EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Anadolu, 'Büyük Selanik' Olacak mı?

 
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Ekm 12, 2009 10:11 pm    Mesaj konusu: Anadolu, 'Büyük Selanik' Olacak mı? Alıntıyla Cevap Gönder

Anadolu, “Büyük Selanik” Olacak mı?
Oğuz Gürses



[ Şu “Taraf Pavyonu”nun müdürü Ahmet Altan alem adam...

Yazılarına genellikle iyi başlıyor ve çok kötü bitiriyor...

Türkçeyi iyi kullanıyor...

Hadiseleri iyi gözlüyor ve bu hadiselerdeki matraklıkları/çelişkileri çok iyi görüyor...

Ama... ]
(*)

Sözleriyle başlayan yazımda Ahmet Altan’ın yukarıda saydığım “iyi vasıfları”nı bağımsız bir gazeteci/yazar/aydın gibi kullanmadığını, genellikle iyi başladığı yazılarını [bir “görevli” bıkkınlığıyla aynı sebebe veya sonuca bağlayarak bitiriyor.] tespitini yaparak, bunu bir yazısını tahlil ederek göstermiştim...

Aslında Ahmet Altan ve Taraf gazetesi, “hazmede hazmede, hazmettire hazmettire” TC’yi “AB-D” planları” doğrultusunda dönüştürme eyleminde önemli bir misyona sahip...

Özal’ın aynı program doğrultusunda TC’yi dönüştürme harekâtı, Taraf dergisinin sözcülüğünü yaptığı Anadolu Kurtuluş Hareketi’nin merkez gücü olan İBDA Fikriyatı bağlılarının oluşturduğu direnişle defedildi...

Ve bu durum kayıtlara geçtiği için, aynı sinsi dönüşüm plânı, bu defa AKP eliyle yeniden uygulamaya konulduğunda bu ihanet planına koçbaşı görevi yapacak gazetenin ismini de logosunu da taklid ederek işe başladılar...

Bizim inancımıza göre “tesadüf”, hayatta herhangi bir yeri ve rolü olmayan zihinsel/zihnî bir kavramdır...

Yani Taraf gazetesinin isim ve logosunun aynen taklid edilmesi, basit bir “tesadüf” eseri değildir...

Dünyada isim ve logo kıtlığına kıran mı girdi de, başka isim, başka logo mu kalmadı da; bula bula Özal ihaneti’nin önünü kesmede öncü/sözcü rolü olan bir derginin ismini kullanıyorsun?

Ayrıca bu seçimde bize uzatılan “havuç”u farketmediğimiz de sanılmasın...

Gelelim “Müdürüm”ün “Büyük Selânik” (**) başlıklı yazısına:

[Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin (..) lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke (..) Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

(..)

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

(..)

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz. ]


Nasıl?

Buraya kadar bu ülkedeki “İslâmcı”ların 86 yıldır söylediklerinden kabaca aparılmış ve içine bir takım sinsilikler (mesel⠓demokratlar” gibi) yerleştirilmiş yakın tarih doğrularından bir demet...
Burada yeni olan tek şey... Bunları Ahmet Altan’ın da söylemiş olmasından ibaret...

(Bu doğrular bu ülkede 86 yıldır söylenir ve söyleyenlerin başına bin türlü belalar açılırken, Ahmet Altan’ın pederi Çetin Altan hem söylenen doğruları ve hem de söyleyen müslümanları alaya alıp madara etmeye çalışıyordu.)

Şimdi bizim “ecmain takımı” yazıyı buraya kadar okudular ya, hepsi mest...

“Yahu dıurun, bu daha maçın ilk yarısı; sonuç ikinci yarıda belli olur” desen de...

Klavye başına çömen “ecmain”ler Ahmet Altan’a “tebrikler teşekkürler Allah senden bin kere razı olsun ahmet abem benim”ler yağdırıyorlar...

İnanmıyorsanız, bu yazıların yapıştırıldığı “ılımlı islâmcı” sitelerin okuyucu yorumlarına bir göz atın.


Halbuki her yazısının ikinci yarısında olduğu gibi, bu yazısında da Ahmet Altan, bütün sünsiliği ile “Kendilerine Kemallist, Atatürkçü, ulusalcı” gibi sıfatlar takan “Küçük Selaniklileri” uayandırmaya çalışıyor:

[Bırakın bu irtica, laiklik, Atatürkçülük safsatalarını artık... Görmüyor musunuz? RTE sayesinde Atatürk’ün en büyük rüyası; en büyük muhaliflerinin unutulmaz katkılarıyla gerçek oluyor... Anadolu, ”Büyük Selanik” oluyor... Susun ve bekleyin yüce kosmos hepimize yeni bir Atatürk göndermiş kıymetini bilelim. Uyandırmayın kerizleri... Bozmayın şu güzelim işi , sıkın biraz dişi...RTE’nin AKP’si “hazmede hazmede hazmettire hazmettire" Anadolu’yu “Büyük Selanik“ yapıyor... Baksanıza artık camilerin ve okulların yanına meyhaneler, kerhaneler, dikotekler, gece kulüpleri rahatça açılıyor... Zina suç olmkltan çıkalı yıllar oldu... Kumar sözde yasak ama, 90 lira ceza ödemeyi göze alana yasak masak kalmıyor... Ülke fuhuş ve uyuşturucu cennetine döndü... Bunlara karşı çıkan partililerin ismini hemen çizmiyor mu saytın RTE? Niye salaklık edip işi bozmaya çalışıyorsunuz ey Atatürkçüler, Çağdaşlar, ilericiler, Masonlar Roteryanlar Lionslar ulusalcılar?] manâsına gelen şeyler yazıyor....

“Yok canım, Ahmet abimiz böyle şeyler yazmaz”...

Yazmaz tabiî ey “ecmain takımı”... Bulmuş sizin gibi safoşları hiç uyandırır mı?

Bakın yukarıda kodlarını çözerek açık açık yazdığım şeyleri, o nasıl şekere bulayıp, masal kıvamında anlatıyor:


[Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.
(..)
Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.]

Şimdi siz söyleyin; haksız mıyım?

Haksızsam; “hazmede hazmede, hazmettire hazmettire”, “Beraber yürüdük biz yollarda beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkısına devam.

Veya...

Bu çizginin 1980’li yıllardan beri söylediği Büyük Doğu Marşı’ korosuna katılacaksınız:

[Büyük Doğu Marşı

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak! ]
(***)

Kısaca tercihiniz birinci şıksa; iç ve dış düşmanlarımızın zor ve zorbalığın her çeşidini deneyerek “Büyük Selânik” haline getiremedikleri şehid kanlarıyla yoğrulmuş Anadolu’yu, ahmak ıslatan yağmurlarında “beraber yürüdüğünüz” hainlerlerle birlikte kendi ellerinizle “Büyük Selânik” haline getireceksiniz...

Veya ikinci şıktaki “Büyük Doğu Marşı” söyleyenlerin korosuna katılarak Hazreti Adem’den bu yana şehid olmuş mü’minler topluluğuyla birlikte Anadolu’yu yeniden Büyük Doğu’nun merkezi haline getirilmesinde katkınız, emeğiniz, alınteriniz olacak...

* Bkz. {“Çinliler, Türkler, Kürtler...” Batılılar ve Ahmet Altan]başlıklı yazım, Baran dergisi..
** Ahmet Altan/Taraf gazetesi.
*** Çile/Necip Fazıl Kısakürek

Kaynak: Baran dergisi

Suudi İstihbarat Başkanı Çankaya’da Ne Aradı?
Meyyal UYGUR

TSK karargâha hapsedildi…70 milyon, ıslak belge, andıçlar, tele-kulakla iştigalde…Türkiye’nin mayın eşeği yapıldığı, giderek yaklaşan “Ortadoğu Ateşi”nin sıcaklığını hisseden yok!..

Erdoğan’ın İran’a arka çıkması, “Türkiye’nin ekseni mi kayıyor?” şeklinde bir kayıkçı kavgası başlattı ya, ardındaki hikmet bu ateşi gizlemek…Yoksa birileri taa AKP’nin 22 Temmuz seçim “zaferi”nden hemen sonra Türkiye’nin “eksen değiştiriyor-muş” gibi yapmasına karar verdi. Sizi bu konuda hazırlanan raporlara boğmayıp, özetini aktaracağım. Resmi-gayrı resmi, etkili-yetkili çok sayıda isim, ABD-AB’nin, başta Suriye ve İran, Orta Doğu’ya ekonomik, siyasi, askeri girişinin ancak Türkiye üzerinden ve Türkiye’nin arabuluculuğuyla olabileceğini konuştu. En büyük handikabın, Türk Milleti’nin PKK yüzünden Batı’ya duyduğu güvenin dibe vurması olduğu vurgulandı, bunun tamiri ve “İleride bağımsızlığa yönelecek Barzani Kürdistan” için PKK’ya karşı bir şeyler yapılması gerektiği konusunda görüş birliğine varıldı. Türkiye’nin yeniden “stratejik ortak”lıkla şereflendirilmesi için de ABD ve AB’den ziyade, NATO’nun devreye sokulması kararlaştırıldı. Ve şu hüküm verildi:

“ABD’li politika yapıcıların işlerini, daha bağımsız düşünceli ve iddialı Türkiye ile halletmeye alışması gerekecek. Bu özellikle ABD’nin, Türk askerini Orta Doğu’yu düzenleme faaliyetlerinde kullanma yeteneğini etkiler. Türkiye askerinin, ABD tarafından Orta Doğu ve Körfez’i düzenlemede kullanılmasına –Bu operasyonların NATO veya Türk ulusal çıkarlarına hizmet etmesi hariç- karşı oldukça ihtiyatlı görünüyor.”

Yani eksen değiştirme falan değil, malum eksenin daha büyük hesaplarına, “bağımsız” irademizle, “politika belirleyici” olarak katılıyoruz imajının verilmesi söz konusu. Zaten Dışişleri Bakanı Davutoğlu, sadece 2 ay önce, “Obama ile yüzde 100 uyum içindeyiz” dememiş miydi? 2 ay içinde bir olumsuzluk yaşanmadığına, aksine Obama’nın listesi harfiyen yerine getirildiğine göre, niye “eksen değişsin” ki?..İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi David Reddaway da, üstelik ülkesi adına yaptığı, “Türkiye’nin tutumu, AB ve ABD için tamamlayıcı nitelikte” şeklindeki açıklamayla, gerçeği söylemiş olmadı mı?

Uranyum Oyunu

Gündemdeki İran uranyumun Türkiye’de depolanması adımına kısaca değineyim. Bunu biz düşünmüş ve istemişiz gibi takdim ediliyor. Oysa önce Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Baradey teklif etti. Ardından, son 6 ay içinde, kritik “açılımlar” üzeri Türkiye’ye resmi-gayrı resmi ziyaretlerde bulunan ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Philip Gordon, bir gün sonra da Davutoğlu’ndan duyduk…

Erdoğan’ın İran’a gidişi falan; şu süreç neye benziyor biliyor musunuz? Birincisi, yine Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun devrede olduğu, Irak’ın sahte belgelerle işgaline…En önemlisi ise Gül’ün de geçenlerde itiraf ettiği gibi, sahte belgeler bilindiği halde Türkiye’nin, Saddam’ı, ABD’nin isteklerini kabul etmek için son ana kadar “uğraşması, arabuluculuk yapması”, sonra da o sahte belgelere rağmen, 1 Mart tezkeresini TBMM’ye sunmasına!..

Görünen o ki İran, Türkiye üzerinden atılan bu son adımı da kabul etmezse, tepesine çökecekler. Obama’nın, “İran için zaman daralıyor” uyarısı bundan!..

ABD: Gül Çok Profesyonel

Tablonun iyice netleşmesi için yine 2006-2007’ye dönmem gerekiyor. Temmuz 2006’da, şimdi Philip Gordon’un oturduğu koltukta oturan Matt Bryza, şöyle diyordu:

“Dışişleri Bakanı Gül ile ilgili hiçbir kaygımız yok. Çok profesyonel…İran konusunda, Türkiye ile stratejik ittifakımızın sağlam olduğunu düşünüyoruz.”

AKP’nin 22 Temmuz seçimleri zaferi ve Gül’ün Cumhurbaşkanı yapılmasının ardından ABD’nin bir diğer Müsteşar Yardımcısı Nicholas Burns de, (Bu konuşmadan hemen sonra Türkiye’ye gelip, Gül, Erdoğan ve Bartholomeos’la görüştü) Atlantik Konseyi’nde şunları söylüyordu:

“Türkiye ‘tarihi’ seçimleri tamamladı. Türkiye, şimdi içeride yenilenme ve büyüme, dış politikada daha büyük sorumluluklar üstleneceği bir döneme giriyor…Gül ve Erdoğan güvenilir isimler. Bize verdikleri sözleri tuttular. Daima ABD’nin iyi müttefikleri oldular. Bu ilişkileri geliştirmek için çok çalıştık…ABD, Gül ve Erdoğan ile mükemmel ilişkilerin devam etmesini bekliyor…Türkiye’nin, Ortadoğu’da çok uzun bir tarihi var. Tanzimat dönemiyle başlayan bir reform sürecinden geçti ve Müslüman bir toplum içindeki en başarılı laik demokrasidir. Bunun, Geniş Orta Doğu için de olumlu yankıları var. Türkiye, bölgesel liderlik rolünü üstlenebilir…Irak, İran ve Suriye’ye komşu olan Türkiye’nin, 2008 yılında ABD ile bağlantısı çok daha önemli hale gelecek. Türkiye, bizim Geniş Orta Doğu’daki çıkarlarımız için kritik önemde. Türk yetkililerinin, dünyanın bu bölgesindeki stratejik zorluklara cevap verilmesinde katılımcı olmasına ihtiyacımız var…Orta Doğu’da barış ve güvenliğin geleceği, başta Türkiye ve ABD olmak üzere diğer ülkelerin vereceği doğru kararlara dayanıyor…”

Suudi İstihbarat Başkanı Çankaya’da

Şimdi size satır arasında kalan iki haberi aktarmak istiyorum.

Suudi Arabistan İstihbarat Servisi Başkanı Prens Mugrin Bin Abdulaziz Al Saud, 28 Ekim günü Çankaya Köşkü’ne çıkıp, Gül’le görüştü. Bu görüşme günlük programda duyuruldu, ama basına kapalıydı. İddialara göre, Mugrin, başka hiç kimseyle görüşmemişti!..

İkinci istihbarat, Gül’ün kankası Fehmi Koru’nun 16 Kasım’da Taha Kıvanç imzasıyla yazdıkları arasından çıktı. Obama-Netanyahu arasında neler olup, bittiğini merak eden Koru/Kıvanç, İsrail İstihbaratına yakın Debkafile isimli internet sitesinde ufak bir araştırma yapmış ve şu “bomba gibi haberi” görmüş:

“Ürdün istihbaratının başı General Muhammed Baqed bu ayın ilk haftasında Amman’da bir toplantı düzenlemiş. Toplantıya Mısır İstihbarat Örgütü Başkanı Gen. Omar Sulaiman davetliymiş...CIA ve ABD askeri istihbaratın ileri gelenleri de katılmış...En büyük sürpriz; İsrail istihbarat örgütü Mossad’ın başı Meir Dagan ile askeri istihbarat şefi Gen. Amos Yadlin de toplantıda bulunmuşlar...”

Bizim için asıl önemlisi bundan sonrası!..“Mısır İstihbarat Örgütü Başkanı Gen. Omar Suleiman toplantı sonrasında uçağa atlayıp, Riyad’a gitmiş ve Suudi Arabistan İstihbarat Örgütünün Başkanı Prens Moqrin bin Abdulaziz’i bilgilendir”miş!..

Debkafile, Ürdün’deki o devlerin istihbaratı toplantısının tarihini “saptırmış” olabilir mi, bilemeyiz…Ancak şu kesin, Suudi Mugrin, o toplantıdan hemen önce veya sonra Türkiye’ye geldi ve sadece Gül’le görüşüp, gitti.

ABD Derin Devleti’nin “Beyni” de Çankaya’da

Gül’ün, yine basına kapalı ikinci dikkat çekici kabulü, 17 Kasım (bugün) saat 15.00’te, Türk-Amerikan Konseyi Başkanı Brent Scowcroft ve heyetiyle görüşmesidir. ABD derin devletinin “beyni” diye bilinen Scowcroft, hep en kritik zamanların, en önemlisi ziyaretçisi oldu. (Aktütün saldırısından hemen sonra gibi)

Çok sayıda ABD Başkanına ulusal güvenlik danışmanlığı yaptı, halen Obama’nın güvenlik ekibinde…Kara harekatı sırasında Türkiye’ye, “Derhal Kürdistan’dan çıkın” talimatı veren Bush ve Obama’nın Savunma Bakanı Gates’in, “Gerçek Dışişleri Bakanımız…Çocukluğumdan beri onun yanında çalışıyorum” sözleriyle anlattığı…”Türkiye’deki aşırı milliyetçilikten rahatsız”lık duyan…“Türkiye bizim için kendi haline bırakılamayacak kadar önemli ve değerli bir ülke” diyen…“Kürt ve Kürdistan açılımlarının” mimarı bir isim..Nisan ayında yaptığı, “Geçmişte PKK’yı İran’a karşı kullandığımız doğru. Washington’ın artık örgüte ihtiyacı kalmadı. İran’la diyalog istiyor. Bu nedenle PKK’nın tasfiyesini destekliyor” açıklaması da unutulacak gibi değil!..

Dün Suudi Mugrin, şimdi Scowcroft…Sorular ortadadır:

- Mugrin, haber mi getirdi, haber mi götürdü?

- Çankaya Köşkü’nün, bu arka kapı temasları neyin nesi?

- Gül, İran hazırlıklarının neresinde?

-Erdoğan, İran ve içeriye, Gül de dışarıya karşı mı “iyi polis”lik yapıyor?

Koru/Kıvanç bile, “Oyun giderek büyüyor galiba; hazırlıklı olmak şart…” diyor. Galibası yok, oyun çok çok büyük…

Kaynak: Açık İstihbarat

01 Aralık 2009
Yakında Fırat ve Dicle havzası AB ile ortak yönetilecek. Türkiye ayrıca İsrail'le de işbirliği yapacak

Türkiye 10-11 Aralık'ta gerçekleştirilecek AB Zirvesi'nde 'Çevre' faslında müzakerelere başlama konusunda Birlik ile uzlaşırken, önemli sonuçlar doğuracak bir kapanış kriterini de kabul etti. Buna göre, Türkiye'nin 'Çevre' başlığında müzakereleri tamamlamasının ardından, AB'nin Fırat ve Dicle havzasının yönetimi konusunda doğrudan müdahale hakkı bulunacak. AB daha önce bu konuya 2004 yılında yayımladığı, 'Etki Raporu'nda yer vermiş, ancak Ankara'dan tepki almıştı. Bu durum daha sonra gündeme getirilmemişti.

ÇEVRE'NİN KAPANIŞ KRİTERİ
AKŞAM'ın Brüksel'deki AB kaynaklarından edindiği bilgilere göre, birlik, 10-11 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek Hükümetlerarası Konferans'ta Türkiye ile 'Çevre' faslında fiili müzakereleri başlatacak.
Ancak taraflar arasında yapılan pazarlıklar sürecinde Türkiye'nin AB tarafından daha önce de önüne koyulan ancak kabul etmediği, 'Fırat ve Dicle Havzaları'nın ortak kontrolü konusunu kapanış kriteri olarak onayladığı belirtiliyor.

AB İÇİN ÖNEMLİ MESELE
AB bu konuya ilk kez 6 Ekim 2004 yılında yayımladığı ve Türkiye için müktesebat olan 'Etki Raporu'nda yer vermişti. Raporun sekizinci sayfasında, üyelik halinde Fırat ve Dicle nehirleri ile bunlar üzerindeki barajların ve sulama planlarının idaresinin uluslararası yönetime bırakılmasının ve bu konuda komşular ve İsrail ile işbirliği yapılmasının Türkiye'den isteneceğine yer verilmişti. Raporda şöyle denmişti:
'Ortadoğuda su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline gelecektir. Türkiye'nin AB'ye katılımı ile beraber su kaynakları ve altyapılarına (Fırat ve Dicle nehir havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri, İsrail ve ona komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) ilişkin uluslararası yönetimin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir.'

BÜYÜK SIKINTI VAR
Ancak söz konusu rapor Türk kamuoyundan büyük tepki görmüş ve bir daha gündeme getirilmemişti. Türkiye-Irak-Suriye arasında Fırat ve Dicle nehirlerinin suyunun paylaşımı konusunda büyük sıkıntı bulunuyor. Özellikle Irak Parlamentosu, bu nehirlerden akan suyun 'adil paylaştırılmaması' konusunda Türkiye ile imzalanan hiçbir anlaşmayı onaylamayacağı kararını
aktifhaber

Büyük Skandal : Masonlara Devlet Desteği
Ali Rıza Özkan
Anafor



(..)

Cemal Kalyoncu adında marifetli bir gazeteci var. Zaman ve Aksiyon'da yazıları, haberleri yayınlanıyor.

Önceki hafta çıkan Aksiyon dergisinde gene bir yazısı yayınlandı. Bilin bakalım, konu neydi? Masonlar!

Cemal Kalyoncu'nun yazısından, masonların ülkemizde 100 yıllık örgütlü var oluşlarını kutladıklarını, 2009 yılı içerisinde bu amaçla çeşitli etkinlikler düzenlediklerini ve planladıklarını öğreniyoruz. 25 Eylül'de Hilton otelinde düzenlenen bir davete katılmış olması nedeniyle, Prof. Ahmet Ercan ile de bir söyleşi yapılmış. Ercan'ın, "masonların olmadığı tek ülke İran" sözleri manşete çıkarılmış.

Ancak, Cemal Kalyoncu tam da, "merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler" ata sözümüzü anımsatacak bir şekilde, yazısının başına öyle bir bilgi koymuş ki, bu bilginin sayın Ercan'ın verdiği bilgilerin yanında özgül değeri tartışılmayacak önemde ve ağırlıkta olmakla birlikte, ülkemizdeki tüm dengeleri de yeniden belirlemesi gerekir.

Cemal Kalyoncu'yu bu kadar önemli gazeteci yapan bilgi nedir, bırakalım kendisi açıklasın:

"2009 yılında, büyük üstatlığını Salih Evcilerli'nin yaptığı Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası bir dizi etkinlik düzenledi. PTT'nin özel pul baskılı kart hazırlayarak katıldığı 100. yıldönümünün ilk etkinliği temmuz ayındaydı ve ENKA Eşref Denizhan Açıkhava Tiyatrosu'nda bir konserle bir araya geldi mason biraderler. 25 Eylül'de, bu sefer Hilton Oteli'nde, 450 kadar mason ile eşleri ve 400'ü aşan sayıda da yabancı konuğun katıldığı bir program düzenlendi. Hem de harem selamlık. Ardından da Four Seasons'da akşam yemeği yendi. Bunları masonların kendi açıklamalarından değil, başka kaynaklardan öğreniyorduk. Mesela, mason olmamasına rağmen bu toplantılara katılan deprem uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ercan'dan..."

Evet, Cemal Kalyoncu, daha yazısının başında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi posta idaresi olan PTT'nin, ülkemizdeki örgütlü mason varlığının 100. yılı "anısına" resmi kartpostal bastırdığını açıklıyordu.

Böylece, Türkiye masonlarının hangi hükümet zamanında "en özgür" çalıştıklarını da öğrenmiş oluyorduk. Tabii ki, Cemal Kalyoncu'yu bu gazetecilik başarısı için kutlamamız gerekir. Hatta, yılın gazetecisi ödülü vermeyi şimdiden öneriyorum.

(..)

Nereden nereye!

Büyük Kulüp hakkında da, mason örgütlenmesi olduğu yolunda dinci bezirgan medya, haberler yapmştı. Bu haberlerin asıl amacının, Büyük Kulüp üyeleri TSK mensuplarının yıpratılması olduğunu biliyorduk.

Büyük Kulüp yöneticilerinin, karşılaştıkları yıpratma kampanyasından kurtulmak için, üye AKP yöneticilerini isim isim açıklamasıyla dinci bezirgan medya birden "derin" bir sessizliğe gömülmüştü.

AKP yöneticilerinin mason örgütlenmesi olduğu iddia edilen kuruluşlara üye olmaları, hepimiz için önemlidir. Çünkü, bu örgütlenmelerin ülkenin kaderiyle ilgili kritik görev noktalarında bulunan şahsiyetlerle özellikle ilgilendiklerini biliyoruz.

Dolayısıyla, her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı için, önemli görevlerdeki kişilerin hangi örgütlere üye olduğu bilgisi çok önemlidir. Ne yazık ki, dinci bezirgan medya, Büyük Kulüp tarafından yapılan basımn açıklamasını yayınlamadı!

Şimdi karşı karşıya olduğumuz durum çok daha fazla önem arz etmektedir. Çünkü, devletim resmi bir kurumunun masonlar gibi oldukça tartışmalı bir örgütlenmenin "anısına" kartpostal bastırması, bu örgütlenmenin devlet eliyle koruma altına alındığını da gösterir. Bu durumda, millete hükümet tarafından verilmesi gereken bir hesap vardır!

Bilmemiz gereken bir gerçek de, kutlamanın belirli bir örgütün 100. kuruluş yıldönümü nedeniyle yapılmadığıdır. Masonlar, örgütlü varlıktan söz ederken, bunu, kendilerinden önce kurulmuş olan mason örgütlerine de sahip çıkarak yapıyorlar.

(..)!

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir rezalet yaşanmadı! Masonluğu hakkında sayısız dedikoduların dolaştığı Süleyman Demirel zamanında bile, masonlara böylesi bir ayrıcalık tanınmadı, tanınamazdı!

Bu ayıpla yaşamak, AKP'nin sorunu.

Ülkemizin sorunu ise, var ise, masonlara verilen bu tavizin ardında dönen pazarlıkları öğrenmek ve AKP'ye hak ettiği cevabı vermektir.

Açık İstihbarat

Irak’a “Çuval”…Afganistan ve İran’a “Kafes”
Meyyal UYGUR

CIA’cı Henry Barkey’i herhalde tanımayanımız yok. Bu zat 26 Mart 2003’te, yani ABD’nin Irak’ı işgaline destek için Gül Başkanlığındaki dönemin hükümetince Meclis’e sevk edilen, ancak yeterli oy çoğunluğunun bulunamaması sebebiyle çıkartılamayan 1 Mart tezkeresi vakasından 25 gün sonra meşhur Utah Üniversitesi’nde bir konferans verir. “Felaketle Flört: Türkiye, Irak ve ABD” başlıklı konuşmasında kelimesi kelimesine şunları söyler:

“Mevcut durum (tezkerenin kabul edilmemesinden söz ediyor) kötü olsa da, İslamcı olmasına rağmen 3 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye’de güçlü, esaslı bir hükümet, özellikle bizim söylenmesini düşündüğümüzü söyleyen ve yapan bir hükümet var. Onlar neden söz ediyor? Demokrasiden, AB ile bağlantıdan. Bu iki konuda Türkiye’yi güçlü şekilde destekliyoruz. Evet Türkler geçmişte de demokrasi ve AB’den söz etti, fakat gerçek şu ki daima gönülsüzlerdi. İlk defa bir Türk hükümeti güce sahip ve bunları söylüyor, biz de aynı şeyleri istiyoruz, çünkü bunlar Türkiye için, etnik veya dini ilgisi olmaksızın Türkiye halkı için iyi. Şimdi bunun retorik olduğunu söyleyebilirsiniz, fakat bu farklı bir retorik. Bu bizim rönesansımız. Onlar AB ile adaylık sürecinin Türkiye’yi demokratikleştireceğini anlıyor. Bu süreçte biz askeri çok sıkı bir kafese koyacağız. Bunun anlamı, askerin her 10 yılda bir veya hükümet değiştirmek için müdahale yapamayacağıdır…”

6 yıl sonra bugün Türkiye neyle meşgul? Askerin kapatıldığı “kafes”le!..

1 Mart tezkeresinin perde arkasında çok iş döndü. Birileri dışarıya “tezkere tamam” derken, içeride de milletvekilleri üzerinde kuyumcu titizliğiyle çalıştı ve o sonuç çıktı. Belki tezkerenin çıkmasını hakikaten istemiyorlardı, belki büyük bir oyun oynandı, bilinmez. Ama kesin olan şu, faturası TSK’ya kesildi, Süleymaniye’de başımıza “çuval” geçti. TSK’nın inişe geçirilişi de böyle başladı. Ve sanki o günden beri adeta kasıtlı bariz hatalar yapılıp, neticede Türkiye’ye büyük bedeller ödettirilmesi politikası izleniyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun geçenlerde AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, milletvekillerine yaptığı (Yeni Osmanlı kısmı yalanlandı, bu kısma ilişkin bir açıklama gelmedi) şu değerlendirme, şüphe ve duyumlarımızın teyidi gibi:

“1 Mart tezkeresi eğer geçseydi, Güneydoğu savaş bölgesi içinde olacaktı. Yeniden Olağanüstü Hal (OHAL) gelecekti. Ben ABD askerlerinin Türkiye’de konuşlanmasını istemiyordum. Tezkerenin geçmemesi ise ABD ile ilişkilerimizi bozacaktı. Bizim A ve B planlarımız hazırdı. Bunları uyguladık.”

Şimdilerde İngiltere’de eski Başbakan Tony Blair, haksız Irak işgali sebebiyle hesaba çekiliyor. Türkiye sözüm ona o işgale katılmadı, ama hem fiili ortaklık yaptı, hem de çok büyük bedeller ödedi. “Çuval” yeter!..Bu durumda ülkemizde de, şu “A ve B planlarının” sorgusunun yapılması gerekmiyor mu?

TSK üzerinde aylardır yürütülen asimetrik psikolojik harekâtın, “Kürdistan”ın tanınması dışında, eninde sonunda Afganistan ve İran’a dayanacağını iddia ede geldik.

İşte “Kafes” ve Irak işgali sırasında görevde olan komutanların Ergenekon Savcılarınca davet edilmesinin hemen ardından hem Afganistan, hem İran için bastırmaya başladılar. Aynı gün, haftalık basın bilgilendirme toplantılarını da yapan Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun ses kayıtlarının internete düşürülmesi meselâ bonus mudur? Ya eski komutanların ifade zamanlaması?..İddia edilen bütün işler Hilmi Özkök döneminde gerçekleştiğine, o sırada Özkök’ün İkinci Başkanı da İlker Başbuğ olduğuna göre, “Size de çıkabilir” kabilinden büyük yılbaşı piyango bileti olabilir mi?

FG’nin gazetelerinden Todays Zaman’ın, Erdoğan-Başbuğ arasında 29 Ekim’de Başbakanlık Konutu’nda yapılan görüşmeden hemen sonra, “Başbuğ’a evini temizlemesi için yılbaşına kadar süre verildi” demesi herhalde atmasyon bir bilgi değildi!..Galiba sadece Irak tezkeresi, sadece Dolmabahçe değil, 29 Ekim zirvesinin de açıklığa kavuşması elzemdir.

Evet anlaşılan Afganistan ve İran için de A,B,C planları var!..Bugün falan da gündeme gelmiş değil, kökleri taa Bush zamanına dayanıyor. İşte yine aklıma bir konferans geldi. Dönemin Dışişleri Bakanı Rice’ın Müsteşarı Nicholas Burns, 22 Temmuz seçimleri ve Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının ardından Türkiye’ye gelecektir. Gelmeden önce 13 Eylül 2007’de bir diğer meşhur kuruluş Atlantik Konseyi’nde konuşur, daha doğrusu Gül ve Erdoğan’a yapacağı tebligatı açıklar. Çok uzun ama çok önemli bu konuşmadan bazı bölümleri aktarmam gerekiyor:

-Türkiye, Pakistan’dan memleketlerine geri gönderilen Afgan mültecilerine yardım teklifinde bulunabilir, her iki tarafın sınır yönetimi ve gümrük işlemlerini geliştirmesine yardımcı olabilir, ya da ABD’nin yapmayı planladığı gibi, Afgan-Pakistan İmar Fırsat Bölgelerinin(ROZs) oluşmasına destek verebilir.

-AKP, artık Hükümeti, Meclisi ve Cumhurbaşkanlığını kontrol etmektedir…Türkiye’nin demokratik kurumları güçlendikçe ve reformlar ilerledikçe, Türkiye’nin ABD için stratejik ortak olarak önemi artar…Türkiye’nin Orta Doğu’da oynayabileceği bir bölgesel liderlik rolü, ABD’nin en acil dış politika hedeflerinin gerçekleşmesine yardımcı olabilir, ancak ülkelerimizin birbirine ters amaçlarla hareket etmesini engellemek için koordinasyonun dikkatli yapılması gerekir.

-Türkiye’nin yakın tarihlerde İran ile eneri alanında bir mutabakat imzalaması tedirgin edicidir. Şu an İran ile her zamanki gibi iş yapma zamanı değildir. (Obama’nın temsilcileri de aynı şeyleri söylüyor)

-Şu an Türk siyasetinde potansiyel yeni bir dönemin eşiğinde duruyoruz, önümüzde ABD-Türkiye ilişkilerinde stratejik ortaklığı yenileme şansı bulunuyor. Yeni hükümete bu mesajı bizzat vermek üzere yakında Ankara’ya seyahat edeceğim…21. yy. için güçlü, hayati ve yeri doldurulmaz bir Türk-Amerikan ittifakını oluşturmak üzere aynı vizyon ve kararlılığı paylaşan Türk yöneticileri ile birlikte çalışmayı bekliyoruz.

Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesini düzenledikten sonra Temmuz başında Ankara’ya gelip, Başbuğ ve Davutoğlu ile görüşen “Çuvalcı” General David Petraeus’un, “Türkiye’den Afganistan operasyonları konusunda verebileceği desteğin en büyüğünü” istediğini de unutmayalım!..

Majestelerinin Ricası

Bu süreçte “Majesteleri”nin katkısına da göz atalım. Özellikle İran tecrübesiyle çok başarılı bir “kariyeri” olan İngiltere’nin yeni Ankara Büyükelçisi David Reddaway, iktidara çok yakın bir gazeteye 11 gün önce verdiği röportajda, (Sorular da, cevaplar da birbirinden ilginç. Onları yeri geldikçe değerlendiririz) İran ve Afganistan konusunda Türkiye’den “ricalarını” şöyle sıraladı:

“Diplomatik oyun hala sürüyor, ama İranlılar girişime yanıt vermiyor. Bu nedenle Türkiye’nin rolünü çok önemsiyoruz, çünkü Türkiye ve İran’ın güvene dayanan iyi ilişkileri var. Türkiye bu belirsizliği gidermek için yardımcı olursa çok memnun oluruz…Türkiye, bizim şimdiye kadar başaramadığımızı yaparak, İran yönetimini ikna edebilir…Türkiye bunu başarabilirse uluslararası toplum müteşekkir olacaktır.”

“İnsanlar askerlerin tabutta ülkelerine döndüğünü görüyor ve tepki duyuyor. Hükümetlerin önündeki zorluk ‘bu savaşın bizimle ne ilgisi var’ diyen seçmenlerine Afganistan’ın bizim güvenliğimiz için kritik önemde olduğunu anlatmak. Vücudun bir bölgesinde iltihap varsa bu tüm vücuda yayılır. Bunu emperyalist amaçlarla değil, kendi ülkelerimizin güvenliği için yapıyoruz.”

Aynı gün İngiltere Başbakanı Brown’ın Sözcüsü Simon Lewis, 10 NATO üyesi ülkenin 5 bin ek asker gönderme sözü verdiğini, Başbakan Brown’un da konu hakkında NATO Genel Sekreteri Rasmussen’i bir mektupla bilgilendirdiğini açıkladı.

Ne tesadüf aynı günlerde Times Gazetesi, Obama’nın Afganistan’a ek asker göndermesi için NATO’ya uyguladığı baskı sonucu Türkiye’nin de 500-600 ek asker göndermeyi kabul ettiğini, bunun Erdoğan’ın ABD ziyaretinden sonra açıklanacağını iddia etti.

Yine ne tesadüf aynı günlerde Başbakan Erdoğan, “İngiltere Başbakanı’nın talebi üzerine”, onunla bir telefon görüşmesi yaptı. Ve bu görüşmeden tam 3 gün sonra Brown, iktidarın gazetesi Sabah’a, şunları söyledi:

“ABD’de General McChrystal’ın değerlendirmesinin ve Başkan Obama’nın da benzer kararlarının ardından, Afganistan’da gelişimin bir sonraki aşamasında Türkiye’nin nasıl katkıda bulunabileceği hakkında Erdoğan’la konuştum ve yardım konusunda istekliliğini, Erdoğan’ın büyük bir devlet adamı olmasına bağlıyorum.”

Emperyalizm ve işbirlikçileri bu oyunu da çok iyi götürüyor. Süreç, siyasi, sosyal, ekonomik, askeri boyutlarıyla, Irak’ın işgaline gidişe o kadar benziyor ki. Bir yandan TSK “kafes”leniyor, öte yandan iktidar cenahından işi iyice sağlam kazığa bağlamak için, “Ergenekon’da hukuk ihlalleri mi yapılıyor ne?” soruları ortaya atılıp, “desteğimizi çekeriz haaa” mesajı veriliyor…Beri yandan Dubai kriziyle “ölüm” gösteriliyor (Unutmayalım Ecevit iktidarını bir Anayasa kitapçığının fırlatılması ve ardından gelen ekonomik kriz silip-süpürmüştü), diğer taraftan Sarıgül parlatılıyor, Alevi partileri kuruluyor (Bu da CHP’yi bölme amaçlı Kemal Derviş rolü).

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Erdoğan’ı dört gözle beklediklerini” duyurdu. Bu ahval ve şeriatta onlar beklemeyecek de, biz mi bekleyeceğiz?!..Her şey olmuş, bitmiş. Bize de çene yormak düşüyor…

Keşke bir mucize olsa, Allahım son kez bu milletin yüzüne baksa da, bu ziyaret gerçekleşemese!..

Kaynak: Açık İstihbarat

Gazeteciden "Sermayenin Paşaları" Kitabı

Süvari dergisi sitesi yazarlarından Gazeteci Rahmi Yıldırım ilk kitabıyla okuyucunun karşısına çıkıyor.

Rahmi Yıldırım, orduya hakaret iddiasıyla Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesinden yargılanıp beraat ettiği davadaki savunmasını “Sermayenin Paşaları” adıyla kitaplaştırdı.

Karınca Yayınları tarafından yayımlanan 318 sayfalık Sermayenin Paşaları, Yıldırım’ın savunmasının yanı sıra gerekçeli beraat kararını ve davanın medyadaki yankılarını, davayla ilgili köşe yazılarını içeriyor.

Kitaplaştırılan savunmada, iddianameye hukuki itirazların ardından Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) ekonomi politiği sorgulanıyor.

“Türkiye’nin Gizli Holdingi”, “Ordu OYAK’la Burjuvalaştı mı?”, “Kolektif Sermayedar Bireysel Proleter” başlıkları altında, ordunun ekonomik ve siyasi yapıdaki yeri çözümleniyor.

“Holding Paşaları” başlıklı bölümde de emekliliklerinden sonra holding yönetim kurullarına giren generaller eleştiriliyor.

İlker Başbuğ’a sorular

Söz konusu dava, Rahmi Yıldırım’ın bir yazısında geçen,

“Maaşıyla yetinip üniformanın onurunu her şeyin üzerinde tutanları tenzih ederek, şu kadarını söyleyeyim; ‘Atatürk ilke ve inkılâplarının yılmaz savunucusu’ paşalar, aslında sermaye düzeninin koruyucusu, neferleri, aktörleri ve figüranlarıdır.”

sözlerine karşı eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök adına Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un suç duyurusu üzerine açılmıştı. Davada Yıldırım’ın 3 yıla kadar hapisle cezalandırılması istenmişti.

Kitaplaştırdığı savunmasında Yıldırım, “Holding Paşaları” başlıklı bölümde holding yönetim kurullarına giren generalleri eleştirdikten sonra Orgeneral Başbuğ’a şu soruları yöneltiyor:

“Zatı âliniz de emekliye ayrıldığınızda maaşınızla yetinmeyip, bir holdingte yönetim kurulu üyeliği koltuğuna oturmayı mı düşlüyorsunuz? Askerî bürokrasinin içine nüfuz eden özel sektör, zatı âlinizi de kârlarına ve hatta günahlarına ortak etmenin yöntemlerini aradı mı? Yazdığım yazıyı bu yüzden mi peşin peşin üzerinize alınıp suç duyurusunda bulundunuz?”

“Size yönelik olmayan cümlemi ortasından bölerek, ‘Sermaye düzeninin koruyucusu, neferi, aktörü, figüranı’ sözlerimi üzerinize alarak tahkir ve tezyif olduğunuz hissine kapıldınız da, ‘Söylemeye hatırlatmaya dilim varmıyor, ABD yöneticileri kendilerine ‘our boys’ diyorlar.’ ifadesini neden üzerinize alınmadınız? Bu tutumunuz, “our boys” ifadesinden rencide olmadığınız anlamına mı gelmektedir?”

İhraç Malı Orduya Hayır!

Kitaplaştırılan savunmada daha sonra “Türkiye NATO’da Süper NATO Türkiye’de”, “NATO Paşaları”, “İhraç Ürünü Ordu”, “Taşeron Ordu” başlıkları altında TSK’nin dünyadaki sermaye düzeninin korunmasında da aktif rol üstlendiği öne sürülüyor.

Bu bölümde darbe dönemlerinde gerçekleştirilen tasfiyelerle NATO yanlısı kadroların önünün açıldığı öne sürülüyor ve uluslararası para spekülatörü Georges Soros’un “Türkiye’nin en iyi ihraç malı ordusudur” sözlerine dikkat çekiliyor.

Sermayenin Paşaları, “İhraç Malı Orduya Hayır”, “Düşünce Özgürlüğü”, “Basın Özgürlüğü” bölümleriyle devam ediyor.

Kitabın “Sonuç ve İstem” bölümünde darbeci generallerin yargılanması isteniyor.

Kitapta, gerekçeli beraat kararının ardından davanın medyadaki yankılarından bir seçkiye de yer veriliyor.

Kaynak: Süvari Dergi

'İslam'ı durdurmak için yeni bir İnebahtı'
29 Aralık 2009
İslam'ı Durdurmak İçin Çağrı
http://69.175.58.202/images/news/117631.jpg
İtalya'daki La Padania gazetesi, "İslam'ı durdurmak için yeni bir İnebahtı" başlığıyla yayımladığı başyazıda ilginç iddialara yer verdi.

Gazete, bugünkü nüshasında, "İslam'ı durdurmak için yeni bir İnebahtı" başlığıyla yayımladığı başyazıda, Batı için "yeni bir (Papa) 5. Pius"un ve de "yeni bir İnebahtı"nın şart olduğunu iddia etti.

"Hristiyan Batı"nın Osmanlılara karşı çıktığı dönemlerde olduğu gibi günümüzde de İslam'la mücadele için Papa önderliğinde bir "kutsal ordu" oluşturması gerektiğinin iddia edildiği yazıda, kilisenin halihazırdaki tavrının, "Ne var ki günümüzdeki kilise, korku içerisinde. Mücadeleye yanaşmıyor. Son derece pasif bir tutum içerisinde, saldırıları kabullenmekle yetiniyor. Barışı istemeyenler barış olamayacağını unutuyor" sözleriyle eleştirilmesi de dikkati çekti.

Batı'nın tıpkı 1500'lü yılların ikinci yarısında olduğu gibi günümüzde de İslam tehlikesiyle karşı karşıya olduğu öne sürülen başyazıda, şu ifadeler kullanıldı:

"O eski dönem ile şu günlerde yaşanan olaylar arasında paralellik olduğu açıkça ortada. Ama tarih sadece kısmen tekerrür ediyor: Zira bu tehlike karşısında Hristiyan Batı, günümüzde çok farklı bir tavır sergiliyor. Eski dönemlerde kararlılıkla hareket etmiş olan kilise, günümüzde özür dilemekle meşgul. Papa 5. Pius, o dönemlerde, Türklere karşı kutsal ittifakın öncülüğünü yapmıştı. Günümüzdeki kilise ise korkmakla meşgul."

Başyazıda, kilise yetkililerinin dünyaya Hristiyanlık inancını yaymaktan başka bir şey düşünmemeleri de eleştiri konusu yapılarak, "Kilisenin, en azından bir kısım kilisenin derdi, dünyayı hidayete erdirmek. Bu nedenledir ki, Türkiye'de bir kilise daha açabilme uğruna, neredeyse bizi satmaya bile razı olmaya hazır vaziyetteler" ifadeleri de yer aldı.

İtalya'da yabancı düşmanı politikaların savunuculuğuyla bilinen KBP, zaman zaman Po ırmağı civarındaki bölgelerin "Poistan" (La Padania) adı altında özerk bir yapıya kavuşturulması gerektiğini savunan ayrılıkçı söylemleriyle de ön plana çıkıyor.
aktifhaber

AVNİ ÖZGÜREL
Hesaplaşmada son perde!
27/01/2010

Ne yeterince soruşturuldu, ne gerçek mahiyeti ve organizasyon yapısı gün ışığına çıkarıldı... Ancak anlaşılan şu ki, kendisini silahlı kuvvetler şemsiyesi altında gizlemiş örgütün çekirdeği BÇG. Yani, Batı Çalışma Grubu. Bugün ortaya çıkan darbe planlarının, bombalı saldırı, suikast teşebbüsü ve suikastın bu çekirdek ve uzantılarıyla irtibatlı olduğunu düşünmek için yeterince sebep ve işaret mevcut.
Söz konusu yapılanmanın nihai hedef olarak Türkiye’yi kendilerince malum ve mezkûr (=kararlaştırılmış) mecraya taşımak için iki aşamalı bir plan yaptığı görülüyor. Bu planın ilk aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesini kontrol altına alıp Genelkurmay Karargâhına hâkim olmayı, ikinci aşamada siyasi iktidarı devre dışı bırakmayı hedeflediği artık aşikâr. Ancak 28 Şubat sürecinde bütün gayretine ve sergilediği fütursuz baskıya rağmen ordu bünyesinde oluşan direnç sebebiyle ilk hedefine ulaşmakta başarısızlığa uğrayan ve önemli aktörlerinin emekliye ayrılması yüzünden zafiyet geçiren yapı 1 Mart 2003 tarihinde yeni bir şans yakaladığı hayaline kapıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak Savaşı’nda ABD kuvvetleriyle birlikte hareketini ve Amerikan askeri birliklerinin Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a geçmelerini öngören tezkerenin TBMM’de reddedilmesinin Washington’da yarattığı hayal kırıklığı ve öfke el çabukluğuyla hazırlanacak bir darbenin ABD başkentinde kabul göreceği ümidini güçlendirmişti. BÇG artıklarının o gün Genelkurmay Karargâhı’nın tezkerenin reddinden rahatsız olmadığını tesbit ettikten sonra toparlandığı ve arta kalan tüm unsurlarını ellerinde bulunan 12 Eylül harekât planını güncelleyerek harekete geçirme kararı verdiği anlaşılıyor.
1997 senesi Kasım ayında KKTC’de gerçekleştirilen Toros-2/97 tatbikatı sırasında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, bir yıl sonra 1998 Ağustos’unda Genelkurmay Başkanı olacağına kesin gözüyle bakılan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu sıyırıp hemen arkasında oturan albaya isabet eden kurşunu sıkan elden söz ediyorum. Kaza kurşununa kurban gittiği düşünülecek Kıvrıkoğlu’nun saf dışı edilmesinin ardından yeni dengelerin genelkurmay karargahına yansımalarının hesabı içinde söz konusu ele kumanda eden iradeden söz ediyorum. (*) Keza Org. Hilmi Özkök’ü hedef alan örgütlü yapıdan...
Üzüntü veren husus, bugün Genelkurmay Karargâhı’nın ima yollu açıklamalarla ortaya çıkan tablodan rahatsızlığını yansıtsa da, ana hedefi Türkiye’de Baasçı bir dikta rejimi tesis etmek olan, bu yolda engel gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneksel disiplin anlayışını ve hiyerarşik düzenini tahribe yöneldiği ortaya çıkan yapıyı perdelemek istediği izlenimi vermesi. Bu aşamada Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarihi nitelikte bir karar vererek söz konusu iddiaların tamamını derinlemesine soruşturacak, sorumlularını gün ışığına çıkaracak bir süreci başlatabilir ve bu kararını kamuoyuyla paylaşabilir. Onun bu yönde bir karar verdiğini açıklaması, hiç şüphe yok ki, söz konusu iddiaların, kimi ordu karargahlarında hazırlanmış planların gerçekliğinin kanıtlanması halinde dahi, kamuoyunda bunun kurumsal olarak orduya hâkim düşünceyi yansıtmadığının göstergesi olarak yankılanacaktır.
(*) Aradan geçen zaman zarfında unutulmuş olabilir. Toros-2/97 tatbikatının konusu Kıbrıs Rum kesimin adaya konuşlandırmak istediği Rus yapısı S-300 füzeleriydi. Bunların ele geçirilip tahrip edilmesine yönelik plan prova edilecekti. Senaryoya göre Güzelyurt bölgesine yakın açık araziye yerleştirilmiş maket füze rampalarına ‘Bordo Bereliler’ adıyla ünlenmiş adları Org. Çevik Bir paşayla anılan Özel Kuvvetler’e bağlı tim yaklaşarak önce koruma görevi yapan Rum askerlerini saf dışı edecek; ardından rampalara patlayıcı kalıpları yerleştirerek imha edecekti.
Özel Kuvvetler timi rampalara 1400 metre mesafedeki Seyirtepe adı verilen mevkide kurulan protokol çadırına yaklaşık 1000 metre uzaklıkta ve sırtı çadıra dönük olarak konuşlanmıştı. Bordo Bereliler ateşe başladıklarında beklenmedik bir şey oldu. Bir kurşun gelerek Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu sıyırıp, arkasında oturan albayın kalbine isabet etti. Bilinen kurşunun Org. Kıvrıkoğlu’nun omzunu yalayarak geçtiğiydi. Gazeteci Muhammed Kutlu’nun araştırmasına göre füze rampalarına ateş eden bordo berelilerden biri diğerlerinin aksine geriye dönerek protokol çadırına nişan almıştı.
Olay sonrası yapılan soruşturma söz konusu mesafeden yumurtayı vurabilecek kadar keskin nişancı olan iki astsubayı işaret ettiyse de kimseye resmi bir suçlama yöneltilmedi, dosya kapatıldı. Ama daha da ilginci, üç yıl sonra 16 Mayıs 2001’de aynı özel tim mensuplarının tamamını taşıyan Casa tipi nakliye uçağı Diyarbakır’dan Malatya’ya giderken düştü ve kurtulan olmadı.
Radikal

Coni’nin Türkiye Rüyası: ‘Hazır olun 2012 Nisan’da Türkiye’deyiz”
06 Şubat 2010 Cumartesi 17:36

Avazturk.com okuyucularına bir yazımda

“2010 ile birlikte her senenin rakamının Türkiye için hayati bir önem taşıyacağı bir döneme girdik. Sizlere önümüzdeki bir yazıda da 2012 ile ilgili somut bir ABD senaryosunu aktarmaya çalışacağım ”demiştim. Artık bunu da sizlere aktarma zamanı geldi.

Önce,Zaman gazetesinde çıkan CİA’nın yan kuruluşu ABD’nin stratejik araştırma merkezi Stratfor ile ilgili habere göz atalım.

“Amerikan siyasi analiz şirketi Stratfor'un, 2010-2020 dönemi tahminlerinde, Türkiye'nin ‘güçlü ordusu ve ekonomisiyle gelecek 10 yılda da kendine güvenen bölgesel lider olarak ortaya çıkışını sürdüreceği ve bölgede hakim güç haline geleceği’ belirtildi.

ABD'nin çekileceği Ortadoğu'nun 1. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez kendine yeterli bir bölgesel güç dengesini geliştireceği öne sürüldü.

Stratfor, her 5 yılda bir çıkardığı ‘10 yıllık tahminler’ raporunu yayımladı. Buna göre, ‘gelecek 10 yılda radikal İslamcıların saldırıları devam etse de, ABD ile 'cihatçılar' arasındaki savaş yatışacak ve bölgedeki iki büyük savaş, 2020'ye kadar sona ermese de büyük ölçüde etkisini yitirecek.’ Ortadoğu'da İran, Afganistan ve Irak 2020'ye kadar gündemdeki yerini koruyacak; ancak bölgedeki "tanımlayıcı" konular arasında olmayacak.

Gelecek 10 yılda çok daha önemli olacağını öngördüğü iki ülke olarak Türkiye ve Mısır'ı işaret eden raporda, ‘Türkiye, güçlü ordusu ve ekonomisiyle kendine güvenen bir bölgesel lider olarak ortaya çıkıyor. Bu gidişatın devamını ve Türkiye'nin bölgedeki hakim güç olarak çıkışını görmeyi bekliyoruz. Gelecek 10 yılda Türkiye'nin gücü ve etkisindeki büyüme, ABD ile 'cihatçılar' arasındaki savaşın dineceğinden ve İran konusundaki dönüşümden emin olmamızın bir nedenini oluşturuyor. Akdeniz ve İran, hatta Kafkaslar ve Orta Asya arasındaki dinamikler, Türkiye'nin yeniden ortaya çıkışıyla tanımlanacak.’ denildi.”

Şimdi burada bir duraklayalım buraya kadar söylenenleri size kısaca tercüme edelim;Neo-Osmanlıcılık iş de bu.Haberi okumaya devam edelim;

“Türkiye'de kaos ihtimali iddiasına yer verilen raporda, ‘Tabii ki Türkiye, her ortaya çıkmakta olan güçte olduğu gibi, bu süreçte çok büyük iç gerilimler hissedecek. Türkiye için derin fay hattı, Atatürkçü gelenekle İslami gelenek arasındaki ilişki. Bu durum, ülkeyi kaosa sürükleyerek bu tahminleri boşa çıkarabilir. Bu mümkün olmakla birlikte, krizin, her ne kadar acı ve stres içinde geçse de gelecek 10 yılda idare edileceğini düşünüyoruz.’ yorumu ileri sürüldü. “

Bir es daha, şimdi anladınız mı? Cami bombalama senaryolarını.Peygamberlik yakıştırmaları altında “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali İslam’ı kullanarak sağa sola saldırılar ve “sen misin daha iyi Müslüman ben miyim” tartışmalarını.Emine Erdoğan üstünden yeniden alevlendirilen başörtüsü tartışmalarını ve TSK’nın geldiği noktayı.

Okumaya devam;

“Mısır'ın da 2020 yılına kadar, sınırları ötesindeki gelişmelere etkide bulunma kapasitesinden yoksun olduğu dönemden sıyrılacağının savunulduğu raporda şöyle devam edildi:

Washington Bölgeden Çekilecek

‘Mısır da, Türkiye gibi laiklik ile İslam arasında sıkışıp kalmış durumda. Bununla birlikte, Türkiye'nin yükselişi sürdükçe, Ankara ucuz işgücü ve ihracat pazarı için büyük bir kaynağa ihtiyaç duyacak. Bu sonuç, Mısır açısından hem kendine hem Türkiye'ye katkıda bulunabileceği bir etkiyi doğuracak. Bu karşılıklı destekle, sadece Mısır'ın pasifliğinin sona ermesini değil, Mısır ile diğer bölge ülkeleri arasındaki sürtüşmenin artmasını bekliyoruz. Özellikle, İsrail, güçlü Türkiye ve yeniden ortaya çıkmakta olan Mısır arasındaki dengesini koruyacak yolların arayışı içinde olacaktır. Bu, onun dış ve iç politikalarını şekillendirecek.’

Raporda, ‘bölgeden çekilmeye istek duyan ve Türkiye, Mısır ve İsrail arasında güç dengesinin ortaya çıkmasından mutlu olacak olan ABD'nin de, her bir ülkenin bağımsızlıklarını koruyarak, bölgesel dengenin kurulmasında rol oynayacak güce sahip olmasını teminat altına almaya çalışacağı’ öne sürüldü.

Radikal hareketlerin etkisini sürdüreceğinin iddia edildiği ve bunun ne Türkiye ne Mısır ne de İsrail'in çıkarına olduğunun belirtildiği raporda, ‘Washington'ın, bölgede sorumluluğu ve gücü devrederek aradan çekileceği ve silah satışları, ekonomik teşvikler ve cezalarla durumu idare edeceği’ ileri sürüldü. Raporda, ‘1. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez bölge, kendine yeterli bir bölgesel güç dengesini geliştirecek.’ ifadesi kullanıldı.

İran konusunun da gelecek 10 yıl içinde kontrol altına alınacağının öne sürüldüğü raporda, ‘Bu, askerî yolla mı, İran'ın izole edilmesiyle mi, mevcut ya da yeni bir rejimle siyasi bir düzenlemeye gidilmesiyle mi olur, bu net değil. Ancak bölgede büyük bir oyuncu olacak temel güce sahip olmayan İran, kontrol altına alınacak.’ ifadesi kullanıldı.”

Güvenlik kaynaklarına göre, bahar aylarında ABD-İsrail işbirliği ile İran’a bir hava saldırısı bekleniyor. Uzmanların son günlerdeki yaptığı değerlendirmelerdeki bir ortak noktada, “İran’a karşı yürütülecek bir harekatta ,ABD 1 Mart tezkeresindeki gibi işi şansa bırakmak istemiyor.Onun içinde AKP-Genelkurmay işbirliği ile TSK’da gerekli düzenlemeler yapılıyor.”

Şimdi gelelim 2012 yılına. Türkiye, Afganistan’daki NATO gücüne şimdilik muharip güç vermiyor ama önemli destek sağlıyor. Türkiye’nin Afganistan’da askeri gücünün yanı sıra önemli bir de iş ve yatırım gücü var.

Son günlerde Afganistan’dan Türkiye’ye hasret gidermek için dönen iş adamı ve mühendislerden kulaklarınıza inanmayacağınız iddialar duyuyoruz. İddialara göre, Afganistan’daki Türklerin sıkıntısı büyük. Nedeni ise şu, “Amerikalı asker ve işadamları ağız birliği etmişçesine Türkleri her gördükleri yerde ‘hazır olun 2012 Nisan’da Türkiye’deyiz” diyorlarmış. Bunu yemin ederek dahi anlatanlar var. Peki bunlar Ankara’daki yetkili makamlara iletiliyor mu? Aldığımız cevap “gücümüz yettiği yere kadar ama bildirmekle kalıyoruz.”

Şimdilik bunları sarhoş, serseri kendini bilmez, ukala Amerikalıların sözleri olarak kayıtta tutuyoruz.Ama unutmayın ki bunlar değil mi bizim devamlı gözümüze büyük Kürdistan haritasını sokan?

avaztürk

Büyük “İrtica” Senaryosu!..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

19 Şubat 2010Cuma
Ahmet Taşgetiren üstat, ortaya şöyle bir cephe koyuyor; “CHP, Yargıtay, Danıştay, YARSAV, HSYK, Barolar Birliği, Başsavcılık ve MHP”…Keşke karşı cepheyi de sıralasaydı; “AKP, 2. Cumhuriyetçiler, Cemaatçiler, ABD, AB, Avrupa Konseyi, AİHM, Barzani, Talabani, Papandreu, Hristofyas” gibi!..

Nedir bu? Liboş cephenin öncü ismi, eşi AKP Milletvekili İhsan Dağı’nın söylediği gibi, “Yüz yıllık bir mesele”…Dağı’nın, dahiyane(!) çözüm önerisi ise şu; “Uluslararası dinamikler olmaksızın, Ankara sultanları yerinden oynatmak mümkün değil…Bu da ancak Türkiye’yi AB'ye demirlemekle olur.”

Dağı’yla aynı gazetede kalem oynatan cemaatin önde gelen ismi Hüseyin Gülerce de ondan farklı düşünmüyor; T.C.’ye sahip çıkanları “Cumhuriyetin ağaları” ilân ediyor…Ama T.C. karşıtı cepheye, “Manda veya cemaat ağaları” demeye dili varmadığından, “demokrasi cephesi” yıldızını takıyor. Bu “son viraj”mış, “beraberlik ihtimali yok”muş ve “statüko kaybedecek, demokrasi kazanacak”mış!..

Soros’un temsilcisi de, “Eski rejimin son kalelerinden biri daha yıkılıyor” diye ellerini ovuşturuyor…

Ne işbirliği ama?!..ABD, bu son yıkımın neresinde diye merak ediyordum. Hürriyet’ten Tufan Türenç yazdı. İliç İlçesi’ndeki bir altın madeni işinde ABD varmış ve ortağı AKP’ye yakın kişilermiş. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in bu konuda hazırladığı dosya, fincancı katırlarını iki kez ürkütmüş.

Yargı depremine yol açan olaylarda da büyük bir “ittifakın kurgusu” ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Dursun Çiçek imzalı olduğu öne sürülen İrtica Eylem Planı, Taraf Gazetesi’nce ortaya çıkarılmadan aylar önce Fethullah Gülen’in, “Bize komplo kurabilirler” öngörüsünü düşünün…Bir de Başbakan Erdoğan’a çok yakın olan Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ün, Erzincan olayı patlak vermeden çok önce, İrtica Eylem Planı için “Belki bunun çapı genişleyecek” demesini…
Galiba Erzincan, o “kurgu”nun son noktası!..Bunu nereden mi çıkarıyorum. AKP’lilerin konuşmalarından…Erzincan’daki soruşturmaya A’den Z’ye, hem de çok çok önceden vakıf oldukları öyle belli ki!..

Somut bilgiler de akıyor. Özetleyeyim; Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner daha işin başında, soruşturma için 81 il emniyetine yazı yazıp, yardım ister –gizli saklı iş çeviren biri bunu yapar mı?- . Bir Emniyetçi, “Bu nedir?” diye sorup, soruşturur, neticede konu hükümete kadar intikal ettirilir. Cihaner’e karşı “yargı operasyonu” başlar. Ama eller hala güçlü değildir. Ne zaman ki, “İrtica Eylem Planı” ortaya çıkar, işte ondan sonra Bakan Ergün’ün ifadesiyle, “İşin çapı genişlemeye” başlar. Olaya resmen Adalet Bakanlığı el koyar.

Etkili bir ismin ifadesiyle, “İrtica eylem planı ele geçirilince, Erzincan Savcısı’nın yürüttüğü soruşturmayı da, irtica iddialarını çökertmenin de dayanağı bulunmuş olur”.

Eğer böyleyse, “İrtica Eylem Planı” için “TSK’nın bir takım çalışmaları revizeden geçirildi” ya da “bu belge imal edildi” iddiasında bulunanlar haklı çıkmış olmuyor mu?

Kurgu veya gerçek, sonuca bakarsak; ucu Fethullah Gülen’e uzanan büyük bir soruşturma, daha geniş anlamda da, “irtica ile mücadele” çökertildi mi? Çökertildi…

Daha önemlisi, önce TSK, sonra Yargı “vesayetine” savaş açanlar, “Cemaat- Tarikat Vesayetini” ilân ve kabul ettiler mi? Ettiler…

İşte “Demokrasi ağaları”nın, 70 milyona reva gördüğü kader!..
avaztürk

Neredesiniz ?
Selim Muradoğlu

Neredesiniz ?

Romancı.. şair.. hikâyeci.. yönetmen.. tarihçi.. sosyolog.. psikolog.. filozof.. araştırmacı.. gazeteci .. muharrir.. muhabir.. hukukçu.. iktisatçı.. siyasetçi.. asker.. polis.. istihbaratçı.. fizikçi.. kimyacı.. matematikçi.. hekim.. hakim..savcı..avukat.. mühendis.. akademisyen.. öğretmen.. müftü.. kısaca kendi alanında iyi olan herkes!

Haydi artık, gizlendiğiniz yerlerden çıkın!

Bugün ortaya çıkıp risk almazsanız ne gün alacaksınız?

AB-D emperyalizmi ilhak planını tamamladığında mı?...

Yani iş işten geçmiş olduğunda...

Siz, hanımlar ve beyler...

Bu karanlık kuyudan çıkmak, bu kanlı pusudan/ bu kahpe tuzaktan kurtulmak, için herkese ihtiyaç var !

Hem de şu an ve acilen..

Kurtulmak için bu belki de son şans...

Son fırsat

Gelin!

Harekete geçin!

Düşüncelerinizle, fikirlerinizle, tecrübenizle. uzmanlığınızla...

Kurtuluş davasında sizin de bir katkınız olsun...

Emeğiniz... Alınteriniz......

Bildiklerinizi bir yoldaşa, bir gönüldaşa, bir dosta, bir arkadaşa, bir öğrenciye öğretin !

Meydan okuyun kötülüğe işinizle, eserinizle...

Korkrmayın!

Gelin...

"Son ve tek kıvılcım"a* kulak verin!

Onu aklı küt, fikri cüce, aksiyonu yetersiz, hamlesi ürkek, algısı çarpık, kallbi kirli, edası kibirli, kifayetsiz muhterislerin elinden kurtarın...

Romancı.. şair.. hikâyeci.. yönetmen.. tarihçi.. sosyolog.. psikolog.. filozof.. araştırmacı.. gazeteci .. muharrir.. muhabir.. hukukçu.. iktisatçı.. siyasetçi.. asker.. polis.. istihbaratçı.. fizikçi.. kimyacı.. matematikçi.. hekim.. hakim..savcı..avukat.. mühendis.. akademisyen.. öğretmen.. müftü.. kısaca kendi alanında iyi olan herkes!

Bu gidişe dur diyecek “Kurtarıcı Fikir” hangisidir?

Var mı haberi olan?

Halbuki “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyruğu kulaklarımıza küpe olmalıydı hepimizin...

Mademki birşeyler biliyorsunuz...

Öyleyse bildiğinizce sorumlusunuz...

Bilenlerin bilmeyenlere borcu öğretmek...

Bilmeyenlerin bilenlere borcu ise bilenlere kulak vermek...

Yapılanları yanlış buluyorsanız doğrusunu gösterin...

Siz, saygıdeğer insanlar, kurtuluşu susmakta aramayın...

Kötülüğe teslim olmayı reddedin...

İyiliğin önündeki bütün engelleri kaldırılmasına katkıda bulunarak...

Kötülüğün dünyayı İşgal etme hamlesine karşı çıkın...

Fikirsizlik cangılında can çekişen dünya için yapın bunu... Sevdikleriniz için yapın... Kendiniz için yapın...

“Zaman bizde ve mekan bize emanet”ti ya...

Peki “biz” kimiz?

"Biz var ya bizim neslimiz, şanlı bir nasibin sahibiyiz. Zaman öyle oldu ki zaman, öncekiler kazanmaya memurken, biz kazanmaya mahkûm kılındık. Bilmem anlatabildim mi" **

Peki bu “biz”in içinde siz niçin yoksunuz?

Sizce “iyilik” uğrunda mücadele etmeye değmeyecek kadar değersiz bir şey midir?

İbda, benzersiz fikir demek...

Yani benzersiz oluş... Benzersiz şiir... Benzersiz aksiyon... Benzersiz duruş.. Benzersiz vuruş... Benzersiz devrim.. Benzersiz güzellik... Benzersiz doğruluk... Benzesiz iyilik...

Yani “Gaye İnsan-Ufuk Peygamber” ne dediyse ne yaptıysa ve neyi yapmadıysa o...

Eksiksiz ve fazlasız olarak o...

* "Son ve tek kıvılcım" için bakınız İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları, istanbul

** Salih mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, İbda Yayınevi, İstanbul.


Kaynak: Sıradışı

TEKNOLOJİ YABANCILAŞTIRMAZ, İNGİLİZCE YABANCILAŞTIRIR
Bülent ESİNOĞLU
01.04.2011



Ajanlaşma, mafyalaşama ile yürüyen bir süreçtir.
Diyeceksiniz ki, teknoloji, Libya, ajanlaşma, mafyalaşma bunların birbirleri ile ne alakası var?
Tanzimat’tan bu yana Batılılaşma adına neler yapmadık ki, Teknoloji ve bilim alsın da gelsin diye Batıya gönderdiklerimiz, ülkeye Batının etki ajanı olarak geldiler. Daha sonra siyasi ajan oldular.
Bu kişiler bir taraftan Batıya karşı aşağılık duygusu içinde yaşarken, öte yandan kendi halkını küçümsediler.
Tabi, yönetenler de onlar olduğu için sömürge düzenini derinleştirmek gerekti. Bunun içinde, daha fazla işbirlikçi ihtiyacı duyar oldular.
Benliğini yitirmiş işbirlikçilerin Batıya bağlılık kalitesini yeterli görmeyen emperyalizm, bunu kökünden çözme kararı aldı.
Kırk bin yabancı İngilizce öğretmeni getirmeyi planlandı.
Bu sayı, Amerika’nın Türkiye topraklarında yaşayan Amerikan ajanı sayısının ve kalitesinin yeterli olmadığı sonucuna vardığını gösteriyor.
Türk insanına söylenen gerekçe de, Türk öğretmenlerin iyi İngilizce öğretememeleri gösteriliyor. Tercüme ederek söylersek, iyi ajanlaşmıyorlar, ajanlaştıramıyorlar demek istiyorlar.
Kırk bin ajan getirecekler.
Siz ister etki ajanı deyin, ister doğrudan ajan deyin, ister ülke insanını yabancılaştırmaya hazırlayacak kişiler deyin, ne derseniz deyin kabul edilemez bir durumdur.
Ama şu bir gerçek ki, AKP sadece orduyu ortadan kaldırmak niyetinde değil, milleti birbirine bağlayan tüm bağların kopartarak, milleti ortadan kaldırmak niyetindedir.
Fizik, matematik, tarih ve Türkçenin iyi öğretilmesinin peşinde değiller de, İngilizcenin iyi öğretilmesinin peşindeler.
Halbuki üretmek, bilgi üretmek, teknoloji üretmek fizik, matematik ve Türkçeden geçmektedir.
Emperyalizmin buradaki acil ihtiyacı, Irak, Afganistan, Libya işgaline karşı çıkmayacak insandır. Bunu da fizik öğreterek yapamaz. İngilizce öğreterek, İngilizceyi araç gibi kullanarak ajan yetiştirmek ile yapabilir.
Amerika’nın Amerika’ya kayıtsız şartsız bağlı insanlara ihtiyacı var. Şimdi bu ihtiyacın peşinde.
Onun için eğitimi bu esaslar içinde yönlendiriyorlar.
Talim Terbiye Kurulunu Amerikalı uzmanlara ve yetkililere terk edersek, başka sonuç çıkmayacağı baştan bellidir.
Sorun bağımsızlık sorunudur.
Müfredat programlarına etki ederek, ülke sorunlarından uzak nesiller yetiştirmenin yeterli olmadığına karar vermiş olacaklar ki, şimdide doğrudan kendilerinin istediği gibi bir insan yetiştirme yoluna gidiyorlar.
Demek ki, Amerika artık Türk ordusunun, Amerika’nın müdahale ettiği ülkelerde, müdahil güç olarak kullanılması ile yetinmemektedir.
Önümüzdeki yıllarda, dışarıdan gelecek öğretmenler elinde yetişen kişiler vasıtasıyla, dolaylı olarak yönettiği Türkiye’yi, doğrudan yönetmeyi planlamaktadır.
Tabi bu orta vadeli bir program ve plandır. Buna Amerika’nın emperyal ömrü yeter mi, bilinmez.
Bildiğimiz bir şey varsa, her geçen günün Amerika’nın aleyhine işlediğidir.

http://www.ordumillet.com/Content.aspx?haberID=1198&B=teknoloji-yabancilastirmaz-ingilizce-yabancilastirir
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Mar 23, 2010 1:45 am    Mesaj konusu: Said-i Nursi ve Gül'e İngiliz ödülü Alıntıyla Cevap Gönder

Yusuf GEZGİN
yusufgezgin@aktifhaber.com
Cinsellikle Hadım Edilen Toplum(lar)
27 Nisan 2010

Modern yaşam tarzı hayatın her alanında cinselliği teşvik ediyor, cinsel metaları, malzemeleri öne çıkarıyor. Kadınlar cinsel dürtüleri harekete geçirecek şekilde reklam malzemesi olarak kullanılıyor. Son zamanlarda erkekler de cinsel özellikleri öne çıkarılarak reklamlara konu edilmeye başlandı.

Bu gün kadın ‘modernlik’ adı altında erkekleri tahrik ve aileleri, toplumları dejenere aracı olarak kullanılmaktadır. Kadın erkek eşitliği iddiasındaki batı, kadını bir ‘insan’, ‘ana’, ‘eşit bir fert’ olmaktan öte, bir ‘dişi’, ‘cinsel meta’ ‘ticari araç’ haline getirdi.

Hızla yaygınlaşan ve erişimi kolaylaşan pornografi, medyada bolca açık saçık fotoğrafların olması, sürekli pompalanan cinsel figürler insanların üzerinde baskı oluşturmaktadır. Arama motorlarındaki aramaların yaklaşık ¼ pornografi içerikli olduğu ifade edilmektedir. (Dr. Furkan Aydıner “İnternet canavarı canınıza okumadan” Zaman, 4 Nisan 2010)

Türkiye müstehcenlik konusunda batıdan daha kontrolsüzdür. Normal Web sitelerinde, gazetelerde, Tv’deki halka açık yayınlarda, ummadığınız yerlerde karşınıza tahrik edici görüntüler çıkabilmekte, her fırsatta kadın vücudu sergilenmektedir. Kadın haklarını savunanlar, feministler kadın vücudunun erkeklerin cinsel dürtülerini tahrik için, bayağı bir meta olarak kullanılmasına ses çıkarmamaktadırlar. Afganistan’daki kadının burkasıyla yakından ilgilenenler kadın ticareti konusunda sessizler, kadın vücudunun teşhirini-istismarını modernliğin gereği görüyorlar.

Bizde belirli kesimlerin üreterek topluma pompaladığı ‘kadına özgürlük!’, ‘ben özgürüm!’, ‘özgürleş!’ vs. gibi sloganların aileyi bitirmeye dönük çabaların bir sonucu olduğu kanaatindeyim. Cinsel özgürlük ve kadının hoyratlaştırılması batıda, azalan ve yaşlanan bir nüfus, perişan aileler ve bohem-hazcı nesilleri miras bıraktı.
Cinsellik ve pornografinin zihinleri teslim alan, dikkatleri dağıtan, hafızayı zayıflatan, öğrenme çabasını baltalayan, insanın enerjisini belden aşağıya teksif eden tarafları vardır. Sanki dünyada ve ülkemizde cinsellik ve pornografi, planlı ve hedefli olarak hayatın her alanına pompalanmakta nesiller, beyinler hadım edilmekte, toplumlar çürütülmektedir. Cinsellik ve pornografi cinsel suçları, tecavüzleri, cinayetleri, uyuşturucu vs. kullanımını tetiklemektedir. Son yıllarda toplumumuzda hızla artan cinsel sapkınlıkların ve aile içi cinsel suçların, kabartılan cinsel dürtülerle yakından ilgili olduğu muhakkaktır.

Pornografik malzemelerin yaygınlaşması, bunun küçük çocuklara kadar ulaşması, cinsel duygulara erken uyanmaya ve tatminsizliklere neden olmaktadır. Erken uyarma, tatminsizlik ve cinselliğin sınırsızca kullanılmasının bir ‘özgürlük’ olarak sunulması pek çok sapık ilişki biçimini doğurmaktadır.
Liselerde ortaokullarda pornografik malzemeler, dergiler, görüntüler kolayca bulunmakta, hızla yaygınlaşmaktadır. Okullar bilimin, eğitimin, ahlakın değil, fuhşun ahlaksızlığın alanı haline getirilmek istenmektedir. Gençler cinselliğin ve pornografinin ağındadırlar. Okullar arkadaş bulma mekânları olmuştur. Pek çok okulun eğitimi, öğretimi ve disiplini çok zayıftır. Ülkemizde gizli bir el eğitimde öğretmenlerin saygınlığını ve etkisini iradi olarak azaltmakta, gençleri hedefsizliğe, serseriliğe itmektedir.

Okullarımızdan virüslü, hedefsiz, donanımsız, herhangi bir becerisi olmayan, aklı belinde nesiller yetiştiriyoruz. Liselerde 15-16 yaşında hamile kalan kızların sayısı her geçen gün artmaktadır. Üniversiteler normal kız-erkek arkadaşlığının dışında fuhuş sektörüne malzeme üretmektedir. Ahlak ve etik değerlerden mahrum yetişen, aile ve toplum kontrolünden uzak kalan genç kızlar örgütlü yapılar eliyle fuhuş yapmakta, bu işi bir ‘gelir kaynağı’ olarak görebilmektedir. Karma eğitim toplumu yozlaştıran, ahlaksızlığı yayan bir araç haline getirilmiştir. Bilimsel ve deneysel olarak zararları ortaya konmasına rağmen, orta öğretimde karma eğitimi mecbur hale getirmek iyi niyetle bağdaşmamaktadır

Erkek öğrencilerin ağırlıklı olduğu askeri okullarda pornografiye ve müstehcenliğe göz yumulmakta, bu okullar kız okullarıyla eşlenmekte, kız arkadaş bulma teşvik edilmektedir. ‘İrticadan uzak kalsın’ diye teşvik edilen cinselliğin, pornografinin nelere yol açtığı, hangi sapık ilişkileri tetiklediği Aktif haberde çıkmıştı. (Bknz: http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=282471 12-04-2010)

Kadının her fırsatta cinsel bir meta gibi sunulması, cinsel dürtülerin sürekli tahrik edilmesi aile düzenimizi tehdit etmektedir. Batının dayattığı modern yaşam tarzı kadını akşama kadar ve acımasızca çalıştırdığı için normal bir aile hayatına fırsat bırakmıyor. Dışarıda alımlı, bakımlı gezen kadın eve perişan, yorgun geliyor. Nazarlar hem kadın, hem erkek için dışarıda, başkasında kalıyor. Bu durum aile problemlerine, tatminsizliklere ve boşanmalara neden oluyor. Medyanın ve görsel araçların harekete geçirdiği cinsellik pek çok yuvayı yıkıyor, cinayetlere neden oluyor.

Pornografik yayınlar ve cinselliğin her ortamda sürekli öne çıkarılması nedeniyle cinsel istismar, cinsel sapık ilişkiler patlama yaptı. Cinselliğin ve pornografinin uyuşturucu, alkol, hırsızlık, cinayet vs. gibi hangi suçları tetiklediği ciddi bir araştırma konusu. Bu gün cinsellik-pornografi ahlaki bir suç olmanın ötesinde bir toplumsal güvenlik sorunu haline geldi. Kamu kurumlarında çalışan pek çok memur-bürokrat dairelerinde internete açık bilgisayarlardan porno sitelere girmekte, birbirlerine bu görüntüleri forward etmektedirler. Kadın ticareti ile sivil ve askeri bürokratlar elde edilmekte, görüntüler alınmakta bu görüntüler-veriler ihaleleri almakta, devlet sırlarını ele geçirmekte kullanılabilmektedir. Şehvetleri kamçılanmış, uçkurundan yakalanmış kimseler her türlü suçu işlemeye müsait hale getirilmektedir.

Bakın konunun uzmanı Prof Dr. Nevzat Tarhan cinsellik, müstehcenlik ve pornografinin zararları hakkında bir mülakatta neler diyor:
‘Müstehcenlik kişide cinsel kontrolsüzlük yapan görüntülerdir; cinsellikle ilgili her türlü duyguları harekete geçiren yayınlardır. Müstehcen yayınlar şu anda daha çok pornografik materyal olarak tanımlanıyor. ABD Başsavcılığı Yüksek Kurulu “pornografik materyalle cinsel şiddet suçları arasında nedensellik bağı vardır” tarzında kurul kararı aldı. Bunun üzerine birçok tartışma başlıyor. Bu görüş şu anda önemli bir sosyolojik ve psikolojik tartışma olarak sürüyor.
’...aşırı dozda cinsel uyarılma varsa, ona karşı duyarsızlaşma başlıyor. Aynı “extazy” veya sigara gibi, aşırı dozdaki şeyler bağımlılık yapıyor. Cinsellikle çok karşılaştığı zaman birey artık duyarsızlaşıyor. Bu sefer daha fazla uyarılma olunca rutin karşı cins uyarmıyor. Bu sefer pornografik şeyler arıyor veya uyuşturucu kullanıyor. Cinselliğe yöneliş ve aşkın cinselliğe indirgenmesi insanlık için bir felâkete gidiş işareti veriyor. Erken yaşta cinsellikle karşılaşan gençler rastgele cinselliğe yöneldiler, cinsel kontrol bozuklukları ortaya çıktı. En büyük zararı evlilik kurumu gördü... Böyle giderse 50 sene sonra cinsel kontrolsüzlük sebebiyle insanlar evlenmeye, çocuk sahibi olmaya ihtiyaç duymayacaklar. Bunun neticesi eşcinsel kimlik, eşcinsel evliliğin yaygınlaşması olarak ortaya çıkacak. Bu olay, insan neslini tüketir.

Freud’un ciddî sorumluluğu var burada. “insanın temel motivasyonu cinselliktir,” dedi… Bu tezi hümanist psikoloji kabul etti. Hümanist psikoloji de, “İnsanı insan yapan tez cinsel dürtülerdir” dedi. Cinsellik kutsallaştırıldı. Cinselliği yaşamayanın ruh sağlığı bozuk olur tarzında nedensellik bağı kurdu teorik olarak. 1995’ten sonra değişen paradigmalar Freud’un bu görüşünü doğrulamıyor…Sevgiyi cinselliğe indirgemek onu küçültmektir… İnsanı somut zevklere indirgemek, insanı hayvansal seviyede yorumlamaktır.
Cinsellik, yemek içmek gibi temel bir dürtüdür. Bunu yok sayamayız. Bunu eğitmek, kanalize etmek, yaşam enerjisi haline getirmek gerekir. Uranyum gibidir; iyi ve doğru şekilde kullanırsanız enerji verir, kişiyi geliştirir, ama doğru kullanılmadığında zarar verir.
Küresel bir cinsel fırtına yaşanıyor ve bunun sonuçları da küresel olacaktır…. Cinsellikle kontrolü başaran toplumlar ayakta kalacaklardır. Bunu başaramayan toplumlarsa yenik düşeceklerdir.’ (http://www.bilgipasaji.com/forum/kadinca-498/792483-cinsellikle-kontrolu-basaran-toplumlar-ayakta-kalacaklardir.html 18.11.2009)

Bir suçta, tahrik edenler suça ortak ediliyor. Cinsel dürtülerin harekete geçirilmesi aynen korkunun, nefretin tahriki gibi hormanel dengelerle oynamadır. Peki, Tv’lerde, sokaklarda cinselliği tahrik edenlerin, insanları ahlaksızlığa, tacize, tecavüze, fuhşa sevk edenlerin tahrik suçu yok mu? Bunlar özgürlük olarak mı anılacak? Cinsellik bu kadar hoyratça, banal şekilde sunulurken yetkililer bir tedbir almayacaklar mı?
İnsanlık bu problemi dikkate almalıdır. Zihinleri çürüten, beyinleri hadım eden, aileyi bitiren, toplumun köküne kezzap suyu döken cinsel metaların, görüntülerin sorumsuzca ve her yerde kullanılması engellenmelidir. Devletin ilgili kurumların aileyi, gençleri ve toplumu koruma adına tedbirler almalı, düzenlemeler yapmalıdır.

Bu gün malum bir el dünyada kadınları bir orta malı, toplum çözücü, ahlak bitirici ve ticari meta olarak kullanmaktadır. Dün kadının adının olmadığı dünyada bu gün -güya haklar veriliyor denerek- kadın ticarileştirilmiştir. Beşinci kol faaliyeti diyebileceğimiz nesilleri, toplumları ve insanlığı çürüten bu tür organize faaliyetlerin arkasında büyük oranda, diğer insanları kendilerine hizmetkâr varlıklar olarak görenler vardır. Bir kesim cinsellikle, pornografiyle insanlığa daha kolay hükmetmenin, ülkeleri-toplumları teslim alıp yönlendirmenin hesabı içindeler.
İnsanlık cinsellikle çürütülüyor, beyinler-zihinler pornografiyle hadım ediliyor…
Aktifhaber

Said-i Nursi ve Gül’e İngiliz ödülü
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com

22 Mart 2010Pazartesi
Malum, devletin en önemli kademelerinde Fethullah Gülen, yani Said-i Nursi ekolü etkili ve yetkili… Said-i Nursi’nin en az konuşulan yanı “İngiliz nefreti”dir. Onları, “Osmanlı ve İslâm dünyasının kuyusunu kazan şeytanlar” olarak gördü.

Bunun sebebi de kendi ifadesiyle, “Bir değil, bin”dir!.. Hele İngiliz Sömürge Bakanı’nın, “Kur’ân İslâmların elinde bulundukça onlara hâkim olamayız. Ya Kur’ân’ı kaldırmak yahut onları bu Kitap’tan soğutmak zorundayız” demesi öyle zoruna gitti ki, hayatı boyunca İngilizleri, İslâm ve İslâm dünyasının baş düşmanı saydı.

Bunları hatırlamamın sebebi, İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House’un meşhur kristal cam ödülüne bu yıl Cumhurbaşkanı Gül’ün lâyık bulunması oldu. Türkiye, Gül’ün liderliği altında sivil demokrasiyi yerleştirmiş, siyasi ve hukuk reformlarını gerçekleştirmiş… Ayrıca Gül, Irak’taki arabuluculuk rolü, Afganistan-Pakistan liderlerini bir araya getirmesi, Türkiye-Ortadoğu işbirliğine yaptığı katkılarından dolayı takdir edilmiş… Tabii Kıbrıs sorunu, AB’yle ilişkiler, Türkiye-Ermenistan ilişkileri gibi konulardaki önemli, yapıcı çaba ve rolü de unutulmamış!..

Bu Chatham House hakkında biraz bilgi vereyim. Resmen 1920’de kurulsa da kökleri 1900’lerin başına gidiyor. O zamanki adı “Yuvarlak Masacılar”dı. İsrail devletinin kuruluşuna öncülük eden, Osmanlı’yla, Orta Doğu’yu ilk parçalayan Sykes–Picot haritalarını çizen ve Sevr’i yapan bu masaydı. Sonradan resmi bir kuruma dönüştürülüp, “Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstütüsü” adını aldı. O günden beri de dünyanın sorunları ve doğabilecek krizlerin tartışılıp, yönlendirildiği ilk adres oldu. Türkçesi, bir düşünce kuruluşundan çok, dünyaya yön veren bir merkez… İkinci önemli özelliği de Exeter Üniversitesi’yle bağlantısı. Abdullah Gül ve Fehmi Koru’nun eğitim gördüğü bu üniversitenin, İngiliz istihbarat servisiyle bağlantılı olduğu öne sürülmüştü. Exeter, 2006’da Gül’e, 2007’de de İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na doktora payesi verdi.

Oysa Cumhurbaşkanı Gül de, AKP’den önceki döneminde İngilizlere soğuk duran biriydi. Hatta bir konuşmasında, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı’nın, “Biz Türkiye’yi kendi haline bırakamazdık, Türkiye’yi başka yönlere sevk edemezdik” açıklamasına kızıp, “Bu İngiliz Dışişleri Bakanı, Bosna-Hersek’teki katliamın arkasında olan birkaç Dışişleri Bakanından birisidir. 250 bin Müslüman’ın, Avrupa’nın, dünyanın gözü önünde katledilmesinin müsebbiplerinden birisidir. Bu adam mı, Türkiye’ye sevgisiyle, Türkiye’yi biz aldık diye sevinecektir?..” demişti. Hakikaten de o zaman, “AB Hıristiyan Birliği’dir. Türkiye’nin AB’ye girmesi hikâyedir” görüşündeydi.

Ancak AKP’nin kuruluşu ve Başbakanlığı döneminde en yakın dostları, dönemin Türkiye Büyükelçisi Westmacot ile Dışişleri Bakanı Jack Straw, ilk sözleri de, “İlk hedefimiz AB… AB için reformlar sürecek” oldu. Hatta Başbakanlığı sırasında AB zirvesine kendi imzasıyla gönderilecek “iyi niyet mektubu”nun İngiliz Büyükelçiliği’nde hazırlandığı ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanlığı döneminde Türkiye’yi çepeçevre kuşatan AB’nin 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki ağır hükümler üzerine Lüksemburg’a gitmeme kararı alan Gül, yine İngiliz Büyükelçi Wastmacot tarafından ikna edildi. Gül, “son anda ve gönülsüz” bir şekilde Lüksemburg’a gidip, o belgeyi imzalayınca, İngiltere Dışişleri Bakanı Straw’ın, “Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım” demesi de unutulacak gibi değildir.

İngiliz Kraliçesi’nin ilk madalya taktığı kişi Sultan Abdülaziz’dir. Bundan 100 yıl sonra bir başka İngiliz Kraliçesi ülkemize gelip, Gül’e, “Büyük Şövalye Nişanı” taktı. Gül de hayatının ilk smokinini Kraliçe için giydi, eşi Hayrünnisa Hanım duygularını, “Kraliçe geldiğinde, aile yakınımız ziyaret etmiş gibi oldu. Akraba gelmiş gibiydi” sözleriyle ifade etti.

Tarihin tanıklığı yeter; Bu İngilizlerin her adımında, her ödülünde, her sözünde bir “keramet” vardır.

Hele de Jack Straw’ın!.. Şimdilerde Adalet Bakanı olan Staw, geçenlerde İngiltere’ye giden Başbakan Erdoğan’a, “Ben evimde, Türk çamaşır makinesi kullanıyorum” demiş.

Acaba “Türk çamaşır makinesinde” hangi kirli çamaşırlarını yıkıyor ve yıkamayı planlıyorlar?

Cumhurbaşkanı Gül, kristal cam ödülü Sonbahar’da Kraliçe’nin elinden alacakmış… Biz şimdiden “hayırlı, uğurlu olsun” diyelim, ama yaşasaydı acaba Said-i Nursi ne derdi ki?!..
avaztürk

BU GİDİŞİN BAŞI VAR, BİR DE SONU
Banu Avar
24.06.2010

Bu gidişat çok önceden belirlenmişti! 100 yıl önce bugün hedeflenmişti!

Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wilson .. Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson ilkelerine adını veren kişi… Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen Amerikan başkanı.. Bakın ne diyor:

‘Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır…’

Geçenlerde Dışişleri Bakanı işte bu Wilson’ın adıyla anılan ödüle layık görüldü…
Wilson’ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak…

O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye’yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleşmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp bir daha gelmek üzere gittiler…
Türkler inaılmaz şartlarda yaptıkları savaştan galip çıktılar. Yedi Düvel buna ağızları köpürerek ‘Türk Mucizesi’ dediler..
Ardından yepyeni bir ülke kuruldu. Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar , Arabalar yaptılar. Madenlerini işlemeye başladılar, Petrol aradılar…Tarıma yol verdiler, yurttaşlar yarattılar.
Ama içerde işi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. … Kürt Sait isyanı Lozan’da Musul meselesi masadayken, Dersim İsyani, Hatay için direnilirken tezgahlandı.

BATIYA HAYRAN AYRAN BUDALALARI!

1930’lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş ‘uzmanlar’ genç cumhuriyeti ziyaret etmeye başladı.. Her şey yeniden kurulurken maskeli sırtlanlar Ankara’da boygösterdi .. Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran ‘münevverler’, yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938’de milletin önderi öldü ve geride kalanlar hemen Batı’ya koştu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında , Gazi Paşa’nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemişti. Gazi paşa’yı ‘anlamayıp sadece inananlar’ asıllarına rücu ettiler!

2. paylaşım Savaşına kadar ‘ecnebi uzmanlar’ yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar…
2. Dünya savaşı ile bir süre ara verdiler.. Yalta’da yeni bir düzen kuruldu artık Avrupa’nın mührünü Amerika alacaktı
Savaşın sonunda ‘yeni dünya’ sırtlanları İsmet İnönü’yü bir sömürge anlaşmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluş’dan 24 yıl sonra Türkiye’yi esir etti.
Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO’ya alındık Bedelini Korede kanla ödeyecektik. Üstüne üstlük ‘Canım Amerika!’ diye şarkılar söyledik!
Hollywood filmleri seyrettik, Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..

1956’da küresel elitin önde gelen ismi, Rockefeller, ABD başkanı Eisenhower’a: ‘Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!’ diyordu.. Sonra Ortadoğu’daki yüksek idealleri için, işlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak işlerine gelmeyenleri devirmek amacıyla yardım fonlarının kullanılacağı’ karara bağlanıyordu..
1966’da NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD’ye devrettik.
1971’de ‘Büyük Türkiye’ hayallerimizin bedelini birbirimizi kırdırarak ödettiler Ardından bir darbeyle işi bitirdiler!
Uslanmayıp 1974’de Kıbrıs barış harekatını yapınca ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık..
1984’de Türkiye ağır sanayi hamlelerine Güneydoğu Anadolu Projesini ekledik. PKK ile ödüllendirildik!
SEVR HORTLADI!

100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip Türkiye’nin önüne kondu. Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu..

Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip ülkemizin başına koydular…
1991’de başa geçirdikleri Turgut Özal’a kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar.
Çekiç Güç kontrolünde bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar..
Irak’ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi!
Derken Özal, ‘Bir Türk-Kürt Federasyonu’ndan’ bahsediverdi!
Bu arada on binlerce vatan evladı yitirildi….

1995’de Avrupa Birliği ‘Kürt Sorununu askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!’ diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları Azınlık konumuna oturtuldu…
Aynı anda Türkiye’nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleğine sokuldu.
1999’da Apo Türkiye’ye verildi. Artık İmralı’dan terörü yönetecekti!
Vatan evladı ölmeye devam etti!
2002 de Türkiye’ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti.. Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP’ye iktidar koltuğunu verdi!
2004’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi… Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ‘VUR!’ deniyordu.
Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğuya NATO uçaklarıyla aktı…Ordunun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız, 10 yıl içinde 50 kat arttı.
Eşzamanlı olarak Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel ‘iktidar’ girişimleri teröre zemin hazırladı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar. ‘Sahiplerinin sesi’ olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler şirketleşmeyi tamamlıyorlardı. İşbirliği yapan akademisyenler rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı.
2007’de Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip Ankara’ya yuvalandı.
Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları kralın çıplak olduğunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. Konuşmaya başlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri’ye davet edildi..(!)

ARTIK ‘YETER’ DİYENLER…

Şimdi geldiğimiz noktada her şey apaçık ortada! Düşman belli..Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmedi.
Çokuluslu şirketlerin kontrolünde ABD ve Avrupa Birliğinin elitleri, ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar, İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler !. Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar…
Hepsini toplasanız 10 bin kişiyi bulmazlar!
Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon..
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, örselenmiş ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet… Sessiz ama derinden, son anda ‘YETER’ diyen…İşte bu nedenle ZALİMler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor.

Bu millet artık Terörün Washington ve Brüksel’den fışkırdığını biliyor. Batıyla ittifak yapanların, eşbaşkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da!
Eylüldeki referandum halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman başka bir dönem başlayacaktır!
Allah tüm şehitlerimize RAHMET eylesin!!! Onların kanı yerde kalmayacak!

Odatv.com

İbrahim Karagül
Bu ne sevgi, bu ne iltifat Başbakan!

İngiltere'nin Muhafazakar Partili Başbakanı Davet Cameron, Türkiye'de öyle sözler söyledi ki, bugüne kadar hiçbir ülkenin, kimsenin Türkiye'yi böylesine övdüğüne tanık olmadık. Majestelerinin Başbakanı sanki bir Türkiye Büyükelçisi ya da Türkiye adına lobi yapan bir şirketin temsilcisi gibi, bu ülkeye, politikalarına karşı çıkanlara verdi veriştirdi.

Açık söyleyelim; özellikle Avrupa'da hiçbir ülkeden "dostluğun" böylesini görmedik biz. Şu sözlere bir bakın:

"Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olmasına engel çıkartılması bizi kızdırıyor."

Cameron ve İngiltere'yi kızdıran çevreleri ise, "Türkiye'nin büyüyen ekonomik gücünden korkan muhafazakarlar; Batı-Doğu kutbundakiler ve İslam'a karşı önyargılı olanlar.."

Bu üç gruplar ilgili şu tespitlerde bulundu İngiltere Başbakanı:

İlk grup "korumacılar": Türkiye gibi bir ülkenin yükselişini, ortak refahı daha da arttırma fırsatı olarak değil de karşısında kendisini savunması gereken ekonomik bir tehdit olarak görenlerden oluşuyor. İkinci grup "kutuplaşanlar": Dünya tarihine bir medeniyetler çatışması prizmasından bakıyorlar ve Türkiye'nin, Doğu ile Batı arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu ve her ikisini de seçmek gibi bir tercihi bulunmadığını düşünüyorlar. Üçüncü grup "ön yargılılar: Bu kişilerin bilinçli olarak İslam'ı yanlış anlıyor, sorunun İslam'ın kendisi olduğunu düşünüyorlar.

Bu sözler bana; eksen kayması tartışmaları sırasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün sarfettiği cümleleri hatırlattı.

Devam edelim:

"AB üyeliğinizi tamamen destekliyoruz. Ben bu desteği vermek için Ankara'ya geldim. Ben sonuna kadar bunu destekleyeceğim. Bürüksel'in yolunu açmak için çalışacağım. AB için en güçlü savunucularınızdan olacağım. Türkiye'yi bahçenin bekçisi yapıp bahçeye girmesini engellemek bizi çok kızdırıyor. Biz bu yanlışlığı gidermek için çalışacağız." "Türkiye'nin komşularıyla sıfır problem anlayışını savunuyor ve destekliyoruz."

General de Gaulle'ün, İngiltere'yi Avrupa dışında bırakmak için söylediği sözleri hatırlatan Cameron, bugün aynı sözlerin Türkiye'ye söylendiğine işaret ederek adeta bir kader bağı kuruyor. Türkiye-İngiltere arasındaki stratejik ortaklık belgesinin yenilenmesinin öneminden bölgesel ortaklığa hatta Filistin meselesinin çözümüne, İran'ın durdurulmasına kadar çok geniş bir alanda bir ortaklıktan söz ediyor.

"Sizden farklı bir ülke olmanızı, değerlerinizden, geleneklerinizden ya da kültürünüzü bir kenara bırakmanızı istemiyorum. Biz sizin Türkiye olmanızı istiyoruz, tüm vatandaşlarımız için çok daha büyük bir güvenlik ve çok daha büyük bir refah inşa edilmesinde tanımladığım eşsiz rolü, ancak Türkiye olarak üstlenebilirsiniz" diyen Cameron, 2025'te Türk ekonomisinin İspanya, İtalya ve Kanada'dan büyük olacağına vurgu yapması dikkat çekici.

Tamam, anladık. İngiltere, bu dönemde; dünyanın ve Ortadoğu'nun yeniden yapılandığı dönemde, Türkiye'nin etki alanının genişlediği dönemde, ekonomik ve siyasi gücünün arttığı dönemde bize yakın durmak istiyor, dost olmak istiyor...

Söylenen sözlerin, yapılan tespitlerin hepsi doğru. Gerçekten doğru. Ama yine de merak ediyoruz, neden?

İngiltere Başbakanı'nın bu kadar ateşli Türkiye savunucusu yapan şey ne? Bu ne dostluk gösterisi, bu ne aşk, bu ne yakınlık!

Avrupa Birliği dışında yeni oluşumlara hazırlık için mi?

Batan İngiliz ekonomisini diriltmek için mi?

Türkiye ile ortak bölgesel dizayn arayışları için mi?

İran'ı köşeye sıkıştırmak için mi?

Afganistan'da ortak bir şeyler yapmak için mi?

Türkiye-İngiltere arasında nasıl bir gelecek, nasıl bir vizyon ortaklığı inşa ediliyor? Londra, Türkiye için adeta Avrupa Birliği'ni nasıl karşısına alıyor?

Selefi Tony Blair, bu bölgeyi kana bularken aynı doğrular ortada değil miydi? O zaman neden yoktu bu iltifatlar? Tezkere krizi sırasında İngiliz askerleri Türkiye topraklarına sokulmazken yaklaştırılmazken, yakın tarihimizdeki kötü anılar çok canlıyken bugün ne değişti?

Ortadoğu'nun parçalanmışlığı, on yıllar süren kanlı savaşları, istikrarsızlığı, Türkiye'nin neredeyse yüz yıl Anadolu'ya hapsedilmesi bir İngiliz projesiyken, aynı ülkenin şimdi Türkiye'ye adeta emperyal vizyon vermeye çalışması nasıl algılanmalı? Osmanlı siyasal otoritesini haritadan silenlerin Türkiye'ye gelecek biçmesine duyduğumuz şüphe haksız mı?

Tekrar edelim. Cameron çok önemli şeyler söyledi. Tespitlerinin, en azından buraya aldıklarımızın hepsi doğru. Eksen kayması tartışmaları, Türkiye Batı'dan kopuyor yaygaraları zirvedeyken bu sözler çok değerli. Avrupa'nın ağır bir ekonomik bunalım yaşadığı dönemde Türkiye ile ekonomik ilişkilerin kazançlı bir yatırım olduğu da doğru. Kara Avrupa'sının Türkiye'ye iki yüzlü davrandığı ve İngiltere'nin her zaman Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediği de doğru. Böyle bir dönemde, güçlenen, etkisi genişleyen Türkiye ile ortaklık yapmak için bir çok ülkenin istekli olduğunu da biliyoruz.

Ancak bütün bunlardan, hepsinden daha doğru bir gerçeğimiz var. Kudüs'te yaşadığımız, Kanal'da, Çanakkale'de yaşadığımız, Irak'ta/Yemen'de yaşadığımız, bize bin yıllık tarihin en ağır bedelini ödeten bir gerçeğimiz var. Bir tarihimiz... Bu millete kan kusturan o tarihin mimarı İngiltere idi. Pakistan'dan Kuzey Afrika'ya uzanan kuşaktaki bütün bunalımlarda onların kan izleri var.

Kısaca İngiltere bizim zihinlerimizde sabıkalı bir ülke. Toplumsal hafızamızın yüzyıllar boyunca unutamayacağı gerçekler bunlar.

Öyleyse bu sözler bir taraftan gururumuzu okşarken diğer taraftan endişelendirir bizi. Bu sevginin, dostluk şovunun arkasından neler geleceğini hesap ederiz, etmeliyiz.

Gaza gelmeyeceğiz, gelemeyiz. Majesteleri Türkiye için ne planlar yapıyor acaba? Düşünmemiz gereken şey bu!

Yeni Şafak

Vatan Topraklarımız Hangi Yollarla Yabancıların Eline Geçiyor
Prof. Dr. Cihan Duru
www.acikistihbarat.com
06.09.2010

Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Mehmet Akif Ersoy.


Gerçeklerle değil, daha çok hayallerle yaşıyoruz, bizi bunlarla avutuyorlar. Halkı uyutmakta yönetenlerin eline kimse su dökemez. İsrail, Gazze, şu açılım, bu açılım derken Türkiye’nin gerçek sorunları güme gidiyor. Oysa bunlar o kadar çok ve önemli ki… Ben gerçek sorunlarımızdan başta gelen birine bir kez daha değineceğim bu yazımda: Yabancılara toprak satışı…

Bir kez daha değineceğim, çünkü siz şu satırları okuduğunuz anda bile, Türkiye’nin tapusundan bir parsel daha yabancı bir devletin millî servetine katılmış bulunuyor.

Yabancıya toprak satışı Türkiye’nin kanayan yaralarından biridir, üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Ne yazık ki bu büyük sorun yeterince takip edilmiyor; temel politikası, millete ait ne varsa satmak olan AKP iktidarı ise bildiğini okumaya devam ediyor.

Yabancıya toprak satışı emperyalizmin çevre ülkelerine yönelttiği altı silahtan biridir. Bu silah Osmanlı’ya karşı da kullanılmıştır.

O zamanın büyük devletleri serbest ticaret antlaşmalarının, dış borçlandırmaların ardından, maliyesi bozuk Osmanlı’dan, bazen borç verme karşılığında, bazen tehdit ederek birçok ödün almıştır.

Bunlardan biri de yabancıya toprak satışının, 1867’de serbest bırakılmasıdır.

Bir ihanet olan bu uygulamaya Atatürk döneminde son verilmiş, ne yazık ki AKP ile birlikte Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2003 yılında yeniden başlatılmıştır. AKP hükümeti döneminde 8.3 milyon metrekare toprağımız yabancıların eline geçmiştir.

Acaba Türkiye’nin toprakları hangi yollardan yabancıların eline geçiyor? Yazımın konusu budur[i].

Benim belirlediğim kadarıyla yöntemler çok çeşitli... Bunları 4 başlık altında toplayabilirim:

-Doğrudan satışlar
-Dolaylı satışlar
-Tarım arazileriyle ilgili olanlar
-Diğerleri.

I) DOĞRUDAN SATIŞLAR

Türkiye’de topraklarımızın yabancıların tapulu mülkü olmasını, yabancı devletlerin millî servetlerine katılmasını sağlayan birinci yol, doğrudan doğruya satışlardır.

A) Doğrudan satışların yolu, AKP iktidarının 19 Temmuz 2003’de çıkardığı yasa ile açılmıştır.

Daha doğrusu, topraklarımızın yabancılara -dünyada görülmemiş bir şekilde- sınırsızca satılması bu yasa ile başlamıştır. Ancak şikâyet üzerine uygulama Yargı tarafından engellenince, AKP Hükümeti 7 Ocak 2006’da ikinci bir yasa çıkararak satışlara bazı kısıtlamalar getirmek zorunda kalmıştır. Ne var ki değişen fazla bir şey yoktur, şu anda bile ülke topraklarının el değiştirmesi büyük bir hızla devam etmektedir.

Yabancılar 19 Temmuz 2003 tarihine kadar taşınmazları, daha ziyade yerli aracı kullanarak alabiliyorlardı. Bu tarihten sonra doğrudan doğruya satın almaya başladılar.

Yasa ile, ülkemizin en verimli, en değerli toprakları yıllardır parsel parsel yabancı mülkü oluyor.

Satışlar tek tek, ufak ufak, geniş bir mekânda gerçekleştiği, medyaca da görmezden gelindiği, gizlendiği için farkına varmıyoruz.

Oysa ünlü deyiştir: Taşı delen, suyun şiddeti değil, damlaların devamlılığıdır.

Doğrudan toprak satışları bazen bir defada çok büyük miktarlarda da yapılmaktadır. Buna, Rusya’nın en zenginleri arasında yer alan Roman Abramoviç’in İzmir Çeşme’de Çiftlikköy’de satın aldığı Kum Beach’i örnek olarak verebilirim.

Yaklaşık 160 000 metrekarelik olan bu alan yalnız bir yabancı özel kişinin tapulu malı olmakla kalmamış -vurgulamakta yarar görüyorum- aynı zamanda yabancı bir ülkenin (Rusya’nın) millî servetine katılmıştır.

B) Yabancıya doğrudan taşınmaz satışının bir de “ticari” nitelikli yönü, yani “ticari satışlar” şekli vardır.
Buna göre bizzat yabancılar emlakçılığa soyunmuş oluyor:

Yabancılar, İngiliz, Fransız, Alman,… Türk topraklarını satın alıp yine yabancılara pazarlıyor.

Bundan başka, örneğin İngilizler Kalkan’da satın aldıkları lüks villalarda pansiyon hizmeti bile veriyorlar. Ticarî gayrimenkul için dünyanın her yerinden yatırımcı geliyor Türkiye’ye. İngilizler, İrlandalı ve Hollandalılar yazlık konut alanına ilgi gösteriyor. Özellikle İngiltere ve İrlanda'dan bazı fonlar bir apartman ya da sitenin tümünü satın alıyor, sonra satıyorlar.

C) İngiliz bankaları Türkiye’den toprak almaları için müşterilerini teşvik ediyor ve onlara kredi kolaylıkları sağlıyor. İsrail ve ABD benzer bir planı Irak’ın kuzeyinde de yürütüyor.

Irak'ta faaliyet gösteren Kürdistan Kredi Bankası Irak’ın kuzeyindeki Türklerin ev ve topraklarını satın almaları için Kürtlere beş yıl vadeyle faizsiz kredi veriyor.

'Türkmen Eli' teşkilatının Kafkasya temsilcisi Metin Arslanlı’ya göre Türklerin taşınmazlarını satın almak için kredi açan bu banka, İsrail'de faaliyette bulunan dört şirket tarafından desteklenmektedir. Musul, Kerkük, Erbil, Dohuk, Bakuba, Felluce, Selahattin ve Süleymaniye'deki toprakları, Kürtler aracılığıyla, ABD'liler ve Yahudiler satın almaktadır.

II) DOLAYLI SATIŞLAR

Doğrudan satışlar “açık kimlik”le yapılan alımları kapsar. Buna karşılık, dolaylı satışlarda gerçek kimlik gizlidir. Dolaylı (gizli) satışların büyük bir kısmı, Türk şirketlerinin veya Türk vatandaşlarının (paravan şirket veya kişilerin) adları kullanılarak yapılmaktadır.

Dolayısıyla toprakların yabancıların eline geçtiği, gerçek sahiplerinin onlar olduğu tapu kayıtlarında görülmemekte, istatistiklere de yansımamaktadır.Dolaylı satışlar; “yabancıların, sınırlı aynî hak tesisi”, ölüme bağlı tasarruflar, güvenilir Türkiye yurttaşları, paravan şirketler aracılığıyla gayrimenkul edinmesi” şeklinde tanımlanabilir.

Bazı aynî haklar şunlardır: İntifa (yararlanma) hakkı, oturma hakkı, üst hakkı, kaynak hakkı, irtifak hakları.

Görünürde bir Türk yurttaş adına tapuya kayıtlı bir taşınmazı yabancı bir şirket, intifa hakkı yoluyla 100 yıla kadar kullanabilir. Kaynak hakkı bir gayrimenkulün içinden çıkan sudan yararlanma hakkıdır. Bunda ve diğerlerinde de aynı durum yaratılabilir.

Kamuoyunu uyandırmamak, tepki çekmemek isteyen yabancı şahıs ve şirketler bu yollara başvuruyor.

Ülkemizin değişik yerlerinde rastlanıyor uygulamaya:

Örneğin, Güneydoğu Anadolu’da paravan kişi ve şirketler üzerinden yabancılar gayrimenkul sahibi olabiliyor. Bu açıdan İsrail’in faaliyetleri zikredilmeye değer: İsrail tarım teknolojisinde büyük atılımlar yapan bir ülke. Bu üstünlüğü onu GAP’a çekiyor. Gözleri hep oraya dikili…

Sürekli olarak, çok önemli miktarlarda toprak kapatıyorlar Güneydoğumuzda. Ancak İsrail başka bölgelerde de ciddi miktarlarda toprak satın alıyor.

Nasıl? Doğrudan doğruya değil, birtakım aracıları kullanarak!

Dediğim gibi sızma GAP’la sınırlı değil, Batı Anadolu’da da durum aynı. Hepsi de bitek, tarıma elverişli topraklar...

III) TARIM ARAZİLERİYLE İLGİLİ OLANLAR

Tarım arazilerimiz birkaç farklı yolan yabancıların eline geçiyor. Daha önce, kitaplarımda bunlardan çok söz ettim. Belirleyebildiğim kadarıyla, kullanılan yöntemler şunlar: Çiftçiyi yoksullaştırma, hukuk hileleri, banka hacizleri.

A) Birinci olarak çiftçi yoksullaştırılıyor. Yoksullaşan çiftçi, son aşamada toprağını satışa çıkarıyor. Orta Anadolu’da, Batı bölgelerimizde çok yolculuk yaptım. Geçmişte hiç görmediğim şeyler görüyorum artık yol kenarlarında: Tabelalar…, üzerlerinde “satılık arazi”, “satılık tarla” yazan tabelalar!...

Yabancıya toprak satışı tarım sektörümüzdeki küçülmeyle koşut olarak gerçekleşiyor. AKP hükümeti IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları ile yönetti ekonomimizi.

Benim “Korkunç İkizler” adını verdiğim bu kuruluşlar şöyle diyor: Ey

Türkiye, tarım senin sırtında yüktür, tarımı desteklemeyi bırak. Ben sana para vereceğim. Köylüne dağıtırsın. Ama dekar başına, ürüne göre değil.

Şimdi bakın, Emperyalizmin bu taşeronlarının dediği yapılınca neler oluyor:

-Köylü gelir elde ediyor, ancak üretim yapmadan! Havadan elde edilen bir gelir bu...

-Ancak madalyonun bir de öbür yüzü var: Korkunç İkizler AKP hükümetine Neoliberal politikalar dayattı. Çiftçi, bir geçiş aşaması bile tanınmadan serbest piyasanın vahşetine terk edildi. Taban fiyatları sürekli düşük tutuldu. Sübvansiyonlar azaltıldı, bazı hallerde tamamen kaldırıldı. Tohum ve gübre desteği yok, destekleme fiyatları çok düşük. Buna karşılık tarımsal girdi fiyatları yükseltildi.

Sonuç: Üretim maliyetleri arttı. Ürün bedelleri zamanında ödenmedi. Köylü mahkemelere, icra kapılarına düşürüldü. Hayvanlarını traktörünü satmak zorunda bırakıldı. Yeni yatırım yapması engellendi, iflasa zorlandı.

-Çiftçi üretimden soğumaya başladı, toprakla olan bağı zayıfladı, hattâ hiç kalmadı. Küçük üreticiler tasfiye edildi. Türkiye boş tarlalar ülkesine döndü. Çiftçi toprağını satmaya başladı.

-Kimlere satılıyor tarlalar? Tabii parası olana, özellikle çok para verenlere, örneğin bavul bavul Dolarla, çuval çuval Avro ile, Sterlinle gelen yabancılara!

-Sonra ne olacak? Yabancılar toprak sahibi oldukça şirketler kuracak, arazi toplulaştırmasına yönelecekler. Büyük tarım işletmeleri kurmaya başlayacaklar. Bir zamanlar kendi toprağının sahibi olan Türk köylüsü ise, yabancı şirketlerde ücretli işçi konumuna düşecek. Türk çiftçisi kendi öz vatanında yabancıların “maraba”sı olacak.

Bir taraftan da Avrupa Birliği’nde işsizlik gittikçe artıyor, peki çözüm?

Anadolu toprakları ne güne duruyor?

Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin’e göre “çok planlı, programlı bir senaryo” bu:

Türk çiftçisi üretmeyecek; Türkiye tarım ürünlerini dışardan alacak. Kendi kaynaklarını kullanmayacak. Kapılarını yabancı sermayeye açacak. Türkiye tam bir açık pazar haline gelecek. Çiftçi yoksullaştıkça -toprağı elinden alınmış olarak- kentlere sürülecek, proleterleşecek.

Bir zamanlar imparatorluk Almanyası da Osmanlı toprakları için bu mahiyette projeler hazırlamamış mıydı?

B) İkinci yöntemi hukuk hileleri başlığı altında ele alabiliriz.

1) Yabancılar tarım alanlarımızı köylüye yüksek paralar teklif ederek satın alıyor. Tapulu ve tapusuz alanların zilyetliklerini alıyor, muhtar senedi, el senedi gibi yerel araçlar kullanıyorlar. Zilyetlik yöntemi taşınmazın sahibi olmadan, kullanım hakkı sağlıyor.

Somut bir örnek Kars (Digor)’dan verilebilir.

Bölgenin sınır köylerine gelen Amerikalı ya da İsrailli oldukları söylenen yabancılar; tarla sahibi köylülere sadece bir imza karşılığında bol para dağıtıp gidiyorlar. Böyle havadan verilen para miktarı -yaklaşık 5 yıl önceki verilere göre- 3-7 milyar TL!...

Bir yandan da köylülere şu uyarıda bulunuyorlar:

"Tarlanızı her yıl mutlaka ekip biçeceksiniz. Ekip biçmeyenlere para vermeyeceğiz. Siz bunları yapın, paranızı bizden isteyin."

Bu şekilde para alan köylülerin sayısı on yıl kadar önce 3 bin civarında idi, bugün kaça yükselmiştir değerli okur, artık siz tahmin edin onu.

Şimdi şu soru yanıt bekliyor:

Acaba adı geçen yabancılar hazır bir maddî karşılık istemeden, neden böyle yüklü ödemeler yapıyorlardı çiftçilerimize?

Açıklama korkunç: Altına imza atılan sözleşmede yazılı hususlar, ileride toprağın köylünün elinden alınmasına sebep olacak nitelikte. Çünkü söz konusu köylerde bazı evlerin ne tapuları, ne de ruhsatları var. Tarlaların ise, ikisi de yok.

Şimdi sıkı durun: yabancıların imzalattığı sözleşmede, toprakların kendilerine ait olduğu yazılıydı, para alan köylüler ise o tarlalarda işçi olarak çalıştırılıyordu! Yabancılar uzun vadede, uygun zamanda ortaya çıkacaklar ve "Bu topraklar bizimdi zaten. Bakın, onları biz işliyorduk. İşçi çalıştırıyor, onlara ücret vererek kendi toprağımızı ekip biçiyorduk" deyip tarım alanlarını ele geçirecekler. Plan bu!

2) Buna oldukça benzeyen bir diğer uygulama da şöyle: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da büyük toprak sahipleri Yahudi kuruluşlar tarafından ABD’ye davet ediliyor. Toprak hangi genişlikte olursa olsun, yüksek fiyatlar teklif ediyorlar. Toprağın ekilip biçilmesini yine sahibine bırakıyorlar.

Akıl sahibi biri boşuna söylememiş: Yarın için planı olmayan, başkalarının planının parçası olur!

C) BANKA HACİZLERİ

Tarım arazilerinin “banka hacizleri yoluyla ele geçirilmesi” iki yoldan gerçekleşiyor.

1) Birinci mekanizma şöyle işliyor: Çiftçinin bankalardan aldığı krediye karşılık toprağı ipotek ediliyor. Çiftçi temerrüde düşünce, yani borcunu ödeyemez duruma düşünce haciz geliyor, toprağı elinden alınıyor.

AKP iktidarı, bilindiği gibi IMF’nin talimatına boyun eğerek tarıma devlet desteğini kesti.

Girdi maliyetleri artan, ürünü de para etmeyen çiftçi; bu durum karşısında yabancı bankaların cazip imkânlarla sunduğu kredilere başvurdu, başvuruyor, tabii tarlasının ipotek altına alınması karşılığında.

Ziraat Bankası’nın özelleştirilmesi sürecinde kredilerin yetersiz kalması nedeniyle devreye yabancı sermayeli bankalar girmektedir. Uygulamada çiftçinin ödeme gücüne bakılmaksızın ve kasıtlı olarak üretime değil, tüketime yönelik krediler de veriliyor. Bu yöntemle, çiftçiler ödeme güçlüğüne düşürülmekte ve haciz yoluyla topraklarına el konulmaktadır

AKP’nin iktidara geldiği tarihten bu yana geçen 8 yıl içinde - yerli sermayeli bankaların kullandırdığı tarımsal krediler ancak 2 kat artarken- yabancı sermayeli bankaların kullandırdığı tarımsal kredi miktarı 250 kat artmıştır.

Bu durumda toprak hacizlerinden hangileri çok daha fazla yararlanacak?

Elbette yabancı bankalar!

Gerçekten, bazı yabancı bankaların tarımsal kredi kullandırma yoluyla batağa çektiği çiftçiler, bu bankaların haciz işlemleri karşısında çaresiz duruma düştüler.

Ege bölgesinde binlerce hektar arazi özel bankaların verdikleri krediler karşılığında ipotek altında.

Yine Ege ve Trakya bölgesinde birçok çiftçi, hatta bazı köylerin tamamı yabancı bankaların haciz tehdidi ile karşı karşıya bulunuyor.

Özellikle Ege köylü ve çiftçileri aldıkları şartlı kredileri ödeyemeyince, arazileri, tarlaları, evleri icra yoluyla ellerinden alınarak bankaların eline geçmektedir.

Bu arada vurgulayalım ki Türkiye’de ticarî şirketler kuran, yerli bankaları satın alan Yunanlıların bu bankalarından biri çok sayıda tarım arazisine ipotek koymuş bulunuyor.

Sorun Ege ve Trakya ile de sınırlı değil;

Kayseri'nin Kocasinan İlçesi Ziraat Odası Başkanı Emin Yılmaz anlatıyor[iv]: '

'Sattığı mahsulün, giderlerini karşılamaya yetmediğini gören çiftçi kendini kurtarmak için bankalara yöneldi. Bankalar ucuz ve sıfır faizle çiftçiye kucak açtı. O kadar iyi niyetli ve o kadar hoşgörülü davrandılar ki, çiftçiler bankaları koruyucu melek sandı. Bankalar çiftçinin durumunun kötüye gittiğini anlayınca, tutumlarını birden değiştirdiler. Bazıları 'azrail’ kesildi. Çiftçiyi icraya verdiler, kefilleri icraya verdiler. Köylülerin tarlalarına haciz koydurdular. Borçlu, kefil demeden herkesi kıskıvrak bağlayıp perişan ettiler.''

2) İşin bir de kredi kartı yönü var. Bu mekanizmayı da Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın’ın bir uyarısından öğreniyoruz:

“Tarım üreticisi özel bankaların önünde kuyrukta. Hayatını döndürebilmek için kredi kartına yükleniyor. Çünkü ürünü para etmiyor, gübre iki katına çıkmış, açık kredi kartı almaktan başka bir çaresi kalmamış. Bu durum da, üretim araçlarının, tarlasının, traktörünün yakın gelecekte elinden çıkacağı sürecin başladığına işaret ediyor.
”
IV) DİĞER YÖNTEMLER

Yabancıların topraklarımıza sahip olmak için uyguladıkları başka yöntemler de var. Bunları aşağıda kısa kısa açıklıyorum.

-Özelleştirme ve yabancı sermaye: Kamuya ait tesislerin özelleştirilmesi sırasında, tesisi satın alanın yabancı olması durumunda, bu tesislerle birlikte arsa ve araziler de yabancının eline geçmekte, yabancı bir ülkenin millî servetine katılmış olmaktadır. Doğrudan doğruya, yabancı sermaye girişi de aynı sonucu veriyor.

-Madencilik ruhsatları: AKP iktidarında, Türkiye’de 100 000 kilometrekareden fazla bir Vatan parçası; maden arama ruhsatı verilerek, 20 kadar Amerikan, Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketin kullanımına terk edilmiş bulunuyor.

Bu uygulamanın asıl trajik ve bizi şu anda ilgilendiren yönü yasal düzenlemelerle, bu toprakların mülkiyetinin de yabancı şirketlere geçme riskinin bulunmasıdır.

Son veriler şöyle: 1923’ten 2004 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri toplam 1500 maden işletme ruhsatı vermişken, AKP iktidarı Anayasa Mahkemesi’nce iptal kararı verilene kadar, çıkardığı yasa ile 2004-2009 arasında toplam 43 bin 500 maden işletme ruhsatı vermişti.

Türkiye’nin yüzölçümünün üçte biri, 282.898 kilometrekarelik alan, maden işletmelerine açılmıştı.

-Azınlıklar: Rockefeller Vakfı Türkiye'nin bazı pilot bölgelerinde Türk gençlerine Osmanlı dönemi azınlık tapularının araştırmasını yaptırdı.

Araştırma sırasında, gençlerin elde ettiği belge ve kayıtlara el konulması bir istihbarat çalışmasını andırmaktadır. Bu çerçevede, Amerika'daki eski Osmanlı azınlıklarının torunlarının, ABD mahkemelerinde davalarını açmaya başlamış olduğu ifade ediliyor. Amerikan sigorta şirketleri bu davaları şimdiden sigorta etmiş. Hedefleri, Türkiye'den topluca toprak veya tazminat talep etmek.

-Kurtarılmış bölgeler: Dünya Kiliseler Birliği bir proje geliştirmiş. Proje İstanbul'da ve Anadolu'nun her köşesinde, azınlıklar tarafından “kurtarılmış bölgeler” oluşturulmasını öngörüyor.

-Vakıflar: AKP iktidarı vakıf arazileriyle ilgili kanunlarda değişiklik yaptı. Bu yoldan, ülkemizdeki yerli yabancı dinî cemaat vakıflarının arazi edinmelerini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bu arazilerde gerçekleştirilen ticarî yapılaşmalar, söz konusu vakıfların ekonomik yönden büyük olanaklara kavuşmasının yolunu da açmış bulunuyor.

-Dava Yolu: Yunanlılar Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan sonra terk edip gittikleri yerleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dâvâ açarak geri almaya çalışmaktadır. İngilizler Uzunada’yı 1871 tarihli bir tapuya dayanarak ele geçirmeye çalışıyordu. Dava bugün hangi aşamadadır, bilemiyorum.

-İsrail’in faaliyetleri: GAP’da İsrail şirketleri yerli holdinglerle işbirliği yapıyor. Başka ülkelerle ortak projeler yürütüyorlar.

14 Mart 1996 tarihli Türkiye-İsrail Serbest Bölge Antlaşması, İsrail’e GAP bölgesinde olağanüstü kolaylıklar sağlıyor.

İsrail’in bölgede izlediği bir yöntem şudur: Kimi çiftçiler ve kamu personeli MASHAV adlı kuruluş aracılığı ile devşiriliyor. MASHAV, MOSSAD’ın yan kuruluşudur.

Çalışma ilkesi şudur:

“İsrail yönetimi hissedilmeli, ancak görülmemeli.”

Bölgede “İsrail gelse daha iyi olur” propagandası yapılıyor.

Bundan başka GAP personeli, üniversite rektörleri, öğretim üyeleri, ziraat odaları başkanları, bölgenin büyük çiftçileri arasından özel olarak seçilenler İsrail’e götürülüp “eğitim”e tabi tutuluyor.

İsrailli kadınlar Şanlıurfa’daki İtalyan Hastanesi’nde doğum yapıyor; doğurdukları çocukları Türk yurttaşı olarak nüfusa kaydettirebilmek için!

Bu ilimizin nüfusuna kayıtlı yurttaşlar adına alınan topraklar İsrail şirketleri tarafından uzun süreli olarak kiralanmaktadır. Bazı Yahudi asıllı kişiler köy köy dolaşarak, toprak alma yönünde girişimlerde bulunmaktadır.

SONUÇ

Büyük devletlerin öyle sorunları vardır ki bunlar siyasi partilere, parti program ve uygulamalarına emanet edilemez. Bunlar Devlet sorunudur ve siyasi partiler ancak onları uygulamakla yükümlüdür ya da ancak uygulama yöntemlerini farklılaştırabilirler.

İşte bu temel sorunlardan biri -bence- yabancıların ülkede toprak sahibi olmasıdır.

Devletimizin yargı organlarından, Anayasa mahkemesi 1985’de

“Toprak devletin kurucu unsurudur, yabancıya satılamaz”

prensibini oluşturmuştu.

Ne var ki AKP diye bir parti iktidara gelince 2003’den itibaren harıl harıl satılmaya başladı topraklarımız. Devlette süreklilik bırakılmadı çünkü!

Yabancıların ülkemizde toprak edinmesi kesinlikle esaslı ölçüde kısıtlanmalı, yeniden AKP iktidarından önceki ölçülere indirilmeli, hele tarım arazileri için sözü bile edilmemelidir. Tarım topraklarının yabancılarca ya da yabancı denetimli bankalar tarafından alınmasını engelleyici yasalar derhal çıkartılmalıdır.

Bismark ve Atatürk’ün şu sözleri yasa yapıcıların ve uygulayıcıların kulaklarına küpe olmalıdır:

Büyük bir devlet parti görüşlerine göre idare olunamaz.
Bismarck

Bir partinin programı tek bir şahsın kafasından değil, ülkenin gerçeklerinden çıkmalıdır. Bu da ancak bilim adamlarının, uzmanların ortak katkısıyla sağlanabilir.
Atatürk

Kaynak: Prof. Dr. Cihan Duru - Açık İstihbarat Türkiye Yahoo Posta Grubu
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com