon silahlarıyla yakalanan Mustafa Levent Göktaş ile de hem sınıf arkadaşıdır hem de hemşeridir, her ikisi de Tokat'ın Reşadiye ilçesindendir. Yani Dursun Albay eskiden beri Ergenekoncu subaylarla hep iç içe olmuştur.

- Bu isimlerle ilişkiniz nedir ?

Ersöz ve Temizöz'ü tanımıyorum. Göktaş Harp Akademisi'nden devrem.

MAİL: Irticayla mücadele eylem planını da kesinlikle kendisi hazırlamıştır. Çünkü Bilgi Destek Grup Komutanlığı'nda hazırlanan bazı belge Ve raporlarınbaşkalarının eline geçtiğinde yalanlaması ve inkar edilmesi için askeri yazışma kuralları dışında, farklı yazı formatı, sivil ağızla ifadeler gibi hazırlanmasına yönelik sözlü emirler verilmiştir. Bu belgelerde isim, imza, birlik adı bulunmamasının nedeni budur. Bu şekilde Bilgi Destek Komutanlığı tarafından hazırlanmış çok değişik formatlarda bilgi notu, eylem planı, andıçlar var. Hem onun gibi tecrübeh, -daha önce basma sızmış olan, altında imzası bulunan belgelere bakılabilir-bir kişi, belgenin Genelkurmay bilgisayarlarında hazırlanmasının risklerini düşünerek belgeyi farklı bir bilgisayarda hazırlamış, imzaladıktan sonra fotokopilerini gerekli yerlere ulaştırıp orijinalim imha etmiş de olabilir. Bilgi Destek Dairesi'ne bağlı Obi şubesinde I Çiçek'in kullandığı bilgisayar incelenmedi. Ayrıca Genelkurmay intraneti üzerinde Dr. Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek imzalı birçok bilgi notu var. Son eylem I planında da aynı imzayı kullanmış. 2008 yılında basında ] Toplumu Biçimlendirme Planı isimli bir belge yayınlamıştı. Bu belgenin TSK tarafından hazırlandığı ortaya çıkmıştı. Bu eylem planını yazan kişinin ismi "xx" olarak geçmişti. "xx" Dursun Albay'm rumuzudur. Yani bu planı da o hazırlamıştır. Artık o kadar nettir ki Dursun Albay, TSK içerisinde faaliyet gösteren cuntanın bir elemanıdır. Son eylem planı ile de iyice deşifre olmuştur. Ve aslında Dursun Albaya sahip çıkan Genelkurmay Başkanlığı değil cuntadır.

-Bazı belge ve raporların başkalarının eline geçtiğinde yalanlanması için askeri yazışma kuralları dışında hazırlanması için emir verdiğiniz doğru mu. Bu şekilde hazırlanan başka belge var mı. XX rumuzu size mi ait. 2008 tarihli belgeyi siz mi hazırladınız?

Böyle sözlü bir emir verilmemiştir. Zira Genelkurmay Başkanlığı'nda sözle emirle ile iş yapılmaz, yazılı verilir, yapılan her işin yönergesi ve ta -limatları vardır. "xx" işaretli rumuzum yok. O belgeyi ben hazırlamadım. Yazışma usullerimizde rumuz kullanılmaz.

ÇİÇEK'İN MAIL'DE YER ALAN CUNTA İDDİASINI DA REDDETTİĞİ ÖNE SÜRÜLDÜ

MAİL: Hurşit Tolon'un da dahil olduğu cuntacı yapı, bilgi destek daire gibi kritik bir noktada bulundurdukları personel ile. ki Dursun Albay bunlardan önde gelen isimlerdendir, yurt içi, yurt dışı bilgi destek taburlarından gelen bilgilere vakıf olabilmektedirler. TSK içindeki bu cuntacı yapılanma, oluşturdukları politika ve projeleri etkili uzantıları aracılığıyla bu taburlara uygulatma imkanına sahiptir. Bu türlü projeleri hazırlamak Dursun Albay'm görevidir. İçeriğinde suç unsuru bulunmasa ve kendi halkına değil de düşman ülkeye karşı hazırlanmış bir proje olsa psikolojik harekât açısından oldukça başarılı da sayılabilir aslında. Bu belgede de kendisine verilen emri yerine getirmiştir. Ancak bu emri veren makam Genelkurmay değil, cuntadır.

- İhbarda bahsi geçen cuntanın bir elemanı olduğunuz, Bilgi Destek Dairesi kritik bir biçimde cunta için çalıştığınız doğru mudur? Böyle bir cunta var mı? Bu cuntada kimler bulunmakta ve sizin bu cuntadaki konumunuz nedir?

Bahsi geçen belgeyi hazırlamak için kimden veya kimlerden emir aldınız?
Ben cunta denilen bir gruptan emir almadım, iddiaları kabul etmiyorum.

MAİL: Bu cunta ayrıca karşısında gördüğü personeli kurdukları fuhuş çetesiyle şantaj yaparak sindirmektedir. Ekipte Ergenekon'un fuhuş organizatörü Tuğamiral F.l. Bnb. C.B., sivil sorumlularından emekli Albay Levent Göktaş ve avukat Serdar öz-türk de var. M.S.T.T. Başkanı Alb M.A. psikolojik harp operasyonlarında Dursun Albay ile birlikte hareket eder. Eylem planı doğrultusunda (...) partisi genel başkan yardımcısı (....) ile genel başkan grubu üzerinden yapılacak çalışmaları yürütüyor. Bu oluşum içinde olan bir Albay T.D. DKK içerisinde kadrolaşmayı yürütüyor. Yb. V.S ise bombalı eylemleri gerçekleştirecek ekip içinde Dursun Albay'ın emri altında çalışıyor.

- Metinde adı geçenlerle ilişkiniz hakkında bilgi verir misiniz, ihbarda adı geçen cuntanın fuhuş çetesi olduğu ve ekip olarak bir proje yürüttüğünüz doğru mu?

İsimleri tanımıyorum. İddiaları reddediyorum. TSK personeline baskı

MAİL: Dursun Albay üe bağlantılı Alb.CB. ve Alb. L. B. adeta Si -lahlı Kuvvetler personeline karşı psikolojik harekat yapmaktadır. Toplumsal Dönüşüm Yayınları'na da bir takIm gizli belgeleri servis eden C.B. bunu Dursun Albay ile de paylaşmaktadır. İşçi Partisi'ne gidip gelen C.B, Hurşit Tolon üe de yakındır. Bu yakınlıkla Hurşit Paşa'dan konferans konusunda sınırsız yetki almıştır. (İddiaya göre mailde grubun üst düzey komutan ve siya -silere ilişkin Ermeni, Sabetay, Yahudi, bölücü ve misyoner oldukları yönünde konferans ha -zırladığı belirtiliyor)

- İsimleri geçen kişiler kimdir. Ne gibi bir psikolojik savaş yapılmaktadır.

C.B. ve LJB.'yi tanımıyorum.

'Atatürk milliyetçisiyim'

MAİL: DHKP-C mensubu ve Türksolu irtibatlı olarak Dursun Çiçek ile faaliyet gösteren Alb. D.S. de aynı ekipten. İşadamı N.ö de mali konularda destek veriyor. DKK içinde Ergenekon, mezhepçi ve DHKP-C merkezli yapılanma içinde albaylar var. D. S. Ergenekon'a hizmet ederken üniformasını kalkan olarak kullanıyor. Yüce Türk Milletinin DHKP-C yüzünden verdiği şehitlerin kemikleri sızlamaktadır."

- Bu yapılanma doğru mu. Bilgi veriniz.

D.S.'yi burada ifade için beklerken tamdım. Diğerlerini tanımam. Ben Atatürk milliyetçisiyim. Bu örgütlerle alakam olmaz.

Kaynak: Haberturk - Salih Aydın


Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Tem 07, 2009 9:16 pm    Mesaj konusu: Uydurulan yalanın gladyatörleri Alıntıyla Cevap Gönder

Hem Sünnî Türk, Hem Köylü, Hem de Amiral Olmak İstiyor: “Yok Artık!...”
Murad Salih

Önce Doç. Dr. Cengiz Şişman’ın, Sabetaycıların Türkiye'de kurmak istedikleri düzen, yönetimdeki nüfuzları, sayıları hakkında Akşam Gazetesine verdiği röportajdan küçük bir iktibas yapalım:

[ (..) 400 yıldır kentsoylu bir yaşam süren, dolayısıyla ortalamanın üzerinde bir eğitim ve refah düzeyine sahip bu kesim, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren önemli konumları işgal etti.
(..)
'SABATAYİSTLERİN yaşadığı en büyük kırılmalardan biri 19. yüzyıldan itibaren etkisi altında kaldıkları aydınlanmacı fikirler, ikincisi Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi. Sabatay kökenliler zaman içinde 3 alt gruba (Yakubi, Karakaş ve Kapancı) bölündü. 20. yy'da sekülerleşip dini bağlarını kopardıklarını görüyoruz. Osmanlı'nın son döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında, büyük şehirlerde önemli roller oynamışlar. Ticarette, bürokraside akademide, gazetecilikte ve eğitimde aktifler. Selanik'ten gelirken Feyziye ve Terakki Mektepleri, Yeni Asır Gazetesi gibi birçok kurumlarını da beraberlerinde getirmişler. Jön Türkler ve İttihat Terakki'nin diğer elitleri ile birlikte devrimci bir ruh ile Osmanlı toplumunu ve erken Cumhuriyet toplumunu seküler ve kozmopolit bir toplum haline getirmek için gayret etmişlerdir. Çünkü hem bir kısım Türk entelijansiyasının hem de Sabatayist kökenli insanların çoğunun en büyük amaçlarından biri, İslam'ın kamusal alan dışında olduğu seküler bir ulus devlet yaratabilmekti.
(..)
Başta İstanbul ve İzmir'de olmak üzere 60-70 bin kadar Sabatay kökenli bulunuyor.]


Doç Dr. Cengiz Şişman’’ın yukarıdaki sözleri yaklaşık 150 yıllık Batılalşma maceramızın damardan girilerek yapılmış özeti gibi...

Osmanlıda 400 yıl zengin/şatafatlı bir hayat süren dolayısıyle toplum ortalamasının üstünde bir eğitim ve refah düzeyine sahip küçük bir dini-ırkî azınlık; önce İttihat ve Terakkî Fırkası içinde önemli yerleri işgal ediyor, daha sonra bu partinin önderliğinde yapılan bir ihtilalle Osmanlı yönetiminde ve sivil ve askerî bürokrasisinde önemli mevkileri ele geçiriyor ve , “Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren önemli konumları işgal” ediyor. Bunların bütün dertleri; Dindar ve ahlâkî değerlere sahip bir yapıya sahip “Osmanlı toplumunu ve erken Cumhuriyet toplumunu seküler(/laik/dinsiz) ve kozmopolit(/millî-ahlakî değerlerini kaybetmiş) bir toplum haline getir”erek “İslam'ın kamusal alan dışında olduğu seküler(/laik/dinsiz) bir ulus devlet yaratabilmekti.”

-Muradlarına erdiler mi?

Erdiler ermesine de..

Bunları, sağdan saysan da soldan saysan da topu topu “60-70 bin” kişi...

70 Milyonluk bir ülkeye ilanihaye nasıl hakim olacaklar?

Din ve ahlâk eğitim ve öğrenimi ortadan kaldırmak için “Tevhid-î tedrisat (eğitim öğtetrimin birleştirilmesi) Kanunu”nu çıkararak. Osmanlıdan kalan bütün medreseleri/üniversiteleri kapatarak, onbinlerce öğrenci ve ve binlerce müderris/akademisyeni bir gecede sokağa attılar... Gelin görün ki bu “eğitim birliğin”i askeri ve sivil eğitim ayrılığında da kaldırmak hiç akıllarına gelmedi...

Yeni kurulan laik mekteplerde halkın çocuklarına “ailelerinin kendilerine öğrettiği bütün dinî, ahlâkî, millî, tıbbî, kültürel her türlü bilginin gericilik, cahillik, softalık ürünü, yalan, yanlış ve uydurma şeyler olduğu... Zira annelerinin babalarının dedelerinin ve ninelerinin orta çağ karanlıkları içinde yaşayan ilkel insanlar oldukları.. Gazi Musatafa Kemal Hazretleri’nin Kurduğu Cumhuriyet sayesinde bu karanlıklardan artık kurtularak aydınlanacakları” ezberletildi...

Bu yolda devşirebildiklerini yanlarına alarak onlarla birlikte toplumu yönetmeye başladılar...

Bu yüzden de kritik mevkileri teslim edecekleri halk çocuklarına (sünnî müslüman kökenlilere) asla güvenmediklerinden... Onları dinleri, ahlâkları ve kültürlerinden tam olarak ve gerçekten kopup kopmadıklarını anlayabilmek için çok sayıda, çok sinsi ve çok ağır testlerden geçirdiler... Sünnî kökenli halk çocukları Avrupa Yakası’nın “İdare Müdürü Burhan Altıntıntop”u gibi onlardan biri olmak için, ne kadar yaranmaya çalışsa, bütün şahsiyetini kaybetme pahasına kendinden tavizler verse bile; hep bir “şüpheli şahıs” muamelesi gördü ve o bunun niye böyle olduğunu bir türlü anlayamadı...

Burhan’ın anlamadığ;ı şey şuydu: O, ne yaparsa yapsın asla onlardan biri olamayacağı, onlar tarafından asla tam bir kabul görmeyeceği idi; çünkü “kökenleri farklı”ydı...

Burhan onlara “idare müdürü” olabilir... Onların hayatlarını kolaylaştıracak her hizmeti kendini paralarcasına yapabilir... Ama... Asla onlardan biri olamazdı... Lütfedip uygun bir maaş ödüyorlardı ya bu bidon kafalı, göbeğini kaşıyan cahil, görgüsüz adama... Bir de aralarına mı alacaklardı?

“Yok artık!”

***

Taraf Gazetesi’nin "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"nı manşetiyle yayınladığı ve “çok gizli askerî belge” olduğunu öne sürdüğü fotokopide imzası bulunduğu iddia edilen Dz. P Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek’i artık herkes tanıyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası’nın özel harpçi kalem esnafına göre o, “ET֒cü, darbeci, çuntacı çok tehlikeli bir asker”..

Albay Çiçek “ben böyle bir belge hazırlamadım oradaki imza başka bir yerden kopyalanarak yapıştırılmış” diyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “yalaaan” diyor...

GKB org. Başbuğ “Araştırdım bu belge kesinlikle bizim karargâhta hazırlanmadı, bu belge değil bir kâğıt parçasıdır” diyor,

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “inanmayıııız” diyor...

Genel Kurmay Askerî savcılığı “Karahgahtâki bütün kayıtları ve bilgisayarları inceledik, Albay Çiçek’in bilgisayarına baktık böyle bir belgenin izine rastlamadık” diyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “bu doğru olamaaaz” diyor...

GKB başkanı 4 kuvvet komutanı ile birlikte 36 generali yanına alarak basın toplantısı düzenliyor.

“Bu belge değil bir kâğıt parçasıdır. Ortada delil olmadan ben albayımı size yedirmem” diyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “vaay hani nerede demokraasi” diye bas bas bağırıyor...

Ergenekon savcısı, Albay Çiçek ’i ve aniden yanına kattığı biri emekli 8 kıdemli kurmay albayı gün boyu sorguladıktan sonra Albay Çiçek’in bu defa “örgüt üyeliği”nden tutuklanmasını talep ediyor... Hakim tutukluyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “işte demokraasi bu, yaşasın adalet ” diye sevinç çığlıkları atıyor...

Ertesi gün Albay’ın avukatları tutukluluğa itiraz ediyor; Mahkeme “bu delillerle insan tutuklanır mı?” diyerek Albay’ın tahliyesine karar veriyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası koro halinde “Olur mu böyle şey? Savcım o kadar uğraşıp adamı tutuklatsın, mahkeme ertesi gün serbest bıraksın bu ne biçim hukuk” diye ağıtlar yakıyor...

Ne Albay Çiçek’i tanırım, ne de onu tanıyan birini... Onun adını Taraf Gazetesi’nden öğrendim...

Ama..

AB-D/AKP-Fetullah Medyasını iyi tanıyorum...

Her gün bu toplumun bütün kültürel kodlarını tahrip ederek, yerine adına “liberal demokrasi” dedikleri, bizi Batı Emperyalizmi’nin gönüllü ve uysal köleleri haline getirecek zehirli kodları şuurumuza nasıl sinsice zerkettiklerini biliyorum.

Bunların içinde “bir çift kadın memesine bütün bir vatanı; içindeki insanları, onların bütün maddî ve manevî zenginlikleri ile birlikte gözünü kırpmadan satabilecek” kadar yoz/çürümüş/kokuşmuş/bencil/ahlâksız/vicdansız yaratıkların olduğunu da biliyorum...

Bu yüzden de “Koskoca AB-D/AKP-Fetullah Medyası, bir albayı linç ederek tutuklatmak için niye bu kadar hevesle çalışıyor? Bunların asıl derdi ne? Ne istiyorlar bu Albay’dan?” diye düşünmekten kendimi alamıyordum...

Sabah gazetesinin “Albay Çiçek'in Köyü ve Köylüleri” başlıklı haberinin zihnimde dolanıp duran soruları çözmemi sağlayacak, meseleyi aydınlatacak ipuçlarını taşıdığını farkettim:

[Albay Çiçek'in memleketi Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı Umurca Köyü'nde tam anlamıyla bir şaşkınlık var. Son seçimlerde AK Parti'nin 225 geçerli oyun 202'sini aldığı, CHP'ye sadece bir oy çıkan köyde albayın sınıf arkadaşı Köy Derneği Başkanı Sıtkı Yıldız, şunları söylüyor: "Biz Dursun'un paşalığını bekliyorduk, böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyoruz...." 13 saatlik sorgudan sonra tutuklanan Albay Çiçek'ün köyünde geçmişten bugüne kadar seçimlerde hep sağ partiler tulum çıkarmış. Umurca'da isminin açıklanmasını istemeyen bir köylü, şunları anlatıyor: " Kendi halinde yaşayan bir köyüz. Hayvancılık yaparak hayatımızı kazanıyoruz. Küçük bir köyüz ama, İstiklâl madalyalı dört gazimiz var. Dursun'un ailesi ve köyde yaşayan akrabalarının tamamına yakını AK Parti'li. AK Parti'den önce Doğru Yol, ANAP ve Adalet Partisi'ne oy verilirdi." İstanbul Bağcılar'da bulunan Umurca Köyü Sosyal Yardımlaşma Dayanışma ve Kültür Derneği'nin Başkanı Sıtkı Yıldız, Albay Çiçek'in çocukluk arkadaşı. İlkokula beraber gitmişler. Yıldız, şöyle konuşuyor: "Kendi halimizde yaşayan bir köyüz. Açıkçası kimse bu duruma anlam veremiyor. Dursun'un haricinde köyden çıkmış iki askerimiz daha var. Biz Dursun'un paşalığını bekliyorduk, hayal kırıklığına uğradık" diyor. Yıldız şöyle devam etti: Köyümüzde 2009 İl Genel Meclisi seçim sonuçları her şeyi ortaya koyuyor. 225 geçerli oyun 202'sini AK Parti aldı. Sandıktan MHP'ye 16, CHP'ye 1, İşçi Partisi'ne, BBP'ye ve bağımsız adaya da 1'er oy çıktı. Kendimi bildim bileli bizim köyden hep sağ partilere oy çıkmıştır. Adalet Parti, Doğru Yol Partisi, ANAP ve şimdi de AK Parti'ye ağırlıklı oy veren bir yapı var köyümüzde.." Dursun Çiçek'in amca oğlu ise Yozgat Valisi Amir Çiçek. Dursun Çiçek'in ve Amir Çiçek, 1976'da Sivas Pamukpınar Öğretmen Okulu'nda birlikte okumuşlar.]

Yukarıda özetlediğimiz bu haberde ne görüyoruz?

Albay Çiçek “Selânik dönmeleri”nden değildir. “Alevî” değildir. Onların yozlaştırdığı “(Türk, Kürt, Yahudi, Rum, Ermeni,Mason, Roteryan, Lions) büyük şehir sosyetesi” mensubu bir aileden de değildir... Geçirdiği laik eğitim süreci ve laik meslekî hayatı lboyunca kendisinde “Sünnîlik” ve “Türklük”ten bir şey kaldı mı bilemem ama, onun Hem “Sünnî” hem de “Türk kökenli” olduğu bu haberde açıkça görülmektedir...

Böyle bir kumpas “Alevî” bir albaya kurulsa; bütün Alevî örgütler ve AB ortalığı birbirine katardı... Aynı şekilde Bir “Kürt” albayın başına böyle bir şey gelse bütün Kürt örgütleri ve AB tozu dumana katardı...

Bu ülken nüfusunun yüzde 85’’dan fazlası teşkil eden “Sünnî Türkler”se bu ülkenin şamar oğlanları... Ne arayanları var, ne soranları... Gelen vuruyor giden vuruyor...

Sünni tabana dayanan iki örgütten legal AKP ile illegal FTÖ ise bir emme basma tulumba gibi Sünnî tabandan emdikleri bütün imkânları AB-D ve onun içerideki mutemet şebekelerine basmaktan başka bir fonksiyon ifa etmerdikleri halde, Sünnî kesimin bu öndrersiz ve örgütsüzlüğü kendilerini onlara mecbur ve mahkûm hissettiriyor... Denize düşen adamın yılana sarılması gibi...

Anadolu’da fakir bir köylü ailesinin evlâdı olarak dişiyle tırnağıyla çok eşitsiz şartlarda başladığı “hayat mücadelesinde” yatılı olarak okuduğu öğretmen okulundan sonra, Harp Okulu imtihanını da kazanarak TSK’ya katılmış... Çalışmış çabalamış Harp Akademesi’ni de bitirerek kurmay subay olmuş. Yetmemiş bir de sivil bir üniversitede doktora yaparak Dr. Ünvanı da elde etmiş...
Bütün güvenilirlik testlerinden başarıyla geçebildiği için TSK’nın kalbi olan GKB Merkez Karargâh’ında görev yapıyor.

Rütbesini alnını teri ve gözünün nuruyla haketmiş bir kıdemli kurmay albay olarak görevini yaparken sıra amiralliğe terfi etmeye gelince ortalık birden bire karışmış...

Sadece o olsa, yine de insanın içinde bir “acaba” kalır ama...

Onunla birlikte aynı gün ve aniden hepsi amirallik bekleyen 7 “deniz kurmay kıdemli albay” daha “Ergenekon şüphelisi” sıfatıyla Beşiktaş’taki adliye getirilince...

İşin acabası macabası kalmıyor...

Anlaşılan o ki; içten veya dıştan; veya ikisi bir arada yürütülen bir kumpasla “Sünnî Türk kökenli” Dz. Kıdedemli Kurmay Albayları bir çırpıda ekarte edip, yerine kendi “aşiretlerinden/localarından/derneklerinden/mezheplerinden” olanları amiral yapmak istiyorlar...

Sanki TSK içinde, ileride çıkarılacak fitnelerde kullanılacak yeni “Çevik Bir”ler veya “Güven Erkaya”ların önü açılmak isteniyor...

Bu yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda Kaç Kıdemli Kurmay Albay, Amiral olmak için YAŞ’a girecek? Bunlardan kaçı Amiral olacak? Kaçının bekleme süresi uzatılacak? Kaçı emekli edilecek?

Bunların dikkatle takip edilmesi gerekiyor...

AB-D/AKP-Fetullah Medyası amirallik yarışındaki 8 Kıdemli Kurmay Albay’ı faullü bir şekilde saf dışı etmeye bu kadar canla başla çalıştığına göre; var bu işin içinde büyük bir pislik...

Bugüne kadar bu albayların arkasında bir komutana yakışır şekilde duran Org Başbuğ ve Org Iğsız’ın Ağustostaki YAŞ’ta da “Hiç kimse bağımsız mahkemeler karşında yargılanarak, kesin olarak mahkum edilmedikçe suçlu sayılamaz” diyen temel hukuk normu “masumiyet karinesi”ne uygun hareket etmelerini ve hükûmeti de bu karineye uygun davranmaları gerektiğini hatırlatmalarını bekliyoruz...

Malûm: “Hukuk herkese lâzım”

Kaynak: Baran dergisi

Prof. Dr. Hacı Duran
Uydurulan yalanın gladyatörleri(*)




Türkiye son birkaç haftadır orijinalinin mevcut olup olmadığı belli olmayan bir belgenin, yani İrtica ile Mücadele Belgesinin, sanal olarak çoğaltılmış olan kopyalarını tartışmaktadır. Bu kopyalar öyle bir etki bıraktı ki günlerdir devletin tepesi bu belgeye kilitlendi. Muhalefet ve iktidar çevreleri kopyanın kopyası, çerçevesinde düzenlenmiş olan deliller ve görüşler etrafında kutuplaştı. Mahkemeler bu kopya belgenin hangi hukuki kriterlerle değerlendirileceğini çözümleme noktasında ciddi açmazlarla karşılaştı. Sorun hala tartışılmaya devam ediyor. Gündem bu belge etrafında şekilleniyor.

Ortada gösterime konan bir belge var. Bu belgenin orijinali ise mevcut değil. Belgenin, bürokratik olarak emir komuta zinciri esasına göre yapılanmış olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin bazı birimlerince, hazırlandığı iddia edilmektedir. Belge olduğu iddia edilen bu metnin, Genel Kurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleri ile uzaktan yakından ilişkisi olmadığını, Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ heceleyerek açıkladı.

Gazete sütunlarında bu metnin Genel Kurmayın görüşlerini yansıttığını var sayarak, Türk Silahlı Kuvvetlerini darbe planı yapmakla suçlayanlar oldu. Hükümet yetkilileri TSK’yı darbe ve psikolojik hareket planları yapmakla suçladı. Muhalefet Hükümeti bu belgeyle ilgili varsayımları esas alarak eleştirdi. Yargının konuyu nasıl ele alacağı bir muamma olarak ortada duruyor. Çatışan tarafların görüşlerinin sahihliğini veya sahteliğini bir yana bırakalım. Onlar üzerinde bir söylentinin belgeye dönüşmüş biçimi, çatışmanın muharrik gücü olarak etkisini gittikçe arttırmaktadır. Asıl önemli olanda burasıdır.

Mevlana; “Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydın görüşlü Peygamber (a.s) :Allah’ım bana eşyanın gerçeğini olduğu gibi göster, diye feryat etmezdi, dua etmezdi.” Der.[1] Mevlana’nın bunu söylediği şartlarda, sanal olarak gerçeği olmayan bilgilerin üretilip dolaşıma sokulduğu bir durum mevcut değildi. İnsanlar tabii bir ortamın inşa ettiği iletişim kanalları ile bilgileniyorlardı. Hakikat arayışına katılıyorlardı. Ancak buna rağmen yine de insanın gerçeği görmesi sorun olmuştur. Bundan dolayı Resul-u Ekrem (a.s) “Allah’ım bana hakikati olduğu gibi göster”, diye dua etmiştir.

Yukarıda anlatılanlar kadim geleneğin mevcut olduğu şartlarla ilgilidir. Günümüzde kadim gelenek maalesef sadece metne dayalı bir değer taşımaktadır. Mevcut toplumsal ilişkiler, kanaatler, iletişim kanalları ve söylemlerin bu kutsal ve kadim gelenekle bir alakası nerdeyse kalmamıştır. Yani günümüzde insanların bizzat eşyaya ve tabiata bakarak hakikati görme şartları ortadan kalkmıştır. İnsanların bir çoğu tamamen yapay bir evrenle, bilgi alanı ile, kültürle karşı karşıyadır. Bu yapay evren ve kültür ise uzmanlar, örgütlü güçler ve muktedirler tarafından –kendilerince?- mantıksal olarak düzenlenmiş bir evrendir. Yani görme ve bilme alanı özgürce her kesin kendi seçimine bırakılmış değildir. Muktedir güçler tarafından yönetilen ve gösterilen bir evrendir. Şu anda gösterime konan bu belge de özel olarak bu amaçla hazırlanmış bir belgedir

Bilgi kaynağı olarak yapay bir evrenle muhatap olma durumu, aynı zamanda zaten yapay olan bilgilerimizin ve kanaatlerimizin yine yapay bir malzemeden bize yansıdığına delalet eder. Yapayın yapayı olan bir bilgi yığını yükü altındayız. J. Baudrillard, “Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesine hipergerçek yani simulasyon”[2] demektedir. Simulakr, orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyası anlamına gelmektedir. Simulasyon ise, bu kopyanın dolaşımda tutularak yeniden üretilmesi demektir. Baudrillard özetle, günümüz insanının davranışlarını, tutumlarını ve tepkilerini yönlendiren, etkileyen ve biçimlendiren şeyin, insanın kendi görmesi ve anlaması olmadığını, yapay olarak profesyonelce inşa edilen, gerçekle alakası olmayan bir simulasyon evreni olduğunu iddia etmektedir.

Son günlerde ortaya çıkarılan “İrtica ile Mücadele Belgesi” etrafında inşa edilen gündemin gerçeklikle ilgisi ne düzeydedir? Onu ortaya çıkartmak gerekir. Örnek olsun diye söylüyorum: 1970 li yıllarda bu ülkede insanlar sağcı ve solcu diye kutuplaşmışlardı. Sağcılar, sağcılığa ilişkin değerlerin gerçek olduğuna, solcular ise solculuğa ilişkin değerlerin gerçek olduğuna inanarak mücadele ediyorlardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki solculuğa ilişkin ve sağcılığa ilişkin değerlerin hepsi birer yanılsama imiş. Kurgulanmış yalanlar üstüne taraftar olma her zaman önemli bir tehlikedir.

Öte taraftan siyasi iktidar çekişmeleri ve çatışmalarının doğasında, her zaman gerçekle alakası olmayan söylentiler araçsal bir değer olarak kullanılmıştır. Bizans veya saray entrikası denilen entrikalar ve kulisler, genel olarak bu söylentiler üzerinden yürütülür. Söylenti; sahibi, kaynağı ve sorumlusu belli olmayan fikirler, görüşler ve ilişkiler demektir. Gerçekliği şüpheli olan bu görüşler, bu duruma rağmen gerçek çatışmalara, tartışmalara ve eylemlere yol açabilir. Tarihte bu tür çatışmaların örnekleri de bilindiği gibi çoktur. Bakara(102) süresinde Hz. Süleyman’ın iktidarı hakkında “uydurulan yalanların” dolaşıma sokulmasından bahsedilmektedir. Hz. Süleyman’la ilgili olan bu temsil, iktidar çevreleri arasında uydurulan yalanların ne gibi çatışmaları körüklediği açıkça belirtilmektedir. Şunu da belirtelim: Yalan bir gerçeği gizlemektir. Bundan dolayı yalan yine gerçekle ilgilidir. Ancak uydurulan yalanın gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Uydurulan yalanın inşacıları, ağızlarıyla karınlarından konuşanlardır.

Günümüzde kontrollü kriz, olarak tanımlanan söylentiye dayalı çatışma kurguları, saray entrikası denilen krizlerden bir çok yönden ayrılmaktadır. Güncel siyasi krizler ve çatışmalar bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile şişirilmiş birer gerçeklik(hipergerçeklik) alanı olarak işlem görmektedir. Kurgusal olarak düzenlenmiş olan söylenti, yani uydurulan yalanlar(ki bu artık bir söylenti ve yalan olmaktan çıkmıştır, çünkü taraftarları var, yani gerçektir.), propagandanın, somut suçlamaların ve atışmaların gerekçesi olmaktadır. The Good Shepherel/Kirli İlişkiler adlı Amerikan yapımı ve CIA, ajanlarının çalışmalarını gösterime sokan filmde, “yalanlarla gerçek yaratmak” CIA casuslarının ve teşkilatının uzmanlık alanı olarak ifade edilmektedir. Romalılar halkı uyutmak için glatyatör yetiştirirdi. Amerikalılar ise anlaşılan “yalan uyduran uzmanlar” yetiştiriyorlar.

Söylentiler bilgi teknolojileri kullanılarak belgeye dönüşmektedir. Söylentiye dayalı propaganda bu yol ile yeniden üretilen bir belge olmaktadır. Belge üzerinde yapılan medyatik yorumlar ise propagandanın yeniden üretimini süreklileştirmektedir. Böylece ilk ve orta çağlarda kuytu saray köşelerinde konuşularak çoğaltılan, dolaşıma sokulan propaganda malzemeleri, (Hz. Süleyman döneminde olduğu gibi) günümüzde belgelere ve yazılı metinler dönüştürülerek, resmi iktidardan bağımsız özel bir iktidar alanı da üretmektedir.

Medyatik iktidar denilen iktidar, bu yöntemle kurumsal ve resmi bir statü kazanmış olmaktadır. İletişimi sağlama adına üretilen cansız kitle iletişimi yani iletişim araçları, araç olmaktan çıkıp amaç olmaktadır, iletişimden bağımsız bir otorite olmaktadır. Bu durum, kilise bürokrasisinin kendini Tanrı yerine kaim kılması sürecine benzemektedir. Ancak önemli bir fark da vardır. Kilise kutsal olduğuna inanılan bir tanrı tasarımına göre kendini ilahlaştırırken, günümüzün kurumsal olarak örgütlenmiş olan medyatik iktidarı orijinali olmayan bir kopyayı, yani Hz. Süleyman dönemindeki gibi, “uydurulan bir yalanı” gösterime sokarak kendine bir iktidar alanı oluşturmaktadır.

Söylentinin yeniden üretimi ve belgeye dönüşümü yöntemi ile inşa olunan bu simulasyon iktidarları, geleneksel iktidarın yayılarak dağılmasını sağlamaktadır.Ülkenin geleneksel bürokrasiyi kullanarak malum klasik yöntemlerle yönetebilirliğini de imkansız bir sürece sokmaktadır. İktidarın simülasyona dönüşümü gibi bir süreç yaşanmaktadır. Üstat Necip Fazıl, liberalizmin ve kapitalizmin kazanma hırsı, için “yaşasın kefenimin kefili karaborsa” demişti. Sanırım bizler medyatik iktidar ve uzantılarının inşa ettiği, “uydurulan yalanların” gösterimine kendini kaptırmış Romalı kölelerin durumuna düşmekteyiz. Uydurulan yalan üstüne kurgulanan bu medyatik iktidar ortamında kendimizi nasıl bileceğiz? İyi düşünmek gerekir.


[1] Mevlana, Fihi Mafih, çev. Meliha Ü. Ambarcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yay. İstanbul 1990 sh. 10

[2] Baudrillard Jean, Simulakrlar ve Simulasyon, çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı yay. Ankara 2005, sh 14

duranhaci@gmail.com

(*) Kaynak: Haber10

Albay Çiçek'ten "onları bulun" şikayeti

Albay Dursun Çiçek, altında fotokopi imzası bulunan 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' belgesi ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurup olayın aydınlatılmasını isteyecek.Çiçek böyle bir olaya adının niçin karıştırıldığının, belgenin kimler tarafından hazırlandığının ortaya çıkarılmasını talep edecek.

Albay Çiçek'in yıllık iznini kullandığı dönemde ifade için Cumhuriyet Savcılığı'na davet edildiği anlaşıldı. Dursun Çiçek ve avukatına cumhuriyet savcılarının sorgu tutanakları ile mahkeme zaptı da verilmedi. Avukatın, sorgu ve mahkeme tutanaklarının kendilerine verilmesine ilişkin istekleri de kabul edilmedi.

"Onları Bulun"

Albay Dursun Çiçek, belgeyle gündeme getirilmesinin geleceğini büyük ölçüde etkilediğini gerekçe gösterip, avukatının bu olayın tüm yönlerinin ortaya çıkarılmasıyla ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurulmasını istedi. Terfi dönemi öncesi adının böyle bir olaya karıştırılmasının da anlamlı olduğuna dikkat çeken Albay Çiçek'in isteği doğrultusunda avukatı çalışma başlattı.

Albay Çiçek'in "Ergenekon Örgütü üyesi" olduğu iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığı'nda sorgulandığını belirten avukatı, "Çiçek, adının belge olayına niçin karıştırıldığını, düzmece belgeyi kimlerin hazırladığının ortaya çıkarılmasını talep ediyor. Onların bulunması son derece önemli. Çünkü bir subayın geleceğiyle oynuyorlar. Ayrıca böyle bir olayın ne amaçla yapıldığı, kimlerin yaptığının belirlenmesi ve bunlar hakkında yasal işlem yapılmasını bekleyeceğiz." şeklinde konuştu.

aktifhaber

Islak İmza Otomasyon Sistemleri ile Taraf'ı Eşzamanlı Kullanırsanız...
Açık İstihbarat
22.07.2009

Teknoloji ile hukukun kesişme kümesinden hayatımızı şekillendiren içtihatlar doğar.

Bilgisayar üzerindeki işleme teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte ses kayıtlarının hukuki delil olarak şüpheli konuma düşmesi buna güzel bir örnektir. Günümüzde insanların başka bir konuda söylediklerinin işlenerek, onlara farklı bir şey söyletilebileceği gerçeği, ses kayıtlarını mahkemeler önünde şüpheli konuma getirmiştir.

Keza aynı şekilde; teknolojiyi arkadan takip eden hukuk sistemi, "Ergenekon" davasında bilgisayar disklerinin kopyalanması konusunda sürekli çelişkili sonuçlar üretmektedir. Teknolojinin bilincinde olarak kaleme alınan Ceza Muhakemesi Kanunu, bilgisayarına el konulan şüpheliye bilgisayar sabit disklerinin bir kopyasının verilmesi şartını koşarken; hukuku uygulamakla yükümlü olanlar teknolojik gelişmelerin şart ve mümkün kıldığı bu tedbiri layıkıyla uygulamamakta ve nihayetinde "Ergenekon" davasındaki bütün sayısal "delilleri" şüpheli konuma düşürmektedirler.

Basının "Ergenekon" davasında "belge" diye kamuoyunu ayağa kaldırdığı bir çok "delil" bu kapsamda bu davanın aynı zamanda en zayıf halkasını oluşturmaktadır.

Son olarak; "polis bülteni" olmakla eleştirilen ve bünyesinde en fazla istihbaratçı, "genç sivil" , polis çalıştıran gazete Taraf'ta yayınlanan fotokopi "belge" yine teknoloji sınavını geçememiştir.

Ortada bir fotokopi vardır fakat belgenin aslı olmadığı için ıslak imza üzerinde gerekli kriminolojik inceleme yapamadığından belgenin sahipliği konusunda belirleyici bir sonuca ulaşılamamıştır. Buna rağmen haftalarca bir fotokopi üzerinden gündem yaratılarak TSK üzerindeki operasyonun son ayağında da maksat hasıl olmuştur.

Her faşizan kafanın alameti farikası olan prensip burada da yürürlüktedir : önemli olan gerçeklik değil algıdır. Türkiye'de bir Goebbels demokrasisi (herkes istediği propagandayı seçmekte özgürdür) uygulamakla yükümlü görevli gazateciler de bu yüzden belgenin gerçekliği ile değil "neyi temsil ettiği" ile uğraşıp durmuşlardır.

Teknoloji bu aşamada hukuku bir kere daha zorlayacağa benziyor.

http://hhmemis.blogspot.com/ adresinde yayınlanan görüntüler ; el yazısı otomasyon sistemlerine ait. Internet üzerinde ufak bir araştırma yaptığınızda karşınıza bu alanda sistemler üreten Rockville , Maryland merkezli Damilic şirketi (http://www.damilic.com/) çıkıyor.

Aşağıda bu firmanın ürettiği sistemlere dair iki resim bulabilirsiniz.

Teknolojinin var ve mümkün olduğu noktada, bu teknolojiyi kullanan, daha doğrusu suistimal eden var mı sorusu da hukukun ilgi alanına giriyor.

Son yaşadığımız tartışmalar ışığında, Türkiye'de bu ıslak imza otomasyon teknolojisinin kullanılıp kullanmadığının araştırılması gerekecek gibi. Ve belki de teknolojinin geldiği noktada ıslak imzanın bile mahkeme önünde delil niteliğini kaybedeceği bir geleceğe doğru ilerliyoruz.
Teknolojiyi suistimal edenlerin, teknolojiden anlamayanları oyunlarına alet edip manşet attırdığı bir dünyada hukuk ve onun namuslu uygulayıcıları diken üstünde oturtmak zorunda.

Açık İstihbarat

http://www.acikistihbarat.com/resimler/haber/imge-islak-imza-makinasi-iki.gif

İddianın Daniskası : Genelkurmay Gülen'e Suikast Planı Yapar mı?
Açık İstihbarat
29.07.2009

Sendika.Org sitesinde Mustafa Peköz'ün "Kaybeden Genelkurmay, Kazanan Gülen" başlıklı yazısı bilinçli veya bilinçsiz bir çok "dezenformatif" unsur içermektedir.

Genelkurmay'ın işi Gülen'e suikast planı yapacak kadar ileriye götüreceğini varsaymak; NATO doktrinleri ve yapıları çerçevesinde Genelkurmay ile Gülen'in Komunizmle Mücadele günlerine uzanan yakın işbirliğini gözardı etmektir. Bugün bu işbirliği; radikal İslam'a karşı ılımlı İslam stratejisi çerçevesinde müttefikleri ile ortaklık içindeki devletin makro politikaları kapsamında yurtdışındaki okullar ve cemaat uzantıları ile yapılan işbirlikleri ile devam etmektedir.

Ayrıca Gülen'in CIA'den "maaş" almasına ihtiyacı yoktur. ABD'nin ödeme yöntemleri o düzeydeki istihbarat operasyonlarında çok daha dolaylı ve kapalıdır. Arada tek kuruş transferi olmadan hizmet edeni ihya etmenin binbir yolu vardır. Bu tarz kolay yalanlanabilir iddialar, sözkonusu kişiyi "çamur atılan mağdur" konumuna düşürüp, gerçek mekanizmaları gizlemekten ve çevresindeki psikolojik sempati kalkanını güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Gülen; Genelkurmay ve daha doğrusu devlet için için kategorik karşı duruş sergilenecek bir yapı değil, stratejik bahçeyi çeşitlendiren bir çeşit bitkidir; bu bitkinin sürekli budanması gereği ile kökten yokedilmesi gereği ayrı şeylerdir. Kamuoyu önündeki söylemler ile perde arkasındaki eylemler arasındaki makas dikkate alınmadan bu tarz analizlerin bir geçerliliği olmayacaktır.

"Gülen kazandı, Genelkurmay başlıklı" analizler olsa olsa Gülen'e haketmediği bir taraf statüsü kazandırmaktadır ki; Gülen'in , Öcalan gibi bir "figure head" olduğu asla unutulmamalıdır. Vitrindeki miadları dolunca yerlerine yenilerinin ne zaman konulacağının kararını kendileri değil, vitrin sahibi verir.

Aşağıdaki yazıda dikkate alınması gereken kısım; "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı" başlıklı "belge"nin servis edilme mekanizmasıdır. Yazı şu kritik soruyu sormamıştır : Bu "belgeyi" ABD'mi elde etmiştir; yoksa kurum içindeki rakip klikleri bertaraf etmek isteyen birileri tarafından mı servis ve hatta imal edilmiştir?

Daha da önemlisi aşağıdaki yazı dolaylı olarak Gülen'i Ordu karşısında bir taraf haline getirerek; Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Harp Akademileri'ndeki konuşmada yaptığı "taraf olarak muhatab alma" hatasını derinleştirmeye mi hizmet etmektedir?

Açık İstihbarat

------------------------ Sendika.Org'da Mustafa Peköz'Ün Yazısı -------------------------


Türkiye’de rejim değişikliğinde mücadele esasen iki güç tarafından yürütülüyor. Bunların bir tarafını kendisini cumhuriyetin kurucusu ve sahibi gören Genelkurmay, yani bütünlüklü söylersek ordu oluşturuyor. İkinci tarafını ise 1965’ten beri sistemli olarak devleti ele geçirmeye çalışan ve ekonomik olarak bir tekel haline gelen, uluslararası ilişkilerde önemli bir güç olmaya başlayan Gülen cemaatidir. Kıyasıya bir rekabet içinde olan, bazen açık bazen gizli yürütülen çatışmada galip gelenin Gülen cemaati olduğu artık giderek ordu tarafından da kabul edilmeye başlandı.

Bir dönemler ordu tek hâkim güçtü. Generaller kılıçlarını kuşanır Meclise gelir, genelkurmay başkanını reis-i cumhur seçtirirlerdi. Bu bir bakıma zorunluydu. İstedikleri zaman darbe yapar, yasa çıkartırlardı. Hem fiili karar mekanizması hem pratik uygulayıcı işlevine sahip olurlardı. Atatürkçülüğü, milletin bölünmez bütünlüğünü dillerinden düşürmezlerdi. Çünkü sırtları güçlüydü. Amerika’nın çocukları olmaktan övünürlerdi. Komünizme karşı aktif görev almışlardı. Kredileri büyüktü. Kendilerini devletin tek sahibi görüp, ABD’nin ihtiyaçlarına bağlı olarak askeri strateji oluşturuyorlardı.

Uluslararası ve özellikle de bölgenin politik koşullarında değişiklikler oldu. ABD’nin bölgesel ihtiyaçları da farklılaştı. Sovyetler Birliği dağıldı ve küresel güçler bölgeye yönelik, bu kez Ilımlı İslam projesini uygulayama koydular. 1965’ten beri ABD ile derin ilişkisi olan Gülen, özellikle 1980’lerden itibaren Avrasya bölgesinde çok yoğunluklu bir çalışma örgütledi ve ABD için yeni kanallar açtı.

Bölgesel ilişkiler bakımından Ordu ile ilişkilerini dengeli yürüten ABD, bu kez, Gülen cemaatini çok hızlı bir şekilde ön plana çıkarttı, destekledi. Türkiye’nin iç politikasında ılımlı İslamcılığın bir model olarak uygulanması için politik zeminini giderek genişletti. Bu yönelim, aynı zamanda ordu için politik alanın daralması anlamına geliyordu.

ABD için ikincil duruma düşen ve artık istediği gibi hareket edemeyen generallerin bütün darbe hazırlıkları anında deşifre ediliyor. Bir bakıma kapanı kıstırılmış durumda. Elindeki iktidar olanaklarını giderek kaybetmeye başlayan ordunun direnci, bütün çırpınışlarına rağmen önemli oranda kırılmış bulunuyor. Dengeler Gülen cemaatine doğru kayıyor.

Gülen ve AKP iktidarını bitirme planı olarak ortaya atılan ‘yeni’ darbe hazırlıkları ciddi bir tartışma konusu yarattı. Genelkurmay, böylesi bir planın kendileri tarafından hazırlanmadığını belirtti ve kesin bir dille reddetti. Hiçbir internet girişi olmadan bu belge nasıl geldi ve kamuoyuna pazarlandı. Aslında generaller bunu çok iyi biliyorlar. Söz konusu belge, ABD tarafından Gülen’e servis edildi. Gülen bu belgeyi, çok özel olarak güvendiği danışmanı Bünyamin ile Erdoğan’ın Yeni Şafak’ta Yasin Doğan adıyla yazan danışmanı Yalçın Akdoğan’a elden teslim mi etti diye sormak gerekir.

Ordu ile ilgili belgeleri deşifre etmekle görevlendirilmiş bulunan Taraf Gazetesine bu belge elektronik posta ile gelmedi, doğrudan elden iletildi. Bünyamin denen kişi, Gülen ile Erdoğan-Gül arasındaki aracıdır. Bu kişi istediği zaman Başbakan ve Cumhurbaşkanı veya her hangi bir bakanla görüşebilir.

Generallerin birçok telefon konuşması deşifre ediliyor ve birçok faili cinayetin azmettiricisi subayın isimleri basında açıklanıyor. Bu bilgeler ABD tarafından alınıp, Gülen üzerinde İslamcı AKP hükümetine iletilmektedir. Bunların internet girişlerini bulmak gerçekten son derece zordur. Erdoğan rahat, çünkü bilgilerin kaynağını biliyor.

Örneğin, Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD tutukludurlar. Bunlar özenle basında gizleniyor. Peki, neden tutuklandılar? Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendirilmişlerdi. CİA bu kişileri gözaltına alıp tutukladı. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor.

Gülen ile ABD arasında çok daha ilginç bir ilişki var. Gülen ABD’de süresiz oturum almak için yaptığı başvuru dosyasına koydu bir belge var: 35 yıldır CIA’dan maaş aldığına dair banka dekontları bu dosyanın içindedir. Genelkurmay bu belgeden haberdar olmasına rağmen hiçbir şey yapmıyor ve yapamaz. Çünkü Gülen, komünizme karşı mücadele politikasında, genelkurmaya bağlı Özel Harp Dairesi ile ilişki içindeydi ve aktif görev almıştı.

Gülen, ABD’de kendinden emin bir şekilde 180 dönümlük arazi üzerinde kurulmuş bir malikânede kalıyor. 220 tane FBİ ajanı tarafından çok sıkı olarak korunuyor. Her gün dünyanın değişik ülkelerinde ziyaretçileri oluyor. Türkiye’den de sık sık ziyaretçileri gider. Gülen, kurulan ‘Dünya İslam Birliği’nin liderliğini ABD’nin kontrolündeki bu malikânede yapıyor. Bütün gelişmeler, toplantılar, alınan kararlar CIA tarafından bilinmektedir. Hatta Genelkurmay, bütün gelişmeleri takip etmekle ve hatta zamanında bilgilenmekle birlikte, yapacak bir şeyleri kalmadığının da farkında.

Generallerin direnci henüz tam kırılmamakla birlikte, yeni sürece sessizce ayak uydurmaya çalışıyorlar. İslamcılaşan Türkiye’nin politik-toplumsal yapısına uygun olarak ordunun yeniden konumlandırılmasına yönelik adımlar atılmaya başlanması, gelişme sürecinin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Gülen cemaatinin en önemli hedeflerinden birisi de askeri okullar içerisinde örgütlenmekti. Cemaatin ordu içerisindeki örgütlenmesine karşı hassas olan Generaller sürekli tasfiyeler yaparlar. Yüksek Askeri Şuura kararlarının en önemli ve en çok tartışılan yanı ‘İrticai faaliyetleri’ nedeniyle bazı subay ve astsubayların ordundan atılmasıdır. Ancak bu kararların pek başarılı olmadığını gören Genelkurmay, toplumun İslamcılaşma sürecine kendisini uyarlamaya başladığını gösteriyor.

Genelkurmay sitesinde yapılan bir açıklamadan anlaşılıyor: “1983 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulacak zorunlu dersler arasına alınmasından sonra, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu esas alınarak hazırlanan, Türk Silahlı Kuvvetleri Orta Öğretim Okulları Yönetmeliği’ne göre İzmir Maltepe, İstanbul Kuleli askeri liselerinin 9, 10, 11 ve 12’nci sınıflarında ‘Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi için ilahiyat branşından çeşitli rütbelerde, 10 subay istihdam” edileceği açıklandı.

Ordunun Ilımlı politik İslamcı sisteme doğru yeniden konumlandırılması süreci fiilen uygulanmaya başlandı. Türkiye’nin iç politik iktidar ilişkilerinde ordunun önemli oranda güç kaybetmesine paralel olarak arka planında daha çok Gülen’in bulunduğu İslamcı politik hareketin etki gücü artmaya devam ediyor.

Ancak sistem içerisinde daha kapsamlı bir iç çatışmanın olmayacağını, uluslararası küresel güçlerin inisiyatifinde sistem kurumları arasında bir uzlaşmanın oluşacağını var saymak daha gerçekçi bir değerlendirme olacaktır.

BİRBİRLERİNE NE KADAR BENZİYORLAR

Mehmet Baransu ve Tuncay Güney Türkiye’nin son yıllarını belirleyen iki figür. İkili son dönemde ellerine ulaşan belgeler üzerinden yaptıkları açıklamalar ile öne çıkıyorlar. Ancak ikili arasındaki benzerlikler bununla sınırlı değil. Odatv olarak ikilinin benzer yönlerini araştırdık ve oldukça fazla ortak yön keşfettik.

Hem Mehmet Baransu hem de Tuncay Güney’in geçmişlerinde en önemli ortak özellik cemaat. İkilinin meşhur olduğu yerler hep cemaat organları. Tuncay Güney Samanyolu Tv’de program yaparken Mehmet Baransu yine cemaatin yayın organlarından olan Aksiyon Dergisi’nde çalışıyordu. Bu nedenle ikilinin Gülen cemaati ile ilişkileri oldu.

Bunun ötesinde ikili arasında başka ortaklıklarda var. Her iki isim de kendisine mikrofon uzatıldığında kendilerinden bahsetmeyi seviyorlar. İki isim de ailelerinden ve kökenlerinden uzun uzun söz ediyor. Baransu, aslında Ermeniler’e karşı savaşan bir aileden geldiğini övünerek anlatırken, Tuncay Güney ailesinin kökenlerini Sabetayizme dayandırıyor. Her ikisi de soyağaçları üzerine konuşmaktan hoşlanıyor.

Yalnız bu kadar da değil. Her iki isim de sürekli herkesi tanıdığını söylüyor. Baransu, Enis Berberoğlu’ndan üst düzey askerlere kadar kendinin herkesle tanıdık olduğunu iddia ederken Tuncay Güney Ufuk Uras’tan Tansu Çiller’e, Veli Küçük’ten Doğu Perinçek’e kadar ülkenin gelmiş geçmiş bütün isimleri ile tanışık gibi konuşuyor.

İkili arasında bir başka benzerlik ise özel belgelerin mutlaka bu ikiliyi bulması. Tuncay Güney’den hatırlanırsa çuvalla belge çıkmış ve bu belgeler Ergenekon Operasyonu’nda kullanılmıştı. Mehmet Baransu’nun yıldızının parlamasına neden olan pek çok haber, Mehmet Baransu’yu bulan belgeler sayesinde oldu. Baransu daha önce yargılandığı davalardan birinde belge kaynağının emniyet olduğunu söylemişti.

İkilinin başka ortak özellikleri de var. Bunlardan en önemlisi açıklanamayan ABD ziyaretleri. ABD gibi vize almanın zor olduğu bir ülkeye, Tuncay Güney’in nasıl vize aldığı tartışılıyor. Aynı şekilde Mehmet Baransu’nun ABD’ye gidişi de oldukça tartışmalı yanlar içeriyor. Baransu, ABD’ye Marmara Üniversitesi’nde hazırladığı “ABD’de çocuk cinayetleri” konulu yüksek lisans tezi için gittiğini söylüyor. Ancak yüksek öğretim kanununa göre yüksek lisansta tez yapma süresi maksimum iki yıl ile sınırlı iken, Baransu ABD’de üç yıl kaldı. Yüksek lisansını yapmak için ABD’ye gittiğini söyleyen Baransu, üç yıl boyunca Türkiye’ye dönmediği için okuldan atıldı.

İkilinin hayatlarında ilginç ortak noktalardan biri de Akşam Gazetesi’nde çalışmış olmaları.

Bir başkası ise bütün derin devleti tanımış ve çözmüş gibi değerlendirmeler yapmaları.

Ortak özelliklerden biri de ikilinin gözaltına alınacak isimleri önceden hedef seçmeleri. Tuncay Güney’in açıklamaları ile pek çok isim tutuklanırken, Mehmet Baransu’nun yazısında hedef seçtiği Erol Manisalı gibi isimler Baransu’nun haberinden kısa süre sonra tutuklanıyordu.

İkili arasında ilk bakışta göze çarpan benzerlikler böyle. Bakalım Baransu ve Güney arasında daha benzer yönler ortaya çıkacak mı?

Odatv.com

'Belgeyi Sızdıranlar Yargılansın'
04 Eylül 2009 11:31
Genelkurmay Başkanlığı, "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"nı sızdıranların yargılanmasını istedi...

Genelkurmay Başkanlığı'nın haftalık basın toplantısında konuşan Tuğgerenal Metin Gürak, "Çicek imzalı belgeyi üreten ve sızdıranlar yargılanmalı" dedi.

Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanlığı tarafından 2 ay verilen haftalık basın toplantısı bugün Hasan Tahsin Bilgi Merkezi'nde yapıldı. Toplantıya Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler, Genelkurmay Hukuk Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu, ve İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak katıldı.

Toplantıda Taraf Gazetesi'nde yayınlanan irticayla mücadele eylem planına ilişkin belgeyle ilgili soruya, cevap veren Tuğgeneral Metin Gürak, "Çicek imzalı belgeyi üreten ve sızdıranlarda yargılanmalı" şeklinde konuştu.

Tuğgeneral Gürak, "İrtica ile mücadele eylem planı" haberiyle ilgili soruşturma hakkında, "Türk Silahlı Kuvvetleri, özellikle iddia edilen belgeyi maksatlı olarak üreten ve basın organlarına sızdıran kişilerin tespit edilmelerini ve adalet önüne çıkarılmalarını beklemekte, gelişmeleri yakından takip etmektedir" dedi.

Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler de, dün medyada, "Şanlıurfa'da erlerin alev kuyusuna atlamaya zorlandığı" iddialarına yer verildiğini, olayın haberde belirtildiği şekilde gerçekleşmediğini, konuyla ilgili idari soruşturmanın yapıldığını, sorumlular hakkında gerekli yasal işlemin başlatıldığını bildirdi.
aktifhaber

‘Mavi Marmara’yı engelleyen gazeteci kim?
Arzu Erdoğral
03 Aralık 2013
arzuerdogral@gmail.com

İnsan bazen der ya “görmez olaydım, duymaz olaydım” diye…

Öyle bir süreçten geçiyoruz işte…

Bundan 10 yıl öncesine dönüp baktığımızda Gülen Cemaati ile ilgili iddialara herkes kulağını tıkar, vardır bir bildikleri derdi.

Ya şimdi öyle mi?

Hizmet’e gönül vermiş ve iyi niyetlerle dünyanın dört bir yanına giden tek bir kişiye sözüm yok ama fitne ateşini yakıp, meşaleyi ABD ve İsrail’in eline vermeye kalkanların (her şeyden önce bu ülkenin bir vatandaşı olarak) ne önünde ne arkasında tam da karşısında olduğumu belirtmeliyim.

Mehmet Baransu ‘sen’ kimsin? başlıklı yazımdan sonra başarılı gazeteci arkadaşımız “AK Parti maya dergisi yalanıyla komik oluyor. Biraz sabır, derginin sayfalarını pdf olarak yayınlayacağım. Künyeyle birlikte.” diye bir tweet atmış…

İyi de Maya’da çalıştığınızı, bunu ekmek parası için yaptığınızı 3 yıl önce bana söyleyen sizdiniz…

Google ’ye girme zahmetinde bulunursanız şayet, bu konuda 2010 yılında yapılan haberde neler söylediğinizi de görürsünüz.

Biliyor musun biz ölümlüler Allah’tan korkar, gazeteciliği de onur biliriz. O nedenle yaptığımız haberler de yazdığımız yazılar da amaç sadece kamuoyu ile doğru neyse onu paylaşmaktır. Duamız ise Rabbim varsa bildiklerimizde bir yanlış, o bilgiyi görülmez kıldırmandır.

Ya Baransu işte bu sebeple bir kez daha açıklamaların komedinin ötesine geçmeyecek.

Şimdi gelelim bugünkü mevzumuza…

Gazeteci Yazar Dilek Yaraş’ın Mavi Marmara ile ilgili bir kitap hazırlığı içerisinde olduğunu duyunca kendisine ulaşmış, katliamın yıldönümünde onu konuk almak istediğimi söylemiştim. Ama ne var ki kitap bir türlü çıkmıyor, bunun nedenini Yaraş’a sorduğumda ise bazı sorunların olduğunu, sansasyonel bir durumun böylesine önemli bir çalışmanın önüne geçmemesi için ise şu an konuşmamayı tercih ettiğini ifade ediyordu.

Sadece gerçekleri öğrenmek için yola çıktığına zerre şüphe duymadığım Dilek Yaraş’ın bu duruşuna bilgi edinme sınırlarım dahilinde saygı duymaktan başka seçeneğim de zaten yoktu.

Katliamın ikinci yıldönümünde kitapla ilgili yeniden konuşmak istediğimde ise bir kez daha kitabın bir türlü basılamadığını öğrendim. Kitap çıkmadan önce basın mektubunda üstü kapalı olarak sorunlara değinen yazar, o günlerde Milliyet’te çalışan Metin Münir’in sorularını da yanıtsız bırakmıştı.

Bu soruların cevabını kitaba bıraksa da daha sonra bu bölümü de yine aynı gerekçeler ile yayınlamaktan vazgeçmişti.

“Kır Zincirleri Mavi Marmara” zorlu bir yolculuğun ardından raflardaki yerini almıştı ki Dilek Yaraş ile o süreci konuştuk. Ve bugüne geldiğimizde, o kitaptan çıkardığı bölümde ne olduğunu kendisine bir kez daha sordum. Gerçeklerin bilinmesi adına ısrarlarım üzerine var olan durumdan kendisinin de rahatsız olduğunu söyleyen Yaraş’tan o bölümü paylaşma izni aldım. Şimdi o satırları aynen sizinle paylaşıyorum;

Zorunlu bir açıklama:

Bu kitap niye bu kadar gecikti?

İyi insanları diğer iyi insanlara anlatma niyetiyle çıktığım bu yolculuğun ilk adımını atalı iki yıl olmak üzere. Şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitap, Mavi Marmara olayının birinci yıldönümünde yayına hazır durumdaydı aslında.

Ama Mavi Marmara konusu o kadar netameliydi ki iletişime geçtiğim hiçbir yayınevi basmaya cesaret edemiyordu. Dahası, ben de biraz haddimi aşarak görüştüğüm herkese sorulmayacak soruları sormuş(!), bu sorulara aldığım çarpıcı cevapları da araştırma ve gözlemlerimle desteklemiştim.

Aslına bakacak olursanız sorularım da merakım da naif ve salt bir “hakikati” anlama çabasından ibaretti. Benim yerimde değil bir gazeteci, bir çocuk bile olsa bu soruların cevabını merak ederdi. Ama tam da bu yüzden, böylesine naif bir şekilde başladığım bu kitap, yolun sonunda, son zomanların moda deyimiyle söyleyecek olursak “dokunanın elini yakar” hâle gelmişti.

Hakikatin izini sürmenin çapraz ateşler arasında kalmak olduğunu bilirdim bilmesine de bu yolun bu kadar da çapraşık olabileceğini tahmin bile edemezdim doğrusu.

Şimdi filmi biraz başa saralım ve (aradaki önemsiz ya da ilginç olmayan “red” durumlarını atlayarak) kitabın yayına hazır olduğu günden bugüne karşılaştığı ilgi çekici olaylara bir bakalım:

Bir yandan söyleşilerin bant kayıtlarını yazıya geçirdiğim, bir yandan da Mavi Marmara çerçevesinde gelişen olayları yakın takibe aldığım oldukça uzun bir süreçti bu. En nihayetinde hepsini toparlayıp kitabı da üç aşağı beş yukarı yayınlayabilecek aşamaya getirince yayınevi arayışına başladım…

Size şaka gibi gelebilir ama ilk başvurduğum yer TİMAŞ yayınlarıydı. Şaka gibi, diyorum çünkü bu yayınevi Gülen hareketine yakınlığıyla tanınan bir yayıneviymiş meğer. Bunu nasıl bilmezsin, demeyin, sonucunda Türkiye’ye döneli birkaç sene oluyordu ve yayınevleri hakkında doğru dürüst bir bilgim yoktu. Ama artık var…

Her neyse, Timaş Yayınlarını arayıp kitabın konusu ve konsepti hakkında ana hatlarıyla bilgi verdim. Konuyu, yönetim kurulunda görüşeceklerini söyleyip zaman istediler.

Bekleme sürecindeyken, kitabın ne aşamada olduğunu soran bir arkadaşıma Timaş’a başvurduğumu anlattığımda “Tam da yerine gitmişsin, Gülen cemaatine ait orası.” sözlerini duyunca baltayı taşa vurduğumun farkına vardım… Sonrasında biraz araştırma yapmak yetti: Evet, Timaş’ın kurucusu Fethullah Hoca’nın sağkoluydu...

Fethullah Gülen’in Mavi Marmara olayı karşısında aldığı tavrı düşününce, onun bu tutumunu da mercek altına alan bir kitabın böyle bir yayınevinden çıkabileceğini düşünmek safdillik olurdu elbette. Zaten günler de geçmiş yayınevinden ses seda çıkmamıştı. Herhalde ne cevap vereceklerini şaşırdılar, diye düşündüm. Onlar için tam bir “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuydu ne de olsa. Böyle bir kitabı (dalga geçer gibi) teklif ederek, insanları zor duruma soktuğumu düşünüp üzüldüm doğrusu, ama olan olmuştu. Nihayetinde, kitabın yayınevlerinin konseptine uymadığını bildirdiler, ben de “Kusura bakmayın, yayınevinizin Gülen hareketiyle yakınlığını bilmiyordum. Bilseydim hiç sizi aramaz ve zor durumda bırakmazdım.” cevabını verdim. Onlar da “Şeffaflığınız için teşekkür ederiz.” dediler. Böylece, Timaş dosyası kapanmış oldu.

Doğru, ben hep şeffaftım… Lakin kitabın yayını için karşılaştığım şahıslar hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

Bundan sonra sözünü edeceğim şahıs ve kurumların isimlerini vermeyeceğim. Kişi ya da kurumlarla polemiğe girmek gibi bir derdim yok zira… Önemli olan, Mavi Marmara olayındaki genel tavırların beslendiği zihniyetin -ve etkilerinin- ifşası…

….

Timaş’tan sonra, ortak bir arkadaşımızdan kitabı duyan ve “Timaş basmaz o kitabı, biz basarız.” diyen bir yayıncıyla görüştüm. Ortak arkadaşımızın da bulunduğu toplantıda neredeyse iki saat boyunca kitabı anlattım. Yayıncı, çok heyecanlandı ve hemen basacaklarını söyledi. Bir hafta sonra tekrar buluşacak, kitabın editoryal çalışmalarına başlayacaktık.

Uzatmayayım, aradan haftalar geçtikten sonra bizim o büyük büyük laflar eden havalı yayıncı gayb âlemine karıştı. Tabii öyle birden olmadı bu. Önce, gönderdiğim dosyayı henüz okumadığını söyleyerek, sonra da işlerinin çokluğunu öne sürerek oyaladı. Her nedense hiçbir seferinde “yayınlamayacağını” söylemiyordu. Neyse ki çok açık bir yalanını yakaladım da başıma gelenin farkına vardım.

Olayın asıl ilginç yanı ise bu şahsın Timaş’ın eski editörlerinden biri olmasıydı sanırım; hani neredeyse “bir ajan gibi geldi, kitabın içeriğini öğrendi ve yok oldu”, diyeceğim. Günahı boynuna...

….

Bu tatsız deneyimden sonra birkaç yayınevine daha gönderdim dosyayı. Aldığım cevaplar üç aşağı beş yukarı aynıydı. Hepsi kitabı çok güzel bulduğunu söylüyor ama konseptin yayınevlerine uymadığını söylüyorlardı. Bütün bunlar tabii ki haftaların geçmesi ve gereksiz bir sinir harbi anlamına geliyordu.

Birgün, İHH Başkanı Bülent Yıldırım telefon etti. Kitabın ne zaman yayınlanacağını merak etmişler. Ben de anlattım yayıncı problemi yaşadığımı. Bunun üzerine kendi tanıdığı ve güvendiği birini önerdi. Yıldırım’ın referansıyla aradığım bu yayınevinin sahibine kitabın konseptini ayrıntılarıyla anlattım, sonra içindeki Gülen eleştirilerinden de söz açarak, “Eğer bu konuda bir çekinceniz varsa boşuna göndermeyeyim.” dedim.

Kitabı hemen göndermemi, editörler okuduktan sonra beni arayacaklarını söyledi.

Bir hafta gibi kısa bir süre sonra, kitabı basacaklarının haberi geldi. Yayınevine gidip editörlerle görüştüm. Olayın birinci yıldönümüne yetiştirmek için hızlı bir şekilde çalışacaktık.

Yayınevindekiler, dizgi ve mizanpaj işine başladılar. Ben de aradan çok zaman geçtiği için, yeni gelişmeleri de içeren son bölümün düzeltmelerini yapıp Pazartesi günü teslim edecektim. Çarşamba günü de matbaaya gidecekti kitap.

Gece gündüz eksikleri tamamlamak için çalışırken Cuma günü editörden bir telefon geldi. Kitabın yayınından vazgeçtiklerini söylüyor ve hiç de inandırıcı olmayan gerekçeler öne sürüyordu. İlk konuştuğum kişinin yayınevinin sahibi olduğunu ve böyle bir kararı gerekçeleriyle kendisinden duymak istediğimi söyledim. Ardından patronu aramaya başladım. Hiçbir şekilde cevap vermiyordu.

Aradan bir iki hafta geçtikten sonra kendisinden bir “özür” mektubu aldım… Kitabı yayınlama mazeretlerinin ise gerçekle yakından uzaktan bir ilgisi yoktu. Elimde haklı olduğumu gösteren tüm kanıtlar mevcuttu ama bende uğraşacak takat kalmamıştı…

Doğal olarak, “Bu yayınevi için aracı olan Bülent Yıldırım nasıl bir tepki gösterdi bu duruma?” gibi bir soru gelebilir aklınıza… Anlatayım: Olan olmuştu ve kitap yıldönümüne yetişememişti. Ben de hiç olmazsa Mavi Marmara ikinci seferine çıktığında basılır umuduyla, bir yandan yeni yayınevi arama işine giriştim bir yandan da konuyla ilgili gelişmeleri takip etmeye devam ettim.

Bir gün tesadüfen Yıldırım’la karşılaştık. Bana kitabı sordu. Olanı olduğu gibi anlattım. Çok şaşırdı ve hemen yayınevi sahibini aradı. Görüşmesi bittiğinde “Ne diyor?” sorusuna aldığım cevap, teselli edercesine bir “Boşver ben anladım olayı.” mealinde bir şeydi. O günden sonra da bir daha ne aradı ne de sordu. Doğrusu ben de gidip her hangi bir şekilde yardım istemedim. Hem, bu yola İHH’ya güvenerek çıkmamıştım ki zaten…

Her neyse, gördüğünüz gibi başından sonuna herşey bir garabetler silsilesi halinde sürdü gitti. En son deneyimim ise tabiiri caizse tüm bunların üzerine tüy dikti…

Kitabın başına gelenleri bilen güvendiğim bir gazeteci arkadaşımın referansıyla, çok ünlü bir gazeteciyle iletişime geçtim. İsmi lazım olmayan (biz ona B. diyelim) bu gazeteci hakkında “cemaatın adamı” iddialarını biliyordum ama kanıtlanan bir şey olmadığı için fazla ciddiye almıyordum. Ne de olsa herkesin cemaatın adamı olmakla suçlandığı günlerde yaşıyorduk. Zaten kendisi de her fırsatta şiddetle reddediyordu bu tür iddiaları. Üstelik kitabın Gülen eleştirileri nedeniyle basılamadığını öğrendiği hâlde ortak arkadaşımıza, “Benim yayınevim korkmaz. Mutlaka yayınlar.” demişti.

B. ile çalıştığı gazetenin bulunduğu binanın terasındaki kafeteryada buluştuk. Gelişmeleri başından sonuna büyük bir açık yüreklilikle anlatıp “Çok yoruldum ve umudum tükenmek üzere, artık en kötü durumda kitabı internetten yayınlayacağım.” dedim.

B, Yaklaşık iki saat boyunca kitabın en can alıcı, özellikle de Gülen ile ilgili bölümlerini okudu. Hem de sık sık, “Müthiş bir çalışma bu!” nidalarıyla… En sonunda da: “Kesin Gülen eleştirileri yüzünden basmamışlardır. Korkmuşlardır. Ama benim yayınevim korkmaz. Bu kitap mutlaka basılmalı. Hemen yayıncımla konuşacağım. O olmazsa başka bir yayıncı arkadaşım var, o kesin basar.”dedi ve “Sakın bu kitabı internet ortamında harcama.” diye tembihlemeyi de ihmal etmeyerek yayıncısından bir cevap gelene kadar beklememi istedi.

O buluşmadan ayrılıp eve dönerken “Demek ki hakkında çıkarılan ‘cemaatçi’ dedikoduları yalanmış; gerçekten bağımsız olmasaydı bu şekilde konuşamazdı.”, diye düşünüp, bu cesur ve tarafsız gazeteci için cemaatçi dedikodusu yapanlara kızıyordum.

Nasıl bir ikiyüzlülük ve geciktirme/engelleme operasyonuyla karşı karşıya olduğumu anladığımdaysa iş işten geçmişti.

Evet, bu şahıs da haftalarca oyaladı beni. Yok hayır, telefonlarıma çıkmayarak değil. Aşağı yukarı iki-üç hafta boyunca yalan söyleyerek yaptı bunu; her seferinde kesin cevap alacağı bir zaman veriyor, o gün gelince de bir bahane uyduruyor, sonra yeni bir zaman veriyordu. Bazen de “Tam şimdi yayıncıyla toplantıya giriyorum, akşam arayacağım.” diyordu… En sonunda, onunla görüşmemi sağlayan arkadaşımın da tanıklığıyla, nasıl yalancı ve ikiyüzlü biriyle karşılaştığımı anladım… Bu arada zaman geçmiş, geminin limandan demir alma günü de gelmişti zaten...

…

Bana açık açık, “Hoca ile ilgili kısımları çıkar hemen basalım.” diyen de oldu ama kabul etmedim. Çünkü; söyleşi yaptığım insanların çoğu kendilerini sırtlarından hançerlenmiş hissediyordu ve içlerindeki bu yangının kayda geçmesi çok önemliydi. Üstelik bana, “Hiçbir şeyden korkmuyorum bunları aynen böyle yaz.” demişlerdi.

Sırf kitabım yayınlansın diye o insanlara ihanet edemezdim. En önemlisi de gerçeğin üzerinin örtülmesinin vebalini kaldıramazdım.

Sonuç olarak: Gülen Hareketi’nin önde gelenleri ne derlerse desinler, bu birinci el deneyimlerden sonra, ortalıkta acayip, hani neredeyse tanımlanamaz bir korku olduğunu gördüm. En basitinden yayınevleri böyle bir kitabı yayınlarlarsa “camia”nın önemli bir bölümüne hakim olduğu dağıtım zincirlerinde diğer kitaplarına da ambargo uygulanır, diye korkuyorlardı. Bunu da birçoğu açık açık söyledi zaten.

Artık ben, adına ister hareket ister “cemaat” ister “camia” deyin, bu olgunun en ufak bir eleştiriye dahi tahammülü olmadığından ve bu tahammülsüzlüğün insanları yıldırıp, sindirdiğinden neredeyse eminim.

Ha, bir de son olayda bahsettiğim ünlü gazeteci B’nin güvenilmezliğinden tabii ki…

Siz de bilirsiniz ki mikroda neyse makroda da odur. Dolayısıyla, böyle küçük ama önemli bir konuda apaçık yalancılığını ve ikiyüzlülüğünü gördüğüm birinin memleket meseleleri hakkındaki yazılarına ya da haberlerine de güvenmem imkânsız.

Bir arkadaşım, B’nin bu davranışı ve düşüncelerim karşısında “Ya, belki çok baskı görmüştür, cesaret edememiştir. Sana açıkça söylemeye de yüzü tutmamıştır.” dedi.

Ama sözünü ettiğimiz şahıs, öyle böyle biri değildi ki… Cesaretiyle bazı kesimler tarafından neredeyse kahraman ilan edilen bir gazeteciydi!... Kitabı yayınlatamadığı haberini verecek kadar bile medeni cesarete sahip olmayan biri Türkiye’nin altını üstüne getiren haberleri neye güvenerek ve hangi cesaretle yapıyordu o zaman? Üstelik kitabı yayınlamaya da en baştan kendisi talip olmuştu…

Her neyse, Bu konuda iktidar baskısı da olabilir, diye de düşünebilirsiniz ama iktidar Mavi Marmara eylemini desteklemiyor muydu? “Şehitlerimizin hesabını soracağız.” demiyor muydu? “Ha cemaat, ha iktidar” da diyebilirsiniz tabii ki ama o kadarını da bilemem artık. Hem, cemaat nerede biter iktidar nerede başlar anlayanınız varsa bana da anlatsın bir zahmet.

İşin aslına bakarsanız; Amerikalı gazetecilere Mavi Marmara olayıyla ilgili o talihsiz “Otoritelerden izin alınmalıydı!” açıklamasını yaparak Türkiye’de kızılca kıyametin kopmasına sebep olmasaydı ve devamında, katliamda yitirdiğimiz canların şehit sayılmayacakları yolunda tartışmalara yol açmasaydı Fethullah Gülen’in adı bile geçmeyecekti bu kitapta.

Hoca’nın bu tutumu, hem onun hem Mavi Marmara’nın hem de kitabın talihsizliği oldu.

----------------------------------------

Dilek Yaraş’ın B diye bahsettiği gazeteci Mehmet Baransu’nun ta kendisiydi.

Ve o günlerde Yaraş’a, hangi sebeple yaptığı bilinmez ama Fethullah Gülen'in “Mavi Marmara’da ölenler şehit sayılmazlar” sözlerini (Gülen tarafından bu açıklamalarına iki ay boyunca yayınlamama şartı konulduğu halde) medya sitelerine sızdıranın kendisi olduğunu anlatan da oydu.

Meşhur toplantıyı medya sitelerine haber veren Baransu sayesinde Cüneyt Özdemir de daha sonra çok tartışılacak olan o yazısını yazmıştı.

Kitabın 271. Sayfasındaki bölüm ise bu konuyla ilgili şöyle başlıyordu:

Pensilvanya’da yeni bir tartışmanın fitili yakıldı

Eylül ayı yeni bir Gülen fırtınasının yaşandığı aydı.

Olayın hemen ardından Zaman gazetesinde yayınladığı

taziye mesajında Mavi Marmara’da hayatını kaybedenler

için “Şehit olan insanlarımız.” diyen Gülen,

Pensilvanya’ya çağırdığı gazetecilere bunun tam tersi

açıklamalar yapıyordu.

Hoca, bu dört “şöhretli” gazeteci-yazara (Serdar Turgut,

Cüneyt Özdemir, Bejan Matur ve Ferhat Boratav)

yaptığı açıklamaları iki ay boyunca yayınlamama şartı

koymuştu. Ama bu görüşme medya sitelerine sızınca

Cüneyt Özdemir 28 Eylül tarihinde “Pensilvanya’da

Fethullah Gülen ile Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme

aldı. Özdemir, bu yazısıyla yeni bir Gülen tartışmasının

fitilini ateşledi:

--------------------------------------

Durum tam da bu. Yoruma gerek bırakmayan sadece gerçeklerin olduğu bu bilgi karşısında bakalım Mehmet Baransu ne söyleyecek?

Gerçek sadece bir tanedir ve gerçeklerin hiçlik duvarını geçip bir gün dışarı çıkma gibi bir huyu vardır. O nedenle kim ne amaca hizmet ediyorsa bunun gizli kalmayacağını bilmelidir.

Sen de bilirsin değil mi Baransu?

https://twitter.com/ArzuErdogral

‘Varsa vahim, yoksa büyük komplo’

ÖNDER YILMAZ, ABDULLAH KARAKUŞ Ankara

AKP’li Elitaş: İddialar vahim, inşallah söylenenler gerçek değildir. CHP’li Özyürek: Genelkurmay tavrını demokrasiden yana koymalı. MHP’li Vural: Böyle plan varsa kabul edilemez, yoksa TSK’yı yıpratmak için büyük komplo var demektir

Taraf gazetesinde, AKP ve Gülen’i Bitirme Planı başlığıyla duyurulan, Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda hazırlandığı iddia edilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesi tartışma yarattı. Genelkurmay’ın “tüm yönleriyle soruşturulması”na karar verdiği olaya ilişkin iktidar ve muhalefetten farklı tepkiler geldi.
AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ: Eğer doğruysa vahim bir şey. Öncelikle konunun doğru mu, yanlış mı olduğunun ortaya çıkması gerekir. Nedir bu, aydınlatılmalı. Genelkurmay da soruşturma başlattı. Askeri savcılık gizlilik kararı aldı. Bir an önce ortaya çıkmasında fayda var.
AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş: İddialar gerçekten vahim. İnşallah söylenen şeyler gerçek değildir. Kendini devleti korumakla görevlendirenler ve dışarıdan gelen insanların bu ülkenin en seçkin kurumlarını yıpratmayı bile göze almaları, gözlerinin ne kadar döndüğünün göstergesidir.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu: Böyle bir plan varsa vahimdir. Kabul edemeyiz.

‘Genelkurmay temizlemeli’
AKP Adıyaman Milletvekili Şevket Gürsoy: Yazılanlar doğruysa üzerine gidilmesi lazım. Genelkurmay’ın ayrıntılı olarak incelemesi gerekir. En güvenilir kurumun başında gelen Silahlı Kuvvetlerimizi zedelemek doğru değil. Genelkurmay’ın bu iddiaları temizlemesi gerekir.
AKP Samsun Milletvekili Ahmet Yeni: Demokrasiyi baltalamak için uğraşanların hukuk çerçevesinde temizlenmesi gerekir.
CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay: Böyle bir belge var ve doğruysa, askeri otorite böyle bir işe kalkışmışsa soruşturulmalı. Gereğini Ergenekon savcısının yapması lazımdı. Böyle belge varsa, bunu kim Taraf gazetesine servis yaptı? Belge doğru mu, bilmem. Genelkurmay’ın derhal bunun açıklamasını yapması lazım. Çöküntü içine giren AKP bu tür evrak arkasına saklanarak siyaset yapmasın.
CHP Genel Muhasibi Mustafa Özyürek: Belgenin doğruluğu önemli. Türkiye’nin geldiği aşamada darbeden bahsetmek söz konusu olamaz. Bunu düşünenler maceracı kişilerdir. TSK’nın bu tip girişimleri asla benimsemediği açıklanırsa mesele yok. Birkaç kişinin kişisel hevesi gibi değerlendirilir. Sürekli gündemde tutup ‘rejim üflesen yıkılacakmış’ gibi havaya girmek de vehim ve güvensizlik anlamına gelir.

‘Belgeye inanmıyorum’
CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin: O belgenin gerçekliğine inanmıyorum. Fethullah Gülen ve cemaati bütün bürokrasiyi ele geçirdi. Şimdi TSK’yı yıpratmaya çalışıyorlar. Bu hareket El Kaide kadar tehlikeli. Yargıya bir ölçüde sızdılar. TSK’ya sızmaya çalışıyorlar ve TSK bunu engelliyor. Şimdi büyük tezgâh var. Bu belgeyi aramalar sırasında onların koyduğu kuşkusu var bende.
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural: Belge doğruysa TSK’nın böyle bir planlama içinde olması kabul edilemez. Ama bu TSK içinde köstebek olduğunu da gösterir. Belge doğru değilse, TSK’yı yıpratmak için büyük organizasyon, komplo var demektir. Hükümet ve TSK bu olayı çok yönlü ele almalı. Böyle bir belge sonradan konulmuş da olabilir. Öyleyse koyandan hesap sorulmalı. Eğer TSK’nın içindeki birkaç subayın işiyse de gereğini yapmalı. Demokraside AKP ile ben mücadele ederim.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır: Belgenin gerçek olup olmadığı derhal netleştirilmeli. Eğer belge gerçekse, hangi kurum olursa olsun, bu hukuk dışı, demokrasiye karşı eylemleri kabul edilemez. Belge gerçek olmayabilir. Bunu Taraf’a kim sızdırdı, niye sızdırdı, zamanlamasına bakmak lazım.
Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener: Böyle bir belgenin olup olmadığı konusunda henüz kesin bir bilgiye sahip değiliz.
Milliyet

Dolmabahçe ve asker-siyaset ilişkileri
13 Haziran 2009
Murat Yetkin/Radikal

Dünkü Taraf gazetesinde yer alan haber, tam da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 4 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile görüşmesi hakkında önce atv ardından NTV televizyonlarında yaptığı açıklamalar üzerine geldi.
Atv televizyonunda 4 Mayıs görüşmesinin Türkiye’de asker-sivil (belki asker-siyaset daha doğru) ilişkilerinde dönüm noktası sayılabileceğini kabul eden Başbakan, NTV’de kendisinin bu konuda konuşmayacağını, ancak Büyükanıt konuşursa kendisinin de ‘bazı şeyleri’ açıklayabileceğini söyledi.
Bir gün önce Başbakan Erdoğan ile konuşan Murat Akgün dün de benzeri konularda CHP lideri Deniz Baykal ile konuştu. Baykal, Erdoğan’ın ‘ben konuşmam’ sözlerini de, Büyükanıt’ın konuşmama tutumunu da eleştirdi. Baykal’a göre, madem Büyükanıt görüşmeye üniforma ile gitmişti, mad
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2402
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Arl 01, 2013 3:49 am    Mesaj konusu: TSK'NIN ERGENEKON PLANI - 1 Alıntıyla Cevap Gönder

TSK'NIN ERGENEKON PLANI - 1

MEHMET BARASNU/TARAF GAZETESİ

Taraf, Genelkurmay'a ait yeni bir "İrticayla Mücadele Eylem Planı"na ulaştı. Plana göre Ergenekon soruşturmasında tutuklanan askerlerin 'masum' olduğu vurgulanacak, AKP'nin 'dini esasları temel alan bir rejim' hedeflediği yönünde propaganda yapılacak

Genelkurmay Başkanlığı'nın, "irtica ile mücadele" adı altında yeni bir eylem planı hazırladığı ortaya çıktı. Nisan 2009'da Deniz Piyade Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlanan planda, Ergenekon soruşturmasından duyulan rahatsızlık açık bir şekilde dile getiriliyor. "Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor havası oluşmadan" eylemler yapılması isteniyor, Ergenekon kapsamında tutuklunan muvazzaf ve emekli askerlerin irtica ile mücadele ettikleri için cezaevine kondukları yönünde haberlerin ön plana çıkarılması hedefleniyor.

Ergenekon soruşturmasında tutuklanan eski asker avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda ele geçirilen Genelkurmay'a ait yeni plan, tutanaklara geçti ve Ergenekon üçüncü iddianamesine girmesi bekleniyor. Öztürk, aynı zamanda yine Ergenekon kapsamında tutuklanan Özel Kuvvetler'den emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatlığını yapıyordu.

Planın yazıldığı Genel Kurmay Harekat Başkanlığı 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü, Psikolojik Harp Dairesi'nin yeni adı. Genelkurmay adına yapılan planlamalar artık buradan yürütülüyor.
Ergenekon soruşturmasında tutuklanan eski asker avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda ele geçirilen Genelkurmay'a ait yeni plan, tutanaklara geçti ve Ergenekon üçüncü iddianamesine girmesi bekleniyor. Öztürk, aynı zamanda yine Ergenekon kapsamında tutuklanan Özel Kuvvetler'den emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatlığını yapıyordu.

ASKERE LEKE SÜRÜYORLAR
Dört sayfadan oluşan "İrticayla Mücadele Eylem Planı"ın "Durum" başlıklı bölümünde Ergenekon soruşturması eleştiriliyor: "İrticai gruplar tarafından TSK başta olmak üzere devletin resmi kurumlarını yıpratmak üzere yoğun faaliyetler yürütülmekte, Ergenekon adı altında TSK'ya büyük emekleri geçmiş, emekli ve muvazzaf askeri personele yersiz ithamlarda bulunularak lekelenmeye çalışılmaktadır."

'DÜŞMAN UNSURLAR' TSK'YI YIPRATIYOR
Planın, "Düşman Unsurlar" bölümünde ise TSK'nın yıpratılarak "dini esaslara dayalı bir rejim"in hedeflendiği ileri sürülüyor:
- Atatürk İlke ve İnkılapları'nı ortadan kaldırarak, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini yıkmak ve yerine dini esaslara dayalı bir rejim kurma hedeflerini engelleyecek tek kurum olarak TSK'yı görmekte.
- Elde ettikleri TSK’yı yıpratıcı bilgi ve belgeleri kendilerine müzahir medya organları kanalıyla yayınlamakta.
- Halkın yoğun ilgi gösterdiği birlik ve beraberlik mitinglerini Ergenekon tarafından maksatlı olarak planlanmış gibi göstermekte.
- TSK’nın Ergenekon çatısı altında, başta PKK terör örgütü olmak üzere çeşitli terör örgütleriyle işbirliği yaptığını iddia etmekte.
- Üst düzey komutanlar hakkında Yahudi, Ermeni, Sabetaycı vb. oldukları şeklinde asılsız haberler yapılmakta.
- Kamuoyuna meşgul etmek ve bilgi kirliliği yaratmak üzere TSK personeline ait olduklarını iddia ettikleri ses ve görüntü kayıtlarını yayınlamaktadırlar.

'DOST UNSURLAR' PLANLI ŞEKİLDE KULLANILACAK
Albay Çiçek'in hazırladığı planda, irticaya karşı kullanılanacak "Dost Unsurlar"a da yer veriliyor. İşte o 'dostlar':
- Basın ve yayın organları kanalıyla irticai grupların iç yüzünü gösteren propaganda çalışmaları planlı bir şekilde yürütülmekte.
- TSK personeli ve ailelerine yönelik bilgilendirme faaliyetleri icra edilmekte.
- TSK içerisine sızıdırıldığı değerlendirilen personel ve aileleri ile bunların irtibatta olabilecekleri kişiler takip ve kontrol altına alınmakta
- Bilgisayar ve doküman güvenliği konusunda tedbirler artırılmaktadır.

MEDYA EYLEM PLANI
TSK 'MASUM', BÜTÜN SUÇ İRTİCACI PERSONELİN

"Medya Faaliyetleri" bölümünde ise Ergenekon operasyonuna atıf yapılarak, TSK mensuplarının "masum" olduğu yönünde haberler yaptırılması isteniyor:
- İskender Evrenesoğlu, Ömer Öngüt gibi hazırda beklettiğimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kişiler FG’ciler başta olmak üzere diğer irticai gruplarla özdeşleştirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasında benzerlik kurması sağlanacaktır.
- Yakalanan veya çözülen TSK personelinin bizim belirlediğimiz temalar doğrultusunda beyanda bulunmaları ve bu açıklamaların basında geniş yer bulması sağlanacaktır.
- Ergenekon kapsamında tutuklanan TSK personelinin masum olduğu, irticayla etkin şekilde mücadele ettikleri için üzerlerine iftira atıldığı şeklinde haberler yaptırılacaktır. - Nurettin Veren gibi isimlerin TV programlarında FG grubu hakkında bizim istediğimiz temalar doğrultusunda açıklamalar yapmaları sağlanacaktır.
- Kurdoğlu cemaati vb. diğer cemaatlere mensup TSK personelinin TSK ile ilişkileri kesilirken FG grubuna mensup oldukları için atıldıkları şeklinde haberler yaptırılarak, kamuoyunda FG grubunun büyük yara aldığının düşünülmesi sağlanacaktır.
- PKK terör örgütünün doğu ve güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Irak’ın Kuzeyinde bulunan FG’cilere ait okul, dershane ve yurtlara eylem yapmıyor olmasının iki örgüt arasında bağ olduğu ve anlaştıklarının açık bir göstergesi olduğu yönünde haberler yaptırılacaktır.

KURTLAR VADİSİ ÇİZİLSİN
- Vatandaşlar tarafından yoğun olarak izlenen ve gündemdeki olaylar hakkında kamuoyunu yanlış yönlendiren, “Kurtlar Vadisi, Kollama ve Tek Türkiye” benzeri diziler hakkında olumsuz haberler yaptırılarak söz konusu dizilerin güvenilirliğinin yitirilmesi sağlanacaktır.
- Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul öğrencilerine ait ibadet, görüntü ve haberlerinin medyada yoğun olarak yer alması sağlanarak, Milli Eğitim Bakanı kamuoyu nezdinde yıpratılacaktır.
- AKP mensuplarının ülkemizde ekonomik krizin etkisinin ciddi olarak hissedildiği bir dönemde, lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılarak, bu durumun hem “İslam anlayışıyla çeliştiği” hem de uygulamaya çalıştıkları “Halk Adamı” yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı konusunda kamuoyu bilgilendirilecektir. - Ermenistan ve Yunanistan ile ilgili kamuoyunda tepki uyandıracak haberler sürekli gündemde tutularak milliyetçi partilerin tabanının genişletilmesi sağlanacaktır.

AKP'Yİ BİTİRME PLANI
'VAZİFE' ÇIKARDIK 'İCRA'YA GEÇELİM
Bütün bunlardan "vazife" çıkarılması gerektiği belirtilen planda, "İrticai oluşumların iç yüzünü göstererek bu konudaki tereddütlere son vermek ve söz konusu örgütlere olan kamuoyu desteğini ortadan kaldırmak. Ergenekon kapsamında yapılan yıpratıcı kampanyaların etkisini azaltmak, TSK’ya yönelik olarak yapılan olumsuz propagandalara son vermektir" deniyor.
Ardından ise planın "İcra" bölümü geliyor ve şu ifadeler kullanılıyor: "Laik ve demokratik düzeni yıkarak, şeriata dayalı bir İslam devleti kurma hayalinde bulunan AKP Hükümeti ve ona destek veren çeşitli gruplar ile Fettullah Gülen grubu başta olmak üzere radikal dini oluşumlar hakkındaki gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, kamuoyunu desteğini kırmak ve faaliyetlerine son vermek üzere bilgi destek faaliyetleri icra edilecektir."
- AKP mensubu kilit haberleşmeciler tarafından kamuoyuna çelişkili açıklamalar yaptırılarak, AKP içerisinde ciddi anlamda anlaşmazlık ve bölünmeler yaşanıyormuş şeklinde algılanması sağlanacaktır.

ERGENEKON'UN GÜNDEMİ DEĞİŞTİRİLECEK
Plana göre, faaliyetlerin birbiriyle senkronize şekilde üç bölümde halinde hayata geçirilmesi isteniyor. "Planlama ve Genel Faaliyetler" bölümünde yapılması istenenler şöyle sıralanıyor:
- İcra edilen propagandalarda dine karşı olunmadığı teması işlenecektir.
- Eylemler Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor

FETULLAH GÜLEN İLE İLGİLİ BÖLÜM

CANLI YAYINLARA BAĞLANALIM
- İzleyici veya dinleyici kitlesi fazla olana radyo, televizyon programlarına farklı bir kimlikle, canlı yayın esnasında, telefonla bağlanılarak; FG’ci maskesi altında konuşmalar yapılarak tahrik olmuş bir FG’ci gibi, “Evet kardeşim, bizimle uğraşan herkes Ergenekoncudur. Onlarla uğraşmak bizim boynumuzun borcudur. Bizimle uğraşmaya kimsenin gücü yetmez” şeklinde açıklamalar yapması sağlanacaktır.

KARA PROPAGANDA' YAPALIM

Planın sonunda ise "Kara Propaganda Faaliyetleri"ne yer veriliyor. İşte o bölüm:
- Son dönemde geniş yankı bulan ses kayıtları konusunda bilgi kirliliği yaratmak üzere irticacılar tarafından yayınlanmış gibi gösterilecek, ama dinleyenlerin bizi haklı bulacağı tarzda ses kayıtları düzenlenecektir.
- Çeşitli bilgi ve belgelerle ilgili ortaya yem atılarak yakalanan personel hangi gruba ait olursa olsun FG'ci oldukları şeklinde ifade vermeleri sağlanacak ve bahse konu personelin adı basında duyulduktan sonra ahlaki açıdan olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.
- Yukarıda açıklanan şekildeki personelin, sıradan dahi olsa arkadaş çevresindeki en olumsuz kişi onların en yakın arkadaşı gibi gösterilerek, FG’cilerin iç yüzüymüş gibi düşünülmesi sağlanacaktır.
- İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra, FG’ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara ( Yahudilik, CIA, MOSSAD, Moon Tarikatı, Humeyni vb. ) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.
- Ev baskınları kapsamında Alevi düşmanlığını körükleyici bilgi ve belgelerin bu evlerde bulunması sağlanacaktır.

-- Kurdoğlu cemaati vb. diğer cemaatlere mensup TSK personelinin TSK ile ilişkileri kesilirken FG grubuna mensup oldukları için atıldıkları şeklinde haberler yaptırılarak, kamuoyunda FG grubunun büyük yara aldığının düşünülmesi sağlanacaktır.

“Fettullah Gülen (FG)'ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar” teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakar vatandaşların bile "Pes doğrusu biz de Elhamdulillah Müslüman'ız, ama FG'ciler resmen TSK’ya saldırmak için provakasyon yapıyorlar" dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.
- Sakıncalı/şüpheli kategorisindeki irticacı subay ve astsubayların irticai propaganda yaptıklarına dair ihbar çalışmaları yapılacak, müteakiben bu kişilerin ahlaki yönden olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.
- İrticacı TSK personeline yapılan operasyon kapsamında tespit edilememiş diğer irticai TSK personeline yönelik korkutucu propaganda geliştirilerek, bu kişilerin hata yaparak tespit edilmeleri veya kendiliğinden çözülmeleri sağlanacaktır.
- Askeri suç kapsamında yapılacak Işık Evleri baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda; silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu “Silahlı Terör Örgütü” “Fettullahçı Silahlı Terör Örgütü”, (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmaları askeri yargı kapsamında yürütülecektir.
- Ilımlı İslam konusu özellikle vurgulanacak, FG’cilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve İslam'ın orjinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir.

TSK'NIN ERGENEKON PLANI - 2

FETULLAH GÜLEN'İ BİTİRME PLANI Genelkurmay Başkanlığı'nın, "irtica ile mücadele" adı altında yeni bir eylem planı hazırladığı ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasında tutuklanan eski asker avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda ele geçirilen Genelkurmay'a ait yeni plan, tutanaklara geçti ve Ergenekon üçüncü iddianamesine girmesi bekleniyor. Öztürk, aynı zamanda yine Ergenekon kapsamında tutuklanan Özel Kuvvetler'den emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatlığını yapıyordu.

Planın sonunda ise "Kara Propaganda Faaliyetleri"ne yer veriliyor. İşte o bölüm:
- Son dönemde geniş yankı bulan ses kayıtları konusunda bilgi kirliliği yaratmak üzere irticacılar tarafından yayınlanmış gibi gösterilecek, ama dinleyenlerin bizi haklı bulacağı tarzda ses kayıtları düzenlenecektir.
- Çeşitli bilgi ve belgelerle ilgili ortaya yem atılarak yakalanan personel hangi gruba ait olursa olsun FG'ci oldukları şeklinde ifade vermeleri sağlanacak ve bahse konu personelin adı basında duyulduktan sonra ahlaki açıdan olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.
- Yukarıda açıklanan şekildeki personelin, sıradan dahi olsa arkadaş çevresindeki en olumsuz kişi onların en yakın arkadaşı gibi gösterilerek, FG’cilerin iç yüzüymüş gibi düşünülmesi sağlanacaktır.
- İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra, FG’ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara ( Yahudilik, CIA, MOSSAD, Moon Tarikatı, Humeyni vb. ) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.
- Ev baskınları kapsamında Alevi düşmanlığını körükleyici bilgi ve belgelerin bu evlerde bulunması sağlanacaktır.

-- Kurdoğlu cemaati vb. diğer cemaatlere mensup TSK personelinin TSK ile ilişkileri kesilirken FG grubuna mensup oldukları için atıldıkları şeklinde haberler yaptırılarak, kamuoyunda FG grubunun büyük yara aldığının düşünülmesi sağlanacaktır.

“Fettullah Gülen (FG)'ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar” teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakar vatandaşların bile "Pes doğrusu biz de Elhamdulillah Müslüman'ız, ama FG'ciler resmen TSK’ya saldırmak için provakasyon yapıyorlar" dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.
- Sakıncalı/şüpheli kategorisindeki irticacı subay ve astsubayların irticai propaganda yaptıklarına dair ihbar çalışmaları yapılacak, müteakiben bu kişilerin ahlaki yönden olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.
- İrticacı TSK personeline yapılan operasyon kapsamında tespit edilememiş diğer irticai TSK personeline yönelik korkutucu propaganda geliştirilerek, bu kişilerin hata yaparak tespit edilmeleri veya kendiliğinden çözülmeleri sağlanacaktır.
- Askeri suç kapsamında yapılacak Işık Evleri baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda; silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu “Silahlı Terör Örgütü” “Fettullahçı Silahlı Terör Örgütü”, (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmaları askeri yargı kapsamında yürütülecektir.
- Ilımlı İslam konusu özellikle vurgulanacak, FG’cilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve İslam'ın orjinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir. Dinci medyanın bu konuyu işlemesine imkan tanınmayacaktır.
CANLI YAYINLARA BAĞLANALIM
- İzleyici veya dinleyici kitlesi fazla olana radyo, televizyon programlarına farklı bir kimlikle, canlı yayın esnasında, telefonla bağlanılarak; FG’ci maskesi altında konuşmalar yapılarak tahrik olmuş bir FG’ci gibi, “Evet kardeşim, bizimle uğraşan herkes Ergenekoncudur. Onlarla uğraşmak bizim boynumuzun borcudur. Bizimle uğraşmaya kimsenin gücü yetmez” şeklinde açıklamalar yapması sağlanacaktır.

TSK'NIN ERGENEKON'U BİTİRME PLANI - 3

İŞTE "AKP'Yİ BİTİRME PLANI"

'VAZİFE' ÇIKARDIK 'İCRA'YA GEÇELİM
Bütün bunlardan "vazife" çıkarılması gerektiği belirtilen planda, "İrticai oluşumların iç yüzünü göstererek bu konudaki tereddütlere son vermek ve söz konusu örgütlere olan kamuoyu desteğini ortadan kaldırmak. Ergenekon kapsamında yapılan yıpratıcı kampanyaların etkisini azaltmak, TSK’ya yönelik olarak yapılan olumsuz propagandalara son vermektir" deniyor.
Ardından ise planın "İcra" bölümü geliyor ve şu ifadeler kullanılıyor: "Laik ve demokratik düzeni yıkarak, şeriata dayalı bir İslam devleti kurma hayalinde bulunan AKP Hükümeti ve ona destek veren çeşitli gruplar ile Fettullah Gülen grubu başta olmak üzere radikal dini oluşumlar hakkındaki gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, kamuoyunu desteğini kırmak ve faaliyetlerine son vermek üzere bilgi destek faaliyetleri icra edilecektir."
- AKP mensubu kilit haberleşmeciler tarafından kamuoyuna çelişkili açıklamalar yaptırılarak, AKP içerisinde ciddi anlamda anlaşmazlık ve bölünmeler yaşanıyormuş şeklinde algılanması sağlanacaktır.


ERGENEKON'UN GÜNDEMİ DEĞİŞTİRİLECEK
Plana göre, faaliyetlerin birbiriyle senkronize şekilde üç bölümde halinde hayata geçirilmesi isteniyor. "Planlama ve Genel Faaliyetler" bölümünde yapılması istenenler şöyle sıralanıyor:
- İcra edilen propagandalarda dine karşı olunmadığı teması işlenecektir.
- Eylemler Ergenekon davasının gündemi değiştiriliyor

- AKP mensuplarının ülkemizde ekonomik krizin etkisinin ciddi olarak hissedildiği bir dönemde, lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılarak, bu durumun hem “İslam anlayışıyla çeliştiği” hem de uygulamaya çalıştıkları “Halk Adamı” yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı konusunda kamuoyu bilgilendirilecektir.

TSK'NIN ERGENEKON PLANI - 4

İŞTE PLANDAKİ MEDYA EYLEM PLANI


TSK 'MASUM', BÜTÜN SUÇ İRTİCACI PERSONELİN

"Medya Faaliyetleri" bölümünde ise Ergenekon operasyonuna atıf yapılarak, TSK mensuplarının "masum" olduğu yönünde haberler yaptırılması isteniyor:
- İskender Evrenesoğlu, Ömer Öngüt gibi hazırda beklettiğimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kişiler FG’ciler başta olmak üzere diğer irticai gruplarla özdeşleştirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasında benzerlik kurması sağlanacaktır.
- Yakalanan veya çözülen TSK personelinin bizim belirlediğimiz temalar doğrultusunda beyanda bulunmaları ve bu açıklamaların basında geniş yer bulması sağlanacaktır.
- Ergenekon kapsamında tutuklanan TSK personelinin masum olduğu, irticayla etkin şekilde mücadele ettikleri için üzerlerine iftira atıldığı şeklinde haberler yaptırılacaktır. - Nurettin Veren gibi isimlerin TV programlarında FG grubu hakkında bizim istediğimiz temalar doğrultusunda açıklamalar yapmaları sağlanacaktır.
- Kurdoğlu cemaati vb. diğer cemaatlere mensup TSK personelinin TSK ile ilişkileri kesilirken FG grubuna mensup oldukları için atıldıkları şeklinde haberler yaptırılarak, kamuoyunda FG grubunun büyük yara aldığının düşünülmesi sağlanacaktır.
- PKK terör örgütünün doğu ve güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Irak’ın Kuzeyinde bulunan FG’cilere ait okul, dershane ve yurtlara eylem yapmıyor olmasının iki örgüt arasında bağ olduğu ve anlaştıklarının açık bir göstergesi olduğu yönünde haberler yaptırılacaktır.

KURTLAR VADİSİ ÇİZİLSİN
- Vatandaşlar tarafından yoğun olarak izlenen ve gündemdeki olaylar hakkında kamuoyunu yanlış yönlendiren, “Kurtlar Vadisi, Kollama ve Tek Türkiye” benzeri diziler hakkında olumsuz haberler yaptırılarak söz konusu dizilerin güvenilirliğinin yitirilmesi sağlanacaktır.
- Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul öğrencilerine ait ibadet, görüntü ve haberlerinin medyada yoğun olarak yer alması sağlanarak, Milli Eğitim Bakanı kamuoyu nezdinde yıpratılacaktır.
- AKP mensuplarının ülkemizde ekonomik krizin etkisinin ciddi olarak hissedildiği bir dönemde, lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılarak, bu durumun hem “İslam anlayışıyla çeliştiği” hem de uygulamaya çalıştıkları “Halk Adamı” yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı konusunda kamuoyu bilgilendirilecektir.
- Ermenistan ve Yunanistan ile ilgili kamuoyunda tepki uyandıracak haberler sürekli gündemde tutularak milliyetçi partilerin tabanının genişletilmesi sağlanacaktır.

Haber: Mehmet Baransu/ Taraf

Genelkurmay'dan Yayın Yasağı!
12 Haziran 2009 19:00
Genelkurmay, Taraf Gazetesinin manşetten duyurduğu "Ergenekon-AKP-Gülen" haberine soruşturmadan sonra yayın yasağıda getirdi.

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi, Taraf Gazetesinin bugünkü sayısında yer alan "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı" başlıklı haber konusundaki soruşturmayla ilgili belgelerin içeriği hakkında yayın yapma yasağı konulmasına, müdafilerin soruşturma dosyasının içeriğini incelemesi ve belgelerden örnek alması haklarının kısıtlanmasına karar verdi.
Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığının başvurusu üzerine Askeri Mahkeme'ce alınan karar şöyle:

"12 Haziran 2009 tarihli Taraf Gazetesinde yer alan 'AKP ve Gülen'i Bitirme Planı' başlıklı habere konu iddia edilen belgeyle ilgili haberler, milli güvenliği, kamu düzenini ve kamu güvenliğini ilgilendirdiğinden, ayrıca Genelkurmay Harekat Başkanlığınca hazırlandığı iddia edilen gizli belgenin sızdırılması ve yayınlanması hususlarında soruşturma yapıldığından, bu konuya ilişkin haberlerin, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığını etkileme ihtimalinin bulunması, ayrıca 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 157. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliğini ihlal etme ihtimalinin bulunması nedeniyle 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 28/4. maddesi uyarınca ve 5187 sayılı Basın Kanununun 3/2. maddesi uyarınca, soruşturma tamamlanıncaya kadar soruşturmayla ilgili belgelerin içeriği hakkında yayın yapma yasağı konulmasına,

Soruşturma konusu bilgi ve belgeler dikkate alındığında, müdafiinin dosya içeriğini incelemesinin veya belgelerden örnek almasının soruşturmanın amacını tehlikeye düşüreceği kanaatine varıldığından, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 153/2,3. maddesi uyarınca, yakalanacak kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer işlemlere ilişkin tutanaklar hariç olmak üzere, müdafiilerin soruşturma dosyasının içeriğini incelenmesi ve belgelerden örnek alınması haklarının kısıtlanmasına karar verildi."
aktifhaber

Ahmet Altan/Taraf
Ordu uslanmıyor....

İnsan nasıl kanlı sonuçlar verebileceğini bilmese, okuduklarına “takıntılı bir çocuğun yazdığı tuhaflıklar” deyip geçecek ama böyle bir “eylem planı” hazırlayanın, yedi yüz bin askeri olan bir ordu olduğunu bilince, ülkenin başına neler gelebileceğini görüp ürperiyorsunuz.

Bu eylem planının hazırlanma tarihi 2009 Nisan.

Daha çok yeni.

Bizim ordunun kafasının nasıl çalıştığını göstermesi bakımından da ibret verici.

Ergenekon sanığı bir emekli subayın evinde ele geçirilmiş.

Belge, “şeriat isteyen AKP hükümeti” diye başlıyor.

Ordu ya da ordunun “bazı birimleri”, hükümetin “şeriat” istediğine karar vermiş.

Ellerinde bir belge var mı?

Yok.

Onlara “öyle geliyorsa” belgeye ne hacet zaten.

Ordu, bir hükümetin “şeriatçı” olduğuna karar verdiğinde “darbe” gerekçesini de kendine göre hazırlamış oluyor.

Ve, emrinde çalıştığı hükümete “şeriatçı” etiketini yapıştırıyor.

Bizim günlük dilde “Fethullahçılar” dediğimiz Fethullah Gülen Cemaati’nin de “şeriat” getirmek için hükümetle işbirliği yaptığını söylüyor.

Bu iki maddeyi yazdıktan sonra da “neler yapılacağını” belirliyor.

Önce “AKP içindeki ajanlarını” harekete geçirecek.

Bu “ajanlar” kafa karıştırıcı açıklamalar yapacaklar.

Sonra ciddi biçimde akıllarını taktıkları anlaşılan Fethullahçılara yönelik operasyon planını yazıyorlar.

Bazı maddeler korkunç.

Fethullahçıların evlerinde silah bulunması “sağlanacak”.

Bu kelime doğrusu bizim çok ilgimizi çekti.

“Sağlanacak.”

Evlerde silah bulunması nasıl “sağlanır” sizce?

Sonra bu cemaat “silahlı terör örgütü” kapsamına sokulacak.

Şimdi çok korkunç ve tehlikeli olan bu yaklaşım işte.

Fethullahçıların “silahlı terör örgütü” olduğunu düşünmüyor ama çeşitli entrikalarla onların öyle “görünmesini” sağlamayı planlıyor.

Bir ordu böyle bir şey yapar mı?

Durduk yerde “silahlı terör örgütü” icat eder mi?

Onun bunun evinde silah bulunmasını “sağlamak” ordunun işi mi?

Gömdükleri mayını temizlemeyi beceremiyorlar ama evlerde silah bulunmasını “sağlamayı” beceriyorlar.

Böyle ordu mu olur?

Fethullahçılarla PKK’lıların “işbirliği” yaptığına halkın inanmasını sağlayacak haberler yaptırmak da operasyonun parçası.

Böylece PKK’ya düşman olan Müslümanlar Fethullahçılara da düşman olacaklar.

Farkındaysanız tamamen “bölme” üzerine bir plan bu.

Sürekli “birlik ve beraberlikten” söz eden ordu, kendi stratejisini “bölme” üzerine kuruyor.

Zaten bu ülkede bütün sistem bu “bölme” üzerine kurulu.

Ezilenlerin hepsini bölüp birbirine düşman ediyor.

Dindarla Kürdü birbirinden ayırıyor, solcuyu dindara düşman ediyor ve böyle yönetiyor.

Bunun için kullandığı en elverişli alet de “milliyetçilik.”

Hatta, Ermenistan ve Yunanistan aleyhine haber ve yorumlarla “milliyetçiliği” beslemek de “operasyonun” hedefleri arasında.

Bu arada, Ergenekon çetesi üyesi olmaktan yakalanan muvazzaf subayları da koruyacaklarmış.

Onların “şeriatla” mücadele eden insanlar olarak sunulmasını sağlayacaklarmış.

Bütün bunları da “medyayı” kullanarak gerçekleştirecekler.

Ordunun bütün planlarının içinde hep bu “medyaya” rastlıyorsunuz.

Medyayı kullanıyorlar ve daima kullanabileceklerini biliyorlar.

Ergenekon örgütünün bir parçası ordunun içine uzanıyor.

Bunu yakalamaya uğraşmıyorlar.

Ergenekon cephaneliğinden ordunun silahları çıkıyor.

Bununla da uğraşmıyorlar.

Hükümeti şeriatçı ilan etmek ve bir cemaatin üyelerini “silahlı terör örgütü” kılığına sokmak için planlar yapmakla uğraşıyorlar.

Bu Fethullahçı denilen insanlar suç işliyorlarsa, devlet “belgelerini” bulur ve yargılar.

Devlet, yargı, polis, ordu, “ben bunlardan kuşkulanıyorum, bunların evinde silah bulunmasını sağlayayım” diyemez.

Bunu yapmak suçtur.

Devletin ve ordunun suç işleme özgürlüğü yoktur.

Ordu bunu bir türlü anlamıyor.

Plan üstüne plan yapıyor.

Ona buna iftira atmak, dehşet salmak, panik yaratmak ve insanları bölmek için plan yapan ordu olmaz.

Ordu, ülkeyi savunur ve mümkünse kendi gömdüğü mayınları çıkartmayı becerir.

Artık bizim ordu kendi işinin “askerlik” olduğunu kavrasa da Türkiye bir rahatlasa.

Yoksa bu ordu bu ülkeye rahat vermeyecek.

Albaylardan İkisi Karargahtan
28 Haziran 2009

Ergenekon savcılarının ifadeye çağırdığı 9 kurmay albaydan Dora Sungunay da Dursun Çiçek gibi Genelkurmay'da görevli. Sungunay'ın ismi tanıdık...

Ergenekon savcılarının ifadeye çağırdığı dokuz kurmay albaydan Dora Sungunay da darbe planının altında imzası olan Dursun Çiçek gibi Genelkurmay'da görevli.

BİRİ EMEKLİ, SEKİZİ GENERAL ADAYI

Çiçek gibi ifadeye çağrılan diğer sekiz deniz albay da kurmay, iki Albay Aksaz'da, biri Gölcük'te, biri Deniz Marjı Komutanlığı'nda. Biri Deniz İşitim Komutanlığı'nda, biri de Deniz Kuvvetleri'nde.

OFİSİNDE ARAMA YAPILAMAMIŞTI

İfadeye çağrılan isimler arasında en dikkat çekeni ise Deniz Kurmay Albay Dora Sungunay. Ergenekon Operasyonu'nun 13'üncü dalgasında Sungunay'ın evi ve işyerinde arama kararı alınmıştı.

ÇİÇEKLE KARARGÂHTAN ARKADAŞ

Ancak Sungunay'ın ofisinin Genelkurmayda olduğu anlaşılmış, polislerin girmesine izin verilmemişti. Dursun Çiçek 3. Bilgi Destek Şube'de görevli.

KARARGAHTAN ADLİYEYE

Ergenekon savcılarının, Dursun Çiçekle birlikte sorgulanmak üzere çağırdığı sekiz kurmay albaydan birinin Genelkurmaydaki ofisi son anda aranmaktan vazgeçilen Dora Sungunay olduğu ortaya çıktı

Ergenekon soruşturması kapsamında Albay Dursun Çiçek'le birlikte ifade vermeye çağrılan sekiz deniz subayının tamamının kurmay albay olduğu öğrenildi. Sorgulanmak üzere çağrılanlar arasında Genelkurmay Karargâhı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Dora Sungunay da var. Ergenekon Operasyonu'nun 13. dalgasında Sungunay'ın Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda zannedilen ofisinde arama yapılmak istenmiş, ancak Sungunay'm bürosu Genelkurmay Karargahında çıkınca bundan vazgeçilmişti.

TERFİ EDERLERSE GENERAL OLACAKLAR

Genelkurmaydı ait olduğu belirtilen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" altında imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'le birlikte şüpheli olarak ifadeye çağrılan ve bir sonraki terfide general olmayı bekleyen kurmay albayların isimleri şöyle:

• Gölcük Donanma Komutanlığı'nda görevli Kurmay Albay Muharrem Nuri Alacalı.

• Deniz Kuvvetleri'ne bağlı Aksaz Deniz Üs Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Şafak Yürekli.

• Deniz Kuvvetleri'ne bağlı Aksaz Deniz Üs Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay İbrahim Koray Özyurt.

•Deniz HarpAkademisi Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Mert Yanık.

•Deniz Eğitim KomutanlığYnda görevli Deniz Kurmay Albay Levent Görgec..

•Gölcük Harp Filosu Grup Komutanlığı'nda görevli Deniz Kurmay Albay Tayfun Duman

• Emekli Deniz Albay Aydın Ortabası (İstanbul).

Muvazzaf subayların ev ve ofislerine Poyrazköy "de gömülü vaziyette bulunan silah ve mühimmatla bağlantılı oldukları iddiasıyla Ergenekon soruşturmasının 13, dalgasında arama yapılmıştı. 4 Haziran günü yapılan aramalarda çeşitli belgelere el konulmuş. Genelkurmay ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda bir arama yapılmadığını açıklamıştı.
Kaynak: Taraf Gazetesi

ODATV AÇIKLIYOR: BELGE HEM DOĞRU HEM DE YALAN
Barış Terkoğlu
16 Haziran 2009

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan olağanüstü toplantı tamamlandı. Toplantıda elbette Taraf Gazetesi’nde yayınlanan ve Genelkurmay Başkanlığı’nın yalanladığı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” belgesi konuşuldu.

Herkes belgenin sahte mi gerçek mi olduğunu tartışırken meseleyi açıklayan
önemli bir iddiadan söz etmemiz gerekli. Bu iddia belki de tüm süreci net
olarak anlamamızı sağlayacak.

Fethullah Gülen cemaatinin faaliyetlerinin ordu tarafından uzun yıllardır izlendiği bir gerçek. Ordunun değişik kademelerinde cemaatin devleti ele geçirme projesi olduğuna dair bir kanaatin mevcut olduğu bir sır değil.
Bunun somut nedenleri de var.

En bilineni Fethullah Gülen’in 1999 yılında ortaya çıkan ve devletin değişik kademelerini yavaş yavaş ele geçirme stratejisini anlattığı kasetleri. Ancak yakın zamanda Ergenekon Soruşturması’nın da cemaat tarafından manipüle edildiği iddiaları artık geniş çevreler tarafından kabul görüyor.

Buna dair yakın zamanda önemli bir eylem de yaşandı. Zaman, Bugün ve Taraf Gazeteleri ile Samanyolu Televizyonu 11 Mart 2009 tarihinden itibaren 2. Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı, Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve Hava Kuvvetleri Askeri savcıları aleyhine yayın yapmaya başladılar. Zaman ve Taraf’ın Tümgeneral Ulugüler’e yönelttiği suçlama Kayseri’de çeşitli kişileri fişlediğine dair idi.

Bu konu ile ilgili yapılan araştırmada olayın bir başka yüzü ortaya çıktı. Fişleme yapma ihtimali olan ve “karargah evleri” örgütlenmesi içinde bulunduğu söylenen subayların evine yapılan baskında, Fethullah Gülen cemaatine mensup askerler yakalandı. Baskın yapılan ev, Ergenekoncular’ın olduğu iddia edilen “karargah evi” değil, cemaatin dili ile “ışık evi”çıkmıştı.

SAHTE BELGE HAZIRLIYORLARDI

Konu ile ilgili astsubaylar Ali Balta ve İsmail Dağ tutuklandı. Her iki subayda cemaatin isteği ile Ergenekon Operasyonu’nun yönlendirecek sahte belge hazırladıklarını sorgulamalarında itiraf ettiler. Ordu mensuplarının girip çıkmasına mahzur olan mekanların listesini, bu iki subay üzerinde oynayarak “fişleme listesi” haline getirmişti. Her iki subay bu suçu itiraf etti.

Peki 11 Mart günü cemaatçi medya ve Taraf’ın Kayseri kampanyasını başlatan haber neydi? Bu subayların dışarı sızdırdığı hangi belge kampanyayı başlatmış ve bu olaylara neden olmuştu.

Çok ilginçtir; bu kampanyayı 11 Mart 2009 günü Taraf gazetesi başlattı. Yani cemaatin yandaş medyaya sunduğu belgelerin ilkini yayınlayan gazete Taraf Gazetesi'ydi
Peki hangi haber?
O haber “Dünyanın En Zengin Askeri Savcısı” başlığını taşıyor. Haberde karargah evleri operasyonunu yürüten Hava Hâkim Yüzbaşı Mehmet Çelik aleyhinde bir yolsuzluk imasında bulunuluyor. Bu haberin içeriği daha sonra mahkeme kararı ile yalanlandı
Bu haberi Taraf’ta yapan muhabir kim?
Mehmet Baransu.
Yani “İrticayla Mücadele Eylem Planı” haberini Taraf’ta yapan muhabir.
Yaptığı haberler yüzünden 22 kez hakkında dava açılan Baransu, mahkemede sıkıştığında "belgeleri-bilgileri polisten aldım" dedi.
Son dönemde mahkemedeki ifadesini unutturmak için "belgeleri üst düzey komutanlardan aldım" demesi dikkat çekiyor.
Sanki kaynak şaşırtması yapıyor gibi.
Ordunun içinde bir cemaat hücresinden beslendiğine dair iddialar da var.
Bu sürpriz de değil…

Baransu cemaatin haftalık yayın organı Aksiyon’dan Taraf’a geçti. Kısacası cemaat ile açık bir ilişkisi var.
Sonuçta ortaya hukuki zorluklar nedeniyle “iddia” olarak tanımlamak zorunda
olduğumuz bir durum ortaya çıkıyor.

BELGE ASLINDA NEYİ ÖNLEMEYİ AMAÇLIYOR

Şöyle ki…
Genelkurmay uzun süredir faaliyetlerini izlediği ve cumhuriyet ve demokrasiye tehdit olarak gördüğü; bürokrasi, yargı, emniyet içinde örgütlü olduğu bilinen ve son örnekte görüldüğü gibi ordu içinde faaliyete geçen cemaate karşı harekete geçecekti.
Bu hareket hukuk dışı bir hareket olmayacaktı. Yani “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” isimli sahte olduğu tahmin edilen belgede söz edildiği gibi komplolar yaşanmayacaktı. Cemaatin bünyesi ve devletin içindeki faaliyetleri deşifre edilerek sonlandırılacaktı.

İşte tam bu sırada cemaat tarafından “İrticayla Mücadele Eylem Planı” isimli sahte bir belge yaratıldı. Bu belge önce Ergenekon Operasyonu adına yapılan baskınında eski askerin evinde “bulundu”. Ardından da bu belge emniyet içinden basına servis edildi.

Peki bu belge ne işe yaradı?
Cemaat bu belge sayesinde kendisine yönelik hukuki bir hareketi engellemeyi amaçladı. Cemaat karşıtı atılacak soruşturmaların meşruiyetini ortadan kaldıran bir hukuksal ve kamusal yapı yarattı.

Yani...
Aslında Genelkurmay'ın her daim iç ve dış zararlı (örneğin 5. Kol) faaliyetlere yönelik araştırmalarını durdurmak için böyle bir senaryoyu hareket geçirdi.

Mağdur rolünü oynamaya başladı.
Bu servisi elbette medyada ilk yayınlayan daha önce Kayseri örneğinde olduğu gibi Taraf’ın "cemaat temsilcisi" Mehmet Baransu olacaktı.

Tüm gelişmeler ışığında daha önce “Taraf’ın yayınladığı belgenin kaynağını
açıklıyoruz” başlıklı yazımızda yaptığı haberlerin kısa bir özetini sunduğumuz Mehmet Baransu’nun emniyetten sızan sansasyonel belgelerin Taraf’taki
kapısı olduğunu söyleyebiliyoruz.
Belgenin yaratılış hikayesi ve ortaya çıkışı böyle…
Odatv.com

Erdoğan-Başbuğ, yarın saat 10.00'da görüşecek
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'u bugün kabul edecek. Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'u bugün saat 10.00'da Başbakanlık Merkez Bina'da kabul ederek görüşecek. 15.06.2009 ANKARA netgazete

"AK Parti ve Gülen'i bitirme planı" haberini hazırlayan Taraf Gazetesi Muhabiri Mehmet Baransu, sessizliğini bozdu: "Yarın yeni bilgiler yazacağım"

15 Haziran 2009 AKP ve Gülen'i bitirme planı" haberini hazırlayan Taraf Gazetesi Muhabiri Mehmet Baransu haberin Türkiye'de meydana getirdiği yankılar ve Genelkumay'ın başlattığı soruşturmayla iligli görüşlerini açıkladı. Habertürk TV'nin canlı yayınına telefon bağlantısı ile katılan Baransu, Askeri Savcılık ve Genelkumay'ın yapmış olduğu açıklamaları okuduğunu, bu açıklamaların satır aralarında habere konu olan belgenin varlığı ya da yokluğuyla ilgli kesin bir kanaate varılmadığı izlenimi edindiğini söyledi. İşte Mehmet Baransu'nun açıklamaları....
"Ben daha önce "Koç da andıçlandı" diye bir haber yapmıştım. Bu belge yalanlanmadı. Bu belgenin altında da "AKP ve Gülen'i bitirme planı" belgesinin altında imzası bulunan Dursun Çiçek'in imzası var. Bu belge yalanlanmamasına rağmen Dursun Çiçek nasıl oluyor da görevine devam ediyor? Üzerinde durulan konunun bu olması gerektiğini düşünüyorum. Genelkurmay'ın yeterli veriler elde edemediği kanaatindeyim şu anda.
Bu belgenin kriminal labarotuarda inceleneceği söyleniyor açıklamada. Jandarma'da incelenmemesi gerekiyor, jandarma çünkü bu belgede taraf. Bu belgeyi Ergenekon savcılarının Zekeriya Öz'ün askeri olmayan bir kurumda incelemesi gerekiyor.
Bu belgeyi ben icat etmedim. Bir baskında tutanaklara geçmiş bir belge. Yarın, karargahta neler yaşandığıyla ilgili bazı bilgileri de yazacağım. Dursun Çiçek'in yargılanmasıyla ilgili bilgiler edindim." netgazete

Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak
Başbuğ Görevden Alınabilir

Şunu kabul edelim, bunca gelişmeye, uzlaşma adımına, sivilleşme çabasına rağmen, askerin ya kurum olarak ya bir grup olarak meşru hükümeti imhaya, bir toplumsal kesimi hedefe koymaya soyunuyor.

Bu tür belgelerin onlarcası ortaya çıktı, 28 Şubat'tan sonra... Ve hiç biri yalanlanmadı, yalanlanamadı. Ama ya geçiştirildi, ya asker ve merkez medya tarafından önemsenmedi ya da doğrulandı.

Bu kez farklı...

Bu kez en devletçi, Kemalist, hatta orducu yazarlar, gazeteler bile ortaya çıkan belgeye mesafe almak zorunda kaldılar. Tüm meslek kuruluşları ve önde gelen yayın organları askeri yargının habere dair koyduğu yayın yasağını bir sansür girişimi olarak nitelediler.

Bu, önemlidir.

Askerin "gayri meşru siyasi işlevinin hareket alanının iyice daraldığını ve meşruiyetinin tükendiğini" göstermektedir.

Belgenin yayınlanmasından sonra bir dizi gelişme oldu.

Önce yayın yasağı geldi. Başbakan gerekirse yargıya başvuracağız dedi. Askeri Savcılık açıklama yaptı. Ardından Genelkurmay Başkanlığı açıklama yapmak zorunda kaldı.

Bu son açıklama, itham eden ton taşısa da savunma hattında kalıyordu.

Askerin açıklamasındaki şu cümlelerin altı özellikle çizilmelidir:

"Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından bugün açıklandığı şekilde, soruşturmada şu ana kadar elde edilen delillerden Askeri Savcılık, iddia edilen belgenin Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir biriminde hazırlandığına ilişkin bir kanaate ulaşamamıştır. Kriminal inceleme sonucunda, belgenin sahte veya gerçek olduğuna ilişkin, Askeri Savcılık kesin bir kanaate varabilecektir. Önemli olan da, hazırlandığı iddia edilen belgenin sahte veya gerçek olduğunun, Askeri Yargı tarafından en kısa zamanda ortaya çıkartılmasıdır. Belgenin doğruluğu ispat edilirse, sorumluların yasalar çerçevesinde yargı makamları tarafından cezalandırılacağına ilişkin güvencemiz tamdır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu konunun en yakın takipçisi olacaktır. Eğer belge sahte ise, Türk Silahlı Kuvvetleri, bunun kimler tarafından ve ne amaçla hazırlandığının ortaya çıkarılmasının da sonuna kadar takipçisi olacaktır..."

Ortada asker açısından "iradi bir durum"dan çok bir "zorunluluk hali" vardır.

Bu da önemlidir.

Ülke bu sıkıntıları keşke yaşamasa, demokrasi adına utanç verici haller keşke ortaya çıkmasa...

Ama değişimin bedeli buysa, gidilen istikamet doğruysa, şikâyet etmekten çok, sevinmek gerekir.

O zaman soru şudur: Peki şimdi ne olacak?

Askeri savcılığın soruşturma süreci bize çok anlamlı gelmiyor...

Ama o belgenin altında imzası bulunan ismi Kurmay Albay'ı Ergenekon savcısının sorgulayacak olması önemli. Zira belge bir Ergenekon tutuklusunun evinde bulundu.

Sorgu sonrası tutuklama bile gelebilir...

Sonra siyaset var.

Asker, kamuoyuna, gazetecilere meydan okuyucu, had bildirici açıklamalar yapmak yerine, bunu yaptığı, siyasete müdahale etmeye soyunduğu, kaos ortamı yaratmaya çalıştığı için hesap vermelidir.

Aksi halde daha çok andıç ürer...

Bu noktada yargı kadar önemli olan siyasettir.

Hesap sormanın bu açıdan koşulu bellidir:

Siyasetin alanına sahip çıkması, gerekiyorsa Genelkurmay Başkanı'nın görevden alınması...

Bu arada unutmadan, bu koşullarda asker ya sertleşecek ya değişecek böyle bir dönemin kapısı aralanıyor...

Bizce değişim kaçınılmazdır...

Hesap sorma ve yaptırım koşuluyla...

Erhan Başyurt / Bugün

"Hain tuzak" ve çelişkiler yumağı

Ergenekon sanığında ele geçirilen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" Türkiye'yi sarsmaya devam ediyor.

Genelkurmay Askeri Savcılığı ve Genelkurmay Başkanlığı dün alışılmadık şekilde art arda açıklama yaptı.

Savcılık, "şu ana kadar varılan kanaate" dayanarak, belgenin Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlanmadığını iddia etti.

Yani hukuki inceleme sonucunu değil, kanaatini bildirdi.

Açıklamanın en ilginç yanıysa, söz konusu belgeyi hem Taraf'tan hem de İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'ndan istediklerini ama henüz kendilerine ulaşmadığını söylemeleriydi.

Yani savcılık, ellerinde olmayan bir belge üzerinden "kanaat" oluşturmuştu...

Aynı Askeri Savcılık, görmediği halde Genelkurmay'da hazırlanmadığını iddia ettiği söz konusu belge için Cuma günü "devlet sırrı" gerekçesiyle yayın yasağı istemişti.

Üstelik böyle bir yetkisi olmadığını hukukçular da, medya dernekleri de, siyasiler de açıkça dile getiriyor.

***

Genelkurmay'ın açıklaması ise daha net ifadelerden oluşuyor.

Ama her zaman olduğu gibi "tepki gösterme ve bir ders verme" edasıyla kaleme alınmış.

Orgeneral İlker Başbuğ'un daha önce dile getirdiği temel ilke tekrarlanıyor:

"Türk Silahlı Kuvvetleri, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmayan davranış ve düşüncelere sahip bulunan personeli bünyesinde barındırmaz."

Bu "asker sözü" şu an Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu şey.

Umarım gerekli inceleme en kısa sürede tamamlanır.

Türk Silahlı Kuvvetlerimiz'in ancak düşmanları mutlu edecek şekilde yıpranmasına neden olunmaz.

Kaldı ki TSK'nın, iç soruşturmalar konusunda halkın nazarında güven tazelemeye de ihtiyacı var.

Mesela, "Asrın Davası" Ergenekon ile ilgili Genelkurmay içerisinde tek bir soruşturma yapılmadı...

Ayışığı, Sarıkız, Eldiven isimli darbelere ilişkin onlarca delile rağmen, bugüne kadar tek dava açılmadı...

Türkiye'yi sarsan skandal "Eylem Planı" için de, benzer bir sonun yaşanması endişesi var.

Mesela, belgede imzası geçen Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek, soruşturmanın selameti açısından görevden el çektirildi mi?

Söz konusu belge, Çiçek'in devre arkadaşı Ergenekon'un tutuklu sanığı emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatında ele geçirildiğine göre, bu üçlünün ilişkilerine yönelik bir araştırma başlatıldı mı?

Çiçek'in, daha önce yine Taraf gazetesinde yayınlanan ve sivil toplum kuruluşları, iş adamları ve sanatçıları içeren "yasadışı fişlemeleri" yalanlanmadığı halde soruşturuldu mu?

Soruşturuldu ise 28 Şubat darbesinden bu yana Albay Çiçek'in, "Psikolojik Harp Merkezi"nde kesintisiz çalışmasını nasıl izah ediyorsunuz?

'Gereği hemen yerine getirilsin'

Ergenekon 2009'un halen aktif olduğunu gösteren belge medyada köşelere ilginç tespitlerle taşındı. İşte o yazılardan bazıları:

Hasan Cemal (Milliyet): Genelkurmay'da hazırlandığı belirtilen yeni bir 'andıç'la karşı karşıyayız. İçler acısı bir belge... (...) Şimdi sormak lazım: Bunların 'askerlik'le ilgisi ne? Bunlar suç değil mi? Genelkurmay'dan yapılan açıklamaya göre, konuyla ilgili soruşturma başlatılmış... Dileriz, bu konuya Erdoğan hükümeti de eğilir, yargı da harekete geçer, medya da gereğini yapar. Yoksa bu ülkede demokrasi de, hukukun üstünlüğü de lafta kalmaya devam eder.

CUNTA FAALİYETİ Mİ, GÖREV İFASI MI

Fehmi Koru(Yenişafak): Eldeki belge doğruysa ilk elde öğrenilmesi gereken bir tek ayrıntı var: Bu bir cunta faaliyeti midir, yoksa hiyerarşi içerisinde oluşmuş tepeden verilen emirlerle yerine getirilen bir görevin ifası mı? İki durum da kötüdür, hem de ikisi de birbirinden daha kötü... (...) Hiçbir demokratik ülkede, herhangi bir siyasi kadro, kendisine bağlı bir kurumun, iktidardaki varlığına karşı 'psikolojik savaş' yürütme hazırlığı içerisine girmesini sineye çekemez çünkü.

YA BU SORU SORULURSA

Emre Aköz (Sabah): Psikolojik harekát çalışmaları, tam da Başbuğ konuşurken sürüyordu. Şaşırdık mı? Hayır! 2004 sonbaharında, yani Hilmi Özkök döneminde, sivil toplum kuruluşlarını yönetme ve yönlendirme planı yapılmıştı. Yaşar Büyükanıt döneminde de ayrıntılı bir toplum mühendisliği planı hazırlanmıştı. Yani GK Başkanı kim olursa olsun, benzeri çalışmalar yapılıyor. Belli ki bu bir kurum kültürü olmuş.Bir sorum var: Mesela uluslararası bir konferansta, 'Kahraman ordunuz niye vergisiyle beslendiği halka karşı psikolojik operasyon yapıyor' diyenlere ne cevap vereceğiz?

MUSTAFA ÜNAL (ZAMAN)

Taraf'ın ortaya çıkardığı son belge şoklara alışkın Ankara'da bile hemen herkese 'Bu kadarı da olmaz' dedirtti. İrtica ile mücadeleyi amaçlayan bir eylem planı... Tezgahın hedefinde 'AK Parti ve Fethullah Gülen' var. Milletin kendisi yani.

'Eğer doğruysa' kaydı koymak anlamsız. Genelkurmay yalanlamadı, 'Askerî Savcılığa derhal soruşturma emri verildiğini' kamuoyuna duyurdu. Eylem planının sıhhati konusunda en ufak kuşku olsaydı kısa sürede açıklığa kavuşur, kaynağından derhal yalanlanırdı.

Yanlışların bir daha tekrarlanmaması için bu gerekli.

Ankara'da ölüm sessizliği var. Tepkiler yetersiz, çok cılız. Başbakan Erdoğan dün Kars'ta konuştu. "Milletin iradesinin üzerinde hiçbir merci yoktur. Kim ki kendisini Meclis'in üzerinde görürse bu millete haksızlık eder." dedi. Diğer liderlerden dişe dokunur bir itiraz yok.

Hangi ülke ordu içinde birilerinin görevini yasalardan almayan bir eylem planı geliştirmesine hoşgörü ile bakar, görmezden gelir? Belki üçüncü dünya ülkelerinde... Avrupa'yı geçin, demokrasi standardı çok gelişmemiş ülkeler bile böyle bir olaya asla müsamaha göstermez. Kanunları hiçe sayarak, millete tuzak kurarak demokratik rejimin varlığına kasteden bu eylem planını hazırlayan ve ona katkıda bulananlar bedelini mutlaka ödemeli. Genelkurmay'ın soruşturması olumlu bir adım ama yeterli değil, sivil siyaset de gereğini yapmalı. Hukuk, yargı, yasalar niye var ki?

ERTUĞRUL ÖZKÖK (HÜRRİYET)

Taraf Gazetesi'nde dün yayımlanan belgeyi okuyunca, içimden gelen ilk ses şu oldu:

"Acaba Bülent Arınç haklı mıydı?"

Ne demişti Bülent Arınç?

"İyi ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz."

Yeni ve feci bir andıç olayı ile karşı karşıyayız demektir.

İnsan soruyor:

"Yani hálá mı ders almadınız?"

Birtakım kelli felli insanlar oturmuş, bir "Aksiyon Planı" hazırlamışlar.

Amaçları, AKP hükümetini ve Fethullah Gülen'i yıpratmak.

Yani alenen suç. Hem de ağır bir suç.

Belgeyi okuyunca sadece iki şey söyleyebilirsiniz:

Ya, "Vahim bir provokasyon."

Ya da "Geri zekálılık örneği"...

GÜLAY GÖKTÜRK (BUGÜN)

Genelkurmay'ın beyni sayılabilecek bir birim olan Harekat Başkanlığı'nda, hem de bundan sadece iki ay önce hazırlanan bir eylem planında Türkiye ordusunun kendi halkına karşı savaşan bir ordu haline getirilmesinin planı yapılmış. Meşru hükümeti yıkmak için harekete geçilmesi, halka karşı komplolar kurulması, etnik sorunların tahrik edilmesi, bazı komşu ülkelerle aramızın açılması, suçsuz insanlara karşı provokasyonlar düzenlenmesi, iftiralar atılması düşünülmüş ve bütün bu korkunç suçlar, altında bir kıdemli albayın imzasıyla resmi bir rapor haline getirilmiş.

Böyle bir eylem planı ordu içine sızmış birkaç kişinin işi olabilir mi?

Böyle bir plan emir-komuta zinciri dışında, birkaç subayın kafasına esip de hazırladığı bir plan olabilir mi?

Gelinen bu noktada, ordu yönetiminin yukarıda sorulan soruların bütün toplumun kafasında olan sorular olduğunu anlamasında fayda var. Ortaya çıkan bu suç planının "münferit bir olay", faillerinin de ordu içine sızmış birkaç suçlu olduğuna inanmanın çok zor olduğu bir noktadayız.

OKTAY EKŞİ (HÜRRİYET)

Bu yeni belgeyi hazırlayana da yazık olsun, ona böyle bir görev veren varsa ona da...

Ama devlet hayatında "yazık olsun" demek gibi bir yaptırım yoktur. Onun gereği, ya "Bu Genelkurmay’a atılmış bir iftiradır" demek -diyebilmek- sonra da hesabını sormaktır.

Veya "Haber doğrudur. Yasalara aykırı görev vermek de o görevi yapmak da suç teşkil ettiği için şu şu isimli ilgililer hakkında şu yasal işlem yapılmıştır" demektir.

Bundan bir kelime eksik ifade, örneğin "konunun tüm yönleriyle incelenmesi maksadıyla soruşturma başlatıldığı" yolundaki beyan "ilgilileri" rahatlatmaya yeter ama kamuoyunu değil.
aktifhaber

Mümtaz'er Türköne
Eşkıya ve asker farkı

Durum, bir millet olarak sahip olduğumuz her şeyi tepeden tırnağa gözden geçirmemizi gerektirecek kadar vahim. Genelkurmay'ın koridorlarında hazırlanan bir komplolar zinciriyle, bir darbe teşebbüsüyle, bir hukuksuzluk örneği ile değil, devleti ve bizi bir arada yaşatan hukuku bütünüyle "yok" hükmüne sokacak bir sapkınlık hali ile karşı karşıyayız. Düpedüz devlet gücü ile eşkıyalık bu.

Hırsız malınıza kasteder; katil canınıza. Bir başkası ırza düşmandır. Eşkıya dağda ve şehirde örgütlü biçimde, bu suçların tamamını işler. Silahla mala, cana, ırza saldırır. Eşkıyanın en amansızı ise asker kaçağıdır. Cihan Harbi ile Kurtuluş Savaşı yıllarında dağları tutan asker kaçakları bize cephede savaştığımız düşmandan daha fazla zarar vermişti. Üzerinde üniforması, elinde silahı ile yağma yapan, cinayet işleyen, ırz-namus bırakmayan bu askerden bozma eşkıya zümresinin yol açtığı dehşet Anadolu'da hâlâ anlatılır.

Şu popüler türküyü, bu gözle yeniden okuyalım: "Zaptiye dağı sarar/Dağda kaçaklar arar/Eşkıyadan da beter/ Saklan be Halil İbrahim." Bizde Halil İbrahim'ler de, Halil İbrahim'e medhiyeler düzenler de çok.

Varınızı yoğunuzu ortaya koyarak, dişinizle-tırnağınızla bir kurtuluş mücadelesi veriyorsunuz. Yunan ordusu Ankara'ya dayanmış. Millet her şeyini Balkan Savaşları ile başlayan ve on yılı aşan savaşlar boyunca tüketmiş. Ve sizin başınızdaki en büyük bela neredeyse cephedeki ordunuz kadar yekun tutan dağlardaki asker kaçakları. Cephede düşmanla savaşan askerinizin geride bıraktığı ve uğruna savaştığı sevdiklerinin karşısına, devletin verdiği üniforma ile çıkıyor; devletin verdiği silahı doğrultuyor. Çetelerden mahallinde hükümetler kurup kendilerince nizamlar tesis ediyorlar. Hangi düşman daha tehlikeli? Cephedeki düşman mı? Halkı soyan, sizi arkadan vuran, sırtında üniforma, elinde orduya kayıtlı silahla eşkıyalık yapanlar mı?

Türkiye zorlu bir ekonomik krizden geçiyor. Gencine iş bulmanın, yoksulunu doyurmanın tasasını yaşıyor. Dünya dağılıp yeniden kurulurken bölgesinde bir istikrar ve güven merkezi oluşturmaya çalışıyor. Avrupa Birliği içinde, Kıbrıs için Yunanlılara karşı soğuk bir savaş yürütüyor. Ermenistan'ı dize getirmek için kurulu dengelerle oynuyor. 25 yıldır ülkeyi kan gölüne çeviren Kürt Sorunu'nu çözmek, ülkenin birliğini ve dirliğini yeniden tesis etmek için hamle yapmaya hazırlanıyor. Toplumdaki Alevî-Sünni düşmanlığını sona erdirmek için dikkatli ve özenli adımlar atıyor. Türkiye ekonomisiyle, toplumuyla, siyasetiyle ve diplomasisiyle her cephede dişiyle-tırnağıyla bir savaş veriyor.

Birileri çıkıyor, devletin verdiği üniformayı giyerek, orduya kayıtlı silahı kullanarak Türkiye'nin boğuştuğu her sorunu içinden çıkılmaz hale getirecek, attığı her ileri adımı baltalayacak entrikalar ve komplolar tezgâhlıyor. Devletin silahı ile devletin kendisine, halkına ve alî çıkarlarına kurşun sıkıyor. Ne için? Kendi iktidar hesabı için. Kendi çıkarı için. Eşkıyalık suçuyla yargılanan ortaklarını kurtarmak için.

Hükümete, halka, hatta kendi silah arkadaşlarına komplolar kuran, her millî soruna bir komplo malzemesi olarak bakan bu adamların Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu dağlarında düzen kurmuş asker üniformalı eşkıyadan ne farkı var?

1826'da yeni bir ordu kurup, eski merkezî ordumuzu topa tutarak imha ettik. Mondros'ta ordumuz lağvedildi. Erzurum'da yenisini kurup, hem İstanbul'daki ordu merkezine (Kuvva-yı İnzibatiye'ye), hem dağlardaki askerden eşkıyaya, hem de Yunan ordusuna karşı Büyük Millet Meclisi'nin emir ve komutasında savaştık ve bir zafer kazandık.

Şimdi ise, askerden eşkıyanın peşinde olduğu eşkıyalık düzenine Türkiye'yi teslim etmemek görevi, başta hükümet olmak üzere bu ülkenin gerçek sahiplerinin; yani hepimizin.
zaman

Erdoğan'dan İrTİCA Planına Tepki
14 Haziran 2009

Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı ileri sürülen 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili olarak ilk açıklamasını yaparken yol haritası çizdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı ileri sürülen 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili olarak ilk açıklamasını yaptı.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''İşte son günlerde, gazetelerin yaptığı haberleri görüyorsunuz. AK Parti üzerinde oynanması düşünülen oyunları görüyorsunuz. Şu anda bizler de bunları araştırıyoruz. Gerekirse biz de ilgilerle onlara yönelik olarak davaları açacağız'' dedi.
aktifhaber

Dolmabahçe ve asker-siyaset ilişkileri
13 Haziran 2009
Murat Yetkin/Radikal

Dünkü Taraf gazetesinde yer alan haber, tam da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 4 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile görüşmesi hakkında önce atv ardından NTV televizyonlarında yaptığı açıklamalar üzerine geldi.
Atv televizyonunda 4 Mayıs görüşmesinin Türkiye’de asker-sivil (belki asker-siyaset daha doğru) ilişkilerinde dönüm noktası sayılabileceğini kabul eden Başbakan, NTV’de kendisinin bu konuda konuşmayacağını, ancak Büyükanıt konuşursa kendisinin de ‘bazı şeyleri’ açıklayabileceğini söyledi.
Bir gün önce Başbakan Erdoğan ile konuşan Murat Akgün dün de benzeri konularda CHP lideri Deniz Baykal ile konuştu. Baykal, Erdoğan’ın ‘ben konuşmam’ sözlerini de, Büyükanıt’ın konuşmama tutumunu da eleştirdi. Baykal’a göre, madem Büyükanıt görüşmeye üniforma ile gitmişti, madem görüşme resmi bir makamda (Başbakan’ın İstanbul’daki makamında) cereyan etmişti, yani özel bir buluşma değildi, öyleyse içeriğinin en azından şimdiki Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a açıklanmamasını anlamak zordu. Baykal’a göre bu bilginin iki kişi arasında kalmaması, en azından devlet sistemine dahil olması gerekiyordu.
O görüşmenin devlet bilgisine dönüşüp dönüşmediği konusunda bir açıklama yok. Ancak Başbakan o görüşmenin asker-siyaset ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu söylediğine göre, en azından devletin ‘çekirdeği’ diyebileceğimiz birkaç kişinin görüşmenin içeriği hakkında fikir sahibi edildiğini var sayabiliriz. Aksi halde, sonuçları itibarıyla da iki kişi arasında kalan görüşmenin, Türkiye’de devlet işleyişinin temel sorunlarından olan asker-siyaset ilişkilerinde dönüm noktası sayılabileceği saptaması havada kalır. O sonuçlar paylaşılmış olmalı ki, ilişkilerin akışı değişmiş olsun.
Peki Dolmabahçe görüşmesinden sonra Türkiye’de asker-siyaset ilişkileri değişti mi? Değiştiyse nasıl değişti? O dönem ve sonrasına kısaca bakalım:

* 23 Nisan gecesi AK Parti üst kademelerinde daha çok da Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener ekseninde olanlar sonucunda Başbakan Erdoğan, Büyükanıt’ın beklentisi doğrultusunda cumhurbaş-kanlığına Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ü değil, kendisini de değil, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü aday gösterdi.

* Sabih Kanadoğlu’nun (ilk başta CHP lideri Baykal’ın fazla itibar etmediği) 367 tezi bir anda Meclis gündemini kapladı. ANAP ve DYP’nin kenara çekilmesiyle 27 Nisan günü Gül 367’yi bulamadı. Bir kaç saat sonra CHP Anayasa Mahkemesi’ne gitti. Birkaç saat sonra Büyükanıt, e-muhtırayı yayımladı.

* Erdoğan aynı gece kurmaylarını topladı ve altta kalmamaya karar verdi. 28 Mayıs’ta Cemil Çiçek, o güne dek bir hükümetin askerin muhtırasına ilk karşı çıkışını okudu. Erdoğan 1 Mayıs’ta erken seçim kararını açıkladı. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimi için de düğmeye bastı.

* Erdoğan 4 Mayıs’ta Büyükanıt’ı Dolmabahçe’ye çağırdı; iki buçuk saat görüştüler.

* 12 Haziran’da İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu açıklanan 27 bomba ile iddia edilen Ergenekon operasyonu başladı.

* 22 Temmuz’daki seçimde AK Parti yüzde 47 destekle güçlenerek hükümeti korudu. Yeni Meclis 28 Ağustos’ta Gül’ü cumhurbaşkanı seçti. PKK 22 Ekim’de Dağlıca karakolunu basıp 12 askeri şehit etti. Erdoğan, Büyükanıt ile bir araya gelip Amerikalıların karşısına ortak heyetle çıkmaya karar verdi. Erdoğan’ın 5 Kasım’da Bush ile görüşmesi ardından Irak’taki PKK varlığına karşı ABD’nin Irak harekâtı sonrasında ilk sınır ötesi harekât 1 Aralık’ta yapıldı.

* Ergenekon operasyonunda emekli subayların gözaltına alındığı ilk operasyon 21 Ocak 2008’de Veli Küçük ile başladı. Temmuzda emekli Orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon ile zirveye çıktı. Emekli generaller, darbe girişimi dahil terörle mücadele yasası kapsamındaki suçlamalarla sivil mahkemede yargılanıyor.

* Erdoğan 24 Haziran’da görevi yakında devralacak Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ ile (tıpkı Hilmi Özkök’ten devralacak Büyükanıt ile yaptığı gibi) başbaşa bir görüşme yaptı. Başbuğ 30 Ağustos’ta görevi devraldı. Fevzi Çakmak’tan bu yana Bakanlar Kurulu’na gidip bilgi veren ve Başbakan’a haftalık sunum yapan ilk Genelkurmay Başkanı oldu. 14 Nisan 2009’da Harp Akademileri konuşmasıyla asker-siyaset ilişkilerine Batı demokrasilerine yakın bir bakış getirdi.
Peki o zaman Taraf’ın dünkü haberini nasıl açıklamalı? Genelkurmay, Nisan 2009 tarihli olduğu ve AK Parti ile Fethullah Gülen grubuna karşı kara propaganda dahil şaibeli yöntemlerin kullanılmasını, Ergenekon’da suçlananlara sahip çıkılmasını öngördüğü ileri sürülen askeri belgenin varlığını yalanlamadı. Bu tek başına doğrulama da sayılmaz; Genelkurmay askeri savcılığının soruşturma açtığı açıklandı ama, soruşturmanın böyle bir belgenin dışarı sızıp haber yapılmasına mı, yoksa emir-komuta zinciri dışında böyle bir siyasete müdahale girişimine kalkışılmış olmasına mı, yoksa sahte belge hazırlanmış olması ihtimaline karşı mı açıldığı belli değil. Akşam saatlerinde gelen yayın yasağı akılları daha da karıştırdı.
Genelkurmay’ın bir an önce belge gerçekse ne anlama geldiği konusuna açıklık getirmesi asker-siyaset ilişkilerinin dengesi ve demokrasinin sağlıklı işlemesi açılarından yarar var.

FETHULLAH GÜLEN’İN BELGEDEN HABERİ VAR MIYDI?
17 Haziran 2009

odatv.com kuşkusuz ilginç bir soru ortaya atıyor.
Ama bunu somut olgulara dayandırıyor.
Sözü uzatmadan hemen olguları sıralayalım....

1)
Tarih: 6 Nisan 2009…
Fethullah Gülen, herkül.org sitesinde bir açıklama yaptı:
“Dün olduğu gibi bundan sonra da, dışardan da beslenen bazı şer odakları en samimi müminleri ve hakiki Müslümanları terörist gibi göstererek irtica yaygarası koparabilirler…"

2)
Tarih: 14 Nisan 2009…
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı yıllık değerlendirmede şöyle dedi:
“Bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.”

3)
Tarih:12 Haziran 2009
Taraf gazetesinin haber başlığı şöyleydi:

‘AKP ve Gülen’i Bitirme Planı’

Haber şöyle devam ediyor:

Deniz Kurmay Albay Çiçek imzalı, “gizli” ibareli “İrticayla Mücadele Eylem Planı”, hükümeti ve Fethullah Gülen cemaatinin, başta ordu içindekiler olmak üzere bütün mensuplarını hedef alıyor. Planın “İcra” bölümünde şöyle deniyor: Laik düzeni yıkıp İslam devleti kurma hayalindeki AKP hükümeti ve Gülen grubu başta, dinî oluşumların faaliyetlerine son vermek için çalışılacaktır. Dört sayfalık planın “Durum” bölümünde, “Ergenekon adı altında, TSK’ya büyük emeği geçmiş emekli ve muvazzaf askeri personel yersiz ithamlarla lekelenmektedir” saptaması var” haberi yapıldı…

4)

Tarih:16 Haziran 2009...

Şimdi de bir haber de bizden, yani Odatv’den verelim:

”Genelkurmay uzun süredir faaliyetlerini izlediği ve cumhuriyet ve demokrasiye tehdit olarak gördüğü; bürokrasi, yargı, emniyet içinde örgütlü olduğu bilinen ve son örnekte görüldüğü gibi ordu içinde faaliyete geçen cemaate karşı harekete geçecekti.
Bu hareket hukuk dışı bir hareket olmayacaktı. Yani “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” isimli sahte olduğu tahmin edilen belgede söz edildiği gibi komplolar yaşanmayacaktı. Cemaatin bünyesi ve devletin içindeki faaliyetleri deşifre edilerek sonlandırılacaktı.
İşte tam bu sırada cemaat tarafından “İrticayla Mücadele Eylem Planı” isimli sahte bir belge yaratıldı. Bu belge önce Ergenekon Operasyonu adına yapılan baskınında eski askerin evinde “bulundu”. Ardından da bu belge emniyet içinden basına servis edildi.
Peki bu belge ne işe yaradı?
Cemaat bu belge sayesinde kendisine yönelik hukuki bir hareketi engellemeyi amaçladı. Cemaat karşıtı atılacak soruşturmaların meşruiyetini ortadan kaldıran bir hukuksal ve kamusal yapı yarattı.

SONUÇ:

Şimdi sorumuz şu:
Bu olguları göz önünde bulundurarak şu sorunun yanıtını verir misiniz:

Fethullah Gülen, “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesini biliyor muydu?
Odatv.com

CEMAAT OLAYLARI AMERİKA'YA NASIL ANLATTI
16 Haziran 2009
Cemaatin İngilizce yayın yapan gazetesi kendisini batılı kaynaklarda ABD ve AB başkentlerinde “referans gazetesi” ilan etmişti. Son dönemde Zaman ve Today’s Zaman arasındaki editoryal yorum farkı, nuans arayışları Taraf gazetesinin belge haberi ile tamamen çöp sepetine gitmiş görünüyor.

İnternet üzerinden propaganda bültenine dönüşen Today’s Zaman önce “Military’s Evil Plot against Gulen and AKP” (Ordu’nun AKP ve Gülen’e yönelik Hain planı) şeklinde haddini ve boyutunu aşar şekilde manşet attı.

“Ordu darbeyi kabul etti” diye başlık attı

Pazartesi günü de internet sitesinde iyice kafaları karıştıran başlıklar atan Today’s Zaman önce “Ordu darbeyi yalanladı” diye yazdı.. İki saat sonra “Ordu darbeyi yalanlamadı” diye başlığını değiştirdi.

Today’s Zaman’ın incilerine daha yakından bakalım:

Ordu darbe planının YALANLAMADI Gülen: Komplo sadece halkı hedef alıyor.

Başbakan “Kara kuvvetlerinin darbe planını yargıya götürebiliriz” dedi.

Joost Lagendijk: Darbe iddiaları korkunç

Sivil Toplum Kuruluşları: Darbe planlayıcılarının demokrasilerde yeri yoktur

Today’s Zaman’ı okuyan bir yabancı kaynak Türkiye’de gerçekten darbe olduğunu düşünür. Dahası Hükümet ve Genelkurmay’ın bu konuda iki ayrı soruşturma başlattığı, Genelkurmay’ın son yaptığı açıklamanın detaylarını “Belge bizden çıkmamıştır” açıklamalarını da asla öğrenemez.

Gazetenin internet sitesini kimler hazırlıyor bilemiyoruz ama cemaatin son dönemde sorgulandığı ABD ve Avrupa’da “Darbe oldu” ve “Asker bile kabul etti” gibi haberlerinin yalan olduğu artık her yerde konuşuluyor.
Odatv.com

BU 5 BELGEYE DE SAHTE DEMİŞTİ
18 Haziran 2009
Genelkurmay, bu 5 belge için de sahte demişti...

Son günlerde 'İrticayla Mücadele Planı' adlı belgenin kendi bünyesinde hazırlanıp hazırlanmadığını araştıran Türk Silahlı Kuvvetleri, daha önce Ergenekon klasörlerine giren beş belge için 'Bize ait değil' demişti

Genelkurmay Askeri Başsavcılığı, Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda hazırlandığı iddia edilen ‘İrticayla Mücadele Planı’ için “Bize ait olmadığı kanaatindeyiz” dedi. Türkiye’de fırtınalar koparan ‘belge’yle ilgili inceleme süreci devam ediyor. Sonuç merakla bekleniyor.
Genelkurmay daha önce de Ergenekon operasyonu sırasında ele geçirilen ve TSK’ya ait olduğu iddia edilen bazı belgeleri incelemiş, TSK’ya ait olmadığı sonucuna varmıştı. Genelkurmay Askeri Savcılığı’ndan yapılan açıklamaya göre ‘Oluşum’ ve ‘Panzehir‘ gibi isimlerle anılan bu belgeler, TSK’ya ait değildi, ancak TSK’nın belge tekniği taklit edilerek hazırlanmışlardı.
* Ergenekon soruşturması sırasında şüphelilerde ele geçirilen bazı belgeler Genelkurmay, MİT ve Emniyet’e soruldu.
* Genelkurmay’a sorulan sorulara, Genelkurmay Adli Müşavirliği ve Genelkurmay Askeri Savcılığı’ndan iki ayrı tarihte iki yanıt geldi. Bu yanıtlar Ergenekon’un ikinci iddianamesine şu açıklamalarla girdi:

‘ORDUDA BİR ERGENEKON OLUŞUMU YOK’: ‘Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturma kapsamında; Genelkurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde böyle bir (Ergenekon) oluşumun bulunup bulunmadığı hususları sorulmuş olup, Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği’nin 24 Eylül 2007 tarih ve 3050-635-07-O.Ö. sayılı cevabi yazılarında; bir oluşumun Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde bulunmadığı’ belirtilmiştir.

‘TSK’YA AİT OLMAYAN’ BELGELER’: Elde edilen örgütsel doküman ve belgelerde geçen bazı terimlerin bu örgütün sanki devletin içinde bir kurum olduğu yolunda bir izlenim yaptırmas
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2402
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Arl 26, 2013 6:20 pm    Mesaj konusu: Genelkurmay, bu 5 belge için de sahte demişti... Alıntıyla Cevap Gönder

Başbuğ'un Haberi Olmadan Asla!
18 Haziran 2009
'Bu belge Genelkurmay Başkanı'nın emri olmadan hazırlanamaz. Hiç kimse böyle bir şeye cesaret edemez'' İşte ayrıntılar...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
TSK Avukatlıktan VazgeçsinTSK'DAN YENİ AÇIKLAMA''Ya Plan Hayata Geçirilseydi''TSK'da Bir Günde 3. Açıklama !Genelkurmay'dan 2 Skandal Hata

Taraf'ın Türkiye'nin gündemine taşıdığı AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"nı değerlendiren emekli bir paşa, "TSK'da hiçbir albay hatta general üstlerinden emir almadıkça böyle bir belge hazırlayamaz. Hatta bu belge Genelkurmay Başkanı'nın emri olmadan hazırlanamaz" dedi.

'İrticayla Mücadele Eylem Planı' belgesinin sahte mi gerçek mi olduğu tartışmaları üzerine liberalses.com sitesi, uzun yıllar TSK'da görev yapmış emekli bir komutanla görüştü. Sitede komutanın kimliğiyle ilgili "27 Mayıs 1960 darbesinden başlayarak tüm müdahaleleri şahsen yaşamış. 27 Mayıs ve 12 Mart'ta babası 'Paşa' rütbesiyle görev almış. Kendisi ise 12 Eylül 1980 darbesini ve 28 Şubat postmodern darbesini, görevde yaşamış bir isim. Bu yüzden söyledikleri oldukça kayda değer" bilgisi veriliyor. Çiçek Başbuğ'a çok yakın Paşa görüşmede "TSK'da hiçbir albay, hatta hiçbir general üstlerinden emir almadıkça böyle bir belge hazırlayamaz. Hatta bu belgeyi hazırlamak için üstlerinizin de emir vermesi yetmez.

Genelkurmay karargâhında görev yapıyorsanız, bağlı olduğunuz Genelkurmay II. Başkanı'nın emri bile yetmez bu belgenin hazırlanmasına. Yani bu belge Genelkurmay Başkanı'nın emri olmadan ha-zır-la-na-maz" diyor.

Paşa 1960 darbesi sonrası orduda işleyişin değiştiğini ve belgeyi hazırlayan Deniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek'in, İlker Başbuğ'a çok yakın bir isim olduğunu da söylüyor. "27'Mayıs 1960öncesi kudretli albaylar dönemidir. Bu dönemde ordunun belkemiği albaylardan oluşuyordu. Ancak darbe sonrasında yaşananlardan sonra albaylık rütbesi törpülendi. Özellikle karacılarda emir komuta zinciri o kadar katıdır ki, alt rütbeli bir generali üst rütbesi çok rahatlıkla azarlar. Üstünüze karşı hiçbir şey yapamazsınız. Genelkurmay Karargâhı'nda görev yapan, Başbuğ'a yakınlığı bilinen bir albayın, Genelkurmay Başkanı'ndan habersiz böyle bir belgeyi hazırlaması mümkün değildir."

"Felaket senaryosu gibi"

"Böyle bir belgenin hazırlanması emrini veren Genelkurmay Başkanı ise, bu felaket senaryosudur" diyen paşa, belgenin varlığının net sözlerle inkâr edilemediğinin gerekçesini ise şu sözlerle açıklıyor: "Yarın bir gün karşılarına çıkar diye korkuyorlar ki bu korkuda haksız değiller. O yüzden belgeyle ilgili tartışmalar, gerçek mi, değil mi eksenine kaydırıldı."

Paşa, görüşmede belgelerin sızdırılmasıyla ilgili ise şu bilgileri aktarıyor: "Bugün tüm toplumda olduğu gibi TSK içinde de muhafazakâr subay, AKP'yi destekleyen, ona oy veren ya da sempati ile bakan pek çok isim vardır. Belgeler bunlardan çıkmış olabilir. Bir de uzun süredir bu mücadele şekli ve yönteminin yanlışlığı konusunda hemfikir olmuş generaller var.

''Onlardan da çıkabilir."

Plan nerede hazırlandı

İrticayla Mücadele Eylem Planı, içeriğiyle birlikte, planın komuta kademesince mi yoksa komuta katı bilgisi dışında mı hazırlandığı tartışmalarını da beraberinde getirdi.

Bu tartışmayı daha iyi anlayabilmek için karargâhta işleyişin nasıl olduğuna bakmak gerekiyor. Karargâhtaki en üst birim Genelkurmay Başkanlığı. Başkanın altında ise Genelkurmay 2. Başkanı görev yapıyor. 2. Başkan, Genelkurmay Başkanı adına hareket etmekle görevli. Koordinasyon başta olmak üzere, tüm faaliyetleri Genelkurmay Başkanı adına yürütüyor. Kendisinin bilgisi dışında karar alamıyor.

2. Başkanlığa bağlı yedi birim bulunuyor ve bunlara "J Başkanlıkları" deniyor. Bu binada "Eğitim Öğretim, Plan Prensip, Personel Şube Başkanlığı, Harekât Başkanlığı" gibi yedi ayrı birim bulunuyor. Eylem Planı'nı hazırlayan 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü de Harekât Başkanlığı'na bağlı olarak çalışıyor.

"J Başkanlıklarının başında Korgeneral rütbesinde paşalar bulunuyor. Yalnız bu birimlere başkanlık yapmadan önce Korgenerallerin Kolordu Komutanlığı görevinde bulunmaları zorunluluğu var. "J Başkanlıkları", bu görevin ardından da "Ordu Komutanlığı" görevine atanıyor.

"J Başkanlığı"na bağlı yedi birimin altındaki şubeler, başkanın emri doğrultusunda faaliyet sürdürüyor. "J Başkanlığındaki Korgeneraller ise 2. Başkan olan Orgeneral'e bağlı olarak çalışıyor. 2. Başkan da Genelkurmay Başkanı'na bağlı olarak görevini sürdürüyor ve kendisinin emri olmadan bir faaliyet yürütemiyor.
Taraf

BU 5 BELGEYE DE SAHTE DEMİŞTİ
18 Haziran 2009
Genelkurmay, bu 5 belge için de sahte demişti...

Son günlerde 'İrticayla Mücadele Planı' adlı belgenin kendi bünyesinde hazırlanıp hazırlanmadığını araştıran Türk Silahlı Kuvvetleri, daha önce Ergenekon klasörlerine giren beş belge için 'Bize ait değil' demişti

Genelkurmay Askeri Başsavcılığı, Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda hazırlandığı iddia edilen ‘İrticayla Mücadele Planı’ için “Bize ait olmadığı kanaatindeyiz” dedi. Türkiye’de fırtınalar koparan ‘belge’yle ilgili inceleme süreci devam ediyor. Sonuç merakla bekleniyor.
Genelkurmay daha önce de Ergenekon operasyonu sırasında ele geçirilen ve TSK’ya ait olduğu iddia edilen bazı belgeleri incelemiş, TSK’ya ait olmadığı sonucuna varmıştı. Genelkurmay Askeri Savcılığı’ndan yapılan açıklamaya göre ‘Oluşum’ ve ‘Panzehir‘ gibi isimlerle anılan bu belgeler, TSK’ya ait değildi, ancak TSK’nın belge tekniği taklit edilerek hazırlanmışlardı.
* Ergenekon soruşturması sırasında şüphelilerde ele geçirilen bazı belgeler Genelkurmay, MİT ve Emniyet’e soruldu.
* Genelkurmay’a sorulan sorulara, Genelkurmay Adli Müşavirliği ve Genelkurmay Askeri Savcılığı’ndan iki ayrı tarihte iki yanıt geldi. Bu yanıtlar Ergenekon’un ikinci iddianamesine şu açıklamalarla girdi:

‘ORDUDA BİR ERGENEKON OLUŞUMU YOK’: ‘Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturma kapsamında; Genelkurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde böyle bir (Ergenekon) oluşumun bulunup bulunmadığı hususları sorulmuş olup, Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği’nin 24 Eylül 2007 tarih ve 3050-635-07-O.Ö. sayılı cevabi yazılarında; bir oluşumun Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde bulunmadığı’ belirtilmiştir.

‘TSK’YA AİT OLMAYAN’ BELGELER’: Elde edilen örgütsel doküman ve belgelerde geçen bazı terimlerin bu örgütün sanki devletin içinde bir kurum olduğu yolunda bir izlenim yaptırması sebebiyle elde edilen örgütsel içerikli dokümanlar Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilerek sorulmuş olup, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın 15 Nisan 2008 tarihli cevabi yazılarında;
* ‘29 Ekim 1999 tarihli ‘ERGENEKON OLUŞUM’ isimli belgenin Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olmadığı belge içinde Tük Silahlı Kuvvetleri içinde geçen her türlü bilgi ve ifadenin Türk Silahlı Kuvvetleri ile hiçbir ilgisinin olmadığı,
* 1 Mayıs 2000 tarihli ‘PANZEHİR’ başlıklı belgenin Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olmadığı, ayrıca söz konusu belgenin Türk Silahlı Kuvvetleri ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı,
*Kuvvetler Mesaj Formu ve Kara Kuvvetleri Mesaj Formu yazılı evrakın içeriğinin Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgisinin olmadığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde mesaj alışverişinde kullanılan mesaj formuna benzetilmeye ve Türk Silahlı Kuvvetlerine ait bir belge gibi gösterilmeye çalışıldığının saptandığı,
* Sevgi ERENEROL’dan elde edilen Derin Ergenekon isimli belgenin Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olmadığı, ayrıca söz konusu belge içinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili geçen her türlü bilgi ve ifadenin Türk Silahlı Kuvvetleri ile hiçbir ilgisinin olmadığı,
* Tuncay GÜNEY’den ele geçen Çakır Paşa’nın Alevi Sevgisi’ (Oktay YILDIRIM’ın flash belleğinde ve İsmail YILDIZ’ın bilgisayarında ele geçirilmiştir), Alevilikle ve Ermenilerle ilgili bazı yazılar, MİT, Hizbullah, Susurluk ile ilgili yazı ve raporlar Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olmayıp, belge içinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili geçen her türlü bilgi ve ifadenin Türk Silahlı Kuvvetleri ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı, belirtilmiştir.

TAKLİTÇİLER VE ESKİ ÜNİFORMALILAR: Söz konusu belgelerin; Türk Silahlı Kuvvetlerine ait belgelerin yazım teknikleri taklit edilerek veya bilgisayar teknikleriyle kurgulanarak oluşturulduğu, son zamanlarda bu tip olaylarla sıklıkla karşılaşıldığı, yapılan adli soruşturmalarda kendisine rütbeli şahıs görüntüsü veren kişilerin çeşitli oluşumlarda ve ticari kuruluşlarda Türk Silahlı Kuvvetleri ile yakın ilişki içinde olduğu yönünde izlenim yaratarak illegal yollarla menfaat temin etmeye çalıştıkları, bunlardan bazılarının geçmişte üniforma giymiş olmalarının Türk Silahlı Kuvvetleri ile halen bir ilişkileri olduğunu göstermeyeceği, bu tip faaliyetlerin gerek kamuoyunda gerekse Türk Silahlı Kuvvetlerinde esefle karşılanacağı’ bildirilmiştir.”

TSK’ya ‘ait olmayan’ bir belge: Panzehir

Panzehir adlı ‘belge’ Veli Küçük ve Ümit Oğuztan adlı Ergenekon şüphelilerinde ele geçirildi. Kapağında PANZEHİR ETNİK/BÖLÜCÜ OPERASYONLARIN TASFİYESİ, KÜRT HAREKETİ VE TÜRK KÜRT KARDEŞLİĞİ, “İSTANBUL /1 MAYIS 2000 gibi ifadeler yeralan 15 sayfalık belgede 21 Yüzyılda en önemli sorunlardan birisinin terör olacağı, bu nedenle terör gruplarının kontrol altında tutulması gerektiği, gereğinde ‘Naylon Terör Gruplar’ oluşturularak terör dünyasına yön verilmesi ve güçlü istihbarat örgütlerinin kurguladığı oyunun içinde mutlaka yer alınması gerektiği görüşleri yeraldı.
Dokümanda ‘Operasyon’ başlığı altında, PKK’nın bitirilmesi için ilginç bir plana yer verildi. Plana göre Abdullah Öcalan’ın tutuklu olmasından faydalanılarak PKK yönetim kadroları tasfiye edilecek, yerine TSK mensuplarından seçilmiş genç, donanımlı ve uygun subayların atanacaktı. Bu operasyon sonucu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni parçalamaya yönelik Kürt hareketine son verilebileceği gibi Kuzey Irak bölgesinde kurulmaya çalışılan kukla Kürt devletinin de önüne geçileceği iddia edilmişti.
Kaynak: Radikal

TARAF CEMAATTEN BELGENİN ÖDÜLÜNÜ ALDI
19 Haziran 2009

Taraf Gazetesi'nin mali kaynakları her daim tartışma konusu oldu.
Bunun temel nedeni de, gazete yönetiminin sık sık "batıyoruz, bu ay sonunu getirmemiz zor" gibi açıklamalar yapması.
Medyaya yansıyan son açıklama gazete yönetiminin çalışanlarına "Haziran'da para bulma umudumuz var, eğer o da olmazsa herkes kendine iş arasın" şeklindeydi.
Bu "kaynak" neresidir, bilinmiyor.
Ancak görünen bazı kaynaklar var.
Taraf Gazetesi "İrticayla Mücadale Eylem Planı" belgesinden sonra tam sayfa reklamlar almaya başladı.
İşin ilginç tarafı reklamı veren şirketlerin adı daha önce medyada "cemaatin şirketleri" diye çıkmasıydı.
Tabii serbest piyasada şirketler getirisi olan yayın araçlarına reklam vermekte özgürler. Şirketlerin bu politikalarına kim karışabilir ki...
Uzatmayalım...
Bakalım Taraf Gazetesi'ne bugün kimler ne reklam verdi:
Gazetenin ikinci sayfasında tam sayfa UFO vantilatörleri reklamı var. Şirket yeni bayiler bulmak için Taraf Gazetesi'ni seçmişti! Demek ki Taraf'ı esnaflar da okuyordu...
Taraf'ın üçüncü sayfasının dörtte üçü bir reklamla kaplıydı: Bellona.
Kayserili mobilya şirketi de reklam için Taraf'ı seçmişti.
Türk Telekom sadece son günlerde değil bir süredir Taraf'a reklam veriyor. Zaten bu şirket ayrıca cemaate yakın internet sitelerine de bol bol reklam vermesiyle tanınıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, "yaya üst geçitleri" proje yarışmasını Taraf'ın 13'üncü sayfasını bütünüyle kaplayan tam bir sayfalık ilanla duyurdu.
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın "stajyer kontrolörlük giriş sınavı" duyurusu yarım sayfaydı.
Taraf'ın arka sayfasında ise Sinbo Magazalar zincirinin yarım sayfa reklamı vardı.

Ayrıca gazetede çeşitli çeyrek sayfalık reklamlar-ilanlar da bulunuyor.
Sonuçta görünen o ki, Taraf sansasyonel haberler yaptıkça reklam-ilan almayı sürdürecek.
Bilindiği gibi Taraf ayrıca okuyucu kitlesinin hiç ilgisini çekmeyecek reklamları almasıyla da odatv'ye haber olmuştu.
odatv.com

Taraf Belgesinin Kaynağını Açıklıyoruz
Barış Terkoğlu
OdaTV

Dün Taraf Gazetesi’nde yayınlanan ve gerçekten büyük tartışma yaratan bir haber var. Bu haberin özeti şöyle Ergenekon Operasyonu kapsamında emekli asker aynı zamanda avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde bir arama yapıldı. Serdar Öztürk’ün ofisinde iddialara göre polisler bir belge buldular. Nisan 2009 tarihli ve Deniz Kurmay Albay Çiçek imzalı belgede Fethullah Gülen ve AKP’ye karşı yapılması planlanan bir dizi komplo sıralanıyordu.

Şimdi önce bir dakika durup düşünmeyi öneriyorum. Doğru veya yanlış buluyor olabilirsiniz ama Türkiye tarihinde bugüne kadar görülmemiş şekilde hükümet ve cemaat ile sorunlu askerlerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin seri halde tutuklandığı bir dönemden geçiyorsunuz. Ordunun üst kademelerinde bir albaysınız. Cemaat veya hükümete muhalifsiniz. Bir dizi komplo planlaması yaparak bunu artık orduda görev almayan bir dizi insana gönderir misiniz?

Bu belgenin bir baskının sonucunda nasıl yorumlanacağını ve bunun bulunduğunuz şartlarda kuvvetle muhtemel bir sonuç olduğunu düşünmez misiniz?

Nitekim içeriden gelen ilk sinyaller böyle. Evinde bu belgenin bulunduğu iddia edilen Serdar Öztürk de kesinlikle bu belgenin kendisine ait olmadığını ve bir komploya maruz bırakıldığını söylüyor. Serdar Öztürk’ün ofisi aranırken yapılan bir dizi hukuksuzluk avukatı Hasan Gürbüz tarafından dile getirilmişti.

Peki bu belge nasıl ortaya çıktı?

Haberi yapan Taraf muhabiri Mehmet Baransu bu haberi nasıl yaptı? Serdar Öztürk’te olsa dahi şu an savcılıkta olması gereken bu belge nasıl oldu da Taraf’a sızdı?

Önce şuradan başlayalım?

Kim bu Mehmet Baransu?

Taraf'ın gündemi belirlediği haberlerinin altında hep onun adı var.

Mehmet Baransu Taraf’ta şu önemli haberleri yaptı:

-Karargah evleri soruşturmasını yürüten Hava Hakim Mehmet Çevik hakkında "dünyanın en zengin hakimi" haberi yaptı. (13.mart 2009) Hakimin aileden zengin olduğunu Yeni Şafak gazetesi bile yazmak zorunda kaldı. Baransu askeri mahkemede yargılanıyor.

-"İşte medya patronu Ergenekon İşbirliği" (9 şubat 2009) Mehmet Emin Karamehmet'in dönemin Jandarma Genel komutanı Şener Eruygur'u ziyaretinin sohbet dökümünü ele geçirip yazdı.

-2 Haziran 2008 tarihinde “Genelkurmay’ın Yeni Kontrgerilla Planı” başlıklı bir haber yaptı. Yine gizli bir genelkurmay belgesini yayınladı.

-29 Haziran 2008’de Dağlıca Baskını ile ilgili yaptığı haberde baskının PKK ile TSK işbirliği sonucu gerçekleştiğini haber yaptı. Baransu’ya göre ordu yetkilileri adım adım önlemleri azaltarak PKK’nın saldırısına izin vermişti. Daha sonra Aktütün ile ilgili aynı iddiaları ortaya atmıştı.

-2008 Temmuzunda bir yazı dizisinde Ergenekon’un Temel Belgesi’ni açıkladı. Bu belgeler, Baransu’nun haberine göre örgütün anayasası idi.

-"Hocasından darbe dersleri" (13 nisan 2009) Bu sürmanşet haberden sonra Erol Manisalı tutuklandı.

-24 Mayıs 2009 tarihinde Genelkurmayın yine gizli olduğu iddia edilen gizli bir belgesini haber yaptı. Bu belgeye göre Genelkurmay, askerlere Abdullah Gül ve Hayrunisa Gül desteği ile yürütülen “Türkiye Okuyor” kampanyasına katılmama çağrısı yaptı.

Bu ve benzeri onlarca Ergenekon Davası’nı ilgilendiren onlarca gizli belgenin haber kaynağı Mehmet Baransu .

Mehmet Baransu ne olduysa geçen ay önce Taraf’tan ayrıldı. Ardından tekrar geri döndü. Bundan sonra dün yayınlanan "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı" haberiyle gazetesine muhteşem bir dönüş yaptı.

Peki Mehmet Baransu hiç yargılandı mı?

Elbette hakkında açılan onlarca dava devam ediyor. Ancak bunlardan biri var ki oldukça önem taşıyor.

28 Mart 2008 tarihinde "Büyükanıt Hedefte" başlığı ile yaptığı haberde İşçi Partisi'nde çıkan belgeye göre Büyükanıt'a suikast yapılacaktı. Ancak haberin doğru olmadığı mahkemede ortaya çıktı. Baransu mahkemede verdiği ifadede haberi emniyetten aldığını itiraf etti. Kısacası Mehmet Baransu gibi genç bir gazeteciye sansasyonel haberleri polisin verdiğini Mehmet Baransu bizzat kendisi itiraf etmişti.

Yine Serdar Öztürk’ün avukatı Hasan Gürbüz’ün şu sözleri de aynı iddiayı destekliyor:

“Bu belgeler emniyetten çıkıyor. Savcıların sızdırdığına inanmıyorum. Bu haberin yapılmasının bir sebebi de önümüzdeki günlerde bazı muvazzaf subaylara hatta generallere yönelik gözaltı için altyapı oluşturmaktır."

Peki Baransu gibi genç bir gazeteciye polis içindeki haber kaynakları neden bu bilgileri veriyordu. Bunun yanıtı belki de Baransu’nun gazetecilik kariyerinde saklı. Baransu Taraf Gazetesi’nden önce Aksiyon Dergisi’nde çalışıyordu. Aksiyon Dergisi, cemaatin haftalık yayın organı olarak biliniyor. Kısacası Taraf’ın başarılı muhabirinin cemaat ile böyle bir geçmişi var. Bu haliyle düşününce “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” haberi anlam kazanıyor.

Şimdi bu haberde ilginç gördüğümüz bazı noktalara değinelim:

-Öncelikle şunu söyleyelim Taraf’ın haberinde belgenin altında şöyle bir imzadan söz ediliyor: “Deniz Kurmay Albay Çiçek”. Hiçbir askeri belgede böyle bir imza kullanılmaz. Yani yalnızca soyadı ile ile hiçbir belge imzalanmadığı gibi belgelerin altında imzalayan askerin unvanı ayrıntısı ile yazar.

-Şimdi belgeden bir bölümü aktarıyorum:

“Fethullah Gülen (FG)’ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar” teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakâr vatandaşların bile

“Pes doğrusu biz de Elhamdulillah Müslüman’ız, ama FG’ciler resmen TSK’ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar” dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.”

Bugüne kadar pek çok askeri belge kamuoyunun gündemine geldi ancak böyle bir dilin bugüne kadar hiçbir askeri belgede örneği yok. Bu arada belgenin kamuoyunda “Fethullahçılar” olarak tabir edilen ifadeyi kullanmadığını Fethullah Gülen’ciler dediği dikkatlerden kaçmıyor.

- Yine belgenin bir yerinde şöyle yazılıyor:

“İzleyici veya dinleyici kitlesi fazla olan radyo, televizyon programlarına farklı bir kimlikle, canlı yayın esnasında, telefonla bağlanılarak; FG’ci maskesi altında konuşmalar yapılarak tahrik olmuş bir FG’ci gibi, “Evet kardeşim, bizimle uğraşan herkes Ergenekoncudur. Onlarla uğraşmak bizim boynumuzun borcudur. Bizimle uğraşmaya kimsenin gücü yetmez” şeklinde açıklamalar yapması sağlanacaktır.” Fethullah Gülen’e karşı olan rapor nedense cemaatçiymiş gibi yapan askerler hakkında “FG’ci maskesi altında”

gibi küçültücü bir ifade kullanıyor.

-Bu arada belgede cemaat karşıtı propaganda için “kara propaganda” ifadesini kullanması dikkat çekici. Belgede kendi faaliyetinin amacı için kullanılan “bilgi kirliliği yaratmak” ifadesi de bir diğer dikkat çekici ifade.

Sonuç olarak ortaya gerçekten şüpheli bir durum çıkıyor. Bu belge gerçek mi?

İster gerçek olsun ister olmasın bu belgeden sonra artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Belge gerçek ise cemaat ve AKP, ordunun üstüne gidecek. Cemaati birincil tehlike olarak gören Genelkurmay cemaat tarafından suçlanacak. Cemaate karşı eleştirel yayınlar yapan medya organları bu planın kaynağı ile ilişkili olmakla suçlanacak.

Belge gerçek değilse bu durumda yine çok şey değişecek. Cemaatin orduya bu belgeler aracılığıyla komplo düzenlediği ortaya çıkacak. Bu durum benzer belgeler ile gözaltına alınan pek çok Ergenekon sanığını etkileyecek. Cemaatin yalnızca Ergenekon ile sorunlu olmadığı bütün orduyu hedeflediği ortaya çıkmış olacak.

Kısacası belge artık Türkiye’de geri dönülemez bir süreci açıkça başlatacak. Bunun yönünü anlamak için ordunun soruşturmasının sonucunu beklemek gerekiyor.

Oray Eğin
oray.egin@aksam.com.tr
Bu belgeden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Genelkurmay Başkanlığı, eskimiş yöntemlerle bu gerilla savaşını kazanamayacak. Evet, bu bir gerilla savaşı artık. Geçmişte olduğu gibi zaman kazanarak, ağırdan alarak, mesai saatleri bitti diye değerlendirmeden vazgeçerek bu iş olmayacak. Kamuoyu açıklama bekliyor ve her geçen süre Türk Ordusu'nun lehine işliyor. Peki TSK bunun farkında değil mi?
Bir gerilla savaşı ataklığında çözülmesi gerekiyor bu belge şaibesinin. Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı ve gerçek olup olmadığını bilmediğimiz belgeyle ilgili geç kalındı bile. Bu olağanüstü bir durumdur ve askerin önde gelenleri konuyu en fazla 24 saat içinde açıklığa kavuşturmalıydı. Şimdi kaybedilen zaman kafalarımızda soru işaretleri oluşmasına ve 'Acaba gerçek mi' kuşkusuna yer vermelidir.
Eğer gerçekse, Türk Silahlı Kuvvetleri kendi içinde çok ciddi bir arınma hareketine girişmeli. Bir kurum, bağlı bulunduğu Cumhuriyet'in tehlikede olduğunu görüp buna göre tedbir alabilir, rapor hazırlayabilir ama bu belgede halkın iradesini hiçe sayan ve demokrasiye aykırı bir çalışmanın izleri görülüyor. Dahası, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin entrika, psikolojik harp, belaltı yöntemlerle öngördüğü bu 'tehlikeye' karşı mücadele etmesi de kabul edilemez. Bu askerin itibarını ve güvenirliğini zedeler.
Bir de belgenin doğru çıkmama ihtimali var.
Soruşturmanın sonunda 'TSK'nın AKP ve Cemaat'le mücadele planı' olarak özetleyeceğimiz belgenin doğruluğu ortaya çıkacaktır. Ancak bu belge, geçmişte sızdırılan ve sonradan yalan olduğu anlaşılan başka belgeler gibiyse bu da kolay geçiştirilebilecek, unutulacak, üzeri kapatılacak bir durum değildir.
O zaman da Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı dağdaki teröristle savaştığı gibi bu psikolojik harbin mimarlarıyla da bire bir savaşmak zorundadır. Başka bütün belgelerin sahteliğinin bir açıklaması olabilir, geçiştirilebilir, unutturulabilir, üzeri kapatılabilir ancak bu seferki yenilir yutulur cinsten değil ve doğru değilse ciddi bir provokasyon demektir.
Dün, konuya en analitik yaklaşan Milliyet'in başyazısında da dediği gibi her iki ihtimal de TSK'nın ciddi bir çalışma yapmasını şart koşuyor. Bu soruşturma bir an önce sonlandırılmalı.
Ya kendi içinde bu belgenin faillerini bulacak, ya da psikolojik harbin ne boyuta geldiğini kavrayıp ona göre bir 'savaş dili' geliştirecek.
Her iki ihtimalin şimdiden kestirebileceğimiz ortak amacı ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hedef haline getirildiğidir. Ve bu belgeden sonra Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; belki de Türkiye'nin geleceğinin tasarımıyla ilgili en önemli dönemeç budur.
Türkiye'yi başka bir yöne sokmak isteyenlerle, Türkiye'nin mevcut pozisyonunu korumasına inananlar arasındaki kırılma noktasıdır, şimdiden tarihe geçmiş bir dönemeçtir.
Akşam

Bahçeli:Haber yanlış çıksa da sonuç TSK için vahim
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Taraf Gazetesi’nde “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı” başlığıyla yayınlanan belge ve iddiaları değerlendirdi. Bahçeli, iddiaların TSK’yı zan ve töhmet altında bırakacak kadar ağır ve ciddi olduğunu belirterek “Ancak haberin doğru olması kadar yanlış çıkması da vahim sonuçlar doğuracak gelişmelere davetiye çıkartmaktadır. Bu durumda bazı mihrakların Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı tam bir psikolojik savaş hali ilan etmiş oldukları ortaya çıkacaktır” diye konuştu. 16.06.2009 ANKARA netgazete

BAŞBUĞ'U KARŞISINA ALDI
16 Haziran
Perşembe günleri yapılan Başbakan ve Genelkurmay Başkanı arasındaki haftalık olağan görüşme Taraf gazetesinde yayınlanan belgeyle ilgili iddalar nedeniyle öne alındı. Dün toplanan Bakanlar Kurulu’nun ardından Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, konuyla ilgili Erdoğan ile Org. Başbuğ’un bir temasının olup olmadığı sorularına, “Onu bilmiyorum ama zaten haftalık görüşmeyi yapıyorlar. Ama sanıyorum bu hafta bir görüşme yapılacaktır” yanıtını vermişti. Çiçek, görüşmenin genellikle perşembe günleri yapıldığını anımsatarak, “Ama konu önemlidir, daha erken de yapılabilir. Onu bilemiyorum” demişti. Çiçek’in bu sözlerinin ardından gece yarısı yapılan açıklamada, Erdoğan’ın Başbuğ’u bugün saat 10.00’da kabul edeceği bildirildi. Başkent kuluslerinde bu çerçevede davetin Başbakan’dan geldiği yorumları yayıldı.

DAKİKA DAKİKA YAŞANANLAR

Dün “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlığını taşıyan belgenin ortaya çıkmasıyla Ankara'da hareketli saatler yaşandı. İşte Genelkurmay ve Hükümet'in karşılıklı açıklamalar yapmasıyla doruğa ulaşan gerilimde dakika dakika yaşananlar...

10:30'DA ASKERİ SAVCILIK 12:30'DA GENELKURMAY AÇIKLAMA YAPTI
Genelkurmay Başkanlığı ve Genelkurmay Askeri Savcılığı, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazi üsteğmen ve avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunan “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlıklı belgeyle ilgili birer açıklama yaptı. Başbakan’ın “Gerekirse dava açacağız” sözlerinin ardından yapılması dikkat çeken açıklamaların ilki Askeri Savcılık’tan geldi. Açıklamada, Taraf Gazetesi’nde 12 Haziran günü yayımlanan haber üzerine Genelkurmay tarafından derhal soruşturma emri verildiği ve aynı gün saat 09.00’da soruşturmaya başlanıldığı belirtildi. Soruşturmanın olayın bütün yönleriyle aydınlatılması için belgenin gerçek olup olmadığı, gerçekse kim veya kimlerin emriyle, ne zaman, nerede ve kim tarafından hazırlandığı, belgenin şüpheliye kim veya kimler tarafından verildiği hususlarını da içerecek şekilde süratle yürütüldüğü belirtildi. Yayın yasağının yasal ve haklı olduğunu gösterdiği savunulan açıklamada şöyle denildi:

SAVCILIĞIN KANAATİ: Askeri Savcılığımızca olayla ilgili olarak yapılan soruşturmada şu ana kadar elde edilen deliller değerlendirildiğinde, ele geçirildiği iddia edilen belgenin Genelkurmay Başkanlığı’ın herhangi bir biriminde hazırlanmadığına ilişkin bir kanaate varılmıştır. Zorunlu kriminal incelemelerin yapılması amacıyla habere konu belge 12 Haziran’da ele geçirildiği şekliyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ve Taraf gazetesinden istenmiş, ancak belge henüz Askeri Savcılığımıza ulaşmamıştır. En kısa sürede Askeri Savcılığımıza gönderilmesi beklenen belge üzerinde yapılacak kriminal inceleme sonucunda, belgenin sahte veya gerçek olduğuna ilişkin kesin bir kanaate varılmasının mümkün olacağı değerlendirilmektedir. Açıklamada, gizli bir soruşturmada ele geçirilen belgenin yayımlanmasının da suç olduğu savunularak Taraf gazetesi ile ilgili olarak “adli yargı makamlarınca sorumlular hakkında gerekli adli işlemlerin başlatılacağı düşünülmektedir” denildi.

‘TSK, hukuk ilkeleriyle bağdaşmayan düşüncelere sahip personel barındırmaz’

Bu açıklamanın ardından bir açıklama da Genelkurmay Başkanlığı’ndan geldi. İnternet sitesine konulan 10 maddelik açıklamada şöyle denildi:

YARGI BAĞIMSIZDIR: TSK, hukuk devleti ilkelerine, hukukun üstünlüğüne bağlıdır ve bu konulara ilişkin en ufak bir çekincesi de bulunmamaktadır. Bugüne kadar bağımsız Askeri Yargı tarafından uygulanan hukuki süreçler de ortadadır. TSK, daha önce de ifade edildiği üzere, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmayan davranış ve düşüncelere sahip bulunan personelini bünyesinde barındıramaz.

KENDİNE GÜVENİYOR: Genelkurmay Başkanlığı’nın soruşturma emri vererek, konuyu yargıya taşımasının öneminin ve nedenlerinin pek anlaşılamadığı gözlenmiştir. Bazıları tarafından, konunun yargıya taşınmasının, olayın kabul edildiği şeklinde yorumlanması, sonuçlara ulaşılması ise her şeyden önce hukukun temel ilkelerine saygısızlıktır. Bu tutum, TSK’nın komuta kademesi ve kurum olarak kendine olan güveninin ve bu konunun en kısa zamanda açıklığa kavuşturulması talebinin bir göstergesidir. Bu davranıştan, bazılarının rahatsız olduğu da ortadadır. En azından soruşturma süreci bile beklenmeksizin, iddiaları hemen doğru kabul ederek veya doğru olabileceğini düşünerek, TSK’yı hedef alan açık veya ima yoluyla sözlü veya yazılı olarak yapılan yorumlar ve açıklamalar hiçbir şekilde kabul edilemez. Soruşturmada belirli aşamalara ulaşılmadan, açıklamalar yapılmasının beklenmesini de anlamak zordur.

CEZALANDIRILIR: Askeri Savcılık şu ana kadar elde edilen delillerden belgenin Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir biriminde hazırlandığına ilişkin bir kanaate ulaşamamıştır. Kriminal inceleme sonucunda, belgenin sahte veya gerçek olduğuna ilişkin, Askeri Savcılık kesin bir kanaate varabilecektir. Önemli olan da, hazırlandığı iddia edilen belgenin sahte veya gerçek olduğunun, Askeri Yargı tarafından en kısa zamanda ortaya çıkartılmasıdır. Doğruluğu ispat edilirse, sorumluların yasalar çerçevesinde yargı makamları tarafından cezalandırılacağına ilişkin güvencemiz tamdır. TSK bu konunun en yakın takipçisi olacaktır. Sonuna kadar takipçisi olacaktır.

HUKUKİ GİRİŞİME AÇIĞIZ: Hukuk süreçlerine ilişkin kurumsal olarak, en ufak bir endişemiz yoktur. Haklı gerekçelerle yapılabilecek her türlü hukuksal girişimlere de açığız. Hukuk devleti ilkelerine ve hukukun üstünlüğüne gereken bağlılığı ve hassasiyeti gösteren TSK’nın herkes tarafından da aynı hassasiyetin gösterilmesini beklemesi, hakkı ve talebidir. TSK; ciddi, sağduyulu, görev ve sorumluluklarının bilincinde ve tahriklere kapılmadan görevinin başındadır.

SAAT 14:00'TE AKP'DEN YANIT GELDİ

Doğruysa bu darbe teşebbüsü belgesidir

Önce Askeri Savcılığı’nın ardından da Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamalara AKP’den yanıt geldi. AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Taraf Gazetesi’nde yayınlanan belgeyle ilgili olarak, “Bu belge eğer doğruysa, bu darbe teşebbüsü belgesidir. Eğer bu, bilgi ve onay dışındaysa, bu bir cunta çalışması belgesidir” dedi. Belgenin doğru olması halinde bunun; “Türk demokrasisi, Türkiye’nin ulaştığı hukuk devleti ve Türk siyaseti açısından çok vahim bir durum” anlamına geleceğini söyleyen Bozdağ, özetle şöyle konuştu:

ARAŞTIRMA GEREĞİ YOK: Türkiye’nin tamamı, bu belgenin gerçek olmaması için dua ediyordur. Böyle bir belge olamaz, olmamalıdır. Türkiye’de Genelkurmay böyle bir belgenin hazırlanmasına, böyle bir zeminin oluşmasına imkan ve fırsat vermez. Cuma gününden sonra gelişen olaylara baktığımız zaman, bu konuda Genelkurmay Başkanlığı’nın net bir tavır alması beklenir. Doğrusu da bu. Denecek şey çok basit; ’Böyle bir belge Genelkurmay’da yoktur. ’ Bunu araştırmaya da gerek yok. Çünkü bu belgenin altında imzası olduğu söylenen Kıdemli Kurmay Albay’ı çağırıp, Böyle bir belge var mı yok mu? Genelkurmay’ın sağlıklı gelenekleri var: Kayıt düzeni, arşivi var. Bu belgenin bu kayıtta, bu düzende, arşivde kayıtta var mı yok mu? Çok basit bir şey. ’Böyle bir belge yoktur, böyle bir belge sahtedir ve bu gerçek dışı belgeyi gerçekmiş gibi yayınlayıp TSK’yı yıpratan ilgili gazete hakkında şöyle bir şikayette bulunmuştur ya da tazminat davası açılmıştır. ’ Bunu demek icap ederdi, denmedi. Böyle bir açıklama gelmedi. Veyahut da ’Böyle bir belge vardır, doğrudur. Ancak bu belge emir komuta zinciri dışında olmuştur, komuta katının ilgi ve onayı yoktur, bir takım kişiler kendilerince vazife ihdas ederek böyle bir şey yapmışlardır. Onlarla ilgili görevden el çektirildi, gerekli soruşturma başlatıldı’ denilirdi.

TEMENNİYİ İFADE EDİYOR: (Askeri savcılığın açıklamasıyla ilgili) Bu açıklama, ’Böyle bir belge yoktur’ diye kesin hüküm veren bir açıklama değil. Bir kanaati, temenniyi ifade eden bir açıklamadır. Şüpheleri gidermekten ziyade şüphe edenleri haklı çıkaran bir açıklama gibi...

YOKTUR DENMİYOR: (Genelkurmay’ın açıklamasıyla ilgili) Bu açıklamada da çok net bir şekilde şunun denmesi lazım: ’Böyle bir belge yoktur, bu belge sahtedir, gerçek dışıdır.’ Bunun için fazla araştırmaya hacet yok. Dursun Çiçek’i çağırıp, ’Siz böyle bir belge hazırladınız mı, bu imza sizin mi, gazetede belgenin bir sureti yayınlanıyor ve orada kayıtlar vardır, bir takım şeyler vardır.’ Eğer Genelkurmay’da kayıt dışı iş ve işlemler varsa, o ayrı bir konu... Ama Genelkurmay’da kayıt dışı iş ve işlem olmadığını herkes biliyor. Onun için bu noktada şunun denmesi lazım, ’Böyle bir belge yoktur, gerçek dışıdır.’ Bu bütün şüpheleri ortadan kaldıran bir açıklamadır. ’Bu belge sahtedir. Sahte belgeyi gerçekmiş gibi yayınlayıp TSK’yı yıpratanlar hakkında gerekli yasal işlemler başlatılmıştır. Tazminat davasıdır, suçla ilgili savcılıklara şikayette bulunma dahil.’ Bunun yapılması, yaptırılması lazımdı. Bu yapılmamıştır. Burada tabii bu belge eğer doğruysa, bu darbe teşebbüsü belgesidir. Eğer bu, bilgi ve onay dışındaysa, bu bir cunta çalışması belgesidir.

YARGI GEREĞİNİ YAPACAKTIR: Re’sen bu konuların üzerine gitmek Cumhuriyet savcılarının görev ve yetki alanındadır. Konunun üzerine onlar da gitmeli ve böyle bir iş varsa, gereken kişiler hakkında yasal soruşturma ve kovuşturma yapılmalı, gereken süreç işletilmelidir. Ben yargı mensuplarının gereğini yapacağına inanıyorum.

SAAT 18:15

Cumhuriyet savcılarına başvuruda bulunacağız

Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtladı. Çiçek, şunları söyledi:

- Başbakanımız konuyla ilgili açıklaması gayet net ve açıktır. Bu konuyu önemsiyoruz. AKP yasal bir partidir. AKP 2002 seçimlerinde iktidar olmuştur. Bizim dayandığımız yegane güç milletimizin kendisidir .

- Gündeme gelen bu konu ya da bu metin kim tarafından ve nerede hazırlanırsa hazırlansın, bu yöndeki çalışma gayret ve oluşumlar yasa dışıdır, demokrasi dışıdır. Demokrasiyi yeteri kadar hazmedemeyen insanlar bulunabilir, gruplar bulunabilir. Bu türlü çabalar ve gayretler, en evvel demokrasiye, devletimize ve milletimize zarar vermektedir ve bunlar bizim kanaatimize göre açıkça kamu düzenini de ihlal eden eylemlerdir, suç teşkil eden eylemlerdir. Suç teşkil etmesi hasebiyle de gerçeğin ortaya çıkarılması milletimizin de beklentisidir.

- Bu işin önünde arkasında, içinde kim varsa bunun ortaya çıkarılması gerekmektedir. İcra olarak bize düşen ne varsa biz yapmaya hazırız. Kimsenin suç işleme imtiyazı yoktur.

- Bir hukuk devletinde suç teşkil eden bir eylem varsa, bir çaba varsa, bir gayret varsa, bunu soruşturacak makamlar vardır ve AKP olarak da biz bu mekanizmayı harekete geçireceğiz. En başta Cumhuriyet Savcılığı olmak üzere başvurularda bulunmuş olacağız, bununla ilgili de çalışmaları tamamlıyoruz. Hukuki olarak ne imkan varsa sonuna kadar kullanmaya hazırız. En ayrıntılı bir şekilde konunun aydınlığa çıkarılması noktasında hem kararlılığımız sürüyor, hem de çabamızı sürdürmüş olacağız.
aktifhaber


Taraf'ın Haberini "Mutabakatlar" Ekseninde Okumak
Fatma Sibel Yüksek
fasibel@gmail.com

On bin tirajlı küçük provokatör, kendisinden bekleneni yine büyük bir başarıyla icra etti ve İran’ın karışmasıyla eş zamanlı olarak Ankara’yı karıştırmayı başardı. Bir taş bile atmadan… Oturduğu yerden.. Bir piyon muhabirciğe imza attırarak…

Oysa her şey iyi gidiyor gibiydi. Bir takım “mutabakatlar” rayına oturmuş görünüyordu. “İnsan kendi askerini teslim eder mi” diye hislenenler bağrına taş basmışken, Ergenekon’a kurban seçilenler hapishane hayatına alışmaya başlamışken, gece sohbetleri sunucusu ve Ajda Pekkan’ın eski partneri Aziz Üstel bile “İlker Paşa, Özkök Paşa’nın yolundan gideceğini ispatladı” diye yazılar döktürürken…

Eski genelkurmay başkanları “İfademe başvurmazsanız ölümü görün; ama tanık ama sanık olarak benim de çorbada tuzum olsun” diye kuyruğa girmişken,

“Darbeler dönemi bitmiştir” şeklinde manşetler atılırken…

Ne oldu da birden bire “Ergenekon 2009!” noktasına gelindi?

Taraf gazetesine yaptırılan son hamle, bir takım “mutabakatlarda” bir takım kırılmalar yaşandığını düşündürüyor. Sarı öküz feda edenler, sıranın ‘kara öküzlere’ geldiğini görünce mızmızlanmaya başlamış olabilirler mi? Veya sarı öküz almaktan sıkılmış olanlar, hazır İran da karışmışken, planın son perdesini sahneye koyma kararına varmış olabilirler mi?

“Bana paşam demeyiniz” ricasında bulunan, eline Ceza Mukakemeleri Usulü Kanunu’nu alarak basın toplantısı düzenleyen, üç güne bir “Hukuka bağlıyız” açıklamaları yapan bir Genelkurmay’a reva görülen davranışa bakar mısınız?

Provokatör gazetenin manşeti üzerine aynı gün soruşturma başlatıldığı halde, soruşturma başlatılmasaydı, “Genelkurmay neden sessiz kalıyor” diye manşet atacak olanlar, bu kez “Böyle bir soruşturma askeri mahkeme tarafından yapılamaz” demeye başladılar. Bir yandan askeri mahkemelere savaş açıp diğer yandan belgenin doğruluğunu baştan kabul eden bir yaklaşımla haberler yayımlamaya, bu doğrultuda tepkiler organize etmeye giriştiler.

Böyle bir soruşturmanın bir günde sonuçlandırılamayacağı bilindiği halde, “TSK neden geciktiriyor, kamuoyuna derhal açıklama yapılsın” diyen bir koro daha ortaya çıktı. Yani, zaten başından beri yapılması gerekenleri gecikmeksizin yapmış olan TSK, haberin yayımlanmasının üzerinden daha 48 saat geçmeden “ ağır hareket etmek ve belgenin doğruluğu konusundaki kuşkuları güçlendirmekle” suçlanmaya başlandı.(Bu arada, belgenin ofisinde ele geçirildiği iddia edilen eski malûl üsteğmenin avukatı, “Bizde böyle bir belge ele geçirilmedi” diye kendini paralıyor, ancak bu önemli açıklama kayıtlara bile geçirilmiyordu)

TSK üzerinde bir süredir alttan alta kaynatılan kazanlar, birden bire meydanlara taşındı. Bu iş artık açıktan açığa yapılmaya başlandı…

N’oluyor?

Bir takım ‘kırılmalar’ şu noktalarda ortaya çıkmış olabilir mi?

1-Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, göreve geldikten sonra kullandığı dikkatli üslupla iktidar ve cemaat çevrelerinin teveccühünü kazanmış, yeni “demokrat paşa” alkışlamaları ortaya çıkmıştı. Ancak, 14 ve 29 Nisan’da yaptığı açıklamalar bu havayı birden bire tersine çevirdi. Ergenekon iddiamasinin hukukiliği konusunda kuşku belirtmesi, kazılarda bulununan mühimmat konusunda Emniyet’i adres göstermesi, yandaş medyayı açıkça “ahlaksızlıkla” suçlaması, Ergenekon sanıkları hakkında “İnşallah hepsi beraat eder” temennisinde bulunması ve cemaati hedef alıcı ifadeler kullanması, kendisine açılmış olan kredinin sona erdirilmesine neden oldu. “Biz Başbuğ’u yanlış tanımışız, erken hüküm vermişiz” diyenler belirdi. Ordunun üst kademesine yönelik değerlendirmeler gözden geçirildi, iyimserlik havasına erken kapılındığına karar verildi.

2-“Kürt sorununun çözümünde tarihi fırsat” adı verilen ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan’nın Kandil’deki terörist bozuntusuyla muhatap kılınmasına neden olan süreçte Genelkurmay ayak sürüdü. Abdullah Gül ve Beşir Atalay’ın “Devletin her kademesinde uyum ve kararlılık var” şeklindeki heyecanlı açıklamaları sessiz geçiştirildi. Dahası, “Kimin kiminle ne pazarlık yaptığı bizi bağlamaz. Teröristi gördüğümüz yerde vururuz, üniter devletin de çivisini oynatmayız” şeklinde açıklamalar yapıldı. Bize göre de bu konuda “devletin her kademesinde uyum” var ama “kararlılık” aynı seviyede mi, işte orası belli değil… TSK gibi bir kurumun, Kandil’deki terörist bozuntusu bir gazeteciyle haber gönderdi diye ‘sevindirik’ olması da beklenemezdi zaten. O tuzağa, sanki on yıllık tecrübe büyük bir tecrübeymiş gibi, “Devlette on yıllık tecrübem” var diye övünen Abdullah Gül düştü. (Devlette on yıl tecrübe genel müdürlük için yeterlidir, cumhurbaşkanlığı için değil(!)). Devletin sivil kanadını coşturan bu ani “tarihi fırsat” rüzgârı, askerde aynı heyecanı yaratmadı. İhale hükümet ve Çankaya’nın üzerinde kaldı. Askerden kamuoyu önünde destek gelmeyince açıkta kaldılar. İşte bu süreç de Başbuğ’a ve Genelkurmay’a duyulan “güvenin” aşınmasına neden oldu.

3-Başbuğ’un ABD gezisi. Bu ziyaret, cemaat cephesinde ciddi bir tedirginlik yarattı; çünkü; “Uzun zamandır kopan TSK ABD hattı yeniden onarılıyor” şeklinde yorumlar yapılmaya başlanmıştı. Birden bire ortaya çıkan “ABD ilişkilerini artık TSK üzerinden mi götürecek” sorusunun kaynağı, Washington'ın etkili düşünce kuruluşlarından Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi'nin (CSIS) yerel seçimlerden 1 gün sonra, yani 30 Mart’ta yayımladığı rapordu.. Raporda, Obama yönetimine "Genelkurmay'ın siyasî rolünün artması Türk-Amerikan ittifakını bitirmez" önerisinde bulunuluyor, tıpkı eski yönetimler gibi Türkiye ile ilişkileri askerler üzerinden kurmalarının yararlı olacağına işaret ediliyordu. Bu rapor, hükümet-cemaat cephesinde küçük çaplı bir panik atak yaşanmasına neden oldu. Acaba AKP döneminde siviller üzerinden işleyen mekanizma bitirilecek, bunun yerine askerlerin belirleyeceği yeni yol haritası mı benimsenecekti? AKP hükümetine yakın gazetelerde, böyle bir makas değişikliğinin “darbeler dönemine” geri dönüşü getireceğini ima eden felaket yazıları bile yayımlamaya başladılar. General Başbuğ'a, ABD’de CSIS'in, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti öncesinde hazırladığı bir raporda, Türkiye'de daha milliyetçi bir yönetimin veya askeri bir yönetimin iktidara gelmesinin ABD ile ilişkiler bakımından sıkıntı teşkil etmediğini yazdığı söylendi. Bunun üzerine Başbuğ, CSIS yöneticilerinin ABD Savunma Bakanlığının 25 kişilik danışma kurulundaki isimlerden oluştuğuna işaret etti ve “O düşünce kuruluşu önemli bir kuruluş olduğu için biz o kuruluşla beraber olmanın yararlı olacağını düşündük” diye konuştu.Yani, “Neticede bir düşünce kuruluşudur, değerlendirmeleri kimseyi bağlamaz, zaten bizim de ABD ile doğrudan irtibat kurmak diye bir niyetimiz yok” falan demedi.
Bu yaklaşımın da Başbuğ ve Genelkurmay’la ‘kankalık’ tesis etmeye başlayanların hoşuna gitmediği anlaşılıyor.

4-Ve Erdoğan cephesi….Dikkat edilsin Erdoğan, askerin soğuk durduğu iki konuda, yani Ermenistan sınır kapısı ve “Kürt açılımı” konusunda kendisini bir takım rüzgârlara kaptırmadı. (Bunu, Serdar Akinan duygusallığı veya Yeniçağ gazetesi uyanıklığı ile söylemiyorum; yani Erdoğan’ın “ehven-i şer” olduğunu düşünenlerden değilim, sadece bir tespit yapıyorum) “Erdoğan, Gül’e karşı Başbuğ’a yakın duruyor” fısıltısı bu yaklaşımla birlikte yayılmaya başladı. Anlaşılan Gül de kendisini bütün “Devlette uyum var” açıklamalarına rağmen, “farklı bir çizgiye itilmiş’ gibi hissetti ki, hem anayasa değişikliği, hem de “tarih fırsat” konusunda giriştiği ataklarda, liderlik pozisyonu almalarda frene bastı. Bir süredir sesi soluğu çıkmaz oldu.

O bakımdan, Küçük Provokatör’e attırılan manşeti, sadece TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin yeni bir safhası olarak değil, aynı zamanda Erdoğan-Başbuğ eksenine vurulmak istenen bir darbe olarak okumak gerekir. Her ikisi de bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir takım planlarda senkronizasyon sorunu yaşanmasına neden oluyorlar çünkü…
Açık İstihbarat


AKP'den 'İrticayla Mücadele Planı'na suç duyurusu
AK Parti yöneticileri, Genelkurmay Harekat Başkanlığında hazırlandığı iddia edilen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, "Hukukun koruması altında bulunan bir siyasi partinin ve onun kurduğu hükümetin ortadan kaldırılması, görevlerini kısmen veya tamamen yapamaz hale getirilmesine yönelik yasa dışı çalışmalar bir hukuk devletinde asla kabul edilemez ve cezasız bırakılamaz" denildi. 16.06.2009 ANKARA netgazete

Genelkurmay İstihbaratı'ndan Emniyet'e ziyaret
Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal'ı makamında ziyaret etti. Emniyet Genel Müdürlüğü'ne öğleden sonra gelen Korgeneral Pekin ile Köksal görüşmesi yaklaşık yarım saat sürdü. 16.06.2009 ANKARA netgazete

Albay Çiçek, Ergenekon savcısına ifade verecek
Taraf gazetesinde önceki gün yayımlanan ve Genelkurmay Başkanlığına ait olduğu iddia edilen bir belgede imzası bulunduğu belirtilen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'in, "Ergenekon" soruşturması kapsamında ifadesine başvurulacak. Çiçek'in, belgeye ilişkin bilgisine başvurulacağı ve beyanına göre işlemde bulunulacağı kaydedildi. 16.06.2009 İSTANBUL netgazete

Başbakan Erdoğan: İrtica planının takipçisi olacağız

Başbakan Erdoğan, AKP’ye yönelik “irtica planı”na ilişkin iddiaların Türkiye’nin meselesi olduğunu söyleyerek, “İddialar açıklığa kavuşturulmalıdır ve gereken bir an önce yapılmalıdır. Biz parti olarak, partimize yönelik bu iddialarla ilgili suç duyurusunu yapıyoruz ve bu suç duyurusunun ardından da tabii ki, bunun takipçisi olacağız. Bunu ortada bırakamayız” dedi. Toplantıyı izleyen Kırgız heyeti başkanı Cangaroz Kanımetov (sağda), Erdoğan'a çapan ve Kırgız başlığı hediye etti. 16.06.2009 ANKARA netgazete

Belge gerçek mi sahte mi
Soner Yalçın

"İrticayla Mücadele Eylem Planı" bu haftanın bir numaralı gündem maddesiydi. Herkes kendi ideolojik safına göre belgeyle ilgili görüş/yorum ileri sürdü. Medyadaki bu gürültülü ortama son bir-iki yıldır sık rastlamaya başladık. Bir "belge" manşet yapılıyor; sonra birkaç gün tartışılıyor ve sonra hemen bir başka "belge"nin peşine sürükleniyoruz. Ancak belgeler sahte çıkınca, "belgeleri" konuştuğumuz kadar sahtelik üzerinde durmuyoruz. Çünkü arkasından hemen bir "belge" daha çıkarılıveriyor. Bu konuda size iki somut örnek vermek istiyorum.

Tarih 11 Mayıs 2008

Taraf Gazetesi manşeti:

"İşte MİT’in Sabancı Cinayeti Raporu"

Sabancı Holding Yönetim Kurulu üyesi Özdemir Sabancı, Toyota-SA Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe, 9 Ocak 1996 tarihinde Levent’te bulunan Sabancı Center’ın yönetim katı olarak adlandırılan 25’inci katında öldürülmüştü.

Gazetenin haberine göre MİT’in, 1996/114 hazırlık, 1997/443 esas belgesi bu suikastı ortaya çıkarıyordu.

Haber şöyleydi:

"Özdemir Sabancı suikastıyla ilgili ortaya çıkan bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) belgesinde, DHKP-C’nin cinayeti para karşılığı üslendiği, organizasyonun ise Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve o dönemde kıdemli piyade yüzbaşı rütbesindeki Hüseyin Pepekal tarafından yapıldığı saptanıyor. MİT belgesinde ayrıca cinayeti işleyen Mustafa Duyar, Fehriye Erdal ve İsmail Akkol’un devlet tarafından kullanıldığı; olay sırasında Piyade Yüzbaşı Hüseyin Pepekal’ın da cinayet mahalli olan 25. katta bulunduğu belirtiliyor.

MİT raporunda başka tespitler de var. Belgede, İstanbul Büyükçekmece’deki Akçimento fabrikasında, Emniyet’in kaçakçılardan ele geçirdiği uyuşturucuların yakıldığı, ancak bir süre sonra bunların Akçimento ocaklarında imha edilmek yerine Avrupa’ya satıldığının öğrenildiği anlatılıyor. Özdemir Sabancı’nın uyarılmasına rağmen işleyişin sürdüğü bilgisi de belgede yer alıyor."

Bırakın gazeteci olmayı, bir vatandaş olarak böyle bir belgeye ulaşsanız ne yaparsınız? Tabii ki öncelikle doğrulatmaya çalışırsınız.

Hayır bu yapılmadı; haber manşetten bu deli saçması iddialarla yayınlandı.

Tabii medyada yer yerinden oynadı; kimi köşe yazarları "Kanım dondu" diye makale yazdı.

Bu haberden sonra odatv.com adlı haber sitemizde Ahmet Altan’a bir mektup yazdık:

"Sayın Altan,

Gerçeğe sadık olmayan ne Türkiye’yi ne dünyayı analiz edemez.

Taraf Gazetesi bazen siyasal görüşlerine ve dolayısıyla gazetenin çizgisine uygun gördüğü haber ya da belgeyi gözü kapalı sayfalarına taşıyor.

Ve ne yazık ki en az bir-iki kaynaktan ’çek edilmeyen’ bu haberler sonuçta fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Sayın Altan,

Birçok gazeteci bilir ki, bu tür sözde MİT belgeleri gerçek değildir.

Ve tüm yayın organlarına sızdırılır.

Bu belgeye inanan yayın organları ya da son dönemlerin, internetten bulduklarıyla kitap yazan kişiler bu oyunun bir parçası oluyorlar.

Telefon açıp Ankara’daki deneyimli gazeteci temsilcinize ve meslektaşlarınıza bu durumu sorabilirsiniz. Eminiz ki onlar da size ’evet bizde de buna benzer onlarca belge var’ diyeceklerdir.

Sayın Altan,

Böylesine büyük bir iddiayı ne kadar kolay manşete taşıyorsunuz?

En azından açıp bu deli saçması haberi Güler Sabancı’ya sorabilirdiniz.

Ve bir uyarı:

Taraf Gazetesi şimdiden yorulmaya başladı; bu tür editoryal hatalar bunun sonucudur.

Ve karanlık güçler bunu bildikleri için bu tür belgeler / bilgiler sızdırıyorlar.

Lütfen biraz daha dikkat ediniz."

MİT açıklaması

Taraf Gazetesi’nin haberinin ardından sonra ne oldu?

MİT belgenin sahte olduğunu açıkladı.

Peki bu sahte belgenin hikayesi neydi?..

MİT’in Silivri’deki "Ergenekon Mahkemesi"ne gönderdiği açıklaması şöyleydi:

"Ergenekon Soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Doğu Perinçek’in ikametgáhında yapılan aramada, Tuncay Güney İpek’ten elde edildiği öğrenilen dokümanlar arasında ayrıca benzer içerikli, MİT antetli. Mart 1996 tarih ve 11.07.14 (okunmuyor) sayılı yazının da bulunduğu belirlenmiştir.

Her iki dokümanın incelenmesi neticesinde;

MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık/ kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,

Belge olduğu öne sürülen yazılardaki sayıların Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı,

Sabancı Center başlıklı yazının sonunda yer alan 413-914 Dinçer Bozak (Kd.Bnb.) ve 210-719 Yusuf Balbay (İstihda Yrd.) ibarelerinin Teşkilatımızla ilgisinin bulunmadığı, hususları belirlenmiş olup, söz konusu dokümanların dezenformasyon çalışması olduğu izlenimi edinilmiştir."

Ne sözüm ona MİT belgesi ne de MİT’in benzer açıklamaları yeniydi.

Son yıllarda gazeteciler benzer olaylarla sık karşılaşır oldu.

Taraf’ın manşeti yalandı.

Peki sonra ne oldu dersiniz?

Bu kez şöyle bir iddia ortaya attılar...

"Ergenekoncuların işi bu"

Tarih 25 Temmuz 2008.

Haber şöyle:

"’Gizli’ kaşeli MİT belgesinin Ergenekon soruşturması kapsamında örgütün üst düzey yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek’in evinden çıktığı öğrenildi. Soruşturmayı yürüten savcılığın Sabancı suikastını anlatan belgenin doğru olup olmadığını MİT’e sorduğu ancak olumsuz cevap aldığı kaydedildi. Savcılığın, iddianamede, Ergenekon terör örgütünün suikastlar sonrası sahte belgelerle kamuoyunu manipüle etmeyi amaçladığı tespitine yer verildiği ileri sürüldü."

Ne kolay değil mi?

MİT belgesi yalan çıktı.

O halde bu sahte belgeyi de Ergenekoncular hazırladı!

Gördünüz mü şu Ergenekoncuları, sahte belgelerle gözüpek/cesur süper gazetecileri nasıl ellerinde oyuncak yapıyorlardı. Manşet bile atmalarına neden oluyorlardı! Şaka gibi...

Bitmedi.

Bir de bu sahte MİT belgesi üzerine "Kod Adı Darbe" adında kitap yazan Zihni Çakır gibi gazeteciler vardı.

Kooperatif yolsuzluğu suçlamasıyla tutuklanan Çakır, yine sahte bir MİT belgesine göre Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden’in CIA ajanı olduğunu da yazdı! Güya bu MİT belgesine göre Özden, 1994 yılı başlarında CIA Türkiye masası eski şeflerinden Direktör Albay W. Bob tarafından CIA ile irtibatlandırılıp, ’güvenilir ajanlar’ statüsünde alıyordu. Kod numarası ise, EC-7-97 idi!

Gülmeyin, bunları yazanlar tv tv dolaştırılıp, ekranlara "uzman" diye çıkarılıyor... Neyse.

Sabancı cinayetiyle ilgili sahte MİT belgesi dava konusu da oldu. Sahte MİT belgesinde adı geçen Albay Hüseyin Pepekal Taraf Gazetesi’ne dava açtı. Dava Kadıköy 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

Bir not ile bu bölümü noktalayayım.

21 Şubat 2009 tarihinde yapılan bu duruşmadan başka, aynı gün Taraf Gazetesi’nin 20 duruşması daha vardı!..

İnanması zor ama, mesleğin duayeni olarak bildiğimiz bazı gazeteci ağabeyler Taraf’ın bu tür sansasyonel haberciliğine övgü düzüyor.

Öyle ya haberin gerçek/doğru olup olmaması önemli değildi; yeter ki ses çıkarsındı!

Mumcu’yu MOSSAD öldürmüş

Tarih 11 Nisan 2008

Vakit Gazetesi’nin 1. sayfasındaki haber:

"Mumcu’yu MOSSAD öldürmüş"

Gazeteye göre bakalım Uğur Mumcu’nun katilleri kimdi?

"2 Şubat 1993 tarihli ve MİT tarafından Başbakanlık’a hitaben yazılmış MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzalı ’çok gizli ibareli’ Uğur Mumcu cinayeti konulu belgenin içeriği şöyle:

ABD’nin, güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye’nin, gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla Orta Doğu’yu kontrol altına alıp, Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla; ABD Haberalma Servisi CIA denetiminde, İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde, İsrail GANDA birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel TİM Hayf Deniz Üssü’nden botla Türkiye’ye giriş yapmışlardır. Mezkur timin ülkemizdeki görevleri, Teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından Gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand’ı öldürmektir.

Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları, ikinci görevleri olan Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmamışlardır. TİM elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükümeti’nin Ankara Temsilciliği’nde kaldıkları tesbit edilmiştir."

Benzer olaylar çok

Bu haberden sonra hemen aynı gün odatv.com’da şunu yazdık:

"Karanlık odaklı merkezlerin en çok sevdiği yayın organları el altından sızdırdığı bilgi/belgeleri hiçbir süzgeçten geçirmeden yayınlayan yayın organlarıdır.

Son dönemlerde özellikle Ergenekon soruşturması nedeniyle bunun medyada sıkça örneğini görüyoruz.

Bu gazetelerin başında ne yazık ki Vakit Gazetesi geliyor. Bugün yaptıkları habere göre: Ergenekon terör örgütüne yönelik düzenlenen operasyon kapsamında Veli Küçük’ün evinde çıkan ’çok gizli’ kaşeli eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzalı bir belgeye göre, Uğur Mumcu ve M. Ali Birand MİT’e haber kaynaklığı yapmış.

Yine aynı belgede Uğur Mumcu’nun MOSSAD tarafından öldürüldüğü dile getiriliyor."

Haber bu.

Vakit Gazetesi’nin bilmediği gerçek ise şu:

Bu tür uydurma sahte belgeler Ankara’da her medya kuruluşuna gönderilir. Hangi gazeteye gitseniz bir torba dolusu böyle akla ziyan belgelerin bulunduğu dosya görürsünüz.

Ve işin daha garip yanı:

Vakit’in haber yaptığı bu belge zamanında medyada tartışma konusu oldu. Uğur Mumcu cinayetinden hemen sonra basın toplantısı düzenleyen RP Genel başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın dağıttığı belgenin aynısıydı.

Ancak kısa bir zaman sonra bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı."

MİT "Yalan " dedi

Vakit’in manşetinden verdiği MİT belgesi sahteydi.

MİT yıllar önce yalanladığı belgeyi bir kez daha yalanladı. Bakın nasıl bir açıklama yaptılar? Ancak MİT’in açıklamasını dikkatli okumanız gerekiyor. Bakın sahte belgeciler neler yapabiliyor:

"Uğur Mumcu suikastı ile ilgili basında yer alan sahte MİT belgesi hakkında; 16/05/2000 tarih ve 10.2.001.01.000.440.35-610/14026 sayılı yazı ile Adalet Bakanlığı’na yapılan suç duyurusu. (Listede yer aldığı sıra no: 35, 92, 103, 259)

Uğur Mumcu suikastını konu alan ve MİT tarafından yazıldığı izlenimi yaratılmak istenen her iki dokümanla ilgili olarak yapılan incelemelerde;

İlk belgede (02/02/1993 gün ve 01.786/0875/433 sayılı yazı) geçen imzanın doğru olduğu ancak, başka bir belgeden alınarak bu yazının altına monte edildiği,

MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık/ kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,

Belge olduğu öne sürülen yazıdaki sayılarında Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı, hususları belirlenmiş olup, dezenformasyon olduğu anlaşılmış ve Adalet Bakanlığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Anılan dezenformasyon çalışmasının Uğur Mumcu suikastının gerçekleştirildiği tarih itibariyle, faillerin tespitine ilişkin hedef saptırmak amacıyla ortaya çıkartıldığı izlenimi edinilmiştir."

Vakit Gazetesi, Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün evinde bulunan MİT belgesini hiç doğrulatma gereği duymadan manşetine taşımıştı.

Herhalde belgeyi aldığı kaynağına çok güveniyordu!

Haberi doğrulatma ihtiyacı duymamıştı.

Durun ilgili haberle ilgili gelişmeler bitmedi.

Ah Ergenekoncular!

Tarih 13 Ağustos 2008

Aynı Sabancı suikastıyla ilgili sahte belge olayında olduğu gibi yandaş medyada yine benzer manşeti yaptılar:

"Ergenekoncular suikastlardan sonra sahte MİT raporu düzenlemişler."

Peki bu önemli iddiaya ilişkin elde hiç somut bir delil var mıydı?

Vardı! Çünkü bu sahte MİT belgeleri Ergenekon sanıklarının evlerinde ele geçirilmişti!

Siz hálá, "İrticayla Mücadele Eylem Planı"nı gerçek mi sahte mi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bu sözde belgenin sahte olduğu ortaya çıkarsa ne yazacakları da şimdiden belli değil mi?

Türkiye tarihinin gördüğü en büyük psikolojik savaşa sahne olmaktadır.
Kaynak: Hürriyet

MİT'in sırları bile ellerinde
ALİ BAYRAMOĞLU
12 OCAK 2014



Emniyet ve yargıdaki cemaat yapılanmasını anlattığı kitabı yüzünden tutuklanan Hanefi Avcı cezaevinde Yeni Şafak'a konuştu: Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT'in, Emniyet'in, Maliye'nin bilgileri ellerinde. Polisle adliyeyi cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor.
,

Hükümet-cemaat kavgası, özellikle cemaatin yargı üzerinden yaptığı salvolar pek çok adli süreçle ilgili soru ve kuşkuları tekrar akla getirdi.

Cemaatin emniyet ve yargı içinde keyfi ve kendi hesabına girişimleriyle ilgili pek çok ciddi kanıt, şüphe var ve bu işin pek çok mağduru var.

Şüphe yok ki Hanefi Avcı bunların başında geliyor. 2010'da yayınladığı 'Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat' başlıklı, cemaati sorguladığı, pek çok yönüyle teşhir ettiği kitabı onu bir anda cemaatin 'hedef'i yapmıştı.

Fethullah Gülen, Avcı için o günlerde, 'Son günlerde emniyet teşkilatından birisinin 'falan yerde kadrolaşma' gibi çok yakışıksız iddiaları oldu. Allah taksirâtını affetsin, Allah insanları cehenneme gitme yoluna düşürmesin…' diyordu.

Tutuklandı Avcı. Solcu ve Ergenekoncu ilan edildi. Kitabı delil oldu.

Avcı tutuklandığı zaman bu köşede şunları söylemiştim:

'Bir emniyet müdürü 'teşkilat içinde, özellikle istihbaratta cemaat örgütlenmesi var, beni bile dinliyorlar' diyen bir kitap yazmakta, bir süre sonra, 'bir kadınla ilişkisi olduğuna ve bu yüzden izlendiğine dair bilgiler gazetelere servis edilmekte', ardından 'silahlı bir sol örgütle dolaylı teması olduğu iddiasıyla tutuklanmakta'... Avcı'nın tutuklanması her yönüyle izaha muhtaçtır…'

Kimi basın organlarında uğradığı itibarsızlaştırma ve kişilik katli girişimlerine, 'solculara işkence yaptığı günlerle özdeş kılınma' çalışmalarına rağmen Avcı, bu tarihten itibaren cemaatin adli imkanları kendi hesabına kullanmasını ve bunun mağduriyetini simgelemeye başladı.

Susurluk döneminde çeteler düzenini ifşa eden, TBMM Araştırma Komisyonu'nda, PKK'nın ve destekçilerinin imhası için yasadışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu ortaya koyan adam, emniyet içinde yeni kuşak için idol haline gelmiş, doğruculuğuyla bilenen muhafazakar bir polis, Hanefi Avcı, 2013 Temmuz'unda Devrimci Karargah davasından, solculuktan 15 yıla mahkum edildi.

O ceza bana şu satırları yazdırmıştı:

'Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi 'ödüllendirilme'ye yeltenilmedi Avcı. Kendi ifadesiyle 'devlet dönemi'nde dahi bu türlü cezalandırılmadı. Devletle cemaat arasındaki usül ve güç farkı mı diyelim?'

Geçen hafta salı günü, Adalet Bakanı'nın verdiği izinle, Silivri'ye Hanefi Avcı'yı görmeye gittim. Konuşmak, son olayları değerlendirmek, duygu ve kanaatlarını aktarmak için… Aşağıda okuyacağınız satırlar onunla yaptığım görüşme ve daha sonra onun bana yolladığı kimi notlarla ortaya çıktı.

Açık görüş yaptık Avcı'yla. İki ayrı koridorda iki ayrı kapısı olan, dar camekanlı bir odada, odayı ikiye kesecek şekilde monte edilmiş ince bir masaya benzeyen sabit bir rafta karşı karşıya oturduk. Kapılar üzerimize kitlendikten sonra 1 saatimiz vardı. Benim geldiğimi 10 dakika önce öğrenmişti, kaptığı kimi dosyalarla gelmişti görüşe. Anlatacağı, anlatmak istediği çok şey vardı doğal olarak, kendi davası üzerinden haksızlık ve hukuksuzluklar görülsün istiyordu. Anlatıyor, anlatıyordu. Olaylar, kişiler, dosyalar, kanun maddeleri…

Bir ara durdurdum Hanefi Avcı'yı... 'Şu an yaşananlar karşısında ne hissediyorsunuz, haklı çıktınız, haklı çıktığınızı hükümet de gördü' dedim. Şöyle cevapladı beni:

Haklı çıktım diye gram kadar sevindiğim yok. Bilinen, görünen bir şeydi. Bugün yaşananlar ülke için, insanlar için sıkıntılı bir durum. Bundan herkes zarar görecek. Hükümet de cemaat de, özellikle cemaat. Ama olumlu düşünecek olursak, bunun sayesinde belki bazı şeyler yerli yerine oturur. İnsanlar zamanla başka gerçekleri görüyor. Eskiden ben ve çevrem cemaatin verdiği eğitim hizmetini her şeyden değerli, her şeyden önemli görürdük.. İstihbarat için, telefon dinlemeler için de aynı şey oldu. Ben bunları suç takip için çok önemli görürdüm. Ancak yeri geldiği zaman bunun ne kadar sorun yaratabileceğini, nasıl kötüye kullanabileceğini, nasıl haksızlığa yol açabileceğini de gördüm...

HİÇ KİMSE MÜSAADE ETMEZ

Yaşanan büyük gerilimi nasıl değerlendirdiğini sordum Avcı'ya. Yanıtı şu oldu:

Bu olayın adı ne, nasıl tanımlamak lazım ve kim haklı? Bu sorulara cevap vermek için önce şu anki durum ne, onu bir tam tespit etmek gerek. Geçmişime bakıldığında her iki tarafa da en yakın kişiyim, samimi, içten, onlarla gönül bağı olan, aynı değerlere inanan, özel dünyamda aynı yaşam biçimini arzulayan biriyim. Bu yetiştiğim çevremden, özel yaşamımdan, yakınlarımdan bilinen, anlaşılan bir halimdir. Bugün ise her ikisinden de ağır cezalar gördüm. Cemaat uydurma iddialar, iftiralar ile bana ceza davaları açılmasında etkin oldu, hükümet ise haksız yere birkaç defa meslekten, memuriyetten ihraç ve onlarca disiplin cezası verdi. Ama bugün durum şu: Hiçbir ülkede hiçbir iktidar kendi kurumlarının dışarıdan birilerince yönetilmesine ve kendi menfaatleri için kullanmasına müsaade edemez. Hatta cemaatin kendi elemanlarının kurduğu bir iktidar bile olsa, kendi kurumlarını ve memurlarını kendisi yönetmek ister. Dışarıdan kendi cemaatinden birilerinin karışmasına razı olmaz. Hangi iktidar olursa olsun bu mücadeleyi yapmak zorunda.

YORUM FARKI YOK HEPSİ DE AYNI

Bugünkü noktaya gelineceğini bekliyor muydu Hanefi Avcı?

Üç yıldır hapisteyim. Uzaktan bakmak bazen iyi olabiliyor. Az bilgiyi iyi kullanabiliyorsunuz mesela. Bazı gelişmeleri baştan gördüm. Özel Yetkili Mahkemelerin buraya kadar geleceğini görüyordum. 2012'ye kadar tüm önemli soruşturmaların tüm tutuklama kararları aynı mahkemenin nöbetçi olduğu gün veriliyor. O gün başlıyor süreç. Hep aynı mahkeme, 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Bunu görüyordum. Mahkeme heyetlerinde yargıçlar arası yorum farkları olur. Ama Özel Mahkemelere bakıyorsun, hiç yok. Hep aynı görüş, hepsi aynı fikirde. Böyle bir şey olamaz. Bunu görüyordum. Her soruşturmaya gizlilik kararı veriyor ve sonuna kadar kaldırılmıyor. Örneğin bir kez kaldırılması için başvurdum. Bir hakim, 'mevzuatta yoktur, gizlilik kararı kaldırılamaz' kararı verdi. Daha sonra itiraz edince mahkeme heyeti, bu kararın yanlış olduğunu söyledi ama, o kararı veren hakim, Ömer Diken, 10. Ağır Ceza Reisi yapıldı...

İPLERİ TUTAN EL DIŞARIDA

Bu 'organizasyon', bu 'mekanizma' nasıl işliyor? 'Polisle adliye birlikte çalışmıyor. Her ikisini de dışarıda cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor, her ikisi de dışarıda cemaat yöneticilerinin emir ve talimatıyla iş yapıyor' diyor Avcı. Şöyle devam ediyor:

Kamu kurumunda çalışan her kişi kendi elde ettiği bilgileri, cemaate aktarıyor. Bu yukarıda birleştiriliyor. Büyük bir havuz oluşturuyorlar. Sonra kime dava açılacak, kim tutuklanacak yukarıda karar veriyorlar. Önce olayı kendileri yakın medya üzerinden sızdırıyorlar. Sonra polis savcının işini yapıyor. Tespit tutanağı fezlekeye geçiyor. Fezleke iddianayeme dönüyor. Örneğin bir dilekçe veriyorsun ya da soruşturma başlıyor. Öne arkaya kaydırarak belli kişi ve makama denk getiriliyor. Savcılar şikayet dilekçilerini dikkate almıyor. Tanık üretiliyor. Bu adamların çalışma biçiminin gösterilmesi lazım. Binlerce insan dinlenmiş kimsenin haberi yok.

HSYK'DA İŞLEM YOK!

Şu örnekle bugün tartışılan HSYK'da gönderme yapıyordu:

Ben bir şikayetimi HSYK'ya gönderdim. Gülersin, cevap iki sene sonra geldi. Bir yargıca havale etmişler, o da reddetmiş başvurumu. Ama vahim olan şu: Yargıcın verdiği dosya numarası benimki değil, bir başka numara. Dosyaya bile bakmadan reddetmiş talebi... Polis-savcının ve hakimin yaptığı hukuka aykırılıklar HSYK'ya şikayet ediliyor ama aylar yıllar geçiyor hiçbir işlem yapılmıyor. Suç olduğu sabit belgeli hususlarda bile iki yıldan önce HSYK cevap vermiyor.

ONLARI BEN YETİŞTİRDİM GÖRÜR GÖRMEZ ANLARIM

Aslında nereden
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2402
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Oca 14, 2014 10:31 pm    Mesaj konusu: BELGENİN GKB KARARGAHINDA DÜZENLENMEDİĞİ TESPİT EDİLDİ Alıntıyla Cevap Gönder

''BELGENİN GENELKURMAY KARARGAHINDA DÜZENLENMEDİĞİ TESPİT EDİLDİ''
24 Haziran 2009

Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı"yla ilgili Askeri Savcılıktan yeni bir açıklama geldi.

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, Taraf gazetesindeki habere konu olan belgenin, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda düzenlenmediğinin tespit edildiğini, böyle bir belgeyle ilgili olarak gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda herhangi bilgi, belge, emir veya emareye rastlanılmadığını bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, 12 Haziran 2009'da Taraf gazetesinde ''AKP ve Gülen'i bitirme Planı'' başlıklı haberin yayımlanması ve haberde Genelkurmay Harekat Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğünde hazırlandığı iddia edilen ve deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek imzalı ''İrticayla Mücadele Eylem Planı'' başlıklı belgenin yer aldığının görülmesi üzerine, Genelkurmay Başkanlığınca aynı gün verilen soruşturma emri uyarınca askeri Savcılıkça başlatılan soruşturmanın bugün tarihiyle tamamlandığı bildirildi.

Açıklamada, ''Anılan belgenin Genelkurmay Başkanlığında hazırlanmadığı, böyle bir belgenin mevcut olmadığı anlaşıldığından ve aslı bulunmayan fotokopi belgenin 4. sayfasındaki imza bloğunda Albay Dursun Çiçek'in isminin üzerinde yer alan imzanın, şüpheli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek'e ait olduğuna, bu belgenin hazırlanması ve herhangi bir kişiye verildiğine ilişkin şüpheli hakkında delil bulunmadığından, soruşturma konusu olay ve şüpheli Dursun Çiçek ile ilgili olarak itiraz yolu açık olmak üzere kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği'' belirtildi.

Askeri Savcılık, Taraf gazetesinde yayımlanan belgenin aslının mevcut olmaması nedeniyle, bu belgenin hangi amaçla kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir şekilde hedef alınıp alınmadığı ve belgenin Taraf gazetesi muhabirine ulaştırılmasıyla aynı gazetede yayımlanması olayları hakkında adliye mahkemelerinin görevli ve yetkili oldukları anlaşıldığından, itiraz yolu açık olmak üzere Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığının görevsizliğine, soruşturma dosyasının gereğinin takdir ve ifası için görevli ve yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verdi.

Savcılık, konunun kamuoyunu yakından ilgilendirmesi nedeniyle konu hakkında ayrıntılı bir bilgilendirme yapılması zorunluluğu gördüğünü kaydetti.

-SORUŞTURMA EVRELERİ-

Soruşturmanın, öncelikle ''belgenin Genelkurmay karargahında Albay Çiçek veya başka bir personel tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı, bu konuda emir verilip verilmediği, belge içeriğinin ve belgenin doğru olup olmadığı, devletin güvenliğine ilişkin herhangi bir belge üzerinde sahtecilik yapılıp yapılmadığı, tahsis olunduğu yerden başka bir yerde kullanılıp kullanılmadığı, hile ile alınıp alınmadığı veya çalınıp çalınmadığı'' hususlarında ilişkin yürütüldüğü belirtildi.

Açıklamada, ''Anayasal bir kurum olarak düzenlenen ve Türk milleti adına yargılama faaliyeti yapan askeri mahkemelerin görev ve yetkilerine ilişkin mevzuat hükümleri dikkate alındığında, söz konusu olayla ilgili soruşturma görevinin Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına ait olduğuna kuşku bulunmamaktadır'' denildi.

Yürütülen soruşturmada, maddi gerçeklere ulaşılabilmesi, tüm delillerin toplanabilmesi amacıyla yasal düzenlemeler çerçevesinde her türlü bilimsel ve teknik imkanlardan istifade edildiği ifade edilen açıklamada, soruşturmanın süratle neticelendirmeye çalışıldığı vurgulandı. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

''12 Haziran 2009'da Genelkurmay Hareket Başkanlığı 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğündeki Albay Çiçek'in kullandığı 2 bilgisayar da dahil olmak üzere toplam 14 bilgisayarın sabit diskleri teknik bilirkişiler tarafından incelenmek üzere Askeri Savcılığa getirilmiştir. Ayrıca bu bilgisayarların bağlı oldukları ana sunucu ve yedeklerinin muhafaza edildiği Genelkurmay Muhabere Merkezinde, tayin edilen bilirkişi ve görevli personel marifetiyle inceleme yapılmıştır.

Aynı gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından, (CMK 250. madde ile yetkili bölüm) habere konu gizli belgenin ele geçirildiği şekliyle gönderilmesi, şüpheli Serdar Öztürk hakkında yapılan aramalara ilişkin arama ve el koyma tutanaklarının, inceleme raporlarının gönderilmesi ivediliğine binaen belge geçer ile istenilmiştir.

Askeri savcılar nezaretinde bilirkişiler tarafından bilgisayarların sabit diskleri üzerinde inceleme devam ederken Harekat Başkanlığı ve 3. Bilgi Destek Şubesindeki görevli personelin ifadeleri de tespit edilmiş, Albay Çiçek'in ise ifadesiyle birlikte kriminal incelemelerde mukayeseye esas olmak üzere imza örnekleri alınmıştır.

Bilgisayarlar üzerindeki inceleme 13 Haziran 2009'da tamamlanmış, düzenlenen raporda söz konusu belgeye veya belgenin izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.

15 Haziran 2009'da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. madde ile yetkili bölüm) tarafından istenen bilgi ve belgenin hazır olduğunun bildirilmesi üzerine cevabi yazı ve ekinde belgeler aynı gün aldırılmıştır. Habere konu belgenin fotokopi olduğu görülmüştür.

Bu arada, Albay Çiçek'in sicil dosyası getirtilmiş, örnek imzalarını içeren bazı belgelerin asılları ele alınmış, ayrıca görev yaptığı daire başkanlığı tarafından gönderilen imza ve parafesini içeren belgeler dosyaya eklenmiştir.

Fotokopi belge ve Albay Çiçek'in imza örnekleriyle mukayeseye esas belgeler 15 Haziran 2009 günü saat 22.00 sıralarında inceleme yapılmak üzere Jandarma Kriminal Daire Başkanlığına teslim edilmiştir.

Yapılan inceleme neticesinde düzenlenen raporda, fotokopi belgeler üzerinden sağlıklı bir inceleme ve karşılaştırma yapılmasının mümkün olmadığı, bununla birlikte belgedeki imza ile Çiçek'in mukayese imzaları arasında genel şekilleri yönünden benzerlik görüldüğü belirtilmiştir.

16 Haziran 2009 tarihinde belge üzerinde karargah çalışma usulleri, askeri yazışma teknikleri ile emir, talimat, yönerge ve uygulamalara uygunluğu açısından bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Düzenlenen raporda, belgenin şekil açısından hiçbir askeri yazı biçimine uymadığı, belgeye resmi evrak niteliği kazandıracak herhangi bir unsuru içermediği, karargah çalışma usulleri ve askeri yazım teknikleriyle uyuşmayan birçok maddi hata bulunduğu, askeri yazışma gelenekleriyle örtüşmeyen ibare ve kısaltmalara yer verildiği belirtilmiştir.

16 Haziran 2009 tarihinde soruşturma kapsamında görüşmeler yapmak üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (CMK 250. madde ile yetkili bölüm) gidilmiş, bu görüşme esnasında belgenin fotokopi olduğu, aslının bulunmadığı/ele geçirilmediği öğrenilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan (CMK 250. madde ile yetkili bölüm) habere konu belgenin gelmesinden sonra alınan mahkeme kararı ile 17 Haziran 2009 tarihinde 11.00 - 17.15 saatleri arasında albay Çiçek'in ikametinde askeri savcının nezaretinde teknik bilirkişilerin katılımıyla arama icra edilmiş ve arama sırasında konutunda bulunan dizüstü bilgisayara ait sabit diskin imajı alınmış, bulunan cd, disket ve cep telefonlarına incelenmek üzere el konulmuş, yapılan inceleme sonucunda düzenlenen raporda özetle belgenin içeriği ile örtüşen herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanılmadığı belirtilmiştir.

Fotokopi belge üzerinde inceleme yapabilme imkanı bulunabileceği düşüncesiyle belge, mukayese evrakıyla birlikte 17 Haziran 2009 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderilerek hem imza incelemesi hem de diğer yönlerden inceleme yapılması istenilmiştir.

-ADLİ TIP KURUMU RAPORU-

Adli Tıp Kurumunca tanzim edilen raporda özetle inceleme konusu fotokopi belgedeki imzanın belgeye sonradan eklenip eklenmediği ve Albay Çiçek'in mukayese imzaları arasında biçimsel olarak benzerlik saptanmakla birlikte fotokopi belgeden yapılacak değerlendirmelerin sağlıklı olamayacağına işaret edilerek, inceleme konusu imzanın Albay Çiçek'in eli ürünü olduğu ya da olmadığı hususlarında bir tespite gidilemediği belirtilmiştir.

Her iki raporda da belgenin fotokopi olması nedeniyle kesin sonuç bildirilememesi üzerine 19 Haziran 2009 tarihinde TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Enstitüsünden (UEKAE) yeni bir inceleme istenmiştir.

UEKAE'nin yazısında da incelenen dokümanın fotokopi olması nedeniyle bir takım teknik yöntemlerin kullanılamadığı, grafoloji uzmanı bulunmadığından belge üzerindeki imza ve parafların Albay Çiçek'in eli ürünü olup olmadığı konusunda bir çalışma yapılamadığı, belgenin orijinalinde bulunmayan unsurların belgeye sonradan eklendiğine ilişkin olağan dışı bir görüntüye rastlanmadığı, ancak belgenin fazla sayıda fotokopi işlemine tabi tutulması sonucu yazı gövdesinin ve imza bloğunun korozyona uğramış benzeri bir görüntü oluşturduğunun belirlendiği ifade edilmiştir.

22 Haziran 2009 tarihli bazı gazetelerde yer alan haberlerden, emniyet genel müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarları Dairesi Başkanlığınca (İstanbul) bir rapor düzenlendiğinin öğrenilmesi üzerine, aynı gün ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan (CMK 250. madde ile yetkili bölüm) mevcut ise söz konusu raporun gönderilmesi istenmiştir. Bu aşamada gazetelerde yayımlanan raporun henüz ulaşmadığı bildirilmiş, bilahare söz konusu rapor belge geçer ile askeri savcılığımıza gönderilmiştir.

Raporda, belgenin, fotokopi makinası/bilgisayar yazıcısı vasıtasıyla usule getirilmiş olduğunun müşahede edildiği, bu tür belgeler üzerinde bulunan imza/imzaların grafolojik tanı unsurlarının tamamını belirlemenin mümkün olmadığı, montaj ve ilave gibi yöntemlerle yapılmış olması muhtemel tahrifat türlerinin de her zaman belirlenemeyebileceği belirtilmesine rağmen, imzanın Albay Çiçek'in eli mahsulü olduğu da ifade edilmiştir.

Raporun gerekçe bölümü ile kesin kanaat belirtilen sonuç kısmının çelişkili olması nedeniyle, teknik bilirkişi mütalaasına başvurulmuş ve bilirkişi yeminli mütalaasında özetle, fotokopi belge üzerinde kalem baskı izi, işleklik, hız, imzadaki el kaldırma hareketleri gibi özellikler mevcut olmadığından, buna dayalı bir sonuç çıkarmanın mümkün olmadığını, kesin kanaat belirtmenin yanılgılara sebebiyet verebileceğini belirtmiştir. Bu nedenle, soruşturmanın sonucunu etkilemeyeceği değerlendirilerek şüphelinin askeri savcılık huzurunda verdiği imzaların daha önceki muhtelif belgelerdeki imzalarıyla örtüşmemesinin ayrıca incelettirilmesine gerek görülmemiştir.

-''BELGENİN GENELKURMAY KARARGAHINDA DÜZENLENMEDİĞİ TESPİT EDİLDİ''-

Bu incelemeler ve deliller kapsamında, habere konu olan belgenin Genelkurmay Başkanlığı Karargahında düzenlenmediği tespit edilmiş, böyle bir belgeyle ilgili olarak gerek elektronik ortamda, gerekse de yazılı kayıtlarda herhangi bir bilgi, belge, emir veya emareye rastlanılmamıştır.

Söz konusu belgenin Albay Çiçek tarafından hazırlanıp hazırlanmadığının, belgedeki imzanın Albay Çiçek'e ait olup olmadığının tespiti maksadıyla yapılan tüm kriminal incelemelerde, fotokopi belgeler üzerinde bulunan imzaların, kaligrafik ve karakteristik özellikleri, kalem baskısı, seyir ve sürati, başlangıç ve bitiş noktaları gibi özellikleri yeterince yansıtmaması, imzaların bu belgeler üzerine farklı yöntemler kullanılarak transfer edilebilme ihtimalinin bulunması nedeniyle kesin bir sonuca ulaşılamayacağı ortak bir görüş olarak belirtilmiştir.

Her ne kadar bir kısım kriminal raporlarda, bahse konu ortak açıklamaya da yer verildikten sonra sanki belge aslından inceleme yapılıyormuş gibi belgedeki imza ile Albay Çiçek'in mukayese imzaları arasında benzerlik görüldüğü veya bu imzanın Albay Çiçek'in eli ürünü olduğu yönünde kanaatler belirtilmiş ise de;

Tek başına fotokopi belgelerden hareketle, cezai ve hukuki sorumluluk doğuracak sonuçlara ulaşılamayacağına, bu tür belgeler üzerinde yapılacak incelemelerden sağlıklı sonuç alınamayacağına ve yapılan soruşturmalarda belge asıllarının mutlaka temin edilmesi gerektiğine ilişkin, Yüksek Mahkeme içtihatlarının (Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 17.12.2002 tarihli ve E. 2002/1939, K. 2002/2521 sayılı Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17.04.1995 tarihli ve E. 1995/3476, K. 1995/3822 sayılı aynı dairenin 25.12.1995 tarihli ve E. 1995/10749, K. 1995/11675 sayılı, Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 16.06.2005 tarihli ve E. 2004/11642, K. 2005/6794 sayılı, Askeri Yargıtay 2. Dairesinin 30.04.2008 tarihli ve E. 2008/1139, K. 2008/1149 sayılı kararları) bulunması,

-''İDDİALARI DESTEKLEYEBİLECEK HİÇBİR YAN DELİLE ULAŞILAMADI''-

Bilirkişilerin mütalaalarında, hatta imzalar arasında benzerlik veya aidiyet yönünde kanaat ifade eden raporlardan birinin içeriğinde de fotokopi belgelerden sağlıklı sonuçlara ulaşmanın mümkün olmadığının belirtilmesi,

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK 250. Madde ile Yetkili Bölüm) yürütülen bir soruşturmada elde edilen söz konusu belgenin fotokopi olması ve aslının elde edilemediğinin bildirilmesi,

Bilgisayar ve evrak kayıtlarında kapsamlı incelemeler yapılmasına, ilgili tüm personelin ifadesine başvurulmuş olmasına rağmen, soruşturma konusu olayla ilgili olarak iddiaları destekleyebilecek hiçbir yan delile ulaşılamaması,

Bunun aksine bilirkişiler tarafından yapılan inceleme neticesinde soruşturma konusu evrakın hiçbir şekilde karargah çalışması/askeri yazışma usullerine ilişkin mevzuat, emir ve yerleşik uygulamalar ile uyuşmadığının belirlenmesi üzerine soruşturma konusu olay hakkında 'kovuşturmaya yer olmadığı kararı' verilmiştir.

Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı ile ilgisinin bulunmadığı tespit edilen söz konusu belgenin; kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, bu suretle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hedef alınıp alınmadığı, belgenin Taraf gazetesi muhabirine ulaştırılması ve aynı gazetede yayımlanması eylemlerinin adli yargının görev alanına giren muhtelif suçları oluşturabileceği anlaşıldığından, bu hususlarla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'nın 'görevsizliğine', soruşturma dosyasının bir suretinin görevli ve yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına 'gönderilmesine' karar verilmiştir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.''
Aktifhaber

MEHMET BARANSU ABD'DE 4 YIL NE YAPTI?
18 Haziran 2009

Türkiye günlerdir Taraf gazetesi’nin yayınladığı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlandığını iddia ettiği “İrticayla Mücadele Eylem Planı” isimli belgeyi konuşuyor. Belge, iddialara göre Ergenekon Soruşturması sırasında ofisi basılan avukat Serdar Öztürk’ten çıktı. Emniyet ve savcılığın elinde olan belge Taraf muhabiri Mehmet Baransu tarafından haberleştirildi. Böylece Mehmet Baransu Türkiye’nin gündemine oturdu.

Mehmet Baransu NTV ve Habertürk gibi pek çok televizyona çıktı. Ancak hiç kimse Odatv’nin sorduğu gibi Baransu’ya açıkça sorular sormadı.

Odatv olarak Baransu’ya kendisi hakkında çoğu kişinin konuştuğu bazı iddiaları net olarak sorduk. Mehmet Baransu’ya cemaat ile ilişkisinin olup olmadığını, cemaatin haftalık yayın organı Aksiyon Dergisi’nde çalışırken cemaate nasıl baktığını, Aksiyon sonrasında ABD’ye neden gittiğini, ABD’de neler yaşadığını, Türkiye’ye döndükten sonra yine cemaate yakın Cihan Haber Ajansı’nda hangi görevde bulunduğunu, Taraf ile ilişkisinin nasıl kurulduğunu, Taraf’tan neden ayrılıp sonra geri döndüğünü, emniyet ve askeri belgelerin eline nasıl geçtiğini sorduk. Mehmet Baransu sorularımızı yanıtladı.

Baransu’nun bu uzun röportajını kendisine söz verdiğimiz gibi hiç kesmeden yayınlıyoruz. Yukarıdaki video bölümünden röportajı dinleyebilirsiniz.

İşte o röportaj:

Akşam gazetesinde stajyer olarak mesleğe başladım. Okula gidemiyordum ve derslerimi verememiştim. Sonra bir arkadaşım “dergide çalışır mısın?” dedi. İki sene Aksiyon Dergisi’nde çalıştım.

Orada Sadettin Tantan’ın yaptığı operasyonların bazılarını Sadettin Beyden çok önce yazdım. Bu kaçakçılıklarla ilgili dönemin Gümrük Bakanı Rıfat Serdaroğlu’nu aradım bir şey yapmadı. Sonra hükümet değişti Keçeciler geldi, ona verdim hiçbir iş yapmadı. Sonra bu operasyonları Tantan yaptı. Bufalo Operasyonu’nu iki sene önce yazmıştım. Bufalo, Balina, akaryakıt kaçakçılığı ile ilgili bir sürü şey yazdım.

Soner Yalçın’ın “Binbaşı Ersever’in İtirafları” kitabıyla ilgili bütün araştırmaları yaptım. Darbe öncesi nasıl kapatıldı? Darbe sonrası silah kaçakçılığı tekrar nasıl gündeme geldi? Gibi bu ve buna benzer bir sürü haber yaptım. Ve Aksiyon’dan mahkemelik olarak ayrıldım.

Sonra Yalçın Bayer ağabeyle bir kitap çalışması yaptık, bir buçuk senede kitabı bitirdik ama bir türlü kısmet olmadı, kitabı yayınlayamadık. Kitap halen duruyor.

Amerika’ya Çocuk Cinayetleri Üzerine Tez Çalışması Yapmak İçin Gittim

Daha sonra Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordum. “Amerika’da çocuk cinayetleri ve medya” üzerine tez hazırlamak için Amerika’ya gittim. Oradaki üniversitelerde de bu konuyla ilgili araştırmalar yapılıyor ve raporlar hazırlanıyordu. “Türkiye’de de böyle cinayetler olur mu?” konusunu araştırabilmek ve karşılaştırabilmek için Amerika’ya gittim. Üç buçuk yıl kaldım. Tezimi yaptım ve dil öğrendim fakat parasızlıktan dolayı Türkiye’ye geri dönemedim ve maalesef okuldan kaydım silindi.

Benim burada bir evim vardı. Depremden sonra fiyatı çok düştü. O evi 15 bin dolara ipotek ettirip aldığım parayla Amerika’da hem okudum hem çalıştım ve bu parayı ödedim. Bütün makbuzları da bende duruyor.

Cematin Gruplarına Girmedim

Cemaatin gruplarına falan hiç girmedim. Zaten öyle şeyleri de sevmem. Beni herkes tanır. Tezi hazırlamak için gittim. Amerika’da birçok yere gidip tez konusu ile ilgili araştırmalar yaptım. Bir imza için Türkiye’ye gelmem gerekiyordu ama maddi zorluklardan dolayı gelemedim. Derken kaydım silindi ve bir süre sonra af çıktı, bir dersim vardı onu verdim. Geçtiğimiz günlere askere gittim. Şimdi bir daha af çıktı. Şu an durum nedir tam olarak bilemiyorum ama tezi vermek üzere bir daha başvuracağım.

Bu tezi seçmemin sebebi de Yasemin İnceoğlu hocamdır. Yasemin İnceoğlu da doktorasını Amerika’da yaptı ve oralarda çok bulundu. Hocam da bana orada birkaç üniversitede kimlerle görüşebileceğimi söyledi. Tezim iki yıl sürdü. Gece gündüz hem çalıştım hem de tezimi yetiştirebilmek için birçok işte çalıştım. Çalıştığım yerler için de sosyal güvenlik numaram var ve nerelerde çalıştığım kayıtlıdır. Orada dilimi geliştirmek için dil kursuna da gittim.

Döndükten sonra Hürriyet’e gittim. Aslında Hürriyet’te başlayacaktım. Aksiyon’da çalıştığım dönemlerde Cihan Haber Ajansı’nın genel müdürünü tanımıştım. “bizde çalışır mısın” dedi, güzel bir teklif sundu; “operasyonun –yani canlı yayınların- başında olacaksın. Şirkete ne kadar para kazandırırsan ona göre pirim alacaksın” dedi. Daha fazla para kazanacağım için teklifi kabul ettim. Yaptığımız birçok anlaşmaya uymadılar. Oradan da maalesef sorunlu ayrıldım.

Gümrük Kaçakçılığını Haber Yaptım

Aksiyon’da gümrük kaçakçılığı üzerine çok haber yaptım. Beni transfer edeceklerdi. O dönemde Milliyetle anlaştık. Ama bir gün sonra Mehmet Yılmaz Milliyet’e getirildi. Ondan sonra öylece kaldı ve Milliyet’te başlayamadım. Yalçın ağabey “boş ver” dedi, birlikte kitap yaptık. Bir daha da hiçbir yere müracaat etmedim. Cihan haber ajansında başlayacağım sırada Aksiyon ile mahkemelik bir şekilde ayrıldım. “şimdi sizde başlayacak olmam sorun olmasın” dedim onlar da “hayır iki kurum ayrı bir sorun olmaz” dediler öyle başladım. Zaten benim başladığım dönemde Zaman gazetesi ile Aksiyon başka bir binaya taşınmış cihan haber ajansı başka bir binaya taşınmıştı.

Ergenekon ile ilgili bazı haberler yaptım ama sadece ben değil bir sürü gazeteci haber yaptı. Birçok gazeteci belgelere ulaştı, birçok gazetecide belge var. Ben Ergenekonla ilgili birkaç tane belge aldım.

Gümrük kaçakçılığı ile ilgili haberleri yaptığım dönemde üç konu genelkurmayın inceleme alanına giriyordu. Biri Bufalo operasyonudur bir firma askerlere sahte et satmıştı. Onunla ilgili benim bilgime başvurdular. Defalarca görüştüm ve orada birçok insanla tanıştım.

Akaryakıt kaçakçılığını Türkiye’de ilk defa yazan benim. Akaryakıt komisyonculuğunun kurulmasının sebebi de benim. O dönemlerde kaçakçılıkla ilgili birçok haber yaptım. Bu konuyu jandarma araştırıyordu. Oradan da birçok insanla tanıştım.

Belgeleri Nereden Alıyorum?

Bazen Taraf Gazetesinde askerle ilgili bütün haberleri benim yaptığım zannediliyor. Oysa ben Dağlıca’yla ilgili haber de yaptım. Lütfen, bunu özellikle yazmanızı istiyorum Dağlıca’yla ilgili belgeleri ben askerlerden almadım. Davayla ilgili iddianame hazırlanmıştı, gittim 8 askerin avukatlarından aldım. Bazen mektupla da belgeler geliyordu. Mail olarak gelenler de var. Bunlardan sorup soruşturduklarım, doğrulattıklarım oluyordu, doğrulatamadıklarım da oluyordu.

Mesela rahmetli Uğur Mumcu’nun “Silah kaçakçılığı ve terör” kitabını yazdıran, ona belgeleri getiren adamlarla görüştüm.

Suikast Haberini Çay Bahçesinde Öğrendim

İddianamede şöyle bir şey geçiyor; Yaşar Paşaya bir eylem hazırlığı olduğu, fakat eylem vuku bulmadığından belgenin kapsam dışı bırakıldığı söyleniyor. Yani belge bulunmadı demiyor. İddianamenin 107. Sayfasında geçiyor. Ama İşçi Partililerin bu belgeyi polisin koyduğuna dair bir iddiası var.

Bunu ben tesadüfen öğrendim. Vatan Emniyetin yanında çay bahçesi var. Ben orada arka tarafta oturuyordum. İçeride de iki polis oturuyordu. Orada bir büfe var. Orada iki polis konuşuyorlardı. Muhtemelen de operasyondan bahsediyorlardı. İşte o bilgiye orada tesadüfen sahip oldum.

Et kaçakçılığı operasyonu sırasında bir sürü paşayla tanışmıştım. Şener Paşayla ilgili bir sürü şey anlatıyorlardı. Şener Paşanın yaptıklarını tasvip etmiyorlardı, zaten pek de sevmiyorlardı. Onunla ilgili bir sürü bilgim var ama haber kaynağı açıklamadan ben veremem. Belki kendisi bir gün anlatır.

Ben 10 yıl öncesinin hesabını görmek istiyor gibi bir izlenime kapıldım. Ben Soner Yalçın’a da yazdım. “Sen bu 2500 silahla ilgili yanlış bilgilere sahipsin, bu kitapta yazılan bütün isimler yanlış.” Diye. Çünkü müfettişlerden bununla ilgili bütün araştırma dosyalarını aldım. Bu soruşturmayı yapan müfettişler 1980 öncesi bu araştırmanın bir kopyasını almışlar ve arşivlerinde duruyor. Bunu dergide yazmıştım.

Aksiyonda Çalışmak Benim Hatam

Maalesef 28 Şubat döneminde o dergide çalışmak herhalde benim tek hatamdır. Hata derken o zamanlar gazeteciliğe yeni başlıyordum ve bunları bilmiyordum. Keşke bilseydim. Mesela Kanal D Haber’de çalışacaktım, beni almadılar. Aksiyon bir leke ve 9 sene sonra bu leke karşıma çıktı.

İngilizcem vardı, reklamlardan da iyi bir pay alıyordum. Savaş, Spor gibi konularda her yerden canlı yayın yapıyordum. Bir yerde bir savaş veya bir olay varsa oraya canlı yayın aracı gönderiyordum ve iş alıyordum. Tıpkı DHA, İHA ajansları gibi. Sonra “ben gazetecilik yapmak istiyorum” dedim ve bıraktım.

Orada cemaatle ilgisi olmayan bir sürü tanıdığım insanlar da var. Şunu söyleyebilirim; orada yükselebilmek için belki cemaatin adamı veya cemaatle birebir ilişkili olmak gerekebilir, böyle bir yapısı olabilir. Ama ben dışarıdan çalıştım. Mesela –tam emin olmamakla beraber- Akşam’da da çalışan ve şu anda Sky Türk’te devam eden Atılgan Bayar da Aksiyon’da yazı yazdı. (Bu konuda Mehmet Baransu daha sonra arayıp Atılgan Bayar’ın Cemal Atılgan adıyla Aksiyon’da yazılar yazdığını söyledi, bunu teyit ettirdiğini ifade etti)

Taraf’tan Neden Gitti Neden Geri Geldi?

Gidip geri gelme olayını size açık ve net anlatıyorum; benim haberimle ilgili editör arkadaşlardan birisi bir görüş almış. Ben de “niye bana söylemedin, eğer gerekiyorsa ben görüş alırdım” dedim. Ahmet Beylerle de görüştüm, o arkadaşa da kızdım bu konuda. “Benim haberimle ilgili görüş alınması gerekiyorsa beni ararsan ben zaten alırım” Dedim. O da bana “sana ulaşamadım, acele ile görüş aldık” dedi. Oturduk, konuştuk öyle deyince de geri geldim. Yoksa bir gidip gelme yok. Sadece benim haberimle ilgili nasıl başka biri görüş alır diye tepki verdim. 3-4 gün sonra herkes toplandı, konuştuk, hallettik ve geri geldim.
Odatv.com

Böylesi bir güvenlikten 'çok gizli belge' nasıl dışarı çıkar?
20/06/2009

Radikal sordu: 'İrtica ile Mücadele Planı gerçekse kaynağı ne kadar sürede belirlenir?' Askeri bilgi işlem uzmanları: Yarım saat. Bütün bilgisayarlar ağa bağlı. İşlemleri kimin, ne zaman yaptığı kodlanır. Yazıcılar bile şifrelidir. Gizli belge gizli odalarda yazılır

DENİZ ZEYREK

ANKARA - Ergenekon davasının tutuklu sanığı avukat Serdar Öztürk’ün iş yerinde bulunan ‘İrticayla Mücadele Belgesi’nin Genelkurmay’ın bilgisayar ağında hazırlanmış olması halinde bu bilginin 30 dakikada ortaya çıkarılabileceği öğrenildi. Genelkurmay’ın bu tür belgeleri ‘çok gizli’ sınıfına soktuğuna, dolayısıyla da bu tür belgelerin kripto odalarında kriptolu yazıldığına dikkat çeken askeri bilgi işlem uzmanları, “Belge ya dışarıda yazıldı ya da Genelkurmay Başkanı gerçeği sakladı” görüşünü dile getirdiler. Çünkü Genelkurmay bünyesinde tek bir kişisel bilgisayar bulunmuyor ve bilgi işlem dairesi, ağdaki bilgisayarlarda gizli belgeler hazırlanırken yapılan her işlemi yedekliyor, her işlemde dosyalara gizli işaretler koyuyor. Özden Örnek günlüklerinin ortaya çıkmasının ardından, Genelkurmay’da gizli bir belgeyi yazdıracak personel, yazıcıya dahi şifre girmek zorunda kalıyor. Genelkurmay’da gizli belgelerin yazdırıldığı bir yazıcıdan çıkmış bir belgenin hangi yazıcıdan alındığı, kimin yazdırdığı, özel kodlardan anlaşılabiliyor.
Radikal, Türkiye’nin bir haftadır konuştuğu belgenin Genelkurmay içinde nasıl yazılabileceğine, nasıl dışarı çıkarılabileceğine dair soruları askeri bilgi işlem uzmanlarına sordu. İşte, kamuoyunun yanıtını beklediği bazı sorular ve uzmanların verdiği yanıtlar:

Soru: Genelkurmay dijital ağında bir belge üretilirse, kim tarafından üretildiği, kimlere transfer edildiği, kimler tarafından açıldığı, değişiklik yapıldığı, yazdırıldığı gibi ayrıntılar takip edilebiliyor mu?
Cevap: Evet. Özellikle de gizlilik içeren bir belge rastgele yazılmaz. Genelkurmay’da yerel olarak çalışacak (ağ dışında kalan) bir bilgisayar yok. Hepsi kendi içinde ağa bağlı. Dolayısıyla herkes ağda kendi bölümüne girer ve her bilgiyi sistem otomatik olarak yedek alır. Bilgi kaybı söz konusu olamaz.

Gizli ve şifreli odalar
Soru: Çok gizli evraklar da mı ağ üstündeki bu bilgisayarlarda yazılır?
Cevap: Çok gizli bilgiler ağda yazılmaz. Gizli ve şifreli odalarda yazılır. Genelkurmay’da ağ yapılanması kişisel bilgisayarlara (PC) kadar fiber optik bağlantılar kullanılıyor. Bu tür karargahlarda artık er, erbaş çalıştırılmıyor. Her şey subay ve astsubaylar tarafından yapılıyor.

Soru: Belge gerçek olsaydı, yani Genelkurmay’da hazırlanmış olsaydı kimin hazırladığı bulunabilir miydi?
Cevap: Eğer belge gerçek olsaydı, bulmak bilgi işlemcilerin yarım saatini alırdı. Sistem kayıt tutuyor. Kim ne zaman girdi? Ne yazdı? Nereden çıktı aldı? Kaç sayfa aldı? Bunların hep logları tutuluyor.

Soru: Genelkurmay kendisinden çıkmadığını açıkladı. O halde neden belgenin gerçek çıkabileceği yönünde açık kapı bıraktı?
Cevap: Askeri savcılık araştırmış, bir ize rastlamamış. Ancak belge dışarıda hazırlanmış olabilir. Albay komuta kademesinin bilgisi dışında, Genelkurmay dışında bir bilgisayarda böyle bir belge hazırlamış olabilir. Ortada (Genelkurmay’a ait) gerçek bir belge olmasa da bir personel işgüzarlık yapmış olabilir.

Mutlaka ekip işidir
Yani ‘personelin biri sınırlarını aşmış da olabilir’ diyorlar. Savcılık bu nedenle Ergenekon savcılığından belge istemiş. Bu araştırmadan sonra kim hazırlamış, niyet nedir, amaç nedir ortaya çıkacaktır. Bu belge gerçek belge olsaydı, askeri savcılar anında albayı tutuklardı. Kriminal inceleme istemleri ondan. Ayrıca, böyle bir oluşum varsa bu tek kişi ile olmaz mutlaka ekip işidir. Askeri savcılar bu gibi konularda kararlı olmazlarsa askeri disiplin tamamıyla bozulur.

Soru: “Böyle bir belge Genelkurmay ağı içinde şifreli hazırlanmak zorunda. Eğer Genelkurmay ağı içinde böyle bir belge hazırlanmış olsaydı, yarım saatte bulunabilirdi” diyebilir miyiz?
Cevap: Elbette

Soru: Albayın şifresi kırılarak böyle bir şey yapılabilir miydi?
Cevap: Öyle olsaydı da iş ortaya çıkardı. Sistemde yedekler sürekli çalışır. Loglar tutulur. Genelkurmay sistemi anlık yedekleme yapar. Dolayısıyla bilgi kaybı olmaz. Sistem başka yerde. Yedek başka yerde çalışır. Bu nedenle de yedeklenmiş bilgiye her isteyen ulaşıp müdahale edemez.

Soru: Belgenin orijinali bulunamazsa ne olur
Cevap: Evrakın aslının bulunması lazım. Bulunamazsa, her şey düşünülebilinir. Ancak sistemde hazırlanmış (gerçek) bir evrak olsaydı, Ergenekon savcıları albayı direkt tutuklarlardı. Adam evinde yazmış olabilir. Neden belgenin bulunduğu gün (Ergenekon savcılarının isteği ile) evi aranmadı? Daha önce birçok muvazzaf subayın evi arandı.

Soru: Genelkurmay’da sızmalara karşı ne tür önlemler alınıyor?
Cevap: Özden Örnek günlüklerinden sonra Genelkurmay ağı daha sıkı tedbirlerle korunuyor. Artık kişisel yazıcılar yok, sistemdeki ‘kullanıcı’ hakları çok fazla kısıtlandı.

Yazıcılar bile şifreli
Yazıcılar şifreli kullanılmaya başlandı. Gizli bir evrak ağdaki yazıcıya gönderilse bile gönderen personel yazıcının başında şifre girmek zorunda kalıyor. Yani, canı isteyen Genelkurmay bilgisayarlarında gizli evrak yazamayacağı gibi, yazılanların çıktısını da alamıyor. Sistem’deki yazıcılar, yazdırılan bir belgeye hangi yazıcıdan çıktığını gösterir kodlar basıyor. Zaten çok gizli evraklar kriptolu odalarda yazdırılıyor. O odalara da sadece subay ve astsubaylar girebiliyor. Çalışma sırasında bu odaların kapısı kilitlenir. Bir subaya verilen gizli bir evrakın fotokopisi dışarıda bulunduğunda bile o evrakın kimden çıktığı kolaylıkla bulunabilir.

Elektromanyetik önlem
Soru: Genelkurmay sisteminden casuslukla alınmış olabilir mi?
Cevap: Genelkurmay’da bilgi işlem odaları ‘Tempest’ (Elektromanyetik dinleme) kurallarına göre dizayn edilir. Ekranların ve kabloların yaydığı elektromanyetik dalgaların bile dışarı çıkması engellenir. (Kalorifer borusuna yakın bir ekrandaki görüntü, elektromanyetik dalgaları dönüştüren teknolojinin yardımıyla üç-dört kat alttaki odadan alınabiliyor). Bu nedenle bilgi işlem odalarının duvarlarında dalga kesici metal ağlar kullanılıyor. İletişimde de sadece fiber optik kablolar kullanılıyor.

Soru: Bu kadar önlem varken belgenin Genelkurmay’dan çıkmadığı kesin gibi?
Cevap: İki ihtimal var. Ya belge dışarıda bir yerde yazıldı, Serdar Öztürk’ün bürosuna ulaştı ya da Genelkurmay’da emir komuta zinciri içinde hazırlandı ve herkes yalan söylüyor. İkinci ihtimalin olması iki nedenle zor. Birincisi: Başbuğ Paşa kendisini bu kadar bağlamaz. İkincisi: ‘emir komuta zinciri içinde’ hazırlanmış bir plan, uygulama için ilgili daire başkanının emri ile gerekli birimlere dağıtılır. Bu belgenin Harekât Başkanlığı’nda hazırlandığı varsayılırsa, Harekât Başkanı’nın bilgisi dışında kışlalardaki ilgili birimlere ulaştırılamaz. Komuta kademesinin bilgisi dışında ulaştırılırsa, sadece hükümete değil, Genelkurmay hiyerarşisine karşı da suç işlenmiş olur. Askeri savcılar Çiçek’i tutuklamadığına göre, sistem içinde belgenin izine rastlanamadı.

Ordu redd-i miras etmeli!
Hakan Albayrak
Basın toplantısı düzenlemek yerine Ertuğrul Özkök'e telefon açmayı tercih eden Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un dünkü Hürriyet'te yer alan açıklamaları da tatminkâr bulunmadı.

Taraf gazetesinin ortaya attığı "irtica ile mücadele eylem planı" iddiası, ortalığı sallamaya devam ediyor.

Konunun layıkıyla araştırılacağına ve iddia doğrulandığı takdirde sorumluların mutlaka cezalandırılacağına dair verilen sözler, tereddüt ve şüpheyle karşılanıyor.

"En güvenilir kurum", kamuoyuna itimat telkin etmekte fena halde zorlanıyor.

Bunun sorumlusu kim?

"Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan bazı çevreler" mi?

Yoksa, toplumun belli kesimlerini Türk Silahlı Kuvetleri adına hedef alan bazı "çalışma grupları" mı?

Tabii ki ikincisi.

28 Şubat "post modern darbesi", "Ayışığı" / "Sarıkız" komploları ve 27 Nisan Muhtırası ile resmen ve alenen hesaplaşmayan, ayrıca 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri için de özür dilemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "demokratik hukuk devletine bağlılığı" daima tartışma konusu olacaktır.

Bu korkunç miras, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin itibarını ve güvenilirliğini daima gölgeleyecektir.

"Taraf gazetsinin ortaya çıkardığı belge gerçekten Genelkurmay'a mı ait?" sorusu çok önemli; ama, "Türk Silahlı Kuvvetleri siyaset ve toplumsal hayata müdahale konusunda redd-i miras edecek mi, etmeyecek mi?" sorusu daha önemli.

Belgenin sahte olduğunu farzedelim…

Bu ortaya çıktığında "konu kapanmıştır, mesele bitmiştir" deyip geçecek miyiz?

Son günlerdeki tartışmaların bir kere daha ortaya koyduğu gibi, darbe mirası orduyu yıpratmıştır ve yıpratmaya devam etmektedir.

İlk maddesi "Redd-i Miras" olan bir ihya planına şiddetle ihtiyaç var.

Çünkü, bu kahpe dünyanın orta yerinde, askerlik mesleğine yüzde yüz konsantre olmuş güçlü bir orduya ihtiyaç var.

Ve askeri müdahale endişesi taşımadan işine-gücüne bakan güçlü bir siyasete, Meclis'e, hükümete…
Yenişafak

Taraf ile Genelkurmay arasında yeni gerilim! Ahmet Altan, resti çekti: "Biz askerin siyasetten çekilmesini isteyen bir gazeteyiz. Bunun bedelini de öderiz"
13 Haziran 2009
Genelkurmay Başkanlığı, Taraf Gazetesi'nde dün yer alan hükümeti ve Gülen cemaatini hedef alan planla ilgili iddialar için soruşturma emri verdi ardından ise habere yayın yasağı getirdi. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığının başvurusu üzerine Askeri Mahkemece belgelerin içeriği hakkında yayın yapma yasağı konulmasına karar verildi. Dün gece gelen bu haberin ardından Taraf gazetesi bugünkü manşetiyle de Genelkurmay'a meydan okudu. Genel Yayın Müdürü Ahmet Altan "Genelkurmay utanmıyor mu" başlığıyla verilen yazısında; "Genelkurmay, Taraf'ın sahiplerinin ailesinden, siyasetle hiçbir ilişkisi olmayan genç bir hanımı dinliyor. Biz askerin siyasetten çekilmesini isteyen bir gazeteyiz. Bunun bedelini de öderiz. Gerekirse gider yargılanırız. Ama her işin raconu vardır. Aile, bu tür işlere karıştırılmaz, ayıptır" dedi. Genelkurmay Askeri Savcılığı'ndan Taraf'a gönderilen yazıda gazetenin sahibi Başar Aslan adına kayıtlı bir telefonu kullanan kişinin tesbiti ve savcılıkta ifade vermesi isteniyor. netgazete



"Emniyet'teki belge fotokopi"
23 Haziran 2009
İçişleri Bakanı Atalay ile Baykal Meclis'te bir araya geldi.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Meclis'te bir araya geldi. Görüşmenin ana konusu ise Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı iddia edilen eylem planı oldu.

Gündeme ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı görüşmede Bakan Atalay, Baykal'ın belge hakkında herhangi bir net cevap alınmadığını söylemesi üzerine "Emniyet'teki belge fotokopi, buradan imza tahlili yapmak zor" dedi.
aktifhaber

Zaman'dan TSK'ya Sorular
13 Haziran 2009
Genelkurmay'ın "Fethullah Gülen'i bitirme" planı deşifre olunca, Zaman Gazetesi belki de ilk kez bu kadar sertleşti. İşte gazetenin TSK'ya sorduğu zor sorular.

Belgede imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek sorgulandı mı, açığa alınacak mı?

TSK'ya ait bu evrakın, tutuklanan Ergenekon sanığı Serdar Öztürk'ün elinde ne işi var?

Soruşturmada belgeyi yayınlayanlar mı, yoksa bu vahim komployu kuranlar mı araştırılacak?

Masum insanlar hakkında askerî suç icat edip askerî mahkemede dava açma planını kim veya kimler kendisine görev edindi?

Anayasa ve yasaları ihlal ederek bu planları yapanlara hangi yaptırımlar uygulanmaktadır?

Nisan 2009 tarihli andıç uygulamaya konuldu mu?

Hangi faaliyetler yürütüldü?

MİLLETİN temsilcilerine ve masum insanlara tuzak kurmayı amaçlayan bu plan, kimin talimatıyla hazırlandı?

MASUM insanların evlerine silah ve mühimmat yerleştirmeyi kim, nasıl planlar?

SUÇSUZ insanlar hakkında askerî suç icat edip askerî mahkemede dava açma stratejisinin amacı ne?

HÜKÜMETİ yıkmayı ve sivil toplum örgütlerini töhmet altında bırakmayı kim veya kimler kendisine görev edindi?

BU çalışma resmî bir birim ya da toplantının ürünü müdür?

KOMPLONUN hazırlandığı yer olan Genelkurmay Harekât Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü, Psikolojik Harp Dairesi'nin yeni adı mı?

2009 Nisan tarihli raporda yazılanlar uygulamaya konuldu mu? Kimler karalandı, hangi faaliyetler yürütüldü?

KURMAY Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı belirtilen planın Ergenekon sanığında ne işi var?

GİZLİ belgeyi Serdar Öztürk'e kimin, ne amaçla ilettiği konusu araştırılıyor mu?

SÖZ konusu andıcın altında imzası olanlar sorgulandı mı? Soruşturmanın selameti açısından açığa alındı mı?

SORUŞTURMA gizliliği ihlalden mi açıldı, yoksa olayın açığa çıkartılması ve sorumluların tespiti amaçlanıyor mu?

ANAYASA ve yasalar ihlal edilerek bu tip plan ve andıç yapanlara hangi yaptırımlar uygulanmaktadır?

BU çalışma, halkı kin ve düşmanlığa tahrik amacı taşıyor mu?

GEÇMİŞTE buna benzer planlar hazırlanarak uygulamaya konuldu mu?
Kaynak: Zaman

Ahmet Altan / Taraf
Balık Yakalandı Ama...

Papini’nin olağanüstü kitabı Gog’da, deli bir milyarderin hayalî maceraları anlatılır.

Gog, parayı bastırıp dünyanın bütün ünlüleriyle konuşur bu kitapta.

Bir seferinde Einstein’ı davet eder.

Ve sorar.

“Bana teorini kısaca anlatsana.”

Einstein da biraz düşünüp cevap verir.

“Bir şey kıpırdıyor.”

Şu anda Türkiye’yi anlatmak için de sanırım bundan daha iyi bir cümle bulmak güç.

“Bir şey kıpırdıyor.”

Hepimiz kıpırtıyı hissediyoruz ama neyin kıpırdadığını, nasıl kıpırdadığını tam çıkartamıyoruz.

Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı’yla bir saat konuşuyor.

Başbakan, canlı yayında konuşurken televizyonlar alt yazı geçiyor, “Erdoğan sağlık nedeniyle Yunanistan gezisini iptal etti.”

Erdoğan’ın “tansiyonunun yükseldiği” söyleniyor.

Belli ki bir “şey” kıpırdıyor Ankara’da.

Benim anlayabildiğim şu, bizim gazetede yayımlanan belgeyle “büyük bir balık” yakalandı.

Ama balık galiba “sandaldan” da büyük çünkü balığı çekip sandala alamıyorlar.

Bırakamıyorlar da...

Tuhaf bir kilitlenme hali çıkıyor ortaya.

Bunun böyle süremeyeceği açık.

Ya balığı bırakacaklar, ya da yakalayıp gereğini yapacaklar.

İkisi de çok riskli olduğu için karar vermekte zorlanıyorlar.

Bazı gazetelerde çıkan haberler “Genelkurmay’ın bu belgeyi külliyen inkâr edeceğini” gösteriyor.

Bunu yapabilirler ama halkı ikna etmeleri çok güç.

Bu olayı öyle kolayından geçiştiremeyecekler.

Belgenin ofisinde yakalandığı Ergenekon sanığının avukatlarının, belgenin varlığını reddetmek ve suçu polise yıkmak için yalan söylediklerinin ortaya çıkması Genelkurmay’ı da zor durumda bıraktı.

Birisinin avukatların niye yalan söylediğini açıklaması gerekiyor.

Jandarma’nın “imza raporu” da “inkârı” zorlaştırıyor.

Ergenekon savcılarının bu hafta başında Albay’ı sorguya çekecekleri kesin gibi gözüküyor.

Geçen hafta İstanbul’a gelen bir askerî yargıç bu gelişmeyi engelledi ama artık engelleyemeyecekleri anlaşılıyor.

Albay, sivil savcıların karşısında askerî savcıların karşısında olduğu kadar rahat davranamayacak herhalde.

Genelkurmay, “bu tür andıçları” hoş karşılamayacağını açıklıyor ama aynı albayın geçen yıl yakalanan benzer “andıçı” hakkında hiçbir işlem yapılmamış olması, bu sözün inandırıcılığını epey zedeliyor.

Genelkurmay zor durumda.

Sabıka dosyası çok kabarık olduğu için açıklamaları ikna etmiyor kimseyi.

Hükümet de zor durumda, çünkü ne yapacağına tam karar veremiyor.

Muhalefet de nasıl durması gerektiğini belirleyemiyor.

Herkes, bu belgeden sonra “bir şeylerin” değişeceğini biliyor.

Bunun nasıl bir değişiklik olduğunu ise bilen yok.

Kulislerde, hükümetin şu anda hepimizin bildiğinden daha fazlasını bildiği söyleniyor.

AKP’nin yeni bir “kapatma davasıyla” karşılaşmaktan endişeli olduğu da söylentiler arasında.

Bütün bu belirsizliklerin ortasında kesin olan tek bir gerçek var.

Bir Ergenekon sanığının ofisinde bir “darbe” planı ele geçti.

Bu plan, ya “emir komuta” zinciri içinde hazırlandı.

Ya bir cuntanın emriyle yazıldı.

Ya da bunu Ergenekon yaptı.

Her üç halde de mutlaka hukuki bir hamle yapılması gerekiyor.

Türkiye, bu planı yazanı yakalamak ve yargılamak zorunda.

Eğer emir komuta zinciri içinde hazırlandıysa, ordunun tepesinin tümden emekliye ayrılması mecburiyeti bulunuyor.

Cuntaysa, ordunun içinde ciddi bir temizlik ve tutuklama yapılacak.

Ergenekon hazırladıysa, bu örgütün “ordu içindeki uzantıları” yakalanacak.

Ne olursa olsun, ordu bir sarsıntıdan geçecek.

Bizim ordu hukuki bir denetime alışkın değil.

Daha önceki andıçların hesabını vermedi, kimse yakalanmadı, sorgulanmadı, yargılanmadı.

Ama şimdi durum değişik.

Albay siviller tarafından sorgulanacak.

Bütün çabalara rağmen bu engellenemiyor.

O sorgudan nasıl gerçekler çıkacağını bilmiyoruz.

Ayrıca, bu “planı” her kim hazırladıysa mutlaka başka belgeler de hazırlamış olmalı.

Onlar da herhalde bir yerlerde duruyor.

Sanırım bu belgenin yayınlanmasıyla birlikte “ordu-toplum” ilişkileri ciddi bir değişim geçirdi, ordu büyük bir tepki gördü, ilk kez bu tür andıçların “suç” olduğunu kabul etti.

Eğer bu yakalanan andıç “suçsa”, daha önce yakalanan andıçları yazanlar hakkında ne yapılacak?

Bu da cevaplanması gereken ayrı bir soru.

Şimdi herkes durmuş, ne yapacağını bilemeden birbirine bakıyor.

Ama bu cumhuriyet kurulduğundan beri belki de ilk kez “bir şey” oluyor bu toplumda.

Bir şey “kımıldıyor”.

Nagehan Alçı tarafından Nihat Ali Özcan ile yapılan röportaj
AKŞAM
22 HAZİRAN 2009

Mevcut kadrodan cunta çıkmaz

Emekli asker Nihat Ali Özcan, 'darbe belgesi'ne ilişkin gelişmeleri değerlendirdi. Belgenin sahte olduğunu söyleyen Özcan, 'Cunta adına yapıyorsanız ne diye adınızı, sıfatınızı koyacaksınız ki. Her kurumun jargonu vardır. Şu an mevcut generallerden cunta çıkması imkansız' dedi

Taraf gazetesinde yayınlanan belge sizi şaşırttı mı?

Hayır, hiç şaşırtmadı. Çünkü özellikle son 5 - 6 yıldır yapılan tartışmalara baktığımız zaman bu belge tahmin edilebilirdi. Bir nevi onların bir devamı. Bilek güreşinin araçlarından biri.

Hangi bilek güreşi?
Bu işin iki boyutu var. Bir hukuki bir de psikolojik. Psikolojik olan boyut kamuoyunun algılarını değiştirmeye yönelik. Hukuki boyut kendi mecrasında işliyor ama onun işleme biçimi de kamuoyunun algısını şekillendirmede önemli bir rol oynuyor. Belgenin çıkartılıp birilerine verilmesi bile algı şekillendirilmesi için özel bir çaba.

Demek istediğiniz şu mu: Asıl tartışmamız gereken belgenin varlığı değil, şu anda ortaya çıkarılmış olması?
Hayır, ben diyorum ki önemli olan algı şekillendirme amacı. Yoksa bu belgeyi çıkaranların beklentisi bu belgenin yol açacağı hukuki sonuçlar değildi.

BUNU HESAP ETMEDİLER

Neden değildi?
Bazen bir işe giriştiğinizde hesap etmediğiniz faktörler ortaya çıkabiliyor. Muhtemelen bu belgenin kamuoyuna ulaşması konusunda çaba sarf edenler her şeyi çok iyi dizayn ettiklerini düşünüyorlardı. Ama onların hesap etmediği bir gelişme oldu.

Neden böyle düşünüyorsunuz? Hangi gelişmeden bahsediyorsunuz?
Belge şimdi ortaya çıkmasa, doğal kendi sürecinde parçası olduğu iddianamenin hazırlanması ile tartışılmaya başlanırdı. Bunun için de 2 - 3 yıllık bir süreç lazımdı.

Anlamadım. Bu belgenin Ergenekon kapsamında ortaya çıkarılacağı varsayımına nasıl varıyorsunuz ve öyle ise neden yanlış hesaplandı?
Hukuksal prosedüre bakarsanız normalde askeri savcılık bu işe el koymayacaktı. Sadece sızdırılmış olmaktan dolayı belki görülmekte olan davayla ilgili olarak savcılığa bir şey soracaktı ama salt belge ile ilgili işlem
yapmayacaktı.

Nereden biliyoruz? Belki de belge hiç ortaya çıkmayacaktı?
Belgenin imal edilmesi ya da ortaya çıkarılması vs zaten soru işareti. Bir plan var. Ama askeri savcının duruma el koyması planın kontrolden çıkmasına sebep oldu.
Askeri savcının duruma el koyması kimin planını bozar?
Bu belgenin yayınlanmasından bir muradı olanlar büyük olasılıkla böyle bir şey öngörmediler.

KURUMUN JARGONUNA UYMAYAN BİR BELGE

Bunlar kim olabilir? Cemaat ya da ulusalcı kanattan bahsediliyor
örneğin?
Tabii potansiyel aktör olarak bunlar akla geliyor. Ama şu an elimizde hukuksal veri yok. Bu iş kendi başına ortaya çıkmış ve ilerleyen bir iş değil. Büyük resmin bir parçası.

Siz ordunun işleyişini iyi bilen bir isimsiniz. Böyle bir belge nasıl hazırlanır? Belgenin gerçek olma ihtimalini nasıl görüyorsunuz?
Yüzde 99,9 sahte olduğunu düşünüyorum belgenin.

Böyle keskin bir kanıya nasıl varıyorsunuz?
Her kurumun bir jargonu, bir kurumsal kültürü vardır. Bu, yıllar içinde oluşur. O kültür kendini yazı formatında da gösterir. Bu belge profesyonel olmaya çalışan bir acemi tarafından, o kurumsal kültüre mensup olmayan birinin kaleminden çıkmış!

Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz?
Kullandığı dil ve formata. Büyük ihtimalle yazanın önünde buna benzer bir şeyler vardı. Benzerlerinden alıp 'olsa olsa' metoduyla bu belgeyi hazırladı. Bu evrakı bir kurmay albay bir generalin önüne imzaya götürse kağıdın üzeri kırmızı hata işaretleriyle dolar.

TSK'DA HER ŞEY TEPEDE OLUR

Ya bahsedildiği gibi bir cunta hazırladıysa? Kurallara bağlılık hissetmemiş olamaz mı metni yazarken?
Bunu özel bir niyetle yapıyorsanız sistemin bir parçası olmanız lazım. Bir cuntanın oturup resmi formatta yapması gerekmez ki bunu. Cunta adına yapıyorsanız ne diye kendi adınızı resmi sıfatları vs koyacaksınız ki. Zaten o bünyeden biriyse yazım alışkanlıklarından çıkıp bizim oğlanın ev ödevi gibi hazırlayamaz. Böyle bir kültürün parçası iseniz o kültürün getirdiği alışkanlıklar vardır. Zaten cunta tezinin doğru olamayacağını yakın zamanda olanlardan da biliyoruz.

Nasıl?
TSK'nın en önemli unsuru tepe noktasıdır. Olan her şey tepede olur. Aşağıda değil. En tepede bu sistemin farklı biçimlerde yol almasını sağlayabilecek bir yapı yoksa olmaz. Bunun mümkün olmaması için 1960 sonrası TSK'nın iç işleri açısından inanılmaz mekanizmalar kurulmuş.

Generallerin içinden bir cunta çıkması neden mümkün olmasın?
Medyaya son aylık süre içinde bir bakın, görürsünüz. Orada Genel Kurmay Başkanı dışında kimseyi görüyor musunuz? Sayın Başbuğ'un 14 Nisan konuşmasını satır aralarında bir şey gizli. 'Bu kurumu temsil etmeye bir tek ben yetkiliyim. Benim dışımdakilerin bir şey söylemeye niyetleri varsa onu yeri MGK toplantısıdır' diyor.

Söylediklerinizi alt alta koyduğumuzda 'belgenin sahte olduğu kesindir' çıkıyor. Öyleyse Genelkurmay neden işi askeri savcılığa devredip kamuoyunda 'bir şeyleri örtbas etmeye çalışıyor' şüphesi yaratıyor?
Çok önemli bir soru bu. Burada TSK'dan çıktığı iddia edilen bir belge var. Altında da TSK mensubu birinin imzası. Bu, doğal olarak askeri savcının görev alanına giriyor.

Askeri savcıya gitmekten başka yol yok

Askeri savcılığa değil de sivil yargıya gidilemiyor mu?
Hayır. Sistemin işleyişi ile ilgili bir konu olduğu için askeri savcı duruma el koymak durumunda.

'TSK kendi elemanını korumak için sivil yargının elinden alıyor', tezi doğru değil mi? TSK hukuki olarak askeri savcıya gitmek zorunda mı?
Evet, hukuksal prosedürler belli. Kaldı ki 'elinden kurtardı' tarzı bir yaklaşım hukuki olmaktan çok, öznel kanaat belirten bir yaklaşım.

2002'den beri dini anlamda muhafazakarlaşma yanlısı olduğu ileri sürülen bir iktidar var. Ordunun zaman zaman bu iktidarla anlaşmakta zorluk çektiği gözlemlendi. Son 7 yıl TSK açısından ne kadar zordu ve dışarıya bunun ne kadarı yansıdı?
AK Parti temel parametrelerde değişiklik yaptı mı? Hayır tam tersi. Kendini de kökten değiştirecek şekilde dümeni tutmaya devam ediyor. Sonuçta bu da AK Partiyi değiştiriyor. Genel bir muhafazakarlaşma var ama ben bunun konjonktürel olduğunu düşünüyorum. Sonuçta serbest piyasayı mı ortadan kaldırdınız, siyasal sistemi mi değiştirdiniz? Hayır!

Yani ordunun hiç rahatsızlığı yok mu?
Tabii ki içeride bir takım kaygılar var. 2004 ve 2005'te nasıl tartışmaların yapıldığını gördük. Ama sonuçta bu parti demokratik yollarla iktidara gelmiş.

O zaman o yolları değiştirme lüksü olabilir mi?
Ordu olabileceğini düşünüyor ki 27 Nisan muhtırasını yaşadık.Orada kaptan değişikliği istikamet değişikliğini getirir mi diye bir korku vardı. Ama
Sayın Gül'ün seçilmesinden sonra hiçbir değişiklik olmadığı da görüldü.

Sayın Başbuğ 14 Nisan'daki konuşmasında cemaati hedef alan sözler sarf etmişti. Ordu cemaatten neden korkuyor?
Sosyal bilimcilerin anlamaya çalıştığı bir networkten bahsediyoruz. Bu mantık ve biçim olarak belki endüstri öncesi topluma ait ama yaşadığı gerçeklik endüstri ve post endüstri dönemine ait. Eski networkü serbest piyasanın sağladığı olanaklar ve devlet sistemini kullanarak güçlendiriyor. Ama son kertede tüm organizasyonların başına gelen onun da başına gelecek. Doğacak, büyüyecek ve ölecek ya da bölünecek / transforme olacak.

Ordu cemaatten kendine benzemediği için korkuyor

Şu an hangi aşamada?

Zirveden aşağı iniş başlamış gibi görünüyor. Çünkü politik güç olma isteği ve hırsı en büyük avantajı olan görünmezliği ortadan kaldırıyor. Artık görünür oldu.

O zaman ordu ondan neden bu kadar korkuyor?
Önemli olan tarafların birbirini nasıl anladığı. Orduların işleme biçimi endüstriyel sistemlere ve dünyanın algısına göre yaratılmıştır. Ordu kendi benzerleriyle mücadele etmek üzerine kurgulandı. Ve bununla ilgili bir sorunu yok. Ama kendine benzemeyen ile mücadele konusunda henüz yapı ve zihin olarak kendisi de, toplum da, kurallar da hazır değil. O nedenle korkuyor.
Son dönemde ordunun toplum içindeki gücünün azaldığı söyleniyor. Katılıyor musunuz?
Evet, bunun doğal olarak böyle olması lazım. Refah düzeyi ve decentralizasyon arttıkça aynı gücü sürdürmesi mümkün değil.

Bu, orduyu rahatsız ediyor mudur?
Ordu pragmatisttir. Aklını kullanır. Zaman ve mekan boyutunda nerede konumlanması gerektiğine karar verir.

KİMDİR?

Askeri kökenli araştırmacı

1958 Trabzon doğumlu olan Nihat Ali Özcan 1979'da Kara Harp Okulu'ndan teğmen olarak mezun oldu. Orduda değişik rütbe ve yerlerde görev yaptı. Subay olarak görev yaptığı dönemde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1998'de kendi isteğiyle ordudan emekli oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi'nden doktora derecesi aldı. 1999 - 2002 arasında ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi)nde görev yaptı. Halen TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı)'nda çalışmalarını sürdürüyor.
Akşam

İhtilal mi kıldan iktidar mı köpükten?
22 ARALIK 2006
Tecrübeli darbeci NATO, 28 Şubat'ı tereyağından kıl çeker gibi yaptırmıştı. 28 Şubat sürecinde büyük gazetelerin patlattığı irtica bombaları ile şimdikilerin foslattığı tavşan yellenmeleri arasındaki koku ve ses farkı bunun resmidir.

Konya'da su katılmamış bir yalan üzerine, 'görmemiş irtica-savarın oğlu olmuş' misali tutup çivitlerini yiyorlar. Dertleri ne? Kanaatimce 28 Şubat ile 'Çankaya Gerginliği' arasındaki fark başka bir hikmete dayanıyor: O 'post-modern' darbe denene dalavere, aynen mesela 1980 gibi su katılmamış NATO mühendislik ürünüydü. Hedef, vaktiyle yine bir NATO kemeri olan 'Yeşil Kuşak'ın dönüştürülmesi için 'Siyasal İslam'ın tasfiye edilmesi ve yerine 'lirebal İslam'ın geçirilmesiydi.

Darbe fenni açısından büyük tecrübeye sahip NATO, kolayca gerilim üretmiş, 28 Şubat'ı tereyağından kıl çeker gibi yaptırmıştı. İçimizdeki ulusalcı-Kubilaycı tetikçi ve işbirlikçilerle birlikte cümle samimi laiklik gayretkeşlerini de harekete geçirmek hiç de zor olmamıştı. Zira NATO'nun Türkiye'deki doğal ve resmi uzantıları emir-komuta zinciri içinde 'darbe'ye iştirak ettikleri için, güdümlü sivil toplum kuruluşları ve medya kolayca cepheye yönlendirilmişti… 28 Şubat bir NATO tasarısı olduğu için kolay becerilmiştir. Şimdiki ise sivri topuklu tabansız irtica-savarların gülünç toplum mühendisliği müsameresidir... Lakin NATO veya herhangi bir başka usta toplum mühendisi devreye girer de, pazarlığa oturursa iş değişir. Yoksa şu an manzara heyecan vermiyor. Belli ki ya birileri, kendilerini kiralayacakları uluslararası darbe yapımcısını aramakla meşguller yahut büyük bir yabancı yapımcı iç piyasayı yoklayıp önümüzdeki dönem için öngördüğü filmlere figüran seçmeye çalışıyor…

Necip Fazıl'ın 27 Mayıs için yaptığı 'Yoğurttan hükümete mukavvadan kılıç' benzetmesinden ilhamla; bunlar da kıldan mızraklara köpükten iktidar değillerse, sivri topuklu tabansızlar yeni bir 28 Şubat dansına kalkışamazlar.
21.12.2006 / ÖMER LÜTFİ METE / TERCÜMAN

Darbe Belgesi ve Anayasa Mahkemesi
Mehmet Ali Güller - İşçi Partisi

Taraf Gazetesi’nin geçen hafta yayınladığı ve ülke gündemine oturan “İrticayla Mücadele Planı” belgesinin ortaya çıkışı ilgili şüpheler neler?

Bu belgenin ortaya çıkış zamanlaması neden dikkat çekiyor? Önce şu saptamaları yapalım:

1. Ergenekon soruşturması kapsamında Em. Yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandığında, avukatı Kemal Kerinçsiz’di. Daha sonra Kerinçsiz de aynı soruşturma kapsamında tutuklandı. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tutuklandığında avukatı Nusret Senem’di. Sonra Senem de tutuklandı. Örnekler çoğaltılabilir. Son örnek Serdar Öztürk’tür. Öztürk de tutuklanmadan önce, tutuklu sanıklardan Albay Levent Göktaş’ın avukatıydı. Hal böyle iken siz Serdar Öztürk olsanız, böyle bir belge de var ise, bu belgeyi büronuzda, çekmecenizde, bilgisayarınızda bulundurur musunuz?

2. Serdar Öztürk’ün bürosu, Öztürk 4 günlüğüne Antalya’ya gittiğinde aranıyor. Öztürk’ün hangi tarihte Antalya’ya gideceği, telefonları dinlendiğinden zaten biliniyor. Ve çekmeceden fırtına koparacak bir belge bulunuyor! Normal mi?

3. Soruşturma nedeniyle gizli kalması gereken belge, yine Taraf gazetesinden çıkıyor! (Taraf Gazetesi, İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay Krokisi bulunduğunu iddia etmişti. Aylar sonra, krokinin düzmece olduğu hukuken de saptandı ve Taraf Gazetesi İşçi Partisi’ne tazminata mahkum oldu!)

4. Askeri savcılık, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndan belgeyi istiyor. Savcılık, fırtına koparan belgenin orijinalinin elinde olmadığını açıklıyor!

5. Belgenin Genelkurmay’a ait olduğu iddia ediliyor. Siz Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı olsanız, bir personelinize ya da bir biriminize AKP’yi ismiyle hedef alan bir belge hazırlatır mısınız? Genelkurmay’ın dinlendiği, belgelerin havada uçuştuğu bir dönemde böyle bir şeyi yaptırmak mantıklı mı?

6. Bir iddia da, Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı’ndan habersiz olarak, birimin başı Albay Dursun Çiçek’in bu belgeyi hazırladığı şeklinde… Siz Albay Çiçek olsanız, böyle bir belgeyi hazırlar mısınız? Diyelim hazırladınız, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaştırır mısınız? Ya da belgenin, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaşacak bir yol bulmasına olanak verir misiniz?

Taraf gazetesi, “İrticayla mücadele planı” başlıklı belgeyi “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlığıyla haberleştirdi. Ve kıyamet koptu.

Ancak, yukarıdaki 6 saptama da gösteriyor ki, işin aslı iddia edildiği gibi çıkmayacak. Belgenin Haziran ayında ortaya çıkması bile yeterince anlamlı. Haziran, Türkiye’de 30 Ağustos’a giden süreçtir; YAŞ’tır… Haziran devlet mekanizması açısından da kritiktir. Valiler Kararnamesi, Emniyet Müdürleri Kararnamesi Haziran ayında açıklanır.

Gelelim, yazıya başlarken yaptığımız saptamaya… Yani belgenin, “Anayasa Mahkemesi” ile ilgili olduğuna… Açalım.

Anayasa Mahkemesi, 2 yıl önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP’yi kapatma istemli davasında hangi hükme varmıştı?

7’ye 5 oyla, “AKP, laiklik karşıtı odak” olmakla hüküm giymemiş miydi? Yani AKP, “irticanın odağı” olmakla hüküm giymemiş miydi?

Ciddi devletler, Anayasa’sının değişmez maddelerini değiştirmeye çalıştığına hükmettiği partileri kapatır. Biz kapatamadık!

Hangi kahveye gitseniz, en az bir masada milletin “AKP’den kurtulma planı” yaptığını görürsünüz! Anayasa Mahkemesi, bir partinin hem irticanın odağı olduğuna hükmeder, hem de bu devleti yönetmesine devam etmesini sağlarsa, her yerden belge çıkar! Her yerden…

Bu belgelerden bir kısmı, kahvehanedeki vatandaşın “AKP’den kurtulma planı” yani geleneksel ismiyle “memleketi kurtarma sohbeti” çıkışlı olur. Bir kısmı da, devleti ve orduyu yıpratma amaçlı olur! Okyanus ötesi çıkışlı olur!

Devlet devlet ise süreci analiz eder ve sorunu çözer! Çözmezse kendi çözülür!

Millet de millet ise bu sorunu TBMM bünyesinde çözer! Başka yere havale etmez!

17 Haziran 2009
www.acikistihbarat.com

El Cezire'yi De Bıktırdık
22 Haziran 2009 22:26Muhtıralar, 367'ler, Lahikalar, ilginç davalar ve son olarak da İrticayla Mücadele Eylem Planı derken, El Cezire, Ankara Temsicisi Yusuf El Şerif'e bakın ne demiş...

Bugün'den Adem Yavuz Arslan'ın yazısının ilgili bölümü...

El Cezire bile bıktı

Muhtıralar, 367'ler, Lahikalar, ilginç davalar ve son olarak da İrticayla Mücadele Eylem Planı. Ülke gündemi özellikle 2002'den sonra öyle bir hal aldı ki her yeni gün yeni bir polemik konusuyla geliyor. Sadece Türk gazeteciler değil yabancı meslektaşlarımız da gündemi takipte zorlanıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Arap dünyasının ünlü haber kanalı El Cezire'nin Ankara temsilcisi Yusuf El Şerif ile son belgeyi konuşurken ilginç bir anekdot anlattı. El Cezire yönetimi tek kelimeyle bıkmış. Şerif'in editörü "Bu nasıl ülke anlamadım. Darbe günlükleri, muhtıralar, e-bildiriler, davalar, eylem planları. Türkiye'den gelen tüm haberler böyle" diye şaşkınlığını yansıtmış. Şerif 'ne yapalım gündem böyle' dese de editörü kararlı bir şekilde " İstemiyorum böyle haberler. Ne zaman normal bir şeyler olursa o zaman haber yaparsınız" demek durumunda kalmış. Fazla bir şey söylemeye gerek yok herhalde.
aktifhaber

Skandal belgenin tarihi 2003'e dayanıyor. İşte Hurşit Tolon'un isteği...
23 Haziran 2009

Ergenekon sanığı Tolon, 2003’te Psikolojik Harp Dairesi’nden ‘iktidarla mücadele eylem planı’ istedi

Tolon’un önerileri, 5 yıl sonra ‘Demokrasiye Müdahale Eylem Planı’ ile adeta hayata geçirildi

‘Demokrasiye Müdahale Eylem Planı’ tartışılırken, 2009’da hazırlanan planın ana çerçevesini oluşturan Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon imzalı 17 Haziran 2003 tarihli 10 sayfalık yeni bir andıç ortaya çıktı. Tolon, TSK’ya yönelik yıpratma kampanyasının iktidar partisi ve çevresi tarafından yapıldığını öne sürüp sistemli biçimde uygulanması için Psikolojik Harp Dairesi tarafından bir ‘Eylem Planı’ hazırlanması gerektiğini anlatıyor.

ANDIÇ ERGENEKON SANIKLARINDA ÇIKTI

Ergenekon savcıları tarafından delil klasörlerinden ayrılarak Genelkurmay Askeri Savcılığı’na gönderilen dosyada da yer alan andıçtaki Tolon’un önerilenleri dikkat çekti. Ege Ordu Komutanlığı’ndan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gönderilen ve Genelkurmay Psikolojik Harekat Dairesi adres gösterilen Tolon imzalı andıçta yapılması istenenlerin, Psikolojik Harp Komutanı Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı iddia edilen Eylem Planı’nda ayrıntılarıyla yer aldığı görüldü.

PSİKOLOJİK HARP’TEN PLAN İSTEDİ

Tolon andıçta, Psikolojik Harekat Dairesi’nin iktidar ve toplumla mücadele için Eylem Planı hazırlamasını önerirken, 2009 tarihli ‘Demokrasiye Müdahale Eylem Planı’nın Psikolojik Harp Dairesi’nin yeni adı olan Harekat Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü’nde hazırlandığı iddia ediliyor. Tolon iktidarla mücadele için emekli bürokratlardan, hukukçulardan, politikacılardan, iş adamlarından ve gazetecilerden de istifade edilmesini istiyor. Skandal planda da yardım alınması planlanan kişyiler ‘dost unsurlar’ olarak nitelendiriliyor.

Ordu Komutanı siyaset yapıyor!

Hurşit Tolon’un bir ordu komutanı olarak muhalefet partisi lideri ağzıyla yazdığı andıçtaki AK Parti ve Başbakan Erdoğan için yapılan nitelendirmeler de dikkat çekti. Andıç’ta Başbakan için ‘...İktidardaki parti liderinin geçmişte hiçbir yetkisi olmadığı halde tüccar danışmanıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen ABD Başkanı ve AB ülkelerinin liderleri ile kapalı kapılar ardında içeriği tam olarak açıklanmayan görüşmeler yaptığı da düşündürücü bir gerçektir’ deniliyor.

ULUSALCI MUHALEFET JARGONU

Erdoğan’ın Başbakanlık koltuğuna oturmasının hemen ardından hazırlanan andıçta AK Parti iktidarı için ‘Gerçek niyetleri kesin olarak bilinmemekle beraber, devlet idaresinde dini esasları öne çıkaracak bir yönetim tarzını benimsediği düşünülen (...) kendilerine en büyük desteği verebilecek olan AB’ye üye olmayı en önemli hedef olarak gören mevcut iktidar’ tanımı yapılıyor.

İşte Tolon’un andıcından bazı bölümler

3 Kasım seçimleri sonrasında, yurt içi ve dışından bazı kişi, kurum ve kuruluşlar tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmez bütünlüğünün teminatı konumundaki TSK’ya yönelik sistemli, programlı ve kapsamlı yıpratma faaliyetlerininin bilinçli bir şekilde artırıldığı gözlemlenmektedir.

Yurt içinde TSK’ya yönelik yıpratma kampanyasının öncülüğü, çoğunluğunu 28 Şubat sürecinde iktidardan ayrılan ve müteakiben de kapıtalın siyasi partinin fiilen üyesi konumunda olanların oluşturduğu, iktidarda bulunan siyasi partinin Hükümet üyeleri ile Parlamentodaki mensupları tarafından yapılmaktadır.

İKTİDARA KARŞI MÜCADELE TEKLİFİ

Sürdürülen bu yıpratma programına karşı aktif olarak mücadele edilmeden, hattı etkiye tepki verir konumundan çıkılarak, tehdidin tamamıyla etkin hale gelmesine fırsat verilmeden, bertaraf edilmesine yönelik önlemler alınmadığı takdirde; TSK’nin toplum nezdindeki itibarının korunması zorlaşacaktır.

Bu programlı faaliyetlere mutlaka dur denilmesinin zamanının geldiği, hatta geçmekte olduğu; bu tarzda ve ve aynı ivme ile devam etmesi durumunda, halkın silahlı kuvvetlere olan inancını ve güvenini kaybedeceği hususunun dikkate alınarak ivedi önlemler alınmasının gerektiği kıymetlendirilmektedir.

İŞTE ÖNERİLEN KARŞI TEDBİRLER

TSK’nin AB’ye ve dine karşı olduğu teması işlenmek suretiyle yürütülen menfi propagandanın halkımız ve TSK mensupları üzerinde yaratabileceği olumsuz sonuçları bertaraf etmek amacıyla; Genelkurmay Psikolojik Harekat Dairesi ve MGK Genel Sekreterliği tarafından karşı tedbirleri içeren bir eylem planı hazırlanarak, sistemli bir şekilde uygulamaya konulmalı.

Resmi kanallar vasıtasıyla sürdürülecek mücadeleyi destekleyecek şekilde, TSK’nin ve kamuoyunun güvenine mazhar olmuş, adı yolsuzluklara karışmamış, dürüst ve güvenilir kişiliği ile tanınan emekli bürokratlardan, devlet adamlarından, hukukçulardan, politikacılardan, iş adamlarından ve gazetecilerden de istifade edilmeli.

Andıç Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na hitaben hazırlanmış.

Tolon’un mücadele şekli önerileri Skandal Plan’da da çıktı.

Albay Çiçek Tolon’a rapor hazırlamış

Ayrıca Org. Tolon ile İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın altında imzası bulunduğu ortaya çıkan Albay Dursun Çiçek arasındaki bağlantıyı gösterir bir belge de ortaya çıktı. Baş tarafında Tolon’un ismi bulunan belgenin altında yine Dursun Çiçek’in ismi var.
Kaynak: Star

Hükümete 'Büyük Balık' Uyarısı
23 Haziran 2009
Mehmet Altan'dan komplo belgesinden yakalanan 'büyük balığa', Hürriyet üzerinden yapılan operasyondan Ergenekon'un hazırlığına dair çarpıcı tespitler.

Röportaj: Yetkin Yıldız/Stratejikboyut

Taraf Gazetesi 12 Haziran Cuma günü “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” manşeti ile bir belge yayınladı. Türkiye o günden beri bu belgeyi tartışıyor. Bu belge önce Ergenekon savcıları tarafından bulundu. Ama soruşturmayı askeri savcılık yürütüyor? Neden?

Benim ömrüm çift başlı yargıyı yazmakla geçti. Eğer bir ülkede çift başlı yargı varsa orada hukuk yok demektir. Çünkü çift başlı yargı demek, askeriyenin kendi emir komutasında hukuk görüntüsü altında istediği kararı alabileceği bir vodvil demektir. Bu aynı zamanda vücuttan bir damla kan alınarak metabolizmanın ne halde olduğunu anlama türü bir iştir. O çift başlı yargının olması, orada bir burjuvazinin, hukuku doğuran sosyal bir yapının olmadığının da bir ispatıdır. Toplumun az geliştiğinin, hukuku doğuramadığının, yeryüzünün ürettiği hukuku içselleştiremediğinin bir göstergesidir.

"HUKUK EMİRLE İŞLİYOR"

Dünyanın hiçbir yerinde askeri Danıştay ve askeri Yargıtay yok. Türkiye buna neden rıza gösteriyor? Çünkü hukuka ihtiyacı yok. İşte onun için askerler bu kadar rahat hareket edebiliyorlar. Askerler aynı zamanda “ben evrensel hukuka da Türk hukukuna uymayacağım” dediği için kendine
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2402
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Mar 20, 2014 1:09 am    Mesaj konusu: Hükümete 'Büyük Balık' Uyarısı Alıntıyla Cevap Gönder

Hükümete 'Büyük Balık' Uyarısı
23 Haziran 2009
Mehmet Altan'dan komplo belgesinden yakalanan 'büyük balığa', Hürriyet üzerinden yapılan operasyondan Ergenekon'un hazırlığına dair çarpıcı tespitler.

Röportaj: Yetkin Yıldız/Stratejikboyut

Taraf Gazetesi 12 Haziran Cuma günü “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” manşeti ile bir belge yayınladı. Türkiye o günden beri bu belgeyi tartışıyor. Bu belge önce Ergenekon savcıları tarafından bulundu. Ama soruşturmayı askeri savcılık yürütüyor? Neden?

Benim ömrüm çift başlı yargıyı yazmakla geçti. Eğer bir ülkede çift başlı yargı varsa orada hukuk yok demektir. Çünkü çift başlı yargı demek, askeriyenin kendi emir komutasında hukuk görüntüsü altında istediği kararı alabileceği bir vodvil demektir. Bu aynı zamanda vücuttan bir damla kan alınarak metabolizmanın ne halde olduğunu anlama türü bir iştir. O çift başlı yargının olması, orada bir burjuvazinin, hukuku doğuran sosyal bir yapının olmadığının da bir ispatıdır. Toplumun az geliştiğinin, hukuku doğuramadığının, yeryüzünün ürettiği hukuku içselleştiremediğinin bir göstergesidir.

"HUKUK EMİRLE İŞLİYOR"

Dünyanın hiçbir yerinde askeri Danıştay ve askeri Yargıtay yok. Türkiye buna neden rıza gösteriyor? Çünkü hukuka ihtiyacı yok. İşte onun için askerler bu kadar rahat hareket edebiliyorlar. Askerler aynı zamanda “ben evrensel hukuka da Türk hukukuna uymayacağım” dediği için kendine yargı sistemi oluşturmuş. Orada hukuk emirle işliyor. Hiç emirle hukuk işler mi?

"ASKERLER YALANCI"

Org. Başbuğ, Ertuğrul Özkök’e yaptığı açıklamada açık ve net bir biçimde “Askeri yargı çok bağımsızdır” diyor. Oysa Taraf’ın haberinin yayınlandığı gün Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak yaptığı açıklamada “Askeri savcılığa soruşturma emri verilmiştir” diye açıklama yapıyor. Bu da hukukun emirle işlediğine bir örnek sanırım?

Evet, aynı zamanda askerlerin yalancı olduğunu da gösteriyor. Askeriye Türkiye’nin kurucu unsuru olduğunu sürerek patronluğunu yapıyor ve İttihat ve Terakki mantığı ile hukuk mukuk dinlemiyor.

KURUM KENDİ HATALARIYLA KENDİNİ İMHA EDİYOR

Ortaya çıkan irtica eylem belgesi ile ilgili olarak belgede imzası bulunun (tabi bunun gerçek mi sahte mi olduğu henüz bilinmiyor) Albay Dursun Çiçek’in Ergenekon savcılarına ifade vereceği söylendi. Daha sonra ise vazgeçildi. Genelkurmay Askeri Başsavcısı İstanbul’da Ergenekon savcıları ile 5 saat görüştü. Neler konuşuldu o görüşmede, Albay’ın ifadesinin alınmasından neden vazgeçildi?

Ordu bu belgeye artık yok dese de inandırıcılığını yitirmiştir. Sivil yargıya güvenemeyen bir askeriye... Zaten o kadar büyük yanlışlıklar biriktirdiler ki sahiden toplumun burasına geldi. Korkudan en saygın kurum -denetlenmediği için- denmesine rağmen ordunun siyasete karışması, yalancılığı, hukuk dışı eylemleri öyle bir noktaya gelmiş ki bunu da zorla kapatabilirler. Ama bir sonraki reaksiyon bu belgede ortaya çıkan reaksiyondan muhakkak daha büyük olacaktır. Bir taraftan da kurum kendini imha ediyor bu hatalarıyla.

"ORDU İNANDIRICILIĞINI YİTİRMİŞ DURUMDA"

Bu belge gerçek de çıksa sahte de çıksa askeri savcılık bu soruşturmayı yürüttüğü için toplumda bu işin üstünün örtüleceğine dair bir algı var. Bir güvensizlik var.

Ordu bunu yapmaz diyen hiç kimse yok. Çünkü bir sene önce Lahika-1’le aynı şeyleri yaptılar. Ama ordu hiçbirşey yapmadı. Ordu inandırıcılığını yitirmiş durumda. Ordu illegal her türlü hukuk dışı işlemi yapabilir kanaati çok yaygın. Ama bu ordunun kendi hatalarından kaynaklanıyor. Çünkü emirle çalışan hukuk diye sunduğu bir mekanizması var. Bunu hukukun yerine ikame etmiş. Bir de hiçbir şeyi doğru söylemiyor. Araştırmıyor. Şemdinli’de olayında yargılama bir skandaldır. Sivil mahkemenin 38 yıl verdiği askerleri ceza kendi mahkemeleri anında bıraktı. Elinde silahın varsa bunu yapabilirsin. Ama bunun vicdanlarıdaki karşılığı bu tür inandırıcılık erozyonu oluyor.

"PAŞALARLA KONUŞARAK BU İŞ OLMAZ"

Bu haberin çıkmasından sonra Erdoğan ve Başbuğ, olağan görüşmelerini beklemeden hemen bir araya geldiler. Neler konuştular? Sizce anlaştılar mı?

Ankara siyasetçileri, tarihsel geçmişi, sosyolojik fay hatlarını, kurumlar arası ilişkileri, bunların demokrasi ile bağlantılarını yok sayarak yönetimi kişisel ilişkiye indirgiyorlar. Adnan Menderes de Ankara’da Başbakan’dı ama kendini ipe götüren adamlarla sabah akşam görüşüyordu. Onlar emrindeydi. Bu durum bir darbe olmasını ve bunun çok trajik noktalara gitmesini engelleyemedi. Onun için insan üstünden siyaset yapmak yerine –ki bu çok tehlikelidir. Ankara, adamı Osmanlı’dan gelen Saray entrikaları ile çok hızlı kandırır- ilkeleri uygulamak gerekiyor. Bu konuda yapılması gereken demokrasinin kurallarını işletmek. Paşalarla konuşup iyi ilişkilerle bu iş olmaz. Günlük insan üstünden hareket hem Türkiye’ye yarar getirmiyor hem de bundan kazançlı çıkacağını düşünene de fayda getirmiyor. Paşalarla konuşarak bu iş olmaz. Bunlar çok ciddi yanlıştır. İlke çok önemli bir şeydir hayatta.

"O ZAMAN SEN İKTİDAR DEĞİL YANAŞMASIN"

28 Şubat, e-muhtıra, darbe günlükleri, lahika, eylem planları… Türkiye bunlardan ne zaman kurtulacak?

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Oli Rehn’in davetlisi olarak Avrupa’ya gittim. Orada bütün yetkililerle görüştüm. Aynı zamanda bizim oradaki yetkililerle de görüştüm. Reform reform dedikleri, yanlış anlaşılmasın siyasi reformlardır dedi. AB standartlarını buraya getirdiğin vakit bunların hiçbirisi olmaz. Ordu AB’de siyasi otoritenin emrindedir. Savunmayla ilgilidir. Avrupa’da kimse böyle şeyler konuşmuyor. Siyasetçide bunların çok entelektüel işler olduğunu dair bir algı var. Bu adam olmanın, aldığın oyun arkasında durmanın ve aynı zamanda parlamenter sistemin bir onurudur. Silahlı bir güç yanında kendi hukuk adı altında bir mekanizmayı üretmiş ve sen bundan rahatsızlık olmuyorsan sen Türkiye’yi yönetemezsin. Çünkü sen oranın iktidarı değil yanaşmasısın.

BÜYÜK BALIK TUTULDU AMA

Peki bu süreç sonunda Başbuğ, Başbakan tarafından görevinden alınabilir mi?

Bana göre burada büyük bir balık tutuldu ama bu seferde balığı çekemiyorlar. Bütün mesele o. Böyle ordu olur mu?

BUNLAR BALIĞI ÇEKEMEZSE BALIK ONLARI ÇEKER

Ama bu seferde balığı çekemezlerse?

Bu sefer balık onları çeker. İşte akıllarını başlarına toplasınlar. 10 gün oldu. Böyle bir devlet gördün mü? Bir ordu kendi içinden çıkmış olduğu iddia edilen belgeyi bulamıyorsa biz yanmışız zaten. Bu ne biçim ordu?

Medyanın bu olaya yaklaşım biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortaya çıkan belgeyi iyi okuduğunuz zaman şunu görürsünüz. Bütün operasyon Türkiye’de medya üzerinden yapılır. Mesela bir grubun en büyük gazetesi, ordu çok güzel araştırıyor diye anlaşılacak şekilde birçok manşet attı ve sonra çekildi. Yani bu işin üstünü kapatacaklar. Kapatmaya çalışıyorlar.

ERGENEKON MUAZZAM BİR HAZIRLIK İÇİNDE

Ergenekon soruşturmasında bugüne kadar “dalga” diye tabir ettiğimiz pek çok operasyon yapıldı. Siz yeni bir dalga bekliyor musunuz?

Ergenekon’u yakalayamazsa, Ergenekon Türkiye’yi mahveder. Ergenekon muazzam bir hazırlık içinde. Ben bu AK Parti iktidarını anlamıyorum. Ergenekon gibi çok başarılı bir icraat onun yönetimi altında oluyor ama bir taraftan da AB ile ilişkilerini dondurmuş vaziyette. Yerler. AK Parti sahiden iktidar olduğunu zannediyor. Gerçekten iktidar olsa bu rezillikler olur mu? AK Parti Türkiye’de AB sürecini işletmeden hiçbir zaman iktidar olamayacaktır.

Ergenekon yapılanmasının bugüne kadar ne kadarı ortaya çıktı?

Bu yapı öyle kolay bir yapı değil. Ergenekon korkunç bir olay. Ergenekon paralel bir devlet. Her yere sızmış. Şimdi tekrar örgütlenmeye çalışıyorlar. En azından bu çok eleştirilen iddianamelerin vasıtası ile çözülüyor. Bunların hepsi yakalanmasa da en azından bizim ne olduğunu anlamaya yönelik yapı, o ölüm makinesi büyük bir oranda iddianamelerde resmedildi. Biz bunu yargılayarak, cezalandırarak, devletin bütün kurumlarından atarak ne kadar temizleyebiliriz? Ama en azından böyle bir eylem başladı. İddianamelerle de bu adamların neler yaptıkları ortaya çıkarıldı. Onları tanıma kabiliyetimiz gelişti. Onların kim olduğunu, ne yaptıklarını, nerelerde bulunduklarını gördük. Bu dava, Türkiye’de yozlaşmış, anlamını kaybetmiş bir yapıyı tanıma olanağı verdi bize.

Adli Tıp, Albay Çiçek’e ait olduğu iddia edilen imzanın gerçek mi sahte mi olduğunu 3 gün içinde çözeriz dedi. Ama aradan 10 günden fazla bir süre geçti. Burada bir karartma mı var?

Varsayalım ki cunta. Ve ardında birçok üst düzey rütbeli subay var. Ne yapacaksınız. Ya bunları anında emekliye sevk edeceksin ya da denge hesabı yapacaksın. Siyasal cesaret olmayınca denge hesabı yaparsan cunta sana ağır basar.

Dursun Çiçek İfade Vermeyecek
17 Haziran 2009
''AKP ve Gülen'i Bitirme Planı''nın altında imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'in Ergenekon savcılarına ifade vermeyeceği açıklandı...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
Derin Komploda Flaş GelişmeSabah'ta Ergenekon HaberleriTEPKİLER ÇIĞ GİBİ BÜYÜYORYayın Yasağı Hukuka Aykırı''Darbeye Hazırlık Planı''

Savcı Turan Çolakkadı: Askeri savcılık soruşturma yürüttüğü için Albay Dursun Çiçek'in şu an için tarafımızdan ifadesi alınmayacak.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nda imzası olduğu iddia edilen Kurmay Albay Dursun Çiçek'in şu an ifadesinin alınmayacağını söyledi. Çolakkadı, askeri savcılığın yapacağı kriminal incelemeden sonra albayın ifadesinin alınıp alınmayacağına karar verileceğini belirtti.

Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, Genelkurmay Askeri Mahkemesi Başsavcısı Yavuz Şentürk'ün dün İstanul Adliyesi'ne gelerek kendisiyle görüştüğünü belirtti. Askeri savcılığın da "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" adlı belgeyle ilgili hemen soruşturma başlattığını ifade eden Çokakkadı, "Dolayısıyla bu soruşturmada karşılıklı görüş ve belge alışverişi için görüşme yaptık. Şunu öğrendik; Genelkurmay Askeri Savcılığı bu belgede adı geçen albayın imza örneklerini almış. Kriminal inceleme başlatmış. Biz de o belgeleri istedik. Burada esas olan imza karşılaştırması olduğu için imzaları bize de yollayacaklar. Kriminal incelemeden sonra gerek görülürse ifadesi alınacak. Bugün ifadesi alınmayacak." dedi. Albay Dursun Çiçek'in geçmiş dönemlere ait evraklardan da imzalarının çıkarıldığını kaydeden Çolakkadı, "Askeri Savcılığın yaptığı da aynı şey. O nedenle ifadesinden vazgeçtik.Gerekirse ileride düşünülebilir." diye konuştu.

Söz konusu belgenin fotokopi olduğunu belirten Çolakkadı, "Fotokopilerde kriminal incelemede kesin sonuç alınamayabilir. Çünkü derinlik denen el ürünü örneği tam olarak fotokopilerde tespit edilemeyebiliyor. Bu belgenin aslı yok. Zaten suretlerini biz kuryeyle daha önce göndermiştik. Oradaki dosyayı görüp yeterli olup olmadığına göre ifadesi alınacak. Bilirkişi incelemesi yapılmadan ve elde bir kanıt olmadan bu imzanın kendisine ait olup olmadığı sorulamaz. Şu an önemli olan imzanın kriminal sonucudur. Bugün ifadesi alınacak olsa bilirkişi incelemesi yapılmadan 'bu imza sizin mi?' diye sorulamayacaktı. Ancak ifadeyle birlikte el ürünü imzaları alınabilecekti. Zaten askeri savcılık bunu yapmıştır." dedi.

Savcılık olarak askeri adli makamlarla devamlı işbirliği içinde olduklarını anlatan Çolakkadı, "Güvensizlik yok. Başsavcı gelip benimle görüştü. Bu doğal bir şey. Daha önce de birkaç kez görüştük." şeklinde konuştu.
aktifhaber

Baykal: Sahteyse Gereğini Yap
23 Haziran 2009

'AKP ve Gülen'i Bitirme Plan'ı ile ilgili Başbuğ'a 'gereğini yap' diyen Baykal, yine Ergekon kazanından bahsetti...

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “İrticayla mücadele eylem planı” belgesinin aydınlatılmaması nedeniyle 12 gündür “Türkiye’nin karanlıkta” olduğunu ifade ederek “Çok yoğun tartışma ve değerlendirme ise olağanüstü bir şekilde yapılmaktadır. TSK’nın kimliğiyle ilgili böyle temel bir belgenin iç yüzünün hala aydınlatılamamış olmasını derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. 12 gündür ortaya atılan itham ve iddialar boşlukta bırakıldı. Bunu anlamak, izah etmek mümkün değildir” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TBMM’de partisinin grup Toplantısında ‘irticayla mücadele’ planında halen bir sonuca varılmadığına dikkat çekti. 12 gündür “Türkiye’nin karanlıkta” olduğunu söyleyen Baykal, “Çok yoğun tartışma ve değerlendirme ise olağanüstü bir şekilde yapılmaktadır. TSK’nın kimliğiyle ilgili böyle temel bir belgenin iç yüzünün hala aydınlatılamamış olmasını derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. 12 gündür ortaya atılan itham ve iddialar boşlukta bırakıldı. Bunu anlamak, izah etmek mümkün değildir” dedi.

Söz konusu durumun TSK’nın temel işlevi ve güvenilirliği ile ilgili olduğunu söyleyen Baykal, söz konusu belgenin hükümet tarafından çok ciddiye alındığını söyledi. Baykal, “Başbakan, bu metni iktidara karşı bir komplo düzenlemeyi amaçlayan bir metin olarak gördü. Bu metinle ilgili olarak hukuki süreci işletme kararın aldı ve yargıya başvurdu. Ortada ciddi itham, iddia var ve 12 günden beri içyüzünün ne olduğuna dair en küçük bilgiye sahip değiliz” dedi.

Belgenin Genelkurmay’ın bilgisi dahilinde yapılmasının Türkiye için önem taşıyacağına değinen Baykal, belgenin Genelkurmay içinde başka bir “cunta” tarafından oluşturulmasının ise çok daha vahim bir tablo ortaya koyduğunu söyledi. Bunların dışında belgenin tamamen TSK’yı küçük düşürmek amacıyla “belli merkezler” tarafından düzenlenmiş olabileceğine de değinin Baykal, böyle bir durumda da gereğinin yapılması gerektiğinin altını çizdi.

-“BİZLE DE PAYLAŞIN DA KAYGILANACAK BİR ŞEY OLMADIĞINI BİZ DE GÖRELİM”-

Başbakan Erdoğan’ın söz konusu belgenin ortaya çıkmasının ardından buna karşı mücadele kararlılığını ortaya koyduğunu anımsatan Baykal, Erdoğan’ın AB Büyükelçilerine ise “biz kurumlar olarak biriz, belge Türkiye’yi sarsmadı” mesajı verdiğine işaret etti. Baykal, “Bu 12 gün içinde başbakanın teşhisini ‘iktidara yönelik komplo’dan, ‘hep beraber bu olayı götürüyoruz’ noktasına getiren hangi süreçtir, ne oldu? Bizim anlayışımızı etkileyecek yeni bir şey yok. Genelkurmay’ın ‘hakaret sayarım’ sözünden çıkarak Genelkurmay’ın bilgisinin olmadığı sonucun çıkarıyoruz ama yukarıda bir uyum var. Ama o uyumun nedenini bizle de, milletle de paylaşsalar da biz de millet olarak kaygılanacak hiçbir şeyin olmadığı görüversek” dedi.

-"ELBETTE İMZA BENZEYECEK"-

Belgenin altında imzası olan Kurmay Piyade Albay Dursun Çiçek’in hala görevde olduğuna dikkat çeken Baykal, ortada halen belge ile bir tartışma olduğunu kaydetti. Belgenin fotokopi mi yoksa orijinal belge olup olmadığının dahi netlik kazanmadığını söyleyen Baykal, Emniyet yetkililerinde belgenin aslının olduğuna yönelik haberlerin çıktığını anlattı. Emniyet ve yargıya belgenin orijinalinin nasıl geldiğinin araştırılmadığını, bunun yerine imzanın benzerliğinin tartışıldığını kaydeden Baykal, “Yani eğer fotokopideki imza benzemiyorsa buna şaşmak lazımdır. Elbette imza benzeyecektir. Belli bir kişiye ait olduğu iddia edilmek için bu belge yapıldı. İmzanın taşınması kadar sıradan bir uygulama yoktur. Neyi tartışıyoruz” dedi.

-“HAZMETMEMİZİ BEKLEMEYİN”-

Baykal, söz konusu konu karşısındaki sükuneti, sessizliği, bu iddialar karşısındaki rahatlığı izah etmenin mümkün olmayacağını ifade ederek, “Öyle bir noktaya gelinmiştir ki; bu belge doğru da olsa önemli değildir, doğru olmasa da önemli değildir.. Bunu hazmettirmeyi sanki birileri sağlamaya çalışıyormuş gibi bir şey var. Ama bunu sindirmeye hazır değiliz. Gerçekten belge varsa gereğinin yapılmasını mutlaka istiyoruz. Eğer bu tertip ise Genelkurmay’ın ‘eğer doğru değilse ne olur görürüz’ sonucunu görmek istiyoruz. Bizim içimize sindirmemizi kimse beklemesin” dedi. Konuyla ilgili bir teslimiyet noktasına gelindiğini kaydeden Baykal, “Anlayış birliğinin ortaya çıktığın görüyoruz ama bunun dayanaklarını milletin görmesi lazımdır. Gerçekten telaş gerektiren bir durum yok mudur. Öyle anlaşılıyor ki yoktur. Albay yerinde. Eğer yoksa neyi bekliyoruz? Nerden çıkmıştır, bunun altında ne yatıyordu. ‘Canım onu kurcalamayalım’. Türkiye’nin tutarlılığa, verilen sözlerin arkasında durulduğunu görmenin ihtiyacı var. Bunu sağlamalıyız. Ben umudumu kaybetmedim” dedi.

-“BU İTHAMI KİM NASIL NE CÜRETLE YAPIYOR”-

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “teselli” ederek, “merak etmeyin gerçekler gizlenemez” dediğini anımsatan Baykal, “Evet gizlenemez ama biz bugün ortaya çıkmasını istiyoruz, derhal ortaya çıkmasını bekliyoruz” dedi. Bu olayın iki sonucunun da Türkiye’yi ciddi ve derinden bir şekilde etkileyeceğini ifade eden Baykal, “Olabilir diye geçiştiremeyiz. Öyle bir şey varsa onun derhal bütün ayrıntılarıyla çıkması gerekir. Bu TSK’nın örgütsel bütünlüğünü bir kurum olarak işler anlayışını yer yer kaybetmiş olduğunu bize gösterir. Bu vahim bir tablodur. Böyle bir durum söz konusu değilse Anayasaya saygılı bir anlayış doğrultusunda Genelkurmay Başkanının ifa ettiği doğrultuda bir kurum ise bu ithamı kim yapıyor. Ne cüretle, ne amaçla yapıyor. Nasıl yapabiliyor, nerelerden güç alarak yapıyor. Nasıl böyle etkin olabilmiştir. Bunun belgeleri nasıl emniyetin yargının elinde dolaşma fırsatını elde edebilmiştir. Bu öbür ihtimalden daha da vahimdir” dedi.

-“TÜRKİYE’NİN CESARETE İHTİYACI VAR”-

Baykal, böyle bir sonucun çıkmasının da Türkiye’de TSK’ya yönelik tertiplerin devlet gücünün değerlendirilerek, devlet gücün yer yer bu amaçla kullanılarak faaliyet gösterdiğini ortaya koyduğunu söyleyerek, “Vah Türkiye vah. Bu da bizi üzecek o da bizi üzecek. Unutalım mı. Unutursak bir süre sonra ne olacak? Buraya nasıl geldi, hangi görmezlikten gelmelerle. Hangi aldırmazlıklarla, geçiştirmelerle buraya geldik? Şimdi sergileyeceğimiz ihmal etmelerle nereye gideceğimiz zannediyoruz. Yani, TSK bütünlüğünü kaybetmiş içinde cuntalar cirit atar hale geldiyse, nereye gideceğimizi sanıyoruz. Ya da TSK ya karşı bu tertipleri devletin en önemli kurumları serbestçe ortaya koyabiliyorsa o zaman Türkiye’yi nereye götüreceğimizi sanıyoruz. Türkiye’nin sorumluluk duygusuna ve cesarete ihtiyacı var” diye konuştu.

-TÜRKİYE’NİN ÜÇ TEMEL SORUNU-

Türkiye’nin temel kriz konularının bulunduğunu anlatan Baykal, ilk problemin devlet içinde mafyalaşma olduğunu söyledi. Devlet adına çalışan olağanüstü görevlerde bulunan kişilerin bir süre sonra yetkilerini kendi çıkarları için kullanmaya başlaması ile mafyalaşmanın olduğunu kaydeden Baykal, Susurluk’un bunu durumun tipik örneği olduğunu ifade etti. Baykal, bu durumu her açıdan kontrol altına alacak bir yaklaşımın ve bu kadroların etkisizleştirilmesinin temel görev olduğunu vurguladı. İkinci temel problemin ise: terörle mücadelenin hukuk dışına kayması olduğunu söyleyen Baykal, bu konuda da idari ve hukuksal önlemlerin alınması gerektiğini anlattı. Üçüncü kronik konunun ise askeri darbeye yönelik örgütlenmelerin, faaliyetlerin su yüzüne çıkması, kapalı kapılar ardından yürütülmesi ya da uygulamaya konulması olduğunu ifade eden Baykal, “Türkiye, bu çerçevede 12 Eylül’ü yaşadı. Yurtdışında da oluyor sadece Türkiye’de değil. Daha sonra bu konuda hesap soruluyor. Türkiye’de 12 Eylül’le ilgili hesaplaşmayı Hükümet uygun buluyorsa, hükümet gereğini yapar, elini tutan mı var?” dedi.

Hükümetin Anayasanın geçici 15. maddesinin buna engele olarak ortaya sunulabileceğine işaret ederek, “Eğer ihtiyacın varsa getirirsin değiştiririz. 'Geçmişi kurcalamayalım, kaşımakta yarar yok' diyorsan, onu da anlarız. 12 Eylül’ü bıraktık sonrasındakilerle meşgulüz diyorsak onu da getir. 'Kendi aralarında konuştular günlük yayınlandı, olmadı' diyorsan onu da getir bakalım” dedi.

-“HEPSİNİ ERGENEKON KAZANINA KOYDULAR”-

Herkesin kabul edeceği kronik problemlere yönelik ne ayrı ayrı kendi içinde irdelenip, incelenip, soruşturulup yargılanmak yerine hepsinin bir kazana atıldığını söyleyen Baykal, bu “kazanın” içine ayrıca hükümete muhalefet eden, onlarla aynı düşünmeyen, “intikam almaları” gereken kişilerin de konulduğunu savundu. Baykal, “Bunlara ne diyeceksin… Bunlara yeni bir kavram etrafında toplayalım. Bunlara bir şemsiye altında Ergenekon diyelim. Kazanın içine darbeyi de, mafyalaşmasını da, terörle mücadeledeki yanlışlıkları da koyalım PKK ile işbirliği yaptılar diye de yaftalayalım ve etkisizleştirmek istediğimiz, bizi istemeyen ne kadar çevre varsa onları da ekleyeyim tümünden 2 bin 500 sayfa iddianame ile tümünden hesap soralım. Bu yanlıştır. Bütün bunların içinde bir bağlantı kurmak gerekiyor ama kanıtlanamadı, kanıtlanamaz” diye konuştu.

Soruşturma içinde sahte belgelerin kullanıldığını, insanların birbirini suçlamaya davet edildiğini ifade eden Baykal, “insani vicdana” sımayacak durumların yaşandığını savundu. Tutuklanan insanlar öldüğünü veya “ölüm döşeğine” düştüğünü söyleyen Baykal, davaya bakan hakimin tarihi bir tespit yaparak, “Ben tarafsızlığımdan şüphe duymuyorum ama benim tarafsız olduğum inanılır olmaktan çıkmıştır ve üzerime kurumsal baskılar yöneltilmekte. Bu durum karşısında ben bu davada karar alamayacağım. Görevden çekiliyorum” dediğini anımsattı. Mahkemenin de söz konusu kararı onayladığını söyleyen Baykal, “Kurumsal baskı kimden geliyor. Niçin baskı yapıyor. O kurumun bu dava karşısındaki durumu nedir? Mahkeme mi kurum mu yargılıyor. Ortadaki sorular. Bu vahim bir tablodur. Ergenekon davasının başından beri üzerinde durduğumuz konunun bizzat ve müştereken tescil edilmesi değil midir” dedi.
aktifhaber

O Albayın Devreleri Konuştu
17 Haziran 2009
Türkiye'yi karıştıran eylem planında imzası olan Albay Çiçek'in devre arkadaşı emekli Yarbay'dan ilginç ifadeler.

İsminin açık yazılmasını istemeyen emekli Yarbay A.Y.Y., Albay Çiçek’in bu tür işleri yapacak bir kişi olmadığını belirterek, belgenin üstlerinden gelen talimatlar çerçevesinde hazırlandığını düşündüğünü söyledi.

Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in devre arkadaşı, skandal planı değerlendirdi.

KENDİ İRADESİYLE HAZIRLAMAZ

Çiçek’in, Kara Harp Okulu’ndan devre arkadaşı olduğunu ve daha sonra da diyoglarının devam ettiğini söyleyen A.Y.Y., ‘Albay Çiçek böyle bir belgeyi kendi özgür iradesi ile hazırlayacak biri değil. Ancak gelen talimatla böyle bir belgenin altına imza atar’ dedi.

ANDIÇ DEĞİL BİR EYLEM PLANI

A.Y.Y şöyle konuştu: Bu belge andıç değil. Andıç, rutin iş ve işlemlerde astların üstlerine sunduğu belgedir. Eylem planı ise Karargah’ın ya da ilgili birimin yaptığı detaylı çalışmadır. Bu da isminden anlaşılacağı gibi bir eylem planı. Bu şekilde hazırlanan belge, Genelkurmay’dan izin alınmadan, ‘kafama esti, ben böyle bir plan hazırlıyorum’ diye hazırlanamaz. Bunun bir fikri altyapısı vardır. Daha sonra eylem planı aşamasına geçilir. Bunun için yazıya dökülür ve ilgili birimlere gönderilir. Burada eylem aşamasına geçildiğini görüyoruz.
aktifhaber

Öztürk Askeri Savcılığın Peşinde
17 Haziran 2009
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk de Taraf gazetesinde yayımlanan belgeye ilişkin askeri savcılığa ifade vermenin peşine düştü.

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk'ün avukatı Hasan Gürbüz, müvekkilinin Taraf gazetesinde yayımlanan belgeye ilişkin askeri savcılığa ifade vermesi için talepte bulunduklarını bildirdi.

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi çıkışında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Gürbüz, söz konusu belgeyle ilgili askeri savcılığın imza incelemesi yaptıracağını ve bu inceleme sonucunun beklenmesi gerektiğini söyledi.

Gürbüz, ''Bu belgenin TSK'ya ait olması mümkün olmadığı gibi gerçek olması da mümkün değildir. Serdar Öztürk'ün askeri savcılığa ifade vermesi için talepte bulunduk. Ankara'da meslektaşlarım bu başvuruyu yaptı'' ifadelerini kullandı.

Soruşturmadaki kısıtlama kararından dolayı bir şey göremediklerini ileri süren Hasan Gürbüz, şöyle devam etti:

''Serdar Öztürk'ün avukatlık bürosunda bulunun delillerin mühürlendiği, sonra da terörle mücadelede bunların açıldığı konusu da kanunsuzdur. Avukat bürosunda yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerin ne şekilde açılacağı hususu kanunla düzenlenmiştir. Mühürlenen delil torbasının Beşiktaş'taki nöbetçi hakim huzurunda açılması gerekiyordu. Bu yasaya aykırıdır.''
aktifhaber

Baykal: Sahteyse Gereğini Yap
23 Haziran 2009

'AKP ve Gülen'i Bitirme Plan'ı ile ilgili Başbuğ'a 'gereğini yap' diyen Baykal, yine Ergekon kazanından bahsetti...

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “İrticayla mücadele eylem planı” belgesinin aydınlatılmaması nedeniyle 12 gündür “Türkiye’nin karanlıkta” olduğunu ifade ederek “Çok yoğun tartışma ve değerlendirme ise olağanüstü bir şekilde yapılmaktadır. TSK’nın kimliğiyle ilgili böyle temel bir belgenin iç yüzünün hala aydınlatılamamış olmasını derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. 12 gündür ortaya atılan itham ve iddialar boşlukta bırakıldı. Bunu anlamak, izah etmek mümkün değildir” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TBMM’de partisinin grup Toplantısında ‘irticayla mücadele’ planında halen bir sonuca varılmadığına dikkat çekti. 12 gündür “Türkiye’nin karanlıkta” olduğunu söyleyen Baykal, “Çok yoğun tartışma ve değerlendirme ise olağanüstü bir şekilde yapılmaktadır. TSK’nın kimliğiyle ilgili böyle temel bir belgenin iç yüzünün hala aydınlatılamamış olmasını derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. 12 gündür ortaya atılan itham ve iddialar boşlukta bırakıldı. Bunu anlamak, izah etmek mümkün değildir” dedi.

Söz konusu durumun TSK’nın temel işlevi ve güvenilirliği ile ilgili olduğunu söyleyen Baykal, söz konusu belgenin hükümet tarafından çok ciddiye alındığını söyledi. Baykal, “Başbakan, bu metni iktidara karşı bir komplo düzenlemeyi amaçlayan bir metin olarak gördü. Bu metinle ilgili olarak hukuki süreci işletme kararın aldı ve yargıya başvurdu. Ortada ciddi itham, iddia var ve 12 günden beri içyüzünün ne olduğuna dair en küçük bilgiye sahip değiliz” dedi.

Belgenin Genelkurmay’ın bilgisi dahilinde yapılmasının Türkiye için önem taşıyacağına değinen Baykal, belgenin Genelkurmay içinde başka bir “cunta” tarafından oluşturulmasının ise çok daha vahim bir tablo ortaya koyduğunu söyledi. Bunların dışında belgenin tamamen TSK’yı küçük düşürmek amacıyla “belli merkezler” tarafından düzenlenmiş olabileceğine de değinin Baykal, böyle bir durumda da gereğinin yapılması gerektiğinin altını çizdi.

-“BİZLE DE PAYLAŞIN DA KAYGILANACAK BİR ŞEY OLMADIĞINI BİZ DE GÖRELİM”-

Başbakan Erdoğan’ın söz konusu belgenin ortaya çıkmasının ardından buna karşı mücadele kararlılığını ortaya koyduğunu anımsatan Baykal, Erdoğan’ın AB Büyükelçilerine ise “biz kurumlar olarak biriz, belge Türkiye’yi sarsmadı” mesajı verdiğine işaret etti. Baykal, “Bu 12 gün içinde başbakanın teşhisini ‘iktidara yönelik komplo’dan, ‘hep beraber bu olayı götürüyoruz’ noktasına getiren hangi süreçtir, ne oldu? Bizim anlayışımızı etkileyecek yeni bir şey yok. Genelkurmay’ın ‘hakaret sayarım’ sözünden çıkarak Genelkurmay’ın bilgisinin olmadığı sonucun çıkarıyoruz ama yukarıda bir uyum var. Ama o uyumun nedenini bizle de, milletle de paylaşsalar da biz de millet olarak kaygılanacak hiçbir şeyin olmadığı görüversek” dedi.

-"ELBETTE İMZA BENZEYECEK"-

Belgenin altında imzası olan Kurmay Piyade Albay Dursun Çiçek’in hala görevde olduğuna dikkat çeken Baykal, ortada halen belge ile bir tartışma olduğunu kaydetti. Belgenin fotokopi mi yoksa orijinal belge olup olmadığının dahi netlik kazanmadığını söyleyen Baykal, Emniyet yetkililerinde belgenin aslının olduğuna yönelik haberlerin çıktığını anlattı. Emniyet ve yargıya belgenin orijinalinin nasıl geldiğinin araştırılmadığını, bunun yerine imzanın benzerliğinin tartışıldığını kaydeden Baykal, “Yani eğer fotokopideki imza benzemiyorsa buna şaşmak lazımdır. Elbette imza benzeyecektir. Belli bir kişiye ait olduğu iddia edilmek için bu belge yapıldı. İmzanın taşınması kadar sıradan bir uygulama yoktur. Neyi tartışıyoruz” dedi.

-“HAZMETMEMİZİ BEKLEMEYİN”-

Baykal, söz konusu konu karşısındaki sükuneti, sessizliği, bu iddialar karşısındaki rahatlığı izah etmenin mümkün olmayacağını ifade ederek, “Öyle bir noktaya gelinmiştir ki; bu belge doğru da olsa önemli değildir, doğru olmasa da önemli değildir.. Bunu hazmettirmeyi sanki birileri sağlamaya çalışıyormuş gibi bir şey var. Ama bunu sindirmeye hazır değiliz. Gerçekten belge varsa gereğinin yapılmasını mutlaka istiyoruz. Eğer bu tertip ise Genelkurmay’ın ‘eğer doğru değilse ne olur görürüz’ sonucunu görmek istiyoruz. Bizim içimize sindirmemizi kimse beklemesin” dedi. Konuyla ilgili bir teslimiyet noktasına gelindiğini kaydeden Baykal, “Anlayış birliğinin ortaya çıktığın görüyoruz ama bunun dayanaklarını milletin görmesi lazımdır. Gerçekten telaş gerektiren bir durum yok mudur. Öyle anlaşılıyor ki yoktur. Albay yerinde. Eğer yoksa neyi bekliyoruz? Nerden çıkmıştır, bunun altında ne yatıyordu. ‘Canım onu kurcalamayalım’. Türkiye’nin tutarlılığa, verilen sözlerin arkasında durulduğunu görmenin ihtiyacı var. Bunu sağlamalıyız. Ben umudumu kaybetmedim” dedi.

-“BU İTHAMI KİM NASIL NE CÜRETLE YAPIYOR”-

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “teselli” ederek, “merak etmeyin gerçekler gizlenemez” dediğini anımsatan Baykal, “Evet gizlenemez ama biz bugün ortaya çıkmasını istiyoruz, derhal ortaya çıkmasını bekliyoruz” dedi. Bu olayın iki sonucunun da Türkiye’yi ciddi ve derinden bir şekilde etkileyeceğini ifade eden Baykal, “Olabilir diye geçiştiremeyiz. Öyle bir şey varsa onun derhal bütün ayrıntılarıyla çıkması gerekir. Bu TSK’nın örgütsel bütünlüğünü bir kurum olarak işler anlayışını yer yer kaybetmiş olduğunu bize gösterir. Bu vahim bir tablodur. Böyle bir durum söz konusu değilse Anayasaya saygılı bir anlayış doğrultusunda Genelkurmay Başkanının ifa ettiği doğrultuda bir kurum ise bu ithamı kim yapıyor. Ne cüretle, ne amaçla yapıyor. Nasıl yapabiliyor, nerelerden güç alarak yapıyor. Nasıl böyle etkin olabilmiştir. Bunun belgeleri nasıl emniyetin yargının elinde dolaşma fırsatını elde edebilmiştir. Bu öbür ihtimalden daha da vahimdir” dedi.

-“TÜRKİYE’NİN CESARETE İHTİYACI VAR”-

Baykal, böyle bir sonucun çıkmasının da Türkiye’de TSK’ya yönelik tertiplerin devlet gücünün değerlendirilerek, devlet gücün yer yer bu amaçla kullanılarak faaliyet gösterdiğini ortaya koyduğunu söyleyerek, “Vah Türkiye vah. Bu da bizi üzecek o da bizi üzecek. Unutalım mı. Unutursak bir süre sonra ne olacak? Buraya nasıl geldi, hangi görmezlikten gelmelerle. Hangi aldırmazlıklarla, geçiştirmelerle buraya geldik? Şimdi sergileyeceğimiz ihmal etmelerle nereye gideceğimiz zannediyoruz. Yani, TSK bütünlüğünü kaybetmiş içinde cuntalar cirit atar hale geldiyse, nereye gideceğimizi sanıyoruz. Ya da TSK ya karşı bu tertipleri devletin en önemli kurumları serbestçe ortaya koyabiliyorsa o zaman Türkiye’yi nereye götüreceğimizi sanıyoruz. Türkiye’nin sorumluluk duygusuna ve cesarete ihtiyacı var” diye konuştu.

-TÜRKİYE’NİN ÜÇ TEMEL SORUNU-

Türkiye’nin temel kriz konularının bulunduğunu anlatan Baykal, ilk problemin devlet içinde mafyalaşma olduğunu söyledi. Devlet adına çalışan olağanüstü görevlerde bulunan kişilerin bir süre sonra yetkilerini kendi çıkarları için kullanmaya başlaması ile mafyalaşmanın olduğunu kaydeden Baykal, Susurluk’un bunu durumun tipik örneği olduğunu ifade etti. Baykal, bu durumu her açıdan kontrol altına alacak bir yaklaşımın ve bu kadroların etkisizleştirilmesinin temel görev olduğunu vurguladı. İkinci temel problemin ise: terörle mücadelenin hukuk dışına kayması olduğunu söyleyen Baykal, bu konuda da idari ve hukuksal önlemlerin alınması gerektiğini anlattı. Üçüncü kronik konunun ise askeri darbeye yönelik örgütlenmelerin, faaliyetlerin su yüzüne çıkması, kapalı kapılar ardından yürütülmesi ya da uygulamaya konulması olduğunu ifade eden Baykal, “Türkiye, bu çerçevede 12 Eylül’ü yaşadı. Yurtdışında da oluyor sadece Türkiye’de değil. Daha sonra bu konuda hesap soruluyor. Türkiye’de 12 Eylül’le ilgili hesaplaşmayı Hükümet uygun buluyorsa, hükümet gereğini yapar, elini tutan mı var?” dedi.

Hükümetin Anayasanın geçici 15. maddesinin buna engele olarak ortaya sunulabileceğine işaret ederek, “Eğer ihtiyacın varsa getirirsin değiştiririz. 'Geçmişi kurcalamayalım, kaşımakta yarar yok' diyorsan, onu da anlarız. 12 Eylül’ü bıraktık sonrasındakilerle meşgulüz diyorsak onu da getir. 'Kendi aralarında konuştular günlük yayınlandı, olmadı' diyorsan onu da getir bakalım” dedi.

-“HEPSİNİ ERGENEKON KAZANINA KOYDULAR”-

Herkesin kabul edeceği kronik problemlere yönelik ne ayrı ayrı kendi içinde irdelenip, incelenip, soruşturulup yargılanmak yerine hepsinin bir kazana atıldığını söyleyen Baykal, bu “kazanın” içine ayrıca hükümete muhalefet eden, onlarla aynı düşünmeyen, “intikam almaları” gereken kişilerin de konulduğunu savundu. Baykal, “Bunlara ne diyeceksin… Bunlara yeni bir kavram etrafında toplayalım. Bunlara bir şemsiye altında Ergenekon diyelim. Kazanın içine darbeyi de, mafyalaşmasını da, terörle mücadeledeki yanlışlıkları da koyalım PKK ile işbirliği yaptılar diye de yaftalayalım ve etkisizleştirmek istediğimiz, bizi istemeyen ne kadar çevre varsa onları da ekleyeyim tümünden 2 bin 500 sayfa iddianame ile tümünden hesap soralım. Bu yanlıştır. Bütün bunların içinde bir bağlantı kurmak gerekiyor ama kanıtlanamadı, kanıtlanamaz” diye konuştu.

Soruşturma içinde sahte belgelerin kullanıldığını, insanların birbirini suçlamaya davet edildiğini ifade eden Baykal, “insani vicdana” sımayacak durumların yaşandığını savundu. Tutuklanan insanlar öldüğünü veya “ölüm döşeğine” düştüğünü söyleyen Baykal, davaya bakan hakimin tarihi bir tespit yaparak, “Ben tarafsızlığımdan şüphe duymuyorum ama benim tarafsız olduğum inanılır olmaktan çıkmıştır ve üzerime kurumsal baskılar yöneltilmekte. Bu durum karşısında ben bu davada karar alamayacağım. Görevden çekiliyorum” dediğini anımsattı. Mahkemenin de söz konusu kararı onayladığını söyleyen Baykal, “Kurumsal baskı kimden geliyor. Niçin baskı yapıyor. O kurumun bu dava karşısındaki durumu nedir? Mahkeme mi kurum mu yargılıyor. Ortadaki sorular. Bu vahim bir tablodur. Ergenekon davasının başından beri üzerinde durduğumuz konunun bizzat ve müştereken tescil edilmesi değil midir” dedi.
aktifhaber

O Albayın Devreleri Konuştu
17 Haziran 2009
Türkiye'yi karıştıran eylem planında imzası olan Albay Çiçek'in devre arkadaşı emekli Yarbay'dan ilginç ifadeler.

İsminin açık yazılmasını istemeyen emekli Yarbay A.Y.Y., Albay Çiçek’in bu tür işleri yapacak bir kişi olmadığını belirterek, belgenin üstlerinden gelen talimatlar çerçevesinde hazırlandığını düşündüğünü söyledi.

Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in devre arkadaşı, skandal planı değerlendirdi.

KENDİ İRADESİYLE HAZIRLAMAZ

Çiçek’in, Kara Harp Okulu’ndan devre arkadaşı olduğunu ve daha sonra da diyoglarının devam ettiğini söyleyen A.Y.Y., ‘Albay Çiçek böyle bir belgeyi kendi özgür iradesi ile hazırlayacak biri değil. Ancak gelen talimatla böyle bir belgenin altına imza atar’ dedi.

ANDIÇ DEĞİL BİR EYLEM PLANI

A.Y.Y şöyle konuştu: Bu belge andıç değil. Andıç, rutin iş ve işlemlerde astların üstlerine sunduğu belgedir. Eylem planı ise Karargah’ın ya da ilgili birimin yaptığı detaylı çalışmadır. Bu da isminden anlaşılacağı gibi bir eylem planı. Bu şekilde hazırlanan belge, Genelkurmay’dan izin alınmadan, ‘kafama esti, ben böyle bir plan hazırlıyorum’ diye hazırlanamaz. Bunun bir fikri altyapısı vardır. Daha sonra eylem planı aşamasına geçilir. Bunun için yazıya dökülür ve ilgili birimlere gönderilir. Burada eylem aşamasına geçildiğini görüyoruz.
aktifhaber

Öztürk Askeri Savcılığın Peşinde
17 Haziran 2009
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk de Taraf gazetesinde yayımlanan belgeye ilişkin askeri savcılığa ifade vermenin peşine düştü.

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk'ün avukatı Hasan Gürbüz, müvekkilinin Taraf gazetesinde yayımlanan belgeye ilişkin askeri savcılığa ifade vermesi için talepte bulunduklarını bildirdi.

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi çıkışında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Gürbüz, söz konusu belgeyle ilgili askeri savcılığın imza incelemesi yaptıracağını ve bu inceleme sonucunun beklenmesi gerektiğini söyledi.

Gürbüz, ''Bu belgenin TSK'ya ait olması mümkün olmadığı gibi gerçek olması da mümkün değildir. Serdar Öztürk'ün askeri savcılığa ifade vermesi için talepte bulunduk. Ankara'da meslektaşlarım bu başvuruyu yaptı'' ifadelerini kullandı.

Soruşturmadaki kısıtlama kararından dolayı bir şey göremediklerini ileri süren Hasan Gürbüz, şöyle devam etti:

''Serdar Öztürk'ün avukatlık bürosunda bulunun delillerin mühürlendiği, sonra da terörle mücadelede bunların açıldığı konusu da kanunsuzdur. Avukat bürosunda yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerin ne şekilde açılacağı hususu kanunla düzenlenmiştir. Mühürlenen delil torbasının Beşiktaş'taki nöbetçi hakim huzurunda açılması gerekiyordu. Bu yasaya aykırıdır.''
aktifhaber



Ömer Dinçer'in, "13 Aralık 2010'da bitti" dediği "İrtica fişlemeleri"nin 2011-2013 yılları arasında da sürdüğü ortaya çıktı.
2 Aralık 2013



Operasyonel gazete Taraf'ın her gün yayınladığı belgelerle ilgili hükümet kanadından "yok hükmündedir, gereği yapılmadı, hayata geçirilmedi" diye açıklamalar yapıldı. Son açıklama ise MGK kararlarını zaman içerisinde hayata geçiren dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'den geldi.

Dinçer, kendisine bağlı Başbakanlık Uygulama Takip Koordinasyon Kurulu'nun 2010'da tarihe karıştığını ve tüm uygulamaların kaldırıldığını açıkladı. Ancak Taraf, Dinçer'i yalanlayan yeni bilgi ve belgelere ulaştı.

GÜLEN'E YAKIN KİŞİLER FİŞLENMİŞ

Kaldırılan kurulun yerine Başbakanlık'ta oluşturulan birim, iktidara ters düşen cemaatleri, özellikle de devlet kurumlarında çalışan ya da görev alacak olan Fethullah Gülen Cemaati'ne yakın kişileri fişlemiş. Öyle ki, devlette 30 yıldır görev yapan kişiler bile atamalar öncesi fişlenip, Başbakanlığa rapor edilmiş.

Taraf'ta yer alan belge:

DEVLET MEMURU BİLE FİŞLENMİŞ

Belgelere göre, Gazeteci - yazar ve Ekonomi Profesörü Mehmet Altan'ın bir konferansına izleyici olarak katılan bir devlet memuru bile fişlenmiş.

MİT tarafından yapılan fişlemeler, Başbakanlığa resmî yazıyla gönderilmiş. Fişleme belgeleri Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala tarafından toplanıp, gereğinin yapılması için klasörlere konmuş. Resmî yazı ve fişleme belgelerine bakıldığında, 2004 MGK'sında alınan kararların, 2011, 2012, 2013 yılında da hayata geçirildiği görülüyor. MİT tarafından Başbakanlığa gönderilen resmî yazışmada, fişleme yapılan kişilerle ilgili belgelerin özenle korunması gerektiği, bunların medyanın eline geçmesi hâlinde değişik komplikasyonlara neden olacağı uyarısı da var.

İŞTE SKANDAL FİŞLEME BELGELERİ:

Taraf bugünkü manşetinde, MİT tarafından fişlenip, Başbakanlığa gönderilen kamuda görevli kişiler ile kamuya yeni alınacak kişilerin listelerini, isimlerinin baş harflerini vererek yayınladı.

İşte o skandal fişleme belgeleri:

Kaymakam Adayları 2013:

DANA HİSSESİNE GİRDİ FİŞLENDİ

V.K: Aydın-Ayten oğlu, Mersin- 1986 doğumlu. V.K. hakkında; Aralık 2008 ayı (Kurban Bayramı)'nda, Mersin'de F. GÜLEN Cemaati tarafından, Moğolistan'da vekaleten kesilmek üzere "Kurban hissesi" gönderen şahıslar arasında yer aldığı...

O. A: Vahap-Saniye oğlu, Keçiören-1987 doğumlu, O. A. hakkında; Aralık 2006 ayı itibarıyla; ağabeyi M. A'yla beraber Selçuk Üniversitesi (S.Ü.) Karaman İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) ile Karaman Meslek Yüksek Okulu (MYO) öğrencisi olduğu... Fethullah Gülen Grubu Nurcu kesimin denetimindeki öğrenci evlerinde kalan öğrenciler arasında yer aldıkları, ağabeyi M.A'nın anılan kesimin Karaman öğrenci yapılanmasına yönelik olarak, 16/06/2007 tarihinde başlayan Nur Risalesi okuma kampının sorumlusu olduğu...

M.C: İsmet oğlu, Eskişehir- 1983 doğumlu M.C. hakkında; Aralık 2002 ayı itibarıyla, F. GÜLEN Grubu Nurcu kesim tarafından Eylül 2002 ayında faaliyete geçirilen öğrenci yurdunda kalan üniversite öğrencileri arasında yer aldığı...

MEHMET ALTAN'IN KONFERANSINA KATILDI

C. A: Kamal-Emine Hatay-1955, Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemde F. GÜLEN Grubu Nurcu kesimin kontrolünde bulunan Kahramanmaraş Lider İşadamları Derneği (KALİDA), 21/11/2009 tarihinde Kahramanmaraş Ramada Otel'de "Dar Çerçeve" konu başlığıyla Star Gazetesi başyazarı Mehmet Altan'ın konuşmacı olarak katıldığı yemekli bir toplantıya dinleyici olarak katıldığı, Kayseri Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemde, Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği (DTKDD) tarafından, 18.08.2010 tarihinde Kayseri'deki dernek merkezinde Gönüllü Kültür Teşekküllerinin iştiraki ile düzenlenen iftar yemeğine katılanlar arasında yer aldığı...

SÜLEYMANCI KESİMLE İLTİSAKLI

O. Z: Hüseyin-Nimet Bekilli-1961. 1987 yılı itibarıyla Samsun Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Dernekler Masasında görev yaptığı dönemde, Süleymancı kesim ile iltisaklı olduğu, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü'nce O. Z. hakkında arşiv araştırması talebinde bulunulmuştur.

ÜNİVERSİTE MENSUPLARI:

Ö. C: Mehmet D.- Hatice oğlu, Ceyhan-1965 doğ. Adana- Ceyhan nüfusuna kayıtlı ile ilgili olarak; 2006 yılı itibarıyla Fethullah Gülen Grubu Nurcu kesim mensubu olduğu, 2006- 2007 yılları itibarıyla, Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Pediatri Bölümü öğretim görevlisi olduğu ve anılan üniversitede ihtiyacı olan Nurcu kesime yardım ettiği...

NAKŞİ TARİKATINA İLTİSAKLI DİYE FİŞLENDİ

N.Ö: Hüseyin-Zinet oğlu, Senirkent-1952 doğ. Ankara/Çankaya nüfusuna kayıtlı ile ilgili olarak; Mayıs 2000 ayı itibarıyla Ankara'da Fethullah Gülen Grubu Nurcu kesime ait Akademisyenler Grubu Mütevelli Heyeti'nde yer aldığı, 09/06/2007 tarihinde Meşveret Grubu Nurcu kesiminin kontrolündeki AKEV'de düzenlenen bir okuma programına katıldığı, 2011 yılı itibarıyla kardeşi A.E. (Ö.)'nin oğlu Doç. H. E. ve diğer oğlu H. İ. E'nin Kastamonu/Tosya'da faaliyet gösteren Recep ESE liderliğindeki Nakşibendi tarikatı ile Nur cemaatlerine yakın şahıslar olarak tanındıkları, şeklinde bilgiler mevcuttur.

GÜLEN'İN OKULUNDAKİ MEZUNİYET TÖRENİNE KATILDI

M.C.H: İbrahim- Balkıs oğlu, Turgutlu-1955 doğ. Manisa/Turgutlu nüfusuna kayıtlı ile ilgili olarak; 25/05/2000 tarihinde Türkmenistan'da Fethullah Gülen Grubu Nurcu kesimin kontrolünde olduğu belirtilen Başkent Türkmen-Türk Kolejinde düzenlenen mezuniyet törenine İzmir'den katılan şahıslar arasında yer aldığı, 20/04/2012 tarihinde İzmir/Bornova'da faaliyet gösteren Fethullah Gülen Grubu Nurcu kesim mensupları tarafından düzenlenen toplantıya katılan şahıslar arasında yer aldığı...

ESAD COŞAN VAKFINDA GÖREVLİ DİYE FİŞLENDİ

N. O. : Aralık 1998 ayı içerisinde, İstanbul'da Esad Coşan grubu nakşibendilerce Kurulan İSİYAD (İlim Adamları, Sanayiciler, İşadamları, Yöneticiler, Akademisyenler Derneği'nin kurucuları arasında yer aldığı, 16/04/2006 tarihinde yapılan MÜSİAD'ın Genel Kurulu'nda Yönetim Kurulu üyesi, 03/04/2010 tarihinde yapılan Genel Kurul'da Genel Başkan Yardımcısı, Aralık 2012 ayı itibarıyla ise MÜSİAD Başkanı olduğu, şeklinde bilgiler mevcuttur.

AVUKATLAR:

R. K: Mehmet oğlu, Yunak-1972 doğumlu R. K hakkında; 2007- 2010 yılları itibarıyla F. GÜLEN Grubu Nurcu kesimin kontrolünde faaliyet gösteren Zaman Gazetesi İsveç temsilciliğinin yayın yönetmeni olduğu, şeklinde bilgi mevcuttur.

B. M. S: İhsan oğlu, Erzurum- 1971 doğumlu B. M. S. hakkında; 2001-2008 yılları arasında, F. GÜLEN Grubu Nurcu kesimin kontrolünde olduğu belirtilen ERGİAD (Erzurum Genç İş Adamları Derneği) Yönetim Kurulu üyeleri arasında yer aldığı, şeklinde bilgi mevcuttur.

DİNİ İÇERİKLİ TOPLANTIYA KATILDI FİŞLENDİ

Y. Ö: Yahya oğlu, Adana-1975 doğumlu Y.Ö. hakkında; Mayıs 2010 ayı itibarıyla Adana'da, F. GÜLEN Grubu Nurcu kesimin kontrolünde olduğu belirtilen "Altın Çocuk Derneği'ne bağlı "Murat Göğebakan Okuma Salonunda yapılan dini içerikli toplantılara katılanlar arasında yer aldığı, şeklinde bilgi mevcuttur.

MUHTELİF FİŞLEMELER

N. B: Mart 2006 ayı itibarıyla, Avrupa Türk Demokratlar Birliği (ATDB) Avusturya Temsilciliği'nde Başkan Yardımcısı olduğu, şeklinde bilgi mevcuttur.

O.K: Şubat 2010 ayı itibarıyla düzenlenen, Avusturya/Viyana'da faaliyet gösteren MÜSİAD'ın toplantısında Yönetim Kurulu Üyeleri arasında yer aldığı, şeklinde bilgi mevcuttur.

Ö. N: Aralık 2002 ayı itibarıyla, Süleymancılık paralelinde faaliyet gösteren Viyana İslam Kültür Merkezi'nin Başkanlığı'nı yürüttüğü, şeklinde bilgi mevcuttur.

R.D: 2000 yılı itibarıyla, İslam Toplumu Münih Merkez Şubesi üyeleri arasında yer aldığı şeklinde bilgi mevcuttur.
haber93

17 Aralık sabahı Erdoğan'a bilgi notu
28 Eylül 2014
17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının başladığı gün (17 Aralık 2013) dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a operasyonla ilgili 23 sayfalık bilgi notu sunulmuş.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve İstanbul Valiliği tarafından “Rıza Sarraf Liderliğindeki Suç Örgütü ve Eylemleri” başlığıyla sunulan bilgi notu Başbakan Erdoğan’ın AKP’li bakan ve çocuklarıyla ilgili yolsuzluk iddialardan operasyonun başladığı gün önemli detaylarıyla bilgi sahibi olduğunu ortaya koyuyor. 17 Aralık operasyonu kapsamında gözaltına alınan Reza Zarrab’ın (Rıza Sarraf) “suç örgüt lideri” olduğu belirtilen bilgi notunda, Zarrab’ın bakanlarla ilişkisine değiniliyor. Şüphelilere isnat edilen suçlar “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet vermekalmak, resmi ve özel belgede sahtecilik, gümrük kanununa muhalefet, fuhuşa aracılık” olarak sıralanıyor. Erdoğan’a operasyondan aylar önce MİT tarafından Zarrab’la ilgili bilgi notu sunulmuş, bakanlarla ilişkisinin hükümeti sıkıntıya sokacağı uyarısı yapılmıştı.

T24'te yayımlanan habere göre, İstanbul Valiliği 17 Aralık 2013 sabahı saat 10.30’da dönemin Başbakanı Erdoğan’a yolsuzluk ve rüşvet operasyonuyla ilgili 23 sayfalık bilgi notu iletilmiş. Bilgi notunda, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’le ilgili olarak, “Rıza Sarraf Muammer Güler’in İçişleri Bakanı olmasından sonra kendisi ve oğlu Barış Güler ile tanışmış ve bu bakanlık nezdindeki işlemlerini hallettirmek üzere çok kısa bir zamanda rüşvet ilişkisi geliştirdiği anlaşılmıştır” ifadeleri yer alıyor. Bilgi notunda Muammer Güler’in Zarrab’dan rüşvet olarak 12 milyon TL aldığı öne sürüldü.

Bilgi notunda, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğlu Salih Kaan Çağlayan’ın Zarrab ile maddi menfaat ilişkilerinin olduğu belirtilerek, Ekonomi Bakanlığı özel kalemlerinin adeta Zarrab’ın özel kalemi gibi çalıştığı ifade edildi. Bilgi notunda, iki özel kalemin Zarrab’ın işlerini çözmek için 14 milyon TL para alıp aralarında paylaştıkları iddiası da yer aldı.

Bilgi notunda, Zafer Çağlayan’ın Zarrab’ı, dönemin AB Bakanı ve Başmüzakerecisi Egemen Bağış ile tanıştırdığı ve bu iki isim arasında kısa sürede maddi menfaat ilişkisi geliştiği ifadeleri yer aldı. Erdoğan’ın önüne konan bilgi notunda, Zarrab’ın Bağış’a 3 defada 500’er bin dolar olmak üzere toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet verdiği belirtildi. Polisin gönderdiği bilgi notunda eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslanile ilgili iddialar da yer aldı.
Cumhuriyet

AKP'den istifa eden vekil: AKP'lilerin çoğu yolsuzluklara inanıyor
05 Ekim 2014



Yolsuzluk operasyonlarının ardından AKP’den istifa eden Burdur Milletvekili Hasan Hami Yıldırım, vekil arkadaşlarının yolsuzluğa inandığını söylüyor.

Yıldırım, yolsuzluk iddialarının parti içinde de dar çerçevede dile getirildiğini ifade ediyor.

Türkiye siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri olan 17 Aralık yolsuzluk operasyonları, önemli kırılmaları da beraberinde getirdi. 6 milletvekili, operasyonların ardından AK Parti'den istifa etti. Bu isimlerden birisi de Burdur Milletvekili Hasan Hami Yıldırım'dı. Belki de istifa eden vekiller arasında en sessiz isimdi. Burdur Milletvekili Yıldırım 17 Aralık’tan sonra partide yaşananları ve kendisini istifaya götüren süreci anlattı. Yıldırım, daha önce kısmi olarak şahit oldukları yolsuzlukların, 17 Aralık'tan sonra organize bir şekilde gerçekleştirildiğini gördüklerini söylüyor. Kendisini istifaya götüren en önemli hususun, ortaya çıkan yolsuzluklardan çok partisinin yolsuzluk yapanları kollaması olduğunu vurgulayan Hami Yıldırım, “AK Partili vekillerin çoğu yolsuzluklara inanıyor” diyor.

* Yolsuzluk iddiaları parti içinde 17 Aralık'tan önce gündeme geliyor muydu?

Yolsuzluklar parti içinde zaman zaman gündeme geliyordu. Milletvekilleri, 3'lü 4'lü gruplar halinde oturdukları zaman birtakım huzursuzlukları dile getiriyordu.

* Mesela Kızılcahamam toplantılarında?

Orada çok olmuyordu. Müşahhas örnekler verilmiyordu. Katılımcılar genel bazı hususlara temas ediyordu. Somut bir örnek verilmiyordu. Zaten vermeye de kimse cesaret edemezdi.

YOLSUZLUK ORGANiZE VE SiSTEMATiK

* 17 Aralık'tan 2 hafta sonra istifa ettiniz. Karar süreciniz nasıl gelişti, neler etkili oldu?

17 Aralık'tan sonra parti içinde sadece ben eleştiri getirmedim. Diğer arkadaşlarımızın da eleştirileri oldu. Ama bu uzun sürmedi. Yoğun bir baskı vardı. Zaman zaman kısmi olarak gördüğümüz yolsuzlukların, 17 Aralık’tan sonra çok daha sistematik ve organize bir biçimde gerçekleştirildiğine şahit olduk. Bu durum benim istifamdaki önemli bir unsurdu.

* Gözleminize dayanarak soruyorum: Milletvekillerinin ne kadarı yolsuzluğun olduğuna inanıyordu?

O gün için yarısından fazlasının inandığını tahmin ediyorum. Kesin bir şey söylenemez ama tahminim budur.

MiT RAPORU CiDDiYE ALINDI

* İstifanızda başka hangi hususlar etkili oldu?

Yolsuzluk, gelişmiş ve az gelişmiş toplumlarda tamamen temizlenebilmiş değil. Yolsuzluktan ziyade, yolsuzluğa karşı iktidarın ne şekilde tavır aldığı önemli. İktidar yolsuzluğun değil, yolsuzluğu ortaya çıkaranların üzerine gitti. Asıl rahatsız edici bu. Hükümet yolsuzluk yapanları kolladı. Yolsuzluğu örtmek için de toplumu bölme yönünde adım attı.

* Sonrasında yargı ve emniyete baskılar başladı.

Evet, iktidar son derece otoriter, totaliter bir tutum takındı.

* Eski Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı'nın "18 Aralık Darbesi" gibi bir ifadesi oldu?

Evet, bu daha doğru bir tabirdir. Sivil darbe olarak da ifade edildi yargı ve emniyete müdahaleler.

* MİT'in Reza Zarrab ile bakanların ilişkisine yönelik raporu vardı?

MİT bu durumu Başbakanlık’a bildirmiş. Başbakan'a ulaşmaması mümkün değil.

* Neden kaale alınmadı?

Ben kaale alındığını düşünüyorum. Alındı ki dershane adımı atıldı. MİT'in raporundan dolayı bu işin istihbarat ve güvenlik biriminde takip altında olduğunu biliyordu hükümet. Bunun bir gün ortaya çıkacağını düşünerek, kendini kurtaracak bir yol izlemeye başladı. Örtülmesi lazımdı. 'Benim düşmanlarım var, paralelciler var. Bunlar yaptı' demesi lazımdı. Dershaneyi hedeflerini gerçekleştirmek için bir araç olarak kullandı. 'Bak dershaneden sonra oldu bütün her şey' demek istiyordu.

ERDOĞAN TELEFON KONUŞMALARINI ASLINDA iTiRAF ETTi

* Yolsuzluk operasyonları sırasında internete düşen tapelerle ilgili kanaatiniz nedir?

Hukuki olarak konuya bakıldığında, bunun yüzde 100 montajdır ya da yüzde 100 gerçektir deme imkanım yok. Ama burada asıl önemli olan Tayyip Erdoğan'ın grup toplantısındaki "Benim kriptolu telefonumu dinlemişler" demesiydi. Bu açıklama, tapelerdeki konuşmanın cereyan ettiğinin açık itirafıdır. Zaman zaman o yazılarda birileri çıktıları alırken bazı kelimeler yerleştirmiş midir bilemem. Ben böyle bir şey fark etmedim. Ama özü itibariyle bu konuşmaların olduğu anlaşılıyor.

* Reza Zarrab'ın bakanlarla ilişkisinden haberiniz var mıydı?

Yoktu. Ben ismini dahi duymamıştım.

ÜLKEYİ BELEDİYE GİBİ YÖNETİYORLAR

* Bakanlar üzerinde bu kadar etkili olmasını neye bağlıyorsunuz?

Bunun arka planını iktidarın devleti yönetme anlayışında görüyorum. Maalesef iktidarın başındaki kişiler, Türkiye Cumhuriyeti'ni, bir belediye yönetir gibi yönetme eğilimi içinde. Yürütmenin başındaki insanların, ne demokrasiyi, ne cumhuriyeti sindirmiş insanlar olmadığını görüyorum. Reza Zarrab gibi bu yaşta bir insanın önünde insanlar nasıl bu tür tuhaf açıklamalar yaparlar anlamıyorum. Nasıl bu kadar sıkı fıkı ilişkiler içine girebilir! Bu devlet yönetme anlayışlarının bir yansımasıdır. Bir ülke ile ticaretinizi bir adamın üzerinden yapmaya kalkarsanız böyle suistimaller olur.

* Yolsuzluk operasyonlarının ardından dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın Erdoğan'ı istifaya çağıran bir açıklaması oldu canlı yayında. Bu açıklamayı nasıl okudunuz?

Erdoğan Bayraktar o gün ani bir tepki verdi. Ani tepkiler içsel tepkilerdir. Erdoğan Bey, Sayın Tayyip Erdoğan'la çok yakın çalışmış bir isim. TOKİ'den beri. Bu kadar yakın ilişkisi olan birisi ile ilgili bu sözleri sarf edebilmiş olması, bu işin ciddiyetinin göstergesidir. Açıklama şunu gösteriyor. Kendisi de bazı şeylerden, yapılan işlemlerden rahatsız. Çevre Şehircilik Bakanlığı pek çok imar yetkisi aldı. Bu yetkisini kullanırken direkt ranta müdahale ediliyor. Kanuna uygun olan ama hukuka uygun olmayan pek çok işlem yapılıyor. Bunun rahatsızlığını Sayın Bayraktar da hissediyordu demek ki. Bu yüzden Tayyip Erdoğan'ın "İstifa et" isteğine de böyle bir tepki verdi.

BAYRAKTAR'IN AÇIKLAMASI TAPELERİ DOĞRULUYOR

* Kamuoyunda bu açıklama, 'yolsuzluğun kanıtı' olarak algılandı. Katılır mısınız?

Evet, çok açık kanıtıdır. 'Buyurun benim yaptığım her iş doğrudur, varsa böyle bir haksızlık alnım açık' deseydi tamam. Ama yaptığı açıklamayla, sorunun asıl müsebbibinin o zamanki Sayın Başbakan olduğunu işaret etti. Ben demiyorum, Erdoğan Bayraktar'ın kendisi söyledi.

* Biraz parti içine geçelim. Eski Bakan İdris Naim Şahin, istifa metninde, partideki 'dar oligarşik yapı'dan söz etti. Parti böyle bir yapı tarafından mı yönetiliyor ve yönlendiriliyor?

Ben de bu değerlendirmeye katılıyorum. Sayın Erdoğan'ın 2002'de yola çıktığı kaç kişi var yakın çevresinde? Karar alma mekanizmasında kimlerle istişare ediyor. Ben öyle çok geniş bir ekibin olduğunu sanmıyorum. Geniş bir ekip olsa bu hatalar yapılmazdı. Bu insanların Erdoğan'ın başlangıçta yola çıktığı insanlar olmadığını da görüyorum. Bu demektir ki böyle bir yapı var. Bu sadece ben söylesem çok anlamlı olmaz ama İdris Naim Şahin gibi Erdoğan’ın 40 yıllık yol arkadaşı söylüyor.

ERGENEKON TAHLİYELERİ CEMAAT'E KARŞI CEPHEYİ GENİŞLETMEK İÇİNDİ

* 17 Aralık’tan sonra Ergenekon tahliyeleri gerçekleşti. 'Orduya kumpas' şeklindeki açıklamalar oldu. Nasıl karşıladınız?

Dramatik bir süreç yaşanıyor. İnsan anlamlandırmada ve değerlendirmede yetersiz kalıyor. İşçi Partisi Genel Başkanı'nın, "Hizmet Hareketi'ne yönelik mücadelesinde, iktidarın yanındayız" açıklaması manidar. ‘Kumpas’ savı ve Ergenekon tahliyelerinin başka amaçlar için kullanıldığı anlaşılıyor. Şark kurnazlığı yapıldı. Bu yapılanlar, Cemaat'e karşı cepheyi genişletmek için bir yoldu. Ben bu davalarda suçlanan herkesin suçlu olduğunu söylemiyorum. Keşke hiç yanlışlık olmasa. Ama Türkiye'de hukuk sistemimizin işleyişi içinde ne kadar hata yapılıyorsa, bu davalarda da o kadar hata yapıldı.

DERSHANELERİN KAPATILMASI KARARI DÜŞMANLAŞTIRMA AMACI TAŞIYORDU

* Dershanelerin kapatılması süreci nasıl başladı, amacı bir eğitim sorununa çözüm getirmek miydi?

Değildi. Milli Eğitim sistemimizdeki bir soruna çözüm üretmek için ortaya atılmadı. Bu tamamen belli bir kesime yönelik hareketti. Çünkü hiçbir hazırlık yok. Sınav sistemi aynen devam ediyor. Kalkmışsınız ilk olarak dershaneleri kapatmaktan başlıyorsunuz. Dershaneleri kapatma sürecini, aslında hükümet açısından düşmanlaştırma amacına hizmet eden bir adım olarak görüyorum. Ben istifamdan önce de kapatma girişimine usulünce karşı çıktım.

* Tepki oldu mu size?

Tabii ki oldu. Arkadaşlarımızla oturduğumuzda bu dile getirildi.

* Anayasa Mahkemesi'nden nasıl bir karar çıkar?

Dershaneler için olumsuz karar verme ihtimali yok bana göre.

EN FAZLA HAKARETi EN YAKINLARIM YAPTI

İstifa ettikten sonra birkaç kişinin dışında vekil arkadaşlarım selam dahi vermemeye başladı. Beni gördüklerinde ya kafalarını öne eğiyor ya da telefonlarıyla oynamaya başlıyordu. İster istemez dışlanmışlık hissediyorduk. Tabii baskı büyüktü. Beni üzen olaylardan bir tanesi de en fazla hakareti en yakınımdakilerin yapması idi. Bunlar içinde il başkanı olmasına vesile olduğum insanlar da var. Tabii bu isimler üzerinde bana yakın oldukları için daha fazla baskı oluyordu.

EVLATLARINI TESLİM ETTİKLERİ İNSANLARA 'HAŞHAŞİ' DİYORLAR

* Hizmet Hareketi'ne yönelik iktidar mensuplarının 180 derece dönüşümünü nasıl değerlendirirsiniz?

Akla hayale gelmeyen hakaretler edildi. Şu anda iktidar partisi içindeki vekiller hatta bakanlar, Hizmet'i benden daha iyi tanıyor. Ulusal veya uluslararası çaptaki organizasyonlarında kendilerini kameraların önüne atarlardı, sahnelerde ağlarlardı, övgüler yağdırırlardı. Şimdi bakıyorum bu insanlar hakaret yağdırıyorlar. Bu insanların çocukları bu hareketin okullarında okuyor. Komşuları var. Şu andaki bakanların çocukları yurtdışında Hizmet Hareketi'nin okullarında okumuş, evlerinde kalmış. Bir insanın en kıymetli varlığı evladıdır. Evladını teslim ediyorsun. Bütün bunları yaparken ve bu insanları tanırken nasıl 'haşhaşi' dersin. Bu insanların nasıl bu kadar ikiyüzlü, vefasız olduğunu aklım almıyor. Sen çocuğunun ya da öğretmeninin haşhaş aldığını gördün mü! Ben buna üzülüyorum.

YAŞANANLAR 28 ŞUBAT'TAN DAĞA AĞIR!

Ali Bulaç'ın bir değerlendirmesi vardı, ben de katılıyorum. '28 Şubat beden değiştirdi, ruhu devam ediyor' diye. Evet doğru. 28 Şubat'tan daha ağır şu anda yaşananlar. 28 Şubat'ta insanlar bireysel olarak hedef gösterilmedi. Bir anlayış tanımladılar kendilerine göre. Ama şimdi çok açık bir biçimde bir kesim düşmanlaştırılıyor. Neden çok daha ağır diyorum. Misal Bank Asya ve dershanelere yapılanlar. Bürokrasi ve yargıya yapılanlar. İşi düşmanlaştırmada o kadar ileri götürdüler ki, artık gerekçe bulmaya da lüzum hissetmiyorlar bir şey yaparken.

HAVUZ MEDYASINA ÖRTBAS GÖREVi VERiLDi

Bağımsız medya bir güçtür. Hukuk devletinin garantilerinden de bir tanesi. Bağımsız medya olmazsa, siz bugün Havuz Medyası'nın manşetleriyle Türkiye'yi tanırsınız. Havuz medyası, iktidarın resmi gazetesi gibi. Çünkü doğrudan manşetlere karışılıyor. Yolsuzlukların üzerinin örtülmesindeki en büyük görev Havuz medyasına verildi.
Bugün

Gazeteci Ruşen Çakır: İktidar medyasında kalite, Cemaat’in özürlerinde samimiyet yok!
05/10/2014



ilhantanirİLHAN TANIR
tanir.ilhan@gmail.com

Türkiye ve bölgedeki İslami hareketler ile Kürt siyasi hareketi üzerine çalışmalarıyla tanınan gazeteci Ruşen Çakır, AKP-Fethullah Gülen Cemaati kavgasında gelinen noktayı Diken’e yorumladı.

Çakır, AKP iktidarının şu an için yürütülen soruşturmalarda ortaya attığı ‘paralel‘ iddialarının orantılı ve somut kanıtlarla desteklenmediğini söyledi; iktidara yakın medyanın da, ‘işi tamamen Erdoğan ve hükümeti korumak, kollamak olunca, belli bir kaliteden fedakarlık etmek zorunda kaldığına‘ dikkat çekti.

Çakır, kendisini mağdur gibi gösteren Gülen Cemaati’ne de çarpıcı bir eleştiri getirdi: Gülen Cemaati’nin ‘geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini’ söyleyen Çakır, şöyle devam etti: ”Yani şimdi basın özgürlüğü diyen insanların, yıllarca Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili en büyük ihlalleri yapan insanlar olduğunu biliyoruz. Gazetecileri tutuklattırdılar, sahte delillerle… Ergenekon davasından, KCK davasına kadar… Çıkmamış kitapları toplattırdılar ve bunun gayet normal, meşru olduğunu söylediler.”

Çakır’la, HDP’nin organize ettiği Kürt Konferansı için gittiği Washington’da bir araya geldik; AKP’yle Gülen Cemaati arasındaki kavgayı ve hükümetin dış politikasını konuştuk:

‘AKP-Cemaat kavgasının bir piyasası var’

Aralık 2014’ü ayını başlangıç alırsak, AKP ve Fethullah Gülen Cemaat kavgasında neredeyiz?

İnsiyatif bariz biçimde iktidarda, Cemaat savunmada. Ve kademe kademetopyekün bir savaşa gidiliyor. Hükümet, emniyetteki bazı operasyonlar dışında pek büyük bir şey yapamadı. HSYK seçimlerinde büyük bir hesaplaşma olacak; Bank Asya’ya yönelik bir takım yaptırımlar var ama Bank Asya direniyor.

Cemaat’inse hükümete karşı pek kozu yokmuş gibi görünüyor. Eskisi gibi tapeler yok, varsa bile etkisi yok gibi. Zira Tayyip Erdoğan iki seçimi bunlara rağmen kazandı. İki seçimde de Cemaat’in çok büyük taarruzu vardı ama Erdoğan kazandı. İlginç bir biçimde Cemaat’le kavgayı temel olarak aldı ve kazandı. Demek ki Cemaat’le kavganın, savaşın bir piyasası var. Erdoğan bunu görüyor ve bırakmaya da niyeti yok.

Bu kavga kolay kolay bitmeyecek çünkü Cemaat tasfiyesi kolay olan bir yapı değil ve etkisizleştirilmesi zaman alacak gibi. Dolayısıyla şu an, genellikle hükümet saldırıyor, Cemaat kendini korumaya çalışıyor. En ilginç olanı şu ki, Cemaat yanına fazla kimseyi çekemiyor; yalnız başına ve dışarıdan çok az destek var.

Üçüncü şahıslar hükümete korku ya da başka nedenlerden ötürü daha yakın davranıyor veya nötr kalıyor. Cemaat kendinden olmayan insanları yanına çekmekte zorluk yaşıyor. Normalde, kendinden olmayan insanlarla ilişki ve diyalog kurmak Cemaat’in başarısıdır. Tarihi olarak hep bunu yaptı ama son olaylarda, çok sert bir savaş olduğu için, insanlar Cemaat’le yanyana durmak istemiyor.

‘İnsanlar Cemaat hakkındaki iddiaların doğru olabileceğini düşünüyor’

Cemaat neden daha çok insan çekemiyor?

Daha önceki imajlarıyla şimdiki medya savaşlarındaki imajları aynı değil. Yani devlet içerisindeki örgütlenme iddiaları ciddi ve insanlar bu iddiaların doğru olabileceğini düşünüyor. İkincisi, eskiden Cemaat’le yanyana durmanın büyük bir maliyeti yoktu. Şimdiyse alenen bedeli var.

Örneğin, Cemaat’le birlikte duran bir işadamının devletten ihale alabilmesi mümkün değil. Bir gazetecinin doğru dürüst bir yerde çalışabilmesi mümkün değil. Cemaat, bunların bedelini karşılayacak bir motivasyon yaratamıyor. Yolsuzlukla mücadele gibi şeyler inandırıcı, uğrunda mücadele edilecek şeyler gibi gelmiyor.

‘Polis operasyonlarının ayağı yere basmıyor’

Polis operasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İddia o ki, bu polisler ayrı bir hiyerarşi içinde. Fakat ‘emniyet imamı’ veya ‘yargıtay imamı’ gibi kişiler şu anda soruşturmalarda olmadığı için, hiyerarşi iddiası bir yerden sonra zayıf kalıyor. Şu ana kadar yapılan operasyonlar, hükümetin dile getirdiği iddialarla orantılı olmadığı için çok yetersiz. Ama hükümetin medyası, gözaltına alınmayan insanlar hakkında bir yığın yayın yapıyor. İsimler ve ilişkilerden söz ediyorlar ama hiçbir şey olmuyor, garip bir durum.

Suçlamaların ve delillerin zayıf olduğu iddia ediliyor.

Gözaltındaki polisler hakkındaki iddialar ciddi olabilir ama cumhurbaşkanının ve ona bağlı medyanın yarattığı imajla süren soruşturmalar arasında bir orantısızlık var. Ya o söylemden vazgeçecekler, ya da soruşturmaları o söylemi meşrulaştıracak şekilde boyutlandıracaklar.

‘İktidarın iddiaları henüz doğrulanmadı’

Cumhurbaşkanı’nın ‘Cemaat’in uluslararası istihbarata çalıştığı’ yönündeki sözlerini nasıl yorumluyorsunuz?

Daha kimin dinlediği bile ortaya çıkmamışken, bunların taşeron olarak yapıldığını söylemek hukuka uygun değildir. Ama Cemaat’in küresel bir hareket olduğunu ve küresel ilişkilere sahip olduğunu, şeffaf olmadığını biliyoruz. Bütün bunları biraraya koyduğunuzda her şey mümkün olabiliyor ama bu iddiaları doğru kılmıyor.

Eskiden Cemaat bunu çok iyi yapardı. Yani doğru düzgün kanıtlar olmadan insanları suçlardı. Ergenekon’da gördüğümüz gibi… Şimdi bunları Cemaat karşıtları yapıyor. İddialar ciddi ama bunların yargıca kanıtlandırılması lazım.

Cemaat şu an demokrasi, basın özgürlüğü ve evrensel değerleri savunuyor…

Ama inandırıcılık yok..

‘Cemaat’ten basın özgürlüğü şampiyonu çıkmaz’

Neden inandırıcılığı yok?

Geçmişiyle hesaplaşacak, yaptığı yanlışları kabul edecek, mağdur ettiği kişilerden özür dileyecek ve mağduriyetleri telafi edecek bişeyler yapacak. Yani kuru bir özürle olacak bir şey değil… Ama Cemaat halen biz yanlış yapmadık diyor. Kendilerini hatasız kul gibi gösteriyorlar. Bu şekilde kimseyi ikna edemezler.

Yani şimdi basın özgürlüğü diyen insanların, yıllarca Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili en büyük ihlalleri yapan insanlar olduğunu biliyoruz. Gazetecileri tutuklattırdılar, sahte delillerle… Ergenekon davasından, KCK davasına kadar… Çıkmamış kitapları toplattırdılar ve bunun gayet normal, meşru olduğunu söylediler.
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2402
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Ekm 06, 2014 9:55 pm    Mesaj konusu: Ruşen Çakır: ‘AKP-Cemaat kavgasının bir piyasası var’ Alıntıyla Cevap Gönder

Gazeteci Ruşen Çakır: İktidar medyasında kalite, Cemaat’in özürlerinde samimiyet yok!
05/10/2014



ilhantanirİLHAN TANIR
tanir.ilhan@gmail.com

Türkiye ve bölgedeki İslami hareketler ile Kürt siyasi hareketi üzerine çalışmalarıyla tanınan gazeteci Ruşen Çakır, AKP-Fethullah Gülen Cemaati kavgasında gelinen noktayı Diken’e yorumladı.

Çakır, AKP iktidarının şu an için yürütülen soruşturmalarda ortaya attığı ‘paralel‘ iddialarının orantılı ve somut kanıtlarla desteklenmediğini söyledi; iktidara yakın medyanın da, ‘işi tamamen Erdoğan ve hükümeti korumak, kollamak olunca, belli bir kaliteden fedakarlık etmek zorunda kaldığına‘ dikkat çekti.

Çakır, kendisini mağdur gibi gösteren Gülen Cemaati’ne de çarpıcı bir eleştiri getirdi: Gülen Cemaati’nin ‘geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini’ söyleyen Çakır, şöyle devam etti: ”Yani şimdi basın özgürlüğü diyen insanların, yıllarca Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili en büyük ihlalleri yapan insanlar olduğunu biliyoruz. Gazetecileri tutuklattırdılar, sahte delillerle… Ergenekon davasından, KCK davasına kadar… Çıkmamış kitapları toplattırdılar ve bunun gayet normal, meşru olduğunu söylediler.”

Çakır’la, HDP’nin organize ettiği Kürt Konferansı için gittiği Washington’da bir araya geldik; AKP’yle Gülen Cemaati arasındaki kavgayı ve hükümetin dış politikasını konuştuk:

‘AKP-Cemaat kavgasının bir piyasası var’

Aralık 2014’ü ayını başlangıç alırsak, AKP ve Fethullah Gülen Cemaat kavgasında neredeyiz?

İnsiyatif bariz biçimde iktidarda, Cemaat savunmada. Ve kademe kademetopyekün bir savaşa gidiliyor. Hükümet, emniyetteki bazı operasyonlar dışında pek büyük bir şey yapamadı. HSYK seçimlerinde büyük bir hesaplaşma olacak; Bank Asya’ya yönelik bir takım yaptırımlar var ama Bank Asya direniyor.

Cemaat’inse hükümete karşı pek kozu yokmuş gibi görünüyor. Eskisi gibi tapeler yok, varsa bile etkisi yok gibi. Zira Tayyip Erdoğan iki seçimi bunlara rağmen kazandı. İki seçimde de Cemaat’in çok büyük taarruzu vardı ama Erdoğan kazandı. İlginç bir biçimde Cemaat’le kavgayı temel olarak aldı ve kazandı. Demek ki Cemaat’le kavganın, savaşın bir piyasası var. Erdoğan bunu görüyor ve bırakmaya da niyeti yok.

Bu kavga kolay kolay bitmeyecek çünkü Cemaat tasfiyesi kolay olan bir yapı değil ve etkisizleştirilmesi zaman alacak gibi. Dolayısıyla şu an, genellikle hükümet saldırıyor, Cemaat kendini korumaya çalışıyor. En ilginç olanı şu ki, Cemaat yanına fazla kimseyi çekemiyor; yalnız başına ve dışarıdan çok az destek var.

Üçüncü şahıslar hükümete korku ya da başka nedenlerden ötürü daha yakın davranıyor veya nötr kalıyor. Cemaat kendinden olmayan insanları yanına çekmekte zorluk yaşıyor. Normalde, kendinden olmayan insanlarla ilişki ve diyalog kurmak Cemaat’in başarısıdır. Tarihi olarak hep bunu yaptı ama son olaylarda, çok sert bir savaş olduğu için, insanlar Cemaat’le yanyana durmak istemiyor.

‘İnsanlar Cemaat hakkındaki iddiaların doğru olabileceğini düşünüyor’

Cemaat neden daha çok insan çekemiyor?

Daha önceki imajlarıyla şimdiki medya savaşlarındaki imajları aynı değil. Yani devlet içerisindeki örgütlenme iddiaları ciddi ve insanlar bu iddiaların doğru olabileceğini düşünüyor. İkincisi, eskiden Cemaat’le yanyana durmanın büyük bir maliyeti yoktu. Şimdiyse alenen bedeli var.

Örneğin, Cemaat’le birlikte duran bir işadamının devletten ihale alabilmesi mümkün değil. Bir gazetecinin doğru dürüst bir yerde çalışabilmesi mümkün değil. Cemaat, bunların bedelini karşılayacak bir motivasyon yaratamıyor. Yolsuzlukla mücadele gibi şeyler inandırıcı, uğrunda mücadele edilecek şeyler gibi gelmiyor.

‘Polis operasyonlarının ayağı yere basmıyor’

Polis operasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İddia o ki, bu polisler ayrı bir hiyerarşi içinde. Fakat ‘emniyet imamı’ veya ‘yargıtay imamı’ gibi kişiler şu anda soruşturmalarda olmadığı için, hiyerarşi iddiası bir yerden sonra zayıf kalıyor. Şu ana kadar yapılan operasyonlar, hükümetin dile getirdiği iddialarla orantılı olmadığı için çok yetersiz. Ama hükümetin medyası, gözaltına alınmayan insanlar hakkında bir yığın yayın yapıyor. İsimler ve ilişkilerden söz ediyorlar ama hiçbir şey olmuyor, garip bir durum.

Suçlamaların ve delillerin zayıf olduğu iddia ediliyor.

Gözaltındaki polisler hakkındaki iddialar ciddi olabilir ama cumhurbaşkanının ve ona bağlı medyanın yarattığı imajla süren soruşturmalar arasında bir orantısızlık var. Ya o söylemden vazgeçecekler, ya da soruşturmaları o söylemi meşrulaştıracak şekilde boyutlandıracaklar.

‘İktidarın iddiaları henüz doğrulanmadı’

Cumhurbaşkanı’nın ‘Cemaat’in uluslararası istihbarata çalıştığı’ yönündeki sözlerini nasıl yorumluyorsunuz?

Daha kimin dinlediği bile ortaya çıkmamışken, bunların taşeron olarak yapıldığını söylemek hukuka uygun değildir. Ama Cemaat’in küresel bir hareket olduğunu ve küresel ilişkilere sahip olduğunu, şeffaf olmadığını biliyoruz. Bütün bunları biraraya koyduğunuzda her şey mümkün olabiliyor ama bu iddiaları doğru kılmıyor.

Eskiden Cemaat bunu çok iyi yapardı. Yani doğru düzgün kanıtlar olmadan insanları suçlardı. Ergenekon’da gördüğümüz gibi… Şimdi bunları Cemaat karşıtları yapıyor. İddialar ciddi ama bunların yargıca kanıtlandırılması lazım.

Cemaat şu an demokrasi, basın özgürlüğü ve evrensel değerleri savunuyor…

Ama inandırıcılık yok..

‘Cemaat’ten basın özgürlüğü şampiyonu çıkmaz’

Neden inandırıcılığı yok?

Geçmişiyle hesaplaşacak, yaptığı yanlışları kabul edecek, mağdur ettiği kişilerden özür dileyecek ve mağduriyetleri telafi edecek bişeyler yapacak. Yani kuru bir özürle olacak bir şey değil… Ama Cemaat halen biz yanlış yapmadık diyor. Kendilerini hatasız kul gibi gösteriyorlar. Bu şekilde kimseyi ikna edemezler.

Yani şimdi basın özgürlüğü diyen insanların, yıllarca Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili en büyük ihlalleri yapan insanlar olduğunu biliyoruz. Gazetecileri tutuklattırdılar, sahte delillerle… Ergenekon davasından, KCK davasına kadar… Çıkmamış kitapları toplattırdılar ve bunun gayet normal, meşru olduğunu söylediler. Gazetecilerin içeri alınmasının gazetecilikle ilgili işlerden dolayı olmadığını iddia edip, yalanlar söylediler. İşte bunları medya üzerinden yaptılar. Bunlar hala hafızalardayken, ‘şimdi geride kaldı, basın özgürlüğü‘ falan demek olmaz.

Fakat diğer tarafta da Cemaat’e hükümetten gelen basın özgürlüğü ihlallerine de karşı çıkmak lazım. Ama Cemaat’ten basın özgürlüğü şampiyonu çıkmaz, boşuna uğraşmasınlar. Onların hak ettiği birşey değil. O tamamen yalan. Hiçbir şeyle yüzleşmediler. Bir iki kişi, böyle küçük küçük, özeleştiri gibi şeyler yazdı. Şu özeleştiri değil: ‘’Ya biz bu hükümete yanlış güvenmişiz. Hükümet bizi kandırdı!’’ dediğin zaman özeleştiri yapmış olmuyorsun. Suçu başkasına atıyorsun. Veya polis şeflerinin ‘Bizim her yaptığımızı Başbakan biliyordu’ demesi de özeleştiri değil.

Cemaat halen kaçak güreşiyor. Hiçbir şey vermeden, her şeyi almak istiyor. Senden destek istiyor ama bunu yaparken de hala, hükümetle savaşında her türlü psikolojik harekatı yapmaya devam ediyor. Sosyal medyada, kalan gücüyle, psikolojik metinler üretiyor… Bu nedenle Cemaat şu an mağdur değil. Cemaat şu an kıran kırana giden bir iktidar savaşının altta kalanı.

Burada olay demokrasi değil, iktidar mücadelesi. Dolayısıyla yaşananları da bu bağlamda değerlendirmek lazım. Cemaat bu noktada bir optik kaydırması yapıyor. Yani demokrasi için mücadele ettiğini söyleyen Cemaat, yakın zamana kadar kendinden olmayan hangi kişinin hakkını savunmuş?

Kürt meselesindeki pozisyonunu, ne yaptığı bellidir. Medyasının arşivi ortada. Açın bakalım basın özgürlüğü konusunda ne yapmış. Yakın zamana kadar uluslararası basın kuruluşlarının hazırladığı basın raporları aleyhine kampanya yapmış mı? Veya Batı’da, hükümetin aleyhine söz söyleyenlere, kendisi hükümeti desteklediği için, alenen cephe almış mı? Şimdi aynı şeyi kendileri yapıyor. Yani, tamamen kendi varoluşuyla ilgili bir mesele bu, yoksa Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili değil bu kampanyalar.

‘İktidar medyasında kalite yok’

İktidar medyası da tamamen gerçeklikten kopmuş görünüyor. Türkiye’de bu seviyeyi inildi mi daha önce?

Bu durum hep vardı ama böylesine organize ve geniş kapsamlı değildi. Bu yeni ve kötü bir olgu. Ama kendileri için de çok işe yaramıyor ki… Yani beş gazetenin ve oradaki 20 yazarın yaptığı etkiyi, Hürriyet gazetesinin bir yazarı yapabiliyor. Halen bir kaliteyi yakalayabilmiş değil. Bu perspektifte yakalaması da mümkün değil. İşi tamamen Erdoğan ve hükümeti korumak, kollamak olunca, belli bir kaliteden fedakarlık etmek zorunda kalıyorsun. Ortada kalite yok yani.

‘İktidar eskiden beğenmediği uygulamalara başvuruyor’

Kavgadan dolayı Cemaat basınına akreditasyonu haklı görenler veya ses çıkarmayanlar da var.

Bu hiçbir şekilde doğru olamaz. Gazeteci kimliğine sahip insanlara, ‘Seni beğenmiyorum, seni beğeniyorum‘ yapamazsınız. Her önüne gelen bir takım standartlar koyup, akreditasyon uygulamaları yapıyor. Bunu zamanında asker yapardı. O dönem askerin uygulamasına karşı çıkanların bir kısmı şimdi bu uygulamayı savunuyor ve ‘E, tabii onlar paralel’ diyor. Böyle bir şey olamaz.

Geçmişte, yapılan ve birçok insanın sert şekilde eleştirdiği hususların birçoğunu bugün hükümet yapıyor. Mesela fişleme, insanları ayıklama.. Ordudan ‘Fethullahçılar‘ın ayıklanacağı söyleniyor. Yıllarca Türkiye bunu tartıştı ve mücadelesini verdi. Bugün yine karşımızda bu var.

Diğer taraftan da, devlet içinde Fethullahçıların gizlice örgütlenmesine göz yumulamaz. Ama devlet dün de buna göz yumamıyordu. Bunu yapabilmenin yolu, bağımsız ve tarafsız yargıya sahip olabilmek, ki o da yok. Bağımsız ve tarafsız yargı olsa, dersin ki ‘Hakkaten yargı, bunları, devlet içinde örgütlenmekten suçlu buldu’. Ama şimdi bu şansımız yok.

‘Vatandaş taraf tutmamalı’

Yargı sorunun çözümü nedir?

Bunun çözümü pek var gibi görünmüyor. Vatandaş olarak şunu yapabiliriz: Her iki tarafın karşısı hakkında söyledikleri genelde doğru oluyor, kendisi hakkında söyledikleri yanlış oluyor. Bu şekilde iki tarafın da doğrularını alabiliriz. Savaşa taraf olmadan ve bu savaştan ülke yararına birşeyler üretelbilmenin yolu bu olabilir. Taraf tutmamak lazım.

‘Milli irade yolsuzluğu yok edemez’

17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları konusunda son sözü ‘milli irade’ mi söyledi?

‘Milli irade‘yle yargı apayrı şeylerdir. O zaman her mahkeme kararını sandıklara koyalım, darağacağını da koyalım ve oylara göre insanları asalım.

’17 Aralık’ın kurgusu yanlıştı’

Yolsuzluk artık bir Cemaat davası değil de, tüm kesimler bu iddiaların peşinde gibi görünüyor.

Mesele şu: Yolsuzlukla mı mücadele ediyorsun, yoksa bu bahaneyle Erdoğan’la mi kavga ediyorsun. Cemaat ve savcılar bunu gerçekten Türkiye’nin temizlenmesi için yapsaydı çok daha rahat olurdu. Ama şu belli ki, bu dosyalar Cemaat’in Erdoğan’a karşı komplosu olarak kurgulanmıştı. İddialar doğru olabilir ama arkasındaki kurgu nedeniyle zarar görüyor. Bunu kendi halindeki polisler ortaya çıkarsaydı şimdi bambaşka şeyler konuşuyor olurduk.

’Türkiye dış politikada yeni realiteyi kabullenemiyor’

Müslüman Kardeşler sempatisi, bir yandan Hamas sempatisi… Bölgede teker teker yıkılan İslamcılar Türkiye’ye mi akın ediyor?

Akın etmiyor da, şöyle bir şey yaşanıyor: AKP’yi de çok heyecanlandıran, angaje olduğı Arap Baharı Tunus dışında çöktü. Birçok ülke bu yeni durumu kabullenirken, Türkiye kabullenmemekte ısrar ediyor. Türkiye, bu çöküşün artıklarına sahip çıkma zorunda hissediyor kendini. AKP son durumu kabul etmek zorunda kalacak. Şu an yaşananlar nafile. Ülkeye beş-altı tane Müslüman Kardeşler liderinin alınması Mısır’la zaten var olan sorunları derinleştirmekten başka işe yaramaz. Oradan bir sonuç çıkmaz; Türkiye’de, Mısır’ın Sisi’sini devirecek bir örgüt kurgulanamaz.

‘Senin için Sisi’yi mi değiştirecekler?’

Ama hükümet, ‘Önemli olan doğru yerde durmak ve ahlaki duruş’ diyor.

Ahlaki olarak durduğu yer doğru olabilir. Ama reel politik olarak durduğu yerin çok doğru olduğu söylenemez. Şimdi bölgenin en önemli güçlerinden biri olan Mısır’la, ki son dönemde özellikle Filistin ve IŞİD meselelerinde tekrar gücü artıyor, diplomatik bir ilişkin dahi yoksa nasıl bölge gücü olacaksın? Adamın senin için seçim yapacak, Sisi’yi değiştirecek hali yok. Reel politiğin gereklerini yapmakta zorlanıyor Türkiye. Bu şekilde, namuslu, dürüst, sözünde duran bir hareket, devlet olarak kalınır.

‘Türkiye’nin dış politika pozisyonlarını koruması zor’

Değerli yalnızlık mı yani?

Epey bir yalnızlaşma olduğu doğru. Türkiye, bir zamanlar yakınlaştığı Körfez ülkeleriyle de birçok konuda farklılaşıyor. Bunun en son örneği IŞİD karşıtı koalisyonda yaşandı. Koalisyona onlar girerken, Türkiye girmedi. Şimdi yeni yeni toparlanıyor girmek için. Türkiye’nin dış polikasındaki pozisyonlarını koruması çok güç artık. Sürekli pozisyon değiştirmesi gerekiyor.

‘’Türkiye IŞİD karşıtı koalisyona girmemeli’

Türkiye bu koalisyona girmeli mi bu şekliyle?

Bence girmemeli. Fakat şu da yanlış: Koalisyona girmiyordu ama Türkiye’nin IŞİD politikası da yoktu. Yani koalisyona girmezsin ama kendi bağımsız IŞİD politikan olur. Türkiye tamamen paralize olmuş durumdaydı ve nedeni de rehinelerdi. Şimdi de bir IŞİD politikası olduğunu sanmıyorum. Bu politikasızlık nedeniyle Türkiye koalisyonun daha fazla dışında kalamadı. Şimdi koalisyonun politikasına katılacak ve bu politikayı içeriden değiştirmeye çalışacak.

Kaynak: http://www.diken.com.tr/gazeteci-rusen-cakir-iktidar-medyasinda-kalite-cemaatin-ozurlerinde-samimiyet-yok/
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> İÇ SİYASET Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com