EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Büyük Doğu projesi içinde İsrail diye bir devlete yer yoktur

 
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Oca 06, 2009 12:10 am    Mesaj konusu: Büyük Doğu projesi içinde İsrail diye bir devlete yer yoktur Alıntıyla Cevap Gönder

"Gerçek bir Büyük Doğu projesi içinde İsrail diye bir devlete yer yoktur"
Salih MİRZABEYOĞLU (*)






İHH'nin GAZZE'ye yardimı vesilesiyle söyleyeyim:

Gerçek bir Büyük Doğu projesi içinde, İSRAİL diye bir devlete yer yoktur. Kendi iç oluşumunu tamamlama süreciyle beraber, hedef ve stratejik esasi bu olmasi gereken bir politikaya ve gereklerine inaniyoruz: Bu sadece bir güç yetip yetmeme meselesi değil, gücün yetmese de her türlü taktiğin ve bükülüşlerin kendisine göre yapilmasi gerekenini gösteren bir anlayiştir; Ortadoğu'ya âit politikalari, günübirlik ve rastgele tâyin etmeye karşidir.

GAZZE'ye gemiyle yardim götüren kardeşlerimiz, İslâm dünyasinda uyanan heyecanla, belli belirsiz olsa da sözkonusu hedef etrafinda birliği göstermiştir.

Ortadoğu'da, birbirine düşman ve çekişme içinde olan devletlerin her birinin, doğrudan veya dolayli İsrail ile ilişkilerini geliştirme çabalarina mukabil, halkin hissiyati ters yönde gelişiyor; bu hissiyatin tek bir devlet hâlinde gerçekleşmesi için duaci ve duanin icrada aranmasi gerektiğine inananiz.

Şehidlerimize rahmet diliyorum ve hepsini selâmliyorum; (..)

* ÖLÜM ODASI- B YEDİ'den



11 Ocak 2008 Cuma
İÇ VE DIŞ DÜŞMAN YAHUDİ !
Necip Fazıl KISAKÜREK



Önce öz peygamberine ihanet eden, tevhid bayraktarı Resul (Tûr-u Sinâ) ya çıkınca altundan bir buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lanetine uğrayan, o…· Böylece, nebîler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde dölleşen, asıl yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o… ·

İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsâ Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalı'lara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için, havarîler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (Yuda Şem'un) o…

· Derken babasız hak peygamber Hazret-i İsa'nın hak dinini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah'ın oğlu diye gösteren, "baba-oğul-ruhülkudüs" küfrünü icad eden (Sen Pol) o…· İslâm'da münafıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur'ân'da Allahın lânetine hedef olan, o…

· Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda İspanyadan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye'nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli İmparatoru Kanunî Sultan Süleyman'ın lûtuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassı), hattâ bir kızını Kanunî'nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbânû Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili "züyûf akçe-hileli para" marifetini yürüten,o…

· Öbür taraftan da, Türk vatanının en habis fesad ve hıyanet merkezi Selânik'ten kalkarak gûya İslâmı kabul etmiş bir kafile halinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul'a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (Sabatay Sevi), o…

· Fransız ihtilâlinde, perde arkası en büyük rolü oynayan, ilk (enflâsyon) parası (asinya)yı çıkartıp ihtilâlin iktisadî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık, öbür yandan inkılâp Fransa'sını, yani sadece Fransa'yı batırmak emelini besleyen o…

· İkinci Abdülhamîd devrinde İslâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için Filistin'de küçük bir toprak isteyen, buna karşılık Türkiye'nin bütün dış borçlarını (Düyun-u Umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat Ulu Hakan tarafından teklifleri reddedilen, nihayet yüce hükümdarı İttihat ve Terakki komitecilerine düşürten, o…

· Dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden (kapitalizma), sonra (Karl Marks) marifetiyle onu tahrip eden, 1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arasında yer alan (Troçki, Zinvoyef vesaire), peşinden dünya çapında bir yahudi filozof (Henri Bergson)a tahrip âletini tahrip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kuran ve bir taraftan yıkan, yani kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekpârelikten uzaklaştıran, o…

· Türk Millî Kurtuluş hareketi Yunanlıya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, Türk'ü ve onun şahsında İslâm'ı yok etme azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını İslâm'dan ayrılmamıza ve mukaddesatımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…

· Nihayet her yerde, plânını gerçekleştiren, bu arada Türkiye'de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisadî çöküş iklimini tutturan, gizli imparatorluğunun maketi minik İsrail devletini kuran, onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nazik noktasına kazığını kakan, arı kovanı hummasıyla çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük Arap âlemini iflâsa uğratan, hep o…

· Şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi, bir koluyla Suriye, öbür koluyla Irak, daha öbür kollarıyla da Kuveyt, Hicaz, Mısır ve Libya istikametlerini kollayan, bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan, bunun için de Rus-Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme-üreme yatağı emperiyalizmayı besleyen, kısacası topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız o…
· Yine o, hep o, yalnız o, daima o…

· Ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek bakımından, memleketimiz, yine o,hep o,yalnız o,daima o ...

NECİP FAZIL KISAKÜREK

10 Kasım 2009
Yahudi Olmayan Öldürülebilir
İşgal altındaki Filistin topraklarında en acımasız şekilde şiddet politikası yürüten İsrail'in bu şiddet politikasının arkasında hahamlar mı var?

Gazze katliamı sırasında “Öldürmek iyi bir özelliktir. Sivilleri de öldürün” ifadeleriyle askerlerini Filistinlileri katletmek için motive eden ordu hahamı General Avi Ronzki'den sonra, bir başka haham da yayınladığı kitapta “İsrail tehdit altındaysa, bebek ve çocukların da öldürülebileceğine” dair ifadelerin yer aldığı bir kitap yazdı.

Filistin'de soykırım ve işgal politikasını sürdüren İsrail'de, ordu hahamının askerler için hazırladığı “Sivilleri de öldürün” ifadelerinin yer aldığı kitapçıktan sonra bir başka haham da, İsrail'i tehdit edebileceği düşünülen kimselerin Yahudiler tarafından öldürülebileceğine dair ifadelerin yer aldığı bir kitap yayınladı.

“GEREKİRSE BEBEK VE ÇOCUKLAR DA KATLEDİLEBİLİR”
İsrail'in işgali altındaki Batı Yaka'da yaşayan İzak Şapiro, yeni çıkan “Kralın Tevrat'ı” isimli kitabında İsrail'e tehdit oluşturan bebek ve çocukların bile öldürülebileceğini ifade ediyor. İsrail'in Haaretz gazetesinde yer alan habere göre Haham İzak Şapiro, kitabında bebek ve çocukların bile öldürülmesine dair ifadelerini İncil'e dayandırırken, bunların kendi yorumu olmadığını söylüyor.

“İSRAİL'İ TEHDİT EDENLERİ ÖLDÜRMEK MÜBAHTIR”
Kitabında, “Başka halklar içerisinde, İsrail'i tehdit edilmesinden sorumlu olmayanların öldürülmesi bile mübahtır” diye yazan Haham Şapiro, “Eğer biz emredilen 7 şarta uymayanları, bize karşı günah işleyenleri öldürürsek, bunda bir yanlış yok. Çünkü biz kurallara uyuyoruz” ifadelerini kullandı. Haaretz, Şapiro'nun kitabının diğer üst düzey hahamlar tarafından kendi öğrencilerine de tavsiye edildiğini bildirdi.

“VAHŞET BAZEN İYİ BİR ÖZELLİK”
İsrail'de Yahudi olmayanlara karşı cinayet işlenmesine dair fetva daha önce İsrail ordusunun baş hahamı General Avi Ronzki tarafından da verilmişti. Gazze katliamı sırasında İsrailli askerlere dağıttığı kitapçıkta Ronzki'nin, tüm Filistinlilerin öldürülmesi gereken düşmanlar olduğu ve ‘Vahşetin bazen iyi bir özellik' olduğunu yazdığı kaydedildi. ‘Benim Savaşımı Savaşın: Savaş Sırasında Askerler ve Komutanlar İçin El Kitabı' başlıklı kitapçık, İsrail'in Gazze katliamı sırasında askerlere dağıtılmıştı. Kitapta Filistinlilerin katledilmesi gerektiğini söyleyen radikal Yahudi hahamı Shlomo Aviner'in öğretilerinden bölümler yer almıştı.

‘ULUSLARARASI HUKUKU BOŞVERİN, ÖLDÜRÜN'
Kitaptaki bir bölümde, Haham Aviner'in, İncil'de adı geçen Filistinlilerin bugünkü Filistinliler olduğu ve bunların İsrail'in varlığını tehdit edenler olduğu ifadelerini kitapçığa alan General Ronzki, askerlere sivillerin korunmasını öngören uluslararası hukuku göz ardı etmelerini tavsiye etmişti. İsrail ordusunda savaşmayı reddeden ‘Breaking the Silence' isimli grubun ortaya çıkardığı kitapçıkta Filistinlilerin tamamının İsrail'in düşmanı olduğu ve katledilmesi gerektiği belirtiliyor.
Vakit




[img]http://cache.daylife.com/imageserve/08yB9Fq7r11Cr/610x.jpg [/img]












Yusuf Kaplan
ykaplan@yenisafak.com.tr
02 Ocak 2009 Cuma

Frankenstein Ruhlu Adamlar
Kıyamet, insanın sonu demek; insanlığın sonu demek; dünyanın sonu demek; hayatın sonu demek. Kıyamet, elbette ki, hak; elbette ki, tahakkuk edecek muhakkak. Ama şirret bir milletin, aşağılık bir insan türünün türlü tuhaf iğrençliklerinden ötürü mü kopacak kıyamet?

İnsanlığın gözünün önünde hunharca, barbarca cinayetler işleniyor yarım asırdır; ama insanlık susuyor! Üstelik, "siz bunlara layıksınız! Çünkü itiraz
ediyorsunuz siz!" denilerek haksızlığa, işgale, işkenceye, katliama isyan eden, teslim bayrağı çekmeyen, insanlığın onurunu koruyan ve kurtaran Osmanlı'nın bu kimsesiz, bu yetim çocukları hunharca katlediliyor.

İnsanlığın kıyameti değil de, nedir bu? Yahudi, yarın, hükümranlığına boyun eğmeyen herkese de aynı şeyi yapmayacak mı sanıyorsunuz?

Evet, Filistin, yine kan ağlıyor. Oluk oluk kan akıyor Gazze'de yine. Günahsız çocukların, masum kadınların, her ân pis bir Yahudi saldırısının kurbanı olmaya aday bütün Filistinlilerin kaynayan kanı, fokur fokur kaynatıyor Filistin'deki cadı kazanını.

Avrupa tarihi, insanların, cadı kazanlarında cayır cayır yakıldıkları kanlı bir tarihtir, aynı zamanda. Cadı kazanlarını hiç söndürmedi Avrupalılar tarih boyunca. İnsanlar cayır cayır yakıldı. Afrika yakıldı. Amerika yakıldı. Amerika'daki bütün yerliler, kıtanın asıl sahipleri; hırsız, soysuz, haydut Avrupalılar tarafından gözlerinin yaşlarına bakılmadan yok edildi.

Yüzyıllarca Avrupa kentlerinde Yahudi cadı kazanları kuruldu; Yahudi darağaçları kuruldu; zincirlere vurularak sokaklarda süründürüldü Yahudiler. Luther, Yahudileri imha planları hazırladı. Luther'in torunu Hitler, gaz odaları kurdu; cayır cayır yaktı Yahudileri.

Avrupa, Yahudiler için tam bir cehennemdi. O yüzden Amerika'ya kaçtılar. Amerika'yı kurdular. "Yahudi ruhu" olmasaydı, Amerika kurulur muydu? Hayır! Çünkü, "Yahudi ruhu", kapitalizmin, açgözlülüğün, doymak bilmezliğin azdırdığı, azmanlaştırdığı bir ruhsuzluk hâli/ydi.

Avrupa'da Yahudiler esirdiler. Amerika ise, Yahudilerin eseri ve esiri oldu: Amerika, New York demektir. New York yoksa, Amerika yoktur. Amerika'nın da, dünyanın da kabesi, New York'tur: Finans dünyasının, siyaset dünyasının, ekonomi dünyasının, medya dünyasının tapınakları New York'tadır ve Yahudilerin kontrolündedir. New York'tan gelecek her buyruğa uymak zorundadır Washington.

New York'u New York yapanlar, Yahudilerdir: Dünyada İsrail'den de fazla Yahudi'nin yaşadığı tek yer, New York'tur. O yüzden New York'a, Jew York denir Batı'da. (Jew, Yahudi demektir).

New York, Yahudiler tarafından rehin alınmıştır. Amerika ve dünya, Jew York tarafından esir ve rehin alınmıştır. Bu gerçeği, Batı'da yaşayan herkes bilir, iliklerine kadar hisseder; ama hiçbir şey diyemez. Bir şey demeye kalktığı ân, hayatını söndürürler adamın.

Nitekim Actor's Studio'nun yetenekli "metodist" oyuncusu Marlon Brando, "Hollywood'a Yahudiler hâkim" demişti de, anasından doğduğuna bin pişman edilmişti. Yahudilerin kontrolündeki medya, Marlon Brando'ya bu dünyayı dar etmişlerdi. Adam, sonunda kahrından öldü gitti.

Şimdi Yahudiler, dünyayı esir kampına dönüştürmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Bunun en aşağılık provasını, Filistin'de yapıyorlar yarım asırdır. Amerika'yı ve Avrupa'yı dize getiren insan türünün en aşağı örneği bu insan-altı yaratıklar, İslâm dünyasını, Müslümanları, münhasıran da Filistin'i, Filistinlileri, Filistinli çocukları dize getiremedikleri, kendilerine boyun eğdiremedikleri için çıldırıyorlar. Kuduruyorlar. O yüzden, kan banyosu yaptırıyorlar, kan kusturuyorlar Filistinlilere. Bütün Müslümanlara âlem-i ibret olsun diye.

Oysa tarih boyunca Batılıların cadı kazanlarından sadece Osmanlının çocukları Müslümanlar kurtarmış, kucak açmışlardı Yahudilere. Yahudiler, intikamlarını Batılılardan alacaklarına Osmanlının çocukları sahipsiz, yetim Müslümanlardan alıyorlar. Böyle bir şeyi, ancak aşağılık bir varlık türü yapabilir/di yalnızca.

Kansız bu adamlar. Kana susamışlar. Kan içerek yaşabiliyorlar. Çünkü Frankenstein ruhu var bunlarda. Dünya, Frankenstein ruhlulara emanet edilebilir mi?

Not: 3 yıl önce yayımlanan bu yazıyı küçük değişikliklerle yeniden yayımlıyorum. Yazının, bütün Yahudileri değil, “Yahudi ruhu” denen tiplemenin içine giren ve ne yazık ki, Yahudilerin omurgasını oluşturan, dünyayı aptal yerin koyan kitleyi tasvir ve tarif ettiğini hatırlatmak isterim. İsrail'de bile bu iğrenç, Nazilerden farksız “Yahudi ruhu”na isyan eden insanlar olduğunu söylemek bile gerekmiyor; ama bu, hiçbir şeyi değiştirmiyor: Nazi-İsrail devleti, kan içmeden yaşayamayacağını ispatlıyor yarım asırdır, bütün insanlığın gözünün içine bakarak!

24 Eylül 2009 Perşembe
İspanya'dan Siyonist Üniversite'ye kırmızı ışık

İsrail işgal devletinin Filistinlilere karşı uygulamalarını protesto eden İspanya, İsrail'in Ariel Üniversite’nin müsabakaya katılmasına izin vermedi.

Avrupa’nın birçok yerinde, Siyonist işgal güçlerinin Filistinlilere karşı uygulamaları ve savaş suçu işlemesi nedeniyle "Siyonistler"e yönelik akademik ve ticari boykot kampanyaları artıyor.

Bu boykot zincirinin son halkasında, geçen hafta "Siyonist" Ariel Üniversitesi’nden bir heyetin İspanya’da düzenlenen uluslararası bir müsabakaya katılmasına izin verilmedi.

Dün yayınlanan İsrail gazetelerinde yer alan habere göre, İspanya İskan Bakanlığı, Ariel Üniversitesi heyetinin müsabakaya katılmasını reddetme gerekçesi olarak, üniversitenin İspanya tarafından işgal edilmiş topraklar kabul edilen Batı Yaka’daki Ariel Yahudi Yerleşkesi’nde kurulu olmasını gösterdi.

Ariel Üniversitesi heyetinin İspanya tarafından organize edilen ve çevre dostu evler tasarlamayı hedefleyen uluslararası bir mimari tasarım müsabakasına katılmak istediği bildirildi.

İspanya’nın bu adımının, Avrupalı sivil toplum kuruluşlarının işgal devletinin uygulamalarına karşı başlattığı ve birçok devletin ve kurumun katıldığı boykot kampanyalarının devamı niteliğinde olduğu kaydedildi.

Bir aydan daha kısa bir süre içerisinde Norveç ve İsveç şirketleri, ırkçı ayrım duvarının ve Yahudi yerleşkelerinin yapımına ortak oldukları gerekçesiyle bazı şirketlerden yatırımlarını geri çekmişti.

İngiltere’de de, Siyonistlere akademik ambargo ilan edildi.
Kaynak: Filistinhaber.com

Türklere Hakaret Dolu Yazı
05 Aralık 2009
İsrail'de yayınlanan Jarusalem Post'taki köşe yazısında, Türkiye'nin bu güne kadar Yahudilerin yardımıyla ayakta kalabildiğini, artık sahip çıkmayalım dedi.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit İlişkili HaberlerTüm HaberlerTürkiye İsrail Ziyaretleri Hızlanacakİsrail'de 'Türkiye' Karışıklığıİsrail Türkiye'den VazgeçtiO Gemi Türkiye'ye mi Geliyordu?Türkiye Olmadan da İdare Ederiz

Jarusalem Post gazetesinde yer alan bir köşe yazısında “Ankara’nın Ermeni soykırımıyla ilgili ABD Kongresi’ne sunulan tasarıların üstesinden gelmesi için düzenli olarak yardımcı olma alışkanlığımızdan neden kurtulmuyoruz?” sorusu soruldu.

Jarusalem Post gazetesinde Sarah Honig imzalı, “Sıradaki Yemek: Türk Lokumu Üstüne Soğuk Hindi” başlıklı bir köşe yazısı yer aldı. Köşe yazısında Türkiye ile ilişkiler değerlendirilirken İsrail’in “Türk lokumu” merakının, “masumları kitle halinde katledilmesiyle suçlanma” sonucunu doğurduğu belirtildi. Makalede İsrail’in “Türk Lokumuna (Turkish Delight)” adeta bağımlılık gösterdiği, bununla baş etmek için de “cold turkey” gerektiği ifadesi yer aldı. Türkçeye sözcük olarak “soğuk hindi” şeklinde çevrilebilecek “cold turkey” deyimi literatürde uyuşturucu bağımlılarının tedavisi için bir kez uygulanan şok tedaviler için kullanılıyor.

-“TÜRKİYE’NİN SİCİLİ DAHA KÖTܔ İDDİASI-

Yazıda “İronik olarak, biz asla kötü bir harekette bulunmamışken Türkiye’nin sicili çok kötü” iddiasında bulunuldu. Türk lokumundan vazgeçmenin tam zamanı olduğu savunulan yazıda, Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin tarihindeki bazı olayları kendi üslubuyla açıklaması gerektiği öne sürülürken “Ankara’nın Ermeni soykırımıyla ilgili ABD Kongresi’ne sunulan tasarıların üstesinden gelmesi için düzenli olarak yardımcı olma alışkanlığımızdan neden kurtulmuyoruz?” sorusu soruldu. Köşe yazısında şu ifadeler yer aldı:

“Türkiye’nin 1890’daki ilk Ermeni katliamının (100,000-200,000 bin ölü); yüzbinlerce Ermeninin kan banyosunda yokolduğu ve köklerinden ayrılıp Suriye yönünde zorunlu göçe tabi tutulduğu sonraki 1915 mega-katliamlarının, güney doğudaki onbinlerce Asurinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki katlinin, etnik temizliğin, 20’nci yüzyıl boyunca ve izleyen yıllarda, binlerce Kürdün hayatına malolmuş hava bombardımanları ve diğer operasyonların, (Filistinlilerden daha önde) layık oldukları özerkliğin hala inkar edilmesinin, son olarak da 1975 harekatıyla Kıbrıs’ın kuzeyinin (ilginç bir şekilde uluslar arası toplumu rahatsız etmeyen) devam eden işgalinin ayrıntılarına girebiliriz.

Neden korkuyoruz? Türk Lokumu dozundan mahrum kalmaktan mı? Artık sunulacak Türk Lokumu kalmadı. Bizi hala ateşli rüyalarında gördükleriyle cezp etmeye çalışan Ben-Eliezer gibi iflah olmaz ‘madde bağımlıları’ var.”
İsrail Sanayi ve Ticaret Bakanı Binyamin Ben-Elizer’in, geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyarette söylediği “Türkiye’nin kalbimde çok özel bir yeri var, İsrail’le de özel ilişkisi bulunuyor. Türkiye bizimle komşularımız arasında bir köprü ve bölgede normalizasyon ile birlikte varolmanın desteklenmesine yardımcı olabilir” yolundaki sözleri ise köşe yazısının başındaki referans cümleyi oluşturdu.
aktifhaber

Vadi'den İsrail'e Sert Cevap
11 Ocak 2010
Kurtlar Vadisi Pusu dizisinden duyduğu rahatsızlığı Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi'ne ileten İsrail'e Pana Film'den sert cevap geldi...

Kurtlar Vadisi Pusu dizisinden duyduğu rahatsızlığı Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u Dışişleri Bakanlığı'na çağırarak dile getiren İsrail'e dizinin yapımcısı Pana Film'den cevap geldi.

İsrail, ''Kurtlar Vadisi'' dizisinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmesinin ardından dizi yapımcısı Pana Film ''Kurtlar Vadisi, doğruları söylemeye ve yanlışları teşhir etmeye devam edecektir'' dedi.

Pana Film'den yapılan yazılı açıklamada, İsrail'in başta Birleşmiş Milletler raporları olmak üzere, birçok uluslararası insan hakları örgütünün hazırladığı raporlarda defalarca savaş suçlusu olarak ilan edildiği belirtildi.

''İsrail yönetimi, insanlık dışı uygulamalarının teşhirini diplomatik yollardan engellemeye çalışmak yerine, bir an önce Filistinli çocuklara uyguladığı vahşeti durdurmalıdır'' denilen açıklamada, şöyle devam edildi:

''İsrailli yetkililerin Filistinli çocuklara olan hassasiyetinin derecesini, başta İsrail halkı olmak üzere, dünya kamuoyu ibretle seyrediyor. Filistinli çocuklar, en temel yaşamsal hakları olan beslenme, sağlık, eğitim gibi haklardan mahrum ediliyor. Birleşmiş Milletler bayrağı altındaki çocukları bombalamaktan çekinmeyen İsrail yönetimi, neden Kurtlar Vadisi dizisinde yaptıklarının anlatılmasından rahatsız oluyor?

Kurtlar Vadisi Irak filminde, İsrailli bir doktorun organ kaçakçılığına karıştığını gösteren sahneler de eleştirilmiş ve yalanlanmıştı. Ancak kısa süre önce bizzat İsrailli kaynaklar, bu sahnenin doğruluğunu kanıtlayan gerçekleri ortaya çıkardılar. İsrail yönetimi, insanlık dışı uygulamalarının teşhirini diplomatik yollardan engellemeye çalışmak yerine, bir an önce Filistinli çocuklara uyguladığı vahşeti durdurmalıdır. Kurtlar Vadisi, doğruları söylemeye ve yanlışları teşhir etmeye devam edecektir.''

-İSRAİL'İN DİZİDEN RAHATSIZLIĞI

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, bugün Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a diziden duydukları rahatsızlığı ve üzüntüyü iletmişti.

İsrail basını da Kurtlar Vadisi adlı dizide, Mossad'ın Türkiye'deki faaliyetlerinin işlenmesini gündeme getirmiş, dizinin İsrail karşıtı mesajlar içerdiğini öne sürmüştü.
aktifhaber

Türk Müftüye Kudüs'te Gözaltı
Mescid-i Aksa'yı ziyaret eden Tosya Müftüsü Hikmet Yazıcı, İsrail polisi tarafından gözaltına alındı...
13 Ocak 2010
Tosya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından Kudüs'e düzenlenen gezide Tosya Müftüsü Hikmet Yazıcı, Mescid-i Aksa'yı ziyaret ederken İsrail polisi tarafından durumu şüpheli bulunduğu iddiasıyla 5 saat gözaltında tutuldu.

Tosya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından 60 kişilik grupla 4-10 Ocak arasında Kudüs'e gezi düzenlendi. Geziye Tosya Müftüsü Yazıcı da katıldı.

Kudüs'teki kutsal mekanları gezen gruptakiler, gezinin son gününde Mescid-i Aksa'yı ziyaret etti. Burada bir arkadaşının Müftü Yazıcı'nın fotoğrafını çektiği sırada, bölgede bulunan İsrail polisi fotoğraflarda kendilerinin de çıktığı gerekçesiyle Yazıcı ve arkadaşı gözaltına alındı.

Müftü Yazıcı, önce Mescid-i Aksa yakınındaki bir karakola götürüldüklerini aktararak, yaşadıklarıyla ilgili şunları söyledi:

"Karakolda pasaportlarımızın fotokopileri çekildi ve polisler arasında yoğun bir telefon görüşmesi başladı. Tabi bu sırada gruptaki diğer arkadaşlar hemen olayı Kudüs Başkonsolosluğumuza bildirmişler. Başkonsolosluktan bir yetkili kısa sürede karakola geldi. Orada yaklaşık 1,5 saat süren işlemlerimizin ardından emniyet müdürlüğü sandığımız başka bir yere gittik. Orada da yine pasaportlarımızın fotokopisi çekildi. Yaklaşık 2 saat kaldığımız yerde, arkadaşımın makinesindeki bazı fotoğraflar silindi. Daha sonra yabancılar şubesi sandığımız yere götürüldük orada da yine yaklaşık 1,5 saat kaldık. Önceki yerlere göre orada bize daha nazik davranıldı ve kahve ile su ikram edildi. İşlemlerin ardından durumumuz şüpheli bulunulduğu için gözaltına alındığımız belirtilerek serbest bırakıldık."
aktifhaber

Yahudi Düşmanlığı Bütün Dünyada Artıyor!
25 Ocak 2010
Dünya genelinde Yahudi düşmanlığının artışı İsrail'i tedirgin ediyor. İşte yapılan son araştırmadan detaylar;

Merkezi İsrail'de bulunan Yahudi Ajansı, Batı Avrupa'da 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana en çok Yahudi düşmanlığı vakalarının geçen yıl görüldüğünü ileri sürdü.

Yahudi Ajansının yayınladığı rapora göre, geçen yılın ilk 3 ayında yaşanan vakaların sayısı, 2008'deki toplam vakalardan daha fazla idi.

Bu dönemin, İsrail'in Gazze işgalinden hemen sonraya denk geldiği belirtildi.

Örneğin Fransa'da 2009'un ilk 3 ayında 113'ü şiddet içermek üzere toplam 631 Yahudi düşmanlığı vakası yaşandı. Rapora göre geçen yıl dünyada Yahudi karşıtı saldırılarda 8 kişi öldü.

Museviler ikna etti, ABD'den İran'a yeni ambargo

30 Ocak 2010 Amerika Birleşik Devletleri Senatosu, ülkedeki güçlü Musevi lobisinin yoğun çalışmaları ve baskıları sonucu, İran'a karşı yeni ambargo kararları aldı.
İran'a karşı ambargo kararının arkasında, Türkiye karşıtı bir senatör bulunuyor. ABD'deki Türkiye karşıtı Ermeni lobisinin de en önemli sözcülerinden biri olan ve sözde soykırım konusunda Senatoya tasarılar sunan Demokrat Parti Nevada Senatörü ve Senato çoğunluk lideri Herry Reid'in sunduğu 'İran'a Geniş Kapsamlı Ambargolar' tasarısı, Senato'da oybirliğiyle kabul edildi.
netgazete

Erhan Başyurt
Bugün Gazetesi
Genelkurmay'ın içinde 'İsrail Odası' var mı?
31 Ocak 2010

Pazar 08:31Türkiye ile İsrail arasında soğuk bir dönem yaşanıyor.
İsrail'in Gazze ve Lübnan saldırısı, ardından "One minute" krizi ve son olarak "alçak koltuk" küstahlığı...
İsrail ile ilişkiler son 10 yılın en düşük seviyesinde görünüyor.
Bunlara teslim edilmeyen Heronlar, Anadolu Tatbikatı'ndan İsrail'in çıkarılması, F-4 savaş uçağı ve M-60 tank modernizasyonlarında yaşanan olumsuzluklar da eklendiğinde bilanço daha da ağırlaşıyor.
Ancak geçtiğimiz hafta Vakit Gazetesi çok çarpıcı bir iddiayı gündeme getirdi.
Habere göre İsrail ile Türkiye arasında, 20 Ocak 1998'de "Muhabere elektronik istihbarat bilgilerinin teatisini sağlamak amacıyla İşbirliği Ek Protokolü" imzalandı.
28 Şubat darbesine denk gelen yine aynı günlerde, Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı ile İsrail'in elektronik sistemler birimi ISNU arasında direkt muhabere devresi tesis ediliyor.
Habere göre sistemin işletimi ve devamı, Genelkurmay içerisinde "Bilgi Değişim Birimi Demir Devreler" adı verilen ve tamamen İsrailli yetkililerin kontrolündeki bir odadan sağlanıyor.
İddia da bilgiler de şok edici.
Vakit, "Siyah Lale" adı verilen bir resmi değerlendirme raporunun, "İsrail'in Türkiye'ye ait telsiz kanallarını da dinlediği" bilgisine yer verdiğini de ileri sürüyor.
Siyah Lale'de şöyle deniliyor:
"Müh. Bnb. H.Ö. tarafından faaliyet esnasında bir kısım IDF/ISNU personelinin, uçağın arka tarafındaki bir bölmede muhtemelen 'PCM' olduğu değerlendirilen ve Türkiye'ye ait olabileceği düşünülen çok kanal sistemlerini dinledikleri belirlenmiştir."
Raporun haberde yer alan bölümleri vahim bir gerçeği daha gün yüzüne çıkarıyor:
"GES Komutanlığı'nca tespit edilen ve özel bir yapısı bulunan Suriye ve İran'ın sayısal çok kanal haberleşmelerine ve radarlarına ait sinyallerin çözümlenmesi amacıyla, 5 adet sinyal kaseti analiz edilmek üzere, 19 Ocak 2004 tarihinde İsrail Askerî Ataşesi'ne teslim edilmiştir. Sinyal analizinden bugüne kadar bir sonuç alınamamıştır. Demir Devreler İsrail lehine tek tarafa fayda sağlayacak şekilde devam etmektedir."
Haberin yayınlanmasının üzerinden bir hafta geçti.
Ne İsrail ne de Genelkurmay iddiaları yalanlamadı.
Kurtlar Vadisi'nde bir sahne için kıyamet kopartan İsrail, bu kadar iddia "yalan" olsaydı herhalde sessiz kalmazdı.
Genelkurmay'ın da bu kadar ağır iddialar karşısında sessiz kalması dikkat çekici.
Sadece gerçeği öğrenmek adına taraflara yönelik başlıktaki soruyu tekrar ediyorum:
Genelkurmay içerisinde bir İsrail Odası var mı?

Yunanlı yardım gönüllüleri İsrail saldırısını anlattı

Gazze’ye giderken İsrail saldırısına uğrayan yardım filosunda bulunan Yunanlı yardım gönüllüleri, İsrail’in kanlı saldırısını ve ardından yaşadıklarını Yunan basınına anlattı.
06 Haziran 2010
“Mavi Marmara” gemisinde bulunan iki Yunanlı’dan biri olan Dimitris Pleionis, “iki Türk’ün gözleri önünde alınlarından vurularak öldürüldüğünü ve yaptıkları en küçük harekette dövüldüklerini” söyledi.
Ta Nea ve Elefterotipia gazetelerine konuşan Pleionis, “Bizim tek yaptığımız, silahsız insanlar olarak, gemiye atlayan İsrail komandolarını ellerimizle engellemeye çalışmak oldu. Onların maruz kaldıkları saldırı buydu. Gerçek olan şudur ki, İsrailliler, gemilerle, helikopterlerle ve doğrudan öldüren özel olarak eğitilmiş askerlerle bir savaş operasyonu hazırlamışlardı. Silahların lazer ışınını insanların alınlarında görüyorduk” dedi.
İsrail saldırısı başladığında gemide oluşturulan basın odasında bulunduğunu belirten Pleonis, saldırı anını şöyle anlattı:
“Saat dörtte kaptan köprüsünden helikopterlerin ve botların bize yanaşmakta olduğunu gördük. Kaptan beni korumak için salona inmemi istedi. Basın merkezine vardığımda silah sesleri duydum. İşgalci korsanların silahsız olarak gemiyi savunan Türklere karşı saldırısı başlamıştı. İsrailliler, beyaz bayrak çekildiğinde bile ateş etmeyi sürdürüyordu. İlk iki ölünün battaniyelerle taşındığını gördüm. Mavi Marmara, elektronik savaşa rağmen, bir Türk gönüllünün kullandığı son model cihazlarla internet aracılığıyla saldırının başlamasından yarım saat sonrasına kadar bile görüntü göndermeyi sürdürüyordu.
Daha sonra onu (Türk gönüllüyü) yüzünden bir kurşunla vurulmuş şekilde ölü olarak gördüm. İsraillilerin önceliği yayını durdurmaktı. Türkler, geminin her tarafına sürekli görüntü yayımlayan belki de 100 kamera yerleştirmişlerdi. Kullanıcı öldükten sonra sistem sustu. Komandolar uzun bir süre sonra durumu kontrol altına almayı başardı ve hepimizi esir aldı. Birçok gazeteciyi ve özellikle El Cezire’nin muhabirini yayın yapmayı sürdürdüğü için dövdüler. Bütün kameraları, telefonları ve bilgisayarları kırdılar. Milleti salonlara topladılar. Türklerle Arapları sırt sırta kollarından birbirilerine bağlayarak diz çökmeye mecbur ettiler ve saatlerce böyle tuttular. Bu arada, askerler silahlarıyla oynuyor ve lazer ışınlarıyla bize nişan alarak gülüyorlardı.”
Yardım filosuna ait gemilerde bulunan diğer Yunanlı aktivistler de İsrail saldırısında benzer şiddet olaylarına maruz kaldıklarını belirttiler.
“Mavi Marmara” ile aynı anda saldırıya uğrayan “Sfendonis” isimli gemide bulunan Filistin asıllı Yunanlı doktor Halid Kabani, Elefterotipia gazetesine, “İsrail askerleri tarafından elleri kelepçelenerek bayılıncaya kadar acımasızca dövülen Amerikalı aktivist Paul Laroundi’nin kendini kurtarmak için denize atladığını ve uzun süre soğuk denizde kaldığını” anlattı.
Filistinli doktor, “Daha sonra sudan çıkarıp gemiye aldıkları Laroundi’yi tekrar dövmeye başlayan İsraillilerin, son derece kötü durumda bulunan Amerikalı aktiviste tıbbi yardım yapılmasına da izin vermediklerini” kaydetti.
“Elefteros Mesogios” isimli gemide bulunan Yunanlı gazeteci Mariya Psarra da, “İlk andan itibaren tutuklu muamelesi gördüklerini ve aktivistlerin sınır dışı edilmek için götürüldükleri havalananda bile hücrelerde kapalı tutulduklarını” belirterek, “Telefon açmamıza müsaade etmediler. Bizden istedikleri imzaları alabilmek için çektiğimiz sıkıntılar son ana kadar havaalanında bile sürdü. Havaalanındaki hücreler cezaevindekilerden daha kötüydü” dedi.
“Sfendonis” gemisinde bulunan ve saldırı sırasında yaşadıklarını To Vima gazetesine anlatan doktor Yorgos Lieros ise “Mükemmel örgütlü İsrail devletinin ve onun ünlü ’dakik’ ordusunun bir hikaye olduğunu” söyledi.
Saldırıda gemide bulunanların eşyalarının İsrail askerleri tarafından “yağmalandığını” belirten Lieros, “Tutuklandığımızda üzerimizde bulunan elbiselerle döndük. Çoğumuzun pasaportlarına el koydular. Benim pasaportum Yunan pasaportudur, Avrupa pasaportudur ve Schengen anlaşmasının bir parçasıdır. Avrupa Birliği ne yapıyor? (Pasaportumun) Dubai’de olduğu gibi İsrail ajanları tarafından cinayet işlemek için kullanılmasını istemiyorum” diye konuştu.
Milliyet

İsrail’deki Türk anıtına ikinci saldırı
06 Haziran 2010
İsrail’in güneyinde Beersheba(Birüssebi) kentindeki, Birinci Dünya Savaşı sırasında ölen Türk askerleri anıtı yeniden saldırıya uğradı.
Ynews’e göre, kimliği belirlenemeyen kişiler, Beersheba’daki anıtı yeniden tahrip etti. Söz konusu anıt, geçen hafta sprey ile İbranice olarak, “İsrail ordusu çok iyi yaptın” anlamına gelen, “Kol Hakavod Letzahal” sloganı yazılırken, İsrail bayrağı yanındaki Türk bayrağı yakılmıştı. Milliyet

Stephen M. Walt
İsrail’in vahşi yanlışlarının en sonuncusu



İsrail ordusunun, Gazze’ye ilaç, gıda ve inşaat malzemesi gibi insani yardım ulaştırmaya teşebbüs eden altı sivil araçtan oluşma Özgür Gazze Filosuna haksız saldırısını artık hepiniz duymuş olmalısınız. Gazze nüfusu 2006 yılında beri İsrail’in felç edici kuşatması altında. Gazzeli seçmenler, Bush yönetiminin ısrarıyla yapılan özgür seçimlerde korkusuzluk sergileyip Hamas’a oy verdiklerinde İsrail ablukası başladı; Bush yönetimi, sonuçlardan memnun kalmadığı için bu kez yeni hükümeti tanımayı reddetti.

Geçen Salı gecesi, İsrail donanmasına bağlı kuvvetler ve komandolar, uluslararası sularda bulunan silahsız gemilerden birine saldırarak en az on barış eylemcisini öldürdü ve çok sayıda kişiyi de yaraladı. İsrail ordu sözcüsü, İsrail’in gemiye çıkıp el koyma çabalarına yolcuların direnmesinden dolayı güç kullanmakta haklı olduğunu iddia etti. Diğer İsrailli yetkililer, kırk ülkenin vatandaşlarından oluşan ve aralarında bir Nobel Barış ödüllüsü, eski bir Amerikan büyükelçisi ve de Holokost’tan sağ kurtulan bir kişinin de olduğu eylemcileri Hamas’la hatta el Kaide’yle bağlantıları olan terörist sempatizanı olarak resmetmeye uğraştılar.

Haberleri duyduğumda ilk sorum şu oldu: “İsrail liderleri ne düşünmüş olabilirler? İnsâni bir misyona uluslararası sularda öldürücü bir saldırı düzenlemenin kendilerine ne gibi bir fayda sağlamasını umuyorlar? İsrail hükümeti ve onun sertlik yanlısı destekçileri, İsrail’i sözümona “gayri meşru kılma” çabalarından sık sık şikayet ederler fakat İsrail’in dünyadaki itibarını dibe vurduran işte tam da böylesi hareketlerdir.

Bu son hoppalık, binlerce Lübnanlı’nın yaralandığı ve milyarlarca dolarlık zarara yol açan 2006 Lübnan saldırısı veya çoğu çocuk 1.300 Gazzeli’nin öldüğü 2008-2009 katliamı kadar kalın kafalılıktır. Bu hareketlerin hiçbiri de stratejik bir kazanım getirmedi ve hepsi de İsrail’in stratejik düşüncesinde 1967’den beri şahit olduğumuz sürekli bir kötüleşmenin mevcut delillerine ilave delillerdir.

İkinci sorum: “Obama yönetimi bu meselede biraz metânet sergileyip İsrail budalaca ve tehlikeli bir şekilde hareket ettiğinde ABD başkanlarının yaptığı samimiyetsiz beyanâtların ötesine geçecek mi? Başkan Obama, bizim hârika Amerikan değerlerimiz hakkında konuşmayı seviyor ve Obama’nın parlak yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi “bu değerleri sadece kolay olduğunda değil zor olduğunda da yukarıda tutmalıyız” diyor. Aynı belge, “kural temelli uluslararası düzenden” de bahsetmekte ve “Amerika’nın hukukun üstünlüğüne bağlılığı, 21. yüzyılın sorunlarına göğüs gerebilecek bir uluslararası düzeni inşa gayretimizin de esasıdır” demektedir. Güzel, eğer bu doğruysa, Obama’nın söyledikleriyle neyi kastettiğini ispatlayabileceği nefis bir fırsat var. Bir insâni yardım misyonuna saldırmak, Amerikan değerleriyle bağdaşmaz isterse o yardım misyonu, ablukaya meydan okumak gibi kışkırtıcı bir harekete girişmiş olsun. Ayrıca, saldırının uluslararası sularda yaşanmış olması, uluslararası hukukun doğrudan ihlalidir. Ara seçimler yaklaşırken ilkeli bir duruş sergilemek, Amerikan yönetimi için siyaseten zordur elbet fakat değerlerimiz ve hukukun üstünlüğüne bağlılığımız, bir başkanın oy uğruna feda edeceği şeylerse, o halde pek de kıymetli değiller demektir.

Daha önemlisi, İsrail’in bu yanlış yola sapmış kavgacı hareketi, Amerikan çıkarlarına çok daha büyük bir tehdit teşkil etmektedir. İsrail’e yardım malzemesinin ve diplomatik korumanın büyük bir kısmını ABD sağladığından dolayı ve başkandan en alt düzeydekine kadar siyasetçilerin ABD-İsrail arasındaki “sarsılmaz bağlara” gönderme yapmalarından dolayı dünyadaki herkes doğal olarak biz ve İsrail’in çoğu eylemi arasında ilişki kuruyor. Dolayısıyla İsrail böylesi saçma ve tuhaf şeyler yaptığında yalnızca kendi imajını lekelemekle kalmayıp Amerika’nın da kötü durmasına yol açıyor. Bu hâdise, Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerimize zarar verecek, “Siyonist-Haçlı İttifakı” hakkındaki cihatçı anlatılara yeni inanılırlık katacak ve de İran meselesinin ele alınışını zorlaştıracaktır. Hâdiseyi hafifsersek, dünyadaki dostlarımız nezdindeki ahlâki itibarımıza da mâl olacaktır. İsrail’le özel ilişkilerimizin tam bir külfet olduğunun – sanki daha fazlasına ihtiyacımız varmış gibi - yalnızca fazladan yeni bir delilidir bu.

Kısacası, Obama yönetimi bu budalaca harekete ne kadar kızdığını göstermediği takdirde, ABD’nin tepkisi gerçekten dişli olmadığı takdirde, diğer devletler haklı olarak Washington’ı onarılmaz şekilde zayıf ve ikiyüzlü bulacaklardır. Obama’nın “Yeni Bir Başlangıç” başlıklı Kahire konuşmasının, Boş Söylemlerin Şeref Listesinde seçkin bir yere sahip olacağı kesindir.

ABD nasıl tepki verebilir/di? İsrail’in hareketini yalın bir İngilizceyle ve hiç kaçamak yapmadan kınayabilirdik. İsrail’in hareketini kınayan bir BM Güvenlik Konseyi karar taslağının hazırlanmasına ve Konsey’den geçirilmesine yardım edebilir ve neler olduğunu tespit için uluslararası bir komisyon kurulması çağrısı yapabilirdik. Ve şayet Amerikan istihbaratı filoyu izlemişse – ki izlemiş olmalıdır – topladığımız bilgileri komisyonun erişimine açmalıyız. İsrail’e askeri yardım paketlerini iptal edebilir veya bazı maddelerini askıya alabiliriz. Gazze ablukasının kanun dışı, gayri insâni olduğunu, amaca zarar verdiğini yüksek sesle ve açık açık ifade edebilir, ablukayı derhal kaldırmaları için İsrail ve Mısır’a baskı uygulayabiliriz.

Fakat saydığımız güçlü tedbirler bile altta yapan problemi yani bizzat çatışmayı çözmeyecektir. Söz konusu olan her iki tarafı bir anlaşmaya zorlamak olduğunda, bu yönetimden çok fazla şey beklememeyi öğrendim zira Obama iyi oyundan bahsediyor ama her iki taraf üzerinde anlamlı bir baskı kurmuyor. Bu son olay Obama’yı Beyaz Saray’a gelir gelmez İsrail-Filistin meselesini listenin başına almada haklı olduğuna ama geçen yaz (2009) ve sonra geçen ilkbahar’da Netanyahu ayak direttiğinde ona teslim olmakla hata ettiğine ikna etmiş olabilir. O ricâtların neticeleri, işgal altındaki topraklarda durum daha da kötüleşirken kıymetli bir zamanın yitip gitmesi oldu.

Obama, iki devletli bir çözüm lehine zaman hızla azaldığından dolayı bu fırsatı ele geçirmeli, farklı bir yaklaşıma niçin ihtiyaç duyulduğunu, bu çatışmayı nihayete erdirmenin ABD ulusal güvenliği adına niçin bir öncelik olduğunu Amerikan halkına izah etmek için bu fırsattan istifade etmelidir. Her iki taraf üzerinde Amerikan baskısı kurmanın hem İsrail hem de ABD çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini de açıklamalıdır. Bunu yapmak için kendisine yardım edecek yeni yüzlere ihtiyacı olacak zira şu an kullanmakta olduğu ekip bir yıldan fazla bir zamanı hiçbir kazanım elde etmeden harcadı (Eğer ekonomi takımı da böyle azimli olsaydı, ekonomimiz sarmal çize çize uçurumdan aşağı hala yuvarlanıyor olurdu). Dolaylı görüşmelerin yeniden başlatılmasının bir değeri yok çünkü o görüşmeler, önceki yüz-yüze görüşmelerin bir adım gerisinde kalıyor ve başarısız olması da muhtemeldir.

Üçüncüsü, bizzat İsrail’le ve özellikle de onun şu anki hükümetiyle ilgili. Nükleer silahları, güçlü bir ordusu, gitgide daha müreffeh bir ekonomisi ve hayli ileri bir teknolojisi olan ama bir milyondan fazla insanı Gazze’de kuşatma altında tutan, Batı Şeria’daki milyonlarca insanın siyasi haklarını inkar eden, liderleri sadece iyi silahlanmış ordulara karşı değil masum sivillere, uluslararası barış eylemcilerine karşı da ölümcül güç kullanma konusunda vicdan azabı duymayan ve bu arada kendilerini masum kurbanlar olarak takdim eden bir ülke hakkında nasıl düşünmemiz bekleniyor? Siyonist rüyada bir şeyler fena halde yanlış gitti.

Dördüncüsü, bu hâdise, ABD’deki “İsrail yanlısı câmianın” turnusol testidir. İsrail’in bu gibi aptalca şeyleri yapmayı sürdürmesinin nedenlerinden biri de sertlik yanlısı sempatizanları eliyle fiillerinin neticelerinden uzak tutulmasıdır. AIPAC sözcüleri, gazetecileri ve üstatları baskını eğip büken e-posta bombardımanına tâbi tutmaya başladılar bile. Diğer özürcülerin de İsrail’in eylemini “meşru müdaafa” gibi ilkeli bir hareketmiş gibi savunan op-ed makaleler ve blog yazıları döşeneceğini umabiliriz. Eğer Obama yönetimi önerdiğim yollardan birinde ilerlemeye çalışırsa, İsrail lobisindeki en güçlü örgütlerin sert muhalefetini hesaba katabilir.

Peter Beinart’ın New York Review of Books’ta yayınlanan son makalesi özellikle de sorusu dikkat çekicidir: “AIPAC ve Başkanlar Konferansı İsrail liderleri ne yapmalı veya ne söylemeli ki onlar da “hayır” diye çığlık koparsınlar? Bunu kendi kendilerine sormalılar…eğer çizgi hala aşılmamışsa, çizgi nerede?”

Gelecek birkaç gün içerisinde siyasetçilerin ve uzmanların bu meselede nasıl saf tuttuğunu gözleyin. İsrail’in “çizgiyi aştığını” ve eleştiriyi – hatta belki müeyyideyi - hak ettiğini hangileri düşünüyor? İsrail’in yaptıklarının isabetli olduğunu düşünenler hangileri? İroniktir, İsrail’in dostları birinci gruptakilerdir çünkü vakit çok geç olmadan ülkeyi kurtarmaya çalışıyorlar. İkinci gruptakiler ise İsrail’i uluslararası tecride – hatta belki de daha kötüsüne - doğru yokuş aşağı süren hamaset erbâbıdır.
Kaynak: Foreign Policy
Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

Hüsnü Mahalli
Suç ve ceza

Gazze'ye yardım gemilerine yönelik saldırı ile ilgili olarak İsrail Başbakanı Netanyahu dün 6 saat süre ile sorgulandı. Sorguyu konuyla ilgili kurulan özel bir komisyon yaptı. Sırada Savunma Bakanı Barak ve Genel Kurmay Başkanı Eşkinazi var. Netanyahu sorgusunda ''Vallahi benim suçum yok her şeyi Barak yaptı'' türünden bir savunma yapmış ama sonunda ''O da uluslararası hukuka uygun davranmış'' demiş.

Kuşkusuz komisyon Netanyahu, Barak ve Eşkinazi'yi aklayacaktır. Tıpkı Hamas lideri Meşal'e yönelik suikast olayında olduğu gibi.

O sıralar yani 1997'de sorgulanan Başbakan Netanyahu olayın sorumluluğunu Mossad şefine yüklemiş ve komisyon tarafından aklanmıştı. Komisyonunun başında o sıralar Joseph Ciechanover bulunuyordu. Netanyahu kendisini aklayan bu kişiyi üç gün önce

Mavi Marmara'ya yönelik saldırıyı araştırmak üzere BM tarafından kurulan komisyon üyeliğine atadı. Yani Netanyahu BM komisyonundan da aklama beklemektedir. Böyle bir aklamanın olup olmayacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak dün medyaya yansıyan görüntülere bakılırsa sorgulama sandalyesine oturtulan Netanyahu'nun işi oldukça zor. Çünkü ''ABD ve BM Komisyonunu ayarlarız'' mantığı ile davranan İsrail hiç kuşku yok ki yine BM'ye bağlı İnsan Hakları Konseyi tarafından oluşturulan başka bir komisyon tarafından mutlaka suçlu bulunacaktır.

Hiç kimse İsrail'i suçlamasa bile insanlık vicdanı bunu yapmıştır.

Tıpkı Irak'ta olduğu gibi..

Çünkü Başkan Bush da Netanyahu gibi 'Biz her şeyi uluslararası hukuka uygun yaptık' demişti. Yani çeşitli nedenlerden dolayı şimdiye kadar ölen ve öldürülen yüz binlerce Iraklı'nın katili uluslararası hukuktur. Dul kalan milyonlarca Irak'lı kadın, yetim ya da sakat bırakılan milyonlarca Irak'lı çocuk ve fahişelik yapmak zorunda bırakılan on binlerce Iraklı kadının durumundan yine Bush'ın tutunduğu uluslararası hukuktur. Önceki gün açıklanan yeni bir araştırma sonucuna göre Iraklı çocukların yarısından fazlası okula gitmemekte ya da ilkokul diploması almadan okulu terk etmek zorunda kalmaktadır. Yani Irak'ın önümüzdeki dönem gençleri cahil kalacak ve iç savaş riski yaşamakta olan bu ülkede farklı gruplar için silahlı malzeme olarak kullanılacaktır. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olması gereken bu ülkede insanların büyük bölümü günde 3 doların altında bir gelirle yetinmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü gençlerin %34'ü işsiz.

''Uluslararası hukuka uygun'' olarak Irak'ı işgal eden ABD'nin başkanı Obama ise Iraklı Şii din adamı Sistani'ye mektup yollayarak ''Ne olursunuz hükümetin kurulması konusunda bize yardımcı olun'' demek zorunda kalmıştır.

Aynı Obama, hükümetin kurulması için uluslararası hukuku temsil eden BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'dan yardım istemişti.

Bu telkinlerin işe yaramayacağı kesindir. Çünkü Mavi Marmara saldırısını inceleyecek BM komisyonun kurulması sürecinde ikiyüzlü politikalarında olduğu gibi şimdiye kadar hiçbir sorunu çözebilme yetenek ve gücünü kanıtlamayan Başkan Obama'ya artık hiç kimse inanmamakta ve güvenmemektedir.

İşte size bir örnek.

ABD tarafından iktidara getirilen Pakistan Devlet Başkanı Asıf Zardari, ''Taliban'a karşı savaşın kaybedilmek üzere olduğunu ve Taliban ile Kaide'nin giderek güçlendiğini'' söyledikten sonra ''İnsanların akıl ve vicdanını kazanmakta başarısız olduğumuz için savaşı kaybediyoruz'' dedi.

İşte anahtar sözcük bu olsa gerek..

Akıl ve vicdan.

Yani Netanyahu istediği kadar ''Ben suçlu değilim ve 9 Türk'ü uluslararası hukuka uygun olarak öldürdüm'' desin dünyada milyarlarca insan İsrail Devleti'nin cinayet işlediğini biliyor ve kabul ediyor. Benzer şekilde Amerikan askerleri Irak'tan ne zaman çekilirse çekilsin dünyada hiç kimse (tabi Amerikan yandaş ve yalakaları hariç) Irak işgalinin doğru bir iş olduğunu söylemiyor ve söyleyemez. Benzer şekilde milyarlarca insan Mavi Marmara gemisiyle Gazze'ye yardım taşıyan kişilerin bunu yalnızca insanlık onuru için yaptıklarını biliyor ve inanıyor.

O nedenle Netanyahu, Barak ve diğerleri ne derse desin ve Obama ile benzerleri onlara istediği kadar arka çıksın Mavi Marmara'ya yapılan saldırı insanlık akıl ve vicdanı tarafından suçlu bulunmuş ve cezalandırılmıştır.

Ceza ise yalnızca bir lanet ve bedduadır. Geç de olsa bunun işe yaradığını insanlık tarihi kanıtlamıştır.
Akşam

Yahudi Kazığı (*)

Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

*Necip Fazıl Kısakürek – Çerçeve 4

İskenderun'da İsrail Parmağı
12 Ağustos 2010
USAK Genel Koordinatörü Sedat Laçiner, 7 askerimizin şehit düştüğü İskenderun saldırısıyla ilgili çok tartışılacak bir açıklama yaptı.
Laçiner, "Saldırının yapıldığı gece, İsrail Heronlar’ın görüntülerini Türkiye’ye vermedi" dedi.

Terör örgütü PKK'nın İskenderun Deniz Üssü’ne düzenlediği saldırıyla ilgili çarpıcı bir iddia ortaya atıldı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Sedat Laçiner, TRT Haber’de yayınlanan ‘Açı’ programında, “PKK’nın iskenderun saldırısını yaptığı gece, İsrail Heronlar’ın görüntülerini Türkiye’ye vermediî dedi. Saldırıda 7 askerimiz şehit düşmüştü.

“BİZ GÖRMEDİK”

YAŞ kararları ve Lübnan-İsrail gerginliğinin ele alındığı programda “İnsansız hava uçakları Heronlar’ın topladığı bilgi İsrail’e ulaşıyor mu?î sorusu gündeme geldi. Bunun üzerine söz alan Doç. Dr. Laçiner şunları söyledi: “Heronlar’ın görüntüleri yazılım nedeniyle İsrail’e gidiyor. İsrail de o görüntüyü görüyor. İsterse durdurabilir. Bugüne kadar durdurdu mu? Bugüne kadar bir kez durdurdu. Heron görüntülerini bir kez biz göremedik. Ne zaman? İskenderun’da Deniz Üssü’ne saldırı yapıldığı gün, biz göremedik; İsrail durdurdu.” aktifhaber

İsrail kıvırtıyor
Oktay EKŞİ
oeksi@hurriyet.com.tr

MAVİ Marmara macerası, İsrail hükümetinin kurduğu “Soruşturma Komisyonu”nda verilen ifadeler nedeniyle güncelleşti. Bir yandan İsrail’in en üst düzey yetkililerinin Komisyondaki savunmaları... Öte yanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un kurduğu Uluslararası Komisyon var.

İsrail’in tamamlanan “askeri” soruşturması da ayrı...
Ama Komisyondaki ifadelere gelmeden önce bizim durumumuza göz atmakta yarar var:
İsrail’in askerleri, Gazze’deki aç, susuz, çaresiz insanlara insani yardım malzemesi götüren Mavi Marmara’ya 30/31 Mayıs gece yarısı saldırınca Türk hükümeti biliyorsunuz eşi az görülür şiddette tepki gösterdi.
İyi de etti.
Nitekim “En geç 10 gün içinde -yani çok çok 27 Haziran’a kadar- “İsrail Türkiye’den resmen özür dilemezse; Uluslararası bir Soruşturma Komisyonuna evet demezse; olayda zarar görenlere tazminat ödemeyi kabul etmezse ve Mavi Marmara ile refakatindeki gemileri iade etmezse” ne yapacaktık biliyor musunuz?
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na göre, önce “ilişkilerimizi Maslahatgüzar düzeyine” indirecektik. Yani “Büyükelçiler geri çekilecek, işleri elçilikteki en yüksek diplomat yürütecek”ti.
Hatta “İsrail’le ilişkilerimizi kesmek” de söz konusu olabilirdi.
Ama gördüğünüz gibi olaylar pek de beklediğimiz gibi gelişmedi. Gerçi İsrail kurulacak Uluslararası Komisyonu reddetmekten vazgeçti ama Komisyonla yapacağı işbirliğini koşullara bağladı. Örneğin “İsrail askerlerinin ifadesine başvurulmasına izin vermeyeceğini” bildirdi.
Tamam Mavi Marmara ve beraberindeki gemiler iade edildi ama İsrail ne “özür” diledi ne de “tazminat” verebileceğini kabul etti.
Biz de -en azından şimdilik- bu durumu sineye çektik.
Zaten yabancı gazetelerin bildirdiğine göre, “askeri” alandakiler dahil hemen her konuda ilişkilerimiz aynen devam etti. Sadece Türkiye’ye gelen İsrailli turistlerin yerini Araplar aldı.
Demek ki sahnede oynananlarla perde gerisinde yaşanan farklı. Bu bir.
İkinci konuya yani İsrailli yetkililerin kendi kurdukları komisyonda verdikleri ifadelere gelince... Onların hali iyice utanç verici.
Önce ifadelerin en önemli eksiğine değinelim:
Gazetelere yansıyan bilgiye göre ne Başbakan Netanyahu, ne Savunma Bakanı Barak, ne de Genelkurmay Başkanı Aşkenazi baskının vuku bulduğu yerden (coğrafi koordinatlarından) söz etmişler.
Onları dinleyen sanır ki bu gemiler İsrail karasularını ihlal etmiş de İsrail askerleri o yüzden müdahalede bulunmuş. Oysa olay “abluka” alanının dahi dışında yani uluslararası sularda meydana geldi. O nedenle İsrail askerlerinin gemidekilere kurşun değil havadan taş atması dahi hukuka aykırı.
Keza İsrail yetkililerinin, askerler canlarını kurtarmak için ateş açmaya mecbur kalmışlar gibi konuşmaları düpedüz gerçeğe aykırı çünkü gemide bir tane dahi ateşli silah çıkmadı.
O nedenle İsrail askerlerinin eylemi onurlu bir operasyon değil, silahsız insanlara karşı işlenmiş “cinayet”tir. Faturası da bu gerçeğe göre ödenmelidir.
12 Ağustos 2010
hürriyet

Hüsnü Mahalli
Haberlerin anlamı

Geçtiğimiz pazar akşamı Lübnan'daki Hizbullah'ın lideri bir basın toplantısı düzenleyerek çok önemli açıklamalarda bulundu ve belge ile görüntüler gösterdi.14 Şubat 2005'te öldürülen Lübnan eski Başbakanı Rafik Hariri'nin suikastında İsrail'in rolünü kanıtlayacak nitelikte olan bu bilgi, belge ve görüntülerin detaylarına girmek istemiyorum. Ancak Türkiye'yi de ilgilendirebilecek bir görüntü benim için önemliydi. Çünkü Nasrallah bu görüntülerin suikast öncesinde Beyrut semalarında dolaşan İsrail casus uçakları tarafından çekildiğini kendilerinin de uçak frekansına girerek bunları kaydettiklerini söyledi.

Bu görüntüleri görünce aklıma 3 Ağustos günü bu köşede söylediklerim geldi. O gün Ekim 2008'de Batman üzerinde düşen ve İsrailli uzmanlar tarafından kullanılan HERON uçağının Türkiye, Suriye, İran ve Irak semalarında çektiği görüntüleri, İsrail'e iletmiş olabileceğinden söz etmiştim. Genellikle yalan söylemediği ve emin olmadığı konularda bilgi vermediği bilinen Nasrallah'ın yansıttığı görüntülere bakılırsa PKK'yı takip etmek üzere alınan HERON'ların frekanslarına girebilen herkes (Yani PKK, İsrail ya da başkaları) çekilen görüntüleri elde edebilir. Daha açık bir ifade ile bu uçakları yaptığı için tüm teknik bilgileri ve şifreli görüntüleme sinyallerini bilen biri olarak İsrailli subaylar, görüntüleri Türk Genel Kurmayı'na verdikleri gibi Tel Aviv'e de iletmiş olabilirler.

İsrail gibi bir ülke için bu gayet normal.

Normal olmayan ise herhangi bir nedenden dolayı İsrail'i müttefik ya da dost görenlerin durumudur.

İşte size başka bir örnek.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eşkinazi, Mavi Marmara saldırısıyla ilgili olarak ifadesinde bakın ne dedi:

'Aslında gemilere yönelik uyguladığımız şiddetten çok daha fazlasını uygulamamız gerekiyordu. Biz Türklerden vurulması gerekenleri vurduk''.

İnanılmaz bir mantık ve ruh hali.

Bir düşünün bu adam kısa bir süre önce Ankara'ya gelmiş ve en üst düzeyde karşılanmıştı. Tıpkı saldırı emrini veren ve ocakta Ankara'ya gelerek 'Türkiye bizim dostumuz' diyen Savunma Bakanı Barak gibi.

Ama kimin umrunda.

İşin içinde İsrail olunca her nedense bazıları anlaşılmaz bir tutum sergiliyor.

Başka bir örnek de ABD'den.

Eski Başbakan Hariri'nin öldürülmesinden sonra ABD ve müttefikleri BM Güvenlik Konseyi'nden Suriye aleyhinde kararlar çıkarttı ve uluslararası mahkeme kurulmasını sağladı.

Hizbullah, Filistinliler ve Suriye'ye karşı kullanılması umuduyla Lübnan ordusuna 2006-2010 döneminde 750 milyon dolarlık askeri yardım yapan ABD, geçen hafta ve aniden 100 milyon dolarlık yardım paketini askıya aldı. Çünkü Lübnan askerleri, bu silahları önceki hafta sınırı geçen İsrail askerlerine karşı kullanmış ve bir yarbayı öldürmüştü.

Yani Lübnan askerileri Suriyeli, Filistinli hatta Lübnanlıları öldürmüş olsaydı silah ve para almayı sürdürecekti.

Müthiş ama geleneksel ve genetik bir Amerikan mantığı.

Bakalım bu mantık Irak'a nasıl yansıyacak?

2003'te yalan olduğu kabul edilen gerekçelerle bu ülkeyi işgal eden ABD, 2011 sonunda buradan ayrılacağını ilan etmiş bulunmaktadır. Yani Başkan Obama sözünde durursa Amerikan askerlerinin tümü 16 ay sonra Irak'tan çekilmiş olacak. Ancak böyle bir olasılığı ciddi bulduğu anlaşılan Iraklı Genel Kurmaybaşkanı Zibari'nin eteği tutuşmuşa benziyor. Daha önceleri Kürt peşmergelerin komutanlığını yapan Zibari, 'Irak ordusu ancak 2020'den sonra güvenliği sağlayabilir. Bu nedenle Amerikan askerleri 10 yıl daha burada kalmalıdır'' dedi. Bakalım Amerikalılar stratejik dost ve müttefik

Kürtlerin bu beklentisine nasıl yanıt ve verecek?

Bunu görebilmemiz için şimdilik 16 ay beklememiz gerekiyor.

Nasıl olsa bu süre içinde bu coğrafyada çok şey yaşanır.

Çünkü durduk yerde stratejik müttefik Türkiye'nin vatandaşlarını kasıtlı ve seçerek öldüren bir İsrail, stratejik düşman olan İran'a karşı mutlaka bir çılgınlık yapacaktır. Bu çılgınlığın nerede ve nasıl gerekçeleşeceğini hep birlikte yakında göreceğiz.

Türkiye'de ise 12 Eylül referandumu öncesi ve sonrasında bakalım neler yaşanacak. 'Demokratik özerklik' tartışmalarından sonra şimdi de PKK'nın yeni bir 'ateşkes' konusu gündemde. Bu tartışmaların ne zaman ve nasıl sonlanacağı henüz belli değil. Çünkü daha önceleri birçok kez vurguladığım gibi PKK'nın asla vazgeçmeyeceği koşul, Öcalan'ın serbest bırakılması ya da bu yönde birtakım garantilerin elde edilmesidir.

Sonrasında da ise daha ilginç koşul ve istekler olabilir!
Akşam

İbrahim Karagül
Karadeniz'de İsrail saldırısı ve S-300'ler

Rusya, Gürcistan'la sorunları olan Abhazya ve Güney Osetya'da S-300 füzeleri yerleştiriyor. ABD'nin Patriot füzelerinden daha gelişmiş olan S-300'ler, en iyi savunma füzeleri olarak biliniyor. Daha önce Yunanistan'a verilmesi gündeme gelmiş Türkiye çok yoğun tepki göstermişti. Yine İran'a bu füzelerin teknolojisinin transfer edildiği söyleniyor. Türkiye'nin savunma füzesi arayışında da S-300'ler adaylar arasında en iddialı olanı. Rusya'nın S-400 ile bir gelişmiş modelini ürettiği söz konusu füzelerin Abhazya ve Güney Osetya'ya yerleştirilmesi, öyle sanıldığı gibi Kafkaslardaki güç mücadelesiyle sınırlı bir tavır değil. Dahası, Rusya'nın Azerbaycan'a da bu füzelerden yerleştirmek istediği söylendi ama bu sonradan yalanlandı. Peki bu füzeler neden o bölgelere yerleştiriliyorı İsrail çevreleri; söz konusu füzelerin Gürcistan'ı hedef almadığını, Gürcistan'ın elindeki uçakların sıradan hava savunma sistemleriyle vurulabileceğini, S-300'lerin İran'a yönelik ABD İsrail saldırılarını önlemek için bu bölgelere yerleştirildiğini öne sürüyor. Senaryoya göre, Romanya ve Bulgaristan üzerinden kalkacak savaş uçakları, Gürcistan ve Azerbaycan üzerinden İran'ı vuracak. S-300'ler ise böyle bir hava saldırısını durdurabilecek güçte ve bu amaçla söz konusu bölgelere yerleştiriliyor. Evet, böyle bir ihtimal var: ABD ve İsrail'in Azerbaycan'ı ve Gürcistan'ı etkin biçimde kullanacağına yönelik ciddi işaretler var. Türk hava sahası kendisine kapatılan İsrail'in, yıllarca Türkiye üzerinden Gürcistan'a silah sevkiyatı yaptığı, bu ülkede silah stokları oluşturduğu çıkmıştı ortaya. Aynı durum Azerbaycan için de geçerli. ABD'nin bu ülkedeki gizli üsleri ve İsrail'in Azerbaycan üzerindeki etkisi dikkat çekiyor. Biraz daha çeşitlendirelim, konuyla ilgili bilgiler aktaralım: Türkiye ile arası bozulan İsrail, Balkan ülkelerine yöneldi. Romanya ile dikkat çekici bir "yakınlık" kurulmuştu zaten. Romanya Devlet Başkanı'nın İsrail'e özel ilgisinin bunda payı olduğu gerçek. Geçtiğimiz hafta Bulgaristan'ı ziyaret eden İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bu hafta Yunanistan'da. Tel Aviv, Kıbrıs Rum Kesimi'nden başlayarak Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya hatta Macaristan'a yoğunlaştı. Bu ülkelerle savunma, güvenlik anlaşmaları imzalıyor. Tabi buralardaki terör saldırıları da birer birer ortaya çıkıyor. Söz konusu ülkelerden Bulgaristan ve Romanya, ABD tarafından adeta garnizon ülkelere dönüştürüldü. Kurulan dev askeri üslere binlerce asker ve silah stoklanıyor. Şimdi "Taliban'la mücadele Karadeniz'de başlar" derken, "Karadeniz bir Amerikan Gölü haline getiriliyor" derken, "Karadeniz bu yüzyılın Doğu Akdeniz'i olacak", "Terör bu yüzden Karadeniz'e yöneliyor" derken gülümseyenlerin bu yeni duruma bir kez daha bakmalarını istiyorum. Türkiye, Ortadoğu'da derinleşip İsrail'i tecrit ederken İsrail Balkanlar'da yeni dostluklar kuruyor. ABD, Balkan ülkelerini garnizon ülkelere dönüştürürken İsrail de askeri olarak bu bölgelere giriyor. ABD ve İsrail, Gürcistan ve Azerbaycan üzerinden İran'ı vurma senaryolarını tartışırken Rusya Kafkaslara S-300'ler yerleştiriyor. Türkiye-Rusya ve Ukrayna "Karadeniz ittifakı" kurmaya hazırlanırken, Karadeniz'in denetimine kendi ellerinde toplamaya çalışırken ABD ve müttefikleri bir başka Karadeniz senaryosu üzerinde duruyor. Kadife Devrimler'le başlattıkları senaryo büyük oranda çöktü, ama güçler çatışması devam ediyor, senaryo çok! Bir ülke düşünün, başka bir ülke üzerinden, kendisiyle hiç alakası olmayan hava sahalarını kullanarak, bir başka ülkeye saldırı planları yapıyor. Bunu yaparken, saldıracağı ülkenin aldığı önlemleri insanlık için tehdit olarak gösteriyor. Geçeceği, hava sahasını kullanacağı ülkelerin komşuları, böyle bir saldırıyı engellemek için, en azından kendilerine zarar vermesinin önüne geçmek için aldığı tedbirleri yine tehdit gösteriyor. Ve Rusya'nın söz konusu bölgelere, İran'a saldırıya karşı önlem iddiasıyla, savunma füzeleri yerleştirmesini suç gibi gösteriyor. Dikkat ederseniz; buraya kadar yazılanlar İsrail'in İran'a saldırı girişimleri çerçevesinde gelişmelerdi. Ama aynı gelişmelere bir de Türkiye açısından bakın. İsrail, Türkiye'nin çevresinde de kendince duvarlar inşa etmeye çalışıyor. Romanya ile, Bulgaristan ile, Yunanistan ile... Bakalım kim kimi yalnızlaştıracak. İsrail savaş uçakları şimdi Romanya hava sahasında uçuyor. Yakında Bulgaristan ve Yunanistan hava sahalarında da uçar. ABD savaş uçaklarıyla birlikte. Ve bu ortak güç, bugün değilse yarın mutlaka Karadeniz'e yönelecek.
Yenisafak

İsrail ve Sırp aynı görüşte: Bosna'da Türk olmasın

Bosna-Hersek Sırp Başbakanı Milorad Dodik, İsrail'in, Türkiye'nin Bosna-Hersek'teki rolünün sorun oluşturabileceği endişesi taşıdığını belirtti. Peres'in Bosna-Hersek'in durumunu ve ülkeyle ilgili birçok ayrıntıyı çok iyi bilmesinin kendisini şaşırttığını ifade eden Dodik, görüşmelerinde Türkiye'nin Bosna-Hersek'teki rolüne de değindiğini ve "Türkiye'nin tek taraflı olarak Bosna'daki duruma karışmasından" duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdiğini belirtti. 20.08.2010 SARAYBOSNA netgazete

İsrail Tüm Türkiye'yi Dinliyor
31 Ağustos 2010
Bir askeri yetkilinin iddiası başkenti şoke etti: İsrail, bu sistem sayesinde tüm Türkiye'nin telefonlarını dinleyebiliyor.
Genelkurmay 2. Başkanı Org. Aslan Güner'in 2007'de İsrail'den alınan cihazlarla 2 bin kişiyi yasa dışı dinlettiği ortaya çıktı.

TSK, iddiayla ilgili soruşturma başlatırken dinlenen isimler öfkeli. Bir askeri yetkilinin iddiası ise başkenti şoke etti: İsrail, bu sistem sayesinde tüm Türkiye'nin telefonlarını dinleyebiliyor.

Türkiye, yeni bir telekulak vakasıyla karşı karşıya. Genelkurmay 2. Başkanı Org. Aslan Güner'in 2007'de 'PKK'lıları dinleyeceğiz' gerekçesiyle İsrail'den aldırdığı cihazla iki bin kişiyi yasadışı olarak dinlettiği ortaya çıktı. Bir askeri yetkili ise başkenti sarsan bir iddia ortaya attı: "GES Komutanlığı tüm GSM firmalarım dinleyebilecek bir sistem siparişi verdi. İsrail bu sistemi bize satmadan önce Türkiye'deki tüm GSM sistemi hakkında bilgi aldı. Türkiye'nin tüm GSM bilgileri İsrail'de ve bizi istediği an dinleyebilir."

HAPİS CEZASI VAR

Taraf Gazetesi'nin haberine göre Güner, Korgeneral rütbesiyle İstihbarat Başkanlığı görevini yürüttüğü sırada İsrail'den Genelkurmay Elektronik Sistemleri (GES) Komutanlığı'na dinleme sistemi aldırdı. 3 Temmuz 2005'te yürürlüğe giren Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) Kanunu'na göre dinlemeleri sadece MİT, Emniyet ve Jandarma yapabiliyor. Bu üç kurum haricinde dinleme yapanların, fiilin durumuna göre üç yıldan başlayan hapis cezalarıyla cezalandırılması gerekiyor. Yasaya göre GES Komutanlığı'nın dinleme yetkisi yok. Dinleme amaçlı malzeme alması da mümkün değil.

YASAYI DELMEK İÇİN

Korgeneral rütbesiyle 2007'de İstihbarat Başkanlığı görevini yürüten Aslan Güner, bu yasayı delmek için 5 yıl önceki kararı öne sürdü. Savunma Sanayi İcra Kurulu'nun 12 Mart 2002 tarih ve 209 sayılı kararını gerekçe göstererek, Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Başkanlığı'na 23 Şubat 2007 tarihinde bir yazı yazdı. Yazıda "Birinci öncelikli ihtiyaç listesinde yer alan, cep telefonlarının dinlenmesi yeteneğinin GES Komutanlığı'na bir an önce kazandırılması yüksek öneme haizdir" dedi.

Güner, daha önce yapılan bir sözleşme kapsamında, cep telefonu dinleme sisteminin alınabileceğini savundu. Güner'in bahsettiği sözleşme Savunma Sanayi Müsteşarlığı ile İnta Space Türk firması arasında 5 Eylül 2006 tarihinde imzalanan Haberleşme Uydusu (Thuraya) İzleme Sistemi Tedariki Sözleşmesi'ydi. Buna göre, TSK'ya Thuraya uydu telefonlarını takip etme imkânı kazandırılacaktı. Güner, bu sözleşme kapsamında uydu telefonları dinleme ve kestirme sisteminin Mart 2007'de geçici olarak, Temmuz 2007'de ise nihai olarak GES Komutanlığı'na konuşlandırılacağını belirtirken bu sisteme ek olarak cep telefonu dinleme sisteminin alınmasını istedi.

KİMLER DİNLENDİ?

Orgeneral Aslan Güner'in getirdiği sistemle, kamuoyunun yakından tanıdığı birçok ismin dinlendiği iddia ediliyor. Taraf'ın görüştüğü aske


En son Ekim tarafından Sal Oca 01, 2013 9:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 12 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Oca 06, 2009 9:19 pm    Mesaj konusu: Yahudilerin Bugünü ve YarInI Alıntıyla Cevap Gönder

Yahudiler Neden Hep Kovuldular
12 Ocak 2009 10:47

Tarih sayfalarını karıştırdığımızda yahudilerin gittikleri hiç bir yerde tutunamadıkları ve kovuldukları gözleniyor. Peki Neden?

YAHUDİLER NEDEN HER GİTTİKLERİ YERDEN KOVULDULAR?

Dr. Adil Çelik / Stratejikboyut.com

Özellikle Nazi Almanya’sında Yahudilere yönelik yapılan insanlık dışı uygulamalar nedeniyle II. Dünya savaşından sonra, yüzyıllardan beri Yahudiler aleyhine oluşan nefret ve antipati bir anda sempati ve acımaya dönüşmüştü. Yahudiler bu olumlu havanın meyvelerini toplamda gecikmediler. Hem 2000 yıldan beri özlemini çektikleri vaat edilmiş toprakların (Arz-ı Mev’ud) bir parçasında devletlerini kurdular, hem de dünya genelinde Yahudi aleyhtarlığını ciddi bir suç ve haksız itham olarak lanse ettirmeyi başardılar.
Bu gelişme sonucu, günümüzde birçok yayın organı, Hitler Almanya’sında Yahudilerin uğradıkları insan onurunu inciten uygulamalar bire on katıp acındırarak anlatılırken, aynı seviyede Yahudilerin (İsrail Devletinin) Filistinlilere uyguladığı şiddet ve vahşeti görmezlikten gelmektedirler. Oysa vahşet, her yer zaman ve kişilikte vahşet sayılmalıdır. Yahudi’ye uygulandığında nefret uyandıran vahşet, Yahudi uyguladığı zaman sevimli hale gelemez, gelmemeli. Ancak Yahudilerin kendi içlerindeki değer anlayışı ve günümüzdeki her alandaki gizli ve açık hâkimiyetleri kendi vahşetlerini adeta sorgulanmaz kılmaktadır. Yahudi değerleri bu anlayış üzerine bina edildiği için Yahudiler tarih boyunca hep sürgün ve zillet içinde yaşamak durumunda kalmışlardır.
Evet, bu anormal durumun birçok sebebi bulunmaktadır. İşte bu sebeplerden biri, M.Ö. 800 yıllarından başlayıp günümüze kadar neredeyse 2500 yıl süren ve dünyanın hemen her yerinde meydana gelen Yahudi sürgünlerinin nedenleri arasında yer almaktadır.
Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup soyundan geldiklerini iddia eden Yahudilerin tarihi Firavunlar dönemi Mısır ülkesinde kölelikle başlamaktadır. Ağır şartlarda çalıştırılan bu esir millet, M.Ö. 1200 yıllarında Musa Peygamberin mucizesiyle ikiye ayrılan Kızıl Denizi ortasından bugün İsrail devletinin olduğu topraklara zorlu bir yolculukla gelirler. Yahudilerin ihanetleri ta günlerden itibaren başlar. Tur-i Sina’ya giden Hz. Musa’nın ardından 40 gün içinde altından bir buzağı yapıp ona tapmaya başlarlar. Sonra felaketler birbirini takip eder.
Günümüzde “ifrit, cıfıt” denilen bozgunculuk, toplumun değerlerini dejenere etme, toplumu maddi ve manevi her çeşit sefalete sürükleme, onların içine sızarak uşaklaştırma ve parçalama şeklinde ortaya çıkan değer anlayışı ilk çağlardan itibaren başlamaktadır. Hz. Musa’dan sonra Yahudi kavminin başına geçen Yeşua, Hz. Musa’nın öğretisini tahrip edip, keyfine göre tefsir ederek kavmine şu emri vermektedir;
“Evvela düşmanın inancını kıracaksın. Kendine güvenini yıkacaksın. Aile bağlarını çözeceksin. Toprağının gelirini eline alacak, onu sen kendi emeğinin uşağı yapacak, alıp sattıklarına aracı olacaksın. Kuvvetinle elde edemediğini hilenin yolundan ele alacaksın. Gaye için her şey mubahtır. Zamanın acele etmesini bekleme … Sen zamanın ardından git. Sen bıkma onlar nasılsa bıkarlar ve meydan sana kalır..”
(Kaynak; Cemal Kutay, Türkiye’de Yahudilik, Masonluk, Dönmelik ve Siyonist Cereyanlar, Tarih Konuşuyor Dergisi, s. 1116. Aktaranlar; Ahmet Almaz, Pelin Batu, Yahudilik Tarihi, Noktakitap, İstanbul, 2007, s.64)

Beklide bu anlayış ve dünya görüşü nedeniyle Yahudiler önce kendi içlerinde parçalanır, sonrada başka milletlerin kölesi haline gelirler. Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra İsrail oğullarının devleti iki ayrılır; İsrailiye ve Yahudiye. Mısır Firavunlarıyla sıkı ilişkiye giren İsrailiye devleti inançlarını kaybederek Firavun dönemin de revaçta olan başta “büyü ve sihir olmak üzere” bütün pagan kültürü kendi inançları içine alır. Bugün “İsrailyat” denen şeylerin büyük çoğunluğu bu dönemden kalmadır. M.Ö. 721 yılında bugünkü Suriyelilerin ataları Asurluların Kralı Salmansor İsraili kuşatır, II. Sargon’da kenti alarak İsrail halkını Fırat kıyılarına götürür. Bir kısmı yerlilerle kaynaşan (Habur ve Medlerin şehirlerinde) İsrail halkının 10 kabilesi buradan dünyanın birçok yerine dağıldığına veya kaybolduğuna inanılır.

Geriye kalan Yahudi ülkesi M.Ö. 608 yılında önce Firavun’unun istilasına uğrar. Sonra Fravunla anlaşan Yahudiler Babil’lilere saldırınca, bugünkü Iraklıların ataları Babil’in Kralı Nabukadnezzar M.Ö. 586 yılında Yahudi devletini yıkar ve Yahudileri Babil’e (bugünkü Irak’a) sürgüne götürür. Yahudiler kendilerini çok derinden etkileyen bu sürgün için;

“…Milletler arasında büyüktü, dul kadın gibi oldu...” şeklinde devam edip giden ağıtı yakarlar. Ve “dul kadın” tabiri Yahudiler içinde bir şifreye dönüşür.

M.Ö. 538 yılında Babil’i ele geçiren bugünkü İranlıların ataları Perslerin Kralı Kurus (Keyhüsrev) Yahudilerin kendi ülkelerine dönmesine izin verir. Bu dönemde Yahudilerle Persler arasında çok sıcak ilişkiler yaşanır. 200 yıl kadar süren Pers hâkimiyeti döneminde birçok Yahudi inanç ve kültürü Perslere geçer ve Yahudiler Kurus’u bir kahraman gibi görürler. Eski günlerine dönen Yahudiler yıkılmış mabetlerini yeniden inşa ederler.
Sürgün yılları önce İskender, sonra Romalılar döneminde devam eder. Birçok suikast ve isyanın ardından Roma İmparatorunun oğlu Titus Flavius M.S. 70 yılında Küdüs’ü işgal ederek her şeyi yerle bir eder ve kutsal mabedi yıkar. Yahudiler yeniden sürgüne gönderir.

Dünyanın dört bir tarafına yayılan Yahudilerin büyük bir kısmı kendini kamufle ederek çift kimliğe bürünürler. Görüşte bulundukları ülkenin milletinden (hatta en ateşli milliyetçisi) olurdular, ama gerçekte vaad edilmiş topraklara dönüp dünya hâkimiyetini kurma idealleri uğrunda yaşarlar. Bu amaç içinde ellerinden gelen her türlü fitne ve fesadı çıkarmada insanları birebirine düşürmede ve savaşları körüklemede bir mahsur görmezler. İşte bu yüzden bütün dünya genelinde Yahudiler aleyhine bir antipati oluşmuştur.
Tarih boyunca Yahudilerin hemen hemen her yerden kovulması sadece bir tesadüf mü yoksa bu insanların girdikleri toplum içinde yaptıkları işler nedeniyle artık dayanılmaz hale gelmelerinden mi kaynaklanmaktır?

Yahudilerin günümüzde Filistin’de kadın, çocuk ve yaşlı demeden giriştikleri vahşet nedeniyle Yahudi sevimsizliğinin hiçte tesadüf olmadığını ortaya koymaktadır.

İşte bu antipatinin küçük bir kronolojisi;( Ahmet Almaz, Pelin Batu, Yahudilik Tarihi, Noktakitap, İstanbul, 2007, s.267–277)

Milattan Sonra olmak Üzere;

1. 19 İtalya Yahudilerine Karşı çeşitli tedbirlerin alınması,
2. 40 İskenderiye’de Yahudi aleyhtarı gösteriler,
3. 59 Ciceron’nun Roma vatandaşı olan Yahudilerin siyasi nüfuzlarından şikayet etmesi,
4. 438 II. Theodesinin Kanunuyla Yahudilerin her türlü kamu görevlerine girmeleri yasaklandı.( bu yasak batı konsülleri tarafından V. Yüzyılla kadar sürdürülmesi)
5. 537/553 Justinien’in emirleriyle Yahudilerin ibadetleri şarta bağlanması Talmud’un çoğaltılması yasaklanması,
6. 633 Dagobet’in kovulması hakkında umumi karar alınması
7. 885 II. Louis Yahudileri İtalya’dan atmaya kara verdi (Fakat bu karar uygulanamadı),
8. 1012 Yahudiler Mayence’den kovulması,
9. 1066 Grenada’da Yahudi aleyhtarı gösteriler yapılması,
10. 1096 Almanya’da Yahudi aleyhtarı gösteriler yapılması,
11. 1146 Almanya ve Fransa’da II. Haçlı Seferi dolayısıyla Yahudiler aleyhine gösteriler yapılması,
12. 1189/1190 İngilterede Yahudi aleyhtarı gösterilerin yapılması,
13. 1218 Philippe Auguste “ Yahudi Faizine Karşı Korunma” emrini yayınlanması,
14. 1223 VIII Louis Yahudilere beş yılı aşan borcu olanların borcunu kaldırdı. Faiz ve tefeciliği önleyen tedbirler alınması,
15. 1388 Yahudilerin Strasbourg’dan sürülmesi,
16. 15. Yüzyıl Almanya’dan Yahudilerin sürülmesi. Polonya’da Yahudi aleyhtarı gösterilerin yapılması,
17. 1492 İspanya’dan Yahudilerin sürülmesi. II. Bayezid zamanında Osmanlılara sığınan bu Yahudilerin büyük kısmının Adalar, Bursa ve İstanbul’a yerleştirilmesi,
18. 1497 Portekiz’den Yahudilerin sürülmesi.
19. 1511 Kraliçe Jeanne’in emriyle İspanyol Amerika’sına Yahudi göçünün sınırlandırılması,
20. 1540 İtalya’dan Yahudilerin sürülmesi,
21. 1564 Brezilya’dan Yahudilerin sürülmesi,
22. 1742 Yahudilerin Rusya’ya girmesinin yasaklanması,
23. 1830/1914 Almanya, Rusya ve Polonya’dan kitleler halinde Yahudilerin A.B.D.’ne göçe başlaması,
24. 1933 Almanya’da Yahudiler aleyhine çıkarılan kanunların çıkarılması,

Neredeyse 2500 yıldan beri gittikleri her yerden kovulan ve dünyanın başına bela olan Yahudile, nihayet 11 Mayıs 1948’ de kendi inançlarına göre vaad edilen toprakların bir kısmı üzerinde İsrail Devletini kurmayı başardılar.
Filistin toprakları üzerinde resmen kurulan ve kurulduğu günden beri Orta Doğu’da sorun haline gelen İsrail Devletinin kuruluşu daiki Dünya savaşına mal olmuştur. Dünyanın her yerinden kovulmalarına rağmen, Müslüman milletlerin hoş görüsü altında rahat bir nefes alan Yahudi toplumu, derinden derine toplumun içine sızırak kendi emelleri için çalışmaya devam etmişlerdir. Türk ve Müslüman toplumdaki dönmelerin Atası olan Sebatay Sevi’nin Yahudilerin beklediği Mesih (kurtarıcı) olarak İzmir’de ortaya çıkması, Mesihlik iddiasında bulunanlar arasında en fazla tesire sahip olması tesadüfü değildir. Çeşitli yöntemlerle Osmanlı Devletinin kılcal damarlarına kadar sızan Yahudi dönmeler, bir süre sonra devlet kurmak üzere toprak istemişlerdir. Bu taleplere direnen II. Abdülhamit, Yahudi ve mason ağırlıklı İttihat ve Terakki örgütüyle halledilerek bütün dünyaya Kızıl Sultan olarak tanıtılmıştır.
Yahudiler Sömürgeci devletler arasındaki menfaat çatışmalarını ustaca körüklemişlerdir. Çıkan karışıklık içinde hiçbir sebep yokken ipleri kendi ellerinde olan İttihat ve Terakki Cemiyeti yoluyla Osmanlı devletini savaşa sürüklemiş ve âdete bir milleti bitirme noktasına getirmişlerdir. Bununla da yetinmeyip Çanakkale Savaşında gönüllü birlikler kurarak İngilizlerin yanında Türklere karşı savaşmış, Ortadoğu’da Türkleri arkadan vurmuşlardır. Böylece emellerine engel olan Osmanlı devletini yıkarak, Filistin topraklarının sahipsiz kalmasını sağlamışlardır.

Sonra planın diğer aşamasına geçilmiştir. I. Dünya savaşından sonra dağılan Osmanlı toprakları üzerinde bir Yahudi Devleti oluşturma için çeşitli ülkelerdeki Yahudi cemaatleri üzerindeki baskıyı artırarak insanların Filistin topraklarına göç etmesini sağlamışlardır. Hitler Almanya’sında gözü dönmüş Nazilerin vahşetleri yaşansa bile, Almanya’da olup bitenlerin büyük çoğunluğu propaganda ve yeni İsrail’i oluşturma planının parçası olarak bizzat Yahudiler tarafından tasarlanmıştır.

II. Dünya savaşı, Yahudilerin aradığı fırsatı vermiştir. Savaştan sonra alelacele İsrail Devletinin kurulması bu yüzden boşuna değildir. Kendilerine vaadildiğini düşündükleri topraklarda devlet kumayı 1900 yıldan sonra başaran günümüz Yahudiler, bu adımlarıyla yüzyıllardan beri asıl amaçlarından bir an olsun vazgeçmediklerini ortaya koymuşlardır.
Yahudilerin asıl hedefleri olan vaad edilmiş topraklar üzerinde yeniden hâkimiyet kurma ve oradan dünya milletlerini uşak ve köle haline getirme emellerinin önünde ki en büyük engel tarihte Osmanlı olduğu gibi günümüzde de Türkiye’dir. İşte bu yüzden, Irak istikrarsız hale getirilip kolayca parçalanmak istenmektedir. Bu yüzden PKK gibi taşeron bir örgütle Türkiye’nin enerjisi bitirilmekte, ileride Yahudilerin işine yarayacak ve geri dönüşüşü zor olan adımlar arttırılmaktadır.

Fakat genişleme yolunda asıl hedefi Türkiye olan Yahudilerin Ortada Doğu’daki en büyük destekçisi de çok gariptir ki Türkiye’dir. Akdeniz aracılığıyla Türkiye’ye komşu olan İsrail Devleti hiçbir ülkenin hava sahasına takılmadan doğrudan Türkiye’ye uçabilmekte, bugün Filistin’i bombaladıkları uçakların eğitim gibi ihtiyaçlarını Konya’dan karşılamaktadırlar. Üstelik çoğu ihalesiz olmak üzere önemli miktarda Türkiye’den iş almakta ve ciddi bir kaynak transferi sağlamaktadırlar. Tam besle kargayı oysun gözünü hesabı.
aktifhaber

Yahudilerin Bugünü ve Yarını


YAHUDİ meselesinin bizleri ilgilendiren çok önemli bir yönü de, Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulan İsrâ Sûresi ve âyetleridir.
Malûm olduğu üzere, Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerle alâkalı değişik birçok âyet bulunmakta ve genel olarak Yahudinin yapısı, karakteri, fiilleri bizlere anlatılmaktadır. Yahudi’de ırk ve din, âdeta bütünleşmiştir. Yahudi olmayan Musevî ve Musevî olmayan Yahudi, hemen hemen yok gibidir. Cenâb-ı Hak da bu kavmi lânetlediğini açıkça ifade etmektedir. “Onların üzerine horluk ve yoksulluk yüklendi. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerinden ve haksız yere Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. Şuayb gibi peygamberleri öldürerek isyan etmelerinden ve aşırı gitmelerindendir.” (Bakara Sûresi, âyet: 61)

O peygamber katilleri hakkında, Mâide Sûresinin 64. âyetinde şöyle buyuruluyor: “Bir de Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır, cömert değildir, dediler. Bu dedikleri söz sebebiyle, elleri hayır yapmak hususunda bağlandı ve lânetlendiler. Doğrusu Allah’ın kudret elleri açıktır, dilediği gibi ihsan eder. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen âyetler, onlardan bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır.”

“Lânetlenen Yahudilere, acaba Cenâb-ı Hakk’ın biçtiği hüküm nedir?” şeklinde bir soru gündeme getirilir ve Kur’an âyetleri bu gözle taranırsa, karşımıza İsra Sûresi çıkmaktadır. Bu sûrenin başlıca özellikleri şunlardır:


• İsra sûresi, Müslümanlarla Yahudilerin münasebetlerinden bahsetmektedir.


• Allah’ın Resûlü, Mescid-i Aksa’nın ‘Mescid’ oluşunu belirtmek ve onun çevresinden Sidretü’l-Münteha’nın yeraldığı yüce gök katlarına yükselmek için, Mekke’den Kudüs’e, o gece teşrif etmiştir.


• Mekke döneminde nüzul eden İsra sûresinde Allah, İsrail oğullarının yok edilmesine sebep olacak iki fesattan haber vermektedir.

İşte önemli nokta buradadır!

Acaba bahsolunan bu iki fesat, âyetin nüzulünden önce mi gerçekleşmiştir, yoksa daha sonra mı gerçekleşecektir!


1. FESAT:

“Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik ki: “Doğrusu siz o ülkede iki defa fesat çıkaracaksınız ve çok kibirlenip böbürleneceksiniz.” (İsra, 4)

Beşinci âyette geçmekte olan ‘İz⒠Arapça’da zarf edatı olarak kullanılan bir kelimedir ve olayın gelecekte gerçekleşeceğini gösterir. Aynı şekilde 4. âyette yer almakta olan ‘le tuisidunne’ ve ‘le ta’lunne’ kelimelerindeki ‘le’ de, Arap gramerinde gelecek için kullanılır. Öyleyse bu kelimelerin varoluşu, Yahudilerin çıkaracakları fesadın daha gelmemiş olup, âyetlerin nüzulünden sonra gelecek bir zaman diliminde gerçekleşeceğini bizlere anlatmaktadır.

“Bu ikisinden birincisinin vakti gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı göndereceğiz ve onlar bütün diyarlarınızı kontrol altına alacaklar, bu gerçekleştirilmesi gereken bir vaattir.” (İsra, 5)

Her iki âyetten de (İsra, 4-5), gayet açık şekilde anlaşılmaktadır ki Yahudiler, İslâm’ın, Mekke döneminden sonra fitne ve fesat çıkaracaklar, ancak vakti geldiğinde, Cenâb-ı Hakk’ın ‘kullarım’ dediği Müslümanlarla bu ateş söndürülecek ve Yahudiler bozguna uğratılarak, bütün diyarları İslâm’ın kontrolüne girecektir... Nitekim aynen böyle olmuş, Mekke dönemi, Medine hicreti ve sonra gelişen olaylarla Yahudiler, çıkardıkları her türlü hile ve entrikaya rağmen ilk Müslümanlar tarafından mağlûp edilmişler ve Medine, Hayber, Teyma gibi bölgelerdeki Yahudi gücü yok edilerek buralardan kovulmuşlardır. Yâni, İsra Suresi’nin 5. âyetindeki vaat gerçekleşmiş ve Yahudiler, ikinci fesatlarına kadar bu bölgelerde aktif olarak barınma şanslarını kaybetmişlerdir.


Yahudilerin âyette adı geçen ikinci fesatları acaba hangisidir ve ne zaman gerçekleşecektir?

İsra Suresinin 6. âyeti çok manidardır: “Bunun ardından sizleri onlara galip getireceğiz, mallar ve çocuklarla size yardım edecek ve savaş hâlinde sayınızı artıracağız.”

Bu âyette Cenâb-ı Hak, Yahudilerin bu defa aynı bölgelerde bir gün tekrar hâkimiyet şeklinin bir ‘devlet’ tarzında olacağını da haber vermektedir. Zira âyetin metninde geçen ‘kerre’ kelimesi, Arapça’da ‘devlet’ ve ‘hâkimiyet’ mânâlarında kullanılır. Nitekim, İslâm’ın ilk devirlerinden sonra (1. Fesattan sonra) 1948’lere kadar önemli bir Yahudi meselesiyle uğraşmayan Müslümanlar, 1948 yılında Yahudilerin bir İsrail Devleti kurmasıyla ikinci Yahudi fesadıyla karşılaşmışlar ve Yahudiler, hâkimiyeti tesis ederek, bu bölgeyi elde etmişlerdir.

“...mallar ve çocuklarla size yardım edecek...” mealindeki 6. İsra âyetinin içinde geçen bu ifadeler, kurulan İsrail Devletinin, Hıristiyan Amerika ve Batı’dan gelen yardımcılarla ayakta duracağını, bize bir Kur’an mucizesi olarak haber vermektedir!

İsra suresinin 6. âyeti, “... savaş hâlinde sayınızı artıracağız...” şeklinde bitmektedir. 1948 yılında, özellikle Amerikalı Yahudilerin muazzam filolar hâlinde ve aylar boyu süreyle İsrail’e göç etmeleri, bu âyetin mucizevî bir tezahürüdür.


Öyleyse Yahudilerin ikinci fesadı, şu andaki İsrail Devletinin fesat ve zulmüdür.

Hâlen Filistin’in en ücra köyünde bile sürmekte olan ve herkesi, insanlığından utandıracak zulmün sonunu merak edenler, Yahudilerin Peygamberimizden sonraki durumuna işaret eden İsra Sûresinin 4 ve 5. âyetlerinin devamı olan 7. İsra âyetini dikkatle okusunlar.

“Vaatlerden ikincisinin (başkaldırmanızın) ceza vakti geldiğinde (öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi kötü duruma soksunlar (üzüntüden suratlarınızın asılmasına sebep olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mescid’e (Kudüs’e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler.”

Cenâb-ı Hakk’ın Yahudilerin bir gün galip gelerek, yeniden devlet kuracaklarını bizlere bildirdiği İsra 6. âyetten sonra gelen İsra 7’de, bu devlet zulmünün bir gün biteceği ve Müslümanların ilk defa olduğu gibi tekrar Mescid-i Aksa’ya girerek Yahudileri cezalandıracağı ve onların yüz hatlarının çok kötü bir hâle geleceğini bizlere müjdelenmektedir. Dikkat edilirse, Müslümanların tekrar Mescid-i Aksa’ya gireceği ifadesinde; Mescid’in Yahudilerin işgalinde olacağı da anlatılmaktadır. Nitekim Mescid-i Aksa, 1967 yılında Yahudilerin eline geçmiştir.


• İsra suresinin sonunda da Yahudilerin ikinci fesadı ile ilgili bir başka âyet yer almaktadır:

“Sonra İsrailoğullarına bu memlekette siz oturun, diğerinin vakti gelince, hepinizi bir araya getiririz” dedik. (İsra 104.)

Bu âyetin metninde geçen ‘lefife’ kelimesinin Arapça mânâsı ‘muhtelif topluluklar’ demektir ki, 1948’de İsrail’i kuran Yahudi göçmenler, muhtelif topluluklar hâlinde dünyanın her tarafından FİLİSTİN’e gelmişler ve 14 Mayıs 1948 gecesinde İsrail Devletini kurmuşlardı. (Jerusalem Post 10 Ağustos 1967) Cifir ilmine vâkıf olanlar, bu âyetteki ‘lefife’ kelimesinin yılı, ayı ve gününe varana kadar İsrail Devletinin kuruluş tarihini gösterdiğini çok iyi bilirler.


NETİCE

İsra Sûresine ait âyetlerin tefsirinden sonra, yazımızı şu Hadîs-i Şerif ile sürdürüyoruz.

Evet, Ahirzaman peygamberi buyuruyor:

“Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları yenip öldürecekler. Öyle ki, Yahudiler ağaç ve taşların arkasına saklanacaklar, o ağaç ve taşlar konuşarak, “Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür,” diyecek. Sadece ⁄arkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır.” (Ennihaye, cilt 1, shf. 87, 103, 104, 117, İbni Mace, cild: 2, shf: 1363; Müslim, cild: 4 Shf: 2239)

Hadiste adı geçen ⁄arkad ağacı. Kâmus’ta “Sincan Dikeni” veya “Yahudi ağacı” olarak belirtilir. Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde ise Karaçalı, Karadiken, Kunar, Çalıtohumu, Çalıdikeni, Çeşmizen ve Hz. İsa Dikeni gibi çeşitli isimler altında tanınır. Boyu 2-3 m. olan bu ağacın Lâtince ismi “PALIURUS SPINA CHRISTI”dir.

Tehlikeli dikenlere sahip olan bu ağaç, Filistin havalisinde Yahudiler tarafından hâlen çok yaygın bir şekilde dikilmektedir...

“Onlar toplu olarak sizinle savaşmazlar ancak müstahkem şehirlerde yahut surların ardında sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri oldukça çetindir. Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Öyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur” (Haşr, 14)

Bundan yıllar önce gazetecilerin, İsrail Devleti’nin o günkü başbakanı Şimon Perez’e “Kur’an-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” diye hatırlattıklarında, Perez şu cevabı vermişti:

“Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.” (Tercüman Gazetesi, Ergun Göze, 1986)

Yazımızı, İsra sûresinin 51. âyetiyle bitiriyoruz:

“Sana alaylı alaylı başını sallayacaklar ve ne zamandır, diyecekler. Sen, ‘yakında olması mümkündür’ de.”


Yazar : Zafer'den

06.01.2009 tarihinde
http://www.zaferdergisi.com/print/?makale=1609
adresinden alınmıştır.

Yahudilik ve Siyonizm
Tarık ÖZTÜRK

Siyonizm “siyon” kelimesinden türetilmiştir.Tevratta zikri geçen bu kelime,aslında Kudüs şehrinin doğusundaki bir dağın adıdır;bundan daha da öte Yahudilerin başkenti, Yahudiliğin alameti ve şerefidir.

Tüm Yahudileri Filistin topraklarında bir araya getirmeyi hedef koyan Siyonizm inanışı,sadece siyasi bir hareket değil;özünde İsrailoğullarına şereflerini iade etmek,Mescid-i Aksa'yı yıkarak yerine Süleyman Heykelini inşa etmek idealidir.Beklenen Mesih (Üzeyr Peygamber) ile birlikte tüm dünyayı hakimiyetleri altına alarak Yahudi olmayan insanları köleleştirme ütopyasıdır.

Siyonizmin en büyük düşmanı inanan insanlardır.Çünkü onlar kötülüğü yasaklayan, iyiliği emreden bir topluluktur (1).Bırakın diğer milletlere;kendi peygamberlerine, kitaplarına, ve dinlerine karşı saygısı olmayan fitneci Siyonistler,tarihin ilk dönemlerinden günümüze değin heva ve hevesleri doğrultusunda hedeflerine ulaşabilmek için her türlü çirkefçe planı uygulamada asla tereddüt etmemişlerdir. Siyonistlerin tek amacı eğer güçleri yetse- Müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar onlarla savaşmaktır (2).

Bu emellerine ulaşabilmek için sinsi Siyonistlerin tasarladığı başlıca planlar şunlardır:

1.Dünyada yaşayan tüm Yahudileri “vaad edilmiş topraklara” yerleştirmek (3). Öncelikle çiftçiler ve sanayiciler yerleştirilmeye ikna edilecek,bu insanlar ikna olup yerleştiği taktirde onların her türlü emniyetleri sağlanacak.

2.Tüm Yahudileri dinlerini öğrenmeye teşvik ederek ,Yahudi şeriatını,işaretlerini, hükümlerini ve ibadetlerini kalplerine nakşetmek.

3.Sömürgeci devletlerle işbirliği yaparak ince bir siyasetle İslam ülkelerini parçalamak,birlikteliğini bozmak ve aralarına fitne tohumu saçarak bir araya gelmelerini engellemek.

4.İslam kültürünü yok ederek Müslümanların geçmişle bağlarını koparmak ve ahlaki yapılarını zayıflatarak yeni bir toplum oluşturmak.Bu amaçlara ulaşabilmek için Mason locaları kurulacak,ve her ülkede siyasiler Siyonizmin hedeflerine hizmet etmede kullanılacak.

5.Fırat Nehri ile Nil Nehri arasında kendilerine vaad edildiğini zannettikleri topraklarda Büyük İsrail Devletini kurarak sadece kendilerine köle olarak yaratıldığını düşündükleri 'insancıkları' bu yolda hizmetçi kılmak (4).
1948 yılında İngiliz oyunu ve Amerika desteğiyle Filistin topraklarında kurulan İsrail devleti,büyük hedeflerine ulaşmak için küçük kabına asla sığmamış,hunharca saldırılarını geçmişten günümüze adeta adet haline getirmiştir.Sadece günümüzde değil;İsrail 1967 de Mısır topraklarından büyük bir kısmı işgal etmiş,ayrıca daha sonra Suriya, Ürdün, Kudüs şehri ve Lübnan'ın güneyinde de bu işgallerine devam etmiştir.Bu sıralarda da hep kadın ve çocuk katliamlarıyla uğraşarak onları şehit etmişlerdir.

Bundan asırlar önce Yemen'de Yahudi Zünuvas ve adamları Yahudiliği kabul etmeyen Necran Hristiyanlarını (müminler) yine kadın ve çocuk ayırımı yapmadan içi ateş dolu hendeğe atarak diri diri yakmışlar ve başlarında oturarak bunu temaşa etmişlerdir (5).

Bu ayetler,ellerine fırsat geçtiğinde Yahudilerin nasıl bir mahluk olduğunun en açık delilleridir.Kur'an-ı Kerim Yahudilerin yeryüzünde iki defa fesat çıkarıp,azgınlık derecesinde kibire kapılacaklarını ve bunun üzerine kuvvetli ordular gönderilerek cezalandırılacakları bildirilmektedir (6).Bu iki fitne tarihte Kur'an'ın nuzülünden önce vaki olmuştur.Birincisi: İsrailoğullarının doğru yoldan ayrılarak Hz.Zekeriya'yı öldürmeleri ve Hz.Ermiya'yı hapsetmeleridir.Bunun üzerine Allah'tan bir ceza olarak Babilliler veya Calut'un orduları Kudüs'e girmiş ve Mescid-i Aksa'yı yakarak Yahudi bilginlerini öldürmüş,70.000 kadar esir aldıkları bildirilmiştir.Yahudilerin ilk sürgünü bununla olmuştur.Daha sonra İsrailoğulları Kudüs'e yeniden dönmüş ve Mescid-i Aksa'yı yeniden inşa etmişlerdir.İkincisi:Hz.Yahya'yı öldürmeleri ve Hz.İsa'yı öldürmeye teşebbüs etmeleridir.M.S.70 yılında bu kez Romalılar Kudüs'ü işgal etmiş,Mescid-i Aksa'yı tekrar yıkmış ve İsrailoğullarını sürgün etmişlerdir.Bu ikinci sürgün 20.yüzyıla kadar devam etmiştir.Yani,1948 yılında İsrail devletinin kurdurulması ve 1967'de 7 Gün Savaşları sonunda Kudüs'e tamamen hakim olmalarına kadar…Böylece yerküre üzerinde kan,zulüm ve fitne yeniden doruk noktaya ulaşmıştır.

Kıyamet kopmadan önce üçüncü ve son kez Yahudilerden -insanlığın çektiği acılardan üzüntü duyarak tepki koyanlar müstesna- dehşet bir hesap sorulacak ve Kudüs topraklarında yeniden kardeşlik fideleri yeşerecektir.İşte bu gerçekleri Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle müjdelemektedir:

“Müslümanlarla Yahudiler savaşmadan ve Müslümanlar Yahudileri öldürmeden asla ve kat'a kıyamet kopmayacaktır.Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek 'Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel,bak benim arkamda Yahudi var,buraya gizlendi,benim arkamda,gel onu öldür' diyecek.Sadece 'gargat' ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır”(7).

Şimdi,yapılan bu vahşetlerin hesabı üçüncü defa sorulduğunda,tüm Siyonistler cehenneme zümera olarak gidecek ve bir daha bu topraklara geri dönemeyecekler…

(1) AL-İ İMRAN 104,110-BAKARA 143-HAC 41
(2) BAKARA 217
(3) SEFER YUŞAG-EL İSHAH EL HAMİS 15 FIKRA
(4) SEFER-ETTEKVİN EL İSHAH 23 FIKRA
(5) BURUÇ 1,2,3,4,5,6,7
(6) İSRA 4,5
(7) SAHİH-İ MÜSLİM-KİTAB-UL FİTEN H.2239

http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?dergi=9&konu=239

Ayşe Böhürler
abohurler@yenisafak.com.tr
07 Şubat 2009
Cumartesi
Yahudiler dünyayı yönetiyor miti...

Hakaret etmek, hakaretleri genellemek ve bu noktada işi ileriye götürmek yaşa bağlı gelişen bir hadise midir bilmiyorum. Bu konuda oldukça iyi bir kariyere sahip olan Mine Kırıkkanat dünkü yazısı ile kariyerine yeni bir katkı daha sağladı. “Geri kafalının geri kafalıyı yönetici seçtiği” ifadeleri çerçevesinde gelişen yazı, seçilene de seçene de ciddi bir aşağılama ve hakaret içeriyor. Daha doğrusu toplumun neredeyse % 50'sini geri kafalı sıfatı ile damgalıyor.

“Geri kafalının geri kafalı yöneticiyi seçtiği, seçilen yöneticinin iktidarını sürdürecek kafayı kendi güdüklüğünü sorgulamayacak kalıpta bıraktığı, hatta etki alanını genişletmek için cehaletini daha da derinleştirdiği toplumlarda ise ülkeyi sadece geriletmeye değil, batırmaya bile yol açar, demokrasi…”(Vatan gazetesi-6.02.2009)

Yazar demokrasiyi bu çerçevede gerizekalı diye tanımladığı bu halk için fazla buluyor anlaşılan. Doğrusu faşistlerde hep aynı şeyleri söyleyerek demokrasiye itiraz etmişlerdir.


* * *
Davos üzerine yorumlar bu haftada devam etti. Konu biraz daha “Türkiye'de antisemitizm var mıdır” sorusu üzerinde odaklanarak konuşuldu. Var veya yok tartışmalarında bulunduğumuz yer, baktığımız açıya göre farklı cevaplar oluşturabiliriz elbette.

1985-1990'lı yılları arasında “Siyon liderlerinin protokolleri”, “Rusya'da Tanrı'ya dönüş “ isimli kitaplar çok popülerdi. İkisi de etkileyici kitaplardı... Dünyanın neredeyse Yahudiler tarafından istila edildiği duygusunu insanda çok bariz uyandırıyordu. Bolşevik ihtilalini yapan komitenin hepsinin Yahudi olmasından, Freud'un Yahudiliğine kadar birçok delil o zaman aramızda Siyonizm'in tehlikesi konusunda tartışılırdı. Filistin sorunu ile ilgili geniş okumaları da o yıllarda yaptık. Ne olursa olsun koyu İslamcı olduğumuz o zamanlarda bile aramızda bir Yahudi düşmanlığı gelişmese de, o zamandan bu yana hepimiz anti Siyonist olduk. Bunun İslamcılığımız ile bir alakası yoktu, çünkü o dönemde solcularla aynı fikirde olduğumuz nadir konulardan birisiydi bu mesele. Filistin'in işgali sırasında yaşananlar, sonrasında İsrail devletinin işgale devam etmesi, nükleer güçle silahlanması, aynı topraklarda yaşayan Yahudiler ortalama 23 bin dolar milli gelir ile refah içinde yaşarken, Arapların ortalama 2 bin dolar civarında milli gelir ile gitgide daralan, hapishaneye çevrilen topraklarda yaşamaları, en önemlisi de hepimizin hafızalarına kazınan insanlık dışı görüntüler, bu konuda fikirlerimizin değişmesine fırsat tanımadı.

Mesela son Gazze savaşında uzun saçlı bir kız çocuğuna ait çamurlar arasındaki kopmuş kafa görüntüsünü hafızamdan bir türlü silemiyorum. En insancıl İsrail açıklamaları bile bu görüntüleri silecek etkiye sahip değil.

Her kötü işin, her olayın altında bir Yahudi etkisinin aranması dindarlık ile alakalı bir durum da değil. Bu ülkede zenginliğin kaynağı da, iktidarın kaynağı da, güçlenmenin kaynağı da çoğu zaman Yahudi lobilerinin desteği ile açıklanır. Bir tür dünyayı istila eden gizli bir örgüt algısı Müslüman halklarda yaygındır. Ama bunların hiçbirisi Türkiye Yahudileri ile alakalandırılmaz. Anadolu'nun gariban halkı, sahip olamadığı zenginlik ve gücü Yahudiler ile hep özdeşleştirir. Ve onlarla ilgili efsaneler, aralarındaki dayanışma, menfaatlerini iyi bilmeleri, ticari zekaları gibi bir çok konu fıkra ve anekdotlar ile biraz hayranlık ile anlatılır. Tüm bunlarda Hıristiyan dünyasının Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinin günahını taşıyan Yahudilere nefretinin izini bile bulmak mümkün değildir.

Ancak İsrail devletinin acımasız tutumu toplumda tepki uyandırıyor elbette. Hatta internette sıkça Türkiye'yi de içine alan büyük İsrail haritaları yayınlanıyor. GAP'ta toprak satın alıyorlar haberleri sıkça duyuluyor. “Filistin'i işgal ettikleri gibi Türkiye'yi de işgal edecekler “ bu duygu bu halkta uyandırıldıysa bunda derin devletin, aşırı milliyetçilerin payı olduğu kadar İsrail'in de payı vardır.

9 Nisan 1948'de Filistin'in Deir Yassin köyünde gerçekleştirilen ve 250'den fazla sivilin İrgun örgütüne bağlı gerillalar tarafından öldürüldüğü katliamın fotoğrafları, Yahudiler tarafından tüm Filistin topraklarına asılmıştı. Bu fotoğrafları gören ve katliamın acımasızlığını dinleyen birçok Arap köylüsü korkudan evlerini terk etmişlerdi (Kudüs Ey Kudüs, Lapierre-Colins). 14 Mayıs'ta İsrail devleti kuruldu.

İsrail devletinin topraklarını genişletmek için her yolu mübah sayan tarihi sadece Müslüman halkların değil, vicdanı olan herkesin “terörist Hamas'a karşı savunma” açıklamalarına ikna olmasını imkansızlaştırıyor. Filistinli çocukları terörist yapan 60 yıllık tarih “anti semitist” suçlamaları karşısında ne yazık ki konuşulamıyor.

Bir taraftan çocukların çaresiz ölümlerini seyredip diğer yandan “savaş bu her şey olur, antisemitist olmayalım, bölgede dincilik tehlike”... falan gibi soğukkanlı konuşmaları yapmamız bekleniyor herhalde. Bunun tam tersine bir iletişim arayışına ise rastlamak mümkün değil. Neden İsrailli yetkililer anti semitist olarak suçlamak yerine farklı açıklamalar yapmıyorlar. Mesela Türkiye'de yükselen bir İsrail tepkisi karşısında suçlamak ya da sıkça “Hamas tehlikesini, İran tehlikesini görmüyorsunuz” demeçleri yerine “Türkiye'yi büyük İsrail içinde gösteren haritalar uydurmadır, gerçekle alakası yoktur. Biz sınırlarımızı genişletmek kimsenin toprağını işgal etmek istemiyoruz” açıklamalarını yapmıyorlar. “Başka ülkelerin iç işlerine karışmayız”, “işgalden ve öldürmekten vazgeçtik” demiyorlar, neden barışa kapı açmıyorlar?

Yoksa “Yahudiler dünyayı yönetiyor” miti, bu konuda üretilmiş efsane ve hikayeler ve hatta acımasız yok etme görüntüleri işlerine mi geliyor?

Tıpkı 1948'de Deir Yassin'de olduğu gibi.

yeni şafak

Ahmet VAROL
Vakit
''En İyisi Ölüsü''
10 09 2009

Ünlü “İsrailli” müzisyen ve yazar Gilad Atzmon bir yazısında kendilerinin “iyi bir Arap ölü Araptır” zihniyeti üzere eğitildiklerini dile getiriyor ve İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği son katliamın iyi tahlil edilebilmesi için işte bu zihniyetin iyi tanınması gerektiğini vurguluyordu.

Biz bu sözün işgalci Siyonistlerin askerlerine ezberletilen bir slogan olduğunu, askerlerin bir Filistinliyi öldürmede hiç tereddüt etmemesi için bu sloganın kafalarına yerleştirildiğini sanıyorduk. Demek ki sadece askerlere değil ilkokul çağındaki Yahudi çocuklara da öğretiliyormuş ve “sivil” bildiğimiz “İsrail toplumu” bu anlayış üzere yetiştiriliyormuş. Bunu da Atzmon’un itirafıyla öğrendik.

Bu slogan sadece Siyonist saldırganlığın temel felsefesini oluşturan prensiplerden biri midir? Dünden bugüne değişmeyen haçlı saldırganlığının temel felsefesinde de bu prensip yer almıyor mu? Afganistan’da düğün konvoylarının ve son olarak da petrol tankerinin etrafına toplanan kalabalığın hedef alınmasının “yanlışlık” değil kasıtlı ve sistemli saldırı olduğunu anlayabilmek için de temelinde “en iyisi ölüsü” prensibinin yer aldığı zihniyeti iyi tahlil etmek gerekir.

Yıllardan beri yatağa bağımlı halde ve hayat ile ölüm arasında dünya varlığını sürdüren, bir türlü ölemeyen Ariel Şaron bir zamanlar askerlerine Filistinli çocukları tereddüt etmeden öldürmelerini tavsiye etmiş ve öldürülmemeleri halinde büyüdüklerinde onların da karşılarında birer savaşçı olacaklarına dikkat çekmişti. Bu tavrın temelinde de aynı zihniyet var. Batı Yaka’da doğum için hastaneye giden yüzlerce kadının askeri geçiş noktalarında bekletilmesi ve buralarda sağlıksız ortamda doğum yapmaya zorlanmalarının sebebi de kuvvetli ihtimalle aynı amaçtır. Büyüdüklerinde savaşçı olmamaları için kötü şartlarda doğuma yani doğar doğmaz ölmeye zorlanmaları.
Savaşları incelediğimizde iki ana stratejinin karşımıza çıktığını görürüz. Birincisi; düşmanı mağlup etme ve bu yolla kontrolü onun elinden alma. İkincisi; düşman tarafından mümkün olduğu kadar çok sayıda insanı tamamen yok etme, sağ kalanları da aşağılanmış bir şekilde, zillet içinde yaşamayı kabule zorlama. Kudüs’te bunun iki örneği de yaşanmıştır. Hz. Ömer (r.a.) burayı fethettiğinde, düşman şehri teslim ettikten sonra kimseye dokunmamış, mallarının ve canlarının korunacağına dair kendilerine yazılı eman vermiş, Hıristiyanların kiliselerinde namaz kılmasını teklif etmelerine rağmen daha sonra oranın camiye çevrilebileceği endişesini dile getirerek açık alanda namaz kılmayı tercih etmiştir. Haçlılar bu şehri ele geçirdiklerinde ise şehirdeki Müslümanlardan saklanabilenlerin dışında herkesi öldürmüşlerdir. Yetmiş bin kişi katledilmiştir. Haçlı subaylarının anılarında atlarının topuklarına kadar kana gömüldüğü, şehir caddelerinin cesetlerle dolduğu dile getirilir. Aynı örneği Endülüs’te de görüyoruz. Bunun daha pek çok örneğini zikretmek mümkün, ama sözü fazla uzatmaya gerek yok.

Günümüzdeki haçlı zihniyetinin ve Siyonist saldırganlığın az masrafla çok insan katletme amaçlı araçlar geliştirmeleri de düşmanı toptan yok etme stratejisini ortaya koyuyor. Onların “düşman” tanımını da en net şekilde bir önceki ABD başkanı Bush’un yapmış olduğunu da bu arada hatırlatalım. “Ya bizdensiniz ya da düşmanımızsınız!”
Siyonistlerin 2006 saldırısından sonra Beyrut’u ziyaretimizde bize rehberlik eden arkadaşın sözünü ettiği ilginç bir bomba türü vardı. Siyonist saldırganların kullandığı bu bomba evlerin duvarlarını delip içeri giriyor ve içeride patlıyor. Üstelik misket bombası gibi evin bütün odalarına yayılarak içerdekilerden bir tek kişiyi ihmal etmeksizin herkesi katletmeyi hedefliyor. Duvara çarpıp patlayarak zayi olmasın mutlaka atıldığı evde ikamet edenleri toptan yok etsin diye böyle bir bomba türü geliştirilmiş. Vurulan bazı evleri görmüştük. Duvarında boru gibi bir delik açmış. Duvarda başka hiçbir şey olmamış; ama bomba içeri girerek patlamış ve zikrettiğimiz özelliğinden dolayı içeride bulunanlardan bir tek kişiyi bile ihmal etmemiş.

Afganistan’daki son Kunduz katliamının en önemli amaçlarından biri de son zamanlarda işgalcilere ağır darbe vuran direnişçilerden intikam alınmasıdır. Direnişçilere göre düşman işgalciler, işgalcilere göre ise Afganistan halkının tümüdür. İşgalci, silahlı direnişçiler karşısında köşeye sıkışınca silahsız, savunmasız insanları topluca katletmek suretiyle hem intikam alıyor; hem de direnişçilere mesaj veriyor; “Siz bizim askerlerimizi yok etmeye kalkarsanız biz sizin tüm halkınızı yok etmekten çekinmeyiz” diye. İşte Afganistan’da ve Filistin’de böylesine vahşi bir zihniyetle savaşılıyor.

Ahmet Varol - Vakit
www.vahdet.com.tr

TÜRK'ler Yüzümüze Tükürürken!

20 Ekim 2009, 10:05 Anadolu Haber

İsrailli bakanlar, Türk Büyükelçiliği'nde düzenlenecek 29 Ekim resepsiyonunu 'boykot' etmeyi planlarken İsrailli bir bakan sert bir çıkış yaptı: 'Türkler yüzümüze tükürürken, bizim 'Yağmur, yağmur' dememiz düşünülemez'

İsrailli bakanlar, Anadolu Kartalı Tatbikatı'nın uluslararası bölümünün iptal edilerek İsrail'in dışlanması, TRT'de yayınlanan 'Ayrılık' dizisi ve BM'de Türkiye'nin 'Evet' dediği Goldstein raporundan duyulan rahatsızlığı yansıtmak için Türk Büyükelçiliği'nde düzenlenecek 29 Ekim resepsiyonunu 'boykot' etmeyi planlıyor.

Yediot Ahranot gazetesinin haberine göre, Türk Büyükelçisi'nin konutuna davet edilen birçok bakan, Kudüs ile Ankara arasındaki son gerginlikler nedeniyle etkinliği boykot edecek.

Etkinlikte hükümeti temsil etmesi planlanan İsrail İçişleri Bakanı Eli Yishai'nin, davete katılmama ya da katılarak sert bir konuşma yapma eğiliminde olduğu belirtilirken, aralarında Binyamin Ben-Eliezer'in de bulunduğu bir grup bakan da 'Atmosferi ısıtmamalıyız, ateşe benzin dökmemeliyiz' diyerek katılma eğiliminde olduğu kaydedildi. Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Ben-Eliezer gazeteye yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkilerin stratejik önemi olduğunu belirtirken, 'Davet edildim ve şüphesiz katılacağım' dedi.

Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın katılmasının beklenmediği belirtilirken, 'Savunma Bakanı Ehud Barak ise henüz karar vermedi. Cumhurbaşkanı Şimon Peres ise, Türk Büyükelçiliği'nin davetini kabul edip etmeyeceğini söylemeye yanaşmadı' denildi.

YÜZÜMÜZE TÜKÜRÜLÜYOR

Enformasyon ve Diasporadan Sorumlu Bakan Yuli Edelstein, davete katılmama kararı aldığını belirtirken, 'Türkler yüzümüze tükürürken, bizim 'Yağmur, yağmur' dememiz düşünülemez' diyerek tepkisini gösterdi.

Kendisinin gitmeyeceğini ve diğer bakanların da aynı tepkiyi göstermesi gerektiğini söyleyen Edelstein, 'Türkler ateşi düşürmeye çalışıyorsa bunun yolu bu değil. Türkler Goldstein raporunun aleyhinde oy kullanabilirdi. Ama yapmadılar' dedi.

Eğer Türkler Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsa, Zimbabwe ve Gabon (BM'de raporun geçmesi için oy veren iki ülke) ile İsrail'in sırtında dans etmemeleri gerektiğini anlamalı diyen Edelstein, 'Türk Büyükelçisi'nin İsrail askerlerinin çocukları ve bebekleri vurduğu diziyi kınadıklarını görmedim' diyerek Ankara'dan beklentisini dile getirdi.

Akşam

OBAMA YAHUDİLERİ NASIL BÖLDÜ
Sait Çakır

Amerikan Yahudi cemaatinin yeni kurulan pasifist örgütü J Street’in 25 Ekim’de Washinton’da düzenleyeceği toplantı dünya gündeminin en ilgi çekici başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor. On sekiz ay önce Jeremy Ben-Amy ve George Soros gibi önemli isimler tarafından kurulduğu günden bu yana ciddi tartışmalara konu olan bu lobinin toplantısına İsrail’in Amerikan büyükelçisi Michael Oren’in katılması beklenmiyor. Buna karşılık, Obama’nın ulusal güvenlik danışmanı James Jones’un bu konferansa katılacağı bilgisi, J Street’in Obama yönetimi tarafından sahiplenildiği fakat İsrail hükümeti tarafından dışlandığı yönünde yorumlara neden oluyor.

Bu konferansın en önemli özelliği, Amerikan Yahudi lobisinin ana akım örgütü, sertlik yanlısı AIPAC’ın düşüncelerine taban tabana zıt yeni bir lobi olan J Street’in bir güç gösterisinde bulunacak olmasıdır. Bu konferansın yaklaşık bin kişiyle gerçekleşeceği, Amerikan Kongresi’nden, çoğu Demokrat, 160 üyenin katılacağı tahmin ediliyor.

Bu sayılar AIPAC ile karşılaştırıldığında oldukça mütevazı kalmaktadır; zira AIPAC’ın toplantıları beş bin kişiyle ve Kongre’nin yarısının katılımıyla gerçekleşmektedir. Üstelik AIPAC’ın toplantılarına İsrail ve Amerikan hükümetinin en güçlü üyeleri katılırken, J Street’in düzenleyeceği toplantıda İsrail’deki koalisyon hükümetini temsil edecek herhangi bir üye bulunmuyor. Bu genç lobiyle AIPAC arasındaki güç oransızlığını görmek için aslında bütçelerine bakmak yeterlidir; J Street’in kasasında üç milyon dolar bulunurken, AIPAC’ın bütçesi 70,6 milyon dolardır.

Bu rakamlara bakarak yeni ve görece küçük olan bu lobinin etkisiz olduğunu söylemek acelecilik olur. Obama yönetiminin en üst düzey yetkilileriyle oldukça yakın bağlara sahip olan J Street gücünün önemli bir kısmını mevcut yönetimden alırken diğer taraftan da ekonomik kriz nedeniyle yaşam mücadelesi veren diğer küçük Yahudi gruplarını yutarak hızla büyüyor. Yahudi gençliğinin kampüs örgütlenmelerinden İlerici Siyonizm Birliği’ni ve İsrail lobiciliğindeki önemli isimleri, Hadar Susskind bunlardan biridir, bünyesine katan J Street kırk sekiz bin gönüllüsü, bin kadar örgütlü hahamı bulunan Britz Tzedek ile birleşme müzakereleri yapıyor. Kısacası J Street, Osmanlı Devleti’nin genişleme yöntemlerine benzer yollardan hızla büyüyor.

Saray Yahudileri

Gücü ve etkinliği konusunda verdiğimiz bu bilgilerden sonra bu pasifist lobinin savunduğu fikirlere ve aldığı tepkilere kısaca göz atalım.

Uzatmadan söyleyecek olursak, J Street, Obama siyasetinin Yahudilik içindeki koludur. Filistin sorununda iki devletli çözümü, Kudüs’ün paylaşılmasını ve işgal edilen bölgelerde yerleşimlerin dondurulmasını savunan J Street, İran’a yönelik yaptırımların Kongre’den çıkmasını engellemek üzere lobi yapıyor ve İran sorunun yaptırımlarla değil müzakerelerle halledilebileceğini düşünüyor. Golan Tepe’lerinin Suriye’ye bırakılması, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi türünden “aykırı” fikirleri olan J Street, son Gazze Savaşı’nın ilk gününde İsrail devletine acil ateşkes çağrısında bulundu.

İslam dünyasını ve Rusya’yı antagonize etmeme siyaseti izleyen Obama’nın, İsrail devletini timar etme yönündeki adımlarını uygulayabilmesi için, dünya Yahudiliğin en azından bir bölümünün desteğini alma zorunluluğunu kavradığını söyleyebiliriz. Yahudi oylarının yüzde yetmiş sekizini alarak başkan seçilen Obama, Yahudi örgütlerinin liderleiyle düzenlediği toplantıya, çaylak statüsündeki J Street’i davet etmesi geleneksel lobicilerin tepkisini çekmişti. Bu tepki sonradan dinmek yerine giderek arttı; Obama idaresinde, geleneksel lobicilerin Beyaz Saray’daki yetkililere erişimi sınırlandırılırken, J Street’in bizzat mevcut yönetim tarafından desteklenmesi taraflar arasındaki gerilimin yükselmesine neden oldu.

Ana akım Yahudi lobisi ve İsrail hükümetinin J Street’e “Saray Yahudisi”* gözüyle baktığını söyleyebiliriz. J Street’in görüşlerinin İsrail’in çıkarlarına zarar verdiği yönünde endişeler taşıdığını belirterek 25 Ekim’deki konferansa katılmayacağını açıklayan Oren’in, kendi yerine düşük rütbeli birisini yollayacağı düşünülüyor. İsrail hükümeti her ne kadar J Street konferansına katılıp katılmama kararını Oren’e bıraktığını iddia etse de, ismini vermek istemeyen hükümet kaynakları İsrail’in bu lobiyle sorunları olduğunu belirtiyor. İsrail büyükelçisinin katılmama gerekçeleri arasına, Amerika’daki ana akım/sağcı lobi tarafından tam anlamıyla hain ilan edilmiş bir lobinin yanında gözükmenin on yıllardır İsrail’e hizmet etmiş kesimleri gücendireceğini ekleyebiliriz.

İsrail büyükelçisinin J Street’i bu şekilde azarlamasını tekil bir vaka olarak ele almak yanlış olacaktır. Gazze Savaşı sırasındaki muhalif görüşleri nedeniyle J Street, ABD Reformcu Museviliği lideri haham Eric Yoffie tarafından “ahlaki açıdan eksik ve Yahudi duygularına temelden uzak” olmakla suçlandı. Yahudi yerleşimlerini barışın önünde engel olmadığını savunan ADL lideri Abraham Foxman’a açık mektup yazan J Street lideri Jeremy Ben-Amy Amerika’nın liderliğindeki barış müzakereleri etrafında birleşmek gerektiğini savundu ve büyük tepki çekti. Her fırsatta İsrail-yanlısı olduğunu ilan etmek zorunda kalması bile J Street hakkındaki genel yargıyı göstermektedir; izlediği politikaların Yahudi devletinin çıkarlarına aykırı olduğu iddialarını neyin İsrail-yanlısı olduğunun tartışılması gerektiği şeklinde yanıtlayan J Street meşruiyetini kanıtlama sıkıntısı yaşıyor.

Özetle Obama’nın izlediği yumuşama politikasının savunuculuğunu üstlenen J Street hem İsrail hükümeti tarafından hem de Amerika’daki ana akım Yahudi lobileri tarafından tecrit edilmektedir. Bu açıdan ele alındığında, J Street’in düzenleyeceği konferans, kendi Yahudiliğini oluşturma yoluna giden Obama siyasetinin bu yolda ne kadar başarı kazandığını gösterecektir.

*Saygınlık, toplumsal etki ve diğer Yahudilerin sahip olmadığı ayrıcalıkları elde etmek için yöneten katmanların yanında saf tutarak gettolarda yoksulluk ve katliam tehlikesi içindeki din kardeşlerinin kaderine duyarsız kalan zengin Yahudilere “Saray Yahudisi”, Court Jew, denilmektedir.

Odatv.com

SİYONİST DERNEK UMUTLU!

30 Ekim 2009 23:50
ABD'nin, merkezi New York'ta bulunan önemli Yahudi kuruluşlarından ''İnkar ve İftiraya Karşı Birlik'' (Anti-Defamation League-ADL) ulusal direktörü Abraham Foxman, ''çok derin olan Türk-Yahudi dostluğunun Türkiye ile İsrail arasında görülen son olayları aşacağına inandığını'' vurguladı

Foxman, ADL'nin New York Grand Hyatt Otelinde iki gündür düzenlenen 2009 yılı toplantısında A.A muhabirine Türk-Yahudi dostluğu ve Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda değerlendirmelerde bulundu.

Türklere ve Türkiye'ye karşı her zaman ''derin bir dostluk'' hissi içinde olduklarını belirten Foxman, bu dostluğun hem çok eski ve hem de yakın tarihten beri aynı şekilde devam ettiğini söyledi.

Ancak ilişkilerde son aylarda bu dostluğu sınayan kimi olaylar meydana geldiğini belirten Foxman, ''Özellikle de dostlar arasında bir şey ters gittiğinde bu daha çok acı verir. Ben kendimi Türkiye'ye çok yakın hissediyorum, o yüzden de düş kırıklığını hissediyorum'' dedi.

Foxman şöyle devam etti:

''Eğer Türkiye, Orta Doğu'da Müslüman-Arap dünyayla daha fazla dost olmak istiyorsa, tamam... Ama bu neden Türkiye'nin İsrail ve Yahudilerle olan dostluğu pahasına olsun ki... Ben bunun geçici olmasını umuyorum, eski güçlü ilişkilere dönülmesini istiyorum. Ben iyimserim, çok derin olan dostluk ilişkilerimizin bu olayları aşacağına inanıyorum.''

Foxman 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarıyla ilgili olarak ise ADL'nin tutumunda hiçbir değişiklik olmadığını belirterek ''Biz bu konuda bir yasa çıkarılmasına karşı durmaya devam ediyoruz. Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin başlamasına yönelik atılan ilgili adımları memnuniyetle karşılıyoruz, destekliyoruz ve sorunların bu şekilde Türk ve Ermeni halkları tarafından çözülmesi gerektiğine inanıyoruz, ABD Kongresinde ya da Fransız parlamentosunda değil'' diye konuştu.

-ADL TOPLANTISI-

ADL'nin bugünkü toplantısında Foxman'ın yanısıra İsrail'in New York Başkonsolosu Asaf Shariv ve Washington merkezli Brookings Enstitüsünün ''Saban Center for Middle East Studies'' adlı Orta Doğu Çalışmaları Bölümü Başkanı Kenneth Pollack katıldı.

İran'ın nükleer programının sıkça gündeme geldiği toplantıda Yahudi asıllı bir Amerikalı'nın ''Türkiye İran'a mı yakınlaşıyor'' şeklindeki sorusu üzerine Pollack, ''Türkiye'nin İsrail'i son Gazze çatışmaları nedeniyle eleştirdiğini, ancak Türkiye'nin temelde İran'ın nükleer programından oldukça endişeli olduğunu'' ifade etti.

Abraham Foxman ise konuşmasında, İsrail ve Hamas'ı Gazze'de Aralık 2008-Ocak 2009 tarihlerindeki çatışmalarda savaş suçu da dahil uluslararası insani hukuk kurallarını çiğnemekle suçlayan BM raporunun hazırlayıcılarından Güney Afrikalı Yahudi asıllı Justice Goldstone'a ''açık mektup'' yazdığını belirterek, Goldstone'un adını bu rapordan çekmesi gerektiğini, raporun artık ''Goldstone raporu'' olarak anılmasının son derece talihsiz ve yakışıksız bir durum olduğu görüşünü savundu.

ADL'nin dün geceki toplantısına BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da katılarak konuşma yaptı.

zaman

13 Ocak 2010 18:48
Çelikkol'dan Çarpıcı Açıklama
Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon'un tavrıyla ilgili olarak, çarpıcı açıklamalar yaptı..

Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon'un tavrıyla ilgili bir açıklama yaptı.

Çelikkol, "Sayın Bakan Yardımcısının, yarattığı mizansenin bir parçası olarak, İsrail basınına İbranice söylediklerini, İngilizce olarak söyleme cesaretini bulamadığı anlaşılıyor" diye konuştu.

Büyükelçi Çelikkol, "İsrail Dışişlerinde böyle bir mizansen yaratılıp, aslında yaşanmamış bir olayın kendi kamuoyuna sanki olmuş gibi, farklı bir şekilde yansıtılmaya çalışılmasının da herhalde dünya diplomasisinde kolay rastlanılan bir davranış olmadığını" kaydetti. Çelikkol, "Daha önce diplomatlık yapmış bir bakan yardımcısının sandalyelerin boyu ile iştigal etmesi ve bunun kendisine üstünlük sağladığını düşünmesi, en basitinden bir ilkelliktir" dedi.

Edinilen bilgiye göre, Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol, aslında Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon ile tamamen nezaket ziyareti çerçevesinde bir görüşme yapacaktı. Ancak daha sonra toplantının 11 Ocak'a alındığı ve toplantı yerinin de parlamento olduğu bildirildi.

Büyükelçi ve yanındakiler parlamentoya geldiklerinde, Ayalon'un bir yardımcısı Türk heyetine Ayalon'un odasına kadar eşlik etti. Kapıda sadece bir dakika süreyle bekleyen Büyükelçi ve beraberindekiler, hemen içeri alındı.

Söz konusu bir dakikalık süre de bekleyen basın mensuplarına görüntü almaları için yeterli oldu. Ayalon, Türk heyeti mensuplarını ellerini sıkarak karşıladı, daha sonra da odanın küçük olması nedeniyle, dışarıda bekleyen gazeteciler, ikişer kişilik gruplar halinde içeri alındı. Ayalon, bu sırada, "Kusura bakmayın, burası çok küçük, bir dahaki seferde sizi Dışişlerindeki odamda ağırlarım" dedi.

Asıl mizansenin kapıda bir dakikalık geciktirme süresiyle başladığını belirten Büyükelçilik yetkililerine göre, mizansenin diğer parçasında da Ayalon'un gazetecilerden birinin sorduğu soruya İbranice cevap vermesiyle yaşandı.

Ancak, Ayalon gazetecilerin ayrılmasından sonra Büyükelçi ve arkadaşlarına "Kurtlar Vadisi" dizisiyle ilgili konuyu açtı, "bu dizideki sahnelerin rencide edici olduğundan ilişkileri bozacağından" bahsetti. Büyükelçi Çelikkol ise diziyi kendisinin görmediğini, aslında muhatabının da olmadığını, çünkü özel bir televizyon kanalında yayınlandığını söyledi.

Görüşmenin de bu şekilde, oldukça saygılı bir ortamda tamamlandığına dikkati çeken Büyükelçilik yetkilileri, "El sıkışıp ayrıldık, hatta Ayalon, Büyükelçiye (Savunma Bakanı Ehud) Barak ile birlikte giderseniz, dönüşte de bir ara görüşelim" dediğini de kaydettiler.

Olayın, Kudüs'ten ayrıldıktan sonra, basında yayımlanan haberlerle ortaya çıktığını belirten Büyükelçilik yetkilileri, "Washington'da diplomatlık yapmış bir kişinin, böyle sandalyelerden medet umarak, ortaya sadece İsrail bayrağı yerleştirerek, kendi kamuoyuna toplantının gerçekleştirilişinden daha farklı bir mesaj vermeye çalışması, ancak çok ilkel bir davranışın göstergesidir" diye konuştular. Yetkililer, İsrail'de hangi seviyede olursa olsun diplomatların Dışişleri Bakanlığındaki görüşmelerinde masaya bayrak konulması diye bir adet veya teamülün bulunmadığının da altını çizdiler.

Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol da, "söz konusu toplantıda, kendilerine aynı sözlerin İngilizce söylenmesi halinde durumun ne olacağı" sorusuna, "O toplantı orada biter, terk eder giderdim" diye konuştu
aktifhaber

Etiketler: simon peres israil Yahudi İslam Tel Aviv Yafa filistin gazze kudüs mescid-i aksa batı şeria elfetih hamas malkom x İsrail UAEK Arap Birliği İsrail'in Nükleer Yetenekleri Suriye nükleer silah

İsrail dışındaki Yahudiler'de kaçırılma endişesi
07:30 - İsrail Başbakanlığı'ndan yayınlanan yazılı açıklamada, yurt dışında İsrail vatandaşlarına saldırı düzenlenebileceği ya da adam kaçırma olaylarının hedefinde olabilecekleri konusunda uyarıda bulunuldu ve bu tehditlerin İran ve Hizbullah'tan geldiği yönünde istihbarat alındığı belirtildi. 10.07.2010 TEL AVİV netgazete

İsrail Askerine "Yağmalama" Davası

Mavi Marmara saldırısında, yardım gönüllülerinin kişisel bilgisayarlarını çalıp satmakla suçlanan bir asker hakkında yağmalama suçundan dava açıldı.

Yayına Giriş: 04.09.2010

İsrail’de Mavi Marmara gemisine düzenlenen saldırıda, yardım gönüllülerinin kişisel bilgisayarlarını çalıp satmakla suçlanan bir asker hakkında dava açıldı.
İsrail ordusunun açıklamasına göre, Gazze’ye yardım gemilerinin İsrail limanlarına çekilmesinin ardından, Mavi Marmara’ya giren teğmen rütbesindeki İsrail askeri, yağmalama yapmakla suçlanıyor.

Hazırlanan iddianamede, askerin gemideki 4 ila 6 dizüstü bilgisayarını çalarak arkadaşlarına sattığı belirtiliyor.

İsrail ordusu, teğmenin, ordunun ahlaki değerlerine uymadığını bildirdi.

İsrail askerlerinin, 31 Mayıs’ta Mavi Marmara’ya düzenlediği saldırıda, 9 Türk ölmüştü. TRT

Yahudi yerleşimciler, Kudüs'te kilise kundakladı
01:50 - Bazı aşırı sağcı Yahudi yerleşimcilerin, Kudüs'te Peygamber (Haneviim) Caddesi üzerinde bulunan eski bir kiliseyi kundakladığı bildirildi. Filistin Yönetimi'nin resmi haber ajansı Wafa'nın haberine göre, olay, dün akşam saatlerinde meydana geldi. Kilisenin kundaklanan ilk katının, içindekilerle birlikte büyük hasar gördüğü kaydedildi. 31.10.2010 TEL AVİV netgazete

İşte İsrail'in Mavi Marmara kararı!
20 Ocak 2011
İsrail'in Mavi Marmara baskınını soruşturmak üzere kurduğu Turkel Komisyonu, ''operasyon uluslararası hukuka uygun'' sonucuna vardı.

9 Türk'ün öldüğü Mavi Marmara baskınını soruşturan İsrail Turkel Komisyonu'nun, "operasyon uluslararası hukuka uygun" sonucuna vardığı belirtiliyor.
İsrail ordu radyosuna konuşan komisyona yakın bir kaynağa göre, İsrailli komandoların uluslararası hukuka uygun hareket ettiği sonucuna varıldı.

İsrail'in baskını soruşturmak üzere kurduğu Turkel Komisyonu savaş suçu işlenmediğine hükmetti.

Bu sonuçların komisyonun 2'si yabancı gözlemci 5 üyesi tarafından da onaylandığı belirtildi.

Raporun Pazartesi günü açıklanması bekleniyor.

Komisyon, Başbakan Netanyanu ve Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi'nin aralarında olduğu çok sayıda üst düzey İsrailli yetkiliyi dinlemişti

İsrail komisyonunu tanımadığını açıklayan Ankara'nın baskısı üzerine Birleşmiş Milletler de baskına ilişkin bir soruşturma başlatmıştı.

Birleşmiş Milletler Komisyonu'nun ise raporunu gelecek ay genel sekretere sunması bekleniyor. NTV

[img]http://www.facebook.com/photo.php?fbid=171176216258816&set=a.182691275107310.37421.141835989192839[/img]

İsrail’e Boykot Girişimi: İsrail ile yapılan 12 askeri anlaşma feshedilsin
16 Ağustos 2014

Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi, Filistin’e yönelik İsrail saldırılarını yürüyüşle protesto ederek, Türkiye’ye İsrail’le olan ilişkileri kesme çağrısında bulundu.
Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, “İşgal devleti İsrail ile yapılan 12 askeri anlaşma iptal edilsin” talebiyle Saraçhane Parkı’ndan Aksaray Meydanı’na yürüyüş düzenledi.

Yürüyüşe Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Kani Beko, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu ile çok sayıda kişi katıldı.

Fatih Saraçhane Parkı’nda biraraya gelen Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi üyeleri, “Gerçek bir tavır istiyoruz işgal devleti İsrail’le yapılan 12 askeri anlaşma feshedilsin” pankart ile “Direnen Filistin halkı kazanacak”, “Taş atmak devrimin bir aşamasıdır” dövizleriyle “Filistin’e özgürlük İsrail’e boykot”, “Gazze halkı yalnız değildir”, “Yaşasın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, “Şengal halkı yalnız değildir” sloganlarıyla Saraçhane Parkı’ndan Aksaray Meydanı’na yürüdü.

Yürüyüşün ardından Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi adına basın açıklamasını Ayşe Düzkan yaptı.

İsrail’in son saldırı dalgasında 2000’e yakın Filistinlinin öldürüldüğünü, 9800’den fazla Filistinlinin yaralandığını, 70 binden fazla Filistinlinin evsiz, elektriksiz ve susuzluğa mahkum edildiğini belirten Düzkan, İsrail’in sadece ABD tarafından değil birçok ülkeden ve Türkiye’den destek aldığını söyledi.

“Türkiye’nin İsrail işgalci devleti ile askeri işbirliği 12 aleni anlaşma, NATO işbirliği ve ticari ilişki şemsiyesi altında gizlenen onlarca ortaklık kapsamında sürüyor.

“Türkiye hükümeti Mavi Marmara’dan sonra askeri ilişkileri feshedeceği yönündeki boş sözleri, ardından askıya almış olduğunu iddia ettiği bu askeri ilişkileri, gizlice sürdürmeye devam ediyor. Hükümet yetkilileri boş laflarla göz boyamayı bırakıp, İsrail katliam aygıtına güç veren ilişkileri kesmelidir!”

http://www.imctv.com.tr/2014/08/16/israile-boykot-girisimi-israil-ile-yapilan-12-askeri-anlasma-feshedilsin/


En son Ekim tarafından Çrş Oca 13, 2010 10:51 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Şub 15, 2009 1:12 am    Mesaj konusu: General Avi Mizrahi Alıntıyla Cevap Gönder

MalcolmX: İsrail Filistinde ne halt ediyor?

Bundan tam 44 yıl önce bugün 21 Şubat 1965’te suikasta uğradı. Malcolm X'in ölmeden 4 ay önce bir gazetedeki yazdıklarından bugüne neredeyse hiçbir şey değişmedi…

21/02/2009

SİYONİST MANTIK

Omowale Malcolm X Şahbaz*

Filistin’i şu an işgal eden Siyonist ordular, kadim Yahudi peygamberlerinin “bu dünyanın son günlerinde” kendi Tanrılarının onları vaat edilmiş topraklara götürecek bir “Mesih” göndereceğini ve bu yeni-elde edilmiş topraklarda yeni bir “ilahi hükümet” kuracaklarını ve bu “ilahi” hükümetin “diğer tüm ulusları demirden bir sopayla” yönetmesini sağlayacağını öngördüğünü iddia ederler.

Eğer İsrailli Siyonistler, Arap Filistin’inin işgallerini, Yahudi peygamberlerinin kehanetlerinin gerçekleşmesi olarak görüyorlarsa, diğer ulusları demirden sopayla yönetecek “ilahi” görevlerine de inanmışlar demektir. Demirden sopa, sadece önceki Avrupalı Sömürge Güçleri’nden daha sıkı sabitlenmiş güçlü-hâkimiyet anlamına gelmektedir.

Bu İsrailli Siyonistler, Yahudi Tanrı’larının eskimiş Avrupalı sömürgeciliğini yeni bir türüyle değiştirmek için kendilerini seçtiğine inanmaktadır. Bu yeni tür, Afrikalı halkaları istençle “ilahi” otoritelerine ve rehberliklerine itaate kandıracak şekilde iyice gizlenmiştir.

Kamuflaj
İsrailli Siyonistler, yeni tür sömürgeciliklerini başarıyla gizlediklerinden emindirler. Sömürgecilikleri daha “hayırsever”, daha “insancıl/iyilikçi” görünmektedir. Bu sistemde potansiyel kurbanlarını dostane ekonomik “yardımları” ve ekonomileri büyük sıkıntılar çeken yeni-bağımsız Afrika uluslarının burunları önünde salladıkları diğer kışkırtıcı hediyeler almaya iterek idare etmektedirler.

Afrika’daki halkların ekserisi okuma-yazma bilmediği 19. Yüzyıl’da Avrupalı emperyalistlerin onları “korku ve güç”le idare etmesi kolaydı ancak günümüz aydınlanma çağında Afrika halkları uyanmaktadır ve onları 19. Yüzyıl’ın antikalaşmış yöntemleriyle hizada tutmak imkansızdır.

Bu nedenle emperyalistler yeni metotlar geliştirmeye mecbur kalmışlardır. Artık kitleleri boyun eğmeye zorlayamadıkları ve korkutamadıkları için, Afrikalı hakları istençli bir itaate taşıyacak yeni modern yöntemler bulmak zorundadırlar.

Yeni-emperyalizmin modern 20. Yüzyıl silahı “dolarizm”dir. Siyonistler dolarizm’in biliminin kitabını yazmıştır: bir arkadaş ve yardımsever pozuyla gelirler, hediyeler ve diğer her tür ekonomik yardımlar getirip teknik destek önerirler. Yani, birçok yeni “bağımsız” Afrika uluslarında Siyonist İsrail’in etkisi ve gücü 18. Yüzyıl Avrupalı sömürgecilerden çok daha fazla sabit hale hızla-gelmiştir. Ve bu yeni Siyonist sömürgecilik sadece şekil ve metot itibariyle farklıdır, asla amaç ve güdüde değil.

Avrupalı emperyalistler uyanan Afrika halklarının eski güç ve korku ile idare şekline boyun eğmeyeceklerini akıllıca öngördükleri 19. Yüzyılın sonlarında, bu ölmez-entrikacı emperyalistler “yeni bir silah” ve bu silaha “yeni bir üs” bulmak zorunda kaldı.

Dolarizm
Yirminci yüzyıl emperyalizmin bir numaralı silahı Siyonist dolarizm’dir ve bu silahın ana üslerinden biri de Siyonist İsrail’dir. Ölmez-entrikacı Avrupalı emperyalistler, Arap dünyasını coğrafi olarak parçalayacak, içine sızacak ve Afrika liderleri arasına ihtilaf tohumları ekecek ve Afrikalıları Asyalılara karşı bölecek şekilde İsrail’i akıllıca yerleştirmiştir.

Siyonist İsrail’in Arap Filistin’ini işgali yeni bağımsız Arap ülkelerinin ekonomilerini güçlendirmek ve halklarının hayat standartlarını yükseltmek için odaklanmayı imkansız hale getirerek Arap dünyasını milyarlarca değerli dolarını silahlanmak için kullanmak zorunda bıraktı.

Afrikalılara Arap liderlerin onların hayat standartlarını yükseltmek için Arap liderlerinin entelektüel ya da teknik olarak yetkin olmadığını göstermek için Arap dünyasında hayat standartlarının süregelen düşüklüğünü, Siyonist propagandacılar maharetle kullanılıyor.

“Kuşun kanadını kırıyorlar ve sonrasında onlar kadar hızlı uçamadığı için suçluyorlar”

Emperyalistler her zaman kendilerini iyi gösterir, fakat bu sadece Siyonist-kapitalist fesadıyla ekonomileri kötürüm bırakılan yeni bağımsız ülkelerin sakat ekonomileriyle yarıştıkları içindir. Adil bir yarışa tahammül edemezler zira Cemal Abdül Nasır’ın Sosyalizm altında Afrika-Arap Birliği’nden ödleri koptu.

Mesih?
Mesihlerinin onları vaat edilmiş topraklara götüreceği ve İsrail’in şu anki Arap Filistin’ini işgalinin bu kehanetin gerçekleşmesi yönündeki Siyonist iddiaları doğruya, peygamberlerinin onları oraya götüreceğini söyledikleri Mesihleri kimdir? İşgal Altındaki Filistin’i Siyonistlerin eline veren “anlaşmayı görüşen” Ralph Bunche’ydi! Ralph Bunche mi Siyonizm’in Mesih’idir? Eğer Ralph Bunche onların Mesih’i değilse ve Mesihleri gelmediyse, Mesihlerinin önünde Filistin’de ne halt etmektedirler?

Siyonistlerin Arap Filistin’i işgal etmek, Arap vatandaşlarını evlerinden kovmak ve tüm Arap topraklarını atalarının orada binlerce yıl önce yaşadığı “dini iddiasıyla” tüm Arap topraklarına el koymak için yasal ya da ahlaki bir hakları mı vardı? Daha bin yol önce Endülüsler İspanya’da yaşıyordu. Bu, tıpkı Avrupalı Siyonistlerin Filistin’deki Arap kız ve erkek kardeşlerimize yaptığı gibi, Mağriplilere İberya Yarımadası’nın işgal edip, İspanyol vatandaşları söküp İspanya’nın olduğu yerde yeni bir Fas devleti kurma hakkı mı verir?

Sözün özü, İsrail’in Arap Filistin’indeki şu anki işgalini meşru kılacak tarihte ne akli ne de yasal bir temel yoktur… Hatta kendi dinlerinde bile. Mesihleri nerede?

*Malcolm-x.org’dan alınmıştır.

07 Temmuz 2009 Salı
İSRAİLLİ SİYONİST KORSANLAR!
Yılmaz Dikbaş

Siyonist İsrail ordusu 27 Aralık 2008-18 Ocak 2009 sürecinde tam 22 gün, gece gündüz Gazze’deki savunmasız Filistin Müslüman halka saldırdı.
Aralarında sayıda çocukların da bulunduğu en az 1 400 sivili öldürdü, 50 bin evi yıktı, 800 sanayi tesisini yerle bir etti, 200 okulu harabeye çevirdi, 39 cami ve 2 kiliseyi dümdüz edip geçti.

Siyonistlerin buyruğundaki ABD bu kanlı katliama yalnız sessiz kalmakla yetinmedi, gemilerle Siyonistlere silah ve cephane taşıdı. Aydınlanma Devrimi geçirip uygarlaşmış olduğu iddia edilen AB ülkeleri ise bu insanlık vahşetini uzaktan izledi…

Ama dünyada bu soykırıma sessiz kalmayanlar da vardı.

11 ülkenin insan hakları savunucuları, “Özgür Gazze Hareketi” adlı bir oluşumda bir araya geldiler. Laf üretmediler, oralara buralara duyurular, bültenler fakslamadılar, gösterişli basın toplantıları yapmadılar. “İnsanlığın Ruhu” adını verdikleri küçük bir gemiye ilaç, yiyecek, inşaat malzemesi ve çocuk oyuncakları yükleyerek Kıbrıs’tan Gazze’ye doğru denize açıldılar.

30 Haziran 2009 Salı günü, Gazze kıyılarından 23 mil uzakta, yani uluslararası sularda, Siyonist İsrail ordusunun deniz kuvvetleri, “İnsanlığın Ruhu” gemisine saldırdı. Gemiyi ele geçirdiler, içindeki 21 insan hakları savunucusunu tutuklayıp zorla İsrail’e götürdüler.

21 kişinin arasında, Nobel ödüllü Mairead Maguire ve ABD eski milletvekili Cynthia McKinney de bulunmaktaydı.

İsrailli Siyonist korsanlar tarafından tutuklanıp zorla götürülmeden kısa bir süre önce, hareketin başkanı ve bu deniz seyahatinin koordinatörü Huwaida Arraf şunları söyledi:

“Hiç kimsenin bizim bu küçük gemimizin İsrail’e karşı bir tehdit oluşturacağına inanması mümkün değildir. Biz bu gemide ilaç, sıhhi araç ve gereç, inşaat malzemeleri ve çocuk oyuncakları taşıyoruz. Yolcularımız arasında Nobel ödüllü bir kişi ve ABD’nin bir eski milletvekili bulunmaktadır. Gemimiz Kıbrıs limanından ayrılmadan önce arandı ve güvenlik taramasından geçirildi. Seyahatimizin hiçbir anında İsrail karasularına girmedik.”

Huwaida Arraf sözlerini şöyle bitirdi:

“İsrail’in silahsız ve savunmasız gemimize yapmış olduğu bu bilinçli ve önceden planlanmış saldırısı, uluslararası yasaların çok açık bir biçimde çiğnenmesi demektir. Hemen ve koşulsuz olarak serbest bırakılmamızı talep ediyoruz.”

Öyle anlaşılıyor ki, çok iyi niyetli olan Arraf, Siyonist İsrail’in kurulduğundan beri hiçbir uluslararası yasayı, BM Genel Kurul kararlarını ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını tanımadığını bilmiyordu!

İsrailli Siyonist korsanlar tarafından kaçırılan Nobel ödüllü Mairead Maguire ise şunları söylüyordu:

“Biz bu yardımı taşımakla, Gazze halkına bir ümit vermek istedik. Böylece deniz yolunun onlara açılmasını umduk. Bundan böyle onların, İsrail’in saldırısı sırasında yıkılmış olan okullarını, hastanelerini ve binlerce evlerini yeniden inşa edecek malzemeleri taşımaya başlayabileceklerini göstermek istedik. Biz bu girişimle, Gazzelilerin yanında olduğumuzu, yalnız olmadıklarını duyurmayı amaçladık.”

İsrailli Siyonist korsanların uluslararası sularda ele geçirdikleri gemide, insan hakları savunucusu yolcular arasında bir de Nobel ödüllü kişinin olduğunu öğrenince merak ettim. Acaba yolcular arasında bizim Nobel ödüllü Orhan Pamuk da var mıydı? Her fırsatta ‘Biz Türk Aydınları olarak…’ diye ortaya çıkarak kameralar önünde insan haklarını savunup tumturaklı demeçler veren Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Akın Birdal, Şener Yurdatapan da bu gemide olabilir miydi? Sözde kıyımlardan dolayı Ermenilerden özür dileyecek kadar pusulayı şaşırmış, AB Hibecilerinden Mine Kırıkkanat, Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Atilla Yayla, Prof. Halil Berktay, Ertuğrul Kürkçü, Ethem Mahçupyan, Mehmet Ali Birand, Adalet Ağaoğlu, Murat Belge ve Mazlumder de “İnsanlığın Ruhu” adlı geminin yolcuları arasında mıydı? Gemideki yolcu listesinde gözlerim, kırk yıllık Mason Çetin Altan’ın oğullarını, Aydın Doğan Medyası’nın azılı demokrat, aşırı insan hakları savunucusu köşe yazarlarını da aradı…

İsrailli Siyonist korsanların uluslararası sularda saldırdıkları “İnsanlığın Ruhu” adlı gemide tutsak aldıkları kişilerin listesini aşağıda veriyorum. Ben bu listede bizimkilerden hiçbirinin adını göremedim, bir de siz bakın, belki görebilirsiniz!

Mairead Maguire, Nobel ödülü sahibi, İrlanda.
Cynthia McKinney, eski milletvekili, ABD.
Denis Healey, geminin Kaptanı, UK.
Adam Qvist, Dayanışma çalışanı, Danimarka.
Adam Shapiro, Belgesel film yapımcısı, ABD.
Adnan Mormesh, Dayanışma çalışanı, UK.
Theresa Mcdermott, Dayanışma çalışanı, İskoçya.
Kathy Sheetz, hastabakıcı ve film yapımcısı, ABD.
Halid Abdülkadir, mühendis, Bahreyn.
Huwaida Araf, ‘Özgür Gazze Hareketi’ Başkanı, ABD.
Osman Abufalah, El-Cezire TV’nin yazarı, Ürdün.
Fathi Jaouadi, gazeteci, UK.
Mansur Al-Abi, El-Cezire TV kameramanı, Yemen.
İsmail Blagrove, belgesel film yapımcısı, UK.
Fatima Al-Attawi, yardım derneği çalışanı, Bahreyn.
Derek Graham, elektrikçi, kaptan yardımcısı, İrlanda.
Halid Al-Shenoo, üniversite hocası, Bahreyn.
Alex Harrison, Dayanışma çalışanı, UK.
Kaltham Ghloom, Dayanışma çalışanı, Bahreyn.
Juhaina Alqaed, gazeteci, Bahreyn.
Lubna Masarwa, Filistin insan hakları aktivisti, Filistin.
Bir süre önce, Aden Körfezi’nde Somalili korsanların saldırıları yoğunlaşınca hemen BM Güvenlik Konseyi toplandı ve Batı ülkelerinin deniz kuvvetlerinin o bölgeye gönderilmesine karar verdi. Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin deniz unsurları da Somalili korsanları yakalama ve ticaret gemilerini korumayla görevlendirildi. Medya bunu, “Asker korsan avlamaya gidiyor” diye duyurdu.[1]

Peki, şimdi İsrailli Siyonist korsanları kim avlamaya gidecek?

Uluslararası yasaları, evrensel hukuk kurallarını, BM Genel Kurul kararlarını, BM Güvenlik Konseyi kararlarını dinlemeyen İsrailli Siyonistlere kim dur diyecek?


[1] Milliyet, “Asker korsan avlamaya gidiyor”, 10.02 2009

http://anadoluhaber.blogspot.com/2009/07/anadoluhaber-dogu-turkistan-katliam.html

"EN BÜYÜK KATLİAMI TÜRKLER YAPTI"

14 Şubat 2009 07:02
Davos’taki ‘Gazze Paneli’ sırasında İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’in sözlerine sert tepki göstererek oturumu terk eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a çok ağır suçlamalarda bulunan İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi, “Erdoğan, aynaya baksın” dedi.
Mizrahi, Türkiye’ye yönelik sözleri için, İsrail’de yapılan ‘askeri psikoloji’ konulu uluslararası toplantıyı özellikle seçmesi de dikkat çekti.

İsrail’in Haaretz gazetesine göre, toplantıda konuşan Mizrahi, Başbakan Erdoğan’ın Peres’e yönelttiği, “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” şeklindeki sözünü hatırlatarak, “Erdoğan, aynaya baksın” ifadesini kullandı.

İsrailli komutan, Türkiye’nin yıllar önce Ermenilere dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptığını öne sürerek, aynı politikanın bugün de Kürtler üzerinde sürdürüldüğünü iddia etti.

Mizrahi, İsrail’i Filistin topraklarını işgal etmekle suçlayan Erdoğan’ın ülkesinin, Kıbrıs’ın kuzeyini on yıllardır işgal ettiğini iddia etti.

General Mizrahi, Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in BM’den çıkarılması yolundaki çağrısını hatırlatarak, “Böyle bir durumda, Türkiye de İsrail’in yanına eklenmelidir” diye konuştu.

MİLLİYET

İSRAİL'E SERT NOTA

14 Şubat 2009 20:52
İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gabriel Levy, İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Avi Mirzahi'nin 10 Şubat 2009 tarihinde yaptığı açıklamalar nedeniyle bugün Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı tarafından Bakanlığa çağrıldı
Bakanlık tarafından yapılan konuyla ilgili açıklamada şöyle denildi: ''Her türlü diplomatik teamüle, tarihi ve güncel gerçeklerle taban tabana zıt ifadeler içeren açıklama, Sayın Başbakanımız'a ve ülkemize yönelik kabul edilemez ithamlar ve hezeyanlarda bulunması sebebiyle bir nota tevdi edilerek protesto edilmiştir. Ayrıca söz konusu beyanların mesnetsiz ve kabul edilemezliği vurgulanarak, bu durum hakkında İsrail makamlarından acilen izahat istenmiştir.''
haber10

Washington'daki Yahudi Soykırımı müzesinde ateş açıldı

Washington'daki Yahudi Soykırımı müzesinde ateş açan kişinin, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan 89 yaşında tanınmış bir Yahudi düşmanı olduğu bildirildi.

11 Haziran 2009 00:09

Amerikan NBC televizyon kanalı muhabirinin olay yerinden bildirdiğine göre, saldırgan 1920'lerde doğan ve beyaz ırkın üstünlüğünü savunan bir grubun eski bir mensubu.

Yetkililer ve görgü tanıkları da, saldırganın açtığı ateş üzerine 2 kişinin yaralandığını ve çevrede paniğe neden olduğunu belirttiler.

İtfaiye yetkilisi Alan Etter da, iki yaralının hastaneye kaldırıldığını, muhtemelen cam kırıklarından yaralanan üçüncü bir kişinin olay yerinde tedavi edildiğini kaydetti.
haber7

Erbakan: Siyonizm timsah gibi

Eski Başbakan Necmettin Erbakan, D-8'in kuruluşunun 12. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen toplantıya katıldı. D-8'in kurucu devlet başkanları toplantıya gelmezken temsilcileri katıldı.

20 Haziran 2009 13:06

Eski Başbakan Necmettin Erbakan, D-8'in kuruluşunun 12. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen toplantıya katıldı. D-8'in kurucu devlet başkanları toplantıya gelmezken, Bangladeş, Pakistan, İran, Endonezya, Nijerya ve Mısır'dan yetkililer katıldı. Erbakan konuşmasında, dünya düzeninin yıkılması ve adil düzenin kurulması gerektiğini söyledi. Bugünkü dünyanın Siyonizmin eseri olduğunu anlatan Erbakan, şu benzetmeyi yaptı: "Siyonizm bir timsah gibi. Üst çenesi Amerika'dır. Alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Kuyruğu İsrail'dir. Gövdesi bir takım Müslüman ülkelerin yönetecileri, medyacıları, işadamları, işbirlikçileridir"

Sirkeci'deki Legacy Ottoman Otel'de düzenlenen toplantıyla 15 Haziran 1997'de kurulan D-8'in 12'inci yıl dönümü kutlandı. Toplantıya Necmettin Erbakan, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi(ESAM) Başkanı Recai Kutan, 54. Hükümet bakanları ve eski milletvekilleri katıldı. Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ve bazı bakanlar katılamadıkları toplantı için tebrik mesajı gönderdi.

Toplantıda konuşan eski Başbakan Necmettin Erbakan, "Çok büyük bir olayın içindeyiz. Büyük olaylar tarih içerisinde anlaşılır. D-8'in kuruluşunun 12'inci yıl dönümü kutlamak ve önemini gözler önüne sermek için buradayız." dedi. Bu dünya düzeninin yıkılması ve adil düzenin kurulması gerektiğini söyleyen Erbakan, 6 milyar insanın eşit şartlarda yaşamasının lüzumuna dikkat çekti. "Bu nasıl dünya? Bu kimin dünyası? Hangi dünya içinde yaşıyoruz?" diye soran Erbakan, insanların zulümler içinde ezildığını ve bunun farkında olmadığını söyledi. D-8'in bunu düzeltmek için çalıştığını söyleyen Erbakan, bugünkü dünyanın Siyonizm planları için kurulduğunu dile getirdi. Erbakan bu düzenin değişmesi gerektiğini söylerek şunları anlattı: "Birleşmiş Milletler siyonizmin kuruluşudur. Müslüman ülkelerin bunu niçinde yer almaması gerekir. Figüranlık yapıyorlar. Olanları görmüyor musunuz? Birleşmiş Milletler, UNESCO, IMF, Dünya Bankası onların kuruluşları. Bu nasıl dünya? Böyle bir dünyadan hayır gelmez. Bunun değişmesi gerekir. Siyonizm bir timsah halindedir. Üst çenesi Amerika'dır. Alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Kuyruğu İsrail'idr. Gövdesi bir takım müslüman ülkelerin yönetecileri. medyacılar, işadamları, işbirlikçilerdir. Bunların karşısında seyirci kalmak mümkün mü? Bu sebepten dolayı yeni bir dünya kurmaya mecburuz."

Konuşması sırasında geçmişte yaşanan bir anektoda da değinen Necmettin Erbakan bunu şöyle anlattı: "Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 'Şimdi ne yapacağız, NATO'yu fesih mi edeceğiz ?' sorusuna İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, 'Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İslam olacaktır. NATO'nun kırmızı düşman rengi şu anda hükümsüzdür, ancak önümüzdeki gelişmelere bakarak bu rengin yeşil olması kuvvetle muhtemeldir.' cevabını vermiştir. Bu konuşmayı takiben 19 yıldan beri insanlık huzura, barışa hasret kaldı. Tek kutuplu bir dünya ile savaş, kan ve gözyaşına boğuldu."

Necmettin Erbakan konuşmasında bugünkü dünyaya ilişkin şu tespitleri de dile getirdi: "Bugün dünya nüfusunun neredeyse üçte biri, 2 milyar insan sefalet (açlık, hastalıklar, kötü beslenme) içerisinde yaşıyor. Her gün 150 bin insan ölüyor. Bunların 40 bini çocuk. Yaklaşık 800 milyon insan her gün aç yatıyor ve yaklaşık 500 milyon insan kronik olarak kötü beslenmeden dolayı hasta. Ancak diğer yandan, 1,7 milyar insanın en az 15 kilo vermesi gerekiyor. Endüstriyel ülkelerde bile 100 milyondan daha fazla insan yoksulluk sınırının çok çok altında yaşıyor. 1.5 milyar insan içilebilecek derecede temiz suya sahip değil. 2.4 milyar insan doğru düzgün bir sağlık kontrolüne sahip değil ve tedaviye ulaşamıyor. Her gün ortalama 30,000 çocuk tamamen önlenebilir hastalıklardan ölüyor. 1990'lı yıllarda toplam 13 milyon çocuk çatışmalarda arada kalarak can verdi. Bu rakam II. Dünya savaşından bu yana yapılan çatışmalarda ölen insan sayısından çok daha fazladır. Gelişmiş ülkelerde okul çağına gelmiş 160 milyon çocuk çelimsiz ve yanlış beslenmiş. 840 milyon yetişkin çocuk okuma yazma bilmiyor. Bunların 538 milyonu ise kadın. 1990'lı yıllarda 54 ülkenin kişi başına düşen milli gelirinde azalma oldu. Son on yılda, 21 ülke, yaşam beklentisi ve okuma yazma açısından incelendiğinde geri gitti. Örneğin Zimbabwe'de ortalama yaşam beklentisi 1970'li yılların başında 56 iken bu rakam 1990'lı yıllarda 33,1'e kadar düşmüştür. Bu rakamı İngiltere için kıyasladığımızda 72'den 78,2'ye ulaşmıştır. Yaklaşık 110 milyon karamayını 68 ülkede patlamamış olarak kurbanlarını bekliyor. Dünyada tescilli yaklaşık 23 milyon insan öldürücü ve dermansız HIV/AIDS virüsü taşıyor. Bunların yüzde 93'den fazlası ise gelişmiş ülkelerde yaşıyor.Diğer yandan bugünkü global elitler bu fakirliği çok kısa bir zamanda yok edebilecek kadar zengin. Dünya toplam üretimi yaklaşık 31.5 trilyon dolar. Fakirliğin ortadan kaldırılması için gereken kaynak dünya üretiminin yüzde 1'i. Yani 315 milyar dolar. Sadece ABD, yılda 10 trilyon dolar mal ve hizmet tüketiyor."

haber7

Haham Mafyasının Türkiye Kolu
25 Temmuz 2009 17:02

Hahamların organ mafyası kimi organları Türkiye'den temin ettikleri ortaya çıktı. Amerika'da tarihin en büyük yolsuzluk operasyonu Türkiye'ye de uzandı.

Yasadışı organ ticareti yapan hahamların kimi organları Türkiye'den temin ettikleri, balkan ülkelerinde de ameliyatı gerçekleştirdikleri ortaya çıktı. Yılda 3 milyon dolarlık vurgunu ortaya çıkartan gizli tanığın ise tutuklanan hahamın oğlu olduğu ortaya çıktı

Amerika'nın New Jersey Eyaletinde önceki gün yapılan tarihi yolsuzluk operasyonunda 3 belediye başkanı 5 din adamı olmak üzere 44 toplum lideri tutuklanmıştı. 300 FBI mensubunun katıldığı eş zamanlı operasyonların Türkiye'ye kadar uzandığı ortaya çıktı.

Yasadışı organ ticareti yapan hahamların organları Türkiye, Kuzey Afrika ülkelerinden 10 bin dolar gibi bir paraya aldıkları ve 160-180 bin dolara pazarladıkları ortaya çıktı.

Ameliyatların ise Balkan ülkelerinden birinde yapıldığı belirlendi. Bu arada şebekelerin çökertilmesinde büyük rol oynayan "gizli tanığın" Hahamın oğlu olduğu ortaya çıktı.

Haaretz gazetesinin haberine göre Solomon Dwek isimli hahamın oğlu dada dönü kadar çok dindar bir kişilikti. New Jersey'de yaptığı emlakçılık işinde babası Yitzak yolsuzluk yapıp işi batırınca oğılu işsiz kaldı. Yolsuzluklardan geleceği tehlikeye giren Solomon çareyi FBI'a gitmekte buldu. Üç yıl boyunca cemaatin yasadışı işlerini tet tek takip etti ve verdiği ifadeler sonucunda babasını parmaklıklar ardına tıktırdı.
aktifhaber

Türkler, 22. yüzyılı göremeyebilir
Kemal Özer
eposta@kemalozer.com
12.08.2009

Dünya nüfusu azalıyor. Yanlış okumadınız hakikaten dünya nüfusu azal(tıl)ıyor. Bununla beraber Türkiye’nin nüfusu da...

Dünya nüfusu ile ilgili yaşanan karmaşayı anlayabilmek için Henry Kissenger, Rockefeller Ailesi başta olmak üzere Unesco, Ford Vakfı, Carnegie Vakfı, Cloerance Gamble (Proctor & Gamble), Jonn Harvey Kellogg, Cleveland Dodge, Winston Chuechill, Maynard Keynes, Lour Arthur Balfour, Julian Huxley gibi kişi ve kurumları yakından tanımak gerekiyor.

Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin tümünde gözü olan ABD ve son yüzyılda bütünüyle ABD’nin kuklası rolüne bürünen İngiltere’nin dünya nüfusunu kontrol etme planını iyi analiz etmeliyiz.

Dünya nüfusunun istenen seviyenin üstünde olması durumunda ülkeler, kaynaklarını kendi halklarına pay etmek zorunda kalırlar. Yöneticiler buna yanaşmasa bile halk yöneticilere bunu yapmaya mecbur edebilir.

Sorun tam buradadır. Ülkelerin kaynaklarını daha rahat elde edebilmelerinin yolu nüfusu kontrol altında tutmak ve azaltmaktan geçtiğini çok iyi bilmekteler.

Torun John David Rockefeller, “BM Tarım ve Gıda Organizasyonu 2. McDougall Konferansında “Bana göre nüfus kontrolü günümüzde atom silahlarının kontrolünden sonra ikinci en büyük önceliğimizdir” diyerek özetliyordu, kimin doğum yapacağını kimin yapmayacağını.

En isabetli anlatımla kimin hayatta kalıp kimin öleceğine, kimin doğup kimin doğmayacağına, kimin doğurup kimin doğurmayacağına, kimin hangi hastalığa yakalanması gerektiğine , kimin ölüp kimin tedavi edilmesi gerektiğine, hangi ırkların yaşamlarına devam edip hangilerinin tarih sahnesinden çekilmesi gerektiğine onlar karar verecekti.

Çünkü onlara göre kendilerine hizmet edenler istisna diğerleri itlaf edilmesi gereken birer sürüden ibaretti…

Bu adı konulmamış ilahlık iddiasının tepki çekmemesi için, yol ve yöntemler gerekecektir. Bunun için 1923’de doğum kontrol teknikleri için çok kapsamlı çalışmalar başlatılır. Doğum kontrolü birçok ülkede yerli taşeronlarla hayata geçirilir. Projenin finansı tüm vergilerden muaf olarak faaliyet gösteren Rockefeller Vakfı’nca sağlanır. Hafızalarımızı yoklarsak hangi büyük koçun, ülkemizde bu faaliyetleri yürüttüğünü görebiliriz.

İlk denemeler, ideal bir deney istasyonuna çevrilen Porto Riko halkı üzerinde yapılır. 1965 yılında Porto Riko’da yapılan bir araştırmada doğum yapma yaşına gelmiş kadınların yüzde 35’inin başarıyla kısırlaştırıldığı görülür.

İkincil hedef Brezilya’dır. 1970’lere gelindiğinde Brezilya hükümetince yapılan araştırmaya göre 14-55 yaş aralığındaki kadınların yüzde 44’ü doğurganlığını kaybetmiştir. Hindistan başta olmak üzere birçok ülkede hiçbir engelleme ile karşılaşılmadan kısırlaştırma faaliyeti halk sağlığı, aşı, yardım vs gibi adlar altında sürdürülür.

ABD’nin gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere yaptığı yardımlarını(!) dağıtırken artık, nüfusu kontrol edenler ve edemeyenler olmak diyerek üzere iki ana tasnife tabi tutacaktır.

Henry Kissenger’in NSSM200 projesi devreye sokulduğunda gelişmekte olan ve büyük kaynak zenginliğine sahip; Hindistan, Nijerya, Meksika, Bangladeş, Brezilya, Pakistan, Endonezya, Filipinler, Kolombia, Tayland, Mısır, Etiyopya ve Türkiye gibi 13 ülke hedef tahtasının tam ortasına oturtulurlar.

Projenin hayata geçirilebilmesi için bu ülkelerde sürekli istikrarsızlık politikaları devreye sokulur. Darbeler, suikastlar, terör olayları, ayrılıkçı hareketler birbirini izler. Bu sürede hem kısırlaştırma faaliyeti devreye alınır hem de zengin kaynaklar bir bir sömürülür. Bu durumun adını da “aile planlaması”, “sürdürülebilir kalkınma” ve “seçim özgürlüğü” koyarlar.

Bu faaliyetlerin yürütülmesinde kürtaj teşvik edilir, korunma aletleri dağıtılır, bazı hastalıkları önleme adı altında aşı kampanyaları düzenlenir, sezaryen doğumu teşvik edilir, bazı ülkelerde kadınlar sezaryenle doğuma mecbur edilir ve bu operasyon sırasında kadınlar istekleri dışında tüpleri bağlanır, gıdalara kısırlaştırıcı katkı maddeleri eklenir, genetiği değiştirilmiş ürünler gizliden ve aşikâren tükettirilir, tedavi olmak için satın alınan ilaçlara kısırlaştırıcı içerikler eklenir, teşhis ve güvenlik adı altında geliştirilen aletlerle radyasyona tabi tutulurlar.

Bir soykırım suçlaması ile karşı karşıya kalmamak için her türlü kılıfları da hazırlamışlardır. Bu hedefe ulaşmak için ülke yönetimlerini, siyasetçilerini, bürokrasisini, akademik çevrelerini hatta halklarını da ikna edecek gerekçeleri de boldur.

“Artan nüfus, fakirleştirir. Halk sağlığı tehlikeye düşer. Gelir paylaşımında sorunlar yaşanır. Tarım alanları yetersiz kalacağından gıda krizi çıkar” türü propagandalar… Gerçekte olmadığı halde adına “küresel ısınma” dedikleri yalanlarına, doğadan kendi elleriyle tahrip ettikleri yeterli malzemeleri de vardır.

Netice itibari ile cin şişeden çıkarılmıştır. Şeytani plan gözlerimizin önünde cereyan etmekte adına da “aile planlaması” denilmekte... En ürkütücü sonuçlardan biri de Brezilya ve ABD’deki Afrika kökenli kadınların yüzde 90’ının kısırlaştırılması… Türkiye’de ise 1970’lerde yüzde 2 seviyelerindeki kısırlık oranı, 2009’a gelindiğinde yüzde 25’lere çıkmış…

Şimdi ise tüm dünyada uygulanacak olan “domuz gribi aşısı” ile benzer bir projenin hayata geçirilmesi mukadderdir. Daha henüz aşısının bulunduğu resmen ilan edilmese bile insan üzerinde bazı deneylere başlandığı haberleri geliyor. Hacca gidecek olanlara bu aşı zorunlu hale getirilmeye çalışılıyor. İkna içinde Haccı yasaklamak gibi haberler yayarak bilinçaltı yönetimi yapılmakta. Bu oyuna ilk gelen ülke ise İran’dır.

Virüsü üretenlerin ellerinde tuttukları anti-virüs, insanlar iyice tedirgin edildikten sonra piyasaya sürülecek ve operasyon bütünüyle hayata geçirilmiş olacaktır.

Aslında yapılan şundan ibaret: Virüsü geliştir, bulaştır, yaygınlaştır, ilacını pazarla, kısırlaştır ve kurtul!

Bütün bunlar size komplo teorisi gibi mi geldi? Merak etmeyin bu bir komplo teorisi değil bütünüyle insanlığa yapılan komplodur. Ölüm uykusundan uyanmazsak gençlerimiz çocuk sahibi olamayacak, orta yaşlılarımız ise torun özlemiyle terki dünya edecekler.

Sahte Mehdilerimiz, ‘kıyamet 21. yy’da kopacak’ kehanetinde bulunsalar da, akledemeyen feraset yoksunlarımız 22. yüzyılda mensubu oldukları ırkın tarih olacağını göremeden terk edecekler dünyayı.

TIMETURK

13 Ağustos 2009 Perşembe
İsrail ile tatbikata 'one minute' diyen yok

Gelecek hafta Doğu Akdeniz’de Türkiye, ABD ve İsrail’in katılımıyla gerçekleşecek deniz tatbikatı, İsrail’de Türkiye ile “gerilimin” yatıştığının işareti olarak yorumladı.

Türkiye, İsrail ve ABD'nin kara ve deniz kuvvetlerinin katıldığı ortak "arama ve kurtarma tatbikatı" Güvenilir Denizkızı bu yıl Türkiye'de düzenlenecek. Tatbikat üç ülkenin Doğu Akdeniz'de artan işbirliğini temsil ediyor.

Türkiye, İsrail ve ABD'nin kara ve deniz kuvvetleri her yıl düzenlenen arama ve kurtarma tatbikatı 'Güvenilir Denizkızı' için bir araya gelecek. Deniz sularında acil durumlarda ortak kurtarma aktiviteleri ile koruma önlemlerinin paylaşıldığı tatbikat, her üç ülkenin donanma ve hava kuvvetleri arasında bu tür durumlarda işbirliğinin ve karşılıklı koordinasyonunun etkin ve hızlı bir şekilde sağlanmasını amaçlıyor.

Tatbikata üç ülkeden 8 gemi, 4 helikopter ile üç arama kurtarma uçağı katılacak. 17-21 Ağustos tarihleri arasında Türkiye'de yapılacak olan tatbikat geçtiğimiz yıl İsrail'in Hayfa Limanı'nın 40 kilometre açığındaki uluslararası deniz sularında gerçekleştirilmişti. Arama kurtarma amaçlı olduğu belirtilen tatbikata Doğu Akdeniz ülkelerinden Lübnan ve Suriye katılmıyor. Dahası Türkiye'nin bu iki bölge ülkesiyle ortak arama kurtarma tatbikatı da bulunmuyor.

Tatbikatın başlamasıyla Marmaris'te Aksaz Donanma Üssü'nde basın toplantısı düzenlenecek. Türkiye'nin İsrail ve ABD ile artan işbirliğine işaret eden tatbikatın ilki 7 Ocak 1998'de İsrail kıyılarında gerçekleştirilmişti. Her yıl Doğu Akdeniz'de gerçekleştirilen tatbikatlar 1996 yılındaki Türkiye İsrail işbirliği anlaşmasının ve ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliği anlaşmasının sonucu.

Tatbikat Türkiye'de sınırlı bilgiyle sunulurken, İsrail basını 'Güvenilir Denizkızı'nın özellikle Davos krizinden sonra yapılacak ilk askeri tatbikat olmasına dikkat çekiyor. İsrail basını tatbikatın Davos krizinin ardından iki ülkenin yetkililerinin ikili ilişkilerde sıkıntı olmadığına yönelik açıklamalarının kesin bir kanıtı olduğunda hemfikir. Türkiye'de ise tatbikatın yalnızca bir arama-kurtarma tatbikatı olmasına dikkat çekiliyor.

Anadouhaber

İsrail evimi yıktı, Osmanlı arşivinden tapumu verin

[img]http://www.netgazete.com/Images/News/624336_2.gif [/img]

20 Ağustos 2009 İsrail askerleri tarafından evi yıkılan ve aynı saldırıda eşini kaybeden Filistinli Fevziye Sudki Cabir, İstanbul Barış Platformu'nun davetlisi olarak İstanbul'a geldi. Basın toplantısı düzenleyen Cabir, yaşadıkları toprakların tapularının Osmanlı arşivlerinde bulunduğunu belirterek, "Bu arşivleri lütfen bizimle paylaşın ki bu toprakların bize ait olduğunu ispatlayalım. Biz resmen soykırıma uğruyoruz" dedi.
İHH İnsani Yardım Vakfı'nda bir basın toplantısı düzenleyen Filistinli Fevziye Sudki Cabir, "Bizim topraklarımız gasp ediliyor. Çeşitli sebeplerle göz altına alınıyoruz çeşitli bahanelerle para cezası ödüyoruz. Bizi dağlarda bulunan hapishanelere götürüyorlar ve dağlarda zorla çalıştırıyorlar. Bu Filistin ve Kudüs davasıdır. 1999'da başlayan süreçle İsrail'in yaptıklarını bizzat yaşadım. Benim eşim tekerlekli sandalyede hayatını sürdüren yaşlı bir adamdı. Evim 2 kısımdan oluşuyordu. Evimin birinci kısmını gasp ettiler. Diğer kısmından çıkmam için ise ellerinden gelen her şeyi yaptılar. İsrailliler bana işkence ve psikolojik baskı uyguladılar. Evimden çıkmadığım için para cezasına çarptırıldım. Bunu yapanlar insan olamaz. İsrail Turizm Bakanı bizzat evime gelerek evimi boşaltmam için 150 milyon dolar teklif etti. Bu teklifi reddedince akıl almaz baskılara maruz kaldım. Ama bu psikolojik baskılara tahammül ettim, direndim. Bu baskılardan sonra 2 yıl psikolojik destek aldım" şeklinde konuştu.
Geçtiğimiz Kasım ayında gece yarısı kapısını çalan yaklaşık 50 İsrail askerinin zorla evine girerek kendisini sokağa attıklarını söyleyen Cabir yaşadıklarını şöyle anlattı:
"Beni sokakta gözetim altında tuttular. Su istedim, su dahi vermediler. Tekerlekli sandalyede olan eşimi yere attılar ve hemen orada kalp krizi geçirdi. Çevredeki Filistinliler ambulans çağırdı. Ambulans geldiğinde eşimin hastaneye kaldırılmasına izin vermediler. Doktorlar sadece orada müdahale yapabildiler. Evimdeki bütün eşyaları boşattılar. Evimi tamamen kontrol altına alınca beni serbest bıraktılar. Daha sonra çocuklarımız geldi, bize yardım ettiler ve eşimi hastaneye kaldırdık. Bundan sonra evimin yanına çadır kurdum. Bu baskıları dünyaya göstermek istiyorum. Eşim hastaneden taburcu olunca bu çadıra geldik. Eşyalarımız gasp edildiği için elbiselerimiz ilaçlarımız dahi yoktu. Çadırda eşim 2. kez kalp krizi geçirdi. İlaç olmadığı için müdahale edemedim. Hastaneye kaldırdık. Hastanede eşim 3. kez kalp krizi geçirdi. 1 haftada 3 kez kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Ben çadırda yaşamaya devam ettim. İsrailliler çadırıma gelerek baskılarını sürdürüyorlardı."
Filistinli Fevziye Sudki Cabir, İsrail'in mahkeme kararıyla sürekli para cezası kestiğini belirterek, bu zamana kadar tam 5 kez para cezası ödediğini söyledi. 29 Mart 2009 günü İsrail askerlerinin, yaşadığı çadırı söktüğünü anlatan Cabir, "Mart ayında olduğumuz için kıştı ve hava hala çok soğuktu. Çadırımı söktüler ama ben bir sandalyeye oturdum, başıma bir şemsiye aldım ve orada oturmaya devam ettim, mücadelemi sürdürdüm. Şu an çadırımı çeşitli din ve ırktan insanlar gelerek ziyaret ediyorlar ve bana destek veriyorlar. İnsanların barış içerisinde yaşamasını kabul ediyoruz. İslam, din de bunu söylüyor ama İsrail'in barışçıl olmadığını gözlerimizle görüyoruz. Şeyh Cerrah ve Silvan mahalleleri sistematik olarak gasp ediliyor. İsrailliler sürekli olarak evlerimizi bu mahallelerdeki evleri yıktılar. Yıktıkları binaların yerlerine Yahudi yerleşimciler getirildi. Yıkılan evlerin yerine 150 apartman yapıldı. Bu binalar Siyonist şirketler tarafından yapılıyor. Özellikle El-Miskoviç isimli Siyonist şirket Filistin'in her yarine binalar yaptı" ifadelerini kullandı.
Türkiye'den yardım isteyen Cabir, bu toprakların tapusunun Osmanlı arşivlerinde yer aldığını ifade ederek, "Bu arşivleri lütfen bizimle paylaşın ki bu toprakların bize ait olduğunu ispatlayalım. Biz resmen soykırıma uğruyoruz. Topraksız bir halk oluşturulmak isteniyor. İsrail'in projesi 2020 yılına kadar Kudüs ve Filistin'i bütün tapınaklardan ve tarihi eserlerden arındırmak. Sistematik olarak caddelerin, sokakların isimleri değiştiriliyor. Bunun amacı Filistin'in Arap-İslam kimliğini yok etmek. Son çağrım Mescid-i Aksa'ya sahip çıkılsın. Bu programı düzenleyenlere ve İstanbul Barış Platformu'na teşekkür ediyorum" dedi.
İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım ise, "Biz artık daha güçlüyüz çünkü evleri yıkılan ve zulüm gören insanların önünde büyük bir insan gücü var. İnsan gücünün önünde hiçbir şey duramaz" diye konuştu. SEVDAT DURMAZ

netgazete

ESİRLERE RAMAZAN’DA DA İŞKENCE !

1 Eylül 2009 22:00
Hamaslı esirlere, aileleriyle görüşme yasağı getiren İsrail, Ramazan ayında da Hamaslı tutukluları, iftarla cezalandırarak, sıcak ve pişirilmiş yemek vermiyor.
İsrail, özellikle de Ramazan ayının başlamasıyla, Filistinli esirlerden sıcak ve pişirilmiş yemeği kesti.

Filistinli esirler, İsrail hükümetinin bu uygulamasını eleştirirken, Shalit’in serbest bırakılması için Hamaslı esirler üzerine baskı uygulama politikasının bir parçası olduğunu söylediler.

ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki beslemesi-soykırımcı İsrail, Ramazan ayında bile, zindanlarındaki Filistinli tutuklulara her türlü insanlık dışı muamele ve işkenceyi uyguluyor.

İşgalci-terör devleti İsrail, Haziran 2006’da esir alınan siyonist asker Gilad Shalit’i kurtarmak için Hamaslı tutuklulara baskı yapıyor. Hamaslı esirlere, aileleriyle görüşme yasağı getiren İsrail, şimdi de Hamaslı tutukluları iftarla cezalandırıyor.

Yedioth Ahronoth’un haberine göre İsrail, özellikle de Ramazan ayının başlamasıyla, Filistinli esirlerden sıcak ve pişirilmiş yemeği kesti.

Filistinli esirler, İsrail hükümetinin bu uygulamasını eleştirirken, Shalit’in serbest bırakılması için Hamaslı esirler üzerine baskı uygulama politikasının bir parçası olduğunu söylediler. Esirlere göre bu uygulama da diğerleri gibi başarısız olacak. İsrail zindanlarındaki tutsaklara uygulanan baskılarda, Shalit’in esir alınmasından sonra artış gözlendiğini hatırlatan bir Filistinli esir, “Ramazan ayında iftarımızı, sıcak pişirilmiş yemekler yerine konservelerle açıyoruz. Şimdiye kadar böyle bir uygulamayla karşılaşmamıştık” dedi.

Başka bir Filistinli ise “İsrail zindanlarındaki bütün Filistinli esirler, özellikle de Ramazan ayında zor hayat şartlarına karşı mücadele vermektedir” diye konuştu. İsrail’in, Filistinli esirlere uyguladığı işkenceler birçok insan hakları örgütü tarafından ispat edildi.

Filistinli esirlere uygulanan işkence metotları arasında Filistinlilerin ve akrabalarının evlerini aramak ve evlerine zarar vermek, esirleri saatlerce zincirli tutmak, aşırı sıcak ve aşırı soğukta savunmasız bırakmak, esirlerin hayatta kalmasına imkan verecek kadar hava ve güneş alan, 1-1,5 metrelik tek kişilik, tuvalet imkanının olmadığı hijyenik olmayan hücrelerde tutmak, soyunmaya zorlamak, üzerine köpek salarak korkutmak, diğerlerine yapılan işkenceyi izletmek yer alıyor.

Vakit

Gilad Atzmon,
'Çağdaş Yahudi folklörü'nde organ bağışı ve hırsızlığı'

Senaryo yazarı ve komedyen Larry David, çok izlenen TV (hiciv) programı "Curb Your Enthusiasm"da Amerikan Yahudi kimliğine cesur bir şekilde yaklaşıyor. Beşinci sezonda (2005) organ bağışı konusunu ele almış David: Ayrıksı bir Amerikalı ve bencil bir Yahudi'yi oynayan David ciddi bir ikilemle karşılaşır. En iyi arkadaşı Richard Lewis (bir diğer Yahudi komedyen), akut böbrek yetmezliğinden muzdariptir. Hayatı bir böbrek bağışına bağlıdır ve tahmin edileceği üzere Larry David organ bağışı yapacak en uygun kişidir. Popüler Amerikan kültüründe nihâi bencil şahsiyet David ise böbreğini bağışlamaya gönülsüzdür. İşi ağırdan alır, özürler bulur ve oyunlar oynar. Sözkonusu olan böbrek olunca, meselenin "icâbına bakacak" konumdaki zengin, Ortodoks bir Yahudi'yle arkadaş olmaya bile çalışır. Velhâsıl, en iyi ve en yakın arkadaşına böbreğini bağışlamamak için elinden gelen herşeyi yapar. Hikaye ilerlerler ve David gerçek ana-babasını keşfetmek için özel dedektif tutar ve öğrenir ki aslında evlatlık alınmıştır. Genetik ebeveyniyle görüşen David yine keşfeder ki tam bir Yahudi değildir. Hıristiyan İskoçyalı bir soydan gelmektedir. Yeni etnik kimliği ve inancından heyecan duymaktadır. Üzerinde çok fazla kafa yormadan, empati kurabilen bir kişi olmuştur. Bencil şahsiyet arkada hiçbir iz bırakmadan gözden kaybolur. Diğer insanları birdenbire önemsemeye başlar.

Anlayışlı, bayıcı şefkatiyle sıradan bir insanoğluna döner. Birkaç sahne sonra David'i yeni ebeveyniyle birlikte Semt Kilisesin'deki Pazar Ayin'inde buluruz. Rahipten "vermenin" aslında "almak" olduğunu öğrendiği yer burasıdır.

David bir saniye bile kaybetmeden herşeyi anlamıştır. Hemen Kilise'den ayrılır ve ilk uçakla Los Angeles'ın yolunu tutar ve dosdoğru hastahaneye gider; aklında tek bir şey vardır: Böbreğini dostu Lewis'e vermek. Organ nakli için hazırlık yapılırken hemşire böbreğini arkadaşına veren David'in fedâkarlığı, hüsn-ü muamelesi ve metin inancı karşısında şaşkınlık yaşamaktadır. Larry David, Hıristiyanlığa geçiş süreci içerisinde o bildiğimiz bencil David değildir artık. Ancak David'e semâdan ilham edilen insani başkalaşma çok uzun sürmez. Aneztezi yapılmıış halde sedye üzerinde ameliyathâneye götürülürken özel dedektif hastahane koridorunda David'e doğru koşmaktadır. "Larry, bir hata yaptım" diye bağırmaktadır: "Evlatlık alınmamışsın." Anesteziye rağmen jetonları hemen düşer. David bir Yahudi olduğunu farkeder. Hıristiyan şefkati derhal kaybolur. Ânında tepkisini verir: O, bir Yahudi'dir ve Yahudiler organlarını başkalarını vermez meğer ki o başkası en yakın arkadaşı olsun. Ağır anestezi altındaki David direnmeye çalışır, uzaklaşıp gitmek ve böbreklerini vermek istemez ancak uyuşturucu yüzünden zayıf düşmüştür. Ameliyathâneye sürülürken geçici gayri Yahudi hüsn-ü muamelesinin kurbanıdır artık.

Larry David'in yukarıdaki sergüzeşt'te verdiği mesaj açıktır. Yahudi olmak bir hâlet-i ruhiyedir. Biyolojik veya genetik değildir. Şefkat ve narsizm arasındaki dönüşüm son derece önemlidir. Handiyse bir seçim meselesidir. Bununla birlikte, sözkonusu olan Larry David olduğunda bir şey açıktır: Yahudiliğe döndükten sonra "vermek" mevzû bahis değildir. Sözkonusu olan David olduğunda, Yahudi, paylaşmayı, bağışlamayı veya vermeyi sevmez.

İnsan organlarını devşirmek

Son haftalarda İsrail'in organ hırsızlığı ve Yahudi organ kaçakçılığıyla ilgili ilginç gelişmelere şâhid oluyoruz. Temmuz ayında, Brooklyn'de yaşayan Böbrek kaçakçısı Levy İzak Rosenbaum, New Jersey'de yakalandı. Federal dava dilekçesinde belirtildiğine göre 10 yıldır yasadışı böbrek ticareti yapıyor. Federal Başsavcı'nın açıklamasına göre savunmasız insanları 10.000 dolara böbreklerini vermeye ikna ediyor ve aldığı böbrekleri 160.000 dolara satıyordu. Temmuz ayında sayıları 30'u bulan bir diğer İsrailli grup Romanya'da tutuklandı. Bu kez insan yumurtası kaçırma suçundan. 18-30 yaş arası Romanyalı kadınlardan 300 dolar karşılığında yumurtalarını almakla suçlandılar. 300 dolara aldıkları yumurtaları 40 kat fazlasına satıyorlardı. Bu hafta başında Alison Weir, İsrail organ kaçakçılığı ve hırsızlığı hakkında sarsıcı bilgiler içeren bir yazı kaleme aldı. Weir, organ hırsızlığıyla ilgili insanı afallatan olayları gün ışığına çıkardı. Ailesinin rızası olmaksızın, hayatta olan bir kişinin kalbinin alındığı bir vakayı ele alarak başlıyor yazısına. Filistinlilerin bedenlerinden çalınan organlar hakkındaki haberleri de anıyor.

Bir hafta önce İsveçli gazeteci Donald Bostrom'un, İsveç'in en büyük gazetesi Aftonbladet'te İsraillilerin organ topladıklarını ifşa etmesiyle İsrail'in organ hırsızlığına yönelen dikkatler daha bir keskinleşti. Bostrom, Filistinlilerin, İsrail'in gençleri tutuklayıp ülkenin organ rezervi muamelesi yapmasından şüphelendiklerini kaydetti.

Venedik'ten Tel Aviv'e

Organ kaçakçılığının niçin bir "Yahudi işi" olduğunu, İsrail devleti ve Yahudi halkının böylesi iğrenç ve gayri ahlâki ticarete nasıl karıştığı merak edilebilir. Cevap bellidir: İyi bir iş ve bahse değer bir rekabet sözkonusu değil; karaciğer ve böbrek hırsızlığı veya kaçakçılığı üzerinden geçimini sağlamak isteyenlerin sayısı çok değil.

Bir Marksist olmadan, bu durumun materyalist bir izahını yapabilirim: Bazı insanlar hayatta kalmak için büyük paralar ödemeye hazır. Aynı zamanda, bazı insanlar var ki sadece masalarına ekmek koymak için vücud parçalarını vermeye hazırlar. Doğal olarak bu iki mustakil insan grubunun (bencil zenginin ve beş parasızın) biyolojik benzerlik müstesna, çok az müştereği var. Asla karşılaşmayacaklar ve birbirlerine karışmayacaklar. Bir aracı gerekiyor. Hiçbir sınıfa ait olmayan bir tüccar, hiçbir ekonomik üretim zincirinin halkası olmayan bir kişi, ahlâkla bağı olmayan bir kişi, insanlığa ve insancıllığa yabacı bir kişiye ihtiyaç var. Öğrendiğimiz üzere, mükemmel aday bulunmuş. Ve yalnız değiller, Yahudi devleti işi kolaylaştırmak için orada. Teknoloji ve bilgi gibi gerekli vâsıtaları temin için orada. Yahudi aracı, zenginle anlaşabilir, fakirle kolaylıkla başa çıkabilir, yeter ki kazanacağı para olsun, herşeyi yapabilir: Tüccar heryerde tüccardır, ister Venedik, Tel Aviv, Budapeşte olsun isterse New Jersey veya Brooklyn'de.

Ancak fazlası var. Larry David'in böbrek sergüzeştinden öğrendiğimize göre, Yahudi olduğunu yeniden keşfetmeye görsün, organ bağışçılığı topyekûn redde dönüşür. David'in davranışı bazı ezici istatistiklerle desteklenmektedir. Görünüşe göre İsrail diğer ülkelerden organ tedarik eden bir numaralı ülke, hiç değilse çapına göre. İsraillilerin sadece yüzde 3.5'i organ bağışında bulunmuş. İsrail'de organ bağışında bulunanlar Avrupa'dakinin beşte biri kadar ve bu yüzden diğer kültürlerden hayâti organlar alıyorlar. İsrail hükümeti, diğer ülkelere gidip organ satın almak isteyenlere 80.000 dolar vererek yardım ediyor. Aracılar verdikleri hizmetleri İsrail radyolarında ve gazetelerinde reklam vererek tanıtıyorlar.

Kvod Hamet

Yahudilik, bu olağandışı / sapkın durumu biraz aydınlatabilir. Musevilik, esas itibariyle, ölünün vücuduna müdahale etmeyi kesin olarak yasaklar. Ölüye saygının gereği olarak (kvod hamet) bedenin gömülmesini emreder. Ancak bu insancıl ve saygılı yaklaşım yalnızca Yahudiler içindir. Musevilik, "bir Yahudinin hayatını" (pikuach nefesh) kurtarmak için organ bağışını teşvik de ettiğinden dolayı işler biraz karmaşık hâl alır. İkircikli görünen bu şeyin çözümü ise .çok karmaşık değildir. Musevilik, tâkipçilerini organ bağışına karşı gönülsüzlüğe teşvik ederken, diğer insanların organlarının kullanılmasını onaylar hatta teşvik eder. İsrail'in Tıbbi Bilimlerde ileri bir devlet olduğunu akılda tutarak, Yahudi devletinin organ hırsızlığı ve kaçakçılığıyla ilgili tüm bu karanlık işlere yardım ve yataklık etmesi tabîî'dir. Daha ilginç olanı, İsrail'in kendisini laik bir toplum olmasına rağmen, sözkonusu olan organ bağışı olduğunda Yahudiler sanki toplu olarak Tanrı'ya iltica etmeyi tercih ediyorlar gibi duruyor. Asli kimliğinin Yahudi olduğunu farkettiği anda Larry David'in böbreğini bağışlamada gösterdiği gönülsüzlük, Yahudinin dini emirleri titizlikle seçmesine [yani bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmesine] örnektir. Laik Yahudi yeri geldiğinde Ortodoks olur.

Yahudi Folkloru

1980'lerde İsrail'de sahnelenen Ha- Gashash Ha-chiver adlı kabare tiyatrosu, organ bağışı konusunu hiciv yoluyla işlemişti. Komedi oyununda, organ nakli uzmanı Aşkenazi, sırf şöhret uğruna, Iraklı (Yahudi) bir çocuğun hayatını kurtarmak için Kaz karaciğeri naklinde ısrar ediyordu. Sefarad Yahudisi baba ise harab olmuş haldeydi. Bağışlanacak karaciğer Aşkenazi Yahudisinden hatta Yahudi olmayan bir kişiden (Goy) gelecek diye kaygılanıyordu. Söylemeye gerek yok, kazın ciğerinden de öyle pek hoşnut olmadı. Zaman ilerledikçe, Yahudiler toplu halde bu safhayı geçmişler gibi duruyor. Bazı Yahudiler kursaklarından geçecek olan yiyecek hususunda "seçiciyken" (Koşer perhizi) veya çocuklarının arkadaşlık edeceği kişilerin ırk kimliği hususunda bile kaygı duyarlarken, vücutlarına nakledilen organların kökeni hakkında artık daha az kaygı duyuyora benziyorlar. Ahlâki kaygı gütmeksizin tek bir şeyin, dirilerin arasında olmanın kaygısını taşıyorlar sadece.

Bu organ hırsızlığı skandalı bir kez daha kanıtlamıştır ki sözkonusu olan İsrail olduğunda, komşudan nefret etme ölçüsünde kendini sevmek, çağdaş Yahudi felsefesinin tezahürüdür. Günün sonunda, bizi şaşkınlığa garketmemeli. Başka bir halkın toprağında yaşayan ve başka halkın üzüm ve incirini yiyenlerden başka ne beklenirdi ki.

dunyabulteni

Bir Siyonist organ mafyası daha ortaya çıkarıldı
Eyl. 12, 2009

Cezayirli çocukları kaçırıp Fasita organlarını çalan bir organ mafyası daha deşifre edildi

Cezayirli bir yetkili, Amerika'nın New York şehrinde, Cezayirli çocukların organlarını çalan bir organ mafyasının çökertildiğini duyurdu. Bu mafya grubuna, daha önce ortaya çıkarılan organ hırsızlığı davasında da ismi geçen Livi İsham Rozemboam adında Amerikalı bir Siyonist'in liderlik ettiği ifade edildi.

Cezayir Sağlık Araştırma ve Geliştirme Kurumu başkanı Dr. Mustafa Hayyati, önceki gün Cezayir'de çıkan el-Haber gazetesine yatığı açıklamada şunları ifade etti: "New York'taki bu şebekenin ortaya çıkarılması, Interpol'un yaptığı araştırmada Cezayirli çocukların kaçırılıp Fas'a götürüldüğünün ve burada İsrail ve Amerika'da 20 ila 100 bin dolar arasında bir fiyata satılmak üzere böbreklerinin çalındığını fark etmesinin ardından gerçekleşti." Dr. Mustafa Hayyati açıklamasında, bu şebekenin Cezayir'den kaçırdığı çocukları Fas'a götürüp, burada İsrail ve Amerika'da satılmak üzere böbreklerini aldığını söyledi. Şebekeyi tıbbi olarak destekleyen tam donanımlı bir doktor ekibinin de bulunduğunu belirten Hayyati, çocuklara operasyonları bu ekibin yaptığını ifade etti.

Amerikalı bir Siyonist'in liderlik ettiği bu şebekenin çökertilmesinin, tehlikenin geçtiği anlamına gelmediğini belirten Hayyati, bu dosyayı araştıran veya takip eden herkesin, birçok Arap ülkesinde aynı işi yapan Siyonistlere bağlı daha birçok şebekenin varlığına şahit olacağına işaret etti.

Amerika polisi, kara para aklama ve organ ticareti yapma suçlamasıyla aralarında Yahudi hahamlarla New Jersey eyaletinden Belediye başkanlarının da bulunduğu 44 kişiyi geçen Temmuz ayında tutuklamıştı.

Bir İsveç gazetesi de son haftalarda yayınladığı raporlarda işgal askerlerinin katlettiği Filistinli gençlerin organlarını çaldığını duyurmuş, raporlar dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Gözlemciler, işgal altındaki Filistinlilerin organlarını çalanlarla New York'ta ortaya çıkarılan ve Amerikalı bir Siyonist'in liderlik ettiği organ mafyası arasında bir ilginin olabileceğine dikkat çekiyorlar.
milligazete.com.tr

'Yahudi Olmadığım İçin İstenmedim'
16 Ekim 2009 08:57

Seren Serengil eşi ve ailesi ile ilgili çok tartışılacak açıklamalarda bulundu.

Seren Serengil düşürdüğü kızının mezarını kendisinden izin alınmadan Musevi mezarlığına gömdüren kayınpederi Dahmi Aytun'u hiçbir zaman affetmeyeceğini belirtti.

İZİNSİZ GÖMDÜLER

Bu yüzden kocası Musa ile arası açılan Serengil şöyle konuştu: "Bebeğimi bana sormadan Musevi mezarlığına gömmüşler. Mezarlığa gittim, başka bir mezarın köşesine gömülmüş ve geçenler üzerine basıyor. O da bir musalla taşını hak ediyordu. Benden izinsiz nasıl gömdüler kızımı Musevi mezarlığına? Tüm bunlar Musa'nın babasının din fanatikliğinden ileri geliyor. Kızım Müslüman mezarlığına gömülmeliydi." Mezar olayından sonra eşine 'Bu evden ya sen git ya ben' dediğini anlatan Serengil sözlerini şöyle sürdürdü:

DİNİME SAYGI

"Musa gitti birkaç gündür yalnız yaşıyorum. Çünkü çok kırıldığım konular var. Şimdilik boşanmak söz konusu değil. Musa çok iyi bir eş ve beni çok seven birisi. Biz sadece bu süreçte yan yana olmamalıyız." Olayların sadece din fanatikliğinden de kaynaklanmadığını belirten güzel oyuncu şunları söyledi: "Evlendiğimiz ilk günden beri ailesinden baskı görüyorum. Yahudi olmadığım için beni istemediler. Benim çok Musevi arkadaşım var. Ben onlarla sinagoga da gittim, kitaplarını da okudum, oruçlarını da tuttum ama din değiştirmeyi hiç düşünmedim. Herkesin dinine saygılıyım ve herkes de benim dinime saygı göstermeli."
aktifhaber

Norveçli profesörler İsrail'i boykot'a hazırlanıyor
03 Kasım 2009 Norveç'in Trondheim şehrinde bulunan ve ikinci büyük üniversitesi olan NTNU'da görevli 34 profesör, İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını boykot etmeye hazırlanıyor.
Norveç Bilim Ve Teknoloji Üniversitesi (NTNU), İsrail'i boykot etmeye hazırlanıyor. Norveç'in Trondheim şehrinde bulunan ve ikinci büyük üniversitesi olan NTNU'da görevli 34 profesör, İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını boykot etmeye hazırlanıyor.

Boykot bildirisinin yarın bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurulacağı belirtildi. Boykot bildirisi 12 Kasım tarihinde ise üniversitenin yönetim kurulunca oylamaya tabi tutulacak. Öneri onaylandığı takdirde Avrupa'da ilk kez bir üniversite İsrail'i boykot etmiş olacak.

Bildiride İsrail üniversitelerinin İsrail'in saldırgan poltikalarında anahtar rol oynadığı savunularak, "İsrail, tüm dünyadaki üniversitelerin ve akademisyenlerin özgürce beyanat vermelerini engelliyor" denildi. Boykot bildirisinde ayrıca, "İsrail askerleri Filistin topraklarından çekilinceye kadar İsrail'deki üniversite ve eğitim kurumlarıyla, akademik ve kültürel alanda hiç bir işbirliği veya ortak çalışma yapılmayacak" şeklinde bir uyarı maddesi yer alıyor.

Bildiriye imza atan profesörler boykotun amacını şu şekilde açıklıyor: Profesörler tarafından hazırlanan bildiride şöyle deniliyor: "Bu bildiriyi imzalayan biz akademisyenler inanıyoruzki akademik kurumlar, demokratik bir şekilde seçilen Filistin Hükümetiyle anlaşma yapmaya yanaşmayan İsrail'e uluslararası platformda baskı yapmalıdır. Yapacağımız bu boykot, İsraillilerin durumun ciddiyetini görmelerini sağlayabilir".
haber7

'İSRAİL’İN 5 YILLIK BİR ÖMRÜ KALDI'

4 Kasım 2009 13:33
Amerikalı ünlü yorumcu “Jef Gates”, ABD’nin İsrail’i destekleme konusunda kuşkulu olduğu ve ayrıca dünya kamuoyunun Siyonist İsrail’e karşı duyduğu nefrete değindi.
Fars Haber Ajansı'nın “Parsa” sitesine dayanarak bildirdiğine göre, Amerikalı tanınmış yorumcu ve “Demokrasi Tehlikede” adlı kitabın yazarı Jef Gates bir yazısında, ABD hükümetinin Siyonist İsrail’e yönelik mali-askeri geniş desteklerini sürdürüp sürdürmeme konusunda ciddi bir kararsızlık içerisinde olduğu, ayrıca dünya çapında İsrail’e karşı büyüyen nefret duygusuna değinerek, Siyonist İsrail’in gelecek 5 yıla kadar dağılabileceğini vurguladı.

Jaf Gates, “Rense” adlı internet sitesinde yayınlanan bu yazısında “ABD Merkez İstihbarat Teşkilatı(CIA) tarafından yapılan araştırmalar, İsrail’in gelecek 20 yılda var olabileceği konusunda güvenli olunamayacağını gösteriyor” diye kaydetti.

Amerikalı yazar Gates daha sonra “Bu raporun ne kadar güvenilebilir olduğu bir yana, burada dikkat edilmesi gereken konu şu: ABD’nin İsrail’le ilişkilerini korumak için Tel Aviv’e sunduğu mali-askeri geniş masraflara katlanmış olmasına rağmen İsrail, önümüzdeki 5 yıla kadar dağılabilir” diye vurguladı.
haber10

13 Ocak 2010 10:07
Hackerlardan İsrail'e Vadi Mesajı
Türk 'hacker'lar, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Yahudiler'in takip ettiği İsrail'in önemli haber sitelerinden jerusalemonline.com"a sızdı



Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz internete de yansıdı. Türk 'hacker'lar, İsrail'in önemli haber sitelerinden biri olan "
jerusalemonline.com"a sızarak, Necati Şaşmaz'ın fotoğrafının yer aldığı ve Hekimoğlu türküsünün çaldığı Türkçe mesajlar içeren bir web sayfası hazırladı.


Özellikle Amerika ve Avrupa'da yaşayan Yahudiler'in takip ettiği, günde 120 bin ziyaretçisi olan siteye Türk 'hacker'ların sızması İsrail'in Haaretz Gazetesi'nde de geniş yer buldu. "Jerusalemonline.com" yazan İsrailliler, Türk Hacker Federasyonu tarafından yapılan "One Minute Israel" başlıklı başka bir siteye yönlendirildi. "Bond Bey" kod adlı hacker tarafından yapıldığı belirtilen sayfada oyuncu Necati Şaşmaz'ın fotoğrafı yer aldı.



Sayfada Türkçe olarak, "Aç kulağını da iyi dinle. Ben Polat Alemdar! Duydum ki benim dizimi istemiyormuşsunuz.Siz kimsiniz benim dizime laf etme cüretini gösteriyonuz? Gidin Filistin'i altını üstüne getirin, sonra diyin ki "Kurtlar Vadisi İsrail'i kötülüyor." Ulan yalan mı söylüyoruz? Yaptıklarınız ortada. Yeryüzünde yaşayanlar gerizekâlı mı? Sizin neyin nesi olduğunuzu bilmiyoruz mu? Bu dediklerimi tercüme ettirin gidin sözlüklere. Uğraşamam İngilizce kelimelerle. Haydi yoluna İsrail!Tanımadıysan, search on Google: Polat Alemdar, Translate this text with a translator for understand. Kurtlar Vadisi is Forever!" yazıları yer aldı. Türk bayrağı üzerinde Atatürk'ün fotoğrafı ile Hekimoğlu türküsünün de çaldığı sayfanın altında, sayfayı yapan "Bond Bey iftiharla sundu. Turkish Hacking Federation, 2010" yazısı dikkat çekti.

aktifhaber

İsrail, Yahudi ve Tevrat Gerçeği
Nurullah Aydın
Antalya Bugün


Büyükelçi rezaletiyle birlikte İsrail ile ilgili yorum yapan yapana. Bu halkın ne olduğu ve inancının hangi mesaj içerdiği doğru anlaşılmalıdır.

Bakın; İsrail kelimesinin anlamlarından birisi de, Hz. Yakup’un rüyasında Tanrı Yehova ile sabaha kadar uğraşmasından mülhem olarak "Tanrı ile güreşen, mücadele eden" anlamındadır.

İsrail kavmi bundan dolayı, haşa, Tanrı’ya da meydan okuyan bir millettir. Öyle ki, Yakup Tanrı ile güreşmesi sonucu uyluğundan zarar görmüş ve topallamaya başlamıştır. Bundan dolayı dindar Yahudiler asla uyluk kemiğindeki eti yemezler.

Balam hikâyesinde anlatıldığı üzere; "İsrail iş’te ayrı oturan bir kavimdir. Milletler arasından sayılmayacaktır."

Tanrı Yehova aynı zamanda orduların rabbidir. O kızdığı zaman bazen Yahudileri de cezalandırabilir ama yeri geldiğinde, kendi seçkin ve seçilmiş kavmi olan İsrail milletinin çıkarı ve bekası için, bebekten kadına, ihtiyara, eşeğe, ineğe velhasıl nefes alan her canlıyı acımadan katletme emri verebilir. (Hezekiel)

Yani tam manası ile intikamı rahmetinden, merhametinden, acımasından, şefkatinden çok katmerli olan bir Tanrı anlayışı ve inancı ile karşı karşıyayız. İşte Tanrı anlayışı böylesine intikamcı ve kinci bir yorumla Tevhit geleneğindeki anlamından saptırılmış bir inancın mensuplarından insanlığa fayda, barış, merhamet beklemek herhalde abesle iştigal olsa gerek. Öyle ki muharref Tevrat’ın-Tora (kutsal kitabın tümü -Tanah) salikleri yeri geldiğinde, yani çıkarları ve bitmez tükenmez arzuları tehlikeye girdiğinde, Zekeriyye, Yahya, Amos, Hezekiel, İsa gibi peygamberleri de katletmekten çekinmezler.

Yine; içimizdeki Yahudi’nin, Roma’ya yürümeye hazırlanan Fatih Sultan Mehmet’i zehirlediği iddiası vardır.

Yine bir diğer iddia Fatih’i, onu zehirleyen Yakup Paşa’nın dedeleri İslam Peygamberini de zehirlediği iddiasıdır. Hayber’de Peygamberi zehirleyen kadın Zeynep binti Harise Yahudiydi.

Öyle ki peygamber hayatı boyunca o zehrin etkisinin kendisinde devam ettiğini itiraf etmişti. Vefatının nedenlerinden birisi de Yahudi kadının verdiği zehrin etkisinden olabilir.

Şimdi İçimizdeki İsrail’in kısaca profili bu. Bazıları tüm Yahudiler böyle değil diyebilir. Tabii ki.

Fakat Siyonist, ırkçı olmayan humanistik ve reformist Yahudilerin Filistin’de acımasız katliam yapan Ferisi kökenli Rabbinik/Ortodoks İsrail devlet aygıtı üzerinde etkileri yok denecek kadar azdır.

Yani insancıl olanları en azından öyle görünenleri sadece birer istisnadırlar, o kadar. Bu gruplar İsrail devletini yönlendiremedikleri gibi, İsrail’e hâkim olan fundamentalist ve entegrist Yahudilik anlayışı, humanistik ve reformist Yahudileri dışlamaktadırlar.

Geçmişte filozof Spinoza örneğinde olduğu gibi, açıkça tekfir etmektedirler. Kur’an Ehli kitap içerisinde müminlere en azılı düşman olarak Yahudileri bulursunuz diye boşuna hüküm içermemektedir.

Bazıları bu ayetin konjonktürel olduğunu, yani dönemin Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudileri ile ilgili olduğunu iddia ederler.

Tamam da, tefsirde basit bir yorum, tevil ilkesi vardır. Nedir o? Ayetin iniş sebebinin özel olması, hükmünün ve manasının umumi, yani genel olmasına mani değildir.

O zaman Yahudiler Peygambere amansız düşman idiler de, şimdi dost mu oldular?

Günümüz dünyasında Yahudiler kimlere dosttur kimlere düşmandır?

Bazıları diyor ki; Yahudiler Türklere karşı savaşmadılar...

Oysa; Çanakkale’de Sion Katır Alayı ile İngiliz ve Fransızlara destek verdiler. Kanal Harekâtı sırasında, İngilizlerle birlikte hareket ettiler. Filistin cephesindeki savaşların her aşamasında, Türkler aleyhine casusluk yaptılar. Bugün finans kapital destekli bazı medya ve paramiliter gruplar aracılığı ile milletimizin özgür iradesine, tarihsel ve toplumsal değerlerine karşı olabildiğince büyük bir şiddetle saldırmıyor mu? İçimizde muharref Tevrat’ın sahte Türk kimlikli evlatları var.

Bunlara dikkat edilmezse, bu gruplar açık ve seçik deşifre edilip ortaya çıkarılmazsa iktidar ve yönetme iradesinin kimde olduğu gizemliliğini korur.

Natorei Charta cemaati gibi Siyonist/ırkçı olmayan, Tanah’ın (Tora-Neviim-Ketubiim) intikamcı, kinci ve katliamcı yorumunu yapmayan,
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Yusuf gibi büyük peygamberlerin barış, selam, esenlik, aşk, rahmet ve merhamet mesajlarına bağlı kalan Yahudiler de var. Ancak bu tür Yahudilerin sayısı o kadar az ki..

Oysa tarih boyunca sürgünler yaşayan son olarak İspanya’da Katoliklerin katliamına maruz kalırken Türk-Osmanlı hakanı 2. Beyazıt tarafında Türkiye’ye getirilen ve yüzyıllarca huzur içinde yaşayan Yahudiler gerçeği var. Yine Hazar Türklerinden Musevi Türkler var. Son İsrail-Türkiye gerginliği ile ilgili açıklamaları, yorumları izlerken üzerinde durulması gereken konuları da göz ardı etmemek gerekir.

Günün Sözü: Kişinin beyanına güvenme, yanılabilirsin. İyi tanı, sonra güven.

18 Ocak 2010 19:08
Vatikan Yahudileri Çok Kızdırdı
Hıristiyanlığın merkezi Vatikan'da da Yahudi krizi yaşanıyor.
Türkiye ile İsrail arasındaki büyükelçi krizinin yankıları sürerken, İtalya'da da Yahudiler ve Katolikler arasında 'aziz' krizi yaşanıyor.

Baba 16. Benedict, geçen ay 1939-58 yılları arasında Roma Katolik Kilisesi'ni yöneten Papa XII. Pius'u aziz ilan etmek için gerekli prosedürü işletmeye başladı. Ancak Yahudiler bu girişime büyük tepki gösterdi. Pek çok Yahudi, özellikle Roma'dakiler, Pius'un Yahudiler'in soykırıma maruz kalması ve sınırdışı edilmesi sürecini durdurmak için pek de birşey yapmadığına inanıyor. Pius'u savunanlar, onun sessiz kalmasını daha fazla yaşamı kurtarmak istemesine bağlasa da Yahudiler buna pek ikna olmuşa benzemiyor.

Bu gerilimin ortasında, Papa Benedict, Roma'nın en önemli sinagogunu ziyaret ederek Yahudi toplumunun gönlünü almaya ve Katolikler ile Yahudiler arasındaki gerilimi azaltmaya çalıştı.
Ziyaret sırasında Benedict, II.Dünya Savaşı sırasında Pius'un gizli bir şekilde Yahudilere destek sağladığını söyledi.

Roma Yahudi toplumu lideri Riccardo Pacifici ise Pius'u sessiz kalmakla suçlarken, diğer yandan da Pius'un bazı akraba Yahudileri de sakladığını belirtti. Roma başhahamı Riccardo Di Segni ise, Tanrı'nın suskunluğunun anlaşılabileceğini ancak bir adamın suskunluğunun onu adaletten kaçıramayacağını söyledi.

Buna karşın, 82 yaşındaki Papa'nın gençliğinde Hitler hayranı olduğu, hatta Hitler'in gençlik yapılanması içinde bulunduğu da biliniyor.

Çeviri: G.S/Aktifhaber

İsrail'in 'kültür katliamı': Binlerce kitap yok edildi

31 Ocak 2010, 00:09 Anadolu Haber

İsrail devletinin kurulduğu yıllarda Filistin kültürünü anlatan binlerce Arapça kitap yok edilmiş

İsrail'in Ben-Gurion Üniver


En son Ekim tarafından Pzr Oca 31, 2010 1:22 am tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Ksm 14, 2009 10:48 pm    Mesaj konusu: Kudüs'ü yoksullukla vurma planı Alıntıyla Cevap Gönder



Kudüs’ü yoksullukla vurma planı
14 Kasım 2009
Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı ‘Kudüs ve Yoksulluk’ araştırma raporu, Kudüs’te yaşanan inanılmaz yoksulluğu ve onun getirdiği devasa problemleri gözler önüne serdi.
Mustafa R. Özgür'ün haberi

Kudüs’te yaşayan Müslümanların % 63’ünün büyük bir yoksullukla mücadele etmek zorunda kaldığının ortaya koyulduğu raporda, bu yoksulluğun ise ahlâkî yozlaşma, ailevi çözülme, uyuşturucu ve alkolün yaygınlaşması; hırsızlık, tecavüz, fuhuş, salgın hastalıklar ve yüz kızartıcı suçlara neden olduğu ifade edildi. İşte Siyonist işgali sebebiyle Kudüs’te bu yoksulluğun sebeplerini, şu anki durumunu ve çözüm önerilerini içeren Kudüs ve Yoksulluk Dosyası.

Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı ‘Kudüs ve Yoksulluk’ araştırma raporu Kudüs’te yaşanan inanılmaz yoksulluğu ve onun getirdiği devasa problemleri gözler önüne serdi. Kudüs’te yaşayan Müslümanların % 63’ünün büyük bir yoksullukla mücadele etmek zorunda kaldığının ortaya koyulduğu raporda bu yoksulluğun ise ahlâkî yozlaşma, ailevi çözülme, uyuşturucu ve alkolün yaygınlaşması, hırsızlık, tecavüz, fuhuş, salgın hastalıklar ve yüz kızartıcı suçlara neden olduğu ifade edildi.
İşte Siyonist işgali nedeniyle Kudüs’te bu yoksulluğun sebeplerini, şu anki durumunu ve çözüm önerilerini içeren Kudüs ve Yoksulluk dosyası.

SİYONİSTLER YOKSULLUĞU BİR SİLAH OLARAK KULLANIYOR

İsrail işgalinin sebep olduğu çöküntülerin en başta geleninin yoksulluk olduğunun belirtildiği Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nin raporunda, Siyonist devletin hedeflerine ulaşmak için yoksulluğun planlı bir şekilde kullanılmasına özellikle dikkat çekildi.

Bu planlar ile bir taraftan Kudüs’te yaşayan halkın göç etmesi ve şehrin boşaltılması amaçlanırken diğer taraftan da Yahudileştirme çalışmalarının desteklendiği belirtiliyor.
Rapora göre; “Kudüs’te yoksulluk oranı Araplarda % 63.5 iken Yahudilerde % 36’dır. Durum öyle bir hal almıştır ki bazı Kudüslü aileler çocuklarını şehrin batısında bulunan Yahudi mahallelerinin çöplüklerine metal toplamaya gönderir olmuşlardır.

Çocuklar topladıkları metal parçalarını anlaştıkları Araplara satmakta, aile reislerinin boğucu bir siyasetle inşa edilen duvar nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığı bir dönemde, kıt kanaat geçinen ailelerine destek olmaya çalışmaktadırlar.”

KUDÜS DÜNYANIN EN FAKİR ŞEHİRLERİNDEN BİRİSİ

Kudüs’ün dünyadaki en yoksul şehirlerden biri olduğu ifade edilen raporda bu durum şöyle anlatılıyor; “Batı Kudüs’te Yahudi bir ailenin aylık toplam geliri ortalama 7500 şekel iken Arap bir ailenin aylık geliri yaklaşık 2800 şekeldir. Kudüs şehir yönetimi Doğu Kudüs’ü, vergilerden gelir elde edilen bir bölge olarak
Kudüslü Arap bir aile, aylık gelirinin çok üstünde bir vergi yükü ile mükellef tutulmaktadır.
Doğu Kudüs’te yaşayan ailelerin % 62’si, çocukların ise % 56’sı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Resmi veriler, Doğu Kudüslü çocukların % 75’inin yoksul olduğunu söylemektedir. Şehrin bütçesi 388 milyon şekele ulaşmıştır. Bu bütçenin içinde Araplara ayrılan kısım önemsiz denecek kadar azdır. Bu sebeple devlet, Araplara ayrılan bütçeyi açıklamamaktadır.”

İŞTE GERÇEKLER!..

Kudüs’e dair rakamların da yer verildiği raporda gerçekler şu şekilde ifade ediliyor;

“1) 2007 yılı itibarıyla Kudüs’te yaşayan Arapların sayısı 256.820 olup bu rakam, yüzde 34’lük oranı oluşturmaktadır.
2) 2006 yılı verilerine göre Kudüs’te yaşayanların yüzde 67’si sosyal refah düzeyine göre yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu oran, burada yaşayan Yahudiler için %21’dir.
3) 2006 yılı verilerine göre Kudüs’te yaşayan Arap çocukların yüzde 77.6’sı yoksulluk sınırının altında yaşarken bu oran Yahudi çocukları için yüzde 39.6’dır.
4) Şehrin ele geçirilişinden bu yana belediye, yerleşim arazilerinin 1/3’üne el koymuştur.
5) İsrail’in işgal edip el koyduğu bu arazilerin bir kısmı umuma, bir kısmı ise şahıslara aittir ve bu arazilerin üzerine Yahudiler için 50.197 yerleşim yeri inşa edilmiştir.
6) 2004’de Kudüs Belediyesi, resmi olmayan inşaatların yüzde 85’inin şehrin batısında gerçekleştiğini açıklamıştır. Buna mukabil olarak yıkım emirlerinin yüzde 91’i ise Kudüs’ün doğusunda gerçekleşmiştir.
7) Ailelerinin yaşadığı yoksulluk yüzünden 9.000’in üzerinde çocuk, herhangi bir eğitim kurumuna kaydolmadan hayatına devam etmektedir. Devlet okullarında okuldan ayrılma/alınma oranının yüzde 50’yi geçtiği görülmektedir.
8) 2007 istatistiklerine göre Kudüs’te 3. ve 4. sınıf yaş grubunda 15.000 çocuk yaşamakta olup bu çocukların yüzde 90’ını oluşturan 13.500 çocuk ise hiçbir eğitim kurumuna kayıtlı değildir.
9) İş gücü kaybı yüzde 90’a ulaşmış, çalışan iş gücü ise yüzde 12.5’e gerilemiştir.

YOKSULLUĞUN SEBEPLERİ

Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nin raporunda bu yoksulluğun en büyük sebebinin işgal olduğunun altı çizilirken diğer sebepler ise şöyle sıralanıyor;
1) İsrail’in işgalle birlikte yürüttüğü esef verici icraatların uzun yıllardır sürmesiyle oluşan ve farklı alanlarda sürekli devam eden ekonomik kötüleşme.
2) Irkçı ayrım duvarının sebep olduğu, hayatın tüm alanlarını kapsayan vahim çöküşler.
3) Batı Yakalıların oturumuna ve Kudüs’e girişlerine izin verilmemesi.
4) Süregelen askeri engeller.
5) Kudüslü tüccarların ithal ettikleri ticaret mallarının güvenlik teftişlerinin artırılması, limanlar veya havaalanlarından geçişinin engellenmesi ve gümrük vergilerinin sürekli artırılması.
6) Kudüslü halkın genel vergilere ve şehir vergilerine tabi tutularak ödemeleri için zorlanması.
7) Ulaşım sektörünün %90’ının çökmüş olması ve bu sektörde çalışanların işsiz kalması.
8) Filistinlilerin mallarının Kudüs piyasasına girişinin engellenmesi.
9) Deri ayakkabı, elbise, çocuk bezi vb. şeylerin üretiminin veya dokumanın yapıldığı bazı fabrikaların ve imalathanelerin kapatılması.
10) Geçiş siyaseti nedeniyle Mısır gibi Arap ülkelerine ihracatın azalması.
11) Evlerin yıkılması ve on binlerce dolarla ifade edilen ceza ödemeleri.
12) Toprakların gasp edilmesi ve sahiplerinin buralara girişlerinin engellenmesi. İnsanların topraklarına girmeleri durumunda hayali suçlarla suçlanmaları ve bazılarının mahkemelerde yargılanarak binlerce dolarlık cezalara çarptırılmaları.
13) Kudüs’teki sarraflara karşı yapılan üzücü icraatlar ve yerleşim vergisi adı altında sarrafların mallarına el konulması.
14) Kudüslü işçilerin fabrikalardan çıkarılıp yerlerine İsrailli işçilerin yerleştirilmesi.
15) Duvarın dışında kalan bölgelerden duvarın içindeki bölgelere göçlerle birlikte bazı bölgelerin aşırı kalabalık hale gelmesi.

YOKSULLUK KUDÜS’Ü BİTİRİYOR

Yoksulluğun, hayatın ekonomik, siyasi, sosyal, sağlık ve güvenlik gibi hemen hemen her alanında Filistin halkının yaşamlarını sarsan etkileri olduğunun belirtildiği raporda bu yoksulluğun sosyal alanda ve sağlık alanında sebep olduğu dejenerasyonlar ise şöyle anlatılıyor;
1) Ailevi çözülme ve ailenin kontrol mekanizmasının olmayışı.
2) 6 m2’yi geçmeyen odalarda kızlarla erkeklerin ve farklı ailelerin bir arada kalmasını gerektiren zor şartların sebep olduğu ahlâkî bozulma.
3) İçinde bulunulan sosyal şartlar nedeniyle çocuklar üzerinde aile terbiyesinin azalması sonucu bazı çocukların uyuşturucu ve alkol bağımlısı olmaları.
4) Suç oranlarının, özellikle de hırsızlığın artması. Bu durum, İsrail araştırma birimlerini, sonucun zengin Yahudi mahallelerini etkilemesi sebebiyle korkutmaktadır.
5) Öğrencilerin okuldan alınması, aşağılık bir hayatın kucağına ve uyuşturucu tacirlerinin ellerine düşmeleri; sahipsiz, koruyan-gözeten olmadan sokaklarda kalmaları gibi durumlar, toplumun temelini oluşturan ahlâkın bozulması sonucu işlenen tecavüz, hırsızlık, insanların namusuna göz dikmek gibi yüz kızartıcı suçların artmasına sebep olmuştur.
6) Yoksul ailelerin çocuklarının hastalıklarla boğuşması ve maddi imkânsızlıklardan dolayı bu hastalıkların gün geçtikçe müzmin hale gelmesi.
7) Çocukların çok erken yaşlarda çalışmaya başlamaları ve çalışmalarının karşılığında çok az ücret almaları.

KUDÜS İÇİN ÇÖZÜM NEDİR?

Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nin raporunda, çözüme yönelik öneriler de sıralandı. İşgal devam etse bile Kudüs’ün yaralarını sarması muhtemel o öneriler ise şöyle;
1. Turizm sektörüne acilen gereken önemin verilmesi. İsrail firmaları ile rekabet edebilecek modern düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
2. Farklı bölgelerden önce şehir merkezinde yatırımlar yapılmalıdır.
3. Eski Kudüs’teki evler acilen kurtarılmalıdır.
4. Sosyal alanlarda insanlara acil yardım sağlanmalıdır. Zekat fonları, hayır kuruluşları gibi müesseselerin kurulmasıyla insanların yaşamlarını sürdürebilmelerine yardımcı olunmalıdır.
5. İnsanların, topraklarının ellerinden alınması gibi sorunlarına cevap verecek bir devlet teşkilatı kurulmalı ve böylece sessiz göç ettirme politikasının önüne kanuni yollarla geçilmelidir.
6. Ekonomik ilişkiler geliştirilmesi için Arap bankalarına baskıda bulunulmalı ve finansal kaynakların Yahudilerin eline geçmemesi amacıyla Arap bankalarının işlemlerde kolaylık göstermesi sağlanmalıdır.
7. İnsan hakları kapsamında yer alan yoksullukla mücadele meselesi, devam gerektiren bir meseledir. Yoksullukla mücadele konusunda izlenen stratejilerin düzenlenmesi ve bu alanda yapılan faaliyetlerin artırılması gerekmektedir.
(Vakit)

20 Kasım 2009
'İsrail İle Gizli Anlaşmalar Var'
Davutoğlu,Anadol'un soru önergesine verdiği cevapta İsrail ile yapılan gizli anlaşmalar olduğunu açıkladı. Gizli anlaşmaya imza koyanlar......

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu,CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol'un soru önergesine verdiği cevapta İsrail ile yapılan gizli anlaşmalar olduğunu açıkladı. "Bununla birlikte söz konusu anlaşmalardan bazıları hizmetin gereği dolayısıyla gizli olup, bunlar dışındakiler Resmi Gazete'de yayınlanmaktadır" diyen Bakan Davutoğlu, ancak İsrail ile imzalanan gizli anlaşmaların neler olduğunu açıklamadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise partisinin Kütahya il kongresinde yaptığı konuşmada DSP-MHP ve ANAP koalisyon hükümeti döneminde İsrail ile imzalanan, gizli anlaşmalar olduğunu söylemişti.

TBMM’de kabul edilmesi gerekiyor

Anayasa'nın 90. maddesine göre Türkiye'nin imzaladığı anlaşmaların yürürlüğe girmesi için TBMM'de kabul edilmesi gerekiyor. Uluslararası bir anlaşmaya dayanan uygulama anlaşmalarının ise TBMM'ye getirilmesi zorunluluğunun bulunmamasına rağmen Resmi Gazete'de yayınlanması zorunluluğu bulunuyor. Ancak Türkiye ile İsrail arasında imzalanan gizli anlaşmaların da Resmi Gazete'de yayınlanmadığına dikkat çekiliyor.
aktifhaber

Hüsnü Mahalli hmahalli@superonline.com
İsrail'e yanıt...

Salı günkü yazımda İsrailli Bakan Eliezer'in Türkiye ziyaretine değinerek İsrail'in Türkiye, Filistin ve bölge politikalarını eleştirmiştim. İsrail Büyükelçiliği Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya'ya bir yazı göndererek yazımdaki bazı konuların (yani tümü değil) doğru olmadığını ve beni 'kendi düşüncelerimi haklı çıkarabilmek adına birtakım yalan ve uydurma olaylara başvurmakla' suçlamış.Yazıyı imzalayan Elçilik Sözcüsü
Amit Zarouk:

1- 'Sayın Mahalli Eliezer'in Sabra ve Şatilla katliamlarında yer aldığını yazmıştır. Bu yanlıştır. Eliezer bu olaylarda yer almamıştır' diyor. Şimdi ben Bay Zarouk'a dünyaca bilinen bağımsız 'Vikipedia ansiklopedisi' nin Eliezer biyografisinden bir cümleyi aktaracağım: 'Eliezer; 1977'de Lübnan sınırındaki İsrail ordu komutanı oldu ve İsrail ordusu ile Lübnanlı Hıristiyan faşist güçler arasında gizli bir irtibat subayı olarak çalıştı.'
Bay Zarouk buna itiraz etmiyorsa bu paragrafı tarihsel bilgilerle detaylandıralım:
Eliezer komutasında İsrail ordusu Mart 1978'de Lübnan'ın güneyinde sınır boyunca 10 km derinliğinde bir bölgeyi işgal etti. Eliezer Lübnanlı Faşist Hıristiyanlara her türlü desteği vererek 1982'de Beyrut'un İsrail ordusu tarafından işgal edilmesi daha sonra Sabra ve Şatilla katliamlarının Şaron tarafından işlenmesi için tüm altyapıyı hazırlamıştı. Ben ne demişim salı günkü yazımda: 'Sabra ve Şatilla kamplarındaki katliamlarda Şaron ile birlikte görev alan Eliezer...'
Yazdıklarımla ansiklopedik bilgilerler birbirini tamamladığına göre Bay Zarouk acaba neden beni yalancılıkla suçluyor? Üstelik Bay Zarouk Belçika mahkemelerine göre Şaron'un sorumlu tutulduğu Sabra ve Şatilla olaylarını katliam olarak da tanımlıyor!

2- Sayın Zarouk 'Sayın Mahalli ayrıca Ben Eliezer'in 2001'de Şaron ile birlikte Mescid-i Aksa'ya gittiğini yazmıştır. Bu yalandır'' diyor. Aynı ansiklopediden bir paragraf daha: '1999 seçimlerinde Ehud Barak'ın zaferinden sonra Eliezer Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma Bakanı oldu. Mart 2001'de yapılan erken seçimde bu kez Şaron kazanınca Eliezer koalisyon hükümetinde savunma bakanı oldu. Eliezer Lübnan'ın işgali ve 2002 Cenin operasyonlarının baş mimarıdır.'
Anlaşılan Eliezer'e kişisel bir sempatisi olan Bay Zarouk onun Şaron ile birlikte 28 Eylül 2000'de Mescidi Aksa'ya girmediğini söylüyor ama her nedense Aksa'ya 2000 kişi ile girerek Filistinlileri kışkırtan Şaron'un Eliezer'i 5 ay sonra savunma bakanı yaptığını unutuyor.
Neyse ki Bay Zarouk rahmetli Ecevit'in soykırım olarak nitelendirdiği katliamları dolaylı da olsa kabul ediyor ancak bunların Filistinlilerin eylemine tepki olarak geliştiğini söylüyor.
Şimdi sıkı durun çünkü İsrail'in haklı olduğunu kendince anlatmaya çalışan Sayın Zarouk çok komik bir kanıt sunuyor ve diyor ki:
'BM Keşif Heyeti tarafından 31 Nisan tarihinde yayınlanan rapora göre İsrail katliam suçlamalarından aklanmıştır...'
İşte hayatımda gördüğüm ve duyduğum en acınacak ve tabii ki gülünecek durum...
Bir düşünün 1947'de BM tarafından alınan bir kararla kurulan ancak daha sonra yine BM'de ve benzeri uluslararası ve bölgesel örgütlerde aleyhinde alınan yüzlerce karar varken İsrail 2002'deki BM Keşif Heyeti'nin bir ön raporuna sığınıyor. Oysa o Keşif Heyeti'ni görevlendiren BM Genel Sekreteri Kofi Annan Güvenlik Konseyi'ne sunduğu asıl raporda 'katliam' kelimesini kullanmıyor ama İsrail'i en ağır ifadelerle suçlamaktan geri kalmamıştır. Hadi diyelim Sayın Zarouk bu raporu unuttu peki o zaman İsrailliler geçen ay BM İnsan Hakları Konseyi ve BM Genel Kurulu tarafından onaylanan ve İsrail'i Gazze'de soykırıma varacak kadar insanlığa karşı suç işleyen bir devlet olarak nitelendiren Goldstone raporuna karşı acaba neden kıyameti kopardı? Sayın Zarouk merak etmesin...
Ne ben ne de etik gazetecilik anlayışını takdir ettiği Akşam gazetesi yalan yazmaz. Hele bilerek ya da kasıtlı olarak asla.
Ama karşı tarafın da zaman zaman aynaya bakarak 'biz kimiz ve ne yapıyoruz'' demesi gerekiyor. Başta Filistinliler ve Suriye olmak üzere tüm Araplar İsrail ile barış yapmaya hazır. Türkiye ise bu barışı gerçekleştirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. İsrail neden bu barışa yanaşmıyor? Bay Zarouk'ın vermesi gereken yanıt bana değil bu soruya olmalıydı. Ama bunu yapamaz çünkü yaparsa kendisi ve kendisi gibi milyonlarca İsrailli Filistin'i terk edip geldikleri ülkelere dönmek zorunda kalır. Çünkü onlar yaşadıkları ülkeleri terk edip Filistin'e gelmeseydiler bugün ben ne Eliezer tartışmasını yapacaktım ne de Sayın Zarouk elçilik sözcüsü olarak bana yanıt vermeyecekti. İşte sorunun özü bu...
Akşam

Ceyda Karan
İsrail'in varlığı, Siyonizmin ahlâkı...

İsrail-Filistin meselesinin ‘iler tutar tarafı kalmadı’. Obama yönetiminin sürekli dayatma halindeki İsrail’e baskı yapamadığı bir ortamda, bugünden yarına manidar bir barışa erişmek üzere müzakere süreci başlatmak hayalden ibaret.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, geçen hafta ‘müzakerelere başlamak’ adına Yahudiler için yeni yerleşim planlarını 10 aylığına durdurduğunu ilan etti. Filistinliler açısından bu beyanın bizatihi kendisi ‘tarihin en büyük düzenbazlıklarından birisi’. Zira Netanyahu’nun ‘kapsamlı ve acı verici’ diye sunduğu karar, Batı Şeria’daki işgal topraklarında yapımı süren inşaatlarla buralara kurulacak okul, sinagog gibi kamu binalarının durmasını içermediği gibi Doğu Kudüs’tekilere de sınırlama getirmiyor. Yani Filistinlilere üzerinde devlet kurabilecek bir toprak parçası bırakmayan siyasetin biteviye devamı... Gel gör ki, karar bu haliyle bile İsrail’de infial çıkmasına yetti. Ve bu infialin salt aşırı sağdan geldiğini sanmayın.

Biçare Filistinlilerin elinden sadece ‘İşgal topraklarındaki yerleşimler durmadan müzakere masasına oturmam’ demek gelirken, Obama yönetimi aylardır Ortadoğu’yu adeta bir tahtravalliye oturmuş izler halde. Misal, İsrail Gilo yerleşiminde 900 yeni konut inşasına izin veriyor, ABD Başkanı Barack Obama ‘çok tehlikeli’ buluyor. Sonra İsrail kimi yerleşimleri dondurmaktan söz ediyor, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ‘emsalsiz fırsat’ buyuruyor. Tabii kimse İsrail’in 2003’te taa Bush yönetimi döneminde kabul ettiği şu hükmü hiç geçmeyen ‘Yol Haritası’nın aslında tüm yerleşimleri dondurmayı içerdiğini anımsamıyor. Yani, İsrail söz verse ne yazar, vermese ne yazar...

Elbette İsraillilerin oyunu zekice oynadığını teslim etmeli. Usta manevralarla iç kamuoylarının hiddetini Obama’ya yönlendiriyorlar. Misal Netanyahu’nun partisi Likud’dan Danny Danon, Obama’ya ima dahi etmediği bir takım sözleri mal edip şöyle çıkışabiliyor: “Ellerinizi Kudüs’ten çekin..Yahudiler Kudüs’te yaşayamaz, burada sadece Araplar yaşar demek ırkçı bir talep!” Zaten bu yıl başındaki seçimlerde başbakanlığı çok arzulanan Tzipi Livni’nin Kadima’sından solcu Meretz’e kadar İsrail siyasi yelpazesinin neredeyse tümünün, yerleşimler yoluyla kutsal topraklara yayılmakla alıp veremediği yok.

Bugün işgal altındaki Batı Şeria’da yaklaşık 300 bin, Doğu Kudüs’te 200 bin yerleşimci yaşıyor. Bu yarım milyon Yahudi, ‘toprakta hak iddiasının’ en mühim enstrümanı. Yerleşimler meselesi vesilesiyle taa geçen nisanda bir köşeye ayırıp da okumayı ihmal ettiğim Ellen Cantarow’un makalesine dönüp baktım da, ne kadar kafa açıcı. Şu bar fedaisi Avigdor Lieberman’ın İsrail’in dışişleri bakanlığı koltuğuna oturtulmasının baştan hesaplanmış olmasa dahi İsrail açısından ne kadar isabetli olduğunu anlıyoruz. Bir sorun mu yaşanıyor, ‘kötü polis’ Lieberman’ın üstüne at, gitsin! Misal Lieberman’ın Batı Şerai’da bazı yerleşimleri ilhak edip, müfus mübadelesi önerisi yerden yere vuruluyor. Aslında Livni dahil pek çok İsrailli siyasinin bu öneriden pek güzel esinlendiğini anlıyoruz Cantarow’un yazısından. İsrail’in kurucusu Ben Gurion’un gözdesi ünlü asker ve siyasetçi Moşe Dayan’dan yerleşimlerle ilgili tarihi anekdot da çok çarpıcı. 1973’te BBC’den Alan Hart’la söyleşmiş Dayan:

- Neden sürekli daha çok yerleşim kurma peşindesiniz? Araplar hedefinizin tüm Transürdün’de sonsuza dek kalmak olduğunu zannedecek...

Dayan: Doğru. Gerçekte bence İsrailliler Transürdün’de sonsuza dek kalmalı.

- Sizi dinleyen Araplar, Başkan Sedat (Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat) dahil, “İşte ‘Dayan yayılmacılık peşinde olduğunu doğruladı’ diyecek”...

Dayan: Tamam, eğer tüm Transürdün’de evinde hissetmek yayılmacı bir emelse, ‘yayılmacılık’ dediğiniz buysa, o zaman yayılmacıyım.

Aynı Dayan, 1967’de meslektaşlarından Filistinlilere “Köpekler gibi yaşamaya devam edeceksiniz ve kim dilerse, gitmekte serbest” mesajı vermelerini de istemiş. Bu cümleyi aktaran kaynak, İsrailli solcu siyasi Yossi Beilin. Rivayet o ki, bugünkü Cumhurbaşkanı Şimon Peres, o vakit Dayan’ı ‘ahlaki duruşun korunması gerektiği’ yönünde ikaz edince şu yanıtı almış: “Ben Gurion’a göre, Siyonist soruna ahlaki açılardan yaklaşın birisi Siyonist değildir.”

Kıssadan hisse: İsrail’in varlığı zaten yerleşimlere dayalı. Bu politikanın en büyük destekçisi de arada sırada itirazlar yükseltse de Amerikan yönetimleri. ABD’den hakiki baskı olmadıkça değişen birşey olmaz...
radikal

İbrahim Karagül
İşte, İsrail'e 'depreme benzer' uyarısının sebebi

İsrail savaş uçakları İran'a karşı casusluk/keşif amacıyla Türk hava sahasını kullanırsa ne olur? Başbakan Tayyip Erdoğan, Fehmi Hüveydi ile yaptığı söyleşide; bunun sonuçlarının çok ciddi olacağını, İsrail'in "depreme benzer bir cevap alacağını" söyledi. Bu, Türkiye'den İsrail'e yönelen şimdiye kadarki en sert ifade bana göre. Erdoğan; İsrail'in Türkiye ile ilişkilerini "üçüncü bir tarafa saldırı için bir kart olarak kullanmaktan kaçınması" çağrısında da bulundu. Neden? Çünkü İsrail, her iki uyarıyı da haklı çıkaran provokasyonlara girişti.

Bu cümleler; sadece Arap kamuoyuna verilen mesaj olarak algılanamaz, yorumlanamaz. Bir gerçeği, çok ciddi bir endişeyi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugünkü temelini ortaya koyan, geçmişte yaşanan tecrübelerden hareketle söylenen sözler bunlar. En son Anadolu Kartalı tatbikatlarından dışlanmasından sonra İsrail'e yönelik bu sert uyarının hangi endişelerden kaynaklandığına bakalım.

6 Eylül 2007'de İsrail savaş uçakları, Türk hava sahasını da kullanarak Suriye'de bir bölgeyi bombaladı. Hava sahası ihlaliyle kalmadı, İsrail uçakları yakıt tanklarını Türkiye topraklarına bıraktı. Savaş uçakları, nükleer tesis gerekçesiyle Suriye'nin El Kibar bölgesini bombalamıştı.

Aynı yıl 24 Mayıs tarihinde ABD savaş uçakları dört dakika Türk hava sahasını ihlal etmiş, olay büyük tepkiyle karşılanmış, konuyla ilgili haber Genelkurmay internet sitesine konulmuştu. Oysa yıllardır ABD uçakları, savaş makineleri Türkiye'deydi. İsrail uçakları da.

İsrail öyle dokunulmaz öyle sorumsuzdu ki, Türkiye'nin "açıklama" isteğine cevap bile vermiyordu. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim acilen Ankara'ya gönderildi. Suriye, saldırıya uğramıştı. Bütün dünyayı bilgilendirdi. Hiçbir ülkeden tepki gelmedi. İlk kez İsrail uçakları Türkiye hava sahasını geçerek bir ülkeyi bombalıyordu. Belki bu pilotlar da Konya Ovası'nda eğitilmişti! ABD ve İsrail, hem Suriye'nin hem de İran'ın hava savunmasını test etmişti. Hem de Türkiye üzerinden, Türkiye ile bu ülkeler arasında savaşa neden olabilecek bir yöntemle. Bu, Suriye'ye yapılan ilk saldırı değildi.

Irak işgalinden hemen sonra, 2003'te, İsrail savaş uçakları Suriye'nin başkenti Şam yakınlarına kadar geldi. Bir bölgeyi bombalayıp geri döndü. Bu, İsrail'in 1982'de Irak'ın Osirak tesislerini bombalamasından sonra giriştiği en tehlikeli saldırıydı. 14 Eylül 2004: İsrail F-16'ları Suriye savaş uçaklarıyla Doğu Akdeniz üzerinde kapıştı. Suriye'ye ait iki MİG-29 düştü. Uçaklardan biri İsrail yapımı Python-4 füzesiyle, diğeri de ABD yapımı AIM-9M Sidewinder füzesiyle düşürüldü. Bu olayın ardından Suriye hava savunma sistemini güçlendirmek için Rusya ile görüşmeleri başlattı. SA-18, TOR M1, S-300PMU2 ve S-400 sistemleri istedi. İki ülke, ABD ve İsrail'in tepkilerine rağmen, SA-18 kısa menzilli füze sistemin satışı konusunda anlaştı. 26 Haziran 2006: İsrail savaş uçakları Suriye hava sahasına girip Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın Lazkiye'deki ikametgahı üzerinde alçak uçuş yaptı. Tacizin ardından, 34 gün sürecek Lübnan saldırısı başladı. 28 Temmuz 2007: İsrail'e ait pilotsuz uçaklar Lübnan üzerinden Suriye hava sahasına girdi. Güçlenen Suriye savunması, İsrail casus uçaklarını düşürdü.

Ama 6 Eylül tarihli saldırı, Türk hava sahası kullanılarak yapılmıştı. Erdoğan'ın dediği gibi; "Türkiye ile ilişkiyi üçüncü bir tarafa saldırı için kart olarak" kullanmıştı İsrail.

İsrail'in Suriye'ye yaptığı önceki saldırılardan sonra; "Türk askeri Suriye'ye karşı da kullanılacak mı" diye sormuş, tehlikeli eğilime dikkat çekmiştik. Çünkü o dönem Türk-İsrail ilişkileri zirvedeydi, Suriye düşmandı. Tam tersi gelişmeler yaşandı. İsrail-Türkiye ilişkileri soğudu, Suriye ile ortaklıklar gelişti. Artık yeni hedef bu ortaklıktı. Türk hava sahası kullanılarak yapılan son saldırı, Türkiye-Suriye ortaklığını bozmaya yönelikti. Bu yüzden Ankara çok sert tepki gösterdi. İsrail'in cevabı daha doğrusu cevapsızlığı ise utanç vericiydi. Her zamanki gibi sorumsuz, devletten ziyade örgüt vurdumduymazlığı tavrını yineledi.

12 Eylül 2007'de, yani saldırıdan hemen sonra, Başbakan'ın bugün dikkat çektiği o endişeyi gündeme taşıdık. Türkiye ile köklü ilişkilere sahip bir ülke, Türkiye üzerinden üçüncü bir ülkeye, Suriye'ye saldırıyordu. Oysa dünyanın en önemli krizi İran'dı. "İsrail Türkiye'den İran'a saldırırsa…" başlığı altında ortada Türkiye için çok ciddi tehditler içeren bir ihtimalin söz konusu olduğunu, İsrail'in Türkiye üzerinden İran'a saldırabileceğini, uçaklarının Türkiye'de eğitilme sebeplerinden birinin bu olduğunu belirterek şu cümlelere yer vermiştik:

İsrail'in İran nükleer tesislerini vurmak için iki yolu var. Ürdün/Suudi Arabistan/Irak üzerinden uçmak. 1981'de Irak tesislerini böyle vurdu. İki ülkeye haber vermeden hava sahalarını kullandı. Şimdi aynısını yapabilir mi? Bu ülkeler izin verir mi? Vermez, cesaret edemez. Ayrıca mesafe uzun. Geriye Suriye ve Türkiye hava sahasını kullanmak kalıyor. İran'ın, Suriye hava savunma sistemlerinin faturasını ödemesinin nedeni burada ortaya çıkıyor. İran aslında Suriye üzerinden kendi savunmasını güçlendiriyor. Peki ya Türkiye!

Ankara'nın önünde bir tuzak var, bilmiyorum ne kadar frakındayız! İsrail savaş uçakları, Türk hava sahasını kullanarak Suriye'ye girebiliyor. Buna niye ihtiyacı olabilir! Suriye hava sahasına Golan'dan girebilir, Akdeniz'den girebilir. Türkiye'ye ihtiyacı yok ki! Ama burada bir kötü niyet var. Türkiye üzerinden giriyor ve Türkiye-Suriye ilişkilerini riske atıyor.

Peki İsrail, bir süre sonra aynı şeyi İran'a karşı da yaparsa ne olacak? Yapar mı, yapar, yapabilir! Türkiye ile İsrail arasındaki askeri anlaşmaları hatırlayalım. Bu çerçevede İsrail savaş uçakları Türk hava sahasında eğitiliyor. Böyle bir hakları var. Ancak bu hakkı kötü niyetli kullanmaya eğilimli olduğunu son Suriye olayında gösterdi. Yarın, aynı anlaşmalar çerçevesinde Türk hava sahasında uçan İsrail savaş uçakları, İran hava sahasına girer, birkaç bomba bırakırsa Türkiye ne yapacak? "Türkiye üzerinden İran'a saldırı!" Kulağa nasıl geliyor? Eminim Ankara'dakiler, son olaydan sonra bunları düşünüyorlardır…"

Gerçekten de düşünüyorlarmış… Gerçekten de böyle bir endişe varmış. Sadece endişe değil, böyle bir ihtimal de varmış. 2007 Eylül ayında geçekleşen ve bölgesel çatışmalara neden olabilecek İsrail provokasyonuna karşı Türkiye hazırlıklıymış. Bu gerçeğin iki yıl sonra Başbakan tarafından bu kadar açık, net ve kararlı biçimde ortaya konulması, gerekli uyarının yapılması çok önemliydi.

Çünkü böyle bir ihtimal hala var.
yenişafak

Peren Birsaygılı
Siyonistlerin cevaplayamadığı sorular

İsrail oğullarını grup grup yeryüzüne dağıtmıştık. İçlerinde erdemli ve dürüst kimseler olduğu gibi, böyle olmayanlar da vardı. Belki yola gelirler diye onları iyi günde kötü günde imtihan etmiştik.[Araf-168]

Bundan 3 sene önce, dünyanın en büyük Anti-Siyonist Yahudi örgütlenmesi olan “True Torah Jews Against Zionism” isimli kuruluşun kurucu aktivistlerinden haham Yirmiyihu Cohen ile görüşme fırsatı bulmuş ve kuruluşlarının en temel hedefinin, “tüm dünya Yahudiliğini temsil etme iddiası ile hareket eden Siyonist İsrail devletinin Yahudilik inancından kökten bir kopuş hareketini temsil ettiğini tüm dünya kamuoyuna duyurmak olduğunun” altını özellikle çizen Haham Cohen ile detaylı bir sohbet gerçekleştirmiştik.

Amerikan ve İsrail medyasının tüm engelleme girişimlerine rağmen, Filistin direnişine verdikleri desteğe dikkat çekmek için yaptıkları türlü sokak gösterileri ile özellikle son yıllarda dünya kamuoyunun ilgisini çekmeyi başaran kuruluş ile olan görüşmemizde öne çıkan noktaları şu şekilde kısaca özetleyebiliriz;

1- Biz, Siyonizm’in Yahudilik (Judaizm) demek olmadığını tüm dünyaya izah etmeye çalışıyoruz. Aksine Siyonizm, Yahudilik inancından kökten bir kopuş hareketi ve inancımıza yönelik büyük bir küfürdür.

2- Ve bizlerin üzerine düşen görev; Diaspora’ya ilişkin Gerçek Tevrat görüşünü bundan habersiz olan Yahudilere tebliğ etmek için çalışmak olmakla beraber, inancımız Sabatikal Milad’ın 69. yılında (Shemittah’a göre yaratılıştan 3829 yıl sonra) Kudüs’teki--420 yıl boyunca ayakta kalmış—(ikinci) tapınağın yıkılmasından bu yana çeşitli uluslar içinde sürgünde olan Yahudilerin, Tanrı Mesih’i gönderene kadar sürgünde yaşamaya devam etmekle mükellef oldukları temeline dayanmaktadır. Bu nedenle, sürgün (Diaspora), Kutsal (Vaad Edilmiş) Topraklar’a ilişkin herhangi bir hak iddia etmememiz ya da o topraklar üzerinde herhangi bir siyasi egemenliğe kalkışmamamız inancımızın en önemli gereğidir. Zira bizim inancımıza göre Yahudilerin herhangi bir ulus ile savaşa kalkışması, tıpkı onlarca senedir Filistin’de yaptığı gibi masum insanlara bu şekilde zulmetmesi haramdır. Yahudilere düşen görev, yalnızca beklemek ve hiçbir siyasi ya da askeri faaliyet içinde bulunmamaktır. Bu, sırf bize ait olan bir inanç da değildir; her yer ve zamandaki Yahudilerin daimi inancı olagelmiştir. Ancak Siyonistlerin girişimleri vasıtasıyla, Yahudilere bu inançları unutturulmaya başlanmıştır. İşte bizim davamız da buna karşıdır.

3- Bugün, İsrail Devleti’nde yaklaşık 5.000.000 Yahudi yaşamaktadır ve bu insanların yaklaşık %20’si Tevrat hükümlerine kesinlikle sadıktır. Ancak, bunların çoğu maalesef biraz cahildirler ve Tevrat hükümlerinin tahrif edilmiş yorumlarının etkisi altındadırlar. İşte bu nedenle, maalesef İsrail Devleti için savaşmayı savunan “dindar” Yahudiler olduğunu dahi duyabilirsiniz. İsrail nüfusunun yaklaşık %10’u ise “hareidim”; yani Tevrat hükümlerinin tahrif edilmemiş gerçek tefsirini takip eden çok daha sağlam dindarlardır. Bu insanlar bizim üyelerimizdirler ve herhangi bir Yahudi devletinin kurulmasının büyük bir günah ve çok vahim bir hata olduğuna ilişkin inançlarımızı yaymak için canla başla çalışmaktadırlar. Onlar, Yahudilerini eğiterek, onlara Siyonizm’in kutsal kitabımız Tevrat’a muhalif olduğunu göstermenin bizler için zorunluluk olduğuna dair sarsılmaz bir inanca sahiptirler. Ve bu doğrultuda hepimizin ortak umudu yani en temel hedefimiz, Yahudilerin, Siyonizm’in Tevrat ve öğretilerine muhalif olduğunun farkına varıp pişman olmaları ve neticesinde, İsrail Devleti’ni hükümsüz kılıp barış içinde sürgünde yaşamalarıdır. Günümüzde ise, seküler Siyonizm çöküş sürecine girmiş ve İsrail devleti’ndeki birçok Yahudi Tevrat’a dönmeye başlamıştır. Bu, sadece Yahudi ve Yahudi olmayan hayatları korumakla kalmayacak, bununla beraber bizim için fevkalade önemi haiz Tevrat hükümlerine riayet etmek demek olacaktır.

4- İşte bu yüzden bizler, Filistinli ve tüm dünya Müslümanlarına ulaşarak, küfür ehli İsrail Devleti’nin onları maruz bıraktığı zulme şiddetle karşı olduğumuzu bilmelerini temine çalışıyoruz. Daha çok Müslüman’a ulaşmayı ve savaşın, Yahudilerde kendi dinlerini suistimal eden ya da yanlış yorumlayan insanlar yüzünden ortaya çıktığını idrak etmeleri için bu tür diyalogları sürdürmeyi arzu ediyoruz.

***

Haham Cohen ile olan görüşmelerimiz, Siyonist otoriteler tarafından gizlenmeye çalışılan büyük çelişkilerin bir kez daha dile getirilmesi bakımından bizler için oldukça faydalı olmuştu. Zira tüm dünya Yahudilerini temsil ettiği iddiası ile hareket eden ve adına devlet demekten özellikle imtina ettiğimiz bu cinayet şebekesinin icraatlarının vicdan sahibi Yahudiler tarafından da lanetleniyor olduğunu bilmek bizler için çok önemliydi.

Ancak özellikle önemli olan bir nokta daha vardı ki; Bu görüşme, süregelen bir mücadele içerisinde haklı olan taraf olmanın insana ne denli büyük bir güç verdiğini bize hissettiren çok önemli bir tecrübe olmuştu. Hayatta hiç bir şey haklı bir davanın taraflarından olmak kadar güçlü hissettirmiyordu insana.

İşte bu sebepten dolayı bu görüşmede Haham Cohen’de hissedilir bir utanç havası hakimdi.

Haham Cohen utanıyordu.

“İçimizden birtakım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden hepimizi helâk mi edeceksin? Bütün bunlar senin imtihanından başka bir şey değildir. Bu imtihan ile müstahak gördüğünün sapmasına fırsat verir, lâyık gördüğünü de doğru yolda yürütürsün. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın [Araf-155]” diye haykıran Hz Musa karşısında utanç içerisindeydi.

Ve ’60lı yılların sonlarından bu yana siyonizme karşı aktif bir mücadele sürdürmekte olan Haham Cohen, yaşadığı utancı kendi ağzıyla da itiraf etmekten çekinmedi.

“Utanç içerisindeyiz” diye söze başlayarak şöyle devam etti;

“Yahudilik adına tüm bu yapılanlar karşısında büyük utanç ve üzüntü içerisindeyiz.”

Ancak söz bununla sınırlı kalmadı. Sohbetimiz daha da ilerledi ve bu cinayet şebekesine karşı neler yapılması üzerine yoğunlaşarak sürdü.

Ve senelerdir gerçekleştirdiği her katliamı “Yahudi halkının can ve mal güvenliğini muhafaza etmeye çalıştıkları” lafları ile meşrulaştırmaya çalışan Siyonist devletin maskesini düşürmek için yapılması gerekenlerin başında gelen çok önemli bir nokta olduğuna karar verdik.

İşte bu yüzden, sohbetimizin geri kalan kısmında bunun üzerine giderek, Anti-Siyonist Yahudilerle, Siyonist otoritelerin 2.Dünya savaşı sonrasında gerçekleşen Yahudi ölümlerindeki rolünü konuştuk.

Zira bizlerin –Müslümanların- bu ölümlerin arkasında gerçekte kimlerin yer aldığına dair en ufak bir şüphesi dahi yoktu.

Ve bunların, 2.Dünya Savaşı’nda bu dünyadan göçüp gitmiş olan Yeosha’nın hatırası üzerinden, henüz dünyaya gözlerini yeni açan Gazzeli bebeğimize huzur vermediğini ya da kim bilir yaşasaydı bugün 90 yaşlarında olacak olan Sara’nın ölü gözlerini, Batı Şeria’lı dul kadının korkulu rüyası haline getirmeye çalıştığını biliyorduk elbette.

Velhasıl; Yahudi’yi mezarda, Filistinli Müslümanları ise toprağında rahat bırakmadıkları gerçeği zihnimizin duvarlarının en görünür yerlerinden birinde asılıydı zaten senelerdir.

“Evet! Bu Yahudiler bizzat Siyonistler tarafından planlanan bir oyunun kurbanları idiler”

İşte buydu Anti-Siyonist Yahudilerin de ağzından almaya çalıştığımız…

Ve Haham Cohen ile olan tüm görüşmemiz boyunca duymayı en çok istediğim işte bu cümlelerdi aslına bakarsanız. Zira sizlerin, benim ya da herhangi bir Müslüman’ın bu gerçekleri dile getirmesi ile bir Yahudi hahamın bunu söylemesi arasında fark olacaktı.

İşte bu yüzden, Siyonist otoritelerin Yahudi ölümlerindeki rolünü ortaya çıkaran kaynaklardan notlar alarak yani Haham Cohen’den gelecek olası bir itiraza karşı olabildiğine donanımlı olmaya çalışarak yöneltiverdik o soruyu kendilerine…

Ancak Haham Cohen itiraz dahi etmedi… Şaşırmadı, duraksamadı ya da bu sorumuzu geçiştirmeye çalışmadı.

Ve önce o günlerin en önemli tanıklarından Haham Michael Weissmandel’in hikayesini anlattı, ardından ise senelerdir Siyonist otoritelerden cevap bekledikleri 10 kilit soruyu bizlerle paylaştı.

Michael Weissmandel, o dönemde Slovak Yahudilerden sorumlu SS subayı Wisliceny ile yakın irtibat içerisinde olan bir haham idi. Ve bu ilişkinin nedeni, Haham Weissmandel’in Slovak Yahudilerin zarar görmemesi için Wisliceny’ye sürekli olarak rüşvet veriyor oluşu idi. Ancak 1944 sonbaharında daha fazla rüşvet vermeye muktedir olamadı ve Slovak Yahudilerin Auschwitz’e gönderilmesine engel olamadı. Haham Weissmandel’in tek arzusu daha fazla insanın hayatını kurtarmaya çalışmaktı, bu yüzden Siyonist otoritelerden Nazilere rüşvet olarak vermek için yardım talebinde bulundu. Zira bin ton çay ve bin ton kahve karşılığında bu kez Macar Yahudilerinin hayatını kurtarmaya muktedir olacağına inanıyordu. Ancak Moshe Sharet, Yitzchok Greenbaum ve diğer Siyonist liderler, bu Yahudileri kurtarmak için herhangi bir çabaya destek vermenin mümkün olmadığını karar vermişlerdi. Çünkü bu, onların İngiliz müttefiklerini gücendirebilir ve kutsal topraklarda bir Yahudi devleti kurma planlarına engel olabilirdi.

İşte bu yüzden Haham Weissmandel’e bir tuzak kurarak, onu Türkiye-Suriye sınırında tutuklattılar, Weissmandel bu sırada İstanbul’daki Siyonist liderlerden yardım istemek üzere bir seyahate çıkmıştı, ve Mısır’da hapse attılar.

Weissmandel tutuklu kaldığı üç ayın sonunda kederden hayatını kaybetti. Zira hayatının son günlerinde da olsa artık biliyordu ki; Onun daha fazla Yahudi’nin hayatını kurtarmak için Nazilere verdiği rüşvetlerin gittiği yer aslında Siyonist otoritelerin kasaları idi.


O bizzat Siyonistler tarafından planlanan inanılmaz bir oyunun kurbanlarından sadece birisi idi.

Yahudilerin can ve mal güvenliğini koruduğu iddiası ile hareket eden Siyonist otoritelerin karşısında tüm çıplaklığıyla duran o hikayelerden sadece birisiydi Weissmanel’in hikayesi.

***

Anti-Siyonist Yahudiler senelerdir hem Haham Weissmandel’ın başına gelenlere dair bir açıklama, hem de aşağıdaki 10 kilit soruya cevap bekliyorlar.

1- Alman Gestapo birimi, 1941 ve 1942 senelerinde, Yahudi nüfusun trenlerle İspanya’ya taşınmasını ve bunların orada yaşayan varlıklı Yahudilerin yardımıyla, Amerika’ya veyahut İngiliz kolonilerine aktarılmasını organize etmiş olmasına rağmen, bunun Siyonist otoritelerce engellenerek bu insanların ölüme terk edildiği doğru mudur?

2- Bu önerinin ve aynı maddi yardım talebinin daha sonra da, İsviçre ve Türkiye’deki Siyonist liderlere yapıldığı doğru mudur ?

3- Peki, bu esnada İngiliz Meclisi’nden 270 vekilin, Alman Hükümeti ile yapmak üzere olduğu 500.000 Yahudi’nin İngiliz kolonilerine göç ettirilmesine dair olan anlaşmanın, Siyonist otoritelerin Hitler ve Eichmann’a olan baskıları ile iptal edildiği; akabinde ise Siyonist basın organlarında ‘ Jews can only go to Palestine ‘ yani ‘ Yahudiler sadece Filistin’e gidebilir’ şeklinde haberler yapıldığı doğru mudur ?

4- Siyonist otoritelerin, bu süre zarfında kendilerine gelen tüm yardım çağrılarını cevapsız bıraktığı doğru mudur?

5- Tüm maddi güçlerine rağmen bu yardım taleplerini cevapsız bırakan Siyonist otoritelerin, Filistin’e gitmeyecek olan Yahudi nüfusu bekleyen son konusunda, açık ve net biçimde bilgi sahibi olduğu ve bunun planlayıcısı olduğu doğru mudur ?

6- Kısa süre sonra, yine İngiliz Meclisi’nden bazı vekillerin girişimi ile İngiliz hükümetinin 300 haham ve ailesine Türkiye üzerinden, İngiliz kolonisi Mauritus adasına gitmeleri üzerine vize çıkardığı ancak bu fikrin Siyonistlerce anında sabote edilerek, 300 haham ile ailesinin ölüme terk edildiği doğru mudur? 300 haham ve ailesinin katili Siyonist otoriteler değil midir?

7- 1944 senesinde Hitler’in Macaristan Yahudilerine önceki metotlara benzer biçimlerde kurtuluş alternatif sunduğu doğru mudur ?

8- Ve bu önerinin yine Siyonist liderlerce sabote edildiği, hatta akabinde Rothschild ailesi tarafından deyim yerindeyse Hitler’in kulağının çekildiği doğru mudur ?

9- Macaristan Yahudilerin defalarca Siyonist otoritelerden yardım talep etmesine rağmen, her defasında reddedilerek, ölüme terk edildikleri doğru mudur ?

10- Son olarak da Dünya Siyonist Organizasyonu yöneticisi ve İsrail’in ilk devlet başkanı olan Chaim Weissman’ın “Filistin topraklarına gönderecek olduğumuz bir inek bile bizim için Filistin’de olmayan milyonlarca Yahudi’den çok daha fazla değerlidir” dediği doğru mudur ?

***

Siyonist otoriteler, bu sorulara hala cevap vermedi. Hatta Roger Garaudy gibi cevap arayan Batılı düşünürler de bu otoritelerce susturulmaya çalışıldı. Ancak gerek Garaudy gibi aydınların kararlı mücadelesi gerekse anti-siyonist Yahudilerin gerçeği aramada gösterdikleri gayret sonucunda bazı bilgiler artık gün gibi aşikar hale geldi.

Edinilen bu bilgiler ise, Filistin halkının ve İslam aleminin, Siyonist İsrail Devleti ile olan mücadelesi açısından çok büyük önem arz ediyor.

İşte bu yüzden, sık sık gündeme getirilmeli, senelerdir hala cevaplandırılmayan bu sorular ve Siyonist otoritelerce gizlenmeye çalışılan gerçekler dünya kamuoyunun gözü önünde tartışmaya açılmalı. Tüm yalanların, bir bir üzerine gidilmeli. Dün Garaudy’nin, bugün ise anti-siyonist Yahudilerin söyledikleri sürekli güncellenerek başlıca gündem maddelerinden biri olma özelliğini her daim korumalı.

Ve bu noktada da Müslüman ve Batılı aydınlara çok iş düşüyor.

haber10

14 Ocak 2010
"İsrail'in Gurur Günleri Mazi Oldu"

Alçak koltuk krizinde İsrail'in Türkiye'den özür dilemesi dünya basınından geniş yankı buldu. Yeshıva News ve İran basınından ilginç yorumlar var...

İsrail Dışişleri Bakanı Danny Ayalon’un, Türkiye Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a yaptığı hakaretten dolayı resmen özür dilemek zorunda kalması dünya medyasında da ilk haberler arasında yer aldı. Ajanslar dün akşam haberi “flaş” olarak duyururken, medya İsrail’in Türkiye tehdidi üzerine özür dilemek zorunda kaldığını ön plana çıkardı.

XINHUA

“İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Ayalon, Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik gerginliği yumuşatmak için, Ankara’nın İsrail Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a, Pazartesi günkü uygunsuz davranışları üzerine bir özür mektubu gönderdi.”

DEUTSCHE WELLE

“Türkiye’nin büyükelçisini geri çekme tehdidi üzerine İsrail Ankara’dan resmen özür diledi. Gerginlik, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın planlanan Türkiye ziyaretine de gölge düşürdü. Bara gerginliğe rağmen Türkiye’ye gideceğini açıkladı.”

FINANCIAL TIMES

“İsrail, Türkiye ile giderek tırmanan gerginliği düşürmek üzere bir son dakika girişiminde bulunarak Çarşamba gecesi Türkiye’den resmen özür diledi. Gerginlik, Türkiye’yi İsrail’in ender dostlarından biri olarak gören İsrailli politikacıları da harekete geçirdi.”

RIA NOVOSTI

“Tel Aviv, Türkiye büyükelçisini televizyon kameraları önünde aşağıladığı için Ankara’dan resmen özür diledi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İsrail’in Çarşamba akşamına kadar özür dilememesi halinde büyükelçiyi geri çekeceğini açıklamıştı.”

SKY NEWS

“İsrail koltuk hakareti için Türkiye’den özür diledi. İsrail, iki müttefik arasında tırmanan krizi yatıştırmak için Türkiye’ye resmi bir özür mektubu gönderdi. İsrail, mektubun çatışmayı sona erdireceğini umuyor. Türkiye, İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefiki.”

DAILY TELEGRAPH

“Koltuğun iki ülke arasında yarattığı diplomatik gerginlik özürle çözüldü. İsrailli politikacı ve yetkililer, koltuk çatışmasının yarattığı hasarı onarmak için gün boyunca çalıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu, Ayalon’un açıklamasının özür olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.”

BBC

“İsrail, Türkiye’nin Tel Aviv temsilcisine yapılan davranıştan dolayı doğan gerginliği yatıştırmak için Türkiye’den özür diledi. Başbakanı Netanyahu, gerginliğin son bulmasını umduğunu açıkladı. Uzun yıllardır askeri ve ekonomik ortak olan iki ülke ilişkilerinin yeniden eski rayına oturup oturmayacağı belirsiz.”

KHALEEJ TIMES

“İsrail’in özrüne rağmen, gerginlik Savunma Bakanı Barak’ın Türkiye ziyaretini gölgeleyecek. İsrail, Türkiye temsilcisini aşağılayarak sadece kendini küçük düşürmekle kalmadı. Dahası, Türkiye ile ilişkilerine beklenenden çok daha büyük bir zarar verdi.”

YESHIVA NEWS “

Ayalon, Türkiye’nin tanıdığı sürenin bitimine az bir zaman kala özür diledi. İsrail’in gurur günleri sonsuza dek geride kaldı.”

NEW YORK TIMES “İsrail Başbakanı Netanyahu, Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye ile krizi yönetme şeklinden dolayı zorda kaldı.”

THE TIMES

“İsrail, Müslüman dünyasındaki en yakın müttefiki Türkiye’nin büyükelçisinin aşağılanmasından dolayı özür dilemeye mecbur bırakıldı.”

VOICE OF AMERICA

“Savunma Bakanı Barak’ın Türkiye ziyareti öncesinde patlak veren Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in özür dilemesiyle yatıştırılmaya çalışıldı.”

İRAN BASINI NE YAZDI?

İsrail’in, Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a yönelik diplomatik nezaket kurallarını çiğneyen tutumuna İran basınında geniş yer verildi.

İran devlet televizyonu, haber ajansları ve gazeteler, İsrail’in neden olduğu diplomatik kriz ve sonrasındaki süreci ayrıntılı olarak duyurdu.

Haberlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’le ilgili sözlerine de yer verildi.

Devlet televizyonu, "Siyonist rejim, özür dilemek zorunda kaldı" ifadesiyle haberi duyururken, İsrail’in özür dilediğine dair yazılı mesajın Ankara’ya gönderildiği belirtildi. Haberde, "Siyonist İsrail’in, Türk Büyükelçisine ihanetine Türkiye makamlarının sert cevap verdiği" kaydedildi ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, "İsrail’e ültimatom" verdiği hatırlatıldı.

Resmi haber ajansı İRNA, Başbakan Erdoğan’ın, "İsrail’in özür dilediği" yönündeki açıklamalarına yer verdi. "İsrail, Türkiye’den özür diledi" başlığıyla verilen haberde, Ankara’nın İsrail yönetiminden özür talebinin karşılandığı belirtildi.

Fars Haber Ajansı, "Siyonist rejim, bir kez daha Türkiye’den resmen özür diledi" başlığını kullandığı haberde, Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u çağırma kararının süreçte etkili olduğu ifade edildi. "İsrailli yetkililerin, Büyükelçi Çelikkol’a alçak bir sandalyede yer vermesi ve masaya Türk bayrağının konulmaması Türk makamlarını öfkelendirdi" ifadesini kullanan ajans, İsrail’in genel olarak özür içeren açıklamalarının Türkiye tarafından kabul edilmemesinin ardından "resmi özür mektubunun" geldiği hatırlatıldı.

İttilaat gazetesi, "Türkiye, siyonist İsrail’den özür dilemesini istedi" başlığıyla verdiği haberde, "Siyonist yetkililerin, davranışlarıyla Türk Büyükelçisine ihanet ettiği" belirtildi.

Keyhan gazetesi, "Tel Aviv, Ankara karşısında geri adım attı ve Türkiye’den özür diledi" ifadesiyle verdiği haberde, İsrailli üst düzey yetkililerin, Türkiye’den gelen baskılar karşısında, tavır değiştirmek zorunda kaldığına işaret edildi.

İran gazetesi, "Türkiye Cumhurbaşkanı’ndan İsrail’e ültimatom" üst başlığıyla verdiği haberde, Cumhurbaşkanı Gül’ün, "Bugün akşama kadar İsrail’in sorumluları bu işi düzeltirler. Akşama kadar süre verilmiştir" sözlerine yer verildi. Haberde, "Türk Büyükelçisine yapılan ihanetin" Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, TBMM Başkanı Şahin’in yanı sıra diğer siyasi liderlerce de kınandığı ve Türk halkında büyük rahatsızlığa neden olduğu belirtildi.
aktifhaber

Ürdün'deki İsrail büyükelçisine bombalı saldırı
15 Ocak 2010

Ürdün'de İsrail'e yönelik tepkiler sürüyor. Ürdün'ün başkenti Amman'da İsrail'in Ürdün Büyükelçisine bombalı suikast düzenlendi.

Ürdün'ün başkenti Amman'da bulunan Kral Hüseyin Köprüsü yakınında yola döşenmiş bir mayının, elçilik görevlilerini taşıyan konvoyun geçişi esnasında patlatıldığını belirterek, patlamanın can ve mal kaybına neden olmadığını ifade ettiler.

İsrailli kaynaklar olayın ayrıntıları hakkında şu bilgileri verdiler: "Patlama, diplomatları taşıyan bir konvoyun Ürdün'den İsrail'e geçişi esnasında meydana geldi. Zamansız patlayan mayın can ve mal kaybına neden olmazken, diplomatlar sağ salim bir şekilde İsrail'e geçtiler."

Ürdün güvenlik güçlerinin olay mahalline gelip incelemeler yaptığını belirten kaynaklar, patlamanın konvoyda bulunan İsrailli büyükelçiyi hedef almış olabileceğini ifade ettiler. İsrail Dışişleri
anadoluhaber

İsrail'in 'kültür katliamı': Binlerce kitap yok edildi
31 Ocak 2010
Anadolu Haber

İsrail devletinin kurulduğu yıllarda Filistin kültürünü anlatan binlerce Arapça kitap yok edilmiş

İsrail'in Ben-Gurion Üniversitesi'nde doktora yapan bir araştırmacı, İsrail devletinin ilk yıllarında binlerce Arapça kitabın imha edildiğini ortaya çıkardı.

İsrail'in yağmalayıp yok ettiği binlerce kitabın izini süren araştırmacı, yeni kurulan İsrail devletinin "ülke yahudileştirme ve Filistinliler'i kendi kültürlerinden koparmak projesi" çerçevesinde Filistin kitaplarını tahrip ettiğini belirtti.

El-Cezire internet sitesinde yayımlanan röportajda, uzun bir araştırma süreci sonucu ulaştığı bilgileri aktaran doktora öğrencisi araştırmacı, İsrailli yetkililerin Kudüs, Yafa, Hayfa, Safed ve diğer şehirlerde Filistinliler'in ev ve işyerlerini basarak on binlerce kitabı topladığını, bunlardan yaklaşık yarısının "güvenlik tehdidi" oluşturduğu gerekçesiyle yok ettiğini anlattı.

Ordu arşivlerine göre, İsrail askerleri "Nakba" sırasında evlerini terkeden Filistinliler'in kitaplarını da talan etti.

Araştırmacı'nın ulaştığı belgelere göre, İsrail 1958 yılında 27 bin Filistin kültürüne ait kitabı, "faydasız olduğu ya da tehdit oluşturduğu" gerekçesiyle yok etti. Kitapların büyük çoğunun bir kağıt fabrikasına satıldığı ifade edildi.

"Bu, kütüphane ve müzelerden çaldıklarını sergileyen Avrupa sömürgeciliğinden daha kötü bir kültürel katliam" şeklinde konuşan araştırmacı, Kudüs'teki İbrani Üniversitesi arşivine devredilmiş altı bin Filistin kitabı olduğunu, ancak bunlardan bir çoğunun depolarda tutulduğunu söyledi.

03 Şubat 2010
İsrailli Komutan Kabul Etti

Sivilleri vurmak için üzerlerinde silah olup olmamasına bakmadıklarını söyleyen komutan, Gazze katliamını bir kez daha gözler önüne serdi.

İsrail'in Gazze'ye yönelik 'Dökme Kurşun Operasyonu' sırasında üst düzeyde görev yapan bir komutandan tarihi itiraflar geldi.
The Independent gazetesinin haberine göre, İsrailli üst düzey bir komutan Yedhiot Ahronot gazetesine 5 ay önce Gazze savaşıyla ilgili itiraflarda bulundu ancak bu itiraflar gazetede yayınlanmadı. İtiraflarında İsrail'in son Lübnan savaşında kayıplar verdiği ve bu kayıpları Gazze'de vermemek için farklı bir strateji uyguladıklarını söyleyen İsrailli komutan, "Sebepler ve niyetler duruma göre değişir. Gazze'de normal terörle mücadele operasyonu söz konusu olmadı. Kesin bir fark vardı." dedi.

Haberdeki en çarpıcı nokta ise İsrail'in, asker kaybını önlemek için sivillerin hayat hakkını hiçe sayması. The Independent gazetesi, bu anlamda ortaya çıkan bu gelişmenin İsrail hükümeti üzerinde bağımsız bir inceleme başlatması konusunda büyük baskılar getireceği yorumunu yaptı.

Sivilleri vurmak için üzerlerinde silah olup olmamasını göz önünde bulundurmadıklarını söyleyen komutan, "Askerlerimize karşı intihar saldırısı düzenlemek isteyen birini vurmak için elinde ille de bir silah görmek zorunda değiliz. Bu kişinin bizim askerlerimizi görüp, sonra başka bir arkadaşını askerlerimize saldırması için çağırmasını bekleyemeyiz. "itirafında bulunuyor.

Bir başka askerin görüşlerini aktaran The Independent gazetesi, askerin Gazze'ye yapılan saldırıda savaş kurallarını çiğneyen eylemlerin uygulandığını söyledi. İsmi açıklanmayan İsrailli asker, "Operasyonda bir teröristi tespit etmek için istihbarat bilgisini görmek ve kullanmak yerine tam tersi yapılıyor. Yani önce karşıdaki kişi vuruluyor ondan sonra kim olduğuna bakılıyor." diyor.

Gelişmeyi bazı İsrailli askerlerin de doğruladığını yazan gazete, "Her ne kadar İsrailli askerlerin çoğunluğu Goldstone Raporu'ndaki 'sivillere kasten saldırı' iddiaların doğru olmadığına inansa da, bir çoğu da saldırı sırasında kuralların çok esnek olduğunu ve insanların en ufak bir hareketine ateş etme emri verildiğini söylüyor. Hiç bir sivil burada olmamalı. En küçük bir hareket sinyali ateş etmeyi gerektiriyor." ifadelerine dikkat çekti.

İsrail ordusunun son gelişmeler üzerine yorum yapmaktan kaçındığını yazan gazete, Ordu yetkililerinin konu hakkında bilgi almak için yapılan başvurulara halihazırda yayınlanmış raporları göstererek cevap verdiğini belirtti.
aktifhaber

Ceyda Karan
Bu kriz meselesi ABD başkanlarını aşıyor

İsrail’e karşı ABD üzerinden ‘puan alma’ çabasının modası bir türlü geçmiyor. ‘Büyük ağabey’ ABD, ‘kötü kardeş’ İsrail’i paylayınca, herkes mal bulmuş mağribi gibi atlıyor: “Bakın, işte Amerikalılar bile İsrail politikalarını eleştirdi!” Zaten meselenin özü ‘Ortadoğu’daki tüm sorunların anası’ Filistin-İsrail anlaşmazlığını çözmekse, aynı labiretlerde gezinip duruyoruz...

Yine aynı terane! ABD Başkanı Joe Biden’ın kutsal toprakları ziyaretinde İsrail 1600 yeni konut inşasını açıklayınca, süreci dolaylı görüşmelerle canlandırmak isteyen Washington çok kızdı! Bu krizin ismini de, İsrail’in Amerika doğumlu yeni Büyükelçisi Michael Oren koyuverdi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, telefonda İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu ‘fırçalayınca’, Oren, “Son 35 yılın en büyük ABD-İsrail krizini yaşıyoruz” buyuruverdi! Heyhat pek de kısa sürdü ‘son 35 yılın en büyük krizi’. Önce Clinton, ardından bizzat Başkan Barack Obama, krizi yalanlayıp “İsrail ile sarsılmaz bağlarımız var” dediler!

Geçen hafta işin doğasını izaha çalışmıştım. CounterPunch’ın editörü, The Nation ile Los Angeles Times’ın da yazarı Amerikalı gazeteci Alexander Cockburn da benzer bir yorum eşliğinde ilginç anekdotlar aktarmış. “Fazla heyecanlanmayın. Asla olmayacak” diye başlıyor ve soruyor: “ABD-İsrail ilişkilerinde gerçekten kriz var mı?” Cockburn’un cevabı ‘Evet ve Hayır’: “Evet, zira dünyanın asli gücünün, başkan yardımcısının, nüfusu Los Angeles bölgesinden daha küçük bir ulus tarafından aşağılanıp aşağılanmayacağı konusunda kaygılanmaması icap eder. Hayır, zira dünyanın asli gücünün hükümetini yöneten seçilmiş siyasetçiler, ABD’deki İsrail lobisinin ölümcül korkusuyla yaşar. Bu sefer de her zamanki gibi günü ‘Hayır’ kurtaracak.”

Cockburn’ü özetlemeyeceğim. Zira o da, geçen hafta yazdığım Biden ile Netanyahu’nun aynı beyanlarından hareket etmiş. Üstüne daha iyi bir iş çıkarmış. Şu son 35 yıldaki ABD-İsrail krizlerinin güçlü Yahudi lobisi kuruluşu Amerika İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) sayesinde nasıl seyrettiğini aktarmış. Diyor ki, “Obama, Sam Amca’nın daha büyük planlarını bulandırdığı için İsrail’e karşı sabrı taşan ilk başkan değil. Clinton da telefonda kızan ilk dışişleri bakanı değil.” Şöyle ki:

* 1975’te Başkan Gerald Ford ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, İsrail’i Sina’dan çekilme konusunda Mısır’la müzakerelerin çökmesinden ötürü suçladılar. Ford, Amerikan halkına ABD-İsrail ilişkilerinin değişmesi gerektiğini anlatacağını söyledi. Sonuç: AIPAC’ın seferber ettiği 76 senatör, Ford’a ‘Elini İsrail’den çek’ mealinden bir mektup yazdı. Ford ‘elini çekti’.

* Mart 1980’de Başkan Jimmy Carter, ABD’nin BM temsilcisi Donald McHenry’nin İsrail’in Doğu Kudüs dahil işgal topraklarındaki yerleşim politikasını kınayan tasarıya müspet oy vermesinden ötürü özür dilemek zorunda kaldı. Aynı yıl haziranda, Carter, Yahudi yerleşimlerinin durdurulmasını istedi ve Dışişleri Bakanı Edmund Muskie, bunları ‘barışa engel’ diye niteledi. İsrail Başbakanı Menahem Begin, 10 yeni yerleşim planı duyurdu.

* Ağustos 1982’de Başkan Ronald Reagan, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’dan Beyrut’u bombalamaya son vermesini istedikten bir gün sonra, Şaron yeni bombardıman emri verdi. Zamanlaması BM’de İsrail’in çekilmesini isteyen iki tasarının kabulüne denk geldi.

* Mart 1991’de Dışişleri Bakanı James Baker, Kongre’ye şöyle yakındı: “İsrail’e barış süreci için her gittiğimde, yeni yerleşimlerin duyurulmasıyla karşılandım. Bu elimizi zayıflatıyor ve çıkmaz yaratıyor.” Baker, İsrail’in yerleşim inadından o denli bezmiş ki, Beyaz Saray santralının numarasını verip İsraillilere de kamuoyu önünde “Barış hakkında ciddi olduğunuzda bizi arayın” demiş.

* 12 Eylül 1991’de Başkan George Bush Sr. İsrail’in 10 milyar dolarlık kredi garantisi talebine koyduğu vetoyu, Kongre’nin iki kanadından kafi destek sağlayarak geçersiz kılan AIPAC’a o kadar kızmış ki, kameralar önüne çıkıp, “Birtakım kudretli güçlerle karşı karşıyayım. Hill’de (Capitol) 1000 kadar lobiciye çalıştılar. Bizim bir zavallı adamımız vardı” demiş. Sonuç Yahudi seçmenler, 92 seçiminde Bush’dan yüz çevirdi.

Yakın dönemde tanıklık ettiğimiz vakıa, hatırlarsınız, Ocak 2009’da henüz Obama yemin etmemişken, İsrail’in Gazze saldırısında yaşandı. Dönemin Dışişleri Bakanı Condi Rice’ın BM’den ateşkes tasarısı çıksın diye uğraşmasına kızan İsrail Başbakanı Ehud Olmert, telefona sarılıp “Bana Bush’u bağlayın” talimatıyla ABD’nin oyunu aleyhe çevirtti. Bunu da ballandıra ballandıra basına anlattı.

“E, Obama başka” diyenlere, başkan adaylığına destek için AIPAC’ta yaptığı ve Kudüs’ü ‘İsrail’in ebedi ve bölünmez başkenti’ gördüğünü beyan eden konuşmasını anımsatmak isterim. Üşenmeyecek ilgili zevat, Obama’nın lobi karşısındaki pozisyonlarını ‘Obama’daki değişim’ (09.06.2008); ‘İsrail ne derse o olur’ (28.09.2009) başlıklı yazılarımda bulabilir. Yani üzgünüm, ama bu ‘kriz’ meselesi Amerikan başkanlarını aşıyor.
Radikal

23 Mart 2010
İsrail Başbakanı Netanyahu ABD'ye meydan okuyarak Kudüs'ün ebedi başkentleri olduğunu söyledi..

İsrail'in ABD'deki en etkin lobi grubu Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nde (AIPAC) yüzlerce Kongre üyesinin de aralarında bulunduğu yaklaşık 8 bin kişiye konuşan Netanyahu, Doğu Kudüs'te inşa ettikleri mahallelerin kentin ayrılmaz bir parçası olduğunu öne sürdü. Netanyahu Doğu Kudüs'teki inşaatların müstakbel Filistin devletinin önünde bir engel teşkil etmediğini de iddia etti.

Yahudi kaynaklarına göre M.Ö 1.000 yıllarında aynı zamanda kral olan Hz Davut tarafından inşa edilen Kudüs, oğlu Hz Süleyman zamanında en görkemli günlerini yaşadı ve günümüzde Mescid-i Aksa'nın bulunduğu bölgede büyük bir mabet inşa etti. M.Ö 586 yılında Babillerin kenti ele geçirmesi ve mabetle birlikte kenti de yerle bir etmeleri sonucu Yahudilerin parlak dönemleri de sona erdi.

İsrail son yıllarda yaptığı kazılarla Kudüs ve bölgenin Yahudi kimliğini ispatlayarak bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Ancak Filistinliler, aşırı Yahudi grupların kazıları bahane ederek Mescid-i Aksa'yı yıkmak istediklerini öne sürüyor.

Bu aybaşında bölgeye gelen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Filistin ve İsrail arasında dolaylı görüşmeleri başlatmayı planlamış, ancak aynı sırada İsrail Doğu Kudüs'te 1600 konutluk yeni bir projeyi duyurmuştu. ABD Dışişleri Bakanlığı kararın ABD'yi küçük düşürdüğünü öne sürmüş, ancak daha sonra başta ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere ABD'li yetkililer arka arkaya İsrail'e sıcak mesajlar vermeye başlamıştı.
Ancak Batı basını tarafından ABD ve İsrail arasında son yılların en büyük krizi olarak adlandırılan gelişmelerin arasında Washington'a giden Netanyahu, İsrail'in Doğu Kudüs politikasında herhangi bir değişime gitmeyeceğinin mesajlarını verdi.

Doğu Kudüs'ün herhangi bir barış anlaşmasında da İsrail'in parçası olmaya devam edeceğini öne süren Netanyahu inşaat faaliyetlerinin iki devletli bir çözüm olasılığını hiçbir şekilde engellemediğini de iddia etti ve Kudüs'ün herhangi bir bölgesinde inşaat yapmaya hakları olduğunu savundu.

Tüm İsrail hükümetlerinin 1967 yılından beri kentin "Yahudi mahallelerinde" inşaat faaliyetinde bulunduğunu, bunu herkesin bildiğini ileri süren Netanyahu, "Amerikalılar, Avrupalılar, İsrailliler, Filistinliler, herkes biliyor ki bu mahalleler herhangi bir barış anlaşmasında İsrail'in parçası olacak. Dolayısıyla, buraların inşası hiçbir şekilde iki devletli çözüm olasılığını engellemiyor." diye konuştu.

Aynı toplantıda bir konuşma yapan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İsrail'in Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki yerleşim politikasını eleştirerek, bu tip faaliyetlerin Filistinlilerle barış görüşmelerini tehlikeye attığı uyarısında bulunmuştu. Ancak başta Clinton olmak üzere Amerikalı yetkililerin sık sık yerleşim birimi inşaatları konusundaki uyarılarını 'dostça' olarak ifade etmesi, ABD'nin İsrail üzerinde gerçekten bir baskı oluşturup oluşturmadığı yönünde şüpheler meydana getiriyor
aktifhaber

Hakan Albayrak
Raid Salah hapiste

1948 topraklarındaki İslami hareketin lideri Raid Salah, Siyonist işgal rejimi tarafından zindana atıldı. 2007'de Kudüs'te Filistinli göstericilere müdahale eden bir İsrail polisinin yüzüne tükürdüğü için beş ay hapis yatacakmış.

Jerusalem Post'ta haberi okuyunca üstadın Mavi Marmara'daki dervişane halini hatırladım.

Üzerinde hep aynı fistan...

Başında hep aynı takke...

Ayaklarında hep aynı terlik...

Az yiyip az uyuyan, çok Kur'an okuyan bir adam.

Bizim uyku tulumlarımız ve yastıklarımız vardı, onun ise serin gecelerde üstüne örtecek bir ceketi bile yoktu; başının altına koyacak bir yumuşaklığı da yoktu; kuru bir kanepede kıvrılıp yatarken ellerini yastık yapardı.

Belli ki, dönüşü olmayabileceğini düşündüğü yola çıkarken, üzerine / yanına gereğinden bir zerre fazla eşya almamaya özen göstermişti.

Mescid-i Aksa'ya özgürlük mücadelesini genel olarak da öyle bir yolculuk gibi gördüğünden eminim.

Eşya ne ki? Kendini bile aştı Raid Salah.

Hapishaneye giderken, "Mescid-i Aksa'yı Yahudi mâbedine çevirmek üzereler. Günün konusu benim tutuklanışım değil Kudüs olmalıdır!" diye haykıracak kadar...

İsrailliler işte böyle bir adamı hapse atarak "ceza"landırabileceklerini, sindirebileceklerini zannediyorlar.

Ne kadar büyük bir gaflet!

Ne kadar derin bir cehalet!

* * *

Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhû, Şeyh Salah.
Yeni Şafak

"Filistinliler Bu Dünyadan Yok Olup Gitsinler"
30 Ağustos 2010
Anadolu Haber

İsrail'in etkili hahamlarından Ovadia Yosef, Filistinler ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas için ''Bu dünyadan yok olup gitsinler'' ifadesini kullandı.

Araplar ve Filistinlilere karşı kullandığı iğneleyici sözlerle tanınan, İsrail’in etkili hahamlarından Ovadia Yosef, Filistinler ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas için "Bu dünyadan yok olup gitsinler" ifadesini kullandı.

İsrail Ordu Radyosunun haberinde, cumartesi akşamı verdiği vaaz sırasında, Filistinlileri "bela ve İsrail’in amansız düşmanları" olarak niteleyen Yosef’in, Abbas için de "vebaya yakalansın" şeklindeki sözleri aktarıldı.

Ortadoğu kökenli İsrailli Yahudilerin en saygın din adamları arasında kabul ettikleri 89 yaşındaki Yosef, İsrail hükümetinin koalisyon ortağı, aşırı muhafazakar Şas partisinin de manevi lideri konumunda.

Yosef Araplar, seküler Yahudiler, liberaller, kadınlar, diğer gruplar hakkında daha önce sarf ettiği sert sözlerle de biliniyor.

İsrail'de Tüyler Ürperten Olay

Bir Yahudi yerleşimci, işgali protesto eden ve taş atan Filistinli çocukları ezmeye kalkıştı. İşte o insanın kanını donduran görüntüler...
10.10.2010
Haberin videosu için: http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=ff9fb8db-b4ee-4687-860c-fd75d3bfad72

Üç büyük dinin kutsal mekanlarının bulunduğu Kudüs’te ve çevresinde yıllardır çatışmalar yaşanır. Ancak kamera da yansıyan son olay insanın kanını donduran cinsten...
Görüntülerde, bir Yahudi yerleşimci, işgali protesto eden ve taş atan Filistinli çocukları ezmeye çalışıyor.

Arap nüfusunun yoğun olduğu Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin liderlerinden David Beyri, arabasına taş atarak tepki gösteren Filistinli iki çocuğu ezmek istedi. İsrailli sürücünün otomobiliyle çarptığı çocuk, çarpmanın etkisiyle havaya fırladı. Ve birkaç takla attıktan sonra aracın camına çarparak metrelerce öteye savruldu.

Başka bir Filistinli çocuk ise son anda kendini yolun kenarına atarak ezilmekten kurtuldu. Çocuklara çarpan Yahudi yerleşimci olay yerinden kaçtı.

Hızla hastaneye kaldırılan Filistinli çocukların durumunun iyi olduğu bildirildi.

İsrail polisi tarafından gözaltına alınan David Beyri, sorgusunda çocuklara "kazara" çarptığını savundu. Beyri, sorgusunun ardından serbest bırakıldı. TRT

Yahudiler Filistinli genci linç etti
Dün Kudüs'te bir kilise yakan fanatik Yahudiler bugün de Filistinli bir genci linç etti.
31 Ekim 2010
Anadolu Haber

Yerleşimci Yahudilerin Kudüs ve Batı Şeria'da Filistinlilere yönelik saldırıları devam ediyor..Bugün onlarca Yahudi yerleşimcinin, Batı Kudüs'teki Helil caddesinden geçmekte olan Filistinli bir gence saldırarak dövdüğü ve Filistinli gencin dayağın etkisiyle bilincini kaybettiği bildirildi.

Yerleşimci Yahudilerin saldırısına uğrayan Ferit Kamil El-Tobasi'nin ailesi oğullarının Hedasa Ayn Karim Hastanesi'nde yoğun bakımda yattığını belirterek, Ferit El-Tobasi'nin sağlık durumunun ciddiyetini koruduğunu ve Filistinli gencin vücudunun birçok yerine ağır darbeler aldığını söyledi.

El-Tobasi'nin ailesi, fanatik Yahudilerin Filistinli gencin özellikle kafasına ve göğsüne keskin aletlerle vurduklarını ve birkaç dakika kendine gelen Ferit'in daha sonra yeniden bilincini kaybettiğini ifade etti.

Yaralı gencin erkek kardeşi kendisiyle dün birkaç dakika konuşabildiğini belirterek, "Perşembe günü gece yarısı işinden çıktıktan sonra fanatik gaspçılardan biri "Bu Arap, bu Arap" diye bağırmış ve üz


En son Ekim tarafından Sal Mar 23, 2010 8:23 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Şub 08, 2010 11:01 pm    Mesaj konusu: ABD Merkez Bankası Yahudilerin Elinde! Alıntıyla Cevap Gönder

İbrahim Karagül
Tepemizde suikast uçakları dolaşıyor

Dubai'den Budapeşte'ye uzanan, önümüzdeki günlerde başka bölgelerde de görebileceğimiz suikastler, bir gün Türkiye'yi de vurur mu? Vurabilir! Lübnan'dan Pakistan'a kadar yayılan, bir koalisyon operasyonu olan Büyük Ortadoğu Suikastleri yerini, İsrail merkezli, İsrail'in Hamas, Hizbullah ve İran önceliklerine göre planlanan yeni suikast dalgasına terk ediyor.

3 Şubat'ta yapılan, "Bu toplantı hiç de hayra alamet değil" başlığı altında bir toplantıya dikkat çekmiştim. CIA Başkanı Leon Panitta ve üst düzey yöneticilerle Mossad Başkanı ve tepe yöneticiler arasında İsrail'de yapılan bir gizli toplantıda, İran'a, Suriye'ye, Hizbullah'a ve Hamas'a karşı alınacak "önlemler" tartışıldı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Ehud Barak'ın da katılımıyla yeni suikast dalgasının seyri belirlendi. İranlı nükleer fizikçilerin ve Duabi'de Hamas askeri yöneticisinin öldürülmesinden sonra yapılan değerlendirme toplantısının "endişe ettiğimiz suikast politikasının yeniden başlatıldığına" işaret ettiğini vurgulamış, "Böyle ülke ülke dolaşıp insan öldüren kaç tane daha tim var?" diye sormuştuk.

Başka suikast timleri de varmış. Bu timlerden biri Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de Hamas'a mali destek sağladığı iddia edilen bir Suriye vatandaşını gün ortasında öldürdü. Çantasında bulunduğu iddia edilen 500 bin euroyu da alıp kayıplara karıştı. Macar yönetimi saldırıyı gasp olarak kayıtlara geçti ama büyük bir skandalın patlamasını önleyemedi. Suikast sırasında iki İsrail uçağının havada güvenlik sağladığı ortaya çıktı. Dünyanın her yerinden işkence merkezlerine esir kaçırmakta kullanılan Gulfstream tipi iki uçak, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya hava sahalarını kullanarak suikaste katılmıştı.

Uçakların bu ülke hava sahalarını kullanması büyük bir skandal. Macaristan'ı karıştıran bu ihlalle ilgili Türkiye hemen açıklama yayınladı. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Dışişleri Bakanlığı'nın talepleri doğrultusunda iki İsrail uçağına 17 Mart 2010 tarihinde üst uçuş izninin, yakıt ikmali yapmaması, elektronik teçhizat bulundurmaması gibi, bazı şartlarla verildiğini açıkladı. Bir saati aşkın süre Türk hava sahasında uçan suikast uçakları, elektronik izleme aygıtları taşıyor olmalı ki, Budapeşte üstünde suikastçilere izleme/güvenlik sağladı.

2007'de Türkiye hava sahasını kullanılarak Suriye'ye saldıran, yakıt tanklarını Türkiye topraklarına atan, bölgesel krize neden olan ve sınır ötesi örtülü operasyonlar ve suikastler yapan İsrail'e uçuş izni verilirken çok daha hassas olunması gerekiyordu. Macaristan, uçakların diplomatik görevle geldiğini söylüyor. Ya Macar yönetimi yalan söylüyor ya da İsrail onları kandırdı. Aynı durum, Türkiye için de geçerli. Eğer izin gerekçesi böyleyse İsrail Türkiye'ye yanlış bildirimde bulunmuş demektir. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın; İsrail'in; Türk hava sahasını kullanarak üçüncü bir ülkeye saldırmasının cevabının çok sert olacağı açıklamasını burada hatırlatmakta fayda var.

Aslında söz edilmeyen bir skandal daha var bu olayda. Dubai'deki suikastte, Avrupa ülkelerinin pasaportlarını kullanan Mossad suikastçileri, Budapeşte'de hangi ülke vatandaşı olarak suikast yaptılar? Hatırlayalım: Bizzat Başbakan Benjamin Netanyahu'nun talimatıyla, İngiltere, İrlanda, Almanya, Fransa pasaportları taşıyan on bir kişilik Mossad timi Dubai'ye gitmiş, 20 Ocak'ta, Hamas mensubu bir kişiyi öldürmüştü.

Günlerce tartışıldı, göstermelik tepkiler verildi, bu kişilerin görüntüleri yayınlandı ama hiçbiri bulunamadı! Daha sonra İsrail istihbaratının Batılı ülke pasaportlarını kopyaladığı, diplomatik pasaportlarla suikast yaptığı, adeta bir pasaport darphanesine sahip olduğu ortaya çıktı.

O zamanlar, "İsrailli suikastçiler Türkiye pasaportu kullanarak cinayet işlerse ne yapacağız" diye sormuştuk. Bu hâlâ mümkün. Henüz Türkiye pasaportları kullanmadılar ya da kullandılar da ortaya çıkmadı ama Türk hava sahasını kullanarak suikastler işlediler. Daha ne yapsınlar, bu ülkenin hava sahasını kullanarak bir başka ülkeye bile saldıran İsrail'e hâlâ şaibeli uçuşlar için izin veriyorsak başımıza daha çok şey gelecek demektir.

Yakın gelecekte benzer bir operasyon, İran'a karşı yapılırsa, Türkiye bir şekilde bu amaçla kullanılırsa, ya da Türkiye'de bir başka hedefe benzer saldırılar gerçekleşirse kimse şaşırmasın. Bu, yabana atılır bir ihtimal değil çünkü...

Yenişafak

ABD Merkez Bankası Yahudilerin Elinde!
09 Şubat 2010, 00:33 Anadolu Haber

Küresel krizin mimarı olarak gösterilen bankanın 5 yöneticisi de Yahudi asıllı

ABD Başkanı Barack Obama'nın ikinci kez Merkez Bankası'nın (Federal Reserve) başına getirdiği Ben Bernanke'nin atamasının Senato'da kabul görmesi, din ile ekonomi ve siyaset arasındaki bağlantılara ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. Bilindiği gibi Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke ve Yönetim Kurulu'ndaki diğer üyelerin tamamı Yahudi kökenli. “Küresel krizi Yahudiler çıkardı” şeklindeki iddiaların kaynağının da Merkez Bankası'nın tüm yöneticilerinin Yahudi kökenli olmasından geldiği belirtiliyor. Zira dünya finans ve bankacılık sektörünün merkezi olarak kabul edilen Amerikan Merkez Bankası'nın, aldığı kararlarla küresel krizin çıkmasında büyük bir pay sahibi olduğu belirtilmişti.

NÜFUSUN YÜZDE 2'Sİ MERKEZ BANKASI'NI YÖNETİYOR
Amerikalıların, finans krizinden sorumluğu tuttuğu Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke'nin yeniden atanmasına karşı çıkanlar, internet forumlarında ilginç argümanlar geliştiriyor. Mesela US Politics Online isimli internet forumunda Amerikan Merkez Bankası ile ilgili dikkat çekici şu ifadeler kullanılıyor: “Amerikan nüfusunun yüzde 2'sini oluşturmalarına rağmen Merkez Bankası'nın Başkanı Ben S. Bernanke ve Başkan Yardımcısı Donald L. Kohn dahil tüm yöneticileri Yahudi. Diğerleri de Kevin M. Warsh, Randall S. Kroszner and Frederick S. Mishkin. Ana akım medya bunu neden hiçbir zaman yayınlamaz.”

MERKEZ BANKASI'NI OLUŞTURAN BANKALAR
Bir başka forum sitesi Liveleak'de de Merkez Bankası'nı özel banka kartellerinden oluştuğu ve bu bankaların sahibinin Yahudi kökenli olduğuna dikkat çekiliyor. Bu karteller ise şu şekilde sıralanıyor.
1) Rothschild Banks of London and Berlin.
2) Lazard Brothers Banks of Paris.
3) Israel Moses Seif Banks of Italy.
4) Warburg Bank of Hamburg and Amsterdam.
5) Lehman Brothers of NY.
6) Kuhn, Loeb Bank of NY (Now Shearson American Express).
7) Goldman, Sachs of NY.
8) National Bank of Commerce NY/Morgan Guaranty Trust (J. P. Morgan Bank - Equitable Life - Levi P. Morton are principal shareholders).
9) Hanover Trust of NY (William and David Rockefeller & Chase National Bank NY are principal shareholders).

YAHUDİ LOBİSİ: KOMPLO TEORİLERİ
Küresel krizle birlikte finans sektöründeki yöneticilerin çoğunun Yahudi kökenli olması sebebiyle ‘Krizden Yahudiler sorumlu' diyenlere karşı Amerika ve Avrupa'daki Yahudi lobileri, “Bu iddialar Yahudi karşıtlığının göstergesi” açıklaması yaparak, Batı'da hala Yahudilere ilişkin ‘komplo teorileri'nin var olduğuna vurgu yapmıştı.

EĞER MÜSLÜMAN OLSALARDI...
İnternet forumlarında, bloglarda ve haber sitelerinde Amerikan Merkez Bankası yöneticileriyle ilgili en ilginç yorum ise kendisini “dünyanın en bağımsız haber ajansı” olarak nitelendiren Mathaba News Agency tarafından yapıldı. Öncelikle kendilerinin Yahudi karşıtı olmadığını ve sitelerinde Yahudi kökenli uzmanların analizlerinin de yer aldığını bildiren yorumda Mathaba News, Amerikan Merkez Bankası ile ilgili olarak şöyle diyor: “Kim hangi dinden olursa olsun, eğer bir yanlış ya da doğru yaptıysa, en azından haber değeri düşünülerek az da olsa söz (hangi dinden olduğu) edilmeli. Mesela, Amerika Merkez Bankası'nın 5 yönetim kurulu üyesinin de Yahudi kökenli olması haber değeri taşıyor ama bunu hiçbir Amerikan medya kuruluşu haber yapmıyor. Eğer bu beş yönetim kurulu üyesinin beşi de Müslüman, Budist ya da Hıristiyan olsaydı, medyada kesinlikle haber olarak yer alırdı.”

VAKİT

TÜM YOLCU BİLGİLERİ İSRAİL'E

4 Mart 2010 14:37
ABD, İsrail'le imzaladığı sivil havacılık işbirliği anlaşmasıyla dünyanın dört bir yanına uçan yolcuların kimlik bilgilerini Tel Aviv yönetiminin hizmetine sundu.
İsrail'in genelde Arap ülkelerine ve özelde ise Filistin halkına karşı her türlü barbarlığı, tecavüzü ve cinayeti sürdürmesine, ona bağlı suç şebekesi Mossad’ın istediği yerde cinayet işlemesine ve bu cinayetlerde birçok ülkenin sahte pasaportunu kullanmasına rağmen, ABD yönetimi işgal devletinin bu tür ihlallerine karşı suskunluğunu sürdürmekle yetinmeyip son günlerde imzaladığı sivil havacılık işbirliği anlaşmasıyla dünyanın dört bir yanına uçan yolcuların kimlik bilgilerini işgal yönetiminin hizmetine sunmakla bu gayri meşru devletle ilişkilerinin mahiyetini bir kez daha gözler önüne serdi.

Yapılan son anlaşma, başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere özelde Müslümanların genelde ise bütün insanların bilgilerini işgal yönetiminin hizmetine sunuyor. Yapılan işbirliği anlaşması ABD’de faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşuyla insan hakları örgütünün tepkisini çekti.

Amerika İç Güvenlik Bakanı Janet Napolitano ise meslektaşı Siyonist bakan İsrael Katz ile dün yaptığı ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Bu anlaşmanın dünya havacılık güvenliğine katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Bu anlaşma İsrail’e istediği yolcunun kimlik bilgilerine, çalıştığı işyerleriyle ilgili bilgilere, parmak izine ve fotoğraflarına ulaşma hakkını doğuruyor. Bunların yanında hassas elektronik cihazlarla elde edilen bilgilere de ulaşma hakkını tanıyor.”

Anlaşmaya tepki gösteren insan hakları kuruluşları, işgal devletiyle yapılan böylesi tehlikeli bir anlaşmanın, Siyonist rejimin başta Filistinliler olmak üzere bütün Müslümanların hatta diğer dinlerden istedikleri şahısların bilgilerini toplamasına ve bu bilgileri kendi çıkarları için kullanmasına hatta başka istihbarat örgütlerine servis yapmasına olanak sağlayacağını ifade ediyorlar.

Kaynak: Filistinhaber.com


MACARİSTAN YAHUDİ SOYKIRIMI ONAYLADI
23 Şubat 2010 22:30
Macaristan parlamentosu, uzun zamandan bu yana tartıştığı ''Yahudi Soykırımı'' yasa tasarısını onayladı.
Macaristan parlamentosunda büyük tartışmalara neden olan tasarıya göre, Macaristan'da Yahudi soykırımını tanımayanların 3 yıl hapis cezası istemiyle yargılanacağı bildirildi.

Macaristan Yahudiler Cemaati, tasarının parlamentodan geçmesini memnunlukla karşıladıklarını açıklarken, sağ görüşlü Macarlar ise karardan memnun olmadıklarını belirtti.
haber10

Ünlü genel yayın yönetmeninden itiraf: "MOSSAD adına çalıştım"

28 Şubat 2010 - Danimarka'nın önde gelen gazetelerinden Politiken'in 1970-93 yılları arasında genel yayın yönetmenliğini yapan Herbert Pundik, 1950-70 yılları arasında muhabirliğini yaptığı Information, Politiken ve Danimarka radyosu DR'de çalışırken, aynı zamanda MOSSAD içinde görev yaptığını itiraf etti. Information gazetesine konuşan Pundik, çalıştığı gazeteler adına Afrika ve Ortadoğu ülkelerine gittiğinde o ülkeler ve röportaj yaptığı kişilerle ilgili MOSSAD'a rapor hazırladığını, aynı bilgileri Danimarka askeri istihbaratına da aktardığını söyledi.

Zaman gazetesinin habarine göre; Danimarka'nın yetiştirdiği efsane yayın yönetmenleri arasında gösterilen 1927 doğumlu Yahudi asıllı Herbert Pundik, gönüllü olarak 1948-49 yılındaki Arap-İsrail savaşına katıldı. İsrail'in hararetli bir savunucusu olan ancak kendisini hiçbir zaman 'siyonist' olarak tanımlamayan Pundik, o yıllarda çalıştığı Information'un 'fakir bir gazete' olduğunu, yol masraflarının MOSSAD tarafından karşılandığını söyledi. MOSSAD'la olan ilişkisinin 1970 yılında Politiken'e genel yayın yönetmeni olduktan sonra kesinlikle bittiğini ifade etti. Emekli olduktan sonra İsrail'e yerleşmesine karşılık hiçbir zaman İsrail vatandaşlığına geçmeyen Pundik, son yıllarda İsrail'in yürüttüğü politikaları sert bir dille eleştiriyor.
netgazete

b]Buldozerle öldürülen Rachel'in davası başladı[/b]

Bir İsrail buldozeri tarafından 2003 yılında Refah kentinde öldürülen Filistin eylemcisi Rachel Corrie'nin davası Hayfa kentinde görüşülmeye başladı.
10 Mart 2010 -

Mahkeme, Rachel'in ölümü için İsrail Savunma Bakanlığı'nın tazminat ödenip ödenmeyeceğine karar verecek. Ailesi, 324 bin dolar tazminat istiyor.

Uluslararası Dayanışma Hareketi'nin üyesi Rachel, Gazze'deki bir evin yıkılmasına engel olmaya çalışırken buldozerin altında kalmıştı. İsrail ordusu, Rachel'in ölümünün bir kaza olduğunu savunuyordu. İsrail, eylemcinin ölümü ardından yaptığı incelemede buldozeri kullanan şoförün, Rachel'i görmediğini ileri sürmüştü. Corrie'nin ailesi ise yaptığı açıklamada, "Ölümünün 7 yıldönümünde hala adalet arıyoruz." dedi. Sürücünün kızlarını fark etmesi gerektiğini belirten Rachel'in ailesi, 2 kişiyi de şahit gösterdi. Rachel'in babası Craig Corrie yaptığı açıklamada, sürücülerin "yabancıların kendilerine engel olmasına izin vermemeleri" yönünde emir aldıklarını ileri sürdü. Craig, "5 dakika sonra Rachel öldürüldü. Bu emirle bir şeyler değişti; Rachel ise bir şeylerin değiştiğini bilmiyordu." diye konuştu.

Bu arada, Mahkeme binası önünde de 20 kadar kişi, Rachel lehine gösteri yaptı...

habertaraf

Dün De Bugün De!!
Mesut Akgül
20 Mart 2010

Ermeniler Siyonistlerin kurbanı, Türkiye günah keçisi;

Görmemek, göstermemek için ısrarla özel çaba harcamayanlar için tüm gerçeklik olanca çıplaklığıyla boncuk gibi ortada, gözler önünde duruyor; hiçbir alet ve vasıtaya gerek olmadan çıplak gözle net görülüyor; yeter ki görülmek istensin…

Öyle ki; “basının amiral gemisi” Hürriyet’in Başyazarı Oktay Ekşi bile saklanamayan bu gerçekliği hiç yadsımadan -İsrail’e hizmet etmek amacıyla çarpıtarak da olsa- pat diye köşesine koyup kör, kör parmağım gözlerine pervasızlığı içerisinde şu sözlerle adeta herkesin gözüne soktu:

“Daha açık konuşalım: Dış İlişkiler Komitesi'nin Yahudi kökenli Başkanı Howard Berman'ın gayretlerine, aslında Türkiye hakkında olumlu değerlendirmeleriyle bilinen Komite Raportörü Yahudi kökenli Alan Makovsky'nin tutumuna, Komitedeki Yahudi kökenli 7 üyenin hepsinin de ‘Evet, Türkler soykırım yapmıştır.’ yönünde oy kullanmalarına... Ve ABD'deki güçlü Yahudi örgütlerinin bu defa ‘ne haliniz varsa görün’ dercesine Türk tezini sahipsiz bırakmasına bakınca gerçek ortaya çıkıyor:

Geçen yılki meşhur ‘Davos’ zaferimiz(!) vardı ya... Hani Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İsrail Cumhurbaşkanı'na yedi cihanın gözü önünde, ‘Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz!’ diyerek terk ettiği Dünya Ekonomik Forumu toplantısı... İşte o skandalın bedelini ödedik.”

“En son Haber. Com” İnternet Sitesinin alıntılayarak “Birileri Oktay Ekşi’ye İsrail Ha’aretz Gazetesi Başyazarı olmadığını söylemeli” şeklinde değerlendirdiği yazı, sözde Ermeni soykırım tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonunda 1 oy farkla kabul edilmesini işte böyle izah ediyor!

Evet, işte böyle; bu kadar! Demek ki, Millî Görüş’ü her taşın altında Yahudi aramakla suçlayıp dünyadaki her işe Siyonistlerin mutlaka karıştığına ilişkin söylemlerine komplo teorisi diyenler, şimdiye kadar bu gerçekliği bile bile göz ardı edip insanları yanıltmaya çalışıyorlarmış.

Olayı değerlendiren Başbakan Erdoğan kararın oylamasında yapılan katakulliler nedeniyle tam bir komedi oynandı derken; amacına ilişkin olarak da “Bu karar ABD’ye mi; Ermenistan’a mı yaradı” diye sordu.

Açıkça belirtilmese de bu sorunun zımnen göndermede bulunduğu tartışmasız cevabı “Bu karar ne ABD’ye, ne de Ermenistan’a yaradı; aksine her iki ülkeye zarar verdi. Eğer gözetilen bir yararı varsa sadece İsrail için söz konusudur” şeklindedir.

Keza Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da “Kararın oylanmasında sonucun Türkiye aleyhine çıkması için Yahudi Lobisinin oynadığı belirleyici role ilişkin ne düşünüyorsunuz” şeklindeki bir soruya cevap verirken “Olayı bir Yahudi meselesi haline getirmek istemiyoruz” deyip alakası yok demeyerek yine İsrail faktörünü zımnen kabul etti.

Başbakan’ın yaptığı gönderme ve Dışişleri Bakanının bu gerçekliği yadsımayan ifadeleri Türkiye’nin Yahudi Lobisinin bu tutumunu İsrail hesabına not ettiğini gösteriyor. Geri çekilen ABD büyükelçimiz olsa da faturanın İsrail’e yazıldığı belirgin şekilde hissettirilmiştir.

Ama asıl mesele şudur: Peki, Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’i azarlayıp hakaret etmesinin karşılığı neden İsrail Parlamentosu Kneset tarafından değil de ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonunda veriliyor?

Oysa İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez Davos Platformunda uğradığı o hakaretlerden 10 dakika kadar sonra Başbakan Erdoğan’dan özür dilemiş ve bu dünya kamuoyuna canlı yayın sırasında duyurulmuştu!

Daha sonra da misilleme niteliğinde bazı yetkililerce verilen karşılıklar nedeniyle İsrail her seferinde özür diledi. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu ABD’nin çıkarlarını ihlal edip Türkiye-Ermenistan ilişkilerine zarar veren bu kararı sadece İsrail çıkarlarını gözeterek 22’ye karşı 23 oyla almıştır. Başkan Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton’ın çabaları etkisiz kalmıştır. Ancak tabii, Türkiye resmen İsrail’i değil ABD yönetimini sorumlu tutmuştur.

Hep şunu deriz: YAHUDİ, SAVUNAMAYACAĞI KİRLİ İŞLERİ DAİMA BAŞKALARININ ARKASINA SAKLANARAK, ONLARIN KİMLİĞİ İLE YAPAR. DÜŞMANINA DOĞRUDAN DEĞİL BAŞKASI ÜZERİNDEN ZARAR VERİR. GELECEK TEPKİLERİ TEK BAŞINA GÖĞÜSLEMEK YERİNE BİRLİKTE KARŞILAYACAK PARAVAN ORTAKLAR BULUR.

İsrail, Başbakan Erdoğan’ın rahatsız olduğu açıklamalarına ve Türkiye’nin izlemeye başladığı bağımsız politikalarla çıkarlarına zarar veren yaklaşımlarına doğrudan kendisi karşılık vermek yerine ABD ve Avrupa Birliği üzerinden dolaylı cevap vermeyi yeğlemektedir. Böylece ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini bozarak Türkiye karşısında kendine zorunlu müttefikler haline getirmeye çalışmaktadır.

İsrail, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri yönetimleri nezdinde büyük desteğe sahip olsa bile uzun vadede bu desteğini yitirmemek için kamuoylarını da etkileyecek şekilde Türkiye ile aralarını bozmak amacıyla her fırsatı sonuna kadar değerlendirmektedir.

Ayrıca bir de Türkiye’yi, ABD ve Avrupa Birliği yönetimlerini kullanarak vesayeti altına alıp hiçbir konuda İsrail’i aşarak bu ülkelerle doğrudan ilişkiler kurmasın diye kendine mahkûm etmeye, ipotek altına almaya çalışmaktadır.

Bugün Ermeni diasporası üzerinden soykırım iddiasını sürekli gündeme getirip kullanarak Türkiye’nin Ermenistan ile arasını bozmaya, Batı ile ilişkilerini vesayet altına almaya, böylece İsrail hesabına kazanımlar sağlamaya çalışan Dünya Siyonizm’inden başkası değildir. Bu bugün böyle olduğu gibi dün de böyleydi.

Haydi, soykırım demeyelim ama Tehcir olayı da ta başından beri tamamen Siyonistlerin tezgâhladığı, Ermenilerin kurban edilip Türkiye’nin günah keçisi yapıldığı, kitlesel katliamlara yol açan, her türlü kötülüğün örgütlendiği bir planlı, programlı tarihi operasyondur.

Ermeni Tehciri sadece, Selanik ve Balkanlardan Müslüman diye göç ettirilip Anadolu’ya getirilen Sabetayist Yahudilerin kurucu unsur olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni bir gizli Yahudi devleti olarak inşa etmeleri amacına hizmet etmiştir.

Buna karşın Tehcir nedeniyle ortaya çıkan kargaşa ve çatışmalardan, olumsuzluklardanmeniler ve Rumlar bütün bu toplumsal trajedileri, büyük dramları yaşarken; Dünya Siyonizm’inin sağladığı uluslar arası konjonktür ve baskı nedeniyle başta düveli muazzama olmak üzere diğer bütün Hıristiyan Avrupa ülkeleri seyirci kalıp hiçbir şekilde seslerini çıkartmamışlardır!

Osmanlı Devleti’nin en zayıf döneminde Anadolu’daki bu iki kadim Hıristiyan azınlığa karşı uygulanan sürgün ve arındırma operasyonlarına Hıristiyan Dünyasının bu şekilde göz yumup izin vermesi Dünya Siyonizm’i faktörü dışında başka türlü nasıl izah edilebilir?

Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, hangi dezenformasyonlara başvurursa vursun, ne tür komplolarla yaşanan tarihi farklı mecralara sürükleyip başka türlü göstermeye çalışırsa çalışsın; Ermeni Tehciri ve Rum Mübadelesinin, Dünya Siyonizm’inin, Osmanlı Devleti’ni tasfiye edip Türkiye Cumhuriyeti’ni bir örtülü Yahudi Devleti olarak kurma amacına yönelik yaptığı planın bir parçası olarak programladığı ve gerçekleştirildiği realitesi asla değiştirilemez.

Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran çekirdek kadronun, İngilizler İstanbul’u işgal ederken merkezi Ankara’da kurulacak devletin sınırlarını ve niteliklerini bildikleri bugün belgeleriyle ortaya çıkmış bulunan bir tarihi gerçekliktir.

Sabetayist Yahudi unsurların, Osmanlı yönetimindeki toplumlar içerisinde son derece etkin konumlara sahip bulunan Anadolu’daki en kadim iki Hıristiyan azınlık olan rakip konumundaki Rum ve Ermeni toplumlarından bir şekilde kurtulmadan kurucu irade olarak yeni devlete sahip olmaları asla mümkün olamazdı.

Çünkü ileride her sahada ortaya çıkması kaçınılmaz rekabet ve ihtilaflar nedeniyle Rum ve Ermeni topluluklarının, Sabetayist Yahudiler karşısında Hıristiyan unsurlar olarak Batılı Toplumlar tarafından sahiplenilip himaye görmeleri ihtimali büyüktü. Ayrıca Ortodoks olmaları nedeniyle Rusya’dan da himaye ve destek görmeleri söz konusuydu.

İşte Dünya Siyonizm’i bütün bu kaçınılmaz handikapları ortadan kaldırmak için Anadolu’yu bu iki etkin Hıristiyan azınlıktan arındırıp Sabetayist Yahudi toplumu için kılçıksız bir ülke, sorunsuz bir rejim oluşturmak durumundaydı. Üstelik devam eden 1.Dünya Savaşının sağladığı elverişli bir konjonktür, her türlü bahane ve gerekçe de söz konusu iken bu fırsat kaçırılır gibi değildi.

Sabetayist Yahudi unsurların, her zaman dış destek bulabilecek rakip Ermeni ve Rum azınlıklardan kurtulduktan sonra geriye kalan ezici Müslüman çoğunluğu kolay zapturapt altına alabilecekleri düşünülüyordu. Çünkü Osmanlı Devleti dağıtıldıktan sonra bütün İslam Âlemi işgal altına alınacak ve Anadolu Müslümanları sahipsiz ve yardımsız kalacaklardı. Nitekim öyle de oldu.

Başsız ve sahipsiz bırakılan Müslüman Anadolu halkını devlet yönetiminden, siyasetten, ekonomiden, sosyal, toplumsal ve kültürel hayattan soyutlayıp kırsal alana mahkûm etmek; fakir, cahil, köylü, kültürsüz bir toplum haline getirmek, dininden uzaklaştırarak asimile edip sindirmek ve paryalaştırmak zor olmadı. Bütün bunlar Lozan Konferansı sırasında İsmet İnönü’ye danışmanlık yapan Mısırlı Haham Haim Nahum doktrini uygulanarak gerçekleştirildi.

Müslüman Anadolu halkı üzerinde her türlü ayırım, dışlama, baskı, dayatma ile sistematik asimilasyon uygulamaların yürütüldüğünü, Millî Selamet Partisi’nin 1973 Genel Seçiminde 1milyon 200 bin oy alarak 52 parlamenter çıkarmasını değerlendiren 2.Cumhurbaşkanı İsmet İnönü “Bir bakıma iyi oldu; 50 yıl sonra kaç kişi kaldıklarını öğrenmiş olduk” sözleriyle itiraf ediyordu.

Cumhuriyet’in 23 Ekim 1923’te ilan edilmesinden itibaren Millî Görüş’ün ikinci partisinin ilk kez girdiği 14 Ekim 1973 Genel seçimine kadar geçen 50 yılda Müslümanlara uygulanmadık baskı, zulüm, sindirme ve yok edip kökünü kazıma yöntemi bırakılmadı. Buna rağmen halen ülkede kaç Müslüman’ın dini bilincini muhafaza edebildiğinin tüm siyasi hayatını buna adamış bulunan İsmet İnönü için merak konusu olması normaldi.

İsmet İnönü, merak ettiği sonucu öğrendikten sonra o yıl vefat etti. Artık gözleri açık mı gitti; yoksa muradına ermiş olarak mı hayata veda etti bilinmez.

Ermeni Tehciri ve Rum Mübadelesinin Sabetayist Yahudi unsurların kurucu unsur olarak Türkiye’yi bir Tekelistan haline getirdikleri gerçekliğini teyit eden gelişmeler daha sonra da devam etmiştir. Çünkü Anadolu’nun Tehcir ve Mübadele ile Rum ve Ermeni azınlıklardan arındırılmasına karşın İstanbul’da hala hatırı sayılır bir Ermeni ve Rum nüfus vardı.

İstanbul’daki Rum ve Ermeni nüfusu da göçe zorlayıp Sabetayist Yahudi Toplumu için tam bir Tekelistan oluşturmak için İsmet İnönü döneminde yalnızca azınlıklara yönelik Varlık Vergisi diye bir özel vergi getirildi. Düşünün, bir insanlık suçu olan bu ayırımcılığa da yine ABD ve Avrupa ülkeleri yönetimleri göz yumup görmezden geldiler!

Spesifik olarak azınlıklara getirilen Varlık Vergisi Yasası Rumları, Ermenileri, bir de açık kimlikli Yahudileri kapsıyordu. Sabetayist Yahudiler ise Müslüman sayıldıkları için kapsam alanına girmiyorlardı. Böylece Rumlar ve Ermeniler göçe zorlanıp Türkiye bu iki azınlıktan tamamen arındırılırken açık kimlikli Yahudiler de Dünya Siyonizm’inin öteden beri yürütmekte olduğu İsrail’e göç planı çerçevesinde Türkiye’yi terk etmeye zorlanıyorlardı.

Dünya Siyonizm’i Türkiye’deki bu bir insanlık suçu olan Varlık Vergisi Yasasına destek verdiği için medeni (!) Batı Dünyası göz yumup gıkını bile çıkaramıyordu!

Sabetayist Yahudi unsurların yönetimindeki Türkiye’yi Ermeni ve Rum iki azınlıktan arındırmak için yapılanlar bu kadarla da kalmadı. Dahası yapıldı. İnönü’den sonra Demokrat Parti iktidarında ise 6-7 Eylül olayları diye bilinen, Rum ve Ermeni halkına karşı resmen devlet eliyle başlatılan yağma, talan ve çapul hareketi de Tehcir, Mübadele ve Varlık Vergisi Yasası uygulamasına rağmen hala yerlerini yurtlarını terk etmeyen bu iki azınlık mensuplarını göçe zorlamaya yönelik tertiplenen operasyonlardı.

İlginçtir, daha 1955 yılında resmen devlet tarafından planlı ve organize şekilde yürütülen bu insanlık dışı operasyonlar da sözde medeni Batı Dünyasında en ufak bir tepkiye yol açmıyordu. Çünkü tüm bu insanlık dışı ahlaksız uygulamalar Siyonist plan çerçevesinde yürütülüyordu.

Aman Allah’ım; Siyonizm nelere kadirdi!

Evet, 1915 yılında Ermeniler Tehcire tabi tutularak Anadolu’dan sökülüp sürülürken uygar (!) Batı Dünyası gıkını çıkarmazken; şimdi bir asır sonra adına soykırım diyerek Türkiye’yi bir kaşık suda boğmak için fırtınalar koparıyor!

Bunu yaparken yine, İsmet İnönü’nün CHP iktidarında bir insanlık suçu işleyerek spesifik olarak azınlıklara yönelik çıkardığı Varlık Vergisi Yasasının hesabını soran yok. Keza Demokrat Parti iktidarında azınlıklara yönelik devlet eliyle planlı ve organize yürütülen çapul, yağma, talan için de herhangi bir hesap sorulmuyor…

…Ve çok önemli bir hususa daha dikkatleri çekmek istiyoruz: Sözde Ermeni soykırım iddiaları ne zaman dünya gündeminde yer almaya başladı; hiç düşündünüz mü?

ABD tarafından planlandığı ve yürürlüğe konduğu artık Mısır’daki sağır Sultana kadar herkesin bildiği 12 Eylül 1980 askeri darbe yönetiminin dış güçlerin güdümünden çıkıp millî çıkarlarımızı esas alan bağımsız politikalar izlemesi üzerine patlak veren ASALA terörü ile başladı!

Daha da somutlaştırırsak; Kenan Evren’in Sivas’ta tertiplenen mitingde “Kimse bizden bu tencereyi kirletenlere tekrar teslim etmemizi beklemesin, kolay temizledik!” sözleri ile Ecevit ve Demirel’in siyasete dönmesine izin vermeyeceğini ima etmesi üzerine patlak verdi ASALA terörü!

Ancak diplomatlara yönelik eylemler gerçekleştiren ASALA’nın iki nedenden ötürü Siyonizm’in amacına hizmet etmediği kısa sürede fark edildi. Birincisi, öldürülen diplomatların tamamına yakını Sabetayist Toplum unsurlarıydı; çünkü Dışişleri Bakanlığına Sabetayist olmayanların kapıdan içeri adım atmaları bile olası değildi. Bu yüzden diplomatlara yönelik bu katliamlar yanlıştı.

İkincisi ve asıl önemlisi, her diplomatımızın katledilmesi sonrasında gösterilen tepkiler ve oluşan Batı karşıtlığı nedeniyle ülkede milli birlik ve beraberlik ruhu canlanıyor, sağ-sol ayrılıkları külleniyor ve daha da önemlisi 12 Eylül yönetimi ASALA eylemleri nedeniyle güçlenip kamuoyu nezdinde itibar kazanıyordu. Bu yüzden ASALA organizasyonuna derhal son verilerek bu kez PKK için revize edilip vizyona konuldu.

Daha sonra Ecevit ve Demirel’in yasakları kaldırılıp siyasete dönmelerine imkân verildiği halde Türkiye 12 Eylül çizgisinden bir türlü çıkarılamadı. Bu yüzden de bir yandan PKK terörü desteklenirken öte yandan Ermeni soykırım iddiaları gündemdeki yerini koruyup arttırarak devam ettirildi.

Daha sonra Türkiye’yi 12 Eylül sürecindeki çizgiden koparıp yeniden 1980 öncesi şablona geri getirip oturtmak için bu kez 28 Şubat post modern darbe süreci başlatıldı. Çok kısa sürede bu süreç de tersyüz edilerek 12 Eylül çizgisi güçlendirilerek sürdürülürken; potansiyel karşı hamlelere fırsat verilmemek üzere her sahada büyük tasfiyeler gerçekleştirildi.

Sonuçta Sabetayist Toplum unsurlarının sermaye, medya ve siyasetteki tekelleri kırılıp ülkenin yönetimi hızla tamamen el değiştirmeye başladı. Nihayet Millî Görüş geleneğinden gelenler Başbakan, Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı olup ülke yönetimi tamamen Sabetayist unsurlardan kurtarıldı. Üstüne üstlük Ergenekon Davası ile de Sabetayist Unsurlar yargı önüne çıkartılıp Cumhuriyetin kurucu iradesini temsil eden unsurlar itibarsızlaştırılarak ülke yönetiminde söz sahibi olmaktan tamamen uzaklaştırılmaya başlandılar.

Cumhuriyet tarihi boyunca sadece İsrail ile dost olup bütün komşu ülkelerle kanlı bıçaklı ve düşman olan Türkiye, şimdi tam aksine bütün komşuları ile sıfır sorunlu hale gelerek yalnızca İsrail ile kanlı bıçaklı olacak noktaya geldi.

İşte şimdi bu kez İsrail, Yahudi Lobisini devreye sokarak ABD ve Avrupa Birliği ülkelerini soykırım iddiaları ile Türkiye aleyhine kışkırtıp Ermeni halkı üzerinden hedefine ulaşıp sonuca varmaya çalışmaktadır.

Dünya Siyonizm’i 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi eliyle Ermeni Tehcirini gerçekleştirip bunca trajediye yol açarken gıkını çıkarmayıp seyirci kalan Hıristiyan Dünyası ise bu kez İsrail’in kışkırtmaları ile sözde Ermenileri savunmak adına soykırım iddialarına dört elle sarılmış bulunuyor.

Daha dün Ermenilere ve Rumlara yönelik Varlık Vergisi Yasası uygulamalarına ve 6-7 Eylül 1955 günleri İstanbul’un ortasında dünyanın gözleri önünde devlet tarafından gerçekleştirilen çapul ve yağma olaylarına seyirci kalıp sesini çıkartmayan Batı Dünyası şimdi kalkmış soykırım yaygaraları ile sözde mağdur edilen Ermeni halkının haklarını arıyor.

Oysa Ermenilerin başına gelen bütün felaketleri Dünya Siyonizm’i getirdi. Bir Ermeni aydını olarak gazeteci yazar Hrant Dink bütün bu gerçekleri bildiği ve anlattığı için suikasta hedef yapıldı. Bir televizyon programında müteveffa Hrant Dink canlı yayında bizzat şunları söylemişti: Bizim Ermeni büyükleri arasında “BAŞIMIZA NE GELDİYSE HEP YAHUDİLERİN PARMAĞI ALTINDAN ÇIKTI” sözü sürekli dile getirilirdi!

Yine, bütün her şeye rağmen yurdunu terk etmeyen yaşlı bir İstanbullu Ermeni de bir televizyonun canlı yayınında şunları söylüyordu: 6-7 Eylül 1955 olayları İttihatçı zihniyetin hep yapa geldiği bir geleneksel provokasyonu idi. Kesinlikle Müslüman Türk halkının yaptığı bir eylem değildi!

Nitekim Avrupa’da ve Ermenistan’da da birçok Ermeni aydını bu gerçekliğin farkındadır ve imkân buldukça da dile getirmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki genel anlamda ne Rumlar, ne Ermeniler ve ne de Müslüman milletimiz bu gerçeklerden haberdardır.

Çünkü Türkiye’ye ve dünyaya egemen olan Siyonist güç odakları bu gerçeklerin ortaya çıkarılmasına ve bilinmesine fırsat vermemektedirler. Aksine tarihi acı olayları çarpıtıp Rumları, Ermenileri ve Türkiye’nin Müslüman halkını karşı karşıya getirip kendileri hep üste çıkmaktadırlar.

Ancak, gerçeklerin zeytinyağı gibi nihayet mutlaka bir şekilde su yüzüne çıkmak gibi bir özelliği vardır. Bu yüzden sözde soykırım iddialarının devam ettirilmesinde, konunun Türkiye ve dünya gündeminde yer alıp tartışılmasında kesinlikle yarar görüyoruz. Çünkü konu irdelenip mıncıklandıkça nihayet bir şekilde gerçek iç yüzü ortaya çıkacak ve komplocu Yahudi zihniyeti bir kez daha bu vesile ile insanlık tarafından lanetlenecektir.

Özellikle Türkiye İsrail ve Dünya Siyonizm’inin etki alanından süratle çıkıp kurtulurken; bu çarpıtılan tarihi hadisenin üstü örtülen içyüzünün bütün çıplaklığı ile ortaya çıkartılıp dosdoğru şekilde insanlık önüne konulması hiçbir şekilde engellenemez. Bu süreç hiç kuşkusuz ki Türkiye’nin lehine, İsrail ve Dünya Siyonizm’inin aleyhine olacaktır. İsrail, Türkiye için kazmakta olduğu kuyuya kendi düşecektir.

aktifhaber

Etiketler: ulu hakan abdulhamid han osmanlı ingiltere asya hilafet tasfiye Lord Ponsonby Rusya Yıldız Esas Evrakı lozan antlaşması inönü mustafa kemal atatürk meclis Devlet-i Aliyye İttihat ve Terakki tc

İbrahim Karagül
Türkiye'nin hesabını bozacak savaş yakın!

Can alıcı soru şu: Ortadoğu'da bütün hesapları sıfırlayan yeni ve çok yakın tehdit ne olabilir? Türkiye'nin son sekiz yıldır, bazı merkez güçlerin gıpta ve veya hasetle baktığı yeni pozisyonunu kim, nasıl sabote edebilir? Yaklaşık bir yıldır, bu soruları ıslarla gündemde tutup cevabını kestirmeye çalışıyoruz. Gerek bölgesel düzeyde kendini hissettiren stres birikimi, gerek bazı merkez ülkelerin ve İsrail'in Türkiye'ye karşı tutumu, soruyu ve cevabını çok önemli hale getiriyor.

İran'ın, "Ordu Günü"nde sergilediği abartılı, çok da sağlıklı olmayan gövde gösterisi, İran liderliğinin çatışma tezlerine güç veren açıklamaları, İsrail'den daha sert tonda gelen mesajlar bölgesel bir çatışmanın fitilini ateşleyip, bütün hesapları sıfırlama tehlikesinin hiç olmadığı kadar yakın olduğunu gösteriyor. Sadece bu kadar mı?

ABD yönetimi, İran nükleer tezleri konusunda işe yaramayacağını herkesin bildiği "ağırlaştırılmış ambargo" konusunda bile dünyayı ikna edemedi. Başka da bir politika geliştirebilmiş değil. Askeri seçenek, bugünkü haliyle sadece bölgesel kaosa değil, ABD için de ciddi bir yıkıma neden olacaktır. İsrail'in bütün tahriklerine rağmen, ABD liderliği, askeri seçenek konusunda mesafeli duruşunu bu yüzden sürdürüyor. Ancak, bölgede hemen her gün, artarak devam eden gerilimli süreci dikkatle izleyenler, nasıl bir stresin biriktiğini, bunun kısa süre içinde bir yerde patlamak zorunda olacağını bilir.

İsrail'in "sorunlu" Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman; "Hizbullah balistik füze kullanırsa Suriye'ye taş devrine döndüreceğiz" açıklaması yaptı. Böyle bir tehdidin bedelini Suriye'nin ödeyeceğini, Beşşar Esad iktidarının devrileceğini, bu ülkeye çok ağır kayıplar verecek acımasız bir saldırı gerçekleştireceklerini söyledi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun, "İran ambargoyla felce uğratılmalı. Eğer İran tehdidine karşı BM bünyesinde bir karar alınamazsa, tehdidin farkında olan ülkeler arasında bir koalisyon oluşacak" türü açıklamaları Çin, Rusya, Türkiye ve Brezilya'nın "engel"ini aşamayan ambargo sonrasına ilişkin tezler hakkında ipuçları veriyor. Söz konusu açıklamalar yapılırken İsrail savaş uçaklarının Lübnan hava sahasında gezindiğini unutmayalım.

Gerilimi artıran son "bahane" Suriye'nin Hizbullah'a Scud füzeleri verdiği, İran üzerinden gelen füzeleri Hizbullah'a ulaştırdığı, Hizbullah mensuplarına bu füzeleri kullanma eğitimi verdiği iddiaları. Saddam Hüseyin'in Körfez Savaşı'nda onlarcasını İsrail'e fırlattığı bu başarısız füzeler İsrail için müthiş bir propaganda malzemesi olarak kullanılıyor.

İran'dan Akdeniz kıyılarına uzanan kuşakta Irak işgalinden sonraki en tehlikeli restleşme yaşanıyor. Nerede patlayacağını bilmek elbette mümkün değil ama bu stresin tahminlerimizden bile yakın bir zamanda bu kuşakta ağrı bir bunalıma yol açacağını söylemek abartı olmayacaktır. Gerçekten de çok tehlikeli bir oyun oynanıyor ve oyunun tarafları için manevra alanı giderek daralıyor. Daralmanın sonucu savaştır. Şu an için, İsrail'in bir savaşın fitilini ateşleyeceği apaçık ortada. Peki, böyle bir savaşın, ürkütücü sonuçlarının ötesinde bölgesel denklemi nasıl sarsacak, bunun Türkiye'ye maliyeti ne olacak?

İşte, Aralık ayından bu yana tartıştığımız konu bu. "Türkiye'yi nasıl durduracaklar" ya da "İsrail Türkiye'yi durdurabilir mi?" sorularını yüzden sorup durduk. Zira, böyle bir savaşın öncelikli sebebi İran'ı ve beraberindekileri durdurmak ise de, İsrail açısından çok önemli bir hedef daha var; Türkiye'yi durdurmak. Yüz yıl sonra oyun kurucu ülke olarak Ortadoğu'ya geri dönen, istediği karşılığı/desteği alan ve dikkat çekici biçimde güç kazanan Türkiye'nin attığı her adım öncelikle İsrail'in daha sonra bölgede nüfuzu olan güçlerin alanını daraltıyor. Belki benzetmek doğru değil ama uzun vadede İsrail için en büyük tehdit algılamasının Türkiye'nin bölgesel projelerinden geldiğini kabul etmek gerekiyor. "Hesapları bozacak gelişme" derken, İran'ın dizginlenmesi kadar, bu yüzden, Türkiye'nin de dizginlenmesi hesaplarını anlamak mümkün.

Pakistan'dan Orta Afrika'ya kadar Türkiye'ye yönelik ilgi hızla artarken, bölgesel ortaklıklar ileriye dönük daha kapsamlı birlikteliklere dönüşme eğilimine girerken, barış ve diyalog üzerinden oyun kuranlara karşı, çatışma ve kaos üzerinden oyun kuranların harekete geçtiğini, önümüzdeki günlerde bu yönde endişe verici gelişmelerin olabileceğini, "Oyun kuranlar"a karşı "oyun bozanlar"ın tehlikeli bir senaryo yazdığını söylüyoruz.

İsrail için tek bir yol var; bölgesel etkileri olacak yıkıcı bir savaş! Bu yüzden, Tel Aviv yönetiminin, dünyadan destek alamasa bile böyle bir savaşı bir bahaneyle çıkaracağına, savaş itemeyen olağan destekçilerini kendini desteklemek zorunda bırakacağına inanıyoruz. Lübnanlı yetkililer, İsrail'in Lübnan'a saldırı hazırlıkları içinde olduğunu dünyaya duyururken, İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkinazi de her fırsatta, İsrail ordusunun Gazze'ye saldıracağını söylüyor

Bundan sonraki saldırının sebebinin Hizbullah ya da Hamas olmayacağı, siyasi anlamda tükenen, bölgesel nüfuzunu büyük oranda kaybeden, köşeye sıkışan, Türkiye'nin yapıp ettikleriyle elindeki kartları birer birer kaybeden İsrail'in, "oyun bozucu bir senaryo" ile şaşırtıcı hareketlerde bulanacağı yeni bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Şimdi; bütün bu olanların tek gerekçesi İran'ı durdurmak değil, Türkiye'yi de durdurmaktır. İsrail, Lübnan ve Gazze saldırıları dahil, hiçbir krize bu kadar yaklaşmamıştı. Bu sefer, doğrudan İran'a saldırı olmasa da, İsrail-İran savaşı Akdeniz kıyısında, Suriye üzerinde yaşanabilir. Yine bu sefer, Gazze ve Güney Lübnan'a saldırılardaki gibi, savaşın etkisi, o bölge ile sınırlı kalmayacak gibi...

Yeni Şafak

VATİKAN’A SALDIRILARI KİM ÖRGÜTLÜYOR

21.04.2010 12:07

Dünya basınının gündemini yaklaşık iki aydır Katolik kilisesindeki cinsel istismar vakaları meşgul ediyor. Ünlü Amerikan gazetesi New York Times’ta 24 Mart’ta Laurie Goodstein imzasıyla çıkan ve 1970’lere ait cinsel istismar vakasını konu edinen makale, bir işaret fişeğiymişçesine, Avrupa’nın dört bir yanından yüzlerce istismar vakasını gündeme taşıdı. Haberin 1970’li yılları konu edinmesi ve Vatikan’ın çocuk istismarı vakalarıyla ilgilenen kurumunun, İnanç Öğretisi Cemaati, başında şimdiki Papa XVI. Benediktus’un bulunması konuyu ilgi çekici bir hale getiriyor.

İddia özetle şu: 1950-1974 tarihleri arasında Amerika’daki Milwaukee Piskoposu Baba Murphy, iki yüz sağır çocuğa cinsel istismarda bulunmuş ve Kardinal Joseph Ratzinger, şimdi papa, konuyla ilgili şikâyetleri örtbas etmiş. Bu iddianın ardından İrlanda’dan Almanya’ya kadar bütün Avrupa ülkelerinde istismar haberlerinin yapılması, bizi, basının elinde bu tür vakaların uzunca bir süredir bulunduğu ve şimdi haberleştirildiği yönünde düşünmeye sevk ediyor.

Haberlerin zamanlamasına dikkat çeken Russia Today yazarı Robert Bridge, Vatikan-karşıtı basın kampanyasının Hıristiyanlığın en kutsal haftası olan Paskalya-öncesine denk geldiğine işaret ediyor. Papa’nın geniş yığınların karşısına çıktığı bu kutsal günlerde, basının kilisenin çocuk istismarcılığı üzerine yazması, kuşkusuz, ağır bir saldırıdır.

Bu ağır saldırının baskısı altında kalan Papa XVI. Benediktus’un geçtiğimiz Perşembe günü yönettiği bir ayinde, iddialar karşısında gerekenin yapılacağını belirtmesi ve en son Malta’da istismara maruz kalmış çocuklarla buluşup, “kefaretin gerekliliği” üzerine vaaz vermesi, Vatikan’ın direnç gücünün ne ölçüde zayıflatıldığını gösteriyor.

Siyonist Saldırı mı?

Katolik Kilisesi’ni hedef alan haberlerin aniden, eşgüdüm halinde yapılması ve geniş bir coğrafyaya yayılan basın kampanyasına dönüşmesi, çocuk istismarını içeren haberlerin örgütlü bir güç tarafından düzenlendiği şüphesini akla getiriyor.

Vatikan’la engizisyon döneminden kalma tarihsel husumeti ve bugün dünya basını üzerindeki hâkimiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu haberlerin arkasında Yahudiler’in olduğu iddialarının ortaya atılması hiç de şaşırtıcı değildir. Nitekim İtalya Roma Katolik Kilisesi’ne ait bir internet sitesinde görüşleri alıntılanan Monsignor Giacomo Babini, Papa’ya dönük eleştirilerin arkasında “Siyonist”lerin bulunduğunu belirtiyor.

1927 doğumlu XVI. Benediktus’un papalığa seçildiği günden itibaren, basın tarafından baskılandığını belirtebiliriz. Almanya’da geçirdiği gençlik yıllarında “Hitler Gençliği” üyeliğinin ortaya çıkarılması, baskının ölçüsünü göstermesi bakımından anlamlıdır. Bu hücumun arkasında İsrail ve Yahudi lobisinin bulunduğu iddiasını yabana atmamak gerekiyor; XVI. Benediktus’un verdiği birçok karar, dünya Yahudiliği’ni kızdırdı.

Bu kararların en önemlisi, Yahudi tarih tezinin Holokost’a göz yummakla suçladığı Papa XII. Pius’un azizleştirilmesinin önünü açan kararnamedir. XVI. Benediktus’un, Holokost’u inkâr ettiği gerekçesiyle aforoz edilen piskoposların haklarını iade etmesi de, İsrail’de büyük tepkiyle karşılanmıştı. Bu tepkileri yumuşatmak isteyen Papa geçen yıl İsrail’i ziyaret etmiş, fakat ziyaret beklentileri karşılamaya yetmemişti.
XVI. Benediktus’un ruhani kişiliğine yöneltilen saldırıların XII. Pius’un azizliğiyle ilgili olduğuna ilişkin düşüncemizi doğrulayan bir başka olgu da, Papa’nın son vaazında sarf ettiği şu sözlerdir: “Tanrı’ya şükür, bugün diktatörlükler tarafından yönetilmiyoruz, fakat diktatörlüklerin incelikli biçimleri varlığını devam ettiriyor. … [diktatörlüğün bugünkü biçimi] herkesin aynı düşünmesini, herkesin aynı şekilde davranmasını mecburi hale getiren bir uyumluluktur. … Kilise’ye karşı ustalıkla hazırlanmış hücum, bu uyumluluğun nasıl hakiki bir diktatörlük olabileceğini gösteriyor.” Papalık, XII. Pius’un Holokost sırasında Yahudiler’i koruduğunu iddia ederken, İsrail resmi tarihi, 1961 Eichmann Davası’na dayanarak onu soykırım suçuna ortak olduğunu kabul ediyor ve Vatikan’dan özür bekliyor. Vatikan ise, kutsal bir kurumun hata işleyemeyeceğini iddia ediyor. XVI. Benediktus, İsrail’in kendi görüşlerini Vatikan’a dayatmasını bir diktatörlük olarak vaaz ediyor.

Tarihsel ve Dinsel Boyut

Orta Çağ boyunca Yahudiler’in Katolik Kilisesi’nin yoğun baskılarına maruz kaldığını, ders kitaplarından biliyoruz. 1904 yılında siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Yahudiler’in yurtlarına dönmesi konusunda Papa X. Pius’un desteğini istediğinde, Papa, kutsal topraklardaki kiliselerin, sadece vaftiz etmek üzere Yahudilere kapılarını açacağı cevabını veriyor. Demek ki husumet yirminci yüzyılda da devam etmektedir; İsrail Devleti 1948 yılında kurulduğunda, Mussolini’nin inşa ettiği küçük Vatikan Devleti tarafından tanınmamış ve 1993 yılına kadar iki din devleti arasında diplomatik ilişki kurulmamıştı.

Bir parantez içinde, komünizme karşı sürdürülen kutsal savaşın, iki dini birbirine yaklaştırdığını belirtmek gerekir. Tanrı’nın, Hazreti İsa’yı çarmıha gerdiği için İsrail kavmi ile yaptığı akdi feshedip Kilise’ye devrettiği; ceza olarak da Yahudileri dünya sathına dağıttığı şeklindeki Katolik doktrin, Nasır öncülüğündeki Arap ulusçuluğunun Sovyetler’in desteğini alarak İsrail-karşıtı siyasalara yönelmesi üzerine değiştirilmişti. 1965’te yayımlanan Nostra Aetate Deklarasyonu, Yahudiler’in İsa’nın çarmıha gerilmesi konusunda kolektif olarak günah işlemediğini, hatta Yahudiler’in Hz. İsa’nın en yakın dostları olduğunu ve bugün Kutsal Baba’nın mirasının Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından paylaşıldığını ilan ediyordu. Polonyalı anti-komünist Papa II. Jean Paul İsrail’de, takipçilerine Hz. İsa’nın da bir Yahudi olduğunu hatırlatması ve İsrail’in kuruluşunun ellinci yılı etkinliklerini başlatan mumu yakmasıyla biliniyor.

Bununla birlikte anti-komünizmin kutsal örtüsü, Vatikan ile İsrail arasında ciddi bir çatışmanın var olduğu gerçeğini örtmemelidir; bu çatışmanın temelindeyse, Katolik Kilisesi’nin İsrail toprakları üzerindeki taşınmaz mülkleri yatmaktadır. Bugün Vatikan, İsrail’in en büyük toprak sahipleri arasında yer almaktadır. Öyle ki, birçok resmi İsrail binası, kiliseden kiralanmış topraklar üzerine inşa edilmiştir.

Altı Gün Savaşı’ndan sonra İsrail’in Kilise’nin mülklerinin de bulunduğu kutsal mekânları işgal etmesi ve 1970’lerden itibaren Kilise’ye ait vakıfların, darülacezelerin, hatta manastırların gayri-menkullerini zorla kamulaştırmaya başlaması, Vatikan ve İsrail arasındaki dinsel tartışmanın arkasında mülkiyet kavgası olduğunu gösteriyor. İsrail, egemen bir devlet olarak, altyapı çalışmalarını gerekçe göstererek, Kilise’ye ait mülkleri kamulaştırma hakkına sahip olduğunu iddia ediyor; Vatikan ise, devletin desteğini alan İsrailli sermayedarlar tarafından gasp edilip etrafına eğlence mekânları dikilen mülklerinin iadesini, halen elinde bulunan mülklerinin de güvence altına alınmasını talep ediyor. Öte yandan İsrail, kilisenin biriken vergi borçlarını kabul etmesini isterken, Vatikan, Roma Katolik Kilisesi’nin bir ayrıcalığı olan vergi muafiyetinin İsrail tarafından tanınması gerektiğini öne sürüyor.

Çıkar çatışmaları göz önünde bulundurulduğunda, çocuk istismarı haberlerinin kendisinin bir istismar konusu olduğunu düşünmemek elde değil.

Sait Çakır
Odatv.com

Yahudiler ve Ermeniler elçiliğimize yürüdü
23 Nisan 2010

İsrail'deki Ermeni toplumu üyelerinden bazılarıyla Yahudi öğrencilerden oluşan bir grup, Tel Aviv'deki Türk Büyükelçiliği önünde akşam saatlerinde Türkiye'yi protesto gösterisi düzenledi.

Grup, büyükelçiliğin önünden geçen ana caddenin karşı kaldırımında toplanarak, İsrail bayrakları ve İbranice yazılı pankartlarla gösteri yaptı.

Göstericiler, Türkiye aleyhine konuşmalar yaptı ve sloganlar attı.

haber101

MOSSAD Ajanları İstanbul'da darp ve Gözaltılara mı başladı

İsrailli Ajanlar İstanbul'u Karıştırıyor

Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e karşı bugün İsrail Konsolosluğu görevlileri oldukları sonradan anlaşılan kişiler tarafından oturmakta olduğu parkta gözaltına alınmak istendi.

İsrail Ajanlarına Kimlik soran Gazeteci Göktan Bedük’e kimlik göstermeyen İsrailli ajanlar Bedük’ü gözaltına alamayınca tartaklamak istedi. Olay karakola taşındı.

Haberciler Derneği Başkanı Hasan Taşkın “Haberciler olarak, gerçekleşen bu olayı, İsrail’in Türkiye’nin iç işine müdahalesi olarak algılıyoruz. Ayrıca bu çirkin olayla ilgili İsrail İstanbul Başkonsolosluğu’nun açıklama yapmasını bekliyoruz. Diğer yandan Dışişleri Bakanlığı ve içişleri Bakanlığı’nın da göreve çağırıyoruz” şeklinde konuştu.

OLAY NASIL GELİŞTİ

Taşkın, olaya maruz kalan habercilerin Haberciler Derneği’ne şu bilgileri verdiklerini dile getirdi.

“Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e bugün öğle saatlerinde Levent Karakolu’nun hemen yanı başında bulunan Beşiktaş Belediyesi’ne ait parkta kimliği belirsiz ve telsiz taşıyan kişiler tarafından kimlik soruldu. Gazeteci Bedük, kendisine kimlik soran ve gözaltına almak isteyen kişilere kim olduklarını sorduğunda herhangi bir cevap alamadı. Bunun üzerine kimliği belirsiz kişiler Bedük’ü tartaklamak istedi. Göktan Bedük ve olaya tanık olan kameraman Akın Sağlam, Siyaset Meydanı editörü Burak Ersemiz , ulaştırma elemanı Adnan Koçar ve parkta bulunan kimliğinin açıklanmasını istemeyen emekli bir polis memuru karakola gidip şikayetçi oldular.

Gözaltına alınan kişilerin İsrail Konsolosluğu’nda görevli olduğu anlaşıldı.

Gözaltına alınan İsrail Konsolosluğu görevlileri polise direnerek uzun süre kimlik vermekten ve isimlerini dahi söylemekten kaçındılar. Ajanlar, dipolat pasaportlarını gösterip karakola götürülmelerinin bile kriz yaratacağı uyarısında bulunarak polisi tehdit ettiler.

Bunun üzerine Olay yerine Terörle Mücadele, İstihbarat Şube ve Güvenlik Şube ekipleri çağrıldı. “ Soruşturma sürüyor…

BU İLK DEĞİL

Olaya tanık olan Haberciler Derneği Başkan Yardımcısı Burak Ersemiz aynı olayın kısa bir süre önce kendi başına geldiğini belirterek şunları söyledi.

“Bundan bir kaç ay önce işyerime yürürken kaldırıma yanlış park edilmiş arabaları ördüm ve telefonumun kamerasıyla park etmiş arabaları çektim. Çalıştığım Show Tv binasına girmek üzere iken arkamdan yaklaşan telsizli bir kişi kolumdan sertçe tutarak ingilizce ne yaptığımı sordu… Ben şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken beni gözaltına almaya kalktıBen telsizinden İbranice konuşmalar duyunca kendisinin İsrail Konsolosluk görevlisi olduğunu anladım ve (Bana burada kimlik soramazsın elini hemen çek dedim)

Tam beni tartaklamaya başlayacakken İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden orada görev yapan ve beni tanıyan bir polis gelerek bana yardımcı oldu.

Olayın kişisel olduğunu düşündüğüm için şikayetçi olmamıştım. Ancak bugün meydana gelen ve tanık olduğum olaydan anladığım kadarıyla İsrailli güvenlik görevlileri Türkiye topraklarında hiç bir yasal düzenlemede olmadığı halde bu davranışı sürdürüyorlar.

Kamu oyuna saygı ile duyrulur…

Kaynak : Son Sayfa

İsrail bir Türk öğrenciyi gözaltına aldı
1 Mayıs 2010
İsrail polisi, son birkaç aydır Kudüs'te yaşayan Türk vatandaşı İzzet Şahin'i gözaltına aldı.

İbrani Üniversitesi'nde İbranice eğitim aldığı belirtilen İzzet Şahin'in gözaltına alınma sebebi açıklanmadı.

Şahin'in, 4 gün önce, Batı Şerida'daki Filistin kentlerinden Beytüllahim'den çıkışında, askeri kontrol noktasında gözaltına alındığı bildirildi.

Halen Petah Tikva'daki cezaevinde olduğu öğrenilen Şahin'in gözaltına alındığını, Tel Aviv'deki Türkiye Büyükelçiliği de doğruladı. Elçilik yetkilileri, gözaltı gerekçesiyle ilgili kendilerine bir bilgi ulaşmadığını belirtti.
habertaraf

Hakan Albayrak
İHH elemanı İzzet Şahin İsrail zindanında

Kudüs Üniversitesi'nde İbranice öğrenimi gören İHH İnsani Yardım Vakfı elemanı İzzet Şahin, Batı Şeria'daki bir kontrol noktasında İsrail askerleri tarafından gözaltına alındı. Yarın (Salı) mahkemeye çıkarılacakmış.

Resmi suçlamanın tam olarak ne olduğunu henüz bilmiyoruz. İsrailliler "güvenlik kurallarının ihlâli"nden söz ediyorlar. Ne ihlâli? Nasıl ihlâl? Belli değil.

Asıl mesele, İHH'nın Gazze'ye deniz yoluyla yardım projesi olsa gerek. İsrail basını bu projeyi "İsrail'e meydan okumak" diye nitelendirmişti. İzzet Şahin'i gözaltına alarak bir nevi misilleme yapıyorlar. Yahut, İHH'ya ve İHH üzerinden Türkiye'ye gözdağı vermeye çalışıyorlar.

İstanbul'un ortasında bile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını gözaltına almaya kalkışabilen İsraillilerin bu 'operasyon'u hiç şaşırtıcı değil. Gereken tepki gösterilmezse, vatandaşlarımızı itip kakmayı alışkanlık haline getireceklerdir. İzzet Şahin için devreye giren Dışişleri Bakanlığımız "Suçlama nedir?" diye sormakla yetinmeyip, İsraillilerin verdiği kifayetsiz cevapları elinin tersiyle itmeli ve "Vatandaşımızı derhal serbest bırakın!" diye gürlemeli.

İzzet Şahin'in yarınki duruşmada serbest bırakılacağını umuyoruz. Serbest bırakılmadığı takdirde İsrail'in en üst seviyede ve en üst perdeden protesto edilmesi, protestoyla de yetinilmeyip İsrail'e karşı somut yaptırımların uygulanması gerekecektir.
Yeni Şafak

Chavez, Katliamı Kınadı
03 Haziran 2010, 11:03Anadolu Haber
Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, İsrail`in özgürlük filosunu hedef alan saldırısını kınadı.

Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, İsrail`in Gazze`ye insani yardım taşıyan Özgürlük Filosuna düzenlediği kanlı saldırıyı kınayarak

"Ey lanetli katil İsrail devleti.. Sen lanetlisin! Sen teröristsin! Sen katilsin! Yaşasın Filistin halkı" şeklinde seslendi.

Amerika`nın söz konusu saldırı karşısındaki aciz duruşunu eleştiren Chavez, Amerika`nın sadece "endişe" duyduğunu ifade etmekle yetinmesine dikkat çekerek "israil olunca herşeye müsaade ediliyor. Obama hükümeti, müttefikleri ya da israil terör işleyince kınamıyor. Onlar, bizlerin terörü desteklediğini söylüyorlar. Halbuki esas onlardır terörü gözeten" dedi.

Konu ile ilgili bir video izlemek için:
http://www.dailymotion.com/video/xdjqxp_ysrail-ancak-bu-dilden-anlar_sport

İçimizdeki İsrail
19 Eylül 2010
M.Şevket Eygi

KRİPTO Yahudilerin Alevîlerin, Kürtlerin, Kafkasyalıların içine sızdığını az çok biliyoruz, lakin Sünni dindar Müslümanların içine sızdıklarını konusunda pek câhiliz.

Adam Yahudi, kendisini Alevî gösteriyor.

Adam Yahudi, kendisiniKürt gösteriyor.

Adam Tat Yahudisi kökenli, kendisini Kafkasyalı gösteriyor.

Adam Yahudi kökenli, kendisini Tatar gibi gösteriyor.

Yirminci asırdaYahudiler iki devlet kurdular iddiası boş değil.

Yahudiler Sünnî Müslümanlığın içine, bazı tarikatlara girmek suretiyle sızmışlardır.

İsrail ile ilişkilerimiz kopma noktasına gelmişmiş...İki taraftan bazı politikacılar çok sinirlenip verip veriştirmişmiş... Siz bu tiyatrolara inanıyor musunuz?

İsrail ile olan (bazısı çok gizli, TBMM bile bilmiyor) askerî, siyasî, iktisadî, ticarî münasebetlerimiz tam gaz devam ediyor.

Türkiye'nin içinde ikinci bir İsrail var.

Son on-onbeş sene içinde ülkemizden İsrail'e milyarlarca dolar gitti. Türkiye-İsrail ticaretinde kazanan hep Yahudiler oldu.

Türkiye uyuyan bir ülkedir. Mışıl mışıl...

Beş vakit namaz kılan (veya kılar gibi görünen) Yahudiler.

Hanımlarının başları örtülü Yahudiler.

Milliyetçi ve Türkçü Yahudiler...

İslâmcı Yahudiler...

Bir ayağı ismailî Müslümanlıkta, öteki ayağı ishakî Musevîlikte olan özel Yahudiler...

Türkiye'deki İsrail'in röntgeni çekilecek olsa ortaya dehşet verici bir tablo çıkacaktır.

Kripto Yahudiler kanımıza, iliğimize, beynimize girmişler... Bana inanmayan, İtalyan yazarı Giovanni Papini'nin GOG adlı kitabındaki "Ben Rubi'nin İtirafları" bölümünü okusun. (İş Bankası Yayınları)

On milyonlarca Müslüman uyuyor. Yatakta uyuyor, ayakta uyuyor; yürürken, otururken, merdiven inip çıkarken uyuyor.

Yakın tarihimizdeki ünlü, güçlü, etkili Kripto Yahudiler kimlerdir?

İslâmî kesim içindeki Kriptolar kimlerdir?

Tiyatroları gerçek sanan milyonlarca Müslüman...

Müslümanlar ne zaman uyanacak?
millî gazete

Katliamcı Fransız Askerlerini İsrailli Generaller Eğitti
İsmail Çal - Dünya Bülteni
29.03.2011

Cezayir’in bağımsızlık savaşı sırasında gerilla savaşını bilmeyen Fransız askerlerini İsrailli subaylar eğitmişlerdi. MOSSAD ve İsrailli subayların eğittiği Fransız askerleri Cezayirli Müslümanlara karşı vahşi katliamlara yaptılar. İşkence, tecavüz, katliam, soykırım insanlığa karşı işlenebilecek ne kadar suç varsa hepsini gerçekleştirdiler.

Cezayir’in Fransızlar tarafından işgali Dayı Hüseyin Paşa’nın borçlarını ödemeyen Fransızlara kızarak Fransız konsolosunun suratına yelpaze çarpmasıyla başlamıştı.(1827)

Fransa bu olayı bahane ederek Cezayir’e asker çıkarmış ve işgale başlamıştı. O sırada Osmanlı Devleti yeniçeri ocağını kaldırmış daha yeni ordu tam manasıyla kurulamadan Rus saldırısına maruz kalmış bütün bunların öncesinde de zorlu Yunan isyanını yeni bastırmıştı.

Hemen bu olayların akabinde çıkan Mısır isyanı ise Osmanlı Devletini perişan edecekti. Fransızlar bu durumu çok iyi değerlendirdiler ve 1830’da Cezayir’e resmen el koydular.Cezayirliler Fransızlara karşı her fırsatta ayaklanmaktan geri durmadılar.

Ancak her defasında büyük katliamlara uğradılar. II.Dünya savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Fransa’ya bağımsızlık vermesi karşılığında destek oldular.

Bağımsızlık hayali ile Almanlarla Fransa adına çarpışan gençleri savaş dönüşü acı bir sürpriz bekliyordu. Fransa’nın kurtuluşunu kendi kurtuluşları gibi görüp kutlama yapan halk günlerce süren bir katliama tabi tutulmuştu. Bu olay bardağı taşıran son damla oldu.

Cezayirliler bir yandan silahlı mücadeleyi başlatırken diğer yandan da bu mücadeleyi teşkilatlandırarak sistemli hale getirmeye çalışıyorlardı. Ulusal Kurtuluş Cephesi mücadelenin önderliğini üstlendi.

1954 yılında bütün halk silahlı mücadeleye çağrıldı. Cezayir tam bir kan gölüne dönüşmüştü. Bu isyan karşısında çaresiz kalan Fransa katliam başta olmak üzere her türlü insanlık dışı yöntemi uyguluyordu. Fransızların imdadına gerilla savaşı uzmanı İsrailli subaylar yetişti.

Nezih Uzel, Fransız ordusunu eğitmek için gelen bu kişilerin arasında iki İsrailli generale dikkat çeker.

Bunlar İsrail’in ileriki dönemlerdeki başbakanı İzak Rabin ve 6.cumhurbaşkanı Haim Herzog’dan başkası değildir. Fransa Cumhurbaşkanı De Gaule Cezayir direnişçilerini ortadan kaldırtmak için mahkumlardan özel gizli bir ordu kurdurmuştu.

Bu ordunun eğitimini kim yaptı dersiniz?

Sayısız cinayetler işleyen bu Fransız devlet çetesinin eğiticileri yine MOSSAD ve İsrailli subaylardı.

Fransa’nın bu insanlık dışı uygulamalarına Cezayir’de bulunan kendi soydaşları bile tahammül edemediler ve Cezayirlilerden yana tavır aldılar. Cezayirliler karşısında muhakeme yeteneğini kaybetmiş olan Fransız ordusu Cezayirli Fransızlara da merhamet göstermedi.

Fransa Cumhurbaşkanı De Gaule kendileri için giderek içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüşen Cezayir’den kurtulmak için bağımsızlık vermekten başka yol olmadığını gördü.

18 Mart 1862’de ateşkes imzalandı ve yapılan referandum sonunda 3 Temmuz 1962’de Cezayir bağımsız oldu.

Cezayir’in 132 yıl süren bağımsızlık savaşı Cezayir’in bağımsızlığı ile sonuçlandı. Ancak bu bağımsızlık mücadelesi Cezayir’e çok pahalıya patlamıştı. Sadece 1954 bağımsızlık ayaklanmasının başından 1962’ye kadar olan sürede katledilen Cezayirli sayısı 1,5 milyonu aşmıştı.

Başkalarına soykırım iftiraları atan, Fransa insanlığın gözü önünde işlediği kendi soykırım suçu üzerinde ki dikkatleri başka yöne mi saptırmaya çalışıyor dersiniz?

Kaynak:

1) Siyasi Tarih (Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)

2)Soğuk Savaş Sonunda Fransa’nın Dış Politikası (Prof.Dr.Melek Fırat, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/937/11671.pdf)

3)Ülkelerin İhlal Karneleri/Fransa (UHİM, hakihlallerimerkezi.org/images/karne/1281693362.pdf)

(Açık İstihbarat : Kendisi de emperyalist güçlere karşı bağımsızlık savaşı veren Türkiye'nin bu kanlı savaşta Cezayir'e karşı Fransa'nın yanında yeralması tarihimizin utanç verici sayfalarından biridir. )

Sudan: Hava saldırısını İsrail düzenledi
Sudan Dışişleri Bakanı Ali Karti, Sudan'a atanan ABD Sudan Özel temsilcisi Princeton Lyman ile görüşmesi sonrası bir basın toplantısı düzenledi. Karti, dün liman kenti Port Sudan'da gerçekleşen hava saldırısına ilişkin soruları cevapladı. Karti, "Yapılan saldırı, kullanılan füzenin askeri bir silah olduğunu gösteriyor. Atılan füzenin uçaktan mı, yoksa bir gemiden mi atıldığı konusunda çalışmalarımız devam ediyor. Ama dünden beri askeri birliklerin ve polisin yaptığı araştırmalar, en büyük şüphelinin İsrail olduğunu gösteriyor" dedi. 06.04.2011 HARTUM netgazete
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal May 04, 2010 9:53 pm    Mesaj konusu: Maddeler Halinde Yahudilik! Alıntıyla Cevap Gönder

Necip Fazıl KISAKÜREK
Maddeler Halinde Yahudilik!

1- Yahudilerin en sevdikleri meslekler, tüccarlık, bankerlik, bankacılık, aktörlük, avukatlık, doktorluk, muharrirlik, gazeteciliktir. En sevmedikleri meslekler de çiftçilik ve askerlik... Fakat İsrail tecrübesinden sonra bu son ölçü mahallî olarak değişmiştir. Bugün ziraatte en gayretli memleket İsrail olduğu gibi, dünya orduları içinde de, nüfus ve kemmiyet nisbetine göre en çabuk ve hareketli ordu İsrail'dedir.

2- İsrail dışı ve göze görünmez imparatorluğu içinde yahudi, daima (Site)lerde, (Metropol)lerde büyük şehirlerde kümelenmiştir. Su yüzüne yakın tabakada yaşayan balıklar gibi; yahudi dibe indikçe yâni köye yaklaştıkça azalır ve büsbütün kaybolur. Zira köyde gerçek millet vardır.

3- Yahudi, büyük şehirlerde, o şehirlerin dayanağı olan sâf istihsal sahaları ve o sahaları dolduran büyük yığınların millî ve ruhî nasibiyle arasında hiç bir ilgi kurmaksızın yalnız menfaat devşirmeye memurdur. Daima kıymet (transit) yollarının kavşağında oturur; ve hususî zekâsiyle, kıymet mübadelesi faaliyetinde öyle tertipler kurar ki, işin acı emek tarafını milletlere ve bedava nimet tarafını da kendisine devşirmeyi bilir.

4- İhtiyar küre üzerinde yahudiyi, harimine sızdığı milletlerin faaliyet kadrosu içinde meslek meslek ayırmak belli eder ki, o büyük milletlerin, kan ve tere batmış nasibine razı ve çilesinden mes'ut yığınları içinde yer almak şöyle dursun, onların (burjuva) sınıfları arasında pusu kurarak, top-yekûn millet emeğinin, millî istihsal ve istihlâk bünyesinin hayati merkezlerine yerleşir, belli etmeden hüküm ve nüfuzunu yürütür ve türlü maskeler altında sömürücülüğünü müesseseleştirir. Böyle yaparken de içinde faaliyet gösterdiği millî bünyelerin istidat ve kendi kendine sahip olma dehâsını iptal etmekten başka gaye gözetmez ve bu arada (spor)lu mikroplar gibi kendi bünyesini hisar içinde tutmayı ve her tehlikeye karşı korunmayı becerir.

5 - Yahudilerin nüfuz ettiği yerlerde hâkimiyetini nerelere kadar ulaştırdığına ait en canlı misal Almanyadır. Düne kadar Berlin (site)sinde yahudi nisbeti şuydu. Doktorların %48'i, avukatların %50'si, aktörlerin %12'si yahudi. Halbuki yahudi; Alman nüfusunun % yarımı, Berlin nüfusunun %1'i... Demek Berlin'de yahudi, tababet sahasında bire 48, avukatlıkta bire 50, aktörlükte bire 12, Almanların üstünde... Nisbeti bütün Almanya'ya teşmil edersek görürüz ki, muharrirlerin %18'i, avukatların %27'si, doktorların %46'sı yahudidir. O halde yüzde yarım nisbetinin belirttiği (X 2) üssüne göre, muharrirlikte 36, avukatlıkta 54, doktorlukta 92 misli yer işgal ediyorlar. Almanya gibi bir memlekette bu kudret ve hâkimiyet farkı başdöndürücüdür ve bu hesaba, farkların en üstünü olan malî takat dahil değildir.

6 - Dünyanın hemen her sahada en büyük kafaları, bu esrar ve hakikatte insanlık düşmanı ırktan doğmuştur. (Sar Bernar) gibi eşi gelmemiş bir artist, (Vagner) gibi bir musiki dehâsı, (Bismark) gibi bir politika zekâsı ve Alman ittihadının kahramanı bile yahudi olursa, düşünün gerisini... Evet; (prens) unvanlı halis Alman asili bilinen ve Alman milli menfaatlerini koruma yolunda en büyük eserleri vermiş olan bir zatın dörtte üç kan (üç ana kolu) yahudi olduğu tesbit edilmiştir. Ve bu gerçek, dünyada pek az kimseye malûmdur.

7 - Meşhur bir yahudinin sözü: "Bir millette büyük adam ya bir melezdir, ya bir yahudi..." İnce bir mânası olmakla beraber bu hikmete inanmamız icap etmez. Zira yahudi, bizzat ayrıldığı ve ihanet ettiği Peygamberleri müstesna aziz, sıhhatli, salim, müsbet ve sadece insanlığa faydalı en büyük kafalardan hiç birini yetiştirememiştir. Yahudi dehâsı hayrete şayan bir şey olmakla beraber, dünyanın aziz ve ulvî kafalarının seviyesine çıkamamış ve daima (defetist) bozguncu olmuştur. Bütün bu saydığımız yahudi büyüklerine dikkat edecek olursanız görürsünüz ki, içlerinde (Homeros), (Sokrat), (Platon), (Şekspir), (Kant), (Göte), (Bethoven), (Roden), (Mikel Anj), (Napolyon), (Pastör) çapında kahramanlar bulunmadığı bir tarafa; pek az istisnasiyle çoğu bozguncu, ümit kırıcı ve ideal körleticidir. Biz esasen yahudiyi hiçbir zaman ahmak farzetmemiş olduğumuza göre, onun kendi iç bünyesinden fışkırdığı bu garip ve marazî dehaları, aslında malik bulunup da tersine inkılâp ettirdiği müstesna istidadın şu veya bu türlü nişaneleri kabul edebiliriz. Yahudiyi, tersine dönmüş bir istidat kabul edince, bu dehalar insana hiç de hayret vermez ve yahudilik lehinde vesika teşkil etmez.

8 - Gerçekten yahudi dehâlarının hepsi (defetist)tir. En muhteşemleri bile... (Aynştayn)dan insanlığa kalacak şey, içinde hiç bir hakikat yaşamayan korkunç izafilik dünyası ile son intihar âleti olan atom bombasıdır. (Froyd) mukaddesat hissini ve ruhî temelleri berhava etmeye baktı. (Şarlo), insanlığın sadece acıklı gülüncünü gösteren bir dehâ... Marks ve ona bağlı komünist aksiyoncuları malûm... Anatol Frans münkir ve müstehzi... Prust bedbin ve şevksiz... Ne âlimleri ne kâşifleri arasında (Pastör) gibi bir tip var... Niçin yahudiler arasında (Şekspir) veya (Dante) gibi, büyük ve ulvî tek bir şair yok? Onların işi gücü sadece akıl; menfi tarafiyle tepetaklak edilen ve her ân taraflarından yıkılıp, güya taraflarından bina edilen akıldır.

9 - Fakat yahudi, kendi geniş kütlesiyle, avamiyle hiç de müstesna ve mücerret bir zekâ göstermez. Sadece (pratik), maddeci, hesabî bir açıkgözlük; o kadar...

10 - Onun orta entellektüelleri de böyledir. Çünkü mücerret arayıcılığı, mücerredi arayış, onun yalnız en ileri (elit) zümresinde... Bu da bir garibedir ve aslî kütle bağından ayrılık ifadesidir. Yüksek yahudi (elit)i yahudilere hitap etmez; içine sokulduğu milletin veya dünyanın entellektüel-lerine hitap eder. (Bergson) veya (Froyd) veya (Prust) ile alâkalı kaç yahudi bulabiliriz? Âdeta yahudi, aslından, özünden ve içindeki mücerretler istidadından kopmuş ve yamalı bohça halinde garip bir bütün ifadesine bürünmüş acaipler panaroması...

11 - Şimdi onun ticari ve iktisadî cephesini ele alalım: Âlemde para mefhumunu ve bu izafî kıymetin manevralarını yahudi kadar bilen hiç bir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir yahudi olan (Karl Marks) gibi kapitalizma düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden şudur ki, o yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı ve kendi nefsini intihara zorlayıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği teşrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir yahudi olmuştur. İktisadi ölçüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini temsil eder. Sermayeyi dahhâme (ur) haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran, sonra da aynı müesseseyi komünizmaya tahrip ettiren onlardır. Peşinden de komünizmayı fikirde yıkan yine onlar... İhtikâr, sahte "arz-ü taleb" dalaverası ve stokçuluk işinin kurmayları hep yahudi.

12 - Anormal bir çapta büyüttükleri para kudretinin ruhî değerlere ve manevî müeyyidlere galip hale gelmesi kasdiyle de yaşadıkları milletleri ruhen ve bedenen zaafa uğratmak, şuursuz ve iradesiz, keyf ve kötü âdet müptelâsı kılmak, birinci taktikleridir. Bütün keyf verici zehirlerin icat, idare, istihsal ve istihlâk şebekeleri emirlerindedir. Manen de aynı şey...

13 - Tevhid akidesini ilk defa yeryüzüne getirmiş olmakla böbürlenen yahudi, asıl kendi derunî putu olan parayı ve iç mizacını en iyi sezip kendini tasfiye edecek olan gerçek muvahhidlere, millî ve ırkî bütünlük temsil eden bütün topluluklara düşmandır.

14 - Netice şudur: Yahudi mahut tarihinden ve öz Peygamberlerine ihanet devresinden sonra Roma lejyonlarının önünden vahşi bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terkedip gizli ve ferdî millet maskesinin altına girmiş ve esatiri bir hınç üslûbiyle gizli plânda kendisini hâkim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam plânı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu olan nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, saf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve her payidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gayesi de, kendi kanlı imparatorluğunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtikarın gerisinde kurmaktır. Bir millet içinde mutaasıp yahudi düşmanlığı şart olmamakla beraber, nefsini muhafaza ve yahudiyi tanıma şuuru mutlak bir icap kıymetindedir. Zira yahudi, kuvvet ve irade karşısında kaldığı zaman, mikroplar gibi kesesine çekilmeyi bilir.

15 - Bir de bizde, Türkiye'de yahudiyi gözden geçirelim: Yahudi tek lütuf ve sığınağı Türklerde ve İslâmiyetin ağuşunda buldu. Bize sığındı, fakat en kısa zamanda içimize zehrini döktü ve Tanzimattan itibaren bütün istihale ve inkılâplarımız üzerinde müessir oldu. Saraya ve hazineye tam nüfuzun, en eski zamanlarda iki mümessili: Moşa Kapsali ve Yasef Nassi... Yasef Nassi, devlete bir sefer açtıracak kadar nüfuz kazandı. Fakat Tanzimata kadar yahudi, bizi sadece içimizden kemirmek ve buna rağmen ve millet ve devlet bütünlüğümüze (menfaati icabı) kasdetmemek yolunda gitti ve galiba buna da mecbur oldu. Fakat Garp emperyalizma ve kapitalizmasının bizi tam çember içine aldığı Tanzimat devresinde kaleyi içinden teslim işi yine yahudiye düştü. Memlekete Masonluğu ve kozmopolitlik fikirleri o soktu. Malî ve iktisadî hayatımızı perişan etti, "Düyun-u Umumiye"yi bir hapishane gardiyanı edasiyle göbeğimize yerleştirdi. Bu devrenin kahramanları, (Sigmund Spitzer), (David Ben Mayor), (Yeheskel Sasson), (David Motho)lardır. Ondan sonra Meşrutiyet gelir ve bu hareket sadece yahudi sevk ve idaresine dayanır. Başta yahudiden daha yahudi dönmeler bulunmak üzere (Salem), (Mazelyah), (Faraci), (İzak Frera) ve hepsinin önünde (Karasu) bulunmak üzere, sonunda o korkunç inhizam ve inkiraz çığırımızı açan yahudidir. Bir Türk Hükümdarı ve İslâm Halifesine hal'i tebliğ eden heyetin başında (Karasu)nun bulunması yahudi hınç ve taktiğinin Türk bütünlüğü üzerindeki tahakkukunu resmen bütün dünyaya ilân ve iblâğ etmek değil midir?

Meşrutiyeti takip eden devirde ise yahudi en büyük (kolpo)sunu oynamış ve İslâmiyete karşı tavrını (Lozan) konferansının kulis aralarında karşılıklı bir anlaşma sağlamak suretiyle tam yerine getirmiştir. Hahambaşı (Hayim Naum)un idare ettiği bu vaziyet Büyük Doğu'nun 1949 - 50 devresinde inceden inceye tahlil edilmiştir. Bugün ise yahudi, malî, iktisadî ve içtimaî gayesine tamamiyle ermiş durumdadır.

NECİP FAZIL KISAKÜREK

(Büyük Doğu Dergisi, 3 Ocak 1968, Sayı: 25)

Anadolu Haber

YAHUDİ AYDINLARDAN DESTEK GELDİ

28 Mayıs 2010 23:10
‘Rotamız Filistin yükümüz insani yardım’ sloganıyla yola çıkan IHH gemisi dün akşam saatlerinde Antalya limanından yola çıkmıştı. İsrail Devleti, Filistin’e insanı yardım götürecek gemiyi engellemek için sürekli tansiyonu yükselten açıklamalar yaparken, Haber10 olarak İsrail’in bu tavrını Yahudi aydınlara ve Siyonizm karşıtı Yahudi organizasyonlara sorduk.
İşte dünyanın önde gelen Yahudi aydınlarından olan Noam Chomsky ve Immanuel Wallerstein'in Siyonist İsrail devletini protesto eden ve yardım gemisine destek veren açıklamarı ve anti-siyonist Yahudilerin dünya kamuoyuna söyledikleri;

Noam Chomsky: İsrail devleti uzun yıllardır Filistin topraklarını işgal etmiş durumda. Tüm dünyanın gözü önünde süren bu vahşete karşını sesini yükseltmek herkesin en büyük insani sorumluluğu. Bu yüzden Filistin halkına ulaştırılacak her türlü yardım hareketini gönülden destekliyor ve başarılar diliyorum.

Immanuel Wallerstein: 1948’de kurulan İsrail’in temel stratejisi hedef peşinde koşarken iki şeye güvenmek oldu: Bunlarda ilki güçlü bir ordu, diğeri ise güçlü bir dış destek. Ancak İsrail’in tüm bu seneler boyunca sürdürdüğü politikalar karşısında sahip olduğu dış destek günden güne zayıflamaya başladı. Filistin halkına uyguladığı vahşet nedeniyle dünyanın pek çok yerinden duyarlı insanların nefretini kazandı. Bunun önemi çok büyük ve İsrail’e karşı yükselen toplumsal muhalefetin durmadan yükselerek devam etmesi gerekiyor. Filistin halkının yalnız olmadığının bilinmesi ve her türlü insanı yardımın Filistin’e ulaştırılması için ne gerekiyorsa yapılması lazım.

Anti-siyonist Yahudiler adına Haham Yirmiyuhu Cohen: Sizinle daha önce olan görüşmelerimizde de belirttiğimiz gibi Siyonizm gerçek Yahudilik inancından kökten bir kopuş hareketidir. Ve Yahudilere, İsrail devletinin bugün Filistin halkına yaptığı gibi, başka halklara zulmetmesi inancımıza göre yasak ve büyük bir günahtır. İşte bu yüzden Filistin halkına karşı uygulanan ambargoyu tüm kalbimizle lanetliyor ve yardım gemisine sonsuz destek veriyoruz.
haber10

İsrail gücünü Türkiye'nin "terör" yorumcularından alıyor
Ayhan BİLGEN
ayhanbilgen@yahoo.com

İsrail’in kendisinden bekleneni yaptı. Asla meşru görülemeyecek olan bu müdahale biçimi kendince bir gerekçeye dayanıyor. “Terör” ile mücadele. Şu an da yaşananların sıcaklığı içerisinde insanlık vicdanının tepkisi oldukça güçlü gözüküyor. Ancak kısa bir süre içinde İsrail lobilerinin medya gücü, müdahalenin tarzı yanlış olsa da kimi haklı gerekçelere dayandığı tezini etkin biçimde savunulur kılacaktır.

“Terör” söylemi bütün kapıları açan sihirli bir anahtar gibidir. Akan sular durur. Karşınızdakinin “terörist” olduğunu anlatmayı başarabilirseniz, ona yönelik tavrınızın meşruiyeti sorgulanmaz bile. Gemiye yönelik müdahalede haklı öfkemizin dozu düşünce İsrail tarafının tezleri kolayca taraftar bulmaya başlayacaktır. HAMAS’ı bir parti olarak değil bir “terör örgütü” olarak gören çevreler, gemide bulunan kimi isimlerin alınmak istenmesini de buna engel olunduğu için istenmeyen olaylar yaşandığını da yaygın biçimde dile getirecekler.

İsrail’in bu “terörle mücadele” konseptini hala savunabiliyor olmasında Türkiye’nin “terör uzmanları” ne kadar pay sahibi ? Son yaşadığımız gelişme bu soruya cevap ararken önemli bir yol gösterici işlev üstlenecektir. İskenderun’da gerçekleşen eylemle, Gazze’ye yardım gemilerine müdahalenin aynı saatlerde gerçekleşmesi müthiş(!) analiz ve yorumların yapılmasına zemin oluşturdu. Televizyon spikerlerinden parti başkanlarına, iktidar partisi temsilcilerinden ana muhalefet liderine bir çok çevreden destek bulan bu teze göre, iki olayın zamanlamasından hareketle PKK-İsrail ilişkisi kolayca kurulabilmekte. Sağ milliyetçi gazetelerden, ulusalcı sol televizyonlara uzanan bu cepheye, Numan Kurtulmuş, Hüseyin Çelik, Kemal Kılıçdaroğlu gibi siyasiler de açıklamaları ile destek veriyorlar.

Bu tehlikeli yaklaşımın bir adım sonrasını görmek için protesto gösterilerine katılan kimi çevrelerin sloganlarına bakmak yetiyor. Ankara’da İsrail elçisinin rezidansının önündeki eyleme desteğe gelen kimi gruplar “şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganı ile tepkilerini dile getiriyorlar. Daha önce ABD’nin Irak müdahalesine kızıp öfkesini Kürtlere yönlendirenlerin psikolojisini görmüştük. Şimdi İsrail’e duyulan kızgınlığı, PKK üzerinden Kürtlere çevirme girişimi ile karşı karşıyayız. İsrail’in OECD üyeliğine destek veren devletler, bugüne kadar BM adına ortaya koyulan tepkinin ilerisine geçmeyeceklerdir. Kınama ve kısa süreli diplomatik tutumlar dışında kirli ve karanlık ilişkiler devam edecek.

On tane insani yardım aktivisti için İsrail ile çıkar ilişkilerini masaya yatırabilecek bir vicdan ne Türkiye’de ne de dünyada politikaların belirlenmesinde belirleyici değildir. İsrail, bu güne kadar başta Heron uçakları olmak üzere PKK ile mücadelede önemli müttefiklerimizden birisidir. Türkiye’nin zaman zaman soyunduğu arabuluculuk görevi, İsrail ile ilişkilerin derinliğini göstermeye yeter. İsrail’in gemilere saldırma ihtimalini yeterince önemsemeyenler, İsrail’i tanımadan onunla ilişki kurmayı hatta ona karşı tepki örgütlemeyi de başaramazlar.

Bu sürecin sonu iki önemli gelişmeye evrilme potansiyeli taşımaktadır. Bunlardan birincisi Türkiye’de iktidarın hareket alanının gittikçe daralmasıdır. İkincisi ise PKK ile mücadele ekseni üzerine oturan bir yeni ittifak zemininin, tepkilerin hedefini değiştirerek siyaseti manipüle etmesidir. Her şart altında, bu güne kadar üzerine düşeni yapmaktan geri duran siyasal tutumların bedelini ödemeye devam edeceğimiz sıcak bir yaz bizi bekliyor. Anayasa mahkemesinin Perşembe günü başlayacağı görüşmenin, bu denklemin iyice içinden çıkılmaz hale gelmesine katkısından hiç şüphe duymuyorum.

1 Haziran 2010 habertaraf

Haydut devlet bunun hesabını vermeli
Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com

Başlığı pek hamasi, pek ajitatif ve gerekli serinkanlılıktan uzak bulabilirsiniz. Bilakis, kırmadan dökmeden, “suhulet çerçevesinde”, sakin bir ses tonuyla konuşacağız.

Karşımızda, çocuk öldüren bir devlet var.

Eli kanlı bir devlet...

Hukuk tanımaz bir devlet...

Önüne gelen “sivil hedeflere” saldıran, işgali altında bulundurduğu topraklarda en cani yöntemleri uygulayan, “düşman” bellediği insanları açlıkla terbiye eden bir devlet...

Bu devlet, dün gece Gazze’ye “insani yardım” götüren gemilere saldırdı ve savunmasız insanları öldürdü...

Merhum büyükelçi Gündüz Aktan (ki, bir İsrail muhibbidir), İsrail’in, işgal ettiği topraklarda “kolektif cezalandırma” yöntemleri uyguladığını söylüyordu.

Maalesef, İsrail’in, kendisi için “doğal hak” saydığı bir yöntem bu.

Murat Belge’nin de altını çizdiği gibi, “Her Filistinli bana düşmandır”dan “Her Arap bana düşmandır”a, oradan “Her Müslüman bana düşmandır”a ve nihayetinde “Beni eleştiren herkes ve bütün dünya bana düşmandır”a geçişi zorunlu kılan bir yöntem.

Manyakça, sapıkça bir şey...

Belge, ihtiyatı elden bırakmadığı için, söz konusu uygulamayı “hukuk dışı” gibi, daha yumuşak bir ifadeyle geçiştiriyordu.

Hukuk dışı olmaya hukuk dışı, paranoid olmaya paranoid (herkes bana düşmandır, vs), savaş ihlali olmaya savaş ihlali de, yapılan şeyin bir de adı var:

Haydutluk...

İsrail devleti bu haydutluğu, bu “Nazi” alışkanlığını, bu kabul edilemez hukuk dışı yöntemi, yıllardır işgalci bulunduğu topraklarda “öteki”ne, yani kendisine benzemeyene, yani “beni eleştiren bana düşmandır”ın öznesi olan Filistinlilere (ve işgale karşı çıkan kendi vatandaşlarına) uygulu
yor.

Üstelik uygar dünyanın gözü önünde...

Üstelik herkesten de uygar addedilen ABD yöneticilerinin himayesinde...

Daha önce de yazmıştım:

Hiçbir devlet, böylesine pervasızca, dünyada yalnızca kendisi varmış gibi davranamaz/davranmamıştır.

İsrail’in yaptığı sadece hukuk dışı değil, aynı zamanda “insanlık dışı”, aynı zamanda “ahlak dışı...”

Evet, “terör” ciddi bir sorundur... Fakat İsrail’in kolonyal, yayılmacı ve hukuk tanımaz politikaları, saldırıya maruz kalan insanlara başka bir seçenek bırakmamaktadır.

İşgalin ve yayılmacılığın bir bedeli vardır. Adına ister terör deyin, ister nefsi müdafaa, ister vatan savunması...

İsrail bu bedeli ödeyecektir.

Kaldı ki, ortada, İsrail’in terör argümanını haklı çıkaracak hiçbir veri yok.

İsrail donanması, Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan gemilere saldırıyor ve silahsız insanları katlediyor.

Böyle bir devlet olabilir mi?

Böyle bir ahlaksızlık, böyle bir vicdansızlık, böyle bir “vandalizm” olabilir mi?

Sorun terörse, bir devletin yüklenmesi gereken sorumlulukla, işgale direnen insanların (işgali geçtik, sadece hayatta kalmaya çalışan insanların) sorumluluğu aynı olamaz, aynı olmamalıdır...

Terörle mücadele ettiğini söyleyen İsrail, hem “çocukları ve masum sivilleri” katlediyor, hem hiçbir hukuk ve ahlak kuralı tanımadan istediği sivil hedeflere saldırıyor, hem de işgale ve soykırıma karşı sesini yükselten uygar dünya vatandaşlarını “terörize” ediyor.

Bu böyle gitmez.

Haydut devlet çok olmaya başladı.

Haydut devlet işlediği cinayetlerin hesabını vermelidir.

Bütün insanlığı (ve uygar dünyayı) ciddi bir sınav bekliyor.

1 Haziran 2010
Star gazetesi

Dünyanın en tehlikeli terör devleti İsrail
Mehmet Veysi MALKOÇ
mehmetveysi.malkoc@mynet.com

Şu anda dünyanın en tehlikeli devleti kesinlikle İsrail terör devletidir. Zira bu ülkenin temeli kan gözyaşı ve zulüm üzerine şekillenmiştir. İsrail kendi varlığı için tüm dünyayı ateşe atmaktan çekinmeyecek kadar gözü kara ırkçı bir ideolojiye sahiptir.

Mevcut İsrail’deki Yahudi kavmi hem bir ırk devleti ve hem de “sözde” bir din devletidir. Tahrif edilmiş Tevrat’a göre (Ki orijinal Tevrat’a biz Müslümanlarda iman ediyor ve hak kitap olarak kabul ediyoruz) Yahudi ırkı ve Yahudi dini tüm ırkların ve tüm dinlerin üstünde olup, bütün ırklar ve özellikle Müslümanlar Yahudi milletine hizmet etmek için dünyaya geldiği şeklinde sapık bir inanç taşırlar.

Esasen üstün ırk ve kavim olma inancının temeli “Siyonizm’in” ta kendisidir. Kendi ideolojik ve kavmi varlıklarının bekası için her yol onlar için mubahtır. Hiçbir ahlaki ve insani değer onlar için hiçbir şey ifade etmemektedir. Bunun içindir ki yine en az kendileri kadar tehlikeli haber alma teşkilatlarını (MOSSAD) kurmuşlardır.

Onlar için her şartta Müslüman kanı dökmek hak ve helaldir. Bundan dolayı; en küçük bir tepki ve başkaldırıda misliyle kan dökmekten çekinmemektedirler. Aslında Dünyanın en korkak ve aynı zamanda en alçak kavmi olma özelliğini taşırlar. Zalimlikleri ve sadistçe kan dökmeleri hep bu özelliklerinden gelmektedir.

Aslında inanmasalar da kutsal kitabımız olan Kuran-ı Kerim’deki kendileriyle ilgili sonsuza dek “ lanetlendiklerine” dair ; (Bakara suresi 88.ayet) ilahi emirden haberli olmaları onları daha çok aşağılık kompleksine ve Müslümanlara karşı daha çok kin ve nefrete dayalı saldırganlığa itmektedir.

Dikkat edilirse dünyanın her yerindeki tüm Yahudilerin neredeyse tamamı son derece zengin ve varlıklı durumdadır. Bazı İslam âlimlerine ve fıkhı kitaplara göre bunun özel bir nedeni vardır. Zira yerlerin ve göklerin tartışmasız tek sahibi ve kudreti sonsuz olan Cenab-ı Allah dünya malına zerre kadar değer vermediği için dünyadaki bütün Yahudileri özellikle zengin kılmıştır.

Yine bazı sahih hadislere (Tırmızi ve Buhari) göre; Dünyadaki bütün fitnelerin başı olmaları ve yaptıkları katliamlar nedeniyle gün gelecek bütün Yahudiler yok olacaktır. (Elbette iman edip, İslam’ı seçenler hariç) Hatta öyle bir an gelecek yok olmaktan kurtulmak için kaçacak delik bulamayacaklar ve arkalarındaki saklandıkları ağaçlar ve kayalar dile gelecek ve “gelin arkamda bir Yahudi var” diyerek onları ele verecektir.

Yıllar önce İsrailli bir kadın yazarın kitabını okuyunca tüylerim diken diken olmuş ve son derece iğrenmiştim. Kadın yazar kitabının bir bölümünde aynen şöyle demektedir. Biz İsrailliler gün gelir yok olmaya doğru gidersek hiç çekinmeden ırkımızın devamı için babamızla bile ilişkiye girmekten çekinmeyiz.

İsrail devletinin kuruluşu hilelere, ahlaksızlığa kan ve gözyaşına dayalıdır. Bundan dolayıdır ki; kâğıt üzerinde bir devlet olarak kabul edilse bile bütün Müslümanlar için pratikte gayrimeşru bir devlettir. Yüzyıldır döktükleri kana bakılırsa İsrail devletinin varlığı iki milyar Müslüman’ın kalbine saplanmış bir hançer gibidir.

Bilindiği gibi; Dünyanın çeşitli yerlerinde göçebe hayatı yaşayan Yahudi kavmi bu durumlarına son vermek için yüzyılın başında Siyonizm’in kurucusu Teodor Herzl vasıtasıyla Osmanlı padişahı sultan ikinci Abdülhamit’in (Allah mekânını cennet etsin) yanına gelerek para karşılığı şimdiki Filistin topraklarını satın almak isterler.

Sultan Abdülhamit Han bu ahlaksız teklifi şiddetle ret eder. Ancak Yahudi: bilinen hinliğinden ve kararından vazgeçmeyerek bu teklifinde ısrarcı olur. Bunun üzerine Sultan, bir daha böyle bir teklifte ısrarcı olunması halinde bu teklifi yapanların tümünü idam edeceğini söyleyince kısa bir süre bu emelinden vazgeçerler.

Fakat “Alçaklar güruhu” nihai emellerinden vazgeçmiş değildir. Bunun üzerine Sultan Abdülhamit’e alttan alta diş bilerler ve bazı zengin “Yahudi” bankerler, “ittihat terakki” şebekesiyle işbirliği yaparak ve onlara maddi destek vererek Padişah Abdülhamit’in devrilmesi için mücadele verirler.

Uzunca bir mücadele sonucunda Sultan Abdülhamit, “ittihat terakki” çetesinin ayak oyunları ve alçakça ihanet planlarıyla devrilir. Bu arada “Yahudi” çeteleri ve arkalarındaki zengin “Yahudi” baronları boş durmamıştır. Bu yüzyılın ortalarına doğru şimdiki Filistin topraklarının bir kısmını büyük paralar vererek bazı haysiyetsiz Araplardan satın alırlar.

Satın aldıkları topraklarda boş durmayarak hemen Siyonist çeteler vasıtasıyla komşu Arap ülkelerine saldırmaya başlarlar her defasında kan dökerek bugünkü topraklarının tamamını işgal yoluyla şekillendirirler.

Türkiye’ye ve Türk Milletine diş bilemesinin ve bu bağlamda bugünkü katliamın asıl nedeni geçmişteki işte bu tarihsel gerçeklikler ve Sultan Abdülhamit’in onlara verdiği cevaba dayanmaktadır.

Bugün İsrail’in en korktuğu iki ülke bulunmaktadır. Bunlardan bir Türkiye diğeri de İran’dır. İki de bir İran’ı hedef göstermesi ve nükleer silah bulundurmakla suçlaması hep bu derin korkunun tezahürüdür. Oysa dünyada nükleer silah bulunduran ülkelerin başında bu korsan ve eli kanlı devlet gelmektedir.

Bu kadar tehlikeli kitle imha silahına sahip olduğu halde aynı minvalde İran’ı suçlaması ve bütün dünyayı ayağa kaldırması tipik “Yahudi” cazgırlığının bir başka şeklidir. Ama korkunun ecele faydası olmayacaktır. Eninde sonunda bu devlet döktüğü kanda boğulacak ve mutlaka yeryüzünden silinecektir.

Ben kendi adıma söylemeliyim ki, benim dünyadaki en büyük dileğim ve temennim İsrail terör devletinin bir daha Müslümanlara zarar vermeyecek şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Buna katkı noktasında bir birey olarak gücüm yetmese de dualarım bu yöndedir.

(..)

2 Haziran 2010 habertaraf

"Bir dahaki sefere daha sert güç kullanacağız"
1 Haziran 2010
İsrail, masum sivillere karşı giriştiği vahşice saldırıyla ilgili özür dilemek yerine, bir dahaki sefere daha sert şekilde güç kullanacağını açıkladı.

İsrail Gazetesi Jerusalem Post'un üst düzey bir İsrail askeri yetkilisine dayandırarak verdiği haberde, İsrail güvenlik güçlerinin bir dahaki sefere daha sert şiddet uygulayacağını yazdı. Jerusalem Post'un haberine göre; İsrail askeri yetkilisi, "Eğer bu bir savaşsa, bir kez daha ablukayı delme girişimini daha sert bir şekilde önleyeceğiz. Gazze şeridine girmek isteyen kim olursa olsun mutlaka durdurulacaktır." tehdidinde bulundu.

www.habertaraf.com

Türk kökenli Milletvekili Kaplan İsveç'e döndü


STOCKHOLM- İsrail'in Gazze'ye yardım götüren gemilere saldırısı sırasında İsrail askerlerince göz altına alınan İsveç Meclisinin Türk milletvekili Mehmet Kaplan, İsveç'e döndü.


Bu gece TSİ 22.45'de Münih aktarmalı uçakla Stockholm Arlanda Havaalanı'na gelen Mehmet Kaplan'ı, havaalanında eşi Feride Kaplan ile kardeşi, yakınları, arkadaşları ve üyesi olduğu Çevre Partisi yetkilileri karşıladı.

Mehmet Kaplan, havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Kaplan, yeniden evde olmaktan memnun olduğunu ancak hayatını kaybedenler için üzüldüğünü belirterek, yaşananların korkunç olduğunu ve İsrail askerlerinin konvoyda bulunan gemilere korsanlar gibi müdahale ettiğini kaydetti.

Kaplan, İsrail'in, yardım konvoyunda bulunan gemilere, havadan çok sayıda helikopter ve deniz botuyla yüzleri maskeli askerlerle müdahale ettiğini anlatarak, konvoydaki gemilerin uluslararası sularda olduğunu ve gemilerdekilerin silahlarının bulunmadığına dikkati çekti. Kaplan, İsrail askerlerinin saldırısından sonra iki gün tutuklu kaldığını ve bugün sınırdışı edildiğini sözlerine ekledi. habertaraf

İSRAİL ÜRÜNLERİNE BOYKOT ÇAĞRISI

4 Haziran 2010 09:10
Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya, Gazze'ye insani yardım götüren gemilere saldıran İsrail'in ürün ve hizmetlerini boykot etme çağrısında bulundu.
Kaya, yaptığı açıklamada, uluslararası sularda gerçekleştirilen saldırının "İsrail'in katil ruhunu ortaya koyduğunu" belirtti. Yaşanan olayın İsrail'in gerçek niyetini ortaya koyduğunu ve "terör devleti olduğunu gösterdiğini" belirten Kaya, şunları kaydetti:

"Tüketiciler Birliği, saldırı sürecinde 'cephane bizden değil' çağrısı ile devlet terörüne destek veren İsrail, ABD ve İngiliz menşeli mallara karşı sürekli boykot çağrısı yapmış, İsrail terörünün devam edebileceğini belirtmiştir.

Yardım konvoyuna yapılan haydutça saldırı, boykot çalışmamızın önemini bir kez daha göstermiştir. Tüketiciler 'Cephane Bizden Değil' kampanyası ile terör devleti İsrail'e en ağır cevabı verecektir.

Türkiye tüketicileri olarak, tüketimden gelen gücümüzü sonuna kadar kullanmalı, hiçbir yaptırımın gösteremeyeceği başarıyı, tüketiciler olarak ekonomik yaptırım yolu ile sağlamalıyız. Kampanyamıza bütün tüketicileri davet ediyor, bunu şuurlu tüketicilerin asli görevlerinden biri olarak addediyoruz."
haber10

6 TÜRK'Ü ÖLDÜREN ASKERE MADALYA

4 Haziran 2010
Mavi Marmara'ya yapılan çıkarmada 6 Türk'ü öldürdüğü bildirilen
İsrailli askere madalya verilmesi düşünülüyor.

THE JERUSALEM POST: Gazze'ye giden yardım gemisi Mavi Marmara'ya çıkartma yapan deniz komandolarından S. Jerusalem Post'a verdiği röportajda gemiyi "bir savaş alanı" gemidekileri de "katil paralı askerler" olarak nitelendirdi.

Helikopterden gemiye inen 15'inci ve son komando olan S., iner inmez kendisinden önce inen askerler gibi saldırıya uğradığınıı söyledi. Bir yanına baktığında üç komutanının yaralı olarak yerde yattığını gördüğünü ifade eden S., komutanlardan birinin karnından, diğerinin dizinden vurulduğunu, üçüncü komutanın ise kafasına demir çubukla vurulduğu için kafatası kemiği kırık bir biçimde baygın yattığını söyledi.

Emir komuta zinciri gereği yönetimi otomatikman devraldığını anlatan S. aktivistlerin askerlerden iki tabanca çaldığını ve sürekli ateş ettiğini anlattı. Altı aktivistin ölümüne yol açan S.'e kahramanlık madalyası verilmesi düşünülüyor. haber10

Korsanlar ''Rachel''e de çıktılar

KUDÜS- İsrail askerlerinin, İrlanda'dan yola çıkarak Gazze'ye yardım götüren gemiye havadan helikopter yoluyla değil, denizden çıktığı bildirildi.

İsrail ordusunun sözcüsü, İsrail askerlerinin "Rachel Corrie" adlı yük gemisine Akdeniz'de Gazze kıyısı yakınındayken çıktığını ve gemide herhangi bir direnişle karşılaşmadığını söyledi.

Sözcü, askerlerin gemide kontrolü ele aldığını ve geminin Aşdod limanına çekilmekte olduğunu kaydetti.

İsrailli savunma yetkilisi, gemidekilerin askerlere zarar verme gibi planları olmadığını söyledi.

Bir İsrailli hükümet yetkilisi de Ynet haber sitesine gemide herhangi bir olay çıkmamasından ve İsrail ile İrlanda arasındaki önemli görüş farklılıklarına karşın, İrlanda hükümetinin konuya yaklaşımından duydukları memnuniyeti vurguladı. İsrailli yetkili, İrlanda'nın Avrupa Birliği ülkeleri içinde İsrail'e en sert yaklaşan ülke olduğunu da anımsattı.

-RACHEL CORRİE-

İrlanda'dan yola çıkan, 1200 tonluk "Rachel Corrie" gemisinde İrlanda ve Malezyalı 11 yolcu bulunuyor.

Merkezi Kıbrıs Rum kesiminde bulunan "Özgür Gazze Hareketi"nin sponsorluğunda Gazze'ye yardım götüren gemide ayrıca 9 kişilik mürettebat yer alıyor.

Adını, 2003'te İsrail buldozerleri altında can veren Amerikalı Filistin dostundan alan geminin yolcuları arasında 1976 Nobel barış ödüllü İrlandalı Mairead Corrigan da bulunuyor. 5 Haziran 2010 habertaraf

Bu işin sonu üçüncü dünya savaşıdır
Mehmet Şevket EYGİ
5 Haziran 2010

İsrail'in barış ve yardım gemilerinde canavarca kan dökeceğini sanmayanlar gaflet etmiş oldular. Netice itibarıyla bu krizden Türkiye kârlı çıktı, İsrail çok ama çok zarar etti.

İnsanlığın büyük kısmı Yahudi devletini lanetliyor.

Siyonistler insanlık, adalet, insaf, merhamet, bilgelik, akıl, firaset, kiyaset, feraset dışı bir canavarlık yapmıştır.

Bu barış ve yardım gemileri işi burada son bulmamalıdır. İleride uygun bir zamanda ikinci filo yola çıkarılmalıdır.

İkinci filoya başta Türk harp gemileri olmak üzere en az üç devletin silahlı gemileri refakat etmelidir.

Yardım gemilerine Kızılay ve Kızılhaç bayrakları çekilmelidir.

İsraile bahane vermemek için gereken her tedbir titizlikle alınmalıdır.

Gemilere Naturei Karta cemaatinden ve hassidik Yahudilerden de gözlemciler alınmalıdır.

Siyonist devletin Gazze ablukası tamamen hukuk, insanlık ve adalet dışı bir zorbalıktır.

Uğursuz ve meymenetsiz Lausanne anlaşması ile Filistin üzerindeki haklarımızdan vaz geçmiş olsak bile o ülke üzerinde mânevî, kültürel, dinî vazifelerimiz baqidir.

Filistin'de ezilen Müslümanlara, din kardeşlerimiz olmaları hasebiyle, orada yaşayan Hıristiyanlara ise mazlum insanlar olmaları hasebiyle yardım etmemiz gerekir.

Siyonizm ve İsrail Tevrata ve Musevîliğe aykırı bir küfür ideolojisi ve devletidir.

Bunu ben söylemiyorum, başta Naturei Karta Yahudileri olmak üzere bütün antisiyonist Musevîler söylüyor.

Siyonizm ırkçı ve faşist bir ideolojidir.

İsrail zalim bir devlettir.

Yahudilere yapılmış olan zulümlerin faturasını Filistin halkına ödetmek çok büyük bir adaletsizlik ve haksızlıktır.

İkinci dünya savaşından sonra ille de bir Yahudi devleti kurulması gerekiyordu ise, bu devletin Polonya'ya verilen Doğu Almanya topraklarında kurulması uygun olabilirdi.

Üçüncü dünya savaşı İsrail yüzünden çıkacakır.

Bu savaşın 2012'ye kadar patlayacağını sanıyorum.

İsrail'in kuruluş tarihi 1948'dir, batış tarihi muhtemelen en geç 2014 olacaktır.

Haçlılar Kudüs'te 1099'dan 1187'ye kadar 88 sene hakim olmuşlardı.

Üçüncü dünya savaşında büyük miktarda insan zayiatı (kaybı) olacak, on milyonlarca insan ölecektir.

Aklı başında Yahudilerin güvenli yerlere göç etmelerinde büyük yarar vardır.

İsraili kayıtsız şartsız destekleyen ABD de Sovyetler Birliği gibi parçalanıp dağılacaktır.

İngiltere de parçalanacak, İskoçya bağımsızlığını ilan edecektir.

Üçüncü dünya savaşında nükleer silahlar kullanılacak ve yüz milyonlarca insan radyoaktif serpintilerden hasta olup ölecektir.

Âhir zamanda korkunç savaşlar olacağına dair üç kitapta (Kur'ân'da, Tevrat'ta, İncil'de) rümuzlu haberler vardır.

İsrail bilge bir devlet değildir.

Âdil bir devlet değildir.

İsrail halkının ancak yüzde 10'u (en fazla yüzde 15'i) dindardır.

İsrail'de korkunç boyutlarda kokuşma ve kirlilik vardır. İsrail'de azınlıkta olan Eşkenaz Yahudiler, çoğunlukta olan Sefarad Yahudilere ikinci sınıf Yahudi muamelesi yapmaktadır.

Türkiye'de 20 bin (hattâ bu rakamın altında) Yahudi vatandaş vardır. (..)

Kendilerini Müslüman Türk gibi gösteren Kripto Yahudiler vardır.

Kendini Alevî gibi gösteren Kripto Yahudiler vardır.

Sünnî veya Alevî Kürt gibi görünen Yahudiler vardır.

Her sene İsrail'den gelip Hacı Bektaşı Veli'yi ziyaret eden, semah yapan Alevî Yahudiler vardır.

Dönmeler ve Kripto Yahudiler damarlarımıza, iliklerimize kadar nüfuz etmişlerdir.

Sonu üçüncü dünya savaşına ulaşacak dehşetli bir krizin başlangıcındayız.

Millî Gazete

Böyle mermi böyle yara görmedim!

İsrail komandolarının, Mavi Marmara gemisine yaptığı kanlı baskında kullandığı mermiler girdiği yeri dağıtıp parçalamış. Adli Tıp Kurumu (ATK) Başkanı Doç. Dr. Haluk İnce, “20 yıllık adli tıpçıyım, böyle mermi de yara da görmedim” dedi
05 Haziran 2010 Millîyet

Dünyada İsrail’e yönelik tepkiler büyürken, Türkiye katliam delillerinin peşinde... Cenazeler üzerindeki otopsi incelemesinde, ölen 9 Türkün vücudunda (ağırlıklı kafa) 30 mermi girişi saptanırken, yaraların görüntüsü ve kafataslarındaki darbeler adli tıp uzmanlarını dehşete düşürdü. Kurşun girişleri tek tek fotoğraflanarak Ankara’ya iletildi. Gönüllülere “radyoaktif madde içeren sıvı içirildi” iddiaları hakkındaki ayrıntılı rapor da tamamlanmak üzere. Çıkan raporlar doğrultusunda Türkiye bir hukuk savaşı da başlatacak.
Cenazelerin ve gönüllülerin Türkiye’ye getirildiği günden bu yana Yenibosna’daki Adli Tıp Kurumu (ATK) binasından ayrılmayan Doç. Dr. Haluk İnce ile dün telefonla görüştük. Oldukça doluydu. İşte İnce ile aramızda geçen diyalog:

Radyoaktif inceleme yapıldı
Sonuçlar alındı mı?
Sadece ilk bulgular... Alınan kan örneklarinde kimyasal tetkikler yaptırıyoruz, kanlarında. Bittikten sonra ayrıntılı rapor hazırlayacağız.
9 kişinin üzerinde 30 mermi girişi saptanmış ve özellikle kafa bölgelerinde?
Evet hepsi doğru. Bu konuda hakikaten çok doluyum. Açıklamaya duygularımı karıştırmak istemiyorum.
Neden sonuçları kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz?
Şu anda bilgi veremem, devletin diğer birimleriyle çalışıyoruz. Sonuçları Ankara’ya iletiyoruz, onlar gerekli açıklamayı yapacaklar. Ya da bir açıklama yapmamızı istiyorlarsa da o şekilde yapacağız.
“Mavi su içirildi” iddiaları doğru mu?
Öyle ifadeler var, tetkiklerimiz devam ediyor. Tekrar bize gelecekler.
Radyoaktif madde saptandı mı?
Bu inceleme yapıldı. Sonuçları büyüklerimize arz edeceğiz.

Yaralar çok etkileyiciydi
Operasyonda nasıl silahlar kullanılmış?
Gördüğümüz yaralar çok etkileyiciydi. Adalet Bakanımızın Müşteşarına o görüntüleri gösterdikten sonra kendileri emir verdiler ve detaylı çalışma yapıyoruz. Devletimiz de toplumumuzla paylaşacaktır.
Görüntülerde ne vardı?
Bizim bugüne kadar hiç görmediğimiz bir şeydi bu. İlginç bir şey.
Nasıl yani?
Rastlamadığımız bir şey, normal dışı, anormal bir şey. Yara balistiğinde birçok süreç vardır, süreçten çok farklı bir şey. Biz farklı diyorsak farklılığa sonuçta bu işin uzmanı balistikçiler bakar. Balistikle paylaştıktan sonra büyüklerimize arz edeceğiz. Onlar nasıl bir değerlendirme yapacaklar, ona göre konuşacağız.
Ama sizin de bir tespitiniz olmalı?
20 yıllık adli tıpçıyım. 20 yılda görmediğim bir yaraydı bu. İçinde bulunan mermi de görmediğim bir şeydi. Görünce çok şaşırdık.

Kesinlikle 9 mm’lik değil
9 mm’lik silahtan çıkan mermiler mi?
Kesinlikle 9 mm değil. Onu ayırt edecek donanımdayız. Bu farklı bir şey, bunun çapı yok. Anlatamam, görmeniz gerekir. Tarifle olmaz. Görüntüyü büyüklerimiz uygun görürse verecekler. Onları da biz size aktaracağız.
Bütün yaralar böyle mi?
Hayır 9 mm’lik silahtan çıkan mermi girişleri de mevcut.

Siyonist medya sözlüğü
Haber10/özel



Siyonist İsrail'in 2008 yılında Lübna'a yaptığı saldırı sonrası Türk medyasında satır aralarına gizlenmiş bir destekle sunumunu sitemizde teşhir etmiştik. Gazze'ye yardım gemilerine saldırı sonrası medyanın satıraralarını daha doğru okuyabilmek için bu haberi tekrar yayınlıyoruz. İşte siyonist destekçisi medyanın İsrailci haberlerinde kullandığı dilin şifreleri:

DAHA ÖNCE HABER10.COM'DA YAYIMLADIĞIMIZ BAZI ANALİZLER

* 16.07.06 - Hürriyet, İsrail'i böyle yüceltiyor
http://www.haber10.com/haber/36316/
* 19.07.06 - İsrail'in zulmünü onaylatma çabası
http://www.haber10.com/haber/36715/
* 18.07.06 - İsrail'e gizli destek yine manşetlerde
http://www.haber10.com/haber/36554/
* 14.07.06 - İsrail'i görmediler, görenler de aklıyor
http://www.haber10.com/haber/36120/
* 16.07.06 - İsrail'i eleştirdiler, tepki aldılar
http://www.haber10.com/haber/36309/
* 07.07.06 - 6 ayrıntıda, İsrail sevgisi nasıl anlaşılır?
6 ayrıntıda, İsrail sevgisi nasıl anlaşılır?

İşte Siyonist medyanın sözlüğü

Artan Şiddet: Şiddet ile bağlantılı olarak medya aynı zamanda "şiddetin artması" yani "escalation of violence" kavramını da kullanmaktadır. Mesela "Lübnan'da İsrail saldırganlığı 300 kişinin canını aldı" demek yerine "artan şiddet olayları Lübnan'da 300 kişinin canına mal oldu" denilmektedir. Filistinlilere "doğrudan şiddet uygulayan" Siyonist güç, yaşanan bütün işgali ve hukuksuzluğu böylece oldukça masum bir tarif içine oturtmaktadır.

Asimetrik güç kullanımı: "Orantısız güç kullanımı" yerine daha askeri bir dil kurgulanırken kullanılmaktadır. "Assymetric use of power"ın Türkçesi olan bu kavram da, Siyonist güç ile Filistinliler ya da Lübnan arasındaki güç dengesinde aslında bir simetrinin de olduğu ama İsrail gücünün daha fazla olduğunu intibasını yerleştirmek için kullanılır. Mesela bir hafta içerisinde Lübnan'da 300 kişiyi katletmek "asimetrik güç kullanma" gibi gayet masum bir etiketin altında dünya basınına servis edilir.

İsrail Operasyonları: Operasyon kavramı oldukça masum bir yöneticilik kavramıdır. Mali operasyonlar, şirket operasyonları, kalp operasyonu, kömür madenleri operasyonu, gemi kaptanı operasyonu… Liste uzun...
"İsrail operasyonları devam ediyor" şeklinde başlayan her cümle şunları ifade etmektedir:
1- İsrail gayet meşru bir iş yapmaktadır
2- Altı üstü bir operasyon yapmaktadır
3- Operasyon yaptığı "şeyler" kendi nesnesidir, istediğini yapabilir
4- İsrail yapılan işte tek ve ana öznedir
5- Kontrol Siyonist güçtedir
6- Operasyonu başlatma ve bitirme gücü kendisine aittir
7- Bombalama, katliam, sürgün, tutuklama, işkence vs. gibi şeyler bir ameliyat operasyonunda hastanın acıları gibidir, kaçınılmazdır ve dolayısıyla meşrudur.

Orantısız güç kullanımı: Bu kavram "disproportionate use of power"dan gelmektedir. Akılda tutmaya çalıştığı şey her iki tarafında "gücü" olduğudur. Bu güçlerin mahiyetini ve cesametini zihinden uzaklaştırmak için kullanılır. Öncelikle bir biriyle kıyas dahi edilemeyecek "iki güç" zihinlerde eşitlenir, ardından da "bu iki eşit güçten" birisinin daha fazla güç kullandığı söylenir. Böylece nükleer bir güçle, toplam askeri gücü İsrail'in birkaç bin nüfuslu bir kasabasındaki askeri güçle bile kıyaslanmayacak Filistinliler denk hale gelirler. Hiçbir savunma sistemi olmayan insanların üstüne bombalar yağdırmak, katliam, su depolarını bombalamak, köprüleri yıkmak, binlerce çocuğu öldürmek, Filistin'i açık bir hapishaneye dönüştürmek, akıl almaz işkenceler uygulamak, Filistinli liderlere suikast düzenlemek böylece "orantısız güç kullanma" parentezine alınarak vahşet bir anda nötrleştirilmiş olur.

Şiddet: Bu kavram da Siyonist propagandanın gazetecilik ve uluslar arası ilişkiler literatürüne yerleştirdiği başka bir dezenformasyondur. "Violence"ın Türkçesi olan şiddet oldukça nötrleştirici ve geniş bir kavramdır. Birçok şiddet çeşidinden bahsedilebilir. Mesela medyanın kullandığı dil de şiddete örnektir, yumurta kırmak için uygulanan güç te bir şiddet çeşididir. Gazete ve TV haberlerinde "İsrail'de şiddet" ile başlayan cümlelerin hepsi, İsrail saldırganlığı ve katliamlarını genel şiddet kategorisi altına sokmaya yarıyor. "İsrail'in saldırganlığı arttı" cümlesiyle ifade edilmesi gereken durum böylece masum bir havaya bürünmektedir.

Şiddet Sarmalı: Batı medyasında "cycle of violence" şeklinde kullanılan şiddet sarmalı kavramı da yaşanan katliamların asıl sebebi olan işgali zihinlerde unutturup yerine "bitmeyen bir şiddet var" imajını yerleştirmektedir. Bu bakış açısına göre asıl sorun şiddetin sürekli devam etmesidir, "aslında şiddet devam etmezse sorunda kalmayacaktır" tespiti zihinlere yerleştirilmektedir.

Toplu cezalandırma: Bu kavram da, Batı medyasının "collective punishment" şeklinde kullandığı sözde eleştirel bir dilin ürünüdür. İsrail saldırganlığının "toplu cezalandırma" olduğunu söyleyen bu dil de aslında Siyonist propagandaya hizmet etmektedir. Öncelikle Siyonist işgal ile yaşananlar bir "cezalandırma" kurgusu içerisine sokmak yanlıştır. Kim kimi ne hakla cezalandırıyor? Toplu cezalandırmaya karşı durmak aslında içkin olarak "bireysel cezalandırma" hakkını Siyonist güce teslim etmeyi gerektirmektedir. Daha öz bir ifade ile hedefsiz saldırılar yerine nokta atışı katliamları meşrulaştırmaktadır.
Siyonist gücün yaptığı her saldırganlığı peki ala "Siyonist gücün saldırıları" şeklinde isimlendirmek mümkündür. Lakin medyaya hakim olan Siyonist dil, İsrail'in her saldırganlığı başka bir "kavramsal" çerçevenin içerisine oturtarak "işgal"in konuşulması engellemektedir.

Çatışma: İsrail'in her hangi bir nokta saldırısı için kullanılır. Özellikle seçilmesinden kasıt "iki tarafın da" olduğu izlenimi vermektir. İsrail'in saldırılarından canlarını koruma çalışanların can çekişmesi bir taraf, tanklarla, uçaklarla saldırı düzenleyen İsrail ise ikinci taraftır.

Düşük Yoğunluklu Çatışma: İşgal kelimesini kullanmamak için icat edilmiştir. Filistin bölgesinden bahsederken "işgal altındaki topraklar" dememek için medya tarafından özenle kullanılır.

Yüksek Yoğunluklu Çatışma: İsrail saldırdığı zaman kullanılır. Mesela son Lübnan bombalaması için medya bu tanımlamayı kullanmaktadır.

Çatışma Sonucunda Ölenler: İsrail saldırganlığı sonrası katledilen Filistinliler için kullanılmaktadır.Bombalanan köprünün başında ölenler, sahilde katledilen çocuklar bu kategoriye alınmaktadır.

İki Ateş Arasında Kalan: Bu şekilde başlayan cümlelerin hepsi İsrail tarafından katledilen Filistinliler için kullanılmaktadır. Özellikle de çocuk ve kadın katliamları için bilinçli olarak bu ifade tercih edilir. Bu şekilde çocukları bir çatışmanın ortasına düştüğü ve ateşten kaçamadıkları için öldükleri havası verilerek katliam sorumluluğunun yarısı da Filistinlilerin üstüne atılmış olur.

Terörizm: Her hangi bir Filistin eylemi.

Rehine: İsrail askerleri Filistinliler tarafından kaçırılınca kullanılır.

Tutuklanma: Filistin kabinesi basılıp İsrail askerlerince bakanlar rehine alınınca kullanılır.

Saldırı: Her hangi bir Filistin eylemi.

Misilleme: Her hangi bir Siyonist saldırganlığı. Nerdeyse bütün medya kuruluşları her hangi bir İsrail saldırganlığını ya açıktan misilleme olduğunu söylerler ya da "daha önce yapılan bombalı eylemin ardından Gazze'ye giren İsrail ordusu…" şeklinde başlamaktadır.

Savunma Hakkı: Her hangi bir İsrail saldırısı.

Duvar/Tel/Çit: İsrail'in güvenliği sağlamak için inşa ettiği tek taraflı bir hapishane duvarıdır. Batı medyasında 5-6 metrelik bu duvar için tel örgü, çit (fence) denildiği de olur. Filistin'i ırkçı bir uygulama ile açık bir hapishaneye dönüştüren bu duvardan sıradan bir çitmiş gibi bahsedilir.

Yerleşimci: Siyonist işgal sonrası Filistin topraklarına cebren yerleşenler için söylenir. "Yerleşimciler" (settlers) adeta boş bir toprak parçasına gelmişler havasına büründürülmektedir. Yerleşimcilerin hepsi uzun namlulu silahlarla donatılmışlardır. Ayrıca her "yerleşim bölgesini" koruyan İsrail askeri gücü bulunmaktadır. Bu zararsız yerleşimciler bugüne kadar binlerce Filistinliyi katletmişlerdir.

Komşu Yahudi Mahallesi/Bölgesi: Filistinlilerin eylem yaptıkları mekanı veya bölgeyi tarif için kullanılır. "Komşu kelimesi" (Jewish neighbourhood) özellikle kullanılmaktadır. Böylece Filistinlilerle "komşu" olan sorunsuz ve zararsız bir bölgede Filistinlilerin eylem yaptıkları anlatılmaktadır. Komşu denilen bölge ya da mahalle elbette ki Yahudi işgalciler tarafından işgal edilip inşa edilmiş yerlerdir.

Bölgedeki İki Demokrasi: Bu tanımlama Türkiye ve İsrail için bilinçli olarak kullanılmaktadır. Ne tarihi kodları ne siyasi kodları hiçbir şekilde birbirine benzemeyen iki ülkenin düzeyleri eşitlenmektedir. Meşru ve Gayri meşru iki devleti aynı terkip içinde kullanarak hem Türkiye'nin ayaklarını bağlarken İsrail'in de işgalci olduğu unutturulmaya çalışılmaktadır. İsrail-Türkiye benzetmelerinin hepsi İsrail'in işgalci, ırkçı ve Siyonist yüzünü gizlmeyi amaçlar.

Hamas/PKK: Varlık sebepleri bir birinden yüzde yüz farklı olan bu iki yapı da aynı Türkiye/İsrail eşleştirmesinde olduğu gibi İsrail'e meşruiyet, Filistin direnişine de gayri meşru bir maske takma çabasıdır.

Gazze’de bir bebek var, ölüyor!
Mehmet Yakup YILMAZ
mehmetyilmaz@hurriyet.com.tr
9 Haziran 2010

MİLLİYET’te Murat Sabuncu’nun Gazze izlenimleri dün manşet olmuştu.
Gazze’de neler yaşandığının elle tutulur, somut bir örneği bu.
Rejat isimli bir bebek, “mavi bebek” hastalığı adı verilen bir hastalık nedeniyle doğduğundan beri kuvözde tutuluyor.
Ameliyat olması şart, ama Gazze’de o ameliyatı yapabilme olanağı yok. Her gün kullanmak zorunda olduğu ilaçların da sonuna gelinmiş, ancak beş günlük ilacı var!
Ameliyat o bölgede sadece İsrail’deki hastanelerde yapılabiliyor. İsrail, izin vermek için bebeğin ailesinin Hamas üyesi olup olmadığını araştırıyormuş. Artık kaç gün daha sürecek, Rejat bebek o süreye dayanabilecek mi Allah biliyor! Diyelim ki ailesinde Hamaslı birileri var, bu durum bir bebeğin ölüme mahkûm edilmesini haklı kılabilir mi? Suç varsa, o kişisel değil midir?
(..)
Milliyet

10 Haziran 2010
Enver Paşa: "Amerika ile savaşıyoruz"

Türkiye'nin İsrail'e yaptığı 'one minute' uyarısının benzerinin Osmanlı Ordular Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından 1917 yılında Amerika'ya söylenilmesi istendiği ortaya çıktı.

Enver Paşa, 3. Gazze Savaşı'nda İngiltere ile savaştıkları dönemde Amerika'nın İngiltere'ye destek verdiğini ve Filistin'de Yahudi bir devletin planlandığına dikkat çekiyor. Asıl savaşın Osmanlı Devleti ile ABD arasında yaşandığına dikkat çeken Enver Paşa'nın "kızıl hilal damgalı" gizli belgesi Osmanlı arşivinde ortaya çıktı.

Adanalı Tarihçi Cezmi Yurtsever, Amerika'nın desteği ile İngiltere ve Osmanlı orduları arasında gerçekleşen 3. Gazze savaşı'nın sona erdiği 8 Ekim 1917 tarihinde "Amerika ile savaşıyoruz" mesajının verildiği gizli istihbarat raporunu Dışişleri Bakanlığı'na bildirdiği kaydetti. Yurtsever, "Osmanlı arşivinde Başkumandanlık, şube-2/47420. numara 8280'de kayıtlı bulunan ve üzerinde çok gizli olduğunu yansıtan mektupta şu ifadeler yer alıyor:"Dışişleri Bakanlığına. Filistin'de Yahudi Hükümeti Kurulmasına dair.' Devletli Efendim Hazretleri. Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson'un 17-9-1917 tarihli İsviçre gazetelerine gönderilen telgrafların içinde yazılı olanlara bakılırsa işbaşındaki Rusya Hükümeti'ne hususi bir mektup yazıp Filistin'de bir Yahudi hükümeti tesisi kararlaştırılmış olup amaçların gerçekleşmesi için çalışılacağı Rusya'nın dahi yardımda bulunması istendiği Bern Ateşe militerliğinden bildirilmiştir. Bu konuda bilgi sahibi olunması. 8 Kasım 1917. Osmanlı Ordular Başkumandan Vekili Enver."

Enver Paşa'nın kızıl hilal damgalı gizli mektubunda yazılanları doğrulayan ve Osmanlı ile ABD'nin Filistin'de İsrail Devleti ile savaş halinde olduğunu açıklayan ayrıntılı rapor Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa tarafından 14 Kasım 1917 tarihinde "Mahremdir(Gizlidir)" başlığı altında Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'na bildirildiğine dikkat çeken Yurtsever, raporda Enver Paşa'nın görüşlerini doğrulayan şu görüşlere yer verildiğine dikkat çekiyor: "Filistin'in bağımsız bir hükümet şekline dönüştürülerek idaresinin Musevilere verilmesi Amerika Reisicumhuru tarafından Siyonistlere söz verilmiştir. İngiltere Hükümetinin bu sözlere katıldığı Viyana'da gizlice toplanan Siyonist komitesinin Ameri ve İngiltere Siyonistlerinden gelen raporlardan öğrenildi.

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfur tarafından (Siyonizm Destekcisi) Lord Rotschild'e gönderilip hemen her memleketin basınına verilen 7 Kasım 1917 tarihli mektubun içinde yazılı olanlar adı geçen topraklarda (Filistin'de) bir İsrail Hükümetinin kurulması İngiltere'nin kesin kararıdır. 17 Kasım 1917, Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi"

Tarihçi Cezmi Yurtsever,gizli belgede Enver Paşa'nın savaştıklarını kişilere desteğin ABD'den geldiğini anlatıyor. Yurtsever, "Osmanlı'ya bağlı Filistin topraklarında Amerika'nın lojistik destekleri ile gerçekleşen 3. Gazze savaşı sonrasında İngiliz ordusu 9 Aralık 1917 tarihinde Kudüs'e girdi. Bu savaşta Osmanlı ordusu 25 bin civarında asker kaybetti. Sayıları 50 bine ulaşan Osmanlı askerlerinin Filistin'in muhtelif yerlerindeki toplu mezarlarının fotoğraflarını çekme ve arşivleme görevi Kudüs'teki Amerikan kolonisi gerçekleştirdi. Çekilen fotoğraflar ABD'nin Kongre Kütüphanesi Filistin tarihi fotoğraflar bölümünde dosyalandı. Enver Paşa'nın gizli mektupları ve ABD'li Kudüs Kolonisi'nin çektiği savaş fotoğraflarının ayrıntılarını www.cezmiyurtsever.com sitesinde de yayınlayarak bilgileri dünya kamuoyu ile de paylaşıyorum."diyor.
aktifhaber

İsrail'in Yunan yardım gemilerine baskını ortaya çıktı
2 Ekim 2010

"Yunan gemisindesiniz. 4 bin yıldır Akdeniz'de yüzüyoruz. Akdeniz, özgür bir deniz. Korsanlar dışarı atılacaklar. Akdeniz'den dışarı atılacaksınız. Amerika'ya gidin. Sizin ülkeniz orası. Akdeniz'den dışarı. Korsansınız."

İsrail güçlerinin, ''Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım'' kampanyası kapsamında Gazze'ye insani yardım malzemesi götüren 6 gemilik filoda yer alan 2 Yunan gemisine yaptığı baskın anının görüntüleri ortaya çıktı.

Elefteri Mesogios'da yaşananlara ilişkin 4 dakikalık görüntü, uluslararası medyada ilk defa Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) verildi.

İsrail'in Mavi Marmara'da 9 Türkü şehit etmesinin ardından BM İnsan Hakları Konseyi, Tel Aviv'in Gazze Şeridi'ne yardım konvoyuna baskında ve sonrasında "uluslararası insan hakları yasası" da dahil uluslararası hukuku ihlal ettiğini bildirmişti. Kanlı baskının ardından İsrail saldırısından önce ve sonra Mavi Marmara'da yaşananları gösteren filmler medyada yer almıştı.

Gazze'ye yardım götüren Elefteri Mesogios ve Sfendoni adlı 2 Yunan gemisinde yaşayanlar ise ilk defa gün yüzüne çıkıyor. Elefteri Mesogios gemisinde Yunan ve yabancılardan oluşan 29 yolcu bulunuyordu. Yardım gönüllüleri arasında Türk asıllı İsveç milletvekili Mehmet Kaplan, İsveçli yazar Henning Mankell, gazeteciler ve akademisyenler yer alıyordu. Elefteri Mesogios, İsrail güvenlik kuvvetleri tarafından en son ele geçirilen gemi olmuştu.

''Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım'' kampanyasının Yunanistan ayağını organize eden ve Elefteri Mesogios gemisi sorumlusu Vangelis Pissias, Cihan'a gemide kaydedilen görüntüler ile bundan sonraki çalışmalarına dair bilgi verdi. Pissias, yaklaşık 10 gün önce Cenevre'deki BM yetkililerinin daveti üzerine İsrail saldırısına ilişkin bildiklerini, çektikleri görüntüleri ve Mavi Marmara'da gördüklerini uzmanlara anlatmıştı.

İTALYAN GAZETECİLER, İSRAİL SALDIRISINI FİLM YAPTI

Yunanistan'da uzun yıllardan bu yana "Gazze'ye Özgürlük" çalışmalarının fikir babası olarak ünlenen Prof. Pissias (63), Atina Teknik Üniversitesi'nde dersler veren bir su mühendisi. Pissias, İsrail'in kanlı baskını sırasında Mavi Marmara'da yaşananları yaklaşık 300 metre uzaklıktan izlediklerini söylüyor. Kendisinin liderliğinde ilerleyen Elefteri Mesogios, yaklaşık 2 saat İsrail askerleri tarafından Gazze'ye doğru yol alırken izlenmiş.

İtalyan gazeteciler Marcello Faraggi ve Manolo Lupichini'nin Alman Farnkfurter Rundschau gazetesini temsilen Elefteri Mesogios da bulunduklarını belirten Pissias, kameralarıyla devamlı çekim yaptıklarını belirtiyor. Elefteri Mesogios da bulunan yardım gönüllüleri, kamera kaydının devam edebilmesi için İsrail komandolarının müdahalesini farklı yöntemler uygulayarak geciktirmişler.

Birçok savaş bölgesinde görev yapan Marcello Faraggi, kameranın hafıza kartını çıkararak görüntüleri saklamayı başarmış. Kamerası ise İsrail askerleri tarafından zarar görmüş. Pissias, görüntülerin nasıl kaçırıldığını ise söylemek istemiyor.

Yunan gemileri Elefteri Mesogios'ta bulunan İtalyan gazeteciler ile Sfendoni'deki Yunan gazeteci Katerina Kitidi'nin çektiği görüntülerin toplamı 2 buçuk saat. Bunlar bir araya getirilerek belgesel-film yapılmış. Pissias, İsrail askerlerinin gaddarlıkları ile onlardan hiç korkmayan ve işini profesyonelce yapan gazetecilerin bu filminin, yakın dönemde gösterileceğini ifade ediyor.

Pissias, Elefteri Mesogios'da yaşananlara ilişkin 4 dakikalık görüntünün uluslararası medyadan ilk defa Cihan Haber Ajansı'na verdiklerini vurguladı. Görüntüler, İsrail komandolarının gemiyi denizden zodyak bot ve filikalar ile, havadan ise helikopter ile takibiyle başlıyor. İsrail komandoları Gazze'ye yardım malzemeleri taşıyan gemi konvoyuna ilk defa 04:15 sularında saldırıyor. Bu sırada askerlerin yaptıkları uyarıya, Pissias'ın megafonla karşılık veren konuşmaları duyuluyor. Daha sonra komandoların gemiye saat 05:00 sularında çıkışlarını yer alıyor.

Zodyak bottan gemiye çıkan komandoların silahlarını yardım gönüllülerine doğrulttukları görülüyor. Bu sırada gönüllülerin İsrail askerlerine "katiller", "teröristler" ve "korsanlar" gibi ifadelerle karşılık verdikleri görülüyor.

Mavi Marmara'ya müdahalenin ardından kısa bir süre sonra yardım malzemesiyle dolu Yunan Sfendoni gemisi de ele geçiriliyor. Sfendoni'de yaşananlara ilişkin görüntüler ise Atina'dan uğurlanması ile başlıyor. Daha sonra Mavi Marmara'ya İsrail müdahalesi görüntüleri ile devam ediyor.

Sfendoni'de İsrail askerleriyle gönüllüler arasında çatışmalar yaşanıyor. Bu sırada İsrail askerlerinin uyguladığı şiddet yardım gönüllülerinin dayak, çığlık ve bağrışmaları kamera kayıtlarında duyuluyor. Gemi kaptanı feci şekilde dövülüyor. Sfendoni gemisinde bulunan gönüllülerden Amerikan vatandaşı Paul Larudee de feci şekilde dövülmüştü. Boğuşma sırasında denize de düşen Larudee, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın "2 vatandaşımız yaralandı." dediği kişilerden biriydi.

"ELEFTERİ MESOGİOS" GEMİSİNE İSRAİL ASKERLERİNİN MÜDAHALESİ SIRASINDA YAPILAN KARŞILIKLI KONUŞMALAR

-Güney'e gidiyoruz... (Türk asıllı İsveç milletvekili Mehmet Kaplan, 04:00'da Mavi Marmara'ya hangi yöne gittiklerini soruyor. Mavi Marmara'nın "Güney'e gidiyoruz" cevabını İngilizce olarak Elefteri Mesogios gemisi sorumlusu Vangelis Pissias'a aktarıyor)
-"Sofia", "Sofia" –Yunan "Özgür Akdeniz" gemisinin önceki adı- size İsrail Deniz Kuvvetleri sesleniyor, acilen geminizi Kuzey'e çevirin.
- ...Etmeden önce, geminizi Kuzey'e çevirin.
-Uluslararası sivil vatandaşlarız. Yunan bayraklı bir Yunan gemisiyiz (konuşan Yunan "Özgür Akdeniz" yardım filosu sorumlusu Vangelis Pissias)
-Helikopter geliyor...
- Hemen durmazsanız ateş açacağız.. Hemen durun.
- Ateş açacaklar; (Dror Pheiler, İsveç yardım gönüllüleri sorumlusu)
- Hemen durun!
- Sivil vatandaşlarız...
- ??????? ???????...
- Hemen durun!
- Uluslararası filoyuz. Yunan bayraklı bir Yunan gemisiyiz... Yasal uluslararası sularda seyrediyoruz. Yunan gemileri teslim olmayacak. Legaliz, bizi tehdit etmeye hakkınız yok.
- Mankell Bey (İsveçli yazar Henning Mankell), bize bir kelime söyleyebilir misiniz?
- Bu olanlar, bize İsraillerinin kim olduklarını gösteriyor. Uluslararası sularda gemimizi işgal ediyorlar. Somalili korsanlar. Yada herhangi başka birşey...
- Bizi çeviriyorlar...
- Ne diyorsun biz onları çeviriyoruz.
- Çocuklar; Son sigarayı kim verecek?
- Son sigara…
- Atacaklar…ama olsun!
- Buradalar, oradan giriyorlar, sağdan, sağdan…
- Korsansınız, Korsansınız. Teröristsiniz, teröristsiniz. Bu sizin sonunuz. Korsansınız. Teröristsiniz. Bu sizin sonunuz.
- Bu savaş girişimi!
- Yunan gemisindesiniz. 4 bin yıldır Akdeniz'de yüzüyoruz. Akdeniz, özgür bir deniz. Korsanlar dışarı atılacaklar. Akdeniz'den dışarı atılacaksınız. Amerika'ya gidin. Sizin ülkeniz orası. Akdeniz'den dışarı. Korsansınız.
- Liderleriniz birer hain. Size ihanet ediyorlar. Bu İsrail'in sonu olabilir. Aptalsınız. Çekin gidin.
- Uluslararası sularda seyreden bir geminin yolcularıyız. Gidin! Asker değilsiniz, katilsiniz!
- Kaptanınız nerede?

PİSSİAS: "DAHA BÜYÜK BİR KONVOYU, UYGUN ZAMANDA YOLA ÇIKARACAĞIZ"

İsrail'in Mavi Marmara'ya saldırısına ilişkin düşüncelerini anlatan Pissias, sıranın kendilerine gelmesini beklediklerini anlatıyor: "Bizim sıramızın geleceğini düşündük. Ama Yunan bayraklı gemimiz, onların bu yaklaşımdan vazgeçmelerinde bir neden olmuş olabilir."
Saldırıdan korkmadıklarını vurgulayan Pissias, "Korku her insanda olabilir. Ancak kalbi temiz olanlar ve kişinin doğru yaptığına olan inancı bunu kontrol etmesine yardım ediyor" diyor. "Bu uğurda ölmek, şereftir" diyen Pissias, şöyle devam ediyor: "Bütün yolculuk boyu sakindik. Bir çıkar için gitmiyorduk. Bu bizi rahatlatan en büyük duyguydu. Karşındaki silah çıkarmış diye korkmazsın. En fazla bu dünyaya hoşçakal dersin. Ama dolu dolu gitmiş olursun. O gittiğin yerde sen olacaksın, bu dünyada kalanlar da olacak. Belki orada, dünyada yapmak istediklerin sebebiyle daha iyi bir konumda olabilirsin."

Yeni bir yardım organizasyonu içerisinde olduklarını açıklayan Yunan akademisyen Pissias, bu yılın sonuna ya da en geç ilk baharda gelişmeleri de dikkate alarak yeni bir yardım konvoyunu yola çıkarmayı hedeflediklerini söylüyor. Organizasyonda Türklerin de bulunduğunu belirten Pissias, "Bu defa daha çok Avrupa ile uluslararası politikaları etkileyen ve yaklaşımlarıyla doğru yerde durmayan ülkelerden gemiler ve gönüllüler öncülük edecek. Çok kaliteli bir yardım konvoyu olacak. Önemli isimler yer alacak. İnsan hakları vs edebiyatı yapıp bunu karşı duran ülkelerin halkları destek verecek."

"BÜTÜN FİLİSTİN GÖRÜŞMELERE KATILMALI"

Yeniden başlayan İsrail ve Filistin arasındaki görüşmelerden bir sonuç beklemediğini belirten Pissias, şunları söylüyor: "Ne İsrail ne de İsrail'i destekleyen ABD ve diğerleri, Filistin'e hak ettiği ve layık olduğunu vermeye kararlı değiller. Bunu konuşanlar, önce karşısındakine ve öze saygı duymalı. İsrail, Filistin'in tamamıyla konuşmalı. Filistin'in bir bölümünü temsil eden siyasi iradeyle değil."

"GAZZELİ'NİN TERCİHİNE SAYGI DUYULMALI"

2006'da Gazze'de yapılan seçimleri izleyen sadece 11 gözlemciden biri olduğunu hatırlatan Pissias, o dönemde BM'nin bile gözlemcilere zorluk çıkardığını söylüyor. Herkesin kabul etmesi gereken çok adil bir seçim sonucu çıktığını belirtiyor. Pissias, batı ülkelerinin iki dil kullanmaktan vazgeçerek, Filistin halkının tercihine saygı duymaları gerektiğini vurguluyor.

Son olarak Mavi Marmara'ya 3 defa çıktığını belirten Vangelis Pissias, yardım çabalarını hayatıyla ödeyenleri saygıyla andığını söylüyor. stargazetesi
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cmt Ekm 02, 2010 10:12 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Hzr 06, 2010 6:20 pm    Mesaj konusu: İsrail'in en seçkin komandoları Alıntıyla Cevap Gönder

İsrail'in en seçkin komandoları Mavi Marmara'da eli sopalı sivillere eşir düştü

























07 Haziran 2010 23:10
İsrail Askerleri Korkudan Altına Yaptı!
Mavi Marmara gemisinde yaralı İsrail askerine müdahale eden Türk doktor yaşadıklarını anlattı

Türkiye'den Filistin'e insani yardım götürürken İsrail ordusunun müdahale ettiği Mavi Marmara gemisinde baskında yaralanan İsrail askerlerine tıbbi müdahalede bulunan Türk doktor Hasan Hüseyin Uysal, "Askerler bize geldiklerinde yaşadıkları korku gözlerinden anlaşılabiliyordu. Hatta korkudan ağlıyorlardı. Biz onlara korkmamaları gerektiğini anlattık. Askerler, onlara tıbbi müdahale yapmaya başladığımızda ancak sakinleşebildiler" dedi.

Türkiye'den Filistin'e insani yardım götürmek için yola çıkan ancak uluslararası sularda İsrail ordusunun müdahale ederek Filistin'e ulaşması engellenen gemilerden Mavi Marmara'nın yolcularından birisi olan göz doktoru Hasan Hüseyin Uysal, baskın anını anlattı. Saat 01.00 gibi İsrail gemilerinin kendilerini takibe aldığını ancak müdahalede bulunmadığını belirten Hasan Hüseyin Uysal, "Saat 01.30 gibi gemimizin güvertesine birkaç tane bomba attılar ama biz herhangi bir müdahalede bulunmadık. Çünkü bizim amacımız saldırı değil yardım götürmekti. Saat 04.00 sıralarında bir kısmımız namazını sürdürürken, birden gemimize müdahale ettiler. Ellerindeki bütün güçle bize saldırdılar. Gerçekten çok korkunç ve gürültülü bir andı" dedi.

YARALI İSRAİL ASKERLERİ KORKUDAN ALTINA YAPMIŞTI

Baskın anı sonrası kendilerinin revire geçerek yaralıları beklemeye başladıklarını ifade eden Hasan Hüseyin Uysal, "Önce bizim ekipten hafif yaralılar gelmeye başladı. Sonra daha ağır yaralılar gelmeye başladı. Bu sırada çıkan arbede sonucu bize yüzü ve elinden hafif yaralanan 3 İsrail askeri getirdiler. Bunların vücutlarındaki yaralar, teslim olmalarını gerektirecek kadar büyük değilken onlar korkudan hemen pes edip teslim olmuştu. Bizim daha ağır yaralı arkadaşlarımız ise hemen tedavi edilip gemiyi savunmaya devam etmek istediklerini belirtiyordu. Ama İsrail askerleri hemen pes etmişti. Öyle ki insanlık adına utanç verici bir durum ama bize gelen askerler korkudan altlarına yapmışlardı. Ben bildiğim kadar İngilizce ile onlara korkmamalarını, doktor olduğumu ve yaralarını tedavi edeceğimizi belirttim. Bizim gemimiz yolcu gemisi olduğu için sadece oturacak koltuklar var. Bu 3 askeri bu koltuklara yatırıp müdahale ettik. Bu sırada daha ağır yaralılarımız gelmesine rağmen onları koltuklardan kaldırmadık. Hatta başlarına bir iş gelmesin diye doktor olmayan kişilerden nöbetçi bile koyduk" şeklinde konuştu.

KORKUDAN AĞLIYORLARDI

Yaralı askerlerin kendilerine gelene kadar kimse tarafından şiddete maruz kalmadığını dile getiren Uysal, "Askerler bize geldiklerinde yaşadıkları korku gözlerinden anlaşılabiliyordu. Hatta korkudan ağlıyorlardı. Biz onlara korkmamaları gerektiğini anlattık. Askerler, onlara tıbbi müdahale yapmaya başladığımızda ancak sakinleşebildiler. Daha sonra onları güverteye çıkarttık ve teslim ettik" şeklinde ifade etti.
aktifhaber

10 Haziran 2010
"Bir Türk'ü Öldür Ve Dinlen"
İsrailli yazar Avnery, "Hükümetimiz, son dostumuzu düşman edininceye kadar dinlenmeyecek" dedi.

İsrailli ünlü yazar Uri Avnery, Tel Aviv hükümetinin politikasına ağır eleştiriler yöneltti. Avnery, Alman Neue Rheinische Zeitung gazetesinde yayımlanan makalesinde gemilere müdahale ile alakalı en kötü alternatifin seçildiğini ifade ederek, Savunma Bakanı Ehud Barak ve kabineye ağır eleştirilerde bulunuyor.

"Bir Türk'ü öldür ve dinlen' başlıklı köşe yazısında Avnery, Türklerin kolay vazgeçen insanlar olmadığının bilindiğine yer veriyor.

İsrail'in bir sabun köpüğünün içinde yaşadıklarını ve bunun bir çeşit 'zihni getto' olduğunu ifade eden Avnery, bunun dünyanın kalan kısmının kabul ettiklerini görmelerini engellediğini belirtiyor. İsrail medyasının, resmi sözcünün sürekli tekrar ettiği 'linç' ifadesini hemen kabul ettiğini ve askerlerin yani Yahudilerin kurban olduklarını ilan ettiklerini yazan Avnery, ancak yabancı bir gemiye saldırıldığının hatırlanmak istenmediğine dikkat çekiyor.

Bu durumda klasik bir Yahudi fıkrasına değinmeden geçemeyeceğini ifade eden Avnery, fıkrayı şöyle anlatıyor.'' Rusya'da bir Yahudi anne, Çar tarafından Türklerle yapılacak savaşa çağrılan oğluyla vedalaşırken oğluna, ''Aşırı yorma kendini, bir Türk'ü öldür ve dinlen. Sonra başka bir Türk'ü öldür, yine dinlen.'' telkinlerinde bulunur. ''Ama anne?'' diyerek annesinin sözünü kesen oğlu, ''Ya Türkler beni öldürürse?'' diye sorunca annesi şu cevabı verir. '' Seni mi? Ama neden, sen onlara ne yaptın ki?''


TÜRKLERİ DÜŞMAN EDİNMEK APTALCA

Bu fıkranın gerçekleşmesini düşünmenin normal olmadığını kaydeden İsrailli yazar, ''Ağır silahlı askerler açık denizde bir gemiye saldırıyorlar. Ve kurban olan onlar öyle mi?'' sorusunu soruyor. Bu askerlerin ancak sorumsuz medya ve politikacıların kurbanı olabileceklerini belirten İsrailli yazar, Türkleri düşman edinmenin aptalca olduğunu belirtiyor.Türklerin kendilerinin on yıllardır en yakın müttefikleri olduğunu belirten Avnery, gelecekte kendileri için komşularıyla ilişkilerinde önemli bir rol oynayacak Türkiye'nin ve Türk halkının kendilerine karşı birleştiklerini ifade ediyor. Olayın kendileri için yavaş yavaş bir felakete gittiğini hatırlatan Avnery, ''Fıkradaki anne ''Bir Türk'ü öldür ve dinlen." dedi. Ancak bizim hükümetimiz dinlenmeyecek ve son dostumuzu da düşman edininceye kadar vazgeçmeyecekler.'' ifadelerini kullanıyor.

İki dönem İsrail parlamentosu Knesset'te de görev yapan Avnery, 1982'de sınırı geçerek kuşatma esnasında Beyrut'ta Yaser Arafat ile görüşen ilk İsrailli olarak ün yapmıştı.
aktifhaber


10 Haziran 2010
'En Kötü Terörist İsrail...'
İsrail'in Gazze'ye yardım konvoyuna saldırısı sırasında gemide bulunan İsveçli yazar bakın neler söyledi...

İsrail'in Gazze'ye yardım konvoyuna saldırısı sırasında "Sofia" adlı gemide bulunan İsveçli yazar Henning Mankell, "en kötü teröristin İsrail olduğunu" belirtti.
Mankell, Alman Stern dergisinde yayımlanan röportajında, "Terörizme inanıyorum. Bu durumda en kötü terörist İsrail. ABD de çok sayıda terörist davranışta bulunuyor. Teröristlerin hapse atılması lazım" ifadesini kullandı.
İsrail'in Somalili korsanlar gibi davrandığını ve korsanlık suçlamasıyla Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanında yargılanabileceğini belirten Mankell, "Eğer bir gemideysem ve aniden bir helikopterden gemiye askerler inmeye başlarsa kendimi savunma hakkım vardır. Eylemciler yukarı tırmanarak helikoptere saldırmadı. Askerler insanlara zarar vermek için aşağıya indi. Bu insanlar da kendilerini savundu. Taş ve sopalarla, otomatik silahlara karşı" açıklamasında bulundu.
Neden İsrail'in teklif ettiği gibi yardımları karayolu üzerinden götürmek istemediklerinin sorulması üzerine de Mankell, "Çünkü işe yaramazdı. Bugüne kadar da işe yaramadı. Bu diğer bir yalan daha olurdu. Malzemeler hiçbir zaman Gazze'ye ulaşmazdı. İsraillilere neden güvenelim ki? İsrail, verdiği çok sayıda sözü tutmadı" ifadesini kullandı.
"Sofia" gemisine gelen İsrailli askerlerin, bir tıraş bıçağı, bir de aşçının kullandığı bıçağı bularak, gemide silah bulduklarını söylediklerini de anlatan Mankell, gelecekte şiddetin artması durumunda bundan İsrail'in sorumlu olacağını, belki de bunu istediğini, bu nedenle Filistinlilerin şiddete başvurmaması gerektiğini vurguladı. aktifhaber

"İsrailliler Türkiye'yi Düşman Görüyor"
11 Haziran 2010
İsrail'in Gazze'ye yardım götüren gemilere düzenlediği saldırının ardından yapılan bir kamuoyu yoklamasında, İsrailliler'in yüzde 78'inin Türkiye'ye "düşman" gözüyle baktığı ortaya çıktı.
İsrail Hayom gazetesinin, Gal Hahadaş kamuoyu şirketine yaptırdığı araştırmanın sonuçlarına göre, yüzde 78, "Türkiye'nin düşman ülke haline geldiğine" inanıyor.

"Sizce son olaylardan sonra Türkiye düşman ülke haline geldi mi?" sorusuna "hayır" diyenlerin oranı ise yüzde 22'de kaldı.

Kamuoyu yoklamasına cevap verenlerin yüzde 92'si, "Gazze yardım filosunun durdurulması gerektiği" yolunda görüş belirtti.

Filonun durdurulmaması gerektiği cevabını verenlerin oranı yüzde 5, kararsız kalanların oranı ise yüzde 3 oldu.

İsrail Hayom'un araştırmasına göre, yüzde 91, İsrail'in bundan sonra gelecek filoları da durdurması gerektiğini söyledi. "Filoları durdurmayalım"diyenlerin oranı yüzde 5, kararsızlar ise yüzde 4 oldu.

Kamuoyu yoklamasına göre, İsrailliler'in dörtte üçüne yakını, Gazze'ye 2006 yılından sonra başlayan abluka uygulamasının da kaldırılmasına karşı çıkıyor. "Abluka kaldırılmamalı" diyenlerin oranı yüzde 73, kaldırılmalı diyenler ise yüzde 16 oldu. aktifhaber

İKİ MUAZZAM KONVOY YOLA ÇIKIYOR

14 Haziran 2010
Eski İngiliz milletvekili George Galloway, Gazze'ye Ramazan'dan sonra iki muazzam konvoyun yola çıkacağını söyledi. Galloway, 'Gazze filosu'na kanlı baskının 'İsrail'in sonunun başlangıcı' olacağını da ifade etti.
Mavi Marmara'da öldürülen aktivistlerin İstanbul'da yapılan cenaze törenlerine katılan eski İngiliz milletvekili George Galloway, “İstanbul'daki müzakerelerimiz sonucunda ilan edebilirim ki, Ramazan'dan sonra biri denizden, biri de karadan, iki muazzam konvoy, yola çıkacak” dedi. Ocak ayında Mısır üzerinden Gazze'ye giden “Özgürlük” konvoyunda bulunan ve Mısır tarafından sınır dışı edilen Galloway, “Gazze filosu”na kanlı baskının “İsrail'in sonunun başlangıcı” olacağını da ifade etti.

Uzun yıllardan beri İsrail karşıtı, Filistin yanlısı faaliyetlerde bulunan George Galloway, İsrail'in Gazze'ye kanlı baskını protesto amacıyla Londra'da düzenlenen bir gösteri sırasında yaptığı konuşmada “Gazze kuşatmasına son vermek amacıyla” Ramazan'ın hemen sonrasında Gazze'ye, iki büyük konvoyun gideceğini şöyle duyurdu:

“İstanbul'daki müzakerelerimizin ardından size ilan edebilirim ki, Ramazan'dan sonra (10 Eylül), biri denizden, biri karadan, iki muazzam konvoy yola çıkacak. Kara konvoyu, Londra'dan kalkacak ve Avrupa, Türkiye, Suriye ve Ürdün üzerinden seyahat edecek, deniz yoluyla Akaba'dan Sina'ya geçecek ve Refah kapılarına girecek ve ben, milyonlarca insanın adına Mısır hükümetine, o kapıları aç ve konvoyun geçmesine izin ver diyorum. Deniz konvoyu ise, eş zamanlı olarak aynı gün yola çıkacak ve ülkeden ülkeye Akdeniz'de ilerleyecek. Birlikte Gazze'nin sahillerine varacağız. Oraya, şimdiye kadar kuşatmanın en büyük kırılmasıyla birlikte gireceğiz ve o gün kuşatmaya son vereceğiz.”

Jerusalem Post tarafından yansıtılan konuşmasında Londra'daki İsrail Büyükelçiliği istikametine işaret ederek, “Londra'nın kalbinde bu katilleri, bu teröristleri istemiyoruz” diyen Galloway, “Gazze filosu” baskının “İsrail'in sonunun başlangıcı” olacağını da savundu.

Tımeturk

Taraf Gazetesi De Bu İlanı Yayınladı

"Yandaş gazeteler" İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ı tam sayfa ilanla vurdu,



Ayrılık dizisiyle başlayan İsrail - Türkiye gerilimi Kurtlar Vadisi, alçak koltuk kriziyle devam etti. İsrail'in bardağı taşıran hamlesi ise Gazze'ye giden yardım gemilerine saldırı oldu. İsrail güçlerinin, Gazze’ye yardım malzemesi götüren gemilere kanlı baskını sonucu 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetti.

İSRAİL'LE İLİŞKİLER DONDURULDU

İsrail'in baskın anını ve o dehşet görüntüleri dünyada büyük yankı uyandırdı. Ama dünyaya kafa tutan İsrail, her fırsatta haklı olduğunu iddia etti, dünya devletlerini iki yüzlülükle suçlarken Türk aktivistleri provokatör ilan etti. Bugün belli olan "Türkiye’nin 5 adımlık İsrail yol haritası"nda Ankara'nın, bu ülke ile olan bütün ilişkilerin dondurulmasına karar verdiği belirtildi.

TARAF AFİŞE ETTİ

Kanlı baskın sonra tahrik edici açıklamalar yapan İsrail yönetimini bugün yandaş denilen gazeteler ilanla vurdu. Yeni Şafak, Vakit ve Taraf gazetesi tam sayfa ilanla İsrail'i deşifre etti. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın ağzından yazılan ilanın kim tarafından verildiği bilinmiyor.

aktifhaber

ŞAKA GİBİ:İSRAİL, İHH'YI 'TERÖRİST ÖRGÜT' İLAN ETTİ

Murad Salih



Sen tut...

İnsanlık dışı bir ambargo ile karadan denizden ve havadan kuşatılarak boyun eğmeğe zorlanan Gazze’nin kahraman halkına...

İnsanî ardım ulaştırmaya çalışan İHH’nın da içinde bulunduğu uluslararası bir insanî yardım organizasyonunun filosunu Akdenizin uluslarası sularında silahla durdurarak içindeki sivil aktivistleri katlet, yarala, yaralıları bile kelepçeleyerek uzun saatler süren zahmetli bir yolculuğa mecbur etttikten sonra bir de tutuklayıp cezaevlerine doldur...

Gemilere ve içindeki insanî yardım malzemelerinin tamamına el koy....

Silah zoruyla gaspettiğin gemiler halâ senin korsan devletinin limanlarında bağlı dursun...

Bu gemilerdeki insanî yardım malzemelerinden yiyeyecek ve ilaç gibi sıcakta çabuk bozulanları, yazın bu kavurucu sıcağında kullanılamaz hale gelmiş olsun...

Ve bütün bunlara rağmen adına “uluslarası toplum” denen emperyalistler ve onların işbirlikçilerinden oluşan şerefsizler korosu sana “devlet” muamelesi çekmeye devam etsin...

Bu kadar açık, bu kadar alçakça bir eylemi bir “devlet” yapabilir mi?

Yaparsa; ona “devlet” denilebilir mi?

Bugüne kadar yaptığı sayısız vukuatı iliştirilmiş medya gücünün hafızalarımızı silmesi dolayısıyle hatırlayamasak da...

Sadece Akdeniz’de yaptığı son silahlı gasp üzerinden giderek...

Uluslarası sularda seyreden sivil ve silahsız insanî yardım gemilerine havadan ve denizden haksız/hukuksuz olarak silahla saldırarak...

9 kişiyi katleden 50 kişiyi yaralayan ve iyolcuların tamamını kelepçeleyerek esir alıp zindanlara dolduran...

Gemilere içindeki yükleriyle birlikte el koyan...

Bir “organizasyon”a...

“Silahlı çete” veya “terör örgütü” denmez de ne denir?

- Bu terör değilse...

- Bunun yapanlar terörist değilse...

- Terör nedir?

- Terörist kimdir?

Diyeceksiniz...

Haklısınız...

Ama...

Dünyanın bugüne kadar gördüğü en alçak, en vahşî, en iğrenç terör örgütlerinden biri olan İsrail’in radyosu bakın nasıl bir açıklama yayınlıyor:

“İsrail Radyosu'nun haberine göre Tel Aviv, Filistinli Hamas ve Lübnan'daki Hizbullah örgütüyle birlikte İHH'yi de 'yakından izlenecek terör örgütleri'ne dahil etti.” (*)

İşgal altındaki vatanlarını kurtarmak için canlarını her gün feda eden Filistinlilerin şanlı direniş örgütü HAMAS: “Terörist”...

Vatanlarını İsrail’in terörist saldırılarına karşı canla başla savunan Hizbullah: “Terörist”...

Dünyanın her yerindeki ihtiyaç sahiplerine insanî yardım ulaştırmak için gece gündüz çalışan İHH: “Terörist”...

Fakaaaat......

Yerli halktan silah zoruyla ve sahipleri vahşîce katledilerek gaspedilen Filistin toprakları üzerinde AB-D emperyalizminin açık destekleriyle kurulduktan sonra, aynı sponsorun himayesinde; silahlı katliam ve toprak gaspına arsızca, utanmazca vahşice devam eden İsrail: “Devlet”...

Öyle mi?

Gerçekten de şaka gibi...

Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/2010/06/saka-gibiisrail-ihhyi-terorist-orgut.html

İsrail ordusu soruşturma(!)yı tamamladı



TEL AVİV- İsrail ordusu soruşturmasını tamamladı: Askerler uygun davrandı, istihbarat eksikliği vardı.

İsrail ordusu, 31 Mayıs'ta Gazze'ye yardım götüren gemilere düzenlenen ve 9 Türk'ün hayatını kaybettiği saldırıya ilişkin iç soruşturmasını tamamladı. İsrail radyosunda yer alan habere göre, soruşturma raporunda toplu bir savunma beklemedikleri için İsrailli komandoların gösterdikleri tepkinin uygun olduğu savunuluyor. Ancak istihbarat eksikliği olduğu kabul ediliyor.

İsrail ordusu içinde gerçekleştirilen soruşturmaya göre operasyonu gerçekleştiren birliğin yeterince hazırlıklı olmadığı belirtiliyor. Ayrıca yeterli istihbarata sahip olunmadığı ve Türk bayraklı gemilere müdahalede komando birliğinin gerektiği gibi kullanılmadığı aktarılıyor.

Hazırlanan rapora göre İsrail askerlerine karşı gösterilen toplu savunma hesaba katılmadığından, askerlerin o an şartlara göre davrandığı kaydediliyor. İsrail radyosuna konuşan bir ordu yetkilisi, "Askerler tören elbiselerini giymek istedi, yolcularla konuşma yoluyla iletişim kuracaklarını bekliyorlardı ve bu bir hataydı." dedi. Aynı yetkili, askerlerin yaşanan gelişmelerin gereğince davrandıklarını savundu.

Soruşturma kapsamında sorgulanan askerlerin de "gemide bulunanların bir saldırı hazırlığı içerisinde olduklarına" dair istihbaratları olmadığı kaydediliyor. Raporda sonuç olarak ise gemilere operasyonun, ancak gemidekiler suyla ıslatılıp ve sis bombası atılarak etkisiz hale getirildikten sonra düzenlenmiş olması gerektiği vurgulanıyor. Raporda ayrıca gemiye gerçekleştirilen ve "Sky Winds 7" (Gökyüzü Kanatları) adı verilen operasyonun, standart operasyon prosedürlerine göre gerçekleştiği savunuluyor.

Radyoya konuşan bir başka askeri yetkili de "Bil'in'de olduğu gibi bir direnişle karşılaşmayı beklediklerini; ama bunun bir parkta yürümek gibi olacağına dair bir his olmadığını" söyledi. Aynı yetkili, her ihtimale karşı hazırlık yapılmadığı için de operasyonun daha fazla bir zihinsel hazırlık gerektirdiğine dair genel bir kabul olduğunu aktardı.

Operasyona katılan üst düzey bir askeri komutan ise Haaretz'a açıklamasında "Hazırlıklarda ve istihbarat toplamadaki en büyük hata, onlarca gösterici ile uğraşmak zorunda kalacak olmamızı bilmememizdi." dedi. İsrailli komutan, gemide yaşananlar için ise "Bu sonradan kötüleşen düzensizce bir davranış değildi. Bu planlı bir terörist saldırıydı." ifadelerini kullandı.

Operasyona katılan bir başka İsrailli komutan ise "Hala her sabah saat 3'te uyanıyorum ve kendime soruyorum: Lanet olsun, nasıl oldu da daha fazla şey bilemedik." diye akatrdı.

20 Haziran 2010 habertaraf

"İsrail Türkiye'den özür dilemeyecek"
2 Temmuz 2010
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail'in 31 Mayıs'ta Gazze yardım gemilerinden Mavi Marmara'ya düzenlediği saldırıyla ilgili, "İsrail'in Türkiye'den özür dilemeyeceğini" bir kez daha yineledi.

İsrail'in devlet televizyonundaki söyleşisinde Netanyahu, "Askerlerimizin neredeyse bir güruh tarafından katledilmeye çalışıldığı bir durumda İsrail'in özür dilemesi mümkün değildir" ifadesini kullandı.

Netanyahu, bu nedenle de gemi saldırısı sırasında zarar görenlerin herhangi bir biçimde tazmin edilmesinin söz konusu olmadığını kaydetti ve "Bununla birlikte, biz olayda insan hayatının kaybından dolayı üzüntü duyuyoruz" dedi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İsrail Sanayi ve Ticaret Bakanı Binyamin Ben Eliezer'in görüşmesine de değinen Netanyahu, Ben Eliezer'in kendisine Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşme ihtimalinden bahsettiğinde, kendisine "git ve görüş" dediğini belirterek, "Önemli olan görüşmenin gerçekleştirilmesiydi. İsrail ve Türkiye için iyi olan, ilişkilerin daha kötüye gitmesinin önlenmesi için yapılan çabadır" diye konuştu. habertaraf

Filistinli kadın O Anı Anlattı
06 Ekim 2010
İsrail askerinin, elleri ve gözleri bağlı bir Filistinli kadının etrafında göbek attığını gösteren videodaki kadın mahkum, duygularını anlattı.
İhsan Dababse adlı Filistinli kadın AFP'ye yaptığı açıklamada, görüntüleri El Cezire televizyonunda izlediğini, kendisini aşağılanmış hissettiğini ve uyuyamadığını belirterek, ''Askerlerin kahkaha sesleri ile müzik hala kulaklarımda çınlıyor'' ifadesini kullandı.

Filistinli ''Mahkumlar Kulübü'' ile irtibata geçtiğini veİsrailordusunu dava etmeyi planladığını belirten Dababse, ''Beni tutukladıklarında Beytüllahim yakınlarındaki bir tutukevine götürdüler. Ellerim, gözlerim bağlı halde beni bir koridora koydular. Askerlerin kahkahalarını, seslerini ve müziği duyuyordum. Olan biteni görebiliyordum, çünkü bantlar o kadar sıkı değildi. Beni kameraya çekmemeleri için onlara yalvardım'' dedi.

Dababse, olayın Aralık 2007'de yaşandığını belirterek, İslami Cihad üyesi olmakla suçlanarak 22 ay hapse mahkum edildiğini de anlattı.

Kanal 10 Televizyonundaki Tzinor Layla (Gece Hattı) adlı programda gösterilen videoda, İsrailli bir asker, elleri ve gözleri bağlı olarak duvar kenarında duran bir Filistinli kadının etrafında, Arap müziği eşliğinde ve olayı görüntüleyen arkadaşlarının tezahüratları altında göbek dansı yapıyor. aktifhaber
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Çrş Ekm 06, 2010 9:27 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Hzr 23, 2010 10:15 pm    Mesaj konusu: Amerika'da müesses Yahudiliğin iflası Alıntıyla Cevap Gönder

Peter Beinart
Amerika'da müesses Yahudiliğin iflası

2003’de önde gelen çeşitli Yahudi hayırseverler Cumhuriyetçi anketör Frank Luntz’a başvurdular. Amaçları Luntz’dan Amerikalı Yahudi kolej öğrencilerinin kampüste İsrail’in eleştirilmesine eskisi kadar ateşli karşı çıkmamalarının nedenlerini ortaya çıkarmasını istemekti. Sonuçta Luntz farkında olmadan örgütlü Amerikan Yahudi cemaatine dair benim şimdiye kadar gördüğüm en aleyhte iddianameyi ortaya serdi.

Hayırseverler Yahudi öğrencilerin İsrail hakkında ne düşündüklerini öğrenmek istiyorlardı. Luntz onların çoğunlukla pek bir şey düşünmediklerini tespit etti. “Yahudilikleri ve İsrail’le bağlantılarını konuşmak için Yahudi gençleri bir grup halinde altı sefer bir araya getirdik” diye kaydediyor Luntz. “Altı seferde de İsrail hakkında bilgi istenilmediği sürece bu konu açılmadı. Altı seferde de bu Yahudi gençler durumu tarif etmek için ‘biz’ yerine ‘onlar’ tabirini kullandılar.”

Luntz’un karşılaştığı bu kayıtsızlık şaşırtıcı değildi. Son yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar, Hebrew Union College’dan Steven Cohen ve Davis’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Ari Kelman’ın sözleriyle söyleyecek olursak, “Ortodoks olmayan genç Yahudilerin genelde büyüklerinden daha az İsrail’e bağlılık duyduklarını” ve çoğunun “neredeyse hiç olumlu his beslemediğini itiraf ettiğini” açığa çıkarmıştır. 2008’de Amerika’daki yegane, ayrımcılık yapmayan Yahudi destekli üniversite olan Brandies’deki öğrenci senatosu Yahudi devletinin kuruluşunun altmışıncı yıldönümünü kutlama önerisini reddetti.

Luntz’un görevi, ters giden şeyi ortaya çıkarmaktı. Öğrencilerin İsrail hakkındaki görüşlerini yokladığında, bazı sıkı kanaatlere tosladı. Birincisi, “onlar İsrail’in konumunu sorgulama haklarını saklı tutuyorlar”. Luntz’un açıklamasına göre, bu genç Yahudiler “‘grup düşüncesi’ olarak gördükleri herşeye karşı direnç gösteriyorlar” Hatalarıyla birlikte İsrail’in “açık ve dürüstçe” tartışılmasını istiyorlar. İkincisi, “genç Yahudiler can havliyle barış istiyor”. Luntz onlara bir dizi reklam gösterdiğinde öğrencilerin en beğendikleri ilanlardan birinin başlığı “İsrail’in Barış İstediğinin Kanıtı” idi ve bu reklam çeşitli İsrail hükümetlerinin işgal edilmiş topraklardan çekilme önerilerini listeliyordu. Üçüncüsü, “bazı öğrenciler Filistinlilerin içinde bulundukları kötü durumu vurguladılar”. Luntz onlara Filistinlileri şiddete eğilimli tiksinç kimseler olarak lanse eden ilanları gösterdiğinde çeşitli grup katılımcıları bu ilanları klişe ve haksız bulup kendi Müslüman arkadaşlarını örnek verdiler.

Başka bir ifadeyle, öğrencilerin çoğu kabaca tanımlarsak liberaldi.Amerikan Yahudi siyasi kültürünün belirleyici değerlerinden bazılarını içselleştirmişlerdi: açık tartışamaya duyulan inanç, askeri güç konusunda şüphecilik ve insan haklarına bağlılık. Söz konusu İsrail olunca bu değerlerin gölgede bırakılmaması gerektiğini bütün mausmiyetleriyle savunuyorlardı. Cazip buldukları tek Siyonizm türü Filistinlilerin insanlık onurunu ve saygınlığını tanıyan ve barışı getirebilecek bir siyonizmdi. Bu inançları paylaşmayan bir İsrail hükümetini canıgönülden kınayabilirlerdi. Luntz ironiyi kavrayamamıştı. Onların cazip buldukları tek Siyonizm türü, Amerika’daki yerleşik Yahudilerin hayatlarının çoğunu aleyhinde çalışarak geçirdikleri bir siyonizm türüydü.

Günümüzde Amerikan Yahudileri arasında, özellikle Ortodoks dünyada, İsrail devletine derinden bağlı çok sayıda Siyonist var. Öte yandan özellikle seküler Yahudi dünyasında Filistinliler de dâhil olmak üzere herkes için insan hakları düsturuna yürekten bağlı çok sayıda liberal de var. Bu iki grup giderek birbirinden ayrışıyor. Özellikle genç kuşaklarda giderek daha az sayıda Amerikalı Yahudi liberal, siyonist oluyorken, yine giderek daha az sayıda Amerikalı Yahudi Siyonist liberal oluyor. Bunun sebeplerinden biri, Amerikan Yahudiliğinin önde gelen kurumlarının, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde sergilediği tutuma ve kendi Arap vatandaşlarına yönelik tavrına karşı çıkan bir Siyonizmi desteklemeyi reddetmiş –aslında ona karşı etkin muhalefet yapmış- olmalarıdır. Onyıllardan beri Yahudi cemaati Amerikalı Yahudilerden Siyonizmin eşiğindeki kendi liberalizm görüşlerini gözden geçirmelerini istedi ve şimdi bu cemaati şaşkınlığa uğratacak şekilde, pekçok genç Yahudi kendi liberalizm görüşünü değil de Siyonizm görüşünü gözden geçiriyor.

Amerikan Siyonizmi ahlâki bir çöküş içinde. Eğer AIPAC ve ABD Yahudi Dernekleri Başkanları Konferansı gibi grupların liderleri bu seyri değiştirmezse, bir gün kalktıklarında, Ortodoks inançlı genç siyonist liderlerin Araplara ve Filistinlilere karşı beslediği çıplak düşmanlığın kendilerini ve kayıtsızlıktan dehşete düşmeye kadar uzanan bir ruhsal yelpazedeki seküler Amerikalı Yahudi kesimini bile korkuttuğunu göreceklerdir. ABD’de liberal Siyonizmi korumak –böylece Amerikalı Yahudiler, İsrail’deki liberal Siyonizmin korunmasına yardım edebilirler- çağımızda Amerikan Yahudiliğinin yapması gereken en zorlu işlerden biridir. Ve bu da Luntz’un öğrencilerinin başlamasını istediği noktadan başlar: artık gözlerimizi başka tarafa çevirmeden İsrail’in mevcut hükümetini dürüstçe tartışmak.

1990’lardan beri gazeteciler ve ilim insanları İsrail toplumundaki bir yarılmadan söz ediyorlar. Hebrew Üniversitesi siyaset bilimcisi Yaron Ezhari’nin sözleriyle ifade edecek olursak, “ulusal uzlaşı diye adlandırılan şeyin üzerinde onyıllar geçtikten sonra Siyonist liberalizm söylemi birbiriyle apaçık çekişen çeşitli versiyonlara ayrıldı. Zulüm, soykırım ve hayatta kalmaya dönük zorlu mücadelenin uzun mazisine dayanan bir versiyon karamsar, Yahudi olmayanlara karşı güvensiz ve sadece Yahudi gücüne ve dayanışmasına inanıyor. Mesihçilik görüşünün sekülerlermiş türlerinden ve Aydınlanmacı ilerleme firinden beslenen diğer bir versiyon ise askeri gücün sınırlandırılmasının gereğini ve liberal-demokratik değerlere bağlılığı vurguluyor. Her ülkede bir tür ideolojik bölünmüşlüğe rastlanır. Fakat çağdaş İsrail’de ideolojik uçlar arasındaki mesafe hiçbir yerde olmadığı kadar büyük.

Ezrahi ve başkalarının da belirttiği gibi, bu ikinci liberal-demokrat Siyonizm özellikle seküler İsrailliler arasında, yeni bir bireycilik, özgür ifade talebinin artması ve baskıcı otoriteden giderek daha fazla kuşku duyulmasıyla birlikte gelişti. Siyonist geçmişin karanlık köşelerinde korkusuzca kazılar yapan Tom Segev gibi “yeni tarihçiler”de ve İsrail’in “Temel Yasalar”ında garantiye alınan insan haklarını ihlal eden Knesset’in (İsrail devletinin yasama organı) yasa kararları bozan eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Aharon Barak gibi hukukçularda bu ruhu görebilirsiniz. Ayrıca eski Başbakan Ehud Barak’ın 2000’de ve 2001’in başında Batı Şeria’nın büyük bir kısmını Filistinlilere bırakmaya yönelik apaçık istekliliğinde de aynı ruhu görebilirsiniz.

Ne var ki günümüzde İsrail’de bu insancıl evrenselci Siyonizm gücü eline geçiremiyor, aksine takati kesilmiş durumda. Bu Siyonizmin değerlerinin Başbakan Benjamin Netanyahu’nun hükümetinin değerlerine ne kadar aykırı olduğunu görmek için Effi Eitam örneğine bakmak yeterli. Eski kabinenin bakanı, karizmatik savaş kahramanı Eitam, Filistinlilerin Batı Şeria’dan etnik temizlikle silinmesini önerdi. “Batı Şeria’daki Arapların ezici çoğunluğunu oradan ve İsrailli Arapları da siyasi sistemden kovmak zorunda kalacağız” diye beyan verdi 2006’da. 2008’de Eitam, Ahi Party adındaki küçük partisini Netanyahu’nun Likud Partisi ile birleştirdi. Ve 2009-2010 akademik yılı için Netanyahu’nun denizaşırı “kampüs bağlantıları” ile ilgili özel elçisi oldu. Bu yetkiyle geçen sonbaharda İsrail hükümeti adına bir dizi Amerikan yüksek okulunu ve kolejini ziyaret etti. Bu geziyi düzenleyen grubun adı “Demokrasi için Karavan” idi.

İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman bir zamanlar Eitam’ın görüşlerini paylaşıyordu. Gençliğinde Meir Kahane’nin şimdilerde yasaklı olan Kach Partisi’ne kısa bir süreliğine katılmıştı. Bu parti de Arapların İsrail topraklarından ihraç edilmesini savunuyordu. Şimdi Lieberman’ın tavrı “ihraç-öncesi” diye adlandırılabilir. Zira kendisi İsrail devletine sadakat yemini etmeyecek İsrailli Arapların vatandaşlığının kaldırılmasını istiyor. Keza 2008-2009 Gazze savaşına karşı çıkmış iki Arap partisinin Knesset için aday göstermesine engel olmaya çalıştı. Dahası, Hamas temsilcileriyle görüşme yapan Arap Knesset üyelerinin idam edilmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca İsrail’in Bağımsızlık Günü’nde alenen yas tutan Arapların hapse atılmasını istiyor ve İsrail’in Arap vatandaşlarıyla evlenen başka ülkelerdeki Araplara asla vatandaşlık hakkının verilmemesini umuyor.

Lieberman’ın şimdiki görüşleriyle eski görüşleri arasındaki bağlantıyı görebilmek için paranoyak olmanıza gerek yok. İsrailli Arapları yasal korumadan ne kadar çok uzaklaştırır ve onları vatan hainliğiyle ne kadar çok suçlarsanız, ihraç politikası güttüğünüzü o kadar kolay insanların aklına getirirsiniz. Lieberman’ın Amerikalı destekçileri teoride onun bir Filistin devletini savunduğunu sıkça belirtiyorlar. Fakat onun adına genelde belirtmedikleri husus ise iki devletli çözümün, İsrailli Arapların büyük bir kesiminin rızaları alınmadan başka bir ülkeye sürgün edilmesine yol açacak şekilde İsrail sınırlarının yeniden çizilmesi anlamına geldiğidir.

Netanyahu’nun başbakanlığının birinci döneminde Lieberman kabine başkanlığı yapmıştı. Ve Batı Şeria söz konusu olduğunda, Netanyahu’nun kendi yaklaşımı himayesi altında tuttuğu Lieberman’ın yaklaşımından bile daha uç noktaya vardı. 1993 tarihli kitabı A Place among the Nations’da Netanyahu bir Filistin devleti fikrini reddetmekle kalmıyor, Filistinli diye bir şeyin varlığını bile inkâr ediyor. Aslında Filistinlilerin devlet talebini Nazizimle bir tuttuğunu sık sık yineliyor. Batı Şeria’dan çekilecek bir İsrail’in “Auschwitz sınırları” ile bir “getto devleti” olacağını beyan ediyor. Ve “Judea ve Samaria [Batı Şeria]’yı İsrail’den koparma” çabasını Hitler’in 1938’de öne sürdüğü, Almanca konuşan “Suduten eyaletini” Çekoslavakya’dan koparma teklifine benzetiyor. Netanyahu zaten yeterince geniş tavizlerde bulunmuş İsrail’den daha fazla bölge istemenin haksızlık olacağını ısrarla dile getiriyor. Ne tür tavizlermiş bunlar? Güya hakkı gereği İsrail devletinin bir parçası olması gereken Ürdün’ü alma talebinden vaz geçmesi.

Netanyahu’nun koalisyonunun solunda Ehud Barak’ın zayıf bırakılmış İşçi Partisi oturuyor, ama onun ılımlı potansiyeli bazı açılardan en bağnaz koalisyon ortağı tarafından dengeleniyor: Kuzey Afrika ve Ortadoğu kökenli Yahudileri temsil eden ultra Ortodoks parti Shas. Bir noktada Shas bazı Ashkenazi ultra Ortodoks emsalleri gibi yerleşim yerlerini kaldırmaya açıktı. Ne var ki son yıllarda geniş aileleri için mesken bulma konusunda endişelenen ultra Ortodoks İsrailliler Batı Şeria’ya daha fazla akın etmeye başladılar ve devlet yardımları sayesinde orada hayatlarını çok daha ucuza malettiler. Beklenildiği gibi onların siyasi partileri de bölgesel uzlaşı aleyhine büyük çaba sarf etti. Ve bunu ultra Ortodoks Yahudiliğin liberal değerlere karşı köklü düşmanlığını yansıtan bir kinle yaptılar. Shas’ın oldukça güçlü ruhani lideri Haham Ovadia Yosef Arapları “engerekler”, “yılanlar” ve “karıncalar” diye yaftaladı. 2005’de başbakan Ariel Sharon Gazze Şeridi’ndeki yerleşim yerlerini kaldırma önerisinde bulunduğunda, Yosef “Tanrı boyunu devirsin” dedi. Resmi Shas gazetesi yakın zamanda Başkan Obama’yı “Aşırı uç İslamcı” diye niteledi.

Hebrew Üniversitesi profesörü Ze’ev Sternhell faşizm üzerine uzman biri ve itibarlı İsrail Ödülü’nün de sahibi. Haaretz’in son sayılarından birinde Shas liderleri ve Lieberman üzerine yorum yaparken şunu yazmıştı: “Son zamanların politikacılarının savunduğu görüşler 2.Dünya Savaşı sırasında Batı Avrupa’da ve Franko’nun İspanya’sında iktidarda olanların görüşlerine benziyor. Onların teşviğiyle demokratik ve liberal düzenin temellerine karşı amansız ve çok yönlü bir kampanya yürütülmekte.” Sternhell’in bildiği şeyler vardı. Eylül 2008’de bir yerleşimci evine boru bombası atınca Sternhell yaralandı.

İsrail hükümetleri gelip giderler ama Netanyahu koalisyonu İsrail toplumundaki uzun vadeli ürkütücü eğilimlerin ürünüdür: özellikle Arap karşıtı ırkçılığa yatkın Rus göçmen topluluğuna, orduya ve İsrail bürokrasisine giderek daha sıkı bağlanan ve daha fazla radikalleşen bir yerleşimci hareketini dramatik şekilde yükselten ultra Ortodoks bir nüfus. 2009’da İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün yaptığı bir ankete göre Yahudi İsraillilerin %53’ü (ve eski SSCB’den gelen son göçmenlerin %77’si) Arapları ülkeden çıkarma politikalarına destek veriyor. İsrailli gençlerin tutumları ise en kötüsü. Geçen yıl İsrailli yüksek okullar sanal bir seçim yaptıklarında Lieberman kazandı. Geçen Mart ayında yapılan bir anket İsrailli Yahudi yüksek okul öğrencilerinin %56’sının –ve dindar Yahudi yüksek okul öğrencilerinin %80’den fazlasının- İsrailli Arapların Knesset’e seçilme haklarına karşı çıktığını ortaya koydu. Eğitim bakanlığından bir görevli bu araştırmayı “gençler arasında aşırı uç görüşlerin giderek güçlenmesi ışığında muazzam bir uyarı sinyali” olarak niteledi.

Bu eğilimlerin ve İsrail hükümeti içiden bazılarının bu eğilimlere duyduğu sempatinin, örgütlü Amerikan Yahudi cemaatinin liderleri arasında önemli ölçüde kamuoyu endişesinin –hatta öfkesinin- uyanmasına vesile olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bizzat İsrail’de soldan ve hatta merkezden yükselen sesler İsrail demokrasisine yönelik tehditler konusunda uyarıda bulunuyorlar. (Eski Başbakanlar Ehud Olmert ve Ehud Barak, İsrail’in Batı Şeria’yı elinde tutması halinde bir “apartheid devleti”ne dönüşme riski altında olduğunu söylediler. Geçen Nisan ayında yerleşimciler büyük bir İsrail kitapevini yerleşimi eleştiren bir kitabı satmaktan vazgeçmeye zorladıklarında barışçı Meretz Partisi’nin eski başkanı Shulamit Aloni “İsrail’in bir süredir demokratik olmadığını” ilan etti.) Fakat ABD’de AIPAC ve Başkanların Konferansı gibi gruplar tüm liderlerin demokrasi hayalini kurduğu ve barışa özlem duyduğu bir devlet olarak İsrail vizyonlarına karşı çıkan insanları payladıkları bir kamusal söylemi dillendiriyorlar.

Sonuç ise tüyler ürpertici bir ironidir. Teoride, ana akım Amerikan Yahudi örgütleri Siyonizmin liberal versiyonunun hâlâ orasını burasını budayıp şekillendiriyorlar. AIPAC websitesinde İsrail’in “özgür ifade ve azınlık haklarına” bağlılığını kutluyor. Başkanlar Konferansı “İsrail ve Amerika’nın demokrasi, özgürlük, güvenlik ve barış gibi siyasi, ahlâki ve düşünsel değerleri paylaştıklarını” ilan ediyor. Bu gruplar, Netanyahu’nun koalisyonundaki bazıları gibi, İsrailli Arapların tam vatandaşlık hakkına ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin de insan haklarına layık olmadıklarını asla söylemiyorlar. Fakat pratikte, İsrail hükümetinin yaptığı herşeyi sahiden destekleyerek, hayranlık duyduklarını itiraf ettikleri çok liberal değerleri tehdit eden İsrailli liderlerin düşünsel muhafızlığını yapıyorlar.

Örneğin Geçen Şubat ayında İsrail seçimlerinden sonra Başkanlar Konferansı’nın yönetici başkan yardımcısı Malcolm Hoenlein, Avigdor Lieberman’ın programının “medyanın sunduğundan çok daha ılımlı” olduğunu açıkladı. Lieberman’ın İsrailli Araplara yönelik genel bir kin beslemediğinde ısrar eden, İftira ve İnkârla Mücadele Birliği (ADL) ulusal başkanı Abraham Foxman, Yahudi Telegraphic Agency ajansına, “Onları sürgün edelim demiyor. Onları cezalandıralım demiyor” diye beyanat verdi. (Arap eşlerin vatandaşlık hakkını asla kabul etmemek veya İsrail’in Bağımsızlık Günü’nde alenen yas tutmaları halinde onları hapse atmak ceza olarak nitelendirilmiyor.) ADL geçmişteki Arap karşıtı bağnazlığı eleştiriyor ve Amerikan Yahudi Komitesi de Lieberman’ın önerdiği sadakat yemininin “İsrail’in demokratik siyasi tartışmalarını soğutacağını” belirtiyor. Fakat “Yahudi Liderler Lieberman’ın Hükümetteki Rolü Konusunda Büyük Ölçüde Sessiz” başlığıyla Forward, Amerika’nın Yahudi cemaatinin liderlerinin genel tepkisini özetliyor.

Örgütlü Amerikan Yahudi cemaati çoğunlukla İsrail hükümetinin alenen eleştirilmesinden sakınmakla kalmıyor, başkalarının eleştirmesine de engel olmaya çalışıyor. Son yıllarda Amerikan Yahudi örgütleri dünyanın en saygın uluslararası insan hakları gruplarını gözden düşürmek için bir kampanya yürütmekteler. 2006’da Foxman, Uluslararası Af Örgütü’nün İsrail’in Lübnanlı sivilleri öldürmesine dair raporunu “bağnaz, taraflı ve antisemitizmin eşiğinde” diye nitelendirdi. Başkanlar Konferansı “Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme, Hristiyan Yardım Girişimi (Christian Aid) ve Çocukları Koruma (Save the Children) gibi taraflı sivil toplum kuruluşlarını” duyurdu. Geçen yaz bir AIPAC sözcüsü İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün “İsrail karşıtı tutumunu defalarca sergilediğini” açıkladı. Obama idaresi BM’nin eski insan hakları yüksek komiseri Mary Robinson’u Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirince ADL ve AIPAC bunu protesto edip, Robinson’un Güney Afrika Durban’da Irkçılığa Karşı 2001 Dünya Konferansı’na başkanlık ettiği gerçeğini dile getirdiler. (Konferans raporunun ilk taslakları İsrail’i örtük biçimde ırkçılıkla suçluyordu. Robinson Suriye ve İran’ı kızdıracak şekilde, iftira niteliğindeki bu suçlamanın rapordan çıkarılmasına yardım etmişti.)

İnsan Hakları İzleme Örgütü ve AF Örgütü hatadan münezzeh değildir. Fakat AIPAC ve Başkanlar Konferansı gibi grupların İsrail’in eylemlerinin alenen eleştirilmesinden tamamen kaçınarak öfkelerini sadece İsrail’in komşularına yöneltmeleri, onları tarafgirlik suçlamasında zayıf konumda bırakmaktadır. Dahası, Amerikalı Yahudi gruplar kendilerinin sadece İsrail’i düşmanlarından korumaya çalıştıklarını iddia ederlerken, İsrail’de radikal ölçüde farklı Siyonist görüşler arasındaki mücadelede fiilen taraf tutuyorlar. ADL’nin, Robinson’u, “İsrail’e karşı düşmanlık” beslemekle suçladığı sırada yedi İsrailli insan hakları grubu onun ödül almasını alenen kutladı. İsrail’İn işgal altındaki bölgelerdeki eylemlerini gözlemleyen B’Tselem gibi bu gruplar ve İnsan Hakları İçin Doktorlar grubunun İsrailli kolu, en az AF Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü kadar, İsrail’in Lübnan, Gazze ve Batı Şeria’daki eylemleri konusunda eleştirel bir tavır takındılar.

Bütün bunlar rahatsız edici bir soruyu akla getiriyor. Eğer Amerkalı Yahudi gruplar İsrail’e yöneltilen denizaşırı insan hakları eleştirilerinin semitizm karşıtı olmasa bile İsrail karşıtı önyargılı eğilimden kaynaklı olduğunu savunuyorlarsa, peki, İsrail’in içinden yöneltilen insan hakları eleştirilerine ne diyecekler? Kastettikleri şey açık: Onlar vatan hainliği olmasa bile özlerinden nefret etme suçunu işliyorlar. Elbette Amerikalı Yahudi liderler bunu genellikle söylemiyorlar ama Netanyahu hükümetindeki müttefikleri söylüyor. Geçen yaz, İsrail’in başbakan yardımcısı Moshe Ya’alon işgal karşıtı grup Peace Now’u (Hemen Barış) “virüs” diye yaftaladı. Geçen Ocak ayında Im Tirtzu adındaki sağ tandanslı grup, İsrailli insan hakları gruplarını, İsrail’in Gazze savaşını soruşturan Goldstone Komisyonu’na bilgi vermekle suçladı. Netanyahu’nun Likud Partisi’nden bir Knesset üyesi, bazı insan hakları gruplarını destekleyen New İsrael Fund (Yeni İsrail Fonu) adlı örgütün başkanı Naomi Chazan’ı vatan hainliğiyle suçladı. Keza Lieberman’ın partisinin bir üyesi İsrailli sivil toplum kuruluşlarının yabancı fonlarını frenleme amacı taşıyan bir soruşturma başlattı.

Doğrusu Foxman ve diğer Amerikalı Yahudi liderler kendi çalışmalarına da zarar vermiş olabilecek göçe karşı çıktılar. Yine de onlar ektiklerini biçiyorlar. Eğer siz İsrail hükümetine yönelik ana akım insan hakları eleştirisinin devlete veya genelde Yahudilere yönelik bir düşmanlıktan kaynaklandığını idda ederseniz, İsrail’de insan hakları eleştirilerine karşı aynı suçmalarda bulunanlara destek ve kolaylık sağlamış olursunuz.

Günümüzde Amerika’nın müesses Yahudiliği içinde liberal Siyonizm söylemi –insan hakları, eşit vatandaşlık ve bölgesel uzlaşı vurgularıyla birlikte- anlamdan yoksun hale gelmiştir. Bu söylem kısmen kuşaksal sebeplerden ötürü lingua franca (ortak anlaşma dili) olarak kaldı, çünkü yaşı ileri pekçok Amerikalı Siyonist kendini hâlâ bir tür liberal olarak görüyor. Demokrat Parti’ye oy veriyorlar. İncil’e dayandırılan Batı Şeria talebine sıcak bakmıyorlar. Ortalama Filistinlileri kötü liderlerin yönlendirmesiyle ihanete sürüklenmiş iyi insanlar olarak görüyorlar. Ve sekülerler. Yahudi örgütlerinin İsrail’i sol kanattan eleştirmesini istemiyorlar ama aynı zamanda onların İsrail sağının maşası olmasını da istemiyorlar.

Bu Amerikalı Siyonistler çoğunlukla belli bir dönemin ürünüdürler. Çoğu, İsrail’in istila edilebileceğini gösteren Altı Gün Savaşları’na kadar uzanan korkunç günlerden ve dünyanın çoğunun İsrail devletine karşı geldiği Yom Kippur Savaşı’nın sonrasındaki acılı günlerden geçti. Bu zorlu sınavda İsrail onların Yahudi kimlikleri oldu, genellikle 1967 ve 1973 savaşlarının Amerikan Yahudi hayatının merkezine oturmasına yardım ettiği Holocaust ile birlikte. Bu Yahudiler, yerleşimci hareketin İsrail politikasında büyük bir faktör olmasından önce, 1982 Lübnan savaşından önce ve ilk intifadan önce Siyonizmi benimsediler. Daha fazla seküler, daha az bölünmüş ve işgal kültürünün, politikasının ve teolojisinin daha az etkisinde kalan bir İsrail’e gönül verdiler. Avigdor Lieberman’ı, yerleşimcileri ve Shas’ı önemsiz gibi gösteren Amerikan Yahudi grupları, yaşları ilerlemiş bu Siyonistlerin kendilerini gençlik dönemlerinin daha kaynaşık, daha masum İsrail’iyle, artık sadece anılarında yaşattıkları bir İsrail ile özdeşleştirmelerine devam etmelerine izin verdiler.

Fakat bu seküler Siyonistler çoğalmıyorlar. Çocuklarının hafızalarında, kısmen ABD’nin acil askeri yardımı sayesinde ayakta kalan İsrail sınırına yığılmış Arap ordularına dair hiçbir şey yok. Bunun yerine İsrail’i bölgesel hegemon ve işgalci güç olarak belleyerek büyüdüler. Sonuçta İsrail’in yaptıklarının liberal idealleri ne ölçüde ihlal ettiği konusunda anne babalarından daha bilinçliler ve varlığı tehlikede olduğu için İsrail’i muaf görmeye de yanaşmıyorlar. Anne babalarının liberalizmini devraldıkları için onların eleştirel olmayan Siyonizmini benimseyemiyorlar. Kendi liberalizmleri hakiki olduğu için müesses Amerikan Yahudiliğinin liberalizminin sahte olduğunu görebiliyorlar.

Dolayısıyla eleştirel olmayan Siyonizmlerini ayakta tutmak ve saflarını kalabalıklaştırmak için Amerika’nın Yahudi örgütlerinin başka yerlere bakması gerekiyor. Batı Şeria işgali sırasında reşit olmuş ama işgalden etkilenmemiş genç Amerikalı Yahudileri bulmaları lazım. Ve bu genç Amerikalı Yahudiler orantısız bir biçimde Ortodoks dünyadan geleceklerdir.

Kendi aralarında daha az evlendikleri, daha erken evlendikleri ve daha çok çocuk yaptıkları için Ortodoks Yahudiler Amerikan Yahudi nüfusunun bir parçası olarak hızla çoğalıyorlar. 2006 Amerikan Yahudi Komitesi’nin (AJC) bir araştırmasına göre, Ortodoks Yahudiler altmış yaş üstü Amerikan Yahudilerinin sadece %12’sini oluştururken, on sekiz ile yirmi dört yaş arası gençlerin %34’ünü oluşturmaktalar. Amerika’nın Siyonist örgütlerinin nazarında bu Ortodoks gençler potansiyel birer maden. Yahudi din okullarında erken yaşta İsrail’e sadakati öğreniyorlar, genellikle yüksek okuldan sonra bir yılı orada dini eğitim alarak geçiriyorlar ve çoğunlukla İsrail’e göç etmiş arkadaşları veya akrabaları var. Aynı AJC araştırmasına göre, kırk yaşının altındaki Ortodoks olmayan yetişkin Yahudilerin sadece %16’sı kendini “İsrail’e çok yakın” hissederken, Ortodokslar arasında bu sayı %79’u buluyor. Seküler Yahudiler Amerika’nın Siyonist kurumlarından uzak dururken Ortodoks emsalleri aynı kurumlara katılmaya eğilimliler. New York City Üniversitesi’nde sosyolog olan Samuel Heilman, Ortodokslar “Yahudilerin cemaatsel meseleleriyle hâlâ ilgileniyorlar” diye açıkladı. “İsrail evinde kalan son kişilerin arasındalar, bundan dolayı şimdi ışıkları açıp kapama yetkisi onlarda.”

Fakat tam da bu cemaatçilik –genellikle daha evrensel meselelerin önüne geçen Yahudilik meselelerine derinden bağlılık- Ortodoks Yahudi Siyonizmine kendine özgü bağnazca bir renk katıyor. 2006 AJC anketine göre, kırk yaşının altındaki Ortodoks olmayan Amerikan Yahudilerinin %60’ı bir Filistin devletini desteklerken, bu rakam Ortodokslar arasında %25’e düşüyor. 2009’da Brandeis Üniversitesi’nden Theodore Sasson, Amerikan Yahudi gruplara İsrail hakkındaki fikilerini sorduğunda, Ortodoks katılımcıların barış müzakerelerinin bir parçası olarak yerleşim yerlerini kaldırmaya pek sıcak bakmadıklarını tespit etti. Dahası, reform yanlısı, muhafazakâr ve bağımsız Yahudiler ortalama Filistinlilerin barış istediklerini ama liderleri tarafından kötü emellere hizmet ettirildikleri görüşündeler. Öte yandan Ortodoks Yahudiler, Filistinlileri düşman olarak görmeye ve sıradan Filistinlilerin sıradan İsraillilerle veya Yahudililerle aynı ortak çıkarları veya değerleri paylaştığını inkâr etmeye çok daha yatkınlar.

Ortodooks Yahudilik, Amerikan Yahudi toplumunda benzeri olmayan Yahudi öğretisine bağlılık ve cemaatsel kaynaşma gibi büyük erdemlere sahip. (Benim ailem ortodoks sinegoguna gittiği için taraflı davranıyorumdur.) Fakat şimdiki eğilimler devam ederse, Amerikan Yahudi cemaatinin kurumlarının artan nüfuzu günümüzde Amerikan Siyonizminin üstünü örten liberal-demokratik cilayı bile aşındıracaktır. 2002’de Amerika’nın büyük Yahudi örgütleri Washington Çarşısı’nda yapılan İsraille büyük bir dayanışma mitingine destek verdiler. Doğu kıyısındaki Yahudi din okulları gün boyu kapalı kalarak kalabalığın tahmini Ortodoks kesimini %70’e yükseltti. O zamanlar Savunma Bakan yardımcısı olan Paul Wolfowitz göstericilere “masum Filistinlilerin de acı çektiğini ve öldüğünü” söylediğinde yuhalandı.

Amerika’nın Yahudi liderleri bu miting üzerine adamakıllı düşünmeliler. Gidişatı değiştirmezlerse, felaketin habercisi bir mitingdi bu: Filistinlilerin haysiyeti konusunda yapmacıktan da olsa endişe duymayan bir Amerikan Siyonist hareketi ve İsrail için yapmacıktan da olsa endişe duymayan daha geniş bir Amerikan Yahudi nüfusu. Benim kendi çocuklarım da yetişme tarzlarına bakılırsa Luntz’un odak grubunun üyeleri olarak o yuhalayaların arasına kolaylıkla katılabilirlerdi. Bu durum beni dehşete düşürüyor.

Resim: Mohammed Saber/epa/Corbis

Gazze Şeridi’ndeki İsrail yerleşim yeri Netzarim yakınlarında, İsrail ordusunun yıktığı binaların harabeleri üzerinde dikilen Filistinli gençler. Temmuz 2004. Burası Ağustos 2005’de Ariel Sharon’un çekilme planının bir parçası olarak boşaltılacak son yerleşim yeri olacaktır.

2004’de Mısır’dan gizlice silah sokulmasını önleme çabası doğrultusunda İsrailli tanklar ve buldozerler Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah mülteci kampındaki yüzlerce evi yıktı. Televizyonu seyreden Tommy Lapid adındaki bir İsrailli yorumcu ve politikacı evinin yıkıntıları arasında yerde dizleri üstünde ilaçlarını arayan yaşlı bir Filistinli kadının ezildiğini gördü. Lapid bu kadının kendisine büyükannesini hatırlattığını beyan etti.

İşte o anda Lapid örgütlü Amerikan yaşamında boğulan ruhu kavradı. İzlemekle işe başladı. Tecrübelerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki, günümüzde Amerikan Siyonistleri arasında izlememe salgını var. Gazze Şeridi’ndeki yetersiz beslenme üzerine Kızıl Haç’ın bir araştırması, Yahudi komşularının İsrailli Arapların girişilerini engellemesine izin veren Knesset’in bir kanun teklifi, Filistinlilerin zeytinliklerini yakan yerleşimciler hakkında bir İsrail insan hakları raporu, üç Filistinli gencin daha vurulması; nahoş şeyler. Filistinlilerin acısını mantığa bürüme ve küçümseme bir tür oyuna dönüştü. Amerikan gençleri arasında Siyonizmin nasıl güçlendirileceğine dair yakın zamanlı bir raporda Luntz, Amerikan Yahudi gruplara “Filistinliler yerine Araplar” sözcüğünü kullanmalarını salık veriyor, çünkü “Arap” sözcüğü zenginlik, petrol ve İslam’ı çağrıştırırken, “Filistinliler” sözcüğü sığınma kamplarını, kurbanları ve baskıyı çağrıştırıyor.

Elbette ABD gibi İsrail de bazen kendi savunması için ahlâken çetrefilli eylemlerde bulunmak zorunda. Fakat bu eylemler ancak diğer tarafla insani bir bağ kurarsanız ahlâken çetrefilli olur. Aksi halde güvenlik herşeyi haklı çıkarır. AIPAC ve Başkanlar Konferansı’nın liderleri “hayır” diye seslerini yükseltmeleri için İsrailli liderlerin ne yapmaları veya ne söylemeleri gerektiğini kendilerine sormalı. Herşeyden önce, Lieberman dışişleri bakanıdır; Effi Eitam Amerikan üniversitelerini dolaşıyor; yerleşim yerleri İsrail nüfus artış oranının üç katı büyüyor. Yahudi yüksek okul öğrencilerinin yarısı Arapların Knesset’e girmesinin yasaklanmasını istiyor. Eğer çizgi henüz aşılmadıysa nerede o çizgi?

Lapid’in yorumu hakkındaki çileden çıkarıcı eleştiri onun büyükannesinin de Auschwitz’de öldüğüdür. Lapid, Holocaust’un anısını hangi cüretle lekelermiş? Elbette Holocaust İsrail’in yaptıklarıyla veya yapacaklarıyla kıyaslanamaz ölçüde fecidir. Fakat en azından Lapid Yahudilerin çektiği acıyı başkalarının acısıyla ilişkilendirmekte. AIPAC’in dünyasında Holocaust kıyaslamaları hiç bitmez ve mesajları hep aynıdır: Yahudiler vaktiyle kurban olduklarından yalnızca kendileri için endişelenme imtiyazına sahiptirler. İsrail’in kurucularının çoğu, devlete kavuşmakla birlikte Yahudilerin hakimiyetleri altında yaşayan Yahudi olmayanlara karşı tutumlarına hak verileceğine inanıyordu. 1948’de Knesset üyesi Pinchas Lavon şu beyanatta bulunmuştu: “Bizler ilk kez bir azınlıkla birlikte yaşayan çoğunluk olduk ve Yahudilerden bir emsal teşkil edip bir azınlıkla birlikte nasıl yaşadıklarını göstermeleri talep edilmelidir.”

Ne var ki Amerikan müesses Yahudiliğin ve onun Netanyahu hükümeti içindeki müttefiklerinin mesajı bunun tam tersi: Yahudiler tarihin kalıcı kurbanları oldukları için ve her zaman yok olma tehlikesiyle yüz yüze geldikleri için ahlâki sorumluluk İsrail’in elinde olmayan bir lükstür. İsrail’in tek sorumluluğu hayatta kalmaktır. Eski Knesset sözcüsü Avraham Burg’un 2008 tarihli çarpıcı kitabı The Holocaust Is Over; We Must Rise From Its Ashes’de yazdığı gibi, “Kurbanlık sizi özgür kılıyor.”

Bu kurbanlık takıntısı niçin Siyonizmin Amerika’nın seküler Yahudi gençleri arasında ölmekte olduğu meselesinin merkezinde yer alıyor. Zira bunun onların yaşadıkları tecrübeyle veya İsrail’i nasıl gördükleriyle hiçbir ilişkisi yok. Evet, İsrail Hizbullah ve Hamas’ın tehditleriyle karşı karşıya. Evet, İsrailliler anlaşılır şekilde nükleer İran’dan endişeleniyorlar. Ne var ki siz düzinelerce veya yüzlerce nükleer silaha sahip olurken, ne kadar alçak da olsa düşmanınız bir tane nükleer silaha sahip olduğunda karşılaşacağınız ikilemler Warsaw Gettosu’nun ikilemleri değildir. 2010 yılı, Benjamin Netenyahu’nun savunduğu gibi 1938 yılı gibi değil. Yahudi kurbanların draması -1938, 1948 ve hatta 1967 yıllarını yaşamış pekçok Yahudiyi doğal olarak etkileyen bir drama- günümüzün genç Amerikalı Yahudilerin çoğuna komedi gibi geliyor.

Öte yandan umutsuzluk içinde hiçbir zaman öne çıkamamış farklı bir Siyonist çağrı da var. Bu çağrının kökleri Yahudi devletinin “İbrani peygamberlerin öğrettiği özgürlük, adalet ve barış ilkelerine dayanacağını” vaat eden İsrail’in Bağımsızlık İlanı’nda yatıyor. Aralık 1948’de Albert Einstein, Hannah Arendt ve başkalarının The New York Times gazetesine gönderdiği mektup sağ kanattan Siyonist lider Menachem Begin’in ABD’yi ziyaretini protesto ediyordu. Bu ziyaret Begin’in partisinin militanlarının Deir Yassin köyündeki Arap sivilleri katledişinden sonra gerçekleşmişti. Söz konusu çağrı Yahudilerin kaderinin köklü şekilde değiştiği bir dünyada Yahudilerin çektiği acının anısını anmanın en iyi yolunun Yahudi gücünün etik kullanılması olduğunu bildiren bir çağrıdır.

Birkaç aydır bir grup İsrailli öğrenci her cuma günü Doğu Kudüs’teki Sheikh Jarrah semtini ziyaret ediyor. Burada Ghawis adındaki Filistinli bir aile Yahudi yerleşimcilere mesken yapılmak üzere tahliye edilen elli üç yıllık evlerinin dışında sokakta yaşıyor. İzinsiz protesto yaptıkları için defalarca tutuklanmalarına ve İsrail sağı tarafından özünden nefret eden hainler diye yaftalanmalarına rağmen sayıları şimdilerde binleri bulan bu öğrenciler aynı semte gitmeye devam ediyorlar. Peki ya Amerikan Yahudi örgütleri bu gençleri Hillel’de konuşmaya götürselerdi ne olurdu? Peki ya bu, Amerikan Yahudi gençlerine gösterilecek Siyonizmin yüzü olsaydı ne olurdu? Peki ya Luntz’un odak grubuna, onların kuşağını, Yahudi tarihinde eşine rastlanmamış ölçüde ciddi bir işin –yeryüzündeki tek Yahudi devlette liberal demokrasiyi muhafza etmek- beklediği söylenseydi ne olurdu?

Foto: Jim Hollander/epa/Corbis

Sağ tarafta yazar David Grossman Filistinliler ve İsraillilerle birlikte Filistinli ailelerin Doğu Kudüs’teki Sheikh Jarrah semtinden çıkarılmasını protesto ediyor.

9 Nisan 2010

“Kurumsallaşmış aldırmazlığın sıcak kucağında yıllarca yaşadım ve onun bir parçası oldum” diye yazıyor Avraham Burg. “Orada çok rahattım.” Biliyorum, ben de orada çok rahattım. Fakat rahatlık veren Siyonizm ahlâktan feragata dönüştü. Umalım ki Sheiks Jarrah’taki emsalleriyle dayanışma içinde Luntz’un öğrencileri konformizden uzak bir Siyonizmi, İsrail’in dönüşme riski taşıdığı hale kızan ve hâlâ olabileceği hale sevgi duyan bir Siyonizmi teşvik ederler. Umalım ki bunu denemeye değer bulurlar.

The New York Review of Books

*Peter Beinart, The City University of New York’da Gazetecilik ve Siyaset Bilimi doçentidir. New American Foundation adlı düşünce kuruluşunun kıdemli üyesi ve The Daily Beast adlı sitenin kıdemli siyaset yazarıdır. Yeni kitabı The Icarus Syndrome: A History of American Hubris Haziran ayında yayımlandı.

Bu makale Orhan Düz tarafından timeturk.com için tercüme edilmiştir.

timetürk

General: İsrail tehdit!
Ardan ZENTÜRK

Hiçbir Amerikalı general, bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı’nın Amerikan Genelkurmay Başkanı ve ünlü “Marshall Planı”nın yaratıcısı General George C. Marhall kadar tanınmadı. Biri hariç: Amerikan Merkezi Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Orgeneral David Petraeus.

Bu iki komutanın, 60 yıl arayla “İsrail’in Ortadoğu’daki yapısının Amerikan ulusal güvenliğine aykırı olduğu” görüşünde birleşmeleri tesadüf olabilir mi?

O’NU ‘ÇUVALCI’ OLARAK TANIDIK

General Petraeus, Ortadoğu coğrafyasına 2003’te adım attığında, Amerikan 101’inci Hava İndirme Tümen Komutanı’ydı. Ana görev alanı Kuzey Irak’tı ve emrindeki albay Mayville komutasındaki ABD askerlerinin Süleymaniye’deki Türk birliğine saldırmaları ve çuval geçirme eylemlerinin de bir numaralı sorumlusu olarak tanındı.

Sonra... Petraeus yürüdü... Önce, 2007-2008 arasında Irak Komutanı oldu, şimdi ise Ortadoğu’dan Afganistan’a kadar uzanan bir alanı kontrol eden CENTCOM’un başında.

ORDUNUN İSRAİL ENDİŞESİ

Tarih: 16 Ocak 2010... Yer: Amerikan Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen’in brifing odası... Petraeus’un emriyle geniş bir sunum hazırlamış uzman ekip, Amiral Mullen’e “siyasi içerikli” brifing veriyor. 33 slayttan oluşan brifing 45 dakika sürüyor.

Çıkan tablo: İsrail’in Filistin konusunda sürdürdüğü politikalar Amerika’nın bölgedeki ulusal güvenliğini tehdit eder boyuta varmıştır. Amerika, Ortadoğu’da Arap ülkelerinin nefretini üzerine çekerken, bütün bir İslam dünyasını da kaybetmektedir. Bu durum, CENTCOM’un görev alanında sağlıklı ilişkiler kurulmasını önlemekte, Amerikan ulusal güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. İsrail kontrol altına alınmalı ve durdurulmalıdır!..

GAZZE İÇİN OBAMA’YA MEKTUP

General Petraeus, bu brifingle yetinmedi. İki gün sonra Beyazsaray’a bir mektup gönderdi. Amerikan ulusal güvenliğinin tam olarak tesis edilebilmesi ve bölgedeki Arap-Filistinli nüfusun korunabilmesi için Batı Şeria ve Gazze’nin kendi komutanlık alanına dahil edilmesini istiyordu!.. Beyazsaray’a tam anlamıyla “bomba” düşmüştü... Obama, öneriyi reddetti fakat Amiral Mullen’i, derhal, İsrail Genelkurmay Başkanı General Gabi Eşkanazi ile görüşmeye gönderdi. Buluşmanın İran’a dönük bir planlamanın adımı olduğu sanılıyordu ama Amerika, İsrail’e, bölgedeki askeri stratejisinin kabul edilemez olduğunu en üst makamdan duyuruyordu.

SÖZÜNÜN ARKASINDA BİR ASKER

Petraeus’un “İsrail’i, Amerika’nın ulusal güvenlik tehditleri arasına sokan” yaklaşımı, belirli çevreleri rahatsız etti. Generalle ilgili “aleyhte yazılar”, derhal, Wall Street Journal, New York Times ve Washington Post’ta görülmeye başlandı. (Aynı kalemler Davutoğlu’nu da hedef alıyor.)

O ise, 16 Mart’ta sorgulanmak için çağrıldığı Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde şunları söylüyordu: “ABD’nin İsrail’e dönük kayırmacı politikaları sonucunda sorumluluk bölge alanımdaki Arap devletlerinde güçlü bir anti-Amerikan düşüncenin hakim olduğunu görmekteyim.”

Bu lafların sahibi, şu anda, ABD’nin Ortadoğu’daki güvenliğinden sorumlu bir numaralı koltukta oturuyor.

...Ve Petraeus özellikle Türkiye-İsrail il işkilerinde yaşanılan son gelişmelerle “İsrail’in mutlaka kontrol altına alınması” düşüncesinde haklı çıkıyor.

Marshall karşı çıkmıştı!

2’nci Dünya Savaşı’nda Amerika’yı zafere götüren Genelkurmay Başkanı George C. Marshall’ı hatırlatmamın tarihsel bir nedeni var: Marshall, İsrail’in kurulduğu 1948’de dönemin ABD Başkanı Truman’ın sağ kolu ve de Dışişleri Bakanı’ydı. Amerika’nın “İsrail devletini tanımasına” karşı çıkmış, hatta, Truman’ı aksi takdirde istifa edeceği yolunda da uyarmıştı. İsrail’in tanınmasından kısa süre sonra da sağlığını bahane ederek ayrıldı.

Radikal


İbrahim Karagül
İşte 'adamımız' bu!

Dün, bir gazetenin internet sitesinde verilen haber, daha doğrusu haberin sunuluş tarzı, bugünlerde Türk dış politikasına yönelik eleştirileri, saldırıları anlamak için çok özel bir örnek teşkil ediyor. Türkiye'yi başkaları adına cezalandırma, Türkiye'ye başkalarının gözüyle bakma, başkalarının doğru-yanlışlarını Türkiye'nin doğru-yanlışları olarak sunma gibi çok ciddi bir algı sorunumuz var. Bu yaklaşım, zihinleri iğfal eden bir operasyona dönüşüyor bazen.

"Son darbe kendi ekibinden geldi" başlığı ile verilen haberin spotunda şu ifadeler kullanılıyor: "ABD'de destek oranı her geçen gün düşen Barack Obama'ya şimdi de kendi takımından kötü haber geldi. İddiaya göre Başkan'ın Kongre ile ilişkilerinden yasa tasarılarına kadar her şeyiyle ilgilenen sağ kolu Rahm Emanuel istifa ediyor..."

Devam eden cümlelerde, Emanuel'in istifa gerekçeleri sıralanmış. Söz konusu istifa, gerçekten bugünkü ABD yönetimine darbe mi yoksa iyi bir sonuç mu bir bakalım. Son günlerde Türkiye'yi R. Emanuel gibileri adına dövenlerin haberi böyle vermesinde yadırganacak bir şey yok aslında. Türkiye'ye yönelik salvoların kimlerden geldiğini bir kez daha anlamak için ibretlik bir örnek var önümüzde çünkü. Gelin R. Emanuel'in kim olduğuna birlikte bakalım ve kanaatimizi oluşturalım.

Obama yönetimi oluşturulurken özel kalem ilan edilen ve Beyaz Saray emrine verilen söz konusu kişiyi, 11 Aralık 2008'de "İşte Adamımız!" başlığı ile tanıtmıştık. Şimdi bir kez daha tanıtmak zorunlu hale geldi. Bakın R. Emanuel ne kadar önemli, ne kadar makbul bir adammış!

Aile geçmişi, gelişim süreci, ait olduğu çevre, üslendiği sorumluluklar, sırlarla dolu hikayesi, Nazi bağlantıları, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesiyle ilgisi, Deir Yasin katliamıyla alakası ve kapkaranlık bir hayat!..

Bazılarına göre bir teröristin oğlu, "vaat edilen toprak" için savaşan örgütün mensubu. Küresel ekonomik krizin en önemli sebebi olarak gösterilen Hedge fon yöneticisi ve büyük paralar kazanan adam.

İsrail yanlısı değil, İsrail aşırı sağı mensubu.. Bildiğimiz anlamda bir Zio-faşist. Elinden gelse bütün Ortadoğu'yu dümdüz etmek isteyen biri. George Bush'u bile, İsrail'e yeterli destek vermediği için eleştiren adam. Tam anlamıyla ırkçı...

18 yaşına kadar İsrail vatandaşıydı. İsrail pasaportunu gizledi. 1991'deki Körfez Savaşı sırasında İsrail pasaportunu gün yüzüne çıkarıp, "ülkesi" İsrail'i Saddam'ın füzelerinden korumak için askere gitti. Lübnan sınırında görev yaptı.

Ailesi, 1931-40 yıllarında Naziler'le işbirliği yapıp Filistinlilere ve İngilizlere karşı savaşan terörist örgütlere mensuptu. Benahem Begin'e bağlı Irgun çetesinin üyesiydi. Siyasi suikastler yapıyor, BM temsilcilerini öldürüyor, Filistinlileri topraklarından sürmek için köy katliamlarına girişiyorlardı. Bu terörist operasyonlar İsrail devleti ilan edilene kadar devam etti. İşte "altın adamı"mızın geçmişi, bugünkü İsrail ordusu, bu terörist örgütlere uzanıyor. Amcası bu saldırılar sırasında ölür ve adamımıza amcasının adı verilir.

Babası Benjamin Auerbach'tır. Söz konusu örgütlere silah sağlayan isimlerdendir. Stern çetesi bu örgütlerden en radikalidir ve ailesi bu örgütle bağlantılıdır. İngiltere'nin Filistin'i terk etmesi ve İsrail devletinin kurulması için Nazilerle birlikte hareket ederler. İrgun'un çocukları, aslında Nazi müttefiki Yahudilerdir!

Auerbch soyadı sonradan Emanuel olarak değiştirilir. Adamınızın adı da Rahm yani Rahmim'dir. Rambo bile derlermiş kendisine. Clinton ekibinde yer alan, İsrail ve Ortadoğu ile ilgili her girişimin içinde bulunan kişidir. Babası gibi o da çifte pasaportludur. Hem İsrailli hem Amerikalı...

Ve Rahm Emanuel, Obama ekibinin başına getirilmiştir. O artık Beyaz Saray'daki en etkin kişidir. Hem Beyaz Saray'ı hem de Obama'yı yönetecek gerçek kişidir. Derhal İran konusunu tartışmaya açmıştır. Tıpkı ABD yönetiminde her zaman konumunu koruyan, ABD'den daha fazla İsrail aşırı sağına mensup olan diğer çifte vatandaşlar gibi. Kimler onlar?

Rechard Perle, Paul Wolfowitz, Lawrence Franklin, Douglas Feith, I. Lewis Libby, Eliot Abrams, Marc Grossman, Robert Zoellick, Ari Fleisher, David Frum, John Bolton, Eliot Cohen, Davud Wurmser ve daha niceleri. Hanry Kissinger'ı da ekleyelim.

Hepsi neocon ortağı. Hepsi ırkçı. Hepsi Yeni Amerikan Yüzyılı projesinin mensupları. Hepsi sekiz yıldır İslam dünyasını savaş alanına çeviren ekipten. Hepsi İsrail aşırı sağına mensup. Amerika'dan çok İsrail'e devlet olarak görür. Bu yüzden de ABD'nin sırlarına İsrail'e taşır. Bir çoğu nükleer casusluk olayına karışmış, soruşturmalar atlatmış. Aslında hepsi istihbaratçı. Tabi İsrail adına. Hepsinin ama hepsinin ortak iki noktası İsrail'e bağlılık ve İslam düşmanlığı. Bu yüzden ABD'nin siyasi gücünü, askeri gücünü kendi düşmanları üzerine salmışlardır.

İşte adamımız, Altın çocuk bu. İstifa eden, istifası Obama'ya darbe olarak sunulan "altın çocuk."

Bugünlerden ABD'de ve İsrail'den Türkiye'ye yönelen taarruzlar R. Emanuel ve yukarıdaki ekipten geliyor. Bu ülkede birileri, onlar adına hükümet dövüyor, ülke pataklıyor, felaket senaryoları yazıyor.

Yeni Şafak

İbrahim Karagül
Sen önce kendi ellerini temizle!

İngiltere eski Başbakanı Tony Blair, artık İsrail'in ne kadar haklı, adaletli, mazlum bir devlet olduğunu, ne zor şartlarda ayakta kaldığını, Akdeniz'in ortasındaki o kanlı saldırıyı yapmakta ne kadar haklı olduğunu, saldırı sonrasında haksız taarruzlara maruz kaldığını anlatacak dünyaya. İsrail'in, Benjamin Netanyahu'nun, Gazzelileri atom bombasıyla yok edelim diyen Avigdor Lieberman'ın gülen yüzü olacak. Kanal kanal dolaşıp İsrail'in haklı davasını anlatıyor bugünlerde. İsrail'in Türkiye karşısında ne kadar haklı olduğunu ispatlamaya çalışıyor Blair.

Sempati rüzgarları estirecek. İş takipçiliğine bir yenisini ekledi. Kariyerini oldukça yüksek kâr getiren alanlara yaptı. Zor iş ama bir o kadar da paralı bir iş.

ABD eski Başkanı George Bush'un, Ortadoğu'nun istilasında ve küresel hegemonya savaşında en sadık ortağı oydu. Savaş suçu işleyen, işkenceden kimyasal saldırılara kadar suç dosyası alabildiğine kabarık olan biri. Bush ve Şaron'dan tek farkı yüzündeki o sahte, riyakar gülümseme. Kofi Annan'dan sonra BM Genel Sekreteri olmaya çalıştı. Hesaplara göre 1 Ocak 2007'den sonra Genel Sekreter olacaktı, olamadı. O zaman da ABD'nin kötü imajını tamir edecekti. Washington'ın bir dediğini iki etmeyen, küresel savaş politikalarında en zor görevleri üslenen Blair bu görev için pazarlandı. ABD'ye ondan daha sadık aday yoktu çünkü. Ama kendi imajı da yerlerde süründüğü için proje tutmadı.

Bush ne kadar savaş suçlusuysa Blair de o kadar savaş suçlusuydu. Bush ne kadar dünya barışına inanıyorsa Blair de o kadar inanıyordu. Bush ne kadar saldırgansa Blair de o kadar saldırgandı. ABD Başkanı'na, kötü politikalarına, saldırganlıklarına bir kez olsun hayır demedi. Tarafsız kalıp rezerv de koymadı. Her zaman en ön sırada yerini aldı. Her türlü desteği tartışmasız verdi. Hatta bu sadakatı yüzünden alay konusu oldu.

Irak işgaliyle ilgili bütün yalanlarda Blair'in imzası vardı. Yalanların bir çoğu tartışmasız ona aitti. "Saddam'ın 45 dakikada Avrupa'yı vuracak füzeleri var" yalanı ona aitti. İnternetten derlenen Irak'ın kitle imha silahlarına ilişkin uyduruk dosya ona aitti. İngiliz istihbaratının hazırladığı dosyayı zorla değiştiren oydu. İntihar ettiği öne sürülen yaygın bir şekilde öldürüldüğüne inanılan İngiliz Savunma Bakanlığı Silah Uzmanı David Kelly, Irak dosyasının değiştirilmesinden Blair'i sorumlu tutmuştu. Bütün dünyaya bunları gerçek istihbarat bilgileri olarak pazarladı ve inandırdı.

45 bin İngiliz askeri ile Irak yağmasına ve istilasına katıldı. Afganistan işgalinde en ön safta yer aldı. İnsanlık suçlarının siyasi kariyer kabul edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Blair BM Genel Sekreteri olamadı, Bush'un ellerindeki kanı temizleyemedi, çünkü kendi elleri de kanlıydı. Şimdi bu kanlı ellerle, İsrail'i aklamaya çalışıyor.

Sadece para için mi dersiniz!

Romanya'nın İsrail aşkı!

Türkiye ile İsrail arasında, her alanda bir çatışma, bir güç mücadelesi, hesaplaşma yaşanıyor. Hemen bütün bölgesel ve uluslararası platformun değişmez konusu Türkiye'nin İsrail'in kınanması talebi. En son Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Zirvesi'nde ortak kınama Romanya'nın engeline takıldı. Bükreş'in tavrı önemli. Son seçimleri ve "seçilen kişinin kimliği" İsrail aşkının sebebini ortaya koyuyor. İsrail'in bu ülkedeki varlığı, 2006 yılında imzalanan askeri anlaşmaları hatırlamak gerekiyor.

Kişilerin kimlikleri üzerinden konuşulmaz ama Türkiye'de Başbakan veya Cumhurbaşkanı hakkında, İslami değerlere önem veriyor diye dünya genelinde kimlik üzerinden kampanya yürütülüyorsa biz de böyle bir imada pekala bulunabiliriz.

Pilotlarına Türk hava sahası kapatıldıktan sonra İsrail, Yunanistan'la bu açığını gidermeye çalıştı. Akdeniz'deki gemi saldırısından sonra Yunanistan tatbikatı erteledi. Şimdi İsrailli pilotlar Romanya hava sahasında eğitilecek. ABD ve NATO'nun Karadeniz'e yönelik hesapları için garnizon ülkeye dönüştürülen, üslerle donatılan, meşhur işkence/sorgu evlerine ev sahipliği yapan Romanya bundan sonra her platformda İsrail'i savunacak.

Takip edilecek konular

1- İsrail'in, Türk hava sahasından Gürcistan'a silah sevkiyatları ve Kafkasya'dan İran'ı taciz stratejisi.

2- İsrail'den Azerbaycan'a silah sevkiyatlarının amacı.

3- Irak iç savaşında on binlerce insanın ölümünden ve kitle katliamlarından sorumlu Blackwater şirketinin Afganistan ihalesini almasının sonuçları..

4- Türkiye'nin İsrail'le görüştüğü ve milyarlarca dolar değerinde 16 silah alım pazarlığını dondurmasının sonuçları.

5- IHH'yı "terör örgütü ilan eden İsrail'in, ABD'deki lobi ile birlikte ABD'nin de bu yardım teşkilatını terör örgütü ilan etmesi talebi. ABD bu talebi kabul ederse bu ülkeyi, Anadolu insanlarını terör örgütü üyesi ilan etmiş olacak. O zaman çok şey değişecek. İsrail perspektifinin ABD'yi nerelere sürüklediği bir kez daha göreceğiz. Yıllardır terörle mücadele diye dünyayı seferber edenlerin "büyük dava"da, kararları böyle aldığı bir kez daha ortaya serilecek.

Yeni Şafak

Peren Birsaygılı
Ortadoğu'nun LEVIATHAN'ı



Bugüne baktığınızda aslında geçmişe de bakarsınız. Ve eğer dar bir görüş açınız varsa vereceğiz cevap da basit olur; Tarih tekerrürden ibarettir. Oysa tekerrür eden insanların yıkıcı zaafları ve bitmek bilmeyen hırslarıdır. Bu nedenle, bir adım geriye çekilip tarih sahnesine genel bir bakış attığınızda görürsünüz ki; Nedenlerin-nasılların hepsi ortadadır ve asıl olan genel olarak hırsları ve çıkarları ortak olan insanların, benzer sorunlar karşısında ortaya koydukları benzer tepkiler, sundukları benzer teorilerdir.

Thomas Hobbes’in bundan 350 sene önce kaleme aldığı ünlü eseri “Leviathan”ın kapağında sol elinde süslü bir asa, sağ elinde ise kılıç taşıyan bir kral figürü var. Kralın gövdesinde ise bir sürü küçük insan figürü yer alıyor. Gövdede yer alan insan figürleri, Leviathan’ın hakimiyeti altında yaşamaya zorunlu kılınmış insanları temsil ediyor. Ve bu devasa görünümlü gövde, gerek Yunan mitolojisinde gerekse Tevrat ve İncil’de “deniz canavarı” olarak da geçen Leviathan’ın sosyal ve siyasi hayata akseden görünümünden başka bir şey değil. Devleti temsil eden bir metafor Leviathan. İşte bu yüzden, baş kısmının üzerinde yazan Latince sözler de oldukça dikkat çekici; “Non est potestas super terram quæ comparateur ei iob ” Yani “Yeryüzünde onunla mukayese edilebilecek hiçbir güç yoktur”

Hobbes’in eseri kaleme almaya başlamasından önce yaşanmış İngiliz iç savaşı, Cromwell’in zaferi sonucunda gelen cumhuriyet ilanı ve 1.Charles’ın halkın gözü önünde idam edilmesi Leviathan tasavvurunun ortaya çıkmasının en büyük etkenleri olarak sıralanabilir.

Sol elinde süslü bir asa, sağ elinde bir kılıç taşıyan Leviathan tasviri, toplumu teşkil eden insanların güvenlik ve barış içinde yaşayabilmeleri için gerekli olan bir güç sembolü olarak anlatılıyor. Hobbes buna gerekçe olarak, Leviathan’ın yani devletin olmadığı yerde, insanların fıtratlarından gelen kötü tarafları ile birbirleri üzerinde baskı ve zulüm uygulayabileceğini, bunun sonucunda da adaletten eser kalmayacağını söylemektedir. Bu bakımdan Hobbes, devlet felsefesi anlamında, o zamana değin Jean Bodin ile özdeşleşmiş olan mutlakiyetçi devlet düşüncesinin çok ateşli bir biçimde temsilcisi olmuş, hatta Fransız Bodin’in sahip olduğu bir takım çekinceleri dahi kesin bir dille reddetmişti.

Bu bakımdan, İngiliz tarihinin en kanlı dönemlerinden birinde yaşamış olan Hobbes’ın, çözümü otoriteden yana bularak, Leviathan olarak tasvir ettiği devlet aygıtının yetkilerini tamamıyla sınırsız hale getirmiş olmasının düşünürün bakış açısı ile pek çok haklı gerekçesi var. Zira Hobbes’a göre, Leviathan’ın vücut bulmasına neden olan kargaşa ortamı düşünülür ve hele de sonunda insan soyunun dahi yok olabileceği hesaba katılırsa, Leviathan insanların çıkarları için mutlaka gereklidir. O nedenle insanların akıllarını kullanarak, güvenliklerine öncelik vermeleri gerektiğini ve bir araya gelerek bir toplum sözleşmesi yapmaları gerektiğini söyler. Bu sözleşme, tüm hakların Leviathan’a bırakılacağı anlamına gelmektedir.

Leviathan sadece kanun koyucudur, taraflar ise güvenlikleri gereği bu kanunlara muhtaç olanlardır. O nedenle, sözleşme gereği kendi irade ve özgürlüklerini feda etseler de, karşılık olarak güvenlik sözü almışlardır.

“Vatandaşları yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güven altına almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir... Toplum içinde yaşayan insanlar birbirlerine ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanlar topluluğuna veriyorum demelidirler. Böylece bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. Bu devlet ya da Latince Cıvıtas olarak adlandırılır. Bu büyük Leviathan’ın doğması demektir.”

Thomas Hobbes, 1651

Yapılan toplum sözleşmesinin temeli, Hobbes’in de totaliter savlarında belirttiği gibi, güvenlik esası üzerine kurulmuştu. Ve bu yapıya göre insanlar, biz ve düşmanlarımız olarak iki kampa bölünmüştü.

Ancak kuruluş amacı vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak olan Leviathan zamanla bir canavara dönüştü. Buzdağının altında kalan kısmı ortaya çıktı. Sürekli taze tuttuğu korku mekanizması ile gerçekte sadece kendi bekasını güvence altına alan, İncil ve Tevrat’ta geçen ismiyle müsemma bu ejderhanın, insanoğluna attığı büyük kazığın resmiydi adeta. Hobbes’in bahsettiği, sözde adil yüzünden eser dahi yoktu Leviathan çevresine saçtığı tüm kötülüğü, hastalıklı bir güvenlik arayışının ardına sığınarak meşru hale getirmeye çalıştı.

Velhasıl bir elinde süslü bir asa, diğer elinde ise bir kılıç taşıyan adam, her türlü sömürünün ve baskının Leviathan ismi ile vücut bulmuş hali olarak kazındı belleklere.

Leviathan, bugün ise akıllara İsrail’i getiriyor.

Zira amaçları uğruna güven sağlamak için kendi evlatlarını dahi gözünü kırpmadan yutabilen Leviathan gibi, İsrail de mevcudiyetini sağlamak için milyonlarca Yahudi’nin dahi kanına girebiliyor. 2.Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi ölümlerinin birinci elden ortağı olan İsrail devleti kurucuları, İngiliz iç savaşı esnasında yaşanan karışıklığın Leviathan’ın doğumuna vesile olmasına benzer bir şekilde bahanelerin ve korkunç yalanların ardına sığınarak kuruyorlar İsrail’i.

1948′de, 1967′de ve şimdi İsrail’in topraklarına en azından haritada bir bakın. O topraklar nasıl bir işgali, nasıl büyük bir zulmü anlatıyor böylelikle daha net görebilirsiniz. Hobbes’in Leviathan’ı tasvir ederken vurguladığı totaliter savlarında olduğu gibi hastalıklı bir güvenlik anlayışına sahip Siyonist İsrail, insanları “biz ve düşmanlarımız” olarak ikiye ayırarak, kendilerine yaşam hakkı tanınmıyormuş gibi, yaşama haklarını savunmaya çalışıyorlar. 1948′de birileri “artık biz geldik hadi çekin gidin” diyor adeta korkunç bir şaka gibi. Ancak o korkunç şaka, Filistin topraklarının neredeyse tamamının ele geçirilmesi üzerine trajik bir biçimde gerçeğe dönüşüyor.

İsrail, Filistin topraklarında işgalci. İsrail devleti ise başını 3-5 teröristin çektiği bir çete tarafından yönetiliyor. Bu herkesin yüksek sesle tekrarlaması gereken bir gerçek. Bu çete, İsrail devlet aygıtlarının yetkilerini tamamıyla sınırsız hale getirerek, tıpkı temelleri güvenlik esasına göre kurulmuş olan Leviathan gibi, şuursuzca davranabiliyor. Sürekli taze tuttuğu korku mekanizması ile İsrail’de yaşayan Yahudi halkı, yani bir elinde süslü bir asa diğer elinde ise kılıç tutan o figürün gövdesini oluşturan insanları da kendi emellerine alet edebiliyor. İsrail halkı, güvenlikleri gereği tüm bu zulme boyun eğen o sözleşmenin bir tarafı haline getiriliyor.

Ancak onlarca sene sonra da olsa, o gövde de kıpırdanmalar mevcut. Siyonizmin, özellikle de yardım gemisine olan son saldırısından bu yana, kan kaybetmeye devam ediyor. Ellerindeki maddi imkanlar ve propaganda yöntemlerini kullanarak, kaybettikleri kitle desteğinin görmezden gelinmesini sağlamaya çalışsalar da, içeride İsrail tarihinde yaşanmamış ölçüde bir huzursuzluk hakim.

Üstelik bunu sadece biz değil, Noam Chomksy, Immanuel Wallerstein, Norman Finkelstein ve İsrael Shamir gibi en önemli anti-siyonist Yahudi aydınlar ve Siyonizm karşıtı uluslar arası Yahudi kuruluşları telaffuz ediyor.

İsrail’in bu öfkesinin, bu kızgınlığının ve vahşetinin en büyük sebeplerinden birisi de bu.

Zira senelerdir sürdükleri yalanlar ve hastalıklı güvenlik arayışları insanların vicdanını örtmeye yetmiyor artık. Ve İngiliz kötücüllüğünün reçetesi olan o sözleşme kana bulandığından beri okunmaz olmaya başladı.

perenbirsaygili@gmail.com

9 TÜRK'ÜN OTOPSİ RAPORU ŞOK ETTİ

27 Haziran 2010
İsrail'in Gazze’ye yardım götüren gemilere yaptığı kanlı baskında hayatını kaybeden 9 kişinin infaz edilircesine öldürüldüğü ortaya çıktı.
Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopsilerde, yardım gönüllülerinin ölümcül yaralar aldıktan sonra bile kurşunlanmaya devam ettiği belirlendi. Otopsi raporuna göre saldırıda ölen 9 Türk, 31 kurşun ile vuruldu. İşte otopsi raporundan ayrıntılar:

- Ali Haydar Bengi: Vücudunda 7 kurşun tespit edildi. İsrail askerleri iki kez öldürücü ateş ettikten sonra 5 kez daha vurarak katliam yaptı.

- Furkan Doğan: En acımasız şekilde öldürülen Furkan’ın vücuduna 5 kurşun isabet etti. İki kurşun kafasına, bir kurşun sırtına, iki kurşun da ayaklarına isabet etti. Üç mermi birkaç metre uzaktan ateşlendi.

- Fahri Yaldız: 5 kurşunla öldürüldü. İç kanama ve organları delindi

- Cengiz Akyüz: 4 kurşunun ikisi kafasına isabet etti.

- İbrahim Bilgin: 3 öldürücü noktadan kurşun yedi. Vücudundan saçma parçaları da çıktı.

- Necdet Yıldırım: 2 öldürücü kurşuna hedef oldu. Kaburgaları kırıldı ve organları delindi.

- Çetin Topçuoğlu: Vücuduna 3 mermi isabet etti. Bir metre mesafeden ateş edildi. Vücudundan tanımlanamayan cisimler çıktı.

- Cevdet Kılıçlar: Nişan alınarak tam iki kaşının ortasından vuruldu.

- Cengiz Songür: Sırtından tek kurşunla vurularak öldürüldü.

VATAN

"İsrail'de Güç Takıntısı Var"

İsrail'in saldırgan politikalarını eleştiren Haaretz gazetesinde; "İsrail, güç kullanmayı takıntı haline getirdi." denildi.

27.06.2010

İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesi, İsrail’in saldırgan politikalarını eleştiren bir makaleye yer verdi.
Makalede, "Gazze filosu" saldırısı da örnek verilerek "İsrail, güç kullanmayı takıntı haline getirmekten vazgeçip başka yollara başvurmalı" denildi.

"Güç Takıntısı" başlıklı makalesinde Albay Shaul Arieli, İsrail’in son dönemdeki dış politikası üzerine ilginç tespitlerde bulundu.

Yazıda, İsrail’in sorunların çözümü için sürekli olarak güce başvurduğu ve bunu adeta bir "takıntı" haline getirdiği yorumu yapıldı.

Arieli, "Yardım filosundaki olayları soruşturan bir komisyonun, silahlı kuvvetlerin, Mavi Marmara’yı can kaybı olmadan kontrol altına alsa idi ne olacağını mutlaka düşünmesi lazım" tezini ileri sürdü.

Arieli, İsrail’in uyguladığı beş yıllık abluka, iki askeri operasyon,Refah geçidinin kapatılması, Fetih ve Hamas arasındaki uzlaşma görüşmelerinin hiçbirinin hedeflerine ulaşmadığını belirtti.

Hamas’ın aldığı destekle Gazze’de tek güç haline geldiğini savunan Arieli, İsrail’in dünyanın bağlı olduğu değerleri reddetmemesi gerektiğini vurguladı.

Arieli, Başbakan Benjamin Netenyahu’nun gelecek hafta Amerikan Başkanı Barack Obama ile gerçekleştireceği görüşmesini, bu takıntılardan kurtulmak için "İyi bir fırsat" olarak nitelendirdi. TRT

Hugo Chavez, "soykırımcı devlet" olarak nitelediği İsrail'e, Golan tepelerini Suriye'ye iade etmesi çağrısında bulundu

27.06.2010 18:25:48

Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chavez, başkent Karakas’da Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar El Esed ile görüştü.
Chavez, El Esed ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, özellikle İsrail’i hedef aldı.

İsrail’i Amerika Birleşik Devletleri’nin tetikçisi olmakla suçlayan Chavez, "İsrail herkes için bir tehdittir" ifadesini kullandı.

Venezuela Cumhurbaşkanı, İsrail’in geçen yıl düzenlediği ve üçte biri çocuk bin 400’den fazla kişinin öldüğü Gazze saldırısını soykırım olarak niteledi.

Chavez, "Bir gün soykırımcı İsrail devleti hakettiği yere gönderilecektir. O gün umarım orada ideallerini paylaşabileceğimiz demokratik bir devlet doğar" dedi.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar El Esed de İsrail’in teröre dayalı bir devlet olduğunu tekrarlayarak, 60 yıldır İsrail’in dostu olan Türkiye’nin bile İsrail’in saldırısına maruz kaldığını söyledi. TRT

İsrael Shamir
Türkiye anahtardır

Türkiye'de bombalar patlamaya başladı, terörist bombalamalar ve saldırılar düzenleniyor. Neredeyse her gün Türk askerleri ve siviller öldürülüyor. Cinayetler, zahirde Kürt teröristler PKK tarafından işleniyor ama aslında İsrail'in Türk bağımsızlığına karşı yeni bir adımıdır bu. İsrail'in yüreklendirdiği PKK, terörist faaliyetlerini İzmir'e taşıdı, Ege ve Karadeniz sahillerine kadar genişletti.

İsrail, Kürt teröristleri yıllardır eğitiyor, silahlandırıp teçhizatlandırıyor; İsrailliler, Irak Kürdistanı'nı kendi toprakları haline getirdiler; İsrailli işadamları Kerkük petrolünün İngiliz hâkimiyeti döneminde olduğu gibi Hayfa'ya akması için beklerken kendi işlerini çeviriyorlar. Kürtler, yıllardır İsrail'in gizli saklı bir aletiydi; şimdi faaliyete geçmiş olmaları, İsrail'in Türklere bir ders vermek istediğini gösterir.

ABD'de önde gelen neocon dergisi “frontpagemag”, Türkiye'nin Filistine verdiği desteğe misilleme olarak Kürtlere destek verilmesi için açıkça çağrıda bulundu. Bir başka Yahudi düşünce kuruluşu, Türkiye'ye zarar vermek amacıyla yüzyıllık Ermeni trajedisini kınamak için ABD Kongresini seferber etmekten bahsetti. Yahudi lobisi, yıllarca Türkiye'nin tarafını tuttuktan sonra taraf değiştirmeye ve Ermeni iddialarını desteklemeye karar verdi. Bu yüzden de Türkiye her yönden saldırı altında. Popüler İsrail sloganında denildiği gibi “kuvvet işe yaramıyorsa, daha fazla kuvvet kullanılması” beklenebilir.

31 Mayıs 2010 tarihindeki Filo katliamını da izah eder bu. Mavi Marmara saldırısı, gitgide bağımsızlaşan Türklere kısa ve ani bir şok olması amacıyla düzenlenmişti. İsrailliler, Türkleri korku ve dehşete sevkederek itaat ettirmeyi amaçladı; Mavi Marmara'da kan banyosu emrini vermeleri bu yüzdendi. Artık bildiğimiz üzere, İsrailli komanadolar direnişle karşılaşmadan evvel ateş etmeye başlamışlardı. Beyzbol için değil boyun eğdirmek için oradaydılar. Cinayet, bir sürpriz veya yanlış hesabın sonucunda işlenmedi. Türkiye'ye karşı açık bir saldırıydı.

İsrail'in Türkiye'yle çatışması, câni bir baskının talihsiz sonucu değildir. İkisi arasındaki cepheleşme, katliamdan iki hafta önce 17 Mayıs 2010'da artmıştı. Türkiye, Brezilya ile birlikte, etrafı sarılı İran'la nükleer yakıt takas anlaşmasını imzalamış, Tahran Bildirgesi yayınlanmıştı. Bu bildirge, ABD-İsrail'in İran'ı bombalamazdan evvel İran'a ölümüne müeyyide uygulama planlarını raydan çıkarabilecektir.

İsrail, İran'ın mahvoluşunu görmek istiyor; Irak'ın yıkılışını istediği kadar Gazze'nin açlıktan kırılmasını ve geri kalanların da gözlerini korkutmayı istedi. Nükleer takas anlaşması, müeyyidelerin altında yatan mantığı baltaladı. İsrail lobicilerinin ABD ve Avrupa'daki tüm fesat planları bir anda silindi. Hakikat, müslümanların dediği gibi: “Onlar tuzak kurarlar ama Allah daha iyi tuzak kurar.”

İsrail, Türkiye-Brezilya-İran anlaşması haberlerini büyük bir darbe olarak kabul etti. İsrail'de yayınlanan gazeteler “kurnaz Türkler ve İranlılar bizi mağlup etti” diye manşetler attılar. O kadar da çabuk değil. ABD Dışişleri Bakanlığı “bu ayaktakımının neyde mutâbık kaldıklarını umursayan da kim? Birisini bombalamaya karar vermişsek, bombalayacağız. Gerçeklerin kafamızı karıştırmasına müsaade etmeyeceğiz” diyerek hasarı asgariye indirdi. New York Times'dan Thomas Friedman “Holokost inkarcısı bir hayduta” hayat hakkı tanınmasından duyduğu hayal kırıklığını ifade ediyordu.

Takas anlaşmasını pişkinlikle göz ardı eden BM Güvenlik Konseyi 9 Haziran'da müeyyideleri onayladı. Müeyyide kararını desteklemeleri için Moskova ve Pekin'e rüşvet verildi ya da şantaj yapıldı. Pekin, Kuzey Kore üzerinde bir karşılaşmadan sakınmak için top oynamayı tercih etti. Batırılan Güney Kore gemisi hikâyesi, Kuzey Kore'ye saldırı bahanesi yarattı ve böylesi bir saldırı, Çin'e zarar vermekle neticelenebilecekti. Çinliler, batılıların Sincan ve Tibet'e karışmalarından dolayı da savunmasız.

Ruslar ise kıymetli hediyeler aldılar: Ukrayna, Rusya'nın kollarına geri döndü; Gürcistan marjinalleştirildi; yeni nükleer anlaşma, Rusların bekleyeceği başka herşeyden çok daha iyiydi. Aynı zamanda, Moskova, Ruslara düşmanlarının bela tohumları ekme kabiliyetlerini hatırlatan bir terörist saldırının acısını çekmişti. Ancak Türkiye, müeyyidelere karşı oy kullandı, Ortadoğu için güvenilir bir mihver olarak yeni bölgesel rolünü ispatladı.

Türkiye ve İsrail arasındaki çatışma, İran'la yapılan nükleer takas anlaşmasıyla başlamadı: Ocak 2010'da, İsrail dışişleri bakan yardımcısı Dani Ayalon, Türk büyükelçisini davet etti ve kameralar önünde aşağıladı. Şark usûlüne göre, Büyükelçi Çelikkol'a Ayalon'un koltuğundan daha alçakta duran bir koltuk gösterildi. Ayalon, büyükelçiyle tokalaşmadı ve kameralar çekim yaparken yanında hazır bulunan gazetecilere ibrânice konuşarak şöyle dedi: “Daha alçakta duran bir koltuğa oturduğunu ve masada yalnızca İsrail bayrağının olduğunu göstermek istiyoruz.”

Yahut da bir yıl önce Ocak 2009 tarihinde, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Davos'ta yapılan Dünya Ekonomi Forumu'ndan kalkıp gittiğinde başladı. Erdoğan, Gazze'deki kitlesel katliamı haklı gören Şimon Peres'e cevap verirken batılı moderatörün sözünü kesme teşebbüsü üzerine canı sıkılmıştı.

Veyahut da 2007 Eylül'ünde, İsrail uçakları Türkiye üzerinden uçup “müsaadenizle” bile demeksizin Suriye'yi bombaladığında başladı.

Hatta daha önce bile olabilir, Türkiye, asırlık, (...) Kemalizm ideolojisini bertaraf ederek bağımsızlığını ileri sürdüğünde başlamıştı. Mustafa Kemal Atatürk'ün laik ulusçuluğu, Osmanlı için bir tuzak olmuştu. (...) Kemalist Türkiye, zorunlu olarak NATO üyesi, Arapların, İranlıların düşmanı, Amerika'nın uysal uydusu, İsrail'in sâdık m
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Tem 03, 2010 10:15 pm    Mesaj konusu: İsrail Projesinin İflası! Alıntıyla Cevap Gönder

Robert Fisk
Hiç kimse fark etmezken İsrail AB'ye sızmayı başardı

Bu hafta beş İsrail askerinin Romanya’da bir helikopter kazasında ölmesi manşetlerde pek yer almadı.

Sürmekte olan bir Nato-İsrail ortak askerî tatbikatı vardı. Peki, tamam. Şimdi de, bu hafta, gene Romanya’daki bir helikopter kazasında beş Hamaslı dövüşçünün ölmüş olduğunu farzedin. Bu olağanüstü olayı hâlâ soruşturuyor olurduk. Şunu belirtmek isterim, İsrail ve Hamas’ı birbiriyle kıyaslamıyorum. İsrail, 19 ay önce, 300’den fazlası çocuk, 1,300 Filistinli’yi haklı olarak Gazze’de katletmiş bir ülkeyken, şiddet yanlısı, kan-emici, terörist Hamas 13 İsrailliyi öldürmüştür (bunlardan üçü yanlışlıkla birbirini vuran İsrail askerleri).

Ama bunlar arasında bir paralellik var. Yüksek mevkîli bir Güney Afrikalı Yahudi olan Yargıç Richard Goldstone, Gazze katliamı üzerine Birleşmiş Milletler soruşturması kapsamında hazırladığı 575 sayfalık raporunda, iki tarafın da savaş suçu işlediğine karar vermiştir. ABD’deki, tabii mazur görülür bir şekilde galeyana gelen, İsrail destekçilerinin haklı olarak “şeytan” diye adlandırdıkları Goldstone’un kusursuz, mükemmel raporu, yedi Avrupa Birliği devleti tarafından reddedildi. Böylece bir sorun ortaya çıkıyor. Nato, savaş suçları işlemekle suçlanan bir orduyla savaş oyunları oynayarak ne yapmaya çalışıyor?

Veya, daha da üstünde durulması gereken nokta, tanrı aşkına, İsraillilerle bu kadar rahat ve sıcak ilişkiler kurarak AB ne yapmaya çalışıyor? Olağanüstü, kayda değer ayrıntılarıyla – biraz aşırı-öfkelendirici de olan – ve Kasım’da yayımlanacak olan kitabında David Cronin, yorulmadan, İsraille “bizim” kurduğumuz ilişkilerin mikroskopik bir incelemesini sunacak. Kitabın taslaklarını okuyup henüz bitirdim. Tek kelimeyle beni soluksuz bıraktı. Önsözde Cronin, “Son on yıl içinde, İsrail, Avrupa Birliği ile o denli güçlü politik ve ekonomik bağlar geliştirdi ki, birlikte adı olmasa da şimdi AB’nin üyesi bir devlet konumunda” demektedir. Gerçekten de, AB dış politikasının en üst sıradaki patronu (Nato eski genel sekreteri) Javier Solana, geçen yıl, “İsrail’in, AB kurumunun üyesi olmadan AB’nin üyesi olduğunu söylememe izin verin” demiştir.

Özür dilerim. Bunu biliyor muyduk? Bunun için oy verdik mi? Bunun yapılmasına kim izin verdi? Şimdi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini zorla pazarlayan David Cameron, İsrail’in bu konumunu kabul ediyor mu? Muhtemelen evet, çünkü Dubai’deki katillerine verilmek üzere bu ülke, mükemmel bir dizi sahte İngiliz pasaportu hazırladıktan sonra bile Cameron, kendisini, “İsrail’in dostu” olarak tanımlayabilmiştir. Cronin’in dediği gibi, “Avrupa Birliği’nin İsrail’e karşı takındığı korkakça tavır, İsrail’in girdiği diğer çatışmalarda gerçekleştirdiği büyük mezalimlerin karşısındaki sağlam İsrail yanlısı duruşunun tamamen zıddıdır.” Örneğin, 2008 Rusya-Gürcistan savaşında, AB, ülkenin iç yasalarının ihlâl edilip edilmediğini araştırmak üzere bir birlik görevlendirdi, ve Sri Lanka’nın Tamil Kaplanlarıyla giriştiği iç savaş sırasındaki insan hakları ihlâlleri konusunda uluslararası bir soruşturma talep etti. Cronin, Avrupa Birliği’nin, Yahudi Soykırımı hakkında sorumluluk duymasına karşı değil, ve bunun birdaha asla olmamasını garanti etmek üzere hükümetlerimizin “ahlâkî görev”lerinin herzaman olaması gerektiğiyle hemfikir – ama bu arada farkettim ki Cameron, bu hafta, Türklere yaltaklanırken 1915 Ermeni Soykırımından bahsetmeyi unutmuş.

Fakat asıl konu o değil. Batı Şeria’yı ve de Gazze’yi işgal etmiş ve bu işgali sürdürmekte direnen, ve Arap torakları üzerinde Yahudiler, ama yalnızca Yahudiler, için, gayrı-meşru sömürgeler inşa etmeye devam eden bir ülkeye, İngiltere’nin, 1999 yılında sattığı silahların değeri 11.5 milyon Sterlindi; ve iki yıl içinde bu rakam hemen hemen ikiye, 22.5 milyona katlandı. Bu satışta diğer silahların yanı sıra, hafif silahlar, el bombası yapımında kullanılan setler, ve savaş uçakları ve tanklar için yedek parçalar da vardı. 2002’de, İsrail Filistinlilere karşı, geliştirilmiş Centurion tanklarını kullandığı zaman biraz itiraz geldi, fakat, Hizbullah’ın “dünya terörüne” karşı İsrail’in gerçekleştirdiği, ve hemen hepsi sivil 1,300 Lübnanlıyı boğazladığı 2006 yılındaki hücumda, İngiltere, İsrail’i 200 çeşit silah kullanabilmesi için yetki bağışlayarak ödüllendirdi.

Şüphesiz bazı İngiliz silahları İsrail’e, ABD aracılığıyla gitmektedir. 2002’de, İngiltere’de, İsrail için, BAE Sistemleri tarafından üretilip, F-16 savaş bombardıman uçaklarına monte etmesi için Amerikan Lockheed Martin silah şirketine gönderilen “füze başlıkları”, bu şirket tarafından derhal monte edilerek İsrail’e yollandı. AB buna itiraz etmedi. Aynı yıl, İngiltere, İsrail ordusundan 13 kişiyi eğittiğini itiraf etti. 2006 Lübnan savaşı sırasında, İsrail’e silah taşıyan ABD uçakları, yakıt ikmallerini İngiliz havalimanlarından (ve ne yazık ki İrlanda hava limanlarından da) yapıyorlardı. 2008’in ilk üç ayında, tam da İsrail’in Gazze’ye düzenlediği şiddetli hücum sırasında, İsrail’e 20 milyon Sterlin değerinde silah satılmasına izin verdik. Cronin, Filistinlilere karşı kullanılan Apaşi helikopterlerinin, İngiltere’deki Nottinghamshire SPS Aerostructures, Cheltenham Smith Industries, Middlesex Page Aerospace, ve Hampshire Meggit Avionics tarafından üretilen parçaları içerdiğini söylemektedir.

Devam etmeme gerek var mı? Bu arada, İsrail, Nato’ya, bizim bir yılda İsrail’in genelde Filistin’de öldürdüğünden çok fazla insanı öldürdüğümüz Afganistan savaşında “lojistik” yardımda bulunduğu için takdir gördü. Bu hiç şaşırtıcı olmamalı çünkü İsrail askerî şefi Gabi Ashkenazi, Brüksel’deki Nato karargâhına giderek, Nato ile daha yakın ilişkiler talep etmiştir. Cronin’in iddia ettiği ve “Filistin” için düzenlenen olağanüstü -neredeyse tiksindirici derecede güzel- finansal plânlar, oldukça inandırıcı: AB, Gazze’nin inşa projelerinde kullanılmak üzere milyonlarca Sterlin değerinde fonlar ayırıyor. Ve yeni inşa edilen bu yapılar, düzenli olarak, İsrail’in Amerikan-yapımı silahlarıyla tahrip ediliyor. Ve bu böylece devam edip gidiyor. Avrupa vergi mükellefleri çalışıp projelerin inşası için para ödüyor. ABD vergi mükellefleri çalışıp, bu projeleri tahrip eden İsrail silahlarının üretimi için para ödüyor. Sonra AB vergi mükellefleri çalışıp, bütün herşeyin yeniden yapımı için para ödüyor. Ve sonra ABD vergi mükellefleri… Evet, işin nasıl döndüğünü sanırım anladınız. Bu arada, söyliyeyim, İsrail, daha şimdiden, Nato ile “bireysel bir işbirliği programı” çerçevesinde, kendisini Nato’nun bilgisayar ağlarına kilitlemiş durumda.

Herşeyi hasaba katarak söyleyebiliriz ki, ordusu saldırgan ayaktakımı ve bazı askerleri savaş suçluları olsa bile, İsrail gibi sert bir müttefiği bizim tarafımızda görmek iyi birşey. Yeri gelmişken, niçin Hizbullah’ın da Nato’ya katılmasını sağlamıyoruz –gerilla taktiklerinin Helmand’daki adamlarımıza nasıl faydalı olacağını bir düşünün. İsrail Apaşi helikopterleri sık sık Lübnan’lı sivilleri öldürürken – örneğin 1996’da bir ambulans dolusu kadın ve çocuk, Boeing CehennemAteşi AGM 114C havadan karaya atılan füzeyle havaya uçurulup parçalara ayrılırken – Lübnanlıların Nottinghamshire, Middlesex, Hampshire ve tabiî Cheltenham halkına hâlâ dostça sevgilerini gönderebileceklerini umalım.

[Bu makale Independent.Co.uk sitesindeki orijinalinden Hatice Aksoy tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

03 Temmuz 2010
Yusuf GEZGİN
İsrail Projesinin İflası!

Pek çok noktası karanlıkta kalan gemi vakasından dolayı Türkiye ile İsrail karşı karşıya kaldı; tehditler, efelenmeler, gerilimler yaşandı. Gerilim tribünlere taşındı, biraz da oya tahvil edilmeye çalışıldı. Ama sonunda her iki taraf da bu kadar gerilimin pahalıya malolacağını, daha öteye taşınamayacağını gördüler. Muhtemelen Obama’nın “uzlasın!” talimatı sonucu, Davutoğlu ile Eliezer arasında bir görüşme vuku buldu. Sanırım her iki ülkede gerilimin uzamasından çekindi. Türkiye, dünyadaki Yahudi lobisinin başına açabileceklerini son yaşadıklarından hareketle gördü. İsrail de Türkiye’yi kaybetmenin bu coğrafyada pahalıya mal olacağını anladı.

İsrail Türkiye ile barışmak ve yine baraber hareket etmek ister. Yahudiler, Türkiyeyi “sadık bir dost” olarak muhafaza etmek ister. Ama Türkiye ile barışan İsrail ve Yahudiler hükümetle barışır ve dost olurlar mı bilemiyorum.

İsrail devletinin kurulması bir projeydi. Bu projeyi iki kesim, iki ayrı hedef için istemekteydi.

1. YAHUDİLER: Hep başka devletlerin egemenliğinde yaşamış ve özellikle batılılar tarafından itilip kakılmış, insan muamelesi görmemiş Yahudiler, ulus devletlerin gündemde olduğu, imparatorlukların tasfiye edildiği bir dönemde kendi devletlerini kurmak istediler. Yahudilerin öncelikli hedefi, her nerede olursa olsun bir Yahudi devleti kurmaktı. Sonraları bu devleti, Arzı Mevud denilen coğrafyada, yani Kudüs ve Filistin civarında kurmakta karar kıldılar. 19. Yüzyılın ortalarından sonra Yahudilerde bir devlet kurma fikri gelişti ve dünya kamuoyunda tartışılmaya, bununla ilgili kongreler yapılmaya başlandı. Hem batılılar, hem yahudiler bunun için giderek zayıflayan ve borç batağında olan Osmanlı topraklarını gözlerine kestiriyorlardı. O dönem Osmanlı sultanı olan 2. Abdulhamide borçlarının silinmesi mukabili Kudüs ve çevresine Yahudilerin yerleşmesine (devlet kurma değil!) imkan vermesini teklif ettiler. Yoğun ve uzun uğraşlara rağmen büyük sultan buna müsaade etmedi. Osmanlı coğrafyasından umudu kesen siyonistler Uganda ve Güney Amerika gibi başka alternatifler üzerinde de çalıştılar.

2. BATILILAR: Bir Yahudi devletinin kurulması projesine destek veren diğer kesim ise, İngilizlerin, Anglasaksonların başını çektiği batılılardı. Batılıların bağımsız bir İsrail devleti kurulmasına destek vermeleri birkaç farklı saikten kaynaklanmaktaydı; 1789 Fransız devriminden sonra burjuvazinin güçlenmesi, sermayenin ve ticaretin öne çıkmasıyla, mutlakiyetçi rejimlerinin kısıtlanmasıyla Yahudiler batılı devletlerde ve toplumlarda güç kazanmaya ve etkin hale gelmeye başlamışlardı. Zira Yahudilerin en iyi bildiği şey sermaye idare etmek, ticaret yapmaktı ve trend asalatten-soydan sermayeye-paraya-ticarete kayıyordu. Bu yeni durum Yahudileri hızla güçlü ve etkin hale getirmişti. Dolayısıyla Yahudiler batılı devletler üzerinde de etkindiler, zira devletlere borç verecek bankerlere, tüccarlara sahiptiler. Bu etkiyi, krediyi bir Yahudi devleti kurulması fikrinin oluşmasında kullandılar ve batılı devletlere ve hükümetlere bu yöndeki baskıları artırdılar. Bu baskı ve propaganda sonucu batılılar “Yahudi Devleti” fikrini desteklediler.

Öteden beri Yahudi, batıda “insan” olarak dahi görülmemekteydi. Batının geleneksel bakışı ile Yahudilere “aşağılık bir mahluk” olarak bakılmaktaydı. Bu nedenle batılılar yüzyıllarca katledip sürdükleri Yahudilerin kalanlarını da, bir Yahudi devleti kurdurarak ülkelerinden, coğrafyalarından uzaklaştırmak istiyorlardı. Bu nedenledir ki batıda veya batı hegemonyasındaki topraklarda Yahudi devleti kurulması fikrine şiddetle karşı çıkmışlar, ama bu devletin Osmanlı topraklarında kurulması için gereken bütün desteği vermişlerdi. Bir Yahudi devleti kurulması, bazı “problemlerin, problemli kesimlerin kendi coğrafyalarından uzaklaştırılması!” anlamına geliyordu.
Osmanlı Devleti ayakta iken uluslararası Siyonist kongrelerine başlandı, meselenin teorik tarafları halledildi. Filistin, İngiliz mandasında iken İngilizler buradaki konsolosluklara Yahudi görevlileri koydular ve bunlar göçü hızlandırıp kolaylaştırdılar. Yahudilerin azgınlaşması, masum Müslümanları çeteler kurup katletmeleri, topraklarından sürmeleri artınca İngiltere dahi bu göçü kontrol altına almak istedi; ama Yahudilerin silahlı terör guruplarıyla karşı karşıya kaldı.

İsrail devleti daha kurulmadan 1900’lü yılların başından itibaren bu günkü İsrail topraklarına planlı bir Yahudi göçü başlatıldı. Osmanlı sultanları bu göçe karşı katı kurallar koydular, o topraklarda kurulması hedeflenen Yahudi devletine karşı tedbirler geliştirdiler. 1908’de içinde pek çok kripto Yahudi barındıran ve Yahudi lobileriyle işbirliğiyle iktidara gelen İttihatçılar devleti ele geçirdikten sonra, Osmanlı Devleti parçalanmaya ve İsrail’e göçler de hız kazanmaya başladı. Bu topraklara göçecek Yahudi vatandaşlara ihtiyaç vardı; devlete nüfus gerekiyordu. İşte bu noktada Yahudileri, özellikle yaşadığı ülkede etkin olmayan, “sıradan vatandaş” Yahudileri İsrail’e göç ettirme projeleri devreye sokuldu. Dünyanın her yerinden, Sovyetlerdekilerden, Anadoludakilere, Doğu Avrupa’dakilere, Asyadakilere kadar, gönüllü veya bir kısım maniplasyonlarla Yahudiler İsrail’e göçe zorlandılar. Bulunduğu ülkede kalmakta direnenlere, harekete geçmeyenlere, göç ettirmeye yetecek kadar zulmetmeler, dışlamalar, tehditler başladı. Yahudiler ticaretle meşgul olduklarından tarımla uğraşan Yahudi bulmak zor oluyordu. Bu ihtiyaç için Rusya’da tarımla uğraşan Yahudiler tespit edildi ve ardından bunları göçe zorlayacak baskılar gelmeye başladı. Rusya’dan göçen çiftçilerle 17 tarım kolonisi kuruldu. İsrail’e en büyük göç Nazi döneminde (1930-1940 arası) Almanya’dan oldu. Yahudiler “Nazi katliamı” denilen, tarihçilerin dahi sorgulaması durumunda hapse girdiği, karanlık-sisli vaka ile hem İsrail’e nüfus göçü sağladılar, hem “mazlum!” oldular, hem de dünyada muaazzam bir zırh elde ettiler. Muhtemelen Hitler Yahudilere bir miktar zulmetti. Ama kendisi ne kadar bu planın bir parçasıydı; yapılanlar ne kadar mübalağa edilerek propaganda aracı haline getirildi, koruma duvarları kalkana kadar bunları bilemeyeceğiz.

Yahudiler bir devlet kurmayı ne zannettiler bilemiyorum. Arzı mevudda bir devlet kurarak, sürekli savaşarak ve diğer halkları ezerek, yıldırarak orada kalıcı olabileceklerini düşünmüş olmalılar. Belki de Tanrının, vadettiği toprakları kendilerine mutlaka vereceğine inanıyorlardı. Ne de olsa onlar efendiydi ve bütün dünya, insanlık onlara hizmetle görevli “zavallı”, “sefil” varlıklardı. Realiteleri, nüfusu, gücü vs. dikkate almaksızın, iman ettikleri bir şeyin arkasından gittiler ve Ortadoğu bu günkü hale geldi.

Altmış senede İsrail’in aldığı mesafe ve geldiği nokta küçümsenecek gibi değil. Topraklarını kaç kat artırdı, ekonomisini, ordusunu güçlendirdi. Ama zannımca İsrail hayal ettiğinin çok gerisinde kaldı. Hayal ettiği Arzı Mevud için bu hızla, daha epey 60 yıl uğraşması gerekecek! İsrail dar bir alana sıkıştı kaldı ve dört bir tarafı düşmanlarla dolu. Üstelik yaptığı zulümlerle ve hukuksuzluklarla dünyada sürekli itibar kaybediyor. ABD ve Yahudilerin etkin olduğu birkaç devlet hariç, kimse İsrail’in yaptığı zulümleri savunamıyor artık. İsrail’e ve İsrail’in zulümleri üzerinden tüm Yahudilere dünyada yükselen bir nefret var. BM’nin, ABD’nin, uluslararası kuruluşların herşeye rağmen İsrail’i koruması, çifte standart uygulaması bu nefreti sadece artırmaya yarıyor. En son yaptığı saldırı ve katliam, Ortadoğudaki en sadık dostu, stratejik müttefiki Türkiye’yi kaybetmesine neden oldu. Türk halkıyla bağlar kopalı epeyce olmuştu. Ama artık Türkiye’de, devlet ve kurumları da halka rağmen eskisi kadar İsrail’e yanaşık yürüyemez.

İsrail giderek azgınlaşıyor, saldırganlaşıyor ve dünyanın nefretini topluyor. Etrafı ölçüsüzce zulmettiği düşmanlarla dolu. Bu düşmanları her geçen gün güçleniyor, toparlanıyorlar. Üstelik, Yahudilerin dünyadaki hamileri, koruyucuları dünya klasmanında giderek ligden düşüyorlar. Yarın ABD, İngiltere ve batılı diğer hamileri İsrail’i ve Yahudileri koruyamayacak kadar zaafa uğrayacak, dünyanın efendiliğini yitirecekler. O zaman İsrail ölçüsüzce zulmettiği, sınırsızca katlettiği düşmanlarıyla, Ortadoğu halklarıyla başbaşa kalacak. Etrafı bir cehennemle çevrili hale gelecek. Dünyadaki gelişmeler batı medeniyetinin hızlı bir çöküş içinde olduğunu gösteriyor. Bunu farkeden Yahudiler, İsrail, yeni güç odaklarına, Çin ve Hindistana yatırım yapıyorlarsa da, gelecekte Müslümanların ve Türkiye’nin başat bir aktör olacağı görülüyor.

İsrail değilse de, dünyadaki diğer Yahudiler bu gelişmelerin kısmen farkındalar ve İsrail’in bütün Yahudileri bir cehenneme çektiğini görebiliyorlar. Dünya, İsrail projesinin daha öteye taşınamayacağını, iflas ettiğini anladı. Yahudilerin güdümünde yönetilen ABD dahi İsrail’i daha fazla taşıyamaz.

(..)

İsrail şu anda kıstırılmış, köşeye sıkıştırılmış kedi gibi hissediyor kendisini. Güvensiz, hırçın ve saldırgan. Etrafı düşmanlarla, Müslümanlarla çevrili. Böyle bir psikoloji içinde İsrallilerin, Yahudilerin huzurlu ve rahat yaşamalarına imkan yok. Bunca yaptıklarından sonra barış için çaba gösterse, olumlu ve yapıcı davransa dahi, oluşturduğu husumeti kıramayacaktır.

İsrail projesi başarısız olmuştur. Silahlarla, nükleer güçle korumaya çalıştığı, korkularıyla başbaşa kaldığı güvensiz bir adacık oluşturmuştur kendisine.

Bu yazıyla dünyadaki Yahudi gücünü ve etkinliğini sorgulamıyoruz. İsrail projesi Yahudilerin pek çok projesinden, çalışmasından sadece birisidir. İsrail projesinin başarısız olması, dünyada Yahudilerin bir anda silinecekleri, etkisizleşecekleri gibi bir yanılgıya neden olmasın.
aktifhaber

"Türkiye'ye yapılmış "şah-mat" operasyonu"
[img]http://www.haberx.com/resources/pictures/85/83845/83845.jp[/img]g
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Hükümetin İsrail politikasını değerlendirirken, "Mavi Marmara katliamı doğrudan Türkiye'ye yapılmış şah-mat operasyonudur. Bunu böyle görmediğimiz şekilde yanılırız. Bunu savaş ilan edelim manasında söylemiyorum. Özellikle 1967'den beri en önemli başarısı ne silahıdır, ne arkasında ABD'nin olmasıdır, ne teknolojisidir, ne dünya üzerinde ki ekonomiye hakim olan gücüdür. İsrail'in en büyük başarısı kendi saldırganlıkları karşısında uluslararası diplomatik bir gücün karşı çıkacak bir setin oluşmasına müsaade etmemesidir" dedi.
06.07.2010
Kurtulmuş, Hükümetin dış politikasını ANKA'ya değerlendirdi. Kurutlmuş, Marmara katliamı ile gerilen İsrail-Türkiye ilişkilerinin ardından, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, İsrail Ticaret Bakanı ile yaptığı gizi görüşmeyi "skandal" olarak yorumladı. 'Mavi Marmara katliamı' ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeni bir devreye girdiğini ifade eden Numan Kurtulmuş, iş başında hangi Hükümet olursa olsun, eskisi gibi ilişkilerin sürdürülmesinin mümkün olmayacağını dile getirdi.

-SÖYLEMLER GÖNLÜMÜZÜ HOŞ TUTUYOR-

Hükümetin, İsrail politikası konusunda tavrını "söylemler ve eylemler" diye iki ayıran kurtulmuş şöyle konuştu:
"Hükümetin tavrını ikiye ayırıyorum. Bir söylemleri, iki eylemleri. Söylemlerine bakıldığında gönlümüzü hoş tutan, fevkalade olumlu görünen söylemler olmuştur. Eylemlerine bakıldığında; Davos ve "one- munite' çıkışı. Mavi Marmara katliamından sonra, Sayın Başbakan'ın çıkışı. Evet bunlar güzel söylemler. Katliamdan sonra şehit cenazelerin geri getirilişindeki hızlı davranılmış olması da doğru taktir edilecek bir husustur. İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin söylem faslına bakmak lazım. Şimdi İsrail'i kınadık. 100'ün üzerinde kınama metin var İsrail ile ilgili. Avrupa Parlamentosu, BM, İslam Konferans Örgütü... Zaman içerisinde İsrail'e ne derseniz deyin yüzüne bile tükürseniz, 'yarabbi şükür' deyip yoluna devam ediyor. İsrail kurulduğu günden bu yana sınırlarını belli etmeyen bir ülke."
İsrail'in sürekli sınırlarını genişlettiğini, sürekli işgaller yaptığını belirten Kurtulmuş, "Şu anki İsrail toprakları, BM'in çizdiği sınırlara göre, yüzde 73'ü işgal topraklarıdır. Şimdi bu gerçek ortada iken İsrail'e yapılacak şey diplomatik olarak karşısına setlerin oluşturulmasıdır. Türkiye "one- munite' dedi. İsrail ile ilişkilerine bakalım. Bu süreçte ticari ilişkiler meselesi. Davos'tan sonra biz İsrail'den aldığımız malları 1 milyar dolardan 2.1 milyar dolara çıkarmışız. Ama, İsrailliler bize kızmışlar, 1.5 milyar dolardan 1.2 milyar dolara düşmüş. Bu krizden sonra, Davos krizinden sonra İsrail ile Türkiye arasında ortak tatbikatların sona erdirilmesi gündeme getirilmişti. Ama anlaşmalar iptal edilmedi" dedi.
İsrail'in OECD üyesi olamayacağını öne süren Numan Kurtulmuş, "Bu Türkiye için tarihi bir fırsattı... Bu olaylardan sonra İsrail'deki büyükelçimiz geri çekilmemiştir. Hala İsrail büyükelçisi de Ankara'da oturmaktadır. Bütün bunlardan sonra Sayın Dışişleri Bakanı'nın İsrail'li bakanla gizli bir şekilde görüşmesi siyaseten büyük bir skandaldır. İsrail Hükümetin hangi koşullarını yerine getirdi de biz oturup görüşmeyi gerçekleştiriyoruz" diye konuştu.
Hükümet bu konuda yaptığı sayısız "U" dönüşlerinden biri olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, "İsrail seviniyor, biz üzülüyoruz" dedi. Kurtulmuş konuşmasına şöyle devam etti:
"Şu açıdan İsrail kendi önündeki bütün küçük hedefleri yok etmiş, rahmetli Arafat'ın Elfetih'i arkasında Hamas'ı baskı altına alıyor. Suriye'yi dizginledi. Nükleer kriz dolayısıyla İran'ı kontrol altına aldı. Irak'ı ABD'ye işgal ettirerek üçe böldü fiilen. Önünde İsrail'in büyük İsrail'i kurmak için gördüğü en büyük tehlike Türkiye. Mavi Marmara katliamı doğrudan Türkiye'ye yapılmış şah-mat operasyonudur. Bunu böyle görmediğimiz şekilde yanılırız. Bunu savaş ilan edelim manasında söylemiyorum. Özellikle 1967'den beri en önemli başarısı ne silahıdır, ne arkasında ABD'nin olmasıdır, ne teknolojisidir, ne Dünya üzerinde ki ekonomiye hakim olan gücüdür. İsrail'in en büyük başarısı kendi saldırganlıkları karşısında uluslararası diplomatik bir gücün karşı çıkacak bir setin oluşmasına müsaade etmemesidir." haberx


Birinci şart: İsrail karşısında sıkı durmak
Cengiz ÇANDAR
ccandar@radikal.com.tr
7 Temmuz 2010

Ortadoğu’nun en deneyimli siyasi figürlerinden Velid Cunblat kısa bir aradan sonra, yine ‘nefes almak’ için İstanbul’daydı. Yanında Lübnan hükümetinin Dürzi bakanlarından birisi ve Lübnan’ın kuruluş döneminin başbakanı Riad Solh’un torunu ile birlikte geldi ve buluştuk.
Türkiye’nin İsrail ‘özür dilemediği takdirde’ ne yapacağı, arasını Suriye Devlet Başkanı Başşar Esad ile düzeltmiş olan Lübnanlı siyasi lider için en meraka değer soruydu.
Refik Hariri’nin öldürülmesinden sonra ortaya dökülen ve yayımlanan belgelerde, Başşar Esad’ın Hariri’ye ‘Lübnan’ı başınıza yıkarım’ diye tehditte bulunduğu, Refik Hariri’nin Şam’dan döner dönmez Velid Cunblat’a koşup, ‘Ya sen, ya ben gideceğiz. Benim Chirac ile yakınlığım var; sen daha tehlikedesin’ diye uyardığı kayıtlara geçti. Bu ‘diyalog’dan iki hafta sonra Refik Hariri, 2005 yılının ‘Sevgililer Günü’nde havaya uçtu.
Suriye’ye karşı en sert muhalefeti seslendirmiş olan o Velid Cunblat’ın bugün Suriye ile arasında yeni köprüler kurmuş olması ve kısa bir süre önce Şam’da Başşar Esad tarafından Başkanlık Sarayı’nda ağırlanması, Ortadoğu’nun bir çölün kumlarını andırırcasına, hızlı siyasi değişiklikler yaşadığının çarpıcı bir göstergesi.
Velid Cunblat, ‘İsrail özür dilemezse, Türkiye ne yapacak?’ diye sorduğunda, sözü hiç uzatmadan ‘O zaman ilişkiler kesilecek’ cevabını verdim. Yüzüme dik dik baktı, ‘Olabilir mi, gerçekten?’ diye hayret ve merak karışımı sorusunu yineledi.
- Dışişleri Bakanı Davutoğlu, üç şart sıraladı: 1. Özür; 2. Bunu yapmadığı takdirde uluslararası soruşturma komisyonu kurulmasını ve onun raporunu kabul; 3. Bu ikisini de kabul etmezse, o zaman ilişkilerin kesilmesiyle karşılaşmayı kabul. Hükümetin seçime doğru gidilen yolda, ki, o yola girilmiş vaziyette, daha geri adım atacak hali deyok, geri adım atacağı alan da yok.
Velid Cunblat, kulağı delik bir izlenim vererek, “Amerikalılar, sezdiğim kadarıyla Lieberman’ı dışarıya itecek ve Tzipi Livni’nin (Kadima Partisi) dahil olacağı bir koalisyonu istiyorlar. Sana da öyle geliyor mu?” diye devam etti.
“Olabilir” dedim, “Çok muhtemeldir. Ama sanırım sadece Lieberman’sız bir İsrail hükümeti değil, bunun yanısıra Tayyip Erdoğan’sız bir Türk hükümeti görmekten de rahatsız olmayacak Washington. ‘Lobi’ inanılmaz
bir faaliyet içinde...”
***
Bu köşede dün çıkan ‘analiz’ üzerine çok kişi, ‘madem Türkiye-İsrail ikileminde, Washington nezdinde İsrail’in daha fazla kozu var ve Türkiye’nin manevra alanı İsrail kadar geniş değil; İsrail ile ilişkilerin kesilme noktasına varması, Türk-Amerikan ilişkilerini de olumsuz etkileyecek, o takdirde Türkiye’nin dış politikasında yanlış yapılmış olduğunu düşünmek gerekmiyor mu?’ diye soruyor.
Hayır. İsrail’in Türkiye’den Gazze yardım konvoyu saldırısı nedeniyle en azından, en azından bir ‘özür dilemesi’ bile sağlanamazsa, Türkiye’nin elinde ne seçenek var?
Gazze yardım konvoyuna saldırı karşısında ne yapılmalıydı ki? Olmamış gibi davranabilir misiniz? 87 yıllık Cumhuriyet tarihinizde
ilk kez sivil vatandaşlarınız bir yabancı ülkenin askeri güçleri tarafından öldürülüyor ve
üstelik olay, uluslararası sularda cereyan ediyor; ne yapmalı, nasıl tepki göstermeliydiniz?
Dilde, üslupta ‘özensiz’ davranılmış olabilir ve bu ‘özensizlik’ Türkiye’ye dış politikasının algılanmasında sıkıntı yaratmış olabilir öyle de zaten- ama bu konuda da ‘esası kaçırmamak’ gerek. Türkiye’nin 31 Mayıs saldırısından sonra izlediği dış politikanın ana doğrultusunda ve İsrail’e yönelik taleplerinde bir yanlışlık yok.
Ve, dediğimiz gibi, bunlar olabilecek ‘en asgari talepler’.
Buna rağmen, konu İsrail olduğu için ve bunun Washington zemininde de faturası çıkabildiği için ‘yanlışlık’ yapıldığı hükmüne varmamız gerekmiyor. Depremlere siz neden olmazsınız, artçı şoklarını da yaşamak zorunda kalırsınız. Politikada da bazan böyle olabiliyor.
Türkiye, İsrail karşısında Davutoğlu’nun sıraladığı şartlardan geri adım atamaz
ve ilk iki şartın yerine gelmemesi halinde, İsrail ile ilişkileri kesmesinden -bunun bir faturası olsa da- başka çaresi yoktur.
***
Ayrıca çok fazla ‘acz’ duygusuna kapılmak da yersiz. Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan durum, ‘ikili ilişkiler’ boyutunu aşan öneme sahip. Örneğin, Suriye Devlet Başkanı Başşar Esad Madrid’de şu önemli açıklamayı yaptı:
“Eğer Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki yenilenmezse, Türkiye’nin bölgesel görüşmelede bir rol oynaması çok zor olacaktır.”
Dolayısıyla, Türkiye ile İsrail arasında ilişkilerin bozulmasının ‘tüm Ortadoğu’yu olumsuz etkileyeceğini’ söylemiştir.
Ancak, bundan Esad’ın Türkiye’yi ‘eleştirdiği’ sonucu çıkmıyor, zira Esad, Ortadoğu’da
‘istikrarın bozulması’nın günahını İsrail’e yüklüyor.
Türkiye rol oynamadığı takdirde, Türkiye-İsrail ilişkileri düzelmediği takdirde, ‘tüm Ortadoğu bundan olumsuz olarak etkilenecektir’ ve bu durumun sorumlusu olan İsrail’dir. Bu bakımdan, Türkiye’nin İsrail’e doğru değil; İsrail’in Türkiye’ye doğru adım atması gerekiyor. O da en azından ‘özür dilemesi’ şartını yerine getirmesini gerekli kılıyor.
İsrail’e bakıldığında, bu durumdan rahatsız olan ve bundan İsrail’in ‘zararlı çıkacağını’ belirten sesler hiç az değil. Bunlardan biri ‘Türkiye-İsrail uzmanı’ olan Profesör Ofra Bengio. ‘Bu hesaplaşmada, İsrail’in yitireceği Türkiye’den fazladır’ diyor. Türkiye’nin ‘stratejik hinterlandı olan büyük bir ülke’ olduğuna gönderme yapan Ofra Bengio, Türkiye ile ters düşen İsrail’in ‘bölgede tecrit olacak küçük bir ülke’ olduğunu hatırlatıyor.
Hayli ‘şahin’ bir İsrailli olan Efraim Enbar, “İsrail’in Türk hava sahasını kullanmasının İran, Irak ve Suriye üzerinde caydırıcı etkisi vardı. Bu şimdi yitirildi” diye ağıt yakıyor. Bir askeri analist, Amir Rapapport da aynı kanıda. Efraim Enbar, ‘Türkiye’nin kaybı, ciddi ve stratejik bir kayıptır. Türkiye, Ortadoğu’da muazzam etkisi olan çok önemli bir ülkedir’ diye de ekliyor.
İsrail’in eski Ankara büyükelçilerinden Zvi Elpeleg, İsrail’in AB’nin Türkiye’yi içine kabul etmemesinin fiyatını ödediği kanısında. “Uzun bir süre Türkler, İsrail’in Brüksel üzerinde etki yapacak bir kanal olduğuna inandılar. Artık buna inanmıyorlar” diyor.
Çok üst düzey bir İsrailli yetkili ise bu görüşe katılarak, “Maalesef Türkiye yön değiştiriyor ve Osmanlı İmparatorluğu’na geri dönüş için eski rüyaları canlandırmaya çalışıyor. Bunu yapabilmek için İsrail’i feda etmek istiyor” demiş.
İsrail’de de kimisi ipe sapa gelmez bir sürü görüş havada uçuşuyor. Önemli olan,
‘Türkiye’nin kaybı’nın İsrail’de algılanmaya başlanması ve bunun İsrail’e ‘çok pahalıya mal olacağı’ algısının yayılması.
O nedenle, Türkiye’nin pozisyonunun arkasında sımsıkı durması, Washington’u da zamanla kendisine getirmenin tek yolu olarak duruyor.
Tayyip Erdoğan hükümetinin devamlılığına ilişkin soru işaretleri, esas itibarıyla, ‘dış politika’ ile ilgili değil, içeride. İç politikada.
Kürt sorunu, bir dış konu değil; dış boyutları olsa da ‘iç sorun’.

İSRAİLLİ BAŞKANIN KÜSTAH ÖNERİSİ

10 Temmuz 2010 19:45
Hayfa Belediye Başkanı Yonah Yahav, Türkiye ile İsrail arasında yeni gerilimin odağını oluşturan Mavi Marmara gemisine el konulmasını ve geminin yüzer otel haline getirilmesini önerdi.
Maariv gazetesinin haberine göre Hayfa Belediye Başkanı, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'a mektup göndererek, el konulmasını istediği geminin turizm amaçlı kullanılması önerisinde bulundu. Yahav mektubunda, "Eğer İsrail gemiye el koymaya karar verirse geminin Hayfa kentine verilmesini ve şehrin sahillerinin karşısında bir yüzer otele çevrilmesini istiyorum" diye yazdı.

Yahav ayrıca, "Bence tüm dinlerin bir arada ve işbirliği içinde yaşadığı bir şehir olarak Hayfa, gemiye ev sahipliği yapmaktan memnun olacaktır. Hayfa, geminin uzlaşının ve ümidinin sembolü haline dönüştürülebileceği en uygun şehirdir" ifadesini kullandı.

İsrail donanmasının Gazze'ye yardım gemilerinden Mavi Marmara'ya 31 Mayısta düzenlediği ve 9 Türk'ün öldüğü baskından sonra Aşdod limanına çekilen gemi, daha sonra Hayfa limanına götürülmüştü.

Türkiye, gemi baskını nedeniyle İsrail'in resmen özür dilemesini ve gemide ölenler için tazminat ödemesini isterken, İsrail, gemilerle ilgili henüz karar verilmediğini duyurmuştu.

Mavi Marmara ile birlikte gelen gemilerden biri daha Hayfa'da, diğerleri Aşdod'da bekletiliyor. haber10

İşte Serdar Turgut
Gazete HABERTÜRK
Savaş İşaretleri

Bir ve İkinci Dünya savaşlarına giden süreci, hobi için vaktiyle çok detaylı inceledim. Bu tecrübe nedeniyle şu aralarda bazılarınıza tek başına fazla anlamlıymış gibi gelmeyebilecek, “sui generis”, bağımsız sanabileceğiniz gelişmenin nasıl da başka olaylarla bağlantılı olduğunu, tüm bu bağlantılı olayların nasıl da aynı sonuca doğrugitmenin aşamalarını oluşturduğunu hissedebiliyorum.

Dünyaya bu gözle bakınca, şu sıralar gidişat maalesef hiç de hoş gözükmüyor. Olacağını bildiğim savaşın tarihi galiba öne çekiliyor bugünlerde. Birbirinden bağımsız gibi gözüken bazı işaretler var. Bunları alt alta sıraladığımda ne demek istediğimi siz de göreceksiniz.

- Amerika, İran’a saldırı planlarını güncelleştiriyor. Ve üstelik 2007’de İran’ın vurulmasını engellemek amacıyla yazılan ve sonradan yanlış olduğu ifade edilen CIA raporu gibi bir rapor da yok ortada bu defa. Aksine Amerikan istihbaratının tüm birimleri, İran’ın nükleer programına odaklanmış durumdalar. İsrail perde arkasından bilgiler vererek İran’ın 12 ay içinde nükleer silaha sahip olacağını söylüyor ve bu 12 ay içinde İran’ın vurulmasını istiyor. Amerikan istihbaratı ise nükleer silah için en azından iki yıl daha var diyor. CIA içindeki bir grup da sürenin beş yıl olduğunu vurguluyor. Bunlar 2007 yılında yanlış raporla İran’ın vurulmasını engelleyen grup da olabilir.

- İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran’ın üç ay içinde vurulacağı yolunda ellerinde gizli bilgi olduğunu açıkladı.

- İsrail ve ABD istihbaratı arasında istihbarat üzerine bir çekişme başlamışken İsrail’in MİT Başkanı’na getirdiği, “İran’a yakındır ve hakkımızdaki bilgileri oülkeye sızdıracak” açıklaması hem yakışıksız hem de çok tehlikeli bir gelişmedir. Bu İsrail’in, İran’ın vurulması zamanının geldiği an Türkiye’yi de düşmanı olarak konumlandırmasının, buna gerekçe oluşturmasının en ciddi ilk adımıdır.

- Mavi Marmara olayından sonra Türkiye, hava sahasını İsrail savaş uçaklarına kapadı. Bu kararın İsrail’de çok ciddi planlama sorunları doğurduğu, karara karşı verdikleri ciddi tepkiyle ortaya çıktı. İran’a yapılacak herhangi bir saldırıda Türkiye hava alanının kullanılması mecburi görülüyor bu güçler tarafından.

- Doğu Akdeniz, dünyanın en kritik bölgesi haline geldi. Lübnan ve Gazze açıklarında sürekli yeni doğal gaz rezervleri bulunuyor ve bunları işletecek ülkenin, dünyanın en güçlü doğal gaz üreticileri arasında yer alacağı belirtiliyor. İskenderun’da askeri birliğe yapılan saldırının bir de bu gözle ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor, keza yöredeki şehirlerimizde meydana gelen son çatışmalar da bu gözle ele alınsa iyi olacak.

- Doğu Karadeniz’deki PKK saldırıları dikkatinizi çekmiyor mu? ABD, Karadeniz’de arzu ettiklerini tam yapamadığından bir süredir çok rahatsız. Bölge doğal gaz rezervlerine,
doğal gaz ve petrol boru hatlarının geçiş yollarına hâkimiyet açısından hayati önemde. Bu arada Türkiye, Rusya ile bir güvenlik işbirliği süreci başlatıyor. Akdeniz ve Karadeniz’i birlikte ele aldığımızda Türkiye’nin hem kuzey hem güneyden doğusunun patlamaya hazır barut gibi olduğunu görüyoruz.

- PKK, uyuşturucu trafiğini kuzeyimizden yapıyor. Yani Karadeniz’in kuzeyi uyuşturucu trafiği açısından en aktif yöre haline gelmiş durumda.

SIFIR NOKTASINA CAMİ
Bu arada belki çoğunuza konuyla ne alakası var dedirtecek bir gelişme daha oldu. New York’ta İkiz Kuleler’in çöktüğü sıfır noktasına çok yakın bir adreste bir camiinşa edilmesinin yolu açıldı. Amerika’da böylesine sembolik girişimlerin daima bir gizli alt anlamı bulunur. Bu defa da ya Amerika daha sonra üzeceği bir kesime barışsever yüzünü göstermeye çalışıyor ya da caminin oraya kurulmasının toplumun çoğunluk kesiminde yaratacağı tepkiyi ileride kullanmayı düşünüyor.

İSRAİL’İN SAVAŞMA ZAMANI
Öteki Gündem programımızda her hafta, inanmayabileceğimiz ama başkaları tarafından inanıldığı için ciddiye almamız gereken bazı gizemleri inceliyoruz. Geçen hafta yazar Serhat Ahmet Tan ile İsrail’de bazı çevrelerin, kutsal metinlerde yazıldığı için bazı tarihlerde mutlaka savaşılması gerektiğine inandıklarını inceledik. İsrail, savaş kararlarını bu tarihlere bakarak kararlaştırıyor, bu nedenle de aldığı kararlar rasyonel değil. O kutsal metinlerde İsrail’in çatışacağı ülkeler arasında en önde geleni Türkiye olarak ortaya çıkıyor. O şifrelerin yazılı olduğu kutsal metinler de bizim elimizde.

Bütün bu gelişmeleri alt alta koyduğumuzda bölgemizde bir büyük savaşın olması ihtimali gerçekten büyük olasılık gibi gözüküyor. Gerçeklerden kaçmanın yararı yok, gerçeği bilelim ki bu büyük savaşa gidişi dünyada durdurabilecek tek güç olan Türkiye’nin de bir adım atmasına katkıda bulunabilelim.

habertürk

"Yahudi olmayanlar neden gerekli? Çalışacaklar, ekip biçecekler. Biz de efendi gibi oturup yiyeceğiz."
21 Ekim 2010



'Filistinliler vebadan ölsün' diyerek şimşekleri üzerine çeken Haham Ovedya Yosef yine tepki çekecek bir açıklama yaptı.
Yahudi olmayanların Yahudilere hizmet etmek için yaratıldığını söyleyen Şas Partisi manevî lideri. "Yahudi olmayanlar neden gerekli? Çalışacaklar, ekip biçecekler. Biz de efendi gibi oturup yiyeceğiz." dedi.

İsrail sağcı hükümetinin ortaklarından dini Şas Partisi'nin manevi lideri Ovedya Yosef (90), yine çok ses getirecek açıklamalara imza attı. Yosef, Yahudi olmayanların varlık sebebinin "Yahudilere hizmet olduğu" görüşünü öne sürdü. Haham Yosef'in geçen hafta cumartesi akşamı verdiği vaazda, Yahudi olmayanların Şabat günleri yapabilecekleriyle ilgili yasalar konusuna değinirken "Goylar (Yahudi olmayanlar) bize hizmet için doğarlar. Yalnızca İsrail halkına hizmet için. Bunu yapmazlarsa dünyada yerleri yoktur" dediği ortaya çıktı.

Jerusalem Post'un haberine göre, İsrail'deki Yahudi olmayanların da Yahudiler zarara uğramasın diye Tanrı tarafından korunduklarını öne süren Hamam, bu konuda sözlerini şöyle sürdürdü: "İsrail'de ölümün hükmü onlara geçmiyor. Yahudi olmayanların da herkes gibi ölmeleri gerek. Ama gelin görün ki, Tanrı onlara uzun ömür veriyor. Neden mi? Düşünün ki, eşeğiniz öldü. Ne olur? Para kaybedersiniz. Çünkü o hizmetkarınızdır. İşte onun için ömürleri uzun. Yahudiler için iyi çalışsınlar diye. Yahudi olmayanlar neden gerekli? Çünkü çalışacaklar, ekip biçecekler. Biz de efendi gibi oturup yiyeceğiz. Goyların yaradılış sebebi budur."

Daha önce de benzer açıklamalar yapan Yosef, bir vaazında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Filistinliler için 'vebadan ölüp yok olsunlar' ifadesini kullanmıştı.

Bu arada, İsrail'de bir grup haham, Yahudi olmayanlara (Araplara) ev kiralanması ve satılmasından kaçınılmasını isteyen bir duyuru yayımladılar. İsrail'in Kanal 1 Televizyonu, duyurunun kuzeydeki Safed kentinin baş hahamı da dahil kentten 18 hahamın imzasını taşıdığını belirtirken, Safed'te, Arap öğrenci nüfusunun arttığına dikkat çekti. Duyuruda, Yahudi ev sahipleri, evlerini Araplara kiralama konusunda uyarılarak, "Onların yaşam biçimi Yahudilerden farklı. Yahudi olmayanlar arasında bize karşı acı ve nefret dolu olanlar, aramıza karışmaları halinde birer tehlikedir." ifadelerine yer verildi. Ayrıca, hahamlar, kentin Yahudi sakinlerinin Araplara evini kiralayan veya satan komşularına karşı dikkatli olmalarını istedi. Safed baş hahamı Şmuel Eliyahu'nun Araplara karşı daha önce de yaptığı açıklamalar yaptığı belirtiliyor. aktifhaber

Gazze savaş suçlularını bir internet sitesi ifşa etti
18 Kasım 2010

İsrail basını, bir internet sitesinin, 2009 yılı başında İsrail'in Gazze Şeridi'nde düzenlediği Dökme Kurşun saldırısınnda yer alan askerlerin listesini "İsrailli Savaş Suçluları" adı altında yayımladığını bildirdi.

http://israeliwarcriminals.zzl.org/ adlı internet sitesinin, savaşa katılan yaklaşık 200 dolayında askerin isimlerini, fotoğraflarını, rütbelerini, doğum tarihlerini, kimlik numaralarını ve adreslerini yayımladığı ve "Saldırının doğrudan failleri" olduklarını açıkladığı kaydedildi.

Söz konusu web sayfasında özel tasarım veya grafiklerin bulunmadığı, sadece operasyonda yer alan askerlerin alfabetik sıralı listesinin verildiği bildirildi.

Web sayfasının, ziyaretçilerini, bu bilgileri yaymaya teşvik ettiği de ifade edildi.

Yayımlanan liste, Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi'den başlayarak, piyade eğitim programında yer alan çavuş rütbesindeki askerlere kadar iniyor. İnternet sitesinde, "Bu insanların adlarının altının çizilmesi, bir misilleme hareketidir. Bu insanlar Aralık 2009 ve Ocak 2009 arasında, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde, çok sayıda insana yapılan saldırının sorumluları ve doğrudan failleridir" denildi.

Sitede "Bu listede yer alan ve saldırısı sırasında çeşitli görevlerde bulunan insanlar, sadece cani bir devlet mekanizması adına hareket etmekle kalmadılar; aynı zamanda aktif bir şekilde, diğer insanları da aynı şeyi yapmaya teşvik ettiler. Onların belirgin bir sorumluluğu var. Onlar İsrail ordusunun en düşük rütbedeki saha komutanlarından, İsrail ordusunun en üst kademelerine kadar sıralanıyorlar. Hepsi de saldırıda doğrudan ve aktif rol oynamışlardır" denildiği vurgulandı.

İnternet sitesinde söz konusu sayfanın şimdiye dek 3 bin kez "tıklandığı" belirtiliyor.

İsrail: Gazze savaş suçlularını ifşa eden site yayından kalktı

İsrail'in Gazze Şeridi'nde yaklaşık iki yıl önce gerçekleştirdiği ve 1400 dolayında Filistinlinin hayatını kaybettiği Dökme Kurşun Saldırısında görev alan Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi'nin de aralarında bulunduğu kuvvet komutanları ile değişik rütbelerdeki toplam 200 askerin kimlik bilgilerini ve resimlerini yayımlayan siteye ulaşıma engel kondu.

haber1001

Siyonist Zindanlarda 6700 Filistinli Esir

Esirlerin insana yakışmayan mekânlarda yaşadıklarını belirten Esirler Merkezi: İşgal Zindanlarında 300 ü Çocuk 6700 Esir Bulunuyor

09 Aralk 2010
Anadolu Haber

Esirler Merkezi, Filistinli esirlerin işgal zindanlarında çok zor şartlar altında kaldığını belirtti

Filistin Esirler Merkezi bugün yayınladığı açıklamada, Siyonist işgal rejiminin zindanlarında halen 6700 Filistinli esirin bulunduğuna dikkat çekerek bunların 20 zindanda insanlıkla bağdaşmayan şartlarda yaşamak zorunda kaldıklarını belirtti.

Esirler Merkezi bugün (09 Aralık Perşembe) yayınladığı açıklamada şu bilgileri verdi: “Siyonist zindanlarında bulunan 6700 esirden 300’ü çocuk, 34’ü de bayandır. Bu esirlerin 200’ü ise tutukluluk süreleri dolmasına rağmen idari cezalı olarak, bir şeyle suçlanmadan zorbalıkla zindanlarda tutuluyor.”

Siyonist işgal rejiminin zindanlarında kadın, yaşlı, çocuk ve gençlerin yanında bakan ve milletvekillerin de bulunduğunu belirten merkez, onlarca esirin tek kişilik hücrelere konulduğunu ifade etti.

Gazzeli 750 esirin dört yıldan beri yakınlarının ziyaretinden mahrum edildiğini, Batı Yaka ve Kudüs’ten de onlarca esirin bu haktan mahrum edildiklerini belirten merkez, zindanlarda bulunan Ürdün, Mısır, Sudan, Suriye ve Suudi Arabistanlı esirlerin de aynı haklardan mahrum edildiklerini belirtti.

Merkez yayınladığı açıklamada ayrıca, esirlerin piri Nail El-Bergusi gibi bazı esirlerin 1978 yılından beri zindanda bulunduğunu belirterek, esirlerden 126’sının yirmi yıldan fazla bir süreyi, 27 esirin ise çeyrek asrı zindanda geçirdiğini ifade etti.

İslamî Direniş Hareketi (Hamas) direnişin elinde bulunan Siyonist esir asker Gilat Şalit’in serbest bırakılmasına karşılık kadın, yaşlı, çocuk, hasta esirlerin yanında uzun süredir içerde bulunan esirlerin de serbest bırakılmasını istiyor.

İnternette kumardan İsrail'e para akmış
11:50 - Şişli'deki 5 ayrı adreste merkezi İsrail'de bulunan sisteme bağlı bilgisayarlarda internet üzerinden kumar oynattıkları iddia edilen mekan sahipleri 1'i kadın 5 kişi, gözaltına alındı. Bu kumarhanelerden elde edilen paranın yüzde 25'inin düzenli bir şekilde İsrail'deki merkeze aktarıldığı iddia edildi. 25.12.2010 İSTANBUL netgazete

"Topyekun bir savaşa hazır olmalıyız"

İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi, Ortadoğu'da son gelişmelere işaret ederek, "İsrail'in birkaç cephede bir savaşa hazırlıklı olması gerektiğini" söyledi

08 ubat 2011
Anadolu Haber

- İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi, Ortadoğu'da son gelişmelere işaret ederek, "İsrail'in birkaç cephede bir savaşa hazırlıklı olması gerektiğini" söyledi.

Görev süresi bir hafta sonra dolacak olan Aşkenazi, Herzliya Konferansında konuştu. Ynet haber sitesine göre Aşkenazi, "Farklı oyuncular arasındaki ilişkiler, bizi birden fazla cephede savaşmak durumunda bırakabilir" dedi.

Ortadoğu'da radikal kampın güç kazandığını, geleneksel Arap liderliği arasında ılımlı kampın zayıfladığını savunan Aşkenazi, "İsrail'in komşuları arasında radikal İslam tehdidinin büyüdüğünü, bu nedenle savunma bütçesinin önümüzdeki yıllarda artırılmak durumunda kalacağını" belirtti.

Genelkurmay Başkanı, İsrail ordusunun karşı karşıya kaldığı değişikliğin de tehdit yelpazesinin genişlemesi olduğunu söyledi. Aşkenazi, şöyle devam etti: "Bu yelpaze nedeniyle konvansiyonel bir savaş için hazırlanmalıyız. Konvansiyonel olmayan bir savaş ya da sınırlı çatışmalar için hazırlanıp da, günü geldiğinde silahlı kuvvetlerin anında konvansiyonel bir savaşı yürütmesini beklemek hata olur."

Gabi Aşkenazi, İsrail istihbaratının Mısır'daki olayları tahmin edemediği eleştirilerine karşı da "Hiçbir istihbarat analizcisinin elinde geleceği görebileceği bir kristal küre yok. Bunu bana da sordular. Mısır Genelkurmay Başkanı da olacakları bilmiyordu dedim" ifadelerini kullandı.

BARIŞ KALICI OLMAYABİLİR"
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Arap-İsrail savaşlarından sonra imzalanmış olan barış anlaşmalarının kalıcı olmayabileceğini söyledi.

Avrupa Parlamentosu üyeleriyle bugün bir görüşme yapan Netanyahu, barışın kalıcı olmayabileceğini belirterek, "Barış dışarıdan da içeriden de yok edilebilir" dedi. Netanyahu, "Mısır'da olası bir değişim sonucunda iktidara gelebilecek olan kökten dincilerin 1979 tarihli İsrail-Mısır antlaşmasını geçersiz kılabileceklerinden kaygı duyduğunu" da ifade etti.

İsrail Başbakanı Netanyahu, bu tür güçlerin dünyanın diğer ülkelerinde nükleer silaha sahip olmalarının, dünya barışını tehdit edeceğini kaydetti.

İsrail'den Doğu Akdeniz'de yeni Bir Korsanlık
19 TEMMUZ 2011

İsrail askerleri Gazze'ye ablukayı delmeye çalışan Fransa bandıralı Dignite-el Karama adlı tekneye el koyarak Aşdod limanına götürüyor.

Bu konuda BBC'nin haberi şöyle:

İsrail askerleri Gazze'ye yardım gemisine çıktı

İsrail askerleri Gazze'ye ablukayı delmeye çalışan Fransa bandıralı Dignite-el Karama adlı tekneye çıktı.

Daha önce yönünü değiştirmesi için uyarılan teknenin İsrail'in Aşdod limanına çekilmekte olduğu açıklandı.

Eylemciler, tekneye uluslararası sularda müdahale edildiğini söylediler. Hamas, İsrail ordusunun gemiye müdahalesini kınadı.

Eylemin düzenleyicilerinden Julien Rivoire, 16 protestocuyu taşıyan teknenin en az üç İsrail savaş gemisi tarafından takip edildiğini ve sabahın erken saatlerinde iletişimin engellendiğini açıkladı.

İsrail ordusu teknenin Gazze açıklarındaki abluka bölgesine yaklaştığı konusunda uyarıldığını belirterek, gemideki herhangi bir yardım malzemesinin "karayoluyla, yasal yollardan teslimi için" Aşdod limanına götürülmesi gerektiğini açıkladı.

Dignite-el Karama, Haziran sonundan bu yana Gazze'ye yardım götürmeye çalışan "2'nci Özgürlük Filosu"ndaki 10 gemiden biri.

Filo sorumluluları, Mısır'ın Gazze sınır kapısını açmasına rağmen İsraillilerin yasa dışı olarak bölgeye abluka uyguladığını söylüyor.

Paris'te AFP ajansının sorularını yanıtlayan Rivoire, Dignite-el Karama'nın Gazze kıyılarından 40 mil açıklarında durdurulduğunu söyledi, "Gemidekilerle telefonla ya da internet üzerinden haberleşemiyoruz" dedi.
Eylemciler Twitter mesajlarında İsrail donanmasının kendilerinden koordinatları istediğini belirtti. Eylemcilerden biri, İsrail askerlerinin abluka bölgesinden ayrılmaması halinde gemiye çıkma tehdidinde bulunduğunu yazdı. İsrail ordusu da Twitter mesajında 'Gazze'ye deniz ablukasını kırmak yasa dışıdır' dedi.

'Barış mesajı götürüyoruz'

Gemideki Fransız eylemcilerden Thomas Sommer-Houdeviller, dün AFP ajansına Gazze'ye sadece "barış, umut ve sevgi mesajı götürdüklerini", İsrail'in müdahalesini geektirecek bir durum olmadığını söylemişti.
Yunanistan'daki limanlara demirleyen filoya bağlı gemilerden sadece Dignite-el Karama'ya denize açılma izni verilmişti.
Yunan hükümeti, yasağın eylemcileri korumayı amaçladığını duyurdu.
Geçen yıl İsrail askerlerinin Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine düzenlediği baskında dokuz Türk eylemci ölmüştü.
Saldırı, uluslararası alanda büyük tepki çekmiş, İsrail Gazze'ye silah kaçırılmasını engellemek için uyguladığını söylediği ablukayı hafifletmişti.
haber1001

'Orta Doğuda İsrail devletine yer yok'
6 AĞUSTOS 2011

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Tahran'da yaptığı bir konuşmada Orta Doğuda İsrail devletine yer olmadığını söyledi.

İran'ın başkenti Tahran'da Filistin'le Dayanışma Günü kapsamında binlerce kişiye seslenen Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Filistin devletinin resmi olarak tanınması sonrasında İsrail'e bölgede yer kalmayacağını belirtti.

Yahudi soykırımını bir kez daha reddeden İran lideri, Filistin devletinin kurulmasının, Filistin topraklarının kurtuluşu yönünde yalnızca ilk adım olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.

İran devlet televizyonu, Mahmut Ahmedinejad’ın Tahran'da katıldığı "Filistin'le dayanışma ve İsrail devletini lanetleme" töreninin benzerlerinin, ülkenin birçok şehrinde düzenlendiğini söyledi.

Filistin devletinin uluslar arası alanda resmi olarak tanınması tartışmasının, Filistinli liderler tarafından eylül ayında toplanacak Birleşmiş Milletler genel kurulunda gündemine getirilip büyük bir çoğunlukla kabul edilmesine kesin gözüyle bakılıyor.
haber1001
haber1001
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Ağu 26, 2011 7:35 pm tarihinde değiştirildi, toplam 7 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ağu 28, 2010 11:31 pm    Mesaj konusu: İsrail Türkiye’den Neden Özür Dileyemez? Alıntıyla Cevap Gönder

Hayber Lokması
İlhami YANGIN
ilhanhan@hotmail.com
29 Aralık 2010

Yılbaşına birkaç gün kala, Batı dünyası Noel kutlamaları yaparken, ülkemizde de Hazreti İsa konuları tartışılıyor. Televizyonlarda izlemişsinizdir bu tartışmaları: “24 Aralık gecesi mi doğdu, 25 Aralıkta mı?”; “Çarmıha mı gerildi yoksa idam mı edildi?”; “Hazreti İsa evli miydi?”.

Sadece Hıristiyan dünyasında değil İslam dünyasında da yaygın olan kanaat Hazreti İsa'nın Yahudilerce öldürüldüğü yolundadır. Oysa, Kur'an-ı Kerim, Yahudilerin Hazreti İsa'yı öldürmek istediklerini ancak bunu başaramadıklarını açık açık anlatmaktadır.

Şimdi sokağa çıkıp birkaç Müslüman’a sorsanız, Hazreti İsa'nın Yahudilerce çarmıha gerilerek öldürüldüğünü söyleyeceklerdir.

Çoğu Müslüman’ın bu durumdan bihaber olmaları bir yana, hadisenin asıl yönü ise bambaşkadır: Hazreti İsa Yahudilerce öldürülmediği gibi, İslam Peygamberi Hazreti Muhammed, Yahudilerce şehit edilmiştir.

Bu olayı anlatmadan önce atıfta bulunacağım kaynaklardan kısaca bahsetmek isterim: Hazreti Muhammed'in hayatını kaleme alan ilk siyer yazarları hadiseyi bize çıplak olarak aktarmaktadırlar. Bunlar İslam tarihinin temel kitaplarıdır.

Sahih olarak bilinen -az sonra vereceğimiz- bazı hadisler de bu konuyla ilgilidir.

Şimdi de: Hazreti Muhammet'in öldürüldüğünü savunan isimlerin -bazılarına- değinelim:

İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli tarihçi sayılan, Hazreti Muhammet'in hayatını kaleme alan isimlerin en büyüğü: Taberi.

Osmanlı Devletinin gelmiş geçmiş en büyük âlimi olduğu hususunda ittifak edilen: Ahmet Cevdet Paşa.

Son dönem siyer yazarlarının en bilineni ki, bu isim ömrünü Hazreti Muhammed'in hayatını kitap haline getirmeye adamıştır: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah.

Ve daha nice ünlü İslam âlimi açık ve net olarak yazmaktadırlar ki; Hazreti Muhammed şehit edilmiştir.

Artık, bu hadiseyi temel İslami kaynaklardan yararlanarak inceleyebiliriz:

Hayber Savaşı sonrası sulh görüşmeleri esnasında, Hayber Yahudileri, Hazreti Muhammed için kızartılmış bir koyun hazırlattılar. Hazreti Muhammed, bazı ashabı ile yemeğe oturur. Etin bir parçasını biraz çiğnedikten sonra ağzından çıkartıp atarak “el çekiniz, bu koyunun zehirli” der.

Fakat yanındaki Müslümanlardan Berrâ bin Marur oğlu Bişr bir lokma yutmuştur.

Hazreti Muhammed o zehirli eti biraz ağzında çiğnediği için vücuduna bir miktar tesir etmişti. Derhal tedavi olmaya başladı ve iki kürek kemiğinin arasını hacamat ettirdi.

Tarihçiler Hazreti Muhammed'in hacamat yaptırmaya devam ettiğini kaydetmektedirler.

Bir çeşit kan aldırma tekniği olan hacamatı Hazreti Muhammed o kadar çok devam ettirmiştir ki, daha sonraları hacamat Müslümanlar arasında sünnet olarak kabul edilmiştir.

Ünlü İslam tarihçilerinden İbn Kesir şunları aktarıyor:

Rasûlullah (s.a.v.), o gün vücuduna hacamat vurdurdu. Beni Beyada´nın azadlısı, ona boynuz ve bıçakla hacamat vurdu.

Rasûlullah (s.a.v.), bu koyundan bir lokma yediği için vücudunda bir ağrı ve sancı hissettiği zaman hacamat vurdururdu. Bir kez sefere çıkmıştı. İhrama girdiğinde yine vücudunda ağrı ve sancı hissetmiş, kendine hacamat vurdurmuştu.” [1]

*

Fakat Bişr pek ağır hasta olmuştur.

Bişr, yerinden kalkmadan rengi beyaz takke gibi bembeyaz oldu. Sancıları devam etti. Yatalak oldu. Başkası kendisini yerinden oynatmadıkça kendisi kımıldayamıyordu. [2]

O koyunu zehirleyen Mişkem oğlu Selâm'ın karısı, Haris'in kızı Zeynep olduğundan Hz. Peygamber'in huzuruna getirildi ve “Bu hıyanete nasıl cesaret ettin?” diye soruldu.

Zeynep de: “Eğer hak peygamberi isen sana zarar vermez ve eğer yalancı isen elinden kurtulmuş oluruz diye bu işe cesaret ettim. Şimdi hak peygamber olduğunu anladım ve sana iman ettim” diye cevap verdi.

Hazreti Muhammed de onu salıverdi.

Fakat ondan sonra Bişr ölünce onun varisleri tarafından Zeynep de kısas olarak öldürüldü. [3]

*

Hazreti Muhammed zehirin etkisinden kurtulamamış hatta ağzında zehirin izi de kalmıştı:

Enes b. Malik "Resûlullah Aleyhisselamın küçük dili üzerinde bu zehrin izini ve tesirini görür dururdum" demiştir. [4]

Hazreti Muhammed bu zehirin etkisini ömür boyu hissetmiş ve “Zaman zaman onun ağrısını, sızısını duyuyorum” demiştir." [5]

Dünyanın en büyük tarihçisi kabul edilen Taberi şunları kaydediyor:

Her sene o vakit olunca bu zehirin etkisi zuhur ederdi. Sonunda şehit olması da ondan oldu. Zira zehirden ölen şehit olur.

Hz. Muhammed ağır hastalandığı zaman dedi ki, “Hayber'de yediğim o lokmanın tesiri her sene o vakit olunca bana belli olur”.

Eceli yaklaşınca ise şunları söyledi, “Şimdi vakit oldu ki ben o lokmadan öleceğim”.

Hazreti Muhammed'in ölümüne neden olan o lokmaya “Hayber Lokması” dendi. [6]

*

Resûlullah son hastalığında Hayber'de aldığı bu lokmanın tesirini hissettiğini beyan buyurmuştur. [7]

Hazreti Aişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:

"Ey Âişe! Hayber´de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!" dediğini haber vermiştir. [8]

Hz. Muhammed hastalığında şöyle diyordu: “Zaman zaman bu zehirden muzdarip oldum; ve şimdi beni şah damarımdan vurdu”. [9]

*

Hayber'de zehirli eti yiyerek şehit olan Bişr'in babası Ümmü Bişr b. Berâ, hastalığı ağırlaşan Hazreti Muhammed'i ziyaret ettiğinde alnına eli ile dokunup durumunun ağır olduğunu anlayarak üzülür.

Hazreti Muhammed, büyük acılar duyduğunu anlayarak üzülen Ümmü Bişr b. Berâ'ya, peygamberlerin her zaman çetin zorluklara uğradığını hatırlatmak amacıyla şunları söyler:

''Bize verilecek ecir ve mükâfat kat kat olduğu gibi, ibtilâlalar da bize böyle kat kat olur!''

Daha sonra Bişr'in babasına şu soruyu yöneltir:

“Halk benim hastalığıma ne diyor?”

Ümmü Bişr b. Berâ:

“Halk, Resûlullahtaki hastalık zâtülcenptir, diyorlar”.

Hazreti Muhammet:

“Allah bana o hastalığı musallat kılmış değildir.

Bu, ancak halka şeytanın bir telkin ve vesvesesidir”. [10]

Ümmü Bişr b. Berâ, oğlunun Hayber'de yediği koyun kebabından öldüğünü hatırlatarak Hazreti Muhammed'e sorar:

“Yâ Rasûlallah! Sen bu hastalığın neden ileri geldiğini sanıyorsun?”

Hazreti Muhammet, Ümmü Bişr b. Berâ'nın bahsettiği zehirli koyun etine değinerek:

“Ey Ümmü Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum!” der. [11]

Ve şöyle devam eder:

“Hayber´de oğlunla tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım”. [12]

*

Hazreti Muhammet hayata gözlerini yummadan hemen önce kısa süren bir baygınlık geçirmiş, ayıldığı zaman da Al-i İmran süresinin 144. ayetini okumuştur.

Bu aynı zamanda Hazreti Muhammed'in en son sözleri olmuştur. [13]

Şimdi bu ayeti okuyalım:

“Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah´a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!”

Dikkat ettiyseniz ayette, “O ölür veya öldürülürse” deniliyor!

*

İslam tarihçilerinin ortak anlatımına göre, Hazreti Muhammed zehirlenerek şehit edildiği için kefenlenmemiş, elbisesiyle defnedilmiştir.

Zira İslam inancına göre şehitler elbiseleri ile defnedilirler ve bu konuda Hazreti Muhammet'in hadisi de vardır: "Onları elbiseleri ile gömün”. [14]

Yazımızı İbn Kesir'le sonlandıralım:

Rasûlullah (s.a.v.) şehid olarak vefat etti.

Ümmü Bişr dedi ki: “Şüphesiz Müslümanlar elbette görecekler ki Rasûlullah (s.a.v.), Allah´ın peygamberliği ona ikram ettiği gibi onu şehid olarak da vefat ettirmiştir”. [15]


[1] İbn Kesir, El Bidaye Ve'n-Nihaye, c. 4, s. 350-355.

[2] İbn Kesir, El Bidaye Ve'n-Nihaye, c. 4, s. 350-355.

[3] Ahmed Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, c. 1, s. 163. Vakidi'nin verdiği bilgiye göre bu kadın Zeyneb bintu'l-Hâris adını taşımaktaydı (Megazi, s. 154/a.)

[4] Müslim, c. 4, s. 1721.

[5] Vâkıdî, c. 3, s:. 679, İbn Sa´d, c. 8, s. 314, İbn Kayyım, c. 2, s:. 355.

[6] Tarih-i Taberi, c. 2, s. 454-455.

[7] Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 222

[8] Buhârî, c. 5, s. 137.

[9] İbn Hişam, s. 765; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 222.

[10] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 679, İbn Sa´d, Tabakât, c. 8, s. 31 4.

[11] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 175, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 219, Süheylf, Ravdu´l-ünüf, c. 6, s. 572.

[12] İbn Hisam, Sîre,c.4, s. 353, Vâkıdî, c. 3, s. 679, İbn Sa´d, c. 8, s. 314.

[13] Belâzurî. c. 1,5.553.

[14] İbn Mace, Cenaiz 28.

[15] İbn Kesir, El Bidaye Ve'n-Nihaye, c. 4, s. 350-355.

Kaynak: http://www.antigazete.com/

Sinan Tavukçu
İsrail Türkiye’den Neden Özür Dileyemez?

Ambargo altındaki Gazze’ye insani yardım götüren ‘Özgürlük Filosu’na ait Mavi Marmara gemisi, 31 Mayıs 2010 gecesi uluslararası sularda İsrail komandolarının saldırısına uğramış, saldırıda 9 Türk yardım gönüllüsü hayatını kaybederken, 30 kişi de yaralanmıştı. İsrail, yardım gemilerine ve yardım malzemelerine el koyarak yolcularıyla beraber bir İsrail limanına götürmüştü. Uluslararası hukuka aykırı bu saldırı, Türk-İsrail ilişkilerini kopma noktasına getirmişti.

Bu saldırıdan sonra, ilişkilerin yeniden kurulabilmesi için Türkiye İsrail Hükümetine beş şart koştu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından dillendirilen bu beş şart “Özür dilenmesi, tazminat ödenmesi, bir uluslararası bağımsız, tarafsız komisyon kurulması ve Gazze'ye uygulanan ambargonun kaldırılması” ydı. Kamuoyu İsrail’in özür dileyip dilemeyeceğini merak ederken, İsrail Başbakanı Netanyahu İsrail’in Türkiye’den özür dilemeyeceğini açıkladı.

İsrail’in akıl ve insaf dışı politikaları karşısında, Alarko Şirketler Topluluğu'nun Başkanı İshak Alaton İsrail’de yayımlanan Maariv Gazetesi'ndeki yazısında, "Ünlü Yahudi aklına ya da istihbaratına ne oldu? İsrailli politikacılar Yahudi gibi davranmıyor. Hep tüm dünya size karşı diye düşünüyorsunuz. Bana göre artık gerçeklerle yüzleşmenin ve neyin neden yanlış gittiğini sorgulamanın zamanı geldi." feryadıyla, İsrailli politikacıları eleştiriyordu.

Aslında ünlü Yahudi aklı, 20’inci yüzyılın başından itibaren tutulmaya başlamıştı. Siyonizm hareketi Filistin’de bir devlet kurmadan önce yeni bir kuşak yaratmış, bu yeni kuşağa verilen irrasyonel ve şişirilmiş suni kimlik, 1948’den sonra kurulan devletin de kimliği ve ideolojisi haline gelmişti. Başta bir Yahudi devleti kurmak için ihtiyaç duyulan pervasız-çatışmacı Yahudi kimliği, devlet kurulduktan sonra Sefardim-Eşkenazim başta olmak üzere, farklı dil ve kültürlere, farklı adet ve geleneklere sahip bulunan, farklı dini kitaplara ve ibadet şekillerine tabi derleme toplulukların bir arada tutulması için vazgeçilmez bir araç haline getirilmişti.

Bugünkü İsrail Devleti’nin politikalarına rengini veren yeni Yahudi kimliği 19.yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştı. Yüzlerce yıl vatansız ve emniyetsiz bir sürgün hayatı yaşayan Yahudiler, 19.yüz yılda güçlenen milliyetçilik akımlarının da tesiriyle, kendisine bir ulus devlet kuracak yeni bir Yahudi kuşağı yarattılar. Yahudiler, yüzlerce yıl süren sürgün müddetince, yaşamak zorunda kaldıkları ülkelerde dinleri ve ırkları sebebiyle ayrımcılığa tabi tutulmuş ve şiddete maruz kalmışlardı. Ortaçağ’da bu düşmanlığın kaynağı din olurken, reform dönemlerinden sonra, düşmanlığı tetikleyen unsur ırk farklılığı olmuştu. Yahudilerin yaşadıkları toplumda nefret edilmelerinin bir diğer sebebi, yaptıkları bankerlik faaliyetleri dolayısıyla kredi verdikleri halk tarafından “kan emici” olarak görülmeleriydi. Yahudiler, Avrupa’da ülkenin asli unsurlarına karıştırılmadan gettolarda yaşamaya mecbur edilmişlerdi.

Batı’da başlayan aydınlama hareketi, ister istemez Yahudileri de etkilemiş, Avrupa’da, “Haskala” olarak adlandırılan Yahudi aydınlanma hareketinin doğumunu sağlamıştı. Bu dönemde Avrupa’da yaşayan Yahudi aydınlar, bir yandan Yahudi kimliğini koruyarak, seküler eğitim sürecine katılmak suretiyle Avrupa aydınlanmasından pay almayı, getto sınırlarından kurtulmayı, içinde yaşadıkları toplumların bir parçası olarak daha yüksek roller üstlenmeyi hedeflemişler, diğer taraftan Yahudi geleneklerinde ve davranış tarzlarında modernleşmeyi sağlamaya çalışmışlardı. Ancak, Yahudi toplulukları bu değişim taleplerine karşı çok istekli görünmüyordu.

Haskala hareketi zamanla genç Yahudilerin zihninde milliyetçi tesirler uyandırdı. Filistin’in yurt edinilmesini ve milli bilincin geliştirilmesini amaç edinmiş birçok cemiyet ortaya çıktı. Daha önce ibadet dilinden öte bir fonksiyonu bulunmayan İbranice, bir edebiyat dili olarak işlenmeye başlandı ve İbranice yayın yapan çeşitli gazeteler, dergiler kuruldu.

Bu dönemde, Yahudilerin mevcut kimliklerini muhafaza ederek yaşadıkları ülkenin eşit ve onurlu bir mensubu olmasını savunan liberal Yahudi örgütleri (Alliance Universelle Israelite gibi) ile, asimilasyona karşı çıkan ve Yahudilerin bir ulus devlete sahip olması gerektiğini savunan milliyetçi Yahudi örgütleri arasında çekişmeler ortaya çıktı. Bir ulus devlete sahip olma fikri Yahudi cemaati arasında tartışma konusu olurken, bu yöndeki talepler dünya siyasetinin gündemine de oturdu. İlk defa İngiltere’nin Yahudi Başbakanı Disraeli, Filistin’de bir İsrail devleti kurulması gerektiğini savunmaya başladı.

Çarlık Rusya’sında 1882’de başlayan pogromlar (kıyımlar) ve Avrupa’nın diğer devletlerinde var olan Yahudilere yönelik antisemitik hareketler, Yahudiler arasında bir Yahudi vatanına kavuşma idealinin pratiğe dökülmesine yol açtı ve “Siyonizm” ideolojisini ortaya çıkardı. Siyonizm, “Eretz Israel” de (Yahudilerin tarihi anavatanı) bir Yahudi devleti kurulmasını hedefleyen milliyetçi bir hareketti. Siyonizmin mimarı olarak bilinen Theodor Herzl’e göre, inananların dualarında yaşayan ütopyanın, gerçeğe dönüştürülmesi zamanı gelmişti. 1855 yılında başlayan Filistin’de kolonileşme faaliyeti, Siyonist ideoloji ile birlikte toplu ve sistematik bir göçe dönüştü. “Aliyah” olarak adlandırılan bu göç hareketi ile, dünyanın dört bir yanına yayılmış olup, “Eretz Israel”de bir devlet kurma idealiyle tutuşan Yahudiler yasal ya da yasadışı yollarla Filistin’de toplanmaya başladılar.

Aliyah’ı organize etmek için açık ve gizli bir takım örgütler kuruldu. Bu örgütler, 19’uncu yüzyılda ulus devletlerin kuruluşuna hizmet eden pek çok milliyetçi örgüte benziyordu. Siyonist örgütler, Filistin’e öncelikle gençlerin göç etmesini teşvik ediyorlardı. Bulundukları ülkelerde horlanmaları dolayısıyla, karakterleri baskı altında ezilmiş olan yaşlı kuşakların, yeni vatanın ruhunu temsil edemeyeceklerinin farkındaydılar. “Aliyah HaNoar“ denilen genç Yahudi göçü ile, ileride Siyonist devleti kuracak ve yaşaması için gerekirse hayatını vermeye hazır yeni bir kuşağın yaratılması, bu kuşak için yeni bir Yahudi kimliği inşaası mümkün olacaktı. Nitekim, ikinci göç dalgasıyla gelenler İsrail’in kurucu babaları olmuş, Filistin topraklarının imarı için ter döken örnek bir nesil teşkil etmişlerdi.

Siyonist Yahudi örgüt mensupları tüm dünyada müştereken algılanan Yahudi kimliğinden rahatsız oluyor, bu şekilde algılanmaktan nefret ediyorlardı. Yahudiler karikatürlerde hilekar, korkak, pısırık, menfaatperest tiplemeleriyle resmediliyorlardı. Anlatılan fıkralarda Yahudiler, kendi dindaşını dahi kazıklayan, canına ve malına düşkün, paradan başka kutsalı olmayan insanlar olarak mizah konusu yapılıyordu. Siyonist gençlik örgütleri (Türkiye’de de faaliyet gösteren Ne’emanei Tsion, Betar, HaHalutz, İrgun Tsinoi Ba Kusta vs.) bu imajı yıkmak için, örgüte aldıkları genç Yahudileri gençlik ve spor kamplarında fiziken güçlendiriyor, hiçbir şekilde canını riske atmaz olarak bilinen Yahudilerin genç kuşaklarını, kendilerine vaat edilmiş olan topraklar için savaşmaya ve ölmeye hazır birer kahraman haline getiriyorlardı.

20’inci yüzyıl başlarından itibaren ortaya çıkmaya başlayan ulus devletleri kuran milliyetçi hareketler laik karakterli iseler, üstünlüklerini ve farklılıklarını damarlarındaki asil kanda arıyor ve üstünlüklerine olan inançlarını mitolojiyle besliyorlardı. Eğer dini karakteri baskın hareket iseler, bu üstünlüklerini kutsal kitaplarında buldukları argümanlara dayandırıyorlardı. Tarihi şartların oluşturduğu Yahudi kimliğinden nefret eden genç kuşaklar, aradıkları üstün kimliği Tevrat’ta bulmuşlardı. Tevrat’a göre onlar insanlar arasından seçilmiş üstün bir topluluk idiler. Tanrı, seçilmiş olan bu topluluğa Filistin toprakları üzerinde “işlenmemiş ve iskan edilmemiş” bir vatan vaad etmişti. Onlara göre, Eretz İsrail’e göç, Yahudi tarihinin tabii seyrinin son merhalesi ve Yahudilerin millet olarak hayatta kalmasının tek yoluydu.

Ulus devleti kurmak için aynı ideallere sahip olmak ve bunun için canını vermeye hazır olmak, bir arada yaşamak için yeterli unsurlar değildi. Benzer ideallerle dünyanın dört bir yanından Filistin’e göçen Yahudiler gerek kültürel kimlik, gerekse konuştukları diller itibariyle birbirinden farklıydılar ve anlaşamıyorlardı. Tevrat dili olan İbranice Yahudiler arasında sadece ibadet dili olarak kullanılmaktaydı. Öteden beri Filistin’de yaşayan Yahudiler “Arapça” konuşurken, İspanya ve Batı Avrupa bölgesinden gelen Seferad Yahudileri “Ladino” denen melez bir İspanyolca’yı, Almanya ve Doğu Avrupa’dan gelen Aşkenazlar Almanca- İbranice karışımı bir dil olan “Jiddisch” lisanını kullanıyordu. Bu dilleri konuşamayan diğer göçmen Yahudiler geldikleri ülkelerin dilini konuşuyordu.

İbraniceyi milli bir dil haline getirmek için çalışmakta olan Eliezer Ben-Yehuda’nın, 1881’de Filistin’e gelmesi ile, İbranice Yahudi göçmenler arasında hızla yayılmaya başladı. Filistin duvarlarına “Yahudi İbranice Konuş” yazılı afişler asılıyordu. 1889’da, ilk defa tüm müfredatı İbranice olan bir okul, Rişon Letsiyon’da kuruldu. Ben-Yehuda’nın dediği gibi İbrani dili, sinagogdan kursa, kurstan okula, okuldan da eve giren yaşayan bir dil haline geliyordu. Nihayet, İngiliz Manda Yönetimi 1922 yılında İbraniceyi Filistin’in resmi dillerinden biri olarak kabul etmişti. Bu gayretler sonucunda farklı coğrafyalardan göç ederek gelen yeni Yahudi kuşağı, hayatının her alanında konuşacağı ve yazacağı milli bir dile kavuşmuştu.

Dünyanın pek çok ülkesine dağılmış bulunan Yahudilerin, göç ettikleri ülkelerde din ve ırk farklılıkları dolayısıyla, zulme, katliama uğramaları, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri Yahudi bilincinde ağır bir travma meydana getirmişti. Politik psikoloji üzerine çalışan psikanalistler bu travmayı “seçilmiş travmalar” olarak adlandırmaktadırlar. Onlara göre seçilmiş travmalar, tarihte yaşanmış bazı olayların toplumun bilincinde derin bir acı ve yas duygusunu uyandırması ve bu acının yasının tutulamaması dolayısıyla gelişen psikolojik bilinçaltı süreçlerdir. Bu bilinçaltı süreçler, yaşanan acı olaylara sebep olan kişiye ya da gruba karşı bir düşmanlık ve kin duygusu oluşmasına neden olmaktadır. Toplumlar da bireyler gibi, kendilerini psikolojik olarak korumak amacıyla, yansıtma ve mağduriyet duygusunu öne çıkarma biçiminde savunma mekanizması geliştirmektedirler. Yaşanmış olan travmalar, psiko-genetik olarak nesilden nesle aktarılır, toplumların geleceklerini etkileyebilecek psikolojik ve duygusal izler bırakırlar. Hatta toplumun bir ulus kimliği ya da etnik kimlik kazanmasına etki ederler. Zulme uğrayanların bu psikolojisi “mağduriyet psikolojisi” olarak adlandırılmaktadır.

Yüzlerce yıl süren vatansız ve emniyetsiz bir sürgün hayatı ister istemez mağduriyete uğramış Yahudileri bir tür intikam hırsıyla doldurmuştu. Kutsal kitaptan mülhem üstün ırk ve seçilmiş millet anlayışı, intikamcı psikolojiye ciddi bir sinerji kazandırıyordu. Eretz İsrail’e ulaşan Yahudiler, kendilerine vaat edilen Filistin topraklarını Tevrat’a göre, “işlenmemiş ve iskan edilmemiş” kabul ettiklerinden, burada yerleşik olan Yahudi olmayan halkların mülkiyet haklarını reddettiler. Filistin toprakları üzerinde ‘sorgulanamaz’ ve ‘ellerinden alınamaz’ hakları olduğu iddiasıyla, Arapları asırlardır yaşadıkları bu topraktan kovmak için teröre başvurdular. Mağduriyet psikolojisinin tutuşturduğu intikam duygusu, tarih boyu kendilerine zulmedenlere değil, göç ettikleri Filistin’deki Arap köylülere yöneldi. İsrail devletinin kurulmasından önceki yaklaşık elli yıllık dönemde Yahudiler, terör ve baskıyla, öteden beri Filistin’de yaşayan halkın topraklarını terk ederek komşu Arap ülkelerine sığınmalarını sağladılar. Filistin’de 1910' da yaşayan Yahudilerin oranı % lO iken, 1947' de bu oran BM'nin Filistin'e yönelik taksim planı öncesi %31 'lere yükselmiş, İsrail'in kuruluşunun ardından 1949 yılında %86'ya yükselmiştir.

İkinci dünya savaşı sırasında, Avrupa’da yaşayan Yahudilerin “Holokost” adı verilen katliama maruz kalmaları Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının yolunu açmıştı. Filistin topraklarını terörist gruplar eliyle Araplardan temizlemeye çalışan Yahudi zihniyeti, 1948’de kurulan İsrail Devleti’nin resmi ideolojisini de oluşturmuştu. Filistin topraklarını Araplardan temizleme fonksiyonu, artık resmi devletin meşru kabul edilen güçleriyle ve hukuk yoluyla gerçekleştiriliyordu. Devlet kurulduktan sonra, İsrail hükümetlerinin omurgalarını teşkil eden gerek soldaki İşçi Partisi, gerekse merkez sağı temsil eden Likud Partisi bu mağduriyet psikolojisinden hiçbir zaman kurtulamadılar. Her iki partinin de kökenleri İngiliz manda idaresi döneminde ortaya çıkan siyonist silahlı mücadele örgütlerine dayanmaktaydı. Likud geleneği, Araplara ve İngilizlere karşı eylemler yapan bir Yahudi yeraltı örgütü olan Irgun'a dayanırken, İşçi Partisi’nin kökenleri, Hapoel Hatzair (Genç emekçiler) ve Achdut Ha’Avodah (Emekçi Birliği) gibi sosyalist örgütlere dayanıyordu. Sosyalist işçi hareketi olarak görülen bu örgütleri Ben-Gurion şöyle tanımlıyordu. “Aslında sosyalizmin kendisi asla bir hedef olmayıp, yalnızca ulusal hedefleri ilerletmek için bir araçtı.”, “Onlar için bizim neslimizin en yüce hedefi yeniden inşa ve Aliyah’tır [Filistin’e göç].” Siyasete sürekli müdahil olan İsrail Ordusu, genellikle kendisini İşçi Partisi’ne daha yakın hissetmiş, Moşe Dayan ve Yigal Allon gibi Arap katliamları ile öne çıkmış olan generaller bu parti içinde yer almış, İzak Rabin, Ehud Barak gibi ünlü generaller İşçi Partisi'nden Başbakan olmuşlardır.

İkinci dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında yaşanan Holokost, Batı entelektüel dünyasında zaten var olan suçluluk duygusunu katmerleştirmişti. Filistin’de bir devlet kurulmasından sonra, Yahudilerin bu topraklarda yaşayan fakat Yahudi olmayan halka karşı yaptığı her türlü olumsuz muamele, Yahudileri daha önce dışlamış bulunan batı ülkelerinde hep mazur görülmeye başlandı. “mazuriyet psikolojisi” denilen bu durum, mağduriyet psikolojisinin doğurduğu tabii bir sonuçtu.

“Mazuriyet psikolojisi” sebebiyle, geçmişte zulüm yapmış olan topluluklar, mağdur ettikleri halkın daha sonra başkalarına gerçekleştirdikleri zulmü maruz görme yoluna gitmektedirler. Bu psikoloji, eski zalimleri mağdur ettiklerine karşı aşırı ve olumlu yönde ayrım yapma, hatta mağduru kayırma eğilimine yöneltmektedir. Uluslararası ilişkileri şekillendiren en önemli psiko-politik ögelerden birisi, mağduriyet psikolojisi ile mağdur toplumların diğer toplumlar tarafından mazur görülmesi ve bir koruma kalkanı oluşturularak mağduriyetlerinin bastırılması veyahut mağduriyeti çıkar ilişkilerinde kullanmaları olmuştur. Batılı devletlerin bu suçluluk duygusunu kullanan İsrail, Araplara karşı sürekli şiddet uygulamış ve ne yazık ki hep müsamaha ile karşılanmıştır. İsrail zulmünü eleştirmek bile, Batı dünyası nezdinde anti-Semitizmle suçlanma sebebi sayılmıştır. İntikam duygusunun, travmaya sebep olanlara değil, travmada hiçbir rolü olmayan Araplara yönelmesi batılı devletleri politik olarak rahatlatmıştır.

Politik psikolojiyle uğraşanlar, devletlerin politik reaksiyonlarının tarihlerinden ayrı düşünülemeyeceği, psiko-genetik aktarımlarla oluşan topluma hakim kimliğin, politik reaksiyonları belirleyeceği kanaatindedirler. Bu değerlendirmelere göre barış, savaş, uzlaşma, ortak çıkar ya da ortak dost-düşman algısı toplumların bilinçaltında yer etmiş psikolojik motivasyonlardan etkilenmekte ve politik davranışa dönüşebilmektedir.

Devletler çoğu zaman, seçilmiş travmaların baskısı altında, kamuoyundan bağımsız bir dış politika üretememektedirler. Zira, travmaların devlet politikalarını şekillendirici bir yönü vardır. Bu tür psiko-politik yönlendirmeler kimi zaman devletlerin reelpolitik davranışını etkileyebilecek düzeye yükselmekte, devletlerin kendi çıkarlarına ve uluslararası mutabakatlara aykırı politik kararlar almalarına sebep olmaktadır. İsrail’in Birleşmiş Milletler kararlarını umursamayan hatta meydan okuyan politikaları, kaynağını yukarıda izah etmeye çalıştığımız “mağduriyet psikolojisi” nden almaktadır. Diğer ülkelerin taşıdığı “Mazuriyet psikolojisi”, İsrail’in uluslararası camiada ciddi bir yaptırımla karşılaşmasına mani olmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetine karşı sert tedbirler alan Batı dünyası, aynı psikolojik sebeplerle İsrail’in nükleer politikalarını tartışmaya bile yanaşmamaktadır.

Uluslararası ilişkilerini yukarıda anlatmaya çalıştığımız psiko-politik davranışların yönlendirdiği İsrail, iç problemlerini de bir türlü çözememektedir. “Mağduriyet psikolojisi” nin oluşturduğu yeni Yahudi kimliği, toplumsal problemleri bastırmada ve ertelemede içe yönelik olarak da kullanılmaktadır. İsrail’in toplum yapısı hiçbir zaman homojenlik göstermemiş, dünyanın birçok yerinden toplanıp bir araya gelen Yahudi toplulukları için müşterek bir dil temin etmek bir arada problemsiz yaşamayı sağlamaya yetmemiştir. Bir devlete sahip olma ideali gerçekleştikten sonra, daha önce gönüllü olarak bastırılmış bulunan sosyo-kültürel farklılıklar, mezhep farklılıkları gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Başta Aşkenaz, Sefarad, Falaşa gibi farklı coğrafyadan gelen topluluklar birbiriyle kaynaşmaya yanaşmamış, bu durum ister istemez sınıflı bir toplum yapısı doğurmuş, İsrail' in kuruluşundan itibaren ülkede Aşkenaz kültür baskın ve egemen bir karakter taşımıştır. Bu köken farklılıkları siyasi tercihlere de yansımıştır. İsrail devleti kurulduğundan bu yana, henüz bir Sefaradın başbakan seçilememesi, bu kimlik farklılıkların siyaseti ne kadar etkilediğini açıkça göstermektedir. Diğer taraftan, laik-dinci, siyonist-antisiyonist, Olim (Yeni göçmenler)-Vatikim (Yerleşik Yurttaşlar) çatışması da toplumu ayrıştıran diğer faktörler olmuştur.

Bu toplumsal farklılıkların çatışmasının önüne geçmek isteyen hükümetler, Yahudi milliyetçisi üst kimliği pompalamaya devam etmekte, kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili, küçük ve yalnız bir ülke olduğu propagandası arkasına sığınarak Yahudi halkın yaralı bilincini canlı tutmaya çalışmaktadırlar. İçeriden yükselen eleştirilere tahammül edemeyen İsrail hükümetleri, uyguladıkları politikaların eleştirilmesini İsrail’in yıkılması talebi gibi kamuoyuna sunup, her türlü yanlışı sahiplenmek ve örtmek yoluna gitmektedirler.

Yazımızda anlatmaya çalıştığımız üzere, geçen yüzyılın başında reddedilen tarihi Yahudi kimliğinin yerine, sürgün, aşağılama ve katliamların yarattığı travmaların etkisiyle inşaa edilen intikamcı, pervasız yeni Yahudi kimliği, halen İsrail hükümetlerinin rasyonel davranmasının önünde büyük engel oluşturmaktadır. Türkiye’den özür dilenmesi halinde, İsrail hükümetlerinin iç ve dış sebeplerle diri tutmaya çalıştıkları bu hesap vermez Yahudi kimliği darbe yiyip, dümura uğrayacaktır. Bu kimlik sorgulanıp, makul ve normal bir psikolojinin denetimine girmedikçe, İsrail tüm dünyayı karşısına almaya devam edecektir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Avrupa’dan Türkiye’ye Yahudi Göçünün Stratejik Olarak Kullanılması (1880-1920), Prof.Dr. Ali Arslan, http://www.harpak.edu.tr/saren2/files/GSD/guv_str_sayi_5_haziran2007.pdf

Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Aliya: Bir Toplu Göçün Öyküsü (1946-19499, Rıfat N.Bali, İletişim Yayınları, İstanbul-2003.

İbranicenin Yeniden Doğuşu, Prof.Dr. Bedrettin Aytaç, Ankara Üniversitesi Türkçe ve Yabancı Dil Araştırma ve Uygulama Merkezi TÖMER, Sayı:139, Ankara-1998

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/27/766/9697.pdf

Politik Psikoloji, Abdülkadir Çevik, Dost Kitabevi, Ankara,2010

Psikoloji ve Psikanaliz Penceresinden Türk-Ermeni Meselesi: Mağduriyet Psikolojisi ve Büyük-Grup Kimliğinin Etkisi, F.Sevinç GÖRAL, Avrasya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, http://www.eraren.org/bilgibankasi/tr/index4_1_1.htm

Tarihsel Kökenleriyle İsrail'de Siyasal Partiler, Dr. M. Burkan Serbest, A.Ü. SBF Dergisi Cilt 60, Ankara-2005. http://www.politics.ankara.edu.tr/eski/dergi/pdf/60/2/9_burkan_serbest.pdf

Uluslararası İlişkilerde Algı Farklılıkları: Seçilmiş Zaferler Ve Seçilmiş Travmalar, Merve Bağcı-Huriye Yardım-Erhan Baydar. http://www.ppd.org.tr/index.php/uluslararas-likiler/12-merve-bagci/13-uluslararas-likilerde-alg-farkllklar

Stratejik Düşünce Dergisi’nin Ağustos 2010 sayısından alınmıştır.

haber10

İsrailli Askerlerin Yeni Rezaletleri
25 Ekim 2010
İsrail askerlerini, Filistinli sivilleri evlerinde taciz ederken gösteren yeni fotoğraflar ortaya çıktı. Fotoğrafların İsrail'in Aralık 2008'te giriştiği Dökme Kurşun operasyonunda çekildiği tahmin ediliyor.

"Breaking the Silence" isimli İsrailli insan hakları örgütü tarafından sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta yayımlanan fotoğraflardan birinde İsrailli bir asker, gözleri bağlı haldeki bir Filistinlinin kafasına makineli tüfek tutarken görülüyor.

Bir diğerinde ise bir İsrailli asker, bir evin duvarına sprey boyayla Davut Yıldızı çizip, "Yakında geri geleceğiz" yazıyor.

Bir başka fotoğrafta ise mutfakta bir Filistinli kadın yemek pişirirken, hemen yanı başında bir asker elinde silahıyla gülerek poz veriyor.

İsrailli eski askerler tarafından kurulan "Breaking the Silence" örgütünün yayımladığı fotoğrafların İsrail'in Aralık 2008'te giriştiği Dökme Kurşun operasyonunda çekildiği tahmin ediliyor.

Örgütün kurucu üyesi Yehuda Shaul, fotoğrafların kaynağını açıklamayı reddetti ancak ellerinde buna benzer onlarca fotoğrafın olduğunu belirtti. İsrailli örgüt, internete koyduğu fotoğraflarda askerlerin yüzlerini sansürledi.

Geçtiğimiz haftalarda YouTube’da yayımlanan bir videoda, İsrail askerleri gözü bağlı Filistinli bir kadının etrafında göbek atarken görülmüştü. Ağustos ayında ise Eden Abergil isimli askerin, elleri ve gözleri bağlı Filistinli askerlerin yanında çektirdiği fotoğrafları Facebook sayfasında yayınlaması büyük tartışma yaratmıştı. aktifhaber

Ukrayna’da Bir Yahudi kentinde
26 KASIM 2010
Deniz Berktay
Ukrayna


Vurulup, kenarında durduğu toplu mezara düşmeyi bekleyen Ukraynalı bir Yahudi

Ukrayna, Doğu Avrupa’da Yahudi nüfusun en yoğun olduğu ülkelerden biri.
Ülkenin iş dünyasında etkili olan pek çok Yahudi kökenli vatandaşın yanısıra, bir de, aylık 150 dolarlık emekli maaşıyla ve hayır kuruluşlarından yapılan yardımlarla geçinmeye çalışan Yahudiler var. Başkent Kiev’e üç saat mesafedeki Yahudi kenti Berdiçev’de, bu ikinci gruba giren Yahudiler yaşıyor.
İlgili Konular
Avrupa
Bundan üç yıl kadar önce, Ukrayna’ya ilk geldiğim aylarda, Ukraynalı bir arkadaşım bana Kiev’e birkaç saat mesafede Berdiçev diye bir Yahudi kentinin olduğunu söylemişti. Doğu Avrupa Yahudi müziğine düşkün olduğumdan, Ukranyalı Yahudilerin toplu olarak yaşadığı bir kentin varlığını duyunca epey heyecanlanmıştım.
Bana Yahudilerden oluşan bir kentten bahsedildiğinde zihnimde, sokaklarında insanların geleneksel Yahudi kıyafetleri ile gezdiği bir yer canlanmıştı. Oysa Berdiçev’e vardığımda, ilk anda, yetmişli ve seksenli yıllarda dikilmiş apartmanlarıyla tipik bir Sovyet kentini gördüm karşımda. İnsanların da, ne giyim kuşam, ne de fiziksel özellikler bakımından, Ukraynalılardan pek bir farkı yoktu.
Kentte ilk uğradığım barın garsonu bana, yan tarafta Yahudilerin dernek merkezinin ve bir sinagogun olduğunu söyleyince, ilk olarak derneği ziyaret ettim. Burası, dünyadaki dar gelirli Yahudilere yardım eden Amerikan Joint kuruluşunun yerel temsilciliğiymiş.
Zengin ve yoksul Yahudiler
Pazar günü, saat öğlene yaklaşıyordu ve dernek salonunda, öğlen yemeği için masalar hazırlanmış ve dernek temsilcisi olan kadın da dahil olmak üzere, üç dört kadın, ortalığı düzenliyordu. Bana anlattıklarına göre, bir zamanlar büyük çoğunluğu Yahudilerden oluşan kentte, şimdi nüfusun ancak yüzde birini oluşturan, 700 kadar Yahudi kalmış.
Bunların çoğunu da, dar gelirli emekliler oluşturuyormuş. Bu Amerikan kuruluşunun yerel temsilciliği de, dar gelirlilere yardımda bulunuyormuş.
Etnik kimlikleri nedeniyle bir sorunla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorduğumda bana, son yıllarda ülkede Yahudi karşıtı radikal milliyetçi akımların güçlenmesinden ve o zamanki Cumhurbaşkanı Viktor Yuşçenko’nun bunlara cesaret veren tavır takınmasından kaygılı olduklarını söylediler. Batı yanlısı olarak bilinen ve turuncu devrimin kahramanı olan Yuşçenko, bu kentte konuştuğum Yahudiler tarafından pek sevilmiyordu.
Karşı taraftaki sinagogda ayinin devam ettiğini öğrenince, oraya geçtim. Girişte bekçinin bana uzattığı Yahudi takkesi kipayı başıma geçirdim ve oradaki boy aynasında kendime baktım. Uzun siyah paltom, uzun sakalım ve başımda kipa ile, biraz, İsrailli muhafazakarları andırmıştım.
Sinagogdaki cemaat, 60’lı, 70’li ve 80’li yaşlarda 15 kadar erkekten oluşuyordu. Ben de, arkalarda bir yerde durdum. Bu sırada, yüzü mihraba dönük olarak yüksek sesle dualar okuyan haham yüzünü cemaate döndü ve tekrar mihraba dönmek üzereyken, beni farketti.
Okuduğu duayı kesmeden, başıyla beni hafifçe selamladı ve ön-çaprazımda duran 60’lı yaşlardaki bir adama, ufak bir göz hareketiyle “git bak bakalım şuna, kimin nesiymiş”, mesajını gönderdi. Mesajı alan adam yanıma geldi ve ikimiz, yüzümüz mihraba dönük, ellerimiz önümüzde bağlı şekilde, kısık sesle konuşmaya başladık:
“Merhabalar”, dedi adam, “İsrail’den mi geliyorsunuz?”
“Hayır”, dedim, “Türkiye’den geliyorum”.
“Hmm, Türkiye Yahudilerinden misiniz?”
“Hayır, ben bir gazeteciyim. Ukrayna Yahudileri ile tanışmak istedim”, yanıtını verdim.
Adam, buna ilgi göstererek, beni hahamla tanıştıracağını söyledi.
Bu sırada, ayin sona erdi ve arkaya dönüp de beni yeni farkedenler, etrafımda toplanarak, benimle Doğu Avrupa Yahudilerinin dili olan Yidişçe konuşmaya başladı. Bunu üzerine, deminki ahbabım, onlara dönerek, Rusça “bakın, bu bey İsrailli değil, bir Türk gazetecisi.Buraya gezmeye gelmiş. Onunla Rusça konuşun”, diye durumu açıkladı.
Sonra, haham, cemaati etrafında toplayarak, onlara, yardım kuruluşunun tahsis ettiği haftalık 50’şer dolar yardım parasını dağıttı.
Bu para, dişlerinin kovuğuna yetmeyecek bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda olan, fakat genel fiyat seviyesinin ucuz olduğu bir kentte yaşayan bu insanların biraz ayakta kalmalarını sağlıyordu. Haham, benimle tanıştıktan sonra, az önce yanıma gelen yardımcısının bana kenti gezdirebileceğini söyledi.
Bu, güzel bir jestti gerçekten.

Hahamın 60’lı yaşlardaki bu yardımcısı, emekli bir teknisyenmiş. Adı da, Grişa imiş. Grişa bana, kendi tarihlerini uzun uzadıya anlattı. Bu kent, bir zamanlar, ticaret ve tarımla uğraşan Yahudiler tarafından kurulmuş. Fakat, Çarlık Rusyası’nın baskıları, ardından Sovyet lideri Stalin’in baskıları, daha sonra Nazilerin yaptığı soykırım ve İsrail’in kuruluşu gibi olaylar sonucunda, kentteki Yahudi nüfus, giderek azalmış. Grişa bana, Yahudilerin burada her dönemki toplumsal çalkantılardan en fazla mağdur olan unsurlardan biri olduğunu söyledi.

Ben, “burası Nazi işgaline uğradığına göre sizler nasıl hayatta kaldınız”, diye sorduğumda, kentte şimdi yaşayan Yahudilerin ve onların atalarının, Naziler saldırdığında Sovyet ordusuyla birlikte çekildiklerini söyledi. Grişa da, bu dönemde, Sibirya’da doğmuş.

“Peki ya Nazilerin eline düşen ve gaz odalarına gönderilenler? Onlar Sovyet ordusuyla birlikte geri çekilememiş mi”, diye sorduğumdaysa Grişa, “Öyle değil. Onların pek çoğunun Sovyet kuvvetleri ile birlikte geri çekilme şansı vardı.
Fakat onlar, yaklaşan Alman ordusunu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Alman ordusu gibi zannettiler. Buralar, Birinci Dünya Savaşı’nda da Alman işgaline uğramıştı. Fakat o zamanki Almanlar, ırkçı değildi ve onlarla gayet normal ilişkiler kurulabiliyordu. Bizimkiler, böyle bir yanılgıya düştü. Nazilerin şakasının olmadığını anladıklarında, iş işten geçmişti”, diye konuştu.

Komşularını ihbar eden Ukraynalılar

Grişa, Ukraynalı komşularının bazılarının da o dönemde Yahudileri Almanlara teslim ettiğinden yakınarak, “zaten işgale uğrayan ülkelerde yerli işbirlikçiler olmasa, Almanlar kimin Yahudi olup olmadığını nereden bilecekti ki”, dedi. Grişa, radikal milliyetçilere yeşil ışık yakmakla suçladığı o zamanki Cumhurbaşkanı Yuşçenko’ya ateş püskürüyordu. Kimi desteklediğini sorduğumdaysa, “Yanukoviç”, yanıtını verdi.

Aradan, zaman geçti. Yuşçenko’nun yerine, cumhurbaşkanılığına, etnik milliyetçilikten hazzetmeyen Yanukoviç geldi. Ben de, geçenlerde bizim Grişa’ya telefon açtım ve “bak, senin desteklediğin kişi başa geçti. Şimdi halinden memnun musun”, dedim. Grişa, geçimini sağlamakta zorlandığını söyledi. Fakat, artık radikal milliyetçiliğin kendilerini tehdit etmediğini söylüyor. Ülkeye istikrar gelmesinin, radikal akımları törpülediği görüşünde.

Grişa’nın kaygısını, bu bölgelerdeki pek çok etnik grubun üyesi paylaşıyor, aslında. Tarih boyunca her çalkantılı dönemde mağdur olan buradaki pek çok etnik grubun üyeleri, bölge ülkelerindeki siyasi ve ekonomik istikrarın, kendi varlıklarının teminatı olduğu görüşünde.
BBC

“Keşke Nazi kamplarında öldürülseydin”
26 Kasım 2010

Hollandalı yönetmen George Sluizer, 1982 yılında gazeteci olarak çalıştığı sırada dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron'un 2-3 yaşlarındaki iki Filistinli çocuğu kendi elleriyle öldürdüğünü gözleriyle gördüğünü söyledi.

16 Eylül 1982'de eski İsrail başbakanı Ariel Şaron'un (Şaron o yıllarda İsrail Savunma Bakanı) 'Beyrut Kasabı' olarak anılmasına sebep olan Sabra ve Şatilla katliamında çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 991 Filistinli mülteci öldürüldü. Şaron yaşanan vahşetin tarihe kazındığı bu katliamdan dolaylı olarak sorumlu tutuldu ve bakanlık görevinden azledildi. Bu sembolik cezanın ardından Şaron'un İsrail Devleti içindeki yükselişi hız kesmeden devam etti.

Hollandalı yönetmen George Sluizer'den ise yıllar sonra bir itiraf geldi. Sluizer, eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un kendisinin gözleri önünde iki küçük çocuğu öldürdüğünü iddia etti.

Bu geç gelen itirafla ilgili Sol Haber Portalı'nda yer alan haber şöyle:

1982 yılında İsrail’in Lübnan’a yaptığı askeri saldırı sırasındaki başından geçenleri anlatan Hollandalı yönetmen, “O zamanda Ariel Şaron İsrail Savunma Bakanıydı. Lübnan’da gazeteci olarak çalışabilmek için izne ihtiyacım vardı. Askerler beni yanına götürdü. Sabra-Şatilla kampının girişinde duruyordu. 2 ile 3 yaş arasında, oyun oynamakta olan iki çocuk hariç, askerlerden başka etrafta kimse yoktu. Şaron tabancasını çekerek, gözlerimin önünde, ilk çocuğa ateş etti, sonra ikincisini öldürdü. Tavşan öldürüyormuş gibi, yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Çok sakindi.”

Hollandalı bir baba ve Yahudi bir anneden dünyaya gelen yönetmen “Çok aptalca bir olaydı. İnsani duygulardan yoksun bir olaydı. Üstümde silinmeyen bir iz bıraktı” dedi.

“Olay beni fazla ilgilendirmiyordu”

Bunları söylemek için neden 28 yıl beklediği sorusuna Sluizer, “1974 ile 1984 arasında, 5000’den fazla insanın ölümüne tanık oldum. Bunları anlatmak, ya da belgesel filmi, ya da sinema filmi haline getirmeye niyettim yoktu. Korktuğumdan değildi. Tek sebebi, bu olay beni fazla ilgilendirmiyordu. (…) Evet, geç oldu, ama anlatılması önemlidir” ifadelerini kullandı.

Bunca yıl aradan sonra bunları anlatmasının iki sebebi olduğunu söyleyen Hollandalı yönetmen, “Birincisi, İsrail Devleti’nin Filistinlilere karşı izlediği politikaya sinirleniyorum. Filistin topraklarını gasp edip Yahudi göçmenlere vermesi, Filistin topraklarında yerleşim bölgeleri yapması beni sinirlendiriyor. İkincisi, 8 saat süren bilinç kaybı yaşadım. Ölüme çok yaklaştım. Bu olaydan sonra, gördüklerimi anlatma kararını aldım. Benim niyettim kimseden intikam almak değildir” dedi.

“Keşke Nazi kamplarında öldürülseydin”

Hollandalı yönetmen, Filistin’le ilgili belgeselinin galasında yaptığı konuşmayı Ariel Şaron’a yönelik şu sözlerle tamamladı: ”Etrafımızda kimse yoktu, ne erkek ne de kadın, oynayan iki çocuktan başka, sen tabancanı çekip ateş ettin, eğlenmek için öldürdün… Sanırım, bütün dünya ve Filistinlilerin çoğu ben de dahil olmak üzere, bunu diledik: keşke Auschwitz toplama kampında öldürülseydin.”

Kaynak:
haber.sol.org.tr/dunyadan/hollandali-yonetmen-saronun-iki-cocugu-oldurusunu-gordum-haberi-36197

http://www.mizikacilar.com/

"İsrailliler Kaçkar Dağları'nda dolaşıyor!"

İHH Genel Başkanı Yıldırım: İsraillilerin Kaçkar Dağları'nda dolaşması hayra alamet değil.

İnsani Yardım Vakfı (İHH) Genel Başkanı Bülent Yıldırım, İsraillilerin ellerinde Rize'nin Kaçkar Dağları'ndaki patika yollara ait haritalar bulunduğunu iddia etti.

Rize Gazeteciler ve Muhabirler Derneği'nde basın toplantısı düzenleyen Bülent Yıldırım, "İsrailliler Rize'ye Kaçkar Dağları'na çok önem veriyor. İsrail'in bölgeye ilgisinin Kaçkarlar'daki bitki örtüsünden kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. Bu bölgede çok ciddi araştırma yapıyorlar. Edindiğimiz bilgilere göre, ellerindeki haritalar çok uzun yıllar öncesine ait. İsraillilerin ellerinde Kaçkar Dağları'nda yaşayan 60-70 yaşındaki insanların dahi bilmediği patika yollara ait haritalar var. Rize halkının dikkat etmesi lazım.'' dedi.

Bölgeye gelen İsrailli turistlerin yerli halka turizm adına önemli bir katkıda bulunmadığını ifade eden Yıldırım, ''Halkın içine girmiyorlar. Sadece kendi imkânları ile şehrin yukarı kısımlarına çıkıp araştırma yapıyorlar. Bitki örnekleri alıyorlar. Bu bitki örneklerinin dışarı çıkarılması yasaktır. Gümrüklerde titiz uygulama var. Ancak bitki tohumlarını çeşitli şekillerde dışarı çıkarıyorlar. Bu 'one minute' olayından sonra biraz daha temkinli oldular. Bölge halkı da artık eskisi gibi değil. İsraillilere karşı daha duyarlı olmaya başladı. Umarım bundan sonraki süreçte bölgemize sahip çıkma adına daha duyarlı oluruz.'' diye konuştu. habertaraf

İki ayda 80 çocuğu tutukladılar

Üstelik buna yetkileri yok. Uluslararası arena daha önce olduğu gibi buna da sessiz!

06 Mart 2011
Anadolu Haber

İsrail şafak baskınlarıyla Filistinli çocukları toplamaya devam ediyor. El-Kudüs Sosyal ve Ekonomik Haklar Merkezi, İsrail'in yılbaşından bu yana Kudüs’te 80 Filistinli çocuğu tutukladığını belirtti.

İsrail'in hak ihlalleriyle ilgili olarak dün rapor yayınlayan merkez, baskın, tutuklama, saldırı, ev hapsi ve sürgünlerle henüz reşit olmayan Kudüslü çocuklara karşı hak ihlallerini sürdürdüğünü ifade etti.

Raporda ayrıca, Kudüs ve çevresinde yaşayan Filistinli çocukların İsrail'in zulmüne maruz kaldıklarına dikkat çekerek, en son Silvan beldesinde tutuklanan dokuz Filistinli çocuğun psikolojik ve fiziki baskı ve işkence gördüğünü belirtti.

İşgal altındaki Kudüs’ün Silvan, Ra’s’ul-Amud, İseviyye beldeleri ile Şufat mülteci kampı ve Kudüs’ün eski kesimlerinde seksenden fazla çocuğun tutuklandığı belirtilen raporda, sadece Silvan beldesinde 40 çocuğun tutuklanıp baskı gördüğü dile getirildi.

Çocuklardan çoğunun İsrail askerlerine taş atmak suçlamasıyla tutuklandığını belirten merkez, sorgu merkezlerinde ifadeleri alınanlarla, polisin meydanlarda kurduğu geçici noktalarda sorgulananların işgal güçlerinden dayak yediklerini belgelediklerini ifade etti.
Kaynak :prizmahaber.com

Doğu Kudüs'ü Yahudileştirilme çabası
7 Mart 2011
Kudüs Belediyesi, Doğu Kudüs’te Müslüman mekanların da bulunduğu bölgeleri yeniden yapılandırma kararı aldı.

İsrail yönetimi Doğu Kudüs’ün kutsal yerlerinin de bulunduğu bölgeleri yeniden yapılandırma kararı aldı.

İsrail yetkilileri tarafından yapılan açıklamada, Kudüs Belediyesi tarafından Doğu Kudüs’te Müslümanlar için kutsal yerlerin de bulunduğu bazı bölgelerin yeniden yapılandırılması için ön onay verildiği açıklandı.

Belediye planlamacıları tarafından geçen hafta onaylanan ön tasarıya göre, antik Yuhudi tapınağı olan Ağlama Duvarını Mağrib Geçidi’ne bağlayan bölgenin yeniden yapılandırılması kararını alındı.

Kudüs Belediyesi meclis üyelerinden Meir Margalit, 2004 depreminde hasar gören geçidin güçlendirilmesi amacıyla ön onay verildiğini ve planlamaya bu ay içinde tam anlamıyla onay verileceğini dile getirdi. Diğer taraftan Margalit, “bu tasarının meclis tarafından bu kadar hızlı geçmesine şaşırdım” açıklamasını yaptı.

Nitekim 2007 senesinde, Müslüman alimlerin tepki göstermesi sonrası Filistinliler tarafından başlatılan gösteriler sonrası İsrail çalışmaları durdurmak zorunda kalmıştı.

Filistin tarafından yapılan açıklamada ise İsrail yönetiminin yeniden yapılandırılma kapsamında gerçekleştirdiği çalışmalar ile Müslümanlar için önemli olan yapılara zarar verilmek istendiği belirtildi.

Margalit, Ürdün, Türkiye ve Avrupa’dan uzmanların bölgede inceleme yaparak, Kudüs meclisi tarafından alınan karar çerçevesinde yapılacak çalışmaların bölgede bulunan kutsal yerlere zarar verip vermeyeceği noktasında inceleme yapmasını talep etti.

İsrail 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal etmiş ve işgalini ilerleyen yıllarda genişletmişti.

Uluslararası kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşen Sabra ve Şatilla katliamından sorumlu Ariel Şaron, 2000 yılında Kudüs'te Mescid-i Aksa'ya polis koruması altında yaptığı ziyaret ve verdiği demeç Filistinlilerin İkinci İntifada'yı başlatmalarına neden olmuştu.

FİLİSTİNLİLERE YIKIM İHTARNAMESİ VERİLDİ

İsrail yönetiminde olan Kudüs Belediyesinin, şehrin kuzeyinde bulunan Beyt Hanina beldesinde ikamet eden onlarca Filistinli aileye evlerinin yıkılacağına dair ihtarnameler verdiği belirtildi. Kudüs’ün El-Abbasiye mahallesinde de 36 ev hâlâ yıkım tehlikesiyle karşı karşıya.

Yerel kaynaklar, İsrail güçlerinin 22 dairelik El-Umera apartmanıyla, 15 daireden oluşan bitişik Er-Reşid apartmanının sakinlerine evlerinin yıkılacağına dair ihtarnameler verdiğini belirterek, böyle bir yıkımın 180 kişinin evsiz kalmasına neden olacağını ifade ettiler.

Yerel kaynaklar devamla İsrail güçlerinin son günlerde Yahudileştirme faaliyetlerini iyice yoğunlaştırdığı Kudüs şehrinin El-Abbasiye mahallesinde de 36 evin yıkılması için ihtarnameler verdiğini belirterek, son birkaç yılda işgal belediyesinin teslim ettiği ihtarname sayısının 20 bini geçtiğini ifade ettiler.

İsrail yönetimi Filistin halkını Kudüs’ten çıkarmak için her yönden baskı uyguluyor. Bir yandan evlerini yıkarken, bir yandan da tutuklamalar yapıyor, iş yerlerini kapatıyor, evlerini basıyor ve onlara karşı terör estiriyor.

Dünya Bülteni

Onu Mossad ajanları kaçırdı

İsrail-Filistin-Ukrayna-Hamas hattında mühendis gerginliği yaşanıyor.

14 Mart 2011
Anadolu Haber

Filistinli mühendis Abu Sisi’nin vatandaşlık almak için gittiği Ukrayna’da Mossad ajanları tarafından kaçırıldığı öne sürüldü. Şubattan beri mühendisten haber alamayan ailesi, Dirar Abu Sisi’nin akıbetinin aydınlatılmasını istiyor.

Gazze’deki Nuseyrat mülteci kampının yakınında bulunan elektrik santralinde yaklaşık 10 yıldır müdür olarak çalışan Dirar Abu Sisi, Ukrayna vatandaşlığı almak için Ukraynalı eşi Veronica ile bu ülkeye gitmişti.
Hollanda’dan gelen ve 15 yıldır görüşemediği kardeşi Yusuf’u karşılamak üzere trenle başkent Kiev’e giderken ortadan kayboldu. Takvim 19 Şubat’ı gösteriyordu. O zamandan bu yana Filistinli mühendisten haber alınamadı. Ailesi, altı çocuklu adamın İsrail gizli servisi Mossad tarafından kaçırıldığını iddia ediyor. Veronica Abu Sisi’ye göre kocası, çalıştığı Hamas kontrolündeki elektrik santralına sabotaj düzenlemek amacıyla İsrail ajanları tarafından götürüldü.

İSRAİL'DE HAPİSHANEDE

Ablası Suzan Abu Sisi, “Kardeşim iddia edildiği gibi Hamas militanı değil. Kardeşimin 6 kişi tarafından kaçırıldığından eminiz, İsrail’de bir hapishanede tutuluyor. Bilmediğimiz neden kaçırıldığı” diyor. Mühendisin erkek kardeşi Gazi Abu Sisi, ağabeyinin çalıştığı elektrik santralının İsrail’den yakıt almayı kesmesi nedeniyle kaçırıldığı görüşünde. Yakın zamana kadar yalnızca İsrail’den aldığı dizel benzini kullanan elektrik santrali Hamas’ın çabasıyla Mısır’dan kaçak benzin almaya başlamış. Sözkonusu elektrik santrali, Hamas’ın İsrail’e karşı stratejik merkezlerinden biri.

HAMAS İŞİN PEŞİNDE

İsrail basınına göre kaçırılma olayının perde arkasında Ukrayna gizli servisi de bulunuyor. Konuyla ilgili bir açıklama yapmayan İsrail, mahkeme kararıyla konuya ilişkin yayın yapılmasını yasakladı. Gazze Şeridi’nde kontrolü elinde bulunduran Hamas, Ukrayna’dan kayıp mühendisin akibetinin ortaya çıkarılmasını istedi. Ukrayna, Filistinli adamın “bilinmeyen nedenlerle ortadan kaybolduğunu” söylüyor. Filistinli ailenin 10 gün önce tuttuğu İsrailli avukatı, yayım yasağı sebebiyle herhangi bir açıklama yapamıyor.
(Hürriyet)

İsrail Naksa gününde Filistinlileri vurdu

İsrail askerlerinin Suriye sınırında göstericilere ateş açması sonucu şehid olanların sayısının 20'ye yükseldiği bildirildi

06 Haziran 2011
Anadolu Haber

Golan Tepeleri'nde ateşkes hattını aşmaya çalışan Suriyeli ve Filistinlilere İsrail tarafından açılan ateşte şehid20'ye yükseldiği bildirildi.

Suriye devlet televizyonu, İsrail'in 1967 yılındaki işgalinin yıldönümü nedeniyle meydana gelen olaylarda 3250'ten fazla kişinin de yaralandığını duyurdu.

Suriye'nin resmi haber ajansı SANA, daha önce yayınladığı haberde, İsrail askerlerinin Golan'da genç göstericilere açtığını, ateşte 6 kişinin öldüğünü, 100'ü aşkın kişinin yaralandığını kaydetmişti.

1967 sınırları

1967'deki altı gün savaşlarında İsrail, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü Ürdün'den, Golan Tepelerini Suriye'den ve Gazze Şeridi'ni de Mısır'dan almıştı.

İsrail, Gazze Şeridi'nden 2005'te çekildi.
ABD başkanı Barack Obama, 'yaşayabilir bir Filistin ve güvenli bir İsrail' için 1967 öncesi sınırların temel alınması gerektiğini söylemişti.

Başkan Obama, üzerinde ortaklaşa anlaşılmış toprak takasının gerekebileceğini ifade etmişti.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ise 1967 sınırlarına dönülemeyeceğini savunuyor.
Netanyahu, bu sınırlara dönülmesinin Yahudi yerleşimlerini İsrail sınırları dışında bırakacağını söylemişti.

Kudüs Karıştı!
28.06.2011
Yazdığı ırkçılığı kışkırtır nitelikteki kitapla ilgili olarak Dov Lior adlı hahamın gözaltına alınıp sorguya çekilmesi Yahudi yerleşimcileri kızdırdı.



İsrail’de polisin, yazdığı ırkçılığı kışkırtır nitelikteki kitapla ilgili olarak, Dov Lior adlı hahamı gözaltına alıp sorguya çekmesi, Yahudi yerleşimcileri ayağa kaldırdı.

Kudüs’e ana girişi kapatan bir grup Yahudi yerleşimciyi polis, zor kullanarak dağıttı.

Dov Lior, sorguya gitmeyince, birkaç ay kadar önce hakkında tutuklama kararı çıktı.

Polis de, Lior’u gözaltına alıp sorguladı. Bir saatlik sorgunun ardından da serbest bırakıldı.. Ancak hahamın gözaltına alındığı haberi, Yahudi yerleşimcileri harekete geçirdi.

Kudüs’ün ana girişini kapatan Yahudi yerleşimciler, çöpleri ateşe verdi.

Olaylar üzerine İsrail polisi de, harekete geçti.

Yahudi yerleşimcileri dağıtmaya çalışan polis, tazyikli su kullandı.

Dov Lior’un hakkında sorgulandığı kitapta Yahudi olmayanların bazı durumlarda öldürülebileceği yazıyor.

Siyonizm’in Siyasal Dili ve Kavramsal İmkânları-I
Servet Kızılay
20 Ağustos 2011



-I-

Siyasal kavramlar, dilin belirli bir formu içinde düzenlenmiş kavramların bağlantılarını, işleyişini ve üretimini gösterir. Dolayısıyla o belirli bir maksada yöneldiği için metin düzeyinde oluşumlara imkân sağlar. Metin düzeyinde bakıldığında Siyonizm’in siyasal dili, kelimelerin ve sözcüklerin sıradan bir bütün oluşturmalarından daha başka rol oynadığı görülür. Bu rol, Siyonist İdeoloji olarak ortaya çıkar ve tıpkı geniş anlamındaki siyasal dil gibi dil-dışı göstergeleri de kapsar. Bu anlamda Siyonist İdeoloji, dilin siyasileşmesi ile siyasetin dile dönüşmesi arasındaki hareketi tekrar düşünmemizi gerektirir. Dil ve Siyaset arasındaki münasebeti en net olarak siyasal kavramların varlığında tespit edebileceğimize göre; Siyonizm’in siyasal dilinin Siyonist İdeolojide nasıl tehazür ettiğine bakmamız gerekir.

Siyonizm, kendini ve kurmayı hedeflediği devletin adlandırmasını dinsel kavramlardan seçmiştir fakat onun seküler doğası, kavramların yeni konum ve yorum almasına neden olmuştur. Bu sebeple Siyonistlerin kullandığı anlamda ‘Siyon’ kavramı, Yahudi kelâmı ve tefsiri içindeki esas konumunu kaybetmiş, Siyonist siyasetin parçası sayılmış ve bu siyasetle karıştırılmıştır. Mesela; kendi teolojisi içinde “siyon’a yürüyoruz” ibaresi, Filistin’le ilgili olmayıp ilâhi ve daha iyi bir dünya düzenine ilişkin umutları dillendirdiği beyân edilir. ‘Siyon’, önce tüm Kudüs kentini daha sonra Filistin’i ve nihayet tüm k’hal adath yisra’el yani İsrail’i şiirsel bir tanımlamayla kapsayacak duruma gelir. Siyasal Siyonistlerin ‘Siyon’ kavramı üzerindeki müdahalesi, bu kavramın; Resmi Siyon ve Gerçek Siyon şeklinde tasnifine yol açmıştır. Resmi Siyon; Yahudiliğin Siyonizm olduğunu ve İsrail devletinin teolojik İsrail’in gerçekleşmesi anlamına geldiği söylemiyle oluşur. Gerçek Siyon ise; ‘Siyon’ kavramını teolojik bağlamına yerleştirmeye çalışan, Siyonistlere karşı olan Orthodox ve Liberal-Reformcu Yahudilerin ortaya koyduğu tanımlardır. Bunlar Siyonizm ile mücadele eden, hatta onu küfür sayan ‘Anti-Siyonist’lerdir. Orthodox Yahudilerin kahir ekseri, sadece asrî zamanlarda değil, tarihte de benzer tutumu sergilemiştir. Onlar, Sabetay Sevi’nin 1666’da İzmir’de mistik/kabbalistik bir yorumla Mesihliğini ilân ederek, yakında Mesih olarak Yahudileri tekrar Filistin’e kutsal topraklara döndürüp ‘Kutsal Dünya Yahudi Krallığı’nı kuracağını vaat etmesi olarak zuhur eden Mesiyanik harekete karşı şiddetle savaşmış, bu hareketi sapkın ve heretic ilân etmiş ve bunun için başta tarafsız kalan Osmanlıyı konuya müdahale etmesi için zorlamıştır. Anti-Siyonizm’in tarih içindeki tezahürleri birbirine paralel olmakla birlikte siyasal Siyonizm’in tezahürleri aynı derecede paralellik göstermez. ‘Anti-Siyonizm’ kavramı, teolojik bir merkezden hareketle siyasal alana sirayet ederek anlam genişlemesine uğramıştır fakat yinede temel anlamı olan teolojik alanı korumuştur. Burada dikkat edilecek husus; Siyon kavramının dinsel semantik alandan Siyonizm tarafından seküler alana taşınırken, Anti-Siyonizm tarafından seküler alandan tekrar dinsel semantik alana ve bağlama yerleştirilmek istenmesidir. Diğer bir husus ise; Siyonizm’in Anti-Siyonizm aleyhine ürettiği, Anti-Siyonizm ile Anti-Semitizm arasında kurulmaya çalışılan eşitliktir. Bunun sonucunda bu kavramların anlamlarının bulanıklaşması ve birbirine karıştırılması gayesi güdülmüştü. Siyonizm tıpkı‘Siyon’ gibi başka bir teolojik kavram olan ‘İsrail’i, Siyonist devletin adı yapmıştır. İsrail, İslâm kelimesinin tüm Müslüman toplumlarını ifade eden bir ıstılah olması gibi Yahudilerin dinsel kolektif varlığını ifade etmekteydi. Bu kavramın On-dokuzuncu yüzyıl süresince ‘Yahudi’ sözcüğünün yerine kullanılan, onu kapsayan, hem daha eski hem daha saygın olduğu belirtilir. Siyonizm’in bu tür dinsel kavramlara müracaat etmesinin maksadı, meşruiyet zemini bulmak istemesidir. Bu tür kavramların çabucak benimsenmesinin nedeni ise; bu kavramların daha önce oluşturdukları müspet kavram alanları ve buna bağlı olan aynı derecede müspet çağrışımlardı. Siyonizm söz konusu olduğunda Din ve Yahudilerin münasebetinde bazı imkânsal sonuçlar zuhûr eder. O hâlde bunlar; Anti-Siyonistler, dinsel Siyonistler ve Din’i dışarıda tutan Ulusçulardır. Bu çerçevede Anti-Siyonistler; Yahudiliğin Ulus değil Din olduğunu, dinsel Siyonistler; Din’in Siyonizm’in temeli olduğunu, Ulusçular ise; Siyonizm’in lehine Yahudiliğin Din değil Ulusçuluk olduğunu öne sürerler.

Siyonizm kendi varlık zemini üstüne inşâ etmek zorunda kaldığı bir tanımlama olarak ‘(Yahudilik)ve Yahudiler’i karşısında buldu fakat bu noktada da sorun vardı. Zirâ Yahudilerin ne olduğu ya da olması gerektiği açık değildi. Dolayısıyla birçok farklı tanım zuhûr etti: Yahudiler; ya ‘Irk’ ya ‘Halk’ ya ‘Ulus’ ya Din kimliği altında ya da ‘Milliyetçi/lik’ olarak tanımlanmalıydılar. Siyonizm tıpkı dinsel kavramlarda olduğu gibi Yahudileri bir ‘Irk’, ‘Halk’, ‘Ulus’ üstüne oturttu. Siyonist düşünürlerin farklı tanımlamaları olmuştu fakat bu eksen, Theodor Herzl gibi Siyonizm’in babası tarafından baskın bir biçimde şekillenmişti. T. Herzl’in selefi olan ve ona fikir babalığı yapıp ilk Siyonist düşünür olarak kabul edilen Moses Hess (1812-75); Yahudi ırkının insanlığın ilk ırkı olduğunu iddia ederek, ‘Yahudilere olan nefretin onun farklı dinden değil farklı ırktan kaynaklandığını’ öne sürmüş, ‘Irk’ kavramını anahtar kavram olarak fikrinin merkezine yerleştirmişti. Genel olarak Irkçılık, Siyonizm’in en temel ilkesinden biridir. Irkçılığı kendi gelişmesinin hareket ettirici ilkesi olarak benimser ve o, çoğu kez Irkçılık olur. Zirâ temelde Yahudilerin ‘Irk’ olduğunu varsayar. Başka bir anlamda Irkçılık, Yahudi olanlar ile olmayanlar arasında yapılan ayrımdır. Siyonist Irkçılık sadece “dışarı” yönelmez, o “içerde” de uygulanır. Yahudiler kendi içinde ‘Eşkenazim’ ve ‘Sefardim’ olarak tasnif edilir. Birinci grubu oluşturan ‘Eşkenazim’; yerli dili İbranice olan, batı kökenli Yahudilerdir. İkinci grup ‘Sefardim’ ise; yerli dili İbranice değil Ladino ya da başka bir dil olan, yoksul ve alçak düzeydeki Yahudilerden oluşur. Birinciler yüksek ve önemli görevlere getirilip yetkilerle donatılırken, ikinciler bundan mahrumdur. Irk kavramı, gerek söylem gerekse metin düzeyinde birçok bağlantı ağı içinde ötelere uzanır. Bu çerçevede ‘Halk’ ve ‘Ulus’ kavramıyla eşanlamlıdır. Bunlar, Emperyalizm’in değişik evreleri içinde farklı roller ve kavram alanları oluşturmuş, kâh sömürgeciliğin doğrulanmasına hizmet etmiş kâh Yahudilikten gelen öğeler bunlara eklenerek Siyonizm’i ve Siyonist ideolojiyi meydana getirmiştir. Siyonist Irkçılığın farklı tezahürleri içinde yer alan söylemler mevcuttur: “Ulusal dehanın aşılmazlığı” bunlardan biridir. Buna göre; dâhilerin ve büyük yeteneklerin en fazla Yahudilerde bulunduğu, kültürel, sanatsal ve siyasal incilerin Yahudilerce parlatılmadıkça bu denli parlamadıkları ya da Yahudi kültürünün dünya kültürünün onsuz gelişemeyeceği itici bir güç olduğu, bilhassa düşünce üretiminin tekelini ellerinde bulundurduğu iddia edilir. İlmi sahada bir “marka” olabilmek için “ya Kıta-Avrupa’sından ya da neseb olarak bir Yahudi kökene sahip olma zorunluluğu” birçok rahatsızlığa yol açmıştır. Aynı zamanda bu tür iddialar, bilimsel mesnedden yoksundurlar. Zirâ köken olarak Yahudilikten gelen düşünürler, Yahudi olarak kaldıkları için değil bilakis Yahudilikten “çıktıkları” ya da fikirlerini bunun dışında özenle tuttukları için kabul görmüşlerdir. Siyonist Irkçılığın doğası, gerçekleştirdiği rolden hareketle ortaya çıkartılabilir. Hâl böyle olunca; o, emperyalist burjuvazinin en vahşi saldırgan bölümünün, savaş güçlerinin, sömürgeciliğin ve yeni sömürgeciliğin hem ideolojisi hem de uygulaması olarak kendini gösterir.

Yahudileri bir ‘Halk’ olarak kavramsal konumunu belirleyenler göre; toplum şuurunun oluşumu için “Tanrının seçilmiş halkı” sıklıkla vurgulanmalıydı. Siyonist düşünür Smolenskin halk olmadan çıkardığı mantıksal sonuçta; ‘dine karşı ihanetin değil ya da günah olup olmaması değil, her Yahudinin kendinden olan insanlara ihanet etmedikçe o insanlara ait olması’ hükmüne varıyordu.

Yahudileri bir ‘Ulus’ olarak tanımlayanlar, onun önceden de bir ulus olduğunu tarihsel veriler kullanarak göstermeye çalışır. Siyonizm’in siyasal dili içinde büyük ve önemli bir söylem olan “Yahudi Sorunu”, T.Herzl tarafından ulusal bir sorun olarak formüle edildi. ‘Ulus’ kavramı, ‘Irk’tan, ‘Halk’tan ve dinsel gruptan daha kapsamlı içeriğe sahip ele alınmıştır. Ayrıca Siyonist olanı Siyonist olmayandan ayrıştıran bir fonksiyonu icra eder. Buna göre; Ulus olmadığını söyleyen, Siyonist olamaz. Böylelikle Siyonist olan ve olmayan Yahudilerin ayrımı, ‘Ulusçuluk sorunu’ olur. Yahudileri bir ‘Ulus’ olarak tanımlayanlar, bir ulusun gerekli iki özelliği olan ‘ortak bir ülke ve ortak bir dil’ bulunmadığı hâlde, onu bir ulus olarak tanımlamıştı. Siyonistlerin bir ulusun maddi şartlarına haiz olmadığı hâlde Yahudilerin ulus olduğu şeklinde kavramsallaştırmaları, zaman açısından Siyonist bir devlet olan İsrail’den çok daha öncedir. Öte yandan ortak bir ülkesi ve dili olmayanların, zaten bir ülkesi-toprağı ve dili olan insanlar üzerinde terörize baskılar kurması tuhaftır. Yahudiler sadece bir ‘Ulus’ olarak diğer uluslarla karşılaştırılamazdı. Onlar; ulusların en üstünü, “Üstün Ulus”tu. Bu felsefî yönden de açıktı: Şayet her varlığın hedefi olarak bir üstün insan çıkması kabul edilirse, bu hedefin bir kısmı da üstün ulusun oluşmasıydı. Bu üstün ulus ise; inorganik nesneler, bitkiler ve hayvanlar âlemi sonra konuşan yaratıklar hepsinin üstünde yer alan Yahudilerden başkası olamazdı. ‘Üstün Ulus’ düşüncesi, Nazizm’i çağrıştırıp onunla özdeştirilse de ciddi araştırmalar bu düşüncenin Siyonistlerden geçtiğini ve benimsendiğini kolaylıkla gösterecektir. Bundan başka Yahudilerin ulus olarak kabul edilişi Avrupa’da başka problematik şeyler üzerinden ilerler ve başka resimler sunar. Aydınlanmayla birlikte gelen yurttaşlar için Eşitlik prensibi, Yahudilere karşı güdülen ayrımı ortadan kaldırmak için iki çözüm imkânından biriydi. Yani; Yahudilere kişisel ve yaşadıkları ülkelerin yurttaşları olarak eşitlik sağlanacaktı. İkincisi ise; hepsi topluca bir Ulus kabul edilecekti. İkinci imkân üzerinde ciddi olarak duranların Yahudiler değil, Yahudi olmayan diğerleri olduğu belirtilir. Şayet bu kabul edilirse; “Yahudi Ulusu”nu meydana getiren neden, Siyonizm’den ve Siyonist ideolojiden daha ziyade Avrupa’nın onlardan kurtulma arzusu olur ve buna benzer birçok tartışma da arkadan gelir.

Yahudileri Dini kimlik altında tanımlayanlar; Irk, Halk ve Ulus gibi kavramların yanlış ya da gereksiz değil yetersiz olduğunu iddia etmişlerdi. Yahudi kültürünün temel avantajı Yahudiliğin (yani dinin) üstüne inşâ edilmesi, böylelikle tarihteki varlığını koruyabilmesi mümkün olduğu bu dini kimlik altında dillendirilmişti. Dini kimlik söz konusu olduğunda ‘Beni İsrail, İbraniler, Museviler’ gibi dinsel kavramlar çeşitli roller oynasa da buradaki yapı aynı kalır. Genel olarak Dini kimliğin en önemli fonksiyonu, Yahudi Halkının mevcudiyetini, ırksal birliğini ve değişmeyen ulusal kimliğini koruması, bunlara hizmet etmesidir. Dolayısıyla Din, Yahudilerin bilhassa siyasal çıkarlarını teminat altına alan bir hizmetkâr mesabesindedir.

Yahudileri Milliyetçi, Yahudiliği Milliyetçilik olarak tanımlayanlar, İsrail devletinin siyasal durumu üstünden konum alma eğilimindedir. Irk’ı devletin siyasal refleksleri içinde dar bulur. Buna göre; nasıl ki Ulusal devletler meşru ise Yahudilerin ve Yahudiliğin doğal olarak siyasal ve sosyal durumlarından çıkan İsrail de öyle meşrudur. Siyonizm’in ırkçı ve sömürgeci doğasını gizlemeye yönelik söylemlerin bazıları buradan üretilir. Böylelikle Siyonist İsrail’in saldırısı değil “çatışması” eşit fakat karşıt ulusal akıma ya da akımlara Arap milliyetçiliğine karşı olur. Başka ve kasıtlı bir açıdan Siyonist Şovenizm ile Arap milliyetçiliği özdeşleştirilir.

Kaynak: haber10

İsrail'in Filistinli Çocuklara İşkence Yaptığı Belgelendi

İsraillilerin sorgusunda işkence yaptığı İslam Tamimi'nin kayıt altına alınan görüntülerini The Independent muhabiri izledi
28 Austos 2011
Anadolu Haber
Filistinli bir çocuk... Daha küçük ve zayıf... Uyanık kalmak için uğraşıyor. Başı düşüp duruyor. Onu sorgulayanl
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2437
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Ağu 28, 2011 10:35 pm    Mesaj konusu: İsrail'in Filistinli Çocuklara İşkence Yaptığı Belgelendi Alıntıyla Cevap Gönder

Taha Özhan
İsrail "kazanarak" kaybetmeye devam edecek
5 Eylül 2011



Birleşmiş Milletler Mavi Marmara raporu "çok gizli" ibareli haliyle resmen açıklanmadan önce basına sızdırılarak duyurulmuş oldu. Bu ilginç tavrın, BM'nin kendi yazdırdığı raporu sahiplenmekte zorluk yaşadığına mı yoksa İsrail propaganda araçlarına herkesten önce malzeme vermek amacı mı güttüğünü sorgulamak gerekiyor. Raporun sızdırılmasının ardından İsrail kamu diplomasisinin ön alarak tam saha baskıya başlaması niyetleri biraz daha açık hale getirmiş oldu.

Palmer Raporu, beklendiği üzere, Türkiye'yi tatmin etmezken, İsrailli üye Ciechanover'in ek bölümde dile getirdiği üzere, bugüne kadar BM kararlarını ihlaliyle nam yapmış "İsrail'in beklentilerini büyük ölçüde karşılamış" oldu. Rapor ölümlere dair İsrail'den "tatmin eden bir izahat" gelmediğini tespit ederek, medyada da yaygın bir manşete dönüşen şu genel sonuca ulaşıyor: "İsrail baskını yasal ama aşırı". İsrail'in kanlı Mavi Marmara baskınından bağımsız olarak, ontolojik düzeyde kendisini konumlandırmak istediği yer tam da raporun tarif ettiği bu yerdir. İsrail bütün varoluşunu bu kısır döngüye mahkum etmiş durumdadır. Meşruluğunu aşırılığından, aşırılığını ise meşruluğundan alarak varolmaya çalışan şizofrenik bir anlam dünyasından bahsediyoruz. Meşruluk ve aşırılığın ana iki eksen olduğu siyasal teolojiden ise sadece güvenlik fetişizmi çıkmaktadır. Bu karmaşık siyasal dünyaya "İsrail'in mi gücü var yoksa bir gücün mü İsrail'i var?" sualini eklediğimiz zaman, mesele Mavi Marmara veya mezkur raporu aşan bir duruma dönüşmektedir.

İsrail yasal olarak kurulduğu günden bu yana varoluşsal sorunlar yaşayan bir devlet. Gerek komşuları gerekse de dünyanın bir çok ülkesi tarafından hala tanınmayan İsrail, bu travmatik durumu değiştirmek yerine siyasal motivasyon kaynağına dönüştürmüş durumda. 1979'dan bu yana Camp David düzeninin açtığı alanda, her türlü aşırılığına yasal güvence bulan İsrail, mezkur düzenin değişmezliğine fazlasıyla inanmış durumda. Oysa milenyum sonrası bölgemizde ve küresel düzeyde yaşanan gelişmeler, İsrail ve teker teker sahneyi terk etmek zorunda kalan Arap diktatörler dışında kalan ciddi aktörlerin "yeni küresel düzen" ve "yeni Ortadoğu" tartışmaları yapmaya zorlamış durumdadır.

Özellikle son bir yıldır, yaşananlar çoktan tartışma düzeyini aşıp, Camp David düzeni başta olmak üzere, yeni bir bölgesel düzene doğru adım adım ilerlediğimiz ortaya çıktı. ABD'nin Irak işgaliyle beraber, "hegemonyadan yeni güçler dengesine geçişin"; Davos sonrası ise "Camp David düzeninden yeni Ortadoğu'ya geçiş" sürecinin başladığını görmekteyiz. Son yedi yılda, ABD ile beraber bölgemizdeki üç savaşın ikisine sebep olan İsrail açısından, bölgesel düzende yaşanan kırılmayı anlamak bir yana statüko kampında duracağının ilk işaretini, Camp David düzeninin önemli bir ayağı olan Mısır'daki iktidar değişimi sırasında verdi. İsrail'in bu tavrının devrik Mübarek, Suud yönetimi, Ürdün ve Suriye açısından zımmen arzulanan bir anlamı olabilir. Ama akıllardan çıkarılmaması gereken önemli bir durum, Türkiye'nin, fiili olarak otuz yıl önce inşa edilen ve de facto tüm bölgeye dayatılan Camp David düzeninin aktif bir kurucu unsuru olmadığıdır.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin "eski Türkiye" ve "Soğuk Savaş döneminin" ürünü olan yapısı 28 Şubat döneminde zirve yaparak büyük bir yanılsamaya sebep oldu. İsrail'in, belli bir dönem, eski Türkiye'nin kendisi üzerinden bölgeyle ve Atlantik ötesiyle ilişki kurmasını yapısal hatta stratejik bir tercih olduğu vehmine kapılarak yaptığı analizlerin tamamı yakın dönemde anlamsız okumalara dönüşmüştür. Bu yapısal kırılmayı kabullenmekte zorlanan İsrail, eski Türkiye alışkanlıklarıyla yeni Türkiye'ye konuşmaya devam ettiği sürece de Türkiye'nin bölgesinde inşa etmeye çalıştığı vizyonu da anlamakta zorlanmaya devam edecektir.

İsrail, ortaya çıkan raporun Mavi Marmara'da yaşanan katliam veya Türkiye ile ilişkilerine vurduğu derin darbe açısından ele almakta zorlanmaktadır. Raporun bütün hazırlık sürecinde uyguladığı manipülatif baskının özünü bambaşka bir strateji oluşturmaktaydı. Bir Camp David düzeni alışkanlığı olarak, her aşırı tavrının bir başka yasal kazanıma dönüştürme stratejisi bu meselede de işledi. İsrail, raporda iki sonucun ortaya çıkması için inanılmaz bir baskı uyguladı. Gazze ambargosunun ve mücavir karasuları bölgesinde müdahalelerin meşru olduğunun raporda kabul edilmesi İsrail için ana hedefti. İsrail BM raporu sayesinde bu hedeflerine ulaştığını düşünüyor. Başka bir ifade ile İsrail Mavi Marmara ile ortaya koyduğu "yeni aşırılık tarzının" bir başka "yasal şemsiye" altına girdiğini düşünüyor. BM raporu sayesinde, Gazze ambargosunun ve Doğu Akdeniz güvenliğinde tek taraflı müdahalelerinin bundan sonra da yasal bir zemine kavuşmasını hesaplıyor. İsrail açısından, bu yaklaşım, Camp David dünyasında oldukça rasyonel ve hedeflerine uygun görülebilir. Öyle ki Camp David düzeninde İsrail suçlarının faturası vekaleten görevlerini sürdüren bölgesel aktörler ve ABD tarafından halklar maliyetine telafi edilebiliyordu.

Yeni bölgesel düzene doğru geçiş sürecinin ilk aşamalarında olduğumuz şu günlerde, bu eski denklemin yürürlükte kalmasının mümkün olmadığını görüyoruz. Zira, ne İsrail adına bölgesel faturayı ödeyen aktörler iktidarlarını koruyabiliyorlar, ne de bu aktörlerin ayakta kalmasını sağlayan ABD artık eski bölgesel düzeni yaşatmaya çalışmanın maliyetine katlanmak istiyor. İsrail, coğrafi olarak Ortadoğu'da ruhen Batılı başkentlerde; fiziken yeni bölgesel düzen içerisinde zihnen Camp David düzeni içerisinde yaşamaya devam ettiği sürece devlet ile bir proje olma makasından çıkamayacaktır. Bu makas devam ettiği sürece endişelenmesi gereken Türkiye değil aksine çoktan bölgesel statüko kampına yazılmış olan İsrail'den başkası değildir.

Sabah-Perspektif

İsrail'in Filistinli Çocuklara İşkence Yaptığı Belgelendi

İsraillilerin sorgusunda işkence yaptığı İslam Tamimi'nin kayıt altına alınan görüntülerini The Independent muhabiri izledi
28 Austos 2011

Filistinli bir çocuk... Daha küçük ve zayıf... Uyanık kalmak için uğraşıyor. Başı düşüp duruyor. Onu sorgulayanlardan biri, "Kaldır kafanı! Kaldır!" diye bağırıyor. Küçük çocuğu tokatlıyor.

Çocuk artık umursamıyor. Geceyarısı 2'de ailesinden koparılıp alınmış ve 12 saattir uyumuyor. "Beni bırakmanızı isterdim. Böylece biraz uyuyabilirdim" diye mırıldanıyor.

6 saatlik video boyunca 14 yaşındaki Filistinli İslam Tamimi tükenmiş ve korkmuş görünüyor. Uğradığı eziyet ile artık kasabasından bazı adamları suçlamaya, kendine eziyet eden insanların duymak isteyebileceğini düşündüğü fantastik masallar anlatmaya başlıyor.

Bu görüntülere The Independent gazetesinden Catrina Stewart tanık oldu. Kaydedilmiş bir videodan izlediklerini gazetede paylaştı.

Nadir olarak rastlanabilecek bu kayıt, sadece taş attığı için İsrail askerleri tarafından yakalanan ve sorgulanan yüzlerce Filistinli çocuğun yaşadıklarını açıkça ortaya koyuyor.

İsrail videodaki görüntüleri savundu. Çocuklara yapılan muamelenin, 2 yıl önce oluşturulan çocuk mahkemesinin hayata geçmesiyle önemli derecede düzeldiğini savundu. Ancak bu sert adaletle karşı karşıya kalan çocuklar çok daha değişik bir hikaye anlatıyor.

Askeri mahkemelerdeki davaları takip eden bir sivil toplum kuruluşundan aktivist Naomi Lalo, sorunun daha çocuk mahkemeye getirilmeden önce, yakalandığı anda başladığını söylüyor. Sorgulama sırasında bir çok sorun yaşadıklarına işaret ediyor.

12 yaşındaki Samir Şilu, İsrail askerleri bir gece evlerinin kapısını parçaladıklarında uyuyordu. O ve erkek kardeşi uykulu gözlerle yatak odasından çıkıp oturma odasına geldiklerinde 6 maskeli askerle karşılaştılar.

Kimlik kartından çocuğun adını kontrol eden görevli, küçücük bir çocuğu tutuklamak üzere oraya geldiğini anladığında biraz şaşırmış görünüyor. Samir'in babası Sahir böyle anlatıyor. Görevliye şunları söylemiş: "O daha çok küçük, neden onu istiyorsunuz?" Karşısındaki görevli sadece "Bilmiyorum" yanıtını veriyor.

Gözleri bağlanan ve elleri arkadan plastik bağlarla kelepçelenen Samir, bir jipe adeta tıkılıyor. Babası arkasından "korkma" diye bağırıyor. "Hepimiz arkasından ağladık." diyor.

Sadece 12 yaşında olan Samir sorgulamasından önce gözleri kapalı ve elleri bağlı şekilde tutuluyor. Uyumasına engel oluyorlar. Sorgulamasında ne bir avukat ne de ailesinden bir kişi bulunuyor. Bir adam onu, bir gösteriye katılmakla suçluyor, taş atan çocuğun bulunduğu bir görüntü izlettiriyor. O çocuğun Samir olduğunu iddia ediyor.

Samir, kendisi olmadığını söylüyor. Bu kez İsrailli sorgucu Samir'in yakasından tutuyor ve ona bağırmaya başlıyor: "Eğer itiraf etmezsen seni pencereden aşağı atarım ve sopayla döverim!"

Israrla suçsuz olduğunu savunan Samir şanslıydı ve bir kaç saat sonra serbest bırakıldı. Ama bir çok çocuk, korku altında önlerine uzatılan itirafnameleri imzalıyor. Fiziksel işkence ya da ailelerinin çalışma izinlerinin iptal edileceği şeklindeki tehditlerle sindiriliyorlar.

Eğer itirafnameyi imzalarlarsa, avukatlar genelde çocuklara, suçsuz olsalar bile bir pazarlığı kabul etmelerini ve belirli bir süre cezaevinde yattıktan sonra çıkmayı kabul etmelerini tavsiye ediyorlar. Suçsuzluğun ispatı için mahkemeye gitmek, uzun bir dava sürecini gerektiriyor. Bu süre zarfında da küçük çocuklar zaten hapishanede kalıyor.

Bir çok çocuğun avukatlığını yapan İsrailli Avukat Gabi Lasky, "Bir askeri mahkemede, adalet aramadığınızı bilmeniz gerekiyor" diyor.

Pek çok çocuk, gece yataklarından çekilip alınıyor. Gözleri bağlanıyor, elleri kelepçeleniyor. Uykusuz ve aç bırakılıyorlar, uzun sorgulamalardan geçiriliyorlar ve hiç anlamadıkları bir dilde (İbranice) itirafname imzalamak zorunda bırakılıyorlar.

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, "Küçüklerin haklarının ihlal edildiği, hukukun, çocukların haklarını savunmakta yetersiz kaldığı, hukuk tarafından garanti altına alınan bir kaç hakkın da uygulanmadığını" söylüyor.

İsrail Filistinli çocuklara yasaya uygun davrandığını savunuyor ancak durum pek de öyle değil. Örneğin çocukların gece alınmamaları gerekiyor. Sorgulama sırasında avukatları ve aileleri hazır bulunmak zorunda. Çocuklara hakları okunmalı. Ancak bunlar göstermelik, yasal bir gereklilik olarak kabul görmüyor ve uygulanmıyor. Ayrıca İsrail, 18 yaşın altındaki İsrailli gençlere çocuk muamelesi yaparken, 16 yaşından büyük Filistinlilere yetişkin muamelesi yaparak çifte standart uyguluyor.

Avukatlar ve aktivistler 200'den fazla Filistinli çocuğun İsrail hapishanelerinde olduğunu söylüyor.

Videodaki Filistinli çocuk İslam Tamimi'nin avukatı Gabi Lasky, söz konusu videonun sorgulamada yapılan usulsüzlüklere ilk önemli delil olduğunu söylüyor.

İslam'ı sorgulayan İsrailli, çocuğa sessiz kalma hakkı olduğunu söylemiyor. Aksine çocuğu, herşeyi anlatırsa serbest kalacağını söyleyerek kandırıyor. Sorguculardan biri çocuğun eline yumruk atıyor.

Sorgulamanın sonunda İslam, hıçkırıklara boğuluyor, sorguculara yeniliyor ve onların duymak istediklerini anlatıyor. Bir sayfa dolusu fotoğrafa bakarak, kasabasından bazı adamları gösteriyor. Tabii gösterdiği herkes protestoya katıldıkları iddiasıyla yakalanıyor.

Gaby Lasky, bu çekimin Filistinli çocuklara yapılan muameleyi değiştirebileceğini umuyor.

Video İslam'ın hapishaneden kurtulmasını sağlamış, şimdi ev hapsinde. Belki de hakkındaki taş atmakla ilgili suçlamalardan da beraat edecek. Ama o kendini hiç de şanslı hissetmiyor. Çünkü az ötedeki evde kuzeni Neriman oturuyor ve Neriman'ın kocası, İslam'ın itirafları nedeniyle, bir düzine arkadaşıyla birlikte şu an hapiste, yargılanmayı bekliyor.

Kuzeni, 35 yaşındaki Neriman Tamimi, İslam'ı savunuyor: "O bir kurban, o sadece bir çocuk. Olanlar yüzünden onu suçlamamalıyız. Çünkü ağır bir baskı altındaydı."

Bu uygulamalar çocuklar arasında derin korkular yaratıyor. Travma yaşıyorlar, kabuslar görüyorlar ve altlarını ıslatıyorlar. Bir çoğu okullarından bir yıl kaybediyor.

Çocuk mahkumlarla ilgili bazı rakamlar

İsrail askeri mahkemelerinde 2000 yılından bu yana haklarında dava açılan ya da tutuklanan Filistinli çocukların sayısı 7 bin.

87 Gözaltındayken fiziksel işkenceye maruz kalan çocukların oranı yüzde 87. Ayrıca yaklaşık yüzde 91'inin, gözaltında kaldıkları sürenin belirli zamanlarında gözleri bağlanmış.

12 Kriminal sorumluluk için en düşük yaş 12

62 Gece yarısı saat 12 ile sabaha karşı saat 5 arasında yakalanan çocukların yüzdesi % 62
press medya

'İsrail'i temize çıkaracak hiçbir rapor kabul edilemez'
3 Eylül 2011
İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, 'İsrail'i temize çıkaracak hiçbir rapor kabul edilemez' dedi.

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze ablukasını meşru ve uygun olarak niteleyen raporunun objektif ve önyargısız bir duruş sergilemeyi başaramadığını ifade etti.

İİT'den yapılan yazılı açıklamaya göre raporun hayal kırıklığına sebep olduğunu belirten Ekmeleddin İhsanoğlu, "İİT, İsrail'in insani yardım filosuna yaptığı saldırıyı temize çıkaran ve Gazze Şeridi'ndeki Filistinliler uyguladığı ablukaya göz yuman hiçbir raporu kabul edemez." dedi.

İsrail'in işgalci güç olarak Gazze'yi gayrimeşru ve haksız şekilde topluca cezalandırdığına dikkat çeken İhsanoğlu, "İsrail bu ambargoyu kaldırmaya zorlanmalı ve yasadışı tüm eylemlerinden sorumlu tutulmalıdır." dedi. İİT Genel Sekreteri, yardım filosuna müdahaleyle ilgili tek taraflı olmayan bir soruşturma yapılması çağrısını yineledi.
TRT

Kanada'daki Mezuniyet Töreni'nde İsrail protestosu
05 Eylül 2011
Mezuniyet törenine İsrail protestosu damgasını vurdu.

Kanada'daki Batı Ontario Üniversitesi'ndeki mezuniyet törenine İsrail protestosu damgasını vurdu.
Kanada'da mezuniyet töreninde dereceye giren öğrencilerden biri Gazze ablukasını protesto etti. Törende diplomasını alan öğrenci beline bağladığı pankartı açarak İsrail'in Gazze ablukasını protesto etti. Pankartta "abluka son bulsun. Gazzeye özgürlük" gibi sloganlar yazıyordu.
Video için: http://www.haber5.com/mezuniyet-toreninde-israil-protestosu-haberi-146444.aw

Haaretz: Netanyahu, yangın çıkarma hastası
08 Eylül 2011
Haaretz gazetesinin köşe yazarı Gideon Levy, Netanyahu hükümetinin Türkiye politikalarını sert dille eleştirdiği yorumda “İsrail, bir avuç sorumsuz politikacı ve tehlikeli piroman (yangın çıkartma hastalığı olan) tarafından korkutucu bir körlük ile yönetiliyor ve halk hâlâ tepkisiz” ifadelerini kullandı.
İsrail'in önde gelen gazetelerinden Haaretz'in köşe yazarı Gideon Levy, “İsrailli Piromanlar, Ortadoğu'yu Ateşe Veriyorlar” başlığını kullandığı yorumunda “İsrail, bir avuç sorumsuz politikacı ve tehlikeli piroman tarafından korkutucu bir körlük ile yönetiliyor ve halk hala tepkisiz. Hükümet, tehlike ile hamile, skandal bir politika yürütüyor ve yine protesto yok” gibi ağır ifadelerini kullandı. Levy sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yazın ardından sonbahar gelir, kural budur. Ve sonbahar 2011 felaketlerle dolu: Türkiye, Amerika, BM'deki Eylül ve bizim kaderimiz, ulusal onurun bölgedeki son müttefikimizi kaybetmemiz, İsraillilerin en çok sevdikleri ülkeye seyahat etmekten korkmaları, İsraillilerin İstanbul'da aşağılayıcı güvenlik kontrollerinden geçmeleri ve belki askerlerimizin yurt dışında yargılamaları demek olduğunu düşünen Binyamin Hetanyahu'nun başında bulunduğu sinik bir avuç politikacıya teslim edildi.”

-“İSRAİL, BASKININ ERTESİNDE ÖZÜR DİLEMELİ İDİ”-

Gideon Levy, filo baskınına ilişkin “Dokuz aktivistlerin Mavi Marmara'da öldürüldüğü günün ertesinde İsrail, samimi bir biçimde özür dilemeliydi” dediği yorumda şu görüşleri de dile getirdi:
“Öldürücü silahların aşırı biçimde kullanılması ve dost bir ülkenin sivillerinin yakın mesafeden öldürülmesi, mutlaka bir özür gerektiriyor. Türk Yahudilerinin lehinde faaliyet gösteren dokuz İsrailli aktivist, Türk ordusunca benzer biçimde öldürülse ne olurdu, tasavvur etmek zor değil.”

-“EŞKIYA DIŞİŞLERİ BAKANIMIZ”-

Ancak, “Eşkıya Dışişleri Bakanımız Avigdor Lieberman sinyali verdi ve Binyamin Netanyahu'nun kendisini 'özür dilememe' deliliğine teslim oldu” ifadesinin de kullanıldığı yorumda Yahudi şair Mordechai Gebirtig'in “Şehrimiz yanıyor kardeşler, yanıyor” şiirini anımsatarak “Ancak şehrimizdeki yangın, büyük ölçüde bizim eserimiz. Türkiye'de piromanlar var ancak bizimkiler, ölçülemez derece daha tehlikeli bizim için” diye yazdı. netgazete

Liebermann'ın Çirkin Planı
10 Eylül 2011
İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman'ın, Türkiye'ye karşı, ABD'deki Ermeni lobisi ve PKK terör örgütü ile işbirliğine gidilmesini savunduğu iddia ediliyor.

İsrail basını şimdi de Liebermann'ın, Ankara'nın yaptırımlarına karşı 5 maddelik tehditkar bir plan hazırladığını ve planı kabinenin onayına sunacağını yazıyor.

İsrail'in en çok satan gazetesi Yedioth Ahronot'a konuşan Lieberman, "İsrail ile uğraşmanın bedelini Erdoğan'a ödeteceğiz. Türkiye bize saygılı davransa iyi olur" şeklinde konuştu.

Kılıçdaroğlu'ndan Tepki
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Liberman'ın açıklamaları ile ilgili yazılı bir açıklama yaptı.
Kılıçdaroğlu açıklamasında; "İsrail Dışişleri Bakanı son demeciyle boyunu ve haddini aşmıştır. Bu tavır İsrail'i terörist devlet yapar. Türkiye tehdit edilecek ve tehditlere boyun eğecek bir devlet değildir" dedi.

Dünya Diplomasi Tarihine Geçecek Bir Olay: Mısır Halkı İsrail Elçisini Kovdu, Elçilik Binasını Tahrip Etti...
Millî Birlik Ruhu
10 EYLÜL 2011


Kahirede dünya diplomasi tarihine geçecek bir olay yaşandı.



İsrail'in en azılı müttefiklerinden biri olan Hüsnü Mübarek ve yönetimini şanlı bir hamleyle alaşağı eden Mısır halkı... geçici yönetimden aylardır ısrarla isrediği İsrail'le diplomatik münasebetlerin kesilmesi talebi yerine getirilmeyince. Duruma el koyarak elçilik binasının üç metre yüksekliğindeki koruma duvarlarını yıkarak elçilik binasına girdi elçi ve bütün diplomatik personeli kapı dışarı ederek, elçilik binasını da tahrip etti.. Protestocular İsrail Büyükelçiliği'nden çıkarttıkları bazı evrakları büyükelçilik önünde havaya saçtılar.



İsrail elçisi ve elçilik personeli canlarını zor kurtararak hava alanına kaçtı ve İsrail'den gönderilen bir uçakla Mısır'ı terk etti.



Böylece Mısır yönetiminin aylardır sürüncemede bıraktığı Mısır halkının haklı talebi, bizzat halk tarafından gerçekleştirildi ve Mısır-İsrail diplomatik ilişkileri fiilen kesilmiş oldu.

Dün cuma namazından sonra Tahrir Meydanı'nda toplanan binlerce protestocu siyasi reformların yavaşlığından şikayet eden sloganlar atmaya başladı.

Ardından yüzlerce kişi İsrail'in Kahire Büyükelçiliğine giderek, elçilik önüne kurulan koruma duvarlarını yıktı.

30 kadar gösterici de elçiliğe girdi. Binada mahsur kalan 6 büyükelçilik görevlisi Mısır komandoları tarafından kurtarıldı.

Mısırlı protestocuların İsrail'in Kahire Büyükelçiliğine girmesinin ardından göstericilerle polis arasında çıkan çatışmalarda yüzlerce kişi yaralandı. Güvenlik güçleri protestocuları dağıtmak için gözyaşartıcı gaz ve zırhlı araçlar kullanırken, göstericiler buna taşlar ve molotof kokteylleri ile karşılık verdi.

Olaylar sırasında biri kalp krizi nedeniyle olmak üzere, 3 kişinin öldüğü, binin üzerinde kişinin de yaralandığı açıklandı.

Gümrük kapısında İsrail eziyeti
16.09.2011

İsrail'e giden Türkiye vatandaşı ile Müslüman yolcular havaalanları ile gümrük kapılarında akıl almaz eziyetlere maruz kalıyor. Gümrük kapılarında saatlerce bekletilen Müslüman turistler, MOSSAD ajanları tarafından saatlerce sorgulanıyor. Geçtiğimiz günlerde 50 kişilik bir kafileyle Kudüs'e giden Türk turistlere gümrük kapısında neden ve niçin İsrail'e geldikleri, kullandıkları e-mailler ile cep teflonlarındaki tüm isimler tek tek soruldu. Kafilede bulunan Macaristan vatandaşı bir Harun neden İslam'ı seçtiği sorulduktan ülkeye İsrail'e sokulmadı. İsrailli ajanlara tepki gösteren Macaristan vatandaşı Harun Aron, "Hıristiyan olarak gitseydim ve Müslüman olduğumu söylemeseydim hiçbir sıkıntı ile karşılaşmayacaktım. Akla hayale gelmedik saçma sapan sorular sordular. 10 saat boyunca telefonumdaki bütün numaraları kontrol ettiler." Şeref Erdoğan ise, İsrailli ajanların sorgu sırasında kendilerini alçak koltuğa oturtmak gibi bir uygulamaya dahi gittiklerini söyledi. Erdoğan, "Alçak koltuk tuzağı aklıma geldi ve hemen kalktım. Sorgum ayakta devam etti" ifadesini kullandı. Erdoğan, İsrail ajanlarının Türk olduğunu anlardıkları andan itibaren eziyete başladıklarını anlattı.
Yeni Şafak

İsrail Askerlerinin Dehşete Düşüren Müdahalesi
07 Ekim 2011
İsrail’in Hayfa kentinde, polis güçlerinin Arap bir aileye kadın ve çocuk ayrımı yapmadan şiddet uygulaması saniye saniye kameraya yansıdı. İşte o görüntüler...

Polislerin tüyler ürperten müdahalesi, 4 Ekim’de, Salma sokaktaki boş bir evde gerçekleşti. Hayfa’daki kendi evlerini henüz bilinmeyen bir sebep yüzünden kaybeden aile, İsrail makamlarını protesto amacıyla bir süre Al Ajamy Bahçesi’nde yer alan çadırda yaşadı.
Aile üyeleri daha sonra Salma sokaktaki boş evi mesken tuttu. Ancak İsrail polisi, aileyi çıkarmak için eve baskın düzenledi.
Haim Schwartzenberg adlı bir kişinin çektiği görüntülerde, polislerin, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu aile üyelerine acımasızca şiddet uyguladığı, orta yaşlardaki bir kadını ittikleri, küçük bir kız çocuğunu yürek dağlayan çığlıklarına rağmen ağabeyinden zorla ayırdıkları görülüyor.
Yerde tekme ve yumruklara maruz kalan kişi, kelepçelenerek bir polis karakoluna götürülüyor.
Bazı kişilerin araya girerek polisi durdurmaya çalıştıkları, ancak başarılı olamadıkları dikkat çekiyor.
TRT

İsrail'den Yeni korsanlık: Bu defa Gazze'ye tıbbi yardım taşıyan gemilere saldırdı
4 KASIM 2011



İsrail donanması, Türkiye'den yolan çıkan iki gemiyle Gazze'ye tıbbi yardım malzemesi taşıyan uluslararası eylemcilere saldırdı.

İsrail, Gazze açıklarında gemilere giren İsrail komandolarının ''Gazze ablukasını delmeye çalışan eylemcileri'' durdurduğunu söylüyor.

İsrail'in bu yasadışı saldırısında eylemcilerden ölen ya da yaralanan olup olmadığı bilinmiyor

ABD hükümeti, Kanada ve İrlanda bandıralı gemilerde bulunan toplam 27 eylemciyi, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı yasadışı ablukayı delmemeleri yönünde uyardığını açıklamıştı.

ABD'nin yanısıra sekiz ayrı ülkenin vatandaşı olan Filistin yanlısı eylemciler, İrlandaca özgürlük anlamına gelen Saoirse ve Arapça kurtuluş anlamına gelen Tahrir adlı gemileriyle Gazze sahilinden yaklaşık 50 deniz mili uzaklıkta korsan devlet İsrail'in saldırısına uğradılar.

Washington, Türkiye hükümetinden filoya savaş gemileriyle eşlik etmeyecekleri güvencesi aldıklarını açıkladı. Türk hükümetinin, Washinton'a verdiği güvenceye sadık kaldığı anlaşılıyor.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce İsrail'in benzer bir yardım filosuna saldırısı sonucu dokuz Türk vatandaşı İsrail tarafından "Türk hükümeti"nin gözü önünde, canlı yayında katledilmişti.

Türkiye-İsrail ilişkilerini sarsan bu gelişme ardından Başbakan Erdoğan El Cezire televizyonuna verdiği bir mülakatta, yardım gemilerini Türk donanması ile koruma altına alacaklarını açıklamıştı.

Bugünkü olay Başbakan'ın bu sözünü de,diğer pek çok sözü gibi çok çabuk unuttuğunun bir göstergesi sayılabilir.

Korsan devlet İsrail, gemilerin taşıdıkları kargoyu Mısır'da bir limana yahut İsrail'in Aşdod limanına bırakabileceğini önerdiklerini, fakat eylemcilerin ''işbirliğini reddettiğini'' söylüyor.
haber1001

"Netenyahu Yalancı"
08 Kasım 2011
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin, Cannes'da düzenlenen G-20 zirvesinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama ile yaptığı ikili görüşmede, İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu'yu ''yalancı'' dediği açıklandı.

Fransız basınında yer alan habere göre Sarkozy, Obama'ya Netenyahu için ''O yalancı, ona tahammül edemiyorum. O bir yalancı'' diye serzenişte bulununca, Obama buna karşılık olarak, ''Sen bıktın, ben ne yapayım, onunla her gün konuşmak zorundayım'' ifadesini kullanmış. haber1001

İsrail'i ayağa kaldıran hadis-i şerif
25 Ocak 2012

Kudüs müftüsü okudu, Ortadoğu'da tansiyon yükseldi.

Kudüs Müftüsü Şeyh Muhammed Hüseyin, El Fetih örgütünün 47. yıldönümünde Hazreti Peygamber'in kıyamet alametleriyle ilgili bir hadis-i şerifini okudu.

Müftü, "Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar Onlarla savaşıp Öldürecekler.Hatta Yahudi bir Taşın ve ağacın arkasına saklanıp gizlenecek taş ya da ağaç şöyle seslencek Ey Müslüman Ey ALLAH'ın Kulu işte Yahudi arkamdadır gel onu Öldür! Garkad adındaki ağaç müstesna. Çünkü o Yahudilerin ağacıdır" dedi. İsrail yönetimi müftünün okuduğu hadise büyük tepki gösterdi.

İsrail Altyapı Bakanı Kudüs Müftüsünün yahudilere ölüm çağrısı yaptığını iddia etti. İsrail medyası da, müftüyü Filistinlileri ırkçı saldırılara teşvik etmekle suçladı.
haber5

Sedat Laçiner'den ilginç bir yazı:
1948'den 2014'e Türkiye-İsrail ilişkileri: Tehlikeli Bağımlılık


AKP Hukümetinin önde gelen destekçilerinden Sedat Laçiner İnternet Haber stesinde "Türkiye-İsrail İlişkileri: Tehlikeli Bağımlılık" başlığıyla bir yazı yazdı. Bu ilginç yazıyı aynen yayınlıyoruz.. (EF)

İsrail, Türkiye ile iyi ilişkilerden her zaman karlı çıktı. Bu sayede Filistin meselesinin aslında Yahudi-Müslüman sorunu olmadığını, sadece Arapların bir kısmı ile İsrail arasında bölgesel bir çatışma olduğunu ispat etmeye çalıştı.

İsrail, Arapların toprağı üzerinde, milyonlarca Filistinli silah zoruyla sürülerek kurulmuş bir devlettir. ABD, İsrail’i tanıyan ilk devlettir. Türkiye ise İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkedir.

İsrail, aslında bölgede yıkılan Osmanlı düzeni tabutuna çakılmış en son çivi gibidir. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti, İsrail’i tepkiyle karşılamamış, tam tersine 28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur.

İnönü devrinde gerçekleşen bu tanıma, uzmanlara göre ABD’den yardım almak, ülkenin Batılı kimliğinin altını çizmek ve uluslararası Yahudi desteğini alabilmek içindir. Türk Dışişleri Bakanı Sadak’a göre ise İsrail artık bir gerçeklik haline gelmişti ve tüm dünya gibi Türkiye de onu tanımıştı. Sadak’ın bu sözlerine katılmak mümkün değildir. İsrail’in tanınması Uluslararası İlişkilerde en çetrefilli sorunlardan biri olmuştur ve Türkiye’nin tanıması İsrail’in meşruiyet sorununu aşmasında çok büyük bir katkı sağlamıştır.

Türkiye, sadece tanımada değil, İsrail’in kuruluşunu mümkün kılan süreçte de Filistinlileri yalnız bırakmıştır. Örneğin Aralık 1948’de Filistinli Arapların karşı çıkmasına rağmen Filistin Uzlaştırma Komisyonu’nun kurulmasına İsrail lehine destek veren devlet yine Türkiye olmuştur.

TÜRKİYE’NİN İKİLİ OYUNU

1956 yılında İsrail, İngiltere ve Fransa ile birlikte Mısır’ın Suveyş Kanalı’na saldırdı. Saldırı ABD’den habersiz gerçekleşmişti ve ABD operasyona karşıydı. O yıllarda Türkiye, ABD’nin sözünden hiç çıkmıyordu ve bekleneceği üzere aynı şekilde davrandı, yani saldırganları lütfen eleştirdi.

Aynı zamanda Bağdat Paktı’nın üyesi olan Türkiye, diğer üyeler ile birlikte İsrail’i Ortadoğu barışına en büyük tehdidi oluşturmakla suçladı, hatta 26 Kasım 1956’da Türkiye’nin İsrail’deki diplomatik temsilcisi geri çağrıldı. Ancak Türkiye’nin görüntüdeki bu sert tutumu gerçekte tam da böyle değildi. Arapları tatmin etmek için sert görünen Türkiye, perde arkasında İsraillilere aslında söylediği gibi bir ülke olmadığını anlatmakla meşguldü, yani İsrail’e şirin görünmeye çalışıyordu.

Türkiye Büyükelçisi İstinyeli, olayın ardından İsrail Dışişleri Bakanlığı’na gitti ve Türkiye’nin aslında İsrail’e karşı olmadığını, tansiyonu düşürmek ve Arapları ikna edebilmek için taktik açıklamalar yapmak zorunda kaldığını söyledi. Yani gösterilen tepki neredeyse bir senaryonun parçasıydı. Türkiye bir yandan İsrail karşıtı gibi görünerek Bağdat Paktı’nın dağılmasına mani oluyor, diğer taraftan ise İsrail’e en kalbi sevgilerini iletiyordu.

Bu tablo Türkiye’nin İsrail ile olan karmaşık ve garip ilişkisinin iyi bir örneğini gösterir ve tıpkı CHP gibi Demokrat Parti’nin de İsrail politikasının ilkelerden ziyade çıkarlar üzerine oturduğunu gösterir.

İKİLİ POLİTİKAYA DEVAM

Türkiye, Johnson Mektubu ve Kıbrıs Sorunu sayesinde dış ilişkilerinde sadece Batı’ya güvenmenin ne kadar sakıncalı olduğunu öğrenmiş oldu. ABD’den çok Amerikancı olan Türkiye, bunun bedelini üçüncü dünyada dışlanarak ağır bir şekilde ödedi. Bu nedenle 27 Mayıs Darbesi sonrasında pozisyonunu dengelemek isteyen Türkiye, Arapların ve Müslüman ülkelerin desteğini alabilmek için Filistin sorunu ile ilgilenmek durumunda kaldı.

1960’ların sonunda Türkiye, görüntüde Arap tezlerini destekledi ve İsrail’den işgal ettiği topraklardan çıkmasını talep etti. 1969’da El Aksa Camii Siyonistlerce yakılınca İslam dünyasında infial oluştu ve tepkiler 1. İslam Konferansı’na ve devamında kurulacak olan örgüte yol açtı. 1969’da Türkiye Rabat’taki konferansa katıldı, ancak İsmet İnönü bu katılımı Türkiye’nin İsrail ve Araplar karşısındaki tarafsızlığını bozacağı iddiası ile eleştirdi. Aynı şekilde Ordu da rahatsızlığını hissettirdi. Belki de bu nedenlerle Türkiye konferansta Cumhurbaşkanı veya Başbakan değil, Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil edildi. Dahası İsrail’i eleştirse de Türkiye, Konferansta İsrail’in tam anlamıyla kınanmasını engelledi. Türkiye ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü’nün konferansa katılımına da mani oldu. Başka bir deyişle, kendisinden öncekiler gibi Süleyman Demirel Hükümeti de İsrail konusunda ikili bir politika izledi ve etik bir duruş sergileyemedi.

12 EYLÜL VE İSRAİL

30 Temmuz 1980’de İsrail, Kudüs’ü daimi başkent ilan edince Türkiye İsrail’i kınadı ve Kudüs Başkonsolosluğunu tepki olarak kapattı. Aralık 1980’de ise diplomatik temsil düzeyi ikinci katip seviyesine indirildi. 12 Eylül idaresi görünüşte İsrail’e karşı sert bir söylem kullanıyordu, ancak pek çok uzmana göre sert söylem samimi değildi ve tek amacı Batı’da yazılan senaryolara uygun olarak, Türkiye’yi İslam dünyasında İran’a karşı sözde lider konumuna getirmekti…

İsrail, 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca ilişkilere büyük yatırım yaptı, ancak asıl sonucu 1990’ların sonunda alabildi. O tarihe kadar Türkiye, resmi olarak Arap tezlerini destekliyor görünse de İsrail ile ilişkiler devam ettirildi, özellikle ABD nezdinde Yahudi lobileriyle yoğun bir işbirliğine gidildi. Ekonomik ilişkiler ise diğer pek çok İslam ülkesinin aksine her dönemde devam ettirildi. Ancak 28 Şubat döneminde atılan temeller hiçbir dönem ile kıyaslanamaz. Türkiye-İsrail ekonomik ilişkilerinde bugün yakalanan zirve büyük oranda 28 Şubat’ın attığı temeller sayesindedir.

İsrail, Türkiye ile iyi ilişkilerden her zaman karlı çıktı. Bu sayede Filistin meselesinin aslında Yahudi-Müslüman sorunu olmadığını, sadece Arapların bir kısmı ile İsrail arasında bölgesel bir çatışma olduğunu ispat etmeye çalıştı.

AK PARTİLİ YILLAR

AK Partili yıllar ise çelişkili yıllardır… İsrail’in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi 2005 yılında bizzat benim de katıldığım Ankara’daki bir toplantıda İsrail-Türkiye ilişkilerinin tarihinin en iyi noktasında olduğunu söyledi.

Avivi’ye göre Türkiye-İsrail ilişkileri dış ticarette, turizmde ve yatırımlarda hiçbir dönemde olmadığı kadar iyi bir durumdaydı ve buna ‘altın dönem’ denebilirdi. Başka bir deyişle 1990’larda kurulan bağlantılar 2000’li yıllarda meyvesini verdi ve İsrail-Türkiye arasında karşılıklı bağımlılık kurulmaya başlandı.

2006 yılında İsrail Dışişleri Bakanı, ülkesinin Türkiye’yle ilişkilerini “mükemmel” olarak adlandırdı. Bu dönemde Türkiye, İsrail ile Pakistan ve Suriye gibi bazı Müslüman ülkeleri barıştırmaya çalıştı. Ayrıca İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas bir gün arayla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuştu.

Türkiye-İsrail siyasi ilişkileri 2008 sonunda İsrail’in Gazze’ye saldırmasıyla bozuldu. Türkiye Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı olduğunu belirtti, ayrıca İsrail’i devlet terörü uygulamakla suçladı ve bundan sonra karşılıklı ağır suçlamalar ve eleştiriler devam etti. Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu sırasında büyük bir kriz yaşandı, Başbakan Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Peres’i çok ağır sözlerle suçladı ve “bebek öldürmeyi siz iyi bilirsiniz” dedi.

Davos’u Alçak Koltuk Krizi ve Mavi Marmara izledi. Mavi Marmara’da ilk defa bir devletin askerleri Türk vatandaşlarını uluslararası sularda katletmiş oldu. İsrail, Türkiye’ye meydan okuyordu. Dahası olayın akabinde İsrail Kabinesi PKK’ya destek verilmesini dahi görüştü. Kimi kaynaklara göre bu destek güçlü bir şekilde verildi de.

Siyasi alandaki çalkantıya ve İsrail’in Filistinlilere ve Türkiye’ye verdiği zararlara rağmen iki ülke ekonomik ilişkileri bozulmadı, hatta rekor üstüne rekorlar kırmaya devam etti.

Denebilir ki son 10 yıldır Türkiye-İsrail ekonomik ilişkileri kendi rekorunu yenilemektedir. 2014 itibariyle dış ticaret hacminin 5,5 milyar dolar civarında gerçekleşmesi beklenmektedir (Bunun sadece 76 milyon dolarının Filistin ile ticaret olduğu bilinmektedir).

İsrail 2014'de Türkiye'nin en çok iş yaptığı ilk 20 ülke arasına girmiş durumdadır ve sıralamadaki yeri her geçen yıl yükselmektedir. İsrail açısından baktığınızda ise Türkiye, İsrail'in en çok ticaret yaptığı 10 büyük ortaktan biridir. Yani İsrail'le iş yapan ilk 10 ülke arasına girmiş durumdayız.

Buna diğer ekonomik ilişkiler de eklendiğinde Türkiye ile İsrail arasında çok güçlü ekonomik bağların kurulduğunu ve bu bağları koparmanın her geçen gün zorlaştığını söyleyebiliriz.

Konunun detaylarını daha önceki bir yazımda ele aldığım için rakamlara girmeyeceğim. İşin aslı Uluslararası İlişkilerde genel olarak boykot ve ekonomik müeyyidelerden yana da değilim. Ancak İsrail özel bir devlettir ve görünen o ki başından beri Türkiye’yi ekonomik ilişkiler üzerinden kendisine bağlamak istemektedir.

İsrail gibi nispeten küçük bir devletle milyarlarca dolarlık ekonomik ilişki kuran Türkiye bunun bedelini zamanla ekonomik ve siyasi alanda öder.

İsrail ile ticari ilişkilere Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın dediği gibi “ticaret devam ediyor. Alıyoruz, satıyoruz. Bundan dolayı kimse bizi eleştirmesin” şeklinde bakılamaz. Ekonomik ilişkilere yakından bakıldığında örülen ekonomik ağın günün sonunda Türkiye’yi geri dönülmez bir yola soktuğu görülecektir.

TÜRKİYE, İSRAİL'İN TRUVA ATI MI?

Ayrıca Türkiye’deki İsrail bağlantıları sayesinde İsrailli firmalar diğer Müslüman ülkelere girebileceklerdir. Bilindiği üzere Malezya, Endonzeya, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi pek çok Müslüman devlet İsrail'i tanımamaktadır. Önemli bir kısmı ise İsrail'e yıllardır ekonomik boykot uygulamaktadır. İsrail bu boykot ve engelleri Türkiye üzerinden aşma planları da yapmaktadır. Başka bir deyişle, Türkiye bir nevi Truva Atı konumuna getirilmek istenmektedir.

Bu bağlamda Hükümetimizi ve yetkililerimizi uyarmak en tabii görevimiz olsa gerektir.

Dış ticaret her zaman sadece ticaret değildir. Özellikle İsrail ile ticaret hiçbir zaman sadece ticaret değildir.

Kaldı ki bir soruyu da sormadan edemiyorum, eğer Türkiye İsrail’in yaptıklarını Musevi bir topluma onlarca yıl boyunca yapsaydı, acaba İsrail’in Türkiye ile ekonomik ilişkileri kaç dolar olurdu?

NOT: Türkiye-İsrail ekonomik ilişkilerinin detayları için bakınız: Sedat Laçiner, "İsrail'e Haddini Bildirdik mi?", 13 Temmuz 2014, Pazar.

Modi'in Illit yerleşim biriminde bir İsrailli cesedi bulundu
28 Eyl 2014



İsrail ordu radyosu, Ramallah'ın batısındaki Modi'in Illit yerleşim biriminde bir zeytin çiftliği yakınlarında 60 yaşındaki bir İsrailliye ait ceset bulduğunu duyurdu.

İsrail yardım kuruluşu Kızıl Davud Yıldızı’ndan yapılan açıklamada, söz konusu İsrailliye ait cesedin otopsi için Kudüs'teki bir hastaneye kaldırıldığı duyuruldu.

İsrail ordusunun olayla ilgili soruşturması devam ediyor. Görgü tanıkları da İsrail ordusunun bölgede yoğun güvenlik önlemleri aldığını vurguladı.

İsrail, 12 Haziran'da kaybolduktan sonra ölü bulunan üç Yahudi yerleşimciyi kaçırmakla suçladığı Filistinli Amir Ebu Iyşe ile Mervan Kavasımi'nin düzenlenen bir operasyonda öldürüldüğünü açıklamıştı.

Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin Kassam Tugayları, Salı sabahı İsrail tarafından öldürülen iki Filistinli'nin kendi üyesi olduğunu açıkladı. Kassam Tugayları internet sitesinden yaptığı açıklamada, İsrail vatandaşlarının kaçırılmasındaki rolüne ilişkin bir açıklama yapmadı.

Tel Aviv yönetimi, 12 Haziran'da, Batı Şeria'daki Gush Etzion yerleşim biriminde kaybolan ve 30 Haziran'da cesetleri bulunan üç Yahudi yerleşimcinin kaçırılmasından sorumlu tuttuğu Amir Ebu Iyşe ve Mervan Kavasımi'yi yakalamak için El Halil kentine daha önce de çok sayıda baskın düzenlemişti. İsrail ordusu, Ebu Iyşe ile Kavasımi'nin evlerini havaya uçurmuştu.

İsrail, üç vatandaşının kaçırılıp öldürülmesini gerekçe göstererek, 7 Temmuz’da Gazze’ye saldırmaya başlamıştı. Elli günü aşkın saldırılarda çoğu sivil 2 bin 150'den fazla Filistinli öldürüldü, 11 bin 100 Filistinli yaralandı.

Filistin İnsan Hakları Merkezi, yedi haftada 540 bin kişinin evlerini kaybettiğini açıklamıştı.

Batı Şeria'da 12 Haziran'da kaybolan üç Yahudi yerleşimcinin 18 gün sonra ölü bulunmasının ardından Filistinli genç Muhammed Ebu Hudayr 2 Temmuz'da Yahudi yerleşimciler tarafından kaçırılarak öldürülmüştü.
Bunun üzerine Kudüs, ikinci İntifada’dan bu yana en büyük sokak gösterilerine sahne olmuştu.
Kaynak: Al Jazeera
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com