EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

AKP
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> İÇ SİYASET
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Mar 03, 2010 1:18 am    Mesaj konusu: TÜİK, işsizlik verilerini açıkladı Alıntıyla Cevap Gönder

02 Mart 2010
TÜİK, ilk kez eğitim durumu ve mezun olunan okullara göre işsizlik verilerini açıkladı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ilk kez meslek gruplarına göre işsizlik oranlarını açıkladı. TÜİK, ilk kez eğitim durumu ve mezun olunan okullara göre işsizlik verilerini açıkladı. Hem anne babaların hem de üniversite sınavlarına hazırlanan gençlerin rüyası olan bilgisayar mühendislerinin yüzde 20'si işsiz. Bilgisayar mühendisleri en çok işsiz kalan meslek gruplarında ilk sıralarda.

TÜİK, ilk kez eğitim durumu ve mezun olunan okullara göre işsizlik verilerini açıkladı.

Buna göre en yüksek işsizlik oranı yüzde 31.3'le sosyal hizmetler okuyanlarda.

Ancak Türkiye için çok yeni bir meslek olan bu alanda sadece 24 bin öğrenci eğitim görmüş.

Gene bir başka yeni alan olan ulaştırma ve çevre korumada da sadece 20 bin kişi eğitim alırken, işsizlik oranı yüzde 21.1.

Uzun süredir eğitim verilen alanlardan sanatta işsizlik oranı yüzde 24.

Bilgisayarcıya iş yok!

İşsizlik oranında bilgisayar okuyanlar da başı çekiyor. Bilgisayar mezunlarının yüzde 20.6'sı işsiz. 178 bin bilgisayar eğitimi alan kişinin 55 bini hiç iş aramazken, 98 bini çalışıyor. 25 bin bilgisayar mezunu ise işsiz.

Buna karşın en düşük işsizlik oranı güvenlik hizmetleri alanında eğitim alanlarda görülüyor. Bu konuda eğitim görenlerin sadece yüzde 1.6'sı işsiz kalıyor. Güvenlik alanında eğitim alıp çalışan 94 bin kişiye karşılık sadece 2 bin kişi işsiz.

Sağlık da en az işsizlikle karşılaşılan sektörlerden. Sağlık alanında eğitim alanlar arasında işsizlik yüzde 4.

Hukuk eğitimi görenlerin yüzde 4.3'ü, veterinerlik eğitimi alanların yüzde 6.8'i işsiz.

Eğitim durumu ve işsizlik

Tabloya eğitim durumuna göre bakıldığında da ilginç bir sonuç ortaya çıkıyor. Türkiye'de okuma yazma bilmeyen 5 milyon 787 bin kişi bulunuyor. Bunların 4 milyon 698 bini iş aramayıp evinde otururken, 1 milyon 2 bini çalışıyor.

Okuma yazma bilmeyenler iş aramadıkları için işsiz sayılmadıklarından bu grupta işsizlik oranı yüzde 8.

Okul bitirmeyip okuma bilen 3 milyon 689 bin kişinin de 2 milyon 522 bini evde, 988 bini iş hayatında yer alıyor. Burada da işsizlik oranı yüzde 15.3.

İlkokul mezunu 19 milyon 84 bin kişinin 9 milyon 690 bini evde otururken, bu eğitim seviyesinde işsizlik yüzde 12.2.

Ortaokul mezunlarının yüzde 17.6'sı, genel lise mezunlarının ise yüzde 18'i işsiz.
aktifhaber

İŞSİZLİK RAKAMLARI AÇIKLANDI

2 Mart 2010 10:07
Türkiye İstatistik Kurumu, 2009'da işsizlik oranının yüzde 14,0 olduğunu açıkladı. Türkiye genelinde geçen yıl işsiz sayısı 3 milyon 471 bin kişiye yükseldi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2009 yılının işsizlik oranının yüzde 14 olduğunu açıkladı. 2009 yılında Türkiye genelinde işsiz sayısı bir önceki yıla göre 860 bin kişi artarak 3 milyon 471 bin kişiye yükseldi. İşsizlik oranı bir önceki yıla göre 3 puanlık arttı.

Kentsel yerlerde işsizlik oranı 3,8 puanlık artışla yüzde 16,6, kırsal yerlerde ise 1,7 puanlık artışla yüzde 8,9 oldu. Orta Vadeli Ekonomik Program'da yüzde 14,8 olarak hesaplanan işsizliğin, 0,8 puan düşük çıkmasında son aylardaki toparlanmanın etkisi oldu.
haber10

Şok İddia!!! Çevik Bir kimin danışmanı?
02 Mart 2010 Salı 18:31

Refahyol Hükümeti’nin Adalet Bakanı ve Milli Görüş’ün lider kadrosunun önemli ismi Şevket Kazan’dan çok önemli bir iddia geldi.

Şevket Kazan, 28 Şubat sürecinin önde gelen komutanlarından dönemin Genelkurmay 2’nci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gizli danışmanlarından olduğuna dair duyumlar aldıklarını söyledi. Kazan “Çok ciddi duyumlarımıza göre, Çevik Bir İsrail’le ilgili askeri konularda Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a gizli danışmanlık yapıyor” dedi.

Başbakan Erdoğan’ın Katar’daki temaslarına Alan Makovsy’nin de katıldığını hatırlatan Kazan, “Makovsky 28 Şubat sürecini, ABD Başkanı Savunma Başdanışmanı sıfatıyla 1996 yılında hazırladığı raporla tetikleyen kişi” diye konuştu. .

Kazan, 28 Şubat sürecinin perde arkasındaki gerçek gücün, şimdi AKP’nin arkasında olduğunu da belirtti.

Kazan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın 28 Şubat ile ilgili “O zaman yetkili olduğunu söylediğiniz kişi 'Bin yıl sürecek' demişti, görüyorsunuz 10 yıl bile sürmedi” açıklamaları çerçevesinde günümüzde yapılan yargılamaları hatırlattı.Kazan, “Bugünkü yargılamalar kesinlikle 28 Şubat süreci ile ilgili değil. Bugünkü olanlar, mevcut hükümetle ilgili gelişmeler çerçevesinde olmuştur. 28 Şubat ile ilgiliyse Çevik Bir nerede, o dönemin Genelkurmay Başkanı nerede” dedi. Kazan sözlerini şöyle sürdürdü:

“28 Şubat sürecinin üzerine gidilmesi, sadece o tarihte yapılan Milli Güvenlik Kurulu çerçevesinde irdelenmemeli. Refah Partisi’nin kapatılma sürecinin de iyi irdelenmesi, o kararı verenlerin de bilgilerine başvurulması gerekir.”
avaztürk

03 Mart 2010 14:15
"Atatürk Yaşasa Erdoğan'ı Seçerdi"
Batı Trakya'nın İskeçe kentinde yayın yapan bir yerel gazetede kendisi ile ilgili bir köşe yazısını çok beğenen Erdoğan, o gazeteciyi Ankara'ya çağırdı.



Başbakan Erdoğan, bakın hangi köşe yazarını beğendi
Batı Trakya'nın İskeçe kentinde yayın yapan bir yerel gazetede kendisi ile ilgili bir köşe yazısını çok beğenen Erdoğan, parça başı çalışan gazeteciyi cep telefonundan arayarak Ankara'ya davet etti.


Cumhuriyet'ten Murat İlem'in haberine göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, medya patronlarına yönelik "Maaşını ödediğin köşe yazarlarına hâkim ol" açıklamasıyla ilgili en ilginç gelişme komşu Yunanistan'da yaşandı. Erdoğan, İskeçe'de yaklaşık 500 tirajlı Empros isimli yerel gazetede parça başı yazan Hristos Hristodulu isimli gazetecinin köşe yazısını çok beğenip kendisini telefonla aradı ve Ankara'ya kahve içmeye davet etti. Yazısında Erdoğan'a övgüler yağdıran Yunanlı gazeteci, "Beni Girit'te cep telefonumdan buldular. Türkiye Başbakanı'nın sesini duyunca şaka yapıyorlar zannettim" dedi. Erdoğan'ın kendisine yazısından dolayı teşekkür ettiğini söyleyen Hristodulu, "Haziran ayında Ankara'ya gidip kahvesini içeceğim" diye konuştu.


'Erdoğan, beni Girit'te buldu'
Bugüne kadar sık sık her konuda basın organları ile köşe yazarları ve gazete patronlarını suçlayan Erdoğan'ın en beğendiği köşe yazarının komşuda çıkması şaşkınlık yarattı. Batı Trakya'nın İskeçe kentinde yayın yapan "Empros" isimli yerel bir gazetede kendisi ile ilgili çıkan bir köşe yazısını çok beğenen Erdoğan, parça başı çalışan gazeteciyi cep telefonundan arayarak Ankara'ya davet etti. 5 Şubat tarihinde hem yerel gazetede hem de ulusal Elefterotipia (alıntı) gazetesinde yayımlanan Erdoğan ile ilgili yorumda övgü dolu kelimeler kullanan yerel gazeteci, şimdi meşhur olmanın tadını çıkartıyor. Yazısının yayımlanmasından sonra bazı küçük tepkiler aldığını da söyleyen Hristodulu yaşadıklarını şöyle anlattı: "Cep telefonumu açtığımda karşımda Erdoğan'ın basın danışmanını buldum, bana Başbakan Erdoğan'ın kendisi ile görüşeceğimi söyledi. İnanmadım, birileri benimle dalga geçiyor zannettim. Ancak kısa bir aradan sonra Erdoğan'ın sesini duyunca kendime geldim. Bana yazımdan dolayı teşekkür etti. Ardından Ankara'ya bürosuna kahve içmeye davet etti. Sanırım haziran ayında Ankara'ya gidip kahvesini içeceğim."


'Atatürk onu seçerdi'
Olayın basına yansımasının ardından ilk röportajını kendi yerel gazetesine veren Hristodulu, Atatürk'ün bir reformcu olduğunun altını çizerek, "O orduyu elinde tutabilen tek liderdi. Ardından bıraktığı miras çarpıtıldı. Şimdi Erdoğan çağdaşlaşma bayrağını kaldırmaya, Türk toplumuna Batı tipi demokrasi getirmeye çalışıyor, evet bu çerçevede kendisi ikinci bir Atatürk'e benziyor denilebilir. M. Kemal de şimdi yaşasaydı Batı'nın enerji koridorlarına bağlanma anlamında yaptıklarını dikkate alarak yerine Erdoğan'ı seçerdi" diyor.


Türkiye'de bulamadığı sözler
Eleftherotipia gazetesinin 5 Şubat 2010 tarihli sayısı ve İskeçe'nin yerel Empros gazetesinde Hristos Hristodulu imzasıyla yayımlanan yorumda Erdoğan'dan şöyle söz ediliyor: 'Marifetli Sayın Tayyip Erdoğan' Erdoğan Başbakan olmadan önce İstanbul Belediye Başkanı'ydı. İslamcı olan köklerinden uzaklaşmadan, toplumun çağdaşlaşmasına, demokratikleşmesine çok büyük önem verdi. Belediye başkanı olduğu 1994 yılından itibaren çok büyük yerleşim, ekonomi, sosyal aynı zamanda çevre sorunları olan bu uçsuz bucaksız şehre düzen getirdi. İslamcı bir partinin adayı olmasına rağmen dört yıl belediye başkanlığını yaptığı İstanbul onun dönemde daha temiz ve daha yeşil oldu. Yine onun döneminde yolsuzluklarla mücadele edildi. Adalet ve şeffaflık sadece siyasi tez olarak değil, İslamın kanunu olarak da kabul gördü.
aktifhaber

Murat Karayılan İsrail ile Erdoğan danışıklı dövüş yapıyor

03.03.2010 15:37


PKK yöneticisi Murat Karayılan uzun süren sessizlikten sonra PKK’ya yakın Firat Haber Ajansı’na konuştu. Karayılan uzun süredir Tükiye’nin yeniden dizayn edildiğini söylediği devlet içinde yaşanan çatışmaları izlediklerini ancak bundan sonra sürece müdahale edeceklerini söyledi.

Yeniden dizayn projesi

Karayılan son dönemde yaşanan asker-hükümet çatışmasına nasıl baktıklarını şöyle anlattı: “Açık ki Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bir dizayn süreci yaşanıyor. Bir yeniden yapılanma projesi temelinde bu operasyonlar yapılmaktadır. Bize göre öyle tek taraflı işte sivilleştirme ya da demokratikleşme çabalarından ziyade Türkiye Cumhuriyeti sistemi bütün boyutları ile bir tıkanmayı yaşıyor. Sistemin olmazsa olmaz bir biçimde yenilenmeye, değişime ihtiyacı vardır. Sistem tıkanmış ve bir dökülmeyi yaşıyor. Tıkanan sistem içerisinde çeşitli yozlaşmalar, çürümeler ve sistem anlayışına göre sapma pratikleri de yaşanmış. Bu temelde bir yeniden dizayn süreci yaşanmaktadır. Bu konuda uluslararası sermayenin, özellikle ABD’nin belirleyici rolünün olduğunu düşünmekteyiz. Süreç böyle gelişiyor.”

Elimizde bilgiler var

Karayılan röportajda ellerinde bazı bilgilerin olduğunu bu bilgilere göre Türkiye’de derin devletin yeniden organize edildiğini söyledi: “Yeni bir organizasyon. Derin devlet mahiyetinde yeni bir organizasyon geliştirilmek isteniyor. Bu organizasyon etkili bir biçimde devrede. Bunun ne kadar bu operasyonlarda etkili olup olmadığını net olarak söyleyecek durumda değilim. Ama devlette giderek diyelim, egemen olmaya çalışan yada öyle bir süreci hızla ilerleten, derin devlet yada başka bir güç de denilebilir veya bir güç durumu söz konusu. Bunun için de Türkiye’yi dizayndan geçirerek, yeni bir noktaya götürme projesi çerçevesinde yürütülüyor. Bu işin bir boyutu….. Bir proje var. Bu proje içerisinde her bir güç kendisine daha az dokunulmasını ve daha fazla etkili olmayı hedeflemektedir. Mesela AKP tüm kurumlar üzerinde etkili olmak istemektedir. Türkiye’de güçler var. Bu güçler ekseninde pozisyon alan kurumların birbiriyle çekişmesi ve çatışması gerçeği de var.

PKK tarafsız kalacak

Karayılan, son dönemde merak edilen bir konu hakkında açıklama yaptı. Karayılan’ın ifadesine göre PKK, İran-Batı geriliminde taraf tutmayacak. Karayılan bu konu üzerine şunları söyledi: “Biz esas olarak, yani İran devleti giderek kuşatılma sürecini yaşarken Kürtlerin burada taraf tutmamaları gerektiğini düşünüyoruz. Kürtlerin de kalkıp başkalarının hesabına İran’a karşı bir ön cephede yer almaması gerektiğini düşünüyoruz. Fillerin tepiştiği yerde çimenler ezilir. Yani Kürtler arada ezilir…. Birileri Kürtlerle İran’ı karşı karşıya getirmek istiyor. Bu açık. İran da bu tuzağa düşmemeli, düşerse kendisi zarar eder.”

AKP Yahudi sermayesinin temsilcisi

Karayılan, AKP’nin politikaları hakkında da ilginç açıklamalarda bulundu. Karayılan AKP’nin Yahudi sermayesinin temsilcisi olduğunu iddia etti: “AKP partisi uluslararası sermaye gücünün onayını almış bir partidir. Uluslararası sermaye demek, önemli oranda Yahudi sermayesi de demek oluyor. Yani Yahudi sermayesi uluslararası sermeye içinde etkili bir kesimdir. Dolayısıyla esas olarak İsrail’in yönlendirilmesinde etkili olan güç, AKP’nin arkasındadır. Neden? Çünkü AKP’ye bir rol biçilmiş. AKP teslim alınmış İslam çizgisini temsil etmektedir. Özellikle 28 Şubat’ın yıldönümü geldi. Bu vesileyle 28 Şubat müdahalesine biz karşıyız. Bunun aşılmış olduğu söyleniyor. Biz buna seviniriz. Fakat 28 Şubat müdahalesi nasıl aşılmıştır? 28 Şubat müdahalesi Erbakan öncülüğündeki İslam çizgisine karşı yapılmış bir müdahaleydi. Ve bugün Erbakan öncülüğündeki İslam çizgisi Türkiye’de çok geriletilmiştir. Bülent Arınç ile Cemil Çiçek’in ’28 Şubat süreci bitti, kimse Türkiye’yi geriye çekemez’ yönünde açıklamaları oldu. Bu tespitin doğru olmadığını söylemek istiyorum. 28 Şubat süreci önemli oranda zaten sonuç alıcı oldu. Nasıl? İşte AKP’yi doğurttu. AKP bu anlamda esas Milli Görüşçü çizgiden uzaklaştığını açıkça söylemiyor mu? O zaman 28 Şubat süreci nasıl bitmiş oluyor? AKP’nin gerçekliği teslim alınmış İslam çizgisinde politika yapma gerçekliğidir.

Bundan dolayı uluslararası Yahudi sermayesi AKP’yi destekliyor. Çünkü AKP’nin burada almış olduğu görev Ortadoğu’da radikal İslam’ı, ılımlı İslam çizgisine çekme görevidir. Şimdi görevi bu olan güç elbette ki İsrail’e karşı demeç vermek zorundadır. Aksi halde Davos çıkışını yapmazsa Hizbullah üzerinde etkili olamaz, Hamas üzerinde etkili olamaz”

İsrail ile Erdoğan danışıklı dövüş yapıyor

Karayılan İsrail ile Erdoğan arasında danışıklı dövüş olduğunu da iddia etti. Karayılan şunları söyledi: “‘Türkiye ile İsrail arasında danışıklı dövüş mü var?’ diyeceksiniz. Hayır ben öyle söylemiyorum. İsrail devleti ile Türkiye arasında danışıklı dövüş yok. Fakat AKP hükümeti ile Yahudi sermayesi arasında anlaşma vardır. Yani ilişkiler İsrail ile kopmaz, stratejik düzeyde anlaşmalar devam eder ama uygulamalarda birbirine karşı sertlikler yaparlar. Her iki taraf da biliyor ki, bu iş sonuna kadar gitmez ve bir kopmaya yol açmaz. Üstte bunun güvencesi var. Dolayısıyla AKP rahattır. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı İsrail’e karşı bu şekilde tavır alamazdı. Şimdi Erdoğan’ın böyle bir tavır geliştirmesinin nedeni, icazetli olmasıdır. AKP hükümetinin İsrail’e karşı çıkışlarını böyle bir politik gerçeğe dayandığını düşünüyorum. Zaten son basına yansıdığı gibi heronlarla ilgili anlaşmanın uygulanmış olması da bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor.”

Odatv.com

28 Şubat'ın Yalancıları
Muharrem Bayraktar
Yeni Mesaj

28 Şubatın yıldönümünde “ağzı olan konuşuyor.”

28 Şubatta darbecilerin önünde eğilenler bugün “şöyle yaptık, böyle yaptık” diye ahkâm kesiyorlar. Şevket Kazan

“ Askerler, pentagon’da hazırlanmış 18 madde ile 28 Şubat toplantısına girdiler”

diye konuştu.

Dönemin Refah Parti’li en etkin bakanının beyanına göre “28 Şubatta alınan kararlar Pentagon’un dayatmasıydı.”

İyi de o zaman sormazlar mı insana

“Siz katıksız milli görüşçüler olarak neden Pentagon kararlarına imza attınız? Pentagon kararlarına imza atarak neden bu devletin başına tarihi boyunca gelen en büyük felaketlerden birini yaşattınız? Koltuğu düşünmeyip de ülkeyi düşünseydiniz ve Erbakan istifa edip o kararları imzalamasaydı bütün bunları yaşayacak mıydık?

28 Şubat Kararları bir anlamda Pentagon ve Erbakan kararları olmuş olmuyor mu? "

AKP’li Bülent Arınç çok daha beylik laflar etti. “Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat on yılda sona erdi!”

Allah Allah!

Demek 28 Şubat’ı on yılda bitirdiniz?

Gerçekten 28 Şubat’ın kararları, etkileri, siyasete verdiği dizayn ortadan kalktı mı?

28 Şubat ne demekti?

Üniversitelerde başörtüsü yasağıydı.

İmam hatip mezunlarının katsayı engeli yüzünden üniversitelere girememesiydi.

Kesintisiz 8 yıl eğitime geçilmesiydi.

8 yıllık temel eğitimi bitirmeyen çocukların Kuran Kurslarına gidememesiydi.

Gerisi faso fiso!

28 Şubat deyince aklımızda kalanlar bunlar.

Peki, gelelim bugüne.

Bugün imam hatiplilere üniversite kapısını kapatan katsayı uygulaması devam ediyor mu?

Ediyor.

İmam hatiplilere üniversiteye yasak mı?

Yasak.

Başörtülülere üniversiteye yasak mı?

Yasak.

Kuran Kurslarına herkes çocuğunu gönderebiliyor mu?

Gönderemiyor.

8 yıllık temel eğitimi bitirmeyen çocuklara Kuran Kursu yasak mı?

Yasak.

Eee nasıl oluyor da 28 Şubat on yılda bitmiş oluyor!

Kimseyi kandırmayın beyler. “Yuh” çekerek, “tuh” çekerek seçmeninizi hoşnut eder, onun “gerçekleri görmesini” engelleyebilirsiniz ama her şeyin bir sınırı var. Uyuyanlar bir gün uyanır.

28 Şubat zihniyetinin ortaya koyduğu en ağır ve en acı yasaklar olan Kuran Kursu, başörtüsü ve imam hatiplilere üniversite yasağı bugün aynen devam ederken, hükümet bu konuda en küçük bir adım dahi atamamışken, Bülent Arınç’ın “Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat on yılda bitti” sözü bir masaldan ibarettir.

28 Şubat yasakları aynen devam ediyor.

Değişen bir şey yok.

Ama bu “Müslüman halk” değişti.

Gerçeği görmekten uzak bir halk haline geldi.

“Benim gibi düşünen bir siyasi iradeyi iktidara taşıdık da neden çocuğumu hala Kuran Kursuna korka korka gönderiyorum? Neden kızım başını örterek okuluna gidemiyor? Neden imam hatipte okuyan oğluma üniversite yasak?”

diye sormuyor.

Efsunlanmış adeta.

Çevik Bir dönemi ile şimdi dönem arasında ne fark diye muhasebe yapamıyor.
Birilerinin gemicikleri çoğalırken benim kızımın “başörtücüğü” neden hala yasak diye düşünemiyor.

“Yahu bu yasaklar Ecevit zamanında vardı ve ben her gün protesto eylemi yapıyordum, şimdi niye susuyorum” diye sormuyor.

Karşısında böyle bir halk olunca da Bülent Arınç “28 Şubat on yılda bitti!” diye sallıyor.

Sayın Arınç ve yanındakiler “biz ne büyük hata ettik ki şu Müslümanların en büyük sıkıntılarını hala çözemiyoruz. Acaba yaptığımız şeyleri nefisimiz için mi, Allah rızası için mi yaptık?" diye sormuyorlar.

Bu topraklarda CHP’li solcu başbakan Şemsettin Günaltay, imam hatiplerin açılması kararına imza attı da “Müslüman Erbakan” imam hatiplerin kapanması kararına nasıl onay verdi diye muhasebe yapmıyorlar.

“Bunda ibret alınacak, ders çıkarılacak, başları duvara vurulacak “ne günah ettik Ey Rabbim?”

denilecek bir hikmet yok mu acaba diye akletmiyorlar.

'AK Parti istemesi halinde başörtüsü sorununu çözer'

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanvekili ve MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener, AK Parti'nin başörtüsü sorununu istemesi halinde çözebileceğini savundu. Akşener, "Ben iddia ediyorum ki Adalet ve Kalkınma Partisi bu meseleyi çözemez değil, çözmez. Niye çözmezler? Çünkü bu ihtilaf sahası, bu problem ortadan kalktığı gün, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin söyleyecek bir sözü kalmaz." ifadelerini kullandı.

MHP Kadın Kolları'nın düzenlediği 8 Mart Dünya Kadınlar Günü paneline katılan Akşener, başörtüsü sorununa değindi. AK Parti'nin başörtüsüyle üniversitelere girişi çözmeyeceğini iddia eden Akşener, "Bu partimiz, yedi senedir tek başına iktidarda. Şu an itibarıyla cuntalara, darbelere karşı verilen bir mücadele söz konusu ve bu iddialara muhatap olmuş kuvvet komutanı hapishanede. Ne hazin bir durumdur ki kızlar hala üniversiteye başörtüsü ile giremiyorlar. Çok enteresan bir şey bu." dedi.
habervaktim

Başbakan'ı protesto eden bildiriye imza atan Ayşe Böhürler, Erdoğan'dan özür diledi

07 Mart 2010 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın köşe yazarları ile ilgili medya patronlarına verdiği mesajı, bazı köşe yazarları yayınladıkları bildiri ile protesto etmişti. Bugün gazetesinin haberine göre; bildiriye imza atan yazarlardan AK Parti MKYK üyesi Ayşe Böhürler'in son MKYK toplantısında Başbakan Erdoğan'dan özür dilediği belirtildi. Böhürler'in "'Bildiriye imza atmamam gerekirdi. Yanlış yaptım. Özür dilerim'" dediği öğrenildi. netgazete

"28 Şubat ve 27 Nisancılar da yargılanmalı"
TBMM Başkanvekili Meral Akşener'den çarpıcı açıklama

07.03.2010 18:58
TBMM Başkanvekili Meral Akşener, ''Darbe yapmayı hayal etmiş olanlarla, bu konuda eylem yapmış olanların farklı şekilde değerlendirilmemesi gerek'' dedi.

Akşener, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla konferans vermek için geldiği Denizli'de, konferanstan önce gazetecilere açıklama yaptı.

Bir gazetecinin, ''Genel Başkanınız, Çevik Bir'in yargılanmasını söylemişti, siz o dönemde tehdit edilmiştiniz, suç duyurusunda bulunmayı düşünüyor musunuz?'' şeklindeki sorusunu cevaplandıran Akşener, o dönemde bu konularla ilgili çok şeylerin konuşulduğunu, cevaplarının verildiğini, esas olanın bugüne bakmak olduğunu söyledi.

Emekli Orgeneral Çevik Bir ile ilgili olarak, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin söylediklerine katıldığını belirten Akşener, ''Son dönemde, Sarıkız, Ayışığı, Kafes ve adını takip etmekte aciz kaldığı pek çok darbeye, cuntaya yönelik iddia ve hukuki süreçlerin olduğunu'' ifade etti.

Akşener, şöyle devam etti:

''Fakat şimdi de şöyle bir şey çıkıyor ortaya, yani bu bir hafta evvel 4 kuvvet komutanı gözaltına alındı. Burada insanların ne yaptığından ziyade biz neyi izledik, çekyatta mı yattılar, somyada mı yattılar, çay mı içtiler, kahve mi içtiler, sabah kahvaltısında ne yediler? Ama şu kadar süre de orada tutuldular. Şimdi böyle bir resimle karşı karşıyayız. Yani bir iddia var, iddianame var. Bu insanların da bellerinde silah varken herhangi bir şey olmamış, bellerindeki silahı teslim etmişler, PTT konumunda, yani pijama, terlik, televizyon durumundayken bu cunta hevesleriyle ilgili iddiaya göre işte gözaltına alındılar.''

Darbe yapmayı hayal etmiş olanlarla, bu konuda eylem yapmış olanların farklı şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Meral Akşener, şunları ifade etti:

''Bu arada eylem yapmışlar var. Ne yapmışlar, birisi 27 Nisan'da... Ne olmuş, zamanın Genelkurmay Başkanı bizatihi kendi eliyle yazdığını ifade ettiği bir bildiri koymuş. Şimdi bu bildiri, (Sayın Ömer Çelik'in son dönemdeki sözlerini ele alırsak), kese kağıdı haline çevrilmiştir. Doğrudur, kese kağıdı haline çevrilmiştir, ama o bildiriyi yazan el bu arada ödüllendirilmiştir. 1 trilyon 200 milyarlık bir arabada gezmektedir ve sağdır. Şimdi, bu arkadaşımız ortada. 28 Şubat sürecinde Başbakan'a sövenler, balans ayarı yapanlar, demin söylediğiniz arkadaşla ilgili olarak, (Çevik Bir) bu arkadaş da sağ. Bir iktidar düştü sonuç itibariyle. Teşebbüs halinde hayal edenler, böyle bir şeyi hayal edenler, böyle bir şeyi yapsak ne olur diye düşünenlerle ilgili hukuki süreci işliyor. İşlesin, ona da bir şey demiyoruz. Ama, bu arada bu işi yapmış olanların durumu, çok ilginç. Onlarla ilgili yargılama sürecinin olması gerektiğini söyledi genel başkanımız. Ben de aynı fikirdeyim.''

habertürk

Ali Atıf Bir
Bugün Gazetesi
GBT'nin kumandasının Jandarma'da ne işi var
08 Mart 2010

Geçtiğimiz cuma günü sayfaları dolan pasaportumu değiştirmek üzere Vatan Caddesi'ndeki Emniyet binasına gittim.
Gerekli evraklar dolduruldu, üç resim, ücret falan derken "Biraz bekleyin" dediler. Bu ana kadar hiçbir sorun da yaşamadım.
(..)
Bu konuları konuşup düşünürken bir saat geçti. "Hani yarım saatte alacaktık pasaportu" diye sordum.
"GBT'yi kapatmışlar" dediler.
"O ne" dedim.
GBT Genel Bilgi Toplama'nın kısaltması imiş. Yani eskiden "adli sicil" dediğimiz şey. "Bir suçtan aranılıp aranılmadığını gösteren istihbarat sistemi" yani.
"E kim kapatmış" dedim.
"Jandarma" dediler.
"Nasıl yani? Emniyet'in bilgi sorguladığı bilgi işlem sisteminin kumandasında Jandarma mı var" diye bir kez daha şaşırarak sordum.
"Evet" yanıtı aldım. İki saat sonra Jandarma Bilgi İşlem GBT sistemini açtı. Sorgulandım. Pasaportumu cebime koyup, arabama bindim.
Şimdi sorarım size %5'ini askerin %95'ini sivilin kullandığı bir sorgulama sisteminin kumandası niye askerde olur?
Anayasa değişikliğini konuşurken 1980 darbesinin izlerini silecek, sivilleşmeyi daha da hızlandıracak çok sayıda yasa ve yönetmelik değişikliğini konuşmanın zamanı da gelmedi mi?

NEDİR BU BAŞBAKAN’IN SUÇLADIĞI KERPİÇ EVLER MESELESİ?
A. Mümtaz İdil
08.03.2010 17:50



2000 yılının başında, DTCF Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Aygül Süel ile eşi Mustafa Süel beni ve Vali Atıl Üzelgün’ü Çorum’un Ortaköy ilçesinde başlattıkları kazıyı görmemiz için davet etmişti.

Vali Atıl Üzelgün, daha önce Ortaköy kaymakamlığı görevini de yapmış olduğundan, bölgeyi çok iyi biliyordu.

Ama daha da önemlisi, Aygül ve Mustafa Süel çifti, o güne kadar Hitit Başkenti olarak bilinen Hattuşa’dan ayrı, ikinci bir başkent keşfetmişlerdi: Şapinuva.

Aygül Süel’in anlattığı kadarıyla Şapinuva, İsa’dan önce 14. Yüzyılın başında kurulmuş bir başkentti. Kalıntılar ve bulgular o tarihe kadar iniyordu.

Bizi çağırmalarının nedeni ise, A ve B diye adlandırdıkları iki kerpiç evin kalıntılarını göstermekti.

Gittiğimizde, kalıntıların üzerinin dev brandalarla kaplığı olduğunu görmüş ve nedenini sormuştum:

“Kerpiç suya dayanıklı değil,” diye yanıtlamıştı Mustafa Süel.

“Peki, bunca yıl nasıl dayanmış?”

“Toprak altındaydı...”

“Daha önceleri peki? Yani binlerce yıl önce?”

“O zaman da çatısında koruyucu bir ahşap çatı vardı. Ahşap, kerpiç gibi yüzyıllarca dayanacak bir malzeme değil. Koruyucu çatısından kurtulunca da kerpiç yağmura dayanıksız oluyor. Ayrıca bu evler bir de yangın görmüş. Daha da tehlikeli oluyor o zaman. Kerpiç kavrulunca daha dayanıksızlaşıyor.”

Pek anlamamıştım o sıralarda, şaşkın bakışlarıma rağmen şunu da eklemişti Mustafa Süel:

“Kerpiç evler eğer usulüne uygun yapılırsa, çok dayanıklı ve ekonomiktir. Gördüğün gibi, burada kalıntıları olan bu evler 3 bin 500 yıl önce yapılmış. Gerçi duvarları yok artık, ama tabanları bize yapıyla ilgili bilgi vermeye yetiyor.

Kerpiç evler ısı kaybını en aza indirmeleriyle bilinirler. Yazın içerinin serinliğini, kışın da sıcaklığını korur.

Bu evlerin bir başka özelliği de, çatıyı taşıyan sistemin ahşap olması. Hititler çok sağlam ağaçlar kullanmışlar belli ki... Bu ağaç aksam, olası bir toprak hareketinde mesela, binanın çatıyla birlikte hareket etmesini sağlıyor. Tabanın hemen altında bulduğumuz çakıl taşlarından da anlıyoruz ki, sistem olası bir depreme göre de planlanmış. Eğer bir sallantıya maruz kalırsa bina, bu çakıl taşları üzerinde hareket ederek sarsıntıyı en aza indirgiyor.”

“Yani Japonların başlattığı ve deprem kuşağı ülkelerin şimdilerde kullandığı sistemi Hititler 3 bin 500 yıl önce kullanıyorlardı, bunu mu söylüyorsunuz?”

Aklımda kaldığı kadarıyla aktardığım bu konuşma ve anı, Elazığ depremiyle birlikte kerpiç evleri hatırlattı.

Başbakan Erdoğan, felaketin suçunu kerpiç evlere yükleyince, 3 bin 500 yıl önce yapılan kerpiç evler gözümde canlanıverdi.

Gerçi Şapinuva’da yalnızca temelleri kalmıştı kerpiç evlerin, ama arkeologlar bunun orijinalini sanal ortamda yaratabilecek kadar verilere sahipti.

Daha sonra Aygül Süel’in söylediği ise daha da şaşırtıcı gelmişti bana:

“Kerpiç duvarlar bir taşıyıcı sistem ile ayakta duruyor. Bizim bulduğumuz kalıntıda, birer metre arayla ahşap sütun boşlukları var. Bunlar çatıyı taşıyorlar. İlginç olan, söz gelimi 50 metrekarelik bir salon söz konusuysa, ona göre hesaplar yapılıyor ve diyelim ki 15 tane ahşap destek konuyor, daha küçük ise 5, daha da büyükse 25 vb. Bunlar taş temel üzerine yerleştiriliyor.”

Elazığ depremindeki evler, söylendiği gibi kerpiç evler miydi? Hani şu suçlu evler...

Konuştuğum bazı uzmanlara göre bu evler kerpici sadece dolgu maddesi olarak kullanmışlar. Bir başka yanlışın da, binanın taşıyıcı sisteminin ahşap olmak yerine kerpiç olması ve tavanının da kil veya topraktan yapılması. Böylelikle tavanın ağırlığının dayanıksız taşıyıcı sisteme yüklendiğini söylediler. Dahası, böyle bir binaya değil deprem, bir kamyon kasasının çarpmasının bile yıkıma neden olabileceğini de belirttiler.

Sonuçta, enflasyon canavarımız, trafik canavarımız vardı... Ardından Ayamama’nın taşmasıyla, intikam alan bir deremiz oldu şimdi de suçlu kerpiç evlerimiz...

Cansızlardan ve sanal kavramlardan düşman yaratmak da bir yere kadar kurtarıcı oluyor.

A. Mümtaz İdil
Odatv.com

12 Mart 2010
TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan'ın, ABD ziyeretlerini eleştirerek "Amerika'ya neden çok gititğini anlayamadım. Ama ... " dedi..

TÜRKİYE Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmesinin ardından İsveç gezisini iptal ettiğini, aynı soykırımı kabul eden Amerika Birleşik Devletleri'ne de önümüzdeki günlerde yapacağı gezisini iptal etmesi gerektiğini söyledi.

Abdüllatif Şener, gezi ve incelemelerde bulunmak üzere bugün Konya'ya geldi. Şener, daha sonra partisinin il başkanlığına geçerek basın toplantısı düzenledi.

SİVİL ANAYASA'YA İHTİYAÇ VAR

Gazetecilerin, Anayasa değişikliği ile ilgilisi sorularını yanıtlayan Abdüllatif Şener, şunları söyledi:

"Türkiye Partisi sivil bir harakettir. Biz, sivil siyasete inanıyoruz. Demokrasiye inanıyoruz. Egemenlik hakkının da millete ait olduğuna inanıyoruz. İnsan hak ve özgürlüklerinin çağdaş anlamda karşılanması gerektiğini düşünüyoruz. Askeri müdahale dönemleri anayasalarını, ülkemizin taşımak zorunda kalmasını doğru bulumuyorum. Baştan sona yeniden yazılmış bir sivil anayasaya, Türkiye'nin ihrtiyacının olduğunu düşünüyoruz."

İKTİDAR HER ŞEYİ ORTADA BIRAKIYOR

Abdüllatif Şener, iktidar partisinin 2007 seçimleri sonrasında sivil bir Anayasa hazırlayacağını söylediğini hatırlattı. Şener, "Aradan geçen 3 yıllık süreci israf etmiştir. Ülkenin zamanını israf eden insanın, beklentiler etrafında dolanmak zorunda bırakan bir siyaset anlaşıyışı ile karşı karşıyayız. Ortaya ne atıyorsa mevcut iktidar onu ortada bırakıyor. Hangi konuyu gündeme getiriyorsa, üzerinden kavgalar yapıyor, siyaset yapıyor ve ortada bırakıyor" dedi. Şener, şöyle devam etti:

"Sivil anayasa konusunda aynı şeyi yapmıştır. Türkiye sivil bir Anayasa'ya ihtiyacı olduğu halde bunun lafını etmiştir seçimin arkasından. 6 ay tartışılmıştır. Sonra sivil Anayasa taleplerini sahipsiz hale dönüştürmüştür. Cumhurbaşkanı dedi ki 'artık vakit geçmiştir'. En son Başbakan da açıkladı. Bir sivil Anayasa hazırlığından vaz geçtiklerini. Ancak Anayasa da bazı değişiklikler yapılacağını söyledi.

O zaman soruyoruz. Bu halkın 3-4 yılı bir siyasi iktidarın harcamaya hakkı var mı ? yok.Ama hepsinde bunu yapıyor. Ekonomiyi ortada bırakıyor. İşsizliği ortada bırakıyor. Açılım diyor, ortada bırakıyor. Ermenistan ile açılım diyor, onu ortada bırakıyor. Sivil Anayasa diyor, onu ortada bırakıyor. Ortada bıraktığı her konu üzerinde kavga çıkararak insanları taraf olmaya zorluyor ve insanların aklı ile oynuyor."

Abdüllatif Şener, muhalefet partilerinin de ortada olmayan konular hakkında kavga etmekten zevk aldığını söyledi.

'AMERİKA'YA DA GİTMESİN'

Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın İsveç parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı tasarını kabul etmesinden sonra İsveç gezisini iptal ettiğinin hatırlatılması üzerine Abdüllatif Şener, şunları söyledi:

"İsveç'e gitmeyeceğini açıklarken, Amerika'ya gitmeyeceğini düşünmedi. Daha önce yapılmış programı vardı. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde, Ermeni soykırımı kabul edilince, Amerika Birleşik Devletleri programını iptal ettiğini söylemedi. Vakti gelince gidecek. Ama ABD programının var olduğunu, aynı Ermeni sorununun oradaki parlamentoda da ortaya çıktığını unuttu.

İsveç'in aldığı karar ile geziyi iptal etti. Şimdi biz diyoruz ki 'Bir parlamentoda, bir komisyonda veya komitede Ermeni karar tasarısının geçmesi, Başbakan açısından o ülkeye gitmesi için engelse, ABD'ye de gitmeyin, tutarlı olun'. Ama bu tutarlılığı göreceğimizi zannetmiyoruz. Neden? Çünkü sayın Başbakan ABD'ye ziyaretlerini çok yapar. Ankara'ya Konya mı yakın, Amerika Birleşik Devletleri mi? Konya yakındır. Sayın Başbakan ABD'ye, Konya'ya geldiğinden daha çok gitmiştir. Bir hesap çıkartmaya çalıştım. 15 kez gitmişti. Şimdi 16'ncı kez gitmeye hazırlanıyor."

'AMERİKA'YA NEDEN ÇOK GİTTİĞİNİ ANLAYAMADIM'

Bir dönem Başbakan'a yakın olduğu ve Amerika'ya neden çok gittiğinin sorulması üzerini de açıklama yapan Abdüllatif Şener, "Parti kurarken de gitmişti. Ben de merak ediyorum. Ben Amerika'ya neden çok gititğini anlayamadım. Ama merek ediyorum" dedi.

Bir gazetecinin size de Amerika Birleşik Devletleri'nden davet geliyor mu?" sorusu üzerine Şener, şunları söyledi:

"Ben partilerin kurulurken, bu tür dış seyahatlere bağlı düşünceler içinde bulunmasını yanlış buluyorum. Türkiye'de büyük ve güçlü bir ülkedir. Eğer birileri sizinle görüşmek istiyorsa, diplomatik kurallar çerçevesinde parti genel merkezine gelirler görüşürsünüz. Aman işte bazı işleri düzeltmek lazım. Bir okyanus ötesi seyahat yapmak lazım. Gidip orada 25-35 yaş arası gençlerin bulunduğu 5- 10 kişilik lobi guruplarını dolaşarak orayı dışarıları bağladık diye gelenleri ben hayretle izliyorum.

Bu bir ülkenin onurunu sarsacak bir hadisedir. Kıracak bir hadisedir. Egemenlik kayıtksız ve şartsız millete aittir. Ben, iktidarı var kılacak olanın da, iktidarın kendisi olduğuna inanıyorum. İndirecek olanında. Ben halkın arasında gezerken, birileri gelip sizi dışardan destekleyenler var mı diye soruyor. Neden diye soruyoruz. Dışardan destelenmeyenler iktidara gelemezlermiş, onun için soruyoruz diyorlar.

Türkiye bu duruma geldiyse, bu algılama biçimi bir felakettir. İktidarı var veya yok kılan, halkın kendi iradesidir. Sandığa gelip oy verenler dış güçler değil ki. Onun için her vatandışımızın, ben iktidar yaparım, iktidardan indiririm düşüncesine hakim olması lazım. Buna inanması lazım. Sandığa da o kararlılıkla gidecek."
aktifhaber

Said-i Nursi ve Gül’e İngiliz ödülü
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

22 Mart 2010Pazartesi
Malum, devletin en önemli kademelerinde Fethullah Gülen, yani Said-i Nursi ekolü etkili ve yetkili… Said-i Nursi’nin en az konuşulan yanı “İngiliz nefreti”dir. Onları, “Osmanlı ve İslâm dünyasının kuyusunu kazan şeytanlar” olarak gördü.

Bunun sebebi de kendi ifadesiyle, “Bir değil, bin”dir!.. Hele İngiliz Sömürge Bakanı’nın, “Kur’ân İslâmların elinde bulundukça onlara hâkim olamayız. Ya Kur’ân’ı kaldırmak yahut onları bu Kitap’tan soğutmak zorundayız” demesi öyle zoruna gitti ki, hayatı boyunca İngilizleri, İslâm ve İslâm dünyasının baş düşmanı saydı.

Bunları hatırlamamın sebebi, İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House’un meşhur kristal cam ödülüne bu yıl Cumhurbaşkanı Gül’ün lâyık bulunması oldu. Türkiye, Gül’ün liderliği altında sivil demokrasiyi yerleştirmiş, siyasi ve hukuk reformlarını gerçekleştirmiş… Ayrıca Gül, Irak’taki arabuluculuk rolü, Afganistan-Pakistan liderlerini bir araya getirmesi, Türkiye-Ortadoğu işbirliğine yaptığı katkılarından dolayı takdir edilmiş… Tabii Kıbrıs sorunu, AB’yle ilişkiler, Türkiye-Ermenistan ilişkileri gibi konulardaki önemli, yapıcı çaba ve rolü de unutulmamış!..

Bu Chatham House hakkında biraz bilgi vereyim. Resmen 1920’de kurulsa da kökleri 1900’lerin başına gidiyor. O zamanki adı “Yuvarlak Masacılar”dı. İsrail devletinin kuruluşuna öncülük eden, Osmanlı’yla, Orta Doğu’yu ilk parçalayan Sykes–Picot haritalarını çizen ve Sevr’i yapan bu masaydı. Sonradan resmi bir kuruma dönüştürülüp, “Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstütüsü” adını aldı. O günden beri de dünyanın sorunları ve doğabilecek krizlerin tartışılıp, yönlendirildiği ilk adres oldu. Türkçesi, bir düşünce kuruluşundan çok, dünyaya yön veren bir merkez… İkinci önemli özelliği de Exeter Üniversitesi’yle bağlantısı. Abdullah Gül ve Fehmi Koru’nun eğitim gördüğü bu üniversitenin, İngiliz istihbarat servisiyle bağlantılı olduğu öne sürülmüştü. Exeter, 2006’da Gül’e, 2007’de de İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na doktora payesi verdi.

Oysa Cumhurbaşkanı Gül de, AKP’den önceki döneminde İngilizlere soğuk duran biriydi. Hatta bir konuşmasında, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı’nın, “Biz Türkiye’yi kendi haline bırakamazdık, Türkiye’yi başka yönlere sevk edemezdik” açıklamasına kızıp, “Bu İngiliz Dışişleri Bakanı, Bosna-Hersek’teki katliamın arkasında olan birkaç Dışişleri Bakanından birisidir. 250 bin Müslüman’ın, Avrupa’nın, dünyanın gözü önünde katledilmesinin müsebbiplerinden birisidir. Bu adam mı, Türkiye’ye sevgisiyle, Türkiye’yi biz aldık diye sevinecektir?..” demişti. Hakikaten de o zaman, “AB Hıristiyan Birliği’dir. Türkiye’nin AB’ye girmesi hikâyedir” görüşündeydi.

Ancak AKP’nin kuruluşu ve Başbakanlığı döneminde en yakın dostları, dönemin Türkiye Büyükelçisi Westmacot ile Dışişleri Bakanı Jack Straw, ilk sözleri de, “İlk hedefimiz AB… AB için reformlar sürecek” oldu. Hatta Başbakanlığı sırasında AB zirvesine kendi imzasıyla gönderilecek “iyi niyet mektubu”nun İngiliz Büyükelçiliği’nde hazırlandığı ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanlığı döneminde Türkiye’yi çepeçevre kuşatan AB’nin 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki ağır hükümler üzerine Lüksemburg’a gitmeme kararı alan Gül, yine İngiliz Büyükelçi Wastmacot tarafından ikna edildi. Gül, “son anda ve gönülsüz” bir şekilde Lüksemburg’a gidip, o belgeyi imzalayınca, İngiltere Dışişleri Bakanı Straw’ın, “Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım” demesi de unutulacak gibi değildir.

İngiliz Kraliçesi’nin ilk madalya taktığı kişi Sultan Abdülaziz’dir. Bundan 100 yıl sonra bir başka İngiliz Kraliçesi ülkemize gelip, Gül’e, “Büyük Şövalye Nişanı” taktı. Gül de hayatının ilk smokinini Kraliçe için giydi, eşi Hayrünnisa Hanım duygularını, “Kraliçe geldiğinde, aile yakınımız ziyaret etmiş gibi oldu. Akraba gelmiş gibiydi” sözleriyle ifade etti.

Tarihin tanıklığı yeter; Bu İngilizlerin her adımında, her ödülünde, her sözünde bir “keramet” vardır.

Hele de Jack Straw’ın!.. Şimdilerde Adalet Bakanı olan Staw, geçenlerde İngiltere’ye giden Başbakan Erdoğan’a, “Ben evimde, Türk çamaşır makinesi kullanıyorum” demiş.

Acaba “Türk çamaşır makinesinde” hangi kirli çamaşırlarını yıkıyor ve yıkamayı planlıyorlar?

Cumhurbaşkanı Gül, kristal cam ödülü Sonbahar’da Kraliçe’nin elinden alacakmış… Biz şimdiden “hayırlı, uğurlu olsun” diyelim, ama yaşasaydı acaba Said-i Nursi ne derdi ki?!..
avaztürk


En son Ekim tarafından Sal Mar 23, 2010 1:41 am tarihinde değiştirildi, toplam 7 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Mar 06, 2010 2:23 am    Mesaj konusu: Şu Vahim 'İktisadî Tablo'nun İşaret Ettiği 'En Acil İhtiyaç' Alıntıyla Cevap Gönder

Şu Vahim “İktisadî Tablo”nun İşaret Ettiği “En Acil İhtiyaç” Nedir?

Ertuğrul Horasanlı



TÜİK’in tespitlerine göre TÜRKİYE’DE 2008’in ikinci yarısından sonra büyüyen işsizlik oranı 2009 yılı başlarında yüzde 16’yı aşarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Bu oranla Türkiye işsizliğin dünyada en yüksek olduğu 5 ülke arasına girdi. Bundan önceki TÜİK anketinde ise bu rakam ancak yüzde 13.1’e gerilemiş görülüyordu. Ancak. Türkiye İstatistik Kurumu, 2009'da işsizlik oranının yüzde 14,0 olduğunu Türkiye genelinde geçen yıl işsiz sayısı 3 milyon 471 bin kişiye yükseldiğini açıkladı.

Bu rakamlar “resmî” rakamlar...

“Resmî”, yani güvenilir değil... Durumu bütün çıplaklığıyla anlatmaktan ziyade, örtmeye, kabul edillebilir ölçeklerde olduğunu göstermeye çalışan rakamlar...

Kriz nerede patladı?

ABD’de...

Peki ABD’nin resmî işsizlik rakamı ne?

Kasım 2009 verilerine göre yüzde 10.2..

Türkiye’nin ve dünyanın iktisadî verilerini en dikkatli takip eden ve en iyi analiz eden nadir iktisatçılarımızdan biri olan sayın İlhan kesici bu durumu şöyle açıklıyor:

- "Ekonomik anlamda Azrail ABD’de dolaşıyor, ölüler Türkiye’de çıkıyor" (1) (Meclis Genel Kurulu’nda 2010 bütçesi üzerinde CHP grubu yaptığı konuşma)

***

Biz yine TUİK’in resmî verilerine dönelim...

Bu rakamlardaki asıl mesele genç issizler....

Genç nüfustaki işsizlik. Zira 18-25 yaş arası işsizlik oranı yüzde 25’in üzerinde. Yani dört gençten en az biri işsiz. Ülke genelinde hiçbir sosyal güvencesi olmayan yoksullara devlet tarafından verilen Yeşil Kart sayısı da 10 milyonu aşmış vaziyette...

“Şeytan Ayrıntıda gizlidir” denir ya...

“Gerçek” de öyle...

Şimdi TUİK’in resmî rakamlarının ayrıntısına inerek Türkiye’nin iktisadî tablosundaki saklanmaya çalışılan gerçeğin fotoğrafını çekmeye çalışalım...

TUİK'e göre, 2009 yılında çalışma çağındaki nüfus 914 bin kişi artarak, 51 milyon 686 bin kişiye ulaşmış..

Bu ne demek?

Bir iş bulsa çalışabilecek durumda olan, eli iş tutabilir durumda 51 milyon 686 bin kişimiz var...

Peki bunlardan kaçı şu anda çalışıyor?

21 milyon 277 bin...

Kabaca çalışıabilir durumdaki 51 milyon 686 bin kişimizden ancak, 21 milyon 277 bin kişimize iş bulabilmişiz...

Bu rakamı kabaca değerlendirecek olursak...

Gerçek işsizlik oranı yüzde ellinin üstünde...

Bunların içinden iş bulsa bile çalışmak istemeyecek ev hanımı, ev kızı, zengin çocuğu, öğrenci, asker gibi olanları bilip de düşşek bile vaziyetin vahim olduğu açık.....

Ne yüzde 14’dü?

En iyimser tahminlere göre yüzde 28...

***

Köylerde ziraate elverişli topraklar, hayvancılığa elverişli meralar bomboş dururken şehirleşme oranı çıkmış yüzde 75’e...

Mehmet Altan’ın zil takıp oynaması lâzım ama, bu rakamlar bile onu kesmiyor... İlle de kırsal nüfus yüzde 10’un altına düşmeliymiş...

Niye koçum?

“Çünkü evropa'da durum” buymuş...

Yahu ,sen bu kadar işşsiz nüfusa şehirlerdeki hangi iş kollarında nasıl iş bulacaksın bir de onu söylesen...

Şehirlere yığılmış bunca vasıfsız çiftçi köylü ne üretecek? Ne tüketecek?

Köyler şehire bu hızla akarsa karnımızı nasıl doyuracağız?.

Bunun gibiler “büyük ekonomi bilgini” pozlarında hergün TV ekranlarında boy göstermiyor mu?

İnsan sabır taşı olsa çatlar bunca hödüklük karşısında...

***

Tabii, bir de istatistiklerde işsiz değil de “işli” gösterilenler var... Kaçak işçiler sigortasız, kayıtsız kuyutsuz günübirlik istihdam edilerek, asgarî ücretin bile altında bir ücrete razı olarak günü kurtarmaya çalışanlar...

Sonra onlardan daha şanslı takım sigortalı ama asgarî ücretli olarak istihdam edilenler...

Bunlar hakkında sayın Kesici, bakın Meclis kürsüsünden ne demiş:

[Başbakan Erdoğan’ın, 2002 yılı seçimlerindeki "çay-simit’ hesabını da hatırlattı. 5 kişilik bir ailenin günde üç öğün olmak üzere aylık masrafının 2002 rakamlarıyla 180 milyon lira olduğunu aynı dönemde asgari ücretin ise 184 milyon lira olduğunu söyleyen Kesici, Başbakan Erdoğan’ın bu hesaptan yola çıkarak "Allah’tan korkunuz yok mu, vicdanınız, insafınız yok mu?" dediğini belirtti. Kesici, 2009 rakamlarıyla ise yine 5 kişilik bir ailenin çay-simit masrafının 900 lirayı bulduğunu, asgari ücretin ise 546 TL olduğunu ifade ederek, "Sayın Başbakan’ın sorusuyla soruyorum: Sizin Allah’tan korkunuz yok mu? Sizin vicdanınız yok mu?" diye konuştu.] (2)

***

İşin "fakir fukara, garip guraba" kısmındaki tablo bu iken, tamamı “3000 aile”(3)den ibaret olan TÜSİAD’çı zengin kısmı -ki değerli araştırmacı Mahmut Çetin bunlara "Boğazdaki Aşiret” ismini veriyor- (4) ise bu krizde servetlerine servet katmışlar:

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri 31 milyar dolarlık ve yüzde 55 artışla, 87 milyar dolara çıkmış. 31 Milyar dolar...

31 Milyar dolar, yaklaşık 46,5 milyar Tl...

Asgari ücrert ne kadar oldı?

Net 576,57 Tl...

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri ne ilave ettikleri 46.5 milyarlarlık Bu vahim rakam...

Şayet asgari ücretle iş bulabilseler yaklaşık 7,5 milyon kişinin bir yıllık alın teri göz nuruna denk...

TC ne idi?

“Demokratik, laik. SOSYAL bir HUKUK devleti”...

Laikliğin ve demokratikliğin bütün tanımları içinde gizli bir vicdansızlık unsuru olduğu malûm da...

Vicdansızlığın bu kadarını, “SOSYAL HUKUK DEVLETİ” tanımının hiçbir şekline oturtup yediremezsin...

Ayrıca "vicdansızlık" bundan ibaret de değil:

[Süleyman Yaşar, rakamları veriyor (Taraf, 1 Mart): "Türkiye'nin en yoksul yüzde 5'inin ödediği tüketim vergisi yükü, en zengin yüzde 5'inin ödediğinin iki katı... OECD üyesi 30 ülke içinde Meksika'dan sonra gelirin en adaletsiz dağıtıldığı ikinci ülkeyiz." Toplanan vergilerin yüzde 70'e yakını tüketim üzerinden, yani halktan toplanıyor. Dahası, devlete ödedikleri vergileri bizden topluyorlar. Dünyanın en pahalı enerjisini tüketiyoruz, en pahalı suyunu içiyoruz..] (5)

Peki bu değirmenin suyu nereden geliyor:

[Türkiye’nin AKP iktidarı işbaşına geldiği 2002’de toplam 129.5 milyar Dolar olan dış borcu 7 yılda yüzde 112 oranında artarak 273 milyar Dolara ulaştı.

Türkiye brüt dış borç stoku, 2009 yılının üçüncü döneminde (Temmuz–Ağustos–Eylül) bir önceki döneme göre yüzde 1,8 artarak 273,5 milyar dolara çıktı.

Hazine Müsteşarlığından yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin brüt dış borç stoku 2009 yılının ikinci çeyreğinde (Nisan–Mayıs–Haziran) 268,6 milyar dolar idi.

2009 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla, özel sektör borçlarının toplam dış borç stoku içerisindeki payı 176,3 milyar dolar ile yüzde 64,5 ve kamu kesimi borçlarının payı 83,5 milyar dolar ile yüzde 30,5 oldu. Merkez Bankası borçlarının toplam borç stoku içerisindeki payı ise 13,6 milyar dolar ile yüzde 5 olarak belirlendi. Kamu idarelerinden oluşan Merkezi Yönetim dış borç stoku, 2009 Eylül sonu itibarıyla 74,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.] (6).

86 Yıllık Cumhuriyet tarihi ile bu tarihin son 7 yıllık dönemi olan AKP iktidarı sonucunda halkın ve ülkenin ne hale getirildiğini bu vahim iktisadî tablodan bile okumak mümkünken...

Hal⠓çağ atlattık, zıplattık, hoplattık, ekledik katladık” nutuklarıyla işi götürebileceklerini sanıyor ya Ankara’nın egemenleri...

Artık "toplu" olmadıkça gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamayan intiharlar, cinayetler, gasplar taciz ve tecavüzler ile boşanmalar, sokağa terkedilen çocuklar, çığ gibi büyüyen fuhuş belası... Çöken ahlâk, tükenen umutlarıyla 72,5 milyonluk koca bir ülkeyi medya hipnozlarıyla da olsa daha fazla “idare” edebilmenin mümkün olamayacağı yere doğru -boğaz akıntısında dümeni kilitletmiş dev bir gemi gibi- sürüklendiğimizi farkeden, az sayıda ilim irfan sahibi insan dışında, kimse bu gidişin gidiş olmadığını ne görüyor ne de söylüyor...

Söz konusu iktisadî tablonun vehameti, sadece iktisadî alanla ilgili değildir...

Bu tablo bir insanı insan, bir toplumu toplum, bir devleti devlet, bir milleti millet yapan bütün unsurların hızla yokolduğu ve her yönüyle dehşetli bir kaosa doğru hızla sürüklendiğimizin açık işaretlerini de taşımaktadır.

Hızla yaklaşan bu kaostan “yeni bir düzen” çıkarabilecek bir fikir, bir lider ve bir kadro bu ülkenin en acil ihtiyacı haline gelmiştir...

Dipnotlar:

1- Kaynak: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2262

2- Agk.

3- "3000 Aile" tabiri Salih Mirzabeyoğlu'na aittir.

4- Sayın Mahmut Çetin'in Boğazdaki Aşiret isimli eseri http://www.kitapyurdu.com sitesinde şöyle tanıtılıyor:

"Boğazdaki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi'nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi yer yer de Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukları, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! Şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller..

Kimlerin kimlikleri. Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! ”

5- Nakleden: Ali Bulaç, “Zenginler, orta sınıf ve yoksullar”, Zaman gazetesi.

6- Odatv


Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/



İşsiz koca cinneti, 1.5 yıllık yuvayı yok etti!
12 Mart 2010 - Samsun'da cinnet geçiren koca, 3 gün önce evi terk eden 1,5 yıllık eşini tabancayla vurarak öldürdükten sonra aynı tabancayla kendini vurarak canına kıydı.
Olay, Atakum ilçesi Kabadüz köyünde dün akşam 19.15 sıralarında meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, işsiz olduğu için 1,5 yıllık eşi Hatice Öztürk (23) ile şiddetli geçimsizlik yaşayan Davut Öztürk (25), zaman zaman tartıştığı eşine şiddet uyguladı. Evlilikleri çekilmez hale gelince Hatice Öztürk, 3 gün önce evi terk ederek babası Fikret'in evine gitti. netgazete

http://www.aksam.com.tr/2010/03/10/yazar/16610/serdar_akinan/siyasetin_gercek_nabzi_ne_.html

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Yüksek işsizlik oranıyla büyüme!

Toplumsal travmamız 'işsizlikle' yüzleşmemek için bin dereden su getiriyoruz.
Resmi rakamlara göre yüzde 14 olarak açıklanan işsizlik oranına, iş aramaktan vazgeçenler, mevsimlik çalışanlar, iş bulursa çalışacaklar dahil değildi.
Resmi işsizlere katılmayan bu gruplarla, uzmanlar işsizlik oranının yüzde 26'ları aştığını belirtiyorlar.
Genç nüfustaki işsizlik yüzde 25,3 yani her dört gençten biri arka bahçemizdeki insan deposuna tıkıştırılıyor.
Nasıl bir toplumsallığın kurulduğuna aldırmadan, işsizlik manzaralarımız renkli ruhsuz grafiklerle güncellendi.
İşsizliğin ülkenin ürettiği toplam mal ve hizmetten pay alamayarak, milli gelirden dışlanan kesim olup yığılması da siyasi bir rahatsızlık yaratmadı.
Etkinlik duygusu ezilerek aşındırılan 'işsizlik' için, devletin kamu harcamalarından ayırdığı bütçe neredeyse yok.
Öte yandan istihdamsız büyümeye kafasını takmış ülke, piyasa asabiyeti için ne gerekirse yapılması telaşında.
İşsizlik verilerini soğukkanlı iktisat verileri olarak derleyen sistem pimi çekilen bomba misali yaklaşan toplumsal krizi algılamıyor.
İstihdamı artırıcı tedbirlerden kaçınan büyüme modeli, taşeronlaştırılan, esnetilen iş koşullarıyla düşük ücretlerle çalışanların maliyeti daha nasıl düşüreceğini planlıyor.
İşsizlikle mücadele diye 'ekonomik fırsatçılık' yapılarak kuralsız, güvencesiz çalışmaya zorlanan iş gücüne dışarıdaki işsizler gösterilerek tehdit ediliyor.
Emek piyasasındaki rekabet azdırılıp bir yandan da 'istihdamsız büyüme' performansı alkışlanıyor.
Avrupa'nın 7., dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip ülkemizin kuralsız çalışma koşullarındaki sıralaması da bayağı üstlerde.
Ucuz ithal malları cenneti ülkemiz, sıcak para düşkünü finans sistemimiz, ithalat müptelası montaj sanayimiz, pusuda bekleyen sabırsız özelleştirme takviminin 'insana ve üretime' ihtiyacı görünmüyor.
Oysa ILO kırmızı alarmla bütün ülkelere istihdam yaratıcı teşvik ve önlemler için şiddetli uyarılar yaptı.
Önümüzdeki en az 4-5 yıl için ekonomik durgunluğun ve 'kalıcı işsizliğin' süreceğini açıkladı.
Devletlere sosyal hizmet üretme politikalarına çağrı yapan küreselleşme aygıtı IMF başkanının başına da taş düşmedi.
Değişen toplumsallığın üreteceği siyasi ve sosyal iklime karşı 'kapitalizmi' koruma çabasındalar.
Ulus-devlet formu devreye sokmaları toplumsal hasar kontrol edilmek isteniyor.
Kapitalizm beşiği ABD'de istihdam için seferberlik ilan edildi, insanlar işlerini kaybetti ve acı çekiyorlar diyerek yeni istihdam yasası hazırlandı.
Paragöz Wall-Street bankalarının ödediği 30 milyar dolar halk bankalarından kredi olarak dağıtılarak, yeni işçi alan ve maaş artıran küçük işletmeler vergi kredisi alacak.
ABD'de canlandırma paketleriyle geçen yıl 2 milyon yeni iş gücü yaratıldı, bu yıl sonuna kadar da 1.5 milyon yeni iş gücü hedeflendi.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin istihdamı artırıcı ve düşük gelirli kesimleri destekleyici kamu politikalarıyla iç pazarlarını ve toplam talebi artırıyorlar.
ABD Başkanı'nın 'işsizliğe' savaş açtığı günümüzde yaprak kıpırdamayan Türkiye'de işsizlikten elini çekmiş devlet politikası 'geçici sıcak para üssü' rolüne kilitlenmiş.
Kof analizlerle savuşturulan renkli işsizlik grafiklerinin taşımadığı insanlık durumları 'kimsenin yüreğini' sızlatmadı.
http://www.aksam.com.tr/2010/03/09/yazar/16554/nihal_kemaloglu/yuksek_issizlik_oraniyla_buyume_.html

Serdar Akinan
Kim 50 bin lira kazanmak ister?

Önce haberi verelim.
AKP kısa film yarışması düzenliyormuş.
Konu: 'Büyüyen ve Gelişen Türkiye'
Eğitimden sağlığa, ekonomiden demokrasiye, kadından özürlülere Türkiye'nin nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini anlatacak kısa filmlere sağlam para ödülü var.
Mesela birinci 50.000 TL kazanacak.
Böyle bir parayı kazanmanın kolay yolunu anlatayım.
Önce bir kamera alıyorsunuz... En ucuzu 6.000 TL.
İnternette 12 taksit yapıyorlar. Ödülü alınca kredi kartı borcunu kapatırsınız. Telaşa gerek yok.
Bir tane de kaset almanız gerek... İkna ederseniz hediye ederler.
Şimdi tek yapmanız gereken Türkiye'nin nasıl 'büyüdüğünü ve geliştiğini' anlatacak bir konu bulmak ve bu konuyu orijinal bir dilde anlatacak fikri çarpıcı bir görsellikle sunmak.
Biliyorum işsiz olunca insanın morali biraz bozuk oluyor ve yaratıcı fikirlere konsantre olmak pek kolay değil.
Ama nihayetinde bu iyi bir para. Yani konsantre olmanız gerek.
Ben de naçizane yardımcı olacağım.
Çevrenize bakın...
Son yıllarda açılan o dev AVM'lere, hemen her semtte fiyakalı isimlerle yükselen dev hastanelere, süpermarketlere, metrobüslere, tüm o parklara ekilen milyonlarca çiçeklere...
Nasıl muhteşem... Hala mı aklınıza bir fikir gelmiyor?
Mesela bir üniversiteye gidin...
Dersten çıkan çocuklara kameranızı uzatın ve onların ne kadar iyi yetiştirildiklerini ortaya çıkartacak tek bir soru hazırlayın...
'Yarından ne bekliyorsun?'
Bu soruyu sorun ve tek bir çerçeve yapıp arka arkaya cevapları kaydedin.
Göreceksiniz nasıl detaylı ve yaratıcı, umut dolu, cıvıl cıvıl yanıtlar alacaksınız.
Birinciye karar verecek jürinin kısa filminizi izlerken gözyaşlarını tutamayacağına eminim.
Bu konu hoşunuza mı gitmedi?
O zaman farklı bir şey yapın. Bakın mesela bu kimsenin aklına gelmez.
Mahallenizdeki kahveye gidin...
Kameranızı sabit bir köşeye kurun, kameranın önüne de tek bir sandalye yerleştirin, ışığı arkanıza alın ve arka planda tüm kahve gözüksün...
Şimdi kahvenin müdavimlerini teker teker o sandalyeye oturtun ve 'Büyüyen ve Gelişen Türkiye' konusunda ne düşündüklerini sorun...
Cevaplar kısa olsun... Uzun uzun yanıtlara gerek yok... Yok hayır küfürleri montajda ayıklamanız gerek... Küfürleri, çok yaratıcı da olsa, böylesi bir kısa filme koymak iyi bir fikir olmayabilir.
Sizin yerinizde olsam, para ödülünden bahsederdim.
'Kazanırsak, hepimiz kazanacağız arkadaşlar' gibi bir gazla bakarsınız çok yaratıcı övgüler çıkabilir.
Yok kameraya konuşacak arkadaşların avurtlarının çökmüş olması ve mutsuz, umutsuz görünmesi çok sorun değil... Montaj tekniği çok gelişti... Ne kozmetik filtreler var aklınız durur. O garibanların yanaklarından kan fışkırır siz hiç merak etmeyin.
Kurgu deyince... Bu işin en pahalı kısmı montajdır. O nedenle montaja ayıracak paranız olmayacaktır. Siz ham kasedi yollayın AKP Genel Merkezi'ne içine de bir mektup koyun.
Durumunuzu anlatın... 'Bu kasette muazzam övgüler var ama montajlayamadım...' yazın.
Jüri mutlaka bir çözüm bulacaktır.
Koskoca AKP Tanıtım ve Medya Başkanlığı'nın bu işe ayıracak parası mı olmaz?
Siz bu içeriği hazırlayın onlar bir yolunu bulup montajlarlar.
Hatta sizin bu kısa film seneye 'En İyi Kurgu' kategorisinde kesin
Oscar alır.
Büyük düşünün...
Siz Türkiye'siniz.

http://www.aksam.com.tr/2010/03/13/yazar/16649/serdar_akinan/kim_50_bin_lira_kazanmak_ister_.html

Can Ataklı
Bir türlü yerine oturtulamayan 28 Şubat



Sevgili okurlar; darbe planlarına, muvazzaf orgenerallerin bile “terörist” ilan edilmesine, gazetecilerin, bilim adamlarının bir yılı aşkın süredir tutuklu kalmalarına alıştık. Ne yazık ki örneğin Mustafa Balbay tam bir yıldır hapiste ama bizler ancak “Olur mu böyle şey” diyebiliyoruz, elimiz kolumuz bağlı olarak.

28 Şubat gösterileri

Bir hafta önce 28 Şubat olarak bilinen dönemin 13. yıldönümü nedeniyle Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “gösteri” adı altında çocukça eylemlere tanık olduk. Ellerinde “Darbelere Hayır” türü pankartlar taşıyanlar, tatlısu ortamında kendilerince esip gürlediler. “İslami yaşam biçimine” övgüler düzdüler, darbecileri lanetlediler.

28 Şubat darbe miydi?

Dün ne yediğini bile unutan bir hafızaya sahip toplumumuz kendilerine demokrat süsü verenlerin etkisiyle 28 Şubat’ı askeri bir darbe girişimi olarak algılıyor bir süredir. Aklına esen ya kalemi eline alıyor yazıyor ya da TV ekranlarından bağırıp çağırıyor 28 Şubat dönemine lanetler yağdırarak. Peki gerçekten 28 Şubat bir darbe ya da darbe girişimi miydi?

Darbe değildi

28 Şubat bir darbe değil, irticayla mücadele adı altında siyasal İslamı egemen kılmak, planlanmakta olan Büyük Orta Doğu Projesi’ne Türkiye’yi hazırlamaktı. 1990 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne komünizmi önleme görevi yükleyen NATO ve ABD, bu kez Silahlı Kuvvetler’i siyasal İslamı güçlendirmek adına görevlendirmişti.

Merkez sağı çökertme

Büyük Orta Doğu Projesi için solun kullanılması mümkün değildi. Merkez sağ ise içinde dinsel motifler barındırmasına karşın, milli nitelikte olduğu için bu projeye destek veremezdi. Bu proje ancak İslami kimliğini öne çıkaran bir siyasi hareket tarafından yürütülebilirdi. Bu nedenle düğmeye basıldı, Türk Silahlı Kuvvetleri bir kez daha “tarihi” misyonunu üstlendi.

Çıkar savaşları

Burada kafaları karıştıran, bir kısım medya ile bir kısım büyük sermayenin de bu oyunun içinde olmasıdır. Ancak hemen belirteyim ki, bu ilginç plandan hiç haberi olmayan bu kesimler kendi çıkar savaşları adına olup biteni anlamadan oyunun parçası oldular. Böylelikle operasyon aslında asker eliyle değil bizzat bu kesim tarafından kotarılmış oldu.

Basit bir örnek

Bu görüşü çok iddialı bulanlara bir örnek vermek istiyorum: İktidar hiç korkmadan ve çekinmeden Silahlı Kuvvetler’e yönelik yoğun bir operasyon yapıyor. Emeklisine muvazzafına bakılmadan her rütbeden subay aşağılayıcı biçimde göz altına alınıyor, tutuklanıyor. Taa PKK ile en sert mücadele dönemlerinden bile hesap sorulurken bir döneme hiç dokunulmuyor.

Tuhaf gelmiyor mu?

Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, sokaklarda “Darbeye Hayır” gösterileri yapılıyor, maskeli demokratlar her fırsatta 28 Şubat sövgüsü yapıyor, ama şu ana kadar 28 Şubat döneminin tek bir ismi hakkında bile herhangi bir soruşturma yapılmadı, suçlamada bulunulmadı. Bu tuhaf değil mi? Gerçekliği saptanmamış planlarla onlarca subay tutuklanırken, sokaklarda tank yürütenlere bir şey olmuyor.

Ya Yaşar Büyükanıt

Haydi biraz ileri atlayalım. Yine onca darbe söylentisi ile generaller tutuklanırken “gece yarısı muhtırası yazdığı” bilinen bir eski Genelkurmay Başkanı dört çeker arabasıyla zevk-i sefa içinde geziyor. Eğer varsa bir darbe için en açık kanıt olan bu muhtıraya rağmen hiçbir şey yapılmaması da tuhaf değil mi?

İşlev önemlidir

Bunlar tuhaftır tabii de tesadüf değildir. Çünkü önemli olan işlevdir. 28 Şubat AKP’yi iktidar yapmıştır. 27 Nisan muhtırası ise AKP’ye yüzde 47 oy kazandırmıştır. Hiç kimse ekmek yediği tekneyi pislemez. Maskeli liberaller ne kadar yırtınırsa yırtınsın ne 28 Şubat için ne de 27 Nisan için kimse kılını kıpırdatmayacaktır.

PKK’ya dokunan yanıyor

Aynı dönemlere bir de başka açıdan bakalım. Yine dikkatinizi çekiyor mu bilemiyorum ama, Ergenekon, Balyoz, ıslak imza gibi iddialarla tutuklanan subayların neredeyse tamamının PKK terörüne karşı aktif görevlerde yer aldığını görüyoruz. Kısaca, PKK’ya dokunanların yandığını düşünmek çok da yanlış değil.

Amerikan operasyonları

ABD ilk Körfez harekâtından sonra Kuzey Irak’ı “hiç kimseye ait olmayan bölge” ilan etmişti. Burada Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtler vardı ve tabii bir de PKK. ABD, Çekiç Güç adı altında bölgeye yerleşmişti. PKK’nın eylemlerine göz yumuluyordu çünkü o dönem Amerikan politikası böyleydi.

Oyun bozan askerler

Buna karşın artık “komünizmle mücadele” misyonu kalmayan Türk Silahlı Kuvvetleri PKK terörüne karşı çok çetin bir mücadele veriyordu. “Düşük yoğunluklu harp” kuralları gereği PKK’lı teröristler çok ağır darbeler alıyordu. Nitekim 1990’ların sonuna gelirken bölgedeki terör faaliyetleri neredeyse sıfır noktasına kadar indirilmişti.

ABD bunu unutmaz

ABD bölgedeki oyununun bozulmasından elbette rahatsızdı. Bunun için o tarihlerde dikkat çekmeyen pek çok karşı eylem yapıldı. PKK’ya silah ve yiyecek-ilaç yardımı açıktan yapıldı, operasyon yapan Türk timleri tuzaklara çekildi, en olmadık yerlerde Amerikan askerleri Türk askerinin karşısına çıkıverdi. Ancak bunlar o tarihlerde çok önemsenmedi.

28 Şubat sonrası

28 Şubat’ta yönetimde bulunan komuta heyeti PKK terörünün de çok aşağıya çekilmiş olmasını fırsat bilerek ABD ile ilişkileri tekrar iyi hale getirdi ve üzerine düşeni yaparak “milli” olan merkez sağı tasfiye etti. Ancak bu dönemden sonra işbaşına gelen komuta heyeti ise beklenmedik biçimde milli davrandı 28 Şubat döneminin izlerini silmek için kolları sıvadı, laik demokratik cumhuriyet konusundaki hassasiyet yeniden önem kazandı.

Hassasiyet ama neye yarar

2000’li yılların Genelkurmay’ı NATO’ya rağmen Cumhuriyet konusunda hassasiyet gösterdi ama atı alan da Üsküdar’ı geçmişti artık. Konjonktür gereği darbe yapılması olanaksızdı. Asker sadece yakındı, kapalı toplantılarda esti gürledi. Ama bilmediği şey, bunların hepsinin kaydedildiği ve kullanılmak üzere saklandığı idi. Derken bunların ortaya çıkarılacağı gün gelip çattı.

Operasyon başlıyor

İşte sevgili okurlar, iktidar seçimi yeniden kazanmak, böylelikle dış desteğin sürmesini sağlamak, Türkiye’yi dönüştürme projesinde engelleri kaldırmak ve dışarıdan gelecek talepleri daha rahat karşılayabilmek adına düğmeye bastı. Ergenekon’la başlayan darbe soruşturması, giderek ABD’nin en öfke duyduğu PKK ile mücadele dönemlerine kadar uzatıldı.

(..)

Vatan gazetesi

Taraf, Başbakanı İkinci Kez Tehdit Etti

Açık İstihbarat Özel
10.03.2010

08 Mart Pazartesi günü Taraf aşağıdaki manşetle çıktı :

"Erdoğan'ın Yatak Odasını Dinlediler"

Haberde; Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGBH) ile ilgili dava dosyasında yeralan bir konuşmaya dayanarak, Erdoğan'ın yatak odasının bile dinlendiği iddia ediliyor.

VKGBH üyeleri Zeki Balaban ile Halit Bozdağ arasında geçen ve dava dosyasına giren görüşmede , "Başbakan'ı yatak odasına kadar dinlemişsiniz" ifadesi sonrasında ikili arasında geçen konuşmada, tarafların yatak odasını değil, Başbakan'a ait 506'lı bir numarayı dinletmekten sözettikleri anlaşılıyor.

Taraf'ın manşetinin altındaki spotun başlığı ise;

"Kartlardan Dinleme Var"

Taraf; manşette Başbakan'ın yatak odasına, spotta, cebindeki telefona işaret ediyor.

Başbakan'ın dinlendiği iddiaları ise yeni değil. Jandarma'daki teknik istihbarat dairesinin dağıtıldığı günlerden bugüne 2000'li yılların başlarının en gözde Ankara şehir efsanesi, "Ergenekon" sürecinde de defalarca dile getirildi, iddianamelere girdi.

Taraf'ın bu kadar eski bir iddiayı; bir dava dosyasından kes-yapıştır kitap yazan bir gazetecinin (Yeni Şafak Gazetesi Ankara Haber Müdürü Abdülkadir Selvi) kitabına dayandırarak;
hem de iki ne idüğü meçhul kişinin konuşmasını teyit etme ihtiyacı bile duymadan bu şekilde manşete taşımasının arkasında manşet bulamama sıkıntısı yatmadığına eminiz.

Taraf; hizmet ettiği odaklar adına açıkca Başbakan'ı tehdit ediyor.

Başbakan'ı bel altından vuruyor.

Taraf'ın bu Başbakan'ı ilk tehdit edişi değil.

Tayyip Erdoğan'a; "Ergenekon" sürecinde geri adım atmaması yönünde Fehmi Koru'dan; Ali Bayramoğlu'na kadar telkinde bulunan çok oldu ama onu açıkca tehdit eden tek kişi vardı:

Ahmet Altan

Bülent Arınç'a suikast iddiası paralelinde "kozmik oda" günlerini yaşadığımız günlerde; 07 Ocak 2010 tarihli "Ergenekon ve Ankara" başlıklı yazısından aynen okuyalım:

Hükümetin içinde gerçekten de böyle bir “kanat” varsa ve iktidar bu yaklaşım doğrultusunda davranırsa, bu onların “intiharı” olur.

Siyasi bir intiharı kastetmiyorum.

Fiziksel bir yok oluştan söz ediyorum.

.......

Eğer Ergenekon soruşturmasını savsaklar, kendi içlerinden bazı adamların laflarına uyarak “orduyla iyi geçinip” yargıyı kozmik odalardan geri çekerlerse, o “arabalar” evlerinin önünde patlar.

O arabaları patlatacak çok adam bulunur o zaman.

Bugün birçok “patlatıcı” yakalanma korkusuyla geri duruyor.

Yakalanmayacaklarını, korunacaklarını anladıkları anda harekete geçerler.

Siyasi suikastlar arka arkaya gelir.

...
Aklı varsa, o “dost öğütlerinde” patlayan arabaların sesini duyar.
Unutmasın ki Ergenekon’u soruşturmak, ordunun içindeki “tuhaf” yapıyı ortaya çıkarmak,
sadece Türkiye’yi değil, kendisinin ve arkadaşlarının hayatını da kurtaracak.

Görüldüğü üzere; bir yazı içerisinde ülkenin başbakanına üç kere "ölürsün" deme lüksüne sahip Ahmet Altan'ın; babasının malı gibi kullandığı Taraf gazetesinin manşetini bu sefer de Erdoğan'a bel altından vurmak için kullanması eşyanın doğasında gizli.

Hatta dikkatli gözler için, o manşette, Erdoğan'a çok daha derinden iletilen bir mesajda sözkonusu.
Bu şekilde Ahmet Altan; Erdoğan'ın özel hayatı ile bugüne kadar çeşitli imalarda bulunan ve "Ergenekoncu" olmakla suçlanan Yalçın Küçük'le aynı çizgide buluşuyor.

Eski "Gladio" ; yeni "Gladio"'ya dönüşüp; yeni kalemşörler bulurken daha çok garabete tanık olacağız.

Açık İstihbarat

Çıplak kadın üstünde suşi ahlaka mugayir değilmiş
12:30 - RTÜK, Flash TV'de 22 Kasım 2009'da yayınlanan “Ana Haber Bülteni”nde masa üzerine uzanmış, üzerinde sadece iç çamaşırları bulunan Japon kadının göbeğinde servis edilen suşi ikramına ilişkin görüntülere ceza vermedi. 13.03.2010 ANKARA netgazete

500 TL için canına kıydı
Buzdolabının parasını ödeyemeyince evine haciz geldi
14 Mart 2010

Mersin'da aldığı 500 liralık buzdolabının parasını ödeyemediği için evine haciz gelen işsiz vatandaş intihar etti.

Olay bu sabah erken saatlerde Mersin'in Akbelen Bulvarı Gözne yol ayrımı üzerinde bulunan zeytin bahçesinde meydana geldi. Ağaca asılı bir ceset gören vatandaşlar olayı emniyet güçlerine haber verdi. Olay yerine gelen polisin yaptığı incelemede cesedin 45 yaşındaki İhsan Tuna'ya ait olduğu tespit edildi.

Olay yerinde çok sayıda bira şişesi bulunurken ağaca asılı vatandaşın cebinden parasını ödeyemediği buzdolabından dolayı gelen haciz kağıdı, parası ödenmemiş elektrik ve su faturaları ve "İntiharımdan kimse sorunlu değildir" yazı çıktı.

Uzun süredir işsiz olduğu anlaşılan İhsan Tuna'nın cesedi olay yeri ekibinin incelenmesinden sonra Mersin Devlet Hastanesi Morguna kaldırıldı

habertürk

Şamil Tayyar
Star Gazetesi
Başbuğ topu hükümete attı
15 Mart 2010

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Milliyet’ten Fikret Bila’ya yaptığı açıklamada, Albay Dursun Çiçek’in hakkında kamu davası açılmadan açığa alınmasının mümkün olmadığını belirtirken, “Kamu davasının açılması bir iddianın ilgili mahkeme tarafından kabul edilmesi demektir. Daha henüz öyle bir şey yok Ama böyle bir şey olsa da ilgili makamların takdirine bağlı” diyor.

Başbuğ, bu açıklamanın hemen akabinde Bila’nın “O da Milli Savunma Bakanı’nın yetkisine bağlı değil mi?” şeklindeki sorusuna, “Evet” cevabını veriyor. Başbuğ, bu açıklamasına dayanak olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 65. maddesini gösteriyor,

Bu açıklamadan özetli çıkan iki sonuç var: 1-Çiçek hakkında henüz dava açılmadığı için işlem yapılamaz, 2-Dava açılsa bile biz değil Milli Savunma Bakanı açığa alabilir, o da takdire bağlı.

O maddenin a bendi aynen şöyle: “Haklarında ölüm veya ağır hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere 5 yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler.”

Genelkurmay başkanının söyledikleri özü itibariyle doğrudur. 1-Çiçek hakkında henüz kamu davası açılmadı, 2-Açığa alınması Milli Savunma Bakanı’nın takdirine bağlı.

Çiçek, Genelkurmay karargahında çalıştığı için durum böyle. Sözkonusu askeri personel Jandarma’da görevliyse bu kez açığa alma yetkisi Milli Savunma değil İçişleri Bakanlığı’nın ukdesindedir.

Devam edelim...

Çiçek hakkında dava açılmadı, yarın dava açılırsa nasıl bir yol izlenir göreceğiz. Ancak, sözkonusu yasa hükmüne tabi olarak haklarında dava açıldığı halde koltuklarını koruyan çok sayıda muvazzaf subay var.

Mesela; Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz hakkında 7 defa ömür boyu hapis cezası istemiyle açılmış dava devam ediyor.

Açığa alındı mı? Hayır.

Aynı şekilde 3. Ordu Komutanı Orgeneral

Saldıray Berk hakkında açılmış Ergenekon davası var.
Açığa alındı mı? Hayır.

Eskişehir Jandarma Alay Komutanı Albay Recep Gençoğlu Saldıray Berk gibi aynı davanın sanıkları arasında.

Açığa alındı mı? Hayır.

Demek ki, Başbuğ’un Çiçek’in durumuna ilişkin getirdiği yasal izahat, pratikte çok anlamlı gözükmüyor.

Eğer, “Sorumluluk Milli Savunma ve İçişleri’ne aittir” diyerek topu bakanlıklara atıyorsa, durum farklıdır. Röportajın seyrinden ve yukarıdaki ifadelerden böyle bir sonuca ulaşmak mümkündür.

Bu durumda Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e iki sorum var: 1-Başbuğ’un ifade ettiği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 65. maddesine göre, haklarında 5 yıl ve daha fazla ceza gerektiren suçlardan dolayı haklarında dava açılmış muvazzaf subayların açığa alınma yetkisi sizde olduğu halde, Saldıray Berk’i neden açığa almadınız? 2-Bu konuda Genelkurmay Başkanı’nın bir ricası oldu mu?

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a da sorularım ayni minvaldedir: 1-Haklarında dava açılmış veya iddia bulunan emniyet genel müdür yardımcılarını görevden alırken, aynı gerekçeyle Albaylar Cemal Temizöz ve Recep Gençoğlu’nu açığa alma yetkinizi neden kullanmadınız? 2-Bu konuda Genelkurmay Başkanı’nın bir ricası oldu mu?

Şimdi iki bakana ortak sorum var: Yoksa Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu böyle emretse de fiilen durum farklı mıdır? Yani, o kanun maddesi hikaye midir?

Son sorum topluca hükümete: Genelkurmay Başkanının “Yetki bende değil Milli Savunma ve İçişleri’nde” sözleri karşısında bu üç komutanı açığa alma konusunda ne düşünüyorsunuz?

Eğer bu yetkinizi kullanmak istemiyorsanız, görevden aldığınız Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal’a koltuklarını iade edin.

Hakta eşitlik sağlayamıyorsanız, hiç olmazsa haksızlıkta eşitlik sağlayın. Sakın ola askeri bahane etmeyin, Başbuğ topu size attı.

Direğe mi çarptırırsınız, auta mı atarsınız yoksa gole mi çevirirsiniz, maharetinize bağlı, bilin ki artık top sizde...

Yasmin Çonkar
Başbuğ suç işliyor Başbakan susmamalı

Cesur general" ya da "gözü pek komutan" deyince sizin aklınıza gelen bu mudur bilmem ama şurası kesin ki, gazetelerin manşetinden suç işlemeyi göze alacak kadar cüretkâr bir genelkurmay başkanı var bu ülkenin.

Anayasa'nın 138. maddesi açık: "Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." Keza Anayasa'nın 288. maddesi de: "Açılan ve yürüyen bir dava hakkında açıklama yapmak, ağır suç kapsamına girer."

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'na verdiği mülakatta Anayasa'nın 138. ve 288. maddelerini açıkça ihlal etmiştir. Ne diyor Başbuğ?

"Üçüncü Ordu Komutanı Ergenekon Terör Örgütü'nün Erzincan yapılanmasının yöneticisi olarak suçlanmaktadır. Bu çok ağır ve ciddi suçlamadır. Çok özel bir durum yaratmaktadır. Suçlanan Ordu Komutanı, Genelkurmay Başkanı olarak bana ve Kara Kuvvetleri Komutanı'na karşı sorumlu ve bağlı olan en üst seviyedeki bir komutandır."

Buraya kadar hepsi doğru... Orgeneral Saldıray Berk hakkında "Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, tehdit, resmî belgede sahtecilik, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek" suçlarından açılmış bir dava var. İddianameyi kabul eden Erzurum İkinci Ağır Ceza Mahkemesi, 4 mayısta yapılacak ilk duruşmaya katılsın diye Berk için tebligat çıkardı; adlî makamlara ifade vermeyi reddeden Berk, mazeret bildirmeksizin duruşmaya gitmezse hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarılabileceği kendisine bildirildi.

Berk hakkında isnat olunan "silahlı terör örgütüne üye olma" suçu, tek başına, 5 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezasını gerektiriyor. Velhasıl, Başbuğ'un da teslim ettiği gibi "çok ağır ve ciddi bir suçlama" söz konusu...

Bu suçlama konusundaki kararın adil bir yargı süreci sonunda Erzurum İkinci Ağır Ceza Mahkemesi hâkimince verilmesi gerekiyor. Ve Anayasa'nın 138. maddesi, hiçbir makamın bu hâkime tavsiye ve telkinde bulunamayacağını söylüyor. 288. madde ise "açılan dava hakkında konuşmak ağır suçtur" diyor. Peki, Başbuğ ne yapıyor? Sanık Berk'le konuştuğunu anlatıyor: "Ordu Komutanı ile yaptığımız görüşmelerde, konuya ilişkin olarak kendisinin görüşleri sorulmuştur. Ordu Komutanı çeşitli defalar bizlere iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir." Yetmiyor, yanındaki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner'i de suça ortak etmek istercesine ona dönüp soruyor: "Hiçbir tereddüt var mı?" "Hayır yok" diyor Koşaner.

Tereddüt olmayan nedir? Henüz adlî makamlara ifade verme görevini bile yerine getirmemiş bir komutanın üstlerine söylediği "İddia edilen olaylarla hiçbir ilgim yok" lafının doğruluğu mu?

Başbuğ, hakikaten cüretkâr; nitekim, bu soruyu doğuran açıklamasını daha da ileri götürüyor: "Şimdi bu durumda Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olarak bizim sorumluluklarımız var. Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'e karşı olan özel sorumluluklarımız var. Astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorunlarla yakinen ilgilenmek mecburiyetindeyiz."

Efendim? Başbuğ'un "astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorun" deyip "yakinen ilgilendiği" şey, Orgeneral Berk hakkındaki "çok ağır ve ciddi suçlama" değil mi?

Bu suçlama, Başbuğ'un Anayasa gereği saygı duymak, işine karışmamak, telkin ya da tavsiye niteliğinde hiçbir söz söylememekle yükümlü olduğu bağımsız bir mahkeme tarafından dava konusu olarak kabul edilmedi mi?

Başbuğ madem kendini Berk'le "yakinen ilgilenmek mecburiyetinde" hissediyor; astı olan komutana, mahkemeye saygılı davranmasını, ifadeye çağrılınca bu çağrıya uymasını, duruşmalara katılmasını telkin edebilir. Ayrıca bildiği iyi bir avukat varsa, Berk'e onunla anlaşmasını da tavsiye edebilir. Ama Başbuğ, Berk'e telkin ve tavsiyede bulunmanın kat be kat ötesinde bir iş yapıyor; yargıya müdahale ediyor, savcının karşısına dikiliyor, sanığın avukatlığını üstleniyor; Hürriyet gazetesine söylediği şu sözlerle iddianameyi karalıyor:

"Üçüncü Ordu Komutanı'na yönelik suçlamalar, esas itibarıyla bir gizli tanığın ifadesine dayanmaktadır. Bu konuya, özellikle Üçüncü Ordu Komutanı'nın durumuna ilişkin yazı yazanlar ve görüş ileri sürenlerin öncelikle iddianamede Üçüncü Ordu Komutanı'na ilişkin yer alan bölümü, ki esas itibarıyla bir sayfadır, okumalarını öneririm."

Bu suçtur. Ve Hürriyet, dünkü manşetinde Başbuğ'un suçunu ifşa ediyor: "Gerçeğin ve Saldıray Berk'in arkasındayız." Demek ki, "Başhâkim" Başbuğ, gerçeği saptamıştır; sanığı dinlemiştir, kararını vermiştir; Erzurum'daki dava gereksizdir; hâkim fuzulidir; Berk'in beraati Başbuğ'un ağzından manşetten ilan edilmiştir.

Şimdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın çıkıp şu soruları cevaplaması gerek:

Siz dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş herhangi bir rejimde böyle rezalet gördünüz mü? Ve bu rezaletin Türkiye'de yaşanması içinize siniyor mu?

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepesindeki komutanın yargıya açıkça müdahale etmesine göz yumacak mısınız? 2005'te Şemdinli'de Yaşar Büyükanıt'ın kitapçı bombalayan astsubaya "Tanırım, iyi çocuktur" diye sahip çıkması karşısında susmuştunuz; beş yıl sonra hâlâ aynı yanlış yerde misiniz? Terör örgütü üyeliğinden hakkında açılmış dava bulunan bir komutana "Tanırım, iyi paşadır" dercesine sahip çıkan genelkurmay başkanını seyretmekle mi yetineceksiniz?

Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun 65. maddesi, Saldıray Berk gibi "beş yıl ve daha fazla ceza gerektiren suçlardan yargılananların açığa alınması" yetkisini Milli Savunma Bakanı'na veriyor; peki siz, bakanınıza Berk'i açığa alması talimatını niçin vermediniz? Bu kadar ağır bir suçlamayla yargılanacak bir komutanın emrinde yaklaşık yüz bin asker bırakmanız akıl kârı mı?

Berk'in "arkasında" olduğunu ilan eden Başbuğ'un karşısında Başbakan olarak susup oturacak mısınız? Hakikaten, siz iktidar mısınız?
Taraf

Yasmin Çonkar
Başbuğ suç işliyor Başbakan susmamalı

Cesur general" ya da "gözü pek komutan" deyince sizin aklınıza gelen bu mudur bilmem ama şurası kesin ki, gazetelerin manşetinden suç işlemeyi göze alacak kadar cüretkâr bir genelkurmay başkanı var bu ülkenin.

Anayasa'nın 138. maddesi açık: "Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." Keza Anayasa'nın 288. maddesi de: "Açılan ve yürüyen bir dava hakkında açıklama yapmak, ağır suç kapsamına girer."

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'na verdiği mülakatta Anayasa'nın 138. ve 288. maddelerini açıkça ihlal etmiştir. Ne diyor Başbuğ?

"Üçüncü Ordu Komutanı Ergenekon Terör Örgütü'nün Erzincan yapılanmasının yöneticisi olarak suçlanmaktadır. Bu çok ağır ve ciddi suçlamadır. Çok özel bir durum yaratmaktadır. Suçlanan Ordu Komutanı, Genelkurmay Başkanı olarak bana ve Kara Kuvvetleri Komutanı'na karşı sorumlu ve bağlı olan en üst seviyedeki bir komutandır."

Buraya kadar hepsi doğru... Orgeneral Saldıray Berk hakkında "Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, tehdit, resmî belgede sahtecilik, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek" suçlarından açılmış bir dava var. İddianameyi kabul eden Erzurum İkinci Ağır Ceza Mahkemesi, 4 mayısta yapılacak ilk duruşmaya katılsın diye Berk için tebligat çıkardı; adlî makamlara ifade vermeyi reddeden Berk, mazeret bildirmeksizin duruşmaya gitmezse hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarılabileceği kendisine bildirildi.

Berk hakkında isnat olunan "silahlı terör örgütüne üye olma" suçu, tek başına, 5 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezasını gerektiriyor. Velhasıl, Başbuğ'un da teslim ettiği gibi "çok ağır ve ciddi bir suçlama" söz konusu...

Bu suçlama konusundaki kararın adil bir yargı süreci sonunda Erzurum İkinci Ağır Ceza Mahkemesi hâkimince verilmesi gerekiyor. Ve Anayasa'nın 138. maddesi, hiçbir makamın bu hâkime tavsiye ve telkinde bulunamayacağını söylüyor. 288. madde ise "açılan dava hakkında konuşmak ağır suçtur" diyor. Peki, Başbuğ ne yapıyor? Sanık Berk'le konuştuğunu anlatıyor: "Ordu Komutanı ile yaptığımız görüşmelerde, konuya ilişkin olarak kendisinin görüşleri sorulmuştur. Ordu Komutanı çeşitli defalar bizlere iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir." Yetmiyor, yanındaki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner'i de suça ortak etmek istercesine ona dönüp soruyor: "Hiçbir tereddüt var mı?" "Hayır yok" diyor Koşaner.

Tereddüt olmayan nedir? Henüz adlî makamlara ifade verme görevini bile yerine getirmemiş bir komutanın üstlerine söylediği "İddia edilen olaylarla hiçbir ilgim yok" lafının doğruluğu mu?

Başbuğ, hakikaten cüretkâr; nitekim, bu soruyu doğuran açıklamasını daha da ileri götürüyor: "Şimdi bu durumda Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olarak bizim sorumluluklarımız var. Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'e karşı olan özel sorumluluklarımız var. Astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorunlarla yakinen ilgilenmek mecburiyetindeyiz."

Efendim? Başbuğ'un "astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorun" deyip "yakinen ilgilendiği" şey, Orgeneral Berk hakkındaki "çok ağır ve ciddi suçlama" değil mi?

Bu suçlama, Başbuğ'un Anayasa gereği saygı duymak, işine karışmamak, telkin ya da tavsiye niteliğinde hiçbir söz söylememekle yükümlü olduğu bağımsız bir mahkeme tarafından dava konusu olarak kabul edilmedi mi?

Başbuğ madem kendini Berk'le "yakinen ilgilenmek mecburiyetinde" hissediyor; astı olan komutana, mahkemeye saygılı davranmasını, ifadeye çağrılınca bu çağrıya uymasını, duruşmalara katılmasını telkin edebilir. Ayrıca bildiği iyi bir avukat varsa, Berk'e onunla anlaşmasını da tavsiye edebilir. Ama Başbuğ, Berk'e telkin ve tavsiyede bulunmanın kat be kat ötesinde bir iş yapıyor; yargıya müdahale ediyor, savcının karşısına dikiliyor, sanığın avukatlığını üstleniyor; Hürriyet gazetesine söylediği şu sözlerle iddianameyi karalıyor:

"Üçüncü Ordu Komutanı'na yönelik suçlamalar, esas itibarıyla bir gizli tanığın ifadesine dayanmaktadır. Bu konuya, özellikle Üçüncü Ordu Komutanı'nın durumuna ilişkin yazı yazanlar ve görüş ileri sürenlerin öncelikle iddianamede Üçüncü Ordu Komutanı'na ilişkin yer alan bölümü, ki esas itibarıyla bir sayfadır, okumalarını öneririm."

Bu suçtur. Ve Hürriyet, dünkü manşetinde Başbuğ'un suçunu ifşa ediyor: "Gerçeğin ve Saldıray Berk'in arkasındayız." Demek ki, "Başhâkim" Başbuğ, gerçeği saptamıştır; sanığı dinlemiştir, kararını vermiştir; Erzurum'daki dava gereksizdir; hâkim fuzulidir; Berk'in beraati Başbuğ'un ağzından manşetten ilan edilmiştir.

Şimdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın çıkıp şu soruları cevaplaması gerek:

Siz dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş herhangi bir rejimde böyle rezalet gördünüz mü? Ve bu rezaletin Türkiye'de yaşanması içinize siniyor mu?

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepesindeki komutanın yargıya açıkça müdahale etmesine göz yumacak mısınız? 2005'te Şemdinli'de Yaşar Büyükanıt'ın kitapçı bombalayan astsubaya "Tanırım, iyi çocuktur" diye sahip çıkması karşısında susmuştunuz; beş yıl sonra hâlâ aynı yanlış yerde misiniz? Terör örgütü üyeliğinden hakkında açılmış dava bulunan bir komutana "Tanırım, iyi paşadır" dercesine sahip çıkan genelkurmay başkanını seyretmekle mi yetineceksiniz?

Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun 65. maddesi, Saldıray Berk gibi "beş yıl ve daha fazla ceza gerektiren suçlardan yargılananların açığa alınması" yetkisini Milli Savunma Bakanı'na veriyor; peki siz, bakanınıza Berk'i açığa alması talimatını niçin vermediniz? Bu kadar ağır bir suçlamayla yargılanacak bir komutanın emrinde yaklaşık yüz bin asker bırakmanız akıl kârı mı?

Berk'in "arkasında" olduğunu ilan eden Başbuğ'un karşısında Başbakan olarak susup oturacak mısınız? Hakikaten, siz iktidar mısınız?
Taraf

16 Mart 2010 Salı 21:22
MHP VE KIYASTA ÜLKE İDARESİNİ ELİNDE TUTAN TESLİMİYET RUH.
Şenel KELEŞ

Bilindiği üzere 13 mart cumartesi günü MHP Gümüşhane il teşkilatı tarafından düzenlenen"çözülen ülke Türkiye"konferansına konuşmacı olarak katılan MHP genel başkan yardımcısı sayın;A.Deniz BÖLÜKBAŞI olunca,il bazında ilgininde çıtası yüksek oldu.

Özel'e ait intiba ve bilgileri bir kenara bırakarak,asıl izlenimlerimizi aktarmak istiyoruz.Gümüşhane merkez olmakla beraber Kürtün,Torul gibi ilin bir bölümünü çok iyi tanımam yanında Kelkit,Şiran,Köse gibi diğer bölümüde kısmen tanırım.İşte; bu bağlamdan hareket'le salonu gözlemleyerek partililerden daha ziyade farklı görüşlere sahip insanların o konferansa icabet ettiğini görmüş olduk.

Yukarda her iki paragrafta,iki farklı tesbit yapmaya çalıştığımı sanırım herkez anlamıştır.Ancak asıl üzerinde durmak istediğimiz Türk Devlet'i ve Türk Millet'ini kuşatmaya almaya çalışan küresel emperlyalizmin sömürgeye doymayan stratejiataklarıdır.
Sözün sahibine kulaklarımı veriyorum ve neleri bizlere sunacağını sabırla bekliyordum...

Bakın,işte o sözün sahibi MHP genel başkan yardımcısı ve Ankara milletvekili sayın;A.Deniz BÖLÜKBAŞI ülkenin içerisine düştüğü sarmalı bütün çıplaklığıyla belge vede bilgiler ışığında hafızalara gayet net,gayet beyin fırtınası oluşturacak şekilde ilmik ilmik işlemek istekte idi.

Sayın;BÖLÜKBAŞI siyasi iktidar ve o iktidarın başbakanına sayın'la başlayan ifadeler kullanarak,akp iktidarının üç kasım 2002 seçim beyannamesinde bulunan "3Y"taahütnamesinin yerine getirilmesini talep ediyordu.

YOKSULUK İLE MÜCADELE...
YOLSUZLUK İLE MÜCADELE...
YASAKLAR İLE MÜCADELE...

Ama, bu "3Y" ne görünürde,nede ortaya atanların dilinde dolaşıyor,ağızlara fermuar çekilmiş vede "uyu uyuuu yat uyuuu "denilmekte idi iktidarın tepe noktasında kendilerini dokunulmazlık zırhı ile korumaya alanlarca!
Ben demiyorum ve sormuyorum...
MHP genel başkan yardımcısı sayın;A.Deniz BÖLÜKBAŞI soruyor dokunulmazlık zırhı arkasına sayın;başbakan ve akp kurmayları neden saklanıyor,neden hesap vermekten korkuyorlar?...

" Sayın başbakan değiştim diyor,değişmişmi acep?Hayır değişmedi.Sayın başbakan 1991 yılında RP il başkanı iken Kürt raporu hazırladığı nokta ile,haburda yaşanan rezalet zincirinin gösterime çıkarıldığı zihniyetiyle aynı noktada durmaktadır"diyordu veya şahsım o manada anladım.
Ekonomik alanda da akp ve akp kadrolarının sınıfta kaldığını anlatan sayın;BÖLÜKBAŞI"sayın başbakan her ağzını açtığında nireden,nireye ve teğet geçti kriz bizi"diyorda başka bir söz söylemiyor."Esnaf iflas etmiş,çifci tarlasına küsmüş,memur perişan,sanayici yılgın,görsel ve yazılı basın tehdit altında..., iktidarın aba altından sopa göstermesi sayesinde maşallahı var!


Sayın;BÖLÜKBAŞI bu şekilde belki bir imada bulunmadı ama,şahsen kendim böyle anladım sayıyorum!...
Eh ne yapalım "insan ağzı çuval değiki büzesin,beynide ipotekli olmadığından olsa gerek basma kalıp değilki tek yöne sürükleyesin...Emme velakin olanlarda yok değil!


"Zenginin malı,zügürdün çenesini yorar derlerya;"zenginliye özlem duyan başbakanımızın içinde kor olan ah birgün zengin olsam düşleri yeşerdi ve iktidar ganimetinden payına düşenle "dünyanın en zengin ilk sekizine giren siyasi liderler sıralamasında helal olsun bizleri temsil etti.O muhterem çocuklarını yurt dışında okutmak için hali,vakti yerinde olanlardan burs aldırarak okutup vatana- millete hayırlı gemicik sahibi ve pırlanta şirket ortağı evlatlar yetiştirdi(!)
Buraya kadar olanları sayın;BÖLÜKBAŞI anlattı yalanım ğılefim yok ya da şahsım o şekilde anladım...

Emme velakin "BOP"eş-başkanı başbakanımızın vatikanda çekilen "papaz elbiseli" potoğrafını çok beyendim,"yahudi cesaret ödülü" almasındanda gurur duydum,bilmem gaza getirmek isteyen yandaş medyanın kalem erbabı yağcıları,kimi bizim yörenin taşra fetbazı ve tetikcileride sevindimi o "papaz elbiseli,"yahudi cesaret ödüllü" övünülecek takdire şayan bileği ile hak edilen haktan!!

aktifhaber

17 Mart 2010
AKP Dış Politikada İflas Etti'
USAK'ın düzenlediği konferansa katılan MHP Ankara Milletvekili Deniz Bölükbaşı, AKP'nin dış politikada iflas ettiğini söyledi.

Aktifhaber/Özel

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) bugün düzenlediği konferansa, Milliyetçi Hareket Partisi Ankara Milletvekili Deniz Bölükbaşı konuk oldu. “Dış Politikada Gerçekler ve Çıkmazlar” başlıklı konferans katılan Bölükbaşı, AKP hükümetinin dış politikasını eleştirdi.

MHP Milletvekili Bölükbaşı; son 7-8 yılda uygulanan dış politikanın, iç politikayla ayrılmaz bir hal aldığını söyledi. Bölükbaşı, MHP’nin dış politikaya bakış açısında ‘lider ülke Türkiye’ görüşünün hakim olduğuna değindi. MHP; Türkiye’nin temel değerlerinde gelişen, dış politikada sözü dinlenir, dostluğu aranır bir ülke olmasının gerektiğini belirlediğini söyledi.

Bölükbaşı, tarihteki husumetleri gündeme getirerek siyaset yapan ülkelerin bulunduğunu söyleyerek, AKP’nin buna karşılık şahsiyetli bir dış politika izlemesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Deniz Bölükbaşı,MHP’nin diğer partilerden farklarının ‘Türkiye dışındaki soydaş ülkelerle olan stratejik ilişkilerin, öncelikli amaçlarının olması olduğunu’ kaydetti. Fakat öncelikli olan bu ilişkilerin batıyla olan ilişkileri ikinci plana atmayacağını da sözlerine ekledi.
Şu anki iktidarın dış politika anlayışının; içi boş, karşılığı olmayan kavramlarla yürütüldüğünü söyleyen Bölükbaşı, AKP’nin dış politikasının iflas ettiğini kaydetti.

AKP’nin Erivan açılımının çözüm mü yoksa daha çok problemler mi oluşturacağını anlamadığını söyleyen Bölükbaşı, hiçbir müzakerede iktidarın Dağlık Karabağ sorununu gündeme getirmemesinin düşündürücü olduğunu sözlerine ekledi.

Başbakan Erdoğan’ın, İngiltere’de yaptığı açıklamada 100 bin Ermeni’nin sınır dışı edilmesi açıklamasının, Ermenilerin eline verilecek bir fırsat olduğunu söyleyen Bölükbaşı, bu açıklamanın AKP’nin dış politikada iflası anlamına geldiğini belirtti.

aktifhaber


'Parasız eğitim' pankartına iki tutuklama

17/03/2010 05:50

İSTANBUL - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirilen Roman Buluşması’nda ‘parasız eğitim istiyoruz alacağız’ yazan pankart açan üç eylemciden ikisi tutuklandı.

Pazar günü Abdi İpekçi Spor Salonu'nda düzenlenen Roman Buluşması’nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşma yaptığı sırada ‘parasız eğitim istiyoruz alacağız’ yazan pankart açıp, slogan atan göstericiler sabah saatlerinde Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirildi.

Üniversite öğrencisi eylemciler Ferhat Tüzer, Berna Yılmaz ve Utku Aykır savcılık sorgusunun ardından mahkemeye sevk edildi. Örgüt üyesi olmak suçundan hakim karşısına çıkan şüphelilerden İstanbul Üniversitesi öğrencileri Ferhat Tüzer Berna Yılmaz tutuklandı. Utku Aykır ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Radikal

Deccal’ Ankara’yı karıştırdı
Kemal Özer
kemalozer@timeturk.com
18.03.2010

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi günler yaşıyor.

Öyle günler vardır ki, o günlerin geri dönüşü ve affı mümkün değil.

Müsebbiplerini siz affetseniz, tarih affetmez…

Tarih affetse, insanlık affetmez…

İnsanlık affetse, hayvanat affetmez...

Hayvanat affetse, nebatat affetmez…

Nebatat affetse, gelecekte doğacak masumlar affetmez…

Hepsi affetse Allah affetmez.

Çünkü gerekçesi ne olursa olsun, Allah’ın tabiî düzenin bozulmasına Allah rıza göstermez.

Onun vaadi gerçektir ve O c.c.“Nimeti ve nesli mahvetmeye çalışmayın. Allah fesadı ve bozgunculuğu sevmez…” buyurur.

Bununla da yetinmeyerek “…şeytan ve benzerlerinin adımlarını izlemeyin…” diye uyarır.

Fakat insan çoğu kez hem nimeti, hem nesli mahveder, hem de şeytan ve benzerlerinin adımını izleyerek isyan eder.

Bunu yaparken de gerçeği örter,

Doğruları ters yüz eder,

Kafaları karıştırır,

Yalancı çevrelerin delillerini, gerçek diye millete anlatmaya kalkar.

Ne uğruna? Makam, mevki, gelecek vs vs.

Değer mi? Değmez ama gel de anlat.

***

Akıl hastanesinde kendisini darı zannedip, tavukların yiyeceğini düşünen hastasını tedavi ettiğini düşünen Doktor: “Artık sen darı değil insansın.”

Hasta ikna olmuş gibi: “Evet darı değilim.”

Doktor: “Tamam işte budur. Sen insansın ve artık hasta değilsin. Seni taburcu edeceğim.”

Hasta: “Tamam ben darı değil insanım fakat tavuklara bunu nasıl anlatacağız.”

Bizde anlatamıyoruz Ankara’ya…

Çünkü anlamak istemiyor.

O, kimseyi dinlemek niyetinde falan değil. Bildiğini okumaya devam ediyor. Onun da aklı darıda.

* * *

Bugün TBMM’de, “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı” adlı bir kanunun görüşmesi başladı.

Görüşmelerin önemli bir kısmını takip ettim. MHP ve Ak Partililerin ‘GDO aşkı’ onur kırıcıydı, utanç vericiydi.

CHP’yi ise alkışlıyorum.

Bakan, ağzındaki baklayı bir kez daha çıkardı. GDO’yu yasaklamadıklarını, güle güle yine itiraf etti. Ne dedi?

Bir: “GDO daha sıkı kontrol edilerek denetim getirmek için yönetmelik düzenlemesi yaptık”

İki: “GDO’lu ürünlerin kararında halkta katılacak”

Üç: “GDO’lu ürünlerin yem olarak kullanılması durumunda GDO, et, süt ve yumurtaya geçmez”

Yazık, çok yazık... Çok acı… Üzüntü verici... Kaygı verici... Utanç verici.

Hadi herkes bu palavralara inandı fakat bizim gibi gerçeği bilenleri nasıl aldatacaksınız.

Görüşme sırasında soruları cevaplayan Bakan, CHP’lilerin sorularını cevaplarken, Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı olarak bendenizin “GDO rüşveti iddiası” hakkında suç duyurumla ilgili savcılığın takipsizlik kararı verdiğini söyledi. Bu doğru ama eksik. Karar tarafımca temyiz edildi. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava devam ediyor. Bu kısmı söylemek istemedi.

2007 yılında ortaya çıkmış iddia hakkında, bugüne kadar neden idari soruşturma açmadı acaba?

Yine tarafımızca açılan bir dava nedeniyle yürürlüğü durdurulan ve bir üst mahkeme tarafından iptal edilen kararının da temyiz davası hâlâ devam ediyor. Bakan bunu da yok sayarak, gerçeği söylemedi.

* * *

Türkiye tarihinin en önemli yasa çalışmalarından biri olan; üretimi, kullanımı ve izin verilmesi insanlık suçu sayılması gereken GDO’nun yasallaştırılması sürecinde TBMM’de bulunan milletvekili sayısı iki elin parmakları kadardı. Yasa çalışması sırasında, Genel Kurul salonunda oylama için yeterli milletvekilinin olmaması nedeniyle Genel Kurul çalışmalarına ara verilmek zorunda kalındı.

İşte TBMM üye milletvekillerinin konu hakkında hassasiyetleri ve konunun önemi hakkındaki duyarlılıkları…

Bu yetmezmiş gibi iktidar milletvekillerinin ellerine tutuşturulmuş boş konuşmaları bir yana, ABD’nin ikna turuna katılan ve komisyon toplantılarında STK temsilcilerinin üstüne yürüyen MHP’li milletvekilinin GDO aşkı ise pes dedirtti.

“Domatesler GDO’lu diyorlar hâlbuki henüz GDO’lu domates üretilmedi” diyerek komikleşen MHP’linin sözlerini, gerçek sananlara cevabı ODTܒye ve Tarım Bakanlığı’na verdirelim. -Üstelik bu cevap ta 2004 yılına ait-

Ayrıntıları “Deccal Tabakta” adlı kitabımızda yer alan bilgilerden bir kesit: ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümünden Doç. Dr. Candan Gürakan; “Araştırmaya parasal destek istemek için devlet kurumlarına başvurduk. Ancak, `Türkiye`de GDO yok, boşuna para harcamayın` yanıtını aldık. Biz de ODTÜ kaynakları ile bir araştırma yaptık. Ankara`dan 9, Eskişehir, Isparta, Antalya, Ayaş, Çanakkale, Afyon`dan 1`er, Antalya`dan 4, Mersin, İspanya, Belçika, ABD`den 2`şer, Çin`den 1 olmak üzere 28 domates numunesini inceledik. 28 domates numunesinden 22’sinde GDO tespit ettik.”

Bu gelişme için “şoke olduk” diyen Tarım Bakanlığı, Ankara marketlerinden rastgele 100 domates alır ve bu domateslerin GDO’lu olup olmadığını araştırır. Dönemin Bakanlık Müsteşar Yardımcısı Hasan Ekiz, sonucu şöyle açıklıyor: “Ankara'dan çeşitli marketlerden alınan 100 domates numunesini laboratuarlarında inceledik ve 5'inde GDO tespit ettik. Mısır ve soyada da GDO tespit ettik” MHP’lilere ve GDO yok diyen ‘palavra’ sıkanlara duyurulur.

Evet, Türkiye tarihi bir süreçten geçiyor.

5. maddesine kadar kabul edilen Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı tümüyle yasalaşırsa, tabaktaki deccal artık tümüyle midelerde ve damarlarda dolaşacak.

Sonrası mı?

Bu işin sonrası yok.

Sonrası sadece felaket…

Üstelik bu felaketin müsebbibi ve sorumlusu Ak Parti olacak.

Hesabını Ak Parti yöneticileri ile buna sessiz kalanlar verecek.

Kurunun yanında yaşları da yakarak!

Görünen o ki yetersiz tepkiler yüzünden TBMM, bu tasarıyı yasalaştıracak.

Çankaya ise kuvvetle muhtemelen onaylayacak.

Bu durumda CHP’ye büyük görev düşüyor.

Buradan CHP’ye diyorum ki: Bu konuyu mutlaka Anayasa Mahkemesi’ne götürmelisiniz.

Şayet bunu yaparsanız millet sizi alkışlar ve tarihe geçersiniz. Yapmazsanız da suç ortağı olarak…

Anayasa Mahkemesi bu tasarıyı mutlaka iptal edecektir. Yüksek Mahkemenin GDO konusundaki geçmiş kararları bizi ümitlendiriyor.

Bekleyip göreceğiz. Hak ve hakikat mi kazanacak yoksa deccal mı?
timeturk

İşşsiz genç intihar etmek isterken açlıktan bayıldı

İş bulmak için Denizli’den Bursa’ya gelen İ.Ç. (26) tüm arayışlarına rağmen sonuç alamayınca bunalıma girdi. Evli ve 1 çocuklu genç, intihar etmek için 9 katlı bir iş hanının çatı katına çıktı. Polisler ikna etmeye uğraşırken 3 gündür bir şey yememiş olan İ.Ç. açlıktan bayıldı.
İntihara kalkışan
genç açlıktan bayıldı
Türkiye’deki 3 milyon 275 bin işsizden sadece biri olan 1 çocuk babası genç, intihar etmek için çatıya çıktı. Polisler ikna etmeye uğraşırken 3
gündür birşey yemediği için açlıktan bayıldı
İş bulmak için 22 gün önce Denizli’den Bursa’ya gelen İ.Ç. (26) tüm arayışlarına rağmen sonuç alamayınca terminalde yatıp kalkmaya başladı. İşsizlik nedeniyle bunalıma giren İ.Ç. önceki akşam saatlerinde 9 katlı bir işhanının çatı katına çıktı.
“Artık yaşamak istemiyorum”
Eşinin kızını yanına alarak İzmir’deki ailesinin yanına döndüğünü söyleyen İ.Ç. “Tüm umudum Bursa’da iş bulmaktı. İş bulamadığım gibi, 3 gündür de açım. Artık dayanacak gücüm kalmadı. Yaşamak istemiyorum” diyerek bağırdı. Çevredekilerin haber vermesi üzerine olay yerine gelen polis, İ.Ç.’yi ikna etmeye çalışırken trafiğe kapanan karayolunda önlem alan itfaiye ise hava yastığı açtı.
Hastanede karnı doyuruldu
Polis, çatıda korkuluklara oturup intihar edeceğini söyleyen İ.Ç.’ye iş bulma sözü verdi. Bunun üzerine intihardan vazgeçip korkuluklardan inmeye çalışan İ.Ç. bayılıp çatı tarafına düştü. İlk müdahalesi doktorlar tarafından yapılan İ.Ç. Çekirge Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedavisi yapılıp, karnı doyurulan İ.Ç. daha sonra hastaneden ayrıldı. Polisin iş bulduktan sonra İ.Ç.’yi arayacağı belirtildi.
Yeni Çağ

'3 GÜNDÜR AÇIZ SAYIN BAKANIM'

26 Mart 2010 18:09
Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir'in yanına gelen 5 çocuk annesi, 3 gündür aç susuz yaşadıklarını belirterek, eşine iş istedi.

SAMSUN- Hem kendilerinin hem de çocuklarının mağdur durumda olduğunu anlatan Şerife Akbulut, Bakan Demir'den yardım beklediklerini söyledi.

Halk günü toplantısını Cuma namazının yaklaşması nedeniyle sonlandırmaya hazırlanan Mustafa Demir, bir köşede bekleyen Şerife Akbulut isimli kadına ''Ne istemiştiniz" diye sordu. Bunun üzerine ayağa kalkıp sıkıla sıkıla bakanın yanına gelerek kısık sesle derdini anlatmaya çalışan Akbulut, maddi bakımdan zor durumda olduklarını ve 3 gündür yiyecek ekmek bulamadıklarını ve askerde olan çocuğuna harçlık gönderemediğini söyledi.
Haber10


En son Ekim tarafından Çrş Mar 31, 2010 12:21 am tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Mar 18, 2010 8:20 pm    Mesaj konusu: AK Partili Başkanın Katil Zanlısı Yakalandı Alıntıyla Cevap Gönder

AKP-FTÖ İKİLİSİ ALLAH'IN "CİHAD" EMRİNİ “TARİHE GÖMECEK”MİŞ

Ertuğrul Horasanlı



AB-D Emperyalizminin içimizdeki truva atları AKP ve FTÖ ikilisinin Allah'ın hükümlerini ve Resulullah’ın sünnetlerini birer ikişer ortadan kaldırmaya çalıştıkları biliyoruz...

Hatırlayın ...

"Ilımlı İslâm" adı altında Pentagon-İsrail hattında Fetullah Gülen'in katkıları ve Tayyip Erdoğan'ın eşbaşkanlığında bütün İslâm alemine dayatılan “gerçek İslâm'ı tahrif pojesi" milyarlarca dolarlık kaynaklar tahsis edilerek yürürlüğe konmuş ve bunun ilk pilot uygulaması AKP ve Fetullah medyası eliyle ülkemizde başlatılmıştı...

Bu proje çerçevesinde önce kelime-i şahadetteki "M......d'in resulullah" kısmının gereksiz olduğunu ilan eden bu ikili...

Daha sonra AB'nin emri ile "Allah katında tek din İslâmdır" ayetinin camilerde okunmasını DİB’e yasaklatmış...

Bütün ilk ve orta dereceli okul kitaplarındaki "cihad, şahadet, şehidlik, mücahid, hilafet, halife, ehl-i sünet” gibi bu ülke insanlarının yüzde 95'inin inançlarının ve ortak hafızalarının temel parçaları olan bir çok kelimeyi, MEB emriyle kitaplardan çıkartarak okullarda bu kelimelerin kullanılmasını da yasaklatmıştı....

Yine "Hepimiz ibrahimîyiz Müslüman Hıristiyan Yahudi farksızdır. Hepsi cennete gidecek" yalanıyla sürdürülmüş ve hatta bu yalana hizmet eden Ankara’daki ilahiyat profesörlerinden birinin kızının “madem öyle ben Hristiyan oldum baba; çünkü hristiyanlık daha kolay ne örtü var, ne içki yasağı ne namaz, ne de oruç” dediği medyada üçüncü sayfa haberi olarak yeralmıştı...

Doğrudan doğruya insanımızın çoğunluğunun iman ve itikad esaslarını sinsice törpülüyerek yoketmeyi amaçlayan bu proje; şimdi 1400 küsur yıldır İslâm topraklarını İslâm toprağı yapmış ve İslâm toprağı olarak muhafaza edilmesini sağlamış olan “Cihad” emrini yok etme, geçersizleştirme ve hafızalarımızdan silme hamlesi yapıyor...

Şu haberi o gözle dikkatlice okuyun:

["ÖLÜM FETVASI" TARİH OLUYOR

El Kaide’nin kanlı eylemlerine meşruiyet kazandırmak için kullandığı ‘cihad’ fetvası kalkıyor.

El Kaide’nin kanlı eylemlerine meşruiyet kazandırmak için kullandığı ‘cihad’ fetvası 700 yıl sonra ortadan kalkıyor. Hoşgörü kenti Mardin’de bir araya gelecek olan İslam aleminin önderleri, barışçı söylemle yorumladıkları fetvayı dünyaya ilan edecek
Moğol istilası altındaki Mardinliler’in isteği üzerine İslam dünyasının önde gelen alimlerinden İbn Teymiyye tarafından 1300’lü yılların başında verilen ‘cihat’ fetvası 700 yıl sonra ortaya çıktığı Mardin’de tarih olacak. Mardin Artuklu Üniversitesi’nde 27-28 Mart tarihlerinde ‘Barış Diyarı Mardin’ başlığıyla düzenlenecek toplantıya Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğer İslam ülkelerinden yirmiye yakın tanınmış din adamı katılacak. Barışçı söylemle hazırlanacak ortak deklarasyon daha sonra dünyaya ilan edilecek.
BATI ALEMİ TARTIŞIYOR
Toplantıyı düzenleyen İngiltere merkezli Küresel Yenilenme ve Rehberlik Merkezi (GCRG) isimli düşünce kuruluşunun yöneticisi Aftab Malik, kardeşlik ve hoşgörü kentindeki buluşmayla ilgili şu bilgileri verdi:
EL KAİDE EN TEHLİKELİ OLANI: “Başta El Kaide olmak üzere radikal dinci terör örgütlerinin eylemlerini meşrulaştırmak için kullandıkları dini argümanların başında ‘Mardin Fetva’sı olarak bilinen ve Müslümanları, Müslüman olmayan yönetimlerle savaşmaya çağıran fetva gelir. Mısır’daki cihatçı hareket bu fetvayı kullanarak ayaklandı. Bunun en son ve en tehlikeli örneği ise El Kaide’dir. İslam dünyasının yanı sıra ve İslam ile ilgili çalışmalar yapan Batılı bilim adamları uzun sürüder bu fetvayı tartışıyor.”
DÜNYAYA İLAN EDİLECEK
ORTAK YORUM, BARIŞÇI SÖYLEM: “Mardin buluşmasının amacı İslam dünyasının önde gelen din adamlarına o fetvanın bugünün koşullarında geçerli olup olmadığını tartıştırmak. Bu kişilerin hepsi İslam dünyasında milyonları etkileme gücüne sahip şahsiyetler. İki gün sürecek tartışmalar sonunda İbn Teymiye’nin fetvası konusunda yeni bir ortak yoruma ulaşılacak ve bu dünyaya açıklanacak. Böylece El Kaide’nin terör eylemlerine meşruiyet kazandıran dini argüman ortadan kalkmış olacak.”
TERÖR DEĞİL HOŞGÖRÜ
Toplantının organizasyonunda katkıda bulunan Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın ‘kamu diplomasisi’nden sorumlu Başdanışmanı İbrahim Kalın da, Mardin buluşmasının “İslam dininin terör değil barış ve hoşgörü dini olduğu mesajının dünyaya verilebilmesi açısından önemli bir imkan olduğunu ifade etti.]
(22 Mart 2010 aktifhaber)

Haberin redaksiyonundaki sinsi/hilekâr/tahrif ediciliğin dozunun ne kadar yüksek tutulduğuna dikkat etttiniz mi?

Daha öncekiler gibi kullandıkları bir haberdeki, yirmi cümle içine sokuşturdukları bir iki dezenformasyon cümlesiyle yetinmiyorlar...

Artık insanımızı belli bir kıvama getirdiklerine inanıyor olmalılar ki...

Haber baştan başa ve açık açık tahrifatçı/dezenformatif bir dille hazırlanmış...

Hazırlanışındaki ustalık bu haberin sıradan gazeteciler tarafından değil, kesinlikle psikolojik savaş uzmanlarının elinden çıktığını ayan beyan gösteriyor...

Bu haberi okuyan dinî bilgisi zayıf biri “Cihad”ı ALLAH’ın apaçık bir emri ve Peygamber’in kesin bir sünneti olarak değil de...

“Moğol istilası altındaki Mardinliler’in isteği üzerine İbn Teymiyye tarafından 1300’lü yılların başında verilen” bir “fetva” olarak algılayacaktır.

Koskoca İslâm aleminin 1400 küsur yıllık tarihi boyunca sadece İbni Teymiyye mi cihad fetvası vermiştir?

Ehli sünnet’in kütüphaneler dolusu referans kitaplarında onbinlerce alimin “cihad”ın Allah’ın apaçık bir emri ve peygamberin en kesin sünnetlerinden biri olduğuna ve bu emre uyan müslümanların faziletine ve uymayanların rezilliğine dair yüzbinlerce sayfayı ne yapacaksınız?

Moğollar gibi bütün bu kitapları da ateşe mi vereceksiniz?

***

Haberdeki başlığa ve ara başlıklara dikkat:

("ÖLÜM FETVASI" TARİH OLUYOR)...

"ÖLÜM FETVASI"= CİHAD EMRİ

Yani:

ALLAH'IN CİHAD EMRİ TARİH OLUYOR...

Peki onun yerine ne gelior:

(ORTAK YORUM, BARIŞÇI SÖYLEM...)

(DÜNYAYA İLAN EDİLECEK...)

Ne ilan edilecek:

(TERÖR DEĞİL HOŞGÖRÜ ...)

"TERÖR" derken başkanım?

TERÖR=CİHAD

"CİHAD" neydi başkanım?

"İBNİ TEYMİYYE'NİN FETVASI...

HAAA?

YAAA?

İşte böyle adım adım "Allah'ın indirdikleri, Resulıllah'ın bildirdikleri" hafızalarımızdan silinip "tarihe gömülürken"...

Yerine gelen ne?

DEMOKRASİ...

Irak'a Afganistana tankla topla seyreltilmiş uranyumlu, misketli, fosforlu bombalarla kan ve ateş içinde getirilen demokrasi...

Türkiye'ye usul usul, sinsice hafızalar silinip yerine yeni kayıtlar düşürülerek kitlesel hipnoz/zihin kontrolü yolula getririliyor...

Demokrasi tam olarak geldiğimde ne olacak başkanım?

Allah'ın emirleri ve Resullah'ın sünnetlernden "demokrasiye uygun olayan"larının tamamı hafızalarımızdan barış ve hoşgörü mavallarıyla silinmiş olacak?

***

“Mardin Artuklu Üniversitesi’nde 27-28 Mart tarihlerinde ‘Barış Diyarı Mardin’ başlığıyla düzenlenecek toplantıya Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğer İslam ülkelerinden yirmiye yakın tanınmış din adamı katılacak.”

Kimse artık bu “yirmiye yakın tanınmış din adamı”?

Onlar hangi dinin adamıysalar artık...

Ve onları kimler tanıyor ve tanıtıyorsa...

Bir buçuk milyarlık İslâm aleninde bula bula bunları bulmuşlar demekki "fedai" olarak...

Peki ne yapacakmış bu “ılımlı islâm fedaisi” ilim(!) adamları?

“İki gün sürecek tartışmalar sonunda İbn Teymiye’nin fetvası konusunda yeni bir ortak yoruma ulaşılacak ve bu dünyaya açıklanacak. Böylece El Kaide’nin terör eylemlerine meşruiyet kazandıran dini argüman ortadan kalkmış olacak.”mış..

İlmî toplantı(!)nın kalitesini görüyor musunuz?

Bu fedai ilim adamları tam iki gün boyunca, Teymiyye'nin fetvasını nasıl etsek de ortadan kaldırsak diye kan ter içinde tartışacaklarmış...

Eeee...

İkinci günün sonunda her bir fedai ilimn adamı yorgunluktan bitap düşmek üzereyken...

“İbn Teymiye’nin fetvası konusunda yeni bir ortak yoruma ulaşılacak ve bu dünyaya açıklanacak” ve “Böylece El Kaide’nin terör eylemlerine meşruiyet kazandıran dini argüman ortadan kalkmış olacak”mış..

İyi de...

Madem bu toplantının sonunda ne olacağı başlamadan önce belli...

Tayyip Erdoğan'ın sponsorluğunda bu toplantıyı düzenleyen Mardin Artuklu Üniversitesi niçin bunca masrafı ve zanam kaybını göze alarak kendini komik duruma düşürüp elegüne rezil ediyor?

Böyle İlmî toplantı/tartışma mı olur?

Baştan sonuç belliyse...

Siz neyi “tartışmak için” toplanıyorsunuz?

Baştan sonuç belliyse...

O toplantıda hangi “allame”nin ne diyeceği de noktasına virgülüne varıncaya kadar bellidir...

Herkes eline tutuşturulan bildirileri okuduktan sonra, o bildirileri hazırlayan el tarafından, o bildirilerle birlikte önceden hazırlanmış “ortak yorum” metni okunacak ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...

Böyle “ilmî toplantı” mı olur?

Böyle bir müsamereye “ilmî toplantı” adı veren üniversiteye “üniversite”, o toplantıya figüran olarak katılacak kişilere “ilim adamı” denir mi?

Koca bir ülkenin başbakanı böyle bir kepazeliğe nasıl sponsorluk yapar?

Böyle bir başbakana kendi dinî inançları tahrif edilmeye çalışılan bu ülkenin Sünnî müslümanları nasıl oy verir ve umut bağlar?

En iyisi biz CD sürücüsüne Ahmet Kaya’yı koyalım da bu saçma sapan işler konusunda bu yazıya noktayı o koysun:

“Nerden baksan tutarsızlık/Nerden baksan tutarsızlık/ Nerden baksan Ahmakçaaaaaaaaaa”

Sıradışı

Mardin Fetvası Konferansı başladı

27 Mart 2010 Cumartesi 16:35

MARDİN -İHA- Mardin'de bir araya gelen İslam aleminin ileri gelen isimleri, El Kaide gibi aşırı dinci grupların eylemlerine meşruiyet kazandırmak için kullandığı 700 yıllık cihat fetvasını barışçı bir söylemle yorumlamaya hazırlanıyor.
Moğol istilası altındaki Mardinlilerin isteği üzerine, 1300'lü yılların başında verilen 'cihat' fetvası 700 yıl sonra ortaya çıktığı Mardin'de yeniden yorumlanıyor.
Hoşgörü kenti Mardin'de Artuklu Üniversitesi'nin ev sahipliğinde ve Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi (GCRG) ile Canopus Consulting düşünce kuruluşlarının organizasyonunda 27-28 Mart tarihlerinde 'Barış Diyarı Mardin' başlığıyla düzenlenecek toplantıya Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğer İslam ülkelerinden 20'ye yakın tanınmış din adamı katılıyor.
Toplantının yapıldığı Artuklu Üniversitesi çevresinde polis yoğun güvenlik önlemleri aldı. Toplantıya gayrimüslimlerin temsilcisi olarak Süryani Metropolit Salibe Özmen de katıldı. Özmen, Müslümanların çağın gereksinimleri karşısında kendilerini yenilemesinin çok anlamlı olduğunu söyledi. Özmen, fetvanın içeriği ile ilgili konuşmak istemediğini belirterek, "Bu tür toplantılar, dinler arasındaki hoşgörü ve barışın geleceği açısından önemlidir" dedi.
ZEKERİYA GÜNEŞ - MURAT AKGÜL
netgazete

Çakma "Din Adamları"ndan Ortak Karar

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın ‘kamu diplomasisi’nden sorumlu Başdanışmanı İbrahim Kalın'ın organizatörlüğünü yaptığı, Merkezli Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi (GCRG) ile Canopus Consulting düşünce kuruluşları tarafından Mardin Artuklu Üniversitesi'nde yapılan "Barış Diyarı Mardin" konferansında, Direnişçi müslüman grupların eylemlerinin cihat değil, keyfi cinayetler olduğu öne sürüldü.

Global Centre for Renewal and Guidance (GCRG) ile Canopus Danışmanlık'ın 27, 28 Mart tarihlerinde Mardin'deki Artuklu Üniversitesi'nde düzenlediği, direniş eylemlerinin dini gerekçelere dayandırılmasını reddetmek ve kınamak için İslam dünyasından dünya çapında tanınmış olduğu iiddia edilen ancak Türkiye'de hiç tanınmadıkları anlaşılan bir grup "ilahiyatçının" ve akademisyenin bir araya geldiği toplantı sona erdi.

Bu tuhaf toplantının sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi: "Suudi Arabistan, Türkiye, Yemen, Hindistan, Senegal, Kuveyt, Bosna, İran, Fas, Moritanya ve Endonezya'nın da dahil olduğu ülkelerden ve geniş bir yelpazedeki İslami düşünce okullarından gelen alim ve ilahiyatçının tecrübe ve uzlaşısına dayanmaktadır.

Direnişçi(*) grupların eylemlerinin cihat değil, keyfi cinayetler olduğunu öne sürmektedir.

Mardin fetvasının yanlış yorumlandığını ve direniş için şiddeti haklı çıkarmak için hiçbir şekilde kullanılamayacağını öne sürmektedir.

Bütün Müslümanlara, İslamiyet'in getirdiği en yüksek hukuki ve etik standartlara uygun yaşamaları çağrısında bulunmaktadır.

İslamiyet'in ayrım gözetmeksizin adam öldürme ve cinayeti kati biçimde yasakladığı açıktır.

Direnişçilerin, eylemleriyle İslamiyet adına kendi inançlarını yok ettikleri ve İslamiyet'in ve Müslümanların itibarını dünyanın nezrinde sarstıkları açıktır."

GCRG Editorü Şeyh Abdullah Bin Beyyeh, yaptığı açıklamada, "Bu tarihi ve önemli zirve bize şunu göstermiştir: 'İbn-i Teymiyye ve özellikle de Mardin fetvası direniş hareketlerine gerekçe olarak kullanılamaz. Bu zirve, İbn-i Teymiyye'nin böyle bir tutum sergilemeyeceğini ve de ana akım İslami yaklaşımlarının buna izin veremeyeceğini ortaya koymuştur. Bu zirve, İslamiyet içinde farklı kanaatlerden gelen ilahiyatçı ve alimleri bir araya getirerek şu görüşte birleşmesini sağlamıştır: İslamiyet terörizmi ve ayrım gözetmeksizin cinayet işlenmesini kınamaktadır." dedi.

Editör'ün notu:
* Bu çakma din adamları açıklamalarında emperyalist vahşi işgale karşı İslâm toraklarını savunan direniş örgütlerine ve onların mensuplarına "terörist, nefs ve vatan savunması için işgalcilere karşı yapılan eylemlere de "terörizm" demektedir. Bizim vicdanımız iftiranın böylesine Allah'tan korkmaz kuldan utanmaz cinsini yazmaya izin vermediği için bu çirkin tabirleri metinde kullanmadık.

Haber101

Ilımlı İslam ve Mardin fetvası
31 Mart 2010
Ahmet TAKAN

Geçtiğimiz hafta sonu , 700 sene önceki "Mardin Fetvası"nı tartışmak üzere Artuklu Üniversitesi'nin ev sahipliğinde, Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi (GCRG) ile Canopus Consulting düşünce kuruluşlarının desteğiyle 'Barış Diyarı Mardin' başlığıyla bir sempozyum düzenlendi.

İngilizler, programı Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak yapmak istediler.

Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, yedi asır öncesinde kalmış, Mardin'de bile hiç kimsenin bilmediği fetvayı, Müslüman teröristler için dayanak noktası kabul etmenin yanlışlığına dikkat çekerek toplantıya ev sahipliği yapmayı reddetti. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in açıklaması da ilginç:

"11 Eylül'den sonraki şiddet ve terör olaylarının onlarca sebebi ortada dururken, yedi asır önce Mardin'de verilmiş bir fetvayı ve bu fetvanın sahibi İbn-i Teymiyye'yi sorumlu tutmak doğru değil. Anadolu'da kimsenin bilmediği bir fetvaya şöhret kazandırmak da yanlış."

Toplantı medyaya "Mardin Fetvası kaldırılıyor “ diye yansıdı.

Türkiye medyasında "Mardin Fetvası kaldırılıyor" diye sunulan toplantı gün boyunca BBC ekranından yayınlandı.

AKP iktidarının YÖK vasıtasıyla yol verdiği İngiliz sponsorluğundaki toplantı gerçekten çok önemli ama tartışma kamuoyunda gereğince yer bulmadı.

Bu toplantının hemen ardından Moskova metrosunda meydana gelen kanlı patlamaları dış basın, Rus Kommersant gazetesine referans göstererek Türkiye'ye dayandırdı.

”Çeçen intihar komandoları hepsi Türkiye'de medreselerde eğitiliyormuş”.

Bakın hele!

Kanlı eylemler, Müslüman Çeçenler ve Batıl zihniyetin yüzyıllarca çanına ot tıkayan medreseler…

Ve Ilımlı İslam Projelerinin uygulama sahası haline getirilen Türkiye.

Moskova metrosunda bombalar hemen patladıktan sonra Prof Dr.Mahir Kaynak bunun bir İngiliz provokasyonu olabileceğine dikkat çekmişti.

Birde Mardin Fetvası’nın içeriğini hatırlayalım:

“Tarihler Miladi 1300’ün başlarını gösterirken Moğollar Mardin’i işgal eder. Bunun üzerine ahali, dönemin ünlü İslam bilgini İbn-i Teymiyye’ye gidip Moğollara başkaldırı ya da mücadele etmenin caiz olup olmadığını sorar.

İbn-i Teymiyye’nin bu soru karşısında İslam adına verdiği karşılık ya da fetva şudur:“Mardin için iki durum söz konusu; İslam hukuku ile yönetilmediği için Darü’l-İslam denemez ama yaşayanların tamamına yakını Müslüman olduğu için Darü’l-Harp de değil. Buradan hareketle istilaya direnmek caiz ve hatta cihattır.”

Bir hatırlatmada büyük yankılar yapan The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan, "Türkiye'nin Siyasi Devrimi" başlıklı, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Lehigh Üniversitesi Profesörü Henri Barkey imzalarını taşıyan makaleden:

"....Türkiye'de görülmemiş ve ordunun ülkenin siyasi yaşamı üzerindeki vesayetinin kaldırılmasına doğru götüren siyasi bir drama göz önüne seriliyor. Eğer iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP), önemsiz dini konulardan kaçınarak ve kendi demokrasisini güçlendirerek Türkiye'nin tırmanan kutuplaşmayı azaltmada başarılı olursa İslam dünyası üzerindeki etkisi, dokunulur olmasa da, çok büyük olabilir."

Türkiye uzmanları(!) acil uyarı yapıp yine ordu sopasını kullanıyorlar” elinizi çabuk tutun yoksa ordu dikeni ayağınıza batar ha!”

Avazturk sütunlarında dile getirmiştik, Afganistan’ da iş yapan bazı Türklere ABD'lilerin “2012'de oradayız” dediklerini.

Bizimki komplo senaryoları yazmak değil. Amacımız, parça parça gibi gözüken gelişmeleri ve tezgahları art arda sıralayıp fotoğraf bütünlüğünü sağlamak.

Konunun ehli değiliz ama Mardin Fetvası Müslümanların cihat etmesinin meşru dayanağını sağlayan ve bu güne kadarda yürürlükte olan bir fetva……

1.Dünya harbinin emperyal gücü İngiltere’ye karşı Anadolu işgaline karşı Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı Kuvay-i Milliye hareketi bu fetva nedeniyle de meşru idi ve Müslüman ahali tarafından da önemli destek ve katkı verilmişti.

Bu toplantı, BOP' un Orta Doğu'da yaratmak istediği “kapitalist Müslüman” tipinin (Calvinist İslam)gerçekleştirilebilmesi için önemli engellerden birinin kaldırılması için düzenlenmiştir.Ilımlı İslam projesinin müçtehitliğine soyunan Prof.Hayrettin KARAMAN “Afgan halkının Sovyetlerle savaşı cihaddır, Amerikaya başkaldırısı ise cihad istismarıdır.”sözleriyle Tayyip Erdoğan’ın eşbaşkanlık sözüyle kastettiklerinin içini doldurmaktadır.

Kurtuluş savaşında da Anadolu halkının milli mücadeleden koparmak adına İngiliz kökenli düzmece fetvalar veriliyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları “ dinden çıkan hainler “ olarak ilan ediliyordu. Niye dinden çıkan hainlerdi? Tek suçları işgalci İngilizlere ve onların yardakçılarına karşı vatan için mücadele etmekti.

Ama o zaman da bugün hesaplayamadıkları bir şeyi hesaplayamıyorlardı. Türk Milletinin Mustafa Kemalleri ve Rıfat Börekçileri vardı.

Biz de bu son olarak Mardin'de gerçekleştirilen İngiliz tezgâhına, İlk Diyanet İşleri Başkanımız Rıfat Börekçi'nin Kurtuluş savaşını şahlandıran fetvasını hatırlatarak cevap verelim:

“ANKARA MÜFTÜSÜ RIFAT EFENDİ’NİN KARŞI FETVASI

Dünyanın düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi (Allah onun azametini ve hilafetini kıyamet gününe kadar uzatsın) hazretlerinin hilafet makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul, Halife’nin rızası hilafına olarak, Müslümanların düşmanları olan devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları haksız yere öldürülerek, Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün istihkâmlar, kaleler diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri yürütme ve Müslüman askerleri teçhize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye Nezaretine el konularak, halifeyi, milletin hakiki faydalarını temin edecek tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkı yönetim ilanı, Divan-ı Harpler teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırma suretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayrimüslim vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri takdirde yukarıda açıklandığı gibi harekete maruz kalan ve esir olan gayretlerini sarfetmek bütün Müslümanlara farz olur mu?

Cevabı budur : Allah en iyisini bilir , OLUR (Düşman saldırdığı zaman onunla savaşmak herkese farzdır.Bu durumda kadının kocasının izniyle , kölenin de efendisinin izniyle savaşması gerekir. “ Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde “ . Eğer bir Müslüman kadın doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları gerekir.” (Bahru’r Raik adlı eserde)

Bu şekilde hilafetin meşru haklarını , gasbedilen gücünü geri almak ve tecavüze maruz kalan memleketleri düşmandan temizlemek için cihat edip savaşan Müslümanlar dinen baği (devlete isyan etmiş) olurlar mı?

Cevabı budur : Alah en iyisini bilir. OLMAZLAR ( isyancı diye gerçek imama itaati haksız olarak tanımayan müslüman gruba denir. “Mecmeu’l-Enhur adlı eserde”

Yukarıda yazıldığı şekilde Hilafetin gasbedilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı?

Cevabı budur : Allah en iyisini bilir. OLURLAR (Şehit şunlardır : Düşman, isyancılar ve yol kesiciler tarafından öldürülenler veya ellerinde belirli bir işaretle savaş meydanında bulunanlar, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ı dinen öldürmesi gerekmeyen bir konu dolayısıyla zulmen öldürdüğü taktirde öldürülen, aynı şekilde zimminin yine dinen öldürülmesi gerekmeyen bir konu sebebiyle bir başkasını öldürdüğü taktirde öldürülen şehittir. (“Zeylei adlı eserde”)

Bu şekilde cihat edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman tarafından Müslümanlar arasında silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesat çıkarmış olurlar mı?

Cevabı Budur : Allah en iyisini bilir. OLURLAR. (Allahü taala şöyle buyurmuştur : “Fitne adam öldürmeden daha kötüdür. Bundan dolayı da fesatçılar fitneye başvurur” “ Fethül Kadir adlı eserde”)

Düşman devletlerin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket etmeleri doğru olur mu?

Cevabı budur : Allah en iyisini bilir. OLMAZ. (Zorlama rızayı yok eder! “Velvaliceyh adlı eserde”)


16 Nisan 1336 (1920)
Mehmet Rıfat (BÖREKÇİ)
Ankara Müftüsü


Biz bu fetvayı alalı çok olmadı, yalnızca 90 yıl geçti.Emperyalist tezgahçılar iyi bilsin ne 700 yıllık Mardin Fetvasını nede 90 yıllık Ankara fetvasını unuturuz!

Ha! birde Ilımlı İslamcılar, emperyalistler ve yardakçıları unutmasınlar:İslam sancaktarlığı şerefine erişmiş bu millet Cihad'ın Kur'andan kaynaklandığını çok iyi bilir.Bunu İngilizler de iyi bilirler esasında.Kur'an'dan cihad ayetlerini (tövbe-haşa) kaldırmak mümkün mü? Tabii ki böyle bir şeyi tartışmak düşünmek bile cehalettir. Aksi halde başlarına ne geleceğini de iyi bilirler.

Her ne kadar kişiler üzerinden tartışma açıp da tezgahlarını ilizyonlarla bize yutturmaya kalksalar da nafile.Türk milleti gücünü Allah'a olan inancından ve yüce Kur'an-ı Kerim Azimüşşan'dan alır.

Kaynak: avaztürk

Mardin komedisi
Nuray MERT

Gazetelerden takip etmişsinizdir, hafta sonu Mardin’de son derece tuhaf bir toplantı yapıldı. Yedi yüzyıl önce İbn-i Teymiyye’nin Moğollara karşı verdiği ‘cihat’ fetvasının bugünkü anlamı tartışıldı. İngiltere merkezli bir düşünce kuruluşunun önderliğinde bir araya gelen birtakım din adamları, İslam dininde ‘cihat’ın, ‘radikal’ yorumlarına karşı bir anlayışın altını çizdi.

Öncelikle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bu komediye ev sahipliği yapmayı reddettiği için kutlamak isterim. Sonra da, Batılı dostlarımıza bir tavsiyede bulunmak isterim; Müslüman dünya ile barışmak için daha sahici ve samimi yollar bulmak yerine bu tür komediler organize etmekten vazgeçsinler.

Bugün karşılarına çıkan radikal İslamcı örgütlere ilişkin sorun, İslam dininin ‘cihat’ kavramı falan değil, İslam’ın modern tarihsel süreç içinde ve özellikle Soğuk Savaş döneminde selefi-radikal yönde ‘siyasallaşması’nın sonucudur. O nedenle işin içine Ortaçağ İslam düşünürlerini, post-modern çağın ‘yandaş’ ulemasını katmanın âlemi yok.

El-Kaide başta olmak üzere, radikal İslamcı örgütlerin nasıl palazlandığını hepimiz biliyoruz, bu palazlanmanın gerisinde İbn-i Teymiyye değil, modern dönemin siyasal çekişmeleri var. Bunu gayet iyi bildikleri için, geçen yıl (4 Haziran 2009) Obama, meşhur Kahire konuşmasını yaptığında, Mısır’da ‘Dar Al-İfta Al Mısrıyyah’, yani fetva makamının bir açıklaması, Obama’nın konuşması ile birlikte bir dosya içinde dağıtılmıştı. O açıklamada da, ‘cihat’ın yanlış yorumlandığı uzun uzadıya anlatılıyor, ‘cihat’ın insanın ‘nefsine karşı mücadele’ olduğu vurgulanıyor, ama ilaveten, ‘Evet, Afganistan’da mücahitler cihat yaptı, ama o ‘Ateist Ruslara karşı din özgürlüğü’ adına yapılmıştı’ deniliyordu.

Zira, ABD dış politika çıkarları, uzunca bir süre, ‘cihat’ın ‘nefisle mücadele’den ibaret değil, bildiğiniz silahlı mücadele olduğu yönündeki yorumları gerektiriyordu. Bunu bilmeyen yok, ama ben size işin içinde olanların ifadelerinden bir örnek vereyim. Suudi Arabistan’ın 20 yıl boyunca ABD büyükelçiliğini yapan ve Bush ailesine yakınlığı dolayısıyla adı ‘Bandar Bush’a çıkan, Prens Bandar Bin Sultan, biyografisinde, “Biz Amerika’nın Doğu-Batı veya anti-komünizm tezlerini kullanmadık, dini kullandık... Reagan’ın Sovyetler Birliği ile kavgasının stratejisine mükemmel bir şekilde uyacak biçimde Müslüman dünyayı kendimize yönelttik” diyor (W. Simpson, The Prince, Harper Collins, 2006, 112).

Aslında, Batılı güçlerin, İslami sembol, makam ve öğretileri siyasal alanda kullanması tarihi çok eskilere gider. 1857’de Hindistan’daki Sepoy İsyanı’na karşı İngilizler, dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’den, halife sıfatı ile asileri yatıştırmak için tavassutta bulunmasını istemişlerdi (Kemal Karpat, İslamın Siyasallaşması, 2001, 55). Sonra, II. Abdülhamid, halife sıfatını Osmanlı dış politikasında kendi yararına devreye soktuğunda, İngilizler tarafından ‘Kızıl Sultan’ ilan edilmişti.
Ezcümle, artık 21. yüzyılda, bu ucuz emperyalist manevralardan vazgeçilse diyorum. Dini veya başka bir şeyi devreye sokarak, insanlığı tehdit eden, her türden anlayışa karşı, sahici ve samimi uzlaşma zemini yakalamaya çalışılacaksa, bu türden çabalara Müslüman, gayri Müslüman hepimiz destek verelim, yoksa bu sahte çabaların sonuç vermesini beklemek beyhude. Dahası, bu tür girişimler Müslümanları/Müslüman toplumları ‘enayi’ yerine koymak gibi, fazladan rencide ve rahatsız edici bir etki yaratıyorlar.

30 Mart 2010
Hürriyet

Pardon! “Anayasa değişikliği mi?”
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com

19 Mart 2010
Hepimizi anayasa değişikliği paketine kilitlediler yine. Oradan da “Kenan Evren Paşa yargılanacak mı yoksa yargılanmayacak mı ?” tartışmasına yoğunlaştık. Birde küçük bir (öncekilere göre) Ergenekon dalgası estirdiler. Şimdi topu bir oraya bir buraya çevirirler, biz de tribündeki seyirciler olarak taraflara bölünür, tezahürat üstüne tezahürat yaparız.

(..)

Gelelim yine gündemdeki siyasete. Sanmayın ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük derdi anayasa değişikliği paketi. Erdoğan, bugünlerde fena halde ekonomik gidişata kafa takmış durumda nasıl takmasın ki. İşsizlik rakamları çığ gibi büyüyor, enflasyon tekrar iki haneli rakama vurdu, hayat pahallılığı alıp başını giderken esnafın tüccarın hali per perişan.

Geçenlerde büyük yatırımlar için bir ayağı yurtdışında bir ayağı Türkiye’de bir işadamı dostumla sohbet ediyordum. Baktım yüzündeki o eski gülümsemeler gitmiş bayağı kaygılı bir haldeydi.

"Ne var ne yok?" diye sorduğumda derin bir ‘offfff’ çektikten sonra , “Ahmet öyle bir iş yakalamıştım ki İstanbul’da Yahudi işadamları ile oturduk, her konuda anlaştık artık iş imza boyutuna gelmişti. İki günlüğüne Ankara’ya geldim tam İstanbul’a döneceğim bir telefon ‘ kusura bakmayın beyefendi biz bu işten vazgeçtik. İnanın bize sizinle alakalı bir durum değil. Yakında Türkiye karışacak, onun için uzun bir süre daha Türkiye’ye yatırım yapmayı düşünmüyoruz. Biz Fransa’ ya geri dönüyoruz.’ dediler neye uğradığımı şaşırdım” dedi.

Bir zamanlar AKP’ye destek veren bu dostum hala bir şeyler yapmak için var gücü ile çırpınıyor. AKP hükümetlerinin taktiği ise hep aynı “sanal ortamda mutlu ekonomi fotoğrafları” veriyorlar.
Anayasa değişikliği paketi ile kamuoyu oyalana dursun. Başbakan Tayyip Erdoğan, ekonomideki kara delikleri kapatmak için (ama nasıl oluyorsa bunlar kamuoyunun gündemine bir türlü giremiyor) adeta çırpınıyor . Erdoğan ekonomideki kötü gidişatı gidermek –belki de bir erken seçim kandırmacası – için kabindeki en güvendiği isim Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’e “bu işi toparlasan toparlasan sen toparlarsın” demiş. Yani anlayacağınız , Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan by-pass edilmiş. Dinçer, Başbakan’a oldukça sadık bir bürokrat grubu ile ekonomiyi düze çıkarmak için çok derin çalışmalar yapıyor.

Tayyip Erdoğan’ın iktidarda bir başka sıkıntısı da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Başbakan Erdoğan, Davutoğlu’nun kendinden bağımsız çalışmasından ve daha çok Abdullah Gül’e paralel durmasından oldukça mustarip. AKP içinde ve dışında gittikçe taraftar toplayan Davutoğlu öyle derinden gidiyor ki Başbakan tabir yerindeyse Dışişleri Bakanı’nın façasını bozmak için olmadık fırsatları da deniyor.

Bunun son örneği Erdoğan’ın “Kaçak Ermenilerin sınır dışı edilmesi” hadisesinde yaşandı. Devletin yığınağında olan bu koz daha önce Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın önüne gelmiş ve her ikisi de kullanmayı reddetmişti. Ama bu sefer ne olduysa oldu Başbakan’ın çıkışının ardından hemen “bakan zor durumda kaldı” yorumları yapıldı.

Tayyip Erdoğan’ın çıkışına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Kamerun’dan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Bulgaristan’dan müdahale etti. Davutoğlu öyle bir müdahale etti ki yanında Agos Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan da varken “Sırbistan ile yaşadığımız yakınlaşmayı neden Ermenistan’la da yaşamayalım” dedi. Başbakan nerede Dışişleri Bakanı nerede?

İktidardaki çarpık fotoğraflardan bir kare daha . AKŞAM gazetesinin haberi:

“AB'den sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'a bağlı AB Genel Sekreterliği (ABGS), birliğin Türkiye'ye sağlayacağı faydaları anlatmak için farklı projeleri hayata geçirmeye devam ediyor. AB'yi camide tanıtmak için harekete geçen ABGS, bu amaçla bir 'cuma hutbesi' taslağı da hazırladı.

Çalışmada AB'ye yönelik 'yanlış algılamaların giderilmesi' hedef alındı. Diyanet vize verirse, hutbe rötuşları yapıldıktan sonra okunacak.

Hutbenin ana fikrinde, İslam dininin Avrupa Birliği'nin dışında bir din olmadığı mesajı vurgulanıyor. Atatürk'ün, 'Muasır Medeniyet' idealine de vurgu yapılan taslak hutbede, AB'nin bu ideal yolunda önemli bir adım olduğu kaydedilerek, 'AB'nin gelecek nesillere fırsatlar sunacağı' belirtiliyor.

Hutbede Hazreti Muhammed'in, 'İlim, Çin'de bil' e olsa arayın' gibi hadislerine ve Kur'an-ı Kerim'in, evrensel değerleri yücelten 'Zümer' ve 'Bakara' surelerinden bölümlere de yer veriliyor.

Taslak hutbeden çarpıcı bölümler:

'Aziz müminler, yaratılmışların en seçkini olan insana büyük değer veren dinimiz, daha huzurlu bir hayatın arayışını öğütlemektedir... Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, kıtaya barış ve istikrar getirmek üzere bir birlik oluşturma kararı almışlardı. Bugün yarım milyara yakın Avrupalı, Avrupa Birliği sayesinde daha huzurlu daha müreffeh bir yaşam sürmekte. Hürriyet, akıl, bilim, eşitlik, insanlık onuru ve insan hakları gibi evrensel değerlere dayanan Avrupa Birliği bir Hıristiyan Birliği değildir. Avrupa Birliği ülkelerinde Hıristiyan nüfus çoğunluktadır; ama başka dine mensup insanlar da vardır. 18 milyon Müslüman yaşamaktadır. Avrupa'daki evrensel değerlerin hayata geçirilmesinde, İslam filozoflarının büyük katkısı olduğunu unutmayalım....”


Tamam, Egemen Bağış’ın Milli Görüşçülük ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama bakalım başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP içinde Milli Görüş gömleğini çıkaranlar bu uygulamanın neresinde duracaklar.Bu projeyi “Ilımlı İslam”la nasıl bağdaştıracaklar?

AB’nin emri ile Kelime-i Tevhid ; Lâ ilâhe illâllah Muhammedün rasûlüllah’dan ,Muhammedün rasullah’ı camilerde söylenmesini çıkaran ve “Allah katında tek din İslamdır” ı da yine camilerde yasaklayan zihniyet bakalım “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Birliği değildir” projesini ne yapacak?
Ha bu arada yazımın başında ekonomi ve işadamlarının sıkıntısı ile ilgili yazdığım bölümde unuttuğum bir şey vardı; devam edeyim.Bu benim işadamı dostumun yine iş için yolu bir gün Washington’a düşer.Dostumun anlattığına göre oranın lüks otellerinden birinde başka bir işadamı arkadaşı ile lobi de buluşurlar.Konuşup dertleşirlerken, orada Kabine’nin ünlü bir ismini görürler bizimki sıkıntılı ya hemen dalar; “Yahu sen bu bakanı tanımıyor musun?”

Cevap: “Hem de çok iyi tanırım”

Bizimki: “O zaman yardım istesek ya”

Cevap:”Yahu bırak bundan bir b…. olmaz. Bu vakti zamanında burada CİA’nın mütercimliğini yapar bir de gece kulübü işletirdi. Biz kendi işimizi kendimiz hallederiz!”

Bu lafları ettikten sonra ABD’de yaşayan işadamı bizim dostu kolundan tutup otelden çıkarmış.

Ya! “bu AKP hükümeti neresinden tutulsa artık dökülecek hale geldi” desem. Önüme bu sefer başka bir soru çıkıyor;

PEKİ, KİM YAPACAK BU İŞİ?

Kaynak: avaztürk

Cumhurbaşkanı Yargı Kuşatmasını Nasıl Aşabilir?
Hasan Başar
18 Mart 2010

Demokratik ülkelerde halkın devleti olur. Faşist devletlerde ise devletin halkı olur. Başka ülkelerde devletin ordusu olur. Ülkemizde ise ordunun devleti var. Osmanlı Devleti bile ülkemizdeki kadar otoriter, totaliter ve militer bir yönetim anlayışına sahip değildi. En azından halk ve devlet bu kadar birbirinden kopuk değildi. Padişah devlet başkanı sıfatı ile Cuma’dan Cuma’ya da olsa halkla iç içe olabiliyordu. O zamanki halk padişaha MAĞRUR OLMA PADİŞAHIM SENDEN BÜYÜK ALLAH VAR diyebiliyordu. Bugün ise Sayın Başbakan Cuma namazını kılmak için Eyüp Sultan Cami’sine gireceği zaman polis kordonu kurularak halkın camiye girmesine engel olunuyor. Öyle ki, yaşlı bir vatandaş bu durumu sinirlenerek Başbakan ERDOĞAN’a şöyle bağırıyor: “Sen benim namazıma nasıl karışıyorsun. Padişah mısın?”

Bilindiği üzere Cumhurbaşkanlığı makamı yürütmenin en üst organıdır. Yargı makamında Anayasa Mahkemesi, H.S.Y.K.Danıştay ve Yargıtay’ın kendilerine tanınan yetkileri açıkça kötüye kullanmaları medya aracılığı ile Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından da bilinmektedir.
Cumhurbaşkanının Görev ve Yetkileri’ni ifade eden 1982 Anayasası’nın 104.maddesine göre: “Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.” Buradaki DİĞER GÖREVLER kapsamında GÖREVDEN ALMA YETKİSİ DE VARDIR. Çünkü GÖREVE ATAYAN KİŞİ AYNI ZAMANDA GÖREVDEN ALMA YETKİSİNE DE SAHİPTİR. Tabi burada “Diğer görevler” şeklinde ifade edilen görevlerin içeriği ve kapsamı hususunda anayasada ve ilgili yasalarda açık bir husus belirtilmemiştir. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi’nin malum üyeleri; bazı kararlarında bariz bir şekilde yetkilerini aşarak T.B.M.M.’nin yasama yetkisine tecavüz etmektedirler. H.S.Y.K.üyeleri de Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat SARIKAYA’yı haksız bir şekilde meslekten ihraç ederek, Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı ve özel yetkili üç savcıyı da görevlerinden alarak açıkça hukuku çiğnemişlerdir.
Bilindiği üzere eski DGM Başsavcısı Nusret DEMİRAL, eşi olmayan bir kadın ile uygunsuz vaziyette görüntüleri tespit edildiğinden görevden alınmıştı. Benzer uygulama ETÖ davası kapsamında ele geçirilen 51.DVD de yer alan aralarında Abdurrahman YALÇINKAYA’nın da bulunduğu iddia edilen yüksek yargı hakimleri için de yapılabilir.

Bu durumda yürütme organının başı sıfatıyla Cumhurbaşkanı’nı ATAMA İLE YETKİLİ AMİR OLARAK, ilgili Anayasa Mahkemesi üyelerini ve ilgili H.S.Y.K. üyelerini ve hatta Abdurrahman YALÇINKAYA ile 51.DVD de uygunsuz görüntüleri olan ilgili yüksek yargı hakimlerini; Anayasa’nın 104.maddesindeki DİĞER GÖREVLER kapsamında görevden alma hakkı mevcuttur.

Bu hakkın kullanımına, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER’in mahkeme kararlarını uygulamadığı gerekçesiyle İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nu görevinden almasını örnek gösterebilirim.
Şemdinli Davası Savcısı Ferhat SARIKAYA’nın meslekten ihracına seyirci kalan, diğer yandan Erzurum Başsavcısı Osman ŞANAL’ın görevinden alınmasına Adalet Bakanı tarafından atanmış olan müsteşarı toplantıya sokarak görevinden alınmasını sağlayan AKP iktidarı bu tutumlarıyla YARGI REFORMU konusunda samimi olmadığını göstermektedir. Çünkü “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz”

AKP Hükümeti; Kamu İhale Kanunu’nu 16 kez değiştirmede ve İHALELERİN ŞEFFAF OLMASINI ÖNLEMEDE gösterdikleri PERFORMANSI, ADALET REFORMU İÇİN gösterseydi bugün yaşadığımız krizleri yaşamamış olacaktık.

Dost sohbetlerinde ne zaman AKP’ni ADALET REFORMU konusunda eleştirsem bana şu söylenir:”Her şeyin zamanı var. Şimdi bu söylediklerini AKP yapmaya kalkarsa ORDU DARBE YAPAR. EKONOMİK KRİZ ÇIKAR. HÜKÜMET DEVRİLİR. Aman sabret BEKLE OLACAK İNŞALAH…..” Halkı aptal yerine koymayın. Artık, ağlayıp sızlayarak halktan oy istemekten vazgeçin. Güneydoğu da vatanı savunurken şehit ve gazi olan vatan evlatlarının gösterdikleri cesaret ve kararlılık mücadelesinin yarısı kadarını hükümet bürokratik oligarşiye karşı verebilse ülkemizin tüm sorunları rahatlıkla çözülebilirdi.

AKP Kurmaylarından Milletvekili Bekir BOZDAĞ kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylemiştir: “Türkiye, gerektiğinde halkın hakemliğine başvurmalıdır. Millete gitmekten, milletin görüşünü almaktan ve sonuçta milletin iradesine uymaktan kimse korkmamalıdır. Bu demokratik bir usuldür. Bizim için bunun tek istisnası insan hak ve hürriyetleridir. İnsan hakları ve hürriyetlerini referandum konusu yapmak, bir insanın nefes alıp almamasını referandum konusu yapmak anlamına gelir ve abesle iştigalden başka bir şey değildir.”Yani dipçik dayatması ile zorla kabul ettirilen 1982 Anayasası’ndaki insan hak ve hürriyetlerine aykırı hükümlere dokunmayacağı açıkça ifade edilmektedir.

Halk artık PUTİN gibi kendisine karşı darbe planlayan MAFYA VE MASON PATRONLARIN MAL VARLIKLARINI HAZİNEYE DEVR EDİP, BU ŞAHISLARI HAPSE ATAN, diğer yandan Merhum Muhsin YAZICIOĞLU gibi MÜTEVAZI, EFENDİ, DÜRÜST, CESUR VE HALKLA İÇ İÇE bir LİDER VE ŞEFFAF HESAP VEREBİLİR YÖNETİM GÖRMEK İSTİYOR.

ANAYASANIN TÜMDEN REFERANDUMU; TAYYİBİN, BAYKALIN VE BAHÇELİ’NİN MİLLETVEKİLLERİ İLE DEĞİL HALKIN MİLLETVEKİLLERİ İLE OLUR. BUNUN İÇİN; İKİ AŞAMALI REFANDUM İLE ÖNCE ANAYASA MAHKEMESİ KALDIRILIP YERİNE İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KURULMALI VE HSYK üyeleri tüm hakim ve savcıların oyları ile seçilmelidir. Bu arada Siyasi Partiler Kanunu tamamen değiştirilerek DELEGE, BLD. BAŞKANI, MV seçiminde lider sultasına son verilmesi dahil birçok antidemokratik hüküm değiştirilmelidir. 2011 seçimlerinde de HALKIN VE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ ORTAK ÜRÜNÜ OLAN SİVİL ANAYASA GENEL SEÇİMLE BERABER onaylanmalıdır.

Ülke kriz ve kargaşa ortamında iken Kemal Alemdaroğlu, A.N.Sezer tarafından nasıl görevden alındıysa Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL, hukuku çiğneyen A.Y.M. üyelerini, H.S.Y.K. üyelerini, E.T.Ö. Davası delillerindeki, 51.DVD de uygunsuz görüntüleri tespit edilen 90 Yargıtay hakimini ve bu arada bu kadar yolsuzluğu ortaya çıkmış olan ZKÜ Rektörü Bektaş AÇIKGÖZ’ü; bu istikrar ortamında neden görevden alamıyor? Soruyu ben sordum cevabı halk versin.

Zaten Cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemler yargı denetimi dışında olduğu için onlarda haklarını arayamazlar. Yüzleri varsa gitsinler bakalım A.İ.H.M.ne
Aktifhaber

18 Mart 2010
AK Partili Başkanın Katil Zanlısı Yakalandı

Evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Amasya'nın Esençay beldesi Belediye Başkanı İlhan Arduç'un katil zanlısı yakalandı.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Amasya'nın Taşova ilçesine bağlı Esençay beldesi Belediye Başkanı İlhan Arduç'un katil zanlısı yakalandı.

Edinilen bilgiye göre, geçen hafta evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu ölen Esençay Beldesinin AK Partili Belediye Başkanı Arduç'un (49) öldürülmesiyle ilgili soruşturma sürdürülüyor.

Soruşturma kapsamında, olayın zanlısı olarak aranan Hasan G. (48), İstanbul'da yakalanarak Taşova ilçesine getirildi.

Zanlının 2006 yılına kadar söz konusu belediyede kepçe operatörü olarak çalıştığı öğrenildi.

İki dönemdir Belediye Başkanı seçilen evli ve 2 çocuk babası İlhan Arduç, 9 Mart gecesi evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaralanmış, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmişti.

aktifhaber

18 Mart 2010 13:21Yalçınkaya Yarın Davayı Açıyor
Darbe planlarından sonra Taraf gazetesinin gündeme taşıdığı AK Parti'yi kapatma iddiası tansiyonu yükseltti. Ankara karıştı, piyasalar alt-üst oldu.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Taraf gazetesinde konuşulan haberlere imza atan Mehmet Baransu’ya bu kez AK Parti’yle ilgili bir bilgi geldi. Baransu’ya ulaşan bilgiye göre AK Parti’ye yarın (Cuma) yeni bir kapatma davası açılacak.

Taraf gazetesinde konuşulan haberlere imza atan Mehmet Baransu'ya bu kez AK Parti'yle ilgili bir bilgi geldi. Baransu'ya ulaşan bilgiye göre AK Parti'ye yarın (Cuma) yeni bir kapatma davası açılacak.

Bu haberi bugün Yasemin Çongar, aynı gazetedeki köşesinde yazdı. Çongar iddiayı üst düzey hükümet yetkililerine de sormuş..

İşte o yazı:

"(...) Bütün günü Başbakan'la birlikte, Anayasa değişikliği paketi üzerinde çalışarak geçiren üst düzey bir hükümet yetkilisi, ‘Partiniz hakkında yeni bir kapatma davasının çok yakında açılmasını bekliyor musunuz?' dediğimde, şu cevabı verdi: ‘Dört beş aydır böyle bir hazırlık olduğunu herkes gibi biz de duyuyoruz, zaten gazeteler de yazdı. Başsavcı da, malum, 'onlar hissederler' diye keramet buyurdu. Şu anda böyle bir şey beklemiyoruz ama Başsavcı, elinde bu yetki varken akşamdan sabaha dava açabilir.'

Aynı yetkili, ‘AKP hakkında bir kapatma davası açılmasının çok yanlış olacağını ilgili çevrelere ilettiklerini' de söyledi; buna karşın, son günlerde, ‘kapatma yönünde hızlı bir hazırlık duyumu almadıklarını' özellikle vurguladı.

Ama ben, bir kaynaktan ‘Cuma günü dava açılabilir' bilgisini aldığımızı aktarınca, ‘Bu işler hep cumaları oluyor zaten, borsayı düşünüyorlar herhalde' demekten de geri durmadı ve ekledi: ‘Kapatma davası olmaz mı? Oldu, oluyor, olacaktır...' Bu hükümet yetkilisinin ‘Eli kulağında bir davayı duymadık ama duysak da şaşırmayız' anlamına gelen sözlerinden sonra, AKP'nin ileri gelen bir başka ismine aynı ‘bilgi'yi aktarıp benzer sorular sordum.

Aynen şöyle dedi: ‘Maalesef bu anormallikler Türkiye'de normal hale geliyor. Her an her şey olabilir. Çünkü bazılarında demokrasi mevhumu, izan, vicdan söz konusu değil, önceki kapatma davasını hatırlamıyor musunuz?' Aynı yetkili, yeni bir kapatma davasının nasıl sonuçlanabileceği ve AKP'nin buna ne tepki vereceği konusunda ise şunları söyledi: ‘Diyelim ki partiyi kapattılar. Eskiden ne olduysa o olur. Yeni bir parti kurulur.

Ve devlet adına millet üzerinden değil, millet adına siyaset yaptığımız için de, yine milletin desteğini alırız.' Sonra sözü Başbakan Erdoğan'ın konumuna getirdi: ‘Kapatma davası açmakla ya da parti kapatmakla siyasi bir sonuç alamayacaklarını bilirler. Ama bunların ümidi Tayyip Erdoğan'ı yasaklamak olabilir. Bu yolla partinin oylarını düşürmek isteyebilirler. AK Parti yine de tuz buz olmaz. Tayyip Bey'in itici gücünü, parti her koşulda hisseder. Biz zaten, kendisi yasaklıyken iktidar olduk. Suyu tersine çeviremezsiniz.'

Bu konuşmalardan sonra, yazının başına oturdum. Taraf yazıişlerinde karar verdiğimiz üzere, Baransu'ya ulaşan istihbaratı şimdilik bir ‘iddia', bir ‘duyum' olarak dikkatinize sunup, bu konudaki ilk tepkileri hükümet kulisinden aktarmak için... İstihbaratın ‘yanlış' çıkacağını ve hayırlı cumanın hayırsız bir dava haberi getirmeyeceğini umarak..
aktifhaber

18 Mart 2010
Yalçınkaya Yarın Davayı Açıyor
Darbe planlarından sonra Taraf gazetesinin gündeme taşıdığı AK Parti'yi kapatma iddiası tansiyonu yükseltti. Ankara karıştı, piyasalar alt-üst oldu.

Taraf gazetesinde konuşulan haberlere imza atan Mehmet Baransu’ya bu kez AK Parti’yle ilgili bir bilgi geldi. Baransu’ya ulaşan bilgiye göre AK Parti’ye yarın (Cuma) yeni bir kapatma davası açılacak.

Taraf gazetesinde konuşulan haberlere imza atan Mehmet Baransu'ya bu kez AK Parti'yle ilgili bir bilgi geldi. Baransu'ya ulaşan bilgiye göre AK Parti'ye yarın (Cuma) yeni bir kapatma davası açılacak.

Bu haberi bugün Yasemin Çongar, aynı gazetedeki köşesinde yazdı. Çongar iddiayı üst düzey hükümet yetkililerine de sormuş..

İşte o yazı:

"(...) Bütün günü Başbakan'la birlikte, Anayasa değişikliği paketi üzerinde çalışarak geçiren üst düzey bir hükümet yetkilisi, ‘Partiniz hakkında yeni bir kapatma davasının çok yakında açılmasını bekliyor musunuz?' dediğimde, şu cevabı verdi: ‘Dört beş aydır böyle bir hazırlık olduğunu herkes gibi biz de duyuyoruz, zaten gazeteler de yazdı. Başsavcı da, malum, 'onlar hissederler' diye keramet buyurdu. Şu anda böyle bir şey beklemiyoruz ama Başsavcı, elinde bu yetki varken akşamdan sabaha dava açabilir.'

Aynı yetkili, ‘AKP hakkında bir kapatma davası açılmasının çok yanlış olacağını ilgili çevrelere ilettiklerini' de söyledi; buna karşın, son günlerde, ‘kapatma yönünde hızlı bir hazırlık duyumu almadıklarını' özellikle vurguladı.

Ama ben, bir kaynaktan ‘Cuma günü dava açılabilir' bilgisini aldığımızı aktarınca, ‘Bu işler hep cumaları oluyor zaten, borsayı düşünüyorlar herhalde' demekten de geri durmadı ve ekledi: ‘Kapatma davası olmaz mı? Oldu, oluyor, olacaktır...' Bu hükümet yetkilisinin ‘Eli kulağında bir davayı duymadık ama duysak da şaşırmayız' anlamına gelen sözlerinden sonra, AKP'nin ileri gelen bir başka ismine aynı ‘bilgi'yi aktarıp benzer sorular sordum.

Aynen şöyle dedi: ‘Maalesef bu anormallikler Türkiye'de normal hale geliyor. Her an her şey olabilir. Çünkü bazılarında demokrasi mevhumu, izan, vicdan söz konusu değil, önceki kapatma davasını hatırlamıyor musunuz?' Aynı yetkili, yeni bir kapatma davasının nasıl sonuçlanabileceği ve AKP'nin buna ne tepki vereceği konusunda ise şunları söyledi: ‘Diyelim ki partiyi kapattılar. Eskiden ne olduysa o olur. Yeni bir parti kurulur.

Ve devlet adına millet üzerinden değil, millet adına siyaset yaptığımız için de, yine milletin desteğini alırız.' Sonra sözü Başbakan Erdoğan'ın konumuna getirdi: ‘Kapatma davası açmakla ya da parti kapatmakla siyasi bir sonuç alamayacaklarını bilirler. Ama bunların ümidi Tayyip Erdoğan'ı yasaklamak olabilir. Bu yolla partinin oylarını düşürmek isteyebilirler. AK Parti yine de tuz buz olmaz. Tayyip Bey'in itici gücünü, parti her koşulda hisseder. Biz zaten, kendisi yasaklıyken iktidar olduk. Suyu tersine çeviremezsiniz.'

Bu konuşmalardan sonra, yazının başına oturdum. Taraf yazıişlerinde karar verdiğimiz üzere, Baransu'ya ulaşan istihbaratı şimdilik bir ‘iddia', bir ‘duyum' olarak dikkatinize sunup, bu konudaki ilk tepkileri hükümet kulisinden aktarmak için... İstihbaratın ‘yanlış' çıkacağını ve hayırlı cumanın hayırsız bir dava haberi getirmeyeceğini umarak..
aktifhaber

NEDEN İSTİFA ETTİM?

19.03.2010

Usta kalem Necati Doğru Vatan’dan istifa etti. Odatv.com’un ortaya çıkardığı bu flaş gelişmenin nedenini Necati Doğru şöyle anlattı...

İşte Necati Doğru'nun açıklamaları;

Benim dünkü yazım gazetenin beş günden beri sürdürmekte olduğu Adana Belediye Başkanının servetini açıklayamaması ile ilgili bir takım iddiaların sergilenmesinin devamı olan bir yazıydı. Bu yazının başlığını “İstanbul’da kaç Aytaç Durak bulunuyor” diye koydum. Bu son derece masum bir yazıydı ve sadece muhalefet partisinin belediye başkanlarının yolsuzluklarını, hırsızlıklarını yazmak değil, iktidar partisinin belediye başkanlarının da, eğer varsa bir deposu, bir yanlışı onları da yazmak… Gazetecilik bunu gerektirir diye düşündüm bu yazımı yazdım.

Her zamanki gibi evime gittim. Saat dokuzda beni aradılar ve bu yazının girmeyeceğini ve yedek yazı yazmamı istediler. Ben de “hayır” dedim. Şimdi bu yazım yayınlanmadığı için de istifa ediyorum.

Şunu düşünüyorum. Belki de iktidar partisi tarafından gazetenin üzerine büyük bir baskı geliyor. Ve yazı işleri yönetiminin başındaki arkadaşımız bunu taşıyamıyor olabilir. Dolayısıyla bir yandan da benim yazılarım gazeteye zarar veriyor diye düşündüm. İktidar partisinin hoşuna gidecek yazılar zaten yazamam ama onları yazmayıp susarak da duramam. O zaman muhalefeti de yazamamak gerekiyor.
Benim kalemim de 30 yıldan beri temiz toplum, temiz vatandaş, temiz siyaset arayışında olan bir kalemdir. Bu dönemde buna katlanamazdım onun için ayrıldım.

Bundan sonra benim yazılarımı kaldıracak bir gazete arayacağım. İktidar partisine yandaş gazetelerde yazamam. Zaten onlar da yazdırmazlar. Yazabilseydim zaten Vatan’da yazmaya çalışırdım. Çünkü Vatan iyi bir gazete, beğendiğim bir gazete. Orada çok sayıda arkadaşım, dostum var.

Vatan bile beni taşıyamadığına göre hiçbir gazetede yazamam. Bunun dışında kalanlar eğer benim kalemimi taşıyabileceklerse, beni davet ederlerse oralarda yazacağım. Yoksa yazının diğer alanlarında yeniden başlayacağım. Araştırma kitapları, roman, öykü yazma gibi dallarda yazacağım.

NEDEN İSTİFA ETTİM?
yayın: 19/03/2010 12:21

İşte Necati Doğru'nun olaylara neden olan “İstanbul'da kaç Aytaç Durak bulunuyor?” başlıklı o yazısı...

“Bizim Adana'nın kısmetsizliğine(!) bak, bak bak otur ağla. Annem Adana'dan telefon etti; "oğlum Adana'dan, Adana'nın yerlisi olarak bugüne kadar zengin olmuş bir kişi bile çıkmadı" dedi.
Annemi tanımaz mıyım!
Ne demek istediğini anladım. Gerçekten Adana'nın ekonomi tarihi yeniden yazılsa yazarın varacağı sonuç şu olacaktır: Adana'dan zengin olmuş bir yerli Adana'lı bugüne kadar çıkmadı. Kayseri'den, Niğde'den veya Balkan göçü sonrasında Bosna'dan yırtık yorganla gelenler pamuk ağası, çiftlik ağası, tekstil fabrikası ağası oldular. Çukurovanın insanın ciğerinin içine kadar işleyen sarı sıcağında pamuk üretiminde verimi dönüm başına 650 kiloya kadar çıkartma beceresini gösterebilen yerli Adanalıdan (Yörük olsun, Türkmen olsun, Ermeni olsun ya da Arap ve Kürt olsun) bir tek zengin çıkmadı.
Aytaç Durak çıkacaktı (!)
Gör başına neler geldi (!)
Herkes merakla bana "Aytaç Durak iktidar partisinden belediye başkanı olsaydı, Adana olayı bu noktaya kadar gitmeden kapanmaz mıydı?" diye soruyor. Ben de "temiz siyaset-temiz vatandaş-temiz toplum" idealine vidalanmış yazılar yazan biri olarak onlara "İstanbul'da Çelik Sır Kasa" hikayesini anlatıyorum.

xxx

Bu hikaye gerçektir.
Kişi ve olaylar sahidir.
Kasa, gazetelere manşet oldu, TV'lerde "içindeki para ne kadardı?" diye yayın konusu, Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a, İstanbul Belediye Başkanı'na, Meclis'te milletvekiline ihbar konusu oldu.
Cerahat kokan bir kasaydı.
Unutuldu gitti.
Olayı size şöyle anlatayım:
İktidar partisi AKP'nin adayı olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanılığına ikinci kez seçilen yüksek mimar Kadir Topbaş'ın, imar danışmanlığını yapmış Fethi Turgut, ailesini de alıp tatile gitmişti.
Evde sadece genç oğlu vardı.
Arkadaşlarına; "Babam her akşam eve torbalar dolusu paralarla geliyor, paraları çelik kasalara dolduruyor" diye anlatıyordu. Bu anlatım mahallede 12 kişilik bir "soyguncu çetesinin örgütlenmesini" tetiklemişti.
12 kişi plan yaptılar.
Belediye Başkanı'nın imar danışmanı Fethi Turgut'un genç ve biraz da saf oğluna, dümenden bir kız arkadaş ayarladılar. Kız evde oğlanın birasına uyku ilacı kattı, oğlan uyuyunca çete eve girdi.

xxx

Gerçekten 3 kasa vardı.
İkisi çok büyüktü.
Yerinden oynamıyordu.
Çok sağlamdı açılamıyordu.
Üçüncü kasa taşınabilirdi.
Hırsızlar taşınabilir kasayı aldılar, Kartalda bir eve götürdüler. Uğraştılar açamadılar. Maltepeden bir çilingir buldular. Kasayı açtırdılar. İçinden 950 bin Amerikan Doları, 280 bin Avro, 200 bin Türk Lirası ve 2 kilo altın çıktı. Bu çetenin yaptığından haberli olan Ahmet Tamer adlı birisine "soygundan pay" vermedikleri için o da kızdı, olayı bir ihbar mektubu ile Başbakan Tayip Erdoğan'a, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a bildirdi. Onlardan ses çıkmayınca Meclis'e CHP milletvekili Çetin Soysal'a yazdı. Konu basına yansıdı. 12 hırsız yakalandı, hapse kondu (Bak Öge Demirkıran'ın 1 şubat 2009 tarıhli VATAN'da yayınlanan haberi ve ocak-şubat aylarında Cumuhuriyet, Milliyet, Hürriyet gazeteelrinde çıkan "gizli kasa"haberleri)
Hırsızlar hapse kondu.
Tahmin edin!
Kasanın sahibine ne oldu?
Kasanın sahibi iktidar partisinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın imar danışmanı Fethi Turgut'a ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne Belediye Başkanı, ne savcı hiç kimse "arkadaş sen bu kadar parayı nereden buldun, bu üç kasa evinde ne diye duruyor?" diye sormadı. Fethi Turgut, "çalınan kasamdaki para sadece 200 bin dolardı" diye açıklama yaptı olay kapandı. Hırsızlar hala hapiste yatıyor. Fethi Turgut da hala belediye şirketlerinin birinde bir makam sahibi olarak çalışıyor.
Aytaç Durak'ı soruyorlar.
Çelik sır kasayı anlatıyorum.
Bu sefer ben soruyorum: İstanbul'da kaç Aytaç Durak bulunuyordur?

Necati Doğru”

Odatv.com


13 YAŞINDAKİ KIZA TECAVÜZDEN TUTUKLANDI

SAKARYA'nın Akyazı İlçesi Dokucun Beldesi'nde AK Parti'li belediye meclis üyesi 60 yaşındaki İrfan Kalkan ile aynı beldenin Kuloğlu Mahallesi Muhtarı'nın oğlu 45 yaşındaki Necdet Sağlam, ilköğretim okulu öğrencisi 2 kıza tecavüz ettikleri iddiasıyla tutuklandı.

Dokurcun Beldesi'nde ilköğretim okulu 8'inci sınıf öğrencisi H.A.'nın ailesi, çocuklarına AK Partili Meclis üyesi 3 çocuk babası 60 yaşındaki İrfan Kalkan'ın tecavüz ettiğini öne sürerek jandarmaya başvurdu. Jandarmada ifade veren küçük kız Kalkan'ın yanı sıra kız arkadaşı M.K.'ye de mahalle muhtarının oğlu Necdet Sağlam'ın tecavüz ettiğini söyleyince bu kişi de gözaltına alındı. Jandarmada ifade veren H.A., İrfan Kalkan'ın sık sık kendisini otomobille alarak belde dışına çıkartıp tehdit ederek beraber tecavüz ettiğini öne sürdü.
Milliyet

Başbakan'ın Ergenekon'u 2003'te öğrendiğinin belgesi
Özlem Çelik
ozlem.celik@aksam.com.tr

Çok konuşuldu, çok yazıldı. Başbakan Erdoğan kimi zaman
'Bazı duyumlarımız vardı' dese de ne zaman öğrendiğinin belgesini gören yoktu.
İşte Savcı Zekeriya Öz imzalı bu yazı Başbakan Erdoğan’ın Ergenekon'u 2003 tarihinde öğrendiğinin kanıtıdır.
İlk kez yayımlanan bu belgeye göre Başbakan'ı bilgilendiren MİT olmuş.Savcı Zekeriya Öz'ün Başbakanlık Müsteşarlığı'na 'GİZLİ ve ÇOK ACELE' ibareleriyle yazdığı 20 Haziran 2008 tarihli belge aynen şöyle: Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan Ergenekon terör örgütü ile alakalı olarak yürütülen soruşturmada MİT Müsteşarlığı'na Cumhuriyet Başsavcılığımızca yazılan yazıya verilen 09.05.2008 tarihli cevabi yazıda; Ergenekon yapılanması ile alakalı olarak yapılan çalışmaların 19.11.2003 tarihinde Sn. BAŞBAKAN'A sunulduğu belirtilmiş olup, konu ile alakalı olarak yüksek makamınıza sunulan rapor ve belgelerin soruşturmamızın aydınlatılması açısından uygun görüldüğü takdirde dosyamıza konulmak üzere gönderilmesi, Arz olunur.

***
İlk akla gelen sorular şunlar...
MİT'in, Ergenekon’dan ne zaman haberi oldu?
Daha önce, bilgilerin
Genelkurmay'a da iletildiği söylenmişti ama Genelkurmay arşivlerinde bu bilgilerin olmaması nasıl açıklanabilir?
Bugün Ergenekon kapsamında soruşturulan döneme ve tarihlere bir bakın. 5-7 Mart 2003'te Selimiye Kışlası'nda yapılan Balyoz Harekat
Planı...
Erdoğan 15 Mart 2003'te Başbakanlık koltuğuna oturdu ve MİT 8 ay sonra Başbakan'a Ergenekon'un belgelerini gönderdi.
Yani o tarihte Başbakan olanlardan haberdardı. Peki neden o gün hareketegeçilmedi?
Ergenekon soruşturmasını başlatan olay, 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de ele geçirilen el bombalarıydı. Yani Türkiye Ergenekon'u Başbakan'dan dört yıl sonra öğrendi.
Birileri Savcı Zekeriya Öz imzalı belgedeki bazı ayrıntılara takılabilir.
Örneğin iki yerde, büyük harflerle 'Sn. BAŞBAKAN'A' yazılması ve bir Cumhuriyet savcısının Başbakanlık'tan Ergenekon belgelerini isterken 'uygun görüldüğü takdirde' ifadesini kullanması gibi...

BAŞBAKAN ERGENEKON'U SİNAGOG SALDIRILARIYLA MI ÖĞRENDİ?
Balyoz soruşturması kapsamında tutuklanan Eski 1’inci Ordu Komutanı Emekli Org. Çetin Doğan'a birkaç gün önce savcı 15 Kasım 2003'te yapılan sinagog saldırılarıyla bir ilgisi olup olmadığını sordu.
15-20 Kasım 2003'teki dört saldırıda 57 vatandaşımız hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.
Peki bu kanlı saldırılar Çetin Doğan'a neden soruldu? Bunun yanıtı belgedeki tarihlerde gizli...
Belgeye göre MİT, Ergenekon ile ilgili bilgileri Başbakan'a 19 Kasım 2003'te yani sinagog saldırılarından sadece 4 gün sonra gönderdi...
Başbakan MİT'ten bilgi almadan bir gün önce 18 Kasım 2003’te Meclis’te
şunları söylemişti:
'Devletimize ya da hükümetimize terör yoluyla verilmek istenen bir mesaj varsa, o mesajı elimin tersiyle ittiğimi ve ayaklarımın altına aldığımı buradan tüm dünyaya haykırıyorum. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve hükümetine terör yoluyla verilecek mesaj yoktur!'
Başbakan sinagog saldırılarının Ergenekon'la bağlantısı yönünde bir ihbar aldığı için mi MİT'ten bilgi istedi mi?
Başbakan MİT'ten bilgi aldıktan bir gün sonra, 20 Kasım 2003'te bu kez İngiliz Konsolosluğu ile HSBC'ye saldırıldı.
Başbakan Erdoğan 2 Aralık 2003'te yine Meclis'te şöyle konuştu: 'Siyasi kararlılığımızı örselemek isteyen veya isteme gayreti içinde olanlar ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler. Vakti saati geldiğinde onlarla da ayrıca demokrasi çerçevesi içinde bunların da hesaplaşmasını gayet iyi yaparız. Bunun da belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizdedir.'
Başbakan’ın 'belgesi elimizde' dediği Ergenekon örgütünün belgeleri miydi?
Son olarak muhalefetin ispata muhtaç, ciddi iddiasını hatırlayalım;muhalefet iktidarın Ergenekon'la ilgili düğmeye basmadan önce gerekli yasal alt yapıyı oluşturduğunuöne sürüyor.
Buna da Ergenekon iddianamesinin bel kemiğini oluşturan gizli tanık ifadelerinin dayanağı 2007 tarihli Tanık Koruma Kanunu ile telefon dinlemelerinin dayanağı olan ve 2006'da faaliyete geçen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gösteriliyor.
Bir de 2004 yılı sonunda yasalaşan yeni Ceza Muhakemesi Kanunu...
Tartışmalar bu belgeyle daha da alevleneceğe benziyor.

23 Mart 2010
CHP'den İlginç Sergi
CHP'den `AK Parti dönemi yolsuzlukları sergisi' adı altında bir sergi açıldı.

CHP Kocaeli İl Gençlik Kolları, Kocaeli'de AK Parti döneminde yapıldığı ileri sürülen yolsuzluklarla ilgili sergi açtı. İl binasındaki serginin açılışını İl Başkanı Cengiz Sarıbay yaparken, partili gençlerin yaptığı bu derlemenin sadece özet olduğunu, AK Parti dönemindeki yolsuzlukların saymakla bitirilemeyeceğini iddia etti.

CHP Kocaeli İl binasında açılan serginin büyük boy afişinde, '41 kere maşallah.. AKP dönemi yolsuzlukları sergisi' yazısı dikkat çekiyor. Panolara asılan ve yazılarda, AK Parti döneminde yapıldığı ileri sürülen yolsuzluklar sıralanıyor. İl Başkanı Cengiz Sarıbay açılışta yaptığı konuşmada, sergide şimdiye kadar yapılanların aksine göze hitap edecek bir çalışma amaçlandığını, AK Parti döneminde çok sayıda yolsuzluğun olduğunu belirterek, "41 yolsuzluk aslında buzdağının su yüzüne vuran parçaları. Yolsuzlukları saymakla bitecek değil" dedi. Sarıbay, serginin halk tarafından incelenmesini amacıyla kent içindeki Yürüyüş Yolu'nda ve ilçelerde de açılması talimatını da verdi.

Panolardaki iddialarda, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin mahkemeye de intikal eden süt ihalesi yolsuzluğunun yanı sıra Sekapark, Battı-Çıktı inşaatı, Sapanca-Yuvacık Boru Hattı, Madeni Yağ ihalesi, diğer bazı ihaleler ile İstanbul ve Ankara'da yapıldığı ileri sürülen yolsuzluklarla ilgili bilgiler bulunuyor.

CHP Gençlik Kolları'nın, İl Başkanı Cengiz Sarıbay'ın da katılımıyla açtığı bu sergi AK Partililerin ise tepkisini çekti.
aktifhaber

25 Mart 2010
ABDULLAH ABDULKADİROĞLU
ADALET BAKANININ AKIL HOCASI KİM?

HSYK’da en son yaşanan ve müsteşar Ahmet Kahraman’ın toplantıyı terk etmesiyle ortaya çıkan kriz “Adalet Bakanının akıl hocası kim” sorusunun cevabını netleştirdi.

HSYK krizlerini ve kurulda yaşananları önünüze döküp basit bir gözden geçirmeyle bile karşılaştığınız sonuç ilginç verileri karşınıza çıkarıyor.

Biraz geriden başlayalım.

Şemdinli soruşturmasını yürüten ve işin ucunun dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’a uzandığını Adalet Bakanlığına bildirdikten sonra HSYK tarafından meslekten ihraç edilen Ferhat Sarıkaya’yı hatırlayalım.

HSYK’nın; Ferhat Sarıkaya’nın durumunu görüşmek üzere toplandığı biliniyordu.

Dönemin Adalet Bakanı kurul gündemine Sarıkaya’nın alınmasına sessiz kaldı. Bakan kurulun Sarıkaya’ya ihraç verdiği toplantıya gitmedi, dönemin müsteşarı toplantıya katıldı ve Sarıkaya avukatlık bile yapamayacak hale getirilerek meslekten ihraç edildi.

Aradan 5 yıl geçti. Bugüne geldik bakan değişti müsteşar değişti. Ama bir şey değişmedi.

HSYK Ergenekon’un Erzincan ayağını yürüten Erzurum savcılarını görevden almak üzere toplandı. Kurulun bu konuyla toplanacağı bir gün önceden belliydi. Ve bir önceki gün kendilerinin görevden alınacakları bilgisi Erzurum’daki savcılara bile ulaşmıştı.

Ama Adalet Bakanlığında Şemdinli zihniyeti zuhur etti.

Yine bakan toplantıya katılmadı, müsteşar katıldı ve 5 yıl önce yaşananın bir farkla aynısı yaşandı.

Erzurum’daki savcılar meslekten ihraç edilmedi görevden alındı. Üstelik hepsi birden.

Şemdinli’de de Erzincan’da işin ucu gelip komutanlara dayanınca or’ların dayanılmaz hafifliği ağır bastı.

Adalet Bakanlığının yönetimi neredeyse tamamen değişmişken aynı mantık kendini gösterdi.

Bu iki olayın arasında yaşanan HSYK’nın yaz ve güz kararnamelerinde yaşananlara bakalım.

Geçen yaz ne kadar heyecanlı geçti.

Toplantılar tıkandı. HSYK üyelerinin kurul gündemine korsan kararname diye nitelendirilen liste getirdikleri, bu listede Ergenekon savcı ve hakimlerinin yerlerinin değiştirilmesinin yer aldığı ortaya çıktı.

Müsteşar bu listeleri görür görmez derhal toplantıları terk etti.

Toplum baskısı etkili oldu ve üzerinde fırtınalar kopan isimlerle ilgili değişikliğe izin verilmedi.

Daha doğrusu Ergenekon savcılarının ismi gündeme geldiğinde milletin buna dikkat kesileceği bilindiğinden hükümet kanadı toplantıları tıkadı. Çünkü bunu millete anlatamazdı.

Ve gelelim düne.

HSYK bir basın açıklaması yaptı ve müsteşarın toplantıyı terk ettiğini dolayısıyla kurul toplantısının yapılamadığını duyurdu.

Müsteşar toplantıyı terk ettiğine göre önemli bir durum olmalıydı.

Kısa sürede işin kokusu çıktı ve kurula güz döneminden kalan boş yerlere atama yapılması


En son Ekim tarafından Çrş Mar 31, 2010 10:43 pm tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Mar 24, 2010 12:30 am    Mesaj konusu: AKP iktidarı 'kara tablo' ile tarihe kazındı Alıntıyla Cevap Gönder

AKP iktidarı ‘kara tablo’ ile tarihe kazındı
20/03/2010



GİRİŞ

Türk kamuoyu, CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’yi Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı döneminden, milletvekilliğine kadar bürokrat - siyasetçi olarak değil, “Ekonomist” kimliği ile tanır. Günlük iç siyasi tartışmalardan uzak duran Kesici, sadece ülkemizde değil, bütün dünyada ekonomik reçeteleri ile bilinir. Türkiye’nin kaynakları, iç ve dış borçları, küresel ekonomi üzerine milli düşünceyi yansıtan tespitleri, ideolojik dogmaları olmayan tüm kesimlerin başvuru kaynağıdır. Yeniçağ’ın Ankara bürosuna konuk ettiğimiz İlhan Kesici, AKP’nin 2002’de devraldığı Türkiye ekonomisini 8 yılda 85 yıllık Cumhuriyet tarihindeki borcu nasıl ikiye katladığını ve icraatlarını anlattı. İşte Kesici’den çarpıcı açıklamalar...

Türk ekonomisi ilk kez AKP iktidarı döneminde büyüme hızını kesti ve tarihe geçecek bir küçülmeye girdi. 2009 yılında dev şirketler çöktü, borçlu işadamları intihar etti

-3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından AKP iktidara gelince krizden yeni çıkmış Türkiye’de özellikle iş çevreleri, dikkatli olunursa bir bahar havasının oluşabileceğini müjdeledi. Peki, bunun nedeni AKP’nin tek başına iktidara gelip, ekonomiye istikrar sinyali mi vermesiydi?

Bizim için 2000’den itibaren ekonomi ile ilgili olan bölümdür. Zaten her işin aslı ekonomi diye bakmak lazım. “Dünyada ekonomik bir lale devri” tabiri 2000’den sonraki dünya ekonomisi ile ilgili söylenmiş bir tabirdir. Ben de inanıyorum. Onun ölçüleri var. Yani aşağı yukarı dünyanın normal ölçüsü ve gelişmiş büyük ekonomiler yüzde 3’ler civarında büyüdüğü zaman iyi bir büyümedir. Gelişmekte olan ülkeler bakımından yüzde 5’ler, yüzde 7’ler civarında büyüdüğü zaman normaldir. Hâlbuki bu 2000’den 2008’e doğru gelindiğinde gelişmiş ülkelerin ekonomik büyüme hızları yüzde 5’ler ve 5’lerin üstünde gibiydi. Bizim içinde bulunduğumuz 20 - 25 ülke grubu vardır. Gelişmekte olan piyasalar, yükselen piyasalar, gelişmekte olan ülkeler filan diye nitelendirilebilecek olan ülkelerdir. Bunların ortalama büyüme hızı yüzde 7’nin üstünde oldu. Uzak Asya ekonomileri var. Onlar yüzde 9 civarında oldu. Yani Güney Kore, Hong Kong, Singapur, Çin gibi. Hepsi çok büyük ekonomik büyüme dönemleridir. Biz de bundan istifade ettik.

AKP-dünya karşılaştırması

- Ekonomİk istikrar tek partiden değil, dünya ekonomisindeki lale devrinden kaynaklandı. Bunu söylemek doğru mu?

Şimdi AKP ile ilgili döneme bakalım. 7 yıllık net bir dönemdir bu. Bu dönemde AKP ne yapmış, dünya ne yapmış, bizim başka 7 yıllık dönemlerimiz ne yapmış? Konuyu netice olarak tek bir şeyle anlatmak icap ederse o da ekonomide büyüme hızıdır. Dönemler itibarıyla yıllık ortalama büyüme hızı. Yani 2003 ile 2009 arasında dünya nasıl büyüdü? Bize diğer ülkeler neler yaptı? Biz ne yaptık? AKP döneminde Türkiye ne yaptı? Türkiye’nin başka dönemleri ne yaptı? Dünyanın gelişmekte olan ekonomilerinin büyüme hızı yüzde 7’ler civarında. Türkiye 2003 - 2007 arasında 5. 8 ama 2008 ve 2009’u kattığımız zaman yüzde 4. Bizi ilgilendiren bölümü bu. Yani dünyada bir ekonomik lale devri var, tüm dünya olağanüstü büyüme hızlarını elde etmişler, Türkiye’de de çok iyi bir imkân var. Bu çok iyi imkânın üstüne AKP döneminin her yıl üst üste büyüme hızı ortalama yüzde 4. Bu bize çok başarısız bir dönemi söylemiş olur. Bu bize benzeyen adamların yarısı kadar büyüme hızı, neredeyse dünyanın yarısı. Peki çok haksızlık etmiş olur muyuz? Türkiye’de başka dönemlere bakalım. Yani bu yüzde 4 zayıf gibi görünüyor ama Türkiye’nin başka dönemlerine bakalım biz. 1920’lerden alabiliriz. 50’lerden, 60’lardan, 70’lerden alabiliriz. Böyle objektif bir mukayese yapalım. Yani şimdi AKP dönemi 2003 - 2009 eşittir her yıl üst üste yüzde 4’lük bir büyüme hızı var.

Müktesebatlar yeterli değil

-AKP iktidarları “Küçülmedik, kriz teğet geçti, yolumuza devam ediyoruz” diyor. Siz de büyüme hızını tatmin edici bulmadınız. Neden?

Bunun birkaç tane sebebi var. Yetenekleri sınırlı yani görgüleri, bilgileri. Yine bütün bu işlerin de adı, Sayın Başbakan bazen Osmanlıca tabirleri ulu orta kullanıyor filvaki ama eski dilde müktesebat diye bir laf var. Bir insanın müktesepleri, kazandıkları, bütün görgüleri, bilgileri, bütün bunların toplamı, bileşkesinin adı müktesebat. Yani hem sayın Başbakan, hem Sayın Başbakan’ın etrafındaki heyetin 70 milyonluk bir Türkiye’yi böyle bir dünyanın içerisinde yönetmeye, başarılı bir şekilde yönetmeye müktesebatları yeterli değil. Birinci nokta bu. İkinci nokta ise özellikle ekonomi politikalarının bu 7 yıl içindeki en belirgin özelliği nedir diye bakılırsa şunu görmek mümkün. Kurun baskı altına alınması, düşük kur, faizin dünya ortalamasının çok üstünde olması, yüksek faiz. Yani düşük kur, yüksek faiz. Şimdi bu bütün dünyada her ekonomiyi berbat edecek bir şeydir. Türk ekonomisini de geçmişte yakın zamanda iki kere berbat etti. Bunlardan bir tanesi 1994’tür.

Türkiye’nin büyüme tablosu

1923 - 1929 % 10.3.
1923 - 1938 % 7.4.
1950 - 1957 % 7.2.
1965 - 1970 % 6.3.
1983 - 1989 % 5.1.
2002- 2009 % 4.0

Küçülen ekonomi işsiz ordusu yarattı

Cumhuriyet’in 1923 yılında ilanıyla birlikte büyüme trendine giren Türk ekonomisi, ilk kez 2009 yılında büyük bir çöküş yaşadı. AKP iktidarının global krize karşı önlemler almakta çok gecikmesi yüzünden 2008 yılının son çeyreğinden itibaren küçülme trendine giren ekonomi, 2009 yılında ise tam çöküş yaşadı. 2008’in son çeyreğinde yüzde 6.5 ile küçülme kaydeden ekononomimiz 2009 yılında da küçülmesini sürdürdü. Türkiye ekonomisi, 2009’un 3. çeyreğinde yüzde 3,3, 9 aylık dönemde de yüzde 8,4 küçüldü. Bu küçülme işsizliği de tarihi rekor kıracak kadar artırdı.

Kaynak: Yeni Çağ

20/03/2010
Çivi çakmayan AKP dış borçta rekor kırdı



80 yıl boyunca 57 hükümet iktidarında 2002’ye kadar dış ticaretten doğan 148 milyar dolarlık borç, AKP iktidarıyla yüzde yüz arttı. Türkiye, hiçbir yatırım yapılmadan borç batağına sokuldu

- Düşük kur yüksek faiz Türkiye için doğru bir model olamaz mı? Daha doğrusu açıklamalarınıza bakıldığında neden olmadı?

Yüksek faiz daha ziyade bu dönemde AKP zamanında çok kullanılan bir şeydi. Diğer dönemlerde bu kadar değildir. Çok yüksek faizi verdiğiniz zaman dışarıdaki sıcak parayı en kolay şekilde çekmiş oluyorsunuz. Sıcak paranın gelebilmesi, o yapmanız gereken ihracatı yapabilmeniz için elinizde büyük dolar olması lazım. O doları elde edebilir olmanız için normal ihracat gelirlerinin, normal iktisadi faaliyetlerin dışında bir dolar getiriniz olması lazım. Bu sıcak para yani düşük kur yüksek faiz politikasını uygulayan her ülke kısa dönemde bir rahatlık hisseder ama uzun dönemde onların tamamı çok daha büyük problemlerle karşılaştı. Onunla ilgili bir rakam verelim. Bu dönemde para ile ilgili yapılan tespitlerin bir bölümünde de ihracatımız çok iyi artıyor. Cumhuriyet tarihinde görüldü görülmedi gibi laflar var. 7 sene içerisinde bu düşük kur yüksek faiz politikası münasebetiyle ülke ekonomik performansları, ihracatın malları itibariyle dağılımı, mahiyeti itibariyle yani; yüksek teknolojili ürün ihraç edip etmemek, geleneksel teknolojilerle imalat yapıp, ihraç edip etmemek, tarımsal üretimi ihraç edip etmemek, yüksek teknolojiye dayalı imalatları ihraç edip etmemek gibi alt bilimleri var. Türkiye’nin 2003-2009 yılları arasındaki bizim başımızı belaya sokacak olan bir noktasına doğru geliyorum.

7 senelik fark 166 milyar dolar

- AKP iktidarları döneminde ekonomistlerin en çok tartıştıkları konular arasında cari açık geldi. Cari açığın yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından ne ifade eder?

Şimdi bunun cari ödemeler dengesindeki yapı itibariyle, cari işlemler açığı yani Türkiye’nin her türlü döviz gelirleri ile döviz harcamaları arasındaki fark olarak alırsak 7 sene içerisindeki fark 166 milyar dolar. Çok yüksek. Şimdi bu 166 milyar dolar cari işlem açığı demek döviz kazancınız, bütün faaliyetlerinizin, normal gelirlerinizin dışında döviz üzerinden böyle bir harcamada bulunmuşsunuz. Olmayan gelirinizi artırıyorsunuz. Olmayan bir dış ticaret parasını harcadınız. Bunu harcayabilmek için demin söylediğim geçerli yani bunu nereden bulacaksınız, dışarıdan borç bulacaksınız, dışardan borç ya da emanet, sıcak para bulacaksınız. Dışardan borç bulabilir olmanız için dışardan alacağınız dövize çok yüksek faiz vermeniz lazımdır ki adam gelsin. Bu çok vahim. Eskiden kişiler iflas ederdi, şirketler de iflas edebilir ama ülkelerin iflası gibi bir şey söz konusu değil. Bu bizim 2001 krizinde kısmen oldu. Cumhuriyet tarihinde 7 yıl içerisinde hiçbir dönem 320 milyar dolar bir ticaret açığı vermedi bir, iki; Cumhuriyet tarihinde hiçbir 7 yıllık dönem 166 milyar dolarlık cari işlemler açığı vermedi. Peki, bunları nasıl finanse etti.

Borç, 2001 krizini yarattı

- Türkiye mevcut borç ve faizi nedeniyle daha nereye kadar ayakta kalabilir? Bundan daha da önemlisi toplum açısından borç ne anlama gelecek?

Hükümet bölümü borcu 148 milyar dolardır. Bunun 91 milyar dolarlık bölümü iç, 57 milyar dolarlık bölümü dış. 2009’un Kasım ayında ki elimize gelen son veri olarak bu rakam 295 milyar dolar yani sadeleştirelim 2002’nin sonunda teslim aldığı borç 148 milyar dolar. Beklenen bir hükümetten ki bu borç bizim başımızı belaya soktu yani 2001 krizinin olmasına sebep oldu. Orana bakalım 295milyar neredeyse %100’lük bir artış. Tam 80 senede bütün cumhuriyet hükümetlerinin döneminde elde edilmiş borç yani, 57 hükümetin toplam borcu 148 milyar dolar, 3 hükümetin Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı borç tam buna 150 milyar ekliyorum. Ülkenin üretim kapasitesini artıracak yaptırımlar ve tesislere bu borçlar harcandıysa anlaşılabilir bir şey olabilir. Hâlbuki biz bakıyoruz Türkiye’nin üretim kapasitesine eklenmiş benim gözümde tek bir çivi yok. Mevcut üretim kapasiteleri de sapmış. Osmaniye’de bir özel sektör tarafından Demir-Çelik üretim tesisi yapılmış bunlar iyi bir şey. 7 senede Osmaniye’de yaptığı ve övündüğü Demir-Çelik tesisine değer başka övdüğü bir tesis adı yok. Hâlbuki bu ne kadar? 1 milyar dolar dedi. Bu tesisin varlığı haraç mezat sattığı Ereğli Demir-Çelik’in demir-çelik aynı demir-çelik satış fiyatı 2,7 milyardır. 2.770 daha doğrusu. 2.770’e sattığının yerine şu 150 milyar dolarlık borçla tek bir tane bir şey ya da aldığın öbür borçlar ile şu 2. - 3. Ereğli Demir-Çelik’i yaptım diyebilmesi söz konusu değil. O zaman bu borç gelir Türkiye’nin boğazını önemli ölçüde boğar.

Dış ticarette 7 yıldır açık var

Verdiğimiz dış ticaret açığı 320 milyar dolar. Bu bütün dünya tarihinde de, bizim ekonomik büyüklüğümüze sahip diğer bütün ülkeler için de, Türkiye’nin bütün cumhuriyet tarihi boyunca da en krizlere girdiği zamanlar da dâhil olmak üzere en vahim rakamdır. 320 milyar dolar. 7 sene içerisinde her sene üst üste ortalama 45 milyar dolar dış ticaretten açık veriyoruz. Buna can dayanmaz.

2010 borç ödemeyle geçecek

Türkiye’yi dış borç ödemesinde zor bir yıl bekliyor. Maliye Bakanlığı’nın 2010 yılı Bütçe Gerekçesinde yer alan projeksiyonlarına göre, Merkezi Yönetim Dış Borç ödemeleri kapsamında önümüzdeki yıl 7 milyar 56 milyon doları ana para, 3 milyar 917 milyon doları da faiz olmak üzere toplam 10 milyar 973 milyon dolar dış borç ödenecek.
Dış borç ödemesi, 2011 yılında 6 milyar 816 milyon doları ana para 3 milyar 532 milyon doları faiz olmak üzere 10 milyar 347 milyon dolar olarak gerçekleşecek. Devletin bundan sonraki 4 yıldaki dış ödemesi ise kademeli olarak düşecek.
2012 yılında dış borç ödemeleri, 6 milyar 626 milyon doları ana para, 3 milyar 193 milyon doları faiz olmak üzere, 9 milyar 818 milyon dolara gerileyecek.
Devlet, 2013 yılında 7 milyar 315 milyon dolar, 2014 yılında da 7 milyar 724 milyon dolar ödemede bulunacak.

Kaynak: Yeni Çağ

20/03/2010
AKP borcu borçla kapattı

Dış borç için 277 milyar lira faiz ödeyen AKP, istihdamı ve sanayiyi geliştirecek yatırım yapmadı. Borcu borçla kapatan ve yaptıkları ekonomik hataları allayıp pullayıp unutturan iktidar, 60 Atatürk Barajı’nın maliyeti kadar faiz ödemek zorunda kaldı

- AKP ekonomi yönetiminin yaşadığı tüm dalgalanmalardan o zaman şu anlaşılıyor ki AKP çözüm üretmedi, yaratılan çözümün üzerine geldi. Bu yargı yanlış mı olur?

2002 yılında dünya’nın en iyi imkanlı zamanında başa gelmiş oldular. Türkiye tarihinde bir krizin üzerine geldiler. Krizlerin üzerine iktidar olmak her zaman çok avantajlıdır. Kriz oldu kırılan kırıldı, dökülen döküldü sonra bir ara dönem. Gelen o ara dönem krizin bütün yaralarını sarar sarmalar. Yapılacak olan bütün en acı tedbirleri o ara dönem almış olur 2001-2002 krizinden sonra da öyle oldu, o ara dönem oldu. 3’lü koalisyondu ama Türkiye alabileceği bütün acı tedbirleri 2001 ve 2002 yılında aldı. 2 farklı hızla pansuman yapıldı, merhem verildi, hasta önce yoğun bakıma alındı, sonra çıktı, borcu harcı belli bir düzene sokuldu onun üzerine bu hükümet geldi. O bakımdan yurt içi iktisadi anlamda da borcu harcı düzene girmiş, alınacak olan bütün acı reçeteler uygulanmış, belli bir sonucu alınmış bir dönemin üstüne geldi 2. iyi şey bu. 3.iyi şey, Sayın Erdoğan’ın başbakanlığına ve bu partiye Türk halkı sahip çıktı. Hırsızlık uğursuzluk, yolsuzluk şaibelerinden vs bıkmış usanmış gibiydi. Tayyip bey ve arkadaşlarının hiç olmazsa çalmazlar, çaldırmazlar diye bakıyor idi.

Başarısızlıkları çok büyük oldu

- Çalmamak, çaldırmamak doğru ve ahlaki terimler. Ancak ekonomi yönetimi için yeterli oluyor mu? AKP yönetimi bu anlamda ekonomiye çeki düzen verdi mi?

Niye çalmazlar, çaldırmazlar çünkü Müslüman adamlar, alınları secdeye değen adamlar, niye çalsınlar çaldırmazlar da. Sadece çalmasalar ve çaldırmasalar bu bize yeter diyor idi halk. Halbuki şimdi bir derleyip toplayalım. 2003 - 2008 yılları arasında AKP iktidarı döneminde 6 yılda 225 milyar dolar faiz harcaması oldu. Bu, 60 Atatürk Barajı’nın sökülüp yurt dışına gönderilmesi anlamına gelir. Şimdi burada küçük bir düzeltme yapayım. O 225 milyar dolar yeni haliyle 222 milyar dolar oldu. Çünkü bu kurlarla ilgili, her seferinde, her hafta, bazen 10 günde bir bazı ufak tefek değişiklikler oluyor. 222 milyar dolar, ama ona 2009’u ekleyelim. 2009’un rakamı ne? 38. 222 artı 38 eşittir ne? 260 milyar dolar 7 yılda ne yapmış? 260 milyar doları Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi hükümeti, iktidarı, her neyse bunu faiz olarak uçurdu. Kaç tane Atatürk Barajı eder ?Bu çok büyük bir başarısızlıktır. hükümetlerin 2 tane görevi var Birincisi, bizi kurda kuşa yem etmeyecek güvenliğimizi sağlayacak, İkincisi, aç isek doyuracak, çıplak isek giydirecek, yani zenginlik yaratacak. Bu her ikisinin de güvenliğin yaratılması da, zenginliğin yaratılması da, ekonomik performanstan, ekonomik politikalardan geçiyor.

Allayıp pulladılar, 277 milyarlık faiz ödemesini unutturdular

- Borç, Türkiye’nin yatırımlarının da elini kolunu bağlıyor. Bu sarmaldan kurtulmak mümkün olacak mı?

Atatürk Barajı, 2 büyük başbakanımızın Sayın Demirel ve Sayın Özal’ın başbakanlığı zamanında yapılmış bir proje. Şimdi 60 tane Atatürk barajı parası edebilecek bir parayı deminki söylediğimiz borca harca faiz olarak ödedik. Uçtu gitti. Türkiye Cumhuriyeti 150 milyar dolar borç devretti dedik bu ve bundan sonrakilere ödediği faiz 277 milyar dolar. Türkiye sabah akşam sadece bu rakamları konuşması lazımdır. Yani başımızda iyi bir hükümet mi var kötü bir hükümet mi var. Bu ekonomik resim konuşulmalıdır. 150 milyar dolar borç almış olan bir idare, artı kendisinin yaptığı 150 milyar dolarlık borca 7 sene içerisinde faiz olarak 277 milyar dolar ödedi, hala daha devam ediyor, çünkü borcumuz durmadan artıyor, faizi de durmadan artıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığını, bu hükümetin başarısını hem yurt içinde hem yurt dışında övenler sadece bu rakamlar münasebetiyle övüyorlar. Aldıkları, verdikleri bu 277 milyar dolarlık faiz yüzünden övüyorlar. Çünkü çok allamasalar pullamasalar bu devran devam etmez.

“Her geçen yıl ekonomi batıyor”

- Güvenlik ve refah politikalarının başarılı olması ekonomik politik uygulayıcı aktörlerin başarısından, istikrarından geçiyor. Oysa Türkiye’nin her iki alanda da ciddi sorunları var, çözüm ise önü tıkalı olarak nitelendiriliyor. AKP, bu ekonomik performansla güvenlik ve refahtaki sorunların üstesinden gelebilecek potansiyele sahip mi?

Güvenlik iki türlü. Şimdi bugünkü ordunun tahrip edilmesi, tahkir edilmesi bölümleri ayrı bir bahis netice itibariyle kuvvetli ordunuzun olabilmesi demek en modern silahlarla tesis edilmiş bir ordunuzun olması demek, bunları mümkünse sizin imal ediyor olmanız demek. Rusya kendi bütün savaş sanayini kendi yapıyor, Hindistan bütün savaş sanayini kendi yapıyor, Pakistan nükleer santralini kendi yapıyor. Şimdi İran yapıyor. Rusya kendi yapıyor, Fransa kendi yapıyor. Almanya, Japonya, Amerika kendi yapıyor. Türkiye’nin sadece bu borçlarla harçlarla savaş sanayi ile kendisini ayakta tutması söz konusu değil. F-16 filan imal ediyoruz onlar lüzumsuz laflardır. Sizin şu kadar F-16’nız olur ama iş bir yerde tıkandığı zaman, bakım onarım lojistiğini almaya geldiği zaman, bir münasebetle verilmediği zaman artık o sizin F-16’larınız teneke yığınıdır. O yüzden bize benzeyen ülkeler ille de sanayileşmelerini en üst düzeyde yapmak mecburiyetinde olan ülkelerdir. Bunu tek bir 7 yıllık AKP döneminden bekler miyiz, hayır beklemeyiz. Ama neyi bekleriz ? Bu 7 yılda ne yaptığını bekleriz. Birinci yılda şu kadar yaptım, ikinci yılda şunu yaptım, üçüncü yılda şöyle yaptım görürüz ki bunlar bu işin idraki içerisindeler ve bunlar kalmaları halinde devam etsinler, şimdi biz bu 7 yılı bir 7 yıl daha, bir 17 yıl daha bir 27 yıl daha AK Parti’ye diye verelim. Ne yapar borcumuzu ? 7 yılda kamu borcunu %100 2 katından fazla artırmış. Özel sektör borcunu 4 katından fazla artırmış, 43’müş 176 olmuş ekonomi politikaları yüzünden. Dış ticarette 320 milyar dolar açık vermiş, cari işlemlerde 165-166 milyar dolar açık vermiş. Bu açıkları finanse edebilmek için de 277 milyar dolar faiz vermiş. O zaman bunlar bunu aynen devam ettirirler, Buna rağmen bir de hala kendilerini başarılı görüyorlar.

Kaynak: Yeni Çağ

20/03/2010
AKP’nin yanlış politikası işsiz sayısını katladı



Kendini ekonomi yönetiminde başarılı gören AKP, dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini söyledi. Rakamlar ise AKP’yi yalanlıyor: İşsiz sayısı 3 milyon 361 bin olurken, dört gençten biri işsizliğin pençesinde

- AKP zaten kendisini başarılı görmese, dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini söylemez. AKP sürekli olarak rakamları ileri sürüyor, siz de rakamların farklı bir gerçeği yansıttığını ifade ediyorsunuz. Bu çelişkili ortamda Türkiye’nin uluslararası zemindeki yeri nasıl tespit edilecek?

“Dünya krizi bize teğet geçti” diyor. Dünya krizi ne demek ? Dünyada ekonomik kriz mi var, var. Çok konuşulduğu için var diyoruz öyle bir şey yok. Dünyanın bir yarısında var ama dünyanın tamamının krizden etkilendiği rakam yine tek bir ekonomik gösterge ile bakacak olursak dünyanın ekonomik büyüme hızı. nasıl ? IMF’in ekim ayında verdiği rakam -1,1 olacak. Demek ki dünyada bir ekonomik kriz olmuş tamam, dünyanın ekonomik büyüme hızı - 1,1 olacakmış eksi yani küçülmüşüz. Bir de iyi yönetildiysek bundan biraz daha az eksi olmamız lazım. İki, dünya krizinin merkezi depremlerde de var ya ekonomik üs merkezi Amerika. Amerika’da patladı bankalar şöyle oldu, Amerika’daki büyüme performansı ne? Eksi 2,7. Demek ki dünya krizi diye bir kriz var, büyüme eksi 1,1. Bunun üs merkezi Amerika Birleşik Devletleri, büyüme eksi 2,7; tamam. Dünyanın öbür taraflarında bir şeyler var. Bizim yine ifade ettiğim tarzdaki bir sınıflandırmada içinde bulunduğumuz, adına da yükselen piyasalar, gelişmekte olan ekonomiler denilen ekonomiler grubu var. Bunlardaki büyüme hızı ise artı 1,7. Hindistan’ın ekonomik performansı ne ? Artı 5,4. Çin, nüfusu 1.5 milyar civarında. Onun büyüme hızı ne ? Artı 9. Şimdi rakamları tekrarlıyorum. Dünya : eksi 1,1, Amerika eski 2.7, bizim içinde bulunduğumuz grup artı 1,7, Hindistan 5,4, Çin 9.

Türkiye % 6.5 küçüldü

- Türkiye’de durum ne?

Türkiye ne? Türkiye yüzde eksi 6.5 Eğer bununla hükümet iftihar ediyorsa, demek ki 6.5 olacağına 16.5 olsa daha iyiymiş yani değil mi? Böyle bir şey olabilir mi? Sayın başbakan’ın ifadesiyle bize vızıltı yani bu kriz dediğin ne ki teğet geçer, teğet geçti. Eksi 6.5 Ben buna teolojik anlamda almasın arkadaşlarımız ama sosyolojik anlamda bir benzetme yaptım, diyorum ki, Bu nasıl iştir ki Azrail Amerika’da dolaşıyor ekonomik anlamda, ölüler Türkiye’den çıkıyor. Başbakan ekonomik kriz dünyayı kastı kavurdu, bize teğet geçti. Şimdi bir de dünyanın diğer tarafı var özellikle bizim doğumuz. Bizim başlangıçta benzettiğimiz bir ülkeler topluluğu vardı 20-25 ülke bloğu bizim adımız yükselen piyasalar, gelişmekte olan ülkeler bunun toplamı ortalaması artı 1,7 yani küçülme olmamış ekonomi büyüyor.

Ticaret hacmi daraldı

-Türkiye’nin borçlarının, ekonomik sorunlarının yanında biriken iç ve dış politika ile ilintili problemleri de bulunuyor. Ekonomik performansı ise siz yeterli bulmuyorsunuz. O zaman vatandaşın yaşam standardı ne olacak?
Ekonomik faaliyetlerimizin içinde imalat sektörü var, hizmetler sektörü var, inşaat sektörü var, tekstil var, ticaret sektöründeki daralma yüzde 25, yani toplam ticaret dörtte bir oranında küçülmüş. Bu şu demek olur teker teker ben, sen, öbür arkadaşlarımızın ticaret yaptığı işler azalmış. Bu bu demektir. Demek ki o zaman ortada bir refah söz konusu değil.

Refah yok işsizlik çok

-Refahın olmadığı bir ortamda işsizliğin de büyüyeceği ekonomik parametrelerle hesaplandığında anlaşılır. Zaten istihdam sorunu olmasa, diğer parametreler iyi kurgulansa refah sorun olmaktan çıkar. İşsizliği nasıl önleyeceksiniz, ekonomik daralmanın olduğu bir ortamda üstelik?
İkincisi istihdam. İşi olan insanlardan hiç kimse işini kaybetmemiş, işi olmayan insanlar için yeni işler yaratılmış. İşsizlik artmıyor, ilaveten işsizlik azalıyor, istihdam artıyor. Eğer böyle bir hal varsa bu da iyi bir şeydir. IMF’nin, AB’nin tanımını yaptığı bizim de eskiden Devlet İstatistik Enstitüsü şimdi Türkiye İstatistik Kurumu’nun beraber yaptıkları rakam. İktidara geldikleri zaman neymiş bu rakam, işsizlik rakamı bir yüzde 10.3. Yani yüzde 10 Türkiye’de işsiz varmış. Onu tabii sayıya da getirmek lazımdır ama şimdi gelinen nokta ne 14.4. Şimdi çıkıp diyorlar ki, “Letonya”, “Lavia” da işsizlik bizden daha kötü hale geldi. Türkiye Cumhuriyeti devleti Letonya ile örnek olarak gösterilebilir mi ? Onun nüfusu bizim İstanbul’daki Kadıköy ilçesinin nüfusundan küçük. Ekonomik büyüklüğü de diyelim bizim Tahtakale’nin ekonomik büyüklüğünden küçük. Böyle örnek olur mu ? İki, istihdam şimdi 10.3’ten 14’e geldik. Bu ne demek. Bu yüzde 40 artırmışsın işsizliği demek. Bir ülkede ne kadar işsizin var idiyse onu neredeyse yarı yarıya artırmışsın. Niye hükümet oluyorsun o zaman.

Ekonominin üçte biri kayıt dışına kaydı

- Ekonomi kayıt altına alınabilse sosyal refah sorunları bir nebze de olsa çözüme ulaşır mı?

Bizim ekonomimizin üçte biri kayıt dışı. Türk ekonomisinin 4’te 1’inde 1 senedeki iş kaybı, işini kaybetmiş insan sayısı 396 bin. İnşaat sektörü bütününe yakın itibarıyla istihdam bakımından kayıt dışıdır. Bu 400 bini dört ile çarp, demek ki 1.5 milyon insan bu 2008 - 2009 yılında işini kaybetti. Türkiye’nin genel ekonomik iklimi de senin yeni bir iş bulmanı da öyle kolaylaştıran bir iklim de değil zorlaştıran bir iklim. Bundan daha büyük bir hadise olamaz. Hükümetin görevi işsizine iş bulmaktır. Bir ülke milli gelirinin üçte birini ithal ederse, ithalat büyüklüğü bir ülkenin milli gelirinin üçte biri gibi filan bir resim olduysa o ülke zaten batmıştır. Ondan hayır çıkmaz. Bu ne demek yani 200 milyar dolarlık malı kendiniz fabrika kurup kendi insanınızı istihdam etmiyorsunuz. Başka ülkelerin kendi vatandaşlarını istihdam etmesi için onlara iş yeri yaratması için kurduğu fabrikalardan alıyorsunuz., Milliyetçilik bu dünyanın milliyetçiliği. Benim de milliyetçilik anlayışım ekonomik milliyetçiliktir: memleketinizi kalkındırmaktır. En iyi milliyetçilik ülkesini iktisaden en iyi kalkındırmaktır.

Kaynak: Yeni Çağ

24 Mart 2010
Son 20 Lirası İçin Canından Oldu
Eşini hastaneye yatıran Sirem, gün boyu tedavi parası toplamak için dolaştıktan sonra gece eve dönerken öldürüldü.
Kalp hastası eşi Nurhan Sirem’i tedavi ettirebilmek için Çorum’dan Ankara’ya giden inşaat işçisi 50 yaşındaki Yusuf Sirem, cebindeki son para olan 20 TL için öldürüldü. Sirem’i duvardan atarak öldüren iki şehir eşkıyası, cebindeki 20 TL’yi alıp kaçtı. Cinayetin failleri, dört günlük takiple ortaya çıkarıldı.
aktifhaber

OKUL MÜTEAHHİDİ İNTİHARA KALKIŞTI

24 Mart 2010 23:07
Kağıthane'de, 9 okulun onarımını üstlenen müteahhit Salim Pala, ihaleyi alan firmadan alacaklarını tahsil edemediği gerekçesiyle intihar girişiminde bulundu.
Onarımını yaptığı Kağıthane İstanbul Ticaret Odası Ticaret Meslek Lisesi'nin çatısına çıkan Pala, basın mensuplarına açıklama yapma izninin verilmesi karşılığında aşağı indirildi.
haber10

Haçlı kuşatması!
25 Mart 2010 Perşembe 17:39
Müyesser YILDIZ

Türkiye AKP Anayasası sayesinde yeni bir kamplaşmaya sürüklenirken, “Haçlı kuşatmasını” tamamlayacak tarihi(!) kararlar alınıyor.

Irak seçimlerinden kelimenin tam anlamıyla “kaos” çıktı. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Kerkük üzerinde büyük savaşlar yaşanıyor. Böyle bir ortamda, “Barzani Kürdistanı”nı tanıyıp, Irak’ın bölünmesini kolaylaştıracak olan Erbil başkonsolosluğumuzun açılmasına sayılı günler kaldı.

Bunun öncesinde ise Barzani yönetiminden “bakan düzeyinde” Ankara’ya ilk resmi ziyaret gerçekleşti. Türkmen kökenli, T.C. vatandaşı ve merhum İhsan Doğramacı’nın yeğeni olsa da Barzani’nin Sanayi ve Ticaret Bakanlığını yapan Sinan Çelebi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Erbil ziyaretiyle artık psikolojik eşiğin aşıldığını hatırlatan ve “Ekonomi gelişirse, sorunların çözümü kolaylaşır” diyen Çelebi, Ankara-Erbil arasındaki gerginliğinin aşılmasını da şöyle açıkladı:

“Sadece Ortadoğu değil dünya değişiyor. Milyonlarca insanın öldüğü savaşları yapan Avrupalılar birleşti. Türkiye dünyaya açılarak itibarını katladı. Türkiye ile işbirliği yapmak düşman olmaktan çok daha iyi. K. Irak da bunu anladı artık.”

Türkiye’nin Erbil Konsolosluğu’nun hizmete girmesini, “Konsolosluk güvence demek. Türkiye’ye bakış açısı olumlu yönde sürekli artıyor” sözleriyle değerlendiren Çelebi, iki ülke arasındaki vizelerin kaldırılması gerektiğini de söyledi.

Öte yandan Erbil havaalanı ile ilgili de önemli gelişme oldu. Türk firmaları tarafından inşa edilen bu havaalanına THY’nın doğrudan uçuşlar yapacağı açıklanmıştı. Cumhurbaşkanı Gül de Barzani’nin Bakanı Çelebi’yi kabulünde, çalışmaların hızlandırılması ve uçuşların en kısa zamanda başlatılması talimatı verdi.

İçeride Siyasi Partiler Yasası’na eklenen bir maddeyle, siyasi partilerin seçim çalışmalarında ana dilde propaganda yapmasına imkân verilmenin ne anlama geldiğini ve nereye varacağını ise “TBMM ateşle oynuyor” başlıklı haberimizde anlatmıştık.

Soykırım iftirasında AİHM’e gitmek

Diğer önemli gelişmeler, Ermeni tezleri cephesinde yaşanıyor.

İsveç Başbakanının, “kararı kabul etmiyoruz” açıklaması ve “soykırım” iftirasının belki gelecek yıl düzeltilebileceği yönündeki “şahsi sözleri” üzerine, Büyükelçimizin bu ülkeye gönderileceği söyleniyor. Oysa Türkiye tarihi, Batılı devlet adamlarının verdiği “sözlerden” dolayı yediği kazıklarla dolu. Ayrıca seneye kim öle, kim kala? Kaldı ki, bu ülkedeki siyasi partiler İsveç Başbakanı’nın, “Parlamentonun kararını kabul etmiyoruz” sözleri üzerine suç duyurusunda bulundu.

Daha vahimi Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin’in dün, “soykırım” iddialarının AİHM’e götürülmesi seçeneği üzerinde de durduklarını açıklamasıdır. AİHM’in bugüne kadar Türkiye hakkında ne kadar haksız ve hukuksuz kararlara imza attığı, acaba daha anlaşılmadı mı ki, “soykırım” iftiraları konusunda farklı bir karar bekleniyor? O iftiralar konusunda görüş ve kararları ortada olan ülkelerin temsilcisi AİHM yargıçlarının, ülkelerinin bu genel politikasının farklı davranması mümkün müdür?

Ve dahi, “soykırım” iddialarının uluslararası yargıya taşınması Ermenistan ve Batılıların ezeli talebi değil mi? Sanki kendi teziymiş gibi AİHM’e gitmeyi gündeme getiren Türkiye, niçin ve kimin adına bu planı kolaylaştırmaktadır?

“Haçlı Paketini” toparlamaya çalışırken, tarihi(!) bir kararın haberi daha geldi. Van Valisi’nin teklifi üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Akdamar Kilisesi’nde yılda bir gün ibadet yapılmasını onaylamış!..

AKP’nin iki numaralı ismi Hüseyin Çelik ve AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın yeşil ışık yaktığı, Akdamar’a “Haç takılması” işi de yakında gerçekleşecek demektir!..

Bu tabloya bakınca, “AKP Cumhuriyeti”nin kurulması anlamına gelen o Anayasa paketinin, “demokratik” Batı tarafından nasıl olup da böylesine can-ı gönülden desteklenip, alkışlandığı daha iyi anlaşılıyor değil mi?
aktifhaber

DOLMABAHÇE BOP’UN “DERGAHI” OLDU


22.03.2010 :
Başbakan’ın hafta sonu açılım kahvaltıları için kullandığı Dolmabahçe Sarayı’ndaki çalışma ofisleri bu aralar ilginç toplantılara ev sahipliği yapıyor.

Ağırlıklı olarak Gülen Cemaati’nin yurtdışı konuklarını ağırladığı anlaşılan toplantılar önceki hafta odatv.com’dan duyurduğumuz ve John Esposito’nun da katıldığı bir seminerle başlamıştı.
Araştırmalarımıza göre; Milli Saraylar’a ait olduğu halde Başbakanlığa devredilen Dolmabahçe Sarayı’nın bu ofisleri artık her ay İslam Konferansı Örgütü’nün “Dinler Arası Diyalog” Konulu seminerlerine tahsis edildi.

(..) Yandaş akademisyenleri, ABD’deki lobicilerini Dolmabahçe’de Başbakan’a tahsis edilen mekanda misafir edecek. Bunun izninin hangi makamdan alındığı ve TBMM’ye bağlı olan Milli Saraylar’ın hangi belge ile artık varlığı bile tartışılan Büyük Ortadoğu Projesine hizmet verdiği, eski CIA ve MI6’cıları ağırladığı ise ayrı bir tartışma konusu.

Kısacası, işgal altındaki İstanbul’da nasıl işgal komutanları Dolmabahçe’de ağırlandıysa, Amerika ve İngiltere istihbaratıyla ilişkili isimler de bu dönemde Dolmabahçe’de ağırlanır oldular.

Odatv.com

29 Mart 2010
Başbakanlık Önünde Bıçaklı Eylem
Eşi ve çocuğuyla Başbakanlık konutunun önüne gelen ismi açıklanmayan şahıs, bıçaklı eylem yaptı.

Eşi ve çocuğuyla Başbakanlık konutunun önüne gelen ismi açıklanmayan şahıs, Başbakan Erdoğan-Alman Başbakanı Merkel görüşmesi devam ettiği sırada dışarıda bıçaklı eylem yaptı.

Çoluk çocuğunun uzun zamandır aç olduğunu kendisinin işsiz olduğunu anlatmaya çalışan belindeki maket bıçağıyla Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı korumalarına zor anlar yaşattı.
aktifhaber

İŞADAMI TABANCAYLA İNTİHAR ETTİ

30 Mart 2010
Adana'da bir işadamı, kurusıkıdan çevirme tabancayla intihar etti. Alınan bilgiye göre, Cemalpaşa Mahallesi Toros Caddesi Fuar Apartmanı zemin katındaki Gölbaşı Elektrik Turizm Hafriyat İnşaat Şirketi sahibi Kazım A. (68), işyerinde kimsenin olmadığı bir sırada kurusıkıdan çevirme tabancayla göğsüne ateş etti.
Kazım A'nın eşi Sema A, kocasını, akşam saatlerinde eve dönmemesi üzerine meraklanarak işyerine gitmesi üzerine yerde yatarken buldu. Çevredeki vatandaşlar tarafından çağrılan 112 Acil Servis görevlileri tarafından yapılan kontrolde, Kazım A'nın öldüğü anlaşıldı.

Polisin olay yerinde yaptığı incelemede, Kazım A'nın olay yerinde borçları nedeniyle krize girdiği ve bu nedenle intihar ettiğine yönelik bıraktığı mektup bulundu.
haber10

Camilerde “Şeytana” dua ettirmek!
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

(..).

Hazır, 50. ölüm yıldönümü münasebetiyle gündemimize Said-i Nursi girmiş ve Batı işbirlikçileri de, “Demokratik Açılımda Said-i Nursi” modelini tartışmaya başlamışken, şunların bilinmesi faydalı olur diye düşünüyorum.

Bütün felaketimizin kaynağının “Avrupa muhabbeti” olduğuna inanan O zat demiştir ki; “İslâm onuru ve milli namusun yarası pek derindir. Edirne camiinde Müslüman bir hocanın ağzından, Venizelos gibi bir şeytan zalime dua ettirdiler. Hilafet merkezinde, Müslümanların ağzından şeytanın partisi olan İngiliz, Yunan askerlerini kurtarıcı, arındırıcı olarak ilan ettirip, karşısındaki mücahitler topluluğunu cani, zalim diye söylettirdiler.”

Bugün camilerimizde AB hutbesi okutturmaya niyetlenmenin, bu tablodan farkı var mı?.. AB’yi “kurtarıcı, arındırıcı”, emperyalistlere, BOP projelerine karşı çıkanları, “statükocu, hatta terör örgütü üyesi” ilân ettirme peşinde değiller mi?

Bu vesileyle, İngiliz organizasyonu “Mardin fetvası” toplantısı hakkında da bir-iki kelâm edeyim. Mütareke yıllarında İngiliz Angilikan Kilisesi altı soru sorup, İslâmiyet’in bunlara 600 kelime içinde cevap vermesini ister. Talep, Said-i Nursi’ye iletilir. Çok öfkelenir, şu karşılığı verir:

“600 kelimeyle değil, 6 kelimeyle değil, hatta bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurâne üstümüzde sual soruyor. Tükürün o zalimlerin merhametsiz yüzüne…”

O zâtın İngilizlere, “Senin fitnen Anadolu’da açığa çıkmıştır, bu yüzden tesirini yitirmiştir” dediğini de hatırlattıktan sonra “Said-i Nursi modelini” konuşan, “Mardin Fetvası” açılımı yapanlara soralım:

“Said-i Nursi’nin bu isyanlarını, o açılımlarınızın neresine koyacaksınız?”

Avaztürk

Serdar Akinan
Anayasa işçinin suratında patladı

“Tam 78 gün Ankara'nın soğuğunda beton üzerinde yattılar.
Tek bir yere, tek bir kişiye zarar vermediler.
Hak aradıkları için dayak yediler. Ama yılmadılar...
Bu bir hak, emek, hukuk, inanç mücadelesiydi. Vakur ama kararlıydılar...
Başbakan onlara mart başına kadar süre tanıdı. O tarihte barındıkları çadırları kendi elleriyle söktüler.
Ankara halkına ve Sakarya esnafına minnetlerini sundular. Sakarya'nın sokaklarını geldikleri günden temiz bırakıp memleketlerine döndüler.
Önceki gün tek bir günlüğüne Ankara'da buluşacaklardı.
Kamuoyuna kısa bir bildiri okuyacaklardı. Hepsi bu...
Ama Tekel işçisinin gölgesi onları ürküttü.
Ankara'ya sokulmadılar. Girmesine izin verilen küçük grup da Sakarya'da sopalandı ve gazlandı...
Bu hükümet aylardır ne anlatıyor?
'Ülkede demokrasi yok... Demokrasi getireceğiz...'
Demokrasi nedir? Emek nedir? Hak nedir? Hukuk nedir? İnsan hakları nedir?
Bu kavramları kağıt parçalarına yazmakla olmuyor bu işler.
Mevcut anayasamıza bakarsak 'Türkiye'de demokrasi yoktur' mu yazıyor?
'Türkiye sosyal bir hukuk devleti değildir' mi yazıyor?
Veya yasalarımızda 'Türkiye'de mağduriyetini anlatmak isteyen insanlar bir araya toplandığında dövülür' mü yazıyor?
Neymiş demokratikleşme paketiymiş... Artık acı acı gülüyorum... Ve inanın dün Ankara'daki görüntülere bakınca da bu ülkede yaşamaktan utanıyorum.
Neymiş efendim, 'Orada toplanan işçi değildi...'
Ankara halkı Tekel işçisine destek veremez mi? Ankara'da okuyan öğrenciler gelip slogan atamaz mı? Slogan atmak suç mu? Avazı çıktığı kadar bağırmak?
İşçileri hukuka aykırı şekilde kapı önüne koymanızı eleştiremez mi insanlar?
Bir araya gelip uygulamalarınızı eleştiremez mi?
Basın mensupları yapılan eleştirileri kamuoyuna duyurmak için görüntü alamaz mı?
Dün bu ülkenin başkentinde anayasa keyfi olarak askıya alındı.
Dün, Ankara'da mevcut anayasanın:
23. maddesi (seyahat özgürlüğü)
25. maddesi (düşünce ve kanaat hürriyeti)
26. maddesi (düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti)
28. maddesi (basın hürdür, sansür edilemez)
34. maddesi (toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı) açıkça rafa kaldırıldı.
Şimdi kalkıp bize 'Bu anayasa bize dar... Demokratikleşme paketi' diyorsunuz...
Dün fiilen yaşanan şuydu:
Bir cuntanın yazdırdığı ve artık bize dar gelen bir anayasa metninde olan haklar iktidar tarafından sırf işine öyle geldi diye açıkça çiğnendi.
Bu ülke bir polis devleti haline getirilmiştir.
Yaşanan faşizmdir.”

Akşam


En son Ekim tarafından Cmt Nis 03, 2010 8:44 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Mar 26, 2010 8:46 pm    Mesaj konusu: 28 Şubat, AKP'yi iktidar yaptı. Alıntıyla Cevap Gönder

'AK PARTİ İŞSİZLİĞİ 3'E KATLADI'

2 Nisan 2010 08:27
MHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Bölükbaşı, 'AKP, 1 milyon 900 bin işsiz sayısı olan Türkiye'yi 5,5 milyon işsizin yaşadığı bir ülke haline getirdi' dedi.
Bölükbaşı, partisince düzenlenen, 'Çözülen Türkiye' isimli konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye'nin 8 yıllık AKP döneminde her alanda geriye gittiği bir ülke haline geldiğini öne sürdü.

'Türkiye 8 yıla yakın bir süredir, AKP iktidarı tarafından yönetilmektedir. Bugün karşımızdaki Türkiye giderek yoksullaşan, fakirleşen, küçülen, işsizliğin ve açlığın pençesinde yaşam savaşı veren, gelecek ümidini kaybetmiş milyonların yaşadığı bir Türkiye'dir' diyen Bölükbaşı, 'Bugün Türkiye cephelere bölünmüş, kavga eden, kamplaşma ve kutuplaşmanın her alana yayıldığı, ortak milli ve manevi değerlerimizin bir çatışma aleti haline getirilmiş, milli dayanışma ruhu yara almış, huzursuz ve kan kaybeden bir Türkiye'dir. AKP, 1 milyon 900 bin işsiz sayısı olan Türkiye'yi 5,5 milyon işsizin yaşadığı bir ülke haline getirdi' diye konuştu.

Bölükbaşı, şunları söyledi:

'Türkiye'de bugün itibariyle, sadece 29 bin kişinin bankalardaki parası 200 milyar Türk lirasını aşmıştır. Bu da 150 milyar dolardır. Bu tablo bize şunu göstermektedir. Anadolu deyimiyle, AKP döneminde, 'zengin arabasını dağdan aşırmış, züğürt ise düz ovada yolunu şaşırmıştır' AKP refahı yandaşlara; yoksulluğu ve fukaralığı vatandaşlara eşit bir biçimde paylaştırmıştır.'

MHP Genel Başkan Yardımcısı Bölükbaşı, dokunulmazlık zırhına saklananlardan, Türk milleti seçimlerde yetki verirse hesap soracaklarını kaydederek, 'Bu ülkeyi talan edenleri nereye kaçarlarsa yakasından, ensesinden tutup Türk adaletine getireceğiz. Bu Türk milletine şeref ve namus sözüdür'
haber10

28 Şubat, AKP'yi iktidar yaptı.
28 Şubat 2010,
Mehmet Bekaroğlu 28 Şubat, yarattığı mağduriyetle AKP'yi iktidar yaptı. Şimdi Erdoğan bu mağduriyetin bitişini yaşıyor. İnişe doğru dönüm noktasındayız.dedi

Bugünkü kavga, güçlünün güçsüzü patakladığı kavga değil. Şartlar eşit. İki taraf da psikolojik savaş yöntemlerini kullanıyor. Halk farkında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kurmaylarıyla geçmişte birlikte siyaset yapan, Saadet Partisi ve Fazilet Partisi'nin eski yöneticilerinden psikiyatrist Mehmet Bekaroğlu, 28 Şubat'ın yıldönümünde AKP iktidarına yönelik çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Önce Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ardında da Necmettin Erbakan ile yollarını ayıran Bekaroğlu, bu isimlere yönelttiği eleştiriler nedeniyle yıllardır 'Müslüman solcu' olarak diye biliniyor.

Ankara'da 'özellikle' bir 28 Şubat günü açtığı muayenehanesini kapatmak zorunda kalarak İstanbul'a yerleşen Bekaroğlu ile AKP iktidarını ve gündemdeki tartışmaları konuştuk. Bekaroğlu'nun değerlendirmeleri şöyle:

MAĞDURİYETİN SONU

'28 Şubat yarattığı mağduriyetle AK Parti'yi iktidar yaptı. Şimdi ise Erdoğan ve partisi bu mağduriyetin bitişini yaşıyor. Sadullah Ergin'in açıklaması 27 Nisan'da Cemil Çiçek'in açıklamasına benzetildi. Ama o zamanki haklı bir mağduriyetti. Şimdi biraz farklı. Bu taktik tutar mı emin değilim. İnişe doğru bir dönüm noktasındayız.'

SAVAŞ TEKNİKLERİ AYNI

'AK Parti artık 'biz güçlüyüz' havasında. Bunu en iyi anlatan Avni Doğan'ın 'şimdi de biz fişliyoruz' sözleridir. Şimdiki kavga, güçlünün güçsüzü patakladığı kavga değil artık. Eşit güçler arasında bir kavga. İkisi de psikolojik savaş yöntemleri kullanıyor. Millet ve halk bunun yavaş yavaş farkına varıyor.' 'Kendilerine uygulananları başkalarına uyguladıkları anda AK Parti mağduriyetini kaybetmiştir. Bir yerde 'yeter' denecek kendilerine de. 28 Şubat'ta askerlerin dinlettiğine benzer biçimde özel telefon görüşmeleri bu kez Ergenekon'da yayınlanıyor. Aynı ahlaksızlık. Aynı psikolojik savaş teknikleri. Bunlar bu teknikleri kullanmaya başlayınca masumiyetlerini, meşruiyetlerini, mağduriyetlerini kaybetti. Halbuki karşılarındakinin yöntemleriyle oynamak yerine, halk desteğiyle devam etmeliydiler.'

ZAAFLARI EŞİTSİZLİK

'Çok eleştirilecek yönleri var bu iktidarın. 'Cip' benzetmesini ilk ben yaptım. Bir başörtülü kadın yağmurda eskice pardösüsü, iki çocuğu ile durakta bekliyor. O arada cipiyle geçen başka bir örtülü kadın onların üzerine su sıçratıyor. Durum bu. 'Müslümanlık'ta bu olmaz, siz bunu yaptınız' demiştim. Çok tuttu.' 'AK Parti'ye yapılacak muhalefetin en temel noktası eşitlik olmalı. Eskiden muhafazakar insanlar varoşlarda aynı mahallelerdeydi. Şimdi ayrıldılar. Zenginleşen farklılaştı, mahalleyi terk etti korunaklı sitelere çekildi. Artık eşit değiller. Buradan patlak verecek. Eşitlikçi, vicdanı rahat bırakan, bu milletin değerleriyle problemi olmayan muhalefet indirecek bu iktidarı.'

DIŞ DESTEKLE GELDİLER

'Bu arkadaşlar 'biz reel siyaset yapıp dünya gerçeklerini dikkate alacağız' diye çıktılar yola. İçerideki vesayetçi baskı rejimini dışarıdaki güçlerle dengeleyerek iktidar oldular. AB, ABD, Yahudi lobisi kim akla geliyorsa herkesten destek aldılar. Ekonomik olarak da Kemal Derviş'in programını harfiyen uyguladılar. Ortadoğu'da ve diğer bölgelerde Türkiye'den ne bekleniyorsa onu yaptılar. ABD'nin söylediği 'model ortaklık' bu coğrafyadaki İslamcıları ehlileştirmek ve AK Parti gibi yaparak iktidara getirme planıdır. Ilımlı müslümanlar ve seçilmiş muhafazakarlarla devam edecekler'.

28 ŞUBAT BİTTİ Mİ? '1000 yıl sürer deniyordu.

28 Şubat'ı o dönem de Türkiye'deki gelişmeler olarak kabul ederseniz süremedi. Ama yukarıda anlattığım ılımlı İslam modeli düşünüldüğünde 28 Şubat aslında Ortadoğu'da olup bitenlerdir. Türkiye'deki sonucu AK Parti, bölgemizdeki sonucu ise büyük Ortadoğu projesidir...'

HEDEFİ CUMHURBAŞKANLIĞI

'ErdoĞan müthiş bir dindardır, kadere inanır. Allah'ın lütfunu tamamlayacağına inanır. Hedefi cumhurbaşkanı olmak. Kendisini 3. Abdülhamit gibi görüyor. O kesimlerde Abdülhamit'in önemi büyüktür.' 'Erdoğan'ın seçime yakın kullanacağı kozlar, onun iradesinin dışında öne çekiliyor. Yargıyla bu kadar sert kavga, kapatma davası gibi unsurlar seçim kazandıracak, arkasından cumhurbaşkanlığı getirecek şeyler. Öyle inanıyor. Ama bu sünger daha su çeker mi bilmiyorum. Cumhurbaşkanlığı için riske edip işleri de bozabilir. Yol kazaları olabilir.'

GÜL-ERDOĞAN ÇEKİŞMESİ BİR HAYAL

'Görev süresi bitince Gül emekli olur. O cenahta herkes Gül'ün Erdoğan'dan ötürü başbakan ve cumhurbaşkanı olduğunu bilir. Laikçi kesim hep Gül-Erdoğan çekişmesi bekledi ve bekliyor. Ama bu bir hayal. Böyle bir şey yok. Taraflarındaki adamları kuruyor bu söylentileri.'

ERDOĞAN PADİŞAHLIKTA HOCA'YI GEÇTİ

'Başbakan'ın iki zaafı var. Biri kendisi germe politikası ustalarından. Soğuk savaş döneminde yetişti. En yumuşak konuşurken bile olmuyor. Beceremiyor. Tabiatı bu. İkincisi de Erdoğan'ın kafasında bence bir 'tam demokrasi' anlayışı yok. Kendilerine karşı olan sisteme karşı çıkarken onun yerine herkese söz hakkı veren demokrasi inşa edilmiyor. Karşıdaki mutlak doğruya karşı o da 'ben doğruyum' diye geliyor. Eleştiriye asla tahammülü yok. Hele hele parti içinde eleştiriye hayat hakkı hiç yok. Oysa parti kurulurken yenilikçilerin en öne çıkan tarafı parti içi demokrasiyi savunmalarıydı. Erbakan parti içinde padişahlıkla suçlanıyordu. Ama Hoca'nın müthiş özelliği vardı. Herkesi dinlerdi. Erdoğan onun çok ötesinde padişah oldu. Kimseyi de dinlemiyor.'

GÜÇLÜLER, ZAYIFLARI DÖVDÜ

Psikyatrist Bekaroğlu, 28 Şubat döneminde Trabzon'da öğretim görevlisiydi. Bekaroğlu o dönemi 'Hakkımdaki yayınlar yüzünden İlkokul 2. sınıftaki çocuğuma arkadaşları 'Baban Atatürk düşmanıymış, sen okula gelme' dediler. Güçlüler, zayıfları böyle 'dövüyor'du' diye anlattı. 1998'de FP'den milletvekili seçilen Bekaroğlu, partinin kapatılması sürecinde Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'den gelen AKP davetlerini reddetti. 2009'da geri döndüğü SP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olan Bekaroğlu, oyların yüzde 5'ini topladı.

ÇANKAYA ZİRVESİ DOLMABAHÇE BULUŞMASI GİBİ

'Son operasyonlar tarihidir. Ben destekliyorum. Benim rahatsız olduğum, aynı Dolmabahçe görüşmesi gibi bu kez de Başbakan İspanya'dan gelsin de Genelkurmay Başkanı ile görüşsün diye beklenmesi. Kapalı kapılar ardında bir şey çevriliyor havası. Yaşananların yeni, kurulanın tam demokrasi olduğunu tartışmalı hale getiren işte bu tavırlar. Kendisi kapalı kapılar ardında bir şey yapınca normal, başkaları yapınca problem oluyor.'

PAZARLIK İMAJI YANLIŞ

'Köşk'teki toplantıda gözaltındaki komutanlar için 'bu tutuklansın, bu tutuklanmasın' pazarlığı yapılıyor mu bilemiyorum. Ama böyle bir izlenim doğması, sürmekte olan yargı sürecine, savcılara, hakimlere yazık eder çünkü çok önemli işler yapıyorlar. Dün Veli Küçük ile ilgili laf söyleyemiyorduk. Bugün bir cunta yapılanması ciddi ciddi yargılanabiliyor.'

EN BÜYÜK YARAYI TEKEL'DEN ALDI

'ErdoĞan Tekel işçilerine müdahale gibi bir hata yapmaz. Zaten büyük yanlış yaptı ama bu yargı ve asker olayları onu örttü. En büyük muhalefet Tekel işçisinden geldi, en büyük yarayı da oradan aldı.' 'Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın eşlerinin başlarının örtülü olması örtülü-örtüsüz, dinci-laik demeden emekçilerin işten atılmasını engelleyemiyor bu ülkede. Abdestli MÜSİAD'ın da, başı açık TÜSİAD'ın da krizde ilk aklına gelen işçi çıkarmak.'

UTKU ÇAKIRÖZER/Akşam

Başörtülü annelere müze de yasak!
26 Mart 2010, 16:31Bahadır Serhad
Ankara Üniversitesi'nde yer alan 'Oyuncak Müzesi'ne çocuklarıyla birlikte gelen anneler, başörtülü oldukları için içeri alınmadı.

Ankara Üniversitesi, insan hakları konusunda tarihî adımlar atan Türkiye'nin demokratikleşme karnesine gölge düşürecek bir skandala sahne oldu.

Çocuklarının eğitimi için her zorluğa katlanan annelerin, eğitim fakültesi bünyesinde faaliyet gösteren Oyuncak Müzesi'ne başörtülü oldukları gerekçesiyle alınmadığı ortaya çıktı. Müze yetkilileri, telefonla randevu alan annelere 'müzenin kampüs içinde yer aldığını ve resmi bir kurum olan üniversitenin kurallarını uygulamak zorunda olduklarını' söyledi.

Zaman Gazetesi'nin haberine göre annelerinden ayrı olarak müzeye gitmek zorunda kalan küçüklerin tedirginliği yüzlerinden okunurken başörtülü veliler duruma tepki gösterdi. Anaokulu öğretmenleri de durumun çocuklar üzerinde olumsuz etki oluşturduğuna dikkat çekerek hiçbir müzede böyle bir uygulamayla karşılaşmadıklarını ifade etti.

Üniversitenin Cebeci kampüsünde geçen hafta yaşanan olayda Yenimahalle Yunus Emre İlköğretim Okulu ana sınıfı öğrencileri, eğitim fakültesi binası içinde yer alan Oyuncak Müzesi'ni gezmek istedi.

Gitmeden önce randevu alındı. Müzeyi ailelerin de gezmek istediği yöneticilere iletildi. Ancak müzenin müdür yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Müge Artar, yerleşke dahilinde oldukları için üniversitenin koyduğu kuralları yerine getirdiklerini, başörtülü velileri alamayacaklarını söyledi. Bir öğretmen, yaşananları şöyle anlattı: "Bazı çocukların orada rahat durmayacağı ihtimalini göz önüne alarak annelerini de götürmek istedik. Ancak yetkililer, müzenin kampüs içinde olmasını gerekçe göstererek başörtülü ziyaretçileri alamayacaklarını söyledi."
anadoluhaber

AK PARTİ'NİN CANINI SIKAN E-MAİL!

26 Mart 2010
Yahoo ve Gmail mail gruplarında şu sıra en popüler içeriklerden birisini bu e-posta oluşturuyor
Bir süreden beri internette mail gruplarında dolaşan bir e-posta var. İçeriğine baktığınızda birtakım bilgilerin toplandığı ve bunların "İlkler" diye sunulmasından ibaret. AKP Genel Merkezinin canını oldukça sıkan bu e-postayı milyonlarca internet kullanıcısı okumuş. Yahoo ve Gmail mail gruplarında şu sıra en popüler içeriklerden birisini bu e-posta oluşturuyor.

*1- İlk defa bir Başbakan "Tezkere geçmezse memura maaş ödeyemeyiz." dedi

*2- İlk defa ekonomi büyürken işsizlik arttı.

*3- İlk defa carî açık verilirken döviz kuru arttı.

*4- İlk defa bir Başbakan zam isteyen memura "İMF'yi ikna edin " dedi.

*5- İlk kez ithalat 100 milyar doları aştı.

*6- İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı

*7- İlk kez Yunan Kilise Bankası Türkiye' de banka satın aldı.

*8- İlk defa domuz, kesimlik hayvanlar arasına alındı

*9- İlk defa düşük faizli dış borç, yüksek faizli iç borç ile ödendi.

*10- İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, islamiyeti yok etmeye yemin eden bir Papa'nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.

*11- İlk defa bir Başbakan "Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya!" dedi.

*12- İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.

*13- İlk defa kilise ve havralar imar planında yer aldı.

*14- İlk defa bir Başbakan Yahudi düşünce kuruluşundan " Üstün Cesaret(!) Ödülü" aldı.

*15- İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.

*16- İlk defa bir Başbakan "Bir dönem dini kullandık " dedi.

*17- İlk defa petrol kanunu ile yabancılara elli yıllık imtiyaz

verildi.

*18- İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanı ndı.

*19- İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların eline geçti.

*20- İlk defa tezkere reddedilmesine rağmen Dışişleri Bakanlığı genelgesi ile silahlar Türkiye üzerinden geçti.

*21- İlk defa bir Başbakan İslam dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP'un eş başkanı oldu.

*22- İlk defa bir Başbakan, Müslüman topraklarını işgal eden ABD askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini açıkladı.

*23- İlk kez İsrailli bir işadamına çok gizli bir şekilde 800

milyon dolar kaynak aktarıldı.

*24- İlk defa bir Başbakan yapılan ihalede önce uçak istedi; ama sonra Mercedes'e razı oldu.

*25- İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.

*26- İlk defa bir Başbakan Türkiye'yi pazarladığını açıkça itiraf etti.

*27- İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.

*28- İlk defa bir Başbakan çiftçilere "Gözünü toprak doyursun." dedi.

*29- İlk defa kapkaç diye bir sektör ortaya çıktı.

*30- İlk defa zina suç olmaktan çıktı.

*31- İlk defa bir Başbakan en fazla yurt dışı gezisi yaptı.

*32- İlk defa bir Başbakan "Borç yiğidin kamçısıdır." diyerek borçlanmayı bir başarı olarak gösterdi.

*33- İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 kuruştan 88 kuruşa indi.

&nbs p; *34- İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.

*35- İlk defa bir Başbakan Danışmanı Amerikalılara Başbakan için "Bu adamı kullanın, onu rogara süpürmeyin." dedi.

*36- İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.

*37- İlk defa bir Başbakan TMSF katkısıyla bu kadar çok TV ve gazete yönlendirdi.

*38- İlk defa Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir kralın ayağına gitti. Hem de 10 Kasım günü...

*39- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ÇİFTÇİYE " ANANIDA AL GİT!"< SPAN style="COLOR: rgb(79,79,79); FONT-SIZE: 13.5pt"> DEDİ.

*40- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ŞEHİT ZİYARETTİNDE "ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR." DEDİ

*41- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN 300 METRELİK GEMİYE "GEMİCİK" DEDİ.

(..)

Bu hızla Tayyip Erdoğan bu dönemde ülkemizdeki her şeyi özelleştirmiş olacak.

İşbu ya özelleştirmeye ve satmaya kafayı takmış olan başbakanımız en sonunda kendisini özelleştirir mi?

*- Türk Telekom, Arap'ın.

*- Telsim İngiliz'in.

*- Kuşadası Limanı İsraillinin.

*- İzmir Limanı Hong Konglunun.

*- Araç muayene işi Alman'ın.

*- Başak Sigorta Fransız' ın.

*- Adabank Kuveytli' nin.

*- İETT Garajı Dubaili' nin.

*- Avea Lübnanlı' nın.

*- Petkim? Ermeni' nin. ( Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bir çıkardık Ermeni...)

*- Rakı, Amerikalı' nın.

*- Finansbank Yunan'ın.

*- Oyakbank Hollandalının.

*- Denizbank Belçikalının.

*- Türkiye Finans Kuveytlinin.

* - TEB Fransız'ın.

*- Cbank İsraillinin.

*- MNG Bank Lübnanlının.

*- Alternatif Bank Yunan'ın.

*- Dışbank Hollandalının.

*- Şekerbank Kazak'ın.

*- Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.

*- Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un.

*- Beymen'in yarısı Amerikalının.

*- Enerjisa' nın yarısı Avusturyalının.

*- Garanti' nin yarısı Amerikalının.

*- Eczacıbaşı İlaç, Çek'in.

*- İzocam, Fransız'ın.

*- TGRT (Fox) Amerikalı'nın.

*- Demirdöküm Alman'ın.

*- Döktaş Fransız'ın.

*- Süper FM Kanadalı'nın.

Hepsi TÜRK'tü, bir zamanlar tabi. Sadece 5,5 yıl önce.(Yani AKP hükûmetinden önce.)

Önemli! Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta. Arabayı BOR madeniyle çalıştıracak patentli altı yüz proje olduğu ortaya çıktı. Türkiye, dünya rezervinin yüzde yetmişinine sahip.

(..)

YA BİR YOL BUL YA BİR YOL YAP YA DA YOLUMUZDAN ÇEKİL!

DURMAK YOK,

CAN SIKMAYA DEVAM.

VATAN

Muhafazakâr okur tepkisindeki değişim
Ahmet Hakan

GÜÇSÜZKEN: “Sayın beyefendi... Bu yazdıklarınızda haklı olabilirsiniz... Tamam, bizim siyasi sözcülerimiz, sözünü ettiğiniz türden
hatalar yapmış olabilirler... Ama bir de şunu düşünün: Gücü elinde bulunduranlar da şu hataları yapmadılar mı? Ne olur olaylara tek taraflı bakmayın... Bir tarafın hatalarını yazarken, diğer tarafın hatalarını da yazın”.

GÜÇLENİNCE: “Ulan adi şerefsiz... Ulan asker yalaması... Sen istesen de istemesen de demokrasi gelecek ulan bu memlekete... Demokrasi gelecek ve sizin gibiler kaçacak delik arayacak... Bu millet size cezanın en büyüğünü verecek... Ananızı da alıp gideceksiniz lan buralardan... Demokrasi sopası kafanıza inecek ulan... Adi, şerefsiz, alçak herif...”

28 Mart 2010
Hürriyet

Apo'dan Barzaniyi dinleyelim
01. Mart 2008
Behiç KILIÇ
Tercüman ANKARA,

(..)
Abdullah Öcalan İmralı'da yeniden konuştu ve sanki "Barzani-Talabani ikilisine dikkat edin" dedi!..
Bakın şu sözlerine...

"KDP sadece Güney'de örgütlü değil, bir o kadar Türkiye'de örgütlü, AKP içinde milletvekilleri var. Bölgede işadamları var. Ankara'da işadamları var, siyasetçiler var, Avrupa'da diplomasi yaptıkları geniş bir çevre var. Örgütlüler. KDP'nin Kürdü'ne ben ulus-devletçi Kürt diyorum."

Doğru mu doğru...

Tehlike nedir?..

Türkiye'nin siyasetinde, ticaretinde etkili, Avrupa'da geniş çevre sahibi, Barzani milliyetçisi bir varlığın tehlikesini sorgulamak bile abestir artık.
PKK cinnetinden kurtulabilmek için, Türkiye'nin rıza göstereceği "Sıtmadan" kurtulmak mümkün olacak mı?..

Nasıl bir Türkiye'ye doğru yol alınıyor, kavrayabiliyor muyuz?.. Abdullah Öcalan, tasfiye edildiğinin farkında ve bunun telaşı ile feryadı basınca, ağzından dökülenlerden, yeniden Ortadoğu düzeninin "Mahrem" niyetleri anlaşılıyor!..

(..)
Bakın ne diyor; "Aslında bizim yarattığımız gelişmeler, 1990'lardaki PKK'nın mirasını KDP ve YNK yiyor. Biz doksanlarda mücadeleyi geliştirince devlet bize karşı Barzani ve Talabani'yi güçlendirdi. Kırmızı pasaport verdiler, bize karşı Güney'de bir Kürt devletçiği yarattılar. Barzani de, Talabani de kurt politikacılar. Bu gelişmeleri hemen gördüler ve kendi çıkarlarına kullandılar. PKK mirasını yediler ama bu bizim suçumuz değil. Geçenlerde konuşan paşalar da söylüyor. "Güney'deki oluşumu biz yarattık ama yanlış yaptık" diyorlar. Kürtler'in inkarı yanlıştı bunu anladılar ama çok geç oldu. Sonuçta bunun için bir şey yapamayız. KDP bir çeşit PKK içine sızmıştı ya da PKK içinde KDP'liler vardı. Bunun tehlikelerini görmek gerekir. Herkes kendine yakın bir PKK yaratmak istiyor."

(..)
Dahası da var!..

Mesela, İsrail'in "Bu tezgahın" neresinde olduğunu merak ediyorsanız, onun da cevabını Apo'dan öğrenmek mümkün!..
MOSSAD kendisi ile ilişki kurmuş, Şam'da bulunduğu sırada temasları olmuş!..

Barzani'ye kurdurulacak devlete katılmaya davet edilmiş!..

Anlatıyor: "Güney'deki Kürt devletinin kuruluşu da 1946'lara İsrail'in kuruluşuna kadar gider. İsrail kurulurken bölgede Arapları dağıtacak, İran ve Türkiye'yi oyalayacak, kendine bağlayacak bir Kürt devleti oluşturmak istedi, o dönem Barzani ailesi ile ilişkiler vardı. Yani aslında Güney'de bir Kürt devleti kurarak bütün Kürtleri oraya bağlamak istiyorlardı".
Muhteşem ilişkileri görüyor musunuz?.. Devam edelim Apo'dan...
"Fark ettiğimi anladıklarında bana yöneldiler. Beni de Barzani'nin yanına gitmem için çağırdılar Şam'da iken büyükelçilik düzeyinde bize geldiler "Gelin birlikte olun" diyorlardı. Ben bunu doğru bulmadım biz iktidar sarhoşu değiliz... Bunun için başta MOSSAD, CIA, İngiliz gizli servisinin rolü de çok önemli bana yöneldiler. Beni çıkarları için büyük bir tehlike olarak gördüler tasfiye ettiler..."

(..)

Orgeneral Berk Niçin Açığa Alın(a)madı
Ergenekon sanığı Orgeneral Berk, açığa alınmanın eşiğinden böyle döndü... Genelkurmay-Bakan trafiği...


Genelkurmay, Ergenekon sanığı Orgeneral Saldıray Berk'in açığa alınma ihtimalini şubat ayında Savunma Bakanı'na sordu. Görevden alma yetkisi olan Vecdi Gönül, "Böyle bir hazırlık yok. Başbakan talimat verirse gereği yapılır" deyip, davayı izlemeyi tercih etti

Erzincan'daki Ergenekon davasının bir numaralı sanığı olan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'le ilgili iddiaların gündeme damgasını vurduğu sırada, Ankara'da kritik görüşmeler yapıldığı ortaya çıktı. Buna göre Ordu Komutanı'na görevden el çektirme yetkisi bulunan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile üst düzey komutanlar arasında şubat ayının son haftasında yoğun temas trafiği yaşandı.

AK PARTİ'DE DE TARTIŞILDI

Buna göre, üst düzey askerlerin o dönemdeki "Açığa alma hazırlığınız mı var" şeklindeki nabız yoklamasına, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün yanıtı kısa ve net oldu: "Şu anda böyle bir hazırlığım yok. TSK Personel Kanunu açık. Sayın Başbakan bir talimat verirse gereğini yerine getiririm." Özel yetkili savcılara ifade vermeyi reddeden Orgeneral Saldıray Berk'in görevden alınıp alınmayacağına ilişkin tartışmaların AK Parti yönetiminde de yapıldığı öğrenildi. Bir komutanı 'açığa alma' yetkisi bulunan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e bu yönde sorular sorulduğu, Gönül'ün de "kanuna bakılmasını" işaret ettiği bildirildi.

Kaynak: Sabah

BAŞBAKAN DÖRT GÖZLE ONUN TELEFONUNU BEKLİYOR
29.03.2010 12:38

Hükümetin Anayasa’nın 23 maddesini iki hafta içinde değiştirme çabası kamuoyunda tartışılıyor. Başbakan Erdoğan’ın deyimi ile “Seçim mutlaka vaktinde yapılacak” ise AKP’nin daha iktidarda 1.5 yılı var. Peki, ama daha bir buçuk yıl varken bir haftada Anayasa’yı üstelik de en kritik bölümleri değiştirilmeye çalışılıyor?

Taraf gazetesinin başlattığı, kulislerde 20 gündür konuşulan “Mutlaka kapatma davası açılacak. Savcı gün sayıyor” iddiaları hükümetin niyeti konusunda tartışma yaratıyor. Kulislerde konuşulanlara göre bu gerginliğin AKP’ye yaradığı düşünülüyor. Cumhuriyet tarihinin “Hergün anket yaptıran” ilk Başbakanı olan Tayyip Erdoğan partisinin bu gerginlikle beslendiğini görüyor.

Kulislerdeki ikinci senaryo ise Başbakan’ın şiddetle ABD’ye gitmek istediği ama Ermeni Soykırımı Tasarısı’ndan sonra bunu kamuoyuna ve ABD’ye anlatmakta zorlandığı üzerine.

Başbakan’ın yakın kurmayları (ki bunlardan biri çok yakın dönemde Genel Başkan Yardımcılığına getirildi) Obama için “Bu adam niye bizi aramıyor? Bush 15 günde bir arardı.” dediği biliniyor.

Beyaz Saray bize telefon etsin

ABD’den bir türlü gelmeyen özür telefonu ve şahsi daveti almak için AKP apar topar bir Anayasa değişikliği taslağı yarattı. O kadar aceleye gelmiş ve o kadar sorunlu bir metindi ki Prof. Dr. Ergun Ozbudun bile çekince koydu.

AKP’lilerin amacı, Başbakan’ın 15 günde Anayasa değiştirebildiğini Obama’ya gösterip “Büyük Lider” imajını tazelemek, Erdoğan’ı yeniden ABD kamuoyunun gündemine getirmekti.

Saat işliyor. Erdoğan’ın 12 Nisan’da Washington’da yapılacak nükleer zirveye gideceği hala belli değil. Ama Washington’dan gelen bilgilere göre Cemaat ve AKP’li kurmaylar “Anayasa değişikliği ile NY Times’a manşet olalım Başkan Obama bizi şahsen davet etsin ve Beyaz Saray’da resmen ağırlasın” diye uğraşıyorlar.

Yabancı basına kahvaltı hezimet oldu

Ama gidişat pek başarılı değil. Cumartesi günü 45 yabancı basın mensubunun davet edildiği Anayasa değişikliği PR kahvaltısına sadece 15 kişi katılmış ve hiçbiri de değişikliği anlamamış.

Kendisi de Anayasa Hukuku Profesörü olan Barack Obama taslağı okudu mu bilinmez ama onun da pek birşey anlamasını beklememek gerek.

Odatv.com

Abdullah Gül'ün (bildiğimiz) Kızılderili taktiği!...
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com
29 Mart 2010Pazartesi

Dünyayı şehir devletlerine bölüp milliyetleri yok ederek,sömürü hortumlarında artık tıkanıklık bırakmak istemeyen küresel sermayecilerin yayın organı FORBES,Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili bir yazı yayımlayınca yine ortalık allak bullak oldu.

Esasında, bugün siyasi partilerimizin içindeki yenileşme çatırtıları ile ilgili (bir tek MHP'de yok) bir yazı yazmak istiyordum.Fakat Müyesser abla, Abdullah Gül'ün İran ve nükleer bomba konusunda Forbes'e söylememiş gibi yaptığı sözler konusunda topu bana atınca iş değişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “İran’ın nükleer bomba elde etmeyi amaçladığı yönündeki kuşkulara katıldığını, hatta İran’ın atom bombası istediğine yönelik hiç şüphesi bulunmadığını...İran’ın nükleer bomba elde etmesi durumunda bile kullanmayacağına emin olduğuğunu “ söylemiş mi söylememiş mi?

Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya bakarsanız; FORBES'e söylememiş.Ama,Fethullah Gülen cemaatine,Fehmi Koru ve Abdullah Gül'e olan yakınlığını çok iyi bildiğim Milliyet Gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş'a göre Cumhurbaşkanı bu laflardan daha fazlasını yanlızca Forbes yazarı Claduia Rosett'e değil, başka gazeteci yazar,dipolamat,sivil toplum örgüt temsilcilerinin de bulunduğu ve kamuoyuna duyrulmayan bir toplantıda yapmış.

Şimdi kafalardak soru işaretlerini önce teknik gibi görünen bir ayrıntıdan başlayarak yanıtlamaya çalışalım.En çok şaşırdığım şey Çankaya Köşkünün böyle bir garabete düş(ürül)mesi.Basın merkezinden yapılan açıklamada ne deniyor?

“Sayın Cumhurbaşkanımız, ne geçmişte ne de bugün Forbes Dergisi’ne herhangi bir röportaj vermemiştir “

Bu bir şark kurnazlığı mı?

Çankaya Köşkünden böyle bir şey beklenir mi?

Salim kafalara göre tabiiki hayır.Bu açıklamadan daha da garabet olan bir başka durum var.Claduia Rosett, Köşk kayıtlarında The Wall Street Journal yazarı olarak görünüyormuş.

Vah..Vah.. Vah...

Ne diyelim yani?

Ha! Yani, Cumhurbaşkanımızın ne günahı var!..Abdullah Gül, The Wall Street Journal'a konuşmuş ama ABD'li gazeteci yazar gerçek kimliğini saklayarak böyle bir kalleşlik yapmış!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü gerçekten çok iyi tanırım.Ve her zaman da iddia ederim, ince siyaseti,kapalı kapılar ardındaki müthiş organizasyonları Başbakan Tayyip Erdoğan'dan kat ve kat daha iyi yapar.

Kim ne derse desin; Gül böyle bir hataya düşmez.Abdullah Gül,yanlızca Türkiye'deki gazeteci ve yazarların değil,ABD,İngiltere,Avrupa ve Arap dünyasındakilerinde nerelere bağlı olduğunu ve hangi ilişkiler içinde olduğunu çok çok iyi bilir.Üstelik kendisi,gazetecilerin de olduğu kapalı bir toplantıda “bu söylediklerim yazılmamak kaydıyla “ şehrini düşecek kadar deneyimli ve akıllıdır.

Dedim ya Abdullah Gül gazetecilerin bağlantıları konusunda uzmandır diye.Kendisi Refah Partisi'nde Dış İlişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı , AKP'de Genel Başkan Yardımcısı iken , daha sonra Başbakan olunca da böyle bir çok toplantı yaptı.O zamanlardan hiç böyle “skandallar “ hatırlıyor musunuz?

Özellikle ABD ve İngiltere'den kendisini çok sayıda gazeteci (bunların bazıları da çok iyi Türkçe konuşurdu) ziyarete gelir.Gül,bunlarla çoğu zaman “yazılmamak” üzere konuşur ve hatta bunları görüşme yapsınlar diye bazı tanıdığı özel isimlere gönderirdi.

Abdullah Gül'ün benimde kendisinin yanında olduğum dönemde böyle birçok toplantı yaptı.Kendisinin hassasiyetlerini de bilirim.İngiltere,ABD ve AB tarafında kesinlikle yanlış anlaşılmak istemez.Konuşurken,kelime ve cümleleri çok iyi seçer.Hatta o kadar ki; bazı toplantılarda çok iyi İngilizce bilmesine rağmen Türkçe konuşur ve tercüman kullanır.

İşin teknik gibi görünen noktasını biraz aydınlatabildik galiba.

Gelelim, görünebilen gerçeklere...

Yine Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş'a dönelim;

“Cumhurbaşkanı Gül, aralarında eski ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz ve hafta sonu Çankaya tarafından yalanlanan Forbes yazarı Claudia Rosett’in de olduğu Amerikalı yorumcularla yaptığı toplantıda Ermeni olayları ve Balkanlardaki Türklerin acılarından söz etmiş. Ayrılırken de ailesinin 1915’te Türkiye’den kaçtığını anlatan Ermeni asıllı gazeteci Khatchig Mouradian’a “Ailenizdeki büyüklere selamlarımı iletin” diye veda etmiş.”

Siz yalanlamalar ve kayıkçı kavgalarını bir tarafa bırakın.İşin gerçeği burada gizli. Bütün hikmet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Ermeni gazeteci vasıtasıyla gönderdiği selam da..

Fırsat buldukça yazmaya çalışıyoryum;yaşadığımız sistemin makas değişikliğini,Gül- Erdoğan arasındaki kavgayı ve patronluk yarışını.Dikkat edin kavga demiyor, yarış diyorum.Çünkü patronluk da son kararı verecek olan onlar değil, bu işlerin gerçek oyun kurucuları.

Başbakan Tayyip Erdoğan, sözde Ermeni soykırım yasa tasarısı ABD Dışilişkiler komitesinde kabul edilince güya ABD'ye rest çekmişti. 12 Nisan'da ABD'ye düzenleyeceği ziyareti de iptal edebilirmiş.
Başbakan daha da ileri gitmiş “kaçak Ermenileri sınır dışı edebileceklerini “ bile söylemişti. Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu'da bu sözleri düzeltme ihtiyacı duymuştu.

Yine hatırlarsınız,Ermeni protokollerinin gizli mimarları Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu'dur diye yazdığımı.Abdullah Gül ile daha yasağı kalkmadan Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın aralarındaki gizli ABD çekişmesini.

Abdullah Gül, İran ve Ermeni kartını kullanarak “ anahtarı bendedir” diyor.

Erdoğan'ın görünen İran yanlısı tutumu ve Ermeni restlerinin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yabancı konuklarına hiçbir şerh düşmeden söylediği sözler, gerçekten çok önemli.İkili arasındaki patronluk ve gelecek yarışında ise önemli bir dönüm noktası daha.

Dikkat edin bu gelişmelerin hemen ardından ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton,Ahmet Davutoğlu ile yaptığı telefon görüşmesinde Erdoğan'ın ABD'ye gelmesinde ısrarcı oluyor.

Siz hiç ülke içinde yapılan ve bundan sonra da yapılacak yazılı ve sözlü açıklamaları o kadar çok önemsemeyin.Ben derim ki,yabancı dil biliyorsanız dış basını çok iyi takip edin, eğer bilmiyorsanız bir şeyler yapıp gerçek tercümeleri bulun ve okuyun.

Bakalım,oyun kurucular İngiltere,ABD ve İsrail neye karar verecek.

Uzlaştıracaklar mı?Paylaştıracaklar mı? Ayrıştıracaklar mı?

Yoksa biz bu Kızılderili numaralarını çok iyi biliriz.
Avaztürk

III. Dünya Savaşı Zaten Devam Ediyor
Bülent ESİNOĞLU
25 Mart 2010

Rusya’da Svobodnaya Pressa’da bir makale yayınlandı. Jeopolitik Araştırmalar Akademisi adına Kostantin Sivkof tarafından kaleme alınmış.

Brezinski ve Hantington’dan bahsetmeyen Sivkof’a göre, dünya bir medeniyet krizi yaşamaktadır.

Brezinski ve Hatington’un medeniyetler çatışması meselesine Sivkof başka bir yönden yaklaşmaktadır.

Bir zamanlar İslam/ Hıristiyan çatışması olarak takdim edilen krizin daha gerçekçi bir açıklaması olarak alabiliriz.

Sivkof Krizin kaynağını üç temel etkene dayandırmış. 1) Üretim ve tüketim arasındaki kriz, 2) gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki kriz ve 3) kriz ruhsuz serbest pazarın mali gücü ile ruhu maddenin üzerinde kabul eden çeşitli medeniyetlerin manevi ahengi arasında cereyan etmektedir.

Gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki dengesizliğin, çözülebileceğine dair yapılan tüm analizlerden çözümün olmadığı anlaşılıyor.

Küresel krizin tabiatı göz önüne alındığında tarafların çıkarlarını dengeleyecek, bir çözüm görünmüyor.

Bu koşullar altında, ülkeler kendi yapılarına ve eğilimlerine göre, iki modelden birini seçmek zorunda kalıyor.

Sivkof bir uygarlık hiyerarşisi tanımlıyor. Üste insanlığı vahşice sömüren ülkeler, altta ise uygarlık harmonisi ve ahengi yaratmaya çalışan insanlık ve ait oldukları ülkeler topluluğu.

Uygarlık harmonisi ve ahenk yaratmak isteyenler dengesizliği çözemediklerine göre, yürüyen savaşın sonunda insanlık başka bir ruhsal temelde belirlenecektir. Diyor Sivkof.

Burada bir yorum da ben getireyim. Emperyal güçlerin tabiî kaynak ve yeni Pazar için istekli olduğu, yürüttüğü savaşlardan zaten belidir. Ama burada Sivkof’un belirttiği husus şudur. Savaş sadece vahşice sömüren tarafın zorunluluğu değil, aynı zamanda uygarlık harmonisinin de mecburiyetidir.

Yani her iki tarafta savaşa mecburdur demek istiyor.

Savaştan sonra ortaya çıkacak ruh (düşünce), ya bireyselcilik, bencillik ve bastırma, ya da karşılıklı çıkarlarımızı geliştirmek ve desteklemeye dair olacaktır. Diyar Sivkof.

Yani ya bireysel çıkarlarımızın peşinde koşacağız, acımasızca sömürüleceğiz, ya da toplumun çıkarlarını bireyin çıkarlarının üzerinde tutacağız.

Bir dünya savaşı vahşi elitleri terbiye eder mi bilmiyorum. İnsanlık savaş ile ekonomik menfaatlerin adilce yeniden dağıtımı arasında bir seçim yapamaya mecburdur.

Sivkof şöyle bitiriyor. Tanımlanan bu iki model zaten dünyada var. Yani karşımızda iki koalisyon(birliktelik) var. Biri paranın gücünü yaratan bireycilik, Yani Batı, diğerleri ise Ortodokslar, Müslümanlar, Budistler v.s. Bunlar da, ruhun maddenin üzerinde olduğuna inananlardır.
Batı ülkesinin bir parçası olmayanlar, ne organizasyon, ne de askeri bakımdan bir çatışmaya hazır değiller. Buna karşılık, heyula bir insan gücüne sahipler. Diğer bir üstünlükleri ise, geniş bir coğrafyaya ve tabiî kaynaklara sahipler.
Ruhu maddenin üzerinde tutan dünyanın, uzun süreli bir savaşa dayanabilmesi ve aynı anda farklı noktalardan saldırabilme üstünlüklerini de görmek gerek. Bu da antiemperyalist bir koalisyon ile mümkündür.
Diyor.

Bilim insanları savaşın zaten devam ettiğine inanıyorlar. Sadece savaş düşük yoğunluklu ve bağıl olarak barışçıl bir görünüm arz ediyor.
Barışçıl kriz çözüm girişimleri G20 zirvesinde zaten sonuçsuz kaldı.
Dolayısı ile savaşı barışçıl birinci bölümü bitti. Şimdi ikinci merhaledeyiz.
İmedi ve Helsingin provokasyonları ikinci aşamanın başlangıcıdır
. Diyor.

Birinci aşamada, Batı yerel savaşlar ve kaynaklar için gerekli hazırlıkları tamamlamıştır.
Batı enformasyon operasyonları ve çeşitli formlar içinde ekonomik yaptırımlar, terörist ataklar yapmaktadır.
Birkaç yıl sonra, ABD üçüncü aşama olarak, “sınırlı savaş” ilanında bulunacaktır. Daha sonra da, tüm silahların kullanıldığı, tüm dünyayı kapsayan savaş başlayacaktır.
Batıyı kısıtlayan bir tek faktör var, o da Rusya’nın nükleer başlıklarıdır. Onun için Amerika Rusya üzerinde baskı uygulamaktadır.
Diyor Sivkof.

Amerika’nın bahsedilen hazırlığı söylenince ister istemez aklıma Büyük Ortadoğu projesi ve eş başkanı aklıma geldi.
25.3.2010, bulentesinoglu@gmail.com

Andoluhaber

BU KANUN HERKESİ İLGİLENDİRİYOR
Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
30.03.2010 15:59

Tarımsal politikalar, salt tarımcıları ve çiftçileri ilgilendirmiyor. Beslenme, giyim, enerji, barındırma, işgücü gibi hayatımızın temel gereksinimlerini tarım sektörü karşılıyor. Bundan dolayı her yurttaşımızın tarım sorunlarına uzak kalmaması gerekli.

Bugün tarım sektörümüz önemli sorunlar yaşıyor. Nedeni şu; Özellikle 1980’li yıllardan beri uygulana gelen dışa bağımlı yeni-liberal politikalarla; Türkiye kendini besleyemeyen bir ülke oldu, köylülerimiz ve kentlilerimizin büyük bir çoğunluğu fakirleşti, gelir dağılımımız aşırı bir şekilde bozuldu. Toplumsal çöküntü her kesimde yaşanır hale geldi.

Yeni-liberal politikalarla dışa bağımlılığı pekiştirecek yasa taslaklarından birisi daha, yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacak. Adı “Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu Tasarısı”. Bu tasarı yasalaşırsa “Hayvan Islahı Kanunu” yürürlükten kaldırılacak.

HAYVAN ISLAHI KANUNU NEYE YARIYORDU?

Kimse çiftçi ve tarımcı dışında, bizim Hayvan Islahı Kanunu ile ne işimiz var demesin. Bu yasa, kapsamında üniversiteler, araştırma kurumları, yetiştirici birlikleri ve Tarım Bakanlığı, aksak ve yetersiz de olsa hayvan ıslahı etkinliklerini yapıyorlar. Hayvan Islahı kısaca şu; Hayvanlarımızın bize verdiği süt, et, yumurta, yapağı, kıl ve deri gibi verimleri artırmak isteriz. Bu amaca yönelik olarak iyi nitelikteki hayvanları seçeriz. Seçtiğimiz hayvanlara damızlık deriz. Daha sonra bunları çiftleştirerek her kuşakta daha verimli hayvanlar elde ederiz. İşte Hayvan Islahı Kanunu bu işleri düzenliyor.

Bu bağlamda Cumhuriyeti kuranların ilk çıkardığı yasalardan biri, Islah-ı Hayvanat Kanunu’dur. Daha sonra bu yasa, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu’na dönüştürüldü. Anılan yasa kapsamında geçmişte iyi niyetli çalışmalar yapıldı. Koyun, keçi ve sığır yetiştiriciliğinde Türkiye’nin koşullarına uygun yeni soylar üretilmeye çalışıldı. Kanatlı hayvan yetiştiriciliğinde yumurtacı ve etçi soylar oluşturuldu. Ancak bu çalışmalar, özellikle 1980’li yıllardan sonra ihmal edildi, kimileri kaybolma aşamasına getirildi.

HAYVAN ISLAHI KANUNU NEDEN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILIYOR?
Ben duymadım. Haber ağı güçlü bir gazeteci olan Ali Ekber Yıldırım’a göre Hayvan Islahı Kanunu’nun yürürlükten kaldırılmasını “Avrupa Birliği” istiyormuş. Anılan yazıda Yıldırım şunları söylüyor ”…Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilileri böyle bir iddiada bulunsa da, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin belgelerinin hiçbirinde bu yönde bir talep yok” diyor ve soruyor “ Kaldı ki, Avrupa Birliği istedi diye Türkiye hayvan ıslahından vazgeçebilir mi?” (Bakınız: Ali Ekber Yıldırım, Hayvan Islahı Tehlikede, Dünya Gazetesi, 18 Mart 2010).

Gelin de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Mart 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmayı anımsamayınız; “ARTIK ISLAH-I HAL ETMEK (DURUMU DÜZELTMEK/İYİLEŞTİRME) İÇİN MUTLAKA AVRUPA’DAN NASİHAT ALMAK, BÜTÜN İŞLERİ AVRUPA’NIN AMALİNE (EMELLERİNE) GÖRE TEDVİR ETMEK (YÜRÜTMEK/YAPMAK), BÜTÜN DERSLERİ AVRUPA’DAN ALMAK GİBİ BİRTAKIM ZİHNİYETLER KÜŞAYİŞ BULDU (BELİRDİ). HÂLBUKİ HANGİ İSTİKLAL VARDIR Kİ ECNEBİLERİN NESAYİHİYLE (NASİHATLARI/ÖĞÜTLERİ) ECNEBİLERİN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN. TARİH, BÖYLE BİR HADİSE KAYDETMEMİŞTİR”.

Şimdi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkililerine bir iletim var. Birincisi şu; Ali Ekber Yıldırım’ın bu iddialarını lütfen cevaplandırınız. Aksi durumda Türkiye’de her şey Avrupa Birliği’nin buyrukları doğrultusunda şekillenecek anlamı ortaya çıkacaktır. İkincisi de; Hayvan Islahı Kanunu, “ Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu Tasarısı’nın üçüncü bölümünde yer alan 10. maddeye sığdırılamayacak geniş bir kanun’dur. Bunun dar alana hapsedilmesi, hayvan ıslahı etkinliklerini en azından küçümsemek anlamındadır.

Sonuç olarak; Hayvan Islahı Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması durdurulmalıdır. Öncelikle bu konu; Yetiştirici Birliklerini ilgilendiriyor. Ancak en az onlar kadar Ziraat ve Veteriner Fakülteleri’ndeki akademisyenleri de ilgilendiriyor. Bu nedenlerle akademisyenleri, birlik yöneticilerini ve ilgili meslek odalarının bu amaca yönelik olarak ortak bir toplantıya çağırıyorum.

Odatv.com

Tüzmen’e koltuk bıraktıran söz ne
30 Mart 2010 Salı 23:41
Ceyhun BOZKURT’un Haberi

AKP Genel Başkan Yardımcılığı’nı bırakan Kürşat Tüzmen’e, Başbakan Erdoğan’ın “çekil” dediği ileri sürüldü.

Tüzmen’in BDP’nin düzenlediği Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri ile ilgili eleştirilerinden sonra Genel Başkan Yardımcılığı’nı bırakması kafalarda soru işaretleri bırakmıştı.

Tüzmen’in yakın çevresine Başbakan Erdoğan’ın kendisine “ sen biraz bu işlerden uzaklaş” dediğini söylediği kaydedildi. Tüzmen’in de bu nedenle görevinden ayrıldığı belirtiliyor. Kürşat Tüzmen’in son dönemlerde “Kürt açılımı” adı altında yapılanlardan ciddi rahatsızlık duyduğu, bu nedenle de görevde kalmak için ısrar etmediği bildiriliyor.

Tüzmen’in önümüzdeki günlerde AKP içindeki Ülkücü kökenli milletvekilleri ile beraber çıkış yapması bekleniyor.

Kürşad Tüzmen, Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında Türk bayrağı bulundurulmamasının “Zoruna gittiğini” söyleyerek, “Üniter yapıya inanıyorsa, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Osman Baydemir, çıksın ‘Kutlamalarda Türk bayrağının olmaması eksiklikti’ diyerek bundan üzüntü duyduğunu kamuoyuna açıklasın” demişti.
avaztürk

Sünnî Müslüman Çoğunluk İçin de Açılım Yapılmalıdır
Mehmet Şevket EYGİ

YAKIN tarihimizde İsmet Paşa devrinde Türkiye halkının temel hak ve hürriyetleri çiğnendi, büyük zulümler yapıldı.

En fazla zulüm, çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara yapıldı.

Neler yapıldı? Bir kısmını sayayım:

1. Karakuşî mahkemelerle, kanunsuz suç ve ceza olmaz temel prensibi çiğnenerek din âlimleri idam edildi, zindanlarda çürütüldü, sürüldü, terör kasırgaları estirildi.

2. Tarikat şeyhlerine ve dervişlerine de çok zulüm edildi. Nicesi asıldı, nicesi zindana atıldı, kimisi süründürüldü.

3. Evkaf-ı islâmiye yağma edildi. Yurt çapında on binlerce hayrat ve akar vakfı yok edildi. Binlerce cami kapatıldı, satıldı, kiraya verildi, yıktırıldı. Türbelerdeki kıymetli eşya bile yağmalandı.

4. Tarihî İslâm kabristanlarının ve hazirelerin çoğu düzlendi.

5. Din ve Kur'ân eğitimi yasaklandı.

6. Müslüman çoğunluğa, inançlarına, kimliklerine, millî kültürlerine uymayan yabancı bir ideoloji empoze edildi.

7. Devletin din işlerine karışmaması gerekirken, Ezan-ı Muhammedî okumak yasaklandı. Okuyanlara çok zulm edildi.

8. Medaris-i islâmiye, tekke ve zaviyeler, imaretler, dinî dernekler kapatıldı.

9. Müslümanlara baskı yapılarak zekât ve fitrelerin, dinî prensip, hüküm ve kurallara aykırı olarak birtakım derneklere verdirildi.

10. Kitabına "Kahr olsun Şeriat" başlıklı bir bölüm koyan Moiz Kohen (nâm-ı diğer Tekin Alp)Yahudinin sapık ideolojisi benimsendi.

Yapılan zulümlerin, baskıların birkaçıdır bu saydıklarım.

İsmet İnönü'nün partisi CHP bütün bu yapılanlardan dolayı Türkiye'nin Müslüman halkından özür dilemelidir.

Bu yapılanlar doğruydu, biz yine aynı kafadayız derlerse sittîn sene iktidar olamazlar.

Din, inanç, inandığı gibi yaşamak, din derneği kurmak, dinî ve tasavvufî faaliyette bulunmak, din adamı yetiştirmek, din eğitimi vermek insanların en temel hakkıdır. Bu hakların çiğnenmesi büyük zulümdür, büyük haksızlıktır.

İsmet Paşa rejimi lâikliği dine karşı yeni bir din veya anti-din haline getirmiştir.

İnsan haklarıyla ilgili bütün metinlerde din ve inanç hürriyeti vardır ama lâiklik diye bir değer yoktur. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'nde, Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi'nde, diğer bütün metinlerde yoktur. Lâiklik evrensel bir hak değildir, evrensel bir vazife değildir, evrensel bir değer değildir.

(..)

Masonlar ne kadar hürse, kendi localarında serbestçe Mason ayinleri yapıyorsa, Müslümanların da kendi kurumlarında toplanıp tasavvufî faaliyet yapmaya hakları vardır.

Lâik Fransa'da Katoliklerin hür ve bağımsız okulları ve liseleri varsa Türkiye Müslümanlarının da böyle özel hür okulları olmalıdır.

Lâik Fransa'da İslâm derneği kurmak, tarikat tekkesi açmak nasıl serbestse, Türkiye'de de serbest olmalıdır.

Lâik Fransa'da Müslüman kızlar başörtüsüyle üniversitelerde okuyabiliyorlarsa, Türkiye'de de okuyabilmelidir.

Türkiye'de hiçbir devirde gerçek lâiklik olmamıştır. Bizdeki lâiklik değil, lâikçiliktir.

Devletin resmî bir Diyanet başkanının, resmî memur statüsünde yüz binden fazla imam, müezzin, vaiz ve müftüsünün bulunduğu bir sisteme lâik denilebilir mi?

İş o raddeye gelmiştir ki, Avrupa Birliği sorumluları bir ara camilerde hutbelerde "Allah katında (hak) din İslâm'dır" âyeti okunmasın diyecek kadar küstahlaşmıştır.

Yakın tarihimizde çeşit çeşit dinî, etnik, kültürel gruplar, azınlıklar ezilmiştir, zulme uğramıştır ama en fazla ezilenler Sünnî Müslümanlar olmuştur.

Bozuk düzen veya sistem dinî açıdan Sünnîleri ezerken, sosyolojik kimlik açısından onlara dayanır görünmüştür.

İktidar Sumela Rum-Pontus manastırında, Van gölündeki Ahtamar Ermeni kilisesinde Nasranî dinine göre âyin ve ibadet yapılmasına izin verecekmiş.

Müslümanlara da aynı hakları tanırlarsa, Müslümanların da dergahlarda toplanıp zikrullah yapmalarına imkân tanırlarsa eyvallah... Lakin Sünnî Müslümanlarla ilgili açılım yapmazlar, açılımı sadece Hıristiyanlara yaparlarsa itiraz ve feryat ederiz.

Temel haklar ve hürriyetler önce çoğunluğa tanınsın.

Çoğunluk baskı altında, azınlıklara haklar hürriyetler tanınıyor. Olur mu böyle eşitsizlik?

Sumela'da, Ahtamar'da Teslis âyini yapılacak, Ayasofya'da ezan okunnamayacak, namaz kılınamayacak...Olur mu böyle şey!
Millî Gazete

Başbakan ABD'ye gidiyor, Büyükelçi geri dönüyor
13:45 - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,12-13 Nisan tarihlerinde düzenlenecek Küresel Nükleer Güvenlik Zirvesi'ne katılmak üzere ABD'ye gideceğini açıkladı. Ermeni tasarısına tepki için geri çekilen Washington Büyükelçisi Namık Tan gelecek hafta ABD'ye dönecek 02.04.2010 ANKARA etgazete
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Nis 03, 2010 9:02 pm    Mesaj konusu: ALİ BABACAN NEDEN BU KADAR SEVİNİYOR Alıntıyla Cevap Gönder

Gemi vatandan bir parçadır; yani vatandır

Oğuz Gürses




Bir gemi ister askerî olsun, ister sivil, isterse resmî...

Hangi ülkenin bayrağını taşıyorsa o ülkenin vatan toprağı gibidir...

Dünyanın hangi denizlerinde yüzüyor olursa olsun, dünyanın hangi limanına demirli olursa olsun bayrağını taşıdığı ülkenin vatanının bir parçasıdır...

Hangi ülkenin bayrağını taşıyorsa o ülkenin devletinin egemenlik alanındadır...

Elçilik ve konsolosluk binaları gibi...

Ve onlara yakın bir dokunulmazlık zırhına sahip...

Ona ancak bayrağını taşıdığı devlet dokunabilir veya o devletin izniyle başka devletler dokunabilir...

Türk bayrağını taşıyan gemiler Akdeniz’in uluslarası sularında hiç bir makul/meşru gerekçe olmaksızın İsrailli teröristler tarafından silahlı baskına uğramış içindeki kaptan dahil bütün personel ve yolculara hedef gözetilmeden ateş açılmış onlarca kişi katledilmiş ve yaralanmıştır...

Gemiler de içindeki yük ve yolcularıyla birlikte gaspedilerek siyonist teröristlerin üslerine götürülmüştür...

Hukukta bunun tek bir adı vardır: Korsanlık!

Şimdi dönün yukarıdaki şu iki resme dikkatlice bakın...

Fotoğrafların birine Türk bayrağı taşıyan yolcu gemisine saldıran siyonist kaatillerden biri Türk bayrağının üzerinden çoğunluğu TC vatandaşı olan yolcu ve mürettebata hedef gözetmeden canice ateş ediyor...

İkincisinde ise sivil ve silahsız bir gemiyi kan dökerek ele geçirdikten sonra yani ölenler öldükten kalanlarda yaralılar da dahil ellerinden ve ayaklarından kelepçelendikten sonra...

Son noktayı koyuyor...

Gazze'ye Gazzelilerin astığı Türk bayrağını indiriyor....

Bir ülkenin bir şehrini işgal ettikten sonra “düşman askeri”nin yaptığı ilk icraatlardan biridir bu...

“Ben burayı bileğimin hakkıyla işgal ettim... Burası artık senin değil benim egemenlik alanım içindedir haberin olsun.”

Diyen bir meydan okuma...

Kime karşı?

Vatanının bir parçası işgal edilen devlete karşı...

Hadisenin hukuken ve siyaseten en açık izahı budur...

Her devletin egemenlik alanları her zaman çeşitli sebeplerle saldırıya uğrayabilir...

Devletler egemenlik alanlarını ve bu alanlar üzerindeki haklarını koruyabildikleri ölçüde “egemen bir devlet olarak” var olmaya devam ederler...

Savaşlar bunun için çıkar...

Barışlar bunun için yapılır...

İttifaklar bu yüzden kurulur...

İhtilaflar bu yüzden çıkar...

Antlaşmalar, sözleşmeler, görüşmeler bu sebeple düzenlenir...

Bir devlet “egemen bir devlet” olamazsa, yani egemenlik haklarını yeterince koruyamazsa;
“egemen devletler” tarafından ya ortadan kaldırılır veya paryalaştırılırarak, sömürgeleştirilerek ayak işlerinde kullanılılır...

Bayrak bir devletin bütün vatan topraklari üzerindeki egemenlik haklarının sembolüdür...

Bu yüzden kıymetlidir...

Bağımsızlığı/İstiklâli temsil eder...

Bayrak bugün bu ülkedeki resmî zevatın çok yanlış olarak algıladığı gibi bir put, bir mabud, tapınılacak ve sığınılacak olan yüce bir varlık değil...

Özenle korunulması ve düşman ellerinden uzak tutulması gereken hassas bir semboldür...

Çocuğun biri okulun bahçesindeki bir bayrağı yaramazlık olsun diye indirdiğinde bu ülkenin tıynetsiz medyası sözbirliği ederek o çocuğu nasıl acımasızca linç ederek hapishanelere tıktırdığını herhalde unutanınız yoktur...

“Bayrağa öyle yaptı bayrağa böyle yaptı” yaygaraları arasında...

Halbuki çocukların bayrağı korumak gibi bir görevleri yoktur.

Onu koruması gerekenler çocuklar değil...

Devlet ve bu iş için devletten maaş alanlardır...

Ve...

Bayrağı çocuklara karşı değil, düşmanlara karşı korumaktır asıl görev...

Ve şimdi tam da “görev” zamanı...

Ama kendi halkına arslanlar gibi kükreyenleri bulabilirsen helâl olsun...

Kınama-lanetleme faslı susurluk ayranı gibi köpürdükçe köpürtülüyor da; mevzu icraata gelince her biri ayrı bir rakkase...

Nasıl kıvırıyorlar nasıl...

Ne inciler döktrüyorlar ne inciler...

Halbuki yapılacak iş belli...

Öldürülen insanlarının kanının hesabını...

Yaralanan insanların dökülen kanlarının hesabını soracaksın...

Cezalarını keseceksin...

Gaspedilen gemilerini içindeki yolcu ve yükleriyle birlikte derhal geri alacaksın...

Yükleri Gazze limanına boşaltıp geri döneceksin...

Yani bayrağını indirilen yere adam gibi bileğinin hakkıyla dikeceksin...

Öyle bir dikeceksin ki; bir daha kimse senin egemenlik haklarına el uzatmayı aklından bile geçiremeyecek...

Ama..

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç gibi...

“Biz devletiz... Kimse bizim bu kadarcık bir şey için savaş ilan edeceğimizi zannetmesin” dersen...

Duyan gelir...

Bugün gemi... Yarın uçak... Öbürgün Güneydoğu... Başlamışken Ankara... Sonra İstanbul... Edirne...

Bir devlet adamı, ağzını açmadan önce devlet nedir, ordu nedir, egemenlik nedir, diplomasi nedir, iktisadî gücü kullanmak nedir...

Düşünecek...

ABD veya İsrail veya bir başka egemen devlet barışa/anlaşmaya en yakın olduğu zamanlarda bile niçin “askerî seçenek hala masada” lâfını ediyor...

Düşünecek...

Arkasında ordusunun gücünü hissetmeyen bir diplomat hangi ciddi diplomatik hamleler yapabilir ve ne kadar inandırıcı olabilirki...

Düşünecek...

Diplomatik görüşmelerde sıra eninde sonunda “kimin ordusu kimin ordusu yener”e muhakkak gelir... O yüzden de “askeri seçeneği” daha söze başlarken masadan kaldıran bir politikacının diplomatik alanda avucunu yalamaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktur...

Olamaz...

Bu yazı da benim, bu ülkede “politikacıyım, askerim, diplomatım” diye kasıla kasıla dolanıp, lâf kalabalığından başka hiçbir şey yapmayan; ama aybaşı geldiğinde maaşlarını yüzleri hiç kızarmadan alanlara küçük bir kıyağım olmuş olsun...

4 Nisan 2010 1
Hakkari’de protesto gösterisi sırasında 14 yaşında bir çocuk polisler tarafından yerlerde sürüklendi, annesinin feryatları bile oğlunu kurtaramadı.

Kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk’e Samsun’da yapılan yumruklu saldırı dün Hakkari’de kınandı. BDP tarafından yapılan basın açıklamasının ardından Cumhuriyet Caddesi üzerinde olaylar çıktı.
Olaylar sırasında okuldan döndüğü belirtilen Hakkari eski Belediye Başkanı Kazım Kurt’un 14 yaşındaki oğlu Hatip Kurt polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı.

Anne Güllü Kurt oğlunun gözaltına alındığını görmesine ve onu kurtarmaya çalışmasına karşın polisler Hatip’i gözaltına aldı.

Olayla ilgili konuşan Güllü Kurt, “Çocuğum Hatip Kurt okuldan dönüyordu. Ben de kendisini almak için gittim. O sırada olaylar çıktı. Bir baktım çocuğumu polisler almışlar. Çocuğumu kurtarmak için polise yalvardım, ancak vermediler. Beni ve çocuğumu hastaneye getirdiler. Yine hastaneye getirilişimizde bile beni tartaklayıp hakaret ettiler. Çocuğum şu anda hastanede tedavi görüyor” dedi.

Belediye Başkanı Dr. Fadıl Bedirhanoğlu ve BDP’liler çocuğu ve annesini hastanede ziyaret etti. Bu sırada hastaneye giren çevik kuvvet polisleri ile partililer arasında gerginlik yaşandı. aktifhaber

Adem Yavuz Arslan/Bugün
EMASYA gerçekten kalktı mı?

Aylardır Taraf'ın gündeme getirdiği Balyoz Darbe Planı'nı konuşuyoruz. İddialar yenir yutulur cinsten olmadığı için de tartışılması bir bakıma normal.
Bu sıcak tartışmanın arasında gözden kaçan bir konu var ki not etme açısından dikkat çekelim.
Balyoz planları ortaya döküldüğünde gözler EMASYA protokolüne çevrilmişti. Balyozculara göre planlar 'vazife' olarak hazırlandı ve kaynağı da bu protokol.

Kamuoyu hassasiyeti üzerine protokol 4 Şubat'ta iptal edildi. Gündemdeki diğer konular sebebiyle de tamamen unutuldu.

Fakat bu konuda kulisler hareketli. Duyumlara göre EMASYA protokolü kaldırıldı ama protokol çerçevesinde yapılan tüm faaliyetler aynen devam ediyor. Bugünün dünden tek farkı yapılan rutin toplantılara sivillerin davet edilmemesi.

Hatırlanacağı gibi bu protokolün hazırlanması ve imzalatılması da gariplikler içeriyordu. Org. Çetin Doğan ortaya çıkan ses kayıtlarında "EMASYA'yı paşa paşa imzalattık" demişti. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ise "EMASYA kalkabilir. İller İdaresi Kanunu bize her türlü yetkiyi tanıyor" demişti.

Anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı şu günlerde gözler yeniden İller İdaresi Kanunu 11/D maddesine çevrildi. Çünkü hukukçulara göre EMASYA protokolünün kalkması bir şey ifade etmez.

5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu aslında 1949 yılına ait. Bugüne kadar 1980 ve 1996 yıllarında iki kez değişti. 1996'daki 4178 Sayılı Kanun değişikliğiyle genişletildi. Öyle ki bu düzenlemeyle sınır ötesi operasyon yetkisi bile tanındı. Son olarak da 1997'de 11/D maddesine öyle ilaveler yapıldı ki neredeyse tüm Türkiye 'sürekli olağanüstü hal uygulamasına' geçmiş oldu.

Mümtaz Soysal ve Oya Araslı başkanlığında 113 vekil, 5442 Sayılı Kanun'un 11/D maddesinde yapılan düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle mahkemeye başvurdu.

Soysal'ın iptal dilekçesi ve gerekçeleri ibretlik. Dilekçede İller İdaresi Kanunu 11/D maddesinin neden iptal edilmesi gerektiği tek tek izah ediliyor.

Özetle "İptali istenen yasa ile olağan rejimin istisnası olağanüstü hal, bölge, süre, neden ve konu sınırlaması getirmeksizin, soyut, genel ve en önemlisi sürekli bir hukuk metni ile 'olağan hal'e yayılarak 'istisna olmaktan çıkartılmış' ancak hukuk içi rejim olarak kalabilecek olağanüstü haller 'kanuni' fakat 'gayri hukuki' bir duruma getirilmiştir" deniyor.

Yani 11/D ile Anayasa'da 'istisnai durum' olarak düzenlenen 'olağanüstü hal' tüm yurda yayıldı ve kural haline getirildi. Ayrıca tüm yetkinin askeri birlik komutanlarına verilmesinin askeri rejime neden olacağı eleştirileri de sıralanıyor.

Anayasa Mahkemesi 1999/68 sayılı kararı ile 11/D maddesi içinde yer alan küçük bir düzenlemeyi iptal etti. Ama diğer düzenlemeler aynen kaldı.

Bu noktada hukukçulardan ilginç bir uyarı da geliyor: Diyorlar ki "Gündemdeki anayasa paketi referandumdan geçip kabul edilse dahi İller İdaresi Kanunu 11/D maddesi iptal edilmeden Balyoz benzeri planların önüne geçilemez."

Not edilmesi gereken bir uyarı...

Umut, boğuldu...
Sibel ERASLAN

Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu, hukukçu kimliğinin yanı sıra anne’dir. Hayatı binbir mücadele ile geçmiş bir kadın ve bir anne. Umut Balık adlı öğrencinin feci ölümü, kendisini ciddi bir üzüntüye olduğu kadar eminim ciddi bir önlemler çalışmasına da sevk edecektir... Umut’lar Ölmesin sayın Bakanım!

Uşak’ın Eşme ilçesinde Yatılı Bölge İlköğretim Okulunda öğrenim gören 10 yaşındaki Umut Balık, 23 Mart’ta kaybolmuş, tüm aramalara rağmen bulunamamıştı. Dokuz gün sonra, aramalar sonuçlandı. Okulun yaklaşık
100 metre kadar ilerisindeki fosseptik çukurundan çıktı küçük çocuğun cesedi...

Uşak Emniyet Müdürü Cafer Şahin, Umut’u arama operasyonlarını anlatırken önemli şeyler söyledi. Okulun kalorifercisi, Umut kaybolduktan 2 gün sonra, açık fosseptik çukurunun alelacele betonla örtüldüğünü söylemiş.
Bunun üzerine beton kapak sökülmüş ve aranan çocuk bulunmuş! Umut’un kaybolduğu sırada, elektronik güvenlik kamerasının arızalı olduğu da ortaya çıkmış... Ne kadar doğrudur bilmiyoruz ama söylentiler arasında, yürek sızlatıcı bir taciz hadisesi de var. Umarız sorumlu kişiler bir an evvel yakalanır, yeni Umut’lar benzer şekilde boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaz...

Umut Balık’ın 10 yaşında nefessiz kalarak hayattan koptuğu bu hikayenin önemli bir arka yüzü var. Derin yaramız “yatılı okul” meselesi. Yatılı okulda gündüzlü okumuş birisi olarak bu haberi benim için özel kılan şey, hem “parasızlık” hem “yatılılık” tecrübesiyle ilgilidir. Umut Balık, niçin ailesinin yanında değil de bir yatılı okuldadır? Üstelik henüz 10 yaşında, üstelik aynı okullarda Umut’tan çok daha küçük öğrenciler de var...
Umut Balık haberini işittiğimde, Mesut Yılmaz’ın “siyasi hayatıma mal olsa da kesintisiz eğitimin mücadelesini vereceğim” sözlerini de hatırladım. İşte bu söz, Umut Balık’ların köy, kasaba ve mahallelerinden kopartılarak, çocuk kolhozlarını anımsatan “Yatılı Bölge İlköğretim Okulları” dramını başlatmıştı... Mesut Yılmaz’ın siyasi hayatının devam edip etmemesi biz sıradan insanlar için önemli bir hadise değildi kuşkusuz. Ama “kesintisiz eğitim” maksadıyla kapısına kilit vurulan binlerce köy, kasaba ve mahalle ilkokulundan sonra, “taşımalı” veya “yatılı” okul çilesi bela edilmişti binlerce çocuğun başına... Üstelik bu konudaki en büyük darbeyi de kız çocukları almıştı. Ne ki bizim feministlerin ve çağdaş yaşamcıların çok da görmedikleri, kale almadıkları bir gerçektir bu... Yedi yaşındaki bir çocuğu yaklaşık bir saat, bazen iki üç saate kadar çıktığı da bilinen bir yolculukla her gün uzaktaki bölge okuluna taşımak... Olmadı yatılı okula yatırmak... Elbette çok zor verilecek bir karardı. Bundan en ziyadesiyle kız çocukları etkilendi. Aileler, küçük kızlarını yatılı okullara göndermeyi reddetti, bir kısmı bu yüzden parçalandı, zorunlu göçe tabi olmuş pek çok aile tanıyorum bu konuda.
“Yatılı okul” çilesini çok mükemmel şartlardaki bir yatılı okulda okuduğum halde bilirim. Zaten zor bir iştir “gurbetçilik” çocuklar için. Benim zamanımda 11 yaşında “parasız yatılı” olunurdu. Şimdilerdeyse, 6.5 (altı buçuk) yaşına kadar indi bu sınır... Bizim zamanımızda sınavla “parasız yatılı” olunurdu, şimdilerde şayet köyde veya kasabada isen, yasaya göre zorunlu bir iştir parasız ve yatılı olmak...

Hangi akla, hangi pedagojiye hizmet ettiği bilinmez. Ama demek ki Mesut Yılmaz biliyormuş neye hizmet ettiğini... “Kesintisiz eğitime” karşı çıkan halka; “yarasalar” diye bağırmıştı Mesut Bey... Umut Balık’ın annesine babasına, gözü yaşlı ve tedirgin küçük arkadaşlarına bakıyorum. “Yarasa” kelimesi ruhuma batıyor...
Politik hırs ve insandan nefret, demek ki böylesi akıl almaz cinayetleri hazırlatabiliyor bazılarına... İmam Hatipleri kapatmak bahanesiyle, yurtta ne kadar köy ve kasaba ilkokulu varsa, kapılarını mühürlettiler... Çocuk kolhozları açtılar... “Yarasa” dedikleri ailelerinden kopartıp, müfredat ile dizayn edecekleri yeni bir nesil var edebilmek için... Çocukların bir kısmını taşırken yaraladılar, öldürdüler... Diğer kısmını da Umut Balık örneğinde olduğu gibi kim vurduya getiriyoruz. El birliği ile...

Umut Balık hadisesini tekil anlamda kötü yönetim, tekil anlamda taciz, salt adli/patolojik bir vaka olarak görmüyorum.

Umut Balık, kangren haline dönüşmüş “yatılı bölge ilköğretim okulu” meselemizin, nefessiz bıraktığı evlatlarımızdan, sadece birisidir...

8 Nisan 2010
Vakit

Yusuf Kaplan
28 Şubat bitmedi; yumuşak sekülerleşme devrimi'yle toplumu 'bitirdi'

Diğer askerî müdahalelere "darbe" diyoruz; ama 28 Şubat'a sadece "darbe" demiyoruz; "28 Şubat süreci" diyoruz aynı zamanda. Neden?

Şundan: 28 Şubat, bu topluma, askerî darbelerden çok daha fazla darbe vuran sosyal, siyasî, kültürel ve entelektüel bir dönüşüm projesidir. O yüzden derin bir süreçtir: Adına Toplumun bütün hücrelerine derinlemesine nüfûz ederek toplumu tepeden tırnağa dönüştürmeyi hedefleyen bir kendi kendini sömürgeleştirme süreci.

Bugün, "28 Şubat bitti", derken kastedilen şey, militerleşme olgusudur: Kaldı ki, bunun da henüz tam olarak bittiğini söyleyemeyiz; bu bağlamda kısmî bir normalleşme süreci yaşadığımızı söyleyebiliriz yalnızca: Bu normalleşme sürecinin nihâî noktasına götürülebilmesi, köklü kurumsal reformlarla mümkündür. Bugüne kadar girişilen bu tür girişimler, köklü fikrî temellerden ve stratejik hedeflerden yoksun olduğu için başarıyla sonuçlanamamış, geri tepmiştir.

1908'den itibaren bu ülkede "kale" içeriden fethediliyor ve ülkenin omurgasını tavandan çökertecek bir kendi kendini sömürgeleştirme süreci yaşanıyor: Türkiye, Batılılar tarafından sömürgeleştirilmeye gerek kalmadan içeriden gerçekleştirilen zihnî bir sömürgeleştirilme ameliyesine tabî tutuluyor.

Tavandan sömürgeleştirme girişimine, 28 Şubat'la birlikte, tabandan sömürgeleştirme girişimi ilâve edilmiştir. O yüzden, 28 Şubat, klasik bir askerî darbe değil, yumuşak bir sekülerleşme devrimi'dir: Türkiye'yi, bu toplumun temel iddialarını, ruhunu, toplumun en derin hücrelerine kadar nüfûz ederek bitirme çabası.

Bu nedenle, 28 Şubat'ın bittiğini söylemek, 28 Şubat projesini kavrayamamak demektir. Dolayısıyla burada asıl konuşulması gereken yakıcı sorun, 28 Şubat'ın Türkiye'yi, toplumun temel iddialarını, değerlerini, dinamiklerini, ruhunu bitirme sürecine girdirmeyi ve bu süreci halen derinlemesine hayata geçirmeye devam etmeyi nasıl başardığı meselesidir.

Bu başarının nedeni, 28 Şubat'la başlatılan yumuşak sekülerleşme devriminin, bu toplumun ruhunu yok edecek, omurgasını çökertecek, kültürel değerlerini çözecek, iddialarını nihâî olarak bitirecek bir süreci gerçeğe dönüştürmüş olmasıdır.

28 Şubat'la birlikte, İslâmî duyarlıklar, değerler, ölçüler, ölçütler bütün toplum kesimlerinde gözle görülür bir şekilde aşınmış; görünüşte, dindarlaşmada patlama yaşanmaya başlanmış ama adına dindarlaşma denen fenomenin, gerçekte, dini darlaştırma, bireysel alana hapsetme, hayattan uzaklaştırma süreci olduğu fark edilememiştir bile.

28 Şubat süreciyle birlikte maruz bırakıldığımız yumuşak sekülerleş/tir/me devrimi, toplumdaki İslâmî duyarlıkları aşındırmakla, toplumu ayakta tutan omurgayı çökertmiş, değerleri çözmüş, dinamikleri tuzla buz etmiştir. Ve Özal dönemi liberalizmini mantîkî sonuçlarına ulaştıran bu süreçte patlak veren çıkarperestlik, kariyerperestlik, egoperestlik, pop, top ve starperestlik gibi sosyo-kültürel dekadans biçimleri, Türk toplumunu, Batı toplumlarının kötü bir karikatürüne dönüştürmüştür.

Dahası, İslâmî duyarlıkların aşınmasıyla birlikte, etnik kimlikler, ulusalcılık, Kemalizm, milliyetçilik gibi altkimlikler üst kimlik olarak kemikleşmeye, farklı toplum kesimleri arasında ürpertici kutuplaşmalar köksalmaya başlamıştır.

Sonuçta, farklılıkların alabildiğine azmanlaş/tırıl/dığı, ortak paydaların ise azaltılmaya, hatta yok edilmeye çalışıldığı bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlatılmış durumdayız.

28 Şubat'ın İslâmî kesimlerdeki sosyo-kültürel ve entelektüel sonuçları ise daha da tahripkâr olmuştur: Sözgelişi, gayr-ı meşrû cinsel ilişkilerde, başı örtülü kızlarla erkekler arasında parklarda, sokak aralarında yaşanan aşk ilişkilerinde; İslâmî kesimlerdeki boşanma oranlarında, hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık, komisyonculuk olaylarında; yoksul, kimsesiz insanların, sessiz yığınların sorunlarına duyarsızlaşma biçimlerinde ürpertici patlamalar yaşanmaya ve işin daha da vahimi, bütün bu sosyo-kültürel çözülmeler, yozlaşmalar normalmiş gibi algılanmaya, görmezden gelinmeye başlanmıştır.

En önemlisi de, 28 Şubat "devrim"i, en fazla kültürel alana darbe vurmuş, kültürel alanı bitirmiştir. Medeniyete, medeniyetler ittifakına bu kadar vurgu yapan AK Parti hükümeti, ne yazık ki, yaşanan bu çok yönlü bitişi, çözülmeyi göremediği için, kültür alanında tam bir fiyasko ve hezimet ile karşı karşıyayız...

Oysa bilim, düşünce, sanat ve hayatı da içine alacak şekilde en geniş anlamıyla kültür'de varlık gösteremeyen bir toplumun, uzun vadede, varlığını sürdürebilmesi bile zordur.

Yenişafak


ALİ BABACAN NEDEN BU KADAR SEVİNİYOR
03.04.2010 14:36
Prof. Dr. Oğuz Oyan

Başbakan ve bakanlar zaten geçen yıldan beri 2001 krizini kötüleyip bugünkü krizi hafif atlatacağımız üzerine bir söylem tutturmuşlardı. Şimdi 2009’a ilişkin açıklanan “ekonomik küçülme” verilerinin tahminlerin altında kalmasından sonra bu koro kendini daha güçlü hissedecek. Üstelik koroya liberal ekonomi yazarlarından da güçlü bir takviye geldiği görülmekte (A. Savaş Akat’ın 1 Nisan tarihli Vatan’daki yazısı bunun istisnasını oluşturdu).

Babacan, Türkiye’nin daha makul bir küçülme oranıyla OECD dünyası içinde çok aykırı bir örnek oluşturmaması karşısında sevincini saklamamakta. Ama krizin çıkış ülkesi olan ABD’nin yüzde 2,4’lük küçülmesinin veya krizdeki Yunanistan’ın yüzde 2.2’lik küçülmesinin iki katı bir skor yapmaktan, bu arada AB’nin ortalama küçülme oranı olan yüzde 4’ün bile üzerinde kalmaktan bizimkiler pek rahatsız olmuş gözükmüyor.

Karşılaştırma yapılırken 2001 yılında ekonomik küçülmenin (yeni milli gelir serisiyle) yüzde 5,7 olduğu, 2009 yılında ise bu oranın yüzde 4,7 olarak gerçekleştiği, dolayısıyla 2009’daki daralmanın 2001’e göre daha zayıf kaldığı üzerine şimdiden epey kalem oynatılmış bulunuyor.

Peki, ama ekonomik krizler takvim yılına uymak zorundalar mı?
2001 yılında tesadüfen böyle olmuştu. Ama 13 ay süren bugünkü kriz 2008’in Ekim ayında başlayıp 2009’un Ekim sonunda son bulmuştu. Bu süreyi dört çeyrek yani 12 ay olarak 2008 Ekim-2009 Eylül sonu arasında aldığımızda, son açıklanan ekonomik büyüme verileri ışığında, 2008/2009 krizinin yüzde 7,8 küçülmeyle 2001’in çok üzerinde bir tahribata yol açtığı görülecektir.

Eğer mutlaka takvim yılından bakılmak isteniyorsa o zaman bugünkü krizin sadece 2009 yılı küçülmesine katkısına değil aynı zamanda 2008 yılında ekonominin yerinde saymasına olan etkisini de dikkate almak gerekir. 2008’in son çeyreğindeki yüzde 7 küçülmenin etkisiyle 2008’in toplam büyümesi yüzde 0,7’de kalmıştır. Bu, Türkiye’deki nüfus artışının altındadır ve Türkiye için bir resesyon seviyesidir. Dolayısıyla, 2008/2009 krizi iki takvim yılında birden büyük bir tahribata yol açmak bakımından da 2001 krizinden daha şiddetlidir.

2008/2009 krizini daha az görünür kılan özelliği ise bankacılık kesiminde çöküntüye yol açmaması, döviz kuru ve borsadaki etkisinin ise görece kısa sürmesi oldu. Ama üretken kesimlere gelince durum çok farklıydı. Nitekim küçülmeye en çok katkı yapan yani en ağır darbeyi yiyen sanayi sektörü temsilcilerine bakıldığında, iktidarın hışmından korkmadığı ortamlarda, sanayicinin bu gerçeği açıkça ifade ettiği görülmektedir.

2009’da çöken özel sektör sabit sermaye yatırımlarının 2010’da bile 2007 seviyesini yakalayan bir toparlanma içinde olup olamayacağı bir soru işareti olarak ortada duruyor. 2009’da dış borç net ödeyicisi konumunda olan finans dışı özel sektörün, güçlü bir sınai toparlanmanın ithalat faturasını finanse etmekte zorlanıp zorlanmayacağı da ayrı bir mesele.

Kuşkusuz asıl çözümsüz kalan sorunumuz, dıştan beslenen ve dışarıya kanayan bir ekonomik modele yani IMF/DB programına yeniden dönüşten başka bir alternatif tanımayan bir ekonomi yönetimi ve bir sermaye kesimiyle bu uzatmaların nereye kadar oynanabileceği konusu oluyor.

Odatv.com

ABD Türkiye Üzerinden Afganistana Gidiyor!
03 Nisan 2010, 11:50Anadolu Haber
31 Ağustos'a kadar Irak'tan 50 bin asker çekecek olan ABD, 'Mart Çılgınlığı' adlı operasyonla bu ülkede kalan milyarlarca dolarlık ekipmanı Türkiye üzerinden Afganistan'a taşıyor.

5 ay sürecek tehlikelerle dolu zorlu yolculuk 2'nci Dünya Savaşı sonrası en büyük askeri taşınma olacak.

Irak'tan çekilecek 50 bin Amerikan askerinden geri kalan ve bazıları hiç kullanılmamış milyarlarca dolarlık ekipman, silah, barınak, yakıt ve yiyeceği son süre olan 31 Ağustos'a kadar taşınması gerekiyor.

Söz konusu malzemeler önce Türkiye'nin kuzeyine, daha sonra Gürcistan ve Azerbaycan üzerinden gemiyle Hazar denizine taşınacak. Gemilerle Kazakistan'a gönderilen malzemeler Özbekistan'daki Sovyet döneminden kalma demiryollarıyla son durak olan Afganistan'a taşınacak. 7 ülkede 3.700 km yol kat edilerek yaklaşık 5 ay sürecek operasyon boyunca Amerikan ordusunu sayısız tehlike ve tuzak bekliyor. 5 aylık lojistik operasyonunda en kritik nokta ise Pakistan ve Afganistan'ı bağlayan Hayber Geçidi.

MİLYONLARCA EKİPMAN

Irak'ta tanklardan kahve makinelerine tam 3.1 milyon adet ekipman var. Bunların üçte ikisi ülkeyi terk edecek, bunun da yarısı Afganistan'a gidecek. Afganistan'daki Bagram Hava Üssü'ndeki yoğunluk o kadar kötü ki askerler pist boyunca sıkıştırılan çadırlarda kalıyor. Bu nedenle uçaklar sürekli havada daire çiziyor.

Irak'tan Afganistan'a standart rota İran ile olan kriz nedeniyle Bağdat'ın güneyinden Kuveyt'e, oradan gemiyle Basra Körfezi'ne ve Hürmüz Boğazı'ndan, Pakistan'ın Karaçi limanına uzanıyor. Ancak Avrupa'dan Afganistan'a sevkiyat için geçen yıl açılan ve Türkiye'den kuzey Asya'ya yönelik koridorun maliyeti daha ucuz olduğu için tercih edildi.

CUMHURİYET BU KADAR FAUST'U HİÇ ÜRETMEDİ
A.Mümtaz İDİL
04.04.2010

Faust, herkesin bildiği gibi, Goethe’nin ünlü tiyatro eserindeki kahramandır. Belli pazarlıklar karşılığı ruhunu Mephisto’ya, yani şeytana satan, ama sonunda kurtuluşu kendini öldürmekte bulan bir doktorun öyküsüdür.
Goethe’nin, kendinden önce de birkaç kez ele alınan bu öykü, her dönemde ruhunu şeytana satanların trajedisi olarak dünya edebiyatında tartışmasız yerini aldı.
Bunun çok basit bir nedeni vardı: Faustlar asla eksilmiyor, daha da kötüsü giderek artıyordu.
Az ya da çok, hayatında herkes Mephisto ile mutlaka bir pazarlığa girmiştir. Aksi düşünülemez.
Goethe, insanın her zaman tutkularının esiri olabileceğini eserlerinde işlediğinden, Faust ile Mephisto arasındaki alışverişte insanın mutlaka kaybedeceğinden yola çıkarak, dikkati “şeytanla pazarlığın” dışına çekmeye çalışmıştır. Yani, “eğer şeytanla pazarlığa girdiyseniz bunun bir bedeli olduğunu da kabul etmek zorundasınız,” temasını işlemiştir.
Türkiye şu anda, sayısı artık yüzleri bulan Faustlar tarafından kuşatılmış durumdadır. “Yandaş” diye adlandırılan ve ülkenin gidişinin iyi olmadığını gördüğü halde, bedelini çoktan aldığı ve sözleşmesini imzaladığı bir çıkar uğruna, Mephisto’nun dediğini yapmakta, sözünden bir adım bile dışarı çıkmamaktadır. Mephisto’ya daha da fazla yaranabilmek için, kendisine yüklenen “görevi” aşan bir çaba içinde bulunanlar da az değildir.

Goethe’nin Faust adlı trajedisine konusunu kendisinden tam yüz yıl önce doğmuş olan ve dünya edebiyatının en büyüklerinden biri sayılan, ünlü İngiliz yazar Christopher Marlowe’dan aldığı bilinmektedir.
Otuz yıllık yaşamının son yedi yılında yazmaya başlayan ve yazdıklarıyla kendisinden sonraki kuşağı, özellikle de yaşıtı sayılan William Shakespear’i derinden etkileyen Marlowe’un, “The Tragical History of Dr. Faustus” adlı tiyatro eserinden yola çıkan Goethe, belki de bu “nihilist” yazarın ulaşmayı amaçladığı hedefleri çoktan aşarak, günümüze kadar kahramanını sürüklemeyi başarmıştır.
Çünkü Goethe de bilmektedir ki, dünyadaki Faustlar hiç eksilmeyecek, hatta artarak varlıklarını şeytana adamayı sürdüreceklerdir.
Zaten insanlık tarihinin yakasını hiç bırakmayan “mephistolar,” sayesinde Marlowe’un, Goethe’nin ve son olarak da Thomas Mann’ın ele aldığı Dr. Faustuslar trajedisi unutulmamıştır ve insanlık var olduğu sürece de yaşayacaklardır.
Nitekim, Türkiye hiç bir döneminde olmadığı kadar Faustların varlığını ağır ve yok edici biçimde yaşamadı.
Ne Ali Kemal’ler bu dönemin Faustlarına yaklaşabildi, ne Fetret dönemi böylesine ağır bir katliamı, kardeşin kardeşi boğazlamasını yaşamadı.
İhanet diz boyu...
Fasutları numaralamaya kalksak, geçtim kurşun kalemi, tükenmez bile tükenir. Öylesine çoğaldılar ki, Türkiye tarihi bunu ileride “kara liste” olarak yayımlayacaktır. Sonuç ne olursa olsun... Hangi rejim Türkiye’ye egemen olursa olsun, fark etmeyecek ve Faustlar tek tek tarih önünde yargılanacaklar... Ne ceplerindeki dolarlar onları kurtaracak tarihin azgın sayfalarından ne de “nedamet” çığlıkları.
Dr. Faustus trajedilerinde Mephisto bellidir. O da Tanrı ile pazarlığa girişmiştir. Ama günümüz Mephistosu veya Mephistolarının kimliği ve sayıları belli değildir. Belli olan, onların Tanrı ile değil AB ve ABD ile pazarlığa oturmuş olmalarıdır. Tanrıları bellidir. Kurbanlarını da, bu güçlerden aldıkları “varlıklar ve vaadlerle” yanlarına çekerler.
Goethe’nin “Faust”unun giriş bölümü, Tanrı ile Mephisto arasındaki o ünlü diyalogla başlar. Tanrı melekleri ile konuşurken, araya Mephisto girer ve Tanrı’nın kendisini melekleri kadar sevmemesinden yakınır. Tanrı ise onu hep kötülükleri konuşmakla suçlar.
Kelime kelime olmasa da şuna benzer şekilde sürer diyalog:
Mephisto: Hayır yüce Tanrı! Ama yeryüzünde sefalet, alçaklık, nefret, intikam, zulüm sürdükçe, insanlar benden kurtulamazlar.
Tanrı: Ben onları bir çeşit sınavdan geçiriyorum.
Mephisto: Onlar da hep sınıfta kalıyorlar.
Tanrı: Faust’u tanıyor musun?
Mephisto: Şu doktoru mu?
Tanrı: Evet, benim saygın kulumu!
Mephisto: Demek ona güveniyorsunuz? Eğer izin verirseniz, kendi yöntemlerimle bu adamı nasıl yolundan saptırdığımı göreceksiniz.
İşte olay bu neredeyse insanlık utancı olan diyalogla başlar ve devam eder. Kuşkusuz, Mephisto dediğini yapacak, insanlık da edebiyat tarihinin en trajik kahramanlarından birini kazanacaktır.
Burada şeytana mı teşekkür etmek gerekir, Fausta mı, bu da ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz...
Tanrı ile Mephisto arasındaki iddialaşmanın sonunda, üç büyük meleğin koro halinde söyledikleri ise durumu daha da vahimleştirip, traji-komik hale çevirmektedir:
“Ey Tanrının kulları! Tanrıdan asla umudunuzu kesmeyin. O sizlere annelerinizden daha sevecendir. Belaları ve şeytanları size acı çektirmek için değil, bulunduğunuz konumu yüceltmek için yaratmıştır.”
Faust’un Mephisto ile anlaşmasının temelinde “zevk” yatmaktadır. İnsanoğlunun dayanamadığı konuların en başında gelen özelliklerinden biri yani... Anlaşmanın özeti de şöyledir:
“Eğer rahatlayıp köşeme çekilirsem, bu benim sonum olsun. Kendimden hoşlanmamı sağlayacak kadar bana dalkavukluk edip beni kandırırsan, beni zevkle aldatabilirsen, bu benim son günüm olsun. Bir an, çok güzelsin dersem, beni zincire vurabilirsin. O zaman mahvolmaya razıyım.” İmza, Dr. Faust...
Bu “sıkı” anlaşmanın insanlığa öğrettiği en önemli kurallardan biri, insanın ruhunu şeytana bir kere satmasıyla binlerce kez satması arasında hiç fark olmadığıdır. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu kural, Tanrılar katında genelleştirilmiştir. Her kötülüğün ilk adımının zor olduğu, ilk cinayeti, aldatmayı, sömürmeyi, kaytarmayı, kara yalanları, rüşveti, hırsızlığı vb., başarabildikten sonra, gerisinin kendiliğinden geleceği, aritmetik dizi hızıyla artacağı anlatılmaktadır. Evet, bu kadar basittir konu, ama insanın burnunun ucunu görmekte her zaman çektiği zorluğu Goethe yüz yıldan fazladır anlatıp durmaktadır. Çünkü birinci hata eğer tatlı sonuçlandıysa, ikincisi yinelenecektir. Yok eğer başarısızsa, birincinin hatasını örtmek için ikinci denenecektir. Ta ki, yıkım gelene kadar...
Kumar makinelerindeki ilk kolu çektikten sonraki kazanma hırsıdır şeytan, ya da “geceden kalma”nın sarhoşluğunu atmak bahanesiyle sabahın köründe içilen bir duble içki ya da önce iş gezileriyle başlayan “kaytarmaların” eve hiç dönmemeleriyle sürmesi, yerine konmak üzerine alınan bir “değerin” artık yerine konmamak üzere alınmaya başlaması ya da ne bileyim, hiç gereği yok gibi görünürken, insanın kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmasıdır şeytan...
Ya da bile bile ülke bütünlüğünün ayaklarının altından kayıp gitmesiyle cebindeki dolarların artması arasında sıkışıp kalmış düşüncedir Mephisto...
Kendini kandırmaya bahane bulmaktır. Yalan olduğunu bile bile doğru gibi yazmaktır. İnancı ile düşüncesi arasınndaki tercihi kullanamamaktır... Arafta kalmaktır.
Masum beyaz yalanların, koyu karanlık çukurlara çekilmesidir.
Ama ne yazık ki, sayılarının çokluğu nedeniyle, Goethe’nin masum Dr.Faustus’u kadar büyük bir onur beklememektedir onları. Pişmanlık ve bunun bedelini ödemek asla söz konusu değildir.
Dünya, bu dünyanın nimetleriyle tüketilmelidir. Bunun maddi karşılığı, manevi tüm karşılıkların ötesindedir.
Dinci sömürü de budur. Mephisto ile kol kola dans ederken, inanan insanların başlarını “semaya” çevirmesini öğütlemektir.

Odatv

Başörtülüler yine sınava alınmadı
04 Nisan 2010, 14:44Bahadır Serhad
Açık Öğretim Fakültesi sınavında başörtülü öğrenciler içeri alınması engellenirken, kılık kıyafet yasağı yine uygulandı.

Açık Öğretim Fakültesi sınavında başörtülüler yine sınava alınmazken, içeri alınan başörtülü öğrencilerin bazılarının ise sınav başladığı esnada başörtülerini çıkarılmak zorunda kaldığı belirtildi.

İLKHA'nın haberine göre dün yapılan açık öğretim fakültesi sınavlarında yine başörtülüler sınava alınmadı. Sınav salonuna alınan başörtülü öğrencilerin içerde kalmaları içinse bazı öğrencilerin başörtülerini çıkarmak zorunda bırakıldı. Açık Öğretim Fakültesi sınavının yapıldığı okullardan biri olan Batman 50. Yıl ilköğretim okulunda aynı durumun yaşandığı ortaya çıktı. 50. Yıl ilköğretim Okulu 3 nolu salonda sınava giren Safiye Tunç, sınav esnasında salon yetkilisinin uyarısı üzerine başörtüsünü çıkarmak zorunda kaldığını belirtti.

Sınava girip de başörtüsünü çıkarmak zorunda kalan ilahiyat fakültesi öğrencileri ise bunun traji komik bir durum olduğunu belirterek yaşananlara tepki gösterdiler. İlahiyat fakültesini okuyan öğrenciler “İlahiyat bölümünü okuduğumuz halde böylesi bir zulme tabi tutulmayı kınıyoruz diyerek tepkilerini dile getirdiler.
anadoluhaber

Hacizler rekor kırdı, yed-i emin depolarında yer yok
16:20 - Türkiye çapında 500 bin araç, haciz kararıyla aranıyor. Hacizli araçların depolandığı yed-i emin garajlarında doluluk oranı yüzde yüze ulaştı. Yed-i emin garajı işletmecileri, yaşanan gelişmenin son yıllardaki ekonomik krizle ilgili olduğunu belirtti. İzmirli 25 yıllık yed-i emin garajı işletmecisi Behçet Silahçı, "Ben bu işi uzun yıllardır yapıyorum, hiç böyle bir doluluk görmedim. Hacizlerde çok büyük bir oranda artış var" dedi. 06.04.2010 İZMİR netgazete

08 Nisan 2010
Belediye Başkanına Suikastte 5 Tutuklama
Adileyeye sevk edilen aralarında yeni Belediye Başkanı AK Parti'li Erdal Erdoğan'ın bulundu 5 kişi tutuklandı

Kırıkkale merkeze bağlı Hacılar Beldesi'nde geçen 11 Mart'ta öldürülen Belediye Başkanı MHP'li Memduh Bodur'a, geçen yıl temmuz ayında suikast girişiminde bulundukları iddiasıyla adileyeye sevk edilen aralarında yeni Belediye Başkanı AK Parti'li Erdal Erdoğan'ın bulundu 5 kişi tutuklandı
aktifhaber

08 Nisan 2010
Sokak Aydınlatmasının Faturası Vatandaşa
TRT payından sonra elektrik faturasına bir ekleme daha.

Hazine ile belediyeler arasında 2 milyar liralık borç sarmalı haline gelen sokak ve cadde aydınlatma faturaları vatandaşın elektrik faturasını karartacak.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından büyük gizlilikle hazırlanan Elektrik Piyasası Kanunu tasarısına SABAH ulaştı.

Elektrik Piyasasında önemli değişiklikler öngören tasarı yasalaştığında önce vatandaşın elektrik faturasını çarpacak. Elektrik faturasına TRT payından sonra aydınlatma gideri de eklenecek. Tasarıyla, bugüne kadar Hazine ve belediyeler tarafından ödenen sokak aydınlatmalarının bakım ve elektrik faturalarından artık elektrik dağıtım şirketleri sorumlu olacak. Şirketler de bu bedeli "dağıtım tarifesi" kapsamında tüketicinin faturasına yansıtacak.

Elektrikte büyük sorun haline gelen sokak ve cadde aydınlatmaları giderlerinin yasal sorumluluğu belediyelerin üzerinde. Ancak kamu kurumu TEDAŞ'ın uzun zaman belediyelerden alacağını tahsil edememesi üzerine 2008'de Elektrik Piyasası Yasası'na geçici bir madde konuldu.

FATURA BAŞINA 1.5 TL

Maddeyle 1 Ocak 2009-31 Aralık 2015 arasında aydınlatma bedellerini Hazine'nin karşılaması öngörülerek geçici çözüm bulundu. Devlet Planlama Teşkilatı verilerine göre 2009'da sokak aydınlatmaları için Hazine 500 milyon liralık ödenek ayırdı.

Türkiye'de yaklaşık 30 milyon abone olduğunu belirten yetkililer sokak aydınlatma bedelinin her tüketici faturasına aylık en az 1.5 lira olarak yansıyacağını belirttiler. Sokak aydınlanması borçlarının büyük kısmı Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Büyükşehirlere ait.

2 milyarlık borç sarmalı yarattı

Belediyelerin sokak aydınlatmasının yıllık bedeli, yaklaşık 500 milyon lira.

Belediyelerin kamuya olan genel aydınlatma borcu toplam 2 milyar lirayı buluyor.

2009'da yaklaşık 4 bin 200 milyar kWh'lik genel aydınlatma tüketimi gerçekleşti.

Yeni yasa ile artık aydınlanma giderleri halkın faturasına yansıtılacak.


KAYNAK:SABAH

size=24]Gözden çıkartılmış meslek; öğretmenlik[/size]
Nihal Kemaloğlu

Yüzde 24.4'e varan genç işsizlik 'ekonomizm'in kalem ve söz erbaplarınca normalleştiriliyor.

Kimliği bilinmeyen en zengin Türk'ün geçen ay ülkemize taşıdığı ne idüğü belirsiz 6.1 milyar lirayla memleketimize bahar gelirken, her dört gençten birinin işsizliği üretken olmayan ekonomimizin işaretini veriyor.

Serbest piyasanın toplum mühendisliği gençleri 'müşteri/ tüketici' ya da 'her işe koşturulacak insan stoku' halinde ayrıştırıyor.

Eğitimli ya da eğitimsiz yüksek işsizlik ve vasıfsızlık, piyasa çarkının dişlilerini hep daha da ucuza bilenmesini sağlar.

Eğitime erişemeyerek geleceksizliğe terk edilen gençlerimiz kadar 'eğitimle'edinilen işsizliğin rakamları da korkutucu.

Azman sınav sektörü (ÖSYM, KPSS) ve paralı eğitim sistemiyle 7 yaşından itibaren müşterileştirilen gençlerimiz mezun olunca 'belli meslek gruplarında' biriktirilerek dışlanıyorlar.

Kamusal mesleklerden 'öğretmenlik' bu yığılmış mesleki nüfusların başında.

300 binden fazla 'atamasını bekleyen öğretmen', 'mesleki formas-

yonlarına' sahip çıkma mücadelesi içindeler.

Çünkü sosyal değer üretmeyen devlet, öğretmenliği gözden çıkartarak 'kadrolu öğretmenliği' tarihe devretti.

Kamu tasarrufunu, 'kamusal mesleklerin idealist özünü' yıkarak yapma gayretinde.

Öğretmenlerin devletteki istihdamı siste-

matik biçimde 4-C'ye denk çalışma koşullarına çekilirken, eğitimin niteliği de aşağılara indi.

15 milyon öğrencinin eğitimi 'geçici, güvencesiz, sözleşmeli, düşük ücretli' statülerdeki öğretmenlerle geçiştirilecek.

Toplumun ahlaki ve sosyal dokusunun oluşturulmasında vazgeçilmez olan 'öğretmenler' artık saat ücretiyle kiralanacak hizmetli konumunda.

Mesleki itibarları ve etik değerleri aşındırılarak ya devlete taşeron hizmetli ya da kayıtdışı ekonominin ucuz emekçiliğine zorlanıyorlar.

Resmi rakamlara göre 140 bin olan öğretmen açığının 300 bini aştığı belirtiliyor.

İşsiz öğretmen sayısına denk öğretmen açığı kapatılmayarak Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi denkleniyor.

OECD ülkeleri arasındaki en düşük bütçe tabii ki Türkiye'nin, %1.9 üstelik de artırılmış hali. Kamu harcamaları GSMH'nın yani milli gelirimizin % 20'lerinde ama büyük kısmını kamu borçlarının faizleri yutmak zorunda.

Piyasalara ve istihdam yaratmayan özel sektöre kamu bütçesinin yarısı bağışlanıyor.

Büyüyen ekonomide genç işsizliğinin uzun kuyrukları 'büyük illüzyon' sırrını ifşa ediyor.

Genç işsizliğin öğretmenlerinin intiharları, ekonomizmin sayılara batmış dünyasında ses getirmiyor.

Akşam

Ziya Şark'ın sahibi hayatına son verdi
23:20 - İşadamı Ziya Bingöl, sahibi olduğu Ziya Şark Sofrası Florya Şubesi'nde intihar etmek istedi. Olay yerine gelen polislerin ve çalışanlarının tüm ısrarlarına olumsuz yanıt veren Bingöl, başına dayadığı silahı ateşledi. Olayın ardından ağır yaralanan Bingöl'ün, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı bildirildi. Bingöl'ün piyasaya olan 7 milyon TL borcu nedeniyle işyerine haciz geldiği öğrenildi. 08.04.2010 İSTANBULnetgazete

Köylerini satılığa çıkaran köylüler Meclis'te

14:10 - CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, "borçlarını ödeyemediği için köylerini satmak isteyen" Dereyolu Köyü muhtarı ve beraberindekilerle basın toplantısı yaptı. Muhtar ve 2 köylü basın toplantısı sırasında "Borcumuzu Ödeyemedik Köyümüzü Satıyoruz", "Ardahan Göle İlçesi Dereyolu Köyü Satılık" "Satılık Köy" yazılı pankart açtı. 08.04.2010 ANKARA netgazete

Yurtta savaş Cihanda sulh
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

09 Nisan 2010Cuma
“Türkiye dünyada çok az dosta sahiptir ve komşuları kesinlikle dost değildir. Yine NATO ülkeleri Türkiye’ye fazla sempati duymaz…”

Bu tespiti yapan muhalefet, asker veya sıradan biri değil, önemli, özellikle de AKP üzerinde çok etkili bir isim… Kim mi; eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz!..

Tuhaf ötesi bir süreç yaşıyoruz. Ülke içindeki tüm kurumlar hedefe oturtulup, adeta devletle savaşa girişiliyor, öyle veya böyle icabına bakılıyor. Beri taraftan Türkiye’ye “kesinlikle dost olmayan” ülkelerle, üstelik de “Türkiye bugüne kadar komşularına karşı düşmanlık politikası izledi” denilerek, “sulh” stratejisi izlenip, akıl almaz tavizler veriliyor.

42 yaşındaki Yunan Dışişleri Bakan Vekili Duças Ankara’da. Şimdi de bu ülkeyle “stratejik ortaklık” kuracakmışız!.. Yani gündemde Kıbrıslı, Ege’li, Patrikhane’li Yunan açılımı var.

7 yılı Danışman, son 1 yılı da Bakan olarak 8 yıldır Türk dış politikasının dümeninde oturan Prof. Ahmet Davutoğlu, “referans” sayılan “Stratejik Derinlik” adlı kitabında diyordu ki;

-Türkiye’ye yönelik Batı merkezli mesajlar, uyarılar, üstü kapalı tehditler hep Yunanistan üzerinden gönderilmiştir…

-Kıbrıs Türk toplumunun güvenliği ve korunması konusunda gösterilecek bir zaaf, dalga dalga Batı Trakya ve Bulgaristan’a, hatta ve hatta Azerbaycan ve Bosna’ya yayılabilir...

-12 millik uygulamaya geçilmesi halinde Türkiye, fiilen Yunanistan’ın izni olmadan Ege’ye çıkamaz hale gelecektir. Bundan sonra verilecek her taviz, Türkiye’nin Ege’deki, dolayısıyla Akdeniz-Karadeniz bağlantısındaki hayat alanının yol olması neticesine kadar gidecek vahim sonuçlar doğurabilir…

-Fener Patrikhanesi aracılığıyla, Türkiye’nin içindeki ufak Rum azınlığı ile ekümenik iddialara kalkışan Yunanistan karşısında Türkiye sadece Balkanlar üzerindeki etkinliğini kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda Boğazlar üzerindeki Rus ve Yunan iddiaları karşısında da dayanıksız kalacaktır…

Yunanistan’ın bu niyet ve politikalarından bir milim kıpırdama var mı? Ankara’dan önce Patrikhane’yi ziyaret eden Bakan Duças’ın, “dostluk, barış, Başbakan Erdoğan’ın Atina ziyaretine zemin hazırlama” söylemleri arasında daha Yunanistan’dayken gönderdiği mesajlara şöyle bir bakalım:

“Türk fırkateyninin sahillerimizin yanında tur atması bizim için tahriktir… Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan’ın tutumu açık ve nettir. Eğer bu süreç içinde başarılı olamazsak, konuyu uluslararası Lahey mahkemesine götürmeliyiz….
Türk orduları kayıtsız şartsız Kıbrıs’tan çekilmeli. Kıbrıs sorunu bir Türk-Yunan sorunu değil, uluslararası boyutları var…”

Bir de Davutoğlu’nun, Yunan To Vima Gazetesi aracılığıyla verdiği, Duças’ı karşılama mesajlarına göz atalım:

“İki ülke arasında, başta Ege olmak üzere tüm anlaşmazlık ve sorunlara, kapsamlı ve kalıcı çözümler bulunması arayışında olmakta kararlıyız. Bu çerçevede Yunanistan ile Ege’deki sorunların uluslararası hukuk temelinde, barışçı bir şekilde çözülmesi için çalışmaya devam etmeye hazırız… Kıbrıs konusunda BM gözetiminde devam eden müzakerelere ve KKTC’nin yapıcı çabalarına tam destek veriyoruz. Bu doğrultuda Yunanistan ile işbirliğine hazırız…”

Davutoğlu’na göre, “Bölgesel ve uluslararası meselelere çözüm arayışlarına artış gösteren katılımımız, Türkiye’nin ‘stratejik derinliğini’ iyice artırıyor”muş!..

Yunan cephesindeki durumuz böyle. İsrail, Ermenistan, AB ve ABD’yle ilişkilerde halimiz ortada. İsrail’e, “muhatabım değil” geçiştirmesiyle hak ettiği cevabı veremiyoruz. ABD baskısıyla, Ermenistan’la imzalanan “protokollere bağlılığımızı” açıklıyor, ama devamında “Dağlık Karabağ şartımız geçerli” sözü duyulmuyor. AB’nin, “Üyelik için Ermenistan’la uzlaşmanız şart” buyruğuna güya tepki gösteriyoruz. Bu tepkinin Türkçesi du şu; Öyle olduğunu biz de biliyoruz. İkide bir hatırlatıp da ne diye saftirik milletimizi uyandırıyorsunuz?!..

Hele bir de NATO’yla ilişkiler var ki, kaymaklı ekmek kadayıfı. Hani o Peygamber Efendimize hakaret eden karikatürleri sahiplenen, Roj-Tv’ye sahip çıkan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğini veto etmemiş, karşılığında bir-iki uyduruk söz almıştık ya… Sözün biri, yardımcısının Türk olacağıydı… Bizimkiler Cumhurbaşkanlığı Dışişleri Başdanışmanı Hüseyin Diriöz’ü seçti, hatta sınava gönderdi. Ancak bir Alman’a kazandırdılar. Türkiye de çözümü, Diriöz’ü apar topar Roma Büyükelçisi yapmada buldu. Rasmussen, pek üzülmüş, bizim için yeni bir genel sekreter kadrosu yaratma sözü vermiş!.. Yaz tahtaya, al haftaya!..

Acaba bu “düş”, pardon dış politika da “milli irade”nin tecellisinin bir sonucu mudur?
avaztürk

AK PARTİ İLÇE BAŞKANI KAZADA ÖLDÜ
10 Nisan 2010
AK Parti Pınarbaşı İlçe Başkanı Servet Mucuk, trafik kazasında hayatını kaybetti. Mucuk için yarın Pınarbaşı ilçesinde cenaze töreni düzenleneceği öğrenildi. netgazete

Mehmet Zekâi Özcan; AK Parti'den istifa etti

12 Nisan 2010 AK Parti Ankara Milletvekili Mehmet Zekai Özcan partisinden istifa ettiğini açıkladı.
Ankara Milletvekili Zekai Özcan, "AK Parti saflarında siyaset yapmamın inandığım değerlerle örtüşmediğini görü yorum. Bu sebeple, arkadaşlarıma, kardeşlerime, dostlarıma kuramsal anlamda veda ediyorum" dedi.
Özcan, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında istifasını açıklamadan önce çeşitli konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Kişi başına düşen milli gelir düşmesi ve artan borç stoklarının önemine işaret eden Özcan, işsizlik oranın da giderek arttığını ifade etti. "Hükümetin yanlış politikaları sürdürmekte kararlı olduğunu" savunan Özcan, "AK Parti, bu problemlere çare aramak, bulmak ve kimsesizlerin kimsesi olmak yerine kolay bir yol seçerek mazlum, dindar, muhafazakar ve yoksul Anadolu insanının hislerini istismar edip, bu derin ekonomik çöküşü örtmeye çalışmaktadır" diye konuştu.
Özcan, şunları söyledi:
"Toplumda var olan kutuplaşmayı giderecek yerde, Demokratik Açılım, Roman Açılımı adı altında etnik yaraları kaşıyan içi boş projeleri ortaya atarak ayrışmayı daha da körükleyecek bir ortamın oluşmasına sebep olmaktadır.
Hükümetin yapması gereken Türkiye'de var olan bireysel demokrasi eksikliklerimizi tamamlamaktır ve gelir dağılımı adaletsizliğini düzeltmektir. Bunun için devletin yapması gereken, kendi vatandaşına vermekle yükümlü olduğu üç temel vatandaşlık hakkını yerine getirmektir. Bunlar medeni haklar, siyasi haklar ve ekonomik-sosyal haklardır. Bunları sağlamayıp, 'Demokratik Açılım' diyerek içeriği olmayan boş bir proje ile vatandaşımızın ötekileştirmeye sebep olacak söylemlerin ve eylemlerin önünü açacaksınız buna da 'Kardeşlik Projesi' diyeceksiniz.
Bu projenin moderatörlüğünü Sayın İçişleri Bakanı üstlenmiştir. Projenin siyasi getirisi olacağı varsayımıyla, başka siyasi partilerle uzlaşma herhalde düşünülmemiştir. Nitekim moderatör Bakan, CHP ve MHP'nin genel başkanlarına kendisini muhatap görürken, Sayın Başbakanımız, daha önce 'terör örgütü PKK'ya terör örgütü demediği için muhatap olmayacağını söylediği' partinin genel başkanını bizzat kendisi muhatap almıştır.
Etnik vurgu ile başlatılan proje, Habur'da adalet duygusunu kanatıp, kabul edilemez PKK şovlarına dönünce Türk Milletinin buna gösterdiği tepki ve nefret nedeniyle oyu azalacağı kaygısına kapılarak, Hükümet, ancak o zaman frene basıp vites değiştirmek zorunda kalmıştır."
"Demokratik açılım" konusundaki çalışmalara yönelik eleştirilerini sıralayan Özcan, "Türk milletinin kendini koruma refleksini daha fazla test etmeye kalkmamalıdır" dedi.
"Genelkurmay Başkanlığının ordu içindeki demokrasi dışı unsurları tasfiye etmesi gerektiğini" anlatan Özcan, "Türk ordusu kirli siyasi oyunların mutlaka dışında tutulmalıdır" açıklamasında bulundu. Özcan, toplumda "terörle mücadele edenlerden hesap soruluyor" algısının oluşmaması için acilen bu iddiaların sonuçlandırılması gerektiğini söyledi.
"Türk ordusunu yıpratmak isteyen güçlerin bulunduğunu" savunan Özcan, Türk ordusuna yöneltilen haklı veya haksız eleştirilerin karşılıklarının Genelkurmay Başkanlığı tarafından değil, Başbakan ya da Cumhurbaşkanı makamınca verilmesini istedi.
"Anayasa değişikliğinde uzlaşma olmazsa üzüleceğini" daha önce ifade ettiğini anlatan Özcan, "Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını seçerken uzlaşmayacağız, Anayasa değişikliğinde de uzlaşma ortamı oluşturmayacağız, kimi sahte veya kopyalanmış imzalardan dikkatsiz ve özensiz bir Anayasa teklifi hazırlayacağız ve tepkiler gelince ancak o zaman usulüne uygun hale getireceğiz. Tüm bu yapılanların doğru olduğunu kim söyleyebilir" görüşünü dile getirdi.
Özcan, sözlerine şöyle devam etti:
"Ne var ki, AK Parti'de bir milletvekili olarak herhangi bir konuya eleştiri getirdiğiniz zaman, kendilerini Başbakana yakın bir milletvekili olarak tanımlayıp ama ismini saklayan ve isminden bahsetmeye değmeyen kişilerce size tavsiyede bulunulabilmektedir. Partide hatasız kabul edilen bir, iki kişi vardır. Bunlar ne derse desin hatasızdırlar. Siz ise ne kadar doğru şey söylerseniz söyleyin hatalısınız.
AK Parti'nin her şeyi hazmettirme politikalarının içine etnik vurgu yapılarak sürdürülen, bu bakımdan Türk Milletinin ayrışmasına, ötekileşmesine sebep olabilecek Demokratik Açılım Projesi'nin dahil edilmiş olmasını, yaptıkları anketlerde oylarının azalıp çoğalmasına göre de projeye yön vermekte olmalarını milli birliğimiz için çok tehlikeli ve yanlış buluyorum.
Bütün bu değerlendirmelerimden sonra AK Parti saflarında siyaset yapmamın inandığım değerlerle örtüşmediğini görüyorum. Bu sebeple arkadaşlarıma, kardeşlerime, dostlarıma kurumsal anlamda veda ediyorum."
Özcan, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "istifa kararını açıklamadan önce kimseyle görüşmediğini" de söyledi.

BAĞIMSIZLARIN SAYISI 12'YE YÜKSELDİ
Özcan'ın partisinden istifasıyla AK Parti'nin milletvekili sayısı 336'ya düştü, bağımsızların sayısı ise 12'ye yükseldi.
Özcan'ın istifasının ardından TBMM'deki sandalye dağılımı şöyle:
netgazete

İkna Odaları Bitti, Peruk Kontrolü Başladı!
Adem Yavuz İRĞAT
13 Nisan 2010

Milyonlarca gencin aylarca çalışıp, merakla beklediği YGS’de yine bir skandal yaşandı. Kadıköy Leman Kaya İlköğretim Okulu'nda perukla pazar günü sınava girmek isteyen öğrenciye izin verilmedi. Bu davranış insanların aklına “İkna Odaları’nın bitip, Peruk Kontrolleri”nin başladığını getiriyor.

Pazar gününü özetleyen bu cümlelerin ardından geçmişe bir göz atalım. Danıştay’ın 8. Dairesi, geçtiğimiz aylarda (17 Aralık 2009), üniversiteye girişte uygulanacak katsayı konusunda, İstanbul Barosu’nun açtığı dava sonucunda yürütmeyi durdurma kararı vererek tarihî bir skandala daha imza atmıştı. Danıştay’ın 8. Dairesi “eğitimde eşitlik” ilkesini bozarak “eşitsizliğe” karar vermişti. 21 Temmuz 2009 günü YÖK’ten gelen “tek katsayı” kararı düzenlemesi gençleri ne kadar sevindirip, ümit var ettiyse, o gün Danıştay’ın 8. Dairesi’nden gelen karar da o kadar üzüp, ümitsizliğe itmişti. Tüm bunlara rağmen ümitler yitirilmeden yola devam edilmişti, ta ki pazar günü yaşananlara kadar. Türkiye’de nelerin olup biteceğini kestirebilecek düzeyde insanlarımızın varlığı bizi sevindiriyor. YÖK, yapmış olduğu düzenlemenin sonrasında sıkıntıların olacağını kestirerek, alternatif yöntemler geliştirmişti. Bu konuda YÖK’ün de ne kadar istekli olduğu görüyoruz. Ancak bunun yorumu çok farklı yapılıyordu. Ne de olsa “imamı getirip YÖK Başkanı ettiler” demiyorlar mıydı? İşte meslek liselerinden korkmanın bir göstergesi de bu olsa gerek! Tabii bir de İmam-Hatip kökenli başbakanımız var! “İşçisin işçi kal” düsturunu kendilerine ilke edinmişler. Bundan vazgeçmek istemeyen zihniyet hâlâ yok değil! Müslüman âleminin Kurban Bayramı hazırlıkları yaptığı o günlerde, meslek liselerinde okuyan gençlerimizin önüne engel koyarak, onların hem geleceklerini hem de bayramlarını zehir etmeye çalışanlar “bayram” etmişlerdi herhalde. Neşeyle beklenen bayram, yerini hüzne bırakmıştı. Sadece gençler değil, onların aileleri de aynı burukluğu yaşamışlardı. Bu kararı verenler belki de hayatlarının en güzel bayramını yaşarken, kararın muhatapları da aynı derecede hayatlarının en kötü bayramını yaşadılar. Kabullen(e)memenin getirmiş olduğu sıkıntıyı her halükarda görüyoruz. Bunu en sergileyen “darbeci” olarak anılan İstanbul Barosu’dur. CHP’nin Anayasa Mahkemesi var, İstanbul Barosu’nun da Danıştay 8. Dairesi var! Meslek liselerine uygulanan eşitsizliğin kaldırılmasını sindirememenin nedenlerinden birisi de İmam-Hatip Lisesi mezunlarının yüksek makamlara gelmelerini engellemektir. Bugün yaşanan tartışmalara baktığımızda meslek liseleri adı altında tartışılan isimlerin başında İmam-Hatip Liseleri’nde okuyan öğrencilerin öne çıktığını görüyoruz. Anayasanın temel ilkelerinden olan “eğitimde eşitlik” in nerede kaldığını sormak gerekmez mi? Bir tarafta “haydi kızlar okula” diyeceksiniz, öte tarafta “katsayı devam edecek” diyeceksiniz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Birileri çıkıp meslek lisesi okuyanların hakkını savunurken bir yerleri örnek verip, onların haklarını kendi ideolojileri çerçevesinde savunuyorlar. Neymiş, efendim “kendi alanlarında uzmanlaşsınlar, bu alanlarda uzmana ihtiyaç var.”

İyi de, tıp okuyan bir öğrenci 12 yıllık eğitimi boyunca (ilköğretim ve lise) ‘tıp’la alakalı ne öğreniyor, bunun açıklaması var mı? Sayısal bölümü mezunu olan bir öğrenci doktor olduğu zaman “işçi-havuz problemi” mi çözüyor? Ya da hukuk okuyan bir öğrenci, 12 yıllık eğitim sürecinde anayasa kitaplarıyla mı yatıp kalkıyor? Neden bir İmam-Hatip Lisesi’nde okuyan öğrenciye gelince “sen git İlahiyat oku, imam ol” deniliyor? Aynı sınav sisteminde aynı sorularla muhatap olan iki öğrenciyi karşılaştıralım, bakalım eşitlikten anlaşılan bu muymuş? Herhangi bir lise, düz lise veya Anadolu Lisesi’nden mezun olmuş bir öğrenciyle, İmam-Hatip, Sağlık Meslek, Ticaret Meslek liselerinden mezun olmuş bir öğrencinin sınavda karşılaştıkları soru türleri nasıl? Hangi liseden mezun olursa olsun, bütün öğrencilerin, üniversite sınavında sorulan soruların hepsini çözme hakkı var. Aynı soruları çözmüş ve aynı netleri elde etmiş bir Anadolu Lisesi mezunu öğrenciyle, aynı soruları çözmüş ve aynı netleri elde etmiş bir İmam-Hatip lisesi mezunu öğrenci arasından Anadolu Lisesi okuyan öğrenci tıp, hukuk, siyasal gibi bölümleri tercih edebilirken, İmam-Hatip Lisesi’nden mezun olmuş öğrencinin böyle bir hakkı olmuyor. Bu mu eğitimde eşitlik? Burada önemli olan, bilgilerin ölçülmesi mi, yoksa hangi liseden geldiği midir? Eğer amaç bilgilerin ölçülmesiyse –ki sınavın amacı budur- her ikisi de eşit hakka sahip olmalıdır. Eşitlikten anlaşılan, “aynı doğrultuda çözülen sorularda her zaman meslek liseleri ikinci plandadır” anlayışıysa bunun adına eşitlik değil, eşitsizlik denir. İmam-Hatip Lisesi’nden mezun olmuş bir öğrencinin hâkim olup, kanunları kendi doğrultusunda yorumlamayıp, hakkı gözeterek, haksızlığa boyun eğmeyeceği bilindiği için mi bu engeller koyuluyor? Yoksa bir İmam Hatip Lisesi mezununun doktor olup da tıbba katacağı maneviyattan mı korkuluyor?

Öyle ya, o gün o kararın verilmesine neden olan ve kararı verenlerin İmam-Hatip mezunu insanlardan olmuş olmaları durumunda ne bayramlar zehir olurdu ne de gençlerin geleceği. Çünkü onlarda vicdan ve hak kavramı vardır. Merhum Akif ne güzel söylemiş: “Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.” İşte bu düsturla yetişen bir gençliği kabullenememek en acısıdır. Vermiş oldukları kararlarla yürütmenin yerini alan Danıştay ve yasamanın yerini alan Anayasa Mahkemesi varken, böyle bir sistemin işletilebilmesi çok kolay değildir. Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmaması için bir savaş içinde olan, onu, geçmişi ile suçlayan ve kendi geçmişi hatırlatıldığında “Gençtim, olgunlaştım” diyen Nur Serter’in varlığı unutulmamalıdır. Kendi için değişime hak verirken başkaları için (özellikle İmam Hatip ve başörtülülere karşı) bu hakkı savunmayanlar unutulmadı. Fikirlerine saygı beklerken, kendinden olmayanın “Bez parçasıyla gezenlerin” fikrine saygı göstermeyen, onları ikinci sınıf insan olarak gören anlayıştaki birisi çıkıp şunu der mi bil(e)mem: “Bırakın biraz da meslek liselilerin (İmam Hatiplilerin) anaları ağlasın, bu ülkede analar ağlamadı mı?” Bunları duymaya alıştık. Şimdi başka şeylere alıştırmaya çalışıyorlar. Onun adı ise “Dur! Peruk kontrolü!”dür. Sınava girmek için geldiği okulda başının kapalı olması nedeniyle içeriye alınmayan Ümit Köse’nin bunca emeğinin karşılığından kim sorumludur? Okulda yaşadığı olay karşısında gözyaşlarına boğulan Köse’nin hakkını kim verecek? Soruyorum vicdanı olan herkese? Bir yıl boyunca hazırlanıp ve bir dakikada boşa giden çabaların sorumlusu kimlerdir? Hangi hakla bunu yapıyorlar?

Yapılan haksızlığın faturasını karşı tarafa kesip, “bundan sonra tartışılacak hiçbir şey yok" diyerek vicdan muhasebesinden kurtulacağını sananlar ne kadar da çaresizdirler. Danıştay kararlarıyla çıktık yola, peruk kontrolleriyle geldik bu güne. Sabah ola, hayrola!
habertaraf

Nuh Gönültaş
Bugün Gazetesi
AK Parti ve başörtüsü yasağı
13 Nisan 2010

AK Parti Hükümeti'nin neredeyse 8. yılına yaklaşıyoruz.
Türkiye'de hâlâ bir başörtüsü yasağıdır sürüp gidiyor.

Pazar günü yapılan üniversite sınavlarında da başörtüsü yasağı bütünüyle uygulandı.

Hem de hiç tavizsiz.

Değil başörtüsü, peruk takan kızlar bile sınava alınmadı.

Sanırsınız ülkede sekiz yıldır CHP iktidar.

Her soruna çözüm arayan, Kürt sorununda bile açılımlara imza atan AK Parti Hükümeti'nin bu soruna çare bulamaması, bu konuda bir çözüm üretememesi ilginç değil mi?

(..)

Ülkede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dindar olarak bilinir. Eşi başörtülüdür, dinin emirlerini gözardı etmeden giyinmeye çalışan bir hanımdır.

Ülkede Başbakan Tayyip Erdoğan imam hatip mezunudur. Başörtüsü konusundaki tavrı bilinir. Eşi Emine Hanım başörtülüdür.

Ülkede TBMM Başkanı aynı partidendir, dindardır, eşi başörtülüdür.

İktidar partisi Meclis çoğunluğu bu konuda taraftır.

Yasağa karşıdır.

Buna rağmen bu yasak devam ediyor.

Aslında çok garip!

Çünkü yüksek yargı bu konuda herhangi bir çözüm üretilmesinin önünü kesmiştir.

(..)

AK Parti de bu durumu fırsat bilerek bu sorunun çözümü için kılını kıpırdatmıyor!

Hatırlıyorum, mesleğe başladığımın ilk yıllarıydı.

Kenan Evren Cumhurbaşkanı; Turgut Özal başbakan. Yarın da üniversite sınavı vardır. Müthiş bir yasakçılık rüzgarı esmektedir ülkede.

Turgut Özal, Evren ile görüşmüş köşkten çıkmaktaydı. Ve ben ilk defa bir başbakana soru sormanın heyecanı içindeydim. Soruyu sordum ve son kelimeleri de ifade edemeyip yuttum.

Ama rahmetli Turgut Bey sorumu anladı ve cevabını da verdi: "Eğer yarınki üniversite sınavlarında başörtüsü yasağı uygulamaya kalkan görevliler olursa onların hakkında gereken yasal işlemleri yapacağız."

Bu haber o akşam TRT ana haberde birinci olmuş, ertesi gün yapılan üniversite sınavında birkaç lokal hadise dışında yasak uygulanamamıştı!

Şimdi...

Bu konuda hükümetin ciddi kararlılık içinde olması ve yasağa karşı olduklarını kesin dille belirtmeleri gerekiyor.

AK Parti milletvekillerinin yasağın uygulandığı yerlere gidip öğrencilerin yanında yer almaları ve bu konuda yasal bir düzenleme olmadığını, yasağı uygulamanın eğitim hakkının gaspı anlamına geldiğini vurgulamaları gerekiyor.

YÖK'ün her fırsatta üniversitelerde böyle bir yasağın geçerli olmadığını vurgulaması dolayısıyla yasağı uygulamaya kalkan üniversite yönetimlerini uyarması gerekiyor.

Aslında yapılacak çok şey var, yeter ki hükümet partisi bu konuda bir şeyler yapmak istesin.

Hükümet Ergenekon operasyonu gibi bir operasyonun arkasında durabiliyor, hükümeti devirmeye çalışan generallerin yargılanmalarını sağlayabiliyor ama bir başörtüsü yasağına çözüm getiremiyor.

Bunu millete anlatmak hiç de kolay olmaz!

Millet anlamaz bu "çaresiziz" sorumsuzluğunu...

AKP'den Yeni Tarife : İsrail'le "One Minute" 4 Milyon Dolar
Açık İstihbarat Özel
13.04.2010


Bir Akbank reklamında ;

Japon cep telefonu teknolojisini bulmakla, kovboy şapkalı ABD'li geliştirmekle övünürken bizimkisi; o cep telefonunu kullanarak hızlı şekilde kredi almakla övünüyordu.

Ve tabi reklam icabı Japonla , ABD'li "apışıp kalıyorlardı" ; Türk'ün bu mucizesi karşısında.

Türk imgesi ile dalga geçilen reklamlar serisine sıkça rastlamaya başladık (Bkz. Türk-Selim) . Türk'ü salak yerine koyan en son vaka ise bir reklam değil, bir savunma projesi töreniydi.

Geçenlerde Kayseri'de düzenlenen bir törenle; İsrail'e modernize ettirilen 170 adet M60 tankından sonuncusu teslim edildi. Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün de katıldığı törenle İsrail firması IMI'nın başarılı modernizasyon çalışmaları ve bu tank üzerinden Türk ve İsrail savunma sanayilerinin girişeceği ortak projeler anlatıldı. Bu tankla Kolombiya'nın açtığı ihaleye katılacağı vurgulandı. Kolombiya'nın açtığı ihalede yarışan diğer 3 modelin de İsrail'e ait olduğu ayrıntısı büyütülmedi.

170 tankın modernizasyonu için ödenen para 687.5 milyon dolar.

Yani eski tankı modernize etmek için tank başına 4 milyon dolar ödemiş olduk.

Bu rakamı bir perspektife oturtabilmeniz için sizinle başka ülkelerin tank alım rakamlarını paylaşalım:

General Dynamics firmasının Irak ordusuna sağlayacağı ve M60'lara göre çok daha üst düzey teknolojiyi temsil eden yeni M1A1 Abrams tanklarına vereceği fiyat : 150.5 milyon dolar

Toplam 140 tank için.

Anlayacağınız işgal altındaki Irak yeni model tankın tanesini 1 milyon dolar civarında bir rakama malediyor.

Şili'nin geçenlerde Almanya ile yaptığı anlaşma çerçevesinde 140 Leopard 2A4 - ki Leopard tankı bir çok uzman tarafından dünyanın en iyi ana savaş tankı olarak nitelendiriliyor - için ödeyeceği miktar 125 milyon dolar. Yani yeni model tank için ödenen miktar 1 milyon doların altında.

Hindistan'ın yine daha gelişmiş bir model olan T-90 AMT 'den 310 tane almak için ödeyeceği fiyat 700 milyon dolar. Yani tanesi 2 milyon dolar civarında.

Matematiğinizin kuvvetli olmasına veya silah uzmanı olmanıza gerek yok.

Temel bir insaf, ahlak ve vatan sevgisi yeterli.

Tank modernizasyonu adı altında eski tanka yeni makyaj için tanesine 4 milyon $....

Yeni tank için tank başına 1-2 milyon dolar arası değişen fiyatlar....

Sizce bu durumda yeni bir akıllı Türk reklamı çekilmesi gerekmez mi?

Sloganımız hazır....

AKP 'den Yeni Tarife : İsrail'le Konuşmanın Dakikası Sadece 4 Milyon Dolar

Açık İstihbarat

14 Nisan 2010 11:17
Cemil Çiçek AĞZINI Bozdu
Üç gazetecinin köşeye sıkıştırdığı Cemil Çiçek, Şamil Tayyar'ın sorusu karşısında kontrolünü kaybetti. Olayın fitilini ateşleyen Şemdinli Savcısı konusuydu...

Aktifhaber.com

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Bugün TV’de yayınlanan Temsilciler Meclisi Programı’nın konuğu oldu.

Üç temsilci; Mustafa Ünal, Şamil Tayyar ve Adem Yavuz’un sorularını yanıtlayan Cemil Çiçek çok tartışılacak açıklamalar yaptı. Çiçek, bazı Ak Partilileri 27 Nisan’da başlarını yorganın altına sokup uyumakla suçladı. Çiçek bunlar için “bir kısım mahluklar” ve “hödük” ifadelerini kullandı.

Çiçek’le temsilcilerin ilk gerilimi Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten men edildiği ve kendisinin de Adelet Bakanı olduğu dönemdeki HSYK toplantısı sorusuyla yaşandı. Temsilciler, Çiçek’e HSYK’nın o toplantısına başkan olarak neden katılmadığını ve Sarıkaya’nın meslekten ihraç edilmesinin önünün açılmasına sebep olduğunu sordular.

Çiçek, Şemdinli Savcısıyla ilgili Genelkurmay’ın 4 sayfalık ayrıntılı ince işlenmiş bir şikayet dilekçesi olduğunu, Adalet Bakanlığı olarak bu dilekçeyle ilgili işlem yapmak durumunda olduklarını söyledi. Çiçek, Sarıkaya’nın görevden alınmasını bu dilekçeye bağladı. Ancak Adelet Bakanı olarak bu dilekçenin gündeme alınması ve Sarıkaya’nın ihracının gündeme alınması konusunda, kurul toplantısına katılmayarak ihracın önünü açması sorusuna cevap vermedi.

Temsilciler bu konuda Çiçek’in üzerine daha fazla gitmediler. Ancak programın sonunda Şamil Tayyar, ani bir soruyla Çiçek’in kontrolünü kaybetmesi ve argo konuşmasının önünü açtı.

Tayy


En son Ekim tarafından Çrş Nis 21, 2010 9:35 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Nis 15, 2010 10:11 pm    Mesaj konusu: Bakanı Takmayan Bakanlık Alıntıyla Cevap Gönder

"Gazze'ye Özgürlük Filosu"nu TSK Havadan ve Denizden Korumalıdır

Murad Salih



''Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım'' kampanyası kapsamında İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı'nın Filistin'e ilaç, tıbbî malzeme, çimento, demir, çocuk bahçeleri gibi insanî yardım malzemesi taşıyacak 2 gemiye eşlik edecek ''Mavi Marmara'' adlı yolcu gemisi, İstanbul'dan İstanbulluların dualarıyla yola çıktı.

Bu gemilere İngiltere ve Yunanistan’dan katılacak 7 gemi ile birlikte toplam 9 gemilik yardım filosu Antalya'dan Gazzeye doğru yola çıkacak...

İsrail’in Mısır’ın de desteğiyle Gazze’yi açık hava hapishanesine çeviren kuşatması ve insanlıkdışı ambargosu karşısında bugüne kadar geliştirilmiş en etkili ve en kapsamlı eylem gerçekleştiriliyor...

Bu insanî amaçlı sivil deniz harekâtında bir çok ülkeden, bir çok din ve mezhepten, bir çok siyasî görüşten yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve aktivist/eylemci katılıyor...

Bu arslan yürekli insanları ve kuruluşları (Başta İHH) olmak üzere can u gönülden tebrik ediyorum...

Bu sivil deniz seferi hedefine başarıyla ulaşırsa, İsrail topsuz tüfeksiz olarak ilk mağlubiyetini alacak...

Gazze limanı gazzenin nefes borusu haline gelecek...

Bunu İsrail’de biliyor...

Bu yüzden de Filonun hedefine ulaşmaması için elinden gelen bütün engellemeleri yapacaktır...

İsrail’in devlet değil bir terör örgütü gibi davrandığını, hem ulusal hem de uluslarası hukuk kurallarını çok rahatlıkla ihlâl edebildiğini herkes biliyor...

İsrail sivil ticaret gemilerinden oluşan bu filoya denizden, havadan ve karadan her türlü taciz ve saldırıyı yapacaktır...

Bunu, bu filoyu oluşturanlar da, bu oluşuma gönüllü olarak katılanlar da biliyor...

Biliyorlar ve muhtemel bütün tehlikeleri göze alarak Gazze’ye gidiyorlar...

Bu bir kahramanlık mıdır?

Evet...

Bu tam olarak kahramanlıktır...

Bu kahramanlar saygı ve sevgiyle selamlanmalı...

Bu yeter mi?

Elbette yetmez...

Türkiye’nin Akdeniz’de geniş bir kıyı bandı ve karasuları vardır...

Bu Filoda Türk bandralı gemiler, bu gemilerde yüzlerce Türk vatandaşı ve Türk vatandaşlarının Gazzeli kardeşlerine gönderdiği binlerce ton insanî yardım malzemesi de bulunmaktadır...

Yani hem TC vatandaşlarının can güvenlikleri, hem Türk bandralı gemilerin güvenliği hem bu gemilerdeki TC vatandaşlarına ait malların güvenliği İsrail’in çok açık tehdidi altındayken...

AKP hükûmeti neyi bekliyor?

Niçin TSK’ya Akdeniz’in karasularımız ve uluslarası sularında bu filonun korunması görevini vermiyor?

AB-D emperyalizminin ticaret gemilerini bu emperyalizm tarafından talan edilmiş bir ülkenin çocukları olan Somalili deniz akıncılarından korumak için Okyanslara savaş gemisi yollayan AKP hükûmeti...

Burnumuzun dibindeki İsrail tehdidine karşı kendi insanlarını ve ticaret gemilerini Akdeniz’in ulusal ve uluslaarası sularında havadan ve denizden korumak için TSK’yı ne zaman harekete gçirecek?

Gemilerimiz batırıldıktan ve yüzlerce vatandaşımız öldürüldükten sonra mı?

İsrail’in saldırgan niyetlerine en caydırıcı “one minute”nin ancak böyle yapılabileceğini sayın Ahmet Davudoğlu hoca herhalde biliyordur...

Öyleyse AKP tarafından halâ niçin bir çıt bile çıkmıyor?

Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

Asla teslim olmayın!
İsmail YAŞA
ismailyasa@yahoo.com

Evet...

Sözün bittiği anlardayız.

“İki güzellikten biri” diyordu, dün El-Cezire kamerasına konuşan bir bayan aktivist...

“Ya şehadet ya da Gazze’ye ulaşmak...”

O gemilerde canım-ciğerim kardeşlerim, dostlarım, arkadaşlarım ve çok sevdiğim ağabeylerim var.

Kadın, çocuk, yaşlı insanlar var.Mübarek bir yoldalar.

Allah yardımcıları olsun.

Zor bir görevdeler.

Bunu söylemek orada olmayan birinin belki hakkı değil fakat yine de söyleyeceğim.

Özgürlük Filosu’nda bulunan kardeşlerime sesleniyorum:

Asla teslim olmayın.

Gücünüz yettiğince direnin.

Binler, onbinler, yüzbinler sizin göstereceğiniz direnişe göre hareket edecek; bunu sakın aklınızdan çıkarmayın.

O gemiler, o yardımlar size emanet...

Hepsinden öte tüm dünyanın gözü sizin üzerinizde...

Az önce El-Cezire’nin ana haber bülteninde İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü konuşuyordu.

“Bize meydan okudular” dedi.

Ve meydan okudu oldukça kibirli ve alaylı bir tavırla...

“Göreceğiz bakalım ne olacak...”

Sizler Gazze’ye uygulanan haksız ve insanlık dışı ambargoya dikkat çekmek için, insani bir görev için yola çıktınız.

İşgalci, uluslararası hukuku hiçe sayarak alışılmış tavrıyla gemilere el koymaya ve bunu da bir gövde gösterisine dönüştürmeye hazırlanıyor.

Buna izin vermeyin.

(..)

Birkaç cümle de Türk Hükümeti’ne ve Dışişleri Bakanlığı’na söylemek istiyorum.

O gemiler Türk bayrağı taşıyor.

Ve o gemilerde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var.

Uluslararası sularda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını korsanlardan koruyamayacak isek, yuh olsun bize...

O gemideki Türk vatandaşları Türkiye’nin namusudur.

Koyun gibi sürülüp götürülmesine izin mi vereceksiniz?

Ne anlamı kalacak o zaman “one minute”ün...

Asıl bugün güçlü bir “one minute” deme zamanı...

O gemilerin rotası ve yükü belli...

Yasalara aykırı hiçbir iş yapmıyorlar.

Buna rağmen Türkiye onlara müdahaleye izin verirse...

Bu Türk askerinin başına çuval geçirilmesinden çok daha büyük bir hakaret olacaktır.

31 Mayıs 2010 habertraf

Yusuf GEZGİN
yusufgezgin@aktifhaber.com
Bakanı Takmayan Bakanlık
15 Nisan 2010 Perşembe 09:39

Hükümetler politika yapımından ve bu politikaların yürütülmesinden sorumludurlar. Yaptıkları, yürüttükleri politikalardan dolayı da millete, TBMM’ye hesap verirler. İcraatlarının karşılığını sandıkta görürler.

Bakanlıklar, hükümetlerin politikalarının icra edildiği, uygulandığı organlardır. Hükümetler politikalarını bakanlıklar eliyle yürütür. Her bir bakan başında bulunduğu bakanlığı hükümet namına idare eder. Bakanlar kendi bakanlıklarının politikalarını belirler ve uygularlar. Bu politikaların sorumluluğu hükümete ve bakanlara aittir. Müsteşar dahil alttaki bütün memurlar hükümetin ve bakanın politikalarını, kararlarını icra etmekle mükelleftirler. Bütün bakanlıklarda o bakanlığın, kurumun patronu, sorumlusu, en üst yetkilisi bakandır. Bakana rağmen farklı uygulamalar içine giren yöneticiler-amirler, bakanın meşru emir ve talimatlarına uymak istemeyenler görevinden istifa eder veya bakan tarafından görevden alınırlar. Memuriyetlerine kendisine uygun görülen kadrolarda (müsavir, danışman, uzman vs.) devam ederler.

Bir bakanlık vardır ki burada bakanın esamisi okunmaz. O bakanlıkta patron bakan değildir. Hatta bakan, o bakanlık içinde etkinlikte ilk 10’a bile giremez. Bu bakanlıkta politikaları bakan belirlemez, kırtasiye işleri dışında bakan hiçbir işe karıştırılmaz, veri hazırlama memurları ve birkaç daktilograf dışında bakan kimseye emir veremez. Bakan o kurumda olanlardan, terfilerden, cezalandırmalardan vs. haberdar olmaz. Eğer onun imzasını gerektiren şeyler varsa iyi düzenlenmiş klasörler içinde evrak gelir, okunmadan-sorgulanmadan imzalanır ve geldiği yere geri gönderilir. Bu bakanlıkta bakan, atamalardan, bütçeden, harcamalardan ancak evrak üzerinde haberdar olur; çoğu zaman gelişmeleri medyadan bir vatandaş gibi öğrenir.

Aslında bu bakanlıkta dönen pek çok iş ve işlemden, atamadan, harcamadan başbakan, hükümet, hatta cumhurbaşkanı, TBMM haberdar değildir. Ama siyaseten bu bakanlığın bütün icraatı, faturası, hesabı yürütmeye, hükümetlere sorulur. Yani tam manasıyla “davul hükümetin, tokmak başkasının elinde” durumudur. Dahası bu bakanlık memurları hükümetlere, başbakanlara eylem planları hazırlarlar. Burada hazırlanmış planlar ülke gündemini sarsar, ama ne bakan, ne de başbakan bu memurlara karışamaz, ceza veremez, işten el çektiremez. Bütün bu işler bakanlardan, başbakanlardan daha etkin olan başkalarının elindedir. Bu kurumu ne bakan, ne başbakan ne TBMM, ne de TBMM adına denetim yapan, anayasal bir denetim kurumu olan SAYIŞTAY denetleyemez. TBMM’nin bütün kurumlar üzerinde bütçe denetimi vardır, ama bu bakanlığın bütçesi muhalefet ve iktidar tarafından hiç sorgulanmadan, irdelenmeden geçer. Bütçe görüşmelerinde en problemsiz, gerilimsiz, tartışmasız gündem bu bakanlığın gündemidir.
Bu bakanlık hangisi sanırım anladınız; Milli Savunma Bakanlığı.
Bu durum heryerde böyle midir?

Hayır bu ucube durum “demokratik” diye anılan ülkelerden sadece bizde böyledir. Bizde Milli Savunma Bakanlığı kocaman bir bünye içinde hiçbir etkinliği, yetkisi olmayan küçücük, sanal bir kafadır.

Bütün diğer politikalar gibi savunma politikalarını üretmek ve yürütmek de hükümetin yetki ve sorumluluğundadır. Ancak savunma alanı hükümetlerin sokulmadığı, “cıslı”, “dokunulmaz” bir alandır. Aynen pek çoğu şehirlerin orta yerinde yer alan, tel örgü içindeki garnizonlar gibi, sivillere yasaklıdır; yasağa rağmen girmeye kalkanların başına iş gelir. Bu durum öteden beri sivillerce ve hükümetlerce bilinir ve kurcalanmaz. Kimse başına iş almak istemez. Bu nedenle yıllardır bu memlekette hükümetler Milli Savunma Bakanlıklarına askerin sözünden çıkmayacak, onlarla uyumlu çalışacak, ülkedeki derin dengelere muttali adamlar atarlar. Bu bakanlar bakanlığın kırmızı plakalı aracına biner, makamın konforundan, imkanlarından yararlanır; ama işlere karışmazlar, karıştırılmazlar, zaten yetkileri de yoktur. Bakanlıktaki en küçük askeri memur üzerinde bile bir tasarrufa sahip değildirler. Savunma politikaları, silah alımları, harcama kalemleri gibi işlere, MSB bakanı burnunu sokamaz.
MSB, ciddi düzenlemeler yapılarak, diğer bakanlıklar gibi; normal, hükümete hesap veren, bütçesi tartışılan, memurları amirlerine sopa göstermeyen, yaptıklarının ve harcamalarının hesabını veren bir bakanlık haline getirilmelidir.

Bunun olması için öncelikle Milli Savunma Bakanlığına asker karşısında paçasını salmayan, demokrat, delikanlı bir bakan atanmalıdır. Daha sonra bu bakan sekreteryasında bakanlığın teşkilat yapısı, görev ve yetkileri yeniden tanımlanmalıdır. Bakanlık bünyesine sivil güvenlik uzmanları alınmalı, güvenlik politikaları ve uygulamaları en azından sivil asker karşımı bir yapı tarafından üretilmeli. Bu politikalar Milli Güvenlik Kurumunda bakan tarafından gündeme getirilmelidir. MGK toplantılarına belki bakanın yanında Genel Kurmay Başkanı katılmalı, sivillere nispet edercesine her bir kuvvet komutanı MGK’ya alınmamalıdır. Bakanlık güvenlik politikalarının belirlenmesinde, atamalarda, terfi ve tayinlerde etkin hale getirilmelidir. Askerler de sadece askerlik ve muharabe sanatıyla meşgul olmalıdır. Daha güçlü ve etkin bir ordu nasıl mümkün olur, ülke sınırları nasıl korunur, bir tehdit ve tehlike durumunda hangi askeri (siyasi, ekonomik vs değil) tedbirler alınır bunlarla meşgul olmalıdır.

Eğer militarizmden, darbelerden kurtulmak isteniyorsa MSB yeniden, sivil uzmanların etkin olacağı şekilde yapılandırılmalıdır.
Atanacak Milli Savunma Bakanları asker karşısında hazırola geçen, bir protokol bakanı, koltuk bakanı olmamalıdır. Bu bakanlığa sivil düşünen, yetkin, iradeli, muktedir, reformcu, demokrasiye inanan bakanlar getirilmelidir. Bakan bakanlık personelinin takacağı yetkilerle donatılmalıdır.
Milli Savunma Bakanlığında bir düzenlemeye ve reforma ihtiyaç var.
aktifhaber

AKP'nin trendi veya böyle olur saltanat düğünü…
14 Nisan 2010 Çarşamba 17:57
Sami GÖKÇE

O aslında mütevazı, komşusu aç iken tok yatmayan, duygusal ve bunu gizlemeyen bir siyasetçi.


O, harama el sürmeyen, devlet malını namusu bilen bir insan(!)

O başında bulunduğu ve yönettiği kurumlarda liyakate önem veren (!) haklıyla haksızı ayıran biri.

O siyasetçi olarak da hukukçu olarak da farklı bir kişi,

O inancından dolayı kimseye taviz vermeyen, kimseyi de yargılamayan birisi,

O haksızlıklar karşısında gerekirse gövdesini siper edip, "civanına" sahip çıkacak kadar da yürekli.

O Refah Partisi Gençlik Kolları ve Manisa il başkanlığı görevlerinde bulundu. Milletvekili seçildi.

Grup Başkanvekilliği yaptı. Partisi kapatılınca AKP'nin kurucusu oldu.TBMM Başkanlığı yaptı. Hem de iki dönem.

Sonra Başbakan Yardımcılığı.

Evet Bülent Arınç'tan söz ediyoruz.

Haberi Hürriyet'te okudum

Esra Kaya ve Zeynep Şafak imzalı "Gelin Hamamı spa" başlıklı bir haber. Hoş, gazete yönetimi haberi saklamak için özel çaba sarfetmiş ama haber o kadar güzel ki "Ben buradayım" diyor.
Haberin özeti şu: Anne Münevver Arınç gelin adayını hamama götürmüş. Hamam dediğimiz spa merkezi. Yok yok. ama anne Arınç, gelin adayı için hamamı kapatmış. Kurnalar türlü çiçeklerle süslenmiş. Nedimeler tutulmuş. Tıpkı Osmanlı sarayındaki cariyeler gibi.

Sonra teknoloji de unutulmamış. Yeliz ve Mücahit ismi ultraviyole ışıklarla koridora yazılmış. Renkli renkli.

Tabi bu arada güvenlik de elden bırakılmamış.

Davetlilerin cep telefonları ile hamama girmelerine bile izin verilmemiş.

Olur ya biri kaydeder de sultan halkının gözünde itibar kaybeder diye.

Ama gerkeçler uzun süre saklı kalamıyor.

Ne kadar saklarsanız saklayın bir şekilde ortaya çıkıyor.

Haberde olduğu gibi. Sevgili okurlar, bu tür düğün ilk değil. Başbakan kızını Çırağan'da evlendirdi. Tam da krallara yakışır bir düğün töreniyle.

Cumhurbaşkanı da öyle.Kızı Kübra için Dışişleri konutunda, yeğeninin kına gecesini TBMM Refik Belendir'deki tesislerinde yapmıştı. Sadece 150 davetlinin katıldığı törende de kuş sütü eksikti. Ne yani, hükümetimizin büyükleri "gemicik" ile ticarete atılan evlatlarını, sıradan vatandaş düğünüyle mi evlendirecekti...Devletimizin otelleri (!!) bakanların düğününe ev sahipliği yapıyorsa, devletin konutları, sosyal tesisleri de evlatlara feda olsun...

Beğenmedikleri ve yok etmek için özel çaba sarf ettikleri önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ise oğlunun düğün parasını cebinden ödemişti.

Bu saltanat özentileri için Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiirinden iki dörtlükle yazımızı bitirelim.

“Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay..
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

............

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin”
avaztürk

TOTALİTER REJİMLERDEKİ GİBİ HABER YAPILIYOR
16.04.2010 11:39

Yeniçağ yazarı Savaş Süzal, Başbakan'ın ABD gezisinde neler olduğunun anlaşılamamasını, Türkiye’de artık totaliter rejimlerdeki gibi haber yapılmasına bağladı. Erdoğan’ın gazeteciler önüne çıkmamasını ve sözcüsünün Anadolu Ajansı muhabirini çağırıp konuşmasını, sıkıyönetim komutanlarının haber dikte ettirmesine benzetti.

Savaş Süzal, bugünkü yazısında Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisiyle ilgili olarak sansürsüz tarafından şunları anlattı:

“Başbakan Erdoğan’ın bir Amerika gezisi daha sona erdi. Ermesine erdi de sizler yapılan açıklamalardan ve yazılan haberlerden ne olup bittiğini anlayabildiniz mi? Anlayamadınız değil mi? Zira artık, aynı totaliter rejimlerdeki gibi haber yapılmaya başlanmış Türkiye’de. Bunu Washington’da net şekilde gördüm. Ama toplantıların önemini süresiyle ölçen bizim garip basına ne diyeyim bilemem. Tercüme nedeniyle sürenin en azından ikiye katlandığını bile hesaplayamıyorlar. Ne acı.

Erdoğan ne hikmetse gazetecilerin önüne çıkmadı. Onun yerine sözcüsü, Anadolu Ajansı muhabirini çağırıp gazetecilere yazmasını istedikleri şeyleri dikte ettirdi. Sonra da ajans muhabirinin yazdığı metni gazetecilere dağıttırdı. Soru sorulmasın veya Başbakan zor durumda kalmasın diye herhalde bu yola başvuruldu. Düşünün; demokrasiden söz edenler en temel hak olan basın özgürlüğünü çiğneyerek sıkıyönetim komutanlığı gibi haber dikte ettiriyorlar.

Gelelim Başbakan’ın iki günlük Washington temaslarına. Erdoğan ABD başkentine Pazar gecesi geldi. Pazartesi sabahı ise 4 milyon dolar bağışla George Mason Üniversitesi içinde kurulan bir bölümde düzenlenen ısmarlama bir konuşma yaptı. Salonun yarısı Türk geri kalanı Arap ve beş on Amerikalı vardı. Gene esti köpürdü ama inanın Washington’daki son esmesi oldu. Aslında Pazartesi sabahından itibaren ziyaret pek garipleşti.

Önce Erdoğan ve Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan bir araya geldi. Ama ikisi de birbirinin suratına bile bakmadı. Buz gibi bir el sıkışma, çıkışta gene açıklama yok. Bu görüşme sonrası Sarkisyan öyle şeyler yaptı, öyle şeyler söyledi ki, sanırsınız Ermenistan bize sınır açıyor veya bir şey lütfediyor. Bir kere, Washington katedralindeki ABD başkanlarından Wilson’un anıt mezarına çelenk koydu. Ardından diasporada yaptığı konuşmada resmen bize hakaret etti; “Dedelerimizin katilleri ile masaya oturmak zorundaydık”dan tutun “hiçbir koşulu kabul etmeyiz, soykırım iddiamızdan vazgeçmeyiz” e kadar.
Amerikalı yetkililer de Sarkisyan paralelinde konuştu; bizim koşul falan ileri sürmememizi ve 24 Nisan tarihine kadar protokolleri işleme koymamızı istediler. Aslında Ermeni ve soykırım konuları, Washington toplantılarında bizim dışımızda geri planda kalan konulardı. Esas konu, İran’dı. İran konusunda ABD hem bize hem de Brezilya’ya, yaptırımlarla ilgili birlikte hareket etme talimatı verdi. Zaten Obama ve Hillary Clinton ile yapılan toplantılarda esas konu da buydu. Ve bizimkilerin bu ikili görüşmelerde bir şeye itiraz falan ettikleri de olmamış duyduğumuz kadarıyla. Aksine Başbakan ve takımı İran konusunda öğrendikleri bilgileri de dökmüş saçmışlar Amerikalılara.

Bir de dikkatimizi çeken şey; Erdoğan’ın Washington’da İsrail lafını ağzına aldığını görmedik. Ne olduysa birileri kulağını mı büktü ne, hiç İsrail demedi. Pardon George Mason Üniversitesinde toplam 60 kişi önünde konuşurken son olarak söylemişti. Orayı da Türkiye’de, konferans verdim diye sattı. Aslında zirveye gelen liderler arasında kabile reisi gibi, çoluğu çocuğu, kızı oğlu, yedi sülalesiyle gelen tek lider bizimkiydi. Karısından ayrılmayan Fransa Devlet Başkanı Sarkozy bile yalnızdı.

İki günlük ziyaret sırasında oldukça garip şeyler de oldu. Örneğin bizim heyete 40 araba kiralanmış ve bunlara 200 bin dolara yakın para ödenmiş. Ayrıca heyet için otele Divan lokantasından 300 pide yaptırılıp gönderilmiş, adam başına 15 tane falan düşüyor.

Beni en fazla üzen, Türk basınının durumu oldu. Yapılan görüşmelerin önemini toplantı süresiyle değerlendirdiler. İçerik konusunda tek kelime bilmeden. Türkiye’de basın yayın organları devlet kontrolündeki Anadolu Ajansı’nın haberini kullanıyor veya kendilerine söylenen dışında araştırma falan yapmadan borazanlık yapabiliyorlar. Anlaşılan, uçakta yanında taşıdığı yandaş basını bile önemsemiyor. İstanbul’da, Türkiye’ye dönüşünde konuşurken suratı pek asıktı, öyle seçimde saçacağı bir şey kalmamış gibi görünüyor. Hani size söyledim ya, ABD Erdoğan’ı gözden çıkardı diye. Şimdi anladınız mı gerçek durumu?”

Odatv.com

ABD Konya ve Kayseri’de… Dışişleri bilmiyor !..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

16 Nisan 2010Cuma
Birkaç yazarımız gündeme getirdi. Bir de galiba CHP’li Onur Öymen’le, MHP’li Deniz Bölükbaşı tepki gösterdi. Sonra diğer birçok önemli konu gibi iki günde buruşturulup, çöpe atıldı. Mart ayında ABD Büyükelçiliği’nin internet sitesinden yapılan “tebligat” gibi bir duyurudan söz ediyorum.

ABD, konsolosluğu veya büyükelçiliği olmayan bazı Türk şehirleriyle daha fazla temas sağlamak üzere “Şehir Temsilciliği” programı oluşturmuş. Bu temsilciler, “Ankara’daki Büyükelçilik’le, o illerin siyaset, eğitim ve iş önderleri arasındaki ilk teması sağlamakla” görevliymiş.

Öncelikle “tebligat”taki, “Büyükelçilik olmayan bazı Türk şehirleri” ifadesine dikkat çekelim. Diplomatik kurallar değişmediğine ve sadece ülkelerin başkentlerinde büyükelçilik açıldığına göre, bu ne anlama geliyor?

Uygulamanın da “tebligat”tan önce, Aralık ayında başlatıldığını, Konya, İzmir ve Kayseri temsilcilerinin atandığını kaydedelim. Konya’da Daniel Keen, Kayseri’de Sarah Borenstein görevlendirildi.

Bu atamalara ulusal basınımız hak ettiği ilgiyi göstermedi, ama Konya Ereğli ve Kayseri Anadolu Haber gazeteleri, illerine gelen “temsilciyi” önemseyip, hemen röportaj yaptı. Konya Temsilcisi Keen’in, “program ve amaçları” hakkında anlattıklarından birkaç cümle aktaralım.

Klasik “bağları ve iletişimi güçlendirme, ücretsiz konserler gibi kültürel faaliyetler düzenleme” söyleminin ardından, “çözüm bekleyen sorunlarla ilgilenme, bölgede yaşayan Amerikan vatandaşlarıyla görüşme”den söz ediyor. Ancak birkaç paragraf sonra, “Konya’da kaç tane Amerikalı olduğu konusunda ellerinde bilgi bulunmadığını” açıklıyor. Altı çizilmesi gereken bir şey daha söylüyor; “Türkiye çok büyük bir ülke ve ABD’ye karşı tutum açısından bölgelere göre değişen farklılıklar söz konusu. Bu program aracılığıyla, insanların ülkem Amerika’yı nasıl gördüğüne dair daha iyi bir fikir edinebilmeyi umuyoruz” diyor.

Kayseri Temsilcisi Sarah Borensteins da “yıkama-yağlama” yapıyor. Ancak Türkiye’deki Amerikan karşıtlığı konusunda Keen’le çelişkiye düşüyor, “O anketlerdeki soruların kimlere yöneltildiğini merak ettiğini, zira Türklerin tanıdığı en sıcak ve dost canlısı insanlar olduğunu” dile getiriyor.

Konya Temsilcisi Keen’i kısaca tanıtmam gerekiyor. Kendisi ABD Büyükelçiliği’nde Konsolos Yardımcısı, İspanyolca ve Türkçe biliyor. Buraya ilk görev yeri olan Hindistan’dan gelmiş. Yaklaşık 7 milyonluk nüfusuyla Hindistan’ın dördüncü büyük metropolü, 368 yıllık tarihi olan Chennai adlı bir şehirde konsolosmuş. Bu şehrin özelliği ise Tamil Nadu adındaki eyaletin başkenti olması!.. Bir “eyalet başkenti” konsolosluğundan, konsolos yardımcılığına, sonra da Konya temsilciliğine!.. Burada dikkat çeken bir tuhaflık, hatta bir mesaj yok mu?

Türkiye epeydir yol geçen hanına döndü… O yüzden şu ana kadar anlattıklarımda bir gariplik veya olağanüstülük bulunmadığının farkındayım.

Bunları anlatmadaki meramım başka. Yetkililerimizin “Şehir Temsilciliği tebligatı”na ilgisizliği karşısında, bir vatandaş olarak Dilekçe ve Bilgi Edinme Hakkından yararlanıp, Dışişleri Bakanlığı’mıza şu soruları sordum:

-ABD Büyükelçiliği’nin Konya’da başlattığı Şehir Temsilciliği uygulamasının diplomasi ve hukuki statüdeki yeri, uygulamada karşılığı nedir?

-Başka Büyükelçiliklerin ülkemizde buna benzer uygulaması var mı, var ise hangi şehirlerimizdedir?

-Türkiye’nin herhangi bir yabancı ülkede B.elçilik ve Konsolosluğu dışında Şehir Temsilcisi var mı?”

Evvela Bakanlığın Bilgi Edinme Merkezi’nin hakkını teslim edeyim. Sorularım bir-iki gün içinde ilgili genel müdürlüklere iletildi ve 15 gün gibi kısa sürede cevap geldi. Cevabın sonunda “saygılarımızla” deme nezaketini de göstermişler.

Sorularımın cevapları mı? Buyurun; okuyun, öğrenin:

“Konya’da böyle bir temsilcilik olduğuna dair bir bilgi bulunamamıştır.”

İlgi, bilgi ve engin yorumlarınıza saygılarımla arz ediyorum efendim!
avaztürk

16 Nisan 2010 14:04
'Gül- Erdoğan Savaşı Yakın'

Economist'e göre, Gül ile Erdoğan arasında savaş patlamak üzere....Ergenekon'dan beri Türkiye'nin iç işlerine meraklı İngilizlerin yeni senaryosunun ayrıntıları.....

Türkiye’de bundan sonra kimin Cumhurbaşkanı olacağı konusu, yurt dışında da merak uyandırıyor. İngiliz The Economist dergisi, son sayısında “Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’a meydana okumaya hazır mı” sorusuna yanıt aradığı analizinde, “Bu partiyi bölebilir, hükümetin düşmesine bile neden olabilir” yorumunu yaptı. “İlan edilmeyen bir savaş patlamak üzere: Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına göz diktiğine inanılıyor ancak, Sayın Gül, makamı elinde tutmak istiyor” görüşünü öne süren dergi, Gül için, “Sayın Erdoğan kadar popüler desteği olmasa da AK Parti içerisinde hala nüfuzu var. Ancak, bunu Sayın Erdoğan’ın, gelecek seçim için adaylar listesini hazırladığında koruyacak mı” diye yazdı
Prestijli The Economist dergisi, son sayısında “Aile Kavgası” başlığı altında sonraki dönemde Cumhurbaşkanlığı konusunda Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan arasında bir çekişme olduğunu öne sürdü. “Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’a meydan okumaya hazır mı” sorusuna yanıt arandığı analizde görevi sırasında ender yolculuk eden eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in aksine Gül, son gittiği Umman ziyaretiyle birlikte 61. yurt dışı gezisini gerçekleştirdiğine dikkat çekilerek, “Açıkça dindar ancak, batı ve serbest piyasa yanlısı olan Sayın Gül, ülkesinin yeni küresel ihtiraslarını simgeliyor” denildi. Dergi şöyle devam etti:

-“GÜL DIŞİŞLERİ BAKANI OLARAK ERDOĞAN’IN AŞIRILIKLARINI DENGELEDİ”-

“Dünyanın çoğu için Sayın Gül, beş yıllık Dışişleri Bakanlığı görevi sırasında, birdenbire değişen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aşırılıklarını dengeleyen ılımlı bir şahsiyettir. Sayın Erdoğan, kamuoyu önünde İsrail ile atıştı ancak Sayın Gül, nükleer iddialarından vazgeçmesi için sessizce İran’ı lobi etti. Sayın Erdoğan, karizmadan yana, Sayın Gül, sağduyudan. Ancak şimdi ilan edilmemiş bir savaş patlamak üzere: Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına göz diktiğine inanılıyor ancak Sayın Gül, elinde tutmak istiyor.”

Cumhurbaşkanının görev süresine ilişkin tartışmalara değinerek Gül’ün görev süresinin ne zaman sona ereceğini kendisi dahil hiç kimsenin bilmediğini kaydeden The Economist, Gül’ün “Yedi yılım mı var, beş yılım mı? Bilmiyorum” sözlerini de yansıtırken 2007 yılında Cumhurbaşkanının, halk tarafından seçilmesi amacıyla yapılan reformu anımsatarak, hukukçuların bu konuda ikiye bölündüğünü ancak, sonunda siyasetin ağır basacağını kaydetti.
İngiliz dergisi, Gül’ün çevresinin Cumhurbaşkanının bir dönem daha görev yapma hakkının bulunduğunu savunduğunu belirterek, “Ancak Sayın Erdoğan’ın müttefikleri farklı düşünüyor. Başbakana yakın bir kaynak, ‘Sayın Erdoğan, Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanlığını destekledi. Şimdi fedakarlık yapma sırası onda’ dedi” diye yazdı.

“ANAYASA REFORM GİRİŞİMLERİNİN ERDOĞAN’A GÖRE ŞEKİLLENDİRİLDİĞİ İNANILIYOR"

Gelecek yıl yapılması gereken seçimler sonucunda AKP’nin yeniden iktidarı elde etmesi halinde Erdoğan’ın, partisine verilen yetkiyi, Cumhurbaşkanlığını üstlenmek için kullanmak isteyebileceğini belirten dergi, “Bazıları, AK Parti’nin, Cumhurbaşkanının yetkilerini güçlendiren önlemleri içeren Anayasa reformuna yönelik son girişimlerinin, Sayın Erdoğan’ın görevini üstlenmesini dikkate alarak şekillendirildiğine inanıyorlar. Ancak Gül, onun karşısında yer almaya karar verirse eğer, ne olacak? Bu partiyi bölebilir, hükümetin düşmesine bile neden olabilir” yorumunu yaptı.
Böyle bir olasılığın partililer tarafından reddedildiğini belirten The Economist, AKP üyelerinin, kişisel ihtirazların “ümmet”in iyiliği için bir kenara itildiğini söylediklerini kaydederek, “Haklı olabilirler. Sayın Gül ve Sayın Erdoğan’ın kariyerlerine Türkiye’nin İslamcı hareketinde başladılar ve yıllarca çok yakınlardı. AK Partiyi birlikte kurdular ve 2002 yılında partinin ilk seçim zaferini sağladılar” dedi.

“GÜL, SEÇİM SONRASI AK PARTİ İÇERİSİNDEKİ NÜFUZUNU KORUYACAK MI?”


Gül ile Erdoğan arasındaki görüş ayrılıklarının, Gül Cumhurbaşkanlığına adaylığını, “Görünürde Erdoğan’ın arzularına rağmen” ilan ettiğinde suyun üstüne çıktığı savunulan yazıda, bunun ardından dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyakanıt’ın “darbe tehdidinde bulunduğu”nu ancak, AKP seçimde oylarını artırınca Gül’ün, Cumhurbaşkanı olduğunu ifade etti. Dergi şöyle devam etti:
“Bu, generaller için büyük bir darbe oldu. Sayın Gül, direnmezse, onların görüşleri hakim olabilirdi. Sayın Gül’ün ılımlı tavırları, 1997 yılında ‘yumuşak bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılan, Türkiye’nin siyasi İslamcılarının kurucusu Necmettin Erbakan’a karşı isyan etmeye götüren çelik gibi bir iradesini gizliyor. Sayın Erdoğan kadar popüler desteği olmasa da AK Parti içerisinde hala nüfuzu var. Ancak, bunu, Sayın Erdoğan’ın, gelecek seçim için adaylar listesini hazırlayacağı zaman koruyacak mı?”

"MUHAFELET ETKİSİZ OLDUKÇA AK PARTİ'YE TEK MEYDAN OKUMA, YİNE İÇERİDEN GELİR"

Cumhurbaşkanlığının büyük ölçüde seçimin sonucuna bağlı olduğunu ifade eden The Economist, analizini “Eğer, AK Parti, göreceli olarak kötü bir performans gösterirse, Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ihtirasları yok edilecek ve Sayın Gül, yedi yıllık bir döneme sahip olduğu için kendisini şanslı sayılabilecek. Açık olan şudur ki Türkiye’nin muhalefet partileri etkisiz olmayı sürdürdükçe, AK Parti’ye tek ciddi meydan okuma yine içerisinden gelir” sözleriyle noktaladı.
aktifhaber

TRT'nin Arapça kanalı, Arapları kızdırdı: "'Örf ve adetlerimize ters, hayâsız, çıplaklık sunuyor"

16 Nisan 2010 Cuma 15:50

İSTANBUL - - Türkiye'yle Arap dünyası arasında bir köprü olma hedefiyle iki hafta önce yayın hayatına başlayan TRT'nin Arapça kanalı El Türkiye, Filistinli akademisyen Azzam El Temimi'yi hayal kırıklığına uğrattı. Radikal'in haberine göre; Londra'daki İslami Politik Düşünce Enstitüsü'nün de başkanı olan El Temimi, Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi için kaleme aldığı yazısında El Türkiye'yi 'çıplaklık' görüntüleri ve tatmin etmeyen programları nedeniyle yerden yere vurdu. El Temimi, fikir olarak başta çok olumlu karşıladığı Arapça Türk kanalının açılışını 'tam bir hayal kırıklığı' olarak niteliyor: "Kanalı iki-üç gün takip ettim. Derin bir üzüntü sardı beni. Arap izleyici olarak, Arapların veya Türkiye'nin istifade edeceği bir mesaj bulamadığım projeye harcanan onca paraya acıdım. Kanal sahiplerinin, bu programlarla Araplara ne vermek istediklerini anlamış değilim."

El Temimi'nin dikkat çektiği ve rahatsız olduğu başka bir konuysa, kanalın 'çıplaklık' görüntüleri olmuş. El Temimi, "Bu haliyle El Türkiye kanalına ancak Türkiye'nin hayrını istemeyenler hayran olabilir. Programlar ancak çıplaklık görüntülerinin rahatsız etmeyeceği kimseleri çekebilir. Kanalı şevkle bekleyenlerinse umutları suya düştü ve o şevk hayal kırıklığına dönüştü. Çünkü kanaldaki programlar hiç tatmin etmiyor ve birçok Arap için örfe ters, izlenilemeyecekler sınıfına giriyor. Türk yetkililerin bu korkunç dengesizliği düzeltmekte acele etmelerini, bu büyük hatadan dönmelerini umuyoruz. Bu haliyle kanalın hiçbir mesajı yok" diyor.

Kendini 'Türkiye sevdalısı' olarak tanımlayan El Temimi, TRT'nin Arapça kanalında sevdiği Türkiye'yi göremediğini, aksine 'hayâsızlığın baskın olduğu bir yaşam biçiminin, düşünce ve davranışların lanse edilişini' gördüğünü söylüyor. Kanalın, var olan programlarıyla Arap izleyicide nefret uyandıracağını söyleyen yazar, "Böyle devam edecekse bu kanalı kapatsınlar. Çünkü başımıza gelen ifsat edici (baştan çıkarıcı) kanallar bize yeter. İnanç sahipleri bu programları izleyerek zamanını ziyan eder" diye devam ediyor.
El Temimi, kanaldaki Türk dizileri hâkimiyetinden şikâyetçi, "Sanki Araplar Suudi ve Körfez ülkelerinin sahip olduğu uydu kanallarında bu dizilerin yoğun dozuna doymamış gibi" diyor.
El Türkiye'de halihazırda Türk dizilerinden 'İkinci Bahar', 'Yeditepe İstanbul', 'Bahar Dalları' ve 'Süper Babaanne' yayımlanıyor.
netgazete

17 Nisan 2010 19:58
Arınc'ın Gelinine Osmanlı Kına Gecesi
Bülent Arınç’ın yarın evlenecek oğlu Mücahit Arınç ve gelini Yeliz Asker için önceki akşam Ankara Rixos Otel’de Osmanlı usulü kına gecesi yapıldı

Davetlileri kapıda Bülent Arınç’ın eşi Münevver Arınç karşıladı. Arınç, bütün davetlilerle tek tek tokalaştı. Salonun giriş kapısına konulan tüllerle süslü deftere ziyaretçiler, gelin ve damat hakkındaki düşüncelerini yazdılar. Osmanlı temasının işlendiği gecede gelin Yeliz Asker pembe kaftan giydi, başına da pembe renkli hotoz taktı. Salona Mücahit Arınç’la el ele giren Yeliz Asker’i, davetliler uzun süre alkışladı.

Hürriyet'in haberine göre Mücahit Arınç, erkeklerin girmesinin yasak olduğu salona nişanlısını bırakıp çıktı. Ankara havalarının ve Doğu türkülerinin ağırlıklı olarak çalındığı gecede davetlilere çeşitli ikramlar da yapıldı. Salonda garsonlar dahil bütün görevliler kadınlardan oluştu.

Gecenin ortalarına doğru damat Arınç da salona geldi. Yeliz ve Mücahit, tahta benzer büyük ve görkemli koltuklara oturtuldu. İkiliye, türküler eşliğinde kına yakıldı. Davetlilere gecenin hatırası olarak keseler içinde kınalar hediye edildi.

SON MODA KIYAFETLER YARIŞTI
Yarın dünya evine girecek Mücahit Arınç ve Yeliz Asker’in kına gecesi için Ankara Rixos Otel’e gelen davetliler birbirinden şıktı. Geceye katılan kadınların büyük bir kısmı son modayı davete taşıdı. Renkli tuvaletlerin yanı sıra kadınların özelikle siyah ağırlıklı kıyafetleri tercih ettiği görüldü.

Gelin Hamamı da yapılmıştı
Münevver Arınç’ın gelini için organize ettiği ‘Gelin Hamamı’ da görüntülendi. Kına gecesinin basına yansımaması için güvenlik önlemleri arttırıldı.
aktifhaber

6 yıldır başörtüsüne özgürlük için toplanıyorlar

17:20 - Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu tarafından düzenlenen "Başörtüsüne özgürlük eylemi", geniş katılımlı bir yürüyüşle 6. yılına girdi. Merkez Bankası önünde başlayan yürüyüşe Bursa, Sakarya, Kütahya, İstanbul ve Diyarbakır'dan gelen çok sayıda vatandaş ilgi gösterdi. Konuşmaların ardından sloganlar atarak tekbir getiren kalabalık, olaysız şekilde dağıldı. 17.04.2010 KOCAELİ netgazete

8 Nisan 2010
Reform paketinde askerî mahkemelerle ilgili düzenlemede son anda değişikliğe gidildi...

Reform paketinde askerî mahkemelerle ilgili düzenlemede son anda değişikliğe gidildi. Askerî mahkemelerin, yalnızca askeri suç ve disiplin konularında görevli oldukları yönündeki ilk metin genişletildi. Teklifin son şekline hukukçulardan itirazlar geldi: Bu düzenleme Şemdinli bombalamasındaki gibi 'görev gereği oradaydım' benzeri savunmalara kapı açıyor.

Yargı reformunun da içinde yer aldığı Anayasa değişikliği teklifi, Meclis Genel Kurulu'nda yarın görüşülmeye başlanacak. Pakette askerî mahkemelerin görev alanına ilişkin düzenlemede son anda değişikliğe gidilmesi tartışma konusu oldu. İlk düzenleme, askerî mahkemelerin yalnızca askerî suç ve disiplin konularında görevli oldukları yönündeydi. Ancak bu teklif, Anayasa Komisyonu'nda değiştirilerek, "Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin; askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler." şeklini aldı. Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, burada ciddi bir geri adım atıldığını savunuyor. Özbudun, "Bir asker, diğer bir askere karşı Kızılay Meydanı'nda tamamen adi bir suç işlediğinde yetkiyi askerî mahkemelere bırakıyorlar. Ki teklifte yoktu. Askerî suçu kim tanımlayacak?" diye soruyor. Emekli Askerî Hakim Dr. Ümit Kardaş da yapılan bu değişiklikle askerî mahkemelerin görev alanının genişletildiğini dile getiriyor. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop ise Şemdinli olayını örnek göstererek düzenlemeyi eleştiriyor: "Bombalamaya katılan kişiler aslında bir görevlendirmeyle oradaydı. Böyle bir görevlendirme olabilir mi? Bu düzenleme, bu tip yorumlara kapı açıyor."
Anayasa değişikliği teklifinde askeri yargıyla ilgili yapılan değişiklik hukukçular tarafından şu şekilde değerlendirildi:

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun: "Bir asker, diğer bir askere karşı Kızılay Meydanı'nda tamamen adi bir suç işlediğinde yetkiyi askerî mahkemelere bırakıyorlar. Ki teklifte yoktu. Askerî suçu kim tanımlayacak? Muhtemelen bir kanun tanımlayacak. Meclis'in o anki eğilimine göre de normalde adi bir suç olması gereken birçok şey askerî suç olarak tanımlanabilir. Burada ciddi bir geri adım görüyorum."

Emekli Askerî Hakim Dr. Ümit Kardaş: "Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi duruyor. Açıkçası bunlara kızıyorum. Çift başlı yargı devam ediyor demektir. Bir değişiklik yok. Yalnızca askeri mahal kavramının çıkarılması çok önemli değil. Askeri suç dediğiniz zaman hepsini kapsamak istiyorlar. Yani bu anayasa değişikliği askeri vesayet ve askeri yargı çift başlılık konusunda hiçbir şey getirmiyor. Anayasa'daki dört kriterin üçü yerinde duruyor. Asker kişilerin askerler aleyhine işledikleri (dolandırıcılık, konut dokunulmazlığını ihlal, hırsızlık gibi) suçlarda askerî mahkeme görevli oluyor. Yalnızca darbe suçunun askerî mahalde işlenmesi düşünülerek kaldırılıyor. Bunu eleştiririm doğrusu."

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop: "Askerlik görev hizmeti meselesi muğlak bir kavram. Mesela Şemdinli'de bombalamaya katılan kişiler aslında bir görevlendirmeyle oradaydı. Böyle bir görevlendirme olabilir mi? Bu düzenleme, bu tip yorumlara kapı açmakta. Askerî suçun ne olduğu belli. Ayrıca asker kişilere karşı işlenen ve askerlik hizmet ve göreviyle ilgili suçları buraya sokmak bence yanlış. Sınırları genişletiyor."


Düzenlemenin serencamı
145. maddenin Anayasa'daki mevcut hali:

"Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin; askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler."

Anayasa Komisyonu'na gönderilen metin:

"Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler."

Komisyonda değiştirilerek kabul edilen madde:

"Askerî mahkemeler, asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli olacak."

Zaman

Elin Nükleerine Bekçi Olmak
Hulki Cevizoğlu
Yeniçağ Gazetesi

Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilirmiş!

Bunu kim söylüyor?

Elinde en çok “yok edici” nükleer silah (bomba, füze) bulunduran ülkenin başkanı Obama söylüyor.

Bizim başbakanın da, onca afra tafradan sonra koşarak gittiği, hem de 18. gidişi olarak rekor kırdığı ABD’de “Nükleer Güvenlik Zirvesi” yapılıyor.

Rusya ile birlikte 10.000’in üzerinde (yazıyla da vurgulayalım: Onbinin üzerinde) nükleer silahı bulunan ABD, kara mizah gibi bir zirve topluyor.

Bizim gibi, “kendisine ait nükleer silahı bulunmayan” gariban ülkeler de, koşa koşa “nükleer güvenliği sağlayacağım” diye toplantıya katılıyor!

Tam bir komedi.

Senin kendine ait nükleer silahın yok, nükleer silahı olanlar üzerinde hiçbir etkin de yok, ama fasaryadan toplantıda görünüyorsun.

Neymiş?

Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılıyorsun.

Bak, bak!

Filin ayak izine sığınmak!

ABD ile Rusya geçenlerde bir toplantı yaptı.

Bu “gerçek” bir toplantı idi. Yani, bu konudaki “eşitler arasında” bir görüşme ve anlaşma oldu. İki ülke nükleer silahlarını 10.000 ile sınırlama kararı aldı.

Bunun iki tanesinin bile bir ülkeyi yok ettiğini hatırlayalım ve 10 binin ne anlama geldiğini düşünmek için kendimizi zorlayalım.

Filler karar alıyor, paçasına sarılan bizler de kendimizi nimetten sayıyoruz!

Hani, sinek tekerleğe konmuş da “Uf, ne çok toz çıkarıyorum!” diye şişinmiş ya, onun gibi.

Filin ayak izine sığınıp, kendimize korunak yapıyoruz!
Ne diyordu ABD Başkanı Obama?

“Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilir!”

Peki kim bu teröristler?

İlk akla gelen El Kaide imiş.

Teröristler nükleer silah üretebilecek tesislere sahip mi?..

Kendileri bile gizlenen teröristler, nerede ve nasıl dev tesisler kuracak da, bu silahları üretip kullanacak?

Hikâye.

Geriye bir ihtimal kalıyor. O da, bu nükleer silahları çalmaları ya da ABD’nin “terörist saydığı” ülkelerle işbirliği yapmaları.

Zaten ABD’nin bu zirveyi toplamasının anlamı da bu.

Kendisinde “insanlığı yok edici” binlerce nükleer silah bulunacak, Avrupa’daki müttefiklerinde bulunacak, İsrail’de bulunacak; ama, istemediği ülkeler de bulunmayacak!

Dünyanın patronu isterse!

Kendisi isterse, Pakistan’ın atom bombası yapmasına izin verecek. Ki, orada çok sayıda atom bombası var.

Kendisi kontrol edemezse, Hindistan ve Çin gibi ülkelerde onlarca atom bombası bulunacak.
Ama, diğer ülkeleri de kandırıp yanına çekerek, dişini geçirebileceğine inandığı İran gibi ülkelerde silah bulunmayacak.

Türkiye ise hiç denemeyecek. Denemeye cesaret bile edemeyecek. Hatta aklından bile geçirmeyecek!

Artık uydulardan “zihin okudukları” için, aklından böyle bir şey geçiren ve kendi “kontrolleri dışına çıkabilecek” bir iktidar olursa (ya da iktidar potansiyeli bir parti olursa) tepesine binecek!..

Tabii başka gerekçeleri bahane ederek.

Denebilir ki, dibimizde İran’ın nükleer silahı bulunması iyi mi?

Hayır, iyi değil. Olmasın.

Peki İsrail’in dibimizde atom bombaları olması iyi mi?

Hayır, o da kötü. Onda da olmasın.

Peki niye ABD ona engel olmuyor?..

Ayranımız yok içmeye...

İşin daha vahim bir boyutu da var.

Türkiye’de İncirlik Üssü’nde 18 adet nükleer bomba olduğu sürekli olarak açıklanıyor. Bunu ne ABD; ne de Türk Hükümeti yalanladı.

Yani “nükleer güvenlik zirvesine” katılıyoruz ama, kendi ülkemizin nükleer güvenliği yok!

Topraklarımızda -en az- 18 adet atom bombası var ve pimi başkasının elinde!

Ne korkunç değil mi?

Düşünürsek, evet.

Ama “düşünmek”, zaman zaman yaptığımız bir iş olduğu için, ya da “düşünce polisleri” buna izin vermediği için korkacak bir şey yok. Lay lay lom, hayat devam ediyor.

O toplantı tam yeri değil mi, orada desene,

“Nükleer güvenliğimiz için ülkemizdeki atom bombalarını al götür, sök götür”

diye.
***

Teröristler tereddüt etmeden nükleer silah kullanabilirmiş!

Peki terörist ülkelere ne demeli?

Onbinlerce masum insanın tepesine misket bombaları, nükleer ve kimyasal bombalar atan, atarken zirveler toplayan, sözde Birleşmiş Milletler gibi örgütler kurarak bu katliamları ona onaylatan, Türkiye’deki PKK terörüne onlarca yıl destek veren, ASALA gibi cinayet ve terör örgütünü yıllarca besleyip Türklerin katledilmelerine izin veren ülkelere ne demeli?

Böyle bir konjonktürde bizim başbakan ve bakanlar da sözde “Nükleer Güvenlik Zirvesi” ne katılıyor!

Hayırlara vesile olsun.

Hep birlikte bağıralım ve oy toplayalım:

Nükleere hayır!

21 Nisan 2010
DERS: MİLLİ GÜVENLİK KONU: FİŞLEME
Liselerde Millî Güvenlik Dersleri'ne giren subayların, öğrenci ve öğretmenleri, "solcu, türbanlı, namaz kılıyor, sol görüşlü ve bölücü" olarak fişlediği belirlendi.

Liselerde Millî Güvenlik Dersleri'ne giren subayların, öğrenci ve öğretmenleri, "solcu, türbanlı, namaz kılıyor, sol görüşlü ve bölücü" olarak fişlediği belirlendi. Fişlenenler arasında müdür yardımcısı babasını ziyarete giden yedi yaşındaki türbanlı kız da var.

1998-2008 yılları arasında Milli Güvenlik JL Dersleri'ne giren muvazzaf ve emekli subay öğretmenlerin, Genelkurmay'ın emriyle öğretmen ve öğrencileri, 'solcu', 'türbanlı', 'namaz kılıyor', 'sol görüşlü' ve 'bölücü' olarak fişlendikleri ortaya çıktı. Asker öğretmenlerin, rapor haline getirdikleri fişlemeleri bağlı oldukları istihbarat birimlerine sundukları belirlendi. Raporların buradan da silsile yoluyla komutanlıklara kadar gönderildiği tespit edildi. Fişleme raporlarının il ve üçe güvenlik kurulu toplantılarında da gündeme geldiği belirtiliyor.

Yedi yaşındaki türbanlı listede

Devlet ve İmam Hatip liselerinin fişlendiği raporlarda birbirinden ilginç detaylar yer alıyor. Bazı okullarda pazartesi ve cuma günü düzenlenen törenlerde kız ve erkek öğrencilerin ayrı ayrı sıraya girmeleri Milli Güvenlik Dersi öğretmenlerinin dikkatinden kaçmadı. Subay öğretmenler bu uygulamayı fotoğraflarıyla birlikte istihbarat birimlerine bildirdi. Yedi yaşındaki türbanlı kız çocuğunun müdür yardımcısı olan babasını okulda ziyaret etmesi de fişleme raporuna girdi. Öğretmenler odasında bulunan Zaman ve Türkiye gazeteleri ise "irticacı yayınlar" kategorisinde değerlendirildi.

Derste türban takıyorlar

Tarafın ulaştığı fişleme raporlarından biri 25 Şubat 2008 tarihli. Rapor, Van Erciş İmam Hatip Lisesi'nde Milli Güvenlik Dersi'ne giren İstihbarat Binbaşı Murat Ayvaz tarafından hazırlanmış.

Kız öğrencilerin okula türbanla geldiği ve derslerde türban çıkarılmadığı belirtilen raporda okul yöntemi hakkında suç duyurusunda bulunulduğu anlatılıyor. Suç duyurusu üzerine okul müdürünün, "Öğrenciler köyden geliyor, kız çocuklarının daha fazla okula gelmesi için velilerle söz kestik. Buna göre kız öğrenciler okulda başlarını açmayacak" dediği belirtilen raporda, bunun üzerine Binbaşı Ayvaz'ın şubat tatiline kadar bekleme karan aldığı kaydediliyor.

Binbaşı Ayvaz, sömestr tatilinin ardından 20 Şubat 2008'de kız öğrencilerin başlarını açmaması üzerine durumu bir tutanakla tespit edip dersten ayrılıyor. Kılık kıyafet yönetmeliğinin ihlal edildiğini savunan Ayvaz, bunu bir tutanakla Alay Komutan Vekili Yarbay Hamdi Aşa'ya bildirmiş.

İftar yemeği bile raporda

Bir başka fişleme raporu ise Albay Zeki Gülgün'e ait. İzmir'deki çeşitli okullarda Milli Güvenlik Dersleri'ne giren Gülgün, 11 Kasım 2006'da hazırladığı raporda dönemin Ege Ordu Komutanı Orgeneral Şükrü Sarışık'a okullarla ilgili bilgiler veriyor.

Gülgün raporunda Gaziemir'de Endüstri Meslek Lisesi'ni ziyaret eden yabancı konukların olduğunu, bazı öğrencilere ABD'den zarflar geldiğini, çevresindeki bazı okulların ise AKP'ye yakın olduğu ileri sürülüyor. İmam Hatip Okulları'nda Atatürkçü öğretmenleri yıldırma politikasının izlendiği belirtilen raporda İzmir Kız Lisesi'ndeki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılıyor. Okul müdiresinin "şeriatçı" düşüncede olduğu ileri sürülen raporda, din dersi öğretmeninin müzede görevli gösterilip okulda ders verdiği, okul müdiresinin Ramazan'da öğretmenlere iftar yemeği verdiği, okula katkı adına toplanan paralardan şeriatçı grupların düğünlerine çelenk gönderildiği iddia ediliyor. Emekli Albay Gülgün "Harun Yahya isimli sapık İslamcı yazarın kitaplarının da" okulun kütüphanesinde bulunduğunu Ege Ordu Komutanı'na bu ifadelerle rapor ediyor.

İşte fişleme soruları

Milli Güvenlik Dersleri'ne giren subay n^A öğretmenler tarafından doldurulan soru formlarında öğrenciler ve öğretmenler hakkında bilgiler toplanıyor. Yaklaşık 40 okulda yapılan fişlemede subay öğretmenler aşağıdaki sorular doğrultusunda rapor hazırlayarak üstlerine sunuyor. İşte "Milli Güvenlik Bilgisi Dersi Öğretmenleri İçin Kontrol Formu"ndaki sorulardan bazıları:

İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine giren öğretmenlerin branşı uygun mu?
Başörtülü ve türbanlı olarak derse giren öğretmen var mı? Miktarı ne kadardır?
Öğrenciler namaz kılmak için zorlanıyor mu?
Öğrenciler oruç tutmaya zorlanıyor mu?
Kız öğrenciler beden eğitimine katılıyor mu?
Okul karma ise kız ve erkek öğrencilerin birbirleri ile temasını önlemek için özel önlem almıyor mu?
Okul personeli olmadığı halde okula gelen şahıslar var mı? Ne faaliyet yapıyorlar?
Anma ve kutlama yıldönümleri için gerekli törenler yapılıyor mu?
Atatürk köşesi var mı? Yeri uygun mu?
Okulda irticai maksatlı ses ve görüntü yayını yapılıyor mu?
Okulun harcamaları hangi kaynaktan sağlanıyor?
Okulun finansına İslami sermayenin etkisi nedir?
Öğretmenler arasında başta irtica olmak üzere yıkıcı, bölücü faaliyetleri destekleyen, destekler mahiyette konuşan irticai, yıkıcı, bölücü mahiyette yayın yapan gazete, dergi, kitap ve doküman okuyan personel var mı? Varsa isimleri nelerdir?
Okula devam eden öğrencilerin maddi durumu ne seviyededir?
Öğrencilere belirli dersane veya kişilerden ders almaları tavsiye ediliyor mu?
Okulda kütüphane var mı? Var ise irticai ve yıkıcı yayın var mı?
Öğrencilere irticai mahiyette kitap ve dergi okumaları tavsiye ediliyor mu?
Milli Güvenlik Bilgisi öğretmeni dersten çekildi mi? Çekildiyse hangi tarihte ve neden?
Okul özel mi, devlet mi yoksa vakıf okulu mu? Vakıfa ait ise kaynakları nelerdir? İslami örgütlerle ilişkisi ne düzeydedir? Parasal desteği nedir? Özel ve vakıf okullarında öğrencilerin ne kadarı aidat ödüyor? Kaç öğrencinin masrafı vakıf tarafından karşılanıyor?
Okul tek mi yoksa bir kompleksin parçası mı? Okulun civarında yakınında, okul idaresinin bağlı olduğu özel ya da vakfa ait ilköğretim okulu, Kuran Kursu, cami, mescit, yurt vb. var mı? Okul içinde hoparlörle ezan okunuyor mu? Okulda mescit var mı? Ders saatlerinde mescide namaz kılmaya gidenler var mı? Varsa kimlikleri tespit edilecek.
Öğrencilerden ferden veya birkaç kişi bir araya gelerek oluşturdukları grup olarak Sekiz Yıllık Eğitim ve Laiklik aleyhtarı propaganda veya şeriat yanlısı tavır ve davranış içinde bulunanlar var mı? Varsa kimlikleri?
Kaynak: Taraf

23 Nisan 2010
AKP, Diyarbakır’dan sonra Zonguldak’ta da yumruk şoku yaşadı.

Diyarbakır’da bir partilinin İl Başkanı Baki Aksoy’un partili olan Yılmaz Uçar’ın yumruklu saldırısına uğramasından sonra, Zonguldak’ta da AKP İl Teşkilat Başkanı Osman Genç, İl Kadın Kolları Başkanı’nı yumrukladı.

Cafesiyaset’in haberine göre, AKP Zonguldak İl Teşkilatı Başkanı Osman Genç’in yönetim kurulu toplantısında AK Parti Kadın Kolları Başkanı ve Zonguldak Belediye Meclis Üyesi Arife Dereli’yi yumrukladığı öne sürüldü. Olayın ardından evine kapanan Dereli, konunun Genel Merkez’e iletildiğini söylerken Osman Genç açıklama yapmaktan kaçındı.

Şok geçirdi

AKP Zonguldak İl Başkanı Hamdi Uçar ise, bu tarz olayların aile arasında olabileceğini, olayın büyütülecek derece de ciddi olmadığını söyledi.

İlki Ahmet Türk’ü hedef alan yumruklu eylemler salgın halinde çoğalırken, önce ki gün Bakan Taner Yıldız ve Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç hedef oldu. Dün Zonguldak’tan gelen ve üstelik bir kadını hedef alan yumruk haberi şaşkınlık yarattı. AKP İl Yönetim Kurulu toplantısında, parti faaliyetleriyle ilgili görüş bildiren Kadın Kolları Başkanı Dereli, İl yönetim Kurulu Üyesi ve Teşkilat Başkanı Osman Genç’in tepkisiyle karşılaştı. Dereli, Genç’e “Beni yanlış anlıyorsunuz” dedi. Bunun üzerine “Sen bu işlere karışma” diye çıkışan Genç’in, Dereli’yi yumrukladığı iddia edildi. Osman Genç, diğer partililer tarafından güçlükle salondan çıkarılırken, Arife Dereli’nin aldığı darbenin etkisiyle kısa süreli şok yaşadığı ifade edildi.
avaztürk

24 NİSAN 2010
Datça'da Çıplaklar Kampı

MUĞLA'nın Datça İlçesi yakınlarındaki Adaburnu Gölmar Otel, 1 Mayıs'tan itibaren 'Çıplaklar Kampı' olarak hizmet verecek. Datça Yarımadası'nın güneyindeki Emecik Köyü yakınındaki otel, Türkiye'den müşteri kabul etmeyecek. Dünyada son dönem hızla yayılan 'nudizm' akımı çerçevesinde otele gelenler çıplak doğal hayat yaşantısı içinde denize girebilecek. Almanya başta birçok Avrupa ülkesinde son dönem hızla yayılan bu akım çerçevesinde 7 ülkeden turizm acenteleri ve tur operatörleri Datça'ya müşteri yollayacak. Doğal yaşam felsefesini savunan belli yaşın üzerindeki nudistler, genelde otel içinde vejeteryan beslenme ve yoga alanları oluşturulmasını da istiyor. Otel personeli Türklerden oluşacak, otel içinde ve hamam bölümü ile plajda çıplaklığa izin verilecek. Akşam

Ergun Babahan
Star Gazetesi
O muhtıra niye hâlâ Genelkurmay sitesinde
28 Nisan 2010

Ergenekon zanlıları yargıda, Balyoz da öyle, Kafes de.

Ama 27 Nisan muhtırası dokunulmaz.

Tıpkı Şemdinli davasında yaşanan gelişmeler gibi.

Emekli Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 27 Nisan muhtırasını bizzat kaleme aldığını bir televizyon programında açıklamıştı.

Aynı Büyükanıt, Şemdinli’de bir kitapçıya bomba atarken yakalanan iki astsubaya kefil olmuş, ‘’Tanırım, iyi çocuktur’’ demiş, ardından iddianamede adını geçiren savcıyı meslekten ihraç ettirdiğini söylemişti.

O iki astsubay da sivil yargının verdiği mahkumiyet kararının bozulmasının ardından, emir ve komuta zinciri dışında çalıştığı söylenen askeri yargı tarafından apar-topar tahliye edilmişti.

O iyi çocuklara ne oldu sahi, bilen var mı?

Yoksa bombalar atıldığı ile mi kaldı?

27 Nisan muhtırasının mimarı da Büyükanıt’ın kendisiydi.

O muhtıra ki, şu anda Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ü doğrudan hedef alıyor, haddi olmayan bir hesap sorma tutumu takınıyordu.

O muhtıra, içeriği itibariyle mevcut yasalar açısından bir suç belgesidir.

Ancak her fırsatta hukuka saygılı olduğunu vurgulamaktan geri kalmayan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, o belgeyi Genelkurmay sitesinde tutmaya devam ediyor.

Bunun tek anlamı şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Nisan’daki duruşunun arkasındadır ve bu Meclisi ve onun seçtiği Cumhurbaşkanı’na karşı kullanan suçlayıcı ifadelere sahip çıkmaktadır.

Türkiye’nin de demokratlığı ve hukukiliği de bu kadar.

2003’te yaptığınız darbe planları nedeniyle yargılanıp tutuklanabiliyorsunuz ama mevcut Cumhurbaşkanı’na suçlamalar ihtiva eden, demokratik sistemi tehdit eden bir belgeye sahip çıkanlar hakkında hiçbir işlem yapılmaması normal karşılanıyor.

Tıpkı Erdoğan-Büyükanıt görüşmesinin içeriğini haklı olarak merak edip Danıştay baskınında güvenlik kameraları kaydının neden silindiğini (gazetecilik ahlakına aykırı bir biçimde) ısrarla sorgulamayanlar olması gibi.

İşte Ahmet Kekeç dün yazdı.

Hala iktidar partisine yönelik kapatma çabası içinde olanlar, bunun planlarını yapanlar var.

Rahat rahat dile getiriyorlar bunları.

Elbette getirirler.

Eğer Genelkurmay Başkanlığı bir darbe girişimi belgesine sahip çıkıyor, Türkiye’nin savcıları bu konuyu seyretmekle yetiniyor, yüksek yargı mensupları entrikalar içine giriyorsa, sivil-asker bürokrat niye rahatsız olsun ki?
Nasıl olsa biz yine üste çıkarız diye düşünüyorsunuzdur herhalde.

Aile imha edildi

Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine resmi bir zabıt sunuldu.

Dersim’le ilgili.

“...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 1952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

Aralarında 2-5 yaşında çocukların da olduğu koca bir aile jandarma tarafından kurşuna dizilmiş.

Bu Dersim’in korkunçluğunu itiraf eden bir belge.

Bugün çocukların işlediği suçlar karşısında tüyleri diken diken olanlar, 70 yıl önce devletin çocuklara karşı işlendiği korkunç suçları görmezden gelmeye çalışıyor.

Halbuki nehir önlerine kurşuna dizilmiş çocuk bedenleri taşıyıp duruyor.

Erdoğan; Musevi Cemaati Lideri'ni kabul etti

18:00 - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman ve beraberindekileri kabul etti. Başbakanlık Merkez Bina'daki kabul yaklaşık 1 saat sürdü. 30.04.2010 ANKARA netgazete

MAZLUM-DER'den ÖSYM'ye İsrail tepkisi
5 Mayıs 2010
MAZLUM-DER, ÖSYM'ye, 2 Mayıs'ta yapılan devlet memurlarının yabancı dil seviyelerinin ölçüldüğü Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı (KPDS)'nda İsrail yanlısı sorulardan dolayı sert tepki gösterdi.

MAZLUM-DER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, "Olan ve olacak olan işgallerin zihni altyapısını inşa etmek ÖSYM'nin işi olmamalıdır." dedi.

ÖSYM tarafından hazırlatılan sorularda, bilimsel bilginin tarafsız ölçümü esas alınması gerekirken, soruları hazırlayanların ideolojik tercihleri tarihi gerçeklermiş gibi sunularak, işgale ve tecavüze hazır bir politik zihnin tahkimatının yapılmak istendiğini savunan Ünsal, kitapçıkta "4. sorusunda '? Hiçbir başarı aşırı İslamcıları, Hıristiyan batıdan kopmak kadar memnun edemez?', 65. sorusunda '?İsrail Mayıs 1948'de bağımsızlığını ilan eder etmez beş komşusu tarafından işgal edildi?', 70. sorusunda ise '? Japonya ve batılı ülkeler, Kuzey Kore'nin gizlice İran ve diğer suçlu ülkelere nükleer silah geliştirmelerine yardım etmesinden korkuyorlar?'" dendiğini aktardı.

"Aşırı İslamcı" deyiminin doğrudan oryantalist bir bakışı ortaya koymakla birlikte bugün uluslararası güçlerin uyguladıkları işgallere ve katliamlara temel teşkil eden korku hammaddesi olarak işlev gördüğünü dile getiren Ünsal, 1948 yılında İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi ile beş komşusu tarafından işgal edildiği konusunun ise tarihsel bilginin açıkça tahrifinden ibaret olduğunu vurguladı.

1948'de olan şeyin İsrail'in bağımsızlığı değil 1917'den itibaren yoğun bir şekilde Filistin topraklarına göç ettirilerek Arapların tarihi ve kişisel topraklarına zorla yerleştirilen ve işgal ettirilen Yahudiler için kurdurulan bir devletin ilan edilmesi olduğuna dikkat çeken Ünsal, "Böylece Avrupa, 2. Dünya Savaşı'nda Yahudilere karşı işlediği günahların tazminatını ve kefaretini Alman topraklarıyla değil Arap topraklarıyla ödeyerek ve bu günahların işlenmesinde en ufak suçu olmayan Araplara ödettirerek ucuza hesap kapamıştır. Bununla hem vicdanını temizlemiş, hem de yüzyıllar boyu katliamlara tabi tuttuğu, gettolarda yalıtarak kendinden uzak tutmaya çalıştığı, engizisyonlarla din değiştirmeye veya ölmeye yolladığı ama bir türlü kurtulamadığı bu insanlardan kurtulmuştur. Başkasının hesabını ödemeye itiraz olan 1948, hesabı ödettirenlerin seyir ve onayı ile, itiraz edenler için o tarihten bu yana daha fazla işgalin ve aşağılanmanın miladı olmuş iken, bunca işgalden, ilhaktan ve zulümden sanki hiç yaşanmamış gibi söz etmenin ne anlama geldiği açıktır. Aynı şekilde, İsrail gibi, bölgede nükleer güce sahip tek ülke olan ve güç kullanımında hiç bir hukuki ve ahlaki kriteri olmayan bir devletin kıyıcılığından bahsetmeyip askeri mahiyette olmayan nükleer tesis geliştirdiği için İran'ın suçlu ilan edilmesi uluslararası politikaların taşeronluğunu yürütmekten başka bir şey değildir." dedi.

KPDS sorularını hazırlayan komisyonun hangi dengelerin etkisi ve kontrolü altında olduğunun ortaya konulmasının ÖSYM'nin boynunun borcu olduğunu vurgulayan Ünsal, tarihsel gerçekleri çarpıtarak uluslararası güçlerin argümanları ile toplumsal hafızayı kirletmenin kabul edilemez bir bilimsel çirkinlik olduğunu kaydetti. habertaraf

Din Dersine Alevilik de Girecek

07 Mayıs 2010

İslam'la ilgili tüm yorumların sağlıklı bir şekilde öğretilmesi gerektiğini söyleyen Bakan Çelik, 'Sünni çocuk Aleviliği, Alevi çocuk da Sünniliği bilmeli' dedi.

Devlet Bakanı Faruk Çelik, Aleviler'in Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi'nin kaldırılmasını istediğini belirterek, "Kültür olarak dinlerle ve İslam'la ilgili tüm yorumların sağlıklı bir şekilde öğretilmesi ile ilgili yeni bir müfredat yazılıyor. Alevilik'le ilgili bölümü Aleviler, Caferilik'le ilgili bölümü Caferiler hazırlayacak. aktifhaber

Başesgioğlu AK Parti'den istifa etti
02 Temmuz 2010, 17:45Anadolu Haber
AK Parti İstanbul Milletvekili Murat Başesgioğlu, partisinden istifa etti.

Murat Başesgioğlu yaptığı açıklamada 'Görüş ayrılıkları AK Parti'de siyaset yapma imkanını ortadan kaldırdı.' dedi

Başesgioğlu, açıklamasında şunları kaydetti:

''Bu görüşlerim yazılı ve şifahi olarak Sayın Başbakan ile de paylaşılmış ve partiden ayrılma isteğim kendilerine ifade edilmişti.

Bugün, daha önce alınan, ancak çeşitli nedenlerle ertelediğim ayrılma kararını resmileştirmek ve kamuoyuyla paylaşmak zamanı gelmiştir."

Murat Başesgioğlu'nun istifasıyla AK Parti'nin TBMM'deki sandalye sayısı 335'e düştü, bağımsızların sayısı ise 9'a yükseldi.

Parasızlıktan başbakanlık önünde kendini kesecekti

08 Temmuz 2010 Başbakanlık binasının önüne gelerek kendini kesmeye çalışan vatandaşa Başbakanlık korumaları yangın söndürme tüpü ile müdahale etti.
Sabah saatlerinde Başbakanlık binasının önüne gelerek içeri girmek istediğini söyleyen genç bir vatandaş Başbakanlık korumalarının engeline takıldı. Bunun üzerine korumalarla tartışmaya başlayan genç, bıçağını çıkartarak kendini kesmeye çalıştı.
Korumalar gencin kendine daha fazla zarar vermemesi için yangın söndürme tüpleri ile müdahale etti. Müdahalenin ardından korumalarla eylemci gencin arasında Vekaletler Caddesi üzerinde kovalamaca başladı.
Kısa süreli kovalamacanın ardından korumalar genci etkisiz hale getirmeyi başardı.
İsmi öğrenilemeyen yaralı haldeki eylemci, İçişleri Bakanlığı binasına alınarak sakinleştirilirken, olay yerine gelen ambulansla hastaneye kaldırıldı.
Eylemci gencin bunalımda olduğu, cebinde parası olmadığı ve para istemek için Başbakanlık'a girmeye çalıştığı öğrenildi. netgazete
haber10

"Bu ülke Müslüman Türk milletinin vatanıdır"

MHP Sakarya İl Başkanı Mehmet Erdoğan, geçen günlerde Çanakkale’de düzenlenen MHP Marmara İl Başkanları toplantısına gittiğini belirten Erdoğan, “Çanakkale şehitliğini gezdikten sonra AKP İl binasında gördüğümüz pankart bizleri hayrete düşürdü. İl binasında asılan pankartta, Yahudilerin yıldızı, Hıristiyanların ise haç işareti vardı ve şöyle yazıyordu: ‘Biz Birlikte Türkiye’yiz’. Nasıl oluyor da bu ülke Yahudilerin ve Hıristiyanların oluyor. Bu ülke, Müslüman Türk milletinin vatanıdır. Yahudi ve Hıristiyan vatandaşlar ise bizlere emanettir” dedi. “Manav”, “Muhacir”, “Kürt” ifadelerinden de rahatsız olduğunu söyleyen MHP’li Erdoğan’ın açıklamaları bununla da sınırlı değil. Erdoğan, AKP Sakarya İl Örgütü’nü kastederek şunları söyledi: “Bu yazıyı Sakarya’da asabilirler miydi? Yürekleri yiyorsa assınlar. AKP hükümeti illere ve ilçelere göre ayrım yapıyor. Geçtiğimiz günlerde Hendek İlçesi’ne gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’i karşılamada büyük rezalet yaşanmıştır. Karşılamada, manav, macır, Kürt ve buna benzer etnik kökenlerin isimleri yazılıydı. Ama bu pankartlarda Türk yoktu. Yani Hendek’te hiç mi Türk yok. Bu çok büyük rezalettir.”
kaynak: taraf

Evine İcra Gelen Emekli İntihar Etti

17 Temmuz 2010
Zonguldak'ın Ereğli ilçesine bağlı Ormanlı beldesi Sarıkaya Mahallesi'nde 57 yaşındaki Mehmet Özcan, evine gelen icrayı gururuna yediremeyerek intihar etti. Ereğli'ye
Ereğli'ye bağlı Ormanlı beldesinde yaşayan Mehmet Özcan, son günlerde borçlarından dolayı psikolojisi bozuldu. Tedavi görmeye başladığı öğrenilen Mehmet Özcan'ın kimseyle konuşmadığı ve iyice içine kapandığı belirtildi. Son olarak evine gelen icra sonrasında iki katlı evinin çatı katında kendini asarak intihar etti. aktifhaber

Belediye Başkanı'na silahlı saldırı!
Malatya'nın Doğanşehir İlçesi'ne bağlı Polat Beldesi'nin AK Partili Belediye Başkanı İsmet Güzel, uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
18 Temmuz 2010
Malatya'nın Doğanşehir İlçesi'ne bağlı Polat Beldesi'nde yaklaşık 10 gün önce Vural Özkan (33) babası Kemal Özkan (75) ile birlikte belediye binasına geldi. Baba ve oğul burada AK Partili Belediye Başkanı İsmet Güzel ile tartıştı. Tartışmanın ardından kalp krizi geçiren Kemal Özkan tedavi gördüğü hastanede 4 gün önce hayatını kaybetti. Olayın ardından Vural Özkan, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu Belediye Başkanı Güzel'i bir kahvehanede vatandaşlarla sohbet ederken av tüfeği ile ateş ederek vurdu. Göğsüne isabet eden saçmalarla ağır yaralanan Güzel, olay yerine çağrılan 112 Acil Servis ambulansındaki ilk müdahalesinin ardından Doğanşehir Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Güzel, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti. habertürk

Tüm Kimlik Bilgilerimiz Çetelerin Eline Geçmiş
27 Temmuz 2010

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, operas


En son Ekim tarafından Sal May 25, 2010 12:45 am tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Nis 21, 2010 10:44 pm    Mesaj konusu: Erdoğan bolca konuşuyor ancak tek adım atmıyor... Alıntıyla Cevap Gönder

Erdoğan bolca konuşuyor ancak tek adım atmıyor...
Mehmet Ali BİRAND
mabirand@e-kolay.net

Başbakan haftalardan beri toplantılar düzenliyor. Kürt Açılımı veya nam-ı-diğer Demokratik Açılım’ı anlatıyor. Genel yayın yönetmenleriyle başladı, sinema sanatçılarına oradan yazarlara kadar uzandı. Üstelik her toplantıda son derecede de önemli sözler söylüyor. Şimdiye kadar devleti yönetenlerin ağızlarına alamadıkları veya almaktan çekindikleri görüşler ileri sürüyor. Şimdiye kadar duymadığımız görüşleri seslendiriyor.

Demokrat-liberal kamuoyunu şaşırtıyor.

Hepsinden destek istiyor.

“Eğer sizler yardımcı olmazsanız bir yerlere varamayız” diyor. Hepsinin gönlünü alıyor.

Çok iyi hoş da, gerisi gelmiyor...

Söylüyor... Söylüyor... Anlatıyor... Anlatıyor... Buraya kadar her şey iyi görülüyor, kalpler kazanılıyor, ancak gelin görün ki, bütün bu konuşmaların hedefinde oturan ve açılım diye adlandırdığımız süreç bir türlü kıpırdayamıyor. Olduğu yerde tıkandı kaldı. Habur’dan girişte yaşananlara takılıp kaldık. Tamam, anladık.

Bir hata edildi ve gereksiz şekilde, kamuoyunun önemli bir bölümünün tepkisi çekildi.

Peki, hep böyle mi bekleyeceğiz?

Daha doğrusu ne bekleyeceğiz?

Abdullah Öcalan’ın yol haritası açıklamasını veya Murat Karayılan’ın silah bıraktıklarını söylemesini veya BDP’nin biat etmesini mi bekliyoruz?

İşin bu yanını kimseler anlayamıyor.

Eğer genel seçimler öncesinde oy korkusuyla açılım süreci rafa kaldırıldıysa, bilemeyiz. Ancak unutmamak gerekir ki, Pandora kutusunun kapağı bir defa açılmıştır ve ne kadar ayak sürürsek sürüyelim, saati tekrar geriye alamayız.

Türkiye’nin temelde bir tek sorunu vardır, o da Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilişkilerimizdir. İstediğimiz kadar PKK’yı terör grubu olarak niteleyelim, milyonlarca insan bu örgütü benimsemekte ve farklı gözle izlemektedir. Dahası, desteklemekte ve adeta silahlı bir toplum örgütü olarak görmektedir. Televizyonlardan veya gazete manşetlerinden istediğimiz kadar lanet yağdıralım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz.

Açılım hareketi, işte bu açıdan son derece önemli bir çıkış yolunun kapılarını açmıştı. Ancak yürütemedik.

Ne yazık ki, iktidar partisi gereken cesareti gösteremedi. Başbakan istediği kadar konuşabilir, ancak ya sözlerinin içini doldurup bu süreci yeniden hareketlendirmeli veya destek toplantılarından vazgeçmeli.
21 Nisan 2010
Posta

Tayyip Bey, Rıfat Ilgaz, Afet Ilgaz
Afet Ilgaz
Yeniçağ Gazetesi

Tayyip Bey’in son açılımını TV’den yer yer izledim. Her haber bülteni birazını veriyordu. İzlerken de gülümsedim. Bir çok müteveffa yazarı anlatıyor. Bu arada Rıfat Ilgaz’ın da adı geçti.

İşte, mealen, bunların kıymeti bilinmemiş.

Tayyip bey sanırım Rıfat Ilgaz’ı “Hababam Sınıfı” ndan ibaret sanıyor.

Onun “Sınıf” adlı şiiri sebebiyle, “sınıf hakimiyetini” ima ve telkin ediyor diye hapse atıldığını bilmiyor.

Çıkardığı dergilerden Marko Paşa’nın (Aziz Nesin ve Sabahattin Ali’yle birlikte) yeniden yargılanırken bir çok “paşa” adıyla çıktığını, en son derginin de “Malum Paşa” (İsmet Paşa) olduğunu da bilmiyor.

Benim “Çeribaşı Abdullah’la İdamlık İsmail” adlı bir hikaye kitabım vardır. Yeni baskısı İz Yayıncılıktan çıktı. Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanıp, Tophane sıkıyönetim hapishanesine gönderilen Türkçü ve solcu aydınlardan, çok çarpıcı hikayeler anlatılır o kitapta. Sadece sıkıyönetim mahkemesinde değil, mesela, Sultanahmet cezaevinde geçen olaylar da vardır.

Başka bir hikayede, şimdiki aydınlara, gazetecilere, bilim adamlarına, askerlere kelepçe takıldığı gibi Rıfat Bey’in de hapishaneden hastaneye (tüberkülozdur) götürülürken, ellerinin kelepçeli olmasından duyduğu utancı kendisine eşlik eden jandarmanın hissedip, çıkarışını hikaye etmiştim.

Bu hikayelerde, onun anlattığı bu olayların ta içinde, özünde olan insanın büyüklüğünü, halkın umulmadık hareketler ve sözlerle ortaya koyduğu büyüklüğü, hikaye diliyle vurgulamaya çalışmıştım.

* * *

Rıfat Bey mevcut iktidara başkaldırıyordu değil mi? Güzel!

Peki, şimdi kendi iktidarını eleştiren, ona muhalefet eden Afet Ilgaz’ın (artık pek de yazmaya istekli olmadığı) gazetesinden ayrılması için, niye gazete yönetimiyle iktidar adamları masaya oturdu.

Bunu ben de, bana gelip haber verenlerden öğrendim.

Yoksa bir olayın ardından koşmamak gibi, faydasını gördüğüm bir tabiatım vardır, Internet kullanmam. Çok sonra öğrendim bu olayları.

“Sadece yazdıkları için, sadece ve sadece düşündükleri için...” diyor Tayyip Bey.

Ben de öyle yapıyordum.

Üstelik kendisinin terk ettiğini söylediği milli görüşün “bağımsızlık” ilkelerini ihlal etmeden “düşünüyor ve yazıyordum.”

Rıfat Ilgaz bir iktidara karşı yazıyordu. Afet Ilgaz da bir iktidarın yanlış uygulamalarına karşı yazıyor.

Rıfat Ilgaz sağ olsaydı bu övgüleri kabul eder miydi, o daveti de kabul eder miydi, bundan hiç emin değilim.

İnönü iktidarı, evet dışa bağımlı olmaya başlandığı yılların iktidarıydı. Ama ülkeyi bugünkü gibi ateş sarmamıştı. Ülke bugünkü gibi kuşatılmamıştı.

İnönü’den sonra gelen Menderes iktidarı döneminde bağımsızlığımıza biraz daha gölge düşecek, bu yükseliş kısa kesintilerle sürecekti. Hepsine Allah rahmet etsin. Dönemlerinde iyi şeyler de yapıldı ama anlatmak istediğimiz şey dönemlerin muhasebesi değil.

Onların dönemleri hiç olmazsa, vatanın milli bütünlüğünü henüz muhafaza ediyor olduğu topraklarımızın satılmasını aklımızdan bile geçirmediğimiz, KİT’lerin satılmak bir yana, iyi kötü çoğalması, yatırımların devam etmesi, dış politikadaki itibarımızın zedelenmemiş olması gibi, onları rahmetle anmamıza sebep olacak, kurumların birbirine saygılı olduğu dönemlerdi.

* * *

Tayyip Bey’in, ağır ağır, sağa sola dönerek, hafifçe “mağdurluk” çıtlatması yaparak irad ettiği nutkunu dinlerken, bir yandan da misafirlere bakıyorum. Aydınlarla dolu olan hapishaneleri düşünüyorum. Eskilerini öve öve göklere çıkardığı Tayyip Bey’in zamanında içeri tıkılan gazetecileri, yazarları, parti başkanlarını, bilim adamlarını, askerleri düşünüyorum.

Sonra aklıma Eroica senfonisi geliyor. Beethoven, Napolyon’a ithaf etmeyi düşündüğü bu senfoniyi, onun “diktatör” oluşuyla, bundan vazgeçtiğini dillendirerek ilan etmişti.

22 Nisan 2010
Şirinoğlu'nun İlginç Bağlantıları
Başbakan Erdoğan'ın "Ermeni Cemaati Başkanı" sıfatıyla görüştüğü Bedros Şirinoğlu'nun şaşırtan bağlantıları olduğu ortaya çıktı.

Başbakan Onunla "Ermeni Cemaat Başkanı" Sıfatıyla Görüşmüş, O Da 1915'i "Kardeş Kavgası" Diye Nitelemişti

Bedros Şirinoğlu Bilmecesi

Adı Sahibi Olduğu Factoring Şirketiyle Anılan Bedros Şirinoğlu'nun Bir de Stratejik Araştırma Merkezi Var. Araştırma Merkezinin Başında İse Gazeteci Ünal İnanç Bulunuyor. İnanç, Ergenekon Davası'nın Sanıkları Arasında. İnanç Şemdinli Davası'nın Kilit İsmi Ali Kaya'ya Da "kefil" Olmuştu...

Türkiye'nin her şehrinde aynı mıdır bilmiyorum ama İstanbul radyolarında şu anda en fazla yayınlanan reklam bir factoring şirketine ait; Şirinoğlu Factoring. Reklam cıngılı tüm radyolarda baş döndürücü bir hızla yayınlanıyor. Yine aynı hızla bir başka Şirinoğlu daha gündemimize girdi iki hafta önce; Bedros Şirinoğlu. Başbakan'la görüştü, alışık olmadığımız bir üslupla 1915 Olayları'na yaklaştı. Söyledikleri Türklerin hoşuna gitse ve sempatisini toplasa da aynı şey Ermeniler için söz konusu değildi.

Bizim de derdimiz zaten Bedros Şirinoğlu'na Ermeni cemaatinden yükselen tepkiler değil. Şirinoğlu ismini Başbakan'la görüşmesinden önce de duyuyorduk. Hem de şaşırtıcı bir biçimde, iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü'ne yönelik operasyonlar sırasında.

Şirinoğlu ailesinin pek çok şirketi var. Bu şirketlerinin yanı sıra bir de stratejik araştırmalar merkezi; Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi. Merkezin başkanlığını ise tanıdık bir isim, Ünal İnanç yürütüyor. Ünal İnanç gazeteci. Güvenlik ve Yargı Muhabirleri Derneği'nin de başkanı, 70 yaşını geçmiş bir isim. Ergenekon operasyonlarında gözaltına alındı, şimdi tutuksuz yargılanmayı bekliyor. Biz de bu isme ve Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'ne ışık tuttuk, yaptığı faaliyetleri inceledik

"Ali Kaya iyi çocuktur"

Merkez 2001'in sonlarına doğru kurulmuş. İçinde 55 bin kitap ve bir o kadar da belge barındırıyor. Bu belgelerin arasında TBMM tutanaklarının tamamı, Milli Kütüphane'nin tüm kayıtları da yer alıyor. Yani sıradan bir merkezle karşı karşıya değiliz. Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin daha sonra yapılan açılışını da zamanın 1. Ordu Komutanı Em. Org. Hurşit Tolon yapmış. Şimdi Ergenekon Davası'nın sanıkları arasında olsa da o zaman sözü-sazı dinlenen bir isimdi Hurşit Tolon ve merkezin açılışında da ayaküstü de olsa gazetecilere AB karşıtı açıklamalar yapmıştı. Merkezin açılışından kısa bir süre önce Türkiye, Kıbrıs'la ilgili ek protokolü imzalamıştı.

Tolon da bu ek protokolün imzalanmasına tepkiliydi. Sadece seminer ve toplantılar düzenlemekle yetinmiyor faaliyetlerini gençler ve gaziler üzerinde yoğunlaştırıyordu. Bir taraftan da daha sonra “Cumhuriyet Mitingleri” adını alacak olan toplantıların ilk adımlarını atıyordu. Tandoğan’da ilk miting, merkezin başkanlığını yürüten Ünal İnanç tarafından 28 Ekim 2006’da yapıldı. Kendi ifadesiyle “Mitingde asılan bayrakların sayısı katılanların 10 katı” olmuştu.

Ünal İnanç ve başkanlığını yaptığı merkez her yıl “Yurttaşlık Ödülleri” veriyordu. Bu ödülleri sırasıyla önce Hurşit Tolon, ardından da o zamanın Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay aldı. İnanç’ın en yakınındaki isimlerden bir diğeri de Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’dü.

İnanç’ın tanıdığı bir başka isim ise Astsubay Ali Kaya’ydı. Hani şu Hakkari-Şemdinli’de Umut Kitapevi’nin bombalanması sırasında yakalanan Ali Kaya. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt, Kaya için “Tanırı, iyi çocuktur” demişti. Bu yüzden paşa hakkında Şemdinli olayını soruşturan savcı iddianame hazırlamıştı. Ünal İnanç, Büyükanıt kadar sağlam bir kefil olmasa bile kendi çapında Ali Kaya’ya sahip çıkmaya çekinmemişti; “Bu Ergenekon davası dalgası çıkmadan önce Şemdinli olayı çıktı. İtham edilen sanıklarda Ali Kaya’yı yıllar önce görmüş, beş-on dakika konuşmuştum. Değişik bir astsubaydı. Dikkatimi çekmişti. Şemdinli olayından iki gün sonra Avrasya Televizyonu’nda yaptığım ‘Aykırı’ proramında ‘Ali Kaya, Mutkili Ali böyle bir şey yapmaz’ demiştim.”

Askeri okulu kazanana ödül

Türkiye Gaziler Vakfı ile Çocukları Suç ve Suçlulardan Koruma Vakfı da Ünal İnanç’ın başkanlığını yaptığı vakıflar. Bu vakıfların en önemli bağışçılarından bir tanesi de Şirinoğlu Şirketler Topluluğu’nun ortakları Berç ve Bedros Şirinoğlu kardeşler. Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin de başkanlığını yürüten İnanç’ın sokak çocuklarına, çocuklara ve gazilere yönelik ilgisi de buradan kaynaklanıyor.

İnanç’ın ve araştırma merkezinin ilgisi sadece sokak çocukları ile sınırlı değil. Derslerinde başarılı olan öğrencilere de ödül veriyorlar. Bu ödülü Ankara’da Ergazi İlköğretim Okulu öğrencileri alıyor. Ancak ödül verilen öğrenciler özenle seçilmiş. Ergazi İlköğretim Okulu’ndan “askeri liseler”i kazanan öğrencilere ödül veriliyor. Bu ödül töreni 12 Temmuz 2009’da gazetelere haber olmuş. Vakıf sözcüsü törende bir de konuşma yapmış; “Okullarını başarıyla bitiren ve askeri okul sınavlarında başarı gösteren çocuklarımızı ve onların ailelerini kutluyorum. Dilerim başarılarını gittikleri okullarda da devam ederler ve ileride yüksek kademelerde görev alırlar.”

Ünal İnanç ile Berç ve Bedros Şirinoğlu kardeşlerin ilişkisi klasik yönetici-patron ilişkisinin biraz ötesinde. İnanç, sık sık Şirinoğlu kardeşlerin İstanbul’daki evlerine misafir oluyor. İşte bu misafirliklerin birisinde İnanç, Ergenekon Terör Örgütü’ne yönelik bir operasyonda yakalandı. Tarih 22 Ocak 2009’u gösteriyordu. Polisler, Sarıyer’de İnanç’ı yakalamak için bir evi bastı. O ev Berç ve Bedros Şirinoğlu kardeşlerin ikametgâhıydı.

Kardeşlerden özellikle Bedros Şirinoğlu, Ermeni Cemaati’ni çok iyi tanıdığı bir isim. Cemaatin çok sevilen ismi Setrak Toprak’ın vefatının ardından Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nın yönetim kurulu başkanlığına seçildi. Vakıf ve vakıf yönetim kurulu başkanlığı son derece önemli. Çünkü devlet Ermeni Patrikhanesi dışında, Ermeni vakıfları arasında bir tek Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’ın muhatap alıyor. Bunun da nedeni vakfın en eski Ermeni vakfı olması. Devletin düzenlediği törenlere patrikhane ve vakıf birlikte davet ediliyor.

Berç ve Bedros Şirinoğlu kardeşlerin ismi bir cinayet dışında hiçbir kirli işe karışmamış. 5 Kasım 2000 tarihli gazetelere göre İstanbul Zeytinburnu’nda Cengiz Batur ve İzzet Damar öldürülmüş. Damar, Nida Finans’ın sahibi. Nida Finans ise bir factoring şirketi. Damar ölümünden kısa bir süre önce karısına “Şirinoğlu Factoring’le bazı sorunlarım var. Bana bir şey olursa, bu belgeleri polise ver” diyerek arkasında bir sürü belge bırakmış. Bu cinayetlerin ardından Berç ve Bedros Şirinoğlu kardeşler dört çalışanı ile birlikte gözaltına alınmış. Herhâlde bu soruşturmadan bir netice çıkmamış olacak ki Bedros Şirinoğlu bugün saygın bir isim olarak başbakanın konuğu olmuş.

Gözlerden uzak bir hayat süren Bedros Şirinoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilince bir anda gündemin birinci sırasına yerleşti. Biz de kısaca Şirinoğlu’na Şirinoğlu’nun ilişkilerine bir göz attık. Bulduklarımız göz açacak cinsten…

Kaynak: Yeni Aktüel

İŞTE AHMET DAVUTOĞLU'NUN SİCİLİ
Mehmet Ali Güller
http://www.odatv.com/images/2010_04/2010_04_21/komsularla-sifir-sorunda-sifir-basari--2104101200_l.jpg
22.04.2010
70 yılda adım adım tasfiye edilen Atatürk’ün “bölge merkezli dış politikası”nın yerini artık tamamen “bölgede ABD arabulucusu” olma görevi aldı. BOP Eşbaşkanlığı katından ve Ahmet Davutoğlu üzerinden uygulanan bu dış politika “komşularla sıfır sorun” diye tanımlandı.

Peki, gelinen süreçte ne gibi somut sonuçlar alındı? Bakalım:

1.. İRAN AKP ARABULUCULUĞUNU BİR KEZ DAHA REDDETTİ.

ABD’deki Nükleer Güvenlik Zirvesi’nden döner dönmez Tahran’a koşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İranlı mevkidaşına “uranyum takasında aracı olmaya hazırız” dedi. Ancak İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki, Davutoğlu’nun çok istediği olumlu yanıtı yine vermedi. Yine diyoruz çünkü Davutoğlu son 6 ayda bu role birkaç kez soyundu ve hepsinde de reddedildi!

Üstelik İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, -Ankara’yı da üzmemek için- Mutteki-Davutoğlu ortak basın toplantısının ardından bir de kibar mazeret sundu! Sözcü, uranyum takasının yalnızca İran toprakları üzerinde yapılabileceğini belirtti!

2.. İSRAİL-SURİYE ARABULUCULUĞU RAFTAN KALKTI

Yeni bölgesel çıkarları gereği İsrail’e kısmi tutum takınan Washington’un tavrı, AKP’nin de benzer tavır almasına neden oldu. Ancak AKP’nin perde önü ve perde arkası politikalarındaki makasın gittikçe açılması Tel Aviv’i kamuoyu karşısında zor durumda bıraktı. İsrail Hükümeti, Davutoğlu’nun çok arzuladığı “İsrail-Suriye arabulucusu olma” talebini raftan kaldırdı.

3.. SIRBİSTAN-BOSNA HERSEK ARABULUCULUĞU

Dışişleri Bakanı Davutoğlu 18 Mart 2010 günü Bulgaristan’a giderken uçakta gazetecilere şunları söylüyor: “Ben altı ay içinde 11 kez Sırp Mevkidaşımla bir araya geldim. Bizim sayemizde Sırbistan ile Bosna Hersek arasında yakınlaşma oldu. Bosna Hersek Sırbistan’a büyükelçi atadı. Bir gece yarısı Bosna Hersek Cumhurbaşkanı ile havaalanında iki saat konuşup Sırplarla sorununu çözdük. Şimdi de sırada Srebrenica katliamı için Sırpların özür dilemesi var. İşte biz bunları, binyıldır çatışma yaşadığımız Sırplarla konuşuyorsak, niye Ermenilerle de konuşmayalım. Sırplarla ve Boşnaklarla üçlü olarak altı aydır görüşüyoruz. Niye bunu Ermeni ve Azerilerle de yapmayalım”. (Hürriyet, 19 Mart 2010)
Davutoğlu, iki ülke arasındaki sorunların, havaalanlarında ayaküstü yapılan iki saatlik görüşmelerle sonuçlandığını sanacak kadar saf olamayacağına göre ortada başka niyetler vardır. Neyse… Biz niyetleri bırakalım ve somut olgulara bakalım.

Davutoğlu’nun “Bosna’yla arasını yaptım” dediği Sırbistan’da, hem de bu açıklamasında sadece 9 gün sonra ne tartışılmaya başladı dersiniz? Yanıtı Davutoğlu’nu en çok öven gazetelerden birinin başlığıyla verelim: “Bir ülke daha Ermeni tasarısını tartışıyor” (Bugün, 27 Mart 2010).

Kendi yorumumuza ihtiyaç bırakmayan Bugün’ün haberiyle devam edelim: “SRS Partisi milletvekilleri tarafından Sırbistan parlamentosuna verilmek üzere hazırlanan kanun tasarısı, 1915 olaylarının resmen ‘soykırım’ olarak tanınmasını öngörüyor. Oysa daha geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile Sırbistan arasında son dönemde yaşanan yakınlaşma ve Ankara’nın Sırbistan-Bosna arasında başarıyla gerçekleştirdiği arabulucuk görevini örnek göstererek, Türk-Ermeni ilişkilerine gönderme yapmıştı”. (Bugün, 27 Mart 2010)

4.. IRAK’LA SIFIR SORUN YERİNE IRAK’TAN ÜÇ SORUN DÖNEMİ

Ankara’nın mevcut “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini” savunma politikası, AKP eliyle önce ortadan kaldırıldı, ardından da ABD’nin dayattığı “3 parçalı Irak” savunulur hale geldi. Cumhurbaşkanı Gül Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” diye adlandırdı; Başbakan Erdoğan Gül’ün “Kürdistan” diye adlandırdığı coğrafyanın başkenti Erbil’e “başkonsolosluk” açacağını ilan etti; Dışişleri Bakanı Davutoğlu o başkentte mevkidaşı ile resmi görüşme yaptı!

Sonuç olarak Ankara’nın elinde artık “Irak’la sıfır sorun” yerine, “Irak’tan üç sorun” var!,

5.. ‘KOMŞULARLA SIFIR SORUN KIBRIS’TA YARA ALDI’

Yukarıdaki başlık Financial Times’a ait! Gazete özetle Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçilmesini Talat’a destek veren AKP’nin başarısızlığı olarak yorumluyor. Dahası, Eroğlu’nun “federasyona karşı ve iki devletli çözüm” politikasının, müzakerelerde çok ciddi sıkıntı yaratacağını belirtiyor.

Hürriyet’den Sedat Ergin’in saptaması daha çarpıcı. “KKTC’deki seçimlerin mağlubu kim? Talat mı? AKP mi?” diye soran Ergin, 21 Nisan 2010 tarihli makalesinde somut yanıtı veriyor: “KKTC’deki seçimin asıl mağlubu AB ve ABD’dir”.

6.. ERMENİSTAN’LA AÇILIM BAŞARISIZLIĞI

Financial Times’a göre, “AKP’nin ‘komşularla sıfır sorun’ politikası ve bölgesel çatışmalarda arabuluculuk yapma arzusu, Kıbrıs dışında, en yakınındaki Ermenistan’la yaşanan sorunların aşılamaması nedeniyle de yara alıyor”

AKP’nin Obama’nın talebi doğrultusunda uyguladığı son “Ermenistan Açılımı” da fiyaskoyla sonuçlandı. İmzalanan protokollerin yürürlülük durumu AKP’nin elinde pimi çekilmiş bir bomba gibi kaldı. Dahası, “Ermenistan’la sıfır sorun”a soyunan AKP, kardeş Azerbaycan’ı da küstürdü! Böylece, Türkiye kuzeydoğusunda sıfır sorun yerine, 2 sorun oluşturdu!

SONUÇ

AKP’nin BOP Eşbaşkanlığı doğrultusunda uyguladığı bu politikalar, komşularla sıfır sorun yerine komşularla düşmanlığı arttırıyor. AKP, bu politikaları her şeye rağmen sürdürebilmenin de 3 şeye bağlı olduğunu düşünüyor. ABD’nin kesintisiz desteği altında olmak şartıyla birincisi anayasal değişiklik, ikincisi başkanlık sistemi, üçüncüsü de bu sistemin uygulanabileceği bir federasyon!

Odatv.com

BAŞBAKAN YAKIN ARKADAŞINA KIYAK MI GEÇİYOR?
22.04.2010

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Grand Rixos Ankara Oteli’nin neden resmi zirve ile toplantıların merkezi haline geldiğini ve bunun devlete maliyetini sorgulayan bir soru önergesi verdi. Başbakan Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı'na sunulan soru önergesinde kapsamlı da bir liste var…

İşte o soru önergesinin tam metni

"TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını dilerim.
Saygılarımla

Ali İhsan Köktürk
CHP Zonguldak Milletvekili

Başbakan sayın R.Tayyip Erdoğan’ın tatillerini ailesiyle birlikte geçirdiği, Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’ün yatıyla mavi tura çıktığı Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince’nin, son günlerde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın Bülent Arınç’ın oğlu Ahmet Mücahit Arınç’ın 18 Nisan’da evleneceği Yeliz Asker için spa merkezinde geleneksel gelin hamamı düzenlenmesi haberleri ile de gündeme gelen, geçtiğimiz yıl satın alınarak adı "Grand Rixos Ankara" olarak değiştiren Grand Rixos Otelin, henüz 10 aylık olmasına karşın, resmi zirve ve toplantıların merkezi haline gelmesi ulusal basınımızda yer almıştır.

Söz konusu haberlerde, bu toplantıların bir kısmı sayılmıştır. Oysa Başkent Grand Rixos Otelde bugüne kadar "Nabucco imza töreni"nden "Su Zirvesi"ne, "Alevi Çalıştayı"ndan "Valiler" ve "Emniyet Müdürleri" toplantısına kadar çok sayıda önemli kamusal toplantı düzenlenmiştir.

Grand Rixos Ankara'da son 10 ay içerisinde gerçekleşen resmi bazı önemli toplantı ve zirvelerden;

-13 Nisan 2010 Ziraat Bankası toplantısı
-10 Nisan 2010 Emniyet Genel Müdürlüğü toplantısı
--25 Mart 2010 TRT Adnan Menderes tanıtım Kokteyli
-24 Mart 2010 İçişleri Bakanlığı Eğitim Daire Başkanlığının organizasyonu
-22 Mart 2010 Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu toplantısı
-18 Mart 2010 tarihli TRT-2’nin adının TRT Haber olarak değiştirilmesine yönelik tanıtım toplantısı,
-11 Mart 2010 Halk Bankası’nın yemekli toplantısı
- 29 Ocak 2010: İçişleri Bakanı Beşir Atalay başkanlığındaki ''İl Emniyet Müdürleri Toplantısı'',
- 27-28 Ocak 2010: 2 gün süren ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla gerçekleşen "Valiler Toplantısı",
- 22 Ocak 2010: resmi ve özel temsilcilerin katılımıyla gerçekleşen CBS Kurumsal İrtibat Toplantısı,
- 13 Ocak 2010: Türkiye'nin, 2016 UEFA Avrupa Şampiyonası'na evsahipliği hakkını kazanmak için adaylık çalışmaları çerçevesinde, Devlet Bakanı sayın Nafiz Özak, valiler, belediye başkanları ve TFF yöneticilerinin katılımıyla gerçekleşen "Euro 2016 Bilgilendirme Toplantısı",
- 5 Ocak 2010: Başmüzakereci Devlet Bakanı sayın Egemen Bağış ile Tarım Bakanı Mehde Eker'in katılımıyla gerçekleşen "Avrupa Birliği Altın Bilezik Mesleki Teknik Eğitim Projesi" tanıtım toplantısı,
- 29 Aralık 2009: Sağlık Bakanlığı'nca düzenlenen "Kamu-Özel Sektör Toplantıları",
- 17 Aralık 2009: Devlet Bakanı sayın Faruk Çelik'in başkanlığında toplanan 6. Alevi Çalıştayı,.
- 21 Kasım 2009: Türkiye Tanıtma Platformu (TÜTAP) tarafından ilk kez verilen ''Başarı Ödülleri'' töreni,
- 25 Kasım 2009: Tarım Bakanı sayın Mehdi Eker'in katılımıyla gerçekleşen, Ambalajlı Süt ve Süt Ürünleri Derneği'nin (ASÜD) 1. Olağan Genel Kurulu toplantısı,
- 8-20 Kasım 2009: Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül'ün himayesinde gerçekleşen İstanbul Üniversitesi ve Türkiye Bilişim Derneği'nin organize ettiği "Bilişim Kurultayı",
- 1 Kasım 2009: Başbakan sayın Erdoğan, İçişleri Bakanı sayın Atalay'ın katılımıyla gerçekleştirilen Türkiye Belediyeler Birliği Meclis Toplantısı,
- 14-15 Ekim 2009: Devlet Bakanı sayın Selma Aliye Kavaf'ın katılımıyla gerçekleşen "Almanya ve Türkiye'de Yaşlılar ve Yaşlı Politikaları Uluslararası Kongresi" (Kongreyi, Türk Geriatri Vakfı ve Konrad Adenauer Vakfı ortaklaşa düzenledi),
- 11 Eylül 2009: Spordan Sorumlu Devlet Bakanı sayın Faruk Nafiz Özak ile GSGM ve diğer resmi yetkililerin katıldığı, Antalya'da yapılacak Dünya Büyükler Eskrim Şampiyonası için tanıtım kokteyli ve iftar yemeği,
- 4 Eylül 2009: Türkiye, Irak ve Suriye çevre ve su bakanlarının Ankara'da bir araya geleceği ''Üçlü Bakanlar Toplantısı'',
- 28 Ağustos 2009: Türkiye'de yapılacak 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası tanıtım toplantısı,
- 28 Temmuz 2009: 3-G hizmetinin Ulaştırma Bakanı sayın Binali Yıldırım tarafından kamuoyuna tanıtılması,
- 13 Temmuz 2009: Başbakan sayın Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen Nabucco Hükümetlerarası Anlaşması İmza Töreni ve Zirve Toplantısı,
- 23 Haziran 2009: Merkezi Ankara'da bulunan Radyo Televizyon ve İnternet Medya Federasyonu, birinci olağan kongresi,
- 10-19 Haziran 2009: DPT Müsteşarlığı'nın koordinatörlüğünde "Türkiye'de Kamu Sektöründe Sonuç Odaklı İzleme ve Değerlendirme Sistemi Çalıştayı",
- 15 Mayıs 2009: SGK Hizmet Sunumu Genel Müdürlüğü ile e-Devlet Dergisi'nin ortaklaşa düzenlediği "Sosyal Güvenlik Kurumu'nun Bilişim Projeleri, 2009 Yılı Hedefleri ve Çözüm Önerileri" konulu toplantılar;

Başbakan Sayın Erdoğan'ın yakın dostu olduğu bilinen Fettah Tamince’nin, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın Bülent Arınç’ın oğlu Ahmet Mücahit Arınç’ın 18 Nisan’da evleneceği Yeliz Asker için spa merkezinde geleneksel gelin hamamı düzenlenmesi haberleri ile de gündeme gelen Grand Rixos Otelinde yapılmıştır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Grand Rixos Otel AKP İktidarının düzenlediği, kamuyla ilgili toplantıların merkezi haline gelmiştir.

Buna göre;

1. Grand Rixos Otelde gerçekleştirilen bu toplantı, konferans vb. etkinliklerin her birinin devlete maliyeti kaç liradır?"

Odatv.com

Ne diyorsak o
22 Nisan 2010 Perşembe 17:16
Ceyhun BOZKURT

AKP Diyarbakır İl Başkanı Avukat Baki Aksoy’a yumruklu saldırıyı yapan Ayhan Uçar AKP’li olduğu polis kaydıyla doğrulandı.

Avazturk, Aksoy’a saldırıyı “Hain evlat” başlığıyla duyurmuştu. Aksoy, önce saldırıyı reddettiği, ama polisteki ifadesinde ise Yılmaz Uçar’dan şikâyetçi olduğu ortaya çıktı.

ANF’nin haberine göre Aksoy'un Huzurevleri Polis Merkezi'nde polise verdiği ifade şöyle:

"Yılmaz Uçar isimli şahıs, beni olay günü beni 053. ... .. .. numaralı telefondan arayarak. Bağlar ilçe teşkilatında gençlik kolları ve kadın kollarında görevli olan iki kişiyi görevinden uzaklaştırıldığım, merkeze haklarında şikayette bulunduğum gerekçesiyle tehditte bulundu. 'Seni öldüreceğim. Seni Diyarbakır'da yaşatmayacağım' diyerek tehditte bulundu. Yılmaz Uçar isimli şahıs bugün saat 15.30 sıralarında Diyarbakır Il Başkanlığı'nda bulunduğum sırada benimle görüşmek için odama geldi. Misafirlerim olduğu için yan odaya aldım. Bir süre konuştuk. Yine bana telefonda söylediklerini tekrarladı. Ben de böyle bir konunun olmadığını kimseye iftira atmadığımı ve rapor düzenlemediğimi, kaldı ki rapor düzenlesem de kendisine hesap verme zorunda olmadığımı söylemem üzerine bana yumrukla saldırdı. Sol yanağımdan ve sağ göğsümden hafif yaralandım. Odaya giren görevli arkadaşlar bizi ayırdı. Şahsı odadan dışarıya çıkardılar. Bu şahıs odadan çıktıktan sonra cebinde bulunan bıçağı çıkarmış. Alt kattaki gençlik kollarındaki arabanın anahtarını alarak yanına bir kişiyi alarak il başkanlığından uzaklaşmış. Beni darp ve tehdit eden Yılmaz Uçar adlı kişiden şikâyetçiyim."
avaztürk

Yumruktan ağır sözler: Ortadan kaybolan AKP’li
23 Nisan 2010 Cuma 17:18
Müyesser YILDIZ

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yumruklu saldırıdan son anda kurtulduğu ortaya çıktı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın yumruklu saldırıya uğradığı şehit cenazesinde, Yıldız ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a tam yarım saat süreyle yumruktan ağır sözler söylendiği ortaya çıktı.

Bu arada halkın nabzını iyi tutan AKP’li TBMM Başkanvekili Sadık Yakut’un cenaze törenine katılmayarak, tepkilerden kurtulduğu öğrenildi.

Bölücü terör örgütünün silahlı saldırısı sonucu şehit olan Kıdemli Yüzbaşı Levent Çetinkaya’nın Kayseri’deki olaylı cenaze töreniyle ilgili detaylar gün yüzüne çıktı. Geçen hafta ağır yaralanan ve Ankara GATA’ya getirilen Çetinkaya, tüm çabalara rağmen kurtarılamadı.

Hemşehrisi ve aynı köyden oldukları için uzaktan akrabası sayılan AKP’li TBMM Başkanvekili Sadık Yakut, GATA’da 3 gün süren tedavi süresince Yüzbaşı Çetinkaya’nın başından ayrılmadı. Şehit olmasından sonra da Kayseri’ye gönderilen cenazeye refakat etti. Ancak Kayseri halkının iktidara duyduğu tepkiyi erken fark eden Yakut’un, ne camideki cenaze namazına, ne defin törenine katılmayıp, o akşam şehit Yüzbaşı Çetinkaya’nın evine taziye ziyaretinde bulunduğu öne sürüldü.


Şehit Yüzbaşı Çetinkaya’nın cenaze töreninde yaşananların, mezarlıkta Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın yumruklu saldırı sonucu burnunun kırılmasından ibaret olmadığı, Yıldız ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın camide cenaze namazının kılınmasını beklerken de tam yarım saat boyunca ağır sözlü tacize uğradığı öğrenildi. Cenaze namazına katılan ve hemen protokolün yanında yer alan Çetinkaya’nın yakın arkadaşlarından birisi o yarım saat hakkında şunları anlattı:

“Müftü cenaze namazından önce vakit namazını kıldırdı. Camide namaz kılmayan Bakan Atalay ve Yıldız, namaz biter bitmez cenazenin başına gelip, saf tuttu. Ancak yoğun kalabalık yüzünden müftünün camiden, cenazenin başına gelmesi yaklaşık yarım saat sürdü. Bu süre boyunca cenazenin etrafında bekleyen vatandaşlar özellikle İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a öyle ağır sözler söylediler ki, her biri yumruktan ağırdı. Tüm bu sözleri bakanlar da, korumalar da, diğer güvenlik görevlileri de duydu. Ancak herhangi bir müdahale olmadı. İyi ki olmadı, yoksa o gerginlik, patlamaya dönüşürdü.”
avaztürk

24 Nisan 2010 15:19
"Türkiye Utanılacak Durumda"
Uluslararası ilişkilerde ve özellikle milli meselelerde hassas bir döneme girildiğini söyleyen MHP lideri Bahçeli, hükümeti teslimiyetçilikle suçladı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları ve Ermenistan ile ilişkiler konusunda, ''Türk milletinin tarihi hakları ve haysiyeti açısından AKP hükümetinin Türkiye için yapması gerekenlerin, Ermenistan hükümeti tarafından Ermeni çıkarları için yapılıyor olması, AKP için tam bir ibret ve iflas tablosudur'' dedi.

Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye'nin, uluslararası ilişkilerde ve özellikle milli meselelerde, yakın geleceğini etkileyecek hassas ve sancılı bir döneme girdiğini kaydetti.

''Kafkasya'da dar bir coğrafyaya sıkışmış Ermenistan'ın bile hükümetin teslimiyetini kendisi için fırsata dönüştürdüğünü ve Cumhuriyet tarihi boyunca elde edemediği hamle gücüne ve söz söyleme hakkına bu iktidarla ulaştığını'' ileri süren Bahçeli, ''Ermenistan'la protokollerin imzalanmasıyla birlikte Türkiye'nin içine düşürüldüğü utanılacak durumun bütün çıplaklığıyla açığa çıktığını'' iddia etti.

Bahçeli, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

''AKP hükümetinin, futbol maçı bahanesiyle başlatılan ilişkileri bu şekliyle sürdürmesi ve bu ülke ile sınırın açılmasını ve diplomatik ilişki kurulmasını öngören protokolleri imzalaması işin başından tarihi bir yanılgı olmuştur.

Anayasası ile Türkiye'nin toprak bütünlüğünü sorgulayan, soykırım yalanını milli dava olarak benimseyen ve Azerbaycan'ın topraklarının beşte birini işgal eden Ermenistan'la, hem uluslararası hukuka aykırı ve hem de düşmanca tutum ve politikalarını değiştirmeden kurulan ilişkiler baştan sona yanlıştır.''

''Ermenistan Anayasa Mahkemesinin protokollerin içeriği, kapsamı ve anlamı konusunda aldığı kararın da AKP hükümeti için uyarıcı olmadığını'' savunan Bahçeli, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin protokolle ilgili verdiği, bu ülke anayasasındaki Batı Ermenistan, 1921 Kars Antlaşması, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına atıfta bulunan kararını hatırlattı.

Ermenistan yetkililerinin de ''1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları konusundaki kampanyanın devam edeceğini ve Dağlık Karabağ ön şartının hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini'' her vesileyle açıkça dile getirdiklerine işaret eden Bahçeli, ''AKP hükümeti bütün bu gelişmeler karşısında bugüne kadar sessiz ve tepkisiz kalmıştır. Bu ağır ve tek taraflı dayatmalara açık şartlar altında, protokollerin Türkiye bakımından geçersiz ve hükümsüz olduğunu açıklayamamış ve bunları TBMM'den geri çekme basiretini gösterememiştir'' ifadesini kullandı.

Türkiye'nin ''ezik ve teslimiyetçi tavrından cüret alan'' Ermenistan'ın tehditlerini ağırlaştırarak sürdürdüğünü öne süren Bahçeli, ''Bu küstahlıklar karşısında Başbakan ve hükümeti, protokolleri suni teneffüsle yaşatmak gayreti içine girmiş, Ermenilerin peşinde koşarak ricacı duruma düşmüştür'' dedi.
aktifhaber

Üzerine gitmek!..
Salih Selçuk

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Siirt'teki dört kız çocuğuna yönelik toplu tecavüz olayının "Sonuna kadar üzerine gideceğiz" demiş. Kendisini saygıyla selamlıyoruz...
"Yandaş" basın, Siirt'i önce görmedi nedense!..
Ama sonuna kadar üzerine gidilecek başka bir konu daha var...
Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'de kurulduğu tarihten, 2002 seçimlerine kadar yaptığı borç 221 milyar Dolar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 2002 seçimlerinden, 2009 yılı sonuna kadar yaptığı borç 514 milyar Dolar.
7 yıllık dönemde, bunca borçlanıldığına göre, Türkiye'nin baştan ayağa yeniden inşa edilmiş olması, milli varlıkların katlanarak artmış olması falan lazım değil mi?!..
Hiç öyle görünmüyor. Tam tersine... Özelleştirmelerin neoliberal "ruhuna" bile aykırı olarak ülkenin en karlı kamu malları/işletmeleri yok fiatına satılmış...
Şimdi şöyle bir muamma var:
Bu paralarla ne yapıldı, nereye gitti?!..
En kaba hesapla, yarım trilyon Dolar!.. (aslında özelleştirmelerin değerini falan da sayınca, söz konusu para, en az üç tane çeğrek trilyona kadar çıkabilir!..)
O paralar, hani "işsiz" diye kestrip attığınız insanlar var ya, hani Siirt'te adını bile bilmediğiniz o kız çocukları... Onların marketten ciklet bile alınca ödedikleri katma değer vergisi üzerinden toplanıp borçların alacaklılarına ödeniyor...
Ve bu ülkenin insanları, borçlu doğuyor...
Dünyanın en pahalı benzini ve eti, Türkiye'de satılıyor...
Türk basını böyle ufak işlerle uğraşmadığından pek konuşulmuyor olsa da durum böyle...
Türkiye'nin önümüzdeki dönemde hakkıyla dünyadaki birkaç önemli ülkeden biri olabilmesi için, Türkiye'nin ikinci sınıf bir ülke kalmasından sorumlu 60 yıllık kravatlı "Müslüman" muhafazakar kleptokrat anlayışla kararlı bir şekilde hesaplaşılması gerekiyor...
Şimdi bu dönem başladı, göstergeler de o yönde...
Bu çevre, varlığını, afra rafrasını, o eksi yarım trilyon Dolara borçlu!..
Sanal paranın sanal ahalisi...
Aynı ölçüde hoş ve de boşlar!..
O yüzmilyarlarca Doların nerelere harcandığının son kuruşuna kadar takipçisi olacak birileri çıkacaktır...
Devir/konjonktür artık böyle olacak. Buna hazır olmalılar!..
Şimdi en komik olan, verilecek bu hesaptan kaçma çabası!.. Bu düzeni aynen sürdürebilmek ve "kalıcı" olabilmek için "sürdürülebilir" bir tek adam "kadayıflı demokraaasisi" kurma çabası var!..
Herşey öyle değişip dönüşmeli ve kontol altında/yandaş/mandaş olmalı ki, kimsenin aklına böyle "zararlı" sorular sormak gelmesin!.. Onun yerine herkes, Türkiye'nin önce tek Başkanı, sonra tek amatör Padişahı, ardından da tek minyatür Tanrısı'na tapsın!.. Onun bir dediğini iki etmesin, asla eleştirel imada bile bulunmasın, onu üzmesin!.. (Böyle bir "demokraaasi" anlayışına sahip büyük bir yalakalar tarlası sahiden de var!.. E lale devri tabii!..)
Tamam da 7 yılda yarım trilyon borç sayesinde dönebilen bu "sanal refah" düzenini (yani "Yandaş arpalama düzeni"ni) bundan sonra aynen sürdürmek mümkün olabilecek mi?
"Müslümanların" artan ihalevi/iş "ihtiyaçları" göz önünde bulundurulduğunda, 7 yıldan daha kısa bir sürede en az bir çeğrek trilyon Dolara daha "ihtiyaç" duyulabilir!..
O parayı kim, nereden bulacak?!..
Zor yani zor!..

http://konstantiniye.blogspot.com/

Baykal: Bedelli açılımını da yüzlerine bulaştırdılar
13:42 - Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, bedelli askerlik konusunun bir istismar konusu haline dönüştürüldüğünü savunarak, "Bu iktidarın bundan önceki açılımları gibi, bedelli açılımı da aynı olumsuz sonucu ortaya koymuştur. Hükümet bedelli konusunu da maalesef yüzüne, gözüne bulaştırmıştır" dedi. 24.04.2010 İSTANBUL netgazete

25 Nisan 2010
"Kıvırtan Başbakan İstemiyoruz"

CHP'li Şevki Kulkuloğlu'nun, kürsüde açtığı ''Kıvırtan Bir Başbakan İstemiyorum'' yazılı döviz tartışmalara yol açtı.

CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu'nun, TBMM Genel Kurulu kürsüsünden gösterdiği ''Kıvırtan Bir Başbakan İstemiyorum'' yazılı döviz tartışmalara yol açtı. AK Parti ile CHP milletvekilleri birbirinin üzerine yürüdü.

Kulkuloğlu, Genel Kurulda görüşmeleri devam eden Anayasa değişikliği teklifinin 16. maddesinde verdiği önerge üzerine söz aldı.

Kürsüye büyük bir klasörle çıkan Kulkuloğlu'nun yanında kavas yer aldı. Birleşimi yöneten TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in kavasa, ''Niye orada bekliyorsun?'' diye sorması üzerine Kulkuloğlu, kendisinin yardım istediğini söyledi.

Kavasın ayrılmasından sonra Kulkuloğlu, konuşmasını yanında getirdiği dövizlerle sürdürdü. Kasım 2002'e 184 lira olan asgari ücretle 920 ekmek alınırken, Nisan 2010'da 521 lira asgari ücretle 800 ekmek alınabildiğini ifade eden Kulkuloğlu, bu rakamları dövizlerle anlattı.

Kulkuloğlu, iktidarın ayda 120 ekmeği çaldığını savunarak, ''İlk seçimlerde AKP'den çaldığı 120 ekmeği istemelisiniz'' dedi.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 2002'de katıldığı bir televizyon programındaki konulardan birinin dokunulmazlık olduğunu belirten Kulkuloğlu, Baykal'ın dokunulmazlıkların kalkmasını istediğini, Erdoğan'ın, CHP ile birlikte hareket edeceğine dair söz verdiğini iddia etti.

Şahin, Kulkuloğlu'nu önergesi üzerine konuşması için uyardı.

Kulkuloğlu, konuşmasının sonunda, ''Ben kıvırtan bir başbakan istemiyorum'' diyerek, elinde ''Kıvırtan bir başbakan istemiyorum, ya sen?'' yazılı dövizi kaldırdı.

Bu döviz üzerine AK Parti'liler tepki göstererek, Kulkuloğlu'nun özür dilemesini istedi. AK Parti'li TBMM İdare Amiri Hüsrev Kutlu, sinirlenerek kürsüye kadar geldi.

Kulkuloğlu, Genel Kurul Salonundan ayrılmak üzereyken, başta AK Parti Grup Başkanvekili Ayşe Nur Bahçekapılı olmak üzere, bir grup milletvekili ''Kaçma, cevap ver'' diye bağırdı. AK Parti'li milletvekilleri, CHP'lilere, ''Yaşından başından utan', ''ayıptır'' diye tepki gösterdi.

AK Parti ile CHP'li milletvekillerinin birbirinin üzerine yürümesi üzerine araya İdare Amirleri Orhan Erdem, Ahmet Küçük ve Sırrı Sakık'ın da bulunduğu bazı milletvekilleri girdi.

Tartışmanın üzerine Şahin, birleşime ara verdi.
aktifhaber

25 Nisan 2010
Bahçeli Obama'ya Ateş Püskürdü
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ABD Başkanı Obama'nın ecdadımıza soykırımcı gözüyle baktığını söyledi ve...

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ''ABD Başkanı'nın ecdadımızı soykırımcı olarak suçlamayı sürdürdüğü ve Türk milletine yönelik olumsuz bakışını devam ettirdiği anlaşılmaktadır.

Kelimelerle oynaması bu durumu değiştirmemekte, Türk milletine yönelik suçlamalarında ısrarlı olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır'' dedi.

Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, ABD Başkanı Obama'nın, 1915 olaylarına ilişkin sözlerini eleştirdi.

Devlet Bahçeli, şunları kaydetti:

''ABD Başkanı Obama, ABD başkanları tarafından Türk milletine saygısızlığın ve iftiranın açıkça ilanı anlamına gelen sözde Ermeni soykırım iddialarına ilişkin açıklamasını bu yıl da yapmıştır.

ABD Başkanı mesajında, 1915 olayları ile ilgili olarak geçen seneki kavramlarını kullanmış, soykırım kelimesinin İngilizcesi yerine Ermenice bir tanım olan 'Büyük felaket' tanımını tekrarlamıştır. Bu açıklama ile ABD Başkanı'nın ecdadımızı soykırımcı olarak suçlamayı sürdürdüğü ve Türk milletine yönelik olumsuz bakışını devam ettirdiği anlaşılmaktadır. Kelimelerle oynaması bu durumu değiştirmemekte, Türk milletine yönelik suçlamalarında ısrarlı olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.''

Açıklamasında, Türk tarihini karalayan ve haksız ifadelerle suçlayan bu açıklamaların milletimizin nezdinde bir değeri olmayacağına işaret eden Bahçeli, hangi dille olursa olsun yapılacak soykırım suçlamasının hiçbir şart altında kabul edilmeyeceğini bildirdi.

Bahçeli, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''Bu açıklamada, 'soykırım' kelimesi yerine büyük felaket ibaresi kullanıldığı gerekçesiyle Obama'nın ülkemizi dikkate aldığına dair garabet bir sonuç çıkartmak ise ancak AKP kadrolarının saklanacağı bahane olacaktır. Başbakan Erdoğan'ın, bu yılki açıklamayı olumlu bulan yorumu ve Obama'nın hassasiyetlerimizi iyi bildiğini iddia etmesi, bir devlet adamı için utanç verici olmuştur. Dışişleri Bakanlığı ise aksi görüş bildirerek Başbakanı yalanlama ve düzeltme durumunda kalmıştır. Obama'nın baştan sona kadar Türk milletini karalayan mesajında Başbakan Erdoğan'ın hassasiyetimize uygun olarak gördüğü kavramların neler olduğu ise anlaşılamamıştır.

Kamuoyu Erdoğan'ı haklı olarak Obama'nın hangi sözlerinden olumlu sonuçlar çıkardığını öğrenmek istemektedir. Ecdadımız için İngilizcesi yerine Ermenicesinin kullanıldığı soykırım suçlaması mı olumludur? Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde 1.5 milyon Ermeni katledildiğine ve ölüme yürüdüğüne dair iddiaları mı hassasiyetimize uygundur? Obama'nın, '1915'te olanlarla ilgili görüşlerimi defalarca dile getirdim ve bu görüşlerimde herhangi bir değişiklik olmadı' şeklindeki açıklaması mı kabule şayandır? Yoksa, Başbakan'a yönelik olarak, 'gerçeklerin tam, açık ve adil bir şekilde anlaşıldığını görmek hepimizin çıkarınadır' yönündeki soykırımı tanıması için yaptığı tavsiyeler mi desteklenmektedir?

Başbakan Erdoğan bu suçlama, karalama ve iddialardan hangisini hassasiyetlerimize uygun bulmuştur? Başbakan'ın bu yorumu en az Obama'nın sözleri kadar vahimdir ve asıl ciddiye alınması gereken de bu boyun eğen yaklaşımın ülkemizde hükümet ediyor olmasıdır.''

-''ÇARESİZLİK VE TESLİMİYET''-

Açıklamasında, ''Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşma yapan Obama'nın, 'geçmişimizle barışma' adına 1915 olaylarını hatırlatan sözlerini hararetle alkışlayan Adalet ve Kalkınma Partisi, bu tehlikeli süreci kendi elleriyle aralamıştır'' görüşüne yer veren Bahçeli, Başbakan Erdoğan'ın konuyla ilgili değerlendirmesinin ise ''içine düştüğü çaresizliğin ve teslimiyeti göstermesi bakımından ibret verici'' olduğunu savundu.

MHP Genel Başkanı Bahçeli, açıklamasında şunlara yer verdi:

''Bu yorumu ile ilk kez bir Türk Başbakanı, Türk devleti ve milletine yönelik 'soykırım', 'işkence', 'katliam', 'sürgün' ve 'tehcir' gibi suçlamaların kaynağı olan Ermeni diasporası ile ceddimize hakaret etme noktasında benzer fikirleri paylaşmış ve aynı noktada buluşmuştur.

Bu gelişme ile bugüne kadar Ermenistan'la yürütülen sürecin sakatlık ve yanlışlıklarına ilişkin tespitlerimiz maalesef bütünüyle bir kez daha doğrulanmıştır. Uyarılarımıza duyarsız kalan AKP hükümeti Türkiye'yi çok tehlikeli bir yola sokmuştur. Dayatmalara boyun eğerek Ermenistan'la imzalanan protokollerin TBMM'den çekilmemesi halinde Başbakan ve arkadaşları tarih ve millet önünde ağır vebal altına gireceklerdir.

Hiç değilse bu son gelişmelerden ders ve ibret alabildiği takdirde hükümet; Ermenistan'la imzalanan protokolleri onay için sevk ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden derhal geri çekmelidir. Protokollerin Türkiye bakımından geçersiz ve hükümsüz olduğunu resmen açıklamalıdır ve büyük Türk milletinden acilen özür dilemelidir. Bunu yapmadığı takdirde AKP hükümeti Türkiye'nin onurunu, itibarını, haysiyetini ve milli çıkarlarını bilerek ayaklar altına alan bir hükümet olarak tarihe geçecek ve Türk milleti kendisine bu zilleti layık görenleri asla affetmeyecektir.''
aktifhaber

BAŞBAKAN’I KİM YANILTTI
25.04.2010
24 Nisan nedeniyle Başkan Obama’nın yaptığı yazılı açıklama hükümet içinde bile fikir ayrılıklarına neden oldu. Başbakan Erdoğan “Hassasiyetlerimiz göz önüne alınmış” diyerek “Olumlu” bulduğunu söylerken Dışişleri Bakanlığı açıklamada “Üçüncü ülkelerin tarih yazması yanlıştır” ifadesini kullandı.

Odatv.com okuyucuları için durumu netleştirelim.

Obama’nın bu seneki açıklaması geçen senekine göre Türkiye cephesinden daha ağır.

İçinde “Soykırım” kelimesinin geçmemesi kimseyi şaşırtmasın. Tıpkı geçen yılki gibi “The Meds Yeghern” terimine iki kez yer verilmiş. Özel isim olarak kullanması aslında Başkan’ın RESMEN soykırımı tanıdığı anlamına gelir.

“Kabul etmeniz sizin çıkarınıza olur”

Geçen yıl Başkan Obama “Bu olay konusunda fikirlerim değişmedi ve tarafların bunu kabul etmesi benim çıkarlarım içindedir” demişti.

Obama bu sene, “1915’te yaşananlar konusunda fikirlerim aynı ve defalarca da bunu tekrar ettim. O dönemde yaşananların tamamının ortaya çıkarılması ve gerçeklerin kabulü bütün tarafların çıkarınadır” ifadesini kullanarak Türkiye’ye “Kabul etseniz iyi olur” mesajı verdi.

Açılım Obama’nın gündeminden de düşmüş

Başkan Obama geçen sene “Özür diliyoruz” kampanyasına, Türkiye-Ermenistan normalleşmesine uzunca bir paragraf ayırmış ve “Tarih yüzleşilmediği takdirde büyük bir yük olabilir. Ermenistan ve Türkiye’yi de ilişkilerini normalleştirme çabalarından dolayı cesaretlendiriyorum” demişti.

Bu sene ise sadece “Türkiye içinde ve Türkler ile Ermeniler arasındaki diyalogu cesaret verici buluyorum ve Ermenilerin bir kısmını kurtaran Türkleri saygıyla anıyorum” diyerek Ermeni açılımının tamamen gündeminden düştüğünü gösterdi.

Odatv.com olarak şimdi soruyoruz:

Başbakan bu metni olumlu bulurken, Dışişleri neden “hayal kırıklığı” duydu?

Başbakan’ın hangi adamları geçen seneki metinle kıyaslamadan ve metnin ruhuna bakmadan sadece “Soykırım” kelimesine takılarak Başbakan’a “İyidir, işimizi görür” dedirti?

Odatv.com

MOSSAD Ajanları İstanbul'da darp ve Gözaltılara mı başladı

İsrailli Ajanlar İstanbul'u Karıştırıyor

Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e karşı bugün İsrail Konsolosluğu görevlileri oldukları sonradan anlaşılan kişiler tarafından oturmakta olduğu parkta gözaltına alınmak istendi.

İsrail Ajanlarına Kimlik soran Gazeteci Göktan Bedük’e kimlik göstermeyen İsrailli ajanlar Bedük’ü gözaltına alamayınca tartaklamak istedi. Olay karakola taşındı.

Haberciler Derneği Başkanı Hasan Taşkın “Haberciler olarak, gerçekleşen bu olayı, İsrail’in Türkiye’nin iç işine müdahalesi olarak algılıyoruz. Ayrıca bu çirkin olayla ilgili İsrail İstanbul Başkonsolosluğu’nun açıklama yapmasını bekliyoruz. Diğer yandan Dışişleri Bakanlığı ve içişleri Bakanlığı’nın da göreve çağırıyoruz” şeklinde konuştu.

OLAY NASIL GELİŞTİ

Taşkın, olaya maruz kalan habercilerin Haberciler Derneği’ne şu bilgileri verdiklerini dile getirdi.

“Show Tv muhabiri Göktan Bedük’e bugün öğle saatlerinde Levent Karakolu’nun hemen yanı başında bulunan Beşiktaş Belediyesi’ne ait parkta kimliği belirsiz ve telsiz taşıyan kişiler tarafından kimlik soruldu. Gazeteci Bedük, kendisine kimlik soran ve gözaltına almak isteyen kişilere kim olduklarını sorduğunda herhangi bir cevap alamadı. Bunun üzerine kimliği belirsiz kişiler Bedük’ü tartaklamak istedi. Göktan Bedük ve olaya tanık olan kameraman Akın Sağlam, Siyaset Meydanı editörü Burak Ersemiz , ulaştırma elemanı Adnan Koçar ve parkta bulunan kimliğinin açıklanmasını istemeyen emekli bir polis memuru karakola gidip şikayetçi oldular.

Gözaltına alınan kişilerin İsrail Konsolosluğu’nda görevli olduğu anlaşıldı.

Gözaltına alınan İsrail Konsolosluğu görevlileri polise direnerek uzun süre kimlik vermekten ve isimlerini dahi söylemekten kaçındılar. Ajanlar, dipolat pasaportlarını gösterip karakola götürülmelerinin bile kriz yaratacağı uyarısında bulunarak polisi tehdit ettiler.

Bunun üzerine Olay yerine Terörle Mücadele, İstihbarat Şube ve Güvenlik Şube ekipleri çağrıldı. “ Soruşturma sürüyor…

BU İLK DEĞİL

Olaya tanık olan Haberciler Derneği Başkan Yardımcısı Burak Ersemiz aynı olayın kısa bir süre önce kendi başına geldiğini belirterek şunları söyledi.

“Bundan bir kaç ay önce işyerime yürürken kaldırıma yanlış park edilmiş arabaları ördüm ve telefonumun kamerasıyla park etmiş arabaları çektim. Çalıştığım Show Tv binasına girmek üzere iken arkamdan yaklaşan telsizli bir kişi kolumdan sertçe tutarak ingilizce ne yaptığımı sordu… Ben şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken beni gözaltına almaya kalktıBen telsizinden İbranice konuşmalar duyunca kendisinin İsrail Konsolosluk görevlisi olduğunu anladım ve (Bana burada kimlik soramazsın elini hemen çek dedim)

Tam beni tartaklamaya başlayacakken İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden orada görev yapan ve beni tanıyan bir polis gelerek bana yardımcı oldu.

Olayın kişisel olduğunu düşündüğüm için şikayetçi olmamıştım. Ancak bugün meydana gelen ve tanık olduğum olaydan anladığım kadarıyla İsrailli güvenlik görevlileri Türkiye topraklarında hiç bir yasal düzenlemede olmadığı halde bu davranışı sürdürüyorlar.

Kamu oyuna saygı ile duyrulur…

Kaynak : Son Sayfa

Cahiliye devrinin Araplarına benzedik..
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com
28 Nisan 2010

Yazımın başlığı biraz ağır kaçmış olabilir. Bugüne kadar yazdığım birçok yazıda frene basmaya becerebildim.Ama bugün öfkemi bir türlü yenemiyorum.Onun için okurlarımdan peşinen özür diliyorum.

Şu düştüğümüz hale bir bakın!

Yurdun her köşesinden çocuk tecavüzleri, çocuk istismarı,seri cinayetler haberleri geliyor.Artık eskiden 3'ncü sayfa haberleri olarak tanımladığımız ve pek sık rastlamadığımız bu tip haberler(sıralayıp da bir kez daha sinirlerinizi bozmayacağım) gazetelerde manşet, televizyonlarda birinci haber oluyor.

Önce çuvaldızı kendimize batıralım.

Bu haberleri manşetlerine taşıyan medyanın hiç mi günahı yok?

Günahın paylaşımında en büyük payı medyanın alması gerekir. Yıllardır çağrıldığım her toplantıda gırtlak patlattım “aile yapımızı ve nesillerimizi TV ve gazeteler aracılığıyla mahfediyorlar. Türk’ün önce kadın sonra da aile yapısını bozdular mı gerisi kolay” diye. Örnekler verdim;Kaynana Semralardan,abuk sabuk yarışma programlarından,televole programlarından,seviyeli birliktelik haberlerinden,Brezilya dizilerinden.

Benim gibi toplumun geleceğini düşünen nice insan bağırdı durdu.

Ne oldu?

Bizler olduk senaryocu paranoyak, onlar oldu ilerici açılımcı.

Çoluk-çocuk tüm aile hepimizin ayakta olduğu çeşitli zaman dilimlerinde açın televizyonları..Cerahat akıyor..Cerahat.

BBG evlerindeki rezaletleri bile çoktan aştık. Sözde magazin programlarında gizli kameralarla çekilen ve “ünlü felan filaaan,ünlü felan filaaaanla ,falanca restoranda gizlice öpüşürken yakalandı” şeklinde ciyak ciyak anoslarla evlerimizin içine servis edilen yarı pornografik görüntüler.

Yerli diziler daha da rezil.Kim kime sulanıyor,kim kime sarkıyor,kim kimi düdüklüyor belli değil.Her türlü yasak ve gayrimeşru ilişki alenileştirildi.Üvey anasına sarkan gençler,baldızına sulanan enişteler,aklınıza gelecek ve gelemeyecek her türlü rezil ilişkiler.Gençlik ve çocuk dizilerine bir bakın.Görüntülerde porno yok ama gencecik beyinlerin içine neler zerk edildiğine bir bakın.Mesajlarla işlenen şiddet ve porno...Sonrada açın gazete haberlerine bakıverin.O gazetelerde okuduklarınıza bunların hiç etkisi olmadığını mı zannediyorsunuz?..

Ya gazeteler ve internet siteleri?

Bizim gençliğimizde basılan bazı magazin dergileri vardı.Biz onları o zaman porno dergi zannederdik.Kadınları en fazla bikinili görebilirdik.Ara sıra göğüsleri açık kadın resmi koyarlar onlarında üstüne büyük büyük siyah yıldızlar atarlardı.Şimdi gazeteler bir bakın.O zamanın magazin dergileri bugünkü gazetelerin yanında Hayat Ansiklopedisi sayılırlar.Manşetlerdeki hatunların resimleri ve en özel hayatlarının en özel ayrıntıları,arka sayfa güzelleri.Ne ararsanız var!

Artık gazete ve televizyonların yerini alacağına kesin gözle baktığımız sanal alemde işler daha da acı.Ne kanun var ne de sınır.Bakın en ciddi gazetelerin internet sitelerine,en ciddi haber sitelerine..Çıplak hatun veya cinsel içerikli bol fotoğraflı haber koymayan site tık alamıyor.

Sakın bana çağın gerekleri gibi sakil gerekçeleri söylemeyin. Çağın adı ne olursa olsun,hangi çağda olursak olalım tek ve değişmez everensel gerçek bilirim. YÜKSEK AHLAKLI OLMAK.

Hangi çağın hangi şartı bunu ortadan kaldırabilir?

Bu arada ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar ne yapıyor?

Sözde gündemlerle, kayıkçı kavgası.

12 Eylül zulmü ile bir nesli dümdüz ettiler üzerinden geçtiler. Gencecik fidanları asıp işi bitirdiler mi?

Arkadan da Turgut Özal felsefesi ile gelecek nesillerin ruhlarını ve beyinlerini yozlaştırdılar.Kafaları boş,pop kültürüne sıvanmış bir gençlik yattılar.Adını da “varoş gençliği“ koyup bir güzel iğdiş ettiler.

Bir milleti toptan yok etmek için ellerinden ne geliyorsa planlı bir şekilde uyguluyorlar.

Ülkemizin yalnızca okyanus ötesinden iktidara getirilen siyasilerle mi yıkıldığını zannediyorsunuz?

Fiili işgalden önce beyinleri ve kalpleri yok edip tutsak alıyorlar, bu arada siyasi işgal alışmalarına devam ediyorlar. Arkasından ne geleceğini söylemek bile istemiyorum.

Bizler Çanakkale’yi ve Kurtuluş savaşını hangi sayede kazandığımızı unutmuş ve o savaşların nasıl dünya milletlerine örnek olduğunu,o yüce değerleri,büyük inancı ve yüksek ahlakı çoluğumuza çocuğumuza anlatamıyor olabiliriz.Ama inanın bana yüzyılıdır kıçındaki tekme acısını unutmayan empeyalistler bu savaşı nasıl kazanacaklarını ,bunun en önemli yolunun da Türk aile yapısını bozmak ve Türk'ün ahlakını yozlaştırmak olduğunu çok iyi biliyorlar.Çünkü onların gençleri Türkün genetik kodlamasını incelerken bizim gençlere Ricky Martin dinletiyorlar.

Biraz da okullarımıza eğilelim..

Okullarımızdaki din dersini yıllardır tartışıp durduk.”Yok efendim seçmeli olsun zorunlu mu olsun,haftada bir saat mı yoksa iki saat mi?” diye.

Sonunda karar kılındı dersin adı Din Kültürü ve Ahlak bilgisi oldu.İlköğretimde iki saat liselerde bir saat.Dersin içeriğine bakın bom boş.Bunu niye yaptık.Batılılar bizi laiklikten uzaklaşmakla ayıplansın diye.Sonra ne oldu “başörtüsü” diye diye iktidara gelen sözde en mukaddesatçı iktidar bir AB sevdası yüzünden “AB formatlarına uyduracağız “ diye müfredatın içini boşaltıverdi.Tam adamların istediği gibi.

Ey! ılımlı İslamcılar gidin de kapılarında dilinizin pelesenk olduğu o AB ülkelerinin çocuklarına din eğitimini nasıl verdiğine (çek-senet takip etmekten fırsat bulursanız) bir bakın..

Daha Nisan ayındayız. Gidin okulların içler acısı halini,öğretmenlerin perişanlığını,öğrencilerimizin pejmürdeliğini bir görüverin.Bir dönemde 10 gün okula gelmeyen öğrenciye okul idareleri, “bu öğrencini devamsızlığı devamsızlık sayılmaz ki “ diyorlar.

Nimet Çubukçu diye bir Milli Eğitim Bakanımız var. Göreve geldiğinden beri hangi icraatını hatırlıyorsunuz?Okullarda bir anket yapın “ Milli Eğitim Bakanı kim?” diye bırakın öğrencileri kaç öğretmen adını doğru yazar acaba?

Kadın ve aileden sorumlu Selma A.Kavaf ne yapar? Bileniniz var mı?

RTÜK ne yapar?

Bunu bildiğim kadarı ile ben cevaplayayım;

Yandaş TV'ler için düzenlemeler ve kolaylıklar...(gerisi için burada frene basacağım)

Diyanet İşleri Başkanlığı ,İmam-Hatip tayinleri ve cuma hutbelerini hazırlama dışında ne iş görür?

Televizyonlarda soytarı kılıklı,lakabı hoca olan, cukkayı doldurmaktan başka hiçbir düşüncesi olmayan bir sürü adam, en kutsal inancımızı saçma sapan şeylerle tahrip ederken bunlar ne yaparlar?

Diyanetin televizyonlara göndereceği hiç mi yetişmiş insanı yok? Diyanetteki muhterem hocaefendiler şu günlerde televizyonlara çıkıp konuşup; il il,ilçe ilçe dolaşıp konferans vermeyeceklerde hangi gün işe yarayacaklar?

Olur mu canım? Sen ben kavgası yapıp,Diyanette yumuşak koltuk kapmak ,iktidarın en ballı bakanlıklarına yatay geçiş yapmak varken bunlarla kim uğraşır!..

Yaygın,örgün,din her türlü eğitimden elinizi eteğinizi çekin.Bırakın her türlü işinizi cemaatler halletsin.Onlarda kursun rant düzenlerini.Din adına palazlanıp semirsinler.Sonra oturun bir köşeye devletçilik oynayın.Ara sıra da timsah gözyaşları dökün.

Tabii kolay mı, ülkeye giren kara paranın paylaşımını yapmak, memleketin tüm varlıklarını satmak,nasıl bir tezgah kurarız da kime ne ithal ettirip voleyi vururuz diye organizasyonlar yapmak?

Bazılarını tuzu kuru nasılsa? Onların çocuklarına ABD ve İngiltere'de her türlü imkanlar (tedavi hizmetleri de dahil!) hazır...

Bizim çocuklarımızın vatanı burası,Türk toprakları.Bizim çocuklarımızın doğdukları yerde ölecekleri yerde beli:TÜRK YURDU!

Tekrar tekrar altını çiziyorum. Çocuklarımıza mutlaka cahiliye devrini okutun ve öğretin.İki cihan güneşi Peyagember efendimiz Hz.Muhammed'in (S.A.V) ahlakını ve yaşayışını çocuklarımıza tekrar tekrar öğretin.Hz Ali'yi,Hz Ömeri,Sehabenin yaşayışını anlatın.Bunun yanında asırlarca dünyaya hakim olmuş medeniyet götürmüş Türk'ün töresini beyinlere kazıyın.

Bakın o zaman bu sözde Müslümanların bize yaşattığı cahiliye karınlığını yüksek ahlaklı Müslüman-Türk genci bir çırpıda nasıl kökünden kazıyor. Aynı Çanakkale de olduğu gibi bu İngiliz tipi Müslümanlara ve onların patronlarına nasıl bir daha “ geldikleri gibi giderler “ dersinin en esaslısını veriyor...

Avaztürk

02 Mayıs 2010
Başörtüsünden Dolayı Sınava Giremediler
Devlet Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı'nda başörütüsü krizi yaşandı.

Batman İMKB Lisesine sınava girmek için gelen başörtülü öğrenciler girişte engellendi. Başörtülerini çıkarmak istemeyen öğrencililer sınav yetkilileri tarafından okul kapısından geri çevrildi.

30'a yakın öğrenci başörtülerinden dolayı sınava giremedi. Öğrenciler sınav sonuna kadar okul bahçesinde beklemek zorunda kaldı. Ailelerine destek olmak için sınava girdiklerini belirten öğrenciler yapılan uygulamanın doğru olmadığından yakındı. Fatma Ekmen, isimli öğrenci, sınav yetkililerinin başörtüsünü çıkarmasını istediğini ama bunu kabul etmediğini söyledi. Ekmen," Başörtümüz yüzünden bir sorun çıkacağını bilseydik. İmam Hatip'te bile okumaya gerek duymazdık. Bundan dolayı İmam Hatip'te okuduk. Okul görevlileri bize sınava giremeyeceğimizi söyledi. Başörtümüz ile sınava girmemiz durumunda ise tutanak tutacaklarını belirti. Bizim için bir fırsattı, okul masraflarımızı bu şekilde karşılaya bilirdik. Başörtümüz yüzünden almadılar. Hıristiyan ülkelerde bile izin veriyorlar. Ama biz Müslüman bir ülke olmamıza rağmen almıyorlar. Anadolu Lisesi ve Fen Liselerini de kazana bilirdik ama başörtümüzden dolayı İmam Hatiplere gittik."dedi.

Sınava alınmadığı için kızgın olan Büşra Ünlü, isimli öğrenci ise Müslüman bir ülkede olmamsı gereken bir uygulama yapıldığını belirterek "Bu kesinlikle bize yapılan büyük bir yanlışlık. Hepimiz çok iyi yerleri kazandık ama sırf başörtümüzden dolayı İmam Hatip'e gittik. Bu çok büyük bir haksızlık. Bu sadece bir bursluluk sınavı. Çok önemi yok ama biz sadece ailemize yardımcı olmak istedi. Camileri kaldırsınlar artık. Haç takalım, Kilise kursunlar. Müslüman bir ülkeyiz diyorlar ama gereğini yerine getirmiyorlar." Diye konuştu.

Öğrenci velileri ise uygulamanın yanlış olduğunu ve bir an önce uygulamadan kaldırılması gerektiğini söyledi.
aktifhaber

06 Mayıs 2010
Meclis'in Gündemi 28 Şubat
TBMM Genel Kurulunda, darbecilere yargı yolunu açan maddenin görüşmelerinde CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl'den çok önemli bir çıkış geldi

TBMM Genel Kurulunda, Anayasa değişikliği teklifinin 12 Eylül yöneticilerine yargı yolu açan maddenin görüşmelerinde, 28 Şubat süreci ve Genelkurmay Başkanlığının 27 Nisan açıklaması gündeme geldi.

TBMM Genel Kurulunda, Anayasa değişikliği teklifinin Anayasanın geçici 15. maddesini kaldıran maddenin görüşmelerinde, milletvekilleri önergeleri üzerinde söz aldı. Görüşmelerde zaman zaman gerginlik yaşandı.

CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, 28 Şubat ve 27 Nisanın hesabı sorulmadan, masaya yatırılmadan, 12 Eylül Anayasasında değişiklik yapmanın, ''ucuz bir yaklaşım'' olacağını savundu.

CHP Edirne Milletvekili Rasim Çakır, 12 Eylül'ün bitmediğini, devam ettiğini ifade ederek, ''Sizler 12 Eylül'ün ürünüsünüz. 12 Eylül'ün büyük ideallerine ulaşabilmek için araçsınız. 12 Eylül koşullarından yararlanarak iktidar olmuş, 12 Eylül'ün anlayışını devam ettirmeyi bir tarihsel görev olarak üstlenen bir siyasal organizasyonsunuz'' görüşünü ileri sürdü. aktifhaber

11 Mayıs 2010
Dündar AKP'lileri Tehdit Etti
Uğur Dündar, AKP'yi kızdıracak bir iddiayı da gündeme getirdi. Elinde bazı AKP'lilerin kaseti olduğunu iddia eden Dündar, bakın ne dedi...

Dündar: 'Bana da bir AKP'linin kaseti geldi!'

Uğur Dündar, Star Haber'de dün gece yayınlanan Arena programında konuk ettiği Kemal Kılıçdaroğlu'nun açıklamalarından kesitler yayınladı. Dündar, Baykal'ın iddiasına karşılık bir AKP'li milletvekilinin de kendilerine ulaşan bir kaset bulunduğunu ve izlemeye dahi gerek görmediklerini belirtti.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Arena'da Uğur Dündar'a konuştu. Önümüzdeki hafta yapılacak kurultay öncesi CHP'nin kendi içerisinde değerlendirme yapacağını, köklü bir parti olarak yine kendi kararını vereceğini söyleyen Kılıçdaroğlu, adaylığı konusunda böyle bir talebinin bulunmadığını böyle bir teklifinde kendisine yapılmadığını ifade etti.

HÜKÜMET BU KASETİN PEŞİNE DÜŞMELİ

Kılıçdaroğlu, Baykal'a ait olduğu iddia edilen kasetle ilgili de komplo iddialarını tekrarladı ve hükümetin iddiaları aydınlatmasını istedi. Kılıçdaroğlu, ellerine özel hayatla ilgili onlarca bilgi ve belge geldiğini bunların hiçbirine bakmadıklarını söyledi.

DÜNDAR BOMBAYI PATLATTI

Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu sözleri üzerine konuşan Dündar, AKP'yi kızdıracak bir iddiayı da gündeme getirdi. Uğur Dündar, Kılıçdaroğlu'nun sözlerinin ardından, "Madem siz söylediniz biz de açıklayalım. Bize de böyle bir konu intikal etti. AKP'li bir milletvekilinin Rus hayat kadınları ile alemlerinin görüntü. Bu bir komplo da değil ayrıca. O kişinin iş ilişkisinde olduğu ve daha sonra vaatlerini yerine getirmediği kişi tarafından çekilmiş görüntüleri biz izlemeye dahi gerek görmedik" dedi
aktifhaber

"Ben Rum patronların yanında yetiştim"
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Yunanistan ziyareti öncesi devlet televizyonu NET'e konuştu. Röportaj, dün akşam ana haber bülteninde geniş olarak verildi.
14 Mayıs 2010

Başbakan Erdoğan, Türk-Yunan ilişkileri, silahların azaltılması ve ekonomik ilişkiler üzerine önemli açıklamalarda bulundu.

Yunan gazeteci Mariya Hukli'ye konuşan Erdoğan, "Ben çocukluğumu İstanbul'da Rum patronların yanında geçirdim. Onların yanında çalıştım. Benim Rum patronlarım oldu. Bildiğim kadarıyla siz de İzmirlisiniz. Belki Türkçe de biliyorsunuz?" Bu soru üzerine Yunan gazeteci Hukli, "aynen" cevabını verdi. habertürk

İşsiz genç intihara kalkıştı
Kastamonu Emniyet Müdürlüğü'nün inşaat halindeki yeni hizmet binasının 10. katındaki çatı kısmına çıkan Tuncay Özkan, intihara kalkıştı.
27 Mayıs 2010

Kastamonu Emniyet Müdürlüğü'nün inşaat halindeki yeni hizmet binasının 10. katındaki çatı kısmına çıkan Tuncay Özkan (26), iş bulamadığını söyleyerek intihara kalkıştı.

Kendisini çatıdan sarkıtarak Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu'nun gelmesini isteyen Özkan, işsiz olduğunu ve iş bulamadığı için borçlarını ödeyemediğini, herhangi bir geliri olmadığı için çok fazla sıkıntı çektiğini söyledi. Polis, 122 ve itfaiye ekipleri gerekli güvenlik önlemlerini aldı. İntihara kalkışan genci Emniyet Müdür Yardımcısı Tahsin Tatar ikna etmeyi başardı. habertürk

Fakirlikten elektrikleri kesildi, anneleri yanarak öldü

15:10 - Edirne'de, bir apartmanın giriş katında çıkan yangında yatalak hasta olan Ülfet Taşdelen öldü. Dairelerinde yatalak anneleri ile kalan Gülçin Taşdelen ve Gülşah Günyeli, borçlarını ödeyemedikleri için dört gün önce elektrikleri kesildi. İki kız kardeş erken saatlerde yaktıkları mumu söndürmeden tekrar yattı. Mum bir süre sonra devrildi ve evde yangın çıktı, kızlar kaçarak kurtulabildi. 26.05.2010 EDİRNE netgazete

İsrail’in inisiyatifine bırakılmış…
Cevher İLHAN
cevher@yeniasya.com.tr

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Brüksel’de İsrail Ticaret, Endüstri ve Çalışma Bakanı Ben-Eliezer ile kapalı kapılar ardında yaptığı “gizli görüşme”nin “taktik amaçlı, iç siyasete yönelik olduğu” eleştirilerine doğru dürüst bir cevap verilmezken, Ankara hâlâ Telaviv’in tavrını bekliyor.

Başbakan Erdoğan’ın son başbaşa görüşmesinden sonra İsra


En son Ekim tarafından Çrş May 26, 2010 11:19 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Nis 29, 2010 11:55 pm    Mesaj konusu: FATİH SULTAN MEHMET’İN KEMİKLERİ SIZLIYOR Alıntıyla Cevap Gönder

Hani “Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytan”dı?..

Oğuz Gürses




AKP’yi kimler kurmuştu?

“Millî Görüş gömleği”ni çıkaranlarla "radikal İslâmcılık gömleği”ni çıkaranlar...

Sonra da iktidar nimetlerinden istifade fırsatını kaçırmak istemeyen solcusu, liberali, kemalisti, Alevîsi...

Gömleğini çıkaran AKP’ye koştu...

TC’de İktidar, efsunu da rantı da bol olan bir yer...

Yeter ki küreselcilere kul ol...

Küreselcilere kul ol da ne olursan ol...

Çıkar gömleğini gel mamaya...

Gömlekler çıkarılmadan önceki günlerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül şu bu... Bütün AKP önde gidenlerinin de, arkada kalanlarının da dillerinden düşürmedikleri bir hadis vardı:

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”...

Ne müthiş, ne güzel bir prensip...

Bir haksızlık varsa susmayacaksın...

Susarsan...

Ki Şeytan bütün haksızlıklar karşında sevinç içinde susmaktadır... Hiçbir haksızlığa hiçbir şekilde karşı çıkmamaktadır...

Zaten o haksızlığın en büyük destekçisi/sponsoru/teorisyeni bizzat şeytanın kendisi değil midir?...

İşte o yüzden...

Susarsan bir haksızlık karşısında...

Daha önce hangi gömleği giymiş veya çıkarmış olursan ol...

Şeytan’ın gömleğini giymiş olursun...

Tam o anda...

Haksızlık karşısında sustuğun anda...

Şeytan gibi olursun...

Şeytan’dan olursun...

Şeytan olursun...

Şimdi şu habere birlikte gözatalım:

***

'TECAVÜZÜ PROTESTO EDENE GÖZALTI'



30 Nisan 2010
Siirt Üniversitesi Öğrenci Kolektifi dün Meslek Yüksekokulu (MYO) önünde bir basın açıklaması yaparak, kentte yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını ve devletin bunların üstünü örtmeye çalışmasını protesto etti. Eylem sonrası bir basın açıklaması yapan Barış Ataman üniversite çıkışında sivil polisler tarafından gözaltına alınarak sorgulandı
Dün (28 Nisan) Siirt Üniversitesi’nde bir araya gelen yaklaşık 200 üniversiteli “Kadınlardan ve çocuklardan elinizi çekin” yazılı pankart açarak bir yürüyüş gerçekleştirdi. Ellerinde “Güvenli bir gelecek istiyoruz”, “Sorumlular derhal yargılansın”, “Kız kardeşlerimize dokundurtmayacağız” yazılı dövizler taşıyan öğrenciler Siirt Valisi'nin açıklamalarını protesto eden sloganlar atarak üniversite çıkışına doğru yürüdüler. Yürüyüş sırasında öğretim görevlileri ve öğrenciler de eyleme alkışlarla destek oldular.

Öğrenciler yürüyüşün ardından üniversitenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını okuyan Barış Ataman Siirt Valisi’nin "Bölücülük ve eylem yapmasınlar, fuhuş yapsınlar" sözlerini kınayarak Vali Necati Şentürk'ü istifaya çağırdı. Siirt’te yaşanan tecavüzlerin ortaya çıkmasının ardından savcılık tarafından gizlilik kararı alınmasını da eleştiren üniversiteliler “Polisler, cemaat şeyhi, asker, AKP milletvekilinin yeğeni ve daha birçok kişi bu insanlık dışı eyleme katıldığı için mi gizlilik kararı alındı?” diye sordular. Yaşananları açığa çıkaran rehberlik öğretmenine teşekkür eden üniversiteliler "Tüm zanlılar sorgulanıp cezalandırılana kadar bu olayın peşini bırakmayacağız" dediler.

Eylem sonrası gözaltı

Eylem ve basın açıklamasının bitmesinin ardından, basın açıklamasını okuyan Barış Ataman iki sivil polis tarafından üniversite çıkışında zorla polis aracına bindirilerek gözaltına alındı. Kendisine “çocuklara tecavüz eden kişilerin isimlerini açıkladığı” için gözaltına alındığı söylenen Ataman'a karakolda Öğrenci Kolektifleri hakkında sorular soruldu.

Ataman'ın gözaltına alınmasını protesto eden arkadaşları ise “Dışarıda suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, bu olayları protesto edenler ise karakollara götürülüyor.” sözleriyle tepkilerini dile getirdiler. (*)

***

Siirt’tte olanlar malûm...

Tekrar etmeye bile dilim varmıyor, yüreğim dayanmıyor...

Öğretmeni, memuru, esnafı, öğrencisi bir ilköğretim okulunu kerhaneye çevirmişler ilkokul çocuklarına toplu tecavüz ediyorlar...

Yatılı Bölge İlköğretim okulu öğrencilerinin yaptıkları ise ayrı bir facia...

Bunlar bir haksızlık mıdır?

Hem de nasıl?

Siirt’teki Üniversite öğrencileri bu vahim haksızlığa karşı çıkmak için toplanıp gösteri düzenliyor ve hazırladıkları bildiriyi okuyorlar...

Ne güzel...

Eşşek kadar adamlar gırtlaklarına kadar pisliğe/haksızlığa gömülmüşken bu ülkede...

Bu ülkenin genç evlâtları susmuyor...

Haksızlığa karşı çıkıyorlar...

Peygamberlerinin kendilerinden yapmalarını istediği şeyi yapıyorlar...

“Aferin onlara” demelerini bekliyorsunuz değil mi?

Hiç olmazsa eski günlerin hatırına...

Gömlekleri çıkarmadan önce dillerinden düşürmedikleri bu hadisin hatırına...

Onlar ne yaptı peki?

- Ne?

- Haksızlığa karşı çıkmak ha...

- Al! Al! Al! Bunu da Al... Onu da Al... Vurmayın Lan... Dıııııııııııııııııt!...

Haksızlığa karşı çıkmak bir yana...

Haksızlık karşısında susmak öbür yana...

Yahu bunlar haksızlık karşısında susmayanları bile susturuyorlar...

Uyanmanız için daha ne yapmaları lâzım acaba ey hipnotize olmuş ecmain/şakirt kardeşler..

Dipnot:
* sendika.org

FATİH SULTAN MEHMET’İN KEMİKLERİ SIZLIYOR
Prof.Dr. Oğuz Oyan
28.04.2010 14:37

Merkel’in Türkiye ziyaretine denk getirilerek bir Türk-Alman Üniversitesi kurulduktan sonra 8 Nisan’da Meclis gündemine 4 yeni vakıf üniversitesi kuran tasarı düştü. Bunlardan ikisinin, İstanbul’da “Süleyman Şah Üniversitesi” ile Samsun’da “Canik Başarı Üniversitesi” nin sadece ticari amaçlı dershane/vakıf üniversitesi örneklerini mi oluşturacağı soruları yanıtsız kaldı.

Fatih’in kemiklerini sızlatan dönüşüm
Sisteme gelen asıl yenilik, iki yeni vakıf üniversitesinin kamusal nitelikli vakıflara ait olmasıydı! “Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi”, beş mazbut vakıf “adına” Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kuruluyordu. İlginç tarihi bağlantı şuydu: Fatih Sultan Mehmet, sağlığında, miri (kamusal) araziden mülk ve evlatlık vakıflara (hayrî amaç taşımadan evlatlarına servet transferini amaçlayan vakıflara) akar ve taşınmaz aktaran yozlaşmaya karşı savaş açmış ve muhtemelen şüpheli ölümü de bunun üzerine gerçekleşmişti. Kendi hayrî vakfının dahi birgün paralı eğitim verecek bir kuruluşa dönüştürülmesi Fatih’in kemiklerini sızlatacak cinstendi. Bu hiç olmazsa bir devlet üniversitesi olamaz mıydı?

Kaldı ki muhalefet milletvekilleri, bu mazbut vakıfların vakfiyelerinde bir yükseköğretim amacı olduğu konusunda ikna edilemedikleri gibi, bir kamu kurumunun bir vakıf üniversitesi kurmakla görevlendirilmesindeki çelişkiye de yanıt bulamadılar. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde “Medeniyetler İttifakı Enstitüsü” gibi bilimden çok siyaseti ve hegemon ideolojiyi yansıtan tuhaf bir enstitünün niçin kurulacağına da yanıt alamadılar. Gene bir yarı-kamusal yapı olan Türkiye Diyanet Vakfı’nın kuracağı “İstanbul Ön Asya Üniversitesi”nin kuruluş amacını da tam sökemediler.

Başbakanın Vakfının Üniversite Kurduğu Ülke!
Tam bunlar üzerindeki görüşmeler sona ermişken, iktidar grubu İçtüzüğü ihlal pahasına peşpeşe verdiği önergelerle iki yeni vakıf üniversitesinin kuruluşunu daha tasarıya ekliyordu. Böylece önce İlim Yayma Vakfı tarafından “İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi” kurulacaktı. İlim Yayma Vakfı’nın ‘dönemin ruhunu yansıtan’ kurucuları arasında Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Aydın (Devlet Bakanı) ve Ahmet Davutoğlu’nun (Dışişleri Bakanı) ve daha nice ilginç şahsiyetin de bulunması anamuhalefet tarafından gündeme getiriliyor ama iktidarın buna yanıtı, inanılmaz bir ironiyle, üniversite mütevelli heyetinde bu kurucu isimlerin yer almadığı oluyordu! (Bir de yer alsalardı bari!).

Böylece dünyada bir ilk olarak, milli eğitimin tüm sorumluluğunu üzerinde taşıyan görevdeki bir başbakan yanında iki bakanıyla birlikte özel nitelikli bir vakıf üniversitesinin kurucusu olabiliyordu. Demek ki Başbakan ve Hükümet üyeleri, yönettikleri devletin üniversitelerinden umudu kesmiş, kendi şahsi damgalarını taşıyan vakıf üniversitelerini oluşturarak soruna çözüm bulmaya yönelmişlerdi! Şimdi tek eksiğin de tamamlanarak bu heyete Milli Eğitim Bakanı ile YÖK Başkanının da dâhil edilmesi farz olmuştur.

Din-İman-Paranın Bileşkesinde Bilimi İlerletmek!
Son olarak Bezm-i Alem Valide Sultan Vakfı “adına” gene Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından “Bezm-i Alem Üniversitesi” de kuruluyordu. Ancak burada vakfedenlerin iradesi hilafına hareket edildiği çok aşikârdı. Bezm-i Alem Vakfı 1843 yılında II. Mahmud’un eşi, Abdülmecid’in annesi tarafından kurulmuştu. Vakfiyede bir yükseköğretim kurumu kurma iradesi belirtilmemişti. Amaç, Vakıf Gureba Hastanesi aracılığıyla yoksula hizmet etmekti.

Bu nedenle, 1987’de YÖK’ün bu vakıf taşınmazları üzerinde bir devlet üniversitesi kurma kararı, hukuki koşulların elvermemesi nedeniyle, 1989’da gene YÖK tarafından geri alınmıştı. İdari yargıda halen süren üç davada da vakıf adına itirazlar devam ederken Vakıf Gureba Hastanesi’ne ve mücavir taşınmazlarına bu el koyma iştahı acaba nedendi? Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulacak üniversiteye 100 dekar alan tahsis ederken 230 dekarı da alışveriş merkezi, ofis, rezidans ve otel olarak ayırmayı planlamaktaydı. Vakfın arazisinin böyle bir rant yağmalanmasına uğratılmasına, hukuk profesörü Dr. Hüseyin Hatemi “Gerçek anlamda bir hayır amacı güden Vakıf Gureba Hastanesi’nin geçmişten kalan örnek bir vakıf kurumu olarak muhafaza edilmesi uygun olacaktır” diyerek karşı çıkıyordu. Ama pek “muhafazakâr” iktidar geçmişten gelen örnek bir vakıf kurumunu muhafazaya yanaşmıyordu.

Üniversite Kavramı Yozlaşırken Üniversite Patlaması
Böylece, beşi İstanbul’da olmak üzere 6 yeni vakıf üniversitesi kuruluyordu. 51 Vakıf üniversitesinin artık 30’u İstanbul’da, 42’si üç büyük şehirde kümeleniyordu. İstanbul, ticaret ve cemaatler rekabetinin en fazla yaşandığı mikro-kozmostu. Türkiye ölçeğinden bakıldığında, cemaat baskısı sadece vakıf üniversiteleriyle sınırlı değildi. 2002 sonunda 23’ü vakıf olmak üzere 76 üniversiteli yapıdan 15 Nisan 2010’da 51’u vakıf 95’i devlet olmak üzere 146 üniversiteli bir yükseköğretim yapısına geçilmişti. İktidar sözcüleri bu nicelik sıçramasını büyük bir başarı olarak sunma çabasına girerken, Türkiye’de üniversite sayısının artışı hızında bir kalite kaybının yaşandığının ve bugün artık “önce nitelik” yol ayırımına gelindiğinin farkında bile değillerdi.
(..)
Odatv.com

MİT'in hedefindeki “Yıkıcı Dinî Örgütler”



MİT'in hedefindeki “Yıkıcı Dinî Örgütler” listesi ortaya çıkarıldı. MİT'in bu yıl “Yıkıcı Dinî Faaliyetler” kapsamında Fethullah Gülen Cemaatini, İHH ve Milli görüş hareketini “öncelikli takip listesi”ne aldığı ortaya çıktı. MİT'in 2009 yılı listesinde Gülen Cemaati görünmüyor.

Milli İstihbarat Teşkilatı Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı Yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığı'nın “2010 yılı takip listesi”nde hayli şaşırtıcı grupların da yer aldığı saptandı. Vakit, MİT'in hedefindeki “Yıkıcı Dinî Örgütler” listesine ulaştı. MİT'in bu yıl “Yıkıcı Dinî Faaliyetler” kapsamında Fethullah Gülen Cemaatini de “Öncelikli Takip Listesi”ne aldığı ortaya çıktı.

“Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı Yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığı 2010 Yılı Hedef Öncelik Tablosu”nda, takip edilecek “yıkıcı dinî örgütler” derecelere ayrılmış. MİT'in 2010 yılı takip tablosunda “1. Derece Örgütler” listesinde Süleymancılar, Nakşibendiler, İHH ve Nurcu Gruplar, Fethullah Gülen Cemaati gibileri yer alıyor.
Tablonun 2. ve 3. derece örgütler bölümlerinde Milli Görüş, Asder, Akder ve Mazlum-Der gibi sivil toplum kuruluşları da bulunuyor.

MİSYONERLİK, 2. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİNDE
Tabloda “Misyonerlik” 2. Derece Örgütler listesinde yer alırken; Nurcu Gruplar, Nakşibendilik, Fethullah Gülen Grubu, Süleymancılar ve İHH takip önceliğinde “1. Derece Örgütler” olarak sıralanıyor.
MİT'in 2010 yılı listesinin 1. Derece Örgütler bölümünde yer alan isim sayısı, 2009 yılının aynı bölümüne oranla arttı. Listede 2009'da 10 “örgüt” bulunurken, 2010'da bu sayı 20'ye yükseltildi.

GÜLEN, 2009 TABLOSUNDA YOK
MİT'in 2009 yılı tablosunda ise Fethullah Gülen Cemaati bulunmuyor. Gülen Cemaati'nin bu yıl listeye dahil edildiği anlaşılıyor. Milli Görüş de, 2009'da 3. Derece Örgütler listesinde yer alırken, bu yıl 2. Derece Örgütler listesine alınmış.

MİT'in “Çok Gizli” ibareli “2010 Yılı Hedef Öncelik Tablosu”, 1. Derece Örgütler, 2. Derece Örgütler ve 3. Derece Örgütler başlıklarını içeriyor.

MİT'İN 2010 1. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ ŞÖYLE:

* Mücahit Faaliyetlerle
Bağlantılı Türk Unsurlar
* Mücahit Faaliyetlerle
Bağlantılı Yabancı Unsurlar
* İslamî Cihad Birliği (İCB) -
Doğu Türkistan İslamî Hareketi (DTİH)
* Taifet-ül Mansura
* Ceyşi Mehdi
* Selam Grubu
* Müslüman Gençlik
* İBDA-C
* Hizbullah / İlim Grubu
* Selefi-Tekfiri Gruplar
* Nurcu Gruplar
* Nakşibendilik
* F. Gülen Grubu
* Süleymancılık
* İHH
* Alevilik
* Caferilik

2. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ
* Milli Görüş
* Diğer Dinî Cemaatler (A. OKTAR)
* Diğer Tarikatlar
* Diğer Dinî Oluşum ve
Faaliyetler (ASDER-AKDER)
* Hizb-ut Tahrir
* Tebliğ Cemaati
* Hizbullah / Menzil Grubu
* Hizbullah / Vahdet Grubu
* Misyonerlik

3. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ
* Kaplancılar Örgütü
* Diğer Yerli Rad. Gruplar
* Mazlum-Der
* Marjinal Dinî Gruplar
BU DA 2009 YILI HEDEF
ÖNCELİK TABLOSU
1. DERECE ÖRGÜTLER
* Hizbullah / İlim Grubu
* İBDA-C
* Müslüman Gençlik
* El Kaide / Mücahitler
* İslamî Cihad Birliği (IJU)
* Tebliğ Cemaati
* Selefi / Tekfiri Gruplar
* Alevilik
* İHH
* Nurculuk
2. DERECE ÖRGÜTLER
* Hizb-ut Tahrir
* Caferilik
* Nakşibendilik
* Diğer Dinî Cemaatler (A.Oktar vs.)
* Diğer Tarikatlar
* Diğer Dinî Oluşum ve
Faaliyetler (ASDER-AKDER)
* Süleymancılık
* Misyonerlik
* Selam Grubu
* Hizbullah / Menzil Grubu
* Hizbullah / Vahdet Grubu

3. DERECE ÖRGÜTLER
* Milli Görüş
* Kaplancılar Örgütü
* Diğer Yerli Rad. Gruplar
(Mazlum-Der)
* Marjinal Dinî Gruplar

VAKİT / FURKAN ALTINOK

Erdoğan; Musevi Cemaati Lideri'ni kabul etti

18:00 - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman ve beraberindekileri kabul etti. Başbakanlık Merkez Bina'daki kabul yaklaşık 1 saat sürdü. 30.04.2010 ANKARA netgazete

Serdar Akinan
Bu bir utanç yazısıdır...

Nereye aitiz biz?
Bu haymatlos vicdanları nerede saklasak? Nerelere saklayarak korusak?
Dünyanın dört bir yanı adaletsizlikle dopdolu iken nereye saklayalım?
Okkalı savrulan ağız dolusu küfürler gibi yazılar yazmak...
Suratlarınıza tükürür gibi noktalarımı ve virgüllerimi bu sayfaya fırlatmak istiyorum.
Bakın, hayatımızın belki de en güzel yazı başladı...
Fıstık çamlarının gölgesinde, bir baca dibinde yavrusunu güden martılar çığlık çığlığa...
Sonsuz maviliklere bakarken vicdan paklamak ne zor. Gazete sayfaları önümde serili...
Kepazelikler içinde bir güzellik arıyorum... Ülkeme dair bir umut...
Başbakanlığı “Asan ve kesen” olarak görmeyen bir zihniyetten uzak bir ufuk...
Bir anda AKŞAM’dan Çiğdem Toker’in yazısı önüme düştü...
Tekel işçilerinin vaziyeti...
Ne çabuk unuttuk değil mi?
“8 bin 350 Tekel işçisinden 8 bin 104’ü ‘4-C’li olmayı kabul etmedi”
Yani?
4-C’ye geçen Tekel işçisi sayısı 246’da kalmış.
246 Tekel işçisinin üçte ikisi ise “öksüz ve yetim”lerden oluşuyormuş.
Bu ne demek?
Kadrosuz, güvencesiz çalışmaya boyun eğen 160 Tekel işçisi, Çocuk Esirgeme Kurumları’ndan ‘çıkan’ ana-babasız büyümüş işçilermiş.
Yalanlarınız, tehditleriniz, dayaklarınız yetimlere yetti efendiler...
Onca biber gazı... Onca dayak... Onca tehdit... Onca yalan... Ve gücünüz bu yetimlere yetti.
Utanın...
Diğer Tekel işçileri onurlarıyla, yoksulluk içinde, dimdik ayakta...
İnanın sarsıldım.
Hatırlar mısınız? Sayın Başbakan Tekel işçilerin paralarını çektiklerini söyleyip bu direnişi neye bağlamıştı?
“Bu haksız bir eylem ve daha önce söylediğim gibi ideolojik bir eylemdir ve bu ideolojik eyleme alet olanlar vardır. Hiç Tekel işçiliğiyle alakası olmayanların da bu işin içinde olduğunu çok açık net gördük, görüyoruz.”
Sonra bunun usulsüz ve ahlaksız bir banka oyunu olduğunu öğrendik.
Ardından Tekel işçileri Ankara’ya gelip bir basın açıklaması yapmak istediler.
Anayasa o gün Ankara’da tamamen keyfi bir şekilde askıya alındı. Ve nasıl bir polis devletine dönüştüğümüz tescillenircesine o insanlar ve destek vermeye gelenlere gene meydan dayağı atıldı.
Bunca yalanla ve zulümle daha ne kadar yaşayacağız?
Demokratikleşme cayırtıları arasında işte Tekel direnişi ve işte gerçekler...
Bir avuç insanın onuru, direnişi, onca karartmaya ve yanıltmaya karşın yükseldiği yerde dimdik duruyor.
Dayanamayıp düşenlerden 160 tanesi de bu devletin bakmakla yükümlü olduğu anasız babası çocuklar...
Onları yetimhaneden alıp işe yerleştiren devlet baba, Amerikalılara şirket satacağım diye bu yetimleri kapı önüne koyuyor.
“Baba, sen ne yapıyorsun?” diye direnince önce tehdit, sonra biber gazı ardından sopa...
Şimdi gittiler ve çaresiz 4-C’ye imza attılar...
Resmen modern köle oldular.
O 160 çocuğun kölelik imzası bu topraklara ait olduğunu söyleyen bir zihniyetin ne kadar alçalabileceğinin tarihimize kazınmış utanç vesikasıdır.
Söyleyecek başka şey yok.

http://www.aksam.com.tr/2010/05/01/yazar/17208/serdar_akinan/bu_bir_utanc_yazisidir___.html

Öcalan’dan BDP’ye çokça fırça ve bir talimat
02 Mayıs 2010
Abdullah Öcalan, bu kez de BDP’lileri fırçaladı.”Bu koşullarda AKP’ye destek verilemez” diyen Öcalan, BDP’lilere CHP ve MHP ile görüşmeleri talimatını verdi.

Öcalan’ın avukatları ile yaptığı haftalık olağan görüşmede yaptığı açıklamalar ANF’de yayınlandı. Öcalan, anayasa değişiklik paketine destek verme eğilimine giren BDP’lilere “kuyrukçu”, “inkarcı” ve “ahlaksız” sözleriyle yüklendi.

Öcalan’ın değerlendirmelerinden satır başları şöyle:

-Kürt milliyetçiliği yaparsanız ters teper, sizi boğar dedim. Yapamadılar. Anlamlı bir demokratik birlik oluşturulamadı. Tabi bunda diğer sol grupların da payı olduğunu iyi biliyorum ama sonuçta sizin başarmanız gerekiyordu.

-Siyaseti genişletemediniz, dar kaldınız. Türkiye demokratlığını ve bunu başarsaydınız oy oranınız yüzde onlara ulaşırdı hatta geçerdi. Bunu başaramadınız. Oy oranınız niye hala beşlerde altılarda kalıyor, bunu ciddiyetle değerlendirmeniz gerekiyor.

-Siyaset Akademileri oluşturun dedim ama hala belirttiğim tarzda oluşturulmadı. Ahmet Türk’e atılan yumruğun kimler tarafından ve hangi amaçla yapıldığı iyi bilinmelidir, iyi çözülmelidir. Bunlar organizelidir, sistemlidir. Böyle yumrukla filan korkutarak sindirmeye, kendilerine bağlamaya çalışıyorlar. Bu anayasa meselesinde de halka gidilebilir, bol bol halk toplantıları, bölge toplantıları yapılabilir. Halk doğrusunu bulur.

-Bu koşullarda AKP’ye destek verilemez. AKP samimi değil, dokuz günde birçok anayasa maddesini değiştirebilen bir parti bu yasal düzenlemeleri kolaylıkla yapabilir, isteseler yapabilirler.

-Tüm bunlar görülmeden AKP’yi desteklemek kuyrukçuluktur, kendini inkar etmektir. Kendini inkar etmek de ahlaksızlıktır. Bu koşullarda BDP evet derse siyaseten kendisini bitirir, kendisine olan saygısını azaltır. AKP’yi desteklemek siyaseten çok zarar verir, bunu halka da anlatamazlar, dönüşü zor bir yoldur. Anayasa değişikliklerin daha ikinci turu var, referandum var. Demokratik bir anayasa, demokratik siyaset anlayışımız temelinde MHP ve CHP ile bile görüşülebilir.”
Avaztürk

1478 üründen 124'ü GDO'lu çıktı!
04 Mayıs 2010, 23:23Anadolu Haber
GDO yönetmeliğinde yapılan değişiklik nedeniyle düşen mısır ve soya ithalatının, Yönetmeliğin değiştirilmesinin ardından patladığı ortaya çıktı!

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın 26 Ekim 2009 tarihinde çıkardığı "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik"teki ithalata yönelik getirilen kurallar nedeniyle düşen mısır ve soya ithalatının, Yönetmeliğin değiştirilmesinin ardından patladığı ortaya çıktı!

Bakanlık tarafından GDO Yönetmeliği‘nde 20 Kasım 2009 tarihinde yapılan değişiklikle "26.10.2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış" ürünler ithalat aşamasında denetleme kapsamından çıkartılmış; Ocak 2010‘da da bu muafiyetin süresi genişletilmiş ve bu kez "20.01.2010‘dan önce kontrol belgesi almış" ürünlerin 1 Mart 2010‘a kadar serbestçe ülkeye girişine olanak sağlanmış, bu belgelerinin kazanılmış hak yarattığından bahisle ürün ithalatının yönetmelikteki izin ve denetim sisteminden muaf olduğu düzenlenmişti. Söz konusu ertelemelere ilişkin Danıştay 10 uncu Daire‘de açmış olduğumuz davalarda Yüksek Mahkemece çevre ve insan sağlığı yönünden risk oluşturabilecek durumlarda, risk oluşturan hallerin kazanılmış hak kapsamında korunamayacağına hükmedilmiş ve Yönetmeliğin 1 Mart 2010‘a ertelemeye ilişkin düzenlemelerinin yürütmesi durdurulmuştu.

GDO‘ya Hayır Platformu olarak, yönetmelik değişikliklerinin ardından basın toplantıları düzenleyerek, "26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış ürün miktarı kaç tondur, bunların ürün dağılımı nasıldır ve ithalatçıları kimlerdir? 26 Ekim 2009-20 Ocak 2010 tarihleri arasında kontrol belgesi alınan ürün kaç tondur, bunların ürün dağılımı nasıldır, ithalatçıları kimlerdir? ‘Türkiye‘ye bir gram GDO‘lu ürün girerse istifa ederim‘ diyenler ne olmuştur da, GDO‘ların ithalatına izin verme durumunda kalmıştır?" diye sormuştuk.

Bilgi Edinme Başvurusu yoluyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘ndan aldığımız verilere göre, 26 Ekim - 16 Aralık 2009 tarihleri arasında düşük seviyelerde seyreden mısır ve soya ithalatı, Yönetmelik değişikliklerinin ardından katlanarak artmıştır. Gıda ve yemlik mısır ithalatı yaklaşık 18 bin tondan, 80 bin tonlara, yemlik soya da 10 bin tondan 294 bin tona çıkmıştır.

Mısır; Fransa, Arjantin, Ukrayna, ABD, İspanya, Slovak Cumhuriyeti, Sırbistan, Karadağ, Belçika, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Tayland, İngiltere ve Bosna Hersek‘ten ithal edilmiştir.

Soya ithali de, Danimarka, ABD, Hong Kong, Tayland, Hindistan, Fransa, Çin, Almanya, Ukrayna, İsviçre, Belçika, İspanya, İsrail, İngiltere ve Kanada‘dan yapılmıştır.

Ayrıca 1 Mart 2009 - 1 Mart 2010 tarihleri arasında, Romanya, Ukrayna ve Bulgaristan‘dan 92.813 ton kolza ve Vietnam, Tayland, Pakistan, Mısır,
İtalya, Çin, Tayvan, Arjantin, ABD, Uruguay, Endonezya, Şili, Fransa ve Hong Kong‘dan 104.473 ton pirinç ithal edilmiştir.

Bakanlıkça 11 Aralık 2009 tarihine kadar laboratuarlarda incelenen 1478 üründen 124 adedinin (yüzde 8.3) GDO‘lu olduğu tespit edilmiş ve bunların ithaline izin verilmemiştir. Ancak 20 Kasım 2009 ve 20 Ocak 2010 tarihlerinde yapılan yönetmelik değişiklikleri ile kontrol belgesi olan ürünlerde analiz zorunluluğu kaldırıldığı için ülkeye giren bazı ürünlerin GDO‘lu olup olmadığı belirlenememiştir. Özellikle yukarıda verilen ithalat listesindeki ABD, Arjantin, Hindistan, Kanada ve Çin‘in, GDO‘lu üretimde dünyada başı çeken ülkeler arasında yer aldıkları anımsanırsa, analiz yapılmamasının vahim sonuçları daha açık biçimde görülebilecektir.

Ne yazık ki, GDO‘lu ürünler konusunda ticaret ve rant için, üretici ve tüketici konumundaki milyonlarca yurttaşımızın sağlığı riske atılmıştır!
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, yönetmelik değişiklikleri ile muafiyetin sağlandığı dönemlerde, hangi firmaların ithalat yaptığını açıklamak zorundadır.

Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalar, GDO‘lu ürünlerin alerjik reaksiyonlar doğurduğunu ve antibiyotiğe direnç yarattığını kanıtlamış; kan biyokimyasında bozulmalar - organ hasarları - doğum anomalileri - üçüncü nesilden sonra kısırlık yaratma risklerinin de varlığını ortaya koymuştur.

Tüm bunlar ortadayken, 26.03.2010 tarihinde Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu ile GDO‘lu ürünlerin ithalatı denetimli serbestliğe tabi kılınmıştır. Hem çevre ve halk sağlığı, hem de Türkiye‘nin tarımsal üretim potansiyeli açısından büyük sakıncalar doğuran Yasa‘da, antibiyotiğe direnç geni taşıyan GDO‘lu ürünlerin ithalatının yasaklanması konusunda bir hükmün bulunmaması büyük bir eksikliktir. Ayrıca Biyogüvenlik Kurulu‘nun kamu ağırlıklı oluşturulması, Yasa‘nın altlığı olan Yönetmeliklerle meslek örgütleri tanımına konunun ticari taraflarının da eklenmesi, Kurul‘un tarafsızlığı ve bilimselliği konusunda kuşku yaratmaktadır.

Diğer bir önemli konu ise, Biyogüvenlik Yasası çıkarıldıktan sonra bu Yasa‘nın alt Yönetmeliklerinin yayımlanması yoluna gidilmesi gerekirken; hala 26 Ekim 2009 tarihli Yönetmelikte değişiklik yapılmaya devam edilmesidir. 20 Kasım 2009 ve 20 Ocak 2010 tarihli değişikliklerden sonra, en son 28 Nisan 2010 tarihinde bir değişiklik daha yapılmıştır. Bu değişiklikle, insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulmasını yasaklayan hüküm yürürlükten kaldırılmış, izin koşulları ve Komite‘nin görevleri arasına "Avrupa Birliği‘nde tüketime uygunluğu onaylanmış genler hakkında değerlendirme yapma" hükmü eklenmiştir. Böylece, bir taraftan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı serbest bırakılırken, diğer taraftan Türkiye‘nin risk yönetimi yetkisi daraltılmakta ve Bakanlık kararına terk edilmektedir. Türkiye‘ye yıllar boyunca GDO‘lu ürünlerin girişine seyirci kalan bir Bakanlığa, sınırları daraltılarak risk yönetiminin devredilmesi, kamu yararına sonuçlar doğurmayacaktır.

Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha "GDO‘ya Hayır" diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. İlgili yargı kararlarında da altı çizildiği üzere, çevre ve insan sağlığı yönünden risk oluşturabilecek durumlarda, riskin konusu kazanılmış hak kapsamında korunamaz. GDO‘lu ürünlerin ithalatı ve transit geçişi derhal yasaklanmalı, Türkiye‘nin üretim kapasitesi onarılarak sektörün ihtiyacı olan tarımsal hammaddelerin yurtiçinde üretilmesi sağlanmalıdır. Türkiye‘nin tarımsal hammadde dış ticaretinde net ithalatçı olması ve bu açığın kapatılması için GDO‘lu ithalata izin verilmesi, Türkiye‘nin yararına olamaz.

Tarım sektörünün üretim gücünün korunarak geliştirilmesi, halk sağlığının her türlü ticari kaygının üzerinde tutulması ve dünyanın en önemli gen merkezlerinden birisi olan ülkemizin genetik yıkıma sürüklememesi için GDO‘ya Hayır diyoruz...
Kamuoyuna saygı ile duyurulur...

(GDO‘YA HAYIR PLATFORM)

Arınç'a bir şey söyledi, Emniyet'e götürdüler

04 Mayıs 2010 Ankara'daki Kula Fuarı'na katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bir vatandaş tarafından sözlü olarak protesto edildi.
Kula Fuarı'na katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 8. maddenin reddedilmesini yol kazası olarak değerlendirdi. AKP'li Faruk Koca'nın hazırladığı listeyle ilgili olarak ise, "Fire listesini reddediyoruz" dedi.
Gazetecilerin, Arınç'a fire listesiyle ilgili soruyu sordukları sırada bir vatandaş Arınç'ın yanına kadar gelerek bağırmaya başladı. Arınç'ın, "Sen gazeteci misin?" dediği Adnan Yıldırım isimli kişi, polislerin müdahalesiyle uzaklaştırılarak, Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. netgazete

İsrail'in OECD üyeliğine Türkiye desteği
Ayhan BİLGEN
ayhanbilgen@yahoo.com

Önümüzdeki günlerde OECD Genel Kurulu toplanıyor. Kamuoyuna yansıtılmayan yoğun bir diplomasiden söz ediliyor. Dış işleri Bakanlığı Müsteşarı görüşmeler için İsrail’e gitti. Türkiye’nin OECD üyeliği konusunda İsrail’e desteği Başbakanlık tarafından peşinen internet sayfası üzerinden yapılmış.

Türkiye ne zaman dış gündeme odaklansa içerde önemli gelişmeler kamuoyundan saklanıyor. Tersine iç gündeme odaklandığında da dış politikada kritik girişimler kamuoyu gündeminden kaçırılıyor.

İsrail ile ilişkiler Türkiye açısından sadece sıradan bir dış politika konusu değildir. Toplumsal denetim ve izleme dışında tutulan her türlü gelişmeye şüpheyle yaklaşılması gereken bir alandan söz ediyoruz. Heron uçakları konusu bu ilişkilerin yumuşak karnını oluşturmaktadır.

Bir yandan kamuoyu önünde İsrail’e meydan okuyup diğer yandan OECD üyeliğine destek vermenin nasıl izah edileceğini doğrusu ben çok merak ediyorum. habertaraf

07 Mayıs 2010
28 Şubatçı Ankara Valisi Oluyor

Susurluk Skandalı ve 28 Şubat olaylarında adı ön plana çıkan, hükümette krize neden olan Alaaddin Yüksel, Ankara Valiliğine atanıyor...

Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirildikten sonra Erbakan hükümeti döneminde görevden alınması krize sebep olan Alaattin Yüksel'in son valiler kararnamesinde Ankara Valisi yapılacağı öğrenildi.

REFAHYOL DÖNEMİNİN SORUNUYDU
53. Hükümetin Başbakanı Mesut Yılmaz tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü'ne atanan Alaattin Yüksel, Refahyol Hükümeti döneminden görevden alınmak istenmişti. Kararnamesi bile yazılan Yüksel'in görevden alınmasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel engellemiş ve konuyla ilgili Hükümete bir de mektup yazmıştı. Demirel Mektubu'nda, “Yüksel'i görevden almanın yasal dayanağı olmadığını” belirtiyordu.

AĞAR'LA HAREKET EDİYORDU
Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından Mehmet Ağar'la hareket etmekle suçlanan Yüksel hakkında gazetelerde çok çarpıcı haberler yer almıştı. Alaatin Yüksel'in görevden alınmasında, MGK kararlarını kendi başına uygulamaya kalkmasının ve Kuran kurslarına polis baskınları yapılması yönünde Emniyet Teşkilatı'nda bir genelge hazırlatmasının etkileri olmuştu. Milliyet gazetesi köşe yazarı Taha Akyol, 4 Mayıs 1997 tarihli köşe yazısında olayı şöyle değerlendiriyordu: “MGK, ne siyasi otoritedir ne de üst bir makamdır. Böyle bir tatbikatın toplumda yaratacağı tehlikeli gerilimin siyasi sorumluluk getireceğini Yüksel bilmez mi? Yüksel'in 'Siyasi otoriteye itaat' görevini yerine getirmediği, bir tür karşıt siyasi tavır içine girdiği bellidir. Emniyet Genel Müdürü MGK kararlarını kendiliğinden yorumlayıp uygulayamaz.”

CUMHURİYET TARİHİNDE İLKTİ
Yüksel'in görevden alınma kararnamesini dönemin derin isimlerinden İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan da imzalamamıştı. Aynı dönemde Alaattin Yüksel, Cumhurbaşkanından, askeri ve sivil güç odaklarından aldığı destekle Emniyet Genel Müdürlüğü görevinden kesinlikle ayrılmayacağını, medyaya yaptığı açıklamalarla duyurdu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir bürokrat, açıkça, siyasi iradeye karşı, hukuksuz olduğunu iddia ettiği atama kararını tanımayarak isyan etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yine bir ilk olarak, devletin Cumhurbaşkanı, siyasi hesaplarla Emniyet Genel Müdürü'nün görevden alınmasıyla ilgili getirilen kararname teklifini reddetti.

YILAN HİKAYESİNE DÖNMÜŞTÜ
Cumhurbaşkanı Demirel, konuyla ilgili olarak Genel Sekreterince kararnamenin araştırıldığını, İçişleri Müsteşarı Ünüsan'ın da imzalamadığını belirterek "Türkiye, bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde herkes yasalara uymak zorundadır. Hukuk dışı emri veren de alan da suç işlemiş olur." sözleriyle Alaattin Yüksel'e destek verdi. Aylar süren kriz sonucunda Alaattin Yüksel görevden alınabildi.

Bu arada, Ankara 5'inci idare Mahkemesi'nce 8 Mayıs 1997 tarihinde Alaattin Yüksel'in göreve iadesi yönünde bir karar verildi. Bu karar, 9 Mayıs 1997 tarihinde içişleri Bakanlığı'na tebliğ edildi.

İçişleri Bakanlığı'nın Alaattin Yüksel'in yürütmeyi durdurma kararına yaptığı karşı itiraz, Ankara Bölge idare Mahkemesi'nce oybirliğiyle reddedildi. Ankara 5'inci idare Mahkemesi'nin kararı yerinde bulunarak onandı. Kararın bakanlıkça uygulamaya konulması üzerine, 15.5.1997 tarihinde Alaattin Yüksel, tekrar Emniyet Genel Müdürü olarak göreve başladı.

HALKTAN GELEN İNSANLARA HAKARETTEN DAVALIK
Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadede polislerin geldikleri tabakaları anlatırken kullandığı "Öyle zamanlar olmuş ki, askerliğini yapmayan ve tamamen sokaktan istihdam amacıyla insanlar alınmış. 10 000'er 10 000'er bunları alıp, dört ay sonra sokağa salmışsınız. Nereye; Kızılay Meydanına... Nereye; Taksim Meydanına... Sizinle, benimle, bununla karşılaşmışız. Yozgat'ın, Van'ın köyünden alıp getirmişiz..." sözleriyle Yozgatlıları kızdıran Alaattin Yüksel, Ankara Valisi oluyor.

Başbakan olduğu dönemde Mesut Yılmaz tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirilen Yüksel'i Erbakan görevden almıştı. Susurluk Araştırma Komisyonu'nda verdiği ifadeyle tepki çeken Yüksel'e teşkilatından da tepki gelmiş ve Kamil Koyungiloğlu isimli emekli bir polis memuru, bütün polis camiasına hakaret ettiği gerekçesiyle mahkemeye vermişti.

YÜKSEL SUSURLUK'UN NERESİNDE?
Bülent Orakoğlu, Deşifre kitabında Alaattin Yüksel'le ilgili şunları yazıyor: “Alaattin Yüksel, Mehmet Ağar başta olmak üzere 'Susurluk skandalı'nın sivil, asker kilit isimleri ile Emniyet Genel Müdürü olarak çok yakın ilişkiler içinde bulunmuş, en azından çevresinde gelişen olayları görmezden gelmişti. Ömer Lütfü Topal cinayeti ile ilgili olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltına alınan üç Özel Harekat mensubunun Ankara'ya getirilmesi için ibrahim Şahin'le birlikte Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Halil Tuğ'un da istanbul'a gittiğini çok sonradan öğrendiğini, bu iki isme dönemin bakanı Mehmet Ağar'ın emir verdiğini, kendisinin bu konulardan haberi olmadığını, bu konuda tahkikat açtırdığını, Susurluk Meclis Araştırma Komisyonu'na verdiği ifadede belirtmişti. Ancak tahkikatı olayın basına aksetmesinden önce mi sonra mı açtığını açıklamamıştı. Yüksel'in, çok önemli bir cinayet olayı ile ilgili olarak gözaltına alman üç 'Özel Tim'ciyi istanbul Emniyeti'nde sorgulatmamak için istanbul'a giden emrindeki bir genel müdür yardımcısı ve bir daire başkanından haberdar olmadığını düşünmek gerçeklerle ne kadar bağdaşabilirdi? Hakikaten haberi yoksa, 'Susurluk skandali' ve faili meçhul cinayetlerle sarsılan bir ülkede bu kadar ilgisiz bir Emniyet Genel Müdürü'nün bu görevde kalmasının, Türkiye'de temiz bir toplum özlemi içinde olan insanlardan ziyade Susurluk zihniyetinin işine yarayacağı gerçeği ortadadır.”

DEMİREL FAKTÖRÜ
“Alaattin Yüksel, Cumhurbaşkanından, askeri ve sivil güç odaklarından aldığı destekle Emniyet Genel Müdürlüğü görevinden kesinlikle ayrılmayacağını, medyaya yaptığı açıklamalarla duyurdu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir bürokrat, açıkça, siyasi iradeye karşı, hukuksuz olduğunu iddia ettiği atama kararını tanımayarak isyan ediyor, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yine bir ilk olarak, devletin Cumhurbaşkanı, siyasi hesaplarla Emniyet Genel Müdürü'nün 25 Ocak'ta görevden alınmasıyla ilgili olarak kendisine getirilen kararname teklifini reddediyordu. Böylece Demirci, kendisine karşı çıkan ve DYP içinde kendi yakınlarını tasfiye eden Çiller'i güçsüz düşürmek ve partiyi ele geçirmek amacıyla içişleri Bakanlığı gibi devletin güvenliği ile ilgili önemli bir bakanlığın kamuoyu önünde tartışılıp yıpratılmasına sebebiyet veriyordu. Ayrıca Alaattin Yüksel ile görüştükten sonra kamuoyuna da yansıyan bir mektubu Başbakan'a gönderiyordu. Cumhurbaşkanı mektubunda, Emniyet Genel Müdürü Alaattin Yüksel'in geçici görevle Çankırı iline atanması ve yerine Hakkari Valisi Kemal Çelik'in getirilmesi haberini Anadolu Ajansı bülteninden öğrendiğine işaret ederek bu şekilde görevden alma ve vekaleten başka göreve atamanın yasal dayanağı olmadığını öne sürüyordu.”

Kaynak: Vakit

52 bin aile, devlete başvurdu: 'Çocuğuma siz bakın'
16:15 - Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ın, SHÇEK'te kalan çocuklar ile çocuğunu SHÇEK'e vermek için başvuran ailelerin sayısına ilişkin açıklamasına göre, son 10 yılda, 52 bin 220 aile, çocuğunu SHÇEK'e vermek için başvurdu. Başvuran aileler arasında ilk sırayı bin 210 başvuruyla İstanbul aldı. 07.05.2010 netgazete

Baykal’ın hatırlattığı “zina suçu”!..
12 Mayıs 2010 Çarşamba 22:17
CHP’nin müstafi Genel Başkanı Deniz Baykal’a ait olduğu iddia edilen kasetin gerçekliğinden önce olayın “ahlaki ve fıkhi” boyutu tartışıldı, bunun “zina” olduğu söylendi.


İstifası istenerek de bir anlamda Baykal’ın cezası kesildi.

(..)

Zina ve AB

“Zina suçu”yla ilgili bu tartışmalar, bizi Eylül 2004’te yaşanan büyük siyasi ve ekonomik krize götürdü. Türk Ceza Kanunu değiştiriliyor ve Başbakan Erdoğan yeni düzenlemede “zina”nın suç sayılmasını istiyor, İslâmcı gazete ve yazarlar ile MÜSİAD gibi örgütlerden tam destek alıyordu. O günlerde yine Zaman Gazetesi’nde yazan Ali Bulaç da “Hem günah, hem suç” dediği zinanın suç sayılmasını savunurken, şu ağır benzetmeyi yapıyordu:

“Zina, toplumsal açıdan ‘sivil fuhşa’ zemin hazırlayan temel faktördür; resmi ‘genel evler’ veya ‘randevu evleri’nden taşar, sivilleşip toplumsallaşır…”

Kelimenin tam anlamıyla kıyamet koptu… Borsa çöktü… AB, “Ya zina, ya AB” diye rest çekti… Batıcı gazeteler, yazarlar ve TÜSİAD, Erdoğan’a savaş açtı… Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Erdoğan’ın “zina” ısrarı karşısında istifanın eşiğinden döndü.

Ancak Erdoğan Nuh dedi Peygamber demedi. Brüksel’e çağrıldı. Giderken de şöyle rest çekti:

“Zina düzenlemesi din kökenli değildir. İslam’da bu tür cezalar yoktur. Biz bunu ailenin, kadınların korunması için yapmak istiyoruz. Zinaya toplumumuzda hassasiyet var. Türkiye’nin kendi iç şartları var. Halkımızın büyük çoğunluğu istiyor.”

Başbakana yakın kaynakların medyaya sızdırdığı bilgilere göre Erdoğan, Brüksel’de de AB’ye “ders” verecek, “Yasalar hazırlanırken tüm ülkelerin kültürel değerlerini, vatandaşların beklentileri ve isteklerini dikkate aldığını” söyleyecekti. Hatta AB’nin, tam üye Katolik İrlanda’nın dini nedenleri öne sürüp, kürtaj yasağını sürdürmesine göz yumduğunu hatırlatıp, kendisini kahvaltıya çağıran dönemin Belçika Başbakanı Guy Verhofstad aracılığıyla tüm AB ülkelerine, “Biz teslimiyet değil, eşit seviyede ortaklık istiyoruz” mesajı gönderecekti.

Ancak Başbakan Erdoğan, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu Başkanı ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, AKP iktidarı döneminde zina konusunun bir daha gündeme gelmeyeceğini belirtip, “TCK’nın içinde olmayan herhangi bir madde oraya girmeyecektir. Bizim hükümetimizin ardından ne olur bilemem ancak AKP iktidarı, yeni TCK ile yoluna devam edecektir” açıklamasını yaptı.

Erdoğan, AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen’le görüşmesi esnasında da dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç’ı telefonla arayıp, “zinasız” TCK’nın çıkarılması için Meclis’in Pazar günü toplanmasını istedi. AB, “Türkiye’nin önünde engel kalmadı. Ek şart yok” dedi. Piyasalar coştu, iş dünyası moral buldu!..

Gazetelerin attığı başlıklar

Bugün Baykal olayı vesilesiyle dolayı veya dolaysız “zina” imasında bulunan gazetelerin, o zaman attığı manşetlere de bakalım:

Zaman: AB yolunda engel kalmadı… Erdoğan’ın olumlu geçen Brüksel temaslarıyla Türkiye, AB hedefine bir adım daha yaklaştı… 5 yayın yönetmeni Erdoğan’ın reformist kimliğinde birleşti… (Adı geçen yayın yönetmenleri, Ekrem Dumanlı, Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan ve Ergun Babahan’dı)

Yeni Şafak: Gitti, Çözdü, Geldi… Ankara’da koparılan TCK fırtınası, Başbakan Erdoğan’ın Brüksel ziyaretiyle son buldu.

Türkiye: Brüksel’den rekor geldi… Geçtiğimiz hafta TCK gerginliği yaşayan piyasa, dün kilitlendiği Brüksel’den gelen mesajla, sıçramasını yaptı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Brüksel temaslarına odaklanan piyasa, Erdoğan’ın “Problem kalmadı” ve Verheugen’in “Türkiye yapması gerekenlerin hepsini yaptı. Raporun önünde engel yok” açıklamasıyla büyük bir moral kazandı. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) Endeksi, ikinci seans açılışında 22 bini aşarak tarihi zirveler yaptı.

Milli Gazete: Efelik sökmedi… ‘İçişlerimize karıştırmayacağımız’ AB’ye, tam teslim olduk. Türkiye’ye iki günde 1 katrilyona malolan zina tartışması sırasında “AB içişlerimize karışamaz” çıkışını yapan Başbakan, Verheugen karşısında yelkenleri suya indirdi.

Hürriyet: Yolumuz Açıldı… Başbakan Erdoğan’ın Brüksel gezisinde zina pürüzü aşıldı. Erdoğan, TCK için söz verince, AB yeşil ışık yaktı.

Milliyet: AB Kapısı Açıldı… Erdoğan Verheugen’e, “TCK’yı Ekim’den önce zina maddesi olmaksızın geçireceğiz, ancak başka şart istemeyiz” mesajı verince hiç sorun kalmadı.

Vatan: Harika sonuç… Verheugen, “Başbakan güvence verdi. Türkiye’nin önünde artık hiçbir engel kalmadı” dedi.

Sabah: Biz Avrupalıyız… Başbakan Erdoğan, AB ile TCK krizini Brüksel’de yine kendisi çözdü. Attığı adımla AB hedefi 41 yıldır hiç olmadığı kadar yakına geldi.

Star: 5 dakikada krizi çözdü… TCK üzerinden sorun çıkarmak isteyenlerin hevesleri de kursağında kaldı.

Akşam: Tam Yol Avrupa… Brüksel’de tarihi uzlaşma. Erdoğan, TCK’yı zinasız çıkarma sözü verdi. Verheugen AB kilidini açtı.

Radikal: Rapor Tamam Sıra Kararda… Başbakan, AB ile krizi, zinayı suç haline getirmekten vazgeçerek bitirdi.
avaztürk

AHLÂK, HUKUK, SİYASET VE BAYKAL

Alihaydar Can

“Ele, bele, dile, ihanet olmaz
Keserler fermani imanım kıyarlar cane.”
Akıncı türküsü’nden




Ahlâkın bir toplumun “iyi-güzel-doğru”larını belirleyen temel değerler sistemi olduğundan yola çıkarsak; ferdî alandan sosyal/içtimaî alana kadar bu alanları belirleyen ne kadar disiplin (hukuk, iktisat siyaset, sanat, estetik vb.) varsa...

Ahlâkın, bu disiplinleri temellendiren, şekillendiren ( yapılandıran/müesseleştiren/kurumlaştıran) prensip/ kanun/ kural/kaidelerin dayanağı olan “üstsistem”in ismi olduğunu kolayca anlarız...

Böyle bir ahlâkın bugün, bu toplum ve bu devlet için sözkonusu olup olmadığı bir yana...

Böyle bir “üstdeğerler sistemi”ne dayanılmadan ne doğru bir devlet yapılanması, ne de iyi bir toplumsal dokunun teşekkülü ne de güzel insanların varlık sebebleri söz konusu olamaz...

“İyi-güzel-doğru”yu belirleyen temel değerler sistemine (ahlâka) sahip olmayan devletler ve toplumlarda genel bir “kötü-çirkin-yanlış” algılaması da tabiî olarak oluşamaz...

Ne ne ye göre "iyi-doğru-güzel", ne neye göre “kötü-çirkin-yanlış”?

Bunun “bana göre-sana göre-ona göre”si olmaz; ancak “bize göre”si olabilir. Bu da ancak “bana göre, sana göre, ona göre”ye müştereklik sağlayacak “üsttdeğerler sistemi” olan bir ahlâkı benimsemekle mümkün olur...

“Ben güzel Ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” diyen bir Peygambere 1000 küsur yıl ümmetlik ettikten sonra sen tut bunu “gericilik/irtica” olarak nitele ve yerine de hiç bir şey koyma...

Doğru veya yanlış hiç bir ahlâkı yok CHP’nin...

Allah Resulü’mün yukarıdaki Hadisi “Güzel Ahlâk”ın yanında “Güzel olmayan/ çirkin ahlâklar" olduğunu da işaret etmiyor mu?

CHP’nin güzel veya çirkin hiçbir ahlâkla hiçbir bağı veya bağlamtısı olduğunu duyup işiten var mı?

Varsa yoksa laiklik...

Başka da bir şey yok...

CHP, TC’yi kuran parti...

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hem ferdî hem içtimaî alanda bir çok hukukî, iktisadî, siyasî, sosyal değişim dönüşüm (adına devrim de denilen) gerçekleştirildi. Bunlara dayalı olarak bir çok yapı ve müsesseler oluşturuldu. Yasalar çıkarıldı, kararname, tüzük, yönetmelikler yapıldı, kararlar alındı, emirler verildi...

Bütün bunlar yapılırken “ahlâkî” bir tercih/ihtiyaç belirten bir tek yetkili-etkili şahısı hatırlayan var mı?

Matbuat Umum Müdürlüğü’nün bütün gazete ve dergilere yolladığı “Bundan böyle her türlü neşriyatta Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır.”(1) emri ise tek başına ne demek istediğimizi açıkça anlatıyor...

Kuruluş döneminde ahlâk bir ihtiyaç olarak değil, acilen kurtulunması gereken bir yük olarak görülmüştür.

Osmanlı’dan devraldığımız “İslâm ahlâkı”nın değerler sistemi ile CHP ileri gelenlerinin gerçekleştirmek istedikleri devlet ve toplumu kurmaları mümkün müydü?...

Bakınız bu Konuda Prof. Dr. Şerif Mardin ne diyor:

[Prof. Dr. Şerif Mardin, (..), Osmanlı'da mahallenin gerçek bir bilim olduğunu ve toplumu temsil ettiğini hatırlattı. Mahalleyi oluşturan unsurların başında camilerin geldiğini anlatan Şerif Mardin, Cumhuriyet'le birlikte caminin yerini alan okulların iyiye, güzele ve doğruya yönelik derinlemesine felsefeler üretemediğine dikkat çekti. Mardin, "Avrupa'da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Binlerce sayfa yazı üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. (..)" açıklamasında bulundu. (..) 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' sözlerinin derinlikli bir felsefenin ürünü olmadığını aktaran Şerif Mardin, Kemalizmi kuru bir ideoloji şeklinde tanımladı. Kavramın Türkiye'de tartışılmasının bugüne kadar mümkün olmadığını belirten Mardin, tartışan kişinin hayatının kalan günlerini hapishanede geçireceğini iddia etti: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hakkında hiçbir şey verememiştir." (..) Prof. Dr. Mardin, Laikliği tartışmaktan korkuyoruz. Yani laikliği tartışırsanız günlerinizi hapiste geçirebilirsiniz.'' Dedi.] (2)

Bir uzman olarak Şerif Mardin Hoca, CHP’nin ideolojisi olan Kemalizmin “topluma iyi, güzel ve doğru hakkında hiçbir şey vereme”diğini çok açık ve net olarak ifade ediyor...

Buna göre partisine mensup evli bir kadın milletvekiliyle zina ettiği belgelenen CHP genel Başkanı’nın Partiden niçin bir kahraman gibi uğurlandığını, istifasının niçin “onurlu bir davranış" olarak değerlendirildiğini rahatlıkla anlayabiliriz...

Çünkü bir siyasi parti olan CHP’nin bağlı olduğu herhangi bir ahlâkî sistem yok...

CHP’nin ahlâk hakkında en belirhgin görüşü “İslâm ahlâkı”nın “gericilik/irtica” ve bu ahlâka bağlılı olan(müslüman)ların da“gerici-mürteci” olduğudur.

Başka da bir şey yok...

“Çağdaşlık, ilericilik, laiklik” gibi içi boş üç beş kelime...

Öyle de olunca bütün semavî dinlerin müştereken yasakladığı zina fiili hakkında CHP’lilerin niçin olumsuz bir tavır al(a)madıkları ortaya çıkıyor:

“İyi-Güzel-Doğru”n olmayınca “kötü-çirkin-yanlış”ın da olmuyor...

Geriye kaba bir hedonizm kalıyor:

Haz veren herşey meşru(iyi-güzel-doğru)dur....

***
Bu komploymuş...

Olabilir...

De...

Senin Genel Başkanınla Milletvekilini zinaya zorlayan bir dış tehdit (silah zoru, şantaj vb.) var mı?

Yok...

İlaçla, uyuşturucu ile veya zorla içki içirilerek iradeleri zaafa uğratıldı mı?

Yok...

Bu iki kişi yatağa kendi rızalarıyla girip zina etmeselerdi böyle bir kaset ortaya çıkabilir miydi?

Yok...

Peki kardeş...

Bu görüntüleri alanlar iyiniyetli değiller; eyvallah da...

Güle oynaya yatağa girenlerin bu “komplo”ya hiç mi katkıları yok?

Bizi bu gibi durumlarda tuzağa düşmememiz için “Hırsızın hiç mi kabahati yok” diye uyaran Nasreddin Hoca’yı da mı hatırlayanınız yok?..

***

Başa dönecek olursak....

İster devlet kuralım... İster bakkal dükkanı açalım... İster kanun yapalım... İster eğitim sistemi dizayn edelim... İster siyasî parti kuralım... İsterse başka herhangibir şey yapalım...

Bunun “İyi güzel doğrusu”nun NASIL yapılacağını bize gösterecek olan şey ahlâktır...

Böyle bir ahlâk yoksa...

Ne yapılırsa yapılsın yapılan şey keyfî/ilkesizdir.

Genel bir geçerliiliği/meşruiyeti yoktur...

İktidar olursun...

AKP gibi...

İlk yaptığın icraatlardan biri “Zinayı suç olmaktan çıkarmak” olur...

Sonra da zina yaparken cürm-ü meşhut/suçüstü yakalanan Ana Muhalefet Partisi Liderinin bu durumuma ne diyeceğini bilemezsin...

Yalandan “Üzüldük müzüldük” gibi bir şeyler gevelersin ve içinden bildiğin bütün duaları okursun ki; bir densiz gazeteci çıkıp su soruyu sormasın:

-Hangisine efendim? Baykal’ın Partili bir milletvekiliyle zina yapmasına mı? Yoksa Zina yaptıklarının ortaya çıkmasına mı?

Zina suç değilse neyine üzülüyorsun?

Üzülünecek birşeyse, suç olmaktan niye çıkardın?..

Veya ana muhalefet partisi lideri olursun...

Oy depolarından biri olan Alevî-Bektaşîleri kafaya almak için her yıl Hacı Bektaş Şenlikleri’ni kaçırmayıp Hünkâr’ın huzurunda el bağlarsın?

Ama onun “eline, beline, diline hakim olmak” tarzında formüle ettiği İslâm ahlâkına tam zıd bir fiili işlerken kameralara yakalanırsın...

“Yahu şeytana uyup ettik bir halt. Özür dilerim..”. demek yerine “Bu bir komplodur” demeyi tercih ecderek sadece “BELİNE” değil, aynı zamanda “DİLİNE” de hakim olamadığını açık etmiş olursun...

Şu işe bak ki...

Partidaşların olan “Alevî-Bektaşî”ler de Hünkâr Hazretleri'nin bu formülünü nedense o an hatırlayamaz ve seni alkışlarla, gözyaşlarıyla ve “inadına Baykal” sloganlarıyla uğurlarlar...

Zinaya alkış tutan ve zinakârın arkasından gözyaşı dökenleri Hünkâr Hazretleri görseydi acep ne derdi?


Dipnotlar:
1- CHP'li Şükrü Saraçoğlu imzasıyla basına "Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!" tamimi gelir. Bu tamimi bir Fransız görür ve şöyle der: «Yeryüzünde hiçbir hükümet, hiçbir rejim bu kadar alçalmamıştır!» Hasan Ali Yücel Merhum Üstad'a "Akademideki hocalığınızla Büyük Doğu'dan birini seçmenizi ihtar ederim!" fermanını o sıralarda yazar ve Üstaddan:"Elli kişilik bir sınıftansa bütün vatana hitap edici kürsüyü, yani Büyük Doğu'yu seçtiğimi ihtarınıza karşı ihtar ederim!" cevabını alır. Bunun üzerine Üstad o sıralarda ders verdiği Akademiden kovulur. Ve kanunsuz olarak askere alınır. Yıl 1943-1944... Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek’in " Hesaplaşma" isimli konferansı.

2- Zaman gazetesi, 24 Mayıs 2008.


16 Mayıs 2010
'Eline Diline Beline Sahip Ol...'
Başbakan Erdoğan CHP eski Genel Başkanı Baykal’ın kendi üzerinden siyaset yapmasını çok sert şekilde eleştirdi ve tarihi ziyaret sonrası değerlendirmede bulundu.

Toplumun midesi bu kadar geniş mi
Kaset skandalından mağduriyet çıkarmaya çabalayan eski CHP lideri Deniz Baykal ile CHP yöneticileri için Başbakan Erdoğan'dan zehir zemberek açıklamalar geldi. "Baykal'ın istifası CHP'ye oy kazandırdı' iddiasına sert çıkan Erdoğan, "Türk toplumunun midesi bunları kaldıracak kadar geniş değil. Ahlak değerleriyle oynayanlara prim vermez" dedi
Baykal debelendikçe batıyor

Başbakan Erdoğan CHP eski Genel Başkanı Baykal’ın kendi üzerinden siyaset yapmasını sert şekilde eleştirdi: “Pisliğe battı, debelendikçe batıyor. Buna destek verenleri de kınıyorum. Partimde böyle birşey olsaydı derhal ihraç ederdim.”

Yunanistan’a tarih bir ziyaret gerçekleştiren Başbakan Erdoğan dönüş yolunda gündemle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın internete düşen görüntüleri için “Konu savcıda” diyen Erdoğan, Atina dönüşü uçakta gazetecilere şu mesajları verdi: “Aldatan mağdur değildir” derken bunu hem erkek hem kadın için söylüyorum. Ben talimatları verdim. Kurumlara “incelensin” dedim. Ankara Başsavcısı soruşturma başlattı. Bundan sonra benim yapabileceğim bir şey yok.”

PİSLİĞE BATTI, DEBELENDİKÇE BATIYOR

“Beyefendi Genel Kurul için bizim üzerimizden siyaset yapmasın. Önce adama sorarlar “Bu odaya girdin mi? Girmedin mi? Bu ne kadar ahlaki değilse, daha sonra yaptığın da ahlaki değil. Pisliğin içinde debeleniyor. Debelendikçe batıyor.”

DESTEK VERENLERİ ŞİDDETLE KINIYORUM

“Bazı medya da ona destek veriyor. Baykal’ın istifası CHP’ye oy kazandırmış. Yahu bu toplum ahlaki değerlerinden bu kadar yoksun mu? Midesi bu kadar geniş mi? O zaman oyunu artırmak isteyen her parti, bu ahlaksızlık zinciri içinde yer alsın. Yarım saat bir saat sonra istifa etsin... Bu millet, ahlak değerleriyle oynayanlara prim vermez.”

ELİNE BELİNE DİLİNE SAHİP OLAMAYAN...

“İsmini anmak istemiyorum, o istifa edene parti yönetimi kadroları hala ah vah deyip sahip çıkıyorsa, kınıyorum. Partimin içinde de böyle bir şey olsa, derhal ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk ederim. Tahammülü mümkün değil. Bizim kitabımızda bir kelime var; Edep... Eline, diline, beline sahip olmayanla yola çıkılmaz.”

KENDİ EVİ OLSA ÖNCE BEN SAVAŞ AÇARIM

Bu özel hayat değil. Genel Başkanın kendi yatak odası olsa ilk savaş açan ben olurum. Ama ev kendi evi değil. Daha detaylara beni sokmayın.

MİLLETVEKİLLİĞİNDEN NEDEN İSTİFA ETMEDİ

Beyefendi çok cesur davrandı ama milletvekilliğinden istifa etmedi. (İstifa eder de Meclis onayına sunulursa) Tavrımın ne olacağını şimdiye kadarki açıklamalarımdan anlarsınız. aktifhaber

Kayseri'de 6 milyon dolarlık "kul hakkı" savaşı

Bir tarafta Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğer tarafta AKP’li Başkanın damadı ve Kayserili işadamları. Bu süreçte, Vakıflar’ın hakkını savunan üç Bölge Müdürü koltuğunu kaybetti. Şimdi gözler, yeni atanan Ali Veral’in ne yapacağına çevrildi.

Kayseri Park Alışveriş Merkezi yönetimi, şartname dışı ve sözleşmeye aykırı olarak, ortak kullanım alanı şeklinde kullanılması gereken 5 bin metrekarelik alanı ticari alana dönüştürdü. Mülk sahibi olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu “ek ticari alanlar” için, karşı taraftan 6 milyon dolar ek kira talebinde bulundu. Ancak Kayseri PARK Alışveriş Merkezi patronları bunu ödemeyi kabul etmeyince, Vakıflar Genel Müdürlüğü de “anlaşmazlığı” mahkemeye taşıdı.

Ancak bir tarafta mahkeme sürerken diğer tarafta, Kayseri PARK Alışveriş Merkezi yönetimi, yine Vakıflar ile yapılan sözleşme ve ihale şartnamesine aykırı olarak, kalan ortak kullanım alanlarından yaklaşık 2-3 bin metrekarelik alanı daha “ek ticari alana” dönüştürerek kiraya verdi. Önceki yapılanlar mahkemeye taşınmışken, Kayseri PARK’ın buna rağmen Vakıflar ile yaptığı sözleşme ve ihale şartnamesine aykırı olarak, “tekrar” aynı “işleri” yapmasına Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün "dur!" deyip demeyeceği ve yeni ek kira bedeli talep edip etmeyeceği merak konusu.

Merak edilen konulardan biri de, ihale şartnamesi ve Vakıflar ile yapılan sözleşmeye aykırı olarak yapılan “ek ticari” alanların niçin yıkılıp yasal haline dönüştürülmesinini istenmediği...

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için burayı tıklayın: http://habertaraf.com/yazarlar/2826.html

19 Mayıs 2010 - 13:57:49 habertaraf

TÜRKİYE’Yİ BÖYLE TESLİM ALACAKLAR
İsmail Tokalak
13.07.2010 :

“Uluslararası Tahkim” , Fikri Mülkiyet Hakları, patent hakları gibi bir sürü koruma altında kolayca dokunulmazlık zırhına bürünmüş küresel güçler silahları ve orduları devreye sokmadan patentli hibrit tohumların tekelini eline geçirerek, küresel sermaye ortaklıkları kurarak gıda zinciri tekellerini global alanda ellerine geçirerek ülkelerin bağımsızlığını ellerinden alarak yeni ve çok kolay bir emperyalist sömürü düzeni yaratmaktadırlar ki buna biyoemperyalizm diyoruz.

Biyoemperyalizm ve biyokolonizm 20. yüzyılın sonlarına doğru biyoteknolojinin dolayısıyla gen teknolojisinin de gelişmesine paralel olarak şekil değiştirmiş bu teknolojiyi ellerinde tutanları insanlığı topsuz tüfeksiz gıda yoluyla kontrol edebilecek bir duruma getirmiştir.

Doğanın modern tarımsal üretim şekliyle hızlandırılan tahribi bütün dünyaya yeşil devrim olarak sunuldu. Bu yeşil devrim değil, insanlık için yeşil trajedisi idi. Toprak ve doğayı bizle bütünleşen bir canlı olarak değil bir fabrikanın üretim bandı gibi görüldü. Toprağın üstü ve altı çevresiyle beraber insan merkezli olmayan, çevreyi, eko sistemi korumayan tamamen kar yapmaya yönelik bir yöntemle sömürgeci bir yaklaşımla kullanıldı. Bu sömürgeci anlayış, küreselleşme, globalleşme ile global bir biyoemperyalist sömürüye dönüştü. Bu sistem içinde tabiatın doğal dengeleri olumsuz olarak değişti. İnsan kendine hayat veren doğaya yabancılaştı. Böylece bireylerin ve toplumların da dengeleri de hızla onarılmaz şekilde bozulmaya başlandı.(1)

Öbür yandan da küresel şirketler tekellerine aldıkları patentli, hibrit ve Genleri Değiştirilmiş Tohumlar/Organizmalar yoluyla dünyadaki biyo çeşitliliği tek tip hale getirmeye çalışmaktadırlar. Dünyanın biyo çeşitliliği hızla azalması demek dünyanın gıda güvenliği bakımından çok büyük bir riske girmesi demektir. İnsanlığı bekleyen ve sinsi ve sessiz şekilde ilerleyen en büyük tehlike budur.

Biyoemperyalizm 21. yüzyılda ağırlığını daha da hisssettiren görünür bir düşmanın ve konvansiyel silahların olmadığı global bir savaştır. Bu biyoterrörün başından yarı kısır, hibrit ve GDO’lu tohumların neredeyse tekelini elinde tutan dünyanın en büyük en tehlikeli biyoteknoloji firmalarından olan şeytan şirket diye de bilinen Monsanto vardır.(2) İşin gülünç tarafı bu çevre ve insanlık için çok tehlikeli şirketi yine Amerikan Forbes dergisi tarafından 2009 yılı için yılın şirketi seçmiştir.(3)

Dünyada açlık sorunu yeşil devrim olarak adlandırılan, kimyasal gübre ve ilaçlarla ve Genleri değiştirilmiş organizmalarla kısaca GDO’lu ürünlerle yapılan sözde modern denen tarım yoluyla çözüleceği iddiası 21. yy en büyük yalanıdır.(4) Avrupa Çevre Komiseri Margot Wallström bu konuda şöyle der: “İnsanlara yalan söylemeye ve bunu insanlara dayatmaya çalıştılar. Özellikle bunun (GDO’lu ürünlerin) dünyadaki açlık sorununu çözeceğini iddia etmeye çalışırken eğri oturup doğru konuşalım, bu dünyanın kalkınması (açların doyurulması) için değil şirketlerin hissedarlarının açlığını doyurmak içindir.”(5)

TÜRKİYE BİYOEMPERYALİST KISKAÇ İÇİNDE KUŞATILMIŞ DURUMDA

5 Temmuz 2001 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası Tahkim Yasası bu ülkenin bir nevi bağımsızlığını elinden alan yasa olmuştur. Bu yasa ileride Türkiye’nin başına ne belalar açacağı hesaplanmadan ülkemizde yabancı sermaye yatırımlarını arttıracağı düşüncesiyle kabul edildi. Bu kuruluşun merkezi Washington’da olup ABD’nin kontrolü ve Batılı şirketlerin çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır. Anayasanın 90. Maddesi ise ülkemizi bağlayıcı ikili uluslararası anlaşmaların TBMM onayından geçmeden kamuoyunun bir bilgisi olmadan yürürlüğe girme imkanı doğurmuştur.

Tarihi gelişmeleri ve bugün ortaya konulan global oyunları iyi gözlemleyemedikleri için gıdanın, su kaynaklarının ve ekilebilir toprakların doğal tohumların hayati önemi hala gelişmekte olan devletler ve halkı tarafından tam olarak kavranamamıştır. 1957 yılında da, ABD Başkan Yardımcısı Hubert Humphrey Amerikan halkına “insanların size güvenip inanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek bana kalırsa mükemmel bir yöntem,” demişti.(6) Biz bu gerçekleri biyoemperyalizm yararına işleyen bağlayıcı anlaşmalar ve kanunlar tarafından kuşatıldıktan sonra oldukça geç anlamaya başladık.

Türkiye özellikle 2000’li yıllardan itibaren tarımı ve çiftçisi gittikçe zayıflatılarak gıda güvenliğinde, zirai ilaçlarda, kimyasal gübrede ve bunların girdilerinde özellikle hibrit tohumlarda gittikçe dışarı bağımlı kılınarak, doğal tohumları piyasadan kaybettirilerek, çeşitli kanunlar çıkartılarak biyoemperyalist kıskacına sokuldu.

Türkiye'nin tohumculukta adeta teslim alınmasını amaçlayan süreç 8.1.2004 tarihinde yasalaşan 5042 sayılı Islahçı Haklarının Korunması Kanunu ile başladı. Türkiye’yi tamamen yabancı tohum şirketlerinin eline düşürecek ikinci kan un da 31.10.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 5553 sayılı 'Tohumculuk Kanunu’ ile atıldı bu kanun tohum ıslahı kisvesi altında binlerce yıldır kullandığımız kendi kendine üreyen doğal tohumlarımızın ticaretini yasakladı. Birbirini tamamlayan bu iki kanun, önce tohum ıslahı yapan şirketlerin haklarını düzenledi, daha sonra devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesini sağladı.

Mart, 2010’da kabul edilen (5977 sayılı) Biyogüvenlik yasası ise kontrolü bir şekilde ülkeye GDO’lu ürünlerin girmesinin kapısını açtı. Dokuz senede çıkan bu yasa Monsanto gibi biyoteknoloji devlerinin büyük bir başarısıydı ve bu şirketlerin çıkarları için işlev görecekti..

2009 yılına gelindiğinde tarımının toprakla birlikte en temel belirleyici öğesi tohumculuğun %90’dan fazlası yabancı firmaların eline geçerken gıdanın üreticiye ulaşan en gelişmiş ve organize işletmeleri olan süpermarketlerin %60 yabancı süpermarket zincirlerinin eline geçti. Şok, Tansaş, Macro ile beraber Migros{İngiliz}, CarrefourSA{çoğunluk Fransız}, Metro Grup{Alman}, Tesco-Kipa{Çoğunluk İngiliz}, BİM marketlerin %50’si halka açıktır bu hisselerin çoğunluğuda yabancıların elindedir.

Kaynak sularımızı da kaybetmek üzeriyiz. Hali hazırda Nestle ve Coca Cola Türkiye’deki şişelenmiş su pazarında lider olup Türkiye’de şişelenmiş su pazarın %70’i yabancıların eline geçmiştir.{pazar payı Nestle’nin %29 Coca Cola’nın % 18.4 Danone % 10.5 Yaşar Holding %13.7 Aytaç % 14.3}

Sıra ekilebilir topraklarımın yabancılar tarafından madencilik, Turizm kanunları, kiralama, özelleştirme adı altında gasp edilmesine geldi. Bu da dolaylı yoldan kimsenin haberi olmadan gerçekleşiyor. (Bu konulara sonradan döneceğiz)

Bu kadar önemli ve stratejik bir gıda kaynaklarının ve gıda zincirlerinin yabancı sermayenin eline geçmesi, ıslah adı altında küresel sermayenin ekmeğine yağ süren kanunlar çıkartılması korkunç bir aymazlık ve biyoemperyalizme kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

(1)Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli

Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli...

Sen ki topraksın durup dinlenmeden değişirsin.

Sen su damlalarında yarattın (halkeyledin) bizi.

Biz seni değiştirip, değiştirmekteyiz kendi kendimizi

Nazım Hikmet,(1901-1963) “Şaban Oğlu Selim ile Kitabından VI. Bölüm 21. Yaprak

(2)Bu aktörlerin başında Monsanto{ABD}, Amgen{ABD}, Cargill {ABD}, Archer Daniels Midland{ABD} İsviçre } Syngenta {İngiliz/İsviçre }Groupe Limagrain ( Fransa), BASF(Almanya), Dupont {ABD} Bayer {Alman} Novartis[1] Pfizer {ABD} GloaxoSmithKline {İngiliz} Sanof- Aventis{Fransa} Nestle {İsviçre} Kraft {ABD}….. gibi tohum, biyoteknoloji, kimya ve ilaç vardır.

(3)Brett Blume, Monsanto named ‘Company of the Year’ by Forbes Magazine, 31.12.2009

(4)Emma Hockridge{ policy department at the Soil Assocation, England}, GM crops are not the answer to world hunger, Chinadialogue, 21.05.2008, www.chinadialogue.net

Jorge Fernandez-Cornejo, William D. McBride, Adoption of Bioengineered Crops, USDA, Agricultural Economic Report No. 810, Washington, DC, Mayıs 2002, http://www.ers.usda.gov/publications/aer810/aer810.pdf

(5)Vandana Shiva , Yeryüzü Demokrasisi, (İstanbul: BGST Yay.2009) s.59 Vandana Shiva, Earth Democracy: Justice Sustainability and Peace (Cambridge: South End Press, 2005)

(6)Trait Sanctions? Seedless in Seattle - Terminator Tech Trumps trade Talks” RAFI News Release, 26 Kasım 1999

Odatv.com

Yazar İsmail Beşikçi'nin 7,5 yıl hapsi istendi
15:10 - "Çağımızda Hukuk ve Toplum dergisi"nde yayımlanan bir yazıdan dolayı haklarında "terör örgütü propagandası yapmak" suçundan dava açılan yazar İsmail Beşikçi ile derginin Yazı İşleri Müdürü avukat Zeycan Balcı Şimşek'in yargılanmasına başlandı. Beşikçi ve Şimşek'in 2 ile 7,5'ar yıl arasında hapisle cezalandırılmaları istendi. 28.07.2010 İSTANBUL netgazete

Meclis albümünde başörtülü Kavakçı'nın resmi yok[/size

En son Ekim tarafından Çrş May 19, 2010 11:34 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr May 16, 2010 11:08 pm    Mesaj konusu: Yerli Sanayi Desteklenmelidir Alıntıyla Cevap Gönder

"Hiçbir egemen ülke buna izin veremezdi"
Murad Salih

“Gazze'ye Özgürlük Filosu’nu TSK Havadan ve Denizden Korumalıdır” başlıklı yazımızda şunları söyledik:

[Bu sivil deniz seferi hedefine başarıyla ulaşırsa, İsrail topsuz tüfeksiz olarak ilk mağlubiyetini alacak...

Gazze limanı gazzenin nefes borusu haline gelecek...

Bunu İsrail de biliyor...

Bu yüzden de filonun hedefine ulaşmaması için elinden gelen bütün engellemeleri yapacaktır...

İsrail’in devlet değil bir terör örgütü gibi davrandığını hem ulusal hem de uluslarası hukuk kurallarını çok rahatlıkla ihlal edebildiğini herkes biliyor...

İsrail sivil ticaret gemilerinden oluşan bu filoya denizden, havadan ve karadan her türlü taciz ve saldırıyı yapacaktır...

Bunu bu filoyu oluşturanlar da bu oluşuma gönüllü olarak katılanlar da biliyor...

Biliyorlar ve muhtemel bütün tehlikeleri göze alarak Gazze’ye gidiyorlar...

Bu bir kahramanlık mıdır?

Evet...

Bu tam olarak kahramanlıktır...

Bu kahramanlar saygı ve sevgiyle selamlanmalı...

Bu yeter mi?

Elbette yetmez...

Türkiye’nin Akdeniz’de geniş bir kıyı bandı ve karasuları vardır...

Bu Filoda Türk bandralı gemiler, bu gemilerde yüzlerce Türk vatandaşı ve Türk vatandaşlarını gazzeli kardeşlerine gönderdiği binlerce ton insanî yardım malzemesi vardır...

Yani hem TC vatandaşlarının can güvenlikleri, hem Türk bandralı gemilerin güvenliği hem bu gemşlerdeki TC vatandaşlarına ait malların güvenliği İsrail’in çok açık tehdidi altındayken...
AKP hükûmeti neyi bekliyor?

Niçin TSK’ya Akdeniz’in karasularımız ve uluslarası sularında bu filonun korunması görevini vermiyor?] (1)

Bunları söylerken “ben dememiş miydim”, “ben demiştim ki” gibi kibir dolu övünmelere açık kapı bırakmak gibi iğrenç bir niyetin sahibi değildik...

Tehlike göstere göstere geliyordu...

Bunu o organizasyonu yapan ve organizasyona katılan kahramanlar da biliyordu...

“İki güzellikten biri” diyorlardı...

“Ya bu alçak amborgoyu kırarız ya da bu uğurda can veririz öbür dünyaya alnımız ak gideriz...” diye de ekliyorlardı...

İsrail de bir terör örgütü ağzıyla ve tıynetine uygun olarak her türlü insanîliği ve insanlığını yitirmememiş bu insanları imha edilmesi gereken bir düşman olarak gördüğünü açıkça söylüyordu...

Gidenler haklıydı ve kalbimiz gönlümüz onlarla beraberdi...

Eli boş geri dönme ihtimalini yakarak binmişlerdi gemiye...

Ya siyonist çetenin bu alçak amborgasu kıracaklar veya ya şehid Ya da gazi olacaklardı...

Gerisi malûm...

İsrailli eli kanlı korsanlar silahsız ve sivil gemilere alçakça saldırdılar ve tam bir katliam yaptılar...

[Burnumuzu dibindeki İsrai’ tehdidine karşı kendi insanlarını ve ticaret gemilerini Akdeniz’in ulusal ve uluslaarası sularında havadan vedenizden korumak için TSK’yı ne zaman harekete gçirecek?
Gemilerimiz batırıldıktan ve yüzlerce vatandaşımız öldürüldükten sonra mı?]
(2)

Diye sormuştuk o yazı da ya...

Onu bile yapamadılar...

Bu yazı insanlarımızın ve gemilerimizin Akdeniz’in uluslararası sularında gaddarca bir korsanlık saldırına maruz kalmasından yaklaşık 10 saat sonra kaleme alınmaya başladı...

Saldırı canlı yayın halinde bütün dünyadan canlı yayında izlenmesine rağmen...

“Kınıyoruz... Şiddetle kınıyoruz... Çok şiddetle kınıyoruz... Çok ağır kınıyoruz... çok çok ağır kınıyoruz..” gibi hiçbir anlamı ve caydırucılığı olmayan acizlik belirtilerinden başka bir ses çıkmıyor TC tarafından...

Başbakan nerede?

Şili’de...

Dışişleri Bakanı?

O da O’nun yanında...

Genel Kurmay Başkanı?

Mısır’da İsrail işbirlkçieriyle görüşüyor...

Millet meydanları doldurmuş: “Ankara uyuma şehidine sahip çık” diye slogan atıyor...

Saldırıdan 10 saat sonra Bülent Arınç lütfedip basının önüne çıkıyor...

Gemilerin akıbeti nedir?

- Bilinmiyor...

Ölenler ve yaralananların sayısı ve kimlikleri?

- Bilinmiyor...

Yaralıları getirmek için ambulans uçaklar yollandı mı?

- Yok...

Gaspedilmiş gemilerini kurtamak için donanmayı Akdenize çıkardın mı?

- Yok..

Akdenizden İsrail’e kadar olan uluslarasıhava sahasında uçaklarını 24 saat devriye uçuşuna yolladın mı?

- Yok...

Türkiye’nin karasularını ve hava sahasını bütün israil deniz ve hava araçlarına kapattın mı?

- Yok...

Peki Akdeniz’in uluslarası sularında kendi insan ve gemilerine karşı gerçekleştirilen bu vahşi korsan saldırısını yapanlar ve onları yönetip yönlendiren teröristler için millî mahkemelerinden tutuklama kararı çıkarttın mı?

- Yok...

Bu siyonist çete ile yaptığın bütün gizli açık antlaşmaları iptal ettin mi?

- Yok...

Peki devlet olarak, hükûmet olarak, ordu olarak n’aptınız birader?

- İşte elçimizi görüşmelerde bulunmak için geri çağırdık...

Eee?

- İki futbol karşılaşmasını, üç askeri tatbikatı iptal ettik...

Başka?

- ?

Afferim size...

İsrail bu yaptıklarınızdan acayip tırsmış ve yaptığına yapacağına pişman olmuştur... Başka birşey yapmanıza gerek yok, sıkmayın canınızı... Yakında salya sümük Ankara’ya gelip “ben ettim sen etme ağam” diye yalvar yakar olur ayaklarınıza kapanırlırlar gari...

Siz huzur içinde bekleyin...

Elinizden geleni yapmışşsınız nasıl olsa daha n’apacanız ki...

İşte devlet dediğin, hükûmet dediğin, ordu dediğin olursa bu kadar olur...

“Türkiye sizinle gu rur du yu yor!”

Başlıktaki söz mü?

Onu kafanıza takmayın ya...

İsrailli çetenin liderlerinden biri yaptıkları vahşî korsanlığı meşrulaştırmak için söylüyor:

"Hiçbir egemen ülke buna izin veremezdi" (3)diyor...

Yazının sonunda Ankaradaki zevata değil ama okuyucuya küçük bir not:

TC’nin nelere izin verdiğini neleri sineye çektiğini bir film şeridi gibi gözünüzün önüne getirin ve şu soruyu kendize sorun;

TC gerçekten "egemen" bir devlet midir?

Dipnotlar:
1- Murad Salih, "Gazze'ye Özgürlük Filosu"nu TSK Havadan ve Denizden Korumalıdır, http://www.millibirlikruhu.blogspot.com/
2- Agy.
3- İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon: "Bu yasaldır, abluka yasaldır. Bu gemilerin yasadışı olarak Gazze'ye geçişlerine izin vermek binlerce kişinin ölümüne neden olan bölgeye geçmelerine neden olacaktı. Sürekli yapılan çağrılardan sonra onlara ablukanın kaldırılmayacağını söyledik ama ne yazık ki organizatörler bu çağrılara kulak asmadılar. Barışçıl yoldan bu olayın kapanmasını sağlamadılar. Hiçbir egemen ülke buna izin vermez."


http://www.millibirlikruhu.blogspot.com/

Yerli Sanayi Desteklenmelidir..
Dr. Burhan Özfatura

Her zaman yazıyorum ve yazmaya da devam edeceğim;

“ Türkiye’nin en önemli problemi, iş ve aş’tır. Bunun yolu da, yatırım ve üretimden geçmektedir.”

Sayın Başbakan; her TOBB üyesinin, ilaveten birer kişiyi daha işe almasını tavsiye etmektedir. Kendince haklıdır da. Ancak, bu talep ile birlikte; Türkiye’de yabancıların kaçak olarak çalışmasının önlenmesi/ istihdama pranga vuran Çalışma Mevzuatı hükümlerinin değiştirilmesi / yerli sanayii destekleyici tedbirlerin alınması ve Gümrük kaçakçılıklarının önlenmesi, gerekmektedir.

Konu ile ilgili, örnekler vermek istiyorum:

1- Geçenlerde, Kayseri’de düzenlenen bir törenle, İsrail’e modernize ettirilen 170 adet –M60 tankının sonuncusu, teslim alınmıştır.

İsrail’e ödenen para 687,5 milyon Dolardır. (Tank başına 4 milyon Dolar ödenmiştir) Halbuki;

a) General Dynamics firması, Irak’a – çok daha üst düzeyde teknolojiye sahip- M1A1 Abrams tankları için, (140 adetine) 150.5 Milyon Dolar teklif etmiştir. (Tanesi, 1 Milyon Dolar civarındadır)

b) Şili, Almanya’dan 140 adet, Leopard 214 tankını –ki Dünya’nın en iyi savaş tankıdır- 125 Milyon Dolara satın almıştır. (Tanesi, 1 Milyon Doların altındadır)

c) Hindistan, T-90 AMT tankının 310 adedine 700 Milyon Dolar ödeyecektir.(Tanesi , 2 milyon Doların biraz üzerindedir)

Ve biz, modası geçmiş tankların tamiri için, 4 milyon Dolar ödedik. Bu ne biçim “ One Minute” dir? Ne tür, bir teslim oluştur? Ve bu para ile kendi tank sanayimiz kurulamaz mıydı?

2- Yine İsrail. 10 adet Heron (insansız hava aracı) satın aldık ve 185 milyon dolar ödedik.

Halbuki, TAİ ve ASELSAN tarafından, 65 Milyon Dolar harcama ile geliştirilen ve ilk örneği üretilen, yerli insansız hava aracı; yük taşıma kapasitesi ve havada kalma süresi olarak, Heron’dan daha üstündür. Temmuz veya Ağustos başında ilk uçuşunu yapacaktır. Yüzde yüz yerli üretimdir.

Demek ki; kaynakları, Türkiye düşmanı/ soykırımcı İsrail’e aktaracağımıza, kendi yerli sanayimize aktarsak, çok daha başarılı sonuçlar alınacaktır.

3- Yılda 11 Milyar Dolarlık makine ihraç ediyor; 23 Milyar Dolarlık da ithalat yapıyoruz. Halbuki, bu makine ithalatının 17 Milyar Dolarlık bölümü, Türkiye’de –daha da kaliteli olarak- üretilebilmektedir. Sektör, biraz destekle, kısa sürede, 50 Milyar Dolarlık ihracat potansiyeline ulaşabilir. İnsan kaynağımız, teknolojimiz, sanayi alt yapımız, buna müsaittir. Her şey üretilebilir.

Ancak, OECD üyesi 29 ülke içinde, kendi sanayini korumak için tedbir almayan 3-4 ülkeden biri, ne yazık ki, Türkiye’dir. Tam anlamı ile yabancılar için çalışmaktayız, onlara avantaj sağlamaktayız.

Halbuki, her ülke, kendi sanayini korumakta, açık veya gizli çok sayıda destekler sağlamaktadır. Yerli sanayimiz, bu yıkıcı rekabet karşısında çöküp gitmektedir.( Hele, hele kalitesiz Çin malları karşısında)

a) Kamu ihalelerinde tam bir sorumsuzluk, yabancı yandaşlığı hakimdir. ( Ne tür rüşvetler döndüğünü ve bunların bir türlü inceleme konusu yapılmadığını da görüyoruz. Mercedes’le ilgili ‘ İzmir’in de bulaştırıldığı) iddialar ile ilgili, başvurmadığım makam kalmadı. Tıs yok)

Tüm AB ülkelerinde ve özellikle ABD’de tam bir korumacılık vardır. ( ABD’de, kamu işinde, bir kg. yabancı çelik kullanamazsınız) Bizde ise, İhale Kanunu, devamlı olarak, yabancılar lehine değiştirilmektedir.

Yabancı iktidarların sağladığı büyük kredi desteği de, hesaba katılınca, Türk firmalarının hiç şansı kalmamaktadır.

b) Türkiye, Avrupa’nın en büyük otobüs üreticisidir. Her türlü engele rağmen, (fiyat ve kalite avantajları ile) Avrupa ülkelerinde, çok ciddi ihracatlar yapılmaktadır.

Ne gariptir ki, başta İstanbul olmak üzere, birçok belediye, Avrupa’dan otobüs ithal etmektedirler. ( Son 10 yılda, İstanbul Belediyesi, yüzlerce otobüs ithal etti. Milyonlarca Dolar ödedi. Tek bir yerli otobüs almadı. Yerli sanayiye , hiçbir katkısı olmadı)

4- Termik santrallerin, yenileme ihalelerinde de durum aynıdır. Bu işleri layıkıyla başaracak, onlarca firmamız mevcuttur. Ama, işler ihalesiz olarak Polonyalı firmalara; yada % 1, 5-2 daha ucuza yapıyor diye, Çinli firmalara verilmektedir.

5- Kamuya ait, demiryolu aracı üretecek, 3 firma vardır. Bunlarda, büyük ölçüde atıl kapasite mevcuttur. Ama, ihtiyaçların tümü ithal edilmektedir. Milyarlarca Dolar ödenmektedir.

( Bu arada, dikkati çeken bir husus da; İhale Kanunu, yerli firmalara, % 15e varan fiyat avantajı sağladığı halde; bu avantajlar- genellikle- ihale şartnamelerine konmamaktadır. Yerli üreticiler korunmamaktadır. Bu uygulamanın, “ kanuni zorunluluk” haline getirilmesi şarttır)

( Aynı şekilde; mahalli idarelere, su/ çevre/ ulaşım vb. yatırımlarda verilen ‘ Hazine garantisi” sadece yurt içinden sağlanan mal ve hizmetler ile sınırlandırılmalıdır. Yabancı alımlara garanti verilmemelidir)

( Önümüzdeki 10 yılda, yapılacak çevre yatırımlarının, minimum tutarı 75 Milyar Avro olacaktır. Bu rakam Türkiye’de kalmalı, on binlerce evladımıza iş imkanı sağlanmalıdır)

( Elbette, enerji ve işçilik maliyetlerini, dış Dünya ile rekabet edebilecek düzeye indirmenin çareleri de üretilmelidir)

Türk sanayii, Tüm Dünya ile rekabet edebilir. Yeter ki, hepimiz, önce kendi Ülkemizin firma ve çalışanlarını düşünelim. Kaynaklarımızı, yabancılara aktarmayalım

*Yazarın bu yazısı daha önce www.burhanozfatura.org ve Gözlem Gazetesinde 14 05 2010 tarihinde yayınlanmıştır.

YUNANİSTAN’A HANGİ TAVİZLERİ VERDİK

16.05.2010
:
Başbakan Erdoğan’ın Atina ziyareti yandaş medya tarafından “devrim”, “tarihi ziyaret”, “tarihi işbirliği”, “Yunan açılımı”, “Erdoğan ABD Başkanı gibi karşılandı”, “one minute - two days” gibi tumturaklı laflarla kamuoyuna yansıtıldı. Belki de Erdoğan’ın kurmayları, Baykal Operasyonu sonrası AKP üzerinde yoğunlaşan kara bulutları dağıtmaya yönelik kurguladılar Başbakan’ın Atina ziyaretini… Kim bilir!?
Ama yürütülen propaganda çalışmasında en dikkat çekeni, Zaman Gazetesi’nin AKP Milletvekili Mehmet Müezzinoğlu’nun ağzından yaptığıydı: “Yunanistan’la ‘restleşme’ dönemi bitti, ‘jestleşme’ dönemi başladı”.
“22 konuda anlaşma imzalandı” diyen dış politika uzmanlarımız da, yine Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” adını verdiği uygulamasına ve onun stratejik dehasına övgüler dizdiler ekranlarda…
“Komşularla sıfır sorun” sağlamayı, “komşularla sorun olan milli çıkarlardan vazgeçme” politikası üzerinden ancak yürütebilen bu anlayışın Türkiye’yi götürdüğü yer ortada…
Peki “restleşme dönemi bitti, jestleşme dönemi başladı” yorumlarına neden olan jestleşmeler nelerdi?

ERDOĞAN’DAN EKÜMENİK JESTİ

Jest 1: Başbakan Erdoğan, Fener Rum patriğine ekümenik denmesinden rahatsızlık duymadığını açıkladı!
Böylece Türkiye, ABD ve AB’nin dayattığı bu konuda Erdoğan’ın açıklamasıyla geri adım atmış oldu. Erdoğan’ın bu jesti ve tavizi, AKP hükümetinin daha önce çıkardığı “cemaat vakıflarının mülk edinmesine ilişkin yönetmelik” ile birlikte düşünüldüğünde, yıllardır dikkat çektiğimiz “Vatikan modeli dini devlet” hedefinin adım adım gerçekleştiğini göstermektedir. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir memuru 8 yıllık iktidarı sonunda ekümenik mertebesine çıkaran Erdoğan böylece Lozan’ın en önemli kazanımlarından birini silip atmış oldu. Dışişleri’nde, Başpapazın, Patrikhane lideri olmaktan çıkıp tüm Ortodoksların ruhani lideri olmasının ne anlama geldiği üzerine bir cehalet söz konusu değilse, durum gerçekten vahimdir…
Patriğe yani başpapaza ekümenik denmesinden rahatsız olmadığını belirten Erdoğan’ın gerekçesi de şuydu: “Ecdadımı rahatsız etmediğine göre beni de rahatsız etmez”. Anlaşılan Erdoğan, patrikhaneyi “fesat yuvası” olarak değerlendiren Atatürk’ü ecdattan saymıyordu!
Jest 2: Erdoğan ayrıca Patrikhane’de Sen-Sinod Meclisi üyeliği için başvuruda bulunan yabancı din adamlarına bir iki hafta içinde T.C. vatandaşlığı verileceğini de ilan etti. Böylece “Patrikhane’ye 5 aşamalı hedef belirleyen” ABD ve AB, “Suriçi İstanbul’un Konstantinople ilan edilmesi” hedefine de yaklaşmış oldu.
Jest 3: Erdoğan, Büyükada’daki yetimhaneyi de yargı sürecinin sonuçlanmasının ardından Fener Rum Patrikhanesi’ne teslim etmeye hazır olduklarını ilan etti.
Jest 4: Erdoğan, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda da şu sözlerle jest yaptı, taviz verdi: “Çözüme yönelik çalışmalarda bir netice alacağımızı ben umut ediyorum. Olumlu bir yaklaşım içerisinde olduğumu da burada ben söylüyorum. Üzerinde çalışıyoruz. Temenni ederim ki burayı da kısa zamanda bir neticeye bağlarız”.

ERDOĞAN’DAN KIBRIS’TA ÇÖZÜM SÖZÜ

Jest 5: Başbakan Erdoğan ortak basın toplantısında Kıbrıs konusunda da şunları söyledi: “Kıbrıs’ta müzakereler, Cumhurbaşkanı’nın değişmesine rağmen, kaldığı yerden devam edecektir. Kıbrıs Türk tarafı çözüme destek verecektir. Yıl sonuna kadar çözüme kavuşabileceğimizi sanıyorum”.
Erdoğan’dan sonra söz alan Papandreu ise jesti daha doğrusu verilen tavizi iyi değerlendirdi: “Erdoğan Kıbrıs konusunda cesur davrandı. Cesaretle devam etsin, beni de yanında bulacak. Kıbrıs’ta garantörlere ihtiyaç duyulmamasını dilerim. Çünkü geçmişte garantörler Kıbrıs Türleri ile Rumları ikiye ayırdılar”.
Bu sözler üzerine Erdoğan’dan “one minute” demesini elbette beklemiyorduk ancak en azından Papandreu’nun “Kıbrıs’ı böldü” diyerek Türkiye’yi açıkça suçlamasına göstermelik de olsa bir yanıt vermeliydi…
Jest 6: Başbakan Erdoğan, Yunan karasularını 6 milden 12 mile çıkarma hedefinden asla vazgeçmeyen Atina’nın, Ege semalarında, kendi hava sahamızda uçan uçaklarımıza tepki göstermesine de sessiz kaldı. Papandreu, “Erdoğan’ı cesur kararlar almaktan korkmayan bir insan olarak görüyorum” şeklindeki pohpohlayıcı cümleyle başladığı bu konudaki açıklamasını şöyle sürdürdü: “Ege adalarında paradoks olan bir şey var. Bir yandan Türk turistler gelsin diyoruz ama bir yandan da ne zaman gitsek Türk uçakları adaların üzerinden geçiyor. Türkler bu adayı alır mı korkusu var.”
Erdoğan ise Yunanistan’ın, adaları ziyaret edecek Türklere 1 gün için kaldırdığı vizeyi, 2 güne çıkarma hesabı içinde bu sözlere sessiz kaldı…
Yeri gelmişken belirtelim. Yunanistan’ın büyük jesti olarak sunulan “Ada ziyaret edecek Türklere 1 günlüğüne vize kaldırma” meselesinin Başbakan’ın “two days” diyerek 2 güne çıkartılmasını sağlamasına da (!) en çok Yunan ada esnafı sevindi. Ne de olsa Türklerin 1 gün yerine 2 gün 1 gece kalacak olması esnafın kasasını 3’e katlayacak!
Jest 7: Ziyaretin ilk gününde Türk bayrağının yakılması üzerine Atina önlem (!) aldı ve asılı Türk bayraklarının tamamını kaldırttı! Ziyaret sırasında asılı kalan Türk bayrakları Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık’taki bayraklarımızdı… Dışişleri bu konuda da sessiz kalarak diplomatik jest yaptı!
Jest 8: Başbakan Erdoğan Yunanistan’a jest yapmaya o denli kanalize etmişti ki kendini, ortak basın toplantısı sırasında bir ara ağzından şu sözler de döküldü: “Rembetiko ne kadar sizin müziğinizse, o kadar da bizim müziğimizdir, o kadar Ege’nin sesidir”.

YUNANİSTAN SAVUNMA İNDİRİMİNE TÜRKİYE’Yİ ORTAK ETTİ

Jest 9: Yandaş medyanın en çok ballandırdığı anlaşma ise şöyle sunuldu kamuoyuna: “Taraflar savunma harcamalarında indirime gitme kararı aldı”.
Uzun lafa gerek kalmadan anlaşmanın taviz boyutunu belirtelim. İçinde bulunduğu büyük kriz nedeniyle askeri harcamalarını büyük oranda kısması zorunlu olan Atina, bu zorunluluğa Ankara’yı da ortak etti! Kaldı ki Yunanistan, “savunma harcaması oranı, GSMİ hâsılanın yüzde 3’ünü geçemez” şeklindeki AB’ye üyelik şartını yerine getirmeyen tek ülkeydi ve AB bu konuda Atina’ya hep göz yumuyordu! Şimdi Atina bir taşla iki kuş vurmuş oldu; hem bu şartı sağlama adımı atmış oldu, hem finansal açıdan yapması zorunlu olan bir harcamayı kısmaya Ankara’yı da ortak etmiş oldu!
Verilen tavizin boyutunu algılamak için şu istatistiğe bakmamız yeterlidir: Türkiye’nin onda biri kadar bile tehdit altında olmayan Yunanistan, 2009 yılında savunmaya 13.4 milyar avro harcadı. Türkiye ise onca tehdide rağmen 2009 yılında savunmaya 9.9 milyar avro harcadı. Bu harcamayı bütçeye oranladığımızda, savunma harcamaları arasındaki büyük uçurum daha iyi anlaşılacaktır!

ERDOĞAN PAPANDREU’DAN NELER İSTEDİ?

Peki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bu jestler karşılığında neler aldı? Ya da daha doğru olarak şöyle soralım: Başbakan Erdoğan bu tavizler karşılığında neler talep etti?
Talep 1: Başbakan Erdoğan, Batı Trakya’daki müftülerin atanarak değil seçilerek görevlendirilmesini talep etti: “Şu bir gerçek, nasıl ki patriği seçme hakkını kendimizde bulmuyorsak, aynı şekilde oradaki Müslümanların dini liderlerini tabii ki Yunan hükümetinin seçmemesi gerekir”.
Talep 2: Başbakan Erdoğan, Papandreu’dan ayrıca Atina’daki Fethiye Camii’nin restorasyonu için müsaade istedi.
Talep 3: Başbakan Erdoğan, vizelerin tümden kaldırılmasını istedi. Yunanistan ise sadece yeşil pasaportlara vize muafiyeti verdi. O da, sadece 90 gün içinde yapılacak birden fazla giriş çıkışları kapsıyor.
Talep 4: Yukarıda da değindiğimiz gibi, Erdoğan, adaları ziyaret edecek Türklere bir günlüğüne vize kaldıran Atina’dan “two days” yani iki gün talebinde bulundu!

ERDOĞAN YUNAN GAZETECİYİ ASKERİN GAZETECİSİ OLMAKLA SUÇLADI

Bu arada Erdoğan, bir Yunan gazeteciyi de tıpkı –bir kısım- Türk gazeteciler gibi askerin gazetecisi olmakla suçladı ve azarladı. Papandreu karşısında sessizliğini koruyan Erdoğan, acısını Yunan gazeteciden çıkardı.
Erdoğan, Yunan gazetecinin Ege’deki uçuşlar konusundaki sorusu üzerine şöyle dedi: “Siz Yunan Silahlı Kuvvetlerinin gazetecileri gibi çalışıyorsunuz. Hatta radar üssünde görevli bir teknisyen gibi çalışıyorsunuz. Her gün kaç uçak kalktı onu takip ediyorsunuz. Gazeteciler olarak ortalığı germeyin”. Erdoğan, Yunan gazetecilerin “siz bize işimizi nasıl yapacağımızı mı tavsiye ediyorsunuz” şeklindeki tepkisine de şöyle yanıt verdi: “Gazeteciler sürekli siyasetçilere tavsiyelerde bulunuyor. Ben de iki toplum arasında gerginliği artmaması için tavsiyede bulunuyorum”.

EMİNE HANIM’IN FEMİNİST DERNEK ZİYARETİ

Yazımızı ikinci leydimizin Atina temaslarıyla bitirelim. Emine Hanım Atina ziyaretinin birinci günü Papandreu’nun eşi tarafından bir müzeye götürüldü. Yalnız müze Yunanistan’ın ünlü kuyumcusu İlias Lalaunis tarafından kurulan ilginç bir müzeydi. Kuyumcunun kızları, Emine hanıma antik Yunan’dan esinlenerek yapılmış bir broş hediye etti. Aynı saatlerde Papandreu da Tayyip Erdoğan’a ilginç bir hediye veriyordu. Papandreu Erdoğan’a Antik Yunan’da kullanılan madeni paranın, hatıra amaçlı basılanlarından hediye etti.
Emine Hanım’ın öğleden sonraki programında ise bir dernek ziyareti vardı. Emine hanım feminist hareketin ilk lideri olan Kaliopi Peren’in kurduğu “Likion Elinidon” Derneği’ni ziyaret etti. Emine Hanım buradaki temaslarının ardından da Atina’nın en büyük alışveriş merkezine gitti. Emine Hanım burada bir çift ayakkabı ve bir valiz satın alarak Yunan ekonomisinin krizden çıkma çabalarına destek verdi.

SONUÇ

Milli çıkarlardan vazgeçerek “komşularla sıfır sorun” belki sağlanıyor ama aslında halkların başına başka yeni sorunlar açılmış oluyor. Türkiye ve Yunanistan, Truman Doktrini gereği aynı anda Marshall Yardımı almakla başlayan, aynı anda NATO’ya alınmakla devam eden 60 yıllık süreci doğru analiz etmeden gerçek çözüme, dostluğa ve barışa asla ulaşamaz! Çünkü emperyalizme bağımlılık yeni sorun alanları yaratmanın zeminini oluşturuyor.

Mehmet Ali Güller
Odatv.com

Fatih Altaylı
Serbest kıyafet hatalı kararlar
16 Mayıs 2010

MİLLİ Eğitim Bakanlığı okullarda önlüğe son verdi.

İyi mi oldu, kötü mü tartışılıyor.

Bence kötü oldu. Önlük değilse bile tek tip kıyafet olmalıydı. İsteyen istediğini giysin hiç doğru değil.

Nereden mi biliyorum; tecrübeyle.

Kızımın okulunda tek tip kıyafet giyiliyor. Ama haftada bir gün kıyafet serbest.

O gün, en kötü gün.

Onu giymem, bunu giyerim tartışması sabahın köründe.

Öğrenciler açısından hiç iyi bir şey değil.

Her şeyden önce gelir adaletsizliği okullara yansıyacak.

Kimi çocuklar ister istemez kendini kötü hissedecek. Gelir adaletsizliği okullarda, sınıflarda çocukların yüzüne vurulacak.

Marka bağımlılığı daha küçük yaşlarda körüklenecek.

Ufacık çocuklar arasında kılık kıyafet rekabeti yaşanacak.

Dahası, okul yönetimlerinin derdi artacak. “Bu uygun, bu değil” tartışması başlayacak.

Üstelik gençlerin en ortak kıyafeti, sınıfsız çağdaş giysi blucin de yasak.

Serbest olsa rahatlık. 10 liraya da blucin var 1000 liraya da. Ama birbirinden ayırt etmek güç.

Ne hikmetse o da yasak.

Bence Nimet Çubukçu bu kararını gözden geçirmeli.

Hiçbir şey bilmiyorsa hacda neden ihrama girildiğini sorsun.
habertürk

Cami satışı!..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

14 Mayıs 2010Cuma
Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun deyimiyle “devrim” niteliğindeki Yunanistan ziyaretini gerçekleştiriyor. Beraberinde 10 bakan var. Ortak kabine toplantısı yapılacak, 21 anlaşmaya imza atılacak.


Keşke yerimiz olsa da bu ziyaret münasebetiyle Başbakan Papandreu’nun verdiği “derin” mesajları, Yunan muhalefetinin itirazlarını ve medyanın analizlerini eni konu yorumlayabilseydik!.. Neyse ki, ziyaret öncesi Atina sokaklarına asılan Türk bayraklarının güvenlik endişesiyle apar topar kaldırılması her şeyi anlatıyor.

Bu Erdoğan’ın 8 yıl içinde Yunanistan’a altıncı gidişi. Aynı sürede karşı taraftan Başbakan düzeyinde tek bir resmi ziyaret oldu. Eski Başbakan Kostas Karamanlis, Erdoğan’ın oğlunun düğünü dışında, bir kez Ankara’ya geldi. Bakmayın bizimkilerin yeni Başbakan Papanderu’nun ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptığını söylemesine. Geldi gelmesine ama İstanbul’a, Bartholomeos’un elini öpmeye. Yoksa ilk resmi ziyareti Kıbrıs Rum kesimineydi, parlamentodaki konuşmasında ilk sözü de, “Türk askeri derhal Ada’dan çekilsin” oldu!..

“Yunan açılımı”nda üzerinde durmak istediğimiz üç husus; Ders kitaplarındaki “düşmanca” ifadelerin çıkarılması, Atina’da camii ve Müslüman mezarlığı yapılması ile Batı Trakya’daki soydaşlarımız.

Erdoğan’ın heyetinde Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu yokmuş. Yunan tarafı, özellikle bulunmasını istemiş. Çünkü ders kitapları temizlenecekmiş. Anlıyoruz ki artık çocuklarımıza, “Yunan isyanı, Yunanistan’ın 19 Mayıs’ı Pontus Rum Soykırım Anma Günü kabul ettiği, Yunanistan’ın Anadolu’daki emelleri” anlatılmayacak. “Ermeni açılımı” da böyle başlamıştı. Sözde soykırımı, “1915 olayları” yaptılar ve ruhumuz bile duymadan bugünlere geldiler!.. En iyisi tarih derslerini toptan kaldırsınlar, nasılsa “utanç” dolu bir geçmişimiz var!..

İkinci meseleye geçersek; Yunanistan, sırtını AB ve ABD’ye dayamış, her fırsatta ciğerimize pençe atan taleplerde bulunuyor. Karşılığında bizimkiler, “Atina’da cami, Müslüman mezarlığı yok. Bunları yapın bari” demekten öte gitmiyor. Yunan tarafının “Ruhban Okulu açılsın, Patrikhaneye tüzel kişilik verilsin ve ekümenikliği tanınsın” taleplerinin karşılığı bunlar olabilir mi? Batı Trakya’daki soydaşlarımıza yaşatılan mezalim ortadayken, Atina’daki camii veya mezarlık niye sadece Türkiye’nin işi oluyor? Suudlar başta, diğer Müslüman ülkelerin niye böyle bir derdi yok?

Medyamız günlerdir “Erdoğan’a camii jesti”ni pazarlıyor. Erdoğan’a jest falan yok. Cami inşası, Atina’da düzenlenen bir olimpiyat vesilesiyle AB ve ABD’nin uyarısı üzerine 2006’da alınmış bir karar, ama Papazların direnişi sebebiyle bugüne kadar hayata geçirilemedi. Zaten Papandreu, bu konunun Türkiye ile hiçbir ilgisi olmadığını açıkladı. Ekonomik kriz izin verirse yapılacak caminin minaresiz olacağını da ekleyelim!..


Gelelim Batı Trakya’ya… Sadece Yunanlılar değil, dünyanın tüm liderleri Türkiye’ye gelince, doğruca Patrikhane’ye gidiyor, Rum azınlıkla toplantılar yapıyor. Soran, eden de yok. Peki Başbakan B. Trakya’ya gidecek mi? Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı Druças’ın verdiği bilgiye göre, “Böyle bir konu hiç gündeme gelmemiş”!.. Başbakan Papanderu’nun söyledikleri çok daha önemli; “Yunanistan’ı ziyaret eden yabancı ülke liderlerinin, hükümetin onayı ile ülkenin herhangi bir yerini ziyaret etmeleri memnuniyetle karşılanır. Bu, Türk Başbakan için de geçerli” diyor.

Demek ki neymiş; Ancak “hükümetin onayı” ile gidilebilirmiş!..

Bakın en ciddi Yunan gazetesi To Vima bu konuda ne yazdı; “Erdoğan sırf yanlış yorumlara sebebiyet vermemek için siyasi maliyeti üstlenerek, B. Trakya’ya gitmemeye karar verdi. Eğer bizden biri Türkiye’yi ziyaret ettiğinde programına İstanbul’u dahil etmeseydi ne diyecektik?”

AB’nin ortasındaki soydaşlarımızın çektiği acılar, maruz kaldığı ekonomik, siyasi, sosyal, dini baskıları geçtik, “Türk” adını bile kullanmaları yasak. Ama Papandreu, “Yunan Müslümanları, Trakya’da açık ve demokratik bir toplumda yaşıyor. Kendileri farklılıkların getirdiği bütün haklara sahip Avrupa vatandaşlarıdır” diyebiliyor.


“Türk” demekten nasıl da özenle kaçındığı görülen Papanderu’nun sözlerinin gerçeği yansıtmadığını yerli-yabancı resmi raporlarla ispat etsek bile, nasılsa birilerince “taraflı ve ırkçı” sayılacağız. Onun için en iyisi Zaman Gazetesi Yazarı Beşir Ayvazoğlu’nun 6 Mayıs’ta yayınlanan “Gümülcine İzlenimleri”nin okunmasını tavsiye etmekle yetinelim.


İşte “Yunan açılımı”… Saldım çayıra, Mevlam kayıra!..
avaztürk

Hakan Albayrak
Karakter boyutu :
OECD... İsrail... Utanç...
İslam dünyasında gözler, İsrail'in üyelik müracaatının değerlendirileceği OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) toplantısına çevrilmişti.

Türkiye'nin İsrail'i veto etmesi bekleniyordu.

Öyle ya, Davos'ta İsrail'e "One minute!" demişti Türkiye.

AK Parti Hükümeti, BM Güvenlik Konseyi'nin 1860 sayılı kararını hiçe sayarak Gazze'yi abluka altında tutmaya devam eden İsrail'i mütemadiyen eleştiriyor, bu şartlar altında İsrail'le ilişkilerin düzelmesinin mümkün olmadığı mesajını veriyor ve uluslararası toplumu da Gazze konusunda etkili bir tavır sergilemeye çağırıyordu.

İsrail'in OECD'ye kabul edilmemesi veya hiç değilse üyeliğinin Gazze meselesinde çözüm şartına bağlanması böyle bir tavır olacağına göre -ve iki kere iki dört ettiğine göre- Türkiye elbette ki İsrail'in üyeliğini veto edecek yahut erteletecekti.

Beklenti buydu ve bu beklenti yerinde bir beklentiydi.

Ne yazık ki hükümet, İslam dünyasının beklentisini boşa çıkardı.

Veto hakkını kullanmadı.

"Prensipte tamam, fakat İsrail'in üyeliği için Gazze'de yaşanan insanlık dramının sona ermesini bekleyelim" bile demedi.

Güzel şerhler düştü, evet; '4 Haziran 1967 itibarı ile işgal edilen toprakları İsrail saymıyoruz', 'Doğu Kudüs'ün kültürel kimliğine dokunulamaz', 'OECD üyesi olarak İsrail'in insan haklarına saygı göstermesi gerekir', 'Gazze'ye uygulanan abluka kaldırılmalıdır' vs, vs, vs, dedi, ama ne fayda?

Bunlar İsrail'e ancak yaptırım uygulanarak kabul ettirilebilir.

OECD üyeliğini engellemek yahut geciktirmek gibi bir yaptırım bile uygulanmadığına göre, İsrail bunları niye kabul etsin ki?

İsrail şimdi şöyle düşünüyordur:

"Gazze'ye kan kusturmaya devam ederek uluslararası hukuka meydan okuyoruz ve üstelik de Türkiye vatandaşı bir insani yardım gönüllüsünü OECD toplantısının arefesinde doğru dürüst bir gerekçe göstermeden gözaltına alıp zincire vurduk. Bunlara rağmen Türkiye'nin onayıyla OECD üyesi olabildiğimize göre, zulme rahat rahat devam edebiliriz!"

Türkiye'nin OECD'deki veto hakkı, OECD üyeliğine hayati önem atfeden İsrail üzerinde baskı kurmak için eşsiz bir fırsattı.

Bu fırsat üç kuruşa harcandı.

Üç kuruş dediğim, Kızılay tarafından Gazzelilere iletilmek üzere gönderilen yardımları aylardır bekleten İsrail'in, "Bu yardımları bir an evvel Gazze'ye sevk etmelisiniz" diyen Ankara'ya verdiği cevap:

"Duruma bakacağız."

* * *

İsrailliler, 'OECD üyeliği bizim için tarihi bir zaferdir, rüyamız nihayet gerçek oldu' diye bayram ediyorlar...

Erdoğan'ın "One minute" tavrının OECD'de somutlaşmasını beklemiş olan İslam dünyası ise derin bir hayal kırıklığı yaşıyor...

Utanç içindeyiz.

Yeni Şafak

Erdoğan'ın Ecdadı Kim?

Açık İstihbarat
18.05.2010

Tayyip Erdoğan, Yunanistan gezisi sırasında Patrikhane ile ilgili aşağıdaki cümleyi sarfetti :

"Ecdadımı rahatsız etmeyen beni de rahatsız etmez"

Tayyip Erdoğan'ın bu sözleri ; ecdadı olarak kimi algıladığı konusunda kafa işaretleri yarattı.

Erdoğan'ın "padişahlık" zaafı gözönüne alındığında, Başbakan'ın Yunanistan'daki sözlerinde kastettiği ecdadın Osmanlı olduğunu varsaymak yanlış olamaz.

Lakin Erdoğan'ın kastettiği Osmanlı ve padişahları ise , Erdoğan'ın Osmanlı'nın astığı patriklerden haberdar olmadığı anlaşılıyor. Patrikhane'nin Osmanlı'dan bu yana kapalı tutulan kin kapısı, ecdadımızın patriklerden nasıl rahatsız olduklarının en somut kanıtı.

Aynı zamanda Osmanlı Patrikhane'yi çok "milletli" Osmanlı sisteminde bir "milletin" temsilcisi olarak bir denge unsuru olarak kullanırken patriğin sistem içinde asla bir devlet başkanı gibi hareket etmesine izin vermedi.

Osmanlı zamanında, patriğe bir devletin özel armadasını yollayıp, o armada ile kendi ülkesine davet etmesi düşünülemezdi. Bugün ise patrik Yunanistan Devletinin özel uçağını kullanmaktan, AB-D nezdinde devlet adamı muamelesi görmeye kadar, Osmanlı zamanında kellesini götürecek bir çok küstahlığa imza atmakla meşgul.

Ezcümle; Osmanlı , patriğe asla devlet adamı muamelesi yapmadı ve patriği boynuna geçirdiği tasma ile asmayı da bildi. Düşük bir ihtimal ama eğer Erdoğan'ın kastettiği ecdad Atatürk ise; Erdoğan o konuda da yanılıyor.

Mustafa Kemal bırakın Patrikhaneden rahatsız olmamak; ecdadını Erdoğan'dan daha iyi tanıyan bir lider olduğu için, Patrikhane'yi melanet yuvası olarak tanımladı.

Bu durumda geriye Erdoğan'ın tanımına uyan tek bir ecdad kalıyor.

İsmet İnönü

Şaka değil.

1948 yılında Lozan anlaşmasınının çiğnenmesine göz yumarak, bir gecede ABD Devleti'nin adayı Amerikan vatandaşı Athenagoras 'a Türk vatandaşlığı verdirtip Patrikhane'nin başına geçmesine izin veren İnönü idi.

Aynı Athenagoras'ın Heybeliada'yı tam teşekküllü bir ruhban okuluna dönüştürmesine de aynı dönemde gözyumuldu.

1453'de İstanbul'un fethi ile birlikte tahtından indirilip , Osmanlı'nın elinde "milletbaşı" sıfatı ile bir piyona dönüştürülen ve çıkardığı isyanlar nedeni ile kendi kapısında asılmaktan çekinilmeyen;

Mustafa Kemal'in Lozan'la birlikte kaymakama bağlı bir makam haline dönüştürdüğü Patrikhaneden bu süreçte rahatsız olmayıp yeniden bitini kanlandıran tek bir ecdadımız oldu :

İsmet İnönü.

Erdoğan'ın bir kaç hafta önce Hitler'e benzettiği İnönü.

Tayyip Erdoğan'ın ecdadı ile ilgili kafası hayli karışık.

Bir gün Hitler dediğini, öbürgün referans gösteriyor.

Belki de daha da kötüsü; bizim Başbakan ecdadını hiç tanımıyor.

Açık İstihbarat

Ekrem Eraslan
Baykal, Pensilvanya, MİT ve AK Parti

Suya varıp varıp susuzluğumuzu gidermeden dönmüşlüğümüz çok olmuştur. Her şeyin değiştiğini daha iyiye gittiğini düşünmeye başladığımız zamanlarda, inatla değişimin olmadığını, yaşadığımız can sıkıcı gerçeklerle bir daha anlarız.

BAYKAL’ın başına gelen -ya da başına açtığı- dert nedeniyle Türk siyasi hayatında yeni bir etik anlayışın temellerinin atıldığını siyasetin ahlakında ve zemininde değişiklikler olacağını düşünürken, bunun Türk siyasetinin tuluat geleneğinin bir parçası olduğunu temaşa eyledik. Neyi komplo olarak nitelediği belli olmayan BAYKAL, keskin ve kendisinden beklenilmeyen bir şekilde istifa ederek ortaya koyduğu tavırla şaşkınlığa sebep olurken hemen ardından üst üste yaptığı manevralarla bunun sahici bir tavır olmadığını da herkese gösterdi.

Üzerine çokça düşünceler serdedilen bu olayla ilgili birkaç detaya biz de dikkat çekmek istiyoruz. BAYKAL’ın beyanatında ön plana çıkan iki vurgudan başlayacak olursak, birincisi “Pensilvanya” ikincisi de “iki haftalık olan görsel materyalin, ancak devlet imkanları ile yüksek teknolojiyi kullanabilen bir merkez tarafından hazırlanabileceği” vurgusudur. BAYKAL’ın bu iki vurgusu süreçte iki ayrı noktaya dikkat çekti. “Pensilvanya” vurgusuyla Fethullah Gülen ve hareketine pozitif bir yükleme yapılmış ve böylece devlet içerisinde bunu hazırlayabilecek odaklardan Emniyet seçenek olmaktan çıkarılmıştır. TSK’nın da devlet partisi CHP ve lideri ile bir sorunu olmadığından geriye tek seçenek olarak kalan MİT’e negatif bir yükleme yapılarak dikkat çekilmiştir. Bu iki vurgunun ortasına daha sonradan hem CHP hem cemaat tarafından yalanlanan (özelde kalması gerekip de centilmenlik dışına çıkılarak ifşa edildiği için sıkıntı yarattığı anlaşılan bu nedenle de ortak bir dille ivedilikle yalanlanan-ama inandırıcı gelmeyen) “sorduk bizim çocuklar yapmamış, iktidara bakın” cümlesini de eklediğinizde iki nokta arasında kurulması gereken bağı net bir şekilde görebiliriz. Kimisinin 12 yıl kimisinin on yıl kimisinin dört yıl öncesine ait dedikleri görüntülerin öznesi BAYKAL’ın bu konuya açıklık getirmek adına görüntülerin iki haftalık olduğunu vurgulaması da oldukça manidardır. İki hafta… BAYKAL, Pensilvanya ve MİT… ne alaka?

Hani, insanın aklına gelmiyor değil. Acaba, kısa bir süre önce başbakanın yakın çalışma arkadaşı Başbakanlık müsteşar yardımcısı Hakan FİDAN’ın MİT müsteşar yardımcısı olması ve bu ay sonunda MİT müsteşarlığına atanmasına kesin gözü ile bakılmasından hoşlanmayan hatta bu makama başkasını düşünen-arzulayan birilerinin, ambalajı BAYKAL, masumu cemaat, suçlusu MİT olan çok amaçlı manipülasyonu olabilir mi?

Devam ediyoruz…

Rusya’nın nüfuz alanlarında hareket kabiliyetini kaybeden cemaatin, Rusya’nın hızla eski mevzileri yeniden kazanması ve Türkiye’de hükümetle işbirliğini artırması karşısında fazlasıyla ABD nüfuz alanlarında görünmekten rahatsız olarak MEDYEDEV’in ziyaretine kendi görsel ve yazılı basınında (hatta ziyaret nedeniyle özel ek çıkarıldı) fazlaca yer açarak şirinlik yapması ile Deniz BAYKAL’ın yaşadığı sıkıntı karşısında gösterilen yüksek duyarlılık büyük dikkat çekmektedir. BAYKAL kadar olmasa da bu yaşanan olay Fethullah GÜLEN’i birinci dereceden gündem maddesi haline getirdi. Özellikle de Ergenekon süreciyle birlikte başlayan akışta (çokça konuşulmasa da bürokratik atamalarda da) komplo kurmak ve yönetmek fiiliyle özdeşleşen cemaat algısının, ters bir mecradan komplo dışı-karşıtı imajı tesis edilerek bertaraf edilme çabası ise oldukça manidardır.

CHP penceresinden bakınca…

BAYKAL’ın sergilediği davranışlar bu yaşananların sahiciliğinin sorgulanmasını gerektirecek kadar dikkat çekmektedir. Ahlaksızlığın gizli olanını seven açıkta ise Ahlaki değerlerin savunuculuğunu kimseye bırakmayan kitlelerin önünde kıvrak bir manevra ile manevi kimliğiyle toplum indinde muteber bir cemaatin açık desteğini alan BAYKAL bu sıkıntılı süreci bir kazanca çevirmek çabası içerisindedir. Siyasetin doğasında siyasetçiyi besleyen ihtiras fırtınalarının yelkenlerini sürekli şişirdiği BAYKAL yeniden genel başkanlık için kurguyu nakış nakış örmektedir. Hak etmediği mağdur pozisyonunu aynı zamanda parti içerisinde kendisine karşı harekete geçebilecek kadro ve kişilere yönelik bir silah olarak kullanmaktadır. Özellikle de teveccüh gören KILIÇDAROĞLU’nun siyasi acemilikle bu manevralar karşısında düştüğü durum bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. CHP’de, bazılarının iddia ettiği gibi iç dinamiklerle AKPARTİ’yi de içine alacak bir değişimin başlayacağından bahsetmek pek mümkün görünmemektedir.

AK PARTİ’ye gelince…

ABD’nin Irak’ta çuvallaması ve küresel krizle birlikte bölgede bazı alanları partneri Türkiye’ye mecburen ve yavaş yavaş terk etmesiyle başlayan süreçte hükümetin, özelde de Başbakanın bu biçilen görev alanının dışına sık sık çıkması (söz konusu olay MEDYEDEV’in önemli ziyareti esnasında vuku buldu) ve bağımsız özgün politikalar oluşturma çabası son zamanlarda okyanus ötesinde muhtemelen ciddi rahatsızlıklar verdiğinden, bu olayla aynı zamanda hükümete de aba altından sopa gösterilmiştir. Özelliklede AK PARTİ iktidarının muhalefetsizlik nedeniyle gücünü muhafaza etmesinden dolayı BAYKAL’ın varlığı ve siyaset yapması CHP’den ziyade AKPARTİ için büyük önem arz etmektedir. Başbakanın, olayın vuku bulmasının hemen ertesinde “ima yollu da olsa konunun gündeme getirilmemesi ve siyasal bir baskı aracı haline dönüştürülmemesi” konusundaki talimatıyla birlikte MİT (başbakanın meseleyi basit bir kolluk kuvveti meselesi gibi algılamadığının işareti) başta olmak üzere bazı bakanlara olayın müsebbiplerinin bulunması için talimat vermesi bunu göstermektedir. Başbakanın bu tavrından ortaya çıkan şudur ki; ne şekilde olursa olsun BAYKAL siyaset sahnesinde kalmalı ve mevcut siyasi dinamikleri değiştirmek isteyen bu girişimin sahibi bulunmalıdır. Hükümete verilen ikinci bir mesaj da, uzun yıllardan beri siyaseten statükoyla direk karşı karşıya gelmekten imtina eden ve ilk kez AK PARTİ döneminde hükümetle beraber statükoya karşı açık tavır alan “Pensilvanya”nın hızla ve “samimiyetle” BAYKAL’la temasa geçmesidir. Hükümete bir nevi; “dilediğimiz zaman siyaseti dizayn ederiz sana mecbur değiliz hatta en yakın partnerini de alıp karşına koyarız” denilmiştir.

Bundan sonrası…

Her şey hükümetin verilen mesajı nasıl algıladığına ve nasıl bir tavır geliştireceğine bağlı olarak gelişecektir. Hükümet bölgede kendisine alan açan gücü memnun edecek adımları atarsa veya en azından rahatsız edecek adımlardan imtina ederse her şey BAYKAL’ın partisinin başına dönmesiyle mecrasına oturacaktır. Eğer hükümet mesajı algılayamaz veya gereğini yapmazsa, süreç arka arkaya gelecek reaksiyonlarla hükümeti ve doğal olarak Türkiye’yi sıkıntılı bir döneme sürükleyecektir.
haber10

BAŞBAKAN'A PROTESTO
19 Mayıs 2010
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geldiği Zonguldak'ta olayın meydana geldiği yerde protesto edildi.

Maden ocağında kalan yakınlarını bekleyenlerle görüşmek isteyen Erdoğan'ın korumaları, polis ve bir grup arasında gerginlik yaşandı. Bunun üzerine Kızılay çadırına geçen Erdoğan bir süre sonra olay yerinde beklemek isteyenlere seslenmek istedi. Ancak aynı grup Başbakan'ı yien protesto etti. Bu sırada büyüyen olaylar ortalığı savaş alanına çevirdi. Polis bu sırada havaya bir el ateş etti. Olaylar sırasında bir kişi yaralandı.

Bir süre çadırdan olayların yatışmasını bekleyen Başbakan Erdoğan ancak 3. denemede işçi yakınlarına seslenebildi. Erdoğan burada konuşma yaparken çevrede geniş güvenlik önlemleri alındı. Erdoğan kendisini dinleyenlere "geçmiş olsun" diyerek, "Çalışmalar devam ediyor, dedikodulara kulak asmayın, tahriklere kapılmayın" dedi.

Olaylarla ilgili olduğu sanılan iki kişi gözaltına alındı.

Başbakan'ın incelemeleri sırasında çevrede geniş güvenlik önlemleri alındı.

PROTESTOLAR ZİYERETTEN ÖNCE BAŞLADI

Başbakan'ın geliş saatinden önce Zonguldak Karaelmas Üniversitesinde eğitim gören bir grup öğrenci, maden ocağında meydana gelen grizu patlamasını protesto amacıyla yürüyüş düzenledi.

Üniversite binası önünden yürüyerek kent merkezine gelen öğrenciler, TTK'nın özelleştirilme ve yaşanan iş kazalarıyla ilgili slogan attılar.

Madenci Anıtı önüne gelen öğrenciler, ocaklarda yaşanan iş kazalarında şehit olan madenciler için bir dakikalık saygı duruşunda bulundular.

Öğrenciler adına basın açıklaması yapan Burak Öztürk, Karadon Müessese Müdürlüğünde yaşanan kazada mahsur kalan 30 işçiyi kurtarma çalışmalarının halen sonuçlanmadığını, her şeye rağmen ''kurtulur'' umuduyla onları bekleyen ailelerinin olduğunu kaydetti.

BAKAN DİNÇER: ULAŞMAK ZAMAN ALACAK
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, gazetecilere yaptığı açıklamada çalışmaların uzun bir zaman alacağını söyledi. Dinçer'in bu açıklaması işçi yakınlarının endişelerini artırdı. habertürk

Erdoğan'dan Obama'ya teminat: İşin takipçisiyiz
16:05 - Başbakan Erdoğan'dan Amerikan Başkanı Obama'ya teminat: ''İran'ın zenginleştirilmiş uranyumunun Türkiye'de saklanması ve takası konusunda varılan anlaşmanın takipçisiyiz'' 21.05.2010 ANKARA netgazete

Emperyalist İşgal Altındadır Gediz Ovası
Ahmet Çınar
Kentin Sesi/Manisa

İşgal topla tüfekle olmaz ille de.
Kılıçla kalkanla olmaz.
Tankla postalla da olmaz.
Ama Gediz Ovası işgal altında.

***

İki ayağı var bu işgalin.

İlki, yıllara yayılan bir politikanın ürünü.

Dünyanın en verimli yedi ovasından biri olan Gediz’i tarımsızlaştırma, insansızlaştırma, pamuksuzlaştırma, tütünsüzleştirme, üzümsüzleştirme politikaları.

Adım adım, sinsi sinsi, usul usul, belli etmeden, sezdirmeden, yavaş yavaş uygulanan bir politika.

Tarımdan desteği çekerek, ürün fiyatlarını düşürerek, üreticiyi yıldırıp bezdirerek, çiftçiye illallah dedirterek uygulanan aşağılık bir siyaset…

Çok değil, 10-15 yıl önce, gazeteciliğe başladığım yıllarda tütünün başkenti Akhisar’da “başfiyat açıklama şenliği” yapılırdı.

En az bir bakan gelir, kürsüye çıkar, tütün başfiyatını açıklardı. Çiftçi, duyduğu fiyata göre kasketini ya havalara fırlatır ya da yere atardı. Sevincini veya üzüntüsünü böyle belli ederdi.

Biliyor musunuz, Akhisar’da on yıldır başfiyat açıklanmıyor.

Tütün kaldı mı ki; başı olsun, fiyatı olsun?

Artık moda Virginia tütünü. Nam-ı diğer Amerikan tütünü.

Eskiden kefene “Amerikan bezi” denirdi, patiskadan kefenlere ölü sarılırdı.

Şimdi Virginia tütününe, Manisalı çiftçinin cesedini sardılar.

Gediz Ovası işgal altında.

Virginia tütününün işgali altında.

Amerikan tütününün, çok uluslu sigara kartellerinin işgali altında.

İşgal ille de tankla tüfekle olmaz.

Böyle olur emperyalistin sinsi işgali.

Böyle olur sermayenin, para babasının işgali.

***

Eskiden pamuk vardı Manisa’nın Gediz Ovası’nda.

Biz eskiden eskiden, su içerdik testiden!

Pamuk satardık dünyaya Gediz’den.

Çok değil, yedi yıl öncesine kadar böyleydi bu.

İstatistiklere bakalım…

Yedi yıl öncesine kadar dünyaya pamuk satarken…

2005’te 775 bin ton, 2006’da 753 bin ton, 2007’de 946 bin ton, 2008’de 613 bin ton, 2009’da 753 bin ton pamuk satın aldık.

Nerden aldık biliyor musunuz?

Yarısını ABD’den, yüzde 25’ini Yunanistan’dan, yüzde 10’unu Türki cumhuriyetlerden.

Washington Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri açıkladı. ABD’den her yıl 500 milyon dolarlık pamuk satın alıyoruz.

Dünyaya pamuk satan, pamuk kalitesi bakımından Avustralya ve İsrail’le yarışan Türkiye , on yıl içinde pamuk ithalatçısına dönüştü.

Tarımı yok eden politikalar yüzünden…

Dünya pamuk ve tekstil tröstlerinin işbirlikçisi hükümetler yüzünden…

Ak pamuğun kara yazgısı budur işte!

İşte emperyalist işgal budur!

Gediz Ovası işgal altında.

***

İşgalin ikinci ayağına gelince…

Bir yandan tarım ve çiftçi yok edilirken, öte yandan bereketli Gediz Ovası İngiliz maden şirketine teslim edildi.

Bu köşede onlarca kez yazdık. Çal Dağı’nı İngiliz sermayeli Sardes Nikel Madencilik AŞ’ye teslim eden hükümet, AKP hükümetidir.

Tam bir yıl önce, 3 Nisan 2009’da, AKP’li Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun imzasıyla Çal Dağı’ndaki 3 milyon 297 bin 832 metrekare orman arazisi, İngiliz sermayeli Sardes Nikel Madencilik’e 2026 yılına kadar tahsis edildi.

Maden işletmeye açıldıktan sonra işgal edeceği toplam alan 1831 hektar.

Söz konusu maden firması, Çal Dağı’nda “sülfirik asitli yığın liçi” yöntemiyle nikel madeni çıkaracak.

Gediz Ovası’nın zeytinlikleri, tarım arazileri sülfirik asite kurban gidecek.

Çal Dağı’ndaki milattan önce 7’nci yüzyıldan kalan arkeolojik yerleşimlere zarar verilecek.

Çal Dağı, Gediz Ovası’nın geleceğidir.

Gediz’in toprağına diktiler gözlerini.

Tarihine, kültürüne…

Zeytinine, ağacına…

Hepsinin köküne kibrit suyu dökecekler.

Kâr uğruna, rant uğruna, para uğruna!

Gediz Ovası işgal altında.

Kimsenin sesi çıkmıyor.

Bülent Arınç kendisini Manisa değil, Londra milletvekili sanıyor!

Memlekette çemkirmediği, azarlamadığı insan kalmadı da; İngiliz maden şirketine ağzını açıp da tek kelime edemedi Arınç!

Kendisinden de böyle bir şey beklemiyoruz zaten.

O, işini yapıyor!

***

Bereketli Gediz Ovası işgal altında.
Emperyalist işgal…
Çifte işgal…
İçerden ve dışarıdan…
İçerden; tarım bitiriliyor, çiftçi yok ediliyor.

Dışarıdan; çok uluslu şirketler, karteller, para babaları minarelere kılıflar uydurarak bu topraklara yerleşiyor.

İçerden ve dışarıdan…

Emperyalist işgal…

“Dur” demek için, daha ne olması bekleniyor!

MIY MIY MIY MIYY MIYYY....

31 Mayıs 2010 13:49
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, İsrail saldırısından saatler sonra ilk defa hükümet adına basın açıklaması yaptı ve şok sözler söyledi.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, İsrail saldırısından saatler sonra ilk defa hükümet adına basın açıklaması yaptı ve şok sözler söyledi.
Korku, panik ve tedirginlikle dolu konuşmasında adeta İHH'yı suçlar gibi ve başımıza iş açtılar edasıyla konuşan Arınç, İsrail'e karşı hiç bir askeri tedbir almadıklarını söyledi. Uluslararası hukuk ve diplomasi türünden klişe laflarla olayın vehametini örtmeye çalışan Arınç'ın açıklamasına büyük tepki var.

Bu arada Anadolunun dört bir yanında ayağa kalkan halkın İsrail sınırına karadan sivil yürüyüş başlatacağı ve hükümet ve askeri kurumların halkın cesareti ve öfkesi karşısında ne yapacağı da merak konusu...

İşte Arınç'ın açıklamalarından satır başları:

ŞEHİT SAYISI 7

İki üzücü olay, kamuoyunu fevkalade üzmüştür. Çalışmalar yaptık onları takdim etmek sitiyorum. Bunlardan birisi bu gece yarısı İskenderun Deniz Üs Komutanlığı'na bağlı birliğimize saldırıda bulunulmuştur. Saldırıda 7 askerimiz şehit olmuştur. Nöbet değişimi sırasında gerçekleştirilmiştir. Ağır yaralı üç askerimiz GATA’ya sevk edilirken, diğer askerler İskenderun’daki hastanelerde tedavileri sürmektedir. Terör örgütünü lanetliyoruz, operasyonlar sürmektedir. Demokratik gelişmelerin hız kazandığı her dönemde ortaya konan bu kirli oyunlar amacına ulaşamayacaktır. Bu konuyla ilgili olarak sayın Başbakanı’mız 3 defa bizi aradılar. Başbakan vekili olduğum için konuya el koymamızı istediler. Şehit olan askerlerimize Allahtan rahmet dileklerini ve bütün milletimize başsağlığı dileklerini ifade ettiler. Hiç uyumadığımızı söyleyebilirim.

GEMİLER SALDIRIYA UĞRADI

Diğer gelişme üzerine ise biz sabah 06:30’da bakanlarımızla bir araya geldik. Bu iki önemli konu üzerinde sizi bilgilendirirken, özellikle gemiye uygulanan ve sayılarını kesin olarak bilemediğimiz operasyon sonrasında, bazı dış temaslarda yaptığımızdan, açıklama yapma imkanımız olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti doğru adımları atmaktadır. Yaklaşık 35 aydır abluka altında olan Gazze halkını, insanı yardım, 33 ülkeden 600 insanın içinde olduğu insani yardım gemileri bu sabaha karşı, uluslararası sularda İsrail hava kuvvetleri tarafından saldırıya uğramıştır.

SALDIRI İNSANLIK TARİHİNE KARA BİR LEKE OLARAK GEÇECEK

İsrail hükümeti bu insanlık dışı eylemiyle, insani değerleri hiçe saydığını göstermiştir. Bu saldırı İsrail hükümetinin yürüttüğü şiddet pervasızlığını da ortaya koymuştur. Medeni bir ülkenin devlet hakkına uygun düşmeyen bu kanlı operasyon, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecektir.

Açık denizlerde gerçekleşen ve uluslar arası hukuka uymayan bu saldırı hiçbir mazeretle izah edilemez. İnanıyoruz ki bütün insanlık dünya barışına masumiyete yapılan bu saldırıyı lanetleyecektir.

İSRAİL BÜYÜKELÇİMİZİ GERİ ÇAĞIRDIK

Öncelikle bu çerçevede İsrail büyükelçimiz gerçi çağırılmıştır.

İsraille ilgili üç askeri tatbikat iptal edilmiştir.

U-18 futbol genç milli takımımız bulunuyordu. Genç futbol milli takımının maçları iptal etmiştir. Dışişleri Bakanımız BM Güvenlik Konseyi’ni acilen toplantıya çağırmıştır.

SALDIRI CEVAPSIZ KALMAYACAK

Saldırıyı perdeleyen, bilgi alınmasını engelleyen İsrail’in, dünyayı doğru bilgilendirmesi gerekmektedir.

Bu saldırısının cevapsız kalmayacağı, Türkiye’den gereken yanıtı alacağı şüphesizdir. Bundan sonra atılacak adımlar özenle müzakere edilecektir. ,

Bir kez daha sesleniyoruz. İsrail Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırmalı ve insani yardımların yerine ulaştırılmasına engel olmamalıdır.

Özellikle Mavi Marmara’da 600’e yakın yolcu bulunmaktadır. 350-400’e yakını Türk uyrukludur, diğerleri ise yabancı uyrukludur.

İsrail’in uluslararası sularda yaptığı bu saldırı korsanlıkla eşdeğer bir şeydir. Bizim askeri gemi gönderme gibi bir girişimimiz şu an için söz konusu değildir.

Haber10

HÜKÜMETİN AKIL DANIŞTIĞI ERGENEKON SANIĞI ÇIKTI!
Mehmet Ali Güller
01.06.2010

İsrail’in Gazze’ye yardım konvoyuna saldırısı sonrası kamera karşısına geçen Başbakan Vekili Bülent Arınç açık konuştu: “Hiç kimse bizden bu olay sebebiyle İsrail'e savaş ilan etmemizi beklemesin. Böyle birşey olmaz. Mümkün de değil, doğru da değil”.

“One minute” ile yapılana “Davos’da drama” dediğimiz için Başbakan vekilinin bu açıklaması bizi şaşırtmadı. Hele de 4 Temmuz 2003 günü askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde benzer açıklamaların yapıldığını anımsadığımızda, Arınç’ın söylemi gayet normal geldi. O dönemde de hükümet, kamuoyunun nota beklentisine “ne notası, müzik notası mı” yanıtı vermişti!

Arınç’ın açıklamasına katılmamamızdan kuşkusuz “İsrail’e savaş açalım” düşüncesi içinde olduğumuz anlaşılmasın. Anlatmaya çalıştığımız şey şu…

SİLAH DESTEKLİ POLTİKA İHTİYACI

Ordu neden vardır? Elbette vatanı korumak ve kollamak için. Ama gerektiğinde de politikanızı silahla desteklemek için. Şimdi durduk yere “savaş ilan etmeyeceğiz” diyerek politikanızı silahla desteklememiş oldunuz. Daha doğrusu, İsrail’in hareket alanını genişlettiniz! Bu açıklamaya ne gerek vardı? Elbette “savaş ilan etmeyin” ama “savaş ilan etmeyeceğiz” kartınızı da peşinen masaya açmayın!

Gerçi Arınç’ın Başbakan Vekili olarak yaptığı kriz toplantısı da “bir orduya” ihtiyaç duymadığına dolaylı işaret ediyordu. Nasıl mı? Açalım:

ARINÇ ERGENEKON SANIĞINA AKIL DANIŞTI

İsrail’in Gazze’ye yardım konvoyuna saldırısı sonrası Başbakanlık’ta yapılan kriz toplantısına kimler katıldı? Başbakan vekili olarak Arınç’ın başkanlık ettiği kriz toplantısına İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Genelkurmay Harekat Başkanı Korgeneral Mehmet Eröz ve Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Nusret Güner katıldı. Yani hükümet, askere “akıl danışma” toplantısı yapmıştı. Hangi askere akıl danışıyordu hükümet? Daha dün Ergenekon sanığı olarak sorgulanan Korgeneral Mehmet Eröz’e...! Yani daha dün yandaş medyanın, “Arınç’a paraf atan komutan” diye suçladığı askerimiz..!

İşte iktidarın Mavi Marmara’ya düzenlenen saldırıyla karşılaştığı bir başka çıplak gerçek de buydu. Her fırsatta küçük düşürmeye çalıştıkları, her fırsatta terörist muamelesi yaptıkları, her fırsatta darbeci suçlaması getirdikleri askere “akıl danışma” pozisyonuna düşmüşlerdi!
Neyse…
Gelin biz İsrail’in neden saldırdığından başlayarak bundan sonra neler olacak konusuna kadar uzanan sorulara yanıt arayalım…

SALDIRI BEKLENİYOR MUYDU?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, her ne kadar İsrail’in yardım gemilerine saldırması, insanlık dışı ve devlet terörü de olsa, kimse için sürpriz değildi!
İsrail iki haftadır, bu gemileri vuracağını belirtiyor, hatta gemilere yönelik yapacağı operasyona isim bile verip dünya kamuoyuna ilan ediyordu…
Ancak bu tehdide rağmen herhangi bir önlem alınmadı. Bu durumda ortaya iki sonuç çıkıyordu. Ya bu organizasyonu yapanlar İsrail’in blöf yaptığını sandılar, ya da “saldırıyı istediler”!
İsrail’in geçmiş terörist faaliyetleri sizce de blöf seçeneğini ortadan kaldırmaz mı?
Ve de şu sorular yanıtını aramıyor mu sizce?
Bundan birkaç ay önce, bu gemilerin uluslararası karasularda seyir evraklarını tamamlama sürecinde çıkan problemler nasıl çözüldü? İdarenin yola çıkmasını teknik olarak doğru bulmadığı bu gemiler hangi ülke üzerinden evraklandırıldı? O toplantılarda, konvoy organizatörleri için “en iyi” ve “en kötü” senaryolar nelerdi? Organizasyon hangi senaryonun gerçekleşmesini bekliyordu?
Yardım konvoyunun yola çıkmasından önce neden “uluslararası ortamın hazırlanması” için tek bir politik adım atılmadı?
İsrail’in açıkça saldıracağını ilan ettiği, “yola bile çıkmasın” tehdidini savurduğu bu yardım gemisine neden “11 aylık” bir bebek yolcu olarak alındı?
Aslında yanıt arayan o kadar çok soru var ki..?
Ama gelin biz sorulara ara verelim ve krizin perde arkasına ışık tutalım.

ABD KANATLARI ALTINA İSRAİL KARŞITILIĞI

Aslında olanların ne anlama geldiğini anlamamız için son 1 yılda olanları çok kısa bir şekilde anımsamamız gerekecek.
ABD devleti, Amerikan yüzyılı için uygulamak zorunda olduğu BOP stratejisinde çuvalladı. Irak’ta bataklığa saplanan ABD devleti, çözümü taktik değişiklikte gördü; öncelikle yıpranan Bush yerine “biraz Müslüman, biraz zenci, biraz Hüseyin” olan Barack Obama’yı Beyaz Saray’a taşıdı. Ve ABD devleti şu değişiklik reçetesini Obama’nın eline verdi:
BOP’un yeni ağırlık merkezi Af-Pak yani Afganistan-Pakistan hattı olacaktır. Böylece hem Irak üzerinden alınamayan uluslararası destek Afganistan üzerinden daha kolay alınacak hem de Irak bataklığından “şerefli çıkış” yolu bulunacaktır. Ancak Irak’tan çıkış öncesi düzenlenmesi gereken işler vardır. Öncelikle Irak’ın kuzeyinde inşa edilen “kukla devlet”in yani “ikinci İsrail”in emin ellere teslim edilmesi gerekir. En emin el Türkiye’dir. Kaldı ki, “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı” 30 yıllık maziye sahiptir!
Öte yandan ABD’nin Bush döneminde kara listeye aldığı Suriye ve İran probleminin de geri adım atmadan bir parça ötelenmesi gerekmektedir. Bu konuda da Türkiye’ye görev düşmektedir. O nedenle Obama, Türkiye’yi “model ortak” ilan etmiştir.
Washington hem Ortadoğu’da yükselen tepkileri frenlemek hem de Ankara’nın elini güçlendirmek için iki yöntem belirlemiştir. ABD ilk olarak “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine kaymış, ikincil olarak da Ortadoğu denklemi açısından İsrail’in ipini biraz sıkmıştır! Ne de olsa Ankara, “ortak İslam” diyen ve İsrail’i geçmiş döneme göre “yalnız bırakan” Washington’u Ortadoğu’da daha iyi taşıyacaktır!
AKP’nin Şam’la kurmaya çalıştığı ittifak da, İran’ın uranyum takasına girmesi de bu gelişmelerin içinde okunması gereken politikalardır. Erdoğan’ın takasa tepki gösteren Obama’ya şaşırması ve “ama mektup vardı” demesi de zaten bundandır!

TEHDİT İSRAİL’DEN ÖNCE ABD’DEN GELMEKTEDİR

Kuşkusuz İsrail, bir Türk gemisine saldırmanın ve Türk kanı dökmenin yanıtını almalıdır. Ancak bu yanıtın ne olacağından önce Ankara’nın tehdidin kaynağını doğru saptaması gerekmektedir. Tehdidin İsrail’den önce ABD’den geldiğini görememek ya da bu gerçeği perdelemek Ortadoğu halklarına yapılan en büyük düşmanlıktır. ABD’nin kanatları altında kalarak, İsrail karşıtlığı yapmanın ne Filistin’e, ne Türkiye’ye ne de Ortadoğu’ya bir yararı vardır.

Odatv.com


AKP İçindeki İsrail Casusu Kim?
Açık İstihbarat Özel
01.06.2010

İsrail'in açık denizlerdeki korsanlığı ve haydutluğunun son kurbanı olan gemimizle ilgili önemli bir ayrıntı gündemin hengamesi arasında kayboldu gitti.

Ayrıntıyı bir programda satır arasına sıkıştıran Abdurrahman Dilipak. Nihat Genç'in "Bu İslamcılar kalleş çıktı" yazısını haklı çıkartacak kadar ülkemizdeki hukuksuzluk ateşi etrafında zafer çığlıkları atan bir zat olsa da; devletimizin müstesna teşkilatları ile yakınlığını ve teşrik-i mesaisini bildiğimiz için bu zatın cümle arasına sıkıştırdığı ayrıntılara dikkat ediyoruz.

Abdurrahman Dilipak ; dün (31 Mayıs 2010) tarihinde Haber Türk'te Balçiçek Pamir'in sunduğu Söz Sende programına konuktu. Gazze krizinin değerlendirildiği programda Dilipak cümle arasında önemli bir ayrıntı ifşa etti.

Bu ayrıntı aslında AKP'y zor duruma sokacak bir ayrıntı. "Ne kadar derin adam olduğunu gösterme" sevdasındaki Dilipak ile AKP partizanı Dilipak arasındaki iç çekişmede ağzından kaçan bu cümlenin peşine Dilipak'ın düşemeyeceğini bildiğimizden iş başa düşüyor.

Dilipak aynen şöyle dedi :

"Mavi Marmara gemisine binen Türklerin tam listesi sadece hükümete verilmişti. Ama bu baskın sırasında görüldü ki, gemiye inen İsrail askerlerinin elinde de birebir aynı liste var. Ve bu listeye dayanarak, İsrail'lilerin infazlar yapmış olma ihtimali var. Yoksa neden açıklamıyorlar bunca süredir gerçek ölü ve yaralı sayısını"

Tekrarlayalım...

"Sadece hükümete verilen listenin aynısı İsrail askerlerinin elinde de vardı"

AKP'nin Musevi lobileri ile içiçeliği, İsrail'le yakın mesaisi artık kahve sohbetlerine konu olacak aşikar bir konu. Tayyip Erdoğan'ın dünyanın en büyük yahudi lobilerinden aldığı "Üstün Cesaret Madalyaları" da bu ilişkinin derinliğine şüphe bırakmıyor.

"One minute" kahramanlığı yapan Recep Bey'in ; boynuna takılan madalya konusunda üstüne ürpertici bir utanma duygusu düştüyse eğer, Dilipak'ın ortaya attığı bu ayrıntı üzerine gitmesi gerekiyor.

"Sadece hükümete verilen Mavi Marmara'nın tam yolcu listesini AKP içinden İsrail'e kim sızdırdı"

"AKP içindeki İsrail casusu kim?"

Zannederiz; Recep Bey; bu soruların cevabını bulmadan rahat edemeyeceğini bilecek kadar tecrübe kazandı. Boynuna madalya taktırarak koltuğa oturulan ve oturulan koltukta rahat ettirilen günler artık çok geride kaldı.

Açık İstihbarat

Hükümet bu korsanlığı İsrail'in yanına bırakırsa bir daha iktidar yüzü göremez!
Nuh GÖNÜLTAŞ
nuhgonultas@gmail.com

Herkes bu soruyu soruyor.

Günün hatta önümüzdeki dönemin sorusu bu:

Türkiye şimdi ne yapacak?

Türkiye'nin yapması gereken ne?

Bütün bu olup bitenlerden sonra İsrail Ordusu'nun yaptığı katliama nasıl cevap verilecek?

Gazze'ye insani yardım götüren gemilere yapılan İsrail saldırısında Türkler'in ölmesi elbette artık Türkiye'yi kesin taraf yapacaktır.

Türkiye artık hem fiilen hem de resmen Filistin halkının tarafındadır.

Artık İsrail'in Türkiye gibi bir düşmanı var!

Başbakan Vekili Bülent Arınç İsrail'in adını "Korsan Devlet" olarak koydu.

İsrail gemileri Akdeniz'de korsanlık yapıyor.

İsrail aynı zamanda terörist bir devlettir.

Zalimdir İsrail.

Acıması yoktur.

Yahudi'den başka hiçbir tür insana saygısı yoktur.

Dünyadaki tek ırkçı devletin adıdır İsrail.

"Yahudiler bütün insanlardan üstündür" gibi saçma bir ırkçı yapı yönetmektedir İsrail'i.

Bunun için başka milletlerden olanları çok kolaylıkla öldürmektedirler.

Ama aynı zamanda korkaktırlar.

Bunu yaralılara, sedyelerde bile kelepçe vurmalarından görebiliriz.

Çocuk katilidir İsrail Ordusu.

Her türlü katildir.

Tekerlekli sandalyede yaşayan insanları bile füzelerle vuracak kadar gaddardır.

İsrail bugüne kadar Filistin topraklarında cinayetin her türünü işlemiştir.

Bundan sonra duracağına dair hiçbir emare de yoktur!

İsrail gibi bir terörist ülkeyi bölgede Türkiye'den başka durduracak güç de yoktur.

İsrail Ordusu son yaptığı korsanlıkla Türkiye'yi kesinlikle karşısına almıştır.

Türkler Araplar gibi değildir.

Türkiye büyük ülkedir.

Büyüklüğünü de tüm dünyaya göstermelidir, gösterecektir.

Eğer bu korsanlığı Türkiye Hükümeti İsrail'in yanına bırakırsa bu hükümetin ayakta kalması mümkün olmaz.

İsrail asla barış istememektedir. Bunu her defasında göstermiştir.

Çünkü barış İsrail'in amaçlarına hizmet etmez.

Barış olsa İsrail Filistin topraklarında işgali nasıl sürdürecek ki?

Bu yüzden asla barış istemediğini her fırsatta gösteren bir terörist, korsan, zalim, faşist bu ülke, güçten başka bir lisandan asla anlamaz.

Millet Türk savaş gemilerinin İsrail'e doğru şöyle bir salınmasını istiyor.

Suriye limanlarına doğru, Gazze açıklarına doğru gitmeli savaş gemilerimiz.

İsrail'e Akdeniz'de korsanlık yaptırmayacağımızı fiilen göstermeliyiz.

Böylesine büyük bir orduyu ne günler için besliyoruz ki?

İsrail aslında bütün dünyaya düşman bir ülkedir.

Kendi işgalciliğini onaylamayan herkese düşman gözüyle bakmaktadır.

Filistinliler'i ablukaya almış, milyonlarca Müslüman'ın hayat hakkını gasp etmektedir.

Bu ablukayı sürdürmek için de her türlü yasa dışı işi yapmaktadır.

Uluslararası sularda yardım gemilerine gece baskını yapıp oradaki silahsız insanları katil askerleri marifetiyle katleden İsrail'dir.

Karada terörist devlet olan İsrail şimdi de denizde "Korsan Devlet"liğe geçiş yapmıştır.

Türk Hükümeti bunun hesabını soracaktır.

Soramazsa zaten bir daha iktidar yüzü göremez.

Seçimlere de az kalmıştır. Dolayısıyla konsepte uygundur.

Madem "one minute..."

Gösterin o zaman kendinizi!

1 Haziran 2010 Bugün

Bu saldırı Türkiye'ye savaş ilanıdır
İbrahim KİRAS
ibrahimkiras@stargazete.com
1 Haziran 2010

Lafı eğip bükmenin gereği yok. Bu bir savaş ilanı. Türkiye’nin bu mesajı üzerine alınmama lüksü olamaz. Ama elbette her zaman her savaşın silahlı kuvvetler eliyle gerçekleştirilmesi şartı yok. Orası ayrı.

İsrail’in insani yardım taşıyan gemilerdeki sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamın anlık bir gelişme olmadığı da ortada. Taammüden işlenmiş bir cinayet bu. Taşıdığı anlam ve üreteceği sonuçlar incelikle düşünülerek atılmış planlı bir adım.

Bence, herkesin söylediğinin aksine, bu bir “çılgınlık” değil. Hem küresel düzeyde hem de bölge çapında etkinliği giderek erimekte olan İsrail’in yapabileceği son girişimdir. Daha fazla güç kaybetmeden bir an evvel masaya sürülmesi gereken son oyun hamlesidir.

Hem İsrail’in, hem de arkasındaki uluslararası siyonizmin ABD başta olmak üzere dünyanın her tarafında birer birer mevzi kaybettiğini izlediğimiz bir dönem yaşanıyor. Bölgesindeki gücü ise özellikle Türkiye’nin alan dolduran yeni dış politikası tarafından sınırlanıyor, gitgide etkisizleştiriliyor. Bu durumda Tel Aviv’in önünde fazla seçenek yok. Hasımlarıyla arasındaki gerginliği artırarak bölgesindeki “İslami yayılma”nın mağduru görünmek ve böylelikle eski müttefiklerinin ya
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Hzr 04, 2010 2:38 pm    Mesaj konusu: ‘Augustus eşiği’ Alıntıyla Cevap Gönder

Ahmet Özcan
‘Augustus eşiği’

M.Ö. 31 yılında Roma imparatoru Octavianus, Yunanistan'ın batı kıyılarında, Mısır’da bir Doğu İmparatorluğu kurmaya çalışan Marcus Antonius ve Cleopatra'nın ordusunu yendi. Ardından Roma’da tek otorite olarak Augustus (yüce) ünvanını aldı. Roma Cumhuriyetini askeri, mali,siyasi ve sosyal reformlarla yeniden yapılandırdı ve Roma büyük bir imparatorluğa dönüştü.

Alman kökenli ABD’li yazar Herfried Münkler, ‘İmparatorluklar-Eski Roma’dan ABD’ye dünya egemenliğinin mantığı (İletişim,2008) isimli kitabında, Roma’daki yaşanan bu değişim sürecini ‘Augustus eşiği’ kavramı etrafında tartışır. Cumhuriyetin düşmanlarını yenerek bütün enerjisini iç reformlara yöneltip sağlamlaşma aşamasını tamamlaması ve imparatorluğa dönüşmesinin kritik eşiğidir bu aşama.

Münkler, tarih boyunca bir çok imparatorluğun bu aşamada takıldığını ve eşiği geçemediği için kısa süreli bir parlamadan sonra yıkılıp gittiğini söyler.

ABD’nin 11 Eylül sonrası yürütmeye başladığı politika çerçevesinde emperyal güç, emperyalizm, imparatorluk, hegemonya, liderlik gibi kavramları tarihi ve güncel örnekleri eşliğinde tartışan yazar, örtük bir şekilde ABD’nin ‘Augustus eşiği’nde olduğunu ve henüz Roma gibi uzun yaşayıp yaşamayacağı belli olmayan bir emperyal hegemon güç olduğunu ileri sürer.

Kitapta bir diğer önemli kavram ‘emperyal çevrim’ dir. Uzun süre yaşayan imparatorlukların geçici gerileme dönemlerine rağmen farklı koşulları değerlendirerek kendini yenilemesi ve yeniden emperyal bir düzeye yükselmesini ifade eden bu kavramla yazar, İspanya, Osmanlı Rusya ve Britanya imparatorluklarının farklı tarihsel dönemlerini irdeler.

Augustus eşiği, devlet iktidarının küresel bir otoriteye dönüşmesidir. Emperyal çevrim ise büyük bir devletin en zayıf anında bile sürekliliğini sağlayacak dinamiklere yaslanarak küllerinden yeniden doğması demektir.

Aktium savaşı antik tarihin dönüm noktasıdır. Doğu Roma’nın İstanbul’un fethiyle birlikte imparatorluk mirasını Osmanlı’ya devretmesi gibi, Antik Mısır imparatorluğu da bu savaşla mirasını yeni Roma’ya devretmiştir. Tarihte büyük İmparatorluklar emperyal miraslarını yeni güçlere bu tür büyük ve kritik savaşlarla devretmiştir.

Antik Mısır’ın kolonisi olan Yunan şehir devletleri, Girit, Roma vilayeti ve Tuna kıyıları, M.Ö 6. yüzyılda Pers istilası nedeniyle Mısır’dan kaçan seçkinlerin yeniden toparlandığı mekanlardı. Böylece tarih sahnesine özgün birer uygarlık merkezleriymiş gibi sunulan ve aslında antik Mısır’ın yeni formları olan şehir devletleri çıktı. Nitekim M.Ö. 4. yüzyılda doğu seferine çıkan Büyük İskender ve ordusu, aslında Antik Mısır ordusuydu ve Pers istilasına son vermek için organize edilmişti.

Mısır, kendisi olarak bu süreçten ciddi bir tahribatla çıktı ve imparatorluk merkezi olma özelliğini kaybetti. İşte M.Ö. 31 yılında yapılan Aktium savaşı, Romalı komutan Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra’nın ilişkisi şahsında son defa Mısır merkezli bir imparatorluk kurma deneyiminin fiyaskoyla sonuçlanmasını sağlamıştı. Böylece devir teslim tamamlanmış ve bölgesel imparatorluğun yeni merkezi Pers güçlerinin uzanamayacağı Roma kasabası olmuştu. Roma imparatorluğu, bu manada Mısır’ın devamıdır.

Bu tarihsel gelişim, bize büyük güçlerin yükseliş ve düşüşüne dair kritik sonuçlar vermekle birlikte, yeni güçlerin sahneye çıkışına dair önemli bir gösterge sunar. Her yeni güç, ancak ve sadece bölgesindeki başka bir hegemon gücü tasfiye ederek doğabilir. Aynı anda aynı bölgede iki veya daha fazla eşit hegemon olamaz. Dolayısı ile, hem bölgesel hem de küresel egemenliğin mantığı son tahlilde güç yarışı ve çok boyutlu bir savaşla işler.

Bugüne gelirsek, tabii ki ABD hegemonyasının bu tarihsel deneyimlerle birlikte analiz edilmesi önemlidir. Özellikle bu devasa gücün akıbeti konusunda Roma deneyimi çok önemli ipuçları verir, Ki ABD’li analizciler diğer batılı güçlerde olmadığı kadar ABD ile Roma arasında tarihsel, siyasal veya askeri benzeştirmelere sıkça başvurur.

Ama şimdilik küresel egemenlik ve ABD’yi bir kenara bırakıp, bu tarihsel birikim eşliğinde kendi bölgemizi ele almalıyız. Devletler, Dinler ve İmparatorlukların doğum yeri olan Mezopotamya-Akdeniz havzasının politik tarihini bilmeden, bugün ve geleceğe dair doğru bir analiz yapılamaz. Olan biteni tarihin ritmik çevrimi ve coğrafyanın zorunlulukları eşliğinde ele almadan yapılan her değerlendirme eksik olacaktır. Tabii ki tarih her gün yeniden yazılır ve her yeni gelişme bizatihi kendi koşulları ve içeriği ile öncesiz bir durumdur. Ancak tarih ve coğrafya, bu yeni durumun olasılıklarını ve sınırlarını kavramamızda yardımcı olur. Ayrıca muazzam bir deneyim laboratuarı olarak önümüzü görmemize ışık tutar.

Türkiye, emperyal bir mirascı olarak er ya da geç yeniden büyüyecektir. Bugün var olan siyasi ve coğrafi pozisyonu, bir emperyal çevrim sürecinin ürünüdür. Osmanlı dağıldıktan sonra içine girilen fetret dönemi mutlaka sona erecek ve yeni bir emperyal dönem başlayacaktır. Bu öngörü, tarihi ve coğrafi ritmin potansiyellerine dayanır. Ama bundan sonrası, yani yeni bir emperyal çevrimin ne zaman, nasıl, hangi merkezde ve hangi formla başlayacağına bugün var olan iradeler ve eylemler belirleyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, bölgesel hegemonya için en öncelikli adaylardan biridir. Jeopolitik ve jeokültürel dinamikleri şimdilik potansiyel halinde bir imkan olarak durmaktadır. Bugün ve bundan sonra yaşanan ve yaşanacak her bölgesel gelişme, öncelikle bu objektif gerçekliğin hareketi içinde değerlendirilmelidir. Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi hegemon kimliği buraya kadar bir tercih değil, bir zorunluluktur. Yani Türkiye’ye teklif edildiği veya dayatıldığı varsayılan neo Osmanlıcılık türünden misyonlar, teklif edenlerin özel icadı değil, gördükleri potansiyeli manipüle etme çabalarıdır. Ancak bu konuda Türkiye’ye ait bir kararlılık ve yönelim henüz ortada yoktur. Bu noktada eski dünya düzeninin Türkiye’deki personelinin yeni döneme ilişkin itirazları(Ulusalcılık,Ergenekon, her ne isimle anılırsa anılsın bu unsurların itirazları kendi imtiyazlarını korumaya dönük görünmektedir), son tahlilde bu odaklardan bağımsız olarak Türkiye için bir pazarlık kozu, büyük güçler içinse bir ayakbağıdır.

Aynı denklem, bölgede büyük güçlerin plantasyonu ve ayar merkezi misyonu olan İsrail için de geçerlidir. İsrail’de iktidarda olan güçler de henüz çerçevesi muğlak görünen yeni dönemde bölgesel misyonlarını Türkiye’ye kaptırma endişesiyle direnmektedir.Onların bu direnişi de bir tür pazarlık kozudur. Bu bağlamda, hem büyük güçler-(adını ABD-İngiltere koalisyonu olarak zikredebiliriz.) içinde hem de bu Türkiye ve İsrail devletleri içinde kıyasıya bir çatışma, çekişme ve rekabet yaşanmaktadır.

Türkiye’nin AK Parti iktidarı ile içine girdiği canlanma süreci, tarihi ve coğrafi dinamiklerle daha barışık kadroların varlığı ile potans halindeki emperyal çevrim dinamiğini harekete geçirme işaretleri vermektedir. İsrail’deki eski düzen yanlısı güçler ise buna karşı harekete geçmiş ancak Türkiye’de başaramadıkları kapsamlı direnişi hem İsrail’de ve hem de bölgesel düzeye yayarak sürdürme peşinde görünmektedirler.

Bu bağlamda Türkiye’deki –adını, içeriğindeki tuhaf hukuksal hataları ve sunumdaki abartılı söylemin yanlışlarını saklı tutarak anlaşılsın diye kod adı Ergenekon olan – eski düzen personeli ve İsrail’deki iktidarla ABD ve İngiltere içindeki NeoCon olarak ifade edilen ama kapsamı aslında daha derin ve geniş olan güçler arasında ortak ve paralel bir pozisyon vardır. Obama ile temsil edilen yeni bir döneme geçiş çabalarını sabote etme eylemleri için Türkiye ve İsrail kullanılmaktadır. Türkiye’de, hükümetin her yenilik çabası sabote edilerek, İsrail’de ise Türkiye’deki bu sabotajlara destek verilerek sürecin çatışmalı denkleminde yer almaktadır.

(PKK denilen örgüt içindeki unsurların da zaman zaman bu sabotajlarda rol aldığı görülüyor)

Bu genel fotoğraf içinde şimdilik yaşanan güncel gelişme ile ilgili şunlar söylenebilir:

- Türkiye, bir 'Augustus eşiği'ndedir.

- Bölgesel hegemonya için bütün olası rakiplerini yenmek zorundadır.

- İsrail, bu süreçte Türkiye’ye rakip ve hasım olarak artık açıkça tavrını belli etmiştir.

- Türkiye’nin hızlı bir şekilde İsrail, PKK ve Ergenekon denilen şeklen bir birinden bağımsız ama özünde ortak eski düzen unsurlarını kontrol altına alması gerekmektedir.

- Bu manada Ergenekon davalarının hukuk çerçevesinde tamamına erdirilmesi,

- PKK ve İsrail’in ise dönüşüme zorlanması öncelikli gündem olmalıdır.

- İsrail’de Netanyahu-Liberman çetesi, mutlaka yıkılmalıdır.

- AK Parti hükümeti, bu çeteyi yıkamazsa, kendisi yıkılacaktır.Türkiye bütün imkanları ile İsrail'in dönüşümünü bu çetenin tasfiyesi üzerinden sağlamaya dönük çok yönlü bir politika geliştirmelidir. İsrail'de pasifist-barışçıl muhalefetin etkin olacağı bir iktidar yapısı bölge barışı için ömcelikli bir adım olacaktır.

- Gazze konvoyuna saldırı ile başlayan yeni süreç, İsrail’deki çetenin genel olarak Türkiye misyonuna özel olarakta AK Parti ile temsil edilen sosyal ve siyasi iradeye açtığı bir savaştır.

- Yeni dönemin başlangıcı için bu olaylar bir bela değil, bir rahmet ve fırsat olarak değerlendirilmelidir.

- Türkiye kendisine açılan bu yeni Aktium savaşını mutlaka kazanmak zorundadır.

- Bu savaşın galibi, PKK ve Ergenekon’la temsil edilen diğer fitne ve belaları da bertaraf edecektir.

- Ancak böyle bir zafer sonunda Augustus eşiği geçilecek, ve hem Türkiye’de hem bölgede hem de dünyada yeni bir dönem başlayacaktır.

- Yeni dönem, savaş ilanı karşısında korkmayan, paniklemeyen, bedavadan elde edilmiş konforlu ilişkilerle değil, kriz yöneterek, bedel ödeyerek, düşmanlığa misliyle cevap vererek, savaş anında halka itidal değil daha fazla savaşçı ruh pompalayarak, savaşı politikanın bir aracı ve diplomasiyi bu savaşçı iradenin emrinde bir silah olarak gören kurmay kadrolarla inşa edilecektir.

- Bu olayların bir an önce sukunetle bitmesini isteyen ve kaldıkları yerden el bebek gül bebek devlet yönetmecilik oynamaya devam etmek isteyenler, artık farklı bir dönemin başladığını ve eski düzen çetelerinin tam anlamıyla yenilene kadar her tür sabotaja devam edeceğini, yani daha bir çok krizin güçlü iradelerle yönetileceği bir süreç yaşanacağını beklemelidir.

- Türkiye, kendisine yönelik en büyük sabotaj olan iç çatışmalarla zayıf düştüğü noktalarda yani ulusalcı veya liberal, Türk ve Kürt, Alevi ve Sünni, Laik ve İslamcı tüm güçlerini ortak bir gelecek için seferber edecek büyük bir terkib arayışına sokulmalıdır.

- Son olarak: İsrail’deki çetenin Savaş ilanına altı boş küfürlerle karşılık vermeye kalkanlara yönelik isyanımızın nedenlerini kavrayamayanlara da eski Çin filozofu Sun Tzu’dan bir çift söz;

- “Akıllılar savaşmadan kazanır akılsızlar ise kazanmak için savaşır. Ama savaş kaçınılmazsa zafer için yapılacak tek şey savaşı iyi yönetmektir.”

- “Güçlü olamazsan zayıfta olamıyorsan bu işin sonu yenilgidir.”

haber10

Hükümete suçlama: 'Konvoy sahipsiz bırakıldı'
Murat YETKİN
myetkin@radikal.com.tr
5 Haziran 2010


Dün Ankara gündeminde yine Gazze yardım konvoyuna İsrail saldırısı vardı; ama bu kez tartışmanın akışını tamamen değiştiren bir eleştiriydi konuşulan.
Eleştirinin sahibi, Fethullah Gülen idi. Eleştirdiği ise, Gazze’ye yardım konvoyunun İsrail’in rızası olmadan yola çıkarılması idi. Gülen, 1999’dan bu yana yaşadığı ABD’de, gazetenin iddiasına göre, ilk kez bir Amerikan gazetesine mülakat vermiş, bu gazete uluslararası mali çevrelerin en etkili gazetesi ‘The Wall Street Journal’ olmuştu. Gazze saldırısının hemen ardından yapıldığı belli olan mülakatta ‘Türkiye’nin en etkili dini lideri’ olarak tanımlanan ve ‘İmam’ sıfatıyla anılan Gülen, kendisine yakın bir yardım kuruluşunun da Gazze’ye yardım göndermek istediği, ancak kendisinin önce İsrail’den rıza alınması gerektiğinde ısrarlı olduğunu anlatmış.
Gazze olayında bugün nabız Ankara’dan İstanbul’a kayıyor. Saadet Partisi’nin saat 16’da Çağlayan’da planladığı ‘Sustukça ölüyoruz’ mitinginde İsrail’in saldırısı protesto edilecek.
Gazze konvoyu saldırısı olmasaydı, bu sabah bir grup Ankaralı meslektaş ile birlikte Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile yemekli bir toplantıda bir araya gelecektik.
Kurtulmuş, dünkü telefon konuşmamızda, “Pazartesi bu olay meydana gelince hemen miting kararı aldık” dedi; “Hafta içi da olabilirdi, ancak insanların toplanması zor olur diye hafta sonu yapalım dedik”.
Kurtulmuş, kendilerinin düzenlemesine rağmen bu mitingi bir parti mitingi haline getirmeyeceklerini, kendilerine destek veren 200 kuruluş arasında solcu ve liberallerin de bulunduğunu söylüyor. Bir konuda belirsizlik var: Kurtulmuş, Gazze olayı üzerine eski arkadaşı Başbakan Tayyip Erdoğan hükümetine yönelttiği sert eleştirileri cenazelerin acısını dikkate alıp bu mitingde mi dile getirecek, yoksa dün telefonda söylediği gibi ‘Birkaç gün sonra mı seslendirmeye başlayacak?’
Bunu göreceğiz. Ama Kurtulmuş’un Gazze konvoyu saldırısı konusunda hükümete eleştirileri -biz şimdiden duyurmuş olalım. Şöyle:

‘İsrail’in insafına bırakıldılar’

- “Olanları televizyondan izledim. Gece yarısından itibaren gemideki insanlar ‘Etraftan geliyorlar. Yok mu kurtaran?’ diye feryat ederken Türkiye’den hiçbir resmi açıklama gelmedi. Dört buçuk saat sonra İsrail askerleri müdahale etti. Sonradan gösterilen tepkinin önceden gösterilmesi gerekirdi. İnsanlar kurbanlık koyun gibi İsrail’in insafına bırakıldı. Akdeniz’de görevli gemilerimiz, jetlerimiz harekete geçirilebilirdi. İsrail’in işi ateş açmaya dek vardıracağı tahmin edilemedi belki. Ama İsrail’in daha önce yaptıkları ortada, bu ihtimal de göz önüne alınabilirdi. Burada bazı ihmaller görülüyor.”

‘Ciddi ihmal olmuştur’

- “Tabii, belki Başbakan’ın, Dışişleri Bakanı’nın, Genelkurmay Başkanı’nın yurtdışında bulunması da Türkiye’nin anında tepki vermesine engel olmuştur. Ama gece yarısından itibaren gemide ‘Bizi kurtarın’ diyen insanlar uydu yayınında izlenirken, Türkiye’den hiçbir resmi sesin çıkmaması ciddi ihmal olmuştur. Ciddi bir devlet olmak, o 4,5 saatte olaya müdahil olmayı gerektirirdi.”

‘Konvoy sahipsiz bırakıldı’

- “Biz İHH yetkilileriyle konuştuk. Bize söyledikleri, bir süre açık denizde yol aldıktan sonra rotayı Mısır’a, El Ariş Limanı’na çevirip, yardımı Mısır üzerinden ulaştırma niyetinde oldukları. Ama İsrail’in bunu öğrenip, o yolu da engellemek için askeri müdahalede bulunduğunu söylediler. Burada bir koordinasyon eksikliği de görülüyor. Koordinasyonu sağlamak hükümete düşerdi. Neticede, bu olayda hem konvoy sahipsiz bırakıldı, hem de diplomatik ve askeri ihmaller görüldü.”

‘Tepkide eksiklikler var’

- “Olayın ardından 9 maddelik bir eylem planı açıklamış, hükümetin bunu yerine getirmesini istemiştik. Doğrusu, 4-5 maddesi getirildi. Mesela, Birleşmiş Milletler ve NATO’dan kınama çıkarıldı, yaralıların Türkiye’ye getirilmesi sağlandı, büyükelçimiz geri çağırıldı, askeri tatbikatlar iptal edildi. Ama hâlâ eksiklikler var. İsrail’in büyükelçisi neden ‘persona non grata’ yani istenmeyen adam ilan edilmedi? İsrail’le askeri anlaşmalar en azından bu olayın soruşturması sonuçlanana kadar askıya alınmadı? Bir de, biz önceki Gazze krizinde Anadolu Kartalı Tatbikatı iptal edildi diye destek vermiştik. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamasından anlıyoruz ki, üç tatbikat anlaşması daha varmış? Onları ne ara imzaladınız?
Neden daha önce iptal etmediniz?”

‘One minute’ değerlendirilemedi’

- “Bana göre Başbakan’ın, Davos’taki ‘One minute’ çıkışı iyi değerlendirilemedi. İki olayda İsrail hükümetinin eline büyük koz verildi. Birincisi, Eylül 2009’da İsrail’in elinde nükleer silah bulunup bulunmadığı soruşturması Birleşmiş Milletler’de oylanırken, Türkiye çekimser kaldı, büyükelçimiz oylamada bulunmadı. Böylelikle Türkiye, İsrail’e önemli bir destek vermiş oldu. İkincisi, 27-28 Mayıs’ta İsrail’in OECD üyeliği oylandı.
Türkiye oy vermese, İsrail üye olamayacaktı. Ama Türkiye orada da İsrail’i destekledi. Birkaç gün sonra da bu olay meydana geldi.”

‘Saldırıya uğrayan Türkiye’dir

- “İsrail’in 1967’den bu yana en büyük gücü, ne askeri teknolojisi, ne gizli servisi olmuştur; en büyük gücü diplomasi planında karşısına çıkacak bir gücün olmayışıdır. İsrail böylece bütün yaptıklarına karşın yoluna devam ediyor. Bence, Mavi Marmara saldırısı ile Sabra, Şatila saldırılarının farkı yok. Saldırıya uğrayan Mavi Marmara gemisi değil, Türk devletidir. Evet, bu defa bir kınama çıkarılabildi, ama İsrail yine yoluna devam ediyor. Evet, bu defa uluslararası imkânlar harekete geçirilebildi, ama ne yazık ki bir sonuç alınamadı. Bunları dile getirmeye başlayacağız.”

Radikal

Arınç'tan Fethullah Gülen'e destek

Gazze ve insanlık için hayatlarını feda etmekten kaçınmayan Yardım gönüllerini eleştiren Gülen Hocaya ilk destek Arınç'tan...

Gülen Hocanın Siyonist İsrail'in kanlı baskınını değerlendirirken, İHH'nın İsrail'den izin almamasını eleştirip ve "İsrail'in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır" sözlerine çok sayıda yazar, kanaat önderi ve aktivistlerin yanı sıra Bakan Ertuğrul Günay tepki gösterirken, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gülen'Hoca'ya "Çok haklıydı" sözleri ile destek verdi.

8. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın ödül töreninde konuşan Arınç, Fethullah Gülen'İn Gazze filosuna yapılan İsrail saldırısı ile ilgili sözlerine de değinerek, "Bu olay karşısında Hocaefendi'nin bir konuşmasının ne anlama geldiğini bana soruyorlar. Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor. Her şart altında, her şeye rağmen müspet hareket etmeliyiz. Bunun için ne gerekiyorsa yapmalıyız." dedi.

11 yıldır Gülen'e sayısız hakaretler edenlerin şimdi kendisini referans olarak gösterdiğini öne süren Arınç, 'Onlar şimdi karşılamak için çiçeklerini de hazırlasınlar' şeklinde konuştu. Arınç'ın bu sözleri ise Gülen'in yakın zamanda Türkiye'ye döneceği yönünde değerlendirildi.

İşte Arınç'ın sözleri: "Müsbet hareket eden kazanır. Bu gemi yolcularıyla birlikte müspet hareket etti. Silah kullanmadı. Rotasını çevirdi. İçine insan ve insani yardım koydu. Gönlünde insan sevgisi vardı ama zorbalıkla karşılaştı. Ne yapabilirdik, ne yapılması lazımdı bunlar ayrı. Ortadaki hadisede zulme uğrayanlar ve onlara zulmeden zalimler var. Kazanan bu haksız düşünceye karşı insani düşünceyle yardım götürenlerdir, kaybeden zorbalar ve zalimlerdir. Bu olay karşısında Hocaefendi'nin bir konuşmasının ne anlama geldiğini bana soruyorlar. Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor. Her şart altında, her şeye rağmen müspet hareket etmeliyiz. Bunun için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Zulme uğrayabiliriz ama zalim olmayacağız. Hiç bir zaman zulmetmeyeceğiz, haksızlıklara karşı da metanetle duracağız. Müspet hareket budur. Bu hareketi takip eden herkes Türkiye'de de dünyada da kazanmıştır. Adına enstitüler açılan, bu öğreti için parlamentolarını üniversitelerini tahsis eden dünyada yüzlerce ülke var. Ne diyor bu insan? İnsanlara ne söylemek istiyor? Hangi metodu takip ediyor? Açıyorlar, bakıyorlar, inceliyorlar altından barış ve müspet hareket çıkıyor. Bütün dünyanın takip ettiği bu sistemi biz de takip edeceğiz. Sonuna kadar müspet hareket. Bunun takipçisi olacağız ki insanlar bizim iyi niyetimize güvensinler. Bizim ortaya koyduğumuz davayı samimi olarak kabul etsinler."

5 Haziran 2010 habertaraf

Gemileri ve jetleri Kardak’ı hatırladığım için yazdım
Can ATAKLI
catakli@gazetevatan.com

Medyamızın genel haline bakarsak, İsrail saldırısından sonra hükümet öyle bir gürledi ki, İsrail ne yapacağını bilemiyor. Dünya ayakta, herkes bizi destekliyor.

Aslında durum öyle değil. İsrail yaptığı rezaletin arkasında duruyor. Geri adım attığı yok.

Dünya ise her zamanki kadar kınıyor İsrail’i.

Başbakan esip gürlüyor da iş işten geçtikten sonra ne fayda? Şimdi yapılan açıklamalar, estirilen rüzgâr geçicidir. Dünya’da bir hükmü olmayacağı açıktır.

Türkiye, İsrail’e karşı uluslararası bir yaptırımda bulunabiliyor mu? Siz ona bakın.

Hatta bırakın uluslararası yaptırımı. Türkiye hangi yaptırımı uygulayabilecek?

Cumhurbaşkanı “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz” diyor. Eskisi gibi olmayacak olan ne?

İki ülke arasındaki ticaret mi duracak, karşılıklı yatırımlara son mu verilecek, askeri anlaşmalardan mı vazgeçilecek?

Önceki gün “İki gemi Akdeniz’e açılabilirdi, jetlerimiz uluslararası denizlerde alçak uçuş yapabilirdi” demiştim. Bu görüşüm bazı okurlarda “savaş kışkırtıcılığı” olarak algılanmış. Hemen açıklayayım ki, bunu bir savaş kışkırtıcılığı olarak yazmadım.

Ama uluslararası ilişkilerde bir caydırıcılık ve güç gösterme kavramı vardır. Öyle bir operasyon yaparsınız ki, uluslararası hukuk açısından hiçbir sakıncası olmaz ama konunun muhatabı ne demek istediğinizi anlar.

Bunun benzerini Kardak krizinde yaşamıştık. Yunan askeri Kardak Adası’na çıkmıştı. Durum kritikti. Deniz Kuvvetleri benzer biçimde Kardak’ın hemen yanındaki bir adaya çıkarma yaptı. Yunan askeri o anda geri çekildi.

Çünkü yapılan hareket Yunanistan’a karşı değildi. Sanki sıradan bir tatbikat yapıyorduk. Ama mesaj alındı.

İki gemimiz Akdeniz’e açılsaydı, jetlerimiz de Mavi Marmara yakınlarında uçuş yapsaydı hukuken hiçbir anlamı olmazdı ama İsrail mesajı alırdı.

O yazı bu anlama geliyordu.

5 Haziran 2010 Vatan


Newsweek: Türkiye’de öfkeden çok gürültü var
15:41 | 06 Haziran 2010
“Gazze filosu” baskına ilişkin “Türkiye’de öfkeden çok, gürültü var” yorumları yapılıyor. Newsweek,İsrail’e protesto gösterilerinin, resmi tepkiden daha sert olduğunu öne sürdüğü analizinde. CHP’nin tutumunun da iyi bir örnek oluşturduğunu savunurken “Bir zamanlar güvenilir, Amerikan ve İsrail yanlısı CHP’nin, kökleri İslam’da olan AKP’den çok daha sert bir reaksiyon gösterdiği”ni öne sürdü.
Newsweek, “Gazze filosu” baskınına ilişkin “Türkiye’de, öfkeden çok gürültü” başlıklı analizinde Türk hükümetinin İsrail’i sert bir biçimde azarladığını ancak durumun daha kötü olabileceğini belirterek, “İsrail’e Türk protestoları, resmi yanıttan çok daha sert oldu” dedi. Dergi, “Türkiye’nin resmi yanıtı, liderlerinin, Washington tarafından daha da yatıştırılmış olmasa, çok daha kötü olabilirdi” yorumunu yaptı.
“SAHNE ARKASINDA BEYAZ SARAY BİR ÖLÇÜDE BAŞARILI OLDU”
Halk önünde Türkiye’nin öfkesinin yoğun olmaya devam ettiğini belirten Newsweek, “Ancak sahne arkasında Beyaz Sarayı, Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri tam bir bozulmadan kurtarma çabalarında bir ölçüde başarılı oldu” dedi ve Başkan Barack Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanlı Hillary Clinton’un da mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmelere dikkat çekti.
Buna karşın ABD yönetiminin çabalarının. Erdoğan’ın TBMM’de AKP grubunda “öfke” içinde İsrail için BM yaptırımlarını, baskına katılan İsrailli askerlerinin savaş suçluları olarak Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmasını talep etmesini önlemediğini kaydeden Newsweek, şöyle devam etti:
“Ancak gerçek budur ki Türkiye’nin reaksiyonu çok daha kötü olabilirdi. Nitekim, Erdoğan’a muhalefet edenler çok iyi bir örnektir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bir zamanlar güvenilir bir Amerikan yanlısı idi, İsrail yanlısı bile idi. Bugün ise, Erdoğan’ın, kökleri İslam’da olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) çok daha sert bir çıkış yaptı. CHP milletvekili Ahmet Ersin, hükümetin Gazze filosuna eşlik emek ve gemilerdeki Türk vatandaşlarını korumak üzere savaş gemilerini göndermediği için hükümeti fena halde azarladı. Başka bir CHP milletvekili Malik Ecder Özdemir, saldırıyı ‘korsanlık’ olarak niteleyerek şiddetle eleştirdi. Ve, CHP’nin, hükümetin, diplomatik bağların kesilmesi dahil, ‘İsrail ile bağları gözden geçirmesi’ çağrısı, AKP’nin baskıları üzerine parlamento bildirisinden çıkarıldı. Memnun edilecek seçmenleri olan, eski İslamcı Erdoğan, İsrail’i kınamada birçok aşırı laik muhaliflerinden daha yumuşak.”
Newsweek ayrıca, Erdoğan’ın İsrail hükümeti ile İsrail halkı arasında ayrım yaptığını, sinagoglar ile İsrail temsilcilerindeki güvenlik artırılması talimatını verdiğini, İsrail ile mevcut savunma sanayi kontratlarının iptal edilmesi çağrılarını görmezlikten geldiğini de yazdı. milliyet

'ERDOĞAN İSRAİLLİ ASKER İÇİN DEVREDE!'

6 Haziran 2010 15:45
İsrail'in etkili gazetelerinden Jerusalem Post'ta yer alan bir haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Hamas'ın elinde uzun süredir esir olan Gilat Şalit'in serbest bırakılması için yardım etmek istediği belirtildi.
Haber, Cumartesi günü Erdoğan ile görüşen Batı Şeria'daki Tekoa Yahudi yerleşim bölgesinin hahamı Menahem Froman'ın, Pazar günü İsrail Ordu Radyosu'na verdiği röportaja dayandırılarak verildi.

Froman, radyo ile yaptığı röportajda Erdoğan'ın, Şalit'in serbest bırakılması için yardım etmek istediğini söyledi.

Froman'ın, Erdoğan ile görüşme haberi Türkiye'deki basın yayın kuruluşlarında yer bulmadı.

Hamas, 2006 yılında rehin alınan İsrail askeri Gilat Şalit karşılığında, bin kadar Filistinli tutuklunun serbest bırakılmasını istiyor. haber10

KURTULMUŞ'TAN HÜKÜMETE İSRAİL TEKLİFİ

6 Haziran 2010 08:07
''İsrail'in devlet politikasının bir numaralı maddesi işgal, iki numaralı maddesi ise katliamdır'' diyen Saadet Partisi lideri Kurtulmuş, İsrail'e karşı yapılacakları 6 maddede sıraladı:
Partisinin öncülüğünde, İsrail'in Gazze'ye insani yardım götüren gemilere saldırısını kınamak için düzenlenen mitingde konuşan Kurtulmuş, mitinge katılan tüm sivil toplum kuruluşlarına, dilleri ve dinleri birbirlerine uymayan, adalet ve barıştan yana olan herkese teşekkür etti.

Kurtulmuş, İsrail'in insanlık dışı saldırısını tüm insanların kınadığını dile getirerek, ''İsrail yalnızlaşacaktır. Hiçbir güç İsrail'i savunamayacaktır. Filistin özgürleşecektir. Başkenti Kudüs olan egemen bir Filistin devleti kurulacak, emperyalizmin dişleri sökülecek ve insanlık kurtulacaktır'' diye konuştu.

İsrail'in yaptığı saldırıyla, Filistin ve Gazze davasına destek için çok büyük bir insanlık cephesinin açıldığını ifade eden Kurtulmuş, şöyle devam etti:

''İsrail'e şunu hatırlatmak istiyorum. Firavun'un sonunu hazırlayan burnundan giren bir sinektir. İsrail'in sonunun başlangıcı ise gencecik yaşta şehit olan Furkan Doğan olmuştur. Bu zulmü yapanlardan Allah mutlaka hesabını sorar. Bu sadece bir siyasi görüşün meselesi değildir. Bu mesele karşısında tüm Türkiye birleşmiştir. Bu konuyu tartışırken iç politikaya girmeyeceğiz. İnsanlık cephesinde olacağız ve hakkın, hukukun sesini dillendireceğiz. Bu mesele sadece Müslümanların meselesi değildir. İnsanlıktan pay alan insanların meselesidir. Biz siyonist rejime halkı Yahudi olduğu için karşı değiliz. Siyonist rejime despot, zalim ve emperyalist olduğu için karşıyız. Zulmedildiği için Filistinli kardeşlerimizin yanında duruyoruz. Biz ancak zalimlere düşmanlık yaparız.''

-''ULUSLARARASI HUKUKU HİÇE SAYIYOR''-

İsrail Devleti'nin, kurulduğundan beri 4 temel politikayı devlet politikası olarak uyguladığını ifade eden Kurtulmuş, haritası olmayan, sınırları belli olmayan ve devamlı sınırları genişleyen bir ülke olan İsrail'in sürekli Filistin topraklarını işgal ettiğini kaydetti.

BM'ye göre, İsrail'in topraklarının yüzde 70'inin işgal toprakları olduğunu söyleyen Kurtulmuş, ''İsrail'in devlet politikasının bir numaralı maddesi işgal, iki numaralı maddesi ise katliamdır. 31 Mayısta 9 insanımız şehit edildi. Sürekli katliamlar yapıyor, delilleri karartıyor, olayları çarpıtıyor ve uluslararası hukuku hiçe sayıyor'' şeklinde konuştu.

Kurtulmuş, bu olayın çok fazla konuşulmayan bir yönü olduğunu belirterek, ''İsrail, kurulduğundan bu yana ilk kez Türkiye'yi hedef almış ve Türkiye'ye karşı bir saldırı gerçekleştirmiştir'' dedi.

Hükümetin izlediği dış politikayı eleştiren Kurtulmuş, ''Gerçekten ses getiren dış politika, Mavi Marmara ile birlikte Akdeniz'in soğuk sularına gömüldü'' ifadesini kullandı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine 6 teklifi olduğunu kaydeden Kurtulmuş, şöyle dedi:

''İsrail'e karşı hükümet ciddi bir şeklide diplomatik güç oluşturmalıdır. 1967'den bu yana İsrail'in en büyük gücü, karşısında diplomatik gücü olmamasıdır. İsrail Büyükelçisi 'istenmeyen adam' ilan edilmeli ve Tel Aviv'e geri gönderilmelidir. İsveç, Yunanistan bizden önce büyükelçilerini geri çekti. Asla hissi konuşmuyorum. Eğer istenmeyen adam ilan edilmezse, Türkiye'nin itibarı zarar görür. Mavi Marmara gemisine saldırı emri verenler, Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesine çıkarılmalı ve bu konuda hazırlık yapılmalıdır. İsrail'in delilleri karartması mümkündür. Delillerin karartılmaması için gemimizin üçüncü bir limana gitmesi sağlanmalıdır. Askeri ve ticari ilişkiler askıya alınmalıdır. Uluslararası örgütlerden ödül alan hükümet yetkilileri ve diğer siyasi parti temsilcileri ödüllerini iade etmelidir.''

Kurtulmuş, parti olarak söylediklerinin takipçisi olacaklarını bildirdi.
haber10

Paramızla Ölüm Satın Almışız
Kadir Durak
Edebiyat Defteri

Biraz gerilere yolculuk edelim...

4 Ağustos 2003 Limanlarımızdan birine bir gemi yanaşıyor...

Tonlarca mısır gümrükten muaf olarak yurda geliyor... Menşe-i İsrail...

Mısırgeldikten 13 gün sonra gümrük yasası onaylanıyor...

İthalatı yapan sevgili mahdumun cebellezi minel becer cüzdanına tamamı tamamına 366
milyar lira girmiş oluyor...

Sami Ofer’e Telekom veriliyor.. Limanlar veriliyor... Sami Ofer İsrailli...

Tavukların bir kaç ay içinde canlı canlı yakılarak imha edildiği dönemdeyiz...

Tavuk imha planlarının yapılacağı sinyalleri alınınca ölmüş eşşeğin nalları çekilircesine ölü fiyatına yumurta toplanıyor...

Likit yumurta imalat yetkisi yine mahdumda...

Tavuklar imha ediliyor...

Civciv İsrail’den geliyor...

Yem İsrail menşeili...

Getiren yine mahdum....

Tohumlar İsrail’den... İlaçlar İsrail’den...

Tohum sadece bir kere kullanılıyor... Bu tohumdan elde edilen üründen tohum elde edilemiyor...

Sebebi gayet basit...Bağımlı hale gelerek İsrail’den sürekli olarak ilaç ve tohum almaya
mahkum olmak...

Sofraya salata yaparak getirdiğimiz ürünlere bakınız yüzde doksanı İsrail menşeili...

Sonra Davos ve "Van Münit..."

Sonra ticari anlaşmalar tam gaz devam...

Sacede tohum ve tavuk konusunda bir avuç İsrail’e avuç açar bir hale gelinirse...

İsrail’e gösterilecek olan tepkilerin ne denli etkili olacağını siz hesaplayın...

Biz paramızla İsrail’den ölüm satın almışız....

İsrail ile yapılan ticari anlaşmalarla onların hazinesini dolduran biz değil miyiz?

O dolan hazinedeki para ile ölüm makinesi silahlara yatırım yapmadılar mı?

Bizden kazandıkları ile bize ölüm kusmuş olmuyorlar mı?

Buyrun şimdi İsrail’in hangi malını protesto edeceksiniz?

Telefonda her alo deyişinizle onlara para aktarılmıyor mu?

Ötesini siz hesaplayın...

Şimdi ne mi olacak?

Bunu bilmek için müneccime rüşvet vermeye gerek var mı?

O bildik meşhur açıklamalar...

"Bu saldırı kabul edilemez.",

"Bu saldırı insanlık ayıbıdır.",

"Hünharca saldırı yapılmıştır, dünya kamu oyu gözleri önünde olan bu
saldırının kabul edilir yanı yoktur. (Sanki dünyadan gizli yapılsaydı
kabul edilir yanı olacaktı.)",

İsrail mazlahatgüzarı çağrılacak, sonra ABD’nin şımarık çocuğuna bir de kendi imalatları ecnebi kahvesi yudumlattırılacak, "Böyle şeyler yapmayın, bunlar ayıp şeyler."

Denecek...

Sonra başka bir vahşet olacak ve bu vahşet unutulacak, bildiğiniz gibi devam edecek...

Yani hiç bişey olmayacak...

Tersi olur diyen var mı?

Buyrun bekliyoruz.

BM Güvenlik Konseyi olağanüstü toplantı... Sonuç ne oldu...

SERT AÇIKLAMA YAPILMIŞMIŞ... SERTLİĞE BAKIN SERTLİĞE...

"Bu saldırı vahşettir, kabul edilir yanı yoktur."

Onu bizim köylü Henig Ana’da yapar...

Ne mi yapılmalı?

İsrailden alınan tohum, gübre, tarım ilacı, silah - mühimmat, gıda maddeleri, tarım
araç ve gereçleri, giyim sanayinde kullanılan boya vs. Sanayi ürünleri
hemen liste olarak açıklanmalı....

İsrail ile yapılan bütün anlaşmalar iptal edilmeli (askıya alınma değil, iptal edilmeli), israillilere satılan ne kadar işletme varsa tamamının anlaşması tek taraflı olarak iptal edilerek dünya kamuoyuna
açıklanmalı...

Ve; israilin yaptığı vahşete kısasa kısas ile cevap verilmeli, fakat bir farkla yapılmalı...

O fark da; onlar ekmek taşıyanları vahşice katletti...

Bunun cevabı ise; üç stratejik hedefe gereği yapılmalarak verilmeli...

Kuşadası kaymakamı ne yapmıştı cumhuriyetin ilk yıllarında...

Dönüp biraz tarihe bakın beyler...

Biz biz olur isek; "gık." diyemez kimse...

Peki; size göre bunlar yapılır mı?

Hasılı kelam: biz israil’den paramızla ölüm satın almışız...

Allah afiyetler versin...

Tüm Kimlik Bilgilerimiz Çetelerin Eline Geçmiş
27 Temmuz 2010

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, operasyonun 7 ilde yapıldığı belirtildi
Türkiye'deki 70 milyon kişinin kimlik, adres ve telefon bilgilerini yasadışı yollardan temin ederek hukuk bürolarına satan suç örgütü üyesi 3'ü kadın 15 kişi yakalandı.

Çökertilen şebekenin şu ana kadar 3 milyon lira haksız kazanç sağladıkları belirlendi. Bilişim Suçları ve Sistemleri Şube Müdürlüğü, ''Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, bilişim sistemine izinsiz girmek, bilişim sistemini engellemek, bozmak, yok etmek, sisteme veri yerleştirmek, var olan verileri başka bir yere göndermek, kişisel bilgileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek, depolamak ve bir başkasına vermek'' olayları ile ilgili olarak soruşturma başlattı.

Soruşturmada, E.K. isimli bir kişinin liderliğinde kurulan suç örgütünün resmi ve yarı resmi kurumların alt yapılarında bulunan kimlik bilgisi, telefon ve adres bilgilerini bu kurumların sistemlerine hukuka aykırı olarak erişerek ele geçirdikleri tespit edildi.

Suç örgütünün, ele geçirdikleri bilgiler ile yaklaşık 70 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına ait kimlik, adres ve sabit telefon bilgilerinin bulunduğu bir data bankası hazırladığı ve bu data bankalarında sorgu yapabilmek için ''adres programı'' ve ''telefon sorgu'' adı verilen programları yazdıkları ve bunları bazı hukuk bürolarına para karşılığı sattıkları belirlendi. Örgütün, daha sonra da programı satın alan hukuk bürolarına belirli bir ücret karşılığında sorgu yetkisi ve programlarla ilgili teknik destek sağladıkları belirtildi. Bilişim Suçları ve Sistemleri Şube Müdürlüğü ekiplerinin yaklaşık 8 ay süren fiziki takip ile teknik ekipmanları da kullanıldığı çalışmalar sonucunda, suç örgütüne yönelik, İstanbul, Mersin, Antalya, Muğla ve Kayseri'de eş zamanlı operasyon düzenlendi.

Operasyonda, suç örgütünün lideri olduğu belirtilen E.K. ile 3'ü kadın 15 kişi gözaltınaalındı. Şüphelilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramada, 16 adet harddisk, 11 adet diz üstü bilgisayar, 16 telefon telefon, 20 adet flash bellek, 82 adet CD ve DVD, 15 adet hukuk bürolarına satışı yapılan ''adres programı'' ve ''telefon sorgu programı'' isimli programlara ait satış sözleşmelerinin bulunduğu klasörler ile üzerlerinde çeşitli kişilere ait kimlik, adres ve telefon bilgileri bulunan çok miktarda doküman ele geçirildi. Suç örgütünün, elde ettiği bilgiler ile yaptığı programı satarak yaklaşık 3milyon Türk Lirası haksız kazanç sağladığının tespit edildiği kaydedildi. Gözaltına alınan zanlılar adliyeye sevk edildi. aktifhaber

25 GDO'lu daha soframıza girecek
31 Temmuz 2010

Daha önce sadece GDO’lu mısır ve soyaya izin veren Bilimsel Komite, aldığı son kararla GDO’lu şekerpancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolzanın da Türkiye'ye ithalatının yapılmasına izin çıkardı.

Böylece bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kanola, 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit genetiği değiştirilmiş ürün ithalatına izin verildi. Genetiği değiştirilmiş (GDO) 25 çeşit tarımsal ürünün ithalatına izin verildi. GDO Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar genetiği değiştirilmiş mısır, soya şekerpancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolza(kanola)’nın toplam 25 çeşidine ithalat izni verildi.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009’da Resmi Gazete’de yayınlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile GDO’ lu ürünlerin Türkiye’ye girişinin yasaklanacağı iddia edilmişti. Bakanlık önce 27 ürünü GDO analizine tabi tutulacağını açıklamış ancak tepkiler üzerine ve yeterli laboratuar altyapısı olmadığı için analize tabi tutulan ürün sayısı 9’a indirilmişti. Bu 9 üründen domates, papaya ve çeltik hariç diğer 6 ürünün ithalatına izin verildi. Analize tabi tutulacak listede yer almayan maya ve bakteri biyokütlesinin de ithal edilmesi dikkat çekiyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kolza (kanola), 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit ürünün girişine izin verildi.

GDO'LU PAMUĞA İZİN

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite’nin 3. ve 4. toplantısında alınan kararlara göre, Türkiye’ye ithalatına izin verilen “genetiği değiştirilmiş MON1445-2 pamuk, MON15985-7 pamuk, MON1445-2 x MON15985-7 melez pamuk çeşitlerinin yem, gıda (rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında, mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşüne yer verildi.

Aynı kararda MON531-6 kodlu pamuk, MON531-6XMON1445-2 kodlu pamuk, LLCotton 25 pamuk çeşidi için ise “Yem, gıda(rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı kanısına varılmıştır” denildi. Bu üç çeşit pamuk için “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen etki oluşturmayacağı “ ibaresinin yer almaması dikkat çekiyor.

GEN KAÇIŞINA ÖNLEM TALEBİ

Bilimsel Komite kararlarında genetiği değiştirilmiş kolza (kanola) için gen kaçışı uyarısı yapıldı. Kararda GT 73 kolza,T45 kolza ve MS8 X RF hibrid kolza çeşidi için “yem, gıda (rafine yağ) olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir. Ancak, ülkemizde bu türün yabanileri bulunduğundan gen kaçışının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması önerilmektedir” görüşüne yer verildi.

Uzmanlara göre, genetiği değiştirilmiş organizmaların(GDO) çevre açısından en önemli riski gen kaçışıdır. Bugüne kadar yapılan araştırmalar özellikle kolzadan, şeker pancarından, mısırdan yabani akrabalarına gen geçişi olduğu tespit edildiği biliniyor. Genetiği değiştirilmiş bir ürün üretildiğinde bundan yabani akrabalarına gen geçişi olacağı için genetik kirliliğin olma olasılığı yükseliyor. Bilimsel komitenin kolza için gen kaçışı uyarısı yapması Türkiye’ye ithal edilen kolza çeşitlerinin ekiminin de yapılacağı kuşkusunu doğuruyor.

GDO'LU ŞEKER PANCARI

Bilimsel Komite kararı ile ilk kez genetiği değiştirilmiş şekerpancarı ithalatına da izin verildi. Kararda, “H7-1 şeker pancarı çeşidinin yem, gıda olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” denildi.

Şekerpancarı üretimini kota ile sınırlayan ve üreticileri alternatif ürünlerin üretilmesi için destek veren Türkiye’nin GDO’lu şekerpancarı ithal etmesi dikkat çekiyor.

FAST-FOOD PATATESİ DE GDO'LU

İlk kez resmi olarak ithalatına izin verilen genetiği değiştirilmiş amilopektin patates çeşidi fast-food zincirlerinde kızartmalık patates olarak kullanılıyor. Bilimsel Komite, EH92-527-1 patates çeşidinin doğrudan gıda ve yem olarak kullanılmasının uygun olmayacağına karar verirken bu patates çeşidine ait ürünlerin yalnızca endüstri amaçlı (kağıt ve kimya) kullanılabileceği görüşüne vardı.

LİSTEDEN ÇIKARILAN MAYA VE BAKTERİYE İZİN

Bilimsel Komite kararları arasında en çarpısı olanı ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın geçen yıl Kasım ayında analize tabi tuttuğu 27 ürün arasında yer alan ancak daha sonra listeden çıkardığı genetiği değiştirilmiş maya ve bakterinin de ithalatına izin verilmesi oldu. Bilimsel Komite, “genetik olarak değiştirilmiş ve kurutularak öldürülmüş bakteri biyokütlesi PL73’ün yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşü ile bu bakterinin ithalatına izin verdi.

“Genetik olarak değiştirilmiş, kontrollü ısı kullanılarak öldürülmüş MT 663/Pmt742 veya Pak729 maya biyokütlesi canlı GDO içermediğinden, yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşünün yer aldığı Bilimsel komite kararı ile genetiği değiştirilmiş mayaya da ithalat izni verildi.

Daha önceki kararlarda genetiği değiştirilmiş 3 çeşit soya ve 9 çeşit mısır ithalatına izin verilmişti. Böylece Türkiye’ye bugüne kadar toplamda 25 çeşit GDO’lu ürünün girişine resmen izin verilmiş oldu.

KARARLARIN DİLİ TEREDDÜTLÜ

GDO Bilimsel Komite kararlarında “mevcut bilgiler ışığında”, “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” gibi kesin olmayan ifadelerin kullanılması dikkat çekiyor. Uzmanlar, Bilimsel Komite üyelerinin GDO’lu ürünlerin doğuracağı zararlar nedeniyle tüketicilerin hukuki yollara başvurmasından kaçınmak amacıyla kesin olmayan ifadeler kullandığına dikkat çekiyor.

HANİ GDO YASAKLANMIŞTI

“Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” yayınlandığında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve bakanlık bürokratları yaptıkları açıklamalarda bu yönetmelikle GDO’ lu ürün ithalatının yasaklandığını iddia etmişti.

İthal edilen GDO’lu ürün çeşitleri

Ürün Çeşit sayısı

Mısır 9

Pamuk 6

Soya 3

Kolza(kanola) 3

Şekerpancarı 1

Patates 1

Bakteri 1

Maya 1

Toplam 25

Tarım Bakanlığı’nın GDO analizi yaptığı ürünler

-Mısır,

-Soya

-Kanola

-Pamuk

-Papaya

-Domates

-Şeker Pancarı

-Çeltik-Pirinç

-Patates

Akşam

BU RAKAMLAR NEYİ Mİ İZAH EDİYOR
Turhan Akarcan



11.08.2010
Bak, referanduma bir ay kala elektrik işletmelerimiz de özelleştiriliyor. Oysa OECD raporuna göre İsveç devletinin ekonomideki payı % 58, Fransa’nın % 53, Hollanda’nın % 47, Almanya’nın % 45. Berlin şehrindeki konutların % 90’ı devletin. Buralarda alabildiğine serbest piyasa diye bir şey yok anlayacağın. Yollarda şehirlerarası özel otobüs şirketleri, nakliye kamyonlarını göremezsin mesela. Çünkü Almanya’nın bir ucundan bir ucuna insanların, yüklerin büyük bir bölümü devletin trenleriyle taşınıyor. Çünkü çok ucuz ve güvenli. Şaşırdın mı?

Senin alışmış olduğun, yadırgamadığın politikaların çoğu Batılılar için temelden yanlış. Tıpkı sekiz yıldır iktidarda olan bu hükümetin sata sata devletin ekonomideki payını % 17’lere geriletmiş olması gibi. Üstelik bu payın üçte biri faiz ödemelerine gidiyor. Bu hükümetin halk adına ve geleceğimize ne kadar yatırım yapabileceğini var sen düşün.

Bu hükümet yetmiş yıldır dişten tırnaktan artırılarak, büyük idealler ve bin bir özveriyle meydana getirilen kamu iktisadi teşekküllerinin tümünü özel sektöre devretmiş, yetmemiş Telekom dahil önemli hizmet sektörlerini yabancı işletmelere kaptırmış, devletin kazancını erittikçe borçlanma yoluna gitmiş, ülkenin iç ve dış borcunu beş yüz milyar dolara dayamış, borçlandıkça sermayenin taleplerini yerine getirmek zorunda kalmış, kendi halkının yararına karar alma yetkisini yetirmiş, memurundan işçisine çalışanlarının özlük haklarını, gelirlerini, umutlarını, yaşam motivasyonunu koruyamaz hale gelmiş bir hükümet. Şimdi çıkmış yaptığı anayasa değişikliğinin oylanacağı referandumda evet dememizi istiyor. Bu değişikliği senin, benim için yaptığını söylüyor.
(..)

Odatv.com

AK Partili Başkana terörist saldırı
13:35 - Şırnak'ın İdil ilçesi Karalar Belediye Başkanı AK Partili Halef İnan, PKK'lı teröristlerin bombalı saldırısından son anda kurtuldu. Teröristler, İdil'in Karalar Belediye Başkanı Halef İnan'a bombalı tuzak kurdu. Olay dün saat 16.20'de İdil ile Mardin'in Midyat ilçesi arasındaki karayolununun 33'üncü kilometresinde meydana geldi. 11.08.2010 ŞIRNAK netgazete

Erdoğan AB'den evet desteği istedi

ANKARA- Başbakan Erdoğan referandum konusunda Avrupalı dostlarından yardım istedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'deki büyükelçiler ve misyon şeflerinin katıldığı iftarda yaptığı konuşmada 12 Eylül'de yapılacak olan referandum konusunda Avrupalı dostlarından daha kuvvetli destek vermelerini istedi.

Erdoğan, "Hükümetimiz, bu stratejik ve tarihi hedefi gerçekleştirmek yolunda en kapsamlı ve en somut adımları atan bir hükümettir. Avrupa Birliği'ne üyelik noktasında, toplumumuzda, en baştaki heyecanın zaman zaman kaybolduğu bir gerçektir. Ancak, altını çizerek ifade ediyorum, kimi zaman toplumda görülen heyecan kaybı, Hükümetin kararlılığının azalmasından değil, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye yönelik tavırlarından kaynaklanmaktadır. AK Parti Hükümetinin, Avrupa Birliği noktasındaki samimi gayretlerinin en bariz ve en yakın göstergesi, Anayasa'da yaptığımız en son değişikliklerdir." dedi.

Erdoğan, şöyle devame etti: "12 Eylül tarihinde bu 26 Maddelik paket, halkoyuna sunulacak. Ben inanıyorum ki, değişime her zaman açık olan halkımız, 12 Eylül'de çoğunlukla evet diyerek bu değişiklikleri kabul edecektir. Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne daha da yakınlaştıracak, Türkiye'nin kurumlarını Avrupa Birliği kurumlarıyla eşdeğer hale getirecek bu değişim hareketine Avrupalı dostlarımızın da güçlü şekilde destek vermelerini bekliyoruz."

Amerika Birleşik Devletleri'yle geliştirilen model ortaklık ve stratejik işbirliğinin tüm boyutlarıyla devam ettiğini dile getiren Erdoğan, Başkan Obama yönetiminin de çok boyutlu ilişkilerimizin güçlü bir şekilde devamı yönünde kararlı bir duruş sergilemekte olmasından memnuıniyet duyduklarını kaydetti

Başbakan Erdoğan'ın konuşmasının ardından büyükelçiler ve misyon şeflerine uluslararası sanatçımız Mercan Dede, semazenler eşliğinde ney konseri verdi. İftar yemeği menüsünde ise konuklara Adana usulü analı kızlı çorba, salata, su böreği, incik kuzu ve pilav, demir hindi şerbeti, güllaç ve Adana halkası ikram edildi.
12 Ağustos 2010 habertaraf

Şamil Tayyar/Star
Olmadı sayın bakan

USAK Genel Koordinatörü Doç. Dr. Sedat Laçiner’in Bugün Gazetesi’ne yaptığı Heron açıklaması çok dikkat çekiciydi. Terörle mücadelede kullanılan insansız hava aracı Heron görüntülerinin yazılım programı nedeniyle önce İsrail’in eline geçtiğini belirten Laçiner, önemli bir iddiada bulundu.

Dedi ki: “İsrail isterse o görüntüyü durdurabilir. Bugüne kadar bir kez durdurdu. Ne zaman? İskenderun’da deniz üssüne saldırı yapıldığı gün, biz göremedik. İsrail durdurdu.”

Hatırlatalım, PKK’nın Akdeniz kıyısındaki İskenderun saldırısı ile İsrail’in Akdeniz’in ortasındaki Mavi Marmara gemisine kanlı baskını eş zamanlıydı. İki saldırı arasında paralellik olduğunu gündeme getirdiğimizde, ilk tepkiyi PKK göstermişti.

Murat Karayılan, Fırat News haber ajansına yaptığı açıklamada, “Bizim İsrail’le hiçbir alakamız yok. İsrail’in aynı gecede gemilere saldırı yapabileceğinden haberi asla olmamıştır” dedi.

Bir de Milliyet Yazarı Aslı Aydıntaşbaş gibi uzun süre Amerika’da görev yapıp Türkiye’ye dönen yazarlar, iki olay arasında ilinti kurulmasına karşı çıkan yazılar kaleme aldılar.

Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Genelkurmay’ın, hatta Milli Savunma Bakanlığı’nın hükümet adına bu iddiaya açıklık getirmesi gerekir.

Soru gayet basit: İsrail, Laçiner’in dediği gibi, Mavi Marmara baskınından kısa süre önce İskenderun deniz üssüne yönelik PKK saldırısı sırasında Heron görüntülerini durdurdu mu durdurmadı mı?

Cevap evetse, durum çok vahimdir. İsrail-PKK işbirliğinin somut delilidir.

Komutanların Hantepe baskını sırasında seyirci kaldığını ortaya koyan Heron skandalı haberleriyle ilgili sessizlik sürerken, bir tarafı İsrail olan bir başka Heron skandalı hakkında açıklama yapılır mı bilmem.

Kamuoyu bekliyor.

Bu arada Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e de buradan bir çağrım var. Lütfen, hayatınızda hiç olmazsa bir kere elinizi taşın altına koyun, bakanlık görevini sadece kırmızı plaka için sürdürmeyin.

Bakın, geçen hafta Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın Balçova Termal Otel’de Başbakan Erdoğan onuruna verdiği “İzmir’in Temsilcileri Buluşuyor” yemeği vardı, basına kapalıydı.

Yemek esnasında Türkiye Harp Malulü Gaziler Derneği İzmir Şube Başkanı Volkan Kaya, yanınıza yaklaşıp skandal Hantepe Heron görüntülerini sordu ve dedi ki: “Eğer böyleyse biz komutanlarımıza nasıl güveneceğiz? Ben haybeye mi gittim?”

O bir gaziydi, 1995 yılında yedek subay olarak askerlik görevini yaptığı Cudi’de mayın patlaması sonucu sağ gözünü kaybetmişti. “Haybeye mi gittim?” derken, sağ gözünün hesabını soruyordu.

Peki ne dediniz? Belki hatırlamazsınız, cevabınız aynen şöyle: “Böyle bir şey yok. O videonun koordinatları başka yerden alınmış sonra servis edilmiş. Hiçbir basın mensubu böyle görüntüler elde edemez. Böyle şeylere inanmayın. Gönlünüz rahat olsun. Genelkurmay’a söyleyeyim bir açıklama daha yapsın.”

O görüntüler gerçek değilse, 3 sorum var:

1- Bu bilgiyi neden kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz? Hadi siz sorumluluk sahibi değilsiniz, Genelkurmay neden sessiz?

2- Askeri savcılık, görüntülerin sızdığı adresi bulmak için 30 ayrı yere sabaha doğru neden baskın düzenledi?

3- Video koordinatları başka bir yerden alındıysa, o yer neresi?

Eğer, bu sorulara verilecek cevabınız yoksa, bir de o görüntüler gerçek ve örtmeye çalışıyorsanız, yazıklar olsun.

27 Nisan gecesi pek ortalıkta olmadığınız söylendi, geçtik. Askeri sivil yargı yolunu açan yasal düzenlemeye itibar etmediniz, onu da geçtik. YAŞ sürecinde adı Ergenekon, Balyoz, İnternet andıcı dava ve soruşturmalarına karışan generallerin terfisinde mahsur olmadığını söylediniz, hadi onu da geçtik. Ne hikmetse YAŞ öncesi Cumhuriyet’e konuşmayı yeğlediniz, hele onun üzerinde hiç durmadık.

Ama bu vebal, sizi asla iflah etmez, haberiniz olsun. Çünkü akan o kan, eli kınalı kuzucukların...

İnancım o ki, bu dünyada olmasa bile ahrette iki elleri yakanızda olur.

Sümela'ya var Ayasofya'ya yok...
15 Ağustos 2010, 10:32Anadolu Haber
Bugün Fener Rum Patriği Papaz Bartelemeos'un yöneteceği bir ayin ile Sümela Manastırında binlerce Rum ve Hiristiyanın katılacağı bir tören düzenlenecek.

Türkiye'de müze halinde bulunan kilise ve manastırlarda yılda bir-iki kere dahi olsa ibadet izni verilmesi kararı tartışılırken aynı durumun asırlarca cami olarak vazife gören Ayasofya için geçerli olmaması şaşkınlığa yol açtı. Ertuğrul Günay, Ayasofya Müzesi ile ilgili bir soruyu şöyle cevaplamıştı

“Akdamar Kilisesi halen bir müzedir. Müze olarak işlev görmeye devam edecektir. Ama aynı zamanda tarihi bir kilisedir. Orada yılda hiç olmazsa bir gün, belki iki gün bu inancın özel bir gününde ibadet yapılması konusunda talep vardı. Biz bunun gerçekleşebileceğine karar verdik. Müze vasfı ortadan kalkmadı. Benzer bir şeyi Sümela ve belki daha kapsamlı şekilde, izinle Saint Paul’da gerçekleştireceğiz. Türkiye’de çeşitli inançlar için önemli duraklar var. Mevlana, Hacı Bektaş nasıl bizim mistik dünyamızda önemli bir yer yakalıyorsa, Meryem Ana, Noel Baba Kilisesi, Akdamar, Sümela, Saint Paul veya Hatay St. Pierre de aynı ilgi buluyor. Yılda bir gün, birkaç saat insanlar ibadet ritüellerini yerine getiriyorlar. Biz Türkiye topraklarında ayağımızı yere sağlam basıyoruz. Herhangi bir müzemizde insanların birkaç saat veya birkaç gün farklı bir biçim ve dilde Yaradan’a dua etmeleri kimse için bir sakınca oluşturmaz.”

AYASOFYA MÜZE OLARAK DEVAM EDECEK

Ayasofya’nın bunlardan çok farklı ve çok özel bir mekan olduğunu kaydeden Ertuğrul Günay, “İnsanlığın en eski mabetlerinden birisi. Uzun yıllar kilise ve cami olarak kullanılmış. Şu anda müzedir. İçindeki önemli restorasyon çalışmalarını kısmen tamamladık. Ayasofya ayakta durduğu müddetçe o çalışmalar devam edecek. Müze olarak devam etmesi, ziyaretçi sirkülâsyonu açısından da önemli. Yılda 2.5 milyonun üzerinde ziyaretçi alıyor.”

Ayasofya’da ne ibadete ne de etkinliğe izin yok

Kültür Bakanı Günay, Ayasofya’nın hiçbir biçimde bir sanat etkinliğine veya ibadet ritüeline açılma talebini kabul etmediklerini belirterek şöyle dedi: “Böyle bir şey gündemde yok. Ama Anadolu’daki bu küçük mabetlerde yılda bir-iki gün inanç gereklerini yerine getirmek hususunda bir adım attık. Bunu kararlılıkla takip edeceğiz.”

Kılıçdaroğlu E-Muhtıra'yı Sordu

Batı Karadeniz'de halka seslenen Kılıçdaroğlu Başbakan Erdoğan'ı eleştirdi, "27 Nisan E-Muhtırasını verenlerden niye hesap sormuyorsun" dedi.

Yayına Giriş: 14.08.2010 15:57:47

Bu hafta sonunu Batı Karadeniz’deki "Referandumda Hayır" mitinglerine ayıran Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ilk mitingin yapılacağı Zonguldak’a giderken önce Düzce’nin Akçakoca, sonra da Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde halka seslendi.
Zonguldak kent merkezinde de halkın karşısına çıkan Kılıçdaroğlu’nun hedefinde Başbakan Erdoğan vardı. TRT

Kılıçdaroğlu "Darbelere her zaman karşı çıktık. darbeler türkiyede demokrasinin yara almasına yol açmıştır.Recep bey darbecilerden hesap sormak istiyorsa daha önce söyledik sana 27 nisan’da muhtıra verdiler, hükümettin sen Başbakan’dın sen.Sana muhtıra verenlere niye hesap sormuyorsun? Önünde bir engel mi var? Yasal bir engel mi var? Gel söz veriyorum bütün yasal engelleri aşacağız hesap sormak istiyorsan sana destek vereceğiz. TRT

kredisi takibe düşen KOBİ sayısı 207 bini aştı
09:04 - Ekonomide yaşanan canlanmayla birlikte, son 6 aylık dönemde KOBİ kredilerinde 17 milyar 364 milyon TL'lik artış yaşanırken, kredilerden yararlanan KOBİ sayısı ise 2 bin 523 artışla 1 milyon 231 bin 169 oldu. Ancak bu tablo yeterince sevindiremedi. Bankaların takibine düşen kredi miktarında 627 milyon TL'lik gerileme yaşansa da, son 6 ayda 3 bin 461 KOBİ daha batık kredileri nedeniyle bankaların takibine düştü. Böylece kredisi takibe düşen KOBİ sayısı 207 bini aştı. 15.08.2010 haber1001

AYASOFYA'DA BAYRAM NAMAZI İSTEDİLER

16 Ağustos 2010
Trabzon'daki Sümela Manastırı'nın ibadete açılmasına rağmen Ayasofya Müzesi'nin Müslümanlar için ibadete kapalı tutulmasını protesto eden BBP'li yaklaşık 50 kişi, Ayasofya önünde eylem yaptı.
Her türlü dini inancın özgürce yaşanması gerektiğini ifade eden BBP İstanbul İl Başkanı Bayram Karacan, 76 yıldır ibadete kapalı olan Ayasofya'da bir günlüğüne de olsa namaz kılınmasını istedi.

Trabzon'un Maçka ilçesindeki tarihi Sümela Manastırı 88 yıl aradan sonra bugün ilk kez bir Ortodoks ayinine ev sahipliği yaptı. Her yıl ayin yapmak isteyenlerle kendilerine karşı çıkan görevlilerin tartışmalarına sahne olan manastırda bugün devlet izni ile yapılan ayini Fener Rum Patriği Bartholomeos yönetti. Yaklaşık 500 kişinin katıldığı töreni 50 basın mensubu takip etti. Bundan sonra yılın her 15 Ağustos günü Ortodokslar, manastırda ayin yapabilecek.

Ortodokslar için önemli olan Sümela Manastırı'nın bir günlüğüne de olsa ibadete açılmasına rağmen Ayasofya Müzesi'nin 76 yıldır ibadete kapalı tutulması ise Alperenler'in tepkisini çekti. Yaklaşık 50 kişilik BBP'li grup, Ayasofya Müzesi önünde toplandı. Grup adına açıklama yapan BBP İstanbul İl Başkanı Bayram Karacan, her türlü dini inancın baskı olmadan yaşanması gerektiğini vurguladı. Türkiye'de yaşayan vatandaşların mensubu oldukları dini inançlarını ve o inançlara ait ibadet ve ritülellerini özgürce yerine getirmesinin savunucusu olduklarını dile getiren Karacan, hak ve özgürlüklerin bütün inanç gruplarına adaletli bir şekilde uygulanması gerektiğinin altını çizdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ı almış olduğu karar nedeniyle toplumun vicdanını yaraladığını düşündüklerini öne süren Karacan, "Ülkemizde yaşayan ve nüfus olarak da bindelik oranlarda olan Rum azınlığın dinsel bir mekânı olan Sümela Manastırı'nda 88 yıl sonra ayin yapılmasına izin verilmiştir. 15 Ağustos 1461 tarihi Rum Pontus Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu tarafından son verildiği tarihtir. Trabzon'un fethedildiği ve Rum Pontus Devleti'ne son verildiği bir tarih olan 15 Ağustos 1461'in yıl dönümünde böyle bir ayine izin verilmesini de çok manidar bulduk." ifadelerini kullandı.

Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul'un fethi ile birlikte camiye çevrilen Ayasofya Müzesi'nde 76 yıldır ibadet edilemediğine dikkat çeken Karacan, "Yüzde 98'i Müslüman olan ülkemizin vatandaşlarının özlemini gidermek adına, önümüzdeki Ramazan Bayramı namazı için bir günlüğüne de olsa Ayasofya'nın ibadete açılmasını istiyoruz. Bakalım ülkemizde nüfusu bindelik oranlara sahip Ortodokslara gösterilen hoşgörü büyük Türk milletine de gösterilecek mi?" diye konuştu. haber10

Adanalı iş adamı, borç yüzünden canına kıydı

16 Ağustos 2010Adana'da yüklü miktarda borcu bulunduğu bildirilen eski Adana Demirspor Kulübü Başkanı işadamı Evli ve 3 çocuk babası Bekir Çınar, oturduğu apartmanda canına kıydı.
Edinilen bilgiye göre olay, merkez Çukurova ilçesi, Yenibaraj Mahallesi'ndeki Saadet Apartmanı'nın 6. katında meydana geldi. Güçlü Medikal Diognastik Sistemleri Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.'nin sahibi ve eski Adana Demirspor Kulübü'nün Başkanı Bekir Çınar (41), bugün çalışanlarından birine cep telefonuyla mesaj göndererek canına kıyacağını bildirdi.Çalışanlar, polisi arayıp ihbarda bulundu. Polis ekipleri, belirtilen adrese geldiklerinde apartmanın 6. katında Bekir Çınar'ın cansız bedeniyle karşılaştı.
netgazete

Evde Yemek Bulamayınca Kendisini Astı
18 Ağustos 2010
Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı
El arabası ile sebze satan Hacı Oruç, iftar için evine döndü... Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı...

Diyarbakır'ın Silvan İlçesi'nde seyyar satıcılık yapan evli ve 4 çocuk babası 40 yaşındaki Hacı Oruç, iftar açmak için geldiği evinde eşinin, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" demesi üzerine bunalıma girip, evin bir odasında kendini asarak canına kıydı.

Silvan'de geçimini el arabasıyla sebze ve meyve satarak sağlayan ve 2 odalı tek katlı evde ailesiyle yaşayan Hacı Oruç, 3 gün önce iftar vakti evine geldi. Eşi Edibe Oruç'a ne yemek yaptığını soran Oruç, "Yemek yapacak birşey yoktu. Yemek yok" yanıtını alınca üzülerek, evin bir odasına çekilip, kendisini tavana astı.

Şüphelenip odaya giren Edibe Oruç, eşini ipte asılı tavanda sallandığını görünce hemen müdahale etit ve ipi keserek onu indirdi. Hacı Oruç, yakınları tarafından kaldırıldığı Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yoğun bakımda tedaviye alındı ancak yapılan tüm müdahaleye rağmen dün akşam yaşamını yitirdi.

ÖNCE ÇOCUKLARINA SARILIP AĞLAMIŞ

Eşinin intihar etmesinin ardından 4 çocuğuyla ortada kalan 37 yaşındaki Edibe Oruç, büyük üzüntü yaşadı. Kürtçe konuşan Edibe Oruç, eşinin son günlerde para kazanamadığı için eve yiyecek alamadığını söyledi.

Eşinin 3 gün önce iftar saatinde eve geldiğini ağlayarak anlatan Edibe Oruç şöyle dedi:

"İftar saatinde eşim eve geldi. Yemek yapacak hiç bir şey yoktu evde. Aç aç bekliyorduk. Eşim ne yemek yaptığımı sordu. Ben de 'yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok' dedim. Bunun üzerine çocuklara sarılıp bir süre ağladı. Çok üzüldüğünü anlamıştım. Sonra da arka odaya geçti. Ben de fazla üzmemek için yanına gitmedim. Ama odadan ses gelmeyince merak edip gidip baktım. Eşim kendini iple tavana asmıştı.".
aktifhaber

Müftünün görevi ezanın sesini kısmak değil, düzgün okunmasını sağlamaktır!
Murat BARDAKÇI
mbardakci@htgazete.com.tr
18 Ağustos 2010

Habertürk'ün önceki günkü manşetinde hâlâ konuşulan ve daha günlerce konuşulacak olan güzel bir haber vardı: Aslı Sözbilir'in yazdığına göre, istanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, çirkin sesli müezzinler tarafından okunan ve hoparlörlerden yüksek volümle verilen ezanları belli bir noktada sabitleyecek bir âlet arayışına girmişti!
Bu çaba, tam Türkçesi ile ezanın sesinin kısılması teşebbüsüdür ve bir müftünün, hele İstanbul gibi ezanları tarih boyunca dinî musikinin şâheseri olmuş eski bir imparatorluk başkentinin müftüsünün görevi ezanın sesini kısmak değil, iyi müezzinler tarafından çok daha mükemmel şekilde okunmasını sağlamaktır.

ÇÖZÜM, KISMAK DEĞİLDİR
Senelerden buyana ben de söyleyip yazıyorum: Bize mahsus olan ve dinleyene asırlar boyunca ruh sükûnu veren ezan, özellikle de "Üsküdar tavrı" denen kıraat, yani okuyuş biçimi artık tarihe intikal etmek üzeredir. İstanbul ezanının yerini makamdan ve tavırdan bîhaber müezzinlerin kerih bağırtıları almış, ezan işitene "Aziz Allah" dedirtmek yerine "Lahavle" çektirir olmuştur ama daha da vahimi, Türk ezanının birçok yerde Arap tavrının zevksiz bir taklidi şeklinde okunur hâle gelmesidir.
Ezanın bozulmasının asıl sebebi, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın müezzin kadrolarını seneler boyunca eşin-dostun tavsiyesi ile gelenlerle yahut milletvekillerinin seçim bölgelerinden gönderdikleri basit dinî tahsil sahipleri ile doldurmasıdır. Müezzin seçiminde ne musiki yeteneğine, ne de ezanı okuyacak olan kişinin müzik kulağının olup olmadığına bakılmış, sadece "Hâmil-i kart yakinimdir" şeklindeki talepler yerine getirilmiş ve ezan neticede bu hâle gelmiştir.
İstanbul Müftüsü'nün ezanın düzgün okunmamasına takometreli çareler aramaya çalışırken "Araplaşma" tarafını gözardı etmesinin sebebini bilmiyorum. Ama tekrar söyleyeyim: Müftüler ezanın sesini kısmakla değil, güzel okutmakla mükelleftirler. Hele bu konuda "takometre" gibi takozumsu ve zevkten uzak benzetmeler yapmak, bürosu imparatorluğun meşihat binası, yani şeyhülislâmın makamı olan İstanbul Müftüsü'ne hiç yakışmaz! Prof. Dr. Çağrıcı'ya düşen, ortaya böyle Karakuşî fikirler atmak değil, eğitime dayanan estetik çareleri hayata geçirmektir.

MEHMED ÂKİF HATA ETMİŞ!
Meselenin vahim bir tarafı daha vardır: Birinci Dünya Savaşı sonrasında uğradığımız felâket senelerinde İstanbul'a hâkim olan işgal kuvvetlerinin bile ezanın sesini kısmayı hatırlarına getirmemiş, bu konuda bırakın en ufak bir teşebbüse girişmelerini, imâda bile bulunmamış olmalarına rağmen, İstanbul'da bugün ezanın sesinin nasıl kısılacağının yolunu arayan bir müftümüz bulunmaktadır.
Meğerse, Kurtuluş Savaşı senelerinde okunan hutbelerde seneler boyu "Bu ezanlar susmayacak" diyen âlimler büyük yanlış yapmışlar, Mehmed Âkif de İstiklâl Marşı'nda ezandan sözettiği mısrada "Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli" derken hata etmiş!
Ortodokslar'ın Sümela Manastırı'nda 88 sene aradan sonra ilk defa âyin yapmalarına izin verdiğimiz günlerde, İstanbul'un müftüsü, Ortodoks Patriği'nin bile ruhlarına kendi dinince dua ettiği padişahların payitahtından yükselen ezanın sesini kısmanın yolunu arıyor...
Velhâsıl tuhaf, çok tuhaf bir memleketiz!
habertürk

‘ERDOĞAN GENELKURMAY’DAN İCAZET ALDI’
19 Ağustos 2010

12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa referandumu için ‘hayır’ kampanyası başlatan HAK ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu Edirne’de basın mensupları ile bir araya geldi. Yapılan basın toplantısında, Ak Parti’nin kurulum aşamasında Genelkurmay Başkanı’ndan ‘icazet’ aldığını iddia etti. Dönemin emekli ve muvazzaf generallerinin arandığını öne süren Pamukoğlu şöyle konuştu:

“Ordu neden zaten siyasete giriyor ki. Bu parti kurulurken, Bu Recep Tayyip Erdoğan denilen zat aracı generaller arayarak, emekli ve muvazzaf, Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanına ulaşmak istediler. ‘Biz artık eskisi gibi değiliz, yeni bir partiyiz, ye
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Prş Ağu 19, 2010 11:51 pm tarihinde değiştirildi, toplam 14 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Hzr 09, 2010 2:29 am    Mesaj konusu: “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu (mu) söylüyor”? Alıntıyla Cevap Gönder

“Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu (mu) söylüyor”?

Murad Salih



Bülent Arınç, Fethullah Gülen'in İsrail'in gemi saldırısı ile ilgili sözlerini, “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” şeklinde değerlendirmiş...

Ne zaman?

Türkiye, Mavi Marmara şehidlerini “Ya Muntakim Allah intikamına bizi memur et” dualarıyla toprağa verirken...

Türkiye ve Dünya bu şehidlerin intikamı için meydanları “Kahrolsun İsrail! Kahrolsun ABD! Kahrolsun İşbirlikçiler!” sloganlarıyla inletirken..

Nerede?.

“8. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın ödül töreninde...

Yani “Hocaefendi”nin “marifetleri”nin sergilendiği bir organizasyonda...

Eğitim dili İngilizce olan okullarda beyinleri yıkanan dünya çocuklarının, bir şarkı veya bir şiir ezberletilerek, sanki o okulda okuyan bütün çocuklara Türkçe öğretiliyormuş, o okulların eğitim dili Türkçeymiş imajı verilen bir gözboyama ve reklâm organizasyonunda... (1)

Peki Arınç’a göe “Hocaefendi'nin, her zaman olduğu gibi söylediği” bu yeni “doğru” neydi?

Onu da bütün ruhuyla vermeyi başaran kısa bir haberden okuyalım:

[Gülen: "İHH İsrail'le işbirliği yapmalıydı, bizimkiler öyle yapıyor"
05.06.2010
Wall Street Journal Fethullah Gülen’in yardım filosu yetkililerini İsrail’le uzlaşmadıkları için eleştirdiğini duyuruyor. Haberde, Gülen için "a controversial and reclusive US resident" tanımlaması yapılmış: "Tartışmalı, münzevi bir ABD sakini"
Gülen, yardım filosu organizatörlerinin yardım dağıtma girişiminden önce İsrailli yetkililerle uzlaşma aramamasını, otoriteyi yok sayma girişimi olarak değerlendirdi ve bunun olumlu sonuçlar doğurmayacağını söyledi. Gülen, kendi hareketiyle bağlantılı bir yardım kuruluşu Gazze’ye yardım götürmek istediğinde, İsrail’in iznini almaları konusunda ısrar ettiğini belirtti. Gülen, yaşanan olayda kimin suçlu olduğu konusunun Birleşmiş Milletler’e bırakılması gerektiğini kaydetti. ” ]
(2)

Arınç’ın “doğru” dediği şey, işte yukarıdaki dinî, ahlâkî, siyasî, insanî, vicdanî yönlerin hangisinden bakarsanız bakın bu bir müslümanın ağzından çıktığına asla inananılamayacak kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlıştı...

Arınç, bu kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlışı doğru olarak tasdik etmekle kalmıyor; ayrıca “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” diyerek Fetullah Gülen’in bundan önce her dediğinin ve her yaptığını “doğru” bulduğunu ifade ediyor...

Bunu yaparken de Gülen’i Şia inaçlarında varolan ama Ehl-i Sünnet inançlarında olmayan “masum imamlık” makamına orurtuyordu... İşin ilginç bir ayrıntısı da Wall Street Journal’in sözkonusu haberinde Gülen’den “imam” sıfatıyla bahsetmesi...

Bülent Arınç malûm, düne kadar AKP’nin işbirlikçi politikalarını örtmek için “radikal/keskin” çıkışlarıyla tanınan ve bu tavrıyla TSK ile diğer köktenci laiklere “Gül ve Erdoğan’a razı olmazsanız bakın onların yerine Arınç gibi ‘kökten dinci’ bir bağnaz gelir ve sizi kabak gibi oyar” mesajı verilen politik bir figürdü...

Laikliği dinleştirmiş kesim o gösterilerek Erdoğan ve Gül’e razı ediliyordu...

Erdoğan ve Gül’ün AB-D emperyalizmiyle olan al gülüm ver gülüm işleri, yine onun vasıtasıyla AKP tabanına karşı “Muhterem kardeşim ,ortada gerçrekten yanlış bir iş olsa ona önce mücahit Bülent abimiz karşı çıkar. Çıkmadığına göre demek ki Tayip abi ile Abdullah abi keferelere takiyye yapıyor... İşi bozmayalım... Kefereyi uyandırmayalım.” Diye “kamufle” ediliyordu...

Ama Son günlerde ne olduysa...

Artık Bülent Arınç kendine oynatılan kefereye karşı “kötü adam”, içe karşı “mücahid” rolünden bıkıp usandı mı?..

Yoksa...

Ortada komplo teorisi olarak dolaşan rivayetlerdeki gibi; AB-D emperyalizm’i Erdoğan’ın yerine daha mülayim/uslu/pısırk yeni bir politık figür aramaya başladı da, Bülent Arınç fırsatı bu defa kaçırmamak için “kriter ‘mülayimlikse’ benden mülayimini bulamazsınız” sinyalleri mi çakıyor?..

Veya...

“Mücahid Bülent abi” eskisen beri AKP içinde Fetullah Gülen’in truva atı olarak yer almıştı da, Pensilvanya’dan gelen emir üzerine “mücahidlik maskesi”ni çıkarıp asıl hüvetiyle görünmeye mi başladı?..

Bilmiyorum...

Başlangıçtan bu yana Türkiyedeki müslümanlar içinde bir Truva atı olarak yer alan Fetullah Gülen her araziye uyarak, her boyayı sürerek, her kılığa girerek; sonunda ABD’nin Pensilvanya’daki “verimli işçisi” statüsüne kavuştu...

Artık o bir Pensilvanyalı...

AB-D’nin emir ve direktifleri doğrultusunda bütün dünyada ve özellikle de AB-D’nin girmekte sıkıntı çektiği ülkelerde İngilizce eğitim veren okullar açıyor ve her okulda binlerce dolar maaş vererek protestan Papazlar istihdam ediyor...

ABD savcısının verdiği bilgiye göre tam 25 milyar dolarlık iktisadî varlığa hükmediyor...

Türkiyedeki medyanın yarısından fazlasının o sermaye ile satın alındığı rivayetleri dolaşıyor...

Her neyse...

Yukarıdaki haberi okudunuz...

Bülent Arınç’ın “masum imam”ı Fetullah Gülen...

ABD-İsrail-Mısır-Ürdün yapımı kahpe bir ambargoyla dünyanın en büyük toplama kampına dönüştürülan Gazze’nin kahraman halkı bir yudum su, bir lokma ekmek karşılığında “siyonist otorite”ye boyun eğmeye zorlanırken...

Vicdanları kanayan İNSANLARIN yardımlarını ancak siyonist eşkiyadan izin alarak yapabileceklerini, bunun aksinin, yani İHH’nın yaptığı gibi ambargoyu kırma/delme eylemlerini “otoriteye başkaldırma girişimi olarak” değerlendiriyor...

Ne otoritesi?

Gazze İsrail toprağı değil...

Aslında İsrail de İsrail toprağı değil...

Orası Filistin...

Osmanlı toprağı...

Osmanlı’dan gaspedilen topraklar...

Dünkü ve yarınki Vatanımız...

İsrail, Filistinlilerden gaspedilen topraklar üzerine kurulmuş gayrımeşru bir çete/korsan devlet...

Ona rağmen Gazze halen İsrail toprağı değil... Gazze Limanı İsrail karasularına dahil değil...

Gazzede tek otorite var; o da Gazze halkının meşru temsilcisi HAMAS Hükûmeti...

Kimin memleketine girmek için kimden izin alınmasını istiyor Fetullah Gülen?..

Haydi Fetullah Gülen dediğimiz adam bir kara cahil... Ne dinden anlar ne imandan, ne siyasetten... Ne hukuktan anlar ne de ahlâktan...

Eline ne tutuşturulduysa onu okur, kulağına ne fısıldanırsa onu söyler...

Ya Büllet Arınç?

“Mücahid Bület abi”?..

Avukat...

Hukuk okumuş...

Kopya ile geçmediyse sınıfları...

Gazze’nin hukukî durumunu...

Oranın İsrail toprağı olmadığını...

Gazze toprağı olduğunu...

Gazze Limanı'nın İsrail Karasuları dışında olduğunu biliyor olmalı...

Buna rağmen...

Fetullah Gülen’in bu kadar kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlışına...

Nasıl olur da “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” diyebilir?

Malûmunuzdur “nasıl” sorusunun cevabı, doğrudan doğruya o kişinin ahlâkıyla ilgilidir?

Konu Bülent Arınç olunca işin “nasıl”ını anlamak kolay “Önce ahlâk ve maneviyat” diyen “Millî Görüş” gömleğini çıkararak AKP kuranların ilk üçündedir ya kendileri...

Bu durumda cevabı bulunması gereken soru şudur:

Bir hukukçu ve tecrübeli bir siyasetçi böyle apaçık bir yanlışı niçin doğru gibi yutturmaya çalışır?

Bakın vicdan sahibi bir aydın...

Üstelik de uzun yıllar Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yamış bir insan...

Nihal Bengisu Karaca...

Habertürk Tv’de Serdar Turgut’un sunduğu İ"ki’de Bir" programında...

Fethullah Gülen’in İHH’nın Gazze`ye yardım götürmeden önce İsrail`le uzlaşma yolunu seçmemelerini "faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmak" şeklindeki beyanını tartışıyorlarken...

Serdar Turgut’un, “Gülen rasyonel davranıyor, devlet adamı mantığıyla davranıyor” sözlerine karşılık, Nihal Bengisu Karaca, “Ben meselenin şu boyutuyla ilgiliyim dindar vicdandan ayrı düşerse dinden geriye ne kalır? Vicdan ve dindarlık birlikte akan bir nehirdir,ikisini ayırdığınız zaman geriye şekli kurallar kalır?” diye cevap veriyor...

Ardından “Hangi otorite” sorusunu da soran Karaca, “İsrail uzlaşılabilir, insani itirazları ciddiye alan bir ülke olsaydı, zaten oraya gemi götürmeye gerek kalmazdı. İsrail meşru bir otorite olsaydı Gazze diye bir yer de olmazdı” diyerek Fetullah Gülen’in de Bülent Arınç’ın da pekalâ bildikleri ama dile getirmedikleri ve üstünü örtmeye çalıştıkları bir gerçeğin altını cesaretle çiziyor... (3)

Şevket Eygi ise konuyu –Fetullah Gülen’in bile anlayabileceği kadar- sade bir dille şöyle izah ediyor:

[1. Mavi Marmara barış ve insanî yardım gemisi İsrail'e değil, Gazze'ye gidiyordu. Binaenaleyh oraya gidebilmek için İsrail'den izin istemesi ve alması gerekmezdi. Gazze, İsrail toprağı değildir, orada bir Filistin hükümeti vardır, Filistin bayrağı dalgalanmaktadır.
2. Yardım gemileri oraya niçin gidiyorlardı?.. Siyonist devletin inatla sürdürdüğü; hukuka, ahlâka, insanlığa, vicdana, adalete aykırı bir ambargoyu kırmak için... Gazze halkı işkence, baskı, sıkıntı, yokluk içinde yaşamaktadır.
3. Siyonistler Türk barış ve yardım gemisine saldırarak hiç lüzumu olmadığı halde kan dökmüşler, sivil ve masum insanları öldürmüşlerdir.
4. İsrail ordusunun dünyanın en etik ordusu olduğu iddiası kocaman bir yalandan ibarettir.
7. Siyonistler Nazi Almanyasının temerküz kamplarından bahs edip duruyor. Hiçbir Alman temerküz kampı, Gazze esir kampından büyük ve kötü olamaz.
Gazze ambargosunu kırmak için yola çıkmış olan yardım gemilerinin İsrail devletinden izin istemeleri gerektiği iddiasının hiçbir tutar tarafı yoktur.
Gazze ambargosu kaldırılmalı, sivil halka eziyet edilmemeli, çocuklar öldürülmemeli, dünyanın her yerinden mazlum Filistinlilere sivil yardım gelmelidir. ]
(4)

Ne doğrusu Bülent Arınç?

Hangi doğru?

Hangisi doğru?

El insaf...

Büyüklerin “hubb-u câh” dedikleri tehlikeli bir zaafı var insanoğlunun...

Makam arzusu, şöhret düşkünlüğü... (5)

Senin bu “hakikati örtme” çabalarının sebebi belki de budur...

Yazık...

Yaşını başını almış, bir ayağı çukurda bir adamsın; değer mi?

Bak kabinedeki arkadaşın Ertuğrul Günay ne kadar sade ve zarif bir değerlendirme yapıyor bu konuda:

[Günay, havaalanında gazetecilerin Fethullah Gülen'in, Gazze'ye yardım malzemesi götüren gemilere İsrail'in saldırısına ilişkin yaptığı açıklamaların sorulması üzerine, ''Fethullah Bey, uzunca bir zamandan bu yana ülkemizin dışında. Sanıyorum Türkiye'deki ve bölgedeki gelişmeleri yakından takip edemiyor. Uzaktan bakılınca olaylar öyle görülüyor demek ki. İçinde yaşayınca bizim baktığımız gibi görünüyor '' dedi.] (6)

Dipnotlar:
1- Bu konuda güzel bir analiz için: Peren Birsaygılı, “Türkçe olimpiyatları mı, çocuk simsarlığı mı?”, http://www.haber10.com/makale/15923

2- http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=3739#3739

3- Habertürk gazetesi, 07 Haziran 2010.

4- Mehmet Şevket EYGİ, “İsrail’den İzin İstemek...”, 8 Haziran 2010, Millî Gazete

5- [Hubb-u câh, makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir ve kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış tali'sizlere şöyle seslenir: "Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belâya düşersen 'Biz, Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz'de ve kurtul."
Evet, Hz. Ömer'in (radıyallahu anh) ifadesiyle, "Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır." Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir. Zaten irade insanları, Allah'a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u şerefe de iltifat etmezler.
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) yurdunu, yuvasını terk ederek Medine'ye gelmiş, burada şehrin içinde oturabileceği bir arsa bulamamış ve "Sunh" isimli bir kenar mahallede oturmuştur. Dahası o, tam on yıl izzet, gurur, şan ve şeref demeden komşularının koyunlarını sağarak geçimini temin etmiştir. Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra halife olarak seçilmiş; bugünkü Türkiye'nin dört-beş katı büyüklüğünde bir ülkeyi çok iyi yönetmiş, bunu yaparken de yine Sunh'daki evinde kalmış ve belli bir süre daha komşularının koyunlarını sağmaya devam etmiştir. ] Fetullah Gülen, http://www.hikmet.net/content/view/56134/13/

6- 05.06.2010, habertaraf.


Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

400 yıllık Osmanlı camileri yıkıldı, sesimiz çıkmadı
16:10 - Kosova'nın doğusundaki Ramazan Binzekir Camii'nin yıkılması girişimi, Kosova Kültür Bakanı, Kosova Çevre Bakanı ve Türkiye'nin Priştine Büyükelçisi'ni bir araya getirdi. Kosova'da geçen ay 400 yıllık geçmişi devlet koruması altındaki Osmanlı camii Hatuniye'nin tamamen yıkılması olayına, gerek Kültür Bakanlığı gerek ise Türkiye'nin Priştine Büyükelçiliği tarafından üst düzeyde ve zamanında tepki gösterilmemesi dikkat çekti. 10.06.2010 PRİŞTİNE netgazete

Türkiye'nin Üçte Biri Maden İçin Tahsis Edildi

Yusuf Yavuz
Türkcelil

CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, Maden Yasasının görüşüldüğü önceki gün Mecliste yaptığı basın toplantısında AKP’nin maden politikasıyla Türkiye’nin üçte birinin yandaş ve yabancı madencilere tahsis edildiğini öne sürdü.

Kulkuloğlu, AKP’nin dört yılda 43 bin 500 maden ruhsatı verdiğini söyledi.

CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, AKP’yi yandaşlarına ve yabancılara maden sahalarını açmakla suçlayarak,

“Türkiye’nin izdüşümü 780.917 km2 olan yüzölçümün 282.898 km2 yani 3’de 1’i bu yolla tahsis edilmiştir. 350 maden şirketi bulunan yabancılara ise yaklaşık 30.000 km2 verilmiştir. Türkiye’nin 1/7’sindeki yeraltı zenginliklerimiz, yabancıların ticari kullanıma tahsis edilmiş durumundadır”

dedi.

1923-2004 ARASI 1500, AKP DÖNEMİNDE 43 BİN 500 RUHSAT VERİLDİ!

AKP’nin 26 Mayıs 2004’te çıkardığı kanunla madenlerin talan edilmesine yol açtığını savunan Kulkuloğlu, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurusuyla 2009 yılında kanunun yürürlüğünün durdurulduğunu hatırlatan Kulkuloğlu,

“AKP’nin yaptığı düzenlemeyi fırsat bilerek başta yabancılar ve yabancılara ortaklıklar oluşturan yandaşları olmak üzere yandaş, kârdaş, yoldaş, sırdaş tüm taraf ve etrafı madencilik sahasına girmiştir. AKP, kendine hizmet edenlere ve kendi ile beraber hareket edenlere zenginlik ve refah kapısı olarak, yeni kanuni düzenlemeyi kullanmıştır.

1923-2004 yılları arası verilmiş ve yaşayan yaklaşık 1500 ruhsat varken, Mayıs 2004’te kanun çıkıp yürürlüğe girer girmez, çoğunluğu yandaşlarına olmak üzere 43 bin 500 ruhsatı 4 yıla sığdırmıştır”

iddiasında bulundu.

İSTANBUL’UN YÜZDE 54’Ü TAHSİS EDİLMİŞ!

Kulkuloğlu, Türkiye haritası üzerinden göstererek anlattığı iddialarını şu sözlerle sürdürdü:

“Türkiye’nin izdüşümü 780.917 km2 olan yüzölçümün 282.898 km2 yani 3’de 1’i bu yolla tahsis edilmiştir.

Bu yolla Ankara’nın yüzde 38’i, İstanbul’un yüzde 54’ü, İzmir’in yüzde 41’i, Aydın’ın yüzde 59’u, Balıkesir’in yüzde 66’sı, Bilecik’in yüzde 64’ü, Burdur’un yüzde 62’si, Bursa’nın yüzde 42’si, Çanakkale’nin yüzde 57’si, Erzincan’ın yüzde 55’i, Eskişehir’in yüzde 52’si, Kayseri’nin yüzde 45’i, Kütahya’nın yüzde 81’i, Sivas’ın yüzde 54’ü, Yalova’nın yüzde 55’i kapatılmıştır.

20 ilde yüzde 50’den fazla, 17 ilde yüzde 40-50 arası alan kapatılmıştır. Aynı gün içerisinde yan yana koordinatlarla ruhsatlar verilerek ve bu yolla kanuni sınırların dışına çıkılarak, adeta yandaşlarına özel havzalar yaratılmış, yabancılara havzalar kapatılmıştır.”

Kulkuloğlu’nun basın açıklaması videosunu izlemek için tıklayın: http://video.cnnturk.com/2010/haber/6/9/ak-parti-yandaslarina-madenleri-dagitt

H. Bülent Kahraman
Hukuk darbesine direnmek

Eğer Osman Can'ın Taraf'ta derli toplu açıkladığı görüşlerini okusa ve üstünde dikkatle düşünseler bugün onu 'anarşi' yaratmakla suçlayanlar haksızlıklarını anlarlar. Çünkü, Can herhangi bir doğru işlem yapması halinde veya genel bir ilke olarak hükümetin Anayasa Mahkemesi kararını 'yok hükmünde' saymasından söz etmiyor.

Söyledikleri çok açık. Eğer diyor, Anayasa'nın 148. Maddesinde belirtildiği gibi AYM kendisine getirilen bir yasayı usul bakımından irdelemekle sınırlı kalmaz muhteva yönünden incelerse 'kendisine yasaklanmış bir alana müdahale etmek suretiyle açık ve ağır bir anayasa ihlali gerçekleştirmesi durumunda' kalır.

Nedir bu ihlal? Can onu da açıklıyor: 'Yargı organının yasal yargısal işlevin dışına çıkarak siyasal bir pozisyon alması...' eğer demokratik bir sistem içinde yaşıyorsak Can'a göre o durumda 'Meclis anayasayı korumak zorundadır.' Yani AYM'nin kararını yok sayması gerekir. Yoksa kendi haklarına, yetkisine, hatta varlığına hükmedilmiş olacaktır.

Açıkça görülüyor ki, Can bir hukuk düzeninin nasıl oluşturulabileceğini, bunun hukuksal olduğu kadar siyasal sınırlarının ve mekanizmalarının neler olduğunu ortaya koyuyor. Bu mudur anarşi?

Bu manasız tartışmayı bir yana bırakıp şimdi işin biraz daha derinliğine bakalım.

Klasik demokrasilerde kuvvetler ayrılığı yasama , yürütme ve yargıyı birbirinden koparmıştır ama yargının yasamayı denetlemesine somut bir sınır getirememiştir. Sistemin en zayıf halkası budur. Aslında Can'ın işaret ettiği gibi yapılacak denetim biçimle bağlı ise sınır oluşur. Ne var ki, bu gerçek bizim gibi siyasal iktidarı ve iradesini bir türlü kabul etmeyen siyaset dışı güçlerin hâkim olduğu toplumlarda sürekli olarak ihmal edilmiştir. Sistem diğer müdahale araçları yetersiz kaldığı veya tıkandığı zaman devreye yargıyı sokmuştur. Yargı denetimini yasamayı ve iradesini durduracak en demokratik kuvvet gibi göstererek ve verdiği kararı baştan sona meşru sayarak, bu yoldan yaratacağı illüzyonun kolayca kabul edileceğini bildiği için, siyasete yargı üstünden müdahaleyi sürekli olarak işlevsel tutmanın yollarını aramıştır. Buna bağlı olarak da 367 kararında olduğu gibi akla bile gelmeyecek hükümler verme yetkisini kendisinde görmüştür.

AYM burada daha kritik bir rol oynuyor. Nihai bir merci olduğundan verdiği hükmün dışına çıkılmıyor. Oysa diğer yargı-yürütme sorunlarında yasama devreye başka türlü girme yetkisine ve olanağına sahip. Fakat AYM bir karar oluşturduktan sonra geriye yapacak bir şey kalmıyor.

Bu durumda AYM'nin yetki dışına çıkıp olmadık bir hüküm geliştirmesi durumunda verdiği kararı yasaya aittir ve meşrudur diye kabul etmek doğru mu?

Hayır değil. Eğer bir ülkede siyaset varsa ve eğer siyaset demokratik bir zemine oturmuşsa, eğer yargı yetki sınırlarını aşacak biçimde hükümler üretiyorsa siyasetin bu kararları yok hükmünde sayması zorunludur. Dikkat ediniz, burada yüksek mahkeme kararlarından değil, mahkemenin yetki sınırlarını aştığı, dolayısıyla siyasete müdahale ettiği durumlardan söz ediyoruz.

AYM bugüne kadar birçok yanlışlar yaptı ve kurucu iradeyi dikkate almayan hükümler üretti. Siyaset hukuk çerçevesi içinde bunları kabul etti. Asıl yanlış oydu. Yanlış bir hukuk kararı böylece meşrulaştırılmış oluyordu. Ama şimdi Can'ın önerisi bir kritik dönemeç meydana getirmektedir. Nasıl herhangi bir askeri darbeye karşı direnmek bir haksa, bir hukuk darbesine karşı direnmek de öyle bir haktır.

Şüpheniz olmasın, doğrusu budur!

Sabah

TÜRK ASKERİ GAZZELİ KARDEŞLERİYLE KARŞI KARŞIYA GETİRİLMEK Mİ İSTENİYOR

oğuz Gürses



Aşağıdaki haber 14 Haziran 2010 tarihli Hürriyet'ten:

"TÜRK ASKERİNE GAZZE GÖREVİ Lübnan’da yayımlanan Ed-Diyar Gazetesi, Türk askerine Gazze sınır geçişlerini denetleme görevi verilebileceğini yazdı. Gazete Arap bir diplomatik kaynağa dayandırdığı haberinde yeni anlaşma gereği Türkiye’nin Gazze’ye giren tüm insani yardımın yanı sıra Hamas’a giden para ve silahın bloke edilmesi taahhüdüne girebileceğini kaydetti. Gazete bu durumda Türkiye’nin Gazze’ye ablukanın kaldırılmasında anlamlı bir rol üstlenip gelecekte İsrail ile Arap dünyası arasında arabulucu rolü üstlenebileceğini yazdı."

Buram buram dolduruş, buram buram provakasyon, buram buram tuzak kokan bir haber...

Canlanan Türk-Arap kardeşliğini nasıl engelleriz diye kafa patlatan emperyalist güçlerin yeni bir senaryosu...

Hükümet buna yatkındır...

Güle oynaya bu "görevi" kabul edebilir...

De...

TSK, bu kadar açık bir tuzağa yine düşer mi?

İstiklal savaşımızda bize destek olan Afganistan'a Haçlı işgal ordularının işini kolaylaştırmak için gitmeyi nasıl içine sindirdiyse...

Lübnan'a, İsrail'i Hizbullah'a karşı korumak için nasıl tıpış tıpış gitti ise...

Kafasına Süleymaniye'de geçirilen çuvalı unutarak; AB-D emperyalizminin ticaret gemilerini, -aynı emperyalizm tarafından tarumar edilmiş- Somalili müslümanların elinden kurtarmak için savaş gemisi gönderirken, kendi ülkesinin sivil gemileri Akdenizin uluslararası sularında, yani burnumuzun dibinde, gözümüzün önünde, canlı yayında, siyonist eşkiyanın kanlı saldırısına uğrarken nasıl öyle bir şey hiç olmamış, öyle bir şeyi hiç duymamış gibi tek kelime etmediyse...

Bugün de, Mısır askerlerinin üstlendiği "işbirlikçi kötü adam" rolünü sessiz sedasız devralarak, işbirlikçi Hüsnü Mübarek'i büyük bir külfetten kurtarır mı?

Bunu da yapar mı?

Bu pusuya da da düşer mi?

Göreceğiz...

'Hayır' dedik ama İran'a yaptırımı uygulayacağız

İSTANBUL- Egemen Bağış: "Türkiye uluslararası hukuka saygılıdır, oy vermesek bile ambargoyu uygulayacağız. Türkiye'nin ambargoya karşı oy kullanması, Türkiye'nin bu ambargoyu uygulamayacağı anlamına gelmez. Türkiye demokratik bir şekilde kendi görüşlerini ortaya koymuştur, o yönde oy kullanmıştır. Ancak alınmış bir karar vardır. Türkiye hukuka saygılı bir ülke olarak, bu ambargoyu uygulayacaktır." dedi. 16 Haziran 2010 habertaraf

Internet Güvenliğimiz İsrail'e Emanet
Osman Coşkunoğlu
CHP Milletvekili
14.06.2010

(Açık İstihbarat : Bu yazı Internet güvenliği adına genel geçer ve eksik ifadelere sahip olsa da ; işaret ettiği sorun doğru yönde olduğundan dikkatinize sunulmuştur.

Sorun; rahatlıkla tespit edilip gerekli tedbir alınabilecek Internet sitesi bloklama sorunlarının ötesinde; en kritik altyapılarınızın üzerinde farkında olmadan gerçekleştirilebilecek espiyonaj çalışmalarıdır ve İsrail'den AB-D'ye bu alanda herkes Türkiye'de cirit atmaktadır)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

CHP Uşak Milletvekili Osman Coşkunoğlu, internet güvenliği konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın cevaplaması talebiyle TBBM'ne verdiği soru önergesi ile ilgili bir basın açıklaması yayınladı.

Coşkunoğlu firewall ve güvenlik ürünleri ile bilinen CheckPoint'in Mavimarmara gemisine İsrail askerleri tarafından yapılan baskın sonrasında İHH'nin sitelerini engellemesini hatırlatarak, bir kriz durumunda bu firmanın uygulamaları konusunda soru önergesi verdi.

Coşkunoğlu'nun basın açıklaması ve soru önergesi şu şekilde :

Check Point, internet güvenlik ürünleri geliştiren İsrail kökenli bir firmadır. Ülkemizde, içinde devlet kurumları ve bankalar da olan pek çok kuruluş internet güvenliğini bu firmanın ürünü ile sağlamaktadır.

Geçen hafta, Mavi Marmara gemisine İsrail askerleri saldırdığı sıralarda, Check Point’in internet filtreleme ürününü kullanan kuruluşların İHH web sitesine (ihh.org) girmeleri engellenmiştir. Bunun nedeni olarak da İHH sitesi Check Point veya onun hizmet aldığı firmanın ihh.org sitesini “nefret saçan” (“Hate speech”) kategorisine dahil etmiş olmasıdır.

Söyleme gelince İsrail hakkında ileri geri konuşan başbakan, internet güvenliğimizi İsrail firmalarına teslim etmekte sakınca görmüyor.

Oysa, İsrail’i en güçlü bir şekilde savunan, stratejik müttefiki olarak gören ABD’de bile böylesine bir güven ve teslimiyet yoktur. Check Point firması 2006 yılında güvenlik ürünü geliştiren bir Amerikan firmasını (Snorts) satın almak istediğinde buna Bush yönetimi ulusal güvenlik nedeniyle izin vermemişti!

Söyleme gelince, “bilgi toplumu” veya “bilgi çağı” gibi kavramları sık kullanan, internetin önemi üzerine her fırsatta soyut söylemlere giren başbakan, internet güvenliği konusunda ülkemizi üçüncü dünya ülkeleri gibi tamamen korumasız bırakmıştır. Bir kriz durumuna karşı tamamen hazırlıksız bırakmıştır. İnternet güvenliği ürünlerinde tamamen dışa bağımlı bir ülke olmamıza seyirci kalmıştır.

Oysa, genç ve internete yoğun ilgisi olan nüfusuyla, ülkemizde doğru destek ve teşvikler sağlanırsa, bu alanda başarılı ürünler geliştirecek mühendislerimiz ve firmalarımız vardır. Hatta, bu tür yazılımlarda ülkemizin dünyada iddialı bir yeri olması için, hükümetin ciddiyeti dışında, gerekli olan her şey vardır.

Hem siber güvenliğimiz için hem de ülkemizin bilişim sektörünü geliştirmek için önemli olan bu konuda başbakanın yazılı olarak yanıtlaması talebiyle TBMM başkanlığına sunduğum ayrıntılı soru önergesi ektedir.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA;


Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını dilerim.



Saygılarımla.

Osman COŞKUNOĞLU

Uşak Milletvekili



Check Point, internet güvenlik ürünleri geliştiren İsrail kökenli bir firmadır. Geçen hafta, Mavi Marmara gemisine İsrail askerleri saldırdığı sıralarda, Check Point’in internet filtreleme ürününü kullanan kuruluşların İHH web sitesine (ihh.org) girmeleri engellenmiştir. Bunun nedeni, Check Point veya onun hizmet aldığı firmanın ihh.org sitesini “nefret saçan” (“Hate speech”) kategorisine dahil etmiş olmasıdır. Bu bilgi ışığında:

İçinde bankaların ve devlet kurumlarının da olduğu, pek çok kuruluşun Check Point ürünleri kullandığı doğru mudur?

(Açık İstihbarat : Doğrudur, fazlası da vardır. Başbakanlığın konferans görüşme sistemi Checkpoint cihazları üzerinden geçmektedir.Ayrıca Türkiye'nin ADSL altyapısı üzerinde çalışan cihazlardan; kamunun kullandığı operatörlerdeki altyapılara kadar bir çok şey incelemeye alınmalıdır. Bir polisin telefon konuşmasının istihbarat değeri olmayabilir ama 100 polisin telefon konuşmasının istihbarat değeri vardır. )

Hangi kamu kuruluşlarında Check Point ürünleri kullanılmaktadır?

(Açık İstihbarat : Hangilerinde kullanılmamaktadır sorusu cevaplanması daha kolay bir soru olurdu. Daha da önemlisi sorun Checkpoint'le sınırlı değildir.)

İsrail’in stratejik müttefiki ve en yakın dostu olan ABD’de, Check Point 2006 yılında güvenlik ürünü geliştiren bir Amerikan firmasını (Snorts) satın almak istediğinde buna Bush yönetiminin ulusal güvenlik nedeniyle izin vermediğini biliyor muydunuz?

T.C. başbakanı olarak, bir yandan uluslar arası platformlarda İsrail ile ilgili keskin sözler sarfederken bir yandan da bu İsrail firmasına Bush’dan bile daha fazla mı güveniyorsunuz da devlet kurumlarında bile kullanılmasına izin veriyorsunuz?

Check Point ürünü olmasa da, ülkemizde kullanılan internet güvenlik ürünlerinin tamamına yakınının yabancı firmalar tarafından geliştirildiği doğru mudur?

Bu kadar yabancı ürün bağımlılığı, özellikle devlet kurumlarında ciddi bir güvenlik riski oluşturmuyor mu?

Önemli kurumlarda kullanılan güvenlik ürünlerinin alımında ciddi bir inceleme süreci var mıdır? Güvenlik ürünleri tercih edilirken bağımsız uzmanlara denetim yaptırılmakta mıdır?

(Açık İstihbarat : Yabancı firmaların bakanlıklarda ve ilgili kurumlarda kimlerin çocuklarına hangi bursları verdiğini; yaşanan para trafiğini finanse ettiğini ortaya çıkarırsanız, ne tarz bağımsız bir denetim mekanizması işlediğini de anlarsınız)

Mavi Marmara gemisine İsrail saldırısı üzerine, İsrail’den ülkemize internet üzerinden başka siber saldırılar olmuş mudur?

Kaç gün süren hangi saldırılar veya engellemeler olmuştur? Bu gibi saldırılara karşı ülkemiz hazırlıklı mıdır?


Söylemde “bilgi toplumu” veya “bilgi çağı” kavramlarını sık sık kullanan, ama kendi hükümetinizin hazırlattığı ve 2006 Temmuz’unda Resmi Gazete’de yayımlanan “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin içindeki eylemleri bile 4 yıldır gerçekleştiremeyen hükümetiniz, internet güvenliğimiz konusunda da ciddiyetten uzak bir yaklaşım içerisinde olmuyor mu?

Ülkemizde internet güvenliği üzerine araştırma yapma ve ürün geliştirme konusunda yetkin mühendisler ve firmalar olduğu halde, hükümetiniz neden yabancı ürün bağımlılığına seyirci kalarak ülkemiz için riskli bir durum yaratıyor?

Neden bu konuda yerli ürün geliştirilmesi teşvik edilmiyor?


Hiç değilse devlet kurumlarında kullanılması için yerli firmalar tarafından, tercihen açık kaynak kodlu güvenlik yazılımları geliştirilmesi için gereken destekleri sağlayacak mısınız?

Üçüncü dünya ülkeleri dışındaki her ülke siber güvenliğe önem verirken, bir siber saldırı karşısında yazılımları ve verileri kaybetmemek için yedekleme sistemleri geliştirirken, hatta bilişim alanında olası bir ulusal krizi önlemek ve yönetmek için gerekli kurumları (örneğin, ABD’de CERT) kurarken, siber güvenlikten sorumlu kişiler atarken, neden hükümetiniz ülkemizi bu konularda üçüncü dünya ülkeleri gibi tamamen hazırlıksız ve korumasız bir durumda bırakıyor

Açık istihbarat

BU ÖDÜL CESARET MADALYASINI GÖLGEDE BIRAKIR
Mehmet Ali Güller
18.06.2010 11:21



Büyük Ortadoğu Projesi emperyalist bir proje olması bakımından asla yeni değildir. Çünkü son tahlilde BOP, ABD’nin dünya liderliği projesidir. Bugün ABD’nin küresel liderlik hedefinin ismi olan ve milli devletleri hedef alan bu proje, geçen yüzyılda da yine ABD’nin küresel liderlik hedefleri için vardı ama o çağın devletleri olan çok-milletli devletleri hedef alıyordu; en başta da Osmanlı devletini…
Projenin uygulayıcısı da ABD Başkanı Woodrow Wilson’du. Wilson, 21 Ocak 1918’de, yani Osmanlı devletini paylaşım esasına dayalı 1. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Paris Barış Konferansına giderken yanında 14 maddelik bir program ve aşağıda gördüğünüz haritayı götürmüştü… Wilson’un yanında götürdüğü program, Konferanstan 13 gün önce, 8 Ocak 1918’de açıkladığı ve tarihe Wilson prensipleri olarak geçen 14 maddeydi.



Prensiplerin 12. Maddesi Osmanlı Devleti’ni bölme-parçalama maddesiydi: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı fakat Türk olmayan halkalara bağımsızlık verilmelidir”. Wilson bu maddelerle de yetinmemiş ve 11 Şubat gününden başlayarak verdiği bir dizi deklarasyonla programını derinleştirmiştir.
Wilson’un bizi yakından ilgilendiren bir başka yönü de İstanbul’da 4 Aralık 1918’de kurulan “Wilson Prensipleri Cemiyeti”dir. Pek çok Osmanlı “münevverinin” kurduğu bu cemiyetin temel hedefi Amerikan Mandası sağlamaktı! Öyle ki, Sultanahmet Mitingi sonrası Osmanlı münevverleri Wilson’a telgraf çekiyor ve “bugün bizi savunmanız gerekiyor” diyordu.
Ne var ki, Milli Kurtuluş Savaşı ile mandacılık da, Wilson’un Sevr’e dayanak olan haritası da, etnik ayrımcı 12. maddesi de çöpe atılıyordu.
Neden mi anımsattık tarihin bu siyah sayfasını?

DAVUTOĞLU’NA WİLSON ÖDÜLÜ
“ABD ile ilişkilerimizde altın bir işbirliği dönemi var” dedikten sonra Dışişleri Bakanlığı’na atanan Ahmet Davutoğlu, Wilson adına kurulu bulunan Woodrow Wilson Uluslararası Düşünce Merkezi’nde ödül aldı! Hem de “eksen kaydı” denilen şu günlerde..!
Davutoğlu’na ödülü “Kamu Hizmeti” dalında verildi! Wilson Merkezi Başkanı Hamilton ödül açıklamasında şu sözlerle övdü Davutoğlu’nu: “Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmesinden bu yana, Türkiye’nin dış ilişkilerinin gelişimini hızlandırdı, uluslararası görüşmelerdeki konumunu yükseltti. Türkiye’nin dünyadaki ve bölgesindeki önemini arttırdı ve Türkiye’nin bölgesi ile ilişkilerini güçlendirmesini destekledi. Doğu ile batı geleneklerini kucaklamanın önemine dair keskin anlayışla birleşen başarıları, ona hatırı sayılır ün kazandırdı”.
ORTADOĞU BİRLİĞİ, BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’DİR!
Davutoğlu’nun başarısı (!) her şeyden önce Erdoğan’ın eşbaşkanlığını yaptığı BOP’un bölge faaliyetlerini kotarmasından geçti. BOP’un en önemli bölge faaliyeti de kuşkusuz kimilerinin “yeni-Osmanlıcılık” dedikleri ama aslında BOP’un ta kendisi olan “Ortadoğu Birliği”dir!
Bildiğiniz gibi Türkiye-Suriye-Ürdün-Lübnan dörtlüsü geçtiğimiz günlerde, Davutoğlu’nun ismini Ortadoğu Birliği koyduğu, “serbest ticaret bölgesi” kurdu. Birliğin diğer üyesi ise Kuzey Irak’tır! Davutoğlu Ortadoğu Birliği’nin ilanından hemen önce Barzani ile “tam ekonomik entegrasyon” anlaşması yaptı. Hedef, siyasi entegrasyon! Böylece BOP’un temel hedefi olan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı gerçekleşmiş olacak!
Davutoğlu, Ortadoğu Birliği’nin önşartı olarak şu sacayağının kotarılmasını sağladı öncelikle: “İsrail’le kontrollü gerilim”, “Araplarla zoraki dostluk” ve “İran’a manevra daraltma”.
Bu sacayak Obama’nın Erdoğan’a 13 Nisan 2010 zirvesinde çizdiği hedefle uyumluydu: “Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli bir oyuncu olmasını ve bu konuda işbirliği yapmasını istiyoruz”.
Bu sacayak, Davutoğlu’nun altını çizdiği “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” söylemiyle tam uyumluydu.
Erdoğan ve Davutlu ikilisi bu hedef doğrultusunda bir yandan Arap dostluğu kazanabilmek için İsrail’le gerilimi tırmandırdı, bir yandan bölge liderliğine soyunabilmek için İran’dan rol çaldı, bir yandan da İran’la dirsek teması içinde Tahran’a diplomatik kontrol uyguladı ve manevra alanını daralttı.

Odatv.com

ABDULLAH GÜL’DEN YÜZDE 98’LİK İTİRAF!.
Müyesser Yıldız
15.06.2010

Kendileri, “Kıbrıs, K. Irak, Kürt ve Ermeni açılımların” mimarı, AB’nin yılmaz savunucusu, ABD’nin gözbebeği, AKP’nin Çankaya’daki temsilcisidir. Her konuda uhulet, suhulet ve teenniyle hareket eden “sakin güç” Gül, İsrail’in de “Kendisine kapımız her zaman açık” dediği bir isimdir.

Kore’ye giderken yine ilginç mesajlar vermiş… “Türkiye’nin ekseninin kaydığı” tartışmalarıyla ilgili söylediklerinden başlayalım. Demiş ki;

“Bu eksen işi, yanlış ortamlarda konuşuluyor. Bakın İngiltere’ye, Fransa’ya, İspanya’ya... Bunların ekseninden bahsediliyor mu? AB’nin ekseni nereye gitti diyen var mı? İspanya’nın Latin Amerika’nın en devrimci ABD’ye en meydan okuyan ülkelerle çok özel anlaşmaları var. Kimse İspanya’nın ekseni nereye kaydı diyor mu? Fransa yine Afrika’da ilişki içinde olduğu eski sömürgelerini hala bırakmak istemiyor. Kimse Fransa’nın ekseni kaydı diyor mu?.. Türkiye’nin komşuları, Türk Cumhuriyetleri ve tüm Müslüman ülkelerle ilişkilerini sadece kalkıp da Türkiye’nin ekseni kayıyor diye değerlendirmek, bilgisizliktir veya kötü niyetli bir yaklaşımdır. Kaldı ki, Türkiye AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülke. Türkiye’nin bölgesindeki ya da yakınındaki bir ülke ile ilişkisine bakıp eksenini tartışmak kadar abes bir şey olmaz. Bir ülkenin ekseni tartışılabilir ama bunu ortak değerler, insan haklarına saygı, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi yönünden yaparsınız.”

Neymiş? “Türkiye, AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülke” imiş!..

Vallahi bu oran, AB ülkelerinde bile yok. Doğru, güya AB’nin bir ortak dış politika ve savunma rüyası var, ama her bir ülke öncelikle kendi menfaatini gözetiyor, AB’nin aldığı/alacağı ortak kararlarda da çatır çatır pazarlık yapıyor… Örnek Irak’ı işgal!.. Çoğu AB ülkesi “koalisyon” güçlerine katılmadı. Ya biz ne yaptık? Altında dönemin Başbakanı Gül’ün imzasıyla 1 Mart tezkeresini Meclis’e sevk ettik.

Peki bize ne oluyor? AB üyesi miyiz? O yüzde 98’ine katıldığımız kararlarda söz ve oy hakkımız var mı? Hayır, onlar karar alıyor, bize de uygulamak düşüyor. Zaten Gümrük Birliği’nden sonra tüm alanlarda, bu tek yanlı mekanizmayı başarıyla uygulanmaya başlandı.

Gelin, AB’nin “dış politika”da aldığı kararlara kabaca bakalım… “Komşularla sorunların çözülmesi” adı altında, “Rum kesiminin tanınması, Yunanistan’la Ege sorununun halledilmesi, casus belli kararının kaldırılması, Ermenistan’la sınırların açılması, tarihi sorunların halledilmesi, Dicle-Fırat sularının uluslararası yönetime devredilmesi” gibi öneriler(!) var. Acaba AB’nin bu konularda izlediği “ortak” politika ve aldığı kararların hangisi Türkiye lehine? Suriye, Irak, İran, Orta Doğu, Kafkaslar ve enerji hatları için Türkiye üzerinden istenenleri ise hiç saymayalım!..

Cumhurbaşkanı Gül’ün “eksen kayması” için koyduğu kriterler de ilginç. “Ortak değerler, insan haklarına saygı, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi” yönünden eksen kaymasından söz edilebilirmiş!..

Ülkemizin iç-dış politikaları ve ekonomisine yönelik tüm “operasyonların” bu “ulvi” kavramlara sığınarak yapıldığını,

Gül’ün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı iken, “Türkiye 80 yıldır kendi dinamikleri ile gerçekleştiremediği dönüşümü AB sayesinde yapıyor” dediğini,

Ve Türkiye’yi AB’ye tek yanlı “demirleyen” 17 Aralık 2004 zirve kararları ile 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni hatırlayınca, Cumhurbaşkanı Gül’ün hakkını teslim etmek, hatta “Eksen kayması mı? Hadi canım sizde!..” demek gerekiyor.

İRAN, IRAK OLACAK HABERİ

Cumhurbaşkanı Gül’ün Kore yolundaki bir diğer önemli mesajı İran’la ilgiliydi.

“Irak ambargosunun, Türkiye’ye maliyeti ortadadır. Sadece ambargo sorunu çözmüyor, çözmedi işte. O kadar savaş oldu. İran’ın bu nükleer meselesi ya diplomasi ile hallolacak veya Irak’ta gördüğümüz şeyler olacak. Irak’ta gördüğümüz şeyleri tekrar görmeye tahammülümüz yok. Dolayısıyla, bu meselenin diplomasi yoluyla hallolması için daha çok uğraşıyoruz. Bizim BM’deki hayır oyumuz aslında İran’ı masada tuttu. Batı’yla ters düşmek diye bir şey yok. Türkiye ile Batı arasında ayrı gayrı yok. Biz İran’ı masada tutmaya çalışıyoruz” demiş.

Görüyorsunuz; “Türkiye ile Batı arasında ayrı gayrı yok”muş!..

Öyleyse ne o ABD’ye “Meydan okuduk… Obama, Erdoğan’a yalvardı” havaları?!..

Gül’ün, “Irak’ta gördüğümüz şeyler olacak” sözünün altını çizelim.Türkiye’nin, aynen Irak işgali öncesindeki gibi, aynenABD’den bağımsızmış gibi sanki “olmazları” göstermeye çalıştığı izlenimi yok mu?

Hele de Nisan ayında Türkiye’ye gelip, Cumhurbaşkanı Gül’le görüşen ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’in, “Türkiye Cumhurbaşkanı, İran nükleer silah peşindeyse, onu durdurmalıyız dedi” iddiasıyla,

AKP’ye yakın isimlerden Türkiye uzmanı Henry J. Barkey’in, “Burada bizim sorunumuz, Türkler’den birbirinden tümüyle farklı iki mesaj alıyor olmamız. Bir yandan, kamuoyuna yapılan açıklamalarda sorunların kaynağında İran’ın değil, İsrail’in bulunduğu vurgulanıyor. Ama sahne arkasından, bizlere, Dışişleri Bakanlığı düzeyinde söylenen başka” şeklindeki sözleriorta yerdekalmışken…

İSRAİL’E YUMUŞAMA
Kore yolunda Cumhurbaşkanı Gül’ün İsrail’e yönelik üslubu da iyice yumuşamış… İsrail’in 9 Türk’ün öldürülmesiyle ilgili özür dilemeyeceği açıklamasına, “Nasıl telafi edileceğini onlar bilir” cevabını vermiş!.. “Özür dilemekten” bile kaçınan bir ülkenin “telafisi” acaba nasıl olur ki?

Başbakan Erdoğan PKK için, “taşeron, tetikçi, figüran” demişti. Gül ise “Terör örgütü bazen kullanılır, bazen motive edilir, bazen de ihale alır” yorumunu yapmış. Akıllara hemen “İsrail” gelince de şu izahatta bulunmuş:

“Elimizde kesin delil olmadan kimseyi kolay kolay suçlayamam. Bunlar büyük suçlamalar. Ben öyle bir şey kastetmedim.”

İnsanın, “Kesin delil olsa ne olur ki?” sorusunu sorası geliyor. Mesela PKK’nın kullandığı, topuk koparan İtalyan mayınları için ne yapıldı? Mesela 2007’de ABD’nin Irak ordusuna verdiği silahların PKK’nın “eline geçtiği” tespit edildi de ne oldu? Gül, o zamanlar Dışişleri Bakanı idi. Amerikan ordusunun, Irak ordusuna iyi niyetle silah yardımında bulunduğunu belirtip, “Bu silahların terör örgütünün eline nasıl geçtiğini Amerikan Savunma Bakanlığı da araştırıyor. Bazı Amerikan askerlerinin de karıştığı yolsuzluk olayları belirlendi. Konuyu Iraklı yöneticilerle de görüştük” dedi. Sonuç?!..

ÇANKAYA “İPTAL”E AYARLI

Gül’ün iç politika, yani Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın, “Anayasa Mahkemesi paketin bir bölümünü iptal ederse, bu karar yok sayılsın” şeklindeki önerisi üzerine başlayan tartışmaya ilişkin değerlendirmesine gelince…

“Biraz tartışılsın bakalım” demekle yetinmiş.
Demek ki öneriyi, “anormal” bulmuyor, tartışılıp, belki de yavaş yavaş kabul görmesini istiyor.

Bu vesile ile Çankaya Köşkü’nün Anayasa değişikliği konusundaki havasını da verelim. İddia o ki, Köşk’te tüm beklenti ve hazırlıklar “iptal”e göre yapılıyormuş!..

Odatv.com

Attila İlhan'ı Anarken : Batı'nın Deli Gömleğinde Türkiye
Banu Avar
İlk Kurşun

İSRAİL ve ABD’nin Ankara Büyükelçiliklerinin hükümete aktif müdahalesiyle TRT’deki işimden edildiğimi biliyorsunuz…

Bu bilgi, bana TRT üst yönetimi tarafından iletilmişti.

Bugün, haftalık yazılara başlarken, nedense (!) bunu bir daha hatırlatma ihtiyacı duydum.

Sınırlar Arasında programının "Filistin Bir Bıçaktır, Kalbinize saplanır" bölümünde anlattığım Gazze’ye bu hükümet tarafından yayın yasağı konulmuş son anda bir kısmı yayınlanmıştı. Muhammed ve Duvarlar bölümü de binbir güçlükle yayına girebilmişti.

Sonra TRT kapılarına İsrailli yetkililer dayanmıştı!

O gün bugün işsiziz. Üzerinden 2 yıl geçti..

Madem ambargoluyuz, sesimizi sitemizden duyuralım, sizlerle daha sık buluşalım istedik..

Yurt içi kavuşmalar bitti, masa başına döndük. Bugün 15 haziran!

*-*-*

Bugün Attila ağabey, 85 yaşında…

Attila ağabey (İLHAN) , 85 yıl önce bugün doğmuştu.

Son dakikaya kadar büyük bir disiplinle ve KENDİSİ İÇİN HİÇ BİR SEY İSTEMEDEN çalıştı! Üretti..Büyük bir ışık huzmesi yarattı..

2004’de TRT de 10 yıl boyunca yaptığı sohbetlere son verildi. 2005’de ölmeden 1 ay önce Cumhuriyetteki köşesinden ayrılmıştı. Kimbilir neden?

Bugün artık kitaplarında yaşıyor.. Kitapları bugün yazılmış gibi geleceğe yol gösteriyor..

2004 -2005 köşe yazılarını Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı internet sitesinden okuyabilirsiniz. Her biri bugün yazılmış gibi…

Attila abi bu milletin yetiştirdiği, Atatürk’ü en iyi anlamış ve ANLATMIŞ düşünürlerden biridir.

Tek cümleyle Atatürk’ü şöyle özetlerdi:

‘Kemalizm, sürekli devrimciliktir!’

Pek (!) Atatürkçü geçinenler, ağzından Atatürk’ü bir an olsun düşürmeyenler bu görüşü ‘muhataralı’ (tartışılabilir) saymışlardır….

Şöyle diyordu:

‘Türk devriminin nihai amacı, hiç de yeni Tanzimatçı aydınların savunduğu gibi, Batıya katılmak, batının içinde kaybolmak değildir!

Tam tersine, bu devrim, tarih felsefesini de, medeniyet anlayışını da, Batıya karşı, çağdaş, fakat ULUSAL MERKEZLİ olarak tasarlamış, geliştirmeye çalışmıştır. Bu bir!

Tarih ve medeniyetini çağdaş ama ulusal bir temel üzerine kurmayı tasarlamış Müdafaa-i Hukuk Doktrininin dış politikasını –hele hele—savunmasını, ‘yabancı’ üstelik batılı bir dış politika ve savunma algısı içinde ‘eritmeye kalkışması’ İMKAN HARİCİDİR! Bu da iki!’

(Ufkun Arkasını Görebilmek 1997)

Türkiye uzun bir zamandır, Mustafa Kemal’in ölümünden beri Batının kültür politikasını, ekonomik sultasını, savunma şemsiyesini üzerine DELİ GÖMLEĞİ giyer gibi giymiştir..

‘DELİ GÖMLEĞİ’ Attila ağabey’in duruma koyduğu teşhisdir. Şöyle demişti:

‘Türkiyenin kuruluş felsefesi ve ilkelerine ters düşen bir dış politika ve savunma ortaklığı içinde çırpındığı açıkça görülüyor. Aynen deli gömleği giydirilmiş, akıllı bir adamın, çırpınışı gibi!’.

Sistem ve ‘Eksen’!


Bu çırpınış 70 yıldır sürüyor. Türkiye, iki birbirine tamamen zıt politikayı uzlaştırabileceğini sanıyor. Bugün bazı yazar çizer esnafının, ‘Eksenden kaydık mı kaymadık mı’ gibi sığ tartışmalarına 97 de şu vevabı vermişti:

‘Türkiye, ulusal çıkarlarını savunmakla, Batıya yani SİSTEM’e ‘entegre’ olmayı uzlaştırabileceğini sandı! Sizce hem Washington’a bakıp ‘hizaya gelmek’, hem de Avrasya’da nüfuz sahibi, ‘BAĞIMSIZ bir güç olmak mümkün mü?’

Attila ağabeyin 85. doğum günü!

Ondan ayrılalı 5 yıl oldu. Bugün hayatta olsa, gırtlağına kadar SİSTEM’e batanların ‘eksen’lerini irdelerdi..

‘Batının Deli Gömleği’ içinde çırpınan Türkiye özellikle bugünlerde değil ‘eksenden kaymak’, emperyalizmin Türkiye’yi konuşlandırdığı eksenin tam ortasındadır.

Sistemle pek içli dışlı yazar çizerler son tartışmalara gülüp geçiyor ve son gelişmeleri, şimdiye kadar , ‘tek eksende yapılan siyasetin birkaç eksen üzerinde geliştirildiği’ şeklinde yorumluyorlar..

Türkiye, bugün Küresel çetenin yol haritasında iz sürüyor.

Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun danışmanlığını yaptığını söyleyen CFR yetkilisi, CIA strateji uzmanı Stephen Larrabee, geçen hafta verdiği röportajda,

‘Erdoğan hükümeti, Ortadoğu’da büyük rol oynamak istiyor ve bunu beceriyor’

demiş. (Aydınlık dergisi 13 haziran 2010)

Larrabee, bu hükümetin ‘Ortadoğu’daki rolünü kabul ettirmeyi’ başardığının da altını çizmiş.

Bu ROL, Arap dünyasında bir Erdoğan rüzgarı estirmeyi gerektiriyordu.

Bu rüzgar Arap halklarının saçlarını dalgalandıracaktı. Kimdir bu Arap halkları. Suriyeli, Ürdünlü, Lübnanlılar.

Büyük çoğunluğu Filistinlilerden oluşan ve İngiliz yapması sınırlarla birbirinden ayrılmış ülkelerde yaşayanlar..

Onların kalbinin yarısının Filistinde attığı biliniyor. Onlar açlık ve sefalet içinde en küçük bir esintiye hasret, yaratılan rüzgarlarla oyalanırken, Arap kralları, Şeyhleri, Amerikanın yüzyıllık Ortadoğu hayalleri için taşları yerine koymaya başlıyorlar.

Manşeti gördünüz:

‘Ortadoğu Birliği kuruldu!

‘ Türkiye- Suriye- Ürdün- Lübnan Türk Arap İşbirliği Forumu için toplandılar. Avrupa Birliğinin 1951 de temelinin atıldığı oluşuma benzer bir oluşuma imza attılar!’

(Hürriyet 11 haziran 2010)

Bu Türkiye’nin EKSEN’e tam olarak oturduğunun kanıtı.

Mehmet Akif şiirleri, ‘Türk Arapsız Yasayamaz!’ teranesi, ‘eksen’in kenar süsleri…

Zamanı geldi. Küresel çete ‘Ortadoğu Federasyonu’nu kuruyor.

Tek Dünya devleti ve Ortadoğu Federasyonu

Onlar bunu 2. Dünya savaşının bitiminde projelendirmişlerdi.

Emperyalizm, el uzatmadık yer bırakmayacaktı.. Tek kutup olacak, tek dilli, tek kültürlü, tek bir merkezden yönetilen bir dünya devletini kotarılacaktı.

Cengiz Özakıncı ABD’yi yöneten güçlerin 1946’dan beri ‘tek dünya devleti’ne giden yolda Ortadoğu Federasyonu’nunu dillendirdiklerini belgeliyor.

(Türkiyenin Siyasi intiharı- Yeni Osmanlı Tuzağı)

…Bir Ortadoğu Federasyonu yalnızca SSCB’yi yıkmak için değil, aynı zamanda tek dünya devleti kurulması için de gerekliydi…

William Bullitt 1946’da ortaya koyduğu stratejiyi anımsamak gerekiyor. Şöyle diyordu:

‘..… Avrupa federasyonu, Ortadoğu federasyonu, Asya Federasyonu vb gibi bölgesel birlik ve birleşmeler kurma yolu BM anayasasına aykırı değildir: Beklediğimiz tarihi an gelince (Rusya komünizmden uzaklaşınca), bu iğreti adım, yerini dünya Federasyonu girişimine bırakabilir. Ulusal egemenlik sorunları bütün insanlığın yaşamıyla ilgili bu büyük dava içinde erir gider. Dünya hükümetini kurmak ve onu en yeni ve gelişmiş silahlarla bir otorite konumuna getirmek baş davamız olur. Ulusların yazgısı, insanlığın hakları hep bu otoriteye bağlanır.’

Türkiye’de General Cafer Tayyar Eğilmez, bu görüşü, 1951 yılında seslendirmiştir.

‘NATO’nun Türkiye’ye verdiği görevin, Ortadoğu İslam Federasyonu’nu kurmak’

olduğunu şu sözlerle açıklamıştır:

‘NATO’ya alınmamızın asıl amacı Ortadoğu cephesinin kurulmasıdır..Bütün bir Türk ve İslam camiasının federasyon biçiminde birleştirilmesidir..’

Bu görüş, Türkiye NATO’ya girdiği günden beri tartışılan ve İsrail’den Avrupa Birliğine kadar geniş bir yelpazede dillendirilen bir görüştür.

2005 Yılında, aynı plan, Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılmış ve başbakan Erdoğan bu oluşumun ‘eşbaşkanı’ olarak atanmıştır.

Küresel güçler , hedefe doğru yürürken çeşitli merhaleler saptamışlardır..

Önce Ortadoğu’daki ülkelerin yöneticileri Washington’a bağlanmışlardır.

Küresel şirketlerin örümcek ağları içinde kanları emilmiştir.

Açlık ve yoksulluk içinde kıvranan halklar, etnik ve dini kaosun içine atılmışlardır.

Ulus devletin modasının geçtiği ve federalizmin çağdaşlığı fikri işlenmiştir.

Ve son aşamada ‘yeniden Osmanlıcılık’ devreye sokulmuştur.

Bugün izlediğimiz trajedi, ‘açılım’ edebiyatı, her gün verdiğimiz şehitler, Türk Arap forumları, Gazze’ye gönderilen gemiler, dünyayı sömüren çokuluslu şirketlerin hergün İstanbul Ankara arasında mekik dokuyuşları ve Pensilvanya’dan verilen mesajlar , Cumhurbaşkanımızın Kayserilileri Kalvinist * yapması (!) hep bu EKSEN’de değerlendirilmelidir..

Attila ağabeyi anarken sözün buralara gelmemesi imkansızdı.

Attila İlhan, yaşamını, Türkiye’yi Türkiye yapanlar, ve onu tanınmaz hale getirenleri anlatmaya belgelemeye adamıştı.

Türkiye’nin onlarca yıldır emperyalizmin rotasına oturtulmaya uğraşıldığını ama her seferinde hedefe ulaşılamadığını anlatırdı.

Bunu Cumhuriyetin sağlam atılmış temellerine, ve bunu sonuna kadar sahiplenmiş millete bağlardı.

Bu o kadar böyleydi ki Menderes, Demirel, Ecevit, Özal ABD ile hemhal olmuşken, bir anda genetik hafızalarından etkilenip sistem’e ters adımlar atabilmişler ve sistem tarafından cezalandırılmışlardı.

Türkiye’nin zorlu yolunu ve yolcularını ve ardındaki büyük oyunu en açık anlatan yazarlardan biriydi.

‘Bu ülkeyi hep aydınlar batırmış, halk kurtarmıştır!’

derdi..

Bir 15 Haziran’da daha onu anarken özellikle Batının Deli Gömleği ve Hangi Küreselleşme’yi bugünlerde okuyun derim. . İşin ekonomik , siyasi ve kültürel boyutunu mükemmel örneklerle ortaya koymuştur.

Teşekkür ederiz Attila ağabey, Ruhun Şad Olsun! Hakkını ancak senin kadar çok çalışarak ödeyebileceğiz.

----------------------------------

*14 Haziran 2010 Hürriyet Gazetesi: Cumhurbaşkanı Gül, 4. Geleneksel Kayserililer Brunch’ında (kelimelerin birbiriyle ilişkisi müthiş!) : ‘ Kayserililer hayırseverlikte birbiriyle yarışıyor. Bu dünyanın ilgisini çekiyor. Kaysrililer Kalvinistler olarak tanınmaya başladı’ dedi.

John Calvin Papalığa muhalefet sonucu kurulan Protestan mezhebinin 2. büyük ismidir ve Fransız bir dinbilimcidir. . Avrupada reformist düşünceler yaymış,. Kapitalist zihniyetin babalarından biri olarak tanımlanmıştır.

Şehit cenazesinde AK Partili vekile saldırı girişimi
18:50 - Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde mayın tuzağında şehit olan Uzman Çavuş Ömer Kara'nın cenazesi, Mersin'in Tarsus ilçesine bağlı Hacıhamzalı Köyü'nde toprağa verildi. Cenazenin defnedilmesinden sonra AK Parti Mersin Milletvekili Ali Er'e, 3-4 kişilik bir grup saldırmak istedi. Saldırganlar sivil polis ve jandarma ekipleri tarafından engellendi. 20.06.2010 MERSİN
netgazete

Serdar Akinan
Sünepe

Ekranlardan kim, 'Türkiye-İsrail arasında barışın olması için İsrail yönetiminin ve Türkiye'den AK Parti yönetiminin gitmesi lazım' dedi bilmiyorum.
Belli ki bu analiz Başbakanı fena halde kızdırmış.
'Bunu utanmadan, sıkılmadan televizyonlarda söyleyecek kadar da maşallah cesurlar. Onlar bunu söyleyecek kadar cesur, bu ülkenin başbakanı, iktidar partisinin genel başkanı bunu seyredecek kadar 'sünepe' öyle mi?' diyerek tepkisini ortaya koydu.
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim Başbakan elbette 'kılıksız ve uyuşuk' yani sünepe değil.
Tam tersi... Karizmatik... Reaktif hatta proaktif...
Fakat yapılan bir analize bu kadar sert tepki gösteren Sayın Başbakan'ı bu kez anlamakta zorlanıyorum.
Zira bu kadar tepki gösterdiği konu ne?
İsrail-Türkiye ilişkileri... Bu ilişkiler ne zaman bozulmaya yüz tuttu?
İsrail Gazze'ye saldırıp kadın, çoluk çocuk demeden öldürdüğü günden beri.
Sonra malum... Davos'ta , 'One minute' geldi. Ardından Mavi Marmara baskınında kan döküldü.
Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu bu süreçlerin tamamında Sayın Başbakan'la aynı şeyleri dillendirdi.
Ve geçen gün İsrail konusunda sesini yükseltiyor diye Davutoğlu'nun şahsını hedef alan son derece ağır bir yazı kaleme alındı.
Bu yazıyı kaleme alan yazar, şu anda Doğan Grubu'nun kanatları altında olabilir ama o konuda da tavrı net Sayın Erdoğan'ın...
Bakın ne dedi?
'Hangi patrondan gücünü alırsan, hangi medya grubunun mensubu olursan ol, bizi bağlamaz... '
Vallahi kafam karıştı... Fırçayı kim yedi? Neden yedi?
İşin kara mizahı bir yana...
Ahmet Davutoğlu'na yönelik 'ayar verici' bu yazının cüreti nereden geliyor iyi okumak gerek.
Bu, maliyetinin olmayacağı hesaplanarak kaleme alınmış sert bir eleştiridir.
Yoksa Başbakan'ın eski sözcüsü olmak koruyucu bir mazeret olamaz.
Peki neden böylesi bir tavır?
Ben bunu Fethullah Gülen'in daha o anda gördüğü (hissettirildiği?) fotoğrafın Başbakanlık katında anca algılanmasına bağlıyorum.
ABD'nin güç odakları kolektif hareket etmiyor. Yani monolitik bir siyaset gütmüyor. Pragmatik...
Bölgemizdeki çıkarları bir makulde buluşsa da sorunlara çözüm çeşitli.
Algılar dolayısıyla tepkiler de çeşitli...
AKP'nin genel itibarıyla başarılı bir Ortadoğu politikası var. Erdoğan Arap aleminde son derece sevilen etkili bir figür...
Ama verili rol neydi?
'İran'ı dengelemek'
Fotoğraf ne?
'İran'ın yanında yer almak'
Gerçekten bu tavır sürecek mi? Anlamak için çok beklememiz gerekmeyecek.
İran Gazze için yola çıkacak yardım konvoyunun bir kolunun İstanbul'a uğrayacağını açıkladı. Ötesinde 'İsrail müdahale ederse karşılık veririz' dedi..
Türkiye bu kez İran'ın yanında 'fiilen' duracak mı? Durmayacak mı?

http://www.aksam.com.tr/2010/06/20/yazar/17828/serdar_akinan/sunepe.html

Başbakan dağılırken
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
24 Haziran 2010

İRAN politikasında yalnız kaldı, moral bozuk.

Filistin politikasında yalnız kaldı, moral bozuk.
Batı dünyası ile arası açıldı, moral bozuk.
Açılımda işler sarpa sardı, moral bozuk.
Baykal gitti / Kılıçdaroğlu geldi, moral bozuk. Artan şiddet toplumsal öfkeyi artırdı, moral bozuk.
Sonuç:
Tam bir bozgun havası...
¡ ¡ ¡
İran politikasında zafer çığlığı atıyordu, şimdi ses yok.
İsrail’in peşini bırakmayacaktı, şimdi ses yok.
Dünyaya nizamat veriyordu, şimdi ses yok. Bir tek “terör” konusunda ses veriyor ama keşke ses vermese...
Çünkü...
Bu konuda ses verdikçe sadece ne denli dağıldığı ortaya çıkıyor.
¡ ¡ ¡
Mesela...
Ucuz polemik yaparak MHP’ye “Apo’yu niye asmadınız?” diye soruyor.
Mesela...
Şehit ailelerinin dramını yansıtan medyaya, “Terör örgütünün propagandasını yapıyorlar” şeklinde ağır mı ağır saldırılarda bulunuyor.
Mesela...
“Sizin döneminizdeki şehit sayısı / Bizim dönemimizdeki şehit sayısı” şeklinde açıklamalar yaparak kendisine akan kandan istatistiki haklılık payları çıkarmaya çalışıyor.
Mesela...
“Açılıma devam edeceğiz” diyor ama nasıl devam edeceklerine dair tek bir harf bile söyleyemiyor.
Mesela...
Bir yandan “Türkiye ne zaman güçleniyorsa terör artar” diyor, bir yandan da muhalefete “Sizin döneminizde terör daha çok artmıştı” diyebiliyor.
Mesela...
Gediktepe’de yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleştirdiği birkaç saatlik ziyareti bile bir üstünlük aracı olarak kullanabiliyor.
Mesela...
“Terör” gibi bir konuda bile ortak mutabakat zemini yaratmak için adımlar atmak yerine posta koymayı tercih ediyor.
Mesela...
“Ben çok farklı bir çizgi izliyorum” havası estirirken, kritik bir zamanda şahinleşerek, birdenbire Mesut Yılmaz’laşabiliyor ya da Tansu Çiller’leşebiliyor.
Bütün bunlar bir dağılmanın güçlü işaretleridir.
¡ ¡ ¡
Peki memnun muyum bu durumdan?
Bazıları gibi “Oh... Oh... Dönemi sona eriyor...” diye bayram mı yapıyorum?
Tabii ki hayır...
Çünkü...
Mesele “Tayyip Erdoğan’ın kalması ya da gitmesi” meselesi olmaktan çoktan çıktı.
Memleket elden gidiyor, Tayyip Erdoğan gitse ne olacak, kalsa ne olacak?

Hürriyet

Serdar Akinan
Vitrin Müslümanları

Dünya tam anlamıyla bir değişimin arifesinde...
Obama'nın paketi işe yarayacak mı? Bu kritik sorunun yanıtını yıl sonuna kadar göreceğiz...
Olumsuz hali Bretton Woods'un iflasıdır.
Yani küresel düzen değişir. Kaldı ki ben bu sürecin başladığına inananlardanım.
Temel iktisat tezi nedir?
'Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsızdır.'
Üretimin ve tüketimin geldiği boyut ortada.
İnsanı, insanlığı ve yerküreyi mahvetme noktasına getirdi.
Oysa bu tez gerçekte tam tersidir.
'Kaynaklar sınırsız, ihtiyaçlar sınırlıdır.'
Sosyologların ilkel kabileler üzerine yüzyıl başında yaptığı bir araştırmada insanların 'modern' insanlara nispetle çok daha az çalıştığı ispatlandı. Yılda bir ay...
İnsanın köleleştiği bir çağda yaşıyoruz... Bunca savaş, soykırım, açlık, adaletsizlik, kirlilik ve ahlaki çöküşlerin temel sebebi seçilen iktisadi yoldur.
Neo-liberalizmin vahşeti; silah tekelleri, ilaç ve gıda şebekelerinin küresel hegemonyası dünyayı ve insanlığı açmaza soktu.
İnsan nerede?
Işıl ışıl bir dünya şeklinde sunulan bu fotoğraf karesinde neredesiniz?
Manevi dünyamız bir çölü andırıyor.
Ruhlarımız o çölde bir yudum su peşinde.
Ruhumuz ondan geldi ona dönecek. Suskun bir izleyici gibi bekliyor.
Egomuz ise krallığını ilan etmiş... Bu sahte alemin kölesi olmuş bir kral... Kör ve sağır.
Kalbimiz suskun ve yapayalnız.
Gönlümüzde bir farkındalık yaratarak çölü ummana çevirecek aşk nerede saklı?
Düşünün. Nasıl bir hayat döngüsü içindeyiz?
Hazlar içinde yüzen tek başına insanlar olduk. Tüketen ve tükenen insanlar...
Her sabah yorgun argın yatağından kalkan, saatlerini tıkalı trafikte harcayan, ne uğruna ne ürettiğini bilmeden manasızca koşturan, anlam haritaları olmayan, sevgi yerine şüphe içinde yüzen yığınlar var etrafımda...
Mutsuz ve umutsuz ruhlar...
Dünya dönüşüyor... Bu coğrafya insanlığa binlerce yıl ne sundu?
Bu dönüşümün arifesinde, çözümün tepeden inmeci küresel iktisadi formüllerde değil, bireyden yükselen bir formülde yattığını anlamalıyız.
Evrene sığmayan ve bir insanın kalbine sığabilen tek şey nedir?
Her şey...
Devleti yıkmanın yolu egomuzu yok etmekle mümkün. Gücü aşkta saklı...
Yani bireysel reddiyeyle başlayan bir pratik küresel bir zaferle nihayetlenir.
Bir değişime ihtiyaç var. Ve, olacak...
Vitrindeki Müslümanlar bunu başaramaz. Çünkü onlar vitrindeler.
Vitrin kapitalizme ait bir semboldür. İktidarı istediler. İktidar onları vitrine koydu...
Şebek oldular.
Bunu başaracak mümindir.
Okuyan, dinleyen, paylaşan, dayanışan, anlaşan, anlayan mümin...

Akşam

Elini peruğuma attı, 'AÇ BAŞINI' dedi

30 Haziran 2010, 14:36Anadolu Haber

Başörtüsü yasağı, zulüm boyutunu da aşan bir noktaya ulaştı



Yıllardır hiçbir yasal dayanağı olmadan uygulanan başörtüsü yasağı, zulüm boyutunu da aşan saçma sapan bir noktaya ulaştı. Osmaniye'de LYS sınavına perukla girmek isteyen Zehra Aldemir, sınavdan çıkarıldı, inancı aşağılandı ve tartaklanarak okuldan atıldı.
Olayı anlattı

LYS mağduru Zehra Aldemir, sınav yerinde başından geçenleri şöyle anlattı: "Peruğumu taktım sırama oturdum. Sınavıma konsantre olmaya başladım, sınava 10 dakika kalınca görevli hanım yanıma gelerek; sınava böyle giremeyeceğimi peruğumu çıkarmamı söyledi. Ben de perukla sorun olmayacağını söyleyince, yüz ifadesini sertleştirerek ve ses tonunu yükselterek bana 'başını aç' diye bağırdı. Necla isimli görevli; beni salondan zorla çıkarttı. Ve bir kat aşağıdaki lavaboya çekti. Beni 20 dakikadan fazla lavaboda tuttu. İnancımı aşağıladı, beni tartakladı, hakaret etti ve sınava girmeme engel oldu.
Adliyeye giderek suç duyurusunda bulundu

Osmaniye Fen Lisesi'nde LYS matematik sınavına perukla girmek isteyen Zehra Aldemir, tartaklanarak okul dışına çıkarıldı. Sınav başlamadan 40 dakika önce sınava gireceği salona giderek psikolojik olarak rahatlamak isteyen Aldemir, peruk takmasına rağmen dini inançlarına ve kendine hakaret edildiğini kaydetti. Başından geçenleri Mazlumder Gaziantep Şube Başkanı Abdurrahim Çelik'e anlatan Aldemir düzenlenen basın toplantısının ardından adliyeye giderek suç duyurusunda bulundu.

Lisans Yerleştirme Sınavı'na (LYS) perukla girmesine izin verilmeyen öğrenci, sınav görevlisi hakkında suç duyurusunda bulundu.

Osmaniye Fen Lisesi'nde LYS matematik sınavına perukla girmek isteyen Zehra Aldemir, tartaklanarak okul dışına çıkarıldı. Sınav başlamadan 40 dakika önce sınava gireceği salona giderek psikolojik olarak rahatlamak isteyen Aldemir, peruk takmasına rağmen dini inançlarına ve kendine hakaret edildiğini kaydetti. Başından geçenleri Mazlumder Gaziantep Şube Başkanı Abdurrahim Çelik'e anlatan Aldemir düzenlenen basın toplantısının ardından adliyeye giderek suç duyurusunda bulundu.

LYS mağduru Zehra Aldemir, sınav yerinde başından geçenleri şöyle anlattı: "LYS matematik sınavına girmek için Osmaniye Fen Lisesi 3. kat 13 nolu salon 10. sıraya oturdum. Henüz sınav başlamamıştı ve sınavın başlamasına 40 dakika vardı. Ben sadece yerimi görmek ve psikolojik açıdan rahatlamak için oturdum.

Görevlilerden bir tanesi yanıma gelerek başörtülü sınava giremeyeceğimi ve başörtülü olarak sınava girmenin yasak olduğunu söyledi. Ben de başörtülü olarak girmeyeceğimi yalnız yerimi görmek için oturduğumu ve perukla sınava gireceğimi söyledim. Peruğumu taktım sırama oturdum. Sınavıma konsantre olmaya başladım, sınava 10 dakika kalınca görevli hanım yanıma gelerek; sınava böyle giremeyeceğimi peruğumu çıkarmamı söyledi. Ben de perukla sorun olmayacağını söyleyince, yüz ifadesini sertleştirerek ve ses tonunu yükselterek bana 'başını aç' diye bağırdı. Necla isimli görevli; beni salondan zorla çıkarttı. Ve bir kat aşağıdaki lavaboya çekti. Bunu duyan iki gözetmen ve bir polis memuru daha geldiler.
Lavaboda bayan gözetmen 'başını aç, yoksa giremezsin sınava, sınavın yanar. Seni böyle beni tartakladı, hakaret etti ve sınava almam' ifadesini kullandı. Ben de başımı açamayacağımı, perukla gireceğimi söyleyince bayan görevli Necla, elini peruğuma atarak 'aç başını' dedi. Beni 20 dakikadan fazla lavaboda tuttu. İnancımı aşağıladı, sınava girmeme engel oldu. Sınav başlamıştı ve görevli hanım ve diğerleri hala beni iknaya çalışıyorlardı. Ben yine sınava girmeyeceğimi ve üstüme gelmemelerini söyledim. Bunun üzerine bayan bağırarak 'ne halin varsa gör. Çık dışarıya' diyerek kolumdan tutarak lavabodan çıkış kapısına kadar beni çekiştire, çekiştire getirdi. Tartaklanarak, hakaretlere maruz kalarak sınava girişim engellendi."

Milli Gazete

AK Parti binasına roketli saldırı!
Saldırıda, ölen yada yaralanan olmadı.
05 Temmuz 2010
AK Parti Bingöl İl Başkanlığı binasına roketli saldırı düzenlendi. Saldırıda, ölen yada yaralanan olmadı.

Yenişehir Mahallesi Genç Caddesi'ndeki 3 katlı binanın 2. katında bulunan AK Parti İl Başkanlığına, gece kimliği henüz belirlenemeyen kişi yada kişilerce roketatarla saldırı gerçekleştirildi.

Parti binasının arka cephesindeki Eski Hal mevkisinden, 200 metre mesafeden yapıldığı belirlenen saldırıda, binada hafif hasar meydana geldi. Saldırı, çevredeki bazı binaların camlarının kırılmasına neden olurken, roketin atıldığı yerde bir otomobilde hasar oluştu.

Yetkililer, saldırı anında parti binasında kimsenin olmamasının olası can kaybı ve yaralanmaları önlediğini belirtti.habertürk

AKP YANLISI AMERİKAN CASUSLARI KİMLER?
06.07.2010

ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı ve damadına yaptığı açıklamalar yeni boyutlar kazanıyor.

Balyoz davasının bir numaralı sanığı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ile damadı Dani Rodrik, ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’la görüştü ve görüşmenin ayrıntılarını kendi blog’larında yayınladı.
Biz de bu haberi Odatv sayfalarında yayınladık.

****

Habere göre; “AKP hükümeti yanlısı ve Edelman’la çok iyi geçinmek için çabalayan bir grup” 2003-2005 yılları arasında Türkiye Büyükelçisi olan Edelman’a baz
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Tem 06, 2010 3:17 pm    Mesaj konusu: AKP YANLISI AMERİKAN CASUSLARI KİMLER? Alıntıyla Cevap Gönder

12 Eylül Referandumu: KIRK KATIR MI YOKSA 40 SATIR MI? -1-
Ali Haydar CAN
20.07.2010



12 Eylül’de referandum var...

Bu referandumda AB-D’nin AKP’den istediği anayasal değişikliklerin küçük bir kısmı oylanacak...

(Madde bir: Bu Anayasa değişikliği iç siyasî gereklerin ortaya çıkardığı bir değişim iradesinden kaynaklanmıyor... Yerli/millî bir irade zorlamıyor siyasî iktidarı... Zorlamanın asıl kaynağı dışta... Baskı dıştan geliyor... Hükûmeti, Meclisi, AYM’si bu dıştan gelen gayr-ı millî iradeye paşa paşa boyun eğiyor...)

AYM Anayasa’yı herzamanki fütursuz tavrıyla açıkça çiğneyerek aldığı iptal kararıyla kendini feda etmiş ama son kale HSYK’yı kurtarmış görünüyor...

AYM’nin yetkisi olmadığı halde metinden çıkardığı cümle aslında Yargıtay-Danıştay ve HSYK arasında oluşturulan “ben seni seçeyim, sonra sen de beni seç bu devran böyle sürüp gitsin; aman Allah’ım bu ne güzel demokrasi” tezgâhının aynen devamını sağlayarak, AKP’nin “Yargıda oluşan çeteleşmeyi yıkacağız, yargıya da demokrasi getireceğiz... Darbecilerin kökünü kazıyacağız” söyleminin sadece bir söylemden ibaret olduğunu, arkasında hiç bir ciddi niyet ve irade taşımadığını ortaya çıkarmıştır. Zira sözkonusu cümlenin Anayasa’ya konulmasına gerek olmadığını bunun basit bir iki kanun değişikliğiyle halledilebileceğini; ama bu yasadışı iptal kararından sonra bu yolun kapandığını hukuk fakültesinin önünden geçerken kulağına bir şeyler çalınmış insanlar bile bilirken...

AKP’nin kör gözüm parmağına misâli bu maddeyi değişiklik paketine koymasının “Biz bu cümleyi değişiklik paketine koyup milletin gözünü boyayalım da nasılsa AYM bu maddeyi iptal eder” düşüncesinden başka bir sebeb-i hikmeti olabilir mi?...

Bu cümle metinden çıkınca da “Yargıda reform” iddiasının bir masal/mavaldan ibaret olduğu anlaşılmaz mı?

(Madde iki: AKP Anayasa’da köklü değişikler yapılmasını ya gerçekten istemiyor veya bunu beceremiyor... Beceremiyorsa halâ niçin iktidarda kalıyor?.. Gerçekten istiyor idiyse niçin önce bir iki küçük kanun değişikliğiyle AYM’nin, Danıştay’ın, Yargıtay’ın Anayasa ve yasa ihlallerini sona erdirmek mümkünken; öncelikle bunu yapmak yerine, sonunda maraza çıkacağı ve AYM’den döneceği belli olan Anayasa değişikliklerinde ısrar ediyo?... AYM’nin Anayasa’ya açıkça aykırı olan “kısa karar” açıklayıp, “yürürlüğünün durdurulmasına” karar vermeleri karşısında; hukuken ”yok hükmünde/keenlemyekûn” olan bu kararların Başbakanlığa bağlı bir kuruluş olan Resmî Gazete’de yayınlatmamak gibi çok pratik bir yolu niçin kullan(a)mıyor? Bunu şu veya bu sebeple göze alamıyorsa: AYM, HSYK, Danıştay ve Yargıtay’ın kuruluşu ve yargılanma usulleri ile ilgili kanunlarda değişiklik yaparak bu tür yasadışı kararların altına imza atan mahkeme üyelerinin , TBMM veya Cumhurbaşkanının onayıyıla müstafi sayılacağına dair bir iki hüküm getirmiyor? Da İşi habire yokuşlara, çıkmaz sokaklara sürüyor?Hal böyle olunca da insanın aklına AKP bu Anayasayı gerçekten değiştirmek, Yargıda gerçekten bir reform yapmak mı istiyor yoksa toplumun gına getirdiği HSYK ve bir kısım yüksek yüksek mahkemelerin, bu durumlarını tıpkı türban mevzuunda olduğu gibi istismar ederek sürekli bir oy deposuna mı tahvil etmeye çalışıyor? Gibi tuhaf sorular ister istemez üşüyor... Türbanı çözeceklerdi ya... Kaç yıl geçti aradan? O boşa geçen yılları sayarak “yargı reformu”nun da akıbetini hesap edebilirsiniz.)

AB-D’nin TC’ye dayattığı yasal ve anayasal değişiklikler halkın en çok yaralandığı yerlere merhem olacak gibi görünsa de; aslında bu yaraları azdırıp kangrenleştirerek yaralı halkın iyileşip ayağa kalkma ümit ve iradesini iyice kırılması sonucunu doğuracağı bellidir.. Çünkü Lozan’da kendisine kefen biçen dış irade ile bugün o kefeni yırtıp atmasına mani olup, konulacağı tabutun kapağının sıkıca çivilenmesi aşamasına geçmek isteyen irade aynıdır... Farkı O günkü adı İngiliz’di bugünkü adı AB-D...

AB-D’nin bu işlerin bu kadar içinde olmasından hiç mi kıllanmıyor/huylanmıyorsunuz ey pek muhterem ecmain kardeşlerim ?..

Ulusalcl kesim -Silivri macerasından sonra- bunun özellikle ikinci kısmını gayet güzel anlamış görünüyor...

Anlamış görünüyor ama; her yönütle emperyalizme kayıtsız şartsız teslimiyet belgesi olan “Lozan”ı “Ulusal bağımsızlığın tapu senedi" olarak görme yanlışını da sürdürmeye devam ediyor...

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendi mi çare yok: O yanlışlık diğer düğmelere, düğmeleri ilikleyenin iradesinden bağımsız olarak sirayet eder ya...

Onların ki de aynen öyle...

İşin “ama” tarafını sonraya bırakarak bugün söylediklerine kısa bir gözatalım ulusalcıların...

Müyesser Yıldız’dan:

[ABD’NİN SOMUT “TEŞVİKLERİ"
ABD Dışişleri Bakanlığı raporunda, Türkiye’nin hukuk reformuna yapılan somut katkılar hakkında da şunlar anlatılıyor:
“ABD hükümeti, ülkede hukuk reformlarını ilerletme çabalarını artırmak amacıyla, ceza yargılamasının dava öncesi aşamasındaki çözümler konusunda 45 savcı ve yargıcın katıldığı bir konferansa ev sahipliği yaptı. Konferansta ceza pazarlığı yönteminin kabulü teşvik edildi. ABD, Türkiye, diğer Avrupa ülkeleri ve Irak arasında hukuk alanında işbirliğini daha da geliştirmek, profesyonel adli standartları kuvvetlendirmek ve hukukun üstünlüğünü uygulamak için teröristlerin iadesi konusunda bir konferansa da Adalet Bakanlığı ile birlikte ev sahipliği yaptı. ABD hükümeti aynı zamanda terörizm alanındaki yasalar, çocuklarla ilgili konular ve iki tarafı ilgilendiren diğer yasal alanlardaki en iyi uygulamaları gözlemlemeleri amacıyla, savcılar için ABD’de bir inceleme turu düzenledi. Ülkenin insan ticaretine son vermesine yardım etmek ABD’nin öncelik verdiği bir konu olmaya devam etmektedir. ABD görevlileri insan ticareti aleyhine faaliyet gösteren öncü kurumlar, uluslararası örgütler ve ST֒ler ile yakın ilişki içinde olmaya devam etti. ABD, bir ABD görevlisinin, ABD’nin modern günümüzdeki köleliği ortadan kaldırmak konusunda ısrarını vurgulamak amacıyla Aralık 2008’de üst düzey devlet yetkilileri, sivil toplum ve uluslararası örgütlerin temsilcileri ile görüştüğü üç günlük seyahati destekledi. Bu alandaki kamu diplomasisi programları ülkenin güneydoğusunda kadın ve kızların ekonomik, hukuki ve sosyal bakımlardan güçlendirilmesi amaçlı dört projeyi kapsadı.”]
(1)

ABD hükümeti “ülke”de yani Türkiye’de “hukuk reformlarını ilerletme çabalarını artırmak amacıyla, ceza yargılamasının dava öncesi aşamasındaki çözümler konusunda 45 savcı ve yargıcın katıldığı bir konferansa ev sahipliği yap”mış...

Peki bunu niye yapmış?

“ABD hükümeti”, Kızılay gibi, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi veya İHH gibi, bir hayır kurumu mudur ki... Bize iyilik yapmak için bu kadar çırpınıyor?

Gibi bir çok soru Müyesser Yıldız’ın bu güzel makalesini okurken şüphesiz sizin de aklınızı kurcalayacak ve bu “referandum işi”nde AB-D’nin bunca yardım ve yataklık etmesinin hayra yorulacak bir sebebi olamayacağını düşüneceksiniz...

Düşündükçe de bugün yüksek yargıda çoğunluğu ele geçirmiş Hak ve halk düşmanı bir azınlığa kızarak, sandığa koşup “evet” mührünü basmak istemenizin, papaza kızıp oruç bozmakla aynı şey olduğunu farkedeceksiniz.

Dipnotlar:
1- Müyesser Yıldız,“MADE IN ABD”, Odatv.com.


(Devam edecek)
Bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2937

Erdoğan Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

22 Temmuz 2010
Editör'den

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ın son gurup toplantısındaki konuşması diğer gurup konuşmalarından çok farklıydı. 12 Eylül`de yapılacak referandum için 12 Eylül`de öldürülen 4 kritik isimi tek tek andı. Hayatlarını nasıl kaybettiğini anlattı. Haklarında yazılan şiirleri ve ailelerine gönderdikleri mektupları kürsüde ağlamaklı ses tonuyla okudu.Ya da Ağladı...

Erdoğan konuşmasından simge isimlere vurgu yaptı. 12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen ve yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren'i hatırlattı. Mamak askeri cezaevinden bir sabah namazını kılarken başına bir dibçikle vurularak öldürülen Hüseyin Karamahmutoğlu'nu hatırlattı. 12 Eylül Darbesi sonrası idam edilen ilk ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'ndan bahsetti. Solcuların simge ismi 12 Eylül rejiminin idam ettiği ilk solcu Necdet Adalı'ya vurgu yaptı.

Erdoğan hem sol'dan hem de Sağ'dan 12 Eylül Kahbe darbesinin katliamlarında kimi işkence ile kimisi de idam edilerek öldürülen insanları bir kez daha anlattı . Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevlerindeki işkenceler 12 Eylül ismi ile özdeşleşmiş ve bugünlere uzayan bu süreç hala daha devam etmektedir.28 şubat'ta ,12 Eylül gibi yakın bir süre önce abd-israil destekli en büyük yokedici ve beyinleri iğdiş edici darbelerin başında geliyor.

Salih Mirzabeyoğlu 11 yıldır f tipi hücrelerde ve telegram işkencesine maruz kalıyor.28 şubat'ın ardından İslami Camiada en büyük cezalara çarptırılan ve hala hapishanede hücrede tutulan tek isim.28 şubat'ın belkide hedefinde olan tek ismi o!

Zamanın DGM hakimlerince yargılanmış ve hukuki olduğu iddia edilen yargı tarafından suç teşkil eden bir eylem,ya da başka bir şey olmmasına rağmen bir kere değil bir kaç kez İdam cezasına çarptırılmıştır.

Salih Mirzabeyoğlu'nun şu an bulunduğu Bolu F tipi cezevinde hücresinde tek başına kaldığı ve hala daha devam eden ve ya devam ettirilen Telegram isimli elektro manyetik işkenceye tabi tutulduğu kendisi ve avukatları tarafından sürekli kamuoyuna sunulmaktadır.

28 Şubat darbesi'nin üzerinden onlarca sene geçti ve bu süreçte cezaevlerini müslümanlarla dolduran sistem bugünlerde yeni bir ANAYASA oylamak adına halk refarandumu başlattı.EVET ya da HAYIR oylarının halka ne getireceği dahi anlatılmamışken refarandum resmen iktidar ve mualefet'in oy kapma yarışına dönüştü.Yukarıda da belirttiğimiz üzere 28 şubat Darbesinin ardından hukuki sürecin dahi askıya alındığı bir dönemde cezaevine konulan Salih Mirzbeyoğlu telegram işkencesine maruz bırakılmaktadır.

Tayyip Erdoğan 12 eylül kanlı darbesinin katlettiği Anadolu evlatları için gözyaşlarını dökerken ismini andığı Mustafa Pehlivanoğlu, Balgat`ta, 10 Ağustos 1978 gecesi, teravih vakti, mahalledeki 5 kahvehane, kimliği belirsiz kişilerce tabancalarla tarandı, 5 kişi yaşamını yitirdi. Tarihe `Balgat katliamı` olarak geçen bu olayda, sol görüşlülere ait üç kahvehanede 3, ülkücülere ait iki kahvehanede de 2 kişi yaşamını yitirdi. Olaydan sonra operasyona başlayan polis, 3 kilometre uzakta, Ülkücülerin yoğun olarak oturduğu Karapınar Mahallesi`ne baskın düzenledi ve bir grup genci gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında, 22 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu da vardı. ve Pehlivanoğlu bu suçlama ile yargılanarak 12 eylül Darbesinin adalaetsiz ve hukuki olmayan bir mahkmesi tarafından İdam cezasına çarptırılmıştı.Bu suçları onun işleyip işlemediğine bile bakılmadan asılarak katledildi.Halbu ki Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını belirtmişti.

Peki Mirzabeyoğlu ne ile suçlanıyor du?

Avukat Ali Rıza Yaman bir açıklamasında müvekkilinin 'Tam olarak neyle suçlandığını, hangi suçtan dolayı ceza aldığını biz de bilmiyoruz. Herkes herkese suç isnad eder. Ancak mühim olan şahsın o suçu işleyip- işlemediği, bunun tesbiti ve verilecek cezanın o suça uygunluğudur.' demiş ve Salih bey, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliğinden yargılandı. Yargılama, bunun üzerine bina edildi. Ancak gerek kendisinin, gerek avukatlarının yaptığı savunma bir tarafa, İddianame ve Gerekçeli Karar’da geçen ifadeler dahi Salih Bey’e üzerine atılı suçtan ceza verilemeyeceğinin ispatı niteliğindedir....'

Yani Salih Mirzabeyoğlu davası tam bir hukuki komedyadır ve suç icad edilerek cezaevinde tutulmaktadır.Mustafa Pehlivanoğlu'na isnad edilen suç gibi bir suçlama'da mevcut değildir.Salih Mirzabeyoğlu'na yasadışı örgüt'ün liderliği suçlaması ile de adeta cezaevinde tutma ve fikirlerine kelepçe vurma işkencesi uygulandığı 28 Şubat Darbecilerinin adeta kuşatması altında olduğu apaçık ortadadır. 'Salih Bey’in davasındaki hukuk mantığı, verilen örnekten daha kötü bir şekilde işlemiştir. Hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar idam olmuştur. İdam kararı “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çevrildi.'

NECDET ADALI ,ERDAL EREN ,HÜSEYİN KARAMAHMUTOĞLU,MUSTAFA PEHLİVANOĞLU

12 eylül 1980 Darbesinin unutulan simge isimleri 12 eylül 2010 günü yapılacak ANAYASA refarandumu ile bir kez daha anıldı ve kamuoyu tarafından bu vsile ile tartışılmaya başlandı..Hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı tarafından gözyaşları dökülerek anıldı.Bu insanların bazıları cezaevlerinde işkence görerek bazılarıda İdam ile katledilmişlerdi..

Anayasa refarandumu gerçekleşecek ve bu refarandumda 12' Eylül ile hesaplaşma şeklinde sürekli yapılan propogandanın 28 Şubat ile yapılamayan hesaplaşmayı nasıl örteceği merak ile bekleniyor.28 Şubat'ta en büyük darbenin indirildiği İslami Kesim hala daha başörtüsü sorununu dahi çözemedi.İslami kesim bunu çözemediği gibi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'ndan bile bi haber olarak demokrasi çayırında başıboş gezintilere çıkmıştır.Sözüm ona İslami Kesim ! 28 Şubat ertesi liberalleşmiş,ılımlılaşmış ve adeta İslami söylemi terketmiştir.Yeni Anayasa maddelerinde Salih Mirzabeyoğlu'nu cezaevine sokan süreç ile hesaplaşma yoktur.

Ve kim olursa olsun Salih Mirzabeyoğlu için ağlamıyor ise ABD ve İsrail patentli 28 şubat darbesinin savunucusudur.Dolayısı ile ABD ve İsrail'in dümen suyundadır. Salih Mirzabeyoğlu cezaevinde olduğu sürece de EVET ya da HAYIR demenin de hiç kimseye faydası olmayacaktır.

Yeri gelmişken Soralım ....

12 eylül'de cezaevlerinde katledilen bu Anadolu Delikanlıları için ağlayan Sayın Başbakan 28 Şubat ertesi cezaevinde tutulan ve hala telegram işkencesine maruz kalan Salih Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

Mustafa Pehlivanoğlu'nun Ailesine yazdığı o duygulu ve samimi mektubundan alıntı ile yazımızı sonlandıralım ...

''Sunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa`lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakindir. Zafer her zaman Allah`a inananlarındır.'''

vesselam

Kaynak: Anadoluhaber

AKP YANLISI AMERİKAN CASUSLARI KİMLER?
06.07.2010

ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı ve damadına yaptığı açıklamalar yeni boyutlar kazanıyor.

Balyoz davasının bir numaralı sanığı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ile damadı Dani Rodrik, ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’la görüştü ve görüşmenin ayrıntılarını kendi blog’larında yayınladı.
Biz de bu haberi Odatv sayfalarında yayınladık.

****

Habere göre; “AKP hükümeti yanlısı ve Edelman’la çok iyi geçinmek için çabalayan bir grup” 2003-2005 yılları arasında Türkiye Büyükelçisi olan Edelman’a bazı evraklar iletti. Fotokopi halindeki bu belgeler “ordunun darbe hazırlık planlarını” gösteriyordu.

Edelman, belgeleri ileten gizemli kişileri ciddiye aldı ve belgeleri Amerikalı uzmanlara inceletti. Sonuçta belgelerin sahte olduğu anlaşıldı.

Bu belgelerde ne vardı? Balyoz planı mı, Ergenekon şemaları mı; ne vardı?
Edelman, nedense bir şey hatırlamıyor.

Peki sahte belgeleri ileten kişiler kimlerdi?
Edelman, “Bir elçilik kaynağı” diyor.

“Kaynak adı” verilen kişiler acaba elçilik adına çalışan casuslar mıydı?
Bu soruların yanıtlarını ancak eski Amerikan elçisi Edelman verebilir.

Peki, Edelman konuşacak mı?
Konuşmayacağı anlaşılıyor. “Gizlilik var” diyor başka bir şey söylemiyor.

****

Edelman’ın açıklamalarını gündeme taşıyan yine ODATV oldu. Ardından Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş Edelman’a e-posta yoluyla sorular iletti, yanıtlar aldı. Yanıtlar bugünkü Milliyet gazetesinde yayınlandı.

Edelman Rodrik’e açıklamalarını teyit ediyor. Ama bazı “düzeltmeler” yapıyor.
Elyazısı bir mektup fotokopisi şeklindeki belgenin, ‘bir dizi darbe dedikodusunun raporu’ ve ‘TSK içindeki mekanizmaları’ anlattığını belirten Edelman, “Bu bir hükümet ya da AKP kaynağından gelmemişti” diyor.
Buna göre casuslar AKP içinden değil gibi görünüyor. Acaba doğru mu? Bu soruyu Edelmann’la ilk görüşen kişi olarak Dani Rodrik’e yönelttik.
Elektronik posta yoluyla ulaştığımız Rodrik şu açıklamayı yaptı:

“Biz bloğumuzda belgeler Edelman’a ‘AKP hükümeti yanlısı ve Edelman’la çok iyi geçinmek için çabalayan bir grup tarafından’ verildi diye yazmıştık. Bu doğru ve Aslı Aydıntaşbaş’ın yazdıklarıyla çelişmiyor.

Edelman’la yaptığımız görüşmede kendisi bize belgeyi verenler konusunda çok daha fazla detay verdi, ancak isim yayımlamamızı istemedi. Öyle sanıyorum ki aktardığımız şekliyle sahte belgenin kaynağının hangi grup olduğu açık.”

Kim bu grup?

Rodrik biliyor ama açıklamıyor. Çünkü Edelman’a söz vermiş görünüyor. Edelman da konuşmuyor.

Oysa geçen 3 yıldır memleket Ergenekon’la, darbeyle, ıslak imzayla, Balyoz’la yatıp kalkıyor. Rejim dengesi ve iktidar mimarisi bile buna göre şekillendi. Ama nedense isimler saklanıyor.

Kim bu sahte darbe belgesi üreten, AKP’ye yakın Amerikan casusları?

Daha da ilginç olan nokta şu: Bunca yaşanan hikaye, tutuklamalar, hapisler, telekulaklar vs., acaba her biri casusların Türkiye’ye karşı oynadığı oyunlardan mı ibaret?

Odatv.com

Erdoğan'a "darbe" sorusu

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sahte darbe notlarını sordu. Köktürk, Başbakan'a, ABD'nin eski Büyükelçisi Eric Edelman'ın, darbe notlarının sahte olduğuna yönelik sözlerini hatırlatarak, "ABD Büyükelçisi Edelman'a, fotokopi belgeler getirerek "ordunun darbe hazırlık planları olduğunu' iddia eden AKP Hükümeti yanlısı kişiler kimlerdir" diye sordu. 06.07.2010
CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sahte darbe notlarını sordu. Köktürk, Başbakan'a, ABD'nin eski Büyükelçisi Eric Edelman'ın, darbe notlarının sahte olduğuna yönelik sözlerini hatırlatarak, "ABD Büyükelçisi Edelman'a, fotokopi belgeler getirerek "ordunun darbe hazırlık planları olduğunu' iddia eden AKP Hükümeti yanlısı kişiler kimlerdir" diye sordu.

-TBMM'YE TAŞIDI-

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, TBMM Başkanlığı'na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Köktürk, emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik'in ABD'nin eski Büyükelcisi Eric Edelman ile görüştüğü yönündeki haberleri hatırlatarak, şöyle dedi:
"Edelman'ın anlattığına göre, 2003-2005 yılları arasında Türkiye Büyükelçisi olan Edelman'a AKP Hükümeti yanlısı ve ABD ile sıcak ilişkileri olan bazı isimler önemli belgeler götürdü. Fotokopi belgelerin ordunun darbe hazırlık planları olduğunu iddia ettiler. Edelman bu belgeleri alarak ABD'li uzmanlara inceletti. Yapılan teknik çalışmalar sonucunda belgelerin sahte olduğu anlaşıldı. Edelman, bu isimlerin sahte belgeler ile orduda bir darbe hazırlığı izlenimine ABD'yi inandırmaya çalıştığını söyledi."

-"SORUŞTURMA AÇTIRACAK MISINIZ?"-

Basında çıkan bu haberleri anımsatan Köktürk, Başbakan'a, "ABD Büyükelçisi Edelman'a, fotokopi belgeler getirerek "ordunun darbe hazırlık planları olduğunu' iddia eden AKP Hükümeti yanlısı kişiler kimlerdir? Edelman'ın söylediklerini bir ihbar kabul edip bu skandal olayla ilgili soruşturma açtırmayı düşünüyor musunuz" diye sordu.
Başbakan'a, Edelman'dan bu sahte belgelerin neler olduğu konusunda bir açıklama istemeyi düşünüp düşünmediğini de soran Köktürk, şu soruları yöneltti:
"ABD'nin Türkiye'de bulunan en üst isimlerinden biri olan Edelman'ın söylediği bu sözler İrticayla Mücadele Eylem Planı, Balyoz Planı, Ergenekon Davası, Kafes Planı gibi bir dizi davayla ilgili belgeleri akla getirmektedir.
Balyoz Darbe Planı'na bir gazetede yayınlanması konusunda teşvik ettiğiniz yönünde bir gazete yazarı açıklamalarda bulunmuştur. Bu haberler doğruysa bir ülkenin Başbakanı'nın görevi doğruluğu şüpheli olan bilgileri teşvikle gazetelerde yayınlatmak mıdır? Bu tavır sorumlu devlet anlayışıyla örtüşmekte midir?" haberx

"Türkiye'ye yapılmış "şah-mat" operasyonu"
[img]http://www.haberx.com/resources/pictures/85/83845/83845.jp[/img]g
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Hükümetin İsrail politikasını değerlendirirken, "Mavi Marmara katliamı doğrudan Türkiye'ye yapılmış şah-mat operasyonudur. Bunu böyle görmediğimiz şekilde yanılırız. Bunu savaş ilan edelim manasında söylemiyorum. Özellikle 1967'den beri en önemli başarısı ne silahıdır, ne arkasında ABD'nin olmasıdır, ne teknolojisidir, ne dünya üzerinde ki ekonomiye hakim olan gücüdür. İsrail'in en büyük başarısı kendi saldırganlıkları karşısında uluslararası diplomatik bir gücün karşı çıkacak bir setin oluşmasına müsaade etmemesidir" dedi.
06.07.2010
Kurtulmuş, Hükümetin dış politikasını ANKA'ya değerlendirdi. Kurutlmuş, Marmara katliamı ile gerilen İsrail-Türkiye ilişkilerinin ardından, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, İsrail Ticaret Bakanı ile yaptığı gizi görüşmeyi "skandal" olarak yorumladı. 'Mavi Marmara katliamı' ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeni bir devreye girdiğini ifade eden Numan Kurtulmuş, iş başında hangi Hükümet olursa olsun, eskisi gibi ilişkilerin sürdürülmesinin mümkün olmayacağını dile getirdi.

-SÖYLEMLER GÖNLÜMÜZÜ HOŞ TUTUYOR-

Hükümetin, İsrail politikası konusunda tavrını "söylemler ve eylemler" diye iki ayıran kurtulmuş şöyle konuştu:
"Hükümetin tavrını ikiye ayırıyorum. Bir söylemleri, iki eylemleri. Söylemlerine bakıldığında gönlümüzü hoş tutan, fevkalade olumlu görünen söylemler olmuştur. Eylemlerine bakıldığında; Davos ve "one- munite' çıkışı. Mavi Marmara katliamından sonra, Sayın Başbakan'ın çıkışı. Evet bunlar güzel söylemler. Katliamdan sonra şehit cenazelerin geri getirilişindeki hızlı davranılmış olması da doğru taktir edilecek bir husustur. İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin söylem faslına bakmak lazım. Şimdi İsrail'i kınadık. 100'ün üzerinde kınama metin var İsrail ile ilgili. Avrupa Parlamentosu, BM, İslam Konferans Örgütü... Zaman içerisinde İsrail'e ne derseniz deyin yüzüne bile tükürseniz, 'yarabbi şükür' deyip yoluna devam ediyor. İsrail kurulduğu günden bu yana sınırlarını belli etmeyen bir ülke."
İsrail'in sürekli sınırlarını genişlettiğini, sürekli işgaller yaptığını belirten Kurtulmuş, "Şu anki İsrail toprakları, BM'in çizdiği sınırlara göre, yüzde 73'ü işgal topraklarıdır. Şimdi bu gerçek ortada iken İsrail'e yapılacak şey diplomatik olarak karşısına setlerin oluşturulmasıdır. Türkiye "one- munite' dedi. İsrail ile ilişkilerine bakalım. Bu süreçte ticari ilişkiler meselesi. Davos'tan sonra biz İsrail'den aldığımız malları 1 milyar dolardan 2.1 milyar dolara çıkarmışız. Ama, İsrailliler bize kızmışlar, 1.5 milyar dolardan 1.2 milyar dolara düşmüş. Bu krizden sonra, Davos krizinden sonra İsrail ile Türkiye arasında ortak tatbikatların sona erdirilmesi gündeme getirilmişti. Ama anlaşmalar iptal edilmedi" dedi.
İsrail'in OECD üyesi olamayacağını öne süren Numan Kurtulmuş, "Bu Türkiye için tarihi bir fırsattı... Bu olaylardan sonra İsrail'deki büyükelçimiz geri çekilmemiştir. Hala İsrail büyükelçisi de Ankara'da oturmaktadır. Bütün bunlardan sonra Sayın Dışişleri Bakanı'nın İsrail'li bakanla gizli bir şekilde görüşmesi siyaseten büyük bir skandaldır. İsrail Hükümetin hangi koşullarını yerine getirdi de biz oturup görüşmeyi gerçekleştiriyoruz" diye konuştu.
Hükümet bu konuda yaptığı sayısız "U" dönüşlerinden biri olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, "İsrail seviniyor, biz üzülüyoruz" dedi. Kurtulmuş konuşmasına şöyle devam etti:
"Şu açıdan İsrail kendi önündeki bütün küçük hedefleri yok etmiş, rahmetli Arafat'ın Elfetih'i arkasında Hamas'ı baskı altına alıyor. Suriye'yi dizginledi. Nükleer kriz dolayısıyla İran'ı kontrol altına aldı. Irak'ı ABD'ye işgal ettirerek üçe böldü fiilen. Önünde İsrail'in büyük İsrail'i kurmak için gördüğü en büyük tehlike Türkiye. Mavi Marmara katliamı doğrudan Türkiye'ye yapılmış şah-mat operasyonudur. Bunu böyle görmediğimiz şekilde yanılırız. Bunu savaş ilan edelim manasında söylemiyorum. Özellikle 1967'den beri en önemli başarısı ne silahıdır, ne arkasında ABD'nin olmasıdır, ne teknolojisidir, ne Dünya üzerinde ki ekonomiye hakim olan gücüdür. İsrail'in en büyük başarısı kendi saldırganlıkları karşısında uluslararası diplomatik bir gücün karşı çıkacak bir setin oluşmasına müsaade etmemesidir." haberx

02 TEMMUZ 2010, CUMA
AKP'de istifa depremi

AKP peş peşe gelen istifalarla sarsıldı. AKP İstanbul Milletvekili Murat Başesgioğlu partisinden istifa etti .

2 İL BAŞKANI DA İSTİFASINI AÇIKLADI

AK Parti Bursa İl Başkanı Nagip Vardar, dün genel merkez tarafından Ankara’ya çağrıldığını ve istifasının istendiğini söyledi. AK Parti'de ayrıca Mersin İl Başkanı Fatih Kısa da istifa etti.
Yeniden yapılanmaya gidileceğinin kendisine iletildiğini belirten Vardar, iyi bir partili olarak istifasını verdiğini açıkladı. Vardar, 2- 3 gün içerisinde yeni başkanın atanacağını kaydetti.

Ak Parti Bursa Hizmet Binası’nda il yönetimi ile yaklaşık 30 dakikalık toplantının ardından basın toplantısı düzenleyen Nagip Vardar, 17 Mayıs 2009 tarihinde yapılan kongrenin ardından, bugüne kadar ortak akıl ve istişare içerisinde hizmet verdiklerini söyledi. Yaptıkları çalışmaların tüm partililer ve Bursalılar tarafından bilindiğine dikkat çeken Vardar, dün saat 12.30 sıralarında Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem tarafından Ankara’ya çağrıldığını belirtti.

Genel merkezde yapılan açıklamada merkez Osmangazi, Nilüfer ve Yıldırım ilçelerinde teşkilata canlılık getirilmek istendiği ve yeni yapılanmaya gidileceğinin bildirildiğini belirten Vardar, istifasının istendiğini açıkladı. İyi bir partili olarak dün istifasını verdiğini kaydeden Vardar, “Önümüzdeki 2- 3 gün genel başkan yardımcımızın Bursa’ya gelip yapacağı çalışmalar ile yeni il başkanı belirlenecek. Osmangazi, Nilüfer ve Yıldırım ilçe başkanları da çalışmanın ardından atanacak. Biz de elimizden gelen desteği vereceğiz” dedi.

‘GEREKÇE SORMA LÜKSÜMÜZ YOK’

Basın mensuplarının ‘Sizin görevden alınmanıza gerekçe gösterdiler mi?’ sorusunu Vardar, “Gerekçe bildirmediler. Yeni yapılanma olduğunu söylediler. Biz de sormadık. Soru sorma gibi lüksümüz yok zaten. Yeni arkadaşlarımızın gelmesi ile yeni heyecan gelebilir” diye yanıtladı.
Kimseye kırgın olmadığını dile getiren Vardar, “Asla kırgınlık yok. Aynı onuru taşıyacağım. Bundan sonra da çalışmalarımız devam edecek. AB standartları için çalışmak zorundayız” diye konuştu.

Basın mensuplarının ‘Açılışlara katılmak için 6 Haziran 2010 tarihinde Bursa’ya gelen Başbakan Tayyip Erdoğan ile bu konu o zaman konuşuldu mu?’ sorusuna ise Nagip Vardar, “Çok güzel bir program olmuştu. 25 bin kişi katılmıştı. Bursa ziyaretinde böyle bir durum gündeme gelmedi” diye yanıt verdi.

MERSİN İL BAŞKANI DA İSTİFA ETTİ

Mersin’de Ak Parti İl Başkanı Fatih Kısa, da görevinden istifa etti. Geçen ay kardeşi Emre Kısa’nın bir işyerine silahlı baskın düzenlediği iddiasıyla gündeme gelen Fatih Kısa, istifasını yazılı açıklamayla duyurdu.
Göreve geldiği günden bu yana gece gündüz çalıştığını belirten Fatih Kısa, açıklamasında şunları kaydetti:

“Mersin’de barışın, huzurun ve refah ortamının artması için bütün arkadaşlarımla hiçbir fedakarlıktan kaçınmadım. Gelinen son durumda şahsımın üzerinden partimiz yıpratılmaya çalışılmaktadır. Ülkemizin geçmekte olduğu kritik süreç içinde partimizin yıpratılmasına göz yummam mümkün değildir. Arkadaşlarımla ve parti merkezimle yaptığım istişareler sonucunda şerefle yürütmekte olduğum görevimden ayrılma kararı aldım. Bundan sonra da şimdiye kadar olduğu gibi ülkem ve partim için çalışmaya devam edeceğim.”
Akşam

07 TEMMUZ 2010
İsrail'den gerilimi tırmandıran açıklama: Gazze'ye yardım götüren 6 gemiyi teslim etmeyeceğiz

İsrail Gazze'ye yardım götüren gemilerle ilgili bir açıklama yaptı.
İsrail, soruşturmasını tamamlayıncaya kadar Gazze'ye yardım götüren 6 gemiyi teslim etmeyeceğini bildirdi.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Şlomo Dror, komisyon üyelerinin gemileri teftiş etmek isteyebileceklerini söyledi.
Sözcü, soruşturma sonuçlanıncaya kadar "bu gemilerle ilgili bir şey yapılmayacağını" belirtti. Akşam

Barzanicilik Amerikancılıktır
Bülent ESİNOĞLU

Barzanicilerin Türkiye’de belli başlı bir yayın organı yoktur. Hemen hemen tüm yandaş medya ve holding medyasını kullanırlar. Her gazetede birer ikişer köşe yazarları vardır.
Ayrılıkçıdırlar, federasyoncudurlar.
PKK’nın kendine ait bir yayın organı vardır. Bu yayın organından propagandasını yapar.
PKK silahlı siyaset yapar. Barzaniciler ise liberalizm, özgürlük ve kültürel haklar üzerinden propaganda yaparlar. Her ikisinin de, söylemleri de, eylemleri de Türkiye parçalamaya yöneliktir.
Bu gün PKK’nın yayın organı gazetede bir haber var. NATO’nun Irak’ın kuzeyine gelmesine, PKK’nın karşı olduğunu yazıyor.
NATO’nun Irak’ın kuzeyine gelmesi, Barzani’nin PKK’ya karşı galebe çalmasıdır.
Biz biliyoruz ki, Barzani öteden beri Irak’ın kuzeyine yabancı güç istemektedir. Bölgesel devletin Irak’ın dışişlerine karışmaması gerektiği halde defalarca Amerika’ya gitmiştir. Amerikan kuvvetlerinin ila nihayet kalmasını ister. NATO, onun için kaymaklı kadayıftır.
Recep Bey, son, Toronto ziyaretinde Obama ile görüştü. Dönüşte Irak’ın kuzeyine, NATO’nun müdahalesini istedi. Aynı şekilde, İpek Yolu Konferansında Başbuğ da “Terör küreseldir, çözümleri de küresel olmak zorundadır” yönünde açıklamaları oldu.
Barzaniciler NATO veya uluslar arası bir gücün müdahalesini memnuniyetle karşılarken, PKK buna karşı çıkıyor.
Yani Recep Bey, Barzani ve Amerika NATO gelsin diyor. PKK hayır diyor.
İşte Türk aydının kafasının karıştığı yer de burasıdır.
NATO’nun Irak’ın kuzeyine gelmesi demek, Amerika tarafından oluşturulmuş Kukla Devletin daha fazla devlet tarafından desteklenmesi demektir. Tüm Batının Türkiye’nin üzerine çullanması demektir. Eskiden bir PKK ile uğraşırken bu kez yedi düvel ile uğraşmak demektir.
Güney Doğuya yabancı asker müdahalesine uzanacak bu yolun, hayırlı bir yol olmadığı muhakkaktır.
Aksiyon’da çıkan bir yazı ile bu işin propagandası başlatıldı. Barzaniciler, PKK’nın Ergenekoncuların taşeronu olduğu yaymaya başladılar. Barzanicilere neden PKK terörü artı diye sorulduğunda, Ergenekon zor durumda kendini kurtarmak için PKK’yı harekete geçirdi diye söylem geliştirdiler.
Bu doğrudan Amerikan Ortadoğu Projesinin bir sonucudur.
Bu projeden istifade eden PKK Türkiye’nin içinde Diyarbakır merkezli bir devlet istiyor. Barzani ise Erbil merkezli, içine Türkiye’nin Güney Doğusunu da alan Büyük Kürdistan istiyor.
Kafasında Kukla Devleti kabullenmiş, ama daha fazlasına razı olmayan kişiler ve yöneticiler, Barzani olur ama PKK olmaz diyorlar.
Amerikan güdümlü kafaların, acil çıkarları nedeni ile bu soruna ne akılları yeter, ne de yürekleri yeter.
2.7.2010, bulentesinoglu@gmail.com

Kürt Bölgesine Türk Barış Gücü
Savaş Süzal
09.07.2010

Bölgede ne zaman bir sessizlik ve beklenmeyen bir şey olsa bizim başımıza patlayacak kabak beni hep korkutur. Geçenlerde Irak’taki ABD kuvvetlerinin komutanı ve bizim basın tarafından çuvalcı general diye bilinen Orgeneral Ray Odierno’nun yaptığı açıklama tüylerimi diken diken etti. Amerikalı General, 2011 yılında Amerikan kuvvetleri Irak’tan çekilirse yerini Birleşmiş Milletler Barış gücünün alması gerektiğini söyledi. Bilin bakalım kim olacak bu barış gücü?

Şimdi Amerika’nın bir yere tek başına girmesine rağmen olayı kolektif hale getirip ihaleyi Afganistan’da olduğu gibi NATO’ya ve Birleşmiş Milletlere yıkmasına alıştık. Bizim başbakan da ne diyor, NATO gelsin bize yardım etsin. Olur, yani Amerikan kuvvetleri gelsin bizi işgal etsin demenin Fransızcası. Amerikalı çuvalcı general aslında vaktinden önce öttü. Bu açıklamaları bir iki gazete küçük olarak gördü. Gerçek ise Türkiye’nin geleceğini karartacak kadar büyük.

Önce bir süredir hepimiz biliyoruz ki ABD Irak’tan çıkışta bizi Kürtlere bekçi olarak bırakmak istiyor. Bu aralar Barzani ile Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın kardeş olmaları da bu yüzden. Kürtler Amerikan kuvvetleri Irak’tan çıkar çıkmaz, Sünnisi Şiisi tüm Arapların başlarına çökeceğini biliyor.

Nasıl çökmesinler, petrolün üzerine oturdular şimdi de bölgede kendi sınırları içine bazı bölgeleri katmak istiyor. Bağdat hükümeti bu talepleri kabul etmediği gibi petrol konusunda da henüz tam anlaşmış değil. Orada birde PKK denen bela var. Bu gurup bize olduğu kadar halen aşiret mantığını terk etmemiş olan Barzani ve Talabani Kürtlerini de rahatsız ediyor. Zaten Kürt kardeşliği dışında şeyh ve ağa mantığına da karşı ve büyük darbe vurdu terör örgütü PKK

Bu durum bölgedeki herkes tarafından biliniyor. Amerika ise Afganistan olayını bitirmek için Irak’tan çıkmak zorunda. Bir zamanlar ABD kuvvetlerinin birkaç cephede çarpışır teorisi de bir süre önce çökmüştü. Yani Afganistan’da elini kuvvetlendirmek için Irak’tan çıkmak zorunda bir gurubu Afganistan’a kaydıracak. Zaten bir bölümünü de halen kaydırıyor.

Biliyorsunuz İsrail’inde başı kalabalık Kürt kardeşlerine yardım edebilecek durumda değil. Onlar daha büyük bir bela ile İran’ın nükleer tehdidi ile boğuşuyor. İşte tüm bu nedenlerle bir dönem Türk askerinin başına çuval geçirtmiş olan Amerikalı general şimdilerde Erdoğan hükümeti sayesinde Türk halkının başına bu çuvalı geçirmek istiyor.

Sanmayın bu dâhiyane fikirler Amerikalı generalin kendi fikri. ABD, Irak’a girerken bizim başımıza öreceği çorabın ölçüsünü bile hazırlamıştı. Odierno yalnızca bir emir kulu.

Hani bizim komşularla sıfır sorun tezinin mimarı Dışişleri bakanı var ya çok merak ediyorum Türk askerinin başına mavi miğfer geçirilerek Kuzey Irak’ta barış gücü aldatmacasıyla Kürtleri korumaya göndermeye ne diyecek ve ne düşünüyor? Suriyeli Esat bile uyarıyor. Hani bir zamanlar İsrail ile aralarında arabuluculuk yapmaya soyunduğumuz Suriye devlet başkanı Esat.

İsrail denince aklıma geldi, hafta başında İsrail Başbakanı Netanyahu Washington’daydı ve Obama ile görüştü. Sonuçta her ikisi de aynı açıklamayı yaptılar. Hani bizimkilerin ağzı açık bekledikleri Mavi Marmara veya Gazze konusunda ağızlarından tek kelime çıkmadı. Anlamak mümkün değil, nasıl ABD ile İsrail’in arasının kötü olabileceğini düşünürler. Bu da Amerika’yı bu gurubun hiç tanımadığını gösteriyor. Dışişleri Bakanı Davcutoğlu’nun Willard oteli lobisinde IMF konusundaki değerlendirmeleri de hiç aklımdan çıkmıyor ya.

Gelelim konumuza. Türkiye şu anda büyük bir tehlikenin kıyısında dolanıyor. Yani tam şu anda bıçağın sırtına yürüyoruz. Geleceğimiz torunlarımız için çok tehlikeli bir Türkiye bırakacağız. Ampul takımımı? Onlara ve işadamı olan çocuklarıyla Türkiye artık dar gelir, tüm dünya ya açılırlar. Ha diyorsanız ki Anayasa mahkemesi kararı, bırakın Allah’ınızı severseniz. Dünya’da hukukçulardan oluşmayan bir mahkemenin verdiği karar ne kadar dikkate değer? Ya başka ülkelerin anayasalarına bir bakın. Bizim gibi her 10 senede bir anayasa yapan dünyada kaç ülke var dersiniz?

Bu bizim hani Erdoğan diyor ya Demokrasi oyununun bir parçası. Onlar demokrat dedikçe bizimkilerde gerçekten ülkede demokrasi var sanıyorlar. Aslında herkes işin farkında. Gerisi laf salatası.
www.acikistihbarat.com

Önder Aytaç ve Orhan Özdemir'in Tasfiyesi Ne Anlama Geliyor?
Meyyal UYGUR

AKP iktidarının kendi adamlarını “yolsuzluk” iddiası ya da İmralı’daki katilin asılmasını istediği için harcayabileceğine inanan var mıdır?

Çankaya’daki Gül’ün tavassutuyla Kayseri’den Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gelen Orhan Özdemir ile iktidarın “haşarı Taraf”ı Önder Aytaç’tan söz ediyorum. Birincisi, “ihaleye fesat karıştırmaktan” hapis-hastanede (Ama dikkat buyurun, kimse çıkıp da Gata-kulli demiyor)… Diğeri susturuldu!.. İkisinin, iktidarın adamı olma dışında başka bir ortak özelliği daha var. Mülkiye Müfettişlerinin, BBP'nin merhum lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünde “kamuoyunu yanıltıcı bilgi verdiği” için Özdemir hakkında soruşturma açılmasına ilişkin talebi aylardır İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın masasında bekliyordu. Ancak Atalay, Mülkiye Müfettişlerinin dosyasına değil, Önder Aytaç’ın yazılarına itibar etti ve Özdemir’in ipi çekildi!...

Bu Emniyet Teşkilatına çok yakın olan Aytaç’ın ilk icraatı da değildi. Özdemir’den önce bazı Emniyet Genel Müdür Yardımcıları ile il Emniyet Müdürlerinin tasfiyesini de yine o tetiklemişti. Tasfiye edilenlerin ortak özelliği ise Fethullah Gülen cemaati değil, Milli Görüş’e yakın isimler olmalarıydı. Tıpkı Orhan Özdemir gibi!..

Bu küçük nottan sonra Orhan Özdemir’i mercek altına alalım:

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a “suikast” iddiasında işbaşındaydı. Kozmik oda baskınları ve hakimi takip eden sebze-meyve taşıyan araçlara suç üstünde de onun polisleri görev yaptı. En tepki çeken icraatı ise “soruşturmanın gizliliğini” ihlal edip, Arınç’a “suikast” teşebbüsü hakkında enine, boyuna brifing vermesiydi!..

TSK’nın mühimmat sevkiyatı yapan araçlarına Ankara girişinde yapılan baskın emri de Özdemir patentliydi!..

“Ergenekon” kapsamındaki son icraatı ise eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’la ilgili oldu. Arama ve gözaltı işlemlerini İstanbul’dan gelen ekibin yapmasına izin vermedi. O işleri Ankara polisine yaptırdı. Birilerin bundan rahatsız olduğu muhakkak da kimlerdir, nedendir bilemeyiz elbette!..

Önder Aytaç’a geçmeden önce iki kareye daha bakalım:

Taraf’ın patroniçesi Yasemin Çongar hiç beklenmedik bir anda ABD’nin en büyük radyo kanalına, “Balyoz darbe planı” belgelerinin yayınlanması için “Başbakan ve devlet istihbaratının başı tarafından teşvik edildikleri” itirafında bulundu.

Çongar’ın bu itirafını, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, “Balyoz planları polis tarafından servis edildi” iddiası izledi!.. Bunun ardından, Türkiye’yi yerinden oynatan bu davada son tutuklu sanıklar da serbest kaldı.

Ve tam bu karelerin ortasına, Emniyet-Ergenekon-Cemaat-Taraf dörtgeninin en etkili ismi Önder Aytaç’ın “susturulması” düştü!..

Bir tv programında, “Öcalan asılsın” dediği için susturulduğu söyleniyor. Duy da inanma!.. Eğer bu bir gerekçe olsa, Aytaç’tan önce, Mümtaz’er Türköne’nin işine son verilmesi gerekmez miydi? Daha düne kadar Öcalan’ın bir “paşa” gibi, Bodrum’a gönderilmesini savunacak, sonra hidayete erip, “Öcalan da, terör örgütü de bu saatten sonra sadece susturulmalı. Bırakın muhatap alınmayı, Öcalan’ın etkisizleştirilmesinin zamanı gelmedi mi? Öcalan artık enterne edilmeli” diyecek… Ama cemaatin gazetesinde yazmaya devam edecek? Aytaç’la Türköne, Taraf’la Zaman arasındaki bu “önemli” fark ne ola ki?!..

Aytaç’ın, “Öcalan asılsın” sözü yüzünden susturulması üzerinden bir “halk kahramanı” yaratma çabalarını, ”Ailesini İngiltere’ye yolladığı” sözleriyle “mağduriyetini” ifade etmesini ( 1-1.5 yıldır eşinden ayrı yaşadığını Ankara’da bilenler biliyor) ve kendisinin değil, babasının F. Gülen’ci olduğunu anlatmasını geçip, yukarıdaki fotoğrafı okumaya çalışalım:

Balyoz darbe planının, “Emniyet’ten, Taraf’a servisi” kesinleştiğine göre (İçişleri Bakanı Atalay, ‘Her teşkilatta yanlış yapanlar olur’ diyerek, Başbuğ’un iddiasını doğrulamadı mı?), bu servisi yapanlar da muhakkak ki tespit edilmiştir. Özdemir veya Aytaç bu tespitlerin bir yerinde var mıdır?

Özdemir ve Aytaç’ın “tasfiyesi”nde, Genelkurmay Başkanlığı’nın ısrar, talep veya rolü olmuş mudur?

Öyleyse iktidar, bugüne kadar Genelkurmay’ı iplemezken, neden harekete geçmiştir?

“Ergenekon” ihalesini birilerine fatura ederek, kurtulma çabaları mıdır?

Anayasa referandumuyla başlayan AKP-Saadet ittifakında (Belki ileride Erdoğan’ın görevini, Numan Kurtulmuş’a devretme planlarında), özellikle Emniyet’teki operasyonlarda Milli Görüş’ün “gönlünü kıranlara” haddini bildirme mi, yoksa hepsi birden midir?

Her neyse ne, ama şu açık, Orhan Özdemir meselesi Orhan Özdemir’den, Önder Aytaç meselesi de Önder Aytaç’tan ibaret değil!.. Ve dahi “Tarzan” çok zorda ki, hem TSK’ya, hem Milli Görüş’e “selam” çakıyor!..

Hele bir de Bülent Abi’nin “selamları” yok mu?!..

Önce İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırıda, İsrail’e “hak vererek”, Erdoğan’ı morartan Fethullah Gülen’e, “Hocafendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” selamını çaktı…

Sonra Toronto’da Erdoğan’ı morartan ABD Başkanı’na, “Obama’yı takdir ediyorum. Şahsiyet ve kimlik olarak Barack Hüseyin Obama’dan ümitliyim” selamı gönderdi…

Yetmedi, Erdoğan’ın, PKK’yla kavgaya tutuştuğu bir sırada, “Dağa çıkma gerekçeleri haklı” diyerek, PKK’ya el salladı…

İç ve dış siyasetin en önemli figürü haline gelip, iktidarın kendilerini oyaladığından yakınan Bartholomeos’u unutması mümkün mü? Onu da, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Türkiye’de din adamı ihtiyacını giderecek bir okul olarak açılmasını, şahsen çok arzu ediyorum. Buna izin vermemiz gerekir” sözleriyle selamladı…

Bülent Abi’nin bu selamları, “Civan”ının Cumhurbaşkanlığı projesi sonrası Başbakanlığa hazırlık mı, yoksa “Civanın üstünün çizildiğine” ikna olup, “göreve hazırım” hatırlatması mıdır, yakında anlaşılır…

Ama şu kesin, “Civanım delikanlının” sadece “gözlerinin altı” değil, her yeri “morartılmış” durumda… Ve dahi iktidar içi iktidar savaşlarında, her kesim kurban kanı akıtmaya başladı!..
açıkistihbarat

AKP-İsrail İlişkisinin Kısa Tarihçesi
Mehmet Ali Güller - Blog

AKP ile İsrail arasındaki sözde kriz, aslında tam da İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un Türkiye-İsrail ilişkilerini tarif ettiği şu cümle gibi:

“Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”

Ben Gurion’un bu tespitinin üzerinden yarım yüzyıl geçti ama AKP döneminde İsrail’le ilişkiler tam da böylesi bir tanıma uygun gelişti. Kapalı kapılar ardında farklı, dışarıda farklı…

Gelin AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana, İsrail’le gerçekte nasıl bir ilişki türü yürüttüğüne birlikte gözatalım…

ERDOĞAN’A YAHUDİ CESARET ÖDÜLÜ

1.. AKP 3 Kasım seçimleri öncesinde 16 Temmuz 2002’de ABD’de Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA’da temaslarda bulunarak iktidar vizesi desteği aradı ve aldı.

2.. Erdoğan Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret madalyası” aldı. Resmi ismi “Davut Boynuzu” olan bu madalya, dünyada ilk kez Yahudi olmayan bir isme, dahası bir Müslüman’a verildi!

AKP: FİLİSTİN TERÖR, İSRAİL ŞİDDET UYGULUYOR

3.. 30 Ağustos 2004 tarihinde AKP’li Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Mevlüt Çavuşoğlu İsrail’le kapsamlı görüşmeler yapmak üzere 3 günlüğüne İsrail’e gitti. Havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “ziyaretlerinin, ilişkileri daha da pekiştirmek için büyük önem taşıdığını” belirtti.

Ömer Çelik, “ortada kriz var” gibi bir adım atılmak ve öyle bir durum yaratılmak istendiğini belirterek, “aslında ortada bir kriz olmadığını” vurguladı. Ömer Çelik ve Egemen Bağış’ın bu ziyaretten önce, ABD’ye gidip Yahudi kurumlarıyla özel temaslarda bulunduklarını da anımsatalım.

Yeri gelmişken, bir başka anımsatma daha yapalım. Ömer Çelik, İsrail’e bu ziyaretinin iki ay öncesinde TBMM’de yaptığı bir konuşmada,

“Filistinlilerin yaptığını terör, İsrail’in yaptığını ise şiddet”

olarak nitelendirmişti. Bugün koşullar gereği Irak’taki Müslümanları anımsayan Ömer Çelik’in, o tarihlerde “Irak’taki direniş örgütlerinin, katillerden oluştuğunu” söyleyecek kadar Amerikancı olduğunu da belirtelim.

İSRAİL AKP ELİYLE TÜRK TARIMINI ÇÖKERTTİ

4.. AKP hükümeti, İsrail ile 15 Temmuz 2004’de Ankara’da bir mutabakat zaptı imzalayarak, Serbest Ticaret Anlaşması kapsamında “temel ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretindeki tavizlerin karşılıklı genişletilmesini müzakere etme konusunda” anlaştı.

Böylece AKP, İsrail’e Türk tarımını çökertme olanağı sundu!

İNTERNET GÜVENLİĞİMİZ İSRAİL’E EMANET

5.. AKP’li Enerji Bakanı Hilmi Güler, İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Elizer ile boru anlaşması imzaladı. Türkiye’den İsrail’e uzanacak boru hattından petrol, doğalgaz, elektrik, su ve fiberoptik geçmesi planlandı.

6.. Fiberoptik demişken… İsrail’le sözde krizin zirve yaptığı 2010 Haziran’ında ortaya çıktı ki, pek çok devlet kurumunun internet güvenliğini de İsrail sağlıyor!

Bu görevi yürüten İsrailli Check Point firmasının, 2006 yılında “stratejik ortağı” ABD’den benzeri bir iş almak istediğinde bizzat ABD Başkanı Bush tarafından veto edildiğini de anımsatalım!

AKP’NİN İSRAİL’LE 17 PROJESİ

7.. Şimdilerde çok tartışılan insansız uçak Heron anlaşmasını, Tayyip Erdoğan 1 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyareti sırasında imzaladı. Bu ziyarette 200 milyon dolarlık bu anlaşmayla yetinilmedi, M60 tanklarının modernizasyonu için yeni protokol yapıldı ve 17 ayrı askeri proje görüşmesi yapıldı!

Bu arada anımsatalım…

Erdoğan, Davos’ta “one minute” dedikten sonra, AKP’li Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 27 Ocak 2009’da açıklama yaparak İsrail’le ilişkiler konusunda bir sıkıntı olmayacağını ilan ediyordu.

Gönül, “insansız İsrail uçağı Heron’lar konusunda bir sıkıntı olmayacağının ve ilk parti Heron’ların Nisan ayında Türkiye’ye geleceğinin” müjdesini veriyordu.

AKP İÇİN HAMAS BAŞKA, EL FETİH BAŞKA

8.. Erdoğan, Filistin dostluğu değil; El fetih karşıtlığı, Hamas dostluğu yaptı. İsrail’le sözde ilk kriz sırasında bakın Başbakan Erdoğan ne diyor:

“İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi”.

ERDOĞAN: ARAFAT BARIŞIN ÖNÜNDE ENGEL

9.. Dahası Erdoğan, geçmişti açıkça İsrail’i savunup, Arafat’ı da suçlamıştı.

ABD’de İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ve şarkiyatçı Prof. Bernard Lewis ile 13 Haziran 2004’te bir panele katılan Erdoğan şöyle söylemişti:

“Ben Barak'ın başlatmış olduğu barış sürecine katılıyorum. Ancak Sayın Barak'ın başlattığı süreç devam etmedi. Sayın Arafat büyük bir fırsatı tepmiştir. Eğer o zaman oturulan masadan kalkılmasaydı isabetli olurdu. Şu anki sıkıntı budur. Fakat biz yine de barıştan umutsuz değiliz. Barış süreci sıkıntılı bir süreçtir. Çile çekmeyi gerektirir ve bu mücadeleyi çile çekerek sürdürmeliyiz. 80 yaşına merdiven dayamış olan bir Arafat barışın önünde bir engel olamaz. Bu işi halklar arasında çözebiliriz”.

10.. Davos’ta sözde “one-minute” krizi yaşanırken, TBMM’de Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyesi 361, Türkiye-Filistin Dostluk Grubu iyesi ise sadece 60 milletvekili bulunuyordu!

ERDOĞAN MUHALEFETİ YAHUDİ DÜŞMANLIĞI YAPMAKLA SUÇLADI

11.. Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrail’li şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladı.

ORTAK “YAHUDİ URFA PROJESİ”

12.. Urfa’daki “mayınlı arazilerin” İsrail’e peşkeş çekilmesinin tartışıldığı günlerde, 26 Mayıs 2009’da, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy “Yahudi Urfa Projesi” olarak bilinen “dinler buluşması” kapsamında Urfa’yı ziyaret etti. Levy

“Urfa ile Harran bizim için çok önemli, her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli”

dedi.

İsrail’in bölgeye ilgisi konusunda, bir başka önemli açıklama da 1 Aralık 2004 tarihinde, o dönemin İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi’den gelmişti.

“İsrail’lilerin Güneydoğu’dan toprak alımlarını” yalanlayan Avivi şu ilginç cümleyi dile getirmişti:

“Buradan arazi satın alınmadı, ancak bazı ortak projelere destek veriyorlar. Türkiye'yle tecrübelerini paylaşıyorlar”.

KONYA OVASI’NDA İSRAİL’E ARAZİ

13.. İsrail sadece Güneydoğu’dan değil, “Anadolu Kartalı Tatbikatı Krizi” ile daha sonra gündeme gelen Konya’dan da 2004 yılının sonunda 40 bin dönüm arazi aldı.

AKP’nin “Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi” ile önünü açtığı bu satış işlemi ile verilen topraklar, ABD ve İsrail’in eğitim için kullandığı hava üssünün hemen yanında bulunuyor.

AKP ile İsrail arasındaki bu alım-satım işleri oldukça ilginçti.

Bakın Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Konya’daki bu satıştan birkaç ay önce Şanlıurfa Ceylanpınar’ı isteyen İsraillilere şu yanıtı verdiğini açıklıyordu:

“Dedim ki, GAP’la ilgili düşünceleriniz, Türk kamuoyunda bir kısım kanaatlerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle başlangıç faaliyetlerimizi İç Anadolu’ya kaydırarak, sulama teknolojisini Türk kamuoyuna sunalım. Bu sayede, kamuoyunda oluşan çekingen hava kırılabilir”.

AKP’DEN İSRAİL’E TOPRAK ALIMI İÇİN YASA KIYAĞI

14.. İsrail’in toprak alımlarına kolaylık getiren yasanın da, 19 Temmuz 2003 tarihinde, AKP tarafında yürürlüğe konulan 4916 sayılı yasa olduğunu belirtelim.

AKP İsrail’in toprak alımlarını kolaylaştırmakla kalmıyor, karşı çıkanlara da tepki gösteriyordu.

Örneğin AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Atilla Maraş, İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın almasına itiraz edenleri,

“Bizim insanımız da Avrupa ülkelerinde mülk alıyor. Ancak yabancılar bizden toprak satın aldıklarında kıyameti koparıyorlar. Bunu doğal karşılamak lazım. Global baktığımız zaman bunun bir sakıncası yok”.

İSRAİL’E SURİYE SALDIRISI İÇİN HAVA SAHASI İZNİ

15.. İsrail, 6 Eylül 2007 tarihinde Suriye’nin gizli nükleer reaktörünü vurduğunda Türkiye hava sahasını kullandı.

16.. İsrail Lübnan’a saldırdığında ama 28 gün sonra Hizbullah’a yenilip geri çekilmek zorunda kaldığında, bölgeye AKP emriyle Türk askeri gönderildi.

AKP MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

17.. Gelin hiç yorumsuz, 14 Haziran 2010 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan Devrim Sevimay’ın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’le yaptığı röportaja göz atalım şimdi de:

Hüseyin Çelik: “Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

ANKARA’DA SİYONİZM ANMASI!

18.. AKP’nin İsrail karşıtı olmadığı, dahası anti Siyonist olmadığı, başka uygulamalarından da anlaşılıyor.

AKP, tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, İsrail’e siyonizmin kurucu Theodor Herz’i anma izni verdi. 6 Aralık 2004 günü İsrail’in Ankara Büyükelçiliği, Ankara’da, Milli Kütüphane Konferans Salonu’nda siyonizmi andı!

SONUÇ

Davos’da “one minute” krizi, Anadolu Kartalı tatbikatı krizi, büyükelçiyi alçak koltukta oturtma krizi, Mavi Marmara gemisine saldırı krizi…

Tümünün, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulayabilmek için Türkiye’ye biçtiği model ortak statüsüyle doğrudan ilişkisi var. ABD, BOP’u uygulayabilmek için “Filistin Sorunu”nu kısmen çözüp, İran’ı Türkiye ile markaja alıp, alt-bölgesel düzenleri kurmaya çalışıyor…

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, “İsrail özür dilemezse, bari soruşturmayı kabul etsin” anlamına gelen sözleri aslında tüm gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor.

Davutoğlu İngiliz mevkidaşıyla birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında bakın ne diyor:

“Ortada bir suç var. Bu vatandaşlar İsrail sularını ihlal etmedi. Hiçbir İsrail vatandaşını öldürmedi. Peki kim öldürdü bu vatandaşları?

Eğer İsrail bu sorumluluğu üzerine alır ve özrü dilerse biz de önümüze bakar ve iki ülke ilişkilerini nasıl daha geliştirebiliriz buna bakarız. Eğer özür dilemezlerse o zaman uluslararası bir soruşturmayı kabul etsinler. Bu bizim ülkemizin onurudur”.

MHP’YE GECE OPERASYONU

18 Temmuz 2010
21 Haziran’daki şehit cenazesinde Aydın MHP il binasının duvarına asılan ve üzerinde Başbakan Erdoğan ile ABD Başkanı Obama’nın fotoğraflarının olduğu, 'Sen açıldıkça analarımız ağlıyor' yazılı pankart önceki gece saat 23.30’da polis operasyonuyla indirildi.
MHP Aydın Milletvekili Uzunırmak, “Savcı suç değil diyor, gecenin yarısında eşkıya gibi bir siyasi partinin camına çıkıyorlar” dedi.

AYDIN’da, şehit Piyade Er Mehmet Ali Tosun’un 21 Haziran’daki cenaze töreninde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) il binasının duvarına asılan, üzerinde Başbakan Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama’nın resimleri olan, ‘Sen açıldıkça analarımız ağlıyor’ yazılı pankart polisçe kaldırılmak istenince olaylar çıktı. Pankart, önceki gece 23.30’da, polis ekiplerince kaldırılmak istendi. Ancak buna karşı çıkan partililer ve polis arasında arbede yaşandı. Polisin yetersiz kalması üzerine olay yerine takviye kuvvet sevk edildi. Yaklaşık 500 polis ve 1 panzer güvenliği sağladıktan sonra, olay yerine itfaiye aracı çağrıldı.

CHP’li belediye araç göndermedi

CHP’li Aydın Belediyesi araç göndermeyince, bu defa AK Partili Sultanhisar Belediyesi’nden itfaiye aracı istendi. Olaylar üzerine parti il binasına gelen MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, Vali Hüseyin Avni Coş’un suç işlediğini ve kamu gücünü yanlı kullandığını belirtti, “Eşkıya gibi gecenin yarısında bir siyasi partinin camına çıkılmaz. Savcının, hâkimin kararı olmadan bu uygulamalar yanlıştır. Pankartı indirmek için gelen belediye itfaiye aracının görev kâğıdı bile yok. Gündüz nöbetçi savcıyı arıyorlar, nöbetçi savcı bunun bir suç olmadığını söylüyor. Vali’nin baskısı ile polis, Kabahatlar Kanunu’na göre pankartı indirmeye çalışıyormuş” dedi.

Araç AK Partili belediyeden

Meydanda güvenlik şeridi oluşturan yaklaşık 500 polise, “Kendisine ve yüreğine yakıştıran bir delikanlı varsa, çıkıp o pankartı indirsin” diye seslenen Uzunırmak, polisi kanunsuz kullananların kanun önünde hesap vereceklerini söyledi. Ancak uzun süren bekleyişin ardından AK Partili Sultanhisar Belediyesi’nin gönderdiği itfaiye aracı ile pankart indirildi. Pankartın indirilmesi sırasında, partililer, hükümet ve Başbakan aleyhine slogan attı. Partililer, bir süre sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

500 polisle indirtti

MHP Aydın İl Başkanlığı’ndaki pankartın indirilmek istenmesi üzerine gelen polis ekipleriyle partililer arasında arbede çıktı. Bunun üzerine yaklaşık 500 çevik kuvvet polisi ve bir panzer olay yerine sevkedilerek, sıkı güvenlik önlemi alındı. MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, pankartı indirten Vali Hüseyin Avni Coş’u ağır sözlerle eleştirdi.

Savcılığa suç duyurusu

MHP Aydın İl Başkanı Hasan Muti, “Sen açıldıkça analarımız ağlıyor” pankartının kanunsuz bir uygulamayla indirildiğini ileri sürerek, Aydın Valiliği, Aydın Emniyet Müdürlüğü ve Sultanhisar Belediye Başkanlığı hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Pankartın polislere verilen sözlü talimatla kaldırıldığını söyleyen Muti, bu tavrın siyasi olduğunu söyledi. Devletin kurumlarının siyasete alet edilmesini protesto eden Muti, Söke İlçe binasına asılan aynı pankartın önceki gece saat 01.00’de polisler tarafından parçalandığını söyledi. Hasan Muti, “Görgü tanıkları var. Parti binamızın çevresinde bulunan kameralardaki görüntülerde bunu tespit edersek, Söke İlçe Emniyet Müdürlüğü hakkında da suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

Hürriyet

“AILE HEKIMLIĞI” KANDIRMACASI
Şengül Hablemitoğlu



16.07.2010
AKP hükümetinin 2006 yılında IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri doğrultusunda gerçekleştirdiği sosyal güvenlik sistemindeki dönüşüm, giderek daha çok can yakacağa benziyor. Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde, nüfus sayısına göre örgütlenen, koruyucu hekimlik hizmetlerini bütüncül bir yaklaşım ve ekip anlayışı ile sunan sağlık ocağı sisteminin yerini ‘’aile hekimliği’’ aldı. Aile Hekimliği pilot uygulaması 2005 Eylül ayında Düzce’de başlatıldı. Amaç deneme niteliğindeki uygulama sonunda ülke çapında yaygınlaştırılması planlanan sistemin nasıl işlediğini saptamak ve uygulamada karşılaşılabilecek sorunlara çözüm aramaktı. Düzce’de 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” ile ilgili yürürlükteki yasa çerçevesinde hizmet veren Sağlık Ocakları Aile Hekimliği merkezlerine dönüştürüldü. Tedavi hizmetleri ile kişiye özel koruyucu hizmetler aile hekimliklerine devredildi. Sağlık ocaklarında sunulan diğer hizmetler ise, sisteme dahil olmayan sağlık personelinin toplandığı Toplum Sağlığı Merkezlerinde yürütülmeye çalışıldı.Pilot uygulama 2007 de İzmir, Denizli, Eskişehir gibi başka illere yayıldı.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM

Aile hekimliği uygulaması Sağlıkta Dönüşüm Programının bir bileşeni. Dönüşüm süreci esas olarak Genel Sağlık Sigortası Kurumu’nun oluşturulması, birinci basamak sağlık kuruluşlarının (sağlık ocağı) terk edilerek Aile Hekimliği sistemine geçilmesi (bir tür özelleştirilmesi), ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının (Eğitim Hastaneleri, Özel İhtisas Hastaneleri gibi) sağlık işletmelerine dönüştürülmesini içeren 3 ayak üzerine oturuyor. Bu açıdan pilot uygulama olarak başlatılan Aile Hekimliği denemesini, diğer bileşenlerinden ayrı olarak değerlendirmek de doğru değil. Çünkü Genel Sağlık Sigortası Yasası sağlık hizmetlerini, gelir güvenliğini, yaşlılık, işsizlik, hastalık, iş kazası, maluliyet, analık ve temel gelir kayıpları karşısında korunma unsurlarını yani temel insan haklarından biri olan sosyal güvenlik hakkını piyasanın insiyatifine bıraktı.

Yasa neden çıktı, açıkçası anlamak zor değil. Türkiye’nin artan ve ödenemeyen borçları ve IMF’nin direktifleri karşısında cari açığı kontrol altında tutamayan AKP hükümeti, bir türlü denkleştiremediği bütçeden sosyal güvenliğe ayırdığı payı çıkararak, bu yükten kurtuldu. Sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirerek herkesin sosyal güvenlik sistemi kapsamına alınacağı, böylece sosyal güvenlikteki eşitsiz yapıya son verileceği söylendi. Oysa sosyal güvenlik sistemi piyasalaştırıldı, sermayenin istediği gibi at koşturacağı bir alana dönüştürüldü. Böylece neo-liberal politikalar en yaşamsal yere, sağlığa da dokundu. Sosyal güvenlik sisteminde zaten yapılması gereken zorunlu reformun maliyeti hükümet tarafından emekçi sınıfların sırtına yüklenmiş oldu. Bundan böyle parası olanın daha iyi hizmet alacağı, parası olmayanın başına neler geleceğini çok iyi bildiğimiz özelleşmiş bir sağlık sistemi ile yaşamaya çalışacağız.

Aile Hekimleri yasaya göre işyerlerini kiralamak durumunda iken, pilot uygulamalarda mevcut Sağlık Ocakları binaları ve alt yapısı hekimlere bedelsiz olarak tahsis edildi. Sağlık elemanı desteği verildi. Uygulama yaygınlaştıkça bir süre sonra Aile Hekimliği Modeli ile hekimlerin esnaf, hastaların müşteri, Sağlık Memuru, Ebe ve Hemşirelerin de iş yeri elemanı, ilaç mümessillerinin ise aile sağlığı merkezlerinin pazarlamacıları olacaklarını, bu şekilde ilaç kullanımının artmasının maliyetleri artıracağını tahmin etmek güç değil.

Aile hekimleri bina, araç gereç ve eleman ihtiyaçlarını kendi olanakları ile karşılamak zorunda kalacaklar. Genel Sağlık Sigortası (GSS) kurumu ile süreli sözleşmeler yapacaklar. Bir hekim 3-4 bin kişiyi kaydederek takip edecek. Kayıtlı hastası belirlenen sınırın altına düşen hekimlerin sözleşmeleri iptal edilecek. Askerlik, uzun süreli hastalık gibi haller de iptal sebebi olacak. Ödemeler, bakılan hasta sayısına göre belirlenecek.

SAĞLIK ÖZELLEŞİYOR

Açıkça görülüyor ki, aile hekimleri dükkan sahipleri gibi çalışacaklar, çünkü bir işletme var ve işletmenin devamlılığını sürdürebilmesi için çok sayıda hastaya bakılması zorunlu. Hekimler kaydettikleri kişilere 24 saat ve 7 gün hizmet vermekle yükümlü tutuluyor. Sevk zincirine uyulması öngörülüyor. Sevk zinciri zorunluluğu aile hekimleri açısından bir avantaj olarak görülürken, belirli sayıda polikliniği garanti eden bu durum uygulamada çıkan sorunlar nedeniyle kaldırıldı. Aile hekimliğini seçen doktorlara nispi olarak yüksek ücretlerle sözleşme yapıldı. Sisteme girmeyen hekimler, sağlık memuru ve ebeler sağlık ocaklarının daha önce yürütmekte olduğu hizmetlerden, poliklinik, gebe, çocuk takibi ve aşılama hizmetleri dışında kalan tüm çalışmaları sürdürmek üzere adı Toplum Sağlığı Merkezine dönüştürülen sağlık ocaklarında kaldı. Bu personel şimdi düşük ücret alacak. Halen tavan düzeyinde ücret almakta olan aile hekimleri Genel Sağlık Sigortası Kurumu ile giderek taban ücrete yaklaşan sözleşmeler yapmak durumunda kalabilecekler. Çünkü ortada satın alınan bir hizmet var ve doğal olarak satın alan kurum, maliyeti en düşük düzeyde tutmak isteyecek. Hizmetin sürekliliği için poliklinik sisteminin oluşturulması zorunlu olacak ve bu durum birinci basamak sağlık hizmeti vermek talebiyle kurulacak şirketlerden hizmet alınmasının yolunu açacak. Özel sağlık sigortacılığını da içeren sistemle sağlıkta özelleştirme de tamamlanmış olacaktır. Bu durumda aile hekimlerinin zamanla kendi işyerlerinin sahibi durumundan şirketlerin düşük ücretli elemanları olmaları da mümkündür. Bu koşullarda hekimlerin yanlarında çalışmaları gereken ebe, hemşire ve sağlık memurlarının giderek daha düşük ücretlere razı olarak çalışmaları bile, bu yapıda aile hekimlerini çalıştıran işletmelerin personel sayısını en aza indirme eğilimini değiştirmeyecektir. Dahası ebe ve hemşirelerin zamanla işsiz kalacaklarını öne sürmek kehanet olmayacaktır. Ayrıca sağlık hizmetine ulaşmada zaten eşitsizlik yaşanan kırsal kesimde ciddi kadro açıkları olacak, bu nedenle aile hekimliği uygulamasında güçlükler yaşanacak.

Sağlık ocaklarının kapatılmayacağı söyleniyor ancak, sağlık ocağı olarak görevleri tarif edilmiş bir binanın odaları hekimlere kira karşılığı veriliyor. Bunun adı sağlık ocaklarının kapatılması değil de nedir? Aile Hekimliği Pilot Bölge Yasası çok açık, “Aile hekimliği Genel Sağlık Sigortasından finanse edilir” diyor. Sigorta prim alır. Hizmeti aldığı prim üzerinden sunar. Genel Sağlık Sigortası “arka arkaya üç primini ödemeyene hizmet sunmam” diyor. Anlamı “paran yoksa hizmet alamazsın”. Pirim ödeme gücü olmayanlar için “ödeme gücü olmayanların primini öderiz” diyen hükümet, “asgari ücretin üçte birini kazanıyorsa ödeme gücü vardır” derken de, başka bir imkansızlığa kapı açıyor…

Anlamamız ve anlatmamız gereken gerçek, aile hekimliği uygulaması ile Türkiye’nin sağlık örgütlenmesindeki yarım yüzyıllık deneyiminin ve alt yapısının tamamen dönüştürüleceğidir. Sağlık örgütlenmesinde Amerikan modeli tüm dünya ülkelerine empoze edilmeye çalışılıyor. Çok yüksek kaynak kullanımına karşılık verimsiz olan bu sistemin başarılı olmadığı da ortada.

Oysa uzaktan bakıldığında, Aile Hekimliği uygulaması ile anne karnındaki fetüsten ailenin en yaşlı üyesine kadar herkese kesintisiz hizmet sunan bir hekim söz konusu. Hizmet sunduğu ailelere yakın olan, bölgeyi çok iyi bilen, aileleri tek tek yakından tanıyan, sosyal, ekonomik, kültürel ortamları içinde aileleri değerlendirebilen, hastalık ve iyilik halini bütünlük içinde görebilen hekim aileden biri gibi… Kaldı ki, sistemin tanıtımı sırasında, “aile albümünüzde yer açın, aile hekiminiz geliyor” sloganı kullanıldı. Ancak görünen o ki, aile fotoğraflarına giren ne hastaların ne de hekimlerin yüzü gülmeyecek…

Odatv.com

Akdamar Kilisesi Işıl Işıl
http://www.aktifhaber.com/images/news/125366.jpg
*İlk ayinin yapılacağı 19 Eylül 2010 öncesi Akdamar Kilisesi'nde hazırlıklar sürerken, güneş enerjisi aydınlatma projesiyle de Akdamar Adası ve tarihi kilise aydınlatıldı
29 Ağustos 2010
AKDAMAR KİLİSESİ IŞIL IŞIL
Van Gölü içersindeki Akdamar Adası Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı (DAKA) tarafından hazırlanan bir projeyle güneş enerjisinden elde edilen elektrikle aydınlatıldı. "Akdamar Adası Solar PV" projesiyle ışıl ışıl olan Akdamar Adası'nda proje törenle hayata geçirildi.

İlk ayinin yapılacağı 19 Eylül 2010 öncesi Akdamar Kilisesi'nde hazırlıklar sürerken, DAKA tarafından hazırlanan ve 200 bin TL'ye mal olan güneş enerjisi aydınlatma projesiyle de Akdamar Adası ve tarihi kilise aydınlatıldı. Proje Akdamar Adası'nda yapıla
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Ağu 29, 2010 11:39 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Tem 25, 2010 9:56 pm    Mesaj konusu: Türkiye'deki dönüşümde kaybeden Gülen cemaati Alıntıyla Cevap Gönder

Türkiye'deki dönüşümde kaybeden Gülen cemaati
25 Temmuz 2010

Utah Üniversitesi'nden Profesör Hakan Yavuz, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü 'Türkiye'de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor' şeklinde yorumladı.

Yaşanan dönüşümde en fazla Gülen cemaatinin kaybettiğini belirten Yavuz, 'Ama AKP-cemaat teknesi su alınca ilk giden cemaat olacak' dedi. TSK'nın kendisine ülke içinde cephe açmaması gerektiği uyarısı yapan Yavuz, 'Ordu da kendini yeniden yapılandırmalı' diye konuştu

Şenay YILDIZ'ın röportajı

ABD'deki Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde dersler veren Profesör Hakan Yavuz, Gülen cemaati, AKP, Türkiye İslam ve laiklik üzerine çalışmalarıyla akademik camiada uluslararası üne sahip olan bir isim. Bir dönem Fethullah Gülen cemaatine yakın görülen Yavuz, kendisini 'agnostik' (bilinemezci) olarak tanımlıyor ve hiçbir zaman cemaatçi olmadığını vurguluyor. Profesör Yavuz ile perşembe günü İstanbul'da bir araya gelerek, Türkiye'nin son dönemine ilişkin sosyolojik ve siyasal analizler yapmasını istedik. Prof. Dr. Yavuz'un değerlendirmeleri şöyle:

- Türkiye'de 'laik-dinci' diye tanımlanan bir kutuplaşma kendisini hissettiriyor gibi son birkaç yılda. Sizce bu tanımlama sorunun sosyolojik tahlili açısından doğru bir çerçeve çiziyor mu?
Türkiye'de bu durumu 'dinci-laik' yerine şu şekilde tarif etmek gerek: Modernleşme İslam'la mı olacak, İslamsız mı olacak? Laik kesim, İslamsız modernleşme istiyor ve dini, modernleşmenin karşıtı olarak algılıyor. Bunun karşısında ise, İslam'la beraber modernleşme isteyen ikinci bir kesim var. Ana tartışma bu. Eskiden, 'Modernite İslamsız olmalı' diyenler hakimdi. Şimdi ise, 'Modernite İslam'la beraber gitmeli' diyenler. Hatta modernitenin ihtiyaçlarına göre 'İslam yeniden yorumlanmalı' diyenler de var. Yani, bugün Türkiye'de bir Protestan İslam'ı oluşuyor. Ama bugün Türkiye'de çok endişelenmeye gerek yok. İslamcı-laik gerilimi, elitler seviyesinde ve temelleri çok da sağlam olmayan bir gerilim. Bu fay hattının bir sosyolojik derinliği yok. İslami kesim gittikçe Protestanlaşıyor.


İSLAM PROTESTANLAŞIYOR
- Protestanlaşma ile ne kastediyorsunuz?
Yani bugün 'İslamsız bir İslam' görüntüsü ortaya çıkıyor. Yani, ahlak, etik, hak-hukuk değerlerinden soyutlanmış bir İslam. Tamamıyla şekle dayalı ve tüketim araçları haline dönüşen bir İslam var. Bugün Türkiye'de İslami semboller alınıp, satılır hale gelmiş, yer edinmek için kullanılır vaziyete dönüşmüş. Türkiye'de İslam'ın şartı ikiye indirgenmiş: başörtüsü ve içki içme. Weber'e göre Protestanlık kapitalizme yol açmıştı. Burada ise, Protestanlaşmaya yol açıyor. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar ve başarılılar. Medya, finans, eğitim sektörü... Hepsinde güçlendiler. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dini yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitalizmin mantığı. Türkiye leblebileşiyor.
Eskiden Türkiye'nin birtakım ülküler üzerinde oydaşmaya varılan ortak bir çimentosu vardı. Türk kimliği, ülkenin pusulası... Bugün, o çimento dağıldı. Türkiye'de mahalleleri cemaatler, kesimler, kesitler, yığınlar... Herkes leblebi gibi bir tarafa yuvarlanıyor.


TÜRK KİMLİĞİ ÖCÜLEŞTİRİLDİ
- Ne tetikledi peki sizin tarif ettiğiniz bu dağılmayı?
Özel döneminde başlatılan neo-liberal politikalar. Geldiğimiz noktada, Türkiye'de bugün kimlikler üzerinden siyaset yapılıyor ama ulusal düzeyde bir kimliksizleşme söz konusu. Bugün Türk kimliği bir 'öcü kimlik' haline getirildi. Bizim daha önceki söylemimizde Türk kimliği bütünleyici ve herkesi kapsayan kimlikti.


- 'Türk vatandaşı' yerine, bütünleştirici bir kimlik olarak 'Türkiyeli' denilmesi sizi rahatsız mı ediyor?
AKP, bence birçok olumlu yönüne rağmen, Türkiye'deki kimlik tartışmalarında son derece olumsuz rol oynadı ve Türkiye'nin mayasını bozdu. Türkiyelilik? Olamaz ki böyle bir şey! Bunu tarihi, felsefesi yok. Zaten hepimiz Türkiyeliyiz. Bir ulus-devlet olarak kurulduk. Şimdi ulus devlet yıkılırken, 'Ortak maya İslam olsun' deniyor. Ama hangi İslam? Aleviliğin mi, Diyanet'in mi, AKP'nin mi, Gülen Efendi'nin mi? Türkiye'de tek bir İslam yok, farklı İslamlar var. İslam üzerinden 'maya' yaparsanız, çok büyük bir tartışma ortamı çıkar. AKP'nin 'İslam bizim çimentomuz, mayamız olsun' yaklaşımı bence tutarsız. İslam bazı konularda birleştirici değil. Hatta bazı konularda daha bölücü olabilir ve ülkeyi çatışmaya sürükleyebilir. AKP'yi Özal ile kıyasladığımız zaman çok olumlu bir miras bıraktığını söyleyemeyiz.

Artık Erdoğan'a biat ediyorlar
- Neden Özal'la kıyaslıyorsunuz?
Türkiye'de bana göre en büyük kırılma Özal'la yaşandı. Ülkede 2 büyük devrim yaşandı. İlki, Mustafa Kemal'in ulus-devlet üretme ve laik toplum yaratma projesi. İkincisi, Özal'ın toplumu para ve kapitalizmle tanıştırma dönemi. Yani, Özal da bu zihni dönüşüm açısından Atatürk kadar devrimciydi. AKP'ye bakınca, toplumun Ankara'nın çok daha önünde olduğunu görüyoruz. Özal'da ise bu durum tam tersiydi. Türkiye'nin bir başka sorunu ise askeri yapı. Türkiye'nin bugünkü koşullarda böyle bu kadar büyük bir orduya ihtiyacı yok. Türkiye ordusuz yapamaz, mutlaka ordumuz olacak. Ama, güvenlik tanımının yeniden yapılması ve ordunun yeniden yapılandırılması şart. Mesela Genelkurmay Başkanı'nın da sadece karacılardan olması geleneği değişmeli. Havacılardan da Genelkurmay Başkanı seçilebilmeli. Bugünkü komuta kademesi Türkiye'nin mevcut koşulları ve özlemlerinden biraz kopuk olduğu için, en fazla itibar kaybına uğrayan yapıların başında TSK geliyor.


CEMAATE DEĞİL, ERDOĞAN'A
- Fethullah Gülen'in önce Deniz Baykal'ı istifaya götüren sürece müdahil olması, ardından da Wall Street Journal gazetesine verdiği mülakat son derece dikkat çekti. Bunu nasıl okumak lazım?
Gülen cemaati içinde Fethullah Hoca adına hareket ettiğini söyleyen milyonlarca kişi bulunuyor. Ama, ABD'deki Fethullah hareketiyle, Türkiye'deki hareket arasında siyasi ilişkiler ve amaçları bakımından büyük farklılıklar var. ABD'deki Fethullah Gülen, dünyayı Washington ekseninde okumaya çalışan bir hareket. O nedenle Fethullah Hoca Hamas, Hizbullah, AKP ve İran ile aynı karede görünmek istemedi. Çünkü bunun uluslararası düzlemde kendi siyasetinin meşruiyetine zarar vereceği endişesi var. Bu nedenle o açıklamaları yaptı. Zaman gazetesi sonradan çok taklalar attı biliyorsunuz 'Hoca aslında onu demedi, bunu dedi' diye... Bunlar artık iktidarla içli dışlı olmuş, cemaatten çok AKP'ye biat eder hale gelmişler. 'Cemaatin tabanında kaygı oluşmasın' diye, evirip çevirdi Zaman. Türkiye'de cemaatin içinde bulunduğu bağlam ile ABD'de cemaatin koşulları aynı değil. Ayrıca 'Her şeyi hoca yönlendiriyor' gibi basit bir düşünce içinde olmamamız lazım. Pek çok iş Hoca'ya rağmen yapılıyor. AKP-cemaat ilişkilerine baktığınız zaman, bu bir koalisyon. Fakat, cemaat mensubu birçok üniversiteli AKP sayesinde bürokrasiye girebildi ve yüksek mevkilere geldi. Bu nedenle, şimdi AKP'ye daha fazla biat eder hale geldiler. Artık onların dinleyeceği kesim Fethullah Gülen değil, Recep Tayyip Erdoğan.

- Rakibe mi dönüştü yani Erdoğan ve Gülen?
Rakibe de dönüşebilirler. Öyle bir potansiyel var. Bence Türkiye'deki dönüşümde kaybeden cemaat oldu. Eskiden tüm siyasal partilere eşit olan cemaat, şimdi taraf oldu ve bugün artık Gülen hareketi AKP ile özdeşleşti. Ama, cemaat-AKP teknesi su alınca, ilk giden cemaat olacak.

- Su almaya başladı mı peki tekne size göre?
Yok, Türkiye'de halen en güçlü siyasal yapı AKP ve cemaat orada duruyor. Aslında cemaatin işi zor. Çünkü gideceği bir kapı da yok. MHP mümkün değil, CHP çok zor. Cemaat kendini AKP'ye mecbur etti tavır ve tutumlarıyla.


GÜLEN, AMERİKA VE İSRAİL'E MESAJ VERDİ
- Fethullah Gülen, başka kanallardan da mesajlarını iletebilirdi. Neden ABD basını aracılığıyla mesaj verdi?
Çünkü Hoca, ABD ve İsrail'e mesaj göndermek istiyordu. 'Biz AKP'yi destekliyoruz ama İsrail'e karşı tutumu desteklemiyoruz' dedi. İleriye yönelik bir adım, bir öncü sarsıntı olarak da görebiliriz. Cemaat içinde AKP ile ilişkilerin çok ciddi tartışıldığından haberdarım. Cemaat de homojen bir yapı değil.

- CHP ile cemaat yakınlaşıyor mu?
Hayır, şu anda böyle bir yakınlaşma yok. Cemaatin bugünkü koşullarında buna ihtiyaç da yok.

- Geçen hafta Osman Nami Osmanoğlu'nun cenazesine Başbakan ve bakanların katılması oldukça ilgi gördü. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?
AKP'nin Türkiye'nin kuruluş felsefesini, tarihini algılaması çok farklı. 'Son dönemde Osmanlı Ailesi'ne gösterilen yakınlık, cumhuriyetin tarih okumasına bir tepki. Ama fazla da büyütmemek lazım. Diğer hanedanlarla kıyaslayınca, Osmanoğulları'nın hain olmadığını görüyoruz. Bir nostalji, 'Bizim coğrafi sınırlarımız ulusal sınırların ötesindeydi' diyoruz tekrar. Biraz da Cumhuriyet'le hesaplaşmak, yani Cumhuriyet'in tarih tezine karşı bir geliş de var.

AKP travesti bir parti
AKP, travesti bir parti. Nedir travesti? Bedenle ruhunun çatışma içinde olduğu bir yapı. AKP'nin ruhu Necip Fazıl'larla, Sezai Karakoç'larla beslenen Milli Görüş, Büyük Doğu Hareketi'nden oluşuyor. Oradan gelen ve içinde mücahit olmayı da barındıran bir ruh. AKP iktidara geldikten sonra, şimdi artık onlar da lüks yaşamak ve Batı'lı olmak istiyor. Mücahitler artık müteahhit oldu. Bedenle ruh arasında ciddi bir çatışma var. Bugün AKP, kimliği olmayan ama belli bir yaşam tarzına göre kimlik üreten bir parti. Burada travesti kimliğini olumsuz anlamda kullanmıyorum, bir 'metafor' olarak kullanıyorum. AKP'yi biz en iyi şekilde 'travesti bir yapı' olarak anlayabiliriz. Gerilimler içinde olan, ruhuyla bedeninin çatıştığı, yaşam tarzından kimlik üretmek isteyen bir yapı.

TSK ülke içinde cephe açmamalı
TSK kendine göre ülke içinde cephe açmamalı. Toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durabilmeli. TSK toplumdaki tüm yaşam farklılıklarını kucaklayan bir vatanın savunmasından sorumlu olan kuvvetler olmalı. TSK'nın şapkasını önüne koyup misyonunu yeniden düşünüp, o misyona uygun bir yapı geliştirmesi lazım. Bunu da askerden beklememeli, siviller yapmalı. Ordunun kurucusu olan Meclis, 'nasıl bir ordu istendiği?' sorusuna yanıt vermeli. Ancak, bu yapılırken, ordunun onur ve haysiyeti yıpratılmamalı. TSK'nın yeniden yapılandırma işini polisle yaptığınız an, Türkiye'deki en büyük çatışmaya ortam hazırlarsınız ki bence bugün yapılan biraz da bu. Yani, TSK'yı şekillendirmek, yeni misyon tanımlarken, burada polisi veya yargıyı bir sopa gibi kullanmak en büyük yaraları açar.

Ergenekon için rövanş yaklaşıyor
Bence sonuçlanmış, bitmiş bir siyasi dava. Toplum bu konuda net bir şekilde ikiye bölünmüş. Bir kesim bunu muhalefeti susturma, sindirme davası olarak görüyor. Şu ana kadar da yargılanan, ceza alan kimse yok. Toplumun vicdanında bitmiş, kararı verilmiş bir dava. Toplumun diğer kesimi ise -daha çok Gülen cemaati diyebilirim- bunu, 'Ergenekoncu orduyu terbiye etme' aracı olarak görüyor. Bu davadan hiçbir şey çıkmaz. Bence bu bir yaradır. 28 Şubat süreci de çok büyük yara açtı toplumda. Kin duygularını tetikledi. Ergenekon 28 Şubat'ın rövanşı ama bunun da rövanşı geliyor. Bu rövanş ne olacak? Şu anda henüz bilmiyorum. Ama çok büyük yaralar açıldı, haksızlıklar yapıldı. Rövanşı olacaktır. Türkiye'de polisle yargının askeri terbiye etme aracı olarak kullanılması, bu iki kuruma da çok büyük zarar veriyor. Türkiye'deki kamplaşmayı da derinleştiriyor.

Cemaatçi değilim
Ben hiçbir zaman 'cemaatçi' olmadım ve kendimi 'agnostik' olarak tanımladım. Ama üniversitemde karşılaştırmalı din dersleri verip, bu konuları çalışıyorum. Fethullah Hoca ile ilk mülakatımı 94-95'te gerçekleştirdim. Hoca, son derece karizmatik bir din alimi. Onun hareketi, din ekseninde bir ahlak ve şahsiyet inşa etme arzusu ile ortaya çıkan bir hareketti. 90'lara dek 'İslami söylemle karakter mimarlığı yapma' arzusu devam etti. ABD'ye gelince daha da siyasileşti ve bugünkü iktidarın en büyük ortağı oldu. Başlangıç noktası ile 2010'daki hareket noktası arasında çok büyük fark var.

AKŞAM

Vecdi Gönül Kime Oynuyor?
29 Temmuz 2010

Balyoz sanıklarıyla ilgili Genelkurmayın kurtarma operasyonları bir bir uygulamaya sürülürken, bizzat kendi hükümetini tehdit eden Balyozcular ile ilgili, Bakan Gönül kılını kıpırdatmadı....
Yavuz Dik- Analiz/Aktifhaber

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Yüksek Askeri Şura öncesi peş peşe Balyoz Sanıkları’nı rahatlatacak açıklamalar ve tavırlar izlemesi kamuoyu tarafından dikkatle takip ediliyor.

Muvazzaf Balyoz sanıklarının terfi edebilmesi için formül arayışında olduğunu neredeyse açıkça söyleyen Vecdi Gönül’ün son açıklaması ise “açığa alma” yetkisiyle ilgili oldu.

Bilindiği gibi TSK Personel Kanunu, Milli Savunma Bakanı’na TSK personellerini açığa alma yetkisi veriyor. 5 yıldan fazla hapis cezası gerektiren bir suçtan hakkında mahkemece kabul edilmiş iddianame bulunan TSK mensubunu Milli Savunma Bakanı açığa alma yetkisine sahip.

Ancak Vecdi Gönül, bugüne kadar ne İrticayla Mücadele Eylem Planı’nda direkt Ak Parti’yi devirmeyi hedefleyen Albay Dursun Çiçek, ne de diğer Ergenekon sanıkları için bu yetkisini kullanmadı. Bakan Gönül bu yetkisini Balyoz İddianamesi mahkemece kabul edildikten sonra, Balyoz sanıkları için de kullanmadı.

Bu durum dün gazeteciler tarafından Bakan Gönül’e İzmir’de soruldu. Gazetecilerin, “yasada yetkili bakanlığın görevden alma yetkisi bulunduğunu” söylemesi üzerine Bakan Gönül; şöyle cevap verdi: “Görevden alma ile ilgili şartlar 65. maddede mevcuttur. Bizim önümüze herhangi bir sebeple görevden alın talebi gelmedi. Talep hep yakalama ile ilgili. O şartların oluşması lazım”

Bakan Gönül’ün bu sözleri, soruyu akıl karıştırmasıyla “taca atma” çabasından ibaret. TSK Personel Kanunu’nun 65. maddesi yetkiyi açıkça Milli Savunma Bakanı’na veriyor ve bunu da talebe bağlamıyor. Bakanın “şartların oluşması lazım” dediği bütün şartlar ise fazlasıyla oluşmuş durumda. Bakanın “önüme talep gelmedi” sözlerinin ise geçerliliği yok. Bakanın talebe bağlı kalması sözkonusu değil.

TSK'nın Personel Kanunu'nun o bölümü aynen şöyle: (65. madde) "Haklarında ölüm veya ağır hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere 5 yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler."

AÇIĞA ALMAYI KULLANMIYOR AMA AÇIK PEŞİNDE
Açığa alma yetkisini kullanmayan Milli Savunma Bakanı, aynı maddede “açık arama” peşinde olduğunu da yine kendi ifadeleriyle itiraf etti. Bakan Gönül hem gazetelere yaptığı açıklamada hem de dün soru üzerine yaptığı açıklamada; 65. maddenin terfiyle ilgili kısmına atıfta bulunarak, “yakalama kararı”na dikkat çekiyor.

Bilindiği gibi eski CMUK’ta “gıyabi tutuklama” kararı vardı. Bu karar doğrultusunda aranan şahıs tutuklu sayılıyor ve yakalanıp o vaziyette getiriliyordu. Daha sona yapılan değişiklikle “gıyabi tutuklama” tabiri kaldırıldı ve yerine “yakalama kararı” denildi. Böylece aranan şahıs önce yakalanıyor ve mahkemenin huzuruna getirilerek hakkındaki tutuklama kararı yüzüne okunuyor. Tutukluluğa itirazını ise bu aşamadan sonra resmi kanallarla yapabiliyor.

İşte Bakan gönül aynı şeyi ifade eden ancak değişen tabirden yola çıkarak, tıpkı 367 kararında Sabih Kanadoğlu’nun yaptığı gibi kelime oyunuyla, YAŞ’ta komuta kademesiyle hemfikir olarak Balyoz Sanıkları’na terfi yolu açılması için çalışıyor görüntüsü içinde.
Normal şartlarda basını bilgilendirme toplantıları ve gazetecilere direkt röportaj verme yoluyla medyayı kullanan Askeri Kanadın, bu riskli konuda sessiz kalması ve istedikleri açıklamaları Milli Savunma Bakanı üzerinden yaptırıyor olmaları da ilginç bir durum olarak kayda geçti.
Akşam

Fatih Altaylı
fatihaltayli@haberturk.com
Hâlâ devlet miyiz!
29 Temmuz 2010

ÜLKENİN bazı açılardan iyi yönetildiğini söylememek ayıp olur.
AKP iktidarı belirli konularda çok başarılı oldu.
Ancak bir konuda çok ama çok başarısız. O da “devletin devlet olması” konusu.
AKP iktidarı döneminde devlet, devlet olmaktan çıktı.
Devlet ciddiyeti diye bir şey kalmadı. Bunun en güzel örneklerinden biri, önceki gün gazetelerin manşetlerindeydi.
“Bağımsız” Türk yargısı, Balyoz Davası diye bilinen davada bazıları eski kuvvet, bazıları eski ordu, bazıları ise halen ordu, kolordu komutanı pek çok general hakkında “tutuklama” kararı aldı.
Bu karar elbette bu kişilerin suçlu olduğu anlamına gelmez. Yargılama sonucunda beraat edebilirler. Bilemeyiz.
Ama bugün için, rütbeleri, görevleri, önemleri ne olursa olsun yargı karşısında “aranan” şahıslardır.
Adalet, Anayasa gereği kimse arasında ayrım yapamayacağı için de, kolluk kuvvetleri tarafından görüldükleri yerde tutuklanmaları gerekir. Ama gelin görün ki, onları gördüğü yerde tutuklaması gereken kolluk kuvvetlerinin amiri pozisyonundaki İçişleri Bakanı, “aranan” generallerden biriyle yan yana bir kenti dolaşıyor. Aranan generalden brifing alıyor ve bir de talep iletiyor “aranan” generale.
“Amanoslar’daki terörü bitirin lütfen.”
“Aranan” general, bu talebe ne yanıt verdi bilmiyorum.
Yanıt verip vermediğini de bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
“Bir nebze” bile olsa “devlet olma” özelliğini koruyan herhangi bir yerde böyle bir şey olmaz, böyle bir manzara görülmez.
Bu manzarayla yargının bağımsızlığı ayaklar altındadır, İçişleri Bakanlığı ciddi bir görev ihmali içindedir.
İçişleri Bakanı’nın, aranan herhangi bir sanıkla birlikte çekilmiş fotoğrafı, kabul edilebilir bir konu değildir.
Böyle bir duruma düşmüş, düşürülmüş devlete devlet denemez.
Pek beylik olacak ama Patagonya’da bile.

Ne oldu Mavi Marmara, unuttuk mu!

MAVİ Marmara baskınının ve 9 vatandaşımızın öldürülmesinin üzerinden epey bir zaman geçti. Dün Dışişleri Bakanımız Davutoğlu'nun, Alman meslektaşı ile şen şakrak fotoğraflarını görünce aklıma geldi Mavi Marmara "katliamı".
Ülkemizi yönetenler esip, yağıp gürlemişlerdi. Hem de öyle bir anlık falan değil. Günlerce bağırıp çağırdılar.
Türk hükümeti, eğer özür dilemez, yaptıklarından pişmanlığını vurgulamaz, olayın soruşturulması için uluslararası bir komisyona "Evet" demezse İsrail'i "çok kötü yapacaktı".
Ben hükümetimizin kararlılığını görünce, "Yazık olacak şu zavallı İsrail'e. Eğer özür dilemezlerse bizimkiler bunların ağzını burnunu kırar" diye düşünmüştüm.
İçimden, "Netanyahu'nun yerinde olmak istemezdim doğrusu" diye geçirmiştim.
Aradan 2 ay falan geçti herhalde değil mi?
Ne oldu?
İsrail özür falan dilemeyeceğini çok net bir dille açıkladı. Hatta, "Siz özür dileyin" dedi.
Biz ne yaptık? Hiiiiiiiiiiiiiiiiç!
Evet hiçbir şey yapmadık. Tam aksine, İsrailli bakanlarla gizli buluşmalar organize ettik.
Anlaşmalar tam gaz devam etti.
Hatta bilmiyorum ama belki gizlice yenilerini de imzalamışızdır. Duyarsam hiç şaşırmam. Dışişleri Bakanımız ise balık hafızalı milletimize güvendiği ve inandığı için konuyu yaladı yuttu. İngiltere Dışişleri Bakanı ile pek bir keyifliydi dün gördüğüm fotoğraflarda. Mavi Marmara'yı unutmuş, unutturmuştu. Ölen ölmüştü. Kalan sağlar bizimdi. Biraz bulgur, biraz pirinç, bir torba kömür, bilemedin bir buzdolabı, bir çamaşır makinesi karşılığında.
habertürk

Başbakan Gaza Gelir Mi?
Hürriyet Gazetesi bugün manşetinde, YAŞ öncesine denk getirilmiş anlamlı bir habere yer verdi. Haberin hedefi direkt olarak Başbakan Erdoğan’dı.
Analiz/Aktifhaber

Ancak haber; Erdoğan’ı eleştirmek, zor duruma düşürmek ya da imajını sarsmak için değildi. Hedef; YAŞ öncesi “Askerin Başbakan’a şirin gözükme çabası”ydı. Haberde adeta “Merak etme Başbakanım, sen nasılsa güçlüsün!” gazı veriliyordu.

“Video Kovdurdu” başlığıyla verilen haber özetle şöyle: Hava Harp Okulu’nda ders veren Albay O.Z. Başbakan Erdoğan aleyhine hakaret sözlerinin yeraldığı bir videoyu öğrencilere izletmiş. Olayı çocuğundan duyan bir veli durumu şikayet etmiş ve sonrasında öğretmenden emekli olması istenmiş…

Ancak Hürriyet haberi “Kovuldu” şeklinde veriyor. Oysa bir kovulma yok. Albay’ın emekli olması istenmiş. Böylece emeklilik maaşı dahil hiçbir hakkını kaybetmemiş olacak. YAŞ toplantılarında emekli bile edilmeden Ordu’dan atılan, üstüne de yüklü tazminatlar istenen çok sayıda TSK mensubu varken, Albay O.Z.’ye emeklilik fırsatı verilmesi ilginç.

Hürriyet’in haberinde “kovma” vurgusu hem 1. sayfadaki manşette hem de 19. sayfadaki haberin başlığında güçlü biçimde kullanılmış.

Haber özetle şu mesajı vermek için yazılmış: “Erdoğan’a hakaret eden Orduda barındırılmadı kovuldu”

Haberin YAŞ’tan iki gün önce Hürriyet’in manşetinden devasa boyutta verilmesi kritik. Zincirleme biçimde ortaya çıkan onlarca skandal sonrası Komuta Kademesi’nin YAŞ öncesi Başbakan’a şirin gözükme çabası bu.

Bilindiği gibi YAŞ’ta terfiler ve atamalarda asıl olarak bütün ipler sivillerin elinde. Başbakan Erdoğan YAŞ’tan çıkan kararları istediği gibi düzelterek Cumhurbaşkanı’na gönderebiliyor. Bu nedenle, Başbuğ’un hayli sıkıntılı olduğu biliniyor. 2 yıllık komutanlık süresine asla unutulmayacak yüzlerce skandal sıkıştırmayı başaran Org. Başbuğ’un son hamlesi bu.

Peki Başbakan Erdoğan bu basit oyunu yer mi?
Başbakan, kendisine hakaret videosunu Harp Okulu’nda izlettirebilen Albay’ı emekli ettiler diye, partisi hakkında planlanan ve Org. Hasan Iğsız’ın talimatıyla hazırlandığı ortaya çıkan, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı unutur mu?

Partisini yok etmeyi hedefleyen İrticayla Mücadale Eylem Planı’nın altında ıslak imzası bulunan Albay Dursun Çiçek’i korumak için Org. Başbuğ’un çırpınışlarını, düzenlediği basın toplantılarını, yargının elinden üç defa almak için yaptığı korkunç baskıları unutur mu?

Hakkında, “ADİ BAŞBAKAN” parolası hazırlayan astsubayı Ordudan gönderip, o parola belgesinin altında imzası bulunan üst düzey subaylara hiç dokunulmamasını unutur mu?

Başbuğ döneminde hazırlandığı resmen Genelkurmay tarafından kabul edilen, Org. Hasan Iğsız’ın da altında imzası bulunan, kara propaganda sitelerinde kendisine, kızlarına yapılan hakaretleri, bunların daha sonra kapatma davasında delil olmasını unutur mu?

Kapatma davası sürecinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’le Org. Başbuğ’un deşifre olan ve kabul edilmek durumunda kalınan gizli görüşmelerini unutur mu?

AK Parti Hükümeti’ni en çok zora sokan ve yıpratan PKK’nın karakol baskınlarını, Aktütün’ü Dağlıca’yı, heron görüntüleriyle teröristlerin gelişlerinin izlenip hiçbirşey yapılmamasını unutur mu?

Elazığ’da 4 askerin el bombasıyla şehit olması olayında “eğitim zaiyatı” açıklamasını Genelkurmay’ın resmi sitesine koydurtan, daha sonra bunun “pimi çekilmiş bombanın bir teğmen tarafından erin eline verilmesi” sonucu olduğunu, kamuoyuna devletin resmi kurumu Genelkurmay’ın yalan söylettirildiğini unutur mu?

Çukurca’da 7 asker için “PKK sadırdı” açıklaması yaptırıp, bunun kendi döşediğimiz mayın sonucu olduğunun artık Jandarma Kriminal raporuyla belgelendiğini, devletin itibarının iki paralık edildiğini unutur mu?

Devletin silahlarının çalınmasını, bunların kaos çıkartmak için kullanılmak üzere yeraltına gömülmesini, bu silahların teker teke bulunmasını, Türkiye’nin kaosun eşiğinden alınmasını unutur mu?

Erzincan’daki Org. Saldıray Berk ve ekibinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı takip etmelerini, sayısız AK Partili’yi dinlemelerini, partisine yönelik Erzincan’da kurgulanan Anti-Ergenekon davasını unutur mu?

Org. Eruygur ve Org. Tolon’un artık bütün boyutlarıyla deşifre olmuş, 2003 / 2004 yılındaki darbe planlarını, bu planlarda görev aldığı isim isim belirlenen subaylardan tek birisinin bile TSK’dan ihraç edilmemesini, açığa alınmamasını unutur mu?

Her gün bir yenisi internette yayınlanan, kendisine, ailesine ve bütün değerlerine ağır küfürler edilen ses kayıtlarını unutur mu?

Anayasa Değişklik paketinin iptali için bir üyenin ses kaydıyla ortaya çıkan Karargah’ın yoğun baskısını unutur mu?

Balyoz Darbe Planı’nın toplantı sırasında tutulmuş ses kayıtlarını, bu kayıtlardaki ağır irtica suçlamalarını, Partisi’ne yönelik kurulan tuzakları, İstanbul’a tanklarla girme planlarını, camileri bombalama krokilerini unutur mu?

Kısacası, Erdoğan bütün bunları unutup, Hürriyet’in çocuk kandırır gibi manşetten uzattığı şekeri yer mi?

Herkes iradesinin hakkını verir. Bakarsınız unutur. O zaman da, Millet Sayın Erdoğan’ı unutur; -keser döner sap dönerse- darbecilerin kurdukları mahkemenin karşısına çıkarılacak Eski Başbakan Erdoğan’ı hiç ama hiç kimse hatırlamaz. O’nu hiçbir zaman Menderes ve Özal ile aynı yere koymaz.
aktifhaber

TÜRKLERE İLGİ YOK
Fatih Altaylı
fatihaltayli@haberturk.com
30 Temmuz 2010

Rodos'ta Türk azınlıkla konuştuğumu yazdım dün.
Dertliler. Türkiye'nin ilgisizliğinden, Rumların AİHM'de elde ettikleri hakları kendilerinin kazanamamasından yakınıyorlar.
Birkaç yıl önce Rodos'taki bir Türk okulunu yeniden açmak istemişler. Yunan hükümeti türlü zorluk çıkarmış. Kendi aralarında para toplamışlar, Batı Trakya Türklerinden öğretmen temin etmişler. Ancak yine de okulu açmalarına izin verilmemiş.
Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği dertlerini dinlememiş bile. Konsolosluk ise hiç ilgilenmemiş.
"Türkiye Ruhban Okulu'nu açmayı kabul ediyor. Her türlü Rum malı, vakfı iade ediliyor, paraları veriliyor. Burada ise bize bunların hiçbiri sağlanmıyor. Türklere ait mallar talan edilmiş. Açacağımız öyle bir din okulu falan değil. Sadece buradaki gençlerimizin kendi kültürlerini unutmalarını engellemeye çalışıyoruz. Ama Türkiye'den en küçük bir ilgi, destek görmüyoruz" diyorlar.

habertürk

Yedi yıl sonra tartışılan atama...
31.07.2010

Referandumda 12 Eylül’den hesap sorulacağını belirten Başbakan Erdoğan’ın, darbeyi yapan Nurettin Ersin’in oğlunu New York’a ataması, tartışma yarattı.
Referandum ve 12 Eylül hesaplaşması, 7 yıl önce yapılan bir atamayı tartışmaya açtı. 12 Eylül darbesini yapanlardan hesap soracağını söyleyen Başbakan Erdoğan’ın, 12 Eylül’ün Kara Kuvvetleri Komutanı ve Milli Güvenlik Konseyi üyesi Nurettin Ersin’in oğlunu New York’a atadığı ortaya çıktı.
12 Eylül askeri müdahalesini gerçekleştiren 5 orgeneralden biri olan Nurettin Ersin, 15 Mart 2003’te Başbakanlık görevini alan Başbakan Erdoğan’ı ziyaret etti ve oğlu Oktay Ersin’in, Ziraat Bankası New York Şubesi’nde görevlendirilmesini talep etti. Başbakan da, Ersin’i Ziraat Bankası Newyork Şubesine müdür yardımcısı olarak atadı.
NİKAH ŞAHİDİ EVREN
Oktay Ersin, Deniz Kurmay Albay Zühtü Arkan’ın kızı Şebnem Ersin ile 18 Nisan 1981 tarihinde evlendi. Damadın tanıklığını Devlet Başkanı sıfatıyla Kenan Evren, gelinin tanıklığını ise Başbakan Bülent Ulusu yaptı. Ersin ailesi New York’ta yaşıyor.
Nurettin Ersin, 12 Eylül Askeri darbesini gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi’nin iki numaralı ismiydi. Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olmasıyla, Genelkurmay Başkanlığına getirildi. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi oldu. Ne anılarını yazan, ne de yaşadıklarını anlatan “Sessiz general” Ersin, 2005 yılında vefat etti. Cenaze törenine Kenan Evren ile dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Başbakan Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Ali Babacan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül katıldı.
gazeteport

"Erdoğan Bir Kanuni Değil!"
01 Ağustos 2010
El Kaide’nin ikinci ismi Ayman El Zevahiri, Türk yöneticilerine çok ılımlı oldukları eleştirisini getirdi.

Hürriyet'in The Daily Best'e dayanarak yaptığı habere göre Zevahiri, İslam dünyasından övgü alan Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Müslüman bölgeleri koruma konusunda Kanuni Sultan Süleyman ile kıyaslanamayacağını belirtti.

El Kaide’nin beyni olarak da bilinen Zevahiri, 2010’un ilk yarısında El Kaide’nin internet üzerinden yaptığı yayınlarda neredeyse hiç görülmüyordu.

Geçen hafta yayınlanan bir video görüntüsüyle yeniden gündeme gelen Zevahiri, 2009’da öldürülen El Kaide’nin liderlerinden Mustafa Ebu el Yezid’e, ABD’nin Afganistan ve Pakistan’da yenilgiye uğratılacağı sözü verdi.

Zevahiri, Yezid’le birlikte ‘ABD ve Yahudi ajanı’ olarak tanımladığı Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a karşı 1981’de düzenlenen suikastta yer almıştı

FİLO BASKINI VURGUSU

Zevahiri, konuşmasının büyük bir bölümünü İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu yarmaya çalışan Türk filosuna ayırdı. Ancak, Zevahiri, Türkiyeli liderleri Gazze’deki ablukanın kaldırılmasına yardımcı olmak için çok az şey yaptıkları gerekçesiyle eleştirdi.

Zevahiri “Osmanlı İmparatorluğu Müslüman bölgeleri korumak için ordularını ve tüm filosunu gönderirdi” dedi ve bugün Türkiye’nin ancak İsrail tarafından “kurtlar arasında kalmış sığır durumuna düşürülen” bir avuç gemi gönderebildiğini söyledi.

El Kaide’yi daha da sinirlendiren şey ise, Erdoğan’ın bu örgütün acımasız şiddet içeren cihat anlayışıyla çelişen ılımlı, şiddet yanlısı olmayan İslam’ı temsil etmesi.

“Türk insanı Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam’ı ve özellikle Filistin’i savunmakta gösterdiği göz kamaştırıcı rolünü üstlenmeli” diyen Zevahiri’nin Osmanlı için sarf ettiği övgülerin sınırı yok.

“Onlar ‘açgözlülere’ karşı duran kutsal savaşçılar ve “yaklaşık beş asır İslam’ın savunucularıydı” diyen Zehaviri, bugün ise Arap devletleri ve Türkiye’nin Kanuni Sultan Süleyman’ın orduları ve donanmaları yerine sadece birkaç gemi toplayabildiğini belirtti.

‘ERDOĞAN BİR KANUNİ DEĞİL’

‘Erdoğan bir Kanuni Sultan Süleyman değil’ diyen Zevahiri , ‘O da Sedat gibi sadece savaşa girmemek için taviz verenlerden biri’ ifadesini kullandı.

Zevahiri ve El Kaide çok uzun zamandır Osmanlı’ya hayranlık duyuyor. Zevahiri defalarca Osmanlı’nın Viyana’nın kapılarından Arap Denizi’ne kadar hüküm sürdüğü altın çağa değindi. Ona göre Osmanlı’nın bu dönemleri, İslam’ın yeniden canlandırması gereken bir model olmalı. Bu, İslam dünyasını ya da en azından büyük bir kısmını bir araya getiren halifeliğe dönüşmeli, Batı’yı geri püskürtmeli ve uluslararası politik sahnede bir oyuncu haline gelinmeli.

Zevahiri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini, İslam’ın bugünkü zayıflığına yol açan darbe olarak gördüğünü belirtti ve yenilginin İslam dünyasını hala üzerinden atmaya çalıştığı “psikolojik mağlubiyet ve ideolojik çöküş dalgası” içine soktuğunu söyledi.

HAYAL AMA ÇILGINCA DEĞİL

Bazıları Zevahiri’nin sözlerini ve El Kaide’nin tarihi talep listesini çılgın fanatiklerin tutarsız sözleri olarak göz ardı edebilir. Ancak Zevahiri’nin Osmanlı’ya olan tutkusu daha derin bir şeyi de gözler önüne seriyor. El Kaide’nin üst düzey liderleri erken çağlarda Arabistan’da var olmuş bir nevi hayali devlet oluşturmaya çalışmıyor.

Onlar, İslam’ın tıpkı Osmanlı’nın yüzlerce yıl boyunca gerçekleştirdiği gibi egemen güç olmasını istiyor. Bunu elde ederlerse İsrail’i yok edebilir ve yeni halifelikleri için İspanya ve Çeçenistan gibi kaybedilmiş toprakları elde edebilirler.

Bu fikri destekleyenler yalnız değil. Pakistan’daki müttefikleri Leşkar-i Tayyibe, Osmanlı’nın Batı’da yükselişte olduğu dönemde Hindistan’ın büyük kısmını yönetmiş olan Babür İmparatorluğu’nu kurmak gibi çılgın fikirlere sahip. Onlar gibi Endonezya’daki bazı cihatçılarda Güneydoğu Asya’yı kontrolüne alacak bir halifelik fikri taşıyor.

(..) Ancak düşmanların kafasının içine girmeniz ve ne istediklerini anlamak, bazen cihatçı kâbusların içinde dolanmanıza neden olsa da önemli bir şey.

* Saban Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nin üst düzey üyelerinden Bruce Ridel’in “The Search for al Qaeda: Its Leadership, Ideology and Future” kitabından alıntılanmıştır.
aktifhaber

Darbecileri Savunma Bakanlığı!...
Yakalama kararı çıkmasına rağmen teslim olmayan 102 Balyoz sanığıyla ilgili işlem yapılmazken dün bir skandal daha yaşandı.
Vecdi Gönül'e tepki yağıyor!
01 Ağustos 2010
Bugün Gazetesi, Milli Savunma Bakanlığı'nın sanık askerlerin YAŞ'ta terfi edebileceklerine yönelik rapor hazırladığını yazdı. Rapora tepki gösteren hukukçular, sanıkların terfisinin mümkün olmadığını söylüyor.

Haklarında verilen tutuklama kararının üzerinden 10 gün geçmesine rağmen teslim olmayan Balyoz sanıklarıyla ilgili sivil toplum örgütleri harekete geçti. Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan, Fenerbahçe Orduevi'nde yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Diğer yandan sanıkların bir kısmının Fenerbahçe Orduevi'nde saklandığı iddia ediliyor.

AK Parti iktidarını devirmek için 2003 yılında 1. Ordu'da hazırlanan Balyoz darbe planı sanıkları, hakkında verilen tutuklama kararına rağmen henüz teslim olmamaları tartışılırken ortaya çıkan yeni rapor büyük yankı oluşturdu. Bugün Gazetesi'nin dün yayımladığı haberine göre, 3 gün önce Başbakanlık'ta yapılan toplantıda Balyoz sanığı subayların terfi durumları masaya yatırıldı. MSB adına toplantıya katılan Dava Dairesi Başkanı ve MSB Adli Müşaviri Tuğgeneral Akif Vurucu, asker kanadının görüşünü aktarırken, 'Yeni CMK'da gıyabi tutuklamanın kaldırıldığını, mahkemece verilen yakalama emrinin de TSK Personel Kanunu 65. maddesindeki ifadesiyle bir tutuklama kararı sayılamayacağı, dolayısıyla bu kararın terfileri etkilemeyeceği'ni savundu. Ancak toplantıya katılan Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık'ın hukukçu bürokratları bu görüşe karşı çıkarak, "sanıklar iki gerekçeyle terfi edemezler. Birincisi tutukluluk, ikincisi de haklarında kovuşturmanın ve duruşmanın devam etmesi" görüşünü savundu. Haklarında tutuklama kararı çıkarılan ancak aradan geçen 9 güne rağmen 70 subayın teslim edilmemesinde verilen bu tartışmalı raporun etkili olduğu belirtiliyor. Tartışmalı raporun ortaya çıkmasının ardından gözler Milli Savunma Bakanlığı'na çevrildi. Bakanlığın hukukun gereğini yerine getirmediğini savunan hukukçular savunma bakanının sanıkları açığa almamasını skandal olarak değerlendirdi.

Kanun gereği dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı

Rüştü Atpulat (Emekli Hakim Albay): 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince hakkında kamu davası açılan ve iddianamesi mahkemelerce kabul edilen kişilerin terfileri durdurulur dava sonucuna kadar. Bu rapor kanuna aykırı bir görüştür, kanun mevzuatı açıktır. Kanun gereğince dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı. Bu konuda terfilerin durdurulması konusunda Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin sunduğu tutukluluk ve haklarında kovuşturma ve duruşmanın devam etmesi gerekçeleri doğrudur. Ancak Milli Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan rapor kanuna uygun değil.

Milli Savunma Bakanlığı çifte standart uyguluyor

Yusuf Çağlayan (Emekli Askeri Hakim): Açığa alma yetkisi Genel-kurmay'da değil Milli Savunma Bakanlığı'ndadır. Daha önce belki yüzlerce kişi çok basit suçlamalardan dolayı yazılan iddianame ile açığa alındı. Ancak darbeye teşebbüs suçlamasıyla haklarında iddianame yazılan yakalama kararı olan Balyoz sanıkları hakkında açığa alma işlemi yapılmıyor ve bunlar terfi listesine giriyor. Bu bir çifte standarttır. Böyle bir davadan yargılanan kişilerin terfi ettirilmesi doğru olmaz. Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanlığı ve Balyoz sanıkları hakkında iddianameyi yazan cumhuriyet savcıları arasında açıklık prosedürü işletilmiyor. Milli Savunma Bakanı diyor ki bize böyle bir talep gelmedi. Talep gelmesine gerek yok ki. Zaten başsavcılığın iddianamesi kamuoyuna sunuldu.

Yakalama kararı giyabi tutuklama gibidir

Ahmet Cengiz Tangören (Emekli Askerî Hakim): Yakalama kararı bir bakıma daha önce Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan değişiklik öncesinde gıyabi tutuklama kararı gibi mütalaa etmek gerekiyor. Bu yakalama kararına istinaden vatandaş görüldüğü yerde yakalanır. Buna daha başka yorum getirmek, başka işlem yapmak olayı sulandırmaktır. İddianame tanzim edildikten sonra hemen Milli Savunma Bakanlığı'na gönderilmesi lazımdı. Bu işlem yapılmamış veya yapmamışlar. Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı işlemleri olayı biraz daha değişik boyutlarıyla değişik kararı yönlendirme şeklinde düşünülebilir. Askeri Personel Kanunu'nda terfi şartları belirlenmiş. Herkesin hukuka saygı göstermesi gerekiyor.

Yakalama kararına esas olan işlem, tutuklamadır

Ahmet Gündel (Emekli Yargıtay Savcısı): Yakalama kararı tutuklama kararına binaen veriliyor. Yakalama kararına esas olan işlem tutuklama kararıdır. Bu nedenle bu kişiler hakkında haklarında iddianame düzenlenmiş, muvazzaf olarak yargılananların bir bölümü geçmişin idam cezasının karşılığı olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanıyor ve hükümeti silah zoruyla ortadan kaldırmaya kalkışmak suçundan yargılanıyorlar. Bu suç gruplarına bakıldığında son derece vahim. Bunlar hakkında iddianame düzenlenmiş ve kovuşturma aşamasına geçilmiştir. Bu kişilerin bir kısmı geçmişte de tutuklanmış tahliye edilmiş. Sonuçta ister tutuklama kararı verilsin ister böyle bir karar verilmemiş olsun bunlar sanık olarak yargılanıyorlar. Bu sanıkları koruyucu mahiyette bir yorum yapılmasını doğru bulmuyorum.


Haklarında kovuşturma olan terfi edemez

Gültekin Avcı (Eski Cumhuriyet Savcısı): 65. madde çok açık. Bu maddede kovuşturması olanların terfileri yapılamaz diyor. Diğer yandan Subay Sicil Yönetmeliği'nin 91. maddesi var. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin prestijini sarsan hareketler, ahlak dışı hareketler var. Bu maddeye göre sanıkların TSK ile ilişkisinin derhal kesilmesi lazım. Geçmişte böyle yapıldı. İhraç edilmesi söz konusu olan kişilerin terfi edilmesi herhalde Genelkurmay'ın kararlarındaki hukuki meşruiyeti de tartışmalı hale getirir. Tamamen itibarını ve prestijini sarsar. Milli Savunma Bakanı açığa alma işlemlerini öncelikli yapması lazım.

STK'lar, Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak

-Balyoz sanıklarının, haklarında tutuklama kararı verilmesinin üzerinden 8 gün geçmesine rağmen teslim olmamaları sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Hukukçular Derneği, yarın Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak. Başkan Avukat Cahit Özkan, yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Derneğin Fenerbahçe Orduevi'nde yapacağı açıklama yarın saat 12.00'de gerçekleşecek.

Basına yansıyan haberlerde Genelkur-may'ın Balyoz davasında hakkında tutuklama kararı çıkarılan sanıklar için oluşturduğu üç güvenli bölgeden birinin Fenerbahçe Orduevi olduğu öne sürülüyor. Özellikle firari muvazzafların YAŞ öncesinde tutuklanmaması için burada saklandığı iddia ediliyor. aktifhaber

RUH KÖKÜMÜZE İNKÂR VE İMHA SALDIRILARI
Cumali DALKILIÇ
01.08.2010



Hastamızın şuuru şu an için bulanık…
Hayatî tehlike sürse de bu, hayatî fonksiyonlarını yerine getiremeyeceği anlamına gelmez.
Hastalıktan kurtuluşuna belki muazzam bir şok vesile olacak.
Yaşadığı şoku, denk bir şokla atlatacak.
Şuurunun derinliklerine anî bir iniş-çıkış…
Bünyenin yeniden kıvama gelme potansiyeli çok yüksek.
İhtimâller âlemine açıklık, tüm hesapların ötesinde.
Umudumuz varsa bu, hastamızın öteden beri kaderinin en nazik anlarında beklenmedik çapta istidat ve hamle göstermiş olduğundan.
Müthiş kader anları…
Ölüm-kalım çizgileri…
Keskin virajlar…
Uç noktalar…
Hastamızın bünye sıhhati yerindeyken de, değilken de hep karşılaştığı bu nazik anlar, onu hatırasına döndürecektir.
Yaşadıklarından derin izler taşıyan bu ruh, kendisiyle irtibat kurmaya çağırıyor bizi.
Çehresinde, hafızasının yeniden depreştiğine alâmet üstüne alamet gergin çizgiler, düğüm düğüm halkalar boğuşuyor.
Mânâ suretini arıyor.
O yaşayacak!
Bu kesin.
Bu bilgiyle kuvvet buluyoruz.
O şimdi, mazisinden bugüne, şu âna ve istikbâle, bütün ruhumuza varoluş iradesini işliyor.
Onun mazisi ve onun bizdeki mazisi hepimizin istikbâli.
Uyanacak, o ân hatırlayacak ve “çift başlı kartal” misâli, mazi ve istikbâlimizi tutacak.
Bünye tam mânâsıyla istiklâline erecek.
İradelerimizi onun varoluş iradesine istikâmetlendirelim; birleşsin!
Mağduriyet tellallığı yok!
Yas, yeis, mevzubahis değil.
Sızlanma, vaveyla yok!
Dağ kadar kelle verse ve bir o kadar daha vereceğini bilse, hepsini koltuğunda taşıyacak.
İnanıyor; imanı bütün tekleri birleştirecek.
İnanıyorsanız dese, bizi olamazlara, olmazı olura inandırmaya başlayacak.
Düşmanı çok.
Yaşamasını istemiyorlar.
Yaşadığı toprağı, bastığı noktayı, yaşaması muhtemel mecrayı imhâ ve inkâr ediyorlar.
Düşmanımın düşmanı dostumdur sözü, sadece o sözkonusu olunca menfilik arzediyor.
Düşmanı imha olsa,
O bir tarafa, dünya bir tarafa olur yine.
O, dünyanın istenmeyen adamı…
Başka milletlerde bakıyoruz; yer yerinden oynuyor.
Ona ise vuruyorlar, vuruyorlar, bana mısın demiyor.
Ahalisini, devletin demokrasiyle yaşar diye kandırmışlar.
O da mazisini sandığa gömüyor her seferinde.
Ve her seferinde kurtarıcısını arıyor.
Hem de hasmı kendinden zannettirilerek!
Bir de ‘hepimiz filanız, hepimiz falanız, yoksa feşmekânız!’ dedirtiyorlar.
Demokrasi karnavalında debelenmeler…
Kapitalizm, çok uluslu şirketler demokrasisinin ona karşı olmadık ortaklıkları.
Stratejik ortaklık.
Ve içli dışlı terör, demokrasi çeteleri.
Öz evi, devleti İŞGAL altında.
Delik deşik derler ya, işte öyle!
Müzminleşmiş vaziyet:
HİS İPTALİ…
İşbu hâl şuurlaşmadığından,
İDRAK İĞDİŞİ olduğumuzdan;
durum ne merkezde anlaşılmıyor.
Neden olabilir?
İstiklâlinin şuurunda olduğu zamanlarda,
anası son evladına kadar evin namusunu korumak için her şeyini feda etmişti.
Geriye kalanlar, işte bu dul ananın yetiştirmeleri.
O dakika tepesine çöktüler.
Böcek sürüsü gibi üşüştüler.
Maksat: İPTAL VE İĞDİŞ NESLİ yoğurmak.
Dipçikler, eve/vatan toprağına indi, indi.
Anası dul…
ANADOLU…
Saf ve masum Anadolu…
Bu isim, üstün bir mânâ, ve bir vasıf aynı zamanda.
Fedakâr ananın, saf ve masum fedai çocukları…
Sakarya boyu Anadolu çocuğu…
Bu ruh, boyuna saldırı ve kuşatma altında…
Düşmanın intikam hissi ezelî…
Onu ebediyen ehlileştirmek istiyor.
Bu ruh ne zaman ki taarruz etti; düşman demokrasiyi keşfetti.
İçimize sızmış, süzme demokrasi meczuplarını buldu.
Veya buradayım dedi.
Birleşmiş Milletler, domuzlar birleşti.
Bir de, sendeki o his, bir histeriden ibaret deyip duran aydın taslağı türedi
Düşmanımızın histerisini paylaşırken, onun diliyle insanımızı aşağıladı.
Ahalinin hâli, havsala çatlatıcı.
Bu ruhu, TÜRK’ÜN RUHUNU, yine bu ruhun öz varlıklarını istismar ederek kandırıyorlar.
Sen busun, diyorlar.
Gerçek:
Onlar bizim insanımız değil.
Onların korkuları, bizden korktuklarının farkına varıp davranmamızda.
İç yüzlerini görmemizde, aşağılık seciyelerini çözmemizde.
Ceddimizin yüzü suyu hürmetine çözmeliyiz.
Bizi, bizim olan unsur ve silahlarla vuruyorlar.
Dünyaya hükmetmiş bir milleti çözerek ehlileşmiş dünya vatandaşı,
Ticareti cihadla idrak etmiş bir milleti, karnaval tüccarı yapmak için,
Şimdi her gün dünya seni böyle istiyor, demokratik toplum ol! diyorlar.
Varlıklarının istinad noktası yine bizde, biziz.
Bizden sandıklarımız, yapacağını öz ellerimizle bize yaptırıp, sonra tarihe gömmek istiyorlar.
Asya steplerine geri yollamayı hayal ediyorlardı; olmadı.
Anadolu kıskaçta, demokrasiyle boğmak için abanıyorlar.
Her demokrasi saldırısından sonra, Batılı efendilerine koşup, aile fotoğrafı çekmeden evvel,
“Demokratik terbiyemiz nasıl, yerinde değil mi?
Var mı eksenimde bir kayma?” diye soruyorlar.
Sonra ahâliye dönüp, “Büyük Türk Milleti, büyüksün!” diye ayaktakımı ayakları yapıyorlar.
Bunlar, Türk’ün Ruh Kökü’nü baltalamak için, Batı’nın her türlü baltasına sap olmaya koşanlar...
Ceddinden sana kalan, inanma istidadını yok etmek için buradalar.
Ced zaten yeni demek; yeni, şu an olan, daima yaşayacak olan…
Onunla KÖK irtibatını sağlam tut.



Referandum
Aşağıdan yukarıya ayakçılık bu işler
Bu işler ancak sahtekârlıkla işler.

1980’de evet dedikleri anayasa
2010’da ah diyorlar az bir oynasa,

Demokratik döneklik pişti pişeli
Sandık aynı sandık, odun bile köşeli

Buna derler: haltettim, olsun yine ben yerim
Dün ak dediğime bugün bakar b.k derim

Bir meydan, bir kürsü, halk, ekran ve branda
İki laklak bi şakşak, al sana oy, avanta!

‘Demokrasi kültürü’ odunluk kültürüdür
Kültürse kültür işte, bu senden ötürüdür.

‘Mühim olan’ demokrasi, din-iman ‘sıfır sorun’
Tartışmayın sakın der; aman susun, oturun

Bir düşün: Referandumcu musun, nesin sen?
Kurtul; demokratik sömürgeleştirilmekten!

Demokratik oyalanmada, oy alan alana!
Sandık karnavalında altta kalan kalana!

Halk işi, sandık işi demokrasiye gelende!
Evet-hayır fark etmez; sömürgede ölende!

Referandum sandığında, evet-hayır köleliği!
Temizle ülkendeki demokratik mezbeleliği!

Bizim de referansımız; bilin ki Türk Tarihi!
Anadolu çocuğu, bu vatanın/evin gerçek sahibi!

http://www.buyukasya.net/Haberler.aspx?haberID=322&B=ruh-kokumuze-ink%C3%A2r-ve-imha-saldirilari

Erdoğan 1 Numarayla Aynı Masada...

02 Agustos 2010
AK Parti'ye oy verenlere "Elleriniz kurusun" diyen Erzurum'daki Ergenekon davasının 1 numaralı sanığı 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'le aynı masada...

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, geçtiğimiz cuma günü Balyoz davası kapsamında 102 emekli ve muvazzaf subay hakkında yakalama kararı vermişti. Hakkında yakalama kararı verilenler arasında Yüksek Askeri Şura'da (YAŞ) terfi bekleyen 11 general ve amiral de bulunuyordu. YAŞ dün Balyoz gölgesinde Genelkurmay Başkanlığı Çakmak Salonu'nda başladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında dün başlayan kritik YAŞ toplantısı 4 gün sürecek. Şura kararlarının 4 Ağustos Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e sunulmasının ardından kamuoyuna açıklanması bekleniyor.

Şura'nın en dikkat çeken fotoğrafı Erzincan'daki Ergenekon davasının 1 numaralı sanığı, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk'in Başbakan Erdoğan'la aynı masada oturmasıydı.

IĞSIZ VE BERK

İkisi sivil (Başbakan ve Milli Savunma Bakanı), 15'i asker (13'ü orgeneral, 2'si oramiral) 17 üyesi bulunan YAŞ'ta en çok dikkat çeken isim iki isim 1. Ordu Komutanı Orgeneral Iğsız ile 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk oldu. İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın hazırlanması emrini verdiği iddia edilen Iğsız ile Erzincan'daki Ergenekon davasının bir numaralı sanığı Berk de Başbakan Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile birlikte YAŞ toplantısına katıldı.

BİR İLK YAŞANDI

Böylece ilk kez, terör örgütü kurucusu olmakla suçlanan bir isim, YAŞ'a katılmış oldu. 30 Ağustos'ta emekliliğe ayrılacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un son kez katıldığı YAŞ toplantısında önemli kararlar alınması bekleniyor.

Başbuğ'un emekli olmasının ardından, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner'in 3 yıl süreyle bu göreve getirilmesinin beklendiği YAŞ'ta komuta kademesi Iğsız'ın durumuna göre şekillenecek.

HAKİMLER ÇALIŞMADI

YAŞ'ta gözler İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nden gelecek karara çevrildi. Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, bir bölümü emekli bir bölümü halen görev yapan 102 asker hakkında yakalama emri vermişti.

102 kişi yakalama emrine itiraz etmişti. İtirazı karara bağlayacak olan 11. Ağır Ceza Mahkemesi üyeleri dün Beşiktaş'taki adliyeye gelmedi. Hakimler önceki gün adliye gelmiş ancak karar vermemişti. Bu gelişme YAŞ çalışmalarını da yavaşlattı.

134 general ve amiralin terfi ve emekliliklerinin görüşüleceği YAŞ toplantısında 6. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek dışında hakkında yakalama emri çıkarılan 10 general ve amiralin daha dosyaları görüşülecek. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit görevlerine devam edecek.

BERK GERGİNDİ

Toplantı öncesi basın mensuplarının fotoğraf aldığı sırada gerginliği yüzünden okunan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'in durumu tartışmalara neden olacak.

Hükümetin sıcak bakmadığı ancak TSK'nın sahip çıktığı Berk, orgenerallik rütbesinde 3 yılını doldurduğu için bir yıl daha görev yapacak. Orgeneral Berk'in hakkında tartışma çıkmaması için görevinde tutulabileceği ya da Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı'na getirilebileceği belirtiliyor.
Milli Dergah

AKP'li Başkana Yumruklu Saldırı
03 Ağustos 2010
DTP eski Lideri Ahmet Türk, Sanayi ve Ticaret Bakanı Taner Yıldız'ın ardından bir yumruklu saldırı girişimi de Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Yumruk Altepe'ye düzenlendi. Saldıgan gözaltına alındı.
Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde Temaşa-i Ramazan etkinliklerinin basın toplantısına katılan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, toplantının sonunda parktan ayrılmak istedi. Bu sırada bisikletiyle alandan geçen Mehmet G.(40) isimli şahıs, Başkan Altepe'yi görünce bisikletinden inerek yanına gitti. "Başkanım özel bir şey konuşabilir miyiz?" diyerek Altepe'ye yaklaşan Mehmet G. yumruk salladı.
Yumruk başkanın yüzüne isabet etmedi. Korumalar devreye girerek Mehmet G.'yi gözaltına aldı.

7 ay önce Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na iş başvurusu yaptığı belirtilen Mehmet G.'nin olumlu cevap alamadığı için tepkili olduğu öğrenildi. aktifhaber

İnşaat Mühendisleri Bursa Ovası'ndaki Çalışmalara Tepki Gösterdi



20 Ağustos 2010
Bursa Ovası Toplulaştırma Planlaması ve Samanlı Bağlantı Yolu'na sert tepki gösteren İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Necati Şahin, Büy...
Bursa Ovası Toplulaştırma Planlaması ve Samanlı Bağlantı Yolu'na sert tepki gösteren İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Necati Şahin, Büyükşehir Belediye Meclisi'nin kararlarını "teknik değil siyasi" olarak değerlendirdi.
İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Necati Şahin ve Şehir Plancıları Odası Bursa Şubesi Başkanı Füsun Uyanık, Büyükşehir Belediye Meclisi'nin Temmuz ayı toplantısında 1/25000 ölçekli Merkez Planlama Bölgesi Nazım İmar Planı değişikliği ile ilgili olarak bir basın toplantısı düzenledi. İnşaat Mühendisleri Odası'nda gerçekleştirilen toplantıda, meclis kararlarına sert tepki gösterildi.

Necati Şahin, Bursa Ovası Toplulaştırma Projesi adı altında Vakıf, Millet ve Samanlı mahallelerindeki kaçak yapıların yasallaştırıldığını ve bu bölgede 300 hektar (3 milyon metre kare) alanın başta DSİ olmak üzere kurum görüşleri alınmadan imara açıldığını söyledi. Samanlı ve Vakıfköy'deki bölgelerin büyük kısmının taşkın alanları ve sıvılaşma bölgeleri içinde bulunduğunu hatırlatan Başkan Şahin, "Bursa Ovası, koruma bahanesi altında toplulaştırma ile yapılaşmaya açılıyor. Yapılaşmaya açılan bölgelerin neredeyse tamamı taşkın alanı veya sıvılaşma bölgesidir. Buralara belediyenin imar çıkartması, fay hattının üzerine imar çıkartmakla aynıdır." dedi.

Başkan Şahin, ilk olarak pazartesi günü planlarla ilgili Büyükşehir Belediye Meclisi'ne itirazda bulunacaklarını, eğer itirazları kabul edilmezse hukuk yoluna başvurarak dava açacaklarını söyledi.

Öte yandan, Bursa Çevre Yolu Samanlı Bağlantı Yolu'nun ise yine Temmuz ayı Belediye Meclisi'nde alınan kararlarla 1/25000, 1/5000 ve 1/1000 ölçekli imar planlarına işlendiğini hatırlatan İnşaat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Necati Şahin, bu projenin de tamamen verimsiz ve dayatma olduğunu savundu. Şahin, şöyle dedi: "Samanlı bağlantı yolu tamamen dayatma bir projedir ve son derece verimsiz bir yatırımdır. Bu yatırımın miktarı 100 milyon dolar olarak gözüküyor, ancak bu rakamın da üzerine çıkacaktır. Çünkü bağlantı yolunun da büyük kısmı sıvılaşma bölgesi içindedir. Bu nedenle yolun yapımında özel teknikler ve özel kazıklar kullanılması gerekmektedir. Böylelikle milyonlarca dolar bir kez daha çöpe gidecek. Karayolları'nın çevre yolu ile ilgili yaklaşık 10 ayrı projesi var. Hiçbirinde Samanlı Bağlantı yolu diye bir bölüm yok. Eğer Bursa halkı bu konuyu tartışır ve gündemde tutarak tepkisini gösterirse bu uygulamadan vazgeçilecektir."

''BURSA OVASI DEVLET ELİYLE TALAN EDİLDİ'7

Şehir Plancıları Odası Bursa Şube Başkanı Füsun Uyanık da derhal "Ova Eylem Planı" hazırlanması ve ovanın kırmızı çizgilerinin belirlenmesi gerektiğini vurguladı.

Ova Eylem Planı'nın yürürlüğe girmemesi sebebiyle 11 bin 245 hektar olarak belirlenen koruma alanının bugün 9 bin 250 hektara düştüğünü söyleyen Uyanık, kaybın her geçen gün arttığını ifade etti. Uyanık, "Ayrıca Samanlı Sağlık Kompleksi gibi büyük kamu yatırımlarına ovada yer seçerek bu bölgedeki yapılaşma baskısı artmış, Bursa Ovası devlet eliyle göz göre göre talan edilmiştir." eleştirisinde bulundu. aktifhaber

Tayyip Erdoğan Yahudi ödüllerini geri vermeyecek
20 Ağustos 2010
CHP Tayyip Erdoğan'a sordu ve işte bu yanıtı aldı:


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yahudi örgütü ADL tarafından verilen “Üstün Cesaret Ödülü”nü geri vermeyeceğini söyledi.

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, “10 Haziran 2005’te New York’ta Yahudi örgütü ADL’nin verdiği Abraham Foxman’dan almış olduğunuz ‘Üstün Cesaret Ödülü’nü ve almış olduğunuz ‘Üstün Cesaret Madalyası’nı iade etmeyi düşünüyor musunuz” diye sordu.

Köktürk'ün soru önergesine yanıt ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan geldi. Davutoğlu, ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmadığını belirterek, şöyle dedi:

“‘Courage to Care’ ödülü, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin hayatlarını kurtaran Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde görevli diplomatlarımız anısına, Anti-Defamation League (ADL) tarafından Haziran 2005’te verilen bir şükran ödülüdür.

‘Profiles in Courage’ ödülü ise Ocak 2004’te American Jewish Congress (AJC) tarafından, ülkemizin demokratik değerine bağlılığı ve teröre karşı cesur mücadelesi nedeniyle verilmiştir. Nitekim ödül töreni Kasım 2003’te İstanbul’da yabancı bir banka şubesine ve iki sinagoga yapılan saldırılardan kısa bir süre sonra düzenlenmiştir.

Veriliş gerekçeleri yukarıda izah olunan bu ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmamaktadır.” gerçekgündem

TSK İçinde AK Partililer Var

23 Ağustos 2010
Kılıçdaroğlu ve Gökçek arasında başlayan tartışma tam gaz sürüyor... Kılıçdaroğlu, Gökçek'in 'SSK'da yolsuzluk' iddialarını yanıtladı.
Referandum'a 'Hayır' kampanyasını il il sürdüren CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu kez meydanlarda değil Habertürk ekranındaydı. Kılıçdaroğlu canlı yayında, AK Parti'yi sarsacak bir iddiada bulundu!..

TSK içinde AK Parti'ye yakın gruplar olduğunu iddia eden Kılıçdaroğlu, "AK Parti bunları çok iyi kullanıyor. Oradan belgeler geliyor" diye konuştu.

- Kamuoyunda 'TSK ne derse CHP destek veriyor' gibi bir algı var. Bu değişecek mi?

Öyle bir algıya ben katılmıyorum. O tamamen hayal ürünüdür. Bu bir kurumdur, Anayasa Mahkemesi, YÖK, BDDK gibi bir kurumdur. Bu kurumun siyasallaşmaması lazım, teamülleri vardır, yasalar çerçevesinde gelişir. Belli bir hiyerarşi vardır. Orduyu ayakta tutan bu hiyerarşik yapıdır. Aynı yapıyı bakanlıklarda da görürsünüz. Devleti devlet yapan bu kurumlardır.

Ordu doğruyu da söyleyebilir yanlışı da söyleyebilir. Büyükanıt'a üstün hizmet madalyası verildi diye hükümeti eleştiren de benim. Her genelkurmay başkanı hükümete muhtıra mı verdi? Muhtıra veren bir genelkurmay başkanına hükümet üstün hizmet madalyası vermez. Bakanlar kurulu kararıyla veriliyor, siz muhtıra verin ben madalya vereyim. Aziz Nesin'in bile aklına gelmezdi. Kalkıp vatandaştan oy istiyorsunuz, erken seçime gidiyorsunuz, darbe olacaktı diyorsunuz. Sonra üstün hizmet madalayası veriyorsunuz. Görevini yaptın, beni mağdur durumuna soktun ben de oyumu aldım, al sana madalya diye.

Hangi askerle nerede, hangi sıkı ilişkiyi kurmuşuz biz, böyle birşey yok. Bir kez Genelkurmay Başkanı ile birlikte özel uçakla sınıra gittik ve karakolları gezdik, geldik bu kadar. Askerle ilişkimiz budur Hangi takvimde uçacağımıza ilişkin görüşleri de arkadaşlar yaptılar.

Aksine ben AKP'nin orduyla çok sıkı ilişkileri olduğuna inanıyorum. Ordu içerisinde AKP'ye yakın gruplar var. Özel bilgiler geliyor ordudan, ona göre orduda birşeyler yapılıyor. AKP çok iyi kullanıyor bu unsurları. Yargıda da var, YAŞ öcesi neler yapıldı hep beraber bilmiyor muyuz?

- YAŞ'ta yaşanan krizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Türkiye'de yargı kullanılarak ordu dizayn ediliyor diye söyledim. Olayın ayrıntılarını bilmiyorum, perdenin gerisinde neler oldu? Bazı bilgilerimiz var ama kamuoyuyla paylaşmanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. aktifhaber

İşsiz Genç, Dedesinin Mezarı Başında Kendini Astı
04 Eylül 2010
Osmaniye'de, 23 yaşındaki İlker Doğan Teberik, dedesinin mezarı başındaki çam ağacına iple kendini astı.
OSMANİYE'de, 23 yaşındaki İlker Doğan Teberik, dedesinin mezarı başındaki çam ağacına iple kendini astı.

Yıldırım Beyazıt Mahallesi'nde oturan işsiz İlker Doğan Teberik, dün akşam üzeri Asri Mezarlığı'na geldi. Teberik, 18 yıl önce hayatını kaybeden dedesi Naci Teberik'in mezarı başına küçük taşlarla 'Zoruma gitti hayat' şeklinde not yazdı, daha sonra orada bulunan çam ağacına iple kendini astı. Aktifhaber

Cemaat bir bakanı izledi
08.10.2010

CHP’li milletvekillerinin cezaevinde ziyaret ettiği Hanefi Avcı çok ilginç bir bilgi verdi. Avcı ‘’Cemaat, bu hükümetin bir bakanını izledi. Rusya gezisinde yaptığı alışverişi ve örtülü ödenekten yaptığı harcamaları kayıt altına alındı’’ dedi.

CHP’li milletvekillerinin Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiği tutuklu Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, ilginç bir iddiada bulundu. Avcı, ‘’Cemaat, bu hükümetin bir bakanını da izliyor. Rusya gezisinde yaptığı alışverişi ve örtülü ödenekten yaptığı harcamaları, kayıt altına alındı’’ dedi.
GAZETEPORT’un edindiği bilgiye göre, CHP heyetinde yer alan Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir, görüşme sırasında Avcı’ya “ İktidar cemaati kontrol edemiyor mu?” diye sordu. Avcı da şu cevabı verdi:
‘’Şu anda paralel çalışıyorlar gibi bir görüntü var. Biri diğerinden bağımsız. Ancak, bakanlar hakkında da cemaatin düzenlediği bilgi ve belgeler vardır. Mesela, bir bakanın Moskova’ya yaptığı gezideki alışverişlerinden tutun, örtülü ödenekten yaptığı harcamalara kadar bazı bilgiler toplandı. Oradaki ilişkilerinin hepsi arşive alındı. Bunu biliyorum. Giderek bakanları ürküten, korkutan, şantaja varan ‘Neme lazım dokunmayalım, sıkıntı olur’ dedirtecek bir ortam oluştu”

10 BAKAN GİTTİ
CHP’li Özdemir görüşme sonrası, GAZETEPORT’un ‘’ Bu bakanın kim olduğuna ilişkin ayrıntı ya da ipucu verdi mi?’’ sorusu üzerine, ‘’ Hayır isim vermedi. Zaman da belirtmedi. Bu nedenle hangi bakan olduğu konusunda yorum yapamayacağını, ancak söyledikleri çok açık.. Hangi bakan olduğu ortaya çıkarsa bizler de memnun oluruz” cevabını verdi.
GAZETEPORT’un yaptığı belirlemeye göre bu hükümet döneminde biri Başbakan yardımcısı olmak üzere toplam 10 bakan çeşitli tarihlerde Rusya Federasyonu’na resmi ziyaretler gerçekleştirdi. gazeteport
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cmt Ekm 09, 2010 1:01 am tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Ağu 03, 2010 8:39 pm    Mesaj konusu: GDO'da Somut Rapor Alıntıyla Cevap Gönder

GDO'da Somut Rapor
Çapar Kanat
Bilgi Ağı

Hukuk’ ta kuşku sanık lehine yorumlanır. Bu Roma hukukunun temelidir. İnsan vicdanında da kuşku sanık lehine yorumlanması gerekir. Bu yorum insanlar içindir.

Hepimiz hukukçu olmasak, hukuk fakültelerinde okumasak bile hemen hemen sosyal bilim lisansı veren fakülteleri bitirenlerimiz azıcık da olsa almış oldukları yarım veya bir dönemlik hukuk dersinin verdiği mantığı GDO’ ya yanlış olarak uyguluyor ve soruyorlar :

(Sanık sandalyesine oturttuğunuz) GDO’ da somut rapor var mı ? diye sorgular iken bizi savcı veya mağdurların avukatı yerine, kendilerini de Hakim yerine koyuyorlar.

Bilgi edinmek maksadı ile soranları hariç tutalım.

Bereket elimizde veya bilgi dağarcığımızda delil (rapor) var hemen anlatıyoruz: Tarım zararlılarına karşı genetiğine bakteri eklenen Mısır tohumunun ekiminde aynı bakterinin toprağa geçtiği konusunda tesbit ve rapor var.

Toprağa geçen o bakterinin insana geçtiği konusunda kuşkuluyum ve GDO’ ya hayır diyorum.

Hakim soruyor:

Toprağa geçen bakterini insana geçtiğine dair bir rapor var mı elinde?

Efendim yok çünkü GDO üreten firmalar artık kendi ürünleri konusunda herhangi bir araştırma yapılmasına müsaade etmiyorlar.

Hakim soruyor, başka deliliniz var mı?

Efendim bir de gdo’ lu ürünlerden yedirilen fare deneyi var. Farelerde anormallikler görülmüş.

Sanığın avukatı hemen söz alıp:

Efendim bu araştırma küçük bir araştırma, çapraz ve daha başka bilimsel bir aleyhte araştırma yoktur.

Mağdurların avukatı söz alıyor:

Hindistanda dekara 50 kğ pamuk verimsizliği elde eden hintli çiftçiler intihar etmişti.. vs.

Eldeki delil durumunda yeterli kanıt olmadığından beratine karar veriliyor. Bu berat kararını verenler arasında ülkemizin Tarım Bakanlığı’ da var!

Hukuktaki ‘’ şüphenin sanık lehine yorumlanması’’ mantığı maalesef gdo’ da demagoji yapılarak uygulanıyor. Şüphenin üzerine gitmekle şüphe ortadan kaldırılabilir, hukuktaki gibi şüphenin şüpheli lehine kendi fikir dağarcığımızda gdo için yorumlanması ile değil.

Buzdolabına koymayı azıcık bir zaman için unuttuğumuzda yemeği yemeden önce bir tadına bakarız.

İşte o tadına bakmadan önceki tatma isteğimiz şüphedir. Şüpheyi ortadan kaldırmanın yolu araştırmadır. Biz tüketici olarak o şüpheli gıdayı test edemiyor isek veya o gıdanın tohumuna,ürününe insan sağlığına aykırılığının araştırılmasına izin verilmiyor ise şüphemiz daha da büyüyor.

Biz de diyoruz ki gıda da şüphe ondan uzaklaşmamızı gerektirir.

Sevgide de şüphe bizi sevdiğimizden uzaklaştırmıyor mu?

Haydi insani ilişkileri bir yana bırakalım. İlimde şüphe, şüphe edilen şey üzerinde ilim adamlarını araştırmaya sevk ettiğinden dolayı bilim ilerliyor.

Ülkemizde GDO konusnda kamu bürokratlarının ortaya koyduğu mantık şu;

Gıda da gdo zaralı olsa hiç Avrupalılar, Amerikalılar kullanılmasına izin verirler mi?

Verirler verirler bal gibi verirler; Efsa’ nın başındakiler ile GDO üreten firmalar irtibat kurduklarından , FDA’ nın (Amerikan Gıda Ve İlaç Kurumu) başına getirilen insan o GDO’ lu sektörden atanırsa GDO’ nun zararlı olmadığına dair ‘’ilimsel’’ fetvayı kolaylıkla verirler.

İlimleri yetmiyor ise ellerine tutuşturulan bildiriyi kolaylıkla okuyarak insan sağlığını hiçe sayıyorlar.

Toz DDT yi, sulu Endrini tarımda yıllarca kullandık. Kullanma fetvasını veren sevgili batı ülkeleri idi.

DDT’ yi Endirini kurtçuklara karşı kullandık. Hem kurtçukları hem kuşları öldürdük hem de ddt ile toprağı zehirledik. O kutçuklar kuşların yemleri idiler.

Şimdi kene mücadelesi için tabiata kuş bırakıyorlar. Şimdi de o batı ülkeleri gdo’ nun azıcığı, ABD ise tamamı zararsız diyen ‘’ilimsel’’fetvalarını dünya’ ya yayıyorlar.

Gıdada kuşku ondan uzaklaşmayı gerektirir.

Gdo’ üreten firmaların GDO ürünleri hakkında araştırma yapılmasını yasaklamaları bu kuşkuyu daha da artırıyor.

Geçtiğimiz yıllarda fikir ve telif, patent, sınai mülkiyet hakları yasasının ülkemizde çıkarılması için ABD’ nin baskısının ABD’ li yazar çizer takımının edebiyat eserlerinin telifsiz basımı, sanayi mallarının taklidinin yapılmasında ziyade gdolu ürünlerde araştırma yapılmasının da önünü tıkamış oldu!

Ülkemizde telif hakları yasası patentli gdo’ lu veya patentli gdo’ suz tohumların kopyalanmasını (ertesi sene tekrar çiftçilerce kullanılması) yasaklıyor.

Ama aynı yasamızın insan sağlığına aykırılığı konusunda araştırma yapılmasını yasakladığı yok. Yani ülkemizde bu gdo’lu ürünler ile ilgili araştırma yapılmasının önünde ülkemiz kanunlarınca bir yasaklama yok.

Amerika’ da var olması, ilgili firmanın Amerikan mahkemelerinde ülkemizde yapılan bir araştırmaya mahkeme açmasının ise önünde bir engel olmamakla beraber mahkeme sonuçlarını ülkemizde uygulama imkanları yok.

Uygulama imkanlarının olabilmesi için ABD ve Türkiye arasında bu doğrultuda karşılıklı bir anlaşma olması gerekir.

Hoş, ülkemizde bu yönde yapılacak araştırmaya Tarım Bakanlığı’ nın veya Tubitak’ ın bütçe ayıracağına inanmıyorum. Çünkü GDO ‘ lu ürünlere iktidarımızın maalesef tüketicilerin kuşkularına aldırış ettiği yoktur.

GDO’ nun ortaya çıkış amacı 15-20 yıl sonra şimdiki üretilen gıda’nın yetmeyeceği verim artırıcılık sağlama, tarım toprakları miktarı sabit kalırken insan nüfüsunun artmakta olduğu, bu sebebten üretilecek gıda miktarının ancak GDO ile mümkün olabileceği.

Yaşadığımız şu günlerde ve geçmişte Afrika’ da veya çok geri kalmış bölgelerde bir deri bir kemik insan ve çocuk fotoğrafları hepimizin hem bilgisayarlarımızın hem de kendi hafızamızda var iken GDO gladyatörlerinin açlığı umursadıkları konusunda bu tür açıklamaları gözlerimi yaşartmıyor iğrendiriyor!

Hayvansal gübre veya bitkisel artıkla toprak islahının % 100 lük verim artışı bilinmekte iken bu husus göz ardı edilmektedir.

GDO’ lu tohum üreten firmaların toprak islahında çıkarları yoktur. Kendi ürünleri hayvan tezekleri değil GDO’ lu tohumlardır. Hayvan tezekleriyle verim artışından bir kazançları olamayacağından insanları timsahın sahte göz yaşlarıyla ‘’ İnsanlık 20 yıl sonra aç kalacak’’ sloganıyla ürünlerini her ülkede yerleştirmeye çalışmaktadırlar.

Hangisinde var hangisinde yok ayrımına gitmeksizin Mısır, mısır nişastası, mısır unu, mısır glikozu, mısır glikozundan yapılan baklava, tatlılar (pastahaneler de), çikolata, kolalı ve asitli içecekler, hazır mantı (kıyma yerine soya koymaktalar), şekerlemeler( mısır glikozu koymaktalar ucuz olduğundan) Cipsler (cipsler de kullanılan gdo’ lu pateteslere yeni izin verildi) ‘ den uzak duruyorum.

İşte gdo’ lu ürün yememeye ‘’ GDO ‘’ orucu denilmektedir. FSD (Fikir sahibi damaklar) ve Slow Food Grubu bu ‘’ GDO Orucu’’ nu başlattı, devam ediyor, devam da edecek. GDO’ lu ürünlerin üretimi ülkemizde yasaklanana kadar!

Genetiği Değiştirilmiş ürünler yemememiz, ‘’Gdo Orucu’’ tutmanız dileklerimizle.

Kim kazandı?
Can DÜNDAR
can.dundar@e-kolay.net

Bakın 4 yıl önce İspanya’da ne oldu: Katalonya bölgesi için yeni bir özerklik yasası getiriliyordu.
Kara Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Korg. Aguado yasayı eleştiren bir konuşma yaptı.
Anayasanın Silahlı Kuvvetler’e İspanya’nın toprak bütünlüğünü koruma yükümlülüğü verdiğini hatırlattı.
“Getirilecek özerklik, anayasal sınırları aşarsa bunu şeref meselesi yaparız ve müdahale ederiz” dedi.
Buraya kadarı bize tanıdık...
Bundan sonrası farklı...
Milli Savunma Bakanı çıkıp dedi ki:
“Demokrasilerde, son sözün kışlada değil, seçmende olduğunu gerçeğine alışmalıyız. İspanyol ordusunun görevi sandıktan çıkan hükümete itaat etmektir. Anayasal çerçeve dışına çıkan ordu mensubu, hangi rütbede olursa olsun suç işlemiş muamelesi görür ve cezalandırılır.”
Bakanlar Kurulu önce “Müdahale ederiz” diyen generali sonra da Kara Kuvvetleri Komutanı ile Jandarma Genel Komutanı’nı görevden aldı.
* * *
Bunu yapabilmek için, güçlü siyasi irade, kararlılık, inandırıcılık ve cesaret gerekir.
Şimdi bir de Erdoğan’ın ne yaptığına bakalım:
Göz göre göre gelen bir krizi son ana kadar bekletti.
Kendisi imzalamazsa hiçbir general, kuvvet komutanı olamayacağı halde siyasi risk taşıyan bu yola gitmedi.
Onun yerine yargı devreye sokuldu.
Kara Kuvvetleri Komutanı olması istenmeyen ordu komutanı, tam da tayininin yapılacağı Yüksek Askeri Şûra’nın başladığı gün ifadeye çağrıldı.
Böylece ateşteki kestaneler, yargıya toplatıldı.
Asker zedelenmekle kalmadı, tayinleri krize dönüştüren Hükümet, siyasallaşan yargı ve gerilen ülke de yara aldı.
* * *
Biz askerin siyasi otoriteye bağlı olmasını istiyoruz.
Ama yargının da iktidardan bağımsız olmasını savunuyoruz.
Son krizde ilki için ikincinin feda edildiği görüntüsü verildi. Oysa baştan kararlı bir siyasi irade olsaydı ve amacının gerçekten darbecilere karşı demokrasiyi savunmak olduğuna toplumu inandırsaydı, kriz bu kadar uzamadan çözülebilirdi:
Genelkurmay’ın da katılımıyla uzlaşmayla...
Olmuyorsa Özal’ın Torumtay’ı aştığı şekilde; yani istifaya zorlamayla...
Oysa bu yöntemle, yani yargı takibinin tatsız bir zamanlamayla devreye sokulmasıyla bu kampanya “darbecilerin cezalandırılması”ndan ziyade “Hükümetin yargıyı kullanarak orduyu dizayn çabası” olarak algılandı.
Arkada hayli tartışmalı bir manzara bıraktı.
* * *
Peki bu sonuç, askere “İşime karışırsan gidersin” mesajı verecek mi?
Komutanları siyaset arenasından kışlaya çekebilecek mi?
Hadi bu yolla Org. Iğsız’ın önünü kestiniz; peki Org. Koşaner ne olacak?
Yeni Genelkurmay Başkanı’nın iki yıl önce Kara Kuvvetleri’ni devralırken ne dediğini hatırlatalım:
“Ulus devletler, demokrasi adına dağılmaya, insan hakları adına bölünmeye mahkûm edilmektedirler. TSK, ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında taraf olmaya devam edecektir.”
Var mı bu konuda görüşü olan bir Milli Savunma Bakanı?..
Açılım durmasaydı, AB’ye katılım süreci kesilmeseydi, daha kurumsal bir demokratik teamül oluşturulabilirdi.
Yargı sopasıyla aslan terbiyesi, bana hayli tehlikeli geliyor.

5 Ağustos 2010
Milliyet

Tankları yürüten komutan 1. Ordu'ya
5 Ağustos 2010

Balyoz davası kapsamında hakkında yakalama kararı bulunan 11 subayın terfisi ve 'internet andıcı' iddiası nedeniyle ifadeye çağrılan Orgeneral Hasan Iğsız yüzünden düğümlenen YAŞ toplantılarında 1. Ordu Komutanlığı'na yapılan atama dikkat çekti.

1'nci Ordu Komutanlığı'na Orgeneral Erdal Ceylanoğlu atandı. Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, 28 Şubat sürecinde Sincan'da tank yürütülmesi olayında adını kamuoyuna duyurmuştu.

YAŞ'ta düğüme neden olan ve ataması yapılmayan Orgeneral Hasan Iğsız’dan boşalan 1. Ordu Komutanlığı’na Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanı (EDOK) Orgeneral Erdal Ceylanoğlu atandı. Ceylanoğlu 28 Şubat’ın simgesi haline Sincan’daki tankların yürüten komutan olarak biliniyor.

ORGENERAL SALDIRAY BERK NEREYE ATANDI?

EDOK Komutanlığı'na Erzincan'daki Ergenekon davasının sanığı Orgeneral Saldıray Berk getirildi. Berk'in başına getirildiği EDOK bir anlamda ikinci bir kara kuvvetleri gibi.

Hürriyet, 21 Haziran 2004 tarihli nüshasında rahmetli Yener Süsoy’un bir söyleşisini yayınladı.Söyleşiyi veren kişi emekli korgeneral İzzettin İyigün’ündü.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki takma adı “çift beyinli” olan emekli Korgeneral İyigün röportajda şunları söylemişti:

“ 28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten, balans ayarını yapan benim. Öncesinden ne Karadayı’nın haberi vardı, ne de Çevik Bir’in. Sadece 3 kişi biliyorduk: Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Doğu Aktulga, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal ve ben. O tarihte EDOK Komutanı’ydım, zırhlı tümen bana bağlıydı.”

O zırhlı tümen halen EDOK Komutanlığına bağlıdır. Sadece o tümen değil, Türkiye’deki tüm zırhlı birlikler, kara havacılık komutanlığı, komando birlikleri, askeri okullar gibi tüm unsurlar EDOK Komutanı’na bağlıdır.

Hürriyet


5 Ağustos 2010
Berk'in emekli edilmemesi yadırgatıcı

İZMİR- Pakdemirli: Saldıray Berk Paşa'yı emekli etmemelerini yadırgadım.

YAŞ kararlarını değerlendiren eski bakan ve başbakan yardımcılarından Ekrem Pakdemirli, Saldıray Berk Paşa'nın emekli edilmemesini yadırgadığını söyledi. Pakdemirli, yargının gel buraya dedikçe bu kişinin yukarıdan korunduğunu ve yargının önüne çıkmadığını savundu. Pakdemirli, yargı önüne çıkmayan bir kişinin orada olmaması gerektiğini kaydetti.

Balyoz kararı kapsamında haklarında arama kararı çıkan 11 generalin terfi ettirilmemesini de yeterli bulmayan Pakdemirli, "Durdurduk. O yanlış, durdurma değil açığa almak lazımdı. Ben bakanken genel müdürüme soruşturma başlattığım zaman onu ben açığa alırdım. Ha biz askeriz bizim yöntemimiz böyle diyorsanız o başka." dedi.
5 Ağustos 2010 habertaraf

88 Yıl Sonra Sümela’da İlk Ayin

14 Ağustos 2010
88 yıl aradan sonra ayin yapılması için izin çıkan Sümela Manastırı'ndaki ayine yaklaşık 2 bin 500 kişinin katılması bekleniyor.
Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Sümela Manastırı’nda yapılacak ayine 2 bin ile 2 bin 500 kişinin gelmesini beklediklerini söyledi. Kızılcık, yarın Sümela Manastırı’nda yapılacak olan ayinle ilgili yaptığı açıklamada, bugüne kadar yapılan müracaatlar çerçevesinde Yunanistan, Rusya, Gürcistan ve yurt içinden misafirlerin geleceğini belirtti. Kızılcık, şöyle konuştu:

‘Tüm inanışlar kutsal’

“Ayin için 2 bin ile 2 bin 500 kişinin gelmesini bekliyoruz. Bu etkinlik ile biz ülke olarak hem komşularımıza hem de kendi vatandaşlarımıza hem de batı dünyasına şu mesajı vermek istiyoruz, biz tüm inanışların, tüm renklerin değerli, kutsal olduğuna inanıyoruz. Bu çerçevede biz burayı kutsal kabul eden ve burada dini etkinlik gerçekleştirmek isteyen Ortodoks dünyasına devlet olarak bu izni vermiş durumdayız. Bizim görevimiz, yurt içinden ve dışından gelecek olan misafirlerimizin güvenli ve huzurlu bir şekilde bu dini etkinliğini gerçekleştirmelerine imkan sağlamaktır.”

İFTAR DA YAPACAKLAR

Ayinle ilgili olarak ilk grup önceki gün Trabzon’a geldi. 14 Ağustos günü akşamı Rum Fener Patriği Bartholomeos iftar yemeğinde Trabzon Müftüsü Veysel Çakı ile bir araya gelecek. 15 Ağustos’ta saat 10.00 ile 12.00 arasında iki saat sürecek ayini Rum Fener Patriği Bartholomeos yönetecek. Yapılacak olan ayine Trabzon Valiliğinin belirlediği 500 kişi katılacak. 250 kişilik bilet Rusya’dan, 250 kişilik bilet de Yunanistan’dan gelen vatandaşlara ayrıldı. Diğer misafirler ise olan bir alanda canlı yayından ayini izleyebilecek.
aktifhaber

Trabzon'da İftara Katıldı

Fener Rum Patriği Bartholomeos, Trabzon'un Maçka ilçesinde bulunan tarihi Sümela Manastırı'nda pazar günü yapılacak ayini yönetmek için Trabzon'a geldi.
THY'ye ait tarifeli uçakla akşam saatlerinde Trabzon Havalimanı'na inen Bartholomeos, daha sonra Ticaret ve Sanayi Odası'nda düzenlenen iftar yemeğine katıldı.

Bartholomeos, havalimanı çıkışında basın mensuplarının soruları üzerine yaptığı açıklamada, inançlarına göre Hazreti Meryem'in göğe çıktığı gün kabul edilen ve çok kutsal olduğunu belirttiği bir günü tarihi Sümela Manastırı'nda kutlayabilmelerinin kendileri için bir lütuf olduğunu belirtti. Bartholomeos, "Önce Yüce Allah'ın sonra hükümetimizin bir lütfudur. Bu anlamda müteşekkiriz." dedi.

Bartholomeos, 1997 yılında yine ayin için bir heyetle geldikleri Trabzon'da bazı tepkilerden dolayı ziyaretlerini gerçekleştiremediklerinin hatırlatılması üzerini ise, "O unutuldu. 1997'den bugünü kadar 17 sene geçti. Kötü şeyleri unutmak ve yalnız güzel şeyleri hatırlamak istiyoruz. Eminim ki, bu sefer hiç bir huzursuzluk olmayacak." ifadelerini kullandı.

İFTARA KATILDI

Bartholomeos, daha sonra Ticaret ve Sanayi Odası'nda düzenlenen iftar yemeğine katıldı.

Bartholomeos, İl Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy'un yaptığı dua ile yenilen iftar yemeğinin ardından yaptığı konuşmada, "Her şeyden önce bizi bir araya getiren Yüce Allah'ımıza hamdolsun. İkinci olarak bizleri bu akşam büyük bir sevgi ve hüsnü niyetle ve misafirperverlikle karşıladığınız ve bu iftar yemeğine davet ettiğiniz için şükranlarımı arz ediyorum." dedi.

Kendisi, mesai arkadaşları ve dindaşları için bu Trabzon ziyareti ve yarınki ayininin büyük bir önem taşıdığına vurgu yapan Bartholomeos, şöyle devam etti:

"Çünkü malumaliniz eski Sümela Manastırı bizim için çok tarihi ve çok kutsal bir mekandır. Bu açıdan bizlere o mekanda dinimizin geleneklerine göre dualarımızı ifa etmek için fırsat veren, kolaylık veren devlet büyüklerimize şükranlarımızı arz etmek istiyorum. Bunu bir borç biliyorum. Aynı masa etrafında buluşmak Yüce Allah'ın nimetleri paylaşmak, dostluk ve beraberliğin güzel bir göstergesini vermek bizim için çok önemlidir ve çok semboliktir. Ve bu mekandan bu vesile ile bütün Trabzonlulara ve Karadenizlilere selamlarımı ve hayır dualarımı göndermekle büyük mutluluk duyuyorum."

Kendisinin Gökçeada'nın Zeytinlik köyünde doğduğunu ve doğa ile her zaman içi içe yaşadığını anlatan Bartholomeos, "Karadeniz'in meşhur doğal güzelliklerini tatma fırsatını elde ettiğim için bu açıdan da özellikle mutluyum. Hele Sümela Manastırı ve civardaki doğanın ne kadar güzel ve meşhur olduğunu bildiğim için yarını bu açıdan da büyük hasretle bekliyorum. Mutluluğumu ifade etmek için kolayca kelime bulamıyorum. Hepinize müteşekkirim. Ve Yüce Allah'ın nimetlerinin hepinizin, Karadenizlilerin üzerinde olmasını temini ediyorum." ifadelerini kullandı.

Bartholomeos, tüm Müslümanların iyi bir Ramazan ve şimdiden iyi bir bayram idrak etmelerini temennisinde bulundu.

Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık da, bu akşamın kardeşlik, barış ve sevgi adına son derece önemli bir gece olduğuna söyledi.

Kızılcık, "Bu coğrafya tüm inanışlara, düşüncelere ve renklere hoşgörü, saygı ve kendimize güvenerek bakarak bin yılı aşkındır hep beraber yaşıyoruz. Ve bundan sonra da ilelebet aynı sevgi ve hoşgörü ortamında yaşamaya devam edeceğiz. Nitekim bu coğrafyanın şekillenmesinde, bu medeniyetin gelişmesinde son derece önemli fonksiyon görmüş olan Karadeniz'imizin, Trabzon'umuzun insanının da aynı hoşgörü, aynı misafirperverlik ve aynı değerlere inandığını bizler yaşıyor, yaşatıyor ve gösteriyoruz." diye konuştu.

Konuşmaların ardından Bartholomeos, İl Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy'a Kur'an-ı Kerim, Vali Kızılcık, Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu ve Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Suat Hacısalinoğlu'na da çeşitli hediyeler verdi.

Vali Kızılcık da, Bartholomeos'a Trabzon telkarisinden yapılmış fincan takımı hediye etti.

Bartholomeos daha sonra geceyi geçirmek için Maçka ilçesindeki Sümela Otel'e geçti. aktifhaber

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Sermaye yararına anayasal güvence

Piyasacı devletin, dereler tepeler dahil tüm ülke varlık ve kaynaklarını sermayeye açan azman girişimciliği, artık anayasa tarafından da güvence altına alınacak!

Küreselleşmenin sermaye birikim rejimine, 'kamu kuruluşlarını' hibe ederek katılan Türkiye'nin, yeni kaynak aktarımını kolaylaştıracak köklü çözümü, anayasa paketine koyuldu.

Anayasa değişikliğinde 125. maddeye eklenen 'yerindelik denetimi', demokrasi paketinin esas motivasyonunu ve ruhunu teşkil ediyor.
Böylelikle liberal demokrasilere bile dudak uçuklatan, gözü kara özelleştirmelere, anayasal dayanak ve teminat sağlanıyor.

Taş, toprak, su havzası, dere, dağ, kıyı, ulaşım, eğitim, sağlık, kent, katma değeri yüksek kamu varlıkları, kamusal hizmetler, sosyal haklar, kısacası tüm doğa, insan ve toplumsal yaşamın bütün süreçleri, yargının 'yerindelik denetiminden muaf' tutularak piyasalaşacak.

125. maddenin 4. fıkrası 'Yargı yetkisi, idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun denetimiyle sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz' olarak düzenlendi.

Yani idari yargı, gelen davalarda kamu yararı, sosyal adalet ve eşitlik, sosyal devletin görevleri, çevre, doğal kaynaklar ve kamusal mülkiyetin korunması gibi ilkelerde uygunluk aramayacak, itirazları usul yönünden inceleyecek, içeriğine yeni anayasa gereği olarak karışamayacak.
İdari yargının özellikle özelleştirme ihalelerinde yaptığı 'yerindelik denetimi' anayasaya aykırı olacağından özelleştirmeler için yargı ve kamu denetimi kalkacak.

Bugüne kadar özelleştirmelerin yüzde 78.8'ini gerçekleştiren hükümet zamanında, özelleştirmeler için açılan idari dava sayısı, 6 kat artmıştı.
Yargının 'yerindelik denetimi yapılamaz' hükmü, neoliberal demokratlarca işte hukukun üstünlüğü diye kutlandı!

'Kamu yararının' ne olduğunu hükümetin belirleyeceğini söyleyen zatlar, son sekiz yılda 57 kuruluş ve 51 işletmeyi 31 milyar dolara özelleştirmiş hükümetin, katma değeri ve karlılığı yüksek kuruluşları birkaç yıllık karları bedeli satışını da alkışlamışlardı.

Vahşi özelleştirme politikalarıyla 'ekonomik yarar' gözetilmeden satılan işletmelerin üretimi artmamış, bazıları kısa sürede küresel tekellerce kapatılmış, on binlerce insan işinden edilmişti.

Yabancı sermaye ve spekülatif finans girişine bağımlı ekonominin hayatiyeti için tükenen kamu varlıklarının yerini alacak kentsel projeler, limanlar, karayolları, doğal kaynaklar için yargı barikatının kaldırılması şart olmuştu.
İzmir, Samsun, Bandırma liman satışlarında mahkeme sürecinin ülkeye milyon dolarlara mal olduğunu söyleyen Başbakan şaibeli Galataport, Haydarpaşaport ihalelerinde de yargıdan pek yakınmıştı.
Kısacası 'yerindelik denetimiyle' küresel sermayeye karşı mahcubiyetimiz sona erecek!

'Kamu yararı' muğlaklaşırken 'sermaye yararının' berraklaşıp anayasanın koruyucu kanatları altına alınması ne kadar vahim.

Yargının aldığı çok sayıda özelleştirme iptal kararının ülkeye 'kaybettirdiği' milyon dolarların kamu harcamasında kullanılacağı zırvaları kadar vahim.
Şimdi dereleri, ırmakları betonlaştıran binlerce HES projesi, kıyılara dikilecek nükleer santraları,neoliberal belediyeciliğin şirket karlılığı güden pahalı, zamlı 'müşteri' hizmetleri, kamudan zorla sökülüp alınmış 'özelleştirilmiş sermaye alanları', okullar, hastaneler, tarihi kültürel varlıklar, Büyükşehir belediyelerinin kentsel dönüşüm projesi adıyla inşaat sektörüne arsa takdim çalışmaları, 3. köprü yapımı, diğer köprülerin geçiş ücret zamları için vatandaşların ve meslek odalarının, derneklerin açtığı davalar, idari davalarda 'kamu yararını' aramak anayasa aykırı..

Kamu yararını ve yasal güvencelerini kaybetmiş kenara yığılmış kalabalıklar olarak da sermaye yararına ses çıkartamayız.

Ve eminiz ki hepimize gemi azıya almış özelleştirmeleri gösterip, kafamıza vura vura 'İşte size vesayetsiz demokrasi ve kuvvetler
ayrılığı!' diye 'dayatılacak.

http://www.aksam.com.tr/2010/08/17/yazar/18441/nihal_kemaloglu/sermaye_yararina_anayasal_guvence.html

30 YILDIR BU YALANA İNANMAMIZ İSTENİYOR
Ahmet Müfit
17.08.2010

Tam elektrik dağıtım özelleştirmeleri ile ilgili bir yazı yazmaya hazırlanırken, bir gazetenin manşeti ilişti gözüme. İzmir ve İstanbul illerinin bizlerin vergileri ile yapılmış mevcut elektrik dağıtım sitemini-altyapısını ve uzun yıllar boyunca bu sistemi-altyapıyı kullanarak elektrik satma tekelini (imtiyazını) özel şirketlere devreden ihalelerin iptali için dava açmaya hazırlanan Elektrik Mühendisleri Odası’nı ülke ekonomisini baltalayan bir girişimin sorumlusu gibi göstermeye çalışan başlıkta meslek odası, devletin kasasına girecek yaklaşık beş (5) milyar doları engellemekle suçlanıyordu.

Benzer suçlama sık sık Danıştay’a karşı da yapılmakta, Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde yapılmak istenilen Telekom satışından geleceği söylenen yirmi (20) küsur milyar doları engellemekle suçlanmaktadır. Şüphesiz ki yasalara göre karar veren bir yüksek yargı makamının bu şekilde gündelik siyasetin içine çekilmesi başlı başına büyük bir yanlıştır. Ancak yazımızın konusu o değil.

Yaklaşık 30 yıldır, devletin sadece ticaret ve sanayiden değil, tüm kamu hizmetlerinden çekilmesini öngören tek yanlı bir kamuoyu oluşturma projesi yaygın şekilde gündemde. Sosyal devletin olmazsa olmazı olan “kamu hizmeti” ve “kamu işletmesi” kavramlarını, demokrasiye karşı engelmiş gibi sunarak özelleştirmeye yandaş yaratmaya çalışan bu kara propaganda, maalesef ciddi oranda başarı kazanmış durumda. Bu süreçten olumsuz etkilenen, işsiz kalan, mal ve hizmetlere daha çok para ödeyerek ulaşan toplumsal guruplar dahi bu tek yanlı enformasyondan etkilenmiş durumda.

Peki, gerçek yukarıda aktarılanlar gibi mi? Bunu anlayabilmek için iki temel sorunun doğru yanıtını vermek büyük önem taşıyor.

Birincisi; devlet malları, kamu hizmet tekelleri ve hizmet altyapısı satılarak (25-30 yıl vadelerle kullanım hakkı devredilerek) devletin kasasına girdiği veya gireceği iddia edilen bu paralar gerçekten devletin kasasına girerek vatandaşa hizmet için mi kullanıldı, kullanılıyor, kullanılacak? Yoksa fütursuzca alınan iç ve dış borçların faiz ödemeleri için kullanıldı, kullanılıyor, kullanılacak?

İkinci soru, 12 Eylül destekli, 24 Ocak Kararlarıyla başlayıp, yaklaşık 30 yıldır tekrarlanan devlet kötü işletiyor, pahalı hizmet üretiyor söylemi ne kadar doğru? Devlete aitken özel sektöre devredilen sektör ve hizmetlerde fiyatlar gerçekten ucuzladı, hizmetin kalitesi ve yaygınlığı arttı mı?

İlk sorunun cevabı için bakmamız gereken yer Hazine Müsteşarlığı’nın Web sayfasıdır. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre 2010 yılının ilk altı ayında devletin ödediği iç ve dış borç faizi (Genel Bütçe içerisindeki faiz harcamaları) 27.558.852.000,-TL. (27,5 Katrilyon) Bu rakam geçen yıl bütününde 53.200.891.000,-TL. (53,2 Katrilyon). 2009 yılında Merkezi Yönetim Bütçe Harcamalarının tamamı ise 262.113.420.000,-TL (262.1 Katrilyon). Yani Genel Bütçe Harcamalarının yaklaşık beşte biri iç ve dış borç faiz ödemelerine gidiyor. Aynı dönemde, yani 2009 yılının tamamında ülke tarımını, çiftçisini desteklemeye ayrılan pay ise toplam 4.494.568.000,-TL (4.5 Katrilyon) yanlızca. Faiz ödemelerinin yaklaşık onbir de biri. Diğer bir deyişle hükümetin yerli ve ulusal finans kuruluşlarına sağladığı destek, ülke tarımına sağladığı desteğin onbir katı.

Hazinenin resmi rakamları satılan kamu mallarının yanısıra vergilerimizin de büyük kısmının iddia edildiği gibi vatandaşa hizmet için kullanılmadığını, bankalara ve uluslar arası finans kuruluşlarına faiz olarak ödendiğini gösteriyor. Anlaşılan o ki belli çevrelerce dillendirilen, “bu para hepimizin oldu, vatandaşa harcanacak” söylemi pek gerçeği yansıtmıyor.

İkinci sorunun cevabını ise, bir kısım basın organının düşman, hatta vatan haini ilan ettiği Elektrik Mühendisleri Odasının basın bülteninde bulmak mümkün.

Odanın “Elektrik Piyasaya, Ateş Vatandaşın Cebine Düştü” başlığıyla yaptığı açıklamada; “Özelleştirmenin ve piyasalaştırmanın en temel iddiası olan, kaliteli, kesintisiz, ucuz ve güvenilir elektrik sağlanacağı iddiaları ülkemizde elektrik alanında yaşanan özelleştirmelerle yalanlanmış bulunmaktadır. Elektrik üretiminin özelleştirilmesi ve piyasada elektrik alım-satımının başlamasıyla birlikte elektrik fiyatları fahiş düzeylerde artış göstermiştir. Elektrik üretim yatırımları piyasaya bırakılmış, ancak piyasa beklenen yatırımları yapmamış, işi lisans tüccarlığına dökmüş, bunun karşılığında ülkemiz enerji arz güvenliği sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan küresel ekonomik krizle enerji arz krizi ötelenmiştir. Yani ucuz ve güvenli elektrik sağlanamadığı meydandadır. Ne yazık ki kaliteli ve kesintisiz elektrik sunumu da söz konusu değildir. 2006 yılında özel şirketlerin fiyatların arttırılması talebiyle sisteme elektrik vermeyi reddetmeleri nedeniyle yaşanan geniş çaplı elektrik kesintisi örneği, bugün dağıtım özelleştirmelerinin ardından köylerimizin, balık çiftliklerimizin, tarlalarımızın elektriksiz bırakılmasıyla devam etmektedir. Dağıtım özelleştirmelerinin tamamlanmasıyla yalnızca kasasının hesabına bakacak olan şirketlerin bugün elektriği kestiği için telef olan binlerce balığı umursamadığı gibi elektriksiz bıraktığı okul ve hastaneleri de düşünmesini beklemek mümkün değildir. Günümüzde yaşamsal öneme sahip olan elektrik gibi bir kamu hizmetinin piyasanın kar hırsına bırakılmasının cefasını çekmeye başlayan halkımız yakın zamanda içinden çıkılamaz kaos ortamlarına sürüklenmesi de şaşırtıcı olmayacaktır,”denilmekte; yaşanan sürecin halkın, tüketicilerin ve ulusal çıkarların aleyhine olduğu net bir şekilde ortaya konulmaktadır.

Türkiye Elektrik Kurumu’nun (TEK) Özal tarafından bölünüp parçalanıp, satışa hazır hale getirilmesiyle başlayan süreç, medyada yer alan haberlere göre kardeşleri dahi birbirine düşüren bu özelleştirmelerle tamamlanma aşamasına gelmiş görünüyor.

Tüketici Hakları Derneği’ne göre, ülkelerin ulusal gelirleri dikkate alındığında dünyanın en pahalı elektriği ülkemizde tüketilmektedir.

Bu gerçek, 24 Ocak Kararları’yla başlayıp yaklaşık 30 yıldır devam eden “özelleştirmeler sonucu kamu işletmeleri daha verimli çalışacak, daha ucuza üretip daha ucuza satacak, rekebet ucuzluk getirecek” söyleminin ne derece yanlış ve çıkara yönelik olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

30 YILDIR SÜRDÜRÜLEN DEZENFORMASYON

Telekomünikasyon sektöründe, petro kimya sektöründe, Et Balık Kurumu’nda, kent içi ulaşımda, yaşanan benzer özelleştirmelerin bu hizmet ve ürünlere ilişkin bedellerde neden olduğu insafsız fiyat artışları ortadayken, vatandaşı 30 yıldır aynı gerçek dışı söylemleri tekrarlayarak oyalamak, mali yapıdaki bu bozulmayı düzelteceğini ve hizmetleri ucuzlatacağını söyleyenlere parasını nereden bulacaksın diyerek karşı çıkmak ve bunun toplumun geniş kesimlerince sorgulanmaksızın kabulünü sağlamak, yaklaşık 30 yıldır sürdürülen tek taraflı va yaygın dezenformasyonun normal bir sonucudur.

Bu tek taraflı ve bize göre yanlış bilgilendirmenin önüne geçilmesi ancak bu fahiş bedelleri ödemek için her geçen gün daha büyük bir borç batağının içerisine düşen hane halklarının, bu politikaların yarattığı olumsuzluklar, yani çocuklarının gıdasından keserek ödemek zorunda kaldıkları bu paralar konusunda doğru verilerle yaygın şekilde bilgilendirilmeleri ile mümkün olabilecektir. Bu noktada meslek odalarına ve tüketici derneklerine çok büyük görevler düşmektedir.

Bu özelleştirmeler sonrasında vatandaşın elektriği de, doğalgazda ve akaryakıtta olduğu gibi daha da pahalı olarak kullanacağını söylemek yanlış olmayacaktır. “Elektrik fiyatlarını hükümet değil piyasa belirliyor,” söylemi gerçeği yansıtmamaktadır. Bu piyasayı yaratan, elektriği, suyu, ulaşımı kamu hizmeti olmaktan çıkararak ticari bir mal haline getiren, yani bu sonu hazırlayan bizzat son 30 yıldır bu ülkeyi yöneten hükümetlerin uygulamalarıdır.

Artık elektrik fiyatlarına bu şirketlerin satın alacakları veya kira olarak kullanacakları lüks ofislerin, araçların giderleri, yöneticilerinin alacakları milyon dolarlık maaşlar, huzur hakları, pirimler, bu şirketi almak için bankalardan yada aldıkları bu ihaleleri güvence göstererek sermaye piyasalarından alacakları borçların faizleri de yansıtılabileceği için, bilinçli şekilde yaratılan bu piyasada en pahalı elektriği kullanma konusundaki liderliğimizi önümüzdeki 25–30 yılda kaybetme tehlikemiz söz konusu olmayacaktır.

Odatv.com

‘ERDOĞAN GENELKURMAY’DAN İCAZET ALDI’
19 Ağustos 2010

12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa referandumu için ‘hayır’ kampanyası başlatan HAK ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu Edirne’de basın mensupları ile bir araya geldi. Yapılan basın toplantısında, Ak Parti’nin kurulum aşamasında Genelkurmay Başkanı’ndan ‘icazet’ aldığını iddia etti. Dönemin emekli ve muvazzaf generallerinin arandığını öne süren Pamukoğlu şöyle konuştu:

“Ordu neden zaten siyasete giriyor ki. Bu parti kurulurken, Bu Recep Tayyip Erdoğan denilen zat aracı generaller arayarak, emekli ve muvazzaf, Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanına ulaşmak istediler. ‘Biz artık eskisi gibi değiliz, yeni bir partiyiz, yeni kurulacak. Bize icazet verin’ dediler. Bu generallerin hepsi bugün sağ. ‘Ordu siyasetten uzak duracak, tutacağız’ diyenlerin partilerinin kuruluş aşamasında emekli ve muvazzaf generaller bularak Kara Kuvvetleri Komutanı’na ve Genelkurmay Başkanı’na ulaşıp, ‘bize icazet verin bizi horlamayın, biz sizden yanayız. Bizi yanlış anlamayın’, diyen şahıs budur.” haber1001

İsmet Berkan / Radikal
Hukuksuz demokrasi olmaz
20 Ağustos 2010

İnternet andıcı denen belgeyi ve tartışmasını çok önemsiyorum; çünkü bu, bizde sistemin ne kadar çarpık ve normalden uzak işlediğini gösteren müthiş bir örnek.

İpin ucunu kaçıranlar için hatırlatayım...

2000 yılında, Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında bir ‘İrticayla mücadele’ genelgesi çıkar. Başbakanlık bu genelgeyle pek çok kamu kurum ve kuruluşuna ‘İrticayla mücadele’ görevleri verir. Görev alan kuruluşlardan biri de Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay bu genelgeye dayanarak isimleri www.irtica.org gibi şeyler olan bazı internet siteleri kurar, Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi bu sitelere içerik sağlar, sitelerde çok sayıda yalan haber yayımlanır.
Siteler o kadar ileri giderler ki, 2002 kasımında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine, hatta hükümet icraatları aleyhine de yayın yaparlar, yalan haberler yaymaya devam ederler.

2007 yılında, Ak Parti ile ilgili kapatma davası açılınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu sitelerden bazı haberleri de (herhalde yalan olduğunu bilmeden, düşünmeden) iddianamesine delil olarak koyar. Ancak Anayasa Mahkemesi delillerde söz edilen haberlerin yalan olduğunu ortaya çıkarır.

Bu arada 2009 başında Taraf gazetesine gelen bir ihbar mektubu bu yalan haber sitelerinin Genelkurmay tarafından kurulduğunu ve işletildiğini belgeler.

Genelkurmay ortaya çıkan belgeleri yalanlamaz, aksine ‘Bize görev verildi biz de yaptık’ diyerek kendini savunur. Hükümet, söylediklerine göre, ilk kez bu açıklamayla durumdan haberdar olur, hemen ilgili genelgeyi iptal eder.

Genelge iptal edilir ama Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun devreye girip konuyu araştırması, gerekirse soruşturması için herhangi bir şey yapılmaz. Fakat ilgili askeri belgede imzası olan ilgili komutan hükümet tasarrufuyla kara kuvvetleri komutanı yapılmaz, emekliye sevk edilir.

İşte dört gündür bu köşede Başbakanlığın en azından 2009 Şubat ayından sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu (BTK) araştırma-soruşturma için görevlendirmediğini konuşuyoruz.

***

Taa en baştan başlayalım, çünkü balık baştan kokuyor.

Soru şu: İrtica bir tehdit midir?

Pek çoğunuz bu soruya ‘Evet’ cevabını veriyorsunuz hiç düşünmeden.
Bir soru daha sorayım o zaman: ‘Kanunlarda yazılı irtica diye genel bir suç var mıdır?’

Cevap vereyim de uğraşmayın: Hayır, yoktur.

Bir hukuk devletinde kanunların suç olarak görmediği bir konu ‘tehdit’ de sayılamaz.

İrtica diye bir suç ve tehdit yok ama ‘Çocukların korunması’ndan, ‘Kutsal din duygularının istismar edilip devlet düzeninin değiştirilmeye çalışılması’na kadar pek çok başka suç var kanunlarımızda.

Ortada tanımı yapılmış suçlar varsa, bu suçlarla mücadele görevi de savcılarındır.

Ama biliyorsunuz bizde bakış öyle değil. Önce ‘irtica’ diye bir ‘iç tehdit’ olduğunu öne sürüyoruz. Sonra bu ‘tehdit’i bir ‘iç güvenlik sorunu’ olarak tanımlıyoruz; ardından da bu iç güvenlik sorununu halletmesi için Genelkurmay’a görev veriyoruz.

Bu zincir baştan sona yanlış. Ortada bir ‘iç tehdit’ yok; olsa olsa suç var. Bu suçlar bir ‘iç güvenlik tehdidi’ boyutunda değil. Öyle bile olsa bu konuyla ilgili askeri göreve çağırmaya gerek yok, savcılar ve polis var.

***

Ülkeye demokrasi gelecek, askeri vesayet ortadan kaldırılacaksa önce bu bakış açılarının değiştirilmesi gerek.

Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirmek en azından bana bakış açısının değiştiğini gösterecekti.

Ancak iktidar cephesinden gelen ‘Biz orayı teftiş edemeyiz’ sözleri, aslında bu sistem içinde askerin yerinin nasıl daha yüksek, daha yüce konumlandığının içselleştirilmiş hali gibi.

Önce kendi kabullerimizi ‘normalleştirelim’ ki ülkeyi normalleştirecek halimiz kalsın.


Bahçeli'den AK Parti'ye ağır eleştiri
21 Ağustos 2010, 18:06Anadolu Haber


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, hükümeti sert bir üslupla eleştirdi. Yazılı bir açıklama yapan Bahçeli, ''Önce Kandil kadrolarının hükümetin teşrifatıyla Habur'dan törenle giriş yapmaları, ardından artan şehadetler üzerinden sürdürülmek istenen alçakça istismarlar ve sonra İmralı canisi ile hükümet arasındaki kanlı, barutlu, mayınlı, taşlı-sopalı pazarlıklar, Başbakan Erdoğan ve hükümetinin maskelerini tamamen düşürmüştür'' dedi.

Bahçeli, ''Türkiye'nin geleceğinde, Türk milletinin bekasında çok önemli sonuçlar doğuracak olan referandum sürecinin devam ettiği kritik bir dönemde, AKP ile PKK arasındaki kirli pazarlıklar bütün iğrençliği ile ortaya çıkmaya başlamıştır'' iddiasında bulundu.

Bahçeli, açıklamasında şunları dile getirdi:

"TÜRKİYE SAHİPSİZ ÜLKE" İDDİASI

'' Etnik bölücülük konusundaki siyasi sicili ve eğilimleri çok iyi bilinen AKP zihniyeti Türkiye'yi ayrıştırma ve bölme projelerini İmralı, Kandil ve Barzani'nin ortaklığıyla hayata geçirmek için çıktığı yıkım yolculuğunda suçüstü yakalanmış, gerçek niyetler, aktörlerin ağızlarından duyulmaya başlamıştır. Nitekim AKP'nin yıkım projesinin neden olduğu puslu ortamda; demokratik özerklik, federalizm gibi üniter yapıyı çökertecek söylemler hayasızca dile getirilmiştir.

Bu gelişmelerle birlikte, hükümetin yıllardır devreye soktuğu arabulucu, koordinatör, eşzamanlı istihbarat, el sıkışma, pazarlık yapma, masaya çağırma, örtülü af çıkarma, kimlikleri okşama, teröristi kucaklama, bölücü taleplere sempatik görünme gibi denediği bütün teslimiyet yolları tamamıyla iflas etmiş ve çok daha vahim bir eşiğe gelinmiştir. Bugün Türkiye, kanlı terörün şehir uzantılarının sokaklarda ayaklanma provaları yaparak devletin ve kamuoyunun tepkilerini sınamaya başladığı, milli birliğimizi ve üniter devlet yapımızı yıkmayı amaçlayan ihanet senaryolarının açıkça ve hiçbir çekinme göstermeden fütursuzca sahnelendiği, AKP'den destek ve açılımdan cesaret alan bölücülerin devlete meydan okuyan eylemlerini rahatça yürüttüğü, İmralı canisinin serbest kalması yönündeki çabaların arttığı, bunların gerçekleşmemesi karşısında ise ayrılma, isyan, ayaklanma, bölünme ve dış güçlere müracaat niyetlerinin alenen dillendirildiği korumasız ve sahipsiz bir ülke haline getirilmiştir."

İNİSİYATİF KONTROLDEN ÇIKTI

Bahçeli, ''Eli kanlı teröristlerin diledikleri tavizi istedikleri zaman Başbakan Erdoğan'dan alabildikleri bu karanlık ortamda, Türkiye'nin güvenliği ve terörle mücadele inisiyatifi hükümetin kontrolünden bütünüyle çıkmıştır'' dedi.

Açıklamada, ''Özellikle 'açılım' denen yıkım projesi, PKK terör örgütüne ve hapisteki İmralı canisine hayallerinin bile ötesinde itibar, zemin ve imkân kazandırmış; AKP ile PKK arasında vatan evlatlarının şehadeti üzerinden kıyasıya ve alçakça bir pazarlık başlamıştır'' ifadesini kullanan Bahçeli, terörle mücadelenin tümüyle terk edildiğini ileri sürdü.

Hükümetin terörle mücadeleyi tümüyle terk ettiğini savunan Bahçeli, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''AKP Hükümeti, aşamalı olarak geri adım atarak geldiği teröristle müzakere ve ardından mütareke ilişkilerinin de gerisine düşerek, PKK terörüne ve siyasal uzantılarına tam teslim olmuştur. 'İyi şeyler olacak' denilerek başlatılan yıkım projesinin 1 yılı aşan seyri ile umut verici gelişmeler olarak tanımlanan Habur terörist törenlerinin ardından yaşananlar maalesef kan, gözyaşı, eylem, ihanet ve şehadet olarak geri dönmüştür."

UMUT VERİYORLAR!

Bahçeli, referandum sürecine ilişkin olarak da, ''Gelişmelerden referandumda yıkım için aradığı 'evet' desteğini almak adına Başbakan Erdoğan'ın PKK taleplerinin ikinci anayasa paketinde yer alması için muhataplarına vade, işaret ve umut verdiği anlaşılmaktadır'' dedi. Bahçeli, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''Adına utanmadan 'demokratikleşme ve anayasal süreç' denilen bu kirli yol haritasının bir sonraki aşamasında PKK'nın bütün istekleri siyasallaşacak, İmralı canisi ile hükümetin rol paylaşımıyla çıktıkları yolda ve geliştirdikleri ortak ağızla parçalanmış bir devlet yapısına ulaşılacaktır. PKK'nın ve siyasi uzantılarının küstahça yaptığı ikinci bayrak talebi, Türk ifadesinin anayasadan çıkarılması ve bağımsızlığa giden aşamanın ilk durağı olan özerklik taleplerinin Başbakan Erdoğan tarafından sessizce izlenmesi buna işaret etmektedir.

Bahçeli, hükümetin, Türkiye'nin milli birliğini yıkmak için harekete geçtiğini öne sürerek, ''Hükümet, İmralı canisi ve Kandil'deki alçaklarla yaptığı görüşmelerin ipliğinin ortaya çıkmasıyla 'PKK açılımında' artık dönüşü olmayan bir yola girmiştir'' görüşünü aktardı.

Bahçeli, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

''Bir tarafta milliyetçileri istismar ederek siyasi tezgah içinde olan, öbür tarafta da katillerle görüşmeler yapan bu zihniyet, siyasi alçalmanın nerelere kadar ulaşabileceğini de açıkça göstermiştir. Bütün bu gelişmeler AKP ile İmralı ve Kandil arasındaki ihanet görüşmelerinin 'yıkım ortaklığı' ilişkisi olduğunu, bu süreçte taraflar arasında yaşanan çekişme ve tartışmaların özü ve esasının rol paylaşımı, statü rekabeti ile sürecin hızı ve dozu kavgasından ibaret olduğunu da ortaya çıkarmıştır.

AÇILIMIN FOYASI DÖKÜLDÜ

AKP zihniyeti; demokratik açılım denen dış kaynaklı 'Yıkım Projesi;ne göbeğinden bağlanmış olup, kendisine dayatılanları Türk milletine hazmettirmek için ahlaki ve vicdani hiçbir sınır tanımayacağını bu zamana kadarki icraatlarıyla kanıtlamıştır. İmralı canisinden hükümete destek mesajları almak için giden kuryelere Adalet Bakanlığı tarafından aceleyle ve heyecanla tekne kiralanması ve Bebek katili tarafından sözde şartlı 'ateşkes' denen bir tehdidin AKP tarafından sevinçle karşılanması, Başbakan Erdoğan ile eli kanlı katil arasındaki ilişkileri ve açılım denen yıkımın foyasını ortaya dökmüştür.

Bu kapsamda kanlı yıkım projesinin fotoğraf karesinde yer alanlar netleşmiş; AKP, PKK hainleri, İmralı canisi, AKP;nin eşkıya abisi ve küresel Müslüman katilinin el ele verdikleri şer cephesi berraklaşmıştır. Açılım denen yıkımın müjdecisi Cumhurbaşkanı Gül'ün bu sefer de yine bir uçak yolculuğu esnasında; 'devlet teröre karşı her yolu dener' açıklamasıyla beliren, sorumluluğu devlete yüklemeye çalışan kurnazlığı, hükümetin gafletten ihanete varan suçunu örtmeye yetmeyecektir.

VATANA İHANET EDENLER DERS ALACAK

AKP-PKK arasındaki derin işbirliği ve ortaklığın gün ışığına çıkmış olmasının, aziz milletimizin 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumdaki tercihlerini bir kez daha düşünmeleri için tarihi bir fırsat olacağı ortadadır. İnancımız odur ki, büyük Türk milleti bölünmeye, ayrılmaya, ihanete, yıkıma, PKK ile işbirliğine 'hayır' diyecektir ve 12 Eylül'de vatana ihanet edenlere ve buna yeltenenlere asla unutamayacakları tarihi bir ders verecektir.''

İnşaatten Düşen Genç 2 Gün Aç Kalmış

27 Ağustos 2010
30 lira yevmiyeyle çalıştığı inşaattan düşerek ölen üniversiteli Ömer, dün toprağa verildi

Ömer'in ağlamaktan göz pınarlarında yaş kalmamış 83 yaşındaki Cevriye Ninesi bir telefon konuşmasını aktarıyor bana: “Biz onu ne yoklukla büyüttük kızım. Okuyup kurtulsun, aç kalmasın diye... Anası tarlaya giderdi, arkasından ağlardı Ömerim. Verecek bir şey olmazdı bazen, kuru mememi verirdim sussun diye... Üniversiteye başladı... Bir gün telefonla aradım. Nasılsın Ömerim dedim. İki gündür açım, param yok nine' dedi... Yoklukla büyüttük, yoklukla öldü...”

Cenazeden önce varıyoruz Ağrı'nın Tutak İlçesi'ne bağlı Daldalık Köyü'ne... Öyle küçük bir köy ki, yol üstünde köyü gösteren bir levha bile yok... Sorup soruşturup bir yoldan sapıyoruz. Göz alabildiğine ağaçsız tepeler arasında önce bir minare, sonra da birkaç taş ev görüyoruz... Buğday ekinleri yeni biçilmiş, her yer sapsarı... Daha ilk gördüğümüz köylü sormadan anlıyor geliş sebebimizi... Bize eşlik ediyor...

Küçücük bir evde, tertemiz bir göz odaya buyur ediyorlar önce... Kenardaki bir çekyatta, bir kadın kendinden geçmiş yatıyor... Öğreniyorum ki, anne Herdem'i yeni getirmişler hastaneden... Başında bekleyen kızlarının ise ağzını bıçak açmıyor, ağlamaktan gözleri şişmiş. Herkes suskun... Ne yapacağımı bilemiyorum. Acı daha çok taze... Ömer toprağa bile verilmemiş. Ne soracağım, nasıl bir çocuk muydu diyeceğim? Onlar ne diyecekler? Yoklukla büyüttük, yoklukla öldü mü diyecekler? Bu düşüncelerle öylece odanın ortasında dikilirken omuzuma bir el dokunuyor, “Sizi yan odaya alalım” diye... Giriyorum bir başka temiz odaya... İçerisi kadın ve çocuk dolu... Bir dede ile ninenin yanlarına çöküveriyorum. “Başınız sağ olsun” diyorum, ellerini öpüyorum. Sanki bu sözü söylememi bekler gibi sıkıca sarılıyor Ömer'in babaannesi... Ağlıyor, ağlıyoruz... Ağıtları yüreğimi yakıyor... “Ah balam, ah yavrum... Kendi ellerimle yola vurdum Ömerimi... Gittim para buldum, getirdim... 'Al yolluk yap, madem istiyorsun git İstanbul'da çalış' dedim. Bilseydim der miydim, der miydim kızım?”

Peki nasıl bulmuş parayı Cevriye Nine? Soruyorum utana sıkıla... O da utanmış parayı isterken: “Amcam kızı vardı, ondan aldım. Diğer kızlarımdan aldım. 50 ondan, 50 diğerinden... Çok zor oldu. İnsan utanıyor istemeye... 200 lira bulabildim, Ömer'e verdim. 80 lirasını yol parası etti... ”

Üç ayda 250 lira yaşlılık parası alıyormuş Cevriye Nine... Hani elinden gelse hepsini verecek torununa ama... Herkes onun eline bakıyor Daldalık'taki iki göz odada... “Yurtta kalıyordu Ömer. Geçen yıldan borcu vardı. 'Borcumu ödeyemezsem bu yıl okuyamam. Bin lira yurda veririm, geri kalanı da bana yeter' demişti. Benim yavrum aç kaldı okullarda. Off of, çok zor!”

Gerçekten aç mı kaldı Ömer diye düşünüyorum, ama soramıyorum 83'ündeki Cevriye Nine'ye... O sırada akrabadan bir hanım alıyor sözü: “Kızım bak, aslını söylersen, bu çocuğun malı yok, tarlası yok, işi yok, evi yok. Hiçbir şeyi yok. İki kızkardeş, bir anne, bir kör nine, işte bu damda tek kalmışlar. Bu dam da onların değil. Aydın'a göç eden Kemal Arslan'ın evi. Allah rızası için bırakmış onlara... İdareten, 5 senedir burada kalıyorlar. Dededen kalma bir şey yok! Baba desen sağlıklı değil, bir gözü iyi görmüyor, beli sakat... Cigara içe içe iki kat olmuş, bir küreği kaldıracak hali yok. Borcu da çok... Bu çocuk da gelmiş, burada tutacak iş yok, tarlada çalışsa günde 10-15 lira alacak. Sabah ezanla gidiliyor, akşam ezanla dönülüyor... Demiş ki, gidip İstanbul'da çalışayım daha çok kazanayım. Elde avuçta yok. İnşaatta kıvrılıp yatıyor. Beş on kuruş koyayım kenara diye... O iskeleye çıkıyor. Zaten içi gaile dolu... Yoksulluk dolu, hasret dolu... Nasıl olmasın? Baba da gitmiş başka diyara çalışmaya, anası, ninesi evde bekliyor. Artık nasıl olduysa yavrunun eceli gelmiş, her şey bitmiş!..”

Öyle bir özetliyor ki Ömer'in kısa hayatını, içim ürperiyor... Bu kez Ömer'in teyzesi alıyor sözü, “Babasının biraz borcu vardı” diyor. “Neden?” diye soruyorum... 'Böyle de soru olur mu?' der gibi bakıyor yüzüme: “Alıyor yazdırıyor, alıyor yazdırıyor... Çoluk çocuk ne yiyecek? Borç büyüdükçe büyüyor... Gün bulduğunu gün yiyorlar!..”
Hava dağılsın diye ortadan soruyorum. Nasıl bir gençti? Kadınlar tek tek anlatıyorlar:

“Sessiz, iyi biriydi...”
“Uzun boylu, hoş, esmer, siyah saçlıydı...”
“Ama çok da canlı değil idi...”
“İnce bir çocuktu. 21 yaşındaki bir çocuk nasıl olurdu canım!..”
“Öyle yaşıtları gibi alıngan değil idi, ama çok utangaç, çekingen idi...”
“Hayalleri olan biri idi... Edebiyat öğretmeni olacağım, memleketime geleceğim der idi...”
Hayaller deyince herkes susuyor yine... Kim bilir, kimin aklına hangi hali geliyor Ömer'in... Benim gözlerimin önünde kızkardeşi Leyla'nın yastığın altında sakladığı tek kare vesikalık fotoğrafı... Gözleri kara kara, hüzünlü bakıyor. Sanki sonunu biliyormuş gibi...

Kapı açılıyor, içeriye Ömer'in yaşlarında bir genç giriyor. Öğreniyorum ki Ömer'in amcasının oğlu Müslüm Çetin'miş... Hani, Ömer'e okuması için yardım eden Kütahya Dumlupınar Kaymakamı Mehmet Nuri Çetin'in kardeşi...”Ağabeyim hem beni okutuyordu hem onu... Biz engel olmaya çalıştık 'Gitme' diye, dinlemedi. En son bir hafta önce İstanbul'a gittiğimde gördüm. Gezdik, tozduk, konuştuk. 'Köye gel' dedim yine, 'Biraz daha çalışayım' dedi.” Devletten yardım almıyor muydu Ömer diye soruyorum Müslüm'e. “Ayda 200 lira burs alıyordu, biraz da ağabeyim yolluyordu” diye anlatırken, Cevriye Nine kızgın sözünü kesiyor: “Hükümetten bu para gelseydi, beni arayıp, “Nine ben iki gündür açım!” der miydi?”

Ah nineciğim, Muğla gibi turistik bir yerde okuyan bir öğrenci için 200 lira ne ki! Bunun kitabı var, çayı var, simidi var... Daldalık gibi değil ki Muğla... Bahçeden topladığınla, kümesten aldığın yumurtayla karnını doyurasın, geçinip gidesin! Ben bunları söylerken Müslüm devam ediyor: “Bir kendi olsa kolaydı. Ama evin tek oğluydu. Annesine, babasına yardımı olsun diye çırpınır dururdu... Böyle olmasa kazandığını eve gönderir miydi? Üniversiteyi kazandığına ne çok sevinmişti. 'Annemi babamı kurtaracağım' demişti. Kız kardeşi doğum yaptığında, 300 lira para yollamıştı, gidin beşik alın diye... 200 lira da eve yollamıştı... “

Biz böyle konuşurken ninenin aklına ne geldiyse, “Vallah billah yemek yemiyordu kızım... Pişirirdik, (küçücük avucunu gösteriyor), işte bu kadarcık yerdi” diyor. “Peki ne severdi nineciğim?” diye soruyorum. “Et ufalardı şehriye çorbasına anası, onu çok severdi... Bir de pirinç pilavı ile patates kızartmasını... İki bardak da çay içerdi hep!”
Sonra tam da benim utanıp da soramadığım yere geliyor Cevriye Nine: “Ah kızım o azıcık yiyen çocuk aç kalmış okulda... Bir gün aradım... 'Balam, Ömerim nasılsın?' dedim. 'Nine' dedi 'Ben iki gündür açım, param yok...' Kurban olam sana, üzülme, bulur yollarım hemen dedim. Kaymakam Nuri'nin yanına vardım. O da üzüldü, 'Ben nasıl bilememişim' dedi. Hemen para yolladı. Hep yolluyordu ama yetmiyordu. Balam, yoksulluktan gitti kızım! Yoksulluktan gitti çıktı o inşaatın tepesine, keyfinden mi çıktı?”
Araya teyze kızı giriyor bu kez: “Babaannesini başka severdi. Kimseye söyleyemediğini bir ninesine söylerdi. Bak yine ona açmış içini, dayanamamış arayınca” diyor...
Cevriye Nine gözü yaşlı devam ediyor: “Anası tarlaya giderdi, ağlardı. Verecek bir şey olmazdı bazen, kuru mememi verirdim sussun diye... Onu o kadar severdim. Biz onu ne yoklukla büyüttük, üniversitelere yolladık, kurtulsun diye... Yoklukla büyüttük, ama yoklukla öldü... Yoksulluk ateşten bir gömlektir kızım. Çok zordur, yaşamayan bilmez. Bilmez...”
Sesi gittikçe kısılıyor... Onun sesi kısıldıkça benim içimdeki acı büyüyor...

MİNE ŞENOCAKLI-VATAN

Serdar Akinan
Hakan Yavuz'un gözünden bir Türkiye fotoğrafı

Geçtiğimiz günlerde Prof. Hakan Yavuz'la bir söyleşi yaptım...
Hakan Yavuz, birçok açıdan önemli bir sosyolog. Daha önce yaptığım söyleşilerdeki tespitleri oldukça ses getirdi.
Hanefi Avcı'nın kitabından sonra ve referandum öncesi yapılması itibarıyla ayrıca önemli... Prof. Yavuz'un önemli gördüğüm belli tespitlerini kısaca köşeme taşımaya
çalışacağım...
- Türkiye'de bir toplumun oluşması için gerekli olan asgari müşterekler erimiş. Daha ciddi anlamda benim görebildiğim kadarıyla Türkiye'de kimlik ve kişilik krizi çok ciddi bir şekilde derinleşmiş toplumun ortak bir zemini kalmamış...
- Türkiye'de postmodern feodal bir yapı var.
- AK PARTİ, siyaseti belediyecilik olarak algılayan yapıda. Özellikle tek bir kişiye, Başbakan'a dayanan bir yapıyla ideoloji ve bir kimlik üretmek mümkün değil.
- Cemaat bir anlamda Tanrı'nın mezar kazıcılığı rolüne büründü. Said-i Nursi'den gelen bir karakter inşa etme yerine Türkiye'yi ve kurumları nasıl kontrol edebiliriz düşüncesine girdiği için cemaat şu an korkulan bir şey haline geldi ve kaybetti.
- Bugün Türkiye'de bir koalisyon hükümeti var. Biri AKP diğeri cemaat.
- AK Parti'nin bürokrasisi ve eğitilmiş insan gücü olmadığı için cemaate dayandı. Cemaatin bürokratları hükümetin gücünden yararlanıp üst noktalara geldiği zaman biat noktaları Fethullah Hoca'dan Tayyip Erdoğan'a yöneldi. Burada kazanan Başbakan'ın kendisi oldu.
- Cemaat ve AKP arasında birinci fay hattı İran konusu, ikinci fay hattı Kürt sorunu, üçüncüsü de asker konusudur.
- BDP ve PKK çok keskin şekilde taleplerini sununca AKP, geri adım attı ve Kürt açılımı adeta bir kadavraya dönüştü. Cemaat orada yardımlarla ve eğitimle ilgilenerek bu konuda AK Parti'den daha başarılı oldu.
- Referandumun siyasi ve sosyolojik hatları Kılıçdaroğlu'nun liderliğini sınayacak. İkinci konu BDP'nin bölgeye ne kadar hakim olduğunu ortaya çıkaracak.
- Hanefi Avcı'nın sağ kökenli, muhafazakar ve Türkiye'de polis istihbaratının oluşmasının mimarlarından biri... Böyle bir kitap yazıyorsa bu cemaati deşifre ediyor ve cemaat için sonun başlangıcı haline geliyor. Birçok kişi için bir silkinme ve soğuk duş etkisi yarattı. Türkiye'de okundukça daha büyük tartışmalara sebep olacak. Cemaat deşifre oldu.
Prof. Hakan Yavuz'la yaptığım söyleşinin ana hatları kabaca böyle... Bu söyleşinin tamamını www.mizikacilar.com adresinden izleyebilirsiniz.

http://www.aksam.com.tr/2010/09/06/yazar/18675/serdar_akinan/hakan_yavuz_un_gozunden_bir_turkiye_fotografi.html

AKDAMAR KİLİSESİ’NDEKİ AYİNE FETHULLAH GÜLEN NE DER
Müyesser Yıldız
18.09.2010 :

http://www.odatv.com/images/2010_09/2010_09_18/akdamar-kilisesindeki-ayine-fethullah-gulen-ne-der-1809101200_l.jpg

Türkiye’nin “çağdaşlaşması” yolunda bir adım daha atılıyor ve Türkiye Ermenileri Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın ifadesiyle, “100 yıl aradan sonra” Akdamar Kilisesi’nde ilk ayin düzenleniyor. Bu “tarihi” adımı dengeleme adına olsa gerek, Cuma günü de tarihi Van Kalesi’nin zirvesindeki Süleyman Han Camii 110 yıl sonra ibadete açıldı!..

Birilerinin dini-imanı artık sadece “para” ya,yegane merak ve sevinçleri şu; Acaba Ermenistan’dan kaç bin kişi gelecek?.. Ne kadar döviz bırakacak?... “Hoşgörü ortamına katkı” edebiyatı yapanlar da var. Onlara en “anlamlı” cevabı geçenlerde Ermeni Patrik Vekili Ateşyan verdi. “Hoşgörü” kelimesini sevmediğini belirtip, “Kimse beni hoşgörmesin. Benim bir kabahatim yok. Gelecek kişiler otellerde, polisevinde yer bulamayınca oradaki vatandaş evini açıyorsa bu jesttir” dedi. Ateşyan, Van Valisi Münir Karaloğlu’nu ziyaretinde de Akdamar’ın bir asırdır ibadete kapalı olduğunu hatırlatıp, şunu söylemişti:

“1867 yılına kadar burası, bizim merkezimiz tarzındaydı, ama son dönemlerde birçok kilise gibi elimizden çıkmıştı…”

Evet, Ateşyan’ın söylediği gibi orası “merkez” tarzındaydı. Ama sadece 1867’ye kadar değil, ondan sonra da… Neyin merkezi mi? İsyanların ve bölgedeki insanlarımıza yönelik katliam planlarının!.. Türk katili Antranik ve çete elebaşları “Savaş Meclisi”ni burada kurdu, sadece Türk ve Müslümanları değil, kendilerine katılmayı reddeden Ermenilere yönelik kanlı saldırıları bu karargahtan yönetti.

Zoruma giden şu; Adamların “soykırım” damgasını alnımıza yapıştırmasına ramak kalmış, bizse, bize uyguladıkları katliamların karargahını alkışlarla hizmete açıp, “100 yıllık” hayallerini, “çağdaşlık, çağ atlama nakaratıyla” gerçeğedönüştürüyoruz.

İktidar ve destekçilerine göre, tarihi gerçekleri hatırlamak-hatırlatmak, ülkelerarası ilişkilerde mütekabiliyet-karşılıklılıktan söz etmek “Ergenekon” işlerinden sayıldığından, bu konuda şahsi görüşlerimi kesip, onların “cet”lerinden sayılan Said-i Nursi ve onun hareketini devam ettirip, “AKP Devleti”nin Onursal Başkanı haline gelen Fethullah Gülen’e müracaat etmek istiyorum.

SAİD-İ NURSİ’NİN AKDAMAR HAYALİ

Bu yıl Said-i Nursi’nin 50. ölüm yıldönümü münasebetiyle İstanbul’da bir panel düzenlendi, Nazlı Ilıcak, Doğu Ergil, Mithat Sancar gibi “aydınlar”, “Demokratik açılımda Bediüzzaman modeli”ni tartıştı. Geçtiğimiz Cuma günü itibariyle de yine 50. yıl sebebiyle çok farklı bir etkinliğe imza atılıp, “Bediüzzaman Tanıtım ve Hizmet TIR’ı” yola çıkarıldı. Edirne Selimiye Camii’nden hareket eden TIR, 1 ay boyunca Türkiye’nin 30 iline uğrayıp, Said-i Nursi ve Risale-i Nur Külliyatını tanıtacak, on binlerce kitap dağıtacakmış. Kampanya kapsamında, konuşma ve seminerler düzenlendiği gibi, Said-i Nursi’nin hayatının geçtiği önemli merkezlerde çekimler yapılıp, bunlar belgesele dönüştürülecekmiş.

Acaba bugün Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılmasını en çok alkışlayan ve destekleyen bu kesimler, o çalışmalarda Said-i Nursi’nin Van-Akdamar bağlantısına, Ermeni meselesine yaklaşımına da yer verirler mi ki?.. Bu konularda onun “izinden” gitmediklerinden, hiç ihtimal vermiyorum.

Van, Said-i Nursi’nin hayatında önemli yer tutan illerden başında geliyor, çünkü kışları genellikle Van’da geçirirdi, “Bediüzzaman” lakabını da burada aldı. Asıl önemlisi, Ermeni çetelerine karşı mücadeleye katıldı, en sevdiği yeğeni, ablasının oğlu Ubeyd’i Rus ve Ermenilerle çarpışmada kaybetti. Öğrencileriyle, çok sevdiği şehrin başına gelenleri şöyle anlatmıştır:

“Van’da Horhor’daki medresemin ziyaretine gittim. Baktım diğer Van haneleri gibi, onu da Rus istilasında Ermeniler yıkmışlardı… Benim terk ettiğim 7-8 sene evvelo medresemdeki dost, kaşe, enis sevgili talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakar kardeşlerimizin bir kısmı hakiki şehit, bir kısmı da o musibet yüzünden manevi şehit olarak vefat etmişlerdi. Ben gurbetten vatanıma döndüm. Gurbetten kurtuldum zannediyordum, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm…”

Said-i Nursi’nin bir de Akdamar hayali vardı; “Van gölündeki Akdamar adasında 10 sene kalarak, 50 adam yetiştirirsem, o talebelerle İslam’ı bütün dünyaya yayıp, dünyayı fethedebilirim…” demiştir!..

Gel gör ki, izcileri bugün kilisede buluşuyor!..

GÜLEN: TÜRKLER ALTAY DAĞLARI ÖTESİNE SÜRÜLENE KADAR…

Said-i Nursi’nin takipçisi Fethullah Gülen… O artık “hoşgörü, dinlerarası diyalog ve açılımlar” abidesi… Kendisine bağlı yayın organları da Akdamar başta olmak üzere bilumum icraatların en büyük destekçisi… Ama çok değil, ABD’ye yerleşmesinden kısa süre öncesine kadar o da “Ergenekoncular” gibi düşünüyor, hatta onlardan daha ateşli görüşleri savunuyordu. Buyurun size, Sızıntı Dergisi’ndeki yazılarından bir demet:

“Bu millet Avrupa’ya adım attığı günden itibaren, Hıristiyan kin ve husûmetini üzerinde topladı. Bu husûmet ve kin, Bulgarı, Sırplıyla; Macarı, Yunanlıyla yan yana getiriyor ve bir kilise cephesi teşkil ediyordu… Keşke mes’ele, sadece hâricî tecavüzlerden ibaret olsaydı. Gövdenin içine girmiş binlerce kurt, içten içe durmadan onu kemiriyor ve dışın tecavüzüne yeni yeni gedikler açıyordu...” (Nisan 1980)

“Ah şanlı talihsiz, muhteşem bahtsız ülkem!.. Bir zamanlar ‘Hürriyet, müsâvaat, adâlet’ teranesini dilinden düşürmeyenlerin elinde hırpalanıp durdun. Bir başka zaman yabancılarla el ele, omuz omuza milleti bölüp, ülkeyi sağa sola peşkeş çeken karbonarilerin maceralarıyla…” (Nisan 1987)

“Batı bizi hiçbir zaman sevip-kabullenmedi... O, güçlü olduğumuz zaman, tabasbus, riyâ ve entrikalarla, güçlendiği dönemlerde de bizi ezerek ve inleterek hep kendi hedeflerini takip etti… Onlardı Ermeni’ye çanak tutup, güneydoğudaki eşkiyâya yeşil ışık yakanlar!..” (Eylül 1990)

“Medeniyetin öncüsü olduğu iddiasını kimseye bırakmayan bu dost(!) dünyâ değil miydi ki, hemen her zaman bir kanlı kâbus gibi başımıza dikildi ve bizi ezdi, ezdirdi… Şimdi, bütün bunlardan sonra onun, Ermeni meselesinde insânî davranacağını, Türk-Yunan münasebetlerinde Türkiye’ye destek vereceğini, şayet bir yararı varsa AT’a girmemizi kolaylaştıracağını, bugüne kadar yüz kere allayıp-pullayıp gündeme getirdiği azınlıklar meselesinden vazgeçeceğini, ülkemize misyonerler göndererek, Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmayacağını, içimizden satın aldığı insanları başımıza musallat etmeyeceğini beklemek apaçık bir gaflet ve aldanmışlıktır… O, bir zaman Haçlı orduları ve işgalci güçleriyle dilediğini yapıp yaptırdığı gibi, şimdi de içimizden kiraladığı bir kısım yabancılaşmış kimselerle kendi hedefini takip etmektedir… Bunca şeyden sonra, hâlâ bir kısım kimseler batıyla zifâfa koşacak ve zirveleri tutanlar da bu sevimsiz maceraya ‘dur’ demeyeceklerse, bize daha bir süre ‘Yâ Sabûr’ deyip beklemek düşecektir.” (Eylül 1990)

“Öyle anlaşılıyor ki, Araplar bütünüyle Hıristiyanlaştırılacağı, Türkler de Altay dağları ötesine sürüleceği güne kadar -Rabbim o günleri göstermesin- Batılıların baskı, boykot, ambargo ve işgâlleri devam edecek… Ve Rişâr’ların, Barbaros Frederik’lerin torunlarını, kan içmek üzere sık sık yamaçlarımızda görecek, tiksinecek ve ürpereceğiz... İslâm dünyasının ümit minberi, vahdet mihrâbı olan Türkiye’yi tekrar sarsacak, kıskaca alacak, kan kusturacak ve ona huzur vermeyecektir. Böyle yapacaktır; zira asırlık emellerine ulaşmanın yolu bundan geçiyor… Onlarla bizim aramızdaki boşluğu doldurmaya bizim gücümüz yetmez. Zaten onlar da, aradaki bu boşluğun kapanmasından daha ziyâde, bütün bütün onlara iltihakımızı beklemekteler. Böyle bir isteğe cevab-ı sevâp vermek ise, ya bir hıyânet veya akılsızlıktır…” (Haziran 1991)

“Dün Yunanla, Bulgarla, Ermeniyle, Slavla her yerde kargaşa çıkarıp başımıza gâile açanlar, şimdi de Sırplıyla, PKK ile, Ermeniyle, Nusayriyle, Râfıziyle aynı şeyi yapıyorlar ve vazgeçeceğe de benzemiyorlar.” (Ekim 1992)

KURTLARI ÇOBANLIĞA YÜKSELTİP, ÇOBANLARI SÜRÜLEŞTİRMEK

En sonuncusu 2001 yılına ait olan Gülen’in şu sözlerine de dikkat:

- Canavarlara karşı muhabbet onların iştihalarını açar. Herkesi kuzu zannedip, kuzu olmaya kalkışmak sadece çakalları ve kurtları sevindirir…

- Sen, ‘çağdaşlık’, ‘çağ atlama’ nakaratıyla kendi kendini avuta dur; kazanç, gelir dağılımı, refah, mutluluk, keyif, neş’e gibi gevezeliklerle teselli olmaya devam et… Aslında senin, çağdaşlığın da çağı yakalaman da sadece bir züğürt tesellisi ve kendi kendini aldatma. Senin icraatın sırf bir taklit ve başkalarına bakıp geviş getirme, idaren de, kurtları çobanlığa yükseltip, çobanları da sürüleştirmekten ibaret…

- Komşularıyla iyi geçinen, fakat barış derken, ezilmeyen, onurundan taviz vermeyen bir Türkiye arzuluyorum…

Asıl “dönüşen” Gülen olmuş değil mi? Neyse, biz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın son müjdesine bakıp, sevinelim… Gökçeada ve Cunda Adası’ndaki kiliseler de restore edilecekmiş…

Gülen’in “dolmaz” dediği “boşluk” mu dolduruluyor, yoksa “bütün bütün onlara iltihakımız” mı gerçekleşiyor, bir süre de bizler “Ya sabır!..” çekip, bekleyelim bakalım!..

Odatv.com

AKP'li Bakanlık Osmanlı'dan Kalan Camiyi Kilise Yaptı!

Kültür ve Turizm Bakanlığı büyük rezalete imza attı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü; Bursa'nın İznik ilçesinde bulunan, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün cami olarak tanımladığı Ayasofya'yı resmi yazışmasında kiliseye çevirdi ve 7 yüzyıl ibadet edilen Ayasofya Camii'nde Hıristiyanların ayin yapmasına izin verdi.

28 Ekim 2010

Ayasofya Camii, kilise olarak kullanılmakta iken, Osmanlı Devleti'nin ikinci padişahı Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmişti. Ayasofya, tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunuyor.

ALMANLAR İSTEDİ

Alman yetkililer; Federal Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf ve eşinin Türkiye'yi ziyaretlerinden önce St. Paul Kilisesi'nde ayin yapılması konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin istedi. Bakanlık, söz konusu talebi inceledi ve 20 Ekim 2010 tarihinde Alman yetkililere bilgi yazısı gönderdi. Bakanlık, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi'nin, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlendiğini açıkladı!

BAKANLIK AYASOFYA'YI KİLİSE YAPTI!

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Abdulkadir Karaoğlu, tarafından gönderilen yazıda, şöyle denildi: “Ülkemizdeki bazı kutsal mekanların inanç turizmi kapsamında Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yılı münasebetiyle hac yeri olarak tanıtılması ile ilgili olarak (...) kurumlara bildirilmiştir.

Bu doğrultuda kültür turizminin yanı sıra alternatif olarak inanç turizminin de geliştirilmesi amacıyla Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bakanlığımızca konu ele alınarak İzmir İli Selçuk ilçesindeki Meryemana Kilisesi ile St. Jean Bazilikası, Kapadokya'daki Derinkuyu Ortodoks Kilisesi, Kaymaklı Kilisesi, Göreme Kılıçlar Kilisesi, El Nazar Kilisesi, Ürgüp Mustafa Paşa Konstantin Eleni Kilisesi, Avanos Dereyamanlı Kilisesi, Antakya'daki St. Pierre Kilisesi, Antalya ili Derme beldesindeki St. Nikola Kilisesi (Noel Baba Müzesi) Mersin İli T
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Prş Ekm 28, 2010 11:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 10 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ağu 06, 2010 3:45 am    Mesaj konusu: YAŞ’TAKİ TSK-AKP (AB-D) BİLEK GÜREŞİNİ HANGİ TARAF KAZANDI Alıntıyla Cevap Gönder

YAŞ’TAKİ TSK-AKP (AB-D) BİLEK GÜREŞİNİ HANGİ TARAF KAZANDI

Murad Salih



AKP (AB-D) Medyası "TSK’yı dize getirdik! Artık ordu sivillerin emrinde! Erdoğan ne dediyse o oldu! Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan” çığlıkları/manşetleri ata dursun...

Biz yine de bir acaba diyelim...

Acaba?

AKP (AB-D) medyası TSK’ya karşı zafer çığlıkları/manşetleri atarken doğruyu mu söylüyor?

Yoksa bir yalanı cilalayıp parıldatarak gözlerimizi kamaştırarak bir mağlubiyeti mi gizlemeye çalışıyor?

Bir yalanın mütemadiyen tekrarlanarak doğru olarak yutturulabileceği artık laboratuvar haline getirilmiş toplumlarda uygulama sonuçlarına bakılarak kesin bir bilgi haline gelmiş bulunuyor.

Propaganda/beyin yıkama teknikleri/zihin kontrol işlemleri bu temelde yükseliyor...

Sayın Hacı Duran bunu şöyle açıklıyor:

[Mevlana; “Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydın görüşlü Peygamber (a.s) :Allah’ım bana eşyanın gerçeğini olduğu gibi göster, diye feryat etmezdi, dua etmezdi.” Der.[1] Mevlana’nın bunu söylediği şartlarda, sanal olarak gerçeği olmayan bilgilerin üretilip dolaşıma sokulduğu bir durum mevcut değildi. İnsanlar tabii bir ortamın inşa ettiği iletişim kanalları ile bilgileniyorlardı. Hakikat arayışına katılıyorlardı. Ancak buna rağmen yine de insanın gerçeği görmesi sorun olmuştur. Bundan dolayı Resul-u Ekrem (a.s) “Allah’ım bana hakikati olduğu gibi göster”, diye dua etmiştir.

Yukarıda anlatılanlar kadim geleneğin mevcut olduğu şartlarla ilgilidir. Günümüzde kadim gelenek maalesef sadece metne dayalı bir değer taşımaktadır. Mevcut toplumsal ilişkiler, kanaatler, iletişim kanalları ve söylemlerin bu kutsal ve kadim gelenekle bir alakası nerdeyse kalmamıştır. Yani günümüzde insanların bizzat eşyaya ve tabiata bakarak hakikati görme şartları ortadan kalkmıştır. İnsanların bir çoğu tamamen yapay bir evrenle, bilgi alanı ile, kültürle karşı karşıyadır. Bu yapay evren ve kültür ise uzmanlar, örgütlü güçler ve muktedirler tarafından –kendilerince?- mantıksal olarak düzenlenmiş bir evrendir. Yani görme ve bilme alanı özgürce her kesin kendi seçimine bırakılmış değildir.(..) Bilgi kaynağı olarak yapay bir evrenle muhatap olma durumu, aynı zamanda zaten yapay olan bilgilerimizin ve kanaatlerimizin yine yapay bir malzemeden bize yansıdığına delalet eder. Yapayın yapayı olan bir bilgi yığını yükü altındayız. J. Baudrillard, “Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesine hipergerçek yani simulasyon” demektedir. Simulakr, orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyası anlamına gelmektedir. Simulasyon ise, bu kopyanın dolaşımda tutularak yeniden üretilmesi demektir. Baudrillard özetle, günümüz insanının davranışlarını, tutumlarını ve tepkilerini yönlendiren, etkileyen ve biçimlendiren şeyin, insanın kendi görmesi ve anlaması olmadığını, yapay olarak profesyonelce inşa edilen, gerçekle alakası olmayan bir simulasyon evreni olduğunu iddia etmektedir. (..)Sanırım bizler medyatik iktidar ve uzantılarının inşa ettiği, “uydurulan yalanların” gösterimine kendini kaptırmış Romalı kölelerin durumuna düşmekteyiz. Uydurulan yalan üstüne kurgulanan bu medyatik iktidar ortamında kendimizi nasıl bileceğiz? ]
(*)

Bize gerçekmiş gibi kabul ettirilmeye çalışılan bu yalan dolan çarkından paçamızı nasıl kurtaracağız?

Burada can simidi “acaba” sorusudur...

Her gün gözümüze kulağımıza beş duyumuza işgal medyası aracılığıyla akıtılan bunca haber ve yorum doğru mudur?

Düşman medyası hergün milyonlarca dolar/avro harcayarak ve kapitalizmin temel amacı “kâr”ı da bir kenera bırakarak... Adeta “sevabına/fisebillah” çalışarak bize bunca bilgiyi kendini helâk edercesine niçin aktarmaktadır?

Acaba?

Bu işin içinde bir hinlik/cinlik/puştluk mu vardır?

Devir fitne devri...

“Acaba”, bu yüzden anahtar soru...

Bu “acaba”, Özellikle zihinleri tamamen konrol altına alınmış şakirtler için kurtuluş iksiri giibi...

Meselâ...

Hocaefendi “Şayet mezardakileri kaldırmak mümkün olsaydı onların da evet demesini isrterdim” diyor ya referandum için...

Bu kadar mühimse bu referandumda evet demek...

Kendisi niçin kalkıp gelmiyor?

Uçak parası mı yok?

Bir Cuma çıkışında herhangi bir