EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

İbretlik YargItay Kararları

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> MAHKEME KARARLARI
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Çrş Ksm 07, 2007 4:31 am    Mesaj konusu: İbretlik YargItay Kararları Alıntıyla Cevap Gönder

T.C. YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ KARARI
(YORUMSUZ)
Tarih 2007/7/12 0:41:50 | Konu: GÜNCEL
T.C.
YARGITAY
8. CEZA DAİRESİ

Esas No.1998/10296
Karar No.1998/11672
Tarihi 23.09.1998
İLGİLİ MEVZUAT
765-TÜRK CEZA KANUNU ( TCK )/312.2

ANTİ LAİK ODAKLAŞMASI NEDENİYLE SONRADAN KAPATILAN BİR SİYASİ PARTİNİN ÖNDE GELEN İSİMLERİNDEN OLAN VE YIĞINLARI ETKİLEYEBİLME ÖZELLİĞİNDE BİR MEVKİYE SAHİP BULUNAN SANIĞIN, SİİRT'TE AÇIK HAVA TOPLANTISINDAKİ KONUŞMASINA ZİYA GÖKALP'İN ESERİNDEN BİR BÖLÜM OLARAK ALINAN "MİNARELER SÜNGÜ, KUBBELER MİĞFER, CAMİLER KIŞLAMIZ, MÜMİNLER ASKER" ŞİİRİNİ OKUYARAK BAŞLAMASI, HİÇBİR ŞEYİN KENDİLERİNİ SİNDİREMEYECEKLERİNİ, KENDİLERİNİN SUSTURULAMAYACAĞINI, EZANLARI SUSTURANLARIN KARŞISINDA PATLAYACAKLARINI, REFERANSININ İSLAM OLDUĞUNU, BU ÜLKEDE İNANÇLARA SAYGI DUYULMADIĞINI, YORUMA DEĞİL, YORUMCUYA BAKILMASI GEREKTİĞİNİ, KULA KULLUK EDİLEMEYECEĞİNİ ( ATATÜRK'ÇÜ LAİK KESİM AMAÇLANMIŞ ), HAKKA KULLUK EDENLERDEN OLDUKLARINI ( İSLAMİ ŞERİAT İLE BÜTÜNLEŞTİREN MÜSLÜMANLAR AMAÇLANMIŞ ) SÖYLEMESİ EYLEMİNDE, TCK'NUN, 312/2. MADDESİNDE YAZILI SUÇUN BÜTÜN UNSURLARI OLUŞMUŞTUR.

DAVA :

Halkı, din ve ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmekten sanık Recep'in yapılan yargılanması sonunda; TCK. nun 312/2, 59. maddeleri gereğince 10 ay hapis ve 716.666,666 lira ağır para cezası ile hükümlülüğüne dair ( Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi )'nden verilen 21.4.1998 gün ve 36 esas, 69 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay'ca incelenmesi sanık vekilleri ve C. Savcısı tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C. Başsavcılığından tebliğname ile 4.9.1998 günü daireye gönderilmekle incelenip gereği düşünüldü:

Esasen hükmedilen cezanın tür ve tutarı itibariyle CMUK.nun 318. maddesi koşullarına uymayan ve yasal süreden sonra ek layiha ile vaki duruşma isteminin reddiyle evrak üzerinde inceleme yapılmasına oybirliğiyle karar verildikten sonra dosyanın tetkikinde;

Sanığa hürriyeti bağlayıcı ceza yanında hükmedilen ağır para cezasının, kuruş küsüratının gösterilmesi yazım hatası kabul edilmiştir.

A ) Hüküm Konusu Olayı:
İrticai faaliyetlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle hakkında Anayasa Mahkemesinde dava açılan ve sonradan kapatılan bir siyasi partinin lider kadrosundan olan sanığın, bu yargılama sürecinde Siirt İI Başkanlığınca düzenlenen açık hava toplantısına fahri hemşehrilik sıfatını da taşıyarak konuşmacı olarak katılmış ve konuşmasına "minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker" şiirini okuyarak başlamış, hiçbir şeyin kendilerini sindiremeyeceğini, gökler yerler açılıp üzerlerine tufanlar yağsa, yanardağlar saçılsa kendilerinin susturulamayacağını, yanardağ olup, yıldırım olup; ezanları susturanların karşısında patlayacaklarını ifade ile sürdürerek referansının İslam olduğunu, bu ülkede inançlara saygı duyulmadığını, tefsire ( yoruma ) değil müfessire ( yorumcuya ) bakılması gereğini, kula kulluk edilemeyeceğini, hakka kulluk edenlerden oldukları tablosunu çizmiş, bu konuşma hemen şiir sonrasında başlayan tekbir sesleri arasında sürüp gitmiştir.

B ) Hüküm özeti:
CMUK.nun ( delilleri takdir yetkisi ) başlığı altında sevkedilen 254. maddesinin "Mahkeme irat ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan, edineceği kanaata göre takdir eder" hükmünün verdiği yetkiye dayanan mahkeme vicdani kanaatının oluşması etkenlerini ayrıntıya yer vererek gösterip, sübutu kabul etmiş ve sanığı TCK.nun 312/2, 59. maddeleri gereğince cezalandırıp koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle 647 sayılı Kanunun 4 ve 6. maddeleri uygulanmamıştır.

C ) Temyiz Davası:
Yerel mahkemenin mahkumiyet kararına karşı, o yer C. Savcısı ve sanık vekilleri usul hukuku açısından; bant çözümünü yapan polis memurlarına yemin verilmediği, sanığın son söz hakkından yoksun bırakıldığı, gerekçeli karşı oy yazısının hüküm fıkrasına yazılmadığı, TCK.nun 59. maddesi uygulandığı halde, çelişik gerekçeyle 647 sayılı Kanunun 4-6. maddelerinin tatbik edilmediği, esas itibariyle de suç öğelerinin oluşmadığı gibi nedenlere dayanarak hükmü temyiz etmişlerdir.

D ) Hukuki Değerlendirme:
TCK.nun 312/2. maddesi bir tehlike suçunu yaptırıma bağlamıştır. Madde, TCK.nun ( Ammenin nizamı aleyhine işlenen cürümler ) başlığı altında 5. babında yer almış, TCK.nun 311. maddesi ( suç işlemeye alenen tahriki ), 312. maddesi ( kapalı tahrik, dolayısıyla tahrik, endirekt tahriki ) yaptırıma bağlamıştır.
Suç, doktrinde tipe uygunluk, hukuka aykırılık ve kusurluluk niteliklerine sahip bir eylemle ceza normunun ihlali olarak tanımlanmakta, bu niteliklere, bir de özel ağırlık özelliğini ekleme gereği ifade edilmekte ve suçun niceliği olarak değerlendirilmektedir. Suç kastı, suçu teşkil eden fiili sonuçlarını bilerek ve isteyerek işleme iradesidir. Kast kavramında iradenin varlığı temel öğe almakla birlikte, failde Yasayı ihlal etme niyeti koşul kabul edilmemekte, hiç kimsenin kanuna karşı gelme güdüsüyle suç işlemiyeceği, isteminin bizatihi eylem olduğu, ancak failde bu eylemin gayrı meşruluğu bilincinin bulunmaz gereği benimsenmektedir.

Sanık konuşmasına, Büyük Türk Milliyetçisi Ziya Gökalp'in eserinden alınan Romanos Diogenos ile Alpaslan arasında yaklaşık bin yıl geride kalmış çağın gereklerine göre yazılmış, atışmayı yansıtan ve Bizans İmparatoru Diojen'in "Yaktırayım Kuran'ı, yıktırayım kabeyi, şarka gelen görmesin, minareli kubbeyi" değişine Alpaslan'ın ağzından karşılık olarak kaleme alınan "minareler süngü, kubbeler miğfer, cami kışlamızdır, müminler asker," şuurun ilk kıtasını gizleyip, soyutlayarak ikinci kıtayı okumakla başlamıştır.

Bu şiir örneğin 1071 Malazgirt savaşı yıldönümünde bir öğrenci tarafından okunsa, ancak tamamının okunması kaydıyla olağan kabul edilebilir. Sanık, anti laik odaklaması nedeniyle sonradan kapatılan bir siyasi partinin önde gelen isimlerindendir. Siirt'te eşi nedeniyle hemşehrilik beratı almıştır. Yığınları etkileyebilme, özelliğinde mevki sahibi bir kişidir. Hitap ettiği kitle, o partinin mensuplarından oluşan ( şekilli ) kısmen sempatizan ve kısmen de meraklılardan oluşan ( şekilsiz ) karma bir topluluklar. Adli psikolojide bu topluluk yığın niteliğinde tanımlanmaktadır. Dini duyguları çok güçlü olan bu topluluk, birbirinin etki alanına gireceği gibi, yine Adli Psikolojide belirtildiği üzere lider konumundaki kişinin cesaret ve söylemine hayran kalır. Bazen bir haykırış, kişiyi sarsar, kişinin psikolojik kudreti muayyen noktalarda yoğunlaşır. İradenin ( NEHİY ) ögesi kaybolur. Bundan sonra yığınların eğilim ve hareketi düşünceden ziyade inşiyaka bağlanır. Yığın artık sürükleyicinin etkisi altındadır. ( Publiese ) bunu buhar kazanına benzetmekte "yığın büyüdükce heyecan arttıkça buhar basıncının çoğalacağını artık enerjinin harekete dönüşümünün subap'ın açılmasına kalacağını" ifade etmektedir.

Sanık vekillerinin ilmi görüş olarak sunduğu yazılarda; tehlike araçlarının zarar suçlarından farklı olduğu, tehlike suçunu oluşturan hareketin ceza normu ile yaptırıma bağlanan tehlike şeklindeki sonuca vücut verip-veremeyeceği konusunda değerlendirme yapılıp, sonucunda tahrik, teşvik, övme gibi hareketlerin tehlikeyi yaratmak bakımından uygun ve elverişli olduğu belirlenebiliyorsa, suçun varlığı kabul edilmelidir. Gerçeği yer almaktadır. Sanığın, kula kulluk edenlerle ( Atatürk'çü laik kesimi ), hakka kulluk edenlerle ( İslam, Şeriat ile bütünleştiren müslümanları ) amaçladığı anlaşılmaktadır.

İslam dini, barış ve kardeşlik dinidir. Müslümanlar arasında ayırım yapmaz Allah nezdinde kimin daha makbul müslüman olduğu sanığın takdirinde değildir. Kur'anın El Hücurat Süresinin 8. ayetinde "müminlerden iki taraf vuruşacak olursa aralarını bulup, barışının" denilmektedir. Sanık bir kesimi, diğeri aleyhine kapalı da olsa kışkırtmaktadır.

Anayasamız, başlangıç bölümünde "hiçbir düşünce ve mülahazanın, Türk Milli menfaatlerinin, Türk Varlığının, Devleti ve Ülkesiyle bölünmezliği esasını, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk Milliyetçiliği, İlke ve İnkilapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı" görüşüyle takdim edilmektedir.

Anayasamızın 24. maddesi Din ve Vicdan hürriyetini güvence altına almakla beraber 14. maddeye atıfta bulunarak, bu özgürlüğün Dil, Irk, Din ve Mezhep ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı, aksine davranışa ve hatta başkalarını bu yolda teşvik ve tahrik edenlere yasal yaptırım uygulanacağı öngörülüp, son fıkrasında da siyasi veya kişisel çıkar sağlama ya da nüfus sağlamak için, her ne suretle olursa olsun biçimindeki kapsamlı deyimi ile din ve dini duyguların istismar edilemeyeceği, sınırlamasını getirmiştir. Diğer yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İlke olarak din ve vicdan özgürlüğünün kişisel olacağı, siyasi kuruluş ve partilerin bu hakka sahip bulunmadığını benimsediği, Ülke bütünlüğü, kamu düzeni, ulusal güvenlik, suçun önlenmesi, yargı erkinin otorite ve saygınlığının sağlanması amacıyla ifade özgürlüğünün kısıtlanabileceğini öngördüğü bilinmektedir.

Her rejim gibi demokratik rejiminde kendini savunma hakkı vardır.

Uygulamada demokratik özgürlükçü düzenin savunma hakkı evrensel ilke bazında ele alınmaktadır.
Bu ilke 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 30.maddesinde yer almıştır.
Özgürlüklerin, özgürlüğü yok etme amacıyla kullanılmasını yasaklayan diğer Uluslararası Belge "İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi" dir. 17. maddesinde benzer hüküm vardır.

1976 tarihli "Kişisel ve sosyal haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme"nin her türlü ayrımcılığı, düşmanlığı, şiddete yol açacak Ulusal, Irksal, Dinsel nefret savunuculuğunu ve propagandasını yasakladığı görülmektedir.

Sanık vekilleri her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine dayanarak herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğunu savunmakta iseler de, bu Sözleşmenin 9 ve 10. maddelerinde, ( Liberte D'experession ) olarak tanımlanan anlatım özgürlüğünün kullanılmasının görev ve sorumluluk gerektireceğini, özellikle kamu güvenliği, düzenin korunması açısından yasal koşullara ve yaptırımlara bağlanabileceğini de ifade etmektedir.

Anayasamız laik Cumhuriyeti demokrasinin olmazsa olmaz koşulu kabul etmiştir. Demokratik sistemin karşıtı olan her türlü totaliter rejimin kişi hak ve özgürlüklerini önemsemeyip bireyi dışlayarak topluma esas aldığı bir gerçektir. Bu nedenle laiklik esasına dayalı demokratik sistemin insan doğasına ve onuruna en uygun sistem olduğu ve hiç kimsenin bu sistemin kendine tanıdığı hak ve özgürlükleri bireyi kul durumuna düşüren totaliter rejimin gelmesi uğrunda kullanma hakkı yoktur. Başka bir deyişle "demokratik hak ve özgürlükler demokrasiyi yok etmek için kullanılamaz."

Sanık savaş çağrısı yapmaktadır.

TCK. nun 312/2. maddesi, antidemokratik boyutta görülebilir.

Ancak hakimin iyi Yasa, kötü Yasa ayrımı yapma yetkisi yoktur. Hakim Yasayı uygular. Yasalar hakkında siyasi platformda tartışmalar varsa çözümünü sağlamak yasama görevini üstlenen Anayasal merciindir.
Sanık vekillerinin suç ögelerinin oluşmadığına ilişkin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görülmemiştir.
Usuli itirazlara gelince: İki polis tarafından çözümü yapılan konuşma bandının sanık tarafından da çözümlenen bir örneği dosyaya ithal edilmiş ve ikrar karşısında bu kişilere yemin verilmemiş olması hukuki eksiklik sayılmamış, sanık duruşmadan vareste tutulmasını istemiş, vekillerine son söz verilmiş, muhalif üyenin karşı düşüncesi hüküm fıkrası altına yazılmış, TCK. nun 59. maddesi sanığın duruşmadaki davranışlarıyla ilgili gözleme dayandırılmış, 647 sayılı Kanunun 4 ve 6. maddelerinin uygulanmayışı yolunda gösterilen yasal gerekçe ile bir çelişki yaratmadığı görülmüştür. Bu itibarla temyiz itirazları yerinde değildir.

Bir hüküm, gerekçe yokluğundan yada yetersizliğinden bozulabilirse de dosya içeriğine uygun gerekçenin abartılı ve ayrıntılı olması nedeniyle beğenilmemesinden bozulamaz. Diğer yandan, Usul Hukukumuzda savcıyı red müessesi yoktur. Yargıtay'da tebliğnameyi kim düzenlerse düzenlesin C. Başsavcısı adına düzenler, asli görev ve sorumluluk C. Başsavcısına aittir. C. Başsavcısı ikna yeteneğini kullanması açısından hukuki platformda kişisel düşünce ve kanaatini dava konusu dışına da taşarak açıklamışsa da, bu ayrıntı Yargıtay'ca değerlendirilebilir. Ancak, red yetkisi vermez. Sonuçta tebliğname hükmün onanmasını istemiş, dairemiz kendi hukuki değerlendirmesine göre gerekçelerini göstererek belirli ve sınırlı ölçüde tebliğnamedeki düşünceyi benimsemiştir.

SONUÇ : Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, soruşturma sonuçlarına uygun biçimde suç niteliği tayin edilip savunması incelenerek tartışılıp reddolunmuş, ceza uygulaması yerinde görülmüş, temyiz itirazları varit bulunmamış olmakla, hükmün tebliğname vechile ( ONANMASINA ), 23.9.1998 gününde üye Muhittin Mıhçak'ın sanığın beraati yönündeki karşı düşüncesiyle oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI :
6.12.1997 günü Siirt İlinde yasal olarak tertip edilen açık hava toplantısında, İ.... B...... Bel Başkanı olan sanık Recep 'in konuşmasına, Ziya Gökalp'in "minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, mü'minler asker mısralarıyla başlayıp," imanıyla övündüğümüz ecdadımızı hiçbir şeyin sindiremeyeceğini, Türk'ün ecdadını zaferden zafere koşturan şeyin inanç birliği olduğunu, yanlış zihniyetlerin ülkeyi sıkıntıya soktuğunu, Siirt'de açlık, işsizlik olduğunu, bunun uygun olmayan kişilere seçimlerde oy verilmesinden kaynaklandığını, Siirt'lileri kendilerinin eniştesi, damadı olarak değil, Allah yarattığı için sevdiğin referansının İslam olduğunu, zira kendisinin insan olup tornadan çıkmış demir parçası olmadığını, bu nedenle inancını rahatlıkla söylemesi gerektiğini" belirttikten sonra, İstiklal Marşımızın "Bu ezanlar ki şahadetl dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli, Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda, Canı, cananı bütün varımı alsa da huda, Etmesin beni tek vatanımdan beni dünyada cüda," mısralarını okuyup, "... kardeşler, İstiklal Marşımız bizim manifestomuzdur, kuvvetimizi İstiklal Marşının ruhundan alıyoruz, bu nedenle İstiklal Marşındaki ( hakkındır hakka tapan milletimin İstiklal ) dendiği gibi, kula kul değil hakka kul olacağız" diyerek, yapılan zamlardan kendisinin sorumlu olmadığını, zam sorumlusunun Ankara olduğunu, ülkede meydana gelen selden dahi bir kısım grupların kendisini sorumlu tutmaya kalktığını, bunların yanlış olduğunu, zihniyetler ne olursa olsun, düşünceler ne olursa olsun, insanların doğrularda birleşmelerini, bir olup, beraber olup, bütün olup, ülkedeki yanlışları defetmeleri gerektiğini, kendisinin Belediye başkanı olarak 27.500 öğrenciye eğitim yardımı yaptığını, bu yardımın halkın parası olduğunu, muhaliflerinin demokrasiye inanmadıklarını ve yalan konuştuklarını, artık sözlerinin sonuna geldiğini, Türk-Kürt, Laz-Çerkez, Arap-Beyaz, Doğulu-Batılı, Kuzeyli-Güneyli şeklinde ayırım yapmayıp birlik ve beraberlik içinde olmaya mecbur bulunduklarını, zira birbirlerini bağlayan bağlar olduğunu, bu toplumda 70 milyonu ayırt etmeksizin sevdiğini, hepimizin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu, inançlara, fikre, düşünceye kimsenin müdahale etmemesi gerektiğini, 780 bin kilometre karelik vatanın bir ve bütün ve parçalanmaz olduğunu, dünyanın yeniden yapılanma dönemine gireceğini, herkesin fikrinde, düşüncesinde, inancında hür ve serbest olacağını, kula kul olmayan, hakka kul olan, beraberce, bütün olarak, barışa, sevgiye, kardeşliğe dayalı bir Türkiye kurmaya hazır olmaları gerektiğini, belirterek Necip Fazıl'ın, Mihraptan ilahi kelam geliyor yere düşmüş, Selam geliyor ne para ne pul ne makam ne mevki, Savulun kalplere adil düzen geliyor, şeklindeki şiirini okuyarak konuşmasını tamamlamış bulunmaktadır.

Davaya ve mahkumiyete konu olan yukarıda belirtilen bu konuşmada TCK.nun 312/2. maddesinde belirtilen ( Halkı, sınıf, ırk, din mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik eden kimse.... cezalandırılır ) suçunun yasal unsurları bulunmamaktadır.

Çünkü;
A ) AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEMEDE:
Roma, 4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Türkiye 1954 yılında taraf olmuş olup, sözleşme gereği komisyon; mahkeme ve bakanlar komitesinden oluşan üç organı bulunmaktadır. Türkiye, komisyonun bireylerden başvuru alma yetkisine 1987'den bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisini de 1990'dan bu yana kabul etmiş, bu şekilde adı geçen sözleşme Türk İç Hukukunun bir parçası haline gelmiştir. Bu mahkemenin işlevi, devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uymalarını sağlamak için bir çeşit Avrupa denetimi yapmaktır. Bu sözleşmeyi imzalamış olan devletlerin birinde hakları çiğnenen herkes, önce iç kanun yollarını tüketir, hala hakkını alamadıysa o zaman milli düzeyde elde ettiği ve fakat tatmin olmadığı karardan itibaren 6 ay içinde Strazburg'a başvurabilir. Bu güne kadar 1800 civarında kişi Strazburg'a başvurmuştur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin insan haklarına ilişkin kriterleri belirten 10. maddesi aynen şöyledir:
Madde 10: 1-Herkes anlatım özgürlüğüne ( Liberte d'expression ) sahiptir. Bu hak, düşünce özgürlüğünden başka, resmi makamlar karışmaksızın ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın, haber ve düşünce almak yada vermek özgürlüğünü içerir. Bu madde, devletin radyo, sinema yada televizyon işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmasını engellemez.

2-Kullanılması görev ve sorumluluk gerektiren bu özgürlükler, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzeni korumanın, suçun önlenmesinin, sağlığın yada ahlakın ve başkalarının ünü yada haklarının korunması için, demokratik bir toplulukla zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasını engellenmesi yada yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, koşullara, sınırlamalara yada yaptırımlara bağlı tutulabilir.
Bu açıklamalardan sonra belirtmek gerekir ki, Birleşmiş Milletler "dinsel hoşgörüsüzlüğün önlenmesi" bildirgesi yanında, Avrupa İnsan hakları Sözleşmesinin yukarıda belirtilen 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yerleşmiş içtihatlarına göre, bir beyanın 10. maddesinin 2. fıkrası çerçevesinde cezalandırılabilir telakki edilebilmesi için, sürekli olarak aranan şartl şunlardır;

1-İfade hürriyeti demokratik bir toplumun asıl temel unsurlarından birisidir ve kişileri sarsan, rahat eden, fikri ve düşüncelerin ifade edilebilmesi de 10. maddenin güvencesi altındadır.

2-Her özgürlük için olduğu gibi, ifade hürriyetinin kullanımı da 10. maddenin 2. fıkrasında belirtile istisnalara girdiğinde kısıtlanabilir ve ihlalle ( cezalandırılabilir. Ancak. 2. fıkradaki istisnaların d yorumlanması zorunludur.

3-10. maddenin fıkrasındaki kısıtlamanın meşru sayılabilmesi için demokratik bir toplumda kabul edilebilecek zorunlu, mübrem, hemen tatmini gereken bir sosyal ihtiyacı karşılar nitelikte olması lazımdır. Acil ihtiyacı tayin bakımından devletlerin bir takdir payı olduğu kuşkusuzsa da, bu takdiri ve değerlendirmeyi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denetlemekle ve karalar bağımsız milli mahkemelerce verilse bile arz olunan esaslar geçerli sayılmaktadır.

4- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarına göre, düşünceyi ifade eden konuşma veya yazı bütünüyle ele alınmalı ve 2. fıkranın koruma imkanının verdiği yani izlediği meşru amaçlarla orantılı olup-olmadığı, yazı veya sözlerin olaylarla doğrudan doğruya ilgili ve müeyyidelendirmek bakımından yeterli bulunup-bulunmadığı tesbit edilmelidir.

Bu açıklamaların ışığında, Türk İç Hukukunun ayrılmaz bir parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde konuşma metni incelendiğinde; 10. maddenin 1. fıkrasının verdiği özgürlük içerisinde kaldığı, aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilen ( demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olarak ulusal güvenliğini, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü, kamu güvenliğini, düzeni korumayı, suçun önlenmesini, sağlığın ve ahlakın ve başkalarının ünü ve haklarının korunmasını, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesini, yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanmasını ) ihlal edecek herhangi bir hususu içermediği, sosyal ve siyasi kanaatları ifade ve dini düşünceleri açıklama çerçevesi içerisinde kaldığı görülmektedir. Bu nedenlerle; sanığın suça konu konuşması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre suç teşkil etmemektedir.

B )TCK. nun 312/2. maddesi bakımından yapılan incelemede;

TCK.nun 312/2. maddesindeki suç "TEHLİKE SUÇU" olup, maddi suçlarda olduğu gibi, fiilin oluşması için failin kastetdiği sonucun meydana gelmesi aranmaz. Gerek Türk, gerek yabancı öğretide, tahrik, teşvik eylemlerinin normun önlemek istediği tehlikeyi yaratmaya uygunluğu halinde suç sayılacağı kabul edilmektedir. Normun önlemek istediği "TEHLİKE" halkın kin ve düşmanlığa AÇIKÇA TAHRİK edilmesidir.
Bu durumda suçun işlenmesi yani suçun varlığının kabulü için, failin özel kasıtla değinilen tehlikeyi yaratmaya uygun "AÇIKCA AYRIMCI" hareketler yapmasına bağlıdır. ( TCK. nun 312. maddesinin benzeri olan İtalyan Ceza Yasasının 414. maddesine ilişkin aynı görüşteki İtalyan Yargıtay'ının 15 Ocak 1991 tarih 350 sayılı kararı için Bkz. Alibrandi L. II. Cudice Penale Commentato Pet Articolo Con la giurisprudenza 1996 Sh. 1155 )

Aksi takdirde, tehlike suçlarında hareketin tehlike neticesi yaratmaya uygunluğu saptanmadan, salt "BEYAN" şeklindeki hareket nedeniyle hüküm verilmesi, Sadece düşüncenin suç sayılması anlamına gelir. ( Bkz. Ç. Özek. Basın Hukuku, İstanbul 1978 Sh. 348 vs. )

1982 Anayasasının 24. maddesinde "Herkez, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir" açıklaması belirtilerek, Anayasanın 25. maddesinde de "kişi, düşünce ve kanaatları sebebiyle kınanamaz, suçlanamaz" denilmektedir. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin 4.11.1986 gün 11/26 sayılı kararında aynen;
"Laik Devlete herkes dilimi seçmekle ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbest kalmaktadır. Hiçbir dini itikatı olmayanlar içinde durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde sözedilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri, ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet din konusunda inancına bakmaksızın yurttaşlara eşit davranan yan tutmayan devlettir" denilmektedir.

Yukarıda açıklanan yasal ve hukuki düzenlemeler açısından, sanığın konuşması; yerleşmiş Yargıtay İçtihatları ve doktirinin de kabul ettiği üzere bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde;
Sanık seçimle İ.... B....... Belediye Başkanlığına gelmiş olup, siyasi bir kişiliği bulunmakla, vatandaşların sahip olduğu "ELEŞTİRİ HAKKI" öncelikle siyaset adamı kişiliği itibariyle sanığın hakkı olduğu inkar edilemez. Hakkını kullanan kişinin sorumluluğunun olamıyacağı da hukukun ana kuralıdır.

Sanık Recep konuşmasının başında, Mustafa Kemal Atatürk'ün ( benim ilham kaynağım ) dediği ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi ideolojisinin fikir babası olarak tanınan ünlü sair Ziya Gökalp'in Milli Eğiti Bakanlığınca da kabul edilen ( Türk ve Türklük ) adlı kitabında bulunan Romen Diogen ile Alpaslan arasında geçtiği tahayyül edilen şiirden alınan iki mısrayı okuması, şiirin tamamını okumaması karşısında Yargıtay'ın yerleşmiş içtihatları ile de belirlendiği gibi bütününden soyutlanmış söz ve yazılara dayanılarak hüküm verilemeyeceğinden, şiirin tümü bilinmeden ve sanığın kendisine ait olmayan okuduğu bu iki mısraya dayanılarak sonuç çıkarmak hukuken uygun bulunmadığı gibi, değinilen mısralar bütün konuşma ile birlikte ele alındığından da, dinsel duyguların dile getirilmesinden öte bir anlam taşımamaktadır. Sanık evrensel bir hak olan dini duygu ve düşüncelerini açıklamasının yanında, referansının islam olduğunu, bunun da insan olmaktan doğan bir hak bulunduğunu belirtmesi, İstiklal Marşının bazı kıtalarını okuyarak İstiklal Marşının manifestomuzdur demesi, siyasi kişiliği nedeniyle yaptığı hizmetleri belirten bir kısmi açıklamalardan sonra insanların fi düşünce; inanç özgürlüğünün bulunması gerektiğini ve bütün insanlar arasında ayırım yapmaksızın birlikten, bütünlükten yana olduğunu belirtip birleştirici, barışa, sevgiye dayalı Türkiye arzuladığını dile getirerek tamamladığı konuşmasının TCK.nun 312/2. maddesindeki suçu oluşturmadığı gibi herhangi bir suç da teşkil etmediği kesimlik kazanmaktadır.

Sanığın suç tarihinden sonra Anayasa Mahkemesince kapatılan R..... Partisinin mensubu olmasının, Anayasamızın 38. maddesinde ifadesini bulan ( CEZA SORUMLULUĞU ŞAHSİDİR ) ilkesinden de anlaşıldığı üzere, başkasının fiilinden sorumlu olmayıp sadece kendi eylem ve yaptıklarından kişinin sorumlu tutulması gerekeceğinden, sanığın adı geçen partiye mensup olması nedeniyle suçlu kabul edilemeyeceği tartışmasız bir gerçektir.

C ) Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer 3.12.1997 günlü mütalaasında ( sanık konuşmasının başında islami nitelikte iki mısrayı okumasının anlamının, müminler için savaşta manevi güdülenmenin, İslamın kutsal sembolleri olan cami, kubbe ve minarelerden ibaret bulunduğu tarzında yansıtılması gerektiği, savaşa girmeden önce abdest alıp kendi şahadet namazını kılma geleneğine sahip Türk milleti ve onun asker evlatları bakımından bu mısralarda sosyal veya siyasi yönden genelliği ve irticai tahrik edici bir niteliğin bulunmadığını Türk'ün ecdadını zaferden zafere koşturan şeyin inanç birliği olduğunu, zihniyet farklılığından ülkede sorunlar meydana geldiğini, referansının islam olduğunu, İstiklal Marşının kendilerinin manifestosu olduğunu belirtmesinin Türk milletinin İstiklal Marşını devletin sembolü olarak kabul etmiş bulunduğuna göre bu marşın bütün Türk vatandaşları için manifesto sayılması gerektiğini, konuşmasının sonunda sanığın toplumun 70 milyonunun herhangi bir ferdinin ayırım yapılmaksızın sevilmesi icap ettiğini, fikre, düşünceye kimsenin müdahale etmemesi gerektiğini, vatanın bir bütün olduğunu ve parçalanamayacağını belirtilmiş olduğuna göre, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, gerek TCK. nun 312/2. maddesindeki hüküm bakımından sanığın konuşmasının suç oluşturmadığı gibi herhangi bir suçta teşkil edemeyeceği ) belirtilmiştir.

Prof. Dr. Çetin Özek 5 Ocak 1998 günlü mütalaasında ( sanığın konuşması bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi gerek TCK. nun 312/2. maddesi açısından suç oluşturmadığı, bir şiirden alınmış iki mısranın okunmasının ülkemizde hala suçlama nedeni olmasından duyduğu elemi dile getirdiğini, Yargıtayımızın değişik kararlarında bütününden soyutlanmış söz ve yazılara dayanılarak hüküm verilemeyeceğini benimsendiğini, şiirin tümü bilinmeden iki mısraya daynılarak sonuç çıkarılamayacağını ancak dinsel duyguları dile getirmiş olduğunu konuşmanın tamamının da suç oluşturmadığını ) açıklamıştır.

Prof. Dr. Uğur Alacakaptan 10.3.1998 günlü mütalaasında ( Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve Prof. Dr. Çetin Özek tarafından yapılan analiz ve değerlendirmelere tamamen katıldığını muhayyel şiirsel bir çatışma ile milli marşımızın bir bölümünün suç unsuru sayılmasından duyduğu şaşkınlığı belirterek, sanığın konuşmasının TCK. nun 312. maddesinde açıklanan suç tipini oluşturmadığı gibi bir başka ceza hükmünde yer alan suçun unsurlarının da bulunmadığını ) dile getirmiştir.

D ) Sonuç olarak, yukarıda nedenleri detaylı olarak açıklandığı üzere:
Sanık Recep'in yaptığı konuşmanın başında okuduğu şiirin iki mısrası ile konuşması bir bütün olarak ele alındığında; İç Hukukumuzun parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinin 1. fıkrasında zikredilen özgürlük içerisinde kaldığı, aynı maddenin ikinci fıkrasına aykırılık teşkil etmed gibi, TCK.nun 312/2. maddesinde yer alan halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçunu oluşturmadığı ve ayrıca başka herhangi bir suç tipini de meydana getirmediği gibi,

AKSİNE; Sanığın hala aşiret düzeninin varolduğu, çok azalmış da olsa şeyhlik ve müritlik ilişkilerinin mevcut bulunduğu bir bölgede kula kul olunmamasını, herkesin insan olup birlik ve beraberlik içinde fikrinde, düşüncesinde inancında hür ve serbest olarak, sevgiye kardeşliğe dayalı bir bütün olarak Türkiye'nin kurulması gerektiğini ifade etmesinin birleştirici özellik taşıdığı bu bağlamda demokratik bir anlayışın savunuculuğunu dile getirdiği bu nedenlerle sanığın beraatine karar verilmesi icap ettiğinden, mahkumiyet hükmünün açıklanan nedenlerle bozulması düşüncesinde olduğundan sayın çoğunluğun mahkumiyet kararının onanmasına yönelik görüşlerine katılmıyorum.

Üye
M. MIHÇAK

http://www.akumil.gen.tr/modules/AMS/print.php?storyid=790

22 Eylül 2009 10:10
Yargıtay'dan Tartışılacak Karar

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tartışma yaratacak bir karara imza attı. Siirt'te kalabalığa kurşun sıkıp bir kişinin ölümüne neden olan askere ceza yok...

Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.

Siirt’te 2005’te içinde iki jandarma erinin de bulunduğu askeri bir jiple Jandarma Özel Harekât Tabur Komutanlığı’ndan ayrılan uzman çavuş G.Y., il merkezinde basın açıklaması yapan 150-200 kişilik bir grupla polis arasında çıkan çatışmanın ortasında kaldı. Kalabalığın bir bölümü G.Y.’nin kullandığı cipe de taş attı ve iki asker hafif yaralandı.

YARSAV’lı savcı

G.Y., uyarılara rağmen saldırı sürünce MP5 tipi silahını aracın yan camından çıkarıp ateşledi. Tek defada kalabalığa doğru 7 kurşun sıkan G.Y.’nin açtığı ateş sonucu Abdullah Aydan yaşamını yitirdi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, açılan davada G.Y.’nin beraatine hükmetti. Temyiz üzerine karar Yargıtay’a geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı adına tebliğname hazırlayan YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, beraat kararının bozularak G.Y.’nin cezalandırılmasını istedi.

Eminağaoğlu, ölen Aydan’ın saldırgan kalabalığın arasında olmadığını, yol kenarında durduğunu belirtti. Eminağaoğlu, Aydan’ın durduğu yerde bulunan bir arabanın üzerindeki üç adet kurşun deliğinin yerinin, G.Y.’nin ayaklara ya da havaya doğru değil, öldürücü biçimde ateş ettiğini kanıtladığını belirtti.

Eminağaoğlu, G.Y.’ye taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan hapis cezası verilmesini istedi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi tebliğnameyi yerinde bulmazken beraat kararını onadı.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu karara da itiraz etti. Yine Eminağaoğlu’nun hazırladığı dilekçede, itiraz gerekçeleri şöyle sıralandı:
“Sanık, ateş etmeden önce silahı seri atış konumundan çıkartmadı. Tek seferde 7 atış yaptı. Atış kalabalıkla ilgisi olmayan araçların arkasında bekleyen kişinin ölümünden anlaşılacağı üzere paralel biçimde yapıldı. Jandarma aracı kalabalık tarafından çevrelenmiş değildir. 150-200 kişi olduğu söylenen, ancak, hakkında soruşturma açılan kişi sayısının 37 olmasından dolayı, daha az oldukları anlaşılan kalabalık, aracı çevrelemeden taşlı saldırıda bulundu. Sanık, ateş etmeden önce kalabalığa gerekli uyarıyı yapmadı. Sanık, silah kullanma yetkisini yasaya aykırı biçimde uygulamış, yasal savunma sınırlarını aşmıştır. Sanığın görev icabı, korku, heyecan ve telaşa kapılmadan silah koşullarına uyması gereklidir.”

‘Sınır aşıldı’ ama

Ancak, kurul 18 Mart 2009’da aldığı kararla bu itirazı reddedip dairenin kararını onadı. Geçen hafta yazılarak taraflara tebliğ edilen gerekçeli kararda, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Burası Kürdistan Türkiye değil” sloganları atan kalabalığın, askeri araca ciddi biçimde zarar verdiği, iki askerin yaralandığı, bu eyleme karşılık savunma hakkı doğan G.Y.’nin gerçekleştirdiği savunmanın, saldırı ile orantılı olmadığı belirtildi. Bu durumda, ancak, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı sınırın aşılmasının “cezasızlık nedeni” olabileceği belirtildi.

İçtihat olacak

Siirt’in uzun yıllardır terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu’da bulunduğuna dikkat çekilen kararda şöyle denildi:

“Ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşı artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bütün olarak göz önüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığının kabulü gereklidir.”

Yerel savcılık, yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin “Ölen kişi, saldırganlar arasında değildi” tespitine rağmen kurul kararını, ölen kişinin saldırganlar arasında bulunduğu yorumuna dayandırdı.

Yargıtay’ın içtihat niteliğindeki bu kararına göre, kalabalığın silah ya da bıçağa sahip olmadığı, taşlı saldırıda bulunduğu olaylarda, benzer bir korku ve telaş yaşayan güvenlik görevlisinin açtığı öldürücü ateş, ceza nedeni sayılmayacak.
Aktifhaber

Yalan Haber Bir General Hakkında Yapılsaydı Yargıtay Böyle Bir Karar Verebilir miydi?
24 Eylül 2009



Yargıtay, bir öğretim üyesi hakkındaki asılsız iddiaları haber yapan gazeteye verilen tazminat cezası kararını bozarken, ilginç bir içtihada imza attı.

Yargıtay, bir öğretim üyesi hakkındaki asılsız iddiaları haber yapan gazeteye verilen tazminat cezası kararını bozarken, ilginç bir içtihada imza attı.

Haberdeki suçlamaların doğru olmadığının belirlendiğine dikkat çeken Yargıtay, gerekçeli kararında, "Soruşturmalar sonucunda, davacı hakkındaki iddiaların doğru çıkmaması, görünürdeki gerçekliği ortadan kaldırmaz ve gazetenin de haber nedeniyle sorumlu tutulmasını gerektirmez." dedi.

Yargıtay'ın tartışmalı kararına konu olay Van'da yaşandı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Ahlat Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Yücel İslam hakkında 'derse girmeyen başörtülü öğrencileri sınava girmeden geçirdiği' yönündeki iddiaları haber yapan gazete aleyhinde manevi tazminat davası açtı. Van 2. Asliye Hukuk Mahkemesi de 'İslam hakkındaki iddiaların soruşturma konusu edildiği ve bu yönden görünür gerçekliğin bulunduğu ancak haberin ayrıntılarının kişilik haklarına saldırı oluşturduğu' gerekçesiyle manevi tazminat isteminin bir kısmını kabul etti.

Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yerel mahkeme kararını bozdu. Dairenin kararında, haberde, 'Türbanlı öğrencilere irticacı hoca torpili', 'Öğrencilerine türban takmaları için baskı yaptığı iddia edildi. Okula bile gelmeyen türbanlı öğrencileri geçirmiş' başlıkları altında, öğretim üyesi hakkında Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay ve savcılıklara gönderilen ihbar mektuplarına yer verildiği belirtildi.

Ayrıca haberde, "İslam'ın öğrencilere türban takmaları konusunda baskı yaptığı, Ahlat'ın fethedildiğini ve sıranın YYÜ'ye geldiğini, rektörün (Yücel Aşkın) üniversiteyi fuhuşçuların ve içkicilerin yuvası haline getirdiğini iddia ettiği ve bu nedenlerle hakkında soruşturma açıldığı..." şeklinde sözlerin yer aldığı kaydedildi. Aysel Ç. adlı vatandaş tarafından gönderilen ihbar mektubu üzerine, adli ve idari soruşturma başlatıldığı, ancak iddiaların kanıtlanmaması sebebiyle takipsizlik kararı verildiği vurgulandı.

Haberin, davacı hakkındaki soruşturmalar üzerine yapıldığı ifade edilerek, şöyle devam edildi: "Yayının tümü görünür gerçeğe uygun bulunmaktadır. Soruşturmalar sonucunda, davacı hakkındaki iddiaların doğru çıkmaması, görünürdeki gerçekliği ortadan kaldırmaz ve gazetenin de haber nedeniyle sorumlu tutulmasını gerektirmez."
Kaynak: aktifhaber

18 Kasım 2009 13:59
Yüksek Yargıçların Bitişidir
Dinleme yaygarası koparan yüksek yargının, 10 yıl önce Emniyet'teki telekulak çetesini kurtardığı ortaya çıktı. İşte adım adım skandal sonrası yargı süreci:

Telefonlarının dinlendiği iddiasıyla Türkiye'yi ayağa kaldıran yüksek yargının, 10 yıl önce Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit dahil 800 kişiyi dinleyen 'Telekulak çetesi'ni koruyan kararlara imza attığı ortaya çıktı. Yargı kararı olmadan kritik dinlemeler yapan 38 kişilik kadro, ceza almaktan Danıştay ve Yargıtay'ın kararlarıyla kurtuldu. Yargı, 'Telekulak çetesi' olarak adlandırılan polis şeflerinin terfilerinin durdurulmasına bile engel oldu. Fatura ise dinlendiği için mağdur olduğu gerekçesiyle dava açan kişilere 100 binlerce lira ödeyen İçişleri Bakanlığı'na kesildi. Sadece izinsiz dinlenen eski Yargıtay 8. Ceza Dairesi Başkanı Naci Ünver'e 9 yıl önce 8 milyar ödendi. İşte adım adım telekulak skandalı sonrası yargı süreci:

1998'de patlak veren 'Telekulak skandalı'nda Cevdet Saral ve Osman Ak ile birlikte olaya adı karışanlar hakkında idarî ve adlî soruşturma başlatıldı.

İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri, yasa dışı dinleme yapanlar hakkında 1999'da fezleke düzenledi. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı.

Mahkeme, 'görevi kötüye kullanmak' suçlamasıyla açılan kamu davasında erteleme kararı verdi. Sanıklar, dilekçeyle beraatlerini istedi.

Aynı mahkeme, başvuruyu işleme koydu ve 27 Mayıs 2003 tarihinde şu kararı verdi: "Sanıkların müsnet suçu işlemediğinden beraatlerine..."

Sultan Özer isimli vatandaşın temyiz talebi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararı bozdu. Kırıkkale 2. Asliye Ceza, bu kez zamanaşımından davayı düşürdü.

9. İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu'nun Osman Ak'a verdiği terfi durdurma cezasını, Danıştay'ın bozma kararına uyarak iptal etti.

Türkiye, en kapsamlı 'telekulak" skandalı ile 1998-1999 yıllarında karşılaştı. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve İstihbarat Şube'den Osman Ak'ın başını çektiği 38 kişilik ekip, 800 kişiyi dinledi. Ankara Emniyeti'nin 8. katında ikinci bir dinleme odası yaptıran ekip, mahkeme kararı olmadan yüzlerce kişiyi izlemeye aldı. Yasadışı dinlemenin ortaya çıkması, beklendiği gibi büyük gürültü kopardı. Ancak eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve CHP lideri Baykal'ın tepkisi cılız oldu. Bugünlerde "yargı, yargıyı dinliyor" şikâyeti ile konuyu Köşk'e taşıyan yüksek yargının tutumu da dikkat çekici. İşte adım adım telekulak skandalı sonrası yargı süreci:

Emniyet Genel Müdürlüğü, Osman Ak ve ekibinin 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi edememesi için girişimde bulundu. Ancak yargı kararları buna engel oldu.

Mülkiye müfettişleri, yasadışı dinleme yapanlar hakkında lüzumu muhakeme görüşüyle 1999'da fezleke düzenledi. Danıştay 2. Dairesi 8.10.1999 gün, K:1999/2176 sayılı kararını verdi. Kararda, "İstihbarat Daire'nin onayı olmadan ikinci bir dinleme odası tesis etmek, mahkeme kararı olmadan bazı üst düzey görevlileri, siyasi parti, dernek kurum ve kuruluşları vb. kişi ve kuruluşların telefonlarını dinlemek, dinlemelere ait bilgileri bilgisayardan silmek, bazı kişi ve kurumlara ait telefonların detay sorgulama işlemi yapmak suçundan" lüzumu muhakeme kararı verdi.
Emniyet görevlileri hakkında Kırıkkale Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme, erteleme kararı verdi.

Sanıklar, erteleme kararına karşın dilekçeyle başvurarak beraatlerinin verilmesini istedi. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi, verilen dilekçeyi işleme koydu, 27.5.2003 günlü kararında, "... Sanık Cevdet Saral'ın müsnet suçu işlemediğine, diğer sanıkların da müsnet suçtan ötürü cezalandırılmalarına dosyada yeterli delil bulunmadığından sanıkların beraatlerine..." hükmünü verdi. Sultan Özer isimli vatandaşın temyiz talebi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararı bozdu. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi, dava zamanaşımı gerekçesiyle davanın düşürülmesine karar verdi. Bu karar Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından bozuldu.

İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, 29.3.2000 gün, 2000/32 sayılı kararla illegal dinlemeden birinci derece sorumlu tutulan Osman Ak'ı Disiplin Tüzüğü'nün 12. maddesi uyarınca 24 ay uzun süreli durdurma cezası ile cezalandırdı. Bu ceza, yargı tarafından alt sınır olan 10 ay kısa süreli durdurma cezasına çevrildi. Cezanın iptali için açılan davada Ankara 9. İdare Mahkemesi 2001 tarihinde "davanın reddine" karar verdi. Kararın Osman Ak tarafından temyizi üzerine de Danıştay 12. Dairesi, talebi kabul etti. Ankara 9. İdare Mahkemesi 2003'te bozma kararına uyarak işlemi iptal etti.

İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, 2000 tarih ve 99 No'lu kararıyla Osman Ak'a yetki ve nüfuzunu kötüye kullandığı gerekçesiyle meslekten çıkarma cezası verdi. Ak'ın imdadına yine yargı yetişti. Meslekten çıkarma cezası 24 ay uzun süreli durdurma cezasına indirildi. Ankara 6. İdare Mahkemesi, Osman Ak aleyhine davayı reddeden bir karar verdi. Ak'ın başvurusuyla Danıştay 12. Dairesi bu kararı bozdu. Bozma kararı sonrası davaya yeniden bakan Ankara 6. İdare Mahkemesi, ilk kararında ısrar ederek davayı yeniden reddetti. Bunun üzerine dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'na gitti. Kurul, 23.10.2003 tarihinde yasadışı dinlemeleri uygun gören bir karara imza attı. Temyiz istemini kabul ederek İdare Mahkemesi'nin kararını Danıştay kararı doğrultusunda bozdu.

Kaynak: Zaman

27 Kasım 2009 17:15
Yargıtay'dan Sürpriz Karar
İnternet bankacılığı şifresi kırılarak hesabı boşaltılan müşteriye, Yargıtay'dan kötü haber geldi..

Yargıtay, internet bankacılığı şifresi kırılarak hesabı boşaltılan müşteriye, "Şifrenin kötü niyetli kişilerin eline geçmesini engelleyecek önlemi aldığını ispatlaman gerekir" dedi.

Yargıtay internet bankacılığında, "şifreyi koruma" yükünü müşteriye yükledi. Yargıtay 1'inci Ceza Dairesi, şifresi kırılıp hesabından başka hesaba havale yapılan müşterinin banka aleyhine açtığı davada, "Müşterinin şifrenin kötü niyetli üçüncü kişiler eline geçmemesi için gerekli önlemi aldığını ispatlaması gerekir" dedi.

Ankara'da yaşayan bir banka müşterisinin kullandığı internet bankacılığı şifresi bilgisayar korsanlığı yoluyla başkaları tarafından kullanıldı. Müşterinin hesabından 3 bin TL korsanın yönlendirdiği hesaba aktarıldı. Durum, banka personelinin uyarısı üzerine müşteriye iletildi. Müşteri, banka aleyhine alacak davası açtı.

YARGITAY'DAN SÜRPRİZ KARAR

Yerel mahkeme, bankayı kusurlu buldu. Temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11'inci Hukuk Dairesi, "İnternet bankacılığı yoluyla yapılan işlemlerde gerekli önlemleri almayan banka, kural olarak özen yükümlülüğünü ihlal etmekle asli kusurludur" tespitinde bulundu.

Müşterinin tek sorumluluğunun internet şifresini korumak olduğunu, bunun ihlalinin de birlikte kusur oluşturacağını kaydeden 11'inci Hukuk Dairesi, kararında şu görüşü savundu: "Somut olayda, internet bankacılığı işlemi sırasında davacının kullanıcı adı ve şifresi kullanılmış bulunmasına ve bu bilgilerin davalı bankanın bilgisayar sisteminden öğrenilmediğinin belirlenmiş olması nedeniyle, davacı müşterinin şifrenin kötü niyetli üçüncü kişiler eline geçmemesi için gerekli önlemleri almış olduğunu ispatlamış olması gerekir."

Yargıtay bu gerekçeyle, banka müşterisinin şifreyi korumada gerekli önlemleri aldığını ispatlamamış olması nedeniyle yerel mahkemenin bankayı kusurlu bulan kararını bozdu.

İSPAT İÇİN KARARDA İPUCU YOK

Yargıtay kararında şifrenin bankanın bilgisayar sisteminden öğrenilmemiş olmasının bankanın sorumluluğunu ortadan kaldırması yeterli bulunurken, bankacılık şifresini koruyamadığının müşteri tarafından nasıl ispatlanacağı konusunda ipucu verilmedi.

SABAH

Haksız yere hapis yattı, haksız bulundu
13:35 - Malatya'da saldırıya uğrayarak bıçaklanan doktorun, yanlış teşhisi sonucunda haksız yere cezaevine giren gencin açtığı tazminat davasını Yargıtay bozarak, doktorun şikayet hakkını kullandığını belirledi. 06.03.2010 MALATYA netgazete

Ömrünün baharından 2 yılı hapiste geçti: 23 bin TL
10:30 - Bursa'da, cinayet suçundan boş yere 2 yıl hapis yattığı için verilen 29 bin lira tazminatı fazla bulan Yargıtay, ikinci kez yapılan yargılamada verilen 23 bin lirayı onadı. Henüz 18 yaşındayken cezaeviyle tanışan Fatih Sultan Gürsel, "Çok şey kaybettim, gençliğim gitti. Fiziksel anlamda değiştim. Hiç işlemediğim suçtan dolayı nişanlımı kaybettim. Hayatım değişti. İnsanların cezaevine girmesi bu kadar kolay olmamalı" dedi. 13.04.2010 BURSA netgazete

Etiketler: kanun hukuk hakim savcı adliye Cumhuriyet Başsavcılığı Vedat Aydın Dev-Sol davası Yetkisizlik avukat Çevik Bir Genelkurmay Karargahı
Sıkıyönetim Mahkemesi Venedik Komisyonu Adli Atamalar Raporu İmralı'daki üç idam Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu Hasan Polatkan Aydın Menderes 27 Mayıs Yassıada

07 Mayıs 2010
, 'görevi kötüye kullanma' ve 'hazırlık soruşturmasının gizliliğini ihlal etme' suçlarından Yargıtay'da yargılandığı davada ilginç gerekçelerle beraat etti



Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, 'görevi kötüye kullanma' ve 'hazırlık soruşturmasının gizliliğini ihlal etme' suçlarından Yargıtay'da yargılandığı davada ilginç gerekçelerle beraat etti.

Kaçmaz'ın 'görevinin gereğini yerine getirmediğini' kabul eden Yargıtay cumhuriyet savcısı, 'kamu mağduriyeti oluşmadığı için' beraat talep etti. Mahkeme de talebe uydu.

Osman Kaçmaz'ın, 'görevi kötüye kullanma' ve 'hazırlık soruşturmasının gizliliğini ihlal' suçlarından yargılanmasına Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nde devam edildi. Yargıtay Genel Kurul Salonu'nda yapılan 3. duruşmaya, Osman Kaçmaz ve avukatı Baykal Doğan katıldı. Duruşmayı eski YARSAV Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Sincan Adliyesi'nde görevli bazı hakimler ile Osman Kaçmaz'ın oğlu da izledi.

Yargıtay cumhuriyet savcısı esas hakkındaki görüşünde '16 Ekim 2008'de görevinden izin alarak ayrıldığı ve izin dönüşü 17 Ekim 2008'de mesai saatleri içinde göreve başlaması gerekirken, İstanbul Havalimanı'nda bulunduğu sırada Sincan Mahkemesi'ndeki görevlileri aradığı aktarıldı. Göreve dönmüş gibi göreve başlama yazısı yazdırdığı şeklindeki eyleminde, Kaçmaz'ın görev gereklerine aykırı hareket ettiğinin anlaşıldığı belirtildi. Esas hakkındaki görüşte, ancak bu eylem sonucunda herhangi bir mağduriyetin söz konusu olmadığı, kamu zararının oluşmadığı ve hukuk düzeni içerisinde bireylere haksız kazanç sağlandığına dair bir tespit yapılmadığı vurgulanarak, Osman Kaçmaz'ın bu eylemiyle ilgili beraatına karar verilmesi istendi.

Osman Kaçmaz'ın, görev yaptığı sırada 14 Ocak 2009'da Kandıra Cumhuriyet Başsavcısı ile yaptığı telefon görüşmesinde, 'Okyanus' operasyonu kapsamında Konya Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Özdemir'in mahkeme kararıyla dinlendiği bilgisinin, Özdemir'e iletilmesi gerektiğini söylediğinin iddia edildiği hatırlatıldı.

Esas hakkındaki görüşte, Mehmet Özdemir hakkında 'Okyanus' operasyonuyla ilgili dava açılmadığı ve Özdemir ile ilgili herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı belirtildi. Kaçmaz'ın, Özdemir'e mahkeme kararının bildirilmesini istediği tarihte Okyanus operasyonu çerçevesinde herhangi bir ihbar yapıldığına dair delil bulunmadığı gerekçesiyle Kaçmaz'ın bu suçtan da beraatına karar verilmesi talep edildi.

Esas hakkındaki savunmasını yapan Osman Kaçmaz ise "Ben cadı değilim, burası da engizisyon mahkemesi değil, yüce Türk milleti adına mutlak adaletin tecelli ettiği yerdir. Beni yakamayacaklar. Ben yüce Türk milletinden aldığım güç ve yetkiyle adalet savaşı vermekteyim." dedi.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, Kaçmaz'ın beraatine karar verdi. Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin kararında, Kaçmaz'ın, Kandıra Cumhuriyet Başsavcısı'nı telefonla arayıp, Konya Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Özdemir'in dinlendiğini söyleyerek, 'soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği' iddiasıyla hakkında kamu davası açıldığı belirtildi. Kararda, Özdemir hakkında verilmiş herhangi bir dinleme kararı bulunmadığı anlaşıldığından, Kaçmaz'ın bu suçtan beraatına hükmedildiği ifade edildi. Dairenin kararında ayrıca, Kaçmaz'ın, göreve gelmeden görevinin başındaymış gibi UYAP aracılığıyla göreve başlama yazısı yazdırmasının görev gereklerine aykırı olduğunun kabul edildiği belirtildi. Kararda, ancak kamu zararı, haksız kazanç sağlama veya herhangi bir mağduriyet oluşmadığı göz önüne alınarak Kaçmaz'ın bu suçtan da beraatına karar verildiği açıklandı.

Kararın açıklanmasının ardından Kaçmaz, duruşmayı izleyenlerle birlikte Yargıtay'dan alkışlarla ayrıldı. Kaçmaz, gazetecilere yaptığı açıklamada, beraat ettiğini hatırlatarak, bunun bir 'dönüm noktası' olduğunu söyledi. Kaçmaz, "Adalet Bakanlığı'nın kurmuş olduğu tuzağa yüce yargıçlar düşmediler. Bu bir dönüm noktası. Bundan sonra hukuksuz sorgulamaların olmayacağını düşünüyorum. Sadece Berlin'de hakimler yok, Ankara'da da görmüş olduğunuz hakimler var." dedi. aktifhaber

4. Daire'nin İlginç Kararları!..
8 Haziran 2010
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Ergenekon davasının sanıklarından Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkime verdiği tazminat cezasının yankıları sürüyor.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkime verdiği tazminat cezasının yankıları sürüyor.

Aynı dairenin geçmişte de benzer kararlara imza attığı ortaya çıktı.

Agos Gazetesi yazarı Prof. Dr. Baskın Oran, bir televizyon programında kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Mustafa Balbay ve Emin Çölaşan'a açtığı davayı kazanmasının ardından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı bozdu. Programda Çölaşan ve Balbay, Oran için "Türk aydınlarının maddi ve manevi olarak satın alınması çok ciddi bir strateji... Adını da vereceğim gerekirse, ben polemik sevmiyorum ama adını da vereceğim: Prof. Dr. Baskın Oran." ifadesini kullanmıştı. Tazminat davasını kazanan Oran'ın dosyası Yargıtay tarafından bozuldu. Bozma kararını veren 4. Hukuk Dairesi gerekçe olarak, "Dosya içeriğinden, davacının Agos Gazetesi'nde Ermeni sorunu hakkında yazılar yazdığı anlaşılmaktadır. Davalı, bu yazılara tepki göstermiştir. Davacı, özgürce düşüncelerini açıklayabildiğine göre, bu düşünceler aleyhine yapılan açıklamalara, sert de olsa, katlanmak zorundadır." ifadelerine yer verilmişti.

4. Daire'nin verdiği ilginç bir karar da '367' içtihadıyla ilgili. Kurul verdiği 367 kararından dolayı Anayasa Mahkemesi üyelerini eleştiren Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan'a yerel mahkeme tarafından verilen cezaları onadı. Erdoğan, Anayasa Mahkemesi üyelerine "Hukuk bilmiyorlar." demişti. Mahkeme heyetinde bulunanlar dava açtı. Yerel mahkeme Prof. Erdoğan'ın her bir üyeye ayrı ayrı yasal faiziyle birlikte 5 bin lira ödemesine yönelik karar aldı. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı onadı.

4. Daire'nin verdiği kararlar bununla da bitmiyor. 26 Mart 2005 tarihli Takvim gazetesinde ilginç bir yazı yayınlandı. 'İnsan Haltları Derneği' başlıklı metinde "Ne kadar halt işleyen bölücü varsa avukatı kesilen İHD yine sahneye çıktı." ifadeleri geçiyordu. İHD haberle ilgili dava açtı. Mahkeme 5 bin TL manevi tazminata hükmetti. Ancak 4. Hukuk Dairesi "İfade özgürlüğüne girer." gerekçesiyle kararı bozdu.

Zaman

Yargıtay Hakim Teminatını Kaldırdı
17 Haziran 2010
Yargıtay'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerini reddeden 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmesi "Hakim güvencesi"ni tartışmaya açtı...
Yargıtay'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerini reddeden özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri'nde görevli 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmesi hukuk çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Hukukçular, hakimlerin baskı altına alınması şeklinde yorumlanan kararla, Yargıtay üyelerinin 'hakim güvencesini' ortadan kaldırdığı görüşünde birleşti.

Ergenekon'un tutuklu sanığı Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, kendisini kasten tahliye etmediklerini öne sürüp, 20'şer bin liralık tazminat davası açtığı ikisi ağır ceza mahkemesi başkanı, 9 hâkimden 1500'er lira tazminat kazandı . Bu durum, Savcılara yapılan baskıların ardından sıra hakimlere geldi yorumlarına sebep oldu.

Yargıtay'ın, Ergenekon Terör Örgütü davalarının görüldüğü İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri hakimleri hakkında verdiği "Tazminat" kararı hukukçuları ayağa kaldırdı. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin verdiği kararın hiçbir hukuki gerekçesi olmadığını vurgulayan hukukçular, yüksek yargının Ergenekon ilgisine dikkat çekti.

25 Ocak 2010'da yapılan seçimlerde 4 yıllık görev süresi dolan Ülkü Aydın'ın yeniden başkan seçildiği Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin üyeleri Mustafa Kıcalıoğlu, Sadık Demircioğlu, Sema Bellek, Ayşe Tartıcı Çevikbaş oybirliği ile tarihi bir karara imzattı. Davayı kısmen kabul eden Daire, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri hakimlerinden Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz, Mehmet Faik Saban, Nurettin Ak (9. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı), İdris Asan, Yakup Hakan Günay, Kemal Can, Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu (İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı), Ali Efendi Peksak'ın Mehmet Haberal'a 1500'er lira manevi tazminat ödemesine hükmetti.

NEDEN TAHLİYE ETMEDİNİZ TAZMİNATI

Ergenekon tutuklusu Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, kendisini kasten tahliye etmediklerini öne sürerek 9 hakim hakkında 20'şer bin liralık tazminat davası açtı. Haberal davayı kazandı. 2'si ağır ceza mahkemesi başkanı, 9 hakim 1500'er lira tazminat ödeyecek . Tazminat kararını Yargıtay 4. Hukuk Dairesi verdi. Haberal'ın avukatı 5 kez cumhuriyet savcısının da Haberal'ın tahliyesini talep ettiğini, sürekli olarak 2 üyenin gerekçesiz bir şekilde tutukluluğun devamına karar verdiğini, böyle bir durumun 4. Ceza Dairesi'nin bir kararında görevi kötüye kullanmak olarak nitelendirildiğini anlattı. Avukatlar Haberal'a sorgusunda 180 soru sorulduğunu, bunlar içinde terör örgütü kurmak ve yönetmekle ilgili hiçbir soru bulunmadığını vurguladı, Haberal'ın kaçma ve delilleri karartma ihtimali olmadığını kaydederek bazı sanıklar hakkında sağlık gerekçesiyle tahliye talebi verildiğine, durumun eşitsizlik yarattığına dikkat çekti. Oyçokluğuyla verilen tazminat kararını hakimler temyiz edebilecek.

Bu karar Türkiye'de yargılamayı bitirir

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Küçük, bu karar, "Türkiye'de yargı müessesesinin kapısına kilit vurulması anlamına gelir" dedi. Türkiye'de 55-60 bin tutuklu yargılamanın bulunduğunu ifade eden Küçük, "Bu tutukluların avukatları müvekkillerini tutuklama kararı veren hakimler hakkında tazminat davası açarlarsa o zaman hangi hakim bu davalara bakar. Bu kararı emsal gösteren 55-60 bin civarında olduğu söylenen tutuklular hakimler hakkında tazminat talep ederlerse Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu tür başvurulara ne cevap verecek. Türkiye'de yargılama biter. Davalara bakacak bir tane hakim bulamazsınız. Hiçbir hakim tutuklama kararı vermez" dedi. Yargıtay'ın bu karar ile "Yargıç güvencesini" ortadan kaldırdığını söyleyen Doç. Küçük, "Bu açıkça Ergenekon davasını sulandırma girişimine yönelik organize bir şeydir" diye konuştu.

Hakimleri açıkça tehdit

Eski Savcı Gültekin Avcı da Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararını, "Evrensel hukuk normlarıyla tevil edilemeyecek, tamamen angaje, tarafgir ve hukuk vicdanına sığmayacak bir karar" olarak nitelendirdi. Anayasa'nın hakim bağımsızlığını düzenleyen 138. maddesinin ruhuna aykırı bir karar olduğunu söyleyen Avcı, "Ergenekon davasınında tutuklama

kararı veren ve verecek olan hakimleri açıkça tehdittir. Hakimlerin takdirinden dolayı böyle bir ceza verilmesi devam eden bir dava sürecinde kabul edilir gibi değildir. Ergenekon davalarında ve stotükonun arkasında olduğu davalarda hakim ve savcılara bir çizgi çizilmiş ve ne olursa olsun bu çizginin belirlediği sınırlar içerisinde kalacan demektir" dedi.

Yargı bağımsızlığına açıkça müdahale

Eski Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararını, "Çok rastlanır bir karar değil, gerçekten de son derece düşündürücü bir karar" şeklinde gördüğünü söyledi. Hakimlerin yaptıkları işlemler ve verdikleri kararlardan sorumlu olmaları için kasıtlı bir hareket içinde olmaları gerektiğini dile getiren Gündel, "Bunun içinde çok ciddi deliller lazıım. Kararı, Yargıtay 4. Dairesi'nin yerel mahkemeye "müdahalesi" olarak gördüğünü söyleyen Gündel, "Bağımsız yargıya müdahale anlamına gelebilecek son derece tehlikeli bir yol açılmış oldu. Bu karar Yargıtay Genel Kurulu'nda çok tartışılacak" dedi.

İdeolojik yapı gün yüzüne çıkıyor

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin ilk derece bir mahkeme sıfatıyla bu kararı verdiğini belirterek, kararın temyiz yolunun açık olduğunu söyledi. Ceza yargılanması sürerken bir ağır ceza mahkemesi başkanı ve üyelerinin tazminata mahkum edilmesinin Anayasa'nın bağımsız yargılanmayı ve Yargıç teminatını konu alan 146. maddesine aykırı olduğunu söyleyen Petek, "Anayasa'nın 146. maddesindeki yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkeleri ihlal ediliyor. Yargıtay dolaylı olarak hakimleri baskı altına alıyor" dedi. İddia edilen Ergenekon Terör Örgütü'nün sivil, yargı ve bürokrasi uzantılarının olduğunun ileri sürüldüğünü dile getiren Petek, "Yargıtay üyelerine ait olduğu öne sürülen ses kayıtları, HSYK'nın savcıların özel yetkisini kaldırmasını koşarak destek vermeleri bu iddiayı güçlendiriyor. Davaya bakan hakimler yıpratılmak için planlı bir operasyon yapılıyor şüphesini güçlendiriyor" dedi.

Yargı politik bir silah olarak kullanılıyor

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararının tutuklama ve tutuklamanın devamıyla ilgili soyut gerekçeler üzerine verildiğini dile getiren Demokrat Yargı Birliği Genel Sekreteri Hakim Kemal Şahin, kararın Anayasa'nın 138. maddesine de aykırı olduğunu söyledi. Şahin, "4. Hukuk Dairesi Türk yargı tarihinde bir ilke imza atmıştır. Devam etmekte olan bir davanın sonucu beklenmeden böyle bir karar verilmesi yargının politik bir silah olarak kullanıldığının bir göstergesidir." şeklinde konuştu.

Tazminata mahkum hakim hiç görmedim

Eski Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, Yargıtay kararını "Çok vahim bir durum" olarak nitelendirdi. Kayasu, "Ben şimdiye kadar tazminata mahkum edilmiş bir hakim kararına rastlamadım. Bu karar diğer hakimleri yıldıracaktır. Yargıtay Kanununda çok açık hükümler var. Görevi kötüye kullanmak dışında hiçbir hakim tazminata mahkum edilemez. Yargıtay Genel Kurulu'nun da bu yönde kararı var" dedi. Kararla Yargıç güvencesinin sıkıntıya düşeceğini dile getiren Kayasu, "Bu kararı veren Yargıtay, temyize bakacak olan makam yine Yargıtay Genel Kurulu. Buna da dikkat çekmek isterim" diye konuştu.

Kaynak: Yeni Şafak

Yargıtay Yargı'yı Takmıyor
28 Haziran 2010

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’i tahliye eden Yargıtay’ın, daha önce ‘fotokopi belge üzerinden birleştirme olmaz’ kararı verdiği ortaya çıktı.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve diğer Ergenekon sanıklarını fotokopi belgeler üzerinden salıvermesinin, daha önceki benzer kararlarıyla çeliştiği ortaya çıktı. Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutuklanan Başsavcısı İlhan Cihaner’i “görevi kötüye kullanma, evrakta sahtecilik ve imar kirliliğine neden olmak” suçlamasıyla yargılayan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, iki hafta önce ilginç bir karara imza atmıştı. Yetki alanı “görevi kötüye kullanmak” olan daire, hâkim ve savcı olmayan diğer Ergenekon sanıklarını da dosyanın aslını beklemeden tahliye etmişti.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin bu kararı hem Ceza Genel Kurulu’nun hem de Yargıtay Ceza Daireleri’nin birçok kararıyla çelişiyor. Yargıtay’da fotokopi belgeler üzerinden dosyaların görüşülmeyeceği yönünde sayısız karar var. İşte o kararlardan bazı örnekler:

Hiçbir aşamada kullanılamaz

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14 Ekim 2008 tarihinde eski Yargıtay Üyesi ve HSYK Başkan Vekili Ergün Güryel’in oğlu avukat Cenk Güryel’in, “örgüt kurma” suçundan yargılandığı davada fotokopi üzerinden davanın görülmeyeceğini belirtip, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanıklar aleyhine vermiş olduğu kararı bozdu. 14.10 2008 tarihli kararda bozma gerekçesi olarak şu gösterildi: “Fotokopi belgeler açıklanan kurallar çerçevesinde usulünce onaylattırılarak güvenilirliği sağlanmadan ve iletişimin tesbitine ilişkin Ankara DGM Başsavcılığı’nın istem yazıları ile bu yazılara dayanılarak verilen iletişimin dinlenmesi kararlarının asılları ya da yöntemince onaylanmış fotokopi ya da suretleri getirtilmeden bunlara dayanılarak derlenen dinleme kayıtlarının değerlendirilmesi bu kayıtlara kanıt değeri yüklenerek sübuta ya da ademi sübuta dayanak tutulması aynı şekilde sair onaysız fotokopi belgelerin kanıt sayılıp sayılmayacağının değerlendirme konusu yapılması hukuken olanaklı değildir. Benzer nitelikte değerlendirme Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 16.10.2007 gün ve 217-210 ile 191- 209, 06.02.2007 gün ve 250-25, 04.07.2006 gün ve 127-180 sayılı kararlarında da yapılmış uygulama süreklilik kazanmıştır. Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının esasa girilmeden ve diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.” Yargıtay Ceza Kurulu 2008 yılında verdiği bu kararla fotokopi belgelerin yargılamanın hiçbir aşamasında kullanılmayacağına karar verdi.

Onaylı örnek olmadan...

Benzer bir karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 12 Temmuz 2006 ve 7 Temmuz 2005 tarihinde verildi. Ölümle sonuçlanan bir trafik kazasında sürücünün ehliyetinin onaylı örneği alınmadan fotokopi üzerinden beş yıl ceza verilmesini bozdu. Kararın bozma gerekçesi aynen şöyleydi: “Sanığın suç tarihi itibarıyla geçerli sürücü belgesi olup olmadığı araştırılıp, onaylı örneği celp edilmeden fotokopi belgeye dayanılarak geri alınmasına karar verilmesi, kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden bozulmasına 12 Temmuz 2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” Aynı Daire 7 Temmuz 2005 tarihinde de benzer bir olayla ilgili aynı kararı vermişti.

Hükme esas alınamaz

Yargıtay 7. Ceza Dairesi de 9 Mart 2004 tarihinde fotokopi üzerinden karar verilemeyeceği yönünde bir karar almış. Yem fabrikasında görevli bir kişinin yasada belirtilen normlara aykırı yem ürettiği gerekçesiyle hakkında açılan davayı analiz raporunun fotokopi olması gerekçesiyle bozdu. Kararda bozma gerekçesi olarak şu bilgilere yer verildi: “Analiz raporu ve bunun tebliğine dair tutanağın onaysız fotokopi olduğu gözetilmeden hükme esas alınması, temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün isteme uygun olarak (bozulmasına), 9.3.2004 günü oybirliğiyle karar verildi

Kaynak: Mehmet Baransu / Taraf

İhtara uymayan genci öldüren polise ceza indirimi
Antalya'da, 27 Ekim 2008'de "dur" ihtarına uymayan ve motosikletiyle kaçan Çağdaş Gemik'i (18) tabancayla ateş ederek öldürdüğü iddiasıyla yargılanan ve 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılan polis Mehmet Ergin hakkındaki ceza kararı, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi tarafından bozuldu. Yargıtay bozma kararında, sanık hakkında daha az ceza öngören maddeden hüküm kurulmasına hükmetti. 25.12.2010 ANTALYA netgazete

Yargıtay'ın Cihaner gerekçesi
31 Ocak 2011
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, İlhan Cihaner'le ilgili verdiği kararın gerekçesini 4 ay sonra tamamlayabildi.

Genel kurul, görev uyuşmazlığı üzerine Cihaner'in davasını İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi yerine Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne bırakmıştı. Erzincan'daki Ergenekon davası, fotokopi belgeler üzerinden Yargıtay'da süren dava ile birleştirilmiş, tahliyenin önü açılmıştı. Gerekçeli kararda ise davaların birleştirilmesiyle ilgili somut sebeplerin ortaya konulamadığı görüldü. Oyçokluğuyla verilen karara 6 üye karşı çıkarken, bu üyeler fotokopiden birleştirmeyi sert sözlerle eleştirdi: "Bu, Yargıtay'ın içtihatlarına ve 11. Ceza'nın kararlarına aykırıdır. Birleştirme kararı yok hükmündedir."

Gerekçeli kararda, 11. Ceza'nın avukatların verdiği onaysız duruşma tutanakları ve CD'den kâğıda aktarılan fotokopi belgelerle karar verdiği tespitinde bulunuluyor. Ancak, "Temyiz incelemesi yapmıy
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2407
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Hzr 28, 2010 7:57 pm    Mesaj konusu: 13. Ağır Ceza Gereğini Yaptı Alıntıyla Cevap Gönder

13. Ağır Ceza Gereğini Yaptı
28 Haziran 2010
Yargıtay yerel mahkemelerin yaptığı hukuk hatalarını düzeltir. Ancak önceki gün bunun tam tersi oldu ve bir ilk derece mahkemesi Yargıtay'ın Cihaner hatasını düzeltmek zorunda kaldı.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in sanık olduğu davaya ilişkin verdiği karar Türk hukuk tarihine geçecek nitelikte.

Önceki güne kadar temyiz mercii olarak Yargıtay yerel mahkemelerin yaptığı hukuk hatalarını düzelten bir işlev görmüştü. Ancak önceki gün bir ilk derece mahkemesi, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin yaptığı fahiş hukuk hatasını düzeltmek zorunda kaldı.

Ergenekon davasına bakan mahkemenin verdiği kararda belirttiği hususlar, yargıya yürürlükteki mevzuatın dışına çıkılarak yapılan müdahalelerin hukuka verdiği zararı göstermesi açısından çok önemli. Bu düzeltme yapılmasaydı, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararında belirtildiği üzere, yargı birliği bozulacaktı. Yargıda bir mahkemenin tutuklu sanıkları görevli olmayan başka bir mahkemece fotokopi dosya üzerinden tahliye edilmesinin yolu açılacaktı. Sivil ve askeri yargı ayrımı nedeniyle sağlanamayan yargı birliği, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin kararıyla sivil yargı içerisinde de tamamen bozulma tehdidiyle karşı karşıya kalacaktı. Bu yüzden burada görev uyuşmazlığı sorununa bakacak olan Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun birleştirme hususunda vereceği karar kritik öneme sahip. Ceza Genel Kurulu (CGK) vereceği kararla yargı yetkisinin kullanılmasında yüksek yargının vesayetinin bulunup bulunmadığını gösterecek. CGK, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin kararını yerinde görürse yerel mahkemelerin yargı yetkisi elinden alınmış olunacak. Hukukçular bu yüzden böyle bir kararın Anayasa ve kanunların ihlali anlamına geleceğine dikkat çekiyor. Yargıtay içinde gerçekleştirilen 'iş bölümü' gereği olarak resmi belgede sahtecilik suçlarının temyiz incelemesini yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, ilk derece mahkemesi gibi terör örgütü davalarına da bakar hale gelecek. Hukukçular, 11. Ceza Dairesi'nin, fotokopi belgeler üzerinden, duruşma tutanaklarını sanık avukatlarından temin ederek verdiği birleştirme ve tahliye kararının yargı birliğini bozduğunu belirtiyor. Yargıtay'ın kendi eliyle 'paralel yargılama' sürecini başlatarak, hukukta büyük bir kaosun başlangıcına imza atması, hukuk fakültesinde ders veren akademisyenlere "Bu kararı öğrencilerimize anlatamayız." dedirtti.

Bu yüzden Yargıtay'ın kararından sonra kimse bu durumu izah edemiyordu. Tam bu sırada Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden 'Ankara'da hakimler var' dedirtecek bir karar geldi. Şimdi Cihaner'in yargılandığı dava normal mecrasına girdi. Yani Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin Cihaner davasının mağdurları olmadan, dosyanın aslını görmeden verdiği kararın hukuka uygunluğunu denetleme imkanı doğdu

Kaynak: Zaman

Yargıtay, mesajlaşıp arabaya binmeyi zina saymadı

10 Temmuz 2010 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, evli bir kadının aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşmesinin, mesaj göndermesinin ve bu kişinin arabasına binmiş olmasının “zina” olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etti.
Davacı koca eşinin, aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüştüğü, eşinin telefonunda başka erkeklere gönderilmiş olan çeşitli içerikli mesajların bulunduğu ve eşinin başka erkeklerin arabasına bindiği gerekçesiyle dava açtı. Dava dilekçesinde, Türk Medeni Kanunu'nun, 161. maddesinde yer alan “Eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilir. Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer. Affeden tarafın dava hakkı yoktur” hükmü de anımsatıldı.
Davacı koca ayrıca eşinden yoksulluk nafakası, tazminat, ziynet ve evliliklerinde kullandıkları çehiz eşyalarını da istedi.
Davayı görüşen yerel mahkeme, davalı kadının davranışlarının “zina” olarak yorumlanabileceğini ifade ederek çiftin boşanmasına karar verdi. Yerel mahkeme ayrıca, tazminat ve diğer isteklerin de davalı eşten alınıp kocaya verilmesine hükmetti.
Bunun üzerine, kadın yerel mahkeme kararını temyiz etti. Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, söz konusu olayda davalı kadının "zina" yaptığına ilişkin yeterli kanıtın bulunmadığını ifade etti. Daire, kadının aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşmesinin, mesaj göndermesinin ve bu kişinin arabasına binmiş olmasının, “zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde olmadığını ve bu nedenle zinanın sübut bulmadığını” kaydetti. Daire, “zina” sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerektiğini belirterek yerel mahkeme kararını bozdu. . netgazete

Yargıtay'ın Haberal Gerekçesi
19 Temmuz 2010
Yargıtay, Haberal'ın açtığı davada karara bağladığı tazminat talebiyle ilgili gerekçeli kararı açıkladı.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, ''Ergenekon'' soruşturması çerçevesinde tutuklu bulunan Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın açtığı tazminat davasında, tahliye taleplerini reddeden dokuz hakimin bin 500'er TL tazminat ödemesine ilişkin kararın gerekçesini yayımladı.

Gerekçeli kararda, ''Dava konusu tutukluluğun devamına ilişkin karar ile davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü, koruma tedbiri ile öngörülen amaç dışında sonuçlar meydana geldiği, eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı ve yeterli gerekçe de gösterilmediği, masumiyet karinesinin göz ardı edildiği, bu durumun, yoruma ihtiyaç göstermeyecek derecede açık ve kesin olan kanun hükmüne aykırı olduğu ve ağır kusur oluşturduğu, davalıların sorumluluklarını gerektirdiği kanaatine varılmıştır'' denildi.

HABERAL'IN YAŞAM HAKKI TEHDİT ALTINDA

Haberal'ın yaşam hakkının ''tehdit altında'' olduğuna işaret edilen kararda, şunlar kaydedildi:

''Öngörülemeyen bir yargılama sürecinin sonuçlanmasını beklemesi gerektiği kabul edilemez. Çünkü, yaşam hakkı, en kutsal ve birincil haktır. Davacının yaşam hakkının tehlikeye düşürülmesi, elinden alınması halinde, diğer tüm temel hak ve hürriyetlerin hiçbir değeri kalmayacaktır.

Yine, davacının dosyaya yansıyan öz geçmişi, bilim adamı kimliği, gerek ülke çapında ve gerekse uluslararası düzeyde başarılı çalışmalar yapmış olması, kaçma ve delillerin karartılmasına ilişkin değerlendirmelerde göz önünde bulundurulmak gerekir. İddianamede yer alan iletişimin tespiti kayıtlarından davacının, şüpheli sıfatı ile tüm yaşam ve faaliyetlerinin çok yakından izlendiği anlaşılmaktadır. Bu denli teknik imkanlara rağmen kaçma veya delillerin karartılması ihtimalinden söz edilmesi, inandırıcı bulunmamaktadır.
aktifhaber

Hapiste Mi Ki Hayati Tehlikesi Olsun
22 Temmuz 2010

Yargıtay 4. Hukuk’un “Haberal’ı tahliye etmediniz” diye 9 hakimi tazminata mahkum ettiği karara muhalif kalan üye Demircioğlu’nun 9 sayfalık şerh yazısında karara ağır eleştiriler var
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Ergenekon davası kapsamında tutuklandıktan sonra bir gece bile cezaevinde kalmadan hastaneye kaldırılan Mehmet Haberal’ın tahliye taleplerini reddeden 9 hakime verdiği bin 500’er liralık para cezasına muhalif kalan üye Sadık Demircioğlu, 9 sayfalık şerh yazdı. Kararı ağır biçimde eleştiren Üye Demircioğlu, kararı veren 4. Hukuk başkan ve diğer üyelerine “Haberal hapiste bile değil, tutuklandığı günden bu yana Türkiye’nin en ileri hastanelerinden birinde kontrol altında”, “Hakimleri tazminat tehdidi ve baskısı altına aldınız”, “AİHM kararını çarpıttınız”, “Fotokopiden karar veremezsiniz” dedi.

YARGITAY DEĞİL AĞIR CEZA BAKAR

Demircioğlu, 9 sayfalık karşı oy yazısında, öncelikle CMK’nın 141 ve 142 maddeleri uyarınca suç soruşturması ve kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabileceği maddi ve manevi tazminat talebinin hangi hallerde olacağının düzenlendiğine vurgu yaptı. Demircioğlu, bu nedenle soruşturma ile ilgili davanın 4. Hukuk Dairesi’nde değil, Haberal’ın ikamet ettiği yerdeki Ağır Ceza Mahkemesine açılması gerektiğini ifade etti. Demircioğlu, tazminat talebinde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin görevsiz olduğunu söyledi.

DAVA HAKİME DEĞİL DEVLETE AÇILMALI

Tazminat talebinin yanlış mahkemeye açıldığını ifade eden Demircioğlu, doğrudan hakimlerden tazminat talebinde bulunulamayacağını da vurguladı. Bu konudaki yasal düzenlemeleri bir bir anlatan Demircioğlu, tazminat talebinin doğrudan devlet aleyhine açılması gerektiğini ifade etti. Demircioğlu “CMK’nın özel düzenlemeleri karşısında koruma tedbirleriyle ilgili zarara uğrayanlar tarafından açılacak tazminat davalarının devlet aleyhine açılması gerekmektedir” dedi.

TUTUKLAMADA SAĞLIK GEREKÇE DEĞİL

Demircioğlu, CMK ve diğer yasal mevzuatta kişinin sağlık durumunun tutuklama veya salıverilme sebebi olduğuna ilişkin bir düzenleme olmadığının altını çizerek “Sanığın tutuklama tarihi olan 17 Nİsan 2009’dan itibaren Türkiye’nin en gelişmiş sağlık kurumlarından olan İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsünde bulundurularak tutukluluk halinin devam ettirildiği gözetildiğinde, davalıların sorumluluğundan söz edilemez” ifadelerini kullandı.

AİHM SAĞLIK GEREKÇESİNİ REDDETTİ

Tazminat kararında atıf yapılan AİHM kararlarının yanlış yorumlandığını belirten Demircioğlu, (Jablonski-Polonya) davasında başvurucunun sağlık gerekçesiyle mahkemelerin kendisini serbest bırakması yönünde başvuru yaptığını ancak AİHM’in bu talebi reddettiğini hatırlattı. Çoğunluğun görüşlerinde yer verdiği AİHM kararlarının yanlış yorumlandığını da savunan Demircioğlu, “tutukluluk gerekçesi”, “delillerin durumu”, “makul süre” gibi değerlendirmelerin 8-11 yıl tutuklu kalan kişilerle ilgili olduğunu dile getirdi. Demircioğlu, “Oysaki dairemizin görmekte olduğu makul sürenin aşıldığı saptanmadığı gibi, zaten davacılar tarafından böyle bir iddiada da bulunulmamıştır” dedi.

Cezaevine girdi ve çıktı

Ergenekon kapsamında 17 Nisan 2009’da tutuklanan Mehmet Haberal, Metris Cezaevi’ne konulduktan birkaç saat sonra İstanbul Üniversites Kardiyoloji Enstitüsü’ne kaldırılmış ve bir daha da cezaevine dönmemişti. 1 yılı aşkın süredir tutuklu olan Haberal “Ergenekon silahlı terör örgütü yöneticisi olmak” suçlamasıyla yargılandığı Silivri’deki duruşmalara da gitmemiş, hastane odasından video konferans yoluyla savunma yapmıştı.

Fotokopiyle karar verilmez

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi üyesi Demircioğlu, karşı oy yazısında “İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacısı hiçbir kanıt toplanmadan, sadece Mehmet Haberal’ın avukatlarının sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir” ifadelerini kullandı.

9 hakim için 3 bin 625’er liralık ‘icra takibi’ başlattı

Ergenekon davası tutuklu sanığı Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin tazminat ödemeye mahkum ettiği 9 hakim hakkında hakimlerin temyiz sürecini beklemeden hakimler hakkında haciz başlattı. Haberal bir taraftan da haciz başlatırken, diğer taraftan da tahliye için başvurduğu mahkemelere “Ben bu hakimle davalıyım ve haciz başlattım. Benim tahliye talebime bakmasın” diye dilekçe vermeye başladı.

YARGITAY BİN 500’ER LİRA CEZA VERDİ

Yargıtay 4. Hukuk, Haberal’ın tahliye başvurularına bakan İstanbul özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görevli hakimler Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz, Yakup Hakan Günay, Ali Efendi Peksak, İdris Asan, Mehmet Faik Saban ile 9. Ağır Ceza Başkanı Nurettin Ak, 13. Ağır Ceza ikinci heyeti başkanı Kemal Can, 12. Ağır Ceza Başkanı Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu’nu “Haberal’ı sağlık gerekçesiyle tahliye etmedikleri için” bin 500’er lira tazminat ödemeye mahkum etmişti.

TEMYİZ SÜRECİNİ BEKLEMEDİ

Mehmet Haberal, 19 Temmuz 2010’da avukatı aracılığı ile Ankara 27. İcra Müdürlüğü’ne başvurarak, bin 500 liralık manevi tazminat, 2 bin liralık avukatlık ücreti ve mahkeme masraflarının da yer aldığı 3 bin 625’er liranın Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesinde görevli 9 hakimden haciz yolu ile tahsil edilmesini talep etti. yargıtay7ın tazminata mahkum ettiği hakimler bu kararı temyize götürmüştü. Haberal temyiz sonucunu beklemeden tahsilata geçmesi dikkat çekici bulundu.

Bu hakimler benim davama bakmasınlar

Daha önce yaptığı 26 tahliye başvurusu reddedilen Mehmet Haberal, son olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun da reddedilmesi üzerine bir üst mahkeme olarak 14. Ağır Ceza Mahkemesine müracat etti. Ancak Haberal, daha önce tahliye talebini reddettiği için tazminata mahkum edilen 14. Ağır Ceza Üyeleri Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz ve Yakup Hakan Günay’ın itiraz başvurusana bakmamasını istedi. Gerekçesi ise “bu hakimleri tazminata mahkum ettirdim ve haklarında haciz başlattım” oldu.

Kaynak: Star

HASTA DERNEKLERİNDEN DANIŞTAY'A SİTEM

24 Temmuz 2010 20:45
Danıştay'ın, Sağlık Bakanlığı tarafından Tam Gün Yasası ile ilgili yapılan basın açıklamasına yönelik yürütmeyi durdurma kararı vermesi, tartışmaları da beraberinde getirdi. Hasta dernekleri Danıştay'a böyle seslendi.
Hasta derneklerinden Danıştay'a: Biraz da 70 milyona müjde verin

Kararın, birkaç saat içinde alınması ve Danıştay 5. Dairesi Başkanı'nın karşı oy vermesi dikkat çekti. Hukukçular, "O zaman Danıştay'daki bir memur mesai saati dışında özel hukuk bürosunda çalışsın." diyerek Danıştay'ı eleştirdi.

'Muayenehanesi olan 3-4 bin doktora müjde' haberlerine tepki gösteren hasta dernekleri ise, "Biraz da 70 milyona müjde verin." açıklamasını yaptı.

Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ulusoy kararı eleştirenlerden. Anayasa Mahkemesi'nin tam gün çalışmayı değil, mesai saatleri dışında çalışma engelini iptal ettiğini söyleyen Ulusoy, bunun da kamudaki doktorları kapsamadığını söyledi.

Ulusoy, Tam Gün'ün içinde yer alan 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 12. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan 'kamu görevlileri aynı zamanda mesleğini serbest olarak icra edemeyecekler' hükmünü örnek gösterdi.

Ayrıca Tam Gün ile yürürlükten kalkan ve eskiden hekimlerin mesai sonrasında serbest çalışmasına izin veren 2368 sayılı düzenlemeyi de Anayasa Mahkemesi'nin iptal etmediğini hatırlattı.

Danıştay'ın kararının kamu çalışma düzenine de aykırı olduğunu vurgulayan Ulusoy, "Kamu çalışma sisteminde 8 saatten sonra bir hekimin gidip 4-5 saat muayenehanesinde çalışması ve ertesi gün tekrar işbaşı yapması sıkıntılı bir durum.

Hasta olarak hekime nasıl güveneceksiniz? Bu, hatalara da kapı açar." dedi. 657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nda mesai saati dışında çalışmanın yasaklandığını da anlatan Ulusoy, "Devlet memurunun mesai saatinde kazanç getirecek bir işte çalışması yasak.

Danıştay'ın kararında özel muayenehane açılmasının kazanç getirici bir faaliyet olmadığı yönünde kararı var. Bu da yanlış. Muayenecilik de kazanç getirici bir uygulamadır." ifadesini kullandı.

Hasta Hakları Koruma Derneği Başkanı Avukat Zeki Sadunoğlu ise Danıştay'ın basın açıklamasına verdiği yürütmeyi durdurma kararını anlayamadıklarını belirtti.

"Bu bir basın açıklaması, idari bir karar değil. Davalık bir durum da söz konusu değil." dedi. Tam Gün'ün doktorlar arasında yüzde 80'ler civarında kabul gördüğünü ifade eden Sadunoğlu, sürekli 3-4 bin muayenehanesi olan doktora müjdeli haber verildiğini belirterek, biraz da vatandaşa müjdeli haber verilmesini istedi.

Türkiye'de vatandaşın muayenelere 200-300 lirayı tedavi olmak için değil, hekimin hastanesinde daha iyi hizmet almak için verdiğini aktaran Sadunoğlu, Tam Gün'e karşı olmanın insan haklarına karşı olmayla aynı anlama geldiğini söyledi.

zaman

MEHMET ALİ ŞAHİN'E KÖTÜ HABER!

26 Temmuz 2010
Yargıtay 4. Dairesi, Şahin'in Ergenekon için 'Yargı üyelerine güvence veriyorum' sözlerine dava açılabileceğine hükmetti: Masumiyet ilkesini ihlal etti, savcıları suçlu duruma düşürdü.
Adalet Bakanlığı döneminde Ergenekon soruşturması konusunda yargı üyelerine "Güvence veriyorum, her şeyin üstüne gidin" diyen Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin'e Yargıtay'dan kötü haber geldi.

Radikal'in haberine göre, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Ergenekon'un tutuklu sanığı Kemal Kerinçsiz'in bu sözler nedeniyle açtığı ancak yerel mahkemenin reddettiği tazminat davasının kabul edilmesine karar verdi. Oyçokluğuyla alınan kararda dairenin başkan ve dört üye hâkimi bakanın 'masumiyet karinesi' ilkesini ihlal ettiğini ve savcıları da 'şüpheli' konuma düşürdüğünü savundu.

Dönemin Adalet Bakanı Şahin, 25 Şubat 2008 tarihli Zaman gazetesine verdiği söyleşide Ergenekon soruşturmasıyla ilgili şöyle demişti:

"Adalet Bakanı olarak yargı mensuplarına şu güvenceyi vermek istiyorum. Hiçbir şeyden çekinmeyip her şeyin üstüne gidin, sonuna kadar gidin, sonu nereye varıursa varsın hükümet arkanızdadır. Yargı mensuplarına hiçbir mağduriyete uğramayacaksınız teminatını vermek durumundayım. Sayın Başbakan da söyledi. Ben de söylüyorum. Bu tip suç örgütleri konusunda nereye kadar uzanırsa oraya kadar gitmesi için ne ihtiyacı varsa karşılayacak olan iktidar iş başındadır."

Bunun üzerine Ergenekon'un tutuklu sanıklarından avukat Kemal Kerinçsiz mahkemeye başvurmuş ve 'soruşturma kapsamındaki tüm kişilerin ve kendisinin de suçlu ilan edildiğini, adil ve tarafsız mahkemelerde yargılanma hakkının ihlal edildiğini' savunarak tazminat istemişti. Büyükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesi ise Şahin'in kamu yararı için genel açıklamalarda bulunulduğunu belirtip davayı reddetmişti. Dava temyiz üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne gitti.

Daire 6 Temmuz'da kararını verdi ve tazminat davasının kabul edilmesi gerektiğine hükmetti. Karar 'oyçokluğu'yla alındı. Daire başkanı ve dört üye hâkim davanın kabul edilmesiyle ilgili gerekçelerini sıralarken, bakanın konuştuğu dönemde Ergenekon soruşturmasının henüz davaya dönüşmediğini vurguladı, yayın yasağının sürdüğünü anımsattı. Kararda, "Davalının (bakanın) bu beyanlarıyla Ergenekon soruşturması ve bu soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcıları şüpheli duruma düşürülmüştür" denildi

Karşı oyda Susurluk uyarısı

Karara üye hâkim Sadık Demircioğlu 'şerh koydu'. Demircioğlu 'karşı oy' yazısında Susurluk davasını anımsatarak, "Kamuoyumuz bu tür suç örgütlerinin tamamen ortaya çıkarılmasını beklemektedir. Eski bakan da bu bağlamda beyanda bulunmuştur. Başka anlam yüklemek zorlama olur. Türkiye dışında hiçbir ülkede 'Suç örgütleri hakkında gereği yapılsın' diyen Adalet Bakanı'nın sorumluluğu yönüne gidildiği duyulmamıştır" dedi.

Takvim

Halis Ağa'nın yüzü gülecek!
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, Aslanlı Köşk ihalesinin feshi amacıyla açılan davanın reddine ilişkin kararını bozdu
19 Ağustos 2010
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin, Sarıyer İcra Hakimliğinin Aslanlı Köşk ihalesinin feshi amacıyla açılan davanın reddine ilişkin kararını bozduğu bildirildi.

Toprak Grubu'ndan yapılan yazılı açıklamada, dünyanın en büyük ticari gayrimenkul hizmetleri firması Cushman & Wakefield'in İstinye'deki Aslanlı Köşk'ün 140 milyon dolar değerinde olduğuna dair rapor hazırladığı belirtildi.

Açıklamada, "Hatırlanacağı üzere 14 Nisan 2009 tarihinde 2 bin 242 metrekare arsaya sahip ve Aslanlı Köşk'e yürüme mesafesindeki Afif Paşa Yalısı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından metrekaresi 16 bin 200 dolardan 58 milyon TL'ye satılırken, bu ihaleden bir gün sonra 15 Nisan 2009 tarihinde 10 bin 200 metrekare arsasıyla Afif Paşa Yalısı'ndan 5 kat büyük ve halen tapusu Toprak Grubu şirketlerinde olan Aslanlı Köşk, iş adamı Remzi Gür'e 23 milyon 800 bin TL'ye satılmıştı" denildi.

Bunun üzerine Halis, Ahmet ve Mehmet Toprak tarafından Aslanlı Köşk ihalesinin feshi amacıyla Sarıyer İcra Hakimliğinde TMSF aleyhine dava açıldığı belirtilen açıklamada, bu davanın 19 Nisan 2010 tarihinde mahkemece reddedildiği ve ret kararına karşı yapılan temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin Sarıyer İcra Hakimliğinin kararını 13 Temmuz 2010 tarihinde oy birliğiyle bozduğu kaydedildi.habertürk

Yargıtay, dînî nikâhlı eşe tazminatı reddetti
12:55 - Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, eşiyle kendi isteğiyle “imam nikahı”yla evlenen ve daha sonra eşinden ayrılması üzerine manevi tazminat talebiyle dava açan kadının isteğini "dul bir kadının yeniden evlenmesi zor" diyerek kabul eden yerel mahkeme kararını bozdu. Daire, kadının nikahsız evlendiğinde reşit olduğunu ve resmi nikah yapılmamış olmasının davacı kadının kendi kusuru olduğunu vurgulayarak, bu nedenle manevi tazminat koşullarının oluşmadığına karar verdi. 31.08.2010 ANKARA netgazete

Tansel Hanım’ın, 21 milyon lirası var mı?
Ali İhsan KARAHASANOĞLU

Aziz Nesin, Sivas olaylarından kısa bir süre önce verdiği kışkırtıcı röportajda, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” demişti.
Bu sözler için dava açıldığında, kendisini zor kurtardı.
Yargıtay’a da gidip gelen dosyadaki beraat gerekçesi, “Yüzde 60 için bir hakarette bulunuluyor ama, kimlerin yüzde 60 içinde olduğu, kimlerin yüzde 40’lık dilimde kaldığı belirtilmemiş. Tümüyle Türklerin aptal olduğu iddiasında da bulunulmayıp, bir kısmı için bu isnat yapıldığından, Türklüğe hakaret suçu da oluşmamıştır” şeklinde idi.
28 Şubat sürecinde, İşçi Partisi’nin himayesinde basılan, İlhan Arsel isimli bir ateistin kitabında, Peygamberlere, Peygamberimize ve ashabına hakaretler ediliyordu. Tempo dergisinden Kurthan Fişek de, o kitaptan alıntı yaparak, o iftiraları köşesinden tekraren yayınlamıştı. Nasiye Gökçe isimli Müslüman bir hanım, “İslâm’a hakaret edilmiştir.Ben bir Müslümanım. Bu sebeble sembolik de olsa manevi tazminata hükmedilsin” talebinde bulunmuştu.
Yerel mahkeme, bu talebi kabul etmişti.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “davacının şahsına bir hakaret yoktur” diyerek kararı bozdu.
Böylece, kutsal dinlerin Peygamberlerine, İslâm dininin Peygamberine, Peygamberin ashabına hakaret edilirse, Müslümanların her birinin açacağı tazminat davasının dinlenmeyeceği kararı çıkmış oldu.
Benzer tarihlerde, Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın, Atatürk için sarfettiği iddia edilen bazı sözler için, birçok vatandaş manevi tazminat davası açtı. “Atatürk’e yapılan hakaret, her Türk’e yapılmış sayılır” iddiasında bulunuldu. O davalarda da 4. Hukuk Dairesi, Atatürk’e yapılan hakaretlerin, her Türk için yapılmış sayılacağını kabul ederek, manevi tazminata hükmedilmesini istedi.
Böylece, İslâm’a yapılan hakarette, her Müslüman’ın dava açma hakkı olmadığını kabul eden Yargıtay, Atatürk’e hakarette farklı bir içtihadda bulundu. “Atatürk’e hakaret, her Türk’e hakarettir” dedi.
Yakın tarihte de, Orhan Pamuk’a ait “1.5 milyon Ermeni’yi ve 30 bin Kürt’ü katlettik” sözleri sebebi ile açılan manevi tazminat davaları da, önce yerel mahkemede reddedilmiş, daha sonra Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından, “Türklere hakaret edilmiştir. Hakaret edilen herkes dava açabilir” gerekçesi ile karar bozuldu.
Atatürk için geliştirilen içtihad, Türklere yönelik genel söylemde de tekrarlanmış oldu.
Özellikle belirtelim, son karar, Hukuk Genel Kurulu olduğu için, toplu olarak insanlara hakaret edilmesi halinde, her bireyin ayrı ayrı dava açabileceği hususunda Yargıtay’daki en yüksek kurulun kararı da ortaya çıkmış oldu: Topluluğa yapılan hakaretlerde, o topluluk içindeki bireyler dava açabilir.
Şimdi yeni bir örnek ile karşı karşıyayız.
Danıştay eski Başsavcısı TanselÇölaşan’dan geliyor, yeni hakaret sözcükleri.. Anayasa değişikliği ile ilgili olarak görüşlerini açıklıyor Tansel Hanım ve şöyle diyor: “Yüzde 42’lik dilimin dışındakiler, dalalet ve ihanet içindedir!”
Belirleme somut.
Muhatap kesim net..
Hakaret ifadesi, hem “dalalet” kelimesi ile, hem de “ihanet” kelimesi ile çok açık.
Şimdi ben bekliyorum ki; % 42’lik dilimin dışında kalanlar, gerek şahıs olarak, gerek tüzel kişilikler vasıtası ile ceza davaları açıp, Tansel Hanım’dan şikâyetçi olsunlar.
Takip edebilecek olanlar, ayrıca manevi tazminat davası da açsınlar.
En başta, halkın verdiği “% 58 oy”un davetçisi olan AKParti açsın bu davayı..
Anayasa değişikliğine “evet” oyu verilmesini isteyen sivil toplum kuruluşları açsınlar, “ihanet” suçlamasına yönelik tazminat davalarını..
Ve sonra bakalım..
Yargıtay ne karar verecek, bu davalarda?
İslâm dinine hakaret edilmesindeki verilen karardaki gibi, “Her Müslüman’ın dava açma hakkı yoktur. Direkt isim belirtilerek saldırıda bulunulmamıştır” mı diyecek?
Yoksa, Atatürk’e ve Türk milletine hakaret söz konusu olduğunda verilen “Herkesin dava açma hakkı vardır” şeklinde bir içtihad mı tekrarlanacak?
Bekleyip görelim, Yargıtay’daki içtihad farklılıklarını..
Bu arada, Tansel Hanım’a da bir hatırlatmada bulunalım: “Eşiniz Emin Beyefendi ile ortak banka hesabınızdaki 3.5 milyon doları harcamaya niyet ettiniz sanırım. Ancak, Atatürk ve Türk milleti aleyhine sözler için Yargıtay’ın verdiği karara paralel bir karar çıkacak olursa, % 58 evet oyu verenlerin açacakları davadaki tazminatı karşılamaya, o para bile yetmez..”
Öyle değil mi ama?..
YSK’nın geçici olarak açıkladığı sonuçlara göre, 21.787.551 kişi evet oyu kullanmış, Anayasa değişikliğine.
Yani Tansel Hanım’a göre bu ülkede 21.787.551 kişi dalalet ve ihanet içinde..
Her biri, açacağı davada 1 TL istese, 21 milyon lira eder..
Sadece bankadaki ortak hesap değil, evler de giden güme..
Benden hatırlatması..
Vakit

Yargı Skandalı Artık İsyan Ettirdi
30 Eylül 2010

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in terör örgütü üyeliğinden yargılandığı Erzurum'daki Ergenekon davası, skandal gelişmelere sahne oluyor.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, önceki gün verdiği kararla, Cihaner'in dosyasını Ankara'ya taşıdı. Böylece internete düşen ses kayıtlarındaki kurtarma planının son halkası da tamamlanmış oldu. Karar kamuoyunda şok etkisi yaptı. Hukuk fakültelerinin dekan ve öğretim üyelerinden baro başkanlarına, hukuk derneklerinin yöneticilerinden emekli yargı mensuplarına kadar herkes yapılan işlemin Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğuna dikkat çekiyor. Yargıtay'ın yerel mahkemelerin görev alanındaki örgüt davasına bakmasının yetki gaspı anlamına geldiği vurgulanıyor. 19 Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Hakan Hakeri, dışarıdan zorlamalarla yapılan yargılamanın adalete gölge düşüreceği uyarısında bulunuyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Doç. Mustafa Şentop, Yargıtay ve Danıştay'ın seçtiği 'üst ağalık' yolunun yanlış olduğuna işaret ediyor. Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin'e göre hukuksuzluk üzerine hukuk inşa ediliyor. Eski DGM hâkimi Ahmet Çağlayan, "HSYK'daki değişikliğin haklılığı ortaya çıktı." derken, Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır, ses kayıtlarına atıf yapıyor: "Mesele bir kısım yüksek yargı mensuplarının ideolojileri çerçevesinde yürütülüyor."

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Başsavcı İlhan Cihaner'in ağır ceza mahkemesinde yargılandığı terör davasının Yargıtay'a alınmasına dair kararına hukukçuların tepkisi sürüyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Doç. Dr. Mustafa Şentop, Yargıtay'ın kararının yerel mahkemelerin alanını daraltmak olduğuna dikkat çekerek, "Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemeler yerel mahkemeler üzerinde üst ağalık gibi üst çalışma yolunu seçiyorlar, bunlar yanlıştır." dedi. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, özel bir suç niteliğinde olan terör suçuna özel yetkili mahkemelerin bakması gerektiğini belirterek söz konusu kararın yargılamanın seyrini değiştirebileceğine dikkat çekti. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin ise Erzincan davasıyla ilgili dosyanın içinden çıkılmaz bir hale sokulduğunu, mağdurların AİHM'ye başvurma hakkına sahip olduğunu ifade etti.

Arınç: Yüksek yargı, içindeki çürük elmaları temizlemeli

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İlhan Cihaner'i kurtarma planında yer alan adımların teker teker uygulamaya geçirilmesinin yargının itibarını düşürdüğünü söyledi. Yargının kendi içindeki çürük elmaları temizlemesi gerektiğinin altını çizen Arınç, "Yargı adına fevkalade üzülüyoruz. Bu konuşmalar ve bunları söyleyen insanların kimlikleri, Türkiye'de yüksek yargıda ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir." dedi. Arınç, Yargıtay Başkanı'nın, zaman zaman 'Olayı soruşturuyoruz, gerekenler yapılacaktır.' şeklinde açıklama yaptığını da hatırlattı ve ekledi: "Bu soruşturmalar varsa, sonucunda neler yapıldığını hepimiz merak ediyoruz."

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç, deşifre olan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonuyla ilgili ses kayıtlarında sözü geçen eylem planlarının teker teker uygulanmasının, yargının itibarını düşürdüğünü söyledi. İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nü ziyaretinde Bülent Arınç'a, Başsavcı Cihaner'le ilgili internete düşen ses kayıtlarıyla ortaya çıkan kurtarma planının, yalanlanmamasına rağmen adım adım uygulamaya konulduğu hatırlatılarak, bu konudaki görüşü soruldu.

Yargının kendi içindeki çürük elmaları temizlemesi gerektiğinin altını çizen Arınç, "Eğer yüksek yargı sadece bağımsızlığı arzu ediyor, 'Biz ne yaparsak doğrudur, kendi içimizde yanlış yapanlar da olsa onları biz bağışlarız.' diye düşünüyorsa, ben şahsen çok üzülürüm. Böyle bir yüksek yargının ayakta kalması ilelebet mümkün olmaz. Süratle kendilerini temizlemeli, yenilemeli, denetlenebilir olmalı ve suç teşkil eden bu tür eylemler karşısında gereğini süratle yapmalıdırlar." dedi.

Bu tür olaylar açığa çıktıkça yargı içindeki sıkıntıların boyutlarının da netleştiğini belirten Arınç, "Esasen bu konuşmalar ve bunları söyleyen insanların kimlikleri, Türkiye'de yüksek yargıda ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir. Sayın Yargıtay Başkanı, zaman zaman bu konularda, 'Olayı soruşturuyoruz, gerekenler yapılacaktır.' demesine rağmen bu soruşturmalar varsa, bitirilip bitirilmediğini ve sonucunda neler yapıldığını hepimiz merak ediyoruz." şeklinde konuştu. Kurumların hiçbir şekilde yapranmasını istemediklerini anlatan Arınç, "Biz kurumlarımızın itibarlı ve güçlü olmasını isteriz. Bunu Silahlı Kuvvetler için de, yargı için de, bürokrasi için de isteriz, çünkü bu kurumları itibarlı yapan şey şeffaf, dürüst ve denetlenebilir olmalıdır,

Cihaner: Ses kayıtları 8 ay öncesine ait

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, kendisini aklamak amacıyla Yargıtay'da yapılan görüşmelerin düştüğü ses kayıtlarıyla ilgili 'deli saçması' yorumunda bulundu. Cihaner, iddia edilen ses kayıtlarıyla ilgili kronolojik hatalar yaşandığını, kayıtların 7-8 ay öncesine ait olduğunu ileri sürdü. Başsavcı Cihaner, "O sıra ceza genel kurulu ortada yok. Benim ilk duruşmalarımda, ne davanın ceza genel kuruluna gideceği belli dosyanın ne Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne de İstanbul'a gideceği belli. Yayınlanan o konuşmalar, yayınladığı o dönemlerde henüz dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gidip gitmeyeceği hatta Yargıtay'da görülüp görülmeyeceği bile belli değil. Sözde ceza genel kurulu başkanı ile görüşmüşüm. Bu mantıklı mı?" dedi.

Diğer sanıkların Yargıtay'a gelmesi de hukuka aykırı

Prof. Dr. Faruk Turhan (Süleyman Demirel Üniversitesi Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı): Yargıtay'ın kararıyla, Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren 'terör örgütü' üyeliği suçlamasındaki davasında yer alan diğer sanıkların da Yargıtay 11. Dairesi'nde yargılanmaları söz konusu oluyor ki bu tamamen hukuka aykırıdır. Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 93. ve 94'üncü maddesinde bu tür suçları işleyen hâkim ve savcıların suçlarına iştirak edenlerin soruşturma ve kovuşturmalarının aynı usule tabi olacağına ilişkin hüküm bulunmamaktadır.

11. Daire'ye gönderilen dava, hukuksuzdur

Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük (Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi): Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 11. Daire'ye gönderdiği dava tam bir hukuk skandalı. Başından beri çeşitli oyunlar oynanmaya çalışılan dosya iyice karıştı. Davanın 11. Ceza Dairesi'ne gönderilmesi hukuksuzdur. Çünkü eğer iki mahkeme arasında uyuşmazlık varsa CMUK'a göre hangi mahkeme daha ağır ceza istiyorsa dava orada birleştirilir. Ancak Yargıtay Genel Kurulu bu kanunu göz ardı etti. Türkiye'de denetime tabi olmayan mahkemeler "ben yaptım oldu" mantığıyla hukuk dışı kararlar veriyor.

Yargıtay Ceza Dairesi ihsas-ı reyde bulundu

Kemal Bayrak (Boğaziçi Hukukçular Derneği Ceza Avukatı): Cihaner'in Yargıtay'da yargılanması usule uygundur. Ancak bu davanın başında fotokopiyle karar vermesi son derece adli hatadır, hukuku adeta yok saymaktır, fotokopi üzerinden ne dava görürsünüz ne de tahliye verebilirsiniz. Bu açıkça hukuksuzluktur. Burada fotokopi belgeyle tahliye eden, bununla kalmayıp birleştirme gibi kararlar veren Yargıtay Ceza Dairesi'nin reddedilmesi imkanı da söz konusu olabilir. Çünkü ihsas-ı reyde bulunmuştur. Burada suç işlediği iddia edilen bir sanığın açık açık lehine taraf tutmuştur.

Yerel mahkemelerin alanını daraltıyor

Doç. Dr. Mustafa Şentop (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi üyesi): Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin dava ile ilgili aldığı kararlar Ceza Genel Kurulu'nda da etkili olmuştur. Anayasa'nın 154. maddesine göre sıkıntı var, Yargıtay Kanunu'na göre görev sırasında işlenmiş her suçun görev suçu kabul edilmesi mümkün değil. Bu bütün kamu görevlileri için geçerli bir yasa. O bakımdan Yargıtay'ın kanunda gösterdiği görev ve yetkilerinin burada aşındığını veya suiistimal edildiğini söyleyebiliriz. Buradaki nitelendirme farklılığı da yerel mahkemelerin görev alanını daraltıyor. Yargıtay'ın görev alanını genişletmiş oluyor. Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemeler yerel mahkemeler üzerinde üst ağalık gibi üst çalışma yolunu seçiyorlar bunlar yanlıştır.

Bu karar, yargılamanın seyrini değiştirir

Cevdet İlhan Günay (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Onursal Üyesi): Karar, yargılamanın seyrini değiştirir nitelikte. Görev suçu ile terör suçunun birleştirilmesi çok zordur. Terör suçuna 9. Daire bakar. Terör suçu özel bir suçtur ve özel yetkili mahkemeler tarafından bakılması gerekir. Eğer Yargıtay'da yargılanması gerekiyorsa da 9. Ceza Dairesi bakar; 11. Ceza Dairesi değil.

Cihaner davasına özel yetkili mahkeme bakar

Bilal Çalışır (Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı): Yargıçların telefon konuşmalarından da anlaşılabileceği gibi hukuk göz ardı ediliyor. Bundan sonra Yargıtay nezdinde Cihaner dosyasının hiçbir hukuk zemininde göz önüne alınarak yürümeyeceği kanaatindeyim. Cihaner'in suçu Yargıtay'ın görev alanı içinde değildir. Göreviyle ilgili suçtan değil tam tersi terör suçundan yargılanacak. Ceza Kanunu'na göre (250. madde) bu tip davalara özel yetkili mahkemeler bakar. Mesele bir kısım yüksek yargı mensubunun ideolojileri çerçevesinde yürütülüyor.

Yargıtay kararı yok hükmündedir

Avukat Halil Doğan (Demokrat Hukukçular Derneği Genel Başkanı): Yasalara göre Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği birleştirme kararı yok hükmündedir. Burada çok açık bir şekilde Yargıtay'ın yetki gaspı var. Bu dava, ağır ceza mahkemesinde görülmesi gereken bir dava. Her şey bir plan dâhilinde uygulanıyor. Bu davada asker olan kişilere de kapı açılmak isteniyor.

Zorlama kararlarla hukuk yürümez

Prof. Dr. Hakan Hakeri (Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı): Davalar birleştirilebilir. Buna engel yok. Ancak ben olaylar ilk geliştiğinde Yargıtay Ceza Dairesi'nin dosyayı doğrudan isteme yetkisi olmadığı düşüncesindeydim. Ses kayıtlarıyla ilgili de yargının bu tip planlar içine girmesi doğru değil. İşlerin kendi akışına bırakılması, hukuk düzeninin kendi kuralları içinde gelişmesi lazım. Zorlamalarla davaların alınıp oradan oraya aktarılması yargılamanın adilliğine gölge düşürür.

HSYK'daki değişikliğin haklılığı ortaya çıktı

Ahmet Çağlayan (Eski DGM Hâkimi): Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun oylamasıyla kanundaki hükümler değişiyorsa o zaman İlhan Cihaner'in Yargıtay'da yargılanma kararı doğrudur. Bu mevcut durum, HSYK'da yapılan değişikliğin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun buna bir açıklık getirmesi gerekiyor.

Mağdurlar AİHM'ye başvurma hakkına sahip

Orhan Gazi Ertekin (Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı): Bu davanın Yargıtay'a alınma çabaları en başından beri şaibeyle gidiyor. 11. Ceza Dairesi CD üzerinden birleştirme kararı vererek hukuk tarihinde olmayan bir ilke imza attı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu hukuksuzluğun üzerinden başka bir hukuksuz kararı verdi. Yasalara göre Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği birleştirme kararı yok hükmündedir. Yargıtay Ceza Kurulu'nun hükmü son karar olduğundan mağdur kişiler AİHM'ye başvurma haklarına sahiptir. Bu dosya yargılama süreci başından beri hukuk davası gibi değil de bir hesaplaşma gibi devam ediyor.

Kaynak: Zaman

Haberal'a Tazminata Onay

Yargıtay Genel Kurulu, Ergenekon sanığı Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkime verilen tazminat cezasını onadı.

05.11.2010

Yargıtay’ın bu kararıyla birlikte "Bu karar adil yargılamayı etkileyecek mi?", "Her yargıca verdiği karar için tazminat davası açılabilecek mi?" gibi sorular akla geliyor.
Yargıtay, 9 hakimin Mehmet Haberal’a tazminat ödemesini kararlaştırdı. Kararı veren temyiz mahkemesi Hukuk Genel Kurulu oldu.

Mehmet Haberal. Ergenekon sanığı olarak tutuklanınca avukatları hemen harekete geçti. Tutukluluğun kaldırılması için alınan sağlık raporları mahkemeye sunuldu.

Mahkeme, tutukluluğu etkileyecek bir durum sözkonusu olmadığı gerekçesiyle tutukluluğun devamına karar verdi. Haberal’ın avuklatları ise vazgeçmedi, itirazı Yargıtay’a taşıdı.

Avukatlar, Haberal’ın yaşam hakkı engellediği gerekçesiyle 9 hakime tazminat cezası verilmesi için 4. Hukuk Dairesi’ne dava dilekçesini verdi.

Hukuk Dairesi 9 hakimin 1500’er lira tazminat cezasına çarptırılmasına karar verdi. Ardından 9 hakimin bu karara itirazı oldu.

Bu itirazın görüşüldüğü yer ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu oldu. Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği karar da farklı olmadı.

Kurul, cezayı onadı, hakimlere tazminat cezası verilmesini kararlaştırdı.

Peki Bu Karar Ne Anlama Geliyor?
Eski Yargıtay Üyesi Ahmet Gündel konuyla ilgili şunları söyledi:
"Yargıtay’ın ideolojik zemininden çıkan ideolojik bir karardır. Son yıllardaki ergenekon ve uzantısı davalarda sanıklara baktığımız zaman bazı yüksek yargı organları tarafından kurtarılma telaşı ve çabası içinde olduklarını görüyoruz. Mehmet haberal hakkında Yargıtay’ın verdiği kararın ben bu yönde verilmiş bir karar olduğunu düşünüyorum."

Gündel kararı, "şimdiye kadar görülmemiş" olarak niteliyor ve emsal teşik etmeyeceğini vurguluyor.

Mehmet Haberal’ın sağlık raporuyla ilgili ilginç bir gelişme daha var. Savcı Mehmet Pekgüzel, Haberal’a ait bir sağlık raporunun saklandığını ortaya çıkardı.

Raporun sonucu ise dikkat çekici. Yargıtay’ın hakimlere tazminat cezası verdiren raporda Haberal’ın durumunun ağır olduğu, hastaneye yatırılması gerektiği vurgulanıyordu.

Gizlenen rapor ise tam tersi bir tanıda bulunuyor. Raporda, Haberal’ın ayakta tedavi görebileceği belirtiliyor.

"Peki bu rapor bugüne kadar neden saklandı, neden mahkemeye çok geç bir tarihte sunuldu?" Savcı Pekgüzel, işte bu sorunun cevabının peşinde. Rapor, 13.Ağır Ceza mahkemesinde inceliyor. TRT

Yargıtay kararına tepkiler çığ gibi
6 Kasım 2010
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun, 9 hakim hakkında açılan tazminat davasını onamasına tepkiler sürüyor.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun, Ergenekon davası sanığı Mehmet Haberal'i tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hakim hakkında açılan tazminat davasını onamasına tepkiler sürüyor. Bağımsız İzmir Milletvekili Recai Birgün, Yargıtay'ın aldığı kararı hukuki olmaktan çok siyasi ve ideolojik buldu. Birgün, hakimlerin bundan sonra vicdanları yerine cüzdanlarına bakarak karar vereceklerini söyledi. Birgün, kararın Ergenekon davasını farklı bir sürece taşıyabileceği endişesi taşıdığını kaydetti. haber10


Güncel - 06 Kasım 2010 06:57

Haberal'a Cihaner Taktiği

Yargıtay, Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ı sağlık durumu nedeniyle tahliye etmeyen 9 hakime verilen tazminat cezasını 'ayakta tedavi edilebilir' raporuna rağmen onadı.
Cihaner'i tahliye eden formül, bu kez Haberal için devrede. Hukukçular, "Hakim teminatı ayaklar altında" dedi.

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i tahliye etme yolu Ergenekon'un tutuklu sanığı Prof. Dr. Mehmet Haberal için de uygulamaya sokuldu. Avukatları Haberal'ın sağlık gerekçesiyle tahliye edilmesini istedi. Haberal'ın tedavisinin ayakta yapılabileceğine ilişkin 5 uzman doktor tarafından verilen rapor mahkemeden gizlendi. Bu süreçte Yargıtay, Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hakimin tazminat ödemesine karar verdi.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Ergenekon davasının tutuklu sanığı Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hakime verdiği tazminat kararı onaylandı. Özel gündemle toplanan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Haberal'ın açtığı tazminat davasında tahliye taleplerini reddeden 9 hakimin tazminat ödemesine ilişkin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararını onadı. Kurul, hakimlerin ödeyeceği tazminat miktarını ise önümüzdeki hafta görüşüp karara bağlayacak.

GEREKÇE SAĞLIK
Ergenekon davasının tutuklu sanığı Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın avukatları sağlık gerekçesiyle müvekkillerinin tahliye edilmesi için tutukluluğuna itiraz etmişlerdi. Mahkeme ise bu itirazı yerinde görmemiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermişti. Bunun üzerine Haberal'ı tahliye etmeyen hakimler (9 hakim) hakkında 1. sınıf hakim oldukları için Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nde dava açılmıştı. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'de hakimleri bin 500'er lira tazminata mahkum etmişti.

TAZMİNAT KARARI OY ÇOKLUĞUYLA ALINDI
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin, hakimleri tazminata mahkum eden kararının temyiz görüşmesinde Yargıtay Genel Kurulu'ndaki bazı üyelerin Daire'nin kararına tepki gösterdiği belirtildi. Devam eden kovuşturmayı ve hakimlik teminatını gerekçe gösteren üyelerin, bu kararın hukuki sorunları da beraberinde getireceğini dile getirdikleri kaydedildi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararı oy çokluğuyla onaylandı. Yargıtay Genel Kurulu, Haberal'ı tahliye etmeyen hakimlerin temyiz görüşmesini, 3 yıldır bekleyen dosyalara rağmen, bu kadar hızlı bir şekilde karara bağlaması da dikkat çekti.

Rapor mahkemeden gizlendi
Hafta içinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Ergenekon duruşmasında Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Haberal'ın sağlık durumu hakkında Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından mahkemeye gönderilen cevabi yazıda, 16 Ekim 2009 tarihinde Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından tedavisinin ayakta yapılabileceğine ilişkin 5 uzman doktor (4'ü profesör, 1'i doçent) tarafından bir rapor oluşturulduğunun anlaşıldığının ifade edildiğini kaydeden Pekgüzel, bu raporun mahkemeye 28 Ekim 2010 tarihinde geldiğini, savcılık makamına ise yeni ulaştığını söylemişti. Söz konusu raporun mahkemeden gizlendiğini ileri süren Pekgüzel, raporu gizleyen ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etmişti. Hakimleri tazminata mahkum eden Yargıtay 4. Hukuk Dairesi gerekçeli kararında Haberal'ın "Ani ölüm riski altında olduğu" ve "Bilim adamı kimliği" sebebiyle tahliye edilmesi gerekir demişti. Ancak mahkemeden saklanan raporda Haberal'ın ölüm riski taşımadığı gibi ayakta tedavi görmesinin yeterli olduğu belirtilmişti.


Hakim teminatı ayaklar altında
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararı ve bu kararı onayan Hukuk Genel Kurulu'nun hükmüne tepki gösteren hukuk çevreleri, Yargıtay'ın siyasal aktör haline geldiğini savundu.

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin: Bu kararı ile Yargıtay sanki siyasal bir aktör haline gelmiştir. Biz bunu İlhan Cihaner meselesinde de görmüştük. Bu karar hukuk dışıdır."

Onursal Yargıtay Üyesi Kamil Acar: Bu karar hayret-i mucip bir karardır. Bu kararla ceza hakimleri hukuk hakimlerinin denetimine girmiş olur ki o zaman ceza hakimi bulamazsınız. Bu kararı endişe ile karşılıyorum.

Eski Savcı Sacit Kayasu: Hakim teminatı ayaklar altında. Devam eden bir dava ile ilgili hakime müdahale edildi. Davanın bundan sonra nasıl yürütüleceğini belirledi. Hakimler bundan sonra kolay kolay karar veremez. Anayasa, hukuk, ayaklar altında.

Eski Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Doç. Dr. Osman Can: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun kararı, Mehmet Haberal'ın davasına bakan hakim ve savcılar üzerinde baskı unsuru oluşturacak. Yürütülen bir davaya müdahaledir.

Emekli Başsavcı Reşat Petek: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun kararı hukuki dayanaktan yoksundur. Karar Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu'na aykırıdır.

Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cihat Özkan: Bu onama kararıyla artık ceza hâkimleri ve savcıları, özgür iradeleri ile karar veremeyeceklerdir. Çünkü bu tazminat kararını, Demokles'in kılıcı gibi enselerinde hissedeceklerdir.

Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel: Mehmet Haberal'ın normal yollardan tahliyesi sağlanamayınca yargıçlara tazminat davası açarak bu sağlanmaya çalışıldı. Maalesef Yargıtay buna hizmet ederek tazminat cezası verdi.

Yargıtay resmen yargı bağımsızlığını çiğnedi
AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, kararı sert bir dille eleştirirken, yargı bağımsızlığının Yargıtay tarafından resmen çiğnendiğini kaydetti. Bozdağ, 4. Hukuk Dairesi'nin kararını yerinde bulan Yargıtay'ın almış olduğu bu kararla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 142. maddesine tartışmasız bir şekilde aykırı olduğunu vurguladı.

Kararın, yargı bağımsızlığının Yargıtay tarafından çiğnendiğinin açık bir delili olarak hukuk tarihine geçeceğini vurgulayan Bozdağ, böylece Anayasa ve yasaların da ayaklar altına alındığını ifade etti. Yargıtay'ın, söz konusu karar ile devam eden Ergenekon davasına çok açık olarak müdahale ettiğine dikkati çeken Bozdağ, söz konusu karara imza atanların 'Yargı görevini yapan hakim ve savcıları etkileme' suçunu işlediğinin altını çizdi.


Hakimler gerekçeli kararı bekliyor
'Ergenekon' davasının tutuklu sanığı Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerinin reddi gerekçesiyle aleyhlerine açtığı tazminat davasında, tazminat ödemeleri kararı onanan 9 hakimden İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu, 'Gerekçeli kararı gördükten sonra değerlendiririz' dedi.

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görev yapan mahkeme başkanları Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu ve Nurettin Ak ile hakimler Rüstem Eryılmaz, Resul Çakır, Kemal Can, Yakup Hakan Günay, Mehmet Faik Saban, İdris Asan ve Ali Efendi Peksak'ın aleyhlerine verilen tazminat kararı ile ilgili olarak 'böyle bir kararı beklemedikleri' öğrenildi. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu, bu kararla ilgili gerekçeli kararı beklediklerini belirterek, 'Gerekçeli kararı gördükten sonra bir değerlendirme yapacağız' diye konuştu.

Kaynak: Yenisafak aktifhber

Yargıtay Artık Meşru Bir Kurum Değil
07 Kasım 2010
Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri için 9 hâkime verilen tazminat cezasının Yargıtay'da onanması hukuk camiasını ayağa kaldırdı.
Karara en sert tepkiyi kürsü hâkimleri gösterdi. Haberal'la ilgili taburcu raporunun görmezden gelindiğine ve 80 yıllık içtihadın çiğnendiğine dikkat çeken hâkimlere göre hukuksuzluk ayyuka çıktı, Yargıtay meşruiyetini kaybetti.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, önceki gün verdiği bir kararla başta yargı mensupları olmak üzere bütün hukuk camiasının tepkisini çekti. Kararın merkezinde Ergenekon sanığı Mehmet Haberal vardı. Daha önce sağlık gerekçesiyle Haberal'ın tahliyesi istenmiş ancak hâkimler, bu talebi reddetmişti. Taburcu raporu da hâkimlerin haklılığını gösteriyordu. Ancak bu rapora rağmen hâkimler tazminatla cezalandırıldı. Yargıtay da beklentilerin aksine kararı onadı. Böylece bütün yargıçlar ceza kıskacına alınmış oldu. Hukukçular ve kürsü hâkimleri, Yargıtay'ın meşruiyetini kaybettiğini, hukuksuzluğun ayyuka çıktığını düşünüyor. Kazan Hâkimi Kemal Şahin'e göre, ideolojik saplantılar doğrultusunda kişiye özgü bir karar verildi. Ergenekon gibi kritik davaların yargıç heyetlerine 'aba altından sopa' gösterildiğini belirten Şahin, hâkimlik teminatı ve bağımsızlığının çok ciddi zedelendiğine dikkat çekiyor. Kilis Hâkimi Muzaffer Şakar, 80 yıllık içtihadın Haberal için yok sayıldığını belirtirken, Ödemiş Hâkimi Faruk Özsu'nun tespiti de dikkat çekici: "Genel Kurul, Haberal için meşruiyetini masaya yatırdı."

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun önceki gün Mehmet Haberal'la ilgili hâkimlere verilen tazminat kararını onaması hukuk tarihine geçti. Zira Kurul, 84 yıldır süren içtihadı yok saydı ve yeni bir içtihat oluşturdu. Skandallar zinciri Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 9 ağır ceza hâkimini Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle suçlu bularak bin 500'er lira para cezasına hükmetmesiyle başladı. Yargıtay, bir dava henüz tamamlanmamışken, o dosyanın sanığının itirazını değerlendirerek hâkimleri mahkûm etmişti. 'Yargılama sonunda Haberal suçlu bulunursa Yargıtay bunun hesabını nasıl verecek?' sorusu cevapsız kaldı. Daire söz konusu kararı verirken, Haberal'ın 'sağlıklı olduğunu, ayakta taburcu edilebileceğini gösteren' 16 Ekim 2009 tarihli raporu da dikkate almamıştı.

Ayrıca Anayasa'nın, "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasına mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz." hükmü de ayaklar altına alındı. Karar, hukukçuların tepkisini çekti. Yargıya müdahale olarak değerlendirildi. Söz konusu karara en büyük tepkiyi ise doğal olarak kürsü hâkimleri gösterdi. Zira bundan sonra verdikleri ya da vermedikleri tahliye kararları sonrasında tazminata mahkûm edilme kapısı açılmış oldu.

Ödemiş Kürsü Hâkimi Faruk Özsu, kararı hukuk içinde değerlendirmenin yanlış olacağını anlattı. Genel Kurul'un, Haberal için meşruiyetini masaya koyduğunu vurguladı. Haberal'ın yargılandığı Ergenekon davasının devam ettiğini hatırlatan Özsu, nihai karar verilmeden hâkimleri tazminata mahkûm etmenin kişiye özgü bir uygulama anlamı taşıdığını ifade etti: "Genel Kurul, siyasi bir pozisyon alıyor. Haberal'ın suç işleyemeyeceğini savunuyor. Bizim bilmediğimiz özel bir durum var herhalde. Haberal'ın bağlantılarına bakmak gerekiyor. Bu kararı hukukçulardan ziyade Ergenekon'un siyasi ayağını iyi bilen Şamil Tayyar gibi gazeteci ile stratejistlerin yorumlaması gerekiyor."

HÂKİMLERE ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERİLDİ

Kazan Kürsü Hâkimi Kemal Şahin, söz konusu kararın hukuki bir metin olmaktan ziyade ideolojik saplantılar doğrultusunda kişiye özgü verilen bir karar olduğunu vurguladı. Genel Kurul'un Türk hukuk tarihinde bir ayıbın yer almasına neden olacak bir karar aldığını belirten Şahin, Türkiye'nin yakından takip ettiği Ergenekon gibi kritik davaların, yargıç heyetlerine 'aba altından sopa' gösterildiğini söyledi. Ceza yargılanması devam eden bir davada tazminata mahkûm etmenin izahının olamayacağını belirten Şahin, "Hukuki yorum ve analiz yapmayı bırakın; bu kavramları kullanmak bile yersiz olacaktır. Dosyası kabarık 4. Hukuk Dairesi'nin verdiği kararı onaylayan Genel Kurul, hâkimlik teminatı ve bağımsızlığını çok ciddi zedeleyen bir karara imza attı." dedi.

Kilis Kürsü Hâkimi Muzaffer Şakar ise kararı hukuki açıdan eksik ve yetersiz buluyor. 80 yıllık içtihadın Haberal için yok sayıldığını ifade eden Şakar'ın, en büyük temennisi, söz konusu kararın içtihat niteliğini kazanıp benzer davalarla karşılaşılmaması. Aksi takdirde hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı açısından ciddi sakıncaların neden olacağını öngörüyor. Şakar, "Hukuki yönden eksiklikler barındırıyor. Yargı bağımsızlığına olumsuz yönde ciddi bir etki yapacaktır. Pek çok ülkede yeri olmayan bir durum. Umuyoruz ki bu uygulama içtihat haline dönüşmez. Hâkimlerin suç işlemediği sürece sorumlu tutulması, karar verme yetilerini elinden alacaktır. Karar verirken acaba tazminata mahkûm olur muyum bunu düşüneceklerdir."

Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri için 9 hâkime verilen tazminat cezasının Yargıtay'da onanması hukuk camiasını ayağa kaldırdı. Karara en sert tepkiyi kürsü hâkimleri gösterdi. Haberal'la ilgili taburcu raporunun görmezden gelindiğine ve 80 yıllık içtihadın çiğnendiğine dikkat çeken hâkimlere göre hukuksuzluk ayyuka çıktı, Yargıtay meşruiyetini kaybetti.

Hâkimlerin üstünde 'Demokles'in kılıcı' gibi duracak

Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan: Öncelikle yargılama henüz tamamlanmamıştır
İlk derece mahkemesi olarak görev yapan İstanbul Özel Yetkili Ceza Mahkemesi yargıçları henüz dosyadan el çekmemiştir. Bu onama kararıyla artık ceza hâkimleri ve savcıları, rahatça özgür iradeleri ile karar veremeyecek. Çünkü bu tazminat kararını, Demokles'in kılıcı gibi enselerinde hissedecekler. Hukuk yargılaması yapan yargıçlar, ceza yargıçlarının üzerinde bir denetim görevi yerine getirecek. Bu karar Ergenekon ve darbe girişimlerinin yargılandığı dosyaların Ankara'da ve bir şekilde yüksek yargıda toplanması suretiyle akim bırakılması girişimlerinin devamıdır.

Emekli Başsavcı Reşat Petek: Karar, hukuki dayanaktan yoksun
Ceza Muhakemesi Kanunu'nda hâkim ve savcıların görevleriyle ilgili yaptığı işlemlerde sorumlu oldukları belirtilir. Hâkim ve savcıların bu sorumluluklarına binaen mağdur olanların devlet aleyhine dava açabilecekleri ifade edilir. Söz konusu bu davada ise doğrudan doğruya hâkimler aleyhine dava açıldı. Hâkim veya savcı hakkında bir ceza soruşturması yapılmadan, görevini kötüye kullandığına dair iddia sübuta ermeden bu konunun Yargıtay'daki ilgili hukuk hâkimlerinin tazminata hükmetmesini anlamak mümkün değil. Karar Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu'na aykırıdır.

Doç. Dr. Yücel Sayman: Hukuki açıdan nerden bakılırsa bakılsın savunulacak bir karar değil
Hakimler tutuklama kararını kaldırmadıkları gerekçesiyle tazminata hükmediliyor. Hakimlere atfedilen kusur hizmet kusuru değildir. Öyle olsa Adalet Bakanlığı'na karşı açılması lazım. Şahsi kusur olduğu zaman özel hukuk davasıdır. Bu ise ilk derece mahkemesinde görülür. Yargıtay'ın kararı hakimler üzerinde baskı oluşturuyor. Hakimler ne yönde karar verirse versin bir kesim hep yargıçların vereceği kararlar sonrasında akıllara soru işareti gelecektir. Yargıtay, bu yargılamayı yapmakla anayasaya aykırı davranmıştır. Hukuki olarak savunulması mümkün değildir.

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Karakoç: Türkiye'de ilk defa böyle bir olay yaşandı
Yargılama bitmeden, Haberal'ın mahkum olup olmadığı konusunda bir mahkeme kararı çıkmadan hakimler tazminata mahkum edildi. Yargılama sona erer, kişi aklanır, dolayısıyla mağduriyetine keyfi olarak sebebiyet verilirse bunu yapanlar şüphesiz ki bir yaptırımla cezalandırılabilir, tazminat verilebilir. Karar hakimlerin cesaretini kıracak. Yüksek yargı, dikkatli olmalı. Kişilerin yetkilerini kullanmasını engelleyecek baskılardan da uzak durulmasında yarar var. Verilen karar doğru da olabilir ama yargılama devam ederken verilmesi biraz anlamlı.

Kaynak: Zaman

Yargı'nın FOTOKOPİ Hukuku

Mehmet Haberal 7 Nisan 2009’da Ergenekon’un yöneticisi olmak suçlamasıyla gözaltına alındı, hakkında kısa sürede tutuklama kararı çıktı...
Sedat Laçiner / Star

25 defa tahliye talebinde bulunsa da mahkemenin kendisi hakkındaki kararı netti ve her seferinde talebi reddedildi. Hâkimler Haberal’ı tahliye etmediler, fakat o çok güçlü bir adamdı ve hiçbir güç onu hapiste tutamadı. Cezaevinde 24 saat bile geçirmedi. Hergün ‘bulunan sağlık raporları’ ile 577 gün boyunca hastanede özel bir odada, sanki dışarıdaymış gibi yaşadı. Mahkemeye ifadesini bile video-konferans sistemiyle verdi. O yatağına uzandı, hastane ayakucuna geldi... Oysa benzer rahatsızlığı olan hastalar 1 ay bile sürmeden taburcu ediliyordu. Nitekim kardiyologlar da ona “cezaevine dönebilir” raporunu vermişti. Fakat Haberal ve avukatları mahkemeden bu kararı sakladılar ve Haberal özel odasında yatmaya devam etti.

Hukukun sağlık üzerinden arkadan dolaşıldığı ilk örnek Haberal’inki değil. Ergenekon bir terör örgütü davası olmasına rağmen, mahkemenin suçladığı en önemli isimler hapiste değil... Çoğu sağlık gerekçeleri sayesinde dışarıdalar. Pek çoklarına göre içeride sadece sahipsiz ve rütbesiz kişiler kaldı...

Fotokopi hukuku

Haberal’ı özel odada kalmak kesmedi ve tahliye talebini kabul etmeyen hakimleri Yargıtay’a şikayet etti. Bu kez gariplikler Yargıtay’a taşındı. Dava hala sürüyor olmasına rağmen davaya müdahale eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Haberal’ı tahliye etmeyen Ergenekon davası hâkimlerinden sadece 9’una tazminat cezası verdi... Evet, evet, yanlış duymadınız... Yargıtay dava devam ederken davaya müdahale etti ve süren davada sadece ‘tipini beğenmediği bazı hâkimler’e ceza verdi... ‘Tipini beğenmediği’ diyoruz, çünkü Yargıtay’ın elinde davaya ilişkin bir tek kanıt dahi yok. Eldeki tek dayanak Haberal’ın avukatlarının getirdiği fotokopiler. Albay Çiçek’in ıslak imzasını bile yeterli görmeyenlerin fotokopi aşkını Cihaner davasında da görmüştük. Orada da HSYK süren davaya fotokopi üzerinden müdahale ederek bir hukuk cinayetine imza atmıştı.

Savcı Sarıkaya’nın HSYK tarafından meslekten atılmasından ve Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararından sonra hukukun iğfal edilmesi son bulur diye umuyordum. Fakat Türk mahkemeleri beni utandırıyor(!) hukuk rezaletlerinin son bulması bir yana, izahı güç kararlar bizleri dahi şaşırtacak bir hızda devam ediyor. Haberal’a verilecek tazminat miktarı henüz belli değil. Ona da Yargıtay karar verecek. İster misiniz karar 4-5 milyar dolar çıksın, hâkimlerin evlerin arabalarına haciz gelsin. Şaşırır mıyım derseniz, hiç şaşırmam. Çünkü artık hukuk üzerinden yaşanan kirli savaşı görmemek için kör olmak bile yetmez.

Tehditler bir bir çıkıyor

Ergenekon davasını gereksiz bulabilirsiniz. Uzun tutukluluk süreleri sonunda hiçbir ceza çıkmayacağını da söyleyebilirsiniz. Geciken adalet, adalet değildir de diyebilirsiniz, fakat mahkeme devam ederken mahkemeye müdahale edemezsiniz. Hatta hâkimin hata yaptığı davalarda dahi mahkemenin sonucunu beklemek zorundasınız. Nitekim hukuk tarihi boyunca haksız yere onlarca yıl yatıp sonra suçsuz olduğu anlaşılan pek çok insan vardır. Amerikan mahkemeleri de, Fransız mahkemeleri de bu tür yanlış kararlara imza atıyorlar. Ancak mahkeme sonucunu beklemeden davaya müdahale etmek, bir de süren davada hâkime tazminat cezası vermek adil yargılamanın ve bağımsız mahkemelerin ortadan kalkması demektir.

Düşünün, Fenerbahçe-Galatasaray maçının tam ortasında Federasyon Başkanı hakemin penaltı kararı üzerine sahaya iniyor ve hakemi kırımızı kart gösterip oyundan atıyor.

Böyle bir şey olabilir mi?

Hakemler de, hâkimler de işin doğası gereği yanlış kararlar verebilirler. Ancak kararlara o anda müdahale edemezsiniz. Bu durum bir futbol maçına bile yakışmazken, mahkemelerde yaşanıyor olması tam bir rezalettir.

Şimdi haklarında tazminat cezası verilen 9 hâkim gerekçeli kararı bekliyor. Hepsi şaşırmış durumda. Nasıl olmasınlar ki, hâkimken birden bire sanık oluverdiler... Yargıtay utanmasa her birini Ergenekon sanıkları yerine hapse de atar. Zaten bazı Ergenkoncular hâkim ve savcıları görevden alınmakla, hatta daha fazlasıyla tehdit etmemişler miydi?

Hâkimler tehditlerin bir bir doğru çıkmasından dolayı tedirgin. Silivri Cezaevi’nde ise bayram var. Tüm sanıklar sıraya geçmiş durumda, Haberal’ın açtığı yoldan hem dışarı çıkmanın, hem de hâkimleri cezalandırmanın hayalini kuruyorlar.

Bayramınız kutlu, yolunuz ise mahkemelerden uzak olsun. Allah kimseyi haklı da olsa, haksız da mahkemelere düşürmesin.

Arabasını Otoparka Bırakanlar Dikkat
24 Nisan 2011
Anahtar otoparkçıya bırakılmışsa çalınan arabanın tazminatı ödenmez...
Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği, sigortacılara tazminat ödememe yollarından birini gösteren mahkeme kararını hatırlattı.

Yargıtay'ın onayladığı karara göre, anahtar otoparkçıya bırakıldığında arabanın çalınması hırsızlık kapsamında değerlendirilmiyor. Böylece sigorta şirketleri de müşterilerine para ödemekten kurtuluyor.Yargıtay'ın verdiği karar, aracını otoparka bırakanlar için ilginç mesajlar içeriyor. Kararda, "Otomobili çalan kişinin otoparkçı bile olsa aracın alınıp götürülmesi emniyeti suistimal suçu olduğundan eylem teminat dışıdır. Bu nedenle sigorta şirketinin ödeme yapmasına gerek yoktur." denilmekte. Hukukçular, söz konusu kararı, hasar ödemekte cimri davranan sigorta şirketlerinin ekmeğine yağ sürmek olarak değerlendiriyor.

Olayda mağdur olan ve hakkını hukuki yollardan arayan vatandaş başından geçen hikayeyi şöyle anlatıyor: "Acil bir durum için hastaneye gittim. Hastanenin otoparkında yer bulamayınca aracı dışarıdaki bir otoparka bırakmak zorunda kaldım. Tekrar döndüğümde aracımın yerinde olmadığını fark ettim. Otomobil çalınmıştı. Hemen tazmin için sigorta şirketine başvurdum." Ancak sigorta şirketi, 'Arabanız çalınmamış, siz dolandırılmışsınız.' diyerek, parayı ödemedi. Anlaşmazlık mahkemeye intikal eder. Durumu değerlendiren Yargıtay 2. Hukuk Dairesi de, sigorta şirketinin ödeme yapmasına gerek olmadığına karar verir. Vatandaşı mağdur durumda bırakan karara göre, araç sahipleri şuna dikkat etmeli: "Aracı otoparka bırakırsanız ve çalınırsa sigortadan tazminat alabilirsiniz. Ancak aracın anahtarını otoparkçıya bırakırsanız ve aracınız çalınırsa bu suç dolandırıcılığa girdiğinden sigortadan para alamazsanız." Hastane dışında aracını kaybeden vatandaşın davası ile ilgili Yargıtay'ın 16 Ocak 2006 tarihli kararında şöyle deniyor: "Davacı (kasko sigortalı aracın sahibi), hastane otoparkında yer bulunmaması nedeniyle dışarıya çıkarak otoparkçı görünüşlü olan bir kişinin kendisine yardım teklif etmesi üzerine aracını teslim etmiştir. Daha sonra otoparkçı tarafından araç alınıp gözden kaybolunmuştur. Bu eylemde aracı götüren, araç sahibini yanıltarak (hulus ve saffetinden yararlanarak ve iradesini fesada uğratarak) aracın rıza ile teslimini sağlamış olup hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu işlemiştir." Dolandırıcılık suçunu sigorta teminatı kapsamına dâhil etmeyen Daire, emsal teşkil eden kararına şunları da ekliyor: "Aracı götüren, dolandırıcı değil de gerçek otoparkçı bile olsa onun tarafından da aracın alınıp götürülmesi emniyeti suistimal suçu olduğundan bu eylem de teminat dışıdır. Bu nedenle sigorta şirketinin ödeme yapmasına gerek yoktur."

Bu karar, sigorta şirketlerinin kötü imajını pekiştireceğe benziyor. Özellikle kasko sigortasında fiyat rekabetine giren sigorta şirketleri hasar ödemelerinde cimri davranıyor. Benzer durumları yaşayan ve sigortasının kapsamı konusunda detaylı bilgi sahibi olmayan müşteriler ise hasar tazmini için sigorta şirketinden eli boş dönüyor. Yargı yoluyla haklı olduğunu ispat eden sigorta şirketlerinin, hasar tazmininde daha eli sıkı davranmasının yolu açılmış oluyor. Dairenin verdiği kararın doğru olduğunu belirten Avukat Tamer Akçalı, vatandaşları araçlarını kasko yaptırırken daha dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Kasko yaptırırken dolandırıcılık suçlarının da sigorta kapsamına dâhil edilmesi çağrısında bulunarak aksi durumda benzer mağduriyetlerin tekrarlanabileceği uyarısında bulunuyor. Bazı hukukçular ise Yargıtay'ın verdiği bu kararın sektör tarafından emsal gösterilerek benzer mağduriyetlerde kullanılacağına dikkat çekiyor. Bunun için de dolandırıcılık ve hırsızlık kavramlarının kanunda açık ve net açıklanmasını, vatandaşların da kasko yaptırırken buna göre işlem yaptırmaları gerektiğine dikkat çekiyor.
aktifhaber

13 yaşındaki çocuğa tecavüz davasındaki Yargıtay kararına Bakan Şahin'den tepki
01 Kasım 2011

Aile ve Sosyal politikalar Bakanı Fatma Şahin, Yargıtay'ın 13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz davasındaki kararına ilişkin, ''Siz 13-15 yaşındaki daha kendi çocuk olan birini zorla istismar edeceksiniz ve ondan sonra o birlikteliği gönül rızası hükmüne göre karar vereceksiniz. Bu kabul edilemez. Benim kendi vicdanımda da ben bir kadın, bir anne olarak bunu kabul edemiyorum'' dedi.

Makamında Almanya Bavyera Eyaleti Meclis Başkanı Barbara Stamm ve beraberindeki heyeti kabulünün ardından soruları yanıtlayan Şahin, ''Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti hukuk devleti. Çıkan bütün kararlara saygılıyız. Çıkan karar kesinleşmiş bir karardır, hepimizin de buna uyması gerekiyor, hükümet olarak da parlamento olarak da da. Fakat çıkan kararın da adaletli olması ve kamu vicdanında karşılığının olma
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal Ksm 01, 2011 11:22 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2407
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Ksm 09, 2010 8:11 pm    Mesaj konusu: Yargıtay Başkanı’ndan açıklama bekliyoruz! Alıntıyla Cevap Gönder

13 yaşındaki çocuğa tecavüz davasındaki Yargıtay kararına Bakan Şahin'den tepki
01 Kasım 2011

Aile ve Sosyal politikalar Bakanı Fatma Şahin, Yargıtay'ın 13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz davasındaki kararına ilişkin, ''Siz 13-15 yaşındaki daha kendi çocuk olan birini zorla istismar edeceksiniz ve ondan sonra o birlikteliği gönül rızası hükmüne göre karar vereceksiniz. Bu kabul edilemez. Benim kendi vicdanımda da ben bir kadın, bir anne olarak bunu kabul edemiyorum'' dedi.

Makamında Almanya Bavyera Eyaleti Meclis Başkanı Barbara Stamm ve beraberindeki heyeti kabulünün ardından soruları yanıtlayan Şahin, ''Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti hukuk devleti. Çıkan bütün kararlara saygılıyız. Çıkan karar kesinleşmiş bir karardır, hepimizin de buna uyması gerekiyor, hükümet olarak da parlamento olarak da da. Fakat çıkan kararın da adaletli olması ve kamu vicdanında karşılığının olması gerekiyor.

Çıkan kararı incelediğimiz zaman Türk Ceza Kanunu'nun 103. maddesine göre bir karar alındığı söyleniyor. Oysa baktığınız zaman 13 yaşındaki bir kız çocuğunun kendi başına gönül rızasıyla, bu birlikteliğinin olduğunu kabul eden bir sonuç bu. 13 yaşında bir çocuk...Çocuk istismarıdır, çocuğa karşı cinsel istismar işlenmiştir. Asla o çocuk gönül rızasıyla ilişkiye girecek durumda, ruh durumunda, beden durumunda değildir. Bu bakış açısı, bir erkek bakış açısıdır.

Dolayısıyla biz her zaman söylediğimiz gibi özellikle karar mekanizmasındaki bireylerin kadın olsun, erkek olsun, toplumun her kesimini kuşatacak şekilde karar almasını sağlamamız lazım. Burada da gördüğümüz şudur; dünyanın en iyi yasasını da çıkartırsanız çıkartın, uygulayıcı olan bireyin nasıl algıladığı ve nasıl karar verdiği ile alakalıdır. Burada da bizim bakanlığımız bünyesinde şu anda çalışma ve değerlendirmelerimiz devam etmektedir. 'Bu konuda hukuki olarak neler yapabiliriz?', bu olayların bundan sonra olmaması hem de kamuoyu algısı adına Bakanlığın bundan sonraki süreci nasıl yöneteceği ile ilgili çalışmalarımız tamamlanmak üzere.

Tamamlandığı zaman da bunu kamuoyuyla paylaşacağım. Bundan sonraki olaylarda özellikle karar mekanizmasındaki bireyin kadın olsun erkek olsun kadının insan hakkını anlayacak algılayacak zihinlerde olması çok önemli. Siz 13-15 yaşındaki daha kendi çocuk olan birini zorla istismar edeceksiniz ve ondan sonra o birlikteliği gönül rızası hükmüne göre karar vereceksiniz. Bu kabul edilemez. Benim kendi vicdanımda da ben bir kadın bir anne olarak bunu kabul edemiyorum. Türk toplumunu da kabul etmediğini bana gelen telefonlardan biliyorum. Dolayısıyla buradaki hukuki süreci güçlendirmek için ne yapmak gerekiyorsa bize bu konuda tavsiyesi olan katkısı olan herkesi dinlemeye hazır olduğumuzu ifade etmek istiyorum.''
habertürk

Siyasi Partilerden "Utanç Davası"na Ortak Tepki
02 Kasım 2011
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden gelen açıklamalarda "Utanç Davasına" ortak tepki, "vicdansızlık" oldu.

Çocuk cinsel istismarının sembol davası haline gelen 13 yaşındaki N.Ç'nin tecavüz kararına, tepkiler sürüyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden gelen açıklamalarda "Utanç Davasına" ortak tepki, "vicdansızlık" oldu.
İlk Değerlendirme CHP'den
CHP'li Milletvekilleri Binnaz Toprak, Aylin Nazlıaka, Rıza Türmen, Sakine Öz ve Ayşe Nedret Akova, kararın hiç bir hukuk sisteminde kabul edilemeyeceğini belirttiler.
İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak, "13 yaşındaki bir kızın kendi rızasıyla yaptığı iddiası hiçbir hukuk sisteminde kabul edilebilecek bir iddia değil. O zaman şunu yapalım, yetişkinlere 18 yaş demeyelim 13 yaşa indirelim" dedi.
MHP: Kamu Vicdanına Sığmaz
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, "Adalet vicdana sığmalıdır. Kamuoyunun yaklaşımlarını, kendi değerlendirmelerimi dikkate aldığım zaman vicdansız gibi geliyor bana bu değerlendirme, bu karar" şeklinde konuştu.
BDP: İnsanlık Suçu
BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel de konuyla ilgili şunları söyledi: "Buna sessiz kalanlar, Türkiye'deki çok geniş bir kesim de aslında bu suça tecavüz suçuna ortak olmuş durumdadır"
TRT

Cüneyt Özdemir : İĞRENİYORUM ULAN!!
01.11.2011


Yargıtay 14. Ceza Dairesi, Mardin'de 13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz edilmesi ile ilgili 32 sanıklı davada, yerel mahkemenin "N.Ç'nin sanıklarla rızasıyla birlikte olduğu" yönündeki kararını onadı.

Yargıtay'ın bu kararına sosyal paylaşım sitesi Twitter'da en sert tepkiyi ise Cüneyt Özdemir verdi. Özdemir kendine ait sayfasında Yargıtay'a sert ifadelerle yüklendi. İşte Cüneyt Özdemir'in Yargıtay'ın kararına sert tepki verdiği mesajları:

*Hakimleri savcıları avukatları ayarladınız diyelim bu kadar mı körleştik, bu kadar mı aklımızı kalbimizi yitirdik, siz ne diyorsunuz ULAN!

*Bu karar son yılların en skandal kararıdır.. Siyaset ve vicdan üstüdür. 13 yaşında bir çocuk istismarının hukuk tarafından da istismarıdır..

'YUH ULAN YUH'
* 13 yaşında tecavüze uğrayan çocuğun tecavüzcülerini gözümüzün önünde binbir numarayla temize çekiyorlar. YUH ULAN YUH.. Bu kadar mı bittik..

* 13 yaşında bir çocuğu satanlar, yatanlar değil asıl günahkarlar bunları temize çekenler,hukukun kılıfına uyduranlardır. Bu kadar mı satıldık

* Aklımın almadığı bir durum var;partili partiliyi korur, taraftar taraftarı, meslektaş meslektaşı.Peki ama bu tecavüzcüleri kim korur? NEDEN!

'AKLIM ALMIYOR'
* Kim bu yargıtay üyeleri 13 yaşındaki bir kızın 26 adamla gönül ve akıl rızası ile yattığına hüküm veren? AKLIM ALMIYOR ARKADAŞLAR ALMIYOR!!

* 13 yaşında bir kız çocuğunun tecavüze uğramasından daha fenası, bunun Yargıtay düzeyinde meşrulaştırılmasıdır. Bitmişiz biz haberimiz yok!

*Bu tür kararları görünce her şeyi bırakıp arkama bakmadan kaçıp gitmek istiyorum bu vicdansız ülkeden...

'İĞRENİYORUM ULAN'
*13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz edenler hepimizin gözünün önünde hukukla (artık ne tür numaralar dönüyorsa) temize çekiliyor. İĞRENİYORUM ULAN!!
Ekleyen: ORTAK YAŞAM PORTALI
http://www.facebook.com/

Yargıtay Başkanı’ndan açıklama bekliyoruz!
Ali İhsan KARAHASANOĞLU
9 Kasım 2010

9 hakim için tazminata hükmedilmesi ile ilgili kararın, Hukuk Genel Kurulu tarafından da onandığı, geçen hafta açıklandı.

Açıklandı da, henüz ortada karar yok.

Hatta kararın içeriği ile ilgili ihtilaflar bile var.

Şöyle ki..

4. Hukuk Dairesi, 9 hakim tarafından ayrı ayrı verilen, “tutuklama kararının devamı”na yönelik kararların, Mehmet Haberal’ın kişilik haklarına saldırı olduğuna hükmetti.

Hükmetti ve her bir hakimin, Mehmet Haberal’a 1.500 TL tazminat ödemesini kararlaştırdı.

Hukuk Genel Kurulu da, “tutuklama kararının kaldırılmaması”nın, “kişilik haklarına saldırı olduğu”nu belirten Daire kararını onadı.

Ama tazminat miktarının daha sonra görüşüleceği konusunda, haberde küçük bir not da vardı..

Bu ne demek oluyor?

Saldırı tamam..

Ama tazminat miktarı tekrar görüşülecek!

Yani?

Yani tazminat miktarı 1.500 TL olabilir.. Daha az olabilir. Tazminat yerine, sadece kınama kararı verilebilinir.

Hatta, önceki kararı davacı da temyiz etti ise, tazminat miktarının daha fazla olma ihtimali bile var..

Peki; saldırının varlığını tesbit edip, tazminat miktarının sonra belirlenmesi şeklinde bir uygulama, daha önce hiç yaşandı mı?

17 yıldır, manevi tazminat davaları ile boğuşuyoruz. Ben böyle bir uygulama hiç görmedim.

“Saldırı var, kararı onadık. Tazminat miktarını ise sonra belirleyeceğiz” diye tek bir uygulamaya şahit olmadım. Şahit olanın varlığını da zannetmiyorum.

Böyle bir karar, kanuna da aykırı zaten.

Karar verilirken, posta posta karar verilmez.

“Taleplerden birisini kabul ettik. İkinci talebi daha sonra hükme bağlayacağız” diye bir usûl, kimsenin karşılaşmadığı bir uygulama..

Şimdi soru şu: Böylesine garip bir uygulama, nereden çıkıyor?

Yoksa, kararın yanlışlığını verenler biliyor da, kamuoyunu mu alıştırmaya çalışıyorlar?

Öyle ya..

Önce “Karar onandı” diyorlar. Arada bir ekleme ile, “tazminat miktarı daha sonra belirlenecek” diye bir açık kapı bırakıyorlar.

Kamuoyunun tepkisine göre, tazminat miktarı az veya çok, daha sonra belirlenecek..

Gerçekten hukuk adına vahim bir tablo ile karşı karşıyayız.

Hukuk kuralları değil, hukuk dışı unsurlarla karar veriliyor..

Dün, Yargıtay’ın internet sitesine girip, geçen hafta karar verildiği açıklanan Haberal’ın bu dosyalarına baktım.

Henüz karar verilmemiş gibi, neticeler henüz Yargıtay internet sitesine işlenmemişti.

Yargıtay’ın resmi internet sitesinde, dosyalar hakkında henüz karar verilmemiş gibi görünüyor ama, o dosyalar hakkındaki karar, tüm medyada günlerdir yayınlanıyor..

Bu da, bir başka absürd durum.

Yargıtay’ın kendi sitesinde olmayan bilginin, mahalli gazetelerde bile yayınlanması, o kurumun güvenilirliğine de zarar vermez mi?

Neresinden tutsanız, elinizde kalan bir hukukdışılıklar zinciri..

Tek bir davadaki muğlak noktalara bakın.

Tartışmalara bakın.

Görev, Yargıtay Başkanı’na düşüyor..

Yargıtay Başkanı, bu somut dava hakkında gelişmeleri kamuoyuna aktararak, hayâlî bilgilerle yorum yapılmasının önüne geçmelidir.

HukukGenel Kurulu ne karar vermiştir? Hangi üyeler bu karara katılmış, hangi üyeler muhalif kalmışlardır?Karar sadece “kişilik haklarına saldırı var” noktasında mıdır, yoksa tazminat kararı da onanmış mıdır?

Tüm bu bilgiler açıklanmalı ki; karanlıktan neş’et eden muğlak durum, netliğe kavuşsun..

Birinci sınıfa ayrılmış 9 hakim ekseninde sergilenen bu muğlaklıklar sona erdirilmeli ki, vatandaş “Hakimlerin başına bunlar geliyorsa, benim başıma kimbilir neler gelir” korkusuna düşmesin..

Kararlar, mahkeme kalemlerinden kulaktan dolma alınan bilgilerle değil, resmi açıklamalarla kamuoyuna duyurulsun.

Hukukun en tepesindeki Yargıtay’a bile, “güven” değil, “kaos”un hakim olduğu izlenimi verilmesin..

Yargıtay Başkanı’ndan açıklamayı bekliyoruz.

Yeni Akit

Yargıtay'dan çelişkili 2 karar
13 Kasım 2010
Mehmet Haberal'ın kendisini tutuklayan hakim hakkında Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne açtığı tazminat davasının reddedildiği ortaya çıktı.

Davayı kaybeden Haberal'ın hakim Rüstem Eryılmaz'a 500 lira tazminat ödemesine karar verildi. Aynı daire, aynı tarihteki diğer kararında ise Eryılmaz'ın da aralarında bulunduğu 9 hakimi Haberal'a tazminat ödemeye mahkum etmişti.
Ergenekon sanığı Haberal, tutuklanmasına karar verilmesinden itibaren kendisini tutuklayan ve tutukluluğuna yapılan itirazı reddeden hakimler hakkında çok sayıda dava açtı. Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde görevli 28 hakimin tamamının Haberal'ın tahliye talebinin reddi ya da ret kararına yapılan itirazın reddedilmesi kararlarında görev aldıkları belirtildi. Haberal, bazı hakimler hakkında dava açmazken dava açtıklarından 9'unu tazminata mahkum ettirdi. Ergenekon davasına da bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin üç hakimi hakkındaki tazminat davası ise sürüyor.

Soruşturma kapsamında 13 Nisan 2009 tarihinde gözaltına alınan ve sorgusunun ardından tutuklanan Haberal'ın kendisini tutuklayan nöbetçi hakim Rüstem Eryılmaz hakkında da tazminat davası açtığı ortaya çıktı. 5 Mayıs 2009 tarihinde Yargıtay 4. Dairesi'ne dava açan Haberal, tutuklanmaya sevk olduğu sırada binlerce sayfalık belgenin 10 dakikada incelenmesinin mümkün olmadığını, tutuklanması için gereken koşulların gerçekleşmediğini gerekçe gösterdi. Buna rağmen tutuklandığını belirten Haberal, hakim Eryılmaz'dan 20 bin TL manevi tazminat talep etti.

8 Haziran 2010'da açıklanan kararda, kişinin resmi görevliler tarafından haksız işlemler sonucu uğradığı zararın kanuna göre devlet tarafından tazmin edileceğinin düzenlendiği belirtildi. Kamu görevinin yerine getirilmesi sırasında doğan zarardan devletin birinci dereceden sorumlu olduğu belirtilen kararda, tazminatın da devlet aleyhine açılabileceği vurgulandı. Ancak kamu hizmeti ile bağdaştırılamayacak, görev gereklerinden ve sınırlarından ilk bakışta ayrılabilen kamusal çerçevenin dışına çıkan işlemlerin bu kapsamda değerlendirilmediği anlatılan kararda, bu durumda tazminatın kamu görevlisine yöneltilebileceği ifade edildi.

Tazminat talebinin reddedildiği kararda, "Tutuklanmaya esas teşkil eden evrakın incelenebilmesindeki fiili imkansızlık olgusu kanıtlanamadığı gibi, yasal çerçevede kullanılan takdir yetkisi nedeniyle hakimin hukuki sorumluluğundan söz edilemez. Dava açıklanan nedenlerle yerinde görülmemiş ve reddine karar verilmiştir." denildi.

Kararda, davalı hakim istemese dahi kanun gereği davanın reddi durumunda tazminat isteği bulunduğunun kabul edildiği belirtilerek Haberal'ın Eryılmaz'a 500 TL tazminat ödemesinin uygun bulunduğu belirtildi.

Ancak, aynı daire Haberal'ın başvurusu üzerine bu kez Eryılmaz'ın Haberal'a tazminat ödemesine hükmetti. Hakim Eryılmaz'ın tutuklama kararına tazminat gerekmediğini belirten Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, aynı hakimi aynı sanık hakkındaki tahliye talebinin reddedilmesi yönündeki kararından dolayı tazminata mahkum etti.

Bugün

Yargı'dan Skandal Ses Kaydı Kararı
16 Kasım 2010
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mahkeme kararıyla yapılan ve silahların yakalanmasına neden olan telefon dinlemelerini delil saymadı.
Ergenekon Silahlı Terör Örgütü iddiasıyla sürdürülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerin en temel delillerinden birisi olan yasal telefon dinlemeleri konusunda Yargıtay’dan ikinci sinyal anlamında yeni bir karar daha geldi. Yargıtay, mahkeme kararıyla yapılan yasal telefon dinlemelerinin tek başına yeterli delil olamayacağına karar verdi. Yargıtay’ın dinlemeler tek b.aşına delil değil dediği olay Şırnak Polisi’nin 27 silah ele geçirdiği 2007 yılındaki “Demir-1” operasyonu davasıyla ilgiliydi.

ŞİFRELİ KELİMELERİ İNKAR

Bir ihbar üzerine Nezir Sadak’ın telefonları mahkeme kararıyla dinlemeye alındı ve bu dinleme sonucu Kuzey Irak’tan Şırnak’a getirilen ve daha sonra Diyarbakır’da alıcıya teslim edilecek olan silahlarla ilgili operasyon yapıldı ve iki Irak uyruklu ile birlikte Nezir Sadak ve İzzettin Yavuz silahlarla birlikte yakalandı. Şüphelilerin kendi aralarındaki konuşmalarda silahlar için “siyah koyun”, “emanet” gibi ifadeler kullandığı tespit edildi. Şüpheliler, polis ve savcılık ifadelerinde telefona takılan konuşmaların kendilerine ait olduğunu ancak, şifreli olarak yapılan konuşmaların “hayvan ticareti”, “telefon ticareti” kapsamında olduğunu söyledi.

YEREL MAHKEME DİRENDİ

Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamasında 2 sanığın beraatine karar verirken, Nezir Sadak ve İzzetin Yavuz’a “toplu silah ticareti” suçundan toplam 10 yıl hapis cezası verdi. Karara yapılan itiraz üzerine dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi’ne gitti. Yargıtay 8.Ceza, telefon dinlemeleri dışında bir delil olmadığını, bu nedenle toplu silah kaçakçılığından söz edilemeyeceğini belirterek kararı bozdu ve sanıklara daha az ceza verilmesini istedi. Şırnak Ağır Ceza, dinlemeler sonucu yakalanan silahları hatırlatarak kararında direndi. Dosya, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gitti.

AKTAN DA O DAİREDE

Ceza Genel Kurulu, yerel mahkemenin direnme kararını bozdu ve dinlemeler sonucu elde edilen delilleri kabul etmedi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Gaziantep’te gerçekleştirilen silah kaçakçılığı operasyonu sonrası yerel mahkemenin sanıklara verdiği mahkumiyet kararını da yine dinlemeler dışyında delil olmadığı iddiasıyla bozdu. Genel Kurul’a giden bu dosyaların hepsinin 8. Ceza Dairesi tarafından bozulması dikkat çekti. Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyesi Hamdi Yaver Aktan’ın, Ergenekon ve onunla bağlantılı davaları sonuçsuz bırakma girişimleri internet sitelerine düşen çok sayıda ses kaydıyla ortaya çıkmıştı.

Danıştay dinlemeyi delil sayıyor

Yargıtay’ın telefon dinlemelerine ilişkin delilleri tek başına “inandırıcı” delil görmeyen kararına rağmen Danıştay farklı görüşte. Danıştay 12.Dairesi, Fırtına Operasyonu kapsamında mazot kaçakçılarına bilgi sızdıran polis memuru S.K’nin meslekten ihraç edilmesinde iletişimin tespiti tutanaklarını yeterli görmeyen idare mahkemesi kararını bozmuştu. Danıştay, “Telefon konuşmaları hakim kararıyla hukuka uygun olarak elde edilmiş delillerdir” demişti.

Kaynak: Star

27 Şubat 2011
Yargıtay'ın Cihaner Kararına Tepki

'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla yargılanan İlhan Cihaner'in dava dosyasının 'görev suçu' kabul edilerek yeniden Erzincan'a gönderilmesine hukukçular tepkili.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin, eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla yargılandığı dosyayı tekrar Erzincan'a göndermesine hukukçuların tepkisi sert oldu. Cihaner'in üzerine yüklenen terör suçunun Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca 'görev suçu' kabul edildiğine işaret eden hukukçulara göre, Adalet Bakanlığı'ndan izin alınmamasının iadeye gerekçe gösterilmesi de yanlış. Emekli Başsavcı Reşat Petek, CMK'nın 250. maddesine göre işlenen suçtan dolayı bakanlığın izni gerekmediğine dikkat çekiyor. "Kararda Şemdinli ruhu var." diyen emekli savcı Gültekin Avcı ise kararın ideolojik himayeye yönelik olduğunu söylüyor.

Davayı başından beri takip eden hukukçular son kararın hukuk dışı olduğunu söyledi. Emekli Başsavcı Reşat Petek, "CMK'nın 250. maddesinin 1. fıkrasında sayılan suçlardan olduğu için, bu suçları işlediği iddia olunan kişi görev sırasında veya görevinden dolayı işlemişse bile herhangi bir izin şartı aranmaksızın cumhuriyet savcıları hakkında soruşturma başlatabilir." diye konuştu. Petek, CMK'nın 250. maddesine göre işlenen suçtan dolayı bakanlığın izni gerekmediğine de dikkat çekiyor. "Kararda Şemdinli ruhu var" diyen emekli savcı Gültekin Avcı ise kararın ideolojik himayeye yönelik olduğunu dile getirdi. Adalet ve Hukuk Derneği Başkanı Ayhan Gültekin ise "Alınan kararda mahkeme her ne kadar iddianameyi 'görevi nedeniyle işlenen bir suç' olarak değerlendiriyor olsa da, bu kanunlarımıza aykırıdır. Çünkü Cihaner hakkında 'Ergenekon terör örgütüne üye olmaktan açılan bir dava bulunmaktadır." dedi.

Kanunlar yine bir tarafa bırakıldı

Emekli Başsavcı Reşat Petek: İlhan Cihaner'in işlediği iddia edilen suçu CMK'nın 250. maddesinin 1. fıkrasında sayılan suçlardan olduğu için, bu suçları işlediği iddia olunan kişi görev sırasında veya görevinden dolayı işlemişse bile herhangi bir izin şartı aranmaksızın cumhuriyet savcıları haklarında soruşturma başlatabilir. Tıpkı dava dosyalarının fotokopiler üzerinden birleştirme kararı verildiği gibi burada da yine kanunlar bir tarafa bırakılarak karar verilmiş. 11. Ceza Dairesi kendi ile çelişen kararlar almaya devam ediyor.

Balyoz 'görev suçu' mu sayılacak?

Emekli Savcı Gültekin Avcı: Terör örgütüne üye olmayı görev suçu saymışlar. Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Görev suçu denilebilmesi için görevle ilgili, görevin gereklerinden hareket ederek girilen işlerde birtakım işlerin olması lazımdır. Cumhuriyet savcılığı göreviyle terör örgütüne üyelik çizgisi birbiriyle bağdaşmaz. Bu Şemdinli ruhuyla verilen bir karardır. O zaman Balyoz, Sarıkız, Ayışığı gibi darbe planı iddiaları var. Bunlar da mı görev suçu sayılacak peki? Yargıtay'ın verdiği karar ideolojik bir himaye kararıdır.

Hukuku yok sayan bir karar

Adalet ve Hukuk Derneği Başkanı Ayhan Gültekin: İlhan Cihaner davasında Yargıtay tarafından alınan karar, hukuku ayaklar altına almıştır. Yargıtay, görevle ilgili işlenen suçlara bakar. Alınan kararda mahkeme her ne kadar iddianameyi 'görevi nedeniyle işlenen bir suç' olarak değerlendiriyor olsa da bu kanunlarımıza aykırıdır. Çünkü Cihaner hakkında Ergenekon Terör Örgütü'ne üye olmaktan açılan bir dava bulunmaktadır. Cihaner davasında ısrarlı bir şekilde alınan bu yanlış kararların nereye ulaşacağını merakla bekliyoruz.

Zaman

Son Karar: "Kendi Rızası İle!"
Canan EKİNCİ
02.11.2011

Bundan birkaç yıl evvel metroya binen birkaç gencin konuşmalarına ister istemez şahit oldum. O kadar yüksek sesle ve o kadar arsızca gülüşlerle konuşuyorlardı ki, konuştuklarını duymamak ve dinlememek mümkün değildi.
Birisi diğerlerine, karşıdan gelen bir kıza nasıl omuz attığını, kızın nasıl yere düştüğünü, düşerken de nasıl başını çarpıp kanattığını, sonra da nasıl ağladığını anlatıyordu böbürlene böbürlene.
Kızın başını çarpmasına da üzülmüşmüş aslında. Hem eğer kendi üzerinde okul kıyafeti olmasaymış, kızı evine de atarmış.
Bunları anlatanın ve dinleyenlerin ağızlarından akan salyalar, gözlerinden taşan ahlâksız bakışlar “Bu gençlere mi emanetiz ya rabbim!” dedirtti bana.
Bu konuşmanın yanıbaşımda gerçekleşiyor olması sonunda sabrımı taşırmış ve müdaheleyi kaçınılmaz hale getirmişti.
Çocukların kalabalığından ve gençliğinden ürksem de yine de bu konuşmanın ortasına bir şekilde girmem gerekiyordu.
Bir anda parmağımı şaklatarak hepsini susturdum ve 'konuşma konularına da, ses tonlarına da dikkat etmeleri gerektiğini' söyledim.
Biran sustularsa da daha sonra kaldıkları yerden devam ettiler.
Bu vurdumduymazlıklarını görünce, konuşmalarına müdahele etmeme rağmen bana saldırmadıklarına şükrettim. Öyle bir durumda orada bulunanlardan hiç kimse beni korumaya kalkışmayabilirdi de.
Biliyordum ki, zaman içinde bir kesim aşırı saldırgan, diğer bir kesim de aşırı korkak hale gelmişti.

O gün metroda gördüğüm o liseli çocuklar nasıl ailelerde yetişiyorlardı ve ilerde nasıl aileler oluşturacaklardı?
Her gördükleri kadına musallat olup, karşısındakinin rızasına hacet görmeden emellerine haiz mi olacaklardı?
Son yıllarda başedemediğimiz tecavüz furyasının failleri onlar ve onlar gibiler miydi?
Birileri onlara DUR demeliydi!
Ne yazık ki N.Ç. davasının nihai kararında olduğu gibi, bunları yapanlara “Dur!” demek yerine “Aferin, bildiğiniz yolda devam edin!” dendi.

2002 yılında 13 yaşındayken onlarca kişiye peşkeş çekilen o “çocuk kız”ın davası 9 yıl sonra bugün nihayet sonuçlandı.
Yargıtay 'genç kızın rızası olduğu' gerekçesiyle, yerel mahkemenin sanıklara en az 10 yıl ceza verilmesini öngören tecavüz suçundan değil, en az 5 yıl ceza öngören “15 yaşından küçük biriyle rızasıyla birlikte olmak” suçundan ceza verilmesini yeterli buldu.
Daire aynı gerekçeyle sanıklar hakkındaki “rızasını alarak alıkoymak” suçunun zaman aşımından düşmesi kararlarını da onadı ve böylece sanıkları ‘zorla alıkoymak’ suçundan alacakları 5-10 yıl arası hapisten de kurtardı.
Oysa ki N.Ç. bütün o yaşadıklarının ardından polise kendisi başvurmuş, gördüğü tacizlerden dolayı oturamaz hale geldiği için üstüste 4 ameliyat geçirmiş, SHÇEK koruması altına alınmış, yaşı dolunca da bu korumanın dışında kalmıştı.
O yaşta bir çocuğun rızasının olmuş olmasının bir anlamı da olamazdı zaten.
Nasıl ki o yaştaki bir çocuk yasalar karşısında henüz reşit sayılmıyorsa; (oy veremiyor, evlenemiyor, şahitlik edemiyor, ehliyet alamıyorsa), bu durumda da onun rızasının olup olmadığının bir değeri olmamalıydı.
Bu olaya karışan her kim varsa da -kızın rızası olmuş dahi olsa- onun henüz bir çocuk olduğunu, sağlıklı karar veremediğini bilmeliydi. Fırsat bu fırsat deyip kızın üzerine çullanmamalıydı.
Bunu yapanların da toplum içinde normal, sağlıklı ve ahlâklı görünen insanlar olmaları da ayrıca vahim bir durum. Yaptıklarının kendilerine normal gelmesi ona keza...
Onlar neyse de, bu olayların topluma ve yargıya normal gelmesi, işte en vahimi olan da bu.

Ee, bu kararı gördükten sonra önüne gelene tecavüz etmek de sıradan bir olay haline gelmez mi!
Bu kararın onanması insanlara “teşvik primi” olmaz mı!!
Hele de insanların en merakla izledikleri diziler bile en pornografik tecavüz sahnesi olan diziler olmuşken...

Mesela İffet dizisi belki sadece o malum sahnesi için izleniyordur. Filmi de zaten o malum sahnesiyle meşhur olmamış mıydı?
Dizinin videosunun tanıtım yazısı bile şöyle:
"İffet dizisinin merakla beklenen sahnesi izleyenleri daha da heyecana sürükledi. Çünkü iffet dizisindeki beklenen bu tecavüz sahnesi yarıda kesildi ve sahnenin kalan kısmı 2. bölüme yansıdı"
Belki de herkes için için böyle bir şeyi yaşamaya, yaşayamasa da en azından izlemeye meyilli.
Nerde kaldı nefis, nerde kaldı uçkur!!

Toplum olarak, karakteri henüz oturmamış, yeni yetme bir ergenin davranışlarını sergiliyoruz sanki biraz.
Hem muhafazakâr bir yönetim şekli isteyecek kadar çoğunluktayız diyoruz, hem de her türlü ahlâksızlıkta sınır tanımıyoruz.

Muhafazakârlara yakınlıklarıyla bilinip, attıklarında mangalda kül bırakmayanlar otel odalarında yaşadıklarıyla gündemde yer alabiliyorlar.
Liseli gençler hamile bir kadına tecavüz edebiliyorlar.
İnsanlar ilişki sırasında birbirlerini videolara çekip tehdit ve şantajla her türlü melaneti yapabiliyorlar.
Babalar kızlarını, kocalar karılarını satabiliyorlar.
Ağabeyler (kız-erkek bakmaksızın) kardeşlerini cinsel ihtiyaçları için kullanabiliyorlar.
Boşanmak istedi diye kadınlar sokak ortasında bıçaklanabiliyorlar.
Hırsızlar her ortamda, herşeyi alenen çalabiliyorlar.

Bu mudur muhafazakârlıktan anlaşılan?

Biz; ne mahremiyetin, ne özel hayatın, ne namusun ve ne de terbiyenin ne demek olduğunu doğru anlayamıyoruz.
Hepsini birbirine karıştırıp hiçbirisini gerektiği gibi yaşayamıyoruz.

Topluma yön veren kişilerin, kurumların ve kanunların insanlara bunu iyice bir anlatması lâzım.
Anlamayana da gereken yaptırımları sonuna kadar uygulaması lâzım.

Yoksa düştüğümüz bu çukurda, kendi pisliğimiz içinde boğulup gideceğiz...

http://www.gazetemen.com/

Yargıtay'ın N.Ç. Kararı Ankara'yı Karıştırdı
2011.11.03
[img]http://www.sondakika.com/haber-foto/975/yargitay-uyelerine-n-c-protestosu-3104975_53_b.jpg [/img]
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 86. kuruluş yılı etkinliği protesto nedeniyle başlamadan iptal edildi.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin 86'cı kuruluş yıldönümü etkinliği, öğrencilerin protestosu nedeniyle başlamadan iptal edildi. Öğrencilerin binadan çıkmasının ardından salonun bir üst katında alternatif kutlama yapıldı.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve çok sayıda Yargıtay üyesinin davetli olduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 86'ncı kuruluş yıl dönümü etkinliği öncesinde bazı öğrenciler salon dışında protesto gösterisinde bulundu. Bunun üzerine üniversite yetkilileri öğrencilerle görüşerek, slogan atmamaları halinde etkinliğin yapılacağı salona girebileceklerini söyledi.

Yapılan görüşmeler sonucunda Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Altaç, slogan atılmamayacağı yönünde söz veren öğrencileri içeri aldı. Ancak öğrenciler salona girer girmez 'Polis defol, üniversiteler bizimdir', 'YÖK polis medya, bu abluka dağıtılacak' sloganları attı.

'TÜRKİYE'NİN TEMELİNE DİNAMİT KOYUYORSUNUZ'

Okulda sivil polis bulunduğunu söyleyen öğrenciler ile okulun güvenlik göirevlileri arasında kısa süreli arbede yaşandı. Yaşanan gerginliğin ardından protestoların kesilmemesi üzerine Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Altaç, kürsüye çıkarak öğrencileri sakin olması konusunda uyarmaya çalıştı. Prof. Dr. Altaç şöyle dedi:

"Üniversitenin kuruluş yıldönümü gönül isterdi ki, davul- zurna eşliğinde halaylar çekilerek kutlansaydı. Gösterici grup programı karıştırmak için gelmiştir. Siz bu hareketinizle Türkiye'nin temeline dinamit koyuyorsunuz. Bu protestolar eşliğinde bu etkinliği daha fazla uzatmamıza gerek yok."

TECAVÜZ EDİLEN 13 YAŞINDAKİ KIZI HATIRLATTI

Dekanın konuşmasının ardından kürsüye çıkan bir öğrenci ise, "Yargıtay'ın 13 yaşındaki kız çocuğuna çok sayıda kişi tarafından tecavüz edilmesi davasında, kızın kendi rızasıyla ilişkiye girdiği için zanlıların cezasının düşürülmesini onamasını kabul etmiyoruz" diye konuştu. Kürsüye çıkan öğrenci bu nedenle Yargıtay Başkanı ve üyelerinin salonda istemediklerini belirtti. Yapılan açıklamaların ardından katılımcılar ve öğrenciler salonu terk etti.

Okul bahçesine çıkan gösterici grup, daha sonra bahçede bulunan çevik kuvvet ekiplerine taş attı. Okul güvenliği ile kısa süreli arbede yaşandı.

Olayların ardından okul yönetimi etkinliğin yapıldığı salonun bir üst katında alternatif kutlama töreni gerçekleştirdi. Yapılan törenin ardından Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve Yargıtay üyeleri güvenlik önlemleri altında fakülteden ayrıldı. -
http://www.son-dakika.gen.tr/

İlk Ağızdan Cevap Geldi
04 Kasım 2011
13 yaşındayken 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç ile ilgili Yargıtay'ın verdiği karar tartışılmaya devam ediyor. Ancak N.Ç davasında henüz son aşamaya gelinmedi.

Yerel mahkemenin kararını onayan Yargıtay 14'üncü Ceza Dairesi'nin Başkanı Fevzi Elmas, "bu kesinleşmemiş bir karardır" dedi.
Peki bu açıklama ne anlama geliyor ve bundan sonra ne olabilir ? İşte ayrıntılar...
Yargıtay 14'üncü Ceza Dairesi Başkanı Fevzi Elmas, N.Ç kararından sonra ilk kez konuştu .
Elmas, "Bu hukuki tartışma bize göre bu mahkemenin değerlendirmeleri doğru olduğu yönünde bir sonuç vermiştir. Biz bir karar verdik. Bu karar kesin değildir.'' dedi.
Tartışmanın Çıkış Noktası
Tartışmanın çıkış noktası ise eski Türk Ceza Kanunu....
Türk Ceza Kanunu 1 Haziran 2005'de yenilendi. Ancak N.Ç'nin başına gelen kötü olay bu tarihten önce yaşanmıştı .
Fevzi Elmas da bu ayrıntıya dikkat çekiyor. Elmas'ın açıklamaları şöyle:
"Yasa değişikliği olduğu zaman 'hangisi lehe ise o kanun uygulanır' diye zorunluluk var. Her iki kanunda da olan bu yasal bir zorunluluk. Mahkeme ikisini karşılaştırmış. Yeni yasa çok farklı, çok ağır hükümler içeriyor. Açıkça eski yasanın lehe olduğu anlaşıldığından ondan hüküm kurmuş, başka çaresi de yok. Bizim de yok. 1 Haziran 2005'ten sonra işlenen suçlarda zaten böyle bir şey olmayacak''
Tartışma sürerken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, Ceza Genel Kurulu'nda itiraz edebileceği belirtiliyor.

Bayram sonrası böyle bir gelişme yaşanması halinde N.Ç davası yeniden gündeme gelecek.
TRT

BOZDAĞ HAKİME O KARARI SORDU!
07 Kasım 2011

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Yargıtay'ın 13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz davasındaki kararla ilgili hakimlere öyle bir soru sordu ki cevabını herkes merak etti!

Kaynak : http://www.internethaber.com/bozdagdan-tecavuzle-ilgili-sok-soru--382432h.htm#ixzz1cyFSteXx
N.Ç. için verilen kararın herkesi rahatsız ettiğini konuşmasında vurgulayan Bozdağ, kararda hukukun hakime, mahkemeye takdir hakkını verdiğini hatırlattı. İlgili davada cezanın alt sınırdan verildiğini söyleyen Bozdağ, hakimlerin kararını eleştirerek şöyle konuştu:

"Bu kadar kötü bir olayda, bu kadar çirkin bir olayda, cezayı alt sınırda nasıl takdir etti? Takdiren, cezayı artırarak verebilirdi, vermedi. Üst sınırdan verebilirdi, vermedi. Yaşı küçük, kemik yaşına istinaden farklı bir muameleye tabi tuttu. Burada da bir rapor var, nüfus yaşı başka. Tabi bütün bunlara baktığınız zaman, mahkemenin kamuoyunu rahatsız eden bir karar verdiği açık.

Bu kararı veren hakimler, N.Ç. kendi kızları olsaydı, böyle bir karar çıkmış olsaydı, bu karara ne derlerdi? N.Ç. kendi kızları olsaydı, kendileri de hakim olsaydı, acaba bu kararı savunabilirler miydi? Bu kararı eleştirenlere, (yaygara yapanların, yaygarası kararı değiştirmez) deme cüretini gösterebilirler miydi?

Umarım karar düzeltme süreleri geçmemiştir. Eğer geçmediyse Yargıtay bu yanlışı düzeltirse, büyük bir yanlışlıktan dönülmüş olur.''

Kaynak : http://www.internethaber.com/bozdagdan-tecavuzle-ilgili-sok-soru--382432h.htm#ixzz1cyEuclZB
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> MAHKEME KARARLARI Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com