EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Ne demokrasisi kardeşim...

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Nis 16, 2010 10:31 pm    Mesaj konusu: Ne demokrasisi kardeşim... Alıntıyla Cevap Gönder

“Mühim olan işin ruhunu ve esasını kavramak...” (*)
Salih Mirzabeyoğlu



Herşeyden önce bilmek gerekir ki, Batı’nın kendi adına demokrasi, iyiyi getirmenin değil de, kötüye mani olmanın rejimidir; kilisenin asırlarca zulmünden, derebeylerin kölesi olarak hayvandan beter şartlarda yaşamaktan, kralların istibdadından, komünizm, nazizm ve faşizm tecrübelerinden süzülerek olgunlaşan bir halka… Burada Amerika’nın Batı uzantısı durumunun ve dolayısıyla demokrasinin kök alakâsı da – bir bakıma- varsa da, aslında onun kendine mahsus gevşek dokulu halk yapısısın ne faşizm ne de başka bir totaliter rejim için kök olamayacak bir kısırlıkta bulunduğunu da belirtmek gerek.

Batı yönünden, kendi aralarındaki dalaşmada ( kendilerini de yıkıma götüren) umumî hesaplaşma yerine işi birbirine tesir eden dişliler üzerinde eriterek asgariye indiren demokratik rejim, Batı dışında kalan İslâm ülkeleri ve 3. Dünya ülkeleri için çukulatayla kaplanmış bir zehirdir. Kısacası; aile içindeki kardeşlerin dalaşması önlenir ve bir birilik içine girilirken, demokrasinin ihraç edildiği ülkelerin halkı, devletin hükümranlığından ve vatandaşlığından, niteliğini Batı’nın belirlediği “dünya vatandaşlığı”na ve “yeni dünya düzeni”nin statüsüne kaydırılmaktadır… Kişi hak ve hürriyetlerinin temini adına küçülen ve “millet hâkimiyeti” prensibine dayatılan devlet vasıtasıyla, hâkim milleti(!) köle olarak “yeni dünya düzeni” içinde ehlileştirmek!..



“Yeni dünya düzeni” demokrasisinin mahiyeti hakkında hukukî, siyasî, iktisadî, sosyal ve dinî yönlerine temas ederek durduk… Burada dikkat çekmek istediğimiz başlıca husus şudur:

-“Batı toplum ve yaşayışının içinden doğan demokrasi, yine bu toplum ve yaşayışının ayrılmaz parçası sömürgeciliğin uzantısı olarak ihraç edilirken, ulaştığı menzil boyunca “altı kaval üstü şişhâne” oluşumlara vücut vermektedir; ve bu hâl, hem onların demokrasi adına müdahâle hakkını doğurmakta, hem de dolaylı yoldan bolca imkân sağlamaktadır!”

Demokrasinin prensipleri ile “Milletlerarası Hukuk”, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Ekonomik Topluluğu prensiplerinin örtüşmesi ve aynılığı üzerinde, geçen fasıllarda durduk. Bu çerçeve içinde, büyük devletlerin ekonomik ve siyasî olarak işlerine gelen yerde müdahâle ettiklerini ve askerî güç de kullandıklarını biliyoruz. İşlerine gelmeyen yerde seyirci kaldıklarını da… Amerika Birleşik Devlretleri’nin liderliği altındaki Batı’nın, bütün köleleriyle beraber ve “güç kullanarak toprak kazanmayı yasaklayan milletlerarası kurallar” cümlesinden olarak Irak’ın üzerine saldırması ve pislik Kuveyt yönetimi adına Kuveyt’i kurtarması malûm... Bosna Hersek’te müslümanlara saldıran Sırp’ların katliamına seyirci kalması ve böyle bir durumda bizim gibi köle devletlere de sadece ağlamak düştüğü de malûm; Batı hem katliama seyirci kalıyor, hem de Bosna’nın aleyhine bir durum olan silâh ambargosunu uyguluyor... Çeçenistan’a Rusların saldırısı malûm; ileride neye karar verip vermeyecekleri meçhul, Batı şu an için seyreddiyor... Bu örnekleri geriye doğru giderek çoğaltmak veya ileriye doğru olabilecel olanları eklemek lüzumsuz: Mühim olan işin ruhunu ve esasını kavramak.

* Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, sayfa 98-99, İBDA yayınları, Şubat 1995, İstanbul.

Not: Başlık metin içinden tarafımızzca seçilmiştir.


Yemen'de garip bir seçim: Batıcı diktatörün sağ kolu tek aday
Oğuz Gürses
21 ŞUBAT 2012



Arap Yarımadası'nın en yoksul ülkesi Yemen'de Batıcı diktatör Ali Abdullah Salih'in yerini alacak kişi için sözde seçim yapılıyor.

Bu garip seçimde Batıcı diktatör Ali Abdullah Salih'in yerine tek aday Diktatörün yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi.

Yemen halkı kendilerini enayi yerine koyan böyle düzmece bir seçimi kabul etmediği için protesto eylemleri yapıyor.

Seçim bürolarını tahrip ediyor. Ve bu göstermelik seçimi boykot ediyor.

Ancak Yemen yasaları, cumhurbaşkanlığı seçimi için asgarî bir katılım oranı belirlemiyor. Yani seçimde tek bir oy kullanılsa bile bunun geçerli sonuç kabul edilecek.

Seçimler öncesinde başlayan protesto eylemleri ise sürüyor.

Ülkenin güneyinde seçim bürolarını hedef alan eylemler düzenlendiği bu eylemlerde çeşitli seçim sandıklarında görevli en az 8 askerin öldüğü bildirildi.

Aden kentindeki seçim merkezlerinin yarısı da protesto eylemleri sebebiyle kapandı.

Batıcı Diktatör Salih, dün yaptığı açıklamada, barışçı bir geçiş dönemi için halktan seçimin tek adayı olan yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi'ye oy vermelerini istedi.

İşin daha da garibi: Ahmet Davutoğlu'nun kankaları olan "uluslarası toplum" ve "Arap ligi"nden bu komediye hiç ses çıkaran olmaması...

Tabii Suriye denilince esip gürleyen Davutoğlu da Yemen denilince başka taraflara bakıyor.

Bir nevi diktatör bizdense "meseleye yok", sizdense "vurun kahpeye" durumu yani.

Bu kıssadan bir hisse çıkarmak gerekirse...

Beşşar Esad Diktatör olduğu için değil, Batıcı olmadığı, Batı emperyalizminin emir ve talimatlarına uygun davranmadığı için hedef tahtasında... Halef Selef Yemen Diktatörleri ise Batı emperyalizminin emir ve talimatlarına harfiyyen uydukları için "mesele yok"...

Batı'nın "demokrasi demokrasi" dediği şey de işte böyle bir puştluk düzeni...



Ne demokrasisi kardeşim...
Serdar Akinan



“Patron marka iki shot Tequila ve Grey Goose vodka istiyorum...”
Haluk Akakçe’nin Sibop’a yetişip yetişmeyeceği paniğindeydik. Yapımcı arkadaşlar kendisini aradığında verdiği yanıt bu oldu.
“Eyvah” dedim içimden, “Başımıza iş aldık”
Yayına girdiğimizde çekinmekte haklı olduğumu anladım. Gerçekten Haluk Akakçe bölümü son derece verimsiz, gergin ve sönük oldu...
Ben imza attığı işlere çalışmış ve sanatına dair sorular sormaya hazırken karşımda bir başka performans vardı.
O an anlamadım.
Sonra NTV yayınına katıldı... Tuhaf bir şapka ile... “Cep telefonu, daşşak ve sperm” çıkışını da o yayında yaptı...
Ertesi gün manşetlerdeydi. Tıpkı perukla fotoğraflandığında olduğu gibi...
Ardından da 5N1K’da bu kez köpeği ve kocaman sarı peruğu ile arz-ı endam etti.
Gene gündemdeydi.
Radikal’den Ahu Antmen, “Ve karşınızda: Haluk Akakaçe” yazısında tam da gözden kaçırdığım açıyı yakalamıştı.
Akakçe’nin ‘Uslu çocuk’tan ‘yaramaz çocuk’a evrilişine dair tespitlerinden şu cümleye bir bakalım:
“Genç yaşında dünya çapında hatırı sayılır bir sanatsal başarı yakaladıktan sonra kendi ülkende bir iki kıyafet değişikliği, bir perukla şöhret olmak ne acı, ne garip olsa gerek!”
Akakçe’nin yaptığı işlere internetten hayranlıkla bakarken Sibop’ta neden bunları konuşamadığımıza yanmamın manasız olduğunu düşündüm.
Sadece frekansını yakalayamamıştım. Hatta ötesi vardı...
Türkan Şoray’ın bir resmini 200 bin TL’ye okuyamayan kızlar yararına alması bir tavırdı...
Ötesinde olan da aslında bu örtülü
tavırdı bence...
Dest-i izdivaçların, Küstüm Show’ların, Seda Sayan’ların, Nihat Doğan’ların ülkesinde, hangi sanat performansıyla ilgi çekebilirsiniz ki?
Türkiye’nin yeni eşik bekçileri bu
memlekete demokrasi getireceğiz diye mediokrasi getiriyorlar.
Zevzek bir özgüven patlaması içindeki haysiyetsiz ve bilgisiz güruh hepimiz adına istikamet tayin ediyor.
Perdede kuru bir gürültü...
Bu bir trajedi bile değil ne yazık ki... Rahmetli Ünsal Oskay’ın dediği gibi, “Bu bir melodram...”
Haluk Akakçe, “Ben çağdaş sanatçıyım...” diyor. Yani?
Yani çevresinden; popüler olandan besleniyor.
Bu çevreden aldığı neyse onu topluma iade ediyor.
Türk medyasında yer aldığı biçimiyle rahatsızlık verici değil mi?
O peruklar, küfürler, tuhaf haller...
“Performans”ı bu...
Toplumdan aldığını iadeden ziyade bir dışkılama performası...
Ekranlardan ve manşetlerden hepimizin üzerine dışkılıyor.
İyi de yapıyor. Bu melodrama başka ne yapılır ki?
Gene rahmetli Ünsal Hoca ile bitireyim:
“Ne mutlu ki üzülebiliyoruz. İnşallah başkaları da üzülür. Üzülebilmemiz elimizde kalan son umut!”

http://www.aksam.com.tr/2010/04/16/yazar/16938/serdar_akinan/ne_demokrasisi_kardesim____.html



Serdar Akinan
Amerikan vahşetini izlediniz mi?

Wikileaks adlı bir grup önceki gün bir basın toplantısıyla Irak’ta yapılan katliamı belgeleyen bir kaydı kamuoyuyla paylaştı.
Collateralmurder.com adlı internet sitesine de bu görüntüleri ve tüm ilgili tüm dökümlerini koydular.
Olay 2007 yılının temmuz ayında Bağdat’ta meydana geliyor.
İki Apache helikopterinin kayıtlarından yapılan katliama tanıklık edebiliyoruz.
Cadde ortasında elini kolunu sallayarak yürüyen (biri sakin bir şekilde telefonla konuşan) yaklaşık 10 kişi helikopterin özel kamerası tarafından çerçeveye alınıyor.
Görüntülerde iki kişinin omuzuna asılı iki siyah küçük leke seçiliyor.
Biraz dikkatli bakınca bunların uzun namlulu silah olmadığı kesinlikle anlaşılıyor.
Helikopter pilotlarından biri bu lekelerin uzun namlulu silah olduğuna hükmediyor.
Diğer helikopter pilotu küfürü basıyor.
Komuta merkezi ile temasa geçiyor ve ateş izni istiyorlar. Onay gelince de Apache helikopterinin 30 mm’lik silahı bu insanların üzerine birkaç saniye içinde ölüm kusuyor.
Görüntüde bu anı tüm dehşetiyle izliyoruz.
Fakat asıl dehşet verici olan iki helikopter personelinin bu saldırı sırasında aralarında yaptıkları konuşma...
Play Station oynayan iki şımarık Amerikalı nasıl konuşursa öyle espriler yapıyorlar...
Görüntülerin siyah beyaz olması, yerde kanlar içinde kıvranan ve paramparça olan insanların gerçekliğini değiştirmiyor.
Yerde yatanlardan ikisi uluslararası haber ajansı Reuters adına çalışan foto muhabiri Namir Nureddin ve yardımcısı Said Çmağ...
Helikopter pilotlarından biri toz bulutu ortadan kalktıktan sonra yerde yatanlardan birinin süründüğünü görünce aynen şu cümleyi ediyor:
“Hadi dostum, tek yapman gereken eline bir silah almak...”
Oysa o kişi Reuters çalışanı ve ölümle pençeleşiyor.
Birkaç dakika sonra yerde yatan yaralılara yardım için siyah bir minibüs olay yerine geliyor.
İki helikopter yaralı taşımaya çalışan bu sivillere de ağır makineli ile öldüklerinden emin oluncaya kadar birkaç kez ateş ediyor.
Minibüsü kevgire çeviriyor.
Minibüsün içinde o anda biri beş diğer on yaşında iki çocuk bulunuyor.
Ardından kara birlikleri olay yerine geliyor... Zırhlı araçlardan biri öldürülen foto muhabiri Namir Nureddiníin cesedi üzerinden geçiyor.
Helikopter pilotu bunu fark ediyor ve diğer pilot, “Sanırım birinin üzerinden geçtiler”
Aldığı yanıt şu: “Güzel, ama zaten öldüler, yani?”
Bu arada kara birliklerinden bir asker minibüsün içindeki yaralı çocukları fark edip merkezle temasa geçiyor.
Çocukları en yakın askeri üsse götürerek orada tıbbi müdahale yapılması gerektiğini söylüyor.
Merkezden gelen yanıt açık: “Irak polisi gelecek. Çocukları onlara verin. Lokal bir hastaneye götürsünler...”
Bu uzun video kaydını defalarca izledim.
İnanın nefesim daraldı...O cehennemi tam da işgal günlerinde yaşadım...İçinde bulunduğum araç kurşun yağmuruna tutuldu...O anlar aklıma geldi...
Bu görüntüleri izleyin. Amerikaínın nasıl bir insanlık suçu işlediğine tanıklık edin.
Bir zamanlar Mehmet Bekaroğluínun dediği gibi...
“İnsanlar değil, insanlık ölüyor...”

http://www.aksam.com.tr/2010/04/16/yazar/16966/serdar_akinan/amerikan_vahsetini_izlediniz_mi_.html

Hüsnü Mahalli
İlginç benzerlik

Önce Kıbrıs'a bakalım.

Nisan 2004'te yapılan referandumda Kıbrıslıların % 65'i adayı birleştirecek Annan Planı'na 'evet' dedi ve bir yıl sonra % 55 ile Talat'ı cumhurbaşkanı seçti. Aynı Kıbrıslıların % 50'si pazar günü yapılan seçimde Annan Planı'na 'hayır' diyen Eroğlu'nu cumhurbaşkanı seçti ve % 42'si Talat'a olan desteğini sürdürdü.

Yani Kıbrıslıların hala % 42'si Rumlarla birlikte yan yana yaşamayı istiyor. Seçime katılmayanları bir yana bırakırsak, geri kalanlar Rumlarla birlikte yaşamaktan ya da en azından onlara taviz vermekten yana değil.

Bu da doğal. Çünkü bugün 165 bin civarında seçmeni olan KKTC'de, insanların neredeyse yarısı Türkiye kökenli. Aynı KKTC'de insanların 100 bin kadarı Kıbrıs Cumhuriyeti yani Rum tarafının kimlik kartı ve yaklaşık da 60 bini pasaportunu taşıyor.

Şimdi tüm gerçeklerden sonra Talat'ın kaybetmesi ve Eroğlu'nun kazanması çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü çözüm yanlısı Talat işbaşına geldiğinde bazıları 'Talat, davayı satacak' diyordu.

Oysa Talat, 5 yıl süreyle dolaylı ve dolaysız yürüttüğü görüşmelerde Rumlara hiç bir taviz vermedi ve Türk tarafının bütün haklarını savundu. Ama daha önemlisi Talat'ın görüşmeler sırasındaki tavrı, hep Ankara tarafından destekleniyordu. Yani son söz hep Ankara'nındı.1974'ten beri olduğu gibi şimdi de aynı durum devam edecek.

Durum böyle olunca Kıbrıslıların 18 yıl başbakanlık yapan ve bir ara politik arenadan kaybolan Eroğlu'nu seçmesi çok ilginç.

Çünkü sonuçta yalnız Rumlarla görüşmeler konusunda değil; aynı zamanda KKTC'nin dış ilişkilerinde, askersel güvenliğinde ve çok daha önemlisi parasal konularda hep Türkiye söz sahibidir. Rum tarafındaysa durum biraz daha farklı. Rumlar, Yunanistan ile stratejik beraberliklerine rağmen zaman zaman bağımsız davranabiliyorlar. Çünkü dünya onları tanıyor ve daha önemlisi AB üyesi olmuş durumdalar.

Özetle Kıbrıs dosyası; Türkiye, Yunanistan, AB, ABD ve belki de başkalarını ilgilendirdiği için hep açık kalacak ve kapanması için bölgesel ve uluslararası dengelerin eşitlenmesi beklenecektir. Bunun da ne kadar olası ya da hangi koşullara bağlı olduğunu tahmin etmek pek zor değil.

Tıpkı Irak'ta olduğu gibi..

Bir düşünün Irak'ta 7 Mart'ta seçim yapılmış ve bugüne kadar hükümet kurulamamıştır. Kurulamamasının da nedeni yalnızca parlamento içindeki dengeler değil; Amerikalıların orada yerleştirdiği sistem ve alışkanlıklarıdır. Yani bu sistem ve alışkanlıklara göre iktidar ağırlıklı olarak Şiilerin olacak ama Kürtler ve Sünniler bu iktidarda ortak olacak.

İşte sorun da burada..

Çünkü bu üç grup ortaklığın parametreleri üzerinde anlaşamıyor. Yani her grup 'Ben cumhurbaşkanlığı ile şu kadar bakanlık istiyorum' derken diğeri 'Ben başbakanlık ile dışişleri ve savunma bakanlıklarını istiyorum' diyor. Başka bir grup ise 'Cumhurbaşkanlığı ya da başbakanlık yardımcılığı ve birkaç bakanlık isterim' diyor. Müsteşarlık ve genel müdürlüklerin paylaşılmasına ise henüz sıra gelmedi bile..

Bir de dış faktörler var.

Yani içte özetlemeye çalıştığım paylaşımlarda anlaşmaya çalışan taraflar aynı zamanda bölgesel dengeleri de gözetmek durumundadırlar. İşte bu nedenle seçimin dört galibi Kürtler, Sünniler ve laik ile dinci Şiiler bir aydır bölge ülkelerini turlayıp duruyorlar. Bu saydığım grupların temsilcileri Tahran, Şam, Ankara, Riyad ve diğer başkentleri dolaşarak kendi görüşlerini anlatıyor ve bu başkentlerin desteğini arıyorlar. Bu bölgesel turlar bittiğinde, sıra ABD ve başmüttefiği İngiltere'ye gelecek. Çünkü Irak, hala bu iki ülkenin ordularının işgali altında ve Washington istediğinde işleri karıştırabilir.

Görüldüğü gibi Amerikan demokrasisi ile seçim yapan Iraklıların oyu işe yaramıyor. Yani Irak'ı bağımsız ve kendi iradesini ve egemenliğini tam olarak kullanan bir ülke olarak tanımlamak pek kolay değil.

Tıpkı KKTC'de olduğu gibi.

Çünkü bu ülkeyi Ankara'dan başka hiç kimse tanımıyor. ABD ise 1983'te BM Güvenlik Konseyi'nden çıkarttığı kararlarla KKTC'yi tanımayı yasaklamıştı. AB ise Kıbrsılı Türklerin tüm iyi niyetlerine rağmen, KKTC'ye yönelik ambargoyu sürdürüyor. Aynı AB, klasik 'Haçlı' mantığı ile davranarak Ada'da çözümsüzlüğün çözüm olduğunu, bir avantaj olarak kabul ediyor ve bu açıdan Türkiye'yi sıkıştırmayı planlıyor. Kıbrıs ise Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Ege'deki stratejik çıkarları için ne kadar önemliyse, Irak da Türkiye'nin Güney ve Güneydoğu'daki ulusal çıkar ve hesapları açısından çok daha fazla önemlidir.

Akşam

Serdar Akinan
Srebrenitsa'ya iyi bakın

1991 yılında Avrupa'nın göbeğinde bir iç savaş çıktı.
Yugoslavya olarak bilinen bir ülke dört yıl içinde kan gölüne döndü.
Yüzyıllardır yan yana huzur ve barış içinde yaşayan farklı etnik ve dini kökenden kardeşler birbirlerini boğazladı.
2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşen en büyük soykırım ise Srebrenitsa'da gerçekleşti.
11 Temmuz 1995'teki katliamı neden hatırlamalıyız?
Sırp General Ratko Mladiç komutasındaki 'Akrepler', BM 'korumasındaki'
güvenli bölgede 8 bin 300 Boşnak'ı katletti... Cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetler parçalandı ve 64 ayrı toplu mezara gömüldü.
Çok değil daha 15 yıl önce işlenen bu soykırımın tescilli kışkırtıcısı Batı'dır.
Srebrenitsa Mezarlığı'nda bugün 4 bin 274 mezar var. Bu sayı kemikleri bulunan veya tespit edilenlerin ise yarısı.
Hollandalı askerlerin kılını kıpırdatmadığı bu katliamda silahsız kadınlar ve çocuklar parça parça edildi.
Şimdi bir durun ve neyi tartıştığımıza iyi bakın!
O iç savaş ne zaman çıktı?
1991'de... Beş yılda Yugoslavya diye bir ülke kalmadı. Sokaklardan oluk gibi kan aktı. Batı ise seyretti. Hesabı hala sorulamayan bu katliamın o toprağa bin yıllık bir nefretin tohumlarını nasıl ektiğini de ayrıca iyi görmek gerek.
Şimdi aynı kahpe tohumları bu ülke coğrafyasına eken kimdir? Elbette bu adamları artık tanıyoruz... Duvar yıkıldıktan sonra bu coğrafyada işgal edilen, kışkırtılıp bölünen, karıştırılan ülkelerde çalışanlar kimlerdir? Hep aynı 'açık' vakıflar, aynı 'liberaller', aynı 'demokrasi mücahitleri'...
O isimler kan dökülmeye, kardeş kerdeşi boğazlamaya başladığı vakit tarihin ıssız sayfalarında kaybolup giderken geriye ise böyle Srebrenitsa gibi toplu mezarlar, içi kurumuş kemik dolu sıra sıra tabutlar kalır. O tabutların başında ise ağlayanlar aynı topraklarda yıllarca yan yana yaşayan insanların gözüyaşlı, acılı, nefret yüklü yakınlarıdır...
Getirdikleri demokrasi bu gözü yaşlıların ırzına geçmiştir. Soyları köledir. Batı demokrasisinin kulları arasına katılmışlardır. İşte böyle günlerde gidip o toplu mezarlara ağlarlar, ağıtlar yakarlar...
O günlerde yanlarında duran, güzel gelecekten, demokrasiden, insan haklarından bahseden liberallerden, 'Batı'lı gözlemcilerden bir teki yanlarında mıdır?
Bakın o sıra sıra tabutlara tek bir samimi Batılı var mıdır?
Ağlayanlar kimdir? O Srebrenitsa fotoğrafına iyi bakın!...
Bizim Srebrenitsa'larımızı tezgahlayanlar bugün vitrindedir...
Yarın silahlar sustuğunda ve tüten dumanlar dindiğinde bizler ya o mezarlarda veya mezarların başında olacağız...
Bu 'demokrasi' havarileri nerede olacak?
Srebrenitsa 15 yıl önceydi... Huzur dolu Yugoslavya'da bir bölge...
O fotoğrafa iyi bakın... Artık yok.

http://www.aksam.com.tr/2010/07/12/yazar/18081/serdar_akinan/srebrenitsa_ya_iyi_bakin.html

MHP’YE GECE OPERASYONU

18 Temmuz 2010
21 Haziran’daki şehit cenazesinde Aydın MHP il binasının duvarına asılan ve üzerinde Başbakan Erdoğan ile ABD Başkanı Obama’nın fotoğraflarının olduğu, 'Sen açıldıkça analarımız ağlıyor' yazılı pankart önceki gece saat 23.30’da polis operasyonuyla indirildi.
MHP Aydın Milletvekili Uzunırmak, “Savcı suç değil diyor, gecenin yarısında eşkıya gibi bir siyasi partinin camına çıkıyorlar” dedi.

AYDIN’da, şehit Piyade Er Mehmet Ali Tosun’un 21 Haziran’daki cenaze töreninde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) il binasının duvarına asılan, üzerinde Başbakan Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama’nın resimleri olan, ‘Sen açıldıkça analarımız ağlıyor’ yazılı pankart polisçe kaldırılmak istenince olaylar çıktı. Pankart, önceki gece 23.30’da, polis ekiplerince kaldırılmak istendi. Ancak buna karşı çıkan partililer ve polis arasında arbede yaşandı. Polisin yetersiz kalması üzerine olay yerine takviye kuvvet sevk edildi. Yaklaşık 500 polis ve 1 panzer güvenliği sağladıktan sonra, olay yerine itfaiye aracı çağrıldı.

CHP’li belediye araç göndermedi

CHP’li Aydın Belediyesi araç göndermeyince, bu defa AK Partili Sultanhisar Belediyesi’nden itfaiye aracı istendi. Olaylar üzerine parti il binasına gelen MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, Vali Hüseyin Avni Coş’un suç işlediğini ve kamu gücünü yanlı kullandığını belirtti, “Eşkıya gibi gecenin yarısında bir siyasi partinin camına çıkılmaz. Savcının, hâkimin kararı olmadan bu uygulamalar yanlıştır. Pankartı indirmek için gelen belediye itfaiye aracının görev kâğıdı bile yok. Gündüz nöbetçi savcıyı arıyorlar, nöbetçi savcı bunun bir suç olmadığını söylüyor. Vali’nin baskısı ile polis, Kabahatlar Kanunu’na göre pankartı indirmeye çalışıyormuş” dedi.

Araç AK Partili belediyeden

Meydanda güvenlik şeridi oluşturan yaklaşık 500 polise, “Kendisine ve yüreğine yakıştıran bir delikanlı varsa, çıkıp o pankartı indirsin” diye seslenen Uzunırmak, polisi kanunsuz kullananların kanun önünde hesap vereceklerini söyledi. Ancak uzun süren bekleyişin ardından AK Partili Sultanhisar Belediyesi’nin gönderdiği itfaiye aracı ile pankart indirildi. Pankartın indirilmesi sırasında, partililer, hükümet ve Başbakan aleyhine slogan attı. Partililer, bir süre sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

500 polisle indirtti

MHP Aydın İl Başkanlığı’ndaki pankartın indirilmek istenmesi üzerine gelen polis ekipleriyle partililer arasında arbede çıktı. Bunun üzerine yaklaşık 500 çevik kuvvet polisi ve bir panzer olay yerine sevkedilerek, sıkı güvenlik önlemi alındı. MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, pankartı indirten Vali Hüseyin Avni Coş’u ağır sözlerle eleştirdi.

Savcılığa suç duyurusu

MHP Aydın İl Başkanı Hasan Muti, “Sen açıldıkça analarımız ağlıyor” pankartının kanunsuz bir uygulamayla indirildiğini ileri sürerek, Aydın Valiliği, Aydın Emniyet Müdürlüğü ve Sultanhisar Belediye Başkanlığı hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Pankartın polislere verilen sözlü talimatla kaldırıldığını söyleyen Muti, bu tavrın siyasi olduğunu söyledi. Devletin kurumlarının siyasete alet edilmesini protesto eden Muti, Söke İlçe binasına asılan aynı pankartın önceki gece saat 01.00’de polisler tarafından parçalandığını söyledi. Hasan Muti, “Görgü tanıkları var. Parti binamızın çevresinde bulunan kameralardaki görüntülerde bunu tespit edersek, Söke İlçe Emniyet Müdürlüğü hakkında da suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

Hürriyet

BU REFERANDUMLARIN ARKASINDA KİM VAR
Banu Avar

14.07.2010
‘Halkın sesine kulak vereceklermiş’ Eğer halk ‘Hayır’ derse hemen seçime gideceklermiş.. Halkı etkilemek için, Kandil’e bir kara operasyonu, tam referandum öncesi devreye girebilirmiş…

Millet, ‘Evet’çiler, ‘Hayır’cılar ve ‘Boykotcular’ olarak saflara ayrıldı..

4 C köleliği, işsizlik yoksulluk ve terör pençesindeki büyük çoğunluk, gerçek gündemden uzaklaştırıldı. Tıpkı ‘açılım’ muamması gibi, şimdi de referandum tartışmalarının kucağına atıldı!

Anayasa Profesörü, siyasetçi Mümtaz Soysal, ‘Büyük halk yığınlarını oyalamak ya da aldatmak söz konusu olduğunda, demokratik bir hava vermek için, işin içine bir de halkoylaması sokulur!’ diyor.

Şu referandum bilmecesinin Avrupa örneklerine bir bakalım mı..

1998 İRLANDA’DA REFERANDUM!

Ortalık kan gölü, her yerde İRA terörü... Kuzey İrlanda Güney’le savaşıyor. Teröristler Beyaz saray’da ağırlanıyorlar. Terörün arkasında Amerika var.

1998’de REFERANDUM sözcüğü ortalıkta boy gösteriyor. Amerika “İki İrlanda

birleşsin!’ diyor. Referandum rüzgarı her yanı sarıyor.”Birleşme emrinin nedenleri

var!

Amerika birkaç sene sonra Afganistan ve Irak’da bir cephe açacak, Avrupa’nın giriş kapısı İrlanda, ana üslerden biri olacak. İrlanda terörden arındırılacak, TEK İrlanda ABD’nin hizmetine sokulacak.

2004 Kıbrıs’ını hatırladınız mı?

1998’de, İrlanda’da zoraki bir referandum yapıldı. Birleşme halka onaylatıldı.

Kuzey İrlanda , ve Güney’deki İrlanda Cumhuriyeti, küresel sermayenin dayattığı

‘tek dünya evine’ adım attılar!

Sorunlarının hepsi olduğu yerde duruyordu. Dertlerine yenileri ekleniyordu.

Önce Shanon havaalanı ABD ordusunun hizmetine verildi. Çok uluslu silah şirketleri

İrlanda’nın kalbine kuruldu. Getirenler o yıl Nobel ‘barış’ ödülüne layık görüldü

Gazeteci Colm Bryce, Derry’de yaptığım röportajda, ‘Şimdi, havaalanlarımıza da, akarsularımıza da, kıyılarımıza da el konuluyor!’. demişti.


TEK SEÇENEKLİ ‘DEMOKRASİ’

Dünya egemenliği hedefleyen küresel sermaye, Afrika, Asya, ve Avrupa’da, kolay denetlenebilir, kıtasal çapta federatif yapılar istiyordu. ‘Birleşik kıta devletleri’ planına Avrupa’dan başlamıştı. Avrupa Birliği böyle planlandı.

2004 yılında AB’yi federasyona dönüştürme projesi tamamlandı ve bir AB Anayasası ortaya kondu.

AB Anayasası, ulus devletleri tarihe gömüyordu. Tüm iktidar AB organlarının yani küresel sermaye odaklarının eline geçecekti. Tüm Avrupa’da referenduma gidildi. Fransa ve Hollanda halkı, AB ye bağlı eyalet olma fikrini reddetti. ‘HAYIR’ dedi.

Küresel çete 2 yıl bekledi ve 2007’de Lizbon’da ‘hayır’cıları bertaraf etti. Madem ‘hayır!’ diyenler vardı. Referenduma gidilmeyecekti, AB Anayasasına ‘Anlaşma’ adı verildi, ve ‘parlamentoların onayıyla’ yürürlüğe girmesi kararı verildi!

Fransa ve Hollanda’daki halk muhalefeti ‘halledilmişti’.

Geriye İrlanda’nın ‘halli’ kaldı. Anayasası gereği İrlanda, parlamento onayını yeterli bulmuyordu. Referendum’a gidilecekti. İrlanda halkı , AB anayasasına ‘hayır!’ deyince, küresel çete, ‘EVET’ alana kadar oyuna devam etti.

İrlanda halkı , 2 yıl boyunca tüm tv kanalları ve basından yayılan siyasi ve ekonomik tehdit ve şantajla beyni yıkandı. İrlanda’nın tüm medya kuruluşları birkaç yıl içinde küresel sermayenin eline geçmişti. Psikolojik harekatta, ‘EVET’ denilmezse İrlanda iflas eder’ söylemi kullanıldı.

İki yıl aradan sonra yapılan referendumda ‘EVET’ söke söke alındı.



HALK OYLAMALARI VE BASKININ ÖRTÜSÜ

İrlanda, Hollanda, Fransa Referandumlarından sonra Avrupa’da ‘referandum’ oyunu sorgulanmaya başladı. Avrupalı aydınlar referandumlarda, seçmenin ‘bilerek’ değil, medya dedikodularıyla ‘yönlendirilerek oy verdiğini tartıştılar. Referandumlarda, oy kullananların, konuyla ilgili, ne teknik bilgisi vardı, ne de önüne konan aldatmacaları çözebilecek durumdalardı.

Avrupalı aydınlar, ‘Hitler ve Mussolini gibi liderlerin halk oylamalarına giderek, baskıcı politikalarını populizmle örttüklerini, halkı okşayarak, giyotine götürdüklerini’ yazıp çizdiler.

Oyuna bir daha bakalım: Yukarı tükürsen… diye başlayan halk deyişini hatırlayalım.

ABD VE AB BASTIRIYOR: ‘EVET DE!’

‘Evet’çiler, ABD ve AB ekseninde Türkiye’yi bölecek sürece destek verecekler!

Duymuşsunuzdur, ABD büyükelçisi ve AB organları, ‘Türkiye ‘EVET’ demeli!’ reklamı yaparak şehir şehir gezmekteler!

Boykotçular, BDP ve bölücüler.. Bence referandumun gerçekten ‘boykot’ edilme ihtimaline karşı, Batıdan aldıkları ‘taktik’ gereği, bu kararla ortaya çıktılar!

‘Hayır’ diyenler, bu ülkede, ne iktidarda ne muhalefette halkın yanında bir lider olmadığını gören, ama Türkiye’nin boğazına geçirilmiş yağlı ipin, yılansı kayganlığını bedeninde hissedenler..

Herşeyin farkında olanlar, biliyorlar ki, bu referandumdan ‘Evet’ çıkarsa Türkiye’nin önüne zifiri bir dehliz daha çıkar. ‘Hayır’ çıkarsa, başbakanın işaret ettiği gibi bir ‘erken seçim’ olasılığı var.

Bir ‘erken seçim’, Türk halkına derlenip toparlanmak, dayatılanlar dışında başka seçeneklere yoğunlaşmak, kendine güvenmek, biraraya gelmek, güneydoğuda oynanan büyük oyuna ‘DUR’ demek için bir ZAMAN sunacak.

Küresel sermaye, ihtimal hesaplarını çoktan yaptı. CHP’yi, Saadet partisini –muhtemelen yakında MHP’yi-- AKP’ye baston yapacak şekilde yapısal değişikliklere zorluyor. Buna rağmen, AKP ile yola devamın, mümkün olamayacağı ihtimali karşısında, koalisyon haritalarını da masaya koyuyor.

Erdoğan’ı ‘siyasi açılım’a itiyor, muhtemel ortaklarla şimdiden tokalaşma ‘tavsiyesinde bulunuyor. .

Bakalım, Türk halkı mucizevi sağduyusu ve zamanlamasıyla, tüm bu oyunların hakkından bir kez daha gelecek mi?

Ben tarihin Türk halkından yana olduğunu biliyorum… Hatırlayın, 1919’da, umutsuz, çöken bir imparatorlukta, yazar Refik Halit Karay, direnen güçlere ve Mustafa Kemal’e hitaben ne demişti:

‘Anadolu’da bir patırtı bir gürültü, kongreler, beyannameler filan..

Sanki birşey yapabilecekler…Blöf yapmanın sırası mı şimdi?

Hangi teşkilatın ne gücün var!… Bu ne hayal!!

Kuzum Mustafa sen deli misin!’

O Mustafa, aklın ve bilimin ışığında, ne ‘deli’ ne ‘çılgın’ olmadığını, halkıyla ispatlamıştı!

Odatv.com

‘YARIN ARTIK BUGÜNDÜR!…’

Pazar günü beni Soner aradı. Van’daydı. Hakkari’ye hareket edecekti. Helalleşmek istemişti!

Soner, bir alış veriş merkezinde temizlik görevlisiydi. Bir yıl önceydi…Remzi kitabevindeki imza günümde bir köşede, utangaç beklerken gözüme takılmıştı. Sırası geldiğinde özel bir şey konuşmak istediğini söyledi. Konuştuk. İlla Tokat Turhal’da bir konuşma yapmalıydım. Bunu organize edecekti..

Bu sözleşmeden 2 ay sonra Turhal’a gittim. Bayram günü gibi giyinmiş, kırmızı kravatını takmıştı. Tüm gün koşturdu durdu. Bir düğün salonunda Turhallılarla beni buluşturdu. Konuşmam sırasında sol tarafımda oturan 2 küçük kız çocuğu ve bedenen onlardan biraz hallice bir hanım dikkatimi çekmişti. Pür dikkat dinlemişlerdi.. Annesi ve kardeşleriydiler. İstanbul’dan benimle gelen Ufuk arkadaşım evlerini ziyaret etmişti. . Yoksuldular hayat şartları üzerlerine çökmüştü. 2 küçük kızkardeşi sınıf birincisiydiler. Soner bütün gücüyle onları okutmaya çalışıyordu.. İş bulmaya İstanbul’a gelmişti. 500 küsur lira alıyor, yarısını Turhal’a yolluyordu.. Sigortası yoktu. Taşeron bir şirket, o ve arkadaşlarını dilediği gibi kiralıyordu, istediği zaman işten atıyordu..

Soner, ayda bir-iki kere mutlaka arardı. Baharın ilk günlerinde aradı. Askere gidiyorum abla’ dedi.. Vedalaştık. 3 ay oldu. Acemiliği bitti. Aradı. ‘Askerde kalmaya karar verdim’ dedi. Uzman çavuş olacaktı.. Sınavı geçtiği gün yine aradı. Hakkari’ye gitmeye gönüllü olmuştu..

Son aradığında Van’daydı. ‘Abla Erzincan’daydık. Bugün Van’a geldik. Buralarda dağ taş asker!’ dedi. ‘Yarın Hakkari’ye doğru yola çıkıyoruz. Hakkını helal et!’

Sustum… öyle birkaç saniye.. ‘Alo…’ dedi. ‘Helal Olsun…ne demek! Dikkat et…’diye çabucak söyledim.

‘Abla, 1990’larda gayrı nizami harp yapılıyormuş ama o dönem nedense bitmiş…’ diye konuştu. ‘Evet!’ dedim. ‘Ecnebi öyle istemiş!’

Güldü, ‘Ablam kendine iyi bak. Görüşeceğiz!’ dedi…

Bugün Soner Hakkari’ye gidiyor. 100 yıllık kirli bir oyunun en sert oynandığı dağlara tepelere!

*-*-*

Aklımda Soner ve nice Sonerler, elimde Güneri Civaoğlu’nun 22 haziran 2010’daki köşe yazısı:

Yıl 1991. Cıvaoğlu, 1. Körfez Savaşı’nda Suudi Arabistan’da. ABD kumanda merkezi olarak kullanılan bir otelde, Amerikalı bir yarbayla röportaj yapıyor: Adam mükemmel bir Türkçeyle, ‘Savaş bitecek. Amerika Irak’tan çıkacak.’ diyor. Amerika bölgeyi terk ederken, silahlarının büyük bölümünü bırakacağını, bunların içinde ağır silahlar, roketlerin de olacağını söylüyor.

Sonra, bu silahların bölgedeki Kürtler’in eline geçeceğini (!)ve Türkiye’ye karşı kullanılacağını anlatıyor. Kime? Bir Türk gazeteciye!

Sadece o değil Cıvaoğlu’nun konuştuğu diğer subaylar da senaryoyu ballandırıyorlar..Diyorlar ki.:‘Toprak isteyecekler. Türkiye, ya istedikleri toprağı verecek ya da vermeyecek ve savaşacak.’ diyorlar.

Senaryo dün de bugün de aynı. 1991 senaryosu 20 yıl gecikmeli olarak sahneye konuyor.. Cıvaoğlu soruyor: ‘PKK o roketatarları, uzun namlulu ağır silahları, dockaları, tonlarca patlayıcıyı nasıl elde etmekte.

50-100 kişilik gruplar halinde askeri üstlere, karakollara saldıracak cesareti nereden alıyor?’

Bugün bu sorunun cevabını ‘müttefikimizin’ subayları veriyor..

Bu sorunun cevabını ‘müttefikimizin’ politikacıları, yazarları, uzmanları veriyor.

Bu sorunun cevabını ‘müttefikimizin’ yakın temasta olduğu, içimizdeki ‘Washingtonlular’, içimizdeki ‘Brükselliler’ veriyor! Bugünlerde her yanda ‘Çözüm İmralı’da!’ avazları…

Soner yarın Hakkari’ye gidiyor!

Elimde Yeniçağ gazetesi. Manşette Urfa’da bir terörist cenazesi!

Üzerinde PKK bayrağı. Tabutu camiye getiren ŞANLI URFA belediyesi.

2000 kişi cenazede bağırmış: “Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız” , “Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur!”

Diğer haber: DİYARBAKIR’da 1925’te çıkardığı isyanın bastırılmasının ardından 47 arkadaşıyla birlikte idam edilen Şeyh Said adına düzenlenen etkinliklerin afişleri caddelerdeymiş!

Şeyh, yarın asıldığı yerde anılacakmış.. BDP anma etkinliklerini destekliyormuş!

‘Kuzey Irakla ‘bütünleşen’ ortak ekonomik bölge! Kürt zenginleri Erbil’de Sheraton otelini mesken tutmuşlar, yanlarında irin renkli, ince uzun ‘yabancılar’! Bölgenin ‘yıldızı’ Diyarbakır’ı konuşuyorlar…

Haberler sürüyor: BDP elindeki 99 belediye ile ÖZERKLİK ilan edecekmiş!

PKK açıklamayı memnuniyetle karşılamış: Bayık, ‘Ya kabul edilir, ya kabul ettiririz!’ demiş...

Ahmet Türk, belki Türkçesi yeterince anlaşılmaz diye “İstediğimizin İngilizce karşılığı demokratik otonom.’ diye eklemiş!...

Acaba biz ZAMAN TÜNELİ’nde miyiz? Yıl 1918 mi?!

Acaba Soner şimdi Hakkari’de mi?

Vakit sıkışıyor. Bugünlerde duruma ve haberlere kuşbakışı bir bakın… Son 2 ayda olanları altalta sıralayın… Olaylar bir kartopu gibi büyüyor… Bir arı kovanı vızıltısı her yanı sarıyor. Güneşli havalarda bile devamlı gök gürültüsü! Mevsimler birbirine karışıyor…

Türkiye Asya’nın kilidi. Tüm Amerikan ve Avrupalı liderler bu cümleyi telaffuz etti! Asya’ya açılmak için bu kilidi ’hal’letmeli!’ 100 yıllık bir dava bu!

Dünyadaki tüm doğal zenginliklerin, petrolün, gazın, uranyumun, çeliğin, altının, değerli madenlerin dörtte üçü Doğuda, Avrasya’da.

Bakın Afganistan dağlarına, Hindikuş’un, Karakurum’un zirvesindeki cevherlere el konuyor. Yunanistan adalarını satıyor… Kerkük’ün petrolü, Erzincan’ın altını, Karadenizin gazı var…Işte bu, kilidi kurcalanan coğrafya! Türkiye hedefin tam ortasında..

Hedefteki coğrafyanın nokta atış alanı tarihteki Mezopotamya! Oraya kurulmuş olan tampon devlet, çevresindeki tüm ülkelere kezzap etkisi yapacak.. Bir İsrail daha tarih sahnesine sırıtarak çıkacak! Bir yıl içinde bütün bölgede kartlar yeniden karılacak! Hesap bu!

Soner artık Hakkari dağlarında!

Önce Güneydoğuyla Kuzey Irak, ekonomik olarak ’entegre’ edilecek, sonra siyasi kılıçla bu pasta kesilecek. Eğer oyun geçen yüzyılın başındaki gibi bozulmazsa, bölgede kan filizleri yeşerecek..

İşte bunun hazırlığı izlediğiniz! 1988de imzalayıp 1991’de mevzuata dahil ettiğiniz Avrupa Yerel Yönetim Şartı 2000 de imzaladığınız BM ikiz yasaları boy boy resmi geçit yapıyor önünüzde… Canım biz güçlü ülkeyiz’, ‚Bunlardan mı korkacaz!’ sesleri azalıyor!!

Ekranlarda birilerinin oynattığı kuklalar, ’Savaşların tüm sebebi psikolojik’ diyor.. Asıl suçlu, ’Apo’nun içleracısı çocukluğu’ ! Dev bir psikoterapi seansı, Usame’yi de Apo’yu da, Tamilleri de kuzuya çevirecek.. Bush, Obama, Netenyahu ve Sarkozy ve Merkel psikiyatrik tedavi görse dünya savaşlardan temizlenecek..

Birileri ekranlarda demokrasi istiyor, ’demokratik otonomi!’ ’Özerklik’ isteyen 99 BDP’li belediye, Ankara’dan bağımsız, ama küresel sermayeye bağımlı olmak için kazan kaldırıyor!

Batılı danışmanları arkalarında, sırtlan dişleriyle sırıtarak onaylıyorlar… Artık düğmeye bastılar…Özerklik nidaları yeri göğü kaplayacak. İçerde çatışmalar baş gösterince, Birleşmiş Milletler Barış gücü askerleri bölgeye el koyacak.

Bu senaryonun rejisörleri, Birleşmiş Milletler, AB , ABD ve NATO dörtlemesidir.

Türk milleti karşısına dikilen herkesi bu kurumlarla ilişkilerine göre değerlendirmelidir.. Kim ki ’Eksenimiz batıdır!’ ’NATO’ya AB’ye bağlıyız!’ diyor, kim ki her adımda gidip Brüksel ve Washington’dan ‚tavsiye alıyor, bu milletin içinden cıkmış olsa da, bu milletten değildir!

Bu durumun farkına , umarım şimdi artık tarih sahnesinde varolmayan Yugoslavya gibi iş işten geçtikten sonra varmayız! Vakit bu vakittir. Şimdi tüm duyargalarımızı açma ve anlama vaktidir.

Takım tutar gibi tuttuğunuz partileri unutun, önyargılarınızı bir kenara bırakın, seçimlerden sandıklardan azade, tarihin ışığında duruma bir daha bakın.. Yükseklerden bir yerden.

Aynı oyunu dedelerimiz görmüştü .. Müthiş bir sağduyuyla hepsi aynı yöne yürümüştü.. Yoksa bugün burada nefes alıyor olmayacaktık…

Soner nerde acaba!?

Hey koca usta! Öyle derdin sen! Yarın, artık bugünDÜR!

Kaynak: www.banuavar.com

Kadın polise, 'photoshoplu Erdoğan' soruşturması

02 Ağustos 2010 Ağrı Emniyet Müdürlüğü'nde görevliyken, geçen mayıs ayında sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta Başbakan Tayyip Erdoğan'ı kulağı küpeli bir Hintli gibi gösteren 'photoshop'lu fotoğrafını arkadaşlarıyla paylaştığı gerekçesiyle, halen Zonguldak'ta görev yapan Emniyet Amiri Gülsüm Gültepe hakkında soruşturma açıldı. Hürriyet gazetesinin haberine göre; bazı meslektaşlarının ihbarı üzerine başlatılan soruşturma kapsamında Bakanlık müfettişleri Gültepe'ye 2 yıl kıdem durdurma cezası verilmesini istiyor. Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığı da 'devlet büyüklerine hakaret' suçundan Gültepe hakkında adli soruşturma başlattı. Gültepe'nin avukatı CHP İl Başkanı Birol Öztürk, "Bu soruşturma yersizdir. Müvekkilimin bu eylemi düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmeli. Ceza verilmesi halinde İdare Mahkemesi'ne başvuracağız" dedi. netgazete

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Sermaye yararına anayasal güvence

Piyasacı devletin, dereler tepeler dahil tüm ülke varlık ve kaynaklarını sermayeye açan azman girişimciliği, artık anayasa tarafından da güvence altına alınacak!

Küreselleşmenin sermaye birikim rejimine, 'kamu kuruluşlarını' hibe ederek katılan Türkiye'nin, yeni kaynak aktarımını kolaylaştıracak köklü çözümü, anayasa paketine koyuldu.

Anayasa değişikliğinde 125. maddeye eklenen 'yerindelik denetimi', demokrasi paketinin esas motivasyonunu ve ruhunu teşkil ediyor.
Böylelikle liberal demokrasilere bile dudak uçuklatan, gözü kara özelleştirmelere, anayasal dayanak ve teminat sağlanıyor.

Taş, toprak, su havzası, dere, dağ, kıyı, ulaşım, eğitim, sağlık, kent, katma değeri yüksek kamu varlıkları, kamusal hizmetler, sosyal haklar, kısacası tüm doğa, insan ve toplumsal yaşamın bütün süreçleri, yargının 'yerindelik denetiminden muaf' tutularak piyasalaşacak.

125. maddenin 4. fıkrası 'Yargı yetkisi, idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun denetimiyle sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz' olarak düzenlendi.

Yani idari yargı, gelen davalarda kamu yararı, sosyal adalet ve eşitlik, sosyal devletin görevleri, çevre, doğal kaynaklar ve kamusal mülkiyetin korunması gibi ilkelerde uygunluk aramayacak, itirazları usul yönünden inceleyecek, içeriğine yeni anayasa gereği olarak karışamayacak.
İdari yargının özellikle özelleştirme ihalelerinde yaptığı 'yerindelik denetimi' anayasaya aykırı olacağından özelleştirmeler için yargı ve kamu denetimi kalkacak.

Bugüne kadar özelleştirmelerin yüzde 78.8'ini gerçekleştiren hükümet zamanında, özelleştirmeler için açılan idari dava sayısı, 6 kat artmıştı.
Yargının 'yerindelik denetimi yapılamaz' hükmü, neoliberal demokratlarca işte hukukun üstünlüğü diye kutlandı!

'Kamu yararının' ne olduğunu hükümetin belirleyeceğini söyleyen zatlar, son sekiz yılda 57 kuruluş ve 51 işletmeyi 31 milyar dolara özelleştirmiş hükümetin, katma değeri ve karlılığı yüksek kuruluşları birkaç yıllık karları bedeli satışını da alkışlamışlardı.

Vahşi özelleştirme politikalarıyla 'ekonomik yarar' gözetilmeden satılan işletmelerin üretimi artmamış, bazıları kısa sürede küresel tekellerce kapatılmış, on binlerce insan işinden edilmişti.

Yabancı sermaye ve spekülatif finans girişine bağımlı ekonominin hayatiyeti için tükenen kamu varlıklarının yerini alacak kentsel projeler, limanlar, karayolları, doğal kaynaklar için yargı barikatının kaldırılması şart olmuştu.
İzmir, Samsun, Bandırma liman satışlarında mahkeme sürecinin ülkeye milyon dolarlara mal olduğunu söyleyen Başbakan şaibeli Galataport, Haydarpaşaport ihalelerinde de yargıdan pek yakınmıştı.
Kısacası 'yerindelik denetimiyle' küresel sermayeye karşı mahcubiyetimiz sona erecek!

'Kamu yararı' muğlaklaşırken 'sermaye yararının' berraklaşıp anayasanın koruyucu kanatları altına alınması ne kadar vahim.

Yargının aldığı çok sayıda özelleştirme iptal kararının ülkeye 'kaybettirdiği' milyon dolarların kamu harcamasında kullanılacağı zırvaları kadar vahim.
Şimdi dereleri, ırmakları betonlaştıran binlerce HES projesi, kıyılara dikilecek nükleer santraları,neoliberal belediyeciliğin şirket karlılığı güden pahalı, zamlı 'müşteri' hizmetleri, kamudan zorla sökülüp alınmış 'özelleştirilmiş sermaye alanları', okullar, hastaneler, tarihi kültürel varlıklar, Büyükşehir belediyelerinin kentsel dönüşüm projesi adıyla inşaat sektörüne arsa takdim çalışmaları, 3. köprü yapımı, diğer köprülerin geçiş ücret zamları için vatandaşların ve meslek odalarının, derneklerin açtığı davalar, idari davalarda 'kamu yararını' aramak anayasa aykırı..

Kamu yararını ve yasal güvencelerini kaybetmiş kenara yığılmış kalabalıklar olarak da sermaye yararına ses çıkartamayız.

Ve eminiz ki hepimize gemi azıya almış özelleştirmeleri gösterip, kafamıza vura vura 'İşte size vesayetsiz demokrasi ve kuvvetler
ayrılığı!' diye 'dayatılacak.

http://www.aksam.com.tr/2010/08/17/yazar/18441/nihal_kemaloglu/sermaye_yararina_anayasal_guvence.html

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Demokrasi kimin 'iş'i?

En nihayet demokrasisine kavuşarak yönetimden yönetişime geçecek yurdumuz, bu rejim değişikliğini 'Demokrasi bizim işimiz!' diyen iktidara borçludur.

Ama demokratikleşme ve katılımcılık, kökten piyasacılığın büyülü ifadeleri olarak sunulurken büyük resmi de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Tabii ki demokrasi ve hukukun üstünlüğü, ülkemize akacak sıcak para, yabancı yatırımcı ve dış kredinin teminatıdır!

Yoğun finansal girişin olduğu yükselen piyasa ekonomisine sahip ülkede, bir yılda 133 bin çocuk hırsızlık ve gasp suçuyla gözaltına alınıp, adliyelere giriş yapar.

Demokratik bir ülkede kamusal yatırımların başında, 2010-2015 yılları arasında1 milyar TL bedelli, 80 tane yeni infaz cezaevi kurulması yer alır.
Güvenlik güçlerine yapılan 20 bin kadro takviyesi, plastik mermi ve biber gazı ithalatı da kamusal harcamalarda göz doldurur.

Büyüyen ekonomide 15-19 yaş kız çocuklarının yarısından fazlası okula devam edemez.

Kadınların yüzde 84'ünden fazlasının sosyal güvenliği, tamamının da 'can güvenliği' yoktur.

Ders saati başına 7 TL alan 'ücretli öğretmenlik', yaz tatilinde ek iş yaparken taşıdığı kitaplarla yere yığılır, öğretmenlik kamusal alanda öldürülmüştür.

Dershane parası biriktirmek için inşaat iskelesine çıkan 'öğrencilik', kopan iskele kayışıyla daha önce boşluğa düşmüştür.

Uzak bir kentte atanması yapılmayan 'vasıfsızlığa' ayrıştırılmış genç öğretmen, aşağıya süzülen 'öğrencinin' peşinden atlar.

Onlara, SBS'nin 'işe yaramazsın' dediği ilköğretim öğrencisi ve YGS'nin ve KPSS'nin umutsuzluğa boğduğu çocuklarımız da katılır.

Elbette ki 'öğretmenlik' ve 'öğrenciliğin' piyasa karlılığına devrine karşı çıkan gençler, parasız eğitime hayır diyenler de 'örgüt üyesi' olmaktan tutuklanırlar, fişlenirler, gözetlenirler, üniversite yönetimi tarafından okuldan atılırlar.

Anayasada yazılı parasız sağlık, eğitim, ulaşım ve temiz çevre hakkını telaffuz edenler 'piyasa haini komünist' gençlerdir.

Öte yandan demokrasimizin emekçiyle de yolları ayrılalı uzun yıllar olmuştur, esnek işgücü olmaya direnenler, özlük haklarını isteyenler cop ve gaz ablukasına alınırlar.

Zaten çok yakında OECD'nin ricası kıdem tazminatları da kalkacak, asgari ücretler de düşecektir, işsizlik fonunu sermayeye aktaralı da birkaç yıl olmuştur.

Üstelik dışarıdaki 6 milyon işsizin, 9 milyon kayıt dışı çalışanın güvencesi, sendikası ve grev hakkı mı vardır?

Emekçi ölümlerinden demokrasi takvimimiz çıkar, her yaprağı belde belde 'kalkınan Türkiye'nin' insan bedellerini verir.

Ekonomik rasyonalite iş kazalarının ülke ekonomisine 'yükünü' hesaplarken, Karadon'da cesetlerine 92 gündür ulaşılmayan madencileri çıkarmak için, bozulan asansörü tamire Çin'den ekip beklenir.
Memurlar da emekçiler gibi yan gelip yatılan rekabete, taşeronlaştırmayla geçimsiz 'arkaik' kamusal hizmetlilerdir.

1.3 milyon kamu emekçisi süratle sözleşmeli personele dönüştürülerek esnetilmelidir.

Piyasa aktörü devlet, yıktığı kamusallığın bakiyesi yığınlar olan emekçi ve memuru sevmez.

YARSAV, DİSK, TMMOB yani meslek odaları, sendikalar, demokratik meslek örgütleri 'sinir bozucu' yapılardır.

Küreselleşmeyi anlamamış, 'küresel finansı' rencide eden bu yapılar olmasaydı Galata Port ve Haydarpaşa Port'ta finans merkezleri ışıldayacaktı.
Piyasada iş yapmayanların, küresel bağlantıları olmayanların 'örgütlenme özgürlüğü' çok boş bir 'iştir'.

Yargı 'yükselen ekonomisiyle Türkiye'nin' ayak bağıdır, meslek odaları sermayenin yükünü hesaplayamamakta, sendikalar ucuzcu tedarikçi üretimi sabote edecek talepler getirmektedir.

Dolayısıyla devleti şirket gibi yönetmek, yönetim kurulu ve başkanının işidir, bu da 'demokrasidir'!

http://www.aksam.com.tr/2010/08/17/yazar/18378/nihal_kemaloglu/demokrasi_kimin__is_i_.html

BU BİR KABUS OLMALI
Hasan Vasfi Altay
21.08.2010:

Televizyonda Nihal Bengisu Karaca ve Serdar Turgut’un sunduğu komedi programını izliyordum. Kapı çalındı. Açtım. Karşımda Freddy Krueger duruyordu. Kafasında Amerikan bayraklı bir şapka vardı. Şaşırdım. “Buyrun beyefendi” diyebilmişim. Parmaklarındaki bıçakları yüzüme yaklaştırdı ve “Artık demokrasi zamanı” dedi. Korktuğumu belli etmeden gülümsemeye çalıştım. “Evet, hepimiz için uygun olan demokrasidir” dedim. “Hepimiz değil, senin için” dedi. “Teşekkür ederim” dedim. “Teşekkür etme, evet de” diye karşılık verdi. Çok korkmuştum. Kapı aralığından sıyrılıp caddeye doğru koşmaya başladım. Freddy Krueger arkamdan “Demokrasi! Demokrasi!” diye sesleniyordu. Bu nasıl bir kabustu? Freddy bana nasıl musallat olmuştu? Havada toplu halde uçuşan kargalar “Evet, evet” diye sesler çıkarıyorlardı. İki üç dakika sonra, belediye encümeni üyesi olan ve kıymaya sakatat karıştırmakla meşhur sahtekar mahalle kasabının dükkanının önüne geldiğimde kapıda beklemekte olan şişman kasap “Evet” diye gürültülü bir şekilde osuruverdi ve güldü. Kasabın barsaklarının nasıl evet sesi çıkardığını anlayamadım. İlgisiz davranıp koşmaya devam ettim. O sırada birisi çelme taktı ve yere kapaklandım. Kafamı kaldırdığımda tepemde dikilen uzun boylu adamı tanımıştım. Dişlerini göstererek güldü ve “Taraf olmayan bertaraf olur” dedi. Arkasında duran şişman ve sakallı kardeşi eskimiş TSK’yı kırpıp kırpıp yıldız yapacaklarını söyledi. Uzun boylu ağabey “Mustafa’nın dönemi bitti. Liberalizm onu sevmiyor” dedi.

Hemen yanlarından uzaklaştım. Arkamdan Freddy Krueger’ın hala “Demokrasi! Demokrasi!” diye bağırdığını duyuyordum. On dakika kadar daha koştuktan sonra yaşlı ağaçların olduğu bir parka gelmiştim. CIA’nın eski Ankara Bürosu şefi Paul B. Henze ile ABD’li finans spekülatörü George Soros bir kahvehanede çay içiyorlardı. El ettiler. Yaşlı ve iyi giyimli olmaları beni biraz sakinleştirdi. Gidip yanlarına oturdum. O sırada bazı siyasetçilerin, gazetecilerin, üniversite hocalarının ve iş adamlarının yolun kıyısındaki ağaçların arkasına saklanmış olduklarını fark ettim. Buna bir anlam veremedim. Bir çay da bana söylediler. Kısa bir sohbetten sonra George Soros sırtımı sıvazladı ve “Evet diyeceksin” dedi. Şaşırmış bir halde “Ne için?” dedim. Kahkahayla güldü ve “Bizim için” dedi. Konuya vakıf olamadığımı ifade ettim. Paul Henze kendi iyiliğim için konuya vakıf olmamam gerektiğini söyledi ve “Bizim çocuklar yine başaracak” dedi. Darbeyi kastettiğini düşünerek 12 Eylül döneminin sona erdiğini, artık o çocukların olmadığını söyledim. Mr. Henze elini elime koydu ve “Bizim aile geniştir kardeşim, sen tasalanma” dedi. Soros “Evet demelisin” diye yineledi.

Ağaçların arkasındaki tanıdık simalar “Evet! Evet!” diye bağırmaya başladılar. “Niçin evet demeliyim?” diye ürkerek tekrar sordum. Eski büro şefi iki kez ellerini çırptı ve ağaçların arkasındaki gruptan sarışın bir kadın öne çıkıp “Demokrasi için” diye seslendi. Sanırım onu tanımıştım. Bir gazeteciydi. Şişman ve sakallı bir üniversite hocası “İnsan hakları için” diye bağırdı. Neden ağacın arkasına saklandıklarını hala anlamamıştım. “Demokrasi ve insan hakları için elbette evet derim. Ama uygulamada bazı sorunlar var. Kafam biraz karışık.” deyiverdim. O sırada enseme birisinin dokunduğunu fark ettim. Arkamı dönünce tekrar Freddy Krueger ile karşılaştım. Gözlerini kısmış gülüyordu. “Evet diyeceksin” dedi. Yoksa bir film mi çekiliyordu? Gayrıihtiyari “Ben hangi roldeyim?” deyiverdim. George Soros “Sen oyuncu değil seyircisin” dedi. “Öyleyse benim fikrimin ne önemi var?” diye sordum. Paul Henze filmin iş yapması için filme bilet almam gerektiğini söyledi. Ağacın arkasındaki insanların rolünü sorunca Soros onların figüran olduğunu belirtti. Demokrasi ve insan hakları için evet demem gerekiyorsa oturup madde madde konuşabileceğimizi söyledim. Freddy biraz daha yanıma sokularak “Ne o maddeci mi oldun ulan? Yani materyalist, yani komünist” dedi. “Ne alakası var kardeşim” diye açıklamaya kalkınca “Sus moron, seni dinleyemem” diye azarladı.

Elinde ipe takılmış küçük bir pankart vardı. Üzerinde “Evet” yazıyordu. Pankartı boynumdan geçirip sırtıma astı. Terlemeye başlamıştım. Ağacın arkasında duran bir siyasetçi salya sümük ağlayarak ileri çıktı. Celal Bayar’ı asan, Tansu Çiller’e işkence yapan 12 Eylül’den hesap sormamız gerektiğini söyledi. 12 Eylül darbecilerinin katlettiği insanların anısına Hasan Mutlucan’dan bir şiir okudu. Herkes ağlamaya başlamıştı. O sırada kafasında takke bulunan bir iş adamı elinde bir tepsi pasta ile koşarak yanımıza geldi. Kilo sorunum olduğunu söyleyip teşekkür ettim. “Bu küresel liberalizm pastası, diyet pastası, sıfır kalori” dedi. Arkasından sarışın gazeteci de kol böreği getirdi. “Mamüllerimizin hiçbirinde sosyalizm ve sosyal demokrasi bulunmaz, bütün ürünlerimiz liberalizm ve ılımlı İslamla yoğrulmuştur” dedi. Midem bulanmıştı. Yavaşça ayağa kalktım. “Arkadaşlar, ben biraz yürüyeceğim izninizle” dedim. Hızlı hızlı aşağı caddedeki bakkala doğru yürüdüm. Şişman, sakallı ve karakaşlı üniversite hocası arkamdan “Konyalım yürü” türküsünü söylüyor, sarışın gazeteci göbek atıyordu. Freddy ise avazı çıktığı kadar “Demokrasi!” diye bağırıyordu. Bakkala girdiğimde “Maltepe var mı?” diye sordum. Yaşlı ve sevimli bakkal yüzüme ve sırtımdaki evet pankartına tiksintiyle bakıp “HAYIR!” dedi. Vitrinde bol miktarda sigara olduğunu söylediğimde “B.k iç!” diye bağırdı. Birden sıkıntıyla uyandım. Kabus görmüştüm. Komodinin üzerindeki Maltepe paketinden bir sigara çıkarıp yaktım.
Odatv.com

''KONUŞMA'' -2-
Yüce SEL
21.08.2010

Şimdi her iki vizyona biraz daha yakından bakalım. Az evvel aktardığım gazete haberlerinde yer alan her iki vizyonun sembol temsilcilerince yapılmış bölgemizle alakalı açıklamaları dinlerken, 90'ların başında sanırım ilkokul çağında bulunan yaşça genç arkadaşların aklına şu soru takılmış olabilir.

"O sırada Türkiye'nin başında bulunan zevatın vizyonu, 'dünyayı, dünya üzerinde tek ve karşı konulmaz tanrısal karar gücü olduğuna iman ettikleri Atlantik İttifakı'nın mazgal deliğinden görmelerine müsaade olunduğu kadarıyla seyretmekten ibaret olduğu için' Irak'ın 'Stratejik İttifak' teklifini kabul etmemişler, bunu anladık...

Peki ama İstiklâl Savaşı geçmişi bulunan bu milletin okumuş-yazmış takımı 91 Saldırısı'nın Irak'la sınırlı olmayıp, Türkiye'yi de hedef aldığını niçin zamanla fark edemedi?

Hadi 2 Ağustos 90'da durumu kavrayamadılar diyelim, ama iki saldırı arasında 13 yıl var. Bu saldırının, 'Irak'a demokrasi getirme... demokratikleşme sürecini başlatma' adı altında, bütün Büyük Doğu Coğrafyasını iktidarsız adamcıklar misâli, etnik-dini, bir çeşit kukla-feodal demokrat beyliklere, şehir devletçiklerine parçalama maksadı güttüğünü; dolayısıyla Türkiye'nin izlediği saldırı yanlısı, peşmergeci dış politikanın Türkiye'nin mezarını Türkiye'ye kendi elleriyle kazdırmak demek olduğunu, her iki saldırı arasındaki uzun amborgo yılları boyunca ortaya çıkan onca belirtiye rağmen nasıl olupta anlayamamışlar?

Şartların 'doğal müttefik' kıldığı Irak Devletiyle değil, Türkiye ve Irak içinde faaliyet gösteren peşmerge örgütleriyle açık-gizli ittifaklar kuran vaktin etnikçi Cumhurbaşkanının etnik parçalanmayı cesaretlendirdiğini onca belirtiden sonra fark edip, hakikati yüksek sesle dile getiren hiç mi olmadı?"

Olmaz olur mu, elbette oldu, fakat seslerini... Siz bir şey mi söyleyecektiniz?

-Evet

-Buyrun

-O zamanlar, 91 Saldırısı yaklaştıkça, televizyonlarda harareti giderek artan tartışma programları olurdu. Sunucunun, "Ortadoğu uzmanı, gazeteci stratejist, tecrübeli araştırıcı, aynı zamanda uzman duayen" gibi sıfatlarla uzun uzun tanıttığı bir takım adamlar, hanımlar, konuyu sabahlara kadar tartışırlardı. Bazı duayenlere göre "Amerikan saldırısı başladıktan üç gün sonra Irak'ın işi tamam"dı. Başka bazı daha eski duayenler ise, "72 saat mi? 12 saat bile çok, yanılırsam bütün söylediklerimi bir kağıda yazıp bu stüdyoda canlı yayında yalarım. İşte buraya yazıyorum, en geç 91 Aralığında Bağdat'ta demokratik seçimler var, 92 yılına Bağdat'ta şampanyalı demokrasi kutlamalarıyla girmek istiyorsanız, şimdiden otellerde yerinizi ayırtın, yoksa demokrasi şöleninde yer bulamazsınız, ben geçen hafta ayırttım" diyorlardı.

"Pastadan pay kapmak" diye de bir laf tutturmuşlardı. Ben o zamanlar ufağım, anlamıyorum, galiba bir de bir şeye, bir yere oturmayı çok istiyorlardı.

-Masa... Masaya oturup, üç alacaklardı.

- "Masaya oturmalıyız, oturamazsak Allah saklasın aşağıya düşeriz" deyip masaya vuruyorlardı. Düşmekten çok korktukları yerin üç adı vardı; "Dünyanın dışı... Uygarlığın dışı... Çağın dışı"... Bazan "Çağdaş dünyanın dışına... Çağdaş uygarlığın dışına" dedikleri de oluyordu.

Hiç unutmuyorum, hemen her tartışma programında, katılanların hemen hepsi, tartışmanın bir yerinde mutlaka "saldırı" yerine "operasyon" sözcüğünü kullanarak; "Bir yanlış anlama olmasın, Irak operasyonuna karşıyım ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" derdi. Konuşmacıların ses tonu, cümlenin "Irak operasyonuna karşıyım" kısmında "işte öylesine" bir ses tonuyken, "...ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" kısmında birdenbire "altını çiziyorum haa!" olurdu sanki...

Bir konuşmacının ağzından bu cümle dökülür dökülmez, diğerleri de, "Ben de desteklemiyorum! Ben de, bende desteklemiyorum!" diye atılırlardı.

Ayin gibi bir şeydi.

Bu tartışmaları sabahlara kadar izleyen babam, konuşmacıların söz aldıktan sonra en geç kaç dakika içinde "Bir yanlış anlama olmasın" diye hatırlatmada bulunacakları üzerine arkadaşlarıyla bahse tutuşurdu. Yandaki odada uyurken, bazan gürültüye uyanır, konuşmalara kulak kabartırdım.

Bir defasında yine uyanmış, televizyonda konuşulanları dinliyordum. Söz alan duayen bir konuşmacı, epeyce konuştuktan sonra bir ara sustu. Çıkan yutkunma sesine bakılırsa, suyundan bir yudum aldı, ardından "Bir yanlış anlama olmasın" diye tekrar söze girdi. Ama ters girdi.

-Nasıl ters girdi?

-Ama bağlantısını ters kurdu. "İşte öylesine" bir tonda "Irak yönetimine karşıyım" dedikten sonra "...ama Amerikan saldırısını da desteklemiyorum" diye altını çizdi. Çizmesiyle de, sunucuya ait olduğunu tahmin ettiğim bir sesin, "Aman, öhhö! Yani.. Ehm!... Hem de 'ekselansları'nın önünde! Bir yanlış anlama olmasın gecenin bu saatinde sakın? " diye araya girmesi bir oldu.

Ben o sırada pencereden vuran Dolunay ışığında tavandaki gölgeleri öküz oğlu öküze, dangalağa benzetmekle meşguldüm. Konuşmacı kekelemeye başlayınca, meraklandım; usulca sokulup, babamlara belli etmeden aralık kapıdan seyretmeye başladım.

Konuşmacı, "Afedersiniz, gecenin bu saatinde olacak oldumu oluyor işte" diye kem-küm ederken, kamera, tartışmayı izleyen seyirciler için kurulmuş tribünlere doğru döndü, ilk sırada oturan sarışın, renkli gözlü, leylek gibi bir adamı şöyle bir gösterdi. Adam, gözlerini konuşmacıya dikmiş, öyle bakıyor. "Ekselensları" bu olmalı.

Konuşmacı, "Operasyona gerçi karşıyım ama Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum" deyip, yan gözle çerçevenin dışına, tribünlere doğru sanki hafif yalvarırcasına baktı. Adamın yüz ifadesinde en ufak bir değişme yok.

"...Operasyona karşıyım demiş bulunsam bile, çağdışı Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum, bir yanlış anlama olmasın" diye bir daha denedi. Adamın yüzü ekşidi mi, tebessüm mü etti, belli değil.

Derken ara verildi. Az önce birbirlerine bağırıp çağıranlar, şimdi ellerinde kahveleri, pasta tabakları, ikişer-üçer kişilik gruplar halinde ayak üstü konuşuyorlar. Sadece, fonda çalan klasik müzik parçası duyuluyor, ne konuştukları duyulmuyor. Ama bağlantısını ters kuran duayen konuşmacı, halini belli etmek istemeyen hemen her tedirgin insan gibi güya neşeliymiş gibi kahkahalar atıyor ama ikide bir "ekselans"a kayan gözlerindeki süklüm-püklüm endişeyi, kapı aralığında ben bile okuyabiliyordum.

Sunucu, bir ara "ekselans"ın kulağına bir şeyler söyleyerek koluna girip, duayen konuşmacının yanına götürdü. Duayen hızlı hızlı konuşurken babamın dudak okuma uzmanı arkadaşı, anında cümlelere döktü:

"Ben demokrasiye gönül vermiş prensip sahibi bir gazeteciyim, hangi gerekçeyle olursa olsun, her çeşit darbeye, şiddete prensipte karşı olan bir demokratım. Köşe yazılarımdan birinde, operasyona prensip olarak öylesine karşıyım demiş bulundum. Demiş bulunmuş oldum ama tam karşı olduğumdan değil, yani 'demokrasi getirmeyecekseniz, bakın o zaman iş değişir, o zaman operasyona prensip olarak karşıyım' demek istemiştim. Demokrasi getirecekseniz ki getireceğinizi söylediğinize göre getireceksiniz, 'demokrasi gelecekse gelmesin' diyemem. Dersem, özgür demokratikleşmeye gönül vermiş biri olarak prensiplerime ihanet etmiş olurum. Çağdışı baskıcı hunhar canavar Saddam diktatörlüğünüyse kesinlikle ama kesinlikle desteklemediğimden lütfen şüphe etmeyin"

"Ekselans" bir uzak-batı ülkesinin büyükelçisiymiş. Duayene gülümseyip omuzuna dokundu, sırtını okşadı, ensesini şefkatle şapşaklayıp, her iki yanağından makas aldı.

Babam ekrandaki sahneye baktı, baktı, baktı... Sonra galiba stüdyoda bulunanların "topunun birden birisinin çocuğu" olduğunu söyledi

Ertesi günü tenefüste ilkokulun bahçesinde kızların saçlarını çekerken bir gece evvelki tartışmayı düşünüp, kendi kendime "Bir insan herhangi bir saldırıya gerçekten karşı olmuş olsa, hiç o karşı olduğu saldırıya karşı savaşan yönetime karşıyım demeyi akledebilir mi?" diye sorduğumu hatırlıyorum.

-Akledememeleri lazım.

-Tam da o saldırı gerçekleşirken hem de.

-Nasıl?

-Tam da diyorum o saldırı gerçekleşirken. Aradan yıllar geçti, aa! 2003 Saldırısının yaklaştığı günlerde, aynı adamların ağzında aynı laf;

"Operasyona karşıyız ama Irak yönetimini de desteklemiyoruz"

-Bu nasıl bir dangalaklıktır, çözemedim gitti, diyorsunuz... Buyrun oturun. İnsanlar hakikat karşısında kaç türlü var olabilir, hiç düşündünüz mü arkadaşlar? Bir insan belli bir hakikat karşısında dört türlü var olabilir:

1- Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler. Bunlar kötü manada zannettirenlerdir, kötülüğü zannettirirler.

2- Hakikati görüp bildikleri halde, birincilerin şerrine uğramaktan korktukları için dile getirmeyip, sessiz kalanlar. Bunlar kötülüğe sessiz kalarak istemeden de olsa suç ortaklığı yapan "iyi" insanlardır.

3- Yanlış gören ama yanlış gördüğünü hakikat zannedenler. Bunların bazıları masum, bazıları da mazur görülebilecek zannettirilenlerdir.

4-Görüp bildikleri hakikati, mutlaka dile getiren iyiler. Bunlar iyi manada zannettirenlerdir, iyiliği zannettirirler.

Bu milletin okumuş-yazmış takımının bir kısmı, 91 Saldırısının Irak'la sınırlı olmayıp Türkiye'yi de hedef aldığını, her iki saldırı arasındaki uzun ambargo yılları boyunca ortaya çıkan belirtilerin etnik parçalanmaya işaret ettiğini zamanında teşhis etti, etmedi değil; fakat çoğu maalesef 1. Maddede bahsettiğim "Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler"in hakim olduğu medyanın Saddamcı... Kemalist... Ulusalcı.. Türk ırkçısı...Militarist" gibi, güya pek korkunç öcü damgalamalarına dayanacak irade gücünü kendilerinde göremediklerinden ötürü seslerini pek çıkaramadılar.

Ya doğru teşhis etmiş oldukları hakikati Türk Milletine anlatmayıp daha yolun başında sustular, ya da ilk başta hayli yüksek çıkan sesleri giderek cılızlaştı, hakikati yarım ağız anlatmakla yetinir oldular.

Öyle veya böyle; yakaladığını bedenen öldürmeyip muhakeme yeteneğinde derin yaralar açarak kendinden eden bir zihin vebasından bahsediyorum.

Türk Milletinin hafızasını 30 yıldır kasıp kavuran, biri "etnikçilik, etnik yaltaklanma", diğeri "şekli demokrasicilik, demokrasinin şekline tapınma" olarak iki hezeyan haliyle kendini dışa vuran bu "iki saplantı vebası"nın nasıl yayıldığına ilişkin küçük bir örnek. Şu cümleleri, TRT'nin, (siz Talabani Radyo Televizyonu olarak anlayın) İnternet sayfasında yer alan, Amerikan işgal güçlerinin Irak topraklarından ayrılmasıyla ilgili bir haberden okuyorum.

"2003'te Irak'ta kurtarıcı olarak karşılanan Amerika Birleşik Devletleri, arkasında hükümetsiz ve istikrarsız bir hükümet bırakıyor"

"Saddam rejimini deviren Amerikan ordusu, ilk başlarda kahramanlar gibi karşılanmıştı"

O günlerde Irak saldırısına en küçük bir eleştiride bulunan Amerikan vatandaşlarını "Muhtemelen Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin hesabına faaliyet gösteren Saddamist sempatizan" benzeri ifadelerle damgalayan Amerikan hükümetinin gayri resmi yayın organı FOX televizyonunun 2003 20 Martında geçtiği uyduruk zafer haberlerini hazırlayan çok daha acımasız veba yayıcılarının bile aklına gelmemişti Amerikalı işgalcilerin Irak'ta kahramanlar gibi karşılandığını iddia etmek...

Aksine, o gün yayınladıkları haber bültenlerinde "Bize, balkonlardan çiçekler atarak karşılanacağımızı söylemişlerdi, oysa her taraftan taarruz edip öldürüyorlar, burnumuzu çıkaramıyoruz. Cehennemin ta kendisi burası!" diye feryat eden Amerikan işgal askerlerinin görüntülerinden geçilmiyordu.

Kimse merak etmesin, dışarda olup-bitenleri, konuşulanları farkındayız. Önce "Şu" tarafa dönüp söylüyorum: "Bitaraf olan bertaraf olur" sözü, doğru bir sözdür, yalnız dikkat etmek lazım, "Bozgunculuktan yana taraf olan telef olur, bozguna uğrar".

Sonra adı olmayan millet olmaz. Adı "millet" olan "millet" hiç olmaz. Türk Milleti gibi Büyük Doğu Coğrafyasının ikisi ehli sünnet üç büyük devlet geleneğinden birinin sahibi olan bir millet adına söz söyleme yetkiniz varsa, o halde o "milletin" esas adını söylemekten korkmayacaksınız.

Şimdi de "öbür" tarafa, aşağıya, etnikçi Celalilere söylüyorum: Bozguncuların "ateşkes" kelimesiyle alakası "ateş etmeyin, teslim oluyoruz" cümlesinden ibarettir.

Kısa bir ara veriyoruz, sadece çay var, pasta yok.

Kaynak ve bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://www.buyukasya.net/Haberler.aspx?haberID=396&B=konusma-2-

"Emperyalizm MUHALEFET'i nasıl şekillendirir"
BANU AVAR
24 Mart 2012

Gelin, "Emperyalizm MUHALEFET'i nasıl şekillendirir" Prof. Michel Chossudovsky'den okuyalım...

"Çağımız kapitalizminde 'demokrasi' hayali hakim unsur olarak ortaya atılır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmediği sürece muhalefet'e İZİN VERİLİR! Bu şekilde bir muhalefet egemen elitlerin çıkarınadır. Amaçları açıktır: Varolan MUHALEFET bastırılmamalı AMA sınırları belirlenmeli, şekillendirilmeli ve bir kalıba sokulmalıdı


En son Ekim tarafından Pzr Ağu 11, 2013 9:20 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ağu 21, 2010 11:39 pm    Mesaj konusu: “ABD'nin ve Reel Kapitalizmin olmayan geleceği” Alıntıyla Cevap Gönder

“ABD'nin ve Reel Kapitalizmin olmayan geleceği”

Robert Kurz ile söyleşi



Selçuk Salih Caydı: Irak'ı işgal ederken Uluslararası meşruiyeti boşveren ABD'nin fütursuz tavrı, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de tehdit olarak algılandı. Irak'daki direniş, Amerikalıların başını, dayanma sınırlarını zorlayacak ölçüde ağrıttı. Gerçi Amerikan Ordusu koca bir dev, ve dünyadaki milli orduların her biriyle -Clausewitz'in çizdiği çerçeve dahilinde- savaşabilecek güçte. Ama Iraklıların kanıtladığı gibi bu dünyada savaşlar sadece milli ordularla yapılmıyor. Savaşacak güç ve yetkinlikte olanlar sadece milli ordular değil. Sizce Amerikan Ordusu yenilmez bir güç mü?

Robert Kurz: Siyasetin kontrolü altındaki milli orduları, Clausewitz'in tarif ettiği anlamda ve klasik savaşlar bazında ele aldığımızda, Amerikan eskeri mekanizması, -diğer ordulara göre daha iyi motive olabildiğinden değil- sadece teknik üstünlüğü nedeniyle gerçekten de yenilmez bir ordudur. İkinci Dünya Savaşı'ndan beri, endüstriyel bakımdan en gelişmiş kapitalist ülke ABD'dir ve onun “daimi savaş ekonomisi” silah endüstrisi alanında, Batı Avrupa veya Rusya tarafından geçilemeyecek bir mesafe kaydederek nitel ve nicel avantaj kazanmıştır. Tabii bu sözümona yenilmezlik, pişmiş topraktan kırılgan ayaklar üzerinde duruyor. Sürekli gelişen 'meta/mal üreten' modern ekonomik sistem bazında, devlet güçlerinin milli rekabet içinde bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz artık. Üçüncü Endüstri Devriminin krizi dahilinde ele aldığımızda, dünya halklarının büyük kısmı kapitalist karlılık anlamında “fuzuli” insanlar haline gelecekler.Devletler de nizami yetki ve ehliyetlerini tamamen kaybedecebilecekleri bir noktaya gelecekler; tıpkı bugün Üçüncü Dünya ülkelerinde artan sıklıkta görüldüğü gibi. Dünya pazarına serbestçe katılmak anlamındaki “Gelişmek/ilerlemek” paradigması çökmüştür; sermaye küreselleşiyor. Böylece, bütün diğer milli ordular tarafından malup edilemez konumdaki ABD askeri gücü de boşluğa, ofsayta düşmüş oluyor. Artık kendisiyle eşit düzeyde herhangi bir rakibi yok. Diğerlerine karşı emperyal etkide bulunmak mücadelesinde Batı Avrupa ve Rusya, ona karşı gelebilecek potansiyel karşıt güçler değiller artık. Onlar da, 'kapitalist bütün'ün dünya polisi ABD'ye bağımlı, ona tabi yardımcı güçler oluyorlar.
Diğer yandan Miloseviç ve Saddam Hüseyin gibi devletçi rejimler, iflas etmiş bir “gecikmiş/sonradan modernleşme”nin, yenmeye müsait konumdaki türleridir. 'Meta/mal üreten' kapitalist sisteme ve dünya pazarına katılımları bakımından son kullanma tarihi geçmiş demode türlerdir. Kapitalist dünya krizinin asıl sonuçları, devletler ötesi bir karakter arzediyor. İktidar gücünün şimdiye kadarki şekliyle kapitalist dünya krizi, kontrol edilemeyen ve önceden hesap edilemeyen türde; yani yüksek teknolojiye sahip askeri mekanizmanın erişemeyeceği/etkileyemeyeceği karakterde.

Soru: ABD özeline geri dönecek olursak, “Dünya Polisi”nin 11 Eylül'den sonra belirginleşen yeni savaş tarzı konusunda yetersiz kaldığı açıkça görüldü. Bu arada herkesin merak ettiği asıl konu, kimsenin yaralayamadığı o güçlü mitolojik kahramanın, Aşil'in tek ölümcül yeri, yani topuğunun yeri neresi?
Robert Kurz: 11 Eylül, küresel melez azınlık kapitalizminin, klasik askeri alanın dışından gelen beklenmeyen saldırılara karşı çok zayıf olduğunu gösterdi. Aynı durum, dünya polisinin işgali altındaki bölgelerde, devlet sonrası (poststaatlich/poststate) dönemin gerillası için de geçerli. Yeni “Asimetrik savaş” hakkında çok şey yazıldı. Makro boyutta ABD her zaman kazanıyor, mikro boyutta da her zaman kaybediyor. Şu “Terörizme karşı savaş” denen şey sonuçlandırılabilecek birşey değil, çünkü bizzat Batı'nın ortaya çıkardığı kapitalist dünya krizinin hayaletine karşı yürütülen bir savaş. Savaşan iki tarafın da belli bir perspektifi yok, çünkü savunabilecekleri toplumsal alternatifler geliştiremiyorlar.
Amerikan askeri mekanizmasının bambaşka bir sınırı daha var, o da mali sınırı. ABD'nin silah üstünlüğünü sağlayan ekonomik koşullar bşr daha geri gelmemek üzere geçmişte kaldı. 'Meta/mal üreten' kapitalist sistemin küresel krizi,her yerde, mali krizler şeklinde görünüyor. Ve kapitalizmde kaynaklar, askeri amaçlar için bile olsa, sadece 'finanse edilebilir' durumda olmaları halinde seferber edilebilirler. Günümüzün kriz şartları altında Batı Avrupa ve Rusya'nın ekonomik-mali bakımdan ABD'nin askeri büyümesini taklit edip tekrarlamalarına imkan yok. ABD de gittikçe artan bir hızla kendi 'finanse edebilme' sınırlarına dayanıyor. ABD şu andaki askeri mekanizmasını, kendi gücüne dayanarak kopyalayabilecek ve yeniden kurabilecek durumda değil; küresel sermayenin ve paranın ABD'ye akışına bağımlı. Küresel krizin yayılması ve maliyetlerin yükselmeye devam etmesiyle birlikte para akışı kesilmek zorunda -ki daha şimdiden rekor düzeyde borçlanmaya neden olmuştur. Askeri operasyonlarla Irak'ı, Afganistan'ı ve diğer ülkeleri devamlı işgal altında tutmak, pek yakında ABD'nin soluğunu kesecektir.

Soru: Amerikan Ordusu Irak'ı işgal altında tutuyor. İşgalin eski malum “gerekçeleri bir yana, göstermelik birkaç girişim dışında ABD'nin “söz verdiği” demokrasi ve düzenden eser yok. Sizce ABD Irak'ta bir düzen mi yoksa bir düzensizlik mi kurmak istiyor?

Robert Kurz: ABD'nin sadece Irak için değil, dünyanın Irak dışında kalan kısmı için de hiçbir stratejik gelecek tasarımı bulunmuyor. Elinde yüksek teknolojiye sahip askeri mekanizmasından başka kullanabileceği bir şey olmadığından, kendi sisteminin dünya çapındaki krizine karşı, ileriye doğru askeri bir kaçış yaparak tepki veriyor. Belki daha sonra İran'a Suriye'ye, Kuzey Kore'ye ve diğer ülkelere saldıracak, ama bunun sonucunda ancak Pirus zaferi kazanabilir. Çünkü ABD'nin toplumsal anlamda; ideolojik sayıklamalar ve siyasi hayaller dışında, insanların önüne koyabileceği, onlara sunabileceği tatmin edici hiçbir şey yok. Modern siyasi ve hukuki sistem, ancak dünya pazarındaki rekabet kabiliyetinin varlığına ve devamına uygun olduğu ölçüde varlığını sürdürebilir. Bu özelliğin -Üçüncü Endüstri Devrimi'nin şartları altında- sönmeye başladığı yerlerde, Batı matrisine/sistemine uygun siyasi ve hukuki yapılanmalar ya bozuluyorlar ya da hiç kurulamıyorlar.
Irak'ta, rekabet kabiliyetine sahip kapitalist bir üretim sisteminin kurulması için yatırım yaparak bunu finanse edebilecek tek bir Allah'ın kulu yok. Yalnız petrol endüstrisinin işler duruma getirilebilmesi için bile devasa yatırımların yapılması gerekiyor -kionun da pek olanağı yok. Irak'a yapılan askeri saldırı, bu ülkenin bakımsız altyapısını tıpkı Yugoslavya'da olduğu gibi, daha da bozdu. Üstelik Irak'da şimdi adını burada anmaya deyecek bir “yeniden inşa” çalışması da görülmüyor. Herhangi bir perspektiften yoksun Batılı kriz sömürgeciliği, işgal ettiği ülkeleri ve bu ülkelerin halklarını ne yapacağını da bilmiyor. Halklara, daha da büyütüp sonsuzlaştırdığı bir kaos ortamı, şiddet ve yoksulluktan başka Bir şey sunamıyor. Başını ABD'nin çektiği Batı, 'meta/mal üreten' sistemin artık tarihi sınırlarına dayandığını ve insanlığın ezici çoğunluğunun, dünya pazarınınkriterlerine göre yaşayamayacağı gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bu bağlamda, onlar için bir “getirisi” olmayan bazı Yer altı kaynaklarını da (yüksek maliyeti nedeniyle) kullanmayıp kapatıyorlar. Batı'nın içine düştüğü bu zor durumun, askeri yöntemlerle bertaraf edilmesi mümkün değil. Irak'ın ABD tarafından işgali, sırf bu nedenle, gelecekteki olası benzeri girişimlerde görüleceği gibi başarısızlığa uğrayacaktır.
Kriz bölgelerinde Amerika'nın militarist ve işgalci politikası, sadece önemsiz bir siyasi ve sosyal azınlığı kendine dayanak olarak alabilir. Bu azınlık esas itibariyle kriz bölgelerindeki üst ve orta tabakanın artıklarından, “Jeunesse doree”* tipi, Batı'da Batı tipi bir öğrencilik dönemi geçirmiş olanlardan ve belki ülkelerinin Amerikan işgaline uğramasını umut edenlerden oluşuyor. Bunlar, toplumsal 'gelişim süreci'nin olumlu istikamette seyredeceğine artık inanmıyorlar. Bu yüzden de, içine doğru patlayarak küçülmekte olan dünya pazarında Batılı tüketim ürünlerinden/hizmetlerinden paylarına düşeni kaybetmemek, onları korumak istiyorlar. Bu istekleri elbette bir hayalden ibarettir. Globalleşmenin “Jeunesse doree” takımı her yerde, hatta Batı'da da var.Bunlar, morali bozulmuş bir enlektüel tabakanın sosyal ve ekonomik sefaletine işaret etmek bakımından, sadece bir dipnot olmak değeri taşıyorlar.

Soru: Amerikan entelektüelleri 11 Eylül'den sonra, kendisine “Başkanımız” diye hitap ettikleri George W. Bush'u “terörizme karşı savaşında” desteklemek amacıyla ortak bir bildiri yayımladılar (“What we're fighting for: A Letter from America”). Orada şöyle bir cümle de var: “Doğayla ilintili insan haysiyetinin en açık siyasi ifadesi, demokrasidir.” Amerika'nın “Batılı Değerleri” gerçekten de evrensel değerler mi?

Robert Kurz: Kendi sisteminin ürettiği dünya krizinden -ileriye doğru- askeri yöntemler kullanarak kaçışı, ileriye doğru ideolojik kaçışıyla tam bir uyum içinde ABD'nin global koruması altındaki Batılı evrenselcilik (Universalismus/universalism), bugün de sermayenin değerlendirilmesiyle ilgili bir şey. Kapitalizmin bütün dünyaya yayılmasıyla orantılı olarak evrenselleşti. Böylece evrenselciliği ideolojik anlamda savununların iddia attiği gibi, tarih ötesi bir gerçekliğe sahip değil; tam tersine, belli bir tarihsel dönemin, kapitalizm çağının tarihi ile sınırlı. Tabii evrensellik, insanlara uğur ve mutluluktan başka herşey getirdi. Evrensellik, dünyaya muazzam bir sefalet getiren sosyal zorunluluklar ve iktidar sistemi anlamına gelmektedir. Ve her zaman, insanların diskalifiye olmaları anlamına gelmiştir.Kapitalist kriterlere göre bir şekilde yetersiz sayılan insan kitleleri, diskalifiye oup sistemin dışında kalıyorlar. Kendi kriterleriyle değerlendirdiğinizde evrenselcilik kocaman bir yalandır.
Eğer burada İnsan Hakları'ndan da bahsedeceksek, önce insanın toplumsal tarifini sorgulamalıyız. Kapitalizmin, bir insanı hukuki anlamda “birey” sayması için, o insanın satabilecek bir şeyinin olması ve mal/hizmet satın alabilecek durumda biri olması gerekir. İnsanın bu kabiliyeti de -prensip itibariyle- o kişinin iş gücünün, sermaye değerlendirme sistemine uyarlanıp uyarlanamadığına bağlıdır. Oysa bugün gittikçe artan sayıda insan -hatta Batı'da bile- bu sistemin dığında kalıyor. Sistemin sessiz mantığına göre bu insanlar, insan olmanın bütün özelliklerini taşımıyorlar ve son tahlilde insandan sayılmıyorlar.

Soru: Amerikalı entelektüellerin bildirisindeki “Demokrasi” hakkında neler söyleyeceksiniz?

Robert Kurz: Benzeri şeyler demokrasi için de geçerli. Burada sözünü ettiğimiz şey (demokrasi); toplumun bireylerinin biraraya gelerek, toplumun kaynaklarının doğru şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında karar verdikleri bir kurum falan değildir. Bu kararları verme hakkı, kör sürecin mekanizmaları tarafından ve pazarın -bugünkü şekliyle dünya pazarının- sosyal duyarlılıktan yoksun kriterleri tarafından toplumun elinden alınıyor. Demokrasi en başta, pazardaki rekabetin sonuçlarını düzenliyor. Aslında o, rekabetin öznelerinin düzenlenmesi demek oluyor. Bu yüzden demokrasi aygıtı aznı zamanda bir sınırlandırma, baskı ve tehdit mercii olma özelliği de taşıyor. Rekabet kabiliyetine sahip olmayanlar için demokrasi zaten anlamsız hale geldi. Sistemin dışında kalan kişilerin başına gelenler, sistem dışında kalan ülkelerin de başına geliyor artık. Dile getirilmeyen tüm bu insanlık karşıtı/düşmanı sonuçlar karşısında Batılı “demokratik” entelektüeller susuyorlar, bütün bunları görmezden geliyorlar.

Soru: Dünyanın tamamına aynı ekonomik düzeni (serbest piyasa kapitalizmini) aynı devlet biçimini (ulus-devlet, cumhuriyet vb.) dikte etme cüreti nereden geliyor? En ücra köşesine kadar dünyanın her yeri ve bütün insanlar birbirine benzeyince; Tibetli lamalar, Eskimolar ve Amazon yerlileri bile takım elbise giyip çizgili kravat takınca, Amerikalılar daha mı mutlu olacaklar sizce?
Robert Kurz: Kapitalizm, insanların ihtiyaçlarını dikkate almayan, irrasyonel bir; 'paranın durmaksızın daha fazla paraya çevrilmesi' olayıdır. Paranın birikimi işlemi, totaliter özellikler taşır ve yanıbaşında başka bir toplumsal şekillenmeye tahammül edemez. İşlem bu yüzden yayılıp genişlemeye yatkındır ve çoktan bir dünya sistemi haline gelmiştir. Dünyadaki bütün ülkeler, bütün kültürler, bütün insanlar, sermayenin aynı toplumsal şekli içinde yeralıyorlar. Bütün toplumsal varoluş biçimleri -buna rağmen- birbirinin aynı değildirler. Fakat asıl fark sermayenin global şekli dahilinde, kültürel değil ekonomiktir, kazananlarla kaybedenlerin arasındaki farktır, fakirlerle zenginler arasındaki farktır, gelişme ile “geri kalmışlık” arasındaki farktır.
Üçüncü Endüstri Devrimi'nin ardından, yeni dünya krizi şartları altında 'kaybedenler' ve 'fakirleşenler' kitlesi öylesine büyüyüp çoğaldı ki, artık koca koca ülkeler ve dünyanın çeşitli bölgeleri, kapitalizmin kendini kopyalayarak yeniden üterme özelliğinin dışında kalmaya başladılar. Ve kriz, bizzat Batı'nın içine kadar girip yayıldı.
Şimdi bu durumda ortaya, krizi -yanlış- bir kültürcü açıklamayla aşmaya çalışanlar çıktı. Kültürcü eleştiri, siyasi-ekonomik sermaye ilişkilerine ve onun şekillerine değil de güya “yabancı” saydığı bir başka kültüre yöneliyor. Oysa Batı'nın 'Kültür emperyalizmi'nin özü, kapitalist üretim şeklinin global bazda kabul ettirilmesinde yatar; dinsel tasavvurlarda değil, giyim tarzında da değil. Tibetliler, Amazon yerlileri ve diğerleri, dünya pazarında giderek daha da sefil durumlara düştükten sonra, geleneksel kıyafetlerini ve törenlerini geri alsalar bunun ne kıymeti olabilir?
Kapitalizm öncesi kültürler sanki hiç bozulmamışlar da, sadece dış görünümleri Batılı yaşam biçiminden etkilenmiş gibi yapamayız. Kapitalistleşme süreci yüzyıllardır devam ediyor. Dünyada bakir kalmış saf, yerel/yerli kültür diye birşey kalmadı. Tam tersine, kültüreli dinsel ve diğer özellikler, olumsuz anlamda evrensel kapitalizmin üzerini örterek ona folklorik parlak bir cila oluyorlar. Bugün ilan edilen neo-etnik, neo-aidiyetçi, neo-dinsel kimlikler; bütün bunlar yapay, sentetik bir gelişmeden başka bir şey değiller. İnsanların krizde hayatta/ayakta kalma dürtüsünden doğmuşlardır. Ayrıca bu kimlikler insanlara, kapitalist yoldan kapitalist metodlarla sunuluyorlar. Kapitalizmden kurtulmuş bir insanlık, kuşkusuz birçok pozitif şeyi, modern çağ öncesindeki Avrupa dışı gelenekleri benimseyebilir; ama mecburen içinde yeralmak zorunda kalacağı (dinsel ve etnik bazda) kapalı toplumlara ve cemaatlere artık geri dönemez.
Paranın belirlediği soyut evrenselliğin karşısında kültürel farklılık, başka bir şekilde yeniden keşfediliyor: eski donuk kültürel kimliklerin ötesinde, mesela dünyanın her köşesinde kitleler halinde yaşayan göçmenlerin şahsında. Kültür, zaten her zaman karışım demektir. Kapitalizm ve Batı sonrasının toplumunda kültür, gezegeni gerçek anlamda kapsayan bir ölçek kazanacaktır.

Soru: Dünyanın tamamını kaplayan veya kaplamayı hedefleyen kapitalizm/sosyalizm gibi sistemler, aynı kaynaktan, 'Aydınlanma' düşüncesinden doğdular. Global kapitalizm tahminlerden çok daha hızlı bir şekilde son sınırlarına ulaştığına göre, 'Aydınlanma' düşüncesi, kapitalizm ve sosyalizmden sonra yeni üçüncü bir global sistem doğurabilecek kadar genç mi?

Robert Kurz: Batılı Aydınlanma, insan aklının zaferi değildir. Bilakis; Batılı Aydınlanma, sermayenin yıkıcı aklını “akıl” ilan etmiştir ve topyekün rekabetin sivil öznesine, felsefi anlamda meşruiyet kazandırmıştır. Aydınlanma, dini tek tek kişilerin “özel meselesi” haline getirdi. Bunun nedeni; sermayeyi, sekülerleştirilmiş bir din haline getirmesidir -'soyut çalışma/iş' dini haline getirmesidir. Adına 'ölü iş'** dediğimiz 'Para', Batı'nın içkin/dünyevi tanrısıdır. Şimdiye dek görebildiğimiz kadarıyla sosyalizm, kendi kendisini tasdik etmek amacıyla Aydınlanma'ya dayanıyordu. Çünkü sermayenin -yani 'meta/mal üreten' sistemin- modern şekillerini aşamamıştı. Sosyalizm, dünya sermayesinin olgunlaşmış krizlerinden birinin ürünü bile değildi. Onun yerine, dünya pazarının taşrasındaki 'gecikmiş modernleşme'nin bir ürünüydü. Sosyalizm bu yüzden, milliyetçi bir örgütlenmeydi aynı zamanda. Aynı nedenle, sosyalizmin dini de 'soyut çalışma/iş' idi. Para faktörünü kullanarak pazarı daha farklı bir şekilde şekillendirmek ya da ayarlamak istiyordu. Ama günümüzde, Üçüncü Endüstri Devrimi'nin yaptığı hamle karşısında -ve sadece kapitalizmin değil, Batı'nın sahte aklı ve sahte birey/özne formu karşısında- tükendi. Bu saydığım nedenlerden dolayı, Aydınlanma düşüncesinden, insanların özgürlüğünü ilgilendirecek yeni bir perspektif çıkmaz. O da, bizzat 'meta/mal üreten toplum'a uygun parçalardan biridir ve bunların radikal bir şekilde topyekün eleştirilip aşılmaları gerekmektedir.
Burada asıl sorulması gereken soru, Aydınlanma'ya yöneltilecek eleştirinin nasıl formüle edileceğidir. Aydınlanma'ya karşı birçok ses yükselebilir, ama asıl önemli olan, gezegeni kapsayan ortak bir hareketle, şu “Modern” denen şeyin aşılmasıdır. Bu hareketin başarılı olabilmesi için, tıpkı krizdeki sermaye gibi uluslarüstü bir karaktere sahip olması gerekiyor. Aydınlanma'yı, tarihi bakımdan geleceğe açık olan alanda ileriye doğru yarıp çıkmak gerekiyor. -Gerici bir manevrayla, zamanda geriye doğru gidip geçmişe dönerek değil. Şimdilik bütün dünyada, geriye dönük hareketler yükseliyor. Dine sığınma olgusu Batı'da da mevcut. Dinin bize dünya hakkında söylemeye devam edebileceği şeyler konusuna gelince: Dinler, toplumsal alanda, artık geri gelmeyecek olan tarım kültürlerinin ürünleriydiler. Öyleyse dinler, bugünkü sosyo-ekonomik krizin aşılmasına fazla katkıda bulunamazlar.
Sermayenin çeşitli biçimlerine karşı; ayrıca insan kaynakları, doğal kaynaklar ve toplumsal ilişkilere yaklaşım konusunda yeni alternatifler geliştirilmediği sürece, kolaya kaçan kültürcü eleştiriler, tıpkı eski sosyalistlerin eleştirileri gibi önemsiz/hükümsüz olacaklardır. Böylece Max Weber'in dediği gibi, önce Batı'nın kurduğu 'demir kafes' içinde hapsolup kalacaklardır. Örgütlü sadakalarla/bağışlarla, kapitalizme alternatif olunamaz. Üçüncü Dünya'daki neo-dindar konjonktür; dünyanın sermaye tarafından ekonomik misyonerlik faaliyetine nasıl maruz kaldığı olgusunu gözardı ettiği sürece inandırıcı olamaz. Kapitalizmin ve dünya pazarının insanlara sunulma şekli, ancak bütün insanlığın devrimci çabasıyla aşılabilir.

* Bol paralı hedonist gençler anlamında. Fransızca, 'Yaldızlı Gençlik'
** Karl Marx, yazdığı 'Kapital' adlı kitabının birinci cildinde 'Ölü iş'i (Almanca: 'Tote Arbeit'), ücretli çalışmanın paraya dönüştürülmüş hali, yani 'Kapital' haline gelmiş hali anlamında kullanır.

Mart 2004 yılında Yarın dergisinde yayımlanmıştır.
... SELÇUK SALIH CAYDI

http://konstantiniye.blogspot.com/2010/08/abdnin-ve-reel-kapitalizmin-olmayan.html

İsyancı Tarikat: Yunanistan'ı savaş alanına çevireceğiz
24 Ağustos 2010
Yunanistan da geçtiğimiz 19 Temmuz günü gazeteci Sokratis Gioliasın öldürüldüğü saldırıyı üstlenen İsyancı Tarikat isimli sol grup, yeni saldırlar düzenleyecekleri ve turizmi hedef alacakları tehdidinde bulundu.

Yunanistan’da geçtiğimiz 19 Temmuz günü gazeteci Sokratis Giolias’ın öldürüldüğü saldırıyı üstlenen İsyancı Tarikat isimli sol grup, yeni saldırlar düzenleyecekleri ve turizmi hedef alacakları tehdidinde bulundu.

19 Temmuz’da Atina’nın bir banliyösünde gazeteci Sokratis Giolias’in öldürüldüğü saldırıyı üstlenen İsyancı Tarikat isimli sol rubun yedi sayfalık açıklaması merkez sol gazete olan Ta Nea’da yayınlandı. Aynı grup Haziran 2009’da Atina’da bir antiterör polisini de öldürmüştü.

Daha fazla polis, gazeteci ve cezaevi yönetimi üyelerini hedefleyecekleri tehdidinde bulunan örgüt, “Turistlerin Yunanistan’ın artık kapitalizmin bir sığınağı olmadığı anlaması gerekiyor. Yangınlar, sabotajlar, şiddetli eylemler, bombalı saldırılar ve cinayetlerle devrimci savaş alanına dönüştüreceğiz (…) Demokrasinize karşı savaş halindeyiz” dedi.

İsyancı grup Şubat 2009’da başkent Atina’da polis karakoluna yönelik bir saldırı ile ismini duyurmuştu. Bundan birkaç hafta sonra bu kez maskeli silahlı iki kişi Atina’nın güneybatısındaki bir televizyon kanalının bürolarına yönelik ateş açmıştı.

Temmuz’da öldürülen 37 yaşındaki gazeteci ise Yunanistan’da 20 yılı aşkın bir süredir öldürülen ilk gazeteci olmuştu. Gazeteci evinin önünde 16 kurşunla öldürülmüştü.
Kaynak: ANF NEWS AGENCY

İbrahim Karagül
Bir yandan sel, diğer yandan ABD vuruyor

Bir ülke düşünün... 17 milyon insan çok büyük bir felaketten doğrudan etkilenmiş. Hayatını kaybedenlerin dışında çok sayıda kayıp var. On binlercesi evsiz kalmış. Evler, köyler harabeye dönmüş, ülkenin beşte biri sular altında. Merkez yönetim çaresiz, dünyadan gelen yardımlar yetersiz. Hele bu Ramazan ayında, Müslüman dünyanın dayanışma iradesi son derece cılız.

İktidardaki koalisyonun bir ortağı askerlere darbe çağrısı yapıyor. "Vatansever generaller, gelin bu işe bir el koyun" diyor. "Yoksa yolsuzluk ve çaresizliğin önünü alamayacağız" diyor. Siyasi cepheler birbirine düşmüş, kıyasıya bir çatışma. 180 milyonluk o ülkede, felaketten etkilenenler, mağdur olanlar, "devlet nerede, giyebileceğim bir tişörtüm bile kalmadı" diye haykırıyor. Etnik, dini, mezhebi farklılıkların "birilerinin" sinsi çalışmalarının da etkisiyle keskin bir ayrışmaya, çatışmaya dönüştüğü ülkede, bazı çevreler halka isyan çağrıları yapıyor.

İnsanlar sel felaketiyle boğuşurken, kayıplarını ararken, evlerinin enkazında çaresizlik içinde ağlarken, ülkedeki ABD askeri üslerinden birinden kaldırılan insansız hava aracı, bir köy evini bombalıyor. Çocuklar ve kadınlarla dolu evden 20 ceset çıkarılıyor, 13 de yaralı.

Büyük felaketle yüzleşen ülkede, acımasız bir iç savaş daha doğrusu iç savaş çıkarmak isteyenlerin "terörle mücadele" adı altında Pakistan halkına karşı yürüttükleri kıyım da devam ediyor.

ABD için, müttefikleri için, dengesini kaybetmiş yöneticiler büyük felaketten çok daha öncelikli bu savaş. Washington Güney Asya'ya yönelik emperyal çıkarları için dizayn yapıyor, Pakistan yönetimindeki bazı figürler de ABD'nin gözüne girmek ve politik gelecek elde etmek için kendi insanlarına karşı yürütülen savaşa ortak oluyor. Ve dünyaya; kötü insanlara karşı, insanlığı tehdit edenlere karşı mücadele verildiği yalanı yutturuluyor.

Kimin umurunda 17 milyon insanın içinde bulunduğu durum! Rejimlerin, yöneticilerin, siyasi örgütlerin, iktidarı elinde tutanların saptığı nokta, dengeyi kaybettiği nokta burası işte. Bu noktadan sonra hangi halk böyle bir yönetime güven duyabilir, saygı gösterebilir, itaat edebilir?

Bu vahim tablo gözümüzün önündeyken Washington yönetimi şu açıklamayı yapıyor: "Pakistan, sel felaketine karşı teröre karşı savaşa devam edecek." Bu yönde Pakistan yönetimine baskılara devam edileceği söyleniyor.

Bu halde bile, o ülke için öncelikli konu terörle mücadele. Milyonlarca insan, ülkenin beşte birini kaplayan sel sularının Umman Denizi'ne bir an önce çekilmesi için dua ederken, ellerinden başka bir şey gelmezken, ABD müttefikleri o ülkede terörle mücadele yapıyor!

Kimin terörü bu? Pakistan'ın mı? Asla!... ABD'nin, Anglo-Amerikan cephenin Güney Asya'yı kontrol etmesine yönelik hesapların terörü. O ülkenin nükleer silahlarını tehdit görenlerin terörü.

Pakistan yöneticileri için iki seçenek var. Ya Amerika diyecekler ya da Pakistan!
Yenisafak

DEMOKRASİ İÇİN YETMİŞ MİLYON SOPA!
29.08.2010
Dün AKP’nin anayasına “Yetmez ama Evet” diyen devrimci(!) ve sosyalist(!) gruplar İstiklal caddesindeydi. “Yetmez ama Evet” eylemini düzenleyenler eylemin ardından İstiklal Caddesi’nde “hayır” kampanyası düzenleyen TKP üyelerine polislerin gözleri önünde saldırdı.

Dün yaşananlar ilk saldırı değildi. “Hayır” kampanyası yürütenlere yapılan saldırılar son dönemde sistematik hale geldi.

Son dönemde dikkat çeken saldırılar şöyle:

Tarih:31 Temmuz 2010

Kayseri’de dükkanının camına Hayır yazıp 22 Temmuz 2010 tarihi Yeniçağ gazetesini asan esnaf karakola çekildi.

Tarih: 8 Ağustos 2010

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın referanduma ’Evet’ mitingi için geldiği Afyonkarahisar’da İşçi Partililer (İP) miting sonrası ’hayır’ pankartı astı. Asılı pankartı başbakan korumaları ile emniyet güçleri bulunduğu yerden indirdi. İP üyeleri polis tarafından gözaltına alındı.

Tarih:9 Ağustos 2010

12 Eylül’de düzenlenecek referandum çalışmaları kapsamında stand açmak için başvuruda bulunan TKP, İstanbul Valiliğinin yasaklamasıyla karşılaştı. Valilik, gerekçe olarak standın “vatandaşın oyunu etkileyecek” olmasını gösterdi. TKP, karar “yandaş Valilik” örneğidir dedi.

Tarih: 12 Ağustos 2010

Muğlada refarandum için 'hayır' çalışması yürüten TKP'li öğrenciler polistarafından keyfi bir şekilde gözaltına alındı.

Tarih: 12 Ağustos 2010

DSP İstanbul İl Kadın Kolları’nın Adalar’da düzenlediği referandumda ‘Hayır’ kampanyasına polis müdahale etti.

Tarih: 16 Ağustos 2010

CHP Antalya İl Örgütü tarafından bastırılan "referanduma hayır" el ilanlarını dağıtan kadınlar gözaltına alındı.

Tarih: 19 Ağustos 2010

Çorum’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çocuklara oyuncak dağıtmak amacıyla otobüsü durdurduğu esnada ‘referanduma hayır’ diye bağıran 3 kişilik grup polis tarafından gözaltına alındı.

Tarih:21 Ağustos 2010

AKP'li Pendik Belediyesi'nin zabıtaları Pendik pazarında refrandum çalışması yapan TKP üyelerine saldırdı.

Tarih: 24 Ağustos 2010

İstanbul Perpa’da referandum kampanyası dahilinde “hayır” bildirisi dağıtan ÖDP’liler polis saldırısına uğradı. Saldırı sırasında sivil bir polis, ÖDP’lilere silah çekti.

Tarih: 27 Ağustos 2010

Mersin’de 12 Eylül’de yapılacak referandumda “Hayır” çalışması yürüten Halkevleri üyesi gruba AKP’liler sopalarla saldırdı.
Odatv.com

ATIM KADAR DİNDAR DEĞİLSİNİZ
Mümtaz İdil
30.08.2010

Bir anda kendimi Muharrem İnce, Kemal Ateş, Deniz Baykal, Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu, Oktay Vural, Kemal Anadol vb... Yani “dokunulmazlığı” olan bir milletvekili olarak gördüm.

“Lacilerimi” çektim, arabama atladığım gibi TBMM’nin ön kapısından hışımla içeri girdim.

Arabamın kapısını da aynı hışımla sertçe kapattım.

Kararlıydım... Aklımda olanı mutlaka kürsüye çıkıp söylemeliydim.

Öyle ya, hırsızlık yapsan da, dolandırıcılık yapsan da, kalpazanlık yapsan da nasılsa dokunamıyorlar; konuşunca da dokunamazlar herhalde...

Doğrudan genel kurul salonuna daldım...

Başkan’dan izin istedim. Soluk soluğa olduğumu ve heyecanımı görünce izin verdi.

Kürsüye telaşla ve coşkuyla çıktım...

Ve şunları söylemek istedim...

“...Oturumunuzu sonlandırmaya geldim,

Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim,

Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!!

Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar,

ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar,

birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok?

Atım kadar bile dindar değilsiniz!

Altın sizin yeni Tanrınız olmuş!

Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı..

Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!

Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız.

Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı!

Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.

Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.

Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!!!

Acele edin rüşvetin köleleri!

Acele edin, gidin!

Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..”


Diyemedim...

Korktum da denmez, ama diyemedim...

Benim yerime General Oliver Cromwell, 20 Nisan 1653’de söylemiş zaten.

Hani, tekrar olsun istemedim.

Yoksa derdim... Billa derdim, valla derdim...

Odatv.com

Mezbahanın Ön Odası: Habertürk
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat

4 Nisan 2007 tarihinde, yine bu sütunlarda "İneğin Yalakası Kasabın Bıçağını Yalar" diye bir yazı yazmış ve şöyle demişiz:

"İneğin yalakası kasabın bıçağını yalarmış. Tahmin ettiğiniz gibi o "inek" Sabah gazetesi oluyor...

Sen hükümete o kadar yalakalık yap, yine de el konulmaktan kurtulama..

Daha üç gün önce Sayın Başbakan, Sayın Turgay Ciner ve Sayın Fatih Altaylı "temiz internet" kampanyası töreninde ne kadar da samimi pozlar vermişlerdi oysa...Gören de bu yol arkadaşlığının bir ömür boyu süreceğini zannetti. Tam bir "Beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkısı fotoğrafıydı...İşin iç yüzü öyle değilmiş demek ki...

Biz, Aydın Doğan'a Başbakanlık'ta nasıl ayar verildiğini yazdığı için başı ağrımış bir gazeteciyiz... Eylül ayında gerçekleşen bu davetten bir kaç gün sonra Turgay Ciner de Başbakanlığa çağrıldı ve bir de baktık ki meşhur "POAŞ'da vergi kaçağı" haberini Sabah gazetesi patlatmış!

Teşbihte hata olmaz, yakın tarihimizin en başarılı "İti ite kırdırma" operasyonuydu. Helal olsun o AK Parti hükümetine!"

......

Sabah gazetesine TMSF tarafından aniden el konulduğunda "büyük gazeteci" Fatih Altaylı, önce bu durumu normalmiş gibi karşılayıp istifini hiç bozmadı. Oysa, dilinden "bağımsız gazetecilik" kavramını düşürmeyen haysiyetli bir insandan ne beklenirdi? Tabii ki derhal istifa etmek.

İstifa etmek ne kelime, arkadaş hâlâ koltuğunu koruyacağından emin bir şekilde, "TMSF yönetimi altında da bağımsız gazetecilik yapılabileceğini göstereceğiz" diye yazı yazdı.

TMSF yönetimi altında bağımsız gazetecilik?!

Tabii Altaylı, dünya basın tarihine geçmesi kesin olan böyle bir projeyi hayata geçirme fırsatı bulamadan genel yayın yönetmenliğinden alındı ve gazeteyle olan ilişiği kesildi.

"TMSF yönetimi altında da bağımsız gazetecilik yapılabileceğini göstereceğiz" atasözü, sadece Türk matbuat tarihine geçmekle kalmış bir atasözü değildir.

Fatih Altaylı, en az kendisi kadar" büyük" olan bu fikri, bırakın TMSF yönetimi altındaki Sabah gazetesinde, "gücü bağımsızlığında" sloganıyla yola çıkardığı Habertürk gazetesinde bile hayata geçiremedi.

Sadece şöyle bir fark oldu: kapı kulluğunda sınıf atladılar!. Artık TMSF'nin basın müşavirinden değil Başbakan'ın bizzat kendisinden ve Başbakan'a yakın bir takım adamlardan talimat alıyorlar.

Bu talimatların en sıradan olanı da herkesin bildiği gibi "Falancayı işe alın, filancayı işten çıkarın" talimatı.

"Tak" diye istenenler "şak" diye yapılıyor.

Yazdığı muhalif yazılardan dolayı Hürriyet gazetesinde barınamaz hale gelen Bekir Coşkun, tantanalı bir tanıtım kampanyası ile "gücü özgürlüğünde" bu gazetenin kadrosuna geçti.

Son günlerde kendisinden haber alınamıyor...

Medya kulislerinde dolaşan söylentilere göre Bekir Coşkun'dan referandum öncesi bir süre yazı yazmaması istendi. Coşkun da bunun üzerine izne ayrıldı. (Gazete yönetimi tarafından zorunlu izine çıkarıldığı duyumları da var).

Bu izin bir türlü bitmek bilmiyor. Kendisine ulaşıp "Abi ne oluyor? İzin dönüşü işe başlatılmayacak mışsın, doğru mu?" diye soranlar oldu. Bekir Coşkun, abartılı bir hayret nidâsı ile "Ne diyorsunuuuz? dedikten sonra "İlk kez sizden duyuyorum. Sağlık sebebiyle izne çıktım ben; gazete yönetimiyle hiç bir sorunumuz yok. Gözlerinizden öpüyorum" dedi ve telefonu kapattı.

Bekir Coşkun'un sadece yazarlık değil, tiyatro yeteneğinin de olduğunu şu meşhur aşçılı reklamda anlar gibi olmuştuk ama bu açıklaması üzerine görüyoruz ki kendisi en az yazarlık kadar tiyatro oyunculuğunda da başarılıdır.

Habertürk'e bir milyon dolar transfer ücreti karşılığında geçtiği konuşulmuştu. Muhalif gazeteci ve yazarların acından öldürüldüğü bir ortamda Bekir Coşkun için 1 milyon doları sağ cebinden çıkaranlar, transfer sözleşmesine, "İşten çıkarılma durumunda kamuoyuna açıklama yapılması veya gazete yönetimini suçlayıcı yaklaşımlarda bulunulması durumunda cezai şartların uygulanacağı" maddesini eklemeyi unutmamışlardır herhalde.

Demek ki hayatta "Bekir abileri" de susturacak meblağlar ve sözleşme maddeleri varmış...

(Ümit Zileli'nin de Kanaltürk'te yayınlanan "Ters Cephe" adlı programda Rasim Ozan Kütahyalı'nın karşısına "Pişekâr" rolünde çıkmasını "Haftada bir milyar veriyorlar, özel hayatımda sorunlar var ne yapsaydım yani.." şeklinde açıkladığını ve program aralarında Kütahyalı ile pek enseye tokat bir muhabbet içinde olduğunu da biliyoruz meselâ...)

"TMSF yönetimi altında bağımsız gazetecilik" sözünü tutamamanın mahcubiyetinden olsa gerek Fatih Altaylı, Türkiye'nin en çok okunan yazarları, işinde en başarılı muhabir ve editörleri "gücü özgürlüğünde" gazetesinde bir araya getirmek gibi bir hevese kaptırmıştır kendisini.

Bir koleksiyoncunun hırsını ve duygusuzluğunu taşır bu yüzden. Koleksiyonuna değer katacağını düşündüğü "parçaları" büyük paralar ve üst düzey yaşam vaatleri karşılığı satın almakta; sıkıldığında, istek geldiğinde veya o "parçanın" artık koleksiyonuna zenginlik katmadığını düşündüğünde kaldırıp çöpe atmaktadır.

Kıyım bir müddet sonra kıyıcıya zevk vermeye başlar. Seri katil psikolojisi gibidir. Kan içmeden duramaz hale gelirsiniz. "Gücü özgürlüğünde" gazete, henüz ikinci yılını tamamlamadığı halde, şimdiye kadar yüzlerce insan sudan sebeplerle işten atılmıştır. Habertürk'te hallen Hitler'in gaz odalarından bile daha sessiz bir kıyım makinası çalışmaktadır.

İşten çıkarmaların nasıl bir karar süreciyle gerçekleştiğini anlamak istiyorsanız, "Tarihin arka odası" adlı programa egemen olan o hastalıklı kişilik yapısını izleyin. Fatih Altaylı'nın etekleri altında yiyecek bulmuş bir kaç tipin gazeteciliğe, kültüre, insanlığa nasıl baktıklarını, nasıl yaklaştıklarını görün.

O megoloman, yarı cahil ve gaddar bir yaşlılığın psikoljisine teslim olmuş antikacının prorama katılanlara ve programın daimi üyesi biri kadın, biri erkek o iki zavallı şamar oğlanına neler yaptığını görün.

"Gücü özgürlüğünde" gazete, işte bu megoloman, gaddar ve ihtiyar antikacı ile Fatih Altaylı'nın "kankalığı" altında yönetilmektedir. Ellerinde viski kadehiyle personel dedikodusu yapmakta ve canları sıkıldıkça "bugün kimi atsak" diye kura çekmektedirler.

Kafa yordukları tek şey, "Nasıl yayın yapsak da, hükümete el altından yaransak; olmadı kendimize pazarlık alanı yaratsak" meselesidir.

"Bağımsız gazetecilik" görünümü verilmiş bir kaç yayınları da "vurduğun yerden ses gelir" mantığıyla yapılmış ve iktidarı pazarlığa zorlamayı amaçlayan yayınlardır. Devamının geldiğini göremesiniz. Vurup kaçarlar, istediklerini kopardıktan sonra da seslerini keserler.

E gazetecilik de böyle bir şeydir zaten. Uyanık olmak lazımdır. Pazarlık masasına otururken ceplerinde her zaman bir kaç adet yazar, çizer, muhabir vs. olsun isterler.

Çalıştıkları kurumlardan yüksek maaşlar karşılığı kopardıkları insanlar onlar için sadece bir "insan havuzudur". Kelle vermek icap ettiğinde o havuzda bir miktar alabalık bulunmalıdır. Siz bir kaç ay havuzda yüksek maaşınızla tatlı su balığı gibi yaşadıktan sonra kendinizi birden Taksim'deki çöp bidonlarından birinde bulursunuz..

Ve sesiniz soluğunuz çıkmaz nedense. Artık nasıl korkutulmuşsanız, başınıza geleni karınıza-kocanıza bile anlatamazsınız. Bekir Coşkun olsanız "Aaa!Valla sizden duydum" diye tiyatro oynamaktan başka bir şey gelmez elinizden.

Habertürk'te çalışan bir arkadaşınız varsa, eski kişiliğini nasıl terkettiğine, nasıl asosyalleşip ürkekleştiğine, selam vermekten, telefonda "alo" demekten nasıl korkar hale geldiğine dikkat edin. Yüksek maaş ve "buradan gidersen başka yerde iş bulamazsın" tehdidi altında köleleştirilmiştir bu insanlar.

İşte bu ahvâl ve şerait altında insanlar, şahsiyetlerini kaybetmekte, işten atılma korkusuyla ihtiyar antikacının ve "TMSF yönetimi altında bile bağımsız gazetecilik yapacağını "iddia eden şahsın çevresindeki tarihçi bozntularıyla, mankenciklerle, lüks fahişe kılıklı haber spikerleriyle vs iyi geçinme, onlara kendiierini beğendirme zilletine düşmüşlerdir..

Mezbahanın ön odasıdır Habertürk. Kesimi yapılacak gazeteciler önce buraya alınıp sağlık kontrolünden geçirilir. Tüyleri taranır, enseleri traş edilir. Bekir Coşkun gibi biraz besili olanlar daha geniş, ferah odalara alınır...

Sonra da boy sırasına göre bıçağın altına giderler. Etleri, açılışı Başbakan tarafından yapılan lüks AVM'lerde satışa çıkarılır...

Polisten Dayak Yiyen Öğrenci Konuştu
Polislerin müdahale ettiği öğrenci: Bize atılan dayak bile YÖK'ün kaldırılmasına yeter

Önceki gün Yıldız Teknik Üniversitesi'nin akademik yıl açılışında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü “Parasız Eğitim İstiyoruz” pankartıyla protesto eden ve polislerin sert müdahalesiyle gözaltına alınan İşletme Bölümü Öğrencisi Kader Meşe kötü muamelenin gözaltındayken de sürdüğünü söyledi. Kader Meşe, Beşiktaş Adliyesi'nde 6 saat süren gözaltı sürecini şöyle anlattı:

Gül protestosunda yaka paça gözaltı

“Bu insanlar kendi çıkarlarına uymayan her şeye saldırıyorlar. Bizlere, ilerici insanlara daha çok saldırıyorlar. Çünkü biz “Parasız eğitim istiyoruz” diyoruz. Anayasanın üç beş maddesini değiştirmeyle bu ülke demokratikleşti diyemezsiniz. Bu ülkede hala 12 Eylül anayasası devam etmektedir. Eğer demokratikleştiysek neden hala Ferhat ile Berna arkadaşlarımız içeridedir? Her şeyden önce YÖK'ün kaldırılması gerekiyor, üniversitelerin özerk hale getirilmesi gerekiyor ve eğitimin de parasız olmasının sağlanması gerekiyor. Protesto esnasında saldırdılar, göz altında da tokatla küfür yedim. Göz altında polisin ahlaksız küfürlerini duydum. 6 saat boyunca gözaltında tutulduk. Biz Cumhurbaşkanı'nın olduğu bir yerde pankart açtık. Bu onlar için yeterliydi. Sadece bu olanlar için bile YÖK'ün kaldırılması gerek.” aktifhber

AKP'NİN CIVALI ZARLA DÜŞEŞ ATMA YÖNTEMLERİ
Kıymet Nadir BİNDEBİR
20.11.2010
Tarikatların mürit devşirmek için kullandıkları teknikler: hipnoz, sub-liminal mesajlar ve NLP denilen 'nöro-linguistik programlama'dır. Etik olmayan, 'zihin kontrolu yoluyla davranışları değiştirme ve beyin yıkama' yöntemleri.
Fethullah Gülen, Adnan Oktar ve Scientology tarikatları, zihin kontrol tekniklerini en sık kullanan tarikatlardır (aslında bunlara 'tarikat' demek ne kadar doğru emin değilim. Tarikat dinsel bir çağrışım yapıyor. Oysa bunlar milyar dolarlara varan parayı yöneten çokuluslu çete-şirketler).

Hipnozu biliyorsunuz.

Sub-liminal mesajlar: Kulağın duyma eşiğinin altındaki bir frekanstan dinletilen, 'zihnin bilinçli olarak algılamadığı ama verilen telkini duyanın, tercihlerini, iradesini yönlendiren sesli (audio) mesajlar'dır. (Bunun bir de super-liminal mesajı var ki isim babası Bart Simpson'dır. Etki altına alınmak istenilen kişinin kulağına "En az 3 çocuk doğurrrr ulann!", "Bana HAYIR diyenin anasını avradını memleketten gönderirim! EVET diyeceksin lann!" şeklinde, bağırarak emir kipinde verilen mesajlardır.)

Nöro-linguistik programlama NLP'de telkinler, talimatlar katmanlar halinde cümlenin içine yerleştirilirek kişinin davranışları manipüle edilir. İnternette birkaç yüz dolara 9 günde diplomasını veren var.

NLP tekniğine göre hazırlanan posterler, "göze uygun yerleştirme" (proper eye placement) yöntemiyle düzenlenir. Duygulara hitap eden her mesaj ve geleceği temsil eden semboller sağ alt bölümde yer alır (AK Parti). Geçmişi hatırlatması istenen mesajlar sol üste yerleştirilir (bu posterde ay-yıldız). Sol alt köşe ise sezgilere, içgüdülere hitap eder.

Size "Hayalinizdeki evi gözünüzün önüne getirin" dersem, solak değilseniz kendinizi sağ üst köşeye bakarken bulursunuz. İnsan geçmişi, şimdiyi, geleceği ya da duyguları zihninden geçirirken gözü farklı noktalara bakar. Beynin sağ ve sol yarımküresinin hangi duyguları, davranışları yönettiği bilinir, zihin haritası çıkartılarak verilecek mesajlar, yazılar, resimler zihnin sorgulamadan algılayacağı şekilde yerleştirilir. NLP, Scientology'nin sık kullandığı zihin kontrol yöntemidir.

Şimdi size, 90'lı yıllarda, sırf meraktan Fethullah'ın Işık Evleri'nden birine giden bir arkadaşımın başından geçeni anlatacağım.

Şöyle anlattı;

"Oldukça yakışıklı bir adam sandalyede oturuyor. Müritler yerde. Ben de yere oturdum. Önce o adam uzun bir konuşma yaptı. Sonra soru-cevap faslına geçildi. Biri soru soruyor, biri cevap veriyor. Bu soru sorma-cevap vermenin ritmi gittikçe hızlandı. Öyle hızlandı ki, ne soruları ne cevapları takip edemez oldum. Beynim uyuştu. Üzerime bir ağırlık çöktü, kendimden geçmişim. Sabah 6'da tanımadığım bir odada, bir yatakta uyandım. İlk aklıma gelen şey tecavüze mi uğradığımdı. Giyiniktim, tecavüz ihtimalini düşündürecek birşey yoktu. O odaya nasıl gittim ya da götürüldüm hiç hatırlamıyorum. Odada telefonu görünce hemen aklıma annemi aramak geldi (henüz cep telefonu o kadar yaygın değil KNB). Aradım dedim ki; 'Anne ben bugünden itibaren başımı örtmeye karar verdim. Seninde kapanmanı istiyorum.' Bunu neden dedim, neden böyle düşünebildim hiç bilmiyorum."

Evet, arkadaşım aynen böyle anlattı. Bir daha tarikat evine uğramadığı, bilinçaltına yerleştirilen telkinler pekiştirilmediği için o kız türbanla kapanmadı.

Şimdi şu soruma cevap verin: Bu kız üzerinde hangi zihin kontrolü tekniği uygulanmış olabilir? Hipnoz mu? Sub-liminal mesajlar mı? NLP mi? Yoksa belli dozda hepsi mi?

İzmir'de Abdullah Gül'ü protesto eden 2 üniversite mezunu işsiz genç kızı hatırlayacaksınız. O kızın bir yılda nasıl bir değişime uğrayıp da 3 çocuk doğurmaya, isimlerini Recep, Tayyip, Abdullah koymaya karar verdiği sorusuna mantıklı bir cevap verebilmiş miydiniz?

İzmir diyoruz, sadede geliyoruz. Haber şöyleydi: (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16144177.asp)

"İzmir'de AKP Kadın Kolları Konak İlçe Başkanlığı'na kişisel gelişim uzmanı Sevim Tozan atandı. Tozan, İzmirli kadınların 'yaşam tarzı endişeleri'ni iletişimle giderecek. AKP oylarının düşük olduğu ilçelerde ofis açacak, 'Gelin tanış olalım' toplantıları yapacak. NLP eğitimi almış olan Tozan, yüzde 42'yi NLP (nöro linguistik programlama) metoduyla ikna ederek, AKP'den nefret duygularını silecek. 'Yol yoksa açacağız' ve 'anahtara uygun kilit' sloganlarını benimseyen Tozan, partiye karşı en yüksek direncin olduğu Alsancak, Güzelyalı gibi semtlerde ofis açacaklarını... "

AKP'li Sevim Tozan'ın kullandığı o sloganlar kimin biliyor musunuz, Scientology'nin.

1994 belediye seçimlerinden 2010 referandumuna kadar, her seçimde hileli zarla düşeş atmaya alışmış AKP, Yargı'yı da ele geçirmiş olmanın rahatlığıyla, kullandığı etik olmayan teknikleri açıklamakta sakınca görmüyor.

AKP'nin 'ikna' ve 'irşat'tan kast ettiği, tarikat çetelerinin kullandığı zihin kontrol yöntemleriyle seçmen davranışlarını değiştirmektir. AKP, medyayı ele geçirerek, baskılayarak 'bilgi' kontrolünü eline geçirmiştir. Şimdi Türk halkının davranışlarını, düşüncelerini ve duygularını kontrol altına alıp manipüle etmektedir.

NLP, hipnoz gibi yöntemlerin 'ikna'dan farkı şudur: İkna bir sanattır, etik bir yöntemdir. İkna edilmeye çalışılan bireyin zihni kendisini savunabilir durumdadır. NLP ve hipnozda ise insan zihni savunmasız, dirençsiz bırakılarak mesaj-telkin direkt zihine pompalanır.

Daha önce silme başka partiye oy veren köylerin, bir anda nasıl olup da sandıktan 'tulum' AKP çıkarttıkları sorusunun cevabı,

Bay Recep'in ekranlardaki 'üstün hitabet' yeteneğinin(!) sırrı hipnoz, sub-liminal mesajlar ve NLP tekniğindedir.

Eski bir Fethullah müridi, Utah Üniversitesi Profesörü Hakan Yavuz, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü 'Türkiye'de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor' diye açıklıyor. Bu saptamada, Fethullah tarikatının ve islamcı bir parti görünümündeki AKP'nin Scientology'le yakınlığına da bir gönderme olduğunu sanıyorum. (Scientology ile Fethullah tarikatının ortak noktası CIA tarafından korunup kollanmak. Her ikisi de işletmecilik, pazarlama, teknoloji pazarlama gibi hizmet sektörleri ile ilgileniyor. Kendileriyle irtibat kuran herkesle mutlaka iletişime geçiyorlar. Çok sayıda örgüt ve gruptan oluşan küresel şebekeler.)

2011 seçimlerine kadar AKP,

Zihni savunmasız bırakan yöntemlerle insan aklını, iradesini, davranışlarını kontrol altına almaya çalışacak.

Bunu İzmir'deki gibi hipnoz elemanlarını insanların üzerine salarak,

televizyon kanallarından örtülü frekanslarda mesajlar göndererek,

zihin haritasına uygun posterler asarak yapacak.

Gerçekten yüzde 42 olduğumuzu, yenildiğimizi, azınlıkta kaldığımızı aklımızın derinliklerine yerleştirmeye çalışacak.

Bazen de bağırarak, azarlayarak mesajlarını megafonla kulağımıza boca edecek.

Çare?

AKP kontrolundaki televizyon kanallarına gözümüzü kulağımızı kapatmak.

Çare?

Etik ve bilimsel olmayan yöntemlerin, seçmen davranışlarını etkilemek için kullanılmasını yasaklamak.

Çare?

AKP'nin hipnoz toplantılarına düşmüş, düşebilecek tanıdıkları uyarmak.

Türkiye'ye ait herşeyi gasp etmiş AKP ve tarikat çetelerine beynimizi de kaptırırsak, tamamen uyuşacağız. Hiç birşey hissetmeyeceğiz. Uyandığımızda ortada ne Recep Alço kalmış olacak ne İngiliz'in Gül'ü. Altıncıların asitle yaktığı çorak bir arazide, çadırlı mülteci kampı manzaralı salaş TOKİ binalarında yaşayan, NATO tanklarına füzelerine hazırolda duran, en akıllısı 10'a kadar sayabilen, bir avuç mercimek için birbirini öldüren, şalvarlı karaçarşaflı tuhaf bir 'ümmet' olacağız. Bizim vergilerimizle yapılmış havalaanlarından, duble yollardan, ABD Afgan eroinini Batı'ya aktarmasız taşırken, bizim de tadına bakmamıza izin verecek elbette. Suyunu içtiğimiz tulumbayı bekleyen AB ya da ABD askeri dipçiği böğrümüze vuracak, "Litresi 10 dolar" diyecek.

300-500 cahil ve hainin 9 yılda yaptığı tahribatı bir düşünün. Cumhur dediler Cumhuriyet'i yıktılar, islam dediler islamiyeti protestanlaştırdılar. Şimdi İNSAN diyecekler, insanımızı zihin kontrol yöntemleriyle insanlıktan çıkartıp robot yapacaklar.
BakiSelamlar.com

Yüzyılın En Büyük Yalanı;Füze Kalkanı!
İbrahim Karagül
23 Kasm 2010
ABD'nin önce doğrudan daha sonra NATO üzerinden kurmaya çalıştığı füze savunma sisteminin Avrupa'ya, ABD'ye ve İsrail'e yönelecek olası tehditleri, saldırıları savuşturma amacıyla geliştirildiği hiçbir zaman inandırıcı gelmedi.

Belki tuhaf gelecek ama bugünkü küresel konjonktür, geleceğe yönelik tehdit algılamaları, ABD ve Avrupa'nın gelecek perspektifleri ve Atlantik ittifakının 21. yüz yıl tasavvuru bunun böyle olduğuna işaret ediyor.

Olası saldırılara karşı "Batı medeniyeti"ni koruma dürtüsünden çok, küresel ölçekte çok sıkı bir denetim mekanizmasının planlandığına inanıyorum. Bu öyle bir denetim arayışı ki, "hayır" diyebilecek uluslara ya da bölgelere nefes alacak kadar bile boşluk bırakmayı kararlı bir şekilde reddediyor.

Günümüz dünyasında ABD-Avrupa ve müttefiklerini, askeri anlamda tehdit edecek bir meydan okuma söz konusu değil. Varolan tehditlerin varolan güvenlik önlemleriyle aşılması pekala mümkün. Hatta şu anki askeri hazırlıkla öngörülebilir tehditler arasında bile korkunç bir dengesizlik söz konusu.

Kimse, bütün bu hazırlıkların İran'dan gelecek bir tehdidi savuşturmaya yönelik olduğunu söylemesin. ABD, İsrail, Avrupa'nın bir çok ülkesi ve İran arasındaki güç değerlendirmesi bunu oldukça komik hale getiriyor. Peki İran hedefte mi? Elbette hedefte. Her ne kadar Lizbon Zirvesi'nde resmen ilan edilmese de, İran'ın hedef olduğunu herkes biliyor.. Ancak Füze Kalkanı, "İran tehdidi" için geliştirilmedi. Aynı şekilde Ortadoğu'dan yükselecek tehditleri savuşturmak için de...

Soğuk savaş'ın bitişinden bu yana, "savunma" adı altında askeri alanda bir yayılma izliyoruz. Son yirmi yılda Batı'nın "tehdit" algılamaları hep abartılı, paranoya ile destekli olmuş, bu çerçevede etkili bir zihinsel yönlendirme operasyonu yapılmış, kitleler bu farazi tehditlere ikna edilmiştir. İkna edilen kitleler, aslında bir istila, yayılma, askeri müdahaleler projesine de ikna edilmiş oldu. Yapay tehditlere karşı "savunma" adı altında yürütülen "operasyon" aslında dünyanın önemli bir bölümüne denetim altına alma programıydı... On yılın askeri hareketliliğine bakarsak dünyanın aslında nasıl bir saldırı tehdidi adlında hatta saldırı altında olduğunu göreceğiz.

İslam dünyasından yükselen muhalif dalganın Batı medeniyetini tehdit ettiği korkusuna dayandırılan küresel terörizm meselesi bile bize bütün gerçeği gösterecektir. Bu tehdit kullanılarak dünyanın yarısı Atlantik İttifakı'nın garnizonuna dönüştürüldü. Oysa işgallerin gerçek anlamda bu yapay tehditle hiç alakası yoktu. Hesap başkaydı ve malzeme ortadaydı. Zaaflar üzerine işgal/denetim senaryoları uygulanıyor, korku üzerine küresel hakimiyet tezi işleniyordu.

Aynı süreç devam ediyor. Şimdi aynı korku, balistik füze tehditleri üzerinden pazarlanıyor, kitleler ve ülkeler hizaya sokuluyor. Yine zaaf yine paranoya, yine korku... Ve bütün bunların arkasında acımasız bir denetim, kontrol stratejisi..

ABD'nin 21. yüzyıl perspektifine bakın, güvenlik doktrinine bakın. NATO'nin genişleme perspektifine, Orta Asya ve Ortadoğu'ya doğru yayılma projelerine bakın. Pasifik kıyılarından Basra Körfezi'ne, Doğu Akdeniz'e, Kızıldeniz'e yığılan askeri güce bakın. Yeryüzünün kritik noktalarındaki yoğunlaşmaya bakın.

ABD'nin önleyici savaş doktrininin nasıl da NATO için kabullenildiğine bakın. İttifakın sadece askeri alanda değil, ekonomik alanda hatta internet denetiminde bile roller üslenmesine bakın. Asya NATO'su tartışmalarına bakın. Ortadoğu ve Orta Asya'da hiçbir gücün ortaya çıkmaması gerektiği tezine bakın. Yirmi yıldır, bu bölgelerde ve dünyada ABD ve NATO öncülüğündeki bütün hareketliliği dikkatle izleyin...

O zaman...

Ortada bir tehdit olduğu ve bu güçlerin söz konusu tehdide karşı kendilerini savunmak için hazırlık yaptığı iddialarının, bu yüz yılın en büyük yalanı olduğunu göreceksiniz. Tehdit, balon, şişirme, paranoya...

Ortada tek bir hesap var; 21. yüz yılda ortaya çıkabilecek muhalif sesleri şimdiden susturmak ve insanlığı seçeneksiz bırakmak, teslim almaktır. Yeni bir yüz yıl inşa etmektir. Tartışmasız hakimiyettir.

Tekrar soralım: Tehdit İran mı, Rusya mı, Çin mi, genel anlamda Müslüman coğrafya mı, yirmi yıldır bütün kötülükleri kamufle etmek için kullanılan küresel terörizm palavrası mı?

Görünüşte bunların hepsi tehdit. Ama aslında hiç biri tehdit değil. Ortada tehdide göre bir hazırlık yok. Her şeyi teslim almaya yönelik derin bir hesap var. Çok yakın gelecekte, Ortadoğu ve Orta Asya'da rejim değişikliklerini, bölgesel çatışmaları hatta küresel ölçekte çatışmaları göreceğiz. NATO böyle bir savaşa ayarlanıyor. Bir küresel ordu olmaya, jandarma olmaya hazırlanıyor.. Füze Kalkanı, büyük projenin sadece bir parçası...

Onlar insanlığı rehin almaya hazırlanıyorlar... Ama bu paranoya, bu ihtiras onları batırır... Bütün insanlığı batırabileceği gibi...
yenişafak

CEZALANDIRILAN ÖĞRENCİ ODATV’YE KONUŞTU

23.11.2010
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) 2008 yılındaki açılışına konuk olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto eden öğrenciler, hapis cezasına çarpıtıldı.

2 yıl sonra sonuçlanan davada, protestoyu gerçekleştiren 18 öğrencinin 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırılmasına karar verildi. Cezaları ertelenen öğrenciler, 5 yıl içinde aynı suçu tekrar işlerlerse hapse girecek.
Peki, o öğrenciler neyi protesto etmişti ve o gün neler yaşanmıştı?

Başbakan’ı protesto eden ve ceza alan öğrencilerden İTÜ Kimya Mühendisliği bölümü öğrencisi Neval Kösedağı, yaşananları Odatv’ye anlattı.

İşte İTܒlü öğrencinin Odatv’ye açıklamaları:

"İTܒnün akademik açılış günüydü. Normalde öğrencilerin çağırıldığı bir etkinlik oluyor. Ama o gün hiçbir şekilde öğrenciler alınmamıştı, çünkü Başbakan davet edilmişti. O gün kampusta olağanüstü bir durum vardı. Çevik kuvvet ekipleri, sivil polisler vardı, tüm yollar kapatılmıştı, insanlar kampus içinde rahatlıkla gidip gelemiyorlardı.

Biz de salona girip memnuniyetsizliğimizi ifade etmek istedik ama hiçbir şekilde salona yaklaştırılmadık. Bunun üzerine yemekhanenin bulunduğu yerde basın açıklaması yapmak istedik. Bu açıklamanın gerekçesi de, İTܒyü ve üniversiteleri AKP’ye bırakmayacağımızı söylemekti.

ŞİDDET GÖRDÜK VE MAĞDUR EDİLDİK

Fakat buna izin verilmedi. Daha biz, bir araya gelir gelmez müdahale ediliyordu. Polis üç kişiyi bile yan yana getirmiyordu. Bir biraraya gelince de ablukaya alındık, etrafımız sarıldı. Çevik kuvvet darp ederek bizi gözaltına aldı. Sonuçta o gün şiddet gördük ve mağdur edildik. Bu da yetmezmiş gibi bu olaydan sonra açılan davada bir yıl hapis cezası aldım.

Bana verilen cezanın tebliğ tarihi ertelenmiş. Bu nedenle temyiz yolu kapanmış. Ancak 5 yıl içerisinde aynı suç tekrarlanırsa ceza iki katı şekliyle uygulanacak. Suçumuz “toplantı ve gösteri kanununa muhalefet” olarak söylendi. Kendi okulumuzun içinde yürümek ve basın açıklaması yapmak... Daha önceden böyle bir suçtan hapis cezası çıktığı görülmemiş. Benzer davalardan yargılanan arkadaşlarımız oldu ama hiç birinde hapis cezası çıkmadı.

TEHLİKELİ İNSAN MUAMELESİ GÖRDÜK

Bu olağanüstü bir durumdu. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Orası bizim üniversitemiz, biz o okulun öğrencileriyiz ama hem tehlikeli insan muamelesi gördük hem de düşüncelerimizin açıklanmasına izin verilmedi."
Odatv.com

İŞKENCEYE DUBLE TOLERANS
Mehmed M. KAYA
07.12.2010
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için İstanbul’a giden öğencilerden Ankara’ya dönenler polisin orantısız güç uygulamasını protesto ettiler.

Ankara’da Yüksel Caddesi’nde toplanıp Sakarya Caddesi’ne kadar yürüyen öğrenciler burada bir basın açıklaması yaptı. Çamlıca gişelerinde durdurulan ve otobüsten inmek isteyen arkadaşlarına biber gazı sıkan polisleri, “Amerika’nın Vietnam’da kullandığı portakal gazı arkadaşlarımıza sıkıldı” diye suçlayan öğrenciler, gözaltı öncesi ve sonrası fotoğraflarını gazetecilere dağıttılar. Polisin gözaltına aldığı bir arkadaşlarının daha sonra burnu kırılmış haldeki fotoğraflarını gösteren öğrenciler “Arkadaşlarımız gözaltına sağlıklı girdi, şiddete uğrayarak çıktı” dediler.
AKP iktidara gelirken "işkenceye sıfır tolerans" demekteydi ya, güç ellerine geçtiğinde nasıl zalimleştiklerinin resmidir.

AKP'nin gerçek yüzünün resmidir.

Ve asıl olarak, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere diğer AKP'liler ve yandaşların bu konudaki tutumu, polisin saldırganlığına destek olucu açıklamalar yapmaları, işte asıl bu beyanatlar AKP işkencesinin resmidir.

Başbakan ne diyor:

"Böyle hak arama olmaz, paraları bol herhalde, yumurta atıyorlar!"

Sana ne?

İnsanlar nasıl hak arayacaklarını sana mı soracaklar?

Şimdi sen, "ben de kendi fikirlerimi açıklarım!" diyeceksin.

Nedir o fikirler?

Önce işkenceye sıfır tolerans diye verdiğin sözü tutman gerekir, yani şartların eşit olması gerekir, yani kendi fikirlerini açıklayacak olan diğerlerinin bu teşebbüsü neticesi cezalandırılmamaları, saldırıya, işkenceye maruz kalmamaları gerekir.

Senin Başbakan olarak görevin, vatandaşlarının sağlıklarını korumak olmalı değil mi?

O halde yukarıdaki fotoğrafa ne diyeceksin?

Polis hangi cesaretle bunu yapabiliyor?

İşte, Nurettin Canikli denen yakın adamın, bak neler demiş:

"Elbette polisimizin görevlerinden bir tanesi de yasadışı eylemler adımlar var ise onları da bertaraf etmektir."

Breh, breh, breh..

Hele bak sen...

Devlet bölücü etnik bozguncu teröristlerle her türlü pazarlığı yaparken, polisin gücü Erdoğan'ı protesto etmek isteyen öğrencilere yetiyor ve bunu adı da yasadışı gösterilerle mücadele etmek oluyor öyle mi?

Devlet başkanına alkış kadar yuha da herkesin hakkıdır ve o makama gelen insan bunu içine sindirmek mecburiyetindedir.

Bunu söylemek ve bilmek için de şekli demokrasi palavrasının ne demek olduğunu idrak etmek yeter.

Devlet başkanına alkışın serbest olup, yuhanın yasak olduğu rejimler, kötü dikta ve sizinkisi gibi şekli demokrasi rejimleridir.

Şekli demokrasi perdesi altında Amerikancı diktayı reorganize etme işini üzerine alan AKP iktidarında, Genç Siviller denen zümrenin AKP'nin ülkeyi emperyalizme peşkeş çekmeye dair attığı adımları desteklerken yaptığı gösterilerde giydikleri tek tip "Konvers" ayakkabı demokrasiye işaretken, Dolmabahçe'de dövülen öğrencilerin tek tip giyinmesi, Cemil Çiçek'e göre terör örgütü bağlantısına işaret ediyor öyle mi?

Size son bir hatırlatma sayın Başbakan, o işinize geldikçe alıntı yaptığınız Hz. Ömer'den.

Adalet timsali Hz. Ömer, soruyor:

- "Yanılacak olursam ne yarsınız!"

Aldığı cevap müthiş:

- "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz ya Ömer!"

Hz. Ömer şükrediyor ki, böylesi, iktidar karşısında boyun eğmeyecek ve doğruyu haykırmaya devam edecek vatandaşlara sahip olduğu için.

Çünkü Hz. Ömer, doğrunun yüzüne söylenmesinden, hakikatin haykırılmasından korkmuyor, çekinmiyor, iktidarını kimsye borçlu olmadığını kendisi de biliyor, vatandaşlar da; ki, kendisini oraya zaten onlar getirmiş.
ordu millet

Piç kuruları
13 Aralık 2010
Serdar Akinan

WikiLeaks'in Genel Yayın Yönetmeni ve sözcüsü Julian Assange'ın tutuklanması bir milattır.

Dünya kamuoyu meselenin komplo kokan bir tecavüz tartışmasına hapsedilemeyecek önemde olduğunun farkında.

WikiLeaks'in önemi sızdırdığı haberlerden daha büyük. Egemenlerin 'kirli çamaşırları'nı ortaya saçması ve ardından bu yaşananlar aslında bize; sıradan insanlara, bir başka şeyi gösteriyor.

Assange'ın derdest edilmesi hiyerarşinin olmadığı internetin nasıl güçlü bir kolektif oluşturmayı başardığını ispatlıyor.

Guantanamo'da esirlere yapılan muamelenin korkunç detayları, Kenya'daki yargısız infazlar, Irak'ta sivillerin ve gazetecilerin Amerikan askerleri tarafından öldürülme görüntüleri, diplomasinin kapı arkasındaki küçük düşürücü ifadeler ve en son olarak ilaç kartellerinin yedikleri haltlar.

Elbette arkası gelecek.

İsveç'te WikiLeaks'in kaynakları ile medya arasında elçilik görevi yapan gazeteci Johannes Wahlström'in bir Yahudi düşmanı olduğu iddialarından tutun onlarca komplo üretiliyor. Gerçeklik payı olsa bile bu bilgilerin nasıl sızdığından ve kimler tarafından nasıl kullanıldığından daha önemli olan sessiz yığınların konvansiyonel medya yerine internet üzerindeki bu bilgi yumağına güvenmeleri çok önemli.

Hacker'lar liberterdir. WikiLeaks olayını bu siyasi arka planıyla da doğru okumalıyız.

Egemenlerin 'demokrasi' safsatası nicedir soframızda değil mi?

ABD, Irak'ı kitle imha silahlarını gerekçe göstererek işgal etmedi mi?

O işgalde tüm dünya medyası bizleri en çok hangi kelimeyle kandırdı?

Demokrasi... Bu kelime bana artık sadece bir milyon insanın; masum kadın ve çocuğun cesedini ifade ediyor.

Daha fazla demokrasi diyenlere o nedenle şüphe ile yaklaşıyorum.

Başbakanımız üniversite rektörlerine Türkiye'ye nasıl daha fazla demokrasi geldiğini anlatırken dışarıda kafası kırılan kimdi? Bir avuç üniversiteli çocuk...

Bakmayın siz medyanın o olaydaki ikiyüzlü tavrına... Düne kadar bu çocukları.n seslerine yer vermiyordunuz da neden şimdi çarşaf çarşaf fotoğraflarını basıyorsunuz?

İnternette oluşan kolektif nasıl ki İngiltere'de öğrencileri bir araya getiriyorsa aynısı Türkiye'de de oluyor.

Julian Assange tutuklandıktan hemen sonra on binlerce aktivist korsan saldırı yazılımları indirerek dev şirketlere ve resmi kurumlara sistemli ve koordineli saldırılar gerçekleştirdiler.

Bunlar daha ilk kıvılcımlar.

Neyin eşiğinde olduğumuzu hissedin. Liberterler yeni cepheyi umulmadık bir yerden açıyor. Assange'ın dediği gibi o 'piç kuruları' da bunun farkında zaten...
http://www.aksam.com.tr/pic-kurulari-287y.html

06 Ocak 2011
Demokrasinin İzinde
Mehmet Selim
Bugün yeni bir gündem aramaya karar verdim ve demokrasinin izine düştüm. Biraz deli sayılırım !.. Şimdilik idare edin.

İzlediğim haber programlarında program başına düşen "demokrasi" kelimesi 20'nin üzerindeydi. oldukça demokratik bir ülkede yaşıyoruz dedim. Demokrasi olmasa rejim bu kelimeyi bu kadar sık kullanmaya izin vermezdi.

Düştüm yollara... Yollarda demokrasi arıyorum.

Simitçisi, Çaycısı... Kulak kesiliyorum.

Siyaset konuşuyorlar... "Evet tam yerine geldim" diyorum ne demokratik bir ülke ama...

her cümlelerinin sonu "şerefsiz" veya "..."-ki bunu söylemem doğru olmaz- ile bitiyordu. kağıt kalem çıkartıp övgü ve yergileri oranladım :

Övgü / Yergi : limit (ölçüm sayım) sonusuza giderken bu oran sıfıra yaklaşıyordu. Kısacası övgüler o kadar çok sönük kalıyordu yani...

Bir ölçümü tamamladıktan sonra siyaset konuşulan belediye otobüslerine gittim. Tenha saatler...

Övgü/ Yergi : Limit sonusuza giderken sonuç yine sıfıra yaklaşıyordu.

Ben saf saf araştırmamı sürdürürken otobüsler giderek dolmaya başladı...

Mahşerde gibi hissettim. Herkes birbirine küfür ediyordu. Allah'ım kurtar beni bu cehennemden

Hiç demokratik değildi. Şoför oylamaya göre otobüse -haddinden fazla- yolcu almıyordu. Falan feşmekan...

Bu Belediye otobüsü de hiç neoliberal İktidarcıların lüküs ciplerine veya muhalefetin ikinci sınıf arablarına benzemiyor...

Sonuç :

Halk seçer, İktidar götürür, muhalefet artıkları temizler... Halk beldeiye otobüslerinde ve her yerde İktidar ve/veya muhalefete söver. Bir seçim daha yapılır, öncesinde vaatler verilir kapı kapı dolaşılır ve yine bir partiye oy verilir. Sonuçta Beldiye otobüsünde ve sokak ta küfürleşlenler ve Merkez YÜRÜTME kurulları değişmez. Demoskratos Budur...

Demoskratosun da teoremini yazdım...

İtirazı olan!
http://universiteliblog.blogspot.com/

"Ergenekon"'da Telefon Kaydı Şişirme Örnekleri
(Yüksek Teknoloji+Düşük Ahlak = İleri Demokrasi)

Açık İstihbarat Özel
28.01.2011

"Ergenekon" süreci Emniyet güçlerimizin teknolojik olarak geldiği seviyeyi göstermesi açısından umut vericiydi. Emniyet'in bu teknolojik seviyeyi hukuk ve mesleki etikle de takviye ettiği noktada Türkiye'nin sırtının yere gelmeyeceğine eminiz.

O gün gelene kadar , "Ergenekon" sürecinde yaşandığı gibi, milletin hukuka ve emniyet güçlerine güvenini sarsan ve sanıkları içeri atmak için oynanan teknik numaralara daha çok rastlayacağız

En son olarak teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefon rehberine Hizbut Tahrir üyelerinin telefon numaralarının "sehven" kaydedildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Emniyet bir açıklama yaparak hatasını kabul etti.

Halbuki "Ergenekon" sürecinde hukuka "sehven" değil "sehvetle" yaklaşılan bu tarz onlarca vaka yaşandı da kimsenin haberi olmadı. Bugün "Ergenekon" uzmanı olarak televizyonlarda ahkam kesenlere hatırlatmak gerekiyor.

"Ergenekon" davalarında ilk günden itibaren savcılık makamının en sevdiği sorulardan bir tanesi...

"Şu kişi ile 100 küsur defa niye konuştunuz"

şeklinde sorulardı.

Sanıklar, bir iki toplantıda görüp, sonra bir iki defa telefonla , bayram/tebrik gerekçesi ile görüştükleri insanlarla "örgütsel ilişki olmak iddiası" ile defalarca suçlandılar. Ve bir çok sanık, telefon görüşme sayılarının şişiri
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal Eyl 30, 2014 6:25 pm tarihinde değiştirildi, toplam 10 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ekm 08, 2010 7:25 pm    Mesaj konusu: Bir Demokrasi Filmi Alıntıyla Cevap Gönder

Bir Demokrasi Filmi
Mehmet Selim



Yurdumuzda hemen hemen okumuş her insan, demokrasinin ne kadar iyi ve güzel olduğunu bilir. Hatta eğitim görmemiş kesimler dahi televizyon ve radyolar vasıtasıyla bu üstün rejimi anlar ve ona sahip olmaya çalışırlar. Milli eğitimin zorunlu sekiz yıla çıkarılması yurdumuzda da demokrasi bilincini hızla arttırmaktadır. Her aileyi bir hücre kabul edersek hücre hücre demokratikleşmekteyiz. (...)

Şimdi bir film şeridi misalinde olduğu gibi bu işin öncesi ve sonrasına bakalım...

Sahne 1 : Demokrasinin bize sağladığı faydalar nelerdir ?

Demokrasi kendi kenindimizi yönettiğimiz yegâne rejimdir..? Yapmayın Allah aşkına yetmiş milyon insanın kendi kendisini yönetmesi mümkün müdür ? Böyle birşey mümkün olsaydı bütün anarşistler demokrat olmaz mıydı ?

Demokrasi sadece çoğunluğun seçtiği insanların herkesi yönetmesidir.

Meselâ, 50 Milyon seçmenden katılım oranı %60 ise 30 milyon seçmen katılmış demektir. O halde seçim barajı vs. gibi hilelerin olmadığını varsayarak 15 milyon oy alan bir parti bütün oyların %50'sini almış gibi görünür. O halde demokrasinin en adil halinde bile %30un desteği %50 nin desteği gibiymiş gibi olabilir.

O halde demokrasinin bize sağladığı yegâne fayda, bizim kendi kendimizi yönetiyormuş gibi hissetmemizi sağlamasıdır. ( bu noktadaki hilelere aşağıda değineceğim.)


Sahne 2 : Demokrasinin Yönetenlere ve yabancı devletlere sağladıkları faydalar neleredir ?

Demokrasinin bizi halka olan faydasına değinmiştik. Şimdi de diğer faktörlerin etkisine bakacak olursak :

Demokrasi, her şeyden evvel medya patronlarının çok seveceği bir düzendir. Geniş bir halk kitlesine bu vasıta ile her an ulaşabilen medya patronları, deyim yerindeyse adamı rezil de eder vezir de... Nitekim medyanın ahlâkî, kültürel ve siyasî dezenformasyon çalışmaları zaten ortadadır. Yanlış, Kötü ve çirkin örnekler içeren diziler ve filmlerden sonra suç oranları ve bu suçlardaki vahşetin ne derecede artmış olduğu herkesin malûmudur. Bu da, medyanın iktidarı etkileyebilme gücü hakkında güzel bir fikir verir.

Demokrasinin yabancı devletlere sağladıkları faydalar ise medya gücünün kullanılması şeklinde olabilir. Bir yabancı devlet medya patronlarını yanına çektiğinde neler olabilir bunu sizin hayal gücünüz söylesin. ( tam bu noktada ABD'nin niçin tüm dünyada egemen olduğu sorusu cevaplanabilir ileride buna da değineceğim. )

Yöneticiler ise bu muhteşem rejim saysinde Han-ı Yağma( yağma sofrası) kurup, Çaldıkları kamu mallarından bir kaçını halka verebilerler. ([1]bkz. Kleptokrasi: "Sistemli kamu malı hırsızlığı iktidardüzeni".)

Anlaşılacağı üzere iktidarı ve gücü ele geçirmiş olan yerli ve yabancı liderlerin ve medya patronlarının neden demokrasiyi babalarının hayrına bize milyarlarca dolar harcayarak servis ettiğini de mantıklı bir şekilde izah edebildik. (Yada milyonlarca insanın açlığını doyurabilecek kadar zenginin ama kılını kıpırdatmayan bu insanların ne kadar hayır sever olup demokrasiyi bedava servis ettiğine de inanabilirsiniz.)


Sahne 3 : Demokrasinin Dünyaya Yayılması Nasıl Gerçekleşmiştir ?

İşin bu kısımını da "Terör örgütü lideri" yaftası yemiş ve 55'ten fazla kitap yazmış bir fikir adamından dinleyelim. (Aslında yapacağım alıntı onun neden demokratik rejim tarafından idam cezasına çarptırıldığını da açıklıyor. Kendisi her şeye rağmen halâ hayatta, halâ işkence görüyor ve halâ eserler vermeye devam ediyor.)

[2] (...) Birinci Dünya Savaşı sırasında, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson'un yayınladığı beyannameden sözetmiştik. O beyannamenin, "Milletlerin encâmını tâyin etmeye hakkı vardır." şeklindeki maddesi, demokrasiyi bir iç rejim olmaktan daha da ileri götürerek, onu Milletlerarası ilişkilerin temeli olarak bütün dünyaya ilân etmiştir. Nitekim Versay Barış Andlaşmas!ının akabinde, büyük devletler kendi hükümet şekillerinde demokratik esaslara göre düzeltmeler yaparken, yeniden meydana gelenler de, bu rejimi siyasî yapılarının temeli olarak kabul etmişler ve devletler arasındaki ilişkilerde de demokratik easaslar etkilerini göstermeye başlamıştır. (...)

Aslında bu sahne burada bitse de bu senfonyayı bozmak istemiyorum...

Devam !..

[3] (...) işin " barış, kardeşlik" gibi kulağa hoş gelir mesnedsiz yanı bir tarafa, dikkat edilmesi gereken husus, sözkonusu oluşumun "yunan aklı, Roma Nizâmı ve Hristiyan ahlâkı" olarak formule edilen Batı toplum yapısının ürünü oluşudur. Bu hususa dikkat çekmemizin sebebi, sadece bize aykırı bir kültürün reddedilmesi değil, sözkonusu anlayışın müşahhas bir ifadesi olan " Birleşmiş Milletler Teşkilatı"nın, bugün doğrudan doğruya monarşi çekişmesi içinde oligarşiyi temsil eden yapısı ve bu sınıf dışındaki ülkeleri sömürme aracı oluşudur. (...)

Bir kez daha...



[4] Birleşmiş Milletler Teşkilâtı da kurulduğu günden bugüne kadar güçlü devletlerin çıkarları dışındaki anlaşmazlıklarda veya onların kendi çıkarlarına uygun haksızlıklarda, sağa sola teessüf iletmekten başka ne işe yaramıştır. Nasıl yarasın ki ?. Büyük devletlerin oligarşik bir zümre hâlinde arz-ı endam ederek monarşik iktidar mücadelesine sahne olan bu teşkilâtta, bunlara karşı, ense kaşımaktan öte ıspat-ı vücud mümkün değildir. Büyük devletlerin dünya siyaset sahnesindeki dalaşmalarında figüran rolü düşen "ufaklıklar"ın bu rolünü daha iyi kavramak için, Güvenlik Konseyi"nin teşekkülüne ve karar alma şekline bakmak yeter :

-"Konsey 15 üyeden teşekkül etmiştir ve bunun beşi daimi üyedir. Daimi üyeler: Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Biritanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, Rusya. Geriye kalan bütün devletler de bu konseyin üyeliğine 2 sene için seçilir."

Ne demek daimi üye ayrıcalığı ? Ve usul meseleleri dışında kalan meselelerde kararlar daimi üyelerin hepsinin oyları dahil olmak üzere, dokuz üyenin olumlu oyu ile alınıyor. Böylece Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinden biri işine gelmeyen bir meselede veto hakkını kullanarak kararın alınmasını önleyebiliyor. Devletlerin yönetim şekilleriyle anılmaları gibi, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı'nı "Domuzlar Diktatoryası" olarak anabiliriz.


bir kez daha...

[5] (...)Birbirleriyle çelişen hükümlerin birbirleriyle örtüşmesi şeklindeki müphemlik ortamında görünen bir husus halinde belirteyim ki, "emperyalizmin yeni yüzü" diye devletler arasında oligarşiye dayalı bir monarşi çekişmesi olarak dünyayı kuşattıcı "kamu düzeni"nden bahsedilebilirse de, "devletlerarası hukuk"tan bahsedilemez; sözkonusu "kamu düzeni", hukuki değil fiili bir durumun ifadesidir. Birleşmişmiş Milletler Teşkilatı da, alemşumul hukuk prensiplerinin ışığında vücut bulmuş ve bu prensipleri yaşatan bir oluşum değil, sözkonusu fiili durumu bu prensiplerle perdelemeye çalışan bir örgüttür. Demokrası prensipleri ve âlemşumul hukuk prensiplerinin eşdeğer manada ele alınıyor olmasına nazaran, dünyada belirli güç odaklarının niçin demokrası havariliği yaptığının sırrını da çözmüş oluyoruz !.. (...)

Son kez !..



[6] (...)Birleşmiş Milletler Teşkilâtı'na vucut veren müessir güçler, Konsey'in daimi üyesi olma ayrıcalığı ve işine gelmeyen bir husus karşısında veto etme imtiyaziyle, "güçlü olan haklıdır" anlaşını gösteren daimi uygulamalarıyla, hak ve mükellefiyeti belirli hukuki bir "süje şahsiyet" olmadıklarını göstermişlerdir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı adına yapılan cebri uygulamalar ise, Teşkilâtın cebri gücüne veya teşkilatın kararını uygulatmak idealizmine onun emrinde hareket eden bir niyetle değil, adamına göre muamele hesabıyla davranan büyüklerin gücüne ve çıkar hesabına dayanmaktadır. (...)


Dipnotlar:

[1] Kleptokrasi, Salih Selçuk, http://konstantiniye.blogspot.com/
[2] Başyücelik Devleti - Yeni Dünya Düzeni-İbda Yayınları Şubat 1995
İstanbul,Salih MİRZABEYOĞLU sf, 33, 34
[3] Age .sf, 34
[4] Age. sf, 35
[5] Age. sf, 36,37
[6] Age. sf, 39


Not :İktibaslardaki siyah dizgiler bana aittir.

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
İleri demokrasinin saçlarına yapışmak!

Kim bilir belki de 'ileri demokrasi' Yıldız Teknik Üniversitesi bahçesindeki kumral saçlı, gencecik bir öğrenci kızdı.

Demokrasinin; aslında başkalarının temel özgürlüklerini savunmak olduğu bilgeliğini akıl etmiş bu genç kızın, arkadaşlarının 'özgürlüğünü' istemesi büyüklerine ibret dersiydi...

Fakat özel güvenlik kuvvetleri, 'ileri demokrasiyi' gördükleri yerde hamle yapıp onu kontrolsüz güçleriyle haşince hırpaladılar ve tokat attılar.

Bej kabanlı genç kızın saçlarını dibinden kavrayarak yere bastıran hoyrat iri ellerin, ağzını da sımsıkı kapatarak susturması, kimseleri rahatsız edememişti...

Yoksa anayasal hakları talep etme cesareti ve özgüveni 'ileri demokrasinin' gereklerinden değil miydi?

Hakların ve hukukun muğlaklaştığı, dillenmediği, tepesine 'sivil şiddetin' bindiği yerde hangi demokrasinden bahsedilirdi ki?

Temel vatandaşlık haklarının yazıldığı Anayasa'nın 42. maddesinde, 'eğitimin' parasız bir hak olduğu yazmıyor muydu?

Kamusal alanda demokratik tepkilerinizi dile getirmek, ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında yer almıyor mu?

Öğrencilerin açlıktan derslerde bayıldığını rektörlerin söyleyip, poğaça istedikleri ülkede

'Eğitim haktır' talebi ve pankartı, ne zamandan beri suç?

Hak aramayı teröristliğe, siyasi etkinliği terör faaliyetine indirgeyen ve gördüğü yerde ezmeye kalkan aşırı güvenlik önlemleriyle, çocuk saçlarına yapışan taşeron güvenlikle, gittiğimiz yeri az buçuk tahmin ediyor muyuz?
'İleri demokrasinin' çırpınışlarını izlemek, bayağı ileri giden şiddete ses etmemek, bizi de olağanlaşan şiddetin katılımcısı yapmıyor mu?
Cumhurbaşkanımızın gözüne, açılışını yaptığı üniversitenin bahçesindeki 'zorba görüntüler' ilişmiş miydi?

Geçmişte 12 Eylül'ün gadrine uğradığını ve hapis yattığını, gözleri bağlı sorguya alındığını anlatan Cumhurbaşkanımız, bu genç kızın yaşadığı travmayı hissetmiş miydi?

Saçından tutulup sürüklenip, zorla susturulan genç öğrencinin görüntüleri, okuduğu şiir yüzünden hapis cezası alan Başbakan'ı incitmiş midir?
Kendileri, bu demokrasi darbının hikayesiyle azıcık empati kurabilmiş miydi? Kendi çocuklarından muhtemelen yaşça küçük öğrencilerin üzerine çöken despot tavra içerlemişler miydi?

Çocukların canı yanmış mıdır demişler midir?

YÖK'ün 'Özgür ve Güvenli Üniversite' açılımı diye üniversitelerde 'özgürlüğü' yere serecek, kampusları sivil polis yığınağı haline getiren kamera kaydını, fişleme ve parmak iziyle potansiyel suçlu arayacak uygulamalarını, bir zamanların gençlik liderleri olarak 'kabul edilemez' bulmuşlar mıdır?
Sahiden merak ediyoruz.

Erzincan'da bir işhanının bodrumunda ihbar üzerine gözaltına alınan Aziz'in babasından aldığı hasat parasını kazandığı üniversitenin harcına yatırıp, son üç gündür aç ve 10 gündür yersiz, parklarda yattığını ya da Ağrılı Abdullah'ın yazın üniversite harcı için çalıştığı inşaattan emniyet kemeri olmadığı için düşüp öldüğünün hikayesini duydular mı?

Yoksulluğun çocuklarına kapısı kapatarak üniversite eğitiminin ticarileşmesini sivil polis, özel güvenlikle kolaylaştıran müteşebbis YÖK'ün icraatlarına dur diyecekler mi?

Eğer gençlik öykülerindeki siyasi faaliyet alanları ve 'siyasi hocalarına' karşı çıkış iradeleri olmasaydı bugünkü konumlarına varabilirler miydi?
12 Eylül öncesi öğrenci örgütlenmelerinde başlayan siyasi hayatları kendilerine sunulan demokratik hakların kazanımı değil mi? İleri demokrasinin dalgalı kumral saçlı bir kız olmadığını nereden biliyorsunuz?
İleri demokrasi, arkadaşlarının hakkını haykırmak için kendi haklarının çiğnenmesine gönülden razı bu genç kız değil de kim o zaman?

http://www.aksam.com.tr/2010/10/09/yazar/19049/nihal_kemaloglu/ileri_demokrasinin_saclarina_yapismak_.html

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Taşeron emek demokrasisi

Daha bir buçuk ay evvel anayasa değişiklik paketinde yer alan 'birden fazla sendikaya üye olabilme' düzenlemesiyle ilgili kopartılan 'demokrasi gürültüsünün' yerini derin sessizlik aldı.

Yeni demokrasinin ilk ayında da sendika üyesi olan işçiler sert güvenlik önlemleri altında işten atıldılar.

Sıcak parayı küresel ölçekte en yüksek karla ağırlayarak 'kalkınmış' ülkemizin semalarındaki kurşun gibi ağır sinizm ve kibir, iş koşullarına razı gelmeyen işçileri, görünmez kıldı.

Kamusal alanda ve merkez medyada 'yok sayılan', 'adı anılmayan' iç içe geçmiş sermaye ilişkilerinin çıkarcı dayanışmasıyla, emekçiler haber olamıyordu.

Sahte sendikal özgürleşme vaadinin değişmeyen yüzünü haber yapmayan kayıtsızlık İMKB'de karlılığını artırmış 67 şirketin başarısını gözlere sokuyor...

Kurallı çalışma hayatının hızla parçalanarak içlerinde doktor, mühendis, akademisyenlerin bulunduğu beyaz yakalıların dahi vasıfsızlaştırarak taşeronlaştırma sürecinden kimse söz etmiyor.

Üretimi artmayan ama daha az işçiyle kar yapan sanayimiz ve hükümet işsizliğin tek çözümü esnek istihdamı dayatırken kimse gelecekte çocuğunun 'kolay' kiralanan ve atılan emek olacağını düşünmüyor.
O zaman referandum sonrası sosyal haklar sahiden genişletildi ve Başbakan'ın dediği gibi 'İşçi kardeşleri' yeni demokratik bir döneme taşındı mı diye bir bakalım.

Öncelikle elini çabuk tutan Fransız sermayeli Bursa'daki Demo Plastik Fabrikası, 14 Ekim'de Petrol-İş sendikasına üye olan 10 işçiye önce baskı yapıp, istifa ettiremeyince işten attı. İşçilerin örgütlenme hakkına saygı, müstemleke yerine konan ülkede bu kadarcıktı. Fransız sermaye bunu Fransa'da yapsa tüm Fransa ayağa kalkmaz mıydı?
15 Ekim'de İstanbul Rami'deki Çizmeci

Gıda'da çalışan işçiler de TEKGIDA-İŞ Sendikası'na üye olunca, 33 tanesi birden işten çıkarıldılar. Genel müdür yardımcısının tehditleri ve
Kuran üzerine yemin ettirilerek 'kim sendikalı?' baskısıyla karşılaşan işçiler, polis eşliğinde işyerini terk ettiler.
İşçiler işverenin yasadışı tutumuna pabuç bırakmadan yasal haklarını savunuyorlar.

Gebze'deki Mutaş Demir Çelik A.Ş'de çalışanlarının akıbeti de farksızdı, Birleşik Metal-İş'te örgütlenen 22 işçi yine tazminatsız işten atıldı...
İşe geri dönme ve sendika hakkı talebindeki işçiler fabrikayı işgal edip, 43 saat içerde beklediler ve aileleri de fabrikanın girişinde onlara destek verirken cop ve biber gazına maruz kaldılar. Emniyet güçlerince sarılan fabrikaya su, yiyecek sokulmasına izin verilmedi ve jammer koyularak GSM iletişimleri de kesildi! Şimdilik 'kısmi!' anlaşmayla kıdem tazminatları ödenecek işçiler fabrikadan çıktılar ama işe iade talepleriyle ilgili eylemlerine devam edeceklerini söyledi.

Yine 17 Ekim'de Birleşik Metal-İş'e üye olan Akdeniz çivi işçileri patron tarafından taşeron firmaya geçirilmek istendi, işçiler sendikaya soralım deyince de 14 tanesi işten çıkartıldı.

Paşabahçe Devlet Hastanesi'nden yine sendikalı oldu diye işten atılan 115 gündür hastane bahçesinde tek başına direniş yapan Türkan Albayrak, süresiz açlık grevine başladı.

'Tek gücüm iradem ve bedenim ve ben de bedenimi mücadele silahım yapacağım' diyen Albayrak, yasal hakkını istiyordu.
Tuzla'da Betesan direnişinin tek kişilik kahramanı Zeynel Kızılaslan da 83 gündür haklarını bütün emekçiler adına savunuyor.
Referandumun demokrasi kuru gürültüsünün sendikal haklara kattıkları şimdilik bunlar.
Bizim de hepimizi bekleyen güvencesiz istihdama karşı körlüğümüz devam ededursun 'taşeronluk' eli kulağında herkesin kapısını çalmaya başladı.

http://www.aksam.com.tr/2010/11/02/yazar/19339/nihal_kemaloglu/taseron_emek_demokrasisi.html

Serdar Akinan
Yeraltı devleti kuruluyor

Yazar Aslı Erdoğan, Fransa'daki internet sitesi Mediapart'la bir söyleşi yapmış.
Söyleşisindeki 'Türkiye, modern baskı biçimleriyle donatılmış modern bir devlet olma yolunda' tespitini çok çarpıcı buldum.
AKP politikalarına 'şüphe' ile yaklaştığını açıklayan Aslı Erdoğan AB uyum yasalarının kağıt üzerinde olduğunu söylüyor.
Ergenekon'un 'bir zamanların en güçlüleri'ne yönelik bir operasyon olduğunu ama eşzamanda 1700 BDP'linin tutuklanmasının da bir çelişki olduğunu hatırlatıyor.
Yazar Erdoğan, ifade özgürlüğü konusunu '2000'li yılların başında tutuklularla dayanışma komitesinde çalıştığım sırada Türkiye tutuklu gazetecilerin sayısında dünya rekorunu elinde tutuyordu. Günümüzde baskı daha inceltilmiş: Sizi sistematik olarak hakim karşısına çıkarmıyor, bunun yerine inanılmaz para cezalarına çarptırıyor. Bir bakıma Türkiye, modern baskı biçimleriyle donatılmış modern bir devlet olma yolunda. Bir gazeteciyi dövmek, hapse koymak, ondan bir kahraman yaratmaktır. Telefon yoluyla ya da evimin önünde yapılan tehditler gibi farklı baskı biçimlerini yaşadım. İki kez de çalıştığım gazeteden çıkarıldım' demiş.
Çehresi hızla değişen bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
AKP, yerel yönetimlerde, bürokraside başarısı teslim edilesi işlere imza atıyor.
Siyasette icraat oy toplamanın araçsallaştırılması haline geldi.
Referandumda gördüğümüz gibi iki kişiden biri bu gidişattan memnun... Bu performans önümüzdeki süreçte AKP'yi iktidarda tutacak temel kriterlerden de biridir.
Buna mukabil Türkiye, Aslı Erdoğan'ın da ifade ettiği gibi 'modern baskı biçimleriyle donatılmış modern bir devlet' oluyor.
Bu ne demek?
Bu muhalif gazetecilere yapılan sistemli baskılarda, 'ehlileştirilmek' istenen Kürt siyasetçilerine yönelik operasyonlarda, büyük medya sermayesine karşı girişilen 'bu mahalleden defolacaksın' mesajlı vergi cezalarında açığa çıkan bir tutum.
Sahip olduğu kudretle, kendisinden olmayanı çeşitli mekanizmalarla baskı altında tutan iktidar bu nahoş fotoğrafta tek alanda zorlanıyor.
Kürt meselesi...
Yazar Aslı Erdoğan, Türkiye'nin en büyük sorununun Kürt sorunu olduğunu ve 'Eğer güneyde bir savaş varsa ve insanlar öldürülüyor, işkence görüyorsa, İstanbul'da yaşananlar sonuç itibarıyla basit bir gösteridir' demiş.
Katılmamak mümkün mü?

http://www.aksam.com.tr/2010/11/06/yazar/19331/serdar_akinan/yeralti_devleti_kuruluyor.html

Yeni Türkiye’de konuşanlar ve konuşamayanlar
Nuray MERT
9 Kasım 2010

CUMHURBAŞKANIMIZ, iktidar partisi mensupları, bir çok ‘demokrat’ aydınımız, her vesile ile ‘artık Türkiye’de önceden konuşulamıyanlar konuşuluyor’ diyor.

Buraya kadar doğru, Türkiye’de kısa bir süre öncesine kadar ima edilmesi bile başa bela olacak bir çok şey açıkça konuşulabiliyor. Ama, bu ‘her şey konuşulabiliyor, artık fikir özgürlüğünün önünde hiçbir engel kalmadı’ demek değil. Tam tersine, hala o kadar çok engel var ki!
Diyeceksiniz ki, her ülkede belli sınırlar vardır. Ben o belli sınırlardan söz etmiyorum. Demokratik bir ülkede, olmazsa olmaz en temel eleştiri sınırlarından söz ediyorum. Kısaca, bu ülkede, ifade özgürlüğünün alanı iddia edildiği ölçüde genişlemedi, sınırları yer değiştirdi! diyorum.
* * *
Haberlerde az da olsa yer alıyor, biliyorsunuz, üniversitede öğrenciler ‘parasız eğitim istiyoruz’ dedikleri an, ağızları kapatılıp salon dışına çıkarılıyor. O da yetmiyor, bir kısmı soluğu hapiste alıyor. Bunlardan biri Ankara Üniversitesi, Antropoloji Bölümü 4. Sınıf öğrencisi Berna Yılmaz, bir süre önce bana mektupla ulaşmıştı. 14 Mart günü, ‘Roman Çalıştayı’ esnasında ‘Parasız eğitim istiyoruz’ pankartı açtığı için arkadaşı ile birlikte hapsi boylamış, 6-7 aydır içerde! Bu olaydan sonra, benzer başka olaylar da oldu.
Tekel direnişi bile ‘Ergenekon’ ve ‘PKK bağlantısı’ bahanesi ile sindirilmeye çalışılmıştı. Benzer suçlamalar ile bir çok demokratik siyasal ifade girişiminin bastırıldığı bir ülke burası. Sol siyasal parti ve çevreler için ‘terör’ suçlaması kolay bir gerekçe oluşturuyor. SDP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Günay Kubilay, bu türden bir gerekçe ile hapse atılmış. Yakınları, isyan ediyor. Kim ne suçlama ile yargılanıyor bilemiyorum, ama tüm bunlar büyük soru işaretleri ile gözlerimizin önünde oluyor.
* * *
Bırakın bunları, ‘Kandil ile konuşma gereği’nin bunca vurgulandığı bir zaman da bile, sıkıysa, Hamas ile PKK arasında paralellik kuran bir cümle kurun bakalım, sonunuz ne oluyor? Veya, bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden biri olduğumuz Kosova üzerinden bir paralellik kurun bakalım!
Dahası, şu muhteşem ‘sivilleşme’ sürecinde, polisin örgüt evlerine yaptığı baskınların, televizyonlarda aksiyon filmi benzeri görüntülerle yayınlanmasına karşı çıkın bakalım, ne olacak? BDP’liler bazı TV dizilerinin nefret ve şiddeti körüklediğinden şikayet etti diye, hızlıca Washinton-Tel Aviv hattında olmakla mahkum edildiler.
İşçi, emekçi dediğiniz an, yetmişli yılların ‘anarşist bunlar’ dili hortlayıp, dipdiri karşınıza çıkıyor. İktidarı eleştirmenin sınırlarından hiç söz etmiyorum bile. Her otoriter ülkede olduğu gibi, bu sınırları artık herkes biliyor, ona göre davranıyor.
* * *
Türkiye’nin yeni demokratlarının, parasız eğitim, iş, emek, iş güvenliği gibi meselelere hiç ilgisi kalmadığı için, onlar bu alanlarda ifade özgürlüğünün sınırlarından hiç rahatsız olmayabilirler. Mevcut iktidar konusunda da kafaları net; onlara göre, öncelikli olan; ‘askeri vesayetten kurtulmak, gerisi Allah kerim!’. Bu çerçevede kaldığınız sürece ifade özgürlüğünün sınırları gerçekten de eskisinden çok geniş.
Ama, zaten hep öyle değimlidir? Mevcut iktidarın kafasında olanlar için ifade özgürlüğü hep geniştir. Eskiden Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, devrimleri övmenin sınırı mı vardı?
Her şeye rağmen, ben eskiden konuşamayıp, şimdi konuşabildiklerimizden son derece memnunum. Tek sorun, halihazırda, söz konusu olanın, henüz farklı görüşlerin ifadesinin sınırlarının genişlemiş olması değil, bu kez de, yeni düzenin müsaade ettiği sınırların geçerli olması.
Nihayet, kim ne derse desin, üniversitede başörtülü öğrencilerimin dersleri izleyebilmesinden son derece memnunum. Ama, parasız eğitim isteyen öğrencilerimin sesleri kısılmasına razı olamam.

Hürriyet

Nimet Çubukçu:."Öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''
09 Kasm 2010
Anadolu Haber

Türban tartışmasının gündemden düşmediği son zamanlarda, ilkokullarda türban takma konusundaki tartışmalara son noktayı Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu şöyle koydu: "Yönetmelik var öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün başörtüsüyle ilgili sözlerini tercüme etmeye gerek olmadığını, ilk ve ortöğretim kurumlarında öğrenci ve öğretmenlerin kılık kıyafetine ilişkin yönetmeliğin açık olduğunu söyledi.

Çubukçu, Plan ve Bütçe Komisyonunda bakanlığının bütçesi üzerindeki görüşmelerde, milletvekillerinin soru ve eleştirilerine yanıt verdi.

İlk ve orta öğretim kurumlarında, öğrenci ve öğretmenlerin kıyafetlerine, okullara başı açık gidilmesi gerektiğine yönelik yönetmelik olduğunu anımsatan Çubukçu, ''Ben Milli Eğitim Bakanı olarak ilk ve orta öğretim okullarındaki kılık kıyafet yönetmeliğinin açık olduğunu hatırlatıyorum'' dedi.

"O SÖZLERİ TERCÜME ETMEM DOĞRU OLMAZ"

Hayrünnisa Gül'ün, dün Londra'da katıldığı toplantıda, ilköğretimde başörtüsü konusuyla ilgili, ''Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa, biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir'' yönündeki açıklamasının komisyon üyelerince gündeme getirilmesine üzerine, Çubukçu, ''Bu açıklamaları tercüme etmem olmaz'' diye konuştu.

D Ö V L E T
Serdar Akinan
05 Aralık 2010

Başbakan ‘’demokrasi’’den bahsediyor, birkaçyüz metre ötede gencecik insanlar meydan dayağı yiyor.

Polis tarafından öğrencilere uygulanan bu şiddet bize ne anlatıyor?

İnanın bu fotoğraf karelerinden alınacak çok ders var.

İlki çıplak bir gerçek.

Bir tarafta tanesi bir milyon liralık zırhlı mercedesler...Diğer tarafta yumurta ve slogan...

Bir tarafta ‘’Ülkeye demokrasi getirdik’’, öte tarafta anayasal hakkını kullanan vatandaşına meydan dayağı...

İlk çarpıklık ve gerçeklik burada...

Kabulü mümkün olmayan, anlaşılması imkansız bir tezat.

Yani koca bir yalan var ortada.

Devlet nedir?

Bir toprak parçasında yaşayan insanları birarada tutma kuvveti olan bir siyasadır.

Bu soyut varlık aslında yanlıştır.

Marks’a göre bir sömürü aracıdır. Egemenler için vardır. O aygıtı ele geçiren daima ezer.

İslam hukukunda ise devlet tanımı yapılmayan bir siyasadır.

‘’Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.’’ ayeti aslında devletin rolünü işaret eder…

Bireyin(kulun) iyiliği esastır. Bu hak daima gasp olunur.

İmtiyaz hakkı daima gasp eder.

Bu fotoğraf karesine sıkışan derin anlam da aslında budur.

Bu köleliği fark edip kafasını kaldıranın ensesine inen sopa kimindir?

O polis kimdir? Rolü nedir? O sopayı taşıma ve kullanma yetkisini kimden alır?

Bir tarafta egemenler ve temsilcileri...Öte tarafta buna isyan edenler...

Peki diğer tarafta kim var?

Onlar bu düzenin asıl kaybedenleri...İzleyenler...Susanlar...İtaat edenler...

Bu bir gösteri değildi efendiler...O televizyonda hergece izlediğiniz dizilerden bir sahnenin çekimi de değildi..

O dayak yiyen çocuklar ve dayak atanlar, aynı anda içerde ‘’ülkede demokrasi var’’diyenler ve onu dinleyenler bir sahnenin farklı aktörleriydi...

Sanmayın ki o sahne sizin dışınızdadır...O sahnenin bir köşesinde de siz varsınız.

Kafanıza o sopanın inmemesi inmesinden çok daha vahim bir gerçektir.

http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=651

KİM BU KATİL POLİSLER?
Barış Terkoğlu
06.12.2010



Dolmabahçe’de rektörlerle buluşan Başbakan Erdoğan’ı protesto eden üniversite öğrencileri polisin sert müdahalesiyle karşılaştılar.
Öğrencilerden Miraç Ekrem Efe’nin gözaltına sağlam bir şekilde alınırken fotoğrafıyla, gözaltı sonrasında burnu kırılmış halde yayınlanan görüntüleri arasındaki fark karakoldaki muamelenin özetiydi.
Ancak şimdi okuyacağınız olay, durumun daha da vahim olduğunu gösteriyor.

ÇOCUĞUNU DÜŞÜRDÜ

Saldırıya uğrayan kadın öğrencinin adını kendi isteği üzerine yayınlamıyoruz. Ona kimliğini gizleyerek kısaca "A.B." diyeceğiz.
Odatv olarak; eylemde polis saldırısına uğrayan A.B.’ye ulaştık. Başından neler geçtiğini öğrendik.
A.B. Genç-Sen üyesi. Eyleme giderken ise karnında ilk bebeğini taşıyordu.
A.B, Kabataş’tan gelen grupla beraber Başbakan’ın bulunduğu Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçti. Ancak yürüyüşün başlamasıyla polisin sert müdahalesi başladı.
A.B. önce polisin ağır gaz saldırısı altında kaldı. Sonra bir polisin darbesiyle yere düştü.
Yere düşen A.B., polislere “hamile” olduğunu ve vurmamalarını söyledi. Ancak polisler A.B.’yi dinlemedi. Beline ve karnına aldığı tekmelerle olduğu yerde kalan A.B.’yi arkadaşları alarak evlerine götürdü. Ancak A.B.’nin kanaması başlamıştı.
Arkadaşları A.B.’yi hemen hastaneye götürdüler. Hastanenin koyduğu teşhis “düşük başlangıcı” idi. A.B.’nin karnındaki bebek hayatını kaybetmişti.
Operasyona alınan A.B.’nin bebeği kürtajla alındı.
Yaşadığı olayla psikolojik travma geçiren A.B., hastaneden yaşadıklarını belgeleyen rapor aldı. Şu an uğradığı saldırının şokunu atlatmaya çalışıyor.

SUÇ DUYURUSU YAPILACAK

Odatv olarak; verdiğimiz sözü tutarak A.B.’nin adını ya da isminin gerçek kısaltmasını yayınlamıyoruz.
Ancak A.B.’nin de üyesi olduğu DİSK’e bağlı öğrenci sendikası Genç-Sen yarın konu üzerine basın açıklaması yapacak. Ayrıca A.B.’nin karnındaki bebeği öldüren polisler hakkında suç duyurusunda bulunacak.
Bu arada; başka çarpıcı ayrıntıları ise A.B.’ye refakat eden K.U. ve A.’dan öğrendik. Her ikisi de, gözaltına alınan öğrencilerin karakolda yedikleri dayağın yanı sıra, kadın öğrencilerin polisler tarafından cinsel tacize maruz kaldığını söyledi.
Yaşanan şiddetin ancak savaşta görülebilecek boyutu ve acımasızlığı Türkiye’de yeni bir tartışmayı yaratır mı bilinmez. Ancak Erdoğan’ın ileri demokrasisinde polis şiddeti dün henüz doğmamış bir bebeğin canını aldı.

Odatv.com

ENGİNAR GIÇ'TAN EMRE ÖKÜZ'E "COP GÜZELLEMESİ" YAPAN TÜM İLERİ DEMOKRASİ GÜZELLERİNE GELSİN! ÖMER HAYYAM'DAN GELSİN!


.
...
Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
...
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim;
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
...
.
-Ömer Hayyam-

http://odatvninatladigihaberler.blogspot.com/

“İLERİ DEMOKRASİ” EZİP GEÇİYOR
07 Şubat 2011
Serap Turan belediyede taşeron işçisi olarak çalışıyor. AKP’nin “Torba Yasa”sına karşı Ankara’da sendikalar ve meslek örgütlerince gerçekleştirilen eyleme katıldı. Serap Turan, Başbakan Erdoğan’ın Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek’e “halkın sesine kulak ver” demesinden bir gün sonra “ileri demokrasi”nin şiddetiyle tanıştı.

İşte hakkını aramak ve sesini duyurmak için demokratik hakkını kullanan kadın işçinin başına gelenler:

"GAZ BOMBASI HAYATINI KARARTTI!

Özgür ÖZCAN / ANKARA [HABERTÜRK]

Polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi ile genç kadının kafatası kemiği kırıldı. Tedavisi süren Turan, gözünü kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya.

‘DAVA AÇACAĞIM’:
Hukuki açıdan her türlü hakkını arayacağını belirten Serap Turan, “Emniyete dava açacağım. Beni bu hale getiren cezalandırılsın istiyorum. İki çocuğum var. Bir şey olsaydı onlara kim bakacaktı? Gözümü kaybedersem işime geri dönebilecek miyim? Dayak yedim diye susup oturmam, kimse de susturamaz” diyor.?

Ankara'da, ‘Torba Yasa’ya karşı yapılan protesto gösterisinde polisin attığı gaz bombası Torba Yasa’nın protesto eylemine katılan temizlik işçisi Serap Turan’ın hayatını kararttı. Serap Turan, 28 yaşında Çankaya Belediyesi’nde taşaeron olarak çalışan temizlik işçisi genç bir kadın... Natoyolu’nda iki odalı bir gecekonduda yaşam mücadelesi veriyor. Yoksulluk yüzünden bakamadığı iki çocuğunu yatılı okula yerleştirmek zorunda kaldı. Hayatında ilk kez bir eyleme katıldı. Perşembe günü Torba Yasa’yı protesto eyleminde ortalık bir anda karıştı. Eylemcilerle polis arasında arbede çıktı. O sırada yanındaki lise öğrencisine soda şişesi isabet etti. Yanındaki arkadaşına “Abla, kenara kaçalım” diye seslendi ancak o sırada kafasına polisin attığı gaz bombası isabet etti. Talihsiz kadın kanlar içerisinde kaldı.

DOKTOR BULAMADILAR
Turan’ı arkadaşları hemen Çankaya Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü’ne götürdüler ancak Turan’a bakacak doktor bulamadılar. Onlar da vakit kaybetmeden arkadaşlarını taksiye atladıkları gibi Ankara Hastanesi Beyin Cerrahi Bölümü’ne kaldırdılar. Polisin attığı gaz bombası Turan’ın kafatasında kırık oluşmasına neden oldu. Kırılan kemik göze battığı için genç kadın, hem beyin kanaması hemde kör olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ankara Hastanesi Beyin Cerrahi Bölümü’nde tedavisi süren Serap Turan’ı olayı haber alır almaz hastaneye koşup gelen annesi Güllü Demirbilek biran olsun yalnız bırakmıyor. "
http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=717

Facebook'ta hakime hakaretten gözaltı
27 Şubat 2011
Facebookta ' Fevzi Şangırı hâkim yapanın'..sayfasını açan 5 liseli ile 1 üniversiteli genç, polisin şafak baskınıyla gözaltına alındı. Liseliler bırakılırken üniversiteli genç, adli kontrol ve 1000 TL kefaletle serbest kaldı.

Her şey, ehliyetsiz araç kullanan gencin neden olduğu acı bir trafik kazasıyla başladı. 2 kişinin öldüğü kazaya neden olan genç, 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı, cezası da Yargıtay’ca onanarak cezaevine girdi.Bu gelişme sonrası, mahkûmun yakınları, “haksız yere hapis cezası verdiği” iddiasıyla Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Şingar hakkında Facebook’ta “Fevzi Şangır’ı hâkim yapanın...” diye sayfa açarak tepki gösterdi.Sayfayı gören Hâkim Şingar, hakaret içeren sayfadaki yazıları kaleme alan ve yaşları 14 ile 18 arasında değişen 4’ü kız, 2’si erkek 6 genci şikâyet etti.

Savcı da polise talimat vererek bu kişilerin tespitini istedi. Emniyetin Bilişim Suçları Bürosu ekipleri, bilgisayar IP numaralarına ve bu kişilerin Mamak ve Balgat’taki adreslerine ulaştı.Polis timleri, 24 Şubat’ta saat 06.00 sıralarında belirledikleri adreslere “eşzamanlı” baskın düzenledi. 4’er kişilik ekipler, şafakla birlikte kapısını çaldıkları evlerde üniversite öğrencisi C.Ö. (18) ile lise öğrencisi B.Ö. (16) isimli iki kız kardeşle birlikte, yine lise öğrencisi olan G.A. (15),M.K. (16) isimli kızlarla, S.Y.D. (15) ve S.A. (17) adlı lise öğrencisi iki erkeği gözaltına aldı.

ÇOCUK SAVCISI SORGULADI

Gençler, yaşlarının küçük olması nedeniyle çocuk şubesine teslim edildi. Adliyeye öğlen saatlerinde çıkarılan ve “suça sürüklenen çocuk” olarak tutanaklara geçen şüpheliler, Çocuk Suçları Bürosu Cumhuriyet Savcısı Mustafa Başer’e götürüldüler. S.A., “Ehliyetsiz olarak araç kullanan ve 2 kişinin ölümüne neden olan kişinin ağabeyi olduğunu” söyledi.

S.A., savcıya, “Cezayı kabullenmeyen yakınlarımız bu siteyi kurmuşlar. Facebook’tan davet gelince ben de katıldım. Sitede hâkime hakaret etmedim” dediğini anlattı.

YURTDIŞI YASAĞI, ADLİ KONTROL ve 1000 LİRA KEFALET

18 yaşındaki C.Ö.’yü sorgulayan Savcı Muhittin Kaya, C.Ö.’nün “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” ettiği gerekçesiyle tutuklanmasını istedi.

C.Ö., mahkemede “Facebook’taki siteye üyeyim. Ancak iddia edildiği gibi bu sitenin yöneticisi değilim. Bir kez ‘Keşke reddi hâkim talebinde bulunulsaydı...’ yazdım. Hakarette bulunmadım” dedi.

C.֒nün avukatı, “Kendisi 23 saat okula gitmediği takdirde, bursu kesilecektir. Okulun bedeli 16.500 TL’dir” dedi. Hâkim Ahmet Turgut Tuncay, C.Ö. hakkında adli kontrol tedbirinin uygulanmasına, yurtdışına çıkma yasağı konulmasını ve 1000 TL adli güvence parasını yatırması koşuluyla tutuksuz yargılanmasınıkararlaştırdı.

HAKİM: ŞİKAYET HAKKIMI KULLANDIM

Ağır Ceza Başkanı 35 yıllık Hâkim Fevzi Şingar, gözaltı süreci ve daha sonra yaşananlardan haberi olmadığını belirterek, şunları söyledi:

“2 kişinin öldüğü trafik kazası sonrası hüküm giyen sanığın yakınları, arkadaşları benim hakkımda Facebook’ta ağza alınmayacak ağır hakaretlerde bulunmuşlar. Hiç kimsenin kabullenmeyeceği bu durum karşısında ben de şikâyet hakkımı kullandım.”

Şingar’a Facebook’ta hakaret içerdiği öne sürülen yorumlar, mahkeme kararıyla çıkarıldı.
Cemal Doğan / Habertürk

Yazar İsmail Beşikçi, 1 yıl 3 ay hapis

''Çağımızda Hukuk ve Toplum'' adlı dergide yayımlanan bir yazıdan dolayı ''terör örgütü propagandası yapmak'' suçundan yargılanan yazar İsmail Beşikçi, 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
04 Mart 2011
''Çağımızda Hukuk ve Toplum'' adlı dergide yayımlanan bir yazıdan dolayı ''terör örgütü propagandası yapmak'' suçundan yargılanan yazar İsmail Beşikçi, 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuksuz sanıklar İsmail Beşikçi ile derginin Yazı İşleri Müdürü Zeycan Balcı Şimşek katıldı.
Duruşmada kararını açıklayan mahkeme heyeti, Beşikçi'yi ''terör örgütü propagandasını yapmak'' suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum etti.
Mahkeme heyeti, Zeycan Balcı Şimşek'i de aynı suçlamaya ilişkin olarak 16 bin 660 TL para cezasına çarptırdı.

AHMET ŞIK SEN NEYE DOKUNDUN! – (I)
EREN EĞİLMEZ
07 Mart 2011

“Dokunan yanıyor arkadaşlar” Demek ki insan gerçekle buluştuğunda alev alıyor, önce gerçeğe varmanın heyecanıyla tutuşuyor sonra da onu açıklamanın bedelini ödeyip kül oluyor. İnsanlık iletişim çağında yananların dumanıyla haberleşiyor.

Hatırlar mısınız yıllar evvel bazı kadınlar “bizi diri diri yaktılar” diyerek kameralara haykırmışlar, F tipinde tutsak edilmeye direndiğimiz için yakıldık diye bağırmışlardı.

Yıllar geçse de ne o kadınların yanık yüzleri ne de “diri diri yaktılar” sözleri hafızamızdan silinmedi. F tipi kavramı da medya diline o zamanlarda girdi.

Sonra her kavram gibi F tipi de çok esnek olan medya dilinde ilk kullanıldığı anlamının dışında, farklı anlamlarda kullanılmaya başlandı.

Kavramın o kullanımı da herkesin malumu…

Güvenlik güçlerinin koluna girip götürmeye ve kameralardan hızla uzaklaştırmaya çalıştığı insanlar o kısacık süre içinde kimi zaman öyle şeyler söylüyorlar ki, işte bazen o saniyeler böyle yıllarca akıllarda kalıyor.

Gazeteci Ahmet Şık “dokunan yanar arkadaşlar” derken alınıp götürülen bir insanın mesajını verebilmek için kaç saniyesi olduğunu bilecek kadar tecrübeli ve manşet formatındaki o cümleyi kuracak kadar da meslekten olduğunu gösterdi.

O, “dokunan yanar arkadaşlar” sözüyle yalnızca kamuoyuna bir mesaj vermedi aynı zamanda meslektaşlarına da çok açık bir çağrıda bulundu.

Ahmet Şık’ın -saniyeler içine sığdırmak zorunda olduğu- cümlesindeki “arkadaşlar” ifadesinin muhatabının kim olduğunu fazla düşünmeye gerek yok. O cümledeki “arkadaşlar”, geride/dışarıda kalan “özgür” gazetecilerdir.

Oysa gazeteci Ahmet Şık da daha düne kadar özgürdü.

Özgürdü özgür olmasına ama Ahmet’i yakından tanımayanlar birbirlerine O’nun bu “özgür” basının hangi gazetesinde çalıştığını soruyordu.

Hadi canım!

Gazeteci Ahmet Şık gazetecilik yapamıyor muydu?

Bu gazeteci son yıllarda gazetecilik faaliyetlerinden akademik faaliyetlere geçmek zorunda mı kalmıştı?

Yani gazeteci Ahmet Şık namlı “terör örgütü zanlısı” yıllar evvel -Zekeriya Öz’den daha erken davranan holding “savcı”larınca- gazetecilik faaliyetlerinden çoktan uzaklaştırılmış durumda mıydı?

Bugünlerde gazeteci olduğu hatırlanan o adam doğruları yazmaya çabalamak, sendikal faaliyette bulunmak vb suçları nedeniyle tutsak edildiği işsiz gazeteciler koğuşundan akademiye tünel kazıp kaçmak zorunda mı kalmıştı?

Gazeteci Ahmet Şık “dokunan yanar arkadaşlar” derken belli ki tüm yanık izlerini göstermemişti.

4 Mart Cuma günü Ahmet Şık ve Nedim Şener’in gözaltına alınması üzerine gazeteciler İstanbul ve Ankara’da sokaklara çıktılar, “özgür basın susturulamaz” diye bağırdılar.

Ertesi gün Ahmet ve Nedim onurumuzdur diyerek Beşiktaş Adliyesi önünde sabahlayanlar Onları hapishaneye götüren aracın önünde kol kola girip insanlık ve onur barikatı kurdular ama o gidişi durduramadılar çünkü ne kadar samimi olsalar da azdılar.

Azdılar ama adliye önünde değil susturulamaz denilen "özgür" basının içinde...

Susturulamaz denilen bu “özgür” basının susmamak konusundaki azim ve kararlılığını anlamak şimdi çok daha kolay…

Anlaşılan o ki, sektörün Ahmet Şık gibi alevlere el uzatan gazetecileri “özgür” basın dünyasında dokundukça yanmışlar, yandıkça da bağırmışlar. Bağıranların sesini bastırmak için de “özgür” basının susmaması, hatta daha da yüksek perdeden bağırması gerekmiş.

Ahmet Şık gözaltına giderken,“dokunan yanar arkadaşlar” cümlesindeki arkadaşları için gerekli uyarıyı gayet açık yaptı.

Şimdi Ahmet Şık Silivri’de, hapiste…

“Arkadaşlar” ise elde mikrofon, teyp, kalem ve klavyeleriyle dışarıda ve “özgür”ler…

Şimdi Ahmet Şık’ın en son neye dokunduğu ve nasıl yandığı konusuna bir el uzatmak isteyen “arkadaş” var mı?

Tabi ki Ahmet’in en son elini uzattığı ateşe dokunmak isteyecekleri de tekrar ve tekrar O’nun sözleriyle uyarmak gerekir. “Dokunan yanar arkadaşlar”

Yananın da çığlığı duyulmaz çünkü büyük bir ihtimalle “özgür” basın susturulamaz…

Öyle şey olur mu diyenlere, Ahmet Şık’ın mahpus arkadaşı olan Nedim Şener ve diğer yanık gazetecileri de unutmayın derim.

10 yıl önce hapishanelerde tutuklu olanları diri diri yakıp F tipine gönderiyorlardı, şimdi dışarıda özgür olanlar yanıyor ve hayatın ta kendisi F tipine dönüyor. “Hayata Dönüş” dedikleri de bu olsa gerek...

Şimdilik birinci bölümün sonu.

Bu yazının en yakıcı bölümü bence ikinci kısmı olacak. Aslında o bölümü de kafamda çoktan yazdım ama düşüncelerimi olduğu gibi mi yazsam yoksa konuya kıyısından dokunup geçsem de kendimi yakmasam mı diye tereddüt içindeyim.

Ahmet Şık sen neye dokundun be kardeşim! Bak kendini yaktın şimdi bizi de yakacaksın…
http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=180

Chomsky: Demokrasinin Batı ülkelerindeki versiyonu da bir yanılsamadan ibaret...
9 MART 2011



Libya lideri Muammer Kaddafi'nin isyan eden halkına karşı tank, roket ve uçaklar ile savaş açması farklı siyasi sistem ve duruşa sahip pek çok ülke ve kuruluşu yapılabilecekler üzerine düşünmeye zorladı.

Chomsky, demokrasiler izin verdiğimiz sürece yanılsamadır diyor
Orta Doğu ve Kuzey Afrika devrimleri, seçenekleri diktatörlük ve siyasi İslamla sınırlı, itaat eden, edilgen Arap halkı algısını yıktı.

Batıyı doğudaki diktatörlerle el ele verip halkları sömürmekle suçlayan sol da, ayaklanan halklarla nasıl hareket edilmesi gerektiğini tartışıyor.

Dünya solunun en önemli entellektüel isimlerinden dilbilimci Profesör Noam Chomsky, Amerika Birleşik Devletleri'nin kendisinin terörist olduğunu, totaliter bir rejimle yönetildiğini ve diktatörlükleri desteklediğini söyledi.

BBC: O halde, ABD ve Batı bugün nasıl olup da isyan eden halkları desteklemeye başladı?

NOAM CHOMSKY: Bence olan şu: defalarca denenmiş standart bir planı uyguluyorlar. Filipinler'de Marcos'a, Haiti'de Duvalier'e, Güney Kore'de Çun'a, Endonezya'da Suharto'ya yaptıkları gibi, asıl gözdeleri olan diktatörü daha fazla destekleyemedikleri bir döneme girdiklerinde - ki bu isyan ya da başka nedenlerle olabilir - ortaya çıkıp demokrasiye olan aşklarını ilan ederler ve rejimi korumaya çalışırlar.

'Türkiye ve Brezilya saygı duyulan devletler'

Chomsky'e göre, demokrasinin Batı ülkelerindeki versiyonu da bir yanılsamadan ibaret... Bu ülkelerde medya, toplumun hükümet politikalarına onay vermesini sağlayan bir mekanizma gibi işliyor.
Arap dünyasında ise devrimlerini kısmen internet ile örgütleyen gençler yine medya yoluyla rıza imalatı mekanizmasını kırmayı başardı.
Aynı mekanizmayı ABD'nin Wisconsin eyaletindeki Madison kentinde sendikal haklarını savunan çalışanlar da kırıyor.

BBC: Peki, Arap halklarını sokağa çıkaran taleplerin başında gelen demokrasi solun yanılsama dediği Batı demokrasileri ise, bu sol için ne kadar anlamlı?

NOAM CHOMSKY: Bu demokrasiler biz onların yanılsama olmalarına izin verdiğimiz sürece yanılsamadırlar. Mısır'daki ayaklanmanın en kritik anlarından birinde, önemli Mısırlı sendika liderlerinden Kemal Abbas, Madison Wisconsin'deki protestoculara selam göndererek, desteklerini sunmuştu. Wisconsin'deki kamu çalışanları, demokrasinin saldırı altındaki unsurlarını korumak için sokaktalar. Mısır'da ise halk bu tür bir demokrasi kendilerine sunulmadığı için ayaklandı. Farklı yönlerde ilerliyor olsalar da, birbiriyle çakışan iki mücadele bunlar.

BBC: Batı toplumları ve yönetimlerinin, örneğin Libya'daki iç savaş karşısında ne gibi bir sorumluluğu var?

NOAM CHOMSKY: Öncelikle bizden bir şey yapmamız istenmedi. Bizden asıl istedikleri uzak durmamız. Bize söylenen "uzak durun, elinize yeterince kan bulaşmış durumda". Ne yapılması gerektiği sorusunu yanıtlayacak olan biz değiliz. Dünya'da yalnızca bir yokuz. Örneğin Brezilya ve Türkiye gibi saygı duyulan devletler de var.
BBC

2,5 Milyon Oy Daha Çöpe Gidiyor
15 Mart 2011
12 Haziran seçimlerinde üniversite öğrencilerinin bulundukları yerde oy kullanmasını öngören başvuru YSK tarafından reddedildi.
Kurul, 2,5 milyon öğrencinin okullarının bulunduğu yerde oy kullanmasını öngören başvuruyu reddetti.

Gurbetçileri gümrük kapılarına mahkum eden Yüksek Seçim Kurulu (YSK), şimdi de 2 milyon üniversite öğrencisini sandıktan etti. Öğrencilere okudukları yerde oy kullanma hakkı tanımayan YSK'nın tavrı üzerine YÖK'ün "Bize başvuran öğrenci olmadı" diye itiraz etmediği ortaya çıktı. Böylece ihmal ve tedbirsizlik nedeniyle sandığa gidemeyecek seçmen sayısı 4,5 milyona ulaştı.

Skandallar zinciri

Böylece çağdaş ülkelerdeki gibi konsolosluklara sandık kurmayarak seçimlerde 2,5 milyon gurbetçinin oyunu çöpe atan YSK, 12 Haziran Genel Seçimleri'nde de öğrencileri ihmal etti. 2 milyonu aşkın öğrencinin okullarının bulunduğu yerde oy kullanmasını öngören başvuruyu reddeden YSK, seçimde öğrencilerin ancak kayıtlı olduğu yerde oy kullanabileceğini açıkladı. Böylece üniversite öğrencileri ya YSK'ya başvurarak kaydını bulunduğu yere aldıracak, ya da kayıtlı olduğu yere giderek oyunu kullanabilecek.

Geri adım atmadılar

Bir YSK yetkilisi, öğrencilerin oy kullanıp kullanamama durumları için "Yapılan itirazı reddettik. Sıkıntı olacaksa öğrenciler kayıtlarını yurtlara ya da uygun mevkilere aldırsınlar" dedi. Yetkili, öğrencilerin genel seçimlerde ancak kayıtlı oldukları yerde oy kullanabileceğini de ifade etti.

OYLAMADA FİNAL HAFTASI ENGELİ

Sorun, 12 Haziran'daki seçimde üniversite öğrencilerinin final haftasında bulunmaları ve okudukları yeri terk etme imkanının bulunmamasıyla ortaya çıktı. Okudukları yerlerde oy kullanmak isteyen öğrencilerin talebinin değerlendirilmemesi, çok sayıda öğrencinin oy kullanmak yerine okullarında finallere girme ihtimalini doğurdu.

12 Eylül'deki referandumda yurt dışında kayıtlı görünen 2 milyon 556 bin 335 seçmenden sadece 196 bini oy kullanmıştı. YSK'nın tavrı sebebiyle referandumda 3,7 milyon kişi oy kullanamamıştı. Oylamada başörtülülere zorluk çıkaran YSK, 500 bin engelli vatandaşa da vasi raporunu göndermemişti.
bugün

Demokratik sistem ve sorunları, geleceğin koşullarına uyum sağlayabilir mi?
salih selcuk
22 Mart 2011
Günümüzde, faşistler tarafından kurulan partilerin adı bile ‘Demokrat.’ Bu sözcüğün etrafında kurulan despotizm -farkına varmadan- öyle ağır ki, bugün “Ben demokrat değilim” veya “Demokrasiye karşıyım” demek, bir tür delilik sayılıyor.

http://konstantiniye.com/2011/03/22/demokratik-sistem-ve-sorunlari-gelecegin-kosullarina-uyum-saglayabilir-mi/

Ahmet Şık'ın kitabını yayınlayacak yayınevinde polis arama yapıyor
23 Mart 2011

Ergenekon'' soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık'ın kitabını yayımlayacağı belirtilen yayınevinde, polis tarafından arama yapılıyor.

Alınan bilgiye göre, Ahmet Şık'ın yayımlanacak ''İmamın Ordusu'' adlı kitabıyla ilgili olarak, İthaki Yayınevinin Kadıköy'deki merkezinde, polis ekipleri tarafından arama çalışması başlatıldı.

Polisin, yayınevinde, elektronik doküman halinde bulunduğu belirtilen kitapla ilgili arama ve incelemeleri sürüyor. habertürk

TC, Libya halkına ambargo uygulamak için savaş gemileri yolladı
Ertuğrul Horasanlı
24 Mart 2011

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri, Libya halkına uygulanacak alçakça ambargoyu denetlemek için Libya açıklarındaki deniz kuşatmasına 16 savaş gemisi ve denizaltının katılacağını, bunlardan 5 gemi ve bir denizaltının Türkiye'den geleceğini bildirdi.

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri dün bunu açıkladıklarında TBMM o gemiler için AKP hükümetinin hazırladığı utanç verici tezkereyi henüz gündemine alıp onaylamamıştı.

Buna rağmen iki TSK ait savaş gemisi çoktan Libya açıklarında haçlı donanmasının kuşatmasındaki yerini almışlar ve diğer Savaş gemileri ve deniz altılarsa Libya'ya doğru yola çıkmışlardı...

Binbaşı Mustafa Kemal, Trablusgarb cephesi, 1911

Daha 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluuğu'nun özel harekâtçı bir avuç kahraman subayının yerli halkı haçlı işgaline karşı koymak üzere örgütleyip eğitmek göreviyle gizlice çıktıkları Trablusgarp denizlerini Haçlılarla birlikte Libya halkına karşı uygulanacak ambargoyu sıkılaştırmak için bu ne acele?

Bu nasıl bir heveskârlık?

100 yıl uzun bir süre...

Hafızalarımız Lozan'da silinmeye başlanmıştı ya...

Hafızalamıza karşı yapılan bu haçlı saldırısı, o zamandan bu zamana şiddetini her daim arttırarak sürüyor...

Yukarıda tam yüz yıl önce Libya halkını haçlı işgaline karşı gayrınizami harp usullerince örgütleyip eğitmekle görevli olarak kelle koltukta Trblusgarb'a çıkan
bir avuç kahraman Osmanlı askerinden biri olan Binbaşı Mustafa Kemal'le bugün
bizlere resmî kaynakların/makamların anlattığı -anlatmak ne kelime kafamıza vura vura ezberletmeye çalıştığı Atatürk'le herhangi bir benzerliği var mı?

O yüzden onu geçelim...

Yıl 1974...

Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızı haçlı soykırımından kurtarmak için TSK Kıbrıs'a harekât düzenledi diye Bugün Libya halkına uygulanan haçlı ambargosuna benzer bir ambargoyla yüz yüze kaldığımızda bu ambargoyu kim kırma cesaretini göstermişti)

Bugün haçlı ordularının hedefindeki isim: Libya Lideri Albay Muammer Kaddafi...

Peki 37 yıl sonra bu hükûmet, bu Meclis, bu ordu ne yapıyor?

Haçlı saldırısına maruz kalan Libya halkı ve onun Lideri'ne uygulanan Haçlı ambargosuna haçlılar adına bekçilik yapmaya koşturuyor...

Hem de nasıl?

Ortada TBMM kararı bile yokken...

Koştura koştura...

Meclis Kararı gemilerin arkasından zar zor yetişiyor..

İnsanlık...

Ahlâk...

Dostluk...

Vefa...

Bu işin neresinde var?

Bugün bu ülkenin vatandaşı olmaktan utanan o kadar çok insan gördüm ki...

Onların hiçbirinin...

TBMM'ye sunulan bu utanç verici tezkere(*)yi hazırlayanları da, gıkını bile çıkarmadan kabul edenleri de, daha ortada kabul edilmiş bir tezkere bile yokken savaş gemilerimizi bu haçlı barbarlığına bekçilik etmek üzere yola çıkaranları da unutabileceklerini hiç sanmıyorum...

(*) Libya halkına yönelik silah ambargosunu haçlı saldırganlar adına denetleyecek haçlı ordusu NATO'nun deniz gücünde TSK unsurlarının da görev almasını öngören utanç verici Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Genel Kurulu’nda açıkça, milletin gözüne baka baka görüşülmesi göze alınamadığı için; önce gizli oturum kararı alındı. Meclis kürsüsünde yapılan konuşmalar ve oylamalar milletten gizlenerek kabul edildi. Oylamada AKP bütünüyle evet, CHP kısmen evet, MHP ve BDP ise hayır oyu verdi. Bu haçlı oyununa gelmeyen MHP ve BDP'li vekillere şükranlarımı sunuyorum.

Kaynak: http://millibirlikruhu.wordpress.com/2011/03/25/tc-libya-halkina-ambargo-uygulamak-icin-savas-gemileri-yolladi/





Gazetecilere 2000 Dava Açıldı
01.04.2011
Basın mensuplarına yazdıkları haber ve yorumlardan dolayı açılan soruşturma sayısı 5 bini geçti, iki bine yakın da dava açıldı.

Ergenekon ve Balyoz davaları hakkında haber yapan basın mensupları son yıllarda kendilerini hakim karşısında buluyor.

Basın mensuplarına yazdıkları haber ve yorumlardan dolayı açılan soruşturma sayısı 5 bini geçti, iki bine yakın da dava açıldı.

Son haftalarda basın özgürlüğü konusunda Türkiye’de ciddi tartışmalar yapılıyor. Tartışmalar cezaevinde bulunan gazeteciler merkezli yapılıyor.

Bir de yazdıkları haberler yüzünden yargılanan gazeteciler var. Örgüt üyeliğinden suçlanmadıkları halde haklarında onlarca hatta yüzlerce dava açılan basın mensubu bulunuyor.

Onlar hakkındaki suçlama ne örgüt üyeliği, ne de örgüte yardım ve yataklık. Halkın haber alma özgürlüğünü sağlayan basın mensupları, yaptığı haber ve yorumlardan dolayı mağdur.

Hukukçular Derneği Sözcüsü Avukat Cahit Özkan konuya ilişkin şunları söyledi:
"Basın özgürlüğü, pek çok muhabirin sıkça karşılaştığı ve hakikaten mesleğini yapmasını imkansızlaştıracak derecede boyutlara ulaşması hiçbir şekilde tartışılmazken, sadece örgüt üyeliği çerçevesinde hakkında soruşturma başlatılan kişiler çerçevesinde tartışılması kabul edilebilir bir durum değildir."

Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır da şöyle konuştu:
"Birbirinden ayrılması gerekiyor. Birinde siz örgüte yardım ediyorsunuz. Lojistik yardım olabilir, bilgi anlamında olabilir, belge anlamında olabilir. Diğerinde siz görevinizi yapıyorsunuz. Göreviniz gereği yaptığınız bir işten dolayı, yargı mensuplarını eleştirme ya da tali sebeplerden dolayı hakkınızda dava açılıyor ve bir noktada sizin burada görevinizi yapmanızı da engelliyorlar."

Ergenekon ve Balyoz davalarını takip eden gazetecilere dava üstüne dava açılıyor. Gazeteciler hakkında iki bine yakın dava açıldı.

Muhabirlik yapan Büşra Erdal, basın mensupları için yasa değişikliği yapılmasına dikkat çekerek şunları söyledi:
"Kamu görevlilerini terör örgütlerine hedef göstermek, hem de terör örgütü propagandası gibi yasa maddelerinin basın özgürlüğü aleyhine, gazetecilerin iş yapmasını engelleyen önemli ve ağır sevk maddeleri, kanun maddeleri olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda en kısa zamanda basın mensupları için yasa değişikliği yapılmasını temenni ediyoruz."

Muhabir Helin Şahin hakkındaki dava zaman aşımından dolayı düştü.

Şahin zaman aşımından dolayı düşen davayla ilgili şu bilgileri aktardı:
"Zaten ben haberden değil internette yapılan okur yorumundan yargılanıyordum. Haliyle yersiz ve boş bir davaydı. Benim Bakırköy Adliyesi’nde devam eden 60 tane davam var. Bunlar Ergenekon ve Balyoz kapsamında, orda yargılanmaya devam edeceğim."

Duruşmalara katılan meslek örgütleri ve hukukçular, mahkemelerin daha fazla özgürlükçü olması gerektiğini savundular. TRT

Erdoğan'ı protesto eden 8 öğrenciye 11'er ay hapis
Eskişehir'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı pankart açıp sloganlar atarak protesto ettikleri öne sürülen 8 öğrenci 'kamu görevlisine hakaret' suçundan 11'er ay 20'şer gün hapis cezasına çarptırıldı. Öğrencilerin cezası denetimli serbestlik kapsamında ertelendi. Söz konusu öğrenciler herhangi bir suç işlemeleri halinde söz konusu cezayı çekecek. 05.04.2011 ESKİŞEHİR netgazete

Vekilliğe adım 50 bin TL'den başlıyor
Siyasi partiler ve milletvekili aday adayları, 12 Haziran'da yapılacak milletvekili genel seçimlerine yönelik hazırlıklarını sürdürürken, adayların kıyafet, imaj ve siyasi danışmanlık, adaylık başvurusu, tanıtım faaliyetleri gibi ilk adımlar için ayırması gereken bütçe yaklaşık 50 bin liradan başlıyor. 05.04.2011 İSTANBUL netgazete

Kılıç'a yumurta atan öğrencilere 7 bin lira ceza
6 Nisan 2011
Eskişehir'de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'a bir konferans sırasında yumurta ataran 2 üniversite öğrencisi 7 biner TL para cezasına çarptırıldı. haber10

Ücretsiz ulaşım isteyen 11 öğrenciye gözaltı

Kocaeli'nde ücretsiz ulaşım talebiyle yürüyen üniversite öğrencilerine polis sert müdahalede bulundu. 11 öğrenci gözaltına alındı. 06.04.2011 KOCAELİ netgazete

ODTÜ'lülere 10 yıl istendi!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ), çeşitli üniversitelerden öğrencilerin protesto gösterisi ile ilgili olarak, 117 kişi hakkında, "Mala zarar verdikleri" ve "İzinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşünün dağıtılması sırasında kamu görevlisine direndikleri" iddiasıyla 1 yıl 9 aydan 10 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmaları istemiyle dava açtı. haber1001

Seçimlerde BDP'ye YSK Şoku!
18 Nisan 2011
YSK, BDP'nin bağımsız aday göstereceği Hatip Dicle, Leyla Zana, Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak'ın da aralarında olduğu 12 ismi veto etti. Bdp'liler ise bu karara sert tepki gösterdi.

Yüksek Seçim Kurulu, aralarında Hatip Dicle, Leyla Zana, Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak'ın da bulunduğu 12 bağımsız milletvekili adayının adaylıklarını, milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek eski mahkumiyetleri bulunduğu gerekçesiyle iptal etti.
Sebahat Tuncel İstanbul, Gültan Kışanak Siirt, Hatip Dicle ile Leyla Zana da Diyarbakır'dan adaydı.

YSK, bağımsız milletvekili adayları ile siyasi partilerin milletvekili geçici aday listeleri üzerindeki incelemelerini bugün tamamladı.

Bağımsız milletvekili adaylarının adli sicil kayıtlarını inceleyen YSK, 12 bağımsız milletvekilinin sabıka kayıtları bulunduğunu tespit etti.

Kurul, milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek eski mahkumiyetlerinin bulunduğu gerekçesiyle aralarında Hatip Dicle, Leyla Zana, Gültan Kışanak ve Sebahat Tuncel'in de bulunduğu bu kişilerin milletvekili adaylıklarının iptaline karar verdi.

BDP'liler karara tepkili; 'Bu skandaldır!'

BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, YSK tarafından alınan BDP'nin desteklediği 12 bağımsız adayın veto edilmesine yönelik kararı "skandal bir karar" olarak yorumladı. Habertürk'ün canlı yayınına telefonla katılan Hasip Kaplan, bu karar kabul edilemez, halkımıza anlatamayız,bunun ağır siyasi ve sosyal sonuçları olur ifadesini kullandı.

Hasip Kaplan, "Maden eski mahkumiyetten dolayı böyle bir akarar alındı o zaman sayın Erdoğan'ın da Başbakanlığı düşürülsün" ifadelerini kullandı.

BDP'nin desteklediği Mersin Bağımsız Milletvekili adayı Ertuğrul Kürkçü de haklarını sonuna kadar kullanacaklarını söyledi.

DEMİRTAŞ: DEVLET TASFİYESİ VAR

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, karara "Siyasi operasyon siyasi tasfiye, devlet bölgeyi AKP'ye teslim etme kararı almış" sözleriyle tepki gösterdi.

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, YSK kararına çok sert çıktı. Demirtaş devlet eliyle BDP'nin tasfiye edilmeye çalışıldığını iddia eden Demirtaş, 'Bu bir siyasi tasfiyedir. Bölgeyi AKP'ye teslim etme operasyonu. biz sonuna kadar barışçıl mücadeleyi yürüteceğiz dedik. Bu noktadan sonra biz nasıl barışçıl bir mücadele yürüteceğiz. Yapacağımız hukuki itirazlar nasıl değerlendirilecek bilemiyoruz. YSK kararları nihai kararlardır. Bizim seçime girip girmemiz noktasında demokrasiden bahsedilemez. Seçimler ertelenerek yeniden aday belirleme hakkır verilmelidir.' dedi.

BDP Şırnak Milletvekili Sırrı Sakık ise "Bu keyfiyet devletinde olur, hukuk devletinde olmaz bu karar siyasidir" dedi.

Kimler var?

YSK'nın yasak getirdiği adaylar arasında Ertuğrul Kürkçü, Harun Özelen, Abdullah Kızılay, İsa Gürbüz, Çiçek Otlu, Salih Yıldız, Şerafettin Elçi ve Nezir Sincan da var.







Kars'ta seçim minibüsüne ateş açıldı: 1 ölü
18 Temmuz 2007
Kars'ın Susuz ilçesinde bağımsız milletvekili adayı Yargıç Harmankaya'nın seçim minibüsüne pompalı tüfekle açılan ateşten bir kişi öldü.
Susuz ilçesine bağlı Kiziroğlu köyündeki seçim çalışmasından dönen bağımsız aday Yargıç Harmankaya'ya ait 36 M 621 plakalı seçim minibüsüne, Y.U. tarafından pompalı tüfekle ateş açıldığı bildirildi.
Saldırıda ağır yaralanan aracın şoförü Barış Eminoğlu (31) kaldırıldığı Kars Devlet Hastanesinde öldü.
Olaydan sonra Kiziroğlu köyünde, ölen Eminoğlu ile Y.U'nun akrabaları arasında çıkan kavgada ise Ziyettin Eminoğlu ve Adalet Uluçutsoy hafif yaralandı.
Saldırıdan sonra kaçan zanlı Y.U. ile babası O.U. yakanırken, saldırıda kullanılan tüfeğe de el konuldu.
Bu arada bağımsız milletvekili adayı Yargıç Harmankaya da Kars Devlet Hastanesine gelerek ölen gencin yakınlarına başsağlığı dileklerini iletti.
Barış Eminoğlu ile Y.U'nun dün henüz belirlenemeyen bir nedenle kavga ettikleri öğrenildi.
netgazete



Karşı Gazete’ye polis baskını
30 Eylül 2014

İnternetten yayın yapan Karşı Gazete, 25 Aralık operasyonuyla ilgili bir haberin kaldırılması için polisin ofise baskın yaptığını duyurdu.
İnternetten yayın yapan Karşı Gazete, polisin 25 Aralık operasyonuyla ilgili bir haberi kaldırmaları için bürolarına baskın yaptığını duyurdu.
Karşı Gazete’den yapılan duyuruda, polislerin 25 Aralık operasyonuyla ilgili bir haberin kaldırılmasını istedikleri, aksi halde siteyi kapatacaklarını söyledikleri yer aldı.
Karşı Gazete’den yapılan duyuruda şunlar ifade edildi:
“Sabah saatlerinde ofisimizi basan polisler 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili bir haberin kaldırılmasını istediler. Haber kaldırılmayıncaya kadar gitmeyecekleri, aksi halde siteyi tamamen kapatacakları tehdidinde bulunan polis ekibi, hiçbir mahkeme ve savcılık kararı bulunmadan alenen sansür istedi.
“Şuan haber merkezimiz polis ekipleri tarafından kuşatılmış durumda. Emniyet güçleri, tehdit ve baskı dilini kullanarak “Hani o ses kayıtları montajdı” şeklindeki haberimizin kaldırılmasını istiyorlar. Üstelik de bu yönde alınmış hiçbir savcılık ve mahkeme kararı yok. Tamamen polis gücü kullanarak sansür talep ediliyor.
“Haberdeki belgeler ise 22 Temmuz’da Polisleri gözaltına alan Savcılığın imzasını taşıyor. Muhabirimiz Emre Erciş, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu yapan polisleri gözaltına aldırıp tutuklatan Savcı’nın belgelerinden, Erdoğan’la ilgili tapelerin montaj değil orjinal olduğunu ortaya çıkartan ayrıntıları yakalamıştı.”
“Hükümetin yargı ve savcılık kararına gerek görmeden “polis gücü” kullanarak medyayı susturma döneminin ilk adımı www.karsigazete.com’un basılması oldu. Polis devletine karşı direniyoruz. Tüm medyayı ve meslek örgütlerini direnişimize destek olmaya çağırıyoruz.”

http://www.imctv.com.tr/2014/09/30/karsi-gazeteye-polis-baskini/
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal Eyl 30, 2014 6:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 13 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Nis 14, 2011 12:13 am    Mesaj konusu: SANDIK KAFALI’ OLMAK İLE UFKUN ÖTESİNE BAKMAK Alıntıyla Cevap Gönder

SANDIK KAFALI’ OLMAK İLE UFKUN ÖTESİNE BAKMAK ARASINDAKİ FARK...
Banu Avar
12.4.2011



Kafanızı ‘sandık seçim oy’ uğultusundan kaldırın… Türkiye ‘ufkun ötesini görenlere’ ihtiyaç duyuyor… Vakit tamam.. Düğmeye basıldı… Küresel çete için 2011, Türkiye’de sonun başlangıcı!

Unutmayın , bu, onların planı!

Burada soru şu:

Bizim bir planımız var mı?

Yok ise olması için ne yapmalı?

*-*-*

Hiç kendimizi kandırmayalım.. AKP CHP ve BDP net ve açık bir biçimde Türkiye’nin eyelet sistemine geçişi ve sonrası için mutabıktırlar. ABD tarafından dayatılan yeni Anayasa konusunda da anlaşamadıkları bir nokta yoktur. Başkanlık sistemi ve federasyon hedefinde ilerleyeceklerdir. Emir büyük yerden, Atlantik ötesindendir..

2011 ‘de küresel çetenin Türkiye planı: Türkiye’nin bölünebilir olmasını sağlayacak bir Anayasa’yı hazırlatmak, federasyonu dayatmaktır…

Görülen o ki, meclise girecek partiler bu hedef çerçevesinde ‘çalıştırılacaktır’. *‘Yeni’ bir ‘federasyon’ Anayasası.

*Suriye’den patlayacak kaosun İran ve Türkiye’ye sıçratılması…

*Diyarbakır başkentli Kuzey Kürdistan belediyelerinin özerklik ilanı. Barzani Cumhuriyeti’yle bütünleşme çalışması..

*İç mukavemet halinde Amerikan ordusu arkada, BM barış gücü önde Türk ordusuyla savaşmaları…

*’Füzelerin hedefinde Türkiye. Üniter devlete son noktanın konulması!

Fırat ve Dicle başta olmak üzere akarsuların kontrolünün, petrol, altın, gümüş, bor ve diğer madenlerin küresel şirketlerin denetimine geçmesi…

‘Ne yapacağız’ diye soranlara son bir kez daha söyleyelim: ‘sandık kafa’lılıktan vazgeçin. Ufkun ötesine bakın.

Hedef ülke Türkiye’nin hedef insanları… Demokratik seçim adı altında 60 yıldır aldatılıyorsunuz. Her gelen bir öncekinden beter. Her gelen ABD’ye yüz sürmeye, AB yetkililerine ‘beni koltuğa oturt’ dilenciliğine gider..

Her seçim sonrası işçiler çalışanlar haklarını kaybeder…

Her yeni dönemde küresel şirketler, koynumuza çöker..

Olan budur…

O halde, çalışan, emekçi geniş halk kesimleri, yani bıçağı boynunda hissedenler, kapatılan fabrikaların işçileri, yokolan tarım alanlarının köylüleri, dükkansız kalan esnaf, Amerikan misyonerlerince uykuya yatırılan öğrenci, ve tüm hakları gaspedilen ve acı hayatı tüm ağırlığıyla göğüsleyen çalışan ya da işsiz kadınlar!

BİRARAYA GELELİM… Seçimden de partilerden de bağımsız bir çağrı bu. Bir kurtuluş çağrısı…

Yedi düvele karşı, yüzümüze gülerek ekmeğimizi çalanlara ve ‘yalanlardan yalan beğen!’ diyenlere karşı , gözümüzün içine bakarak, Washington ve Brüksel’in kucağına koşanlara karşı her bir VATAN evladı BİRARAYA gelme yolları üzerinde durmalı!

*-*-*

Son 10 aydır yazıp çizdik. Her yanı hile desise ile örtülü seçim sürecinde bir ‘güçbirliği’ ile emperyal oyunların karşısında tüm milletin birleşmesini önerdik. Olamadı.

Güç Birliği DEĞİŞİK GÜÇLERİN bir araya gelmesi demekti. Türkçüler, Sosyalistler ve samimi Müslümanlar her seçim bölgesinden adaylarla bir şemsiye altında buluşabilir ve SİSTEM’in dayatmasına meydan okuyabilirdi. Adı üstünde: Güç-birliği!

Çalışmalara son anda başlandı .. Geç kalındı ve fazla yol alınamadı.

Değişik görüşlerden vatanseverler bir araya toplanamadı.

Güç birliği farklı MİLLİ GÜǒleri içerirse GÜÇ BİRLİĞİ dir. Görülen o ki, sadece sol’un bir kısmı bağımsız adaylarla bir adım attı. AKP’nin karşısına değişik GÜǒleri (sağ sol dindar kesim) bağrına toplayan vatansever blok çıkarılamadı.

Ama son anda da olsa atılan adımlar bize bir sonraki örgütlenme çalışmasında yol gösterecektir… Bu yol her şehirde, partiler üstü ŞURA/KONGRE’lerın toplanmasını ve vatansever unsurların tartışmasını gerektirir.

Bu yapı, milletvekili OLMAK ya da OLMAMAK anlayışının çok ötesinde bir anlayışla yürütülmek zorunda… Ve bu görev hala karşımızda.

*-*-*

Atatürk’ün örgütlenme şemasına bakın:

‘Kendiliğinden oluşmuş’ HALK ŞURALARI, KONGRELER ve bunların bir araya gelmesi sonucu oluşacak HALK MECLİSİ!

Kitle örgütlenmesinin yolu buydu. Ve Mustafa Kemal, bu yolu izledi! Halk şuraları içinde Türkçüler de dindar çevrelerin önde gelenleri de sosyalistler de vardı.

O’nun vefatından sonra bırakın kitle örgütlenmesini, 3 kişi bir araya gelse hapse tıkıldı!

1946’dan bugüne kadar Türkiye’yi yöneten tüm siyasi partiler ‘sistem’e sıkı sıkı bağlandı. . Meclisde yeralan sağda ya da solda hiçbir partinin birbirinden farkı olmadı.. CHP ve MHP ile AP ya da DP , ANAP ya da AKP ayrıntıda farklılıklar barındırsa da, NATO, AB, ABD ittifakı konusunda hemfikirdiler. Bu da Türkiye’yi deli gömleğine sokan denklemdi.

60 yıl böyle geçti…Bu denklem Türkiye’yi dağılma ve bölünme noktasına getirdi.

O gider bu gelir… Sonuçta Anayasa değiştirilecektir. Bunu ana muhalefet ve iktidar açıkca dile getirmiştir.. BDP açıkca ‘isyan’ duyurusu yapmıştır. APo ‘kanlı kalkışma’ lafları yaymıştır. İshak Alaton/ TESEV- Açık toplum Vakfı açıkca Türkiye’nin bölünmesi çağrısı yapmaktadır. Vamık Volkan federasyon alt yapısı ve etnik ayrışma için çalışmaktadır. ABD Büyükelçisi ‘kritik eşiği atladınız’ ‘Türkiye asla eskisi gibi olmayacak!’ buyurmaktadır..

Çeşitli parti mensupları küresel çetenin çeşitli kurumlarında bir araya gelmektedirler. Hiç ayrıları gayrıları yoktur. Tek dertleri iktidar koltuğudur…

Daha önce yazmıştım..

Atatürk’ün ‘Ne yapacağız?’ diye soranlara cevabı açıktır:

‘CELADET (YİĞİTLİK) GÖSTERİNİZ!’ demişti.

‘CELADET’ YİĞİTLİK, bu dönemde biraraya gelmek demektir… Ayrıntılarına siz karar veriniz….

http://www.banuavar.com.tr/

İNSAFIN İNFAZI
16 Nisan 2011

Yiğit Tuncay’ın araştırmacı – yazar Suat Parlar ile gerçekleştirdiği “Anayasal Kuşatma ve Sermaye” başlıklı söyleşiyi bölümler halinde paylaşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin 1. bölümü “TÜSİAD Vesayeti”, 2. bölümü “Barış Kalpazanlığı”, 3. bölümü "Kaderin Piyasalaşması başlıkları altında Mızıkacılar’da yer aldı. Her üç bölümün linkini bu söyleşinin sonunda bulabilirsiniz. İşte Suat Parlar ile gerçekleştirilen söyleşinin “İnsafın İnfazı” başlıklı 4. Bölümü…

İNSAFIN İNFAZI
(4. Bölüm)

İnsanlık tarihi boyunca yaptırımı olan yasalar dışında, merhamete, vicdana veya mantığa dayanan adalet duygusundan temellenen bir hukuk anlayışı da şekillenmiştir. Bu hukuk anlayışını insanlık "insaf" diye tanımlamıştır. Kimi zaman insanlık "insaf" diyerek zorbalığa ve sömürüye karşı ayaklanmış, kimi zaman da "insaf" diyerek kendini durdurmasını bilmiştir. Peki insanoğlu "insaf"a nasıl yabancılaşmaya başlamıştır? Mesela Engels, Adam Smith'i ekonomi politiğin Luther'i olarak tanımlamıştı. Dini ve imanı dünyanın özü olarak gören Luther gibi, Adam Smith de tam rekabeti insan ve doğanın özü olarak görmüştü. Sonuçta ikisi de kilise kökenliydi. İkisi de "dindar" burjuvazinin tarih sahnesine çıkışına hizmet ettiler. Toplumların ekonomi politiğe dayalı dönemeçlerinde, ahlakı da bu yapısal değişikliklerle yeniden şekillendirilir. Halkların bu değişimlere ikna edilmesi, her zaman metafizik referansları içermiştir. TÜSİAD'ın yeni anayasa tartışmalarında "dindar" sermayeye işaret eden yaklaşımları da gözümüzden kaçmamıştır. Söyleşimizin 4. bölümünde Suat Parlar ile bu konuyu değerlendirdik. (Yiğit Tuncay – www.halksahnesi.org)


Suç İçin İyi Olan Kapitalizm İçin de İyidir

Türkiye'de tekelci çeteler konfederasyonu savaş ilân etmiş durumdadır. Bu savaş “düşük yoğunluklu demokrasi” olarak da değerlendirilebilir. Yumuşak Pinoşeciliğin topluma dayatılması plânının, anayasal çerçeveye büründürülmüş tartışmalarını, formülasyonlarını, savaşın bir biçimi olarak yürütüyorlar. Bunun bir “hukuk” güvencesi çerçevesinde neo-liberal düzenin yerleşmişliğini, engellerden arındırılmışlığını, bu temelde devlette gerçekleşen dönüşümün iyice pekişmesini garanti altına alacağı neredeyse kesindir. Bu kesinlik, adına “seçim” denilen, “seçme düzeni”nden kaynaklanıyor aynı zamanda. Çünkü tekelci düzenlerde “seçim” olmaz, “seçme” olur. İnsanlar “seçim” yapmazlar, sadece önlerine konulan seçilmiş olanları onaylarlar. Bu bir onay mekanizmasıdır. Bu onay mekanizmasının meşruiyetine dayanılarak, halk, daha doğrusu emekçiler kendilerini ezecek olan mekanizmaların meşruiyetini rızalarıyla onaylamış olurlar. Son derece hain ve entrikacı bir düzenektir bu. Bu düzeneğin adına da “demokrasi” denilir.

Aslında çağımızda neo-liberal devletin işleyişinin odağında “karşı ayaklanma doktrini”ne (*) göre şekillendirilmiş bir kurumlar, kurallar, ideolojiler bileşkesi yatar. “Karşı ayaklanma doktrini”, “küresel isyancı” kodlamasıyla; hakları için mücadele eden emekçilerden, öğrencilere, grev yapan işçiden, devrimi hedefleyen kesimlere, örgütlenmiş bir sosyalizm mücadelesini etkin bir biçimde verenlerden, toplumsal kurtuluş programıyla emperyalizmden kopuşu kabul eden ulusal kurtuluşçulara kadar, sömürüyü reddeden bütün kesimleri hedefler. “Karşı ayaklanma doktrini” olmadan, “milli güvenlik ideolojisi” ve onun devletini içeren düzenlerin işletilmesi, yerleştirilmesi, kurumlaştırılması mümkün olamaz.

Özellikle, Türkiye gibi ülkeler söz konusu olduğunda, kapitalizmin genel şiddeti, mafyatik birikim tarzı, militarizmi, kirli savaşlarda taraf olması, Türkiye'deki iç savaşlarda devrimcilere karşı en kriminal mücadeleleri veren unsurların işverenler arasından çıkması kaçınılmazdır. Çünkü ister istemez kapitalist düzen açısından bir meşruiyet krizi sürekli olacaktır. Bu meşruiyet krizinin giderilme koşulu, ara dönemler dışında “sermayeleşmiş zor”un açık hale gelmesidir. “Sermayeleşmiş zor”, kendisini ağırlıklı olarak iç savaş süreçleriyle, tecritlerle, cezaevlerine yönelik terör kampanyalarıyla ortaya koyar.

Ahlâksız Kapitalizmin Ahlâkı

TÜSİAD bu statükonun ebedileştirilmesi adına formülasyonlar geliştiriyor. Birey odaklı, hiç bir ayrıcalığa yer vermeyen anayasadan söz ediyor. Ki birey ideolojisi neo-liberalizmin köşe taşıdır. “Birey” denildiği zaman akla elbette ki, küresel şirket ve onun çıkarları gelmelidir.

Tüm vatandaşların farklılıklarından bahseden bir anayasa önerisinde bulunuluyor. Eskiden yalan da olsa “fırsat eşitliği”nden söz edilirdi. Artık “fırsat eşitliği”nden de söz edilmiyor. Artık farklılıklardan söz ediliyor. Farklılıklar nasıl bir fırsatı içeriyor? Buna verilecek cevap nettir; fırsatlar değil, koşullar eşit olmalıdır. Eşitsizlik ve mülkiyetle bütünleşmiş düzen mekanizmaları varlığını sürdürdükçe, koşullarda eşitlik elbette ki mümkün olmayacaktır. Eşitlik olmadan özgürlük, bir vahşetin, bir cinayet ekonomisinin adı olur. Eşitsizlik ve mülkiyetin sürekli savaş üretmesi doğaldır. Bu durum konjonktürel değil, yapısaldır.

Dolayısıyla sermaye düzeninden barış, hoşgörü, ahlâk beklemek yerinde değildir. Kapitalizm gayri ahlâkidir. Ne ahlâklıdır, ne ahlâksızdır. Oysa neyin iyi, neyin kötü olduğuna dair politik kararlar alma süreci olarak “etik” dediğimiz evrensel olgu -ki bu anlamda ahlâktan da yer yer farklıdır- kapitalizmin hiç bir temel ideolojik ölçütüyle, varoluş biçimiyle uyuşmaz. Ama bu etik eşitliğe dayalı özgürlükçü bir etik ise tabi. Yoksa burjuvazi de bir “etik” iddiasında bulunuyor.

İnsafın İnfazı

Dünya ölçeğindeki her kriz döneminde yeni amentülerle bezenmiş bir takım yeni dinler ortaya çıkıyor. Çağımızda geçerli olan nedir? “Serbest piyasa” adı altında, piyasa sömürgeciliğini dayatan pazar tek tanrıcılığıdır. Böyle değerlendirildiğinde artık dünyanın hiç bir yerinde müminliğin, kapitalizmin karşısında bir değer ifade etmesi mümkün değildir. Çünkü, dünyanın bütün dinlerinde inananlar, insanların adalet ve eşitlik taleplerinin yüceltilmesi üzerinden inançlarını kurarlar. Bu inanç kurma olanağı artık müminlerin elinden çekilip alınmıştır. Bu bütün dinler için de böyledir.

Neo-liberalizm dinleri asimile etmiştir. Çağımızda neo-liberalizm din asimilasyonu üzerine dayanır. Bu sadece Türkiye için de geçerli değildir. Dünyanın pek çok yerinde neo-liberal vicdansızlığın, küresel ölçütleriyle bütünleşmiş bir yeni dindarlık dalgasıyla karşı karşıyayız. Yeni dindarlık dalgası vicdanı, toplumsal adaleti, eşitlik inancını, kardeşliği reddetme temelleri üzerine dayalıdır. Burada aslolan bireyin kendi özerkliği kodlamasıyla bir takım dinî ayin biçimlerinin, sözde özgürlük simgelerinin, o dinin mümini olmak açısından piyasalaşmasıdır. Yani bir göstergeye dönüşmesidir. Dindarlığın kendine özgü göstergelerini yaratan neo-liberal piyasa sömürgeciliği, o göstergelerin pazarlanmasından hem yeni modalar türetmektedir, hem de bu modalar üzerinden postmodern dindarlık üretmektedir.

Büyük öykülere, büyük birikimlere, büyük tarihsel anlatılara, büyük adalet arayışlarına dayanan dinlerin yerini parçalanmış, soyut “özgürlük” söylemleri almıştır. Kapitalist yabancılaşmanın kendisine dayattığı koşulları kabullenen, dünyayı değiştirme konusunda hiç bir iddia taşımayan, adaletli bir dünya arzusundan bile vazgeçen, kapitalizme zincirlenmiş yeni bir dindarlık türünü ortaya çıkarmışlardır. Bu dindarlık türü, özellikle, çağımızda küreselleşmenin ideolojisi olan neo-liberalizm ile barışıktır.


Neo – Liberal İlahiyat

Bu ölçütlerle neo-liberal ilahiyattan söz edebilmek artık mümkün hale gelmiştir. Bu ilahiyat, özellikle, Türkiye'de ağırlığını hissettirmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında ABD'nin kendi suretinden bir dünya yaratma planında başarılı olduğunu görüyoruz. Çünkü ABD'nde kapitalist vahşeti olumlayan, onaylayan din kalıpları, bir cemaatçilik bütünleşmesi içerisinde Amerikan kapitalizminin meşruiyetinin dayanağı haline gelmiştir. ABD dünyanın en “dinci” topluluğudur. Neo-liberal kapitalizme uyum konusunda, belki de, dünyada en neo-liberal, kapitalist yobazlığı benimseyen ikinci toplum, Türkiye toplumudur. Amerikan imgesinden yaratılmış Türkiye cemaatçiliği, açıkçası, Türkiye'de İslamiyetin yerini almıştır. Çünkü din cemaatçiliği özünde barındırmaz. Cemaatçilik, ancak, Evanjelik kodlara bağlı ve Evanjelik kodlarla Yahudiliğin uyumu üzerinden gerçekleştirilecek bir olgudur. Cemaatçilik İslâmın özüne aykırıdır. Cemaatçiliği bir sosyolojik olgu olarak ve neredeyse enetelektüel zorbalıkla dayatan kesimler, bu anlamda neo-liberalizmin entelektüel tetikçiliğini yapmaktadırlar. Bu tetikçiliği yapanlar karşılığını da bulmaktadırlar.

Dinin büyük metafizikleri, büyük tahayyülleri, büyük açılımları, indirgemeci bir tarzda insanları sadece basit örtünme kodları üzerinden parçalayan yeni bir tür ayrıştırma potasına dönüşmüştür. Bir birleştirme potası değil, ayrıştırma potasıdır. Oysa ki, İslamiyet söze “ey insanlar” diye başlar, “ey cemaatler” diye başlamaz. Bu tarz bölünmüşlükleri ve parçalanmışlıkları kabul etmez. Bu elverişlilik, ekonomik rasyonaliteye bağlanmış bu “yeni dindarlık” biçiminin neo-liberal devlette kadrolarını bulması ve hatta “dindar cumhurbaşkanı” adı altında Özal üzerinden ekonomik rasyonaliteye, serbest piyasaya adanmış bir yeni tür dindarlığın İslâmi biçimler içinde kendisini sunmasıdır. Bu politika gücünü “Türk-İslam sentezi” adı altında 12 Eylül şiddetinden beslenen kaynaklardan almıştır. Türkiye'de İslâmiyeti içinden çıkılmaz sorunlarla yüzyüze getiren bu politikalardır.

İslâmiyet vicdanları yücelten, insan onurunun paylaşımını sağlayan bir metafizik olmaktan çıkmış, pazar tek tanrıcılığının ilahiyatına dönüştürülerek, neo-liberal tezlere kurban edilmiştir. TÜSİAD'ın, cemaatleri kendine ideolojik payanda olarak görmesi ve anayasa önerisinde cemaat vurgusunu ön plâna çıkarması, bireyi cemaatlerle özdeş görmesi, aslında, son derece doğaldır. Önce Türk-İslâm sentezini ortaya attılar. Ki bu Türk-İslam sentezinin Türk kanadı, Aşkenaz Yahudilikten kaynaklanan bir Türkçülükten beslenmişti. İslam kanadındaki sorunları da neo-liberalizmle ehlileştirerek yeni bir sentez gerçekleştirdiler.

Homo İslamicusun İhtişam ve Sefaleti

Buradaki itiraz son dönemde ağırlıklı olarak Seferad Yahudilerinden geldi. Çünkü Seferad Yahudilik çok fırsatçı bir yaklaşımla sadece İsrail'in yaşatılması değil, aynı zamanda Yahudi finans kapitalinin Türkiye üzerindeki görünür ve görünmez bağlarının garantisini sağlamak adına, İslâmiyet çerçevesinde hareket eden, ama neo-liberal amentü'ye yeminli bir takım burjuva grupların gücünü görerek bir sentez arayışına girmiştir. Bu noktayı gören Seferad Yahudiliğin pirlerinden bir tanesi -ki kendisi Sorosçulukla ünlenmiştir-, yeni bir sentez önermiştir. Ne yapmıştır? Sermayeye MÜSİAD'ı işaret etmiştir. Aslında ilân ettiği; “Türkiye'de artık din Soros'un, Popper'in istediği kıvama gelmiştir” demenin bir başka yoludur. “Kapitalist anlamda özgürlükçülük, burjuvazinin ahlâk ve özgürlük tanımazlığının garantisidir” demeye getirmiştir. Diğer işadamlarına “siz geride kaldınız, statükocusunuz, bakın burada neler var” dercesine bir mücadele bayrağı açmıştır. TÜSİAD'ın önerdiği, fakat sonradan arkasında durmayıp geri çekildiği anayasanın ne kadar değerli olduğunu ve nasıl, hangi koşullarda, hangi egemenlik statülerini dondurmak için, bunu bir ilahi düzene dönüştürmek için yapıldığını da kanıtlamış oldu bir bakıma. Çünkü bu anayasal metin adına TÜSİAD ile kavgayı göze almıştır. Bu durum dönemsel bir tartışmanın parçası değildir. Bu durum tamamı ile yapısaldır.

İslâmi kalıplar içerisinde kendini sunan sermaye grupları, dindar bir burjuvaziyi temsil edemezler. Çünkü burjuvazi dindar olamaz. Dindarlık burjuvazinin özünde yoktur. Bunlar asimile edilmiş, kapitalizmle uyumlu hale getirilmiş, emek-sermaye çelişkilerini, dayanışma ağları, cemaat ağları içerisinde eritecek toplumsal bir değişimi hedeflemektedirler. İşçi sınıfının özerk ve politik-ekonomik güç olarak örgütlenmesini bu dindaşlık anlayışı ile engelleyecek, işçi sınıfının sermayeye yeni bir biat kültürüyle eklemlenmesini beraberinde getirecek yeni bir yapılanma arayışı içerisindedirler. Bu durum sol-liberaller tarafından da hararetle desteklenmektedir.

Eğer sözü edilen tarzda bir demokrasi var ise, cemaatçilik, etnik temelde ayrıştırma ve piyasacılık bu demokrasiyle çatışma halinde olacaktır. Kapitalizm, demokrasi ve özgürlüğün düşmanıdır. Bunların bir arada olabilmesi mümkün değildir. Demokrasiye sınıflar üstü bir bağlamda yaklaşmamanın da, aslında ne kadar zorunlu olduğunu gösteriyor. Demokrasi; sınıflarüstü, sistemler üstü bir ideal, bir metafizik değildir.

12 Eylül Anayasası’nda Akademik CIA Parmağı

TÜSİAD bu alanda düşünen ve üreten zihinlerin çalışmalarına bağlıyor süreci. Üreten ve yaratan zihinler 12 Eylül öncesinde de vardı. 12 Eylül öncesinde Tercüman Gazetesi Nisan ayında bir anayasa paneli düzenlemişti. Onun yanı sıra Yeni Forum Gazetesi'nin bir anayasa çalışması vardı. Yeni Forum Gazetesi ve Tercüman Gazetesi'nin anayasa çalışmalarının pek çok unusuru, 12 Eylül Anayasası’na girdi. 11 Eylül 1980 günü de, TÜSİAD Türkiye ekonomisi ile ilgili çok önemli bir rapor yayınladı. Ki bu rapor gözlerden kaçmıştır. Bunların hepsi bir araya toplandığı zaman 12 Eylül Anayasası’nın, daha 12 Eylül Darbesi gerçekleştirilmeden çok önce hazırlandığı anlaşılmaktadır. Bu hazırlıkla birlikte televizyonlara çıkarak “CIA'dan para aldığı”nı itiraf eden ve bunu doğal bulduğunu söyleyen bir profesörün, sözkonusu anayasa hazırlıklarında görev aldığını biliyoruz. Ki o yapının CIA Türkiye masası şefi Paul Henze ile de bağlantıları düşünüldüğünde, CIA Türkiye'de daha önce de bir anayasa yapmıştır.

Şimdi de CIA'nın 3. sınıf teknisyeni olan, 1. sınıf spekülatör, 1. sınıf “açık toplum”cu ve 1. sınıf neo-liberal küreselleşme ideoloğu Soros'un, Türkiye'de “milli” hizmetler de bulunduğunu görüyoruz. “Milli” hizmet kavramını ortaya atan doğrudan doğruya TÜSİAD üyesi bir iş adamıdır. “Milli hizmetlerde bulunmuştur” diyor. Bunu çok bilinçli ve farkında olarak söylüyor. Soros, artık Türkiye'de “milli” ve “yerli” bir olgudur. Yabancı bir olgu değildir. Tıpkı Amerika'nın, Türkiye'de “yerli” bir olgu olarak varlığını kanıtlaması gibi. Dolayısıyla, yıllara yayılan “açık toplum” çalışmaları, fonlanmaları, entelektüel birikimlerin buraya yansıması söz konusu olmuştur. Artık tekelci sermayeye bağlı olan “organik aydınlar” grubu, bir bütünlük arzetmektedirler. Bu “organik aydın” bütünlüğü çok farklı fikir çeşitliliği varmış gibi görünse de, temel noktalarda uyum içerisindedir. Sermayenin amentüsü'nde “demokrasi - insan hakları - serbest piyasa” da uyum içerisindedir. Yani, Pinoşe'nin yumuşak rejiminde uyum vardır.


Suat Parlar
Notlar

(*) www.halksahnesi.org/soylesiler/neogladio1/neogladio1.htm

Deşifrasyon: Hazal Kelleci

Söyleşinin 1. Bölümü “TÜSİAD Vesayeti” için tıklayınız:
www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

Söyleşinin 2. Bölümü "'Barış' Kalpazanlığı" için tıklayınız:
www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx


Söyleşinin 3. Bölümü “ 'Kaderin' Piyasalaşması” için tıklayınız:
www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx

E- Muhtra İçin Kim Ne Demişti?

27 Nisan 2011
Türk demokrasi tarihinin utanç bildirisi olarak görülen 27 Nisan bildirisi, üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen hâlâ TSK'nın internet sitesinde duruyor.
Türk demokrasi tarihinin utanç bildirisi olarak görülen 27 Nisan bildirisi için o tarihte kim ne dedi ?

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: "Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider."

CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek: "Tabii bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir."

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: "Genelkurmay'ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. 'Ne mutlu Türküm diyene' sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye'yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz."

CHP Genel Sekreteri Önder Sav :(Muhtıranın ardından Anayasa Mahkemesi'nin verdiği 367 kararından sonra)

"Gözümüz aydın, Türkiye'nin gözü aydın."

Nur Serter: "Genelkurmay Başkanı'na 'memur' diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan'da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır."

TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: "AKP toplumda gitgide artan ve TÜSİAD'ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli."

Tufan Türenç (Hürriyet): "Tabii ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP'nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin karşı olduğunu açıklıyor."

Ahmet Hakan (Hürriyet): "'Muhtıraya karşıyız' diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş."

Ertuğrul Özkök (Hürriyet): "Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır."

Yılmaz Özdil (Sabah): "Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır."

Hıncal Uluç (Sabah):"Ordu sonuna kadar bekledi. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, "Sözde değil, özde" diyerek bekledi."

Ural Akbulut (Dönemin ODTÜ Rektörü): "Bu ikinci 28 Şubat'tır TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır."

Fikret Bila (Milliyet): "TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya'ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir."

Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: "Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor."

Oktay Ekşi (Hürriyet): "Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı'nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor."
aktifhaber

'Ruport Murdoch, monarşiden daha kötü'
28 NİSAN 2011

Guardian gazetesine yazan Timothy Garton Ash ise, "bir demokraside Kral William ve Kraliçe Kate olmalı mı?" sorusunu "Daha kötüsü olabilir" diye cevaplıyor.

Kraliyet düzeninin İngiltere demokrasisinin işleyişine olan olumsuz etkisinin, marjinal ve 30 yıl öncesine nazaran daha az olduğunu söyleyen Ash, "Eğer seçilmemiş bir bireyin gücünden bahsediyorsak, Rupert Murdoch, İngiltere demokrasisi için çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor" diyor.

İngiliz kraliyet düzeninin, baskıcı bir sınıfı ve imtiyaz piramidini ima ettiği eleştirisine ise, Ash'in cevabı, "Bugünün İngiltere'sinde seçilmemiş bankacılar, aristokratlardan daha güçlü, futbol yıldızları ise Kraliyet ailesi üyeleri kadar ünlü" şeklinde.
BBC



Türkiye'de gazetecilik yapmak imkansızlaşıyor
3 MAYIS 2011

Bugün dünya basın özgürlüğü günü.
Türkiye ise ABD merkezli insan haklarını izleme örgütü Freedom House tarafından yayımlanan küresel basın özgürlüğü raporunda, ciddi gerilemelerin olduğu ülkeler arasında yer aldı.

Raporda, Türkiye'de basın özgürlüğüne ilişkin temel sorunlar Türk Ceza Kanunu'nun 301 ve 216'ıncı maddeleri, Terörle Mücadele Yasası ve gazetecilere yönelik artan tacizler olarak tanımlanıyor.
Biz de Avrupa Gazeteciler Federasyonu'nun direktörlerinden Renate Schröder'e sorduk, Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda kaygı verici gelişmeler neler?
Renate Schröder: Geçen yıl Nisan ayında yıllık toplantımızı İstanbul'da yaptık. İstanbul'u seçmekteki amaçlarımızdan biri de yerel düzeyde gazetecilere destek vermekti. Durum o zaman da çok kötüydü, fakat sonra, özellikle de anayasa referandumu öncesinde düzelmeler olduğunu düşündük. Ancak son 6 ayda gene kötüleşti durum. Cezaevinde olan gazetecilerin sayısı resmi rakamlara göre 68'in üstünde. Bu kişilere, terör örgütüne üye olmak ya da destek vermek dışında getirilen çok açık bir suçlama yok. Bu bizim için son derece kaygı verici bir durum. Gazetecilere karşı açılmış 4 bini aşkın soruşturma var. Haziran ayında ise seçimler yapılacak ve biz yaşananların seçim süreciyle bağlantılı olduğunu düşünüyoruz. Eleştirel olmak, ses çıkarmak, yani işlerini yapmak gazeteciler için gittikçe daha zor bir hale geliyor.
BBC Türkçe: Dolayısıyla, basın özgürlüğü kısıtlananların ağırlıklı olarak hükümeti eleştiren gazeteciler olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Renate Schröder: Evet, bu kampanyanın siyasi olduğunu düşünüyoruz. Olanları gözlediğimizde ve üyelerimizle konuştuğumuzda edindiğimiz izlenim bu. Türkiye Gazeteciler Sendikası mensubu üyelerimiz ifade özgürlüğü adına bir araya geldiler. Ortaya çıkan oluşumda 93 sendika temsil ediliyor ve bu daha önce görülmemiş bir şey. Basının tüm kesimlerinden gazeteciler bu durumla mücadele etmek için bir araya geldiler. Gazetecilik, gerçeği takip etmek ve keşfetmektir ve bunu yapmak neredeyse imkansız hale geldi. Hükümete çok eleştirel yaklaşmaya bile gerek yok.
BBC Türkçe: Kampanya derken tam olarak neyi kast ediyorsunuz?
Renate Schröder: Belki de doğru kelime kampanya değil, ancak kast ettiğim gazeteciler üzerindeki giderek artan baskı, gazetecilerin cezaevine konması ve bir korku ortamı yaratılması. Bunun hükümet tarafından harekete geçirildiğini düşünüyoruz, dolayısıyla bu anlamıyla yaşananlar gazetecileri susturmaya yönelik bir hükümet kampanyası.
'TMK değiştirilmeli'
BBC Türkçe: Peki Türkiye'de basın özgürlüğü için ne yapılmalı? Kimler hangi adımları atmalı?
Renate Schröder: Her şeyden önce yasalarda gerekli değişiklikler yapılmalı. Gazetecilerin mahkemeye çıkarılmasına neden olan ve basın özgürlüğünü kısıtlayan bir ceza kanunu olmamalı. Terörle Mücadele Yasası da değiştirilmeli. Fakat tabi mahkemelerin uygulaması da değiştirilmeli. Kanunların çok geniş yorumlandığını düşünüyoruz. Mahkemelerin bağımsız olduğunu düşünmüyoruz ve bu duruma ilişkin kaygılıyız. Basın özgürlüğü birden fazla düzlemde güvence altına alınmalı. Bir diğer sorun da, mahkeme öncesi gözaltı süresinin uzunluğu. Gazeteciler, mahkemeye çıkarılmadan 3 yıla kadar cezaevinde kalabiliyor, verilen cezalar da çok uzun süreli oluyor.
Bunlar işin yargısal boyutu, ancak yapılması gerekenler bu boyutla sınırlı değil. Biz sendikaları da temsil ediyoruz ve sendikaların haklarının genişletilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle de sayıları gittikçe artan serbest çalışan gazetecilerin temsili konusunda, çünkü bu kişiler herhangi bir hakka sahip değil.
BBC Türkçe: Türkiye'deki basın özgürlüğü sorunlarının önemli bir parçası olarak tanımladığınız siyasi boyuta dönecek olursak, siyasi irade ne yapmalı ya da yapmamalı?
Renate Schröder: Tabi siyasetçilere ilk söylediğimiz, ellerini gazetecilerden çekmeleri. Hiçbir siyasetçi gazetecilere müdahale ediyor olmamalı. Siyasetçilerin yapması gereken, diğer Avrupa ülkelerinde olanlara benzer bir yasal çerçeve oluşturmak için çalışmak. Anayasa ve yasalarla oluşturulacak bu çerçeve basın özgürlüğünü güvence altına almalı.
BBC

CİN ALİ'NİN MACERALARI
SERDAR AKİNAN
28 Mayıs 2011

Sözün bittiği yer' adlı ülkenin varlığını hep duyardım. Puslar arasında uzaktan bir kabus gibi hissederdim. Maalesef, doğruymuş. Varmış...

20 yılı aşkın bir süredir gazetecilik yapıyorum. Bu meslekte öğrendiğim ilk şey şudur. Bir haber mi var? Git, ulaş, çek, sor, sorgula, tanık ol ve şahitliğini insanlara ulaştır. İnsanlık tarihinin bir başka yüzkara evresi olan bu vahşi kölelik çağında dolaş. Haymatlos vicdanına olan imanla yürürken koca bir ayna taşı. Kelimelerin çektiğin fotoğraflar kadar net, içten ve taraflı olsun. Hiçbir fotoğraf tarafsız değildir. Beni bu kadar bunaltan şey ne? Tahmin edebileceğiniz şey...
Türkiye, tarihinin en kritik seçimine gidiyor. Kader seçimidir. Bu seçimde belli başlı aktörler var. Yarışanlar ve yarışmayanlar... Bu seçimlerin öznesi belli: Kürt meselesi. Bana göre çökmüş olan Cumhuriyet projesinin iki temel sorunlu payandası vardı. Biri laisite öteki Kürt meselesi... İçinde bulunduğu coğrafya; çıkar ve ilişki hesapları sebebiyle her iki sorun da habisleşti. Bu habisleşmenin birinci elden sorumlusu hukuksuzluk, ikinci elden sorumluları ise askeri idari bürokratik elit; sermaye ile mafyavari simbiyotik ilişkisiyle siyaset ve medyadır. Kürt meselesi merkezli sorunun iki tarafı var. Biri ABD destekli malum ittifak. Bu ittifakın karşısında ise TSK ve PKK duruyordu... TSK paralize... Diğeri de, 'Dördüncü aktör ben olacağım' diyor. O nedenle 'Öcalan iyi çevresi kötü' imajını pompalamaya çalışanlar sorunu Öcalan'la sessiz sedasız çözmeye çabalıyor. İran meselesindeki takvim netleşinceye kadar kesin bir yorum yapmak mümkün değil ama Türkiye Kürt meselesini çözüyor. Çözmek zorunda...
Sorun, Kürtler adına siyaset yapanların ne oranda ve kudrette temsil edileceğinden ibarettir.
Bu fotoğrafta yer alan tüm temel aktörler ve olgularla ilgili olan biteni tarihe not düşmek vicdani ve mesleki sorunluluğum gereğidir. Bu uğurda hayatımı ve sağlığımı defalarca riske ettim. Ediyorum... Gazetecinin tarihe not düşmek için aldığı risklerin bedelini hak etmedikleri halde ailesi öder. Gördüğünüz gibi iç dökebileceğim merci olarak sizi yani okurları muhatap alıyorum. Lafı fazla uzatmak değil muradım.
Fakat Kandil röportajımın yarattığı etki ve ardından açığa çıkan tablo, tesadüf olmadığına inandığım yayın ve tepkiler beni dehşete düşürdü.
Gazetecilik yaşamımda adlarını duymadığım ve tanımadığım ama şimdiki yeni medya düzeninde tedavüle sokulan kerameti kendinden menkul bazı misyonerler akılalmayacak şeyler söylüyor. Bu güç ve iktidar ajanları insaf, izan gibi kadim insanlık değerlerini bu kadar acımasızca ayaklar altına alırken, iftira ve komploları ceplerinde deste deste beklerken, benim gazetecilik yapma arzum cılız ve mahzun kalıyor. Haddimi bildirmeye azimli bu kudret sahiplerinden sakınmak için hiçbir imkanım yok. Allah'a, insanlık ülküsüne ve vicdana değil kudretli olana tapınan bu insan müsvetteleri açıkça saldırıyor. Vahimi şu ki, ilişki içinde oldukları çevreler bunu salt bir itibarsızlaştırma kampanyası olarak tasarlamıyor. Hak idrakinin göçüp gittiği ülkede hakikat yazılamaz.
Bu olan biteni anlamak ve aktarmak, daha doğrusu bunu bugünün şartlarında böylesi art niyetli muhataplarla yapmak safdillikmiş.
Sözün bittiği yerdeyiz.
Bundan sonra size Cin Ali'nin maceralarını yazarım. Marifet istemez, iltifatı bol...
Neylersin sebep!...

http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=205

"Madrid ve Atina’da parlamenter demokrasinin bugünkü biçiminin sallanıyor"
11 HAZİRAN 2011

Alman basınından...

Frankfurter Allgemeine Zeitung ise, yardım kararının gelecekte yolaçacağı gelişmeleri ele alarak karamsar bir tablo çizdi.

Bir devletin iflası söz konusu olduğunda AB’nin ve Almanya’nın bundan sonra da elini cebine atmaya mecbur olacağını öne süren gazete, “Yunanistan diğer AB üyelerinin desteğine ne kadar uzun muhtaç olursa, şu sorular da o kadar yüksek sesle sorulacak: Yunanlılar için vergi indirimlerinden, yeni çocuk yuvalarından, emekli maaşlarının arttırılmasından vaz mı geçeceğiz? Pire için tasarruf mu edeceğiz? Portekiz ve İrlanda için de tasarruf mu edelim?”

Ardından da gazete bu krizin mali piyasaların çok ötesine geçen bir tehlikeyi içerdiğini savunarak, başka Avrupa ülkelerinde kamuoyunda ufak bir çatlağın ötesinde zararlar oluşmaya başladığına işaret etti.

Buna karşılık tageszeitung, Tunus ve Kahire’de diktatörler düşürüldükten sonra, şimdi de Madrid ve Atina’da parlamenter demokrasinin bugünkü biçiminin sallandığını yazdı.

Yunanistan’da haftalardır süren gösterilerde göstericilerin devletin sadece zenginlerin çıkarlarını korumasına karşı sokağa çıktığını anlatan gazete, “Almanya’da bu gösteriler hakkında çok az haber yayınlanması çok ilginç” ifadesini kullandı.
BBC





Merve Kavakçı: Beni de Millet Seçmişti
27 Haziran 2011

KCK ve Ergenekon sanıklarının tahliye edilmemesinden dolayı “millî iradeye saygı” isteyen çevrelere en çarpıcı cevabı Merve Kavakçı veriyor.

Kavakçı; “Beni de millet seçmişti” diyor ve ekliyor: “Ama 12 yıldır bütün sosyal haklarımdan mahrumum... Bana yapılan kötü muamele, hiç kimseye yapılmadı!” Merve Kavakçı, “Benim yaşadıklarımı Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca hiçbir milletvekili yaşamamıştır. Meclis albümünde özgeçmişim yer aldı, fotoğrafım konulmadı... Maaş, emeklilik, lojman, yolluk indirimleri ve VIP'ten geçiş gibi hiçbir sosyal haktan da yararlandırılmadım” dedi.

Türkiye, Ergenekon sanıkları Mehmet Haberal, Mustafa Balbay, Balyoz sanığı Engin Alan ile Hatip Dicle ve diğer KCK sanıklarının durumunu tartışırken 1999 yılında Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili seçilen Merve Kavakçı'nın gördüğü muameleyi kimse hatırlamak istemiyor. Eğer Merve Kavakçı'ya yapılan muamele bugün uygulansa Haberal, Balbay, Alan, Dicle ve diğer KCK sanıkları yanar.

KAVAKÇI'YA NE MAAŞ ÖDENDİ NE DE ODA, EMEKLİLİK, LOJMAN VE YOLLUK GİBİ SOSYAL HAKLARI VAR

1999 genel seçimlerinde Fazilet Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçilen ancak, 28 Şubat postmodern darbesinin güdümündeki siyasetçilerin hışmına uğrayarak yemin etmesi engellenen Merve Kavakçı, “Benim yaşadıklarımı Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca hiçbir milletvekili yaşamamıştır” dedi. Aynı partiden milletvekili seçildikleri Abdullah Gül'ün tavsiyeleri sonucu ilk maaşını aldıklarını belirten Kavakçı, kendisine ilk maaşını ödeyen TBMM bürokratı Bekir Sıtkı Yalçın'ın görevden alındığını hatırlattı. Meclis Albümü'nde milletvekili olarak yer verildiği ve özgeçmişi yazılı olduğu halde fotoğrafının albümde yer almamasını eleştiren Merve Kavakçı, aradan geçen 12 yıllık sürede emeklilik, lojman, yolluk, indirimler ve VIP'ten geçiş gibi hiçbir sosyal haktan yararlanamadığını söyledi.

BANA YAPILAN KÖTÜ MUAMELE HİÇ KİMSEYE YAPILMADI

Yürürlükteki yasalara göre milletvekili seçilen bir kişinin maaş alması için mazbatasını almasının yeterli olduğuna dikkat çeken Kavakçı, maaş almak için yemin etme şartının bulunmadığını kaydetti. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinde yemin etmediği halde milletvekili maaşı alan birçok ismin bulunduğunu kaydeden Kavakçı, “Ben 28 Şubat postmodern darbesinin hışmına uğradım. Bana yapılan kötü muamele hiç kimseye yapılmadı” değerlendirmesinde bulundu.

Dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreteri Orhan Dülger'in talimatıyla Kavakçı'ya maaş ödemesi yapılmazken, Dülger, Kavakçı'ya ilk maaşının ödenmesinde Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut'un haberinin olmadığını, hatanın idareden kaynaklandığını belirterek şu açıklamayı yapmıştı: “Dikkatsizlik sonucu yapılmış bir hataydı. Farkına varır varmaz işlemi hemen iptal ettik. Hatayı yapan görevden alındı. Kavakçı'ya sadece Meclis'e ilk geldiği gün için yolluk ve ödenek tahsis edildi. Daha sonra hiçbir şekilde haklardan faydalandırılmadı. Ne emeklilik, ne maaş, ne lojman, ne yolluk, ne de indirimler... Hiçbir haktan...”

YEMİN ETMEDİKLERİ HALDE KİMLER MAAŞ ALDI?

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in “Bu hanıma haddini bildirin” hezeyanıyla hedef göstermesi sonucu yemin etmesine izin verilmeyen İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı, aradan geçen 12 yıllık sürede hiçbir sosyal haktan yararlandırılmazken geçmişteki uygulamalara bakıldığında yemin etmedikleri halde maaş alan birçok isme rastlamak mümkün. 12 Eylül 1980 darbesi öncesi CHP'nin itirazı nedeniyle yemin ettirilmeyen, sadece bir ay görev yapan, ancak buna karşın özlük haklarını tıkır tıkır alan 5 senatörün maaş durumları ve sicil numaralarına ulaştık.

1) Beyhan Cenkçi: Emekli Sandığı Sicil Numarası: 35425028.

2) Cevdet Menteş: Emekli Sandığı Sicil Numarası: 15931010.

3) Ferit Melen: Emekli Sandığı Sicil Numarası: 06111090.

4) Ümit Haluk Bayülken: Emekli Sandığı Sicil Numarası: 21161000.

5) Mehmet Semih Sancar: Ölü. Emekli Sandığı Sicil Numarası: 11167040.

Yeni Akit

Bugün millî irade şampiyonluğu yapan medya bülbülleri ,dün Merve Kavakçı İçin NELER DEMİŞTİ?
30 Haziran 2011



CHP'li vekillerle bağımsızların yemin boykotu 1999 yılında Fazilet Partisi (FP)'nden Meclis'e giren Merve Kavakçı ile ilgili tartışmaları hatırlattı.
1999 yılında Merve Kavakçı'nın Meclis'e girmesinin önünde kanuni bir engel olmamasına rağmen Ekşi, seçmenin verdiği oyları görmezden gelmiş, Kavakçı'ya yemin ettirilmemesi gerektiğini belirtip, başörtüsünü de 'devlete başkaldırı' olarak değerlendirmişti.
Dönemin Hürriyet yazarlarından Emin Çölaşan da Kavakçı'nın yemin etmediği için milletvekili olamayacağını Yargıtay kararlarına dayanarak anlatmıştı. Az sayıda yazar ise Kavakçı'yı savunmuştu.

Oktay Ekşi: Merve olayı, devlete yönelik bireysel bir başkaldırı teşebbüsü ile kendi temel felsefesinden ve kimliğinden fedakarlık yapmamaya kararlı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki son raundu bekliyor. Merve kızımız, kiminle dans ettiğini o zaman öğrenecek.

Tufan Türenç: Türban olayının bir tek amacı vardı, o da devlete meydan okumaktı. Ondan sonraki hedef ise laik ve demokratik cumhuriyeti yıkıp yerine bir İslam cumhuriyeti kurmaktı.

Emin Çölaşan: Belli kesimler şimdi bir tantana yapıyor: ‘Merve milletvekili seçilmiş, mazbatasını almıştır. Yemin etmese bile milletvekilidir. Bütün özlük haklarından yararlanır, maaşını alır, sadece türbanıyla genel kurul ve komisyon çalışmalarına katılamaz.' Hayır! Anayasa'nın 81. maddesi aynen şöyle başlıyor: ‘TBMM üyeleri göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler...' Demek ki göreve başlaması için milletvekilinin ant içmesi gerekiyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre Meclis önünde ant içmeyen Cumhurbaşkanı göreve başlamış sayılmayacak ama Merve isimli kadın, milletvekili olacak! Herkesi uyarıyorum. Bu oyuna gelinmesin.

Ertuğrul Özkök: (Ecevit) İspanya Meclisi'ni basan askerlerin önüne çıkan o meclis başkanı gibi. Meclis'i basan bir zihniyetin karşısına dikildi. Ecevit'in bu çıkışının ve orada yaptığı konuşmanın ne kadar tarihi bir öneme sahip olduğunu, o gece o konuşmanın Türkiye'de neleri önlediğini tarih yazacak. Merve Hanım'ın çocuklarını almak için gittiği okulda küçücük öğrencilerden aldığı dersler, bu haddini bildirme sürecinin ilk işaretleridir.

Mümtaz Soysal: Meclis'teki başörtüsü olayı, cumhuriyetin geçmişi ve geleceği bakımından düşündürücüdür.

Enis Berberoğlu: DSP'nin milliyetçi Meclis'te tek başına sergilediği tutum, bize göre de doğrudur: Türbanlı Merve dışarı!

Kurthan Fişek: Meclis'te türban olayları olurken, sokakta 1,5 milyon genç insan varken, üst yönetim Meclis'i erkenden terketmeseydi, provokasyona bak, süngüye sarıl!

Yalçın Bayer: Erbakan'ın kuklası olarak, Nazlı Ilıcak'ın koruyucu kanatları altında Türkiye'yi geren Merve, Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı ve komutanlar yemin törenini izlerken salona girebilir miydi? Fazilet sıralarından başını kaldırıp Demirel ve Kıvrıkoğlu'nun yüzüne bakabilen oldu mu? Biliniz ki hayır.

Ferai Tınç: TBMM'nin koşullarını hiçe sayarak, kendi doğrusunu zorla dayatmaya kalkıştı. TBMM'nin toplumsal uzlaşmayı yansıtan eğilim ve uygulamalarına omuz silkerek, milletin Meclis'ine sızmaya çalıştı.

Fatih Altaylı: Kavakçı'nın Meclis'teki eyleminin, Türkiye Cumhuriyeti'ne bir meydan okuma olduğu açık. Benim anladığım kadarıyla Kavakçı suç işliyor. O zaman hakkında dava açılmalı. Ne zaman adam oluruz? TBMM, Merve-Nazlı Ilıcak gibilerden temizlendiği zaman.

Şahin Alpay: Devlet büyüklerimiz ya da TBMM'deki bir azınlık (DSP grubu) öyle istedi diye bir kadın milletvekilinin başını örtememesi demokrasiyle, hukuk devletiyle bağdaşır mı?

Hasan Cemal: Merve Kavakçı, Fazilet milletvekili. Daha Meclis'in ilk gününde türbanıyla meydan okudu. Bunalım kışkırtıcılığı yaptı.

Fikret Bila: Merve Kavakçı olayı, cumhuriyet kurulduğundan ve laik içerik kazandıktan bu yana süregelen rejim karşıtı akımın yansımasıdır.

Güneri Civaoğlu: Bir geceyarısı oldu bittiye getirilerek, Merve Kavakçı'nın Meclis kürsüsünde başörtüsüyle yemin etmesi sağlanırsa ne olur? Kimilerinin geceyarısı ne yapacağı belli olmaz.

Abbas Güçlü: Yıllardır gençler neden Meclis'e girmiyor diye yakınıp duruyorduk. Nihayet biri girdi hem de bir girdi pir girdi. Adı da Merve Kavakçı. Sanki Türkiye'de gençlerin başka hiçbir sorunu yokmuş gibi türbanıyla ortalığı kastı kavurdu.

Zeynep Göğüş: Bilemediniz 30 yıla kalmaz, Merve Kavakçı'nın başörtüsünü hatırlayan kalmayacak. Onca provaya rağmen sahnede iyi değil Merve Kavakçı. Ankara Koleji'nin tiyatro kolunda başarısız, yoksa daha iyi oynardı hayatı. Oyunun senaryosu da iyi yazılmamış, yönetmen beceriksiz. Bu oyun, Cumhuriyet Festivali'nde ödül alacak gibi görünmüyor.

Rauf Tamer: Merve Kavakçı, hangi kapıdan girdi? Hangisinden girerse girsin, kurallara aykırı bir kıyafetle geldiği savına göre güvenlik görevlilerince niçin engellenmedi?

Ruhat Mengi: Türkiye, onların TBMM çatısı altında bulunmaya layık olmadıklarına inandı! Yemin töreninde mide bulandırıcı bir yalan havası hakimdi. Merve Kavakçı, fırsat bulsa "Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına" yemin ederek bir ikiyüzlülük örneği vermiş olacaktı. Türbanla yemin etmesine izin verilmediği için bunu yapamadı. Peki ya diğerleri?

Güngör Mengi: Merve Kavakçı'ya okutulan metin, aslında hizmet yerine kavgayı seçmiş olan zihniyetin manifestosu niteliğindedir. Bu zihniyetin defterinde, tartışmaya açık bir uzlaşma niyeti yok. Oldu bittiye dayalı, hileci baskın taktikleri var.

Zülfü Livaneli: Merve Kavakçı, kişisel özgürlükleri elde etme değil, siyasi bir huruç hareketi yapma misyonunu taşıyor. Buna sistem izin vermez.

Can Ataklı: Gerçekten bir ajan provokatör olan Merve Kavakçı, Meclis'teki tüm partilerin gafletinden yararlanarak, çağdaş ve laik Türkiye'yi yaralayan eylemini gerçekleştirdi. Meclis Genel Kurulu'na girmesi, yemin ettirilmese bile uzun süre oturması rezalettir, skandaldır. Buna neden olan tüm siyasi partileri kınamak gerek.

Hüseyin Gülerce: Sayın Erbakan'ın baskılarıyla Sayın Merve Kavakçı seçilecek yerden aday gösterilmeseydi, Meclis daha ilk gününde 28 Şubat'ı çağrıştıran bir gerilimin ve krizin içine girmeyecekti.

Ali Bulaç: Bülent Ecevit'in gösterdiği tepki beni fazlasıyla şaşırttı. Sayın Ecevit gibi çok sayıda insanın bilinçaltında yatan gerçek niyet ve düşüncelerin böylelikle açığa çıkmış olması önemlidir.

Nuh Gönültaş: Merve Kavakçı'nın Meclis'e gelip demokratik ve laik düzeni yıkmaya teşebbüs ettikten ve kahraman DSP grubu tarafından düşman kendi sınırlarına geriletildikten sonra Mars'ın en yüksek tepesinden, 864 veya bin 150 rakımlı tepeden (bu rakam orada oturan kişiye göre değişiyor) yapılan açıklama, ideolojik yapılanmaların sevmedikleri insanları yıpratmak için kullandıkları argümanları hatırlatıyordu: 'Bu kişi ajan provokatör.'

Etyen Mahçupyan: Her şey o kadar süfliydi ki o geceden geriye sadece utanç kaldı.

Ahmet Kekeç: Ağzı bozuk efradından bir yazar arkadaşımız, kılık kıyafet hakkındaki yasayı hatırlatarak, örtülerin fora edilmesi gerektiğini savunuyordu. Sanki milletvekilleri 657'ye tabiymiş, kılık kıyafeti düzenleyen yasa, Meclis İç Tüzüğü'nü bağlarmış gibi... Başörtülü bir milletvekili Meclis Genel Kurulu'na girerse, kendilerince bir mevzi kaybetmiş olacaklar. Bunun hırçınlığı ve öfkesiyle milletvekillerini götürüp 657 sayılı yasaya tabi memurin bordrosuna dahil ediveriyorlar. Ve hiç utanmıyorlar. Başörtülü Meclis'e girilemezmiş... Kim diyor? Nerede yazılı? Onlar milletin vekilidir, millete hesap verirler.

Can Dündar: Meclis, 'Geliyorum' diye diye gelen kriz karşısında tam aciz bir görüntü verdi ve sorunun çözüm yeri olması beklenirken adeta kaynağı haline geldi.

İsmet Berkan: Bundan önceki durum farklıydı. Tartışılan yer, üniversite sınırlarıydı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en temel organlarından biri olan Anayasa Mahkemesi, üniversitelerin kamu alanı olduğuna hükmetmişti. Bu kararı beğenmesek, insan haklarına aykırı bulsak bile ona uymak zorundayız.

Toktamış Ateş: Ben bu tutumu, özgürlüklerime yönelmiş bir tehdit olarak görüyor ve değerlendiriyorum. Sokaktaki insanın başörtüsünden rahatsız olmasam bile TBMM'deki başörtüsü beni endişelendiriyor.

Taha Kıvanç: Yeni dönemin açılışı ve yemin töreni için toplanan Millet Meclisi'ne basın locasından bakınca, 'Ne garip' diye düşünmeden edemedim, 'Rejimin yıkılması veya devamı, 30 yasındaki bir genç kadının sırtına emanet edilmiş görünüyor...' İstanbul'dan milletvekili seçilen Merve Kavakçı başını açarsa rejim devam edebilecek, aksi halde, yani başörtülü geldiği takdirde bazılarına göre rejim yıkılabilir... Üff, bir genç kadın için ne kadar zor bir durum...

Kaynak: aktifhaber

Kemal Kılıçdaroğlu çok mu demokrat?
Ahmet Hakan
30 Haziran 2011

"Bugün Merve Kavakçı Meclis'e gelse ne yapardınız" sorusuna Kılıçdaroğlu, "Meclis'in kuralları var, herkes ona uyacak" diye karşılık vermiş.

Milli irade sözünü dilinden düşürmeyen CHP liderinin başkaları için sınır çizmesi ve kuralları hatırlatmasına sinirlenen Hakan, Kılıçdaroğlu'nun demokratlık anlayışını yazısında böyle sorguladı:

"Bu cevaptan şu çıkıyor: Demek ki bugün başörtülü bir kadın, seçilip Meclis'e gelse, "Ama kurallar var şekerim" diyen CHP'liler...

Kürsüyü işgal edecekler, "dışarı, dışarı" diye tempo tutacaklar, "Burası devlete meydan okunacak yer değildir" diye haykıracaklar, "Bu hanıma haddini bildiriniz" diye çıkış yapacaklardı.

• • •

Demek ki neymiş?

Bugün "milli irade", "demokrasi", "Seçilmiş arkadaşlarımızı satmayız" diye eylem koyan, yiğitlik yapan, demokrasi savaşçısı pozu takınan Kemal Bey'in de boyasının döküldüğü bir yer varmış.

İş türbana gelince ne demokratlık kalıyormuş ortada, ne de milli irade...

Demek ki neymiş?

Seçilmiş arkadaşları için "yargı kararı" falan dinlenmemesini talep eden Kemal Bey, başka seçilmişlerin önünün kesilmesi için "Meclis kuralları"nı bile yeterli bulabiliyormuş.
Size bir şey söyleyeyim mi?

Ben artık şuna karar verdim: Bugünün mazlumu gibi görünen CHP, eğer bir gün kazayla tek başına iktidar olacak gücü eline geçirsin, en büyük zalim olur.
Hürriyet

Almanya'da İslamcı propaganda davası
1 Temmuz 2011
Almanya'da sekiz kişi hakkında İslamcı örgütleri destekledikleri suçlamasıyla açılan davanın görülmesine başlandı. Zanlılar internetten İslamcılık propagandası yapmakla suçlanıyor.

Almanya’nın Münih kentinde, aralarında Emin T. adlı bir Türk vatandaşıyla Türk kökenli Alman vatandaşı Harun Can A.’nın da bulunduğu 8 kişi hakkında El Kaide ve Ensar El İslam örgütlerini destekledikleri suçlamasıyla açılan davanın görülmesine başlandı. Zanlılar ağırlıklı olarak, “Global İslamcı Medya Cephesi” (GIMF) adlı örgüt üzerinden İslamcılık propagandası yapmak suçundan yargılanıyor.

Federal Savcı Michael Bruns’un 76 sayfalık iddianameyi okuması neredeyse iki saat sürdü. İddianamede, aralarında genç bir kadının da bulunduğu zanlıların internete yükledikleri, tercüme ettikleri ve kısmen de yorumlarını ekledikleri 1000’i aşkın video klip sıralanıyor. Davada, bazıları reşit olmayan, bazıları ise yetişkin, bir grup gencin, internet üzerinden İslamcı propaganda yapmak üzere bir örgüt oluşturmakla suçlandığını belirten Bruns, “Global İslamcı Medya Cephesi” adlı örgütün Almanya ayağı üzerinden internete Irak Savaşı ile ilgili haberler, Afganistan’daki çatışmalar hakkında videolar yüklendiğini, ve bunların Amerikan tanklarının havaya uçurulmasından yapılan infaz görüntülerine kadar birçok videolar olduğunu söylüyor.

Münih'te davanın görüldüğü mahkeme salonuna dev projektörler yerleştirilmiş olmasından, baş hâkim Manfred Götzl’in söz konusu video kliplerden bazılarını duruşmalarda seyrettirmeye hazırlandığı anlaşılıyor.

Yedisi Alman vatandaşı olan zanlıların yaşları 18 ile 30 arasında değişiyor. Suçların işlendiği tarihte en genç sanık 15 yaşındaydı.15 meslektaşı ile birlikte savunma yapmaya hazırlanan avukat Nicole Lehmbruck, bu durumun mahkeme tarafından göz ardı edilmeyeceği kanaatinde. Lehmbruck, "Kanımca Federal Savcılık , bu tür internet suçlarına müsamaha edilmeyeceğini göstermek için bir emsal oluşturmak amacında. Gayet açık bir şekilde, gençlerin de internete yüklenen içeriklerden sorumlu oldukları göstermek isteniyor. Davanın nasıl ilerleyeceğini göreceğiz. Böyle davalar hep kendine has bir dinamizm geliştirir” şeklinde konuşuyor.

Sekiz zanlı da tutuksuz yargılanıyor. Bu da, hiçbir zanlının terör örgütüne destek suçu için yasaların öngördüğü en yüksek ceza olan 15 yıl hapse çarptırılmayacağının işareti olduğu şeklinde değerlendiriliyor. Davanın 19 Mayıs tarihine kadar 18 celsede tamamlanması planlanıyor.

Almanyanın Sesi

DEMOKRASİ GELDİ HANIIMMM…
02 Temmuz 2011
Serdar Akinan



ABD ‘teröre karşı savaş’ ilan edeli kaç yıl oldu? 10 yıl.

ABD nereleri vurdu?

Afganistan, Irak ve Pakistan.

Bu saldırılarda kaç insan ‘resmen’ yaşamını yitirdi?
225.000

Gayri resmi?

Milyonu aştı…

Bu savaş ABD’ye kaça mal oldu?

Yaklaşık 4 trilyon dolar…

Saldırılar devam ederse kaça mal olacak?

Sadece ABD, silahlanma için günde 2.4 milyar dolar harcıyor…

Bu rakam BM’nin 3. Dünya ülkelerindeki çölleşmeyi önleme programı için 20 yılda harcadığı paraya eşit.
İşgal edilen Irak ve Afganistan’a demokrasi geldi mi?

Demokrasi endeksinde 167 ülke arasında Irak 111. sırada…

Yolsuzluk ortalamasında Irak, Ortadoğu’nun en kötüsü…

Afganistan ise demokrasi endeksinde 167 ülke arasında 150. sırada.

Şeffaflık endeksinde Güney Asya’nın en kötüsü…
Peki başka ne gibi bir maliyeti oldu bu işgalin?
Ülkelerin altyapıları çöktü. Sağlık, eğitim, adalet çöktü…
Milyonlarca insan ruh sağlığını kaybetti. Muazzam bir çevre felaketi yaşandı. Yaşanıyor…
(Bugün yaşanan hava kirliliği, toprak kirliliği, yeraltı ve yerüstü su kaynakları kirliliği gibi çevre sorunlarının %34′ü savaşlar, yeni silah sistemlerinin geliştirilmesi çalışmalarından kaynaklanıyor)

Kim kazandı?

Lockheed Martin, Halliburton, Northrop Grumman gibi dev şirketler… Yönetim kurullarındaki eski siyasetçiler, danışmanlar ve belli aileler… Elbette yerel işbirlikçiler…

Ne kadar?

Sadece Pentagon’un 145 milyar dolar olan 2001 yılı dış alım sözleşmeleri yüzde 200 arttı.

Kim kaybetti?

Biz…

Siz?

Sen anladın onu…

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=799

Banu Güven'den Başbakan Erdoğan'a Mektup
Banu Güven
Gazeteciler
18.07.201



Bir çok yazarın Banu Güven'i konu alan yazılarından sonra bu kez de Güven'in Başbakan Erdoğan'a hitaben yazdığı mektup gündemde.

Ünlü ekran yüzü, kişisel internet sitesinde yayınladığı mektupta medyanın giderek en en ağır sorunu haline gelen 'oto-sansür'e dikkat çekiyor. Başbakan'ın beğenmediği bir soruyu soran muhabire 'sen hangi gazetedensin?' diye sorarak oto-sonsürü derinleştirdiğini söyleyen Güven, "Sizin beğenmeyeceğiniz varsayılan haberler yok sayılıyor!" dedi.

İşte Güven'in Başbakan'a hitaben kaleme aldığı o mektup:

Sayın Başbakan,

Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV'den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme 'neden böyle oldu' sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum.

Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.

HABERCİLİK BAŞKA BİR SÜZGEÇTEN GEÇİYOR

Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor.

'Şimdi o kişiyle konuşmasak' ya da 'Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek', 'Haberi çok büyütmesek', 'Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak'. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler.

Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı.

2004'te Pamukova'daki hızlı tren kazasının ardından 'Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?' diye soran gazeteciye, 'Sen hangi gazetedensin?' diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir 'kaza' olmuştu.

ZEDELENEN ÖZGÜVEN TAMİR EDİLMEDİ

Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık.

Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda 'Bu iş artık katlanılır gibi değil' derken sesinin titremesinden mi?

Yoksa birçok meslektaşımın 'Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım' demesinden mi?

SİZİN BEĞENMEYECEĞİNİZ HABERLER YOK SAYILIYOR

Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi?

Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, 'ağır kaçabilecek' bazı görüntülerin ayıklanmasından mı?

Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı?

Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca 'müdahale' deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil.

Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor.

Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye'de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.

BİZ DOKUNULMAYAN KONULARA YER VERDİK AMA SONRA...

Biz de NTV'de, son dönemde bütün basın gibi belli bir 'frekans' dahilinde bir ortalama tutturmaya çalışarak habercilik yapmaya devam ettik. Yani ana akım medya ortalamasına kıyasla sapmaların olduğu yayınlar yaptık, dokunulması pek tercih edilmeyen konulara, yayına alınması pek tercih edilmeyecek konuklara da yer verdik.

Ama sonra koridor iyice daraldı ve tavan da basıklaştı. Tam kırılma seçimin hemen öncesine denk geldi. 'Neden böyle oldu' sorusuna bir cevap bulmak için, Mayıs ayına kadar biraz geriden gelerek bakmak faydalı olabilir.

DAHA ÇOK OYUMUZ VAR SÖZ HAKKIMIZ DAHA ÇOK OLMALI

Görebileceklerimizin yanında asla bilemeyeceklerimiz de var tabii. Her neyse, bizim daha çok oyumuz var, o halde daha çok konuşma hakkımız olmalı anlayışıyla bize yayıncılık ilkeleri yeniden öğretilmeye çalışıldı. Buluttan nem kapabilecek bir iktidar endişesi gelip üzerimize çöktü.

Sorabilirsiniz, 'acaba benzeri tepki ve talepler hiç muhalefetten yansımadı mı' diye. Evet, yıllar içinde muhalefetten de zaman zaman benzer yaklaşımlarla, bazen boykot olarak adlandırabileceğimiz tepkilerle karşılaştık. Ama arada sonuç açısından ufak bir fark var. İktidarla karşı karşıya kalmanın farkı.

Ak Parti'yi seçim başarılarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Haklısınız muhalefetle birlikte, size oy vermeyenler de partinizin iki seçmenden birinin oyunu neden aldığını oturup düşünmeli. Hakkınızı teslim etmeli, ama teslim olunması beklenmemeli.

Siz seçimden sonra yaptığınız balkon konuşmasında,

'Milletimizden aldığımız güçle, yetkiyle demokrasi daha ileri standartlara kavuşacak, özgürlükler çok daha genişleyecek, herkes kendisini çok daha rahat ifade edecektir. Bütün kardeşlerimin, 74 milyonun böyle bir gönül huzuru içinde olmasını yürekten temenni ediyorum"

demiştiniz. Seçim öncesinde bu konuda bambaşka bir anlayışın sert ifadelerini kullanmış olmanıza rağmen, bugün itibariyle ortaya çıkan somut bilgiler bu kadar yıldır kimsenin çözmediği Kürt sorununun sizin iktidarınız döneminde çözülme olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.

TOHUMLARI SİZLER TARAFINDAN ATILAN OTOSANSÜRÜN SORUNLARI

Aldığınız yüzde 50 oyla bu sorunu korkmadan çözebilecek bir konumdasınız artık. Bu durum heyecan yaratıyor. Bunlar olurken, bir taraftan da tohumları sizler tarafından atılan otosansür nedeniyle bugün karşılaşmış olduğumuz sorunların, mesela benim Leyla Zana'yı çıkaramamış olmamın, Vedat Türkali'nin söylediklerinin sonuçları ne olur endişesinin ya da Ertuğrul Mavioğlu'nun Murat Karayılan'la konuştuğu için yargılanmasının trajikomikliğini yaşıyoruz.

DEMOKRATİKLEŞME KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMÜNDEN İBARET DEĞİLDİR

Bu sorun çözülünce herkes size müteşekkir olacak. Ama demokratikleşme Kürt meselesinin çözülmesinden ibaret değil elbet. Başörtüsü meselesinden, Aleviler'e eşitlik tanınmasına, suya erişim hakkından, Ahmet ile Nedim'in meslektaşlarının ve kamuoyunun vicdanını yaralayan tutukluluklarına kadar uzun bir liste belirliyor bizim demokrasiye dair notumuzu.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN HER ALANDA HAYATA GEÇMESİNİ BEKLİYORUZ

Yeni Anayasa çalışmaları bu notun belirleneceği sınav olacak. Yeni Anayasa için vadettiğiniz özgürlüklerin Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında ve özel yetkili ceza mahkemeleri ve savcılarının 'özel' tasarruflarında yansımasını bir an önce bulması da gerek. Seçim, Siyasi Partiler, Dernekler ve Sendikalar, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunları da belki anayasa çalışması bitmeden bu vaatlerle uyumlu hale getirilebilir.

Sözünü verdiğiniz ifade özgürlüğünün her alanda hayata geçmesini bekliyoruz. Haberciler olarak içinde bulunduğumuz tablonun bu derece karanlık olmasından sizler kendinizi doğrudan sorumlu tutmuyorsanız, en azından neden böyle bir algının oluştuğunu, nerelerde hata yapıldığını tahlil etmeniz, tespitlerinizi de iletişim içinde olduğunuz medya patronlarıyla ve yönetimleriyle tartışmanız belki somut sonuçlar verebilecek iyi bir başlangıç olabilir.

Saygılarımla.

‘Kendi anayasası’nı yapan gençlere 2.5 yıl hapis
21/07/2011

Yeni anayasa tartışmalarının yoğunlaştığı 2007 yılında Halk Anayasası Taslağı isimli bir kitapçık hazırlayan gençlere özel yetkili mahkeme ceza yağdırdı.
Radikal Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’nin haberine göre hazırlanan anayasa kitapçığı nedeniyle mahkeme, ‘terör örgütü propagandası yapmak’tan her birine ayrı ayrı 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi.
2007 yılında yeni anayasa tartışmalarının yaşandığı süreçte Halklar ve Özgürlükler Cephesi Üyesi olduğu iddia edilen bir grup genç tarafından “Halk Anayasası Taslağı” isimli bir kitapçık hazırlanarak çeşitli yerlerde dağıltıldı.
Söz konusu anayasa kitapçığının 1. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli etnik unsurların gönüllü birlikteliğinden” oluştuğu vurgulanırken, 19. maddesinde “her halkın kendi kaderini serbetçe tayin etme hakkı olduğu”, geçici 7. maddesinde ise “Siyasi şubeler, MİT merkezleri ve gizli kontrgerilla üslerindeki tüm işkence aletlerinin halkın gözü önünde imha edileceği” belirtildi.
Halkın Anayasası kitapçığı ilgili olarak Özel Yetkili Ankara Başsavcıvekilliği’nce soruşturma açıldı. 10 gencin gözaltına alındığı olayla ilgili “terör örgütü propagandası yapmak”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”, “suç işlemeye tahrik”, “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçundan iddianame hazırladı. Özel yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava önceki gün sonuçlandı. Sanık avukatlarının savunmasının ardından mahkeme kararını açıkladı.
Mahkeme gençlere terör örgütü propagandası yapmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçu için de Adalet Bakanlığı’ndan izin istemesine karar verdi.
URL: http://www.yesilgazete.org/?p=31166



ABD'de Emine Erdoğan’a Manidar Hediye: “Diktatörlüğün Psikolojisi”
17 Mayıs 2013



Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a ABD gezisinde çok manidar bir kitap hediye edildi.

Kitabın adı “Diktatörlüğün Psikolojisi”.

Erdoğan’a sık sık yapılan “diktatör” yakıştırmasından sonra gelen bu hediye, oldukça manidar karşılandı.

HEDİYE EDEN İRANLI PROFES
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Eyl 12, 2011 11:24 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Tem 25, 2011 11:58 pm    Mesaj konusu: Tutuklu Gazete Tarihe Not Düştü Alıntıyla Cevap Gönder

Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin Şehadetinin Aynasında “Ahir Zaman Fitnesi” İle Yüzleşmek...
Ertuğrul Horasanlı
22.10.2011

[Allah Resulü, sahabelerine Deccal’ı anlatırken,
"Ben Deccalın yanında neler bulunduğunu,
kendisinden daha iyi bilirim."
diye söze başlıyor
ve şunları anlatıyor:
"Onun yanında akan iki nehir vardır. Biri dış
görünüşüyle beyaz bir sudur. Diğeri de
parlak bir ateş olarak görülür. Kim ona yetişirse,
ateş olarak görünen nehrin yanına varsın ve
başını eğip ondan içsin. Zira bu parlak ateş gibi
görünen nehir, soğuk bir sudan ibarettir."
]
(*)

Libya'nın lideri Muammer Kaddafi'nin haçlı ordusu NATO'nun bombalarıyla yaralanmış olarak isyancı-demokrat çapulcular tarafından yakalanarak linç edilerek öldürülmesinin yeni görüntüleri ortaya çıktı.

http://webtv.hurriyet.com.tr/'de yayınlanan bu görüntülerde Libya'nın lideri Muammer Kaddafi, şehit düşmeden önce, kendini alçakça linç etmeye ve soymaya çalışan isyancı-demokrat çapulculara “Evlâtlarım, ben sizin babanızım. Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz. Bu olamaz. Siz haram nedir bilmiyorsunuz" diyor.

Görüntülerde, bir grup isyancı-demokrat çapulcu ayakkabıları ve ellerindeki sert cisimlerle Kaddafi'nin kafasına dakikalarca vuruyor.

Alnında delik açılan ve kanlar içinde kalan Kaddafi'nin "Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz" sözlerine rağmen isyancı-demokrat çapulcular Libya Lideri Kaddafi'nin kafasına öldüresiye vurmaya devam ediyorlar.

Kaddafi’nin altın tabancasını çalan bir isyancı-demokrat çapulcu ise silahın namlusuyla Kaddafi’nin başına vuruyor.

Diğer bir görüntüde ise bir başka isyancı-demokrat çapulcu Kaddafi'nin üstünden kanlı ceketini ve parmağından eşi “Safiye1970” yazılı evlilik yüzüğünü çalmış olarak gözüküyor. Arkadaşları "Sakın bunu kimseye verme gelecekte 1 milyon dolardan fazlaya satarsın" diyor.

İşte Haçlı ordusu NATO'nun Libya'ya silah zoruyla getirdiği "demokrasi" böyle bir şey...

Bundan sonra...

Kaddafisiz Libya halkı bu çapulcu demokratlar tarafından demokratikleştirecek...

Saddamsız Irak ne hallere düştüyse, Libya’yı da o felaket bekliyor bilesiniz...

Vah Libya vah...

Haçlılar bütün dünyaya işte böyle bir “çapul demokrasisi” getirmek için var güçleriyle çalışıyor...

Kimi ülkelerin yöneticilerini rüşvetle satın alıyor...

Kimilerininkini şantajla bağlıyor...

Şehit Saddam Hüseyin, şehit Usame Bin Ladin ve şehit Muammer Kaddafi gibi satın alamadıklarını, teslim alamadıklarını, boyun eğdiremediklerinin ise önce ülkelerini işgal edip yakıp yııkıyor... Kendine muhalefet eden yerli halkı katliamlar ve işkencelerle bertaraf ediyor...

Sonra da, o liderleri o ülkenin en aşağılık sınıfından seçtiği işbirlikçilerinin eliyle canavarca infaz ediyor..

Kendine direnecek olanlara ibret olsun diye...

Bu kanlı infaz sahnelerinden, bazıları gerçekten ibret alıyor olmalı ki; bu son haçlı seferinin gönüllü sefiri, yardımcısı, yatakçısı, tetikçisi oluveriyor...

İnsanın aklına Resulullah Efendimizin, biz "ahir zaman müslümanlarını" ondan uzak durmaya çağırdığı "büyük fitne"nin, şu adına "demokrasi denilen şey" olabileceğine dair bir şüphe düşmüyor da değil yani...

Güvenilir bir Ehl-i Sünnet alimi bulsak da sorsak...

Adına bazılarının "ileri demokrasi" de dediği ve yere göğe sığdıramadığı bu şeyin gerçekten ne olduğunu anlamak istiyorsanız...

Irak'ın şehit Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in, işbirlikçi Şiiler tarafından katlediliş sahnesini hatırlayın...

O ahlâksız güruhun onca itip kakmasına ve aşağılamasına rağmen başı dik gümbür gümbür kelime-i şehadeti haykırmasını hatırlayın...

Canlı yayında naklen şehadet...

Dönün...

Mideniz bulana bulana da olsa...

Kusarak da olsa...

Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin şehit olmak üzereyken bile kendi ülkesinin yoldan çıkmış çocuklarına, onları büyük bir günahın vebalinden korumak isteyen bir baba şefkati içinde: “Evlâtlarım, ben sizin babanızım. Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz. Bu olamaz. Siz haram nedir bilmiyorsunuz" diye nasihat edişini görün...

Şehitlikten nefsin niye bu kadar korktuğuna dair de bir fikir edinme imkânı da yakalayabilirsiniz bu arada...

Hristiyanları, Yahudileri, putperestleri, dinsizleri, imansızları “hepimiz Adem’in çocuklarıyız, hepimiz İbrahimîyiz, hepimizin amentüsü bir, hepimiz aynı Allah’ın kuluyuz” diye sonsuz “bir hoşgörü ve diyalog” içinde “dost ittihaz eden” bazı gözü yaşlı sapıkların, mesele İslâm’ın bu şerefli şehit evlâtlarına geldiğinde; onlara nasıl kin kustuklarını, ne iftiralar attıklarını, onlardan nasıl nefret ettiklerini de hatırlarsanız...

Belki ısrarla unutturulmaya çalışılan, o olmasa da olurmuş gibi davranılan Kâinatın Efendisi’nin; bu zamanda, yani zamanın sonunda, yani “ahir zaman”da ümmetini bekleyen korkunç fitnelere dair 1400 küsur yıl öncesinden yaptığı ikazlara göz atmak da istersiniz...

Meselâ başlığın altındaki Hadis-i Şerif’e:

"Onun yanında akan iki nehir vardır...”

“Biri dış görünüşüyle beyaz bir sudur....”

“Diğeri de parlak bir ateş olarak görülür...”

“Kim o(zaman)na yetişirse, ateş olarak görünen nehrin yanına varsın ve başını eğip ondan içsin...”

“Zira bu parlak ateş gibi görünen nehir, soğuk bir sudan ibarettir..."

[Başka bir rivayette Deccal'lın "su ve ekmek dağları"na sahip bulunduğu da belirtilir.(52)

Müslim'de yer alan başka bir hadiste ise "onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu" bildirilir.(53) "Kendine tâbi olanları cennetine, tâbi olmayanları da cehennemine atar."(54)

Âlimler, bu hadisleri yorumlarken, "Deccal'ın kendisine boyun eğmeyen mü'minleri eziyet ve işkencelere atacağını" belirtirler. Aliyyü'l-Karî, "Onun suyu nimet ve lezzet, ateşi de meşakkat, azap ve elemdir"(55) der. Deccal’a boyun eğmeyen mü'minlerin "sıkıntı, belâ, çile ve meşakkat içerisinde kalacaklarını, buna rağmen Allah'ın lütuf ve ihsanıyla rıza, şükür ve sabır gösterecekleri anlatır."(56)] (**)

Öyle mankenlerle fingirdeşerek kakara kikiri, inşallah, maşallah, Mehdicilik oynamanın sahtekârlıktan başka bir anlamı yok yani..

Bugün dünyanın her tarafında Deccal ordularıyla boğuşan mücahid Müslümanlar, Deccal’e boyun eğerek onun arı duru, berrak görünen nehrine atlayarak serinlemeyi değil, onun “ateş nehrine” gözlerini bile kırpmadan atlamayı seçip şehadet şerbetini içerek Hem Allah’ın hem de Resulullah’ın emirlerine boyun eğiyorlar...

Bunu da “Deccal’a boyun eğmeyen mü'minlerin sıkıntı, belâ, çile ve meşakkat içerisinde kalacaklarını” bile bile yapıyorlar...

Guantanomo’ları...

Ebu Gureyb’leri...

Gizli açık toplama kamplarını...

İşkence uçak ve gemilerini...

Yargılı ve yargısız infazları...

En iğrenç işkenceleri...

En ağır hak gasplarını...

En katı mahrumiyeretleri bile bile...

Hepsini birden göze alarak...

Kendilerini “ateş nehirlerine” atıyorlar...

Deccal ve avanesi ise bunlara “diktatör, terörist, düşman” falan filan diyor...

Hadislerde Deccal’ın kendisine boyun eğmeyen müm’inleri binbir türlü işkence, eza, cefa, yokluk, yoksulluk, açlık ve susuzluk cehannenemine atacağı belirtildiği gibi, kendine tabi olan "müm’in"leri de yalancı cennetinde sayısız nimetlere garkedeceği de haber veriliyor...

Resulullah Efendimiz ne dediyse doğru olduğuna ve her şey onun haber verdiği gibi gerçekleşeceğine göre...

Demek ki; Deccal’in yalancı cennetindeki sayısız nimetlere tamah eden “mü’minler” de elbete olacaktır...

Milyar dolarlık servetlere hükmeden gözüyaşlı hocaefendilerden...

Milyon dolarlık Villalarda her türtlü lüks, şatafat içinde, vur patlasın çal oynasın oturan sahte Mehdî’lere, müteşeyyihlere, çıplak uyarıcılara, Tv şovmeni sapık ve saptırıcılara...

Her türlü yetki ve etki, makam ve mevkiler bahşolunmuş politikacılardan, bürokratlara...

Bunlardan nemalanan müteahhit, sanayici, tüccar ve esnaflara varıncaya kadar...

Bugün, milyonlarca “mü’min” dünyanın her tarafında deccal’in gözcülüğünü, sözcülüğünü, öncülüğünü, taşeronluğunu, tetikçiliğini canla başla yapmıyor mu?

Peki sizce bu iki grup “müm’min”den hangisi Resulullah Efendimizin emrini yerine getirmiş oluyor?

Hangisi O’nun emrini yerine getiriyorsa şüphesiz o ebediyyen kurtulmuştur...

***

Şimdi dönüp Libya Lideri Şehid Kaddafi’nin şehadet anını gösteren videoya yeniden bakalım...

Kaddafi, Deccal’in kendisine “Bana tabi ol, benim kulum ol, benim dediklerimi yap... Milyar dolarlarını yükle uçağına... Dünyanın istediğin ülkesine git çıtır çıtır ye!” teklifini kabul etseydi, şimdi dünyanın cenneti olarak nitelenen bir yerde, bin bir türlü nimet ve lezzete garkolmuş şekilde keyif sürecekti...

O ne yaptı?

“Ne kendimi, ne halkımı satmam, Libya’da doğdum, doğduğum topraklarda çarpışa çarpışa şehit olurum” dedi mi?

Dedi...

Dediğine son nefesine kadar sadık kaldı mı?

Kaldı...

Linç videosunda da görüldüğü gibi kendini “ateş nehrine” attı mı?

Attı...

Peki şimdi bu savaşı kim kazandı?

Şehadet şerbetini içen “diktatör” Kaddafi mi?

Yoksa o vahşî linç anında, kurban henüz son nefesini bile vermeden, onun üzerindeki kıymetli eşyayı yağmalayan ve hatta o eşyanın kıymeti hakkında fikir alışverişinde bulunan, Deccal’in işbirlikçisi çapulcu demokratlar mı?

Soru çok zor olduğu için bir ipucu verelim...

“Ferrasi'ni Satan Bilge”nin yazarı Robin Sharma şöyle diyor:

- "Bir insanın yaşayıp yaşamadığını anlamak istersen, nabzına değil onuruna bak, duruyorsa yaşıyordur..."

Dipnotlar:

* [Buharî, Fiten: 25, Enbiya: 50; Müslim, Fiten: 105 (H. 2935); Ebû Davud, Melahim: 14 (H. 4315).]

** Şaban Döğen, “Deccal'ın özellikleri nelerdir?”, 27.06. 2007, http://www.sorularlaislamiyet.com/

Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/2011/10/ahir-zaman-fitnesi-ile-yuzlesmek.html

Erdoğan'ın konuşması sırasında 37 öğrenci gözaltına alındı
12.10.2011


T24 - İstanbul Üniversitesinin akademik açılış yılı törenine katılan Erdoğan, ''...Millet iradesinin önünü kesen bütün baskıcı girişimler, gölgeli alanlar ülkemizin gündeminden kalktı, kalkıyor'' dedi. Ancak Başbakan'ın konuşma yaptığı sırada öğrenciler sınıflara sokulmadı. Roman Çalıştayı'nda ''parasız eğitim'' pankartı açtıkları için "terör örgütü" suçlamasıyla 19 ay cezaevinde kalan Ferhat Tüzel ve Berna Yılmaz da üniversite çevresindeki 'parasız eğitim' protestosuna katılarak “Parasız eğitim istiyoruz” sloganı attı. Basın açıklamasından sonra eylemine son verip okullarına girmek isteyen öğrenciler polisin sert müdahalesi ile karşılaştı. Üniversite çevresinde yaşanan olaylar sonrasında 37 öğrenci gözaltına alındı.

Erdoğan: Baskıcı girişimler ortadan kalktı

Erdoğan, ''Demokrasimiz artık tartışılmaz olmaktan çıktı, millet iradesinin önünü kesen bütün baskıcı girişimler, gölgeli alanlar ülkemizin gündeminden kalktı, kalkıyor'' dedi.

Başbakan Erdoğan, konuşmasında yeni dünya düzeninden, haksız ve adaletsiz gidişata yeter demenin gerekliliğinden de bahsetti.

Polis öğrencileri tartakladı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı İstanbul Üniversitesi Akademik Yıl Açılış töreninin yapıldığı Fen Fakültesi’ndeki Cemil Birsel Konferans Salonu’na girmek isteyen bir grup öğrenci ile polis arasında arbede yaşandı. Polis, eylemci grubu karga tulumda gözaltına aldı.
Tören öncesi Fen Fakültesi önünde çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı. Saat 11.00’de başlayacak tören öncesi içeri girmek için uğraşan İstanbul Üniversitesi Öğrenci Konseyi Genel Sekreteri ve Lojistik Bölümü 3. Sınıf öğrencisi Adnan Tetik gözaltına alındı. İçeri girmek isterken Fen Fakültesi önünde bekleyen sivil polisle tartışan Adnan Tetik, gözaltına alındı. Gözaltına alınan Tetik, "İşte görün üniversite öğrecilerini böyle içeri almıyorlar" diye bağırdı. Tetik’i apar topar gözaltına alınarak sivil polis aracına bindirildi. Tetik daha sonra sivil polis aracıyla Fen Fakültesi önünden uzaklaştırıldı.

Berna ile Ferhat'da oradaydı

Başbakan Erdoğan, salonda bulunduğu sırada Fen Fakültesi yakınında toplanan Gençlik Federasyonu üyesi yaklaşık 10 kişi pankart açarak parasız eğitim ve füze kalkanı protestosu yaptı. Grup içerisinde Roman Çalıştayı’nda parasız eğitim pankartı açarak gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan Ferhat Tüzel ile Berna Yılmaz da vardı. Basın açıklaması yapan grup, "Bbiz öğrencilere ve hocalarımıza yer yok bizler İstanbul Üniversitesi öğrencileri olmamıza rağmen, kendi okulumuzdan içeri giremiyoruz. Başbakan gerçekleri yüzüne haykırmamızdan korkuyor. Parasız eğitim istiyoruz. Alacağız diyen Ferhat ve Berna’dan korkuyor. Biz bugün Ferhat ve Berna ile yine Tayyip’in karşısındayız " dedi

'Bu ülkede parasız eğitim koşulları vardır'

Basın açıklamasının ardından Gençlik Federasyonu Üyesi Berna Yılmaz da bir konuşma yaptı. Yılmaz, " Okula girişimiz yasaklandı. Görülmüştür ki Tayyip Erdoğan, gençlikten çok korkuyor.Bu korkularının bir tezahürü olarak da, 20 ay tutuklu kaldı hapishanede. Ancak hiçbirşey değişmedi. Çıktığımızda basın toplantısında şunu sormuştunuz: ’ Yine olsaydınız yine yapar mıydınız ? ’ Evet yapardık. Çünkü haklı olan biziz. Bu ülkede parasız eğitimin koşulları vardır. Füze kalkanı için para bulunabiliyorsa, eğitim de paralı değil de, parasız bir şekilde verilebilir " dedi.

Gençlik Federasyonu Üyesi Ferhat Tüzel de "Bizler parasız eğitim istedik. Bundan kaynaklı olarak 19 ay tutuklu kaldık. Eğitim hakkımız resmen gasp edildi bu tutuklamayla. Çıktığımızda bu işin peşini bırakmayacağımızı söylemiştik. Çünkü bu kadar haklı ve meşru talebi dile getirmenin haklılığı zaten vardır.Bizler de bunu hissediyoruz. Bu haklı bir taleptir" diye konuştu.

Grup, açıklamanın ardından Çevik Kuvvet ekiplerini geçerek okullarına gitmek istedi. Bu sırada Ferhat Tüzel ile Berna Yılmaz gruptan ayrıldı.

37 öğrenci gözaltına alındı

Ancak çevik kuvvet polisleri buna izin vermeyince polislerle öğrenciler arasında arbede yaşandı. ’Parasız eğitim istiyoruz ’ sloganı atan öğrenciler, karga tulumba gözaltına alındı. Öğrenciler gözaltının ardından polis minibüsüne bindirilerek olay yerinden götürüldü.

Bu arada bugünkü açılış sırasında protesto gösterisi yapan toplam 37 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

Kaynak: http://www.t24.com.tr

Tutuklu Gazete Tarihe Not Düştü

Tutuklu Gazete, tutuksuz okurlarıyla buluştu. "Bu gazete tarihe not düşecek" diyen isim hakkı sahibi Adanır, ilk sayıda, "Hep beraber haykıralım: Uçurtmayı Vurmasınlar! Haykıralım: Düşünenler, kitap okuyanlar hapsedilmesin!" diye yazdı.

26 Temmuz 2011
Anadolu Haber

Bu gazete bir sayı bile çıksa, tarihe, büyük puntolarla, en okunaklı notu düşecektir. Bu yüzden bir sayı da olsa çıkmalı, çıkarılmalı bu gazete..."

Cezaevindeki tutuklu ve hükümlü gazeteci sayısı 70'i buldu. 2009'un başından bu yana geçen sürede cezaevine girip çıkan ve tutuksuz yargılamasına devam edilen 41 gazeteci daha var. Böylece son dönemde en az 111 gazeteci Türkiye cezaevlerindeki koşulları görmüş durumda. Gazeteciler hakkında açılmış dava ve soruşturmaların sayısı on binleri geçti...

Dün, sansürün kaldırılışının 103. yılında, ilk sayısı okurlarıyla buluşan Tutuklu Gazete'nin "Sansüre Direniş" başlıklı manşeti, bu sözlerle başlıyor. BirGün, Evrensel ve Cumhuriyet gazeteleriyle dağıtılan Tutuklu Gazete, gazeteciliğin durumunu da bu şekilde özetlemiş oluyor. Gazetenin "tutuklu yazarlarından" yaptığımız alıntılarda da durumun ayrıntıları yer alıyor:

"Siyasi affı da desteklemeliler"

Ali BULUŞ (Ermenek Cezaevi Karaman): Yeni anayasanın konuşulduğu bu süreçte basın çalışanları, meslek örgütleri ve kurumları daha demokratik bir anayasa hazırlanabilmesi için ısrarcı olmalı ve taleplerini dillendirmelidir. Sadece Basın Yasası'nın demokratik olması bir şey ifade etmez. Ya topyekûn bir demokratikleşme ya da hiç!

Bu nedenle meslektaşlarımız tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyorsa, ayrımsız siyasi affı da desteklemeli ve düşüncelerinden, muhalif kimliklerinden dolayı cezaevine atılanların da serbest bırakılması için kamuoyu oluşturabilmelidir. En önemlisi basın ve ifade özgürlüğü savunulurken Türkiye'de kalıcı bir barışın sağlanması için de pozitif katkılarını sunmalıdır.

"Ölümü bile göze alıyoruz"

Mehmet KARABAŞ (Batman M Tipi Cezaevi): Doğru haber vermek için ölümü de, her şeyi de göze alıyoruz. Fakat karşılığında devletin yargısı bizleri 167 yıl ceza ile cezalandırıyor. Çünkü gerçekler bir kesimin yararına değildir. Halktan takdirler ve ödüller alıyoruz fakat devletten yüzlerce yıl ceza...

70 gazeteci TMK' dan tutuklu. Oysa hepsi de düşünceden yaptığı ve haberlerden dolayı tutuklu. Hiçbirinin üzerinde bir çivi bile yakalanmamıştır.

Bir yıl boyunca telefonumu dinleyerek katıldığım televizyon programları ve yaptığım haberler bana suç gösterilmiştir. Eğer bunlar suçsa, devlet bir yıl boyunca bu suçu işlediği bilerek beni uyarmamışsa veya müdahale etmemişse demek oluyor ki devlet suç işlememe göz yummuştur.

"Demokrasiyi mumla arayacağız"

Kadri KAYA (Batman M Tipi Kapalı Cezaevi) : Bugün Türkiye'de hukuk, demokrasi özgürlük gibi konularda tam bir keşmekeşlik yaşanıyor. Fırat'ın doğusunda atılan her adım, alınan her nefes KCK bağlantılı denilerek bastırılıyor. Fırat'ın batısında da özgür sosyalist kesimlere yönelik "kapan" gittikçe genişletiliyor. Eğer buna dur denilmezse yakın gelecekte demokrasi ve insan haklarını mumla arar hale geleceğiz.

"Kalem yerine kelepçe"

Hamdiye ÇİFTÇİ (Bitlis Cezaevi): Kameramız, fotoğraf makinelerimiz elimizden alınıp; elimize kalem yerine kelepçe takmış olabilirler ama biz yine gazeteciyiz. Bir halkın omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu yerine getirerek, olduğumuz yer ve mekan neresi olursa olsun, mesleğimizin gerekliliğini yerine getiriyoruz.

"Şimdiye kadar neden sustunuz?"

Halit GÜDENOĞLU (Sincan 1 No'lu F Tipi Cezaevi) : Nazi Almanyasında bir papazın kendi durumunu anlatmak için söylediği ve günümüze kadar gelmiş sözleri vardır. "Önce komünistleri götürdüler. Sesimizi çıkaramadık..." diye başlar. Son zamanlarda gazetecilere yönelik tutuklamaların artmasıyla beraber bu söz fazlaca söylenir oldu. Yıllardır devrimcilerin haykırdığı "Susma sustukça sıra sana gelecek " sloganı da gazeteciler tarafından meydanlar da haykırıldı.

Bunlar olması gereken güzel tepkilerdir. Uğradıkları haksızlıklara karşı insanların meslektaşlarını sahiplenmesi haksızlıklara karşı insanların meslektaşlarını sahiplenmesi, haksızlığı teşhir etmesi çok önemli. Ama ister istemez şunu soruyor insan: şimdiye kadar neden sustunuz? Neden Alman papazını oynadınız? Sıranın size mi gelmesi gerekiyordu?

"Kitaplar bombaya, haberler kurşuna"

Barış TERKOĞLU (Silivri 1 No'lu L Tipi Cezaevi) : Hemen herkes gazetecilik faaliyetleri nedeniyle olduğu bilinmesine rağmen, tüm dünyada gazetecilerin açıklanan tutuklanma nedenleri bambaşka. Hükümetler gazetecilerin gerçek tutuklanma nedenlerini saklayarak hem kendi iktidarlarını korumaya, hem de gazetecileri bambaşka suç isnatlarıyla itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bunu yaparken kitapları bombaya, haberleri kurşuna benzetmek zorunda kalmaları ise kaderin bir cilvesi olsa gerek.

"İnsanların tanıklığı için"

O. Baha OKAR (Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Cezaevi): 11-12 ağustos tarihinde, yani tutuklanmamızdan tam bir yıl sonra fiilen ilk duruşmamız gerçekleşecek. Haksızlıkla yaşamımızdan alıkonulan günler yazık ki telafi edilmeyecek, giden günler bizlerin ömründen olacak.

Ve sadece insanın yaşamına haksızlıkla el konulması değildir mesele; hapishanede kapatılmayla, tecritle geçen her gün insani değerlere, buradaki bedenler üzerinden her anlamda açılmaya çalışılan bir oyuktur aynı zamanda. Tüm bu sesleniş, hayata insanca yaşam fikriyle yaklaşan insanların tanıklığı içindir.

"Kocaman bir açık cezaevi"

Sait ÇAKIR (Silivri 2 No'lu L Tipi Cezaevi) : Bugün polis, en ufak bir toplumsal olaya insan ölümüne yol açacak şiddetle müdahale ediyorsa; en sıradan gösteriye katılım "örgütsel faaliyet" kategorisine dahil ediliyorsa; telefonda arkadaşınızla kurduğunuz politik fanteziler "eylem planına" ilişkin delil olarak aleyhinize kullanılıyorsa; Türkiye zaten kocaman bir açık hava cezaevine dönmüş demektir. O halde dışarısıyla içerisi arasında ayrım kalmamıştır. İsteyen buna, "mahpus tesellisi" de diyebilir.

"Örgütlü haber!"

Deniz Yıldırım (Silivri 1 No'lu Cezaevi ) : Gazeteciye öğretilen birinci ders; gerçeklerin peşinde koşma dersidir. Bu açıdan bilinen temel çıkarım: Bir haberi belirleyen, o haberin gerçek olup olmamasıdır. Ancak meslekte yeni bir ayrım ortaya çıktı: Bu haber örgütlü mü? Değil mi? Gazetecilik literatüründe yeni bir kavram sokmayı başardılar: "Örgütlü haber..." Bu saatten sonra iktidarın işine gelmeyen haber, "Örgüt'ün haberidir. Yazan içeriye tıkılır!"

"İntikam operasyonu"

Nedim Şener (Silivri 2 No'lu Kapalı L Tipi Cezaevi ): Yakında iddianame çıkar (umarım), o zaman suçumuz neymiş görür, savunmamızı yaparız. Ama dünyada gazeteciler ve kamuoyu tıpkı Türkiye'deki çoğunluk gibi benim başıma gelenin bir "intikam operasyonu" olduğunu düşünüyor. Ahmet'in de Ergenekon diye tarif edilen yapılara karşı olduğunu herhalde yazmaya gerek yok.

"Kimse 'muhaliflikten' tutuklanmaz"

Seyithan Akyüz (Adana Kürkçüler Cezaevi ): Her ne kadar Başbakan ve hükümet yetkilileri tarafından her fırsatta gazeteci olmadığımıza yönelik değerlendirmeler yapılsa da, bugün yetmişe yakın insan gazetecilik mesleğini icra ettikleri için cezaevinde tutulmaktadırlar. Tutuklu bulunan bu insanlar hakkında kimi Ergenekon, kimi KCK ve kimileri farklı "illegal örgütlere" üye oldukları ya da propagandalarını yaptıkları gerekçe ve iddiaları öne sürülmüş olması bu gerçekliği değiştirmez. Kaldı ki, hiçbir düzen, kendine muhalif insanları, muhalif oldukları gerekçesine dayanarak tutuklamaz. Bunun için mutlaka kendine göre yasal kılıflar bulacak ve bunu toplum nezdinde meşrulaştırmaya çalışacaktır. Bugün de yapılan bunun ötesinde bir şey değildir.

"İtiraz etmenin bedeli büyüktür!"

Füsun Erdoğan (Kandıra 2 No'lu T Tipi Hapishanesi ): Türkiye'de yaşayıp da, birazcık toplumsal sorunlarla ilgili olan herkes bilir ki; her dönem memleketin hapishaneleri şairleri, yazarları, aydın ve gazetecileri ağırlamıştır! Bilinir bu coğrafyada düşünmenin, yazmanın, üretmenin, gerçekleri yüksek sesle dile getirmenin, itiraz etmenin bedelinin büyük olduğu! Sayısı hiç de az değildir bu topraklarda gazeteci, aydın cinayetlerinin!

"Ben vicdanen rahatım"

Vedat Kurşun (Diyarbakır D Tipi Cezaevi ): Benim dosyamda gazeteler dışında hiçbir delil bulunmuyor. Bana verilen 166 yıl 6 aylık ceza sadece gazetede yer alan yazılardan dolayıdır. Bir de dosyada kendisini bilirkişi diye tanıtan ve Kürtçe bilmeyen bir kişinin çeviri raporu mevcuttur. Raporu yazan kişi aynen şunu söylüyor: "Anladığım kadarıyla çevirdim." İşte böyle biri bilirkişi olabiliyor. Ben çarpıtılan yazılardan söz etmiyorum bile. O konuya girsem onlarca sayfayı bulabilir.

Ben son olarak şunları belirtmek istiyorum. Bunca cezaya rağmen ve 2,5 senedir cezaevinde bulunmama rağmen vicdanen rahatım. Çünkü ben bir kişiye bile haksızlık etmedim ve onun hakkını gasp etmedim. İnanıyorum ki bize bunları reva görenler vicdan azabı çekecekler.

Biz ise akşamları rahat ve huzurlu bir şekilde başımızı yastığa koyabiliyoruz. Bunlar sonrasını artık onlar düşünsün.

"Delil gösterildi mi?"

Fazıl Duygun (Kızılcahamam Cezaevi ): Aynı basın kuruluşlarında beraber çalıştığım ve hepsi de, sorumlu yazı işler müdürü olan Yavuz Arslan, İbrahim Keskin, Aydın Alkan, Bünyamin Eser ve Selim Zengin de benimle aynı kaderi paylaşmak üzereler. Hemen hepsinin hakkında birçok dava açılmış olup, ağır hapis ve para cezalarıyla karşı karşıyalar.

Sizler daha iyi takip edebiliyorsunuz. Bugüne kadar yargılanmış veya yargılanmakta olan yüzlerce gazeteciden yüzde kaçı hakkında, bir tanecik bile olsa, yargılandıkları suçlama olan "terör kapsamına girecek nesnel bir delil" gösterebilmiştir acaba ? Yüzde biri bulur mu dersiniz ?

"Tezgahtaki balık görüyorlar"

Bayram Namaz (Edirne F Tipi Cezaevi): Evi, işi, kimliği bilinen, düşüncelerini her platformda açıkça söyleyen bizim gibi sosyalist gazetecilerin bir nevi "tezgahtaki balık" gibi görüldüğünü belirtmiştim. Bilinir, büyük iddialarla balığa çıkan kimi "avcılar", bir şey tutamayınca, eve eli boş dönmemek için tezgahtan balık satın alarak "yakaladım" diye yutturmaya çalışırlar.

"Umutluyuz"

Bedri Adanır (Diyarbakır D Tipi Cezaevi ): Zulüm, korku onursuzlaştırabiliyor insanları ve onursuzlaşan insanlar cellatlarına dönüşebiliyorlar ne yazık ki! Belki de "neden", bu onursuzlaşan insanlardır. Ama "insanlık onurunun hakkını verenler de var." Var ki insanlık demokrasi gibi bir değer yarattı kendine. Var ki umutluyuz, var ki hala uçurtmalarımız geziniyor semalarda.

Ama zulüm de var! "Uçurtmayı Vurmasınlar!" diyen çocuklarımız var hala... O halde haydi, hep beraber haykıralım: "Uçurtmayı Vurmasınlar!" Haykıralım: "Agir'ın saçları ağarmasın!" Haykıralım: "Düşünenler, kitap okuyanlar hapsedilmesin!" Haykıralım: "İnce Memed'in mağarasına vahşiler basmış" diyelim. Haykıralım! (ÖSÖ/MAF/AS)

''Cameron'un kanunu''
12 AĞUSTOS 2011
Independent, Başbakan David Cameron'un İngiltere'de yaşanan yağma ve kundaklama olaylarının ardından yürürlüğe koymaya hazırlandığı önlemleri bu manşetle duyuruyor okurlarına.
Gazete, Başbakan'ın olaylara karışanların yaşadıkları devlete ait evlerden ya da sosyal yardımlardan mahrum bırakılabileceğini, sokağa çıkma yasağının bir seçenek olarak gündemde olduğunu, polisin daha rahat hareket etmesi için benzer olaylarda orduyu kullanmanınn yollarının aranacağını söylüyor.
Ayrıca polise yüzlerini atkı ya da maskelerle kapatanları durdurma ve sosyal paylaşım sitelerini kapatmanın da aralarında bulunduğu bazı yetkilerin de verilmesi gündemde.
Başyazısında Başbakan'ın ''haşin numaraları'' başlığıyla, önlemleri ''Bunlar, otoriter bir anlayışla düşünüp taşınmadan gündeme getirilmiş, tepkisel adımlar'' diyor gazete.
''En berbat olanları da, sosyal medyayı hedef alanlar'' görüşünde Independent.
''Cameron hükümetin, sosyal medyanın suçu kolaylaştıran ya da teşvik eden bir şekilde kullanıldığından kuşkulanıldığında kesintiye uğratılması seçeneğini gündemine aldığını söylüyor. Bu, Orta Doğu'daki despotik rejimlerin baskı altında tuttukları halklarına karşı denedikleri bir yöntem. Kendi başbakanımızın, İngiltere'yi böylesine bir çıkmaz sokağa sürüklemeyi tasarlaması utanç verici. Başbakan Cameron, eğer bu tür ayaklanmalar, twitter ya da Blackberry olmasaydı gerçeklemezdi diye düşünüyorsa vahim bir hata yapıyor.''
BBC

Gazeteci Fazıl Duygun Yine Cezaevinde

Yeni Nizam dergisi yazıişleri müdürü Fazıl Durgun tutuklandı.Türkiye'de tutuklu gazeteciler kervanına katılan duygun geçtiğimiz ay cezaeviden tahliye edilmişti.

24 Austos 2011
Anadolu Haber

Anap, MHP ve DSP tarafından kurulan Anasol-M Hükümeti’ni eleştirdiği için Yeni Nizam dergisi yazı işleri müdürü Fazıl Duygun, İstanbul 10. Ağır Ceza mahkemesince 13 gün hapis cezasına çaptırılmıştı.

Cezası onanan Duygun, 6 gün hapis yatmak üzere bugün tutuklandı.Fazıl Duygun basın ve yayında bir çok önemli röportajında altında imzası bulunuyordu. Çakal Carlos ve Filistinli ünlü kadın gerilla Leyla Halid'i telefonda yıllar sonra biraraya getirerek görüşmesinide sağlayan Duygun cezasını çekmek üzere Niğde E Tipi kapalı cezaevine gönderildi.

MUHALEFET NEDIR?
1 EKIM 2011

Bugünün gazetelerinde Şili'deki üniversite öğrencilerinin başarısını anlatan başsayfa haberleri var!
Nihayet...
Türk basınının her şeye rağmen daha ölmediğini gösterir...
Milliyet gazetesi, Şilili Cemile'nin (Ben onu böyle anmak istiyorum!) Şili Hükümeti'yle masaya oturma başarısını Türkiye'yle kıyaslaması çok hoşuma gitti doğrusu...
Türkiye'de Başbakan'ın önünde pankart açmak "cüretini" gösteren ve sadece 'Parasız Eğitim' talep eden iki öğrenci vicdansızca cezalandırıldı, teröristlikle falan suçlanıyor...
(İki genci içeri attırmakla kalmadılar, okullarından da attırdılar...)
Ve Türk halkı, böyle derin adaletsizliklere, vicdansızlıklara karşı tepki vermiyor, sesi çıkmıyor, sesi çıkanlara da destek olmuyor...
(Bu ülkenin başına, bir gelecek var!..)

Şimdi iki şey, eskisinden daha acil:

1. Savaşa karşı kararlı bir barış hareketi -ki "İsrail'e karşı savaş" lafazanlığı dahil her türlü savaşa karşı çıkmalı...
2. Meclis'te hiçbir karar/yaptırım gücü olmayan yeminli/yeminsiz "süs muhalefeti" yerine, her türlü demokratik pasif direnişi hayatın içinde uygulayabilecek aktif bir muhalefet...
Şu esastır:
Siyasi/ekonomik sistemin işlemesini yavaşlatabilecek veya engelleyebilecek, yani etkileyebilecek gücü olmayan bir muhalefet, artık muhalefet sayılamaz...
Laf devri sona erdi...
(Lafla olmuyor, çünkü demokrasinin olmazsaolmaz koşulu olan Yasama-Yürütme-Yargı'nın birbirini denetlemesi kuralı, yani 'Kuvvetler Ayrılığı' ilkesi uygulanmıyor. Bu tabloda, Meclis'te laftan başka bir fonksiyonu olmayan "Muhalefet"in bulunması, sanki demokrasiymiş gibi pazarlanabiliyor.)
Bunu iyi anlamak gerekiyor...
http://konstantiniye.blogspot.com/

Demokrasi Havarileri, Kaddafi’yi Linç Etti!
Neval Kavcar
24/10/2011



Saddam’ın asılma sahnesi, insanlık dışıydı. Batı, Kaddafi ile vahşetin sınırlarını zorladı.

ABD, Kaddafi’yi yakaladı, sanki Libyalılar yakalamış gibi resmetti, sayısı on kişiyi bulmayan cellâtların vahşi saldırısını kaydedip seyrettirdiler.

Linçi üç beş Libyalı değil, Libya petrolüne göz diken vahşiler yaptı.

Kaddafi yedi aylık direnişin cezasını, linç edilerek ödedi. ABD liderliğindeki batı “teslim ol” dediğinde, bunca uzun direnmeseydi, belki Saddam gibi uyduruktan da olsa mahkeme edilir, asılırdı.

Büyük yazarlarımızın aklına hemen Hitler, Mussolini, Saddam filan gelmiş. İnsan hakları lâfları edilmiş. Bush, Obama, Stalin, İngiltere, Fransa vs.. insan haklarına çok mu saygılı-ydı? Kaddafi’yi, Saddam’ı o makama getirenler, istedi ki “in deyince de insin.” İnmedi..Üç beş kuruşa tamah eden, sayıları bir elin parmağını geçmeyen, batı yanlısı katillerce de şehit edildi.

Suçu vardı ya da yoktu. Lâkin hiçbir insan, canlı yayınla böyle katledilmeyi hak etmiyor. Saddam Kurban Bayramı sabahı asıldı ki, bölge liderlerine ders ola..Washington, Afganistan’a saldırıyı 2001 ramazanında başlattı.

Libya’ya da 2011 Ramazanında saldırdılar. Gel de “haçlı Kuvvetleri” deme bunlara. Türkiye batılı vahşilerin, petrol paylaşım savaşında onların yanında yer aldı.

Saldırıyı haçlı görüntüsünden çıkarmak içinde, göstermelik Türkiye ile adı var kendileri yok üç beş Arap şeyhini kattılar işin içine.

Vebali, saldırıyı onaylayanların boynuna. Gücün yetmiyorsa sessiz kalma seçeneği mevcutken hem de.

***

Demokrasi Havarileri, Kaddafi’yi Linç Etti!

Saddam’ın asılma sahnesi, insanlık dışıydı. Batı, Kaddafi ile vahşetin sınırlarını zorladı. Libya liderini, güya Libyalılara, önceden hazırlanan mizansen eşliğinde katlettirdi.

Muhalif denilen Libyalıların elinde o silahlar ne arıyordu? İçlerinde NATO güçleri, ve batılı devletlerin ajanları ne arıyordu?

Yedi ayda, Libya’nın tepesine binlerce füze yağdı. Şimdi batı petrol karşılığı, ülkeyi baştan kuracak..yandaş bir lider daha atayacak..Libya’ya demokrasi gelecek böylece.

ABD, Kaddafi’yi yakaladı, sanki Libyalılar yakalamış gibi resmetti, sayısı on kişiyi bulmayan cellâtların vahşi saldırısını kaydedip seyrettirdiler. Linçi üç beş Libyalı değil, Libya petrolüne göz diken vahşiler yaptı. Yine 30 kişiyi sıraya dizip, soğuk hava deposundaki cesedin başında zafer işaretli resimlerini çekip, Dünyaya sundular. Baştan sona mizansen.

Libya’nın tepesine çullanan, bu vahşiler mi getirecek demokrasiyi? Ya o vahşilere yataklık edenlere ne demeli? Demokrasi havarileri, Kaddafi’yi linç etti. İnsanlığın gözü önünde..Onlarda yargılanmayı, hak etmiyor mu?

Libya hesabıyla, İzmir’e konuşlanan NATO’nun hedefinde, Suriye ve İran var şimdi .. Demedi demeyin. Kaddafi ve Saddam’ın sonu ile ABD şöyle diyor. Mesaj her kesime!

“Uslu ve ılımlı olun. Ne diyorsak o..Yoksa ülkeniz talan, liderinizin sonu böyle olur.”

Adı üzerine BOP. Deste baştan karılıyor. Canları ne istiyorsa onu yapacaklar. Bazı ülkeleri bölecekler, zenginlikleri pay edecekler..Kodu mu oturtacaklar.

Kaynak: Neval Kavcar
http://www.acikistihbarat.com/

Euro, demokrasiye karşı
Emek Kaplangil
2 Kasım 2011



Yunanistan'ın Avrupa Birliği'nden alınacak yardımı halkoylamasına sunma kararının, demokrasinin beşiği olarak bilinen ülkelerden aldığı tepki, 'euro mu demokrasi mi' sorusunu gündeme taşıdı.

Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu'nun Pazartesi akşamı açıkladığı referandum kararına, euro bölgesinin en büyük ekonomilerinin liderleri başta olmak üzere IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlardan da sert eleştiriler geldi.

Bu tepkilerden sonra demokrasinin en temel süreçlerinden biri olan halkın iradesine başvurulması, adeta 'kötü çocuk' ilan edildi.

Bu durum, kendini demokrasinin beşiği olarak gören Avrupa'nın artık halktan korkar hale gelmeye başladığının da son göstergesi oldu. Özellikle Brüksel, referandum kelimesinden hiç hoşlanmadığı gibi 'kalabalıkların' kendi projelerine müdahil olmasından artık hiç hoşlanmayan bir tavır sergiliyor.

SARKOZY’DEN AÇIK MESAJ

Bu noktada Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin sözleri aslında her şeyi çok güzel özetliyor.

Sarkoyz, "İnsanlara seslerini duyurma hakkı vermek her zaman meşru bir davranıştır ancak euro bölgesinin birliği herkesin gerekli olan önlemler konusunda fikir birliğine varmamasıyla mümkün olamaz" diyor.

Yani Sarkozy, euro bölgesi için gerekli olan şeyin gerekirse demokrasiden daha önemli olduğuna vurgu yapıyor.

Aslında, Papandreu'nun söylediği şey çok basit bir gerekçeye dayanıyordu. Papandreu, "Hiçbir programı zorla uygulamaya koymayacağız sadece Yunan halkının rızasıyla yapacağız. Bu bizim demokrasi geleneğimizin bir yansıması ve diğer ülkelerin de buna saygı göstermesini istiyoruz" demişti.

HIRSIZIN HİÇ Mİ KABAHATİ YOK

Tabi, bu noktada hırsızın hiç mi kabahati yok atasözü akıllara geliyor. Elbette, kurt bir politikacı olan Papandreu'nun bu kararı birçok kemer sıkma tedbiri alınan son 1.5 yılda değil de şimdi alması kafaları karıştırıyor.

Yani, onun da sergilediği tam anlamıyla bir 'demokrasi aşığı' olma durumu değil...

Kurtarma paketiyle Yunanistan'ın bankalara olan borcunun yarısının silinmesine ve 130 milyar euroyu bulan bir kurtarma yapılmasına karar verilmişti. Yunan halkı bunun karşılığında yaklaşık 10 yıl kemer sıkacak, binlerce çalışan işini kaybedecek ve emeklilik ödemeleri aşağı çekilecekti. Ancak bu kadar önleme rağmen ülkenin borcu, 2020'de hala gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 120'si düzeyinde kalacaktı. Dolayısıyla işin hükümet tarafından yüklenilen siyasi riski oldukça fazlaydı. Papandreu’da bu noktada adeta zarını attı. Halk onay verirse, daha güçlü olarak devam edecek. Vermezse de muhalefetin kucağına bombayı bırakacak.

Ancak ne olursa olsun...

2005 yılında diğer Avrupalı ortakları kabul etmesine rağmen Fransa'nın AB Anayasasını kendi ülkesinde referanduma götürmesi ve kabul edilmediği için de anayasanın çöpe atılması hala hafızalardaki tazeliğini koruyor.

Aynı Fransa'nın referanduma gittiği için şimdi Yunanistan'ı sert şekilde eleştirmesi, Avrupa'da işlerin demokrasi açısından çok da iyi gitmediğini çarpıcı şekilde gösteriyor.

https://twitter.com/emekkaplangil
ekaplangil@hurriyet.com.tr

İşte batı Demokrasisi Bu: Ülkeleri batıyor Liderler Lüks Otellere bir gecelik 10 Binlerce Avro ödüyor!
10 Kasım 2011



Haber TRT'den:

Sarkozy'nin Başı Harcalamarla Dertte

G20 zirvesi için bulunduğu Cannes'te bir gecelik konaklama ücretiyle Sarkozy, katılımcı 20 ülke lideri arasında en yüksek ücreti ödeyen isim oldu. Sarkozy'nin bir gecelik otel masrafının 37 bin avroyu bulması tepkilere sebep oldu

Fransa'nın Cannes şehrinde geçtiğimiz hafta yapılan G20 zirvesinde konakladığı Majestic de Cannes oteline Sarkozy'nin ödediği ücret polemik konusu oldu.
Ekonomik krizle boğuşan ülkesi yeni kemer sıkma politikalarını devreye sokmaya hazırlanırken, Nicolas Sarkozy'nin bir gecelik otel masrafının 37 bin avroyu bulması tepkilere sebep oldu. Sarkozy'nin tercih ettiği otel Fransa'nin turistik şehri Cannes'in en lüks oteli olarak biliniyor.
Carlton Voisin otelinde kalmayı tercih eden Amerika Başkanı Barack Obama 35 bin avroluk fiyatla ikinci sırayı alırken, ekonomik krizin en çok sarstığı ülkelerin başında gelen ve gelecek seçimlerde tekrar aday olmayacağını söyleyen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ise gecelik 29 bin avroluk oda ücreti ile üçüncü sırayı aldı.
Çin Devlet Başkanı Hu Jintao ise geceliği 11 bin 600 avro olan Gray d'Albion otelinde kalmayı tercih etti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise güvenli bölgenin dışındaki Martinez Hotel'e bir gecelik oda ücreti olarak 2 bin 600 avro ödedi.
Erdoğan En Ucuz Otelde Kalan İkinci Lider
Fransa'nın tatil bölgesi Cannes'te gerçekleşen G20 zirvesinde liderler arasında en düşük ücreti ödeyen isim İngiltere Başbakanı David Cameron oldu. Cameron kaldığı Marriot Oteli'ne gecelik bin 950 euro ödedi.

Erdoğan, Hotel Martinez'e geceliğine 2 bin 600 euro ücret ödedi ve en az ödeme yapan liderler arasında yer aldı.

Ayrıca Erdoğan'ın kaldığı otelin devlet başkanları için oluşturulan güvenli bölgenin dışında yer alan tek otel olması dikkat çekti.

AB'de teknokratların güçlenen iktidarı
Kürşat Bumin
13 Kasım 2011

Avrupa Birliği çerçevesinde politika ve dolayısıyla demokrasinin yeri, önemi ve geleceğine ilişkin tartışmaların her zaman gündemde olduğunu biliyoruz.

Bu tartışmalar özellikle "AB Anayasası"nın Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerde halkoylamasına sunulduğu dönemlerde çok yoğun yaşanmıştı. Bu halkoylamalarındaki "red cephesi"nin homojen bir yapı arz etmediklerini de hatırlayalım. "AB Anayasası"nın son kertede amacı olan politik birliğini sağlamış bir Avrupa idealine tabii ki en başta AB ülkelerindeki aşırı sağ siyasi oluşumların aklı yatmıyordu. Ancak "red cephesi" sadece bu milliyetçi çevrelerin tepkilerinden oluşmuyordu. Bir takım son derece aklı başında kişi ve çevreler de bu politik birlik amacına sıcak bakmamış ve en başta söz konusu amacı taşıyabilecek bir "politik özne"nin henüz ortada görülmediğini tekrarlamışlardı. Yani özetle, tarihte modern anlamıyla "politika"nın yatağını oluşturmuş olan "ulus devlet"in bugüne kadar aldığı bütün yaralara rağmen bugün için yeri doldurulmamış bir format olduğunu belirtmişlerdi. Bu çerçevede, Habermas'ın Avrupa için "ulus devlet" formatının dışında yeni bir "kamusal alan"ın oluşturabileceği tespitinden hareketle söz konusu "Anayasa"yı nasıl desteklediğini de hatırlayayım.

Bu tartışmaların Avrupa Birliği'nin elli yıl önceki öncülerinin hayali olan, politik birliğini sağlamış bir Avrupa idealini daha da zayıflattığı muhakkak. "Terre Nova"nın başkanı Olivier Ferrand'ın söylediği gibi Jean Monnet başta olmak üzere öncülerin kafasında her şeyden önce Avrupa'yı savaştan kurtaracak bir "federal Avrupa" hayali vardı. Ekonomik ve parasal entegrasyon bu amaca yöneldiği ve ulaştığı ölçüde gerçek entegrasyon mümkündü. Bu tezi, yani politik bir entegrasyon olmadan ekonomik ve parasal entegrasyonun ayakta kalamayacağı tezini bugün hâlâ ısrarla savunanlar mevcut olsa da son olarak Yunanistan'da yaşanan gelişmeler ister istemez kurucu babaların hayalinin giderek çok daha imkansız hale geldiğine işaret ediyor sanki.

AB'ye ulaşan bu yöndeki gayretlerin seyrini hatırlayacak olursak: Önce bir "Avrupa ordusu" oluşturmaya yönelik "savunma" merkezli ortaklığa itiraz edildi. Öneri 1954'de Fransız Milli Meclisi tarafından reddedildi. Savaş sonrasının sıcak milliyetçiliği karşısında "federal Avrupa"yı konuşmak bile imkansızdı. Bu işten mecburen vazgeçildikten sonra sıra geldi, "politik birlik"ten söz etmeyen ve dolayısıyla milli hükümetlerin egemenlik alanlarına girmeyen Avrupa Ekonomik Birliği'nin oluşturulmasına. Yani bir bakıma "politik birlik"in oluşmasını zamana bırakmada karar kılındı. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla umutlar yine tazelendi. Maastricht (1992) ve Avrupa Ekonomik Birliği'nin Avrupa Birliği'ne dönüşmesi örneğinde olduğu gibi. Bunu takiben de, yazının başında sözünü ettiğim, yenilgiyle sonuçlanan "Avrupa Anayasası" denemesi.

Görüldüğü gibi bu seyir defteri "politik Avrupa"dan uzaklaşılması sürecini içeriyor. Bu seyirde karşı karşıya gelen iki anlayışı "Fransız" ve "Britanik" olarak adlandıranlar var. Bunların ilki Avrupa'yı "politik birlik" çizgisinde tasarlarken, ikincisi politik bir amaç gütmeksizin Avrupa'yı genişleyecek bir coğrafyası olan (Türkiye'yi de içine alarak) asıl olarak geniş bir ekonomik alan olarak değerlendiriyor.

Bu durumda bugüne gelecek olursak, "euro krizi"ni ve bu ortak paraya geçmiş ve geçmemiş AB üyeleri dikkate alınarak "federal Avrupa" yönünde hâlâ umutlu olmak mümkün mü?

İrlanda, Portekiz, İspanya, Yunanistan ve İtalya'nın içine alan büyük parasal krize rağmen bu gelişmenin politik entegrasyon yönünde bir fırsat yaratabileceğini söyleyenler de var. Bu görüşü savunanlar euro krizinin önünde sadece iki yol bulunduğunu söylüyorlar: Ya "federal" çözüm, ya da euronun ortadan kalkması... Bu çerçevede "federal" eğilimli Avrupa ortak parayı, yani euroyu seçen üyelerden oluşurken, diğerleri confederal tipte bir grup oluşturacaklar. Önerilen bu yeni yapı da (François Mitterrand'ın Maastricht'te önerdiği söylenen) "İki vitesli Avrupa" olarak adlandırılıyor.

Yazının başlığından ("AB'de teknokratların güçlenen iktidarı") biraz uzaklaştığımın farkındayım. Bu başlığı özellikle Papadimos'un Yunanistan'da başbakanlığa gelmesinin yanı sıra İtalya'da da Mario Monti'nin bugün yarın aynı koltuğa oturmasının belli olması üzerine seçmiştim. Her iki başbakan da Brüksel'den gelen iki teknokrat. Bu isimleri yakın zamanda başka teknokratların da izleyeceğini söyleyebiliriz herhalde. Yani günü gelince ortadan çekilen politikacılar ve yererini dolduran teknokratlar... Gelinen bu nokta AB'den yeni bir politik birlik doğmasını bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmak için yeterli bir neden değil mi? Anlaşılan o ki, Türkiye AB'ye girdi girecek derken, ortada bugün "iki vitesli", yarın belki de çok vitesliye dönüşmüş ve bugünkünden de geriye kaçmış bir şey kalacak!
Kaynak: Yeni Şafak

AB'de teknokratların güçlenen iktidarı (2)
Kürşat Bumin
14 Kasım 2011

Dünkü yazıda gözden geçirmeye başladığımı "AB'de teknokratların güçlenen gücü" konusuna devam ediyorum.

Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi Avrupa Birliği'nin euroya geçmiş üyelerinde baş gösteren ve giderek büyüyen ekonomik ve parasal kriz aynı zamanda Birlik'in kurucu babalarının hayali olan politik entegrasyon idealini hepten imkansız kılacak bir seyir izliyor. Bu durumun "iki vitesli" Avrupa formülü çerçevesinde söz konusu idealin bugün için kısmen de olsa yolunu açtığını savunanlar varsa da, karşı tezi savunanların çizdiği tablo konuya ilişkin olarak kötümser kalmak için daha ikna edici görünüyor.

Bu büyük krizin ortaya çıkardığı en önemli sonuç AB'ye ilişkin yıllardır dile getirilen bir eleştirinin ne kadar haklı olduğunun anlaşılmasıdır. Yunanistan'da Papadimos'un başbakanlığı üstlenmesi ve İtalya'da bugün-yarın Mario Monti'nin aynı koltuğa oturacağının belli olması söz konusu eleştiriyi destekleyen iki önemli gelişmeydi. AB'nin asıl olarak Brüksel'deki teknokratlar tarafından yönetilmekte olduğunu vurgulayan bu eleştiri teknokratların başbakanlıklara terfi etmeye başlamasıyla birlikte doğrulanmış oldu. Bakalım sırada başbakanlığı yine bir teknokrat tarafından doldurulacak hangi AB üyesi var.

Bu durumu konu edinen önemli değerlendirmeler yayımlanıyor bugünlerde. Bu değerlendirmeler AB'nin önerdiği "kurtarma" planını halkoylamasına sunma kararı alan Papandreou'nun güçlü üyelerin hükümet başkanları ve "profesyoneller" tarafından tehdit edilerek geri adım atmaya mecbur bırakılmasına birliğin antidemokratik karakterinin bir göstergesi olarak işaret ediyorlar. Ağustos ayı içinde Avrupa Merkez Bankası Başkanı'nın İtalya ve İspanya başbakanlarına gönderdiği mektuplarla kısa zamanda yapılmasını istedikleri "neoliberal reformlar"ı sıralaması da benzer biçimde değerlendiriliyor.

Bu yazılardan birisinde AB'nin işleyişine ilişkin bu "politik-teknokrat" ilişkisi farklı bir örnekten hareketle şöyle açıklanıyordu: New York'daki gösterilerin Beyaz Ev önünde değil de Wall Street'te yapılmasını "politika"nın "ekonomi" karşısında gerilemesinin bir işareti olarak yorumlamak doğru değildir. Karşımızdaki tablo seçimlere dayalı demokrasinin politikanın demokratik olmayan yeni bir formu karşısındaki gerilemesidir. Yazara göre Avrupa Birliği çerçevesinde işi yürüten teknokratlar "demos"un karşısında bağımsızlıkları tanınmış olsa da, hükümetleri finans çevreleri gibi belirli çıkar gruplarını korumaya yönelik düzenlemeler ve yasal değişiklikler yapmaya zorlayarak aslında "politika" yapmaktadırlar. Yazar, "politika-teknokrat" ilişkisi hakkında önerdiği bu değerlendirmesini -doğrusu benim çok hoşuma giden!- şu sözlerle bitiriyordu: "Nasıl ideolojinin yokluğu iddiasından daha beter bir ideoloji yoksa, teknikçi nitelikte ya da bizzat kendisinin oluşmasına katkıda bulunduğu "zorunluluklar' iddiasına dayalı bir 'apolitizm'in arkasına saklanmış bir politikadan daha iki yüzlüsü de mevcut değildir. Politikayı neo-liberal bürokrasiye terk etmek Avrupa'da yapılacak son büyük aptallıktır."

Yeni Şafak


İleri demokrasi işliyor: israili Protesto edenlere gözaltılar başladı
Tarih: 23.11.2011



İstanbul Yeditepe Üniversitesi'nde “israilin Mavi Marmara saldırısındaki haklılığı(!)” üzerine israilli konuşmacıların katıldığı bir konferans düzenlendi.

Konferansı protesto eden 6 kişi polis tarafından gözaltına alındı.

Şehid Cengiz Songür’ün oğlu İsmail Songür şöyle diyor: “Siyonizm bu aralar sıkı çalışıyor, sabırla ve umutla hala pembe hayallerin peşinde. Biz müslümanlar süreci iyi okumak zorundayız. Heyecanımız akıp giden zamana esir olmamalı, olamaz. Dozerle ezilen Rachel'i, Babasıyla bir şehid edilen Muhammed'i, Mavi Marmara'da katledilen İbrahim'i, Çetin'i, Furkan'ı ve diğer yiğitleri unutamayız, Unutmamalıyız!”
Ve ibretle ekliyor: “Şu zamanda daha çok direniş muştuları havalandırmalıyız. Bizler akıl değil, Aşk ehliyiz. Bu davaya çıkarlarımız neticesinde değil, İbrahim'î bir kıyamla bağlanmalıyız. Bir ahmak cesareti ile siyonizm, Furkan'ın şehrine milli takım'ını gönderirken, Bizler bu yanlışı kalbimizle buğz etmeden önce elimizle düzeltmeliyiz. Muhammed'i ahlak bunu ister. Şu an İbrahim'in imanı ve İsmail'in teslimiyeti gibi, Ensar'ın ve Muhacir'in sevgisi gibi, Nuh'un ve Eyûb'ün sabrı gibi, Hamza'nın ve Bilal'in cesareti gibi, Daha çok birbirimize ve daha çok Allah'a bağlanmamızın vaktidir. İslam coğrafyaları kan kusuyorken, yatağımızdaki rahat ölümler alnımıza birer lekedir...!”


Ve...

Tarih: 24.11.2011:

Öğretmenler Günü’nde Kayseri – israil basketbol maçı...

Dün Kayseri’de oynanan FIBA Kadınlar Avrupa Kupası Grubu'ndaki Kayseri KASKİ Spor ile israilin Maccabi Bnot takımları arasındaki maçta israil protesto edildi.
Maçta, tribünlerde 3 ayrı noktadaki gruplar, maçın başlamasıyla birlikte Türk bayrakları ve Filistin bayrakları açarak “Kahrolsun israil” diye slogan atıp Filistin bayraklarını dalgalandırdı.

Polis ve özel güvenlik ekiplerinin müdahalesiyle dışarı çıkartılan aralarında kadınların da bulunduğu protestocular, 6222 sayılı Sporda Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a muhalefetten gözaltına alındı. Eylemcilerin bazılarının polis otosuna da Filistin bayrağı asması dikkat çekti.

Aralarında Şehid Furkan Doğan’ın abisi Mustafa Doğan, Kayseri Umut-Der Başkanı M.Sami Göktaş, Mavi Marmara gazilerinden Ahmet Aydan Bekar ile çok sayıda İHH gönüllüsünün de bulunduğu yaklaşık 35 kişi gözaltına alındı.

Şehid Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan şöyle diyor: “Öğretmenler günü için mesaj yazan tüm öğrencilerime ve gönül dostlarıma teşekkür ediyorum. Allah razı olsun... Bize şehadetiyle en güzel öğretmenliği yapan "canım" öğretmenime en kısa sürede kavuşmak özlemiyle...”
Ve üzülerek ekliyor: “Tevafuk eseri bugün israil takımını Kayseri'de protesto ettikleri için gözaltına alınan oğlum Mustafa da dâhil tüm gençleri alınlarından öpüyorum, gözaltına alanları ise Allah'a havale ediyorum... Söyleyecek söz bulamıyorum, bulduklarımı ise söyleyemiyorum. Boğazımız düğümleniyor... Tek dayanağımız Rabbim...”
Şehid Furkan Doğan’ın abisi Mustafa Doğan şöyle diyor: “Arkadaşlar, gözaltına alınan herkes serbest bırakıldı. Öncelikle sunu belirteyim polis beni anlamadığım şekilde GÖZALTINA ALMAMIŞTIR. Sadece kahrolsun israil sloganı attığımız ve FİLİSTİN bayrağı açtığımız için arkadaşlar gözaltına alındı. Spor ve şiddet yasasına göre maddi ceza ve spor müsabakalarından men cezası alma ihtimalleri olduğu söylendi. On binlerin cenaze törenine katıldığı bir şehirde sadece 35-30 kişi ile bu eylemi gerçekleştirmenin hüznünü yaşarken aynı zamanda sesimizi duyurmuş olmanın bir Şehidin şehrinde protestosuz kalmayacaklarını göstermiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Hepinize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ediyorum daha büyük eylemlerde görüşmek üzere Allah'a emanet olun.”
Ve daha sonra şöyle ekliyor: “Lann arkadaş kanıma dokunuyor insanların hiçbir şey olmamış gibi ellerinde yahudi malı yiyecek içeceklerle o maçı bön bön seyretmeleri, gençler slogan atarken bir kişinin de gençler haklı diyip ayağa kalkıp destek vermeyişi, demim diyorum da dayanamıyorum miskinsin suskunsun ödleksin.... Kayseri”

Kaynak: İslami Gündem/http://kanafi.tr.gg/Haber1001

Economist: AKP'nin "İleri Demokrasi"sine not verdi: "Şöyle böyle"
25 KASIM 2011



BBC'sinin haberi:

Economist: Türkiye'nin insan hakları sicili 'şöyle böyle'

Economist dergisi Türkiye'nin komşularına insan hakları dersi verdiğini, ancak kendi karnesinin de fazla parlak olmadığını ifade ederek 'insan hakları sicili şöyle böyle' diye yazıyor.

İlgili Konular
Türkiye, İnsan Hakları, Avrupa
"Derin bakışları, rengi atmış kot pantolonu ve özgürlükten bahsetmesiyle Dilşat Aktaş, tipik bir solcu aktivist.
Mayıs ayında 29 yaşındaki Dilşat, Hopa'da başka bir göstericinin biber gazı sıkılması sonrası inme geçirerek ölümünü protesto etmek için Ankara'da zırhlı polis aracına tırmandı. Aktaş, şimdi koltuk değnekleriyle aksayarak yürüyor, polis, kaçmaya çalışırken öyle sert vurmuş ki sol kaburgası kırılmış. "Doktor, bunu düzeltmek için üç yıl alacak diyor" diye anlatıyor sigarayı içine çekerken.
"Yerel bir savcı şikayetlerini göz ardı etmiş. Öğrenci arkadaşı Ömür Çağdaş Ersoy, onu korumaya çalışırken dayak yemiş. Ersoy'un da aralarında bulunduğu 15 öğrenci, artık var olmayan karanlık bir sol-kanat bir silahlı gruba bağlı oldukları suçlamalarıyla karşı karşıya. Gruba karşı ele geçirilen kanıtlar arasında sol-kanat posterler, ama tek silah yok. "Kırık bir şemsiye bulup onu da aldılar" diyor Ersoy'un babası acı bir kahkaha atarak.
"Ana muhalefet CHP milletvekili Hüseyin Aygün, terör örgütlerine üye oldukları iddia edilen 500'den fazla öğrencinin şu anda cezaevinde olduğunu savunuyor. Birçok öğrenci, ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetlerini savunarak AKP'ye karşı eylem yaparken kimileri de vicdani ret ve Kürt dilinde eğitim hakkını savundu. Öğrencilere yönelik iddianameler daha mahkemede okunmadan savcılarca düzenli olarak iletiliyor. Öğrenciler daha mahkum edilmeden okuldan uzaklaştırılıyor, Aygün "Mahkemeler AKP yanlısı yargıçlarla dolu ve sistem, her tür muhalefete karşı teyakkuzda" diyor."
Hapisteki gazetecilerin durumu
Economist, Türkiye'deki gazetecilerin durumunun ise öğrencilerin bu durumunu gölgede bırakma eğiliminde olduğunu vurguluyor.
Derginin aktardığına göre Çin'den bile fazla gazeteci demir parmaklıklar ardında, çoğu terör suçları iddiaları ile hapsedilen 76 gazeteci hakkındaki dava ise bu hafta başladı. Bazıları PKK'nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan için çalışan yaklaşık 47 avukat da tutuklandı. Bir zamanlar köklü reformlar nedeniyle övülen başbakan Recep Tayyip Erdoğan, giderek daha da sertleşiyor. BDP'li Hülya Çapar, 2009'dan bu yana 15'i BDP'li belediye başkanı olmak üzere en az 3500 Kürt aktivistin, PKK'nın şehir örgütlenmesi olarak bilinen KCK üyesi olmak suçundan tutuklandığını söylüyor.
"Türkiye'nin muğlak ifadeler içeren terörle mücadele yasaları etrafında yükselen bu davalar baştan savma ve kimi zaman absürt olabiliyor. 2009'dan bu yana KCK üyesi olmak suçundan hapiste bulunan Cengiz Doğan, Nisan ayında bir PKK etkinliğine katılmakla suçlandı. Bu tutarsızlığa dikkat çeken gazeteci Ezgi Başaran, eğer bu doğru olsaydı, 'aynı kişi aynı anda iki farklı yerdeydi' dedi.
"Anayasa hukuku profesörü Büşra Ersanlı, Bask özerkliği gibi yıkıcı konularda BDP üyelerine konuşma yaptıktan sonra geçen ay terör suçlamarıyla tutuklandı. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, "şaibeli akrabaları" olduğunu söyleyerek Ersanlı'nın suçlu olduğu izlenimi verdi.
"Batı, Türkiye'deki insan haklarının giderek kötüleştiğini farketmemiş görünüyor, bunun yerine Türkiye'yi Arap Baharı'na model olarak övüyor. Ankara'da bir Avrupalı büyükelçi omuz silkerek "Avrupa kendi sorunlarına saplanmış halde, Amerika'nın da bölgesel güvenlik için Türkiye'ye ihtiyacı var" diyor. Dolayısıyla haklarını savunmak bizzat Türklere düşecek- tabii hapis dışında kalmayı becerebildikleri sürece."

haber1001

100 polis ve onlarca zabıta 11 lise öğrencisine karşı!
30.11.2011

İzmit'te 2 gün önce, Malatya kurulacak NATO'nun 'Füze Kalkanı'nı protesto eden 17 arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden 11 lise öğrencisi, 100 polis ve onlarca zabıta tarafından karga tulumba gözaltına alındı.
İzmit’te sık sık protesto gösterilerine sahne olan İzmit’teki Sabri Yalım Demokrasi Parkı’nda 2 gün önce Kocaeli Gençlik Derneği üyesi olduklarını söyleyen ve Füze Kalkanı Projesi’ni protesto eden 17 lise öğrencisi, polis tarafından gözaltına alınmıştı.

Lise öğrencilerinin çoğunlukta olduğu belirtilen gençlerin gözaltı alınması, dün akşam yürüyüşle protesto edilirken, bugün de akşam saatlerinde aynı yerde 5’i kız 11 öğrenci biraraya geldi. 11 liseli, gözaltıları kınayarak, ’Baskılar bizi yıldıramaz’ yazılı pankartı yere serip oturdukları yerde şarkılar söylemeye başladı.

Gençlerin bu protestosu çevredekiler tarafından ilgiyle izlenirken, olay yerine önce onlarca belediye zabıtası geldi. Zabıta ekipleri onların çevresini sararak karşı koyanları tartaklarken, bu kez olay yerine 100’e yakın polis memuru geldi. Aralarında bir de Emniyet Müdür Yardımcısı’nın olduğu görülen polisler, gençleri yerlerde sürükleyip başlarını kollarının arasına alıp sıkarak polis araçlarına götürdü. 11 gencin önce zabıtalar, sonra polis tarafından orantısız güç kullanılarak gözaltına alınması, çevredeki bazı kişiler tarafından da tepkiyle karşılandı.

Radikal

Wikileaks, dinleme ve takip sistemi geliştiren 160 şirketi açıkladı
03 Aralk 2011



WikiLeaks, 25 ülkede dinleme sistemleri geliştiren ve hükümet, asker ve siyasilere satan 160'a yakın şirketi tek tek açıkladı

Bunlardan İstanbul merkezli “Inforcept” adlı şirket, bu sistemleri yaptıklarını doğruladı, ancak “Neşter yanlış ellerde öldürücü bir silah olabilir” diye kendini savundu

WikiLeaks’in son bombasında Hintli bir şirketin sattığı uygulamalarla Türkiye’ye ait TURKSAT uydusundan milyonlarca konuşmanın kaydedildiği ortaya çıktı

“Hanginiz iPhone kullanıyorsunuz? Kaçınızın Blackberry’si var? Kim Gmail kullanıyor... o zaman hepiniz batağa saplanmış vaziyettesiniz”. Bu sözleri önceki gün, 25 ülkede dinleme ve takip sistemleri geliştiren ve hükümet, asker ve siyasilere satan 160’a yakın şirketi açıklayan WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange, bir oda dolusu basın mensubuna söyledi. WikiLeaks, ABD Dışişleri Bakanlığı arasındaki gizli yazışmaları yayınlamasından tam bir yıl sonra içinde yaşadığımız dünyanın distopik bir romana benzediğini ortaya koydu. İnternet sitesi, bir yıl boyunca dünyayı takip eden, insanların her konuşmalarını, mesajlarını, yazışmalarını ve lokasyonlarını takip eden ve 5 milyar dolarlık bir piyasası olan şirketleri ve teknolojileri broşürler, sunumlar ve fiyat listelerini yayınlayarak sanal aleme sunacağını açıkladı. Alman ARD, İtalyan L’Espresso ve Amerikan Washington Post gibi medya kuruluşları ile çalışan WikiLeaks’in eski bir çalışanı Jacob Abbelbaum’un “Doğu Almanya istihbarat servisi Stasi’nin geliştirmek isteyeceği sistemlerin belgeleri” olarak tanımladığı şirketler Suriye, Libya, Tunus ve Mısır gibi ülkelerde yaşanan kanlı devrimlerin sorumlusu olarak gösteriliyor. Casus şirketlerin yüz milyonlarca insanın telefonunu dinleyip, SMS mesajlarını okuduğu ve internet trafiğini takip ettiği tahmin ediliyor.

Her şey hükümette bitiyor

WikiLeaks’in ifşa ettiği şirketlerin büyük bir çoğunluğu yasal dinlemeyi esas ilkeleri olarak gösteriyor. Şirketler, sistemlerin kullanılmasını tamamen hükümetlere bırakıyor. Hükümetlerin bu sistemleri terör örgütlerini ve yasadışı kurum ve kuruluşları tespit etmek için kullanabileceği belirtiliyor. Hatta Alman Elaman şirketi internet sitesinde, “Genellikle telefon konuşması, e-posta trafiği, internet siteleri ve konumu saklanıyor. Veriler hükümet tarafından kişilerin ilişkilerini ve siyasi muhalefet gibi bağlantılı olduğu grupları ortaya çıkarmak için kullanılabilir” ibaresi yer alıyor.

Türksat’tan dinliyorlar!

WikiLeaks ile birlikte çalışan Hindistan’da yayın yapan Hindu gazetesi tüyler ürpetici bir açıklamada bulundu. Himachal Pradesh eyaletinde merkezi bulunan tartışmalı Shoghi şirketinin uyduları kullanarak müşterilerine birçok gizli verdiği iddia edildi. Ülkenin eski İletişim Bakanı Sukh Ram ile bağlantıda olduğu için yasaklı şirketler arasına giren Shoghi hakkında “SCL-3412 uydusu, Intelsat, Eutelsat, Arabsat ve Turksat’ı kullanarak verilere ulaşabiliyor. Pasif bir biçimde bu uydulardan elde ettiği verileri kaydediyor. Şirketin sistemleri istenilen dillerdeki, istenilen konuşmaları kaydediyor istenilen bir kelimeyi bile milyonlarca diyalog arasında çıkarabiliyor. Uyduları takip edebiliyor, cep telefonlarını ve stratejik askeri iletişimi dinleyebiliyor” açıklaması yapıldı.

Önceki gün basın toplantısı düzenleyen Wikileaks kurucusu Assange, “Hanginiz iPhone kullanıyorsunuz? Kaçınızın Blackberry’si var? Kim Gmail kullanıyor... o zaman hepiniz batağa saplanmış vaziyettesiniz” dedi.

‘Neşter iyileştirmek için de öldürmek için de kullanılabilir’

Wikileaks yakında yayınlayacağı belgeler arasında Türkiye’den de bir şirketin yer aldığını açıkladı. İzini sürdüğümüz Inforcept adlı şirketin Gebze, Ümraniye ve Üsküdar’da şubeleri var. 2010 yılında kurulmuş. TÜBİTAK ve Intel organik bağı olan Endersys Danışmanlık şirketi ile çalışıyor. Şirketin yönetici kadrosundan Mübarek Tana, önceki gün Birleşik Arap Emirlikleri’nde yayımlanan National gazetesine yaptıkları işi açıkça anlatmış: “Bu bütün e-postaları izleyebileceğiniz bir teknoloji. Bu yazılımları bir neşter gibi düşünün. Bir neşter hastayı iyileştirmek için, hayat kurtarmak için kullanılabilir fakat yanlış ellerde öldürücü bir silah olabilir”. DPI sistemi ile telefon görüşmelerini ve e-posta trafiğini takip eden sistemler yaptığı iddia edilen Inforcept şirketinin tek bir temennisi var: “Yetkililerin kanunları delmeden terör gibi suçları durdurmak için satın alınan yazılımı kullanmaları”. National gazetesine göre Inforcept’in en büyük müşterileri arasında hükümetler ve telekomünikasyon şirketleri yer alıyor, bu yazılımlar da Inforcept’in müşterilerine yasal olarak casusluk imkanı sağlıyor ve onları kitleleri dinlemek için kullanmaya yönlendiriyor. Inforcept’in internet sitesinde de WikiLeaks’te açıklanan diğer casus yazılım kuruluşları gibi “Kanun kaçaklarının bilgilerini almaya yardımcı olabilir” ibaresi dikkat çekiyor. Şirket, WikiLeaks’in ortaya attığı iddia hakkında da dün şu açıklamayı yaptı: “Şirketimiz cep telefonu ve interneti takip etmemektedir. Bilgi ve ağ optimizasyonu, ağ teknolojileri gibi konularda araştırma geliştirme faaliyetleri yürütmekte ve bunları tamamen hukuk çerçevesinde sürdürmekteyiz. Şirketimizin hukukdışı hiçbir faaliyeti yoktur.”

Mısır ve Libya’da gizli dinleme odaları

2011’in başında Mısır ve Libya’da yaşanan isyan hareketleri sonunda, isyancılar diktatörlerin gizli dinleme odalarını bulmuştu. Bu odalardaki teçhizatların tamamı İngiltere, Fransa, Güney Afrika ve Çin’den geliştirilmişti. Bu sistemlerin birçoğu Trojan virüsleri ile veriye ulaşıyor. Bilgisayar ve cep telefonlarını trojan virüsleriyle ele geçiren uluslararası kuruluşlar, her konuşmayı dinleyip her mesajı kaydedebiliyor. Çek Cumhuriyeti’nde geliştirdiği teknolojiyi satan Phoenexia dinlemeyi bir adım ileriye taşıyor ve konuşanın cinsiyetini, yaşını ve stres seviyesini “Ses izi”nden algılayabiliyor. Amerikan Blue Coat ve Alman Ipoque şirketleri Çin ve İran yönetimlerine bilgi vererek, sanal alemde isyancıların hareketlenmesinin önüne geçiyor.

Eş zamanlı takip

Amerikan SS8 şirketi ise Skype görüşmelerini eş zamanlı olarak takip edebilen bir sistem geliştirdiklerini açıkladı. Akıllı telefon BlackBerry’lerin üreticisi Research in Motion (RIM), hükümetlere destek veren bir tutum izlemişti. Ağustos ayında başta Londra olmak üzere İngiltere’nin farklı kentlerinde yaşanan yağma hareketleri sonrasında, kullanıcılarının bedava mesajlaşabildiği BlackBerry Messenger’ın detaylarını yetkililere vermek için teklifte bulunmuştu.
Kaynak: http://www.t24.com.tr

[size=24]İleri Demokrasi Saat Gibi İşliyor:
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Arl 27, 2011 1:00 am    Mesaj konusu: Demokrasisiz ekonomi ile ekonomisiz demokrasi arasında Alıntıyla Cevap Gönder

Demokrasisiz ekonomi ile ekonomisiz demokrasi arasında
Selçuk Salih Caydi



"Demokrasinin fazlası zarar."

Bu sözü 1970'li yıllardan kalma Güney Amerikalı bir diktatör söyleseydi yadırganmazdı. Ama Avrupa'nın büyük haber ajanslarından birinin kıdenli şefi Macar yazar Laszlo Trankovits söyleyince biraz duruyoruz. Trankovits Avrupa'da iktidar çevrelerinde alttan alta konuşulan ve kabul gören bu "fikri" dallı budaklı anlatan kocaman bir kitap yayımladı. İlk bakışta insanı hayretler içinde bırakmasına rağmen, demokrasinin kısıtlanmasını savunan ve ciddiye alınmayı hakeden yeni bir akımın tercümanı o. (Bkz. "Weniger Demokratie wagen" 2011)
Burada ilk soru "Demokrasinin fazlası kime zararlı?" gibi birşey olmalı elbette. Ama ne soru bu kadar basit, ne de ona verilecek yanıtlar.
Global ekonominin krizi bütün ülkeleri ilgilendirir bir hal aldığından beri, ikinci bir kriz hep gözlerden kaçmıştı: Demokrasinin krizi. Şimdi demokrasinin krizini ve tutturduğu yeni istikametlerini konuşmanın vakti...

Eski Yunanca “Halk” (demos) ve “iktidarı” (kratos) sözcüklerinin birleşiminden oluşan demokrasi, iyice örselenmiş de olsa, hâlâ "halkın iktidarı" sayılıyor. Tabii derin bir kriz yaşamakta olduğunu da söylemeliyiz. "Liberal hür demokrasi" ile serbest piyasanın evliliği çatırdıyor.
2008'de krizin başlamasıyla birlikte, demokrasi ile ekonomi arasında bir iktidar dövüşü başladı -algı böyleydi ve bu iyice gözle görünür hale geldi. Devletlerin, vergilerden oluşan yüzmilyarlarca Dolar parayı bankalara akıtması, bu paraların ne zaman geri ödeneceklerinin belirsiziği, Yunanistan'da ve diğer Avrupa ülkelerinde son sözü halkın değil kredi derecelendirme kurumlarının söylemesi, krizin mağduru halkın değil bankaların düşünülmesi, ilk raundun galibinin ekonomi olduğunu gibi algılandı. Ama Durum keşke bu kadar basit olsa. Demokrasinin daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gittiği sorusuna yanıt vermek yerine, demokrasinin iki farklı zihniyet arasında bölünmekte olduğunu ve bu iki zihniyetin de birbirinden ayrı mecralarda ilerlediğini, sonuçta ikisinin ya bir kopma, veya yeni bir sentez yaşanacağını söyleyebiliriz. Birbiriyle çelişen/çatışan iki farklı demokrasi anlayışından eski olanına, totaliterleşmekte olan “Parlamenter Temsîlî Demokrasi” diyoruz; yenisine de internet üzerinden başlayan, Arap Devriminde ifadesini bulan "Öndersiz Doğrudan Demokrasi” diyebiliriz. Ve ancak ondan sonra bu ikisinin kendi yolunda iyiye mi kötüye mi gittiğini, sentezilerinin mümkünse nasıl olabileceğini konuşabiliriz.

Sinirleri yay krişi gibi ges ges geren de, sadece ekonomik kriz değil, sosyal/politik alanada etkileşim içinde olduğu, henüz tam tarifi yapılmamış bu yeni durum. İvedilikle açıklık kazanması gereken bu zıtlık, son çeğrek yüzyıldır ekonomi ve sosyal yapı değişirken, demokrasinin aynı kalıplar içinde tutulmasından kaynaklanıyor ve radikal değişiklikleri artık zorunlu kılıyor. Kısacası: Halk eski halk değil!
Yakın zamanda, ürkütücü ölçülerde belirginleşen bir şey var. Politikacılar (ve tabii ekonomi erbabı da -ama özellikle bankacılar) küçümsenen, kıyasıya çok sert eleştirilen, hiç güvenilmeyen, hatta nefet edilen kişiler haline geldiler. Bunu haketmiyor da değiller. Ama ne oldu da böyle oldu? Politikacı esnafı birden çok mu aptallaştı? Bu sorunun asıl yanıtı şu: Hayır! Halk akıllandı.

Okur yazarlığın yaygınlaşması ve eğitim sistemlerinin kurulması, kapitalist sisteme özgü iş bölümü ve karmaşık üretim ilişkileri için zorunlu olması nedeniyle yaygınlaşmıştı. Bu karmaşık iş ilişkilerini hakkıyla işletebilmek için ortak homejen (milli) kültürlere ihtiyaç duyulmuştu. Böyle başlayan eğitim/öğrenim, bugün çok farklı bir yere geldi. Çok yönkü etkileşim içinde özellikle internet ve sosyal medya üzerinden yürüyen bu yeni tür "akıllanmayı" da iyi analiz etmek zorundayız -zira negatif yanlara da sahip. Ve politikacıların hakkını da teslim etmek gerekiyor. Ağzı (ve tabii elleri) bu kadar iyi/çok laf yapan bir halkı tatmin etmek de, laf bazında onunla başa çıkmak da zor. Artık herkes konuşuyor (yani konuştuğunu yazıyor) ve herkes sözünü dinletmek istiyor. Öndersiz sosyal medyanın bir bütün olarak önderlik ettiği bu yeni mecrada çıkan sesin tonu, şimdilik sinizm ve otorite tanımaz öfke patlamaları şeklinde. Bazen kakafoni de olabiliyor. Çok değişken. Politikacılara bir dakika bile nefes aldırmıyor, istisnasız her yere sızıyor, heryerden haber alıyor. Her saniye güncel. Ve politikacıların tek yanlış lafını bile burnundan getiriyor. Hayatı politikacılara/firmalara zehir edebiliyor. Milletvekili/gazeteci gibi aracılara gerek duymadan kendini doğrudan temsil eden ve etmek isteyen yeni bir mantalite, yeni bir halk türü sözkonusu. Doğrudan demokratik bu anlayışın sürekli dallanıp budaklanması karsısında partiler ve politikacılar giderek önemsizleşip itibar kaybediyorlar. Yeni anlayış hızla yükselirken, birçok negatif özelliği de beraberinde taşıyor. Bu özellikler başka bir yazının konusu olmakla birlikte, kendisine akacak mecra arayan yeni ve etkili bir demokrasi anlayışı iyice belirginleşmiş durumda. Tahrir Meydanı'nda da Occupy Wall Street Hareketi'nde de, aynı prensipleri görüyoruz. Parlamentoların dışında ortaya çıkan, hızla örgütlenip eylem koyan ve temsilciler aracılığıyla değil doğrudan konuşmayı tercih eden, öndersiz bir iktidar odağı. Aynı zamanda bir tüketiciler toplamı olduğundan, ekonomi üzerinde de etkili.

Demokrasinin totaliter ikinci istikametini, “Macaristan etkisi" diye özetleyebiliriz. Ağırlıklı Meclis çoğunluğuna dayanan bir iktidarın, devleti tek parti devleti haline getirdiği, özgürlükleri kademeli olarak kısıtladığı şekilsel bir parlamenter demokrasi (Türkiye'dekiyle akrabadır). Macaristan'da kabul edilen yeni Anayasa'nın, Yasama-Yürütme-Yargı'nın kontrolünü tek bir partinin emrine verip, basını baskı altına aldığı yen totaliter paramenter "demokrasi" -Macaristan'daki haliyle- artık, özgürlükçü Batı demokrasisi" değildir. Bu haliyle Çin'de uygulanan totaliter "Doğu demokrasisi"dir. Kısıtlı da olsa önemli özgürlükler sunan Batı tipi demokrasinin ilgasından bahsedebiliriz burada. Ama Trankovits gibi birçok kişi ve muktedir çevre, demokrasinin daha dar tutulması konusunda hemfikir görünüyor.

Demokrasinin tarihini Perikles'in M.Ö 5’inci yüzyıldaki tarifine kadar gerilerden başlatmayacaksak, modern zamanlarda Amerikan ve Fransız ihtilallerini başlangıç noktası alabiliriz. Ve bugün “Doğu demokrasisi” dediğimiz Çin ve Rus demokrasimsilerini de, reel Batı demokrasileriyle ancak Batıdaki ve Doğudaki burjuva (ve entelektüel küçük burjuva) devrimleri üzerinden akraba sayabiliriz. İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Batılı liberal demokrasisinin yeni/neo liberal modeli, bütün dünyada “tek tip demokrasi” sayıldığından beri köprülerin altından çok su aktı ve Parlamenter Demokrasinin gelişme güzergahı iki farklı çizgide ilerledi: Çin’in temsil ettiği tek parti kontrolündeki neoliberal ekonomi ve çokpartili demokrasilerin kontrolündeki neoliberal ekonomi. Ortak paydaları aynı ekonomik sistem olan bu iki farklı parlamenter demokrasi türü, ekonomiyi kurtarmak adına Doğu demokrasisine doğru evrilme eğilimleri gösteriyor. Bir de parlamenter demokrasinin bu iki biçimine karşı düzenli bir muhalefet yürüten, onlara güvenmeyen ikinci demokrasi anlayışı var: Doğrudan Demokrasi. Bunlardan biri Macaristan'da tipik örneği yaşanan 'demokrasinin çoğunluk oylarına dayanarak kanunen kısıtlanması' anlayışına yaklaşan anlayıştır -ki Çin, Rusya ve Asya'nın “Doğu demokrasisi”ne yakındır, diğeri de Occupy Wall Street hareketi ve tabii Tahrir Meydanı internet demokrasisidir. Krizdeki reel kapitalist sistemin, Çin tipi totaliter “demokrasi”lerle daha iyi işlediğinin görülmesi nedeniyle, Batılı ülkelerde de totaliter demokrasi denen şeyi savunan teorisyenler türeyebilmektedir. Bunların iddiasına göre “aşırı demokrasi, demokrasinin sonu olabilir.” Ama bu cümleyi dikkatli okumak ve cümledeki ikinci “demokrasi” sözcüğünün aslında “ekonomi” anlamında kullanıldığını anlamak zorundasınız. Kavram kargaşalarının dünyasına hoş geldiniz! Adına Reel Sosyalizm dediğimiz rejimin çökmesinden sonra dünyayı kaplayan neoliberal kapitalizme kısaca “Demokrasi” deniyor ve böylece güya ekonomi (yani kapitalizm) ötesi uhrevî/ilahî bir rejimden sözedilmiş oluyor! Thatcher’in “daha iyisi yok” dediği, Churchil’in “kötüler içinde en iyisi” saydığı parlamenter demokrasinin, neoliberalizmle özdeşleştirilip, demokrasinin değil ekonominin yüceltildiği bir dönemin ardından 2008 krizi geldi. Konjontürel değil sistemsel bir kriz yaşandığı konusunda geniş bir mutabakat mevcut. Krizin en belirleyici özelliklerinin başında, finans kapitalin reel ekonomiden tamamen kopup sanal, maddi karşılığı olmayan, ama sistemin ana motoru olarak işlemeye devam eden bir şey haline gelmesi geliyordu. Bu absürd duruma karşı internet üzerinden, sosyal medyadan, muazzam bir tepki geldi.

Totaliterleşen parlamenter demokrasi ile, sınır tanımayan doğrudan demokrasi anlayışı arasındaki ayrışma, burada da belirdindi. Bir tarafta bankaları kurtarmak için devletlerin iflasını göze alabilen bir siyasiler kadrosu, diğer yanda bankalardan/hükümetlerden hesap soran öfkeli ve etkili bir kalabalık. Bankaların kurtarılması adına devletlerin iflasını gündeme getirebilecek önlemlerin "demokrasi" açısından mantığını anlamak mümkün değildi. Halkın vekillerinin aklına, halkın örgütlü gücü anlamına gelen devletlerin tehlikeye atılıp atılmaması gerektiğini halka sormak gelmedi. Daha doğrusu belki eskiden de halka sorulmuyordu, ama ne halk o eski halk, ne de devasa finansal işlemler eskisine benziyor. Aynı şekilde, ülkelerin kredibilitesini derencelendiren (seçilmemiş!) kuruluşlarının sözünü emir sayan (seçilmiş) hükümetler, böylece demokrasinin en temel kurallarını çiğnemekte, halkın (demos) iktidarını (kratos) ekonomi/finans adına alenen çiğnemekte bir beis görmediler. Yunanistan’da halkın dediği değil, ekonominin dediği oldu. Eskiden de genellikle öyleydi, ama durumun vahameti hiç bu kadar açık seçik görülmemiş, anlaşılmamıştı. Halkın tepkisi sert oldu. Ekonomik kriz heyulası ve işsizlikle korkutulan halk, “borcumuzu ödemiyoruz” parolasını kullandı. Bu sloganın başarılı olması demek, birçok bankanın batması ve ücretli iş’e yeni alternatifler aranması demekti. Bu alternatifin/çözümün ille de açlık anlamına gelmediğini artık herkes biliyor. Bu çözüm, hükümetler, bankalar ve AB tarafından bir alternatif bile sayılmadı. Buna rağmen demokrasinin kriz süreci içindeki yeni istikametini teşkil etmeye devam ediyor. Şimdilik demokrasinin diğer, otoriter biçimi güç kazanmış görünüyor. Özgürlükçü doğrudan demokrasi anlayışı, tüm tehlikelerine ve çarpık yanlarına rağmen çeşitli biçimlerde güç kazanmaya devam edecektir -çünkü internetten konuşan bu yeni demokrasi anlayışı, sistemin hayati önemdeki tüketicilerinin sesidir be onlarsız bir kapitalizm sürdürülemez.

Bariz bir yol ayrımı yaşanıyor ve bu ayrımın ilk önemli sorusu şu: Demokrasi mi ekonomi mi? Serbest piyasa kapitalizmi, tarihinin en büyük kategorik sorunlarinı yaşarken, önceden tahmin edilebilir verilerle yoluna devam etmek istiyor. Halk -hele bugün- önceden kestirilebilir bir faktör olmaktan çoktan uzaklaştı. Politikacılar, sanki her an seçim olacakmış gibi yoğun bir baskı altında yaşıyor. Çünkü seçmenler fikirlerini tamamen değiştirebiliyor. Partilerin kemikleşmiş seçmen grupları çok önemli oranda eridi. Bu yeni durum, yepyeni partilerin ortaya çıkmasını sağlayabildiği gibi, sürpriz iktidarlar da çıkarabiliyor. Üstelik yeni demokrasi anlayışının sahipleri, politikacılara hiç saygı duymadığı gibi, politikacıların itibarını çok kolaylıkla yokedebiliyor. Önceden tahmin edilmesi zor olan bu belirsizlik, kırılganlaşan ekonominin uluslarötesi firmaları (yani esasen bankaları) ile bütünleşmiş yeni totaliter demokrat parlamenterler için “tehlike” anlamına geliyor.
Ekonomi, halkın tercihlerinden daha mı önemlidir? Otoriterleşen parlamenter demokrasiyle, özgürleşen halk iradesinin doğrudan demokrasi anlayışı, şimdi tam da bu noktada çatışıyor. İnternet üzerinden doğrudan konuşan, politikacılara ve firma manegerlerine dünyayı dar eden ısırgan halk sinizmi, eski sosyalistlerin hayal bile edemeyeceği kadar çok Sol -hatta anarşist- özellikler taşıyor. Hiçbir otoriteyi otomatikman kabul etmiyor. Mazlumlardan yana sert taraf tutuyor. Yeni tür bir ahlakçı yaklaşımına kolay kayıyor. Anlayamadığı şeylere de mutlaka karşı çıkıyor. Eleştiriyor, ama sorumluluk üslenmiyor. Bazı önlemlerin halkı acıtmak zorunda olduğunu kabul ermiyor. Zengin azınlığın canının yanmasını istiyor -ki bu konuda yerden göğe haklı. Totaliterleşen parlamenter demokrasi, "ekonominin şekilsel demokrasisi" olmak yolunda ilerlerken, halkın dogrudan demokrasi anlayışı da bir o kadar havai, ekonomiyi dinlemiyor. Ve gerilim/baskı yükseliyor. Dipden gelen yeni tip demokratik baskılara karşı koymak, devletler için hızla dayanılmaz hale geliyor. Klasik demokrasi elbisesi, demokrasinin asıl sahipleri olan halklara dar geliyor ve sorunu bu şekilde ele alan politikacı sayısı yok denecek kadar az. Çünkü politikacı sınıfının, halkın yeni demokrasi anlayışındaki yeri oldukça küçük, hatta yok hükmünde. Yeni demokrasi anlayışı, tüm dikenlerine rağmen, dünyayı değiştirmeye aday. Sistem, halkı eski demokrasi anlayışı içinde zorla tutmaya çalışmak yerine, kendini bu yeni demokrasi anlayışına uydursa iyi olur. Dünyanın tamamı başlı başına bir Tahrir Meydanı haline gelmeden, demokrasinin eski modeliyle yeni modeli arasında bir sentez yaratılması şart.

http://konstantiniye.blogspot.com/2012/01/demokrasisiz-ekonomi-ile-ekonomisiz.html#more

İleri Demokrasi Saat Gibi İşliyor: Polis Füze Kalkanı Eylemcilerinin Açlık Grevini Anında Bitirdi
26 Aralık 2011

(Arşiv)

Antalya'da polisin, "dağılın" uyarısını dinlemeyen gruptan 16 kişi gözaltına alındı.

Antalya Kışlahan Meydanı'nda toplanan bir grup, çadır kurarark Füze Kalkanını ve Paralı üniversiteleri protesto etmek için açlık grevi başlatmak istedi.

Ancak Çevik Kuvvet ekipleri derhal müdahale ederek
16 protestocuyu yaka paça gözaltına aldı.

Böylece bu eylem Türkiye ileri demokrasi tarihine başlar başlamaz polis tarafından bitirilen en kısa eylem olarak geçti.
haber1001

"Bu İleri demokrasi değil, postmodern darbedir”
31 Ocak 2012



Erzurum’un Tortum İlçesinde HES’lere karşı onurlu bir direniş sürdüren çoğunluğu kadın köylüler CHP’ye konuk oldu. Anıtkabir’de saygı duruşunda bulundu, CHP Grubu’nda Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu dinledi ve grup toplantısından sonra da Genel Başkan ile makamında görüştüler.

Erzumlu bir kadın; ” Rusya işgalinde bile görülmeyen bir zulmü bize reva gördüler. Allahlarından bulsunlar. Biz onlardan birşey istemiyoruz sadece çoluk çocuğumuzla huzur içinde yaşamak istiyoruz. Bize suyumuzu versinler yeter.” dedi, Genel Başkan Kılıçdaroğlu’da destek vaadini tekrarladı. “Birlikte mücadele edecek, birlikte direneceğiz” dedi.

-“Tortum’da HES’e karşı çıkan, toprağını, ekmeğini ve Türkiye’yi savunan 86 yaşındaki Nafiye anayı karakola götüreceksiniz, sabaha kadar tutacaksınız, darbedeceksiniz, yerlerde sürükleyeceksiniz. Bunun adına da ileri demokrasi denecek. İleri demokrasi değil, postmodern darbedir bu”

-“Tayyip Bey’in mahkemelerinden biri, grubumuzda misafirimiz olan HES direnişçisi 17 yaşındaki Leyla Yalçınkaya hakkında ”komşularıyla ve akrabalarıyla görüşmeme” kararı vermiş. 21. yüzyılda böyle bir karar izah edilemez.”

-“Buradan bütün insan hakları düşmanlarına, bütün adalet cellatlarına sesleniyorum; 135 milletvekili arkadaşımız Leyla’nın sesi olmak için buradayız. Leyla konuşmayacaksa, CHP de konuşmayacak. Leyla’nın konuşması için mücadele edeceğiz. Gerekirse 135 CHP milletvekili 136 Leyla olacaktır. Ben bu onurlu mücadeleyi veren 17 yaşındaki Leyla’dan 86 yaşındaki Nafiye anneye kadar bütün Erzurumlu kadınların ellerinden öpüyorum. Onlara şükranlarımı, saygılarımı gönderiyorum”

-”Sayın Başbakan Erzurumlu kadının genlerini bilmiyor. Bilmiyor ki Erzurumlu kadın, Nene Hatun, daha 20 yaşındayken, üç aylık çocuğunu emzirdikten sonra gidiyor, düşmanla mücadele ediyor”

-”Şu anda Türkiye’de HES’e karşı çıktığı için yargılanan insan sayısı bin 26′dır. Bin 26 kişi hangi demokraside ‘ben su istiyorum’ diye mahkemelere götürülür. Siz buna demokrasi diyorsunuz. Demokrasi böyle olmaz. Demokrasi hak arama arayışıdır. İnsanlar konuşacaklar, haklarını arayacaklar. 86 yaşındaki Nafiye anayı karakola götürdün de boyun mu uzadı? Hayır. O bir insanlık ayıbıdır. Türk demokrasi tarihinin de kara bir lekesidir. Bunu kimsenin unutmaması gerekir.”

-”Vicdanı olan, dünya görüşü ne olursa olsun, vicdanına göre karar veren, hukukun üstünlüğüne inanan o doğrultuda çaba harcayan bütün yargıçlara sonsuz saygım var. Onlar bu ülkenin güvencesidir. Ama onlara bir sözüm var, korkmayacaksınız. ‘Tavla pulu gibi bizi dağıtırlar’ denildiği zaman ‘Türkiye’nin bütün coğrafyasında adaletle görev yaparız’ diyeceksiniz. Beni sürerler diye çekinmeyeceksiniz”
Milliyet

Demokrasisiz ekonomi, 'Doğrudan Demokrasi' ve Halkların Mutluluğu
Selçuk Salih Caydi
24.1.12

2012 Yılının ilk günü yürürlüğe giren Macaristan Anayasası’yla birlikte, Batı demokrasindeki yeni totaliterleşme eğilimleri Türkiye'de de konu edildi. Geçen yılın son günü Başkan Obama'nın imzaladığı askeri harcamalar bütçesi yasası da gözlerden kaçmadı. Yeni yasa, kriz dönemlerinde Amerikan ordusu ve güvenlik güçlerine, kuşkulandığı herkesi tutuklayabilme yetkisi veriyor ve bunu mahkeme kararından muaf tutup belli bir zamanla sınırlandırmıyor. Demokrasinin ilgasına işart eden Avrupalı aydınların sayısı da artıyor. Bu konuda Stephane Hessel'in "öfkelenin" çağrısı güncelliğini koruyor. Günümüzde 'Batı demokrasisi' dendiğinde, birbirine zıt istikametlerde ilerleyen iki farklı demokrasi eğiliminden söz etmek mümkün. Bunlardan biri, ekonomiyi önceleyen totaliterleşme eğilimi; diğeri de, ekonomiyi pek düşünmeyen özgürleşme eğilimi.
Macar Fidesz Partisi'nin kurduğu totaliter rejim, AB'de eleştirilip yaptırımlarla tehdit edilse de, Batı demokrasinin yeni totaliter eğilimlerinin artık çok ciddiye alınması gektiğini gösterdi. Macar demokrasinin ilgasını, Amerikan New York Times Gazetesine yorumlayan anayasa Profesörü Kim Scheppele, “Demokrasilerde halk istediği zaman iktidarı değiştirebiliyor. Yeni düzenlemeler bunu imkansız kılıyor” diye yazdı. Scheppele'nin sözlerinin önemi, yeni totaliter demokraside iktidarı demokratik yollardan değiştirebilmek için anayasa tarafından çizilen Parlamenter Demokrasi çerçevesinin dışına çıkmak zorunluluğuna işaret etmesinden kaynaklanıyor. Demokrasi mücadelesini marjinalleştiren ve yasa dışına iten bir uygulama.

2008 Ekonomik krizinin esasen Batılı parlamenter demokrasileri vurup, Çin ve Rusya gibi Doğulu totaliter ülkeleri es geçer görünmesi, “Doğu demokrasisi”ne olan ilgiyi artırdı. Bu ilgi, devlet kontrollü (reel kapitalist) ekonomilerin daha iyi işlediği kıskançlığından çok daha fazlasına, demokrasi konusunda kategorik bir krize işaret ediyor. Totaliterleşme, daha çok, sorun çözemeyen idare-i maslahatçı parlamenter demokrasiyi zorlayan yeni bir demokrasi anlayışıyla başa çıkmakta zorlanmakla ilgili bir durum gibi görünüyor. Laszlo Trankovits'in isabetli tanımıyla "Doğrudan Demokrasi" diye birşeyle karşı karşıyayız. Halk, seçtiği ama artık güvenmediği kendi vekillerini devreden çıkararak bizzat konuşuyor, bunun için yeni iletişim sistemlerinden ve sosyal medyadan sonuna kadar yararlanıyor, önder falan da kabul etmiyor. Eşitlikçi antiotoriter bir sinizm hızla yayılıyor. Artık, parlamenter demokrasinin, hükümetlerin ve milletvekillerinin başa çıkmakta zorlandığı akıllı halklar var. Ve muktedirleri, tarihte hiç olmadığı kadar derinlemesine denetleyip çok sert eleştiriyorlar. Tahrir Ruhundan WikiLeaks'e kadar bir dizi yeni ifade biçimiyle çok etkili oluyorlar.

Doğrudan demokrasi anlayışını benimseyen anonim çoğunluk, henüz işin başında olsa da, para/iş merkezli sosyal hayatı derinlemesine etkileyebiliyor. Politikacılar ve CEO'lar diken üstünde. Bazen bir tek sözleri bile itibarlarının sosyal medyada linç edilmesine yetebiliyor. Doğrudan demokrasinin yeni anonim siyasileri çok öfkeli, çok hızlı, çok iyi bilgilenmiş, çok etkililer, çünkü hem yeni bir akıllı çoğunluğu temsil edip yüksek demokratik/ahlaki standarlar koyuyorlar, hem çok çabuk örgütlenip yaratıcı eylemler yapabiliyorlar. Sistemin yaşamsal önemdeki asıl üretici, tüketici, eğitimli kesimine hitab ediyorlar, onları etkiliyorlar ve mobilize edebiliyorlar.

Global ekonomik kriz aşamasında Ingo Shulze'nin deyimiyle "Kapitalizmin demokrasiye değil, istikrarlı ilişkilere ihtiyacı vardır". (Süddeutsche Zeitung 12.1.12) İstikrarlı sosyal/ekonomik verilere ihtiyaç duyan kriz kapitalizminde totaliterleşen Parlamenter Demokrasiye karşı yeni bir alternatif mi doğuyor? Parlamenter demokrasinin totaliterleşmesinden yana olan Laszlo Trankovits, bu gelişmeden duyduğu endişeyi, “fazla demokrasi zararlı” diye ifade ediyor ve fazla demokrasinin kime zararlı olduğu baklasını da dilinin altından çıkarıyor: Ekonomiye! (Bkz. "Weniger Demokratie wagen" 2011) Ama kitabında bir türlü yanıtlamadığı asıl soru şu: Demokrasi mi önemli ekonomi mi, halkın mutluluğu mu önemli, para ve kâr mı?

Batı demokrasisi anlayışının birbirine zıt iki istikamette ilerlemesi, birinin alabildiğine özgürleşmek isterken diğerinin donup totaliterleşmesi, zıtlaşmanın temel nedenine (ve de çözümüne) işaret ediyor: Ekonomiyi önceleyen hayat tarzı. Eskiyi temsil eden Parlamenter Demokrat anlayış, halkların mutluluğunu, kişi başına düşen milli hasılayla -yani parayla- açıklamaya devam ededursun, yeni demokrasi anlayışı yeni tarifler arıyor ve paranın mutluluk için temel kıstas alınmasının yanlışlığına işart ediyor. “Dünya Mutluluk Bilgibankası” (World Database of Happiness) diye birşeye sahip olan Hollanda'daki Rotterdam Üniversitesi sosyoloji bölümüne, son (ekonomik kriz) yıllarında günde ortalama 1.5 bilimsel araştırma geliyormuş (Die Zeit 1/2012). Kişisel ve toplumsal mutluluğu, para/kâr ötesi kıstaslar üzerinden tarif etme denemeleri rekorları zorluyor.

İklimlerin bozulmasına siyasi çareler bulamamaktan tutun da, halkın verdiği vergilerden trilyonlarca Doları bankalara aktarıp onları kurtarırken ulusdevletleri iflasın eşiğine sürüklemek gibi kararlara imza atan politikacılara kimse güvenmiyor. Yunanistan'da, kredi değerlendirme kurumlarının sözü halkın sözüne ve taleplerine tercih edildi. Hükümetler, ekonomiyi değil sosyal hayatı -yani halkı- önceleyen kararlar veremediler, bu açıdan kapitalizmin otomatizmi dışına çıkamadılar.

Doğrudan demokrasi anlayışı, "ekonomi mi insan mı?" sorusuna, düşünmeden "insan" yanıtını veren tarafı temsil ediyor. Şimdi yaşanabilecek en iyi şey, bu iki eğilimin bir sentezini yaratmak olabilirdi ama bu hiç de kolay görünmüyor. Politikacılar ekonomiyi insanla barıştırmak için ekonomiyi değil insanı önceleyen somut adımlar atsalar, anonim yeni siyasiler de ekonomiyi ve ekonomiye alternatifleri ciddiye alsalar, güne uygun bir sentez için ilk adımlar atılmış olabilirdi.

http://konstantiniye.blogspot.com/2012/01/demokrasisiz-ekonomi-dogrudan-demokrasi.html#more



Hürriyet'i Takip Et


İLGİLİ HABERLER

CHP: İşgal etmedik, kürsüyü işgalden kurtardık



Canikli: Elbette Meclis'i çalıştıracağız



Kılıçdaroğlu: Kürsüye özgürlük getiren hareketi başlatıyoruz

Meclis'te kavga çıktı
9 Şubat 2012



CHP milletvekilleri, TBMM Genel Kurulu'nda içtüzük değişikliği teklifinin görüşmeleri sırasında Komisyon sıraları ve kürsüyü işgal etti. TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in görüşmeleri sürdürmek istemesi üzerine CHP'liler 'Çiçek istifa' sloganları atarken AK Partililer CHP'lileri yuhaladı. Meclis Başkanı Çiçek, “Kürsünün işgal edildiği nerede bakidir? Bundan sonra kürsü işgal edeceksek, sorunları böyle çözeceksek, bu İçtüzük ne işe yarayacak?” diye konuştu ancak eylem sürdü. Meclis Başkanı Çiçek 5 kez oturuma ara verdi. CHP'liler eylemlerini sürdürürken Genel Kurul'da 4.5 saati aşan gerginlik sonrasında saat 00.15'te oturum kapandı. Birleşimin kapanmasından sonra AK Partili ve CHP'li milletvekilleri arasında yumruk yumruğa kavga çıktı.
Tartışmaların sürmesi üzerine, komisyon sıralarında oturan CHP'li milletvekilleri yerinden kalkarak, kürsüyü işgal etti. CHP'lilerin ayrılmasıyla boşalan yere, komisyon üyeleri geçti. TBMM Başkanı Cemil Çiçek, bu gelişme üzerine birleşime ara verdi ve grup başkanvekillerini toplantıya çağırdı.

CHP'li milletvekillerinin TBMM Genel Kurulu kürsüsünü işgali, verilen arada da sürüyor.
http://www.hurriyet.com.tr/

Hüsnü Mahalli
Washington kriterleri

Beyaz Saray'da yerleştikten 4 ay sonra Türkiye'yi ilk Müslüman ülke olarak ziyaret eden Başkan Obama, bununla Ankara'ya verdiği önemi yansıtmak istemişti. Obama 'demokratik, laik ve ılımlı' bir Müslüman ülke Türkiye'nin hükümetiyle bölgede çok şey yapabileceğini düşünüyordu. Ancak kısa süre sonra Obama, AK Parti hükümetinin bölgesel politikalarının kendisini bile zorladığını gördü ve geleneksel Amerikan çizgisine döndü ya da gerçek yüzünü gösterdi. Nitekim 'laik, demokratik ve ılımı' Müslüman ülke olarak Türkiye'yi ziyaret edilecek ilk ülke olarak seçen ve her fırsatta Amerikan politikalarının değişeceğinden söz eden Obama, hiç gecikmeden bölgedeki en gerici ve bağnaz ülke Suudi Arabistan'a peşinden de demokrasi ile hiç ilgisi olmayan Mısır'a gider ve her iki ülkenin liderlerine övgüler yağdırır. Yani Obama, bir kez daha kendisinden önceki başkanlar gibi 'Batı medeniyetlerinin sözde kriterleri'ni değil klasik Amerikan kriterlerini yani Amerikan çıkarlarını sahiplendiğini kanıtlar. Çünkü Mısır ve Suudi Arabistan, ABD'nin bölgesel politikalarının iki temel direğidir. Çünkü bu liderler ABD tarafından kendilerine verilen görev ve rolleri eksiksiz yerine getiriyor. Örneğin 1981'de 'demokratik Amerika'nın desteğiyle Cumhurbaşkanı olan adaşım Hüsnü Mübarek daha şimdiden önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde aday olup olmayacağını düşünmektedir. Tartışma erken başladı ama Baba Mübarek (82 yaşında) son anda 'Ben yorgunum ve artık aday olmak istemiyorum' derse ki öyle olacak; o zaman yerine hemen oğlu Cemal Mübarek hazır bekletilmektedir.

Suudi Arabistan'da ise kraliyet sistemi olduğu için ve tüm kraliyet üyeleri farklı tonlarda da olsa Amerikan terbiyesiyle yetiştirildiği için orada sorun yok. Sorun bütün olarak Mısır ve Suudi Arabistan sistemlerinde. Sorun benzer şekilde bölgede Amerikan yanlısı ülkelerin siyasal sistemlerinde. Çünkü bu ülkelerin hiçbirinde demokrasi ve insan hakları adına olumlu hiçbir şey yok.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve benzeri yüce değerlerden söz eden ABD ise tüm bu gerici, çağdışı, karanlık, anti-demokratik ve farklı şekilleri ile korkulu dikta yönetimlerin iktidarda kalması için elinden gelen ve gelmeyen her şeyi yapmaktadır. Örneğin Pakistan..

Afganistan'daki Taliban ve Kaide'ye karşı savaşında Pakistan'ı tüm pis oyunlarında ve her alanda kullanan ABD, seller sonunca büyük zarar gören bu ülkeye yardım etmek için ciddi hiç bir yardımda bulunmadı. Neyse ki Gazze'de olduğu gibi davranmadılar. Çünkü 2008 sonunda Gazze'yi yerle bir eden İsrail'in yıkımlarını imar etmek için Şarmelşeyh'te toplanan ABD ve müttefiki ülkeler sözünü verdikleri 30 milyar dolarlık yardımın bir kuruşunu bile vermediler. İşte Amerikan kriterleri. Kopenhag kriterlerinin farklı bir versiyonu.Yani aynı kriterler farklı ülke, halk ve insanlara göre farklı şekillerde uygulanabilir.

Yani Türkiye'ye önerilen ya da dikte ettirilmeye çalışılan demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramlar, işbirlikçi Arap ve Müslüman ülke yönetimlerine hatırlatılmamaktadır bile.

Bir düşünün işgal edilerek perişan edilen Irak ve Afganistan'da ya da diğer Arap ve Müslüman ülkelerde Amerikalılar oradaki kendi yandaşı politikacılara 'çalmayın, çırpmayın, dolandırıcılık ve yolsuzluk yapmayan, demokrasiye ve halkınıza saygılı olun, halkınızın özgür ve mutlu olması için gereğini yapın'' türünden tavsiyelerde bulunacak.

Buna acaba hangi süper zekalı inanır?

Durum böyle olunca bazılarının hala Amerikan demokrasi söylemlerine inanması ve Amerika'dan gelen talimat ve destekle geleceğe dönük planlar yapması şaşırtıcı ve bir o kadar inanılmaz? Üstelik çevremizde Amerikan kriterlerinin her yönüyle ve her alanda perişan ettiği bunca ülke ve örnek varken!

Akşam

Başbakan’ı Yuhalayan Gözaltına Alındı
17 Eylül 2010
FIBA finalinde Başbakan’ı yuhalayan bir kişi gözaltına alındı
Dünya Basketbol Şampiyonası finalinin ardından madalya töreni sırasında Başbakan Erdoğan'ı yuhalayanlardan bir kişi gözaltına alındı.

Türkiye ile ABD arasında oynanan 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası Final maçı sonrası düzenlenen madalya madalya töreni sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan seyirciler tarafından protesto edildi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Spor Asayiş Büro Amirliği olayla ilgili soruşturma başlattı. Protesto olayına karışan kişilerin belirlenmesi için yayıncı kuruluştan alınan ve foto-film Şube ekiplerince çekilen görüntüler incelendi.

20 KİŞİNİN KİMLİĞİ BELİRLENDİ

Yapılan incelemede protestoculardan şimdiye kadar 20 kişinin kimliği belirlendi. Bu kişilerden biri olan adı açıklanmayan bir çocuk, gözaltına alındı. Bakırköy Çocuk Bürosunda işlemleri yapılan sözkonusu çocuk, çıkarıldığı Bakırköy Adliyesi’nde serbest bırakıldı. Kimliği belirlenen diğer protestocuların yakalanması için çalışmaların sürdürüldüğü öğrenildi.
aktifhaber

Roman Buluşması protestocularına tahliye çıkmadı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla İstanbul'da gerçekleştirilen "Roman Buluşması"nda pankart açılması olayının da aralarında bulunduğu çok sayıda eyleme katıldıkları öne sürülen 2'si tutuklu 3 sanığın yargılanmasına devam edildi. Dosyanın, esas hakkındaki mütalaasını hazırlanması için savcıya gönderilmesine karar veren mahkeme heyeti, sanıkların tutukluluğunun devamına hükmederek duruşmayı erteledi. 14.12.2010 İSTANBUL netgazete

Müslüm Gündüz'ü ekrana çıkaran NTV'ye ceza geldi
09 Aralık 2010
Aczmendi şeyhi ve 28 Şubat sürecinin aktörlerinden Müslüm Gündüz'ü ekrana çıkaran NTV'ye ceza geldi.
RTÜK, Ruşen Çakır ve Mirgün Cabas tarafından sunulan Yazıişleri programına Müslüm Gündüz'ün çıkarılmasını '' Radyo, TV yayınları, hukukun üstünlüğüne, Anayasanın genel ilkelerine, temel hak ve özgürlüklere, millî güvenliğe ve genel ahlâka uygun olarak kamu hizmeti anlayışı çerçevesinde yapılır'' ilkesine aykırı buldu. NTV'ye oy çokluğu ile uyarı cezası verilmesi benimsendi. netgazete



İleri Demokrasi Saat Gibi İşliyor:Başbakanı protesto eden 3 genç gözaltına alındı
21/02/2012



Üsküdar'da konvoyu geçerken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı protesto ettiği iddia edilen 3 genç gözaltına alındı.

Radikal'in haberi:

Başbakanı protesto eden 3 kişi gözaltına alındı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde Çin Devlet Başkan Yardımcısı Xi Jinping ile yaptığı görüşmenin ardından Üsküdar’daki evine geçti.

Kızı Sümeyye Erdoğan ile birlikte giden Erdoğan, iddiaya göre Altunizade’deki Millet Parkı yanından geçerken otobüs durağında bulunan bazı gençler tarafından protesto edildi.

Gençlerin yanına giden Başbakanlık korumaları biri kadın toplam 3 kişiyi gözaltına aldı.

TARİHE NOT
Serdar Akinan
27 Şubat 2012



TARİHE NOT Artık ekranlarda göremediğimiz isimleri içinizden bir sayar mısınız? Nuray, Ece, Banu, Can...Liste uzayıp gidiyor. Bu listede sizi tanımadığınız muhabirler, kameramanlar, editörler, teknik elemanlar kısacası onlarca işsiz basın emekçisi yer alıyor. Takdir edersiniz ki bu insanlar bugün çok rahatlıkla bir TV kanalı kuracak güçte. Medya sermayesinin sorunlu yapısından ötürü bu isimlerin özgür ve bağımsız bir yayınla yığınlara ulaşması imkansız. Öte tarafta toplumun neredeyse yarısı mevcut ekranların oto sansürünün farkında. Muhalif seslere de yer açan özgür ve bağımsız bir kanalın ne kadar izleneceği de ortada… Geçtiğimiz haftalarda bu resme baktım ve bir kanalın nasıl kurulduğunu ve işletildiğini çok iyi bilen biri olarak kolları sıvadım. Önce reklam dünyasındaki eski dostlara gittim. Böylesi bir ekiple kurulacak ve tüm platformlarda olacak bir kanala ne kadar reklam ve sponsorluk alabileceğimizi araştırdım. İnanması güç ama hepsi aynı şeyi söyledi, ‘’Serdar, normal şartlarda bu ekibe ve böylesi bir kanala en az 10 milyon dolar toplarsın…Ama iktidar reklam dünyasına doğrudan müdahale ediyor. En ufak muhalefet yapan bir internet sitesine bile yanlışlıkla kampanya kaydırsak telefonlarımız çalıyor. Tam saha pres var.’’ ‘’Peki en kötü, ölsün ölsün ne toplarız?’’sorusuna aldığım yanıt beni umutlandırdı. İlk yıl beş milyon TL civarı bir para gelebiliyordu. Sonra oturup fizibilitemi yaptım. Ekran yüzlerinin para almaması durumunda Yaklaşık 70 kişi ile ayda 400 bin liraya kanalı döndürüyorduk. Ve Habertürk'ü kurarken rahmetli Ufuk Güldemir'i bir türlü razı edemediğim bir modeli kaleme aldım. Açık Radyo benzer bir modeli, dinleyici destek programlarının da sayesinde yıllardır başarıyla sürdürüyordu. Çalışanlarının ve sermayedarlarının emek değerleri oranında paydaşı olacakları bir hisse yapısı tasarladım. İki tip hisse tanımladım. Başlangıçta can suyunu koyacak gazeteci olmayan destekçilere B tipi hisse verdim. Bu hisse sahipleri tüzel kişiliğin etkisiz paydaşı olacaktı. Editoryal, idari ve teknik hiçbir karar üzerinde söz veya etki sahibi olamayacaklardı. Gazetecilerin de A tipi hisselere sahip olduğu ve yüzde 51 ile yönettiği bir yapı tasarladım. Son kertede ise bu konuyu gazeteci dostlarıma açmaya başladım... Konuştuklarımın hemen hepsi bu projeye destek verdiler. İsimleri elbette bende saklı… Ardından bizi yayına çıkartacak ekipman, frekans ve lisansı buldum. Uzun pazarlıklar sonucu tüm bu hayati bileşkeyi de bir milyon liraya indirdim. Bu ekiple, bu ekipmanla sadece bir ay içinde yayına çıkabilecek imkanlara sahiptik… Tıpkı Ufuk Güldemir’in Habertürk’ü kurarken yaptığı gibi işadamlarına gittim. Bunun romantik bir girişim olmadığını, verdikleri paranın en geç iki yıl içinde geri döneceğini. Ötesinde bunun onlar açısından karlı bir iş olduğunu da anlattım. Sonra ne mi oldu? Elbette çekindiler…’’Maliye bizi mahveder…Hükümet ipimizi çeker…Valla iki çocuğum var onları düşünmek zorundayım…Silivri’de yatmak istemiyorum…’’ Yanıtlar bu minvalde oldu. Ve ben bu projeyi rafa kaldırdım. Konuştuğum gazeteci dostlarımın çoğu haftalar süren uğraşımın sonucunu da bu yazıyla öğrenmiş oldu. Diyeceksiniz ki peki neden bu girişimini köşende paylaştın? Sadece tarihe not düşmek için. Büyük bir fırsattı. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin konuşabileceği, dinleyebileceği, tartışabileceği bir mecraya herşeyden çok ihtiyacı olacak-tı. Olmadı…

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=846

Bankaların Yunanistan Darbesi ve Ordular

Bülent Esinoğlu
Ulusal Kanal
15.11.2011



Uluslararası tekellerin bankaları Yunanistan’da darbe yaptı.

Yunanistan’ın tıpkı bizim gibi devlet borçları ve cari açıkları vardı.

Alacaklılar, bu borçlarını alabilmek için Yunan devletinden alınması gerekli olan tedbirlerin alınmasını istedi. Bu tedbirlerin çoğu, varlıklıları hedef almak yerine, çalışan halkı ve dar gelirlileri dada da zor duruma soktu.

Şimdi tekelci bankaların yöneticilerinden (CEO’lardan) müteşekkil bir hükümet kurulacak. Adı da teknokratlar hükümeti olacak.

Daha düz söylersek, bankaların ve bankerlerin doğrudan yönetime el koyduğu bir hükümet kurulacak.

Halk ne oldu, demokrasi ne oldu diye sorarsanız, tekelci sermaye için zaten göstermelik olan bu kurumlar bir günde yok oldu. Adam kendi sermayesini kurtarmaya çalışıyor. Senin demokrasin umurunda mı?

Demokrasi masalları, tekelci sermayenin bir ülkeye girerken anlattığı masallardan ibarettir.

Peki, halkın direnişi ne olacak, halkı kim durduracak diye sorarsanız, onun da çaresini düşünmüşler.

Daha Papanderu hükümeti düşmeden, Papanderu’ya 16 generali emekli ettirdiler. Eğer sert bir halk direnişi olursa, yeni generaller gerekeni yapacaklar. Darbe içinde darbe

Yunan halkı ne olacak derseniz, onlarda Avrupa’ya girelim sevdalarının cezasını çekecekler. Zamanında Avrupalı bankerlerden kredi alırken kullanmadıkları aklın ve bilinçsizliğinin bedelini ödeyecek. Ödeyecek ki, bir kez daha aynı sorunla karşılaşırsa, örgütlü karşı koymayı öğrenecek.

Yunan halkı tüketim dünyasının tatlı rüyasından uyanıp, kendi yaptıkları hataların, emperyalistler ile bir olan hükümetleri ve sivil toplum örgütlerini desteklemenin bedelini ödeyecek.

Gelelim, bizim Yunanistan’da olanlardan halk olarak çıkaracağımız derslere…

Uluslar arası tekeller, yatırımlarını güvence altına almak, sömürüyü sürdürülebilir kılmak üzere, kurduğu kurumların, yeniden millileştirilmesine karşı, her türlü tedbiri almaya çalışır. Ancak, buna rağmen, milli bir iktidar gelirde, ordu ile bütünleşip millileştirmelere girişmesi ihtimaline karşı da, ordu içinde, kendilerine yakın general ve komutanlar oluşturmaya çalışırlar.

Bu sebepten, emperyalistler işi garantiye almak için mevcut işbirlikçi iktidar iktidardayken, ordu içindeki milli unsurları temizlettirirler. Gladyo bu işler için vardır.

Hasdal ve Silivri size hiçbir şey hatırlatmıyor mu?

Eğer hatırlatmıyorsa, Yunanistan’ın başına gelenleri hiç anlamamışınız demektir.

Seçim Öncesi Savaş Alanına Döndü
10 Mart 2012



Slovakya'da siyasi partilerdeki yozlaşmayı protesto edenler, polisle çatıştı.

Slovakya'da halk, parlamento seçimleri için sandık başında... Muhalefetteki sosyal demokratların zaferle çıkması beklenen seçimler öncesinde ülke karıştı.
Parlamento seçimleri öncesinde, siyasi partilerdeki yozlaşmayı protesto eden Slovaklar, sokaklara döküldü.
Siyaset dünyasının kirlendiğini, kamu çıkarlarının kişisel çıkarlara feda edildiğini savunan binlerce kişi, başkent Bratislava'da gösteri düzenledi.
Hükümet politikaları aleyhine sloganlar atarak meclis binasına yürümek isteyen göstericiler polisle çatıştı. Başkent sokakları savaş alanına döndü. Bir çok göstericinin yaralandığı olaylarda çok sayıda eylemci de gözaltına alındı.
Slovakya'da geçen Kasım ayında, istihbarat teşkilatının dinleme kayıtlarının ortaya çıkması ülkeyi karıştırmış; siyasilerin, nüfuzlu işadamlarıyla yaptığı özel görüşmeler iktidar koltuğunu sallamıştı.
Avro bölgesi borç krizinin aşılması için oluşturulan Mali İstikrar Fonu'na onay vermeyerek görüş ayrılığına düşen koalisyon partileri de hükümetin düşmesine neden oldu.
TRT





İleri Demokrasi Saat Gibi Tıkır Tıkır İşliyor

Bu listedekilerin tamamı, 31 Mayıs'ın 24 saati içerisinde gerçekleşti:

- polise astımlı olduğunu söylemesine rağmen biber gazı yiyerek ölen gencin hastane önünde eylem yapan ailesine de biber gazı sıkıldı.

- havayolu çalışanlarına grev yasağı getiren yasa meclis'ten geçti.

- 300 thy çalışanı grev yaptığı için işten çıkarıldı.

- "gazeteci gözüyle sansür ve otosansür" adlı çalışmayı hazırlayan bilgi üniversitesi medya ve iletişim sistemleri fakültesi öğretim görevlisi esra arsan bilgi üniversitesi'ndeki işinden atıldı.

- emniyet güçlerinin copları demire çevrildi.

- kck davasında avukatlık yapan 103 avukat hakkında soruşturma başlatıldı.

- 16 yıllık yeni şafak yazarı ali akel, hükümetin uludere'deki tutumunu eleştirdiği için gazetesinden kovuldu ve bunu kabul edilebilir bulduğunu açıkladı.

- tütün ve alkole %15 zam geldi

- 3. yargı paketinin 11 maddesi komisyondan geçti ve avukatların dosyalara erişimine daha da kısıtlama getirildi

(t24)



CPJ Türkiye raporu: ‘Gazetecilerin Hapsedildiği ve Muhalefetin Suç Sayıldığı Karanlık Günler’
22 EKİM 2012


Geçen yıl Mart ayında yedi gazetecinin tutuklanmasının ardından gösteriler düzenlenmişti.

BBC'nin haberine göre; Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Ekim 2012 tarihli özel basın özgürlüğü raporunda Türkiye’deki basın özgürlüğünün ‘kriz’ seviyesine ulaştığını belirtiyor.

'Türkiye'nin Basın Özgürlüğü Krizi' başlığı ve ‘Gazetecilerin Hapsedildiği ve Muhalefetin Suç Sayıldığı Karanlık Günler’ alt başlığıyla yayımlanan rapor, Türkiye’de kitlesel gazeteci tutuklamalarını ve gazetecilere karşı açılan çok sayıda cezai kovuşturmayı inceliyor.

Rapor, ‘hükümetin basında oto sansürü doğuran baskısına’ da dikkat çekiyor.

Gazetecileri Koruma Komitesi (The Committee to Protect Journalists - CPJ), Türkiye’de 76 gazetecinin demir parmaklıklar ardında olduğu, bunlardan da en az 61’inin doğrudan gazetecilik faaliyetleri ile ilgili olarak hapis cezasına çarptırıldığı tespitinde bulunuyor.

Raporda, 15 gazetecinin aleyhindeki delillerin de ‘yeterince açık olmaması nedeniyle’ CPJ’nin suçlamaların dayanağını araştırmaya devam ettiği belirtiliyor.

BBC'nin sorularını yanıtlayan Gazetecileri Koruma Komitesi başkanı Joel Simon Türkiye'nin eleştirel gazeteciliği, güvenlik tehditlerini bahane ederek terörizm sayamayacağını söylüyor.

CPJ'in raporda kaygı verici bir durum olarak dikkat çektiği bir konu da, binlerce gazeteci hakkında eleştirel yazıları nedeniyle “Türklüğü aşağılamak” veya “yargıyı etkilemek” suçlarıyla açılan kovuşturmalar.

Komite, incelemeleri sonucunda başta Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu olmak üzere ‘baskıcı yasalar ve aslen devleti korumaya yönelik bir ceza mahkemesi kanunu ve hükümetin basına yönelik en üst düzeyde katı üslubuyla karşılaştığını’ yazdığı raporda, “Türkiye’deki basın özgürlüğü sorunu, kriz düzeyine ulaşmış bulunuyor” diyor.

Erdoğan 'alıngan ve inatçı'

CPJ,'inatçı ve alıngan' olarak tanımladığı Başbakan Erdoğan'ın eleştirileri 'kişisel saldırı' olarak algıladığını yazıyor.

CPJ'nin eleştiri oklarının hedefinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin basına yönelik tutumu var.

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti basına karşı yakın tarihinin dünya çapında en büyük saldırısını yürüyor” ifadesinin yer aldığı özel raporda, yetkililerin terör suçları veya devlete karşı suçlarla itham ettikleri gazetecileri hapsettiği ve oto sansürün yerleşmesi için çeşitli baskıcı taktikler kullandığı yazıyor.

Komite, ‘alıngan ve inatçı’ olarak tanımladığı Başbakan Erdoğan’ın her türlü eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak algıladığını belirtip ekliyor:
“Erdoğan açıkça gazetecilerin itibarına saldırıyor, medya organlarını, eleştirel yazılar yazan çalışanları uyarmaları ya da işten atmaları için zorluyor ve çok sayıda hakaret davası açıyor.”

Türkiye’de demir parmaklıklar ardında olan gazetecilerin sayısının İran, Eritre ve Çin gibi baskıcı ülkelerden daha fazla olduğu da raporda öne çıkan maddelerden.

Komite, Ergenekon davası kapsamında bir yıldan uzun süre yargılanan gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’a yöneltilen suçlamaların sebebinin ‘mesleki faaliyetleri olduğu’ kanaatine varırken, Ceza Kanunu’ndaki geniş ifadelerin suçlamalara zemin yarattığı görüşünü paylaşıyor.

Nuray Mert: Tehdit edildiğimi hissediyorum



CPJ’in “eleştirel yazılarıyla Başbakan Erdoğan’a göre çizmeyi aştı” ifadesini kullandığı köşe yazarı Nuray Mert de raporda ‘Doğru Söylemenin Onuru’ adlı bir makale kaleme almış.

Mert, “Birçok şekilde tehdit edildiğimi hissediyorum” ifadesini kullandığı yazısında, “Nefret dolu cinsiyetçi mesajlar alıyorum, seyahat ettiğimde esrarengiz bir biçimde bavulum karıştırılıyor, özel telefon görüşmelerim dinleniyor” diyor.

’12 Eylül’ün gölgesi hissediliyor’

Raporda, Nuray Mert'in kaleme aldığı 'Doğru Söylemenin Onuru' adlı bir makale de yer alıyor.

CPJ’ye göre 12 Eylül 1980 darbesinin ‘gölgesi bugünün olaylarının üstünde hissediliyor’ ve darbe sonrası inşa edilen yargısal yapı hükümetlerin muhalefeti cezalandırmasına ve ‘entelektüel rakiplerini terörist olmakla suçlamasına’ olanak sağlıyor.

Raporda, Terörle Mücadele Kanunu’nun ‘hem geçmişte hem de son iki yıldır, Kürt gazetecilere karşı bir sopa gibi kullanıldığı’ yorumu yapılırken Ceza Kanunu’nun bazı maddelerinin ‘haber yapmak için gerekli olan güvenlik gücü mensuplarıyla konuşmak ve belge toplamak gibi eylemlerin önünü kestiği’ belirtiliyor.

‘Gizliliğin ihlali maddesi’ de haberciliğe engel olan maddeler arasında gösteriliyor.

‘Hapisteki gazetecilerin çoğu Kürt’

"Terörle Mücadele Kanunu, hem geçmişte hem de son iki yıldır, Kürt gazetecilere karşı bir sopa gibi kullanılıyor."

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)

PKK ve KCK ile yaptıkları haberler nedeniyle ‘terör örgütüne yardım’ etmekle suçlanan gazetecilerde raporda.

Hükümetin, PKK veya diğer yasadışı Kürt gruplar lehine yapılan haberleri ‘örgüte yardım etmekle eş güdümlü’ tuttuğunu belirtilen komite, habercilik faaliyetlerinin ‘terör eylemleri olarak tanımlandığını’ yazıyor.

Ağustos 2012’de yapılan araştırmada Türkiye’de hapiste bulunan 76 gazetecinin yüzde 70’inden fazlasının Kürt olduğuna dikkat çekilirken, “Kürt meselesi, Türkiye’de basın özgürlüğü sorununun en gerilimli unsurlarından biri” ifadesi kullanılıyor.

Komiteye göre, Kürt gazetecilerin akıbeti yalnızca Türkiye’de demokrasi göstergesi değil aynı zamanda Kürtlerin hak mücadelesiyle de doğrudan bağlantılı bir mesele.

Tavsiye listesi kabarık

Gazetecileri Koruma Komitesi, Türkiye’deki basın özgürlüğü raporunu Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Türkiye hükümetine, Avrupa Birliği’ne, Avrupa Konseyi’ne ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bir dizi tavsiyede bulunarak sonlandırıyor.

Başbakan Erdoğan’a, “Eleştirel gazetecilere karşı hakaret davaları açmaktan, alenen itibarlarına saldırmaktan ve eleştirel haber medyasına üsluplarını hafifletmeleri için baskı yapmaktan vazgeçin” mesajı veren komite, eleştirel yorumcuların da işlerine geri dönmeleri için izin verilmesini istiyor.

CPJ, Türkiye hükümetine ‘gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklu olan gazetecileri serbest bırakması' tavsiyesinde bulunuyor.

Raporda ayrıca, terörle mücadele yasalarının da gazetecilere karşı kullanılmasına son verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Uzun tutukluluk sürelerinin kaldırılması, interneti düzenleyen yasa ve yönetmeliklerin uluslararası ifade özgürlüğü standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi de tavsiyeler arasında.

Komite'nin Avrupa Birliği’ne tavsiyesi ise de tutuklanan gazetecilerin serbest bırakılması için Ankara’ya baskı yapması yönünde.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye ile görüşmelerinde basın ve ifade özgürlüğünün de masaya yatırılması komitenin sıraladığı tavsiyelerden.
haber1001

Ankara'daki 29 Ekim kutlamasına giden otobüsler engelleniyor!
28 Ekim 2012



CHP Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin, Ankara'da yapılacak Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılmak isteyen siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının kiraladığı otobüslerin illerden çıkışının engellendiğini açıkladı.

Türkiye Gençlik Birliği (TGB), Emniyet tarafından kendilerine verilen "yasaklama" tebligatını paylaştı. Tebligatta, yasağın "milli güvenlik, genel asayiş, kamu güvenliği ve düzeninin bozulmasının engellenmesi" amacıyla getirildiği söylenirken, gösteri yapıldığı takdirde "Halkı kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne özendirmek ve kışkırtmak" suçlamasıyla işlem yapılacağı tehdidinde bulunuldu:

CNN Türk'ün haberine göre, Adnan Keskin, Denizli programı sonrası Ankara'ya hareket etmeden yaptığı yazılı açıklamada, Ankara'da yarın gerçekleştirecekleri 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri için illerden gidecek otobüslerin engellendiğini ileri sürdü. Keskin, açıklamasında şunlara yer verdi:

"Tüm sorumluları ve valileri uyarıyoruz. Cumhuriyet kutlamalarının üzerinden ellerinizi çekin. Hangi yasaklamayı getirirlerse getirsinler Cumhuriyet Bayramı'nı Ankara'da, Ulus'ta halkın da katılımıyla en coşkulu şekilde kutlayacağız. Estirilen bu faşizm rüzgarını da geri püskürteceğiz."
Kaynak: http://haber.sol.org.tr/

İSHAL RAPORU İLE BAŞLAYAN İLERİ DEMOKRASİ SÜRECİ
Ömer Faruk Eminağaoğlu
02 Kasım 2012



Recep Tayyip Erdoğan'ın, 2001 yılında kurulan AKP'ye genel başkan olması üzerine aynı yıl verdiği mal bildirimi ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıyken verdiği mal bildirimleri arasında yapılan incelemeler sonucunda açık farklılık görülünce, konu 2002 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Bürosu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına iletilince, Erdoğan hakkında haksız mal edinme suçlaması ile kamu davası açılmıştı.

Yine; kamuoyunda “şiir davası” olarak bilinen dava nedeniyle aldığı ceza uyarınca Erdoğan, 3.11.2002 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerine katılamamıştı. AKP tarafından 3.11.2002 tarihindeki Siirt seçimlerinde usulsüzlük yapıldığı gerekçesi ile YSK'na başvurulmuş ve YSK, 2.12.2002 tarihli kararı ile Siirt seçimlerini iptal ederek, bu seçimlerin yenilenmesine karar vermişti. Seçimlerden AKP birinci parti olarak çıkınca, Anayasa'da 27.12.2002 tarihinde değişiklik yapılarak, Erdoğan'ın bu cezasının milletvekili seçilme hakkını kısıtlaması da önlenmişti.

Siirt seçimlerinin, yeni bir seçim ya da ara seçim niteliğinde olmaması, iptal edilen bir seçimin yenilenmesi yani tekrarı niteliğini taşıması nedeniyle, bu seçimlerde seçme ve seçilme hakkına sahip olma koşullarının varlığının, iptal edilen seçim tarihi olan 3.11.2002 tarihi esas alınarak aranması gerektiği açıktı. Nitekim YSK'da Siirt seçimleri yönünden, seçme hakkı konusunda doğru olarak 3.11.2002 tarihini esas almış iken, seçilme hakkı yönünden bu tarihi esas almayarak, Erdoğan'ın bu seçimlere katılmasına vize vermiş ve yapılan seçimlerde de Erdoğan Siirt milletvekili olarak 9.3.2003 tarihinde TBMM'ne girmişti.

Bu seçimler öncesinde Erdoğan; hakkında devam eden malvarlığı davasında, ilk duruşmaya gelmemiş, ikinci duruşmaya da "akut gastroenterit" (ishal) raporu alarak katılmamış, dava uzamış, ancak tüm bu süreçte ise seçim propagandalarında yer almıştı. Bu davada ise, alınan ilk bilirkişi raporu iddiayı desteklemiş iken, ikinci bilirkişi raporu aksi yönde görüş içermiş, bu durumda mahkemece raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi için yeni bir rapor almak yerine, dava 3 Kasım sonrasına ertelenmiş ve seçimlerden sonra 21.01.2003 tarihinde, ikinci bilirkişi raporuna dayanılarak beraat kararı verimiş, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bu kararı temyiz etme yoluna gitmemişti. Böylece Siirt seçimleri öncesinde anılan dava bu şekilde sonuçlanınca, Erdoğan'ın önündeki olası bir siyasi engel de ortaya çıkmamış, Siirt seçimi sonuçları da onu ayrıca rahatlatmıştı.

İSHAL RAPORUYLA YÜKSELENLER

Bu dava sonrasındaki süreçte ise, ishal raporunu veren kişinin ağabeyi SSK İstanbul Bölge Müdürü, beraat kararını veren asliye ceza yargıcı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, kararı temyiz etmeyen Ankara Cumhuriyet Başsavcısı önce Adalet Bakanlığı Müsteşarı, sonra seçim döneminde tarafsız Adalet Bakanı, daha sonra Başbakanlık Müsteşarı ve Başbakan Başdanışmanı olarak atanmıştı. Soruşturma öncesinde malvarlığı incelemesini yapan İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin her biri ise, AKP hükümetleri döneminde apayrı yerlere atandıkları gibi, içlerinden bazıları da, karakaplı deftere not edilen herkesin muhatap kılındığı gibi, meşhur ÖGM soruşturmalarına da muhatap edilmişti. Erdoğan hakkında mal varlığı ile ilgili dava sürecini başlatan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Bürosunda görevli olan şahsım ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına mal bildirimi,YSK'ya da Siirt seçimleri için başvuran dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun da ödüllere layık görülmeyeceği açık olmakla, Kanadoğlu’nun evi ÖGM'ler yoluyla aranmış, ben de önce ÖGM soruşturmasına muhatap kılınmış, daha sonra da ilk fırsatta 2010 halkoylaması sonrasında, ailemin bulunduğu il dışına, İstanbul'a sürülmüştüm. Erdoğan'ın milletvekili seçilip Başbakan olmasıyla geçildiği söylenen ileri demokrasi döneminin başlangıcına ise, işte bu şekilde “akut gastroenterit” raporu damgasını vurmuştu.

İshal raporu ile başlayan ileri demokrasi süreci gazlı cumhuriyete nasıl dönüştü?

Bir dahaki yazıda devam edelim…

Odatv.com

‘Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’
19 ARALIK 2012



Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye’de tutuklu gazetecilerin durumuyla ilgili araştırmasının sonuçlarını yayımladı.

Örgüt söz konusu araştırmasını bugün sonuçları yayınlanan küresel çaptaki 2012 raporu kapsamında gerçekleştirdi.

RSF ‘en az 42’si gazeteci 72 medya çalışanının tutukluğu bulunduğunu’ belirttiği Türkiye’yi ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olarak’ tanımladı.

RSF bunun, Türkiye’nin kendini bölgesel çapta demokratik bir model ülke olarak tanıtmasıyla çelişkili bir durum ortaya koyduğuna vurgu yaptı.

RSF’nin raporundan 2012’de dünya

88 gazeteci öldürüldü
879 gazeteci gözaltına alındı
1993 gazeteci tehdit edildi veya fiziksel saldırıya uğradı
38 gazeteci kaçırıldı
73 gazeteci ülkesinden kaçtı
47 internet kullanıcı ve yurttaş gazeteci öldürüldü
144 blogcu ve internet kullanıcısı gözaltına alındı
193 gazetesi hala hapishanede

Temel etken: Türk yargı sistemindeki yapısal problemler

Çok sayıda gazetecinin tutuklu olması raporda Türkiye’nin yargı sistemindeki yapısal problemler.

Bununla birlikte Başbaan Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kamuoyu önündeki açıklamalarından örnek verilerek medyanın ve yargı sisteminin siyasileşmesinden de bahsediliyor.

Ayrıca tutuklu gazetecilerin büyük bölümünün Kürt gazeteciler olmasına dikkat çekilerek bu durumun Kürt sorununun barışçı çözümüyle bilgi edinme özgürlüğü arasındaki bağı gösterdiği belirtiliyor.

RSF’ye göre en fazla gazetecinin tutuklandığı ülkeler

Türkiye: En az 42 gazeteci ve medya çalışanı tutuklu
Çin: 30 gazeteci ve 69 internet kullanıcısı tutuklu
Eritre: En az 28 gazeteci tutuklu
İran: 26 gazeteci ve 17 internet kullanıcısı tutuklu
Suriye: En az 21 gazeteci ve 18 internet gazetecisi tutuklu

RSF'nin listesinde gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapiste bulunduğu belirtilen isimler arasında Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Yalçın Küçük, Tayyip Temel, Soner Yalçın, Zeynep Kuray da bulunuyor.

Adil yargılama eleştirisi

Örgüt tutuklu gazetecilerin listesini, ‘basın özgürlüğü barometresi’ adını verdiği ve tüm ülkelerde kullandığı bir yönteme göre belirlediğini aktardı.
Buna göre temel gazetecilik faaliyetleri Türkiye yargı makamları tarafından suç unsuru olarak değerlendirilirken yargılamaların da adil yapılmadığı sonucuna varıldı.

RSF açıklamasında Türkiye’yi, mesleklerinden dolayı tutuklu bulunan tüm gazetecileri ve medya çalışanlarını derhal serbest bırakmaya çağırdı.

RSF’ye göre en fazla gazetecinin öldürüldüğü ülkeler

Suriye: 17 gazeteci, 44 yurttaş gazeteci, 4 medya çalışan
Somali: 18 gazeteci
Pakistan: 9 gazeteci, 1 medya çalışanı
Meksika: 6 gazeteci
Brezilya: 5 gazeteci
RSF’ye göre 2012’de dünyada 88 gazeteci öldürüldü.

Bu rakamın, RSF’nin bu raporu yayımlamaya başladığı 1995 yılından bu yanaki en kötü rakam olduğu belirtiliyor.

Geçen seneye göre yüzde 33 oranındaki bu artışın nedeni Suriye’deki savaşla Somali’deki kaos durumu ve Pakistan’daki Taliban şiddetine bağlandı.
BBCT

İleri Demokrasi ilerliyor: ODTÜ'lü öğrencilere gözaltı
21 ARALIK 2012



BBC'nin haberi

Ankara'da 'ODTÜ eylemi' gözaltıları
Rengin Arslan
İstanbul



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ODTÜ'ye gidişini protesto gösterisinin ardından cuma günü polis Ankara'da bazı üniversite öğrencilerini ev baskınlarıyla gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar arasında müvekkilleri bulunan avukat Deniz Özbilgin, gözaltına alınanların sayısının 10 olduğunu, 2 kişinin ise ikametinde bulunamadığı için gözaltına alınmadığını açıkladı.
Özbilgin'in verdiği bilgiye göre, özel yetkili savcılığın terörle mücadeleye ilettiği yazıdaki maddelerden biri "şüphelilerin terör örgütleriyle irtibatlarının bulunup bulunmadığının araştırılması."
Avukat bu türden bir maddeyi "tuhaf" olarak yorumluyor.
Özbilgin'in aktardığına göre savcılığın 20 Aralık tarihli yazısında ayrıca gözaltına alınanların "mala zarar verilmesiyle ilgili tespitlerinin yapılması" isteniyor.
Müvekkilleriyle görüşme konusunda sabah sorun yaşadıklarını ancak daha sonra görüşebildiklerini aktaran Özbilgin, "Mala zarar verenler normal uygulamada terörle mücadeleye götürülmezler" diyor.
Kamuoyuna bazı yanlış bilgilerin de aktarıldığını vurgulayan Özbilgin, savcılık yazısında herhangi bir örgütün adının geçmediğini söylüyor.
Gözaltına alınanlar arasında ise Ankara'dan farklı üniversitelerden öğrenciler bulunuyor.
Üniversite öğrencileri tepkili
Üniversite öğrencileriyse ODTÜ'deki protesto gösterisine katılan arkadaşlarının gözaltına alınmasına tepkili. Akşam İstanbul'da Taksim tramvay durağında buluşan öğrenciler Galatasaray Lisesi'ne yürüyüş düzenledi.
Yürüyüşe katılan bir öğrenci eylemlerinin nedenini, "Sabah arkadaşlarımızın evlerine girildi ve gözaltına alındı. Onların serbest bırakılmasını istiyoruz" diyerek anlatırken, ODTÜ'lü arkadaşlarının eylemlerinin amacının "AKP'nin baskılarını karşı yapılmış bir eylem" olduğunu gözden kaçırılmaması çağrısında bulundu.
Eylemciler, Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları açıklamada ise, ODTÜ'de salı günü yapılmak istenen basın açıklamaya polisin müdahalesine tepkilerini ''Arkadaşlarımız ODTÜ'de kendilerini ve üniversitelerini savunmuşlardır" diyerek dile getirdiler.
''Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz'' sloganlarıyla sık sık kesilen basın açıklamasında ayrıca bazı öğrencilerin polis darbesiyle yaralanmasına ve cuma günkü gözaltılara tepki gösterdiler.

Taksim'den Galatasaray'a yürüyenler adına basın açıklamasını okuyan bir öğrenci, "Yaralı arkadaşlarımız daha iyileşmeden, ODTÜ'den biber gazının dumanı kalkmadan öğrenciler güne polis baskınlarıyla apar topar gözaltına alınmışlardır" diye konuştu.

Başbakan Erdoğan Salı günü, Çin'den fırlatılan Göktürk-2 uydusu için ODTÜ Uzay'da yapılan törene katılmak üzere üniversiteye gitmişti.

Başbakanın ziyareti dolayısıyla üniversiteye sevk edilen binlerce takviye polis, Erdoğan'ın ziyaretini protesto eden öğrencilere gaz bombaları ve tazyikli su ile sert bir şekilde müdahalede bulunmuştu.

ODTÜ'de düzenlenen gösterilere polisin sert müdahale etmesi dün de üniversitede boykotla protesto edilmişti.

Coniye serbest millete yasak!
19.01.2013



İleri demokrasi sloganını dilinden düşürmeyen, ancak fiiliyatta yasakçılığı elden bırakmayan hükümet, milletin haklı tepkisinden bile korktu

MİLLİ GAZETE - HABER MERKEZİ

Saadet Partisi tarafından Patriotlara karşı Türkiye genelinde başlatılan “Milli Yürüyüş”ün ardından, yarın İskenderun’da düzenlenecek “Patriotlar Gelmesin, Biz Geliyoruz” mitingi iktidar tarafından yasaklandı. Hükümet, bu yasakçı davranışıyla memleketimizi ateş içine sokacak bir yanlışın kamuoyuna duyurulmasını istemediğini ortaya koydu. Türkiye’yi işgal edercesine yabancı askerleri ülkemize davet eden iktidar, İskenderun’daki mitinge yasak koyarak milletin tepkisini engellemeye çalıştı.

Milletin sesini kısamazsınız

“İleri demokrasi” sloganını dilinden düşürmeyen, ancak fiiliyatta yasakçılığı elden bırakmayan hükümet, milletin haklı tepkisinden bile korktu ve Saadet Partisi’nin İskenderun’da düzenleyeceği Patriotları protesto mitingini, herhangi bir mantıklı gerekçe bile gösteremeden yasakladı. Bugüne kadar yüzlerce büyük miting düzenleyen ve hiçbir şekilde yasaların dışına çıkmayan Saadet Partisi’ne tebliğ edilen yasaklama belgesinde yasaklamaya gerekçe olarak, “Katılacak bazı marjinal grupların mitingi provoke edeceği ve toplumda huzursuzluk meydana geleceği” gösterilmesi, doğru düzgün bir gerekçe bile bulunamadığını gösterdi. Bu yasaklama, akıllara, milletin sesini kısmaya yeltenenlerin, gün gelip de seslerinin kısılacağı hakikatini getirdi.

Skandal yasağa komik gerekçe

“Patriotlar Gelmesin, Biz Geliyoruz” mitingine konulan yasağın gerekçesi ise oldukça komik. İktidarın, miting yasağını, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. Maddesi’ne dayandırması dikkat çekti. Buna göre yasağın gerekçesi olarak, “Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla belirli bir toplantıyı erteleyebilir veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklayabilir” ifadesi gösterildi. Bu gerekçe, iktidarın milli güvenlik açısından ülkemizi savaşın eşiğine getiren Patriot füzelerini değil, milletin kendisini tehdit olarak gördüğünü ortaya koydu.
Millî Gazete

Obama’yı eleştiren şarkısı yüzünden sahneden indirildi
23.01.2013



ABD’li rap müzik sanatçısı Lupe Fiasco, söylediği Obama karşıtı şarkı yüzünden sahneden indirildi.

ABD’li rap müzik sanatçısı Lupe Fiasco, Obama’nın Ortadoğu politikasını eleştiren bir şarkı söylemesinin ardından güvenlik görevlilerince sahneden indirildi.

Gerçek adı Wasalu Muhammad Jaco olan 31 yaşındaki şarkıcı ve müzik yapımcısı Fiasco, bir açılış etkinliği için Beyaz Saray’ın bir blok uzağında The Hamilton’da sahne aldı. Dinleyicilere Barack Obama’ya oy vermediğini söyleyen Fiasco daha sonra “Words never I said” isimli şarkısının 30 dakikalık versiyonunu söylemeye başladı.

“Terörle savaş gerçekten saçmalık, tüm kurşunlarınızı harcamak için zavallı bir bahane” ve “Gazze bombalanırken, Obama bir b.k söylemedi” gibi sözlerin yer aldığı şarkıyı uzatması ve diğer parçaya geçmemesi gerekçe gösterilerek önce mikrofonunun sesi kısılan Fiasco, sonrasında da güvenlik görevlilerince sahneden indirildi.

Organ
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2640
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Şub 07, 2013 9:48 pm    Mesaj konusu: Fikret Başkaya: Demokrasi değil, oligarşi [I] Alıntıyla Cevap Gönder

Fikret Başkaya: Demokrasi değil, oligarşi [i]
27 Mayıs 2013



TC Anayasında Türkiye’nin ‘demokratik bir cumhuriyet’ olduğu yazılı. Siyasetciler, akademisyenler, medya erbabı, sanatçılar, kendi kendilerini “aydın” ilan eden diplomalılar Türkiye’deki rejimin demokratik olduğuna inanıyor. Üç nedenden dolayı böyle bir inanç geçerli denebilir: Birincisi, insanlar her söylenen inanma eğiliminde oldukları için, ikincisi, genel oy hakkı, çok parti sistemi, seçimler, parlamento, “hür basın”, vb. varlığından ötürü. Üçüncüsü de diktatörlük değilse o halde demokrasidir, monarşi değilse demek ki, demokrasidir… şeklinde bir anlayışın geçerli olmasından. Oysa monarşiyle demokrasi arasında, diktatörlükle demokrasi arasında oligarşi diye de bir rejim türünün varlığı nerdeyse hiç akla gelmiyor… Neden akla gelmediği de mâlum… Genel algı kabaca şöyle: Türkiye demokratik bir ülke ama bazı eksikleri var. İşte yeni bir anayasa yapılır ve bazı kanunlarda da değişiklik yapılırsa, Türkiye Batı demokrasileri ligine dahil olacak, artık 200 yıllık rüya gerçek olacak, “muasır medeniyet” seviyesinin üstüne çıkılacak. Velhasıl Batı’da demokrasi var ve bizim de bazı eksikliklerimiz var. Yakınlarda bir profesör “Türkiye’nin 137 yıllık demokrasi mirası var” diyordu. Kimbilir herhalde öyle söylesin diye profesör yapmışlardır. Oysa, ikiyüzlülüğü ve yalanı sevmeyen biri olsaydı, “Türkiye’nin 137 yıllık demokrasiyi engelleme deneyimi var” demesi gerekirdi…

Avrupalılar dünyanın geri kalanına hükmettikleri son bir kaç yüzyılda, kendilerine ve başkalarına dair Avrupa-merkezli bir “dünya görüşü” oluşturdular, şeylere ve yerlere isim koydular, kelimeler ve kavramlar üretip içini doldurdular, neyin ne anlama gelmesi gerektiğine karar verdiler, iyinin, güzelin timsali olduklarına önce kendilerini, sonra da başkalarını inandırdılar… Kendi rejimlerine demokrasi adını koydular… Her söylediklerinde, her yaptıklarında bir kerâmet olduğuna göre, dünyanın geri kalanı da Batı Avrupa’dakinin, ABD’dekinin demokrasi olduğuna inandı. Bu kısa yazıda demokrasi sayılıp yere göğe konmayan ve ulaşılması gereken hedef olarak sunulan Batı demokrasinin [temsili demokrasi] ne mene bir şey olduğuna dair bazı açıklamalar ve hatırlatmalar yapmakla yetineceğim.

Batı demokrasisi bir efsaneydi…

Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rejimlerin demokrasi olduğu, oralardaki aristokratik rejimlerin yıkıldığı, halkın [yoksul çoğunluğun] verdiği mücadeleler sonucu demokrasinin kurulduğu şeklinde genel bir kabül geçerli. Elbette Eski Rejimlerin [ Ancién Régime] yıkıldığı doğru, demokratik haklar için başta işçi sınıfı ve onun organik aydınları olmak üzere, ezilen ve sömürülen sınıfların büyük mücadeleler verdiği, müthiş kahramanlık örnekleri sergilediği ve çok büyük bedeller ödediği de doğru. Lâkin eski rejimlerin yerine kurulan yeni rejimlerin demokratik rejimler olduğu doğru değil. Elbette yönetenler cephesinde bir değişiklik oldu ama söz konusu değişiklik aristokratik oligarşinin burjuva oligarşisine dönüşmesinden ibaretti. Eski Rejimlerin tasfiye edildiği dönem sonrasında yapılan düzenlemeler, oluşturulan kurumlar, mekanizmalar ve söylemler yeni hakim sınıf olan burjuvazinin iktidarını sağlamlaştırıp, güvence altına almanın araçları, mekanizmaları, söylemleriydi. Dolayısıyla oligarşi demokrasi cephesi karşısında asla geri adım atmadı. İşine geldiği zaman, işine geldiği kadar bazı tavizler veriyormuş gibi yaptı ama verilen tavizlerin kapitalist sınıfın iktidarında bir gedik açması mümkün değildi. Başka türlü söylersek, demokrasiye ihtiyacı asıl olan emekçi sınıfların kazanımları şeylerin seyrini değiştirecek cinsten değildi.

Elbette bunları söylemek özgürlük, eşitlik ve demokraki için verilen mücadeleleri hafife almak, kahramanlıkları küçümsemek değildir. Burada söylemek istediğim şu: Onca mücadele, onca acı, onca zulüm, onca kıyım, velhasıl akıl almaz bedeller ödenmesine rağmen, oligarşinin iktidarında bir gedik açmak mümkün olmadı. Temsili demokrasi denilenin reel bir karşılığı yoktu. Oligarşi yerli yerinde kaldı ve kalmaya devam ediyor. Üstelik her geçen gün gücünü ve etkinliğini daha da artırarak… Gerçi II. Emperyalistler arası savaş [ 1939-1945] sonrası dönemde demokrasinin derinleşmesi yönünde bazı kazanımlar sağlandı, ilerlemeler kaydedildi ama korunup sürdürülemedi. Netice itibariyle “Batı demokrasisi” denilen oligarşinin ihtiyaçlarına cevap veren bir yönetim biçimi olarak tasarlandı ve demokratik taleplerin içi her aşamada boşaltılıp, iğdişleştirildi, işlevsizleştirildi, velhasıl bir biçim sorunu olmanın ötesine geçemedi.

Sanılıyor ki, çok parti sistemi, seçimler, parlamento ve biçimsel bireysel haklar… demokrasinin garantisidir. Eğer Batı’daki rejimler tevâtür edildiği gibi gerçekten demokratik rejimler olsalardı, kolonyalist, emperyalist maceralara girişebilirler miydi? Dünyanın şurasında, burasında katliamlar, jenositler yapabilirler miydi? ABD gerçekten demokratik bir devlet olsaydı onca insanlık suçunu işleyebilir miydi? Bu gün bile ABD başkanı Obama her salı günü CIA ajanlarıyla ölüm listelerini [ kill list] görüşüyor, “terörle mücadele” gerekçesiyle kimlerin hangi ülkede insansız hava araçları [İHA] tarafından öldürüleceğine karar veriyor. Bilinen haliyle Batı demokrasileri oligarşinin iktidar aracından başka bir şey değil. Dolayısıyla demokrasinin araçlarıymış gibi görünen kurumlar ve mekanizmalar [ siyasi pertiler, parlamentolar, seçimler, “hür basın”, kuvvetler ayrılığı, vb.] oligarşilerin hizmetinde. Seyirciyi oyalamaya yarıyor… Demokrasiyi gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş gibi görünen kurumsal yapılar, mekanizmalar ve söylemler, demokrasinin değil, demokrasiyi engellemenin hizmetinde. Dolayısıyla tam bir ilişki tersliği söz konusu.

Fransa’da devrimle Eski Rejim tasfiye edildiğinde neden doğrudan demokrasi kurulmadı? Neden doğrudan demokrasi terörle, kaosla, kanla özdeş sayılıp lânetlendi? Yeni egemen sınıf olan burjuvazi iktidarını dayatmak için Kralın kellesini kopardı ama daha fazlasını yapmaya ihtiyacı vardı… Aynı zamanda devrimcilerin, işçilerin, emekçilerin ve ezilen sınıfların safında yer alan kimi burjuvaların da kafasını koparmadan iktidarını kalıcılaştıramazdı. 1848’devrimlerinde ve 1871 Paris Komünü döneminde yapılan katliamlar “demokrasi” adına, “halk iradesi” adına, bizde “millet iradesi” denilen adına yapıldı… ABD’deki durum da Batı Avrupa’dakinden farklı değildi. Amerikan devrimi denilen bağımsızlığın kazanılmasıyla egemenlik İngiliz burjuvazisinden Amerikan burjuvazisine geçti. İngiliz Kralı III. George’un yerini Başkan George Washinton aldı. Amerikan anayasasını hazırlayan 55 kişiden oluşan konvansiyonda tek bir işçi, çiftci, köylü, yoksul yoktu. Avukatların önemli bir yer tuttuğu heyette 14 toprak spekülatörü, 24 banker [tefeci densin], 11 Tacir vardı, 15’i köle sahibiydi ve kurucu babalar olan George Washington ve Thomas Jefferson’un çok sayıda kölesi vardı… Senatör Richard Pettigrew bu durumla ilgili olarak: “ İnsan haklarını değil, mülkiyet haklarını koruyacak bir anayasa yaptılar”[1] diyecekti… Başka türlü olabilir miydi?

“Amerikan devrimini” izleyen dönemde ne, ne kadar değişti? Amerikan yerlilerinin topraklarına el kondu, kolonizasyon derinleşti. Yerlilerin durumu “devrimden” sonra daha da kötüleşti. Mülk sahibi sınıfın ödediği vergiler düşürüldü. Köleci sistem yerli yerinde kaldı… Amerikan yerlileri, köleler, kadınlar ve yoksullar seçme ve seçilme haklarında mahrum edildi. Eğer öyleyse bu kimin demokrasisiydi ve kimi temsil ediyordu? İlerleyen dönemde bu hakların artık oligarşi için bir sorun yaratmayacağına inanıldığında, içi boşaltıldığında, kademe kademe halk çoğunluğuna da tanındı. Öyle ki, seçimlerde kullanılan oy artık “gönüllü kulluğun”, “gönüllü köleliğin” bir aracına dönüşmüştü. Hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Dolayısıyla, “halk egemenliği” denilen dar bir oligarşinin halk üzerinde egemenliğiydi. Gerçi bir demokrasi vardı ama oligarşi içi bir demokrasi veya oligarşinin demokrasisiydi… Dillerden düşmeyen demokrasi tanımı olan: Halkın, halk tarafından, halk için iktidarı sloganı seyirciyi oyalamak içindi…

Faşizme karşı “demokrasinin zafer kazandığı” söylendiği II. Dünya Savaşı sonrası dönemde de ABD ırkçı bir devletti. Kanunlar Siyahlarla Beyazlar arasında evliliği ve cinsel ilişkiyi şiddetle cezalandırıyordu. O kadar ki, devlet insanların mahrem yaşamlarına varıncaya kadar müdahale ediyordu. 1952 yılında bile okullarda, toplu taşıma araçlarında, trenlerde, otobüslerde, sinemalarda, lokantalarda, vb. keskin bir ırkçı ayrımcılık geçerliydi. ABD’de ırkçılık bahsinde son durumu görmek için Guantanamo’ya, Abu Grahib’e, Afganistan’daki hapisaneye bakmak yeter… Siyonist İsrail ırkçı bir devlet ama Orta Doğu’nun yegane demokrasisi sayılıyor. Filistini sömürgeleştiren, işgal altında tutan, aralıksız katliam ve işkince yapan bir “demokrasi”… Marx ve Engels boşuna: “ Bir başka ulusu ezen ulus özgür olamaz” dememişlerdi… Eğer insanlar her söylenene, her duyduklarına inanma aymazlığından kurtulabilselerdi, İsrail gibi açıkça ırkçı rejimler demokrasi sayılır mıydı? Eşitlik olmadan demokrasi olur muydu? Demokrasinin beşiği sayılan ABD’de XIX. Yüzyıl sonu, XX. yüzyıl başında Siyahlara karşı uygulanan linç bir kitle gösterisi, bir şov şeklinde organize ediliyordu. İşkence saatlerce sürüyordu ve çocuklar da linç şovunu izlesinler diye okullar tatil ediliyordu. Güney Karalonya eyaletinde kaçak Siyahları avlamak için oluşturulan ekiplere katılmak kanuni zorunluluktu… Ölüm cezası sadece kaçaklara değil, onlara “yardım ve yataklık” eden aile fertlerine de uygulanıyordu… XX. yüzyılın başında bile Siyahlar alt-insan [under-man] sayılıyordu. Alman faşistlerinin kullandığı untermenschen kelimesi ABD’den kopya edilmişti… Amerikan demokrasisinin efsane başkanı Abraham Lincoln, 18 Eylül 1858 de İllinois’ de halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Söylemeliyim ki, hiç bir zaman ve hiç bir şekilde siyah ve beyez ırkların sosyal ve politik eşitliğinden yana olmadım. Ve hiç bir şekilde Zencilerin oy hakkına sahip olmasını ve jüri üyesi olmasını tasvip etmedim. Aynı şekilde idari görevlere getirilmelerini, beyazlarla evlenmelerini de hiç düşünmedim. İlaveten ifade etmeliyim ki, zaten beyaz ırkla siyah ırk arasında fizikî fark var, bu yüzden bu iki ırkın sosyal ve politik eşitlik temelinde birlikte yaşaması ilelebet yasaklanmalıdır. Ve madem ki, birlikte yaşayamazlar, o halde alt-üst ilişkisi devam etmelidir. Netice itibariyle beyaz ırkın sahip olduğu üstün pozisyonunun devamından yanayım” [2].

O halde şöyle bir soru akla gelebilir: Oligarşi neden temsili demokrasi tercihi yaptı? İki nedenle. Birincisi temsili demokrasinin kitleleri aldatıp-oyalamaya daha elverişli bir sistem olduğunu düşündükleri için, zira insanlar seçimlerde oy kullandıklarında bir şeylerin değişeceğine inanıyorlar. Sürece gerçekten dahil olduklarını sanıyorlar… Oyuna geldiklerinin farkında değiller. Böylece bir seçim ve katılım yanılsaması yaratılmış oluyor. Oysa oligarşinin iktidarı yerli yerinde kaldıkça kullanılan oyun hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Zira kimi seçerse seçsin, aslında “aynı kumaştan” olanları seçiyor ve seçilenin ne yapacağı belli. Seçim sonucunda iktidar partisi kaybedip, munalefetteki parti kazandığında oligarşinin iktidarında zırnık değişiklik olmuyor… Olması da asla mümkün değildir. Seçimlerle hükümetler değişiyor, iktidar değil. Zira iktidar her zaman oligarşinin iktidarı olarak kalmaya devam ediyor. Amerikalı bir işçi, bir işsiz, bir yoksul… sandığa gidip oy kullandığında ne değişiyor? Eğer kullanılan oyun bir karşılığı olsaydı, kişi başına 46 bin dolar düştüğü söylenen ABD’de 50 milyon yoksul ‘yaşar mıydı?’ Amerikan yönetimi Afganistan’a, Irak’a, Somali’ye, Libya’ya, Suriye’ye ve daha nice ülkeye savaş açıp, işgal edebilir, oralarda insanlık suçu işleyebilir miydi? Eğer ortada açıkça bir insanlık şuçu varsa, o suçu işleyenleri seçip, yetkilendirenlerin sorumluluğu neden hiç gündeme gelmiyor? Suç ortaklığı sorun edilmiyor?

İkincisi, burjuvazinin soylular aristokrasisini tasfiye etmek için ezilen –sömürülen geniş halk sınıflarının desteğine ihtiyacı vardı. İktidarı ele geçirinceye kadar özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi kavramları sıkça kullanmıştı. Eğer tekrar monarşik rejim yönünde tercih yaparsa, kitleleri aldatma, oyalama yeteneğini kaybedecekti… Oysa aslında hiç bir reel temsilin söz konusu olmadığı “temsili demokrasi”, oligarşiye sayısız imkânlar sunuyor. Jean Jacques Rousseau temsili demokrasisiyle ilgili olarak şöyle demişti: “ Egemenlik temsil edilemez, zira devredilemez, esas itibariyle genel iradede tezahür eder ve irade temsil edilebilir değildir. Ya öyledir ya da değildir, bir orta-yol mümkün değildir. Halkın vekilleri onun temsilcisi olamaz, onlar sadece geçici görevlidirler, bu yüzden hiç bir şeyi kesin sonuca ulaştıramazlar. Halkın bizzat onaylamağı kanun geçersizdir ve yasa hükmünde değildir. İngiliz halkı kendini özgür sanıyor ama yanılıyor. O sadece parlamento üyelerini seçerken özgür ve şeçim sonlandığında bir köle, daha fazlası değil. Özgürlüğünü kullandığı o kısacık anda onu kaybediyor…” [3]

O halde iki şey: Birincisi, temsile dayalı sistem demokrasinin gerçekleşmesi bakımından uygun değil ve ikincisi, oligarşi genel oy hakkını içinin boşaldığından emin olduğunda tanıdı. Aynı şey ifade özgürlüğü için de geçerli. Köprü altında yatan Amerikalı bir adam/bir kadın 24 saat hükümeti eleştirse ne değişir? Demokrat Partiye değil de Cumhuriyetçi Partiye oy verse ne değişir? İkisi de oligarşinin partisi olduğuna göre… Aslında iki parti bir metal paranın iki yüzü gibi, dolayısıyla “ikili-tekparti” sisteminden söz etmekte bir sakınca yok. Birine veya ötekine oy vermenin bir kıymet-i harbiyesi yok. Aynı Şey İngiltere ve diğer “Batı demokrasileri” için de geçerli… Durum böyleyken bu sefil oyuna bir son vermek gerekmiyor mu?

1. Victor Dedaj et Maxime Vivas, 200 citations pour comprandre le monde, passé, présent et à venir, Editions La Brochure, p. 27.

2 . The Collected Works of Abraham Lincoln, ed. Roy P.Basler vol. 3, p. 14546.

3 . Du Contrat Social, III, 15.

Kaynak: http://www.turkiyetime.com/846/

Niyet ettim… Yolsuzlukları AK’lamaya!
Mehmet Baransu
03.04.2013



Yaklaşık bir buçuk yıldır “AK Parti gitgide ANAP’laşıyor, DYP’leşiyor” dediğimde, iktidar partisi ve destekçileri bana kızmış, hakkımda atmadık iftira bırakmamışlardı. Ancak son bir yıldır Meclis’ten birbiri ardına gece yarısı geçirilen yasalar ve yargı paketleri adı altında verilen teklifleri gördükçe hiç de haksız olmadığım anlaşılıyor.

Yaşı 30’un üzerinde olanlar hatırlayacaktır. 1994 yılı sonrası ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller birbirlerini yolsuzluk yapmakla suçlamış, iddialar kamuoyunun gündemine taşınmış ve Yüce Divan’da yargılanma sesleri yükselmişti. Ancak ne olmuşsa olmuş, her iki parti kurdukları koalisyonla iddialarından vazgeçip, bir de birbirlerini aklama yolunu seçmişlerdi. 90’ların üzerinden çok geçmedi. Bugün Meclis benzer sahnelere şahitlik ediyor.

Sözü nereye getireceğimi sanırım tahmin ettiniz. Ya da edemediniz (çünkü, medya bu olayı görmeyerek tarihe geçti). İsminin başında “adalet” olan bir komisyonda önceki gün ilginç bir olay yaşandı. CHP komisyonda görüşülmekte olan 4. Yargı Paketi’ne bir madde ekletmek üzere hareket geçti. İlginç bir teklifte bulundu.

Ana muhalefet partisi, TCK’nın 235. maddesindeki “ihaleye fesat karıştırma” suçundaki cezaların indirilmesini istiyordu. Bununla da yetmeyip, davaların Ağır Ceza Mahkemeleri yerine Asliye Ceza’da görülmesini talep ediyordu.

Teklife göre, kamu kurum veya kuruluşlarının yaptığı ihalelere fesat karıştıran kişiye verilen beş yıldan 12 yıla kadar olan hapis cezası, üç yıldan yedi yıla indirilecekti. “İhale sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar olmuşsa cezanın yarı oranında arttırılacağı”na ilişkin hüküm de kaldırılacaktı. İhalede kamu zararı olmaması hâlinde ise ceza bir ila üç yıl arasında uygulanacaktı.

Teklif, bir anlamda örtülü af demekti. Hırsızlık ve yolsuzluk yapanlar, ihaleye fesat karıştıranlar iki yılın altında ceza alacak ve cezaevine girmeden, cezaları ertelenecekti. Beş yıl içinde benzer suçu işlememeleri hâlinde de bu suç, sicillerinden silinecek, toplum içinde tertemiz insan olarak dolaşacaklardı.

AK Parti, CHP’nin verdiği bu teklife nasıl bir cevap verdi dersiniz?

Tıpkı komisyonda olduğu gibi başında “adalet” bulunan parti, CHP’nin önerisini jet hızıyla kabul etti. Yani yüz kızartıcı suçta, ceza indirimine gidilip, bir de erteleme hükmü getirildi.

1990’lı yıllarda ANAP ve DYP birbirlerinin yaptığı yolsuzlukları aklarken, bugün CHP ve AK Parti kendi partililerinin ve kamu kurumlarında çalışan görevlilerinin ihalelerde yaptıkları ve yapacakları yolsuzluk ve usulsüzlüklerin ortaya çıkmaması için ortak zeminde buluşmuşlardı. Ceza indirimine gidilmişti. İndirim de o kadar alt sınıra çekildi ki ihaleye fesat karıştıranlar, yani usulsüzlük ve yolsuzluk yapanlar artık hapse girmeyecekti. Yargı paketine eklenen maddenin Türkçesi şuydu: “Artık ihalelere fesat karıştırmak, ihalelerde usulsüzlük ve yolsuzluk yapmak serbest. Cezaevine girme tehlikesi de yok.”

Bir buçuk yıldır “ANAP’laşıyorsunuz, DYP’leşiyorsunuz” dediğimde bana kızan iktidar partisi yetkililerinin sanırım bu duruma verecekleri bir cevabı vardır.

Sizleri bu kadar korkutan ne? Niçin cezalarda indirim yapmak istiyorsunuz? CHP’nin teklifine jet hızıyla destek vermenizin altında yatan gerçek ne? Hangi usulsüzlük ve yolsuzluklar aklanacak? Kimler kurtulacak? Hangi ihaleler sizleri bu kadar korkutuyor? Ağır Ceza’dan Sulh Ceza’ya davaların alınmasının gerekçesi ne?

AK Parti bundan yaklaşık bir yıl önce de Özel Yetkili Mahkemelerin yetki alanını daraltıyorum iddiasıyla yine örgütlü suç kapsamında Ağır Ceza Mahkemelerinde sorgulama ve yargılamaları yapılan çıkar amaçlı suçları değiştirdi. Sorgulama ve yargılamaları bu mahkemeden aldı. Şike cezaları bir gece yarısı indirilip, şikeciler aklandı. Ve bunu tüm Türkiye “Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğu Meclis’ten seyretti. Bedelli yasası adı altında, evrakta sahtecilik yapanlar, çürük raporu alanlar da yasaya eklenen bir maddeyle yaptıkları suçlardan kurtarıldı.

AK Parti, DYP ve ANAP’ın geçmişte yaptığı yolsuzluk ve usulsüzlüklerin kamu vicdanında açtığı yara sonucu 2002 yılında tek başına iktidara geldi. Ancak 10 yıl sonra geldiğimiz nokta şu; yaptığı ihalelerin yargıya taşınmasından ve ceza almaktan korkan bir iktidarla karşı karşıyayız. Muhalefetin teklifini can simidi gören bir anlayışla karşı karşıyayız.

CHP’ye gelince...

İktidara gelmek için iktidarın ihale usulsüzlüklerini kamuoyunun gündemine taşıması gereken bir parti, bugün kendi partililerinin, belediyelerinin yaptığı ihalelerden korkup, ceza indirimi teklif eder bir noktaya gelmiş. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. “Gandi Kemal, Halkçı Kemal, Dürüst Kemal” de bir yere kadar!
Unutmadan...
AK Parti ve CHP’li bir yetkili merak ettiğim şu soruyu da cevaplayabilir mi?
Hanginiz ANAP, hanginiz DYP’siniz?

mbaransu@gmail.com

http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=14773&mehmet_baransu-niyet_ettim_yolsuzluklari_ak%92lamaya

Demokrasi geldi Afganistan rüşvet cenneti oldu
7 ŞUBAT 2013



BBC'nin haberine göre; Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapora göre Afganistan'da yolsuzluğun maliyeti keskin bir artış gösterdi.

Rapora göre yolsuzluğun ülkeye maliyeti 2012 yılında 3.9 milyar dolara yükseldi. Bu gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) iki katı.

Afgan halkının yarısı rüşvet veriyor ve bunu normal kabul ediyor.

Raporda giderek daha fazla sayıda insanın memurların küçük miktarlarda rüşvet almasını normal karşıladığı belirtiliyor.

Hükümet, yolsuzluğun yaygınlaşmasını uluslararası toplum tarafından devlet yetkilileri ile yapılan sözleşmelere bağlıyor.

Ancak sorunun kendi içinde de ciddi düzeyde olduğunu kabul ediyor.

BBC muhabiri Bilal Sarwary raporda aktarılan bilgilerin ''buzdağının görünen yüzü'' olabileceğine işaret ediyor.

6,700 kişi ile görüşülerek hazırlanan rapor BM Uyuşturu ve Suç Ofisi ve Afganistan'da yolsuzluğa karşı kurulan birim tarafından ortak olarak hazırlandı.

Raporda, yolsuzluğun toplam maliyetinin ise 2009 yılından bu yana yüzde 40 oranında artarak 3.9 milyar dolara yükseldiği ifade ediliyor.

Rapora göre Afganların geçen sene ödediği rüşvet oranı ülkenin GSYH'nın iki katı ve geçen sene Japonya'da yapılan bir konferansta ülkeye yapılan 16 milyar dolar yardımın çeyreği oranında.

Ancak raporda yolsuzluğun halk tarafından giderek daha fazla kabul görmeye başladığı belirtiliyor.

Ankete katılanların yüzde 68'i memurların düşğük maaşlarının yanısıra küçük miktarda rüşvet almalarınının kabul edilebilir olduğunu düşünüyor.

Raporda özellikle eğitim sektörünün hassas bir konumda olduğunu belirtiliyor. Buna göre öğretmenlere rüşvet veren kişi sayısı 2009 yılında yüzde 16 iken, 2012 yılında bu oran yüzde 51'e çıktı.
haber1001

Times: Ankara'da tek adam iktidarı
6 MART 2013



İngiltere merkezli Times gazetesi, basına karşı tutumundan dolayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştiren bir başyazı yayımladı.
Makale, "Giderek otokratlaşan Ankara, gazeteci tutuklamada dünya birincisi" başlığını taşıyor.

İngiliz başbakan Winston Churchill'den "Tarih bana karşı nazik olacaktır, çünkü onu ben yazacağım" alıntısını yapan gazete, Erdoğan'ın daha sabırsız davranarak, tarihin ilk taslağını yazan basından kendisine şimdi nazik davranmasını istediğini, bu beklentiyi karşılamayanların da ağır bedel ödediğini yazıyor.

'49 muhabir cezaevinde'

Merkezi New York'ta bulunan Gazetecileri Koruma Komitesi'nin tespitine yer veren başyazıda, Türkiye'nin Çin ve İran'ı geride bırakarak "gazetecileri cezaevine tıkmada dünya lideri" haline geldiği, 49 muhabirin cezaevinde olduğu vurgulanıyor.

Türkiye'nin Kürtçe basılan tek gazetesi Azadiya Welat'ın genel yayın yönetmeni Tayyip Temel örneğini veren gazete, Temel'in yasadışı bir Kürt örgütüne üye olduğu suçlamasıyla 20 yıl hapis cezası alma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor ve ekliyor:

"Savcının delil olarak sunduğu şey ise Temel'in yayımlanmış eserleri ile arkadaşları ve haber kaynaklarıyla yaptığı telefon konuşmalarına ait dinleme kayıtları."

'Hasan Cemal son örnek'

Hükümetin, politikalarını eleştiren gazetecileri medya patronlarına baskı yaparak işten attırma yoluyla medyaya baskı yaptığını vurgulayan makale, tanınmış pek çok ismin bu şekilde işten çıkarıldığını, Hasan Cemal'in bunun son örneği olduğunu belirtiyor.

Makale şöyle devam ediyor:

"Başbakan Erdoğan'ın bir zamanlar Türkiye'deki liberaller ile Batı'dan övgü alan reformları şimdilerde kızgın sac üzerindeki su gibi hızla buharlaşıyor. Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi, Amerikalı gazeteci Walter Cronkite'ın dediği gibi 'basın özgürlüğünün sadece demokrasi için önemli olmadığını, demokrasinin kendisi olduğunu' anlamadı."
BBCT

ABD'de Emine Erdoğan’a Manidar Hediye: “Diktatörlüğün Psikolojisi”
17 Mayıs 2013



Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a ABD gezisinde çok manidar bir kitap hediye edildi.

Kitabın adı “Diktatörlüğün Psikolojisi”.

Erdoğan’a sık sık yapılan “diktatör” yakıştırmasından sonra gelen bu hediye, oldukça manidar karşılandı.

HEDİYE EDEN İRANLI PROFESÖR

Georgetown Üniversitesi’nde “Barışın inşası ve gelişmede iş kadınlarının rolü” başlıklı bir toplantıya katılan Emine Erdoğan’a Üniversitenin İranlı profesörü Fathali M. Moghaddam “The Psychology of Dictatorship” (Diktatörlüğün Psikolojisi) isimli kitabını hediye olarak verdi.

Kitapta, saldırganlık, sadakat, korku ve geleneklere bağlılık gibi psikolojik süreçlerin diktatörlüğü sürdürme ve geliştirme aracı olarak nasıl kullanıldığı konu edilmiş.

Demokrasileri diktatörlüğe dönüştüren unsurların anlatıldığı kitapta, demokrasi ile diktatörlük eğilimleri arasındaki ilişkiler de işleniyor.

Bu hediye, Başbakan Erdoğan’ı kızdıracak gibi görünüyor.

ODATV

'Taksim'de polis çadırlarımızı yaktı'
Rengin Arslan
İstanbul
30 MAYIS 2013



Hazar Berk Büyüktunca Gezi Parkı'nda sökülmek istenen ağaçları korumak için üç gündür nöbet tutan yüzlerce kişiden biri.

Bizim onunla konuştuğumuz, sohbet ettiğimiz yer ise bir ağaç gölgesi değil, bir hastene odası.

Beyaz çarşafın üstü toz ve çalı çırpıyla dolu.

Kolları mor, her yerinde çizikler var. Aldığı darbeler nedeniyle ameliyata alınacak birkaç saat içinde.

24 yaşındaki Büyüktunca'nın uzun saçlarının arasında yapraklı küçük bir dal parçası var.

"Bu nereden?" diyorum. "İşte ağaca sarılmıştım, saçlarımın arasına takılmış. Orada kalsın" diyor. Gülümsüyor.

Aslında bu gülümseme ne ilk ne de son.

Biraz sonra daha çok gülümseyerek nasıl mücadele ettiklerini anlatacak.

"Fazla uyumadık dün gece zaten" diye söze başlıyor.

Müdahaleyi bekliyorlarmış.

Hareketliliği fark edince giyinmeye başlamışlar. "Önlerinde durduk, oturduk. En fazla darp ederler dedik. Polis önce bize değil çadırlara saldırdı. Ama çok iyi organize olmuşlar tam o sırada diğerleri gaz bombası attı"

'Polis çadırları yaktı'



Hazar, "hemen dağılmadık" diyor ve devam ediyor, "ama direkt nişan alarak üzerimize biber gazi fişeklerini atıyorlardı."

Toplanan çadırları üst üste yığdıklarını anlatıyor. "Sivil polislerin çadırları üst üste koyup yaktıklarını gördüm. Içinde eşyalar vardı. Ama içinde ne var diye bakmadılar zaten."

Arkeoloji öğrencisi Büyüktunca. "Çadır insanın evidir. Ben içine ocak da koyacaktım. Eğer ocak getirmiş olsaydım çadır patlardı."

Polislerin darp ettiği anı anlatmadan önce yutkunuyor. Ameliyata gireceği için su içmemeli, ama dudakları kupkuru. Üstüne başına bakıyorum. Tişörtünün kolu yırtılmış. Üzerindeki "peace(barış)" yazısını seçiyorum sadece.
Uzun sessizlik sona eriyor. Toparlanıyor ve anlatmaya başlıyor yeniden:
"Yakılan çadırların ateşinin arkasında çalışan iş makinesi görünüyordu. O tarafa gittim fotoğrafını çekmek için. Etrafında kurdeleler olan küçük sevimli bir ağaç vardı. Sıradaki oydu. Ona sarıldım."

Yine susuyor bir süre. Sonra devam ediyor o anı yeniden yaşayarak: "Polisler beni ağaçtan ayırmak için hedef gözeterek tekme attılar, yüzüme biber gazı sıktılar. Hani işkence kalktı diyorlar ya..."

Sohbetimiz burada bitiyor. Annesi geliyor hastane odasına. Üç kişilik hastane odasında yatan bir başka hasta: "Niye yazmıyorlar bu halkın halini. Bak çocuk anlattı. Polis yakmış işte çadırları" diyor.

Hastaneden ayrılıyorum. Gezi Parkı'ndan yüzlerce insan yapılan foruma katılmak için akın akın buraya geliyor.

Haberi yazarken yanıma gelen, "Çalışırken çay iç abla" diyen garson olan bitenden yakınıyor: "Ne yaptı bu insanlar bu devlete, bu şiddet niye?"
BBCT

“Tutuklu Gazeteciler Raporu”nda Şükrü Sak ile ilgili bölüm…



Başbakan Erdoğan'a beddua gözaltısı
Sefa ÖZKAYA/İSTANBUL
25 Temmuz 2013



BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın konvoyunun geçtiği sırada “Tüh Allah belanı versin” diyerek bağırdığı iddia edilen kişi gözaltına alındı.

Kısıklı’daki konutundan çıkan Erdoğan, geniş güvenlik önlemi altında Beşiktaş’taki ofisine hareket etti. Beşiktaş Meydanı’ndaki ışıklara gelindiğinde konvoy birden durdu.


BAŞBAKAN'A PROTESTO GÖZALTISI

Araçlardan inen Başbakan’ın korumaları bazı vatandaşların üzerine doğru koşmaya başladı. Bu sırada Koray Ç. adlı kişi Başbakan’ın aracına yönelik tükürdüğü iddiasıyla gözaltına alındı. “Araca tükürmediğini ve olumsuz bir hareketinin olmadığını” anlatan şahıs, gözaltı işlemine bir süre direndi.

Arkadaşının gözaltına alınmasına tepki gösteren biri kadın üç kişi ise polislerle bir süre tartıştı. Şahıslar, “Burası faşist bir ülke mi, bizi de gözaltına alın” dediler.

Başbakanlık korumaları tepki gösteren şahsa yönelerek, “Devlet büyüklerine hakaret suçtur, Suç işliyorsun, git!” diye bağırdı.

Uzun süren tartışmanın ardından “Hakaret”ten gözaltın alınan Koray Ç.’nin yanı sıra Burcu K., Adem M. ve Deniz T. da “Polisin Görevini Yapmasına Engel Olmak”tan gözaltına alınarak emniyete götürüldü.

CHP Gençlik Kolları üyesi olduğunu iddia eden Onur Sal, isimli bir kişi de başbakanlık korumaları ile tartıştı. Sal, “arkadaşları tanıyorum arabaları geçiş hızından ben bile görmedim bu hakareti nasıl duymuşlar” dedi.

Gözaltına alınan üç kişi daha sonra serbest bırakılırken Koray Ç.'nin sorgusu sürüyor.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24391312.asp

"Emperyalizm MUHALEFET'i nasıl şekillendirir"
BANU AVAR
24 Mart 2012

Gelin, "Emperyalizm MUHALEFET'i nasıl şekillendirir" Prof. Michel Chossudovsky'den okuyalım...

"Çağımız kapitalizminde 'demokrasi' hayali hakim unsur olarak ortaya atılır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmediği sürece muhalefet'e İZİN VERİLİR! Bu şekilde bir muhalefet egemen elitlerin çıkarınadır. Amaçları açıktır: Varolan MUHALEFET bastırılmamalı AMA sınırları belirlenmeli, şekillendirilmeli ve bir kalıba sokulmalıdır.

Küresel güçler, küresel kapitalizmin temellerini ve kurumlarını sarsabilecek radikal muhalefet türlerinin gelişmesine ENGEL OLMAK AMACIYLA sınırlı ve kontrollü muhalafet türlerini desteklerler.

Diğer bir deyişle “muhalafet üretmek” Yeni Dünya Düzenini koruyan ve sürdüren bir “EMNİYET SUPABI” görevini görür."

İşte bugün Türkiye'de 'MUHALEFET' olarak ortada olanları bu sözleri aklınızda tutarak değerlendirin.. SAHTE muhalefetin zulüm odaklarına NEFES aldırmak için ortada olduklarını unutmayın...

Prof M. Chossudovsky devam ediyor:

"Yeni Dünya Düzeninde “sivil toplum” önderleri, güç odaklarının iç çemberlerine davet edilir, aynı anda halk baskı altına itilir! Bu sürecin iki önemli işlevi vardır.

Önce Emperyalizme muhalefet edenlerin, güç odaklarıyla kaynaşabilmesi için taviz ortamı hazırlanır.. Sonra küresel elitlerin MEŞRU oldukları martavalı yayılır.. Bu ‘demokrasi’ söylemiyle yapılır."

Küreselleşmenin “başka bir alternatifi olmadığı” dillendirilir; köklü bir değişiklik mümkün değildir ve yapılacak en ‘mantıklı’ şey, direnmemek, muhalefet etmemek, ‘akıllı olmak’ ve ‘cellatlarımızla’ aşk ilişkisine girerek yol almaktır. Bu duruma en son örneği ABD büyükelçisinin ev partisinde gözlemlemedik mi…

http://www.facebook.com/



Irak'a Demokraasi Geldi: Vatanseverlerin İdamı Sürüyor
07 Haziran 2012



Irak şehid lideri Saddam Hüseyin'in sağ kolu olarak bilinen özel kalem müdürü ve sekreteri Orgeneral Abdulhamid Mahmud El Tikriti de işbirlikçiler tarafından idam edildi.
haber1001



"Tutuklu gazeteciler" için yürüdüler
02.02.2013

Gazetecilere Özgürlük Platformu, "tutuklu gazeteciler" için Taksim Meydanı'nda bir yürüyüş düzenledi.

Galatasaray Meydanı'nda toplanan Gazetecilere Özgürlük Platformu üyesi bir grup, "Gazetecilere özgürlük" yazılı pankart taşıdı. Çeşitli sloganlar atarak, Taksim Meydanı'na kadar yürüyen grup adına açıklamayı Eda Yıldırım yaptı.
Yıldırım, 32 gazetecinin 13 aydır cezaevinde bulunduğunu öne sürerek, "Cezaevinde yazmaya devam eden arkadaşlarımızın yaptıkları haberlerle karanlığı aydınlattıklarına, tüm halklara gerçeğin bilgisini taşıdıklarına tanığız" ifadelerini kullandı.
cnnturk

ABD itiraf etti: NSA yasadışı olarak binlerce e-posta topladı
22 AĞUSTOS 2013

Obama'nın ünlü sloganını hicveden pankart

BBC'nin haberine göre; ABD'de 2011 yılında bir mahkemenin, 56 bin kadar kişisel e-postanın Ulusal Güvenlik Kurumu'nca (NSA) "yasalara aykırı şekilde toplandığına" hükmettiği açıklandı.

Dış İstihbarat Teftiş Mahkemesi'ndeki bir yargıcın, 2011 yılında NSA şemsiyesi altında yürütülen programı yasadışı bulduğu açıklandı.

İzlenen ve toplanan elektronik iletişimin, terör zanlılarıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan kişiler arasında gerçekleştiği kaydedildi.

Edward Snowden'ın NSA kapsamında yürütülen yasa dışı dinleme-izleme faaliyetlerini medyaya sızdırması ardından, ABD yönetimi giderek artan eleştirilere hedef oluyor.

Kararları genellikle gizli tutulan mahkeme, NSA'nın 2008-2011 yılları arasında her yıl 56 bin kadar e-postayı toplayarak yasalara aykırı hareket etmiş olabileceğini bildirdi.

Mahkeme belgelerinde, "NSA'nın terörizmle hiçbir doğrudan ilişkisi olmayan Amerikalıların kişisel nitelikli e-postalarını, herhangi bir şekilde ayırt etmeksizin topladığı" kaydedildi.
haber1001

CPJ'den Erdoğan'a basın özgürlüğü mektubu
17 EYLÜL 2013



Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a elden ulaştırdığı mektupta, Türkiye'de "süren basın özgürlüğü krizinden kaygılı olduğunu" belirtti.

CPJ'in Erdoğan'a hitaben yazdığı mektupta, "Hükümetin basın özgürlüğünü teminat altına almaması ulusunuzun büyük gücüne darbe vuruyor." deniyor.

Örgüt, Adalet Bakanlığı aracılığıyla Erdoğan'a elden ulaştırılan mektupta, Ekim 2012'de Türkiye'deki basın özgürlüğüyle ilgili bir rapor hazırlandığını ve bu raporda, "gazeteciler hakkındaki yaygın soruşturmalardan, gazetecilerin hapsedilmesinden ve hükümetin çeşitli baskı araçlarıyla otosansüre özendirmesinden" bahsedildiği hatırlatılıyor.



CPJ aradan geçen bir yıla yakın süreye karşın, ülkedeki medya ortamının 'çok zorlu' olduğunu söylüyor ve "Aslında Türkiye'ye aşağıdaki konularla ilgili olarak yeni kaygılarla dönüyoruz." deniyor. Kaygı duyulan başlıklarsa şöyle sıralanıyor:

Gazetecilerin işlerini yapmaları karşılığında hapsedilmesi ve hükümet politikalarını sorgulayan haberlerin terörle ilişkilendirilmesi;

http://wscdn.bbc.co.uk/worldservice/assets/images/2013/06/24/130624140940_turkish_journalists_protesting_brutality_of_the_police__304x171_bbc_nocredit.jpg

İktidarın en üst düzey isimlerinin basın karşıtı
söylemlerinin, hevesli savcıları eleştirel yaklaşıma sahip olanların peşine düşme konusunda cesaretlendirmesi ve gergin medya kuruluşu sahiplerinin işlerini korumak için haber merkezlerini bağımsız seslerden arındırmasına neden olması;

Hassas başlıklar ve haberlerin hükümetin hamlesiyle sansürlenmesi;

Türkiye'nin bağımsız ve muhalif seslerinin canlı bir buluşma yeri olan sosyal medyanın kısıtlanmasına dair resmi ağızlardan gelen tehditler;



Sosyal medyanın bir kamu yetkilisi tarafından en az bir bağımsız gazeteciyi karalamak için kullanılması;

Gezi Parkı eylemlerini bağımsız ya da muhalif bir şekilde aktaran gazeteciler ve medya kuruluşlarına baskı yapılması.

Hapisteki gazeteciler

Türkiye'nin 1 Aralık 2012'de yayımlanan küresel hapisteki gazeteciler raporunda, hapisteki 49 gazeteciyle dünya birincisi olduğunu hatırlatan CPJ, bunun ardından Ocak ayında 11 gazetecinin daha illegal örgüt üyesi olma suçlamasıyla gözaltına alındığını söylüyor.
Ocak ayında gözaltına alınan gazetecilerin yedisinin yargılanmak üzere serbest bırakıldığı, bazı gazetecilerin de gözaltında dayak yediklerini söylediği vurgulanıyor.
CPJ, "Kısıtlayıcı yasalar ve kovuşturmalar kadar, üst düzey hükümet yetkililerinin yarattığı atmosfer de Türkiye'deki medya krizinde önemli rol oynuyor. Üst düzey yetkililerin eleştirel gazeteciler için 'terörist' demesi, diğerlerinin de harekete geçmesine neden olabilecek rahatsız edici bir mesaj yolluyor" diyor.
Mektupta Erdoğan'ın 'İmralı zabıtları' haberi nedeniyle Milliyet'i suçladığı söyleniyor ve gazetenin önde gelen yazarlarından Hasan Cemal'in bu tutumu eleştiren bir yazı kaleme aldıktan sonra, kendi ifadesine göre 'hükümet baskısı nedeniyle' işten atıldığını söylediği belirtiliyor.

Mektupta, Gezi Parkı eylemleri sırasında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın hükümetin internet bağlantısı kesme kabiliyeti olduğunu söylediği hatırlatılırken, Reyhanlı'da 52 kişinin öldüğü bombalı saldırılardan sonraki yayın yasağından bahsediliyor.

Gezi Parkı eylemleri

CPJ'nin Gezi Parkı eylemleri sırasında da gazetecilerin engellendiği ve gözaltına aldığı pekçok vakayı belgelediği, bazı vakalarda da polisin çatışmaları fotoğraflayan gazetecileri misilleme olarak, bilerek hedef aldığı söyleniyor.

Örgüt mektubunda Erdoğan'a "Gezi Parkı eylemlerinin uluslararası medyada işlenişinin hükümeti yıkmak için kurulan komplonun bir parçası olduğunu söylemenizi de özellikle rahatsız edici buluyoruz." diyor.

Mektupta ayrıca Haziran ayı sonlarında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in BBC Türkçe'den Selin Girit'i vatan hainliği ve casuslukla suçlayan sosyal medya kampanyasından sonra, BBC'nin Girit'in 'çok sayıda tehdit mesajı aldığını' açıkladığı vurgulanıyor.

CPJ, medyadaki işten atılma ve istifaya zorlanma vakalarından da kaygı duyulduğunu belirtiyor. Mektupta Türkiye Gazeteciler Sendikasına göre en az 22 gazetecinin işten atıldığı, 37'sinin de Gezi Parkı protestolarıyla ilgili yaptıkları haberler nedeniyle istifaya zorlandığı kaydediliyor.

Hükümete çağrılar

Mektup örgütün şu çağrılarıyla sona eriyor;
Yargılanmayı bekleyen tüm tutuklu gazetecilerin vakit geçirilmeden salıverilmesi;

Geniş kapsamlı terörle mücadele ve ceza yasası uyarınca hapis cezası alan gazetecilerin davalarının yeniden incelenmesi;

Haber ve yorumları nedeniyle gazetecilerin cezai kovuşturmaya uğramasına son verilmesi, gazeteciliğin suç faaliyetine kanıt olarak kullanılmaktan vazgeçilmesi;
Hükümetin politikalarını sorgulayan haberlerin terörle eş tutulmasına son verilmesi;

Türk medyasına bazı konularda haber yapılmaması ya da eleştirel seslerden kurtulmak için yapılan baskıya son verilmesi;

Polisin Gezi Parkı protestolarını haber yapan gazetecilere karşı tavrının gözden geçirilmesi ve görevini yapan gazetecilere saldıran, gözaltına alan, engelleyen ya da başka şekillerde hedef alan sorumlular hakkında soruşturma yürütülmesi;

Medyaya karşı rutin bir şekilde kullanılan ceza yasasında ve haber yapılmasını, eleştirel, hassas ya da muhalif görüşlerin yayılmasını suç haline getiren terörle mücadele yasasında reform yapılması; 'terörist' kelimesinin tanımının daraltılması ve açıkça tarif edilmesi. Bu yasaların yerine geçecek yenileri yapılırken ya da değişikliklere gidilirken de medya, basın özgürlüğü kurumları ve uluslararası kuruluşlarla yakın işbirliği içinde olunması.
Kaynak: BBCT


Özelleşen Oy sayımı ve Soros'un yazılımları
Çeviri: Erkan GÜÇİZ



AConservativeEdge İnternet sitesinde çıkan,
“Obama’nın işine öylesine yaradı ki, Soros bağlantılı Oy Sayım yazılım şirketi ABD’de yatırımını büyütüyor”
başlıklı yazıda, “ABD Demokrasi”nin nasıl işlediğini anlatılıyor.

Milyarder George Soros ile bağlantıları olan bir İspanyol Oy Sayım yazılım şirketi Scytl, yine Soros’un kontrolünde olan IDC, OVUM ve ACEEEO adlı şirketlerden yazılım satın alarak seçim sürecinin tamamını (seçim öncesi, seçim süresi ve seçim sonrası) kapsayan bir ürün piyasaya sürüyor.
…
Seçim kurumlarına, en güvenilir, saydam, denetlenebilir ve kolay kullanışlı olarak tanıtılan ürün ayrıca, seçim sandığı ve elektronik seçim sistemlerine bir arada uygulanabiliyor ve kullanıcının istediği şekilde düzenlenebiliyor.
…
OVUM, geniş kapsamlı kamu hizmetlerini ve işlemlerini özel şirketlere devretme konusunda deneyim ve başarılarıyla tanınıyor.
Çoğu zaman bu yoldan Birleşmiş Milletler ve dolayısıyla küresel güçlere arka kapıdan kamuya giriş imkânı yaratılıyor.
Devlet hizmeti olarak tanımlanan oy sayımı gibi işlevlerin, bir özel şirkete devriyle ülkenin bağımsız seçim kurulunun yerini esas görevleri küresel güçlerin kural ve anlaşmalarını yürütmek olan bir yönetim kurulu almış oluyor.
…
İspanyol Scytl, ayrıca Soros’un Açık Toplum Vakfı (Open Society Foundation) ve Milli Demokratik Enstitü (National Democratic Institute, NDI) ile bağlantılı Gov4U adlı başka şirketin de sahibi.
…
NDI ve Açık Toplum Vakfı, Romanya seçimlerini, “politik liderlik eğitimleri” vererek yönlendirmelerini, “topluma elle tutulur, gözle görülür gelişmeler getirmek” olarak adlandırıyor.
…
Ayrıca NDI, dünyanın en büyük sosyalist organizasyonu olan Enternasyonal Sosyalizm kuruluşunun tek ABD’li üyesi.
NDI, ABD’nin federal bütçesinden beslenen Ulusal Demokrasi Bağışı (National Endowment for Democracy, NED) kuruluşu tarafından başlatıldı; Açık toplum Vakfı ve ABD Uluslararası Gelişim Ajansı (USAID) finansal destekçileri arasında.
Scytl’in, Soros, Enternasyonal Sosyalizm, ABD Demokrat Partisi ve Birleşmiş Milletlerle ilişkilerinin görülmesi rahatsız edici şeyler. Bunlar, oy kullanan vatandaşları, ABD seçim yönetiminin neden Scytl’e emanet edildiğini seçim kurullarından sormaya yöneltebilir.
…
Florida seçim kurulu Scytl ile imzaladığı anlaşmayı, (i) seçmenlerden bazılarının oylarını kullanamadıkları, (ii) seçim sonuçlarının kullanılan oyları yansıtmadığı ve (iii) oy kullananlarının kime oy verdiği gibi gizli kalması gereken bilgileri açığa vurduğu için iptal etti.
2010’da Michigan Üniversitesinden bir gurup öğrenci, sistemin ne derecede güvensiz olduğunu oy kullanma internet sitesinde, her oy kullanıldığında bir melodiyi çaldırarak gösterdi.
…
Scytl, her seçim sandığından, sayım sonuçlarını şirketin sahibi olduğu bir hizmet verici bilgisayarda topluyor. Oylar, Scytl tarafından toplanıp, sayılıp, sıralandıktan sonra şirketin bilgisayarında depolanıyor. Yanlışlıklar olduğunda, seçim sandıklarından derlenen sayım sonuçları ile sistemin verdiği sonuçları karşılaştırıp yanlışlığın nereden kaynaklandığını bulmak neredeyse imkânsız.
Ve, Scytl, her ne kadar George Soros ve Enternasyonal Sosyalizm ile ilişkilerini bir övünce olarak saymasa da “kesin sonuçları kabullenmiş seçimlerin %90’nında…” onların sisteminin kullanıldığını anlatıyor.

Kaynak:
http://aconservativeedge.wordpress.com/2013/10/13/it-worked-so-well-with-obama-george-soros-connected-vote-counting-firm-expands-in-u-s/

Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.
Gazi Mustafa Kemâl Atatürk
Erkan Güçiz erkanguciz@gmail.com

http://www.guncelmeydan.com/pano/ozellesen-oy-sayimi-ve-soros-un-yazilimlari-ceviri-erkan-guciz-t35825.html

Kukla Tiyatrosu ve Hakkın Müdafaası!
Banu AVAR
10 Aralık 2013



Adı lazım değil, bir ilçede, milletvekili hazretleri, karşısında iki büklüm olmuş, belediye başkan aday adayları önünde terör estiriyor… O yörede başkan adayını belirleyecek zat o... Kralın yaveri yani. Genel başkana kimin adı giderse, önce adaylığı kesinleşecek, varını yoğunu ortaya dökerek seçim kampanyalarına girişecek, sonra da eğer seçilirse, “başkan” olup muradına erecek... E, o zaman biraz eğilme, bükülme, yalakalık etme zamanı... Eller önde, ağız kulaklarda, aday adayı en şirin hallerde koltuğa giden bileti almak için genel başkanı ya da karar sahibi zatı şahane önünde marifetlerini döktürüyor... Bu aşamada milletin kimi başkanlığa uygun bulduğunun, kime güvendiğinin hiçbir değeri olmuyor... Adaylar parti baronları tarafından belirleniyor.

Genel seçimlerde de öyle. Milletin vekili seçiliyor ama milletin istediği hiçbir aday kaale alınmıyor... Karar, batıdan gelen “tavsiyeler” doğrultusunda alınıyor. “Uluslararası camia”ya yakışır isimler arasından aday belirleniyor. Türkiye Büyük Millet meclisine “Sistem”in yani Emperyalizmin çıkarlarına uygun olan adaylar ATAMA yoluyla geliyor...

Bu nasıl bir KUKLA TİYATROSU ALLAHIM?!

“Piyasa demokrasisi” diye adlandırmıştı Attila İlhan, durumu. Bir “Cumhuriyet’in Demokrasisi” vardır diyordu, bir de PİYASA’nın!
Piyasa mangır demektir... Herşeyi belirleyen PARA’dır. Piyasa “demokrasi”sinde herşeyin ve herkesin fiyatı vardır... Bu “sistem” kişileri, yönetimleri, vekilleri, başkanları “likit”leştirir!

“Önce PARTİM” ya da “ÖNCE BEN” diye gevreyenler, içine döküldükleri kabın şeklini almak zorunda kalırlar…

SİSTEM onları sıvılaştırır. Kendisi olmaktan çıkarır... Emperyalizmin ustaca kullandığı “Yumuşak Güç” budur işte. Kendi halinde bir adamı, kibirle ve hırsla yıkar, “siyaset sahnesine” bir şebek çıkarır.

Attila İlhan şöyle anlatıyor: “Cumhuriyetin demokrasisi, yönetime halkın el koyması, üretimi halkın yönetmesi anlamına gelir. …Piyasa demokrasisi ise tam tersine, devleti, güçlü bir azınlığın eline verir!”

İktidara her oturan parti, SİSTEM içindedir. Dışa bağlı / bağımlı güçlü azınlığın çıkarlarını korumakla yükümlü “partiler HALK’ın çıkarları aleyhinedir. Halka Demokrasi içinde yaşadığı hissi verilmelidir... Bu seçimler sandıklar oylar yoluyla “hissettirilir”. Oysa yaşam, Amerikan Avrupa çetelerinin para piyasalarına bağlı olarak belirlenir. Sıvılaşmış parti baronları bu görevi yerine getirir.

Tek çözüm HALKIN bu çifte oyunun farkına varması, içerden ve dışarıdan gelen sahte ‘demokrasi’ operasyonuna, MİLLÎ İRADE’siyle karşı durmasıdır. Bunu önlemek için ALGI OPERASYONU yapılmalıdır... Piyasa demokrasisinde bu basın yayın yoluyla sonuna kadar yapılır.. halk kör edilir gözleri kapatılır.. artık HAKKINI ARAMAYI düşünemeyecek kadar YURTTAŞLIK BİLİNCİNDEN uzaklaştırılmıştır.

Bugün batının Türkiye için kurguladığı DEMOKRASİ oyununda bir kukla tiyatrosu oynanmaktadır. Partiler vardır… Adeta her biri aynı lokomotife bağlı vagonlardır... Raylar tüm vagonları lokomotifin çektiği yere taşır. Vagonların her biri farklı renkte ve şekildedir... Üstlerinde A, B, C partilerinin adı vardır... Ama hepsi aynı lokomotifin ardına takılıdır… Vatandaş vagonlardan birine kanar... Hem kendi vagonunda hem de diğer vagonlardakilerle kavgalıdır... Tren raylar üzerinde felakete yolalır.

Bu gidişe bir dur demek için bu trenin durması şarttır... Ayrı vagonlarda sarsılıp duran bu millet kendi iradesini göstermeli vagonlardan inmeli, BİRARAYA gelmelidir. Milletin aydınları, işçiyle, köylüyle memurla esnafla ÇIKARSIZ bir ilişki için örgütlenebilmelidir. İşte önce bunun yolu bulunmalıdır.

Gazi Paşa, NUTUK’ta, “Müdafaayi Hukuk Cemiyeti siyasi bir harekettir” demiştir... Dediği yıllarda da siyasi fırkalar vardır ve O, farklı bir yöntem denemiştir. Çünkü Cumhuriyet tam anlamıyla tesis edilememişse “demokrasi” de mümkün değildir. Toplumun farklı kesimlerinin çıkarlarını değil sadece tuzu kuruları temsil eden farklı adlar altında AYNI lokomotife bağlı partiler vardır.

Türkiye’de siyasi partiler mafyası 1946’dan beri sadece seçkin sınıfları kollamışlardır...

Çokpartililiğin başlangıcı sayılan 1946 yılında 80’den fazla sendika bir gecede dağıtılmış, işçi sınıfının örgütlenme hakkı ve emeğin haklarını savunan partilerin oluşumu askıya alınmıştır. Bizim çok partili sistemimiz geleneğimiz işte böyle başlamıştır.

İşçi örgütlenmesi 1946’da engellenmiş, Köylülük ne toprak reformundan nasiplenebilmiş ne endüstri devrimini yakalayabilmiştir. Sonuçta demokrasi sadece “tuzukuru” batı muhibi tüccar ve sanayiciye yaramıştır! 1960’larda ilk kez Türkiye İşçi Partisi işçi liderleri öncülüğünde kurulmuş ama kısa sürede aydın çekişmesinin kurbanı olarak tarihe gömülmüştür.

Daha sonra halktan kopuk birkaç “muhalif” parti ortaya çıktıysa da çoğu, kendi krallıklarında, “ben ben” diyen genel başkan ve kadrolarla binde bir yüzde bir oranlarda aldıkları oylarla ‘iktidara ha geldik ha geliyoruz’ masalını çevrelerine anlatmışlardır!

Tek tük kenarda kalan aydınlar ise zaman zaman dergiler, gazeteler, internet siteleri dernekler etrafında kümelenmişler, ama çoğu halktan kopuk, seçkinci tavırları nedeniyle başarısız olmuş, dağılmış ya da olgunlaşamadan büzüşen meyveler gibi kurumuşlardır.

Siyasi Partiler, İktidardakiler ya da ana ve yavru “Muhalifmiş gibi görünenler”, belli bir parti elitinin denetiminde, parti eliti de “Batı istihbaratının” denetiminde olmuştur... Her partide, genel başkanların dudakları arasına mahkûm, siyasi kadrolar, sadece kukla olarak sisteme giriş çıkış yapmışlar. 60 küsur yıllık çok partili hayatta bir istisna hariç, Mecliste, milletin iradesi hiç temsil edilememiştir.

İşte o nedenle bugün geldiğimiz korkunç noktadayız!

Belki de o nedenle Vekillik verdiklerimizden hesap sormalıyız... İşte o nedenle hızla bizi felakete götüren bu treni durdurmak zorundayız. İşte o nedenle Vagonlara hapsolmuş millet, VEKÂLETİ KENDİ VERMEDİĞİ birilerine artık ASİLLER olarak ASALETEN kararını haykırmalıdır!

Toplumun her cenahından ama öncelikle çalışan üreten işçi sınıfından öncüler, demokratik bir platformda PARTİLERDEN BAĞIMSIZ bir HAKKI SAVUNMA TEŞKİLATI oluşturmalı ve tüm vatan sathında kendini yok etmeye azmetmiş olanlara karşı mücadele yöntemlerini tartışmalıdır.

Böylesi tabanı emeğe dayalı SİVİL bir teşkilatlanma, gerek HAKKIMIZI arama, gerekse ALMA yönünde işçiye köylüye, memura esnafa, öğrenci öğretmen ve doktora birlikte hareket imkânı sağlayacak ve milleti aptal yerine koyan siyasilere gerekli uyarıyı yapacaktır.

Kaynak: http://www.milliiradebildirisi.org/index.php/template/lorem-ipsum/banu-avar/mib/kukla-tiyatrosu-ve-hakkin-mudafaasi-banu-avar.html

Durmak yok yola devam: AKP Türkiye'yi sansürde da dünya birincisi yaptı
20 ARALIK 2013



BBC'nin haberine göre: Türkiye, Google'dan en çok sansür talep eden ülke.

Google, bu hafta açıkladığı 2013 Şeffaflık Raporu'nda, hangi ülkelerin kendilerinden kaç sayıda siyasi içeriğin silinmesini istediklerini duyurdu.

Google'ın Ocak 2013'ten Haziran 2013'e kadar dünya genelinden toplamda 3486 içerik silme talebi aldığı, bu taleplerin neredeyse yarısının Türkiye'den geldiği belirtiliyor.

Rapora göre, yılın ilk altı ayında Türkiye'deki yetkililer Google'dan 1673 içerik silme talebinde bulunmuş. Bunun bir önceki altı aya kıyasla 10 kat civarında bir artışa işaret ettiği vurgulanıyor.

Türkiye'nin içerik silme taleplerinin yaklaşık üçte ikisinin internet üzerinde ifadeyi sansürleyen 5651 sayılı internet yasasının ihlali iddiasıyla yapıldığı belirtiliyor.

Raporda yer alan kaldırılan ve kaldırılmayan içerikle ilgili ayrıntılardan bazıları şöyle:

Bir siyasi yetkili ve seks skandallarıyla ilgili arama sonuçlarını kaldırmamız için bir mahkeme kararı elimize ulaştı. Sonuçları kaldırmadık.

Bir hükümet kurumundan Kürt partisi ve Kürt aktivistler hakkında bir blog sayfasını ve Kürdistan haritasını profil resmi yapan bir Google+ sayfasını kaldırmamız için iki talep aldık. Hiçbirini kaldırmadık.

Bir savcının işinin kalitesini eleştirerek hakaret ettiği iddia edilen bir blog yazısının kaldırılmasını öngören üçüncü tarafa yönelik bir mahkeme kararı aldık. Blogu kaldırmadık.

Birçok hükümet yetkilisinin telefon numaraları, şahsi e-postaları, banka hesap bilgileri gibi detayları bulunduran blog yazılarının kaldırılması için üçüncü taraflara yönelik üç mahkeme kararı aldık. Ürün politikalarımızı ihlal ettikleri için bu yazıların çoğunluğunu kaldırdık.

Hükümet kurumlarından Atatürk'le ilgili eleştirel içerik barındıran 17 YouTube videosu ve 109 blog yazısının kaldırılması yönünde 37 talep aldık. Kendi ilkelerimizi ihlal eden 10 videoyu kaldırdık.

Rapora göre, 2013'ün ilk altı ayında Google'dan en çok içerik silme talebinde bulunan ülkeler şöyle:

Türkiye (12 bin 162 madde için 1673 talep)
ABD (3887 madde için 545 talep)
Brezilya (1635 madde için 321 talep)
Rusya (277 madde için 257 talep)
Hindistan (714 madde için 163 talep)
Google, dünya genelinde içerik silme taleplerinin bir önceki altı aya göre yüzde 68 oranında artış kaydettiğini söylüyor.
Şirket, kendilerine iletilen taleplerin üçte birinden azını uygulamaya geçirdiklerini belirtiyor.
haber93

RSF: TIR'larla ilgili yayın yasağı 'sansür'
18 ŞUBAT 2014



Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Suriye'ye silah kaçırdığı iddiasıyla arama yapılan ve daha sonra Türkiye'nin istihbarat kuruluşu MİT'in hizmetinde olduğu anlaşılan TIR'larla ilgili yayın yasağına tepki gösteriyor.

"Siyasi kriz derinleşirken sansür nereye kadar gidecek?" başlıklı açıklamada, Adana'daki mahkemenin 13 Şubat'ta "devlet sırrı" gerekçesiyle getirdiği yasağın, halkın kamusal bir meselede bilgilenme hakkını engelleyen bir "sansür" olduğu vurgulanıyor.

Yasakla birlikte, Türkiye'nin dış politikası ve devlet kurumlarının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Gülen hareketine karşı kullanılmasıyla ilgili tartışmaların önünün tıkandığını belirten RSF, Erdoğan'ın Habertürk televizyon kanalı yöneticisini arayarak yayın içeriğine müdahale ettiğine ilişkin telefon görüşmesi kaydına da gönderme yapıyor.

Reyhanlı bombalamaları ve Gezi Parkı eylemleri sırasındaki sansür ve otosansür, Today's Zaman gazetesi muhabiri Mahir Zeynalov'un sınırdışı edilmesi ve tıklayın tutuklu gazetecilerin durumu, açıklamada değinilen diğer konular arasında.

'Bilgilenme hakkının ihlali'

Paris merkezli sivil toplum kuruluşunun Doğu Avrupa ve Orta Asya Masası Başkanı Johann Bihr, açıklamada şu ifadeleri kullanıyor:

"Bu bariz sansür eylemi, Türk halkının kamu yararıyla ilgili bir meselede bilgilenme hakkını ihlal etmektedir..."
"Ulusal güvenliği bahane olarak kullanan yetkililer bir kez daha Türk dış politikasının ve devlet kuruluşlarının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti tarfından Gülen hareketine karşı açtığı savaşta kullanılmasıyla ilgili meşru bir tartışmayı bastırmaya çalışmaktadır."
"Adalet sistemine, bu orantısız yasağı derhal kaldırmaya ve medyanın işini yapmasına izin vermeye çağırıyoruz. Böyle bir kutuplaşma döneminde bütün taraflar gazetecilerin bağımsız olarak çalışma, profesyonel etiği uygulama ve her türlü siyasi gündemden sakınma hakkına saygı duymalıdır."
BBCT

ABD sıradan internet kullanıcılarını izlemiş
6 TEMMUZ 2014



ABD Ulusal Güvenlik Ajansı NSA'nın takip ettiiklerinden yüzde 90'nın sıradan internet kullanıcıları olduğu belirtildi.
ABD'deki Washington Post tıklayın gazetesinin haberine göre NSA başka kişileri ararken masum kişileri de takip ediyordu.

Gazetenin haberine göre bu takipler sırasında istihbarat değeri olmayan birçok kişisel veriler ele geçirildi.

Gazeteye bu bilgiler NSA'nın eski istihbarat çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırıldı.

Haberde, "Bilgiler arasında 2009-2012 tarihleri arasındaki dönemde 160 bin eposta ve anlık ileti, 11 bin çevrimiçi hesaptan toplanan 7 bin 900 belge bulunuyor" denildi.

Gazete bulunan bilgilerin büyük kısmının kişisel mesajlar olduğunu belirtirken, bazı istihbarat verilerinin de ele geçirildiğini yazdı.

Snowden, NSA'in gizli telefon dinleme faaliyetleriyle ilgili bilgileri Guardian ve Washington Post gazetelerine sızdırdıktan sonra önce Hong Kong'a kaçmış, oradan da Rusya'ya sığınmıştı.

Edward Snowden'ın sızdırdığı belgeler, Amerikan istihbarat örgütlerinin Prizma adı verilen bir program çerçevesinde dokuz internet şirketinin veri tabanlarına girdiğini ve internet üzerinden gönderilen tüm postaları, yapılan sohbetleri, internet telefonu aracılığıyla yapılan görüşmeleri, görüşmeyi yapan kişilerin isimlerini, bulundukları yeri ve diğer ayrıntıları izlediğini ortaya çıkarmıştı.
BBCT
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Şub 02, 2014 11:15 pm    Mesaj konusu: Demokratikleşme paketi mi AKP'yi kurtarma paketi mi? Alıntıyla Cevap Gönder

Demokratikleşme paketi mi AKP'yi kurtarma paketi mi?
Oğuz Gürses
06.02.2914



Gazeteport'un haberine göre Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin hazırlanan yasa teklifi Meclis Başkanlığı'na sunuldu.
Teklif 22 maddelik 22 maddelik. 22 Maddelik bu teklifte ÖYM'ler kaldırılıyor ama, ÖYM kararlarının iptali ve re'sen yeniden yargılama yapılması yok.

Daha önceden kaldırılmış DGM kararlarıyla yıllardır cezaevlerinde haksız ve hukuksuz olarak yatanların ise adı bile anılmıyor...

Tutukluluk süresi 10 yıldan 5 yıla indiriliyor ama bu indirimden Ergenekon ve KCK sanıkları faydalanamıyor...

Ya ne var?

POLİSE DE MİT BENZERİ SORUŞTURMA KALKANI GETİRİLİYOR:Teklifle, savcıların "en üst dereceli kolluk amirleri" yani polis müdürleri hakkında izinsiz soruşturma açmaları imkansız hale getiriliyor. MİT mensupları için soruşturma iznini Başbakan verirken, polis müdürleri için bu yetki Adalet Bakanı'na tanınıyor. Adalet Bakanı'nın izni olmadan, "en üst düzey adli kolluk amiri" hakkında savcılar soruşturma başlatamıyor.

Yani hoşgeldin polis devleti...

MİT'i BTK'yı hukuk dışına çıkardıkları gibi, polisi de tamamiyle hukuk dışına çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye İstihbaratçı ve Polis Devleti haline getiriyorlar...

90 yılda cumhuriyet olamamıştık ama 22 maddelik bir "demokratikleşme paketi" ile göz açıp kapatıncaya kadar istihbaratçı ve polis devleti, yani tam bir diktatörlük haline dönüşüyoruz...

Yok canım olur mu öyle şey diye düşünecekler için AKP'nin demokratikleşme paketinden ikna edici bir örnek verelim:

MAHKEME KARARINI YERİNE GETİRMEYEN POLİSLERE TAZMİNAT CEZASI YOK: Mevcut yasada, mahkeme kararlarını 30 gün içinde yerine getirmeyen kamu görevlileri aleyhine tazminat davası açılabiliyordu. Ancak yapılacak değişiklikle, mahkeme kararlarını gerçekleştirmeyen kamu görevlisine karşı değil, onun bağlı olduğu idareye karşı tazminat davası açılması hükme bağlanıyor.

Yani yargının değil yürütmenin emrini dinleyerek yargı kararlarını yerine getirmeyen polisler için ceza davası açılması yürütmenin iznine bağlanırken, bu sebeple zarara uğrayanların zararını görevini yapmayan polis değil, devlet ödeyecek...

Siz polis olsanız; tayininiz, terfiniz, lojmanınız, cezalandırılmanız, mükâfatlandırmalarınızın iki dudağının arasından çıkacak bir emire bağlı olan "yürütme/diktatör"ün emrini mi dinlerdiniz, yoksa "yargı" diye hiçbir etkisi ve yetkisi olmayan göstermelik bir erkin hükmünü mü?

Efendim duyamadım?

Gelelim teklifin veriliş sebebini çok açık bir şekilde gösteren bölüme:

MEVCUT DİNLEME KARARLARININ HEPSİ YOK HÜKMÜNDE- Mevcut dinleme kararlarının tümü, yasa kabul edildiğinde geçersiz hale gelecek. Dinlemelerin devam edebilmesi için yeniden karar alınması gerekecek.

Yani...

Bilal oğlan olmak üzere bütün yağmacı bakan çocukları ile babaları ve içerdekilerin belki de en masumu olan Reza Sarraf da bu arada yırtacak...

Bu dosyalardaki henüz soruşturma safhasındayken yatgıya yapılan bir hükümet darbesiyle önü kesilen ve ucunun Başbaka'a kadar uzandığı açıkça anlaşılan bütün soruşturma delilleri yok edilecek...

Ne güzel "demokratikleşme paketi" bu böyle... İnsanın "Yaşasın demokrasi" diye eşşek gibi anırası geliyor...

Çünkü AKP, "demokratikleşme paketi" diye sunduğu "paçayı kurtarma paketl"yle bu ülkenin tüm halkını resmen eşşek yerine koymuş olmuyor mu?

Sıcağı sıcağına yaptığımız bu değerlendirmeye ek olarak bu konudaki ilk güzel değerlendirmelerden biri CHP milletvekili Akif Hamzaçebi'den geldi:

[CHP'li Akif Hamzaçebi, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında AKP tarafından verilen Ağır Ceza Mahkemelerinin Kaldırılmasına ve Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifini değerlendirdi.

YENİ YASA NELER GETİRİYOR?

"BU BİR AKLAMA PAKETİDİR"

Hükümetin demokratikleşme paketi adını verdiği pakette demokratikleşme başlığı altında olmaması gereken, hukuk devletinde olması gereken, hukuk devletini ortadan kaldıran düzenlemeler olduğunu ifade eden Hamzaçebi, "Bu bir aklama paketidir. Rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını, oradaki soruşturulan kişileri, bakanları, yakınlarını, hükümetin bazı mensuplarını aklama paketidir" dedi.

"BALYOZ HÜKÜMLÜLERİNE, ERGENEKON DAVASI HÜKÜMLÜLERİNE HİÇBİR OLUMLU KATKISI OLMAYACAKTIR"-

Hükümetin hareket noktasının İstanbul'daki "rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını kapatmak" olduğunu savunan Hamzaçebi, şöyle dedi:
"10 yıllık tutukluluk sürelerinin kaldırılmasının Balyoz hükümlülerine, Ergenekon davası hükümlülerine hiçbir olumlu katkısı olmayacaktır. Mağdur olan aydınımızın, bilim adamının, gazetecinin, askerin mağduriyeti devam edecektir. Onların duygularıyla Sayın Başbakan oynamış, özel yetkili mahkemeleri kaldıracağız, yeniden yargılama yolunu açacağız diyerek vicdanları sızlatan o kararlar için büyük bir beklentiye yol açmıştır. Ama bu tasarıda o düzenlemelere yer vermemiştir. Yeniden yargılama konusunda bu tasarıda hiçbir hüküm yer almamaktadır."

"ANA HEDEF RÜŞVET VE YOLSUZLUK SORUŞTURMASINI KAPATMAK"

Teklif ile rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını kapatmak için adımlar atıldığını iddia eden Hamzaçebi şöyle devam etti:
"Birinci olarak daha evvel adli kolluk yönetmeliği ile yapılmak istenen değişikliğin bir kısmı burada yasayla yapılmak istenmektedir. Buna göre en üst dereceli kolluk amirleri hakkında inceleme ve soruşturma izni Adalet Bakanı tarafından verilecektir. Adli kolluğu bu hükümle hükümet yürütme organına bağlamış durumdadır. Bu anayasa ihlalidir. Yine, birçok konuda mahkemelerin oy birliği ile karar vermesi düzenlemesi getirilmektedir. Bir hukuk devletinde bunun kabul edilmesi mümkün değil. Bir kişi adam öldürmek suçundan yargılanıyorsa onun hakkında müebbet hapis cezasını oy çokluğuyla veren mahkeme tedbir kararını, el koyma kararını oy birliği ile verecektir. Ana hedef rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını kapatmak.
Mahkemelerin el koyma kararı verebilmesi için MASAK, BDDK, SPK gibi kurumların olumlu görüşünün olması şartı getirilmektedir. Mahkemenin el koyma kararları yürütmenin kontrolüne verilmiştir. Bunun kabulü mümkün değildir.
Yürürlüğe girmesinden itibaren 30 gün içerisinde bu kanunla düzenlenen hükümler uyarınca karar alınması zorunludur. 30 günlük süre içinde tedbir kararı yenilenmez ise malvarlığındaki tedbirler kalkacaktır."

"BU PAKETİ BİRKAÇ OLUMLU DÜZENLEMESİ DIŞINDA KESİNLİKLE KABUL ETMİYORUZ"

Bu paketi birkaç olumlu düzenlemesi dışında kesinlikle kabul etmediklerine dikkat çeken Hamzaçebi, "Ama öyle anlaşılıyor ki hükümet 10 yıllık tutukluluk süresini kaldırıyorum, özel yetkili mahkemeleri kaldırıyorum şemsiyesinin altına dünya kadar kirli çamaşırını saklamıştır" diye konuştu.

"Teklife destek verecek misiniz?" sorusuna da Hamzaçebi, "Elbette, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması bizim CHP grubu olarak teklifimizdir, o maddeye kesinlikle karşı çıkmıyoruz. O maddeyi tabii ki destekliyoruz. Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesinin kaldırılmasını kayıtsız, şartsız destekliyoruz. Ama sözünü ettiğim bu maddelere destek vermemiz mümkün değildir. Hükümet bu kadar kendine yönelik soruşturmayı o soruşturmaya konu olan kişileri aklama gayretindeyse ayrı bir paket getirsin" yanıtını verdi.]
(*)

Bu kanun teklfinden herhangi bir beklentisi olanlar (DGM ve ÖYM hükümlüleri, Ergenokon ve KCK tutukluları) için peşinen söyleyelim ki: bu teklif bu haliyle yasalaşırsa; yargı kıskacında debelenen iktidar ve çevresi dışında kimseye bir faydası olmayacağı gibi, 90 yılda kanun devletinden bir türlü "hukuk devleti"ne geçemeyen TC'yi, "kanun devleti"nden de geriye doğru itecek ve tam bir hukuksuz diktatörlüğe dönüştürecektir...

Bizden söylemesi...

* BKZ: http://www.cumhuriyet.com.tr/

“Milli irade” diye bir şey var mı?
Fikret Başkaya
Cuma, 24 Ocak 2014



Çok partili düzen dense de değişen
yalnızca parti başkanlarının adı:
aslı tek bir başkan, tek bir parti...”*
Bilgesu Eranus


17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili olarak, başbakan R.T. Erdoğan, “hedefin milli iradeye suikast olduğu aşikâr“ demişti. Tabii yolsuzluk ve rüşvete yönelik bir operasyonla “milli irade” denilen arasında ters yönde bir ilişki olduğunu söylemek tuhaf bir çelişkiydi. Bu arada yurdun çeşitli yerlerinde milli iradeye destek gösterileri yapıldı. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği [ UETD] Viyana şubesi tarafından da başbakana destek amacıyla “ milli iradeye saygı konvoyu” yola çıkıp, Macaristan, Sırbistan ve Bulgaristan’dan geçerek, Kapı Kule sınır kapısından Türkiye’ye girdi. Tersinden Viyana kuşatması gerçekleşmişti sanki... Tabii hepsi bu kadar değil, milli irade platformu adıyla bir araya gelen 97 STK tarafından imzalanan destek bildirisi de, başbakana iletilmiş. Söylendiğine bakılırsa 97 Sivil Toplum Örgütü’nün [STK] imzaladığı bildiri, Başbakanın baş danışmanı, Ankara milletvekili Yalçın Akdoğan tarafından yazılmış... Yıllardır ‘sivil toplum söylemi” kepazeliğine dair yazar dururum. Doğrusu ne kadar da yazsan nâfile. Bazen kendi kendime: “ acaba bu dünyada kelimelerin ve kavramların bu kadar dejenere edildiği ikinci bir ülke var mıdır” diye sorduğum oluyor... Kimse çıkıp da “ tamam, bildiriyi imzalayın da, hiç olmazsa kendinize STK’lığı yakıştırmayın” diyen pek yok. Sakın ola STK’ları önemsediğim sanılmasın. STK söylemi neoliberal gericiliğin söylemidir. Amaç kapitalizmin pisliklerini, iğrençliklerini netâmeli sonuçlarını görünmez kılmaktır. Bu amaçla toplumu ahmaklaştırmak, bönleştirmek, aldatmak. oyalamak, depolitize etmektir. Bu örgütlerin misyonu ve varlık nedeni, , küresel plütokrasiyi, küresel oligarşiyi ve tabii onun bir uzantısı olan bizdeki gibi komprador oligarşileri meşrulaştırmaktır. Dolayısıyla bu sefil kuruluşların teşhir edilmeleri hayatî önem taşıyor...

Bir “milli irade” söylemidir gidiyor. Aslında bizde milli irade denilen, genel irade, halk iradesi veya genel istenç denilenin karşılığı olarak kullanılıyor. Jean Jacques Rousseau’nun ‘Toplum Sözleşmesi’ adlı ünlü eserindeki volonté général’ in (genel irade) Türkçesi. Fakat genel irade asla çoğunluğun iradesi demek değil. O halde genel irade nasıl tecelli edecekti? Bunun iki yolu var: Birincisi, doğrudan demokrasi sayesinde. Bu durumda insanları, toplumu, kamuyu, velhasıl politik-sosyal alanı ilgilendiren meseleler, herkesin katılımıyla, tartışılır, el kaldırarak oylanır, karara bağlanır ve uygulanır, yani doğrudan demokrasi yöntemi; ikincisi, toplumun ortak (genel) iradesi seçilmiş temsilciler vasıtasıyla tecelli eder. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Batıda buna temsili demokrasi deniyor. Temsili demokrasi için de ifade ve örgütlenme özgürlüğünün, siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentonun ve parlamentodan çıkmış hükümetlerin, “hür basının” varlığı, yeterli koşul sayılıyor. Bir ülkede, siyasi partiler varsa, belirli aralıklarla seçimler yapılıyorsa orada genel iradenin, bizde “milli irade” denilenin tecelli ettiği, demokrasinin gerçekleştiği var sayılıyor. Eğer demokrasi denilen bir şekil sorunu olsaydı, o zaman siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentoların, ve o parlamentolardan çıkan hükümetlerin varlığı, genel iradenin [milli iradenin], dolasıyla, demokrasinin gerçekleşmesi sayılabilirdi. Lâkin demokrasi bir şekil sorunu değildir. Kimi içi boş söylemlerin, kurum ve mekanizmaların varlığından ibaret bir şey değildir. Kaldı ki, daha önce de defaaten yazdığım gibi, Batı’da eski rejimler [Ancién Régime] yıkıldığında gündeme gelen soru, “kim nasıl yönetecek” sorusuydu. Bizde 1946 da ‘çok partili sisteme” geçildiğinde yapılan değişiklik, halk kendi kendini yönetsin diye yapılmadı. Değişiklik, bundan sonra “nasıl yöneteceğiz” sorusunun cevabıydı. Kimin yöneteceği zaten belliydi. Dolayısıyla siyasi partiler, seçimler, parlamento ve hükümetler, kitlelerde “katılım yanılsaması” yaratmak içindi. Kaldı ki, Türkiye’de oynanan demokrasi oyunu, biçimsel olarak bile sorunluydu. Zira, benim “asıl devlet partisi” dediğim öteki iktidar odağı gerekli gördüğünde sürece müdahale ederek biçimsel demokrasiye bir süreliğine son verebiliyordu. Böyle bir durum söz konusuyken, milli iradeden, demokratikleşmeden, demokrasiden, işte “hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğundan” da çok edildi, ediliyor.

Siyasi partiler eğer “yukardakiler”, mülk sahibi sınıflar tarafından, anti demokratik bir seçim kanunu ve siyasi partiler kanununa göre kurulmuş-kurdurulmuş ise, ve siyasi partiler bir kişinin şirketi gibi işliyorsa, işleyişinde demokrasinin kırıntısına bile yer yoksa, her şeyi parti lideri belirliyorsa, partinin adı liderinin adından daha az biliniyorsa, kimin milletvekili, parti yöneticisi, belediye başkanı, vb. olacağına, hangi kanunların ne zaman çıkarılacağına başkan (patron) kadar veriyorsa, istediği kadar oy alıp seçilsinler, hükümet kursunlar, böyle bir durumda siz hangi “milli iradenin” tecelli ettiğinden ve demokrasiden söz edebilirsiniz ki? Kendisi demokrasiden nasibini almamış örgütler nasıl demokrasinin, “milli iradenin” gerçekleşmesinin araçları olabilirler? Bir kere asla temsil diye bir şey, seçmek diye bir şey söz konusu değil. İnsanlar seçim denilenle parti başkanının seçtiğini onaylıyor. Arada bir temsil eden-edilen ilişkisi yok. İnsanlar kendilerine yabancı bir örgüte oy veriyorlar. Belki yapabildikleri yegane şey, partilerden “en az kötü” saydıklarını tercih etmek. Kaldı ki, alınan oyla çıkarılan milletvekili sayısı arasında da bariz bir uyumsuzluk söz konusu. “Çok partili sisteme” geçildikten sonraki ikinci genel seçimde (1950) Demokrat Parti (DP) oyların %56,6’sını aldığı halde 505 milletvekili çıkarmıştı, oyların %34,8’ini alan CHP de sadece 31 milletvekili çıkardı. Eğer aldıkları oyla çıkardıkları milletvekili arasında gerçek bir ilişki olsaydı, DP’nin 339, CHP’nin 209 milletvekili çıkarması gerekirdi. 2002 seçimlerinde AKP oyların %34,28’ini aldığı halde tam 363 milletvekili çıkardı. Oysa aldığı oyla çıkardığı milletvekili arasında doğru yönde bir ilişki olsaydı, 188 kadar milletvekili çıkarması gerekirdi, yani yaklaşık yarısı kadar... CHP’ de oyların %19,39’unu aldı ve 178 milletvekili çıkardı. Onun da en fazla 107 milletvekili çıkarması gerekirdi. %10 seçim barajı yüzünden diğer partilerin tümü oyunun dışında kaldı... Oyların yaklaşık üçte birini alan bir partinin tek başına iktidar olup, ülkenin kaderini belirlemesi midir “milli irade”? Fakat hepsi bu kadar değil, 2002 seçimlerinde Türkiye’de seçmen sayısı, 41 milyon, 291 bin, 568’di. AKP’nin aldığı oy da 10 milyon 808 bin 229’du. Bir parti seçmenlerin yaklaşık dörtte birinin oyuyla tek başına iktidar olduğunda “milli irade” gerçekleşmiş mi oluyordu?

2011 seçimlerinde herkesin ağzında AKP’nin %50 oy alarak iktidar olduğu şeklinde. Bu doğru ama durumun nüanse edilmeye ihtiyacı var. AKP’nin aldığı %50 oy, kullanılan geçerli oyların %50’sidir. 2011 genel seçimlerinde toplam seçmen sayısı 52 milyon 806 bin 322 idi ve AKP’nin aldığı oy 21 milyon 339 bin 082’iydi. Seçmenlerin %40.4’ü. Seçime katılmayanlar ve geçersiz sayılan oyların toplamı da 9 milyon 864 bin 559’du.

İsterseniz bir “milli irade” ve “demokrasi” örneğini de okyanus ötesinden verelim. Yakın zamanda Bir Güney Amerika ülkesi olan Şili’de devlet başkanlığı seçimleri yapıldı. Seçimlerin ilk turunda Bayan Michèle Bachelet kullanılan oyların %45’ini aldı. En yakın rakibi olan Bayan Evelyn Mattei de oyların % 24,9’unu aldı. Hiç bir aday %50’nin üstüne çıkamadı. Fakat gözden kaçan, kaçırılan bir şey vardı: Birinci turda seçimlere katılım oranı %48,7 idi... Seçmenlerin %51,3’ü sandığa itibar etmedi. Herhalde sandıktan umudu kestikleri için... İkinci turda 13,5 milyon seçmenin 5 milyon 139 bin 385’i sandığa gidip oy kullandı. Seçimlere katılma oranı da %39,40 da kaldı. Ve Michèle Bachelet 3 milyon 212 bin 358 oy alarak, (oy kullananların %62,16’si,) başka türlü söylersek, Şili’li seçmenlerin % 23,79’unun oylarıyla başkan seçildi... Seçmenlerin %60 dan fazlası hiç bir parti için oy kullanmadı. Ve bu durum dünyaya malûm haber ajansları ve televizyonlar tarafından “demokrasinin zaferi” olarak duyuruldu...

Aslında seçimlerin varlığı temsilin de varlığı demek değil. Ortada bir oyun var ve bu oyun insanları aldatmaya imkân veriyor. Bu sadece bizde değil, dünyanın her yerinde oynanan “temsilî demokrasi” oyunu. Küresel plütokrasinin ve “ulusal” oligarşilerin sürekli sahneye koydukları sefil bir oyun. Halk bu oyunun sadece figüranı. Dolayısıyla bir ilişki tersliği var. Siyasi partiler, seçimler, parlamentolar... demokrasinin gerçekleşmesinin değil, engellenmesinin araçları. Bu oyunun vakitlice teşhir edilmesi gerekiyor. Siyasi partiler “milli irade” denileni gerçekleştirmenin değil, engellemenin araçları. İnsanlar 4-5 yılda bir oy kullanarak süreci etkilediklerini, sürece katıldıklarını, iradelerinin bir karşılığı olduğunu sanıyorlar. Tabii “doğrudan yönetenleri”, hükümet partisini değiştirebilirler - ki onu zaten oyun kurucular da isteyebilir, terleyen atı dinlenmişiyle değiştirmek işin doğası gereğidir- ama yönetimi asla değiştiremezler. Asıl hükmeden oligarşi hep iktidarda kalmaya devam eder. Oysa sorun yönetenleri değil, yönetimleri değiştirmekle ilgili olmalıdır. Eğer gerçekten kullandıkları oyun bir karşılığı oysaydı, durum bu kadar sefil, kepaze ve utanç verici olur muydu? Eğer temsil gerçek temsil olsaydı, parlamentolarda “gizli oturum” yapılır mıydı? Örtülü ödenek diye bir şey olur muydu. Örtülü ödenek örtülü “operasyonlar”, yasa dışı, ahlak dışı şeyler yapmak için değil mi? İnsanlar “temsilcilerini” örtülü işler çevirsinler diye mi “seçiyor”? Eğer seçenle seçilen arasında doğru yönde bir ilişki olsaydı, mesela kanun hükmünde kararnameler çıkarılır mıydı? Torba yasalara gerek olur muydu? Onca “faili meçhul” cinayet parlamentonun açık olduğu, “milli iradenin” iş başında olduğu zamanda işlenmedi mi? Kürt köyleri yakılırken “milli irade” tatile mi çıkmıştı? Siyasi partiler gerçek anlamda kamu hizmeti yapmaya aday örgütler değil. Oligarşinin zenginliğini artırmanın hizmetinde ve tabii bal tutan parmağını yalıyor ve her dönemde yeni yetme zenginler türüyor. Yeni yetme zenginler nasıl mı türüyor? Mesela geride kalan 11 yıllık AKP iktidarında Kamu İhale Kanunu’nu 57 kez değiştirerek... Yağma ve talan için Kamu İhale Kanunu ne kadar çok değiştirilirse “milli irade” de o kadar gerçekleşmiş, demokrasi zafer kazanmış mı oluyordu?

Artık demokrasinin sadece bir biçim, kurumlar ve mekanizmalar sorunu olmadığının farkına varma zamanı gelmiş olmalıdır. Zira, demokrasi, kimi kurum ve mekanizmaların, prosedürlerin varlığından öte bir şeydir. Sadece oy kullanmak değildir. Artık şu fosilleşmiş liberal temsilî demokrasi anlayışından ve pratiğinden kurtulmamız gerekiyor. Elbette demokrasi, örgütsel ilkeler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, çoğulculuk, hoşgörü gibi bir değerler bütünü olmak durumundadır ama sadece ilkeler ve değerlerden ibaret de değildir. Sadece kurumlar ve mekanizmalardan ibaret de değildir. Aynı zamanda bir pratiktir, uygulamadır, reel olarak yaşanılandır… Dolayısıyla kollektif bir eylemin sonucu olabilir ancak. Her düzeyde kumusal-sosyal sürece katılımı, müdahaleyi varsayar. Eğer insanlar ortak yararın, ortak iyiliğin gerçekleşmesi sürecine aktif olarak katılmıyorlarsa, orada gerçek anlamda genel iradenin, demokrasinin gerçekleşmesinden söz etmek mümkün değildir. Bir kere demokrasi sosyal eşitliği ve kardeşliği [fraterniteyi] varsayar. En zengin 85 kişinin dünya nufusunun yarısını oluşturan 3.5 milyar insanın toplam geliri kadar servete sahip olduğu, dünya nüfusunun %1’inin 110 trilyon dolar dolar servete sahip olduğu bir dünya’da demokrasiden, refahtan, insanlıktan söz etmek rahatsız edici değil mi? Adım, adım kamuya (topluma) ait tüm ortak malların ve hizmetlerin (su, toprak, ormanlar, nehirler, göller, koylar, kamu hizmetleri, sosyal hizmetler, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, vb. özelleştirilip, özel kâr ve kazanç nesnesine dönüştürülürken, kamuya ait ne varsa gözü doymaz oligarşi ve “yeni yetme zenginlir” tarafından yağmalanır, talan edilirken, siz hangi demokratikleşmeden, hangi “nurlu ufuklardan” söz edebilir siniz? Yerin altındaki üstündeki kamuya (herkese) ait olması gereken zenginliğin, dar bir azınlık tarafından fütursuzca yağlamalanması, talan edilmesi sorun edilmeden demokrasiden söz edilebilir mi?

Demokrasi, bireylerin yurttaşlığın gereği olarak sahaya inmesini gerektiriyor. Gerçek birer yurttaş olmalarını ve öyle davranmalarını, aktif özneler olmalarını gerektiriyor. Sadece sandığa gidip oy vermek bu amaç için yeterli değil. Üstelik demokrasi sadece siyaset alanını ilgilendiren bir şey de değildir. Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın tüm veçherini, mahalleyi , sokağı, işyerlerini, fabrikaları, bankaları, işletmeleri, kurumları, aileyi, okulu, velhasıl insan ve toplum yaşamının tüm alanlarını kapsamalıdır… Fakat her şeyden önce yapılması gereken bir şey var: Demokrasi kavramını ona düşman olan mülk sahibi oligarşi cephesinin elinden alıp, asıl bulunması gereken yere taşımak, asıl sahiplerine vermek.

* Bilgesu Erenus, www.bossahne.com Kent Seyirlik Oyun. Tek Perde, Yar Yayınları, Ekim 2011, s. 79.

http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1441-milli-irade-diye-bir-ey-var-m

İnternete sansür AKP'nin oylarıyla TBMM'den geçti



Gazeteport'un haberine göre; TBMM Genel Kurulu'nda bir haftadır görüşmeleri devam eden ve Torba Yasa Teklifi içinde bulunan internet erişimi ile ilgili maddeler mecliste kabul edildi.

İnternet erişimi ile ilgili maddeler, internete erişimin Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından engellenmesine olanak sağlıyor.

Yeni maddeye göre, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişiler, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına doğrudan başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanmasını isteyebilecek.

HER ADIM KAYIT ALTINDA OLACAK

Yeni yasa internetin tüm kontrolünü hükümete devrediyor.

iktidara muhalif çizgi izleyen sitelerin yayınları mahkeme kararı beklemeden emirle durdurulabilecek. İnternet sitelerinin yanı sıra erişimine engel olunmak istenen videolarda doğrudan engellenebilecek.

Öte yandan milyonlarca internet abonesinin internet hareketleri ve kayıtları da sürekli arşivlenecek.
Erişim Sağlayıcıları Birliği 34 milyon internet abonesinin hangi sitelere girdiğini, akıllı telefonlardan hangi uygulamaları kullandığını tespit edecek ve iki yıl boyunca saklayacak. Bu işlemler hem internetin yavaşlamasına hem de maliyetlerin yükselmesine yol açacak.

İNTERNET ERİŞİMİ İLE İLGİLİ MADDELERİN TAMAMI ŞÖYLE:

Torba Yasa Teklifi içinde görüşülen internet erişimi ile ilgili maddelerin tamamı ise şöyle:

MADDE 85- 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 2. maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bentler eklenmiştir;

"n) Birlik: Erişim Sağlayıcıları Birliğini,

o) Erişimin engellenmesi: Alan adından erişimin engellenmesi, IP adresinden erişimin engellenmesi, içeriğe (URL) erişimin engellenmesi ve benzeri yöntemler kullanılarak erişimin engellenmesini,

ö) İçeriğin yayından çıkarılması: İçerik veya yer sağlayıcılar tarafından içeriğin sunuculardan veya barındırılan içerikten çıkarılmasını,

p) URL adresi: İlgili içeriğin internette bulunduğu tam internet adresini,

r) Uyarı Yöntemi: İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişiler tarafından içeriğin yayından çıkarılması amacıyla öncelikle içerik sağlayıcısına, makul sürede sonuç alınamaması halinde yer sağlayıcısına iletişim adresleri üzerinden gerçekleştirilecek bildirim yöntemini."

MADDE 86- 5651 sayılı Kanunun 3. maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir;

'(3) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri yurt içinden ya da yurt dışından yürütenlere, internet sayfalarındaki iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden elektronik posta veya diğer iletişim araçları ile bildirim yapılabilir."

MADDE 87- 5651 sayılı Kanunun 4. maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir;

"(3) İçerik sağlayıcı, Başkanlığın bu Kanun ve diğer kanunlarla verilen görevlerinin ifası kapsamında; talep ettiği bilgileri talep edilen şekilde Başkanlığa teslim eder ve Başkanlıkça bildirilen tedbirleri alır."

MADDE 88- 5651 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir;

"(2) Yer sağlayıcı, yer sağladığı hukuka aykırı içeriği bu Kanunun 8 inci ve 9 uncu maddelerine göre haberdar edilmesi halinde yayından çıkarmakla yükümlüdür."

'(3) Yer sağlayıcı, yer sağladığı hizmetlere ilişkin trafik bilgilerini bir yıldan az ve iki yıldan fazla olmamak üzere yönetmelikte belirlenecek süre kadar saklamakla ve bu bilgilerin doğruluğunu, bütünlüğünü ve gizliliğini sağlamakla yükümlüdür.

(4) Yer sağlayıcılar, yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yaptıkları işin niteliğine göre sınıflandırılabilir ve hak ve yükümlülükleri itibarıyla farklılaştırılabilirler.

(5) Yer sağlayıcı, Başkanlığın talep ettiği bilgileri talep edilen şekilde Başkanlığa teslim etmekle ve Başkanlıkça bildirilen tedbirleri almakla yükümlüdür.

(6) Yer sağlayıcılık bildiriminde bulunmayan veya bu Kanundaki yükümlülüklerini yerine getirmeyen yer sağlayıcı hakkında Başkanlık tarafından on bin Türk Lirasından yüz bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir."

MADDE 89- 5651 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki "ve teknik olarak engelleme imkanı bulunduğu ölçüde" ibaresi çıkartılmış, aynı fıkraya aşağıdaki (ç) ve (d) bentleri eklenmiş, üçüncü fıkrasında geçen "(b) ve (c)" ibaresi "(b), (c), (ç) ve (d)" şeklinde değiştirilmiştir.

"ç) Erişimi engelleme kararı verilen yayınlarla ilgili olarak alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri almakla,

d) Başkanlığın talep ettiği bilgileri talep edilen şekilde Başkanlığa teslim etmekle ve Başkanlıkça bildirilen tedbirleri almakla,"

MADDE 90- 5651 sayılı Kanunun 6. maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 6/A maddesi eklenmiştir;

'Erişim Sağlayıcıları Birliği

MADDE 6/A- (1) Bu Kanunun 8 inci maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararlarının uygulanmasını sağlamak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliği kurulmuştur.

(2) Birlik özel hukuk tüzel kişiliğine haizdir. Birliğin merkezi Ankara'dır.

(3) Birliğin çalışma usul ve esasları Kurum tarafından onaylanacak Tüzükle belirlenir. Tüzük değişiklikleri de Kurumun onayına tabidir.

(4) Birlik, Tüzüğünün Kurum tarafından incelenerek uygun bulunmasını müteakip faaliyete başlar.

(5) Birlik, 5.11.2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu kapsamında yetkilendirilen tüm internet servis sağlayıcıları ile internet erişim hizmeti veren diğer işletmecilerin katılmasıyla oluşan ve koordinasyonu sağlayan bir kuruluştur.

(6) Bu Kanunun 8. maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararları erişim sağlayıcılar tarafından yerine getirilir. Kararların uygulanması amacıyla gerekli her türlü donanım ve yazılım erişim sağlayıcıların kendileri tarafından sağlanır.

(7) Bu Kanunun 8. maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararları gereği için Birliğe gönderilir. Bu kapsamda Birliğe yapılan tebligat erişim sağlayıcılara yapılmış sayılır.

(8) Birlik, kendisine gönderilen mevzuata uygun olmadığını düşündüğü kararlara itiraz edebilir.

(9) Birliğin gelirleri, üyeleri tarafından ödenecek ücretlerden oluşur. Alınacak ücretler, Birliğin giderlerini karşılayacak miktarda belirlenir. Bir üyenin ödeyeceği ücret, üyelerin tamamının net satış tutarı toplamı içindeki o üyenin net satışı oranında belirlenir. Üyelerin ödeme dönemleri, yeni katılan üyelerin ne zamandan itibaren ödemeye başlayacağı ve ödemelere ilişkin diğer hususlar birlik tüzüğünde belirlenir. Süresinde ödenmeyen ücretler Birlikçe kanuni faizi ile birlikte tahsil edilir.

(10) Birliğe üye olmayan internet servis sağlayıcıları faaliyette bulunamaz."

MADDE 91- 5651 sayılı Kanunun 7. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir;

"(2) Ticari amaçla olup olmadığına bakılmaksızın bütün internet toplu kullanım sağlayıcılar, konusu suç oluşturan içeriklere erişimin engellenmesi ve kullanıma ilişkin erişim kayıtlarının tutulması hususlarında yönetmelikle belirlenen tedbirleri almakla yükümlüdür.

(3) Ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılar, ailenin ve çocukların korunması, suçun önlenmesi ve suçluların tespiti kapsamında usul ve esasları yönetmelikte belirlenen tedbirleri almakla yükümlüdür."

"(4) Bu maddede belirtilen yükümlülükleri ihlal eden ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılarına, ihlalin ağırlığına göre yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde uyarma, bin Türk Lirasından on beş bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verme veya üç güne kadar ticari faaliyetlerini durdurma müeyyidelerinden birine karar vermeye mahalli mülki amir yetkilidir."

MADDE 92- 5651 sayılı Kanunun 8. maddesinin ikinci fıkrasının dördüncü cümlesinden sonra gelmek üzere "Erişimin engellenmesi kararı, amacı gerçekleştirecek nitelikte görülürse belirli bir süreyle sınırlı olarak da verilebilir." cümlesi eklenmiş, dördüncü fıkrasında yer alan "(2) ve (5)" ibaresi "(2), (5) ve (6)" şeklinde değiştirilmiş, onuncu fıkrasındaki "altı aydan iki yıla kadar hapis cezası" ibaresi "beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası" şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 93- 5651 sayılı Kanunun 9. maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir;

"İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi

MADDE 9- (1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hakimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir.

(2) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talepleri, içerik ve/veya yer sağlayıcısı tarafından en geç yirmi dört saat içerisinde cevaplandırılır.

(3) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hakim bu maddede belirtilen kapsamda; erişimin engellenmesine karar verebilir.

(4) Hakim, bu madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hakim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi halinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir.

(5) Hakimin bu madde kapsamında verdiği erişimin engellenmesi kararları doğrudan Birliğe gönderilir.

(6) Hakim bu madde kapsamında yapılan başvuruyu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Bu karara karşı 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.

(7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hakim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.

(8) Birlik tarafından erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğe erişimin engellenmesi kararının gereği derhal, en geç dört saat içerisinde erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir.

(9) Bu madde kapsamında hakimin verdiği erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayının veya aynı mahiyetteki yayınların başka internet adreslerinde de yayınlanması durumunda ilgili kişi tarafından Birliğe müracaat edilmesi halinde mevcut karar bu adresler için de uygulanır.

(10) Sulh ceza hakiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır."

MADDE 94- 5651 sayılı Kanunun 9. maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 9/A maddesi eklenmiştir;

"Özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi

MADDE 9/A (1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişiler, Başkanlığa doğrudan başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanmasını isteyebilir.

(2) Yapılan bu istekte; hakkın ihlaline neden olan yayının tam adresi (URL), hangi açılardan hakkın ihlal edildiğine ilişkin açıklama ve kimlik bilgilerini ispatlayacak bilgilere yer verilir. Bu bilgilerde eksiklik olması halinde talep işleme konulmaz.

(3) Başkanlık, kendisine gelen bu talebi uygulanmak üzere derhal Birliğe bildirir, erişim sağlayıcılar bu tedbir talebini derhal, en geç dört saat içinde yerine getirir.

(4) Erişimin engellenmesi, özel hayatın gizliliğinin ihlal eden yayın, kısım, bölüm, resim, video ile ilgili olarak (URL şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla uygulanır.

(5) Erişimin engellenmesini talep eden kişiler, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğinden bahisle erişimin engellenmesi talebini talepte bulunduğu saatten itibaren 24 saat içinde sulh ceza hakiminin kararına sunar. Hakim, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edilip edilmediğini değerlendirerek vereceği kararını en geç kırk sekiz saat içinde açıklar ve doğrudan Başkanlığa gönderir; aksi halde, erişimin engellenmesi tedbiri kendiliğinden kalkar.

(6) Hakim tarafından verilen bu karara karşı Başkanlık tarafından 5271 sayılı Kanun hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.

(7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hakim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.

(8) Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişim engellenmesi Başkanlık tarafından yapılır. Bu karara karşı sulh ceza mahkemesine itiraz edilebilir."

MADDE 95- 5651 sayılı Kanunun 10. maddesinin dördüncü fıkrasının (a) bendinde yer alan "yayınları önlemeye" ibaresinden sonra ", internetin güvenli kullanımını sağlamaya, bilişim şuurunu geliştirmeye" ibaresi eklenmiş, beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir;

"(5) Başkanlık; Bakanlık bünyesinde 26.9.2011 tarihli ve 655 sayılı Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uyarınca oluşturulan İnternet Geliştirme Kurulunca internetin yaygınlaştırılması, geliştirilmesi, yaygın ve güvenli kullanılması gibi konularda yapılacak öneriler ile ilgili gerekli her türlü tedbir veya kararları alır."

"(6) Başkanlık, ulusal siber güvenlik faaliyetleri kapsamında, siber saldırıların tespiti ve önlenmesi konusunda, içerik, yer, erişim sağlayıcılar ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla koordinasyon sağlar, gerekli tedbirlerin aldırılması konusunda faaliyet yürütür ve ihtiyaç duyulan çalışmaları yapar.

(7) Başkanlık kanunlarla kendisine verilen görevlerin ifası amacıyla araştırma ve geliştirme merkezleri kurabilir."

MADDE 96- 5651 sayılı Kanunun 11. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "yer veya erişim sağlayıcı olarak faaliyet icra etmesi amacıyla yetkilendirme belgesi verilmesine" ibaresi "yer, erişim ve toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülüklerine" şeklinde değiştirilmiştir.'
haber93

Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 154. sırada
12 ŞUBAT 2014



Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2014 Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda Türkiye’yi, 180 ülke içerisinde 154'üncü sırada gösterdi.
Basın özgürlüğünü savunan uluslararası örgüt, bugün yayınladığı yıllık listede Türkiye’yi, 2013 sonunda 60 civarında medya çalışanını cezaevinde tutan, Gezi eylemleriyle 153 habercinin polis şiddetine uğradığı ve editoryal bağımsızlığın ağır saldırı altında olduğu bir ülke olarak tanıttı.

Basın özgürlüğü bakımından en iyiden en kötüye ülke sıralamasında ilk üç sırası Finlandiya, Hollanda ve Norveç alırken, Suriye, Türkmenistan, Kuzey Kore ve Eritre de son sıraları paylaştı.
RSF raporuna göre, çoğu basın özgürlüğü bakımından gerileme gösteren AB ülkelerinden Fransa iki sıra, Romanya üç sıra, Bulgaristan 13 sıra, Yunanistan ise 15 sıra arkaya düştü.
Türkiye'nin komşuları arasında Irak üç sıra, Azerbaycan ve Ermenistan dörder sıra gerilerken, İran 1, Gürcistan 16 sıra ilerleme gösterdi.
Suriye ise dünyada gazetecilerin hayatının en tehlikede olduğu bir kaç ülkeden biri. Raporda gazetecilerin bu ülkede haber akışını kontrol etmeye çalışan grupların hedefi haline geldiği kaydediliyor.
Türkiye 10 yılda 56 sıra geriledi
Türkiye, basın özgürlüğü sıralamasında Irak ile Gambiya arasında yer alıyor. RSF, bir önceki sıralamada Türkiye’nin yerini “TMK ve yargı paranoyası” ile açıklarken bu yıl “tutuklu gazeteciler, Gezi’de habercilere saldırı ve dış editoryal müdahalelere” vurgu yaptı.
Türkiye, geçen yıl 179 ülke içerisinde 154'üncü sıradaydı; bu yıl bir fazla ülkeyle aynı sırada kaldı.
Ama Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından hazırlanan basın özgürlüğü listesinde 2005 yılında 98. sırada yer alan Türkiye, o günden bugüne tam 56 sıra geriledi.
'Yol ayrımındaki Türkiye'
Artan diplomatik ve ekonomik etkisiyle Türkiye’nin özellikle de "Arap Baharı"nı yaşamış rejimler için kendisini bölgesel bir demokrasi modeli olarak sergilediğini kaydeden RSF, basın bildirisinde, "İslami muhafazakar Ak Parti’nin 10 yıllık iktidarında, ordunun siyaset ve medya alanındaki etkisi kayboldu ve Kemalist ideolojiye bağlı kimi tabuların etkisi kırıldı. Ancak bunların yerini yeni kırmızı çizgiler alma eğiliminde" ifadesine yer verdi.
Türkiye'nin 2013 yılı sonu itibariyle 60 tutuklu gazeteci ile dünyanın en büyük gazeteci hapishanelerinden biri olduğunu kaydeden RSF, yargının yapılan reformlara rağmen baskıcı özünü büyük ölçüde koruduğunu kaydetti.
Yıllarca süren mahkeme ve tutukluluk süreçlerine dikkat çeken RSF "Tutuklu ve yargılanan gazetecilerin çoğu, baskıcı yıllardan miras Terörle Mücadele mevzuatının bedelini ödüyor. Ceza Kanunu’ndaki 20 kadar madde de özgürlükleri hedef alan bu düzenlemeleri tamamlıyor" diyor.
Raporda hükümetin PKK ile barış müzakerelerini açmasının umutlar doğurduğu, taahhüt edilen reformların hayata geçirilmesinin aciliyet taşıdığı kaydediliyor ve "Mevzuatın ötesinde, Kürt sorununun barışçıl çözümü konusundaki bir uzlaşı, paranoyak ve baskıcı izler taşıyan yargı kültürünü nihayet geliştirmeyi sağlayacaktır" deniyor.
'Gezi gazeteciler için mayınlı bölge'
RSF Gezi olaylarına da değinerek "2013 yazında yaşanan, benzeri olmayan protestolar, Türkiye toplumunun özgürlüğe olan ihtiyacını gösterdi. Olay, güvenlik kuvvetlerinde demokratik kültür eksikliğini ve büyük medya gruplarının hükümetle bağı olan iş insanlarının elinde toplanmasının çoğulculuk bakımından yol açtığı tehlikeyi de ortaya koydu" değerlendirmesini yapıyor.
Gezi olaylarıyla ilgili bilanço ise raporda şu şekilde aktarılmış:
"153 gazeteci yaralandı, 39’u gözaltına alındı: Mayıs- Eylül 2013 döneminde gazeteciler, hükümet karşıtı protestolarının şiddetle bastırılmasının bedelini ziyadesiyle ödediler. Kimi zaman eylemcilerin hedefi oldularsa da sistemli saldırılar güvenlik güçlerinden geldi.
"Bu şiddet patlaması resmi söylemlerinin ve hükümete yakın medya kuruluşlarının yaydığı histerik havada gerçekleşti: Köşe yazarları eleştirildi; sosyal medya kullanıcıları ve uluslararası medya çalışanları rejimi yıkmaya dönük uluslararası bir komplonun ajanları, teröristler olarak gösterildiler.
"Oto-sansür, habere ağırlık veren televizyon kanalları İstanbul’u sarsan şiddetli çatışmaları haber olarak vermeye yanaşmamalarıyla tüm boyutlarıyla ortadaydı. İflah olmaz gazetecilere kapı gösterildi: En az 14’ü işten çıkarıldı; 22’si istifa etmeyi tercih etti. Eylemleri daha yakından aktara televizyon kanallarına ise astronomik para cezaları verildi."
Rusya ve eski Sovyet ülkeleri
Soçi Olimpiyatları’nın Kremlin ile kendini daha iyi ifade eden sivil toplum arasındaki bilek güreşini gizlemeye yetmediğini bildiren RSF, Putin’in yeniden Kremlin’in başına geçtiği 2012’den beri hakaret suçuna yeniden hapis öngörüldüğünü, İnternet sitelerinden “kara liste” oluşturulduğunu, haberleşme özgürlüğünün “geleneksel değerler” saikiyle sınırlandırıldığını, “inançlara hakaret” veya homoseksüellik propagandası” gibi suçlamalarla düşüncenin sınırlandırılması yoluna gidildiğini bildirdi.
RSF raporunda, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Azerbaycan da haberleşme özgürlüğünü hedef alan uygulamaları nedeniyle eleştirilirken, Batı'nın bu ülkelere doğal kaynak rezervleri nedeniyle baskı yapmaktan kaçındığına dikkat çekildi.
BBCT

Gazetecilerden İstanbul'da protesto eylemi
16 ŞUBAT 2014



BBCT'den Rengin Arslan'ın haberi: Gazetecilerden protesto eylemi

İstanbul'da hükümeti medyaya baskı ve sansür uygulamakla suçlayan bir grup gazeteci protesto eylemi yaptı. Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda buluşan gazeteciler İstanbul Valiliği'ne yürüdü.

"Yaza yaza kazanacağız", "AKP elini medyadan çek" sloganları atan gazeteciler pankartla Başbakan'ın bir yayın yönetmenini arayarak altyazıya müdahale etmesine göndermede bulundu.

Gazetecilerin taşıdığı pankartta "Alo Başbakan, Artık Yeter" yazıyordu.
Basın açıklamasını gazeteciler adına Çiğdem Anad okudu. Açıklamada, "Baskı, sansür ve otosansürün ne kadar yakıcı olduğu son iki hafta içinde gözler önüne serildi. Başbakan gazetelerdeki haberlere, televizyon canlı yayınlarına ve hatta altyazıyara müdahale etmekte tereddüt etmiyor" denildi.
Gazeteciler bununla birlikte yayın yönetmenlerinden, muhabirlere kadar bir özeleştirinin de gerekli olduğunu vurguladılar ve "Medyanın itibarının ayaklar altına alınmasının sorumlusu tek başına iktidar değildir, olamaz" dediler.
Basın açıklamasının yapıldığı İstanbul Valiliği'nin önünde çevik kuvvet de vardı.
Geçen haftalarda kamuoyunda yansıyan telefon konuşmaları hem kamuoyunda hem gazeteciler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
Başbakan ise böyle bir konuşmanın varlığını reddetmemiş ve bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine, "Evet aradım. Sadece hatırlatmayı yaptım. Hatırlatmayı yaptığım şahıslar da, kendi altyazı ile alakalı olarak bize yapılan hakaretlerle ilgili olarak, kendileri de gerekli uygulamayı yaptı" demişti.
Başbakan ayrıca, "Bunu demek eğer yanlışsa onu bilemiyorum. Ama bu tür şeyleri de öğretmek durumundayız" demişti.
haber93
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2387
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Nis 15, 2014 10:29 pm    Mesaj konusu: Sansür Yasası ve Anti-Emperyalist Tavır Alıntıyla Cevap Gönder

İnternet Sansürü Etrafında…
Mehmet Yüksel
11.02.2014



İnternet’i karartmak “Dezenformasyon Çağı”nın en uç noktasıdır. Dezenformasyon Çağı ve “Dezenformatik Devrim”, kitle iletişim araçlarının gelişimi ile ortaya çıkmıştı, bugün Erdoğanizm “Dezenformasyon Devrimi”ne bir karşı devrim formunda ortaya çıkan internet’in kurtarılmış bölgesine -sayısı oldukça az olan, ancak buna nispetle küresel dezenformasyon devrimine karşı bir enformasyon hareketi başlatan ve böylece insanları yeniden politize eden “kurtarılmış bölge”ye- karşı savaş ilan etti.

Gerekçe, şimdilik seçimlere kadar yolsuzluk ile ilgili bilgileri halktan kaçırmak olarak gözüküyor. Evet, yakın dönemde yaşananlar gözönüne alınınca bu doğru olabilir. Ancak sadece yolsuzluğu perdeleme iddiası, Erdoğanizmin anayasal olarak demokratik gözüken bir ülkede uyguladığı internete sansür girişiminin “Dezenformasyon Devrimi” için ne derece büyük bir adım olduğunu saklamamalı, zira Erdoğan, geleceğin demokrasilerinin internet sansürünün öncülüğünü yapıyor. Üstelik bunu yaparken “Ailenizi porno’dan korumaya çalışıyorum” diyor. İlerleyen günlerde ileri kapitalist “demokratik dezenformasyon toplumlarında” buna benzer “çözüm önerileri”ni görebiliriz. Yani, tıpkı “Thatcher Dönemi İngilteresi”nde olduğu gibi bir değişim-dönüşüm dönemine girmiş olabiliriz... Böylece “düşünce kuruluşları” bize internet sansürünün faydalarını anlatmaya başlayacaktır yakında… Hem de bütün dünyada…

Meselenin ikinci boyutu ise, RedHack ve Anonymous gibi hacker gruplarının, küresel sistemi tehdit eden büyük hacktivist faaliyetlerinin yarattığı tehditdir. Anonymous ve RedHack’in birlikte hareket ederek İsrail’e yaptıkları siber saldırılar, bu tehdidin ne kadar büyük olduğunu hepimize gösterdi.

Söylenecek çok söz var; ama şimdilik son söz olarak şunları söyleyelim:

Küresel bir sansür dalgası geliyor… Ancak bu dev tsunami, küresel bir direnişi de beraberinde getirecektir!

#Direnİnternet

http://adimdergisi.com/HaberOku.aspx?ID=28

Sansür Yasası ve Anti-Emperyalist Tavır
Mehmet Yüksel
21.02.2014



Bir önceki yazıda[1], internet sansürünün, dezenformasyon toplumunun ileri bir aşaması olduğunu ve bunun dezenformasyon toplumlarında -neoliberalizmin meydana getirdiği gibi- küresel çapta bir dönüşüm sürecine neden olabileceğini yazmıştım.

İkinci eksende ise hacktivizm den söz etmiştim, çünkü hacktivizm küreselleşmiş emperyalist düzene karşı direnişte çok önemli bir mevzidir.

Şimdi ise sansür yasası yürürlülüğe girdi, Dr. Goebbels'in Nazi döneminden beri Batı dünyasında[1] bu kadar büyük bir devrim belki de yaşanmamıştı. Sanırım TİB ile NAZİ Propaganda Bakanlığı arasındaki benzerlikleri [ve farklılıkları] kaleme alacak bir analize ihtiyacımız var. Böylece AKP hükümetinin sansürcülük konusundaki dünya çapındaki başarısını gün yüzüne çıkartabiliriz. Şüphesiz bu öncüler bir ödülü hak ediyor… Ancak bunun olacağını zannetmiyorum belki on yıl önce olsaydı bir Nobel Barış Ödülü gelebilirdi, oysa BATI ile koyun koyuna yaşanan 13 yılın ardından şartlar değişti, emperyalizm böyledir işte, uzun dönemli ilişkilerden hoşlanmaz… Her neyse bu ayrı bir meseledir.

Evet hacktivizm diyorduk... "TİB internet yasasında siftahı RedHack'le yaptı!"[2] Bu çok anlamlıdır. Çünkü bu durum küresel emperyalist sistemin, hacktivizmden rahatsız olduğunun dolayısıyla da, hacktivizmin küresel emperyalist sistemi tehdit ettiğinin önemli bir göstergesidir.

Bir şey iyi anlaşılmalı hacktivizm basit bir internet korsanlığı meselesi değildir. Çünkü küresel emperyalist sistem hiç olmadığı kadar internete bağımlıdır. O halde lafı fazla uzatmadan hemen tesbitimizi yapalım, sistemin Aşil topuğu internettir. Çünkü dezenformasyonu kırma imkânı şimdilik sadece internette mevcut. Bununda nedeni maliyetinin düşük, kullanmanın kolay ve görece anonim olmasındadır. Bugün dezenformasyon toplumunun kirli baronlarının işsiz bıraktığı –ülkemizdeki- yüzlerce gazeteci, gazetecilik faaliyetlerini internet üzerinden devam ettirmekte ve böylece medya sansürünü delmeyi başarabilmektedir.

Bir zamanlar, “büyük devlet”ler arasında denizleri kontrol etme mücadelesi tarihin seyrini değiştirmişti. Biraz abartılı bir benzetme, ancak bugün hükümetler interneti kontrol altında tutmaya çalışıyor ve karşılıklı casusluk faaliyetleri ile bir yandan birbirlerine karşı mücadele ederken, öte yandan da mevcut küresel emperyalist sistemle tehdit eden sansür karşıtı hacktivist gruplarla savaşıyor. Bu bende denizlere hakim olma meselesini çağrıştırmakta…

Her ne ise bir ekonominin, internete ne derece bağımlı olduğunun farkına varırsak, internet alemini kontrol etmenin önemini de kavrayabiliriz. [Üstelik internet sadece ekonomi için vazgeçilmez değildir, internet bilgi kontrolünün en önemli merkezidir.]

Baskıların direnişi kıracağı beklentisi, tarihin pek çok dönemlerinde müşahade edildiği üzere, beyhudedir boşunadır. Hacktivist mücadele sansür dalgasıyla birlikte şiddetlenecektir. Hacktivizmde sansür, mücadeleyi kuvvetlendirecek, hacktivist gruplar yeni gönüllüler kazanacaktır.

İnsanlar bir kere şuurlandığı zaman artık sansür hiçbir işe yaramaz ve küreselleşme ile [pek çokları tarafından Seatle’da başladığı söylenen direniş dalgasından bu yana] dünyanın yüzlerce ülkesinde onbinlerce siyasal gösteri, dünya halklarını özellikle gençleri muazzam ölçüde politize etmiştir. [Tabiî bu büyük bir genellemedir. Ama “dezenformasyona karşı bir kurtarılmış bölge” inşasını anlayabilmek için belki bu tip genellemelere ihtiyacımız var.]

Dezenformasyon ile söylemeye çalıştığım şey de bununla ilgili… Kendilerine yalan söylendiğini bilen öfkeli bir gençlik şimdilik klavyelerinin başlarında [gerçek] siyasal gündemi takip ediyor ve ona çeşitli yollarla müdahil oluyor.

Ancak, AKP hükümeti bir şeyi göz ardı etmektedir: Bu gençleri evlerinde tutan tek şey, ellerinden alındığında doğacak olan sonucu da iyi düşünmek gerektiğini…

Bence bu siyasal iktidar için büyük bir risktir.

Televizyon izlemeyen gençlik [yada gençliğin televizyon izlemeyen kesimi diyelim], bir kez algı mühendisliğinin kontrolünden çıkmıştır artık. Gezi Direnişi’nin bize öğrettiği şeylerden biri bence budur. Bu reaksiyonlar zincirini önlemek mümkün gözükmüyor -tıpkı bir atom bombasının zincirleme reaksiyonları gibi- Çünkü televizyon izlemeyen ve internet ortamında politize olan gençlik, doğru ile yanlışı ayırt etme –en azından sezme- yani temyiz gücünü elde etti bir kez.

Kısaca durum şudur: 46’lık toplumumuzun, 90’lı gençleri sansürcülere karşı büyük öfke duyuyor. [İşin garip tarafı, demokratik olduğu söylenen ülkelerde, genel olarak iktidarların halkların çıkarlarını göz ardı etmesidir. Yoksa sansüre ihtiyaç duymazlardı. Bu rejimlerde yönetenlerin değil, yönetilenlerin taleplerinin meşru sayılması gerekirdi savundukları prensiplere göre. Ancak özellikle 2008 krizinden sonra yaşanan onlarca siyasi gösteri ve grevlerde hükümetler halkları gayri-meşru ilan etme yolunu seçiyor. O halde “demokratik sistem” büyük bir meşruiyet krizi yaşıyor genel olarak, Occupy Wall Street gibi sayfalar, demokratik sistemlerin iki yüzlülüklerini gün yüzüne çıkartıyor ve bu internet sayesinde milyonlarca haneye ulaşıyor. İnternet sansürünün bir ekseni de bu genel ideolojik kriz ile ilgili olarak düşünülebilir.]

Görüldüğü gibi mesele çok daha uzun konuşulması gereken bir meseledir ancak şimdilik son söz olarak şunları söylemeliyim:

Sansür yasası, bu politik istikrarsızlık ortamında, ateşe körükle gidiyor… Sonuçları hep birlikte göreceğiz.

[1] “İnternet Sansürü Etrafında” http://adimdergisi.com/HaberOku.aspx?ID=28 [Erişim: 21 Şubat 2014]

[2] Türkiye, siyasi eksen bakımından Batıcı dır. Tabii ki halkı tenzih ediyoruz.

[3] Vagus Tv'nin 19 Şubat 2014 tarihle yayınladığı haberin başlığı, haber metni ise şöyle:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dün akşam Twitter’dan yaptığı açıklamayla internet yasasını onayladığını duyurdu. Bu duyurudan birkaç saat sonra ise yasanın ‘siftahı’ yapıldı.

Redhack, Twitter’dan paylaştığı ‘ AKP İstanbul İlçe Bel. Hırsız Adayları Cep Telefon Numaraları’ tweetiyle AKP İstanbul ilçe belediye başkan adaylarının cep telefonu numaralarını paylaştı. Telefon numaralarının paylaşıldığı pastebin.com adlı site atılan tweet’ten kısa bir süre sonra erişime engellendi.

Tweet’te yer alan site linkine tıklayanlar ‘Bu internet sitesi (pastebin.com) hakkında Ankara CBS’nin 08/03/2012 tarih ve 2012/27976 sayılı kararına istinaden Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından KORUMA TEDBİRİ uygulanmaktadır’ yazısıyla karşılaştı.

http://adimdergisi.com/HaberOku.aspx?ID=98
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com