EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

TAM BAĞIMSIZLIK NEDiR?

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 834
Konum: Belarus

MesajTarih: Prş Ağu 14, 2008 10:34 pm    Mesaj konusu: TAM BAĞIMSIZLIK NEDiR? Alıntıyla Cevap Gönder

‘İstiklâl-i tam/Tam bağımsızlık’ Bu mudur?
-2-
Ali Haydar Can



Tarih, 2 Ekim 1992...

TC DKK’na ait Muavenet Fırkateyni 2 Ekim 1992 günü, planlamasında “gerçek atışın bulunmadığı” NATO Kararlıloık/Display Determination Tatbikatı sırasında, Dinlenme anında, yani herkes uykudayken, tam gece yarısı Amerikan Uçak Gemisi Saratoga attığı 2 Sea Sparrow Füzesiyle vuruldu...

Birer saniye arayla atılan 2 füzenin biri komutanın bulunduğu kaptan köşkünü,diğeri kurmay ekibin bulunduğu savaş harekat merkezini vurdu.

Bu hadisede Muavenetin komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Uçaksavar Yardımcı Subayı Teğmen Alper Tunga Akan, Tesis Astsubayı Serkan Haktepe, İkmal Cavuşu Mustafa Kılıç ve er Recep Atak öldü ve 22 asaker yaralandı... Muavenet Firkateyni kullanılamaz hale geldi.

ABD olaya “kaza” süsü verdi ama bütün askerî uzmanlar Sparrow Füzelerinin “kazaen” ateşlenmesinin mümkün olmadığında birleşti. Ayrıntılara internetten ulaşmak mümkün...

NATO’nun Display Determination Tatbikatı ise hiç bir şey olmamış gibi devam etti... Hiç bir sivil veya asker TC yetkilisinin aklına bu olayı protesto için tatbikattan çekilmek gelmedi... Geldiyse bile bunu söyleyecek ve yapacak cesaret asker veya sivil hiçbir TC yetkilisinde yoktu. Çünkü karşılarında her şeylerini borçlu oldukları ABD ve NATO vardı...

Yani ölen öldüğüyle yaralan ise yaralandığıyla kaldı....

Bu sadece tatbikat sırasında böyle olmadı, tatbikat sonrasında da böyle oldu..

Zamanın cumhurbaşkanı Turgut Özal, başbakanı Süleyman Demirel, hükûmeti DYP-SHP, GKB Orgeneral Doğan Güreş, DKK Oramiral Vural Beyazıt ve DK ise Oramiral Güven Erkaya(*)’dır... TC’nin bu siyasetçi,ve asker sivil bürokratları olayın “müeessif bir kaza” olduğunda birleşmişler, işi fazlaca kurcalamamayı seçmişlerdir.

Olayda bir kolunu ve bir bacağını yitiren Üsteğmen İlter Özdil, ciğerlerinde hala füze parçası taşıyan Teğmen Uluç Kılıç ve diğer personel olayın asla “kaza olmadığını” söylediler. “Sea Sparrow Füzeleri öyle omuzdan atılan bir tanksavar roketi değil.Bu başlı başına bir sistem. Bir kaç personelin, geminin radar ve bilgisayar sistemlerinin kombine olarak atışa karar vereceği bir silah sistemi. O sırada gemiler dost sularda, ortada tehdit yok.Şüpheli bir gemi yaklaşsa dost-düşman tanıma araçları (IFF) var. Dahası çağrı yapar kimlik sorarsın.Bunların hiç biri yapılmıyor.Gemimiz “düşman” olarak seçiliyor doğrudan ateş ediliyor.Dolayısıyle olayın kaza olmasına imkan ve ihtimal yok. Olay kaza olarak geçiştirilmeye ve unutturulmaya çalışılıyor.”

Olaydan sonra şehit yakınları ve gaziler, ABD’ye tazminat davası açıyor.

TC Hükumeti, GKB ve DKK’ndan en ufak bir yardım gelmediği gibi bir de yazı gönderiyorlar.Geminin 19 yaşındaki telsiz subayı şehit Serkan Aktepe’nin babası Ahmet Aktepe: “Bize Amerika’yı dava etmeyin diye yazı gönderdiler.Eşim oğlumuzun üzüntüsünden kanser olup öldü ona ilaç parası bile bulamadım.” yazıya rağmen Amerika’ya karşı dava açılıyor.. Dava 4 sene sürüyor...

Gerisini şehit ve gaziler adına davayı açan ve takibeden Avukat Erkan Pekçe şöyle anlatıyor:

“ Davanın iki senesi bu dava mağdurlarla Amerikan deniz Kuvvetleri arasındamıdır, yoksa iki hükumet arasında mıdır? Sorusuna cevap aramakla geçti.Sonuçta mahkeme olayın bir “political question” yani politik bir sorun olduğuna karar verdi!”

Avukata göre; İşte tam bu nokta yapılan saldırının kaza olmadığı “siyaseten yapılmış”bir saldırı olduğunun hukuki belgesi oluyor. Bundan sonra Coninin biri tatbikatta silahını temizlerken bir mehmetçiği vursa... Olay “political question” yani “siyasi mesele” denip kapatılacak....

Olayı Araştıran Gazeteci Tuncay Baçivan (1) şunları yazıyor:

“ACIKLI VE DÜŞÜNDÜRÜCÜ

”Ege’de yaşanan bu olaydan sonra Amerika’nın Muavenet’e karşılık olarak Türk Deniz Kuvvetleri’ne Knox sınıfı 8 fırkateyni hibe ettiği açıklandı. Oysa durum hiç de öyle değil.
Avukat Erkan Pekçe konuşuyor: “Bu açıklama doğru değil gemilerden biri sembolik bir ücretle verildi. Ancak diğer yedisi her biri 171 milyon dolardan bize satıldı. İlgili internet sitelerinde herkes bunun kayıtlarını bulabilir!”...Gerçekten de FMS yani Foreign Military Sales (askeri satışlar) ile ilgili sayfalarda bunlar yazıyor.İşin en acıklı yanı bu gemilerin bir kısmı kısa süre sonra “hizmet dışı” olup hurdaya ayrıldı.

”SORUŞTURMA BİLE AÇILIRDI

”Bu olaydan son sora olay meclise intikal etmeli siyasi soruşturma açılmalıydı.Hatta Amerika’da ateşelik yapmış bir dostum “bizimkiler ısrar etseydi Amerikan Kongresi bile kendi personeli için soruşturma açardı.Orada prosedür böyledir ama bizimkiler ne içerde ne Amerika’da soruşturma açılmasını isetemediler” dedi.Maalesef 5 şehit 22 gazinin hesabı ne içerde ne dışarda sorulamadı.

”KOMUTAN NE DEDİ?

”Emekli Oramiral Vural Beyazıt yani dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı yapmayı düşündüğüm Muavenet Belgeselinde konuşmayı reddetti.”Tuncer’ciğim olay kazadır.
O fırkateyni ( yani Muavenet asıl adı Uss Gwyn) bize çok sembolik bir parayla hibe etmişlerdi. Bir kazadır oldu boş ver karıştırma. Bunu yaparsan seni alaya alırlar sen bu işin uzmanısın yapma...” dedi.

”Ben 2003 de TV8 de iken bu facianın belgeselini yaptım.Bir kez bu kanalda yayımlandı.Daha sonra hiç tekrar edilmedi.Program diye takla atan her magazin programını bile defalarca yayımlayan TV8 nedense bu belgeseli bir daha tekrar etmedi.

”Bu olaydan alınacak ders: ” Başkasından borç para ve silah alırsan olacaklara razı olursun.” şeklinde özetlenebilir.Ama kazın ayağı öyle değil.Önce dürüstlük, vatan sevgisi, şahsiyet ve cesaret lazım. İşte koca Türkiye bunların eksikliğini yaşıyor...”

Muavenetin Hikâyesi kısaca böyle...

Biz dönelim ‘İstiklâl-i tam/Tam bağımsızlık’ mevzuuna...

M. Kemal, Haziran 1919’da Franklin Bouillon ile yaptığı görüşme sırasında aynen şöyle diyor: “ İstiklâl-ı tam denildiği zaman, bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ... her hususta istiklâl-i tanı ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.”(2)
Gerçekten de ‘İstiklâl-i tam/Tam bağımsızlık’ tam olarak budur...
Peki ‘İstiklâl-i tam/Tam bağımsızlık’ tam olarak bu ise... Muavenet Olayında görevde bulunan yukarıda isimleri yazılı olanlar başta olamak üzre TC’nin bütün ‘sözde değil özde Atatürkçü’sivil ve asker yetkili personeli ile bu olay hiç olmamış gibi davrananarak, kılını bile kıpırdatmayan o günün TBMM’sinin bu vahim hadisenin üstünü alelacele örtüşünün adı nedir?
M. Kemal böyle bir iş için “Bu saydıklarımın herhangi birinde (siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ...) istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.” Diyor...
Yani bunun adına ‘ister açık işgal’, ister ‘örtülü’ işgal, ister ‘mandacılık’, ister ‘sömürge olmayı içselleştirme’ de... Ama kesinlikle ‘İstiklâl-i tam/Tam bağımsızlık’ deme...
Böyle bir hadise karşınında ‘gerçekten tam bağımsız’ bir devletin nasıl davranacağına dair bir misâl aşağıdaki 28 Temmuz 2007 tarihli haberde var:
“ABD'nin Sudan'ı, Yemen'de Ekim 2000'de Amerikan USS Coll destroyerine yapılan bombalı saldırıda ölen 17 Amerikalı bahriyeli için her aileye 7.9 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum etti.”
Üstelik de ABD destroyerini Sudan Deniz Kuvvetlerine ait bir gemi değil, El kaide vurmuştu. ABD Mahkemesi haklı olarak, ‘madem hadise Sudan’da gerçekleşti, öyleyse sorumlusu Sudan Devleti’dir ve tazminatı da o ödeyecektir’ diyor.
Peki TC mahkemeleri ‘Muavenet hadisesi’nde benzer bir kararı niçin veremedi... Kendi halkına “laikllik ve Atatürkçülük’ adına her vesile ile diş göstermek kolay iş... ABD’yi tazminata mahkûm etmek için ise mangal gibi bir yürek ve tam bağımsız bir vicdan gerekiyor... Olmayan şey bunlar...
Son sözü yine konuyu detaylı olarak araştıran gazeteci Tuncay Baçivan’a bırakalım:
”Hemen hemen ayni sıralarda yine bir Amerikan Gemisi ayni tip bir füzeyle bir İran yolcu uçağını vurmuştu.İran hükümeti yolcuların tazminatını Amerika’dan söke söke aldı.
O zaman Amerika İran’la iki düşman.Biz ise dost ve müttefikiz! İran hükümeti vatandaşının hakkını söke söke alıyor, bizimkiler ise “Amerika’yı rahatsız etmeyin” diyor. Zavallı şehit ve gazi yakınlarını koca Amerika’yla karşı karşıya bırakıyor.
Bir yanda hiç bir müdanaası olmayan İran.Diğer yanda Amerika’ya göbekten bağlı, ezik, şahsiyetsiz ve kompleksli bazı yöneticileriyle Türkiye...”
Sözün özü budur ve TC yöneticilerinden, “TC’nin tam bağımsızlığı”na dair atılan her nutuk, bana Ajda Pekkan’nın şu şarkısını hatırlatmaktadır: Palavvvrrra, palavvvrrra, hepsi palavvvrrra...

Dipnotlar:
(1) ‘Muavenet Faciası 2 Ekim 1992 Unutma başlıklı’ makale, Tuncay Bahçivan, Makalenin yayınlandığı internet adresi: http://www.kodadimedya.com/detay.php?id=4665
(2)Kemal Atatürk, Nutuk, 1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1989, s. 415-416
(*) O zaman donanma Komutanı olan Güven Erkaya’nın siciline bu vahim hadise en ufak bir leke düşürmemiş olmalı ki, kısa süre Sonra DKK oldu... DDK olarak 28 Şubat Darbesinin önde gelen aktörlerinden biriydi. Hafıza tazelemek babında şunu da ekleyelim: Bu Güven Erkaya, Başbakan Necmettin Erbakan’ın daveti üzerine misafir olarak bulunduğu Başbakanlık Konutu’nda “Bana çabuk rakı getirin” terbiyesizlik ve küstahlığını yapmasına rağmen, dönemin Başbakanı’ndan “Paşa sen yanlış yere geldin galiba, burası meyhane değil, Başbakanlık. Meyhaneye gitmek istiyorsan, kapı şu tarafta; ikile bakalım” cevabını almak yerine kendisine buzlu rakı servisi yapılan DDK’dır. Herhalde tarihe ”Rakıcı Güven Paşa” namıyla geçecektir.
Baran

TAM BAĞIMSIZLIK/ BAKİ AYTEMİZ

Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı ve büyük vatan dostu Vahdettin Han’ımerkeze almadan “TAM BAĞIMSIZLIK”tan bahsetmek İslâm düşmanlığına varır.

Hürriyet”in, “zorunluluğun idraki” demek olduğunu bilenler için söyleyelim ki, “MutlakFikir” nisbeti olmazsa, bu zorunluluğu idrakin de havada kalacağı muhakkak.Son tecritte Mutlak Fikrin gerekliliği bahsine bağlanmamış böyle bir zorunluluk idraki, son basamağa çıkamamış akim bir keyfiyet belirtir.“Tam bağımsızlık” meselesi de,işte bu “Hürriyet” bahsinin hasrın da ele alınması gereken mevzulardan biri olarak, bırakın daha Mutlak Fikir nisbetini, zorunluluğu idrak edememekbir tarafa, daha bu meselelerin genel kültürüne dahi vakıf olamayanlarelinde çok garip görüntülere sebepolmaktadır.Her şeyden önce fert, kendi özgürlüğünühissedecek ve yaşayabileceği bir iklime sahip olabilecek ki,devletin tam bağımsızlığından söz edilebilsin. Devletin görevi, ferdin ohissi duyması ve inandığı değerlereuygun bir hayat inşâ etmesine müsaitiklimi tesis etmesi değil midir? Devletin ferde karşı temel görevi bu iken,ferdin de devlete karşı görev ve vazifeleride işte o inanılan değerler ve zorunluluğu hissetmek bahsinin çizeceğiçerçevede, üzerine düşeni ifâ olur. Devlet ve fert, birbirlerinin hürriyetalanını sınırlayıcı değil, bilakistamamlayıcı ve bütünleyicidir. Buçerçevede, bizim nizâmımızda, fertve devlet çatışmasından bahsedilemez.Günümüz ve geçmişin yozlaşmış ve yozlaştırıcı devlet anlayışları,bize, bizim devlet anlayışımıza enuzak olan bir bahis ve en nefret edilecekbir durumdur.Devlet ve fert tezadı ve bunun da bağlı olduğu “Hürriyet” bahsinin mücerret hatlarını şöyle kabaca çizdikten sonra, gelelim “Tam Bağımsızlık”bahsinin bizim kendi devlet ve millet tarihimizdeki yakın zaman görüntülerine ve bundan çıkaracağımız neticelere…

Yakın zaman, yani Osmanlı’nın şahsında Türk, İslâm Âlemi ve topyekûn Doğu, Batı karşısında gerilemeye başlamışken, Ulu Hakan Abdülhamid Hân gibi bir dehâ eliyle bu gerilemenin 33 sene durdurulması ile başlayan süreç…Ulu Hakan Abdülhamid Hân,bünyeye musallata olmuş – musallat edilmiş bütün o hastalıkların neticesinde Hasta Adam denilmeye başlanmışTürk-İslâm Devleti Osmanlı’yıtek başına belli bir süre ayakta tutmuşsada, kendisi de görmekteydi ki, emperyalistlerin tazyikleri karşısındabu şekilde devam etmenin mümkünü yoktur. Emperyalistler karşısında durabilmenin yolu, yeni bir hamleden geçmektedir ve bu hamlenin kalbgâhı da Anadolu olacaktır. Anadolu’nunbozulmamış MüslümanAhalisi ile bu davranış vücut bulabilirve Türk-İslâm Devleti emperyalistlerekarşı hayat hakkı kazanabilir.Detayları Salman Kayabaşı’nın,“Teşkilât” kitabında ve Büyük Doğu İBDA kütüphanesinde bulunabilecekbu stratejik tercih, kendi yapılanmasınıda beraberinde getirirken, UluHakan’ın vefatından sonra bu stratejiyi devam ettirme şuuruna, Mehmed Reşad’dan sonra tahta geçen kardeşiVahidüddin Hân sahip çıktı. VahidüddinHân, ağabeyi AbdülhamidHân’ın plânlarına vakıf olarak, artıkişgâl altındaki İstanbul’da hiçbirmüsbet hamleye imkân kalmadığınıda bilfiil görerek, emperyalistişgâlden kurtulmak için, plânlarınıAbdülhamid Hân’ın yapmaya başladığıhamleyi pratiğe geçirmek üzeregerekli adımları atmaya başladı.Vahidüddin Hân ile ilgili olarak detaylı tafsilat Üstad Necip Fazıl’ın ilgili eserinde mevcut olarak, oradan aldığımız tarihi bilgilerin ışığındameseleye yanaşalım…

Anadolu’da bir “İstiklâl Savaşı”başlatmak üzere, eldeki işe yarar subayların listesini Genelkurmay Başkanı’ndan talep eden O… İstanbul’dabir takım siyaset ve iktidar oyunlarına dalmış bu subaylarla görüşerek,onlara İstanbul’da bir istikbâlin bulunmadığınıve mücadele merkezininAnadolu olduğunun gongunu çalarak uyanmalarını sağlayan, onları Anadolu’yagitmeye ikna eden O… Veonlara Anadolu’da bir takım göstermelik vazifeler vererek İstiklâl Savaşı’nı örgütlemek üzere Anadolu’ya gönderen O…

Vahidüddin Hân, bu plânı uygulayabilmek adına İngilizlere olabildiğince şirin gözükmeye çalışırken,perde gerisinden de Anadolu’ya gönderdiği subaylar eliyle örgütlenen Kuvay-ı Millîye’ye olanca desteğini vermektedir.O’na “hain” diyenler şunu unutmamalıki, artık meşrutiyet yönetimi ile idare olunmakta olan ve işgâl altına girmiş bir devlet olan Osmanlı’da,Vahidüddin Hân’ın yetkilerinin, bugünkü cumhurbaşkanınkinden bile çok daha az olduğunu gözden kaçırmamalı.Ve kendisi o makamdan ayrılmış olsaydı, işgâlciler emirlerini dikte ettirecek birilerini muhakkak bulur ve o makama getirilerdi amaVahidüddin Hân’ın o makamın imkânlarını kullanarak Anadolu’ya perde arkasından destek vermesi sözkonusu olamazdı. O, kendisini vatanıuğruna feda etmiş, onca acılar yaşamasına,nihayetinde vatanından kovulmasıacısını bile tatmış olmasınamukabil, yine de yabancı ellerde vatanı aleyhine, yeni iktidar aleyhine tek bir cümle bile sarf etmemiş bir kahramandır. Bilakis buna teşebbüsedenleri, en şedit bir tavırla bundanmen etmiştir. Vatanına ve milletineolan bağlılığından dolayıdır ki, gurbetellerde beş parasız ölmüş ve cenazesiortada kalmıştır. Yoksa İstanbul’dansürülürken, Topkapı Hazineleri’ndencebine atacağı birkaç elmasla hayatının sonuna kadar lüksiçinde yaşar, ihanet düşünecek olsaydıda, o hazineleri sırtlandıktan sonra,kuracağı bir ordu ile emperyalistlerin desteğinde İstanbul üzerine yürüdü.O, vatanının selâmeti için -kendine vurulacak damgayı bilerek- kendinifeda etmiş ve kendinse vurulan odamganın acısını, ıstırabını kalbinegömerek, kendisinden dolayı vatanınabir zarar gelmesine mani olmakiçin, köşesine çekilip ölümü beklemişbir vekar heykeli değil de nedir?Efendi Hazretleri, bizzat Vahidüddin Hân’ın emirleri mucibince, Anadolu’yabirçok yardım yaptığını veverdiği desteği yarım asırdan çok daha fazla bir zaman öncesinden ifâde etmekte değil midir?

“Tam Bağımsızlık” ve MüslümanAnadolu’nun ölmeme iradesini, istiklâline olan inancını beyan eden 1919 ruhu, mücerret ve müşahhas bahislerçerçevesinde bu şekilde özetlenebilir.“Tam Bağımsızlık” davasını bu aslî unsurlarından kopararak, İslâm dışı bir zeminde ele almak, o ruha, o yolda canını vermiş şehidlere ihanettir.Velev ki, hani bu gün için zaten mümkün değil de, tarihin bir devresinde,İslâm dışı bir zeminde tam bağımsızlık elde edildiği iddia edilmiş olsun… Yazıya başlarken kısaca ortaya koyduğumuz mücerret fikir bahsi çerçevesinde böyle bir iddianın imkânı olmadığı zaten görüldü. Tarihî şartlar ve arka plânın bize gösterdiğide İstiklâl Savaşı’nı başlatan ve kazanan ruh belli iken, o ruhu hayattan tecrid ederek bir cemiyet ve devlet düzeni hayal etmek, fert ve devletar asındaki çatışma ve çekişmelerinde kışkırtıcısı olur, olmuştur.Emperyalizmi, elindeki silâhlı gücüile gelip zenginliklerimizi gasbedenbir canavardan ibaret diye takdim edenler, onun asıl zararının hedef aldığı milletleri kendisine dönüştürüp,kendisine benzeterek, kendiiçin zararsız hâle getirmek istediğini ya görmüyorlar, ya da görmemek işlerine geliyor.Benzeme ve benzeşme çabasıylaatılan adımlar, 1919 ruhuna ve o ruha sahip çıkarak emperyalizme karşı bize destek veren İslâm Âlemi’ne de ihaneti taşır. Tam bağımsızlıkçı ve gerçek kurtuluşçu olma iddiası, maddedeki kurtuluşun yanında o maddeyi mânâlı kılan “ruh”a da mutabık olacak bir duruş gerektirir.Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı ve büyük vatan dostu Vahdettin Han’ımerkeze almadan “TAM BAĞIMSIZLIK”tan bahsetmek İslâm düşmanlığına varır.

BARAN

Serdar Akinan
İşkence havayolları Türkiye seferinde

Bomba haberi El Pais gazetesi patlattı... Guantanamo’ya yapılan “işkence havayolları” uçuşlarının kalkış ya da iniş noktalarından biri Türkiye’ymiş...

İspanya Savunma Bakanlığı, Yargıç İsmael Morneo’ya 1992 yılından bu yana kayıt altına alınan “işkence havayolları” uçuşlarının ayrıntılı listesini vermiş.

Listeye baktığınızda Guantanamo Üssü’ne giden veya o üsten kalkıp İspanyol hava sahasını kullanan uçakların ayrıntılı bilgilerini görebiliyorsunuz.

Uluslararası Af Örgütü, CIA’in işkence uçaklarıyla ilgili son derece ayrıntılı bir rapor yayınlamıştı. Türkiye boyutu hiç kurcalanmadı...

Bu haber, bu uçakların iniş ve kalkışlarında Türkiye’nin ne denli önemli olduğunu gösteriyor.

Kayıtlara göre uçaklar daha çok İncirlik Üssü’ne iniyor.

Geçtiğimiz yıllarda Irak’ın kuzeyinde işkencehane olarak kullanılan Amerikan askeri üslerinin görüntülerini çekip yayınlamıştık.

O tarihlerde Kandıra Cezaevi’nde kalmakta olan El Kaide’nin üst düzey adamlarından olduğu öne sürülen Luai Sakka’nın avukatı beni arayarak işkence uçaklarının düzenli olarak Sabiha Gökçen Havalimanı’na da indiğini açıklamıştı.

Bu konuyu daha da derinlemesine araştırdığımda karşıma şöyle bir tablo çıkmıştı.

CIA, dünyanın dört bir yanında, işbirliği halinde olduğu yönetimlerin yardımıyla, sorgusuz sualsiz gözaltına aldığı Müslümanları bu uçaklara bindiriyor.

Endonezya’dan alınan bir şüpheli, Afganistan’a, oradan Tunus veya Almanya’ya ya da Ukrayna’ya götürülüyor.

Afganistan’dan alınan bir başkası ise Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan veya bir başka Doğu Avrupa ülkesine götürülebiliyor.

“Neden Türkiye?” sorusuna aldığım yanıt çok ilginçti...

“Luai Sakka çok önemli bir sanık... Yüzleştirme için Kandıra’ya getiriliyorlar... Bizim Adalet Bakanlığı CIA’ye öylesine açık çek vermiş ki... Adamlar cezaevine diledikleri gün ve saatte, ellerini kollarını sallayarak giriyorlar...”

“İkincisi, İncirlik önemli bir üs... Sorgular burada da yapılıyor. Veya Kuzey Irak’tan karşılıklı nakillerin yapılabileceği en yakın askeri üs gene Adana...”

Aklıma son ABD seyahatinde bir Türkiye uzmanı ile konuşurken AKP’ye ilişkin beklentilerini soruyordum çok manidar bir yanıt verdi...

“Amerikalılar pragmatiktir... Son yıllarda hiçbir yönetim bu Müslüman kardeşlerimiz(!) kadar işbirliği içinde olmadı... Şimdi düşünsene bir koalisyon falan olduğunu Pentagon’daki veya Amerikan Dışişleri’ndeki bürokrat için ne büyük zorluk...”

İspanya’da bir hâkim yazılı olarak Savunma Bakanlığı’ndan işkence uçaklarına dair bilgi istiyor...Tüm detaylarıyla geliyor...

Bizde o kadar yazıldı çizildi...

Bu ülke topraklarından, suçlu olup olmadığını bilmediğimiz onlarca Müslüman kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldı mı?

Bu insanlar nereye götürüldü?

CIA ajanlarının bu Müslümanları kaçırdığı doğru mu?

Bu iddiaları belgelerle gündeme getiren avukatlar bile tutuklandı...

Allah’tan İspanyol basını var da bu vahim iddiaların Türkiye boyutuna dair gerçekleri öğrenebiliyoruz.

Bir de Müslümanlıklarından şüphe duyulamaz “yerli” gazetelerimiz var... Malum tiraj rekorları kırıyorlar...

Onlar, hiç gündemden düşürmüyorlar bu vahim iddiaları...

03.12.2008
akşam

Guardian gazetesine göre, Ankara'nın Tahran ile doğal gaz anlaşması imzalamaması karşılığında, Washington'un da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın ziyaretine göz yumdu.
15 Ağustos 2008 13:10

İngiliz Guardian gazetesinin İstanbul muhabiri Robert Tait'in haberinde, Türkiye'nin ABD baskısı nedeniyle, İran ile doğal gaz anlaşmasından geri adım attığını iddia etti.

Tait bu iddiasını batılı bir diplomatik kaynağa dayandırdığını yazdı.

Gazeteye göre "Amerikan hükümetinden baskı gören Türkiye, dün kârlı bir enerji anlaşmasından geri adım atarak, konuk İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ı küçük düşürdü."

"Daha önce hakkında bir mutabakat zabtı imzalanan 1,87 milyar sterlinlik (2.38 milyar euroluk) doğal gaz anlaşması, Ahmedinejad'ın iki günlük İstanbul ziyaretinin en önemli başarısı olacaktı. Ancak Ahmedinejad Çırağan Sarayı'nda Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile buluştuğunda, Amerikan müdahalesinin anlaşmayı baltaladığı anlaşıldı. İki lider ortak basın toplantısında anlaşmayı ilan etmek yerine, ülkelerinin işbirliğini devam ettirme konusundaki istekliliğini teyid eden bir açıklama ile yetindiler."

"Guardian'a bilgi veren Batılı bir diplomatik kaynağa göre, Bush yönetiminden yetkililerin özel görüşmelerde eleştirdikleri bu ziyarete olur veren Washington, karşılığında Türkiye'den, İran ile enerji anlaşması imzalamama sözü aldı."

"Söz konusu kaynak şöyle konuştu: 'Geçen ay Ankara'yı ziyaret eden, Amerikan Başkanı'nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley, burada Ahmedinejad'ın ziyaretine yönelik itirazlarını dile getirdi. Ancak Türkler Ahmedinejad'ın Türkiye'yi ziyaret etmek için uzun süredir ısrar ettiğini ve artık hayır diyemeyeceklerini belirttiler. Amerika'nın çekincelerini gidermek için de, belki elektrik konusunda birşeyler dışında, önemli bir enerji anlaşması imzalamayacakları sözü verdiler. Ayrıca Ahmedinejad'a BM Güvenlik Konseyi'nin, uranyum zenginleştirmeyi durdurması karşılığındaki teşvik paketini kabul etmesi için baskı yapmayı taahhüt ettiler."
haber7

Ankara'yı Vuracaktık
27 Ekim 2008
“Sınıra tepeden tırnağa silahlı gittik. Gerekirse Ankara’yı vuracaktık...” Bunları söyleyen CIA'in gizli operasyonlar bölümünden bir üst yöneteci...

Uzun yıllar Türkiye ve Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren ajan Faddis anılarında TSK’nın, CIA gizli operasyonlar bölümünden üst düzey yetkilinin sınırı geçmesini engellemeye çalıştığını belirterek “Sınıra tepeden tırnağa silahlı gittik. Gerekirse Ankara’yı vuracaktık” dedi.

1990’dan bu yana Türkiye’nin güneydoğusu ve Ortadoğu’da faaliyet gösteren CIA ajanı Sam Faddis, anılarını anlattığı “Operation Hotel California” adlı kitabında, 2. Irak Savaşı sırasında CIA timleriyle Türk askerleri arasında çatışmanın eşiğinden dönüldüğünü belirtti. Kitaba göre, CIA’nın kontr-terör ajanları 7 Temmuz 2002’den itibaren TSK’nın muhalefetine rağmen Kuzey Irak’a girdi. Türkçe ve Yunanca’yı ana dili gibi konuşan Faddis ve ekibinin amacı Afganistan’daki Tora Bora’dan Kuzey Irak’a gelen El Kaide ve Ensar El İslam militanlarını öldürmekti.

Silopi’deki komutan...

Peşmergeler’le CIA’nin büyük işbirliğinin bu operasyonla başladığını anlatan Faddis, “Kurmal ve Sargat yakınlarında El Kaide’nin kimyasal silah ürettiğine dair elimizde deliller vardı. Saldırı için Beyaz Saray’dan izin ve Türkiye üzerinden gelecek silah ve helikopterlere ihtiyacımız vardı. Türkiye izin vermedi. Beyaz Saray da yeşil ışık yakmadı” diyor.

Kitaba göre, Faddis’in TSK’yla sürtüşmesi Şubat 2003’ten sonra gözle görülür hale geldi. Faddis, “Gizli operasyonlar için İncirlik’ten gelecek malzemeye ihtiyacımız vardı. Her seferinde TSK’nın onayını almak gerekiyordu. Haftalar süren prosedür işimizi zorlaştırıyordu. Silopi’deki komutan Kuzey Irak’ta olmamızdan çok rahatsızdı” iddiasında bulunuyor.

Teğmen açıkça tehdit etti

Mart 2003’te savaşın başlamasına haftalar kala, Faddis ve adamları bu kez gizli operasyonlar için Türkiye üzerinden silah, patlayıcı ve yiyecek geçirmek istedi. Türkiye’nin buna izin vermemesi üzerine CIA ajanları, Peşmergeler’den Kalaşnikov ve kıyafet satın aldı, Kürtler gibi giyinerek onların arasına katıldı. Faddis, TSK’nın İncirlik merkezli sevkiyatıı denetlemek istediğini belirterek şunları söylüyor:

“CIA merkezindeki gizli operasyonlar bölümünden bir üst düzey görevli Şubat 2003’te bölgeye geldi. TSK bu geziden rahatsız oldu ve toplantılara gözlemci sokmak istedi, CIA reddetti. Buna Silopi’deki Türk Özel Harekât Birimi Komutanı çok sinirlendi. Bir gün Salahaddin’deki toplantımıza gelen Türk teğmen, ‘Eğer bu gizli görevli sınırı geçerse gözaltına alınacak’ dedi. TSK’nın bu çıkışı üzerine sınıra tepeden tırnağa silahlı olarak ve çatışmaya hazır bir durumda gittik. CIA yetkilisine bir şey olursa Türk askerlerinin ölebileceğini söyledik. Sonuçta birileri Silopi’deki komutanı uyardı da şef sınırı geçti. Gerekirse şefin yanında Ankara’ya kadar gidebilirdik.”

Hepsi Türkiye’nin suçu

Faddis, savaş öncesi peşmergeleri, Kalaşnikoflar, cephane, GPS cihazları ve uydu telefonlarıyla donattıklarını anlatarak Kürtler’in Musul’a Türkiye’nin engellemesi yüzünden giremediğini ve bunun da Irak’ta 2 yıl süren iç savaşa yol açtığını, El Kaide’nin Musul’da toparlandığını savunuyor.

Sam Faddis kimdir?

‘Operation Hotel California’ kitabını deniz piyadesi Mike Tucker ile birlikte yazan Faddis, kitabın bir bölümünde 1997 Nevruzu'nda Diyarbakır'daki gösterileri ve olayları şehrin içinden takip ettiğini anlatıyor. Türkiye'de 90'lardan bu yana gizli görevli olduğu anlaşılan Faddis, Mayıs 2008'de CIA'den emekli oldu. Türkçe, Kürtçe, Yunanca ve Arapça bilen Faddis halen Annapolis'te yaşıyor.
aktifhaber

Cengiz ÇANDAR
Referans
Türkiye’nin Irak’ta korktuğu ve korkması gereken...

Hafta başında Irak ile Amerika arasında ülkedeki Amerikan askeri varlığının en geç 2011 bitiminde tümüyle sona ermesini, şehirler ve her yerleşim merkezindeki Amerikan askerlerinin en geç 30 Haziran 2009’a dek bulundukları yerleri boşaltmasını ve Irak’taki egemen otoritenin gerçek anlamda Irak hükümeti olmasını öngören SOFA imzalandığı vakit, buna ilişkin Türkiye’den seslendirilen kaygılar ülkeye oranla çok farklı oldu.

Türkiye’de bazı çevreler, SOFA’nın yürürlüğe gireceği 1 Ocak 2009’dan itibaren Irak hava sahasının Irak hükümetinin denetimine girmesinden rahatsız oldu. Irak hava sahası, Amerikan askeri denetimi altında iken, Türk savaş uçakları Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerini istedikleri her vakit “bombalama serbestisi”ne sahiptiler. Ya Irak hükümeti, Türk savaş uçaklarının bu “hareket serbestisi”ni kısıtlamaya kalkışırsa?

Kaygı bu.

Ancak, bu kaygı söylenmesi ve yazılması hoşa gitmeyebilecek bazı gerçekleri de açığa çıkarıyor. Demek ki, Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik askeri harekat, 2007 Ekim ayında TBMM’nin kabul ettiği “tezkere” sayesinde değil, “Amerika ile işbirliği” sayesinde gerçekleşebiliyordu.

Amerika, Türk Silahlı Kuvvetleri ile “istihbarat işbirliği” bir yana, kontrolü altında tuttuğu Irak hava sahasını Türk savaş uçaklarına “kapalı” tuttuğu takdirde, TBMM’den “tezkere” çıkartsanız da, Irak’ta belirlediğiniz hedeflere yönelik “hava harekatı” yapamazsınız.

Telaffuzu sevimsiz gelen böyle bir “gerçek”le karşı karşıyayız.

Irak hava sahasının, Irak hükümetine geçmesi durumu, Türkiye’de bir “rahatsızlık” konusu olacak ise, buradan şu sonuç da çıkabilir: Türkiye’deki siyasi otorite, aslında “Irak’ta Amerikan işgalinin devamından memnundur.” Nitekim, Başbakan Tayyip Erdoğan, geçen hafta Washington’da Brookings Kurumu’nda konuşurken, yeni ABD Başkanı Barack Obama’nın Irak’tan çekilme kararlılığına bir “eleştirel gönderme”yle bunu “erken bulduğu”nu mealen söylemişti.

Erbakan'ı öyle değil böyle indirmişler!

Demokrasi tarihimizi baltalayan 28 Şubat sürecinin yeniden tartışıldığı bu günlerde Erbakan'ın iktidardan nasıl indirildiğine dair çok ilginç bir bilgi çıktı ortaya...
31 Ocak 2009
Ersin Çelik'in haberi
ersin.celik@haber7.com

Türkiye’de siyasi iktidarların sonlandırılması dahil dönen bir çok olayın arkasında hep ABD, İsrail ve gizli servisler aranır. Refahyol Hükümeti'nin istifaya zorlanarak bir nevi iktidardan düşürüldüğü 28 Şubat döneminin baş aktörleri olarak asker, iş dünyası, STK'lar ve medya gösterilir. ABD, İsrail ve AB karşıtı politikası ile 'İslam milliği' oluşturma yolunda önemli adımlar atan Erbakan, bugünlerde değişim sürecine giren ABD tarafından iktidardan düşürülmüş. Hem de olası bir bir askeri darbe de engellenerek...

DİNK CİNAYETİ KİTABINDAN İLGİNÇ DUYUM

Bu bir iddia değil. Çok ciddi bir kaynaktan elde edilen duyum. Konuyla çok alakalı olmayan Hrant Dink cinayeti ile ilgili, Mehmet Altan, Avni Özgürel, Etyen Mahçupyan ve Yasemin Çongar ile yapılmış röportajların yer aldığı kitapta açıkça geçiyor. Cem Küçük'ün editörlüğünde Profil yayınlarından çıkan ve Hrant Dink cinayetini tüm boyutlarıyla inceleyen kitapta ülke gündemine ışık tutacak çok önemli bilgiler de var.

"Hrant Dink Cinayeti" ismi ile geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini alan kitaba konuşan Prof. Dr. Mehmet Altan, Dink’in neden katledildiğine dair düşüncelerini aktarırken bunu yanı sıra demokrasiyi sekteye uğratan olaylara da dikkat çekiyor. Dink’in ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen’in aslında Ermeni olduğunu söylediği için suikaste uğradığını ifade eden Altan’ın 28 Şubat döneminde dair anlattığı bir duyum ise çok çarpıcı.

ABD ASKERE ENGEL OLDU AMA...

Türkiye’de tek patronun asker olduğunun altını çizen Altan, Erbakan karşıtı iki kurum olan Ordu ve ABD’nin 28 Şubat’taki rolünü de aktardı. Altan’a göre, ABD izin vermeden asker kafasına göre darbe yapamaz ve 28 Şubat’ta da öyle oldu. Darbe yapılmasını ABD engelliyor… Burada kafalar bir karışmış olabilir. “O zaman Erbakan’ı kim indirdi? ABD mi ordu mu?” diyecekseniz sıkı durun. Ve Prof. Dr. Mehmet Altan’ın şu sözlerini okuyun: “Amerika önledi o darbeyi. Amerika Refah Partisi’ni istemedi. Birebir dinlediğim bir olay bu. Refah Partisi’nin G-8 istikametinden çıkmasının bir karşılığıydı 28 Şubat, ama fiili bir darbeye dönüşmedi. Hem Necmettin Erbakan’ı iktidardan düşürdüler hem de klasik darbeye yol açmadılar. Buna eski Dış İşleri Bakanı Madeline Albright başkanlığındaki bir dış işleri bakanları toplantısında karar verildiğini ve uygulamaya konulduğunu dinledim.” (Mehmet Altan / Hrant Dink Cinayeti / S. 79-80)

ŞAHİT CENGİZ ÇANDAR

Bu sözler önümüzdeki günlerde 11’inci yılına girecek olan 28 Şubat sürecine farklı bir bakış açısı getiriyor. Bir anlamda Türk ordusunun ABD’nin tekelinde olduğu anlamını da taşıyor. Kitaptaki bu ifadeleri üzerine görüşlerine başvurduğumuz Mehmet Altan, ABD eski Dış İşleri Bakanı Madeline Albright’ın yer aldığı toplantıda söylenenlere yakın dostu gazeteci Cengiz Çandar’ı da şahit tuttu.
HABER 7

Kırgızistan tarafından Kapatılan Manas'a alternatif Türkiye mi

Emekli General Myers, ABD ve NATO'nun Türkiye'den “çok büyük destek almış durumda” olduğunu vurgularken, İncirlik hava üssüne işaret etti.20 Şubat 2009 22:25


Eski ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers, Kırgızistan'ın kapatma kararı aldığı Manas kentindeki Amerikan askeri üssü için, Polonya'daki NATO toplantısında ABD'nin müttefiklerinden destek istediğini belirtti.

Manas üssünün Afganistan'a yakınlığı nedeniyle elverişli bir üs olduğunu belirten Myers, bu ihtiyacı karşılayacak alternatif imkanlar için Türkiye'nin desteğini sürdüreceğine inandığını söyledi. Myers, bu konuda Türkiye ile ABD Savunma Bakanı Robert Gates arasında görüşmeler olabileceğini de ifade etti.

Myers, Afganistan konusunda sorumluluğun yalnızca ABD'de değil, bütün NATO müttefiklerinde olduğunu da vurguladı.

Myers, Türkiye'nin terörle mücadelesinde ABD'nin hassas desteğinin yeni dönemde de devam edip etmeyeceği konusunda da “PKK çok tehlikeli bir unsur. Sadece Türkiye için değil, bölge için de çok tehlikeli. Bu nedenle gerekli adımların atılması gerekiyor” yanıtını verdi. Myers, terörle mücadele ve Irak sorunu konusunda ABD-Türkiye iş birliğinin önemine de değinerek, “Ben bu kez ABD ve Türkiye arasında daha fazla iş birliği olması gerektiğini düşünüyorum ve daha fazla çaba harcanması gerektiği görüşündeyim.

Bu şekilde başarı elde edilebilir. Irak da daha istikrarlı olursa eğer, PKK'ya karşı daha etkili olabilir” dedi. Myers, Irak'ta istikrarın sağlanmasına paralel olarak, terör örgütü PKK ile daha etkin mücadele etmenin de mümkün olableceğine vurgu yaptı.

6 News haber kanalına telefonla bağlanan eski ABD Genelkurmay Başkanı Myers, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Bosna, Somali ve Afganistan'dan sonra şimdi Aden Körfezi'nde de uluslararası toplumla birlikte ortak mücadelede yer aldığının hatırlatılması üzerine, “Türkiye'ye yaptığım ziyaretlerde de, Türk silahlı kuvvetlerinin NATO'daki görevlerinde de gördüklerimden ve yapılandan her zaman çok etkilendim. Somali sorunu da önemli bir sorun ve Türk silahlı kuvvetleri o bölgede ve görevde de çok etkili olacaktır.

Hala silahlı kuvvetlerinizde görev yapan pek çok dostum bulunuyor” diye konuştu.
haber7

Ankara'da Karanlık Bir Amerikalı

21 Şubat 2009
Varlığı yıllarca gizlendiği için ABD’de bugün hala “No Such Agency” (Böyle bir örgüt yok) diye anılan NSA’nın Başkanı, Ankara'da çok gizli temaslar yaptı...

Genelkurmay'la Çok Gizli Temaslar

Dünyanın en büyük elektronik istihbarat örgütü Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nın Başkanı başkentte “çok gizli” temaslar yaptı. Varlığı yıllarca gizlendiği için ABD’de bugün hala “No Such Agency” (Böyle bir örgüt yok) diye anılan NSA’nın Başkanı Korgeneral Keith Alexander Genelkurmay Başkanlığı’nda temaslar yaptı. ABD’ye göre “işbirliğinin sürdürülmesi için muhataplarıyla görüşen” Aleander’ın ‘sır’ temaslarının, PKK’nın izlenmesinin yanı sıra yeni bir üs anlaşması için ilk adım olabileceği de konuşuluyor.

Ankara dün “çok özel” bir konuğu ağırladı. Gizlilik perdesi ardında gerçekleşen ziyaret kapsamında, dünyanın en büyük elektronik istihbarat örgütü olan ve varlığı yıllarca gizlenen Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) Başkanı Korgeneral Keith Alexander, Türk istihbarat yetkilileriyle biraraya geldi.

Alexander’ın temasları kamoyundan saklanırken, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Sözcüsü Kathy Schalow, NSA Başkanı’nın “işbirliğinin sürdürülmesi için muhataplarıyla görüşmek üzere Türkiye’ye geldiğini” Taraf’a doğruladı.

Anlık istihbarat alışverişi
Alexander’ın Ankara temaslarındaki duraklardan biri Genelkurmay Başkanlığı’ydı.

Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, haftalık basın bilgilendirme toplantısında bir soru üzerine, NSA Başkanı’nın, Karargah’ı ziyaret edeceğini doğruladı ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile görüşüp görüşmeyeceği konusunda bilgi vermedi.
Taraf’ın edindiği bilgiye göre Alexander, Ankara’da sivil ve askeri istihbaratın en üst düzey yetkilileriyle, Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığına yönelik anlık istihbarat alışverişi dahil, elektronik istihbarat paylaşımı alanındaki mevcut ve olası işbirliği konularını ele aldı.

Erbil’deki komuta üssü
Gündemdeki konular sır gibi saklanmakla birlikte, Alexander’ın ziyaretinin Washington, Bağdat ve Ankara yönetimleri arasındaki üçlü işbirliğini de ilgilendirdiği belirtiliyor. Bu kapsamda Erbil’de kurulması kararlaştırılan komuta üssünün gündeme gelmiş olabileceği tahmin ediliyor.
Ankara’nın diplomatik kulislerinde birkaç gündür konuşulan, Kırgızistan Parlamentosu’nun ülkedeki ABD üssünün kapatılmasını onaylaması ardından, Washington’ın Trabzon’da bir üs isteyebileceği ihtimali de Alexander’ın ziyaretiyle yeniden ön plana çıktı.

Ancak Türk ve Amerikalı yetkililer, ziyaretin gündeminde bu konuların olup olmadığı konusunda resmi bir açıklama yapmaktan kaçındı.

“No such agency”
İngilizce baş harfleri NSA olan Ulusal Güvenlik Ajansı, 1952 yılında Başkan Harry Truman’ın emriyle kurulmuş bir Soğuk Savaş örgütü.
ABD’nin toplam sayısı 16’yı bulan istihbarat örgütleri içinde CIA dahil “en gizlisi” sayılan NSA’in varlığı uzun süre resmen kabul edilmedi. Bu nedenle, NSA bugün hâl⠓Böyle bir örgüt yok” anlamına gelen “No Such Agency” lakabıyla anılıyor. NSA’yin bir başka lakabı da “National Snop Agency” yani “Ulusal Burun Sokma Ajansı.”

Bu lakap da, kolayca anlaşılacağı üzere, kuruluşun telefon, internet ve ortam dinlemeleri konusundaki muazzam kapasitesine ve geniş bir alana yayılan uygulamalarına işaret ediyor.

ABD’nin ‘telekulak’ı
Ankara’ya sessiz ve derinden bir ziyaret gerçekleştiren Keith Alexander, daha önce Amerikan Kara Kuvvetleri Komutan Yardımcılığı da yapmış bir korgeneral.

Görevi, Amerikan elektronik istihbarat imkânlarını yönetmek ve yönlendirmek olan ve başkanları en az üç yıldızlı generaller arasından seçilen NSA, Beyaz Ev, CIA ve Amerikan ordusunun yanı sıra ABD’nin müttefiklerine de hizmet veriyor. Ancak bu örgütün sicili pek temiz sayılmaz. Örgütün ABD dışına yönelik, gizli dinleme ve görüntüleme operasyonlarının yanı sıra, ABD içinde de yasadışı faaliyetlerde bulunduğu ortaya çıktı.
NSA’in 1960’ların ikinci yarısında Vietnam Savaşı karşıtlarının haberleşmesini yasadışı yollardan dinlediği biliniyor. Bu konudaki son skandal ise, 11 Eylül sonrasında, Amerikan vatandaşlarının telefon görüşmeleri ve elektronik postalarının mahkeme kararı olmaksızın NSA tarafından izlendiğinin anlaşılmasıydı.

New York Times gazetesinin Aralık 2005’te ifşa ettiği bu skandal, eski başkan Bush tarafından “terörizmden bizi korumak için gerekliydi” sözleriyle savunuldu.
aktifhaber

Amerikan polisi, 1 haftadır Meclis'i didik didik ediyor
ABD Başkanı Barack Obama 6 Nisan'da Türkiye'ye geliyor. Meclis Genel Kurulu'nda bir konuşma yapacak olan Obama, TBMM Başkanı Köksal Toptan ve muhalefet liderleriyle de görüşecek. Amerika'dan gelen güvenlik heyeti yaklaşık 1 haftadır Meclis'te güvenlik çalışması yapıyor. TBMM Koruma Müdürlüğü ile üst üste toplantılar yapan Amerikalı güvenlikçiler, Genel Kurul Salonu'ndan tuvaletlere kadar tüm noktalarda keşif çalışması yaptı ve her yeri didik didik aradı. Bu arada Obama'nın TBMM ziyareti sırasında görev alacak güvenlik görevlilerinin özel bir eğitimden geçirildiği öğrenildi. 01.04.2009 ANKARA netgazete

Kuralları ABD belirliyor!
22 Ekim 2009
Anadolu Haber

Hükümetin Ortadoğu açılımının yılmaz destekçisi Star, açılımda kuralları Türkiyenin belirlediğini iddia etti.

Oysa, Ortadoğu politikasındaki ABD patentini görmek için Davutoğlu’nun yaldızını biraz kazımak yeterli.

Star "Kuralları Türkiye belirliyor" diyor, ama tablo ortada..

AKP medyasının vurucu gücü Star, dünkü sayısında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun göreve gelmesiyle hızlanan “Ortadoğu açılımını” övdü.

Star, “Oyunun kurallarını Türkiye belirliyor” iddiasında bulunurken, Davutoğlu öncülüğünde girişilen Ortadoğu macerasının ABD’nin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olduğu her geçen gün daha çok ortaya çıkıyor.

“Entegrasyon” için çalışıyor
Star, Davutoğlu’nun bölge ziyaretini “Kafkaslar ve Ortadoğu başta olmak üzere siyasi, ekonomik ve kültürel nüfuz alanı oluşturma” amacıyla “Stratejik Derinlik stratejisi çerçevesinde” gerçekleştirdiğini iddia etti.

Öte yandan bölgesel açılım kapsamındaki ziyaretler, bizzat Davutoğlu’nun Mısır’da El Ahram Araştırma Merkezi’nde yaptığı konuşmada vurguladığı üzere “Bölge ülkelerinin ekonomik, politik entegrasyonu için yapılıyor”. Davutoğlu, bölge ülkelerinin hangi düzene entegre edildiğini söylemese de, bu düzenin ABD’nin başını çektiği emperyalizm olduğu biliniyor.

Ziyaretler kimin için?
“Son 20 yılda Yugoslavya, Afganistan ve Irak’ta ciddi geçiş dönemleri yaşandı” diyen Davutoğlu, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı tarihe işaret ediyor.

Davutoğlu ve Star, Sovyetler Birliği sonrası dönemde ABD tarafından yapılan birçok müdahaleye rağmen hâl⠓oturmamış” olan bölgeyi ABD için düzenlemeye çalıştıklarını da bir anlamda açık ediyorlar.

Star gazetesi Davutoğlu için “Irak ile Suriye’ye yaptığı ziyaretleri, ikili ilişkileri görüşmek için değil, Bağdat Yönetimi ile Şam Yönetimi arasındaki yükselen tansiyonu düşürmek amacıyla gerçekleştirdi” yorumuna yer verirken, ziyaretin Türkiye için yapılmadığını vurguluyor.

Hatırlanacağı üzere Davutoğlu da, ziyaret öncesinde yaptığı açıklamada “Biz Suriye ile Irak arasındaki bu bunalımın, Suriye-ABD, ABD-Irak ve bölgedeki diğer ikili ilişkileri etkilememesine büyük önem veriyoruz” açıklamasında bulunarak ziyaretin ABD için yapıldığı mesajını geçmişti.

İki “esas oğlan” yakınlaşıyor
Star’ın dünkü sayısında Mısır-Türkiye ilişkisi için yaptığı “Bölgenin en güçlü ve nüfuzu en fazla iki ülkesinin yakınlaşması” tanımı da, “oyun”daki ABD gölgesini gizlemeyi amaçlıyor.

Türkiye’nin, yıllardır ABD’nin Müslüman dünyadaki ajanı olarak faaliyet gösteren Mısır’a yönelik yakınlaşma süreci de, bölgedeki ABD nüfuzunu arttırmayı amaçlıyor. Bir süredir özellikle Filistin’e yönelik “uzlaştırıcı” misyonunu yerine getiremeyen Mısır’a, Türkiye destek veriyor. Hamas lideri Halid Meşal’in de Mısır-Türkiye buluşmasında hazır olması, Türkiye’nin bu misyonda giderek artan rolünü ortaya koyuyor.
(soL-Haber Merkezi)

İsrafil Kumbasar
Yeniçağ Gazetesi

Uluslararası Mahkeme İsrail'e çalışmıyor mu?


10 Kasım 2009 İslam Ekonomik ve Ticari Daimi Komitesi’nin düzenlediği Liderler Zirvesi’nin davetlisi olarak İstanbul’a gelmesi beklenen Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, uluslararası anlaşmalar dahilinde Türkiye’nin ‘milli egemenliğine’ ipotek koyan AB ve ABD’nin yoğun baskısı üzerine son anda ziyaretinden vazgeçti.

Neymiş efendim?

El Beşir, katil bir diktatör imiş.

Darfur’da, devlet otoritesine karşı ayaklanan isyancılara karşı ‘hoşgörü’ ve ‘tolerans’ göstermemiş, güvenlik kuvvetlerinin ‘katliam’ yapmalarına göz yummuş.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 300 bin kişinin katledilmesinden sorumlu tutarak ‘insanlığa karşı suç’ işlediği gerekçesiyle hakkında ‘tutuklama’ kararı vermiş.Bu yüzden 108 ülkeye giremiyormuş.

Peki ne yapacaktı El Beşir?

Sudan’dan ayrılıp ‘bağımsız’ bir devlet kurmak isteyenleri köşkünde ağırlayıp, üzerine bir de ‘açılım’ mı yapacaktı?

İsrail, topraklarını sistemli bir şekilde ele geçirip üzerinde devlet kurduğu Filistin’de, bütün dünyanın gözleri önünde ‘Müslüman’ halka karşı, bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş bir ‘etnik temizlik’ uyguluyor.
Teslim olmayıp, direnmeye çalışan Müslümanlar, ‘terörist’ muamelesine tabi tutularak ‘kadın’, ‘çocuk’ denmeden hunharca katlediliyor.
Yetmiyor, üzerlerine havadan ‘fosforlu’ bombalar yağdırılıyor.
Peki bu yapılanlar ‘suç’ değil mi?

Uluslararası herhangi bir mahkemenin, şimdiye kadar, İsrailli herhangi bir yöneticiyi yargılayıp, hakkında ‘tutuklama’ kararı çıkardığına hiç şahit oldunuz mu?

El Beşir’in Türkiye’ye gelmesine tahammül edemeyenler, ‘mülteci kamplarında’ gerçekleştirdikleri katliamları yüzünden ‘Kasap’ olarak anılan İsrailli yöneticilerin Ankara’yı ‘su yolu’ haline getirmeleri karşısında neden sessiz kalıyorlar?
Yoksa, tepki göstermelerine ‘etnik aidiyetleri’ mi izin vermiyor?

* * *

1989 yılında gerçekleştirdiği askeri bir darbe ile işbaşına gelen Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, uluslararası şirketlerin bir yolunu bulup bölgedeki ‘zengin petrol yataklarının’ üzerine bedavadan konmalarına fırsat tanımıyor.
Üç kuruş menfaat uğruna ülkesinin kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmiyor.
Uyguladığı ambargolar ile El Beşir’i dize getiremeyen Amerika, her zamanki gibi ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ getirme bahanesi ile bölgeye yerleşmeye çalışıyor.

Ancak, Irak’ta olduğu gibi fiili bir ‘işgali’ de göze alamıyor.
Ol sebepten dolayı, ‘etnik ayrımcılık’hareketlerini körükleyerek, ‘uluslararası mahkemeleri’ kullanarak, ‘dünya’ ile bağlantılarını kopararak El Beşir’i köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.

Kaç günden beri “Bu adamın Türkiye’de ne işi var?” diye ortalığı galeyana verip kraldan fazla kralcılık yapan medyadaki işbirlikçiler, işte bu ‘izolasyon planının’ değirmenine su taşıyorlar.
El Beşir, son anda ‘kendi isteği’ üzerine Türkiye’ye gelmekten vazgeçmişmiş?

Bu palavra ile belki kendi yandaşlarını kandırabilirler, ancak bizim külahımıza yutturabilirler. Belli ki, iç kamuoyuna karşı “Kim kime nota veriyor? Onlar ne karışırmış ki? Bu ikili ziyaret değil” diye efelenme numarası çeken Abdullah Gül, el altından Sudan’ı arayıp, “Efendiler gelmenize izin vermiyorlar. Aman bir arıza çıkarmayın. Eğer havaalanında gözaltına almaya kalkışırlarsa biz karışmayız” dedi.

Başına gelecekleri anlayan El Beşir de, mecburen ‘iç karışıklıkları’ gerekçe göstermek zorunda kaldı.

Irak’a “Çuval”…Afganistan ve İran’a “Kafes”
Meyyal UYGUR

CIA’cı Henry Barkey’i herhalde tanımayanımız yok. Bu zat 26 Mart 2003’te, yani ABD’nin Irak’ı işgaline destek için Gül Başkanlığındaki dönemin hükümetince Meclis’e sevk edilen, ancak yeterli oy çoğunluğunun bulunamaması sebebiyle çıkartılamayan 1 Mart tezkeresi vakasından 25 gün sonra meşhur Utah Üniversitesi’nde bir konferans verir. “Felaketle Flört: Türkiye, Irak ve ABD” başlıklı konuşmasında kelimesi kelimesine şunları söyler:

“Mevcut durum (tezkerenin kabul edilmemesinden söz ediyor) kötü olsa da, İslamcı olmasına rağmen 3 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye’de güçlü, esaslı bir hükümet, özellikle bizim söylenmesini düşündüğümüzü söyleyen ve yapan bir hükümet var. Onlar neden söz ediyor? Demokrasiden, AB ile bağlantıdan. Bu iki konuda Türkiye’yi güçlü şekilde destekliyoruz. Evet Türkler geçmişte de demokrasi ve AB’den söz etti, fakat gerçek şu ki daima gönülsüzlerdi. İlk defa bir Türk hükümeti güce sahip ve bunları söylüyor, biz de aynı şeyleri istiyoruz, çünkü bunlar Türkiye için, etnik veya dini ilgisi olmaksızın Türkiye halkı için iyi. Şimdi bunun retorik olduğunu söyleyebilirsiniz, fakat bu farklı bir retorik. Bu bizim rönesansımız. Onlar AB ile adaylık sürecinin Türkiye’yi demokratikleştireceğini anlıyor. Bu süreçte biz askeri çok sıkı bir kafese koyacağız. Bunun anlamı, askerin her 10 yılda bir veya hükümet değiştirmek için müdahale yapamayacağıdır…”

6 yıl sonra bugün Türkiye neyle meşgul? Askerin kapatıldığı “kafes”le!..

1 Mart tezkeresinin perde arkasında çok iş döndü. Birileri dışarıya “tezkere tamam” derken, içeride de milletvekilleri üzerinde kuyumcu titizliğiyle çalıştı ve o sonuç çıktı. Belki tezkerenin çıkmasını hakikaten istemiyorlardı, belki büyük bir oyun oynandı, bilinmez. Ama kesin olan şu, faturası TSK’ya kesildi, Süleymaniye’de başımıza “çuval” geçti. TSK’nın inişe geçirilişi de böyle başladı. Ve sanki o günden beri adeta kasıtlı bariz hatalar yapılıp, neticede Türkiye’ye büyük bedeller ödettirilmesi politikası izleniyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun geçenlerde AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, milletvekillerine yaptığı (Yeni Osmanlı kısmı yalanlandı, bu kısma ilişkin bir açıklama gelmedi) şu değerlendirme, şüphe ve duyumlarımızın teyidi gibi:

“1 Mart tezkeresi eğer geçseydi, Güneydoğu savaş bölgesi içinde olacaktı. Yeniden Olağanüstü Hal (OHAL) gelecekti. Ben ABD askerlerinin Türkiye’de konuşlanmasını istemiyordum. Tezkerenin geçmemesi ise ABD ile ilişkilerimizi bozacaktı. Bizim A ve B planlarımız hazırdı. Bunları uyguladık.”

Şimdilerde İngiltere’de eski Başbakan Tony Blair, haksız Irak işgali sebebiyle hesaba çekiliyor. Türkiye sözüm ona o işgale katılmadı, ama hem fiili ortaklık yaptı, hem de çok büyük bedeller ödedi. “Çuval” yeter!..Bu durumda ülkemizde de, şu “A ve B planlarının” sorgusunun yapılması gerekmiyor mu?

TSK üzerinde aylardır yürütülen asimetrik psikolojik harekâtın, “Kürdistan”ın tanınması dışında, eninde sonunda Afganistan ve İran’a dayanacağını iddia ede geldik.

İşte “Kafes” ve Irak işgali sırasında görevde olan komutanların Ergenekon Savcılarınca davet edilmesinin hemen ardından hem Afganistan, hem İran için bastırmaya başladılar. Aynı gün, haftalık basın bilgilendirme toplantılarını da yapan Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun ses kayıtlarının internete düşürülmesi meselâ bonus mudur? Ya eski komutanların ifade zamanlaması?..İddia edilen bütün işler Hilmi Özkök döneminde gerçekleştiğine, o sırada Özkök’ün İkinci Başkanı da İlker Başbuğ olduğuna göre, “Size de çıkabilir” kabilinden büyük yılbaşı piyango bileti olabilir mi?

FG’nin gazetelerinden Todays Zaman’ın, Erdoğan-Başbuğ arasında 29 Ekim’de Başbakanlık Konutu’nda yapılan görüşmeden hemen sonra, “Başbuğ’a evini temizlemesi için yılbaşına kadar süre verildi” demesi herhalde atmasyon bir bilgi değildi!..Galiba sadece Irak tezkeresi, sadece Dolmabahçe değil, 29 Ekim zirvesinin de açıklığa kavuşması elzemdir.

Evet anlaşılan Afganistan ve İran için de A,B,C planları var!..Bugün falan da gündeme gelmiş değil, kökleri taa Bush zamanına dayanıyor. İşte yine aklıma bir konferans geldi. Dönemin Dışişleri Bakanı Rice’ın Müsteşarı Nicholas Burns, 22 Temmuz seçimleri ve Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının ardından Türkiye’ye gelecektir. Gelmeden önce 13 Eylül 2007’de bir diğer meşhur kuruluş Atlantik Konseyi’nde konuşur, daha doğrusu Gül ve Erdoğan’a yapacağı tebligatı açıklar. Çok uzun ama çok önemli bu konuşmadan bazı bölümleri aktarmam gerekiyor:

-Türkiye, Pakistan’dan memleketlerine geri gönderilen Afgan mültecilerine yardım teklifinde bulunabilir, her iki tarafın sınır yönetimi ve gümrük işlemlerini geliştirmesine yardımcı olabilir, ya da ABD’nin yapmayı planladığı gibi, Afgan-Pakistan İmar Fırsat Bölgelerinin(ROZs) oluşmasına destek verebilir.

-AKP, artık Hükümeti, Meclisi ve Cumhurbaşkanlığını kontrol etmektedir…Türkiye’nin demokratik kurumları güçlendikçe ve reformlar ilerledikçe, Türkiye’nin ABD için stratejik ortak olarak önemi artar…Türkiye’nin Orta Doğu’da oynayabileceği bir bölgesel liderlik rolü, ABD’nin en acil dış politika hedeflerinin gerçekleşmesine yardımcı olabilir, ancak ülkelerimizin birbirine ters amaçlarla hareket etmesini engellemek için koordinasyonun dikkatli yapılması gerekir.

-Türkiye’nin yakın tarihlerde İran ile eneri alanında bir mutabakat imzalaması tedirgin edicidir. Şu an İran ile her zamanki gibi iş yapma zamanı değildir. (Obama’nın temsilcileri de aynı şeyleri söylüyor)

-Şu an Türk siyasetinde potansiyel yeni bir dönemin eşiğinde duruyoruz, önümüzde ABD-Türkiye ilişkilerinde stratejik ortaklığı yenileme şansı bulunuyor. Yeni hükümete bu mesajı bizzat vermek üzere yakında Ankara’ya seyahat edeceğim…21. yy. için güçlü, hayati ve yeri doldurulmaz bir Türk-Amerikan ittifakını oluşturmak üzere aynı vizyon ve kararlılığı paylaşan Türk yöneticileri ile birlikte çalışmayı bekliyoruz.

Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesini düzenledikten sonra Temmuz başında Ankara’ya gelip, Başbuğ ve Davutoğlu ile görüşen “Çuvalcı” General David Petraeus’un, “Türkiye’den Afganistan operasyonları konusunda verebileceği desteğin en büyüğünü” istediğini de unutmayalım!..

Majestelerinin Ricası

Bu süreçte “Majesteleri”nin katkısına da göz atalım. Özellikle İran tecrübesiyle çok başarılı bir “kariyeri” olan İngiltere’nin yeni Ankara Büyükelçisi David Reddaway, iktidara çok yakın bir gazeteye 11 gün önce verdiği röportajda, (Sorular da, cevaplar da birbirinden ilginç. Onları yeri geldikçe değerlendiririz) İran ve Afganistan konusunda Türkiye’den “ricalarını” şöyle sıraladı:

“Diplomatik oyun hala sürüyor, ama İranlılar girişime yanıt vermiyor. Bu nedenle Türkiye’nin rolünü çok önemsiyoruz, çünkü Türkiye ve İran’ın güvene dayanan iyi ilişkileri var. Türkiye bu belirsizliği gidermek için yardımcı olursa çok memnun oluruz…Türkiye, bizim şimdiye kadar başaramadığımızı yaparak, İran yönetimini ikna edebilir…Türkiye bunu başarabilirse uluslararası toplum müteşekkir olacaktır.”

“İnsanlar askerlerin tabutta ülkelerine döndüğünü görüyor ve tepki duyuyor. Hükümetlerin önündeki zorluk ‘bu savaşın bizimle ne ilgisi var’ diyen seçmenlerine Afganistan’ın bizim güvenliğimiz için kritik önemde olduğunu anlatmak. Vücudun bir bölgesinde iltihap varsa bu tüm vücuda yayılır. Bunu emperyalist amaçlarla değil, kendi ülkelerimizin güvenliği için yapıyoruz.”

Aynı gün İngiltere Başbakanı Brown’ın Sözcüsü Simon Lewis, 10 NATO üyesi ülkenin 5 bin ek asker gönderme sözü verdiğini, Başbakan Brown’un da konu hakkında NATO Genel Sekreteri Rasmussen’i bir mektupla bilgilendirdiğini açıkladı.

Ne tesadüf aynı günlerde Times Gazetesi, Obama’nın Afganistan’a ek asker göndermesi için NATO’ya uyguladığı baskı sonucu Türkiye’nin de 500-600 ek asker göndermeyi kabul ettiğini, bunun Erdoğan’ın ABD ziyaretinden sonra açıklanacağını iddia etti.

Yine ne tesadüf aynı günlerde Başbakan Erdoğan, “İngiltere Başbakanı’nın talebi üzerine”, onunla bir telefon görüşmesi yaptı. Ve bu görüşmeden tam 3 gün sonra Brown, iktidarın gazetesi Sabah’a, şunları söyledi:

“ABD’de General McChrystal’ın değerlendirmesinin ve Başkan Obama’nın da benzer kararlarının ardından, Afganistan’da gelişimin bir sonraki aşamasında Türkiye’nin nasıl katkıda bulunabileceği hakkında Erdoğan’la konuştum ve yardım konusunda istekliliğini, Erdoğan’ın büyük bir devlet adamı olmasına bağlıyorum.”

Emperyalizm ve işbirlikçileri bu oyunu da çok iyi götürüyor. Süreç, siyasi, sosyal, ekonomik, askeri boyutlarıyla, Irak’ın işgaline gidişe o kadar benziyor ki. Bir yandan TSK “kafes”leniyor, öte yandan iktidar cenahından işi iyice sağlam kazığa bağlamak için, “Ergenekon’da hukuk ihlalleri mi yapılıyor ne?” soruları ortaya atılıp, “desteğimizi çekeriz haaa” mesajı veriliyor…Beri yandan Dubai kriziyle “ölüm” gösteriliyor (Unutmayalım Ecevit iktidarını bir Anayasa kitapçığının fırlatılması ve ardından gelen ekonomik kriz silip-süpürmüştü), diğer taraftan Sarıgül parlatılıyor, Alevi partileri kuruluyor (Bu da CHP’yi bölme amaçlı Kemal Derviş rolü).

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Erdoğan’ı dört gözle beklediklerini” duyurdu. Bu ahval ve şeriatta onlar beklemeyecek de, biz mi bekleyeceğiz?!..Her şey olmuş, bitmiş. Bize de çene yormak düşüyor…

Keşke bir mucize olsa, Allahım son kez bu milletin yüzüne baksa da, bu ziyaret gerçekleşemese!..
Kaynak: Açık İstihbarat

17 Ocak 2010
CIA ASO Başkanını Şok Etti
ASO Başkanı Özdebir, hediye gelen teleskopu başkenti kuşbakışı göre 16 kattaki odasına kurdu. Özdebir aynı gün Özel Kalem'ine gelen bir telefonla şok oldu.

Olay, Ankara Sanayi Odası'nın, 8 milyon dolarlık akıllı binasına taşınması sonrasında yaşandı. Başkan Özdebir hediye gelen teleskopu çok beğendi.

JET HIZIYLA ABD İKAZI

Manzaranın tadını çıkarmak için teleskobu 16 kattaki odasına kuran Özdebir, Özel Kalem'ine gelen telefonla şok oldu. Komşu binadaki ABD Büyükelçiliği'nden bir görevli 'Lütfen teleskobu kaldırın' diyordu.

İSTİHBARATA ŞAŞIRDI

ABD'li görevlilerin bu kadar kısa sürede teleskobu fark etmesine şaşıran ASO başkanı, komşuyu kırmadı. Artık Ankara'yı çıplak gözle seyrediyor.

Akşam gazetesi yazarı Çiğdem Toker, olayı köşesinde şöyle aktardı:

Olay, pek yeni değil. Ama üzerinden değil aylar, yıllar bile geçse; anlatmayı hak eden haber bir değeri taşıyor.

Ankara Sanayi Odası, (ASO) yeni binasına taşındıktan bir süre sonra, bir oda üyesi, Başkan Nurettin Özdebir'i ziyaretinde bir hediye getirir.

Hediye; başkenti kuşbakışı görebilen bir makam odası için esprilidir: Bir teleskop. ASO Başkanı, pek beğendiği bu hediyeyi, 16. kattaki odasının Atatürk Bulvarı'na bakan büyük camın önüne koydurur.

Fakat aynı gün, Özel Kalem'ine gelen bir telefon, Özdebir'i hayretler içinde bırakacaktır. Arayan, ASO binasının karşısındaki ABD Büyükelçiliği'nden bir yetkilidir.

Elçilik görevlisi, teleskoptan rahatsız olduklarını söyleyerek, camın önünden kaldırılmasını ister. Özdebir, ABD Büyükelçiliği'nin kendi binasından tam 15 kat yukarıdaki bir pencerenin önündeki değişikliği hemen fark etmesinden etkilenir. Etkilenir ama 'komşu'sunu da kırmaz.

'Ne yaptınız?' sorumuza tebessüm eden Başkan, odanın diğer köşesini işaret etti. 'Kaldırıp buraya koydum.'

Özdebir'in söylemediği ancak binada hissedilen bir havayı da biz aktaralım: Sadece izlenme değil, 'ortam dinlemesi' endişesi de var.

Son notumuz ise Ankara'yı bilmeyenlere: Bir kavşakta kurulu olan ASO Binası'nın, ABD Büyükelçiliği'yle birlikte kavşak köşelerindeki diğer iki komşusu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve BDDK...
Akşam

23 Şubat 2010
Anadolu Haber

CNN International'da yayımlanan videoda Eymen Zevahiri, "Türkiye devleti müslümandır. Fakat işgale katılmasıyla İslam'a ve müslümanlara karşı suç işlemektedir" dedi.

Zevahiri, "İslam'a ve müslümanlara bağlı olan her Türk müslüman bilmeli ki, Türk güçleri Afganistan'da köyleri yakan, evleri yıkan, kadın ve çocukları öldüren, Müslümanların topraklarını işgal eden, Şeriat'a karşı savaşan ve ahlaksızlık, ayyaşlık ve müstehcenliği yayan Haçlı seferlerinin komutasını üstlenecektir" diye konuştu.

Zevahiri, açıklamasına şöyle devam etti: "Yahudilerin Filistin'de yaptıklarının aynısını Türk askerleri de Afganistan'da gerçekleştirecek. Dindar ve özgür Türk Müslüman halkı, İslam'a ve Müslümanlara karşı böyle bir suç işlemeyi nasıl kabul edebilir? Türkiye hükümetini, Afganistan'daki müslümanların kanının dökülmesine ortak olmaya hatta müslümanlara karşı uygulanan hamleye komuta etmeye iten sebep nedir? Afganistan Türkiye'ye karşı ne yaptı ki Türkiye, böyle düşmanca bir girişimde bulunuyor?"

Afganistan'da muharip güç bulundurmayan Türkiye'nin bölgede, 1775 askeri görevi yapıyor. Türkiye, ISAF'in Kabil Bölge Komutanlığı'nı Kasım 2009'da devraldı.

Amerikalı diplomatların “terbiyesizliği”nden bazı örnekler
11 Nisan 2010
Ceyhun BOZKURT'un Haberi

Amerikalı diplomatın “el hareketi” bir anda gündemin ilk sıralarına oturdu.


ABD Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı, yani ikinci adamı Doug Silliman’ın düşük zammı Washington’a şikayet eden 5 Türk personelle yaptığı toplantıda, personele el hareketi çekmesi gündeme oturdu. Diplomat “terbiyesiz” ilan edildi ve internet siteleri de haberi kullandı.

Ancak “terbiyesizlik” sadece el hareketiyle olmuyor. Bu diplomatların Türkiye Cumhuriyeti devletini hiçe sayarak bazı girişimlerde, bazı açıklamalarda bulunması da bu “terbiyesizliğe” örnek olarak gösterilebilir.

İşte bu yapılanlardan bazı örnekler:

1- 12 Eylül öncesi, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde ikinci katip olan Robert Alexander Peck, Amasya’da gizli görüşmeler yaparak, ildeki “Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu” sayısını araştırmaya başladı. Bu temaslar İçişleri Bakanlığı’nın dikkatini çeker. Amasya Valisi’ne olayın peşine düşmesi talimatı verilir. Amerikalı gözaltına alınır. Sonrasında vali “ödüllendirilerek” emekliliğine kadar hiçbir yere atanmaz, 20 yıl merkez valisi olarak kalır. Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş de 5 Ekim 1979 tarihinde, ‘Aynur Aydan tertibi’ nedeniyle istifa etmek zorunda bırakılır.

2- ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, Foreign Policy dergisine Temmiuz 1993 tarihinde yazdığı bir makalede "Türkiye'nin parçalanabileceğini" ileri sürdü.

3- Eric Edelman’ın ABD’nin Ankara Büyükelçisi olduğu dönemde, Büyükelçilik bir resepsiyon verir. Bu resepsiyona Fener Rum Patriği Barthelemeos da davet edilir. Ancak patrik davete “ekümenik” sıfatıyla çağrılmıştır. Türkiye tepkisini gösterir, Türk yetkililer davete katılmaz. ABD Dışişleri Bakanlığı da bir açıklama yaparak “Bunu not ettik” derler. (Önemli not: Çok kısa bir süre sonra Musul’da, Bağdat’taki Türk Büyükelçiliği’ne göreve giden 5 Özel Harekat görevlimiz şehit edilir. Medya “teröristler yaptı” diye haber yaparken, dönemin Birinci Ordu Komutanı Hurşit Tolon “Biz de bunu not ediyoruz” diyerek gerçek adresi işaret eder.)

4- Ross Wilson, Büyükelçiliği döneminde, 3 Ekim 2006 tarihinde Türkiye’deki siyasi tartışmaları “kakafoni” olarak niteledi. Bu da büyük tepkiye neden oldu.

5- ABD’nin Adana Konsolosluğundaki “diplomatlar” Batman’a giderek “Ayrı yönlerinizi ön plana çıkarın. Barzani’yi kabullenin, onunla ilişkilerinizi geliştirin” “önerisi” yaptılar. Bu olay, dönemin DEHAP Batman İl Başkanı Mehdi Öztüzün’ün 6 Şubat 2005 tarihinde yaptığı açıklama ile ortaya çıktı. Daha sonra Öztüzün bu açıklamalarından dolayı ABD’nin Adana Konsolosu tarafından tehdit edildi ve kendi partisinden de aforoz edildi. Bu olay medyada bu kadar ilgi görmedi, unutuldu.

6- ABD’li diplomatlar PKK ile direk temas kurdu. Bu temaslar, 23 Ocak 2003 tarihinde Milliyet Gazetesi’nin manşetindeki fotoğrafla kanıtlandı.

7- Yine Ross Wilson, PKK terörüne karşı sınır ötesi harekat tartışmalarında, Türkiye’nin içişlerine karışarak şu açıklamaları yapar:

- “Kuzey Irak’a girmek iyi bir fikir değil.” (23 Nisan 2006)

- “Türkiye’nin sınırlarında güven sağlamasını anlayışla karşı-lıyoruz. Teröristler için hiçbir yerin barınak olmaması gerek-tiğine inanıyoruz. Ancak sınır ötesi operasyon akıllıca ol-maz.” (28 Nisan 2006)

- “Çifte standart yok. Kuzey Irak’a tek taraflı bir operasyon makul ve mantıklı olmaz.” (18 Temmuz 2006)
avaztürk

Koru isimleri kimin adına istiyor?
11 Nisan 2010
Ceyhun BOZKURT

Balyoz tartışması, bir anda 1 Mart tezkeresini yeniden gündeme getirdi.

2003 yılından bu yana Türkiye’nin yaşadıkları hatırlanınca tezkereden önce ve sonra tanımlamaları arttı. Balyoz operasyonu ile ilgili olarak Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök ile Birinci Ordu eski Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan arasındaki tartışma da geldi 1 Mart tezkeresine dayandı. Aslında Ahmet Ağabey (Takan) bu konuda mutlaka bir şeyler yazacaktır. Önce Fehmi Koru ve Fikret Bila üzerinden yürüyen polemiği bir hatırlayalım:

Tartışmayı başlatan Fehmi Koru oldu. Koru, Yeni Şafak’taki köşesinde 9 Nisan’da “Hilmi Paşa'dan bekliyorum” başlığıyla “darbecilerin 1 Mart tezkeresinin geçmesini beklediği, bunun nedeninin, Türkiye’ye konuşlanacak ABD askerleri yüzünden bir kaos ortama oluşacağı, bu kaos ortamından faydalananların, darbeyi gerçekleştireceği, tezkere kabul edilmeyince, darbe planlarının suya düştüğünü” minvalinde bir yazı yazdı.

Özkök, Milliyet’ten Fikret Bila aracılığıyla bu yazıya yanıt verdi. Bila’nın, Koru’nun yazısından bir gün sonra “Özkök 1 Mart’ın geçmesini istiyordu” başlığıyla yazdığı yazıda, “Eğer 1 Mart Tezkeresi’nin darbeye dönük bir ortam hazırlaması olasılığı söz konusu olsa, Özkök, 1 Mart’ı desteklemezdi” yanıtını verdi. Bila şu tespiti yaptı:

"Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 1 Mart Tezkeresi'nin TBMM'den geçmesini istiyordu. Bu konudaki görüşünü dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı'na iletmiş; ilgili kurullar da bu yönde açıklamalar yapmıştı. Özkök, 1 Mart Tezkeresi'nin eki olan Mutabakat Muhtırası'nın Türkiye'nin milli çıkarlarına uygun olduğunu, çok iyi bir anlaşma sağlandığını düşünüyordu. Tezkerenin geçmesini istemesinin nedeni buydu."

Bila’nın bu tespitine katıldığını yazan Koru, 11 Nisan’da polemiği devam ettirdi. “1 Mart tezkeresi ve Balyoz Planı” başlıklı yazısında Koru şunları yazdı:

“Dönemin askeri sorumlularından bazıları, aldıkları anlık istihbarat sayesinde, müzakerelerin nereye vardığını gördükleri ve tezkerenin geçmesini istedikleri halde, kamuoyuna bunun tam tersi bir görüntüyü verme çabasındaydı. Oylamadan bir gün önce MGK'dan tezkereye kuvvetli bir destek çıkmaması, MGK toplantısından bir gün önce de Milliyet'in ‘Asker rahatsız’ manşetini atması oyunun ikili oynandığını gösteriyor...”

Koru, “Asker rahatsız” manşetini kimlerin attırdığını merak ettiğini belirtti ve bir anlamda Özkök veya Bila’dan bu isimleri açıklamasını istedi.

Koru’nun sözünü ettiği manşet, 26 Şubat 2003 tarihinde Milliyet’te manşe



Henri Barkey: "AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik"
14/06/2012



Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, AB ü
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Hzr 20, 2009 6:46 pm    Mesaj konusu: ABD Liman ve Üslerimizi İstiyor Alıntıyla Cevap Gönder

“Ağır” ve “Sert” konuşmalar...
Şükrü SAK
26.06.2010

Başbakan iyi konuştu.

Başbakan doğru konuştu.

Başbakan ‘sert’ çıktı.

Cumhurbaşkanı daha sert çıktı.

Başbakan, halkın, Müslümanların, insanlığın hissiyatına tercüman oldu!.

Evet, ‘normal’ durumlara göre gerçekten sert konuştu, hatta gürledi...

Sormak zorundayız, konuştu da ne oldu?. Ne olacak?..

Siyonist İsrail; ne “sert” konuştu, ne “ağır” konuştu;

Doğrudan, bilerek, isteyerek, meydan okuyarak; kafalarına sıktı Türk vatandaşlarının...

Bu vahşi saldırı bütün çıplaklığı ile orta yerde dururken;

Eğer sadece “konuştu.”... ile kalırsa?..

İşte asıl büyük trajedi o zaman yaşanacaktır ve bu İsrail’in “insanî yardıma” yaptığı saldırıdan daha vahim sonuçlar doğuracaktır...

Açık söyleyelim, bu kaygı var; “konuştu” ile kalırsa? kaygısı...

İşte Siyonist İsrail’e karşı;

“Ne yapılacağı?” sorusu hâlâ cevapsız!

O yüzden biz “acı gerçeği” tekrarlamak durumundayız;

“Laf ile yiğitlik olmaz!”

O laf ile yapılan yiğitliğin gereğini yapacak yerdesiniz!..

İnsanlık düşmanı Siyonist Yahudiler’de;

“Hak, hukuk, vicdan” aramak boşuna... İsrail bunun ne kadar gereksiz bir çaba olduğunu kaç kere isbatladı...

Biz, Türk devlet ricalinin ağzından eksik etmediği;

“Hak, hukuk, adalet, insan hakları” gibi temel kavramları, Siyonist İsrail’de değil, “Müslüman-Türk” devleti ve yetkililerinde görmek istiyoruz;

Ki, devletler arasındaki en esas ilke olan;

Mütekabiliyet-karşılıklılık esasına göre;

Kendilerinde; “Hak, hukuk, adalet, insan haklarına saygı, insanlarının hak ve hukukunu koruma” gibi temel değerlere sahip olunduğunu, İsrail değil, Türkiye göstermeli ve;

Gerekli karşılığı vermelidir!...

Neyse o!..

Nasıl yapılır, ne şekil bir yol bulunur, orası ayrı... Fakat bu “karşılık” mutlaka verilmek zorunda;

Ne pahasına olursa olsun, verilmek zorunda!..

“Devlet haysiyeti ve şahsiyeti” nedir bilmeyen; “Yahudi’den daha Yahudi” bir zihniyet, işte şimdiden koro halinde başladı;

“Stratejik düşünelim, sakin davranalım, İsrail’le ilişkilerimizi bozmayalım...” yollu akıl vermelere...

Bunların, İnsan, Müslüman ve Türk olmadıklarını, olamayacaklarını söylemeye gerek yok!.

Bütün insani değerlere yabancı bu aşağılık insan tipine sorarsanız;

“İsrail’in yaptığı yanına kâr mı kalacak?.. Sen devlet değil misin, hiç mi itibarın yok, nasıl böyle bir saldırının altında kalırsın?” diye, bir cevap alamazsınız, zira onlar, kimlerin kimlerin “altında kaldıklarından”, böyle bir saldırıdan “gocunmuyorlar” bile...

“Tabii ki İsrail’i ve onun yaptığını savunmuyoruz” diye söze başlamaları da , aslında bu “zehri saçabilmek” içindir...

Biz; insan, Müslüman ve Türk hassasiyetimizle hareket ediyoruz;

Ve bu saldırı; “insan, Müslüman ve Türk” hassasiyetinin karşılıksız bırakacağı bir saldırı olamaz!..

Çünkü bu saldırı doğrudan “devlete” yapılmış bir saldırıdır!.

Ve bu millet bu saldırıya misliyle karşılık verecek güç ve iradeyi ortaya koymuştur!..

Devletsen, -ki şimdi top sizde, sert ve ağır konuşanlarda-“karşılığını” vereceksin!..

Kaynak: http://buyukasya.net/Content.aspx?haberID=171

“Nabucco’ya özel ordu!”

NAZIM GÜVENÇ

“Asrın anlaşması”, “yüzyılın projesi” vb şişirme laflarıyla pazarlanan iğreti Nabucco projesinin başı sonu belli olmayan bir proje olmasından daha tehlikeli maddeler içerdiği öğrenildi.

Hükümete yakın Star gazetesi’nin Ankara muhabiri Hüseyin Özay imzasıyla 15 Temmuzda yayınlanan haberde aslında büyük bir skandal özelliği taşıyan bilgiler sanki çok doğalmış gibi sunuldu!

İşte o haber:

Nabucco’ya özel ordu!

Asrın projesi Nabucco’da hattın güvenliği ile ilgili tarihi bir karar alındığı ortaya çıktı. Boru hattının güvenliğini AB’nin oluşturacağı özel güvenlik birimi sağlayacak.

“21. yüzyılın projesi olarak nitelendirilen Nabucco Projesi’nde, projenin güvenliği ile ilgili tarihi bir karar alındığı ortaya çıktı. Tarihi karar projenin güvenlik maddesinde gerçekleştirildi. AB, proje kapsamında inşa edilecek olan boru hattının güvenliğini, hattın geçeceği ülkelerdeki ‘güvenlik güçlerine’ bırakmama kararı aldı. Buna göre, Nabucco Projesi’nin boru hatlarının güvenliği AB’nin oluşturacağı özel bir güvenlik birimi tarafından sağlanacak. Halen, Türkiye’de tüm boru hatlarının güvenliği, jandarma tarafından sağlanıyor. Star’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kaynaklarından edindiği bilgiye göre, projenin güvenlik maddeleri, hükümetlerarası anlaşmanın ardından imzalanacak olan ‘ev sahibi ülke’ anlaşmasında yer alacak. Söz konusu anlaşmanın da taslağı hazırlandı. Taslağın hazırlanması sırasında, boru hatlarının güvenliğinin ülkelerde kim tarafından sağlanacağı AB ile ev sahibi ülkeler arasında tartışma konusu oldu.

EV SAHİBİ ÜLKE ANLAŞMASI

Projenin sahibi konumundaki AB, boru hattının güvenliğinin, ülkelerin askerleri tarafından sağlanmasına karşı çıktı. AB, boru hattının güvenliğinin, kendi bünyesinde oluşturulacak olan özel bir güvenlik birimi tarafından sağlanmasını talep etti. AB’nin, konuyla ilgili ısrarcı talebi üzerine, ev sahibi ülke anlaşmasında yer alacak olan güvenlik maddesi, AB’nin talebi doğrultusunda hazırlandı. Ev sahibi ülke anlaşması, boru hattının geçeceği ülkelerin yetkili makamlarına sunuldu. Eğer, söz konusu ülkeler tarafından da ev sahibi ülke anlaşması onaylanırsa, hattın tüm güvenlik hizmetleri AB’nin sorumluğu altında olacak. AB’nin Nabucco güvenliğini, özel bir birim tarafından sağlanmasına ilişkin talebinde, Rusya’nın geçtiğimiz yıl Gürcistan’a yönelik operasyonu sırasında yaşanan sıkıntıların etkili olduğu belirtildi.

Tazminat yükümlülüğümüz yok

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kaynakları, AB özel güvenlik birimine olumlu bakıyor. BTC Boru Hattı’nda güvenliğinin Türkiye tarafından sağlandığına dikkat çeken Bakanlık yetkilileri ‘Ancak hatta yönelik yapılacak her saldırının bir tazminat yükümlülüğü var. AB’nin talep ettiği düzenlemede ise tazminat yükümlülüğü olmayacak’ dedi.

PKK sabotaj yaparsa AB’ye saldırı sayılacak

AB boru hattının özel bir güvenlik birimi tarafından sağlanması, Türkiye açısından da bir ilk olacak. Halen BTC, Şahdeniz, başta olmak üzere Türkiye topraklarında inşa edilen tüm petrol ve doğalgaz boru hatlarının güvenliği jandarma ve Botaş’ın özel güvenlik elemanları tarafından sağlanıyor. AB’nin, Türkiye topraklarından geçecek olan boru hattını, bölücü terör örgütü PKK’nın saldırmasından endişe ettiği öğrenildi. Hattın güvenliğinin AB tarafından sağlanması halinde, boru hattına yapılan her türlü saldırı AB’ye yönelik saldırı olarak değerlendirilecek. Öte yandan, Avrupa Birliği kapsamında Türkiye’de sınır polisi uygulamasına geçilmesi gerekiyor. Türkiye’de halen sınırları asker korurken Nabucco çerçevesinde yapılacak düzenleme bunun ilk adımını oluşturacak.”

****

Parça parça parselleyip satış!

2003 yılından buyana ve son aylarda hızlanan bir tempoda Türkiye bugüne dek hiç tanık olmadığı olaylara, aslında düpedüz skandallara tanık oluyor. Gerçekte skandal demek tek başına yeterince anlamlı değil. Çünkü bu kez daha uygun bir sıfatı yazmaya elimiz varmadığı için “skandal” diye nitelediğimiz gelişme sıradan bir bürokratik şapşallık, yahut magazinsel bir vukuat veya bir hukuk faciası değil. Çok daha elim ve vahim bir şey, zira falan, filan kişileri değil doğrudan doğruya ve düpedüz devletin güvenliğini, vatanın bütünlüğünü, ulusun egemenliğini hedef alan ve tam anlamıyla satışa çıkartmayı öngören bir “proje” söz konusu. Bir AB ortak yapımı.

Daha 900 km.lik Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin mayından temizlenmesi karşılığında 49 yıllığına yabancı bir şirkete devri girişimin (bu da bir başka skandaldı) -şimdilik- durdurulmasının mürekkebi kurumadan, bu kez, en az onun kadar vahim bir başka skandala hükümet imza attı.

Nabucco denen ve Türkiye dışında görünürde sadece 5 AB ülkesinin de katıldığı ve imzaladığı bu doğalgaz boru hattı projesi ile ilgili anlaşma zaten ortada daha kesinleşmiş bir doğalgaz satıcısı kaynak olmadığı için bir garipti. Derken aniden torbadan tombala çıkar gibi Irak devreye girdi. Muhtemelen ABD tarafından itildi. Irak’ın kuzeyindeki doğal gaz yataklarının işletilmesi ve Türkiye üzerinden bu borudan pazarlanması gündeme getirildi. Buna kukla Barzani yönetiminin de heveskar olduğu ortada bir şey.

Fakat asıl maksadın, içinde AKP - AB - ABD olan her türlü girişimde olduğu gibi, görünürdeki güya çekici birtakım dekorların arkasında saklı birtakım oyunlar, tertip ve tezgâhlar olduğu da bu kez de projenin henüz gizli ve kesinleşmemiz maddelerini hayata geçirmek olduğu anlaşılıyor.

Eğer gerçekleşirse, AKP bunu da yaparsa, Anadolu’yu tam ortasından boydan boya geçecek bir boru hattının iki yakasına silahlı yabancı “güvenlik güçleri” konumlanacak! Jandarma uzaklaştırılacak.

Düşünebiliyor musunuz, aynen 1919’da mütareke aylarındaki gibi, Türk Ordusu birtakım topraklardan çekilmeye ve yerini yabancı işgal güçlerine bırakmaya mecbur edilecek. Tek fark bu kez sıcak bir savaş sonuncunda yabancı işgali yok. AKP sayesinde, “anlaşmayla” tek silah atmadan gelecekler!

Güneydoğu zaten PKK / DTP – AKP yönetiminde. Suriye sınırı İsrail şirketinin. Anadolu’nun tam ortası da Avusturya’yı vekil olarak kullanan Almanya’nın paralı askerlerinin devriyeliğinde …

Ört ki ölem ….

Ama bilmiyorlar ki Türk milleti daha ölmedi!

Zaten onun için Ne mutlu Türküm demeyi bile yasaklamaya, Atatürk’ü silmeye kalkıyorlar. Zaten onun için TSK’yı bir bostan korkuluğuna çevirmeye çalışıyorlar …

Ama bilmiyorlar ki teslim olmayacağız. Trakya dahil, Anadolu bizimdir. Kimseye pay etiirmeyeceğiz.

Bizim Anadolu Gazetesi'nden

ABD Liman ve Üslerimizi İstiyor
19 Haziran 2009

ABD, Irak'tan çekilirken Türk limanlarının ya da askeri üslerinin kullanmak istiyor...

NTV canlı yayınında Ankara Temsilcisi Murat Akgün'ün sorularını yanıtlayan ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Amerikan yönetiminin Türkiye'den Irak'taki askerlerin çekilmesi sırasında üs ve limanların kullanımına dair herhangi bir talebi olup olmadığını değerlendirdi.

Jeffrey, "Türk ordusuyla bu konuda teknik görüşmeleri sürdürüyoruz ancak görüşmelerde henüz somut planlara ulaşmış değiliz" dedi.

Irak'taki askerlerin kullandığı askeri malzemelerin bir bölümünün Irak'ta kalacağını, bir bölümünün Afganistan'a gönderileceğini söyleyen Jeffrey "Bir bölümü de Irak'tan çıkarılabilir, bu malzemeyi çıkarmanın yollarından biri Türkiye olabilir" diye konuştu.

Türkiye ile ABD arasında mevcut bazı anlaşmalar olduğunu hatırlatan Büyükelçi, "Büyük çaplı malzemeleri Irak'tan çıkarmanın yollarını araştıracağız" ifadesini kullandı.

Büyükelçi Jeffrey röportajının tam metni şöyle:

Murat Akgün: Siz kaç kere Türkiye'ye geldiniz?

Jeffrey: Dördüncü defa Türkiye'de çalışıyorum.

Murat Akgün: 1980’li yılların başlarında geldiniz Türkiye'ye ilk defa. O zaman ki Türkiye ile şimdiki Türkiye'yi kıyaslarsanız nasıl bir değişiklik var?

Jeffrey: Çok daha kalkınma durumunda bulunuyorsunuz. Özellikle 10 sene öncesine dönersek ne kadar ileri bir ülkeniz var. İktisadi bakımdan özellikle büyük bir sürpriz değil. Çok başarılı bir ülkeniz var, hem demokrasi hem iktisadi açıdan. Aynı zamanda güvenlik açısından gerçekten çok istikrarsız bir bölgede Türkiye genel olarak barışçı ortam içinde yaşıyor.

KÜRT SORUNUNDAKİ ADIMLARI DESTEKLİYORUZ

Murat Akgün: Türkiye'nin PKK terörizmine karşı olan mücadelesi ile ilgili olarak sayın Başbakan çok olumlu bir ortam olduğundan bahsetti, Kürt meselesinin çözülmesi noktasında. Gerçekten de PKK silahlardan vazgeçmeden kalıcı bir çözüm olabilir mi?

Jeffrey: Türkiye gibi demokratik bir sistemde silahlı direniş olarak ifade edilen unsura bir yer olmadığını düşünüyorum. İkinci olarak Türk yetkililerle PKK’ya karşı ortak operasyonlarda birlikte faaliyet yürütüyoruz. Türkiye tarafından Kuzey Irak'ta PKK'ya yönelik olarak yapılan operasyon son derece başarılı oldu. Aynı zamanda sosyal, siyasi ve ekonomik bir takım önlemlerin de alınması gerekiyor. Ancak genel anlamda Türk hükümetinin şu anda almayı düşündüğü adımları yoğun bir şekilde destekliyoruz. Türk halkının mutlaka bir çözüm bulacağına inanıyoruz.

Murat Akgün: Diyarbakır’da da iki gün önce bunu söylediniz. Kısa vadede Türkiye'den ne gibi siyasi reformlar bekliyorsunuz?

Jeffrey: Pek çok reformlar var yapılmış olan. Aslında Türk halkından bu konu hakkında açıkça konuşabilme yönünde bir ilerleme görüyoruz, ki ben bunun çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda Başbuğ’un da çok önemli bir yaklaşımı söz konusu. Ancak ayrıntılar noktasına gelecek olursak biz Türkiye'nin bir dostu olarak bu konuyu çok da fazla ayrıntılandırmak istemiyoruz. Bu Türk halkının ve Türk hükümetinin kendi başına karar vermesi gereken bir konu.

BARZANİ PKK KONUSUNDA DAHA ÇOK ÇABA GÖSTERMELİ

Murat Akgün: Sizin gündeminizde PKK’ya karşı Kuzey Irak’ta yeni bir takım adımlar söz konusu mu?

Jeffrey: Bizim tarafımızdan ve Irak hükümeti tarafından Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik bir takım çabalar söz konusu ama aslında oradaki bölgesel yönetimin de biraz daha çaba harcaması gerekiyor. Bu kalan PKK grupları için hayatı daha zorlaştırmak noktasında. Burada üçlü bir operasyon var, süreçte Türkiye de bunun bir parçası.

Murat Akgün: Sizce Türkiye'nin PKK’ya karşı çabalarına içtenlikle yardımcı olmak istiyorlar mı bölgesel ve yerel yönetim?

Jeffrey: Kendi deneyimlerime dayanarak Irak’ın şu anda karşı karşıya olduğu zorluklar, devam eden şiddet ve onların vermek zorunda oldukları siyasi kararlar aslında durumu Türkiye açısından hem zorlaştırıyor hem de çok kolay bir hale getiriyor. Iraklılar çok sayıda sorunla karşı karşıyalar ve bu sorunlar hiçbir ülke ile karşılaştırılamayacak derecede ciddi sorunlar.

Yalnızca PKK değil, çeşitli sınır ötesi sorunlar vardı. Suriye’den sızmalar var İran’dan gelen bir takım faaliyetler söz konusu. Bütün bu konuları birlikte ele almaya çalışıyoruz ama zamana ve sabra ihtiyacı var.

YENİ BİR İNSANLIK HAVASI OLUŞTU

Murat Akgün: Türkiye Başbakanı'nın daha ılımlı bir ortam olduğundan bahsettiğini söylemiştik. Ama siz dışarıdan bakan bir insan olarak Kürt sorununun çözümü açısından daha ılımlı bir ortam olduğunu düşünüyor musunuz?

Jeffrey: Dışarıdan bakan bir insan olarak değil, doğrudan Türklerin kendisinden ve Güneydoğu'da yaşayan Kürt kökenli nüfustan geldiğini görüyoruz. Atılan adımlar yeni bir insanlık havası ortaya koyuyor ama tabi ki pek çok sorun da devam ediyor. Buradaki ayrıntılar çok önemli olacak. Ama biz Türkiye'nin çok uzun bir yol kat ettiğini düşünüyoruz. Demokratik bir ortamda pek çok şeyin mümkün olduğuna inanıyoruz.

AĞIR TEÇHİZATLAR TÜRKİYE'DEN GEÇEBİLİR

Murat Akgün: Irak’tan ABD’ye askeri ait güçlerin geri çekilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ve nasıl bir süreç ilerliyor?

Jeffrey: Sürekli irtibat halindeyiz, somut bir planla ortaya çıkmadık henüz. Ülkede çok fazla teçhizat var. Önümüzdeki yıl bunların bir kısmı Irak’ta kalacak, bir kısmı Afganistan’a nakledilecek, bir kısmı geri götürülecek. Özellikle geri çekilirken Türkiye ile bazı anlaşmalarımız söz konusu. Burada Türkiye ile paylaştığımız alanlar var o bölge içinde ve ne gibi olasılıklar söz konusu olacak, tabi ki konuyu daha iyi bir şekilde ele alacağız. Özellikle büyük teçhizatlar açısından.

Murat Akgün: Bu müzakereler konusunda iyi bir duygu içinde misiniz?

Jeffrey: Aslında müzakere resmi bir terim oldu. Bunlar müzakereden ziyade teknik görüşmeler olarak ifade edilmeli. Ve Türk yetkilileri ile bu konuya istinaden tartışmalar yürütüyoruz. Biz doğal müttefikleriz ve her zaman da çok iyi bir şekilde ilerliyor görüşmeler.

19 Haziran 2009 Cuma
Afganistanı Konya'dan bombalayabilirsiniz!

Konya'da eğitim, Afganistan'da katliam

Dışişleri Bakanlığı, Afganistan'daki NATO uçaklarının Konya'da eğitim yapacakları iddialarını doğruladı.

Nato'nun İslam ülkelerine ve özellikle Afganistanda ki müslümanların üzerine bomba yağdırarak katliamlara imza atığı gün gibi aşikardır.Nato'nun bugün ABD'nin bir numaralı katliam gücüne dönüşmüş olması Konya'nın bu katliam uçaklarının eğitimine açılması kararı bazı internet sitesi ve gazetelere haber olurken özellikle ABD'ci basın'da ve aynı zamanda İSLAMİ! olduğunu iddia eden vakit,yeni şafak,zaman gibi gazetelerde şimdiye kadar gayet önem arzeden bu habere değinilmemiş olması oldukça ilginç bulundu.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin, Afganistan'daki operasyonlar çerçevesinde NATO AWACS uçaklarının Konya Hava Üssü'nü kullanacakları haberlerini doğruladı.

Burak Özügergin, önceki gün Almanya'da ''Die Zeit'' ve ''Handelsblatt'' gazeteleri ile ''n-TV'' kanalında, NATO AWACS uçaklarının Konya Hava Üssü'nü kullanacaklarına ilişkin olarak yer alan haberler hakkındaki bir soru üzerine, NATO makamlarının Türkiye'den, AWACS uçaklarının Konya Hava Üssü'nden geçici olarak yararlanması isteğinde bulunduklarını bildirdi.

Özügergin, ''Gerek ISAF operasyonuna yaptığımız kapsamlı katkılar çerçevesinde, gerek dost ve kardeş Afganistan'ın hava trafik hizmetlerine yardım amacıyla, AWACS uçaklarının belirli bir süre Konya Hava Üssü'nü kullanmaları ülkemizce uygun bulunmuştur'' dedi.

Özügergin, 11–12 Haziran tarihlerinde Belçika'nın başkenti Brüksel'de yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında, NATO AWACS uçaklarının Afganistan'da görev yapması kararının alınmış olduğunu hatırlattı. Özügergin, bu kararın, ''hava sahasındaki sivil ve askeri uçuşlar son dönemde önemli ölçüde artan, ancak hava trafiği düzenlemeleri için gerekli karada konuşlu radar sistemi eksikliği bulunan Afganistan'da bu ihtiyacın giderilmesi ve Afgan makamlarına hava trafik kontrol hizmetlerinde yardım amacıyla alındığını'' kaydetti.
Etiketler: AFGANİSTAN, DIŞİŞLERİ, konya, NATO, uçakları
16/19/2009
Anadolu Haber



İşte Obama'ya Taahhüt Anının Belgesi
Meyyal Uygur
Açık İstihbarat
06.09.2009

Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi için üç şartımız vardı; Türkiye’nin sınırlarının tanınması, “soykırım” iftiralarından vazgeçilmesi ve Azerbaycan topraklarındaki işgale son verilmesi…Ermenistan ise

“Ön koşulsuz görüşürüm. Dağlık Karabağ Türkiye’yi ilgilendirmez”

diyordu.

Gördük ki 2 Nisan’da oturup, Ermenistan’la protokol imzalamışız. Tüm dünyanın haberdar olduğu bu gelişmeyi, “Millet ne dersi o olur” diyen AKP iktidarı, yüce Türk Milleti’ne ancak 5 ay sonra duyurmayı uygun gördü..

Her taşın altından çıkan CIA’cı David L. Phillips’in planı en ince detaylarına kadar bildiğini daha önce anlatmıştım. Phillips, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Avrupa alt komitesinde bir şey daha söyler.
O şudur:

“Türk resmi yetkilileri, Başkan Obama ile 7 Nisan’da İstanbul’da buluştuğunda, anlaşma konusunda Dağlık Karabağ’ın statüsü konusunda resmi herhangi bir ön şart olmadığı teminatını verdi…”

CHP Lideri Deniz Baykal’ın iki gündür,

“Cumhurbaşkanı Gül, Obama’ya herhangi bir ön şart olmadığı konusunda garanti verdi mi?”

diye sormasının sebebi bu. Ancak David L. Phillips, “resmi görevlilerden” söz ediyor. İşte biz de o resmi görevlileri ve o taahhüt anını fotoğrafla ispatlıyoruz.

Tarih 6 Nisan gecesi, yer İstanbul Dolmabahçe sarayı. Ankara’dan İstanbul’a geçen Obama akşam Başbakan Erdoğan’ın Dolmabahçe Sarayı Müsabihan Köşkü’nde onuruna verdiği resepsiyona katılır. Resepsiyonda Gül, dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan, Finlandiya Cumhurbaşkanı Halonen, İspanya Başbakanı Zapatero, Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan, “Ermeni protokollerinin” imzalanmasına aracılık eden İsviçre’nin Dışişleri Bakanı Calmy-Rey ile Medeniyetler İttifakı toplantısı için İstanbul’a gelen diğer konuk ülkelerin temsilcileri hazır bulunur. Türk bakanlardan da dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve yine o günlerde Devlet Bakanı olan Mehmet Şimşek buradadır.

Obama, Gül, Toptan, Erdoğan ve dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Saygun’la bir süre sohbet ettikten sonra bir köşede Babacan, Nalbantyan ve Calmy-Rey’le bir araya gelir. Bu sürpriz zirve için Beyaz Saray’dan bir üst düzey yetkili,

“Obama’nın, bakanlarla Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunda konuştuğunu ve tarafları hızla bir anlaşmanın tamamlanmasına çağırdığını”

açıklar. Gül veya Erdoğan’ın kapalı kapılar ardındaki söz ya da taahhütlerini bilemeyiz, ama işte bu fotoğraf ve o zirve konusunda Beyaz Saray yetkilisinin yaptığı açıklama, bence David L. Phillips’in iddia ettiği “taahhüt” anının resmi belgesidir.

Clinton’un Yardımcısı Gordon’dan Önemli Açıklamalar

Türkiye’nin Dağlık-Karabağ’ı gözden çıkardığının bir başka delili daha var.

ABD Dışişleri Avrupa ve Euro-Asya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Philip Gordon (Bu göreve atanana kadar 2000-2009 arasında meşhur Brookings Enstitüsü’nün uzman üyesi olarak çalıştı), 16 Haziran’da, aynen David L. Phillips gibi Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Avrupa alt komitesine Obama yönetiminin Avrupa politikaları hakkında bilgi verir. Bu arada Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi için nasıl enerjik bir biçimde çalışıp, Türkiye’yi cesaretlendirip, desteklediklerini anlatır, iki ülkenin bu konuda anlaştığını duyurur. Ardından da özetle şunları söyler:

“Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ve Dağlık Karabağ sorununun, iki farklı süreç olduğuna, paralel, ama farklı hız ve farklı kulvarda devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizce bu iki konu, farklı raylarda, farklı hızda ilerleyecektir. Türkiye-Ermenistan arasındaki anlaşmanın çerçevesi ilişkilerin normalleştirilmesini, sınırların açılmasını, diplomatik ilişki kurulmasını ve komisyonlar aracılığıyla bazı tarihi trajedilerin araştırılmasını kapsıyor. İki ülke ilişkileri daha fazla böyle devam edemez. Bu bağımsız bir süreçtir ve Avrupa veya başka yerde ne olduğuna bakmaksızın ilerleyecektir, çünkü iki ülkenin yararınadır. Dağlık Karabağ meselesinin ise Minsk Grubu arabuluculuğuyla halledilmesine çalışıyoruz. Bu konudaki müzakereler Ermenistan ve Azerbaycan arasında devam ediyor…”

Dağlık-Karabağ’dan, daha doğrusu Azerbaycan’dan vazgeçmemizden sonra sırada ne var, ABD hangi konuda acele ediyor derseniz; ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Gordon, 16 Haziran’daki toplantıda bunun da haberini verir;

“Kıbrıs’ta çözüm, Türkiye’ye AB kapısının açılmasında temel adım olacak. Dışişleri Bakanımız bu konuyla kişisel olarak ilgileniyor. Çok uzadı, daha fazla bekleyemez. Bu yıl çözüm için iyi bir zaman. Çözüm bulunmazsa, Türkiye’nin AB özlemi ortadan kalkacak…Türkiye’nin, AB’ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini, Kıbrıs ek protokolünü uygulamasını destekliyoruz…”.

Gordon’un ilavesi de var; “Türkiye bu konuda doğrudan taraf değil”miş!..

Ne ilginç tesadüf, bugün Ermeni açılımı konusunda duyduklarımızı daha 14 Nisan’da,

“Türkiye ve Ermenistan: Açılan Zihinler, Açılan Sınırlar”

başlığıyla madde madde kaleme alan Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye analisti İngiliz Gazeteci Hugh Pope, protokollerden haberdar edildiğimiz gün şu açıklamayı yapar:

“Ermenistan’la uzlaşma Avrupa’da haklı olarak son derece müspet bir dikkat çekse de, bir sonraki sınav için çok beklemek gerekmeyecek. Türkiye gelecek birkaç ay içinde inatçı Kıbrıs sorununa çözümü hızlandırmanın bir yolunu bulmak zorunda, aksi takdirde AB üyeliği sürecinin fiilen durma noktasına geldiğine tanık olacak…”

Her şey bu kadar deşifre olduktan sonra, Türk Milleti içeriye ve dışarıya GAME OVER (Oyun bitti) demeyecek mi?

Amerikancı Eğitim Düzeni - Fulbright Anlaşması
Ahmet Efeoğlu - Türk Celil

Milli Eğitimimiz 27 Aralık 1947'de imzalanan ve “Fulbright Antlaşması” olarak anılan ”Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’nın sonucu olarak, bütünüyle Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyordu.

*
Senatör Haydar Tunçkanat’ın “İkili Antlaşmaların İç Yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA” adlı kitabında açıkladığı üzere, 27 Aralık 1947'de imzalanan Eğitim Komisyonu’yla ilgili anlaşmanın 5. maddesi şöyleydi:

"Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye’deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır.Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi (Amerikan büyük elçisi verecektir.”

Komisyonun ABD vatandaşı olan dört üyesinden ikisinin elçilikteki CIA mensupları arasından seçileceğinden kuşku duymamak gerekir, böylece CIA, Milli Eğitim Bakanlığı’na rahatça sızma olanağı bulacak ve komisyon üyesi sıfatıyla öğrenci ve eğitim üyeleri arasında ajanlar devşirmekte hiçbir güçlükle karşılaşmayacaktır.

Okul kitaplarına ve ders kitaplarına Amerikan propagandasının etkinliğini artırmak için malzeme hazırlayacaklardır.”

O günden 2007' ye 58 yıldır, “Milli Eğitim”imizi ve daha pek çok bakanlığımızı Amerikalı uzmanlar yönlendiriyor.

Bu durun, 2007'de de böyledir ve FULBRİGHT COMMİSSİON adı altında Türk Milli Eğitimini biçimlendiren kurulun başında 2007'de Amerikan Büyük elçisi oturmaktadır. (bu gün de o kadar taviz verdiğimize göre bu şartlar muhtemelen aynı şekilde, belki de daha da ağır şekilde devam etmektedir. Bundan daha ağır ne olacaksa?)

İsmet İnönü, Amerikan Yarı-Sömürgesi Olduğunu Açıklıyor.

Yalnızca Milli Eğitim’in değil, diğer pek çok bakanlıkların1949'dan başlayarak Amerikalı uzmanlar güdümlendiğine ilişkin acı gerçek, Türkiye’yi Amerikan yarı- sömürgesi durumuna düşürerek Türk ulusunun anlına bu lekeyi süren İsmet İnönü tarafından, yıllar sonra,1963'de “timsah gözyaşlarıyla” şöyle itiraf etmişti.

“Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlemesini istiyoruz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?

Hepsini çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden, Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurlardan önce sefirden öğreniyorum.

Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da asıl mücadele de bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim neden inatla red ettiğimizi biliyorlardı.

Böyledir bu işler, peygamber edasıyla size dünyaları vaat ederler. İmzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayın ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez…”

Türkiye’nin Şubat 1948'de 705 bin dolar olan döviz varlığını, Mayıs 1950'de eksi 12 milyon dolara; 1946'da 214 ton olan altın varlığını 1949 sonunda 123 tona indiren, ülkenin dağarcığında yeterince altın ve döviz bulunmasına karşın Amerika’dan borç alarak ülkeyi Amerikan güdümüne sokan İsmet İnönü’nün bu yüz kızartıcı açıklamaları karşısında:

“Madem bunları biliyordunuz, öyleyse niçin Amerika ile antlaşmalar yaparken Türkiye’ye Amerikalı uzmanlar dolmasına neden olacak maddelere imza attınız?” ..

demek gerekiyor.

İsmet İnönü’nün bu sözleri, kendisinin Türkiye’yi içine düşürdüğü durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği gibi, onun bir Türkiye Cumhuriyeti kahramanı, Cumhurbaşkanı, Başbakanı olarak ne denli çaresiz olduğunu da ortaya koymaktaydı.

NOT: Bu yazıda Sn. Cengiz ÖNAKINCI’nın “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni- Osmanlı Tuzağı ”adlı kitabından alıntı yapılmıştır.
Açık İstihbarat

01 Aralık 2009
Yakında Fırat ve Dicle havzası AB ile ortak yönetilecek. Türkiye ayrıca İsrail'le de işbirliği yapacak

Türkiye 10-11 Aralık'ta gerçekleştirilecek AB Zirvesi'nde 'Çevre' faslında müzakerelere başlama konusunda Birlik ile uzlaşırken, önemli sonuçlar doğuracak bir kapanış kriterini de kabul etti. Buna göre, Türkiye'nin 'Çevre' başlığında müzakereleri tamamlamasının ardından, AB'nin Fırat ve Dicle havzasının yönetimi konusunda doğrudan müdahale hakkı bulunacak. AB daha önce bu konuya 2004 yılında yayımladığı, 'Etki Raporu'nda yer vermiş, ancak Ankara'dan tepki almıştı. Bu durum daha sonra gündeme getirilmemişti.

ÇEVRE'NİN KAPANIŞ KRİTERİ
AKŞAM'ın Brüksel'deki AB kaynaklarından edindiği bilgilere göre, birlik, 10-11 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek Hükümetlerarası Konferans'ta Türkiye ile 'Çevre' faslında fiili müzakereleri başlatacak.
Ancak taraflar arasında yapılan pazarlıklar sürecinde Türkiye'nin AB tarafından daha önce de önüne koyulan ancak kabul etmediği, 'Fırat ve Dicle Havzaları'nın ortak kontrolü konusunu kapanış kriteri olarak onayladığı belirtiliyor.

AB İÇİN ÖNEMLİ MESELE
AB bu konuya ilk kez 6 Ekim 2004 yılında yayımladığı ve Türkiye için müktesebat olan 'Etki Raporu'nda yer vermişti. Raporun sekizinci sayfasında, üyelik halinde Fırat ve Dicle nehirleri ile bunlar üzerindeki barajların ve sulama planlarının idaresinin uluslararası yönetime bırakılmasının ve bu konuda komşular ve İsrail ile işbirliği yapılmasının Türkiye'den isteneceğine yer verilmişti. Raporda şöyle denmişti:
'Ortadoğuda su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline gelecektir. Türkiye'nin AB'ye katılımı ile beraber su kaynakları ve altyapılarına (Fırat ve Dicle nehir havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri, İsrail ve ona komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) ilişkin uluslararası yönetimin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir.'

BÜYÜK SIKINTI VAR
Ancak söz konusu rapor Türk kamuoyundan büyük tepki görmüş ve bir daha gündeme getirilmemişti. Türkiye-Irak-Suriye arasında Fırat ve Dicle nehirlerinin suyunun paylaşımı konusunda büyük sıkıntı bulunuyor. Özellikle Irak Parlamentosu, bu nehirlerden akan suyun 'adil paylaştırılmaması' konusunda Türkiye ile imzalanan hiçbir anlaşmayı onaylamayacağı kararını
aktifhaber

SP, ABD'nin gizli eğitimini belgeledi
31 Ocak 2010, 00:08 Anadolu Haber

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, ABD'nin Türkiye'deki resmi makamların bilgisi dışında İstanbul'daki dini azınlıklara güvenlik eğitimi verdiğini ispatlayan bir belgeyi kamuoyuna açıkladı. İşte o belge

Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş şok bir belge açıkladı. Kurtulmuş; İstanbul’daki dini azınlıklara ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu tarafından, ilgili kurumların bilgisi dışında güvenlik eğitimi verildiğini açıkladı. Kurtulmuş; “ABD İstanbul Başkonsolosluğu, İstanbul’daki hangi dini azınlıklara, hangi gerekçelerle, hangi kapsamda, hangi konuları içeren bir güvenlik eğitimi vermiştir? Bunu bilmek 72 milyonun hakkıdır” dedi.

İl başkanları ve İl müfettişleri toplantısında konuşan Prof. Numan Kurtulmuş, ABD Dışişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışan, ‘İnsan Hakları ve Demokrasi Bürosu’ tarafından hazırlanan bir raporda, “ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu tarafından İstanbul’da bulunan dini azınlıklara ‘Genel Güvenlik Stratejisi çerçevesinde güvenlik eğitimi sağlandığı” ifadesinin yer aldığını açıklayarak şunları söyledi:

“Türkiye ile ilgili olarak hazırlanan, 26. 10. 2009 tarihli ve ‘Din özgürlükleri’ başlıklı
bu raporda açık bir şekilde ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu tarafından İstanbul’da bulunan dini azınlıklara ‘Genel Güvenlik Stratejisi çerçevesinde güvenlik eğitimi sağlandığı ifade ediliyor. Bu ne demektir? Bunun üzerine İstanbul il teşkilatımız İstanbul valiliğine bir yazı yazıyor. Valilikten konuyla ilgili bilgi istiyor; ‘Söz konusu eğitimden valiliğinizin haberi var mıdır? Eğitimin gerekçesi, içeriği, süreci ve katılımcıları kimlerdir? Eğitimde partner kuruluşlar var mıdır? gibi sorular soruyor. Gelen cevap ne? Çok ilginç, İstanbul valiliğinin 6 Ocak 2010 tarihinde yazmış olduğu cevabi yazıda aynen şöyle deniyor; ‘konu ile ilgili olarak yapılan inceleme ve araştırma neticesinde belirtilen eğitimle ilgili olarak valiliğimizin ve il emniyet müdürlüğümüzün ilgili kısımlarına her hangi bir müracaat olmadığı gibi valiliğimizin ve emniyet müdürlüğümüzün konu ile ilgili herhangi bir ilgi ve bilgisi bulunmamaktadır. Cevap bu. Yani valiliğin, emniyetin bilgisi yok. Şimdi buradan kamuoyu vasıtasıyla İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı’na bir sorumluluk olarak bu konuyu tevdi etmek bizim vazifemizdir. Böyle bir konuya muttaki olduktan sonra bunun üzerine gidilmesi lazım. ABD İstanbul Başkonsluğu, İstanbul’daki hangi dini azınlıklara, hangi gerekçelerle, hangi kapsamda hangi konuları içeren, bir güvenlik eğitimi vermiştir? Bunu bilmek 72 milyonun hakkıdır.”

ABD Konya ve Kayseri’de… Dışişleri bilmiyor !..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

16 Nisan 2010Cuma
Birkaç yazarımız gündeme getirdi. Bir de galiba CHP’li Onur Öymen’le, MHP’li Deniz Bölükbaşı tepki gösterdi. Sonra diğer birçok önemli konu gibi iki günde buruşturulup, çöpe atıldı. Mart ayında ABD Büyükelçiliği’nin internet sitesinden yapılan “tebligat” gibi bir duyurudan söz ediyorum.

ABD, konsolosluğu veya büyükelçiliği olmayan bazı Türk şehirleriyle daha fazla temas sağlamak üzere “Şehir Temsilciliği” programı oluşturmuş. Bu temsilciler, “Ankara’daki Büyükelçilik’le, o illerin siyaset, eğitim ve iş önderleri arasındaki ilk teması sağlamakla” görevliymiş.

Öncelikle “tebligat”taki, “Büyükelçilik olmayan bazı Türk şehirleri” ifadesine dikkat çekelim. Diplomatik kurallar değişmediğine ve sadece ülkelerin başkentlerinde büyükelçilik açıldığına göre, bu ne anlama geliyor?

Uygulamanın da “tebligat”tan önce, Aralık ayında başlatıldığını, Konya, İzmir ve Kayseri temsilcilerinin atandığını kaydedelim. Konya’da Daniel Keen, Kayseri’de Sarah Borenstein görevlendirildi.

Bu atamalara ulusal basınımız hak ettiği ilgiyi göstermedi, ama Konya Ereğli ve Kayseri Anadolu Haber gazeteleri, illerine gelen “temsilciyi” önemseyip, hemen röportaj yaptı. Konya Temsilcisi Keen’in, “program ve amaçları” hakkında anlattıklarından birkaç cümle aktaralım.

Klasik “bağları ve iletişimi güçlendirme, ücretsiz konserler gibi kültürel faaliyetler düzenleme” söyleminin ardından, “çözüm bekleyen sorunlarla ilgilenme, bölgede yaşayan Amerikan vatandaşlarıyla görüşme”den söz ediyor. Ancak birkaç paragraf sonra, “Konya’da kaç tane Amerikalı olduğu konusunda ellerinde bilgi bulunmadığını” açıklıyor. Altı çizilmesi gereken bir şey daha söylüyor; “Türkiye çok büyük bir ülke ve ABD’ye karşı tutum açısından bölgelere göre değişen farklılıklar söz konusu. Bu program aracılığıyla, insanların ülkem Amerika’yı nasıl gördüğüne dair daha iyi bir fikir edinebilmeyi umuyoruz” diyor.

Kayseri Temsilcisi Sarah Borensteins da “yıkama-yağlama” yapıyor. Ancak Türkiye’deki Amerikan karşıtlığı konusunda Keen’le çelişkiye düşüyor, “O anketlerdeki soruların kimlere yöneltildiğini merak ettiğini, zira Türklerin tanıdığı en sıcak ve dost canlısı insanlar olduğunu” dile getiriyor.

Konya Temsilcisi Keen’i kısaca tanıtmam gerekiyor. Kendisi ABD Büyükelçiliği’nde Konsolos Yardımcısı, İspanyolca ve Türkçe biliyor. Buraya ilk görev yeri olan Hindistan’dan gelmiş. Yaklaşık 7 milyonluk nüfusuyla Hindistan’ın dördüncü büyük metropolü, 368 yıllık tarihi olan Chennai adlı bir şehirde konsolosmuş. Bu şehrin özelliği ise Tamil Nadu adındaki eyaletin başkenti olması!.. Bir “eyalet başkenti” konsolosluğundan, konsolos yardımcılığına, sonra da Konya temsilciliğine!.. Burada dikkat çeken bir tuhaflık, hatta bir mesaj yok mu?

Türkiye epeydir yol geçen hanına döndü… O yüzden şu ana kadar anlattıklarımda bir gariplik veya olağanüstülük bulunmadığının farkındayım.

Bunları anlatmadaki meramım başka. Yetkililerimizin “Şehir Temsilciliği tebligatı”na ilgisizliği karşısında, bir vatandaş olarak Dilekçe ve Bilgi Edinme Hakkından yararlanıp, Dışişleri Bakanlığı’mıza şu soruları sordum:

-ABD Büyükelçiliği’nin Konya’da başlattığı Şehir Temsilciliği uygulamasının diplomasi ve hukuki statüdeki yeri, uygulamada karşılığı nedir?

-Başka Büyükelçiliklerin ülkemizde buna benzer uygulaması var mı, var ise hangi şehirlerimizdedir?

-Türkiye’nin herhangi bir yabancı ülkede B.elçilik ve Konsolosluğu dışında Şehir Temsilcisi var mı?”

Evvela Bakanlığın Bilgi Edinme Merkezi’nin hakkını teslim edeyim. Sorularım bir-iki gün içinde ilgili genel müdürlüklere iletildi ve 15 gün gibi kısa sürede cevap geldi. Cevabın sonunda “saygılarımızla” deme nezaketini de göstermişler.

Sorularımın cevapları mı? Buyurun; okuyun, öğrenin:

“Konya’da böyle bir temsilcilik olduğuna dair bir bilgi bulunamamıştır.”

İlgi, bilgi ve engin yorumlarınıza saygılarımla arz ediyorum efendim!
avaztürk

Amerikancı Eğitim Düzeni - Fulbright Anlaşması
Ahmet Efeoğlu
Türk Celil

Milli Eğitimimiz 27 Aralık 1947'de imzalanan ve “Fulbright Antlaşması” olarak anılan ”Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’nın sonucu olarak, bütünüyle Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyordu.

*

Senatör Haydar Tunçkanat’ın “İkili Antlaşmaların İç Yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA” adlı kitabında açıkladığı üzere, 27 Aralık 1947'de imzalanan Eğitim Komisyonu’yla ilgili anlaşmanın 5. maddesi şöyleydi:

"Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye’deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır.Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi (Amerikan büyük elçisi verecektir.”

Komisyonun ABD vatandaşı olan dört üyesinden ikisinin elçilikteki CIA mensupları arasından seçileceğinden kuşku duymamak gerekir, böylece CIA, Milli Eğitim Bakanlığı’na rahatça sızma olanağı bulacak ve komisyon üyesi sıfatıyla öğrenci ve eğitim üyeleri arasında ajanlar devşirmekte hiçbir güçlükle karşılaşmayacaktır.

Okul kitaplarına ve ders kitaplarına Amerikan propagandasının etkinliğini artırmak için malzeme hazırlayacaklardır.”

O günden 2007' ye 58 yıldır, “Milli Eğitim”imizi ve daha pek çok bakanlığımızı Amerikalı uzmanlar yönlendiriyor.

Bu durun, 2007'de de böyledir ve FULBRİGHT COMMİSSİON adı altında Türk Milli Eğitimini biçimlendiren kurulun başında 2007'de Amerikan Büyük elçisi oturmaktadır. (bu gün de o kadar taviz verdiğimize göre bu şartlar muhtemelen aynı şekilde, belki de daha da ağır şekilde devam etmektedir. Bundan daha ağır ne olacaksa?)

İsmet İnönü, Amerikan Yarı-Sömürgesi Olduğunu Açıklıyor.

Yalnızca Milli Eğitim’in değil, diğer pek çok bakanlıkların1949'dan başlayarak Amerikalı uzmanlar güdümlendiğine ilişkin acı gerçek, Türkiye’yi Amerikan yarı- sömürgesi durumuna düşürerek Türk ulusunun anlına bu lekeyi süren İsmet İnönü tarafından, yıllar sonra,1963'de “timsah gözyaşlarıyla” şöyle itiraf etmişti.

“Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlemesini istiyoruz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?

Hepsini çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden, Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurlardan önce sefirden öğreniyorum.

Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da asıl mücadele de bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim neden inatla red ettiğimizi biliyorlardı.

Böyledir bu işler, peygamber edasıyla size dünyaları vaat ederler. İmzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayın ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez…”

Türkiye’nin Şubat 1948'de 705 bin dolar olan döviz varlığını, Mayıs 1950'de eksi 12 milyon dolara; 1946'da 214 ton olan altın varlığını 1949 sonunda 123 tona indiren, ülkenin dağarcığında yeterince altın ve döviz bulunmasına karşın Amerika’dan borç alarak ülkeyi Amerikan güdümüne sokan İsmet İnönü’nün bu yüz kızartıcı açıklamaları karşısında:

“Madem bunları biliyordunuz, öyleyse niçin Amerika ile antlaşmalar yaparken Türkiye’ye Amerikalı uzmanlar dolmasına neden olacak maddelere imza attınız?” ..

demek gerekiyor.

İsmet İnönü’nün bu sözleri, kendisinin Türkiye’yi içine düşürdüğü durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği gibi, onun bir Türkiye Cumhuriyeti kahramanı, Cumhurbaşkanı, Başbakanı olarak ne denli çaresiz olduğunu da ortaya koymaktaydı.

NOT: Bu yazıda Sn. Cengiz ÖNAKINCI’nın “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni- Osmanlı Tuzağı ”adlı kitabından alıntı yapılmıştır.
Açık İstihbarat

MOSSAD Ajanları İstanbul'da darp ve Gözaltılara mı başladı

İsrailli Ajanlar İstanbul'u Karıştırıyor

Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e karşı bugün İsrail Konsolosluğu görevlileri oldukları sonradan anlaşılan kişiler tarafından oturmakta olduğu parkta gözaltına alınmak istendi.

İsrail Ajanlarına Kimlik soran Gazeteci Göktan Bedük’e kimlik göstermeyen İsrailli ajanlar Bedük’ü gözaltına alamayınca tartaklamak istedi. Olay karakola taşındı.

Haberciler Derneği Başkanı Hasan Taşkın “Haberciler olarak, gerçekleşen bu olayı, İsrail’in Türkiye’nin iç işine müdahalesi olarak algılıyoruz. Ayrıca bu çirkin olayla ilgili İsrail İstanbul Başkonsolosluğu’nun açıklama yapmasını bekliyoruz. Diğer yandan Dışişleri Bakanlığı ve içişleri Bakanlığı’nın da göreve çağırıyoruz” şeklinde konuştu.

OLAY NASIL GELİŞTİ

Taşkın, olaya maruz kalan habercilerin Haberciler Derneği’ne şu bilgileri verdiklerini dile getirdi.

“Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e bugün öğle saatlerinde Levent Karakolu’nun hemen yanı başında bulunan Beşiktaş Belediyesi’ne ait parkta kimliği belirsiz ve telsiz taşıyan kişiler tarafından kimlik soruldu. Gazeteci Bedük, kendisine kimlik soran ve gözaltına almak isteyen kişilere kim olduklarını sorduğunda herhangi bir cevap alamadı. Bunun üzerine kimliği belirsiz kişiler Bedük’ü tartaklamak istedi. Göktan Bedük ve olaya tanık olan kameraman Akın Sağlam, Siyaset Meydanı editörü Burak Ersemiz , ulaştırma elemanı Adnan Koçar ve parkta bulunan kimliğinin açıklanmasını istemeyen emekli bir polis memuru karakola gidip şikayetçi oldular.

Gözaltına alınan kişilerin İsrail Konsolosluğu’nda görevli olduğu anlaşıldı.

Gözaltına alınan İsrail Konsolosluğu görevlileri polise direnerek uzun süre kimlik vermekten ve isimlerini dahi söylemekten kaçındılar. Ajanlar, dipolat pasaportlarını gösterip karakola götürülmelerinin bile kriz yaratacağı uyarısında bulunarak polisi tehdit ettiler.

Bunun üzerine Olay yerine Terörle Mücadele, İstihbarat Şube ve Güvenlik Şube ekipleri çağrıldı. “ Soruşturma sürüyor…

BU İLK DEĞİL

Olaya tanık olan Haberciler Derneği Başkan Yardımcısı Burak Ersemiz aynı olayın kısa bir süre önce kendi başına geldiğini belirterek şunları söyledi.

“Bundan bir kaç ay önce işyerime yürürken kaldırıma yanlış park edilmiş arabaları ördüm ve telefonumun kamerasıyla park etmiş arabaları çektim. Çalıştığım Show Tv binasına girmek üzere iken arkamdan yaklaşan telsizli bir kişi kolumdan sertçe tutarak ingilizce ne yaptığımı sordu… Ben şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken beni gözaltına almaya kalktıBen telsizinden İbranice konuşmalar duyunca kendisinin İsrail Konsolosluk görevlisi olduğunu anladım ve (Bana burada kimlik soramazsın elini hemen çek dedim)

Tam beni tartaklamaya başlayacakken İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden orada görev yapan ve beni tanıyan bir polis gelerek bana yardımcı oldu.

Olayın kişisel olduğunu düşündüğüm için şikayetçi olmamıştım. Ancak bugün meydana gelen ve tanık olduğum olaydan anladığım kadarıyla İsrailli güvenlik görevlileri Türkiye topraklarında hiç bir yasal düzenlemede olmadığı halde bu davranışı sürdürüyorlar.

Kamu oyuna saygı ile duyrulur…
Kaynak : Son Sayfa

İsrail’in inisiyatifine bırakılmış…
Cevher İLHAN
cevher@yeniasya.com.tr

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Brüksel’de İsrail Ticaret, Endüstri ve Çalışma Bakanı Ben-Eliezer ile kapalı kapılar ardında yaptığı “gizli görüşme”nin “taktik amaçlı, iç siyasete yönelik olduğu” eleştirilerine doğru dürüst bir cevap verilmezken, Ankara hâlâ Telaviv’in tavrını bekliyor.

Başbakan Erdoğan’ın son başbaşa görüşmesinden sonra İsrail Başbakanı Nenenyahu ile Obama görüşmesinin sonucu bekleniyor. Erdoğan’a İsrail’le ilişkilerde rahatsızlığını ileten ve İsrail’i ikaz konusunda hiçbir teminat vermeyen Obama’nın İsrail hükûmetine “telkini”nin neticesi gözleniyor…

Gerçi, aralarında tek Müslüman Başbakan olarak Erdoğan’a “Yahudi cesâret ödülü” veren ADL’nin yanısıra AIPAC ve B’nai B’rith gibi bazı Yahudi kuruluşları, Başbakan’ın ABD’ye gönderdiği heyetin görüşme talebini reddettiler. Ancak Amerikan Yahudi Komitesi ile görüşen heyette bulunan Meclis Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Murat Mercan’ın, “İsrail, Türkiye ile ilişkilerde kendi tercihini yapacaktır” sözü, Ankara’nın Telaviv’in kararını beklediğinin ikrarı.

İstanbul Aşkenaz Cemaati Hahamı Rav Mendy Chitrik, Nobel Ödüllü yazar Elie Wiesel, Habad Uluslararası Başkanı Rav Avraham Shemtov’la, Haham Menahem M. Schneerson için Washington DC’de düzenlenen anma töreni sonrasında bir araya gelen AKP’li Mercan, Obama-Netenyahu görüşmesine dikkat çekip, hükûmetin meseleyi tâkip ettiğini söylüyor.

Gelinen noktada, İsrail’in tutumuna göre, Mavi Marmara baskını sonrası kamuouyunun TBMM’de bütün partilerin imzasıyla yayınladığı ve milletin ortak irâdesinin ifâdesi olan “bildiri”deki tedbirlerin “peyderpey uygulanacağını” belirtiyor…

OBAMA-NETENYAHU GÖRÜŞMESİ…

Lâkin, Ankara’nın lâfta kalan ve hiçbir yaptırımı olmayan “kuru kınamaları”na karşı tıpkı Yahudi lobisi gibi “kaygıları”nı ileten Obama’nın, Netenyahu’yu, Türkiye’nin taleplerine “ikna” edeceği şüpheli…

Zira İsrail yönetimi, “özür dilemek, tazminat ödemek, BM’nin uluslarararası komisyonunun kabul edip saldırının sorumlularını yargılamak ve cezâlandırmak” bir yana, baştan beri Türkiye’yi suçluyor. “Özür dilemek” bir tarafa, saldırıya sahip çıkıyor; saldırganları “kahraman” ilân edip ödüllendiriyor.

Netenyahu’nun Obama ile görüşmesi öncesi, İsril Dışişleri Bakanı Lieberman’ın, “Özür dileme’ talebini yerine getiremeyiz; gerçeklere aykırı olur” cümlesi, bu bakımdan ilginç.

Dahası, İsrail, traş köpüğü gibi göstermelik bir-iki kalemde “ambargoyu hafiflettiği” propagandası perdesinde Gazze’ye ablukayı bütün amansızlığıyla devam ettiririyor. Başta Mavi Marmara olmak üzere el koyduğu gemilerden hiçbirini iâde etmiş değil…

Bu sebeple Obama-Netenyahu buluşmasından birşey çıkmayacağı peşinen biliniyor. Her ne kadar Mercan ve iktidar partisi sözcüleri, “Türkiye-Amerikan ilişkilerini sâdece bir olaya bağlamak ve İsrail’le ilişkilere indirgemek mümkün değil” deseler de, Amerikan yönetiminin İsrail’den dolayı “tavırlı” olduğu açıkça belirtiliyor. 1 Mart tezkeresinin Meclis’te reddedilmesi sonrası AKP iktidarında ABD ile işbirliğinin tamgaz sürdüğü misâlini verseler de, bu defa durumun farklı olduğu, Mercan’ın “Görüştüğümüz Amerikan Kongresi üyeleri ve lobiler Türkiye ile ilgili belli bazı endişeler taşıyorlar” tesbiti, bunun itirafı…

Aslında ABD ile ilişkilerin akıbeti mâlum. Bush’tan bu yana Beyaz Saray’ın PKK terör örgütünü “düşman!” olarak duyurup “ortak mücadele” tahhüdüne rağmen, şimdiye kadar terörün tasfiyesi için tek bir terörist elebaşının teslim edilmemesi ve en iddialı olan başlık olan “anlık istihbarat paylaşımı”na rağmen toplu terörist sızmalarla yaşanan karakol ve askerî birliklere yapılan baskınlarla, vaziyet ortada. Ve hâlâ AKP hükûmeti gönderdiği heyetle “ABD’nin kaygılarını giderme”ye çalışıyor.

HÂL “TELAVİV’İN TAVRI” BEKLENİYOR…

Son görüşmede Erdoğan’ın Obama’dan “PKK’yla mücadelede katkıyı arttıracağı” ve “İsrail’le gemi krizinin mutlaka açılacağı” destek sözüne mukabil bir mesâfe alınmış değil. PKK’ya karşı mücadelede—bir sonuç alınmayan İsrail Heronları yerine—Erdoğan’ın Obama’dan casus uçak predator uçaklarını talep ettiği, Obama’nın yine bildik Amerikan yönetimi numarasıyla “Şu anda Kongre’den bunu çıkaramam” diye reddettiği kaydediliyor.

Bu açıdan, Türkiye’nin bayrağını taşıyan sivil yardım gemisine uluslararası sularda saldırılıp dokuz vatandaşının katledildiği, yirmiye yakınını yaralanıp, yüzlercesinin tutuklanarak psikolojik ve maddî işkenceyle sorguya çekilmesinin hesâbını sormayı, İsrail’in tavrına bağlıyor. Askerî, siyasî, ekonomik ilişkileri sürdürmeyi, İsrail’in inisiyatifine bırakıyor.

Ankara, inisiyatifi elealan ve öncelikle saldırınının hesâbını sormak, bedelini ödetmek yerine, hâlâ en ufak bir özür dahi dilemeyen İsrail’in bundan sonraki tavrına havale ediyor. Telaviv ve Washington’la ilişkileri, saldıgan timi tek tek tebrik edip, Cumhurbaşkanı Peres’ten ’ndan en ılımlı bilinen Savunma Bakanı Barak’a kadar bir blok halinde saldırının arkasında duran Telvaviv yönetiminin insafına bırakıyor…

Tıpkı “one minute” çıkışının akabinde olduğu gibi, AKP iktidarının tutuk tutumunu deşifre ediyor. Hükûmetin, ABD ve İsrail karşısında öteden beri hep alttan alan, kırılgan, tâvizkâr ve teslimiyetçi “politik duruşu”na, çarpıcı bir “dış politika” örneği oluyor. 6 Temmuz 2010 Yeni Asya

Bağımsız Türk Devleti ABD’ye bağlılığını nasıl gösterir?
Esra UÇAR
eucar@bugun.com.tr
7 Temmuz 2010

Vallahi bu sorunun cevabını ben de bulamadım, başlık elimde böyle kaldı, buyurun siz anlatın…
Amerika Türkiye’nin Nato’ya, Avrupa’ya ve kendisine bağlılığını göstermesini istiyormuş. Dışişleri Bakan Yardımcılarından Philip Gordon böyle buyurmuş.

Ben yanlış mı hatırlıyorum? Bağımsız bir Türk Devleti kuruncaya kadar bizim anamız ağlamadı mı? Yok öyle mecâzi anlamda söylemiyorum gerçekten analarımızın akıttığı gözyaşları dereler olup denizlere ulaşmadı mı?

Altı yaşından başlayarak tarih kitaplarındaki en ağdalı savaş yazılarını, en iç burkan kurtuluş hikâyelerini ezberleyeceğiz diye yılın üç mevsimi gözlerimiz kan çanağına dönmedi mi?

Ulusal, uluslararası her anlaşma maddesini, bütün meydan savaşlarının saatlerini, tarihlerini, her ovanın, her dağın, her tepenin adını satır satır ezberlememizi de bırakın, hangi omuzlarda nasıl cephane taşındığı, hangi inanılmaz şartlarda cepheler kurulduğu, hem iç hem dış düşmanlara karşı nasıl büyük fedakârlıklarla savaşıldığı beyinlerimize kazınıp, ruhlarımıza işlemedi mi?

Televizyonlarda, sinemalarda seyrederek büyüdüğümüz, birçok kareleri hala aklımızda, bütün Kurtuluş Savaşı filmleri bir yana, daha geçen kış 120 adlı filmde, cepheye silah taşımak zorunda kalan köy çocuklarının nasıl donarak öldüklerini seyrederken hüngür hüngür ağlamadık mı?

Gerçek değil miydi hiçbiri?

Bu ülkede Cumhuriyet öncesi “binlerce kefensiz yatan”a Cumhuriyet’ten sonra kefenli yatanlar eklenip durmuyor mu?

Bu toprakların her karışından hâl⠓şüheda” fışkırmıyor mu?

“Dalgalanan nazlı hilale dökülen kanlar helâl” edilmedi mi?

“Biz ezelden beri hür” yaşamadık mı?

“Garbın âfâkını sarınca çelik zırhlı duvar, iman dolu göğüslerimiz” kabarmadı mı?

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”ı ezmedik mi biz?

“Yurduma uğrayan alçaklar”a gövdeler siper edilmedi mi?

“Dünyaları alsak da vermeyiz” demedik mi bu cennet vatandan bir karış?

Bağlılık gösterelim de biz bağımsızlık için and içmedik mi? Şimdi çocuklar tarih kitaplarından bağımsızlık savaşımızı okurken basından bağımlılık şartlarını mı öğrenecekler? Ben de çok mu abarttım?... Onlar başka bir bağlılıktan mı bahsediyorlardı? Pardon…

Yuh Artık!... ABD Büyükelçisi Hava Sahası Kapattırdı
Yeniçağ Gazetesi
15.09.2010

(Açık İstihbarat : Boğaz'ın kıyısında padişahlık tahtına göz diken Tayyip Erdoğan'ın bu emelini hayata geçirebilmesi için boğazın diğer kıyısında ABD'nin taht kurmasına göz yumması doğaldır. Ümraniye'de bayram namazını miting vesilesi yapıp, Ayasofya'da bayram namazı kılamayacak olan Tayyip Erdoğan açısından da bu doğaldır.

Ankara'da ABD büyükelçiliğinin sokak kapatmasına ses çıkarmayan , askerinin başına çuval geçiren ülkenin büyükelçilik açılışına askeri bando yollayan omzu kalabalıklara bu haber ithaf olunur. ABD Büyükelçiliğinin Türk hava sahasına el koymasının şerefine verilecek kokteyle de bir mızıka bandosu yollarsınız artık. Size yakışır!)

------------------- Yeniçağ Gazetesi'nde Yayınlanan Haber --------------------------------

GÜVENLİK gerekçesiyle sokağını yaya ve araç trafiğine kapattıran İstinye’deki ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu, bu defa da İstanbul Boğazı’na uçuş yasağı koydurttu. Boğazın 2 yakasını kapsayan 43 km’lik alanda helikopter dahi uçamayacak.

ABD havamızı kapattı
Kartal yuvası olarak adlandırılan ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nu olası bir hava saldırısından korumak için İstanbul Boğazı’nı ve iki yakasını da kapsayan 43 kilometrekarelik alanda uçuş yasaklandı
İstanbul’da yalnızca Yıldız, Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayı gibi tarihi yapıları ve Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezi gibi stratejik yerleri kapsayan 1500 feet’lik uçuş yasağı ilk kez Boğaz’da büyük bir alan için sürekli olarak verildi. Uçuş yasağı, 14 Temmuz 2010 günü 12.10 itibariyle, Devlet Hava Meydanları Notam Ofisi’nce tüm havayolu şirketlerine bildirildi. Yasağın merkezi için verilen koordinatlarda ise adresin İstinye’deki ABD İstanbul Başkonsolosluğu olduğu görüldü. Türkiye’de ilk kez böylece yabancı bir konsolosluğun güvenliği için 8 kilometrekaresi Boğaz sularında toplam 43 kilometrekarelik alanda uçuş tamamen yasaklanmış oldu. Polis ve askeri uçaklarla helikopterler yasak kapsamı dışında kaldı. 20 bin feet yani İstanbul üzerinden transit geçiş yapan uçaklar da yasak kapsamı dışında kalıyor.

Huber Köşkü de notamlı alanda
İstanbul üzerinde alçalmaya başlayan ve Boğaz üzerinde iniş izni için ortalama bin 500 feet yükseklikte bekleyen yolcu uçakları da notamlı alana giremeyecek. Uçuş yasağını kapsayan semtler şöyle: İstinye, Tarabya, Etiler, Kavacık, Kanlıca, Anadolu Hisarı, Çubuklu, Paşabahçe, Beykoz, Maslak, Ayazağa, Kireçburnu. Yasak denizi de kapsıyor. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ile Maslak’daki gökdelenler notamlı alanda yer alırken, Boğaziçi Köprüsü ile Harp Akademileri, yasaklı alan dışında yer alıyor. Cumhurbaşkanlığı’nın İstanbul’daki çalışma ofisi olan Huber Köşkü için normal koşullarda sadece Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İstanbul’da olduğu sürede geçerli notam verildiği halde, bu notamla köşk de yasaklı alan içerisinde kaldı.

DHMİ’ye şikayet
Özel havayolu şirketleri, notamın sınırlarının daraltılması için DHMİ’ye başvuruda bulundu. Şirketler, İstanbul Boğazı’nın en güzel yerlerinden biri olan İstinye merkezli notam nedeniyle, yurtiçi ve yurtdışından gelen heyetlerin Boğaz üzerinde gezi taleplerini karşılayamadıklarını bildirdi. Başvuruda, ticaret, sanayi ve turistik merkez olan İstanbul’da notamın uçuşları aksattığı vurgulanarak sınırlarının tekrar gözden geçirilmesi istendi.

Uçuş yasağın, 8 kilometrekaresi Boğaz sularında toplam 43 kilometrekarelik alanı kapsıyor.

“İstanbul üzerinde uçmak imkansız”
Uçuş yasaklarını değerlendiren özel bir havacılık şirketinin yöneticisi Kaptan Pilot O.S., uçuş yasağını doğrulayarak, “Bir helikopterin İstanbul üzerinde uçması özellikle Amerikan Konsolosluğu için verilen notamla imkansız hale geldi. Notam nedeniyle Fatih Köprüsünün ötesine geçilemiyor. Yenikapı’dan Sarıyer’e uçmak mümkün değil. Notamın sınırlarının daraltılması gerekiyor” dedi.
acikistihbarat.com

Almanya Büyükelçisi Ayin İçin Van'da: " Sümela ve Akdamar Kiliselerinin ardından diğer kiliselerde ibadete açılmalıdır"

VAN'ın Akdamar Adası'nda bulunan kilisede yapılacak olan ayin için Almanya Büyükelçisi Eckart Cuntz da Van'a geldi. Ayine katılaçak olan Büyükelçi Cuntz, ayinin Van ve Türkiye için önem veren bir gelişme olduğunu söyledi Cuntz " Sümela ve Akdamar Kiliselerinin ardından diğer kiliselerde ibadete açılmalıdır" dedi. Uçakla Van'a gelen Almanya Büyükelçisi Eckart Cuntz Van Valisi Munih Karaloğlunu makamında ziyaret eden Büyükelçi Cuntz Akdamar Adasında yapılacak ayinin çok önemli olduğunu söyledi. Cuntz " Sümela ve Akdamar kiliselerinin ibadete açılması son derece önemli adımlardır. Umarım bundan sonra da Türkiye'de bulunan diğer kiliselerde restore edilip ibadete açılır" dedi. aktifhaber

"1942’de Başbakan olan Saracoğlu, ABD ajanıydı"
27 Eylül 2010 Anadolu Haber
Eski Başbakanlardan ve Fenerbahçe Eski Başkanı Şükrü Saraçoğlu'ile ilgili müthiş bir iddia atıldı.

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal’dan müthiş iddia: "1942’de Başbakan olan Saracoğlu, ABD ajanıydı. Kod adı Harem’di..." 16 yıl Fenerbahçe Kulübü Başkanlığı'nı da yürüten Şükrü Saracoğlu, ünlü Time dergisinin 12 Temmuz 1943’te yayınlanan sayısına kapak olmuştu.
Yazar Aytunç Altındal, konuyla ilgili görüşlerini Takvim Gazetesi'nden Arda Uskan'la paylaştı.

İŞTE O GERÇEKLER

"Allen Dulles, İsviçre'den İstanbul'a geliyor ve bir istihbarat ağı kuruyor. Elemanları, bütün casusluk teşkilatları gibi kod adlarıyla çalışıyorlar. Türkiye'ye de bir kod veriliyor. Türkiye'nin kodu: Yellow, yani sarı... Türkiye demiyorlar yazışmalarda sadece 'yellow' diyorlar. Bir de, çok ünlü bir Türk yöneticiye kod verilmiş, o da; 'Harem' Yazışmalarda Harem kod adlı birisi var Türkiye'de yani. Yellow'un sorumlusu Harem diye geçiyor adam...

Bu harem de Başbakan Şükrü Saracoğlu... Başbakanın ta kendisi. Bu ilk kez sizde yayınlanacak! İnönü cumhurbaşkanı, Saracoğlu başbakan o dönemde. "Sarı'dan -yani Haremden- gelen bilgiye göre..." diyor ABD kaynakları.

BİR TEK İNÖNÜ BİLİYOR

Saracoğlu bir yandan da Amerikalılar'a bilgi veriyor.
Bunu bir tek İnönü biliyor. Şimdi Almanlar'la bir anlaşma yaptı ya, bakıyorlar savaş başka türlü gidiyor, Amerikalılar da Pearl Harbour baskınından sonra girmiş savaşa... İster misin Amerika kazansın bu işi! Biz de Alman taraftarı olarak arada kaynarız gideriz maazallah!. Saraçoğlu, Lozan Üniversitesi mezunu bir hukukçu ve İnönü'nün en güvendiği adam. Bu yüzden önce Şükrü Kaya'yı başbakanlıktan alıp Saracoğlu'nu getiriyor yerine. Onun müttefiklerle aramızı düzeltecek bir yol bulmasını istiyor gizliden gizliye. İşte 'Harem' o zamanki CIA yani OSS'in Saraçoğlu için kullandığı kod adı. Bütün belgeler ve bilgiler bir tek onun üzerinden Amerika'ya geçebiliyor.

TÜRKİYE'DE DUYAN OLMADI

İddiaya göre sonuçta 'Harem', yani Şükrü Saracoğlu, ABD istihbaratına bilgi ulaştırıyor!
1942-1946 yılları arası bir işbirliği yapıldı ve bu belgeler iki yıl önce açıklandı. Ama Türkiye'de hiç duyan olmadı. Bu olay Türkiye'deki istihbarat faaliyetlerinin boyutlarını göstermesi bakımından çok önemli."

'AK Partiyi şımartmaya son vermeliyiz!'

17 Kasım 2010

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Edelman, iktidar partisinin otoriter eğilimler gösterdiğini söyledi. Durumun gittikçe kötüye gittiğini de kaydeden büyükelçi 'AK Partiyi şımartmaya son vermeliyiz!' dedi.

ABD’deki muhafazakâr düşünce kuruluşu Dış Politika Girişimi’nin yıllık konferansında Ortadoğu’ya yönelik bir panelde konuşan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, yargı, medya ve ordunun saldırı altında olduğunu ifade etti. Edelman, Türkiye’nin bir dizi konuda ABD’nin desteğine ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak “Kendimiz için büyük siyasi ve ahlaki bir tehlike yarattık. AKP hükümetini şımartmaya son vermemiz gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

Cumhuriyet'in haberine göre, ‘Süper güç’ kuruntu AKP’nin dış politikasını da eleştiren Edelman, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ideolojik eğilimlerinin “Türkiye’yi mevcut yola soktuğunu” söyledi. Edelman, Türkiye’nin AB üyelik hedefinden uzaklaştırıldığını öne sürdü. Davutoğlu’nun Ortadoğu’da süper güç olma iddiasında bulunduğunu belirten Edelman bu iddiayı “kuruntu” olarak niteledi.

Edelman, “AKP hükümetini şımartmaya son vermemiz gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin, ABD için, ABD’nin AKP’ye olduğundan daha fazla önem taşıdığına inanmalarına izin vererek kendimiz için büyük siyasi ve ahlaki bir tehlike yarattık. Bu saçmalık çünkü bir dizi konuda Türkiye kesinlikle ABD’nin desteğine ihtiyaç duyuyor” diye konuştu.

KILIÇDAROĞLU İLE DOST OLUN

ABD’nin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile dostluk kurmaya çalışması gerektiğini söyleyen Edelman, Kılıçdaroğlu’nun parti içinde bazı değişikliklerin ardından gerçek bir muhalefet lideri olabileceğini de belirtti. Türkiye’nin bugün temel kimliği ile ilgili büyük ve çekişmeli bir tartışma içinde olduğunu ifade eden Edelman, bunun ülkenin uluslararası sahnede kendini nasıl gördüğü konusunda önemli bir faktör olacağını vurguladı. Edelman, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “temel ideolojik eğilimlerinin Türkiye’yi mevcut yola soktuğunu ve bunun devam edeceğini” söyledi.

KUSURLU DEMOKRASİ GÖNDERMESİ

Türkiye’nin 1950’lerden bu yana “kusurlu bir demokrasi” olmayı sürdürdüğünü ifade eden Edelman, Ergenekon, Balyoz gibi davaların hükümet karşıtlarını mahkemeye göndermek için kullanıldığını, Fethullah Gülen cemaatinin polis ve istihbarata sızdığını, on binlerce insanın dinlendiğini ve ülkede bir “korku iklimi” oluştuğunu vurguladı. Politikadan sorumlu eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı, “Bu davalarda olabilecek zerre kadar doğruluk payı da kanıtların imal edilmesi yüzünden geride kaldı” dedi.

12 Eylül’deki referandumda kaybedenlere karşı hükümetin “yüce gönüllü” olma niyeti göstermediğini ifade eden Edelman, reform paketiyle ilgili “Bu yargıyı özgürleştirmek ya da onarmak için değil açıkça yargıya yandaşlarını doldurma çabası” diye konuştu. Edelman gerçek bir alternatifin olmaması nedeniyle iktidarın hesap vermesini gerektiren mekanizmanın da gerektiği gibi çalışmadığını ve bu nedenle Türk siyasetinin giderek daha otoriter bir yöne saptığını kaydetti.

Bu süreçte Edelman, ABD’nin Türkiye’de insan hakları, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne destek vermesi gerektiğini ve ABD Başkanı Barack Obama’nın Erdoğan’ı her gördüğünde bunları gündeme getirmesinin önemine değindi.

DAVUTOĞLU'NUN KURUNTUSU

AKP’nin dış politikasını da eleştiren Edelman, hükümetin Türkiye’yi AB’ye üyelik hedefinden uzaklaştırdığını belirtti. Davutoğlu’nun Türkiye’nin Ortadoğu’da bir süper güç olması gerektiğini düşündüğünü söyleyen Edelman, “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir süper güç olma görüşü açıkça yeterlilik kuruntusuna sahip birine ait olabilir” diye konuştu. Edelman Türkiye’nin komşularıyla sıfır politikasının da başarıya ulaşmasının zor olduğunu kaydetti.

IRAKLI ATATÜRK

Edelman, Irak savaşı sırasında Türkiye’de görevliyken eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve başkalarının Iraklı bir Atatürk’e ihtiyaç duydukları şeklinde yorum yaptıklarını da söyledi. Edelman, “Eğer Iraklı bir Atatürk olsaydı büyük olasılıkla onu insan hakları ve dini özgürlükler raporlarında eleştirirdik” dedi. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken ordunun rolü, devletin ekonomideki rolü, dinin toplumdaki rolü ve etnik kökenin rolü gibi soruların açık kaldığını savunan Edelman, ABD’nin Türkiye’ye yönelik dış politikasının ülkenin ulusal kimliğine yönelik bu yanıtlanmamış soruları çözmeye yardım etmek olduğunu kaydetti.
aktifhaber

Henri Barkey: "AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik"
14/06/2012


En son Ekim tarafından Pts Tem 05, 2010 1:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Şub 09, 2010 1:58 am    Mesaj konusu: Müttefiklik Masalının Mahrem Odası : Site 23 Alıntıyla Cevap Gönder

Müttefiklik Masalının Mahrem Odası : Site 23
Ali Tarik

Yakın geçmişi anlatıp sıkıcı olmak istiyorum.

1960'lı yıllarda türkiye'de "tuslog" adı verilen abd üsleri bulunuyordu. bu üslerde de 30 bini aşkın coni.. soğuk savaşın sıcak günleriydi. türkiye, altmışlı yıllarda abd'nin sadık kapatması olması için ter dökenlerce tam bir üs haline getirilmişti. daha sonra terin yerini kan alacaktı ve bunu adım adım planlıyorlardı.

ABD'nin türkiye topraklarında kurduğu üslerin belki de en etkilisi, ankara-haymana yolu üzerinde, 12. kilometrede olanıydı. bu üsse emerikalılar resmen "det 27", mealen "site 23", dost sohbbetlerinde de "manzarali station" diyorlardı...

O zamanlar adı "çerkezhöyük" olan, şimdi "gökçehöyük" denilen köyün hemen arkasında binlerce dönüm arazi üzerine kurulan bu "ortak savurma tesisi(!)" anladığımız kadarıyla elektronik haberalma, dinleme ve yönlendirme, askeri istihbarat konularında oldukça yetkili bir konumdaydı.

Geniş alanda büyük antenler kurulmuş, içinde abd'nin her türlü casusluk faaliyetinin sürdürüldüğü ve yönetildiği bir merkez olmuştu bu "site 23"...

Üslerin gerçekleştirdiği görevlerdan bazıları; Türkiye'yi komşularıyla savaşın eşiğine getirmek, kontrgerilla örgütleri yavrulamak, "her yolu" öğrettikleri talebelerinin yaptığı darbeleri alkışlamaktı... Asıl ürün ise emerikanlaşmış bir ordu ve işbirlikçi bürokrasi-siyaset oluyordu..

Site 23 sonra ne oldu?

Görünüşte türk silahlı kuvvetlerine teslim edildi ve resmi olarak "bayrak garnizonu" olarak anılmaya başlandı...

Telekulak skandalı sırasında telefonlarının dinlenmesi akıllara seza bir ironi oluşturuyordu bu garnizonun..

Çünkü bayrak garnizonu, "hassas dinleme" faaliyetlerinde bulunan kısa adı "ges" yani "genelkurmay elektronik sistemler komutanlığı" idi...

Irak işgalinin başladığı günlerdi...

hani neredeyse hemen her emekli generalin, albayın bir televizyon kanalında "askeri stratejik bölgesel falcılık" yaptığı, hemen hepsinin yanıldığı(!) günler...

bir partilimiz telefon etti:

"eşşek arkadaşlar uyumayın!.. ırak saldırısı türkiye'den yönlendiriliyor... hatta merkez gölbaşında!"..

Tabii bu partilimizin (pentagon, mit, genelkurmay, odc, nsa, osi dışında) bizim telefonumuza ulaşabilen ender kisilerden olduğunu, öyle sizin gibi sıradan ziyaretçiler olmadığını anlamışsınızdır!..

Üyemizin anlattığına göre, bahsi geçen televizyon kanalında bir askeri danışman, ırak işgali ile ilgili uydu fotoğraflarının gölbaşında kurulu bir merkezde değerlendirildiğini yumurtlamış, ama hemen laf boğuntuya getirilmişti.

Açıkçası bu konuda yaptığımız beceriksiz girişimler sonuçsuz kaldı...

Bu istihbaratı değerlendiremedik.Basında çalışmakta olan arkadaşlardan yardım isteğimiz de, ya öküzün trene bakışıyla karşılandı, veya resmen sallanmadık..

2004 yılbaşında mimarlar odası bir takvim bastırdı. Üzerinde ankara'nın uydu fotoğrafları bulunan bu takvim, çok beğenildi. Ankara'nın uydu fotoğrafında, şehrin güney-batı kesimi yoktu.. ama takvimin kenarında, intaspace turk ibaresi nal gibi duruyordu.

Biraz bunu tarayalım dedik, önümüze şu bilgiler düştü:

Intaspaceturk, abd'li Lockheed-Martin firmasına ait "ikonos" ve "spot" uydularının yer istasyonu olarak gölbaşında kurulmuştu.

Şirketin ortakları da ilginçti, bunlar yüzde 51 hisse ile çukurova holding ve bir ordu iştiraki olan "uydusan" idi.

biz hala uyanmadık tabii, çünkü eşşekiz biz...

hatta 540 kilometre yol yaptık ankara'ya geldik, Sırf şu intaspace ne menem birşeydir diye bakmaya, onu bulduk ama bulduğumuzu farkına varamayıp gökçehöyük köyüne daldık..

köyün bir yanindan girip diğer yanından çıktık, bir de ne görelim?..

Bir tür askeri bölgede değil miyiz!.. bir yürüyüş yolunda yüzden fazla emerikalı, göğüslerinde kimlikleri kadın ve erkekli spor yapmıyorlar mı?..

meğer geldiğimiz yer, meşhur "bayrak garnizonu" değil miymiş?..

Oradaki yüzlerce belki binlerce dev antene de anlam veremedik.. gene bişey anlamadık.. çünkü biz eşeğiz!..

Bizim birşeyi anlamamız için, emerikalıların anlatması lazım!.. başka türlü olmuyor..
ve gerçekten de anlattılar:

Birgün bu satırların yazarı (güneri abimizin ve ertuğrul üstadımızın ruhu şad olsun!) televizyon seyrediyordu...

National geographic channel'da ırak işgalini ballandıra ballandıra anlatıyorlar... şu silahlar kullanilmiş, kodumu oturtmuşlar falan.. içimden "hakkaten çok bilimsel bir program.. kesinlikle silah reklamı falan değil" diye küfürler geçiyor.. sonunda uzaktan kumandayi elime alıyorum, tam o sırada ilahi bir uyarı aliyorum ve seyretmeye devam ediyorum..

Şimdi efendim bu emerikalıların savaş alanını yönettikleri bir sistem/program varmış. sistemin adı, kısaca "tbmcs" açığı, "theater battle management core systems" yani muharebe alanı merkezi yönetim sistemi falan gibi birşey...

Görüntüler geliyor, dış ses anlatıyor: bu sistemin bir merkezi abd'deymiş, uydu görüntüleri, awacs görüntüleri falan değerlendirilip karar ve komut veriliyormuş..

onu da gösterdiler, ekran başındaki bayan fareyi eline aldı, bir noktaya tıkladı, sonra diğer bir noktaya tıkladi!.. işlem tamam!.. hedef tahrip edildi....(elde ettiğimiz tbmcs ayrıntıları var ama kafa şişirmeyeyim daha fazla)

ve dış ses, bizleri bilgilendirmek, anlamamızı sağlamak için mühim cümleyi kurdu:

"Irak'a özgürlük operasyonunda tbmcs, komşu bir ülkedeki abd üssünden yönetiliyor"...

ülkenin adını gizli tutuyorlardı çünkü savaş sürüyordu..

ama önemli bir bilgiyi daha verdiler..

Tbmcs isimli kitle imha sistemi, lokheed-martin tarafından geliştirilmişti!

Artik kolaj yapmanin zamani gelmişti. toparladık elimizdekileri ve mutlaklaştırdık. emerikaya karşı önyargılıyız ya, ortaya şöyle azotlu bir sonuç çıktı:

Lockheed-Martin savaş ürünleri firması, yer istasyonunu doğal olarak yine kendi ürünü olan tbmcs'in uygulama alanına yakın bir yere kurdu. bu yer ankara-haymana yolu 12. kilometrede idi.

Intaspace yer istasyonu ile bayrak garnizonu aynı yerde idi. Bizce Intaspaceturk'ün asıl değerlendirme merkezi bayrak garnizonu içiydi..

Bayrak garnizonunda tespit edilen kadınlı erkekli çok sayıdaki emerikalı piknik yapmaya gelmemişti..

Amerikalılar, zaten eski üsleri olan bu yerden hiçbir zaman çıkmamışlardı!

Buna göre ırak'ta sürdürülen katliamlarda türkiye, Amerika ile elektronik(!) ortaktır.

O zaman resim netleşiyor...

Tbmm'deki meşhur 1 mart tezkeresinin reddi falan hikaye..

Aavaş, bir aldatma, hile sanatıdır..

Umarız yukarıdaki hikayenin özellikle yerli aktörleri, emerikan geleneklerine uygun biçimde, bir gün katran ve tüye bulanmazlar...

kendi kendimi gerdim, ama küfür etmeyeceğim..

Saygılarımla..

(Temmuz, 2007)
Kaynak: Ali Tarık - Komik Parti

Tanımayan Namerttir!..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

10 Şubat 2010Çarşamba

Irak’ın kuzeyine kara harekâtı düzenlediğimizde, “Operasyona derhal son verin” deyip, “teröristlerin siyasi zemine çekilmesi gerektiğini” buyuran ABD Savunma Bakanı Gates’le, “Çuvalcı” Ray Odierno geçen hafta Türkiye’deydi.

“PKK ile mücadelenizi destekliyoruz” kılıflı ziyaretlerin ana gündem maddesi İran, Türkiye’ye füze kalkanı kurulması ve radar gemilerinin Karadeniz’de konuşlanmasıydı…

Ne güzel, yıllardır aynı numara…“Bakın PKK’yı terör örgütü sayıyoruz…AB üyeliğinizi destekliyoruz…Tekstil kotalarını artıracağız…Hadi siz de şu bizim pisliklerimize alet olun”!..

ABD karşıtlığı tavan yapmış, artık yemediğimiz belli…Anlaşılan İran işinde de tehdit ve şantaja başvuruyorlar. Ermeni “soykırım” iftirası ile ilgili tasarının, Kongre’de 4 Mart’ta görüşülmesi kararı bu tehditlerin ilki. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu bile “tesadüf olduğuna kesinlikle inanmıyorum” dedi ya!..

Hele “Ergenekon” avukatlığından vazgeçiyormuş gibi yapmaları yok mu? Yeme de yanında yat…Akıllarınca yine iktidarla, TSK arasında “tercih” yapacaklarmış, hatta bir “yumuşak darbeye” yeşil ışık yakacaklarmış izlenimi yaratarak, işlerini yürütecekler…

Yok mu bunlara açık açık, “Gidin başka kapıya…Soykırım iftirasını da tanımazsanız namertsiniz” diyecek bir babayiğit?!..

Şu ABD’nin “soykırım” iftirasını tanımasından korkanlara bir iki laf edip, ondan sonra devam edeyim…20’nin üzerinde ülke ve birtakım uluslararası parlamentolar tanımış…Bir de ABD ilave olsa ne olur?!..Zaten Obama, Türkiye’ye geldiğinde Çankaya Köşkü’nün kapısında, o kelimenin Ermenicesini söylemedi mi? Adamların PKK gibi, bu işi de “altın yumurtlayan tavuk” gibi kullandığı hala anlaşılmadı mı? Artık bu tavukları boğmamız elzemdir, değilse “hadin yoksa?!..” diye diye derimizi yüzecekler!..

Korkum, İran işinde de Irak gibi batağa sokulmamız…Neler dönüyor, kim ne pazarlıklar yapıyor bilemem…Ama şunu biliyorum, İran, Irak’a benzemez…O yüzden Türkiye, ABD’ye en ufak bir umut vermeden, bugünden bu işe karışmayacağını, gerekirse BM Güvenlik Konseyi üyeliğinden çekileceğini açıklamalıdır.

Zaten o üyelik de geçici ve sırf İran işinde bizi kendilerine demirlemek için bu uyduruk koltuğu verdikleri anlaşıldı.

“Nasıl olur, biz ABD’ye kafa tutabilir miyiz?..Mahvoluruz” kampanyaları, manşetleri şimdiden gözümün önüne geliyor…

Bir kalem geçiniz!..ABD’nin İslam dünyası, Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki çıkarları için Türkiye’nin en stratejik ülke olduğunu bizzat ABD’liler söylüyor. İncirlik başta, üslerimizin öneminin de bizden çok ABD’liler farkında. ABD’nin Irak’a askeri sevkiyatının yüzde 70’i İncirlik’ten yapılıyor. Keza Afganistan için ana üs İncirlik.

ABD Irak’tan asker çekecek…Masasında üç seçenek var; İncirlik, Kuveyt ve Ürdün, Irak’ın kuzeyi…Gördüler ki, kapasite ve güvenlik açısından diğerleri İncirlik’in yanından bile geçemiyor…

Ve biliyor musunuz, bizimkiler ABD askerlerinin İncirlik üzerinden çekilmesi için sadece ne istemişler; ABD’nin, Irak’ta bırakacağı silahların kesinlikle PKK’nın eline geçmemesi garantisi vermesini!..

Gidişat diyor ki; iktidarın önünde iki seçenek var; Ya İran, ya baskın seçim!..
Kaynak: Avazturk

"Ben Amerikalıyım ulaaan"
İstanbul'da İngilizce öğretmenliği yapan Amerikalı, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'nü birbirine kattı

12.02.2010 00:13
İstanbul'da İngilizce öğretmenliği yapan Amerikalı Jayson Edward Thomas (41), otomobinin trafik tescil işlemleri için geldiği Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'nü birbirine kattı. Gişedeki camı kırması sonucu bir polis memurunun yüzünden yaralanmasına neden olan Amerikalı, gözaltına alındı.

Mustafa ŞEKEROĞLU/AHT

Olay, Gayrettepe'de bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü kompleksindeki Trafik Tescil Şube Müdürlüğü'nde dün saat 16.00 sıralarında meydana geldi. Şişli'de özel bir kursta İngilizce öğretmenliği yapan Amerikalı Jayson Edward Thomas, ülkesinden getirdiği otomobilini, Türkiye'de yaşayan yabancılara tanınan misafir plaka uygulamasından yararlanarak Trafik Tescil Şube Müdürlüğü'nde tescil ettirmek istedi. Gümrükten geçirdiği otomobilinin evrakı görevli polis memuruna uzatan Jayson Edward Thomas, evrakında eksik olduğu gerekçesiyle işlemlerinin yapılamayacağı cevabını aldı.

Bunun üzerine sinirlenen Jayson Edward Thomas iddiaya göre, "Ben Amerikalıyım, işlemlerimi yapmak zorundasınız" şeklinde İngilizce olarak bağırmaya başladı. Orada bulunan polis memurlarının yatıştırmaya çalıştığı Thomas, gişelerin camlarını indirerek dehşet saçtı. Etrafa saçılan cam kırıkları gişede bulunan polis memuru Halil Şen'e isabet etti. Alnı ve burnunda derin kesikler oluşan Halil Şen kanlar içerisinde kaldı. Ambulans beklenmeden bir ekip arabasıyla Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Halil Şen tedavi altına alındı. Şen'e 7 gün iş göremez raporu verildi.

Birçok polisin bulunduğu binada zor zapt edilerek yakalanan Jayson Edward Thomas gözaltına alınarak Beşiktaş Polis Merkezi'ne götürüldü. Burada işlemleri yapılan Thomas, "Görevli memuru yaralamak ve devlet malına zarar vermek" suçlamasıyla İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi. Thomas tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Dava açılması durumunda, 2 yıldan fazla hapis istemiyle yargılanabilecek Amerikalı öğretmen, Yabancılar Şubesi'ne teslim edildi. Bu işlemin Dışişlerinin uygun görmesi halinde sınır dışı tedbirinin alınabilmesi için yapıldığı öğrenildi.

habertürk

Can Dündar
Milliyet Gazetesi
Bizimle oynamayın!
23 Ocak 2010

Balyoz darbe planına tepki gösteren Can Dündar, yıllar önce Ecevit'in hayretler içinde kalarak izlediği ve kendisine anlattığı savaş oyununu yazdı...

Biz çocukken bir araya geldiğimizde kurşun askerleri çarpıştırıp savaş oyunu oynardık.
Şimdi öğreniyoruz ki askerler de bir araya geldiklerinde sivilleri çarpıştırıp savaş oyunu oynarmış.
Taraf’ta yayımlanan “Balyoz Harekât Planı”nın bir “savaş oyunu” olduğu söyleniyor.
İçeriğini okuyunca dehşete kapılıp şunu diyebiliyoruz:
“Lütfen bizimle oynamayın!”
* * *
“Darbenin başbakan adayı” olarak adı ortaya atılan Rifat Hisarcıklıoğlu’nun “darbecilerin yanında olmam” açıklaması, bana yıllar önce rahmetli Ecevit’ten dinlediğim bir savaş oyununu hatırlattı.
12 Eylül dönemi...
Ecevit, yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldığı dönemde İngiliz Grenada televizyonundan bir çağrı alıyor.
Grenada’nın, Amerikan CBS televizyonuyla ortak hazırladığı ilginç bir programı var. Bir “savaş oyunu” oynuyorlar.
Hayali bir senaryo kuruluyor; dünyanın önde gelen asker-sivil liderleri bu “varsayımsal durum”u tartışıp politika üretiyor.
Ecevit kabul edip gidiyor Londra’ya...
* * *
O bölümün senaryosu bir ada devletinde geçiyor.
Adayı zalim bir diktatör yönetiyor. ABD ve İngiltere de, kendi çıkarlarına hizmet ettiği için diktatörü destekliyorlar.
Ancak ada halkı diktatöre karşı muhalefete geçiyor. Tepkiler büyüyünce Batılılar diktatörü gözden çıkarıyorlar.
Yerine tepkileri yatıştıracak birini getiriyorlar. Lakin o da Moskova yanlısı bir tutum izlemeye başlayınca deviriyorlar.
Tartışmayı yöneten Amerikalı profesör konuklara soruyor:
“Şimdi ne yapmalıyız?”
* * *
Konuklar arasında NATO’nun eski Başkomutanı, yeni Amerikan Dışişleri Bakanı Alexandre Haig var. FBI Başkanı William Webster var. Alman, İngiliz, İtalyan devlet adamları var.
Tartışmayı başlatırken bir kopya da veriyor profesör:
“Ada devletinde şimdilik köşesinde duran, fakat halk arasında saygınlığı olan bir sosyal demokrat lider var. Onu iktidara getirmeyi düşünmez misiniz?”
Amerikalı ve İngiliz tartışmacılar bu önerinin üstüne atlıyorlar. Ama nasıl olacak?
Bir Amerikalı bildiği yolu söylüyor:
”Silahlı Kuvvetler’de dostlarımız vardır. Onlara söyleriz, bir yolunu bulurlar.”
İngilizlerle Almanlar “İyi fikir” diyorlar.
Ecevit hayretler içinde izliyor. Profesör bu kez ona dönüyor:
“Siz bir sosyal demokrat lider olarak Amerikalıların önerisini kabul eder misiniz?”
“Hayır” diyor Ecevit:
“Yabancı devletlerin iç işlerimize karışmalarını, Silahlı Kuvvetlerimizle içli dışlı olmalarını içime sindiremem.”
İngilizler ve Amerikalılar Ecevit’i ikna etmeye çalışıyorlar.
Olmayınca moderatör Haig’e dönüyor:
“Ecevit kabul etmiyor. Bu durumda ne yapacaksınız?” diye soruyor.
Haig’in cevabı, tarih dersi niteliğinde:
“Bizim bu gibi konularda deneyimimiz vardır. O istemese de biz uygun gördüğümüz bir çözümü uygulatmanın yolunu buluruz.”
* * *
Kurşun askerlerden biliyorum; uğraş didin bir oyun kurarsınız, sonra biri gelir, bir fiskeyle sizin zar zor kurduğunuz oyunu yerle bir eder.
O oyunları kuranlar, gün gelip sıkılır, bozarlar da...
İyisi mi siz oynamayın bizimle...

ABD'den İtiraf : İstanbul'daki Azınlıklara Eğitim Veriyoruz

Dünya Bülteni

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un Ocak ayı sonunda bir belgeyle gündeme getirdiği ABD’nin İstanbul’daki dini azınlıklara stratejik güvenlik eğitimi verdiğine dair iddiaya, ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’ndan itiraf geldi.

ABD İstanbul Konsolosu Sharon Anderholm Wiener, İstanbul’da 2004’ten bu yana söz konusu eğitimlerin devam ettiğini söyledi.

HSBC VE SİNEGOG SALDIRILARINDAN SONRA BAŞLADI

Sharon Anderholm Wiener tarafından Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Erol Erdoğan’a yazılı olarak verilen cevapta, gizli güvenlik eğitimine

“2003 yılındaki İngiliz Konsolosluğu, HSBC Bankası ve Sinagog terör saldırıları sonrasında 2004 yılında başlandığı”

ifade edildi. Cevaba göre eğitim verilenler arasında okullar, oteller, özel işyerleri, organizasyonlar, Türk Hükümeti kuruluşları ve dini azınlıklar bulunuyor.

EROL ERDOĞAN: ENDİŞE VERİCİ

Konsolosluğun cevabı üzerine bir açıklama yapan Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Erol Erdoğan,

“Konsolosluk tarafından verilen bilgiler endişeye yol açacak boyuttadır”

dedi.

Erdoğan, konsolosluğun cevabı üzerine şu açıklamayı yaptı:

“ABD Konsolonsluğu 23 Aralık 2009 tarihli yazımıza ancak 08.02.2010’da nerdeyse 50 gün sonra cevap verdi. Sorularımıza açık şekilde cevap vermiş olmalarından dolayı teşekkür ederiz ancak verilen bilgilerin endişeye yol açacak boyutta olduğunu görüyoruz.

Cevaptan anladığımıza göre; eğitim çok geniş bir kitleyi kapsamaktadır ve 2004’ten beri yapılmaktadır.

Eğitim verilen kuruluşlar içinde resmi hükümet kuruluşları da olduğuna göre bu eğitim neden gizli veya gayri resmi olarak sürdürülmektedir.

ABD Konsolosluğu, eğitimi İngiliz Konsolosluğu ve HSBC Bankası saldırılarıyla ilişkilendirdiğine göre İngiltere İstanbul Başkonsolosluğu da aynı şekilde güvenlik eğitimi vermekte midir?

Genel Başkanımız Numan Kurtulmuş, belgeyi basınla paylaştığı zaman İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının konunun üzerine gitmesini istemişti. Bugüne kadar İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarından bir açıklama gelmedi.

Biz de bugün aynı şekilde İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyetinden sürece dair yeni açıklama bekliyoruz. Daha da önemlisi eğitim süreçlerinin kontrol altına alınmasını talep ediyoruz. Yanlışlık sürdürülmemelidir.”

VALİLİK “HABERİMİZ YOK” DEMİŞTİ

ABD Dışişleri Bakanlığına bağlı, İnsan Hakları ve Demokrasi Bürosu tarafından, Türkiye ile ilgili hazırlanan “Din Özgürlükleri Raporu” başlıklı raporda,

“ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu tarafından İstanbul’da bulunan dini azınlıklara ‘Genel Güvenlik Stratejisi çerçevesinde güvenlik eğitimi sağlandığı”

ifadesi yer alıyordu.

İstanbul Valiliğinin ve İstanbul Emniyetinin “haberimiz yok” dediği gizli eğitim böylece bizzat ABD Başkonsolonsu Sharon Anderholm Wiener tarafından doğrulanmış oldu.

Saadet lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, konuyla ilgili olarak Dışişleri ve İçişleri Bakanlıklarına göreve çağırmıştı.

Kaynak: Dünya Bülteni

12 Mart 2010
TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan'ın, ABD ziyeretlerini eleştirerek "Amerika'ya neden çok gititğini anlayamadım. Ama ... " dedi..

TÜRKİYE Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmesinin ardından İsveç gezisini iptal ettiğini, aynı soykırımı kabul eden Amerika Birleşik Devletleri'ne de önümüzdeki günlerde yapacağı gezisini iptal etmesi gerektiğini söyledi.

Abdüllatif Şener, gezi ve incelemelerde bulunmak üzere bugün Konya'ya geldi. Şener, daha sonra partisinin il başkanlığına geçerek basın toplantısı düzenledi.

SİVİL ANAYASA'YA İHTİYAÇ VAR

Gazetecilerin, Anayasa değişikliği ile ilgilisi sorularını yanıtlayan Abdüllatif Şener, şunları söyledi:

"Türkiye Partisi sivil bir harakettir. Biz, sivil siyasete inanıyoruz. Demokrasiye inanıyoruz. Egemenlik hakkının da millete ait olduğuna inanıyoruz. İnsan hak ve özgürlüklerinin çağdaş anlamda karşılanması gerektiğini düşünüyoruz. Askeri müdahale dönemleri anayasalarını, ülkemizin taşımak zorunda kalmasını doğru bulumuyorum. Baştan sona yeniden yazılmış bir sivil anayasaya, Türkiye'nin ihrtiyacının olduğunu düşünüyoruz."

İKTİDAR HER ŞEYİ ORTADA BIRAKIYOR

Abdüllatif Şener, iktidar partisinin 2007 seçimleri sonrasında sivil bir Anayasa hazırlayacağını söylediğini hatırlattı. Şener, "Aradan geçen 3 yıllık süreci israf etmiştir. Ülkenin zamanını israf eden insanın, beklentiler etrafında dolanmak zorunda bırakan bir siyaset anlaşıyışı ile karşı karşıyayız. Ortaya ne atıyorsa mevcut iktidar onu ortada bırakıyor. Hangi konuyu gündeme getiriyorsa, üzerinden kavgalar yapıyor, siyaset yapıyor ve ortada bırakıyor" dedi. Şener, şöyle devam etti:

"Sivil anayasa konusunda aynı şeyi yapmıştır. Türkiye sivil bir Anayasa'ya ihtiyacı olduğu halde bunun lafını etmiştir seçimin arkasından. 6 ay tartışılmıştır. Sonra sivil Anayasa taleplerini sahipsiz hale dönüştürmüştür. Cumhurbaşkanı dedi ki 'artık vakit geçmiştir'. En son Başbakan da açıkladı. Bir sivil Anayasa hazırlığından vaz geçtiklerini. Ancak Anayasa da bazı değişiklikler yapılacağını söyledi.

O zaman soruyoruz. Bu halkın 3-4 yılı bir siyasi iktidarın harcamaya hakkı var mı ? yok.Ama hepsinde bunu yapıyor. Ekonomiyi ortada bırakıyor. İşsizliği ortada bırakıyor. Açılım diyor, ortada bırakıyor. Ermenistan ile açılım diyor, onu ortada bırakıyor. Sivil Anayasa diyor, onu ortada bırakıyor. Ortada bıraktığı her konu üzerinde kavga çıkararak insanları taraf olmaya zorluyor ve insanların aklı ile oynuyor."

Abdüllatif Şener, muhalefet partilerinin de ortada olmayan konular hakkında kavga etmekten zevk aldığını söyledi.

'AMERİKA'YA DA GİTMESİN'

Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın İsveç parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı tasarını kabul etmesinden sonra İsveç gezisini iptal ettiğinin hatırlatılması üzerine Abdüllatif Şener, şunları söyledi:

"İsveç'e gitmeyeceğini açıklarken, Amerika'ya gitmeyeceğini düşünmedi. Daha önce yapılmış programı vardı. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde, Ermeni soykırımı kabul edilince, Amerika Birleşik Devletleri programını iptal ettiğini söylemedi. Vakti gelince gidecek. Ama ABD programının var olduğunu, aynı Ermeni sorununun oradaki parlamentoda da ortaya çıktığını unuttu.

İsveç'in aldığı karar ile geziyi iptal etti. Şimdi biz diyoruz ki 'Bir parlamentoda, bir komisyonda veya komitede Ermeni karar tasarısının geçmesi, Başbakan açısından o ülkeye gitmesi için engelse, ABD'ye de gitmeyin, tutarlı olun'. Ama bu tutarlılığı göreceğimizi zannetmiyoruz. Neden? Çünkü sayın Başbakan ABD'ye ziyaretlerini çok yapar. Ankara'ya Konya mı yakın, Amerika Birleşik Devletleri mi? Konya yakındır. Sayın Başbakan ABD'ye, Konya'ya geldiğinden daha çok gitmiştir. Bir hesap çıkartmaya çalıştım. 15 kez gitmişti. Şimdi 16'ncı kez gitmeye hazırlanıyor."

'AMERİKA'YA NEDEN ÇOK GİTTİĞİNİ ANLAYAMADIM'

Bir dönem Başbakan'a yakın olduğu ve Amerika'ya neden çok gittiğinin sorulması üzerini de açıklama yapan Abdüllatif Şener, "Parti kurarken de gitmişti. Ben de merak ediyorum. Ben Amerika'ya neden çok gititğini anlayamadım. Ama merek ediyorum" dedi.

Bir gazetecinin size de Amerika Birleşik Devletleri'nden davet geliyor mu?" sorusu üzerine Şener, şunları söyledi:

"Ben partilerin kurulurken, bu tür dış seyahatlere bağlı düşünceler içinde bulunmasını yanlış buluyorum. Türkiye'de büyük ve güçlü bir ülkedir. Eğer birileri sizinle görüşmek istiyorsa, diplomatik kurallar çerçevesinde parti genel merkezine gelirler görüşürsünüz. Aman işte bazı işleri düzeltmek lazım. Bir okyanus ötesi seyahat yapmak lazım. Gidip orada 25-35 yaş arası gençlerin bulunduğu 5- 10 kişilik lobi guruplarını dolaşarak orayı dışarıları bağladık diye gelenleri ben hayretle izliyorum.

Bu bir ülkenin onurunu sarsacak bir hadisedir. Kıracak bir hadisedir. Egemenlik kayıtksız ve şartsız millete aittir. Ben, iktidarı var kılacak olanın da, iktidarın kendisi olduğuna inanıyorum. İndirecek olanında. Ben halkın arasında gezerken, birileri gelip sizi dışardan destekleyenler var mı diye soruyor. Neden diye soruyoruz. Dışardan destelenmeyenler iktidara gelemezlermiş, onun için soruyoruz diyorlar.

Türkiye bu duruma geldiyse, bu algılama biçimi bir felakettir. İktidarı var veya yok kılan, halkın kendi iradesidir. Sandığa gelip oy verenler dış güçler değil ki. Onun için her vatandışımızın, ben iktidar yaparım, iktidardan indiririm düşüncesine hakim olması lazım. Buna inanması lazım. Sandığa da o kararlılıkla gidecek."
aktifhaber

Bu faaliyetler can yakar
14 Mart 2010 Pazar 23:34

Terör saldırıları yeniden başlarken, “Kürt Açılımı” konusunda da bazı girişimler yapılıyor.

Yıllardır Doğu ve Güneydoğu’yu “arşınlayan” yabancı diplomatların, açılım sürecine verdiği destek açıklamalara da yansıyor. Bu hafta içi “Amerikalı Diplomatların Güneydoğu Faaliyetleri” kitabının özel baskısı piyasaya çıkacak olan Avaztürk Haber Koordinatörü Ceyhun Bozkurt’la gerek bu diplomatların yaptıkları çalışmaları gerekse de açılım sürecinin analizini yaptık.

Yabancı diplomatların faaliyetleri her zaman gündemde olmuştur. Siz bu faaliyetleri kitaplaştırmayı düşündünüz. Neden?

Kitapta da belirttim. Mesleğe başladığımdan bu yana dikkatimi çeken çok önemli bir nokta vardı. Adı geçen ülkenin diplomatları her alanda karşımıza çıkıyordu. Cargill meselesi vardı hatırlarsınız. Hala da tartışılır. Konu ile ilgili ABD Büyükelçisi’nin Tarım Bakanlığı’nı ziyaretlerini görürdüm. Gider, Bakan’dan Cargill konusunu lehlerinde çözülmesini isterdi. Bir bakardım başka bir yerde başka bir konu. Yine aynı diplomatlar. Ama Doğu ve özellikle de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sürekli bir ziyaretler, temaslar zinciri var.

Sonuçta bu ülkede görev yapıyorlar ve bu nedenle bilgi alabilmek için temaslar gerçekleştiremezler mi?

Diplomatik temaslara kimsenin itirazı olamaz. Elbette ki görüşebilirler. Ancak bakın 2005 yılında o dönemin DEHAP İl Başkanı Mehdi Öztüzün çıkıp şunu söyledi: Amerikalılar gelip bizden, ayrılıkları ön plana çıkarmamızı, Barzani’ye yakınlaşmamızı istiyor. Şimdi bu görüşmenin ötesinde bir yıkıcı faaliyete girer. Yani bulunduğunuz ülkede, o ülkenin aleyhine bir takım girişimler anlamına gelir. Yine hatırlayın Mersin’de Türk-Arap İşadamları Derneği’nin eski başkanı, görevdeyken ABD’nin itirazına rağmen Türkiye ile Suriye ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı için baskıyla, görevden alındı. Şimdi olay bu boyuta taşınınca diplomasi değil, yıkıcı faaliyet olarak nitelendirilebilir.

Türkiye’de görevlendirilen diplomatların ortak özelliği ne?

Türkiye’de görevlendirilecek diplomatlar çok önemli isimler. Bu diplomatların önemli bir özelliği bir şekilde ABD istihbaratında görev almaları. Bunu rahmetli Ufuk Güldemir ABD Çevik Kuvvet’ini anlattığı kitabında söylüyor. Mesela Abramowitz’in adı Ankara’dan ayrıldıktan sonra CIA’nın başkanlığı için geçmişti. Ayrıca bu diplomatların birçoğunun önemli bir özelliği, ABD’ye döndükten sonra çok önemli görevlere yerleştirilmeleri. Commer’den bu yana böyledir. Marc Grossman, Mark Paris, Eric Edelman gibi isimlerin bugün bulundukları görevleri hatırlayın. Ya ABD Savunma Bakanlığı’nda, ya ABD Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey yönetici olmuşlardır. Bu da Türkiye için seçilen diplomatların, belli bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Şimdiki Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in de Obama’dan önceki başkan olan Bush’un Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı olduğunu da unutmamak lazım.

Aslında Avrupalıların da faaliyetleri dikkat çekici. Özellikle Avrupa Birliği’nden yetkililerin bazen Ankara’dan önceki ilk durakları Diyarbakır veya başka bir Güneydoğu ilimiz oluyor. Siz neden sadece Amerikalıları ele almışsınız.

Evet. Avrupalılar da bu konuda çok ilgili. Hatta kulağımıza gelen duyumlara göre Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin içinde, AB bürosu bile var. Ancak ABD’nun bu konuda farklı bir yönü var. Sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni takip eden, o bölgelere yönelik örtülü operasyonlar yapan bir Konsolosluğu var: Adana Konsolosluğu. Burada görevli dipolmatların görev alanı Doğu ve Güneydoğu Anadolu. Tabii Kahramanmaraş, Mersin gibi illerimize de gidiyorlar. Ama bakın Mersin, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı ekonomik olarak ciddi anlamda besleyen bir kent haline getirildi. Mesud Barzani’nin paravan olarak kurdurduğu şirketlerin Mersin Serbest Bölge’deki ağırlığı son yıllarda konuşuluyor. Ayrıca bu kentimiz büyük oranda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan aldığı göçle terör örgütü için bir potansiyel militan cenneti haline geldi. O insanlarımız, adeta terör örgütünün kucağına atıldı. Bunun da altında farklı nedenler var. Yine Kahramanmaraş’ta bazı ilçelerde Kürt kökenli yurttaşlarımız yaşamakta. Yani birilerinin planladığı etnik ve mezhepsel ayrıştırma politikaları için bir potansiyel. Bu nedenle Konsolosluğun, Amerika merkezli ortaya çıkan haritaları gerçekleştirme için ciddi çalışmalar yaptığını görürüz.

Kitabınız ilk yayımlandıktan sonra Türkiye bir açılım sürecine girdi. Bu süreçte bu faaliyetlerin ne gibi bir etkisi oldu?

ABD’nin James Jeffrey öncesindeki Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’un bir ifadesi var. Bir röportajında diyor ki: Ben ülkemin çıkarları için tabii ki temaslar, görüşmeler gerçekleştireceğim. Evet haklı. Ülkesinin çıkarları için bu görüşmeler yapılıyor. Kitapta anlattığımız görüşmeler de bu çıkarlar içinde değerlendirilebilir. O zaman ABD’nin çıkarı ne onu bulmak lazım. ABD’nin 1991 öncesi ve sonrası politikalarında önemli bir değişiklik var. Aslında 100 yıldır değişmeyen Doğu meselesi, Soğuk Savaş nedeniyle rafa kaldırılmıştı. O dönem gerek Kuzey Irak’ı gerekse Güneydoğu’yu genellikle Sovyetler bir silah olarak kullanıyordu. Ancak 1991’de soğuk savaşın tamamen sona ermesiyle birlikte ABD, Ortadoğu’ya yöneldi. Zaten 1980’lerle birlikte Ortadoğu’ya yönelmişti. 1991’le birlikte yönünü tamamen çevirdi. Avrasya coğrafyasına geçmek için Ortadoğu’yu kontrol etmek zorundaydı. İşte bu kontrol konusunda Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin bölünmesiyle oluşturulacak kukla bir devlet kritik bir eşik. Burayı ikinci bir İsrail gibi görebiliriz. Burayı üs olarak kullanacak olan ABD, buradan önce Kafkasya, ardından da Avrasya’ya sıçramayı planlıyor. İşte bunun için yaklaşık 20 yıldır süren büyük bir mücadele var. Son 20 yıla baktığınızda, soğuk savaşta müttefik olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD arasında amansız bir mücadele görürsünüz. ABD’nen 90’lı yıllarla birlikte geliştirdiği politika, Türkiye’nin bu konuda taviz vermesi üzerinedir. Yani federasyonu kabul etmesi, ulus-devletten vazgeçmesi vs. Silahlı Kuvvetler bu plana en başından itibaren karşı çıkıyor. İşte açılım da buna tam oturuyor.

Biraz açar mısınız?

Silahlı Kuvvetler Kuzey Irak’taki yapıya karşı, terörle mücadele halk ile teröristi ayırarak mücadele veriyor ve bitirmeye kararlı. Hatta 1995-1999 arasında terör örgütünün adeta beli kırılmış vaziyette. Türkiye’nin içinde barınamıyorlar, Irak’ın kuzeyinde de, sınır ötesi harekatlarla darbe üstüne darbe yiyorlar. ABD bir çıkış yolu buluyor ve Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ediyor. Aslında Türkiye bunu bir fırsat olarak kullanabilir, kendi kozuna çevirebildi. Ancak ne tür bir protokol imzalanıyorsa, işte terör örgütünün siyasallaşmasının önü açılıyor. Irak’ın işgaliyle birlikte, bir dönem Türkiye’nin korkusundan adım atamayan peşmergeler de güçlenince, hem PKK hem de Irak’ın kuzeyindeki yapı güçleniyor. Ancak Silahlı Kuvvetler yine yukarıda söylediğimiz plana engel. İşte burada saldırı başlıyor.

Saldırı derken neyi kastediyorsunuz?

Dağlıca baskınını. Ben açılım sürecinin başlangıcı olarak Dağlıca baskınını görüyorum. Bakın, saldırısı sonrası 8 eri almak için Kandil’e giden DTP’lilerin içinde yer alan Aysel Tuğluk sadece bir gazeteye çok önemli bir açıklama yaptı. Dedi ki “8 eri almaya giderken barışa bir katkı sunacağımızı düşünerek bir heyecan duymuştum. Kandil’de, uluslar arası bir kurgunun parçası olduğumuzu görünce o heyecanım gitti”. Bu çok önemli bir açıklamadır. Bu açıklama çok yansıtılmadı, üzerine gidilmedi. Neydi bu uluslar arası kurgu, kimse deşmedi. Dağlıca saldırısı sonrası Amerika’dan ilk açıklama, bu işin siyasi çözümünün önemi yönünde oldu. Siyasi çözümden kasıtları açık. Sonrasında 5 Kasım 2007’de ABD Başkanı Bush ile Başbakan Erdoğan bir görüşme yaptı ve bazı konularda anlaşmalar yaptılar. Bir de baktık ki, o güne kadar Türkiye için tehdit olarak görülen peşmerge yönetimiyle siyasi temaslar hızlandı. O dönem Bush ile Başbakan arasında varılan anlaşmanın bazı maddeleri basına yansıdı. O maddelerin tek tek hayata geçtiğini gördük. Sonrasında da bir açılım sürecinin içine daldık. Açılımın başlangıcı ile bu gelişmeleri ayrı tutamazsınız.
avaztürk

BAŞBAKAN DÖRT GÖZLE ONUN TELEFONUNU BEKLİYOR
29.03.2010 12:38

Hükümetin Anayasa’nın 23 maddesini iki hafta içinde değiştirme çabası kamuoyunda tartışılıyor. Başbakan Erdoğan’ın deyimi ile “Seçim mutlaka vaktinde yapılacak” ise AKP’nin daha iktidarda 1.5 yılı var. Peki, ama daha bir buçuk yıl varken bir haftada Anayasa’yı üstelik de en kritik bölümleri değiştirilmeye çalışılıyor?

Taraf gazetesinin başlattığı, kulislerde 20 gündür konuşulan “Mutlaka kapatma davası açılacak. Savcı gün sayıyor” iddiaları hükümetin niyeti konusunda tartışma yaratıyor. Kulislerde konuşulanlara göre bu gerginliğin AKP’ye yaradığı düşünülüyor. Cumhuriyet tarihinin “Hergün anket yaptıran” ilk Başbakanı olan Tayyip Erdoğan partisinin bu gerginlikle beslendiğini görüyor.

Kulislerdeki ikinci senaryo ise Başbakan’ın şiddetle ABD’ye gitmek istediği ama Ermeni Soykırımı Tasarısı’ndan sonra bunu kamuoyuna ve ABD’ye anlatmakta zorlandığı üzerine.

Başbakan’ın yakın kurmayları (ki bunlardan biri çok yakın dönemde Genel Başkan Yardımcılığına getirildi) Obama için “Bu adam niye bizi aramıyor? Bush 15 günde bir arardı.” dediği biliniyor.

Beyaz Saray bize telefon etsin

ABD’den bir türlü gelmeyen özür telefonu ve şahsi daveti almak için AKP apar topar bir Anayasa değişikliği taslağı yarattı. O kadar aceleye gelmiş ve o kadar sorunlu bir metindi ki Prof. Dr. Ergun Ozbudun bile çekince koydu.

AKP’lilerin amacı, Başbakan’ın 15 günde Anayasa değiştirebildiğini Obama’ya gösterip “Büyük Lider” imajını tazelemek, Erdoğan’ı yeniden ABD kamuoyunun gündemine getirmekti.

Saat işliyor. Erdoğan’ın 12 Nisan’da Washington’da yapılacak nükleer zirveye gideceği hala belli değil. Ama Washington’dan gelen bilgilere göre Cemaat ve AKP’li kurmaylar “Anayasa değişikliği ile NY Times’a manşet olalım Başkan Obama bizi şahsen davet etsin ve Beyaz Saray’da resmen ağırlasın” diye uğraşıyorlar.

Yabancı basına kahvaltı hezimet oldu

Ama gidişat pek başarılı değil. Cumartesi günü 45 yabancı basın mensubunun davet edildiği Anayasa değişikliği PR kahvaltısına sadece 15 kişi katılmış ve hiçbiri de değişikliği anlamamış.

Kendisi de Anayasa Hukuku Profesörü olan Barack Obama taslağı okudu mu bilinmez ama onun da pek birşey anlamasını beklememek gerek.

Odatv.com

Elin Nükleerine Bekçi Olmak
Hulki Cevizoğlu
Yeniçağ Gazetesi

Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilirmiş!

Bunu kim söylüyor?

Elinde en çok “yok edici” nükleer silah (bomba, füze) bulunduran ülkenin başkanı Obama söylüyor.

Bizim başbakanın da, onca afra tafradan sonra koşarak gittiği, hem de 18. gidişi olarak rekor kırdığı ABD’de “Nükleer Güvenlik Zirvesi” yapılıyor.

Rusya ile birlikte 10.000’in üzerinde (yazıyla da vurgulayalım: Onbinin üzerinde) nükleer silahı bulunan ABD, kara mizah gibi bir zirve topluyor.

Bizim gibi, “kendisine ait nükleer silahı bulunmayan” gariban ülkeler de, koşa koşa “nükleer güvenliği sağlayacağım” diye toplantıya katılıyor!

Tam bir komedi.

Senin kendine ait nükleer silahın yok, nükleer silahı olanlar üzerinde hiçbir etkin de yok, ama fasaryadan toplantıda görünüyorsun.

Neymiş?

Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılıyorsun.

Bak, bak!

Filin ayak izine sığınmak!

ABD ile Rusya geçenlerde bir toplantı yaptı.

Bu “gerçek” bir toplantı idi. Yani, bu konudaki “eşitler arasında” bir görüşme ve anlaşma oldu. İki ülke nükleer silahlarını 10.000 ile sınırlama kararı aldı.

Bunun iki tanesinin bile bir ülkeyi yok ettiğini hatırlayalım ve 10 binin ne anlama geldiğini düşünmek için kendimizi zorlayalım.

Filler karar alıyor, paçasına sarılan bizler de kendimizi nimetten sayıyoruz!

Hani, sinek tekerleğe konmuş da “Uf, ne çok toz çıkarıyorum!” diye şişinmiş ya, onun gibi.

Filin ayak izine sığınıp, kendimize korunak yapıyoruz!
Ne diyordu ABD Başkanı Obama?

“Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilir!”

Peki kim bu teröristler?

İlk akla gelen El Kaide imiş.

Teröristler nükleer silah üretebilecek tesislere sahip mi?..

Kendileri bile gizlenen teröristler, nerede ve nasıl dev tesisler kuracak da, bu silahları üretip kullanacak?

Hikâye.

Geriye bir ihtimal kalıyor. O da, bu nükleer silahları çalmaları ya da ABD’nin “terörist saydığı” ülkelerle işbirliği yapmaları.

Zaten ABD’nin bu zirveyi toplamasının anlamı da bu.

Kendisinde “insanlığı yok edici” binlerce nükleer silah bulunacak, Avrupa’daki müttefiklerinde bulunacak, İsrail’de bulunacak; ama, istemediği ülkeler de bulunmayacak!

Dünyanın patronu isterse!

Kendisi isterse, Pakistan’ın atom bombası yapmasına izin verecek. Ki, orada çok sayıda atom bombası var.

Kendisi kontrol edemezse, Hindistan ve Çin gibi ülkelerde onlarca atom bombası bulunacak.
Ama, diğer ülkeleri de kandırıp yanına çekerek, dişini geçirebileceğine inandığı İran gibi ülkelerde silah bulunmayacak.

Türkiye ise hiç denemeyecek. Denemeye cesaret bile edemeyecek. Hatta aklından bile geçirmeyecek!

Artık uydulardan “zihin okudukları” için, aklından böyle bir şey geçiren ve kendi “kontrolleri dışına çıkabilecek” bir iktidar olursa (ya da iktidar potansiyeli bir parti olursa) tepesine binecek!..

Tabii başka gerekçeleri bahane ederek.

Denebilir ki, dibimizde İran’ın nükleer silahı bulunması iyi mi?

Hayır, iyi değil. Olmasın.

Peki İsrail’in dibimizde atom bombaları olması iyi mi?

Hayır, o da kötü. Onda da olmasın.

Peki niye ABD ona engel olmuyor?..

Ayranımız yok içmeye...

İşin daha vahim bir boyutu da var.

Türkiye’de İncirlik Üssü’nde 18 adet nükleer bomba olduğu sürekli olarak açıklanıyor. Bunu ne ABD; ne de Türk Hükümeti yalanladı.

Yani “nükleer güvenlik zirvesine” katılıyoruz ama, kendi ülkemizin nükleer güvenliği yok!

Topraklarımızda -en az- 18 adet atom bombası var ve pimi başkasının elinde!

Ne korkunç değil mi?

Düşünürsek, evet.

Ama “düşünmek”, zaman zaman yaptığımız bir iş olduğu için, ya da “düşünce polisleri” buna izin vermediği için korkacak bir şey yok. Lay lay lom, hayat devam ediyor.

O toplantı tam yeri değil mi, orada desene,

“Nükleer güvenliğimiz için ülkemizdeki atom bombalarını al götür, sök götür”

diye.
***

Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilirmiş!

Peki terörist ülkelere ne demeli?

Onbinlerce masum insanın tepesine misket bombaları, nükleer ve kimyasal bombalar atan, atarken zirveler toplayan, sözde Birleşmiş Milletler gibi örgütler kurarak bu katliamları ona onaylatan, Türkiye’deki PKK terörüne onlarca yıl destek veren, ASALA gibi cinayet ve terör örgütünü yıllarca besleyip Türklerin katledilmelerine izin veren ülkelere ne demeli?

Böyle bir konjonktürde bizim başbakan ve bakanlar da sözde “Nükleer Güvenlik Zirvesi” ne katılıyor!

Hayırlara vesile olsun.

Hep birlikte bağıralım ve oy toplayalım:

Nükleere hayır!

BU GİDİŞİN BAŞI VAR, BİR DE SONU
Banu Avar
24.06.2010

Bu gidişat çok önceden belirlenmişti! 100 yıl önce bugün hedeflenmişti!

Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wilson .. Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson ilkelerine adını veren kişi… Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen Amerikan başkanı.. Bakın ne diyor:

‘Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır…’

Geçenlerde Dışişleri Bakanı işte bu Wilson’ın adıyla anılan ödüle layık görüldü…
Wilson’ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak…

O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye’yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleşmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp bir daha gelmek üzere gittiler…
Türkler inaılmaz şartlarda yaptıkları savaştan galip çıktılar. Yedi Düvel buna ağızları köpürerek ‘Türk Mucizesi’ dediler..
Ardından yepyeni bir ülke kuruldu. Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar , Arabalar yaptılar. Madenlerini işlemeye başladılar, Petrol aradılar…Tarıma yol verdiler, yurttaşlar yarattılar.
Ama içerde işi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. … Kürt Sait isyanı Lozan’da Musul meselesi masadayken, Dersim İsyani, Hatay için direnilirken tezgahlandı.

BATIYA HAYRAN AYRAN BUDALALARI!

1930’lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş ‘uzmanlar’ genç cumhuriyeti ziyaret etmeye başladı.. Her şey yeniden kurulurken maskeli sırtlanlar Ankara’da boygösterdi .. Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran ‘münevverler’, yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938’de milletin önderi öldü ve geride kalanlar hemen Batı’ya koştu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında , Gazi Paşa’nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemişti. Gazi paşa’yı ‘anlamayıp sadece inananlar’ asıllarına rücu ettiler!

2. paylaşım Savaşına kadar ‘ecnebi uzmanlar’ yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar…
2. Dünya savaşı ile bir süre ara verdiler.. Yalta’da yeni bir düzen kuruldu artık Avrupa’nın mührünü Amerika alacaktı
Savaşın sonunda ‘yeni dünya’ sırtlanları İsmet İnönü’yü bir sömürge anlaşmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluş’dan 24 yıl sonra Türkiye’yi esir etti.
Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO’ya alındık Bedelini Korede kanla ödeyecektik. Üstüne üstlük ‘Canım Amerika!’ diye şarkılar söyledik!
Hollywood filmleri seyrettik, Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..

1956’da küresel elitin önde gelen ismi, Rockefeller, ABD başkanı Eisenhower’a: ‘Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!’ diyordu.. Sonra Ortadoğu’daki yüksek idealleri için, işlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak işlerine gelmeyenleri devirmek amacıyla yardım fonlarının kullanılacağı’ karara bağlanıyordu..
1966’da NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD’ye devrettik.
1971’de ‘Büyük Türkiye’ hayallerimizin bedelini birbirimizi kırdırarak ödettiler Ardından bir darbeyle işi bitirdiler!
Uslanmayıp 1974’de Kıbrıs barış harekatını yapınca ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık..
1984’de Türkiye ağır sanayi hamlelerine Güneydoğu Anadolu Projesini ekledik. PKK ile ödüllendirildik!
SEVR HORTLADI!

100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip Türkiye’nin önüne kondu. Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu..

Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip ülkemizin başına koydular…
1991’de başa geçirdikleri Turgut Özal’a kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar.
Çekiç Güç kontrolünde bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar..
Irak’ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi!
Derken Özal, ‘Bir Türk-Kürt Federasyonu’ndan’ bahsediverdi!
Bu arada on binlerce vatan evladı yitirildi….

1995’de Avrupa Birliği ‘Kürt Sorununu askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!’ diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları Azınlık konumuna oturtuldu…
Aynı anda Türkiye’nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleğine sokuldu.
1999’da Apo Türkiye’ye verildi. Artık İmralı’dan terörü yönetecekti!
Vatan evladı ölmeye devam etti!
2002 de Türkiye’ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti.. Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP’ye iktidar koltuğunu verdi!
2004’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi… Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ‘VUR!’ deniyordu.
Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğuya NATO uçaklarıyla aktı…Ordunun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız, 10 yıl içinde 50 kat arttı.
Eşzamanlı olarak Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel ‘iktidar’ girişimleri teröre zemin hazırladı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar. ‘Sahiplerinin sesi’ olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler şirketleşmeyi tamamlıyorlardı. İşbirliği yapan akademisyenler rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı.
2007’de Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip Ankara’ya yuvalandı.
Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları kralın çıplak olduğunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. Konuşmaya başlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri’ye davet edildi..(!)

ARTIK ‘YETER’ DİYENLER…

Şimdi geldiğimiz noktada her şey apaçık ortada! Düşman belli..Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmedi.
Çokuluslu şirketlerin kontrolünde ABD ve Avrupa Birliğinin elitleri, ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar, İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler !. Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar…
Hepsini toplasanız 10 bin kişiyi bulmazlar!
Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon..
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, örselenmiş ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet… Sessiz ama derinden, son anda ‘YETER’ diyen…İşte bu nedenle ZALİMler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor.

Bu millet artık Terörün Washington ve Brüksel’den fışkırdığını biliyor. Batıyla ittifak yapanların, eşbaşkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da!
Eylüldeki referandum halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman başka bir dönem başlayacaktır!
Allah tüm şehitlerimize RAHMET eylesin!!! Onların kanı yerde kalmayacak!

Odatv.com

ABD'li Ajan Serbest Bırakıldı

15 Ağustos 2010

PKK ile işbirliği yaparak ABD'ye bilgi sızdırma iddiasıyla Diyarbakır'da gözaltına alınan ABD vatandaşı Jake R. Hess serbest bırakıldı.
Edinilen bilgiye göre, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan ABD vatandaşı Jake R. Hess, emniyetteki sorgusunun ardından adliyeye sevk edildi.

Hess'in avukatı Serkan Akbaş, KCK iddianamesinde adı geçtiği iddiasıyla gözaltına alınan müvekkilinin savcılıktaki işlemlerin ardından yabancılar şubesine sevk edildiğini belirterek, Hess'in sınır dışı edilmesine karar verildiğini söyledi.
aktifhaber

''KONUŞMA'' -2-
Yüce SEL
21.08.2010



Şimdi her iki vizyona biraz daha yakından bakalım. Az evvel aktardığım gazete haberlerinde yer alan her iki vizyonun sembol temsilcilerince yapılmış bölgemizle alakalı açıklamaları dinlerken, 90'ların başında sanırım ilkokul çağında bulunan yaşça genç arkadaşların aklına şu soru takılmış olabilir.

"O sırada Türkiye'nin başında bulunan zevatın vizyonu, 'dünyayı, dünya üzerinde tek ve karşı konulmaz tanrısal karar gücü olduğuna iman ettikleri Atlantik İttifakı'nın mazgal deliğinden görmelerine müsaade olunduğu kadarıyla seyretmekten ibaret olduğu için' Irak'ın 'Stratejik İttifak' teklifini kabul etmemişler, bunu anladık...

Peki ama İstiklâl Savaşı geçmişi bulunan bu milletin okumuş-yazmış takımı 91 Saldırısı'nın Irak'la sınırlı olmayıp, Türkiye'yi de hedef aldığını niçin zamanla fark edemedi?

Hadi 2 Ağustos 90'da durumu kavrayamadılar diyelim, ama iki saldırı arasında 13 yıl var. Bu saldırının, 'Irak'a demokrasi getirme... demokratikleşme sürecini başlatma' adı altında, bütün Büyük Doğu Coğrafyasını iktidarsız adamcıklar misâli, etnik-dini, bir çeşit kukla-feodal demokrat beyliklere, şehir devletçiklerine parçalama maksadı güttüğünü; dolayısıyla Türkiye'nin izlediği saldırı yanlısı, peşmergeci dış politikanın Türkiye'nin mezarını Türkiye'ye kendi elleriyle kazdırmak demek olduğunu, her iki saldırı arasındaki uzun amborgo yılları boyunca ortaya çıkan onca belirtiye rağmen nasıl olupta anlayamamışlar?

Şartların 'doğal müttefik' kıldığı Irak Devletiyle değil, Türkiye ve Irak içinde faaliyet gösteren peşmerge örgütleriyle açık-gizli ittifaklar kuran vaktin etnikçi Cumhurbaşkanının etnik parçalanmayı cesaretlendirdiğini onca belirtiden sonra fark edip, hakikati yüksek sesle dile getiren hiç mi olmadı?"

Olmaz olur mu, elbette oldu, fakat seslerini... Siz bir şey mi söyleyecektiniz?

-Evet

-Buyrun

-O zamanlar, 91 Saldırısı yaklaştıkça, televizyonlarda harareti giderek artan tartışma programları olurdu. Sunucunun, "Ortadoğu uzmanı, gazeteci stratejist, tecrübeli araştırıcı, aynı zamanda uzman duayen" gibi sıfatlarla uzun uzun tanıttığı bir takım adamlar, hanımlar, konuyu sabahlara kadar tartışırlardı. Bazı duayenlere göre "Amerikan saldırısı başladıktan üç gün sonra Irak'ın işi tamam"dı. Başka bazı daha eski duayenler ise, "72 saat mi? 12 saat bile çok, yanılırsam bütün söylediklerimi bir kağıda yazıp bu stüdyoda canlı yayında yalarım. İşte buraya yazıyorum, en geç 91 Aralığında Bağdat'ta demokratik seçimler var, 92 yılına Bağdat'ta şampanyalı demokrasi kutlamalarıyla girmek istiyorsanız, şimdiden otellerde yerinizi ayırtın, yoksa demokrasi şöleninde yer bulamazsınız, ben geçen hafta ayırttım" diyorlardı.

"Pastadan pay kapmak" diye de bir laf tutturmuşlardı. Ben o zamanlar ufağım, anlamıyorum, galiba bir de bir şeye, bir yere oturmayı çok istiyorlardı.

-Masa... Masaya oturup, üç alacaklardı.

- "Masaya oturmalıyız, oturamazsak Allah saklasın aşağıya düşeriz" deyip masaya vuruyorlardı. Düşmekten çok korktukları yerin üç adı vardı; "Dünyanın dışı... Uygarlığın dışı... Çağın dışı"... Bazan "Çağdaş dünyanın dışına... Çağdaş uygarlığın dışına" dedikleri de oluyordu.

Hiç unutmuyorum, hemen her tartışma programında, katılanların hemen hepsi, tartışmanın bir yerinde mutlaka "saldırı" yerine "operasyon" sözcüğünü kullanarak; "Bir yanlış anlama olmasın, Irak operasyonuna karşıyım ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" derdi. Konuşmacıların ses tonu, cümlenin "Irak operasyonuna karşıyım" kısmında "işte öylesine" bir ses tonuyken, "...ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" kısmında birdenbire "altını çiziyorum haa!" olurdu sanki...

Bir konuşmacının ağzından bu cümle dökülür dökülmez, diğerleri de, "Ben de desteklemiyorum! Ben de, bende desteklemiyorum!" diye atılırlardı.

Ayin gibi bir şeydi.

Bu tartışmaları sabahlara kadar izleyen babam, konuşmacıların söz aldıktan sonra en geç kaç dakika içinde "Bir yanlış anlama olmasın" diye hatırlatmada bulunacakları üzerine arkadaşlarıyla bahse tutuşurdu. Yandaki odada uyurken, bazan gürültüye uyanır, konuşmalara kulak kabartırdım.

Bir defasında yine uyanmış, televizyonda konuşulanları dinliyordum. Söz alan duayen bir konuşmacı, epeyce konuştuktan sonra bir ara sustu. Çıkan yutkunma sesine bakılırsa, suyundan bir yudum aldı, ardından "Bir yanlış anlama olmasın" diye tekrar söze girdi. Ama ters girdi.

-Nasıl ters girdi?

-Ama bağlantısını ters kurdu. "İşte öylesine" bir tonda "Irak yönetimine karşıyım" dedikten sonra "...ama Amerikan saldırısını da desteklemiyorum" diye altını çizdi. Çizmesiyle de, sunucuya ait olduğunu tahmin ettiğim bir sesin, "Aman, öhhö! Yani.. Ehm!... Hem de 'ekselansları'nın önünde! Bir yanlış anlama olmasın gecenin bu saatinde sakın? " diye araya girmesi bir oldu.

Ben o sırada pencereden vuran Dolunay ışığında tavandaki gölgeleri öküz oğlu öküze, dangalağa benzetmekle meşguldüm. Konuşmacı kekelemeye başlayınca, meraklandım; usulca sokulup, babamlara belli etmeden aralık kapıdan seyretmeye başladım.

Konuşmacı, "Afedersiniz, gecenin bu saatinde olacak oldumu oluyor işte" diye kem-küm ederken, kamera, tartışmayı izleyen seyirciler için kurulmuş tribünlere doğru döndü, ilk sırada oturan sarışın, renkli gözlü, leylek gibi bir adamı şöyle bir gösterdi. Adam, gözlerini konuşmacıya dikmiş, öyle bakıyor. "Ekselensları" bu olmalı.

Konuşmacı, "Operasyona gerçi karşıyım ama Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum" deyip, yan gözle çerçevenin dışına, tribünlere doğru sanki hafif yalvarırcasına baktı. Adamın yüz ifadesinde en ufak bir değişme yok.

"...Operasyona karşıyım demiş bulunsam bile, çağdışı Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum, bir yanlış anlama olmasın" diye bir daha denedi. Adamın yüzü ekşidi mi, tebessüm mü etti, belli değil.

Derken ara verildi. Az önce birbirlerine bağırıp çağıranlar, şimdi ellerinde kahveleri, pasta tabakları, ikişer-üçer kişilik gruplar halinde ayak üstü konuşuyorlar. Sadece, fonda çalan klasik müzik parçası duyuluyor, ne konuştukları duyulmuyor. Ama bağlantısını ters kuran duayen konuşmacı, halini belli etmek istemeyen hemen her tedirgin insan gibi güya neşeliymiş gibi kahkahalar atıyor ama ikide bir "ekselans"a kayan gözlerindeki süklüm-püklüm endişeyi, kapı aralığında ben bile okuyabiliyordum.

Sunucu, bir ara "ekselans"ın kulağına bir şeyler söyleyerek koluna girip, duayen konuşmacının yanına götürdü. Duayen hızlı hızlı konuşurken babamın dudak okuma uzmanı arkadaşı, anında cümlelere döktü:

"Ben demokrasiye gönül vermiş prensip sahibi bir gazeteciyim, hangi gerekçeyle olursa olsun, her çeşit darbeye, şiddete prensipte karşı olan bir demokratım. Köşe yazılarımdan birinde, operasyona prensip olarak öylesine karşıyım demiş bulundum. Demiş bulunmuş oldum ama tam karşı olduğumdan değil, yani 'demokrasi getirmeyecekseniz, bakın o zaman iş değişir, o zaman operasyona prensip olarak karşıyım' demek istemiştim. Demokrasi getirecekseniz ki getireceğinizi söylediğinize göre getireceksiniz, 'demokrasi gelecekse gelmesin' diyemem. Dersem, özgür demokratikleşmeye gönül vermiş biri olarak prensiplerime ihanet etmiş olurum. Çağdışı baskıcı hunhar canavar Saddam diktatörlüğünüyse kesinlikle ama kesinlikle desteklemediğimden lütfen şüphe etmeyin"

"Ekselans" bir uzak-batı ülkesinin büyükelçisiymiş. Duayene gülümseyip omuzuna dokundu, sırtını okşadı, ensesini şefkatle şapşaklayıp, her iki yanağından makas aldı.

Babam ekrandaki sahneye baktı, baktı, baktı... Sonra galiba stüdyoda bulunanların "topunun birden birisinin çocuğu" olduğunu söyledi

Ertesi günü tenefüste ilkokulun bahçesinde kızların saçlarını çekerken bir gece evvelki tartışmayı düşünüp, kendi kendime "Bir insan herhangi bir saldırıya gerçekten karşı olmuş olsa, hiç o karşı olduğu saldırıya karşı savaşan yönetime karşıyım demeyi akledebilir mi?" diye sorduğumu hatırlıyorum.

-Akledememeleri lazım.

-Tam da o saldırı gerçekleşirken hem de.

-Nasıl?

-Tam da diyorum o saldırı gerçekleşirken. Aradan yıllar geçti, aa! 2003 Saldırısının yaklaştığı günlerde, aynı adamların ağzında aynı laf;

"Operasyona karşıyız ama Irak yönetimini de desteklemiyoruz"

-Bu nasıl bir dangalaklıktır, çözemedim gitti, diyorsunuz... Buyrun oturun. İnsanlar hakikat karşısında kaç türlü var olabilir, hiç düşündünüz mü arkadaşlar? Bir insan belli bir hakikat karşısında dört türlü var olabilir:

1- Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler. Bunlar kötü manada zannettirenlerdir, kötülüğü zannettirirler.

2- Hakikati görüp bildikleri halde, birincilerin şerrine uğramaktan korktukları için dile getirmeyip, sessiz kalanlar. Bunlar kötülüğe sessiz kalarak istemeden de olsa suç ortaklığı yapan "iyi" insanlardır.

3- Yanlış gören ama yanlış gördüğünü hakikat zannedenler. Bunların bazıları masum, bazıları da mazur görülebilecek zannettirilenlerdir.

4-Görüp bildikleri hakikati, mutlaka dile getiren iyiler. Bunlar iyi manada zannettirenlerdir, iyiliği zannettirirler.

Bu milletin okumuş-yazmış takımının bir kısmı, 91 Saldırısının Irak'la sınırlı olmayıp Türkiye'yi de hedef aldığını, her iki saldırı arasındaki uzun ambargo yılları boyunca ortaya çıkan belirtilerin etnik parçalanmaya işaret ettiğini zamanında teşhis etti, etmedi değil; fakat çoğu maalesef 1. Maddede bahsettiğim "Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler"in hakim olduğu medyanın Saddamcı... Kemalist... Ulusalcı.. Türk ırkçısı...Militarist" gibi, güya pek korkunç öcü damgalamalarına dayanacak irade gücünü kendilerinde göremediklerinden ötürü seslerini pek çıkaramadılar.

Ya doğru teşhis etmiş oldukları hakikati Türk Milletine anlatmayıp daha yolun başında sustular, ya da ilk başta hayli yüksek çıkan sesleri giderek cılızlaştı, hakikati yarım ağız anlatmakla yetinir oldular.

Öyle veya böyle; yakaladığını bedenen öldürmeyip muhakeme yeteneğinde derin yaralar açarak kendinden eden bir zihin vebasından bahsediyorum.

Türk Milletinin hafızasını 30 yıldır kasıp kavuran, biri "etnikçilik, etnik yaltaklanma", diğeri "şekli demokrasicilik, demokrasinin şekline tapınma" olarak iki hezeyan haliyle kendini dışa vuran bu "iki saplantı vebası"nın nasıl yayıldığına ilişkin küçük bir örnek. Şu cümleleri, TRT'nin, (siz Talabani Radyo Televizyonu olarak anlayın) İnternet sayfasında yer alan, Amerikan işgal güçlerinin Irak topraklarından ayrılmasıyla ilgili bir haberden okuyorum.

"2003'te Irak'ta kurtarıcı olarak karşılanan Amerika Birleşik Devletleri, arkasında hükümetsiz ve istikrarsız bir hükümet bırakıyor"

"Saddam rejimini deviren Amerikan ordusu, ilk başlarda kahramanlar gibi karşılanmıştı"

O günlerde Irak saldırısına en küçük bir eleştiride bulunan Amerikan vatandaşlarını "Muhtemelen Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin hesabına faaliyet gösteren Saddamist sempatizan" benzeri ifadelerle damgalayan Amerikan hükümetinin gayri resmi yayın organı FOX televizyonunun 2003 20 Martında geçtiği uyduruk zafer haberlerini hazırlayan çok daha acımasız veba yayıcılarının bile aklına gelmemişti Amerikalı işgalcilerin Irak'ta kahramanlar gibi karşılandığını iddia etmek...

Aksine, o gün yayınladıkları haber bültenlerinde "Bize, balkonlardan çiçekler atarak karşılanacağımızı söylemişlerdi, oysa her taraftan taarruz edip öldürüyorlar, burnumuzu çıkaramıyoruz. Cehennemin ta kendisi burası!" diye feryat eden Amerikan işgal askerlerinin görüntülerinden geçilmiyordu.

Kimse merak etmesin, dışarda olup-bitenleri, konuşulanları farkındayız. Önce "Şu" tarafa dönüp söylüyorum: "Bitaraf olan bertaraf olur" sözü, doğru bir sözdür, yalnız dikkat etmek lazım, "Bozgunculuktan yana taraf olan telef olur, bozguna uğrar".

Sonra adı olmayan millet olmaz. Adı "millet" olan "millet" hiç olmaz. Türk Milleti gibi Büyük Doğu Coğrafyasının ikisi ehli sünnet üç büyük devlet geleneğinden birinin sahibi olan bir millet adına söz söyleme yetkiniz varsa, o halde o "milletin" esas adını söylemekten korkmayacaksınız.

Şimdi de "öbür" tarafa, aşağıya, etnikçi Celalilere söylüyorum: Bozguncuların "ateşkes" kelimesiyle alakası "ateş etmeyin, teslim oluyoruz" cümlesinden ibarettir.

Kısa bir ara veriyoruz, sadece çay var, pasta yok.

Kaynak ve bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://www.buyukasya.net/Haberler.aspx?haberID=396&B=konusma-2-

Bankalarımız CIA Denetimindedir
Bülent Esinoğlu
07.02.2011

13-14. yüz yıllarda yapılan korsanlıkların, dillere destan hikâyelerini okuduk. Filmlerini sinemalarda seyretmiştik.

Erbakan’ın meşhur Libya ziyaretine devletin bir görevlisi olarak katılmıştım. Toplantı hazırlıklarının yapılması için Erbakan’dan bir hafta önce, Libya yetkilileri ile görüşmelere başlamıştık.

Toplantıya ara verildiğinde, dışarı çıkıp hava alalım dediğimizde, limanda müthiş bir olağan üstülük gördük. Askerler, polisler güvenlik önlemleri alıyor. Halkta onları temaşa ediyordu. Ekim 1996.

Nedir bu durum diye yetkililere sorduğumuzda, gemi ile para geliyor dediler. Niye gemi ile para getiriyorsunuz, bankalar arası transfer yok mu diye sorduğumuzda ise; Amerika, petrol paralarımıza bankalarda el koyuyor demişlerdi. Şaşırmıştık.

Bunu dönüşte, aklı başında kimselere anlattığımızda, bize inanmamışlardı.

3 Şubat 2011 tarihli Vatan Gazetesinde buna benzer bir durumun Türkiye’de yaşandığını okuyunca, bu yazıyı yazmak farz oldu.


İstanbul’dan yüklüce bir para(döviz) Ankara’da Tarhan Caddesinde bulunan bir bankaya transfer ediliyor.

Transfer evrakının içinde, Tarhan sözcüğünün geçmesi nedeni ile CIA derhal bankayı SWIFT ile bloke ediyor. Yani el koyuyor. Elektronik fon transferi sistemi Amerikan denetiminde olması nedeni ile döviz transferi yapılamıyor. İran’a bir transfer yapılmadığı anlaşılınca SWIFT açılıyor.

Anlayacağınız bağımsız sandığımız, Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içinde Amerika resmen korsanlık yapıyor.

Bundan birkaç ay önce, Türkiye’deki boru, vana, tesisat teçhizatları üretip, İran’a satış yapan firmaların ülke içinde para transferine el konulmuştu. Şimdi de bankalara el konularak denetim yapılıyor.

Bu durumu, hangi devlet görevlisi, hangi iktidar sahibi içine sindirebilir. Sözde, AKP’nin İran yanlısı olduğu propagandası yapılıp dururken, bu işe ne demeli.

Tıpkı sahte İsrail düşmanlığı gibi, sahte İran dostluğu da böylece belgelenmiş oluyor.


İsrail ile düşman göründüğümüz bu süreçte, İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret katlanarak büyüyor.

İran ile olan ticaret ise her geçen gün azalıyor. Doğal gaz alımı da olmasa sıfırlanacak.

Susma, sustukça sıra sana gelecek diye meşhur bir slogan var.

Bu durum devletler içinde geçerliymiş. Libya’ya korsanlık uygulanırken bizler sessiz kalmıştık.

İktidarın her gün ağız dalaşı yapan milletvekillerine bu yazıyı hediye ediyorum. Eş başkana bir şey söylemiyorum. O zaten Amerika’nın projelerinde görevlidir.

acikistihbarat.com

Banu Avar:Önce Öğretmen ve Papazlar Gelir! (*)



Yumuşak ses tonu, ağır konuşmasını ve kaşlarının ardından bakan Doğulu gözlerini unutmadık. Biçenek'e gitmek üzere yola çıktık. Arabada, tüm Osmanlı coğrafyasında ve komuşularında 150 yıldır uygulanan emperyalist politikaları düşündüm.

Batı buralara önce eğitmenlerini sonra papazlarını yollamıştı! Orta ve Güneydoğu Anadolu'da kolejler açılmıştı. Amerikan kolejleri Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu yerlerde kuruluyor, Ermeni çocuklarının eğitimine öncelik veriliyordu. Hiç masum değildiler. Gizli bir gündem eğitimin içine ustaca yerleştirilmişti...

Yüzyıl sonra bugün niyetler değişmemişti. Ermeni milletini kullananlar, bilimsel kılıflar bulup genç beyinleri devşiriyordu.

Batı'nın büyük kentlerinde kurulan enstitülerde Ermeni soykırımı adı altında master programlarına yer veriliyordu. Bu derslerde Türklerin ne kadar cani oldukları anlatılıyor ve bu ırkçı propagandalar insan hakları örgütlerinin hiç dikkatini çekmiyordu.

Amerika ve Kanada'da açılan Zoryan Enstitüsü 'Ermeni Soykırımı' dersleri veriyor... Enstitü'nün finansmanını İsrail Açık Üniversitesi yapıyor. Profesörler, Yahudi ve Kürtlerden seçiliyor.

Siz hiç Amerika ya da Batı'nın herhangi bir üniversitesinde Azerbaycan ya da Batı Trakya Türklerine yapılan soykırımın ders olarak okutulduğunu duydunuz mu?

Duyamazsınız...

* Banu AVAR, Sınırlar Arasında, s.69-70

Taltif VE talimat
04.05.2013



ABD yine Türkiye’nin içişlerine burnunu soktu… İktidarın jestleri alkışlanırken talimatlar da birbirinİ izliyor…

Erdoğan’ın Bartholomeos görüşmesi, Ruhban Okulu’na verilen destek, Sümela’da ayin düzenlenmesi, Rum Yetimhanesi’nin iadesi Temsilciler Mecli
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2314
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Tem 14, 2010 12:37 am    Mesaj konusu: FBI ile "Önleyici Dava" Kardeşliğinden Vesayete Alıntıyla Cevap Gönder

FBI ile "Önleyici Dava" Kardeşliğinden Vesayete
Açık İstihbarat
13.07.2010

11 Eylül süreci ile birlikte ABD merkezli olarak "önleyici savaş" kavramı ortaya atıldı. Bu kavramın alt başlığı olarak FBI, "önleyici dava" kavramını geliştirdi.

Bu kavram; suç işlememiş ama işlemesi olası olduğu düşünülen insanların, aralarına sokulacak ajanlar vasıtası ile birbirleri ile "tanıştırılıp" (Bkz: Tanıdığının tanıdığı üzerinde örgüt üyesi olunan Ergenekon davası) , biraraya gelecekleri "ortak dava" ortamları yaratılmasını ve bu ilişkiler ağı olgunlaştığı noktada bu insanların "örgüt suçlaması" ile toplanmasını öngörüyordu.

ABD bu davayı kendi ülkesinde; bir ABD üssüne pizza dağıtan Türk ve arkadaş çevresi üzerinden denedi. Almanya'da Türkiye'de istihbaratla bağlantısı olduğu iddia edilen bir Türk ve arkadaş çevresi üzerinden bir "bombacı ekip" yaratarak bunu denedi (Bkz: Kadir T ve Sauerland çetesi) . FBI'ın "önleyici dava" kavramını mükemmelleştirip uyguladığı son noktayı ise tahmin edebilirsiniz.

Devletimiz içinde birilerinin ABD Devleti ile önleyici dava pratiği yaptığına artık eminiz.

Siz emin değilsiniz; Arslan Bulut'un son günlerde yayınladığı aşağıdaki yazıları ard arda okuyun. Türk yargısı üzerindeki ABD vesayetinin geldiği nokta konusunda şüpheniz kalmayacaktır.

Açık İstihbarat

Adalet Bakanlığı'nda ABD'li Bir Savcı - 26 Haziran 2010

Abant Platformu’nun bu yılki “Vesayet ve Demokrasi” konulu toplantısında konuşan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Anayasa Mahkemesi’nin geçmişteki parti kapatma kararlarını hatırlatarak Türkiye’de demokrasinin vesayet altında olduğunu son 30 yıl içindeki diğer örnekleriyle anlattı.
Ergin,

“Anayasa değişikliğinin en önemli amacı, vesayet rejimini sona erdirmek, demokrasiye vurulan zincirleri kırmak, cunta zihniyetini tarihin karanlık sayfalarına gömmek ve tam demokrasiyi tesis etmektir”

dedi.

* * *

Şimdi Adalet Bakanı’na bir bilgi sunacağım.

Gazeteci Yılmaz Polat’ın son kitabı “CIA Pençesinde Açılım”, Ulus Dağı Yayınları arasında çıktı.

Kitabın 163 ve 164’üncü sayfalarında aynen şu bilgiler yer alıyor:

“Abdullah Gül, 8 Ocak 2008’de Bush’a konuk oldu. Görüşmede, Kürt sorunu üzerinde durularak siyasi çözüm tartışıldı. Görüşmeden sonra Abdullah Gül, Bush’un bu konuyla ilgili bir isteğinin olmadığını açıkladı. Beyaz Saray ise Türk tarafını yalanlarcasına, görüşmede PKK ve siyasi çözüm yöntemlerinin ele alındığını bildirdi.

Siyasi çözümün şifresi, Erdoğan’ın 5 Kasım’da Bush ile baş başa görüşmesinde saklıydı. Gül-Bush görüşmesi, Erdoğan-Bush görüşmesinin devamı niteliğindeydi.
Abdullah Gül, Ankara’ya döndükten bir ay sonra ABD Adalet Bakanı, Türkiye Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü. ABD ve Türk Adalet Bakanlıkları, uzun süredir işbirliği içindeydiler.

2006’da kamuoyuna yansımayan bir anlaşma da yapılmıştı ve o tarihten beri Kaliforniya Eyaleti Sacramento bölgesinden atanan bir Amerikalı savcı, Türk Adalet Bakanlığı’nda danışman olarak çalışıyordu.

ABD Adalet Bakanlığı bünyesinde 1991 yılında oluşturulan OPDAT’a, (Office of Prosecutorial Development Assistance and Training-Denizaşırı Adli Takibatı Geliştirme Yardımı ve Eğitim Dairesi’ne) bağlı savcılar bir yıllığına atanır; 14 ve 15’inci dereceden yılda 102-153 bin dolar arasında ücret alırlar. ABD’nin, Türkiye’nin yanı sıra Pakistan, Endonezya, Kenya, Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde de danışman savcıları vardı.

Amerikalı danışman savcıların görevleri arasında terörizm suçlarının soruşturulması ve yargılama imkanlarının güçlendirilmesi; gerekli teknik yardımın sağlanması bulunuyordu. Ayrıca yabancı ülkelerde terörist izleme, insan haklarını koruma ve kara para aklama gibi konular da görevleri arasındaydı.

Amerikalı danışman savcı, Türk adaletini biçimlendirirken, Ankara Büyükelçiliği bünyesindeki FBI ve istihbarat birimleriyle de yakın işbirliği içinde çalışıyor.”

* * *
Sadullah Ergin, Yılmaz Polat’ın verdiği bu bilgiler hakkında bir açıklama yapar mı acaba? Bu bilgiler doğruysa, vesayet altında çalışan kim oluyor?

Mehmet Ali Şahin, Danıştay baskını sırasında Devlet Bakanı idi ve TBMM’de yaptığı konuşmada, olayın sebebi ile ilgili olarak, “sürprizlere hazır olun” demişti. Hangi savcıdan bilgi almıştı acaba?

Başbakan Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, bu tür olayların tamamından milliyetçileri veya ulusalcıları sorumlu tuttular, sonra da terörle mücadele bir kenara bırakılıp teröristle mücadele edenler hakkında soruşturmalar başlatıldı!

İçişleri Bakanlığı’nda da ulusalcılığı suç olarak gösteren bir rapor hazırlandı!

Amerikalı savcı böyle mi tavsiye etmişti?

“Vesayet ve demokrasi” ye bundan daha açık örnek var mıdır?

Şimdi Cemil Bayık, “demokratik özerklik” ilan edeceğini söylüyor.

Bu politikalar sayesinde değil mi? Daha taşeron aramaya gerek var mı?

Amerikalı Savcı Türk Savcıları ve Polisi İle Birlikte Çalışıyor - 30 Haziran 2010

Adalet Bakanlığı, “Adalet Bakanlığı’nda Amerikalı danışman savcı” başlıklı yazımı kesin bir dille yalanlamıştı.

Ancak, bu bilgiyi aldığım Yılmaz Polat’ın “CIA Pençesinde Açılım” adlı kitabının yayıncısı Mustafa Yıldırım, kısa bir açıklama ile birlikte konunun yer aldığı Amerikan Adalet Bakanlığı ve Ankara Büyükelçiliği İnternet sitelerinin adreslerini ve ilgili sayfaları gönderdi.

* * *

Amerikan Büyükelçiliği’nin İnternet sitesine girdiğimiz zaman,

“ABD Adalet Dairesi Yurtdışı Savcılık Geliştirme, Yardımlaşma ve Eğitim kurumuna bağlı olarak bir hukuk müşaviri, 2006 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde konuşlanmıştır.

Özellikle terör ve terörizmin finansmanı ile ilgili olarak ABD ve Türkiye hükümetleri arasında işbirliğini sağlamak için görev yapıyor.

Bu müşavir, yerel savcı ve diğer kolluk personeli ile çalışıyor ve eğitim programları ile ABD ve Türkiye’nin ortak çabalarını geliştirmeye gayret ediyor. Şimdiki eğitim programları kara para aklama, siber suçlar, suçluların iadesi ve ceza davalarında duruşma öncesi meselenin aydınlatılmasına odaklanmıştır”

açıklamasına rastlıyoruz.

Amerikan Adalet Bakanlığı’nın İnternet sitesinde ise kısaca OPDAT adı verilen kuruluşun Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı ile yakın işbirliği içinde çalıştığı, ABD Büyükelçiliği’nin, Türk Hükümetinin PKK ve diğer terör örgütlerinin işlediği cinayetlere karşı mücadelesine destek verdiği, terörle mücadele mevzuatını geliştirmek ve ceza davalarında, mali dolandırıcılık ve kamu yolsuzluklarında yardımcı olduğu belirtiliyor.

OPDAT sayfalarında,

“Kapsamlı cezai adalet yardım programları çerçevesinde deneyimli ABD’li savcılar, yerleşik tüzel danışmanlar olarak Benin, Irak, Kenya, Liberya, Türkiye, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Zambiya Cibuti, Gana, Ürdün, Kuveyt, Mozambik, Nijerya, Katar, Güney Afrika ve Tanzanya dahil olmak üzere bu ülkelerde programlar yapar”

bilgisi veriliyor.

OPDAT’ın dünya çapında faaliyetlerinin anlatıldığı yazının Balkan ülkeleri ile ilgili paragrafında ise

“Programlar Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilerek bu ülkelerde cezai adalet sistemi geliştiriliyor.

Özel soruşturma tekniklerinin kullanılması, sanıkların videoya konuşmaları ve diğer basit gizli faaliyet rutin olarak Amerikan savcılar ve ajanlar tarafından kullanılmaktadır.

OPDAT özel soruşturma teknikleri kullanılabilmesi için ilgili ülkelerde yasal reformlar için tavsiyelerde bulunulmuştur. OPDAT, organize suçlar dahil olmak üzere suçla mücadelede, bölge ülkelerinde özel görev güçleri geliştirmeye yardımcı oldu”

deniliyor.
* * *

Mustafa Yıldırım, “Adalet Bakanlığı ‘1980’den beri ABD ile anlaşma yok’diyor.

Bu durumda; ABD Büyükelçiliği’nde bulunan (RLA -Yerleşik Yasal Danışman) Amerikalı Savcı, Türkiye’nin savcılarıyla ve emniyetiyle devletlerarası protokol, anlaşma ya da sözleşme olmadan, yalnızca kişisel dostluk ilişkileri mi kurmuş oluyor?

Bu ilişkilerden Adalet Bakanlığı’nın bilgisi yoksa hangi bakanlığın bilgisi var?” diyor.

* * *

İşte bir demokrasi ve yargı sistemi böyle vesayet altına alınıyor.

Şimdi açıklama yapma sırası kimde acaba?

Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Başbakan, bu rezaleti nasıl izah edecek?

Tayyip Bey, demokratikleşmeyi Amerikalı savcıların tavsiyeleriyle mi sağlayacak?


İstanbul'da 8 Savcıyla Toplantı Yapan Amerikalı - 01 Temmuz 2010

Yılmaz Polat’ın “CIA Pençesinde Açılım” adlı kitabındaki bilgileri esas alarak yazdığım, “Adalet Bakanlığı’nda Amerikalı bir savcı!” başlıklı yazıyı, Adalet Bakanlığı’nın kesin bir dille yalanlamasından sonra dün yeni bilgilere ulaşmış ve Amerikan Adalet Bakanlığı ve Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliği’nin İnternet sitelerinden alıntılar yaparak, doğru bilgi verdiğimi ispatlamıştım.

odatv.com yazarı Barış Terkoğlu da aynı kaynaklardan konuyu araştırdı ve “Adalet Bakanı Amerikalı danışman yok dedi. Bakın Amerika ne söylüyor?” başlığı altında bizimle hemen hemen aynı bilgileri içeren bir haber yaptı.

Yazıyı 29 Haziran günü saat 17.00’de yazıişlerine teslim etmiştim. Bir saat sonra arkadaşların, “oda.tv’ye bir bak” uyarısı üzerine bu sitenin manşetinde 16.50’de girilmiş Barış Terkoğlu imzalı haberi okudum.

Barış Terkoğlu ile birbirimizden habersiz olarak, aynı saatlerde hemen hemen aynı bilgileri ele almıştık. Terkoğlu’nun haberinde dünkü yazımda olmayan çok önemli bir bilgi daha vardı ki onu da bu sütunda kayda geçirmem gerekir.
Barış Terkoğlu, “İstanbul’da savcılarla toplantı” ara başlıklı bölümde şöyle yazdı:

“Yine ABD Dışişleri Bakanlığı sitesinde şöyle bir bilgi veriliyor: ’Türkiye’de PKK ile Savaşmanın Yasal Araçları Üzerine Program: 25-26 Ocak 2007’de, OPDAT Türkiye Genel Hukuk Danışmanı İstanbul’da, PKK ile mücadelede yasal araçlar üzerine bir program düzenledi.

Program katılımcıları terör suçları ve organize suçlarla ilgilenen mahkemeleri bulunan sekiz Türk kentinden cumhuriyet başsavcı vekilleri ile dört yargı temsilcisinden oluştu. Program Türk yetkilileri ile Hollandalı ve İngiliz meslektaşlarını bir araya getirdi. Amaç, programa katılan tüm tarafların, PKK ile mücadelede kendi ülkelerinde kullanabilecekleri mevcut yasal araçları tartışmalarını sağlamaktı.’

(http://www.dojafijobs.us/news.html)

ABD Dışişleri Bakanlığı, resmi yayın organında Genel Hukuk Danışmanı’nın İstanbul’da PKK ile mücadele kapsamında cumhuriyet savcıları ve yargı temsilcilerine yönelik bir program düzenlendiğini haber veriyordu. Oysa Adalet Bakanlığı kimseden danışmanlık hizmeti almadıklarını söylemiyor muydu?

Bakanlık, OPDAT programı dahilinde seminerlerin yanısıra iki yönlü teknik yardımın da gerçekleştiğini haber veriyor. Türkiye’de Adalet Bakanlığı’nın kesinlikle yalanladığı ilişki, ABD Adalet Bakanlığı arşivlerinde yapılan faaliyetler ile beraber net olarak görülebiliyor.

Tüm bunlardan sonra Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, Türkiye’de gazeteciler yerine ABD Adalet Bakanlığı’nı yalanlaması gerekmez mi? Ya da Adalet Bakanlığı İstanbul’da düzenlenen OPDAT toplantılarından haberdar değil mi?”
* * *

Amerikan Adalet Bakanlığı sitesinde belirtilen OPDAT Türkiye Genel Hukuk Danışmanı, yani Amerikalı savcı, terör suçları ve organize suçlarla ilgilenen mahkemeleri bulunan sekiz Türk kentinden cumhuriyet başsavcı vekilleri ve dört yargı temsilcisi ile görüştüğüne göre Adalet Bakanı’nın, bu konudan haberdar olmaması mümkün değildir.

Bu bilgiler gizli değildir. Amerikan Adalet Bakanlığı İnternet sitesinde halen yayındadır.
Durum böyle olduğu halde, Adalet Bakanı kendisi açıklama yapmayıp, bu konulardan belki de hiç haberi olmayan “Basın Müşaviri” imzasıyla bize yalanlama geçti.
Amerikalı savcının danışmanlığında, Türkiye, terörle mücadele edecek öyle mi?
İşte Türkiye böyle yönetiliyor ey vatandaş!

Seçmene Uyarı : Yargı Reformunu UNDP Hazırladı ! - 13 Temmuz 2010

Amerikalı bir savcının Adalet Bakanlığı’na danışmanlık yaptığını yazdığımda bakanlık bu haberi yalanlamıştı.

Sonra Aydınlık dergisinde, Susanne Hayden adlı bu savcının, resmi olarak Amerikan Büyükelçiliği bünyesinde çalışmakla birlikte, 25-26 Ocak 2007’de İstanbul’daki hakim evinde, sekiz ilin özel yetkili Başsavcı vekili ve Adalet Bakanlığı’ndan üç yetkili ile çalıştay düzenlediği ve terörle mücadele yöntemlerini anlattığı ortaya çıkarıldı.

Adalet Bakanlığı, bu haberler üzerine herhangi bir açıklama yapamadı.

***
Şimdi en az bu skandal kadar büyük bir skandalı yine açık kaynaklardan elde ettiğim bilgilerle bilginize sunuyorum...

Anayasa reformu denilen ve Türk yargı sistemini altüst eden çalışmalar, uzun süreden beri Adalet Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından sürdürülüyor.

Danıştay 2. Dairesi Tetkik Hakimi Fetih Sayın, Danıştay Başkanlığı tarafından görevlendirilerek 16-17 Nisan 2009 tarihlerinde Ankara Sheraton Oteli’nde yapılan semineri takip etti ve bir rapor hazırladı.

Fetih Sayın öncelikle UNDP’nin İnternet sitesini inceledi ve

“Kurumsal Yönetim Perspektifinde Yargı Reformunun Desteklenmesi”

projesinin 112 bin Amerikan Doları bütçesi olduğunu ve Ocak-Ağustos 2008 tarihlerini kapsadığını tespit etti.

UNDP sitesinde aynen şöyle deniliyor:

“UNDP, ulusal hükümet nezdinde güvenilir bir ortaktır, yargıda iyi yönetişimi sağlamada ulusal hükümete katkı verecek pozisyondadır.

Proje adalet reformunda Türkiye’ye yol haritası hazırlamak için hazırlanmıştır ve Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin yapıları ve kendi aralarındaki etkileşimlerine yönelik genel bir değerlendirme sağlayacaktır.”

***
UNDP’nin “Türk Yargı Reformuna Destek” başlıklı raporunda da şu bilgiler veriliyor:

* “Yargı Reformunun Desteklenmesi Projesi kapsamında 13-14 Mart 2008 tarihinde Ankara’da bir çalıştay gerçekleştirildi. Geniş bir katılımcı topluluğunca gerçekleşen bu iki günlük çalıştayda Türkiye’nin yargı reformuna ilişkin çabaları ve özellikle de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin yapısı hakim ve savcılar gibi adalet aktörlerince tartışıldı.

* Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısındaki olası değişikliklere odaklanıldı.

* Katılımcılar ayrıca, Personel İşleri Dairesi Genel Müdür Yardımcısı’nca Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı, üyelerinin seçim prosedürleri, atama ve terfilere ilişkin görev ve sorumlulukları hakkında bilgilendirildi. Çalıştayın ikinci günü, Yargıtay ve Danıştay başta olmak üzere yüksek mahkemelerin yapısına ilişkin tartışma ve görüş alışverişini mümkün kılan platformlara ayrıldı.

* Çalıştaya UNDP Bratislava Bölgesel Merkez Ofisi temsilcileri ve uluslararası danışman Larry Taman da katılarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ve Yüksek Mahkemelerin yapılarıyla ilgili uluslararası düzenlemeler ve uygulamalar başta olmak üzere, küresel bağlamda yargı reformu ile ilgili deneyimlerini aktardılar”.

***

Fetih Sayın diyor ki,

“Görüldüğü gibi bütün çalışmalar Adalet Bakanlığı’nın, bir başka anlatımla yürütme erkinin yönlendirmesi doğrultusunda sürdürülmüş, yargı erki kendisiyle ilgili olarak yapılacak önemli düzenlemelerin hazırlığında dışarıda tutulmuştur.”

Konuya devam edeceğiz...

Yargıda Şimdi de Kanadalı Gölgesi - 14 Temmuz 2010

Anayasa değişikliklerinde özellikle “Yargı Reformu” denilen ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştiren hazırlıkların, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından verilen yol haritası çerçevesinde yapıldığını dün açıklamıştım.

Konuyla ilgili Danıştay Başkanlığı tarafından görevlendirilen Danıştay 2. Dairesi
Tetkik Hakimi Fetih Sayın’ın raporundan bazı alıntılar yapıyorum:

* “16-17 Nisan 2009 tarihinde UNDP ile birlikte yapılan çalışmada, UNDP proje sorumlusu Seher Alacacı, yargı reformu ile ilgili hazırlık toplantısının 31 Ocak-1 Şubat tarihlerinde Bratislava’da yaptıklarını, anlattı. Türkiye ile ilgili bir çalışmanın hazırlık toplantısı Türkiye’de değil de neden Bratislava da yapılıyor maalesef anlayamadım.

* UNDP Bratislava Bölgesel Merkez Ofisi temsilcileri ve Kanadalı uluslararası danışman Larry Taman, Türk yargı sistemini çok iyi tanıdıklarını söylediler ve UYAP sistemini övdüler.

Taman, Türkiye’nin bütün mahkemelerinde hangi davaya hangi mahkeme ve hakimin bakacağının Adalet Bakanlığı’nın kontrolündeki o çok övdüğü e-adalet sistemi kapsamındaki UYAP sisteminin merkezinden belirlendiğini, bu sistemin her türlü müdahaleye açık olduğunu, nitekim ilk kuruluş aşamasında bir dosyanın HAVELSAN’da görevli bir personel tarafından Ankara Mahkemeleri arasında, avukatınca düşürülmek istendiği mahkemeye düşürüldüğünü, bu personelin görevine son verildiğini, şu anda UYAP’ın görevde kalmaları tamamen Bakanın arzusuna bağlı görevlilerce yönetildiğini, UYAP’ın ağırlıkla yargıçlardan oluşan tamamen özerk ve bağımsız bir kurulun yönetim ve denetiminde olması gerektiği yolunda açılmış dava ve taleplerin hiç dikkate alınmadığını, Danıştay’ın da yasa zoruyla UYAP kapsamına alınmak istendiğini, Bakanlığın bu olağanüstü gücü asla ve asla yargıya terk etmek istemediğini de biliyor muydu?

***

* Larry Taman, konuşması sırasında ‘Çok kısa süre sonra Türkiye Anayasasında çok ciddi değişiklikler olacak. Yargı sistemi de sanırım kapsamında olacak. Bazı önemli reformlar yolda’ dedi.

Bu kadar kesin ifade ile nasıl söyleyebiliyor, acaba o değişikliklerin hazırlık çalışmasında da bulundu mu? Yoksa bir kâhin mi? Bilemiyorum.

* Ayrıca şu noktaya da takıldım; Larry Taman, tüm seminer programının her aşamasında kürsüde yer aldı ve ilginçtir, konuşmasının bir yerinde Kanadalı olduğunu ve bir ara Kanada’da Adalet Bakanlığı müsteşarlığı görevinde de bulunduğunu söylemişse de titrinin ne olduğunu halen öğrenebilmiş değilim. Seminer programında hep şu şekilde yer aldı ‘Larry Taman - Uluslararası Uzman.’

Neyin uzmanı benim için halen meçhul...

***

* Konuşmacılar arasında Prof. Dr. Levent Köker ve Yavuz Atar da vardı.

Diğer taraftan hazırlanan ve yargı mensuplarının yüzde 90’ı tarafından cevaplandırılmayan anket formundaki sorulara baktığımda bunun bir önceki dönem gündeme getirilerek geri çekilmiş olan Anayasa ile son derece uyumlu olduğu ve hiçbir yargı mensubuna danışılmadan hazırlanan ve tepkiler sonucu geri çekilen o taslakta mevcut düzenlemelerin bu kez yargı mensuplarınca talep edildiği havası yaratmak amaçlı olduğu izlenimine kapıldım.

Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan o anayasa taslağının hazırlayıcıları arasında ne garip bir tesadüftür ki Prof. Dr. Levent Köker ve Yavuz Atar da yer almaktaydı...

Bu sebeple böylesi bir figüranlığa hizmet etmemek için anketi doldurmadım.”

Açıkistihbarat

Gibbs: Başkan birçok kez görüştü
15 Temmuz 2010, 12:32Anadolu Haber
http://www.anadoluhaberim.com/upload/resimler/haber/74339.jpg
Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs, ABD Başkanı Barack Obama'nın, Türk-Amerikan ilişkilerinin yanı sıra, Türkiye ve İsrail'in dünya genelindeki ilişkilerinde de gelişme kaydedilmeye devam edilmesi için, en son G-20 zirvesinde olmak üzere, Türk hükümetiyle son haftalarda birçok kez görüştüğünü söyledi.

Gibbs, Beyaz Saray'da düzenlediği günlük basın toplantısında bir gazetecinin, "ABD Başkanı Obama, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, İsrail'in yardım gemilerine baskını yüzünden bu ülkeyle ilişkileri kesebileceklerine dair açıklamasından ne kadar endişe duyuyor?" şeklindeki sorusunu yanıtladı.

Bu konuda yaptıkları bazı açıklamaların ötesine geçmeyeceğini ifade eden Gibbs, "Başkan Obama, sadece bizim ilişkilerimizde (Türkiye-ABD) değil, onların (Türkiye-İsrail) dünya genelindeki ilişkilerinde de gelişme kaydetmeye devam edilmesi için, en son G-20 zirvesinde olmak üzere, Türk hükümetiyle son haftalarda birçok kez görüştü" diye konuştu.

Gibbs, "İsrail'in özür dilemesi dışında iki ülke ilişkilerini rahatlatabilecek başka bir şey var mı?" sorusu üzerine de, "Bu, İsrail hükümetine sormanız gereken bir soru. Türk ya da İsrail hükümeti adına konuşmak istemiyorum" dedi.
habertaraf

09 Temmuz 2010
Davulcuya Gitmeyiz!
Bülent ESİNOĞLU

Obama’yı Avrasya korkusu salmış. Avrupa’yı Türkiye’nin üyelik yolunda oyalamasından dolayı AB’yi eleştiriyor. “Türkiye’nin Avrupa’dan başka yerlere bakar hale gelmesi doğal” diyor.

Obama’ya göre, Türkiye başıboş kalmış bir kıza benziyor. Ya davulcuya ya da zurnacıya gidecek diye hayıflanıyor.

Türkiye’yi AB kapısına bağlayanın Amerika olduğunu en iyi Obama biliyor. Obama, AKP iktidarında, Türkiye’nin ABD emrinden dışarıya çıkmayacağını da biliyor.

Peki, Obama neden hayıflanıyor? Çok açık. Türkiye’nin Atlantik İttifakı içinde boğulduğunu biliyor.

Batı Türkiye’yi Doğunun çıkarlarını tıkayan bir tıkaç gibi kullanıyor. Türkiye doğuyu tıkadıkça kendisi de tıkanıyor.

Obama, Türkiye’yi devletsizleştirerek, AB’ye bağlama projesini Avrupa’nın iyi yönetemediğinden şikâyetçidir.

Türkiye kendini yönetenlere rağmen, Atlantik’te boğulduğu gerçeğini görüyor. Telaş buradan geliyor. Batının yaşadığı krizle birlikte, Avrasya tartışmaları çıkınca, iktidar mevzilerinden, başta eşbaşkan olmak üzere, “valla billâh biz bir yere gitmiyoruz” açıklamaları geldi.

Bir hafta önce de, TÜSİAD’ın Manken Başkanından bir açıklama geldi. “AB’ye üyelik önemli değil, esas olan AB üyelik sürecine bağlı olmaktır.” Dedi.

İfade çok açık ama tercüme şudur: AB kapısına bağlı olmak, Türk halkını terbiye ediyor, devleti çürütüyor, tekellerin etkinliğini artırıyor. Başka bir seçenek aranmasını önlüyor.

Kendi devletinin işlevselliği yerine, başka bir otoritenin ulusal pazarlarımız ve devletimizin üzerindeki etkinliğini daha yeğ tutan bir zihniyet.

Amerika’nın, Avrupa’nın, AKP’nin ve TÜSÜAD’ın çıkarları bu zihniyette olabilir. Çünkü çıkarları onu gerektiriyor.

TÜSİAD, Avrupa’dan Amerika’dan aldığı para ve ürünü Türk halkına pazarlıyor. İthalatçılıktan kazandığının aslan payını gene Batıya veriyor. Dolayısı ile onun için önemli olan bu süreci yaşamaktır. AB kapısına bağlı olmaktır.

Amerika daha yukardan bakarak, iç dinamikleri görüyor. Bu iç dinamiklerin Türkiye’yi Avrasya’ya götürdüğünü biliyor.

Obama’nın sıkıştırması ve TÜSİAD’ın Amerika ve Avrupa’daki çalışmalarından sonra, 13.Başlık olan Gıda başlığını açtıklarını öğreniyoruz.

Bunun manası da şudur; Nasıl ki, şimdi, kendi ürettiğimiz sanayi ürünleri için gidip AB kurumlarından izin alıp kendi ulusal pazarlarımızda satıyorsak, ürettiğimiz gıdalar içinde aynısını yapacağız. Yani devletimizin yetki alanlarından birisini daha AB’ye devredeceğiz.

Zaten böyle böye devletsizleşiyoruz. Devletimizi tümden AB’ye teslim etmek için de istedikleri anayasayı referanduma götürüyoruz.
AKP’ye de, AKP anayasasına da hayır.

9.7.2010,
bulentesinoglu@gmail.com
Anadoluhaber

"Türkiye’yi bu hale getirdiler ya. Yazıklar olsun"
20 Temmuz 2010

Anasol-M Hükümeti’nin Tarım ve Köy İşleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, bir demecinde

“Tohum önemli bir konu. Sebze tohumlarının çoğunu maalesef hâlâ ithal ediyoruz. Bizim dönemimizde tohumla ilgili çalışma yapınca Devlet Bahçeli’den bile destek alamadık.

Destek alsaydık, o kanunları Bakanlar Kurulu’na getirirdik. O dönem yaptığımız çalışmalar nedeniyle, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson,

’Nasıl kendi tohum çalışmanızı yaparsınız? ABD’den buğday neden almıyorsunuz?’

gibi ifadeler içeren mektuplar yazdı. Ben o mektupları yırtıp attım. Ama hepsi bakanlık kayıtlarında mevcuttur”

diyordu.

Bizde önce Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na müracaat edip söz konusu demeçteki mektup iddialarının doğru olup olmadığı sorduk ve bir suretini istedik.

Bakanlık, 15 Temmuz 2010 tarihli cevabî yazısında

“ABD Ankara Büyükelçisinin zamanın Tarım ve Köyişleri Bakanına yazmış olduğu ifade edilen özel bir mektubun Bakanlığımız Genel Evrak ve Arşiv Şube Müdürlüğü kayıtlarında rastlanılmamıştır. Sayın Bakanın bu gibi çok özel konularla ilgili özel bir kayıt tutturmaları da ihtimal dâhilinde düşünülebilir”

şeklinde cevap verdi.

Bunun üzerine Eski Tarım ve Köy İşleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’ı arayıp görüşlerini sorduk. Fakat bir dokunup bin ah işittik. Zaman zaman heyecanına hâkim olmayan Eski Tarım Bakanı Gökalp, ilginç iddialarda bulundu.

Timeturk.com/Kemal Özer: Sayın Bakan, son bir açıklamanızda döneminizde 'Deli Dana Hastalığı İzleme Komisyonu’ kurduğunuzu ancak daha sonra fesih edildiğini söylüyorsunuz. İsterseniz buradan başlayalım. Nedir bu mesele?


Hüsnü Yusuf Gökalp: Biz göreve geldiğimizde kimyacılar, gıdacılar, ziraatçılar ve tıpçılardan oluşan ‘Deli Dana Hastalığı İzleme Komisyonu’ kurmuştuk. Bunlar göreve geldiler 2007 yılında bize hiçbir yük olmayan, dünyayı takip eden Deli Dana Hastalığı İzleme Komisyonunu feshettiler. O zaman sordum niye feshettiniz diye…

- Ne cevap verdiler?

- Hiçbir izahatları yok.

- Ne iş yapıyordu bu komisyon?

- Dünyada deli dana hastalığı var. Kurduğumuz komisyon, ‘deli dana hastalığı’ ile ilgili gelişmeleri izliyordu. Bize durmadan rapor veriyorlar, üstelik devletten 5 kuruş da almıyorlardı.

- Bu kadar yararlı bir faaliyet yapıyorsa sizce niçin feshetmiş olabilirler?

- Doğrusu anlamakta zorlanıyorum. Hem merak ediyorum, kime ne zararı vardı bu komisyonun. Aslında şimdi daha iyi anlıyorum ki, et krizinin bir hazırlığıymış. Fakat feshedilen tek komisyon bu değil.

- Başka komisyonlarda mı vardı?

Evet. Zirai Mücadele, Hayvan Sağlığı, Et ve Süt Komisyonları gibi komisyonlar kurmuştuk. Hepsini feshettiler.

- Yeri gelmişken soralım. Nedir bu ‘deli dana hastalığı’ ne tür zararları var?

Deli dana hastalığı böyle bir şey ki, kuluçka dönemi 10-20 yıl arasında sürer. Eğer bugün bir insan deli dana hastalığı olan bir eti tüketirse hastalık bundan 20 sene sonra ortaya çıkar. Son derece sinsi ve tehlikeli bir hastalık.

Ette var olup olmadığını analiz ederek bilemezsiniz. O ette hastalık olduğunu ancak beyin dokusundan tespit edebilirsiniz. Bunun içinde kesilen her hayvanın beyni incelenip analiz edilmesi gerekiyor. Deli dana hastalığına neden olan protein, yiyen insanların beyin dokusuna yerleşir ve beyni zamanla süngerimsi bir dokuya dönüştürür.

- Peki nasıl bulaşır?

Deli dana hastalığı olan et ve sütten geçer. Hayvansal ürün içeren endüstriyel gıdalarla geçer. Hayvanlara ise yemler aracılığıyla geçiyor. Bu nedenle de ben, dönemimde ‘hayvansal kolejen’i bile sokmadım. Bu yüzden beni çok eleştirmişlerdi.

- Nedir bu hayvansal kolejen, ne işe yarar?

- Hayvansal kolejen, botoks yapımında kullanılır. Hatırlarsanız o dönemde botoks yaptıran ünlü bir siyasetçi bu yüzden yine gündeme gelmişti.

- Sizin döneminizde hiç et ve hayvansal ürün ithal edilmedi mi?

- Benim dönemimde kesinlikle bir kg bile et ithal edilmedi. Sadece damızlık dana ithal ettik. Bunlarda çok sıkı kontrollerden geçirildi.

- Et konusuna girmişken et ithalatı konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Türkiye’yi bu hale getirdiler ya. Yazıklar olsun.

Bunların hazırlıklarına ta 2004-2005 yıllarında başlandı. 2006 yılında süt fiyatları aniden düştü. Peki Türkiye'de süt miktarında birden bire artış mı oldu? Biz 10 milyon ton süt üretiriz. Hâlâ 10 milyon ton süt üretmekteyiz.

Dışarıdan gemi gemi tereyağı, yoğurt getirildi. Dışarıdan süt tozu getiriliyor. Buza yemi adıyla yurda sokuluyor, ancak bunlar süt tozu. Bunların hepsi sanayiye girmeye başlayınca doğal olarak sütün fiyatı düştü. Süt fiyatları düşünce, bütün düveler kesime gitti.

Karınlarından danalar çıktı. Sığırlar, koyunlar kesime gitti. Bu süreci böyle hazırladılar. Dünyada bir kural vardır.

‘Süt işini halletmeden, et işini halledemezsiniz.’

El insaf! Merhamet. Şimdi soruyorum SSCB’den kopmuş yeni yetme ülkelerden et ithal etmeye utanmıyor musunuz?

Ramazan’da et fiyatları daha da artacak, bu artışlar lokal çözümlerle kontrol edilemez. Sistem bozulmuş sistem…

- İspanya’nın giderayak tarım faslını açmasını nasıl değerlendiriyorsunuz. Türkiye’nin tarımına ne gibi katkısı olur?

Hiçbir katkısı olmaz. Olsa da ne olur ki?

Siz kendi insanınıza layık görmediğiniz şeyleri Avrupa istedi diye mi yapacaksınız?

Sormazlar adama madem bunlar gerekliydi neden AB istemeden yapmadın diye?

Bunlar oyalamadır. Önemsemeye değmez. Biz bu ülkenin insanları olarak kendimiz için yapamadığımız şeyi, Avrupa uğruna yapacaksak, yazıklar olsun.

Bakan diyor ki; “Hayvan kaçakçılığı hâlâ devam ediyor” kaçakçılık devam ediyorsa bunu nasıl edeceksiniz?

- Malumunuz tohum ve biyo-güvenlik kanunları çıkarıldı. Bu kanunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu kanunlar gerekliydi. Ama önce biyogüvenlik kanunu çıkarılır. Önce önlem alınır. Sonra tohum kanunu çıkarılır. Çıkarılan kanunlar son derece sorunlu.

Tohum kanunun 3. ve 15. maddelerinin mutlaka veto edilmesi için Cumhurbaşkanına çağrıda bulunduk, ama veto edilmedi. Tohumun ıslahının bu ülkede devlet denetimin yapılması ve tescilin de Türkiye tarafından yapılması lazımdı. Büyük hata yapıldı.

- Hibrit tohum konusunda ne düşünüyorsunuz. Destekliyor musunuz hibrit tohumu?

- Hibrit tohumlardan elde edilen tohumların yeniden ekildiğinde çimlenmesi engelleniyor. Adam sizi bağımlı kılıp, sürekli tohum satacak. Devlet olarak bunun önlemini alacaksınız. Tohum ithal ediyorsanız, ne olduğunu neden elde edildiğini, hangi genlerinde ne tür işlemler yapıldığını bilmeniz gerekiyor.

- Türkiye bunları bilmiyor mu?

Türkiye ithal ettiği tohumların içeriğini maalesef bilmiyor. Beyan esasıyla çalışıyor. Biz tohum ithalatında değil, bilimde yarışmamız lazım.

- GDO’lu tohumlar…

- Bu gerekiyorsa bunu biz yapabilmeliyiz. Filli duruma göre Türkiye yılda 1 milyon ton soya kullanıyor. Bunların çoğu yemlerde kullanılır. Türkiye bu soyaları Arjantin, Brezilya ve ABD’den ithal eder.

Bu ülkelerde ekilen soyların en az yüzde 95’i GDO’lu ekimdir. Siz şimdi GDO’lu ürün ithal etmiyor mu diyeceksiniz? Kimi kandırıyorsunuz?

-Biyo güvenlik yasasının TBMM’deki görüşmeleri sırasında Tarım Bakanı Mehdi Eker, GDO’lu yem yiyen hayvanlardan ete, süte ve yumurtaya GDO geçişinin olmadığını söyledi. Siz de bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu mantığa göre annenin sütünden de bebeklere GDO geçmez. Peki, neden bebek ürünlerinde GDO’yu yasakladınız. Kimi kandırıyorsunuz kardeşim? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Yemdeki küf -asla toksin- bile süte ve yumurtaya geçer. Bakanlığım döneminde bir doğu ilimizde yemlerin küf içerip içermediğini kontrol ederken ‘Bakan yem yiyor’ diye yazdılar.

- Bu sorunu nasıl aşarız?

Bundan önce aşmamız gereken birçok sorun var.

- Ne onlar?

1995 yılında Avrupa Birliği ile imzalan bir Gümrük Birliği anlaşması var. Bu anlaşmada yok yok.

Mesela

‘1995-2004 yılları arasında Türkiye şu şu ürünleri üretse dahi ithal etmek zorunda şu şu ürünleri ise ihraç edemez’

diyor. Bunlar o kadar çok ki. Buğdaydan su ürünlerine kadar yok yok. Bunu onlar yazmış bizim siyasetçiler de imzalamış. Ben bakan olduğumda,

‘burada yazanları ben üretiyorum, ihtiyacım yok. O halde niye ithal edeyim. Bunları da üretiyorum. O halde niye satmayayım’

dedim. Sorun çıktı. Ama yine dinlemedim yaptım.

- Bir açıklamanızda ‘Devlet Bahçeli’den bile destek alamadık’ demişsiniz. Bu destek bu konuyla mı ilgiliydi?

- Ben heyecanlı biriyim. Bakanlar kurulanda bunlara itiraz ediyorum. Devlet bey ise serinkanlı bir devlet adamı. Bana sakin ol diyordu. Destek olmaması söz konusu değil. Kastım bu idi.

- Siz artık MHP’li değilsiniz değil mi? Çünkü istifa etmiştiniz?

Hayır ben 50 yıldır MHP’liyim. 2007 seçimlerinde iki ay aktif çalışmadan izin aldım ve Demokrat Parti’den aday oldum. Ama halen MHP’liyim. Hangi kademede görev verilirse de çalışırım.

- Gümrük Birliği’nin dışında Dünya Ticaret Örgütü ile de 1995 yılında anlaşma imzalanmıştı. DTÖ ile yapılan anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Aynı sorun DTÖ ile de yaşandı mı?

Dünya Ticaret Örgütü de aynı Gümrük Birliği gibi.

Benzerleri orada da çıktı. Ben onlarla da pazarlık yaptım.

Yalçın Doğan benim çalışmalarımdan dolayı ‘Demek ki Dünya Bankası ile pazarlık yapılıyormuş’ diye yazdı.

Çünkü ben bu anlaşmalarla yapılan dayatmaları reddettim. Pazarlık yaptım. ‘Almıyorum’ dedim.

- ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, ‘Nasıl kendi tohum çalışmanızı yaparsınız? ABD’den buğday neden almıyorsunuz?’ diye mektup gönderdi demişsiniz doğru mu bu?

Evet doğru.

- Ne zaman geldi bu mektup?

Benim bu anlaşmalarla ilgili girişimlerinden sonra geldi. Galiba 2000 yılındaydı.

- Ne yazıyordu mektupta?

- ‘Bizden nende buğday almıyorsunuz? Sizin buğdayınız kalitesiz bizim buğdayı alın ki Türk halkı kaliteli etmek yesin’ gibi ifadelerdi?

- Siz ne yaptınız. Açıklamanızda diyorsunuz ki mektubu yırttım attım. Gerçekten yırttınız mı?

- Hayır hayır, ne yırtması. O ‘mecazi’ idi. Yırttım atımdan kasıt, ciddiye almadım, önemsemedimdi. Resmi belge yırtılır mı?

- Peki ne yaptınız?

- Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem’e gittim. Konuyu aktardım. Mektubun bir nüshasını verdim. Bir değerlendirme yaptık. İsmail Cem’e dedim ki:

“Büyükelçi, benim muhatabım değil. Bu yazı bir devlet talebi ise doğru prosedür izlenmeli”

dedim.

- Bu mektubu o tarihte kamuoyu ile paylaştınız mı?

- Hayır.

- Neden?

- Ben ağlayan cinsinden biri değilim. Bu mektubu ciddiye almadım. İşime devam ettim.

- Şimdi açıklamanız ne kadar doğru? Keşke o zaman açıklasaydınız…

- İktidar makamı ağlama yeri değil.

- Bu mektubun sizde bir sureti var mı?

- Hayır yok. Ben devletin belgelerinden suret almam.

- Biz bu mektubu Tarım Bakanlığı’na sorduk. “Bakanlığımız Genel Evrak ve Arşiv Şube Müdürlüğü kayıtlarında mektuba rastlanılmamıştır” dediler. Siz yırtmadım dediğinize göre nerede bu mektup?

Tarım Bakanlığı, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nın arşivine baksınlar. Mektup orada…

- Kuş gribi ve domuz gribi konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Her ikisi de küresel ekonomik bir soygun.

Tavukçuluk ve yem sektörü CP Piliç’in eline geçti. Köyde 20-30 tavuğu olan insanın elinden bu tavuklar niçin alındı?

Biri bunu izah etmek zorunda. Kuş gribi döneminde ‘astronot’ kıyafetleri giymiş insanlarla herkes korkutuldu.

Hâlbuki çocuklar oralarda korunaksız geziyor, bir şey olmuyor, ama ekibe astronot kıyafeti giydirip korkutuyorlar. Yem ve anaçta bile dışarı bağımlı hale geldik. Beni daha fazla konuşturmayın…

- Çözüm?

- Sorunları çözmek için paraya bile gerek yok. Aşk, beyin ve yürekle çözülür. Size bir örnek vereyim.

Neden Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, İran gibi komşu ülkelerde kene vak’ası yok. Neden kene yüzünden bu ülkelerde kimse ölmüyor da bizde ölüyor?

- Neden?

- Siz basın mensubusunuz lütfen araştırın. Neden bu ülkelerde kene ölümü yok da sadece bizde var. Bu tesadüfî midir?

- Delta&Pine Lant şirketinin ürettiği GDO'lu tohumların Türkiye'ye de Türk Deltapine Ltd. Şti aracılığı ektirildiği bu ekimin GDO’lu olduğunun gizlenmesi içinde 2001-2007 yıllın arasında Türkiye Tarım Bakanlığı çalışanlarına rüşvet verdiği gerekçesi ile 1,5 milyon dolar cezaya çarptırıldığı ortaya çıktı. Bu gelişme sizin bakanlık döneminizi de kapsıyor. Konudan haberdar mıydınız?

- Hayır kesinlikle haberdar değildim ve ilk kez sizden duyuyorum.

Bizim dönemimizde de olmuş olabilir. Konudan haberdar olsaydım gereğini hemen yapardım. Ancak konuyu mutlaka araştıracağım. Benim dönemimde TMO’da 160 dolarlık ürünü ihraç kaydıyla 100 dolara alıp ihraç etmemişler. Bundan haberdar olur olmaz 240 dosyayı savcılığa gönderdim.

- Sayın Bakan bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

- Bende size teşekkür ederim.

Time Türk

Kılıçdaroğlu'ndan ABD'ye çok sıcak mesajlar!
CHP lideri, Amerika gezisi öncesinde ABD'ye göz kırptı, AKP'yi şikayet ederek, 'Bunlar ABD düşmanlığını kışkırtıyor' dedi

30 Mart 2011
Anadolu Haber

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ABD ziyareti öncesi Turkish Policy Quarterly Dergisine Yeni CHP'yi anlattığı röportajında, Amerika'ya çok sıcak mesajlar verdi.

Kılıçdaroğlu, Türkiye'deki ABD karşıtlığını AKP'nin kışkırttığını iddia ettiği röportajında, Türkiye'ye yönelik tehdidin komşu ülkelerden beklenmesi gerektiğini de söyledi. Kılıçdaroğlu, yeni CHP'nin Amerika'yla çok daha sağlam ilişkiler kuracağını sözlerine ekledi.

'Yeni CHP' konusundaki bir soruya, CHP'de yaşanan sürecin basit bir yönetim değişikliği olmadığı söyleyen Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:

"CHP'de yeni olan sadece partinin başına yeni bir liderin geçmesi değildir. CHP için değişim, Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik gereksinimlerine cevap verecek şekilde daha derin bir dönüşümü ifade etmektedir. Bugün CHP, adına yakışır şekilde, halk için halkla yeniden bütünleşmektedir. Partiye bu süreçte yön veren etkenler sosyal demokrat bir vizyon ve adil ve müreffeh bir topluma ulaşma idealidir. Yeni CHP yönelimi hem süreklilik hem de değişimle tanımlanacaktır."

"AKP sadece AB yanlısı"

CHP'nin AB ile ilgili görüşleri üzerine sorulan soruya Kılıçdaroğlu, "CHP Türkiye'nin AB'ye üye olmasını hedeflemektedir. AB, NATO ile birlikte Avro-Atlantik camiasının temel direkleridir. Türkiye bu camianın vefalı bir üyesi olagelmiştir ve kararlılıkla öyle kalmalıdır. Dolayısıyla AB üyeliği Türkiye için basit bir dış politika konusundan ibaret değildir. Aynı durum AB açısından da geçerlidir. " cevabını verdi.

AKP hükümetinin başta "o sıralar kendine ait bir alternatif politikaya sahip olmadığından" AB yanlısı bir siyaset izlediğini savunan Kılıçdaroğlu, " Aslında AKP Avro-Atlantik camiası üyeliğinde kendini ''evinde'' hissetmemektedir. AKP kendini başka coğrafyalarda, örneğin Orta Doğu'da daha rahat hissetmektedir. Öte yandan bu coğrafyalarda izlediği politikalarla ve sürekli yaptığı Osmanlı referanslarıyla rahatsızlık yaratmaktadır" dedi.

"Kamuoyu ABD'ye karşı kışkırtılıyor"

Röportajda ABD ile Türkiye ilişkilerine de değinen CHP lideri, Türkiye'de oluşan ABD karşıtlığı konusunda sorumluluğun AKP'nin uyguladığı kışkırtıcı politikalarda olduğunu öne sürdü. Kılıçdaroğlu şu ifadeleri kullandı:

"AKP ABD ile ilişkilerimiz konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçınmış, bunu yerine tek yönlü politikalarını başka yerlerde daha rahat bir şekilde sürdürebilmek için ve diğer iç politika ama emelleri doğrultusunda kamuoyunu ABD aleyhine kışkırtmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri yeniden, eşitlik, karşılıklı güven ve saygı ile birbirinin meşru çıkarlarını gözetmeye dayalı işlevsel bir yola sokulmalıdır. CHP olarak Amerikalı müttefiklerimizle, anlaştığımız alanlar üzerine yoğunlaşmaya ve anlaşmazlık alanlarımızı da azaltmaya yönelik saydam bir ilişki tesis etmeye çaba sarf edeceğiz."

"Asker siyasetin dışında olmalı"

Kılıçdaroğlu Türkiye'de asker-sivil ilişkilerinin son dönemdeki durumu hakkındaki bir soruya, CHP'nin ordunun itibarını koruyarak siyasetin dışında tutacağını söyleyerek cevap verdi.

Zorunlu din dersinin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın reforme edilmesi gerektiğini söyleyen CHP lideri, " Alevi toplumu kendi inançlarını kendi ibadet yerlerinde istedikleri gibi yaşama, hayatlarını nasıl uygun görüyorlarsa o şekilde sürdürme hakkına sahiptir" dedi.

'Türkiye'ye tehdit komşularından gelir'

AKP hükümetinin ''komşularla sıfır sorun'' politikası sorulan Kılıçdaroğlu şunları söyledi:

"AKP hükümetinin izlediği ''komşularla sıfır sorun'' politikasının başarısız olduğunu, hatta birçok durumda ters teptiğini düşünüyorum. İlerde daha vahim sonuçlar da beklenebilecek olmakla birlikte, bu başarısızlığın bedellerini şimdiden görmek mümkün. Azerbaycan ile ilişkilerimizin durumu örneklerden sadece biridir. (...) Geçmiş uygulamadan farklı olan, AKP'nin bu politika ile ulaşılmak istenen hedefi ıskalamasıdır! AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne komşularımızla aramızda mevcut sorunların hepsi çözülmemiş olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Komşularımızla ticari ve ekonomik ilişkilerimizin artması iyi bir şeydir, ancak bu ''sıfır sorun'' siyasetinin başarısı demek değildir. Sorunlar aynen devam ettiği gibi neredeyse tüm komşularımızla ilişkilerimizde sürekli yeni sıkıntılar meydana gelmektedir. Türkiye, bölgesel politikaları nedeniyle Avro-Atlantik camiasına mensup müttefikleri ile de arasına mesafe koymaktadır. İsrail ile bozulan ilişkiler, Türkiye'yi Orta-Doğu barış sürecinde anlamlı bir rol oynama olanağından mahrum kılmıştır. Türkiye Arap-İsrail anlaşmazlığında artık güvenilir bir aracı değil, bir taraf olarak algılanmaktadır."

Füze kalkanı projesinde Türkiye'nin Lizbon'da kararı imzalamasını doğru bulduğunu belirten CHP lideri şunları kaydetti: "Türkiye'nin Lizbon'daki NATO zirvesinde füze savunma prensibini imzalaması doğru bir karardır. NATO, hala Avro-Atlantik sisteminin temel savunma çıpasıdır. Türkiye'ye yönelik herhangi bir tehdidin esas itibariyle komşularından gelmesi beklenmelidir."

Henri Barkey: "AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik"
14/06/2012



Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, AB üzerinden yapılan derin operasyonu bu ifadeyle tanımladı.

İlk kez İslami parti iktidarda

Bu şoke edici sözler, TBMM’de 2003 yılında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra Utah Üniversitesi’ndeki “Felaket ile Flört: Türkiye- Irak-ABD” adlı konferansta söylendi. Kürsüye çıkan Barkey, 3 Kasım’da ilk kez bir İslami partinin iktidara geldiğini hatırlatarak şöyle dedi:
Ordu ABD’ye güvenmiyor.

Yaptığımız görüşmelerde bize, ’AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini, bunu kendileri için bir rönesans olduğunu’ söylediler. Türk Ordusu ise ABD’ye güvenmiyordu. Irak’a ABD’den bağımsız girmek istediler. Avrupa Birliği adaylık sürecinde müzakereler yoluyla orduyu çok sıkı bir kafese kapattık.

“AKP ile anlaşarak TSK’yı kafesledik”

CIA ajanı Barkey, 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra ABD’de verdiği konferansta, “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” anlatmış.

Haber : Salim Yavaşoğlu

CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey’in, 2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarak “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” söylediği ortaya çıktı. Barkey, AKP’nin, AB reformlarında ısrarlı tutumu ve ABD’nin Türkiye’ye gün vermesi için AB’ye baskı yapmasının “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kafesleme” planı olduğunu ifade ediyor.

“Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD”

Barkey’in bu sözleri kullandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda Orgeneral Hilmi Özkök oturuyordu. Konferanstan 3 ay sonra, 4 Temmuz 2003’te de K. Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirildi. İlerleyen yıllarda ise Ümraniye ve Balyoz gibi soruşturmalarla çok sayıda subay tutuklanarak adeta “kafes”leniyor. Konuşmasında, 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden Türk Ordusu’nu sorumlu tutan Barkey, ABD’nin en büyük felaketinin Türk Ordusu’nun, “PKK terörü ve çıkacak karışıklıkta Türkmenleri korumak için” Kuzey Irak’a girmekte ısrar etmesi olduğunu, bu nedenle konuşmasının adını “Felaket ile Flört” koyduğunu anlatıyor. Barkey, tezkerenin reddiyle gerçekleşmeyen kuzey cephesinin sırf TSK’nın K. Irak’a girmesinin engellenmesi için düşünüldüğünü ifade ediyor.

Kızarlar ama unuturlar

Tezkerenin reddinden sonra TSK’nın “Ne olursa olsun ABD’den bağımsız olarak K. Irak’a girmek” tavrında ısrarlı tutumunu sürdürdüğünü kaydeden Barkey, bunun engellenmesi için “AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesi gerektiğini, müzakere tarihinin en büyük yararının Türkiye’nin dikkatini Irak’tan uzaklaştırmak” olacağına parmak basıyor. Barkey bu sürecin AKP hükümeti eliyle yürütüleceğini, AB reformları ile TSK’nın kafese kapatılacağını anlatıyor. TSK’nın Irak’a girmesi engellenirse bunun ABD için en iyi senaryo olacağını belirten Barkey, Türklerin başta çok kızacağını sonradan unutup ilişkilerin derinleşerek devam edeceğini söylüyor. Barkey, AKP ile yürütülen bu planın gerçekleşmesinin 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden daha önemli olduğunu da vurguluyor. Barkey, “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” açıkça söylediği konferansta 1 Mart tezkeresi öncesinde yaşananlar hakkında da çarpıcı açıklamalar da yapıyor.

Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini hiç istemedik!

Henri Barkey, Kuzey cephesinin açılmasına neden olacak 1 Mart tezkeresinin aslında Kuzey Irak’a girmekte ısrarlı olan Türk Ordusu’na karşı düşünülen bir önlem olduğunu da şöyle itiraf ediyor. “1 Mart tezkeresinin geçmemesinin tüm suçu Türk Ordusu’nda. Çünkü, İslamcı hükümet ile Türk Ordusu arasında çekişme vardı. Problemin önemli bir parçası Türk Ordusu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenmemesiydi. Halbuki biz ’Bağımsız Kürdistanı’ desteklemiyorduk. İnanmadığımızı söylüyorduk. O yüzden bu konuşmanın adını ’Felaketle Flört’ koydum. Türk Ordusu, ABD’den bağımsız olarak Kuzey Irak’a girmek istiyordu. Ne olursa olsun! ABD’nin ise en son istediği şey buydu. Çünkü, Iraklı Kürtlerle Türk Ordusu arasında gerilim olacaktı. Zaten Kuzey cephesi bu tür sorunların ortaya çıkmaması için düşünülmüştü.”

Askerleri, “güç” olarak görmek istemiyorlardı

AKP’nin değişim söylemine inandığını belirten Barkey, iktidar partisini, “Askeri, güç olarak görmek istemeyen, sivilleşmeden yana ve merkez sağ olmak isteyen bir parti” olarak tanımlıyor. Barkey, 2002’de iktidara gelen AKP hükümeti ve lideriyle “Türk Ordusu’nu sıkı bir kafese kapatma” temaslarını ise şöyle anlatmış: “İlk kez bir İslami parti tek başına iktidara geldi. O güne kadar Türkler, AB’ye temkinli yaklaşıyordu. İlk kez ‘AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini’ söylediler. İlk kez bir Türk hükümeti, ‘AB’ye girmek istiyoruz, onların kriterleri bizim için ölçü olur’ diyor. Bir İslamcı liderin rönesans terimini kullanması bana çok belirleyici geldi. Çünkü, AB’ye katılarak adaylık sürecinin Türkiye’yi daha fazla demokrat yapacağına inanıyorlar. Bu demokratikleşme süreci içinde biz orduyu çok sıkı bir kafese kapattık. Bundan sonra asker, eskiden olduğu gibi her 10 yılda bir müdahale edemeyecek. Keyfince hükümetleri değiştiremeyecek. AB’ye adaylık süreci Türkiye’yi daha demokratik bir ülke haline getirecek. Bu süreç Türk Ordusu’nun tutumuyla darbe yedi. Şunu söylemeliyim ki; Kuzey Irak’ta bir çatışma bu süreci zaafa uğratır ve geriletebilir. Eğer; biz bu Saddam’ı umut ettiğimiz kadar çabuk devirirsek, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesini engelleyebilirsek, 1 Mart tezkeresi 1 yıl içinde unutulur. Türk hükümeti de reformlar yolunda devam ederse ilişkilerimiz iyileşmeye devam eder. Gelecek için umutluyuz. Türk Ordusu, Kuzey Irak’a girmelerinin hakları olduğunu söylüyordu. Ancak Başkan Bush, Türklere ‘giremezsiniz’ dedi.”

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=68868

Haçlı Ordusu NATO Mardin Kalesi'ne el koymuş kimsenin haberi yok...
Alihaydar Can
28.06.2912



Mardin Kalesi (1)'nde restorasyon çalışmaları yapılmak istenince kalede haçlı ordusu NATO'ya ait bir radar ve bu radarı işleten yabancı askerler olduğu ortaya çıktı.

Şimdi AKP hükümeti Mardin Kalesi'nin restorasyonu için NATO'dan izin almaya çalışılıyor.

Yeni Şafak gazetesinin haberine göre (2); AK Parti İl Başkanlığı'nın düzenlediği tanışma toplantısında konuşan AKP Mardin Milletvekili Gönül Bekin Şahkulubey, kalede NATO'nun hava radarı olduğundan restorasyonla ilgili izin sürecinin ağır işlediğini söylemiş:

AK Parti Milletvekili Gönül Bekin Şahkulubey, Mardin Kalesi'nde NATO birliği bulunduğunu ileri sürdü. Şahkulubey, "Şimdi kaleyle ilgili, NATO'nun da içinde bulunduğu bir hava radarı var. Ama işin içinde NATO olduğu için NATO kriterleri ağır işliyor. En son Milli Savunma Bakanı'na sorduğumuzda da bu işi kendisinin bizzat takip ettiğini söyledi. Bu kolay bir sistem değil, işin içinde NATO olduğu için... Çünkü oranın esas sahibi NATO. Biz talep ettiğimizde de bilmiyorduk. Yani NATO kriterlerine göre de istememiz gerektiğini bilmiyorduk." şeklinde konuşmuş.

Şu hale bakın...

Kendi vatanımızda tarihi bir kaleye haçlı ordusu NATO resmen el koyuyor. Bundan o şehrin milletvekillerinin bile kalede restorasyon yapmaya kalkınca haberleri oluyor...

Böyle bağımsız bir ülke olur mu?

Kendi ülkemizdeki bir kale haçlı ordusu tarafından resmen işgal edilmiş ama Ankara'dakilerin haberi yok...

"Büyük ülke", "Bölgesel güç" havalarına girip komşu ülkelerle savaş çıkarmak için taşeronluk yapıyorlar..

Sonra da "Taşeron" deyince kızıyorlar....

Siz komşu ülkelerin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne göz dikmeden önce işgal edilmiş Mardin Kalesi'ni işgalden kurtarın da...

Sonra sağa sola salça olun...

Dipnot:

1-) Mardin Kalesinin diğer bir ismi "Kartal Yuvası"dır. Şehrin büyük bir kısmının dayanmış olduğu zinin üst kafesine kurulmuş müstahkem bir mevkidir. Subari, Sümer, Babil, Mitaniler, Asur, Pers, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Hamdaniler, Selçuklular, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safaviler, Osmanlılar dönemlerini, kimi zaman zaferleri, kimi hayal kırıklıklarını yaşamış çok önemli bir kaledir.

2-)Bkz: http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?t=27.06.2012&i=391385


Taltif VE talimat
04.05.2013



ABD yine Türkiye’nin içişlerine burnunu soktu… İktidarın jestleri alkışlanırken talimatlar da birbirinİ izliyor…

Erdoğan’ın Bartholomeos görüşmesi, Ruhban Okulu’na verilen destek, Sümela’da ayin düzenlenmesi, Rum Yetimhanesi’nin iadesi Temsilciler Meclisi’nin övgüsüne lâyık görüldü…

ABD’den Hükümet’e: “Heybeliada Ruhban Okulu’nun koşulsuz ve gecikmeksizin hemen aç. Patrikhane ile alâkalı bütün kaygıları gider, Barthelemeos’la üst düzey görüşmeleri sürdür.”

Türkiye’yi müttefiklikten stratejik ortaklığa “terfi” ettiren ABD, samimiyetini(!) arttırdıkça daha da fütursuzlaşıyor. ABD Temsilciler Meclisi’ne sunulan karar tasarısında, Türkiye adeta bir “muz cumhuriyeti”ne indirgendi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun “koşulsuz olarak ve gecikmeksizin” yeniden açılması talimatı verildi.

Abd temsilciler meclisi’nin o metni:

ABD Temsilciler Meclisi’ne, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması çağrısını içeren bir karar tasarısı sunuldu. Tasarıda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Fener Rum Patriği Bartholomeos ile geçmişte yaptığı ve bundan sonra gerçekleştireceği görüşmelerden duyulan memnuniyet dile getiriliyor. Sümela Manastırı’nda ayin düzenlenmesine izin verilmesi, Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin iade edilmesi ve 190 hektar ormanlık arazinin Heybeliada Ruhban Okulu’nun bulunduğu vakfa geri verilmesi dahil olmak üzere, Türk hükümetinin olumlu jestlerinden duyulan hoşnutluğun da ifade edildiği tasarıda, Türk hükümetine, Heybeliada Ruhban Okulu’nun koşulsuz olarak ve gecikmeksizin yeniden açılmasını kolaylaştırması ve Patrikhane ile alakalı uzun süredir devam eden diğer kaygıları gidermesi çağrısı yapılıyor.

“Koşulsuz ve gecikmeksizin”

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’ne sunulan tasarı, “Türk hükümetine, Heybeliada Ruhban Okulu’nun koşulsuz olarak ve gecikmeksizin yeniden açılmasını kolaylaştırması çağrısı” başlığını taşıyor. Tasarıda, Türkiye’ye açıkça Ruhban Okulu’nun “koşulsuz ve gecikmeksizin” açılması talimatı verilirken, gönül almaya yönelik övgüler de dikkat çekiyor. Başbakan Erdoğan’ın Fener Rum Patriği Bartholomeos ile geçmişte yaptığı ve bundan sonra “gerçekleştireceği” görüşmelerden duyulan memnuniyetle birlikte, Sümela Manastırı’nda ayin düzenlenmesine izin verilmesi, Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin iade edilmesi ve 190 hektar ormanlık arazinin Heybeliada Ruhban Okulu’nun bulunduğu vakfa geri verilmesi dahil olmak üzere, Türk hükümetinin olumlu(!) jestlerinden duyulan hoşnutluk da ifade ediliyor.

Erdoğan’ın Barthelomous görüşmesi, Ruhban Okulu’na verilen destek, Sümela’da ayin düzenlenmesi, Rum Yetimhanesi’nin iadesi Temsilciler Meclisi’nin övgüsüne lâyık görüldü … ABD’den hükümete: Heybeliada Ruhban Okulu’nun koşulsuz ve gecikmeksizin hemen aç. Patrikhane ile alâkalı bütün kaygıları gider Barthelemeos’la üst düzey görüşmeleri sürdü.

Türkiye’yi müttefiklikten stratejik ortaklığa “terfi” ettiren ABD, samimiyetini(!) arttırdıkça daha da fütursuzlaşıyor. ABD Temsilciler Meclisi’nde sunulan karar tasarısında, Türkiye adeta bir “muz cumhuriyeti”ne indirgendi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun “koşulsuz olarak ve gecikmeksizin” yeniden açılması talimatı verildi.

Hem övgü hem talimat

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’ne sunulan tasarı, “Türk hükümetine, Heybeliada Ruhban Okulu’nun koşulsuz olarak ve gecikmeksizin yeniden açılmasını kolaylaştırması çağrısı” başlığını taşıyor. Tasarıda, Türkiye’ye açıkça Ruhban Okulu’nun “koşulsuz ve gecikmeksizin” açılması talimatı verilirken, gönül almaya yönelik övgüler de dikkat çekiyor. Başbakan Erdoğan’ın Fener Rum Patriği Bartholomeos ile geçmişte yaptığı ve bundan sonra “gerçekleştireceği” görüşmelerden duyulan memnuniyetle birlikte, Sümela Manastırı’nda ayin düzenlenmesine izin verilmesi, Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin iade edilmesi ve 190 hektar ormanlık arazinin Heybeliada Ruhban Okulu’nun bulunduğu vakfa geri verilmesi dahil olmak üzere, Türk hükümetinin olumlu(!) jestlerinden duyulan hoşnutluk da ifade ediliyor.

Teklif de var, ısrar da

Son dönemlerde ABD’nin Türkiye’ye olan yakın(!) ilgisi, ilişkilerin seviye olarak diplomatik düzeyden “kahvehane arkadaşlığı” düzeyine doğru kaymasına sebep oluyor. Geçen sene, ABD Başkanı Obama, Başbakan Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde meşhur “beyzbol sopalı” pozunu vermiş, bu resim psikolojik bir unsur olarak ve kasıtlı şekilde basına sızdırılmıştı(!). Hemen her mecrada “ortaklıkta” bulunduğu Türkiye’yi sıklıkla ziyaret eden ABD’nin Dışişleri Bakanı Kerry’nin, bir sömürge valisi edasıyla “Gazze’ye gitmeyin” telkini de benzer densizliklere yenisi olarak eklenmişti. Şimdi de ABD Temsilciler Meclisi’nin, Türkiye’ye açıkça talimat vererek Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması yönündeki çağrısı bardağı taşıran son damla oldu.

http://www.milligazete.com.tr/haber/Taltif_VE_talimat/279939#.UYQrraJFC7w
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum May 03, 2013 11:59 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2314
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Ksm 15, 2010 7:17 pm    Mesaj konusu: NATO’nun Kurban Bayramı 19-20 Kasımda Alıntıyla Cevap Gönder

TC, Libya halkına ambargo uygulamak için savaş gemileri yolladı
Ertuğrul Horasanlı
24 Mart 2011

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri, Libya halkına uygulanacak alçakça ambargoyu denetlemek için Libya açıklarındaki deniz kuşatmasına 16 savaş gemisi ve denizaltının katılacağını, bunlardan 5 gemi ve bir denizaltının Türkiye'den geleceğini bildirdi.

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri dün bunu açıkladıklarında TBMM o gemiler için AKP hükümetinin hazırladığı utanç verici tezkereyi henüz gündemine alıp onaylamamıştı.

Buna rağmen iki TSK ait savaş gemisi çoktan Libya açıklarında haçlı donanmasının kuşatmasındaki yerini almışlar ve diğer Savaş gemileri ve deniz altılarsa Libya'ya doğru yola çıkmışlardı...

Binbaşı Mustafa Kemal, Trablusgarb cephesi, 1911

Daha 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluuğu'nun özel harekâtçı bir avuç kahraman subayının yerli halkı haçlı işgaline karşı koymak üzere örgütleyip eğitmek göreviyle gizlice çıktıkları Trablusgarp denizlerini Haçlılarla birlikte Libya halkına karşı uygulanacak ambargoyu sıkılaştırmak için bu ne acele?

Bu nasıl bir heveskârlık?

100 yıl uzun bir süre...

Hafızalarımız Lozan'da silinmeye başlanmıştı ya...

Hafızalamıza karşı yapılan bu haçlı saldırısı, o zamandan bu zamana şiddetini her daim arttırarak sürüyor...

Yukarıda tam yüz yıl önce Libya halkını haçlı işgaline karşı gayrınizami harp usullerince örgütleyip eğitmekle görevli olarak kelle koltukta Trblusgarb'a çıkan
bir avuç kahraman Osmanlı askerinden biri olan Binbaşı Mustafa Kemal'le bugün
bizlere resmî kaynakların/makamların anlattığı -anlatmak ne kelime kafamıza vura vura ezberletmeye çalıştığı Atatürk'le herhangi bir benzerliği var mı?

O yüzden onu geçelim...

Yıl 1974...

Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızı haçlı soykırımından kurtarmak için TSK Kıbrıs'a harekât düzenledi diye Bugün Libya halkına uygulanan haçlı ambargosuna benzer bir ambargoyla yüz yüze kaldığımızda bu ambargoyu kim kırma cesaretini göstermişti)

Bugün haçlı ordularının hedefindeki isim: Libya Lideri Albay Muammer Kaddafi...

Peki 37 yıl sonra bu hükûmet, bu Meclis, bu ordu ne yapıyor?

Haçlı saldırısına maruz kalan Libya halkı ve onun Lideri'ne uygulanan Haçlı ambargosuna haçlılar adına bekçilik yapmaya koşturuyor...

Hem de nasıl?

Ortada TBMM kararı bile yokken...

Koştura koştura...

Meclis Kararı gemilerin arkasından zar zor yetişiyor..

İnsanlık...

Ahlâk...

Dostluk...

Vefa...

Bu işin neresinde var?

Bugün bu ülkenin vatandaşı olmaktan utanan o kadar çok insan gördüm ki...

Onların hiçbirinin...

TBMM'ye sunulan bu utanç verici tezkere(*)yi hazırlayanları da, gıkını bile çıkarmadan kabul edenleri de, daha ortada kabul edilmiş bir tezkere bile yokken savaş gemilerimizi bu haçlı barbarlığına bekçilik etmek üzere yola çıkaranları da unutabileceklerini hiç sanmıyorum...

(*) Libya halkına yönelik silah ambargosunu haçlı saldırganlar adına denetleyecek haçlı ordusu NATO'nun deniz gücünde TSK unsurlarının da görev almasını öngören utanç verici Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Genel Kurulu’nda açıkça, milletin gözüne baka baka görüşülmesi göze alınamadığı için; önce gizli oturum kararı alındı. Meclis kürsüsünde yapılan konuşmalar ve oylamalar milletten gizlenerek kabul edildi. Oylamada AKP bütünüyle evet, CHP kısmen evet, MHP ve BDP ise hayır oyu verdi. Bu haçlı oyununa gelmeyen MHP ve BDP'li vekillere şükranlarımı sunuyorum.

Kaynak: http://millibirlikruhu.wordpress.com/2011/03/25/tc-libya-halkina-ambargo-uygulamak-icin-savas-gemileri-yolladi/

NATO’nun Kurban Bayramı 19-20 Kasımda Ve Bu Bayramın Tek Kurban var: Türkiye -2-
Oğuz Gürses
15.11.2010



Prof. Dr. Nurullah AYDIN (5) :

- NATO; üye ülkeler dışında tartışılan örgüt! Soğuk savaş döneminde Sovyetler birliğine karşı oluşturulan birlik. Soğuk savaş bitmesine SSCB tehlikesi ortadan kalkmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bugüne Afganistan’da işgal gücü olarak ABD’nin örgütü olarak vahşete, yıkıma, katliamlara yol açmakla meşgul!
NATO’ya üye 28 ülke, Avrupa’da ortak bir füze savunma sistemi kurulması konusunda temelde uzlaştı, ancak projeye kuşkuyla yaklaşanlar da var. (..)ABD’nin, füze kalkanı projesinin en önemli ayağı Türkiye’ye yerleştirmek istediği X-Band adı verilen radar sistemi. 5 bin kilometre uzaktaki tenis topunu bile görecek. 900 milyon dolarlık bu sistem 5 bin kilometre ötedeki bir tenis topunu tespit ederek füze bataryalarına tam koordinatını verebilme kapasitesine sahip...

Türkiye ile ABD arasında İran ve Kuzey Kore’nin uzun menzilli füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle NATO bünyesinde bir füze kalkanı kurulması için müzakereler yürürken pazarlığın kilit noktası dün Amerikan Washington Post gazetesinde yer aldı. Türkiye, “Bu sadece Türkiye bünyesinde konuşlandırılacak bir proje olmamalı. NATO içinde geniş bir alana yayılmalı” itirazı yaptı. ABD füze kalkanı projesinin en önemli ayağı olarak görülen ve atılan füzeyi tespit edip izleyerek onu vuracak bataryalara koordinat bildiren radar sistemi X-Band’i kurmak istiyor. Bu radar sistemi belirli bir bölgeye sabit olarak yerleştirildiği gibi gemi üzerine ya da denize platform olarak da kurulabiliyor. Gemi üzerine kurulduğunda mobilite imkanı bulması sayesinde çok daha geniş bir alan için radar faaliyeti yürütebiliyor.

Washington’un Türkiye’ye bir sabit radar sistemi kurmanın yanısıra Akdeniz ve Karadeniz’e konuşlandırılacak gemilere yerleştirilecek radar sistemleri için de onay istiyor. Hem karada hem de kuzey ve güneydeki denizlerde bu radar sisteminin kurulması olası bir İran füze tehdidinde 3 radardan edinilecek bilgilerle İran füzesinin yerinin, hızının ve rotasının çok hızlı bir şekilde tespit edilebilmesini sağlayabilecek. (..)Amerikan Savunma Bakanlığı bu sistemlerden birini Kuzey Kore’nin füzelerine karşı Alaska’ya yerleştirdi, bir diğer ise Pasifik’te hareket halinde bulunuyor. İsrail’e de radar sistemi yerleştirilmiş durumda. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye bir kez daha NATO’ya evet diyecek! Günün SÖZÜ: Akılsız yöneticilerin hatasını gelecek kuşaklar çeker.


***

Füze kalkanı budur...

Apaçık bir tuzaktır...

Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği “komşularla sıfır sorun” politikasının iflâsının ilanınıdır...

İsrail-AB-D ittifakının yakın zamanda yapmaya hazırlandığı İran saldırısında Türkiye’yi hedef tahtası yapmaktır...

“One minute” ile başlayan İslâm Aleminde Türkiye’ye dair yükselen ümitlerin yokedilmesidir...

Türkiye’nin üzerine atılacak “elektronik ağ” ile iran’dan da önce Türkiye’nin kıpırdayamaz hale getirilebilir.

“5 bin kilometre ötedeki bir tenis topunu tespit ederek füze bataryalarına tam koordinatını verebilme kapasitesine sahip”, bu milyar dolarlık elektronik ağın” marifetlerinin yalnızca füzeleri tespit amaçlı olmayabileceği, bunun yanında Türkiyenin bütün elektronik sistemlerine sızma, denetleme ve gerektiğinde (TSK’nın bütün silah sistemlerini, uçan uçaklarını, yürüyen kara nakil vasıtılarını yüzen gemilerini işlemez hale getirme de dahil) çökertmesinin de pekalâ mümkün hale gelebileceğini de hesaba katmak gerekir.

5 bin kilometre öteden bir tenis topunun koodinatlarını tam olarak verebilen bir elektronik sistemin bizden gizlenen kimbilir ne marifetleri vardır?

***

AKP bunu çoktan kabul etti...

Şimdi çaldığı minareye kılıf uydurmaya çalışıyor...

Yok şart ileri sürmüşler de...

O şartlar kabul edilmezse biz yokuz diyecekmişler de...

AB-D “Aman canım istediğiniz şart olsun, siz şu işe he deyin biz sizin bütün şartlarınızı kabul ederiz” diyormuş da...

Pekiyi, neymiş bu şartlar?

[Türkiye'nin ise söz konusu"Füze Kalkanı Sistemi" ile ilgili üç şartı bulunuyor:

■ Sistem bir ülkenin (ABD) dayatması değil NATO'nun savunma sistemi olmalıdır.

■ Türkiye'nin bütününü ve NATO üyelerinin tamamını kapsamalıdır.

■ Sistem, Türkiye'yi bir grup ülke ile (Rusya, İran, Suriye..) karşı karşıya getirecek, Soğuk Savaş dönemindeki gibi kanat ülke konumuna sokacak bir formül içermeyecek.
Söz konusu şartların kabul edilmesi durumunda Türkiye'nin de füze savunma sistemine ait donanıma ev sahipliği yapmaya "evet" demesi bekleniyor.] (6)

Herkes biliyor ki bu sistem NATO kılıfı giydirilmiş bir AB-D-İsrail dayatmasıdır.

Türkiye'nin bütününü ve NATO üyelerinin tamamını değil sadece İsrail’in ve bölgedeki ABD üslerinin güvenlik ihtiyaçlarını kapsamaktadır...

Sistem, Türkiye'yi bir grup ülke ile (Rusya, İran, Suriye..) bal gibi karşı karşıya getirecek ve tıpkı Soğuk Savaş dönemindeki gibi; her türlü riski göğüsleyen zavallı bir kanat ülke konumuna sokacak bir formül içermektedir...

Kısacası bu şartların durumu değiştirme imkân ve ihtimali yoktur...

Bunlar, kamuoyunun tepki verebilecek unsurlarının gözünü boyamak için uydurulmuş züğürt tesellilerinden ibaretttir.

Şimdi bütün vatanseverlerin gözü TSK’dadır...

TSK ise düşürüldüğü laiklik/türban tuzağından paçayı kurtarabilmiş değil...

Ama...

En azından şimdilik, TSK’nın ise bu işe soğuk baktığı anlaşılıyor...

Lizbon’daki NATO ritüelinde Türkiye’yi kurban etmeye giden heyet arasında Genel Kurmay Başkanı yok...

TSK, bu son hatta da direnemez ise onun için direnecek başka hat da kalmayacaktır...

Direnecek hat kalmayınca da...

“Millî Orduya ne gerek var?” diyenlerin sesi daha gür çıkacak ve bu sesler bir çoklarına daha mantıklı gelmeye başlayacaktır...

Kısacası TSK da yolun sonuna geldiğini artık anlamalıdır...


Dipnotlar:

5-) Prof. Dr. Nurullah AYDIN, “NATO VE YENİ STRATEJİK HEDEFLERİ!” 19.10.2010 , yazının tamamı için Bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=3222

6-) “Füze Kalkanında 3 Milli Şart” 15.10.2010, TRT.

http://millibirlikruhu.blogspot.com/

NE SITMA NE ÖLÜM! BAYRAM GEREK BİZE!
Banu AVAR
20.11.2010



Uygulanan operasyon, uzun zamandır ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ operasyonudur.
Bu her alanda uygulamadadır.
Neden birilerine ‘ölüm ve sıtma’ bu kadar kabul edilebilir, ‘DİK DURUŞ’ bu kadar ‘fantazi’ geliyor? Esas olan dik durmak oysa… Kambur duran atipik!
Yapılan operasyon, mankurtlaşmış beyinler tersini algılıyor! Sıtma ve ölüm normal , onlara direnmek olanaksız!
Devşirme eğitimi bu algıyı emrediyor!

*-*-*
Osmanlı’nın çöküşünden beri, ‘yedi düvel’ aynı oyunu uygulamıştır…
‘Koca devlet çöküyor… Hasta adam… Tüyleri yolunacak Hindi (Turkey)…’

‘Çaresiz’ hisseden aydınların hissiyatı:
Ölüm: Yokolmak!
Sıtma: Yedi düvele kucak açmak!
Çözüm: ‘Amerikan mandası, İngiliz idaresi!’Yıl 1922..

*-*-*
Yıllar sonra…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 70 yıldır kıskaçta…
‘Çaresiz aydınlara’ ‘Umut-suzluk’ operasyonu had”safhada…
Amerikan bağımlılığı : Ölüm!
Avrupa Birliği: Sıtma!
‘Demokrasi projesi’ uygulamada…
Çözüm: ‘Federasyon ol! Kendini parçala!’

*-*-*
Avrupa ve Amerika ‘Yeni bir Anayasa’ istiyor.
Siyasi partiler içindeki milli unsurlar tasfiye ediliyor.
‘Başkanlık sistemi’yle sadece iki parti yaşayacak..
Ölüm: AKP,
Sıtma: CHP olacak.
Tek Çözüm: Sandık olacak.
Referandum /plebisitlerle ülke bölünecek, millet sandığa gidecek, oy verecek, evine gelip televizyon izleyecek…İstenen bu!

*-*-*
Yöneticiler mi?
İktidar da muhalefet de Brüksel ve Washington’a hesap verecek.
Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, AB ve NATO’ya gırtlağından bağlı bir iktidar ve muhalefet, çatlak seslerden arındırılmış olarak sahne ye çıkacak.
İktidar da muhalefet de Kemal Derviş’den nasihat alacak.
İktidar da muhalefet de Barzani, Talabani ile görüşecek.
İktidar da muhalefet de ‘yeni’, ‘Kürdistan’, ‘federasyon’ diyecek.
Muhalefet biraz daha ‘sosyal, ‘sol’ sosa bulanacak..
İktidar biraz daha Allah’la aldatacak.
Batıdan yükselen ses:
Çözüm önerecek:
‘İşte bak, ‘ölüm’ duruyor ensende! Doğru yol sıtma’ya rıza göstermekte!!

*-*-*
Amma velakin, ‘Yedi düvel’, yüz yıllık tecrübesi ile, ‘Sıtmayla ölüm arasında’ bırakılan Türk milletinin, kurgulanan bu düzeneğe ‘gelmeyeceği’ endişesini yaşıyor..
O yüzden ‘büyük hazırlıklar’ yapıyor. ‘Füze kalkanı’ bu nedenle bağrımıza saplanıyor!
Açıkca görülüyor ki, bu milletin ‘direnç gücü’ hem batıyı hem kabesi Batı olanları epeyce korkutuyor.
2011 için PROJE şöyle:
*‘Yeni’ bir ‘federasyon’ Anayasası.
*Diyarbakır başkentli Kuzey Kürdistan belediyelerinin özerklik ilanı. Barzani Cumhuriyeti’yle el tutuşmaları.
*İç mukavemet halinde Irak’dan çekilen Amerikan ordusu arkada, Peşmerge/PKK milisleri önde Türk ordusuyla savaşmaları…
*’Füzelerin hedefinde Türkiye. Üniter devlete son noktanın konulması!

2011 yılında ‘Ölümle sıtma arasına’ sıkıştırılacak olan Türk milleti, Türkçüsü, Solcusu, Dindarıyla biraraya gelerek, kendi vatanını kumar masasına yatıran, ‘turuncu bir darbe’ nin oyuncusu olan, kendi milletini yedi düvel’e peşkeş çekenlere, gerekli cevabı verecektir. Anti emperyalist tüm unsurlar ve tüm partilerin tabanı biraraya geldikleri takdirde bu ‘oyun’ bitecektir.

Bu aşamada özellikle ‘Bu milletten bir şey olmaz’ söylemini bilinçli olarak yayanlara dikkat ediniz. Kendi milletine güvenmeyen ve aşağılayanlar ya onu hiç tanımayanlardır ya da bu söylemin yıkıcı gücünden faydalananlardır.

Durum, geçen yüzyıl başından daha kötü değildir. Ve tarih sahnesine çıkan ve o sahneden hiç inmeyecekmiş gibi duran bir çoklarının, partilerin, iktidarların, ‘kralların’, ‘imparatorların’, bugün adı bile ortada kalmamıştır.
Ve bir milletin elele tutuşması için bir anın yeteceğini, yine bu millet birkaç kez ispatlamıştır!

Atatürk’ün ‘Ne yapacağız?’ diye soranlara cevabı açıktır:

‘CELADET (YİĞİTLİK) GÖSTERİNİZ!’

‘CELADET’ YİĞİTLİK, bu dönemde biraraya gelmek demektir…

Kurban Bayramınız mübarek olsun…

http://www.banuavar.com.tr/

Edelman'ın 88 Kişilik Listesinden Kaçı Tutuklandı?
Açık İstihbarat Özel

23.11.2010

Geçenlerde ABD'nin eski Türkiye büyükelçisi Edelman'ın "Ergenekon" süreci konusunda hidayete erdiğini gösteren ve "AKP'nin daha fazla şımartılmamasını" tavsiye eden demeçlerini okudunuz.

Bu demeci Edelman ne zaman verdi : 17 Kasım 2010

29 Ağustos 2003 - 17 Haziran 2005 tarihleri arasında Türkiye'de bulunan aynı Edelman görevi sırasında Boğaziçi Üniversitesi'nde bir konferans sırasında bakın neler demişti :

"Türkiye ile ABD'nin arasını açmaya isteyenlerin çirkin başları ezilmeli"

Bu sözler üzerine ; Açık İstihbarat sitesinde yazarımızın,

"İstediğin Ezilecek Baş Olsun, Sen Bir Yürek Bul Yeter"

başlıklı yazısı yayınlanmıştı.

Edelman'ın bu küstahlığının arkasında, o zaman ABD Büyükelçiliği merkezli olarak yürütülen ve bugün yaşanan "Ergenekon" sürecinin temeli olan çalışmalar vardı.

Bugün ; "AKP muhaliflerini sindirmek için "Ergenekon"u kullanıyor" diyerek gözlerimizi yaşartan Edelman'ın kendisi bizzat o günlerde AKP hükümetine tutuklanması istenen kişilerin listesini sunuyordu.

Nereden mi biliyoruz?

ABD Büyükelçiliği'nin tutuklanmasını istediği 88 kişinin listesini AKP hükümetine verdiğini bizzat Fehmi Koru 22 Ocak tutuklamalarının hemen öncesinde Kanal 7'de açıklamıştı da oradan biliyoruz.Yoksa AKP büyükelçiliğini dinleyecek halimiz yok.

Türkiye ile ABD'nin arasını açanların çirkin başlarını AKP'den isteyen Eric Steven Edelman bugün güya "Ergenekon" sürecine karşı tavır alıyor.

ABD Büyükelçiliğine yakın çevrelerin orada burada "ABD Büyükelçiliği Ergekenon davasının arkasından desteğini çekti" diye konuşmaya başladığı günlerin hemen sonrasında geliyor bu demeç.

Sebeb-i hikmeti nedir sizce?

Nedeni; Edelman'ın "Balyoz Davası" ile birlikte hedefe oturtulan Çetin Doğan'ın damadı olan Dani Rodrik'le kavim kardeşliği ile pekişen yakınlığı olabilir mi?

Daha düne kadar "Ergenekon" ateşine adam atan Edelman'ın bugün ateşten adam almaya çalışması neden?

İsrail-sevici cephe ile ABD'deki ulusal cephe ve onların Türkiye'deki uzantıları arasındaki ayrışmanın yeni bir tezahürü mü?

21 Kasım 2008 tarihli "Ergenekon" duruşmasında, "Ergenekon" sanıklarından İsmail Yıldız, ofisinde ABD Büyükelçiliği tarafından nasıl tedit edildiğini anlatmıştı.

Edelman'ın AKP iktidarına sunduğu 88 kişilik listeden kaç kişinin, İsmail Yıldız gibi "Ergenekon" sürecinde tutuklandığı bilemiyoruz. Fehmi Koru'nun sözettiği o liste bir gün ortaya çıkarsa bunu da öğreneceğiz.

Fakat o listede Çetin Doğan'ın olmadığını söyleyebiliriz.

Ne zaman "Ergenekon" sürecinde, ABD Büyükelçiliği listesinin dışına çıkılıp, ABD'nin işine gelmeyen başka listeler de dahil etmeye başlandı Edelman birden "anti-Ergenekon"cu kesildi.

"Ergenekon" herkesin üzerine örtülebilecek kadar büyük bir yorgan ama altı o kadar kalabalıklaştı ki, herkes kendi muhalifinin üzerine çekmeye çalıştıkça anlaşılan birilerinin kıçı açıkta kalmaya başladı.

Kim örtecek Edelman'ın üşüyen kıçını?

Yoksa adamcağız soğuktan yalanlarını sayıklamaya devam edecek...

Açık İstihbarat

Wikileaks'te tezkere diyalogları

19 Şubat 2011
Anadolu Haber

Irak Savaşı’ndan önce dönemin Başbakanı Gül ile yapılan görüşmede ABD Ankara’ya savaşa destek vermesi karşılığında 5.5 milyar dolarlık yardım paketi önerdi. Kürt devletinin kurulmayacağı garantisini verdi. “Reddederseniz Kuzey Irak’ta olacakları bilemeyiz” diye tehdit etti.

Irak Savaşı öncesinde Bush hükümetinin Irak’ta Saddam rejimini devirmek için yapılacak operasyonun kuzeyden gerçekleşmesi ve Türk ordusunun da operasyona destek vermesi konusunda Ankara ile yaptığı çarpıcı görüşmenin tutanakları dün WikiLeaks belgelerini veren Norveç gazetesi Aftenposten tarafından yayınlandı.

3 Aralık 2002 tarihinde Ankara’ya gelen dönemin Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile o dönem Başbakanlık koltuğunda oturan Abdullah Gül arasında geçen görüşmenin tutanaklarında şu diyaloglar göze çarpıyor:

WOLFOWİTZ: Başkan Bush beni ve Bay Grossman’ı Irak operasyonuna Türkiye’nin olası katkısını görüşmek üzere yolladı. Çok kısa bir süre önce göreve geldiğinizi biliyorum. Ama Türkiye’nin acil bir şekilde karar vermesine ihtiyacımız var. Türkiye’nin savaşın hem planlanmasında hem de hazırlık aşamasında yer almasını istiyoruz. Türk hükümetinden şunları istiyoruz:

- Ordular arası planlama görüşmeleri

- Türk askeri tesislerinde incelemelerin hemen başlaması

- Türk askeri tesislerinin hazırlanması

- Türk ordusunun operasyona katılımı

- İngiltere’nin de dahil olabileceği bir koalisyon gücünün kabulü

- Kuzey Irak’taki teröristlere karşı destek Türkiye’den hemen bir yanıt almamız gerekiyor. Çünkü kuzeyden bir harekat yapamayacaksak askeri planlama güney harekatına çevrilecek.

Türkiye’nin kırmızı çizgileri bizim de kırmızı çizgilerimizdir. Nedir bunlar:

- Irak’ın toprak bütünlüğü korunacak

- Bir Kürt devletinin kurulmasına izin verilmeyecek.

- Türkmenlerin hakları ve refahı korunacak.

- Kerkük ve Musul Irak merkezi yönetiminde kalacak.

- Irak petrolleri Irak merkezi yönetimi tarafından kontrol edilecek.

Türkiye’nin Irak’a yönelik askeri operasyondan kazanacağı çok şey var. Türkiye’nin savaşın getireceği ekonomik riskler konusunda kaygıları olduğunu biliyoruz. Bu nedenle Başkan Bush Türkiye’ye şu yardım paketini öneriyor:

- 2 yıl boyunca Ekonomik Destek Fonu ve Dış Ülkeler Askeri Finansmanı Fonu’ndan yılda 2 milyar dolar.

- 1 milyar dolar değerinde petrol.

- ABD ordusundan 500 milyon dolarlık yardım.

- Türkiye destek kararını açıklar ama savaşa gerek olmazsa 355 milyon dolarlık yardım, İncirlik ve Konya’daki üslerin modernizasyonu ve füze savunma sisteminde işbirliği.

Türkiye bu talebimizi reddederse savaş daha uzun sürebilir, bu da bizim için daha maliyetli olur. Ayrıca Kuzey Irak’ta neler olabileceği konusunda da emin olamayız. Sizden çok acil bir cevap istiyoruz. 6 Aralık’a kadar...

ABDULLAH GÜL: Hafta sonuna kadar mı?! Türkiye onlarca yıldır ABD ile stratejik ortak. Türkiye bu ilişkiyi daha da derinleştirmek istiyor. Ama hükümetim daha yeni güvenoyu aldı. Bu konuyla ilgili sadece 2 brifing aldım. Bunu tabi ki takip ettim ama göreve geldiğinizde iş başka oluyor. Ayrıca 12 Aralık’ta AB’nin kritik Kopenhag zirvesi ve Kıbrıs’ta Annan referandumu gibi daha baskı yaratan gelişmeler var. Irak rejimi kötü bir rejim, halkına çok çektirdi. Irak’ın kitle imha silahlarının hem Türkiye’ye hem de bölgeye tehlike olduğunu kabul ediyoruz. Savaş istemiyoruz ama sizin kaygılarınızı da anlıyoruz. Açıkça konuşmak gerekirse siyasi bir karar vermek için daha fazla zamana ihtiyacımız var. Kamuoyunu şekillendirmek için zaman gerek. Bütün taleplerinize evet diyebiliriz ama hem bu konuya daha çok çalışmamız, ardından parlamentoya götürmemiz ve kamoyunun görüşlerini de şekillendirmemiz gerek. Türkiye’nin milyonlarca işsizi var. Ekonomi kırılgan. İşbirliği yapacağız, işbirliği yapacağız ama Dışişleri Bakanım da Savunma Bakanım da çok az şey biliyor. Biraz çalışmalıyız.

(Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal araya girerek “12 Aralık’ta AB’den müzkere tarihi almayı beklediğimiz Kopenhag zirvesinden önce size bir yanıt veremeyiz. Tarih alamazsak Irak operasyonuna katılım kararı da riske girebilir” diyor)

GROSSMAN: Başkan Bush bu konuda çok fazla efor sarfediyor. 12 Aralık’a kadar vereceğimiz desteğe de emin olabilirsiniz. Kıbrıs konusunda da Annan Planı’na açık destek vermenizi istiyoruz.

GÜL: Bu konuda Rauf Denktaş ile görüşüyoruz.

WOLFOWITZ: Size açıkladığım yardım paketiyle ilgili rakamları kamuoyuyla paylaşmayın. Sadece ABD’nin Türkiye’ye yardım etmeye hazır olduğunu söyleyebilirsiniz.






_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal Ağu 09, 2011 9:22 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2314
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Mar 29, 2011 11:01 pm    Mesaj konusu: NATO’nun Libya’da, Türkiye’nin NATO’da Ne İşi Var? Alıntıyla Cevap Gönder

NATO’nun Libya’da, Türkiye’nin NATO’da Ne İşi Var?
Oğuz gürses
29.03.2011

“Bağımsız devletler… Bunlar,dış ve iç
hükümranlık haklarını serbestçe, hiç
bir kayıt ve şarta tabi olmaksızın
kullanırlar. (..) işin aslı şudur ki,
görünüşte bağımsız nice devlet vardır
ki, bu sadece lâftan ibarettir; bu
meseleye nazaran bağımsızlık, gerçekte,
hükümranlık gücünün müşahhas
görüntüsü nispetincedir ve gerisi palav-
radan ibarettir.”
Başyücelik Devleti’nden (1)



Şu resim 1911 Yılında Türklerle Arapların Trablusgarb’da haçlı İtalyan işgaline karşı omuz omuza savaştıkları anı tasvir ediyor…

Bu savaştan tam yüz yıl sonra ise bakın ne oluyor?

Akşam gazetesinin haberine göre; Deniz, hava ve özel kuvvetlerden bir grup asker, haçlı ordusu NATO’nun Libya’yı işgaline destek vermek için bugün (29.03.2011) yola çıkıyormuş… Aynı haberde Türkiye, şu anda Libya halkına uygulanan haçlı ambargosununun denetimi için oluşturulan 17 gemilik haçlı deniz filosuna 5 gemi ve 1 denizaltıyla katkı veren Türkiye’nin, haçlı saldırısının uzaması durumunda bir filo Türk jetinin de bölgeye gidebileceği belirtiliyor.

Hafızaları hergün haçlı medyası tarafından formatlanarak yeniden kurgulanan İnsanlarımızın çoğuna bu haber gayet normal gelecektir…

Zira TBMM Genel Kurulu’ndaki kapalı (24.03.2011) oturumda halktan gizli olarak görüşülüp AKP ve CHP’nin oylarıyla kabul edilen, Libya’yı işgale giden haçlı ordusuna yardım ve yataklık etme karararının öncesi artık o insanların hafızalarında yoktur.

Halbuki…

Şu haberi okuyalı çok değil daha bir ay bile olmadı:

“Başbakan Erdoğan, Almanya’dan Kuzey Afrika’daki olaylar nedeniyle dünyaya sert mesajlar gönderdi.” (2)

Şöyle diyor Başbakan, Libya’nın haçlılar tarafından işgali ve bu işgale haçlı Ordusu NATO’nun öncülük etme niyetlerine karşı, bu sert mesajında:

[Erdoğan, “Gazeteciler soruyor: ‘NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olabilir mi? NATO’nun ne işi var Libya’da?” dedi.

Erdoğan özetle şöyle konuştu:

Müdahalenin karşısındayız

Libya’daki olaylar karşısında müdahale ya da yaptırımların gündeme alınmasını Libya halkı adına, Libya’daki yabancılar adına kaygı verici buluyoruz. Yönetimlerin yanlışlarının faturası, halklara ödetilmemelidir. Libya halkının cezalandırılması anlamına gelecek her türlü yaptırım ve müdahale büyük ve kabul edilemez sıkıntılara sebep olabilir.

Böyle bir saçmalık olabilir mi? NATO’nun ne işi var Libya’da?

Basın mensupları soruyor; ‘NATO Libya’ya müdahale etmeli midir?’ Böyle bir saçmalık olabilir mi? NATO’nun ne işi var Libya’da? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız. Böyle bir şey düşünülemez, konuşulamaz. Tunus Tunus halkının, Mısır Mısır halkınındır. Kendi mukadderatlarını o ülkelerin halkları belirler.

Kimse petrol hesabı yapmasın

Kimse kalkıp da o ülkelerdeki petrol kuyularının hesabını yapmasın.. Çünkü bunun faturası, bunun bedeli çok ağır olur. Bu noktada çok dikkatli hareket edilmesi, Libya halkını ve yabancı ülke vatandaşlarını sıkıntıya sokacak her türlü girişimden sakınılması gerekiyor."
]

Başbakan'ın bütün Türkiye halkının hislerine tercüman olarak yaptığı bu konuşmanın Tarihi: 1 Mart 2011… Yer Almanya…

Var mı hatırlayan böyle bir konuşmayı…

Çok az…

Çok az olduğu için de Akşam gazetesinin yukarıdaki haberine, yani, Deniz, hava ve özel kuvvetlerinden bir grup askerimizin , Libya’yı işgale etmek için Libyalıların tepesine hergün tonlarca bomba yağdıran haçlı ordusu NATO’ya destek vermek için bugün (29.03.2011) yola çıkışına.. Tezkerenin Meclis’te kabul edilmesinin ardından Kayseri Komando Tugayı Hava İndirme Taburu ile Bolu Komando Tugayı’nda da cepheye gitme hazırlıklarına başlanılmasına ve bu hazırlıkların kısa sürede bitirilmiş olmasına kimse şaşırmıyor?

Asker evlâtlarımız Haçlıların doymak bilmez çıkarları için bir kere daha ateşe sürülüyor ama…

Durum “kuzuların sessizliği içinde” kabul edilmiş görünüyor…

Buna itiraz edenlerden birisi de HAS PARTİ Genel Başkanı Numan Kurtulmuş…

Sayın Kurtulmuş durumun vahametini çok açık özetliyor:

[Konya'da, gazetecilere yaptığı açıklamada, Müttefik güçlerin aynen Irak'ın işgalinde olduğu gibi yine Birleşmiş Milletler kararlarına dayandırılarak Libya'ya işgal başlattığını öne süren Kurtulmuş, şunları kaydetti:

''Batılı ülkelerin Libya ile ilgili dertleri Libya'da insan halkları ihlallerinin önlenmesi değildir. Libya'nın petrolünün dışında iki önemli kaynağı daha var. Bunlardan bir tanesi yıllardır devam eden 'Nehrülazim Projesi' adı altında, 'Fizan' denilen bölgedeki yer altı suları Afrika'nın en geniş su altı kaynaklarının bulunduğu bölgedir. Bu bölgedeki suların boru hatlarıyla kuzeye kadar taşınması ve böylece buradan elde edilecek suların Avrupa Kıtası'nın su ihtiyacının karşılanmasıdır.

İkincisi ise Libya dünyanın en önemli güneş enerjisi bölgelerinden birisidir. Sahra'daki, çöldeki güneş enerjisi fevkalade büyük bir elektrik üretme kapasitesine sahiptir. Bu projede yaklaşık 460 milyar avro mesabesinde büyük bir maddi imkanı oluşturan çölden elektrik üretme projesidir. Oluşturulacak olan elektrik tarlası projesiyle yine hatlarla kuzeye getirilecek, kuzeyden de İtalya üzerinden Avrupa'nın elektrik ihtiyacı karşılanacaktır.''


-''TÜRKİYE'NİN NATO'DA NE İŞİ VAR?''

TBMM'deki tezkere oylamasını da değerlendiren Kurtulmuş, tezkerenin teknik olarak problemli olduğunu öne sürdü. Tezkerenin öncelikli olarak kapsamının belli olmadığını belirten Kurtulmuş, ''Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi diye bir tezkere çıkardılar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin hangi gücünü nereye göndereceğiz bu belli değildir'' diye konuştu.

Çıkarılan tezkerelerde coğrafi bölgelerin tanımlanması gerektiğini bildiren Kurtulmuş, Hükümet'in çıkardığı tezkerede görev tanımının olmadığını savundu.

Başbakan Erdoğan'ın 15 gün önce 'NATO'nun Libya'da ne işi var' dediğini ancak Meclis'ten tezkerenin geçirildiğini belirten Kurtulmuş, şöyle devam etti:

''Başbakan konuşmalarında 'NATO'nun Libya'da ne işi var' diyordu. Şimdi ben de Sayın Başbakana soruyorum. NATO'nun orada ne işi var? Türkiye'nin NATO'da ne işi var? NATO'nun bu operasyonda ne işi var?

Başbakan Libya'ya müdahale taleplerine sert çıkmış 'Böyle bir saçmalık olur mu?' demişti. Ben de soruyorum, böyle bir saçmalık olur mu? Kim sizi bu saçmalık fikrinizden vazgeçirdi?''
] (3)

Vaziyet budur…

Ve bu durum hem bizim için, hem Libya halkı için hem bölge halkları için, hem de bütün insanlık için çok vahimdir…

Bu ateş herkesi ve herşeyi yakabilecek hale doğru hızla ilerlemektedir…

Ama…

Durumun vahametinin farkına varıp karşı çıkanların sayısının azlığı, vahametin derecesini daha da arttırmaktadır…

Dipnotlar:
1- Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti –Yeni Dünya düzeni-, sayfa:18, İbda yayınevi, Şubat, 1985, İstanbul.
2- Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17150261.asp
3- Bkz. http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=5247#5247

Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

Nato kafa nato mermer
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
30 Mart 2011

1952...

NATO’ya girdik, Coniler İzmir’e girdi. Kavaklıdere Köyü’nde dağı oydular, dağın içine (dışardan göremezsin) nükleer saldırıya dayanıklı savaş karargâhı döşediler. Tesadüfe bakın ki, ABD Büyükelçiliği de Ankara Kavaklıdere’ydi. Hep Kavaklıdere’den döşediler yani.
*
1961...
İzmir’e Amerikalı yağdı, bu sefer Çiğli’de inşaat başladı. Betondan iskele tarzı dalga motorlar dikmeye başladılar. E kabak gibi ortada tabii, ahali merak etti. “Bu ne?” dediler. “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” cevabı aldılar. Ahali sevindi. İskeleler bitti, 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler yerleştirdiler. Ahali gene merak etti. “Bu ne?” dediler. “Minare” cevabı aldılar. Evet, “minare” dediler ahaliye... Ahali gene sevindi. Sonra baktılar ki, minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. “E hani minareydi?” dediler. “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar.
*
IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin başharfleri, orta menzilli balistik füze... Jüpiter füzesiydi. Sovyetler’i vurmak için... Üstüne, Türk bayrağı monte ettiler, IRBM’yi İbrahim’in kısaltılmış hali diye kakaladılar.
Ahali gene sevindi.
*
1962...
Ahaliye “minare” dedikleri sırada, asker-sivil iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, eğittiler. NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde,
tamamen Türklerin komutasında bir Jüpiter’in deneme atışı başarıyla gerçekleştirildi. Baktılar ki, bizimkiler güzel fırlatıyor, “aferin” dediler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Ama küçücük bi şart vardı, füzenin anahtarı Amerikalı subayda duracaktı. Minareyi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu.
*
1962...
ABD Senato heyeti İzmir’e geldi, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazdı. Ahali sevindi. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporlar incelendi, ki, skandal ortaya çıktı. Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direğindeki fincan gibi hedeflere zırt pırt ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzelerden birine mermi sıkmıştı iyi mi... Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Bizim ahali baktı ki, minare füzeleri Mehmetçik koruyor, gene sevindi.
*
1963...
Küba krizi bitti. “İzmir’e diktiğimiz İbrahim’leri söküp götürdük” dediler. Ahali sevindi.
*
1974...
Kıbrıs’a çıktık. İzmir Çiğli’ye “minare füze” diken ABD, utanmadan ambargo uyguladı. Kolumuzu büküyorlardı. Kaddafi yetişti. Benzin, uçak lastiği, mühimmat verdi. Ahali sevindi.
*
1977...
Gergin günlerdi. Birleşmiş Milletler “İşgalcisiniz, Kıbrıs’tan derhal çıkın” deyince, Dışişleri Bakanlığımızın Kıbrıs özel sorumlusu Onur Öymen, Kanada’da katıldığı toplantıda, “Bizi zorlamayın, gerekirse duvarın öte tarafına geçeriz” dedi. Yani? “Canımızı sıkmayın, Kıbrıs’ı komple alırız” demek istedi. O hafta... Kıbrıs’a çıkan Ecevit, İzmir’e geldi. O zamanlar sivil uçaklara hizmet veren Çiğli Havaalanı’na indi. Bir Türk polis memuru, Ecevit’e ateş etti. Mermi, Ecevit’i ıskaladı, Robert Kolej’den beri kankası olan Mehmet İsvan’ın bacağına saplandı. Yara hafifti. Komaya girdi. Çünkü, mermi, o güne kadar Türkiye’de kullanılmayan, içinde kimyasal barındıran görülmemiş bir mermiydi. Doktorlar çaresizdi. Tabanca Amerikan malıydı. Türk Emniyeti’ne üç adet hibe edildiği açıklandı. Özel Harp Dairesi’ne kayıtlı olduğu iddia edildi. Amerikan tabanca firması, pek mahcup oldu, Mehmet İsvan’ı İsviçre’ye götürdü, tedavi masraflarını üstlendi, iyileştirdi. Ahali sevindi. Ateş eden polis serbest bırakıldı. Menemen savcısı soruşturma açtı ama tıkandı, üstü örtüldü. Ahali unuttu.
*
1987...
İzmir’e yeni havalimanı yapıldı, Türkiye’yi ABD’nin kucağına oturtan rahmetli Adnan Menderes’in adı verildi, böylece, Çiğli Havaalanı sivil uçuşlara kapatıldı, komple askeri oldu.
*
2004...
NATO’ya girdiğimiz
andan itibaren, Amerikan
savaş uçakları Çiğli’ye konuşlanmıştı zaten... Ama AKP iktidar olunca, NATO’nun Napoli’deki hava unsurları karargâhı İzmir’e taşındı.
*
2006...
ABD’nin 16’ncı filosu, Almanya’nın Ramstein Üssü’nden tası tarağı topladı, İzmir’e yerleşti.
*
2010...
Kasım ayında “Füzeyle kalkan, zararla oturur” başlıklı yazı yazdım... “İzmir’deki Amerikan konsolosluğu kapatıldı ama, son iki senedir İzmir’e ha bire Amerikalı subay taşınıyor. Öyle hale geldi ki, Şirinyer’deki NATO lojmanlarına sığmıyorlar artık, 2 bin 200 dolar kira yardımı alıyorlar, Bornova’da Urla’da villa kiralıyorlar. Sizce niye?” diye sordum. “Goygoycu manşetlerle uyutuluyor Türk halkı, İzmir üzerinden bi iş çeviriyorlar” diye ilave ettim.
*
2010...
Hep sevinen ahali, bu yazıma çok kızdı. “Şerefsizsin sen, haysiyetsizsin” dediler. “Sanki Amerika’nın emrindeymişiz gibi yalanlar yazıyorsun, hükümetimize iftira atıyorsun” dediler. İsrail ajanı, Rum dönmesi olduğumu, annemin Ermeni, babamın Kürt, benim ters manyel veren gizli Amerikancı olduğumu öne sürdüler. Ağabeyim sitem etti, bana bi şey yok mu?
*
2011...
“NATO’nun Libya’da ne işi var?” dediler. Savaş gemisi gönderdiler. Henüz söylemediler ama, F16 da gönderiyorlar. Üstüne, NATO’nun Libya’yı vurma karargâhı yaptılar İzmir’i.
*
“Minare füze” dikilen İzmir Çiğli’den, Amerikan ambargosu uygulandığında yardımımıza koşan Kaddafi’yi, İzmir Çiğli’den vuracak minareci arkadaşlar...
*
“Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız”
diye bi şiir hatırlıyorum sanki.
*
Hülasa...
Libya’yı vuruş “haçlı seferi” olduğuna göre, haçlı seferinin karargâhı, bu arkadaşların “gavur” dediği İzmir olmayacaktı da, neresi olacaktı birader?
Yarın öbür gün, “Biz vurmadık, gavur İzmirliler vurdu” diye yemin etse, başı ağrımaz yani.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/17407746.asp?yazarid=249


ZEMİN HAZIRLAYICI SİYASETLER
Bülent ESİNOĞLU
26.05.2011



Mali terör ve operasyonel uzantısı, NATO, CIA ülkeleri artık gladyo ile değil, kasetler ve sahte belge üretim merkezleri ile yönetiyor.
Tabii gladyosuz kaset olmaz. ABD tamamen kendi denetimindeki bir hükümet ile bu işleri yürüttüğü için, sanki gladyo yokmuş gibi görünüyor.
Erkan Mumcuya görünmeyen kaset,
Baykal’a kaset,
MHP’ye kaset,
Dominik Straus Kahn’a kaset,
Sizce bunlar Amerika’nın yeni silahları değil mi?
Kimi yerde, radikal İslam-ı kışkırtarak yol alır, kimi yerde radikal İslam ile savaşarak yol alır. Kimi yerde, solu yok ererek yol alır. Kimi yerde milliyetçileri yok ederek yol alır.
Baykal’ı, Cumhuriyet Halk Partisini, yeni CHP yapmak için kasetlediler.
MHP’yi, iktidarın yolunu temizlemek için kasetlediler.
Dominik Straus Kahn’ı Amerika’nın pupeti Sarkozinin önünü açmak için kasetlediler. (Kahn doları torpillemeye kalkışmıştı.)
Aklımdayken bir uyarı yapayım.
Amerika’ya karşı söylem geliştiren lider, gazeteci veya iş adamı sakın Amerika’ya gitmesin. Başına bir kasetleme olayı muhakkak gelir.
CIA asıl açıklamadığı kasetler ve dosyalar ile ülkeleri yönetir. Yöneticileri kıskaca alır. Denetleyemediği anda da, elindekileri açıklayarak işini bitirir.
RTE’nin İsvicre ve Arap bankalarındaki hesaplarını sadece Amerika bilir.
Yaratıcı yıkıcılık, yapıcı kargaşa gibi bir akıl yönlendiricinin ışığında konulan planlarda, insanın hiçbir değeri yoktur.
Onlar için piyasa kapitalizmi insanın üzerinde bir değerdir.
“Hazırlayıcı Zemin” Amerika için son derece önemli bir stratejidir.
Türkiye’nin parçalanması için uyguladığı hazırlayıcı zemin ise, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneyini birleştirme ve Free Kürdistan’ı kurmaktır.
Onun için, Türk Ordusuna, Türkiye’nin güneyinde, bölücü terörle ile savaşmasına müsaade etmez.
Terörle mücadele, Amerika’nın hazırladığı “hazırlayıcı zemini” tahrip etmektedir.
Kuzey ile güneyin ekonomik bütünleşmesi, ABD, Çalık Holding ve AKP aracılığı yürütülüyor. Ordunun yarım yamalak da olsa bölücülükle mücadelesi bu bütünleşmeyi zora sokmaktadır. İçerden orduya karşı yürütülen savaşın menfaat temeli de burasıdır.
Terörle mücadele edilmeyince ortaya böyle bir zemin çıkıyor. Süren terör eylemleri, terörle pazarlığı sürdürenlere, “görüyor musunuz görüşmelerden başka çare yok” mesajını sağlamaktadır.
Teröristime dokunma, gerillaya oy ver manşetleri buralardan peyda oldu.
İktidar terör ile savaşmak yerine, NATO ile birlikte hazırlayıcı zemin için çaba sarf ediyor.
Hükümetin, Demokratik Toplum Kongresinin üyelerinin Barzani ile görüşmeleri hep bu “hazırlayıcı zemin “ çalışmalarına yöneliktir.
Sizin AB, NATO, OECD, Dünya Bankası gibi emperyalist organizasyonun içinde yer almanız, başlı başına “hazırlayıcı zemin” dir.
Bağımsızlık ne kadar da yakıcı bir ihtiyaç.

http://www.ordumillet.com


ABD'den Türkiye'ye 'Elle Arama' Emri!

ABD'ye yapılan uçuşlardan önce Atatürk Havalimanı güvenlik kapılarında yapılan elle aramaların kaldırılması kriz yarattı.ABD Türkiye'ye havalimanlarında elle arama uygulanmasını yeniden başlatması gerektiğine dair adeta emir verdi.

25 Haziran 2011
Anadolu Haber

Atatürk Havaalanı Mülki İdare Amiri Ahmet Aydın’ın ABD uçuşları öncesi yolcuların elle aranması uygulamasına son verilmesini isteyen yazısı ABD ile Türkiye arasında krize neden oldu.

Airporthaber internet sitesinin haberine göre, Aydın imzasıyla ABD’ye sefer düzenleyen THY ve Delta Airlines’a birer yazı gönderildi. Yazıda ABD’ye giden yolcuların uçağa binmeden önce ‘gate’ olarak bilinen güvenlik kapısında özel güvenlik personeli tarafından elle üst ve bagaj araması yapılmasının şikayet konusu olduğu ve bütün standart güvenlik kontrollerinden geçen yolcunun yeniden güvenlik taramasından geçirilmesinin yolcu memnuniyetini düşürdüğü vurgulandı. Bu nedenle 20 Haziran’dan itibaren gate bölgesinde elle arama yapılması uygulanmasına son verilmesi istendi.

Ancak bu yazıya ABD’nin tepkisi gecikmedi. Ülkesine yapılan uçuşlarda 2007’den bu yana gate bölgesinde elle arama uygulaması yaptıran ABD, bu karara itiraz etti ve bu şekilde ülkesine yolcu kabul edemeyeceğini bildirdi.

ABD’de elle arandılar

Krize neden olan arama konusunda ara bir formül üretildi. ABD uçuşlarında güvenlik hizmeti veren Gözen Security görevlileri, ABD’ye gidecek yolcuların elle aramasını yapmadı ancak bütün yolculara el bagajlarını açtırarak gözle kontrolünü gerçekleştirdi. Önceki sabah New York’a gidecek yolcular, bu şekilde uçağa alındı.

Ancak New York’ta JFK Havalimanı’na inen uçağın yolcuları ABD’li görevlilerce yeniden elle arandı. Güvenlik uygulaması sebebiyle İstanbul’a gelecek THY uçağı da bir saat gecikmeli kalktı. THY ve Delta Havayolları, uygulamadan dolayı yaşanan sıkıntıları Atatürk Havalimanı Mülki İdare Amirliği’ne iletti. Bunun üzerine Ahmet Aydın, talimat vererek güvenlik taramasının yeniden elle yapılmasını istedi. Akşam elle aramadan sonra İstanbul-New York uçağı hareket etti.

ABD istedi THY patlayıcı tarayıcısı aldı

ABD güvenlik uygulamasında sınır tanımıyor. İsrail ve İngiltere ile birlikte güvenliğe en çok önem veren ülkelerden biri olan ABD, ülkeye gelecek uçakların ekstra güvenlik taramasından geçirilmesini isterken, bugünden itibaren ABD’ye gidecek yolcular elektronik patlayıcı tarayıcısı ile taranacak. 500 DT olarak bilinen cihaz, patlayıcı madde tespiti yapacak, yolculardan alınacak küçük örneklerle güvenliği riske edecek durumun olup olmadığı kontrol edilecek. ABD’nin istediği bu uygulama için THY iki adet 500 DT cihazı satın aldı. Cihazlar bugünde itibaren kullanılmaya başlanacak.

vatan

Cumhuriyet'ten ABD'ye CHP Çağrısı
06 Temmuz 2011



"ABD karşıtlığı"yla bilinen "ulusalcı" Cumhuriyet CHP'nin yemin kriziyle ilgili ABD'yi göreve çağırdı...
Analiz/Aktifhaber

Cumhuriyet Gazetesi ve CHP...

Her ikisi de kamuoyunda "ulusalcı" imajı çizse de ilk sıkıştıklarında soluğu AB'de ve ABD'de alıyor. En ufak bir krizde kendilerini ele veriyorlar.

Tıpkı rahmetli İlhan Selçuk gibi.

Kamuoyunda "Amerikan ve emperyalizm karşıtı" olarak bilinen İlhan Selçuk, Ergenekon'dan sıkışınca dönemin ABD Başkanı Bush'a mektup döşenmişti.

Hayata gözlerini bir Amerikan Hastanesi'nde kapatan İlhan Selçuk, gazetecilik mesleğine ilk atıldığı dönemlerde özel bir davetle Amerika'ya gitmiş, ülkenin bütün eyaletlerini bir mihmandar eşliğinde gezmiş; görüp gözettiklerini de bugün piyasada asla bulamayacağınız bir kitapta toplamıştı.

"Amerikan Karşıtı" İlhan Selçuk'un "Güzel Amerikalı" kitabı...

Neyse konumuz İlhan Selçuk değil.

"Ulusalcı" Cumhuriyet ve "Milli İrade" diyen CHP

Cumhuriyet Gazetesi'nden başlayalım.

Gazetenin Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer bugünkü yazısında CHP'nin yemin etmeyerek Meclisi boykot etmesi sonrası içine düştüğü hazin durum nedeniyle AB'yi ve daha çok ABD'yi göreve çağırmış.

"AB Sesini Yükseltiyor, ABD Suskunluğunu Koruyor" başlıklı yazısında açıkça ABD'yi ses vermeye, Türkiye'nin içişlerine karışmasına davet ediyor.

Çakırözer, "Demokrasi için ses verilmeli" ara başlıklı yazısının son bölümünde şu ifadeyi kullanıyor:

"TBMM'nin çalışmalarını üyelerinin üçte birinin katılmadığı bir ortamda yürütme zorunda bırakılmasına sessiz kalmak, hem "Türkiye Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdi" diyen AB, hem de "Türkiye demokrasi arayışları için model" diyen ABD için ciddi çelişki oluşturacaktır"

CHP'nin yemin kriziyle ilgili "ABD sessizliğini koruyor" diyen Utku Çakırözer yazısının son bölümünde açık açık ABD'yi bu konuyla ilgili göreve çağırıyor.

CHP de Cumhuriyet gibi aynı hataya düşmüş durumda.

Çözümü hep milletin dışında arıyorlar. Önceki gün Yunanistan'daki Sosyalist Enternasyonel toplantısına giden CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye'yi AB'ye şikayet etmişti.

Peki bu sorun Türkiye'yi AB'ye ABD'ye şikayet ederek çözülür mü?

Önceden siyasi düzlemde bir engelle karşılaştıklarında sorunu "zinde güçlere" ya da arka bahçeleri gibi gördükleri "yüksek yargıya" havale ederken şimdi bu yolların tıkınması neticesinde AB'den ABD'den medet umar hale geldiler...
aktifhaber

'Ortadoğu bataklığına sürükleniyoruz'
09 Ağustos 2011
CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak, ''AKP, Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor, bir grup medya da buna çanak tutuyor'' dedi.

Toprak, yaptığı yazılı açıklamada, Suriye'de yaşananları ''Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmenin bir parçası'' olarak nitelendirdi ve çok büyük bir felaketin eşiğinde olunduğunu, medyanın da bu gerçeği halktan gizlediğini öne sürdü. Uluslararası egemen güçlerin Türkiye'yi büyük bir bataklığa sürüklemeye çalıştığını savunan toprak, Türkiye'ye büyük ağabey rolü verilerek, ''çevrene müdahale etmelisin'' telkininde bulunulduğunu iddia etti.

Irak ve Afganistan'la başlayan sürecin Mısır, Suriye ve İran'la farklı bir aşamaya taşındığını ifade eden Toprak, Ortadoğu'nun yeniden tasarlanmak istendiğini öne sürdü. Daha önce Türkiye'yi Irak işgaline katmak isteyenlerin şimdi de Türkiye'yi Suriye ile savaş durumuna getirmek istediklerini iddia eden Toprak, ''Irak'a demokrasi ve özgürlük getireceğiz'' diyenlerin milyonlarca Iraklı'nın ölümüne neden olduğunu belirtti.
Irak'taki istikrarsızlığın Türkiye'ye terör olarak yansıdığı görüşünü bildiren Toprak, açıklamasında şunları kaydetti: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin ana ilkesi 'yurtta barış dünyada barış'tır. İkinci Dünya Savaşı'nın en zor günlerinde bile bu ilkeden ödün verilmedi. AKP yöneticileri birilerinin gazına gelip Türkiye'yi felakete sürüklememelidir. Hükümet olaya sağduyulu ve geniş bir perspektiften bakmalıdır. Birileri ülkemize taşeronluk rolü biçmiş olabilirler ama Türkiye, kendisine biçilen rolü değil; barış, özgürlük ve eşitlik ekseninde ve komşu halklara saygı ekseninde bir rolün gereğini yamalıdır.''
''Bir grup medyanın, Suriye'ye karşı Türkiye'de kamuoyu oluşturduğunu, belli çevrelerin tezlerinin medya tarafından dolaşıma sokulduğunu, Suriye'ye müdahale için altyapı hazırlandığını, Türkiye'nin nasıl bir felaketin içine çekildiğinin halktan gizlendiğini'' öne süren Toprak, ''CHP olarak tarihe not düşüyor, herkesi uyarıyor ve sorumlu olmaya davet ediyoruz. AKP, Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor, bir grup medya da buna çanak tutuyor'' iddiasında bulundu.
Akşam

'Türkiye ABD'nin 'emir eri' mi?'
09 Ağustos 2011
CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündemdeki konuları değerlendirdi.

Emine Ülker Tarhan, AKP’nin izlediği Suriye politikasını sert sözlerle eleştirerek, “Türkiye Cumhuriyeti Amerika’nın mektup ve mesajlarının temize çekme aparatı mıdır? Ortadoğu’daki postacıbaşı mıdır, Türkiye Amerika’nın emir eri midir diye soruyoruz” dedi.

-Tarhan, “Türkiye’nin Şam konusundaki yol haritası nedir, bölge yeniden bir sorunlar yumağı haline getirilmek mi isteniyor, Türkiye komşusu ile bir sıcak çatışma ortamına mı çekilecek, bunun endişesini yaşıyoruz. Bu sorunların yanıtını bekliyoruz” dedi.

-“İSTENİLEN SERT TEDBİRLER NEDİR?”-

Dışişleri Bakanı’nın Şam ziyareti öncesi önemli telefon ve ziyaret trafiği yaşandığını belirten Tarhan, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın, Davutoğlu’nu önceki gün telefonla arayarak mesaj ilettiğini basından öğrendiklerini söyledi. Daha sonra Türkiye Masası Şefi Hoff’un Türkiye’ye gelerek Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile görüştüğüne işaret eden Tarhan, “ABD temsilcisi Türkiye’den sert tedbirler alınması için Esad’a baskı yapın talebini iletmiş. Hükümete sormak gerekiyor. İstenilen sert tedbirler nedir?” diye sordu.

-“TÜRKİYE’NİN ŞAM KONUSUNDAKİ YOL HARİTASI NEDİR?”-

Hükümetin izlediği politikayı eleştiren Tarhan, şu soruları yöneltti:

“Türkiye’nin Şam konusundaki yol haritası nedir, bölge yeniden bir sorunlar yumağı haline getirilmek mi isteniyor, Türkiye komşusu ile bir sıcak çatışma ortamına mı çekilecek, bunun endişesini yaşıyoruz. Bu sorunların yanıtını bekliyoruz.”

-“TÜRKİYE AMERİKA’NIN MEKTUP VE MESAJLARININ TEMİZE ÇEKME APARATI MI?”-

ABD Dışişleri Bakanı’nın, “Esad’a siz baskı yapın” demesini çok manidar bulduklarına işaret eden Tarhan, şöyle dedi:

“Emperyalizme karşı verdiği mücadele ile bu bölgede bir bayrak olmuş Türkiye Cumhuriyeti, bir örnek teşkil etmiş. ABD’nin Ortadoğudaki bir maşası olma yolunda mıdır diye bir endişemiz var. ‘Neden baskı yapmıyorsunuz’ söylemini böyle değerlendiriyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Amerika’nın mektup ve mesajlarının temize çekme aparatı mıdır, diye soruyoruz. Ortadoğu’daki postacıbaşı mıdır, Türkiye Amerika’nın emir eri midir diye soruyoruz, değildir bizim için. Muhalefete Suriye ile ilgili özel bilgiler verilmesi gerektiğini düşünüyoruz.”

-BAŞBAKAN’I ELEŞTİRDİ-

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Suriye bizim iç meselemiz” sözlerini de eleştiren Tarhan, "Bunun altında yatan nedenlerin çok dikkatli tahlil edilmesi gerekiyor. Suriye neden bizim iç meselemiz olsun. Bu söylemin altının hükümet tarafından doldurulması gerekiyor. Muhalefet bilgilendirilmeli" dedi.
Akşam


KILIÇDAROĞLU: ''ABD BÜYÜKELÇİSİ'NİN BİLDİĞİNİ BİZ BİLMİYORUZ''
10 Ağustos 2011



CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Genel Başkan Kılıçdaroğlu, başkanlığında toplanarak başta Suriye'deki gelişmeler olmak üzere gündemdeki konuları ele aldı.

Kılıçdaroğlu, toplantının ardından yaptığı açıklamada, Suriye'deki gelişmeler ve Türkiye'nin yaklaşımı ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu konudaki sözlerini değerlendirdi.

''Sayın Başbakan hükümetin Suriye politikasını eleştirirken bizim kullandığımız 'taşeron' sözcüğünden bir hayli içerlemiş görünüyor'' diyen Kılıçdaroğlu, devletler arası taşeronluk sözleşmesi olamayacağını, devletlerin kendi kendilerini bu duruma düşürmesinin söz konusu olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, ''Sayın Başbakan bize cevap yetiştireceğine önce kendi bakanı ile arasındaki üslup ve tutum farkını ortadan kaldırmalı. Sayın Başbakan 'Sabrımızın sonuna geldik' diyor, 'Suriye bizim iç meselemizdir' diyor, Başbakanın bu sözlerinden bütün dünyanın çıkardığı tek sonuç var, 'Türkiye Suriye'ye müdahale etmeyi düşünüyor, hatta müdahale edecek'. Çıkan sonuç bu. Bunlar Batı basınında yazılıyor, çiziliyor. Esasen Sayın Başbakan'ın beyanlarını başka türlü yorumlamak da mümkün değil'' diye konuştu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun ise ''Suriye'ye müdahaleyi düşünmüyoruz'' dediğini ifade eden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Ya aralarında fikir uyuşmazlığı var, ya kafaları karışık ya da Sayın Başbakan'ın sözlerini ciddiye almamamız gerekiyor. Sayın Başbakan sokakta ve sokak ağzıyla politika yapmaktan vazgeçmelidir. Dış politika ciddi bir iştir. Dış politika hem sokakta yapılmaz hem de sokağın duygularıyla yapılmaz. Dışişleri Bakanı son uyarı için Şam'a gidiyor, iktidar partisinin bir sözcüsü aynen şöyle diyor, 'Davutoğlu Şam'dan dönünce bir yol haritası çizeceğiz'. Başbakanı da, bakanı da, açıklama yapan iktidar partisinin sözcüsünü de ciddiyete davet ediyoruz. Sizin bir yol haritanız bile yokken neye dayanarak komşunuzu uyarıyor, tehdit ediyorsunuz. Bizim söylediğimiz gayet basit, sorumuz ise açık ve nettir. Siz Suriye sorununda böylesine taraf konumuna girerken, bu sorunu yönetiyor gibi ortaya çıkarken bütün dünyaya 'Türkiye savaşa giriyor, Suriye'ye müdahale gündemde' imajını verirken hedefiniz neydi? Ne yapmak istiyorsunuz, kimin adına yapıyorsunuz? Bunu neden TBMM ile TBMM'de grubu bulunan partilerle anamuhalefet partisiyle paylaşmıyorsunuz?''

''ABD BÜYÜKELÇİSİ'NİN BİLDİĞİNİ BİZ BİLMİYORUZ''

Konuşmasında Başbakanlıkta yapılan güvenlik toplantısına da değinen Kılıçdaroğlu, ''Ankara'da bir güvenlik zirvesi yapıyorsunuz daha bakanlarınız ayrılmadan ABD Büyükelçisi oraya adeta bir baskın yapıyor. Yani bir başka zirveyi de büyükelçiyle yapıyorsunuz'' ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu, ''Zirve öncesi, zirve sonrası ABD Büyükelçisinin bildiğini biz bilmiyoruz. TBMM Başkanı da bilmiyor. Parlamento da bilmiyor, parlamentoda grubu olan partiler de bilmiyor. İşte sorun bu. Siyasete, nezakete sığmayan sözlerle bize saldırmanızın nedeni de bu'' dedi.

Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

''Siz de çok iyi biliyorsunuz ki böylesine angaje olduğunuz bir konuda yol haritanızı daha sonra çizeceksiniz. Yani siyasi bir hedefiniz yoksa siz başkalarının siyasi hedeflerine taşeronluk yapıyorsunuz demektir. Libya'da da böyle olmadı mı? 'NATO'nun Libya'da ne işi var?' diyen siz değil miydiniz? Daha sonra NATO'nun müdahalesine destek olarak tıpkı Irak da olduğu gibi yüzlerce Müslüman'ın öldürülmesine, okyanusta boğulmasına katkıda bulunmadınız mı? Dış politika stratejiniz eğer ülkenizin yüksek çıkarları, bekası ve sokaktaki insanın refahı bakımından artı değer üretmiyorsa doğru tespit edilmemiş demektir. Cehaletin büyüğü budur. Bu cehaletten kaynaklanmıyorsa bunun diğer adı da ihanettir.

Meclis'ine, anamuhalefetine, halkına değil de Batının egemen güçlerine bilgi vermeyi düstur edinenler egemen güçlerin taşeronluğunu yapanlardır. Sayın Başbakan siz anamuhalefeti eleştirseniz de bu böyledir, suçlasanız da bu böyledir. Sizinki toplum vicdanının isyanı sonucu suçluların ve suçlunun telaşıdır. Bu aynı zamanda taşeronluğun tescilidir.''
haber1001



“ŞAM ZİRVESİ'NDE NE KONUŞTUNUZ"
Ali Serdar BOLAT
10.08.2011



Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Ricciardone, Şam Zirvesi biter bitmez Başbakanlığa geldi.
Tayyip Erdoğan'a ne sordu, tahmin edin bakalım.
Ben söyleyeyim: "GENELKURMAY BAŞKANI ÖZEL'İ SURİYE'YE SALDIRMAYA RAZI EDEBİLDİNİZ Mİ?" diye sordu.
Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum, tahmin ediyorum. Sizce ne sormuş olabilir?

Amerika ve Avrupa Birliği, Birleşmiş Miletler'den Suriye'yi kınama ve yaptırım kararı çıkaramıyorlar.
Çünkü Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya direniyor.
Karar çıkarabilseler, Libya örneğinde olduğu gibi hemen durumdan vazife çıkararak saldırıya başlayacaklar.

Çıkaramayınca, tek ümitleri AKP Hükümetinde...
Cisreşşuğur'a Türkiye'den teröristleri gönderip 120 asker ve polisi öldürttüler, Hatay'a mülteci akını başlattılar ama bunlar bir ÇATIŞMA BAŞLATMAK İÇİN YETERLİ OLMADI.
Mülteciler geri dönmeye başladı, tezgah tutmadı. Suriye askeri sınıra yaklaşmadı. Hır çıkaramadılar.
Şimdi öyle bir kışkırtma yapacaklar ki, Türkiye-Suriye arasında hır çıksın, karşılıklı bir ateş açılsın yeter.

Neden mi Tayyip Bey'i hır çıkarmaya teşvik ediyorlar?
Hır çıkınca AKP Hükümeti NATO'ya: "SURİYE BANA SALDIRIYOR, YARDIMA GELİN" çağrısı yapacak.
Haçlı NATO da "Vay alçak Suriye, bir NATO üyesi olan Türkiye'ye saldırıyor, yardıma gidelim" kararı alarak Suriye'ye saldırıyı başlatacak.

ABD Büyükelçisi onun için "GENELKURMAYI HIR ÇIKARMAYA RAZI EDEBİLDİNİZ Mİ?" diye sormak için Başbakanlığa koştu.

Aydınlık soruyor: "NE KONUŞTUNUZ, MİLLETE AÇIKLAYIN"

Hır çıkarmak için Suriye'yi nasıl zorlayacaksınız,
Suriye ordusu "Yetti gari" deyip ateş açana kadar
Suriye içinde Şam'a doğru ilerleyecek misiniz?

(..)

http://www.ordumillet.com/

TÜRKİYE ORTADOĞU’NUN SODASIDIR
EREN EĞİLMEZ
03 Eylül 2011

Son dönem Türkiye–İsrail ilişkileri üzerine yapılan haberlerin çoğu Erdoğan’ın karizması ile başlıyor Davutoğlu’nun stratejik dehalığı ile son buluyorken BM’nin bu Palmer raporu da nereden çıktı?

Bizimkiler hiç vakit kaybetmeden postalarını koydular: “Eğer siz bizi yok sayarsanız biz de sizi yok sayarız” demeye getirdiler. Neticede BM raporunun yok sayılacağı Türkiye’nin en yetkili ağızlarınca da dile getirildi.

Bir kez daha İsrail’in “vaat edilmiş topraklar”da nasıl kurulduğu ve kalıcı olmayı nasıl başardığı gerçeği Türkiye’nin bu “dev” siyasetçilerinin gölgesinde un ufak oldu.

Ortadoğu’nun sanal kahramanı Türkiye, İsrail’in varlığına olamasa da Londra merkezli oyun ortaklarının da “sevemediği” hükümetine kafa tutmaya devam ediyor hâlâ…

Oysa bölgenin korsan ülkesi İsrail’in Ortadoğu’da bir garnizon devlet olarak yaşayabilirliliğinin siyaseten sınırlılığı ve tarihsel koşulları tartışılmayıp gündemden uzak tutuldukça “cambaza bak” oyunu Davos sirkini de aşan kanlı bir uluslararası gösteriye dönüşüyor.

Türkiye ordusunun sınır ötesi görevlerine çıkışını Ortadoğu’da meşrulaştıracak en ikna edici gerekçe tabi ki İsrail olacaktır. İran gibi ciddi ve gerçek bir hasım yerine bölgenin ikinci İsrail’i haline dönüşmüş olan Türkiye gibi bir “düşman” her zaman tercih edilecektir.

Arap coğrafyasının –kültürel ve dini anlamda olduğu kadar jeo-stratejik anlamda da- şah damarı olan Kudüs, emperyalizm açısından yalnızca Ortadoğu’nun kontrolü için değil Kafkas ve hatta Afrika jeo-politiği açısından da kritik bir mevzidir.

Gelecekte Kudüs’ün hiç de yabancısı olmayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Filistin’e “barış gücü” olarak gönderildiği günleri de görebiliriz.

İsrail’in bir devlet olarak meşruluğunun yıllarca Ortadoğu halklarınca içselleştirilememiş olmasının yarattığı bölgesel gerginliğin bu coğrafya için tasarlanan “yeni düzen” adına sürdürülemez olduğu bir gerçektir.

Bu “yeni düzen”in ilk basamağı toprakları serbest ticaret bölgelerine dönüştürülmüş, insanları da İsrail’e ucuz işgücü haline getirilmiş bir “özgür” Filistin ve tamamen NATO’laşmış bir İsrail yaratmaktır.

İsrail’in yalnızca bir güvenlik devleti olarak değil din temelli bir güvenlik toplumu olarak örgütlenmiş olan siyasal formasyonu Ortadoğu halklarına tarihsel, siyasal ve kültürel gerçekliklerini sürekli olarak hatırlatmakta ve bu halkların kendi coğrafyasının mutlak hâkimi olma refleksini daima diri tutmaktadır.

Bölge halklarını bu refleksleri diri olduğu sürece Siyonizm ile yapılacak bir “barış”a ikna etmek oldukça güçtür. Oysa Ortadoğu’dan talep edilen Siyonizm’i hazmetmesidir.

Bölge halkları son bir asırdır siyasal birliktelikten ve iktisadi zenginlikten yoksun bir şekilde esaret ülkelerine hapsedilmişlerdir. Bu halkların başlarına da birer yerel bekçi olarak kendilerini yönetenler dikilmişlerdir.

Emperyalizmin 20. yy’da bölgenin doğal kaynaklar haritasını parçalara ayırarak güçsüz devletçikler arasında pay ettiği bugün için sıradan bir gerçektir.

Emperyalizmin sınırları çizen cetvelinin çalışma prensibiyse basittir; bünyesinde çatışma potansiyeli ve çelişkiler barındıran toplumları rakip devletlere ayrıştırarak bölgede istikrarsızlığın istikrarını inşa etmek…

Toplumsal örgütlenmelerini din, mezhep, etnisite ve hatta aşiret bağları üzerinden kuran Ortadoğu’nun yönetici elitleri toprak ve servet biriktirme kavgalarını da aynı dinamikler üzerinden vermişlerdir.

Ortadoğu’nun yönetici elitlerinin diğer feodal rakiplerini alt etme konusunda geliştirdikleri yegâne çözüm; rekabet halindeki emperyalist aktörlerden biriyle işbirliği kanallarını zorlamak, ülkesini ve halkını o güçlü kollayıcıya teslim ederken kendi yerel iktidarını ve elindeki şahsi servetini rakipsiz bir şekilde güvence altına almaktır.

Ortadoğu’da ve hatta K. Afrika’da bugünlerde çöken yapı işte bu kokuşmuş düzendir.
İsrail devleti ise doğuşu itibariyle Britanya emperyalizminin Ortadoğu kapısını açmak için kullandığı bir vurucu güçtür.

Britanya emperyalizminin işlevlerini 1945 sonrasında –emperyal belleğiyle birlikte- devralan ABD, 20. yüzyılın ilhak tapınağı olan İsrail’in koruyucu babalığını da üstlenmiştir.

Emperyalizm 20. yy’da Ortadoğu’yu çevresiyle sürekli çatışma halinde olan devletçiklerle donatmış, böylelikle önce hammadde sonra da İsrail’in güvenliği sorununu halletmiştir ancak 21. yy’a gelindiğinde tıpkı 19. yy’da olduğu gibi herhangi bir devlete tahammül edemeyeceği bir sürece yeniden girmiştir.

Emperyalistler kendi haşmetli devletleri dışında yeryüzünde bir başka devlet organizasyonu daha istememektedirler. 20. yy’da kendi aralarındaki rekabetten doğan tüm devletçikleri dağıtma konusunda liberalizm küresel mutabakatını yüksek oranda sağlamıştır.

Dünya siyaseti soğuk savaş sonrasında yeniden 150 yıl önceki küresel güç dağılımına doğru evrilirken 10 yıl öncesi uzak geçmişe, 150 öncesi ise yakın geçmişe dönüşmüştür.

Yaklaşık 150 yıl önce Britanya, Almanya ve Fransa’nın kendi aralarındaki kolonyalist rekabetin ve Rusya karşısında oluşturdukları stratejik birlikteliğin bu ortak geçmişini yok sayarak bugünleri anlamlandırmaya çalışmak boş bir çabadır. Şimdi ise Rusya’nın yanına yeni aktörler de katılmıştır.

“Yeni Dünya Düzeni” denilene tarihsel perspektiften bakıldığında bugün için ortada yeni olan hiçbir şey olmadığı açıktır.

Küçük devletçiklerin 7-8 büyük ulus-devlet etrafında kümelenmesi yoluyla bloklaşmaya gittiği bu dünya sistemine “yeni” demek büyük bir illüzyondur. Hele de Türkiye’nin etrafında bloklaşılan bu 7-8 ülkeden biri olduğunu sanmak illüzyondan da ötedir.

Doğu bloğunun çözülüşüyle birlikte yayılmacılığın siyasi haritasını sınırlayan koşullar da ortadan kalkmış ve itibarı dünya halklarının isyanlarıyla beş paralık olan eskinin sömürgeci yayılmacılığı “Yeni Dünya Düzeni” markasıyla bir kez daha politika piyasasına sürülmüştür.

ABD’nin gelinen bu süreçte soğuk savaş dönemindeki hegemonyasını sürdüremeyeceği ise 21. yy’ın bir diğer gerçeğidir.

Her geçen gün daha da şekillenmekte olan emperyalist bloklar arasındaki açık rekabet zaman içinde iyice görünür bir hal alırken örtülü birliktelikler ise daha fazla kamufle olmaktadır. BM, NATO vb uluslararası düzenleyici kurumlar denilen yapılar ise kapitalist enternasyonalin müzakere masaları olarak daha da işlevselleşmektedir.

Türkiye gibi emperyalist hiyerarşinin alt orta basamağında bulunan ülkeler uluslararası alandaki konumlarını unuttukları anda bu “düzenleyici kurumlar” aracılığıyla hizayı bozmamaları ve kapitalist enternasyonalce tarif edilen sınırlarının dışına taşmamaları yönünde uyarılmaktadırlar.

Mesela Türkiye Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine “diklenmeden dik durma” stratejisiyle dirense de uluslararası sistemden Erbakan tarzında bir “hadi oradan” cevabı almış ve oturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” çıkışına ise yanıt pratikte verilmiş, NATO destekli Libyalı muhalifler Trablus’a girerken Türkiye onlara selam durmak dışında 300 milyon dolarlık nakdi de elden teslim etmeyi görev bilmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın Kaddafi’den insan hakları ödülü almasıyla keskin bir Kaddafi karşıtı olması arasında geçen süredeki hızı çağımızın sürat limitlerini bile aşmış, dünya Türkiye’nin manevra kabiliyetine bir kez daha tanıklık etmiştir.

Hatırlarsanız “mucizevî başarılara imza atan” Dışişleri Bakanımız Sayın Davutoğlu Libya ile ilgili bilgilendirme turları çerçevesinde DSP’yi de ziyaret etmişti. Ziyaret sonrasında da DSP Genel Başkan’ı Masum Türker’den “NATO’nun Libya operasyonunun merkezi İzmir olacak” açıklaması gelmiş, Davutoğlu ise bu bilgiyi yine hızla yalanlamıştı.

Bu yalanlama haberinin tarihi 25 Mart 2011’di, “NATO operasyonu İzmir’deki NATO üssünden komuta edilecek” spotuyla geçen haberlerin üzerinde görülen tarih ise 26 Mart 2011’di.

Türkiye yalanlamak ve yalanlanmak konusundaki hızıyla çağın çok ilerisine geçtiğini daha önceki bu süreçte de bir kez daha ispatlamıştı.

Şimdi ise bu BM raporuyla birlikte “Küresel Ergenekon” üzerine çeşitlemeler dinleme ihtimalimiz yüksektir. BM’nin bu raporunu hazırlayanların arasında yer alan “neo-con” unsurları tespit etmek konusunda hafiye gazetecilerimizin şu an muazzam bir emek harcadıklarını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek...

Onların işini kolaylaştırmak adına kendilerinin de yakından bildikleri, hatta hayranlık duydukları ve belki de hayranlığın ötesinde angajmanlara bile girdikleri Chatham House’u hatırlatalım. Onlardan, pek de açık etmek istemedikleri bu uzmanlıkları ışığında, bizi Chatham House’un Dünya ve Türkiye ekonomisi ve siyasetindeki iz düşümleri konusunda “aydınlatmalarını” dileyelim.

Israrla Chatham House dememin sebebi şu; eğer Chatham House’u gölgeleyip Henry Jackson Society’den bahsedilecek olursa yine yırtık bir resmin yarısıyla avunmamızı isteyecekler demektir.

Belki bu sefer de hiçbir ekolun diğer bir deyişle sermaye fraksiyonunun adı yine anılmayacaktır. Bunu zamanla göreceğiz.

İsrail’in hazırlattığı Mavi Marmara Raporu yani nam-ı diğer Turkel Raporu ile BM’nin Palmer Raporu arasında öyle müthiş bir fark var mı, “büyük analistlerimiz” bu konuda da bizleri tez zamanda “doğru” bilgilerle donatırlar diye düşünüyorum.

Hazır elleri değmişken Nobel Barış Ödüllü Lord David Trimble hakkında da detaylı bir yazı yazarlarsa kendi adıma çok faydalanacağım. Ne de olsa Lordumuz bir “İrlanda Sorunu” uzmanı, Türkiye’nin de “çözüm” bekleyen sorunları yok mu? Deneyimlerinden faydalanırız belki!..

Bölgeye dair bu uluslararası işbölümünde Türkiye’ye yüklenen görevler ışığında Türkiye siyasetinin baş aktörleri ellerinden geleni yapıyorlar ve muhtemelen gelecekte de Türkiye’nin bölgeye ilişkin sorumlulukları daha da çeşitlendirilecek.

Son yıllarda Türkiye içinde yaşanan açılım ve dönüşüm süreçlerini bu yeni işbölümünden bağımsız değerlendirmek imkânsızdır.

Türkiye 21. Yüzyıl itibariyle –zaten eksikli olan- iç dinamiklerini tamamen yitirerek 19. Yüzyıl kriterlerine uyumlaştırılmış klasik bir bağımlı ülkeye dönüşmüştür.

Türkiye’nin bu bağımlılık süreci elbette son 10 yıla indirgenemez.

Türkiye’nin bağımlılığını pekiştirirken yeni bağımlılık biçimlerini de beraberinde üreten bu uluslararası eşitsiz ilişkilenme biçimi, zaman içinde tümlenen bir tarihsel trajedidir.

Ortadoğu emperyalizm eliyle bir çiftliğe dönüştürülmeye çalışılırken Türkiye yönetici sınıfları da bu çiftliğin kâhyası olabilme hayallerini bölge ölçeğinde bir başarı hedefi olarak ülke kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Türkiye’nin emperyalist hiyerarşide basamak atlama çabası ve bu uğurda harcadığı enerji dünya siyasetini doğru okuyup bu okumaya uygun doğru küresel pozisyonu almak olarak pazarlansa da gerçek her defasında süpürüldüğü halının altından taşmaktadır.

“Türkiye gittikçe artan önemiyle bölgesel bir güç olma yönünde ilerliyor” denilerek geri bıraktırılmış bir ülkenin kırılmış gururunu okşayanlar diledikleri zaman da o gururu tekrar nasıl kırabileceklerini çeşitli vesilelerle göstermeyi ihmal etmiyorlar.

Türkiye’ye bölgede bir hazmettirici ülke olarak ihtiyaç duyanlar, bu görev layıkıyla yerine getirildiği sürece Türkiye’ye övgüler düzmeyi ve ülke yöneticilerini de ödüllere boğmayı sürdürüyorlar.

Türkiye, “Siyonizm ile barış” ve” emperyalist demokrasi” lokmalarını yutmakta zaten zorlanan Ortadoğu’ya bu yediklerini hazmettirmesi beklenen bir sodadır.

Yeri geldiğinde bölgede biriken gazı almak da Türkiye’nin bu işlevinin doğal bir sonucudur.

Ne diyor Sayın Cumhurbaşkanımız: “Bugünkü İsrail hükümeti kendi halkına da aslında yük olan bir hükümettir.”

Yani Ortadoğu’da sorun İsrail’in varlığı değil, İsrail hükümetinin tutumudur.

Aslında Siyonizm iyidir ama hükümeti kötü…

Filistin’e bakıp da üzüntülere “gark” olabilirsiniz ama dert etmeyiniz.

Onca yediğinizin üzerine o kadar karın ağrısı da olacak elbet…

http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=207

Kemâl KILIÇDAROĞLU, "Sömürge Valisi" Francis RİCCARDİONE ile bir araya geldi:

Ricciardone, 'Her zaman muhalefetle temasta kalmak istiyoruz. Türkiye, büyük ve önemli bir demokrasi olduğu için bu çok önemli. Muhalefetin rolü çok önemli' dedi.

Kılıçdaroğlu'nun Ricciardone'ye, 'Son dönemde şehitlerimiz arttı. Terör saldırılarında etkin istihbarat paylaşımı olup olmadığını bilmiyoruz. Terörle mücadele konusunda ABD'nin Türkiye'ye yeterli desteği vermesi gerekiyor. Kamuoyunda yeterli destek verilmediği ve istihbarat paylaşımı yapılmadığı yönünde ABD'ye karşı bir algı var. Bu algı da terörle mücadeleye vereceğiniz destek ile düzelecektir' mesajını verdiği öğrenildi. Büyükelçi ise bu sitemi 'Bu konuda iki ülke beraber çalışmaktadır. Hükümet sizlerle terörle mücadele konusunda 2 ülkenin ne yaptığına dair bilgileri verebilir. ABD terörle mücadelenin tarafında durmaktadır' diye yanıtladı.

'Füze kalkanı İsrail'in korunması için kurulduğu gibi bir düşünce var. Füze kalkanı projesi NATO'nun değil, ABD'nin mi? Ortada karışık bir durum var yani' sorusunu da Ricciardone şöyle yanıtladı: 'Kalkan projesi NATO'nun parçasıdır.

Kılıçdaroğlu'nun görüşmede ayrıca 'Türkiye'de son yapılan düzenlemeler ile yargı bağımsızlığı ortadan kaldırıldı. Yargıçlar karar verirken hükümetin baskı ve etkisiyle karşı karşıya kalıyor' diyerek Deniz Feneri soruşturmasındaki gelişmeleri örnek verdiği öğrenildi.

http://www.aksam.com.tr/abd-buyukelcisine-beklemedigi-sorular--75594h.html
Kaynak: http://www.facebook.com/BanuAVAR

NATO’NUN SARHOŞ ASKERLERİ
Ekrem Şama
ekremsama@hotmail.com



Geçenlerdeki o olaydan bahsedecek değilim.

Hani İncirlik’teki camiyi basıp, Kuranı Kerimleri yakıp camı çerçeveyi indiren sarhoş ABD askerlerinden…

O konuda sağolsun hükümetimiz araştırmaya, soruşturmaya (!) devam ediyormuş. Elbet bir gün kamera kayıtlarına ulaşırlar (!) da gerçek bilgileri kamuoyuna açıklarlar.

Sarhoş NATO askerlerinin Afganistan ve Irak’taki rezalet ve zulümlerinden, öldürdükleri Müslümanların cesetlerine işemelerinden, kadın-çocuk-bebek demeden yaptıkları katliamlardan, yırtıp çiğneyip hakaret ettikleri “Kitabımız”dan da bahsetmeyeceğim.

Ben Saratoga-Muavenet olayını hatırlatacağım.

Yıl 1992 Ekim ayı…

Türkiye’nin de üyesi bulunduğu NATO donanması Ege Denizi’nde gerçek mermiler kullanarak bir askeri tatbikat yapmaktadır. Tatbikata katılan ABD’nin uçak gemisinin adı “Saratoga”dır.

Türk Deniz Kuvvetlerine ait donanma da bu tatbikata katılmaktadır. “Kararlılık tatbikatı” denilen bu savaş oyununa katılan Türk savaş gemilerinin isimleri şunlardır: Yavuz,Turgut Reis, Muavenet, Fatih,Yıldırım.

Savaş oyunlarının en heyecanlı bir anında, Saratoga’dan üst üste atılan 2 tane füze Muavenet muhribimizin kumanda merkezine arka arkaya isabet etmiş, büyük bir gürültü ile kaptan köşkü havaya uçmuştur. Muhribimiz kullanılamayacak kadar ağır yaralanmış, gemi komutanı dahil, 5 Türk askeri şehit olmuş, 18 asker de ağır veya hafif yaralar almışlardır.

Sarhoş bir NATO askerinin yaptığı bir hata olarak izah edilmeye kalkışılan olay, aslında Haçlı ruhunun bir tezahürü ve bir intikamdan ibarettir.
Nasıl mı?

Atılan füzelerin ismi “sea sparrow”dur. Bu füzelerin kaza ile ateşlenmesi ve programlanmayan bir hedefe yanlışlıkla gitmesi mümkün değildir. Hedefe ancak ve ancak bilerek ve kılı kırk yarıp, rota çizdirilerek ve bu çalışma bilgisayara yüklenerek gider. Sea sparrow füzesinin ateşlenebilmesi icin de 6 kademenin tek tek geçilmesi gereklidir. Basılan tek bir düğme ile harekete geçemez. Üstelik bir değil iki füze atılması söz konusudur.

Bu da gösteriyor ki, bu füzeler, planlanarak ve 6 kademe kumanda sistemlerinin her biri tek tek harekete geçirilerek ateşlenmiş, muhribimiz bilerek ve isteyerek vurulmuştur. Bunun başka bir izahının olması, sarhoş askerin elinin dokunması gibi izahlar ancak çocuk kandırmaya yarayabilir.
Şimdi de bu olaydan 77 yıl önce meydana gelmiş, Çanakkale savaşlarındaki bir sahneyi hatırlatıyorum:

Çanakkale savaşlarının en enteresan olaylarından birisidir, bu olay. 12 Mayıs 1915 gecesi Morto koyunda demirli bulunan İngilizler’in Goliath isimli zırhlı gemisinin, donanmamıza bağlı bir torpidobot tarafından batırılması olayıdır. Çanakkale’deki düşman başkumandanı General Hamilton’un, hatıralarında “Türkler madalyayı haketti.” demek zorunda kaldığı olay kısaca şöyle olmuştur:

Kirte cephemizin sol kanadındaki her harekatta, Morto koyunda bulunan düşman donanmasının ateşleri pek etkili oluyordu. Hergün yüzlerce binlerce askerimizin şehit olmasına sebep olan etkili ateşleri vardı. O halde icabına bakılmalıydı. Ancak kolay bir iş değildi bu. Zira en modern cihazlarla donatılmış bulunan İngiliz zırhlıları, ayrıca devamlı olarak bir destroyer perdesi tarafından da korunuyordu. Bir torpidobotun atış menziline gelip onlara ateş edebilmesi imkansız gibiydi.

Osmanlı donanmasının “Muaveneti Milliye” isimli torpidobotu, aldığı emir üzerine 12 Mayıs akşamı bağlı bulunduğu Çanakkale iskelesinden ayrıldı. Soğanlıdere açıklarında gece yarısını bekledikten sonra, tekrar hareket etti. Kısa bir süre sonra iki düşman destroyeri tarafından görüldüyse de, gece karanlığında bunlardan kurtulmasını bildi. İstikamet Morto koyu idi. Bu koyda Goliath ve Cornwallis zırhlıları, sahilden 200 metre açıkta yan yana yatmakta idi. Devamlı taciz ateşleri yüzünden, askerlerimiz tarafından “Kocakarı” adı verilen Goliath’ın kulesindeki nöbetçi, yabancı bir teknenin yaklaştığını fark etmişti. Telsizle sorduğu parolaya, Muavenet ingilizce birtakım cevaplar vererek oyalamayı başardı. Muavenet, müsait mesafeye geldiğinde, besmele ile birbiri peşi sıra Goliath’a 2 tane torpil gönderdi ve hemen dümen kırarak, tehlikeli sulardan bütün gücü ile uzaklaşmaya başladı. Karanlığı yırtan patlamalarla sarsılan Goliath 5 dakika içinde sulara gömüldü. İçinde uyumakta bulunan yaklaşık 500 düşman askerinden kurtulabilen olmadı.

Muavenet gemimiz Çanakkale’de coşku ile karşılandı.

Bu olay düşmanın kendi kara askerlerini denizden etkili bir şekilde desteklemesinin de sonu oldu. Bölgeden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Ayrıca İngiltere’deki donanma ve denizcilik bakanlarının da peş peşe istifaları geldi.

1992 yılındaki NATO tatbikatında, Saratoga gemisinin füzeleri, 77 yıl önce meydana gelmiş bulunan ve Goliath’ı batıran Muavenet’in “adaş”ından almaya çalıştığı bir intikam girişimidir. İşin ilginç yanı bunun “sarhoş asker” açıklaması ile geçiştirilmeye kalkışılmasıdır. Elbette askerlerimiz bu numarayı yutmamışlar ama, ABD dostluğunun gölgesindeki siyasilerin “gargara” yapması ile seslerini de çıkaramamışlardır.

Bunlar Haçlı ruhu taşıdıklarından dolayı, geçmişteki her olayın intikamını almak için türlü imkanları kullanmaktan çekinmezler.

Bugün de gerek Kürecik’teki füze kalkanları tesislerindeki, gerekse Patriot bahanesi ile yurdumuza sokulan NATO askerlerinin “sarhoş asker” numarası ile başımızı derde sokacak işler yapması endişesi ile ben şahsen tedirgin olmaktayım. Her ne kadar bu Patriotların savunma amaçlı olduğu açıklansa bile, içlerinde saldırı amaçlı başka silahların da ülkemize getirilip getirilmediğinden emin olamayız. Çünkü bunların denetimleri yapılmamıştır.

Bırakın denetimlerini, bizim askerlerimiz bunların çevrelerine bile yaklaştırılmamaktadır.

İşin enteresan tarafı da şudur ki, bizi 1.Dünya Savaşı’na sokan iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çekip, o bayrak altında Rus limanlarını bombardıman etmesini kaza ile ya da yanlışlık ile izah edememiştik.

İttihatcıların sadrazamı Sait Halim Paşa’nın bu izah çabaları inandırıcı bulunmamıştı. Rus, İngiliz ve Fransız büyük elçiliklerine gönderdiği yazılarda şöyle diyordu:

“Bu bombardımanlar yanlışlıkla yapılmıştır. Bir kazadır. Amacımız savaşa girmek değildir. Bir komisyon kuralım ve zarar ziyan tespiti yapalım. Bunları tazmin etmeye hazırız!”

Ama bu tarzdaki izahlar ilgililerce reddedilmiş, böylece başımız belaya girmişti.Sadrazam Hazretleri bu dehşet tablosu üzerine görevi bırakıp kaçmak istemişse de gırtlağına kadar batmış olması sebebiyle kaçamamıştır.

Şimdi de ülkemize sokulan ve ne olduğunu bile tam olarak bilemediğimiz, üstelik de “tetik bizde” diye bütün dünyaya ilan ettiğimiz bu silahlar, bir “sarhoş NATO askeri” tarafından ateşlenirse, işin lamı cimi kalmaz, ateşe atlamış oluruz. O günkü Sait Halim Paşa’nın makamında bugün bulunanların izah çabaları da başımızı dertten kurtaramaz.

Bari bu sefer erken uyansak da, şu başımızı derde sokması muhtemel “tarihin tekerrür etmesi”ni önlesek diyorum…

Bu endişe ve hatırlatmalarıma belki gülüp geçecekler ama ben tarihe not düşüyorum.

SARHOŞ ASKER

Haçlıların amacı katliam yarışı,
Her rezaleti beklerim ben domuzdan;
“Sarhoş asker” katletmesin barışı,
Ölüm marşı çıkmasın bandomuzdan!..

Kaynak: http://www.ekremsama.com/
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Oca 29, 2012 7:28 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2314
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ksm 11, 2011 9:16 pm    Mesaj konusu: "Heey! Mr. Tayyip Al Sana Predator!" Alıntıyla Cevap Gönder

"Heey! Mr. Tayyip Al Sana Predator!"
Oğuz Gürses
11.11.2011



TC Başbakan'ı Recep Tayyip Erdoğan’ın G-20 zirvesinde ABD Başkanı Barack Obama ile görüşürken “Söz vermiştiniz, iki adet Predator gönderir misiniz?” diyor...

Kötülük İmparatorluğu ABD'nin başı Obama'nın buna ne cevap verdiği bilinmiyor...

Ama...

Taraf'tan Mehmet Baransu'nun işte gazetecilik budur dedirtecek kalitede yaptığı habere göre...

Durum vahimdir...

Hangi açıdan bakarsanız bakın vahimdir...

Çünkü...

Tayyip Erdoğan’ın Kötülük İmparatorluğu ABD'nin başı Obama'dan rica minnet istediği iki adet (buna “dilendiği” demek de mümkün) Predator’lardan dört tanesi o sırada incirlik üssüne konuşlanmış durumda imiş......

Ama TC’nin Başbakanı’nın bundan haberi yok...

Peki İncirlik Üssü kimin?

Kâğıt üzerinde TC’nin...

Yapılan Anlaşma ile NATO’nun kullanımına açılmışken, defacto/ hukuk dışı/fiilî olarak ABD tarafından babasının malı gibi rahat rahat kullanılıyor...

Ne kadar rahat kullanıldığı İncirlik Üssü’ne TC’nin Başbakanı’ndan bile habersiz 4 adet Predator konuşlandırılmasından bile belli değil mi?

Ne yandan bakarsan bak kepazelik...

Bu Predator denilen belâ...

Öyle sıradan bir İnsansız hava aracı (İHA) değil....



Sadece kameralarıyla gözlem yapmıyor...

Aynı zamanada füze taşıyan bir saldırı aracı...

Açsın telefonu zırt pırt ABD’nin talimatlarını ilettiği Pakistan Başbakanı’na sorsun...

O anlatır bunların ne biçim bir belâ olduğunu...

ABD bunlarla Pakistan’ın içinde binlerce pakistanlıyı öldürdü...

Nerede üslendiklerini, nereden kalktıklarını, saldırıdan sonra nereye döndüklerini Pakistan henüz çözebilmiş değil...

Çünkü bu uçaklar radara yakalanmıyor...

Bunlar 24 saat havada kalabiliyor...

Satte 217 km hıza ulaşabiliyor...

3700 kilometrelik menzile sahipler...

Yani İncirlik’ten kalkan bir Predator Türkiye’nin istediği yerinde istediği hedefi gözetleyebilir, isterse vurabilir de...

Sadece Türkiye’nin mi?

KKTC’nin

Suriye’nin...

Lübnan’ın...

İran’ın...

Rusya’nın güneyi’nin....

Yani Kötülük imparatorluğu ABD İstediği zaman Türkiye’de bu uçaklar vasıtasıyla istediği suikastı rahatlıkla gerçekleşrtirebilir...

Türkiye’den kalkarak bütün komşu ülkelerde istediği hedefi vurabilir, istediği suikastı gerçekleştirebilir...

Yani TC’yi istediği komşusuyla istedği zaman savaşa sokabilir...

Belâ’nın büyüklüğünü görebiliyor musunuz?

Çünkü Baransu’nun haberine göre...

İncirlikte TC Başbakanı’ndan bile habersiz konuşlandırılan bu Predatorlerin komuta kontrolü de ABD’den yapılacak....

Türkiye İncirlikten kalkıştan, geri dönüşe kadar hiçbir safhada yok...

Komuta kontrol ve anlık veri aktarım süreçlerinin tamamen dışında:

[İncirlik’teki Yer Kontrol Ünitesi’nde görevli ABD’li personel sadece Predatorun yerde rulesi ve kalkış işlemini gerçekleştirecek. Kalkışı takiben kumanda NEVADA/ABD’deki merkeze geçecek. Tüm uçuş boyunca Predatar uydu vasıtasıyla ABD’den kumanda edilecek. Predatorun elde ettiği görüntüler önce ABD’ye gönderilecek, ardından Ankara’daki ABD karargâhına (ODS), oradan da görüntüler filtrelendikten sonra Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’na iletilecek. Predatorlerden hiçbir zaman canlı görüntü karargâha iletilmeyecek.

Türk radarları izleyemeyecek

Amerikadan gelen dört Predatorun diğer bir özelliği de radara yakalanmaması. İncirlik’ten kalkan bir Predator, Türk Hava Kuvvetlerine ait radarlar tarafından izlenemeyecek. Ayrıca ABD’deki uçuş kontrol istasyonunda herhangi bir Türk personeli olmayacağından, Predatorun kalkıştan itibaren normal rotasında uçup uçmadığı da takip edilemeyecek. Kalkıştan sonra normal rotasını terk edip, başka bölgelere, Türkiye içine, kritik bölgelere ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait hedeflerin görüntülerine yöneldiği sırada bu durum asla fark edilemeyecek. Yani 23 Kasım 2011 tarihinden sonra Çankaya dahil tüm Türkiye ABD tarafından 24 saat canlı izlenebilir hale gelecek. Predatorların gelişmiş modelleri ayrıca havadan yere atılabilen bombalar taşıyabiliyor.]
(1)

İşin bundan da vahimi bu Predatorlar’la ilgili nasıl bir mutabakat sağlandığı, yapıldıysa nasıl bir antlaşma yapıldığı Askerî çevreler tarafından da bilinmiyor olmalı ki...

Bakın onlar endişelerini nasıl ifade etmişler:

[ 23 kasımda test uçuşu yapacak olan Predatorların komutası şimdiden tartışma konusu. Taraf’a konuşan askerî yetkililer, ABD’den yönlendirilecek olan insansız hava araçları ile ilgili şu sorulara yanıt bekliyor.

Predatorların aktardığı görüntüler üçüncü bir ülkeyle paylaşılacak mı? Bu durum anlaşma metnine konuldu mu?

ABD’ye ait İHA’ların imkân ve kabiliyetlerinin tam olarak neler olduğu bilinmekte mi?

Orta ve uzun vadede ABD’ye ait predetorların Türkiye’ye satışı düşünülmekte mi? Hazırlanan anlaşma metninde bu durum belirtildi mi?

Türkiye’nin ihtiyacı açık olarak ortaya konuldu mu?

Predatorların uçuş rotaları kim tarafından belirlenecek?

Rota boyu radarlar tarafından takip edilebilmesi için tüm uçuş boyu IFF sistemi açık olacak mı?

Rota dışına çıkması durumunda, (Türkiye içine yönelmesi veya üçüncü bir ülkeden görüntü alması) predetorun düşürülmesi dahil tüm yetki Türkiye’de midir?

Rota dışına çıkılması veya anlaşmada belirtilen hususların çiğnenmesi durumunda uçuşların durdurulması yetkisi hangi kurumdadır?

Türkiye içindeki uçuş süresince İHA’nın görüntü alma sistemlerinin (faydalı yüklerin) kapalı tutulması anlaşma metnine konulmuş mudur?

Predatorlar Türk hava sahasında görüntü alacak mıdır? Eğer alacaksa bu görüntüler nerede hangi şekilde saklanacaktır?

Predatorların kumanda merkezinde ve görüntü aktardığı istasyonda yeteri kadar konusunda uzman Türk personel görevlendirilmiş midir?

İncirlik Üssü dışında başka, acil iniş durumu dahil herhangi bir Hava Üssüne inişine müsaade verildi mi?

Predatorların bakımları sırasında, konusunda uzman Türk personelin İncirlik’te görevlendirilmesi yapılacak mıdır? Her türlü faaliyetlerinde gözlemci personel bulunacak mıdır?

Predatorların düşmesi durumunda doğacak zararların nasıl karşılanacağı açık olarak anlaşmada belirlenmiş midir?

Predatorlar hangi tarihe kadar İncirlik Üssü’nde kalacaktır? Türkiye istediği zaman anlaşmayı sonlandıracak mıdır?

Predetorlar İncirlik’ten kalkış iznini hangi kurumdan alacaktır?

24 saat havada predetor bulundurulacak mıdır?

23 Kasım 2011’de ilk test uçuşuna başlayacak olan Predatorlar test uçuşları esnasında görüntü kaydı yapacak mıdır? Bu kayıtlar hangi şekilde muhafaza edilecektir? ABD’de kayıtları tutacak mıdır?]
(2)

Bu sorular boşverilecek...

Üzerinde durulup düşünülmeyecek sorular mıdır?

Ne yandan ve yönden bakarsanız bakın Türkiye’nin başı büyük belâdadır...

Durum vahimdir...

Hangi açıdan bakarsanız bakın vahimdir...

Çok vahimdir...


Dipnotlar:

1-) "Predatorlar sessizce geldi", MEHMET BARANSU, 11.11.2011, Taraf gazetesi, Istanbul.

2-) Agh.


TC’nin 26. Genel Kurmay Başkanı kodese tıkılırken... -1-
Oğuz Gürses
07.01.2012

Ulusalcı gazeteci Banu Avar, eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’’un tutuklanması haberi üzerine facebook sayfasına, Mustafa Kemâl Paşa'nın 31 Temmuz 1920'de Afyonkarahisar Kolordu Dairesi'nde subaylara hitaben yaptığı konuşmadan bir bölüm koydu:

[Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.

Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.

Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.

Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ÖLMEYECEĞİZ, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.]

Görüldüğü gibi Avar’ın Mustafa Kemal Paşa üzerinden verdiği mesaj muvazzaf subaylara, ve özellikle de muvazzaf genç subaylara...

Banu Avar, Mustafa Kemal Paşa’nın o konuşmayı yapığı tarihte Osmanlı Ordusu’nun bir paşaşı olduğunu, o konuşmayı dinleyen askerlerin de Osmanlı Ordusu’nun subayları olduğunu ya göremiyor veya görmemezlikten gelmeyi tercih ediyor...

Hangi şık yüzünden bu tarihî gerçeği atlıyorsa atlasın, sonuç olarak bu durum; onun o konuşmayı günümüze getirdiğinde, bugünün subay tipilojisine beklediği/umduğu tesiri göstermeyeceğini anlamasına engel oluyor...

Tarih 31 Temmuz 1920...

Cumhuriyetin kurulmasına daha üç seneden fazla zaman var...

Yani O konuşmayı yapan da dinleyenler de, Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî mekteplerinden mezun olarak subay olmuşlar...

Musatafa Kemal Paşa, Osmanlı Ordusu’nun bir kumandanı olarak, Osmanlı askerî mekteplerinde talim ve terbiye görmüş, aldığı bu talim ve terbiye ile askerlik irfanını bünyeleştirmiş subay kadrosuna, Osmanlı Subayın’ın temel vasıflarını hatırlatıyor...

Evet hatırlatıyor...

Çünkü bu söylediği vasıflar Osmanlı subayının “olmazsa olmazları”ndan...

Şimdi bu vasıflara yeniden bakalım...

"Milletin/Devletin bağımsızlığı subaylara emanet edilmiştir..."

"Bu bağımsızlık her hangi bir şekilde ihlal edilirse bunun bütün vebali subaylara ait olacaktır..."

O tarihte Milletin de devletin de bağımsızlığı çok ağır bir biçimde ihlal edilmemiş midir?

Edilmiştir...

Mustafa Kemal Paşa, hitabettiği subaylara bu ihlaldeki sorumluluklarını hatırlatıyor...

“Vebal sizin omuzlarınızdadır...” diyerek...

Bu vebalden ancak askerî mekteplerde öğrendikleri “Ya istiklâl Ya ölüm” düsturuna uygun davranarak kurtulabileceklerini ihtar ediyor:

-“Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.”

-“Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.”

-“Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzeti nefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.”

-“Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır.”

Dedikten sonra : “Fakat arkadaşlar ÖLMEYECEĞİZ” diyor..

Bu “ölmeyeceğiz”in” "Şerefimizi ve bağımsızlığımızı feda edeceğiz” anlamına gelmediği cümlenin devamından belli:

“Bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.”

Yani savaşacağız...

Düşmanlarımızı yeneceğiz...

Böylece “Bağımsızlığımızı muhafaza ederek (şerefimizle) yaşayacağız”...

Bu konuşmada...

Bir Osmanlı subayının irfanında şeref kavramıyla, İstiklâl/tam bağımsızlık kavramının ne kadar içiçe geçtiğini, ayrılmaz bir bütün haline geldiğini görüyoruz...

Milletin ve devletin tam bağımsızlığı yoksa subayın şerefi de yok...

Peki Türkiye Cumhuriyeti’nin askerî okullarından mezun olan subaylar için bu kavramlar aynı şeyleri ifade ediyor mu?

Askerliğini yapan, liselerde millî güvenlik dersine giren subayları her hafta 40 dakika mecburen dinleyen veya Askerî törenlerde yapılan konuşmalara biraz kulak kabartan herkes bilir ki...

Osmanlı Subayı ile Cumhuriyet subaylarının öncelikleri çok farklıdır.

Mustafa Kemal’in o konuşmasındaki şu sözleri...

-“Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.”

Osmanlıyı Osmanlı yapan İslâm ahlâkının özü olan “fedakârlık”, yani kendinden önce başkasını (Dinini, vatanını milletini, annesini, babasını, kardeşini, evlâdını, eşini, dostunu, arkadaşını, hısımını, akrabasını, komşusunu vb) düşünerek davranma şuurundan sözediyor...

Bu “fedakârlık ahlâkı”ıdır...

“Fedakârlık” ise İslâm ahlâkının özüdür...

Bencillik ve hedonizm ise bu ahlâkın tam zıddır...

(Devam edecek)

Kaynak ve bu yazı dizisinin devamı için: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

Türk polisi ABD Büyükelçiliği’yle görüşmeler mi yapmış ne?
04.02.2012

Tarih: 1 Temmuz 2008. Aralarında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve Jandarma eski Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un da bulunduğu 21 kişi, Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı.

İşte Türkiye’yi sarsan bu olaydan, ABD Büyükelçiliği’nin bir hafta önceden haberi olduğu ortaya çıktı.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun kaleme aldığı “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” adlı kitapta; Türk polisinin ABD Büyükelçiliği’yle yaptığı görüşmelerin detayları yer alıyor.

Buna göre; 1 Temmuz 2008 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Carl Siebentritt’in kaleme aldığı ve Büyükelçi Ross Wilson onayıyla Washington’a gönderilen belgede inanılmaz ifadeler var. Söz konusu belgede yazdığına göre; polis ABD’li diplomatlara Mustafa Balbay’ın gözaltına alınacağı operasyonu bir hafta önceden haber verdi.

Polisin, ABD Büyükelçiliği Federal Soruşturma Bürosu yetkililerine söz konusu Ergenekon operasyonunun İlker Başbuğ-Osman Paksüt görüşmesine karşılık yaptıklarını söylediği de aynı belgede yer alıyor.

BAŞBUĞ- PAKSÜT GÖRÜŞMESİ

Hatırlanacağı gibi; AKP’ye kapatma davasının açılmasından 10 gün önce, 4 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Ziyaret, 13 Haziran 2008 tarihinde Taraf gazetesi tarafından haberleştirildi. Hem Başbuğ hem de Paksüt ziyareti doğrulamakla beraber, içeriğinin kapatma davasıyla ilgili olmadığını, Paksüt’ün ziyareti sınır ötesi operasyonda ölen 27 asker için taziye dileklerini iletmek amacıyla gerçekleştirdiğini söyledi.

Ergenekon soruşturmasının ABD’yle ilişkisine dair birçok çarpıcı bilgi; “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabında yer alıyor

Ekleyen: Liyakat Platformu Avcılar


Ülkenin bağımsızlığnı ve haysiyetini kim koruyacak?
07.02.2012

Gazetelerin önemli bir kısmı istedikleri kadar görmezden gelmeye çalışsınlar, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayınlanan ve Gn.Ya.Yön. Barış Pehlivan ile Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun yazdığı “Sızıntı:Wikileaks’de Ünlü Türkler” adlı kitap halk arasında kıyamet koparıyor. Yok satıyor!

Ortada gizli iken açığa çıkarılmış hiçbir belge yok. Google’da “Wikileaks.org”a girip, “Türkiye” linkini tıklayınca bütün belgeler ortalık yere dökülüyor.

Pazar günü yazdık. Bizi belgelerde ifade edilen kişiler/gruplar ile ilgili “iddialar” ilgilendirmiyor. Bunlar yalan da olabilir, yanlış anlaşılmış da olabilir.

Bizi ilgilendiren kitapta sıkça rastlandığı üzere; ABD’li büyükelçilik veya konsolosluk yetkililerine Türk Emniyet Teşkilatı’nın ABD’yi yakından uzaktan ilgilendiremyen konularda sık sık brifing vermesi!

5 Şubat tarihli yazımızda söylemiştik. Kitapta Emniyet’in Ergenekon Davası hakkında ABD’ye sık sık bilgi verdiği; hatta ABD’li yetkilileri sanıklar hakkında kışkırttığı ve bağımsız mahkemelerde görülmekte olan dava hakkında destek istediği ortaya çıkıyor.(ss:237-241)

“Brifing, Ergenekon’un ABD karşıtı eğilimine odaklanırken, Türk Emniyeti’nin çabaları için ABD hükümetinin doğrudan ya da zımni desteğini kazanma umutlarını ortaya koydu...”

***

Bugün size kitapta yer alan başka bir dehşetengiz belgeden bahsedeceğiz.

Önce hatırlataym AKP’ye kapatma davasının açılmasından 10 gün önce (dava 14 Mart 2008’de açılmıştı), 4 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başve¬kili Osman Paksüt, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a bir ziyaret gerçekleştirmişti.

1 Temmuz 2008 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşar Carl Siebentritt bir belge kaleme almış ve Büyükelçi Ross Wilson onayıyla Washington’a göndermiş:

Belgeye göre:

Belgenin yazıldığı tarihten bir hafta önce Türk Emniyeti’nin bir yöneticisi ABD Büyükelçili¬ği Federal Soruşturma Bürosu’nu (FBI) ziyaret ediyor. Siebentritt’in belgede anlattığına göre Türk Emniyet Teşkilatı’nın yöneticisi, Başbuğ-Paksüt görüşmesine Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirerek karşılık vereceklerini söylüyor!

İfade aynen şöyle:

“İlişkili olduğu¬muz üst düzey bir Türk Milli Polisi yetkilisi, gözaltıların önizle¬ği olarak, geçen hafta Büyükelçilik Federal Soruşturma Bürosu temsilcisiyle Paksüt- Başbuğ görüşmesinin yarattığı tartışma bağlamında konuşurken, Türk Milli Polisi’nin, birkaç gün için¬de Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirmek suretiyle bu görüşmeye karşılık vereceğini söylemiştir.” (ibid:ss:231-32)

Nitekim; konuşmanın yapıldığı tarihten bir hafta sonra eski Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon ve eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur gözaltına alınıyorlar! 1Temmuz’da ABD’ye gönderilen belge “AKP aleyhtarı Mustafa Balbay ve Ufuk Büyükçelebi’nin de aynı tarihte göz altına alındığını” söylüyor.

“Türk Milli Polisi” “FBI”ya (AKP’nin kapatılma davasını konuştuklarına inandıkları) Paksüt-Başbuğ görüşmesine karşılık(intikam) olarak kimlerin göz altına alınacağını Türk kamuoyundan bir hafta önce haber veriyor.

İşte bu görüşme iddiası bize dehşet veriyor!

Birisi bize Assange’ın veya ABD yetklilerinin yalan söylediğini, bu görüşmelerin katiyen yapılmadığını beyan etsin!

Lütfen, Başbakan üzerine yemin ettiğiniz ülkenin bağımsızlığına ve haysiyetine sahip çıkın!
Kaynak: Liyakat Platformu Avcılar

Sızıntı-1
Serdar Akinan
08 Şubat 2012

Oda TV davasından tutuklu gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan cezaevinde bir kitap yazdılar. Adı: Sızıntı-Wikileaks'te ünlü Türkler

Kamuoyu bu kitabı henüz hakkıyla bilmiyor. Kitapçılarda ise tıpkı Hanefi Avcı'nın ''Haliç'te yaşayan Simonlar''ı gibi kolaylıkla bulunamıyor. Kitaptaki kimi iddialar aslında gündemi fazlasıyla sarstı. Mesela meşhur Dolmabahçe görüşmesi... İddialar konuşuluyor ama kitaptan bahseden pek yok.

Wikileaks belgelerini hatırlarsanız Taraf yayınlamıştı. Aslında kitaba kaynak olan belgelerin tamamı gazetenin yayınladığı kriptolardan oluşuyor.

Mesela Abdullah Gül'ün 2002 yılında bir elçilik görevlisiyle yaptığı konuşmaya ilişkin şöyle bir cümle var. 'Erdoğan'a sadık ama kendi ihtirasları var. Bizimle konuşurken kaba saba bir adam olan Erdoğan'a tabi olmaktan duyduğu rahatsızlığı yansıttı.''

2001 sonrası Amerikalılarla yapılan görüşmelerde AK Parti'nin hemen hemen tüm kilit isimleri adeta birbirlerini şikayet etmişler. Wikileaks belgeleri doğruysa Amerikan elçiliğinin adeta bir 'üst makam' haline geldiği ortaya çıkıyor. Kimler yok ki bu kriptolarda bakan olmak için talepte bulunan Nimet Çubukçu... Ömer Dinçer'i, Abdullah Gül'ü, Ahmet Davutoğlu'nu, Cüneyt Zapsu'yu, Egemen Bağış'ı, Ömer Çelik'i, Mücahit Arslan'ı şikayet eden bir Vecdi Gönül...
Askere ilişkin notlar da çarşaf çarşaf... Bu kriptoları yazan Büyükelçi, Washington'a geçtiği gizli raporunda aynen şöyle diyor:

'(Türk generaller) Tayyip Erdoğan'ın davranışlarından büyük rahatsızlık duyuyorlar. Erdoğan bizim güçlü bir müttefikimizdir. Generallerin bu tutumu, ABD çıkarlarının korunması açısından engelleyicidir. Hilmi Özkök'ün sadakatli (ABD'ye sadık) duruşu sahiplenilmelidir.

Muhalif generaller Hilmi Özkök'ün çizgisine itiraz ediyorlar. Erdoğan, kendisine (ABD tarafından) desteğin devamı halinde, ABD'nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Ancak (ABD olarak) Türk Ordusu'ndaki üst düzey subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.

ABD çıkarlarına karşı çıkan Aytaç Yalman, Şener Eruygur, Çetin Doğan, Hurşit Tolon, Fevzi Türkeri, Tuncer Kılınç ve Yaşar Büyükanıt, Hilmi Özkök'ün emir ve talimatlarına uymadıkları gibi, her an muhtıra verebilirler.''
Ancak, aynı belgenin çok önemli bir bölümü şöyle:

'Bu bakımdan değerlendirildiğinde, (AKP'ye hizmet verecek) güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu konu Recep Erdoğan'la da paylaşılmış olup, gereği için olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı teyidi (doğrulaması) alınmıştır.''

Sızıntı adlı kitapta bence çok çarpıcı bir şey daha var. 24 Kasım 2008 tarihli polis brifingin kriptosu, 19 Mart 2011 günü Taraf gazetesinde de yayınlanıyor. Ama gazetenin editoryal kadrosu bu kriptoyu eksik yayınlıyor.

Bu detaya bir sonraki yazımda yer vereceğim.
Akşam

SIZINTI-2
Serdar Akinan
| 11 Şubat 2012

Bugün itibarıyla yargıyla hükümet arasında kopan fırtına üzerine konuşmak gerek ama ben gene de Sızıntı'dan notlara devam etmeyi tercih ediyorum. Zira o pilav daha çok su kaldırır. Kaldıracak... Gelin kitaba bakalım.

ODATV davasının iki gazeteci sanığı Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan'ın cezaevinde kaleme aldığı Sızıntı adlı kitap, çok büyük gürültü kopartacak. Bu kitapta WikiLeaks belgelerine dayandırılarak iddia olunan olayların en vahimi hiç şüphe yok ki emniyetin Ergenekon brifingi... Emniyet 'Böyle bir brifing yok'' diyerek yalanlıyor ama ortada tarih, yer ve isim var. İlk Ergenekon iddianamesinin kabulünden sonra 21 Kasım 2008'de ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nden gönderilen bir kriptoda, Türk Emniyeti'nin Ergenekon soruşturması konusunda Amerikalılara detaylı bir brifing verdiği ortaya çıkıyor.

ABD, bu brifingle ilgili 'olmadı'' demek yerine 'gizli'' demeyi tercih ediyor. O tarihlerde bu brifingle ilgili kriptolarda yazılı şu ifade ise son derece düşündürücü:

'Brifing, Ergenekon'un ABD karşıtı eğilimine odaklanırken, Türk Emniyeti'nin çabaları için ABD hükümetinin doğrudan ya da zımni desteğini kazanma umutlarını ortaya koydu...'
24 Kasım 2008 tarihli polis brifingi kriptosu 19 Mart 2011 günü Taraf gazetesinde de yayınlandı.

Ama... Küçük ve hassas bir farkla.

Taraf, Yaşar Büyükanıt'la ilgili bölümü sayfalarına taşımamış.
Bu çok tuhaf. Emniyet Genel Müdürlüğü, Taraf bu brifingin yer aldığı kriptoyu sansürlü yayınladığında ise sesini çıkarmamış.

Ne zaman ki; o skandal brifingde, Büyükanıt'ın kızının fotoğraflarının ABD'lilere gösterilmesi iddiası 'Sızıntı' kitabında yayınlanıyor emniyet, brifingi 'yalanlamak' zorunda kalıyor.

1 Temmuz 2008 tarihinde ise ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Carl Siebentritt'in kaleme aldığı ve Büyükelçi Ross Wilson onayıyla Washington'a gönderilen belgede ise müthiş bir bilgi var. Polis ABD'li diplomatlara Mustafa Balbay'ın gözaltına alınacağı operasyonu bir hafta önceden haber veriyor. Polisin, ABD Büyükelçiliği Federal Soruşturma Bürosu yetkililerine söz konusu Ergenekon operasyonunu İlker Başbuğ-Osman Paksüt görüşmesine karşılık yaptıklarını söylediği de aynı belgede yer alıyor.

Bunlar kitapta yer alan onlarca iddiadan sadece birkaçı. Sızıntı, Türkiye'de siyaset aygıtının ne hale geldiğini anlamak açısından ibretlik. Bugün yargı ve hükümet arasındaki çatışmanın nedeni ne?

Ne oldu da bir sistem arızası oluştu? İzin verirseniz bunu da bir sonraki yazıda ele alacağım.

http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=845

Dış politikada parmak diplomasisi: HİŞT! GELİR MİSİN
26/03/2012


Seul’de ilginç görüntü!

BaŞbakan Tayyip Erdoğan ile kamera karşısına çıkan ABD Başkanı Barack Obama, açıklamalarının ardından az ileride bekleyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu el işareti yaparak çağırıyor... Bu görüntü, muhalefet partilerinin büyük tepkisini çekti. CHP’liler, “Aşağılama” olarak değerlendirirken MHP’li Oktay Vural, “Suflör, dublör ve esas artist buluştular” dedi.

“Suflör, dublör, esas artist Seul’de buluştu”

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, “Seul’de ortaya çıkmıştır ki Suriye’deki politikaların lokomotifi Obama, vagonu Erdoğan ve AKP’dir” dedi.
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, TBMM’de düzenlediği basın toplantısına, bir yüzünde “Obama”, “Erdoğan”, “Union Express”, diğer yüzünde ise “BDP, KCK, PKK”, “AKP-Erdoğan” ve “Union Express” yazan oyuncak tren getirdi. Vural, “Seul’de ortaya çıkmıştır ki Suriye’deki politikaların lokomotifi Obama, vagonu Erdoğan ve AKP’dir” dedi.

İkinci çuval vakası

Başbakan Erdoğan’ın, “senkronizasyon sorununu çözmek için” Seul’e gittiğini ileri süren Vural, “Suflör, dublör, esas artist buluştular, aynı sudan içmişler, aynı sözleri kullanıyorlar. Suriye’ye müdahale niyetlerini açık şekilde dile getirdiler. Seul’de artık ortaya çıkmıştır ki Orta Doğu, Suriye’deki politikaların lokomotifi Obama, vagonu Erdoğan ve AKP’dir. Vagonla, lokomotif birleşmiş, Union Express, Ortadoğu ekspresi... Bu politika ortaya koymuştur ki Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) Başkanı ABD, Erdoğan da bu projenin yan başkanıdır. Bu da bir başka çuval operasyonudur” diye konuştu.

Kore’de tartışılan görüşme

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı 53 ülkenin liderini biraraya getiren nükleer güvenlik zirvesi, Güney Kore’nin başkenti Seul’de başladı. Uluslararası tepkilere rağmen uzaya füze ve uydu göndermeyi planlayan Kuzey Kore gerginliğiyle başlayan zirve toplantılarına, 53 ülkenin yöneticilerinin yanı sıra Uluslararası polis teşkilatı İnterpol ve üç uluslararası teşkilat katılıyor.

Hakaret mi etti?

Bu arada, Erdoğan ile Obama’nın kameralar önünde yaptığı açıklamanın sonunda Obama’nın Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na Erdoğan’ın arkasından eliyle ’Gel’işareti yapmasını CHP’liler Obama’nın Bakan’ı aşağılaması olarak değerlendirdi.
Kaynak: Yeniçağ

Türkiye, Amerikan işgali altında mı?
Recep Bahar
12 Ocak 2013,

ABD askerleri, daha önce işgal ettikleri Irak ve Afganistan’da camileri postallarıyla kirletti, Kuran-ı Kerim’leri yaktı. Son eylemin icra yeri ise Adana İncirlik Üssü idi. Soru şu: Türkiye ABD işgali altında mı?

ABD yapımı Patriot füzelerinin NATO marifetiyle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında Kahramanmaraş, Gaziantep ve Adana’ya yerleştirildiği bir zaman kesitinde, Amerikan askerleri Adana’daki İncirlik Üssü’nde Kuran-ı Kerim’leri yaktı, Üs’teki camiyi kullanılamaz hale getirdi. Adana’da İncirlik Üssü’nde Amerikan askerlerinin yılbaşı gecesi, 10. Tanker Üs Komutanlığı’ndaki camiye girerek, ahşap minber ile Kuran’ı Kerim’leri parçalamaları olayı hâlâ daha aydınlatılmayı bekliyor! Üsteki 39. Wing (Kanat) Komutanlığı’nda görevli ahlaksız ABD askerleri, yılbaşı gecesi daha önce Afganistan’daki Bagram Hava Üssü’nde ve Irak’ta Felluce’de yaptıkları gibi İncirlik’te de Kuran-ı Kerim parçaladı, dahası camiyi talan etti.

Türkiye de mi işgal atında?

Yalın gerçek şu: Benzer olaylar bugüne kadar sadece işgal edilmiş İslam ülkelerinde cereyan etti. ABD askerleri geçen yıl Afganistan’da Bagram Hava Üssü’nde çok sayıda Kuran-ı Kerim ile dini kitabı yakmıştı. Olay, ülkede infiale yol açarken, 3 bin kadar Afgan, üssün etrafında protesto gösterileri düzenlenmişti. Tepkilerin ardından Amerikan yönetiminden art arda özür açıklamaları gelmişti. Afganistan’da dönemin NATO birliklerinin Amerikalı komutanı General John Allen, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve Beyaz Saray ayrı ayrı açıklama yaparak özür dilemişti. Beş Afgan askeri, Kur’an-ı Kerim ve diğer dinî materyallerin yakılmak üzere çöplüğe getirildiğini görünce duruma müdahale etmiş ve yakma işlemi durdurulmuştu. İncirlik’te ise bu maalesef yapılmadı, hatta olayın örtbas edilmesi yoluna gidildi.

Felluce örneği

ABD askerleri işgal ettikleri ve 1.5 milyon Müslümanı katlettikleri, on binlerce Müslüman kadının namusu kirlettikleri Irak’ın Felluce kentinde de bir camiye kirli postalleriyle girerek ibadethanemizi karargâh olarak kullanmışlardı. Coniler Irak’ta da her fırsatta Müslümanların kutsal değerlerine saldırmışlardı.

Afganistan ve Irak, ABD tarafından 21. asırda işgal edilen İslam ülkeleriydi. Peki ya Türkiye? Türkiye de ABD işgali altında mı ki böyle menfur bir olay yaşandı? Yoksa ABD askerleri, işgal ettikleri Irak ve Afganistan’da buldukları cesareti Türkiye’de mi buluyorlar?

Nitekim 1994 yılında Ege Denizi’nde bir tatbikat sırasında Muavenet gemimiz ABD askerlerinin açtıkları kasıtlı ateş sonucu vurulmuş, olayda 5 subayımız şehit düşmüştü. O zaman olayın üstü örtüldü ancak 2004 yılında eylemin ABD askerleri tarafından kasten gerçekleştirildiği ortaya çıktı. 1990’lı yıllarda ülkemizde konuşlanan Çekiç Güç’te görev yapan ABD askerleri, kaymakamı tokatladılar, yine cevapsız kaldı. Sonuçta önceki yönetimler de, AKP Yönetimi de bunların hesabını soramadı. Tıpkı 4 Temmuz 2003 yılında Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirmesinin hesabının sorulmadığı gibi.

Olayın üstü 9 gün örtüldü

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, sarhoş ABD askerleri yılbaşı gecesi caminin içine girerek, önce talan etti, ardından da Kuran-ı Kerim’leri parçaladı. Konu Türk askerleri tarafından Destek Grup Komutanlığı’na bildirildi fakat konuya müdahil olan Destek Grup Komutanı Hava İstihbarat Yarbay Ahmet Önal ve Hukukçu Hava Yüzbaşı Atalay Akman tarafından yapılan incelemede üs komutanlığı yanlış yönlendirilerek konu örtbas edildi. Dahası olay yeri inceleme çağrılmadı ve parmak izi tespitleri yapılmadı. Olaydan sonra caminin tadilat gerekçesiyle ibadete kapatıldığı belirtiliyor.

İlk açıklama Vali’den

İncirlik’teki küstahlığa ilişkin ilk resmi değerlendirme Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’tan geldi. Vali Çoş, İncirlik Üssü’nde yılbaşı gecesi ABD’li askerlerin camiye girip, ahşap minberi ve Kuran’ı Kerim’leri parçaladıkları iddialarına yönelik, “İlgili komutanla görüştük, kamuoyunun bilgilendirilmesinden yanayız. O da gerekli çalışmayı yapacaklarını söyledi. Bekliyoruz” dedi. Konunun adli bir olay olduğuna vurgu yapan Coş, “Konu adli bir olay olduğu için savcıların yetkisinde. Ama konuya askeri savcılar mı bakacak, yoksa Cumhuriyet Savcıları mı bakacak, olayın oluş şekli değerlendirildikten sonra boyutları araştırıldıktan sonra tahmin ediyorum bütün iddialar açıklığa kavuşacaktır. Türkiye şeffaf bir toplumdur, bu olayın da en iyi şekilde bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulacağını ümit ediyoruz” diye konuştu.

“10. Tanker Üs Komutanlığı’ndaki caminin imamının asker olduğu” yönündeki bir soruyu da cevaplayan Coş, şöyle devam etti: “Orada sadece Türk vatandaşları değil, ABD askerlerinin arasında Müslüman olanlar da var. Ortak bir kullanım söz konusu. Oradaki mescit şeklindedir, camiler kütüğüne kayıtlı bir cami yoktur. Mescit şeklinde hizmet eden, Diyanet İşlerine bağlı olmayan bir ibadethane var. Oradaki imamlık görevini oradaki bir kişinin yaptığı ifade ediliyor.”
Yeni Mesaj

Türkün istiklalci iradesini beyan zamanı
Prof. Dr. Nurullah Çetin
5 Mayıs 2013

Batı emperyalizminin eski zamanlarda, dışardan ve doğrudan doğruya; son zamanlarda ise içerdeki işbirlikçileri, temsilcileri vasıtasıyla dolaylı olarak devam eden Türk milletini mankurtlaştırma çalışmaları yeni bir boyut kazandı. Eskiden haricî bedhah ve dahilî bedhah ittifakı, Türk’ü yine insan kabul ederek, sadece dinî ve millî kimliğine mensubiyet şuurundan uzaklaştırma amacındaydı. Bundan öteye fazla gidemiyorlardı. Şimdilerde ise bunun yeterli olmadığını gördüler ve daha ileri demokrat bir proje uygulamaya başladılar. O da Türk’ü iradesini elinden alıp insanlığından çıkararak hayvanlaştırmak. Yani bütün insanî hassasiyetlerini ve hususiyetlerini yok ederek, salt bir hayvan derekesine düşürmek. Bu ileri demokrat projenin en temel zeminini de Türk’ün istiklâlci iradesini elinden almak hedefi oluşturuyor.

İrade, özgürce düşünmektir, tercih etmektir, seçmektir, eleştirmektir, sahip çıkmaktır, karar vermektir, karar almak ve uygulamaktır. İrade, özgün fikir ve yaklaşımlar önermektir. İrade, şahsiyet beyanıdır. İrade, kendi olmak, kendi kalmaktır. İrade, Türk’ün hem ferdî, hem millî hayatına kendi özgün şahsiyetinin mührünü vurmasıdır. İnsanı insan yapan irade sahibi olması, irade beyan etmesidir.

Hayvan ise irade sahibi değildir. Hayvan, kendisi için başkaları tarafından belirlenen çerçevede otlamaktan başka bir şey yapamaz. Hayvanlık, kendisi için belirlenen sınırlara mahkûmiyeti kabullenmektir. Hayvan, istemez, isteyemez, isteme özelliği yoktur, kendisine verilenle yetinmek zorundadır. Hayvan, kendisi için öngörülen şart ve imkânları sorgulama yetisine sahip değildir, kaderine mahkûm olur. Hayvan, her türlü şarta uyum sağlayarak, salt biyolojik anlamda hayatta kalma derdindedir, başkaca ruhanî, manevî, kültürel, sanatsal, ilahî, millî bir amacı yoktur. Hayvan, kendisine verilen samanın miktarını, kalitesini, helalliğini haramlığını, hukukîliğini sorgulama iradesine sahip değildir. Hayvan, düşünce üreten, özgün fikirlerini hayata geçirme beceri ve yeteneğine sahip olan bir yaratık değildir. Hayvan, kabullenen, boyun eğen, razı olan, salt yönetilmeyi içselleştiren, yönlendirilen, güdülen, iradesiz bir varlıktır. Hayvan, hiçbir irade ortaya koymadan, tamamen başkalarının iradesi altında yaşamayı bir hayat tarzı haline getiren zavallı, ezik, sinik, silik bir yaratıktır. İnsan ise iradesi kötürümleştirilip iğdiş edilerek güdülemez, sürüleştirilemez. Özellikle de Müslümanı insan yapan ve en temel ilkesi olan, “lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” inancına tam sadakatidir. Müslüman, lâ ilahe diyerek irade beyan eder. Yani beşerî nitelikte, insan ürünü olan, maddi özelliğe sahip, fani olan hiç bir değeri, kişi ve kurumu tanrı olarak kabul etmiyorum, diyerek insan olur. Tanrı olmaya layık sadece ve sadece İslam’ın tanımladığı Allah’ı kabul ediyorum, son peygamber olarak da sadece ve sadece Hz. Muhammed’i kabul ediyorum, diyerek şahsiyetli ve özgür bir insan olur. Diğer peygamberlere peygamber olarak inanıyorum ama, getirdikleri sahih vahyin asliyetinin insan eliyle ortadan kaldırıldığına ve bu yüzden son hak peygamber olarak Hz. Muhammed’in geldiğine inanıyorum der. Lâilahe illlah diyen Müslüman özgürlüğünü, şahsiyetini, şerefini, varlığını ilan ediyor demektir. Lâilahe illallah diyen Müslüman komünizme, kapitalizme, liberalizme, egzistansiyalizme, hümanizme, şuna buna bütün beşerî nitelikteki felsefe ve ideoloji sistemlerine, paraya, makama, şöhrete, ona buna, tanrılaştırılan bütün maddî, dünyevî, beşerî ve fanî değerlere tanrılık vasfı vermeyerek özgür olur. Müslüman, sadece Allah’ı tanrı kabul ederek özgürlüğünü ilan ediyor ve böylece gerçek bir insan olduğunu beyan ediyor demektir.

Müslüman Türk milleti, son yıllarda Amerika, Avrupa, İsrail üçlüsünden oluşan yapının ruhu olan Haçlı–Siyon odakların; özellikle Türkiye içinden ayarlanmış İslamcı görünümlü sinsi acenta kişi ve kurumlar eliyle ve ayrıca liberal adı altında toplanan bütün şer mihrakları eliyle şahsiyeti, iradesi elinden alınarak sürüleştirilmeye çalışılıyor. Amaçları, Türk’ü irade beyan edemeyen bir varlığa dönüştürmektir. Bu proje son yıllarda hız kazanmıştır. Müslüman Türk milleti, dabbetü’l arz gibi hortlayan liberislamcı güruhun ikna turlarıyla iradesi elinden alınıp Apos tanrısının yeni Türkiye inşa sürecine teslim olmaları telkin ediliyor, bu teslimiyet zilletinin bizim için yegâne hayatta kalma zemini olduğu propagandalarıyla uyuşturulmak isteniyor. Fakat Müslüman Türk milleti, televizyonuyla, gazetesiyle, bizzat köyümüze, mahallemize gelip masamıza oturarak kılcal damarlarımıza kadar giren, zihinlerimizi, ruhumuzu, beynimizi, bilincimizi işgal ve istila eden bu liberislamcı dabbetü’l–arzı istiklâlci iradesine sahip çıkarak silkip atacaktır.

Biz Müslüman Türk milleti olarak ferdî, dinî ve felsefî anlamda İslam imanımızı tahkim ederek, sağlamlaştırarak, iyice içselleştirerek ruh ve kalp özgürlüğümüzü gerçekleştireceğiz. Aynı zamanda millî anlamda her türlü maddi ve manevî değerlerimizi emperyalizmin pençesinden kurtararak millî kimliğimizi, vatanımızı, devletimizi, siyasi irademizi, tarihsel değerlerimizi, bayrağımızı özgürleştirerek insan olduğumuzu, insan kalacağımızı beyan edeceğiz. Hiçbir zaman iradesiz bir varlık olmayacağımızı beyan edeceğiz. Bağımsız Müslüman Türk irademizin üzeri küllenerek sönmeye maruz bırakılmasına asla razı olmayacağımızı beyan edeceğiz. Müslüman Türk milletinin insanî ve millî irade beyanı, Haçlı–Siyon şebekelerin içerden ayarladıkları İslamcı görünümlü cemaat, tarikat, şu bu şeflerinin, liberal çetelerin Müslüman Türk ahali üzerinde kurdukları küflü tasallut zilletine son verecek en önemli mızrak olacaktır. Bağımsız ferdî ve millî irade beyanımız, üzerimize örtülen kara bulutları dağıtacak, simsiyah örtüyü yırtıp atacak yegâne nefesimiz olacaktır.
Yeni Mesaj

Amerika'nın en büyük dinleme merkezi Ankara'da çıktı



Amerika'nın dünyayı dinlediği 4 kulaktan en büyüğü Ankara'dan çıktı. Gölbaşı'ndaki dinleme merkezinde 70 ülkenin telefonları dinleniyor. Dğer dinleme merkezleri İngiltere'nin başkenti Londra, Almanya'nın başkenti Münih, Güney Kore'nin başkenti Seul'de bulunuyor.

Amerika'nın dünya genelinde dinleme yaptığı 4 ülkeden biri Tükiye. Amerika'nın en büyük dinleme merkezi Ankara'daki Gölbaşı ilçesiden bulunuyor.

Bu çarpıcı bilgi, Türkiye Bilgisayar Mühendisleri ve Programcıları Derneği Başkanı Yılmaz Sönmez'e ait. Vatan'a konuşan Sönmez, Amerika'nın kendi ülkesi haricinde dört merkezde dinleme yaptığını belirtti. Sönmez, bu merkezlerin İngiltere'nin başkenti Londra, Almanya'nın başkenti Münih, Güney Kore'nin başkenti Seul ve Türkiye'nin başkenti Ankara olduğunu açıkladı.

Sönmez, "Bu ülkelerden en kuvvetli ve en çok ülkeyi dinlediği ülke tabii ki Türkiye. 70 ülkeyi kapsayan bir dinleme ağı Türkiye üzerinden geçen fiber hattır" dedi. Sönmez, halktan saklanan bu bilginin tüm istihbarat örgütleri tarafından bilindiğini vurguladı. Ankara'daki dinleme merkezinin de Gölbaşı'nda olduğunu kaydetti.

Sönmez, "Türk Telekom’un dünyanın en büyük Data merkezini Gölbaşı’nda kurması manidar. Türk Telekom da sözde Lübnanlı birilerinin alması ve CIA'da çalışmış mühendislerin burada çalışması da manidardır" ifadelerini kullandı.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10202912948775094&set=a.1204980895037.31428.1544086657&type=1&theater
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Mar 03, 2014 12:57 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2314
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Mar 27, 2012 5:23 pm    Mesaj konusu: Şam Yolcularına Son Çağrı Alıntıyla Cevap Gönder

Şam Yolcularına Son Çağrı
Alihaydar Can
26.03 2012



Bugünkü (26.03.2012) ABD/AKP/Fetullah gazetelerinin manşetleri...

Şer İmparatorluğu ABD’nin başı Obama ile onun İslâm dünyasındaki koçbaşı Erdoğan’ın kapalı kapılar ardında yaptıkları 1,5 saatlik görüşmede “tam bir mutabakata vardıklarını” müjdeliyor (!)...

“İliştirilmiş basın” dediğin böyle olmalı... Efendileri katliama giderken, onları fedakâr kurtarıcılar, hayırsever insanlar olarak göstermeyi becerebilmeli...

Allah var...

Bizimkilerin eline bu konuda kimse su dökemez...

"Mutabakatın konusu" mu?

Türkiye’nin başını çektiği, Katar ve Suudî Arabistan’ın omuz verdiği “Suriye’nin düşmanları”ndan oluşan taşeron tetikçiler birliğinin haçlılar adına Suriyeye’yi istilası...

Bugünkü Aydınlık’ın manşeti her şeyi anlatıyor:




“Obama’ın aslanları Suriye görevinde”... (1)

Başka bir şey söylemeye gerek var mı?

***
Erdoğan Güney Kore’den dönerken İran’a uğrayacakmış...

“Saygıdeğer patronum Obama’nın selâmı var. Biz Suriye’ye dalacaz. Siz sakın kıllık yapmayın... Bi kenarda durup seyredin. Kuzu kuzu sıranın size gelmesini bekleyin” diyecek herhalde...

Ahmedinecad da "Emrin olur yiğenim, sen ne dedin de biz yapmadık” dermiş diye düşünürken...


Yeniçağ’ın manşeti ilişti gözüme:



“Bak Postacı Geliyor: Erdoğan, Obama’nın tebligatını İran’a götürecek”

Bağımsız gazetecilik işte budur...

Yeniçağ’ın Manşet haberi şöyle başlıyor:

[Erdoğan, Obama’nın tebligatını İran’a götürecek.
Kore’deki zirvenin ardından Ahmedinecad’la görüşecek olan Başbakan’ın konumunu muhalefet böyle değerlendirdi.
1.5 saatlik görüşme
BaŞbakan Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama, Seul’de düzenlenen Nükleer Güvenlik Zirvesi öncesi bir araya geldi. Ağırlıklı olarak İran ve Suriye konuşuldu. Zirve dönüşü Tahran’a ABD mesajı götürecek olan Başbakan Erdoğan’a muhalefetten öfke yağdı.
Kabul edilir gibi değil
MHP’li Oktay Vural, “Obama’nın postacısı gibi davranması kabul edilebilir değil. Adeta bir tabiiyet ilişkisi içerisinde. Başbakan’ın birileri arasında mesaj alıp götüren Obama’nın arzularını, isteklerini alıp pazarlayan bir konuma düşmesinden ben hicap duyuyorum” diyerek ateş püskürdü.
CIA Başkanı öğretmiştir
CHP’li Atilla Kart da ağır konuştu: Erdoğan, Obama ile görüşmeden önce ne yapacağını CIA Başkanı ile görüşmesinde öğrenmiş olmalı! Türkiye, maalesef Ankara’dan yönetilmiyor. Bunu anlıyoruz görüşmelerden... AKP göreve gelişi sırasındaki misyonunu yerine getirecek adımlar atıyor.
Mektubu elden aldı
Başbakan Erdoğan ve ABD Başkanı Obama, Kore’de 1.5 saat görüştü. Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin ardından Tahran’a geçecek olan Erdoğan, Ahmedinecad’a ABD’nin mesajlarını iletecek.]


Ceyhun Bozkurt’un bu güzel haberinin linki aşağıdadır dilerseniz devamını oradan okuyabilirsiniz. (2)

“Suriye’nin düşmanları” Haçlı-Siyonist patronları adına Suriye’yi istilaya...

“İnsanî yardım koridoru” ve “Tampon bölge” oluşturmak bahanesiyle başlayacaklar...

İsme bakar mısınız?

Duyan da Kızılay, İHH, filan konvoylarlar oluşturup Suriye’ye insanî yardım götürecek sanır...

Halbuki bu, Libya’nın haçlılar tarafından istilası sırasında uygulanan modelin birebir aynı...

Bağımsız bir devletin sınırları içinde “İnsanî yardım koridoru”nu nasıl açaçak, “Tampon bölge”yi nasıl oluşturacaksın?

Askerî birliklerini o ülkenin sınırlarından içeri sokmadan bu mümkün mü?

Değil...

Öyleyse?

Suriye sınırları içinde “İnsanî yardım koridoru ve tampon bölge” adı altında haçlı işbirlikçisi isyancılara sağlam mevziler kazandırmak için oraya asker sokmak demek...

Suriye’ye savaş ilan etmek değil midir?

Tam olarak öyledir...

Bu durumda Suriye buna uygun bir şekilde karşılık vermeyecek midir?

Verirse...

Ülkesi saldırıya uğramış bir bağımsız devlet olarak ...

Nasıl bir karşılık verirse versin haklı olmayacak mıdır?

Olacaktır...

Suriye dediğin ülke yıllardır İsrail’in yanıbaşında varlığını ve bütünlüğünü muhafaza edebilmiş askerî yetenekleri ve yığınakları olan bir ülke değil midir?

Daha da önemlisi...

Şu anda Suriye’nin arkasında durduklarını açıklayan dünyanın üç büyük askerî gücü Rusya Çin ve İran bu pozisyonlarını muhafaza ettikleri sürece...

Suriye topraklarına girmek...

Girecek andavallılar için intiharla eş anlamlı olmayacak mıdır?

Falan filan...

Ne söylesen boş...

Bunlar emir kulu...

“Emir”se, şekil A’da görüldüğü gibi demiri herhalûk3arda kesiyor....

Bunlar ne kendi halklarını, ne Suriye halkını, ne de tetikleyecekleri dünya savaşı sonucu kan ve ateş deryası içinde yanıp kavrulacak dünya halklarını düşünmüyor...

Kuyruklarını nereden ve nasıl kaptırmışlarsa. artık...

Aldıkları bir emri ikiletmiyorlar...

İkiletemiyorlar...

***

Ahirzaman işleri işte...

Akıl alır gibi değil...

Ama...

1400 küsûr yıl önce Resullah Efendimiz şöyle buyuruyor ahirzaman müslümanlarından bir zümre için:

"Ümmetimde ihtilaf (Ayrılık , anlaşmazlık , aykırılık , uyuşmazlık) ve iftiraklar (ayrılmalar, dağılmalar) olacak. Bunlardan bir zümre sözlerinde çok güzel, amellerinde (yaptıklarında, eeylemlerinde) çok kötü olacaklar. Onlar)Kur'an'ı okuyacaklar ama, okudukları gırtlaklarından öte geçmeyecek. Onlar okun hedefi delip geçmesi gibi dini terkedecekler, bir daha da geri dönmeyecekler. Onlar insanların ve mahlukatın (diğer varlıkların) en şerlisidirler..." (3)

Artık “Onlar” kimlerse?

Dinlerini herhangi bir dünyevî menfaat uğruna “Okun hedefi delip geçmesi gibi” sür’atle terkedip giden insanların, bundan sonra yapamayacakları hangi kötülük olabilir ki?

O yüzden de “Onlar insanların ve mahlûkatın en şerlisidirler” hükmüne muhataptırlar...

Dikkat edin; sadece “İnsanların” değil “bütün yaratılmışlarrın” en kötülüleri...

***

Bu yazı “Deccaliyet Komitesi”nin emriyle Suriye’yi istilaya hazırlanan “Suriye’nin düşmanları” için yazılmadı.

Çünkü Onlar, yakında çıkacakları "Şam seferi" için valizlerini çoktan hazırladılar. Dönüşü olmayan bu yolculuk için “hücum emri”ni bekliyorlar...

Artık onlara hiçbir sözün faydası yok...

Sözümüz onların medyasının gazına gelip de Suriye’yi fethe(!) hazırlanan saftiriklere...

Uyanın...

Bu lânetli güruhtan kendinizi, evlâdınızı, hısım akrabanızı, sevdiklerinizi, dostlarınızı ve arkadaşlarınızı da uzak tutmaya çalışın...

Çünkü bu gidiş her ne kadar Şam’a doğru gibi görünüyorsa da, o uğursuz sefere kendi rızasıyla katılanların son durağının Gayya Kuyusu olması çok büyük ihtimal...

Bu yüzden iyi düşünün...

“Akıllı olun”...

Dipnotlar:

1-) Aydınlık 26.03.2012, SERHAN BOLLUK/ Yine Kore yine ihanet
[Obama, Erdoğan’ın vereceği tekmili yeterli görmedi herhalde. Seul’deki zirve öncesi dün yapılan görüşmede Genelkurmay 2. Başkanı ile MİT Müsteşarı da bulunmuş.
Tesadüfe bakın. Türkiye’yi Atlantik sistemine sokma sürecini de Kore’den başlatmışlardı.
Devletçe katıldıkları görüşme sonrası Erdoğan, “Suriye’yi seyredemeyiz. Üstümüze düşeni yapacağız” dedi.
“Üzerlerine düşen” ne? Erdoğan onu da, 1 Nisan’da İstanbul’da yapılacak “Suriye’nin düşmanları” toplantısının gündemini açıklarken söylemişti: “Tampon bölge masada”.
Resmi bütünleyen bir olgu daha var. Lübnan sitesi Now Lebanon’un haberine göre, Amerikan Dışişleri Bakanı Clinton 13 Şubat’taki görüşmede Davutoğlu’na “Biz yokuz” demiş. Yokuz dediği “Tampon bölge” işi.
İhale tümüyle Türkiye’de. Daha doğrusu Türk Ordusu’nda. Tampon bölgenin bir askeri harekât olmadan kurulamayacağı açık.] haberin devamı için: http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&view=article&id=10027:26032012&catid=37:sunus&Itemid=157
2-) Yeni Çağ gazetesi, 26.03.2012, haberin tamamını okumak için: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=65253
3-) Hadis Külliyatı, Kütüb-i Sitte, Fitneler, Derleyen Abdülvahid Metin. http://www.islamyolum.net/


Erdoğan Ahmedinejad zirvesi ertelendi
28 Mart 2012

Başbakan Erdoğan, ile İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın bu akşam planlanan görüşmesi yarına ertelendi.

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın bu akşam yapmayı planladıkları görüşme yarına ertelendi.

Başbakan Erdoğan'ın programına göre, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile görüşme bu akşam saat 19:00'da bir görüşme yapılacaktı, ancak yarına ertelendi.

Erdoğan, yarın ayrıca İran'ın Meşet kentinde İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ile görüşecek.
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com