EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

AcIların Cumhuriyeti:TC/Oğuz Gürses

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 7:00 am    Mesaj konusu: AcIların Cumhuriyeti:TC/Oğuz Gürses Alıntıyla Cevap Gönder

Acıların Cumhuriyeti:TC
Oğuz Gürses

GKB Yaşar Büyükanıt, Cumhuriyetin kuruluşunun 84. yıldönümü dolayısıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına hitaben yayımladığı mesajında "bize bu acıları yaşatanlara, o acıları, hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız" demiş...

Paşa'nın PKK militanlarını kastettiği malûm...

PKK miilitanlarının son Dağlıca baskınında onlarca askeri öldürüp yaraladığı ve 8’ini de esir aldığı da malûm...

Paşa buna çok üzülmüş ve “bize bu acıları yaşatanlara, o acıları, hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız" diyerek PKK militanlarından çok korkunç, çok vahşî çok merhametsizce” intikam alınacağını, bu intikamın şiddet, dehşet ve vahşetini onların hayâl bile edemiyeceklerini belirtiyor....

Acaba ne yapmayı tasarlıyor Paşa?

PKK militanlarını yakalayıp jiletle lime lime edip yaralarına tuz mu basacak?

Diri diri derilerini yüzdürüp derilerinden askerlerine üniforma mı yaptıracak?

Yakalayıp her birini nüfusa kayıtlı oldukları il veya ilçelerde kazığa mı oturtacak?

Biz bu intikamın dehşet ve vahşeti hakkında ne hayal edersek edelim, Paşa’nın kastettiği o değil...

Zira Paşa’nın PKK militanlarına yapmayı tasarladığı şey her ne ise, bunun bir insanın aklına ve hayâline bugüne kadar hiç gelmemiş bir şey olacağı kesin...

Bu öylesine şiddetli bir vahşet olacakmış ki, uygulanınca PKK militanları “hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta” acılar yaşayacaklarmış...

Demek günlerdir toplantı üstüne toplantı yapıp bunu konuşuyorlarmış: “ Şu hain PKK’dan öyle bir intikam alalım ki, hem onlara hayâl bile edemiyecekleri yoğunlukta acılar yaşatsın, hem de dünya durdukça adı bizimle birlikte anılsın; Kazıklı Voyvoda gibi...”

Sonunda bunu bulmuş olmalılar ki, Paşa bu kadar kesin ve kararlı konuşuyor: “Yakında göreceksiniz... Kabak gibi oyacaz lan hepinizi!”

Ne zaman mı?

Paşa onu da bir resepsiyonda ağzından kaçırdı: RTE’nin Washington’a gidip eşbaşkanı Bush’tan olur almasından hemen sonra...

***

Peki, bu PKK militanları kim?

TC’nin vatandaşları...

Kendileri de, anaları, babaları, hısımı akrabası da bu ülke nüfusuna kayıtlı ve bu ülkede yaşıyor...

GKB Büyukanıt na’pıyor?

Başında bulunduğu TSK’ya Cumhuriyet bayramı mesajı yayınlıyor... Bu arada da “kızım sana söylüyorum, sen anla gelinim” hesabı bu ülkenin bazı vatandaşlarını da açıkça tehdit ediyor...

Ne diyor: "Bize bu acıları yaşatanlara, o acıları, hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız...”

Kime diyor: PKK militanlarına...

PKK militanları kim: Bu ülkenin vatandaşları...

Maaşını bu ülkenin halkından toplanan vasıtalı veya vasıtasız vergilerle oluşturulan kaynaktan alan bir bürokrat, kendisine maaş ödeyen halkın bir kısmını bu kadar açık bir biçimde tehdit edebilir mi?

Ama onlar “terörist”...

Onlar “terörist”se bu ülkenin adliyesi, hakimleri, savcıları, ceza ve infaz kurumları yok mu?

Bu ülkede cezaları GKB’ları kesip, infazı da onlar mı yaptırıyor...

TC’nin hangi kanununda “askerlere acı yaşatanlara, askerlerin o acıları, hayâll bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatmaya hakkı vardır” diye bir madde var?

Böyle bir kanun maddesi yoksa GKB hangi hakla böyle bir infazdan açıkça ve rahatça sözedebiliyor?

TSK hükûmetin emrinde bir icra organı mıdır? Yoksa yasama-yürütme-yargı erklerini tek başına temsil eden bir kurum mudur?

TSK Hükumetin emrinde bir icra organı ise; GKB suçları ve suçluları tek başına belirleyip, bunlara verilecek cezaların mahiyet ve miktarını da yine tek başına tayin edip, bunların infazını da kendisi tarafından yapılmasına kendini nasıl yetkili görebiliyor? Ve bu güne kadar hiçbir GKB(*) niçin hükûmetin emrindeyiz” demedi de hep ve ısrarla “Yüce Türk ulusunun emrindeyiz, emrini yüce Türk ulusundan alan TSK” gibi hukukdışı lâflar ettti ve etmeye devam ediyor...Buna mukabil hiç bir başbakan çıkıp da “hemşerim sen hangi ulusun emrindesin ve bu ulus sana emir ve yetkilerini nasıl veriyor? Evleri tek tek dolaşıp ‘ey damarlarında asil kan taşıyan yüce ulusum bana bugünkü emirlerin nelerdir’ diye mi soruyon? Anket mi yaptırıyon? Telepati mi yapıyon? İstihareye mi yatıyon? Bu ‘Yüce Türk ulusu’yla nasıl bir emir- komuta iletişimin var? Böyle bizim bilmediğimiz bir iletişimin varsa, bizim bundan niye haberimiz yok? Ve bu yüce Türk ulusu habire bu seçimleri, referandumları niye yapıyo? Bu ulus hafif meşrep kadınlar gibi sana ayrı bize ayrı şeyler mi söylüyo da, sen bizi hiç iplemiyon?” diye sormuyor..

TSK yasama-yürütme-yargı erklerini tek başına temsil eden bir kurumsa; TBMM, Hükumet ve adlî organlar niye var? Kamu bütçesinden bu organlara niçin dünyanın parası ayrılıyor? Ve daha önemlisi her yıl bu cumhuriyet bayramları niye kutlanıyor? Her şeye GKB’nın karar verdiği bir rejime hiçbir siyaset ve hukuk kitabında “cumhuriyet” denilmez... Onun adı başka bir şeydir...

***

Sen PKK militanlarına, “hayal bile edemiyecekleri yoğunlukta acılar yaşattın diyelim; ne olur?

Ve yine diyelim ki; bu acıları yaşayan PKK militanları acıların şiddet, dehşet ve yoğunluğuna dayanamayıp öldü...

Sonra?

Bunların bu ülkenin vatandaşı olan anası, babası, kardeşleri, dedeleri, nineleri, hısımı, akrabası, eşi, dostu, arkadaşı bu durumda ne düşünür?

“Helal olsun Paşaya oğlumuzua kızımıza, kardeşimize, torunumuza, hısımımıza, akrabımıza eşimize dostumuza, arkadaşımıza hayal bile edemiyecekleri acıları nasıl da yaşattı aferin, elleri dert görmesin” mi der?

Demezse bu akan kan durur mu?

Bu mesele çözülür mü?

Öyleyse, bu meselenin bugüne kadar niçin çözülemediğinin, akan kanın hergün niye büyüdüğünün, ülkenin ve toplumun niçin parçalanmanın eşiğine geldiğinin asıl sebebini kendi halkına düşman muamelesininde de öte işler yapmayı düşünebilen ve bunu açıkça söyleyebilen bu zihniyette aramak gerekmez mi?

Bu zihniyeti, -onu besleyip; büyütüp, yaşatan bütün sebeplerle birlikte- ortadan kaldırmadan hangi meselenizi hukuk içinde ve siyaset yoluyla çözebilirsiniz ki?

***

GKB aynı mesajda “Unutulmasın ki, bu Cumhuriyeti kuranlar bizden çok daha büyük acılar çekmiştir.” diye ilginç bir lâf da etti...

Cumhuriyetin kurucu ve yönetici elitinden (laik-kemalist oligarşi) kim veya kimler 1923’ten beri ne zaman ve nasıl “çok daha büyük acılar çekmiştir” diye düşünüyorum kaç gündür; kayda değer bir tek misal bulamadım....

Bir tek mili şef İnönü devrinde “Varlık Vergisi” uygulamaları sebebiyle bu elitin Yahudi olanları bir takım acılar yaşamışlar ama, bu durum kısa sürede telafi edilmiş ve yaralar sarılmış, acılar unutulmuş... Bir de askerî darbeler dönemlerinde iktidar nimetlerinden mahrum bırakılarak cezalandırılan siyaset ve bürokrasi esnafı var ama GKB’nin bunları kastettiğini sanmıyorum...

Başka bir misal de bulamıyorum....

Buna buna mukabil, bu halkın 84 yıldır bu yönetici (laik-kemalist) elitin elinden çektiği inanılmaz acıları tarih boyunca çok az halk yaşamıştır... Paşa bunu da kastediyor olamaz...

Neyse...

Geçmiş cumhuriyet bayramınız kutlu olsun...

Balo var mıydı balo?

(*) Bundan Önceki GKB Hilmi Özkök’ün GKB sitesinde bulunan özgeçmişindeki “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Başbakana karşı sorumlu olan Orgeneral ÖZKÖK” ibaresi emekli olur olmaz metinden çıkarıldı.
Baran

Kamyonet devrildi, 4 işçi öldü, 11 yaralı
15 Eki 2014
Isparta'nın Eğirdir ilçesinde mermer ocağında çalışan işçileri taşıyan kamyonetin devrilmesi sonucu 4 kişi öldü, 11 kişi yaralandı.

Yaralılar hastanelere kaldırılırken kazanın meydana geliş şekli araştırılıyor.
Eğirdir'in Akpınar köyü yakınlarında, mermer ocağında çalışan işçileri taşıyan kamyonet kaza yaptı. Saat 14.00 sıralarında meydana gelen kazada kamyonetin devrilmesi sonucu dört kişi öldü, 11 kişi yaralandı. Yaralılar, olay yerine sevk edilen çok sayıda ambulansla hastanelere taşındı.
Madene yaklaşık 1 kilometre uzaklıktaki yemekhaneden dönen 14 işçinin bulunduğu kamyonetin iddiaya göre, freni patladı. Maden ocağının içindeki yoldan ilerleyen kamyonetin virajı alamayarak devrilmesi sonucu kasasında bulunan işçiler yola savruldu. İşçilerden Dursun Ozan, Mehmet Özalp, Ziya Yılmaz ve Musa Olgun yaşamını yitirdi. Kazada, sürücüyle birlikte diğer işçiler yaralandı.
http://www.aljazeera.com.tr/haber/kamyonet-devrildi-4-isci-oldu

OĞLUM DEVLET KATİLİ OLDU
05 Eylül 2008
Oğlum devlet adına 93-94 cinayet işledi. Başlarında Veli Küçük vardı. Memur verdim çete yaptılar..

2005’te öldürülen Susurluk hükümlüsü özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi, oğlunun devlet adına 93-94 cinayet işlediğini iddia etti ve “Başlarında Veli Küçük vardı” dedi

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili dün şok bir iddia daha ortaya atıldı. 2005 yılında öldürülen Susurluk sanığı özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi oğlunun Ergenekon örgütü bünyesinde devlet adına 93-94 cinayet işlediğini öne sürdü.

Uğur Dündar’ın hazırlayıp sunduğu Star Ana Haber bülteninde bir röportajı yayınlanan Oğuz Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz şok eden iddialarda bulundu. Oğlunun ölümünden Ergenekon örgütünü sorumlu tutan anne Yorulmaz şunları söyledi: “Ergenekon’da sadece paşalar değil siyasetçilerde var. Ben evladımı devlete memur verdim, çeteci vermedim. Ortalama 93-94 kişiyi öldürmüşler. Bazı Kürt işadamlarını başta Ömer Lütfi Topal, Savaş Buldan, Behçet Cantürk gibi PKK ya destek oluyorlar diyerek devlet adına öldürdüler. Oğlum, özel harekat, vurucu tim bu nereye gönderirlerse oraya gidiyor. Devlet çete yaptı. Veli Küçük Paşa bunları başıydı. Emirleri ondan alıyorlardı. Ben büyük bir ihtimalle oğlumun öldürülmesini onlardan biliyorum. Sadece Veli Küçük’le bitmez bu iş, Tansu Çiller Hanım, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin...”

Pehlivanlı’nın intikamı

Öldürülen ANAP Milletvekili Alparslan Pehlivanlı’nın katilini oğlunun arkadaşlarıyla öldürdüğünü iddia eden anne Yorulmaz “..... o zaman başbakandı. Pehlivanlı öldürüldükten sonra rahmetli Abdullah Çatlı’ya telefon ediyor. ’Pehlivanlı’nın kanı yerde kalmasın’ diyor. ’Vuranı temizleyin’ diyor. Abdullah Çatlı’dan böyle bir ricada bulunuyor. O da benim oğluma havale ediyor” dedi.

Anne Yorulmaz röportajın sonunda şunları söyledi: “Tansu Çiller o zaman ’Devlet için kurşun sıkanlarda bir yiyenler de bir’ diyordu. Hani nerede? Oğlumu kullanıp bir kenara atan devlet ölümünden sonra da yardım etmedi. Oğlumun ölümünden sonra ne arayan oldu ne soran. Bir torunum var. Tarhana ve erişte yapıp satarak katkı sağlamaya çalışıyorum. Ama yaşlandım yapamıyorum eskisi gibi. Paşa gibi evladımı kullandılar attılar kenara.”

İhbar mektubu

Yayında, Oğuz Yorulmaz’ın bir yakını tarafından Mehmet Ağar’a gönderildiği iddia edilen bir de mektup okundu. Yorulmaz’ın sağlığında anlattıklarının aktarıldığı öne sürülen mektubun bir bölümünde Susurluk örgütünde yer alan resmi ve sivil kişilerin adları yer alıyor. Ayrıca örgütün siyasi sorumlularının da dönemin Başbakanı Tansu Çiller ile Mehmet Ağar olduğu iddia ediliyor. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de Susurluk örgütünün önde gelen isimleri arasında bulunduğu öne sürülen mektupta şu ifade yer alıyor:

“Başlangıçta her şey vatan için yapılıyordu ama kesinlikle bu resmi grubun içinde üç kişi vardı ki her şeyi vatan için yapıyordu. Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın ve Ercan Ersoy.”

Mektupta Oğuz Yorulmaz’ın Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal’ı, PKK destekçisi oldukları iddia edilen Kürt işadamları Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Behçet Cantürk’ü kendilerinin öldürdüğünü itiraf ettiği de öne sürülüyor.

Annenin İsyanı

Nurhan Yorulmaz, oğlunun cenaze töreninde “Ben oğlumu memur verdim, çete yaptılar. Oğluma sahip çıkmadılar. Mehmet Ağar, Tansu Çiller şimdi konuşsun. Bu işin içinde Susurluk’un parmağı var. Yavruma kıydılar. Yavrumu devirenler de inşallah devrilecek” demişti.

Susurluk'tan 4 Yıl Yemişti

Özel harekatçı polis memuru Oğuz Yorulmaz, 25 Ağustos 1996’da bir telefon ihbarı sonrası Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal cinayetine karıştığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Ancak Ankara’dan gelen emirle serbest bırakıldı. Daha sonra DYP Milletvekili Sedat Bucak’ın korumalığını yaptı. 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasından sonra, Sabancı cinayetinin örtbas edilmeye çalışıldığını ileri sürdü. 13 Ocak 1997’de tutuklandı. Susurluk davasında “çete oluşturmak”tan 4 yıl hapse mahkum oldu. Aynı davada Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken 6’şar yıl, 11 kişi de 4’er yıl hapis cezası aldı. 296 gün hapis yattıktan sonra tahliye oldu. Yorulmaz (42) 29 Mayıs 2005’te Bursa’da bir barda Erol Evcil’e yakınlığıyla tanınan Nilüfer Turizm’in sahibi Hüseyin Kayapalı’nın korumalarıyla çıkan çatışmada öldürüldü.
aktifhaber

Diyarbakır Cezaevi
Yıldırım Türker
Mardin Kızıltepe doğumlu Abas Çelik, Şubat 1981’de yaşadığı köyde askerler tarafından gözaltına alındı. 16 yaşında olan Abas, 16 çocuklu Çelik ailesinin en büyük çocuğu olarak çobanlık yapıyordu o sırada. Hiç okula gitmemiş olan Abas Çelik, Türkçe’yi de zar zor konuşuyordu.

“ Olay olmuştur, haberimiz yoktur, alıp götürdüler beni, Mardin Tugay’a getirdiler.” 16 yaşındaki Çelik, kayıtlara göre jandarmada 75 gün gözaltında kaldı. “Gece gündüz işkence yaptılar. Herşeye maruz kaldım.” Çelik’in “Herşey”den kastettiği cinsel organa elektrik bağlama, kollarından tavana asma, dayak, falaka ve jop sokma gibi işkence türleri aynı yerde gözaltında kalan en az 150 kişinin daha ifadesinde yer alıyor.

“Oradan alıp götürdüler Diyarbakır’a, savcılığa götürdüler. ”Çelik, 75 gün gözaltında kaldıktan sonra çıkarıldığı savcılıkça tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Örgüte yardım ve yataklıkla suçlanıyordu. Çok sonra yargıtay kararıyla anlaşılacağı üzere dava dosyasında delil de yoktu ama 16 yaşındaki Abas Çelik’in tutukluluğu tam 6.5 yıl sürdü. Ve gözaltını mumla aratacak asıl işkenceyi de o cezaevi günlerinde gördü Çelik. Cezaevinde ilk iki yıl boyunca istisnasız her gün sopayla dayak, falaka ve işkence vardı.

“Kalın büyük bir sopadır, hep vururken beş yüz sayıyordu... Lağım suyu içinde yerde süründüyorlar... Yerleri yalatıyorlar... Havalandırmadaki kapaklardan (rögar kapakları) içeri sallandırıp başınla beraber bok suyunun içine sokuyorlar... Su yok... Bir köpekleri var, onun başını yıkadıkları suyu verdiler bir kere... 20 gün yemek vermiyorlardı... Haftada bir gün, bir ekmek 4 kişi paylaşıyorsun...”

Sopayla sıra dayağı sırasında bir tutuklunun beyin kanaması geçirerek öldüğünü izleyen Çelik, bir tutuklu protesto için kendini yaktığında da aynı koğuştaydı.

İki dondurucu kışı hiç bir ısınma tertibatı çalıştırılmayan cezaevinde bir atlet ve eşofmanla geçiren Abas Çelik, Mayıs 1986’da vücudunda kırıklar ve hala görülebilen işkence izleriyle tahliye edildi.

O kırların çoban çocuklarını toplayıp Dante’nin hayal edemediği bir cehennemin her katında ağırlayan 12 Eylül’ün, içinde çırpındığımız bu korkunç savaşı yarattığını anlatmaya çalışıyoruz.

O çoban çocukları; o aç bilaç köylerinden, mezralarından derdest edilip dilsiz bırakılan, insanlık katından aşağı itilerek paramparça edilen; Diyarbakır Cezaevi’nin Guantanamo’yu, Auschwitz’i aratan işkence tezgahlarından geçen çocuklar, elleri ayakları hâlâ tutuyorsa dağlara çıktı.

Onlarca yıldır can yetiştiremediğimiz, hayatımızı zehreden bu korkunç hikaye işte böyle başladı.

78’liler Girişimi’nin oluşturduğu Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu 18 Mayıs 2007 günü Sultanahmet Cezaevi önünde bir açıklama yaptı. O günün neden seçildiğini 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can açıklıyor: “18 mayıs 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde dört kişi kendini yakmıştı. Baskıyı protesto etmek, yaşananları topluma duyurmak için. Ferhat Kuntay, Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin. 78’liler Vakfı Girişimi olarak dosyayı açtık, ama hedefimiz herkese karşı özerk, bağımsız bir komisyon oluşturmaktı. Bu çalışmayı sürdürdük ve 12 Eylül 2007 tarihinde Diyarbakır Cezaevi’nin önünde 60 kişi; yazarlar, bilim insanları, sivil toplum temsilcileriyle komisyonun kurulduğunu açıkladık.”

Komisyon bugüne kadar Urfa’da 97, Mardin’de 64 kişi ile görüştü. 500 kişiyle görüşmeyi hedefliyor. Celalettin Can, “Urfa’da kimle görüştüysem ağızlarında takma diş vardı” diyor. Diyarbakır Cezaevi’nde insan dışkısı yedirilen tutukluların birçoğu, çıkar çıkmaz bu korkunç anıyı silebilmek için bütün dişlerini çektirmiş.

Komisyon’un açıklama metninden bölümler okuyalım.

Araştırma ve adalet

“Ö.Türkiye’de de 12 eylül 1980 askeri cuntası ile daha da yoğunlaşan karanlık bir süreçten geçilmiş, yaşanan travmalarla yüzleşememenin, dolayısıyla yas sürecinin tamamlanmamasının toplumsal benlik algısında oluşturduğu kırılmalar, halen yaşanmakta olan insan hakları ihlalleri, savaş ve baskılarla yeterince güçle başa çıkılmasının önünde ciddi bir engel oluşturmuştur.

Toplumun yaralarını iyileştirme ve işlevselliğini yeniden kazandırmada önemli etkisi olan bu yapılanmanın bir örneğini oluşturmak üzere, 78’liler Girişimi olarak yapılan çağrı ile bir araya gelen katılımcılar, Diyarbakır Cezaevi ile ilgili Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nu kurmuştur. Diyarbakır Cezaevi ile başlanmasında temel amaç 12 Eylül sürecinin en kanlı cezaevi olmasının yanı sıra, ağırlıklı olarak Kürtlerin kaldığı bu cezaevinde Kürtlerin ötekileştirilmesi ve kimliklerinin imhası amacıyla yöneltilen şiddetin, geleceğin kurulması önünde ciddi bir engel oluşturmasıdır.....

...Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu, bir sivil toplum hareketidir, hiçbir siyasi parti ile bağlantısı yoktur. Asla bir yargı organı değildir. Dünyada darbelerin yaşandığı ülkelerde, çeşitli adlar altında kurulmuştur. Amacı öç almak değildir, ama gerçeklerin ortaya çıkarılmasını sağlayarak, hukukun amacının gerçekleştirilmesi, adaletin sağlanması talebidir ve bu süreçte yaratılan travmanın sağaltılması ile toplumsal barışa giden yolun temel taşlarından birisi olacaktır. Travma dilsizleştirir; komisyonumuz mağdurların dillenmeleri ve sözlerini yeniden kurmaları için bir ortam oluşturmayı hedeflemektedir.

Tanımlanan amaçların gerçekleştirilebilmesi için hedeflenen çalışma yöntemleri arasında ilk adım olarak 12 Eylül öncesi ve sonrasında, Diyarbakır Cezaevinde yatan, işkence gören, yakınları kaybolanların tanıklığa davet edilmesi yer almaktadır. Gerçek komisyonlarının işlevsel olabilmesi ve adaletin sağlanabilmesi, bu adaletin sağaltıcı nitelik taşıyabilmesi için ön koşul yeniden-örselenme olasılığını ortadan kaldırabilmektir. Güvenlik duygusunun tüm mağdurlarda oluşabilmesi bu çalışmanın 12 Eylül öncesi ve sonrasında, hukukun üstünlüğü üzerine and içen tüm hukukçuların; avukat, savcı, yargıç ve öğretim üyelerinin, 12 Eylül öncesi ve sonrasında, hukuk devleti üzerine and içen tüm vekillerimizin hukuk devleti kurumlarını işletmesi gerekmektedir.

Tüm tanıklıkların tamamlanabilmesi için, işkence ve faili meçhullerin emir- komuta zincirlerinin içinde olan ve hâlâ vicdanıyla hesaplaşması bitmeyenler de bu çalışmada tanıklığa davet edilecektir. Şiddete maruz kalan kadar, şiddeti uygulayanın da o şiddetin kurbanı olduğu gerçeğinden hareketle, toplumsal benlik algısının onarılabilmesi için uygulayıcı tanıklıklarının da derlenmesi gerekmektedir.

Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’na tanıklık etmek isteyenler başvuracaklardır. Komisyon başvuranları davet edecek ve dinleyecektir. Kimler işkence yaptı, kimlerle kaldılar, kimler öldürüldü? Bildikleri ”GERÇEK”leri anlatacaklar, belge ve bilgilerini komisyona ulaştıracaklardır.

Başvuru çağrısı

“Diyarbakır Cezaevi’ne 1980 ile 1984 Mayıs arasında girmiş olanların tümünün başvurusunu bekliyoruz. Çocuk ve Kadın koğuşlarında kalmış olanların başvuruları çok önemli... Ayrıca tanıklık etmek isteyen ve o dönemde Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde çalışmış olan görevlilerin, gardiyanların, doktorların, mahkeme heyetinde görev yapmış olanların, Adli Tıp’ta görev yapanların başvurusunu bekliyoruz.”

Başvuru adresi: İstiklal Caddesi, Alyon Geçidi, Merkez Apt. No: 4, Kat: 2Beyoğlu, İstanbul. Tel: 0212 244 48 02 Fax: 0212 251 69 45 Eposta: www.gercekveadalet@gmail.com
radikal

ERDAL EREN'İN SON DAKİKALARI
15 Eylül 2008
17 yaşında idam edilen Eren utanarak arkasını döndü ve apış arasından bir mektup çıkardı
Erdal Eren asıldığında 17 yaşındaydı. Avukatların talebine rağmen kemik ölçümü yapılmadı. Bir ay altı günde verilen karar üç kez Yargıtay’dan döndü, çünkü deliller yetersizdi. Herkes gibi Eren de topluma gözdağı verilmek amacıyla asılacağının farkındaydı.

Cumhuriyet gazetesinden Berat Günçıkan, Erdal Eren'in avukatı İsmail Sami Çakmak'la idam gecesini konuştu.

O dönemde bugün de karanlıkta kalan pek çok olay varken, bu hız öldürülen bir asker olduğu için mi?

İdamların hepsi gözdağıydı. Ölen asker olunca, yargılama da çabuk tamamlandı. Yargıtay aşamasında Erdal’ı avukat Niyazi Ağırnaslı, Nihat Toktay, ben, İbrahim Tezan, Tuğrul Çakın, Zeki Tavşancıl, İstanbul Barosu’ndan Sadık Akıncılar, Halil Ereltuğ, Mehmet Ali Özpolat, Fahrettin Elmas ve Yusuf Demir savunduk. Kararı veren ilk mahkemedeki savunmasından ötürü Nihat Toktay altı ay hapis cezasına mahkûm edildi.

Askeri Eren’in vurduğuna ilişkin yeterli delil var mıydı?

Yargıtay Üçüncü Dairesi, kararı son derece yasal ve hukuka uygun gerekçelerle bozdu. Bunlar otopsinin usul ve yasaya aykırı yapıldığı, ölenin vücudundan çıkan kurşunun Erdal’ın tabancasından çıkıp çıkmadığının açıklığa kavuşturulmadığı, olay yerinde keşif yapılmadığı, tanıkların dinlenilmediği Erdal’ın on sekizden küçük olup olmadığının araştırılmadığı, takdir hakkının kötüye kullanıldığı gibi gerekçelerdi. Gerçek de buydu. Ama başsavcılık hemen harekete geçti, bozma kararına itiraz etti. Dosya gitti geldi, sonunda Askeri Yargıtay Daireler Kurulu idam kararını onayladı.

Siz bu süreçte savunma hakkınızı kullanabildiniz mi?

Hayır, başsavcılığın itirazlarının görüşülmesi aşamasında savunma olarak bizi dışladılar, savunma hakkını kullandırmadılar. Sanıyorum ilk bozma kararıyla dava yeniden mahkemeye gönderilip, noksanlıklar tamamlansaydı mahkeme istese dahi idam kararı veremezdi. “Asmayalım da besleyelim mi” gibi demeçler kararın mahkeme salonu dışında verildiğini kanıtlasa, biz avukatlar için yapılacak pek bir şey kalmasa da kararın düzeltilmesi yolunda Yargıtay’a bir başvuru daha yaptık. Bu da reddedildi.

İnfazda bulunmayı siz mi istediğiniz, Eren mi?

Erdal istedi, Nihat Toktay’la ben de savcılığa dilekçe vererek infaza katılacağımızı bildirdik. 12 Aralık 1980’de dilekçenizde belirttiğiniz adresten ayrılmayın, diye bir tebligat yapıldı. Bunun üzerine şaşırdık, birbirimize bakakaldık, bir şey konuşamadık. Yeniden infazın durdurulması için dilekçe hazırlamaya koyulduk.

SABAHA KARŞI İNFAZ EDİLDİ

Nasıl bir bekleyiştir bu?

Bir kulağımız telefonda, bir kulağımız kapıdaydı, açıldı açılacak diye bekliyorduk. Necdet’in infazında bulunan Mehdi (Bektaş) bir şeyler anlatıyordu, ama bizim anlayacak halimiz yoktu. Gece 02.00 sıralarında sivil polisler geldi, Ankara Kapalı Cezaevi’ne gittik. Pis ve soğuk bir havaydı. Üzerimiz defalarca arandıktan sonra müdürün odasına alındık. Erdal’ı getirdiler. “Avukatlarımla yalnız görüşmek istiyorum” dedi, reddettiler.

Utanarak arkasını dönüp apış arasından bir mektup çıkardı. Bir sigara istedi, yaktım. Son derece rahat ve sakin, bir mektup yazmak istediğini söyledi, izin verdiler. Oturdu, sigarası bitinceye kadar mektubu yazdı. Yetkililer mektupları ve daha sonra ailesine teslim edilecek özel eşyalarını, paralarını da aldılar, biz veririz diye. Erdal son derece güvensiz, “Gerçekten verir misiniz” diye sordu. Sonra formaliteler başladı, karar özeti okundu, idam gömleği giydirildi, karar göğsüne asıldı. Elleri bağlanacağı sırada “Bağlamayın, bana, vücuduma değmeyin” dedi.

Doktor ellerinin bağlanmaması halinde çok acı çekeceğini anlattı. Erdal’a söyledim, karşı çıkmaktan vazgeçti. Sehpaya yürüdü, “Faşizme ölüm, halka hürriyet” diye bir slogan atıp, kolay geçsin diye boynunu ipe kendi uzattı, aynı anda tabureyi tekmeledi. Biraz önce slogan atan vücut boş bir torba gibi sallanmaya başladı.

HAKİM İDAMI İZLEYEMEDİ

İzleyebildiniz mi, idam kararını alan heyetten hâkim infaz sırasında soğukkanlılığını korudu mu?

O sırada Nihat Toktaş, “hâkim nerede” diye bağırdı. Bir kenarda, başını iki elinin arasına almış, sözüm ona düşünüyordu. “Sürüklercesine getirdik, “bak” dedim, “aldığın kararın sonucu bu. İp Erdal’ın boynuna üçe yedi kala geçti, biz üçü on geçe aynı taksiyle geri döndük. Orada, merdivenin altında ağlayan bir yüzbaşıyı unutamıyorum, hem ağlıyor hem de bunun hesabı nasıl verilecek diye söyleniyordu
vatan

İşkenceden ölüm
Derya SAZAK
14 Ekim 2008
Milliyet

Bir protesto eyleminden cezaevine giren kişi hayatını nasıl kaybeder? Hani Türkiye’de işkenceye “sıfır tolerans” vardı?!

Metris Cezaevi’nde dövülerek komaya giren Engin Ceber işkenceden öldü. Ümraniye’deki cenaze törenine, Ceber’in “polis kurşunu” ile felç olmasını protesto ettiği arkadaşı Ferhat Gerçek de tekerlekli sandalyede katılmış. Yürüyüşe katılan 5 bin kişi sorumluların cezalandırılmasını istemişler.
İnsan Hakları Derneği de “Adalet istiyoruz” diye açıklama yaptı.
2008 Türkiye’sinde “işkenceden ölüm” utanç verici bir durum. Adalet Bakanlığı, göstermelik inceleme açıklamalarıyla yetinmeden “adil” bir soruşturma yaparak sorumlular hakkında gereken işlemi yapmalıdır.
Ceber’in avukatları haklı olarak cezaevi yetkilileri açığa alınmadan yapılacak bir soruşturmadan sonuç çıkmayacağını savunuyorlar. Öldüresiye dayak yiyen bir kişinin yaşamını kaybettiği bir olayın şoku ve korkusu altında Metris’teki cinayetin üzerine ne kadar gidilebilir ki? Hükümet bu konularda epeydir suskun. Reformlar hız kesti. Ara sıra verilen demeçler de caydırıcı olmuyor.
PKK’nın saldırıları Güneydoğu’da OHAL’e dönüş, gözaltı sürelerinin uzatılması gibi arayışlara yol açtı.
1990’lara dönüş eğilimi gözleniyor.
İnsan Hakları Derneği’nin dünkü açıklamasında “BM İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Seçmeli Protokol”ün hâlâ onaylanmadığına dikkat çekiyordu.
Siyasi iradenin cezaevlerindeki işkence ve kötü uygulamalar karşısında idari inisiyatif kullanmayışı, işkence suçuna bulaşmış bir tek polis ve jandarma hakkında tutuklama kararı verilmeyişi ve işkence davalarının uzun zaman dilimlerine yayılması İHD’nin altını çizdiği sorunlar.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in ağustos ayındaki açıklamasına göre, 2006 ve 2007 yıllarında 10 bin 886 polis ve jandarma, 4 bin 662 kişiye işkence yapmakla suçlanmış. Bu kamu görevlilerinin hiçbirinin tutuklanmaması, “resmi” politikayı yansıtıyor. İnsan Hakları Derneği bu durumu “yargı ve yürütmenin paralel tutum içinde olmalarına’ bağlıyor:
“Bu tutuma, insan hakları hukuku literatüründe, ‘işkence suçu karşısında devletin cezasızlık politikası izlemesi’ denir. İşkence bir ülkede yaygınsa, sürekliyse ve kasten yapılıyorsa, o ülkede işkence sistematik hale gelmiş demektir.
Engin Ceber’in öldürülmesi, münferit bir işkence vakası değildir. Ceber, sistematik olarak işkence yapılan bir ülkedeki mağdurlardan sadece biridir. Türkiye’de herkes, her an, böyle bir muameleye maruz kalabilir.
Adalet istiyoruz. Devlet cezasızlık politikasına son vermelidir.”
İşkence konusunda sicili hayli bozuk bir ülkede “Geceyarısı Ekspresi” filmini yeniden vizyona sokmak istercesine ölümlere ortam hazırlamak ayıptır. İşkenceden ölüm yüz karasıdır.

İLÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNE BAŞÖRTÜSÜ TAKMAMA VE AYETEL KÜRSİ OKUMAMA YEMİNİ YAPTIRILDI !
14 Haziran 2008
Çanakkale'deki Mustafa Kemal İlköğretim Okulu öğretmeni Muazzez Zeybe, öğrencilerine başörtüsü takmama yemini ettirdi. Zeybe hakkında soruşturma başlatıldı
Son sınıf öğrencilerinin Teknoloji ve Tasarım derslerine giren Muazzez Zeybel'in, ders saatinde öğrencilere örtünmemeleri için yemin ettirmesine tepki gösteren çok sayıda veli, öğretmen hakkında şikâyetçi olmak için İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne geldi. Burada dilekçe yazan veliler, öğretmenin görevine son verilmesini istedi.

Verilen dilekçeler üzerine bir müfettiş görevlendirerek sözkonusu öğretmen hakkında soruşturma başlattıklarını belirten İl Milli Eğitim Müdürü Vefa Bardakçı, "Konu kapsamında veliler ve öğrencilerin ifadeleri alındı. Soruşturma çok kısa bir süre sonra sonuçlanır" dedi.

Muazzez Zeybel'in öğrenciler tarafından sevilen bir hoca olduğunu söyleyen 8. sınıf öğrencisi Z.A, "Hocamız ders aralarında ve derslerde bize hep güler yüzlü davranır. Fakat son zamanlarda derslerde sürekli başörtüsü üzerine konuşmalar yapmaya başladı. Bir gün ders sırasında dersi anlatmayı bırakıp, 'Ben şimdi sizden büyüyünce başörtüsü örtmeyeceğinize, evden çıkarken Ayet-el Kürsi okumayacağınıza dair yemin etmenizi istiyorum' dedi. Bunun üzerine sınıftan bazı öğrenciler yemin etmek yerine 'söz veriyoruz' dedi. Sınıfın çoğunluğu ise sessiz kaldı. Hocamızda bize 'Irak'ta kadınlar başını örtüyor bakın onlar şimdi ne haldeler, sizler de örterseniz bizim ülkemiz de Irak gibi olur' diyerek bizleri ikna etmeye çalıştı. Ben de akşam evde babama durumu anlattım o da öğretmenden şikayetçi oldu" dedi.

Okula çocuklarının aydınlanması, ülkesi için iyi birer birey olarak yetişmleri için gönderdiklerini söyleyen veliler, "Emekliliği yaklaşan bir öğretmenin çocuklarımıza ders yerine beyinlerini bu tür şeylerle yıkaması dehşet verici. Devletin öğretmenine güvenmeyip kime güveneceğiz. Biz artık çocuklarımızla birlikte dersemi girelim. Bu tür kişilerin eğitimci olarak çalışması çok acı bir durum" diye konuştular.
haber10

İşte başımı örtmeyeceğim belgesi
01 / 09 / 2008
Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri olan 'başörtüsü'nde ilginç bir gelişme yaşandı... İstanbul Aydın Üniversitesi'nden görülmemiş uygulama. Yeni kayıt yaptıran öğrencilere kılık kıyafetleriyle ilgili taahütname imzalatıldı.

Skandalın belgesi burada

İstanbul Aydın Üniversitesi'nden görülmemiş uygulama. Yeni kayıt yaptıran öğrencilere kılık kıyafetleriyle ilgili taahütname imzalatıldı. Skandalın belgesi...

Öğrencilerden, 2008-2009 Eğitim-Öğretim yılı içerisinde İstanbul Aydın üniversitesi kampuslerinde derslere başörtülü ve türbanlı olarak girmeyeceklerini garanti etmeleri isteniyor. İşte Aydın Üniversitesi'nin yönetmeliklere aykırı olarak öğrencilere imzalattığı kılık kıyafet taahhütnamesi:
Samanyoluhaber

Şebeke cumhuriyeti
Umur TALU
Sabah
15 Şubat 2009

Önce mini sözlük:
Cumhuriyet: Adına Cumhuriyet deyip cumhuriyet sandığımız düzen.
Şebeke: İngiliztürkçe adıyla "Network". Lakin, işin uzmanı Manuel Castells'in "Şebeke Toplumu" adlı hacimli kadim eserine konu olduğu şekliyle, "online" iletişim ve organizasyon sistemlerine dair "şebeke" değil. Daha ziyade, yasal, yasal görünümlü veya yasadışı, "çıkar amaçlı birliktelik ağı".
Ticari, mali, siyasi, bürokratik, yargısal, cemaatçi, dini, askeri, sportif, medyatik, sanatsal çıkarlar ile her cins imtiyaz, kayırma, tahakküm, hâkimiyet ile masonik veya hemşerilik, akrabalık da dahil her türlü "bağlılık, bağımlılık, adanmışlık"a dair olanlar. Sadece yeraltı değil.
Şebek: Şebeke mensuplarının çoğu zeki, akıllı, becerikli, "başarılı" kişiler iken onların kullandıkları veya onların kuvvetine, kudretine hayran, tapan, biat eden, uyruğuna, buyruğuna ve kuyruğuna giren, onları her şartta ahlaklı, sapına kadar namuslu, insani açıdan sonsuz kıymetli sanan, sorgulamayan, onlarla sürüklenen birey ve topluluklar.

Ayaklar
Memleketin birkaç "temel ayak" üstünde durduğu (veya sallandığı) söyleniyor hep:
1. İmtiyaz ve zümre egemenliğini yasaklamış ve sosyal dertleri olan Cumhuriyet;
2. Tercihler ve seçimler de dahil, temel hak ve özgürlüklerden herkesin eşit yararlanıp politikaları etkileyebildiği Demokrasi;
3. Kanun karşısında eşitliğe ve bağımsız yargıya dayalı Hukuk Devleti;
4. Girişim ve fırsat özgürlüğüne, ahlak ve hukukla da çerçevelenmiş serbest rekabete dayalı Liberal Piyasa Ekonomisi.

Kokular
"Şebeke cumhuriyeti"nde, tümü var olmakla birlikte, özleri itibariyle çoğu zaman birer palavradan ibaret kalır.
Çünkü;
Açık ve gizli, yasal ve yasadışı şebekeler ile şebekeleşmeler bunların birer ilke halinde ayakta, hatta hayatta kalmasını engeller.
Bu Cumhuriyette imtiyaz ve zümre egemenlikleri olmadığından; Bu Demokrasinin hakikaten temel hak ve özgürlüklerin eşitliğine dayalı olduğundan;
Bu Hukuk Devletinde hakikaten kanun karşısında eşitlik ve yargı bağımsızlığı bulunduğundan;
Bu Liberal Ekonominin hakikaten serbest rekabet koşulları ve garantileri ile donatıldığından eminseniz, derdiniz yok demektir zaten.
Yok;
İster varlıklı ister değil, ister orada ister şurada, ister o ister bu olun; kuşkunuz, hele hele asla böyle olmadığına dair kanaatiniz, duygunuz, tepkileriniz varsa, bu "Şebeke Cumhuriyeti" ile meseleniz var demektir.

Dokular
Devlet işleri;
Derin devlet işleri;
Karşı derin devlet işleri;
Askeriye işleri;
Emniyet işleri;
Akademik işler;
Piyasa işleri;
Kara para işleri;
İhale işleri;
Arazi işleri;
İmar işleri;
Kredi işleri;
Özelleştirme işleri;
İtibar, şöhret, koruma, kollama, kurtarma işleri;
Yargı veya yargısız infaz, teşhir, itibarsızlaştırma işleri;
İyi bakın... bakın iyi...
Hep (hadi genellikle) "şebeke" işleridir; "şebeke rekabetleri, şebeke savaşları, şebeke uzlaşmaları, şebeke ittifakları, şebeke dengeleri" mevzuudur.
Daimi şebekelerden ihtiyari şebekeleşmelere kadar.
"Şebeke dışı" olanların yolculukta bilet, sofrada iskemle, pastada pay alabilmesi hiç kolay değildir.
İnsanlara, ayakta durmaktan, elenmekten daha ötesine; yükselebilmek, korunabilmek, rant elde edebilmek, pay kapabilmek, güç kullanabilmek, imtiyaz sağlayabilmek, yolunda tek sağlam ihtimal sunulur: Şebekelere dühul!
"Şebeke savaşları"; şebekeleşmenin, toplum ile ve demokrasi, cumhuriyet ve hukuk devletinin şebekleştirmenin ortadan kalkmasından ziyade, şu ya da bu şebekenin tasfiyesi, gücünün kırılması, geriletilmesi, uzlaşmaya zorlanması, sindirilmesi amaçlı (veya sonuçlu) operasyonlar halini alır.
Şebeke bağları oradan oraya taşınır; piyasadan bürokrasiye, siyasetten emniyete, aşiretten cemaate, ordudan yargıya, üniversiteden borsaya, aileden bankaya, medyaya, ihaleye...
"In" olmuş şebekeler ile "out" olma tehlikesi ve tedirginliği içindekiler, toplum önünde "cumhuriyet, demokrasi, hukuk, ahlak, milliyet, inanç" gibi değerlerin şaşmaz sahipleri ve müritleri kostümleriyle sahne alır.
Tavsiye edilenler gün gelir tasfiye olur...
Vezirler gün gelir rezil edilebilir...
Ama sistem budur!

Kollar
Ekonomik, siyasi, kültürel, toplumsal, hukuki demokratikleşme hedefi ancak "şebekeler ve şebekeleşmeyle mücadele" arzusuyla samimileşir.
Ancak her türlü imtiyaz ve zümre egemenliği oluşumuyla mücadele arzusuyla ciddileşir.
Şebeke ahtapottur; dört koldan demokrasiyi boğar.
Şebeke örümcektir; ağında cumhuriyeti rehin alıp çürütür.
Şebeke, kitle desteği bulduğu zamanda dahi topluma karşıdır!
Şebeke; eşitlik ve adalet duygusunun, kalpten inancın, vicdanlı hayatın, insan onurunun, hak ve özgürlüğün, umutlu olabilmenin kurdudur!

Bana iyi bak general!
Ece Temelkuran
Milliyet Gazetesi
13 Eylül 2009
12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’

Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Emrah'ın öleceğini söylemiştim size!
Umur TALU
Sabah
10 Temmuz 2009
Ben size bir dört yıldır hiç olmazsa işte bunu da anlatmak istedim. Kimse anlatmak istemediği için daha çok anlatmak istedim.
Hamaset paçalardan aktığı, hakikatler asla görülmediği, görülmek istenmediği, gizlendiği için daha da çok anlatmak istedim.
Şanlı derken, onbinlerce, mevcudun neredeyse yüzde 90'ının nasıl acılar çektiğini öğrendiğim, duyduğum, dinlediğim, binlerce mektuplu, elektronik postalı, sms'li, telefonda canlı sesli tanığım ve tanışım olduğu için çok çok anlatmak istedim.
Pohpohlanan ama hep kol kırıp yen içinde bırakıldığı için, insan acıları asla fark edilmek istenmeyen, şehitlerine devlet ve millet törenleri düzenlenirken, onbinlerce görevlisi sık sık yerin dibine sokulan bir kurum, bir durum kavranılsın diye sık anlatmak istedim.
Bunalımları, intiharları, acı çeken aileleri, ayrımcılığa uğrayan çocukları, aşağılamaları, yasakları, onca kıdeme iki dudak arasında hakaret veya cezaları bilmezsiniz diye durup durup anlatmak istedim.
Bunun da demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk meselesi olduğu hiç akıllara gelmiyor diye bir daha anlatmak istedim.
Ve esasta...
En cumhuriyetçi kurumun...
Bize en çok cumhuriyet dersi veren kurumun...
Cumhuriyeti en çok koruyup kolladığını iddia eden kurumun...
Cumhuriyetin adalet, eşitlik, kardeşlik ilkeleriyle nasıl derinden çeliştiğini...
Cumhuriyetin zümre egemenliğine, imtiyazlara, ayrımcılığa karşı idealleriyle nasıl çatıştığını, bizzat kurumun içindeki yüz binlerce insanın tanıklığıyla belki nihayet anlarsınız diye anlatmak istedim.

***

Şimdi, birçoğuyla aynı siyasi görüşleri paylaşmıyor olsak da, aynı insani hislerde buluştuğumuz, şu dört yılda birbirimize fikir ve duygu kattığımız onbinlerce asker dostum var.
Bazen tehdit, bazen dava, bazen küfürlere, bazen alaylara, bazen sivil ve askeri büyük vaatlere, yalanlara ve dolanlara, ama ille de Meclis'teki, siyasetteki, hükümetteki, medyadaki sessizliğe, tabutlara ve tabulara karşı ısrar ve inatla işte bu yüzden de anlatmak istedim.

***

Şimdi siz de düşünün:
Liseli genç...
Babası profesyonel asker...
Asker çocuğu arkadaşlarıyla askeri kamptan denize girmek istiyor...
Onu içeri almıyorlar...
Çünkü babası uzman çavuş... Çünkü babası şehit düşerse, duruma göre, tabutu başına koşuşuyor komutanlar, bakanlar, başbakanlar...
Ama canlı ise, ne eşin dostun sokulduğu orduevi kapısına bir öğün yemek için yanaştırılıyor, ne eş, dost dolu askeri kampın kumuna, denizine kavuşturuluyor...
22 yıllık asker çocuğu gizlice girmek, arkadaşlarının yanına gidebilmek istiyor...
Orada elektrik var...
Elektrik de biliyor, kim girer, kim giremez...
Bedenine çarpıveriyor 16 yaşındaki Emrah'ın...
Yere cansız seriveriyor!
Kimine göre, derler ya, Emrah zayiat...
Lakin ille de Emrah artık askeri kamp şehididir!

***

İşe bakın ki ey ahali...
Ey hükümet...
Ey Genelkurmay...
O duvar, o duvarınız, o cumhuriyet, demokrasi karşıtı yasaklarınız...
Aynı şehit töreninin sessiz tabutlarında olduğu gibi...
Cansız Emrah'a artık vız geliyor...
Canlı, hayat dolu, umutlu bir çocuk, bir genç olarak sokmadığınız o kıymetli askeri kampınızın hudutları dahiline, handiyse inadına, ceset olup düşüyor...
Hadi kovun o cesedi de oradan...
Misal olmasın, emsal olmasın, kuralları, töreleri bozmasın...
Rütbeleri çiğnemesin, yerini, haddini, nizamını, babasını bilsin.
Hadi bir oda hapsi sallayın 16 yaşında bir cesede.

***

Ya da...
Yapıyorsunuz ya arada...
İşte Ey Türk Gençliği...
Şimdi, bu kez utanmadan değil, utanarak, sıkılarak da olsa gidin...
Cenazesinde saf tutun...
Başı açık ya da kapalı, hiç fark etmiyor ya o anda, annesine, ninesine sarılın...
Söz verin millete...
Ayrımcılığın, cumhuriyet ve demokrasi ve de insan hakları ihlallerinin bu kadarı da artık yetecek, artık bitecek diye!

***

İşte bunları anlatmak istedim en az bir dört yıldır.
Yaşayanlar zaten hemen bildi...
Ölenler zaten yaşayarak gitti.
Günahı...
Anlamak, görmek, bilmek istemeyenlerin; saklamak, gizlemek, bastırmak, susturmak, bu düzen böyle gider diye kusmak, kusturmak isteyenlerin boynuna!
Sözde yok ama...
Bu da bir nevi bedelli askerlik işte!
Bedeli evladının canıyla ödeneni.

Taburda İnsanlık Dışı LİNÇ
19 Ekim 2009
Taraf Silopi'de 6 köylünün taburda öldürülüşüne tanıklık eden ikinci askere ulaştı. İki görgü tanığı 6 köylünün linç edilmesini anlattı. İşte insanlık dışı vahşet...

Şırnak’ın Görümlü Köyü’nde 1993’te kaybolan altı kişiyi önce komutanlar kurşunladı, sonra emir alan askerler işkenceyle öldürüp gömdü. Taraf 16 yıl önceki vahşetin iki tanığıyla kurbanlardan birinin oğlunu buluşturdu. Tanıklar her şeyi anlattı: Tabur Komutanı Albay ile Bölük Komutanı Yüzbaşı altı köylünün ayaklarına kurşun sıkıp askere işkence emri verdiler: Bunlar artık sizin. Komutanların seyrettiği linç eylemi bir saat sürdü. Altı köylü bir Jeep’e bağlanıp sürüklendi, tırnakları söküldü, etleri parçalandı

Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Görümlü köyünde 1993 yılında altı köylünün askerler tarafından gözaltına alındıktan sonra işkenceyle öldürülerek, tabura gömüldüğü iddialarıyla ilgili Taraf iki görgü tanığına daha ulaştı. Olay sırasında Görüm karakolunda askerlik yapan bu tanıklarından biriyle, daha önce yaşadıklarını Taraf‘a anlatan tanığı bir araya getirdik. Tanıkların buluşmasına, kayıp altı köylüden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan da katıldı.
Görgü tanıkları, can güvenliklerinin sağlanması ve kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla, ifade verebileceklerini, gerekirse yer tespitine de gidebileceklerini belirttiler.
Tanıkların anlatımlarına göre komutanlar köylüleri, işkence yaptıktan sonra, askerlere teslim edip, onların yaptığı işkenceleri de sonuna kadar izlemişler.
Tanıklar çarpıcı bir ayıntıya da dikkat çekiyor. Tabura altı değil yedi köylünün getirildiğini söyleyen tanıklar yedinci kişinin işkenceden sonra Nizamiye kapısına bırakıldığını söylüyor.
İşkencenin tanığı olan eski askerlerden önceki haberimizde konuşan tanığa ‘Görgü Tanığı-1’, diğerine ise ‘Görgü Tanığı-2’ kodları verdik.

PKK’nın saldırısıyla başladı

12 Nisan 1993’te Tekirdağ Ulaş’taki birlikten Görümlü karakoluna geldiğini, burada 108 gün askerlik yaptığını söyleyen Görgü Tanığı-2, olayla ilgili hatırladıklarını şöyle anlatıyor: “Altı köylünün tabura getirildiği günden önceki akşam, taburu koruyan Kesiktepe’ye saldırı düzenlendi. 400 civarında PKK’lının saldırdığını düşünüyorduk. 21 kişinin nöbet tuttuğu tepede, saldırı sabaha kadar sürdü ve üç asker şehit oldu. Çok sayıda ağır yaralı vardı. Kesiktepe’ye önce Yakup astsubay çıktı. Ardından da bizim tim. Timin başında bir sonraki gün köylülere işkence yapan Teğmen İbrahim Kıraç vardı. Ben yaralı bir Vanlı askerin kopan kolunu yerden kaldırırken bayılmışım. Güneş doğar doğmaz bizim tim köylüleri toplayıp, tabura getirdi. Köylüleri evlerinden alan Teğmen İbrahim Kıraç’tı.”
Görgü Tanığı-1 ise o gün şehit olan üç kişiden birinin Kesiktepe’de değil, taburdaki fırının yanında bulunan telefon kulübesinde nişanlısıyla konuşurken göğsüne isabet eden kurşunla şehit olduğunu söyledi. Yaklaşık bin kişi olduklarını, olayın üzerinden 16 yıl geçtiği için bu kişinin ismini hatırlamadığını ancak Trabzonlu olduğunu da sözlerine ekledi.

Hayatım boyunca unutamam

Görgü Tanığı-2, köylülerin tabura getirilmesiyle birlikte yaşananları şöyle anlatıyor: “Köylüleri taburda askerlerin karşısına dizdiler. Tabur Komutanı Giresunlu Albay Hasan Basri Vural, yanında Bölük Komutanı Piyade Yüzbaşı Murat Ali Yılmaz vardı. Bu iki ismi hayatım boyunca unutmam. Bunlar çok işkence yaptılar. Yanlarında da subay ve astsubaylar vardı. Albay Vural, köylülere ‘neden teröristlere yardım ediyorsunuz’ diye sordu. İmam ve diğer köylüler, ağlayıp yalvararak yardım etmediklerini, iftira atıldığını söylüyorlardı. Çatışma sırasında evlerinde olduklarını, kimseye yardım etmediklerini yarım saat dil dökerek anlattılar. Komutanların köylülere inanmaya niyeti yoktu. İnanmıyorlardı. İşkenceye başladılar. Küfürler, hakaretler havada uçuşuyordu. Ardından, Albay Vural ve Yüzbaşı Murat Ali Yılmaz köylülerin ayaklarına ilk kurşunu sıktılar. Sonra, Elazığ Madenli Murat Astsubay, 2. Bölükte Astsubay olan Balıkesirli Davut Astsubay, İkinci Bölükte Tim komutanımız olan İbrahim Kıraç ve Kayseri Hava İndirme Tugayında Teğmen olan, (daha sonra aynı yerde üsteğmen oldu) Serdar teğmen, Albay Vural’ın emriyle nişan alıp köylülerin ayaklarına kurşun sıktı.

Köylüler artık sizin

Köylülere kurşun sıkıldıktan sonra, Albay ve diğer komutanlar köylülere tekrar işkence yapmaya başladı. Murat Ali Yılmaz, Yakup Astsubay ve Teğmen İbrahim Kıraç tam bir vahşet gerçekleştirdi. Sonra askerlere dönüp “Daha dün asker arkadaşlarınız öldürüldü, köylüler artık sizin” dediler.
Trabzonlu asker kulübede şehit olduğu için özellikle Karadenizli askerler tam bir vahşet yaptı. Köylüleri ayaklarından jeepe bağlayıp, beton zemin üzerinde sürüklediler. Bununla da yetinmeyip, araç onları yerde sürüklerken, üzerlerine çıkıyorlardı. Bazılarının tırnaklarını söktüler. Komutanlar da askerleri seyrediyordu. İşkenceye ara ara komutanlar da katılıyordu. Askerlerin büyük kısmı işkenceye katılmamıştı. Biz de seyrediyorduk. İşkence öyle dayanılmaz olmuştu ki köylülerin kırmızı etleri çıkmıştı. Yalvarıyorlardı askerlere, ‘biz kimseye yardım etmedik’ diye. Yüzleri tanınmaz hale gelmişti. 3. Bölükte Bölük Komutanı Murat Ali Yılmaz’ın postası vardı. İsmi Şaban. Soyadını hatırlamıyorum. Şu an İstanbul Avcılarda oturduğunu biliyorum. Bu çocuk Karadenizli. Köylülere çok işkence yaptı. İple jeepe bağlayıp, köylülerin üzerinde zıplayanların başında geliyordu. Yerde sürüklenen köylülere tekme atıyordu. Onun kuzeni olduğunu bildiğimiz Ahmet adında biri vardı. O da aynı şekilde işkence yapıyordu. Harun Arman adlı Rizeli bir asker vardı. O işkence yapmadı ama savcı ona ulaşırsa Şaban ve Ahmet’in soyadını bulabilir. Ya da o dönem komutanlar dahil, askerlik yapanların listesini bize gösterirlerse tüm soyadlarını hatırlarız. Olayın üzerinden 16 yıl geçti ve bazı isimleri unuttuk. Biz artık köylülere bakamaz duruma gelmiştik. Hayatımda böyle bir işkence görmemiştim. Olay yerinden biraz uzaklaştık.”

Uzman Çavuş da işkence yaptı

Burada söze giren Görgü Tanığı-1, anlatılanları onayladıktan sonra başka bir işkenceci komutandan bahsediyor: “Kantinci bir Uzman Çavuş vardı. İsmini hatırlamıyorum. O da çok işkence yaptı. Yüzlerce kişi işkence yapıyordu köylülere. Ben yaklaşık üç sene önce tayininin Harput’a çıktığını öğrendim. O dönemki arkadaşlarımızdan biri kendisini sivil kıyafetlerle Tunceli’de görmüş. Kendisi tayininin çıktığını söylemiş.”

Betona bıraktılar, sonra gömdüler
Görgü Tanığı-2, devam ediyor: “Olay o kadar insanlık dışına çıkmıştı ki anlatamayacağım vahşet yapılıyordu köylülere. İşkence bir saatten fazla sürdü ve köylüler öldü. Ölülerini beton üzerine bıraktılar ve bizleri dağıttılar. Ardından köylülerin taburun arkasına gömüldüğünü duydum. Bir asker de ‘Kesiktepe’nin altına gömmüşler’ demişti ama bu kulaktan duyma bir bilgi. Görgü Tanığı-1 olayları çok daha iyi hatırlıyor. Komutanlara da yakın çalışıyordu. Arkaya gömdüler diyor. Büyük bir ihtimalle oradalar. Çünkü biz oraya çok kuyu kazmıştık. Kazılan kuyulardan birine gömmüş olabilirler.”
Söze giren Görgü Tanığı-1, önemli bir ayrıntıya da dikkat çekiyor. İşkenceden yarım saat sonra bölükte bir patlama olduğunu, olay yerine ilk olarak kendisinin gittiğini belirten Görgü Tanığı-1, Erzurumlu Yunus adlı bir askerin mayına bastığını ve ayağının koptuğunu söylüyor. Başka bir arkadaşının Yunus adlı askerin köylüler gömülürken güvenlik için mayınlı bölgeye girdiğini kaydeden Görgü Tanığı-1, “Ben Yunus’u tel örgünün yanından alıp, helikoptere götürürken, araç parkının arkasındaki daha önce açılan kuyuların başında askerleri gördüm. Sonradan da köylülerin oraya gömüldüğünü öğrendim” diyor. Görgü Tanığı-1 şöyle devam ediyor: “Eğer haber çıktıktan sonra bu köylüler başka bir yere götürülmediyse, cesetleri taburun arkasındaki bölgede. Olayı tüm askerler gördü. Savcı o dönem orada askerlik yapanları dinlesin, herkes olayları anlatır. İşkence yapanlar hariç.”

Su istedi, veremedim

Görgü Tanığı-1, köylülerle ilgili vicdan azabı çektiği bir olayı ise hiç unutamadığını söylüyor ve başından o gün geçen olayı şöyle anlatıyor: “Öldürülen köylü Halit Özdemir, tabura getirildiği zaman, sırada beklerken benden su istedi. ‘Asker, Allah rızası için, babanın hayrına bana su getir, çok susadım’ dedi. Komutanlardan korkumdan ona su veremedim. Ben onlara işkence yapılıp, öldürüleceğini bilseydim, yemin ederim verirdim. Adam, su istedi ve içemeden öldürüldü. Bu olay hep aklıma geliyor ve vicdan azabı çekiyorum.”

Zekeriya Öztürk’ün bağlantısı yok

Tanıklar, Ergenekon iddianamesinde bir gizli tanığın altı köylünün kaybolmasıyla ilgili bilgi verirken yanlış bir ismi gündeme getirdiğini de söylüyor: “Binbaşı Zekeriya Öztürk’ün altı köylüyü aldığı söyleniyor. Bu yalan. Çünkü bizim dönemimizde Zekeriya Öztürk orada görevli değildi. Köylüleri getiren ve işkence yapan komutanlar yukarıda anlattıklarımızdı.”
İşkence sonucu öldürülen köylülerden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan da Öztürk’ün olaydan çok sonra tabura atandığını, tutuklu olduğu için halen görevde olan ve babasını öldüren kişilerin olayı Zekeriya Öztürk’ün üzerine yıkmak istediklerini iddia ediyor. “Zekeriya Öztürk de çok temiz biri değildi. Onun yaptığı işkenceleri ben hatırlıyorum ama babam kaybolduğunda o taburda görevli değildi.”

Yedi kişi gözaltına alınmıştı

Kayıp köylülerden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan tabura altı değil yedi köylünün götürüldüğünü, yedinci kişi olan Abdurrahman Kayek’in işkenceden sonra Nizamiye kapısına bırakıldığını da söyledi. ‘O da feci şekilde Kayek’e işkence yapılmış, kol ve bacaklarındaki deri tamamen kalkmıştı” diyen Demirhan, Köylülerin tedavi ettiği Kayek’in, bir gün sonra Birleşmiş Milletler’in Irak’taki Mahmur Mülteci Kampı’na kaçıp bir daha köyüne dönmediğini söyledi.
Kaynak: Taraf

Türkiye’nin Cumhuriyeti
Mustafa Erdoğan
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının icra ediliş tarzı, bu törenlerde resmi erkânın dilinden sadır olan söz ve beyanlar ile, bu vesileyle radyo, televizyon ve gazetelere hakim olan “ruh iklimi” bana Türkiye’nin Cumhuriyetinin karakteristik bir özelliğini hatırlattı. Buna kısaca, genel çocuksulaşma eğilimi diyebiliriz.

Resmi bayramlarda bu çocuksuluk hali sadece ilköğretim öğrencilerini değil, onların öğretmenlerini, üniversite hocalarını, gazetecileri ve tabii resmi erkânı, kısaca neredeyse bütün yetişkinleri tutsak alıyor. Böyle zamanlarda toplumun geneline hakim olan müsamere havası içinde koca koca adamlar adeta gönüllü olarak reşit olmaktan vazgeçiyor, düşünme melekelerini yitiriyor ve iradelerini insan veya nesne sembollerin emrine veriyorlar.

Sanılmasın ki, bu ruh hali sadece resmi bayramlara özgüdür. Gerçekte bu, toplumu her zaman etkisi altında tutan genel bir eğilimdir. Yani, arızi bir durumla değil, sistemik bir sorunla karşı karşıyayız. Bu durumun en hayati sonuçlarından biri, toplum olarak sorunlarımızı çözmemizi ciddi olarak zora koşmasıdır. Çünkü, karşı karşıya olduğumuz sorunları çözebilmemiz için, her şeyden önce, kendimizi reşit hissetmemiz, kendimize güvenmemiz ve tabii reşit insanlar gibi davranmamız gerekir. Oysa, bir toplum çocuksulaştığı ölçüde bu meziyetlerden yoksun hale gelir.

Bütün bunların, özellikle de resmi sıfatlı olanlar bakımından elbette ikiyüzlülükle ilgili bir yanı var. Ama sanırım mesele daha çok yetişme biçimimizle, kişiliklerimizin nasıl şekillendiğiyle ilgili. Bu da dikkatimizi mevcut resmi eğitim-öğretimin yapısına ve sistemin her yanına nüfuz etmiş gayrı resmi telkin ve propaganda mekanizmalarına yöneltmemizi gerektiriyor. Diyebilirim ki, açıktan totaliter olanlarını bir yana bırakırsak, günümüzde kendisini yurttaşlarını çocuklaştırmaya bu derece adamış olan başka bir cumhuriyet bulunamaz.

Bu durumun benim liberal tasavvuruma ters düştüğünü söylememe gerek yok. Açıktır ki, vatandaşlarına çocuk muamelesi yapan ve resmi dogmaların sorgulanamazlığını vaz eden böyle bir rejimin, doğal haklara sahip özgür ve özerk bireyi toplumsal varoluşun hareket noktası olarak kabul eden bir anlayışla bağdaşması mümkün değildir.

Ama bu durum, mevcut rejimin olmak iddiasında olduğu şeyin, “cumhuriyet”in doğasıyla da bağdaşmıyor. Çünkü, cumhuriyetçi felsefenin temel fikirlerinden biri, “aktif yurttaşlık” idealidir. Ben şahsen bu felsefenin arkasında yatan sıkı birlik düşüncesine, bireysel ilgi ve çıkarları çok geniş tanımlanmış bir “ortak iyi” anlayışına boyun eğdirme iddiasına ve “yurttaşlık erdemi”ni doğal haklara üstün tutmasına sempati duymuyorum. Anlatmak istediğim, cari rejimin kendi iddiası açısından da başarısız veya tutarsız olduğudur. Çünkü, aktif yurttaş olmak her şeyden önce “rüşdünü ispatlama”yı gerektirir.

Elbette bir cumhuriyette kamu eğitiminin özel ve önemli bir yeri vardır. Ama cumhuriyetçi bir rejimin genelleştirilmiş bir kamu eğitimiyle elde etmek istediği, yurttaşlarına cumhuriyetçi birliği ayakta tutacak erdemleri kazandırmak, bu arada onlarda “ortak iyi” anlayış ve duygusunu geliştirmektir. Yurttaşların çocuklaşmasının bu amaçlar arasında yer almadığında ise şüphe yoktur. Kendi iradesine güvenmemenin, ortaklığın fikri ve siyasi zemini hakkında söz söyleme hakkından feragat etmenin, “ortak yarar”ın bireysel çıkar ve ilgilerden üstün tutulmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır.

Türkiye’nin Cumhuriyeti’nin bu gibi meseleleri tezekkür edecek düşünürleri, sosyal teorisyenleri yok, ama bol miktarda slogan sayıklayan kifayetsiz demagogları ve propagandistleri var. Onun için, Cumhuriyetin kendine ait bir sivik ethos geliştirememiş olduğunu söyleyen Şerif Mardin haksız değil.
Star

Vicdani Redçi Aydemir'e destek
29 Aralık 2009
Türkiye'deki ilk islami Vicdani Redçi olan Enver Aydemir'e yönelik işkence protesto edildi.

Türkiye’nin İslami kimliğini gerekçe göstererek askerlik yapmak istemediğini resmen açıklayan ilk ismi olan Enver Aydemir’e askerî cezaevinde gösterilen kötü muamele, dayak ve işkence Taksim Galatasaray Lisesi’nin önünde düzenlenen bir basın açıklaması ile protesto edildi. Kimlik tanımama sorununa dayanan eylem sonrasında kimlik tanıma gerginliği yaşandı...

İLK İSLAMÎ VİCDANÎ RETÇİ ENVER AYDEMİR’E İŞKENCE PROTESTO EDİLDİ

Enver Aydemir’in avukatı Davut Erkan, babası Ahmet Aydemir ve çok sayıda vicdani retçinin yanı sıra kurum temsilcileri ve yazarların da katılımıyla Galatasaray Meydanı’nda konuya ilişkin yapılan basın açıklamasında Aydemir’in cezaevinde işkence gördüğü ve 4 gündür açlık grevinde olduğu kaydedildi.

“Vicdani Retçi Enver Aydemir Askeri Cezaevinde İşkencede” yazılı pankart açan grup “Öldürmeyeceğiz ölmeyeceğiz kimsenin askeri olmayacağız”, “Paşaların tankları korkutamaz halkları” ve “Reddet hayır de askere gitme” şeklinde slogan attı.

HALİL SAVDA: İNSAN’IM DİYENİ ENVER AYDEMİR İLE DAYANIŞMAYA DAVET EDİYORUZ!

Grup adına yaptığı açıklamada Aydemir’in temel insani haklarından birini kullanarak vicdani reddini açıkladığını ifade eden vicdani retçi Halil Savda, cezaevinde Aydemir’e zorla tek tip elbiseler giydirilmeye çalışıldığını, bunu reddedince de joplu ve kaba dayağa maruz kaldığını ifade etti.

Daha sonra sadece iç çamaşırları kalacak şekilde soyulduğunu ve sabaha kadar o şekilde bekletildiğini aktaran Savda, “Açlık grevini sonlandırması için zorla revire götürülen Aydemir’e yine zorla serum bağlanmıştır. Aydemir’in sol gözünün ve yanağının morardığı görülmüştür. Türkiye altına imza attığı uluslar arası sözleşmelerce de tanınan vicdani ret hakkını uygulamamaktaki ısrarını sürdürmektedir. Bu amaçla askeri cezaevlerinde yapılan işkenceler hala bitmedi. Bizler Aydemir’e uygulanan işkenceyi protesto ediyor, ulusal ve uluslar arası planda insan haklarından yana olan bütün güçlere birlikte Aydemir’le dayanışmaya davet ediyoruz” diye konuştu.

AVUKATI: GÖZÜ MORDU, AĞIR BİÇİMDE DÖVÜLMÜŞTÜ, AİHM’E GİDEBİLİRİZ!

Enver Aydemir’in avukatı Davut Erkan da müvekkili Aydemir’in uluslar arası hukuk sözleşmelerinden doğan hakkını kullanarak bu orduya askerlik yapmayı reddettiğini ve bu yüzden cezalandırılamayacağını ifade ederek Aydemir’in cezaevi koşullarına dikkat çekti.

İslami inancından dolayı askere gitmeyen müvekkiliyle her türlü ulusal ve uluslar arası platformda dayanışmayı sürdüreceklerini aktaran Erkan, tüm hukuksal yolları da kullanacaklarını ifade etti.

BABA AYDEMİR: ENDİŞELİYİZ!

Aydemir’n babası Ahmet Aydemir de oğluyla görüştürülmediklerini ve oğlunun durumundan endişe ettiklerini söyledi. Evli ve iki çocuğu bulunan oğlunun kendisi gibi düşünmek zorunda olmadığını ifade eden Aydemir, “Ben askerlik yaptım, onun bir kardeşi yaptı. Ama o benim gibi bizler gibi düşünmek zorunda değil. Eğer ki bu ülkede demokrasi ve insan hakları var diyoruz o zaman herkes istediği şekilde yaşamalı. Biz 4 gündür perişan durumdayız.” Diye konuştu.

BİRİLERİ KEMALİST DİKTATÖRYANIN BİTTİĞİNİ ANLAMALI

Açıklamaya katılarak destek veren yazar Fatih Tezcan da Aydemir’in Kemalist ve laik diktatoryaya ait bir orduda askerlik yapmak istemediğini ve bu yüzden cezalandırılamayacağını söyledi.

Fatih Tezcan konuşmasında

“Mesele İslami inancını ve imanını ortaya koyarak Kemalist bir yapıda ve resimde yer almak istemediğini bildiren Enver Aydemir ise herkes bilsin ki biz Müslümanlar anamızdan sadece ana-babamıza oğul ve Allah’ımıza kul olarak doğarız! Bundan başka hiç kimseye hiçbir borcumuz yoktur!

‘O vatanı kurtardı bu batırdı’ tartışmaları felsefidir. Masumların hayatları bu tartışmalara heba edilemez!

Birileri bu ülkede 1920’lerin modası tek parti döneminin bittiğini birileri bu ülkede Kemalizm’in çöktüğünü ve Kemalist Diktatorya’nın artık hiçbir şey emredemeyeceğini anlayamıyorsa akıllarını geliştirmeleri gerekir, masum insanlara işkence etmeleri değil!

Enver Aydemir İslam karşıtı olduğunu belirlediği bir yapıda yer almak istememiştir. Yüzde yüz haklıdır! Siz bu insanın Enver Aydemir’in 2 bacısını ve karısını ve anasını örtülü diye nizamiyeden içeri almayacaksınız ve sonra bu insana elbise silah falan verip ‘benim için öl’ falan diyeceksiniz öyle mi?

Kemalizm hala insanları aptal sanmaktaysa bu onun sorunudur!

Halkı artık kandıramazsınız!

Müslümanların da bugün burada az sayıda olduguna bakmayınız, Gazze acımızın yıldönümüdür ve eylem haberi paylaşılamamıştır. Müslümanlar Enver Aydemir`e nasıl sahip çıkacaklar, bunu ilerleyen günlerde hep beraber görecek ve göstereceğiz.

Son oarak, Allah’tan Enver Aydemir’e ve yakınlarına ve arkadaşlarına sabır vermesi için dua ediyoruz…” ifadelerine yer verdi.

HUKUKî DÜZENLEMELER YAPILSIN

Mazlumder Genel Başkan Yardımcısı Cüneyt Sarıyaşar ise yaptığı konuşmada Enver Aydemir’in İslami kimliğine ve bu kimliğe son bir asırdır yapılan zulme dikkat çekerek “Enver Aydemir’e desteğimiz sonuna kadar sürecektir. Bu ülkede zulm dönemim kapanması gerekmektedir. Enver Aydemir ve arkadaşlarının ve ortaya çıkacak benzer durumdaki kişilerin durumlarının kolaylaştırılması için gerekli hukukî düzenlemeler yapılmalıdır.” dedi.

EYLEM SONRASI KİMLİK GERGİNLİĞİ

Eylem sonrasında sivil polislerin Halil Savda ve Fatih Tezcan’ı kimlik kontrolünden geçirmesi eylemcilerin tepkisine neden oldu. Kimliklerini çıkarıp polise uzatan ve “bizim de kimliğimize bakın, biz de aynı suçu işliyoruz” diyen kadınlı erkekli grup polise tepki gösterdi.

Polisin Halil Savda ve Fatih Tezcan’ın GBT kontrolunu yapmasından sonra eylem olaysız biçimde sona erdi.
Kaynak: Analiz Merkezi

Evde Yemek Bulamayınca Kendisini Astı
18 Ağustos 2010
Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı
El arabası ile sebze satan Hacı Oruç, iftar için evine döndü... Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı...

Diyarbakır'ın Silvan İlçesi'nde seyyar satıcılık yapan evli ve 4 çocuk babası 40 yaşındaki Hacı Oruç, iftar açmak için geldiği evinde eşinin, "Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok" demesi üzerine bunalıma girip, evin bir odasında kendini asarak canına kıydı.

Silvan'de geçimini el arabasıyla sebze ve meyve satarak sağlayan ve 2 odalı tek katlı evde ailesiyle yaşayan Hacı Oruç, 3 gün önce iftar vakti evine geldi. Eşi Edibe Oruç'a ne yemek yaptığını soran Oruç, "Yemek yapacak birşey yoktu. Yemek yok" yanıtını alınca üzülerek, evin bir odasına çekilip, kendisini tavana astı.

Şüphelenip odaya giren Edibe Oruç, eşini ipte asılı tavanda sallandığını görünce hemen müdahale etit ve ipi keserek onu indirdi. Hacı Oruç, yakınları tarafından kaldırıldığı Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yoğun bakımda tedaviye alındı ancak yapılan tüm müdahaleye rağmen dün akşam yaşamını yitirdi.

ÖNCE ÇOCUKLARINA SARILIP AĞLAMIŞ

Eşinin intihar etmesinin ardından 4 çocuğuyla ortada kalan 37 yaşındaki Edibe Oruç, büyük üzüntü yaşadı. Kürtçe konuşan Edibe Oruç, eşinin son günlerde para kazanamadığı için eve yiyecek alamadığını söyledi.

Eşinin 3 gün önce iftar saatinde eve geldiğini ağlayarak anlatan Edibe Oruç şöyle dedi:

"İftar saatinde eşim eve geldi. Yemek yapacak hiç bir şey yoktu evde. Aç aç bekliyorduk. Eşim ne yemek yaptığımı sordu. Ben de 'yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok' dedim. Bunun üzerine çocuklara sarılıp bir süre ağladı. Çok üzüldüğünü anlamıştım. Sonra da arka odaya geçti. Ben de fazla üzmemek için yanına gitmedim. Ama odadan ses gelmeyince merak edip gidip baktım. Eşim kendini iple tavana asmıştı.".
aktifhaber

Ya türban Türkiye'nin gündeminden düşerse...
AVNİ ÖZGÜREL
05/10/2010

Yıllar önce BBC’de ‘Dünyadaki Saçmalıklar’ adlı yapıma tesadüf etmiştim. Vakit geçsin diye açtığım TV’deki bir program sunucunun konuşmasından sonra ekran kırmızıya dönünce dikkatimi çekti, beklemeye başladım... Görüntü saniyeler içinde değişti. Kırmızılığın rüzgârla dalgalanan kumaş olduğu seçildi önce, ardından beliren ay-yıldızla bunun Türk bayrağı olduğu. Sonra bayrakla kaplı bir tepside Atatürk büstü taşıyan genç kız belirdi. Fonda deniz ve bir güverte görüntüsüyle çerçeve tamamlandı.. Taka kıyıya yanaştı, genç kız dikkatli adımlarla rıhtıma çıkınca resmi erkân hazır ola geçip büstü selamladı.. Ve sunucunun final cümlesi: ‘Türkler Atatürk’ün 1919’da İstanbul’dan Anadolu’ya gelişinin yıldönümünü kutluyor!..’
Ne zaman türban tartışması gündeme gelse ve ne zaman saçları tamamen açık genç kızla


En son admin tarafından Çrş Ekm 15, 2008 9:18 pm tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Sal Nis 22, 2008 10:54 pm    Mesaj konusu: Re: Darbe süreçleri Alıntıyla Cevap Gönder

4 Nisan 2010 1
Hakkari’de protesto gösterisi sırasında 14 yaşında bir çocuk polisler tarafından yerlerde sürüklendi, annesinin feryatları bile oğlunu kurtaramadı.

Kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk’e Samsun’da yapılan yumruklu saldırı dün Hakkari’de kınandı. BDP tarafından yapılan basın açıklamasının ardından Cumhuriyet Caddesi üzerinde olaylar çıktı.
Olaylar sırasında okuldan döndüğü belirtilen Hakkari eski Belediye Başkanı Kazım Kurt’un 14 yaşındaki oğlu Hatip Kurt polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı.

Anne Güllü Kurt oğlunun gözaltına alındığını görmesine ve onu kurtarmaya çalışmasına karşın polisler Hatip’i gözaltına aldı.

Olayla ilgili konuşan Güllü Kurt, “Çocuğum Hatip Kurt okuldan dönüyordu. Ben de kendisini almak için gittim. O sırada olaylar çıktı. Bir baktım çocuğumu polisler almışlar. Çocuğumu kurtarmak için polise yalvardım, ancak vermediler. Beni ve çocuğumu hastaneye getirdiler. Yine hastaneye getirilişimizde bile beni tartaklayıp hakaret ettiler. Çocuğum şu anda hastanede tedavi görüyor” dedi.

Belediye Başkanı Dr. Fadıl Bedirhanoğlu ve BDP’liler çocuğu ve annesini hastanede ziyaret etti. Bu sırada hastaneye giren çevik kuvvet polisleri ile partililer arasında gerginlik yaşandı. aktifhaber

Cumhuriyet, demokrasi, hukuk alttakinin hakkının gözetilmesi olmalıydı!
Umur Talu
Yoksa o başlığın kısası şöyle bir şey:

Nah öyle!

"Umur Bey, iyi günler.

Özellikle bana zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. En çok üzüntü duyduğum da, nasıl bir hukuk devletinde yaşadığımızdır.

Ben 16 yıllık devlet memuruyum. Tek maaşlı ve iki çocuk babasıyım.

Hayat şartları gereği ben de kredi kartı mağduru oldum.

26 Ocak 2007'de maaşıma haciz geldi.

Haciz geldiğinde kart borcum 2 bin 720 YTL idi.

Haciz ile borç tutarı bana yazıyla 4 bin 420 YTL olarak bildirildi.

19 Şubat 2007'den itibaren maaşımdan 12 ay boyunca, 17 Ocak 2008'e kadar her ay ortalama 390 YTL kesildi.

Artık borcum bitti, rahat bir nefes alayım derken İcra Dairesi'nden bir yazı daha geldi:

3 bin 28 YTL daha borcum kaldığını, maaşımdan haczedilmeye devam edileceğini bildiriyordu.

İcra Müdürlüğüne gidip bunun ne olduğunu sordum.

Aldığım cevap Türkiye'nin bir hukuk devleti değil, hukuksuzluklar ülkesi olduğuna beni inandırdı.

2 bin 720 YTL'lik borcum masraflar ve faizlerle 4 bin 420 YTL olarak bildirilmişti ama İcra Müdürlüğü'nün bana verdiği hesap özetinde T.S. Faizi yüzde 82.5 üzerinden 3 bin 947 YTL faiz borcu çıkartılmış ve bana ilk bildirdikleri hacizlik 4 bin 420 YTL olan borcum aslında 7 bin 665 YTL imiş.

Bu nasıl bir adalet!

Yüzde 82.5 faiz olur mu!

2 bin 720 YTL kredi kartı borcuna karşılık 7 bin 665 YTL para alınması hangi vicdana sığar!

Bankalar neredeyse sıfır faizle bile tüketici kredisi verirken kart alacağında yüzde 82.5 faiz uygulanmasına hangi hukuk devletinin hangi hukuk kuralı müsaade ediyor!

İcra Müdürü bana dedi ki, 'Bizim yörede bir laf vardır: Öle ki kurtulasın. Yüzde 82 faizle sen bu borçtan maaşından 400 YTL kesilmekle kurtulamazsın.'

Benim vatandaş olarak seçeneğim mi var?

Yüzde 82.5 faiz altında ezilmek, ki buna dayanacak gücüm kalmadı artık...

Ya da bunalım sonucu intihara sürüklenmek.

Beni koruyabilecek bir kanun yok mu?

Benim canımı mı almaları gerekiyor?"

Sevgili okur, sevgili vatandaş...

İtirazım yok: Kutsal gördüğünüz dini, milli, etnik, laik kimliklerle filan keskin cephelere bölündünüz.

Ve bu arada, memlekette "köle düzeni" hüküm sürmekte.

İşsiz bırakırken köleci, çalıştırırken köleci, borç verip hayatını rehin alırken köleci.

Alttakinin üstüne abanan, asıl ilkeleri her gün çiğnenen bir cumhuriyet, demokrasi, anayasa, hukuk, ahlak, sosyal devlet vesaire.

Acı olan şu:

Hangi cephede iseniz...

Cumhuriyet aslında bu olmamalıydı!

Demokrasi aslında bu olmamalıydı!

Hukuk aslında bu olmamalıydı!

"Piyasa" böyle işliyor ama.

"Düzen" böyle.

İktidar böyle olunuyor.

Her türlü iktidar ve güç böyle.

Hükümet, bu düzeni sürdüren ve alttakiler lehine değiştirmeyen, sadaka sistemini benimserken hak ve hukuk ilkelerini umursamayan bir yerde.

AB, cumhuriyet, demokrasi, hukuk veya ahlaktan çok bahseden, başta büyükler, iş dünyası bu açıdan yüz karası.

Cumhuriyeti de demokrasiyi de ahlakı da hukuku da çok seven, ne güzel insan hakları trenleri bile kaldıran büyük medyanın "köle düzeni"ne itiraz etmeyen, onu pekiştiren yüzü bu.

Ve bir önyargılardan sıyrılıp azıcık kulak verilse, biraz merak edilip üstüne gidilse, üç yıldır Dipsiz Kuyu'nun binlerce askerin tanıklığıyla yazıp durduğu umursansa, ordudaki "emir komuta"nın arkasındaki derinleşmiş adaletsizlik, on binlerce kırgınlık, şiddetli maddi ve manevi haksızlık duygusundaki on binlerce "alttaki asker"in hali böyle.

Şunda ısrarlıyım:

Esas sorunumuz...

Cumhuriyetçi geçinenlerin aslında cumhuriyetçi olmaması.

Demokratlık iddiasındakilerin aslında demokrat olmaması.

Hukuktan dem vuranların esaslı bir hak ve hakkaniyet ilkesi ile kültürü olmaması.

Ahlaktan dem vuranların esastan bir vicdanının olmaması.

Biz bu büyük yalanların müritleri yahut kitleleriyiz.

Büyük yalanı fark etmeden, ona harbiden itiraz etmeden, birbirimizi yiyebiliriz!
Sabah


Ahmet Altan/Taraf

Yalancı laikler

Yalandan bıktım.

Devleti, bürokratı, partisi, gazetecisiyle bir toplum nasıl bu kadar yalan söyler, kavramak gerçekten güç.

Bizim en büyük sorunumuz ne bugünlerde?

Laiklik, değil mi?

Devlet erkânımız ve yandaşları laiklik istiyorlar ve laiklik tehlikeye düşecek diye korkuyorlar, değil mi?

İşte bu, benim rastladığım en büyük yalan.

Vatikan Devleti ne kadar laiklik istiyorsa bizim devlet de o kadar laiklik istiyor.

Çünkü “dinî” açıdan bizim en çok benzediğimiz devlet Vatikan Devleti.
Vatikan, Hıristiyan dininin Katolik mezhebinin devleti.

Peki biz?

Biz de Müslüman dininin Sünni mezhebinin devletiyiz.

Siz bizim devletin herhangi bir kademesinde Müslüman olmayan birine rastladınız mı?

Peki, Sünni olmadığını açıkça söyleyebilen birine rastladınız mı?

Yahudi bir Yüzbaşımız, Ermeni bir diplomatımız, Rum bir posta müdürümüz var mı?

Olabilir mi?

İstedikleri kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsunlar “gayrimüslimler” devlet katlarında görev alamazlar.

Onu da bir yana bırakın.

Müslüman olmayan vatandaşlarımızı devlet resmen “yabancı” olarak görür, bir önceki cumhurbaşkanı onların “yabancı” olduğunu açıkça resmî kararlarına geçirtti.

Kendi vatandaşlarını “dinine” göre tasnif eden bir devlet laik, öyle mi?
Bu devletin laiklikle alakası yok ama sadece bu kadar da değil.

Müslüman olmak yetmez.

Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü?

“Ben Aleviyim” diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı?

Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar.

Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz.
Vatikan da böyledir.

Hıristiyan olmayanlara orada yer olmadığı gibi Protestanlara da yer yoktur.

Biz bu açıdan Vatikan’a birebir benzeriz.

Vatikan’a benzemediğimiz yanımız ise en “komik” yanımızdır.

Bizim devlet sadece “Sünnilere” kapılarını açar ama Sünnilerin Sünni gibi yaşamasını da yasaklar.

Sünni olmayanlara devlet kapıları kapalı olduğu gibi Sünni usullere göre yaşayanlara da devlet kapıları kapalıdır.

Bizim devletin istediği “ideal vatandaş”, Alevi gibi yaşayan bir Sünnidir.
Namaza gidilmeyecek.

İçki içilecek.

Kadınlar başını açacak.

Faiz haram sayılmayacak.

Konuşmalarda asla Hz. Muhammed’e ve Kuran-ı Kerim’e atıfta bulunulmayacak.

Bakın üst düzey devlet memurlarına.

Onların hepsi Alevi gibi yaşayan Sünnilerdir.

İçki içerler, namaza gitmezler, karılarının başları açık olur.

Sünniliğe kalben bağlı olan biri içki içemez.

Mutlaka beş vakit namazını kılar.

Öyle bir Sünni, devlet kadrolarında yer bulamaz.

Siz, aynen Vatikan gibi tek mezhepli bir devlet kuracaksınız, sonra da “laiklik” istediğinizi söyleyeceksiniz.

Bizim devlet “laik” falan değildir.

Bizim yargıçlar, askerler, gazeteciler, Sünnilerin Aleviler gibi yaşamasını “laiklik” sanıyor.

Laiklik elden gidiyor dediklerinde anlayın ki birisi Sünni gibi yaşıyor, Sünni gibi ibadet ediyordur.

AKP’nin devlet kadrolarına Sünni gibi yaşayan Sünnileri de alması zaten bugün “laiklik” tartışmasını böylesine alevlendiren.

Buna kızıyorlar ama devletin içine sadece Sünnileri alıp, onların Sünni gibi yaşamasını yasaklamasına “laiklik” değil, “kafa karışıklığı” derler.

Burası “laik” bir ülke değil.

Burası “kafası karışık” bir ülke.

Laik mi olmak istiyorsunuz?

Bizim yargıçlar laikliği çok mu arzuluyor?

O zaman kolay.

Önce devletin kapılarını her dinden, her mezhepten insana açacaksınız.
Ermeniler, Rumlar, Yahudiler de devlette çalışacak.

Bütün mezhepleri de kabul edeceksiniz.

Sonra insanların inançlarına göre giyinmelerine, yaşamalarına, ibadetlerine karışmayacaksınız.

Yapabilirler mi?

Asla yapamazlar.

Onlar laiklik falan istemiyorlar, onlar iktidarda kalabilmek, gerekirse darbe yapabilmek için kendilerine bir “bahane” arıyorlar.

O bahaneye de laiklik diyorlar.

Burası laik değil, burası aklı karışık bir Vatikan.

Bir gün buraya gerçekten laiklik gelirse, şimdi “laiklik” diye tutturanlar bağırmaya başlar en önce.

Gerçek laiklikten ödleri patlar çünkü onların.


22 Nisan 2008
Darbe süreçleri…
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net

Malum son yıllarda siyasete yönelik "siyaset dışı müdahaleler" iyice şekil değiştirdi...

Tek vuruşluk, ani etkide bulunan, parlamentonun ve siyasi partilerin kapanması gibi kopuşları beraberinde getiren "kaba yöntem"ler günümüz koşullarında, globalleşme ve açık toplum ortamında uygulanmaz hale geldiler…

Ama kimileri için müdahale ihtiyacı devam ettikçe, yani vesayet düzeninin özü aynı kaldıkça, atarekil devletçi anlayış çağın ve toplumun dinamikleri ile çatıştıkça, söz konusu müdahaleler yeni yöntemlerle yapılır hale geldi…

Yeni müdahale yöntemleri daha "içeri"den ve daha "ince"…

Onları "süreçler" olarak adlandırmamız boşuna değil.

Zira uzun dönemler, toplumun düzenli seferberliği ve sistemin yasal araçları üzerine oturuyorlar…

İlk süreç malum 28 Şubat'tı…

28 Şubat anayasal bir kurum üzerinden, Milli Güvenlik Kurulu üzerinden hayata geçirilmişti…

MGK'da alınan hükümete muhtıra anlamına gelen ve icraya dönük kararlar, bu kararların MGK Genel Sekreterliği tarafından izlenmesi, Başbakanlık Kriz Masası Yönetmeliği'nin çıkmasıyla yasal bir fişleme teşkilatı haline gelen Batı Çalışma Grubu, üniversitelerin seçilmiş rektörler üzerinden garnizonlara çevrilmesi 28 Şubat sürecinin temel unsurları olmuştu.

Bu koşullarda başta Cumhurbaşkanı Demirel olmak üzere pekçok parti lideri, akademisyen, gazeteci, merkez medyanın da katkısıyla, "askeri müdahale" sözcüğüne şiddetle itiraz etmiş; bu süreci, MGK'ya işaret ederek, anayasal bir kurum çerçevesinde sistemin iç tedbirlerini alması, "ortak bir devlet refleksi" olarak tanımlamışlardı.

Bugün de benzer bir sürecin tam ortasındayız…

Bu kez hareket geçen yüksek yargı…

Hedefler aynı:

1. Siyasi iktidarın kadrolarını dağıtmak, bu siyasi anlayışı mümkün olduğu kadar siyaset arenasından uzak tutmak, bu çerçevede demokratik hamlelerle gelen kimi özgürlük kazanımlarını geri almak…

2. Bunu sistemin yasal bir aracı üzerinden ve uzun vadeye yayarak yapmak…

Mesele ciddi…

Zira böyle oldukça müdahale süreci bir yandan doğal olarak kendini yasallığa referansla meşru ilan etmeye çalışıyor.

Öte yandan hem bu referans üzerinden hem de uzun vadeli niteliğinden ötürü ve ekonomik ya da uluslararası dengeleri ürkütmediği oranda, ne yazık ki yol üzerinde doğallaşma imkanı taşıyor...

Bu tür süreçlerin veri olarak kabul edilmesi, süreci durdurmak yerine, sonunda ortaya çıkacak güç dengelerine göre hesapların yapılması onların sıradanlaşması anlamına gelir.

Bu tür sıradanlaşmalar ülke demokrasisi üzerine kalıcı etkiler bırakırlar.

Müdahale demokratik sistemin araçlarıyla yapıldığı oranda demokrasi militerleşir ve militanlaşır.

Müdahale doğal görüldüğü oranda toplum kutuplaşır ve militerleşme eğilimi gösterir.

28 Şubat'ın ülke üzerindeki bu tür etkilerini henüz atamamışken bir yenisiyle karşı karşıya kalmak gerçekten acıklıdır.

Meşrulaşma arayışı daha şimdiden harekete geçmiş durumda…

Örneğin 2007 İlkbahar'ının Deniz Kuvvetleri Komutanı iki askeri yargıcı yanına çağırıp, "367'yi çıkarın yoksa biz devreye gireriz" dediğini reddediyor. "Böyle şöyle olur mu, biz yargıya ve demokrasiye saygıyılız" diyebiliyor.

Ve sanki bu ülkede 27 Nisan Muhtırası hiç verilmemiş, bu muhtıra siyasal sistemi bloke etmemiş gibi…

Hiç bir şey olmamış gibi bu açıklamalar ciddiye alınıyor, tartışılıyor, askerin yargıyı etkileme iddiası bir komplo olarak ele alınıyor kimileri tarafından…

Meşrulaştırma işte budur…

Bu basın ve toplum üzerinden gerçekleşmektedir…

Acıklı olan da işte budur…

Yenişafak

Darbe aynası
Umur Talu
22 Nisan 2008

Dün "biridi; şimdi aynı Meclis'ten, aynı 16 Nisan'dan bir de "12 Mart ile 12 Eylül yüzleşmesi" aktarayım.
Kısaca "darbe aynası" da diyebilirsiniz.
Siz tabii ki kendi fikirlerinize, kendi duruşunuza sahipsiniz, ben etkilemeyeyim.
Lakin, kimseyi ne toptan yerin dibine ne de toptan arşı alaya sevk etmeden önce, iyi düşünmek üstüne bir ibret hikâyesi bu da.
Yine "demokratlık, cumhuriyetçilik, adalet, hukuk, insanlık, cesaret, ihanet" dair bir ayna.
Ayna ayna, söyle ona! e bahar komedisi"

Altta kalanı harmanlayan, "şöhretli" gazetecilerin asla dert etmediği, ama hırpalanan gazetecileri tokatlayarak yıpranma hakkını yutan "sosyal güvenlik" görüşmeleri sırasında, 5 CHP milletvekili bir önerge verdi.
Özü, "12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde, ordudan, mahkûmiyet kararı olmaksızın üçlü kararnameyle atılan subay ve astsubayların kayıp özlük haklarının iadesi" idi.
Önergeyi verenlerden, "Ben de aynı durumdayım" diyen eski subay, CHP Milletvekili Çakır şu tahlili yaptı:
"12 Mart ve 12 Eylül gibi, parlamentonun, siyasi partilerin kapatıldığı, olağanüstü ara rejimlerde, çocukların yaşı büyütülerek idam edildiği, 'Asmayalım da besleyelim mi' zihniyetinin ülkeyi yönettiği dönemlerde, yargı kararı olmaksızın birtakım subay, astsubay ve askeri personelin, üçlü kararnameyle Silahlı Kuvvetler'den ilişiği kesildi.
Bu insanlar Anayasa'nın geçici 15'inci maddesi dolayısıyla mahkemelere gidip hak da arayamadılar. Sadece onlar değil, eşleri ve çocukları da çok haksız şekilde cezalandırıldı.
Dönemin Konsey Başkanı, 'Bunlar için üzülmeyin. Bunlar vatan hainidir' dedi, toplumun içine öyle atıldılar.
Tabii ki 12 Eylül'ün sarılması gereken çok yarası var. Mağdur olmuş, haksız yere mağdur edilmiş çok yurttaşımız var. Gönül arzu eder ki, tamamının uğradığı haksızlığı telafi etmek, onurlarını, itibarlarını iade etmek...
Bu önerge herkesi kapsamıyor ama hiç olmazsa bir bölümün yaralarını saracak."
(Önerge muhtemelen, başka dönemlerdeki yargısız ve haksız uygulamaları da gündeme getirip kapsayabilecekti).

Ama şu oldu:
Komisyon Başkanı buna katılmadı, Çalışma Bakanı katılmadı... Kabul eden, etmeyen...
"İki askeri darbenin bizzat bazı askerlerde açtığı yara" tamir edilmedi.
Önerge reddedildi.
Memleketin tüm alttakilerinin haklarını çalan, işkence, hapis ve sehpalarla tescilli iki askeri darbenin asker mağdurları dahi Meclis'te savunulamadı.

Tuhaflık şuydu:
1. Önergeyi veren, oturaklı gerekçesini okuduğunuz "darbe mağduru, darbe karşıtı eski subay" CHP'li Çakır, bu demokrat tavrına karşın, kısa süre önce Meclis'te başka milletvekillerini (yargısız) hainlikle suçluyor, "salak" diyen bir heyecan gösteriyordu.
2. "Darbe yarası"na dair önerge veren, alkışlayan CHP milletvekilleri, sadece tarihtekilerin "yara" olabileceğini düşünen ama bugünkü müdahalelere sessiz kalabilecek bir "sosyal demokratlık" tedrisatından mı geçti?
3. Demokratlıkta hepimizi yaya bırakabilen "darbe karşıtı" AKP milletvekilleri, iki darbenin ordu içindeki yaralarının sarılmasını nasıl kolayca reddedebildi?
4. Bugünün sözde "demokrat AKP"si, 12 Mart ve 12 Eylül ile tarihi uzlaşma ve bütünleşmesinden hiç utanmadı mı?
5. Bugünkü darbe ihtimaline lafı olmayan ana muhalefet ile o günkü darbeleri sindirmiş bir iktidar.
"Darbe aynası", sadece bize gösterdiğiniz yüzü değil, tüm yüzsüzlükleri ve iki yüzlülükleri de kabak gibi gösterir!
SAbah

22 Nisan 2008
Minik Kuş, Anayasa Mahkemesi-Genelkurmay hattında uçtu mu?
Erhan Çelik

Tam da geçen yıl bugün...

22 Nisan 2007 tarihli ‘Hey gidi günler’ yazısında Emin Çölaşan, şöyle diyor;

“Sevgili okuyucularım, hayat gerçekten ilginç bir süreç. Kimin ne olduğunu, ne olacağını, nerelere geleceğini önceden bilmek mümkün değil.”

Bu satırları, başına geleceklerden bihaberken kaleme alan Çölaşan, doğru söylemiş!

***

Emin Çölaşan o günlerde Genelkurmay cephesinde olan biteni kendisine aktarıldığı şekilde ve bunu belirtmekte bir sakınca görmeden yazıyordu.

8 Nisan 2007 tarihinde yayımlanan ‘Herkes Soruyor, Asker Ne Diyor?’ yazısında olduğu gibi…

"Askerler, Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar. Ancak bu istememe olayı sadece Tayyip Erdoğan'la sınırlı değil. Bu karşı çıkış ‘O ve onun zihniyetindeki kişiler’ olarak tanımlanıyor.”

Emin Çölaşan’a aktarılana göre, asker, Abdullah Gül ismine de karşıydı. Ancak komutanların elinden bir şey gelmiyordu. Bunu da Çölaşan’ın aynı tarihli yazısından öğreniyoruz;

‘Asker yaşamakta olduğumuz bu süreçte sıkıntılı. Ancak eli kolu Anayasa ve yasalar tarafından bağlanmış durumda. Cumhurbaşkanı'nın nasıl seçileceği belli. Bu durumda asker ne yapabilir?’

Çölaşan’ın sorusuna cevap ‘367 kararı için Anayasa Mahkemesine baskı’ olabilir mi?

Taraf Gazetesi’nden Yasemin Çongar’a göre; ‘Evet’.

Çongar, iki hafta önce ‘Yüksek yargı mensuplarının vicdanı rahat mı?’ başlıklı yazısında bu iddiayı dile getirerek çok kritik sorular sordu;

“Kuvvet komutanlarından biri, TSK’nın meşrebine uygun saymadığı bir siyasetçinin Çankaya’ya çıkmasını önlemek için Anayasa Mahkemesi’ne görev verdi mi? Bu göreve ‘Olmaz paşam’ diye karşı çıkan yargıçlar kimlerdi? İtiraz edenlerin, ‘367 kararını çıkartmazsanız, ordu yönetime el koyacak’ diye darbe tehditleriyle bastırıldığı rivayetten mi ibaret?”

Yasemin Çongar’ın gündem yaratan bu iddiasının ardından dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu ve yazıda adı ima edilen eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu, Radikal’den Murat Yetkin’e konuştular.

Karahanoğlu, ‘Ne Yargıtay üyesi çağırdım ne Anayasa Mahkemesi üyesi çağırdım’ diyerek iddiaları yalanladı.

Tülay Tuğcu ise ‘Bir asker Anayasa Mahkemesi’ne telefon edip de böyle bir şeyi söylemeye cesaret edemez! Söylemez de…” dedi.

Askerin, Anayasa Mahkemesi üyelerine 367 kararı için baskı yaptığı iddiasını boşa çıkaran bu iki açıklamayı, ortada aksi yönde bir delil veyahut tanık yokken doğru kabul etmek zorundayız.

Ancak bu durum, bazı şüpheleri dile getirmemize engel değil tabi ki.

Mesela şu, komutanların isteklerini mahkeme üyelerine telefon aracılığıyla ilettikleri hususu…

Uçan kuşun bile dinlendiği bir ortamda askerin 367 konusundaki bir talebi telefonda dillendirmesi bana pek olası gelmiyor.

Şayet ortada gerçekten verilmiş bir mesaj var ise bu ancak aracılar vasıtasıyla iletilmiş olmalı! Genelkurmay ile Anayasa Mahkemesi arasında uçan bir kuş tarafından…

O günlerde Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesini Genelkurmay’ın mesaj panosu yapan Emin Çölaşan’ın Minik Kuş’u gibi mesela…

Minik Kuş’un komutanlar tarafından Anayasa Mahkemesi üyelerine verilecek bir mesajı emir kabul edip, vatan savunması ciddiyetiyle yerine getirmiş olması, sizce de kuvvetle muhtemel değil mi?

Emin Çölaşan’ın karısı ile Tülay Tuğcu’nun kocasının kardeş olduğunu… Yani ikili arasındaki akrabalık ilişkisini bilenler, bu ihtimalin üzerinde daha fazla duruyor olmalı!

***

Size de olur mu?

Bazen ağzıma bir şarkı dolanır ve ne yapsam söküp atamam dilimden. İşte yine oldu.

Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu. Aldım onu içeriye, cik cik cik cik ötsün diye…

Ah minik kuş ahh!...

haber7

Ulusalcılık Hastalığının Semptomları
01 Nisan 2008

Araştırma sürecimde bazı insanları dinlerken bu ‘ulusalcılık’ denilen şeyin hayli ağır bir ruh hastalığı da olabileceğini fark ettim. Ve bu yeni hastalığın bazı semptomlarını not ettim.

Serdar Turgut/Akşam
Ulusalcılık bir hastalıktır

'Ulusalcı tepki' diye bir şeyi ben ilk kez AKP'lilerden duymuştum. O dönemde 'ulusalcı tepki' ne demektir bilmiyordum ama onlar bundan hayli çekiniyorlardı. Sonra çekindikleri oldu, 'ulusalcı tepki' başlarına bela oldu.

Ben ilk başlarda da bu 'ulusalcı tepki'nin ne anlama geldiğini tam anlamamıştım. Aradan geçen onca zamandan ve olaydan sonra hâlâ daha tam anlamış durumda değilim.

Kavrayabilmek için, ulusalcı tepkinin önde gelen isimleriyle konuşuyorum, etraflarını sorup soruşturuyorum 'bu nedir?' diye ama şu ana kadar 'ulusalcılık' diye bir net ideoloji tanımlayabilecek halde değilim.

Bunda bende olduğu kadar 'ulusalcıyım' diye ortaya çıkan adamların da payı var. Kendilerini ortaya atanlar, Kurtlar Vadisi dizisinin ekstraları gibiler. Ben 'bunlar da ulusalcı ise ben liboş olmalıyım' diye de düşündüm.

Fakat araştırma sürecimde bazı insanları dinlerken bu 'ulusalcılık' denilen şeyin hayli ağır bir ruh hastalığı da olabileceğini fark ettim. Ve bu yeni hastalığın bazı semptomlarını not ettim. Bugün onları sizle paylaşacağım:

Ulusalcılık hastalığının semptomları:

1-Aşırı bir Atatürk takıntısı. Atatürk'ün normal bir

insan olduğunu kabul etmeyi reddetme. Onu neredeyse peygamber düzeyinde ulaştırma ve ona tapınma ihtiyacı.

Bu tapınmaya kendilerini adayanlar neredeyse bir tarikat gibi davranıyor. Bu tarikatın kendine özgü tapınma ritüelleri bile var. Bu tarikata üye insanlardan biriyle konuşurken, Atatürk'ün adı geçince o insanın bakışlarının değiştiğini resmen görebilirsiniz. O bakış, düşünme melekesinin kaybı ve yerine tapınmadan gelen irrasyonel düşünce anlamına geliyor.

Bu sendrom aynen aşırı dindar insanların bakışlarına ve davranışına benzer.

2- Bu tarikattaki insanlar, aynen dünyanın sonunun geldiğine kendini inandırarak çıldıran tarikattaki insanlar gibi Türkiye'nin sonunun geldiğine kendilerini inandırarak çıldırmışlardır. Aslında 'Çılgın Türkler' bağlantısı da budur.

Dünyanın sonunun yaklaşmakta olduğuna kendini inandırarak çıldıran tarikatın üyeleri gerekirse panikleyerek kendilerini öldürebilirler. Tarihte dünyada kitle ölümlerinin yaşandığı tarikat intiharları vardır. Türkiye'deki 'ulusalcılık tarikatı'na mensup insanlar her an sonun yaklaştığı inancıyla gündelik yaşamlarını sürdürürler. Her türlü çılgınlığı yapmaya hazırdırlar. Gerekirse suç ve cinayet de işlerler. Çünkü sonun zaten gelmekte olduğuna kendilerini inandırmış oldukları için öldürdükleri insanın ve kendi hayatlarının bir değeri yoktur gözlerinde. Rahatlıkla başkalarını da kendilerini de harcarlar.

3- Ulusalcı tarikat, hayatı aşırı dindarlara özgü bir fantastik tablo içinde algılar. Onlara göre de dünyada iyi ile kötü arasında final mücadele yaşanmaktadır. Onlara göre karşılarındaki güç şeytandır. Bu, final mücadelesidir. Çünkü yapılan mücadele onların kafasında Türkiye'nin sonunun gelip gelmeyeceğini belirleyecek nihai kavgadır. Ölüm kalım meselesi, nihai kavga haline getirdikleri hayat hakkında bu delilik sınırındaki insanlar akla gelmeyecek her türlü çılgınlığı her an yapmaya hazırdırlar. Onlara bu aşamada normali anlatmaya çalışmak imkansızdır.

4- Hastaların bir bölümü geçmişte yaşar. Bugün onların beyninde hayli dumanlı vaziyettedir. Onlar için bugün şeytan ile mücadelenin kaotik halidir. Rahat oldukları, kendilerini sakinleştiren yaşam; geçmişin yani Atatürk'ün yaşadığı günlerdeki ortamdır. Bu nedenle tarikatın aşırı eğilimli üyeleri kendilerini Atatürk gibi görür. Kendilerini Atatürk olamayacak kadar aşağı düzeyde görenler ise eski dönemin kıyafetlerini giyer ve eskinin hatıralarıyla yaşarlar.

Gördüğünüz gibi AKP'liler ulusalcı tepkiden korkmakta hayli haklılarmış. Karşı karşıya kaldıkları şey bir siyaset, bir ideoloji filan değil, bir hastalık düpedüz. Ergenekon hakkında gazetelerde çıkan haberler doğruysa, bu tür olaylar aslında delilerin yaptığı işler.

AKP'liler ve yandaşları da aşırı dindarlık dolayısıyla rasyonellikten çıkmış olduklarından mücadele aslında iki deli grup arasında sürüyor. Umarız iki taraf da tam delirmeden bir şekilde tedavi edilir.

NOT: Kafalarında kurdukları dünya ve mücadele zorunluluğu, harekete geçenler hakkında açılan davaların genellikle telefon dinlemesine dayanması da aslında normaldir ama sakıncalıdır da. Çünkü çıldırmış insanlar kendi aralarında her türlü fantastik konuda fantastik çözüm önerileri getirebilirler. Bunları duyan rasyonel bir beyin hem ürker hem de duyduklarına zor inanabilir.

Sömürge ruhlu kahramanlar
ÖMER LÜTFİ METE

10 Kasım'larda veya Cumhuriyet'le ilgili diğer anlamlı günlerde Atatürk üstüne 'övgü yarışı' ile kendimizi çok fena uyutuyoruz.

Bu tür etkinlikleri ayinleştirerek akli olmaktan çıkarttığımız için Atatürk'ü anlaşılmazlaştırıyoruz. Birinin onu anlamaktan söz edebilmesi için, 1938'den sonra Türkiye'nin nasıl birdenbire devlet olmaya veda ettiğini ve gayr-ı resmi manda haline geldiğini görebilmesi şarttır..
-10 Kasım 1938 Atatürk'ün ölüm tarihi değil, gencecik ve geleceği parlak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yıkılış günüdür.
Bu yargı ilk bakışta, Atatürk'ü Tanrı gibi algılamak ve algılatmak isteyen, böyle yaptıkları için de ulaşılamaz, anlaşılamaz, ilham ve örnek alınamaz hale getirenlerin ölü yağcılığını çağrıştırabilir. Fakat kastım; üstün yetenekli ama ölümlü bir insanın ardından gelenlerin devlet bilincinden külliyyen yoksun olduklarını vurgulamaktır.. Tarih tanıktır ki, 1938'den sonra hiçbir yönetim, Atatürk'ün 'bağımsızlık karakteri'nden en küçük bir eser sergileyememiştir. Böylece, bağımsızlık savaşı ile kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti ülkeyi yönetenlerin bilinçsizlikleri ve yüreksizlikleri yüzünden uzun ömürlü bir sömürgeye dönüşmüştür.
Görevli diplomat olarak içeride ve dışarıda Türkiye'nin macerasını yıllardır derinlemesine takip eden dost bir okur (İ. G) dünkü yazıma yankı vermiş:
-Şu sıra RULE BY SECRECY isimli kitabı okuyorum. Türkiye'de devlet ve seçkinler o kadar Amerika'nın denetiminde ve o kadar Amerikancıdır ki artık iş işten geçmiştir... McDonald's'da kahve içerken dudaklarını yakan aptala milyon dolar tazminat ödeyen medeniyet, Irak ve Filistin'de çocukları dünyanın en ileri silahları ile yok ederken birtakım Türkler ise 'Radikal İslam'la böyle mücadele edilir' diyebiliyorlar... Amerikan devleti özellikle savaş dönemlerinde sadece örgütlerin denetimindedir... Bir Amerikalı'yı getirsinler ve bir Türk yöneticisinin yerine koysunlar; hemen her meselede aynı lafları söyler... Türkler'in esirliklerinin sebebi kafalarındaki 'muasır medeniyet' mikrobu ve kişiliksizleşmedir..
Tabii ki bu ülkede ferd-i vahid kalsam 'iş işten geçmiştir' yargısına katılmam mümkün değil.. Ayrıca Atatürk gibi çok özenle kelime seçen bir önderin 'Muasır Medeniyet' hedefi, bilinçli bir tercihtir ve 'Batılılaşma' ile özdeş değildir; sanırım okur da bunu kastetmiştir.. Bir başka çağda 'muasır medeniyet' Japonlar'ın, Kenyalılar'ın veya Türkler'in elinde en ileri biçimde temsil ediliyor olabilir.. Kaldı ki okurun da işaret ettiği gibi, en gelişmiş silahlarla çocuk katliamı yapabilen bir kültür çevresini 'muasır medeniyet'in en ileri temsilcisi saymak için ahmak olma zarureti vardır..
10 Kasım 1938'den sonra gelen bütün siyasi veya bürokratik yetkililer adeta özel bir 'Amerikanlaştırıcı ikna odası'nda 'beyin yıkama' işleminden geçirildikleri için, Atatürk'ün 'muasır medeniyet' hedefi 'Batı uşaklığı' şeklinde algılatılır.
'Muasır Medeniyet' hedefi ile ilgili bu düzeltme, bir 'tevil gayretkeşliği' değildir. Çünkü eğer Atatürk 'Batılılaşma' diyeceği yerde sırf değişik bir söyleyiş olsun diye 'Muasır Medeniyet' deyimini seçtiyse bunu onaylamam.. Fakat öyle değildir; ne dediğini çok iyi bilen Atatürk 'Muasır Medeniyet' demekle 'Batılılaşma'yı kastetmemiştir.
Esasen kendini bilen aydın hangi beşerin her yaptığı işi ve her söylediği sözü kutsayabilir? İnsanın kendine ve ülkesine sağlıklı bir güven duyabilmesi için mutlak sorgulayıcı bir kişiliğe sahip olması farz değil midir? Bu öyle istisnasız bir sorgulayıcı yapıdır ki, 'fena fillah' mertebesine ulaşana kadar Allah ile ilişkisini de kapsamaktadır. O mümin ki birinci hedefi Allah'tan razı olmayı öğrenmek ve O'nun rızasını kazanmaktır. Buna rağmen Allah'ın evrendeki işlerini sorgulayıp kurcalamaktan kendini alamazken Atatürk veya bir başka büyük adamı nasıl sorgulamadan edebilir mi?
Fakat gelin görün ki, yerleşik 10 Kasım'cılık bize şunu dayatır:
-Atatürk hiç kimsenin beceremeyeceği kadar etraflı biçimde her şeyi düşündü ve her bir işin sihirli çözümünü hazırladı; siz sadece ezberleyin ve tekrarlayın yeter!
Bunun içindir ki, mandacı aydın ve yetkililerin Atatürk üstüne attıkları nutuklar kadar muzır iş azdır!
Adam sömürge valisinden veya komiserinden bile aciz iken 'Atatürk'ün bağımsızlık ülküsü' üstüne laf ederse ne düşünürsünüz? 'Demek ki Atatürk bize Batı uşağı olmayı emretmişti; şu mevcutlar gibi' demez misiniz?
Ulusçuluk ve ülkenin ulus devlet olarak bütünlüğü bu sömürge ruhlu kahramancıklara mı emanet!?
Gölge etmesinler başka ihsan istemez!
SABAH- 12.11.2004

Devletin Tunç/Eli Dersim'de ne yapmıştı?
Sibel ERASLAN
16 Kasım 2009

Ya bizlere uzun yıllar “İlk Kadın Pilotumuz” olarak iftiharla takdim edilen Sabiha Gökçen’in, aslında Dersim’e en ağır bombaları atan uçağı kullanmış olduğu gerçeğine ne diyeceğiz?
Tarihçilere büyük vazifeler düşüyor. “Alevi İsyanları” olarak bahsi geçen meselelerin iç yüzünü bilmiyoruz. Herkesin birbirini kan davası üzerinden suçlaya geldiği, herkesin birbirini zalim ve günahkar saydığı karmaşık bir düşmanlık hattı... Karanlık günler.

Trabzon’daki Atatürk Köşkü’nü ziyaret edenleriniz bilir. Odalardan birinde duvara asılmış büyük Türkiye haritası üzerinde “Tunceli/Dersim” kısmında elle çizilmiş, işaretlenmiş kısımlar vardır. Pek çok kişi Atatürk’ün 1937’deki Dersim olaylarını bizzat buradan yönettiğini anlatır. Oysa başka pek çok kişiyse, aynı tarihlerdeki Dersim tenkilinin, Atatürk tarafından değil, İsmet İnönü tarafından düzenlenip yönetildiğini söyler... Biz kitaplardan okuyup ezber ettik, doğrusunu ancak Allah bilir...

Bundan tam 72 yıl önce, 15 Kasım 1937’de Dersim isyanı önderlerinden Seyit Rıza’nın Elazığ’da asılması ile kapatılmış iç kanamalı ağır bir defter saklıdır oysa aynı haritaların ve dile gelmemiş fısıltıların ardında...

Seyit Rıza’nın sekseni aşan yaşı, torunu evladı yaşındakilerin sahte tanıklığıyla mahkemece küçültülür, aralarında 17 yaşındaki oğlu Reşit Hüseyin, yeğeni Yusufhan aşireti reisi Kamber, Kureyşan aşireti reisi Seyit Hüseyin’in de bulunduğu on kişiyle birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda asılırlar.

Son sözleri, kalbimizi 72 yıl sonra bile kahırla deşecek işaretleri taşır: “Evladı Kerbelayız. Suçsuzuz. Ayıptır, günahtır, zulümdür, cinayettir...”

Bugünden baktığınızda, bugünün Alevi söyleminden çok Caferi söylemini hatırlatıyor bu cümleler. Şaşırtıcı dini vurgusu, Ehlibeyt ve Kerbela işaretleriyle okunduğunda... Kendini CHP’nin oy deposu olarak lanse eden, hatta çoğu kez din dışı seküler bir söyleme mahkum etmiş günümüz Alevi duruşuyla şaşırtıcı derecede bir zıddiyet...
Hakikaten 1937’de Dersim’de neler yaşanmıştı? Dönemin İnönü’lü CHP’si, işin ne kadar içindeydi? Ve o katliamları yaşayan Alevilerin torunları sonrasında niçin CHP’li oldular? O günün seyitleri bugün neredeler?

Oysa İnönü’nün 18 Kasım 1937’de söyledikleri, işin özetidir: “Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk. Dersim’i her türlü askeri hareketlerle temizledik” diyordu İnönü...

“Tedip”ten “Tenkil”e varan yani baskıdan ateşle öldürmeye kadar uzanan süreçlerde devletin tunçtan eli, Dersim’in başına bir balyoz gibi inmiştir... Keçi otlattığı için Orman Kanunu’nu çiğneyen, fes taktığı için Devrim Kanunlarına karşı gelen, işsizlik ve fakirliği yenemediği için hortlamış eşkıyaya karşı evinde odasında namusunu canını korumak adına tuttuğu piştovundan sorguya çekilen, Harf İnkılabına rağmen Osmanlıca yazıp okuyan, Türkçe değil Kürtçe konuşmakla büyük suç işleyen, Evlad-ı Kerbela’dan, sadık-ı Ehli Beyt’ten Dersimliler... Bundan 72 yıl önce defteri kanla dürülmüş hicranlı bir maziye sahip...

Dönemin askeri raporlarına göre 7000’in üzerindedir öldürülen isyankarların sayısı. 1938 yılında basılmış “Köy Arama ve Silah Toplama İşleri Hakkında Kılavuz” adlı kitabın içinde en ince ayrıntılarına kadar köylerin nasıl yakılacağı, evlere, odalara nasıl girileceği anlatılıyor. Silahlarını teslim etmek istemeyenlerin kadın ve çocuklarına el konulmasının iyi sonuç vereceğinden bahseden maddeler!! Tam bir çılgınlık eseri anlayacağınız. Kendi ülkesinin insanına bu kadar mı düşman olabilir yöneticiler diye soruyor insan ister istemez.

Ya bizlere uzun yıllar “İlk Kadın Pilotumuz” olarak iftiharla takdim edilen Sabiha Gökçen’in, aslında Dersim’e en ağır bombaları atan uçağı kullanmış olduğu gerçeğine ne diyeceğiz?

Tüm bunları, 19 yıl aradan sonra bölgeye giden Cumhurbaşkanımızın fotoğraflarıyla birlikte gözyaşları içinde bir kez daha hatırladım.

Kendi insanını sevmek bu kadar mı zor, bu kadar mı ağır?

Sayın Gül’ün ayakkabılarını çıkarıp yalınayak girdiği gönül dergahı, bunca yıldır tunçtan balyozlarla kırıldı... Dağ ol da ağlama, insan ol da taş kesme! Vah!

Vakit.com.tr
sibeleraslan@hotmail.com

Avni Özgürel
Radikal Gazetesi
Kürt sorununda kavşak: 49'lar davası
03 Ocak 2010

Dersim olaylarının doğuda kimsede başını kaldırıp söz söyleyecek cesaret bırakmadığı sır değil. 1938’den sonra 20 yıl Kürt kelimesini kimse ağzına almadı... Ta ki, Mart 1959’a kadar. Sevaf adında Arap ırkçısı bir general Kürtlere otonomi hakkı veren Irak lideri Abdülkerim Kasım’a karşı ayaklandığında hükümet kuvvetleriyle birlikte hareket eden Molla Mustafa Barzani’ye bağlı güçler bir gurup Türkmeni öldürmüşlerdi. Haberinin Ankara’da duyulması ve emekli bir general olan CHP milletvekili Asım Eren’in hükümete ‘Aynıyla mukabelede bulunmayacak mısınız’ diye sormasıyla siyasetin zaten gergin olan dahası daha da gerildi. Eren’i protesto için bildiri yayımlayan Kürt öğrenciler hazırladıkları metnin altına ‘Türkiye Kürtleri’ imzasını koyunca fitil ateşlenmiş oldu. Şayet Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ‘6-7 Eylül olayları dolayısıyla dış dünyada hayli eleştiriye muhatap olduk, itibar kaybettik, onun üzerine yeni bir şeyler eklemeyelim’ demese belki de ilerde hayli sıkıntı verecek olayların yaşanması mümkündü..

Süne zararlısı derken
Başbakan Adnan Menderes Kürt milletvekilleri tarafından az-çok yatıştırılmışken Musa Anter’in kımıl/süne zararlısını metafor olarak kullanıp onun üzerinden siyasete yönelttiği Kürtçe eleştiri ipleri koparttı. Basında yer alan ‘Doğu’daki bu küçük gazeteye kim kâğıt veriyor’ yorumlarının ardından hükümet bir yandan istihbarat birimlerinin 2000-3000 Kürt’ün Batı’ya göç ettirilmesi önerisini değerlendirirken diğer yandan hakkında dava açılan Musa Anter’e destek verdikleri tesbit edilen 50 Kürt genç ve aydını gözaltına alındı...
Örgütlü bir tepki değildi ortada olan... Kiminin evinde Barzani’nin resmi bulunduğu kiminin evinde bağımsız Kürt devleri kurulmasını hedefleyen bir parti kuruluşuna ilişkin hazırlık evrakı ele geçirildiği söyleniyordu..
Tutuklama kararını alan Ankara’da askeri savcılıktı ama 50 kişi İstanbul’a götürülüp Harbiye’de şimdilerde Askeri Müze tarafından kullanılan binadaki hücrelere konulmuşlardı. Hücre sayısı 40 olduğu için 10’u tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan sanıklardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla anılır oldu. Mahkeme hâkiminin Ankara’dan İstanbul’a gelmesi uzadıkça tutukluların sıkıntısı da arttı haliyle... Neden sonra başlayan sorgu sürecinde 14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerken 27 Mayıs darbesi gerçekleşti.
İhtilal idaresinin öncelikli işlerden biri olarak değerlendirdiği genel af meselesi gündeme geldiğinde doğan ümitler cuntanın 49’lar’ı af kapsamı dışında bırakmasıyla suya düştü...

Hepsini sallandıralım
27 Mayısçıların niyeti tutuklu Kürtleri diğerlerine emsal olmak üzere alelacele yargılayıp idam etmekti. ‘Salladıralım’ diyor başka bir şey demiyorlardı. Ancak savcılık bu yönde bir talebi kılıfına uyduracak delilden yoksundu... Ve o nedenle iddianame kaleme alınamıyordu. Daha ötesi bir-iki istisna dışında Kürt asıllı hukukçu milletvekilleri dahil kimse sanıkların savunmasını üstlenmeye talip değildi...
Nihayet 3 Ocak 1961’de mahkeme başladı... Savcılık 50 sanıktan 15’i için kafi delil bulunmadığı için, 10 sanık hakkında mahkumiyete yeterli delil olmadığı için beraat kararı verilmesini istemiş ama 24 sanığın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” hükmünü getiren TCK’nun 125. maddesine göre yargılanması istemişti... İdamı istenenler; Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’di.
Beri yanda 49’lar davasını yetersiz gören 27 Mayısçılar ihtilalin hemen akabinde bağımsız Kürdistan kurmaya matuf çalışmalar yapmakla suçladıkları 485 aşiret ileri gelenini derdest edip Sıvas’ta oluşturulan kampta toplamışlardı... Gazetelerde Şeyh Said’in oğlunun bir Rus jeepiyle Doğu Anadolu’da dolaşıp siyasi faaliyette bulunduğu yazılıp çiziliyordu...
Bir yanda Sivas Kampı diğer yandan 49’lar Davası’yla arap saçına dönmüş yargı 1965’e kadar elindeki dosyalarda kurtulamadı... 49’ların idamla yargılanan 25 sanığından 10 beraat etti, 15’i bir kez beraat edip bir kez suç vasfı değiştirilerek davanın yenilenmesi neticesi 1965’te TCK’nun 141 ve 142. maddelerinden yani ‘Yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan’ 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Sıvas Kampı ise bundan önce 1963’te istihbarat birimlerinin seçtiği 55 kişi hakkında alınan sürgün kararıyla dağıldı...

03 Şubat 2010 09:27ÇOBANA KORKUNÇ İNFAZ
Bir askerin tanıklığı Yüksekova'da çobana yapılan vahşeti ortaya çıkardı.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

ÇOBANI TARADILAR SONRA PATLATTILAR

“Soysuzlar Çetesi” filmindeki vahşet 1995’te Hakkari Yüksekova’da yaşandı: Askerler gözaltında tarayıp mayınla patlattılar
YÜZBAŞI EMRETTİ, TEĞMEN YAPTI
BOLU Komando Tugayı’ndan birliklerin uyguladığı vahşet, on beş yıl sonra bir asker savcıya ifade verince ortaya çıktı: Nezir Tekçi adlı çoban, Yüzbaşı Akın’ın emri ve bir teğmenin ateşiyle öldürüldü.
‘KÜRTLER VURSUN’
YÜZBAŞI Akın “Kürt olan askerler çobanı vursun” dedi ama bu emre uyulmadı. Kemal Teğmen atıldı, Tekçi’yi G-3’le iki kez vurdu.
KOPMUŞ KAFASINI ALIP GÖSTERDİ
SONRA emirle bütün askerler Tekçi’yi taradılar ve cesedi üzerinde mayın patlattılar. Kemal Teğmen de çobanın kopan kafasını alıp gösterdi.
Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde 1995’te çobanlık yaparken kaybolan oğlu Nezir Tekçi’nin izini süren baba Halit Tekçi’nin karşısına Yüksekova Tabur Komutanlığı çıktı. Acılı babanın ısrarlı aramalar sonucu ulaştığı ve 15 yıl önce Yüksekova Tabur Komutanlığı’nda er olarak görev yapan Yunus Şahin, tanık olarak savcılığa verdiği ifadede Nezir Tekçi’nin bölgede bulunan Bolu Dağ ve Komando Tugayı tarafından gözaltına alındığını ve öldürüldüğünü iddia etti.
Savcı babayı kovdu
1988’de Dağlıca’ya bağlı Demir (Mıdı) köyünde yaşayan Halit Tekçi, evlerinin boşaltılması sonucu önce Üçkardeşler (Zeri) köyüne, ardından da Güngör Mahallesi’ne yerleşti. Baba Tekçi, 16 nüfuslu ailenin geçimini sağlamak için çocuklarını da çevre köylere çobanlık yapmaya gönderdi. Ancak, Tekçi ailesi 28 Nisan 1995 tarihinden sonra çocukları Nezir Tekçi’den bir daha haber alamadı.
Cemil Kırmızıtaş adlı bir tanıdıkları sayesinde oğlu Nezir Tekçi’nin Bolu Dağ ve Komando Tugayı tarafından gözaltına alındığını öğrenen baba Halit Tekçi sonrasındaki gelişmeleri şöyle anlatıyor:
“Bunun üzerine Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Cumhuriyet Başsavcısı dilekçemi yüzüme fırlatarak, ‘Sen nasıl Türk askerine iftira atarsın’ dedi ve beni makamından kov du.”
15 yıl sonra gelen tanık
Oğlunun peşini bırakmayan acılı baba Yüksekova’da görev yapan Vanlı bir asker sayesinde 1995 yılında Çanakkale’den Yüksekova Tabur Komutanlığı’na geçici görevle gelen er Yunus Şahin’e ulaştı. Tanıklık yapmayın kabul eden Şahin, geçen ağustos ayında Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı’na ifade verdi.
Şahin, tutanaklara yansıyan ifadesinde gözaltına alınan Nezir Tekçi’yi de beraberinde operasyona götürdüklerini kaydetti. Operasyona katılan rütbelileri, “1. Bölüğün Komutanı Yüzbaşı Ali Osman Akın, 2. Bölük’ten Kemal Teğmen ve 2 Bölüğün Komutanı bir yüzbaşı” olarak sayan Yunus Şahin şöyle devam etti:
“Aşağıya köye doğru yaklaştığımız tepelik bir yerde durmamızı emrettiler. Fakat olduğumuz yerden köy görünmüyordu. Ali Osman Akın adlı Yüzbaşı, Nezir’e ‘Bize PKK’nın yerini ve silahlarını göster’ dedi. Nezir, onların yerini bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Ali Osman, ‘Seni öldüreceğim’ deyince Nezir ‘Benim bir suçum yok, ben ne yaptım ki’ diye söylendi.
Sonra Ali Osman, Nezir’i alıp bizden 10 metre kadar ileriye götürdü. Nezir öldürüleceğini anladığı için koşup bizim tarafa doğru geldi. Bunun üzerine Ali Osman adlı yüzbaşı bize hitaben ‘Aranızda hangileri Kürt ise parmak kaldırsın’ dedi.
Yaklaşık 20 kişi parmak kaldırdı. Ali Osman, bize Nezir’i göstererek ‘Kürt olanlar üzerine doğru ateş etsin’ dedi. Orada olan Kürt askerlerden bir kısmı ‘Sadece biz ateş etmeyiz’ deyince kimse ateş etmedi.
Teğmen kopmuş kafasını getirdi
İfadesinde Kemal isimli bir teğmenin “Komutanım isterseniz ben vurayım. Emir komutayı bana verin, ben vurayım” dediğini ve yüzbaşının bunu kabul ettiğini anlatan Şahin şunları kaydetti: “Kemal Teğmen, Nezir’in kolundan tutup bizden on metre uzağa götürüp orda G-3 ile kendisine bir veya iki el ateş etti. Bu arada Ali Osman bize dönerek ‘Hepiniz ateş edin’ dedi. Herkes Nezir’e doğru ateş etti.
Ben de bütün bölük gibi o tarafa doğru ateş ettim. Fakat isabet etmesin diye kenara ateş ettim. Bu sırada bölükte 70’e yakın rütbeli ve asker vardı. Herkes o tarafa doğru ateş etti. Nezir, yere düşmüş ve ölmüştü. Ali Osman bize ‘Geri çekilin’ deyince geriye doğru çekildik. Bu sırada Kemal Teğmen ‘Mayıncı yanıma gelsin’ dedi. Bir müddet sonra mayının patlama sesi geldi. Bizler Ölen Nezir’in elbiselerinin havaya uçuştuğunu gördük bir süre sonra da Kemal Teğmen elinde Nezir’in gövdesinden kopmuş kafasını saçlarından tutarak getirip bize gösterdi. Ve Ali Osman bize ‘Bölük yola devam etsin’ dedi. Biz köydeki çadırlara geri döndük. Birkaç gün sonra ben köye geri döndüm.”
Fotoğraftan teşhis etti
O gün yakalanan ve kendileriyle dağa operasyona götürülen kişiyi savcının karşısında fotoğraflarından da teşhis eden Yunus Şahin, “Anlattığım gibi Kemal Teğmen bu kişinin vücudundan kopmuş kafasını getirip bize gösterdiğinden beri bu olayı ve adamın yüzünü hiç unutmadım. Zaten kendisine çay vermiş ve konuşmuş olduğum için de yüzünü biliyorum. Kısacası öldürülen kişinin, fotoğrafını gösterdiğiniz kişi olduğundan hiçbir kuşkum yoktur” dedi.
Ailenin avukatı Davut Uzunköprü ise konuyla ilgili davanın AİHM’e gittiğini, yeni tanıkla birlikte soruşturmanın yeniden başlamasını talep ettiklerini söyledi.

Kaynak: Ömer Oğuz/Taraf

19 Şubat 2010
Çilelerin Anası !
'CD'si alınan Sıla' ajitasyonunu, gazeteler manşetten duyurdu. İkizlerini ölü doğuran S.G'nin neler çektiğini duyan olmadı. İşte korkunç gözaltılarda yaşananlar..



Analiz/Aktifhaber -

Erzincan’da olanları bir de bu sıralamaya göre takip edelim…..
Cihaner’in operasyon emriyle ‘bebek düşürten operasyon’ sonrası, düşen bebeklerin annesi mi daha çok göz yaşı döker, yoksa CD’leri alınan Sıla’nın annesi mi? ……. Mutlaka Sıla’nın annesi bu olyada masumlar onlarında göz yaşı dökmemesi gerekir ama !!!!…….. Ancak Cihaner'in emri sonrası bebekleri düşen bu annenin de çektikleri görmezden gelinemez....

BEBEK DÜŞÜRTEN OPERASYON

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in talimatı ile Erzincan İl Jandarma Komutanlığınca yürütülen soruşturma neticesinde Nakşibendi Tarikatı İsmailağa Cemaati mensuplarına yönelik 23.02.2009 tarihinde Erzincan’da operasyon düzenlendi. Operasyonlar Erzincan merkez, Kemah ve Refahiye ilçelerinde gerçekleştirildi.

Refahiye’de düzenlenen operasyonda, Cemal GÜNDOĞDU (29) ve eşi Sünbül GÜNDOĞDU (34)’ gözaltına alındı. Kemaliye Mah. Toki Konutları KM-2/6 Refahiye adresinde ikamet eden Cemal Gündoğdu’nun gözaltına alınmasına direnen eşi Sünbül GÜNDOĞDU, eşine sarılarak gözaltına alınmasına engel olmak istedi. Ancak Jandarmanın sert müdahalesiyle karşılaştı

Hamile Kadına Tekme Attılar

Gözaltına alınmalarına engel olmak isteyen S. Gündoğdu önce çekiştirilerek etkisiz hale getirilmeye çalışıldı. Eşini bırakmaması üzerine bir Jandarma personeli tarafından kendisine tekme atılan S. Gündoğdu yere düştü ve hamile olduğunu söyleyerek ağlamaya başladı.

GÜNDOĞDU ailesinin çocuğunun bulunmadığı ve S.GÜNDOĞDU’nun 34 yaşında olduğu öğrenildi. S. Gündoğdu’yu inandırıcı bulmayan Jandarma personeli ayağa kalkmasını istediyse de Sünbül GÜNDOĞDU ayağa kalkamadı ve 2 Jandarma personeli tarafından kollarından sürüklenerek evin salonuna getirildi.

Yerde kıvranan S. Gündoğdu ayağa kalkamadığından 4 jandarma personeli tarafından bir battaniyeye yatırılarak jandarma minibüsüne götürüldü.

Gözaltı işlemleri için Erzincan Jandarma Komutanlığı Terörle Mücadele Birimine getirilen şüpheliler, Sağlık raporu için Erzincan Devlet hastanesine sevk edildiler. Hastaneye sevk sırasında yürümekte zorluk çeken S.Gündoğdu 2 jandarmanın kolları arasında Devlet hastanesinin muayene ünitesine götürüldü.

Gözaltında 1 Bardak Su Bile Verilmedi

Sünbül GÜNDOĞDU 23 Şubat 2009 günü akşam saatlerinde ifadesinin alınmasından sonra sabaha kadar nezarethanede bekletilerek 24 Şubat 2009 günü saat 10:00 sıralarında serbest bırakıldı. Gözaltında bulundukları süre içerisinde hiçbir şüpheliye yemek verilmedi. Serbest bırakılmasında kendisine yapılan darbın doğurabileceği sonuçlardan korkulması etkili oldu.

Cemal GÜNDOĞDU’nun ise beraberindeki 8 kişi ile birlikte 25.02.2009 günü Nöbetçi Mahkemenin 2009/25 sayılı kararı ile "Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, örgüt üyesi olmak yardım etmek (TCK 220) çocukların cinsel istismarı (TCK 103), tehdit (TCK 106), ihaleye fesat karıştırmak (TCK 235), kanuna aykırı eğitim kurumu açmak (TCK 263), yardım toplama kanununa muhalefet etmek, vakıf ve dernekler kanununa aykırı hareket etmek, belgede sahtecilik (TCK 204,207), suç uydurmak (TCK 271), dini inanç ve duyguların istismar edilmesi ve bir vakfın aracı kılınması suretiyle dolandırıcılık (TCK 158/1-a-d)" kanun maddelerine istinaden tutuklanarak Erzincan cezaevine gönderildi.

İKİZLERİ Olacaktı

Gözaltına alındığı sırada 14 haftalık hamile olan 34 yaşındaki S.Gündoğdu’nun ikiz bebeklere hamile olduğu ve uzun süredir anne olmayı istediği öğrenildi. S.Gündoğdu serbest bırakıldıktan bir süre sonra düşük yaptı.

2 Askeri Personel Tehdit Etti.

S.Gündoğdu düşük gerçekleşmesinden sonra kendisine tekme atan jandarma personelinden şikayetçi olmak istedi. Bu sırada kocası Cemal GÜNDOĞDU İsmailağa soruşturmasından cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı.

Danıştığı kimseler düşüğün operasyon sırasındaki darptan kaynaklandığını ispatlamanın zor olduğunu söylediler.

S.GÜNDOĞDU’nun şikayet arayışları başladıktan kısa süre sonra sürpriz bir ziyaret gerçekleştirildi. Erzincan Jandarma komutanlığında görevli iki personel S.Gündoğdu’nun ikametine giderek, “jandarmayı itham altında bırakacak girişimlerde bulunması halinde kocasının cezaevinden çıkamayacağını ve kendisinin de cezaevine girebileceğini” söyledi. Açıkça tehdit edilen S.Gündoğdu şikayetçi olmaktan vazgeçti.

Cemal Gündoğdu ise bu süreçte Erzincan cezaevindeydi. C. GÜNDOĞDU 01.07.2009 günü serbest bırakıldı.

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in evinin aranması sırasında Milliyet, Posta, Hürriyet, Radikal,…. Gibi gazetelerin aynı resim eşliğinde verdiği ‘Sıla’nın CD’leri’ ajitasyonuna Yenişafak’tan Abdulkadir Selvi’ni hatırlattıkları…..

Abdülkadir Selvi/ Yenişafak

S.G’nin bebekleri ne olacak?

HSYK darbesinin gölgesinde kaldığı için Erzincan soruşturmasının insani boyutu üzerinde yeterince durulamadı.

Ta ki "Sıla'nın gözyaşları"na kadar. Sıla, tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in sevimli kızı. Cihaner'in tutuklanması haberinin verildiği o ünlü fotoğrafta babasının kucağındaki sevimli haliyle hatırlıyoruz onu. Bir de Cihaner'in eşinin, "kızımın çizgi film CD'lerini de aldılar" şeklindeki siteminden.

Bu tür operasyonlarda çocukların, eşlerin, aile mahremiyetlerinin gündeme getirilmesinden oldum olası rahatsız oldum. Doğru bulmadım. Sıla ağlamamalı. Sıla çocuklar üzülmemeli. Ama aynı zamanda Erzincan'daki sorgu sırasında gördüğü ağır baskıdan dolayı S.G kadının karnındaki ikiz bebekler de ölmemeli.

Erzincan soruşturması baştan sona bir hukuksuzluk; baştan sona bir trajedi. Erzincan şehir merkezinde Jandarma birlikleri ve cemselerle yapılan operasyon sırasında tam bir tedhiş havası estiriliyor.

S.G isimli kadın sorguya alındığı sırada hamile olduğunu bildiriyor. Dikkate alınmıyor. Sorgu sırasında gördüğü baskıdan dolayı karnındaki ikiz bebeklerini kaybediyor. Bir insan için, bir anne için ne büyük dram. S.G kadın zanlı bile olmuyor, savcılık tarafından serbest bırakılıyor. Peki S.G kadının yaşadığı drama tek bir kadın örgütünün ya da bir kadın yazarın sahip çıkmamasının nedeni onun İsmail Ağa Cemaatine yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınan bir ailenin üyesi olması mı?

Jandarmalar yatak odalarına kadar girip evleri arıyor. Evde erkeği olmayan bir kadının kapısı açılıyor, kapı açık tutuluyor, içeriye girilmesi için mahalle muhtarı olay yerine çağrılıyor. Jandarma Komutanı bu durumu görünce emrindeki askerleri fırçalayıp, kapıyı tekmeleyip, botlarıyla içeri giriyor. Peki o korkuyu yaşayan kadın da bir insan değil mi?

5-6 yaşındaki çocuklar sıraya dizilip, Jandarmaya götürülüyor. Peki o çocuklar çocuk değil mi? Tek eksikleri kucağında fotoğraf çektirebilecekleri bir Başsavcının çocuğu olmamak mı?

23 şubat günü başlıyor operasyon. 48 saat sürüyor. Zanlılar operasyon tamamlanana kadar tam 48 saat aç bırakılıyor. "Açız. Yemek verin" diye müracaat ettiklerinde "bu yemekler askerin istihkakı, size veremeyiz" diye azarlanıyorlar.

İnsani olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz ki, bazı karanlık ellerin insanlarımızı yok etmesinin önüne geçelim. Peki ne yapacağız. Sıla çocuğun gözyaşlarını da duyarlılık göstereceğiz, S.G kadının dramına da kulak vereceğiz.
aktifhaber

'3 GÜNDÜR AÇIZ SAYIN BAKANIM'

26 Mart 2010 18:09
Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir'in yanına gelen 5 çocuk annesi, 3 gündür aç susuz yaşadıklarını belirterek, eşine iş istedi.

SAMSUN- Hem kendilerinin hem de çocuklarının mağdur durumda olduğunu anlatan Şerife Akbulut, Bakan Demir'den yardım beklediklerini söyledi.

Halk günü toplantısını Cuma namazının yaklaşması nedeniyle sonlandırmaya hazırlanan Mustafa Demir, bir köşede bekleyen Şerife Akbulut isimli kadına ''Ne istemiştiniz" diye sordu. Bunun üzerine ayağa kalkıp sıkıla sıkıla bakanın yanına gelerek kısık sesle derdini anlatmaya çalışan Akbulut, maddi bakımdan zor durumda olduklarını ve 3 gündür yiyecek ekmek bulamadıklarını ve askerde olan çocuğuna harçlık gönderemediğini söyledi.
Haber10

Salih Selçuk
Berivan'ın hikayesi

İstanbul'dan Diyarbakır Cezaevine.

Onbeş yaşında masum bir kızın yolculuğu.

Uçakla Diyarbakır'a inerken 'Hamravat' semtinin üzerine doğru alçalırken, aklınıza bir şekilde İstanbul-Ataköy geliyor. Modern, lüks, biteviye renkli yüksek beton binalar. Ataköy'ün artık rengi atmış ve eskimeye yüz tutmuş beton deryasıyla kıyaslandığında çok yeni ve çok daha küçük. Yüzme havuzları ve yeşillendirilmiş betona doğru alçalıyorsunuz. Derken daha alçak, bir-iki katlı binalardan oluşan başka bir site görüyorsunuz. İniş pistine birkaçyüz metre kala, yerlebir son cansız yerleşkenin üzerinden uçuyorsunuz: İskan Evleri Mezarlığı. Diyarbakır böyle bir yer. Yaklaştıkça irkiliyorsunuz, hatta içiniz acıyor.

Diyarbakır'a gelip de şaşırmamak, hayret etmemek, üzülmemek, buralarda yaşanan onca acıyı görmemek, duymamak, hissetmemek mümkün değil. Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda Diyarbakır, ülkenin zengin birkaç şehrinden biriymiş. Daha sonra sistemli bir şekilde fakirleşmiş. Mahrumiyet Bölgesi halne getirilmesinin “beklenen” sonucu göç olmuş. Oraları terkedenler Batı Anadolu'ya göç etmişler ve çoğunluğa uymak için Türkçe öğrenmek zorunda hissetmişler kendilerini. Tek tip kültürel homojenleşme peşinde koşan her yeni ulus-devletin yaptığı şey, Türkiye'ye özgü bir şekilde buralarda da yaşanmış. Bundan zararlı çıkan, elbette azınlıkta kalanlar olmuş. Ama konumuz öyle derin “analizler” falan değil şimdi... Sosyolojik terimlerin 'İskan Evleri mezarlığı'ndan farksız cansızlığına karşın, hayat capcanlı. Konumuz hayat... Sevecen, güleç, onbeş yaşında pırıl pırıl bir genç kızın hayatı...

Berivan, İstanbul'un o yoğunluğunda, keşmekeşinde, mavi sahillerinde, gri gecekondu mahallelerinde, işte İstanbul'un herhangi bir yerinde yolda görmüş olduğunuz, olabileceğiniz genç kızlardan biri. Hani şu karşıdan karşıya geçerken yanındaki küçük kıza, -belki kızkardeşi- şakalar yapan, şarkılar mırıldanan, hayat dolu kızlardan.

Batman'ın bir köyündeki derin yoksulluğa dayanamayıp İstanbul'a gelen ve İstanbul Yani Bosna'da şehre tutunmaya çalışan bir ailenin dokuz çocuğundan biri Berivan. Çok yoksullar. Bu yüzden, daha 12 yaşında tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış Berivan. Evde çalışabilen herkes tekstil atölyelerinde veya temizlikçi olarak yok fiyatına çalışırken Berivan kendi kendine okuma yazmayı öğrenmiş. İnci gibi yazısı var. Mektuplar yazıyor. Hasret, özgürlük, isyan ve sevgiyle dolup taşan mektuplar.

Berivan'ların köydeki evleri tek katlı. Kerpiç küçük eski evlerinin hemen yanına yapılmış iptidai beton, tek katlı eski bir ev. Bakımsız. Bazı pencereleri camsız. Batman'ın birkaç kilometre yakınında, çamurlu yollarında kazların, civcivlerin, kedilerin gezindiği küçük bir köy. Küçük bir bahçeleri var. Evin içine girdiğinizde sabun kokusu ve temizlik dikkatinizi çekiyor. Yerlere kare şeklinde büyük şilteler sermişler ve arkanızı yaslamanız için duvar kenarlarına uzun yastıklar koymuşlar. Doğu Anadolu'da kuraldır; sadece kerpiç evler değil, mağralara bile girseniz, insanların yaşadıkları yerlerin fanatizme varan temizliğini görüp şaşırırsınız. Evdeki tek lüks, modern bir televizyon. Tek eğlenceleri. O da Berivan evden mecburen ayrıldıktan sonra gönderilmiş.

Berivan, annesi ve kızkardeşleriyle Batman'a altı yıl aradan sonra geçen yıl, yaşlı ve hasta bir yakınlarını ziyaret etmek için gelmiş. İstanbul'da işlerin kesat olduğu, ekonominin bozulduğu, tekstilcilerin işçi çıkardığı karamsar gönlerde yapılan bir yolculuk. Köyde televizyondan başka eğlence, dost sohbetlerinden başka değişiklik bulamamışlar. Berivan, İçalışmanın vaad ettiği ekonomik bağımsızlığı kendince tadmış, denizi ve vapurları görmüş, hayata bağlı neşeli bir İstanbul kızı. Sohbet edebileceği kimsenin olmadığı bir gün, köyde canı sıkılmış. Köye geldiklerinin üstünden birkaç gün geçmesine rağmen ziyaret edemediği kuzenini ve teyzesini ziyaret etmek istemiş. Onların Batman'daki evlerine telefon etmiş. Kuzenine, onu ziyaret etmek istediğini söyemiş. Kuzeni ondan bir yaş büyük ama okula giden ve buralı tüm kızlar gibi eğitimini çok ciddiye alan bir kız. Yıllar sonra artık telefonlarda değil de yüz yüze sohbet edebileceklerine sevinmişler.

Berivan'ın teyzesinin, eniştesinin durumu iyi sayılır. Bir oto tamir atölyeleri var. Evleri, Türkiye'deki orta halli her şehirlinin evi gibi tertemiz mütevazi bir lüksü yansıtıyor. Batman'ın daha modern olan merkezinde, yeni bir apartman katında oturuyorlar. Berivan kuzenine, “Minibüse binip geliyorum” diyor. Türkçe bilmeyen annesine, kuzenine gidip biraz laflayacağını söylüyor. Kaç yaşında olduğu belli olmayan sakız gibi bembeyaz başörtülü annesi, bu kadın, hani Anadolu'nun tüm fakir anaları gibi dimdik, dirayetli, cesur ve sözünü esirgemeyen biri. Yaşı kırk da olabilir, altmış da. Hani hiç kimsenin saygısızlık edemeyeceği, anca saygı gösterebileceği dingin kadınlardan. Kızından bahsederken bazen dalıp gidiyor, bazen gülümsüyor, bazen öfkeleniyor. Güçlü biri o. Şen kızı Berivan için: “Fıstık gibidir” diyor.

Berivan o gün dolmuşa binip, pek tanımadığı Batman'a doğru yola çıkıyor. Minibüs güzergahı, zaten neredeyse kuzeninin evinin önünden geçiyor. İneceği yer belli.

Minibüs şehir meydanında belediyenin oradan geçerken mecburen duruyor. Meydan, sık sık olduğu gibi insanlarla dolu. Bu kez bir gösteri yapılıyor, sloganlar atılıyor. Dieğerleriyle birlikte minibüsten iniyor. Hızlı hızlı kuzeninin oturduğu yere doğru, ana yol boyunca yürüyecek. Daha biriki adım atmadan, insanların korkuyla kaçıştığını görüyor. Polis saldırısı. Paniğe kapılıyor ve o da koşmaya başlıyor...

Berivan'ın kuzeni, kara gözlü narin, güzel bir kız. Bu yıl üniversiteye hazırlanıyor. Politikanın lafını bile ağzına almak istemeyen, mutlaka tarih öğretmeni olmak isteyen, bunun için tek kötü dersi matematiğe abanan Batman'lı bir kız o.

“O gün akşama doğru kapı çaldı” diyor, susuyor. Bana bakıyor. Gözleri dalıyor.

“Açtım, Berivan. Yanında iki polis vardı.”

Oto tamircisi babası, onun kaldığı yerden devam ediyor.

“Baba polis geldi” deyip kapıdan kaçtı. Baktım Berivan. Yanında iki polis. Dışarıda polis devriye otosu. Berivan'ın yanında kimliği yokmuş. Polisler o yüzden bize getirmişler. 'Tanıyor musunuz' dediler, 'Tanıyoruz' dedim. Berivan polislerin arasında adeta küçülmüş küçücük kalmıştı çocuk. Biz 'akşama bırakırlar' diye düşündük. Çekindik, bir şey demedik polislere. Halbuki bilseydik, 'Memur bey, bırakın, o öyle şeyler falan bilmez. Zaten Batman'a birkaç gün önce geldiler' derdik.” Sonra üzgün üzgün bakıyor.

“Keşke bize gelmeseydi, keşke o gün evde kalsaydı” diyor.

Bunu sohbetimiz sırasında defalarca tekrarlıyor. Vicdanına dokunuyor belli... Çünkü Berivan, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve ısrarla taş atmadığını söylemesine rağmen polise taş atmakla suçlanıp yedi yıl hapse mahkum ediliyor.

Bu mahkumiyete ailede kimsenin aklı ermiyor.

“Köyde de kimsenin aklı ermedi” diyor Berivan'ın annesi. “Bir çocuğa sırf taş attığı için bile olsa, nasıl yedi yıl hapis verilir. Üstelik atmamış... suçsuz.” Bu dertli anneyi anlamak için Kürtçe bilmek gerekmiyor. Tercüman arkadaş onun sözlerini Türkçeye fısıldayarak çeviriyor. Saygıdan. İnsan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyor. Aslında ona müjde vermek için geldik. Mütevazi bir müjde. Batman'a gelmeden önce, 'Taş atan çocuklar' davalarının takipçisi 'Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları' ve insiyatifin avukat üyelerinden biriyle konuşmuştuk. Avukat, Terörle Mücadele Kanununun 1991'de çıkarıldığı haliyle, çocukların bu maddeden yargılanabilme ihtimalini göz önünde bulundurmadan hazırlanmış bir kanun maddesi olduğunu anlattıktan sonra, Başbakan'la buluşup konuyu konuşmalarını anlatmıştı. Başbakan'ın onları tam elli dakika büyük bir dikkatle dinlediğini ve yetkililere kanunun değiştirilmesini adeta emrettiğini, “Tam bir çözüm istediğini” yarım yamalak çözüm istemediğini söylediğini öğrenmiştik. Avukat, Başbakan'ın kararlılığından çok etkilenmişti. Bunların hepsini Berivan'ın annesine anlattım. Tercüman hepsini, tekrarlayarak Kürtçeye çevirdi. Kadın biraz olsun rahatlamış gibi oldu ama gerçek öyle acı ki, yarım saat sonra gene üzgündü. Kızını dizinin dibinde görmeden yatışmayacağıda kesindi.

“Ah bir gelse!” deyip bana baktı. “Biz iki kızım ve küçük oğlumla, Berivan için Batman'da kaldık. Aile üç parçaya bölündü... İstanbul, Batman, Diyarbakır.”

Haftada bir gün, pazartesi günleri çocuk görüş günü. Dolmuş parası genellikle yetmediğinden, Batman'a kadar kilometrelerce yürüyor. Yanına, 13 yaşındaki diğer kızını alıyor genellikle, veya en küçük kızını.

“Kıyameti koparırım” diyor. “Kızımı istiyorum.”

Böyle bir anne.

“Çok düşündüm” diyor, “neden böyle oldu diye.” İç geçiriyor.

“Köydeki düşmanlar mıdır, bizi çekemeyenler midir... Aklıma gelen tek şey Berivan'ın adı oldu.” (Kürt adı) “Başka ne olabilir, niçin olabilir? Bizim bu işlerle (politikayı kasdediyor) işimiz yok. Asker de ölse, diğerleri de ölse, hepsi bizim oğlumuz. Ölmesinler. Bitirsinler artık. Kızımı da bıraksınlar. O taş atmadı.” Sonra nasıl olup da bu kadar ağır ceza aldığını anlatıyor.

“Onu attıkları odaya kıravatlı biri gelmiş. 'Şimdi birinin karşısına çıkacaksın, o ne derse kabul et ki hemen kurtulasın' demiş. O da sahipsiz garibim, güvenmiş, herşeyi kabul etmiş.”

Berivan şimdi, onun gibi herşeyi kabul etmiş başka bir kızla birlikte aynı koğuşta kalıyor. Hapse ilk girdiğinde onu kadınlar koğuşuna vermişler. Ama şimdi yaşıtı bir kızla beraber.

“Hemen hapishanenin sevgilisi oldu” diyor annesi. “Hapishane Müdürü bile, 'Sen benim yerime geç' diye takılıyormuş ona.”

Berivan'ın kız kardeşi de, “içerde top oynuyorlar” diyor. “Annemin ona aldığı bisküileri bize yolladı.”

Berivan hapiste roman okuyormuş şimdi. Annesi, “Eskiden de girişkendi” diyor. “İsyanbul'da hastaneye gidince doktorla o konuşurdu.”

Berivan'ın kardeşi sıcacık gülümseyip, “Sen Türkçe bilmiyorsun ki” diyor Kürtçe. “Tabii ki konuşacak.”

Ama Berivan, bu güçlü annenin kıymetini biliyor. Kardeşine yazdığı mektuplarda ısrarla, “Sakın annemi üzmeyin” diyor, “sakın ha!” Onu hapisten çıkarmak için didinenlerden birine yazdığı mektubunda da annesinden bahsediyor. “Ben annemin yanında uyuyamayacak mıyım, onu koklayamayacak mıyım. Bıraksınlar aileme gideyim” diyor.

Berivan annesiyle haftada bir gün camın arkasından telefonla konuşuyor. Onu ayda sadece bir gün koklayabiliyor. Şimdi 23 Nisan gününü iple çekiyorlar. O gün aralarında cam olmadan buluşabilecekler.

Batman'da Berivan'ı bekleyenlerden biri de Berivan'ın bir küçük kızkardeşi Dilan. Utangaç bir kız. Bu yıl Lise Bir'e gitmesi gerekirken gidememiş. Ablasının durumu onun hayatını da bambaşka bir yere savurmuş. “İstanbul” sözü geçince gözlerinin içi gülüyor. Berivan'ın en küçük kızkardeşi bana, İstanbul'dayken nasıl Çanakkale'ye, Ankara'ya okul gezisi yaptıklarını anlattı. Küçük oğlan kardeşleri yerde kilimin üzerinde resim yaparken, ben “Ee?!.. ailede çoğunluk burada mı kalmak istiyor, İstanbul'a mı gitmek istiyor” diye soruyorum.

Minderlerin üxerinde otıuran iki kız ve ressam oğlan bana bakıp gülümsüyorlar. Bir tek ufak kız, annesini de takmayıp dobra dobra: “Ben İstanbul'u çok seviyorum” diyor. Anneleri karamsar. İstanbul'da iş bulmanın ne kadar zor olduğunu, Batman'da az da kazanılsa, paranın daha bereketli olduğunu, giderlerin az olduğunu, yaşamanın daha kolay olduğunu söylüyor.

Berivan'ın kuzeni de çok üzgün. “Bize gelirken oldu” diyor, “keşke gelmeseydi.” Berivan'ın haksız yere hapis yattığını en yakın arkadaşlarına bile söyleyememiş. Bu büyük haksızlığın yükü öyle ağır ki, onunla nasıl yaşayacağını bilememiş ve onu yok saymayı seçmiş. Annesi ve babası kızlarını biryere göndermiyorlar. Bu olayd

Ya türban Türkiye'nin gündeminden düşerse...
AVNİ ÖZGÜREL
05/10/201


En son admin tarafından Sal Hzr 24, 2008 11:47 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Cmt May 31, 2008 8:29 pm    Mesaj konusu: Bir avuç azInlIk Alıntıyla Cevap Gönder

H. Bülent Kahraman

Kemalist travmanın gerçeği
Devrimlerden Kemalizme


Atatürk devrimlerinin Türkiye'de bir "kurucu ideoloji" olduğu kesin. 1930'larda Avrupa'da yükselen otoriter rejimlerin etkisi altında kendisi de otoriter bir ideolojiye dönüşen Kemalizm, daha sonra 1960-1980-1997 askeri darbe ve müdahaleleriyle konsolide edildi ve bugün de organik, homojen, korporatist bir toplum hayalinin kurucu unsuru olarak ortada duruyor.

Siyasal İslam'ın 1990'lardaki hızlı yükselişi ve ona gösterilen tepki Kemalizmin de benzeri bir dokunulmazlık ve gitgide keskinlik içinde ele alınmasını hatta bir yanıyla da popüler kültürün bir parçası haline gelmesini kamçıladı. Artık kadınların da Atatürk kılığına girdiği bir "kült" gerçeği içinde yaşıyoruz.

Birçoklarının düşündüğünün aksine ben hareket noktası itibariyle Kemalizmin öz olarak içinde önemli değerler barındırdığı kanısındayım. O değerler bugünkü dünyada ve bugünkü toplumsal ilişkiler içinde nasıl uygulanır, neye yarar bilmiyorum ama en azından yukarıda niteliklerini dile getirdiğim Kemalizmin "öz Kemalizm" diyebileceğim modernleşme-çağdaşlaşma modeliyle hiçbir ilişkisi bulunmadığı apaçık.

Tarihin uzantısı Kemalizm

İkincisi ve asıl değinmek istediğim nokta şu: 1920'lerde bir toplumsal dönüşüm modeli olarak ortaya çıkan Kemalizm, gene Kemalistlerin iddia ettiği üzere, sadece kendisiyle kayıtlı değildir. Arkasında 1839'dan beri devam eden Batılılaşma-asrileşme çabaları vardır ve o çabalar doruğuna 1908-18 arasında ulaşmıştır. Bu bakımdan Kemalist devrimlerin getirdiği dönüşümün hemen hemen tümüne toplumun bir ölçüde hazırlıklı olduğu bir gerçektir.

İttihat ve Terakki dönemi harf devrimi için de, kadın erkek eşitliği için de, Medeni Kanun için de, yurttaşlık kavramının yerleştirilmesi için de girişimlerde bulunmuştur. Kemalizm onların bir uzantısıdır ama onlardan radikalizm doğrultusunda bir kopuştur. Hatta Kemalizmin içerdiği laiklik ve dünyaya materyalist bir perspektiften bakma konusunda da o güne kadar bilhassa Abdülhamid dönemi modernleşmesiyle ortaya çıkmış çok önemli bir birikim vardır. Kemalist devrimler bir gecede gerçekleşmedi ama doğrudur radikaldi ve keskindi.

Travma başka bir yerde

Kemalist devrimlerin travmasını dile getirerek bugün neyi tartışacağız? Öyle olduğu su götürmez bir gerçek olan Kemalist devrimler bugün aradan 85 yıl geçtikten sonra toplumla bütünleşmiştir. Doğru veya yanlış bu böyledir. Hatta Prof. Nur Vergin'in saptamasıyla bizzat Atatürk'ün kendisi de bugün bir toplumsal hatta toplumun kendisine göre kutsal saydığı ve kendisiyle özdeşleştirdiği bir değer halindedir. Bu bakımdan "travma" demek geçmişe ait bir yarıdoğruyu dile getirmektir. Bugün için geçerli bir travmadan söz etmek herhalde artık anlamsızdır. O zaman neyi tartışıyoruz?

Bugünkü tartışma bizim gerçeği ve tarihi algılayışımızla ve onu zihinsel bir gerçeklik olarak kabul edişimizle ilgili bir şey. Geçmişin yeniden değerlendirilmesine de, geçmişle ilgili nesnelleştirme arayışlarına da kapalı, elindeki gerçekle avunan bir toplumuz ve bu vahim bir durumdur. Üstelik bizatihi Kemalizmin yaratıcı felsefesine karşıdır.

Kemalist devrimlerin travma yarattığı sadece kısmen doğrudur ve bence önemsiz yüzeysel bir tespittir. Asıl travma daha sonra Kemalizm adı altında Kemalizmle ilişkisiz bir anlayışın, dışına çıkılmaz bir çelik gömlek olarak toplumsal bilincin üstüne giydirilmesi ve aklı elinden alınmış bir toplum yaratılmak istenmesidir.

Biraz bunu tartışsak...

Sabah

Kusura Bakmayın Sayın Paşam
23 Haziran 2008 08:14‘Dünyada bu kadar saldırıya uğrayan başka bir silahlı kuvvetler var mı?’ diye soran Or. Büyükanıt'a Şamil Tayyar'ın bir sorusu var!

"Dünyada (muz cumhuriyetleri hariç) başbakan- bakan asan, 10 yılda bir darbe yapan, yönetime el koyamayınca tankları yürüterek demokrasiye balans ayarı gerçekleştiren, Genelkurmay karargahında milletvekili borsası kuran, başbakana alenen küfreden, siyasete-yargıya müdahale eden, toplumu biçimlendirme projesi geliştiren ve herkesi fişleyen başka bir silahlı kuvvetler var mı?"

Şamil Tayyar/Star

Kusura bakmayın Sayın Paşam

Fatih Terim’e rağmen desteklediğim ve başarılarından gurur duyduğum milli takımımızın estirdiği futbol fırtınası esnasında objektiflere takılan veya gazete sütunlarına hapsolan önemli detaylar vardı.

Mesela, Semih Şentürk gol sevincini kelimelere dökerken ‘Allah’ın verdiği tüm gücümle topa vurdum’ dedi. Gerçi, Hürriyet başta olmak üzere bazı gazeteler ‘Allah’ ifadesini habere yansıtmadılar ama olsun. Belki Semih’in hayrınadır. Yarın bir gün hakkında dava açılırsa google’dan bu gazete haberleri çıkar savcıların karşısına. Uyarayım, Youtube’a başvurulursa işi zorlaşabilir.

Arda ne diyordu, Çek maçından sonra: ‘Şimdi Allah’a şükretme zamanı.’ Aynı tehlike Arda için de geçerli. Fatih Terim’e SMS ile mesaj gönderen Deniz Baykal’ın aksine Başbakan Erdoğan’ın soyunma odasına inerek ‘Bu alın teri öpülür’ coşkusuyla kaleci Rüştü Rençber’i terli yanaklarından öpmesi milli heyecanın tezahürüdür.

Milli maçın düşündürdükleri

Aynı şekilde Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ı Hırvatistan maçı öncesi arayarak, ‘Gazilerle beraber milli formamı giydim, maçı izleyeceğim’ demesi, aynı tutkudur, sevgidir, coşkudur.

Yeşil sahalardaki bu başarı bizlere ihtiyaç duyduğumuz ama birkaç yıldır derin dondurucuya koyduğumuz ‘milli birlik ve beraberlik’ hasletini hatırlattı. Ne de çok ihtiyacımız varmış ona. Aynı 90 dakikaya kalp atışlarımızı ayarlarken birlikte zıplamak, birlikte bağırmak, birlikte konuşmak, koşmak, yürümek...

Toprak parçasını vatan yapan değer de bu değil midir? Sevincimizi, kederimizi, öfkemizi, acımızı hülasa tüm duyguları birlikte yaşamak ve paylaşmak...

Hakkari’de ocaklara ateş düştüğünde Edirne’deki vatandaşımızın bağrı yanıyorsa, Muğla’da deprem olduğunda Samsun’daki insanımız ağıt yakıyorsa, Batman’da petrol bulunduğunda Antalya’daki yurttaşımız sevince boğuluyorsa, Viyana’dan gelen fetih haberi karşısında tüm Türkiye ayağa kalkıyorsa, bu milleti kimse bölemez, başka mecralara sürükleyemez.

Cuntacılar jilet atıyor

Ne var ki; Milletin bu kutsal değerleriyle oynayan, inanç ve etnik gruplar arasına nifak sokan, farklılıkları zenginlik değil bölücülük olarak gören, milliyetçiliği rekabetçi ve sosyolojik bütünlük olarak değil kafatasçılık olarak gören, aynı düşünce elbisesine girmeyen herkesi hain ilan eden bir zümre var Türkiye’de.

Onlar Türkiye’nin ayak bağıdır, milletin asıl düşmanlarıdır. Samimi olanları tenzih ederek söylüyorum, ‘bölücülük’ veya ‘irtica’ ambalajına sardıkları tehdidi kendileri yaratıp kendileri oynuyorlar. Ve maalesef, bu kesim TSK içindeki bazı unsurlardan ideolojik, istihbari ve operasyonel güç alıyorlar.

Taraf Gazetesi’nin açığa çıkardığı ‘toplumu yeniden yapılandırma’ projesiyle ilgili Genelkurmay’ın açıklaması da kanımca TSK içinde bu unsurların varlığını teyit anlamına gelecek ifadelerle dolu. Nitekim, 27 Nisan Bildirisi’nden sonra da benzer kaygılar gündeme gelmiş, bildirinin kaleme alınması ve yayınlanmasında bazı unsurların Büyükanıt’ı güç durumda bıraktığı iddia edilmişti.

Sayın Paşam önce çuvaldız

Bu durum, başta TSK’ni yıpratıyor ama en büyük zararı Türkiye’ye veriyor. Türkiye’nin birleşme yerlerine jilet atılmaktadır.

‘Dünyada bu kadar saldırıya uğrayan başka bir silahlı kuvvetler var mı?’ diye soran Büyükanıt, şekil bakımdan haklıdır ama esas itibariyle buna katılmam mümkün değil. Çünkü o zaman şunu sorarlar: Dünyada (muz cumhuriyetleri hariç) başbakan- bakan asan, 10 yılda bir darbe yapan, yönetime el koyamayınca tankları yürüterek demokrasiye balans ayarı gerçekleştiren, Genelkurmay karargahında milletvekili borsası kuran, başbakana alenen küfreden, siyasete-yargıya müdahale eden, toplumu biçimlendirme projesi geliştiren ve herkesi fişleyen başka bir silahlı kuvvetler var mı?

Kusura bakmayın Sayın Paşam. İğneyi başkasına batırırken çuvaldızı kendimize batırmazsak kimse bizi samimi bulmaz. O nedenle ‘yıpratma’ iddiasını bir bahaneye dönüştürmeksizin sepetteki çürük elmaları atarsak bütünü koruyabilir ve ‘saldırı’ diye tanımladığınız hak-hukuk mücadelesinden alnınızın akıyla çıkarız.

Ayrıca, siyasetçilerin açmaza düştüklerinde başvurduğu ‘Bakın o gazeteye, kim finanse ediyor’ kolaycılığı da kurtarmaz.

Dörtlü anti-cunta zirvesi

O açıdan ağustostaki Yüksek Askeri Şura, tarihi niteliktedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, gerekirse kara kuvvetleri komutanı şuradan önce bir araya gelmeli ve TSK içindeki cuntacı artıkları temizleme konusunda ortak irade geliştirmelidir.

Taraf’ın yayınladığı bu son plan, 27 Nisan Bildirisi ve Ergenekon soruşturması gibi güneşin kaybolmaya başladığı anlarda gölgeleri büyüyenleri herkes biliyor; Gül de, Erdoğan da, Büyükanıt da, Başbuğ da...

Artık herkes gölge oyunundan vazgeçsin. Türkiye’yi kaosa sürüklemek ve kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen cuntacılara karşı iş birliği yapsın. Daha şeffaf bir yönetim, daha güçlü bir demokrasi ve daha saygın bir TSK için buna ihtiyacımız var.

Fatih Terim ‘Mucizeler zaman alır’ demişti ya biz katlanırız, yeter ki mucizeyi gerçekleştirin...

Star

Perihan Mağden
Türbanlı Kız, Kemalist Başöğretmen’e karşı

Türban takmaya özgürlük tanıyan değişiklik, Yüce Yargımız tarafından ESSAHTAN bozularak YOK EDİLDİ ya.

Onca yıl süren mücadelenin ardından türbanlarını takarak üniversiteye gidebilme İnsanlık Hakkı’na kavuşmuş olan kızlarımız, geçen cuma günü de türbanlarını takarak gitmişlerdi üniversiteye. Van Üniversitesi’ne.

Kapıda kızlarımıza Yüce Anayasa Mahkememiz’in 2’ye 9 üye kararıyla alınmış kararı tebliğ edildi: ‘Yassah!’ çekildi!

Türbanlı Kızlardan Biri, ağlama krizine girdi. Arkadaşları koluna girip sakince, çayır çimen bir yere götürdüler. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor. İnanılmaz bir haksızlığa maruz bırakılan kız çocuğu hıçkırıklarıyla.

Benim gözlerim yaşardı. Tüylerim diken diken oldu. Ağladım ağlayacağım. Zira ben nankör biriyim Sn. Dinleyicilerim. Bu kızlardan nefret etmek yerine, “Cumhuriyet kazanımlarımıza nasıl arkanı çevirirsin, seni gidi Cahil Kız! Seni gidiş baş açma özgürlüğünün/saç salma hürriyetinin kadrini kıymetini bilmeyen Densiz!” diye bağırarak bu kızları İkna Odaları’na (akılları başlarına gelinceye kadar: gerekirse on yıllarca) kapatmayı istemek yerine-

Türbanlı Kızlar türbanlarıyla üniversitede okumak gibi bir insanlık hakkından mahrum bırakıldılar diye, onca yılın akabinde onlara en nihayet tanınmış bu kadarcık bir hak ellerinden alındı diye, en çok da başlarını açacaklar diye ağlıyorlar diye- benim de ağlamam geliyor. Dayanamıyorum.

Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmenanım, kazanımlarımıza sahip çıkma güdüsünden nasipsizlik gibi eksiklerimin yanı sıra; bu kızlara aynen kendi kızım ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşmam- Yani: zayıflık, basiretsizlik, şuur yoksunluğu gibi maalesef, maalesef ‘özelliklerim’ neden olmakta.

Sonra o Ağlayan Türbanlı Kız ‘Erkekler nerde?’ diye yerindi. ‘Erkekler nerde?’

Erkekler aldılar (anlaşılan) anında mesajı. Yarım saat içinde başını erkeklerin çektiği bir yürüyüş alayı, rektörü protesto ediyordu pankartlı mankartlı.

Ben ‘Erkekler nerde?’ diye sorduğu için Türbanlı Kız’dan, semtlerini koruma bilinciyle hiçbir eyleme imza atmadıkları için Beşiktaş Çarşı’dan, yalnızca mizaha ve ciciliklere sıvandıkları için Genç Siviller’den, kendilerini militarizm batağından kurtarmaya dair bir irade sergileyemedikleri için Kürt Hareketi’nden-

Bende bir özdeşleşme/hissiyatlanma/aidiyet/sahip çıkma vs. vs. yaratan her nevi durumdan bir laf, bir eylem, bir süreklilik, bir eksiklik, bitmeyen bir,bir,bir nedenle anında soğuyup uzaklaşma hastalığıyla varoluyor olsam da-

Ağlarken hüngür hüngür, ‘Erkekler nerde?’ diye sahip çıkılmayı (erkeklerince) beklemeden önce, arkadaşlarının kollarında ağlarken gözlerimi dolduran Türbanlı Kız’ı günlerce ve gecelerce düşünmeden edemez oldum.

Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye.

Zira içimdeki korumacı/kollamacı/kızının haksızlığa uğratılmasına dayanamayan anneci yanı uyandırdı Türbanlı Kız. “Kemalistler niye duymaz bu acıyı içlerinde?”

sorusunu kartopuladı: “Benim hissettiklerimi NASIL olur da onlar da hissetmezler?”

Onların muhtemelen ‘Hain!’ “Nankör!’ ‘Şuursuz!’ yollu biteviye (ben ve benzerlerimle ilgili düşüncelerini) onlardan yana ‘Nasıl olur?’ ‘Vicdanları yok mudur?’ ‘Bu kızları nasıl sevmezler, beğenmezler?’ Yüksek Empati Şurası Modeli’nde değerlendirmeye aldım.

Zira Türbanlı Kız bir Kimlik Savaşı vermiyor yalnızca. Bir Şahsiyet Savaşı da veriyor. Kimliğini ararken şahsiyetini, benliğini inşa ediyor. Kemalist Başöğretmen’e karşı. Karşın.

Türbanlı Kız, metafor olarak da, bir yeniyetme.

Çocukken şirindi: kıvırcık saçları, çilleri ve minnacık ayakları vardı. Yeniyetme haliyle, gitti başını bağladı!

Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.

Türbanlı Kız, beslemeydi.

Kemalist Düş’ün Kezban’ıydı. Başını açıp salon-salomanje hayata geçebilecek rafineliğe erişmediği sürece ‘beslemelere has meşgalelerle’ yeniyetmeliğini (ve erişkinliğini) örtülü mörtülü geçirebilirdi.

AMA bu Türbanlı Yeniyetme dikleniyor. Bir kimlik, kişilik mücadelesi veriyor. Kemalist Öğretmen’in lisesine, üniversitesine devam ediyor. SINIF ATLADI! Eğitimsel olarak da.

ADAY! Bu Toplum’da çok daha iyi yerlere adaylığını koymakla kalmadı; Çankaya’ya kadar sızdı. Başbakanın, bakanların, Merkez Bankası başkanının karısı!

Kemalist Başöğretmen yeniyetmenin bu isyankârlığını ‘iğrenç’ buyor. “İslam’da örtünme farz değildir” gibi hocalamalarla İslam’da neyin yapılası olduğunu da Türbanlı Yeniyetme Kız’a O öğretsin istiyor.

Atatürk’ün karatahtaya Latin alfabesini yazarken meşhur resmi vardır ya. Yalçınkaya da, Sezer de, Kanadoğlu da, Mümtaz Soysal da, İlhan Selçuk da, Tuncay Özkan da, Ergenekon Çetesi de, Doğu Silahçıoğlu da, Şener Eruygur da, Yaşar Büyükanıt da, Yaşar Nuri de DÜŞLERİNDE kendini o karatahtanın başında, yeniyetmelerden oluşan bir ulusa (çocukken iyilerdi: itaatkâr, uysal, şirinlerdi) ders verirken görüyor.

Ders Almayan Çocuklar’a NE YAPMALI peki?

İşte hepsinin, bugünlerdeki temel derdi! Şirinliğini yitirmiş/çocukluğundan yeniyetmeliğe geçmiş/kişilik+kimlik savaşı veren bu baş belalarıyla NASIL başedilmeli? Ne yazmaları gerekiyor karatahtaya Latin harfleriyle?

“SUS! OTUR!”

RADİKAL


31 Mayıs 2008
Bir avuç azınlık ve haklarımız
f.koru@hotmail.com

Bu salvodan son nasibini alan Dışişleri Bakanı Ali Babacan. Babacan Avrupa Parlamentosu'nda konuşurken, muhtemelen azınlıklarla ilgili bir sıkıştırma sorusuna cevap teşkil etsin diye, “Türkiye'de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor” demiş. Sen misin bunu söyleyen! Bakan Babacan'ı dediğine pişman etmek için ölümüne saldırıyor CHP'li kalemler...

Dün, biri, “Yalan söylüyor” dedikten sonra şu soruları sıralıyordu: “Bu ülkede namaz kılmak mı yasak? / Hacca gitmek mi yasak? / Zekât vermek mi yasak? / Toplu halde dua etmek mi yasak? / Cami kurmak mı yasak? / Sünnet mi yasak? / Cenazeleri İslami esaslara göre toprağa vermek mi yasak? / Kur'an kursları mı yasak? / İmam hatip liseleri mi yasak? / İlahiyat Fakültesi mi yasak?”

Bir başkasının “Böyle bir iftira görülmedi” başlığı altında sorduğu soruları da en az yukarıdakiler kadar anlamlı: “Bu ülkede kapalı cami mi var? / Namaz kılmak isteyene mani olan birini biliyor musunuz? / Hacca gitmek isteyen insanın önünü kim kesiyor? / Fitre ve zekât vermek isteyip de veremeyene mi rastladınız? / Kelime-i şehadet getirmek isteyenin ağzını biri mi kapatıyor?”

Bu arada 'çirkin cami yapma özgürlüğü', 'dini gırtlağına kadar siyasetin batağına sokma özgürlüğü', 'para toplayan bezirgân' imajları da aynı kalem tarafından hatırlatılıyor.

Bir başka kalem daha da acımasız; o da 'cemaat yurtlarında geleceğin yobazlarının yetiştirildiği', namazın 'Yaratan'la kul ilişkisinden çıkartılıp İslâmi manifestoya dönüştürüldüğü', ülkemizin 'en çok camiye sahip' ülke haline geldiği ve 'cemaat gettoları' kurulduğu eleştirilerini peşi peşine sıralıyor.

Bu sorulara ve eleştirilere muhatap olup da 'otur oturduğun yerde' hissine kapılmamak mümkün mü? Nitekim aynı kalemler, “Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” diyen bakana bundan çok daha aşırı telkinlerde bulunuyorlar.

İyi de, bakanın olağanüstü masum ifadesinin üzerine gidenler, bir an geriye yaslanıp da, “Bakan Babacan acaba bizim bu tür karşı saldırılarımızdan söz ediyor olmasın?” diye kendilerine bir sorsalar ya! Bu itirazları kayıtlara geçirenler, yazdıklarıyla, Ali Babacan'ın söylediklerinin doğruluğunu tasdik etmiş oluyorlar...

Bakan Babacan'ın sözü doğru da, biraz daha aydınlatılmaya muhtaç. Şöyle deseydi, daha doğru olurdu: “Bugün Türkiye'de köşe başlarını tutmuş küçücük bir azınlık dışında hiç kimse yeterince özgür değil; her kesimden yükselen 'daha fazla özgürlük' taleplerinin karşısına hep aynı bir avuç insan çıkıyor.”

Gerçekten de, birileri ağızlarını “Kürt sorunu” diye açtığında da, başkaları “Ya Alevilerin hakları ne olacak?” sorusunu sorduğunda da boyun damarları hiddetten şişmiş bir halde ekranlara çıkan veya köşelerinden kin kusanlar hep aynı tipler. Daha önceki iktidarlar döneminde Türk Ceza Kanunu'nun 141, 142 ve 163. maddeleri değiştirileceği zaman o iktidara gün yüzü göstermeyen, şu yakınlarda değiştirilmesi talep edildiğinde TCK 312. ve 301. maddeleri bizim insanımıza reva gördüğünü öğrendiğimiz tipler de aynı insanlar...

Az bile söylemiş Dışişleri Bakanı... Çoğunluğun hakları tehdit altında değilse şu son birkaç aydır neyi tartışıyoruz biz?

Bir avuç azınlık karşısında haklarını doya doya yaşayamayan çoğunluk bir tek Türkiye'de var.
Yeni Şafak

Eski Mili Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel zehir zemberek açıklamalar yaptı. Güzel'in hedefinde CHP ve Demirel vardı.
Güzel'in sözleri çok konuşulacağa benziyor.
01 Haziran 2008 00:20
Yazı boyutunu büyütmek için
Eski Mili Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel, "Şuanda benim iddiam odur ki, Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'nin en büyük belasıdır. Bugünlerde çok acınacak halleri var. Hakikaten hallerine baktıkça gülesim geliyor" dedi.

Eğitim-Bir-Sen Tokat Şubesi tarafından 26 Haziran Atatürk Kültür Sarayı'nda düzenlenen 'Demokratikleşme ve Devlet Yönetimi' konulu konferansa katılan Eski Mili Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel, AK Parti'nin kapatılması davası konusunda değerlendirmelerde bulundu.

Güzel, "7 tane bürokrat çıkıyor, 70 milyonun reyini, 7 ay önce verdiği milyonlarca oyu çöp tenekesine gönderebiliyor. Siz de bunun adına demokrasi diyorsunuz öyle mi ? Bu olsa olsa bir avuç oligarşik bürokratın, despotun hakimiyetidir. Bundan başka bir şey değil. Ne yazık ki 100 senedir bu böyle" diye konuştu.

Güzel, konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) de ağır şekilde eleştirdi. "Şuanda benim iddiam odur ki, Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye'nin en büyük belasıdır" diyen Güzel, "Bugünlerde çok acınacak halleri var. Hakikaten hallerine baktıkça gülesim geliyor. Adam telefonunu kapatmayı unutmuş, ortaya çıkmış ona buna 'Watergate' diye bağırıyor. Siz kim, Watergate kim yani. Amerika'yı taklit edecekler ya. Sonunda acaba tekrar nasıl müdafaa edecekler bilemiyorum. Bence bir kaç hafta susma cezası verilse iyi olurdu" dedi.

DEMİREL'E AĞIR ELEŞTİRİLER

Konuşmasında 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e de yüklenen Güzel, "Bir zamanlar Türkiye'nin en sevilen kişisinin, kendisini en sevilmeyen hale getirmesi ne yazık değil mi? Yarın Allah gecinden versin, vefat ettiği zaman arkasından bir avuç Ispartalı ile devlet erkanı yürüyecektir. Emin olun, başka hiç kimse değil. Niye biliyor musunuz, 2 defa şapkayı alıp gitti. 3.'sünde şapkayı alıp gitmemek için 28 Şubat'ta kafasına darbeci şapkası geçirdi ve darbecilere koltuk değnekliği yaptı" diye konuştu.

"Şimdi o başörtüsünden, imam hatipten elde ettiği iktidarı inkar ederek seneler sonra 84 yaşında CHP'li oluyor ve bizim başörtülü çocuklarımızı Suudi Arabistan çöllerine sürmeye kalkıyor" diye devam eden Güzel, "Böyle bir adama münafık demez de ne dersiniz ? Hala şuanda darbe tahrikçiliği yapıyor. Fırsatını bulur da 84 yaşında vampir gibi tekrar cumhurbaşkanı olur mu diye uğraşıyor. Tekrar fırsat arıyor" ifadelerini kullandı.

"AK PARTİ KAPATILIR"

AK Parti'nin kapatılması davası ile ilgili de konuşan Hasan Celal Güzel, şunları kaydetti:

"Bir laf var; 'Biz yargıya, mahkemeye saygılıyız' diye. Ben böyle mahkemeye saygılı değilim kardeşim. Mecbur muyum saygılı olmaya. 367 diye karar çıktı. 367 çıkmadan önce gazetelerde hiç kimse o işin hukuki tarafından bahsetmiyordu ki. Gazetelerin manşeti '9 üyeyi Ahmet Necdet Sezer atamış, 2 üyeyi Turgut Özal atamış, 9'a 2 çıkar'. Hakikaten öyle oldu 9'a 2 çıktı. Şimdi ben AK Parti'de kapatılır diyorum. Yani kapatılmasını istediğimden mi, asla. Ama mal meydanda."
haber7

Emniyetten Ürküten Rapor: TC Irz güvenliğini Sağlayamıyor!
01 Haziran 2008 09:31
Polisin raporu çocuklarımızı koruyamadığımızı ortaya koydu. İşte ürküten rapor...

Polisin "Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar" başlıklı raporu çocuklarımızı koruyamadığımızı ortaya koydu. İşte dudak uçuklatan istatistikler...
1997'de 705 cinsel istismar olurken, 2007'de vakalar bin 268'e yükseldi..
Emniyet'in cinsel suçlarla ilgili raporu, dudak uçuklatan istatistikleri ortaya koydu. 1999'da 600'lerde olan tecavüz vakaları 2007'de 1000'e yaklaşırken, sadece 2007'de bin 268 vakada bin 800 çocuk cinsel saldırıya uğradı. Bu çocuklardan, 1'i yabancı olmak üzere 4'ü yaşamını yitirdi. "Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar" başlıklı rapordaki rakamlara göre 1999'da 642 olan zorla ırza geçme (tecavüz) olayı 2007'de 920'ye yükseldi. 2008'in sadece ilk 3 ayında ise bu rakam 209'a ulaştı. Bu olaylarda 2 kişi hayatını kaybetti. 2007 ve 2008'in ilk 3 ayında toplam 641 tecavüz girişimi yaşandı. Endişe veren rakamlar, çocukların yalnızca dışarıdan değil, aile içi ve akrabalardan gelen cinsel taciz ve tecavüz gibi olayların kurbanı olabildiğini gözler önüne serdi. 2007'de bu şekilde 111 çocuk saldırıya uğrarken 11'i ciddi şekilde yaralandı. Çocuklara yönelik zorla ve tehdit kullanılarak gerçekleştirilen cinsel saldırıların sayısı ise 128.

2008'DE DE TEHLİKE
2008'in ocak-şubat ve mart aylarını içeren 3 aylık cinsel suç verileri de umut verici olmaktan uzak. 43 aile içi cinsel saldırı vakası yaşanırken, çocuğun cinsel yönden istismar edilmesi olayı ise 447. Bu olaylarda bir çocuk öldü 81 çocuk yaralandı. Reşit olmayanla cinsel ilişki sayısı 285'e ulaşırken, bu olaylarda biri yabancı olmak üzere iki çocuk yaşamını yitirdi, 31 çocuk yaralandı. Emniyet'in rakamlarına göre cinsel suçlar artıyor. 1997'de 705 tecavüz olayı yaşanmıştı. Tecavüz girişimi ise 692 olarak gerçekleşmişti. 1998'de bu defa tecavüz 743 oldu. Tecavüz girişimi ise 703'e çıktı. 1999'da 642'ye düşen tecavüz olayı 697 girişimde kalırken, yıllara göre tecavüzdeki artış şöyle gözlendi: 2000 yılı-1260, 2001 yılı-945, 2002 yılı-950, 2003 yılı-1083, 2004 yılı-1152, 2005 yılı-1206, 2006'da ise 1300 olay olarak gerçekleşti.
aktifhaber

Asker neyi doğruladı neyi yalanladı
21 Haziran 2008 08:55
Eski bir asker ve psikolojik savaş uzmanı olan Haber7 yazarı Prof. Nevzat Tarhan, Taraf gazetesinin ortaya attığı iddialarla ilgili Genelkurmay'ın yaptığı yalanlamayı irdeledi. Neyin doğru, neyin hatalı olduğunu gösterdi. TSK kendi kendini yıpratmasın!

Nevzat TARHAN
ntarhan@gmail.com

Taraf gazetesi Eylül 2007’de yürürlüğe konulduğu iddia edilen bir Genelkurmay Eylem Planı’nı 20 Haziran 2008’de tam sayfa duyurdu. Eylem planının adı “Bilgi Destek Faaliyeti” idi. Genelkurmay hemen yalanladı ve eylem planına sahip çıkmadı.

Genelkurmayın karşı çıkması “Komuta katının onaylanmış resmi evrak ve planı olmadığı” şeklindedir.

Genelkurmay ‘böyle bir planla işimiz olmaz, özel birimlerimiz durumdan vazife çıkararak böyle bir şey yaparsa izin vermeyiz, TSK dinin siyasete karışmaması demek olan laiklik kadar, ordunun siyasete karışmaması demek olan demokrasiye de saygılıdır’ demedi.

Genelkurmay bildirilerine bakarsanız demokrasi vurgusu hiç yoktur. Demokrasi sözü geçse de kötüye kullanıldığını vurgulamak için geçmektedir. Üç defa darbe yapmış bir ordunun siyasetle el altından ilgilenmediğine inanmak saflık olur.

Psikolojik Savaşın yeni adının “Bilgi Savaşı” olduğu bilinirse eylem planına ‘Bilgi destek faaliyeti’ denilmesi daha kolay anlaşılır.

Ordularda liderliğin önemi

Türk tarihinin iki büyük yenilgisi var, hiç unutulmayan. Bunlar Viyana kuşatması ve Balkan bozgunudur.

Her iki savaşı güçlü olduğumuz halde kaybettik. Bilinen en önemli nedeni her iki savaşta da liderlik sorunlarıydı.

Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Kırım Giray Han’ını aşağılaması, Giray Han’ın da şahsi kırgınlığını askerlik sanatına yansıtması ve Polonya ordusunun önünü kesmemesi bozguna neden oldu. Kırım Giray Han’ın yapması gerekeni yapmaması savaşı kaybetmek ve tarihin değişmesi için yeterli oldu. O tarihten sonra Kırımlar iflah olmadılar.

İkincisi, Osmanlı’nın son dönemleri ve İttihat Terakki’nin orduyu siyasetin içine sokmasının sonucuydu. Süleyman Paşa, Gazi Osman Paşa’ya olan kıskançlığı nedeniyle liderlik boşluğu oluştu ve Balkan bozgunu yaşandı.

Gördüğünüz gibi liderlerin psikolojik saplantıları tarihimizi nasıl etkiledi? Özdeki psikolojik çatışma ülke odaklı değil, ego odaklı idi. Duygular verilen kararları etkilemişti.

Viyana kuşatmasından sonra Osmanlı toparlanamadı. Çınar yavaş yavaş çürüdü.

Osmanlı İttihat Terakki’nin siyasi hırsı nedeniyle de yıkıldı. Osmanlı yıkıldı ama çok şükür ki, toplum yenilgiyi kabul etmedi. Büyük Atatürk gibi bir kurucu liderimiz çıktı. Topluma güven verdi. Kanaat önderlerini yanına aldı. Hem Bektaşi hem Nakşiler onu destekledi. Onun liderliği çok önemliydi, böylece Cumhuriyetimiz doğdu.

Bugün Genelkurmayımız yine liderlik hataları yapıyor. Niyetlerin iyi olduğunu biliyoruz ama yöntemleri ve savunduğu değerleri çok geri.

Taraf Gazetesi’nin tam sayfa verdiği haber (20.06.2008) eğer doğru ise bir felaketle karşı karşıyayız. Yalanlanma tatmin edici olmadığı için doğru olma ihtimali var. Bu nedenle varsayımsal bir tartışma yapalım.

Kendini her şeyin merkezine aldığı anlaşılan bir Genelkurmayımız var. Buna göre; ‘Medya kullanılmalı, kanaat önderleri kullanılmalı, sanatçılar kullanılmalı.’ Bu yaklaşımda hiç empati yok. ‘Aydınlatma timleri (Dikkat ediniz aydınlanma değil) kurulacak’mış. ‘Toplum bilgilendirilecek’miş. Haberin özü; ‘Yargıçları ikna et, kendi subayını ikna et, gerekirse dini kullan, muhalifleri karala, teröre sessiz kalanları taciz et’ şeklinde…

‘Türkiye’de gerilimden, terörün bitmemesinden benim sorumluluğum var mı, özeleştiri yapalım’ gibi hiçbir çaba yok!

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Kırım Giray Han’a empati yapamamasının hatasını Osmanlı tarihi ödedi. Askerin siyasete karışmasının sonucunu Balkan savaşlarında gördük.

Bugün maalesef laikliği ve Atatürk’ü sopa olarak kullanan bir liderlik yaklaşımı var.

Eğer ses çıkarılmazsa, demokratik tepkiler verilmezse sopa yemeye devam edeceğiz.

Afiyet olsun ey halkım, kullanılmaya devam et!

Çözüm nedir?

TSK’nın kurumsal kimliğini yıpratmadan eleştirmeye devam etmemiz gerekir. Eleştirinin içinde öneri varsa eleştiri geri bildirim haline dönüşür. Eleştirilen kişiyi üzse bile orta vadede fayda sağlar.

Ordumuzun şerefini kurtarmak için Türkiye’yi ‘BÜYÜK İKNA ODASI” yapmaya çalışan generallere ‘Yanlış yapıyorsun paşam’ demeliyiz.

Bunu söylerken küfür değil bilgi, veri ve yaşadığımız örnek olaylardan hareket ederek eleştirilerimizi yapmalıyız.

Toplumu kışla, meclisi yedek subay taburu, bakanları asteğmen, başbakanı Türkiye’nin belediye başkanı gören algıyı böyle değiştirebiliriz. Çok şükür ki bu algı ordumuz içinde azınlık durumundadır.

Genelkurmaya kimler halkla ilişkiler hizmeti veriyorsa hiç bilimsel hareket etmiyor. Bilimsel iletişim ve liderlik tekniklerinde insanları anlamak, kategorize etmemek, önyargısız olmak, özeleştiriye açık olmak esastır. Klasik ve bayatlamış iletişim tekniklerinde tepeden bakarak, inanmadan, rol yaparak, gerekirse yalan söyleyerek insanları etkilemeye çalışılırdı. Bu tekniği kullananlar gerici iletişimciler oldular.

Varsayımı savunan varsa ona ‘Sayın paşam önce kendinizi aydınlatın, sonra toplumu…’ dememiz gerekir.
haber7

Türk Silahlı Kuvvetleri Partisinin toplumu hizaya getirme planı
23 Haziran 2008 10:50

TarafDemokrasilerde, ordu ülkeyi yönetmez, ülkeye hizmet eder. Demokrasilerde, ordu milletin öncüsü değildir, olmaya heveslenmez. Demokrasilerde, ordu sadece ülkenin savunmasından sorumludur, ama savunmayla ilgili konularda bile son sözü seçilmişler söyler.


Türk Silahlı Kuvvetleri Partisinin toplumu hizaya getirme planı

Demokrasilerde, ordunun üzerinde tam bir sivil denetim olması şarttır.
Demokrasilerde, ordu herhangi bir siyasi görüşü ya da etnik veya sosyal bir grubu temsil edemez.
Demokrasilerde, ordunun amacı toplumu korumaktır, onu tanımlamak değil.

* * *

Bugün Amerika’da, Avrupa’da ortaöğretim düzeyinde okutulan yurttaşlık bilgisi ya da kamu yönetimi kitaplarından herhangi birisini açın.
“Demokrasinin Temel İlkeleri” ya da benzer başlıklı fasıl altında, mutlaka bir “Sivil-Asker İlişkileri” kısmı bulacaksınız.
O kısmı okuyun; yukarıdaki temel kabullerin tek tek sıralandığını göreceksiniz.

* * *

Şimdi de, Taraf’ın bugünkü manşetine konu olan, Eylül 2007 tarihli Genelkurmay “Bilgi Destek Planı” ve “Bilgi Destek Planı Faaliyet Çizelgesi”ndeki eylem kararlarını okuyun.
Batı demokrasilerinin çocuklarına öğrettiği demokratik ilkelerle uyumsuz bir ordumuz olduğunu göreceksiniz.
Türkiye’nin demokrasi olmadığından kuşkunuz vardıysa eğer, kalmayacak.

* * *

Bakın, yedi ay önce hangi faaliyete karar vermiş Türk Ordusu?
Genelkurmay Başkanlığı çıkışlı elektronik belgesi elimizde bulunan Çizelge’nin beşinci maddesinden aynen aktarıyorum:
“Kamuoyu oluşturma gücüne sahip bulunan üniversiteler, üst yargı organları başkanları, basın mensupları, sanatçılarla temasın muhafaza edilmesi suretiyle, bu kişilerin TSK ile aynı paralelde hareket etmelerinin sağlanması.”
Öngörülen faaliyet bu.
“Yöntem” kısmındaysa, “Temas için uygun zemin/fırsatlar oluşturulacak; Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay İkinci Başkanı, Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Karargâh Başkanlıkları ve Genelkurmay Genel Sekreterliği düzeyinde yapılacak; temas edilecek kişilerin, TSK’nın temel değerlerini savunan, koruyan niteliklere sahip olmasına özen gösterilecek” gibi ifadeler var.
Ne söylüyor bu belge bize?
Diyelim ki, bugünlerde bir kuvvet komutanı bir üst yargı organının başkanvekili ile görüşmüş olsun.
Belgeyi okuduktan sonra, artık bu görüşmenin, Genelkurmay’ın Bilgi Destek Planı’na uygun bir faaliyet olduğunu; amacın, söz konusu üst yargı organı başkanvekilinin “TSK ile aynı paralelde hareket etmesinin sağlanması” olarak saptandığını biliyoruz.

* * *

Çizelge’nin altıncı maddesiyse şöyle diyor:
“Tam kontrollü Sivil Toplum Örgütleri yerine ‘etki edilen ve harekete geçirilebilen’ Sivil Toplum Örgütleri kullanılacaktır… Faaliyetlerin maliyetlerinin karşılanmasına ihtiyaç vardır.”
Ya da 12. maddeye bakabiliriz; “kanaat önderlerinin yönlendirilerek kullanılması” hedefleniyor bu maddede ve bunun yöntemi açıklanıyor:
“Kanaat önderleri dolaylı olarak ve uygun yöntemlerle desteklenecektir… Kanaat önderlerinin faaliyetlerinin maliyetlerinin doğrudan veya dolaylı olarak karşılanmasına ihtiyaç vardır.”
Peki, ordu “desteklediği” kanaat önderlerinin ne yapmasını istiyor?
Yine belgeden okuyoruz ki, bu kanaat önderlerine biçilen görev, “TSK’nın topluma öncü olma konumunu sürdürdüğü …, anayasa paketinin milli devlete karşı olduğu” gibi genel ve güncel konuları işlemeleri.”
Ne söylüyor bu belge bize?
Diyelim ki, sivil hükümet bir anayasa paketi hazırladı.
Belgeyi okuyunca biliyoruz ki, ordunun masraflarını karşılayarak “etki edebildiği ve harekete geçirebildiği” sivil toplum örgütleri ve kanaat önderleri bu pakete karşı çalışmakla görevlendirilecek.

* * *

Taraf’ın elindeki belge, Genelkurmay’ın Eylül 2007 itibariyle, Ak Parti Hükümeti hakkındaki görüşünü de yansıtıyor:
“İrticai faaliyetlere zemin hazırlayan birçok gelişmenin bizzat iktidar tarafından organize edildiğini” yazıyor.
Ne anlamalıyız bundan?
Diyelim ki, hükümet partisini kapatma amaçlı bir dava var ve dayandığı temel iddia, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak.”
Belgeyi okuyunca artık eminiz ki, bu iddia Genelkurmay tarafından bire bir paylaşılıyor.

* * *

Genelkurmay’ın faaliyet planında, “uygun sanatçı ve yazarlara eserler hazırlatılması” da var.
Tabii, o kadar değil; elimizdeki belgede, muhalif yazar ve sanatçıların hakkından nasıl gelineceğinin yolu da gösteriliyor.
Şöyle diyor çizelgenin 13. maddesi:
“TSK’yı yıpratmayı amaçlayanlar hakkındaki bilgilerin uygun medya kanalları kullanılarak kamuoyuna yansıtılması.”
Bu amaçla “haberlerin hazırlanması, medya organları ile sürekli iletişim halinde olunması ve medyada amacı gerçekleştirecek şekilde yer almasını sağlamak” gerektiği de aynı maddede yazılı.
Bilgi Destek Planı’nda ise aynen şu cümle var:
“Bazı sanatçı ve yazarların desteklenmesi ve ön plana çıkarılması sağlanırken, TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların yıpratılması hedef alınacaktır.”
Bundan ne çıkaralım?
Diyelim ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni üzerine vazife olmayan siyasi işlere karıştığı için eleştiren bir kişi ya da kurum, bir yazar ya da sanatçısınız.
Belge gösteriyor ki, hakkınızda yıpratma amaçlı haberler hazırlatabilecek, medya organlarının bu haberleri amacına uygun şekilde kullanmasını sağlamaya kararlı bir ordunuz var.
O kadar da değil; bu çizelgenin 17. maddesinde aynı ordunun içinize ajanlar sokabileceği hatırlatılıyor:
“TSK’yı hedef alan gruplar içindeki bazı kişiler desteklenecektir. Hedef kitle olarak tanımlanan siyasi ve etnik gruplarda ayrışmayı desteklemek ve birliği bozmak maksadıyla bu grup içindeki bazı kişilerle iletişim kurulacaktır.”

* * *
İşte böyle…
Şimdi en başa dönün.
Batılı çocuklara, demokrasilerde ordunun işlev ve sorumluluğu konusunda ne öğretildiğini hatırlayın.
Ve lütfen, bir gün bizim çocuklarımızın da, okullarında bu demokratik sınırları öğreneceğine inanın.
Sınıfta öğrendikleri doğruların, sokakta ve kışlada da geçerli olacağı günleri göreceğimizden umudu kesmeyin.
Taraf’ın haberciliği en azından bu umudu verebilmeli size.

Taraf

Ahmet Altan
Yeni baştan
20 Ağustos 2008
TARAF

Tuhaf memleket burası, tuhaf. Hastalanmış bir yer. Bünyesinde bir tümör var sanki.

Bence o tümör, ordunun ve yargının siyasetteki rolü.

Orduyla yargıyı siyasetten çıkarmadıkça bu ülkeyi düzeltmeye imkân yok.

Ne yaparsanız yapın sürekli ateşlenir burası.

Bu iki kurumun siyasetle ilişkisi, bütün hayatın ritmini bozuyor.

Üstelik siyasetle iç içe olduklarından kendi mesleklerinin gereklerine göre değil, siyasetin gereklerine göre davranıyorlar.

Ve biz hem ordusuz hem yargısız kalıyoruz.

Ordusu olmayan, yargısı olmayan, siyasi bir özgürlüğe alan açamayan sıkışık bir hal alıyoruz.

Şu meşhur Dağlıca baskınını hatırlıyorsunuz değil mi?

Çok kuşku verici bir olaydı o.

İlk önce bütün suç, esir düşen sekiz askerin üstüne yüklendi.

Bizim gazete, durumda bir gariplik olduğunu sezdi.

Olayın üstüne gittik.

Ve gittikçe de, birtakım karışık işlerle karşılaştık.

Baskın yapılacağı önceden biliniyordu.

PKK’lıların geldiği, yığınak yaptığı görülmüştü.

Baskını haber veren istihbarat raporları vardı.

Ama hiçbir önlem alınmamıştı.

Alınmadığı gibi de PKK’nın saldıracağı yolun üstündeki kuvvetler azaltılmış, baskına uğrayacak taburun projektörleri yakılıp açık bir hedef haline getirilmiş, subayların önemli bir kısmı izne gönderilmişti.

Taburun komutanı da düğüne gitmişti.

Ne oldu Dağlıca’da, diye sorduk.

Bugüne dek Genelkurmay Başkanlığı’ndan açık net bir cevap gelmedi.

Onca “hata” nasıl yapıldı, bilen yok.

Genelkurmay, “gerekli önlemler alınmıştı” dedi ama ortada pek bir önlem de gözükmüyordu.

Şimdi bu kuşkulu durumu daha da kuşkulu hale getiren başka bir gerçek çıktı ortaya.

Dağlıca’nın tabur komutanı, daha sonra Ergenekon sanıkları arasına katılacak bir hanımla haberleşiyormuş.

Komutanla, Ergenekon sanığı arasında ciddi bir haberleşme trafiği yaşanmış.

İnanmayacaksınız ama tabur komutanı, tabur mevzilerini ve PKK gözetleme noktalarını gösteren bir fotoğraf göndermiş Ergenekon sanığına.

Üstelik yazışma biçimlerinden, aralarında çok ciddi bir “ideolojik” birliktelik olduğu da seziliyor.

İnsan, dostlarıyla haberleşir, onlar da iyi dostlarmış birbirlerine mektuplar gönderiyorlarmış desek, dünyanın neresinde, hangi tabur komutanı karargâhının fotoğrafını “internet” üzerinden bir tanıdığına gönderir?

Önemli noktaları o fotoğrafın üzerinde işaretler?

Askerlik kurallarına uyar mı bu?

Bir de, tabur komutanının fotoğraflar gönderdiği “yakın dostu” bir Ergenekon sanığı çıkıyor.

Şaşırtıcı bir tesadüf, değil mi?

İnsan, “neler oluyor” diye sormadan edemiyor.

Fevkalade kuşkulu bir baskının hedefi olan bir karakolun komutanı, bir Ergenekon sanığının yakını.

Yazışmaları, Ergenekon dosyasına giriyor.

Ve, Dağlıca ile Ergenekon bir yerde buluşuyor.

Bazen bana öyle geliyor ki bütün “kuşkulu” olayların hepsi, sonunda öyle ya da böyle Ergenekon’la buluşacak.

Baksanıza Dağlıca bile Ergenekon dosyasının içinden çıkıverdi.

Bir ordu siyasetin içinde bulunmamalı.

Hiçbir zararı olmasa bile orduda çok ciddi disiplin zaaflarına yol açıyor siyaset merakı.

Üstelik, karşılaştığımız olaylar “disiplin zaafı” kavramını da çok aşıyor.

Çok başka sorular yaratıyor.

Mesela, orduda daha kaç tane “Ergenekon sanıklarıyla haberleşen” subay var diye merak ediyorsunuz.

Bunlardan kaçı o “dostlarına” gizli kalması gereken belgeler gönderiyor?

Neden ordu bu subaylar hakkında hiçbir önlem almıyor?

Ordu niye Dağlıca konusunda dişe dokunur bir açıklama yapmıyor?

Niye suç o sekiz askerin üstüne yıkılmaya çalışıldı en başta?

Dağlıca ile ilgili bir soruşturma varsa, bu soruşturmanın sonuçları ne oldu?

Soruşturma yoksa, niye yok?

Dağlıca baskının sorumluluğu hangi seviyeye kadar yükseliyor?

Üstleri, Dağlıca komutanının Ergenekon sanıklarıyla haberleştiğini biliyor muydu?

O zaman bilmiyorlarsa şimdi biliyorlar.

Ne yapacaklar?

Bizim ordu, aynı zamanda kendini bir siyasi otorite, hadi daha açık konuşalım bir “iktidar odağı” olarak gördüğünden kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyor.

Bu, yanlış bir inanç.

Ordular, toplumlarına hesap verirler.

Onları sağlıklı ve disiplinli tutan da budur zaten.

Türkiye, orduyu ve yargıyı siyasetin dışına çıkartmadığı sürece hastalığına bir çare bulamaz bence.

Her gün yeni bir gariplikle karşılaşırız.

Üstelik de insanların hayatlarını mahveden garipliklerle.

ahmetaltan111@gmail.com

AHMET ALTAN - TARAF

BU RAKAMLAR MI KADER?
Prof. Dr. Oğuz Oyan
CHP İzmir Milletvekili
20.05.2010

Türkiye iş kazaları bakımından dünyanın en güvensiz ülkeleri arasında. Milli geliri bakımından dünyada 16'ıncı sırada olmakla övünmek yanında keşke iş kazalarında da 16'ıncı sırada olmakla övünüyor olsaydık… Oysa iş kazaları ülke sıralamasında Türkiye dünyada 3'üncü, Avrupa’da ise 1'inci sırada! Başbakan acaba bunu da kadere mi bağlayacak?

AKP döneminde, 2003’ten itibaren sadece TTK’da yaşanan ölümlü 45 iş kazasında, Karadon’da geçici olarak açıklanan 28 kaybı da eklersek, 84 can kaybına ulaşıldı. Yaralananların sayısı ise 14 Bin 379’u buldu. Türkiye’de özel sektör dahil tüm maden kazaları dikkate alındığında ise 2003 sonrasında toplam 257 kayıp verildi. Uzun dönem istatistikleri ölü sayısını binlerle ifade etmektedir. Tersane kazalarının gene AKP döneminde nasıl patladığını da unutmamak gerekiyor.

Kuşkusuz bu kazalar AKP döneminde başlamadı. Ama AKP döneminde “her şeyi satma, her işi özelleştirme” zihniyetiyle daha da tırmandırıldı. Nitekim TTK’nın Karadon Müessese Müdürlüğü’ne ait kömür ocağında kazayı tetikleyen ana nedenin özelleştirme ve taşeronlaştırma olduğu apaçık ortadadır. Devlete ait bu işletmede bazı katlarda kömür çıkarma işinin özel taşeron firmalara verilmesi ve bunların da en az maliyetle yani en az güvenlik önlemiyle en çok kömürü çıkarmak üzerine bir kar stratejisi geliştirmeleri sonucunda bu vahim kazanın ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bu ve buna benzer kazaların arkasında, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin hiçe sayılması veya göstermelik yapılması, devlet adına yeterli denetim işlevinin yerine getirilmemesi, her türlü tedbirsizliğin ve ihmalin kol gezmesi ve bütün bunların bileşkesinde işçinin sendikalaşmasının önünün kesilmesi vardır. Kayıt dışı, deneyimsiz ve sigortasız işçi çalıştırma da örgütlenme önündeki engellerin bir sonucudur.

BAŞBAKAN NASIL BÖYLE KONUŞUR

Önlem alınmasını sağlamayan, denetim görevini layıkıyla yapmayan bir iktidarın başbakanı şimdi kalkıp nasıl “bu mesleğin kaderinde maalesef bu var” diye sorumsuz açıklamalar yapabilir? “Bu bölgenin insanı zaten bu tür olaylara aslında alışık” gibi insanların acılarına acı katan mazeretler öne sürebilir? Hükümet olmak ne demektir? Sizin işiniz nedir? Türkiye’yi Avrupa’nın sicili en kötü iş kazaları ülkesi konumundan çıkarmak değil midir sizin göreviniz? Kaza olduktan sonra olay yerinde boy gösterip, iki bakanı da nöbetçi bırakıp bir sonraki kazaya kadar arazi olmak mıdır hükümet etme görevi?

İnsana yatırım yapmak yerine din ve duygu sömürüsü yapan iktidarlara bu ülkenin emekçilerinin ihtiyacı yok. Boş sözlere milletin karnı tok.

Hükümet ne yapmalıdır?

1. Her şeyden önce iş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda mevzuatı yeniden düzenlemeli ve bugüne kadar imzalanmamış olan İLO’nun 176 sayılı “Madenlerde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sözleşmesi”nin imzalayarak yürürlüğe koymalıdır.
2. Taşeron uygulamasına hemen son vermelidir.
3. Kaza ile ilgili hukuk sürecini başlatmalı ve sorumluları cezalandırmalıdır.
4. Ölen ve yaralanan işçilere ve ailelerine gecikmeden ve sembolik olmayan düzeylerde tazminat ödemeye hemen başlamalıdır. Gerisi boş laftır.

Odatv.com

Umur Talu
Ayıp
15 Haziran 2010

Yıldırım Türker dün Azat’ı yazmıştı.

Ben de pembe elbiseli ölü gelini. Yarısı öğretmen yarısı teğmen aşkın ölü parçasını.

(Yazıda) yanına 40 bin ölü, yüzlerce kayıp da koşmuştu.

Nasıl saflaşırsak saflaşalım, cenazeler esasında birbirlerini kaldırıyordu.

Devlet ve milletin resmi ağzında bile 40 bin ölü tek oluyordu.

Dün 40 bin ise yuvarlanmış rakam, işte Şemdinli’de Mehmet Ali Birlik, Söke, yaş henüz 21, yedi aylık asker eklendi; 40 bin 001 mi oldu! Yoksa çoktan ölmüş, çoktan olmuş muydu!

***

Azat, de ki kendi başına bir Gazze.

13 yıl önce, bir buçuk yaşında, annesiyle birlikte işkenceyle kuşatılmıştı. Abluka bitmedi.

Anneye Tabip Odası belgeli işkence raporu, bebeğe resmi hüviyetli vicdansızdan sigara yanığı; taciz.

Bu utanmazlık üstünde devletin bekası devam etti, nasıl ettiyse!

Bulup okuyun. Bir bebeğin büyüyüşü: Hapis, işkence, anadan ayrılık, elden ele sürünme, okulda dışlanma, aşağılanma, hasta annenin 9 yıl sonra tahliyesiyle sevinç, engellilere hizmet ederek bebekken hırpalanmış oğluna gecikmiş bir hayat vermeye çabalayan annenin mücadelesi, suçu “yanlış” bir evde bulunmak olan annenin yine cezaevine alınışı.

Büyüyüp de devlete, millete faydalı…

Yıldırım Türker yazmış ki, “Azat en çok, hasta annesinin ölmesinden korkuyor”.

Anladım ki, hayat bildiği cehennemi bile, ölüm yanında cennet sayıyor!

Anası Azat adını vermiş; ah kölelik tarihimin kaçamayan çocuğu!

14 yıldır, onca hükümet, onca kanun, onca demokratikleşme, onca hukuk devleti; diyorlar ki, “Olmaz... Azat olmaz… Azap iyidir.”

Cumhurbaşkanı, Çankaya’da ya da Güney Kore’de; Azat’ı da hissedemez mi?

Kayıp

Bilgin, Alpsoy, Ceylan, Kırbayır, Gülünay, Ocak, Morsümbül, Yedigöl, Yaman aileleri ve diğerleri.

15 yıl önce Galatasaray Lisesi önündeki haykırış, şimdi yorgun ama ısrarlı adımlarla Ankara’ya yürüyor. 21’inde Meclis’e varmak üzere.

Yakınları yıllardır “gözaltında kayıp”.. En az 1300 kişi. Esas kayıp sayısının bunun on katıyla ifade edildiği bir yana.

Ah Azat, bir de şükretmeni isterlerse; yaşıyorsun işte, bak anan da sağ diye!

27 Mayıs 1995’te, “Yakınlarımızı sağ aldınız, sağ istiyoruz” diye çıkmış ilk ses.

(Ressam Yılmaz Merzifonlu “Cumartesi anneleri” tablosuyla Galatasaray önünü ölümsüzleştirenlerdendi. Biz de o tabloyu çocuklarımıza bir ders, bir miras yaptık.)

270 hafta olmuş; çocuklar büyümüş, torunlar olmuş; ellerinde dedelerin gencecik resimleri. Evlatlar babalarından daha yaşlı!

Artık “sağ istiyoruz” talebi boğazlarda düğümlenmiş; “Kaybedenler yargılansın; artık kimse kaybolmasın” olmuş.

***

Diyorlar ki, “Onların neyle suçlandıklarını; öldürüldüyseler, nerede gömülü olduklarını bilmiyoruz. Kiminin kaybedildikten sonra çocukları oldu. Onlarsız büyüdü. Anaları, babaları onlarsız yaşlandı. Torunlar onları hiç göremedi. Kaybedenler hiç yargılanmadı.”

(..)

Ailesi 16 yıldır, Ankara’da gözaltına alınmış Kenan Bilgin’i arıyor. Cumhuriyet Başsavcısı Kemaloğlu, AİHM’e ifadede, "Gözaltında kaybedildiğine inandığını, failleri bulmak için çok uğraştığını, fakat karşısına bir duvar dikildiğini" söylemişti.

O yüzden işte, aramızdan bebek Azat’ları hırpalamış, Bilginler’i kaybetmiş “bir duvar” varsa; esasta hepimizin aklı ve vicdanı da abluka altındadır! Hissetmeye bakar. habertürk

Temizöz Davasında Beyaz Toros Damgası
06 Ağustos 2010
Güneydoğu'da 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayet ve kayıplarla ilgili açılan davaya devam edildi.
Davanın bugünkü duruşmasında tanıklar dinlendi. Duruşmada, Cizre'de iş yerinde iken silahlı kişilerce alınarak götürülen ve daha sonra cesedi bulunan Ramazan Elçi olayı ile tanıklar dinlendi. Tanıkların verdiği ifadelerin tamamına, daha önceki tanıklarda olduğu gibi beyaz toros marka araç damgasını vurdu.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya; tutuklu sanıklar Albay Temizöz, Kamil Atağ, Tamer Atağ, Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Hıdır Altuğ, Adem Yakin ve Kuktel Atağ katıldı. Davanın, bugün devam eden 17. duruşmasında tanıkların dinlenmesine devam edildi.

Ramazan Elçi'nin ölüme götürüldüğü günü anlatan tanıklardan Abdullah Gök, Elçi'nin iş yerinin önüne bir araba gelip durduğunu, içinden iki kişinin inerek işyerine girdiğini belirterek, "İkisi de silahlıydı. Elçi'nin işyerine girdiler. Ramazan'ı alıp arabaya bindirip götürdüler. Ramazan, birkaç gün sonra ölü bulundu. Taziye kurdular, taziyesine katıldım." diye konuştu.

Şırnak ve Cizre'de dolaşan toros marka araçtan herkesin korktuğunu anlatan Gök, o yüzden dikkatini çektiğini ve arabayı izlediğini dile getirdi. Gök, "Taksinin JİTEM'e ait olduğunu herkes biliyordu. JİTEM olmazsa kimse Elçi'yi götüremezdi. Araba durduğunda o yüzden dikkatimi çekti. Elçi'yi zorla götürdüler. Elçi'nin iş yerinin yakınında MİT binası vardı. Orada jandarma sürekli nöbet tutuyordu. Ramazan'ın kardeşi Nurettin Elçi'ye, 'Ramazan fakirdir hiçbir suçu yoktur ifadesini alıp bırakırlar. Rahat ol' dedim." şeklinde konuştu.

"ELÇİ'Yİ, JİTEM OLMAZSA KİMSE GÖTÜREMEZDİ"

Tanıklardan Ömer Elçi ise Ramazan Elçi'nin iş yerinin karşısında ithalat ve ihracat işi yapan dükanı olduğunu dile getirdi. Elçi, ellerinde kaleşnikof marka silah bulunan iki kişinin araçtan inip Ramazan Elçi'nin iş yerine girdiğini gördüğünü söyledi. Elçi, "Gündüz saatiydi. Ramazan Elçi'nin bulunduğu dükkan ile MİT dükkanı arasında yakın bir mesafe vardı. Gelen kişiler güvenlik güçlerine benziyordu. Ramazan'ı ilçe emniyet ve jandarmanın bulunduğu yöne götürdüler. İfadesini alıp bırakırlar diye düşündük. Esnaftı, aranan bir kişi değildi. Suçu da yoktu." diye konuştu.

Aynı tarihlerde öldürülen Abdullah Elfeti olayı ile ilgili dinlenen tanıklardan Adnan Şık ise Temizöz'ün, o dönemlerdeki tehdit olaylarına dikkat çekti. Babasının, 1994 yılında Cizre Belediye Başkanlığına adaylığını gösterdiği için Temizöz tarafından jandarma komutanlığına çağrılarak tehdit edildiğini anlatan Şık, "Temizöz'ün çağrısı üzerine jandarmaya gittim. Babam DYP'den adaylığını göstermişti. Babam üç dönem başkanlık yapmıştı. Bana babamın aday olmayacağını, olması halinde her türlü kötülüğü yapacaklarını, Kamil Atağ'ı seçtireceklerini söyledi. Bize yapacağı en küçük kötülüğün ise arazilerin ekilmesine engel olacağını, buna rağmen ekmemiz halinde operasyon bahanesiyle panzerlerle ekinlerini ezeceğini açıkça söyledi." diye konuştu.

Babasının buna rağmen adaylığını açıkladığını, ancak tehdit nedeniyle arazileri o yıl ekemediklerini anlatan Şık, "Sulanabilen 3 bin dönüm arazimizi 6 yıl boş kaldı. Bir şey ekemedik. Hatta terör tazminatı için valiliğe başvurduk. Jandarma, resmi olarak 4 yıl boş kaldığını valiliğe bildirdi." dedi.

Karakolun yanında bulunan tarlasında büyük su motorları olduğunu, bu olayın ardından bir gece sökülüp götürüldüğünü anlatan Şık, "Kaldıraç olmadan bu motorlar götürülemezdi. Bir gecede söküldü ve götürüldü. Ayrıca, arazideki elektrik trafomuz patlatıldı. Tarlanın başınra karakol var, ancak bize haberleri olmadığını söyledi. Böyle bir olayı görmediklerini söylediler." şeklinde konuştu.

"TEMİZÖZ'ÜN SAVCILAR ÜZERİNDE ETKİSİ VARDI"

Tarlasından çalınan apartman değerindeki su motorlarının çalınması ile ilgili Temizöz'ün korkusundan savcılığa başvurmadığını dile getiren Şık, "Temizöz'ün o dönem ilçede hakimiyeti vardı. Hatta savcılar üzerinde bile etkisi vardı. Böyle bir durumda nasıl gidip savcılığa şikayet edebilirdik. Devletin gücünü kullanan Temizöz'ün bunları yaptığını bildiğimiz için daha fazla zarara uğramak istemedik. Zaten suç duyurusunda bulunsaydık da bir şey değişmeyecekti. Çünkü ilçede her şey onun istediği gibi oluyordu." diye konuştu.

TEMİZÖZ, SEÇİME İTİRAZ EDEN BABAMI TEHDİT ETTİ: OĞLUNU ÖLDÜRÜRÜM

Eski Cizre Belediye Başkanı ve korucu başı Kamil Atağ ile herhangi bir husumetleri olmadığını dile getiren Şık, "Seçim döneminde ilçe seçim kurulu jandarmanın içine alınmıştı. Seçimden sonra sandıkların yarısı sayılmadan Temizöz bu iş bitmiştir, Atağ seçimi kazanmıştır diyerek, silahlarla kutlama yaptılar. Sandıklar, ilçe seçim kurulu yerine jandarmanın içine alındı. İkinci kez babam itiraz dilekçesi yazdı. Bunun üzerine Temizöz, babamı aradı, dilekçeyi verirsen oğlu ya da yeğenlerini öldüreceğini söyledi. Babam da itiraz etmedi." dedi. aktifhaber

Ya türban Türkiye'nin gündeminden düşerse...
AVNİ ÖZGÜREL
05/10/2010

Yıllar önce BBC’de ‘Dünyadaki Saçmalıklar’ adlı yapıma tesadüf etmiştim. Vakit geçsin diye açtığım TV’deki bir program sunucunun konuşmasından sonra ekran kırmızıya dönünce dikkatimi çekti, beklemeye başladım... Görüntü saniyeler içinde değişti. Kırmızılığın rüzgârla dalgalanan kumaş olduğu seçildi önce, ardından beliren ay-yıldızla bunun Türk bayrağı olduğu. Sonra bayrakla kaplı bir tepside Atatürk büstü taşıyan genç kız belirdi. Fonda deniz ve bir güverte görüntüsüyle çerçeve tamamlandı.. Taka kıyıya yanaştı, genç kız dikkatli adımlarla rıhtıma çıkınca resmi erkân hazır ola geçip büstü selamladı.. Ve sunucunun final cümlesi: ‘Türkler Atatürk’ün 1919’da İstanbul’dan Anadolu’ya gelişinin yıldönümünü kutluyor!..’
Ne zaman türban tartışması gündeme gelse ve ne zaman saçları tamamen açık genç kızlar laik cumhuriyet açısından tehdit oluşturmazken inançları gereği saçlarını örtmek istediklerini söyleyen genç kızların durumunun rejim açısından tehlike teşkil ettiği münakaşalarını işitsem yukarda anlattığım anım ve bizim büyük bir ciddiyetle sürdürdüğümüz tartışmayı yabancıların hangi duygularla izledikleri sorusu aklıma takılır..
Laik cumhuriyet açısından genç kızların saçının ne miktarda görülmesi uygundur? 1 cm görünmesi kâfi midir, yoksa 3 ya da 5 cm mi olmalı açıklık? Keza başörtüsünün nasıl bağlanmasının münasip olacağı meselesi.. Örtünün ‘geleneksel’ denilen tarife uygun bağlanmış olması sorun oluşturmazken farklı bağlama biçimlerinin rejim krizine varan boyuta tırmanışı..
Çakal diye hayvan var.. Avını öldürdükten sonra toprağa gömüp çürüten, birkaç gün bekleyip çürüttükten sonra yiyen bir hayvan..
Pek çok sorun karşısındaki tavrımız buna benziyor.. Herkese ‘Lanet olsun’ dedirttikten, konuyu mundar ettikten sonra çözüyoruz..
Alın işte: Siyaseti yıllar yılı meşgul eden mesele şimdi YÖK’ün aldığı idari kararla çözüm yoluna giriverdi..
İnanıyorum ki CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu belki parti tabanının duyarlılıklarını yansıtan açıklamalar yapacak ama Türkiye’yi ferahlatacak uygulamayı engellemek için hukuk kapısını zorlamayacak..
Geriye bakıp sormak hakkımız değil mi: Madem bu kadar basitti çözümün önünü açmak, neden bunca zaman kavga ettirdiniz millete?

Radikal

Hanefi Avcı’nın Yargısız İnfazları
07 Ekim 2010

‘Haliç'te Yaşayan Simonlar'da anlatılan 1993 tarihli Kartal baskını, Bedri Yağan'ın da öldürüldüğü operasyonu Avcı'nın yönettiğini ortaya çıkardı. Avcı'nın tutukluluğuna yükselen itirazlar, Ahmet Hakan, Müjde Ar ve CHP’lilerin Silivri Cezaevi önünde açıkladıkları Avcı’ya destek bildirisi üzerine ablası o Hanefi Avcı’nın Derin operasyonunda öldürülen Fatma Meral isyan etti ve çok kritik bir mektup yazdı.

OLAYI İLK ECEVİT KILIÇ ANLATTI

Gazeteci Ecevit Kılıç geçtiğimiz Pazar Habertürk TV’de katıldığı programda, Hanefi Avcı’nın 1992 yılında İstanbul’da sol örgütlere yaptığı kanlı baskınların derin yönünü deşifre etti. Ecevit Kılıç, o dönemde DevSol’un içinde iki grup olduğunu, bunlardan birinin bağımsız solculardan oluşan grup diğerinin ise Derin Devletle iç içe olmakla suçlanan Dursun Karataş grubu olduğunu söyledi. Kılıç, Dev Sol’da o dönem ilk grubun örgütte söz sahibi olmaya başladığı ve suikastler işleyen derin devletle irtibatlı Karataş grubunun etkisinin kırıldığını söyledi.

Ancak Kılıç, bu sırada Hanefi Avcı’nın İstanbul’a atandığını ve bir anda Dev Sol’a operasyonlar düzenleyerek, örgüt içindeki bağımsız solcuların liderlerini tek tek öldürmeye başladığını söyledi. Kılıç bu baskınlarda Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz gibi Susurluk’un baş aktörlerinin Avcı tarafından kullanıldığını ancak Kartal Baskını’nı bizzat Avcı’nın yönettiğini söyledi. Kılıç bu baskında hiç çatışma olmamasına rağmen Avcı’nın 6 kişiyi öldürdüğünü ve derin devletle iç içe olan Dursun Karataş’ı yeniden örgütte tek hakim hale getirdiğini söyledi.


İŞTE BÜTÜN BOYUTLARIYLA DERİN AVCI’NIN DERİN OPERASYONU

“Kartal’da bir hücre evine düzenlenen operasyonda beş kişi ölü ele geçirildi.”

6 Mart 1993’te İstanbul’un Kartal ilçesinde bir eve düzenlenen, Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile ev sahipleri Asiye ve Rıfat Kasap’ın polis operasyonuyla öldürüldüğü haberi ajanslara bu cümlelerle düşmüştü.
Polis açıklamasında olay, çatışma olarak yansıtılmışsa da Asiye - Rıfat Kasap çiftinin iki çocuğu cehennem yerine dönen o evden her nasılsa sağ çıkartılmıştı. Üstelik evde çatışma yaşandığını doğrulayacak herhangi bir ipucu da yoktu. Olayın hemen ardından eve ulaşan gazeteciler önce içeri alınmamışlar, içerideki herkesin etkisiz hale getirildiği açıklanmış olmasına rağmen silah sesleri bir süre daha devam etmişti. Otopsi raporlarında öldürülenlerin el swaplarında kurşun yanığına rastlanmamış olması Emniyet’in ‘çatışma’ iddialarının akıl dışılığını daha net gösteriyordu.

Kısa bir süre sonra öldürülenlerin aileleri operasyonu gerçekleştiren polisler hakkında ‘yargısız infaz’ yapıldığı iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Savcılık soruşturması sonucunda, Emniyet’in ‘operasyonda görev aldı’ diye bildirdiği polis memurları hakkında da dava açıldı. Yargılanan bu polisler arasında daha sonra Susurluk davasından anımsadığımız özel timci polisler Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz da vardı. Yargılanan polislere Emniyet’in verdiği destek duruşmalarda da devam edecekti. Her duruşma günü Kartal Adliyesi ablukaya alınıyor, mahkeme binasına güç bela girmeyi başaran katliam kurbanlarının aileleri koridorlarda bu kez kendilerini bekleyen destekçi polis ordusunun tehditleriyle baş etmek zorunda kalıyorlardı. Kısa süren yargılama sonrasında polis memurları hakkında beraat kararı çıktı.

Operasyonun şefi

Dosyadaki yazışmalarda operasyonun hangi polis şefi tarafından yönetildiğine dair de hiçbir ipucu yoktu. Bu sırrı ‘Haliç’teki Simonlar’ adlı kitap piyasaya çıkıncaya kadar da kimse öğrenemedi. Hanefi Avcı kitabında, 6 Mart 1993’te Kartal’da gerçekleştirilen operasyonu, polisin teknik takip konusunda geldiği ileri noktayı övmek için anlatıyor ancak beş kişinin öldürüldüğü ‘ayrıntı’yı es geçiyordu. Ama Avcı’nın satırları, bu operasyonun bizzat kendisi tarafından yönetildiğini de ele veriyordu. Bu ‘tevil yollu ikrar’ Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile Asiye ve Rıfat Kasap çiftinin katledilmesine ilişkin davada savcının eksik soruşturma yaptığını ortaya çıkarmakla kalmamış, Emniyet’in asli failleri nasıl gizlediğini de gözler önüne sermişti.

Kız kardeşin isyanı

Aynı Hanefi Avcı ‘Devrimci Karargah’ adlı örgüte yardım ve yataklık ettiği iddiasıyla tutuklandıktan sonra kamuoyunda aydın ve demokrat kimlikleriyle tanınan bazı isimlerden açık destek bulması, 6 Mart’ta katledilen Menekşe Meral’in kız kardeşi Fatma Meral’i isyan ettirdi. Meral’e göre, adliye önünde açıklanan ‘Avcı’ya hukuk ve özgürlük’ bildirisini ‘Manisalı çocuklara yapılan işkence’yi açığa çıkartan CHP’li Sabri Ergül’ün okumuş olması da bir başka garabetti.

Fatma Meral, adliye önünde Hanefi Avcı’ya destek bildirisine imza atanlar arasındaki isimlerden Ercan Karakaş, Müjde Ar, Tarık Akan ve Ahmet Hakan’a yazdığı açık mektupta, “Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Hanefi Avcıyı. Kendisi ablamın katili olur” dedi.

Avcı hakkında dava açacağını da duyuran Meral, Avcı’nın mahkemesinde gösterilen performansın benzerinin bu davada da gösterilmesini istedi.

Kitaptan: Eve gece girmeliydik

“O zamanlar İstanbul’da tüm illegal alanlar ve faaliyetler sorumlusu olan Abla kod adlı (Hatice Eranıl, sonradan kimliği öğrenildi) militanı ve onunla irtibatlı kişileri izliyorduk. (...) Örgüte ait tespit ettiğimiz üç tane hücre evi olmuştu ve bu evlerdeki militan sayısı her gün artıyordu, anlam veremediğimiz bir hazırlık vardı, ciddi eylemler olabilirdi. Takip ettiğimiz bazı kişilerin gizli çekilen fotoğraflarından geçmişte birçok olayın faili olmuş önemli militanların bulunabileceği kanaatine vardık ve operasyona karar verdik. (...) Tam operasyon yapacağımız sırada dışardan geldiği anlaşılan ve militanların özel bir önem verdiği kişi, Abla kod adlı örgütün Türkiye sorumlusu, militanın kaldığı eve yerleştirİlmiş. (...) Operasyon kararından tam iki gün geçmesine rağmen biz operasyonu erteliyorduk.

Emniyet Müdürümüz Necdet Menzir bizleri topladı ve bir an önce operasyonun yapılmasında ısrar etti, gerekçelerini anlatarak biraz süre istedim. (...) Bedri’nin (Yağan) olduğu evin önüne gizli gözetleme aracını koyduk, İçine de Bedri’yi tanıyan birini yerleştirdik, gündüz tüm hedefleri takibe başladık, hata yapmamalıydık. (...) Bedri olduğunu tahmin ettiğimiz kişi hiç sokağa çıkmıyordu, akşama kadar bekledik ama görme şansımız olmadı, evde kaç kişinin olduğunu da bilmiyorduk. Gündüz operasyon başlamıştı, ama bu eve mutlaka gece girmek mecburiyetindeydik. Gece geç saatte bu eve operasyon ekipleri baskın yaptı, kısa süre sonra çatışma çıktı.

Altı kişi ölü ele geçirilmişti, ölülerden biri Bedri Yağan diğeri ise İstanbul ve tüm illegal faaliyetlerin SDB komutanı konumundaki Abla kod adlı Hatice Eranıl’dı. (...) Eğer operasyon yapılmamış olmasaydı, kısa süre içinde eylemlere başlayarak İstanbul’u cehenneme çevireceklerdi. Bu olay Bedri Yağan grubunu daha henüz doğmadan bitirmişti, ama Dursun Karataş da boş durmuyordu.”

Kız kardeşten mektup: Elbette Avcı işin infaz kısmına hiç girmemiş
Fatma Meral’in, Hanefi Avcı’ya destek açıklaması yapanlara yönelik açık mektubu özetle şöyle:

“Duydum ki Hanefi Avcı için hukuk istemişsiniz. Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Avcı’yı. Kendisi ablamın katili olur. Ve başka birçoklarının da katili ve bazı şanslıların sadece işkencecisi.

Ailemiz 7 Mart 1993 sabahı Menekşe’nin katliam haberine uyandı. Ertesi günkü gazete haberlerinde çatışma haberleri, ama aynı gazetelerin aynı sütunlarında haberleri yalanlayan infaz fotoğrafları vardı. Bu öyle bir çatışmaydı ki, ‘çatışarak ölenler’ bacak bacak üstüne atmış oturuyorlardı. İnfazın ardından açtığımız davada yetkili mercilerin operasyonda bulunduğunu bildirdiği isimler yargılandı (!). Dava hızla yargılanan polislerin beraatiyle sonuçlandı. İlk duruşmada yargılanan polislerin tutuklanmasını isteyen savcıyı bir daha mahkeme salonunda görmek mümkün olmadı.

Bu isimlerden biri yıllar sonra Ayşe Arman’a ‘Bin kişiyi öldürdüm’ röportajı veren Ayhan Çarkın, bir diğeri bir bar çıkışında bulunduğu karanlığın ortasına giden Oğuz Yorulmaz’dı. Avcı bu davanın sanığı olmadı.

Hanefi Avcı’nın kitabında bu operasyon, kendisinin yönettiği başarı hanesinde geçiyor. Elbette infaz kısmına hiç girmemiş. O gün ablamla birlikte öldürülen Asiye-Rıfat Kasap çiftinin çocukları da o evdeydi. Biri altı aylık Sabahat’ti. Şimdi 17 yaşında. Abisi de şu anda 20’li yaşlarında olmalı. Anne ve babalarını hiç görüp tanıyamadılar.

Avcı, yıllar sonra bazı işkence kurbanlarını bulup kabul edenlerden özür dilemiş. Biz de Avcı’yı affedeceğiz. Menekşe’yi bize, Bedri’yi, Gürcan’ı ailelerine, Asiye ve Rıfat’ı çocuklarına geri verdiği zaman. Hanefi Avcı’ya bu infaz için kendi söylediklerinin ihbar kabul edilerek dava açma hazırlığındayız. Bu süreçte de herkes için hukuk şiarınızı yinelemenizi ve mahkeme önü performansınızı göstermenizi bekliyoruz.”

‘Cehennemde iki yavru’

Kartal operasyonu ertesi gün gazetelerde geniş yer bulmuştu. Hürriyet gazetesi haberi ilk gün ‘Dev-Sol’un beynine darbe’ başlığıyla verdi. Haberde evde olanların polise ateş açtıkları, beş teröristin ölü ele geçirildiği belirtildi. Gazete bir gün sonra da haberi ‘Dev-Sol’u Şam ihbar etti’ diye verdi. Milliyet gazetesiyse haberi ‘Cehennemde iki yavru’ başlığıyla manşete taşıdı. ‘Öldüren rekabet’ başlığı altında da şu iddiaya yer verildi:

“Dev - Sol liderliği için Dursun Karataş’la yarışan Bedri Yağan, ihbar sonucu polisin elinden kurtulamadı.”

Kaynak: Ertuğrul Mavioğlu / Radikal

Vali’nin ’marjinal’ dediği Dilan İmam Hatipli çıktı!
03 Mayis 2013



Vali Mutlu’nun ’Marjinal grup üyesi’ dediği Dilan Alp’in İmam Hatip Lisesi öğrencisi olduğu ortaya çıktı. İşte Dilan’ı 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkartan haksızlıklar zinciri.

Hürriyet yazarı Yalçın Doğan, 1 Mayıs’ta İstanbul’da polisin kafasına attığı biber gazı kapsülü ile başından yaralanan ve halen yoğun bakımda tutulan, İstanbul valisi tarafından 'marjinal militan' ilan edilen liseli Dilan Alp'in babasıyla konuştu.

Meral Dönmez’in ’büyük’ suçu: Pankartı bina içinde açmak!

İşte Dilan'ın babasının anlattıkları ve İmam HAtip öğrencisi Dilan'ı 1 Mayıs'ta Taksim'e çıkartan haksızlıklr zinciri...

Dilan

Ali Alp tekstil işçisi. 1 Mayıs’ta İstanbul’da polisin kafasına attığı biber gazı kapsülü ile başından yaralanan ve halen hayati tehlikesi geçmeyen Dilan Alp’in babası.

Dün Ali Alp’le konuşuyorum. Ali Alp bir tekstil firmasında çalışırken başka işçi arkadaşlarıyla birlikte işten atılıyor. Bir buçuk yıl önce.

Atıldığı tekstil firmasında on iki yıl dört ay çalışıyor. İşten atılmasına rağmen, tazminatını alamıyor. İşten atılan işçiler hep birlikte firmayı dava ediyor. Davayı kazanıyorlar, ama hâlâ işten atılan hiçbiri tazminatını almış değil, mahkeme kararına rağmen. Ali Alp’in 23 bin lira alacağı var.
Bu durumu Çalışma Ba


En son admin tarafından Çrş Ağu 20, 2008 11:01 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Cum Hzr 27, 2008 10:39 pm    Mesaj konusu: Dilmiz degismedi mi? Alıntıyla Cevap Gönder

31 Ağustos 2008
Başörtülü kadın kutlamalardan atıldı



30 Ağustos törenlerinde PROTOKOLDE TÜRBAN TEFTİŞİ

30 Ağustos Törenleri yaşanırken dün denizliden gelen haber ile bir kez daha Başıörtülü diye bir kadın elinde ki bayrağı ile tribünlerden kovuldu...

TÜRBANLI TRİBÜNDEN ÇIKARTILDI
Denizli'de Valilik önünde düzenlenen töreni protokol tribününden elinde Türk bayrağıyla izleyen türbanlı bir kadın görevli askerler tarafından uyarıldı. Daha sonra türbanlı kadın, elinde bayrağı ve küçük çocuğuyla tribünden çıkartıldı. Bu manzara Başörtülülere İkinci Sınıf İnsan muamelesinin devamı niteliğindeydi

-Amerika ile mükemmel derece de süren ilişkilerinin devamını isteyenler bu hadisenin yaşanmasından da sorumludurlar....

http://anadoluhaber.blogspot.com/2008/08/bartl-kadn-kutlamalardan-atld.html


Ordu'nun Seçime Müdahale Planı
13 Ağustos 2008 14:03

Şener Eruygur'un üzerinden çıkan planda, Ordu'nun seçimlere nasıl müdahe edeceği, AKP'nin karşısında kimi düşündükleri bir bir yazıyor...

Jandarma içindeki Cumhuriyet Çalışma Grubu, 2004 yerel seçimlerinde AKP’nin başarısını engellemek için seferber olmuş. Planda AKP’nin laiklik ve dinsel argümanlar yerine, çeşitli yasa tasarıları ve dış politikayla ilgili konular üzerinden yıpratılması hedefleniyor. Bu yöntemle “TSK öncülüğünde yaratılacak gerilimin AKP tabanını da rahatsız etmesi” amaçlanıyor. Ali Müfit Gürtuna, Turgut Altınok ve Melih Gökçek gibi isimlerin AKP’den koparılması gerektiği vurgulanan planda partinin milletvekili istifalarıyla parçalanması öngörülüyor. Ordunun AKP karşısındaki adayı ise “zayıf” ANAP yerine Ağar’lı DYP

Ergenekon davası sanığı emekli general Şener Eruygur’un üzerinden çıkan belgeler, ordunun 18 Nisan 2004 seçimi öncesi AKP ve DTP’ye karşı ittifak arayışı yaptığını ortaya çıkardı. Siyasi partilerde biyografik istihbarat yapan Cumhuriyet Çalışma Grubu, Mehmet Ağar’ın Genel Başkanlığı’nda DYP’ye çalışılmasını, AKP içindeki DYP kökenlilerin transfer edilerek partinin Meclis’te grup kurmasının sağlanmasını istiyor. AKP’ye karşı gerilimin TSK öncülüğünde yapılması ve halkın rahatsız olduğu uygulamalardan istifade edilerek, laiklik yerine Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı, Irak, Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan, Bartelemeos, Ruhban Okulu’nun seçilmesi isteniyor.

Şener Eruygur’un başında bulunduğu Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı’nca kurulan Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun hazırladığı “Gizli” ibareli belgeler, Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Eruygur’da bulundu. 18 Nisan 2004 seçimleri için hazırlanan belgelerde AKP’nin yıpratılması ve parçalanması için TSK öncülüğünde gerilim ortamının yaratılması isteniyor. Ergenekon davasının ek iddianamesine girdiği ifade edilen belgeler şöyle:

• HÜKÜMET BAŞ HEDEF:

• İstanbul’da Ali Müfit Gürtuna’nın DYP’ye angaje edilmesi,

• Ankara’da İ. Melih Gökçek ile R.T Erdoğan arasındaki güvensizlik ortamından istifade edilerek, İ. Melih Gökçek’in saf dışı edilmesi ve Turgut Altınok’un DYP’ye angaje edilmesi,

• Diğer illerde de aday şahsiyeti bazında benzer çalışmaların yapılması,

• Gerilimin TSK öncülüğünde AKP’nin tabanını da rahatsız eden uygulamalarından istifade edilerek yaratılabileceği,

• R. Tayyip Erdoğan ve hükümetinin laiklik ve dinsel temelli argümanlar yerine;

• Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nın ulusal birliğimi ve üniter yapımızı tehdit eden durumu,

• Irak, Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan politikalarındaki gayri milli yaklaşımlar,

• Uzan Grubu’na yönelik tutumdaki sapmaların kullanılmasının daha maksada matuf olacağı değerlendirilmektedir.

• Etnik köken ayrımcılığı yapması ve gayri ahlaki tutum ve davranışları kullanılarak kamuoyunda küçük düşürülmesi önem arz etmektedir.

• Bartelemeos, Ruhban Okulu, Fon’un Hüseyin Çelik tarafından kullanılması. AKP’nin gayri İsmai ve gayri milli uygulamaları var!”

MERKEZ SAĞA ÇAĞRI • Mahalli Genel Seçimler Öncesi Ortamın Şekillendirilmesi” başlıklı bölümde, ülke genelinde AKP, Doğu ve Güneydoğu’da DEHAP’ın muhtemel başarılarını engellemek amacıyla “merkez sağda alternatif bir partinin güçlendirilmesi, AKP ve DEHAP’a karşı seçim ittifakı yapılması projeleri üzerinde çalışıldığı”na yer veriliyor.
“Durum Tespiti” başlıklı bölümde ise 3 Kasım 2002 seçimlerinde yapılan Milletvekili Genel Seçimi sonuçları ve son kamuoyu yoklamaları göz önüne alınarak, değerlendirme yapılıyor. Belgedeki değerlendirme şöyle: “DYP, ANAP ve MHP içinde, DYP’nin daha önde olduğu, DYP’nin yüzde 10-12, ANAP’ın yüzde 1-2 oranında oyu olduğu, DYP oylarının artma eğiliminde olduğu, MHP’nin yüzde 8-9 civarındaki oy potansiyelinde önemli bir değişiklik olmadığı kıymetlendirilmektedir. ANAP liderinin merkez sağ partilere ve gizli olarak DYP’ye birleşme talebinde bulunduğu, DTP ve DP’nin seçimde işbirliğine olumlu yanıt verdiği, Bu yönde alınan bilgilere rağmen, taraflardan birinin desteklenmemesi halinde birleşmenin gerçekleşmeyeceği, ANAP kongresinin bu konudaki gelişmelere doğrudan etki edeceği değerlendirilmektedir.”

SİYASİLER FİŞLENMİŞ • “Veri Araştırması” başlıklı belgede ise siyasi partilerin son 10 yılda yapılan seçimlerden aldıkları sonuçların ayrıntılı olarak incelendiğine yer veriliyor. DYP, ANAP ve MHP’nin parti yönetiminde yer alan kadroları, il başkanı seviyesine kadar tespit edildiği ve partide söz sahibi kişilerin biyografik istihbaratının yapıldığının yapıldığı belgede, AKP’nin birinci olduğu 57 ildeki sonuçlar da yer alıyor.

ANAP’A YAKIN TAKİP • Belgede, Ali Talip Özdemir Başkanlığı dönemindeki ANAP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu’nun fotoğraflarına yer veriliyor. CÇG’nun yakın takibe aldığı ANAP’a ilişkin “Biyografik İstihbarat” raporu şöyle:

• Nesrin Nas, ANAP MKYK üyesi Pınar Türenç tarafından destekleniyor. Pınar Türenç, gazeteci Tufan Gürenç’in eşi.

• Bu ekip daha önce Cem Boyner, Cem Kozlu ve Bülent Eczacıbaşı’na Genel Başkanlık Adaylığı önermiş, onlar reddedince Nesrin Nas’ta karar kılmış.

• Nesrin Nas’ı ANAP’ın başına getirdikten sonra DYP’nin başına da M. Ali Bayar’ı getirip, gelecek genel seçime kadar birleşme tasarlıyorlar.

• Nesrin Nas/Kayseri-Bünyan 1958, Ekonomist, M.Ü. Öğ. Gör, SPK Danışmanı, Uluslararası Finans Kuruluşları, Euromoney, DC Gardner, Emerging Markets Türkiye Temsilcisi, ANAP İstanbul 2. Bölge Milletvekilliği yaptı, halen MKYK üyesi, Alman Vakıflarının yan kuruluşu Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) ile iltisaklı.”

AĞAR’LI DYP’YE DESTEK • Belgede açık olarak Mehmet Ağar Başkanlığı’nda DYP’nin desteklenmesi isteniyor:

• Mehmet Ağar’ın etrafını boşaltarak yalnızlaştırılması girişimine karşı, DYP’de söz sahibi iken partiden uzaklaşan eski siyasetçilerin Mehmet Ağar’a yaklaştırılması,

• Kısa vadede sayıları 55’i bulan DYP kökenli AKP milletvekillerinden mümkün olduğu kadar çoğunun Mahalli Genel Seçim’den önce DYP’ye transfer edilmesi,

• Bu sayede DYP’nin Meclis’te grup kurmasının sağlanması,

• ANAP ve DYP Genel Başkanlarının biyografik istihbaratlarına istinaden durumları değerlendirildiğinde, DYP Genel Başkanı’nın daha güvenilir olduğu, bu nedenle Mehmet Ağar’ın desteklenmesi gerektiği,

• Mahalli Genel Seçimlerinden önce DYP ve ANAP’ın DYP çatısı altında birleşmeleri,

• Birleşme kısa vadede mümkün olmaz ise Mahalli Genel Seçime ittifak ile girilmesinin sağlanması.

• DEHAP KARŞI İTTİFAK:

• DEHAP’ın birinci parti olduğu 13 ilden sadece ikisinde (Iğdır ve Kars) DYP+ANAP+MHP+GP’nin DEHAP’ı geçtiği,

• Diğer 11 ilden, DEHAP’ın yüzde 50’nin altında kaldığı 10 ilde (Diyarbakır yüzde 56.80) ise bütün partilerin birleşmesi halinde DEHAP’ın önüne geçildiği görülmektedir.

• ANAP kongresine müdahil olunması,

• DYP’nin seçim çalışmalarına istihbarat desteği verilmesi uygun değerlendirilmektedir. Tensiplerine arz ederim.

‘AKP PARÇALANSIN’ • Belgede Mahalli Genel Seçimlere kadar merkez sağda alternatif bir partinin yaratılmaması halinde AKP’nin seçimden güçelenerek çıkacağına yer verilerek, TBMM’nin şekillendirilmesinin zorunlu olduğu ifade ediliyor. Bu amaçla yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:

• DYP ve ANAP arasında gayri resmi birleşme taleplerinin olduğu

• Ancak taraflardan birinin desteklenmemesi halinde birleşmenin gerçekleşmeyeceği değerlendirilmektedir.

• Halen TBMM’deki milletvekili dağılımının;

• .... AKP,

• .... CHP,

• .... milletvekili olduğu göz önüne alındığında birinci hal tarzı olarak AKP’nin kopmalarla parçalanması gereği ön plana çıkmaktadır.

• AKP’ye mensup milletvekillerinin siyasi geçmişi incelendiğinde;

• 55 DYP

• 60 ANAP

• 40 MHP

• .... RP/FP

• %15 sol kökenli olduğu görülmektedir.

• Bu milletvekillerinin bir kısmının AKP yönetiminden ve mevcut durumdan rahatsız olduğu, bir kısmının da bir kriz durumunda partiden kopabileceği,

• Bu maksada yönelik krizin, suni bir gerilimle kontrollü bir şekilde tırmandırılabileceği değerlendirilmektedir.”

TARAF ORTAYA ÇIKARMIŞTI • Cumhuriyet Çalışma Grubu, 2002 yılından beri aktif halde. Yasal herhangi bir dayanağı olmayan ve TSK’nın resmi teşkilat şemasında yer almayan Cumhuriyet Çalışma Grubu, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelmesinin hemen ardından kuruldu.

ERUYGUR’LA BAŞLADI • Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Orgeneral Şener Eruygur’un Jandarma Genel Komutanlığı’na atanmasının ardından Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde çalışmaya başlayan Cumhuriyet Çalışma Grubu, Eruygur’un 2004’de emekli olmasının ardından da faaliyetlerini sürdürdü.
2003 başından itibaren bir dizi etkinliğe, rapora ve oluşuma imza atan Cumhuriyet Çalışma Grubu, siyasete yön vermek, sivil toplum örgütlerini denetim altına almak, üniversite rektörleriyle yakın işbirliği yapmak gibi hedeflerle faaliyet yürüttü.

HERKESİ FİŞLEDİ • Türkiye çapında bütün illerde kişi, kurum, okullar, sivil toplum örgütleri, işyeri sahipleri ile bazı kamu birimleri ve burada çalışanları fişledi. Fişleme amacıyla, üniversite öğretim görevlilerinden sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerine kadar birçok kişiden sağlanan dosyalar ve şahıslara ilişkin özel bilgiler, Cumhuriyet Çalışma Grubu tarafından raporlaştırılmıştı.

Kaynak: Taraf

KABİLE DEVLETİNDEN BETER
13 Ağustos 2008 08:14

Pamukbank'a el koyma diyalogları iddianamede.. Bizi kabile devletinden beter yönetmişler.

Ergenekon iddianamesinin delilleri arasında dönemin BDDK eski Başkan Yardımcısı Ali Vural, Doğan Holding Yönetim Kurulu üyesi Veli Dural ve Mesut Yılmaz'ın Pamukbank operasyonuyla ilgili telefon görüşmeleri yeraldı.

Görüşmelerin içeriği bir dönem Türkiye'nin kabile devleti gibi nasıl yönetildiğini ortaya çıkardı. Hem de bankaya el koyma gibi ciddi bir olayda...

Belgelere göre, Vural, Aydın Doğan'dan haber desteği isterken kendisini operasyonla ilgili bilgilendirdi. Citibank Başdanışmanı Mr. Anderson ise Pamukbank'ın sahibi Karamehmet'in bela olacağını belirterek 'işin acele bitirilmesini' istedi.

Ergenekon iddianamesinin delilleri arasında Pamukbank operasyonu öncesinde dönemin BDDK Başkan Yardımcısı Ali Vural ile Doğan Medya Kurulu Yönetim Kurulu üyesi Veli Dural ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz arasında geçen telefon görüşmelerinin kayıtları da yeraldı. Görüşmelerde Ali Vural'ın Pamukbank operasyonuyla ilgili gelişmeleri gün gün Veli Dural aracılığı ile Aydın Doğan'a aktardığı ortaya çıktı. Vural, Pamukbank'ın sahibi Çukorova Holding'in 'başa bela olduğunu' söyleyen Citibank Baş Danışman Yardımcısı Mr. Anderson'a da 'Her şeyi Mesut ve Aydın Bey ayarladı, merak etmeyin diyor.

OPERASYONDAN İKİ GÜN ÖNCE TELEFON GÖRÜŞMESİ

Ergenekon iddianamesinin 265. ek klasöründe yeralan belgelerdeki telefon görüşmelerine göre Ali Vural, Doğan Grubu'nun yapacağı haberlerle Pamukbank'a el koyma sürecine destek istiyor. Çukurova Grubu'nun sahibi Mehmet Emin Karamehmet'e ait Pamukbank'a el konulduğu 18 Haziran 2002 gecesinden 2 gün önce Ali Vural, 17.30'da Veli Dural'ı cepten arayarak, "Abi, 'O' konuda işler yolunda mı?" diye soruyor. Veli Dural ise, "Endişe edecek bir durum yok" diye karşılık veriyor. Ali Vural da, "Tamam abi sana güveniyoruz. Aman abi sorun falan çıkarsa önce beni ara gözünü seveyim" diye konuşuyor. Belgelerde Ali Vural'ın bahsettiği "O" konunun Pamukbank'a el konulma çalışmaları olduğu vurgulanıyor.

Ali Vural, Pamukbank'a el konulduğu tarih olan 18 Haziran 2002 sabahı Citibank Baş Danışman Yardımcısı Mr. Anderson'u da arayarak ondan da yardım istiyor. Görüşmede temsil ettiği işadamlarının Çukorova Grubu'ndan rahatsız olduğunu dile getiren Mr. Anderson Kemal Derviş ve ekibiyle Türkiye'nin ayağa kalkacağını söylüyor.

İŞLERİ AYDIN VE MESUT BEY AYARLADI

Mr. Anderson'un Pamukbank opeasyonunu sorması üzerine Ali Vural, "Beyefendi o konuları siz hiç merak etmeyin. Tüm işler bizzat Mesut ve Aydın Bey tarafından ayarlandı. Zaten bu konu adli tatile kadar muallakta kalacaktır. Tatil falan derken zaman geçecek ve "O" iş bittikten sonra anlaşılana kadar biz Pamukbank'ı satacak pozisyona getiririz ve olay bitecek" şeklinde konuşuyor.

AYDIN BEY ADAMLARIYLA HALLEDER

Mr. Anderson'un bilgi almak için ısrar etmesi üzerine, telefonda bilgi vermenin doğru olmayacağını belirten Ali Vural, "Aydın Bey senelerdir her büyük faaliyetinde, toplantının yardımıyla istedikleri adamları yerleştirmiştir. Kıramazlar kendilerini. Ayrıca etkin yerlerdeki adamlar alınamamışsa ikinci adam durumundakiler yerleştirilmiştir. Dolayısıyla daha da olmazsa satın alınacaktır" diyor. Anderson'un "Ya satın alınamazsa" sözü üzerine ise, Ali Vural, şöyle konuşuyor. "Herkesin bir bedeli vardır. Kamuoyunu yanımıza almamız için sizin de desteğinize ihtiyacımız var."


Bu holding bela olacak, bitirin

"Bu holding başımıza ileride bela olabilecek kadar büyüdü ve iştah kabartır hale geldi. Temsilcisi olduğum insanlar durumdan rahatsız. Bu arada ortaya çıkacak sinerjiyi çabuk ve dikkatli olarak boşaltmamız gerekir. Şirket planladığımız gibi dağıtılacak. Ama bir sorun var. Birleşmek istedikleri yolundaki talep yazıları gelmiş olmalı. Bu konuyu biraz sürümcemede bırakacaksınız. Bildiğim kadarıyla karşı taraf Türkiye'de etkin bir isim. Hukuki yönden bu planları boşa çıkartırlar mı?"diyor.


Engin'in burnunu sürteceğim

Mesut Yılmaz'la Ali Vural arasında 18 Haziran 2002'de saat 08;52'de geçen konuşmada ise Yılmaz, BDDK Başkanı Engin Akçakoca'yı Pamukbank olayının ardından görevden alacağını anlatıyor. Yılmaz, Ali Vural'a "Engin beni niye aramadı? Bu konuda niye aramıyor beni?" diye soruyor. Vural da "Bilemiyorum efendim" diye cevap verince, Yılmaz, "Doğru söyle Engin nerde, Engin de bitti. Değiştireceğim zaten onu, ye-rine seni düşünüyorum. Ne dersin" diyor. Ali Vural ise "Siz nasıl uygun görürseniz efendim. Benim sizi aramamı söyledi. Sizin sorularınızdan sıkılıyormuş" diye karşılık veriyor. Yılmaz ise, "Demek öyle. Şehzadenin burnunu sürtmeli biraz. Şu işi bir bitirsin hele ben ona soracağım" diyor.


Doğan'a 'endişelenme' mesajı

Pamukbank'a el konulmadan 2 gün önce saat 19:28'de Ali Vural'la Mesut Yılmaz arasında şu görüşme gerçekleşiyor:

A.V.: Az önce Cevdet Bey'le görüştüm, (Cevdet Yalçın, ANAP Başkan Vekili) bilmiyorum size bahsetti mi?

M.Y.: Bir şeyler söyledi.

A.V.: Aydın Bey'in (Aydın Doğan) sıkıntılı olduğundan bahsettiler bana.

M.Y: Eeeee

A.V.: "O" konuda kendisine Veli Bey (Veli Dural) aracılığı ile endişelerinin yersiz olduğundan bahsettim.

M.Y.: Tamam ben konuşurum. Gelişmeler ne alemde

A.V.: Sessiz ve derinden gidi-yoruz efendim.

M.Y.: Güzel, Engin (BDDK Başkanı Engin Akçakoca) beni arasın

A.V.: İleteceğim efendim.


Arayayım sevinsin garip

Bankaya el konulmasının ardından Ali Vural ile Veli Dural operasyonu telefonda kutluyor:

A.V.: Haaaa haaaaa...

V.D.: Ne oldu abi?

A.V.: Tamamdır bu iş olay bitti gözümüz aydın.

V.D.: Ciddi misin şok olacaklar abi

A.V.: Çevik (Kemal Çevik) hâlâ şokta oğlum.

V.D.: Ne zaman el koyacaksınız.

A.V.: Koyduk bile yavrum.

V.D.. Anladım abi, ne zaman açıklayacaksınız demek istemiştim.

A.V.: Hemen Aydın Bey'i arayayım, haber vereyim sevinsin garip

V.D.: Engin haber vermiştir

A.V.: Olsun ben yine yalakalığımı yapayım.

V.D.: Sen bilirsin yalaka kardeşim.
aktifhaber

28 Şubat'la İlgili Bomba Bilgiler
07 Ağustos 2008 09:26

Ergenekon'un "gizli tanığından" 28 Şubat'la ilgili kan donduran gerçekler....

'İrtica' yaygarasıyla inançlı insanları karalayarak 28 Şubat askeri müdahalesine zemin hazırlamak üzere kurulan kirli tezgah yıllar sonra aydınlandı. Ergenekon'da ifadesine başvurulan gizli tanık, bir dönemin çirkin senaryolarını tüm açıklığıyla anlattı.

28 Şubat senaryosu Harbiye Orduevi'nde yazıldı

Ergenekon soruşturması kapsamında ifadesine başvurulan bir gizli tanık, 28 Şubat döneminde kurulan çirkin tezgahların, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz ve Ali-Emire Kalkancı skandallarının perde arkasını gözler önüne serdi. İşte korkunç senaryonun detayları:

Refah Partisi'nin giderek oylarını artırdığını ve bunun hiçbir şekilde önüne geçilemediğini gören darbeciler, büyük şehirlerde, toplumun nabzını en iyi tutan meslek grubu olan taksicilerle görüşüp tahlil yaptılar. Taksiye binip şoförlere, Refah Partililerin yaptığı iddia edilen yolsuzlukları anlattılar. 'Bunlar Türkiye'yi İran'a çevirecek' dediler. Gördüler ki bu iddiaları, taksiciler ciddiye almıyor. Sonra taksicilere, 'Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş' şeklinde hayali hikayeler anlattılar. Taksiciler buna çok sinirlendi. 'Vay namussuz, şerefsizler' dediler.

Ha demek ki Türk toplumunun en hassas tarafı burası; namus, belden aşağı mevzular. Hemen bu yönde senaryolar hazırlamak için kollar sıvandı.

ORDUEVİNDE YEMEK

Senaryoları darbeciler adına Veli Küçük organize ediyordu. 'İhale', Turgut Yağ Sanayi'nin sahibi Turgut Büyükdağ'a verildi. Veli Küçük'le Turgut Büyükdağ, bir akşam Harbiye Orduevi'nde buluşarak baş başa yemek yediler ve 'senaryonun' ayrıntılarını konuştular.

EKİP KURULUYOR

Senaryonun finansörü Turgut Büyükdağ, organizatörleri, Strateji Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmeni Ümit Oğuztan, Sisi olarak bilinen transseksüel Seyhan Soylu ve Polis Müdürü Ümit Bavbek'ti. Bütün görüşmeler, Büyükdağ'ın sahibi olduğu, Nişantaşı Akkirmanlı Sokak'taki Strateji Dergisi'nin ofisinde yapılıyordu.

Önce işe iki tarikat şeyhi bulunarak başlandı. Birisi, sıra dışı kıyafetleriyle dikkat çeken Aczmendi Tarikatı'nın Lideri Müslüm Gündüz, diğeri de çevresinde 'cinci hoca' olarak tanınan Ali Kalkancı idi.





PAVYONDA ÇALIŞIYORDU

Sıra, tarikat şeyhlerine kadın bulmaya gelmişti. Ümit Oğuztan, Aksaray'da, sonradan Hanedan Restoran olarak değişen pavyonda çalışan Fadime Şahin'i bu iş için ayarladı. Şahin, iddialara göre konsomatrislik yapıyor, Sisi ve Ümit Oğuztan tarafından erkeklere pazarlanıyordu. Ümit Oğuztan ve 'basın danışmanı' Sisi, Fadime Şahin'e büyük paralar vaat ediyorlardı. Fadime Şahin, hemen bir tesettür mağazasına götürüldü ve iki takım tesettür kıyafeti ve renk renk eşarplar alındı.





Alkolik ve işsiz Kalkancı'yı eğitip hacca gönderdiler

Askeri müdahaleye zemin hazırlamak ve kamuoyunu yönlendirmek amacıyla amacıyla birbiri ardına ortaya çıkartılan sözde skandallar, 28 Şubatçılar tarafından tek tek planlanmıştı. O günlerde TV ekranlarını uzun süre meşgul eden 'irtica' haberlerinin başlıca konukları arasında yer alan sahte şeyh Ali Kalkancı ise, bu skandal üretiminin tipik bir örneğiydi. Darbe tezgahının figüranlarından birisi olarak kamuoyuna sunulmak üzere hazırlanan Ali Kalkancı, ünlü bir işadamının kızı olan Emire Ersoy ile tanıştırıldı. Evlenmeleri için ortam hazırlandı.

Ancak ünlü işadamı, işsiz güçsüz ve alkolik biri olarak bilinen Ali Kalkancı'ya kızını vermek istemiyordu. Kalkancı dini konularda eğitime tabi tutuldu, rolü ezberlettirildi. Sonra da hacca gönderildi. Dönüşte, Kalkancı'ya kız istemek için Emire'nin babasının kapısı çalındı. Kızını vermeye yanaşmayan babaya bu kez kendisi hakakında tutulmuş bazı dosyalar gösterildi. Baba, “Sen bize yardımcı olursan biz de sana yardım ederiz, dosyaları yok ederiz. Ayrıca bu bu işin olmasını Peygamber efendimiz de istiyor' denilerek ikna edildi.


Tezgah sonuç verdi Refahyol düşürüldü

İİktidarın büyük ortağı olan Refah Partisi'nin giderek oylarını arttırdığını gören ve gidişattan hoşnutsuz olan darbeciler, askeri müdahaleye zemin hazırlayabilmek amacıyla çalışmalara başladı. Büyük şehirlerde yapılan anketlerle halkı hangi konuların etkileyebileceğini tespit eden darbeciler hazırlana senaryo gereği irtica yaygarasına başladı. TV kanallarına servis edilen dosyalar birer ikişer ortaya çıkarılıyordu. Tezgahın son halkası olarak Sincan'da tanklar yürütüldü ve Refahyol hükümeti çekilmek zorunda kaldı.

PAVYONDAN TARİKAT ŞEYHİNE

Ismarlama skandal için bir pavyondan ayarlanan Fadime Şahin'in, kısa sürede İslami konulara adapte edilmesi gerekiyordu. İslami kesimin önde gelen bazı isimleriyle tanıştırıldı. Bu sırada, tanıştığı isimlerden biri de Aczmendi Tarikatı'nın Lideri Müslüm Gündüz'dü. Sonra Fatih'te 'staja' tabi tutuldu. Zaten Sultanbeyli'de yaşayan muhafazakar bir aileden geliyordu. Kısa sürede belli konularda bilgi sahibi olması sağlandı.

Senaryo gereği skandalların patlatılması için toplumun dini duygularının yoğun yaşandığı Ramazan ayı seçilmişti. 29 Aralık 1996 tarihinde, aylardır gazete sayfaları ve televizyon ekranlarında ilginç kıyafet ve bastonlarıyla haberlere konu olan tarikatın lideri ile başka bir tarikatın çevresinde büyük saygı gören liderinin gayri meşru ilişkileri art arda toplumun gözünün önüne seriliyordu. Müslüm Gündüz, bir gazete yazarı olan arkadaşının evinde Fadime Şahin'le basılıyor, ünlü işadamının güzel kızının, bir tarikat şeyhi tarafından nasıl kandırılarak tuzağa düşürüldüğü manşetlere taşınıyordu.

VE HÜKÜMET DÜŞÜYOR

Senaryoyu yazanlar, istedikleri sonucu almakta gecikmiyorlar. Bir yandan Sincan'da tanklar yürütülüyor, diğer yandan da Türk basınının etkin gazete ve televizyonları, 'irtica' kampanyaları başlatıyor. Aylardır süren 'Bırakın' baskısı, art arda patlayan skandallar sayesinde sonuç veriyor. Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi'nin koalisyonundaki Refah Yol Hükümeti'nin Başbakanı Necmettin Erbakan, 18 Haziran 1997 tarihinde istifa ediyor. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini, DYP Lideri Tansu Çiller'e değil, ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a veriyor.


Bol andıçlı antidemokratik 28 Şubat süreci


28 Şubat 1997'de MGK, hükümetin uygulamalarını eleştiren ve irtica ile mücadele çağrısı yapan 18 maddelik bildiri yayınladı.

Refah Partisi (RP) ve Doğruyol Partisi'nin (DYP) oluşturduğu koalisyon hükümetinin başkanı, Başbakan Necmettin Erbakan 18 Haziran'da istifa etti.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, iki parti arasındaki protokolü dikkate almadı ve yeni hükümeti kurma görevini DYP lideri Tansu Çiller yerine ANAP lideri Mesut Yılmaz'a verdi.

12 Temmuz'da ANAP, DSP ve MHP koalisyonu kuruldu.

MGK bildirisi uyarınca zorunlu temel eğitim 8 yıla çıkarıldı. İmam hatip liseleri de dahil, meslek liselerinin orta bölümleri kapatıldı.

21 Mayıs'ta RP aleyhine kapatma davası açıldı. Anayasa Mahkemesi 18 Ocak 1998'de RP'yi kapadı, Erbakan ve 6 kişiye 5 yıl siyaset yasağı konuldu.

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı olan Çevik Bir'in, yasadışı "Batı Çalışma Grubu"nun kurucularından olduğu ortaya çıkarıldı. Grup, vatandaşları fişliyordu.

25 Nisan 1998'de Hürriyet ve Sabah gazetelerinde PKK itirafçısı Şemdin Sakık'ın ifadelerine dayanılarak aralarında gazetecilerin de bulunduğu bir grup tanınmış kişinin "PKK destekçisi" olduğu iddiası yayınlandı. Sakık'ın ifadesinin sahte olduğu, Genelkurmay'ca psikolojik harekat çerçevesinde sızdırıldığı ortaya çıktı.

"Post-modern darbe" deyimini ilk kullanan Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, Refahyol'u nasıl düşürdüklerini şu sözlerle övünerek anlatıyordu: "Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO'nun Varşo Paktı'nı teslim alması gibi."
Haber: Şaban Arslan/Yenişafak

Nazlı Ilıcak
Dilmiz değişmedi mi?

26 Eylül 1934: "Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel özeğinden, ulusal kurumlarından bir çok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlarım." Gazi. M. Kemal

Ve, 1935'te, CHP 4. Büyük Kurultayı'nı açış nutku: "Balkanlı bağlaşıklarımızla gittikçe artan beraberlik ve dayanışma siyasası güdüyoruz. Yükenlerimizin gereklerini kesin bir bayrılıkla gözetiyoruz. Asıl dikkate değen, Balkan paktının daha bir yıl içinde arsıulusal barış için büyük bir etke olduğunun anlaşılmasıdır."

Atatürk, böyle bir arılaştırma hareketinin Türkçemizi fakirleştirdiğini, her halükârda, yabancı kelimelerin dilden tamamen atılmasının mümkün olmadığını idrak etti ve "Güneş Dil Teorisi" yle, aslında Farsça veyahut Arapça zannedilen sözlerin öztürkçe olduğunu ispat etmeye çalıştı. Güneş Dil Teorisi bilim dışı bir çabaydı ama, dil devriminden dönüş imkânını hazırlamıştı.

Nitekim Atatürk, 27 Eylül 1937'de, Dil Bayramı vesilesiyle çektiği telgrafta eskiye rücu etmişti: "Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu'nun hakkımdaki duygularını bildiren telgraflarından çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim." K. Atatürk

1937'de TBMM'nin 5. dönem 3. toplanma yılını açarken, Balkan siyasetine de şu cümlelerle temas ediyordu: "Balkan siyasetimiz, en mesut bir işbirliği yaratmakta devam ederek, kendisine çizilmiş olan sulh yolunda her gün daha verimli neticelerle ilerlemektedir. Şurasını da memnuniyetle kaydedebilirim ki, şarki Akdeniz ve Karadeniz sularıyla, Balkanlarda ve yakın şarkta geçen sene işaret ettiğim iyi münasebetler, ayniyle devam etmiştir."

Atatürk'ün, hatasını idrak edip, yeniden yaşayan Türkçe'ye dönmesine rağmen, Türk Dil Kurumu Ata'nın mirasına sahip çıktığını iddia ederek kelime uydurmaya devam etti. 12 Eylül yönetimi, Türk Dil Kurumu'nu yeniden yapılandırırken, " Öz Türkçeci " kadroyu tasfiye etti.

Türkçemizde yaşananlar, başka sahalarda da Atatürk adına yapılan, ama, aslında onun tavsiyelerine ve hedeflerine uymayan hareketlere de bir örnek teşkil eder. Meselâ, milli iradeyi ve millet egemenliğini baş tacı yapan Atatürk'e rağmen, onun mirasına sahip çıktığını söyleyenlerin, Türkiye'yi vesayet rejimine layık görmesi.

Acaba kim gerçek Atatürkçü, kim değil; bu iyi teşhis edilmeli.

Sabah

CHP'linin kızına Merve Kavakçı cezası 29 Haziran 2008 14:55
CHP'li Mustafa Özyürek'in ABD'de yaşayan akademisyen kızı Esra Özyürek'ten bomba itiraflar.. Özyürek Merve Kavakçı'yı destekleyen kızını nasıl cezalandırdı?
CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek'in Amerika'da yaşayan akademisyen kızı Esra Özyürek'in laiklik ve Kemalizm hakkında yazdığı kitabı Türkçeye çevrildi.

California Üniversitesi'nde Antropoloji Bölümü öğretim üyesi olan Özyürek, kitabında Türkiye hakkında çarpıcı tespitlerde bulunuyor. "Merve Kavakçı'ya destek veren bir yazı yazdığım için ailem beni cezalandırdı." diyen Özyürek, 28 Şubat sürecinde sıkça söylenen 10. Yıl Marşı'nın da 'muhalif sesleri susturmak için kullanıldığını' belirtiyor. ,

Kendisini cumhuriyetçi olarak tanımlayan akademisyen, "Kemalist"lerin 1930'lar nostaljisiyle yaşadığına dikkat çekiyor. Bu kesimin Atatürk'ü ticarî meta haline getirdiğini vurgularken, 'Atatürk'ün minyatürleştirilmesi'nden duyduğu rahatsızlığı şöyle anlatıyor:

"Atatürk'ün mütecessis bakışları altında büyümüş olmama karşın, birkaç yıllık ayrılığın ardından ülkeye döndüğümde Atatürk imgelerinin her yerde oluşu karşısında şaşkına dönmüştüm. Beni asıl şaşırtan bunların tuhaf yerlerde ve yeni pozlarda karşımıza çıkmasıydı."

Amerika'dan Türkiye'ye geldiğinde gördüğü manzarayı kitabında aktaran Esra Özyürek, 'kemalist' kesimin Atatürk'e bakış açısını yakalama fırsatı bulmuş. 'Liderin tam anlamıyla metalaştığının göstergesi' olarak değerlendirdiği olayı şu sözlerle değerlendiriyor:

"Kemalist müteşebbis ve tüketiciler Cumhuriyet'in kurucusunu kişisel yaşamlarına ve girişimlerine yaratıcı tarzlarda uyarlamışlardı. Restoran ve barlar için içki masasında Atatürk, kafeler için, çeşitle pozlarıyla kahve içen Atatürk, gece kulüpleri için dans eden Atatürk, veterinerler için kedi köpeklerle beraber Atatürk resmi vardı."

Özyürek'in iki yıl önce İngilizce olarak kaleme aldığı kitabı "Modernlik Nostaljisi; Kemalizm, Laiklik ve Gündelik Hayatta Siyaset" adıyla Türkçe olarak yayınlandı. Kemalist ideolojinin yaşadığı değişiklikler üzerinde çalışma yapan Özyürek, 'koyu Kemalist' olarak nitelendirdiği ailesi ve çevresiyle yaşadıklarına yer veriyor.

Kendisini ve yetiştiği ortamı "Ben, tek parti dönemindeki bir milletvekilinin torunu ve CHP üyesi iki koyu Kemalist ve sosyal demokratın kızıyım" şeklinde tanımlayan Özyürek'in kitabının ilk satırları doktora yeterlilik sınavından dönüşte havaalanında yaşadıkları ile başlıyor.

Kendisini karşılamaya babası Mustafa Özyürek ile birlikte gelen annesi Sünter Özyürek, "Türkiye'yi çok değişmiş bulacaksın." diyor. Ardından örnek olarak yol boyu araba kullanan başörtülü bayanlar ve camileri gösteriyor.

Refah Partisi iktidarından duyduğu rahatsızlığı aktarıyor. Eve geldiğinde ise Esra Özyürek'in dikkatini evin her köşesinde, aksesuar ve giysilerde yoğunlaşan Atatürk resimleri çekiyor: "Atatürk sanki her yerdeydi. Sehpanın üstünde, kitap raflarında duran Atatürk resimleri gözüme çarptı. Keza Atatürk resimli fincanlar ve anahtarlıklar vardı.

Giydikleri dört paltoya altı ayrı rozet iliştirmişlerdi. Şehirde dolaşıp eski dostları ve akrabaları ziyaret ederken artık ilgimi çeken şey başörtülü sürücüler değil, her yerde insanın karşısına çıkan ve Atatürk ve aşina olduğum evlerdeki 1930'lar nostaljisiydi."

Cumhuriyet'in ilk yıllarında öğretmenler ve bürokratlar gibi imtiyazlı sınıflar olduğunu belirten Özyürek, Türkiye'nin 1980 sonrasında giderek dünya ekonomisinin parçası haline geldikçe önceki imtiyazlı sınıfların marjinalleşip kayıp yaşadığı tespitini yapıyor.

Merve Kavakçı'yı desteklediğim için babam cezalandırdı

Kitabını yazmadan önce yoğun bir araştırma yapan Esra Özyürek, aile çevresi, akrabalar ve Cumhuriyet döneminin ilk kuşağı öğretmenlerle konuşmuş. Çalışmalarına yardımcı olan anne ve babasıyla da zaman zaman tartışmış. En çarpıcı fikir ayrılığı ise Merve Kavakçı olayında yaşanmış.

Özyürek, başörtülü olduğu için milletvekili yemini ettirilmeyen Kavakçı'nın Türk vatandaşlığından çıkarılmasından sonra bir yazı kaleme almış. Birikim Dergisi'nde yayımlanan ve Kavakçı'ya destek veren yazı aile içinde büyük sorun olmuş. Özyürek, yaşadıklarını kitabında şöyle anlatıyor:

"1999 seçiminden sonra Birikim Dergisi'nde ilk türbanlı Türk milletvekilinin yurttaşlıktan çıkarılma süreci üzerine bir yazı kaleme aldım. Ailem yazıdan haberdar olunca, siyasi müttefikleri tarafından duyulsa bunun kendileri için hiç hoş olmayacağını söylediler. O gün önceden ayarladığımız akşam yemeğini iptal ederek beni cezalandırdılar.

Babam yarı şaka yarı ciddi Refah Partisi'ni arayıp numaramı vereceğini ve böylece fahri avukatları olabileceğimi söyledi. Annemse CHP'deki siyasal kariyeri konusundaki kaygılarından dem vurarak rahatsızlığını doğrudan dile getirdi."

10. Yıl Marşı ile muhalifler susturuldu

Esra Özyürek'in önemli bir tespiti de 28 Şubat süreciyle neredeyse simgeleşen 10.Yıl Marşı ile ilgili. Özyürek, cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan marşın 1998'li yıllarda İstiklal Marşı'ndan daha popüler hale geldiğini hatırlatıyor.

Özyürek, bunun sebebini şöyle açıklıyor: "10.Yıl Marşı, 1998'in toplumsal ve ekonomik durumu için oldukça uygunsuzdu. Buna rağmen muhalif sesleri susturmak için kullanıldı."

Zaman

Bir numara da 1 numara!

Biliyorsunuz, gidip Zekeriya Öz’e 1 Numara’nın kanaatince kim olduğunu açıkladı Şamil Tayyar.

Savcı Zekeriya Öz de bildiğini ihsas ediyor Ergenekongurmesi Tayyar’a.

Şöyle ipuçlarıyla mükâfatlandırılıyoruz Ergenekonmüptelası isek: “Göçmen, sarışın, saçları seyrek, mavi gözlü ve de iki kız çocuğu babası.”

Ben egosantrik biri olduğumdan “Acaba ben olabilir miyim,” diye düşündüm önce. (Zira hep böyleyim: herrr konuda “Acaba bu ben miyim?”)

Sonra Şener Eruygur Paşamız (şimdi hapiste) çok asık suratlı/ konuşmayı (iftiharla) sevmeyen birisi. Ama gözleri mavi. Şimdi beyazlamış saçları gençken muhtemelen sarıydı. Ve fakat O, “elde var bir” olduğuna göre, 1 Numara halen de faş edilmesi münasip görülmeyen birisi.

Herkes biliyor-lar. Ama bize, yani Normal/ Duru Kamu Oyu’na açıklamıyorlar.

Arada bir Şamil Tayyar açıp kutusunu Savcı Ağbisi’ne gösteriyor filan.

Savcılarımız’ın Ergenekon İddianamesi “Ne bu böyle;

Biri Bizi Gözetliyor Evi gibi,”diye (Deniz Baykal’cana) eleştiriliyor.

Sayın Yaşar Büyükkanıt da “BBG Evi” benzetmesi yapmıştı hani Kuzey Irak topraklarını bombalama başarılarıyla ilgili.

Şimdi (Allah’a şükür) Büyükkanıt 31 Ağustos’ta emekliye ayrılıyor-lar. Ben; üslubunu olsun, Karanlık Savaş teoremlerini olsun, her fırsatta (yıllarca) gündemi şantajlama özelliklerini olsun feci özleyeceğim halde bu sonnn derece renkli komutanımızın-

“Bağrıma taş basarım,” diyorum yokluğunda. Yeter ki O mutlu olsun. Emekli olsun.

Şimdi vakti zamanının Anti-Ergenekon Çetesi (döndüler epeyce: “Vay ne mühim mevzu!

Ne müthiş temizlik fırsatı!” ağızlarına devşirildiler. Kaptan’dan başlayarak pek çoğu) “Çok beğeniyoruz beğenmesine de İddianame’yi: İçindeki fazla bullshit kısımlar KEŞKE olmasaydı; diyoruz” edalarındalar.

Yani 1 Agarta- Magarta Kısmı olsun, Mehmet Ağar’ın Başbakanımız’dan 60 milyon indragandilediği iddiası konuşması olsun; böyle kısımlar olmasaymış dere tepe, ne güzel/ temel bir eser olurmuş İddianame.

Ayol (bunu ben değil Cennet Mahallesi’nde söylediler)

A. Yalçınkaya’nın Cumhuriyet Gastesi arşivlerinden, televizyon görüntülerinden, Ergun Poyraz kitaplarından oluşan “kanıt-kanaatleri” sizlerde yalnızca “Hukuka saygı! Susalım Yüce Türk Adaleti asil kararına varsın bu tomarlardan yol çıkarak,” hissiyatlanması yaratmıştı.

“İşte Türk Savcıları’nın durum ve dramı budur!”a bağlıyorum. Savcı olacaklara “Comprehension” ve de “Articulation” okutulmalı.

Okudukları metinleri kavrama/ algılama becerisinden de tamamen yoksunlar. Az olsun/ öz olsun: mantıklı olsun-kaygılarından da azade.

Türkiye’de tümmm iddianameler “at oğlum/ torba olsun” mantığıyla, yani mantıksızlğıyla hazırlanıyor. “Ne kadar şişirirsek/ dileriz hakim (12 Eylül zırvası kanunlarımıza dayayarak) o kadar çok yıl verir,” arzusuyla. Bütün savcılarımız cezametreyi mutlaka en yükseğinden açıyor. Elleri heyecandan (çok yatıracaklar diye) tirtir titreyerek.

Yıllardır müşteki/ mustarip haykırdık savcılarımızdan çektiklerimizi ve hatta ruh daralmalarımızı DA-NE OLDU?

Bir de Ergenekon İddianamesi (yine Allah için) bizzat Ergenekoncuların saçmalamalarıyla bezeli olduğu için, tümmm o küfürlü/ deli açması telefon konuşmaları vs. vs. Bu denli düşük bir Ergenekon Yapılanmamız varsa, Hayali Küçükaliler’den Hayali Küçükgülerler’den devşirilmiş, bu hem memleketimizin genel düzeyi hakkında bilgilendiricidir, hem de rahatlatıcıdır bir anlamda.

En acımasız/ en derinlerden/ en bağlantılı çetemizin hali/ düzeyi ortada!

Çarşamba manşetiyle Taraf Gastesi yine ortalığı su altında bıraktı. Muştulamışlardı zaten böyle bir raporun varlığını.

MİT (bizim MİTİMİZ) Temmuz 2003’te Genelkurmay’a, Kasım 2003’te de Başbakanlığa örgüt şeması da içeren bir Ergenekon Raporu iletiyor.

Şemada yer alan siyasetçi, gazeteci ve işadamı isimleri gizli tutulmuşmuş ama şimdi faş (hatta faraş) ediliyormuş. Şemadaki siyasi parti lideri (Surprise! Surprise!) Deniz Baykal imiş meğersem! Hani Ergenekon’un Avukatı! Hani Savcı’ya “Çıkar cübbeni!” diye meydan okuyan Nasyonel Sosyalist Parti Lideri. Hani “Halk sokağa dökülsün, Güngören Bombalamasının mutlak müsebbibi PKK’yı lanetlesin!” fikrinin, muhtemel Irkçı Yangınlar’a körükle gitme arzularının efendisi!

Aa! Şok. Şok. Şok. Ve fakat gazetecilerin adlarını da feci görmek istiyoruz.

Zira ufukta çıkartılacak bir, iki, üç gaste var.

Bu isimlerden yararlanalım. Yeni Organlarda bunları kapışalım.

Bu memlekette öldür Allah işsiz (gazeteci) kalmamak için 1) Rezil olacaksın 2) Ajan olacaksın.

Şimdi imajları biraz tırnaklanırsa yani (ki, olmaz: ne kadar çizilirlerse, o kadar parlarlar) Yeni Organlar’da yazmaya başlasınlar. Yazılarına hasret kaldığımız Minik Kuş Sahipleri filan.

1 Numara’nın açıklanması mühim tabii ki. Aklıma bir sürü sarışın+mavi gözlü de üşüşüyor piyasadan.

(Hoş, Askeriye’den olması gerekiyor.)

Ve fakat Medyalamamız’ın şanlı Ergenekonla Dans(öz) Listesi’ni görmek için aburcuburlanıyorum.

Orta Asya Medeniyeti’nde “sabırsızlanmak” için kullanılan bir deyim Bilgiye, doyurarak bitirdim işte.

RADİKAL

Suikast Perinçek'e Söylenmiş
13 Ağustos 2008 08:08

Üzerine “16 Ekim 1990 saat 15.00 civarı” tarihi yazılı belgede, Uğur Mumcu Cinayeti'nin Doğu Perinçek'e haber verilişi anlatılıyor.

Belgelerden birinde, Perinçek’e telefon eden bir kişinin “Mumcu atış talimi yapıyormuş ama bu da kurtaramaz onu” dediği belirtiliyor. Mumcu bu konuşmadan 2.5 yıl sonra öldürüldü.

Ergenekon dava dosyasında, sanıklarından İşçi Partili Adnan Akfırat’ta çıkan bir belgeye de yer alıyor. Üzerinde “16 Ekim 1990 saat 15.00 civarı” tarihi yazılı belgede, Perinçek ile onu arayan bir kişi arasındaki telefon görüşmesine dair bilgiler bulunuyor. Daktilo ile alınmış notlardan oluşan belgedeki bilgilere göre, Perinçek’i arayan ve ismini vermeyen kişi Hiram Abas ve Bahriye Üçok cinayetlerini şöyle anlatıyor:

“Hiram Abas olayını 055’e ihbar ettik. Bahriye Üçok olayını (Prof. Üçok 6 Ekim 1990’da bombalı paketle öldürüldü) da bildirmiştik. Üç kişiydiler. Biri apartman içinde girişte bekliyordu. Biri arkadan takip etti. Girerken seslendi, geriye dönünce işini bitirdi. Biri de dışarda bekliyordu. Üçok’a hazırladığı bir rapor için ilahiyatla bağları olan birileri daha önce elden kitap vermişti. Üçok, bu gelen kitapları da onlar göndermiştir diye güvendi ve açtı. Bu adamlar, yani bombalı paketi gönderenler bunu biliyorlardı. İlişkileri olabilir.”

“Mumcu da var”

İhbarcı, Çetin Emeç cinayeti ile ilgili de şunu anlattı: “Çetoyu (Çetin Emeç) vurdular. Emeç’i vuranlar, eski ülkücülerden dört kişidir. Bu cinayetlerde tetiği çekenlere bakmayın. Esas arkasındakiler önemli, tetik çekenlerde eski ülkücü de, eski Dev-Yolcu da var.”

Perinçek’ın ısrarla yüz yüze görüşme isteğini geri çeviren meçhul kişi, “Uğur Mumcu, Doğu Perinçek, Turan Dursun, Erol Simavi ilk hedefler bunlar” diyor. Meçhul kişi, suikaste uğrayacakların listesini sayarken ısrarla Mumcu adını veriyor: “Cebeci’deki toplantı vardı. Orada sizi savundum. Niye Doğu Perinçek öldürülecek? Amerikancı değil bu adam.... Biliyorsunuz Uğur Mumcu ve sizin için sürekli yok MİT yok CIA lafları dolaştırılıyor.”

İŞTE O DİYALOGLAR

Belgeye göre arayan kişiyle Perinçek arasında şu konuşmalar geçti:

- Hiram Abas olayını bildirmiştik. Şimdi Ferhan Şensoy var, o gidecek. Çok yakında. Ankara’da bir MİT emeklisi var. Geveze. O da bugünlerde kesin gidici.

D.P: Mahir Kaynak mı?

- (Gülerek) Evet

D.P: Onun ne zararı varmış?

- Çok konuşuyor.

D.P: Turan Dursun’u da bunlar mı vurdu?

- Haa, Koşuyolu cinayeti mi? Evet, tabii.

D.P: Peki o zaman bu cinayetlerin arkasında devlet var diyenler haklı.

- Ne devleti, devletimin gözünü seveyim ben. Belki birkaç kişi devletin içine sızmış olabilir ama devletin ilgisi yok. Şimdi Ferhan Şensoy ve Uğur Mumcu da sırada. Mumcu poligonda atış talimi yapıyormuş ama bu da kurtarmaz. Kısa süre önce götüreceklerdi, Almanya’ya gitti kurtuldu.

Perinçek’in, “Peki kim bunlar?” sorusuna, “Eski ülkücüler bunlar. Ama önemli olan tetiği çeken değil, arkasındakiler” yanıtını verdi. Perinçek’ın ısrarla, “kim bunlar” diye sorması üzerine, “Abdi İpekçi’yi vurduranlar” diye yanıt veren ihbarcı, “Oral Çelik’ler mi?” sorusuna, “Onlar tasfiye oldu. İşleri bitti tasfiye edildiler” yanıtını verdi. Konuşma şöyle devam etti:

- Sol adına eylem yapılacaktı. Avrasya maratonunu yapacaklardı, olmadı.

- Yani tek merkezden mi terör diyorsun, solu da sağı da aynı merkez yönlendiriyor diyorsun öyle mi?

- Tabii tek merkez
aktifhaber

16 AĞUSTOS 2010, PAZARTESİ
Devlet özür dilesin, CHP tarihiyle yüzleşsin

Başbakan Erdoğan'ın, 'Dersim'i CHP'nin bombaladı' şeklindeki sözleriyle başlayan tartışmaya Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu da (FDG) katıldı. Hem hükümete hem de CHP'ye seslenen Başkan Yaşar Kaya, 'istismar etmeyin' mesajı verdi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, Tunceli ziyaretinde 'Dersim Raporu' sunan Kaya, 'Sayın Erdoğan, Sayın Kılıçdaroğlu, Dersim'i politik çekişmelerin aracı olarak değil, barış içinde bir gelecek inşa etmenin bir vesilesi yapalım' dedi.
AKŞAM'a konuşan Kaya, şunları söyledi:
- Sayın Başbakan'ın açıklamalarını Dersim'e yapılmış soykırıma varan vahşetin bir itirafı olarak kabul etmek gerekir. Biz 1937-38'de katledilenlerin çocukları olarak sayın Erdoğan'ın samimiyetine inanmak istiyoruz. Dersim halkı, 72 yıldır devletten bir özür bekliyor. 4 Mayıs'ı resmen Dersim'in acılarını paylaşma günü ilan edin. 15 Kasım 1937'de Elazığ Buğday Meydanı'nda idam edilen Dersim'in önderlerinden Seyid Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerini açıklayın. Çocuk esirgeme yurtlarına verilen Dersimli yetim çocukların tam listesini açıklayın.
- Dersim'de yapılan katliamın planlayıcısı ve uygulayıcısı hiç kuşku yok ki CHP'dir. CHP katliamdaki rolünü kabul etmeli ve Dersim halkından resmen özür dilemelidir. Onur Öymen gibi kafatasçıları partiden ihraç etmelidir. Parti ve devlet politikalarıyla cesurca yüzleşmelidir. Dersim 1938 Katliamını Araştırma ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı, tarihi haksızlığın giderilmesine yardımcı olmalı ve TBMM'de konu hakkında yapılacak yasal çalışmalara destek vermelidir. Sayın Kılıçdaroğlu, 1938'de Düzgün Baba eteklerinde katledilen akrabalarınızın çığlıklarına kulaklarınızı tıkamayın. Mağdur ve mazlum bir halkın ferdi olarak, bir Dersimli olarak atalarınızın çığlığını duyun.

Kadir MERKİT / TUNCELİ
Akşam

'İşkenceyi Bırakıp Namaza Giderdi'
02 Eylül 2010

Mersin'de1981’de Hanefi Avcı’nın işkencesine maruz kalan insan hakları savunucusu Dayanan Taraf ’a konuştu: Keşke kitapta onu da anlatsaydı.
Devrimci Yol davasından yargılanan İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu eski üyesi Şaban Dayanan, 12 yaşında işenceyle tanıştı. “Haliçteki Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat” kitabıyla gündeme gelen Hanefi Avcı ise, Mersin Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şubesi’nde, “Devrimci Yol Masası” sorumlusu olduğu dönemde, Dayanan’a işkence yapan ekibin başındaydı.

Şaban Dayanan’la kendisine işkence yapan Hanefi Avcı’yı konuştuk. Dayanan kitabında cemaatleri suçlayan Avcı için “Onu biz cemaatçi, İslamcı olarak biliyorduk. Sorgu sırasında ezan sesini duyunca işkenceyi bırakıp namaza giderdi” diyor.

» Nasıl yakalandınız? Neyle suçlandınız?

Mersin Devrimci Yol davasından yargılandım. 31 Ocak 1981’de gözaltına alındım. Daha ortaokul birinci sınıfa gidiyordum. Bir gün okula gittiğimde arkadaşlarım kaş göz işareti yapıyordu, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Okulda öğretmenler dışında sivil polisler de vardı. O sırada yanıma bir polis geldi. ‘Şaban Dayanan sen misin’ diye sordu. Ben de ‘değilim’ dedim. Der demez elindeki silahla bana bir tane vurdu. Yere düştüğüm sırada da hepsi vurmaya başladı. Sonra beni bir arabaya bindirdiler.

» Nereye götürdüler sizi?

O dönem Mersin siyasi şubeydi adı. İki katlı bir binaydı. Alt katta garaj gibi bir yer vardı. Üst katta da siyasi şube. Beni apar topar yukarı çıkardılar. Bir nezarethaneye attılar. Nezarethane küçük bir yerdi ve ağzına kadar insan doluydu. Sürekli sorguya alıyorlardı. Bağırtılar, çığlıklar duyuluyordu.

Bir gece yarısı gelip beni nezarethaneden aldılar. ‘Birtakım sorularımız olacak, onları cevapla sonra evine git’ dediler. ‘Tamam’ dedim. O zaman Hanefi Avcı’nın üzerinde kahverengi bir pantalon vardı, çok iyi hatırlıyorum. İslami türden diyebileceğimiz bir bıyığı vardı. Hanefi Avcı bana, ‘Bak kardeşim, daha küçüksün, babanı da getireceğiz buraya, evinde de bir tabanca bulduk. Sen kahveci Ali’yi neden vurmaya çalıştın’ diye sordu. ‘Ben kimseyi vurmadım’ dedim. Bu sefer elindeki listeden başka sorular sormaya başladı.

» Hanefi Avcı başka neler söyledi?

Bak dedi, seni burada ezerler. Bana güzel güzel anlat. Daha küçüksün. Okuluna devam et. Ben senin yaşlarındayken devlete baş kaldırmadım gibi söyledi. Ben de hepsine ‘ben yapmadım, etmedim’ dedim. Sonra babamı da getirmişler nezarethaneye. Gece oldu yine. ‘Şaban Dayanan ziyaretçin var’ dediler. Salih diye bir bekçi vardı. Kapıyı açtığı gibi beni hızla dışarı çekti ve bir tane vurdu. Sonra gözümü sardı. Sanki öldürülmeye götürülüyormuşum gibi bir hava yarattılar. Tabi ben korkumdan altıma kaçırdım. İçeri girer girmez Hanefi Avcı’nın sesini duydum. ‘Oğlum sen Devrimci Yol’daki görevlerinin hepsini bana bir anlat. Bak buraya senin şeflerin geldi. Devlet büyüktür. Siz kendinizi devletin yerine koydunuz. Devlete karşı koymanın ne demek olduğunu göreceksiniz. Konuş. Konuşursan senin iyiliğine, susarsan bak ben şimdi çıkıyorum, gerisine karışmam” dedi. Ben bir şey bilmediğimi söyledim. Sonra durdu. ‘Elimizdeki fotoğraflar öyle demiyor’ dedi. “Bilmiyorum, o zaman gözümü açın, bakayım fotoğraflara” dedim. ‘Ben çıkıyorum o zaman madem bir şey bilmiyorsun, benim iyiliğim dokunmaz artık sana’ dedi.

» Çıktı mı peki?

Çıkar gibi yaptı. Ayak sesi geldi. Kapı açılıp kapandı. Yani oradaydı.

» Nasıl anladınız orada olduğunu?

Yani nefesinden anlıyorsunuz. Kulaklarınız öyle hassaslaşıyor ki, hepsini tek tek ayırabiliyorsunuz. Orada birileri beni vura vura yere yatırdı. Bir tahta parçasıyla ayaklarıma, kollarıma vuruyorlardı. Vurduklarında sanki beynimde ışık yanıyordu. Kendimi tutamayıp avaz avaz bağırmaya başladım. Kollarımı sıkmaya başladığımda o ip kollarınızı kesecek gibi sıkmaya başlıyor. Kendi kendime, ‘sıkma kendini’ diye telkine başladım. Sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bir tuvalette çıplak yatıyordum.

» Size işkence yaparlarken kendi aralarında konuşuyorlar mıydı hiç?

Daha çok soru soruyorlardı. Alabilecekleri bir şey kalmayınca Mersin’de kapalı bir spor salon vardı, oraya götürüyorlardı. Orada insanların uyurken attığı çığlıklar çoğu kişinin delirmesine neden oluyordu. Şubede de özellikle bağırtıyorlardı insanları. Birçoğumuz ben de dahil, yediğimiz dayaktan çok o çığlıkların yarattığı psikolojiyle önümüze getirilen ifadeleri imzaladık. Mersin’de Hanefi Avcı ve ekibi bizim Ali Uygur isimli bir arkadaşımızı gözaltına almıştı. Sonra Ali Uygur kaçtı dediler. Daha sonra Mersin Mezarlığı’nda bulundu. Denizde boğulmuş diye tutanak tutmuşlar. Ama daha sonra Ali Uygur’un işkenceyle öldüğü ortaya çıktı. Bu yüzden o yıl Devrimci Yol, Hanefi Avcı’yı öldürme kararı almıştı. Hanefi Avcı’ya bir pusu kuruldu. Onun yerine emekliliği yaklaşmış bir polis öldürüldü. Bundan dolayı özel bir garezi vardı Devrimci Yolculara. Anılarında bunlardan hiç bahsetmiyor.

» Sizi en çok ne etkiledi o süreçte ?

Gözaltı süresinde yemek için bir şey vermiyorlardı. Aile getirirse yiyebiliyorduk. Annem de bana yiyecek getiriyordu. Bir gün fena bir meydan dayağına maruz kaldım. Annem de yiyecek bir şey getirip beni öyle görünce düştü, bayıldı. Bayılmadan önce de Kürtçe küfürler etti. Sonra annemi tartaklamaya başladılar. Annem hamileydi. Durup dururken karnındaki çocuğunu düşürecekti.

» Hanefi Avcı nasıl biriydi peki?

Tarafsız bir polis olmadığı kesindi. Onu biz cemaatçi, İslamcı olarak biliyorduk. Sorgu sırasında ezan sesini duyunca işkenceyi bırakıp namaza giderdi. Delil toplama gibi bir derdi yoktu. Delilleri toplayıp itham etmek yerine, senin üzerinden delillere gitmeye çalışıyordu. Ve bunu da inkar etmiyordu. Hanefi Avcı ve ekibiyle ilgili şikâyette bulunduk sorgulamada. Cezaevindeki işkenceyi söyleyemedik tabi. Ama biri söylemişti mahkemede.

» Daha sonra nasıl tanıdınız Hanefi Avcı’yı?

Bir gün evde oturuyorum. Televizyon açıktı. Susurluk olaylarıyla ilgili biri konuşuyordu. ‘Bu o’ dedim. Hanefi Avcı. O kadar beynime işlemiş ki o ses... Unutmuyorum yani.

» Siz daha sonra yüzleştiniz Hanefi Avcı’yla, nasıl biraraya geldiniz?

TV’de görünce, ‘Adama bak, insan hakları savunucusu kesilmiş’ dedim. Ben durumu gazeteci Ahmet Şık’a anlatınca, haber yaptı. Sonra Ahmet aradı. Hanefi Avcı onu aramış, yalan söylediğimi iddia etmiş. ‘Ben bu adamla yüzleşmek isterim’ demiş. Şaşırdım tabi. Nerede isterse görüşürüm dedim. Görüşmemizde ‘Bunlar devlet politikasıydı ama şimdi değişti’ dedi. Özür dilemedi ama ‘üzgünüm’ dedi.

» Bugünlerde kitabıyla gündeme geldi tekrar...

Mersin’le ilgili bölümleri okudum. Ama tıpkı benimle olan sohbeti gibi yüzeysel buldum. İşkenceyle ilgili hiçbir şeyden bahsetmiyor. Cezaevinde çok konuşuluyordu Hanefi Avcı. ‘Takunyacı’ deniliyordu ona.

Böyle kritik dönemlerde çıkıyor. Öncesinde çıkmıyor. Ergenekon başlangıcında veya öncesinde böyle bir çıkış yapsaydı anlam verirdim. Öyle bir hava çizdi ki sanki Ergenekon operasyonlarını cemaat istedi ve yapıldı. Hanefi Avcı önü kesilemeyen polislerden biri. Çıksın Türkiye’deki işkence vakalarını yazsın.
Kaynak: Taraf

Vali’nin ’marjinal’ dediği Dilan İmam Hatipli çıktı!
03 Mayis 2013



Vali Mutlu’nun ’Marjinal grup üyesi’ dediği Dilan Alp’in İmam Hatip Lisesi öğrencisi olduğu ortaya çıktı. İşte Dilan’ı 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkartan haksızlıklar zinciri.

Hürriyet yazarı Yalçın Doğan, 1 Mayıs’ta İstanbul’da polisin kafasına attığı biber gazı kapsülü ile başından yaralanan ve halen yoğun bakımda tutulan, İstanbul valisi tarafından 'marjinal militan' ilan edilen liseli Dilan Alp'in babasıyla konuştu.

Meral Dönmez’in ’büyük’ suçu: Pankartı bina içinde açmak!

İşte Dilan'ın babasının anlattıkları ve İmam HAtip öğrencisi Dilan'ı 1 Mayıs'ta Taksim'e çıkartan haksızlıklr zinciri...

Dilan

Ali Alp tekstil işçisi. 1 Mayıs’ta İstanbul’da polisin kafasına attığı biber gazı kapsülü ile başından yaralanan ve halen hayati tehlikesi geçmeyen Dilan Alp’in babası.

Dün Ali Alp’le konuşuyorum. Ali Alp bir tekstil firmasında çalışırken başka işçi arkadaşlarıyla birlikte işten atılıyor. Bir buçuk yıl önce.

Atıldığı tekstil firmasında on iki yıl dört ay çalışıyor. İşten atılmasına rağmen, tazminatını alamıyor. İşten atılan işçiler hep birlikte firmayı dava ediyor. Davayı kazanıyorlar, ama hâlâ işten atılan hiçbiri tazminatını almış değil, mahkeme kararına rağmen. Ali Alp’in 23 bin lira alacağı var.
Bu durumu Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in dikkatine sunuyorum.
Ali Alp alacaklılar listesinde 138. sırada, demek ki, aynı firmadan alacağı olan pek çok işçi var.

HAKSIZLIĞA İSYAN

Ali Alp’e kızı Dilan’ı soruyorum, baba zaman zaman gözleri yaşlı, anlatıyor:
“Benim kızım Dilan, benim bir buçuk yıldır verdiğim emek mücadelesinin içinde yaşıyor, bütün haksızlıkları görüyor. O nedenle de, 1 Mayıs’ta bütün işçilerle birlikte olmak istedi. Ben Beşiktaş’taydım, o Tarlabaşı’na gitmiş. Mahkemeyi kazanıyoruz, tazminatımızı vermiyorlar, kızım bu haksızlığa isyan etti”.

Ali Alp bir başka noktaya dikkat çekiyor:

“Hem vali, hem bazı basın ‘Marjinal gruplar’ diyor. Çok ağrıma gidiyor, hangi marjinal grup, benim kızımın ilgisi yok, o sadece bize yapılan haksızlık karşısında işçi bayramına katılmak istedi, çocuk bundan esinlendi, bayram havasında gitti. Ama, her şey bize zehir oldu”.

DOKTOR RAPORU

Ameliyata alınan Dilan için verilen doktor raporu şöyle:
“Kafasına yakın mesafeden bomba atılmış, ağır darp var”.

TV görüntülerine bakıldığında Dilan’ın kafasına bombanın nasıl insafsızca atıldığı ortada. Vali Hüseyin Avni Mutlu buna rağmen ve hâl⠓Fevkalade orantılı güç kullandık” diyebiliyor.

Dilan yoğun bakımda uyutuluyor. Alp ailesi gözleri yaşlı doktorlardan iyi haber bekliyor. Ali Alp’e soruyorum, “Devlet görevlilerinden ya da valilikten, emniyetten birileri sizi aradı mı” diye. Ali Alp acılı sesle “Kimse aramadı” diyor. Birisi arasa, sanki sürpriz olacak gibi.

Bu durumu İçişleri Bakanı Muammer Güler ile İstanbul Valisi Mutlu’nun dikkatine sunuyorum.

İMAM HATİPLİ

Dilan 17 yaşında, Çobançeşme İmam Hatip Lisesi son sınıf öğrencisi.
Bu okul önceden normal lise, bu yıl imam hatip lisesine dönüştürülüyor, Dilan son sınıfta okuyor, hep birlikte umalım ki, bu yıl bitirecek. Ali Alp gözyaşlarını yine tutamıyor:

“Kızım üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, çok emek verdik ona, o da çok çalıştı, sağlıkla ilgili bir fakültede okumak istiyor”.

Dilan’ın on yaşında erkek kardeşi var. Aile bir buçuk yıldır 23 bin lira alacağını bekliyor. Dilan polisin attığı gaz kapsülü ile başından ağır yaralı, hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Huzurlarınızda İstanbul 1 Mayıs İşçi Bayramı.

Yalçın Doğan'în bugünkü yaısı:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23193195.asp

Kaynak: http://www.focushaber.com/vali-nin-marjinal-dedigi-dilan-imam-hatipli-cikti--h-303027.html


En son admin tarafından Sal Eyl 02, 2008 2:10 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pts Ağu 25, 2008 8:06 pm    Mesaj konusu: Cumhuriyet... Alıntıyla Cevap Gönder

Lâikliğe Aykırı Kur’ân Hükümleri Değiştirilmeliymiş...
Mehmet Şevket Eygi
16.09.2008


Büyük bürokratlardan biri “İslâm dinindeki ve Kur’ân’daki hükümler lâikliğe göre değiştirilsin” demiş... Tutarlı bir söz ve iddia değil. Bu ülkede 1930’lu, 40’lı yıllarda çok sert bir lâiklik uygulanmıştır. O lâikliğin geri dönmesini isteyenler var.

Ezan okunması yasak edilmiş, onun yerine Türkçe bir ırlama getirilmiştir.

İstanbul’daki meşhur Sultanahmet Camii dahil binlerce cami kapatılmıştır. (Sultanahmet Camii 1943’te ibadete kapalıydı, asker sevk deposu yapılmıştı.)

Selçuklu, Beylikler, Osmanlı devirlerinden kalan on binden fazla cami, mescit, medrese, taş mektep, tekke, imaret vs vakıf binası kapatılmış, satılmış, kiraya verilmiş, yıkılmıştır.

Din hocası yetiştiren bütün medreseler kapatılmıştır. Uzun yıllar boyunca onların yerine başka okul da açılmamıştır.

Millî eğitimde din ve ahlâk dersleri yasaklanmış, dinsiz nesiller yetiştirilmek istenmiştir.

Gizlice din, Kur’ân, medrese dersi okutan hocalar câniler gibi yakalanıp tutuklanmış, kendilerine insanlık dışı eziyetler ve işkenlecer yapılmıştır.

Dinsiz bir başbakan Meclis kürsüsünden komünizmi kasd ederek “Kızıl zehre karşı yeşil zehri panzehir olarak kullanamam” demiştir. (Yeşil zehirden maksat İslâm’dır...)

Bir başka dinsiz başvekil “Bana otuz sene mühlet verin, bu memleketten dini kaldırayım” mealinde bir laf etmiştir.

Birkaç Müslümanın toplanıp bir yerde zikrullah yapması en büyük suç olarak görülmüş ve yakalanan mü’minlere Stalinvarî işkenceler ve zulümler yapılmıştır.

Ankara’da hamamdan çıktıktan sonra soğuk havada başına bere gibi bir şey geçiren vatandaş tutuklanmıştır.

Camiden çıkarken dalgınlıkla başlarındaki namaz takkelerini unutan Müslümanlar tutuklanıp hapse atılmıştır.

İki Müslüman, Millet Meclisi’nin dinleyiciler locasında Arapça Ezan okudular diye yer yerinden oynamış, tutuklanan Müslümanlara ağır işkenceler ve hakaretler yapılmıştır.

Kenarlı şapka yerine, Avrupa işi lacivert “Bask” tipi bere geçirenler polis tarafından rahatsız edilmiş, hakim huzuruna çıkartılmıştır.

Bursa’da Ulu Camii’de Arapça Ezan okuyan vatandaş yüzünden Sabataycı ve Karaist gazeteler “İrtica Hortladı!..” manşetleri atmışlar, Cumhurbaşkanı Bursa’ya gitmiştir.

CHP’nin kültür dergisi Ülkü’de “En iyi din eğitimi, dinden hiç bahsetmemektir” cümlesini içeren bir makale yazılmıştır.

Aşırı lâiklik taraftarı Sabataycılar, Kripto Yahudiler, Karaylar, Siyonistler “Kahr olsun Şeriat!..” diye bağırmışlardır. (Moiz Kohen nâm-ı diğer Tekin Alp bir kitabının bir bölümüne bu başlığı koymuştur.”

Bugün Türkiye’de böyle bir lâikliğin geri dönmesini isteyenler var. Kur’ân’daki, Sünnetteki, Şeriattaki, fıkıhtaki hükümler onların istediğine göre değiştirilirse ortada İslâm diye bir şey kalmaz.

Jakoben lâikçiler ellerini ve dillerini İslâm dininden, Müslümanlardan, dinî uygulamadan, din ve vicdan hürriyetinden çeksinler. Gerçekten lâik iseler dinimize karışmasınlar.

Demokrasinin, hukukun üstünlüğü prensibinin, evrensel insan haklarına saygı ve bağlılığın anavatanı olan İngiltere’ye baksınlar. Orada Müslümanlara karışılmıyor.

İngiltere’de Anglikan kilisesi başpiskoposu yakın tarihte “Müslümanlara Şeriat hukukunu tatbik etmek imkânı verilmelidir” şeklinde bir beyanda bulundu. Bizim lâikçilerimiz bundan ibret almalıdır. (Orada Şeriat Mahkemeleri kuruluyor...)

Bundan birkaç sene önce Hollanda Adalet Bakanı da buna benzer bir söz etti.

Aşırı ve jakoben lâikçiler lâikliği bir din haline getirmişlerdir.

Bizim dinimiz bize, onların dini onlara...

milli gazete

BUGÜN 12 EYLÜL
12 Eylül 2008 08:22

Türkiye'nin genç nüfusu hatırlamaz, ama darbe sonrası neler olduğunu hatırlatalım dedik.

12 Eylül sabahı Kenan Evren önderliğindeki Silahlı Kuvvetler darbe yaptı. Ve yürüyen tanklarla birlikte cezaevleri işkence üslerine dönüştü.

Ortaya şu korkunç bilanço çıktı:

- 650 bin kişi gözaltına alındı

- 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

- Darbeyle birlikte açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı,

- 7 bin kişi için idam istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi idam edildi.

- 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

- 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı

- 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. İşkenceden binlerce kişi kronik hastalık sahibi oldu.

- Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirirken, 144 kişi kuşkulu biçimde ölü bulundu.

- Yüzlerce kayıptan hala haber alınamadı,

- 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı,

- 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

- 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hákimin görevine son verildi.

- Gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl altı ay hapis cezası kesildi.

- 31 gazeteci cezaevine girerken, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Üç gazeteci suikast sonucu öldürüldü.

- Gazetelere toplam 300 gün yayın yaptırılmadı.

- Diyarbakır cezaevinde dışkı yedirtme, etnik milliyete hakaret dahil yapılan her türlü işkence sonucu ayrılıkçı Kürt hareketi doğdu.
aktifhaber


Bekir Coşkun
Çadırdaki memleket...

RAMAZAN çadırlarına iyi bakın.

O çadırlar size bir milletin ne halde olduğunu anlatır.

Türkiye’nin en zengin kenti İstanbul’da 26 ilçe belediyesinin 50 çadırında her gün 180 bin kişi karnını doyuruyor...

Ülkenin başkenti Ankara’da 30 ayrı yerde, belediyeye muhtaç 18 bin kişi her gün iftarını açıyor.

İzmir’de günde 6 bin kişi...

(.........)

Muhtaç ailelere, belediyeler ile kurumların paket olarak dağıttığı iftarlıklar bunun dışındadır.

Ulaşılıp da bilgi alınabilen sadece on ilde (Vatan Gazetesi’nin araştırmasıdır) yardıma muhtaçların toplam sayısı 11 milyondur...

Tüm yurtta ise bir tahmine göre 20 milyonun üzerinde.

*

İktidar, çoğalan çadır sayısını iyi bir şeymiş gibi başarı sayarken, aslında o çadırlar bize Türkiye’nin halini anlatır.

20 milyon muhtaç...

Holdingler büyürken, yabancı sermaye gelip kárını katlayıp giderken, iktidar şürekası zenginleşirken ve iktidar ile yalakaları ekonominin iyi olduğunu papağan gibi tekrarlayıp dururken...

Gerçek ramazan çadırlarındadır.

Ve çoğaldıkça çoğalıyor çadırlar...

Görmüyor...

Gözüm kör, gözüm...

(.........)

O çadırların önünde kuyruğa girenlerin ya da yardım alanların sayısı, AKP’yi iktidar yapan 16 milyon oydan en az 5 milyon daha fazladır.

En büyük partidir o...

O yoksul-muhtaç insanların gözü görüp de bir an için yoksulluklarını sorgulayabilselerdi... Bir an için "Madem Türkiye iyi yönetiliyor ve işler yolunda, o zaman ben niçin bu çadıra muhtacım?" diye sorabilselerdi...

"En büyük parti" çoktan kendi iktidarını kurmuştu...

*

Ama olmuyor işte...

O çadırlar o insanlara yoksul ve açlıklarını hatırlatıp gerçeği anlatacağına, onlar çadırları iktidarın başarısı sayıyorlar.

Ve eminim tümüne yakını AKP’ye oy veriyordur.

Çadırlar hatırına...

Kör gözüm...

Kör...

hürriyet


'Tekbir'e sürgün
25 Ağustos 2008 22:15
Din dersinde öğrencilere tekbir getirttiği gereçesiyle okul müdürünün soruşturma açtırdığı öğretmen mahkeme kararı ile okuluna geri döndü.
Kenan Kıran'ın haberi

Din dersinde, öğrencilere teşrik tekbiri (Allah-u Ekber, Allah-u Ekber ...) getirmeyi öğrettiği gerekçesiyle Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi ve Anadolu Ticaret Meslek Lisesi Müdürü Sırrı Gülmez tarafından hakkında soruşturma açılan ve okuldan uzaklaştırılan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni Hasan Çetin’in, okuluna geri dönmesine karar verildi.

MAHKEMEDEN İŞLEME İPTAL

İstanbul 7. İdare Mahkemesi, öğretmen Hasan Çetin’in, Okul Müdürü Sırrı Gülmez’in şikâyeti üzerine Üsküdar Sosyal Meskenler İlköğretim Okulu’na atanması işlemini iptal etti. Mahkeme kararında; “Davacı öğretmen Hasan Çetin hakkında, yetkili olmayan ilköğretim müfettişlerince getirilen teklif baz alınarak tesis edilen dava konusu işlemde mevzuata ve hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, dava konusu işlemin iptaline karar verildi” denildi. İstanbul 7. İdare Mahkemesi Başkanı Ö. Vasfi Uçaray, Murat Keleş ve Muharrem Aksoy, söz konusu kararı oybirliğiyle aldı.

ÖZER: ESKİ GÖREV YERİNE ATANDI

Gazetemize açıklamada bulunan İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, öğretmen Hasan Çetin’in, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nde iptal davası açtığını, 7. İdare Mahkemesi’nin 18 Mart 2008 tarih ve Esas No: 2007/535 Karar No: 2008/458 sayılı kararıyla işlemi iptal ettiğini ve Çetin’in eski görev yeri olan Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi ve Anadolu Ticaret Meslek Lisesi’ne 1 Temmuz 2008 tarih ve 69385 sayılı atama kararnamesi ile atandığını bildirdi.

DİN DERSİNDE TEKBİRE SORUŞTURMA

Okul Müdürü Sırrı Gülmez, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni Hasan Çetin hakkında, 5 Kasım 2006 tarihinde 11/A sınıfında ders yaparken, dersin müfredatı ve yıllık planda olmadığı halde, yüksek sesle, öğrencilerle birlikte “Allah-u Ekber, Allah-u Ekber...” şeklinde tekbirler getirdiği iddiasıyla soruşturma açmıştı.

TEKBİR GETİRMEK, MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU’NA AYKIRI

Sırrı Gülmez’in, 21 Kasım 2006 tarihli yazısında, Hasan Çetin’in ifadesini vermediği belirtilerek, “Müfredatta olmadığı halde öğrencilerin de teşviki ile sınıfta yüksek sesle tekbirler getirmeniz, Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırıdır. Bu fiiliniz 657 sayılı kanun ile 1702 sayılı özel kanunun ilgili maddelerine göre suç teşkil ettiğinden, savunmanızı, varsa delilleri ile birlikte yedi (7) gün içinde Müdürlüğünüze vermenizi rica ederim” deniliyor.

“MÜFETTİŞLERİN SORUŞTURMASI DEVAM EDİYOR”

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, Hasan Çetin’in, 5 Kasım 2006 tarihinde din dersinde (Allah-u Ekber, Allah-u Ekber ...) demesi ile ilgili inceleme-soruşturma dosyasının İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde bulunmadığını belirterek, “Ancak 2008 yılında Müdürlüğümüze gönderilen birtakım gazete kupürlerinde “Allah demek suçmuş” başlıklı haber üzerine, inceleme-soruşturma yapmak üzere Müdürlüğümüzce muhakkik görevlendirilmiş olup, inceleme-soruşturma hâlâ devam etmektedir” denildi.

Ata Özer’in, söz konusu açıklamasından Okul Müdürü Sırrı Gülmez’in, Hasan Çetin hakkındaki soruşturma yazısını İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne göndermediği anlaşılıyor.

(VAKİT)

Ece TEMELKURAN
21 dakika
12 09 2008 09:01
Milliyet

Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor

Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’

Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.

Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...

Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.

‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’

Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.

Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!

Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:

“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”

18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!

Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...

Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!

ECE TEMELKURAN - MİLLİYET
ecetem@hotmail.com

Umur TALU
Cumhuriyet... İmtiyazsız, sınıfsız bir kitle!
25 Ağustos 2008 08:10
Sabah Cumartesi günü Sabah'ın "İç sayfa manşeti" idi, Ankara Büro'dan Ceyda Karaaslan' ın haberi: "Başbuğ, astsubayları resepsiyona çağırdı"

Alt başlık da şöyleydi:
"TSK'nın başına geçmeye hazırlanan Org. İlker Başbuğ, yıllardır ihmal edilen astsubaylara jest yapacak. Genelkurmay Başkanlığı, 30 Ağustos Resepsiyonu'na ilk kez astsubayları da davet etti."

Şöyle bir şey:
30 Ağustos'un 86'ncı yılında, Silahlı Kuvvetler'in yüzde 70'ini oluşturanlara ilk kez davet!
Sizce neden böyle olmuştu?
Yani "Bu yıl neden çağırdılar?" diye sormuyorum; "Bunca yıl niye davet edilmediler", diye hayret edelim istiyorum!
"En cumhuriyetçi kurum", kendi yüzde 70 mensubunun temsilcilerini, "Gazi Orduevi"ndeki Zafer Bayramı" resepsiyonuna neden davet etmiyor, edemiyordu?
"Cumhuriyet"; laikliğin dışında, aynı zamanda, insanların kökeni, konumu ne olursa olsun, "eşitlik, kardeşlik ideali" değil miydi? "İmtiyazsız, sınıfsız bir kitle iddiası" değil miydi?
"İmtiyazların kaldırılması esası" değil miydi?

Şimdi, Org. Başbuğ, son anda karar değişmezse, "doğru ve hakkaniyetli" olan bir şeyi yapıyor.
Ama "yanlış olan" bir tek "resepsiyon" değildi ki!
Bizzat Org. Başbuğ, şubatta Astsubay Meslek Yüksekokulu'ndaki konuşmasında, belli ki "haksızlık" gördüğü şu hususların da altını çizmiş, bir yerde vaat vermişti (Aslında kimisi sivil iktidar ve TBMM konusu ya!):
1. OYAK yönetim ve denetim kurullarında astsubayların da yer alması. (Ne tuhaf değil mi? Serbest piyasa holdingi mi yoksa emir komuta zincirinde bir şirket mi, yardımlaşma sandığı mı olduğu belirsiz OYAK'ta, cebri tasarrufun yüzde 70 kaynağının, yönetimde tek temsilcisi dahi olmaması! Bu konu zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitti.)
2. Astsubayların da ceza ve ödül verme yetkisine kavuşturulması. (Sadece iki dudak arasında 21 güne kadar oda hapsi cezası almakla kalmaması! AİHM bu cezaları insan haklarına aykırı bulduğu halde uygulama sürüyor.)
3. Astsubayların 1'inci derece 4'üncü kademesine kadar ulaşabilmesi. (Üniversite mezunu, yüksek lisanslı, iki veya üç dil bilse bile, onca kıdeme, liyakate rağmen "bir tek bu memurların" o kademeye ulaşmasının yasak olmasına siz ne derdiniz?)
4. Kıdemli astsubaylara da görev tazminatı verilmesi. (Özellikle yarbay ve üstü subaylara görev, temsil, kadrosuzluk gibi tazminatlar verilirken, binbaşı ve altındaki subay, astsubaylara verilmemesinin yarattığı maaş uçurumunu bilen biliyor!)
5. Astsubayların lojmandan yararlanma oranının yükseltilmesi. (Yüzde 70, lojmanların yarısından da çok azına ulaşabiliyor. Lojman kaliteleri ciddi farklı. Çocukların oyun yerleri de. Servis araçlarındaki ön ve arka koltuklar bile.)
6. Özel eğitim merkezlerinin astsubaylara tahsisinin artırılması. (Kastedilen, kamplarda tatil imkanı. Derin adaletsizlik orada da. Hem tahsis, hem koşullar. Orduevleri de öyle. Ama beterin beteri var. Birer, ikişer şehit olan uzman çavuşlar, jandarmalar orduevine giremiyor bile.)
7. Emekli maaşının yükseltilmesi. (Tazminat uçurumu yüzünden emekliler zaten uçuruma yuvarlanıyor.)
8. Yaş haddinden emekli astsubayların askeri hastanelerin B polikliniğinden yararlanabilmesi. (İşte bilmediğim bir konu: Demek ki, hastanenin A'sı, B'si, C'si var... Demek ki, herkes her polikliniğe giremiyor. Demek ki, hastanın da beyazı var, siyahı var!)
Org. Başbuğ, hiç olmazsa iyi bir adım atıyor.
105 liraya bomba imha eder miydiniz?
Her köşesinde kahpe bomba fışkıran memlekette, tabii ki "kamu görevi, millet ve vatan aşkı" karşılıkla, parayla filan ölçülmez!
Lakin, kendinize sorun:
Siz bir bombayı kaç YTL'ye imha ederdiniz?
"Cumhuriyetçi" bir TV kanalındaki dizide, adı "Başçavuş" olarak tavuğa münasip görülenlerden bir astsubay, henüz hayattayken yazıyor (Bir tavuğa da "general" diyebiliyorsan, öteki tavuğa "medya patronu" diye seslenebiliyorsan mesele yok!):
"15 yıllık bomba imhacı astsubayım. Görevim, patlamamış, tuzaklanmış her türlü el yapımı patlayıcının imhası.
Genelkurmay'dan takip ettiğim kadarıyla, Güneydoğu'da günlük 30 olay olmakta. 28'i, tespit edilip biz imha astsubayları tarafından etkisiz hale getirilir.
Bu imha işleminin karşılığı 105 YTL almaktayız.
24 Nisan 2008'de, bomba imha uzmanı polislere 693 YTL ödenmesi için yasayı Cumhurbaşkanı onayladı.
Yapmış olduğumuz iş aynı ama biz yararlanamadık. Gözümüz onlarınkinde değil. Ama gözünüz bizimkinde olsun. Lütfen siz seslendirin."
Ne basit, değil mi! Patlarsa canın, patlamazsa 105 YTL.
Kendi hayatını ortaya koyarak hayat kurtaran bir insanın bunu çok olağanmış gibi anlatışını kavrıyor muyuz?
Onu esas kıran ise, yukarıdaki yazıdaki hususlar dahil, "adalet duygusu" meselesi. Yoksa bomba değil!
Aslında asker, sivil, en ciddi sorun bu: Adalet duygusu! Cumhuriyetin de, demokrasinin de, sosyal hukuk devletinin de büyük yalanı!
UMUR TALU - SABAH
umur.talu@sabah.com.tr

Engin Ardıç
Yalanlar cumhuriyeti

Yaklaşıyor 9 Eylül, şimdi kalpakların tozu alınmakta, palaskaların tokaları parlatılmakta, tüfekler cilalanmaktadır. İzmir'e girdiğimizde henüz doğmamış olan dedeler, "malul gazi" kılığında törenlere katılacaklar, aralarında aşka gelip çakaralmazı kuru sıkı patlatanlar da çıkacak. Hükümete küfür eden de bulunur.

Gazi amcanın 1922 yılında en az 20 yaşında gencecik bir asker olması için en az 1902 doğumlu olması gerekir, yani şu anda 106 yaşında!

Basın bu görüntüleri "İstiklal Savaşı gazilerimiz gözlerimizi yaşarttı" falan diye dayayacak. Aydın Doğan'ın ve Zafer Mutlu'nun adamları da hamiyetli ve de hamasi yazılarıyla okur gözü yaşartacaklar elbette. Ey vatan, gözyaşlarını, sil yetiştik çünkü biz... Saçı bitmedik yetim, falan filan.

Bunların gazetelerini izliyorum, arada ilginç şeyler de çıkıyor.

"Resmi ağızla milletimize müjdelerim ki, bizim insan zayiatımız, dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere on bin nüfusa baliğ olmaktadır."

Bunu kim söylemiş? Meclis reisi ve başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa söylemiş.

Böyle deyince kızıyorlar, peki, Atatürk söylemiş.

Ne zaman mı söylemiş? Kurtuluş savaşımızdan hemen sonra.

Kim mi açıkladı? Sapına kadar Atatürkçü Zülfü Livaneli.

Allah Allah... (Ramazan münasebetiyle duygu sömürüsü yapmak ve de hükümete yalakalık etmek için Allah adını andım, bakın ne kadar aşağılık bir herifim ben...)

On bin kişinin dörtte üçü yedi bin beş yüz eder... Bu kadar hafif yaralımız varmış.

On binden yedi bin beş yüz çıkınca iki bin beş yüz kalır... Toplam ölü ve ağır yaralı sayımız da bu kadarmış! Rakamla, 2500...

Atatürk söylemiş, Livaneli hatırlatmış.

Milli Savunma Bakanlığı'nın 1998 yılında yayınladığı resmi istatistiklere göre, kurtuluş savaşımızda "1 milyon şehit, 220 bin kayıp ve esir" vermemiş miydik yahu? Google'a sordum, böyle çıktı. Çoluk çocuk da bu rakamlar üzerine "blog" döktürüyor bilir bilmez... Sakın Birinci Dünya Savaşı'yla karıştırıyor olmayınız koçlar?

Bir başka kaynak da şehit sayısını 9 bin 167 olarak çok kesin, çok net veriyor ve bunda çok ısrarlı. Şehitlerimizin illere göre de dökümünü yapmış.

Kim yalan söylüyor? Haşa sümme haşa Atatürk söylemeyeceğine göre?

Döndüm baktım, birçok ahmak tarafından hala "kurtuluş savaşımızın muharebelerinden biri" sanılan Çanakkale çarpışmalarına...

Üç yüz bin, dört yüz bin falan derlerdi değil mi, şehitlerimizi? Resmi kaynaklarda hatta "253 bin" gibi kesin ve ciddi bir rakam da geçiyordu.

48 bin 148 çıktı.

Ne biçim bir memlekettir ulan bu?

sabah

Atanamayanların Acı Hikayesi

27 Ağustos 2010
Onlar öğrencisiz öğretmenler... Kimi hamallık, kimi çaycılık yapan 'atanamayanlar'ın hayatı, kitaplaşıyor. Gerçek yaşam öyküleri hayli dramatik

Atanamayan öğretmenlerin mücadelesi sürüyor. Türkiye'de eğitim fakültelerinden yılda 50 bine yakın mezun çıkarken milli eğitim her yıl ortalama 20 bin yeni öğretmen atıyor. Sendikalara göre 300 bin, MEB'e göre 100 bin öğretmen açığı var. Sendika verilerine göre atama beklerken yaşamına son veren öğretmenlerin sayısı 18'i buldu. İnşaat işçiliği, hamallık yapan öğretmenlerin sayısı artıyor. Son olarak Çorlu'da ücretli öğretmenlik yapan din kültürü öğretmeni Ahmet Fazlı, yazları ücret alamadığı için çalıştığı okulda hamallık yaparken kalbine yenildi. Kanser hastası öğretmen Şafak Bay'ın öncülüğünde kurulan 'Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu' ise 327 bin kişinin sesini duyuruyor. Yaşam öyküleri platformun sitesinden yayınlanıyor. Eğitim-Sen uzmanları Deniz Yıldırım, İlker Akçasoy ile Ankara Tabip Odası uzmanı Kansu Yıldırım ise atanamayanların öyküsünü kitaplaştırıyor. İşte kitapta yer alacak o yaşamlar:

ÖĞRENCİLERİN YIKAN SORUSU
Ataması yapılmayan bir sosyal bilgiler öğretmeni (Diyarbakır): 5 yıldır KPSS'ye hazırlanıyorum. Üniversiteyi bitirdikten sonraki hayal kırıklığım, atamamın yapılamamasının da ötesinde oldu. Çevredeki bakışlar bunaltıyor. 'Yine mi giremedin?' bakışları bunlar. Ücretli öğretmen olarak çalışırken müdür 'Yerine atama yapıldı, işine son verildi' dedi. Öğrencilerim 'Öğretmenim, siz öğretmen değil miydiniz?' diye sordu bana.

AKLIMDA BÖYLE BİR HAYAT YOKTU
ASlI (Ankara): 3 yıldır ataması yapılmayan bir İngilizce öğretmeniyim. KPSS bizi ölçen bir sınav değil. Orada bir tane bile İngilizce soru sorulmuyor. Branşımla hiç ilgisi yok. Annem temizlik şirketinde taşeron işçi, asgari ücretle çalışıyor. 4 kardeşiz, en büyükleri benim. Şu anda sekreterlik yapıyorum. Üniversiteye girerken aklımda böyle bir hayat yoktu.

KPSS YUVAMI YIKTI
MEFTUN (Çorum): 2000'den beri KPSS'ye giriyorum. KPSS yüzünden eşimden ayrılmak zorunda kaldım. Atamam olmayınca kredi çekip internet kafe açmıştım. 2002 krizi her şeyimi aldı. Evliliğim sadece 7 ay sürdü. 1 puan farkla atamam yapılmadı. İnşaatlarında tesisatçılık öğrendim. 35 yaşıma geldim. Hiçbir şeyim yok. Evlenememişim, baba olamamışım özgüvenim bitti.

YEŞİL KART ALIRKEN ÇOK UTANDIM
AYDIN (Iğdır): 11 aylık çocuğum var, gelirim yok. Çocuğum için yeşil karta başvurdum. Muhtar yüzüme baktı ve utancımdan yerin dibine girdim. 2003'ten bu yana her yıl KPSS'ye girdim F tipi hayat yaşıyorum. Mutfakla odam arasında mekik dokuyorum. 2009'a kadar evlenmemek için direndim. Yanıma org ve bağlama alarak düğünlere çıktım. Ücretli öğretmenlik yaparken yerime kadrolu geldi.
Eşime söyleyemedim. Evden takım elbisemi giyer çıkardım, çarşıda müsait bir yerde oturur KPSS'ye çalışırdım. Akşam da okuldan dönüyor gibi eve dönerdim.

İNŞATTA İŞÇİ OLARAK ÇALIŞIYORUM
SELHAN (Van): Bitlisliyim, Van'da yaşıyorum. İnşaat işçiliği yapıyorum. Bu adaletsizliği kabullenemiyorum. Benim tek isteğim var, bu ülkenin bir yere gelmesi, ilerlemesi. Dünya kadar borcum var. Bir ışık yakmak için Ankara'ya geldim. Atatürk öğretmenleri Kurtuluş Savaşı'na göndermedi, eğitim aksamasın diye. Şimdi geldiğimiz yere bakın. Cahil bir toplum işlerine geliyor. Ben üretken, sorgulayıcı beyinler yetiştireceğim, onun için atanmak istiyorum.

HAYALİ BİLE ARTIK UZAK
DENİZ (Mersin): Ataması yapılmayan, kanser hastası Şafak Bay'ın abisiyim. 8 yıldır atama bekliyorum. Çorap satarak, garsonluk yaparak geçimimi sağladım. Gece bekçiliği, boyacılık yaptım. Önceden öğretmenlikle ilgili hayal kurabiliyordum, artık hayali bile uzak Gidiyorsun dershaneye, 200 TL teklif ediliyor. Bu kadar mı değersiziz? Güvencemiz yok, paramız yok... Kardeşim Şafak'ın mücadelesini bütün Türkiye gördü.

YAZIN AMELE KIŞIN ÖĞRETMEN
ALİ (Ankara): KPSS'ye 5'inci girişim. Annem ev hanımı. Babam inşaat ustası. 7 kardeşiz. kardeşlerimin 2'si halen üniversitede okuyor. Yazları inşaatta çalışıyorum. Kışın da ücretli öğretmenlik yapıyorum. Sürekli KPPS'de ne yaptın sorularına cevap vermek istemiyorum. Yeğenlerim üniversiteye girdi, mezun oldu, birlikte sınava giriyoruz.

SEN NİYE ATANAMIYORSUN DİYORLAR
ZUHAL (Mersin): Garsonluk yaptım, dershanede çalıştım. Ben doğulu bir ailenin kızıyım, ister istemez bir baskı yaşıyorsun. Kendini kanıtlayabilmen için ekonomik özgürlüğünün olması gerekiyor. Öğretmen olman veya dört yıllık bir üniversite mezunu olman hiçbir şeyi değiştirmiyor. Paranı kazandığın anda ailendeki bireylerin sana verdiği değer değişiyor. 'Öğretmensin niye yapmıyorsun bu işi?', 'Her defasında 20 bin öğretmen atanıyor, sen niye atanamıyorsun?' İnsanlar zekanı bile sorgulamaya başlıyor. İntihar eden arkadaşlardan bir tanesi bir çay ocağında çalışıyor ve sanırım patronu bardağı kırdığı için fırça atıyor ve o kişi gidip kendini asıyor.

kıvanç el-akşam

YAŞAMAK İSTEMİYORUM,HAYAT SIKIYORDOĞAN ÇAĞLAR
BEN 6 ÇOCUKLU BİR AİLENİN ENBÜYÜĞÜM.EVLİYİM.BABAM İNŞAAT USTASI.3 KARDEŞİM ÜNİVERSİTE OKUYOR,İKİSİDE İLKÖĞRETİMDE OKUYOR.ANNEM BEL FITIĞI VE MİGREN HASTASI.BABAM BÖBREK HASATASI,YEŞİL KARTIMIZ BİLE YOK.ÜNİVERSİTEDEN 2007 YILINDA MEZUN OLDUM.BİR ÇOCUĞUM VAR.BABAM HALA İNŞAATLARDA ÇALIŞIYOR.52 YAŞINDA.İŞ OLMAYINCA EVDE TAM BİR SEFİLLİK YAŞANIYOR.BEN İŞSİZİM.ÇOCUĞUMA MAMA ALACAK PARAM YOK.OĞLUM 14 AYLIK.EVİM KİRA.BABAM GÖZÜMÜN ÖNÜNDE ERİYOR,ANNEM ERİYOR,DOKTORA GÖTÜREMİYORUZ.KİM DUYACAK SESİMİ KİM
27 Ağustos 2010 Cuma 22:23 aktifhaber
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pzr Ekm 05, 2008 7:23 pm    Mesaj konusu: Saçan'In i$kenceleri Kitaba Girdi Alıntıyla Cevap Gönder

Ali BAYRAMOĞLU
2008'de işkenceden ölenler…
15 Ekim 2008 07:04
YeniŞafak

Şu ifadeyi dikkatle ve birlikte okuyalım:

"Kabul bölümünde jandarma arama için tüm elbiselerimizi çıkarmamızı istedi. Kabul etmeyince astsubay rütbeli kısa saçlı, renkli gözlü şahıs ahşap copla vücudumuza ve kafamıza 2-3 dakika vurdu…

Elbiselerimiz zorla çıkartıldı...

Salı sabahı koğuş sayımında ayağa kalkıp sıraya girmediğimiz için 4-5 infaz memuru su doldurma maşrapası, kapı açmakta kullanılan demir kol, plastik sandalye, tekme tokatla vücudumuza 5 dakika; salı akşam yoklamada aynı gerekçe ve aletlerle 15 infaz koruma memuru 15 dakika darp etti…"

Bu sözler işkenceden ölen tutuklu Engin Ceber'in arkadaşı Orhan Gün'e ait…

Engin Ceber, dergi satıp açıklama yaptığı için gözaltına alındı, tutuklandı ve on iki gün sonra işkenceden öldü.

Dün, tüm gazete ve televizyonlar ondan söz ediyordu.

Engin Ceber bu ülkede işkenceden ölen sayısız insanın sonuncusu…

2008 yılındayız. İşkenceye sıfır tolerans diye yola çıkan bir siyasi iktidar yönetimde. Ve bir genç gördüğü işkence sonrası ölüyor…

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, olay üzerine, dün, 'Devletim ve hükümetim adına yakınlarından özür diliyorum. Sorumluları kimse, sonuna kadar gidilecektir. Kimsenin şüphesi olmasın' diyordu.

Şöyle devam ediyordu:

'Yasaların kendine verdiği yetkiler sonucunda, ölüm olayında sorumlulukları olabileceği düşüncesiyle, iki infaz koruma ikinci müdürü, koruma başmemuru, infaz koruma memuru ve tutukluyu görmeden sağlam raporu veren cezaevi doktorunun da aralarında bulunduğu 19 görevlinin, geçici olarak görevden uzaklaştırılması kararı alındı. Üzerine hassasiyetle gidiyorum, soruşturma genişletildikçe sayı artabilir. Türkiye'de bu dönemde, böyle bir olay meydana geldiği için son derece üzüntülüyüm. Adalet Bakanı olarak, dakika dakika takip ediyorum. Türkiye'yi böyle bir durumla karşı karşıya getirenler, her kimse cezalandırılacaktır…"

Bu da bir ilk…

İlk defa bir Adalet Bakanı "işkence"den dolayı toplumdan ve işkence mağdurunun yakınlarından özür diliyor.

İlk kez işkenceciler ve göz yumanlar hızla açığa alınıyor…

İlkler önemlidir ama, söz konusu olan işkence, işkenceden ölüm, işkencenin tutukevinde yapılması, toplu dayakta jandarmanın ayrı, infaz memurlarının ayrı yer alması, hiçbir özürü, hiçbir açıklamayı anlamlı kılmıyor.

İnsanın kanı donuyor…

Ama şaşırtıcı değil…

Üç darbe görmüş, binlerce gencine işkence reva görmüş bir ülkede zihniyet kolay değişmiyor.

Kamu görevlileri, kamu gücüne sığınarak kaygısızca adam dövmeye, kimliğe göre zulmetmeye yatkınlarsa, alınacak yol çok demektir.

Bir zihniyet istemediğini, beğenmediğini, karşı olduğu pervasızca, hukuk dinlemeden, kurala bakmadan, vicdanı bir kenara bırakarak katletmeyi makul görüyorsa, yol gerçekten daha çok uzundur.

Biz bu ülkede hâlâ sorunları çözebilmek için, binlerce insanın canına mal olmuş, terörü azdırmış OHAL'i, OHAL'in ima ettiği üstü açık ve kapalı işkence mantığını, otoriterleşmeyi çare olarak görmüyor muyuz?

İki gün önce davasının yeni bir celsesi görülen Hrant Dink bu mantıkla öldürülmedi mi? Tutukevinde dayakla değil, ama kamu sahasında, gözler önünde, önceden bilinerek, gizlenerek öldürülmedi mi?

Bir yüzbaşı albayını, "Biliyordu, gizledi, başkalarını susturdu" diye suçlamadı mı? Benzer bir gelişme emniyet içinde de yaşanmadı mı?

Adalet Bakanı'nın açıklaması ve yaptıkları yerinde. Ama kamu otoritesinin asıl görevi bunların olmamasını, işkencecilerin at koşturmamasını sağlayacak bir kamu düzeni oluşturmak değil midir?

ALİ BAYRAMOĞLU - YENİ ŞAFAK
alibayramoglu@tnn.net

22 Ekim 2008 18:38

CNNTürk'te Editör adlı programı hazırlayıp sunan Gürkan Zengin, üniversitelerde başörtüsü serbestliği getiren yasayı iptal eden ve dün de gerekçeli kararı açıklayan Anayasa Mahkemesi'ni eleştirdi.

"Türkiye’nin üniversite çağına gelmiş kızlara verdiği mesaj açık:

Başını örteceksen burada yükseköğretim yapmayı aklında çıkart. Ya da paran varsa git yurtdışında oku. Türkiye’deki hâkimler bu mesajı ‘’gerekçeli kararıyla’’ neredeyse 20 yıldır tekrarlayıp duruyorlar.

Bu mesajı vermek için Anayasa’yı gerektiğinde eğip bükmekten de çekinmiyorlar.

Başını örtene yüksek öğretim yasağı ne Avrupa’da var ne de Amerika'da. Hiçbir demokratik hukuk devletinde üniversite çağına gelmiş bir insan böyle bir yasaklama yok. Fransa’da da yok oradaki sınırlama lise için geçerli üniversite için geçerli değil.

Yüksek öğretim evrensel bir insanlık hakkı.

Türkiye bu hakkı kendi çocuklarından esirgiyor. İnanç özgürlüğü ile yüksek öğretim hakkı birbiriyle çelişen çatışan kavramlar değildir. Türkiye’nin Müslüman bir ülke olması, bu yasaklamaların bir gerekçesi olamaz.

80 yıldır çocuklarını okutmak için çırpınan Türkiye, gelen o kızlara okul kapsıdan ‘okuma!’ diyebiliyor. Türkiye’de sistem her kritik kararıyla kriz üretmeye devam ediyor.

moralhaber.net

Çeber'in Dövülmesini Anlattı

24 Ekim 2008 15:30Engin Çeber'in işkenceden ölümüyle ilgili soruşturmada gardiyan ifade verdi. Çeber'in dehşet dövülme anlarını anlattı.. İşte kan donduran muamele..

İstanbul Bakırköy Başsavcılığı, Metris Cezaevi’nde işkence sonucu yaşamını yitiren Engin Çeber’in ölümüyle ilgili soruşturmada tanık gardiyanların ifadelerine başvurdu.

Başgardiyanlardan Y.A., mesai arkadaşlarının Çeber’i nasıl dövdüğünü anlattı. Revirde görevli gardiyanların anlatımları da cezaevi doktorunun nöbetine gelmeden muayene yapmış gibi rapor düzenlediğini ortaya koydu. Gardiyanların anlatımları şöyle:

‘Yanına yaklaşıp ‘Yapma’ dedim’

Y.A.: Metris Cezaevi’nde ‘ser başgardiyan’ olarak görev yapmaktayım. 6 Ekim sabahı sayımda, koğuş içerisinden ‘kalkacaksın, kalkmam’ şeklinde gürültüler gelmesi üzerine, koğuşa girdik. Çeber yere diz çökmüş vaziyetteydi. Bir tutuklu Çeber için ‘hasta’ dedi. O esnada benimle koğuşa giren N.K., bir eliyle Çeber’i kolundan tutup kaldırmaya çalışırken, diğer eliyle suratına 2-3 kez tokatla vurdu. Yanına yaklaşarak ‘yapma’ dedim. 7 Ekim sabah sayımında aynı koğuşa geldik. Beş gardiyan koğuşa girdi. İçeriden yine ‘kalkacaksın, kalkmayacaksın’ tartışması duyunca içeri girdim.


Tartışma ilerlemesin diye ‘tutanak tutun’ dedim. Çeber, bahçe kapısına yakın diz çöker vaziyetteyken S.A., avucunun içiyle S.E., elinin içiyle Engin’in kafasının üst kısmına, N.K. de yine avucunun içiyle Engin’in yüzünün iki yanına vurmaya başlayınca ‘durun’ diye bağırarak yanlarına koştum. N.K. eylemini sonlandırdı. Diğer ikisi devam ediyordu. Biri ‘bahçeye alın bunu’ dedi. S.E., Çeber’i yerde sürükleyerek bahçeye çıkarıyordu. Sürüklemeye başlamadan önce bir kez vurdu. S.E.’yi itekledim. İteklerken Çeber’e tekme salladı. Koğuştan ayrıldıktan 3-5 dakika sonra ‘hasta var’ dediler.

Muayene etmeden rapor

C.U.: Revir görevlisiyim. 30 Eylül’de koğuşlara giderek rahatsızlığı bulunan olup olmadığını sorduk. O tarihte nöbetçi olan kurum doktoru Y.S. kuruma gelmemiştir.

Ö.G.: Nöbetimde nöbetçi doktoru görmedim. Doktor benden bilgi de istemedi. Muayene defterinin ilgili bölümlerinin ne şekilde doldurulduğundan haberim yok
aktifhaber

Eri intihar ettiren dayağa tazminat
15 Ekim 2008

Kışlada komutan dayağına dur diyecek karar: AYİM üstü tarafından dövüldükten üç gün sonra intihar eden erin ölümünde komutanları kusurlu buldu.
Ersin BAL'ın haberi

Mahkeme, Milli Savunma Bakanlığı’nın erin ailesine 36 bin YTL tazminat ödemesine hükmetti

Askerde dayak için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) örnek bir karara imza attı. AYİM’in kararına konu olay 2005 yılında yaşandı. Ağrı’da askerlik yapan er, acemi birliğinden arkadaşı olan ve askerlik görevini Silopi’de yapan bir başka ere mektup gönderdi. Mektubunda bölük komutanı ve astsubayından yakınan er, her iki komutanı için de “O... çocuğu” ifadesini kullandı. Silopi’ye ulaşan mektubu kontrol eden askeri yetkililer, durumu Ağrı’daki bölük komutanına bildirdiler.

DAYAK HASTANELİK ETTİ

Bu duruma çok sinirlenen bölük komutanı üsteğmen ve bölük astsubayı, mektubu yazan eri feci şekilde dövdüler ve tuvalet temizleme görevi verdiler.

Dayak olayı, aynı gün birkaç kez daha devam etti. Aldığı darbeler nedeniyle yaralanan er, Ağrı Askeri Hastenesi’nde tedavi edildi. Arkadaşına yazdığı mektup nedeniyle dayak yiyen ve mahkemeye verileceğinden korkan er, bu korkusunu bölük arkadaşlarına ve telefonla konuştuğu ağabeyine anlattı. Korkusu daha da artan er, dayak olayından üç gün sonra Genelkurmay Başkanlığı’na, bölük arkadaşlarına ve ailesine mektup yazdıktan sonra, kendisini iple asarak intihar etti. Olayın ardından haklarında dava açılan bölük komutanı üsteğmen ve bölük astsubayı, “asta müessir fiil” suçundan mahkûm oldu.

Askere gönderdi cenazesini aldı

Askere gönderdikleri oğullarının cenazesini teslim alan aile Milli Savunma Bakanlığı’na karşı (MSB) toplam 300 bin YTL’lik tazminat davası açtı. Davayı inceleyen AYİM 2’nci Dairesi ise erin intiharının dayak olayının etkisiyle gerçekleştiğini belirterek, idarenin hizmet kusuru bulunduğunu tespit etti. Davacı aileye, 24 bin YTL maddi, 12 bin YTL manevi olmak üzere toplam 36 bin YTL tazminat ödenmesine hükmeden AYİM, karar gerekçesinde özetle şu hususa dikkat çekti: “...Devlet adına kamu hizmeti yürüten idarenin, bu hizmeti yürütürken kimsenin zarara uğramaması için gerekli özeni göstermesi gerekir.... Komutanların erleri dövmeleri zaafiyet yaratacak bir hizmet kusurudur. Bu durumda erin intiharı, şansi sebeplere bağlanamaz...” dedi.

akşam

Hıncal Uluç/Sabah

Çözüm umudunuz var mı?..

Kendinizi 70 yaşındaki Zülfü Çelebi'nin yerine koyar mısınız bir.. Diyarbakır'ın Dicle ilçesinde yaşayan Zülfü Çelebi'nin.. İkiz oğulları var.. Aslanlar gibi büyütmüş onları..
Birisi şimdi, Türk Silahlı Kuvvetlerinde vatan görevini yapıyor..
Öteki..
Öteki Kandil'de.. 3 yıldır PKK militanı.. Elinde silah emir bekliyor, kardeşinin ordusuna saldırmak için.. Aktütün'ü basanlardan biri de oydu kim bilir.. Aktütün'de şehit olanlardan birinin kardeşi olabileceği gibi..
"Allah çocuklarımı karşı karşıya getirmesin.. Allah oğullarımı birbirinin katili yapmasın" diye sabah akşam dua eden Zülfü Baba'nın yerine koyun bir an kendinizi.. Koyun ve düşünün..
Olaydaki dramı değil, lütfen gerçeği düşünün..
Ayni aile, ayni çevre içinde büyüyen, ayni çevrede, ayni dost ve arkadaşlarla yetişen, ayni eğitimi alan iki kardeşten birini Türk Silahlı Kuvvetlerine, ötekini bir terör örgütüne götüren ince çizgi nedir?.
Güneydoğu sorununun çözümü bu sorunun yanıtını verebilmemizden geçiyor.. Silahtan, askerden falan değil..
Şimdi, yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un karargâhının ve yeni iletişim bürosunun yanıtlamasını istediğim bir sorum var..
PKK ile otuz yıldan beri süren savaşın bilançosunu öğrenmek istiyorum..
1-Bu savaş için bugüne dek harcanan para nedir?.
2-Bu savaşta bugüne dek verilen zayiat nedir?. Kaç şehit?. Kaç gazi?..Kaç gencimiz, kolunu, bacağını, gözünü kaybetti ve çalışamaz hale geldi?. Kaç yaralımız oldu?.
İstediğim kesin rakamlar gelene dek beklememe gerek yok aslında.. Çünkü her iki sorunun yanıtının da çok ama çok büyük sayılar olduğunu herkes tahmin edebiliyor.. Ki bu bilançonun içinde boşaltılan köyler ve batıya göçlerin yarattığı sosyal maliyet yok..
Peki, bunca büyük maliyetin karşılığında bugün gelinen yer neresidir?. Çözüme ne kadar mesafedeyiz?.
Söyleyeyim. Başladığımız noktada.. Ufukta çözüm mözüm de görülmüyor.. "Görülüyor" diyen var mı?.
Olayın askeri tarafını yöneten Genelkurmay'ın yaptığı açıklamalar sizi tatmin ediyor, umut veriyor mu?.
Siyasal ve sosyal yönünden sorumlu sivillerin dedikleri içinize bir damla su serpiyor mu?. Zerre umutlanıyor musunuz?.
Terörle Mücadele Yüksek Kurulu imiş (TMYK).. Yayınladıkları bildiriye bakar mısınız?.
"Terörle mücadelemiz bütün mülahazaların üstünde devletimizin tüm kurumlarının etkin işbirliği ile her koşulda sürdürülecek ve alınan bütün tedbirlerin uygulanmasına kararlılıkla devam edilecektir.."
Vay anasını Sayın Seyirciler..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Orta Asya gezisini apar topar kesti. TMYK'yı topladı ve bu bildiriyi yayınladılar.. Dinleyince ne kadar rahatladınız, başınızı yastığa ne kadar rahat koydunuz değil mi?..
Hele bir de üstüne Devletin Başkanı Abdullah Gül'ün "Sözüm ona terör örgütü ayakta olduğunu göstermek için bu saldırıyı yapmıştır. Bedeli ne olursa olsun bu mücadeleye devam edilecektir. Bu saldırının hesabı sorulacaktır" dediğini duyunca içiniz nasıl buz gibi olmuş, nasıl derin bir "Ohh!.." çekmişsinizdir.
Geçiniz beyler.. Geçiniz ağalar.. Geçiniz paşalar!..
30 yıldır bu edebiyatı her şehidin ardından duya duya ezberledik.. Ama dönüp arkamıza baktığımızda durum masal.. Bir arpa boyu yol gitmemişiz..
Palavraya, edebiyata, hamasete karnımız tok..
Asker, sivil bir araya gelip, kamuoyunu tatmin edecek bir çözüm planını ortaya koymanız gerek.. Tutarlı ve hepsinden önemlisi inandırıcı..
Asker yıllardır "Ben savaşıyorum, ama dağa çıkış engellenmediği sürece bu savaş bitmez" diyor. Haklı olduklarını herkes kabul ediyor..
Peki dağa çıkış nasıl önlenecek?.. Zülfü Baba'nın bir oğlu bu vatan için silaha sarılırken, ötekinin Kandil'de kardeşine karşı silah kuşanmasının önüne nasıl geçilecek?.
Çözüm için savaşan asker de sözünü açıkça söylemeli.. Şehitleri verenler onlar. Onlara rağmen çözüm üretilemez, kendimizi kandırmayalım. Bu yüzden asker çözüm için neler düşündüğünü açıkça ifade etmelidir.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ "Bu benim işim değil. Ben savaşırım. Ötesini siviller bilir" demesin sakın..
Göreve geldiği hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetki ve sorumluluğu altındaki bir konuda asker adına kırmızı çizgiyi çeken "Genel af, menel af olmaz" diyen o değil mi, hem de savaşı kazanmanın yolunun PKK'ya katılımı önlemekten geçtiğini anlatırken..
O zaman, içinde af olmayan bir çözüm yolunu biliyor ve düşünüyor demektir.. Bize de açıklasın, biz de bilelim.. Tüm siviller bilsin bakalım, PKK'ya katılımın en kısa yolla önlenmesinin yolu askere göre nedir?.
Şimdi bakın!..
TMYK falan değil, içinde Cumhurbaşkanının, başbakan ve ilgili bakanların ve de tüm komutanların yer aldığı Milli Güvenlik Kurulu, DTP dahil, Meclis'teki muhalefet liderlerinin de davet edildiği tek gündemli bir toplantıda çözümün temel ilkelerini belirlemeli ve açıklamalıdır.
Kamuoyu artık, inanılır ve güvenilir bir çözüm planı bekliyor.. Yeni şehit listeleri ve dizi dizi cenaze törenleri değil..
Lütfen kendinizin bile inanmadığınız klişe nutukları ve bildirileri unutun.
Millet 30 yıl ve bunca kayıptan sonra gerçekçi bir çözüm planı ve nihai çözüm istiyor..
Tamam mı?.


Saçan'ın İşkenceleri Kitaba Girdi

05 Ekim 2008 09:07

Adil Serdar Saçan'ın İstanbul Organize Suçlarla şube müdürü olduğu dönemde yaptığı iddia edilen işkenceler bilimsel kitaba girdi.

Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan Adil Serdar Saçan'ın İstanbul Organize Suçlarla şube müdürü olduğu dönemde yaptığı iddia edilen işkenceler bilimsel kitaba girdi.

Türkiye'nin farklı üniversitelerinde görevli adli tıp uzmanı akademisyenler, çıkardıkları 'İşkence Atlası' isimli eserde Organize Şube'deki işkenceleri inceledi. Saçan'ın müdürlük yaptığı 1999 yılında gözaltına alınan Halil Müftüoğlu ve Hasan Basri Güner'e emniyette yapılan işkenceler kitapta ayrıntılarıyla yer aldı. Geliştirdikleri yöntemlerle yıllar önce yapılan işkenceleri bile tespit edebilen bilim heyeti böylece ilginç bir araştırmaya imza attı. Kitabı hazırlayan akademisyenler arasında, Saçan'ın işkence suçundan yargılandığı davalarda bilirkişi olarak mütalaa vermiş olan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da bulunuyor.

İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü, Adil Serdar Saçan döneminde işkencelerle gündeme geldi. Saçan hakkında çoğu işkence iddialarını içeren "görevi kötüye kullanma ve kötü muamele" suçlarından 39 dava açıldı. Saçan'ın devam eden işkence davalarından biri Kasım 1999'da Bilim Araştırma Vakfı (BAV) Adnan Oktar grubuna yönelik çete operasyonu sonucu gözaltına alınan kişilerin şikayetiyle açıldı. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren davada bilirkişiler İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Adli Tıp uzmanı Dr. Birgül Tüzün ve Adli Tıp asistanı Dr. Nabi Kantarcı, Saçan'ın talimatıyla işkenceye uğradığı iddia edilen endüstri mühendisi Halil Müftüoğlu ve Hasan Basri Güner'i inceledi. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen geliştirdikleri yöntemle işkence yapıldığını tespit eden akademisyenler, davanın görüldüğü mahkemeye rapor sundu. Fincancı, tespitlerini 2007 yılında 7 kişilik ekiple çıkardığı "İşkence Atlası" kitabına da koydu. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV)'ndan akademisyenlerce hazırlanan ve "İşkence Atlası-İşkencenin Tıbbi Olarak Belgelendirilmesinde Muayene ve Tanısal İnceleme Sonuçlarının Kullanılması" başlıklı kitapta Müftüoğlu'nun durumu "kaba dayak nedeniyle ptozis (göz kapağı, torbası düşüklüğü)" olarak yer aldı. Gözaltına alınmadan önceki ve sonraki fotoğraflarının konulduğu kitapta mağdur Müftüoğlu'nun kendilerine başvurmadan 6 yıl önce "künt travmaya" maruz kaldığı belirtildi. Kitabın 202'nci sayfasında, Müftüoğlu'nun sağ göz kapağının aralığının 12 mm, sol göz kapağının ise 10 mm ölçüldüğü, sol kapakta 2 mm düşme olduğu kaydedildi. Göz kapağı düşüklüğünün ameliyatla giderildiği; ancak vücutta kalıcı iz bıraktığı ifade edildi.

El bileğinden yüksüğe kelepçelenerek uzun süre kol ve bacak gerili şekilde kaldığını iddia eden Hasan Basri Güner'in omuz çıkığının kronik bir travmatik değişiklik olduğu, hastanın ifade ettiği 6 yıl önceki gözaltında maruz kaldığı travmayla uyumlu bulunduğu anlatıldı. Ayrıca, eklem bölgesindeki sıvı birikimi ve normal doku dışındaki bağ dokusu oluşumunun, bu yaranın eskiye dayalı olduğunu gösterdiği dile getirildi.

Adli tıp raporları eksik

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, geçtiğimiz aylarda görülen duruşmaya katılarak işkence yapıldığına dair mahkemeye verdiği mütalaasında, Müftüoğlu hakkında gözaltı sonrası düzenlenen "darp, cebir izi bulunmadığı" şeklinde ifadelerin yer aldığı adli tıp raporunu eleştirdi. Fincancı, bu tür ifadelerin adli tıp raporlarında yaygın olarak kullanıldığına dikkat çekti. Eski adli tıp raporunda "darp ve cebir yoktur" bilgisinin gerekçesine yer verilmediğini aktaran profesör, kendisinin hazırladığı raporların gerekçeli olduğunu belirtti. Fincancı, hastanın adli tıp anabilim dalında yapılan muayenesi, laboratuvar incelemesi dikkate alındığında gözaltı süresince yapılan muayenelerin bilimsel niteliklerinin eksik olduğunun anlaşıldığı bildirildi.

İşkence davası sürerken Adnan Oktar mahkûm oldu

Bilim ve Araştırma Vakfı Onursal Başkanı Adnan Oktar'ın çete suçundan mahkumiyet kararını avukatları temyiz edecek. Oktar ve arkadaşlarına yönelik operasyon gerçekleştiren dönemin Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın işkence ile aldığı ifadelerin karara dayanak oluşturması da temyiz gerekçelerinden birisi olacak. Mahkumiyet kararının hukuka aykırı olduğunu vurgulayan avukatlar, delillerin kabul edilmediğini ve savunma hakkının kısıtlandığını ileri sürüyor.

Adnan Oktar'ın da aralarında bulunduğu 18 sanık hakkındaki dava, önceki gün İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. 8 yıl süren davayı karara bağlayan mahkeme heyeti, Oktar'ı Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesine göre "çıkar amaçlı örgüt kurmak ve yönetmek" suçundan mahkum etti. Dava sonucunu değerlendiren Oktar ve bir kısım sanıkların vekili Kerim Kalkan, kararı temyiz edeceklerini bildirdi. Daha önce mahkemenin verdiği davanın zamanaşımından düşürülmesi kararının Yargıtay'ca bozulduğunu hatırlatan Kalkan, bundan sonra yeniden başlayan yargılamada heyetin olumsuz tavırlara girdiğini ileri sürdü. Kalkan, bu sürede mahkemeye verdikleri delillerin dikkate alınmadığını ifade etti.

Saçan'ın işkenceleri animasyonla anlatılmıştı

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi eski Müdürü Adil Serdar Saçan'ın da aralarında bulunduğu 8 emniyet görevlisi hakkında, Adnan Oktar'la birlikte 27 kişiye gözaltında bulundukları 6 gün boyunca işkence yaptıkları iddiasıyla dava açıldı. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden davanın önceki duruşmalarında Oktar'ın avukatları işkence iddialarını kanıtlamak için çeşitli yollara başvurdu. Avukatlar Organize Şube'de yapılan işkenceleri animasyonla anlatan bir CD hazırlayarak mahkeme heyetine sundu.
aktifhaber

08 Ekim 2008 Çarşamba
İşkenceye 10 numara tolerans

Yargıtay, İzmir'de gözaltında ölen Alpaslan Yelden için 8 polise verilen hapis cezasını bozdu. Gerekçe: polisler beraat etmeli
Bahri KARATAŞ

İZMİR - Bir cinayet soruşturması kapsamında evinden gözaltına alınan zanlı Alpaslan Yelden'in Emniyet'te sorgulanırken fenalaşınca götürüldüğü hastanede ölmesi üzerine 8 polise ‘kastı aşan müessir fiil’ suçundan verilen 3 yıl 4'er ay hapis cezası, Yargıtay tarafından bozuldu. Bozma kararında sanıkların beraat etmesi gerekirken ceza verilmesi gerekçe gösterildi.

Alparslan Yelden bir cinayet soruşturması kapsamında 2 Temmuz 1999 tarihinde, İzmir Emniyeti Asayiş Şube Müdürlüğü Faili Meçhul Olayları Araştırma ve İnceleme Büro Amirliği'nde görevli polisler tarafından evinden gözaltına alındı. Yelden'in ailesi oğullarından herhangi bir haber alamayınca aramaya başladı. Ailesinin 3 gün sonra Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bulduğu Yelden, 14 Temmuz'da öldü. Gözaltında işkence yapıldığı ileri sürülen Yelden'in, polisler tarafından hastaneye getirildiği anlaşıldı. Yapılan otopside, vücudunun çeşitli yerlerinde travmatik bulgulara rastlandı.

Alpaslan Yelden'in ölümü üzerine aralarında başkomiser ve komiserlerin de bulunduğu 10 polis hakkında ‘işkence sonucu ölüme sebebiyet vermekten’ kamu davası açıldı. İzmir 2'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılama sonucunda 8 sanık hakkında 17 Mayıs 2006 tarihinde ‘kastı aşan müessir fiil’ suçundan 3 yıl 4'er ay hapis cezası verildi, iki kişi beraat etti. Bu karar, hem sanık polisler hem de Yelden Ailesi tarafından temyiz edildi.

Dosyayı inceleyen Yargıtay 1'inci Ceza Dairesi, sanıkların beraat etmesi gerekirken, ceza verildiği gerekçesiyle mahkumiyet kararını bozdu. Bozma kararının ardından İzmir 2'inci Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın yeniden görüleceği belirtildi.
radikal

Gözaltında yine şüpheli ölüm
Taraf/GÜRKAN ÖZTEKİN - Istanbul - 22.10.2008



İstanbul Bağcılar’da gözaltına alındıktan sonra ölen Ahmet Laçin’in eşi polisi suçladı: Kocam polis merkezinde baygındı. Sargı bezleri içinde hastaneye götürdük. Karakolda dövüldü


İstanbul Bağcılar’da gözaltına alındığı karakolda dövülerek öldürüldüğü iddia edilen Ahmet Laçin gözyaşları arasında toprağa verildi. Laçin’in imam nikahlı eşi Tuğba Poyraz, “Gece alınıyor. Hastane yerine karakola götürüyorlar. Evime gelen polisler çocuğuma çikolata, cips gibi hediyelerde getirdi. Eşimi bana ölü teslim ettiler” diyerek feryat etti.

KARAKOLDAN HASTANEYE • İddialara göre Tornacılık yapan Ahmet Laçin, 12 ekimde gece saat 01:00 sıralarında hırsızlık yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Bağcılar Polis Merkezi’nde ifadesi alınan Laçin, savcılığın talimatı doğrultusunda serbest bırakıldığı öne sürüldü. Laçin, 14 ekimde karın ağrısı şikayetiyle Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Burada yoğun bakıma alınan Ahmet Laçin önceki gece 03:00 sıralarında hayatını kaybetti. Laçin, dün Habibler Köyü Yayla Mezarlığı’nda toprağa verildi.

HESABINI KİM VERECEK • Cenazede gözyaşı döken Laçin’in eşi Tuğba Poyraz, savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, “Kocam polis merkezinde baygındı. Sargı bezleri içinde hastaneye götürdük. O gün nöbetçi olan tüm polislerden davacıyım. 1,5 yaşındaki kızım Sıla’yla ortada kaldık. Bunun hesabını kim verecek. Evime haber vermeye gelen sivil polisler çocuğuma çikolata, cips gibi hediyelerde getirdi” dedi.

DARP İZLERİ VARDI • Ahmet Laçin’in ağabeyi Ali Laçin ise kardeşinin yediği dayak nedeniyle öldüğünü ileri sürerek, “Kardeşimin düştüğünü söylüyorlar. Başında darp izleri vardı. Omuzunda morluk vardı. Düşen bir adamın vücudu öyle morarmaz” diye konuştu.

EMNİYET: YÜKSEK BİR YERDEN DÜŞTÜ • Dövme iddialarını redden polisin olayla ilgili açıklaması şöyle: “155 polis imdata yapılan ihbar üzerine ekiplerimiz olay yerine gittiklerinde bir şahsın kaçtığını görüyor. Ekiplerimiz peşinden şahsı kovalarken yüksek bir yerden düşerek yaralanıyor. Olay yerine çağrılan 112 ambulansla ekiplerimiz eşliğinde Vakıf Gureba Hastanesi’ne kaldırılıyor. Burada Ahmet Laçin tedaviyi kabul etmiyor. Bunun üzerine ekip otosuyla gözaltı raporu gerektiği için Bağcılar Devlet Hastanesi’ne götürülüyor. Burada yapılan ilk muayenesinin ardından da Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılıyor. Burada tedavisi yapıldıktan sonra alınan raporla Bağcılar Polis Merkezi’ne götürülüyor. Kesinlikle kendisini dövme olayı yok.”
Öte yandan Laçin’in gözaltına alındığı gün polise verdiği ifadesinde, “Sarhoştum. Polisler kovalamaya başladı. Kaçarken düştüm. Hırsızlık yapmıyordum” dediği öğrenildi.

İŞKENCE CAİZ DEĞİLDİR • Ahmet Laçin’in cenaze namazını kıldıran imam Hamit Turan, “Dinimizce işkence caiz değildir. Biz kimsenin günahını alamayız. Ancak bu kadar basın mensubu buraya geldiyse bir şüphe vardır. Herkes yanılabilir, yargı yanılabilir ancak Allah katında bunu yapan varsa hesap verir” dedi.

BİR İŞKENCE İDDİASI DA BEYOĞLU’NDA • Hakkında tutuklama kararı çıkan ancak cezaevine götürüldüğü sırada polis otobüsünden kaçan 19 yaşındaki Ç.K’yı yakalamak için İstanbul Beyoğlu’nda bazı evlere baskın düzenleyen polis M.R.G.(24), E.K. (21), H.G.(18), C.Y. (32) ve İ.Ş.K. (32) adlı beş genci gözaltına aldı. Daha sonra adliyeye sevkedilen gençler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Beş genç, işkence iddiasıyla polis hakkında suç duyurusunda bulundu.

taraf

UMUR TALU

Huzursuz bir ruhun zamanaşımında yorulmuş vicdanı konuşacak bir gün

Canın...
Kanın...
Darbenin...
Darbecinin...
Çetenin...
Çetecinin...
Suikastın...
Cinayetin...
Katliamın...
Devlet elinin "arkasındaki gerçek" için mahkeme kurulmuş yurdumda, bir yandan da "dünün hakikati, bugünün zamanaşımı"nın boşluğuna atılıyor.

Birileri onları bombalayıp kurşunlayıp parçalayıp öldürmeseydi...
Sonra ne olurlardı, mutlu mu olurlardı, hayatta mı kalırlardı, çoluk çocuğa mı karışırlardı, kitap mı yazarlardı, emekliliğe mi uzanırlardı, bilinmez ama...
50'lilerinde olurlardı.
Oysa, "Beyazıt Meydanı" nda düşüverdiler.

30 yıl önce, 16 Mart'ta onları "bombalayarak katletmek üzere", bugünün tabiriyle "organize işler" olmuştu.
Ülkücü parmağına polis tırnağı, polis tırnağına asker dirseği, hepsine devletten parmak izli patlayıcı karışmıştı.
Beyazıt Meydanı'nda, İstanbul Üniversitesi önünde patlatılan bomba, sıkılan kurşun, korunan saldırgan, gizlenen gerçek, örtülen organizasyon 30 yıl kanlı elleriyle yaşadı.
(Katillerden de sonra kazayla, cezayla, ecelle ölen oldu elbet!)
Hatice (1957), Baki (1956), Ahmet Turan (1955), Abdullah (1956), Hamit (1954), Cemil (1956), Murat (1954) öldürüldüler ya, benim de akranlarımdı; o gün o meydana koşmuştuk ya; hak, hukuk, hakikat arayan elleri o gün iki yakamızda kaldı.

90'ların başında boşluğa atılan davayı yeniden açtıran, bir ailenin muhtemelen onca yıl sızlayan vicdanı ile "olaya karışan zanlı evlatları"nın da sonradan öldürülmesi oldu.
Epeyce müdahil vicdan çıktıysa da, "itiraf" eden, "ihbar" eden, "açıklayan" başka vicdan çıkmadı.
Hukuk da vicdanını bulamadı. Hakikati kurcalamadı.
Belki de, Susurluk'a, Ergenekon'a mergenekona gelmeden, esas "Gladio" ("Kontrgerilla") yapısı bu davayla ortaya çıkabilecekti.
Belgeler, ihbarlar, üst kapamalar hepsi orada duruyordu.
Üstler, üstlerindeki örtüleri asla kaldırmadılar.
"Bombalı katliam" adeta geleceğini ilan etmiş, işbirlikçilerini, yatakçılarını, koltukçularını, değnekçilerini harekete geçirmişti.

Bu 20 yaş gençleri, 30 yıl sonra hâlâ orada yatıyor.
Davalar "zamanaşımı" boşluğuna atılıp bir memleketin en rezil hakikatleri, polis, asker, sivil tüm işbirlikçilerini korumak üzere gizlenmek istense de, meydandaki ruhlar huzursuz; yaşayan katliamcılar da asla huzur bulamayacaklar.
Bir gün içlerinden biri, daha fazla şey anlatacak mutlaka.
Ya son nefesinde, ya biraz önce.

Türkiye, "darbe girişimi, darbe kışkırtması, katliam ve cinayetler" le iddianamesi hazırlanmış bir davada "hakikatler ile hukuk" arıyor gibi yapıyor bir yandan...
Bir yandan da, katili belli, tetikçisi, işbirlikçisi belli, "ABD kuklası" darbecisi, darbesi belli davaları, sanki gökten bir bomba düşmüş gibi, sanki 7 genç bir masalın uyuyan prens ve prensesleriymiş gibi, sanki gençlerin cesetleri üstünde darbe tezgâhlayanlar ebediyen masum kalabilirmiş gibi, uzayın boşluğuna fırlatıp atıyor.
O gençlerin iki elleri aslında katillerinin de yakasında ya...
Birisi bir gün dayanamayacak, huzursuz kan kırmızı ruhu bir türlü yatışamayacak, vicdanı zamanaşımına kaçamayacak, anlatacak!

Yayın tarihi: 22 Ekim 2008, Çarşamba
Web adresi: http://www.sabah.com.tr/2008/10/22//talu.html

Herkesin bildiği bin ölümü itiraf etti...

ECEVİT KILIÇ 22.10.2008

Susurluk hükümlüsü Ayhan Çarkın, "1000 kişi öldürdüm" itirafıyla 12 yıl sonra yeniden gündemde. Çarkın, geçmişte Güneydoğu ve Sapanca üçgenindeki cinayetler ile Perpa baskınının kilit ismiydi..

Aslında onu en iyi anlatacak sözcük "Rambo" olmalı. Zaten birlikte operasyona gittiği arkadaşlarından kendisine "Rambo" demelerini istiyordu. "1000 kişiyi öldürdüm" diyen bir kişi başka nasıl tanımlanabilir ki... Ama bunu itiraf ederken mutlaka yanına şu notu düşüyor: "Bütün bunları emir komuta zinciri içinde yaptım."

HOCASI KORKUT EKEN
"Öldürmek görevimdi" diyen Ayhan Çarkın, Erzurum'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak 1962'de doğdu. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle liseyi bitiremedi. Ama yıllar sonra, Susurluk davası sırasında o günleri çabuk unutmuş olacak ki liseyi bitirememe gerekçesini "terör" diye açıkladı. Çarkın'ın hayatı PKK'nın 1984'te eylemlerine başlamasıyla değişti. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde PKK'yla mücadele amacıyla açılan "Özel Harekâtçı" kursuna katılmasıyla 1985'te polislik mesleğine adım attı.

YARGISIZ İNFAZ
Özel Harekât kursundaki hocası 'efsane yarbay' Korkut Eken'di. Kırsal alanda da operasyon yapma ve her türlü silahı kullanacak şekilde eğitim alan Çarkın, mezun olur olmaz da Özel Tim polisi olarak Diyarbakır'da göreve başladı. Çarkın, Özel Timcilerin Güneydoğu'daki amiri İbrahim Şahin'in en sevdiği isimdi. Şahin'e göre Çarkın, "Tanıdığı en korkusuz polis"ti. 4 yıl görev yaptığı Güneydoğu'da kent içinde düzenlenen sayısız hücre evi operasyonuna katıldı. Bu süre içinde 'ünlü' bir polis olmuştu; görev aldığı ev baskınları en fazla beş dakika sürüyor ve evlerden sağ çıkan olmuyordu. Ama baskın düzenlendiği evlerin kaçının örgüt evi olduğu, kaçında da masum insanların yaşadığı hala tartışmalı. Amiri İbrahim Şahin, İstanbul'a geldiğinde Çarkın'ı da yanına aldı. Yeni görevi Dev-Sol operasyonlarıydı. İlk olarak 12 Temmuz 1 9 9 1 ' d e N i ş a n t a - şı'nda bir eve düzenlenen ve 11 kişinin öldürüldüğü operasyona katıldı. Öldürülen kişilerin yakınlarının başvurusu üzerine AİHM, Türkiye'yi bu operasyonda yargısız infaz yapıldığı gerekçesiyle mahkûm etti. Çarkın'ın görev yaptığı ikinci operasyon ise 16 Nisan 1992'da Çiftehavuzlar'daki eve yapıldı. Evdeki 3 kişi öldürüldü.

BERAAT ETTİ
Çarkın ve 20 polis yargısız infaz gerekçesiyle yargılandı ancak beraat ettiler. Çarkın ardından bu kez de faili meçhul cinayetlerle ortaya çıktı. Katliam hükümlüsü Abdullah Çatlı'nın ekibindeydi artık. Yanında kendisi gibi Özel Timci olan Ayhan Akça, Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy da vardı. Bolu-Sapanca- Düzce üçgeninde Kürt işadamlarının öldürülmesinde görev aldığı konuşuldu.
sabaH
Ergün Babahan
Birileri kollamasa böyle olur muydu
Kürt meselesi ve terör
Birileri kollamasa böyle olur muydu
Susurluk'un kilit isimlerinden Ayhan Çarkın, önceki akşam Arena programında çarpıcı açıklamalarda bulundu.
En iddialı lafı, "Bine yakın kişiyi öldürmüşümdür" oldu.
O bu sözü elbette "Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir" kapsamında söyledi.
Terörle mücadele kapsamı içine aldı.
Ama insan arşivlere bakmadan bile Çarkın ve arkadaşlarının adının karıştığı olayları hatırlayabiliyor.
Ömer Lütfü Topal cinayetinden ev baskınlarına, Perpa'dan Susurluk üçgenindeki faili meçhullere kadar.
Üstelik bunların hiçbiri gizli saklı, bilinmeyen olaylar değil.
Çarkın ve arkadaşlarının yargı önüne çıkıp şöyle bir hesap verdiği olaylar.
Ama o zaman devlet adına karar veren birileri bu olayların tam olarak üstüne gidilmesini önledi.
Bunların hesabı sorulmadığı için Ergenekon sanıkları bu kadar pervasız davranabildi.
Arkada hep onları koruyup kollayacak bir güç olduğuna inanan insanlar, eski hamam eski tas düşüncesiyle bildiklerini yapmaya devam ettiler.
Danıştay baskını, Cumhuriyet gazetesine bomba, Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı bu anlayışın bir sonucudur.
Susurluk'un hesabını soramayan devlet bugün körtopal Ergenekon olayının üstüne gidiyor.
Ama yine de eski defterler açılamıyor bir türlü.
16 Mart İstanbul Üniversitesi baskını zamanaşımına uğrayabiliyor mesela.
Veya Susurluk'un kilit isimlerinden biri eylemlerini televizyon ekranlarından övünerek anlatabiliyor.
Artık asıl olan geçmişin ve özellikle yakın geçmişin olaylarının üzerine gitmektir.
Susurluk'u tam olarak aydınlatmadan Ergenekon aydınlatılamaz.
Çünkü ikisinin de mantığı aynıdır.
Devletin bekası için yargı ve infaz yetkisinin silahlı kamu güçlerince tek elde toplanması.
Terörle mücadele adı altında kendilerine "düşman" gördükleri veya davalarına hizmet edeceğine inandıkları masum insanların "imha" edilmesi.
Hiçbir hukuk devletinde göremeyeceğimiz cinsten olaylar bunlar.
Düne kadar görmeye devam ettik çünkü sorumlularına kimse hesap sormadı, soramadı.
Türkiye irticacı terör teranesiyle kaosa bulanmadığı için şimdi yeniden yükselen bir PKK terörüne tanıklık ediyoruz.
Artık 1 numaraları bilmesek de, oynanan oyunu net biçimde görüyoruz.
Ama görmek yetmez.
Defterler açılmalı ve hesap sorulmalı.
Yoksa tekrar başa dönmek işten bile değil
sabah

Diyarbakır'da 6 Çocuk Tutuklandı
24 Ekim 2008 18:08

Diyarbakır'da 5'i ilköğretim okulu öğrencisi 6 çocuk tutuklandı.

Diyarbakır'daki izinsiz gösterilerde, gözaltına alınan 5'i ilköğretim okulu öğrencisi 6 çocuk, "Terör örgütüne üye olmak" ve "Örgüt adına suç işlemek" iddiasıyla tutuklandı.
Diyarbakır'da 20 Ekimde gerçekleştirilen izinsiz gösterilerde polise taşlı saldırıda bulundukları gerekçesiyle gözaltına alınan 5'i ilköğretim okulu öğrencisi 6 çocuk, Emniyet Müdürlüğü Çocuk Suçlular Bürosu ekiplerince adliyeye çıkarıldı.

İlköğretim öğrencisi Ş.B'nin (13)ifadesinde, olayların çıktığı gün aynı okulda okuyan kardeşini almak için dışarı çıktığını ileri sürdüğü öğrenildi.

Zanlılardan E.B'nin (13) okul çıkışında yanlışlıkla girdiği gruba polisin biber gazıyla müdahale ettiğini, gazdan etkilenmemek için kaçarken de gözaltına alındığını öne sürdüğü belirtildi.

Diğer zanlılar V.D (13), Ö.S (14), M.A (14) ve Ş.A'nın (14) da ifadelerinde gösterilere katılmadıklarını ve suçsuz olduklarını iddia ettikleri ifade edildi.

Aynı olaylarda gözaltına alınan 17'si çocuk 51 kişinin sorgusunun ise devam ettiği bildirildi.
aktifhaber
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Ekm 24, 2008 11:13 pm    Mesaj konusu: 'Domaltarak makatlara bakIyorlar' Alıntıyla Cevap Gönder

23 Ekim 2008

Ahmet Altan/Taraf

Ey ezilenler...

Anayasa Mahkemesi’nin başkanı, mahkemenin “anayasayı” çiğnediğini söylüyor.

Mahkeme, suç işlemiş...

Gerçekten de işledi.

Demokrasi düşmanlığını dünyanın en geri anayasalarından biri olan bizim anayasaya bile sığdıramadı ve bu düşmanlık anayasanın dışına taştı.

Aslında o mahkemenin yargıçlarının yargılanması lazım.

Ama yargılayacak bir merci yok.

Onlara suç işlemek serbest.

Onlar da bu serbestliği alabildiğine kullanıp ardı ardına suç işliyorlar.

Türban konusunda verdikleri kararla, Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın da belirttiği gibi, mahkeme parlamentonun yetkilerine müdahale etti.

Anayasa değişikliklerini sadece “usul” açısından denetleme hakkına sahip oldukları halde, değişikliğin “özünü” yasakladılar.

Parlamentonun yasama yetkisini yok ettiler.

Halkın iradesiyle toplanan bu parlamento, artık halk adına karar veremeyecek.

Askerî darbenin Türkiye’ye armağanı olan anayasayı değiştiremeyecek.

Yetmiş milyon insan, 12 Eylül rejiminin yarattığı hapishanenin dışına çıkamayacak artık.

Peki, biz Anayasa Mahkemesi’ndeki dokuz kişinin esiri mi olacağız?

Nasıl giyineceğimizi, nasıl konuşacağımızı, nasıl düşüneceğimizi, nasıl yaşayacağımızı o dokuz kişi mi belirleyecek?

Buna izin verecek miyiz?

Eğer buna izin verirsek burası bir tımarhaneye döner.

Saçmalıklar bitmez.

Bugün biz bir parlamento seçiyoruz ama o parlamento artık fiilen kapalı.

Anayasanın maddelerini değiştirme yetkisini kaybetti.

Yapılacak tek bir şey var benim görebildiğim kadarıyla.

Anayasayı tümden değiştirmek.

Ve, bunu sadece parlamentonun içinde yapmamak.

Halkın tümü buna katılmalı.

Alevisi, solcusu, dindarı, Kürdü, bu toplumun bütün ezilenleri, yeni yapılacak anayasada rol almalı.

Birbirlerini yasaklamak için değil tabii...

Birbirlerini özgürleştirmek için.

Bugün yasaklanan “türban” için Aleviler de, Kürtler de, solcular da mücadele etmeli bence.

Türbanın kendisinden daha önemli bir sorun duruyor çünkü karşımızda.

Özgürlük sorunu... Kendi yaşama hakkını ve biçimini savunma sorunu.

Bugün türban özgürlüğünü savunmayan bir Alevi, yarın kendi çocuğunun eğitim özgürlüğünü nasıl savunacak?

Türban özgürlüğünü savunmayan bir solcu, fikir özgürlüğünü nasıl savunacak?
Türban özgürlüğünü savunmayan bir Kürt, anadilde eğitim özgürlüğünü nasıl savunacak?

Ve, bugün türbanı savunan dindar, Alevinin, Kürdün, solcunun özgürlüğünü savunmazsa, türbanı nasıl savunacak?

Eğer bütün bu ezilenler elele vermezse, Ankara’daki dokuz yargıç hepsinin canına okuyabilir.

Okuyor da zaten.

Geliyor, bu insanların hepsinin ortak oylarıyla oluşan parlamentoyu fiilen kapatıyor.

Parlamentonun anayasayı değiştirme yetkisini gasp ediyor.

Suç işlediğini bile bile, başkanı tarafından uyarılmasına rağmen fütursuzca işliyor bu suçu.

Eğer siz elele vermezseniz, güçlerinizi birleştirmezseniz, Ankara’daki generallerle yargıçların özgürlüğün önüne diktikleri barikatları nasıl aşacaksınız?

Nasıl özgürleşeceksiniz?

Aşamazsınız.

Bugüne dek de aşamadınız zaten.

Sanırım artık şunu anlamalıyız.

Sorunlarımızı parçalara ayırmamalıyız.

Kürt sorunu, türban sorunu, Alevi sorunu, örgütlenme sorunu gibi ayrı ayrı sorunlar yok.

Ortada tek bir sorun var.

Özgürlük sorunu.

Herkesin ortak sorunu bu.

Herkes başka bir şey için özgürlük istese de, neticede herkes özgürlük istiyor.

Neden parça parça özgürleşmemiz gerekiyor?

Neden Kürtler, Aleviler, dindarlar, solcular ayrı ayrı özgürleşsin?

Bu mümkün değil.

Özgürlükleri parça parça elde etmeye hiç kimsenin gücü yetmiyor.

Bunu, bir bütün olarak hep birlikte elde etmeliyiz.

Ezilenlerin birbirine olan düşmanlığı sadece ezenlere yarıyor.

Artık kabul edin ki bu düşmanlık, bir akılsızlığa ve esarete dönüşüyor.

Türban için dövüşmeyen solcu...

Türban için dövüşmeyen Kürt...

Türban için dövüşmeyen Alevi...

Egemenlerle, efendilerle, ezenlerle işbirliği içindedir.

Kürtler için, solcular için, Aleviler için dövüşmeyen dindarlar da işbirlikçidir.

Bunu anlamak o kadar zor mu?

El birliğiyle bir anayasa yapmalıyız.

Onun ya da bunun özgürlüğü için değil, hepimizin özgürlüğü için.

Yıllarca herkes özgürlüğün bir parçasını istedi, özgürlüğün bir parçası için mücadele etti.

Aranızdan hanginiz mücadelesinden galip çıktı, aranızdan hanginiz istediği özgürlüğü elde edebildi?

Özgürlüğü parçalamak ezenlerin işidir.

Özgürlüğü bütünleştirmek, onu yekpare bir halde savunmak ezilenlerin görevidir.

Artık bu kadar işbirlikçilik yeter.

Birleşelim ve alalım şu özgürlüğü.

Hep birlikte ve özgür yaşayalım.



'Domaltarak makatlara bakıyorlar'

Türkiye işkenceyi sorguluyor... Metris cezaevinde inceleme yapan vekiller şoke eden ifadelerle karşılaştılar. Cezaevinde yatan tutuklular gardiyanları şikayet etti... İşte tutanaklara giren psikolojik işkenceler...

Kayıtlara geçen ibareler
24 / 10 / 2008

Vekiller Ceber’in öldüğü Metris’te inceleme yaptı. Tutuklular, gardiyanları şikayet etti: “Domaltarak makatlarımıza bakıyorlar”

TBMM’nin resmi kayıtlarına giren iddia: “Mahkumları domaltarak, zorla öksürtülüp makatlarına bakıyorlar”

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeleri Edirne, Tekirdağ ve İstanbul Metris cezaevlerini gezip, inceleme yaptı. Tutukluların milletvekillerine verdiği ifadeler hem komisyon raporuna girdi hem de komisyon üyesi Sivas milletvekili Malik Ecder Özdemir tarafından soru önergesiyle TBMM gündemine getirdi. İddialar korkunç:

KAYITLARA GEÇEN İBARELER

“23. 10. 2008 tarihinde ziyaret ettiğimiz İstanbul Metris Cezaevi’ndeki tutuklu ve hükümlüler de, dövülerek öldürülen Engin Ceber’nde, ayakta sayım vermediği için gardiyanlar tarafından dövüldüğünü, ifade etmişlerdir. Bu cezaevinde görüştüğümüz, tutuklu ve hükümlüler, her tutuklu ve hükümlünün cezaevine ilk girişinde, cezaevinin girişinde bulunan bir bölümde üst aramalarının yapıldığını, bu aramalarda iç çamaşırları dahi çıkartılarak çırılçıplak soyundurulduklarını, daha sonra öne doğru eğiltilerek (domaltılarak), zorla öksürtülüp makatlarına bakıldığını ifade etmişlerdir”

ASKERİ DİSİPLİNDE SAYIM

Malik Ecder Özdemir, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e verdiği soru önergesinde; Edirne ve Tekirdağ cezaevlerinde yaptıkları inceleme sırasında görüştükleri tutuklu ve hükümlülerin tamamının, “cezaevlerinde günlük sayımlarda tek sıra hizaya geçerek askeri bir disiplin içinde, hazırolda tutulduklarını, sayımlarda bu düzene uymayanların görevliler tarafından cezalandırıldıklarını ve dövüldüklerini” söylediklerini de aktardı.

BAKANA SORU

Özdemir, askeri disiplin içinde günlük sayım yapılmasının yasal olup olmadığını, hasta ve rahatsız olan hükümlülerin bu düzene uymadığı zaman cezalandırılmalarının adil olup olmadığını sorduğu Adalet Bakanı Şahin’e; “Gerekçesi ne olursa olsun insanları iç çamaşırları dahil çıkarıldıktan sonra güvenlik güçlerince eğiltilerek (domaltılarak), kıçlarının muayene edilmesi insanlık onur ve haysiyetiyle bağdaşmakta mıdır?” sorusunu yöneltti.

internethaber

2 gardiyan Çeber'in başını tekmeliyordu

Metris Cezaevi’nde incelemelerde bulunan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu, Engin Çeber’i öldüren dayağın 7 Ekim’de sabah sayımında koğuşta gerçekleştiği kanaatine vardı.

24 / 10 / 2008

Metris Cezaevi’nde incelemelerde bulunan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu, Engin Çeber’i öldüren dayağın 7 Ekim’de sabah sayımında koğuşta gerçekleştiği kanaatine vardı.

Görgü tanıkları, Çeber’in ölümüne yol açan dayağı şöyle anlattı: "Çeber, sayımda ayağa kalkmadığı için gardiyanlarla sürtüştü. O gün iki gardiyan, Çeber’i ağır şekilde dövdü, başını tekmeledi. Başı duvara vura vura öldürüldü."

İŞKENCEDEN ölen Engin Çeber’in kaldığı Metris Cezaevi’nde dün incelemelerde bulunan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu, Çeber’i öldüren dayağın 7 Ekim’de sabah sayımında koğuşta gerçekleştiği kanaatine vardı. AKP’den Murat Yıldırım, Mithat Ekici, Fatih Arıkan, CHP’den Malik Ecder Özdemir ve MHP’den Gürcan Dağdaş’tan oluşan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu, işkenceden öldüğü ileri sürülen Engin Çeber’in tutulduğu Metris Cezaevi’nde 4 saat süreyle inceleme yaptı. Dün saat 10.15’te cezaevine giren komisyon adına çıkışta açıklama yapan Alt Komisyon Başkanı Yıldırım, şunları söyledi: "Hem İçişleri Bakanlığı hem de Adalet Bakanlığı müfettişleri çalışmalarını sürdürmektedir. Deliller yüzde 95 oranında toplandı ve yüzde 5’lik adli tıp kısmı kaldı. Soruşturma mahkeme safhasına getirilmiştir. Bizler raporumuzu hazırlayıp üst komisyona bildirerek raporu açıklamış olacağız."

Çeber’e işkence yapılmadığını belirten polis raporunun kendilerine henüz ulaşmadığı belirten Yıldırım, önümüzdeki günlerde karakolları denetleyeceklerini söyledi.

İşte tanık ifadeleri

ENGİN Çeber’in dövülmesine tanık 6 mahkûm, komisyona şunları anlattılar:"Çeber, hapishanede kaldığı 4 - 5 gün boyunca sayımda ayağa kalkmadı. Bu yüzden gardiyanlarla sürtüştü. 7 Ekim sabahı sayıma gelen gardiyanlardan ikisinin Çeber’i ağır şekilde dövdü, başını tekmeledi. Baş gardiyan olaya müdahale etmeye çalıştı, ancak engel olamadı."

Tanık 6 mahkum, Meclis komisyonu üyelerine, Çeber’in olayın ardından sürekli kustuğunu ve revire götürüldüğünü anlattılar.

BAŞGARDİYAN İŞKENCEYİ DOĞRULADI

Başgardiyan Y.A. tanık olarak verdiği ifadesinde işkenceyi doğruladı. Görevlilerle Çeber arasında ayağa kalkma meselesi nedeniyle tartışma çıktığını anlatan Y.A. “Çeber yere diz çöker gibi vaziyette duruyordu. S.A, Çeber’in kafasının üst kısmına, S.E ve N.K. de aynı şekilde yüzüne vurdular” dedi.

Başgardiyan Y.A, 6 Ekim’de Çeber’in bulunduğu koğuşa yüksek sesle gürültüler gelmesi üzerine iki görevli ile gittiklerini anlatarak “Girdiğimizde Çeber yerde diz çökmüş vaziyetteydi. Başında da üç sayım memuru bulunuyordu. Benimle koğuşa gelen N.K, Çeber’i kaldırmaya çalışırken suratına iki üç kez tokatla vurdu. Ben N.K’yi ‘yapma’ diye uzaklaştırdım. Sonra kurallara uyması konusunda nasihat ettim, oradan uzaklaştım” dedi.

7 Ekim’deki sabah sayımında 5 görevli ile birlikte Çeber’in bulunduğu B-8 koğuşuna gittiklerini söyleyerek görevlilerle Çeber arasında ayağa kalkma meselesi nedeniyle tartışma çıktığını anlattı. Y.A şöyle devam etti: “Koğuşta S.A, N.K, S.E. ve ben kaldım. Çeber yere diz çöker gibi vaziyette duruyordu. S.A, elini yumruk yapmaksızın Çeber’in kafasının üst kısmına, S.E. ve N.K. de aynı şekilde yüzüne vurmaya başladılar. Bu eylem iki buçuk dakika sürdü. Görevlinin biri bunu bahçeye alın dedi. Kapı ağzında başka görevliler de vardı. S.E, Çeber’i yerde sürükleyerek koğuş bahçesine çıkardı. Sürüklemeye başlamadan önce de bir kez vurdu. Ben Çeber’in kimliğini alıp koğuştan ayrıldım.”

Kendisi koğuştan ayrılıncaya kadar Çeber’in vücudunda kan ve yara bere görmediğini söyleyen Y.A. “Hasta var denildiğinde B-8 koğuşuna geldim ve Çeber’i yerde kendisini kasmış şekilde yerde yatarken gördüm” dedi.

Hürriyet

"Seni Öldürmek İstiyorum"
27 Ekim 2008 09:33

İşkencede öldürülen Engin Çeber'in arkadaşları polisleri teşhis ederken, kimin ne yaptığını tek tek anlattı. İşte ifadelere göre kan donduran olaylar..

İşkencede öldürülen Engin Çeber’in arkadaşlarının 97 polisle yüzleşmesi karakoldaki dehşetin ayrıntısını ortaya çıkardı. Aysu Baykal yüzleştiği kadın polisin İstinye Karakolu’nda taciz edip “Seni ezmek, öldürmek istiyorum” dediğini anlattı.

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Metris Cezaevi’nde işkenceden ölen Engin Çeber ve onunla birlikte gözaltına alınan arkadaşlarının Sarıyer ve İstinye’deki polis merkezlerinde uğradıkları işkence ve tacizin ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Önceki gün 97 polis ile yüzleştirilen Cihan Gün, Aysu Bakkal ve Özgür Karakaya, tek tek teşhis ettikleri polislerin kendilerine uyguladığı kötü muamele, taciz ve işkenceyi ayrıntılarıyla anlattığı öğrenildi. Aysu Bakkal’ın, gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü İstinye Karakolu’nda görevli kadın polis memuru A.U’nun defalarca arama bahanesiyle cinsel organına dokunarak kendisini taciz ettiğini, “seni ezmek, öldürmek istiyorum, o zaman maaşımı hak ederim“ diyerek psikolojik şiddet uyguladığı yönünde ifade verdiği kaydedildi.

LİNÇ TEHDİDİ • Sarıyer Derbent mahallesinde Yürüyüş dergisi satarken polis tarafından gözaltına alınan Engin Çeber, Cihan Gül, Özgür Karakaya ve Aysu Baykal’ın tutuklanana kadar poliste her aşamada dövüldükleri, hakarete ve cinsel tacize uğradıkları önceki gün yapılan teşhiste ortaya çıktı. Alınan bilgiye göre yapılan teşhiste Çeber’in arkadaşları kendilerine en çok M.P isimli polisin dayak attığını belirtmiş. Kendilerine işkence yapan biri kadın 17 polisi teşhis eden Gül, Karakaya ve Baykal polislerden M.K’nin İstinye Devlet Hastanesi’ndeki muayene sırasında “Sizi halka terörist diye lanse edip linç ettiririm” diyerek tehdit ettiğini belirtmiş. Her üç arkadaş, gözaltına alınma anından itibaren yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlatmış.

DAYAK, HAKARET, TACİZ • Sarıyer’de gözaltına alınan sanıklar ilk dayağı burada polis aracına bindirilirken yedi. Araçta kelepçelendikten sonra tahta joplarla kafalarına vuruldu. İstinye Karakolu’nda polislerin dayağı ve hakaretleri devam etti. Aysu Baykal’ın teşhisine göre E.C isimli polis dayakla yetinmeyip Engin Ceber’in kafasının arkasını karakolda bulunan çelik dolaplara defalarca vurdu. Kadın polis A.U tarafından üst araması yapılan Baykal, polis tarafından ağır hakarete uğradığı gibi cinsel tacize de uğradı. Kadın polis defalarca Baykal’ın apış arasına baktı. Bu arada Cihan Gün de nezarete atılırken kendisine cinsel tacizde bulunan polisi teşhis etti. Gün’ün Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’ndaki teşhisteki iddiasına göre üst aramasını yapan H.İ.U ceplerini aradıktan sonra poposunu sıkmaya başladı. Bu eyleme bir süre devam eden polis memuru H.İ.U hakaret ve küfür edip Gün’ü nezarete attı. Cinsel taciz ve dayak karakolda bitmedi.Yine tekme tokat ve hakaretlerle nezaretten alınan sanıklar Sarıyer Asayiş büroya parmak izi alınması için getirildiler.

SAPIK MISIN? EVET AMA KORKMA • Asayiş büroda da dayak yiyen sanıklardan Aysu Baykal’ a İ.C.K isimli polis 20-25 dakika süreyle tacizde bulundu. Kendisine tacizde bulunan polisi savcılıkta teşhis eden Baykal, “Parmak izi alınma işlemi sırasında İ.C.K isimli polis kol, baş,boyun ve sırt bölgemi 20-25 dakika süreyle okşadı. Dayanamayıp kafamı çevirdim. Kendisine sen sapık mısın dedim. Bana ‘evet ama abartılacak bir şey yok’ diyerek cevap verdi” diyerek polisi teşhis etti.

17 POLİS TEŞHİS EDİLDİ • Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nda önceki gün yapılan teşhiste polislerden M.K, M.Y, O.C, A.B, S.K, A.S.E, M.K, İ.C.K, M.P, H.E.G, O.K, H.T, S.T, Ü.R.A, L.B, T.A, Ö.D, ve A.U teşhis edildi.

Kaynak: Taraf

Mehmet ALTAN
Bomba patladığında bakan neredeydi
27 Ekim 2008 07:20Star
Bu davayla uğraşan Avukat Cem Alptekin, davanın 1952 yılına uzanan ve Gladio olarak bilinen örgütlenmeye dayalı olduğunu belirtti.

Ayrıca... Cem Alptekin önceki gün başlayan Ergenekon davasına gönderme yaparak, ‘Yargı bu karar ile asıl Gladio davasını bitirdi, çakma Gladio davasına başladı’ dedi.

Ama nafile...

İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkeme savcısı 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunun anlaşıldığından davanın ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti.

Mahkeme heyeti de, sanıklar hakkında ‘bomba atıp, silahla tarayarak ve tasarlayarak 7 kişiyi öldürmek’ ve ‘tasarlayarak adam öldürmeye teşebbüs’ suçlarından açılan davanın zamanaşımı süresi dolduğundan ortadan kaldırılmasına karar verdi.

Böylece yakın tarihimizin en ağır katliam davası, ‘görünmeyen ellerin’ koruması altında ikinci kez hem de Ergenekon Davası’nın başladığı gün sırra kadem basma aşamasına geldi...

***

‘Sırra kadem basma aşamasına’ diyorum...

Çünkü küçük bir umut daha var...

Mağdur avukatları karara itiraz edecek...

Doğrusu çok umutlu değilim...

***

Ama...

Geçen hafta cezaevinde kötü muamele yüzünden ölen tutuklu Engin Çeber’in yakınlarından devlet adına özür dileyerek buralarda rastlanmayacak cinsten bir uygarlık adımı atan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e bir sorum var:

Sayın Bakan, bu kadar önemli bir dava, kimler tarafından ve nasıl bir himaye görerek zamanaşımına uğratıldı?

Ölenler bakan, milletvekili, emniyet müdürü ya da general olsaydı, dava aynı akıbete uğrar mıydı?

Oralarda, kimler tarafından ve nasıl işlendiğini bildiğimiz katliamları koruyarak Ergenekon adına gözdağı veren ve yargıdan daha güçlü olan birileri mi var?

Cevaplarsanız çok sevineceğim.’

***

Böyle yazmışım...

Nerede?

Bir kaç gün önceki ‘Sayın Bakan, bir soru’ başlıklı yazıda...

***
İşin peşine düşen Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin yazıyı dikkatle okuduğunu ve ‘bu davanın nasıl zamanaşımına uğradığını ‘bir kez de kendi kendine sorduğunu’ söyledi...

Ardından, Ceza ve Tevkif İşleri Genel Müdürü’nü aradığını...

Aynı soruyu yönelttiğini...

Genel Müdür’ün de aynı soruyu mahkemeye aktardığını anlattı...

Mahkeme ise, Adalet Bakanlığı’na duruşma zabıtlarını göndermiş...

Bakan bakmış ki sorun çözülmüyor, iki müfettiş görevlendirmiş...

Müfettiş incelemesi sonunda ortaya çıkacak duruma göre yetkilerini de sonuna kadar kullanacağını net bir şekilde ifade etti.

***

Mehmet Ali Şahin bunları söylemeden önce, otuz yıl evvelki bu öğrenci katliamının kendi için ‘çok canlı’ olduğunu söyleyerek söze başlayınca doğrusu çok şaşırdım.

Meğer...

Bomba patlamasından beş dakika sonra tesadüfen olay yerinden geçiyormuş...

Bir başka anlatımla belki de yaşamını o beş dakika kurtarmış...

Hatta...

Yaralılardan birini de kendi imkánlarıyla hastaneye taşımış...

***

Bakanın bu anlatımı ve açıklamaları bana güvence verdi...

‘Asıl Ergenekon’ olarak nitelenen ve sürekli üstü örtülen bu dava bakarsınız, Mehmet Ali Şahin’in çabaları sonucu sürpriz bir şekilde aydınlanıverir...

O zaman bilinen katilleri ve ilişkilerini biz de daha saydam bir şekilde görürüz...

Üniversiteden çıkan masum üniversite öğrencilerinin, devlet içindeki karanlık odakların keyfi doğrultusunda rahatlıkla katledildiği ürkütücü bir ülke olma rezaletinden hiç olmaz ise bu dava kadar uzaklaşmış oluruz...

Bekliyoruz...

MEHMET ALTAN - STAR

mehmetaltan@stargazete.com

17 Ekim 2008 Cuma
Param yoktu işkence yaptım

Nazım ALPMAN
nazim@internethaber.com

Yürüyüş Dergisi dağıtırken gözaltına alınıp ancak beyin ölümü gerçekleştikten sonra serbest bırakılan Engin Ceber, olayı gösterdi ki:

-Türkiye"de işkence bir kurum olarak varlığını sürdürüyor.

Böylesi ölüm olaylarında yetkililer hep aynı şarkıyı söylerlerdi:

-Münferit bir vakadır. Adli ve güvenlik kurumlarımızı topyekûn itham altında bulundurmayalım!

İlk kez bir Adalet Bakanı, sahici bir sorumluluk sahibi gibi davrandı. Mehmet Ali Şahin çıktı ve dedi ki:

-Engin Ceber işkenceden ölmüştür, ailesinden özür dilerim!

Münferit vakalara şöyle bir bakalım:

Gözaltında veya cezaevinde 2000 yılında ölenlerin sayısı 59 kişi. 2001"de bu sayı inmiş: 57 kişi devletin kurumlarının koruması altındayken öldürülmüş. 2002"de bu sayı 48"e düşmüş. 2003"te ise 22 sayısı sevindirici bir rakam olarak telaffuz edilir olmuş. 2004"te gözaltı ve cezaevinde 38 kişi öldürülmüş. 2005"te 16"ya inen koruma altındayken öldürülenler sayısı 2006"da 11, 2007"de 10"a kadar gerilemiş.

2008"in ilk dokuz ayında ise işkence sonucu ölümler 29"a çıkmış.

Yukarıdaki veriler Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) raporlarına dayanıyor. Devletin kayıtları daha farklı olabilir.

Ama küçük bir sorun var: İnandırıcı olmaz!

Çünkü işkence sonucu ölümlerde hazırlanan evraklarda olmadık sahtekarlıklar yapılıyor. İşte en son örnek Engin Ceber"de, cezaevi doktoru sağlam diye rapor verdiği insan hastaneye beyin teşhisi ile kabul ediliyor.

İşkence vakalarında haklarında soruşturma açılan görevliler kendilerini savunurlarken olayın sosyal boyutlarına da değiniyorlar:

-Çok kötü koşullarda çalışıyoruz, az para alıyoruz, sosyal hayatımız yok!

İyi güzel de, az para alan insanın, önüne geleni döverek öldürme hakkı olabilir mi?

Deneyimi olanlar bilir.

Gözaltında insan çok zavallıdır. Başına ne geleceğini bilmeden, oradan oraya gözleri bağlı olarak götürülür.

Esas sorun ne az para alan zavallılardır, ne de olayların münferit olması… Meselenin esasında Türkiye"de işkence yapmak devleti yönetenler tarafından hiçbir zaman suç olarak kabul edilmemektedir.

O nedenle de en alttakiler ellerine geçirdiklerinin özgürce canını çıkartabiliyorlar.

Sorulduğunda ise başlarını öne eğip en zavallı savunmayı yapıyorlar:

-Valla az para alıyoruz, o yüzden de işkence yapıyoruz


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:02 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Ekm 31, 2008 8:59 pm    Mesaj konusu: Ben bu ülkenin çocugu degil miyim? Alıntıyla Cevap Gönder

Can Dündar/Milliyet

Davut mu o?

Ölene katlanılır belki; ama kayıp, dayanılmazdır. Ölünüzü gömer, yasını tutarsınız; kayıpsa açık bir mezardır, kapanmadan sahibini bekler.
Ölünün mezarı vardır. Kayıp yakınıysa, başında Fatiha okuyacağı bir taştan dahi mahrumdur.
Ölüm örtülmüş göz, bağlanmış ağız, atılmış topraktır. Kayıpsa umuttur biraz da... Ama her umut gibi beklettikçe çoğaltır acıyı... geciktikçe uzatır.
* * *
Sorgucular, 13 yaşındaki Davut’u aramaya geldiklerinde anası Hayat, 15 günlük loğusaymış.
1995 yılı kasım ayı...
“Oğlun nerede?” diye sormuşlar.
“Bilmiyorum” demiş Hayat Ana...
Götürmüşler Tugay’a... Soymuş, dövmüşler. “Koyunları kaybetmişti. Korkusundan amcasına gitmiş olabilir” demiş Hayat Ana...
Sorgucularıyla birlikte amca evine gitmişler.
Oradaymış Davut...
Anneyi salarken oğlunu asmışlar Filistin askısına... Hayat’ı görünce “Ana su ver” diye inlemiş Davut...
Hayat ana, su verememiş 13’lük oğluna...
Bir daha da ondan hiç haber alamamış.
* * *
7 kişiymişler gözaltına alındıklarında...
6’sı kayıp...
Birinin yarı yanmış cesedi bir kuyu dibinde bulunmuş, 5 ay sonra...
Acaba Davut da bir kuyunun dibinde midir şimdi?..
Bilmiyor annesi... Ama umut bu ya... bekliyor o uğursuz 1995 kışından beri...
Yanıyor yüreği... Ağlıyor, “Bi su veremedim Davuduma...” diye...
* * *
Hayat Ana’nın acısını Ayşe Karabat yazdı Turkish Daily News’da... okumaya yürek ister.
Evi her gün tertemiz tutuyormuş Hayat Ana; oğlu aniden çıkagelirse ortalığı dağınık bulmasın diye... Davut’un babasını da dinlemiş Ayşe:
“Keşke, sağ olsa da görsek” demiş Abdülaziz Altınkaynak, umut ekmeğini yere düşürmeden:
“Ama biliyoruz; kemik oldu oğlumuz... Keşke devlet dese ki ‘Sizin kemikleriniz buradadır, alın bir mezarlığa gömün’. Alır gömerdik. O mezarı ara sıra ziyaret eder, dua okurduk. Derdik ki, ‘Bu mezar bizim.’”
Oğlundan geçmiş, başında dua edebileceği bir mezar istiyor Abdülaziz bey; soruyor Ayşe’ye:
“Sen bilirsin, gazetecisin; bu Ergenekon davası bulur mu oğlumun kemiklerini?.. Onu kemik edenleri, cezalandırır mı?”
* * *
Hani o haber aralarında duyduğunuz “ölüm kuyuları” var ya...
Hani bir itirafçı ta Kanada’dan “Botaş’ın asit çukurlarına bakın, oraya atıldılar” dediğinde Savcılık emriyle kazılan kuyular...
İşte oradan bir kafatası çıktı geçen hafta...
15 kemik parçası...
1 bere...
Domuz bağı şeklinde düğümlenmiş bir ip...
Bir elbise...
Hayat Ana’nın yüreği nasıl yanmıştır düşünsenize...
Ya o kafatası oğluna aitse?..
“Bir gün döner” umudu söndü diye ağıt mı yakar acep; yoksa oğlunu son gördüğünde istediği bir yudum suyu dökebileceği bir parça toprak bulduğu için şükür mü eder?
* * *
Ergenekon soruşturması Fırat’ı aşıp kör kuyulara daldı. Siyasal antropoloji çalışması sayılır bu da... Derine daldıkça kepçe, derinleştikçe kazı, çıkan kemikleri, kafataslarını inceleyerek, toprağa sinmiş çığlıklara kulak vererek, kanlı domuz bağının düğümünü çözerek, insanlığın bir dönem nasıl insanlıktan çıktığını öğreneceğiz biz de...
Suçlular bulunup cezalandırılabilirse ne âlâ, ama başında Fatiha okuyabileceği bir mezar bile Hayat Ana’ya yetecek.


Ece TEMELKURAN
Milliyet Çukurlar içeri, çocuklar dışarı!
20 Şubat 2009

Ölüm çukurları orada duruyor. Şırnak’ta. 1990’larda JİTEM tarafından öldürülen birçok insan gövdesi Şırnak’taki o çukurların dibinde. İnsanlar yirmi yıldır kocalarını, oğullarını, kızlarını bekliyorlar Güneydoğu’da. Kocaları, oğulları, kızlarıyla birlikte başka bir geleceği bekliyorlar; Kürtlerle Türklerin gerçekten eşit olacağı bir geleceği.
Korkuyorum. Kameralarını 48 saat boyunca Ankara’daki çukurlara diken televizyon kameraları ya bu çukurlarla o kadar ilgilenmezse? Ya bu çukurların üzeri yirmi yıldır olduğu gibi örtülürse. Bölgede hemen herkesin bildiği ‘asit çukurları’, ya da ‘BOTAŞ çukurları’ Tuncay Güney söyleyince Türkiye medyasının gündemine gelebildi. Ama gündemde kalıp kalamayacağı şüpheli.

Küllenen
Asit çukurlarının açılması için suç duyurusunu yapan Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi ile dün konuştum. Önceki yapılan keşifle kuyuların yerlerinin tespit edildiğini, yakında kuyuların açılmaya başlanacağını söyledi. “Uzamasın bu iş istiyoruz” dedi. Elçi’nin böyle demesi boşuna değil. Çünkü bölgede konuştuğum Sezgin Tanrıkulu’nun dediği gibi 90’larda bu kuyuların yeri tespit edilmiş, savcılık soruşturma başlatmış ama elbette (!) hiçbir sonuç alınamamıştı. Nuşirevan Elçi kuyuların yerini tespit için yapılan keşfe gelen genç bir adamdan söz etti:
“Adam ‘Babamın kemiklerini bulmaya geldim’ diyor. İnsanlar o hale gelmiş ki kaybettikleri insanların kemiklerini bulsalar sevinecekler. Kolay değil. 15 yıl, 20 yıl... Bekliyorsun. Ümidi kessen acı küllenir. Bu, öyle de değil.”

Çukurlardan taşan taşlar
Diyarbakır’da polise taş atan çocuklara bakıyorsunuz bazen. Bu çocukların nereden çıktığını soruyorsunuz belki. Bu çocuklar işte, bu çukurlardan çıktılar!
Şu anda Diyarbakır ve çevresinde düzenlenen eylemlerde gözaltına alınıp tutuklanan, hakkında terör örgütüne üyelik, propaganda ve polise mukavemet gerekçeleriyle dava açılan çocukların sayısı 250’ye ulaştı. Bu çocuklardan biri hakkında 23 yıl hapis cezası kesinleşti. 23 yıl! Peki nasıl oluyor bu?
2006’yı hatırlayacaksınız. Diyarbakır’da ilk kez polise taş atan çocukları göstermişti televizyon. İzleyen günlerde oradaydım ve işkenceden geçmiş, usulsüz olarak gözaltına alınmış çocuklarla konuşmuştum.
İşte o çocuklar bir daha sokağa çıkmasın diye o yıl hemen bir kanun düzenlendi. Terörle Mücadele Kanunu’nun 9. maddesi değiştirildi ve uluslararası sözleşmelere aykırı olmasına rağmen 15 yaşını bitirmiş olanların çocuk sayılayamayacağını kanuna bağladılar. Kürt çocuklar sokağa çıktıklarında yakalanabilsin diye.
Diyarbakır çocuklarının avukatlarından Mebuse Tekay, “İstanbul’da eyleme katılan çocukları iki tokat atıp bırakıyorlar ama sıra Kürt çocuklarına gelince...”

Çocuk için 36 yıl!
Kürt çocuklarına sıra gelince savcı 36 yıla varan hapis cezaları isteyebiliyor. Üstelik bütün dünyada çocuk kabul edilen kişileri bir yasa değişikliğiyle sanki yetişkinmiş gibi göstererek. Üstelik eşitlik ilkesine aykırı olarak özel mahkemelerde yargılayarak. Üstelik ceza verdiklerini yetişkinlerle birlikte hapis yatırıp hukuka aykırı durum oluşturarak.
Bu çocuklar, kapalı tutulan bu çukurlardan çıktılar. Çocukları bir günde döve döve adam eden bu kanunlar da aynı çukurlardan çıktılar. Şimdi merak ediyorum o çukurlar açılacak mı? Açılsa, içinden cesetler çıksa, insanlardan ceset yapanların peşine düşülecek mi? ‘Ergenekon’un savcısı’ olmaya hevesli olanlardan kaçının bu hevesi berhava olacak?

* * *

Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişikliği protesto etmek için, konuyla ilgili bilgi edinmek için www.cocuklaraadalet.com
Ayrıca bu pazar günü Barış Meclisi saat 12.30’da İstanbul Taksim Gezi Park’ında “Faili Meçhuller bulunsun, çukurlar açılsın” eylemi düzenliyor. Bilginize...

Ece Temelkuran - Milliyet
ecetem@hotmail.com

Ceset Dolu Ölüm Kuyuları
16 Mart 2009 10:00"Kuyu önce 96'da açılıyor. 5-6 ceset çıkartılıyor. Ama bakıyorlar ki, cesetlerin sonu yok, kuyu hemen geri kapatılıyor. "

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 10 gündür ölüm kuyularında yürüttüğü kazılar tamamlandı. 3 kuyudan; kemik parçaları, bir kafatası, elbise parçaları ve düğümlü ip gibi materyaller bulundu. Yıllardır JİTEM tarafından öldürülen insanların bu kuyulara atıldığı iddiası var. Peki, bu kemiklerin kimlere ait olduğu nasıl tespit edilecek? Yakınları kaybedilenler ne yapmalı? JİTEM sorgularında kaybedilen insanlar gerçekten bu kuyulara mı atıldı? Başka nerelere gömüldüler?

İşte bu soruları ölüm kuyularını açtıran isim olan avukat Tahir Elçi'ye Sabah Gazetesi'nden Ecevit Kılıç sordu.

Elçi, 1992'den bu yana neredeyse bütün yaşamını kayıplar ve davalarına adamış durumda. İlk önce Ergenekon'da da yargılanan emekli albay Arif Doğan'ın aralarında yer aldığı sanıklar hakkında ölümlerle ilgili JİTEM davasının açılmasını sağladı. Elçi, şimdi Ergenekon'da yargılanan JİTEM'cilerin Güneydoğu'daki faili meçhul cinayetlerden de yargılanması için çaba sarf ediyor. En büyük yakınması ise ölüm kuyularında bulunan kemiklerin medyada yeterince yankı bulamaması. Haksız da sayılmaz Şili'de toplu mezarlar açıldığında bütün dünya basınında yer almıştı.

* Kuyuları açtıran avukatsınız. Kemik çıkmasını bekliyor muydunuz? Sinan Tesisleri denilen yerde açılan kuyularda JİTEM tarafından öldürülmüş insanlara ait ceset veya kalıntıların bulunacağını bekliyordum. Bu tesislerin hemen arkasındaki Doruklu köyünden bir müvekkillim 1994- 1995 yılında bu tesisin bahçesindeki kuyunun üzerinde yapılan JİTEM infazlarıyla ilgili tanıklığını anlatmıştı. Köylüler, yaz akşamları damda otururken JİTEM'in infaz timine ait bir otomobil, ana yoldan saparak ve zikzaklar çizerek tesisin arkasındaki kuyunun başına gidiyor, 1-2 silah sesinden sonra otomobil aynı hızla yeniden ana yola girip uzaklaşıyor. Bu sıklıkla tekrarlanıyor.

* Kimse bakmamış mı bu tarihe kadar? 1996'da açılıyor. Ancak karşılaşılan korkunç manzara ve o tarihteki psikolojik ortam nedeniyle üzeri yeniden kapatılıyor. Tanıklar var.

* Nasıl açılıyor bu kuyu? Korucubaşı ve aşiret reisi Osman Demir'in bir akrabası, JİTEM'ce öldürülüp bu kuyuya atılıyor. Ama Demir'in adamları, JİTEM'cileri takip ediyor. Sonra bu kuyu açılıyor, 5-6 ceset çıkartılıyor. Ama baktılar ki, cesetlerin sonu yok, kuyu hemen geri kapatılıyor. Bu kuyular faili meçhul cinayetlerin simge ve sembolü.

* Kuyuların açılıp cesetlerin çıkartılmasıyla ilgili o dönemde yasal bir işlem yapılıyor mu? Hayır. Ama kuyuların açılmasının tanıkları şimdi bunları savcıya anlatacak.

* Kaç kişinin cesedi kuyularda olabilir? Hepsi kuyularda olmazsa da, Silopi ve Cizre'de kimliği saptanmadan gömülen ya da halen kimsesizler mezarlığında bulunan yüzlerce cesetten söz etmek mümkün. 1990'larda JİTEM infaz grupları tarafından tek tek veya bazen birkaç kişi toplu olarak alınıp götürülen kişiler öldürüldükten sonra kimliklerinin teşhisine yarar her türlü eşyaları alınarak cesetleri bırakılıyordu. Daha sonra bir şekilde resmi makamlar cesetleri alıp 3 gün morgda beklettikten sonra, yakınları sahip çıkmayınca kimliği belirsiz olarak gömülüyordu. O yıllarda öyle korkunç ve dehşet bir hava hâkimdi ki kimse korkudan "Şu ceset yakınıma ait" diyemiyordu. Kimliği belirsiz olarak gömülecek cesedin normal şartlarda otopsi işlemi sırasında teşhise olanak verecek şekilde fotoğraflanması, bunların dosyaya konulması ve belediyenin, mezarına bir numara verilmesi gerekiyordu. Ama bunların hiçbiri yapılmadı.

BİR DE ÖLÜM TARLALARI VAR

* Güneydoğu'da Silopi'den başka bu şekilde başka kuyular veya 'JİTEM mezarlığı' diyebileceğimiz yerler var mı? JİTEM'in öldürdüğü bütün sivilleri kuyulara veya Tuncay Güney'in dediği gibi asit kuyularına attığını zannetmiyorum. Güney, biraz abartıyor. JİTEM, o tarihlerde o kadar rahat, gün ortasında insanları evlerinden, işyerlerinden insan alıp götürüyordu ki, sorguladıktan sonra öldürüp, sağa-sola atıyordu. Bölgedeki herhangi bir kuytu yer JİTEM'in infaz ettiği insanların cesetlerini bıraktığı nokta olabilir. Ölüm tarlaları var. Aslında Güneydoğu'nun neredeyse her yerleşim biriminde bir kimsizler mezarlığı var; Cizre'de, Diyarbakır Mardinkapı'da... Her bayram ve cuma akşamları insanlar mezarlıklara gidip ölülerini ziyaret eder, dua okur. Ardından bir de kimsesizler mezarlığının başına gidip, orada dua okur. Bu gelenek haline geldi.

* Cinayetler en çok nerelerde işleniyordu? Özellikle Diyarbakır ve Silopi'de yoğunlaştı. JİTEM ekibi, Diyarbakır'dan birini alıp cesedini Cizre veya Silopi yakınlarına atıyor, Cizre'den aldığını da getirip Diyarbakır JİTEM de sorgulayıp Diyarbakır, Elazığ veya Şanlıurfa civarına atıyordu. Diyarbakır'da gözaltına alınan Murat Aslan'ın cesedi Abdülkadir Aygan'ın beyanları üzerine Silopi BOTAŞ Karakolu'nun yakınında bulundu. Cizre'de alınan İzettin Acet ve Emin Kaynar ise Şanlıurfa sınırları içinde kafalarına kurşun sıkıldıktan sonra, üzerlerine benzin dökülerek yakıldı. Bunların belgesi, delili ve dosyası var. Ama ne yazık ki bu güne kadar bu olaylarla ilgili kayda değer bir soruşturma yapılmadı. Adli ve idari makamlar, Güneydoğu'da bir tavuk çalındığında gösterdikleri hassasiyeti ve ciddiyeti insanların kafalarına kurşun sıkılıp, yakılmasına karşı göstermediler.

* Bolu-Düzce- Sapanca'daki cinayetlerdeki gibi ölüm üçgeni var mı? Var. Diyarbakır-Cizre- Silopi güzergâhı. . Bu güzergâh 1987'ye, JİTEM'in kuruluşuna kadar uzanmaktadır. JİTEM'in ilk faal grup komutanlıkları ve timlerinin bulunduğu bölge Diyarbakır ve Silopi'dir. Ahmet Cem Ersever ve Arif Doğan, buralarda faaliyet yürütüyordu. Benim müdahil avukat olduğum JİTEM davasında müvekkillerimin üç yakını 1989'da Cem Ersever ve Arif Doğan'ın talimatıyla gözaltına alındıktan sonra Silopi JİTEM' de sorgulanıyor, ardından İdil'de kurşuna diziliyor. İşte o günün Jİ- TEM liderlerini bugün Ergenekon soruşturmasının önemli aktörleri olarak görüyoruz. Bütün bu olaylar, belgeler ve dosyalar incelendiğinde Ergenekon soruşturmasının JİTEM'i de kapsamadan sağlıklı yürümeyeceği ortada. 20 yıldır süren JİTEM soruşturmasına, bir hukuk devletinde olması gereken asgari özen gösterilseydi, 2003- 2004 yıllarında darbe planları bu kadar rahat yapılamazdı.

KEMİKLERİN TEŞHİSİ ÇOK ZOR

* Bulunan kemikler ve kafatasıyla ilgili yasal prosedür ne olacak? Bulunan parçalar büyük ihtimalle kayıp insanlara ait. Ama yine de bu kemik ve bulgular savcılık tarafından kaydageçirildikten sonra bu hafta öncelikle nitelik saptaması için Adli Tıp'a gönderilecek. Buluntular insana mı yoksa başka bir canlıya mı ait? Sonrasında da bukemiklerden elde edilecek örnekler ile kayıp yakınlarından alınacak kan örneklerinin karşılaştırılması yoluyla DNA incelemesinin yapılması gerekiyor. Öldürülen insanlarla ilgili ne fotoğraflama ne de numaralandırma yapılmadığı için bu tespit zor olacak.Şimdi biri gelip "Yakınımın şu kimsesizler mezarlığında bulunduğunu düşünüyorum" dese teşhis yapmak neredeyse olanaksız olacak.

* Kayıp aileleri ne yapmalı? Çok sayıda kayıp yakını bir süre önce Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurmuştu zaten. Ama, savcılığın çağrısını beklemeden de bulunan bulguların yakınlarına ait olup olmadığının saptanması için kan örneklerinin alınmasını istemelerinde yarar var.

HANEFİ AVCI MUTLAKA DİNLENMELİ

* Sizin avukatlığınızı yaptığınız kaç faili meçhul dosya var? Devletin görünen resmi güçlerince, örneğin üniformalı birliklerinin sorumlu olduğu ölümleri bu kategoriye koymuyorum. Sivil görevliler ile onlarla birlikte olan itirafçı ve diğer sivillerden oluşan infaz gruplarının yani JİTEM'in öldürdüğü ve kaybettiği 50 kişiden söz edebilirim.

* Arif Doğan'ın da sanık olduğu JİTEM davası ne aşamada? Olayların başladığı tarihten neredeyse 20 yıl sonra, davanın açıldığı tarihten 10 yıl sonra, daha yeni yetkili ve görevli mahkeme belirlendi. Mahkeme, en son Ergenekon iddianamesini istedi, ayrıca JİTEM konusunda Hanefi Avcı'nın dinlenmesi ve Arif Doğan'la ilgili ikinci iddianamenin de incelenmesi konularında duruşma arasında bir karar vermek üzere oturumu erteledi. Edirne Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, mutlaka dinlenmeli. Çünkü o döneme Diyarbakır İstihbarat Daire Müdürü'ydü. Her şeyi biliyor. Diyarbakır'daki JİTEM ana davasındaki belgelerde Avcı'nın çok şey bildiği görülüyor. Bunların bir kısmını da Susurluk'ta anlattı zaten.


Çeber'in babası:Oğlum hapse sağlam girdi, ölü çıktı

04 Mart 2009 Metris Cezaevi'nde, "işkence" ve "kötü muamele" sonucu hayatını kaybettiği iddia edilen Engin Çeber'in babası Ali Tekin, oğlunun hapishaneye sağlam girdiğini, ancak ölü çıktığını söyledi.
Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün görülecek duruşmayı izlemek için adliye önüne gelen gruplar, sloganlar attı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Çetin Soysal, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu olarak davayı izlediklerini belirterek, işkencenin bir suç olduğunu dile getirdi.
Soysal, "Bu olaydaki sorumlular hesap vermeli. İşkenceden dolayı insanlar ölmemeli" dedi.
ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras da işkenceye toleransın her boyutta ortaya çıktığını ileri sürerek, hukuk devletinin, insan hak ve özgürlüklerinin teminat altında olduğu bir yönetim olduğunu ifade etti. Uras, bu davanın çok önemli olduğunu, işkenceye münferit bir olay olarak bakılmaması gerektiğini belirterek, "İnsan hak ve özgürlüklerinin teminat altında olduğu bir Türkiye istiyoruz" diye konuştu.
Engin Çeber'in babası Ali Tekin, bir gazetecinin, "Bugün oğlunuzun ölümüne neden olanları göreceksiniz, ne hissediyorsunuz?" sorusu üzerine, "Nefret hissediyorum. Ne hissedebilirim ki" yanıtını verdi.
Tekin, "Çeber'in bir mektubu ortaya çıktı, ne diyeceksiniz?" sorusuna karşılık da, "Mektup yeni çıktı. Benim de haberim yoktu. Mektupta kendisine işkence yapıldığını anlatıyor. Devlet, 'babayım' diyor. Böyle kucaklama olur mu? Oğlum hapishaneye sağlam girdi, ölü çıktı" diye konuştu.
Demokratik Toplum Partisi (DTP) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Akın Birdal da işkencenin insanlık suçu olduğunu belirterek, işkencenin Çeber ile son bulmasını umduklarını söyledi. Birdal, bu olayda sorumlu olan herkesin yargılanması gerektiğini belirtti.
Davanın müdahil avukatlarından Taylan Tanay, bugünkü duruşmaya ilk celsede gelmeyen 13 polisin katılmasını beklediklerini belirterek, duruşmada bu polislerin sorgu ve savunmalarının yapılmasının beklendiğini bildirdi.
Tanay, "Bugünkü duruşmada beklentimiz, polisler hakkında eziyet değil, işkence suçlamasıyla ek savunma alınmasıdır" diye konuştu.
Duruşmaya Çeber'in ablası Şerife Çeber de katıldı.
Dava nedeniyle Bakırköy Adliyesi önünde polisin geniş güvenlik önlemi alındığı görüldü.

Engin Çeber'in ölümü davasından mahkeme çekildi

Metris Cezaevi'nde "işkence ve kötü muamele" sonucu hayatını kaybettiği iddia edilen Engin Çeber davasına bakan Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, davadan çekildi.
Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya 6 tutuklu sanık ile 13 polis memurunun da aralarında bulunduğu 44 tutuksuz sanık katıldı.
Müdahil avukatı Taylan Tanay, duruşmada taleplerini sıralarken, mahkeme heyetinin hukuk etiğine aykırı davrandığını, görevini tam olarak yerine getirmediğini ve sanık polislerin avukatlara hakaret etmelerine rağmen heyet başkanının müdahale etmediğini öne sürerek, bu şekilde yargını n tarafsızlığını yitirdiğini öne sürdü.
Verilen aranın ardından kararlarını açıklayan mahkeme heyeti başkanı, müdahil avukatı Taylan Tanay'ın beyanlarını dikkate alarak, mahkeme heyeti olarak, davadan çekilmeye karar verdiklerini bildirdi.
Mahkeme heyeti, bunun uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi için, kararın bir üst mahkemeye bildirilmesini hükme bağladı.

netgazete

TOLON DIŞARIDA KAPLAN İÇERİDE
Oral Çalışlar -
20 Şubat 2009

Tunceli gözlerden epeyce ırak bir ilimiz. Devlet oraya hiçbir dönemde iyi gözle bakmadı. Ancak unutmayalım ki oralarda da bu ülkenin yurttaşları yaşıyor. Onların da insan olarak hakları var. Oral Çalışlar'ın yazısı...
Tunceli, orada yaşayanların söylemiyle Dersim, uzak dağların arkasındaki bir ilimiz. Tunceli, geçmişte çok acılar yaşamıştı. 1938’de ‘Dersim İsyanı’ gerekçesiyle on binlerce insan yaşamını yitirdi, sürgünlere gönderildi. Dersim’in acısı hiç bitmedi. Son yıllarda da Tunceli, terör ve şiddet sarmalının ortasında kaldı. Halk, örgütlerle devlet arasına sıkıştı.

Yusuf Kaplan da onlardan birisi. Kendi deyimiyle Dersimli. Gece evinin kapısına gelen örgüt mensuplarına ekmek verdiği gerekçesiyle tutuklandı. Yargılandı ve mahkûm oldu. Şimdi 83 yaşında. Elazığ E Tipi Cezaevi’nde kalıyor. Doktor raporuna göre kendisine bakamayacak kadar hasta. Vücudunun yüzde 79’u iş göremez durumda.

Tunceli Barosu eski Başkanı avukat Hüseyin Aygün, Yusuf Kaplan’ın durumunu şöyle anlatıyor:

“Yusuf Kaplan, Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir karar ile ‘örgüte yardım-yataklık etmek’ suçundan hüküm aldı ve 1 yıla yakın zamandır cezasının infazına Elazığ E Tipi Kapalı Cezaevi’nde devam ediliyor.

Kendisinin vücudunun yüzde 79’unun iş göremediği yönünde elimizde hekimler heyeti raporu var. Ancak Adli Tıp’ın ilgili dairesi bu rapora itibar etmeyip ‘cezaevinde yatabilir’ şeklinde görüş bildirdiği için cezaevinde kalmaya devam ediyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e ilettiğimiz ‘af yetkisini kullanması’ temennimizde bugüne kadar olumlu bir gelişme yaşanmadı. Cumhurbaşkanı’nın af yetkisini kullanması için de ne yazık ki Adli Tıp’ın olumlu görüş bildirmesi gerekiyor.”

***

Hüseyin Aygün, bu arada son dönemde Ergenekon davası nedeniyle bazı generallerin doktor raporlarıyla ‘nasıl’ tahliye edildiklerine dikkat çekiyor ve şunları söylüyor:

“Eski Başbakan Erbakan’dan sonra eski general Hurşit Tolon da ‘yaş ve sağlık’ gerekçesiyle tahliye edildiler. Biz Dersimliler ister istemez soruyoruz: Hurşit Tolon’un Şener Eruygur’un yaşları ve sağlığı cezaevinde yatmaya uygun değil de 83 yaşındaki Yusuf Kaplan’ın ‘yaşı ve sağlığı’ cezaevinde yatmaya uygun mu? Erbakan ve Tolon’u ‘insani’ nedenlerle tahliye eden mahkemeler Yusuf Kaplan’ı Tuncelili ve ‘terör suçlusu’ olduğu için mi tahliye etmiyor?

Dağda evine gelen silahlı örgüt adamlarına iki ekmek verdi diye Yusuf Kaplan şeklen terörist olabilir ama evrensel hukuka göre bu suç bile değildir. Dağdaki vatandaşının asayişini sağlayamayan, devlet hıncını 83 yaşındaki köylüsünden alamaz. Almamalıdır. Bu vicdan ve adalete sığmaz. Hukuk herkes için ulaşılabilir ve eşit olmalıdır. Ancak bizim ülkemizde ne yazık ki böyle olmuyor.

Geçen hafta müvekkilim Yusuf Kaplan’ın Elazığ Cezaevi’nde ziyaret ettim. Ölüm sınırında bekliyor.

1 ay evvel eşini kaybetti ve ölüm haberini kendisine ben iletmek zorunda kaldım.”

Avukat Hüseyin Aygün, Yusuf Kaplan için şu çağrıda bulunuyor: “Lütfen konuyla ilgili insani bir girişim için ilgileniniz. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül isterse Yusuf Kaplan orada 1 gün bile kalmaz.

“Artık cezaevi kapısından cenaze almak istemiyoruz.

En içten saygılarımla.

Yusuf Kaplan’ın avukatı Hüseyin Aygün, Dersim.”

Tunceli gözlerden epeyce ırak bir ilimiz. Devlet oraya hiçbir dönemde iyi gözle bakmadı. Ancak unutmayalım ki oralarda da bu ülkenin yurttaşları yaşıyor. Onların da insan olarak hakları var.

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in dikkatine. Belki Yusuf Kaplan için yapılacak bir şeyler vardır.

Radikal

26 yıl beklenen mektup

12 Eylül döneminde idam edilen Ramazan Yukarıgöz'ün, idamından önce ailesine yazdığı son mektubu, 26 yıl sonra annesine teslim edildi.

Devrimci 78'liler Federasyonu Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, Mülkiyeliler Derneği'nde düzenlenen basın toplantısında, 12 Eylül döneminde yargılanarak idam edilen Ramazan Yukarıgöz, Mehmet Kanbur, Erdoğan Yazgan ve Ömer Yazgan'ın idamlarından önce ailelerine mektup yazmalarına izin verildiğini ifade etti. Bu mektupların sakıncalı görülerek, idamların ardından ailelere teslim edilmediğini savunan Sümbüloğlu, mektupların Genelkurmay Başkanlığı arşivinde saklandığını ileri sürdü.

BAZI MEKTUPLARIN ASILLARI YOK

Sümbüloğlu, federasyon olarak bu mektuplara ulaşmak için 2,5 yıl
uğraştıklarını, Ömer Yazgan'ın mektubunun 2006 yılında ailesine teslim edildiğini belirtti. Ramazan Yukarıgöz'ün mektubunun verildiğini, Mehmet Kanbur ile Erdoğan Yazgan'ın mektuplarının asıllarını ise henüz alamadıklarını anlatan Sümbüloğlu, bu mektupların, ailelere teslim edilmesi için çaba sarfetmeye devam edeceklerini bildirdi.

Toplantıda, Ramazan Yukarıgöz ve Erdoğan Yazgan'ın ailelerine, Mehmet
Kanbur'un ise eşine idamlarından önce yazdığı son mektuplar, okundu. Daha sonra Ramazan Yukarıgöz'ün son mektubunun aslı annesi Aysel Yukarıgöz'e teslim edildi.


26 YIL BEKLEDİ

Aysel Yukarıgöz, bu mektubu almak için 26 yıl beklediğini ifade ederek,
"Bu mektubu alana kadar ölmedim. Bunu yapanların yargılanmasını görene kadar da ölmeyeceğim. Benim yavrum kimseyi ele vermedi, onuruyla geldi, onuruyla gitti. Başım her zaman dimdik. Oğlum zaten ölmedi, kalbimde yaşıyor" diye konuştu.

Ramazan Yukarıgöz'ün kardeşi Yılmaz Yukarıgöz de hüzün ve sevinci bir
arada yaşadıklarını söyledi. Mektubun 26 yıl kendilerine verilmemesi üzerine "12 Eylül'ü yapanlara karşı nefretlerinin bir kat daha arttığını" ifade eden
Yukarıgöz, bu mektupların ailelere verilmemesinin insan hakları gasbı olduğunu savundu.
akşam

Annesinin linç ettiği bir çocuk: Ahmet Kaya
Mehmet Kenan Kaya
(mehmet.kenan@aksam.com.tr)


Onu ilk kez, Harbiye Açıkhava Sahnesi'ndeki bir resitalde izledim. 12 Eylül'ün üzerinden 6 yıl geçmiş, ama hiçbir şey geçmemişti. Taş sıralarda bir avuç seyirci, merdivenin iki yanında yüzlerce polis...

Ve sahnede sakallı, orta boylu bir adam.

Nazım Hikmet'in, Attila İlhan'ın, Ülkü Tamer'in, Hasan Hüseyin'in şiirlerinden şarkılar söylüyordu.

2 yıla 4 albüm sığdırmış ve bir anda sol'un yeni sesi olmuştu.

15 yaşındaydım ve Radyoevi'nin önünden geçerken, köşedeki polisin beni çevirmesinden korkuyordum. Çünkü ekip otosunun içi resitalden çıkanlarla doluydu. Suçu Ahmet Kaya şarkılarını dinlemek olan insanlarla...

Sonra...

Peş peşe öteki albümleri çıktı Ahmet Kaya'nın.

Entelejensiya önce sahip çıkar gibi yaptı. Sonra fazla yerel ve arabesk bulup reddetti: Bu genç ve öfkeli Malatyalı, hem çok arkaik hem fazla popülistti. Üstelik 'mavi'nin 'a'sını kısa söyleyecek kadar 'öteki'...

Ama az rastlanır bir yanı olduğu da görmezden gelinemedi: 1 Mayıs 1977'de ölümle burun buruna gelen, 5 arkadaşının cesediyle Taksim Meydanı'nın ortasında kalakalan, en yakın dostlarını 12 Eylül işkencelerinde kaybeden o çocuk, bütün o travmalara ve üzerindeki büyük baskıya rağmen hala çok cesurdu.

Evet; belki müziği arkaik, diksiyonu bozuk ve daha bir sürü şeydi ama... Öfkesi de, şarkıları da sahiciydi.

Albümlerinin yüz binlerce satması, bekar odalarında, mahalle aralarında çalınması; 5 vakit namazındaki teyzelerin onu dinlemesi de bu yüzdendi belki...

Ahmet Kaya, sosyalist kimliğini, protest müziğini öte bir yere taşımış, sanki bir sihirle onu aşmış ve bir halk figürüne dönüşmüştü.

'O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız'daki alaturka keder de, 'İçimde ölen biri var'daki teslimiyet hissi de açık yarası kanayan, kafası karmakarışık halkı kuşatıyordu. Onu, sağı da, solu da, başı da kıçı da dinliyordu artık.

Ama çok tuhaf bir şey daha vardı:

1957 Malatya'da, Kürt bir baba ile Türk bir annenin 5'inci çocuğu olarak doğan, yoksulluk içinde büyüyen, hayatta kalmak için sadece bağlamasına tutunabilen o adamı halk seviyor, ama sevdiğini söylemiyor, ciddiye almıyormuş gibi davranıyor ama ciddiye alıyor, tehlikeli bulmuyor ama tehlikeylimiş gibi davranıyordu. O, halkın çocuğu; ama dışlanmış ve yalnız bir çocuktu.

Ve galiba, şarkılarındaki tekil söylemin, kaybetmişlik vurgusunun, sığınma isteğinin, anne imgesindeki abartının nedeni de buydu.

Ve bir gün...

12 Şubat 1999'da, Magazin Gazetecileri'nin törenine katıldı. Sahneye çıktı, ödül için teşekkür etti ve Kürtçe bir klip çekmek istediğini söyledi.

Evet, sadece bunu...

Ve o anda... Bir linç harekatı başladı.

Çatallar kaşıklar havada uçuştu.

Öfkeli kalabalığın arasından sıyrılan bir kadın magazinci 'Sünnetsiz pezevenk' diye bağırdı.

Serdar Ortaç, 'Bu devirde kimse padişah değil' şarkısını değiştirerek 'Atatürk yolunda Türkiye! Bu vatan bizim, ellerin değil' diye haykırmaya başladı.

Yetmedi, Reha Muhtar öncülüğündeki protestocu grup '10. Yıl Marşı'nı söyledi. 'Hastir çekilmişim yani kendi öz yurdumdan' dediği şarkıdaki gibiydi her şey...

O da şarkının devamında söylediğini yaptı ve öz yurdundan 'çekip gitti'...
Sonrası malum: 16 Kasım 2000 sabahı Paris'teki evinin koridoruna yığılıverdi. Kalbi durdu ve 43 yıllık kısa ömrü sürgünde sona erdi.

Önceki gün, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, TRT'nin Kürtçe yayınını değerlendirirken bence siyasi kariyerinin en önemli açıklamalarından birini yaptı ve 'Ahmet Kaya'nın suçu neydi. Kürtçe albüm yapmak istediğini söyledi. Ülkemizi terk etmek zorunda kaldı. Gereksiz acılar çektiği için onu hüzünle hatırlıyorum' dedi.

Bakan'ı dinlerken, 15 yaşımda, polis kordonu altındaki Açıkhava'da yeni doğmuş kızı için bestelediği şarkıyı söyleyen adamı hatırladım. 'Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluk var' diyen Ahmet Kaya'yı... Ve o konserden birkaç gün sonra, onu mahkemeye çağıran savcıyı, 'Söyle bakalım, neresi o yer?' diyen hakimi.

Şimdi şunu itiraf etmeliyim: Beni bu yazı için masaya oturtan şey, aslında gerçekten arkaik, çoğu sabun köpüğü olan Ahmet Kaya şarkıları değildi. Sadece kendi ülkesinde 'öteki'leştirilmek, hırpalanmak, sövülmekle büyüyen hüznüydü onun...

Bu da, magazin figürleriyle kırıştırıp imaj kaybeden, sonra da kendini 'öteki' gibi gösterip durumu kurtarmaya çalışan 'dahi'lerinkine benzemediği, 'gerçek' olduğu için canını acıtıyordu insanın...
43 yaşında, dilini bilmediğin bir ülkede, karanlık bir koridora yığılmaksa hüzün...

Bunu şarkılarında 'anne' diyerek aslında ülkesine seslenen ve annesi tarafından linç edilen bir çocuk anlatabilirdi çünkü.

Cici ve şımarık veletler değil!

akşam

10 Kasım 2008
Aralarında Mazlum-der'in de bulunduğu 11 dernek, 10 Kasım ve diğer resmi bayram törenlerinin boykot edilmesini istedi

İslamcı dernek ve vakıflar ortak bir açıklama yaparak, 10 Kasım'dan başlamak üzere tüm resmi bayram ve törenlerin boykot edilmesi çağrısı yaptı. Çağrıda, resmi törenler "ilkel müsamere ve ayin" olarak tanımlanarak, "Kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz" denildi.

Aralarında Mazlum-der Ankara Şubesi'nin de bulunduğu İslamcı sivil toplum örgütleri, çok tartışılacak bir boykot çağrısına imza attı. Türkiye'nin törenler ülkesi olduğu, resmi törenlerde resmi ideolojinin kutsallaştırıldığı ve "kaba saba" propagandalara maruz kalındığı belirtilen açıklamada, "resmi tarih yalanlarıyla bir ömür boyu zihnimiz, vicdanımız kirletilmeye çalışılıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz eğitim adı altında iradesiz kişilikler üretme çiftliği misyonuna sahip kurumlar aracılığıyla edilgenleştiriliyor. Resmi törenler ise tüm bu sistematik kirletme, yabancılaştırma faaliyetinin tam odağında yer alan etkinlikler olarak öne çıkmakta" denildi.

"23 Nisan, 29 Ekim ya da 10 Kasım gibi tarihlerde Ulusal Egemenlik, Cumhuriyet, Atatürk'ü Anma gibi isimler altında gerçekleştirilen etkinliklerin ortak noktasında hep aynı hedefin öne çıktığının" belirtildiği açıklamada, resmi törenlerde islami kimliğin karalandığı iddia edildi. Açıklamanın çarpıcı bölümleri şöyle:

"Çankaya'daki resepsiyondan Anadolu'nun ücra bir beldesindeki okulda yapılan merasime kadar her yerde aynı zulümle karşılaşmıyor muyuz? Başörtüsünden dolayı aşağılanan, hakarete uğrayan kızlarımızın, kadınlarımızın ve onlarla aynı değerleri paylaşan erkeklerimizin bu çirkinliklerin sürüp gitmesi karşısında yapabilecekleri bir şey yok mu?
Biz yapabileceğimiz pek çok şey olduğuna inanıyoruz. En asgari düzeyde bu çirkinliğe alet olmayabiliriz! Bu ilkel tiyatroda rol almayabiliriz.
Cumhurbaşkanından başlayarak her düzeydeki yetkiliyi, sorumluyu aynaya bakmaya ve gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Bizlerden başörtüsü ve başörtüsü özelinde aşağılanan, yok sayılan İslami kimliğimize reva görülen bu dayatmaları içselleştirmemiz mi bekleniyor? Bu tür etkinliklere kimisi saygısızca eşsiz davet edilen, kimisi tören alanına sokulmayan, kimisi çıktığı ödül kürsüsünden ağlayarak inmek zorunda bırakılanlara da soruyoruz: Bu saçmalığa neden katlanıyorsunuz? Sizin, kimliğinizin, değerlerinizin hiçe sayıldığı ortamlarda ne işiniz var? Bu ilkel müsamere ve ayinlere katılmak zorunda mısınız?
Kim kendini neye mecbur hissederse hissetsin, biz bu oyunda rol yapmak zorunda olmadığımızın bilincindeyiz. Ve kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz."

İmzacı kuruluşlar
Açıklamanın altında imzası bulunan örgütler şöyle: İLKAV (Ankara) ÖZGÜR-DER ŞUBELERİ (Akhisar, Antalya, Batman, Beykoz, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Geyve, İzmir, K.Çekmece, Sakarya, Siverek, Tatvan, Ümraniye) BİLGİ-DER (Bartın) BİNYAR (Bingöl) DAVET-DER (İstanbul) ISLAH HAREKETİ DERNEĞİ (Diyarbakır) İLKE-DER (Çorum) İLK-DER (Isparta) MAZLUMDER (Ankara Şubesi) SABED (Sapanca) TOKAD (Tokat)

(Radikal)

BABAMI HELİKOPTERDEN ATTILAR

11 Kasım 2008
Ergenekon'un Güneydoğu'yu kan gölüne çevirmesinin çok çarpıcı bir örneği..

Ergenekon terör örgütüyle ilgili davada dün iddianamenin okunması tamamlanırken, duruşmanın başından beri ilginç bir gelişme yaşanıyor. Yıllardır gizli kalmış pek çok olayın yeniden tartışılmasını sağlayan davaya, bazı mağdurlar müdahil olmak istiyor.

Kişisel verilerinin kayıt altına alındığını belirten Şebnem Korur Fincancı, ilk duruşmada müdahillik talebi kabul edilen isimlerin başında gelmişti. Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin'in oğulları da davayı izleyip, gerekirse müdahil olabileceklerini açıklamıştı. Söz konusu talepler arasına Van'dan bir işadamı da katıldı.

Senar Er'in başına gelenler ise korku filmlerini aratmayacak nitelikte. Er'in çetelerle ilk karşılaşması 1994'te olmuş. JİTEM'den geldiğini söylediği bir telefon tehdidine karşı soluğu poliste almış. Arayanlar, adının ölüm listesinden çıkarılması için Er'den 100 bin mark fidye istemiş. Kabul edilmeyince işadamının hayatını adeta zindana çevirmişler. Er'in şehirler arası çalışan iki otobüsü yakılmış. 75 yaşındaki babası kaçırılıp vahşice öldürülmüş. Senar Er, "Babamın öldürüldüğünü bizzat Yeşil'den (Mahmut Yıldırım) öğrendim. Yüksekova'dan Hakkari'ye getirirken helikopterden atmışlar." diyor. Adını değiştirip izini kaybettirdiğini ve yıllardır kaçtığını anlatan işadamı, "Bütün o çeteler bu Ergenekon'un uzantılarıydı. Davacıyım. Hakkımı sonuna kadar arayacağım." sözleriyle kararlılığının altını çiziyor. Ergenekon için 'Ne suçları var ki!' diyenlere ise ateş püskürüyor: "75 yaşındaki babamın ne suçu vardı peki? Şimdi bu işlerin başındakiler içeride. Ergenekon davası başlayınca bizim de biraz güvenimiz geldi. Kimsenin dokunulmaz olmadığını gördük. Yeni yeni dışarı çıkabiliyoruz."

Senar Er'in çeteyle karşılaşması bir telefonla başlar. İlk olarak 10 Temmuz 1994'te JİTEM'den aradığını söyleyen biri telefon açar. Er'e uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı gerekçesi ile adının ölüm listesinde olduğunu söyleyip, adının silinmesi için 100 bin mark ister. Telefondaki kişi paranın Ziraat Bankası'nın Ankara Heykel Şubesi'ne, Ahmet Demir adına yollanmasını ister. Ahmet Demir, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın kullandığı sahte kimliklerden biridir. İkinci telefon bir buçuk ay sonra gelir. Bu kez Yeşil'in ekibinden PKK itirafçısı Alaattin Kanat arayarak parayı ödemezse sonunun Behçet Cantürk gibi olacağını söyler. 24 Temmuz 1991'de PKK'dan kaçarak emniyet güçlerine teslim olan Kanat, önce itirafçı olup ceza indiriminden faydalanmış, 21 Haziran 1994 tarihinde de vatani görevi için askere alınmıştı. Askerde olması gerekirken bu fidye olayında ortaya çıkıyordu. Er, fidye talebini doğrudan polise ihbar eder. Parayı teslim etmek için 22 Eylül 1994 günü Silivri'deki buluşma adresine gittiğinde baskın düzenleyen polis Alaattin Kanat'ı yakalar. Mahkeme önüne çıkarılarak tutuklanan Kanat, 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılır. Er, 1995'in başında üçüncü kez aranır: "Bu sefer Diyarbakırlı işadamı Lokman Ç. aradı. 'Bana parayı öde, yoksa ailene zarar verilecek.' dedi. İki hafta sonra 15 Nisan 1995'te 75 yaşındaki babam Kadir Keremoğlu Van'da kaçırıldı. Resmi makamlara başvurdum ama sonuç alamadım. Birkaç gün sonra Lokman Ç. bir daha aradı ve beni Ankara'ya çağırdı. Bu şahsın Ankara'daki ofisinde Özel Harp Dairesi'nden olduğunu söyleyen Nafiz K. ve yardımcısı Murat A. ile buluştuk. Babama karşılık bir milyon mark istediler. Tabii ben buluşmaya gitmeden emniyete haber verdim, baskın yapıp yakalasınlar bunları diye. Ama adamlar elini kolunu sallayarak gitti."

Yakalattığı itirafçı peşine düştü

Senar Er, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Bu olayı görünce artık babamı böyle kurtaramayacağımı anladım. DYP Hakkari Milletvekili Mustafa Zeydan'ın aracılığıyla dönemin emniyet genel müdürü Mehmet Ağar'la görüştüm. O da durumu Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin'e havale etti. Meğer ciğeri kediye teslim etmişiz, nerden bilelim? Bu görüşmeden birkaç gün sonra Nazif K., beni aradı ve 'Bu iş artık bitti' dedi. Babamı öldürmüşlerdi. Babamın öldürüldüğünü bizzat Yeşil'den öğrendim. Yüksekova'dan Hakkari'ye getirirken helikopterden atmışlar. Benim peşime de İstanbul'da yakalattığım itirafçı Alaattin Kanat'ı takmışlardı. Hapiste olması gerekirken benim peşimden Van'a gelmişti. Kanat, burada silahlı saldırıya uğrayınca artık peşimi bıraktı." Savcılık kayıtları Senar Er'i doğruluyor. Kayıtlara göre Alaattin Kanat, İtirafçılık Yasası çerçevesinde Ekim 1994-Ekim 1995 arasında 20 kez savcılık izniyle hapisten çıkarılmış.

Aynı dönemde Senar Er'e ait iki şehirlerarası otobüs de yakıldı. Resmi açıklamalarda otobüslerin PKK tarafından yakıldığı belirtildi. Er, 'Baktım canımı kurtaramayacağım, kaçmaya başladım. Soyadımı değiştirdim. İzimi kaybettirdim." diyor. Senar Er, yıllardır sürdürdüğü kaçak hayattan yeni yeni kurtuluyor. Uzun zamandır kapalı olan petrol istasyonunu bu yıl faaliyete sokmuş. Er, bugünkü düşüncelerini şöyle ifade ediyor: "Bütün o çeteler bu Ergenekon'un uzantılarıydı. Davaya müdahil olmak için başvurduk. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Tazminat davası da açacağım. Bazen televizyondan izliyoruz. Ergenekoncular için 'Ne suçları var ki, içeri attılar.' diyorlar. 75 yaşındaki babamın ne suçu vardı peki? Şimdi bu işlerin başındakiler içeride. Bizimle muhatap olanlar JİTEM'in tetikçileriydi. JİTEM'i kurduğunu söyleyenler şimdi içeride. Devlete gittiğimizde de yine onların adamlarıyla muhatap olup iyice batağa saplanıyorduk. Bu Ergenekon davası başlayınca bizim de biraz güvenimiz geldi. Kimsenin dokunulmaz olmadığını gördük. Yeni yeni dışarı çıkabiliyoruz."

aktifhaber


Ece Temelkuran

Top ve devlet

Hangi ırktan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun; bütün kalabalıkların içinde uyuyan bir faşizm vardır. Kalabalığı yeterince korkuttuğunuzda uyku dağılır ve küçük faşistler ortaya çıkmaya başlar. Mırıltı halinde yollara dökülen bu küçük faşistleri üstünlük yalanlarıyla beslerseniz onlar artık semiz faşistlere dönüşür.

Eğer bu semiz faşistler, iktidar koltuğunda oturan babadan onay da alırlarsa işte o zaman büyük çıldırma başlar. Alçaklık yüceleşir, katiller kahraman olur. Çocuklar bile katledilir, anneler bile buna onay verir. Ve korkarım Türkiye artık bu sürecin son eşiğinden geçmek üzeredir.

Beni sevmeyen ölsün!

Başbakan nihayet telaffuz etti:

“Tek devlet, tek milleti beğenmeyen gitsin!”

Bilmem hatırlayacak mısınız o geceyi? AKP, ikinci kez iktidara gelmiş ve Başbakan Erdoğan zafer konuşması yapmak için çıkmıştı. Seçim çalışmaları sırasında ‘Tek bayrak, tek millet’ sloganı ve ardında bayrakla billboard’lara poz veren Başbakan o gece şöyle demişti:

“Bize oy vermeyenleri de zenginliğimiz sayıyoruz!”

Birçok kesimden alkış gelmişti bu konuşmaya. “Vay ne kadar demokrat” bulunmuştu, “Vay ne kadar yüce gönüllü!” Oysa konuşma şunu demeye geliyordu:

AKP’ye oy vermeyenler bundan böyle ‘ülkenin garnitürü’ muamelesi görecekti. O sebepten o gün “Biz artık bu ülkenin garnitürüyüz” diye yazmıştım.

O gece AKP’nin başlattığı sürecin bugün son evresine giriyoruz. Başbakan artık sadece “Tek bayrak, tek millet” demiyor, ekliyor:

“Artık devlet de benim!”

Bu sözlerle Kürtleri, AKP’den başka partilere oy verenleri yani o seçim gecesi memleketin garnitürü yerine konmuş olanları artık ‘düşman’ ilan etmiş oluyor.

Başbakan bu sözleriyle Türkiye’ye yönelik fetihçi hislerle yürüttüğü operasyonun tamamlandığını da söylemiş, artık devletin kendilerine ait olduğunu da belirtmiş oluyor.

Ve devleti ele geçirenlerin hep yaptığı üzere (dün Hasan Cemal yazmıştı, bakınız) Kürtlerin üzerine yürüyor.

Kürtsen susacaksın!

Elbette bu memleketin içindeki Kürt düşmanı faşizmi ilk uyandıran AKP değil. İktidarın Kürt halkına karşı boş kale maç yapması bir gelenektir. Salla! Nasılsa kale boş. Nasılsa sen egemen halkın temsilcisisin. Salla!

Nasılsa onların sözleri baştan gayrimeşru. Patlat! Nasılsa onların cevap hakkını hiçbir ana akım televizyon kanalı kullandırtmayacak. Yürü, kim tutar seni! Nasılsa onları birileri televizyona, gazeteye çıkarsa bile isimlerinin başına hakaret yazmadan onlardan bahsedilemeyecek. Vur patlasın!

Nasılsa Güneydoğu’dan gelen görüntüler toz duman içinde ve ne olup bittiği orada yaşayan insanlara sorulmuyor. Çak bir tane daha!

Nasılsa cüzamlı ilan edilmiş Kürt siyasetçiler sana ne söyleseler duyulmayacak. Adlarını bile ağzına almak istemiyorsun kendine benzemeyenlerin, ‘malum’ diyorsun ve sonra aynı ağızla ‘öteki’ni anlamaktan, demokrasiden bahsediyorsun. Ama yürü kim tutar seni!

Nasılsa bu ülke eğitimlidir bu konuda. Çabuk unutur işkence görmüş Kürt çocuklarını. Kürt çocukları dağlarda hem bu tarafta hem o tarafta (!) ölür, geriye bir tek senin, yalnızca senin yalandan demokrasi mücadelen kalır!

“Kimi kimin vatanından kovuyorsun?” diye soruyorlar sana. Cevabın belli:

Artık vatan da senin, devlet de sende. Nasılsa artık bütün kaleciler gitti, golleri bir tek sen atıyorsun! Sonra dönüp bize golleri attın diye seni alkışlamamızı bekliyorsun. Ama göreceksin: Top yuvarlak ve maç 90 dak’ka!

milliyet

BU AİLE TOPLUCA İŞKENCE GÖRDÜ !



Geçtiğimiz günlerde Taksim'de polis işkencesine maruz kalan ve 7 gün iş göremez raporu alan Mehmet Şah Araş ve ailesi, yaşadıkları saldırıyı travma içinde basın toplantısı yaparak anlattılar. Öte yandan Emniyet, konuyla ilgili bir inceleme başlattı.

"Taksiyle Kurtuluş'taki evimize gidiyorduk. Önümüzde duran bir çöp kamyonunu çekmeleri için polislerden ricacı olduk. Ekip minibüsünden inen polisler bana copla saldırdı. Eşim Aycan Aras ile üniversite öğrencisi oğlum Serhat Aras müdahale etmek isteyince polisler bu kez onlara yöneldi. Bana ve oğluma kelepçe takarak minibüse bindirdiler. Polisler bizi Dolapdere'nin ara sokaklarında dolaştırırken dövdü."

Taksim esnaflarından Mehmet Şah Araş, 30 Ekim günü eşi ve çocuklarıyla birlikte ticari bir taksiyle Kurtuluş'taki evlerine giderken yolu kapayan çöp kamyonunu kenara çekmesi için polis ekibine ricada bulununca başına bunlar geldi. İHD Şube binasında yapılan basın toplantısında Araş'ın anlatımları sonucunda polis saldırısının şu şekilde yaşandığı öğrenildi:

Polis vurdu, Savcı korudu

"Baba Araş, yolu kapayan çöp kamyonunu kenara çekmesi için polis ekibine ricada bulundu. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Polis, 'Sen kimisin? Bana görevimi mi öğretiyorsun' dedi, copla defalarca Araş'a vurmaya başladı. Oğulları ve eşi de arabadan indi, ama nafile. Bu defa Beyoğlu Karakolu'na bağlı diğer bir ekipte, onlara saldırdı. Sokak ortasında kaba dayak işkencesi burada bitmedi. Baba ve oğlu Serhat, polis arabasına bindirilip götürüldü. Yüzlerce cop darbesiyle kan içinde kalan baba ve oğlu, baygın bir şekilde sokağa bırakıldı. Serhat'ın da kolu kırıldı.

Baba ve oğul, gözlerini Taksim İlk Yardım Hastanesi'nde açtı. Anne Aycan Araş, soluğu Beyoğlu Karakolu'nda aldı. Oğlunu ve eşini sordu. Polisler, kayıt olmadığını söyledi. Israr eden Aycan Araş, karakol önünde bekleyişini sürdürdü. Ardından polis, 'Bıraktık, eve gidiyorlarmış' dedi. Ancak, eşini telefonla arayan baba Araş, hastanede olduğunu söyledi.

Aile, Savcılığa suç duyurusunda bulundu. Savcılık, Adli Tıp'a sevk etti. Adli Tıp, aile bireylerinin vücutlarında yüzlerce darp izini, Serhat'ın kolunun kırıldığını, çocukların tam teşekküllü üniversite hastanesinde psikolojik destek almasını gerektiğini bildirdi. Bütün aileye 7 günlük iş göremez raporu verdi. Ancak, Savcılık, bunu kabul etmedi. Raporun güvenilir olmadığı iddiasıyla yeni bir rapor istedi. İstenen yeni raporu veren Taksim İlk Yardım Hastanesi, Adli Tıp'ın bütün raporunu yalanladı. Aile, Savcılığa yeni bir başvuru yaptı, rapora itiraz etti."

"60 yıl geçse unutmayacağım"

Babası ve ağabeyinin yaşadığı işkencenin tanığı ve mağduru 13 yaşındaki Ahmet Araş, toplantıda yaptığı konuşmada, günlerdir uyuyamadığını, okula dahi gitmediğini belirtti, "60 yıl geçse de unutacağımı sanmıyorum. Polisler cezalandırılsın" dedi.

Anne Aycan Araş, polislerin eşine "Ailen burada olmasa seni öldürürüm bir yere atarım" dediğini ve ardından arabaya bindirdiklerini anlattı. Anne Araş, "Bunlar polis değil, cani" dedi.

Emniyet İnceleme Başlattı

Öte yandan Emniyet Genel Müdürlüğü, İstanbul'da Taksim'de yardım istedikleri polislerden dayak yedikleri gerekçesiyle şikayetçi olan baba ve oğlu için inceleme başlattı. Olayı araştırmak için bir polis başmüfettişi görevlendirildi.

Konuyla ilgili bilgi veren Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri, Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın olayla ilgili dosya açtığını ve iddiaların yerinde incelenmesi için İstanbul'da bir Polis Başmüfettişinin görevlendirildiğini bildirdiler. Müfettişin vereceği ön inceleme raporuna göre adı geçen polisler, soruşturma tamamlanana kadar görevden el çektirilebilecek ve müfettiş raporu yönünde idari işlem yapılması için Emniyet Genel Müdürlüğü Disiplin Kurulu'na sevk edilebilecekler.
HAKSÖZ HABER


Başörtülü olduğu için ödül verilmeyen koşucu: Ben bu ülkenin çocuğu değil miyim?

31 Ekim 2008 13:25
Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde Cumhuriyetin 85 yıl dönümü kapsamında yapılan kros yarışmasında ikinci olan başörtülü sporcuya garnizon komutanı ödülünü vermedi. Ödülünü alamadan kürsüden inen başörtülü sporcu Nuriye Memiş (18), 210 sporcu arasında ikinci geldiğini ancak ödülünü Garnizon Komutanı Albay Gürsel Işık'ın vermemesine bir anlam veremediğini belirterek, "Biz de bu ülkenin evladıyız,” dedi.
Ayvalık Hüsnü Uğural Stadı'nda düzenlenen Cumhuriyet Koşusunda dereceye giren sporculara ödül verildi. Törende 210 sporcu arasında ikinci olarak dereceye giren genç bayan sporcunun ödülünü vermesi için Garnizon Komutanı Albay Gürsel Işık anons edildi. Albay Işık, kürsüye yaklaştığında ödülünü vereceği kişinin başörtülü olduğunu görünce geri döndü. Bunun üzerine kürsüde ne olduğunun farkında olmadan bir süre bekleyen genç sporcu Nuriye Memiş, daha sonra kürsüden arkadaşlarıyla birlikte indi.

Subayların Türban Tepkisi
30 Ekim 2008 10:47

Manisa'da düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda gerginlik yaşandı. Manisa Belediye Başkanı türbanlı eşiyle salano girince askerler tepkiyi koydu.

Manisa Belediye başkanı Bülent Kar başı örtülü eşi Selma Kar ile resepsiyona gelince Manisa Birinci Piyade Er Eğitim Tugay komutanlığı ile İl Jandarma Alay komutanlığından Cumhuriyet balosuna katılan üst düzey rütbeliler eşleri ile birlikte salonu aşamalı bir şekilde terk ettiler.

Manisa valisi Celalettin Güvenç eşi Turan Güvenç ile birlikte Manisa valililiği parkında ki Polis lokalinde bu akşam düzenlediği Cumhuriyetin 85.yıl dönümü nedeniyle verdiği resepsiyonda yaşanan bu olay katılanlar tarafından üzüntü ile izlenildi.

Saat 19.30 başlayan resepsiyonda 19.45 te salona eşi Naime Babüroğlu ile birlikte giren 1. Er Eğitim Tugay Komutanı Tuğgeneral Naim Babüroğlu ile birlikte İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Mürsel Şahin ve 1. Er Eğitim Tugay komutanı ile İl Jandarma Alay komutanlığından oluşan 15 kişilik gurup, saat 19. 55 Salona Belediye başkanı Bülent kar ın türbanlı eşi Av. Selma kar ile birlikte salona girince birbirinin yüzlerine bakan Askeri erkanda hareket görüldü önce alt kademedeki albay yarbay ve binbaşı seviyesinde askeri erkan eşleri ile birlikte kapıdan ayrılırken kapıda gelenleri karşılayan Vali Celalettin Güvenç ile eşi askerlerin topluca salondan ayrılmasını anlayamadı ancak askerlerin 'Sigara molasına gidiyoruz' sözleri duyuldu.

Salondan daha sonra İl Jandarma Alay Komutanı ayrılırken salona vali girdikten sonra bir süre vali ile birlikte görünen Tugay Komutanı Naim Babüroğlu ile eşi de salonu terk etti.

Valilik parkındaki polis lokalinden ayrılan askerleri aynı parktaki İl Jandarma Alay Komutanlığı'nın gazinosuna gittikleri görüldü.

Olayla ilgili Manisa Belediye başkanı Bülent Kar, basın mensupların, 'Askerler salonu eşinizin başörtülü olmasından dolayı mı resepsiyonu terketti?' sorusuna 'Ben bu saatten sonra eşimi değiştiremem, bu benim sorunum değil onların sorunu' cevab&


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:00 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Mar 27, 2009 9:33 pm    Mesaj konusu: BagIrsak Alıntıyla Cevap Gönder

Hawari Kayser
Korucu

Korucu deyince aklıma bir sürü kelime ve kavram üşüşüyor; Paramiliter, Kontrgerilla, Kirli Savaş, Rant, Uyuşturucu, Yargısız İnfâz, Gözaltında Ölüm, Psikopatholoji, Kriminal hayatlar, Fiqirsizlik, gladio, devlet, jandarma vs… Hiçbirine değinmeye niyetim yok.
Dünyânın her tarafında geçmişte ve bugün (muhtemelen yarın da) var oldular, kimi zaman paramiliter, kimi vaqit semi-militer (yarı militer), kimi dem qısmen militer (quasi militaire), bâzen kontr-gerilla fakat her zaman bir veya birden fazla devletin güdümünde, kontrolünde. Mafia ile, polis ile, istihbarat ile, ordular ile, siyâset kurumu ile kısacası devletin her birimi ile içli dışlı, haşır neşir.
Kolombiya’da devrimci sosyalist mücâdele veren FARC ve ELN’e (Ejército de Liberación Nacional) karşı kurulan ve devlet destekli Köylü Nefs-i Müdâfaa Örgütü Paramiliter Çatı Federasyonu’nun silahlı gücü olan Autodefensas Unidas de Colombia (Colombia Birleşik Nefs-i Müdâfaa Örgütü).
Sri Lanka’da Kandyanlar (yaklaşık 100.000 kişi). Angola’da yahudî Joseph Sawimba’nın liderliğini yaptığı (öldü) UNITA. Arjantin Anti-komünist İttifâqı (Alianza Anticomunista Argentina – Triple A veya AAA olarak da bilinir), Macaristan’da Magyar Országos Véderõ Egylet (MOVE; Macar Millî Savunma Birliği), Çeçenistan’da Kadyrovtsy (Êàäûğîâöû; Kadirov dostları) veya Kadyrovites, Sırbistan’da Srpska dobrovoljaèka garda ki, liderliğini Željko Ražnatoviæ (arkan) yapıyordu ve devlet tarafından öldürüldü, Yine Sırbistan’da Beli Orlovi (Beyaz Kartallar). Lithuania’da Jaunieji Šauliai (Genç Silahlı Adamlar), Meksika’da Camisas Rojas (Kırmızı Gömlekliler). İrlanda’da Ulster vs...
Daha bir sürü var. Kimse alınmasın, ister taraf olun ister karşı bu yukarıda saydığım ve sayamadığım örgütlerin ve grupların hemen hepsinin iyi ya da kötü bir fiqriyâtı, bir ideolojisi, bir inancı var ve bu uğurda bir mücâdele veriyor. Yanlıştır ve tasfiye olmaktan başka bir kaderleri olmadığı da âşikârdır. Ama, ideolojisi olmayan, fiqri olmayan, inancı olmayan ve neye hizmet ettiğini bilmeyen yegâne paramiliter güç bizim KORUCULAR’dır. Ne acı ve ne fecî… Çeşitli rakamlar veriliyor; 58.000, 69,000, 80.000 vs. Ben düz hesab diyorum: 100.000.
Koruculuk 1985 yılında 3175 sayılı yasaya dayanarak yürürlüğe konulmuş. Birazdan ona kısaca değineceğim. O zamandan bu yana da trilyon kerre tartışılmasına rağmen, iyi saatte olsunlar bunun mümkün olamayacağını söylerler. Kürdistan’ın yayıldığı 22 ilde, ‘geçici köy korucuları’ adı verilen 70.000 maaşlı, ve tahminen 30 bine yaqın gönüllü köy korucusu var.
Koruculuk, en az 1 milyon insanın geçim kaynağını oluşturuyor. Korucu maaşları 500 YTL’den başlıyor ve ucu açık bir meblağa kadar yükselebiliyor. Kaba saba bir hesab ile; devlet hepsine ayda 500 YTL vermiş olsa 500x100.000=50.000.000 YTL. 25 milyon Euro vs. Yıla vurduğumuzda ise 300 milyon Euro ediyor.
Peki bu paralar karşılığında nasıl tablolar oluştu son 24 yılda?
8000’den fazla (kimi kaynaklara 15.000) korucu yargısız infâz, işkence, tâciz, tecâvüz, cinâyet, mala el koyma, yaralama, rüşvet, kız kaçırma gibi suçlara karıştı.
Koruculuk kurumu 1924’te Köy Kanunu’nda yapılan değişiklikle hayatımıza girdi. Zamanın gerekçesi “eşkıyâlara karşı koruma” idi. 1984’te kanunun bir maddesinde yapılan değişiklikle köy koruculuğu yeniden hortlatıldı.
Geçici köy koruculuğu (GKK), 26 Mart 1985 tarihinde 442 sayılı Köy Kanunu’nun, 74. maddesinde yapılan değişiklikle muhtarın teklifi, kaymakamın kabûlü ile gönüllü ya da Vâlîliğin teklifi ve İçişleri Bakanı’nın onayı ile geçici olarak görev yapılan ve köy koruculuğu adıyla oluşturulan kurum.
Sayıları çeşitli dönemlerde 70.000’i aşan geçici ve gönüllü köy korucuları, idarî bakımdan muhtarın, mesleki bakımdan ise Jandarma Bölük Komutanı’nın emir ve komutası altındadırlar.
Büyük bir bölümü korucu kimliği ile silah, uyuşturucu vb. kaçakçılığı yapmışlardır. İşledikleri fiiller yüzünden mahkemece aranan korucular, maaşlarını düzenli olarak aldıkları hâlde yakalanamamışlardır. Korucular yörede etkili olan aşiret sistemi yüzünden aşiret ağalarının emri ile hareket eder olmuşlar; kendi yandaşları olmayan kişilere PKK taraftarıdır diyerek baskı uygulamışlardır.
1985 yılında başlatılan Koruculuk uygulamasında 1997 yılına dek geçen süre içerisinde 23 bin 817 geçici köy korucusu görevinden uzaklaştırılmıştır. Bu korucuların 20 bin 319’unun görevi ihmâl suçunu işlediği açıklanmıştır.
Buraları da geçelim; Korucu Kürd, PKK’li Kürd, o dağlarda öldürülen askerlerin hatırı sayılır bir bölümü Kürd, yakılan 5000 köyün ahâlisi Kürd, Kirli savaş döneminde Adana, Anteb, Kayseri, Aydın, Konya, Manisa, Balıkesir, Ankara, İzmir, Bursa, Mersin, Antalya ve nihâyet Istanbul’a göçen Kürd, aşağılanıp itilip kakılan Kürd ve ‘suçlu’ Kürd.
PKK’nı beğenmeyebiliriz, eleştirebiliriz, protesto edebiliriz, hattâ çatışıp savaşabiliriz ancak savaşın da mücâdelenin de, saldırının da, eleştirinin de bir ahlâqı olmalıdır. Bir örgüte, bir insana veya bir gruba ‘terörist’, ‘hâin’ vs. demekle işin içinden çıkılamayacağını en iyi bilen de, savaşı yürüten devletin tâ kendisidir.
Korucu dediğin adama atfedilebilecek hiçbir insanî değer yoktur; Budapeşte Othmanlı’nın elinden çıkarken şehîd düşen komutan için Macar’lar ‘Kahraman Düşman’ tâbirini uygun görmüşlerdir. Mârifet bu işte; hangi taraftan olursan ol diğerinin sana ‘kahraman’ diyebilmesi. Korucu’nun bir Kürd olarak, tek kelime bile Türkçe bilmeden (çok normal bir şey zira adamın ana dili Kurdî’dir) Türk bayrağı sallayıp, göğsüne Türk bayrağı rozeti takması hangi değerle açıklanabilir? Bunca işlenen suçlar – ki, hepsi yüz kızartıcı suçtur – hangi insanlık ölçüsüyle bağdaşabilir? Soruyorum şimdi, Dante Alighieri’nin ‘İlâhî Komedya’sındaki hangi cehennem katına yaraşıyor bu kurumun mensubları?
Peki, hadi bu cihetlerden bir şey bulamadık. Entelektüel açıdan bir nesne var mı? Meselâ adam ‘ben kâtilim ve neden katlettiğimin de çok iyi farqındayım, planım, gâyem ve hesabım bellidir, filanca fiqir davası ya da hazcılık (hedonizm), Sadizm (Sade’cılık), elitizm vs. için bu işi işliyorum der; rafine bir hayatı olur, kazandığı parayı nerede yiyeceğini bilir; iyi yer, iyi içer, iyi giyinir, kısaca üst düzey bir qaliteyi temsîl eder. Dersin ki, tamam bu adamın böyle meziyetleri var. Korucunun insana benzeyen bir hayatı var mı? Zinhâr, insan gibi yaşıyor mu? Hayır, Elit mi, yaptığının farqında mı, belli bir qalitesi var mı, âlet kadar, zerre kadar değeri var mı? En çok bağlı olduğu varsayılan devlet tarafından dikkate alınıyor mu? Hayır, kiralık kâtil bile ondan daha fazla önemseniyor. Devlet, korucunun ‘mouchard’ olduğunu iyi biliyor. Bugün kendi halqına ihânet eden adam yarın bana hayda hayda hâinlik eder diyor. Parasını alsın, ne hâli varsa görsün diye düşünüyor. Gûya hesab KÜRD’ü KÜRD’e KIRDIRMAK. Peki neden? O da kafasındaki bildik küçük menfaat planlarının dışında fazla bir şey bilmiyor. Bir de aşağılık duygusu var, bir de ‘Bir Türk dünyâya bedeldir’ lafı var, bir başkası savaştığı zaman adamın zoruna gidiyor, devletin bütün olanakları seferber edilip, en aşağılık ilişkiler mubâh sayılabiliyor, bir sürü mâsum insanın canına kıyılabiliyor. Ve işte böyle bir ucûbe sürüsü ortaya çıkarılıyor.
Tasfiye edemiyorsun çünkü çözümün yok. Projen yok, aklındaki tek cüce düşünce Kürd’ü itip kakmak. Buradan çıkabilecek bir şey var mı? Yok. İşte şimdi AB-D ve dünyâyı öyle ya da böyle yürüten ECHELON İRÂDESİ yeter, ben Korucu’yu bugüne kadar kullandım şimdi konjonktür onu tasfiye etmeyi gerektiriyor diyor. Devlet de bu theratojenik (ucûbe) varlığı, bu çarpık ve arızalı doğumu sonlandıracak. Evet, tabiî ki, ve derhâl sonlanması gerekiyor; İkinci bir Vak’â-i Hayriyye olarak. Mes’ele, bunu hiç başlatmamaktı, veya kendi aslî irâdenle sonlandırabilmekti. Mardin’de o katli’âmı yaptıran irâde (Echelon) hiçbir zaman anılmayacak; hikâyeler anlatılacak; kız mes’elesi, su şişesi, Laz paşası, töre, kıl, tüy… İrâde ise şöyle buyurdu: Koruculuğun kaldırılması için gerekirse katli’âm yaptırırım, korucuyu o katli’âmın merkezinde sap gibi bırakırım. Yetmez ise, baika katli’âmlar yaptırırım.
DEVLET BÜYÜK BİR FİQİR’dir, her şeyden evvel. O yoksa – ki, YOK – DEVLET YOKTUR. BANA BİRİSİ SÖYLESİN ALLAH AŞKINA, DÜNYÂDA BU KADAR HASTA BİR DEVLET DAHA VAR MIDIR?
İnsanlığın bağrına saplanmış bu paslı hançerin hemen şimdi çıkarılması gerekiyor. ÇIKACAK… Sonra, K ve memleketin en güzel insanları çıkacaklar. FİQİR gelecek, devlete fiqir gerek, devlet gelecek. Bu kadar sabredildi. Korucu kalesi düştü, halqımızın gözü aydın.

baran dergisi

Mutlu Tönbekici/Vatan
10 şehidin verildiği bir gün bir yazar ne yazabilir?

HİÇ. Gerçekten hiç. Dükkanı kapatıp gitmek dışında yapılacak bir şey yok aslında. Başka bir yazı yazmıştım. Neşeli, sevimli bir yazı idi. Haberi alınca tıkandım.

Böyle bir günde, sevimli, neşeli bir yazı? Hayır olmuyor. Başkaları yapabiliyor ama ben yapamıyorum.

Ne yazayım onu da bilmiyorum.

Bin kere yazdığımı mı? Bu çocukları PKK’nın değil sittin senedir uygulanan faşist rejimin öldürdüğünü mü? 23 Nisan’daki “yırtık çizmenin” öldürdüğünü mü? Taş atan çocuklara verilen ağır cezaların öldürdüğünü mü? Dipçikle dayak yemenin öldürdüğünü mü?

Yazdık. Bin tane hakaret de işittik. Değişen bir şey yok. “Bu kadar şehit verilirken ne bedelli askerliği” demiş bugün Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ.

E işte tam da bu nedenle soruluyor zaten...

Kimse canını sokakta bulmadı. İnsanlar parasıyla “can” satın almaya çalışıyor anlamıyor musunuz? Evet bildiğimiz can.

Parasıyla “canını” satın almak isteyen bir ülke olduk çıktık. Ama bunda ayıplanacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Anasını kuzusu, babasını prensi olarak büyü, oku, adam ol, gel 20’lerine, sonra manasız bir kurşun gelsin vursun seni. 10 bin küsur şehidin içinde bir sayı ol.

Yok işte. İstenmiyor. Niye istensin ki? Aklı başında kim niye böyle bir şeyi istesin? İstendiği kadar goy goy gazı basılıp dursun kimse böyle bir savaşta canını kaybetmek istemiyor.

Zira 30 küsur yıldır süren bir savaş pek tabii inandırıcılığını yitiriyor. Birrrr karış toprak uğruna bu kadar can... Üstelik gidilmeyen, sevilmeyen topraklar uğruna.. Yok. Bazıları artık yemiyor.

“Ama biz TRT şeşi açtık... Kürtler de artık entegre olsunlar!”

Yok ya!

Sen öbür tarafta dipçikle 12 yaşında çocuk döver, hastanelik eder ve hatta öldürürsen... PKK bitsin, Kürtler entegre olsun diye çok beklersin.

Bugünkü çatışma onun rövanşıdır. Yarınki başka bir şeyin rövanşı olacak. Dağdaki adama gücü yetmeyen, ovadaki çocuğa sardırırsa olacağı budur.

Sittin senedir olan tam da buydu. Polisi de askeri de etmedik eziyet bırakmadı. Çoğu gizlendi...

Çoğunu gazeteler “aman askerden fırça yemeyelim” diye yazmadı. Üç beş tane yazılıp çizilenle de halk ilgilenmedi. Halk ilgileninceye kadar savcısı mahkemeye verdi, hakimi toplattı, oldu bitti. Tamam. Bu kadar bilgi yeter size.

Halk da zaten dünden meraklı kendini yalanın “konforlu kollarına” atmaya. “Biz yapmayız öyle şey” yalanına, “Kürtler zaten doğuştan haindir” yalanına..

Sonra yavruları patır patır gidince de şaşırdı kaldı. “Biz onlara ne yaptık ki!” dedi analar bacılar.

Yaptığın şu anacığım: Duymadın, görmedin, ilgilenmedin! 10 bin + 10 şehidin katili sensin, o, bu, şu, biz, siz, onlar. Bu kadar basit. Ağlayacak olan da sadece sensin. Tek sen. Gerisi sahte göz yaşıdır.

ASKERİ TERCÜMAN'A SORULDU

17 Nisan 2009 07:00
Sabah gazetesenin Yıldırım Beğler ile yaptığı röportaj sonrasında okurlar "Bunları ifşa ederek neden düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürüyorsunuz?" tepkisi gösterdi. Sabah bu soruyu Beğler'e sordu...
Faili meçhullerin çoğu işkencede hayatını yitirdi

Ertuğrul Erbaş 17.04.2009

Bir dönem Güneydoğu'da görev yapan Yıldırım Beğler: "İşkence önümde oluyordu. Çoğu dayanamadı, öyle şeyler yapıldı ki izleri hayatta gitmez. Savcılar da biliyordu. Ama 'Saklayın, görmeyeyim bunu' diyordu"..

Yıldırım Beğler'in röportajını okuyanlardan bir kısmının tepkisi şuydu: "Yapılması gereken yapıldı, hainler layığını buldu... Bunları ifşa ederek neden düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürüyorsunuz?" Kim hain neden hain? Bu soruyu Norveç'te sormamıştık, telefonla sorduk. İşte Yıldırım Beğler'in cevabı ve röportajın büyük ses getirecek kalan bölümü...

* Hain ilan ettiğiniz kişiler sizce başlarına geleni hak etmiş miydi?

Hak eden vardı tabi. O köyün ağası mesela. Terörist gelmiş teslim olmuş. Götürmüş yine örgüte vermiş. Örgüt de gencecik çocukları infaz etmiş. O ağa ölümü hak etmişti.

* Peki bu hak edişi kim hangi kıstaslara göre belirliyordu?

Biz emir kuluyuz. Söyleneni yapıyorduk.

* Bütün ölenler öldürülmeyi hak etti mi sizce?

(Bir müddet sessizlik...) Kurunun yanında yaş da yandı bazen...

CESETLERİ ATIYORLARDI

* Çok muydu o yaşken yananlar?

Şimdi şöyle bir şey. Adamın biri kırmızı ışıkta geçti bunun cezası var. Adamın biri adam öldürdü bunun da cezası var. Birine para, birine 15 yıl ceza. Ama bizde cezalar fiks oldu. Herkese aynı ceza...

* Hiç adam sorguladınız mı?

Vallahi o kadar adam sorguladık. Öyle ki sabahlara kadar ter içinde kalıyordum. İğrenç bir şeydi yani.

* İşkence?

İşkence normal bir şeydi. Benim görevim tercümanlık. Ben duruyorum. Adama işkence yapılıyor. Ben ağzından çıkan kelimeyi çeviriyorum. İşkence benim gözümün önünde oluyordu. Genelde faili meçhuller işkence yüzünden oluyordu. Çoğu işkencede öldü. Öyle şeyler yapıldı ki bunun izi hayatta gitmez. Bırak bir ayda hastanede yatsa bir senede gitmez. Sen şimdi bunu nasıl savcının önüne çıkarırsın? Savcı ne diyecek sana? Git bunu sakla yahu ben görmeyeyim bunu diyordu savcı. Bizim o zamandaki savcıların da yargılanması lazım.

* Savcı işkenceye göz mu yumdu yani?

Çok oluyordu. Gelip bizim yanımıza oturuyordu. "Ben sizi görmem" diyordu. Ben savcıya anlatıyordum şunu yaptık bunu yaptık diye "Sus burada kalsın ben duymadım" diyordu. İşkenceden artık yorulmuştuk. Sonra bize bir iğne getirdiler. Damardan vuruyorduk. Adam konuşuyordu. Sürekli onu kullanmaya başladık. İğneyi vurdun mu adam bülbül gibi ötüyordu. (Gülüyor) Çok acayibime gitmişti. Mucize gibi iğneydi. İğneyi yapıyorduk adam çocukluğunu bile anlatıyordu. Ama bu iğnenin zamanı nedir, dozu nedir kimse bilmiyordu. Yani bir uzman doktor falan olsa o yapsaydı iğneyi. Gelene yapıyorduk iğneyi.

* Çok ölen oldu mu bu iğneden?

Oldu işte. Doz aşırı kaçınca 5 dakika 10 dakika anında öldürüyordu. O ölenler helikopterle atılıyordu. Benim bildiğim o iğneyi Özel Kuvvetler ve MİT hâlâ kullanıyor. Sistem bu. Artık işkence yok!

* Bunları vatan-millet adına mı yapıyordunuz?

Tabi vatan millet adına! Bunlar haindi. O zamanlar öyleydi. Hepimiz aynıydık.

* Ölenleri helikopterden atıyorduk dediniz. Nasıl yapılıyordu bu?

İki tane pilot vardı. Biri o zamanlar yüzbaşı, biri üsteğmendi. Bütün kirli işlerde onlar çağırılıyordu zaten. Bunlar özel pilotlardı. Erken terfi alıyorlardı. Herkes de biliyor bu pilotları. Cesetleri nereye attıklarını ben de biliyorum.

* Kim bu pilotlar?

Şimdi ikisi de hala görevde diye biliyorum. Yükseldiler. O zamanlar yüzbaşı olanın isminin baş harfi "M" üsteğmen olanın isminin baş harfi ise "T".

HER ŞEYİ YAPIYORDUK

* Neden yapıldı bunlar?

O zaman böyle kapalıydık. Büyüklere bakıyorduk. Tansu Çiller gazı veriyordu "Haydi Türkiyem ileri!" Büyükler, "Ulan kesin, yok edin! Bunlar kafir, bunlar sünnetsiz, bunlar Ermeni! Aman ülke elden gidiyor!" diyorlardı. Biz de her şeyi yapıyorduk.

* Peki şimdi aynı şeyi yapar mısınız?

Yok. Şimdi buradan bakıyorum da öyle bir şey yok. Bu insanların hepsinin bu topraklar üzerinde yaşaması lazım. Bak burada benimle zenciler de yaşıyor. Kürtler de benimle yaşasın. Çanakkale'de Kürtler de şehit düşmedi mi? Ama biz o zamanlar "En iyi Kürt, ölü Kürt!" diyorduk. (Telefonla yaptığımız son görüşmede, Yıldırım Beğler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un Harp Akademileri'nde yaptığı o konuşmadaki bazı bölümleri hatırlatıyor. İşte o bölümler: "...Terörist de neticede insandır... Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer konu da terörist ile masum bölge halkının karıştırılmamasıdır. Terör olaylarının yaşandığı bölgelerde, toplumun bütününü potansiyel terörist olarak görmek ve düşünmek, terörle mücadelede yapılabilecek en büyük hatadır... Orgeneral İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı)

* Terörist dahi olsa aldığınız o kişileri mahkemeye çıkartmanız lazım değil miydi?

Yaptık. Reşo Dayı vardı. Ramazan Altay. Hani yakalandı şimdi. Asker öldürmüş bir sürü. Adliyeye verdik. Savcı geldi ceza verdi hapse koydu. Mete geldi. Yani Levent Göktaş. "Nerede Reşo?" dedi. Biz dedik savcıya verdik hapse attı. "Lan gidin alın" dedi. Cezaevinden. Gittik. Gardiyana dedik oğlum aç kapıyı. Kapıyı açtık.

* Hangi cezaevi?

Silopi cezaevi. Cezaevinden aldık. "Bilgi verin" dedik savcıya. O kadar. Savcı bir şey demiyordu.

Sabah


Umur Talu/Sabah
Bağırsak
Dipsiz Kuyu'da ayın 15'inde "Asit kuyusu" vardı.
Kayseri'de "Askeriye içinde" sorgulanan üç astsubaya hitaben, bir "Komutan" ın söylediği iddia edilen sözler.
15 Mart 2009 yazısının o bölümü şöyleydi:
"Hürriyet ve Milliyet'teki habere göre, sanık avukatlarından biri, görevli bir Albay'ın, sanıklara hitaben ' Sizi de asit kuyularına atarız' dediğini duydu ve bu konuda suç duyurusu hazırlandı.
Şimdi sormak lazım:
Sizi de asit kuyularına atarız, dendi mi denmedi mi?
Dendi ise, bunu askerine bile diyebilen kişi hâlâ orada komutan mı?
Bunu söylemek bu kadar basit mi? Asit kuyusunda kafatası bulunan bir ülkede bunu yapabilmek kimileri için sıradan mı?
Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Hükümet, Yargı, Genelkurmay, medya...
Emrindeki üç astsubaya dahi 'Sizi de asit kuyularına atarız' diyebilen birinin olup olmadığını merak etmeyecek mi? Olmuşsa bu laf öylece kalacak mı!"

Şimdi o Albay'ın da, "kuyulardaki kemikler"in sorumlusu olduğu iddiasıyla tutuklanan Albay olduğu belirtiliyor. Belki o bir başkası idi.
Albay'ın 13 ile 16 yıl önce, Cizre'de kaybolan insanların öldürülüp kuyulara atılmasının sorumlusu subay olarak tutuklandığı belirtiliyor. Belki oydu, belki değildi, belki tek o değildi.

Zaman hem ne kadar ağır yürüyor.
Hem de birden nasıl hızlanabiliyor.
Ağır yürüyor...
Çünkü "Hukuk devleti", öyle ya da böyle, kayıp vatandaşlarının "kemikleri" peşine düşebilmek için neredeyse beşte bir asır bekliyor.
Cesetsiz, mezarsız, taşsız insanların ruhları onca süre ölemiyor bile!
Hızlanıyor...
Çünkü kendi zihninde ve dilinde de, cesetler yok olsa bile, "kuyular"ı bir türlü öldüremeyenler için her şey birden değişebiliyor.

"Bağırsak", kuyulardan ibaret değil.
Öylesine dolmuş ve her köşeden boşalmaya öylesine taşmış ki...
İddianameler, iddialar, kumpaslar, tezgâhlar, çamurlar, pislikler, bazen belki hoyrat biçimlerde, bazen özel hayatlara da saldırarak, bazen başkalarının hayatlarına saldıranları ortaya dökerek, bağırsakları yırtarcasına, fışkırıyor.
"Güzel ve yalnız ülkem"in cehennemi yüzü, zebani ve zebani adaylarının suretlerinde, kan ve irin dolu, yırtılıyor.
Tuhaf ilişkiler, çirkef bağlantılar...
Katillerini arayan cesetler, kemikler, giysi parçaları.
Bir köşeden Uğur Mumcu hakikat için aklımıza düşüyor yeniden.
Bir köşede onlarca kayıp köylü adaleti istiyor derinden.

Artık...
"Susurluk ile Ergenekon"...
Medya çukurları ile asit kuyuları...
Ulaklıklar ile uşaklıklar...
Her köşeden zebaniler...
Bir bütündür.
Birinden yana birine karşı...
Birinin içinde birinin dışında olmak zorlaşıyor.

Hüsnü Mahalli
Akşam
Kurnaz Batı

Bazılarınız fark etmemiş olabilir. Bundan böyle haftada iki gün sizinle birlikte olacağım.

Salı ve Cumartesi.

Başta Batı olmak üzere tüm dünyanın gözünün ve kulağının olduğu Türkiye ile bizim coğrafyadaki gelişmeleri şimdiye kadar olduğu gibi objektif bir şekilde anlatmaya devam edeceğimden emin olabilirsiniz.

Önemli olan sizin de farkında olduğunuzdan emin olduğum gerçekleri paylaşmaktır.

Örneğin son gelişmeler.

Ankara; Türkiye düşmanı Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına geri dönüşüne ve Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği'ne seçilmesine vize verdi. Rasmussen İstanbul'daki Medeniyetler İttifakı toplantısında İslam aleminden özür dileyecek ve ROJ TV'nin kapatılması için somut bilgiler verecekti. Ama her iki konuda bir davranışta bulunmadı.

Sarkozy ise Türkiye'nin AB'ye girişine karşı olduğunu bir kez daha vurguladı.

Oysa ABD Başkanı Obama her iki konuda Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'a teminat vermişti.

Şimdi bu ikiliye düşen görev, Obama'yı arayıp 'Sayın Başkan verdiğiniz söz işe yaramadı' demektir. Bence işe yaramayacak ama yine de aramalıdırlar.

Çünkü yalanlarını yüzlerine vurmadıkça Batılılar daha fazla küstahlaşıyor ve 'Kimse bize hesap soramaz' mantığı ile davranıyor. Bununla ilgili binlerce örnek verebilirim. İşte Ermenistan konusu.

Obama Türkiye'ye gelerek 'Ermenistan'ı tanıyın ve sınırlarınızı açın' derken, her nedense Ermenilere de dönerek 'Siz de aptalca söylemlerinizden vazgeçin. 15 yıldır işgal altında tuttuğunuz Azerbaycan topraklarından çekilin ve bir milyon Azeri göçmenin evlerine dönmesine izin verin' demiyor.

Bu ikiyüzlülük değilse ne olabilir?

Avrupa destekli Obama bununla da yetinmeyerek Türkiye ile kardeş ülke Azerbaycan ilişkilerini de gererek Ermenistan'a başka bir hizmette bulundu.

'Böl ve yönet' mantığı ile bu coğrafyada tarihten ders almayan halkları birbirine kırdıran Batı inanın bana olup bitenlerden müthiş haz alıyor.

İşte ilginç bir örnek.

Son Gazze saldırılarında İsrail'in işlediği cinayetlere sessiz kalan Batı bu kez daha da ilginç bir tavır sergileyerek bizimle alay ediyor.

Bu cinayetleri soruşturmak amacıyla BM İnsan Hakları Konseyi bir komisyon kurulmasına karar verdi. Kararı veren kuşkusuz ABD ve müttefiği Batılı ülkeler.

Şimdi diyeceksiniz ki 'Ne güzel işte nihayet İsrail'den hesap soruluyor'.

Doğru ama hesap soracak olan kişi Yahudi. Elbette Yahudiler arasında da iyi ve objektif insanlar var ve biz başkalarına karşı dinsel dürtülerle hareket etmeyen insanların dinsel kökenleri ile ilgilenmeyiz.

Ama İsrail cinayetlerini soruşturmakla görevlendiren Richard Goldstone 'Bir Yahudi olarak ben şimdi ne yaparım' diyor. Bu örnek yeterli olmayabilir.

Hatırlarsanız 3 Eylül'de AKŞAM'da Darfur ile ilgili iki günlük bir yazı dizisi yayınlanmıştı. O yazıda ABD, İsrail ve Batı'nın, Darfur ile ilgili plan ve oyunlarını özetlemiştim.

Geçtiğimiz günlerde Sudanlı Bakan çok önemli bir açıklama yaptı. Bakan'a göre ocak ve şubat aylarında Amerikan uçakları Sudan'ın doğusuna saldırarak yaklaşık olarak 800 kişinin ölümüne neden olmuştu. Saldırıları dolaylı da olsa doğrulayan Amerikan kaynakları 'Hedefin aslında Hamas'a silah kaçıran radikal İslamcı kaçakçılar' olduğunu söylüyordu.

Haritaya bakarsanız bu iddianın ne denli aptalca olduğunu göreceksiniz.

Yani Kızıldeniz'den Sudan sahillerine çıkan kaçakçılar, silah dolu sandıkları ciplerle Mısır'a geçirecekler, oradan da yaklaşık 1000 kilometrelik yolu geçerek Gazze sınırına gelecekler ve İsrail ile Mısır kuşatması altındaki Gazze'ye bu silahları sokacaklar. Batılılar böyle diyorsa o zaman doğrudur!

Ama Batılılar doğru olanları anlatmadıkları gibi doğruların ortaya çıkmasını da engelliyor.

Bu olayı örtbas eden Batı medyası ve siyasal çevreleri (Türk medyası hiç ilgilenmedi) aslından daha önemli bir gerçeği saklıyordu.

Çünkü bağımsız bir ülkenin topraklarına yönelik o saldırıyı yapan Amerikan değil İsrail uçakları idi.

Aklıma, 5 Eylül 2007'de Suriye'nin bazı hedeflerini bombalayan ve dönüş yolunda Türkiye hava sahasına girerek yakıt tanklarını Hatay bölgesine atan İsrail uçakları ile bu uçakların ve benzerlerinin yıllardır bu saldırıyı yapmak amacıyla Suriye çölüne benzeyen Konya ovasında eğitim yaptığı geldi.

AKŞAM

O An Gözümün Önünden Gitmiyor
15 Nisan 2009 11:32

Silopi'de kaçırıldıktan 14 yıl sonra cesedi bulunan Ergül'ün oğlu, duygulu anlar yaşadı.

1995 yılında Silopi'de kaçırıldıktan 14 yıl sonra cesedi Elazığ kimsesizler kabristanında ortaya çıkan Hasan Ergül'ün mezarı dün savcılık kararı ile açıldı.

16278 numaralı mezar başında dramatik anlar yaşandı. Savcı, Hasan Ergül'e ait olduğu iddia edilen mezardan diş, çene ve iki tane bacak kemiği aldı. Alınan numuneler oğlu İslam (Velat) Ergül'den alınan kan numunesi ile karşılaştırılacak. DNA sonuçları 10 gün içinde belli olacak. Yıllar sonra babasının mezarı ile karşılaşan İslam Ergül mezar açılışında gözyaşlarına boğuldu. Toprağa dokunan Ergül, duygusal anlar yaşadı. Kardeşine ait olduğu iddia edilen mezarın açılmasından sonra konuşan Ato Ergül ise, "Bu faili belli bir cinayettir. Sorumluları bulunup yargı önüne çıkarılmalıdır." dedi.

Hasan Ergül 1995 yılında kaçırıldığı anda yanında olan oğlu yıllarca bu travma ile yaşamış. DNA testi için dün kan vermek amacıyla Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na gelen ardından da babasına ait mezarın açılmasına tanıklık eden İslam Ergül (19) Zaman'a konuştu. Babası kaçırıldığında 5 yaşında olan Ergül, hatırlayabildiklerini şöyle anlatıyor: "Babamla birlikte köyden Silopi'ye gitmiştik. Babamın işleri vardı. Hastaydım, beni de orada hastaneye götürüp iğne yaptırdı. Traktörle geri döndüğümüzde yolda bir yerde durduğumuzu hatırlıyorum. 4 kişi gelip babamı zorla götürdü. Beni orada bıraktılar. Ağlıyordum. Sonra iki abi geldi. Kimin oğlu olduğumu sordular. Beni köye getirdiler."

Geri geleceğini hayal ettim

Babasının gözlerinin önünde zorla kaçırılıp götürülmesi İslam Ergül'ün hayatında derin travmalar yaşamasına sebep olmuş. "Ne yapsam da o an gözümün önünden gitmiyor." diyen Ergül, babasının neden kaçırıldığına yıllarca anlam verememiş. Bir gün geri geleceğini hayal etmiş hep. Şimdi 19 yaşında olan İslam Ergül'ün konuşurken sık sık gözleri doluyor. Hissettiklerini dile dökmekte zorlanıyor. Amcası Ato Ergül, kardeşiyle ilgili konuşurken İslam Ergül yanımızdan uzaklaşıyor. Babasının ceset fotoğrafları hakkında anlatılanları duymak istemiyor. Ato Ergül, Elazığ Savcılığı'ndaki dosyada kardeşine ait ceset fotoğraflarını gördüğünde bayılmış. "Her tarafında işkence izleri vardı, boğazında ip izi vardı. Her halde telle boğup göle atmışlar." diyor.

Babasının cinayetinden sorumlu olanların bulunup cezalandırılmasını isteyen İslam Ergül duygularını şöyle dile getiriyor: "Her çocuk ve genç gibi ben de babamın yanımda olmasını isterdim; ama olmadı. Demek ki kaderimizde varmış. Babam normal bir şekilde ölseydi, bu kadar dokunmazdı belki. Başına gidip dua okuyacağımız, bayramda ziyaret edebileceğim mezarı bile yoktu. Yıllarca bu acı ile yaşadım. Babamı öldürenler geride altı yetim bıraktı. Şimdi tek isteğim sorumluların bulunup yargılanması. Bize bu acıyı yaşatanların yanına kâr kalmamalı."

1995 yılında Silopi'de kaçırılan Hasan Ergül'ün cesedi JİTEM ve PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan'ın açıklamaları doğrultusunda Elazığ'da ortaya çıktı. Aygan, "Silopi'den kaçırılan Hasan isimli şahıs, JİTEM'de sorgulandıktan sonra Elazığ'da Hazar Gölü'ne atıldı." itirafında bulunmuştu. Aygan'ın bu açıklamaları doğrultusunda kardeşleri Elazığ'da Hazar Gölü çevresinde Hasan Ergül'ün akıbetini araştırdı. Hazar Gölü'nde balıkçılık yapan görgü tanıklarının 1995 yılında iki ceset bulduklarını söylemesi üzerine geçtiğimiz hafta Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na başvurunca gerçekler ortaya çıktı. 1995 yılında balıkçıların ihbarı ile bulunan ceset, Elazığ Cumhuriyet Savcılığı tarafından kimsesizler mezarlığına gömülmüş. Hasan Ergül'ü kardeşi Ato Ergül'ün dosyada bulunan fotoğraflardan teşhis etmesi üzerine savcı, Hasan Ergül'ün oğlunu kan testi için savcılığa çağırmıştı.
aktifhaber

Ahmet Altan/Taraf
Bir devletimiz bile yok...

Şu Ergenekon davası hiç bir işe yaramadıysa, Türkiye’nin “gerçek” yüzünü görmemize yaradı.

Her belgeyle bir kez daha anlaşılıyor ki burada “devlet” yok.

Burada bir “devlet taklidi” var.

Devletin her yanı dökülüyor.

Temeli yanlış, inşası yanlış, malzemesi yanlış.

Bir ucube bu.

Bu ülkenin en “yüce” mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi’nin halini gördük.

Nasıl hukuk dışı kararlara rahatça, fütursuzca ve “beni eleştireni de yargılatırım” diyerek imza attıklarını gördük.

Ergenekon soruşturması bize, bu kararları verenlerin insanların içyüzlerini, ilişkilerini, düzeylerini gösterdi.

Yeryüzünün neresinde eşi bir “çeteye yataklıktan” yargılanan bir yüksek mahkeme yargıcı olur?

Yeryüzünün neresinde, bir yüksek mahkeme üyesinin eşi, o mahkemenin kararlarını daha açıklanmadan öğrenip yayabilir?

Gerçek devletlerde böyle mahkemeler de, böyle yargıçlar da bulunmaz.

Böyle bir yargıç çıkarsa, o yargıç o mahkemede çalışmayı sürdüremez.

Burada sürdürüyor.

Peki, o yargıcı oraya kim atadı?

Eski cumhurbaşkanı.

Niye atadı?

Düzeyini mi çok beğendi, hukuki bilgisine mi çok güvendi, yargıçlık haysiyetine sahip olduğuna mı inandı?

Yoksa “özel amaçlarla” kullanılacak, siyasi partilerin gerektiğinde yolunu kesebilecek, hukuki bir kaos yaratabilecek birilerini aradığı için mi o yargıcı oraya koydu?

Bunu bir sormamız gerekiyor herhalde.

Bence o cumhurbaşkanının da bir cevap vermesi gerekiyor.

Mesela kalkıp, “hayır, çok yanılıyorsunuz, o zat çok değerli bir yargıçtır” diyebilir, biz de o cumhurbaşkanının “değerden” ne anladığını görürüz.

Bütün bunlar niye oluyor peki?

Niye böyle yargıçlarımız var?

Neden, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan generallerimiz var?

Neden darbe yapmak için yanıp tutuşan paşalar çıkıyor?

Bu saçmalıklar gelip gelip aynı noktaya dayanıyor.

Türkiye’nin “siyasileşmiş” bir ordusu bulunuyor ve bu ordunun generalleri ülkeyi kendi bildikleri gibi yönetmek istiyorlar.

Ne Türkiye’yi, ne de dünyayı doğru dürüst izlemedikleri, gerçeklerin dışında “soyut” bir zihinsel iklim yarattıkları için de ülkeyi allak bullak ediyorlar.

Bugün, gene Ergenekon belgeleri arasında yer alan bir toplantının tutanaklarını yayınlıyoruz.

Generaller bir başbakandan hesap soruyorlar.

Biliyorum, bu ülkede bunu “normal” bulanlar da çıkıyor.

Dahası bunun böyle olmasını arzulayanlar da bulunuyor.

Bundan bir utanç da duymuyorlar.

Hatta biraz daha arsızlaştıklarında “demokrasi için bunu istediklerini” bile söyleyebiliyorlar.

Onlar için yapılabilecek bir şey yok.

Ama Türkiye için yapılabilecekler çok fazla.

Önce devletin yapısını tümden değiştirmek gerekiyor.

(..)

Ama generaller “burada yaşayan insanların” özgür olmasını istemiyorlar, onlar bu “devlet taklidinin” korunması, sürdürülmesi ve asla sorgulanmaması için gerekli yasakların devamını talep ediyorlar.

Avrupa Birliği için yapılan değişiklikler “ayrılıkçı düşünceleri” cesaretlendiriyormuş.

Herhalde daha önceki yasaklar çok “bütünleştirici” olduğu için yirmi beş yıldır iç savaş sürüyor burada.

Bir ülkede “gizli” bir iktidar bulunduğunda saçmalamanın da sınırı kalmaz.

O gizli iktidarın sahipleri, iktidarlarını sürdürebilmek için istedikleri gibi saçmalarlar ve bir de medyadan bunun için alkış beklerler.

Genellikle de o alkışı da alırlar.

Generaller, bir siyasi partiye “programını” değiştirmesi için baskı da yapabiliyorlar.

Üstelik o parti, “iktidarda” gözüken parti.

Zaten sahtekârlığın özü burada yatıyor, bu ülkede “seçimi kazanan” partinin “iktidar” olduğu söyleniyor ve o partiye muhalefet ediliyor.

Okuyun generallerle bu ülkenin başbakanının konuşmalarını, bakın bakalım hangisi “gerçek” iktidar.

Başbakan onlara askerlikle ilgili hesap soramıyor ama onlar başbakana siyasetle ilgili hesap sorabiliyorlar.

“Programınızdaki Türkiyelilik kavramını değiştirin” diyebiliyorlar.

Buranın gerçek yüzü açığa çıkıyor ve bu ülkenin devleti olmadığını anlıyoruz.

Neden bir türlü zengin ve özgür olamadığımız da böylece anlaşılıyor.

Generaller tarafından yönetilen hangi ülke zengin ve özgür olmuş ki burası olsun?

Mehmet Altan/Star
Cumhuriyet’in Kürt Modernleşmesi

Mazıdağı ilçesinin eski adı ‘Şemrex’miş... Bilgeköy’e baktım, onun adı da ‘Zanqirt’miş. Zanqirt, ‘bilge’ anlamına geliyormuş...

Oradan Bilgeköy’e dönüşmüş.Bu isimlerin değişmesi...Zanqirt’ten Bilgeköy’e geçiş ne?

Ne olacak...

Cumhuriyet’in ‘Kürt Modernleşmesi’...

* * *

Hálbuki ulus-devlet modernleşmesi:

Kültürleri yok sayarak değil...

Üretim biçimini dönüştürerek...

Batılılaşmanın ‘batılı gibi tüketmek’ten değil, ‘batılı gibi üretmekten’ geçtiğini anlayarak...

(..)

Ulus olmanın ekonomik alt yapısını kurmaktır.

Cumhuriyet, ‘modernleşmeyi’ batılı gibi tüketmek sandı...

Köy ismi değiştirdi, kararnameyle şapka devrimi yaptı.

Ama Bilgeköy’deki üretim ilişkilerini değiştirerek buradan bir dünya mekánı çıkaramadı...

* * *

Hálbuki ulus-devlet modernleşmesi:

Kültürleri yok saymak değil...

Ulaşımı...

İletişimi...

Ülkenin geri kalanıyla ticari alış verişi kolaylaştırmaktır.

Ülkenin ortak değerler etrafında şekillenmesini sağlamaktır...

* * *

Ama ne gezer...

Buralarda ulus-devletin ekonomik altyapısını kurmak bir yana...

Güneydoğu ‘sürgün’ yeri sayılmış...

Ülkenin bir bölgesinin ‘sürgün yeri’ sayıldığı bir Cumhuriyet bizimkisi...

* * *

Adları değiştirmişler...

Sonra...

Sonra bir başka ‘hizmet’ daha var mı?

Sonrası iyilik, güzellik... Pek başka bir şey de yapmamışlar...

Yoksulluk...

Yoksunluk...

Sürgünlük...

Mahrumiyet... (..)

* * *

Altyapı gelişmemiş...

Eğitim gelişmemiş...

Sağlık hizmeti gelişmemiş...
(..)

Bölgedeki sosyal huzursuzlukların patlattığı kanlı ortamın mahsulü, ölen ve öldüren ‘korucular’ çıkmış...

Baksanıza Bilgeköy’de tüm erkekler korucu yazılmış...

İsim değiştirme ile başlayan ‘modernleşme’, korucu sistemiyle Nirvana’ya ulaşmış.

* * *

Bu arada...

Faili meçhuller...

Asitli ölüm kuyuları...

İtirafçılar...

Zorla boşaltılan köyler...

Helikopterlerden atmalar...

Minibüs taramalar...

Baş gösteren huzursuzluğa karşı Kuyucu Murat Paşa’dan yadigár yöntemler olarak hortlamış...

* * *

Sosyo-ekonomik bir kalkınma yok... Bunu anladık...

Peki, aynı aileden, aynı sülaleden gelen insanlar arasında ‘geleneksel kültür’ değerleri var mı?

Örneğin...

Katledilen ‘erkekler’ namaz kılıyormuş...

Katledenler de aynı dinden değil mi, onlar da namaz kılmıyor mu?

Peki dinde çoluk çocuk, kadın, ihtiyar öldürmek var mı?

Namaz kılana...

İbadet edene dokunmak var mı?

* * *

Cumhuriyet modernleşmesi ‘Zanqirt’i ‘Bilgeköy’ yapmaktan ibaret kalmış...

Geleneksel kültür de erimiş, yok olmuş.

Kültürel değerler, aynı kandan, aynı soydan gelenlerin diğer yarılarını akıl almaz bir vahşetle yok etmeleriyle yer değiştirmiş...

Tüm dünyayı ayağa kaldıracak büyük bir yozlaşmanın şahikası bu olsa gerek.

* * *

Cumhuriyet modernleşmesi yok...

Geleneksel kültür de yok...

Peki, ne var...

‘Kelle’ başına para kazanılan...

‘Kulak kıkırdağından’ anahtarlık yapılan ‘korucu kültürü’ var...

7 Mayıs 2009 Perşembe günü itibariyle Bilgeköy’e armağanımız budur.

Bu armağan da bizlere...

Esaret altında yaşamları heba olmuş gencecik gelin adayları üzerinden...

Çoğunluğu hamile kadınlar, minnacık bebekler, namaz kılan yaşlılardan oluşan 47 ölü olarak geri döndü.

Hepimize helal olsun...

Başka diyecek bir şey buluyor musunuz?

32 bin nüfuslu ilçede 26 bin kişi yeşil kart sahibi
13:00 - Muş'un Varto İlçe Kaymakamlığı'nın vizesi dolan 350 yeşil kartı hak sahibi olmadıkları gerekçesi ile iptal etmesi muhtarların tepkisine sebep olurken, Kaymakam Mehmet Yıldız, 32 bin nüfuslu ilçede 26 bin kişinin yeşil kart sahibi olduğunu, gerçekten yardıma muhtaç insanları daha titiz bir çalışma ile yeniden belirleyeceklerini söyledi. Yıldız, bunun nüfusun yüzde 85'inin yeşil kartı olması manasına geldiğini ve ülkenin hiçbir şehrinde böyle bir durum olmadığını vurguladı. 09.05.2009 MUŞ
netgazete

12 Mayıs 2009 Salı
Türkler, Müslümanlar, Sünnîler Ve Sistem
M. Şevket Eygi

Türkler, Müslümanlar, Sünnîler Ve Sistem
Şöyle bir iddia var: Ülkemizdeki derin devlet Türklere, Müslümanlara, Sünnîlere dayanıyor, onları destekleyip kabul ediyormuş, öteki farklılıkları, çeşitliliği dışlıyormuş.

Bu iddia doğru değildir.

Son seksen yıl içinde bu ülkede en fazla Türklere, Müslümanlara, Sünnîlere zulm edilmiştir.

Müslümanlığa savaş açılmıştır.

Medreseler kapatılmıştır.

Sünnîlerin tekkeleri kapatılmıştır.

Tek parti devrinde camilerin yüzde sekseni kapatılmış, satılmış, kiraya verilmiş, harap edilmiştir.

İslâm kabristanları tahrip edilmiştir.

Dinî yayınlar yasaklanmıştır.

Bu anlattıklarım belgelerle sabittir. Hal böyle iken bu rejimin Müslümanları ve Sünnîleri tuttuğunu iddia etmek olacak bir şey değildir.

Türklere gelince Moiz Kohen Tekin Alp'in sahte Türkçülüğü paravana yapılarak Türkler ezilmiştir.

1944'te diktatör Millî Şef İsmet paşa devrinde Türkçü Nihal Atsız'a ve arkadaşlarına ne korkunç zulümler yapıldığını biliyoruz.

Dönmeler, şunlar bunlar bir yandan Türkleri eziyor, bir yandan yaşasın Türklük marşları okuyordu.

Bugün de ülkemizin en güçlü lobileri, baskı grupları Türklerin değildir. Sevgili Arnavut ve Çerkes kökenli vatandaşlarımı tenzih ederek söylüyorum, bugün Türkiye'nin en güçlü üç lobisi Arnavut, Çerkes ve Sabataycı lobileridir.

Yakın tarihimizdeki resmî Türkçülük samimî değildir.

1938 ile 1945 yılları arasında İsmet paşa rejimi, Sovyetler Birliği'ndeki Stalin rejimine paralel olarak Türklere, Müslümanlara, Sünnîlere zulm etmiştir.

Günümüzde Alevî vatandaşlarımız ve kardeşlerimizin durumu bazı temel ve güçlü kurumlarda Sünnîlerin durumundan daha iyidir. Konu çok nazik ve netameli olduğu için Alevîlerin hangi kurumları ele geçirmiş olduklarını açıkça yazmayacağım. Bu yaştan sonra sürünmeye takatim yoktur.

Bugün Türkiye'ye hakim olan derin İttihadçılık bir Yahudi ve Dönme hareketidir.

Rejim; Türklere, Müslümanlara, Sünnîlere dayanıyormuş... Çok rica ediyorum, böyle fantazi, uçuk, egzantrik faraziyeleri bırakalım, gerçekçi olalım, tutarlı olalım.

Türkiye'nin derin düzeni Türklere, Müslümanlara, Sünnîlere karşıdır.

milli Gazete


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:06 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Tem 10, 2009 11:05 pm    Mesaj konusu: Emrah'ın öleceğini söylemiştim size! Alıntıyla Cevap Gönder

AB-D/AKP-FTÖ MEDYASININ YENİ “KÖTÜ ADAM”I: ALİ SUAT ERTOSUN

Ali Haydar Can





AB-D/AKP-FTÖ Medyası panik halinde her hafta ayrı bir “kötü adam” etrafında yeni bir hikaye uydurup, o hikâye etrafında “şok haberler” üretiyor...

Ne hikâyenin tutarlı olup olmadığına, ne duruma uyup uymadığına, ne de o hikâyenin içinde “aslî kötü karakter” olarak kendilerinin de bulunup bulunmadığına bakıyorlar,...

Bu haftaki hikâyenin “Kötü adam”ı HSYK üyesi Ali suat Ertosun...

Bu “kötü adam” neler yapmıyormuşki...

Ankara’nın göbeğinde lüks bir otelde yapılan “gizli darbe toplantıları”nın en müdavim adamının O olduğu ortaya çıkmış ...

O, “darbeci örgüt”ten aldığı emir ve talimatları HSYK’nın gündemine getirip “anti darbeci hakim ve savcıları” Şemdinli Davası’nın savcısının gittiği yere kadar göndermeye çalışıyormuş...

HSYK onun yüzünden kilitlenmiş...

Tayin bekleyen Zavallı hakim ve savcılar o sebeple perişan olmuş...

Kellesi alınmak istenen kahraman savcı ve hakimlerse şimdi endişe içinde akıbetlerini bekliyormuş...

Yani?

Ali Suat Ertosun derhal istifa etmeliymiş... Zira kirli ilişkileri ortaya çıkmış... Tarafsızlığını yitirmiş... İmza atacağı kararlar şaibeli hale gelmiş... Falan filan...

Hesapta göz korkutacaklar...

Bizim tanıdıdığımız Ali Suat Ertosun’un bu yayınlardan zerre kadar etkilenmez... Bildiğini okur... Kafaya taktığı savcı ve hakimler varsa kellelerini almadan o kararnameye asla imza atmaz...

Biz bu Ali Suat Ertosun’u nereden mi tanıyoruz?

Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olduğu dönemden...

Siyasî tutuklu ve hükümlülerin beden ve ruh sağlıklarını bozmak için AB-D Emperyalizmi’nin istihbarat örgütlerinin özel olarak tasarladığı F-Tipi cezaevleri projesi, O olmasaydı kolay kolay hayata geçirilemezdi...

O, nazi filmlerindeki toplama kampları baş komutanı gibi, projenin ardında taş gibi durduğu için bütün siyasî tutıuklu ve hükümlüler o cezaevlerindeki betondan hücrelere tıkılıp dünyadan tecrit edilerek, diri diri mezara gömüldüler...

Cezaevleri direnişleri onun zamanında en kanlı biçimde bastırıldı ve yüzlerce siyasî, tutuklu ve hükümlü JİTEM desteğinde katledildi veya yaralanarak sakat kaldı...

Ölüm oruçlarındaki kayıplarsa bir başka facia...

Bu vahşî saldırıların ismini de alay edercesine “Hayata Dönüş Operasyonu” koyan da o...

Metris ve Bandırma’da başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere bütün “İBDA-C Davası” tutukluları, “isyan” bahanesiyle O’nun zamanında toptan katledilmek istendi...

Salih Mirzabeyoğlu’na Kartal Cezaevinde uygulanmaya başlanan “telegram işkencesi” de o dönemin icatlarından...

Ertosun’a AKP’liler tarafından “Üstün hizmet madalyası ve beratı” işte bu “üstün hizmetleri” sebebiyle verildi...

Siyasî tutuklu ve hükümlüleri diri diri beton hücrelere gömmek anlamına gelen F-Tipi cezaevlerini başarıyla hizmete sokup, bu cezaevlerindeki insanlıkdışı “TECRİT” kurallarını tavizsiz uyguladığı için...

Bu uygulama sırasında ölen, öldürülen ve sakat kalan yüzlerce genç insan için en ufak bir pişmanlık hissi duymadığı için...

Kendisiyle görüşmeye giden İBDA-C tutuklularının ailelerine “Gebersinler! Bana ne?” diyebilecek kadar insanlıktan nasipsiz olduğu için...

Geçenlerde DHKP-C’nin infazından kıl payı kurtulan, Anayasa hukuku Profesörü, Sosyal Demokrat Dr. Hikmet Sami Türk, o dönemde Adalet Bakanıydı ve Ertosun’a tam destek vermişti. Halâ da ona kefil: “Sayın Ertosun benim dönemimde Cezaevleri Genel Müdürlüğü yapmış bir kişidir. Kendisi üstün hizmet madalyası sahibidir. Çalışkan ve dürüstür.” Diyor...

Tabiî ona tam destek veren sadece Türk değildi...

O zamanın Cumhurbaşkanı, hükûmeti, yargıçları, savcıları, asker ve sivil bütün üst düzey bürokratları, üniversite rektörleri zaten malûm da...

Başta Zaman gazetesi ve STV olmak üzere, bugün bizlere Ertosun’un ne azılı bir “kötü adam” olduğunu -sanki yeni öğrenmiş gibi yaparak- yana yakıla anlatan ABD/AKP-FTÖ medyasının bilumum yazı ve kelâm esnafı, o zaman bu Ertosun’u ya alkışlıyor veya zulümlerini sessizce destekliyordu..

Onların, o yazıları, manşetleri ve haberleri halâ arşivlerde dururken...

Şimdi kalkmışlar bize kurt masalları anlatıyorlar...

Biz Ertosun’un kim olduğunu da, ne yaptığını da, onun hakkında ne düşündüğümüzü de, o zamandan bu yana her zeminde açıkça anlatıp duruyoruz...

Ya sizler?

AKP onu Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürülüğü’nden alıp terfi ettirerek Yargıtay’a üye tayin ettiğinde itiraz edeniniz oldu mu?

AKP’li TBMM başkanı Bülent Arınç “Devlet Üstün Hizmet Beratı”nı takdirleriyle Ertosun’a takdim ederken...

AKP’li Adalet Bakan’ı Cemil Çiçek “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı Ertosun’un boynuna bizzat takarken...

Hanginiz itiraz ettiniz?...

AKP kökenli Abdullah Gül, O’nu HSYK üyesi olarak tayin ederken...

Buna Baran’dan başka karşı çıkan oldu mu?

Şimdi yumurta kapıya gelmiş... Belli ki çok sıkışmışsınız...

Ertosun öyle.. Ertosun böyle... Ürkütücü hikâyeler anlatıyorsunuz...

Sanki öyle olduğunu önceden bilmiyormuşnuz, onunla uzun zaman yoldaşlık yapmamaışsınız gibi...

Oral Çalışlar, Ertosun’un cemaziyelevvelini çok güzel özetlemiş:
[Ali Suat Ertosun, ‘otoriter devlet’ anlayışının, devlet içindeki tipik temsilcilerinden birisidir. Onu DSP’li Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk de, AK Partili Adalet Bakanı Cemil Çiçek de çok beğeniyorlardı. Neden beğendiklerini de ödüllerle ortaya koydular. Cemil Çiçek, Adalet Bakanı’yken, Bakanlar Kurulu’na Ertosun’a Üstün Hizmet Madalyası verilmesini önerdi ve almasını sağladı. Bu sayede Çiçek’e göre ilk kez bir yargı mensubu bu madalyayı kazanmış oldu.
Devlet Üstün Hizmet Madalyası’nın kimlere verileceği kanunda şöyle tanımlanıyor:
“Devlet Üstün Hizmet Madalyası ilgili bakanın teklifi, Bakanlar Kurulu’nun onayı ve Cumhurbaşkanı’nın tevcihi ile yurtiçinde veya dışında herhangi bir alanda feragat, fedakarlık ve gayreti ile yaptığı çalışmalarda ülke ve dünya çapında emsallerine nazaran üstün başarı göstererek, devletin yücelmesine ve milli menfaatlere önemli ölçüde katkısı olan Türk vatandaşlarına verilir.”
***
Ali Suat Ertosun’u bir ‘cezaevi operasyoncusu’ olarak bilirdik. Bir yargıç olduğunu pek de bilmezdik. Bunu da sağ olsun Cemil Çiçek sayesinde öğrendik. Kendisi, 32 kişinin öldüğü operasyonun Cezaevleri Genel Müdürü olarak ‘takdiren’ Yargıtay üyeliğine seçildi. Bu makamı elde etmesinde de Cemil Çiçek’in epeyce katkısı olduğunu biliyoruz.
Ertosun’un AK Parti dönemindeki yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Kendisi Yargıtay Genel Kurulu tarafından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği için Cumhurbaşkanlığı’nca atanmak üzere üç adaydan biri olarak önerildi. Önerilen üç isim arasından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de ne hikmetse Ali Suat Ertosun’u seçti.
O günlerde bu seçimin isabetli olduğunu düşünen ve AK Parti’ye yakın olarak bilinen bir televizyonun internet haber sitesinde şu değerlendirme yer almıştı: “Yargıtay da ‘dürüstlüğü, demokratlığı ve ilkeli davranışları ile meslektaşlarının takdirini toplayan’ Ertosun’un HSYK da görev alacak olması Yargıtay üyeleri arasında sevinç yarattı. Ertosun, 4 yıl HSYK üyeliği yapacak.”
Ali Suat Ertosun’un HSYK üyeliğine seçilmesi hala nerede durduğumuzu da kanıtlar nitelikteydi. ‘Otoriter devlet’ varlığını sürdürüyordu. Hâkim ve savcıların kaderinin belirlendiği, bir anlamda hukuk mekanizmasının işleyişini yönlendiren bir kuruma, onlarca insanın ölümüne neden olan bir operasyonun sorumlusu cezaevleri genel müdürünün seçilmesi, ülkemizin içinde bulunduğu duruma ışık tutuyordu. Hukuk anlayışına da ışık tutuyordu.](*)


Ali Suat Ertosun işte bu... Gizlisi saklısı olmayan ve geçmişi bütün AKP’liler ve ABD/AKP-FTÖ medyası tarafından çok iyi bilinen biri...

Sen böyle birini böylesine kritik bir makama kendi ellerinle ve yandaş medyanın alkışları arasında getir...

Sonra da koro halinde feryat figan ağla...

İyi olmuş; tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş...

Sizin gibi “sibop”lara Ertosun gibi “kapak” çok bile...

(*) 19.07.2009 Tarihli Radikal gazetesi’nden

Kaynak Baran dergisi

Umur TALU
Sabah
Emrah'ın öleceğini söylemiştim size!
10 Temmuz 2009

Ben size bir dört yıldır hiç olmazsa işte bunu da anlatmak istedim. Kimse anlatmak istemediği için daha çok anlatmak istedim.
Hamaset paçalardan aktığı, hakikatler asla görülmediği, görülmek istenmediği, gizlendiği için daha da çok anlatmak istedim.
Şanlı derken, onbinlerce, mevcudun neredeyse yüzde 90'ının nasıl acılar çektiğini öğrendiğim, duyduğum, dinlediğim, binlerce mektuplu, elektronik postalı, sms'li, telefonda canlı sesli tanığım ve tanışım olduğu için çok çok anlatmak istedim.
Pohpohlanan ama hep kol kırıp yen içinde bırakıldığı için, insan acıları asla fark edilmek istenmeyen, şehitlerine devlet ve millet törenleri düzenlenirken, onbinlerce görevlisi sık sık yerin dibine sokulan bir kurum, bir durum kavranılsın diye sık anlatmak istedim.
Bunalımları, intiharları, acı çeken aileleri, ayrımcılığa uğrayan çocukları, aşağılamaları, yasakları, onca kıdeme iki dudak arasında hakaret veya cezaları bilmezsiniz diye durup durup anlatmak istedim.
Bunun da demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk meselesi olduğu hiç akıllara gelmiyor diye bir daha anlatmak istedim.
Ve esasta...
En cumhuriyetçi kurumun...
Bize en çok cumhuriyet dersi veren kurumun...
Cumhuriyeti en çok koruyup kolladığını iddia eden kurumun...
Cumhuriyetin adalet, eşitlik, kardeşlik ilkeleriyle nasıl derinden çeliştiğini...
Cumhuriyetin zümre egemenliğine, imtiyazlara, ayrımcılığa karşı idealleriyle nasıl çatıştığını, bizzat kurumun içindeki yüz binlerce insanın tanıklığıyla belki nihayet anlarsınız diye anlatmak istedim.


***

Şimdi, birçoğuyla aynı siyasi görüşleri paylaşmıyor olsak da, aynı insani hislerde buluştuğumuz, şu dört yılda birbirimize fikir ve duygu kattığımız onbinlerce asker dostum var.
Bazen tehdit, bazen dava, bazen küfürlere, bazen alaylara, bazen sivil ve askeri büyük vaatlere, yalanlara ve dolanlara, ama ille de Meclis'teki, siyasetteki, hükümetteki, medyadaki sessizliğe, tabutlara ve tabulara karşı ısrar ve inatla işte bu yüzden de anlatmak istedim.

***

Şimdi siz de düşünün:
Liseli genç...
Babası profesyonel asker...
Asker çocuğu arkadaşlarıyla askeri kamptan denize girmek istiyor...
Onu içeri almıyorlar...
Çünkü babası uzman çavuş... Çünkü babası şehit düşerse, duruma göre, tabutu başına koşuşuyor komutanlar, bakanlar, başbakanlar...
Ama canlı ise, ne eşin dostun sokulduğu orduevi kapısına bir öğün yemek için yanaştırılıyor, ne eş, dost dolu askeri kampın kumuna, denizine kavuşturuluyor...
22 yıllık asker çocuğu gizlice girmek, arkadaşlarının yanına gidebilmek istiyor...
Orada elektrik var...
Elektrik de biliyor, kim girer, kim giremez...
Bedenine çarpıveriyor 16 yaşındaki Emrah'ın...
Yere cansız seriveriyor!
Kimine göre, derler ya, Emrah zayiat...
Lakin ille de Emrah artık askeri kamp şehididir!

***

İşe bakın ki ey ahali...
Ey hükümet...
Ey Genelkurmay...
O duvar, o duvarınız, o cumhuriyet, demokrasi karşıtı yasaklarınız...
Aynı şehit töreninin sessiz tabutlarında olduğu gibi...
Cansız Emrah'a artık vız geliyor...
Canlı, hayat dolu, umutlu bir çocuk, bir genç olarak sokmadığınız o kıymetli askeri kampınızın hudutları dahiline, handiyse inadına, ceset olup düşüyor...
Hadi kovun o cesedi de oradan...
Misal olmasın, emsal olmasın, kuralları, töreleri bozmasın...
Rütbeleri çiğnemesin, yerini, haddini, nizamını, babasını bilsin.
Hadi bir oda hapsi sallayın 16 yaşında bir cesede.

***

Ya da...
Yapıyorsunuz ya arada...
İşte Ey Türk Gençliği...
Şimdi, bu kez utanmadan değil, utanarak, sıkılarak da olsa gidin...
Cenazesinde saf tutun...
Başı açık ya da kapalı, hiç fark etmiyor ya o anda, annesine, ninesine sarılın...
Söz verin millete...
Ayrımcılığın, cumhuriyet ve demokrasi ve de insan hakları ihlallerinin bu kadarı da artık yetecek, artık bitecek diye!

***

İşte bunları anlatmak istedim en az bir dört yıldır.
Yaşayanlar zaten hemen bildi...
Ölenler zaten yaşayarak gitti.
Günahı...
Anlamak, görmek, bilmek istemeyenlerin; saklamak, gizlemek, bastırmak, susturmak, bu düzen böyle gider diye kusmak, kusturmak isteyenlerin boynuna!
Sözde yok ama...
Bu da bir nevi bedelli askerlik işte!
Bedeli evladının canıyla ödeneni.

Zülfü Livaneli
Vatan
Soruların cevabı bu çocuğun gözlerinde
10 Temmuz 2009



Lütfen bu çocuğun gözlerine iyi bakın.

O size Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşayı, asker-sivil tartışmasını, adaleti, yargıyı, Kürt sorununu anlatacak. Bütün cevapları verecek.

Bir ilkokul çocuğu bütün sorunları nasıl anlatabilir bize demeyin. Anlatır; yaşamıyla ve ölümüyle anlatır.

Çocuğun adı Uğur.

Kızıltepe İlçesi’nde kamyon şoförlüğü yapan babası ve annesiyle bir akşam yemeğe oturacaktı. Babası “hadi Uğur gel şu valizi kamyona götürelim” dedi.

Anne sofrayı hazırlarken baba oğul ayaklarında terliklerle evden çıktılar. Kamyon kırk metre ilerideydi. Eşyaları bırakıp geri dönecek ve yemeklerini yiyeceklerdi. Baba o gece Mersin’e yük götürecekti.

Sofrayı hazırlayan anne birden evlerinin önünden kurşun sesleri geldiğini duydu. Korkudan hemen komşunun evine sığındı.

Ne olup bittiğini anlayamıyor, saklandığı yerde aklını kaçıracak gibi oluyordu.

Ateş sesleri kesilince dışarı çıktı, kocasının ve oğlunun cansız bedeniyle karşılaştı.

Kocasının vücudunda sekiz kurşun vardı, oğlu Uğur’un ise on üç.

Bu kurşunlardan dokuzu Uğur’un sırtındaydı.

İki eline ikişer kurşun saplanmıştı, sırtına ise dokuz kurşun.

TBMM raporuna göre; sırtındaki dokuz kurşun bir atış talimi yapar gibi sıraya dizilmişti, aynı hizadaydı.

Yine raporlara göre 50 cm’den daha yakın mesafeden ateş edilmişti.

Baba-oğulu polisler öldürmüştü.

Onlara ne oldu biliyor musunuz?

Beraat ettiler.

İlkokul çocuğu Uğur’a karşı meşru müdafaa halinde olduklarına hükmedildi.

Şimdi Uğur’un gözleri hepimize soruyor:

Bu mu adalet?

Bu mu insaf?

Beni niye öldürdünüz?

Babamı niye öldürdünüz?

Sivil yargı mı askeri yargı mı tartışmasının yapıldığı bu günlerde Uğur bize “Önce adalet!” diyor. “Hangi mahkeme olursa olsun, önce adalet!”

Biz ya bu adaleti sağlayacağız ya da mülkün temelinin göçüşünü hep beraber seyredeceğiz.

Bu tutumla ne Kürt sorunu çözülür bu memlekette, ne demokrasi yerleşir ne de topluma adalet duygusu yerleşir.

Uğur’un gözlerine bakın.

Bütün sorular ve bütün cevaplar orada.

Zülfü Livaneli - Vatan
zlivaneli@gazetevatan.com

İşte Halkı Askerlikten Soğutma
14 Temmuz 2009 14:34

Ağzını açan "halkı askerlikten soğutma" suçundan yargılandı, yargılanıyor. İşte TSK eliyle yapılmış gerçek halkı askerlikten soğutma suçu.

Alper Görmüş'ün Taraf'taki yazısının ilgili bölümü:

Bizim basınımızın haberlerdeki ilginç, şaşırtıcı yanları bulup çıkarmada pek mahir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz... “Şok” sözcüğünün haber sunumlarındaki yaygınlığına bakmak bile yeter bunu anlamak için.

Fakat bizim basın, “şok edici” sıfatını gerçekten hak eden kimi haberleri okurların göz menzilinin dışına çıkarmada da mahirdir. İlk kez 13 Mayıs 2004'te Milliyet gazetesinde yayımlanan “Askerin Muğlalı Kışlası sürprizi!” başlıklı haberi bekleyen de, işte böyle bir kaderdi.

Habere göre, Van'ın Özalp ilçesindeki Kara Kuvvetleri'ne bağlı Özalp Kışlası'nın adı “Mustafa Muğlalı Kışlası” olarak değiştirilmişti. Karar, gerçekten de “şok edici” idi. Çünkü Mustafa Muğlalı, Özalp'te kaçakçılıkla suçladığı 33 köylünün kurşunlanarak öldürülmesi (1943) talimatını veren orgeneralin adıydı. Üç yıl boyunca olayın üstü örtülmüş, fakat Demokrat Parti'nin ortaya çıkmasından sonra bu mümkün olmamış, Muğlalı önce ölüme ardından 20 yıl hapse mahkûm edilmiş ve cezasını tamamlayamadan cezaevinde ölmüştü.

O “şok anıt” oraya dikilecek de...

Van'ın Özalp ilçesindeki kışla, “Mustafa Muğlalı Kışlası” adını almasından beş yıl sonra yeniden gündemimizde... Bu defa şu haberle:

“(...) Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adının verildiği kışlanın karşısına, DTP'li belediye tarafından anıt yapılması kararlaştırıldı. 20 kilometre uzaklıktan görülebilecek anıt, bir evin içinden çıkan tek kurşun şeklinde tasarlanıyor. DTP'li Belediye Başkanı Murat Durmaz, maket üzerindeki çalışmaların sürdüğünü, 15 gün sonra anıta ait maketin tamamlanmasıyla Özalp Kaymakamlığı'ndan izin alıp inşasına başlayacaklarını söyledi.” (Hürriyet, 23 Haziran 2009.)

Şu paragrafı da, olup bitenlere Özalplilerin tepkisini toparlayan Gazete Van'ın internet sayfasından aldım (ilçe sakinlerinden Ahmet Işık'ın sözleri):

“Bu isim tercih edildiğine göre, demek ki ilçe halkı ölümle tehdit edilmek isteniyor. Bize 33 köylünün öldürülüş şeklini hatırlatmak istiyorlar. Belediye de taburun karşısına anıt dikecekmiş. Biz anıtın yapılmasını destekliyoruz ve istiyoruz. Mademki öyle istiyorlar, onlar suçlularını ansın, biz de ölülerimizi anacağız.”

Bu yazıda meselenin başka boyutlarını bir kenara bırakıp, medyanın, kışlaya 2004'te yeni bir ad verilmesinden itibaren olan bitene nasıl yaklaştığını ve işin bu noktaya gelmesindeki sorumluluğunu ele alacağım.
Taze haberden başlayalım: Gazetelerin “33 Kurşun Anıtı”nı fazla bağırıp çağırmadan, sakin, nötr bir dille haberleştirdiğini söyleyebiliriz. “Şok anıt”, “intikam anıtı”, “kışkırtıcı anıt” gibi sunumlar internetle, özellikle de onun “ulusalcı” kanadıyla sınırlı kaldı. Türk gazetelerinin “hassasiyetlerini” ve böyle durumlarda neler yapabileceklerini biraz olsun bilenler için ilk bakışta şaşırtıcı bir sonuç...

Bu defa sonucun böyle tecelli etmesinde iki ana etmen rol oynadı: Haberin “arka plan” bilgisi (beş yıl önceki provokatif girişim) ve beş yıl önceki gelişmeye hiçbir tepki vermemiş olmanın mahcubiyeti...

Böylece geldik, beş yıl önce “askerin sürprizi”ni gazetelerin nasıl karşıladığına...

Kürşat Bumin ve ben Yeni Şafak'taki “Kronik Medya” sayfasını hazırlıyorduk o günlerde. Dönüp oraya baktım... Haberin Milliyet'te yayımlanmasından beş gün sonra (18 Mayıs 2004) “Gazetelerin yüz vermediği bir hadise” başlığıyla bir muhasebe yapmışız. Vaziyet şöyleymiş:

“Yöre halkı şaşkın, medya –bir iki istisna dışında- sessiz...”

Sessizliği bozan bir haberden, bir de köşe yazısından söz etmişiz o gün: Milliyet'in haberinden bir gün sonra Vatan'da çıkan “Org. Muğlalı Kışlası Van'da tepki yarattı” başlıklı haber ve Avni Özgürel'in bir makalesi (Radikal, 16 Mayıs 2004).

O günkü taramada gözümüzden kaçmış üçüncü bir “istisna”yı da aktarayım: Hürriyet'ten Yalçın Bayer Milliyet'in haberini anımsatıp, gelişmeye üzüldüğünü belirttikten sonra sözü eski senatör Mehmet Feyyat'a bırakmış, o da bu üzücü gelişmeden Genelkurmay Başkanlığı'nın haberinin olup olmadığı sorusunu ortaya atmıştı. Geçerken belirteyim, bu soru bugün de cevabını bekleyen bir sorudur. Gerçekten de: Bu provokasyon ordu içinden birilerinin, bir grubun Genelkurmay'a yaptığı bir emr-i vaki mıydı yoksa Genelkurmay'ın da onayladığı bir girişim miydi? (2004'te Genelkurmay Başkanı'nın Hilmi Özkök, 2004'ün de “Sarıkız” ve “Ayışığı” yılı olduğunu hesaba kattığımızda bu soru daha da önemli hale gelmektedir.)

“Halkı askerlikten soğutma” suçu?

Düşünün biraz: 2004 mayısında Milliyet'te o haber yayımlanmadan önce “askerler kışlaya Mustafa Muğlalı'nın adını vereceklermiş” diye duysaydık, buna inanır mıydık? İnanmazdık. “Hayır” derdik, “bu kadar açık bir kışkırtmayı kimse yapmaz, yapamaz.”

İşte gazetelerin “birkaç istisna” dışında sessiz kaldığı olay bu ölçüde “şaşırtıcı”, bu ölçüde “ilginç” ve bu ölçüde “şok edici” idi...

“Sessizlerin sesi” olması gereken medya, ne akla ne de vicdana sığan böyle bir gelişme karşısında gerekli tepkiyi verseydi, olay bugünkü içinden çıkılmaz noktaya sürüklenir miydi? Bence sürüklenmezdi. Askerler bu kadar haksız, bu kadar vicdansız bir karar üzerinde yeniden düşünmek zorunda kalır, kararlarında direnemezlerdi.

Askerlerin her şeye rağmen direndiklerini düşünelim... Bu durumda da, zamanında görevini yapmış, mesleğinin gereklerini yerine getirmiş insanlar olarak gazeteciler askerlere şöyle demek hakkına sahip olurlardı: “Kusura bakmayın, ilk kurşunu siz attınız, şimdi de 'bir evden çıkan tek kurşun'a razı olacaksınız.”

Fakat mahcubiyetten şimdi onu da diyemiyor, tıpkı olayın birinci aşamasında olduğu gibi “birkaç istisna” dışında sessizliğe bürünüyor...

Olayı sadece medya açısından ele alma sözü vermiştim, fakat şunu söylemeden bitiremeyeceğim: Bence askerlerin “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlediği çok ironik bir durumla karşı karşıyayız.

aktifhaber

BİR ALBAY'IN YOK EDİLEN HAYATI
15 Temmuz 2009 09:35

Önce Çevik Bir sonra Hurşit Tolon'dan para karşılığı ihbar mektubu...

Tabip Kıdemli Albay Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol'un 1997'de Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarıyla ordudan atılması konusunda ilginç iddialar ortaya atıldı.


- "GATA Cevik Bir'e bağlıydı ve beni odasına çağırdı hükümet hakkındaki planlarını anlattı."

- "Çevik Bir'den Albay karısına irtica parası..."

- Albay'ın hanımı yalan ifadeyi Cevik Bir ve ekibine bakın nasıl verdi. Yalan ifadeyi gizli kameraya itiraf etti.

- İkinci sahte ifadeyi Hurşit Tolon istedi...

- "Çocuklarım bende şüphe etmeye başladı: Acaba babam vatan haini mi?"

- GATA'nın komutanının intiharı nasıl gerçekleşti?


Kahramanyol'un eski eşi Nurcan Akçay, kocasının irticacı diye ordudan atılması için aralarında dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in de olduğu üst rütbeli bazı subayların kendisine para ve iş teklif ettiğini, asılsız mektup yazdırdıklarını öne sürdü. Bu mektup sebebiyle Akçay'a Mehmetçik Vakfı'nda iş verilmiş. Ancak Albay Kahramanyol, açtığı boşanma davasında bu duruma dikkat çekince Akçay, Çevik Bir'in yazısıyla 1998'de işten çıkarılmış. Albay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurunca Genelkurmay'ın davayı kaybetmemesi için ikinci bir mektuba daha ihtiyaç duyulmuş.

Akçay, bu talebi de yerine getirmiş ve bunun karşılığında Mehmetçik Vakfı'nın İstanbul TEM Otoyolu üzerindeki akaryakıt tesislerinde çalışmaya başlamış. Fakat buradan da yolsuzluklara göz yummadığı için kovulmuş. Nurcan Akçay, Genelkurmay eski 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir'in Belçika'da NATO karargahında görev yaparken yaşanan bir olaydan dolayı Kahramanyol'a karşı kin beslediğini savunuyor. Akçay'a göre Bir, kendisini kullanarak irtica kılıfıyla eski kocasından intikam aldı. Albay Mustafa Kahramanyol, eski eşinin söylediklerini hayretler içerisinde okuduğunu belirtiyor.

Savcıları göreve çağırdı

Adaleti Savunanlar Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Ahmet Alper, Nurcan Akçay'ın açıklamalarıyla ilgili olarak savcıları göreve çağırıyor. Prof. Dr. Alper, Kahramanyol'un eski eşinin ifadelerinin 28 Şubat sürecinde yaşanan ahlaksızlıklara ve çete faaliyetlerine iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. 28 Şubat sürecinde buna benzer çete faaliyetlerinin yürütüldüğünü iddia eden Prof. Dr. Alper, "28 Şubat döneminde ne şekilde ahlaksızlıklar yapıldığını bu açıklamalar çok iyi şekilde göstermektedir. Silahlı Kuvvetler içerisinde bazı insanlar kendi fikirlerinde olmayan kişileri tasfiye etmek için her türlü yolu denemişlerdir. 'Sen böyle dersen, sen böyle yaparsan, biz sana iş buluruz, para buluruz' diyen bir grup var. Maalesef bunlar YAŞ kararlarının yargı denetimine açık olmaması sebebiyle olan işlemler. YAŞ kararları bu şekilde devam ettiği sürece Türkiye'de hukuk devletinden bahsedilemez. Bu açıklamalar karşısında savcıların hiç vakit kaybetmeden takibat başlatmasını istiyoruz." şeklinde konuşuyor.

Mustafa Kahramanyol ise eski eşinin söylediklerini küçük dilini yutarak okuduğunu belirtiyor. Aradan geçen sekiz yıl içinde çok zor günler yaşadığını anlatan Kahramanyol, YAŞ kararları ile Silahlı Kuvvetler'den uzaklaştırılan bin 500 kişinin hakkının geri verilmesini istiyor. Her biri üniversite bitirmiş yetişkin olan çocuklarının kendisine "Baba biz seni çok seviyoruz. Ama bu işin içinde hakikaten bir şey yok mu? İrticai olaylara karışmış olamaz mısın?" diye sorduklarını anlatan Kahramanyol, "Bir babanın böyle bir soru ile karşılaşması bile ağırdır." diyor. Kendisi gibi sıkıntı çeken YAŞ'zedelerin sıkıntılarının giderilmesi için TBMM'yi göreve çağırdığını ifade eden Kahramanyol, şöyle devam etti: "Gerekli Anayasa değişikliği yapılmalı. Bizlere yapılanlar utanç verici bir hukuk çiğneme olayıdır. Normal şartlarda her kuvvet komutanı disiplinsiz olarak mütalaa ettiği her subayı re'sen ordudan çıkarabilir. Ama bu takdirde bu subay Askerî Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde dava açabiliyor. YAŞ tarafından çıkarıldığı takdirde hakkını arayamıyor. Bu, hukukun çiğnenmesidir. Kanun çiğnenmesi değil; çünkü bunlar ihtilal kanunları. 1983'ten bu yana Türk milletinin gözünün içine baka baka hukuku çiğniyorlar. Düne kadar silah arkadaşı olarak gördükleri bizleri torbaya koyup denize atarken hiç mi vicdan azabı çekmiyorlar? Bugün Silahlı Kuvvetler'den zorla ayrılmak durumunda bırakılan subay ve astsubaylar çok sefil duruma düşmüş durumda. Millete hizmet etmiş kişilerin millet tarafından ellerinden tutulması lazım. Bunu sağlayacak makam ve mevki TBMM'dir."

Kahramanyol, intihar eden GATA eski komutanı Tümgeneral Prof. Dr. Fahrettin Alparslan'ın ölümünden birkaç gün önce kurulan komployu itiraf ettiğini söyledi. Kahramanyol, "Alparslan, 1997 Kasım ayında intihar etmeden birkaç gün önce beni çağırdı. 'Mustafa, sana çok büyük haksızlıklar ettik. Vicdan azabı içerisindeyim' dedi. Bunların bir kısmını anlattı. Görüşmemizden birkaç gün sonra da intihar etti." dedi. Mustafa Kahramanyol, YAŞ kararıyla ihracının ardından özel hastanelerde çalışmasının bile engellendiğini söyledi.

Bana söylenenleri yazdım

"GATA İstihbaratı beni defalarca Ankara'ya çağırdı. Eşi olduğum için güvenilir olacağımı ve belge olarak kabul edilebileceğini belirttiler. Ağustos şûrasının yaklaştığını, bu mektubun dosyasına konulacak en önemli delil olacağını söylediler. Mustafa Bey'in irticai faaliyetlerle ilgili olduğunu, vatan hainliği yaptığını yazmam istendi. Bilgim olmadığı halde, söyledikleri konuları mektuba ekledim. Mektubu yazmamı Çevik Bir'in adamı olduğu bilinen GATA İstihbaratı'nda görevli C. Binbaşı istedi."

Eşlerin kavgası etkili oldu

"Çevik Bir'in ikinci eşi ile Mustafa Bey'in benden önceki eşi Belçika'da araba kullanmayı öğrenirken, korna çalma yüzünden kavga etmiş. Çevik Bir bu olayla ilgili olarak Mustafa Bey'i yanına çağırmış. Mustafa Bey, randevulu hastaları olduğu için gelemeyeceğini söyleyince Çevik Bir, odasına gidip 'Savunmanı hazırla.' dedikten sonra tehdit falan etmiş. Yıllardır bu husumetin devam etmesi, bence eski eşimin ordudan atılmasında çok etkili oldu. Onlar dikecekleri elbisenin modelini çoktan tasarlamışlardı. Dikişte kullanılacak iplik rengini bana belirlettiler."

Tolon, 'İşini bitireceğiz' dedi

"Şubat 1997'de boşanma davası açtığı için eşime çok öfkeliydim. Bu psikoloji içerisinde iken ailece görüşmekte olduğum generallerden Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Hurşit Tolon'a aile içindeki sıkıntılarımı anlatmak ve maddi sıkıntılarıma bir çere bulunması için Genelkurmay'a gittim. Hurşit Paşa, anlattıklarım kendisini etkilemiş olacak ki, bana 'Kahramanyol'u bu defa affetmeyeceğim. Durumuyla ilgili olarak Genelkurmay'da iki general arkadaşım ile görüşüp işini bitireceğim.' dedi ve beni GATA komutanına gönderdi."

aktifhaber

05 Ağustos 2009
Ece Temelkuran/Milliyet
Helal eder misiniz?

Ölülerin arkasından konuşulmayacağına dair genel kuralın gerekçesi nedir? Nasıl bir ahlaki meseledir bizi ölüye saygı göstermek zorunda hissettiren? Bugün, ölmek üzere olan ve hepimizin yakinen tanıdığı bir adam sebebiyle bu soru üzerine düşünüyorum. Ölümün herkesi, bütün günahları yıkayabilen bir mertebe olmasının nedeni ne?
Öyle sanıyorum ki yaşayanlar evrensel bir suçluluk duyuyorlar ölülerin karşısında. Saygı göstermelerinin nedeni bu. Hâlâ yaşıyor olmalarından dolayı kendilerini daha şanslı gördükleri için ölüleri, o ölüler ne günah işlemiş olurlarsa olsunlar affetmeye hazırlar.
Sıranın kendilerine gelmemiş olmasından o kadar sevinçliler ki belki ölünün bütün meselelerini kapatmaya hazırlar.

‘Acil şifalar’
Radyoda genç bir kadın haberleri okurken “Yoğun bakıma kaldırıldı” diyor. 20’li yaşlarında olmalı kız. Cıvıl cıvıl bir sesi var. Hiç düşünmeden, otomatik olarak ekliyor haberin sonuna:
“Acil şifalar diliyoruz!”
Niye? Ben dilemiyorum. Dilemeyen bir ülke dolusu, ölü ve diri insan var. Ama kızın sesi dümdüz başka bir habere geçiyor, yine cıvıl cıvıl. Bu yüzden de dilemiyorum şifa zaten.
Çünkü bu ülkede, geçmişte ve şimdide, ne olup bittiğinden habersiz milyonlarca insan var, milyonlarca daha insan olacak. Tıpkı radyodaki kız çocuğu gibi diktatörlere şifa dileyen çocuklar yaptılar bu ülkenin ölülerinden. Daha akıllı çocuklarından daha aptal çocuklar yaptılar. İşkencecileri kahraman; faşistleri ‘sevimli dedeler’ sanan çocuklar yarattılar.

Akıttığı kadar!
Dileyen dilesin, ben dilemem şifa. Akıttığı kadar kanı aksın...
Sonra da, eğer bu işin sonu ölümse, hiç tereddütsüz söylüyorum:
Hakkımı da helal etmem! Hakkını helal etmeyenlerin tarafında dururum.
Şöyle olmalı. Cenazesine gidilmeli. Sevenlerine, ailesine saygılı bir biçimde içeri girilmeli, sessizce. Yan yana durulmalı, saf tutmalı.
Öylece durmalı ve bütün törenin olup geçmesini beklemeli. Çünkü nihayet imam soracak:
“Hakkınızı helal eder misiniz?”
Cemaatin içinde bağırıp çağırmadan sesimizi çıkarmalı:
“Helal etmiyorum”
Hakkınızı helal eder misiniz?
“Helal etmiyorum!”
Hakkınızı helal eder misiniz?”
“Helal etmiyorum!”
Türkçe, Kürtçe, Ermenice...
Sonra da kirli tarihin cenaze törenine hiç değilse üç kere ses vermiş olarak oradan çıkıp gitmeli. En azından bu. En azından... Onca ölü dost, anne, baba, kardeş, evlat, kız çocuğu, oğlan çocuğu için... En azından bu. Türkçe ve Kürtçe. Ermenice ve Lazca... Bu toprağın her dilinde “Helal etmiyorum” demeli. Neden mi?

Üç kere!
Çünkü eğer ölülerin karşısında suçluluk duyacaksanız yaşadığınız için, o ölü, bu ölü değil. Onlar burada değilken hâlâ yaşadığınız için suçluluk duyduğunuz başka ölüler var, ölmemiş olması gereken çocuklar. Durulacaksa onların karşısında terbiyeli durulmalı. ‘Ölüye saygı’ diye bir sessizlik bastıracaksa onlar için susun. Bari onlar için ‘şifa dileyenler’in, ‘hakkını helal edenler’in içine katılmayın.
Bari bunu yapabilin.
Ve eğer ölüp gitmiş arkadaşlarınıza, bu ülkenin yok edilmiş bir nesline, düşündüğü için kafası kesilen onca insana... Yani bu memlekete birazcık saygınız, azıcık sevginiz varsa siz de hakkınızı helal etmezsiniz. Etmemeli. Hem de üç kere! Onu üç kere helallik vermeden göndermelisiniz...

Türkler Kürtlerin Efendisi Mi?
11 Ağustos 2009 11:43''Bütün Türklere sormak istiyorum. Siz Kürtlerle eşit olmadığınız için gerçekten bu ülkenin efendisi olabildiğinizi mi zannediyorsunuz''


Ahmet Altan / Taraf
Kandırılmak

Bu nedir Allah aşkına?

İnsanlar bu ülkede kezzapla yıkanır gibi yaşıyorlar.

Her an acı, her an keder, her an düşmanlık, her an öfke.

Biliyor musunuz, aslında bizim olmayan acıları yaşatıyorlar bize.

Çok daha güzel ve huzurlu bir hayatımız olabilirdi.

Niye çekiyoruz biz bu acıları?

Neden insanlar birbirlerini öldürüp duruyorlar?

Yirmi beş yıldır savaş sürüyor.

Niye savaşıyoruz?

Türkler Kürtlerle eşit olmak istemiyorlarmış.

Ne olur eşit olurlarsa?

Demli bir çayın tadı mı değişir, daha mı arzulu sevişirler, denizin kokusu mu azalır, günbatımında güneşin rengi mi solar?

Ne eksilir?

Tam aksine hayat çoğalır.

‘Eşit olmayacağız’ demek, ‘biz efendi olacağız’ demek.

Bütün Türklere sormak istiyorum.

Siz Kürtlerle eşit olmadığınız için gerçekten bu ülkenin efendisi olabiliyor musunuz?

Yolda bir polis görseniz ödünüz patlar.

Bir asker sizi sertçe azarlasa sesinizi çıkartamazsınız.

Hakkınızı elinizden alsalar hakkınızı arayamazsınız.

Hangi efendilik Allah rızası için?

Sizi kandırdıklarını hiç düşünmüyor musunuz?

Aslında sizin de köle olduğunuzu size fark ettirmemek için diyorlar ki: ‘siz Küerlerden üstünsünüz, onlarla eşit olmayın’

İnanıyoruz bu lafa.

Kürtlerle hiç eşit olmadık, peki ne zaman bu ülkenin içinde bir ‘efendi’ gibi dolaşabildik biz?

Bir mahkemeye gitsek hakkımızda hukuka uygun karar çıkacağına mı eminiz?

Emeğimizin karşılığını mı alıyoruz?

Yaşamanın güzel bir şey olduğunu mu fark edebiliyoruz?

Kürtleri eziyorlar.

Türkleri kandırıyorlar.

Tepedeki şatoda oturanlar hep aynı adamlar, aynı üniformalar.

Biz aşağıda birbirimizi öldürüyoruz.

Bir barışma fırsatı çıkarsa, düşmanlığı artırmak için cinayetleri çoğaltıveriyorlar.

Türkler ‘biz Kürtlerle eşitiz’ dese ne olacak?

Hayatından ne eksilecek Türklerin?

Kürtler Kürtçe konuşursa, sevdiğiniz insan sizi daha mı az sevecek?

İbadetiniz mi sakatlanacak?

Günahlarınız mı artacak?

Ne olacak gerçekten?

Biri bana, Türklerin Kürtlerle eşit olmasının sokakta dolaşan Türklere zararının ne olduğunu söylesin.

Geceleri cami ışıklarının içinde dönüp duran kuşları izlemekten daha mı aza hoşlanacaksınız?

İri bir domatesi tuzlayıp ısırdığınızda daha mı aza zevk alacaksınız?

Meyvelerin kokusu mu azalacak?

Karpuz keserken duyduğunuz o tırtıllı hışırtı daha mı aza hatırlatacak size çocukluğunuzu?

Pıtır pıtır koşturan çıplak ayaklı bir bebek gördüğünüzde yüzünüzde beliren gülümseme mi kaybolacak?

Neyiniz eksilecek?

‘Eşit olmayacağız’ demek, neler eksiltiyor peki?

Ölen çocukları eksiltiyor.

Hayattan tat almayı eksiltiyor.

Huzuru eksiltiyor.

Mutluluğu eksiltiyor.

Zenginliği eksiltiyor.

Güveni eksiltiyor.

‘Efendi’de olmuyorsunuz, bir ülkenin efendisi böyle olunmaz çünkü.

Kürtler çocuklarını Kürtçe okutamadığı için sizin bu ülkedeki gücünüz artmıyor.

Aslında ‘eşit olmamak’ için sürdürülen bu savaş öyle acıklı ki…
Çünkü eşitsiniz.

Kölelikte eşitsiniz, ezilmekte eşitsiniz, horlanmakta eşitsiniz.

Eşit olmayan birileri var elbette ama onlar sizler değilsiniz.

Onlar siyah arabalarında flamalarını rüzgarlandırarak dolaşıyorlar, onları görmüyorsunuz bile.

Sizi kandırıyorlar.

İnsafsızca kandırıyorlar sizi.

‘Birer köle olduğunuzu’ anlamamanız için size Kürtleri gösterip, ‘onlar köle, sen efendisin’ diyorlar.

İnanıyor musunuz buna?

Efendi olmak demli bir çayı huzurla içmektir, içebiliyor musunuz?

Korkmadan, endişelenmeden, güvenle şöyle arkanıza yaslanıp bir bardak çay içebiliyor musunuz?

Eşitsiniz, çünkü kimse huzurla içemiyor o bir bardak çayı.

Böylesine eşitken, ‘biz üstünüz’ diye neden böyle çırpınıyorsunuz?

Yıldırım Türker/Radikal
Bunamadan barışalım

Bellek, beladır. Hatırlayarak, istemeden de olsa kayıt düşerek yaşamak zorunda olan canlılarız. Hatırlamak, insanın en ağır yükü.
Doludizgin, her an sıfırdan başlama duygusuyla yaşama hakkını kullanabilmek mümkün değil. Hiçbir şey yeni , hiçbir şey tam olarak bilinmedik değil. Güneşin altında yeni bir şey yok. Geçmiş, ‘adetlerin farklı olduğu’ o yabancı ülke, ikide bir seslenir. Rahat bırakmaz. Uyarır. Döne döne aynı acılardan, benzer zulümlerden geçerken yolumuzu aydınlatan yine de hatırladıklarımızın solgun ışığıdır.
Bir de bu memlekette hemen herkes tarafından toplumsal bir çözümleme yolunda sarf edilen ilk cümle ‘belleksiz toplum’ saptaması olunca zindan hayatımızın tek anahtarı kaçınılmaz olarak belleğimiz oluyor.
Unutmamalı. Hatırlamalı. Elimizden yeni bir başlangıç duygusunu, torlak bir umudu söküp alacağını bile bile hatırlamak, asla unutmamak zorundayız.
Değişim fikrine direnmek, değişeni dönüşeni anlamayı reddetmek değil, unutmamak.
Değişeni tanırız biz. Nedamet getiren katili sesinden, gözünden biliriz. Gençliğimizi gasp edenlerin daha kaç kuşağın hayatına kastettiğini anlayabilecek durumdayız.
‘Unut Beni’, ‘Unutamıyorum’, ‘Unutulsam da Ben’, ‘Hatırla Ey Peri’, ‘Duydum ki Unutmuşsun’,
‘Unutmadım Seni Ben’; istediğiniz şarkıyı mırıldanın, hatırlamak-unutmak ikilemiyle malûl bir toplumuz maalesef. En büyük silahımız yerine göre hatırlamak ya da unutmak. Bize malumat değil talimat vermekle gücünü tartan devletimiz ve sözcüleri unutulacaklar listesi çıkarıyor yeniden.
Ertuğrul Özkök, devlet ideolojisinin kör pusulası olarak mutlaka izlenmesi gereken bir yazardır. Dolayısıyla sık sık kâh bu köşede kâh başka köşelerde anılır, alıntılanır.
Bu kez de Van’ın Özalp ilçesinin Belediye Başkanı’na yazdığı açık mektupla içimizi kararttı.
Üstelik yazısını İçişleri Bakanı’nın ‘Geçmişi unutmazsak geleceği kurtaramayız’ vecizesiyle bağlamış. Muhteşem final şöyle: “Eğer herkes kendi acısını, kendi kinini, kendi ıstırabını canlı tutmaya kalkarsa, biz bu barışı neyin üzerine kuracağız?
Sen unutmazsan, unutturmamaya çalışırsan, başkaları da unutmaz, unutturmamaya çalışır.
Söyler misin bu neye ve kime hizmet eder?”
Önce yıllardır yazmamıza rağmen yeni gündeme gelen konuyu hatırlayalım. Ahmed Arif’in ‘33 Kurşun’ şiirinde anlattığı katliamla başlayabiliriz. Şiirin en bilinen bölümü, 40 yıl önce Fikret Kızılok tarafından şarkılaştırılmıştı. “Vurulmuşum/ Dağların kuytuluk bir boğazında/ Vakitlerden bir sabah namazında/ Yatarım/ Kanlı, upuzun.../ Vurulmuşum/ Düşüm, gecelerden kara/ Bir hayra yoranım çıkmaz/ Canım alırlar ecelsiz/ Sığdıramam kitaplara/ Şifre buyurmuş bir paşa/ Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız//Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz/ Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil/ Domdom kurşunu/ Paramparça ağzımdaki...”
Ahmed Arif’in şiirinde ‘şifre buyuran paşa’, orgeneral Mustafa Muğlalı’dır.
1943 yılının 30 Temmuz gecesi 33 Kürt’ün infaz emrini vermişliğiyle geçmiştir karanlıklar tarihimize.
Devletimizin daha o tarihte ‘çete’ kurma konusunda nasıl hevesli olduğunun hikâyesi, bu katliamla sonuçlanan.
‘İranlı çapulculara’ karşı zamanın bakanının ve askeri erkânın emriyle bir çete kurulur. Sınırı geçip İranlı Kürt bir aşiret reisinin koyunları çalınır. Reis koyunlarını geri ister.
Aldığı cevap ağır hakaret olunca sınırı geçer ve bir baskınla koyunlarını geri alır. Durum, ‘Rus askerleri sınırı geçti’ diye duyurulur önce. Operasyon başlatılır. Reis ve 40 köylü tutuklanır. Ancak Özalp Sulh Mahkemesi sanıkları suçlu bulmaz ve serbest bırakır.
Tatlıya bağlama geleneğine sahip olmayan devletimiz 3. Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı’yı sorunun çözümü için görevlendirmiştir. Muğlalı, 24 Temmuz günü Van’a ulaşır ve daha orada generallerle yaptıkları
toplantıda bu köylülerin yeniden gözaltına alınıp öldürülmeleri kararı alınır. 25 Temmuz’da biri kadın,
biri 11 yaşında çocuk, biri kıtasından izinli gelmiş muvazzaf çavuş ve biri de hava değişimli er olmak
üzere 33 kişi yakalanıp Özalp polis karakoluna konulur.
Bu arada, İçişleri Bakanlığı müfettişi Avni Doğan, bu kadar açık bir cinayet kararından biraz rahatsız olur ve Muğlalı ile görüşmek ister. Ancak general, bu talepleri reddeder. Daha doğrusu yine komisyon raporuna göre, Muğlalı, ‘’Memleketin çıkarı için babamı bile asarım, Avni Doğan bu işe karışmasın, onu kırbaçlarım’ cevabıyla herkese haddini bildirir.
Muğlalı, öldürme emrini vermiştir bir kere.
Gerçekten de 33 Kürt köylüsü karakoldan alınıp Çilli Gediği denilen bölgeye getirildiklerinde karar uygulanır ve biri dışında tümü kurşuna dizilir. Kaçarken vuruldukları yolunda tutanak düzenlenir.
Bu hikâye, üstünden 56 yıl geçmiş olduğu halde, maalesef hiç küf kokmuyor. Çünkü JİTEM’in ilk provalarından biri olarak devletimizin Doğu-Güneydoğu konusundaki geleneksel yaklaşımını apaçık sergiliyor.
Muğlalı, ancak yıllar sonra Demokrat Parti’nin dayatmasıyla yargı karşısına çıkarılır. 1950 yılında önce ölüm, sonra yaşından dolayı 20 yıl hapisle cezalandırılır.
51 yılında da hapiste, sevenlerinin sıkça işaret ettiği gibi, kahrından delirerek ölür.
İşte bu ‘yüce Türk Adaleti’ tarafından suçlu bulunup ölüm cezasına yakıştırılan komutanın adı 2003 yılında Özalp’teki jandarma garnizonuna verildi.
O zamandan beri kimsenin pek ilgisini çekmeyen bu durum, Türk ordusunun tarih karşısında imanı kavi bir taraf olduğunu gösteriyor. Muğlalı’nın marifetlerinin sahiplenildiğini de.
Yani ordumuz, Muğlalı’nın mahpus damlarında kahrından ölmesini asla hazmetmemiş, şimdi de kendini yegane muhatap kabul ettiği Kürt sorununun çözümünde örnek alınası bir askerin gadre uğraması olarak değerlendirmektedir.
2004 yılında katliamın gerçekleştirildiği yerdeki garnizona katliamcının adını koyarak, sorunu çözme yordamı hakkında bir manifesto sunmuştur.
Askerin çeşitli dar durumlarda kendini yeterli sertlikte bulmayan zevata dönüp, ‘Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz’ dediğini bir yerlere kaydetmişliğiniz vardır mutlaka.
Mustafa Muğlalı, besbelli askerin bağrında sızlayan bir yara olarak kalmıştır. ‘Yiğit askerdi. Kıymeti bilinmedi’ inancının Korkut Eken’den Temizöz’e çeşitli asri savaşçılar için aynı çevrelerce kullanıldığını biliriz.
Şimdi bu utanç verici durum karşısında Özalp’in DTP’li Belediye Başkanı, kışlanın karşısına,
öldürülen köylüleri simgeleyen bir
‘33 Kurşun Anıtı’ yaptıracağını açıkladı ya, Ertuğrul Özkök elbette hemen devreye giriverdi: “İlçedeki jandarma garnizonuna, 1943 yılında
33 Kürt’ün öldürülmesinde sorumluluğu bulunan Mustafa Muğlalı adlı bir komutanın adı verilmişti.
O bölgede bir garnizona bu isim verilmeseydi daha iyi olurdu.
Ancak şimdi Özalp’ın yeni seçilen DTP’li belediye başkanı, bu garnizonun çıkışında bir yere öldürülen kişilerin anısına bir anıt dikmek istiyor.
Askerler de buna karşı çıkıyor ve ilçede bir gerginlik yaşanıyor” deyip Belediye Başkanı Murat Durmaz’a bu ‘tehlikeli ve gereksiz şov’ dan vazgeçmesini salık veriyor.
Hayır efendim! Barışın yolu unutmaktan geçmez. Resmi bunaklığın üzerine kurulan barış, asla kalıcı olmaz. Askere, ‘o ad verilmeseydi iyi olurdu’ kadar bir sitemi yeterli bulan Özkök’e gereken cevabı Durmaz vermiş: “ Tehlikeli bir iş yaptığımı belirtmişsiniz. Tehlikenin ne olduğunu köşenizde açıklayın... Şov yapıyorsun demişsin. Bu şov lafını 2004’te kışlanın ismi değiştirilip, Mustafa Muğlalı ismi verilirken neden şov yapılıyor demedin.
O tarihte biz kardeş değil miydik? ...Bu ilçenin bir bireyi olduğunu, hatta 33 masum insanın torunu olduğunu ve her gün o kışlada Mustafa Muğlalı ismini gördüğünü düşün; Sen unutur musun?”
Hayır! Unutulmayacak! Unutturmayacağız! Kahraman diye tepemize yerleştirilen katilleri asla unutmayacağız!
Bize bunaklık, size fişler dosyalar.
Sen cürmü 70 yaşında katilleri unutmayıp onların adları altında karşıma dikileceksin. Bense senin
aracı kullanarak ya da dolaysız uyguladığın zulmü unutacağım.
Bunu de birlik beraberlik-uzlaşma barışma adına yapacağız. Sen barış adına bir adım geri çekilmeden, hâlâ bana sopa göstereceksin. Ben kardeşlerimi öldürenleri, yakınlarımı işkenceyle sakat
edenleri bir çırpıda unutacağım.
Unutan hep ben olacağım. Zamanı gelince belleksizliğimden yakınansa sen. Yok öyle yağma!

13 Ağustos 2009 Perşembe
İdama beş kala yazılan mektup

Kocaeli Kapalı Hapishanesi’nde idam edilen dört devrimciden Erdoğan Yazgan’ın idam edilmeden önce ailesine yazdığı son mektup yün yüzüne çıktı. İşte o mektubun aslı:

Dev-Sol, Dev-Yol ayrımına tepki gösteren ''Üçüncü Yol” adlı örgütlenmeyi kurarak bu örgütlenme örgütlenme içinde yer alan ve 29 Ocak 1983‘te idam edilen Erdoğan Yazgan’ın mektubu ortaya çıktı.

Genelkurmay Başkanlığı, Gölcük Donanma Mahkemesi’nde ‘Üçüncü Yol’ davasında yargılanıp idam edilen 4 kişiden biri olan Yazgan, idam edilmeden 10 dakika önce, kelepçeli ellerle kaleme aldığı mektubunu “Acele ediyorlar kısa oldu” cümlesiyle bitiriyor.

Devrimci 78’liler Federasyonu, 29 Ocak 1983’te İzmit’te idam edilen ancak son mektupları ailelerine ulaştırılmayan 4 kişiden sonuncusu olan Erdoğan Yazgan’ın mektubuna ulaştı. 26 yaşında darağacına giden Yazgan, sakıncalı bulunan mektubunda ailesi ve sevenlerine “Acı olacak ama buna dayanmanız gerek” diyerek, geride onurlu bir yaşam bırakmanın mutluluğunu yaşadığını söylüyor.


Mektubu teslim alan Fatoş Yazgan, yaşamının 14 yılını birlikte paylaşabildiği ağabeyine gayri insani koşullarda yazdırılan mektubu ancak 26 yıl sonra okuyabildiklerine dikkat çekti ve daha ilk duruşmada idama mahkum edilen ağabeyi ve arkadaşlarının adil yargılanmadığını söyledi.

Erdoğan Yazgan’ın mektubunda bahsettiği “onurlu bir yaşam mirasına” leke düşürmediğini söyleyen Fatoş Yazgan, “Ağabeyim ve üç arkadaşı, kısa ve onurlu yaşadılar, inançları uğruna ölümü göğüslemekten kaçınmadılar. Söyledikleri gibi yaşayıp yaşadıkları gibi öldüler” dedi.

"Sevgili ve Değerli Aileme

Bu size yazacağım son mektup. Sizlerle uzun bir zamandır cezaevinde görüşüyorduk. Hepinize olan sevgimi bilirsiniz, bunu burada uzun uzun yazmayacağım, kanaatimce yeterli. Kardeşlerim Güldoğan ve Hatice’yi bir anlık sinirlilikle kırdım, kusura bakmasınlar. Ahmet, Sabire, Fatoş ve Selma’ya da ayrıca çok selamlar. Hepiniz her şeyimden mahrum hayatımda bana destek ve moral oldunuz. Sizlerin benim dünyamda ayrı bir yeri vardı. Sizlere onurlu bir yaşam bırakabildiysem ne mutlu bana. Şuanda tek dileğim sizlerin sağlığının bozulmaması. Acı olacak ama dayanmanız gerek. Kimseyi suçlamayın, bu işin tek sorumlusu bugünkü yönetim ve devlettir. Yani suçlu olan bizi asanlardır. Görüşlerimi ve neyi savunduğumu burada yazmayacağım çünkü sizler bunu biliyorsunuz. Yaşamım kısa ve onurlu oldu. Hepinizi candan kucaklar ayrı ayrı öperim. Soran bütün dost ve akrabalara selamlar. Acele ediyorlar kısa oldu.

Sizi hep seven oğlunuz, ağabeyiniz Erdoğan YAZGAN"

Erdoğan Yazgan, 29 Ocak 1983’te İzmit Kapalı Cezaevi’nde Ömer Yazgan, Mehmet Kanbur ve Ramazan Yukarıgöz’le birlikte idam edilmişti. Devrimci 78’liler Federasyonu daha önce diğer üç ismin mektuplarını da Genelkurmay arşivlerinden teslim alarak, ailelerine vermişti.

Yazgan, 1981 yılında Adapazarı’nın Akyazı ilçesinde 5 arkadaşı ile birlikte bir kuyumcu soygununa karışmış, polisle çıkan çatışmada iki arkadaşı ölmüştü. Yazgan ve üç arkadaşı ise olay sonrası saklandıkları bir köyde yakalanmıştı. Yazgan ile birlikte daha önce mektupları ailelerine teslim edilen Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan ve Mehmet Kanbur da aynı gün idam edilmişti.

Erdoğan Yazgan’ın mektubuyla birlikte 12 Eylül yönetimi tarafından idam edilen 17 devrimcinin son mektuplarına ulaşma çabası da tamamlanmış oldu.

Kaynak: gündem

Altan/Taraf
Büyük Selanik

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay idam Genelkurmay Başkanı Komutan TBMM protesto darbe cia abd Cumhurbaşkanı GKB Mağdur atatürk laiklik abd ab nato ordu ihale kürt ölü abd gkb tsk Asker Jandarma Komutan düşman selanik dönme Etiketler: haber kavga atatürk laiklik içki zina darbe cumhuriyet Ahmet mustafa kemal selanik çankaya türk sünnî akp medya ftö


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:09 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Ağu 24, 2009 8:09 pm    Mesaj konusu: 'Cezaevinin Altında Ceset Var' Alıntıyla Cevap Gönder

“BOŞLUKTAKİ İBRAHİM”LERE MEKTUP
Oğuz Gürses



Sevgili kardeşim “boşluktaki İbrahim”...

Yıl 1982...

Devrimci şairlerden Hasan Hüseyin Korkmazgil (*), o zaman da bu halkın derin bir yarası olan işşsiziğin, alın teriyle rızkını kazanmak isteyen bir insan için ne demek olduğunu aşağıdaki şiirinde çok başarı bir şekilde anlatıyor:

[BOŞLUKTA BİR İBRAHİM (**)

işsizim kardeşlerim
adım ibrahim

o ibrahim değil hayır
bu beriki ibrahim

tarihten önce vardım
tarihten sonra varım

işsizlikten kardeşlerim
ağrıyor kasıklarım
al şu taşı şurdan da koy şuraya diyen yok
gel de boya şu duvarı
şu bahçeyi çapala
şu kömürü kır da taşı
al da gezdir şu köpeği
diyen yok

şu kapının önünde dur
şu büroyu sil süpür
gelene güle güle
gidene buyur
şunu al da ekmek götür evine
a ibrahim diyen yok

elim elim üstünde
elim şeyim üstünde
bütün gün işte böyle

soran yok suratımın neden çarpıldığını
kamburumun nedenini bilen yok
milyon basıp milyonerler üretiyorlar
milyonerler milyonlarca işsiz üretiyorlar
nereden gelip nereye gidiyor bu arabalar
kimler yapar bu evleri kimler oturur
bu bankerler kimden alır bu parayı kime satarlar
bunu bana diyen yok

güvercinler konuyor damına valiliğin
bense durmuş kaldırımda bu güzel günde
yontudaki demir atın kuyruğunu denetliyorum
yapan da güzel yapmış eline sağlık
kuyruğunu da dik yapmış
elbetteki dik durmalı yontusal atların yontusal kuyrukları

çok işsizim kardeşlerim
adım ibrahim]

***

Yıl 2009...

“Boşluktaki ibrahim”lerin sayısının her geçen yıl çığ gibi katlanarak büyüdüğünü yukarıdaki grafik kabak gibi gösteriyor mu İbrahim?

AKP yönetimindeki TC, işsizlikte ( Güney Afrika İspanya, Letonya’dan sonra) dünya beşincisi...

“Kriz bizi hamdolsun teğet geçti”, “Krizi en az hasarla atlatıyoruz” mavralarında “boşluktaki ibrahim”lerin ne adı ne de yeri var mı?..

Onlar,“bolluktaki İbrahimler”den bahsediyor, sen sakın üzerine alınma İbrahim...

Çünkü sen, onların çok önem verdikleri ve adına “makro ekonomi” dedikleri rakamlardan oluşan sanal bir varlık değillsin..

Çünkü (karnı acıkan, üşüyen hastalanan, ailesini geçindirmek ve kimseye muhtaç olmadan hayatını alın teriyle idame ettirmek zorunda olan ve bunun için, bütün bunlara yetecek kadar gelir sağlayacak bir işe ihtiyacı olan) sen , onlar için, “mikro ekonomi” adı altında ele alınan, ama istatistiklerin yalancı dünyasında mikrobik varlıklar gibi göze görülmez birisin...

Sevgili kardeşim İbrahim, onların “Enflasyon şöyle oldu, cari açık böyle oldu, ihracat şöyle, ithalat böyle, faizler orada, borsa burada” diye lâf üreten günü birlik iktisadî dilleri içinde sen, ancak (her zaman olduğundan çok daha eksik gösterilen) “işşizlik rakamları” açıklandığında şöyle bir değinilip geçiliveren değersiz, namsız, nişansız biri değil misin?

Yoksa, nasıl “boşluktaki ibrahim”lerin sayısı 86 yıldır istikrarlı bir seyir takip ederek sürekli artarken, Hasan Hüseyin’in dediği gibi, onlar “milyon basıp milyonerler üretiyorlar/ milyonerler milyonlarca işsiz üretiyor” olabilirlerdi ki?

Diktatör Kenan Evren ve çetesinin yaptığı 82 Anayasası’nda başka bir şekilde formüle edilerek “güvence” altına alınan “cumhuriyetin kazanımları/temel esasları” dedikleri “şifre”nin çözülmüş hali şöyle olsa gerek İbrahim: “ Boşluktaki (çok sayıdaki)ibrahimlerin sayıları ile bolluktaki (az sayıdaki) İbrahimlerinse (sayıları değil sadece) servetleri, her daim artacaktır! Bu ‘kazanım/esas’lar asla ‘değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.’ Bir tehlike anında Yargı (bütün hukuk normlarını altüst etmek suretiyle de olsa), olaya müdahale eder... Yargı’nın gücü yetmezse TSK (gerekirse yetki sınırlarını da aşarak) bu ‘kazanım/ temel esaslar’ı ne yapıp edip korur...”

86 yıldır bu düzen değişmediğine ve bu düzenin değişmesini isteyenlerin başına (yargı, polis ve TSK eliyle) gelenler/getirilenler; pişmiş tavuğun başına gelmediğine göre...

“Boşluktaki ibrahim” lerle “bolluktaki ibrahim”lerin statüsünü belirleyen (ve merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e “Bu taksimi kurt yapmaz/kuzulara şah olsa” dedirten) bu “düzen/statüko” bütün “temel esas/kazanım”larıyla birlikte tarihe
gömülmedikçe... “Boşluktaki ibrahim”lerin herhangi bir şansı olabilir mi benim canım kardeşim?...

Bunu “bolluktaki İbrahim”lerin hepsi gayet iyi biliyor da...

Bir sen öğrenemedin gitti be, “Boşluktaki ibrahim”!

* 1927'de Sivas'ın Gürün ilçesinde doğan Hasan Hüseyin, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü 1950'de bitirdi. Öğretmenliği Göksun'da başladı. Siyasi eylemleri gerekçesiyle öğretmenlikten atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. 1955-1960 yılları arasında Gürün ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. 1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı. Bir süre de Forum dergisinin sanat sayfalarını yönetti (1968-1970). Şair 1983'te beyin kanaması geçirdikten sonra bir yıl bitkisel hayatta yaşadı. 26 Şubat 1984'te vefat etti. Basılmış çok sayıda şiir ve hik+aye kitapları vardır..
(**) Hasan Hüseyin Korkmazgil, Işıklarla Oynamayın - bütün şiirleri -11, Bilgi yayınevi, 1982, İstanbul


Kaynak Baran dergisi

O Teğmen Tutuklandı
26 Ağustos 2009 18:44

Elazığ'da şehit düşen 4 askerin komutanları tarafından cezalandırılırken öldürüldüğü iddiası güçlendi. Suçlanan teğmenin tutuklandığı bildirildi.
İlişkili HaberlerTüm HaberlerTeğmenlere Tutuklama TalebiETÖ'cü Albay Tahliye EdildiAskerlerin İlginç ''mail'' TrafiğiTutuklanan Teğmen Sayısı 7 Olduİntikam Yemini Eden Komutanlar


Hurriyet.com.tr'nin haberine göre, Elazığ'da 17 Ağustos'ta meydana gelen ve 4 Mehmetçik'in şehit olduğu olayın perde arkasından skandal bir iddia çıktı. Taraf Gazetesi'nin ortaya attığı iddiaya göre, mevzide uyuyan askerler komutanları tarafından cezalandırılırken hayatlarını kaybetti.

Daha önce açıklandığı gibi kaza sonucu değil kanunsuz bir emir sonucu cezalandırılmak istenirken şehit olan 4 erle ilgili iddialar gündeme bomba gibi düştü. Ancak gün boyunca Genelkurmay Başkanlığı'ndan bu iddialarla ilgili bir açıklama yapılmadı. Hurriyet.com.tr'nin ulaştığı kaynaklar iddiaların araştırıldığını ve suçlanan Teğmen Mehmet Tümer'in tutuklandığını öğrendi.

İddiaya göre, er İbrahim Öztürk ve ve arkadaşı Ahmet Şensoy'un nöbette uyumasına kızan komutanları Teğmen Mehmet Tümer, İbrahim Öztürk'e pimi çekilmiş bir el bombası verdi. Teğmen emir verene kadar da elinde tutmasını emretti. Ancak paniğe kapılan er Öztürk bombayı elinden düşürdü ve 3 arkadaşıyla birlikte şehit oldu.
aktifhaber

'Cezaevinin Altında Ceset Var'
24 Ağustos 2009 13:10

12 Eylül döneminden Diyarbakır'da avukatlık yapan eski AKP'li vekil Torun, Diyarbakır Cezaevi'yle ilgili şok iddialarda bulundu...


AKP eski Diyarbakır Milletvekili Avukat Cavit Torun, son günlerde boşaltılması ve yerine `Eğitim Kampusu' yapılması gündeme gelen Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nin altında, ceset ve kemiklerin bulunduğuna ilişkin ciddi şüpheleri olduğunu söyledi. Avukat Torun, o dönem girdiği duruşmalarda, cezaevinden her gün ölüm haberleri geldiğini belirterek, "Duruşmada hakim sorunca askerler, `öldü', `intihar etti' veya `kendini yaktı' diyordu. Bazı gözaltılar orada gerçekleşiyordu. Bu konuda ciddi kuşkularım vardır" dedi.

Diyarbakır'da 12 Eylül askeri harekatının ardından adı işkence ve ölümlerle anılan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker'in boşaltılıp yerine eğitim kampusu yapılacağını açıkladığı Diyarbaır E Tipi Cezaevi'yle ilgili AKP eski Diyarbakır Milletvekili Avukat Cavit Torun da, ilginç iddia ortaya attı. 12 Eylül döneminde kentte avukatlık yapan eski milletvekili Torun, cezaevinin altında kemik ve cesetlerin bulunduğuna ilişkin ciddi kuşkuları bulunduğunu söyledi. Torun, "Cezaavinden her gün ölüm haberleri geliyordu. Duruşmada hakim sorunca asker, `öldü', `intihar etti' veya `kendini yaktı' diyordu. Bazı gözaltılar orada gerçekleşiyordu. Bu konuda ciddi kuşkularım vardır. Ben onun için orası eğitim kampüsü yapılacaksa öncelikle o binaların yıkılıp zeminlerinin kazılmasını istiyorum" diye konuştu.

`ALTINDAN KİMLERİN CESETLERİ ÇIKACAK?'

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker'in, cezaevinin kampus olması açılamasına destek veren Torun, bu konuda Diyarbakır'da yayınlanan yerel Söz Gazetesi'ne yazdığı köşe yazısında ise, "Bu çok güzel bir davranış olur. Büyük acıların yaşanmış olduğu bu mekanın cezaevi olmaktan çıkarılarak, eğitim için kullanılar hale gelmesi, gelecek nesillere aktarılacak ayıplarımızın üzerinin örtülmesine vesile olur" görüşüne yer verdi. Torun, kampus yapılmadan önce mevcut binaların tamamen yıkılıp, yerine yenilerinin yapılmasını da isteyerek şöyle devam etti:

"Büyük acıların yaşandığı ve büyük ayıplara sebep olan mevcut binalarda temiz, duru bir eğitimin yapılmasını da pek mümkün görmüyorum. Bir de bu mekanların yıkımının bir faydası daha olacak. O da zeminlerinden bakalım kimlerin cesetleri çıkacak. Olayın bu yönünün ne kadar önemli olduğunu hiç hatırdan çıkarılmamalıdır. Aklımdan `Bu cezaevi binalarının yıkımından sonra ortaya çıkacak olan alanın Hürriyet Parkı olarak düzenlenmesi mümkün olmaz mı' diye geçiyor. Ama, her halde eğitim daha önemli. O günleri yaşayanlar bugünleri hayal bile edemezler."
aktifhaber

KUŞTEPE ORTAK KARARGAH
06 Eylül 2009 07:52

İki cesetin bulunduğu Kuştepe köyü Hizbullah ve JİTEM'in ortak karargahı çıktı. Asıl şok ise...


Cizre-İdil karayolundaki Kuştepe köyü yakınlarında yol çalışması yapan ekipler iki gün önce 2 ceset buldu. Şahısların silahla öldürüldükleri belirlendi. Uzun namlulu silahla her bir kişiye tek el ateş edildiğini belirleyen savcılık, alınan örnekleri, kimlik tespitinin yapılması için İstanbul Adli Tıp Kurumu'na göndermeyi kararlaştırdı. Cesetlerin bulunduğu bölge oldukça önemli.

Mart 2009'da yapılan kazılarla da gündeme gelen Kuştepe köyü, ilginç bir tarihe sahip. Devlet tarafından boşaltılan köy, Diyarbakır'da görülen faili meçhul cinayetler davası kapsamında tutuklanan Albay Cemal Temizöz'ün Cizre Tabur komutanı olarak görev yaptığı 1994-95 yıllarında Hizbullah'ın üslerinden biriydi.

JİTEM'İN İNFAZLARI BU KÖYDE YAPILDI

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 9 kez müebbet talebiyle yargılanan Cemal Temizöz hakkındaki iddianamede Kuştepe köyü de geniş yer alıyor. Temizöz ve eski Cizre belediye başkanı Kamil Atağ'ın ölüm timleri tarafından kaçırılanların bu köyde infaz edildikleri belirtiliyor. Tanık M.N.B. 13 Mart 2009'da Diyarbakır savcılığına verdiği ifadede köyün devlet tarafından boşaltılmasından sonra Hizbullah üssüne dönüştürüldüğünü kaydediyor: "Kuştepe köyü Hizbullah'ın civar bölgeleri de kapsayacak şekilde askerî merkezi haline gelmişti. Ben oraya çok gittim, gittiğimde askerî kanattan sorumlu olan kişileri gördüm, onların da Kalaşnikof, Bixi, roket ve tabanca şeklinde silahları vardı. Bu köyün tamamı Hizbullah örgütüne aitti, çünkü sakinlerinin tamamını Hizbullah örgütü zorla köyden uzaklaştırmıştı. O yıllarda o köyde öldürülen Yusuf'un aile bireyleri ile ekmek yapmak için tutulan bir iki kadın dışında kimse yoktu, hepsi erkekti. Burada bulunan Hizbullah mensuplarının ağabeyim ile sürekli diyalogları vardı, çok sık görüşürlerdi. Benimde bulunduğum birçok arkadaşımız bu köye silah ve mühimmat çok götürdük. Genellikle taksiyle ya da yürüyerek malzeme götürürdük."

1991 YILINDA BOŞALTILDI

Cizre'ye bağlı Kuştepe köyü, 1991 yılında boşaltılmasının ardından, eski Cizre belediye başkanlarından korucubaşı Kamil Atağ ve ailesinin himayesine girdi. Cizre ve Silopi'de JİTEM ve Hizbullah'ın sorgu merkezi olarak bilinen Kuştepe köyü, Ocak 2000 tarihinde Türkiye genelinde Hizbullah'a yönelik olarak yapılan operasyonlar sonucunda terk edildi. Birkaç aile dışında köyde barınan kimse kalmadı. 2000 yılında Hizbullah'ın askerî kanat sorumlusu Abdullah Gül'ün Cizre'deki evine düzenlenen operasyonda tanık M.N.B.'nin bahsettiği JİTEM-Hizbullah işbirliğinin bir başka boyutu da ortaya çıkmıştı. Hizbullah elemanına ait evde Bixi, Diktiriyof, Kanas ve Kalaşnikof marka 99 adet uzun namlulu silah bulundu. Hizbullah'a yönelik 2001'deki bir başka operasyonda da, 4 Bixi, 43 Kalaşnikof, 13 RPG-7 roketatar ve 4 LAW silahı daha ele geçirildi. Ancak incelemede ilk şok yaşandı. Silahlar jandarma envanterine kayıtlı çıktı. Asıl şok ise kriminal incelemede yaşandı. Söz konusu silahların kayıtlara PKK saldırısı olarak geçen köy baskınları, araç tarama gibi katliamlarda kullanıldığı belirlendi. Bu olayların tamamı da Ergenekon sanıkları emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile Albay Cemal Temizöz'ün Şırnak bölgesinde görev yaptığı sırada yaşanmıştı.
aktifhaber

BİNZET: İFADEMİ GERİ ÇEKMEDİM
06 Eylül 2009 08:54İtirafçı Binzet: "İfademi geri çekmedim. Baskı altında okumadığım dilekçeyi imzaladım"


Albay Cemal Temizöz’ün tutuklanmasına neden olan faili meçhul itiraflarının sahibi Binzet “İfademi geri çekmedim. Baskı altında okumadığım dilekçeyi imzaladım. İlk ifademin arkasındayım” dedi.

Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde 20 kişinin faili meçhul cinayete kurban gitmesi olayını aydınlatan eski korucu Mehmet Nuri Binzet, ifadelerini geri çektiği yönündeki iddiaları yalanladı. Gazetecilere iki sayfalık el yazısı açıklama gönderen eski korucu Binzet, Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz ve Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atak ile itirafçıların tutuklanmasına neden olan ifadelerine sahip çıktı.

Mektubunda, 12 yaşında ağabeyi Kamil Atak tarafından korucu yapıldığını ve eline silah verildiğini belirten Binzet, geçte olsa devlet gücünü arkasına alarak faili meçhul cinayet işleyen ve rant sağlayan kişilerin gerçek yüzünü gördüğünü ifade etti. Gördüklerini ve yaşadıklarını anlatmaya karar verip anlattıktan sonra ölümle tehdit edildiğini belirten Binzet şu iddialarda bulundu:

BASKIYA DAYANAMAYIP İMZALADIM

“Son zamanlarda da basın üzerinden hakkımda çıkan bazı asılsız haberler söz konusudur. Ben kesinlikle hiç kimseden rüşvet almadım. Gördüğüm ciddi psikolojik baskılara ve tehditlere dayanamayarak hazırlanmış bir dilekçeye imza attım. Açıkça ifade ediyorum ki, o dilekçenin içeriğini dahi bilmiyorum, okumuş da değilim. Ben ne gördüysem, ne yaşadıysam bunları adaletin önünde anlattım. Kimseye iftira atmış durumda değilim. Anlatmış olduğum olayların hepsi doğru ve yaşanmış gerçeklerdir. Gördüğüm tehdit ve baskıları, kurumlara iletme durumu oldu ancak üzülerek belirtmeliyim ki ilgilenen olmamıştır. Doğruları anlatmak bir bedel gerektiriyorsa ona da hazırım.”

Basında hakkında çıkan haberlerin asılsız olduğunu ve iradesi dışında baskı ve tehditlerden kaynaklı olarak yaşanmış bir durum olduğunu belirten Binzet, faili meçhullerle ilgili açıklamalarının arkasında olduğunu söyledi.

aktifhaber

17 Eylül 2009
Sendikacıyı Albay Kırca Öldürdü

PKK ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, JİTEM eski Diyarbakır Grup Komutanı Albay Abdülkerim Kırca’nın dahil olduğu cinayetlerle ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı.

İtirafçı Aygan, yıllardır resmiyeti inkar edilen ve kendisinin de üyesi olduğunu belirttiği JİTEM'in Genelkurmay'a bağlı olduğunu söyledi.

PKK ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, önemli iddialarda bulundu. CİHAN'a konuşan Aygan, JİTEM'in bir askeri örgütlenme olduğunu savunarak, JİTEM Grup Komutanlığı'nın, JİTEM Gruplar Komutanlığı'na; onun İstihbarat Başkanlığı'na buranın da Genelkurmay'a bağlı olduğunu iddia etti.

Aygan, "Kimse demesin, 'Benim haberim yoktu' diye. Dünyanın en güçlü ordusu olduğunu iddia ediyorsun ama bir pislik ortaya çıktığı zaman 'Böyle bir örgütümüz yoktur' diye inkâr ediyorsun" dedi.

PKK ve Ergenekon aynı ağacın dalları

İtirafçı Abdülkadir Aygan, JİTEM, PKK, Ergenekon, DHKP/C gibi yapılanmaların aynı ağacın dalları olduğunu söyledi.

Aygan, PKK sorununun kökten çözülmesi için Ergenekon'un bitirilmesi gerektiğini vurguladı.

Aygan, "Genel af bile yeterli değil. Elbette bazı kopmalar yaşanır. Haber duyup gelenler olur ama iş temelden çözülmez. Ancak Ergenekon tamamen ortadan kaldırıldığında PKK kendiliğinden yok olur. PKK'nın dağda olmasıyla Ergenekoncular arasında kopmaz bir bağ var. Ha PKK, ha Ergenekon, ha JİTEM, ha DHKP/C, ha sahte Hizbullah; bunların hepsi bir." açıklamasını yaptı

Onlar yargılansaydı...

Suriye uyruklu itirafçı Hacı Hasan'ın itirafları sonrasında Diyarbakır DGM Savcılığı 1998'de dosya hazırladı. Dosyada, aralarında Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Tuğgeneral Veli Küçük, Albay Arif Doğan, itirafçılar ve Binbaşı Abdülkerim Kırca'nın da bulunduğu 11 kişi hakkında dava açıldığını belirten Aygan, "Bunlar o zamanlar yargılansalardı, ceza alsalardı bu noktalara kadar gelmezdi” diye konuştu.

3 sendikacıyı Albay Kırca öldürdü

20 Ocak 2009'da intihar eden JİTEM eski Diyarbakır Grup Komutanı Albay Abdülkerim Kırca’nın dahil olduğu cinayetlerle ilgili de çarpıcı açıklamalar yapan Aygan, Sağlık-Sen Diyarbakır Şubesi’nin 3 üyesinin nasıl öldürüldüğünü anlattı. Bu kişilerin, mahkemece serbest bırakılacağı istihbaratı üzerine Kırca'nın bir ekip oluşturarak sivil polis kılığında adamlarını adliye önüne gönderdiğini anlatan Aygan, "Sendikacılar mahkemeden çıkmış geliyorlardı.

Uzman çavuş onlara, 'Bizimle emniyete kadar geleceksiniz' dedi. Çocuklar da itiraz edemedi. Onları Saraykapı'daki JİTEM'e getirdik. Birkaç gün işkenceye tabi tutuldular. Sonra onları 2 JİTEM arabasıyla Diyarbakır- Silvan yolunda gözleri ve elleri bağlı şekildeyken Kırca onları dizüstü çöktürdü, yarımşar metre arayla. Yanında getirdiği 14'lük bir silahla onların arkalarında, enselerinden vurdu."
aktifhaber

30 Eylül 2009 13:04
Ceylan'ı Vuran Devlet Firarda
Diyarbakır'da havan mermisinin parçaladığı Ceylan için köye bir savcı bile gitmedi. Olay yerini imam kameraya çekti. Şipşak otopsi yapıldı. Katil ise...

Diyarbakır’da havan mermisinin minik bedenini parçaladığı Ceylan için köye bir savcı bile gitmedi. Olay yerini ise imam kameraya çekti. Lice’de koyun otlatırken havan mermisiyle vurulan 14 yaşındaki Ceylan Önkol’un ölüsüne de devlet sahip çıkmadı. Abalı karakolundan, bir imam ve köylüye fotoğraf makinesi ile kamera verilip olay yeri kayda aldırıldı. Karakolun kapısında şipşak otopsi yapıldı. Devletin Ceylan suskunluğu vatandaşı da isyan ettirdi. Saliha Önkol, “Kızım paramparça oldu. Ben kime hesap soracağım” diye feryat etti. Ağabeyi Rıfat Önkol ise savcı ve doktorun “can güvenliğimiz yok” gerekçesiyle köye gelmediğini belirterek yetkililere seslendi: Bizim değerimiz yok mu?

“Ceylan’ım paramparça oldu. Neden çocuğum durduk yere öldürülüyor? Ben kime hesap soracağım?”
Bu feryatlar Diyarbakır’ın Lice ilçesinde önceki gün 14 yaşındaki kızını kaybeden anne Saliha Önkol’a ait. Küçük Ceylan, Lice’ye bağlı Şenlik köyü Hambaz mezrasında hayvanları otlatırken, karnına isabet eden patlayıcı nedeniyle hayatını kaybetti. Ceylan’ın ailesi, çevreden bir yerden mezraya doğru ağır silahla atış yapıldığını, kızlarını bu ateş sırasında meydana gelen patlamada kaybettiğini düşünüyor.

Kime ne zararı vardı
Ceylan’ın cesedi, olay yerinde saatlerce bekledikten sonra yetkililerin gelmemesi üzerine yakınları tarafından karakola götürüldü. Karakol kapısında bekleyen ve güçlükle ayakta duran anne Saliha Önkol’un ağıtları yürek yaktı: “Ceylan’ımın kime zararı vardı? Neden öldürüldü? Ben şimdi kızımın ölümüne neden olanı nasıl bulacağım? Kime hesap soracağım. Sadece hayvanları otlatıyordu. Başka bir suçu yoktu. Daha 14 yaşında ve onu paramparça olmuş bir şekilde gördüm. Ben buna nasıl dayanacağım? Kızımızın hesabını kim kimden soracak? Neden çocuğum durduk yere öldürüldü?”

Parçaları ağacın tepesindeydi
Ağabey Rıfat Önkol ise atılanın fosfor mermisi olduğunu ve bunun bilinçli bir şekilde yapıldığını ileri sürerek şunları söyledi: “Karın bölgesine isabet etmiş. Kız kardeşimin parçalarını ağaçların tepesinden topladık. Vücudundaki bazı parçaları kendi elimizle çıkardık. Ceset başında bekleyerek ağıt yaktık. Altı saat boyunca savcı ve doktorun gelmesini bekledik. Bazı milletvekillerini aradık. Sonunda savcı, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle cesedin Abalı Karakolu’na getirilmesini istedi. Biz de başka köyden tabut bularak, ceset parçalarını battaniyeye sararak kendi imkânlarımızla Bingöl’e bağlı Abalı Karakolu’na götürdük. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Neden sahiplenen olmuyor?”

Geri döndüklerine pişmanlar
Patlamanın meydana geldiği Şenlik köyü ve bazı mezralar, 1993 yılında boşaltılmış, köylüler de çevre iller başta olmak üzere büyük şehirlere göç etmişlerdi. Olayda hayatını kaybeden Ceylan Önkol’un ailesi de göç eden ailelerden.

Altıncı sınıfa geçecekti
Patlamada hayatını kaybeden 14 yaşındaki Ceylan Önkol bu yıl altıncı sınıfa geçecekti. Okulda gösterdiği başarıyla bilinen Ceylan, hayvancılıkla geçimini sürdüren ailesine de yardım ediyordu.

Yetkililer gelmedi, imam kaydetti
14 yaşındaki Ceylan Önkol’un hayatını kaybettiği patlama yerine hiçbir yetkili gelmemiş. Savcının can güvenliği nedeniyle olay yerine gelmediği öğrenilirken, otopsinin ise devlet hastanesinde çalışan bir temizlikçi ile Lice Adliyesi’nde görevli bir memur tarafından gerçekleştirildiği kaydedildi.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi yetkilisi Serdar Çelebi, yaptıkları incelemelerde olay yerinde herhangi bir çukur görmediklerini, dolayısıyla patlamanın mayından kaynaklanmadığını söyledi. Tanıkların önce havadan süzülen bir uğultu sesinin geldiğini ardından ise patlamayı duyduklarını anlattığını aktaran Çelebi şöyle dedi: “Dolayısıyla havan topu veya başka bir silah olabilir. Olay olduktan sonra köylüler, adlî mercilere haber veriyor. Ancak kimse gitmiyor. Abalı Karakolu’ndan bir imama ve bir köylüye fotoğraf makinesi ve kamera verilerek olay yeri kayda aldırıldı. Daha sonra hastane ve adliyeden bir yetkili karakola gelerek adlî rapor hazırladı. Raporda, patlayıcı madde sonucu ölümün gerçekleştiği ve parçalanmış cesetten patlayıcı maddeler bulunması nedeniyle otopsiye gerek duyulmadığına karar verildi.”
Çelebi şöyle devam etti: “Bingöl-Diyarbakır sınırındaki Tapantepe Karakolu’ndan atıldığı ileri sürülüyor. Bu karakol hâkim bir noktada ve olay yerini görebiliyor. Gerek güvenlik görevlilerinin olay yerine gitmemesi, gerekse otopsinin yapılış şekli dolayısıyla faillerin bulunması konusunda etkin bir soruşturma yapılmadığı kaygısındayız.”
Ceylan Önkul’un ölümü ile ilgili olarak Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı “terör” kapsamında soruşturma yürütecek.
Bölgeye yakın Yayla köyü Eskiköy mezrasında 19 Temmuz 2008’de meydana gelen baskında dört kişi yaşamını yitirmişti. Olay hâlâ aydınlatılamadı.

Kaynak: Taraf

Ahmet Altan/Taraf
Susacak mısınız?

Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır.

Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.

Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.

Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.

Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.

Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.

“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.

Bu kadar basit işte.

O kızın ölmemesi açılım.

Buna karşı mısınız?

Bunun içini boş mu buluyorsunuz?

Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.

Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.

Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.

Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.

Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.

Nedir bu sessizliğiniz?

Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?

Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?

“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.

Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.

Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.

Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.

Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?

Susuyorlar.

Ceylanın vurulması bize Türkiye’deki siyaseti, siyasetçileri gösteriyor işte.

Susan sadece onlar mı?

Neredeyse bütün Türkiye susuyor.

Şu medyaya bakın.

Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım.

Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa?

Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık.

Bir kız çocuğunun bir roketle vurulup parçalandığı, devletin ortadan yok olduğu, savcının köye gitmediği, doktorun karakol bahçesinde otopsi yaptığı bir ülkede yaşıyorsunuz.

Bunlardan hiç mi biri size tuhaf gelmiyor?

Hiç mi birinde haber değeri bulmuyorsunuz?

Bu medya iki grupmuş da, birisi muhalifmiş de, öbürü başbakanı tutarmış da, muhalif olan demokrasi mücahidiymiş de...

Bunlar iki grup falan değil.

Bunlar tek grup.

Öyle ortak bir sessizlikleri var ki...

Hele o muhalif geçinenler...

Ne oldu muhalefetinize?

Bu hükümetin iktidarında bir çocuk vuruldu, niye hükümete hesap sormuyorsunuz, niye muhalefet yapmıyorsunuz?

Hükümet “iyi bir şey” yaptığında muhalefet etmek için yerlerde yuvarlanıyorsunuz, muhalefet edecekseniz hükümetin bu “sessizliğine” muhalefet etsenize.

Olmuyor değil mi?

Roketi atan asker olunca sizin o muhalif dilleriniz tutuluveriyor.

Ceylan’ın annesi, “kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor.

Hiç mi içiniz acımıyor sizin?

Hiç mi vicdanınız yok?

Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?

Yarın bir gün çocuğunuz çıkıp gelse de, “bir küçük çocuğu vurmuşlar, sen neden yazmadın” dese, ne diyeceksiniz?

Çocuğunuzdan da mı utanmıyorsunuz?

Hadi vicdanınızdan, utanmanızdan vazgeçtik, gazetecilik merakınız da mı yok?

Üç askerî karakolun ortasındaki bir köyde bir küçük kız nasıl bir mermiyle parçalandı, merak etmiyor musunuz?

Her konuda birbirinizden farklıyken bir küçük kız vurulduğunda ortaklaşa sesiz kalmayı size kim öğretti?

“Anne bana makarna pişirsene” dedikten sonra bir kız paramparça oldu.

İstediğiniz kadar susun.

O ölü kızın çığlığı sizin sessizliğinizden büyük.

Siz sustukça o bağıracak.

Siz sustukça o bağıracak.

Ta ki siz de bağırana kadar.

02 Ekim 2009 06:22
İŞTE ALBAY TEMİZÖZ'ÜN İNFAZ EVLERİ
Tutuklu Albay Cemal Temizöz'ün Cizre ve Silopi'de işkence ve infaz için kullandığı evler...

Faili meçhuller davası sanıklarından Mehmet Binzet, JİTEM’in Cizre ve Silopi’deki işkencehanelerini anlattı. Albay Temizöz’ün gözleri önünde infaz yaptığını öne sürdü

Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz’le birlikte faili meçhul cinayetlerle ilgili tutuklu Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atak’ın kardeşi Mehmet Ferit Binzet, ifadesinde JİTEM’in işkencehanelerini anlattı. Binzet, Mardin’in Midyat İlçesi’nde tutulduğu cezaevinde Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği ifadesinde PKK’lıların sorgulandığı özel yerler olduğunu belirterek “Bu nezarethaneler sadece itirafçılar, korucular ve JİTEM elemanlarınca kullanılmaktaydı.

TANIK KORUMA İSTEDİ  

Emniyet mensupları bu nezarethanelere kullanamazdı. Nezarethanelerin sorumlu ağabeyim Kamil Atak’tı” dedi. Binzet istenildiği takdirde Cudi Mahallesi’nde bulunan çok sayıda nezarethanenin yerini gösterebileceğini söyledi. Binzet, JİTEM’in kirli çamaşırları ifşa ettiği açıklamalarından dolayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak tanık koruma programından yararlanmak istedi.

KAMYON LASTİĞİYLE SORGULAMA

Binzet ifadesinde şunları söyledi: “Ağabeyim Atak’ın evine giriş- çıkış yaptığım sırada mermi sandıkları, uçaksavar, roket atar, lav silahları görüyordum. Bu nezarethanelere PKK’lı diye alınan kişiler aç, susuz bırakılıyor, otomobil ve kamyon lastikleri içerisine sokularak fiziksel işkence yapılıyordu.” Ağabeyi Kamil Atak’ın emri üzerine 1996 ve 1997’de Cudi Mahallesi’nde gittikleri bir evde kendilerini PKK’lı sanan bir kişinin Şahin Pürtek ve İbrahim Özcan tarafından öldürüldüğünü anlatan Binzet, “Daha sonra ağabeyim Kamil Emniyet Müdürü Hasan isimli şahısla telefonla görüştü” dedi.

DANIŞ VE DENİZ’İN ÖLÜM KARARI

Binzet ifadesinde DEHAP İlçe teşkilatını kurmaya çalışan Cemal Güven, Ali Güven ve Mehmet Dilsiz’in Cizre’de, Silopi’de ise DEHAP’ın ilçe teşkilatını kurmaya çalışan Ebubekir Deniz ile Serdar Danış’ın öldürülmesi kararının Cemal Temizöz, o dönem Silopi Belediye Başkanı olan Neşet Ökten ile Cizre Belediye Başkanı olan ağabeyim Kamil Atak ve korucubaşı Hazım Babat’ın katıldığı toplantıda alındığını kaydetti. Binzet, “5 ay sonra Deniz ve Danış’ın Silopi ilçe merkezinden kaçırılarak Cudi Dağı’na götürülüp öldürüldüklerini biliyorum” dedi.

TEMİZÖZ ATEŞ ETTİ

1995 Mart ayında Abdurrahman isimli kişinin Kamil Atak’ın emri ile Tamer Atak ve Mehmet Nergiz tarafından evine gittiği sırada kaleşnikofla taranarak öldürüldüğünü anlatan Binzet, “Ağabeyim Abdurrahman’ın ölüm emrini verdiğinde ben yanlarındaydım” dedi. Mustafa adındaki bir kişiye 1994 yılında itirafçı Abdulhakim Güven ile Adem Yanık’ın işkence yaptığı anlatan Binzet, “Binbaşı Cemal Temizöz, Mustafa’ya doğru bir el ateş etti. Daha sonra Mustafa’nın cesedi defnenildi” dedi.

Asker ve Maliye’ye JİTEM var mı sorusu

Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi JİTEM’in varlığını Genelkurmay Başkanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na sorma kararı aldı. Mahkeme ayrıca İsveç’te bulunan PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan’ın JİTEM’den maaş aldığını gösteren ‘bordro’nun gerçek olup olmadığının da Maliye Bakanlığı’na sorulmasını istedi.

JİTEM YAZILI BORDRO DEŞİFRE

Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Güneydoğu’da 1988-96 yılları arasında bazı emekli generallerin bilgisi dahilinde ‘Adam öldürmek, araç bombalamak, suikast, adam kaçırıp infaz etmek, fidye almak’ suçlarından ömür boyu hapisle yargılanan tutuksuz sanıklar PKK itirafçıları İbrahim Babat, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Hayrettin Toka, Fethi Çetin ve Abdulkadir Aygan ile jandarma istihbarat elemanları Mehmet Zahir Karadeniz, Lokman Gündüz ve korucu Faysal Şanlı’nın dünkü duruşmasında önemli bir karar aldı. Mahkeme, star gazetesinin ortaya çıkardığı PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan adına hazırlanmış ve çalıştığı kurum olarak JİTEM’in yazdığı bordronun Maliye Bakanlığı’na sorulmasını karar verdi.

DOĞAN’IN İFADELERİ DE EKLENDİ

Davaya Ergenekon sanığı Arif Doğan’ın JİTEM’in varlığına ilişkin ifadeleri de eklendi. Kararda, “Jandarma Genel Komutanlığı’na ve Genelkurmay Başkanlığı’na yazı yazılarak kısa adı ile JİTEM olarak bilinen Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele birimi şeklinde bünyelerinde kurulmuş bir birimin olup olmadığının sorulmasına...” dendi. Ayrıca İstanbul Başsavcılığı’na yazılarak

Ergenekon sanığı emekli albay Arif Doğan’ın evinde ele geçen belgelerde JİTEM ile ilgili olanların olup olmadığının sorulmasına karar verildi.

Genelkurmay’a da darbe sorusu

Ergenekon savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, İstanbul 13. Ağır Ceza mahkemesi’nden Genelkurmay Başkanlığı’ndan 2000 ve 2009 yılları arasında ordu içinde darbe girişimi olup olmadığı, darbe girişimi olduysa konuyla ilgili varsa bilgi ve belge istenmesini talep etmişti. Savcı Pekgüzel, “Darbe günlükleri”nin sahibi olduğu öne sürülen emekli Oramiral Özden Örnek hakkında, İstanbul Başsavcılığı’nca her hangi bir işlem yapılıp yapılmadığının sorulmasını istedi. Pekgüzel, mahkemeden, Özden Örnek’in hukuki durumuyla ilgili detaylı bilgi istenmesini talep etmişti.

Kaynak: Star

17 Ekim 2009 09:49
JİTEM'in Toros Taksisini Anlattı
Albay Temizöz davasında kurbanın eşi JİTEM'in Toros taksiyle eşini kaçırmasını anlattı...
Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün yargılandığı fail meçhuller davasına devam edildi. Duruşmada ifade veren tanık İsmet Uykur, 'Babanın öldürülmesine neden bir taş atma refleksi göstermedin?' sorusuna, "Keleş ve tabancaya karşı bir taş atılamaz." şeklinde cevap verdi. Uykur, tanık sandalyesinde bile korktuğunu belirterek, "Hayatımın teminatı, canımın güvenliği yok." dedi.

Şırnak'ın Cizre İlçesi'nde 1993-1995 yılları arasında meydana gelen fail meçhul cinayetlerden sorumlu tutulan Kayseri Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz ve eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atak'ın da aralarında bulunduğu 6 kişinin yargılanmasına devam edildi.

Diyarbakır 6. Ağır Cezam Mahkemesi'ndeki duruşmada tutuklu sanıklar Albay Cemal Temizöz, Kamil Atak, Hıdır Altuğ, Âdem Yakın, Fırat Altun (Abdulhakem Güven) ve Tamer Atak hazır bulundu.

Mahkeme heyeti, önceki celsede mağdur avukatlarının talep ettiği ve Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilen 'reddihakim' talebini hatırlattı. Mağdur beyanlarının alınmasıyla başlayan duruşmada geçen celsede ifade veren müşteki İsmet Uykur, sanık ve avukatlarının sorularını yanıtladı.

Sanık avukatlarının "Babasının öldürülmesine bir taş atma refleksi göstermedi?" sorusuna Uykur, "Bir keleş ve tabancaya karşı bir taş atılamaz" şeklinde cevap verdi. Uykur, babasının öldürüldüğü 1994 yılında korkuttuğu için ifade vermediğini, olaydan 20 gün sonra Mersin'e göç ettiğini söyleyerek, "Şu anda bu sandalyede bile korkum devam ediyor. Hayatımın teminatı, canımın güvenliği yok. Babamın neden öldürüldüğünü öğrenmek için buradayım. Taner ve Kukel Atak ile bir çıkar veya başka ilişkimiz yoktu." dedi.

Sanıklardan eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atak da söz alarak, mağdur İsmet Uykur'un ailesinin 1979 yılında başka aşiretlerle kan davalı olduğunu iddia etti.

ÖLDÜRÜLEN RAMAZAN ELÇİ'NİN EŞİ KERİME ELÇİ: SANIKLARDAN ŞİKAYETÇİYİM

Ardından, kaçırıldıktan 15 yıl sonra cesedi kimsesizler mezarlığında bulunan Ramazan Elçi'nin eşi Kerime Elçi'nin ifadesi alındı. Türkçe bilmediği tercüman aracılığıyla Kürtçe ifade veren Elçi, eşinin kaçırıldığına tanık olmadığını, olayı kaynı Nurettin Elçi'nin kendisine haber verdiğini dile getirdi. Kerime elçi şöyle devam etti: "Kayınım bana JİTEM'in eşimi kaçırdığını beyaz bir taksiyle götürdüğünü söyledi. O taksi belliydi. JİTEM'e ait olduğunu herkes biliyordu. Sanıklardan şikâyetçi ve davacıyım."

Sanık avukatları Elçi'ye, kaynanasının verdiği 'oğlum kalp kriziyle öldü' ifadesini hatırlattı. Kerime Elçi, kaynanası Gazal Elçi'nin korktuğunu ve diğer çocuğunun öldürülmemesi için böyle bir ifade verdiğini aktardı. Elçi, eşinin kalbiyle ilgili bir sorunu olmadığını kaydetti.

Sanık Cemal Temizöz de, mağdur Elçi'ye kalp krizi ve kolluk kuvvetlerine ifade vermesiyle ilgili sorular sordu. Temizöz'ün 'savcılığa verilen dilekçelerde bulunan imza sana mı ait?' sorusuna, Kerime Elçi, "Evet bana ait." cevabını verdi. Mahkeme heyeti daha sonra duruşmaya kısa bir ara verdi. Yargılamaya aradan sonra devam edilecek.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan 109 sayfalık iddianamede, sanıkların "Adam öldürmek", "Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak" ve "Adam öldürmeye azmettirmek" suçlarından cezalandırılmaları isteniyor. Cemal Temizöz'ün 9, Kamil Atak'ın 7, Temer Atak'ın 2, Âdem Yakın'in 7, Hıdır Altuğ'un 3, Fırat Altın'ın (Abdulhakim Güven) 6, Kökel Atak'ın ise bir kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.
aktifhaber

28 Ekim 2009 15:09
Faili Meçhul Yakınları Harekete Geçti
Batman'ın Sason ilçesi Helkıs Dağı'nda bulunan 5 kafatası ve insan kemikleri faili meçhule kurban gidenlerin yakınlarını harekete geçirdi.

İstanbul Adli Tıp Kurumu'nda yapılan DNA testlerinin tamamlanması üzerine, kemiklerin yakınlarına ait olduğunu düşünen 14 kayıp yakını İnsan Hakları Derneği'ne (İHD) başvurdu. Vatandaşlar, İHD ve Mazlum-Der temsilcileri gözetiminde Batman Bölge Hastanesi'ne giderek DNA testi için kan örneği verdi. Kan örnekleri İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderilerek kemiklerin DNA sonuçlarıyla karşılaştırılacak.

Kayıp yakınlarının kan verme işlemine eşlik eden Mazlum-Der Batman Şube Başkanı Murat Çiçek, Helkıs Dağı'nda kemikler bulunmasının birçok kayıp yakınını umutlandırdığını belirtti. Çiçek, "Yıllardır yakınlarını arayan aileler, kemiklerine bile olsa kavuşmayı bekliyor. Kan ve DNA sonuçlarının karşılaştırılması sonucu kayıp yakınlarının beklentilerinin boşa çıkmayacağını umuyoruz." dedi.

Batman'ın Sason ve Kozluk ilçesi sınırlarının kesiştiği bölgedeki Helkis Dağı'nda mayıs ayında çok sayıda kemik ve kafatasları bulunmuştu.
aktifhaber

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Adli Tıp'ın soğumuş hali

Otoriter bürokratik sistemler etik ve insani olanı, bünyelerinde sindirerek otoriterleşirler.
Soğuk mantığını kullanarak vicdanı kıpırdamayan sistem, insanı hayatını dışlayarak kendini üretir.
Tıpkı Güler Zere'nin Adli Tıp'tan dört aydır beklenen raporunun ancak dün akşam çıkması gibi.
Derinleşen ve uzayan bu kayıtsızlığa karşın ölüm, cehennemi bir yangın gibi Güler Zere'yi sardı.
İnsanın "acı çekene yardıma" itebilen ve "acı çekmesine" neden olmaktan kaçınmasını sağlayan ahlaki duygular, hayatta tınmadı.
Katı bürokratik zihniyetin Güler Zere'yi " ideolojik dışlaması", onu adeta infaza götürüyor.
Acıya ve acı çekene karşı duyarsızlık, Adli Tıp'ın standart tavrı olarak yerleşiyor.
Adli Tıp'ın ev ödevi Güler Zere'nin raporu savsaklanırken, kurumun üzerindeki karanlık da arttı.
Yaşam hakkı gibi huzurlu ölüm hakkı, yine hasta, çaresiz ve korunmasız olandan zalimce esirgeniyor.
Güler Zere, 7 ay önce damak kanserine yakalandı, 14 yıldır cezaevindeydi, 3 ameliyat geçirdi.
Damağı alındı ama hastalık yayıldı, sağlık koşulları uygun olmadığı için kemoterapi tedavisi alamadı.
40 kiloya düşen Güler Zere, yemek yiyemiyor, serumla beslenemiyor ve konuşamıyor.
Avukatı artık gözlerinin görmediğini ve kulaklarının duymadığını söyledi.
12 Ekim'de son ameliyatından sonra, günlerce yoğun bakımda ayağında kelepçeyle yattı...
Türk Tabipler Birliği Danışma Kurulu, "hastalığın geri dönülmez bir aşamaya girdiğini ve beklenen yaşam süresinin çok kısa" olduğunu bildirerek, Zere'nin serbest bırakılması gerektiğini belirtmişti..
Hastalığının ölümcül evresine giren Zere'ye "huzur ve veda hakkının" tanınması için Cumhurbaşkanı'nın af yetkisini kullanması istendi.
Dört ay önce Çukurova Üniversitesi Adli Tıp raporunda "Zere'nin ağır özürlü sayıldığı, yaşamının risk altında olduğunu" yazılı idi.
Bunun üzerine Zere, 14 saatlik yolculukla Adana'dan İstanbul'a getirilerek İstanbul Adli Tıp Genel Kurulu'nda beş dakika sürdüğü belirtilen muayeneden geçirildi.
Daha önce "işkenceyi saklamak" suçundan dört defa meslekten men cezası almış Nuri Birgen'in başkanlığını yaptığı Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu'nun raporu, Zere'nin Balcalı Hastanesi'nin "mahkum koğuşunda" tedavi olabileceğini bildirdi.
Fakat Adli Tıp'ın bu kararı veren kurulunda onkolog ve kulak-burun-boğaz uzmanı yoktu.
Zere'nin avukatları bu karara itiraz ettiler.
Aradan dört ay geçti, Zere'nin hastalığı ilerledi ve durumu çok ağırlaştı.
CHP milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ahmet Ersin, bu hafta Adana'da Zere'yi ziyaret ettikten sonra "Artık tedavi söz konusu değil, acılarını dindirmeye çalışıyorlar, çok zamanı kalmadığını düşünüyorum ama bu duruma kimse seyirci kalamaz" dedi.
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Güler Zere'yle ilgili kararını dört aydır veremeyen İstanbul Adli Tıp Kurumu Genel Kurul üyelerine suç duyurusunda bulundu.
ÇHD, Adli Tıp'ın 42 üyesine "öldürmeye teşebbüs, görevi kötüye kullanma, görevi ihmal" suçlarından dava açtı..
Zere'ye yönelik hasta hakları ihlali sürüyor, huzurla veda hakkı tanınmıyor.
Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu Başkanı'nın siciline bu defa da "açıktan işkence suçu" ekleniyor!
Bürokratik ideolojik zihniyet yine "insanı" mekanik çarkında öğütüyor.
Adli Tıp'ın hazırladığı bu rapor, artık solmuş ölü bir rapor değil mi?
Yaşamaya kastı olan "donuk ruhsuz ifadeler" de Zere için bir anlam taşımayacak.
Akşam

07 Kasım 2009 08:50
KUŞLARI BİLE BÖYLE ÖLDÜRMEZLER
Temizöz kurbanı Ömer Candoruk'un eşinin söyledikleri duygulu anlar yaşattı.

Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün yargılandığı faili meçhuller davası dün duygusal anlara sahne oldu. 6'sı tutuklu 7 sanığın yargılandığı davada ilk sözü Ömer Candoruk'un eşi Hanım Candoruk aldı.

Candoruk, tercüman aracılığıyla Kürtçe verdiği ifadesinde, eşini Adem Yakın, Abdulhakim Güven ve Cemal Temizöz'ün öldürdüğünü iddia etti. Candoruk, "Eşimi kaçırıp öldürdüklerinde 25 yaşındaydım. 6 yetimle kaldım. En küçük çocuğum 2 aylıktı. Şimdi babasının fotoğraflarını bile tanıyamıyor." dedi. Acılı kadın, mahkeme heyetine şöyle seslendi: "Kocamın hiçbir suçu yoktu. Suçu varsa bile getirip size teslim etseydiler. Cezası neyse çekerdi. Ben de gelir hapiste ziyaret ederdim. Eşimin cenazesini gördüm, sırtında bir sürü mermi izi vardı. Kuşları bile böyle öldürmezler. Hakim bey, Allah makamını yükseltsin. Lütfen gerçekleri ortaya çıkar. O zaman acımız biraz hafifler."

Güneydoğu'da işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili Diyarbakır 6'ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davada tutuklu sanıklar Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz, eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atağ, oğlu Temer Atağ, itirafçılar Adem Yakın, Fırat Altun, (Abdulkadir Güven) ve Hıdır Altuğ'un yargılanmalarına devam edildi. Duruşmaya, Şırnak'ta 1993 yılında öldürülen Abdulaziz Gasyak, Süleyman Gasyak, Ömer Candoruk ve Yahya Akman cinayetlerine ilişkin, Ömer Candoruk'un eşi Hanım Candoruk'un ifadesi ile başlandı. Bu sırada savcı ve sanık avukatları, tanıkların dinlenmesine itiraz etti. Ancak mahkeme heyeti, bu talebi oybirliği ile reddetti. Bunun üzerine söz alan Hanım Candoruk, eşinin öldürüldüğü dönemde de şimdi de sanıklardan korktuğunu söyledi. Candoruk, "Öldürüleceğine ifadesini alsalardı. Getirip size teslim etselerdi. Suçu varsa cezasını çekerdi." dedi. 25 yaşında 6 çocukla dul kaldığını anlatan Candoruk, eşinin arabasının da çalındığını kaydetti. Bu taksiyi daha sonra JİTEM mensupları kullanırken gördüğünü belirtti.

JİTEM EŞİME ELEKTRİK VERDİ

Abdürrezzak Binzet'in eşi Seyran Binzet de ifadesinde, eşinin ölümünden önce 3 defa JİTEM mensubu Ramazan isimli biri tarafından gözaltına alındığını söyledi. Her seferinde 3-4 gün gözaltında tutulduğunu anlatan Seyran Binzet, eşine elektrikle işkence yapıldığını ileri sürdü. Eşinin cesedini JİTEM'in merkezlerinden olan BOTAŞ karakolu yakınındaki Sinan Lokantası'nın yanında bulduklarını dile getiren Binzet, "Eşimin o zaman kimler tarafından öldürüldüğünü bilmiyorduk. Kimseyi de suçlamak istemedik. Mehmet Nuri Binzet'in ifadeleri ile öğrendik." dedi.

TEMİZÖZ'E BİNBAŞI REFAKAT ETTİ

Duruşmada tutuklu yargılanan Albay Cemal Temizöz, Kamil Atağ, oğlu Tamer Atağ, Adem Yakin, Fırat Altun (Abdulhakim Güven) ve Hıdır Altuğ hazır bulundu. Daha önce duruşmalara bir albay ve iki yüzbaşının getirdiği Temizöz'e bu sefer iki yüzbaşı ve bir binbaşının refakat ettiği görüldü. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan 109 sayfalık iddianame, sanıkların 765 sayılı TCK'nın "adam öldürmek", "cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak" ve "adam öldürmeye azmettirmek" suçlarından cezalandırılmaları isteniyor. Sanıklardan Cemal Temizöz'ün 9, Kamil Atağ'ın 7, Temer Atağ'ın 2, Adem Yakın'in 7, Hıdır Altuğ'un 3, Fırat Altın'ın (Abdulhakim Güven) 6, Kökel Atak'ın ise bir kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.
aktifhaber

11 Kasım 2009 13:31
CHP'DEN ALEVİLERE ÇOK AĞIR İTHAM
Meclis Kürsüsünde CHP'li Öymen Alevileri işgalci güçler ve PKK'lılarla bir tuttu.

CHP'li Onur Öymen Meclis'te yaptığı konuşmada Dersim Olaylarını örnek göstererek Alevileri ile Kurtuluş Savaşındaki düşman güçler ile PKK'lıları bir tuttu. Öymen Tunceli halkını işgalci güçler ve teröristlerle aynı kefeye koydu.

TBMM Genel Kurulunda 'demokratik açılım’a karşı görüşlerini açıklayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in verdiği örnekler tarihin acı olaylarına CHP’nin bakış açısını da gözler önüne serdi. Kadın, çocuk yaşlı demeden binlerce insanın öldürüldüğü Dersim olaylarını hatırlatan Öymen “O zaman kimse anaların gözyaşından bahsetmiyordu” dedi.

Öymen İsmet İnönü'nün talimatıyla beşikteki bebeklerin öldürüldüğü Dersim Olaylarına yaptığı bu benzetme Alevi kesimde büyük tepki çekti. Onur Öymen daha önce de yabancı gazetecilere verdiği demeçlerde İslamiyeti yerden yere vurmuştu.

Dersim olaylarında dünya hukuk tarihinde örneği olmayan bir ile özel konun çıkartılmış, "Dersim Kanunu" olarak tarihe geçen kanunda, sanıklara haklarındaki suçlamaları öğrenme hakkı bile verilmemişti. Sanıklara savunma için söz alma hakkı vermeyen kanunlar sonucu yüzlerce can alındı.

Sabiha Gökçen'in de içinde bulunduğu jetler Tunceli köylerini bombaladı. Bu olaylar sonrası Alevi kesimin devletle kopmasının tohumu atıldı. Alevilere kalıcı ve unutmayacakları bir yara vurularak, yıllar boyu devlet karşı değişmeyecek bir bakış açısı oluşması sağlandı.

Alevilerin dini önderi Seyyit Rıza, hakim değiştirilerek ve resmi tatil olmasına rağmen cumartesi günü kurulan mahkemeyle hakkında idam kararı aldırıldı. Atatürk gelmeden idamı bitirmek için, özel karar alındı ve gece yarısı tatil günü idam infaz edildi.

Dönemin Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer Seyit Rızanın katledilmesini şöyle anlatıyor: "ataturk singec koprusunu acmaya gidecek. dersim harekati bitti. beyaz donlu alti bin dogulu elaziga dolmus. ataturkten seyit rizanin hayatini bagislamasini isteyecekler. buna meydan vermeyelim".
1937 yilinda resmi tatil gunu cumartesi ogleden sonra, ataturk pazartesi gunu elazig'a gelecek. bizden istenenler "asilacak asilsin" ve ataturk'un karsisina beyaz donlular ciktigi zaman is isten gecmis olsun.
o donemde elazig valisi sefik bey, savci hatemi senihi bey, emniyet muduru serezli ibrahim bey, savci yardimcisi arkadasim, sukru sokmensuer "sivillerden emniyet genel mudurlugunun siyasi subesinden istediklerini al. ataturkun istasyondan halkevine kadar korunmasi da size ait" dedi.basta macar mustafa olmak uzere alti kisi alip yola ciktim. trenle elaziga vardim.emniyet muduru ibrahim beye gittim. savci icin "kuraldis bir sey yapmaz, mumkun degil " dedi.

savciya gittim. durumu kendisine anlattim. bana bu konuda hukumettende sifre aldigini, ama mahkemelerin cumartesi tatil oldugunu, tatildeyse sonuc almanin mumkun olmadigini bildirdi. ve ekledi. "bende mahkemeleri etkileyemem". oysaki biz mahkemenin kararini ataturk gelmeden once vermesi ve gereginin yapilmasini, ataturk geldiginde seyit riza meselesinin kapanmis olmasini istiyorduk. ben bunu halletmek icin hukumet tarafindan buraya gonderilmistim.

savci yardimcisi hukuktan sinif arkadasim. bana "sen valiye soyle bu savci rapor alsin gitsin. ben senin istedigini yaparim" dedi.
biz mahkemenin tatil gunu islemesini ve alinacak sonucun infazini istiyorduk.
savci rapor aldi. arkadasim vekil olarak savcinin yerine gecti.
mahkeme hakiminin evine gittim. gittigimde hakim mahkemenin aldigi karari evinde yaziyordu.
hakimle konustuk. kendisi karari daktiloya cektirmekle mesguldu. devir chp devri. herkes cekiniyor. hakim bana: "cumartesi mahkeme toplanmaz ancak pazartesi gunu mahkeme mahkemeyi toplar karari veririz. sali gunude idam hukumlerini yerine getiririz" dedi.

o zaman dorduncu bolgede temyiz haki yoktu.
abdurrahman pasa sikiyonetim kumandani olarak karari tasdik edecek. o da "yukaridaki karar tasdik olunur" demis basmis bos kagida imzasini. yukariya "abdurrahman poasanin idami" diye yazsaniz kendisi idam edilecek.
hakime dediki:
bu dediginiz gun ataturk geliyor. maksat hasil olmuyor ki. hakim "baskaca bir sey yapilamaz"diyerek kestirdi atti. bende kendisine sordum:
-sizin saat besten sonra davaya devam ettiginiz olmuyormu?
-oooo cok oluyor cevabini verdi.
-eee sonradan bes saat ihlal ediyorsunuz da bastan bes saat ihlal etseniz olmuyormu? yani pazar aksami sahurdan sonra mahkemeyi acariz.
hakim:
-elektrikler kesiliyor dedi.

onada çare bulduk. otomobil farlariyla hapishaneyi aydinlatiriz. halkevine luksler koyariz.
hakim bu defa :
samiin yok , dedi
ona da care bulduk. samiin de getiririz.
-kac kisi asilacak?
-onu karardan once soyleyemem dedi. ama ekledi: "savci 27 kisinin idamini istedi".
-biz ona gore mi hazirligimizi yapalim?
-bilmem dedi.

ceza infazi kanunu her asilanin ayri bir yerde asilmasini, asilanlarin birbirini gormemesini emrediyordu. bu sarti da yerine getirmeye calistik. her meydana dort sehpa kuduk. vali bir de cingene cellat buldu. gece 12:00 de hapishaneye gittik. farlarla cevreyi aydinlattik mahkemenin 72 sanigi var.

beni asmaya mi geldiniz ?

saniklari aldik. mahkemeye goturduk. cingene de geldi. adam basina on lira istedi "peki" dedik.
saniklar turkce bilmiyor. mahkeme karari acikladi yedi kisi olum cezasina carptirilmis, saniklardan bazilari beraat etmis bazilarida cesitli hapis cezalarina carptirilmisti.
kararlar okununca saniklar ilk anda anlamadilar. idam "tunne" diye bir vaveyla koptu.
biz seyit riza'yi aldik. otomobilde benimle polis muduru ibrahim'in arasina oturdu. jeep jandarma karakolunun yanindaki meydanda durdu.
seyit riza sehpalari gorunce durumu anladi.

-asacaksiniz; dedi ve bana dondu.
"sen ankaradan beni asmak icin mi geldin"? bakistik. ilk kez idam edilecek bir insanla yuz yuze geliyordum. bana guldu.
savci namaz kilip kilmayacagini sordu.istemedi. son sozunu sorduk.

-kirk liram ve saatim var. ogluma verirsiniz, dedi.
bu sirada findik hafiz asilirken gormesin diye pencerenin onunde durdum.
findik hafiz'in idami bitti. seyit rizayi meydana cikardik. hava soguktu ve etrafta kimseler yoktu. ama seyit riza meydan insan doluymus gibi, sessizlige ve bosluga hitabetti.

-evladi kerbelayimi, be gunayimi, ayibo zulimo, cinayeta. (evlad-i kerbelayiz, gunahsiziz, ayiptir, zulumdur, cinayettir.) dedi.benim tuylerim diken diken oldu. bu yasli adam rap - rap yurudu. cingeneyi itti. ipi boynuna gecirdi. sandalyeye ayagiyla tekme vurdu. infazi yapti.

aktifhaber

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
Dersim'in kayıp kızları

Modernlik kendini ileri, gelişmiş ve üstün addeden vehimlerle maluldür...
Ve bu vehimlerle giriştiği modern toplum inşaatının harcına 'köksüzleştirdiği' çocukları katar.
Her medenileştirme projesinin içerdiği zulüm, çocuklardan geçirilerek gelecek kurgulanır.
'Görece geri' tanımladığı toplulukların çocuklarını toplayarak onların 'çocukluk' kimliğini ve geçmişini emerek projeye dahil ederler.
Çocukların hafızalarına oyulan gedikler tarihimizin de kapatılamayacak kara delikleridir.
Tarih müfredatının atlanmış sayfasından, sararmış bir fotoğraf daha düşüyor.
Dersim'den yani Gümüş Kapı'dan sürülerek sökülen ve geri dönemeyen kızların fotoğrafı...
Geçmişin geçmemiş olduğuna inat edercesine bu defa saçları kazınmış, küçük kızlar Erzincan garında toplatılmış, bekleşiyorlar.
Birazdan trene binecekler, kendileri ve kökleri arkalarında kalarak.
Ucu olmayan bir çile, onların kucaklarına hayat diye verilecek.
Toprağından devşirilmiş küçük kızlar, batıya giden trenlerde 'unutmanın' zifiriliğine yolcuydular.
Ailelerinin ve kendi iradelerinin dışında 'başka biri olmanın' yolculuğu 71 yıl sürdü...
Böyle bir fotoğraf var mı bilinmiyor ama tarihin kilitli odaları açıldıkça kırık çocuk sesleri yükseliyor.
Dersim'in kızları o tarihlerde kayboldu.
Cumhuriyet tarihinin kırılgan geçididir Dersim, dört dağın arasındaki suskun ve vakur mazi.
1937-1938'in Dersim olaylarında insanlık hikayelerinin acıtıcı parantezlerinin birinde de kayıp kızlar yer alıyor.
Ve bugün 80 yaş civarında oldukları tahmin ediliyor.
O dönemde aileleri öldürülmüş ya da ailelerinden zorla alınmış küçük kızların, evlatlık olarak bürokrat ve asker ailelerine verildiği 'ehlileştirme' projesini, 71 yıl sonra konuşurken insan zorlanıyor.
Hele bir de bunu meşrulaştırmaya çalışan mantık, ziyadesiyle içinizi zehirliyor.
Bu çocukların isimleri, onları beraberinde götürenler ve akıbetleri bilinmiyor.
Hayattaki yakınları onları aramaya devam ediyor. Parçalanmış aileler, 'silinmiş çocukluğun' nerede olduğunu öğrenmek istiyor.
Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Faruk Kaya; Cumhurbaşkanı Gül'e Tunceli ziyaretinde ilettiği mektupta 1938'de evlatlık verilen, çocuk esirgeme kurumlarına bırakılan, dönemin yetkililerince evlatlık alınan Dersimli çocukların tam listesinin açıklanmasını istedi.
Aradan geçen 71 yıldan beri kendi akrabalarını arayan yüzlerce insanımızın acıları dindirilsin dendi.
Erzincan tren garında, yetim kalan yüzlerce çocuğun mal seçer gibi seçilip, sorgusuz sualsiz alıp götürüldüğü, binlerce çocuğun evlatlık olarak kaydedilmiş ya da hizmetçi olarak kullanıldığı belirtiliyor...
Nezahat Erdoğan ise 1938'de kaybolan Dersimli kızların öyküsünü belgesel olarak hazırlamış.
Tanıkları bulup onları dinlemiş, 10 tane yaşayan hikayeye ulaşmış. Bu çalışma da yakında yayınlanacak.
Ama biliyoruz ki 'Islahat yöntemlerinin' açtığı insanlık yaraları kabuk tutamıyor.
Bugün nine, anneanne, babaanne olan bu kız çocuklarının hayatlarından neyin esirgendiğini hangimiz söyleyebiliriz ki?
Kızlara ve kadınlara yönelik 'ehlileştirme' projesinin hala devam etmediğini de...
İdeolojik seferberliğin icraatlarının 'yoğun ve parlayan insan temizliği' kimlerde 'neyi' kazıyıp yok etti?
Nitekim modern devletin toplum mühendisliği hevesi bir uygarlık hezimeti olup geçen yüzyılda batmadı mı?
akşam

"Dersim isyanında ordu, zehirli gaz kullandı" diyen eski bakanlardan İhsan Sabri Çağlayangil, bu itirafı CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu'na yapmış


14 Kasım 2009 - CHP Genel Başkan Yardımcısı Milletvekili Onur Öymen'in 10 Kasım'da Meclis'te görüşülen Kürt açılımına karşı çıkarak Dersim olaylarını kastedip “Atatürk müzakere etmedi, gereğini yaptı” sözleri üzerine dönemin Malatya Emniyet Müdürlüğü'nde görevli olan eski bakanlardan İhsan Sabri Çağlayangil'in verdiği bir röportajda “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi” şeklindeki sözleri yeniden gündeme geldi.

Röportajın ses kaydının bir bölümü çeşitli internet sitelerinde yayımlandı. Çağlayangil ile bu röportajı yapan ise tanıdık bir isim çıktı. İddiaya göre, röportajı kendisi de Tuncelili olan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu yaptı. İddianın sahibi olan Tunceli eski Baro Başkanı avukatı Hüseyin Aygün Taraf gazetesine konuştu.

SUSUNCA KONUŞTUM

Bu bilgiyi bizzat bir yıl önce Tunceli'ye gelen Kılıçdaroğlu'ndan duyduğunu söyleyen Aygün, “Kılıçdaroğlu Tunceli merkezde bulunan akrabalarının evine gelmişti. Orada sohbet ediyorduk. Dersim tarihiyle ilgili konuşmaya başladık. Bu konuda yazdığım kitaplarımı biliyordu. Kılıçdaroğlu'nun Dersim'e duyarlı biri olduğunu biliyorum. Bana, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'in aracılığıyla, eski bakanlardan Çağlayangil ile 1987 yılında Bursa'daki evinde bir röportaj yaptığını anlattı. Ben de merak ettim. Kendisine sordum. Yaptığı röportajı uzun uzun anlattı. Ses kaydı internet sitesine de düşen röportajın bir bölümünde geçenleri bana anlattı. Zaten ses kaydını dikkatle dinlerseniz soru soran kişinin Kılıçdaroğlu olduğu anlaşılır” dedi.

Öymen'in Dersim'e ilişkin sözlerine rağmen Kılıçdaroğlu'nun sessiz kalması ve hiçbir tepki vermemesinden dolayı bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmaya karar verdiğinin söyleyen Aygün, “Bu çok önemli gerçeği ortaya çıkaran Kılıçdaroğlu gibi yakından tanıdığımız bir siyasetçinin Öymen'e büyük bir tepki göstermesi gerekiyordu. Öymen'i eleştirmemesi bizi çok üzdü. Çünkü Kılıçdaroğlu Dersim'de devletin bize ne yaptığını iyi biliyor. Bu konudaki sessizliğe üzüldüğümüz için bunları anlatma gereği duydum”dedi. Aygün, “38 Dersim”in kendileri için hala kanayan bir yara olduğunu söyledi.

netgazete
Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay Karargahı Demirel'e zorunlu ikamet iGelibolu Hamzakoy Nahit Menteşe 49 idam Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun TBMM Lale Mansur protesto etti darbe musin yazıcıoğlu cia pentagon abd Cumhurbaşkanı Demirel GKB Mağdur yargısız infaz atatürk laiklik CHP'de aktif ol alan eski PKK itirafçısı JİTEM Abdülkadir Aygan rüşvet zimmet yolsuzluk torpil adam kayırma hırsızlık dolandırıcılık organize işler uyuşturucu Yüce Divan tutuklandı mahkeme dava savcı hakim avukat asker polis müdür memur doktor eczacı ilaç reçete hastane ameliyat jandarma Kırca albay hukuk tc mahkeme yargı asker gölet hakim savcı avukat


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:13 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Ksm 21, 2009 12:21 am    Mesaj konusu: 'Evlâd-ı Kerbelâyımi, be günayımi, ayıbo, zulimo, cinayeta' Alıntıyla Cevap Gönder

Dersim: “Evlâd-ı Kerbelâyımi, be günayımi, ayıbo, zulimo, cinayeta”
Oğuz Gürses



[Olay Genelkurmay belgelerinde de “Dersim tedip ve tenkil harekatı” olarak adlandırılır. Dersim katliamı 1935’de, memleketimizin adının “Tunç Eli” olarak değiştirildiği “Tunceli Kanunu” ile başlamıştır. O dönemde hazırlanan tüm raporlarda Dersim “çıbanbaşı” olarak adlandırılmış, nasıl yok edileceğine dair her biri diğerinden korkunç, tüyler ürperten önermeler yapılmıştır. Sonuçta, bir tür “sömürge valisi” sıfatıyla, Kürt, Ermeni ve Alevi düşmanı olarak nam salmış Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı General Abdullah Alpdoğan 4. Umumi Müfettiş olarak 1937’de bölgeye atandı ve katliam başladı. Aynı yılda Dersim’in inanç önderlerinden başta Seyit Rıza olmak üzere 8 kişi Elazığ’da, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yargılama sonucunda idam edildi. Şu kadarını söyleyeyim; Seyit Rıza’nın 18 yaşından küçük hasta oğlu Resik Hüseyin, babasına seyrettirilerek asılmıştır. Köyler yakılıp yıkılmış, kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu binlerce insan toplu katliama maruz kalmıştır. İhsan Sabri Çağlayangil’e ait olan ve yalanlanmayan ses kaydına göre, mağaralara doldurulan insanlar “kimyasal gaz” kullanılarak, Çağlayangil’in ifadesiyle “fare gibi” öldürülmüşlerdir.] (*)

Dersim katliamı baştan sona bir CHP operasyonudur...

Operasyon, başından sonuna kadar CHP’nin bütün kurucu kadrosunun içinde bulunduğu bir ekip tarafından planlanmış yürütülmüş ve sonuçlandırılmıştır...

Yakın tarihimizdeki “Olağanüstü hal Valiliği” ve buna bağlı olarak yapılan (yargısız infazlar, işkenceler, gözaltına alındaıktan sonra buharlaşıveren insanlar... Yakılan köyler... Göçe zorlanan insanlar... vb..) ahlâk dışı, hukuk dışı, insaf dışı ve insanlık dışı uygulamaların tümü CHP’nin “Dersim Modeli”nin devamıdır...

Cafer Solgun haklı...

CHP durup dururken mutad uygulamalarının bile çok ötesine geçerek “Tunceli Kanunu”nu çıkarmış ve bu Kanun çerçevesinde bölgeye bir “olağanüstü/sınırsız yetkileri” olan vali tayiniyle işe başlamıştır...

Olgun’un “sömürge valisi” tabiri de yanlış değil; bilakis bu tabir, bu valiliğin hem kuruluş gayesini hem de sınırsız yetkilerini gayet iyi anlatıyor...

Aktüel dergisinin şu satırları bu sınırsız yetkilerin nasıl bir vahşet doğurduğunu belgeliyor:

[Albay Hulusi Yahyagil, Dersim İsyanı sırasında Elazığ'daydı. Birliği isyanı bastırmak için Tunceli'ye gitmişti. Yahyagil çatışmalara katılmasa da kendilerine verilen emri net bir şekilde hatırlıyor; Dersimlilerin topyekûn imhası. Arkadaşı "Yüzbaşı Şevki"nin hatıralarında ise yakılan, yok edilen köyler, süngülenen bebekler var. (..)Yahyagil de Elazığ'da görev yapıyordu. Gelen emre göre de taburuyla birlikte Dersim İsyanı'nı bastıracak birliklerin arasında yer alacaktı; "Ben Elaziz (Elazığ)'de tabur komutanlığı yapıyordum. 1938 Dersim İsyanı'nın sebep olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim İsyanı'nı önlemeye ve bastırmaya memur ettiler. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat nedense onu büyüttüler ve umumileştirdiler." Çok basit önlemlerle, belki hiç can kaybı yaşanmadan çözülecek bir olay kısa sürede bölgeyi etkisi altına aldı. Dersim yani Tunceli ve çevresi alev alev yanıyordu. Yahyagil'e göre bu sırada gelen emir netti: Abdülkadir Badıllı, (..)Malatyalı emekli yüzbaşı Şevki Bey'in söylediklerini naklediyor (..)"Dersim İsyanı'nda isyan eden bazı insanlarla askerler harp ederken, isyancılar yavaş yavaş çekilip dağın zirvesine doğru gitmişler. Bizim askerler onlara ulaşamıyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bu defa herhalde gelen emirler mucibince, Hulusi Bey'e de verilen emir gibi, geri dönüp masum çoluk-çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamayarak, bazı taburlar topladıkları çoluk-çocuk, kadın ihtiyar, bünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdi. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış. Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngüleyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm."
Kitabın yazarı Abdülkadir Badıllı, dipnotta anlattığı bu acı hatıranın yanına, bu olayın Necip Fazıl Kısakürek'in çıkardığı Büyük Doğu dergisinde 1951 yılında yayımlandığını da belirtmiş.]


Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek, “Son Devrin Din Mazlumlar”ı isimli eserinde şunları söylüyor:

[En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez.

Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen iki mâsum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi... Kendisinin öğretmen ve köy halkıyle alâkasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşı -sında sigara içilmesi... Buğday sapları üstünde yakılan, daha evvel kurşunlanmış bütün bir köy halkı... Annesinin karnından sivri uçlu âletle çıkartıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve
hala topuğunda bu sivri uçlu âletin izini taşıyan çocuk... Bir dere içinde boğazlanan ve bu fiili yerine getiren cellâdın bulunması bir hayli zorluğa yol açan yirmi mâsum... Ve buna benzer daha neler, daha neler!..
Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir?
Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlanndaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlama ya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:
"-Sizi de onun yanına götüreceğiz!"
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarnin yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
"Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"
Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvelâ göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınlari gerisinde âmir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak'a, bana, 1944 yılında, Eğridir'de askerliğimi yaparken, resmî şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen Amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.)
Yusuf Cemil'in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elâzığ'da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla berabır, kurşunlanıyor.
Hozat'ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım... Bu adam, o tarihten 30 sene kadar evvel Amerika'ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbinde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü'nün iki çocuklu karısı Şirin Hatun'la evlenmiş, Hozata gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükûmetle de bazı taahhüt işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığına müracaat ediyor. Muamelesini tekemmül ettirip parayı kendisine veriyorlar.
Muamele biter bitmez "Seni Hozat'tan çağırıyorlar!" diyerek,onu, mahfuzen yola çıkariyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkalı idare âmiri arasında taksim ediliyor.
Zavallının zevcesi Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmiş ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor:
"-Yetişin, evimize eşkiya girdi!.."
Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.
Bu arada Hozat'ın Zımbık köyünde (Şekspir)in hayaline bile taş çıkartacak, bir vak'a cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyle doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu âletle (süngü) öldürülüyor. Ölüurülen kadinlar arasinda biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona "Besi" adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşımaktadır.

(24 yıl evvelki Büyük Doğu'lardan)

Hozat'ın Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elâzığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya'ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyle, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı âkıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vazivet birden haber alInIyor.
Çocuklarin öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet en kara yüzlü çingenelerden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.
Celâl Bayar'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak'in Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularımızın hayaline ve istikbâldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur! Dayandığı tek sebep de birtakım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu'yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir.
Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğuınun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.]


Dersim işte budur...

Bu vahşetin sorumlusu da o günkü CHP yöneticileri ki; bunlar aynı zamanda CHP’nin kurucu kadrolarıdır...

Bugünkü CHP’nin zihniyet olarak 70 yıl önceki yerde durduğunu ise CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen bakın nasıl ikrar ve itiraf ediyor: “Atatürk’ün partisine mensup birisi olarak Atatürk’ün yaptıklarından utanç mı duyacağım? Atatürk, devlete karşı silah çekenlerle mücadele etti.. Ben Atatürk’ün devlete silah çekenlerle nasıl mücadele ettiğini anlattım. İtiraz edenler bana niye itiraz ediyor? Atatürk’ün yaptıklarını anlattım. Cesareti olan Atatürk’e itiraz etsin, Atatürk hata yaptı desin, Atatürk bile bile yanlış yaptı deyin.." (13 Kasım 2009 gazeteler)
50 bin’den fazla sivil insan en vahşi usuller kullanılarak katledilmiş...
Bunda ne gibi bir hata olabilir ki (!)

Monşer Öymen bunu anlayamıyor...

Çünkü “bunu Atatürk yaptı, Atatürk’ün yaptığı bir şeye nasıl yanlış diyebilirsiniz ki?” diye düşünüyor...

“Cesareti olan Atatürk’e itiraz etsin, Atatürk hata yaptı desin, Atatürk bile bile yanlış yaptı deyin.” Diye meydan da okuyor...

“Yanlış” ve “doğru” yapana göre muhtevası değişen kavramlar mıdır? Onların “yapan”dan bağımsız muhtevaları olması gerekmez mi?

Yahu bu CHP’liler ve onların TSK, yargı ve bürokrasi içindeki uzantıları “Atatürk” denilince; “benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak” diyen bir “ölümlü”den değil de “her şeye kaadir olan ancak benim” diyen bir tanrıdan sözettiklerini ne zaman anlayacak?

Atatürk böyle saçma bir iddiada bulundu mu? Bulunduysa böyle bir iddiayı ne zaman ve nerede yaptı? Yapmadıysa böyle saçma bir iddiayı ona atfetmek, hem haksızlık hem de iftira değil midir?

Onun “yanlış yapması mümkün olmayan bir bir tanrı” değil de Her an yanlış da doğru da yapması mümkün olan bir “insan” olduğunu anlamak bu kadar mı zor?

Bu ne kadar vahim, ne kadar perişan, ne kadar zavallı bir zihniyettir böyle?

Normal bir toplumda bir insana tanrılık atfeden insanların yeri; siyasetin, bürokrasinin medyanın veya sivil toplum örgütlerinin üst makamları mıdır, yoksa tımarhaneler mi?

Ama Dersim mevzuunda tuhaflık bu kadar değil ki?

Alevîlere bakın...

Dersimde vahşice katledilen 50 bin insanın çoğunluğu Alevîdir...

Gelin görün ki Sivas’ta Aziz Nesin’e karşı girişilen bir toplumsal protesto eyleminde, Alevî oldukları için değil, o sırada Aziz Nesin’le aynı otelde kaldıkları için; çıkan yangında ölen 33 kişi için “Sivas Katliamı” diye yeri göğü inleten alevî örgütleri...

Sıra dünya tarihinin gördüğü en vahşî katliamlarından birinin yaşandığı Dersim’e geldiğinde derin bir suskunluğa gömülüyorlar...

Sadece suskunluğa gömülmekle kalmıyorlar, bir de gidip o katliamın mimarı ve uygulayıcısı CHP’ye oy veriyorlar... Destek oluyorlar...

Cemevlerinde Hz. Ali’nin resimlerinin yanıbaşına aynı büyüklükte Mustafa kemal’in resimlerini de asıyorlar...

Dersimdeki katliamı “Laik CHP”nin hükûmeti” planlayıp uygulamamış gibi “Laikliklik mitingleri"nde CHP zihniyetine kendilerini dolgu malzemesi olarak kullandırtıyorlar?

Mazlum Seyit Rıza’nın 70 yıl önce ölüm karşısındaki şu dik duruşu bugünün Alevîlerine hiç mi bir şey söylemiyor:

[Fındık Hafiz'ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.

- “Evlad-ı Kerbelâyımi, be gunayımi, ayibo zulimo, cinayeta. (Evlad-ı Kerbelâyız, gunahsızız, ayıptır, zulümdur, cinayettir.)” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap - rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazı yaptı.]
(Dönemin Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer)

Alevîlerin bu CHP aşkı; “celladına aşık olmak” gibi sapkın ve problemli bir sevgi değilse nedir?

* CAFER SOLGUN (‘ALEVİLERİN KEMALİZMLE İMTİHANI’ kitabının yazarı) Akşam gazetesi.

Kaynak: Baran dergisi

Dersim'in kayıp kızları
Nihal Kemaloğlu

Modernlik kendini ileri, gelişmiş ve üstün addeden vehimlerle maluldür...
Ve bu vehimlerle giriştiği modern toplum inşaatının harcına 'köksüzleştirdiği' çocukları katar.
Her medenileştirme projesinin içerdiği zulüm, çocuklardan geçirilerek gelecek kurgulanır.
'Görece geri' tanımladığı toplulukların çocuklarını toplayarak onların 'çocukluk' kimliğini ve geçmişini emerek projeye dahil ederler.
Çocukların hafızalarına oyulan gedikler tarihimizin de kapatılamayacak kara delikleridir.
Tarih müfredatının atlanmış sayfasından, sararmış bir fotoğraf daha düşüyor.
Dersim'den yani Gümüş Kapı'dan sürülerek sökülen ve geri dönemeyen kızların fotoğrafı...
Geçmişin geçmemiş olduğuna inat edercesine bu defa saçları kazınmış, küçük kızlar Erzincan garında toplatılmış, bekleşiyorlar.
Birazdan trene binecekler, kendileri ve kökleri arkalarında kalarak.
Ucu olmayan bir çile, onların kucaklarına hayat diye verilecek.
Toprağından devşirilmiş küçük kızlar, batıya giden trenlerde 'unutmanın' zifiriliğine yolcuydular.
Ailelerinin ve kendi iradelerinin dışında 'başka biri olmanın' yolculuğu 71 yıl sürdü...
Böyle bir fotoğraf var mı bilinmiyor ama tarihin kilitli odaları açıldıkça kırık çocuk sesleri yükseliyor.
Dersim'in kızları o tarihlerde kayboldu.
Cumhuriyet tarihinin kırılgan geçididir Dersim, dört dağın arasındaki suskun ve vakur mazi.
1937-1938'in Dersim olaylarında insanlık hikayelerinin acıtıcı parantezlerinin birinde de kayıp kızlar yer alıyor.
Ve bugün 80 yaş civarında oldukları tahmin ediliyor.
O dönemde aileleri öldürülmüş ya da ailelerinden zorla alınmış küçük kızların, evlatlık olarak bürokrat ve asker ailelerine verildiği 'ehlileştirme' projesini, 71 yıl sonra konuşurken insan zorlanıyor.
Hele bir de bunu meşrulaştırmaya çalışan mantık, ziyadesiyle içinizi zehirliyor.
Bu çocukların isimleri, onları beraberinde götürenler ve akıbetleri bilinmiyor.
Hayattaki yakınları onları aramaya devam ediyor. Parçalanmış aileler, 'silinmiş çocukluğun' nerede olduğunu öğrenmek istiyor.
Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Faruk Kaya; Cumhurbaşkanı Gül'e Tunceli ziyaretinde ilettiği mektupta 1938'de evlatlık verilen, çocuk esirgeme kurumlarına bırakılan, dönemin yetkililerince evlatlık alınan Dersimli çocukların tam listesinin açıklanmasını istedi.
Aradan geçen 71 yıldan beri kendi akrabalarını arayan yüzlerce insanımızın acıları dindirilsin dendi.
Erzincan tren garında, yetim kalan yüzlerce çocuğun mal seçer gibi seçilip, sorgusuz sualsiz alıp götürüldüğü, binlerce çocuğun evlatlık olarak kaydedilmiş ya da hizmetçi olarak kullanıldığı belirtiliyor...
Nezahat Erdoğan ise 1938'de kaybolan Dersimli kızların öyküsünü belgesel olarak hazırlamış.
Tanıkları bulup onları dinlemiş, 10 tane yaşayan hikayeye ulaşmış. Bu çalışma da yakında yayınlanacak.
Ama biliyoruz ki 'Islahat yöntemlerinin' açtığı insanlık yaraları kabuk tutamıyor.
Bugün nine, anneanne, babaanne olan bu kız çocuklarının hayatlarından neyin esirgendiğini hangimiz söyleyebiliriz ki?
Kızlara ve kadınlara yönelik 'ehlileştirme' projesinin hala devam etmediğini de...
İdeolojik seferberliğin icraatlarının 'yoğun ve parlayan insan temizliği' kimlerde 'neyi' kazıyıp yok etti?
Nitekim modern devletin toplum mühendisliği hevesi bir uygarlık hezimeti olup geçen yüzyılda batmadı mı?
Kaynak: Akşam Gazetesi



'Eşin üç saate serbest' dediler, 15 yıldır bekliyorum

Jandarmanın 15 yıl önce gözaltına aldığı eşlerinden haber alamayan Dilber Bulut (solda) 2, Kamile Bulut ise 4 çocuğuyla birlikte ortada kaldı. FOTOĞRAF: ZAMAN, MEHMET GÖKÇE
Güneydoğu, 90'lı yıllarda büyük acılar yaşadı. Kayıplar, faili meçhuller, köy boşaltmalar yüzlerce ailenin hayatını kararttı. 15 yıl önce eşi karakola götürülen Dilber Bulut, iki çocuğu ile hâlâ umutlu bir bekleyiş içinde. "Devlet vatandaşını kaybeder mi?" diye soruyor.

1994 yılının Mayıs'ında 2,5 yıllık evli olan Bulut ailesinin kapısı çalındı. Dilber Bulut'un eşi Mustafa, amcası ve kuzenleri ile Kabakkaya köyünde gözaltına alındı. Askerî araca bindirilerek Lice'ye götürüldüler. Biri 40 günlük, diğeri de 1 yaşında iki çocuğuyla ortada kalan Dilber de peşlerinden gitti. Karakolun önünde saatlerce ağladı, yalvardı. PKK'ya yardım etmekle suçlanan eşinin masum olduğunu yeminlerle anlattı. "Şimdi evine git. Kocan 3 saat sonra serbest bırakılacak." denilince rahatladı. Ancak o 3 saat bir türlü dolmadı. Çalmadık kapı bırakmayan Dilber, eşinin adını verdiği oğlu Mustafa ile birlikte 15 yıldır kocasının yolunu gözlüyor. Acılı eş, "Devlet vatandaşını kaybeder mi, bu nasıl vicdan?" diye sorarken gözyaşlarına boğuluyor.

Dilber Bulut, terörün Güneydoğu'yu kasıp kavurduğu 1990'lı yılların başında hayatının baharında genç bir kızdı. Ancak ne terör, ne milliyetçilik... Onun için varsa yoksa gönül verdiği amcasının oğlu Mustafa vardı. Olup bitenden habersiz sıcak bir yuvanın hayalini kuruyordu. Sonunda babasının rızasını aldı ve 1991 yılının ortalarında Mustafa'sıyla evlendi. Aradan 2,5 yıl geçti. Terör gemi azıya almış, Güneydoğu ateş çemberine dönmüştü. 1994'ün Mayıs'ında ansızın kapıları çalındı. Gelen jandarmaydı ve Dilber'in kocası Mustafa'yı gözaltına aldı. 24 yaşındaki Mustafa, amcası ve 3 kuzeni ile birlikte askerî araca bindirilerek Lice'ye götürüldü. Biri 40 günlük, diğeri 1 yaşında iki çocuğuyla ortada kalan Dilber de peşlerinden gitti. Jandarma karakolunun kapısında saatlerce ağladı, yalvardı. PKK'ya yardım etmekle suçlanan kocasının masum olduğunu yeminlerle anlatmaya çalıştı. "Şimdi evine git. Kocan 3 saat sonra serbest bırakılacak." denilince rahatladı. Ancak o 3 saat, o gün bugündür bir türlü dolmadı. Dilber Bulut, 15 yıldır kocasının adını verdiği oğlu Mustafa ile birlikte hâlâ eşinin yolunu gözlüyor. Yaşadığı kâbusu kelimelerle ifade edemeyen acılı eş, "Devlet vatandaşını kaybeder mi? Bu nasıl vicdan? Nasıl götürdülerse getirirler düşüncesiyle yıllarca bekledim. En son bir hafta önce kocamı rüyada yaralı olarak gördüm." derken gözyaşlarına boğuluyor.

Türkiye, 90'lı yıllarda büyük acılar yaşadı. Özellikle 1991 ile 1995 arası Güneydoğu için adeta kâbus oldu. Faili meçhul cinayetler, kayıplar, köy boşaltmalar birbirini izledi. Takvim sayfaları 1994'ün Mayıs ayını gösteriyordu. Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Yolçatı köyünün yakınlarında çatışma çıktı. Köylünün terör örgütüne yardım ettiğini düşünen jandarma, çevredeki köylere operasyon düzenledi. Listede Kabakkaya köyünde ikamet eden Mustafa Bulut'un da ismi bulunuyordu. Mustafa ile birlikte onun akıbetini soran amcası Fahri, ardından kuzenleri Ali, Ramazan ve Ekrem peş peşe derdest edildi. Askerî araca bindirilerek Lice'ye götürüldüler. Ve sırra kadem bastılar.

Kemikler Diyarbakır yolunda kayboldu

Mustafa Bulut'tan hiçbir haber alınamasa da amcası ve kuzenlerinin öldürüldüğü kesinleşti. Gözaltına alındıktan sonra Lice'deki yatılı ilköğretim bölge okulunun bodrum katında sorgulandıkları, ardından da yakılıp toplu mezara gömüldükleri ileri sürülmüştü. Bu iddia, 2003 yılında kısmen doğrulandı. Kulp ilçesi Bağcılar köyünde ortaya çıkarılan bir toplu mezarda kemikleri bulundu. Adli Tıp'ta yapılan DNA testinde, kemiklerin Ali, Ramazan ve Ekrem Bulut'a ait olduğu belirlendi. Fatiha okuyacak bir mezarları olsun diye kemikleri isteyen aile, ikinci bir skandalla sarsıldı. Adli Tıp, kemiklerle dolu 32 kiloluk çuvalın Kulp Başsavcılığı'na gönderildiğini söyledi. Ancak torba, başsavcılığa ulaşmamıştı.

Eşi Ali Bulut'un mezarı başında dua edip gözyaşı dökmeyi hayal eden Kamile Bulut, kemiklerin kaybolduğu haberini duyunca ikinci kez yıkıldı. Çocukları Halime, Yaşar, Maşallah ve Şerivan'la birlikte Diyarbakır'da oturan Kamile Bulut, gözyaşları içinde şunları söylüyor: "Yıllarca her kapı çaldığında 'O mu geldi?', her telefon çaldığında 'Acaba o mu?' diye ayağa fırladım. 2003 yılında kemikleri bulununca dünyam yıkıldı, dizlerimin bağı çözüldü. Sonra, 'Fatiha okumak için bir mezarımız olsun' diyerek kemiklerini istedik. Şimdi kemikleri de yok diyorlar. Bu nasıl vicdandır? Allah'tan korkmuyorlar mı?"

ZAMAN

Ahmet Altan/Taraf
Üç Ayak

Aslında oyun çok basitti.

Sistemi “üç ayak” üstüne kurmuşlardı.

Ordu, yargı, medya.

Ve, bunlar gerçekle hiç alakası olmayan bir Türkiye tablosu çizip insanları buna inandırmaya çalışıyorlardı.

Ordu, disiplinli, güvenilir ve şanlıydı.

Yargı, bağımsız, tarafsız ve saygıdeğerdi.

Medya, dürüst ve gerçekçiydi.

Halkı da parçalara ayırıp biçimlendirmişlerdi.

Kürtler teröristti, dindarlar yobazdı, solcular haindi, Aleviler ahlaksızdı.

Sistemin hedefi olmak istemeyen bu gruptakilerin neler yapacağı, nasıl davranacağı da belirlenmişti.

Kürt olabilirdin ama “aslında Türk” olduğunu söyleyecektin, dindar olabilirdin ama dinin gereklerini yerine getirmeyecektin, solcu olabilirdin ama hayatı “yüce Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına” göre değerlendirecektin, Alevi olabilirdin ama Alevi olduğunu söylemeyecektin.

İtiraf etmek gerekir ki bu oyun tuttu.

Ezilenler, sistemin birbirleri hakkında söylediklerine inandılar çünkü.

Kendine “yobaz” denen dindar buna kızdı, bunu haksız buldu ama Kürtlerin “terörist” olduğuna inandı.

“Bana yobaz derken haksızlık eden biri, Kürt’e terörist derken de haksızlık yapmış olamaz mı” diye sormadı.

İşkencelerden geçen, köyleri yakılan, insanları sokaklarda öldürülen Kürtler, kendilerine “terörist” denmesindeki haksızlığı görüyorlardı ama dinarların “yobazlığı” konusunda bir kuşkuya düşmediler.

İnsafsız bir propagandayla “ahlakları” sorgulanan Aleviler, “insan sevgisini ibadetinin merkezine koyan birine ahlaksız diyenin, diğerleri hakkında söylediklerine inanmam doğru mu” diye sormadı.

Her askerî darbede belleri kırılan, en büyük acıyı çeken solcular, “Kürtlerin emperyalizmin ajanı teröristler olduğuna, dindarların irticacı yobazlar” olduğuna inanmakta neredeyse hiç duraklamadı.

Bu tabloyu olaylarla kanıtlamak için aşağılık oyunlardan da geri kalmadılar, Kürtler vahşi baskılarla dağlara sürüldü ve böylece boyunlarına “terörist” yaftası daha rahat asıldı.

Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da kitle eylemleriyle Alevilere saldırıldı, bütün Sünnilerin “yobazlığı” hak etmesi sağlandı.

Aleviliğin ne olduğunun anlatılmasına izin verilmedi ama onlar hakkındaki rezil propagandalar hep sürdürüldü.

Sistemin bu “yalancı dürbününün” merceği medyaydı.

Sistemin istediği görüntüler oradan yayılıyordu topluma.

Orduyla yargı hiç sorgulanmıyor ama halkın bütün kesimleri sürekli yaftalanıyordu.

Yalana ve çarpıtmaya dayalı bu sistem sonunda inanılmaz yolsuzluklar ve suçlar üretmeye başladı “sorgulanmayan kurumların” içinde.

Dünya da değişmeye başlamıştı.

Devletin her istediği suçu işleyebildiği, halkın sürekli baskı altında kaldığı ülkenin “bir çöplük” haline gelmesi, bütünleşmekte olan dünyayı da rahatsız etti.

Ülkenin içi de huzursuzlanıyordu, sermaye el değiştiriyordu.

Gerilim gittikçe artıyordu.

Sonunda sistemin “üç ayağı” göbeğinden yarıldı.

Ordunun içinden “darbeciliğe engel olmak” isteyen askerler çıktı, yargıda “hukuksuzluktan rahatsız olan” hukukçular hareketlendi, medyada bu sistemin dışında kalan gazeteler ve televizyonlar belirdi.

Türkiye gerçekleri görmeye başladı ve ikiye ayrıldı.

Ordunun içinde cunta kuran subaylarla, cuntalara karşı çıkan subaylar var ve “sistemden” yana olanlar “cuntacıları” gerçek ordu kabul edip, buna karşı çıkanlara “muhbir” diyor.

Yüksek yargıçlar, Ergenekon savcılarını durdurmaya çalıştığında, sistemden yana olanlar “yüksek yargıçları” yargının temsilcisi kabul ediyor.

Ordunun cuntacılarıyla, yargının “hukuksuzlarını” sahiplenen medya da kendine “merkez” medya adını takıyor.

Ama bu sistem, “yarım ordunun, yarım yargının, yarım medyanın” taşıyamayacağı kadar ağır suçlarla yüklü, onun için de “üç ayak” bel veriyor, esniyor ve kırılmaya doğru gidiyor.

Ordunun içindeki cuntaların planları ortaya çıkıyor, “askerî muhtıralara” karşı çıkmayan barolar “hoş geldin darbeci” pankartlarıyla karşılanıyor, Kafes planını görmezden gelen medyaya “senin asıl görevin ne” diye soruluyor.

Şimdi sıra, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin, solcuların, bu baskıcı sistemin kendileri hakkında söylediklerini gözden geçirmesinde, “benim için yalan söyleyen, diğerleri için neden doğru söylesin” diye sormasında.

Ezilenler bu soruyu sorduğunda bu sistem bitecek, bu ülkenin çocukları eşitsizlikten, esaretten, baskıdan kurtulacak

Türkiye'de 11.9 milyon yoksul var

01 Aralık 2009, 15:42 Anadolu Haber

Türkiye İstatistik Kurumu'ndan 2008 Yoksulluk Çalışması Sonuçları

Türkiye'de yoksulluk oranı, 2008 yılında, bir önceki yıla göre 0,68 puan azalarak, yüzde 17,11'e düştü. Yoksulluk oranı 2007 yılında yüzde 17,79 düzeyindeydi.

•
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ''2008 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarını'' açıkladı.

Buna göre, Türkiye'de geçen yıl fertlerin yaklaşık yüzde 0,54'ü yani 374 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 17,11'i yani 11 milyon 933 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Kişi başı günlük harcaması, satın alma gücü paritesine göre 1 doların altında kalan fert bulunmuyor. Buna karşın satın alma gücü paritesine göre kişi başı günlük 2,15 dolar olarak tanımlanan yoksulluk sınırı altında bulunan fert oranı yüzde 0,47. Yoksulluk sınırı 4,3 dolar olduğunda yoksul fert oranı ise yüzde 6,83 olarak tahmin edildi.

2007 yılında yüzde 0,48 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2008 yılında yüzde 0,54'e yükselirken, yoksul fert oranı ise yüzde 17,79'dan yüzde 17,11'e geriledi.

Geçen yıl, 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 275 lira, aylık yoksulluk sınırı ise 767 lira olarak tahmin edildi.

Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda 2007 yılında yüzde 34,80 olan yoksulluk oranı 2008 yılında yüzde 34,62'ye, kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı da yüzde 10,36'dan yüzde 9,38'e düştü.
Hane halkı büyüklüğüne göre yoksulluk artıyor
2008 yılında hane halkı büyüklüğü 3 veya 4 kişi olan hanelerde bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 8,48 olurken, 7 ve daha fazla olan hanelerde fertlerin yoksulluk oranı yüzde 38,20 olarak hesaplandı. 7 ve daha fazla kişiden oluşan hanelerden kentsel yerlerde oturanlar için yoksulluk riski yüzde 26,95 iken, kırsal yerlerde bu oran yüzde 54,03 olarak belirlendi.

Hane halkı türüne göre çocuklu çekirdek ailede bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 15,42 olurken, çocuksuz çekirdek ailelerdeki fertlerde bu oran yüzde 8,76'ya düşüyor. Ataerkil veya geniş ailelerdeki fertler için yoksulluk oranı ise yüzde 21,79 olarak tahmin edildi. Kentsel yerlerde çocuklu çekirdek ailede yaşayan fertlerin yoksulluk riski yüzde 9,14 iken kırsal yerlerde bu oran yüzde 33,77 oldu.

2008 yılında ücretli-maaşlı çalışanlarda yoksulluk oranı yüzde 5,93 iken, yevmiyeli çalışanlarda bu oran yüzde 28,56, işverenlerde yüzde 1,87, kendi hesabına çalışanlarda yüzde 24,10 ve ücretsiz aile işçisi olanlarda ise yüzde 32,03 oldu.

En yüksek yoksulluk riskine sahip olan tarım sektöründe çalışanlarda yoksulluk oranı 2007 yılında yüzde 32,05 iken, 2008 yılında yüzde 37,97 olarak tahmin edildi.

Sanayi sektöründe çalışanlarda 2008 yılında yoksulluk oranı yüzde 9,71 olarak hesaplanırken, bu oran hizmet sektöründe çalışanlarda yüzde 6,82 oldu. 2008 yılında ekonomik olarak aktif olmayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 13,73 iken, iş arayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 17,78 olarak belirlendi.

2008 yılında okur-yazar olmayanlarda yoksulluk oranı yüzde 39,59 olurken, ilkokul mezunlarında bu oran yüzde 13,44, lise ve dengi meslek okulları mezunlarında yüzde 5,64, yüksek okul, fakülte ve üstü mezuniyete sahip fertlerde yüzde 0,71 oldu.

İlköğretime başlamamış olan 6 yaşından küçük çocukların yoksulluk riski ise yüzde 22,53 olarak hesaplandı.

Eser Karakaş
Katsayı, hukuk ve vicdan

Katsayı meselesi özünde hukuki bir mesele asla değildir.

Danıştay 8. Dairesi ya da muhtemelen önümüzdeki günlerde başvurulacak olan Danıştay Daireler Genel Kurulu ne karar verirse versin katsayı meselesini hukuk düzeyinde ele almak hatadır.

Hele hele, statüsü eşit olmayanların anayasal eşitlik ilkesi çerçevesinde ele alınamayacağını iddia etmek, bunu bir hukuk insanı olarak söylemek gerçekten traji-komiktir.

Katsayı meselesi özünde bir vicdan meselesidir.

Önemli ölçüde de bir eğitim felsefesi meselesidir.

Eğitime yüklenen, yüklenmesi gereken temel fonksiyonların, temel amaçların irdelenmesi meselesidir.

Hayatlarında “en hakiki mürşit ilimdir”den bir santim öte eğitim kavramı üzerine düşünmemiş insanların bugün katsayı meselesi üzerinde siyasal ve hukuki yorum üretmeleri de yine traji-komiktir.

Türkiye’de yaklaşık on iki senedir sekiz senelik zorunlu, kesintisiz temel eğitim uygulaması sürmektedir.

Çocuklar yaklaşık 13-14 yaşında sekiz senelik temel eğitimi tamamladıktan sonra eğitimlerine devam etme olanakları varsa ya klasik liselere ya da meslek liselerine girmektedirler.

Bu karar 13-14 yaşlarında verilen, verdirtilen bir karardır.

On küsur senedir uygulanagelen farklı katsayı politikası 13-14 yaşlarında verilen ya da verdirtilen bu kararı bir kadere dönüştürmekte, geri dönüşü, değiştirmeyi ADETA imkansız kılmaktadır.

Bu karar da, meslek lisesi tercihi, büyük ölçüde fakir ailelerin çocuklarının mümkün olduğu ölçüde kısa vadede iş piyasalarına girip eve ekmek getirmeleri için aileleri tarafından aldırtılan bir karardır.

16-17 yaşına geldiğinde bir çocuğun bu kararın altında ezilmesi, dönüşünün ADETA imkansız oluşu VİCDANEN kabul edilebilir bir şey değildir.

Bu kararı bizzat çocuğun kendisi 13-14 yaşında vermiş dahi olsa bir çocuğun bu yaşlarda aldığı bir kararın değiştirilemez olması da yine vicdanların kabul edebileceği bir konu değildir.

Koca koca Danıştay hukukçu amcaların, bir zamanların siyasi ve YÖK’çü amcaların çocuklara bu haksızlığı yapmalarına, 14 yaşında aldıkları, belki de zorla aldıkları bir kararın kendilerini yaşam boyu bağlaması vicdanları isyan ettirmelidir.

Eğitimin temel amaçlarından biri de sosyal mobiliteyi arttırmak (asansör rolü), toplumun bir yerlerinde bir nedenden oluşmuş eşitsizlikleri törpülemektir.

Düşük gelir, çok yetersiz aile eğitim ortamlarından gelen çocukların toplumun önemli yerlerine tırmanmasının temel koşulu çok ileri yaşlara, aşamalara kadar eğitimde esnekliğin, her aşamada yatay geçiş olanaklarının korunmasından, köprülerin atılmasının geciktirilmesinden geçmektedir.

Katsayı farkı işte bu temel eğitim felsefesinin temelini ortadan kaldırmaktadır.

Danıştay 8. Dairesi’nin kararı kalıcılık kazanırsa fakir ailelerin çocuklarının ancak tornacı, muslukçu, imam; zengin ailelerin çocuklarının da doktor, mühendis, diplomat olabildiği bir kast sistemi ülkemizde güçlenecektir.

Çevrenizde dikkat edin, meslek lisesi mezunlarının üniversitelere girişine karşı olanların hemen hemen tümü çocuklarını meslek liselerine göndermemektedirler.

Katsayı meselesi adeta bir sınıf mücadelesine dönüşmüş durumdadır.

Ve birileri de bunu “cumhuriyetçilik” adına savunmaktadır.

Hukuk, yargı kararları vicdanla çelişmezler, çelişemezler.

Vicdanla çelişmede ısrarlı hukuk kararlarının yeri er ya da geç çöplüktür.

Hukuk biraz da vicdan demektir.

Laiklik ilkesini katsayı ve türban yasağıyla korumaya kalkmak da yine traji-komiktir.

Star

12 Aralık 2009
CEYLAN BİR KEZ DAHA ÖLDÜ
Karakol komutanının Ceylan Önkol'un ölümüyle ilgili hazırladığı fezleke şok etti.



Karakol komutanı Astsubay Şanlıtürk’e göre Liceli Ceylan’ın ailesinin derdi para. Ceylan’ın da zaten bir akrabası dağda

Diyarbakır’ın Lice İlçesi’nde meydana gelen patlamada yaşamını yitiren 12 yaşındaki Ceylan Önkol, olayıyla ilgili Abalı Jandarma Karakol Komutanı Astsubay Yüksel Şanlıtürk’ün hazırladığı fezlekede çarpıcı ifadeler yeraldı. Fezlekede, patlamanın gerçekleştiği bölgedeki köy ve mezraların teröre müzahir insanlardan oluştuğu iddia edilerek, “Normal olarak bölge insanın genel eğiliminin her türlü konunun terör olayı olarak istismar edilmesi ve devletten her halükarda tazminat ve para almaya çalışıldığının bilinen bir gerçektir” denildi.

OLAYDA ŞÜPHELİ KİMSE YOK!

Şüpheliler kısmına ‘yoktur’ yazılan fezlekede, Ceylan’ın ailesinden bir kişinin PKK’nın dağ kadrosunda olduğu iddia edilerek bu duruma özellikle dikkat çekildi. Fezlekede Astsubay Şanlıtürk olayın PKK’nın tuzaklama yöntemi olduğunu ileri sürerek “Netice olarak Ceylan Önkol adlı vatandaşın ölmesinin bölücü terör örgütü mensuplarınca tuzaklamış bir madde veye malzemenin bilinçli veya istem dışı bir davranış ile patlamasının sonucu gerçekleşmiş olduğu kanati oluşmuştur” denildi
aktifhaber

Hakan Albayrak
Askeri cezaevinde işkence iddiası

İçişleri Bakanlığı'na bağlı karakollarda ve Adalet Bakanlığı'na bağlı cezaevlerinde işkence, vakayı adiye olmaktan çıktı. 'Sistematik işkence düzeni' yıkıldı. Hükümetin “İşkenceye Sıfır Tolerans” kampanyasına rağmen hâlâ işkenceci polislere / infaz koruma memurlarına rastlanabiliyorsa da, bunların yaptıkları artık yanlarına kâr kalmıyor.

Peki, askeri cezaevlerinde durum nasıl? “İşkenceye Sıfır Tolerans” kampanyasına bu cezaevleri de dahil mi? Dahil değil ise, niçin dahil değil? Dahil ise, sivil otorite bunları denetliyor mu? Denetlemeli! Mesela, Maltepe Askeri Cezaevi'nden başlayarak…

* * *

Vicdani nedenlerle askerlik yapmayı reddeden Enver Aydemir, 24.12.2009 tarihinde “Barış İçin Vicdani Retçiler Kurultayı”na panelist olarak katılmak üzere Boğaziçi Üniversitesi'ne giderken tutuklandı ve Maltepe Askeri Cezaevi'ne götürüldü...

Cezaevinde kendisiyle görüşen avukatı, MAZLUMDER ve İHD yetkililerine, Aydemir'in işkence gördüğünü (vücudunda darp izlerinin bulunduğunu), bir gün boyunca elbisesiz olarak soğuk bir odada bekletildiğini ve bunun üzerine açlık grevine başladığını bildirdi ((Yakınlarından aldığımız bilgiye göre, Aydemir, bizzat cezaevi müdürü albay tarafından falakaya yatırıldığını söylüyor)…

Aydemir'in babası ve eşi, 27 Aralık Pazar günü cezaevini telefonla arayarak Aydemir'le görüşmek istediklerini belirttiler ve “Yarın sabah görüşebilirsiniz” cevabını aldılar, fakat Pazartesi sabahı cezaevine geldiklerinde Aydemir'in GATA Askeri Hastanesi'ne kaldırıldığını öğrendiler…

Aydemir şimdi yine Maltepe Askeri Cezaevi'nde…

Açlık grevine devam ediyor…

Hayatından endişe eden ailesi, MAZLUMDER ve İHD avukatlarının desteğiyle Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunarak, Enver Aydemir'i işkenceye maruz bırakan sorumluların cezalandırılmasını talep etti..

Adalet yerini bulur inşaallah.

Yeni Şafak

08 Ocak 2010 19:0
5Faili Meçhul Davasında Şok İfade
Albay Cemal Temizöz ve eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atağ'ın da bulunduğu Şırnak'ta 1993-95 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili davada şok ifadeler verildi..

Faili meçhuller davasında mağdur olarak ifade veren İsa Akman, 1994 yılında ölü bulunan oğlu Yahya'nın cesedini taşlar altında kendi elleriyle çıkardığını söyledi.

Baba Akman, oğlunun yüzük parmağının yarısına kadar kesik olduğunu ve yüzüğünün alınmış olduğunu gördüğünü belirtti.

Aralarında Albay Cemal Temizöz ve eski Cizre Belediye Başkanı Korucubaşı Kamil Atağ'ın da bulunduğu Şırnak'ın Cizre ilçesinde 1993-95 yılları arasında işlenen faili meçhuller cinayetlerle ilgili davada mağdurlar ifade vermeye devam ediyor. Oğlu Yahya Akman, Mart 1994 yılında ölü Holan mevkkinde 3 kişiyle birlikte ölü bulanan Yahya'nın babası İsa Akman ifade verdi.

Oğlunun Cizre'de kuzeni Aziz ile sigara satarken gözaltına alındığını anlatan baba Akman, şöyle konuştu: "Yaşları küçük olduğundan bırakırlar düşüncesiyle takip etmedik. Bir saat bekledik, dönmeyince takip ettik. JİTEM'in yakalandığını ve Botaş Karakolu'na götürüldüğünü öğrendik. Ertesi gün savcılığa dilekçe verdik.

Onlar da jandarmadan sorun şeklinde cevap verdiler. İdil ve Şırnak'tan sorduk bulamadık. Olaydan sonra Silopi emniyetine gittik. Yanımda Abdullah Akman ile Reşit Gasyak da vardı. Bu sırada emniyet müdürlüğü kapısında onları dipçikle dövdüklerini gördüm.

Ben içeri girmedim. Oradan ayrıldık. Sonra Holan tarafındaki köylüler geldi. Bize Holan tarafında arayın dedi. Bunun üzerine Leyla Gasyak ve ben onu ardık. Leyla bana Yahya ve Aziz'in derinin yanında bir taşlığın altında onların öldürüldüğünü söyledi. Sonra gittik baktık. Taşların altında 4 cesedin olduğunu gördük ve cesetleri çıkardık.

Bu arada olay mahalline 2 panzer bir askeri araçla birlikte askerler geldi. Askerler bize silah doğrultarak olay yerinden uzaklaşmamızı söylediler. Cesetlerin olduğu yere korucular geldi. 4 cesedi traktörün römorkuna koyarak Cizre'ye hastaneye getirdik.

Burada halk da toplandı. Halkın toplandığını gören güvenlik güçleri köpekleri üzerimize saldılar. Cesetler çıktığında oğlum Yahya'yı teşhis ettik. Daha sonra cesetleri mezara gömdüler. O günden bu yana soruşturma yapılmadı."

Selim Hoca diye bilinen biri evinin yanına gelerek silah doğrultuğunu anlatan baba Akman, "Bana 'bir daha oğlunun bahsini edersen evine gaz bombası atacağım' dedi. Bir süre sonra Ramazan Hoca ve Cebbar adındakiler Selim Hoca gibi beni tehdit etti. Tanımadığım sivil biri de gelerek bana tehditler savurdu. Korktuğumdan dolayı şikayette bulunmadım. Oğlumun kimseyle husumeti yoktu." dedi.

Oğlunun cesedini olay yerinde teşhis ettiğini, vücudunda 6 kurşun yarası olduğunu aktaran Akman, "Oğlumun yüzük parmağı yarısına kadar kesikti. Yüzüğü de yoktu." diye konuştu.

Mahkeme başkanının sorusu üzerine İsa Akman, oğlunun Bedran (Adem Yakin) ile Abdulhakim Güven'in öldürdüğünü düşündüğünü belirtti. Yine başkanın isteği üzerine Akman, Adem Yakin ile Abdulhakim Güven'i doğru teşhis etti. Baba Akman, görgü tanıklarının kendisine oğlunun Bedran ile Abdulhakim'in tarafından götürüldüğünü aktardığını ifade etti.

Sanık avukatları, Yahya Akman'ın öldürüldüğü olayla ilgili Leyla Gasyak, Agit Malgaz, Emine Tadik ve İsa Akman'ın ifade verdiğini, ancak olayın oluşu, mekanı ve süresiyle ilgili farklı ifadeler verdiğini ileri sürdü.
aktifhaber

BEN EFSANEYİM KULAK KESİP TESBİH YAPTIM

09 / 01 / 2010 00:40, Cumartesi
Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ile eski Cizre Belediye Başkanı Korucubaşı Kamil Atağ'ın aralarında bulunduğu 7 sanıklı faili meçhul cinayet davasında ilginç iddialar ortaya atıldı..

Sanık Adem Yakin ifadesinde; "Ben efsanevi bir adamım. Beni genç Osman diye yetiştirdiler. Terör makinesi haline getirdiler. Ajanlıkla suçlanan bir çobanın kafasını kıl testere ile kestim. Silahlı çatışmalarda öldürdüğüm insanların kulaklarını kesip, kaynatıp ardından tuzlayıp tesbih yaptım. Köy köy dolaştırdım. Bu yaptıklarımın haddi hesabı yoktur. Ben bunları inandığım değerler uğruna yaptım." dedi. ^

Duruşmada mağdur ifadelerinden sonra mahkeme heyeti dosyaya eklenen belgeleri taraflara ibraz etti. Cizre'deki kazıda ortaya çıkan kemiklerle ilgili Adli Tıp Kurumu'na gelen yazıda kemiklerin hayvana ait olduğunun belirlendiğini aktardı. Telefon görüşmeleriyle ilgili bazı sanıkların numaralarının bulunmaması nedeniyle mahkeme heyeti sanıklardan numaralarını alarak, dökümlerinin dosyaya eklenmesi için müzakere yazılacağını kararlaştırdı.

Mağdur avukatlarından Tahir Elçi, "Tanıkların büyük bir bölümü dinlendi, ancak dinlenmemiş tanıklar varsa onların da dinlenmesi gerekir. Ardından olayları birebir gören bazı tanıkların, Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanıkların dilenmesi gerekirdi." dedi.

Sanık avukatlarının mağdurların çelişkili ifadeler verdiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Elçi, şöyle devam etti: "İfadeler uyumlu, dosyadaki belgelerle de yüzde yüz tutarlıdır. 1990'lı yıllarda birçok merkezde jandarma ile bağlantılı sivil bazı kişiler, sivil araçlarla İlçe Jandarma Komutanlığı'na giriş çıkış yapıyorlar. Bunları herkes biliyor. Bunları JİTEM diye adlandırılıyor. Bu ekip gözaltına alınma, kayıp ve faili meçhullerden sorumludur. Bu nedenle sanıkların ifadelerine inanmıyoruz. Cemal Temizöz önemli bir kamu görevlisidir. 1993 yılında bütün adli işleri yapan görevlilerinin isimlerini bilmiyor. Ya da o kadar gizlidir. Selim Hoca, Cebbar, Ramazan ve Tuna kimdir. Bize bunların kim olduğunu söylesin. Neden bunların adlarını mahkemeye sunmuyor. Aralarında Abdulhakim Güven, Adem Yakin ve Hıdır Altuğ'un da bulunduğu grup, terörle mücadele kapsamında bir ekiptir. Bu yapının benzeri Silopi ve Diyarbakır'da aralarında bağlantı olacak şekilde var."

MAHKEMEYE BEYAZ TOROS FOTOĞRAFI SUNULDU

Av. Elçi, Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı'nın bahçesinde beyazlı renkli bir Toros marka bir otomobilin zırhlı araçla birlikte çekilmiş fotoğrafının göstererek, "Cemal Temizöz bize bunu açıklasın. Nedir bu. Yoksa savunmaları bize inandırıcı gelmeyecek." diyerek fotoğrafı dava dosyasına konulmak üzere mahkeme heyetine sundu.

"KORKU VE DEHŞET SAÇMAK İÇİN CİNAYET İŞLEMİŞLER"

Cizre'de 1993-1995 yılları arasında birçok insanın öldürülüp, gelişi güzel etrafa atıldığını anlatan Elçi, "Sonra bulunarak, kimliği belirsiz bir şekilde gömülüyor. Neden öldürülüyor. Bu yapı sadece dehşet, korku saçmak için de cinayetler işlemiş. Her aileden birini öldürüp, herkesin hedeflerinde olduğunu göstermeye çalışmış. Bu insanların çok büyük bir bölümü PKK örgütüne yardım ve yataklık ettikleri düşüncesiyle öldürüldü. Aynı Susurluk gibi kamu içindeki bazı kişiler kendi yöntemleriyle sorunları çözmek istemiş. Ne yazık ki o dönem yöneticiler de ses çıkarmamış, destek vermiş. Bu nedenle yargılamanın sürdürülmesi ve sanıkların tutukluluk halinin devam etmesi gerekir." diye konuştu.

Sanıklardan Abdulhakim Güven bu sırada söz alarak, "Burada mağdur yok, bizden şikayetçi olan avukatlar var. Avukatların acısı var. Bize kin kusuyorlar." sözleri üzerine müdahil avukatlardan tepki geldi. Sesini yükselten Güven'i mahkeme başkanı uyardı. Avukatların aslında PKK terör örgütünü anlattığını iddia eden Güven, "Avukatlar bizim savunmamızı engelliyor. Avukatlar savunmamızı yapamıyor. Esas örgütçü olan bunlardır" diye konuştu. Konuşması sırasında bir avukatın ağabeyinin Cizre'de PKK tarafından kurulan halk mahkemesinin başkanı olduğunu ileri süren Güven'e bir kez daha tepki gösterildi. Güven, bahsettiği avukatın aşiretinin yüzde 80'ninin PKK'nın kucağında olduğunu Cemal Temizöz'ün çabaları sayesinde bir kısmı kurtarıldığını öne sürdü. Bu arada mahkeme başkanı Güven'e hangi avukatı kast ettiğini sorması üzerine, "Bu çocuktur" deyince, yine tepki gösterdi.

Müdahil avukatlara dönen Güven, "Boş konuşuyorsun. Edepli olacaksın." diyerek yine çıkıştı. Her tahliye talep edişlerinde müdahil avukatların tepkisi ile karşılaştıklarını savunan Güven, "Ben 50 kişiyi de vursam tahliye talep etmem normal. Başından beri bizi tahrik ve taciz ediyorlar" dedi.

Sanık Kukel Atağ konuştuğu sırada şeker hastası olan Hıdır Altuğ fenalaştı. Altuğ, görevliler yardımıyla salondan çıkarılarak müdahale edildi.

Ardından söz alan sanık Tamer Atağ ise müdahil avukatları kastederek, "Ben teröre hedef olan bir ailenin mensubuyum. 25 yıldır terörle mücadele ediyoruz. Ama bunlar 25 yıldır terörle müzakere ediyor. 25 yıldır bizi roketlerle sindirmediler, şimdi tanıklarla sindirmeye çalışıyorlar." iddiasında bulundu.

"KULAK KESİP TESBİH YAPTIM"

Sanık Adem Yakin ise çarpıcı açıklamalarda bulundu, Yakin şöyle konuştu: "Ben efsanevi bir adamım. Beni genç Osman diye yetiştirdiler. Terör makinesi haline getirdiler. 22 Temmuz 1990 tarihinde Uludere Şenoba Karakolu'nda verdiğim ifademde 'PKK'de yer aldığım süre içerisinde dişsiz Mahmut diye bilenen kişinin emrindeydim. Onun talimatları doğrultusunda hareket ederdim. Ajanlıkla suçlanan bir çobanın kafasını kıl testere ile kestim. Silahlı çatışmalarda öldürdüğüm insanların kulaklarını kesip, kaynatıp ardından tuzlayıp tesbih yaptım. Köy köy dolaştırdım. Bu yaptıklarımın haddi hesabı yoktur. Ben bunları inandığım değerler uğruna yaptım. Bizim tutuklanmamız 29 Mart seçimlerine yatırımdı. Önümüzdeki seçimlere bakalım hangi komplo ile karşı karşıya kalacağız."

KAMİL ATAĞ TEHDİT ETTİ

Sanık Kamil Atağ ise kendisine yönelik hakaret içerikli sözlere maruz kaldığını öne sürerek, kendisini suçlu olarak görmediğini söyledi. Atağ, "Ben Güneydoğu'nun en mağdur adamıyım. Herkes birbirine saygılı olmalıdır. Bundan sonraki duruşmalarda hukuk dışına çıkılırsa cevapsız kalmayacaktır. Benim ismim Kamil Atağ, Kamo değil. Bunlardan da baro başkanı olarak Mehmet Emin Aktar'ı sorumlu tutarım." şeklinde konuştu. Atağ, Diyarbakır Baro Başkanı Aktar'a dönerek, "Ben de sana Emo desem uygun olur mu?" diye sordu.

TEMİZ ÜÇ AVUKAT HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU

Sanıklardan Cemal Temizöz yaptığı savunmasında Avukat Tahir Elçi'nin mahkemeye sunduğu fotoğrafa atıf yaparak, "Bu araç personelin, yakalanıp el konulmuş bir araç olabilir. Fotoğrafın ne zaman çekildiği belirlensin. O dönem Şırnak'ta pek çok benzer şekilde Toros marka araç bulunuyordu. Biz kimseyi öldürmedik" dedi. Temizöz savunmasının devamında avukatlardan Rıdvan Dalmış, Tahir Elçi ve Güray Dal'ın bulundukları beyanlarda avukatlık sınırını aşarak, kendi şahsına yönelik hakaret ettiğini öne sürerek bu 3 avukat hakkında suç duyurusunda bulundu.

Kendisinin TSK'nın şerefli bir subayı olduğunu, kendisine verilen her görevi başarı ile yerine getirdiğini iddia eden Temizöz, "Cizre'de tüm mezarlıklardaki cesetlerden bizi sorumlu tutuyorlar. O dönem PKK'ya milislik yapan kişiler terör örgütüyle birlikte bizimle çatışmaya giriyordu. Terör örgütü cesedini götürmemişse sivil vatandaş olarak kalıyor. Suç güvenlik güçlerine kalıyor. Götürmüşse bu sefer kayıp listesine giriyor. Eğer gömüldüğü yerde bulunmuşsa güvenlik güçlerini töhmet altında bırakılıyor." sözlerini kaydetti.
www.netteyim.net/

Tabutluktan işkence anıları!

24 Ocak 2010, 18:49 Bahadır Serhad

Geçen hafta vefat eden Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan'ın tabutluktan işkence anıları: "Almanya'dan özel ampul getirip gözümü kuruttular"

Geçtiğimiz salı günü defnettiğimiz Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Sorbonne ve Columbia Üniversitelerinde akademik çalışmalar yapar ve bir kısmı yabancı dilde 39 kitaba imza atar.
Velüd bir kalemdir, çeşitli gazete ve dergilere makaleler yollar, film ve dizi senaryoları hazırlar. Kızılderililerin Türklüğü konusunda sunduğu belgeler hayli yankı bulur üniversite camiasında ama dönemin siyasileri tarafından pek sevilmez.

Türkiye gazetesinden İrfan Özfatura, Türkkan'ın tabutlukta uğradığı işkenceleri anlattı....

Tabutluktan gurbete bir dava adamı

Yıl: 1944...
Yer: Ankara
3 Mayıs günü Türkçü gençler Rusya'yı tel'in etmiş, İstiklal Marşı söylemiş, kahrolsun komünistler diye bağırmıştırlar.
Tam dağılıyorlardır ki atlı polisler gelir ve kalabalığı coplar. Gençler de mukabelede bulunurlar. Sıradan bir hadisedir ama İsmet Paşa pek kızar, devletin gücünü gösterecektir onlara!
Orda olsun ya da olmasın “kafası koparılacakların” listesi yapılır, Halid Ziya'nın oğlu Reha'yı da unutmazlar.
Genç hukukçuyu, gazeteci Ziyad Ebuzziya uyandırır “haberin olsun Reha” der, “seni de alacaklar!”
Babası tecrübeli bir bürokrattır. “İstanbul'da örfi idare var” der, “iyisi mi sen git Ankara'da teslim ol, askerin eline düşmemeye bak!”
Reha gecikmeden koşar Haydarpaşa'ya. Ankara'ya birkaç istasyon kala sivil memurlar tarafından tutuklanır. Sanki gerilla lideri gibi vilayetin arka kapısından sokar, bir odaya kapatırlar. “Yaz!”
- Neyi?
- Sorular kağıtta!

MAKALE GİBİ

Katılmadığı bir nümayişin hesabı sorulmaktadır, içi rahattır. Eline kalemi almışken döktürür, üstüne vazife gibi hükümetin Rusya'ya yaklaşmakla hata yaptığını açıklar. 23 yaşında bir çocuk işte, azıcık tecrübesi olsa “görmedim, duymadım” der, yırtmaya bakar.
Reha kağıdı memura uzatıp sorar “şimdi gidebilir miyim?” Adam elini sallar, “çok beklersin daha!”
Akşam olur, mesai biter, memurlar dağılırlar. Bakın şu toyluğa ki polislerden birine “ama gitmem gerek” diye sızlanır “annem merak eder sonra!”
Bakar tepki yok, “telefon edeyim o zaman...”
- Hayır! Men-i ihtilat var!
İki gün sonra sabrı taşar, “Ceza Usulü Muhakemesi kanununa göre beni ya salmalı, ya da hakime çıkarmalısınız. Ayrıca Anayasamızın...”
- Beyimiz kendini hukuk mektebinde sanıyor galiba!
Vilayet binasını iyi bilir, ani bir kararla yürür, doğru Valinin odasına... O sıra Vali Nevzat Tandoğan ile Hasan Ali Yücel ile konuşmaktadırlar. İkisi de aile dostudur, yakinen tanışırlar.
Vali yumuşakça sorar “seni aydınlık bir odada tutmalarını, yemek ısmarlamalarını tenbihlemiştim...”
- Beni burda tutmaya hakkınız yok ama!
Hasan Ali Yücel parlar “Vatanperverlik sana mı kalmış? Akıllanmadın mı hâlâ?”

KOMŞU HATIRINA

Milli şefimiz Sovyetlere şirin görünmekten yanadır. Maraz derecesinde ihtiyatlıdır zira. Hele Rus-İngiliz ittifakı kurulunca korkusu artar, öyle ki bize sığınan Azeri kardeşlerimizi geri verecek kadar. Moskova ile buzları eritmek için bir şeyler yapmalıdır, Turancıları toplamalıdır mesela.
Nitekim o yıl 19 Mayıs nutkunda “Türkçü elebaşlarına” verip veriştirir. Meğer neler yapmamışlar? Önce hükümeti devirecek, bilahare Almanya ile el ele verip Rusya'ya savaş açacaklarmış da filan...
Bir gece Reha'yı Etimesgut'tan trene atarlar, doğru İstanbul'a. Ama Haydarpaşa'ya götürmez, Pendik'te indirirler aşağıya. Meraklı insanları azarlar, halkı silahla hizaya sokarlar.
“Kaldırın ellerinizi, dönün duvara!”
Reha Oğuz'u Sirkeci'ye götürür bir deliği tıkarlar. Kör karanlık... El yordamı ile bir somya bulur, bavulunu dikine sığdırabilir ancak. Saçları arasında bir kımıldama hisseder pire herhalde deyip elini atar. Ama hayvan zıplamaz. Yoksa? Evet üstünü başını bit sarmıştır bir anda.
“Bu ne pislik? Doktor istiyorum, tifüs aşısı yapılsın bana!”
Kime anlatıyorsa!
Gece boyunca bit, pire, tahtakurusu ayıklar, sonraki günlerde direnci zayıflar koyverir yoluna...
Zaman mekan tasavvuru kalmamıştır, ben kimim, burası neresi, hangi aydayım sonra?
Lâkin hisleri gelişir komşu hücrede Muzaffer'in bir sonrakinde Savaş'ın yattığından emindir. Uzaktan uzağa Zeki Velidi Togan ve Prof. Namık Orkun'un sesini duyar. Ve tanıdık bir hıçkırık Ankara Musiki mektebi müdürü Orhan Şaik Gökyay'dan!
Her gece bir kapı açılır, içeridekinin canını çıkarırlar. Cellatlar adım adım yaklaşmaktadır. Hani ağzını burnunu kırsalar tamam da beklemek olmasa...
Bir sürü intihar vakası cam bulan bilek keser, zemin kıpkızıl kan.

YAZ OĞLUM

Bir sabah polisler onu alır huzura çıkarırlar. Bir yüzbaşı sandalye gösterir, otur!
- GGC'yi ne zaman kurdun?
- Anlayamadım?
- Yaz Muammer. Lise son sınıftayken üç arkadaşla birlikte Gizli Gürem Cemiyetini kurduk...
- Bu benim ifadem mi?
- Evet senin.
- Hiç heveslenmeyin, hayatta imzalamam.
- Anlaşıldı, seninle işimiz var. Atın şunu tabutluğa!
Aşağı indirir duvardan bir demir kapı açarlar. İte kaka deliğe sokar bileklerine halkalar geçirip tavana asarlar. Kapı kapanır paslı demir adeta dayanır burnuna. Tepesinde dört iri ampul ama böylesini görmemiştir daha...
Önce sadece bilekleri acır derken bütün eklemleri kopar. Sancı sancı sancı. Bir saat değil iki saat değil, 4 iri ampulün beyne verdiği eza diğerlerini bastırmaya başlar. Saçlar tutuştu tutuşacak. Şakaklarına şiş sokmaktalar. Göz kapakları ışığa mani olamaz, orbitaya kor korlar adeta. Ona da tamam da insanın dişleri niye gıcırdar?
Dayanılacak gibi değildir getirin imzalayacağım der, kapıyı açarlar. Ferah serin bir oda, ceviz masa, maroken koltuklar...
İçeri kısa esmer, çenesinin gücü yüzüne vurmuş bir adam girer. “Su verin şuna!”
İfade önüne gelir... Yok ırkçı Turancı bir teşkilat kurmuşlar da, babası destek olmuş onlara. Nihal Atsız'ın, Prof Zeki Velidi Togan'ın, Dr. Hasan Ferit Cansever'in adı geçer. Hatta Celal Bayar ve Ali İhsan Sabis Paşa... Silah üzerine yemin etmişlermiş, ihtilal yapacaklarmış. Sonra Almanya ile anlaşıp Rusya'ya...
Bir sürü zırva...

YAPANIN YANINA

İmza atsa alayı yanacak, atmasa tubutluğa tıkılacak.
Rica ederim der, daktiloya emretseniz de kendi ifademi yazdırsam.
O kadar vaktimiz yok, hem imzalayacağım demişsin memura.
- Bu şekilde imkanı yok ama...
Emniyet amiri doktoru çağırtır. “Bak bakalım dayanabilir mi?”
Doktor sadece kalbini dinler “arıza yok, ezaya müsait!”
Reha ifade kağıdını alır, parçalayıp doktorun yüzüne atar. “Tüh senin kalıbına!”
Polisler de ona girişir, tekmeler tokatlar... Yaka paça götürüp tabutluğa asarlar.
İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'dır o sıralar... Düşünebiliyor musun böyle bir adamın adı sanatla kültürle anılıyor. Ne tuhaf!
Ve sil baştan askı. Demir halkalar bileklere gömülür, omzu çıktı çıkacak. Yere bir bassa! Hani boyu bir karış uzun olsa...
Sıcak, ışık, havasızlık... Çene kasıldıkça dişler zorlanır, azılar kırıldı kırılacak. Boğazı alev alev yanar.
Ya Rabbim sen büyüksün. Ah bir bayılsam. Ve bayılır da. Kendini yerde beton üzerinde bulur bir ara. Ne kadar da serindir. Ayıldığını belli etmez, azıcık daha yatsa...
Polislerden biri “yazık” diye acınır, öbürü, “geç” der, “bişey olmaz onlara!”
Ayılınca su verir, helaya götürür ve yeniden asarlar. Merhametli polis bir güzellik yapar ara sıra ampulü söndürür, çaktırmadan.
Ama sonraki günler full. Dört gün sonra bakarlar sol göz kurumuş, götürüp hücresine atarlar. Nasıl uyku... Bitmiş pireymiş kimin umurunda?

AÇ Bİ İLAÇ

Henüz dalmıştır ki sarsar kaldırırlar. Açlıktan midesi yapışmıştır sırtına..
Yine o Emniyet amiri ve yine o yüzbaşı. “Konyalı'ya yemek söyledik” derler, “ifadeni imzala da git otur sofraya!”
Akılları sıra tongaya bastıracaklar. Reha “mecmua çıkarmak için arkadaşlarımı çağırdım” diyor onlar, “kurduğum gizli cemiyetin mensupları ile o gece hafi bir toplantı yaptık” yazdırıyor.
- Eğer benim ifadem alınacaksa karışmayın, siz yazdıracaksanız kendi imzanızı atın altına!
- Mutena odayı unutma, bak tıktırırım bir daha!
- Ne duruyorsun? Korkutacağını mı sandın?
- Tabutluktan başka usullerimiz de var. Biz adamı öttürürüz icabında...
- Eğer laf alabileceğinizi bilseniz bunu yapardınız çoktan.
Emniyet müdürü yılışır. “Hadi ama çok uzattın, yemeğini soğutma!”
- Söyleyin çöpe atsınlar, zaten şu an itibariyle açlık grevine başlıyorum. Haberiniz ola!
MI ACABA?
Açlık grevi ilk günlerde zor gelir ama sonra alışır gider, ekmek su aramaz. Bir gün ona acıyan polis “yemeden olmaz ama” der “ölür gidersin burada!”
“Bana iyilik edeceksen olup biteni babama anlat!” Para uzatır. “Koy onu cebine insanlık ölmedi daha!”
İhtimal babasına ulaşmıştır. Bunu hisseder ve üste çıkar. Tutuklanması hukuksuzdur. Bir insan neyle suçlandığını bilmelidir en azından. Şimdi o sorar savcıya.
Ama adam kaşarlıdır, ifadeyi zapta geçirirken çaktırmadan tahrifat yapar. Reha bunları tek tek bulur ve sildirir, yeniden kapışırlar.
Savcının söylediklerine bakılırsa diğer tutuklulara dilediklerini imzalatmıştırlar. Arkadaşları onun kadar yürekli çıkmamıştır anlaşılan.
O gece uzun uzun düşünür, bir ses “dayan” derken öbürü “kendini kurtarmaya bak” diye fısıldar “şakası yok, darbenin cezası idam!”
Ne çirkef dünya... Kurtulmak istiyorsan salla arkadaşına! Hem böyle diren diren nereye kadar?
Pes etmeye niyetlenmiştir ama sorgu hakiminin karşısına çıkınca diklenesi tutar “asın beni” der, büyük bir kararlılıkla.
Bu defa savcı alttan alır, onun dediklerini yazdırır kağıda. Reha bu ifadeye de imza atmaz, değiştirilebilir kaygısı ile (ki değiştirilmiştir) uyduruk bir şeyler karalar.
(Mahkemede imzasının sahte olduğunu açıklayacak, bu kurnazlığı temyiz yolunda büyük puan kazandıracaktır ona.)
Bir ara hanımı ziyarete gelir. Reha direk Yüzbaşıyı gösterir “Güntekin” der “bu adam bana işkence ettiriyor!”
Hanımı öfke ile fırlar gözleri ateş saçmaktadır adeta. Yüzbaşı afallar “yalan” diye bağırır, “görüşme bitmiştir tamam.”
- Gel öyleyse, tabutluğun yerini göstereyim sana!
- Tamam dendi uzatma!
Ve Türkkan ailesi topyekun hücuma geçer. Dahiliye vekili yakınlarıdır zira. Annesi Savcı Alöç'ün odasına dalar, masasını yumruklar “bunu yanına koymam!”

HİÇ YOKTAN

Daha kuruyan göz meselesi vardır ki başlarına iş açacaktır anlaşılan. Reha'yı sinsice öldürmek için ne gerekiyorsa yapar, veremli bir mahkumun yatağına yatırırlar. Kah bodruma indirir akreplerin arasına atar (ki Müteferrika derler oraya), kah komünistlerle birlikte kapatırlar. Temmuz sıcağında suyu kesilir, garibim heladaki taharet musluğundan yudumlar.
Ama öldürmeyen Allah öldürmez. Reha işkence izlerini mahkemeye göstermekte kararlıdır bileğinde kabukları sürekli kanatır ve yaranın taze kalmasını sağlar.
Nihayet dava günü gelir.
Heyet-i hakime ve müddeiumumi (savcı) girer yerlerine otururlar. Savcı onunla uğraşan yüzbaşıdır bizzat, cübbe değiştirmiştir o kadar. Alayına idam istemektedir hem üstüne basa basa...
Hakimler arasında bir de general vardır Ziya Paşa!
Sıra Reha'nın ifadesine gelir, söylemediği cümleleri duyunca ayağa fırlar. Hakim tokmağı vurur, “atarım ha!”
Avukat tutmalarına izin verilmemiştir, hukuk kitaplarını da elinden alırlar. Sonraki celselerde avukat izni bağışlar ama onları da konuşturmazlar. İtiraz eden dışarıya!
Amir ve savcı direncini çözmek için sinir harbi başlatır. Mesela o gece Reha'nın yanında sarışın bir çocuğu falakaya yatırtırlar. Biri yorulur diğeri alır. Seyretmek daha yıpratıcıdır. Öyle ya dayak dediğin yiyinceye kadar!
Bir celsede savcı “bunlar nezarethanede ihtimamla ağırlandılar” deyince Reha dayanamaz “emniyette emniyette olmadık asla!”
Ve bir istida uzatır, dava dosyama koyun! Koymazlar.
- Askeri Usul Kanununun filan maddesine aykırı davrandınız. Madem öyle reddettiğinizi geçirin zapta!
İş inada binmiştir içlerinden biri kulağına fısıldar “bak kaçmaya kalktı der, sırtına sıkarız haberin ola!”

GECİKEN ADALET...

H


En son Ekim tarafından Cmt Mar 27, 2010 1:15 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Oca 25, 2010 12:42 am    Mesaj konusu: Tabutluktan işkence anıları! Alıntıyla Cevap Gönder

TSK’DA UYGULANAN KILIK KIYAFET YASAKLARI, DİN VE MEZHEP AYIRIMCILIĞI DEĞİLSE NEDİR?

Ertuğrul Horasanlı

TSK’nın Komuta kademesinin 12 Eylül’le başlattığı ve 28 Şubat’la birlikte şiddetlendirdiği askerî personelin eşi çocukları, annesi babası, bütün hısım akrabası ve dost ve arkadaşlarına kadar genişlettiği haksız, hukuksuz kılık kıyafet, inanç ibadet yasakları malûm...

Bu haksız ve hukuksuz uygulama sebebiyle üstün nitelikli binlerce subay ve astsubayın YAŞ karalarıyla TSK’dan ihraç edilerek mağdur edilği de malûm...

28 Şubat döneminde bu yasak ve dayatmalar o kadar vahşice uygulandı ki, ordudan haksız olarak atılmış meslek sahibi askerlerin diğer kamu kurumlarında iş bulup evlerine ekmek götürmelerine bile mani olundu.

Bu kılık kıyafet yasakları sebebiyle bir çok muvazzaf veya emekli TSK personelinin yakınlarının hakkı olan sağlık hizmettlerini alamadığı, lojman ve askeri tesislerden faydalanamadığı; kapılardan çevrildiği, itilip kakıldığı ve fişlendiği de malûm...

Bütün bu “malûm”ların çok ağır hak ve hukuk ihlâlleri olmasının yanı sıra topluma karşı işlenmiş çok vahim bir din ve mezhep ayırımcılığı olduğu ise hiç tartışılıp gündeme getirilmediği de ayrı ve anlaşılmaz bir malûm...

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım...

Bu ülkenin en az yüzde doksanbeşi Sünni müslüman (hanefi ve Şafiî)...

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre ise kadınların giyim kuşam ölçüleri belli: Yüzleri hariç, Saç ve boyunları dahil vücutlarının tamamını el ve ayak bileklerine kadar örtecekler ve vücut hatlarını belli etmeyen kıyafetler giyecekler...

Bu kadınlar için farz, yani yapılması gerekli olan, inkarı inkârcısını islâm dışına çıkaran bir hüküm...

Bu o kadar açık bir farz ki, Sünnî İslâm anlayışını sulandırıp dejenere etmek üzere kurulmuş olan TC Diyanet İşleri Başkanlığı bile kıvıramıyor:

[T.C. BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Sayı: B.02.1.DİB.0.10/212 KONU: Tesettür KARAR NO: 6 KARAR TARİHİ: 3.2.1993 DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI İslâm dininde kadının kıyafeti ile ilgili olarak zaman zaman sorulan sorular dolayısıyla konu, kurulumuzca ele alınıp incelendi: Nûr Suresi’nin 30. ayetinde, mü’min erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayetinde kadınlarla ilgili olarak meâlen, “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (bakmaları haram olan şeylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar, -kendiliğinden görünen müstesna- zinetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar!” buyurulmakta ve ayetin devamında kadınların kendiliğinden görünmeyen zinet yerlerini, kimlerin yanında açabilecekleri belirtilmektedir. (..) ÖRTÜNME Nûr Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu emirlerden sonra kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da, -kendiliğinden görünenler müstesna- zinetlerini, zinet yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredimiştir. Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teâlâ, bu ayetle, İslâm’dan önceki bu adeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların -kendiliğinden görünen hariç- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini; saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir. (..) ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLMAYAN KISIMLAR (..)“Yüz ve bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmiştir. ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLAN KISIMLAR (..) zinetlerini ve zinet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacakların örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir. (..)Hz. Âişe (r.a)’nın ablası Esmâ (r.a)’nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber (a.s)’ın huzuruna çıktığı zaman, Hz. Peygamber’in “ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” bildirmesi, yine Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir.” buyurması; sözkonusu ayetteki emirlerin vücub için olduğuna, kadınların yukarıda sayılan zinet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına delalet etmektedir.] (*)

Bu fetvanın ışığında NTV’nin 04.02.2010 tarihli şu haberine bir bakalım:

[GATA'nın kıyafet kuralları

Çene altından bağlanan başörtülerine izin var


Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan'ın GATA'ya alınmamasıyla türban tartışması yeniden alevlendi. Askeri hastanelerde geçerli olan giyim kuralları ne diyor? İşte GATA'daki türban yasağının ayrıntıları...
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın türbanlı olduğu gerekçesiyle alınmamasıyla Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) ve askeri tesislerdeki türban yasağını yine gündeme taşıdı.
Askeri hastaneler, orduevleri ve diğer tüm askeri tesislere sivillerin girişleri belli kuralları bağlı. Bu kurallar arasında kılık kıyafete dair olanlar da var.
Kamuoyunda en çok tartışılan yasak uygulaması ise türbanla ilgili. Askeri tesislere türbanla girmek yasak. Ancak Anadolu stili olarak adlandırılan çene altından bağlanan başörtülerine izin var.
Eğer türbanla askeri tesise gelen bir kadın başörtüsünü çene altından bağlamayı kabul ederse girişine izin veriliyor.
GENELKURMAY'IN KİTAPÇIĞINDA NE YAZIYOR?
Yasağın temelinde ise askerin türbana bakış açısı yatıyor. Daha önce kamuoyuna da yansıyan ve “kamu kurum ve kuruluşları'ndaki kıyafet düzenlemesi” başlığıyla Genelkurmay'ın yayınladığı bir kitapçıkta türban için şu ifadeler yer alıyor:
“Türban, bir Kur'an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır. Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur."
Aynı kitapçıkta, kamusal alanda türban yasağının devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle uygulandığına dikkat çekiliyor.
Kitapçıkta "Kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.” deniliyor.
ERKEKLERDE DE SAKAL YASAĞI
Askeri tesislerdeki kıyafet yasağı sadece türbanla sınırlı değil. Erkekler için ideolojik ya da dini çağrışım yapacak şekilde bırakılmış sakal, cüppe ve sarık gibi kıyafetler de aynı yasak kapsamında.
YABANCILARA NASIL UYGULANIYOR?
Kıyafetle ilgili yasakların zaman zaman esnediği örneklere de rastlanıyor. Örneğin yabancı misafirler için bu yasaklar katı uygulanmıyor. Sivillere de açık olan askeri hastanelerde de yasağın delindiği görüntülere rastlanabiliyor.]


Şu kısacık haberde de görüleceği gibi. Bu yasakların ilmî fikrî, hukukî, ahlakî ve siyasî, içtimaî ve askerî hiçbir mesnedi/temeli/lüzumu yoktur.

TSK’nın bu yasağı dayatan komutanları tarafından nasıl bir kumpasa düşürülarek, hiç yoktan ve durup dururken kemdi halkıyla karşı karşıya getirildiği, hem dinî hem ilmî, hem hukukî, hem ahlâkî, hem askerî, hem de siyasî açılardan sırf caheletle izahı mümkün olmayan; bu yasak ve dayatmaların...

TSK’nın kritik makam ve mevkilerini ele geçiren dinî, mezhebî ve etnik azınlıklardan oluşan örgütlü bir yapılanmanın planlı/kasıtlı uygulamaları olduğu bugün ortaya çıkan ve dava konusu yapılan belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

TSK’nın hangi işlerlerle iştigal edeceği Anayasa, kanunlar ve bunlara uygun alt mevzuat tarafından açıkça belirtilmiştir. Bu işler arasında vatandaşların nasıl giyinmeleri, ne yiyip içmeleri, hangi kitap ve gazeteleri okumaları, hangi dine veya meezhebe inanıp inanmamalarını sorgulamak, izlemek, fişlemek bunu subay, ast subay askeri memur ve uzman çavuşların eşleri çocukları, anne ve babaları, hısım ve akrabalarına kadar yaygınlaştırmak her yönüyle hukuk ve ahlâk dışıdır...

NTV’nin haberinde bahsi geçen kitapçık bu ülkenin en az yüzde 95’lik dini ve mezhebî çoğunluğunu teşkil eden Sünnî müslümanlara, dini bilgilerinin yanlış olduğunu söylemektedir...
,
Bu ne terbiyesizlik...

Bu ne cür’et...

Bu ne gözü kara cehalet...

Bu ne karanlık kasıt...

Bu ülkenin dinî ve mezhebî çoğunluğu 1400 yıldır dört ana kaynağından öğtenerek tatbik ettiği inançlarını, TSK adına basılan yazarı meçhul bu abuk sabuk kitapçığından mı öğrenecektir?.. Elinde kütüphaneler dolusu referans eseri varken...

***

"Bu ülkenin dinî ve mezhebî çoğunluğu Sünnî müslümanlardan oluşmaktadır" dedik...

Ya gerisi?

Yüzde 2,5-3’lük alevî-Bektaşî-Şiî bir azınlık,,,

Kalanıysa, Osmalı’dan kalan hristiyan, yahudi vesair gayri müslümler...

Dikkat edin bu ülkenin bu dinî-mezhebî azınlıklarının kılık kıyafetiyle, ibadet ve ayinleriyle TSK içindeki bu hak ve halk düşmanı örgütlü yapının hiçbir alıp veremediği yok...

Onların bütün derdi/kini/nefreti "gericilik ve irtica" olarak kodladıkları sünnî müslümanlık ve Sünnî Müslümanlarla...

Hahamı, papazı, rahibesi, alevî dedesi, bektaşi babası kendi dini kılık ve kıyafetleriyle her türlü askerî tesise rahatça girip çıkmakta ve oraların imkânlarından hiç bir kısıtlama olmadan yararlanmalktadır...

Siz bugüne kadar herhangi bir askerî tesis kapısında itilip kakılıp aşağılanarak kapı dışarı edilen ve üstüne üstlük fişlenen bir rahibe, bir alevî , bir haham, bir papaza rastladınız mı?

Bu ülkenin bütün finansman yükünü yüzde 95’lik dinî çoğunluk çekecek, sefasını ise geriye kalan en çok yüzde 5’lik dinî azınlık sürecek...

“Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa” diyor ya merhum Üstad Necip Fazıl...

Bu durum aynen öyle...

Dikkatinizi çekmiştir...

NTV’nin haberinin hemen başlığının altında bir şöyle bir ibare var: “Çene altından bağlanan başörtülerine izin var.”


İşte bu ibare, TSK’da bu haksız hukuksuz yasakları uydurup kendi personeli ile onların eş, dost, çoluk çocuk, ana baba ve tüm hısım ve akrabalarına dayatanların bu ülkenin dinî çoğunluğuyla aynı din ve mezhepten olmadığını da ele vermektedir...

Biraz hafızanızı zorlayarak özellikle AKP’nin “Alevî açılımı” yaygaralarından sonra medyada çok sık rastladığınız cemevi manzaralarındaki kadınların başlarını nasıl örttüklerini gözünzün önüne getirin...






“Çene altından, tavşan kulak , iğnesiz ve bonesiz” örtünme tarzı “Anadolu kadınlarının geleneksel örtünme biçimi” değil, Alevî kadınların örtünme biçimidir. Saçların ve boyunlarının bir kısmını açıkta bıraktığı için böyle bir örtü Sünnî Müslümanlığa göre hiç örtünmemek hükmündedir...

Sanki “türban yasağının gevşetilmiş olduğu” intibaını veren bu ibare, bu haliyle türban yasağı sebebiyle mağdur olan Alev’i kadınları bu yasaktan kurtarmak için TSK içindeki “can”lar tarafından bulunmuş kurnazca bir formül olduğunu ustaca gizlemektedir..

Şimdilerde şiddetli bir asimetrik saldırı altında halkından destek bekleyen TSK komutanlarının...

Halkının yüzde doksanbeşlik dinî ve mezhebî çoğunluğu olan Sünnî müslümanları “gerici, yobaz”, bu çoğunluğun dini inançlarını “gericilik, yobazlık” olarak kodlayarak bu çoğunluğunluğun hayat tarzını “çağdışı” olarak damgalayıp “iç düşman” olarak ilan eden kendilerinden önceki seleflerinin, hem TSK’ya hem de bu ülkenin çoğunluk halkına ne büyük bir kötülük yaptıklarını anlamadan...

Ve bu kötülüğün TSK içindeki bugünkü uzantılarını bütünüyle safdışı etmeden..

Bu haksız hukuksuz uygulamalarla halen de devam eden, din ve mezhep ayırımcılığndan vazgeçmeden...

Bu sebeple mağdur olmuş olanların mağduriyetlerini bir şekilde telafi etmeden...

Şu zor günlerinde halkından destek beklemeleri akıl kârı mıdır?

TSK’nın bugünkü komuta kademesinin seleflerinin yaptıkları hatalardan dönmeye çalıştığına dair sinyaller gelmektedir...

Ama bu sinyaller günübirlik zaruretler sebebiyle mi , yoksa gerçek bir iç muhasebenin sonuçları olarak mı verilmektedir. Bu henüz belli değildir...

Yazıya zorunlu bir “son dakika" eki:

Bu yazı Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Hürriyet’e yaptığı şu açıklama’dan önce kaleme alınmıştı:

[“Özel bir durum keşke yaşanmamış olsaydı
Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan’ın 2007 Kasım’da GATA’da yatan Nejat Uygur ve eşini ziyaret etmesine türbanı nedeni ile izin verilmemesi ile ilgili çok kırgın. Hatta, bu konudaki hassasiyetini zamanında askeri makamlara da iletmiş. Bu konu gündemde çok yoğun tartışılıyor. Herkes TSK’nın başındaki isim olarak bu konuda ne söyleyeceğinizi merak ediyor.
Evet. Bu konu çok gündemde. Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkar Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de, bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.
Peki, insanı boyuttan bakınca bunu savunmak kolay mı?
Değil? Bunu da açıkça ifade etmek istiyorum. Keşke o şekilde bu olay yaşanmasaydı. Keşke o olay yaşanmasaydı. Bu çok özel bir olay genellenecek bir olay değil. Kimseyi de suçlamak istemiyorum. Bazen olaylara karar verirken o andaki şekli de bilmek lazım. Olayda Sayın Başbakan’ın eşi de üzülmüştür. Belki de en çok üzülen Uygur’un eşidir.
Savunmak mümkün değil
Peki, tamamen konuyu netleştirmek için soruyoruz. Yani, keşke girebilse miydi, diyorsunuz?Keşke olmasaydı. Keşke bu olay yaşanmasaydı. İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil.]


Yukarıda “TSK’nın bugünkü komuta kademesinin seleflerinin yaptıkları hatalardan dönmeye çalıştığına dair sinyaller gelmektedir...” cümlesiyle bahsettiğim sinyaller bu türden emarelerdir...

Bunların arkasının gelip gelmeyeceği, olumlu karar ve emirlere dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değildir...

Yukarıdaki haberde olduğu gibi topyekûn bir yanlışı Başbakan’ın eşine yönelik kısmıyla sadece “insanî boyutta” ele alarak “keşke olmasaydı” diyerek işi kapatmak pek bir şey demek değildir...

Bir haksızlık ancak hukukî boyutuyla ele alınıp ortadan kaldırılır ve bu haksızlığın mağdurlarının mağduriyetleri bir şekilde tazmin edilerek ortadan giderilirse bir anlam ifade eder...

Başbakan’ın karısına yapılan muamelenin çirkinliği kabul edilip de yüksek makam ve mevki sahibi olmayan insanların hanımları, kızları, analarına yapılan muamele sırf medyaya yansımıyor, arkası arayanı yok diye aynen devam ederse problem ortada çözülmeden duruyor demektir...

Bu işten en büyük zararı ise TSK'nın gördüğü apaçık bir hakikat...

* Fetvanın tamamı için bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=175

Sıradışı


Tabutluktan işkence anıları!

24 Ocak 2010, 18:49 Bahadır Serhad

Geçen hafta vefat eden Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan'ın tabutluktan işkence anıları: "Almanya'dan özel ampul getirip gözümü kuruttular"

Geçtiğimiz salı günü defnettiğimiz Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Sorbonne ve Columbia Üniversitelerinde akademik çalışmalar yapar ve bir kısmı yabancı dilde 39 kitaba imza atar.
Velüd bir kalemdir, çeşitli gazete ve dergilere makaleler yollar, film ve dizi senaryoları hazırlar. Kızılderililerin Türklüğü konusunda sunduğu belgeler hayli yankı bulur üniversite camiasında ama dönemin siyasileri tarafından pek sevilmez.

Türkiye gazetesinden İrfan Özfatura, Türkkan'ın tabutlukta uğradığı işkenceleri anlattı....

Tabutluktan gurbete bir dava adamı

Yıl: 1944...
Yer: Ankara
3 Mayıs günü Türkçü gençler Rusya'yı tel'in etmiş, İstiklal Marşı söylemiş, kahrolsun komünistler diye bağırmıştırlar.
Tam dağılıyorlardır ki atlı polisler gelir ve kalabalığı coplar. Gençler de mukabelede bulunurlar. Sıradan bir hadisedir ama İsmet Paşa pek kızar, devletin gücünü gösterecektir onlara!
Orda olsun ya da olmasın “kafası koparılacakların” listesi yapılır, Halid Ziya'nın oğlu Reha'yı da unutmazlar.
Genç hukukçuyu, gazeteci Ziyad Ebuzziya uyandırır “haberin olsun Reha” der, “seni de alacaklar!”
Babası tecrübeli bir bürokrattır. “İstanbul'da örfi idare var” der, “iyisi mi sen git Ankara'da teslim ol, askerin eline düşmemeye bak!”
Reha gecikmeden koşar Haydarpaşa'ya. Ankara'ya birkaç istasyon kala sivil memurlar tarafından tutuklanır. Sanki gerilla lideri gibi vilayetin arka kapısından sokar, bir odaya kapatırlar. “Yaz!”
- Neyi?
- Sorular kağıtta!

MAKALE GİBİ

Katılmadığı bir nümayişin hesabı sorulmaktadır, içi rahattır. Eline kalemi almışken döktürür, üstüne vazife gibi hükümetin Rusya'ya yaklaşmakla hata yaptığını açıklar. 23 yaşında bir çocuk işte, azıcık tecrübesi olsa “görmedim, duymadım” der, yırtmaya bakar.
Reha kağıdı memura uzatıp sorar “şimdi gidebilir miyim?” Adam elini sallar, “çok beklersin daha!”
Akşam olur, mesai biter, memurlar dağılırlar. Bakın şu toyluğa ki polislerden birine “ama gitmem gerek” diye sızlanır “annem merak eder sonra!”
Bakar tepki yok, “telefon edeyim o zaman...”
- Hayır! Men-i ihtilat var!
İki gün sonra sabrı taşar, “Ceza Usulü Muhakemesi kanununa göre beni ya salmalı, ya da hakime çıkarmalısınız. Ayrıca Anayasamızın...”
- Beyimiz kendini hukuk mektebinde sanıyor galiba!
Vilayet binasını iyi bilir, ani bir kararla yürür, doğru Valinin odasına... O sıra Vali Nevzat Tandoğan ile Hasan Ali Yücel ile konuşmaktadırlar. İkisi de aile dostudur, yakinen tanışırlar.
Vali yumuşakça sorar “seni aydınlık bir odada tutmalarını, yemek ısmarlamalarını tenbihlemiştim...”
- Beni burda tutmaya hakkınız yok ama!
Hasan Ali Yücel parlar “Vatanperverlik sana mı kalmış? Akıllanmadın mı hâlâ?”

KOMŞU HATIRINA

Milli şefimiz Sovyetlere şirin görünmekten yanadır. Maraz derecesinde ihtiyatlıdır zira. Hele Rus-İngiliz ittifakı kurulunca korkusu artar, öyle ki bize sığınan Azeri kardeşlerimizi geri verecek kadar. Moskova ile buzları eritmek için bir şeyler yapmalıdır, Turancıları toplamalıdır mesela.
Nitekim o yıl 19 Mayıs nutkunda “Türkçü elebaşlarına” verip veriştirir. Meğer neler yapmamışlar? Önce hükümeti devirecek, bilahare Almanya ile el ele verip Rusya'ya savaş açacaklarmış da filan...
Bir gece Reha'yı Etimesgut'tan trene atarlar, doğru İstanbul'a. Ama Haydarpaşa'ya götürmez, Pendik'te indirirler aşağıya. Meraklı insanları azarlar, halkı silahla hizaya sokarlar.
“Kaldırın ellerinizi, dönün duvara!”
Reha Oğuz'u Sirkeci'ye götürür bir deliği tıkarlar. Kör karanlık... El yordamı ile bir somya bulur, bavulunu dikine sığdırabilir ancak. Saçları arasında bir kımıldama hisseder pire herhalde deyip elini atar. Ama hayvan zıplamaz. Yoksa? Evet üstünü başını bit sarmıştır bir anda.
“Bu ne pislik? Doktor istiyorum, tifüs aşısı yapılsın bana!”
Kime anlatıyorsa!
Gece boyunca bit, pire, tahtakurusu ayıklar, sonraki günlerde direnci zayıflar koyverir yoluna...
Zaman mekan tasavvuru kalmamıştır, ben kimim, burası neresi, hangi aydayım sonra?
Lâkin hisleri gelişir komşu hücrede Muzaffer'in bir sonrakinde Savaş'ın yattığından emindir. Uzaktan uzağa Zeki Velidi Togan ve Prof. Namık Orkun'un sesini duyar. Ve tanıdık bir hıçkırık Ankara Musiki mektebi müdürü Orhan Şaik Gökyay'dan!
Her gece bir kapı açılır, içeridekinin canını çıkarırlar. Cellatlar adım adım yaklaşmaktadır. Hani ağzını burnunu kırsalar tamam da beklemek olmasa...
Bir sürü intihar vakası cam bulan bilek keser, zemin kıpkızıl kan.

YAZ OĞLUM

Bir sabah polisler onu alır huzura çıkarırlar. Bir yüzbaşı sandalye gösterir, otur!
- GGC'yi ne zaman kurdun?
- Anlayamadım?
- Yaz Muammer. Lise son sınıftayken üç arkadaşla birlikte Gizli Gürem Cemiyetini kurduk...
- Bu benim ifadem mi?
- Evet senin.
- Hiç heveslenmeyin, hayatta imzalamam.
- Anlaşıldı, seninle işimiz var. Atın şunu tabutluğa!
Aşağı indirir duvardan bir demir kapı açarlar. İte kaka deliğe sokar bileklerine halkalar geçirip tavana asarlar. Kapı kapanır paslı demir adeta dayanır burnuna. Tepesinde dört iri ampul ama böylesini görmemiştir daha...
Önce sadece bilekleri acır derken bütün eklemleri kopar. Sancı sancı sancı. Bir saat değil iki saat değil, 4 iri ampulün beyne verdiği eza diğerlerini bastırmaya başlar. Saçlar tutuştu tutuşacak. Şakaklarına şiş sokmaktalar. Göz kapakları ışığa mani olamaz, orbitaya kor korlar adeta. Ona da tamam da insanın dişleri niye gıcırdar?
Dayanılacak gibi değildir getirin imzalayacağım der, kapıyı açarlar. Ferah serin bir oda, ceviz masa, maroken koltuklar...
İçeri kısa esmer, çenesinin gücü yüzüne vurmuş bir adam girer. “Su verin şuna!”
İfade önüne gelir... Yok ırkçı Turancı bir teşkilat kurmuşlar da, babası destek olmuş onlara. Nihal Atsız'ın, Prof Zeki Velidi Togan'ın, Dr. Hasan Ferit Cansever'in adı geçer. Hatta Celal Bayar ve Ali İhsan Sabis Paşa... Silah üzerine yemin etmişlermiş, ihtilal yapacaklarmış. Sonra Almanya ile anlaşıp Rusya'ya...
Bir sürü zırva...

YAPANIN YANINA

İmza atsa alayı yanacak, atmasa tubutluğa tıkılacak.
Rica ederim der, daktiloya emretseniz de kendi ifademi yazdırsam.
O kadar vaktimiz yok, hem imzalayacağım demişsin memura.
- Bu şekilde imkanı yok ama...
Emniyet amiri doktoru çağırtır. “Bak bakalım dayanabilir mi?”
Doktor sadece kalbini dinler “arıza yok, ezaya müsait!”
Reha ifade kağıdını alır, parçalayıp doktorun yüzüne atar. “Tüh senin kalıbına!”
Polisler de ona girişir, tekmeler tokatlar... Yaka paça götürüp tabutluğa asarlar.
İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'dır o sıralar... Düşünebiliyor musun böyle bir adamın adı sanatla kültürle anılıyor. Ne tuhaf!
Ve sil baştan askı. Demir halkalar bileklere gömülür, omzu çıktı çıkacak. Yere bir bassa! Hani boyu bir karış uzun olsa...
Sıcak, ışık, havasızlık... Çene kasıldıkça dişler zorlanır, azılar kırıldı kırılacak. Boğazı alev alev yanar.
Ya Rabbim sen büyüksün. Ah bir bayılsam. Ve bayılır da. Kendini yerde beton üzerinde bulur bir ara. Ne kadar da serindir. Ayıldığını belli etmez, azıcık daha yatsa...
Polislerden biri “yazık” diye acınır, öbürü, “geç” der, “bişey olmaz onlara!”
Ayılınca su verir, helaya götürür ve yeniden asarlar. Merhametli polis bir güzellik yapar ara sıra ampulü söndürür, çaktırmadan.
Ama sonraki günler full. Dört gün sonra bakarlar sol göz kurumuş, götürüp hücresine atarlar. Nasıl uyku... Bitmiş pireymiş kimin umurunda?

AÇ Bİ İLAÇ

Henüz dalmıştır ki sarsar kaldırırlar. Açlıktan midesi yapışmıştır sırtına..
Yine o Emniyet amiri ve yine o yüzbaşı. “Konyalı'ya yemek söyledik” derler, “ifadeni imzala da git otur sofraya!”
Akılları sıra tongaya bastıracaklar. Reha “mecmua çıkarmak için arkadaşlarımı çağırdım” diyor onlar, “kurduğum gizli cemiyetin mensupları ile o gece hafi bir toplantı yaptık” yazdırıyor.
- Eğer benim ifadem alınacaksa karışmayın, siz yazdıracaksanız kendi imzanızı atın altına!
- Mutena odayı unutma, bak tıktırırım bir daha!
- Ne duruyorsun? Korkutacağını mı sandın?
- Tabutluktan başka usullerimiz de var. Biz adamı öttürürüz icabında...
- Eğer laf alabileceğinizi bilseniz bunu yapardınız çoktan.
Emniyet müdürü yılışır. “Hadi ama çok uzattın, yemeğini soğutma!”
- Söyleyin çöpe atsınlar, zaten şu an itibariyle açlık grevine başlıyorum. Haberiniz ola!
MI ACABA?
Açlık grevi ilk günlerde zor gelir ama sonra alışır gider, ekmek su aramaz. Bir gün ona acıyan polis “yemeden olmaz ama” der “ölür gidersin burada!”
“Bana iyilik edeceksen olup biteni babama anlat!” Para uzatır. “Koy onu cebine insanlık ölmedi daha!”
İhtimal babasına ulaşmıştır. Bunu hisseder ve üste çıkar. Tutuklanması hukuksuzdur. Bir insan neyle suçlandığını bilmelidir en azından. Şimdi o sorar savcıya.
Ama adam kaşarlıdır, ifadeyi zapta geçirirken çaktırmadan tahrifat yapar. Reha bunları tek tek bulur ve sildirir, yeniden kapışırlar.
Savcının söylediklerine bakılırsa diğer tutuklulara dilediklerini imzalatmıştırlar. Arkadaşları onun kadar yürekli çıkmamıştır anlaşılan.
O gece uzun uzun düşünür, bir ses “dayan” derken öbürü “kendini kurtarmaya bak” diye fısıldar “şakası yok, darbenin cezası idam!”
Ne çirkef dünya... Kurtulmak istiyorsan salla arkadaşına! Hem böyle diren diren nereye kadar?
Pes etmeye niyetlenmiştir ama sorgu hakiminin karşısına çıkınca diklenesi tutar “asın beni” der, büyük bir kararlılıkla.
Bu defa savcı alttan alır, onun dediklerini yazdırır kağıda. Reha bu ifadeye de imza atmaz, değiştirilebilir kaygısı ile (ki değiştirilmiştir) uyduruk bir şeyler karalar.
(Mahkemede imzasının sahte olduğunu açıklayacak, bu kurnazlığı temyiz yolunda büyük puan kazandıracaktır ona.)
Bir ara hanımı ziyarete gelir. Reha direk Yüzbaşıyı gösterir “Güntekin” der “bu adam bana işkence ettiriyor!”
Hanımı öfke ile fırlar gözleri ateş saçmaktadır adeta. Yüzbaşı afallar “yalan” diye bağırır, “görüşme bitmiştir tamam.”
- Gel öyleyse, tabutluğun yerini göstereyim sana!
- Tamam dendi uzatma!
Ve Türkkan ailesi topyekun hücuma geçer. Dahiliye vekili yakınlarıdır zira. Annesi Savcı Alöç'ün odasına dalar, masasını yumruklar “bunu yanına koymam!”

HİÇ YOKTAN

Daha kuruyan göz meselesi vardır ki başlarına iş açacaktır anlaşılan. Reha'yı sinsice öldürmek için ne gerekiyorsa yapar, veremli bir mahkumun yatağına yatırırlar. Kah bodruma indirir akreplerin arasına atar (ki Müteferrika derler oraya), kah komünistlerle birlikte kapatırlar. Temmuz sıcağında suyu kesilir, garibim heladaki taharet musluğundan yudumlar.
Ama öldürmeyen Allah öldürmez. Reha işkence izlerini mahkemeye göstermekte kararlıdır bileğinde kabukları sürekli kanatır ve yaranın taze kalmasını sağlar.
Nihayet dava günü gelir.
Heyet-i hakime ve müddeiumumi (savcı) girer yerlerine otururlar. Savcı onunla uğraşan yüzbaşıdır bizzat, cübbe değiştirmiştir o kadar. Alayına idam istemektedir hem üstüne basa basa...
Hakimler arasında bir de general vardır Ziya Paşa!
Sıra Reha'nın ifadesine gelir, söylemediği cümleleri duyunca ayağa fırlar. Hakim tokmağı vurur, “atarım ha!”
Avukat tutmalarına izin verilmemiştir, hukuk kitaplarını da elinden alırlar. Sonraki celselerde avukat izni bağışlar ama onları da konuşturmazlar. İtiraz eden dışarıya!
Amir ve savcı direncini çözmek için sinir harbi başlatır. Mesela o gece Reha'nın yanında sarışın bir çocuğu falakaya yatırtırlar. Biri yorulur diğeri alır. Seyretmek daha yıpratıcıdır. Öyle ya dayak dediğin yiyinceye kadar!
Bir celsede savcı “bunlar nezarethanede ihtimamla ağırlandılar” deyince Reha dayanamaz “emniyette emniyette olmadık asla!”
Ve bir istida uzatır, dava dosyama koyun! Koymazlar.
- Askeri Usul Kanununun filan maddesine aykırı davrandınız. Madem öyle reddettiğinizi geçirin zapta!
İş inada binmiştir içlerinden biri kulağına fısıldar “bak kaçmaya kalktı der, sırtına sıkarız haberin ola!”

GECİKEN ADALET...

Heyet-i hakime yukarıdan emir almış olmalıdır ki o gün farklı davranırlar. İsmet Rasin'in avukatı Kenan Öner'in savunması belagat klasiğidir adeta.. “Eğer adalet işkenceden bahsedilirken burun kıvırıp başka tarafa bakmaksa....”
Reha “bu dava kanunsuz ve usulsüz başlamıştır” der, heyeti nazilere faşistlere benzetmekten korkmaz. Savcıya vatan haini ve müfteri diye hitap eder hatta!
Neticede Zeki Velidi Togan 10 yıl yer, Nihal Atsız 6, Reha ise 5 yıl beş ay...
Askeri cezaevi ayrı alemdir, daracık koğuş, hırsızı katili, sağcısı solcusu kucak kucağa...
Kış sert geçer, soba moba arama...

Reha temyize baş vurur, peşlerini bırakmaz.
O güne kadar CHP hep tek başına seçime girmiştir, bu defa (1946) DP vardır karşılarında. Paşa her ne kadar “açık oy gizli tasnif” gibi ucube bir usulle kendini garantiye aldıysa da adımını ölçülü atar. İçerideki Türkçüler Menderes'e yarar mı? Yarar valla...

Ve n'olursa olur, Askeri Yargıtay kararı bozar.

Bir anda kapılar açılır. İçerdekilerle vedalaşır, dışardakilerle kucaklaşırlar.
Hatıralarımı hislerime kapılmadan yazabilmek için on sene bekledim diyen Reha Oğuz (1955'te Tercüman Gazetesinde Tefrika edilmişti) CHP zulmünden uzaklaşmak için gurbete katlanır, ver elini Amerika...
Orası ayrı hikâye, bir başka yazıya...
ARSA MESELESİ Mİ?

Reha Oğuz'un babası Halid Ziya Türkkan bir İstiklal harbi gazisidir. Eski bir haritacıdır, Tapu Kadastro teşkilatını o kurar. Milli Şefimiz iktidar yıllarında Beşiktaş sırtlarındaki yarım kalmış Taşlık Camisinin arazisine göz koyar. Arsa önce Vakıflara aktarılır, sonra haraç mezat İnönü'lere satılır. Paşa bununla da kalmaz önünün park yapılmasını arzular. Gelgelim Tapu Kadostro Müdürü Halid Ziya istifası cebinde dolanan gözü kara bir adamdır, vazifede bulunduğu müddetçe yolsuzluğa alet olmaz.
anadoluhaber

İhsan Dağı
Zaman Gazetesi
Kemalizm'in en büyük icadı
02 Şubat 2010

Kemalizm'in en büyük icadı bu: 'iç düşmanlar'. İcat etmekle kalmadılar, yıllarca bir kontrol ve yönetim tekniği olarak mükemmeliyet derecesinde kullandılar da.

'Toplumsal'ı dışlamak, katılım ve paylaşım taleplerini bastırmak için 'iç düşmanlar' icat etmek kadar akıllıca bir iş olamazdı. Böylece 'iktidar tekeli' kurmak da topluma karşı top, tüfek kullanmak da meşru hale gelebiliyordu. Kemalizm'i hor görmeyin; sahipleri hakikaten çok maharetliymiş. Bu buluşları sayesinde Dersim'de katliam yapmak, darbelerle hükümet devirmek, meclisi kapatmak, başbakan asmak suç olmaktan çıkmış. Köylüye dışkı yedirmek de serbest, başörtüsü yasaklamak da, 'sözde vatandaş' deyip halkı bölmek de... Hepsi, iç düşmanlara karşı 'koruma kollama' görevinin bir parçası. Dolayısıyla, Balyoz planları yapıp cami bombalayacak askerî personelin künyesini çıkaranları suçlayamazsınız: 'İç düşmanlar' cuma vakti camide toplanıyorlarsa Balyozcular ne yapsın?

Halk 'iç düşman' olunca halkın yönetimi, yani demokrasi de olmazdı tabii. Demokrasi, yönetimi düşmana, yani halka kaptırmak anlamına geliyordu. Şimdilerde sivil vesayet dedikleri de bu: 'Aman halk egemenliği mi kuruluyor ne?' Maşallah ulusalcı Kemalistlerin o kadar çok iç düşmanı var ki! Gayrimüslimler, dindarlar, Kürtler, liberaller... Halkın yarısından fazlası düşman. 'Çoğunluk diktası'ndan korkuyorlar, çünkü halkın çoğunluğu 'iç düşman'!

Artık bir nefes alıp Kemalistlerin kurduğu bu 'iç düşman kafesi'nden çıkalım. Normal bir ülkede 'iç düşman' olmaz. Bu bir nefret söylemi; ayrımcılık, bölücülüktür. Düşmana karşı şiddet kullanırsınız. Toplumlar ise hukukla yönetilir. 'Düşman', askerî terminolojide bile 'sivil' değildir; düzenli veya düzensiz, ama silahlı birliklerdir. Savaş halinde bile 'düşman devletin halkı' masumdur, dokunamazsınız. Savaş hukuku silahsız 'sivil halk'a dokunmayı, yok etmeyi 'savaş suçu' sayar.

Bizim Kemalist-militarist düzen ise kendi vatandaşlarını 'iç düşman' ilan etmekten çekinmedi. Farklı etnik ve dinsel kökene sahip olmak, dinî hassasiyetler taşımak, hatta anti-Kemalist olmak yeterli görüldü 'iç düşman' olarak tasnif edilmek için. Düşmanlık bir savaş jargonudur. Demokratik bir hukuk devletinde iç düşman yoktur, eşit yurttaşlar vardır. Ha, bunlar arasında hukukun suç saydığı fiili işleyenler çıkabilir. Bunlar da düşman değil, suçludurlar. Mahkum olurlarsa cezalarını çekerler.

Halkın neredeyse yarısından fazlasını 'iç tehdit' ilan ederek ne barış kurabilirsiniz ne de güvenlik yaratabilirsiniz. Her ne kadar bu söz 'tehdit'leri ortadan kaldırmak için icat edilmiş gibi görünse de tam tersi bir sonuç verdiği ortada: Kendi halkıyla sürekli ve topyekun bir savaş halinde olan bir devlet 'güvenlik' üretebilir mi? Hayır. Ama bir şey üretiyor; o da otoriter, baskıcı, oligarşik bir rejim.

Sonuç da budur zaten, amaç da.

Herkesin herkesi düşman bildiği ortamdan 'devleti kurtarmak' adı altında ve 'düşman tarafları' bastırmak kamuflajıyla 'iktidar' üretecek tek odak, Kemalist-militarist yapıdır.

Türkiye'nin yakın tarihi toplumu iç düşman olarak görenlerin 'oyunları'yla doludur. Bu oyunları bozmanın yolu etrafımızda 'iç düşmanlar' değil, eşit vatandaşlar görmektir. İç düşman lafı bir yönetme tekniği, halkı yamultma stratejisidir.

Başbakan Erdoğan 'iç tehdit, düşman olmaz' demiş TRT'de Enine Boyuna programında. Doğru söylemiş. Halkı bölen, ötekileştiren ve hatta düşmanlaştıran bu kavram üzerine bina edilen 'Milli Güvenlik Siyaset Belgesi' de yenilenecekmiş. Geç olsa da iyi haber bu.

28 Şubat'tan 27 Nisan'a, Balyoz'dan Kafes'e bütün kirli eylemlerin ve planların gerisinde hep bu kavram yatıyor. Türkiye'nin normalleşmesi 'iç düşman' edebiyatını tedavülden kaldırmaktan geçiyor. Toplum da Kemalistlerden kendine bulaşan bu garabetten kurtulmalı. Ne Aleviler iç düşman, ne Kürtler, ne dindarlar, ne gayrimüslimler ve ne de Kemalistler...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Mar 06, 2010 2:12 am    Mesaj konusu: Şu Vahim 'İktisadî Tablo'nun İşaret Ettiği 'En Acil İhtiyaç' Alıntıyla Cevap Gönder

Şu Vahim “İktisadî Tablo”nun İşaret Ettiği “En Acil İhtiyaç” Nedir?

Ertuğrul Horasanlı



TÜİK’in tespitlerine göre TÜRKİYE’DE 2008’in ikinci yarısından sonra büyüyen işsizlik oranı 2009 yılı başlarında yüzde 16’yı aşarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Bu oranla Türkiye işsizliğin dünyada en yüksek olduğu 5 ülke arasına girdi. Bundan önceki TÜİK anketinde ise bu rakam ancak yüzde 13.1’e gerilemiş görülüyordu. Ancak. Türkiye İstatistik Kurumu, 2009'da işsizlik oranının yüzde 14,0 olduğunu Türkiye genelinde geçen yıl işsiz sayısı 3 milyon 471 bin kişiye yükseldiğini açıkladı.

Bu rakamlar “resmî” rakamlar...

“Resmî”, yani güvenilir değil... Durumu bütün çıplaklığıyla anlatmaktan ziyade, örtmeye, kabul edillebilir ölçeklerde olduğunu göstermeye çalışan rakamlar...

Kriz nerede patladı?

ABD’de...

Peki ABD’nin resmî işsizlik rakamı ne?

Kasım 2009 verilerine göre yüzde 10.2..

Türkiye’nin ve dünyanın iktisadî verilerini en dikkatli takip eden ve en iyi analiz eden nadir iktisatçılarımızdan biri olan sayın İlhan kesici bu durumu şöyle açıklıyor:

- "Ekonomik anlamda Azrail ABD’de dolaşıyor, ölüler Türkiye’de çıkıyor" (1) (Meclis Genel Kurulu’nda 2010 bütçesi üzerinde CHP grubu yaptığı konuşma)

***

Biz yine TUİK’in resmî verilerine dönelim...

Bu rakamlardaki asıl mesele genç issizler....

Genç nüfustaki işsizlik. Zira 18-25 yaş arası işsizlik oranı yüzde 25’in üzerinde. Yani dört gençten en az biri işsiz. Ülke genelinde hiçbir sosyal güvencesi olmayan yoksullara devlet tarafından verilen Yeşil Kart sayısı da 10 milyonu aşmış vaziyette...

“Şeytan Ayrıntıda gizlidir” denir ya...

“Gerçek” de öyle...

Şimdi TUİK’in resmî rakamlarının ayrıntısına inerek Türkiye’nin iktisadî tablosundaki saklanmaya çalışılan gerçeğin fotoğrafını çekmeye çalışalım...

TUİK'e göre, 2009 yılında çalışma çağındaki nüfus 914 bin kişi artarak, 51 milyon 686 bin kişiye ulaşmış..

Bu ne demek?

Bir iş bulsa çalışabilecek durumda olan, eli iş tutabilir durumda 51 milyon 686 bin kişimiz var...

Peki bunlardan kaçı şu anda çalışıyor?

21 milyon 277 bin...

Kabaca çalışıabilir durumdaki 51 milyon 686 bin kişimizden ancak, 21 milyon 277 bin kişimize iş bulabilmişiz...

Bu rakamı kabaca değerlendirecek olursak...

Gerçek işsizlik oranı yüzde ellinin üstünde...

Bunların içinden iş bulsa bile çalışmak istemeyecek ev hanımı, ev kızı, zengin çocuğu, öğrenci, asker gibi olanları bilip de düşşek bile vaziyetin vahim olduğu açık.....

Ne yüzde 14’dü?

En iyimser tahminlere göre yüzde 28...

***

Köylerde ziraate elverişli topraklar, hayvancılığa elverişli meralar bomboş dururken şehirleşme oranı çıkmış yüzde 75’e...

Mehmet Altan’ın zil takıp oynaması lâzım ama, bu rakamlar bile onu kesmiyor... İlle de kırsal nüfus yüzde 10’un altına düşmeliymiş...

Niye koçum?

“Çünkü evropa'da durum” buymuş...

Yahu ,sen bu kadar işşsiz nüfusa şehirlerdeki hangi iş kollarında nasıl iş bulacaksın bir de onu söylesen...

Şehirlere yığılmış bunca vasıfsız çiftçi köylü ne üretecek? Ne tüketecek?

Köyler şehire bu hızla akarsa karnımızı nasıl doyuracağız?.

Bunun gibiler “büyük ekonomi bilgini” pozlarında hergün TV ekranlarında boy göstermiyor mu?

İnsan sabır taşı olsa çatlar bunca hödüklük karşısında...

***

Tabii, bir de istatistiklerde işsiz değil de “işli” gösterilenler var... Kaçak işçiler sigortasız, kayıtsız kuyutsuz günübirlik istihdam edilerek, asgarî ücretin bile altında bir ücrete razı olarak günü kurtarmaya çalışanlar...

Sonra onlardan daha şanslı takım sigortalı ama asgarî ücretli olarak istihdam edilenler...

Bunlar hakkında sayın Kesici, bakın Meclis kürsüsünden ne demiş:

[Başbakan Erdoğan’ın, 2002 yılı seçimlerindeki "çay-simit’ hesabını da hatırlattı. 5 kişilik bir ailenin günde üç öğün olmak üzere aylık masrafının 2002 rakamlarıyla 180 milyon lira olduğunu aynı dönemde asgari ücretin ise 184 milyon lira olduğunu söyleyen Kesici, Başbakan Erdoğan’ın bu hesaptan yola çıkarak "Allah’tan korkunuz yok mu, vicdanınız, insafınız yok mu?" dediğini belirtti. Kesici, 2009 rakamlarıyla ise yine 5 kişilik bir ailenin çay-simit masrafının 900 lirayı bulduğunu, asgari ücretin ise 546 TL olduğunu ifade ederek, "Sayın Başbakan’ın sorusuyla soruyorum: Sizin Allah’tan korkunuz yok mu? Sizin vicdanınız yok mu?" diye konuştu.] (2)

***

İşin "fakir fukara, garip guraba" kısmındaki tablo bu iken, tamamı “3000 aile”(3)den ibaret olan TÜSİAD’çı zengin kısmı -ki değerli araştırmacı Mahmut Çetin bunlara "Boğazdaki Aşiret” ismini veriyor- (4) ise bu krizde servetlerine servet katmışlar:

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri 31 milyar dolarlık ve yüzde 55 artışla, 87 milyar dolara çıkmış. 31 Milyar dolar...

31 Milyar dolar, yaklaşık 46,5 milyar Tl...

Asgari ücrert ne kadar oldı?

Net 576,57 Tl...

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri ne ilave ettikleri 46.5 milyarlarlık Bu vahim rakam...

Şayet asgari ücretle iş bulabilseler yaklaşık 7,5 milyon kişinin bir yıllık alın teri göz nuruna denk...

TC ne idi?

“Demokratik, laik. SOSYAL bir HUKUK devleti”...

Laikliğin ve demokratikliğin bütün tanımları içinde gizli bir vicdansızlık unsuru olduğu malûm da...

Vicdansızlığın bu kadarını, “SOSYAL HUKUK DEVLETİ” tanımının hiçbir şekline oturtup yediremezsin...

Ayrıca "vicdansızlık" bundan ibaret de değil:

[Süleyman Yaşar, rakamları veriyor (Taraf, 1 Mart): "Türkiye'nin en yoksul yüzde 5'inin ödediği tüketim vergisi yükü, en zengin yüzde 5'inin ödediğinin iki katı... OECD üyesi 30 ülke içinde Meksika'dan sonra gelirin en adaletsiz dağıtıldığı ikinci ülkeyiz." Toplanan vergilerin yüzde 70'e yakını tüketim üzerinden, yani halktan toplanıyor. Dahası, devlete ödedikleri vergileri bizden topluyorlar. Dünyanın en pahalı enerjisini tüketiyoruz, en pahalı suyunu içiyoruz..] (5)

Peki bu değirmenin suyu nereden geliyor:

[Türkiye’nin AKP iktidarı işbaşına geldiği 2002’de toplam 129.5 milyar Dolar olan dış borcu 7 yılda yüzde 112 oranında artarak 273 milyar Dolara ulaştı.

Türkiye brüt dış borç stoku, 2009 yılının üçüncü döneminde (Temmuz–Ağustos–Eylül) bir önceki döneme göre yüzde 1,8 artarak 273,5 milyar dolara çıktı.

Hazine Müsteşarlığından yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin brüt dış borç stoku 2009 yılının ikinci çeyreğinde (Nisan–Mayıs–Haziran) 268,6 milyar dolar idi.

2009 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla, özel sektör borçlarının toplam dış borç stoku içerisindeki payı 176,3 milyar dolar ile yüzde 64,5 ve kamu kesimi borçlarının payı 83,5 milyar dolar ile yüzde 30,5 oldu. Merkez Bankası borçlarının toplam borç stoku içerisindeki payı ise 13,6 milyar dolar ile yüzde 5 olarak belirlendi. Kamu idarelerinden oluşan Merkezi Yönetim dış borç stoku, 2009 Eylül sonu itibarıyla 74,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.] (6).

86 Yıllık Cumhuriyet tarihi ile bu tarihin son 7 yıllık dönemi olan AKP iktidarı sonucunda halkın ve ülkenin ne hale getirildiğini bu vahim iktisadî tablodan bile okumak mümkünken...

Hal⠓çağ atlattık, zıplattık, hoplattık, ekledik katladık” nutuklarıyla işi götürebileceklerini sanıyor ya Ankara’nın egemenleri...

Artık "toplu" olmadıkça gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamayan intiharlar, cinayetler, gasplar taciz ve tecavüzler ile boşanmalar, sokağa terkedilen çocuklar, çığ gibi büyüyen fuhuş belası... Çöken ahlâk, tükenen umutlarıyla 72,5 milyonluk koca bir ülkeyi medya hipnozlarıyla da olsa daha fazla “idare” edebilmenin mümkün olamayacağı yere, boğaz akıntısında dümeni kilitletmiş dev bir gemi gibi sürüklendiğimizi farkeden az sayıda ilim irfan sahibi insan dışında kimse bu gidişin gidiş olmadığını ne görüyor ne de söylüyor...

Söz konusu iktisadî tablonun vehameti, sadece iktisadî alanla ilgili değildir...

Bu tablo bir insanı insan, bir toplumu toplum, bir devleti devlet, bir milleti millet yapan bütün unsurların hızla yokolduğu ve her yönüyle dehşetli bir kaosa doğru hızla sürüklendiğimizin açık işaretlerini de taşımaktadır.

Hızla yaklaşan bu kaostan “yeni bir düzen” çıkarabilecek bir fikir, bir lider ve bir kadro bu ülkenin en acil ihtiyacı haline gelmiştir...

Dipnotlar:

1- Kaynak: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2262

2- Agk.

3- "3000 Aile" tabiri Salih Mirzabeyoğlu'na aittir.

4- Sayın Mahmut Çetin'in Boğazdaki Aşiret isimli eseri http://www.kitapyurdu.com sitesinde şöyle tanıtılıyor:

"Boğazdaki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi'nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi yer yer de Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukları, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! Şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller..

Kimlerin kimlikleri. Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar!

Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardı.”

5- Nakleden: Ali Bulaç, “Zenginler, orta sınıf ve yoksullar”, Zaman gazetesi.

6- Odatv


Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

'3 GÜNDÜR AÇIZ SAYIN BAKANIM'

26 Mart 2010 18:09
Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir'in yanına gelen 5 çocuk annesi, 3 gündür aç susuz yaşadıklarını belirterek, eşine iş istedi.

SAMSUN- Hem kendilerinin hem de çocuklarının mağdur durumda olduğunu anlatan Şerife Akbulut, Bakan Demir'den yardım beklediklerini söyledi.

Halk günü toplantısını Cuma namazının yaklaşması nedeniyle sonlandırmaya hazırlanan Mustafa Demir, bir köşede bekleyen Şerife Akbulut isimli kadına ''Ne istemiştiniz" diye sordu. Bunun üzerine ayağa kalkıp sıkıla sıkıla bakanın yanına gelerek kısık sesle derdini anlatmaya çalışan Akbulut, maddi bakımdan zor durumda olduklarını ve 3 gündür yiyecek ekmek bulamadıklarını ve askerde olan çocuğuna harçlık gönderemediğini söyledi.
Haber10

Televizyonda sürpriz röportaj!
"Bizi başaşağı kanalizasyon kuyusuna sarkıtıyorlardı!"
01 Nisan 2010 Perşembe, 00:29:29

İki yönetmen ve iki sinema oyuncusuyla sinema ve siyasetin tartışıldığı Balçiçek Pamir’le Karşıt Görüş’e damgasını vuran sürpriz bir röportaj oldu. Oktay Kaynarca ile Lale Mansur’un Başbakan Erdoğan’ın “açılım kahvaltısı”nda tartıştıkları “Kürtlere ayrımcılık yapılıyor mu yapılmıyor mu?” ile ilgili olarak Diyarbakırlı bir işadamı olan ve yakın geçmişte bir cinayete kurban giden Selim Dindar’ın Balçiçek Pamir’le hayatını kaybetmeden evvel yaptığı bir röportaj ilk kez günışığına çıktı. Dindar söz konusu röportajda Pamir’e 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadığı işkenceleri anlatıyor ve üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen zaman zaman gözyaşlarına boğuluyor. Dindar’ın kendilerine uygulanan işkencelerle ilgili söyledikleri şöyle: “Koğuşta zaten zor şartlardaydık. Havalandırmaya çıkmak istemezdik, tuvalet kuyruğuna girerdik çünkü havalandırma bir başka yoğun işkenceydi. Bizi baş aşağı kanalizasyon kuyularına sarkıtırlar, nefessiz kalana dek orada tutarlardı. Çıktıktan sonra da sırtüstü betona yatırırlar, bacaklarınızı 15 santim yukarı kaldırıp öyle durmanızı isterlerdi. Tabii kimse uzun süre o şekilde kalamazdı. Ayağınız yere değdiği anda da dayak başlardı. Elimin üzerinde kaç kez sigara söndürüldüğünü anımsamıyorum bile. Yapılmak istenen insanların kimliğini, kişiliğini yok etmekti. Ölmeyi isterdiniz. Nitekim kendini yakanlar oldu. Ama ölmek bile o kadar kolay değildi. Bu yaşıma geldim, işim, çevrem, çoluğum, çocuğum oldu. Hala işkence lafını duydum mu kendimi tutamıyor, herkesin önünde ağlıyorum.”
habertürk

ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA
Fatih Aydın
01.04.2010

ÇOK GENÇTİ CEZAEVİ AVLUSUNA GİRERKEN…

1907 yılının başlarında Edirne’de dünyaya gelmişti, yüzbaşı çocuğuydu, babasının tayinleri nedeniyle ilden ile dolaşarak okudu, ilkokul öğretmeni oldu. Çocuklara alfabe öğretmek ile sınırlı kalmadı, toplumsal sorunlarla da ilgilenmek istedi, istemekle kalmadı, ilgilendi de…
Henüz 25 yaşındaydı geniş cezaevi avlusunun ortasından yürüyüp, üstüne yıkılacakmış gibi eğik duran surların arasından geçip rutubet kokan koğuştan içeri adımını attığında. Sinop cezaeviyle tanışmıştı Sabahattin Ali. Karadeniz’e tepeden bakan, ama içindekinin denizi göremediği Sinop cezaevi dökülüverdi dizelere;
“dışarıda deli dalgalar / gelir duvarları yalar / seni bu sesler oyalar / aldırma gönül aldırma.
Görmesen bile denizi / yukarıya çevir yüzü / deniz gibidir gökyüzü / aldırma gönül aldırma.”

Bir arkadaş toplantısında okuduğu şiirin dalkavuklar tarafından Atatürk aleyhine değerlendirilmesinin bedelini 1 yıllık Sinop cezaevi zorunlu ikametiyle ödedi Sabahattin Ali.
Cezaevinden çıktıktan sonra da devlet yakasını bırakmayacak, öğretmenlik yapmasına izin verilmeyecekti.

TOPLUMSAL EŞİTSİZLİKLERİ DERT EDİNMİŞTİ…

2. Paylaşım Savaşı sonrası, baskıcı tek parti rejiminin farklı düşüncelere toleransının sıfırlandığı bir süreç yaşanmaktaydı. En küçük kıpırdanışın, farklı bir soluk alışın dahi komünistlikle suçlandığı ve ezildiği günlerde Sabahattin Ali ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini anlatmak yolunu seçti. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte Makro Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa dergilerini çıkardı. Bu dergilerin sırasıyla “Paşa ismini taşımaları ve bu yolla İsmet Paşa’ya hakaret ettikleri gerekçesiyle” kapatıldı. Sabahattin Ali’ye yeniden cezaevi yolu göründü.

Genç yazar uğradığı haksızlıklara bir makalesine serpiştirdiği cümlelerle isyan ediyordu;
“Çalmadan çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Kısa yaşamının devamında aklının ucundan geçirmediği boyutta “tehlikeler” yaşatılacaktı Sabahattin Ali’ye, hatta yaşama hakkını gasp edecek boyutta tehlikeler…

TOPLUMCU YAZAR İDİ, TOPLUMCU ŞAİR İDİ…

Devlet beyinlere tek tip elbise giydirmeye kararlıydı, beynini tek tip elbiseye uydurmayan, sistemi eleştiren komünist ilan ediliyor ve ilanı takiben “yok etme” süreci başlatılıyordu.
41 yıllık yaşamına üç roman, onlarca hikaye, onlarca şiir sığdırıverdi Sabahattin Ali. Henüz 30 yaşındaydı ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf”’u tamamladığında. Romanın kahramanı Yusuf küçük yaşta anasız babasız kalmış, ilerleyen yıllarda köylü Yusuf kent yaşamının getirdiği yozlaşmalara direnmişti. “Kürk Mantolu Madonna” da ise psikolojik değerlendirmelerin ağırlık kazandığı hüzünlü bir aşkı işlemişti.
Romanlarında, hikayelerinde, şiirlerinde sol ve muhalif bir duruşu sezinlemek mümkündü, bütün yazdıklarını da bu duruşun çevresinde dolaştırdı. Ancak, devletin onu nitelediği ideolojik kalıplama içinde de olmadı hiçbir zaman.
Günümüzün bazı sanatçıları! gibi başbakanın karşısında ceket ilikleyip “açılım sofralarında” kuyruğa da girmedi, “sanatçı sistem muhalifidir” duruşunu cesurca sergiledi.

TOPLUMCU OLMANIN BEDELİ AÇLIKTI, ÖLÜMD܅

Henüz 25 yaşında işkencelerle, sorgularla, cezaevleriyle tanışan, öğretmenlik hakkı elinden alınan, eserleri yasaklanan Sabahattin Ali çaresizlik içinde kıvranıyor, kırgınlığı dizelere dökülüyordu;

“Başım dağ saçlarım kardır / deli rüzgarlarım vardır / ovalar bana çok dardır / benim meskenim dağlardır / şehirler bana bir tuzak / insan sohbetleri yasak / uzak olun benden uzak / benim meskenim dağlardır.”

Sabahattin Ali işsiz ve parasız kalmıştı, sisteme muhalif olmanın daha farklı bedeller ödemeyi gerektireceğini de hissetmişti, çok sevdiği ailesini, sevgili kızı Filiz Ali’yi bırakıp gitmeliydi, canını kurtarmalıydı “sıfır tolerans” ülkesinden. Devletin derinliklerinde yargılandığından; kimseler duymadan, bilmeden ölümle cezalandırıldığından haberi yoktu 41 yaşındaki toplumcu edebiyatçının. Doğduğu yere yakın bir yerlerde balta darbeleriyle son verildi yaşamına, bir katil bulundu, yargılandı, mahkum oldu, af edildi, gizli görevine döndü yeniden. Ya bu suçu organize edenlere, toplum için sanat yapan birilerine tahammül edemeyenlere, “yok etme” hakkını kendinde görenlere ne oldu?

Hiçbir şey, hiçbir şey! Ya da Abdi İpekçi’yi, Uğur Mumcu’yu, Hrant Dink’i ve daha nicelerini yok etme hakkını kendinde görenlere olanların aynısı oldu. Ne mi oldu? Tetikçiler yargılandı, derin devlet organizasyonları ise sürüyor hala…

Filiz Ali vardı ya, hani küçücük kız, Sabahattin Ali’nin sarılıp da, öpmeye doyamadan vedalaştığı, şimdilerde 60 yaşını aşmış kızı. Geçtiğimiz günlerin gazetelerinin baş sayfasına büyük fotoğrafla manşet olmuş elinde babasının resmi, babasının “tanıdığı katilini” arıyor, yanında Abdi İpekçi’nin, Uğur Mumcu’nun kızları…

Sabahattin Ali’nin “Hapishane Şarkısı” nın dizelerini mırıldanıyorum resme bakarken;

“Göklerde kartal gibiydim / kanatlarımdan vuruldum / mor çiçekli dal gibiydim / bahar / bahar vaktinde kırıldım / yar olmadı bana devir…

Odatv.com

Taraf'ın sürmanşetinde şok iddia



İran sınırına 10 km mesafedeki Van'ın Çaldıran İlçesi'ndeki bir tarlada ölü bulunan lise öğrencisinin babası askeri suçladı.


İran sınırına 10 km mesafedeki Van'ın Çaldıran İlçesi'ndeki bir tarlada ölü bulunan lise öğrencisinin babası askeri suçladı: Oğlumu sırtından vurmuşlar. O daha çocuktu.

Van'ın Çaldıran İlçesi'ne bağlı Hangedik Köyü'nde Mehmet Nuri Tançoban isimli bir gencin askerler tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yapılan otopside Tançoban'ın ölümüne ateşli silah çekirdeğinin neden olduğu belirlendi.

İran sınırına 10 kilometre mesafede bulunan Hangedik Köyü'nde yaşayan Çatak Anadolu Lisesi 1'inci sınıf öğrencisi Mehmet Nuri Tançoban'ın cesedi, köyün dışındaki tarlada bulundu. Askerler tarafından alınan cenazeyle birlikte Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne giden baba Cafer Tançoban, askeri suçladı. Baba, şunları anlattı: "Oğlum Mehmet Nuri ile arkadaşları köyden 2 kilometre uzakta olan tarlaya gitmişler. Bu esnada Alaköy Karakolu'nda görevli askerleri gördüklerinde korkup kaçmışlar. Askerler oğlumu sırtından vurmuşlar. Olayı gören dört köylüyü de (M. Şirin Tançoban, Metin Tançoban, Ayhan Bozkaya, Erhan Tançoban) gözaltına aldılar. Oğlum, daha çocuktu. Bir oğlum da İzmir'de asker."

Ateşli silahla vurulmuş

Mehmet Nuri Tançoban'a Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yapılan otopside ölüm sebebi olarak ateşli silah çekirdeğinin yol açtığı iç kanama gösterildi.

Bu arada hastane önüne gelen BDP'liler adına açıklama yapan İl Başkanı Av. Cüneyt Caniş de İran sınırında son bir yıl içinde kaçakçılık iddiasıyla 30 vatandaşın öldürüldüğünü söyledi.

TARAF-1 Nisan 2010

GATA'da öyle skandallar yaşanmış ki...

Uzun yıllar GATA'da görev yapan ve 'Paşaların doktoru' olarak anılan Prof. Dr. Ahmet Alper gözyaşları içinde "GATAKULLİ"leri anlattı...

Ergenekon ve Balyoz sanığı komutanların tedavi süreçleri yüzünden tüm dikkatlerin üzerinde toplandığı GATA'da uzun yıllar görev yapan Prof. Dr. Alper, çarpıcı bir açıklamada bulundu: "Doktor da olsanız komutanın emrine uymak zorundasınız. Önce asker sonra doktorduk"

Prof. Dr. Ahmet Alper, 17 yaşından 50 yaşına kadar 33 yıl Silahlı Kuvvetler'de kalmış. İstanbul Askeri Fakülte Yüksekokulları birincisi olarak mezun olmuş Tıp Fakültesi'nden. Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde (GATA) 1980'de İç Hastalıkları ve Gastroentoloji İhtisası'nı tamamlamış, Erzurum Mareşal Çakmak Hastanesi'ne binbaşı rütbesiyle, gastroentoloji uzmanı olarak tayin edilmiş. 1982 yılı sonunda GATA Gastroentoloji Kliniği'ne müşavir uzmanlık kadrosunda görevli olarak çağrılmış, 1986'da doçent, 1990 yılı sonunda da profesör olmuş.

TSK'nın "kudretli" generalleri, Kenan Evren, Doğan Güreş, Güven Erkaya, Fevzi Türkeri, Vural Beyazıt, Necip Torumtay gibi isimlerin doktorluğunu yapmış. GATA'yı yakından tanıyor diye kapısını çaldık, bir doktor olarak tanık olduğu YAŞ mağdurlarının tüyler ürperten dramlarını ondan dinledik. Özellikle Ergenekon Soruşturması'nda ismi gündeme gelen komutanların tercihine mazhar olan GATA'nın "sihrini" anlamaya çalıştık. Prof. Dr. Ahmet Alper GATA ile ilgili bugüne kadar hiç yapılmamış tespitleri, açık yüreklilikle yaptı, yıllarca yaşadığını tek cümle ile özetledi: Önce askerdik, sonra doktor....

GATA'da nasıl bir yapılanma var, askeri hiyerarşinin etkileri nasıl hissediliyor?

GATA'daki yapılanma 1998 yılından sonra çok daha farklı hale gelmiştir. GATA'da 1998 yılına kadar sadece tümgeneral rütbesinde doktorlar komutandı. 1998 yılından sonra "doktorlar komuta işleriyle uğraşmasın, onlar doktorluk yapsınlar, komuta işlerini korgeneral rütbesinde bir general yürütsün" diye ayrı bir kadro açıldı. GATA komutanı korgeneral sınıfında, doktor olmayan bir generale devredildi. Askerliğin genel yapısı itibariyle, hiyerarşik sistem içinde bağlı olduğumuz komutanın emrine "emredersiniz" diye uymak zorundasınız. Askerlik de kuraldır, komutanın verdiği emir yapılır, itiraz da edilirse ondan sonra gerekli yerlere müracaat edilir ama komutanın emri yerine getirilir.

Bu doktor olsa da böyle mi?

Komutan emir verince doktor da olsa yerine getirecek, başka çaresi yok.

KADROLAŞMA VAR

GATA'da hizipleşmeler, gruplaşmalar var mı?

GATA'da sağ-sol gibi bir hizipleşme yoktur. Bu Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin kuruluşundan itibaren belli bir kadrolaşma söz konusudur.

GATA'da görev yaparken kendinizi daha çok bir doktor gibi mi bir asker gibi mi hissediyordunuz?

Bütün komutanların orada bize her zaman için söyledikleri bir şey var, "Önce asker, sonra doktor" derlerdi.

Siz nasıl hissediyordunuz?

Önce askeriz, önce askerdik.

KOMUTAN MUAMELESİ

Ergenekon sürecinde GATA çok sık gündeme geldi. Sizce tutuklanan askerler neden özellikle GATA'ya sevk olmak istiyor?

GATA'da yatmak isteyen sanıkların en düşük rütbelisi albay, komuta kademesi yani. GATA'da daha önce komutan olarak kendilerine hizmet edilmiş, değer verilmiş, saygı görmüş kimseler, elbette GATA'yı tercih ederler. Sanık, tutuklu bir kimsenin sağlık sistemi içerisinde hangi yöntemle, hangi şekilde, nerede, hangi sağlık kuruluşlarında ne şekilde muayene edileceklerine dair kurallar vardır. Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletiyse bu kurallar, herkese aynı şekilde işletilmelidir.

Sizce GATA'nın diğer sağlık kuruluşlarından daha fazla tercih edilmesini sağlayan özelliği nedir?

GATA'nın tercih edilmesi çok normal, gidecek orada komutan gibi karşılanacak. Mesela, Çetin Doğan 1. Ordu Komutanı olarak GATA'da her zaman özel bir ilgi, muamele görmüş. Şimdi orada general odasında yatmaktadır, tutuklu odasında değil. Bir orgenerale yapılması gereken muamele ile işlem görmektedir, başka türlü bir işlem görmesi mümkün değildir.

GATA'da asker, subay herkes için tutuklu odaları vardır. En azından kapısında nöbetçi olur, pencereleri demirlidir, herkes girip çıkamaz. Ama, tabii ki GATA'da bunlardan uzak oluyorlar. Daha önce ast-üst ilişkisi içinde olduğu kimselerle, yani dostlukları olan kimselerle irtibat halindeler, bir aradalar. Böyle bir şey olmaz.

YEMİNİ BİR TARAFA BIRAKIP...

Bir askeri tabip için Hipokrat yemini mi önceliklidir, askeri emirler mi?

Öncelikle şunu kabul etmek lazım, bir tabip subay için her şeyden önce hasta hastadır. Hastaya ilgi, şefkat, teşhis koymak, tedavi etmek bir tabip subayın görevidir. Dinsel, ideolojik, ırkçı, herhangi bir şekilde ayırım yapması düşünülemez. Ama, yine de insanların çok farklı ruhsal yapılar içinde olduklarını kabul etmek lazım. Bu nedenle tabipler içinde de yemini bir tarafa bırakıp, ideolojisi peşinde koşan kimseler bulunabilir.

GATA'da ast-üst ilişkisi, hasta-doktor ilişkisine nasıl yansıyor?

Ast-üst ilişkisi, hasta-doktor ilişkisini etkilemez. Bilimsel eğitim ayrı, ast-üst ilişkisi ayrıdır. Teğmen üsteğmene uyacaktır, üsteğmen albayın emrini yerine getirecektir. Bunun yanında mesela, GATA'da şu anda asteğmen rütbesinde öğretim üyeleri de vardır, bilimsel yönden söylediklerine itibar edilecek kimselerdir. Asteğmen diye onun vereceği direktifi kabullenmeme diye bir şey söz konusu olmaz ama aslında bunlar öyle bir şekilde görevlendirilir ki, genelde yüzbaşıya bir asteğmenin direktif vermesi önlenecek şekilde ayarlamalar yapılabilir.

BİLGİME DE SAYGI DUYARLAR

Muayene olmak üzere gelen komutanlar sizi doktor olarak mı bir ast olarak mı değerlendiriyor?

Bizi ast olarak da doktor olarak da görürler ama doğal olarak ast olarak değerlendiriyor. Bana geldiği zaman beni ast olarak görür ama profesörlüğüme, bilgime de saygı duyarlar.

BÇG, iRTiCAi TEMiZLiK KALKANI ALTINDA KENDi KADROLARINI KURDU

GATA Komutanı Prof. Dr. Fahrettin Alparslan ile birlikte çalıştınız mı?

Fahrettin Alparslan ile yüzbaşılığından beri tanışırdık. O yüzbaşıyken ben teğmendim. Abi-kardeş gibi ilişkilerimiz vardı. Ama, bu abi-kardeş gibi ilişkiler İsmail Hakkı Karadayı'nın gönderdiği "İrticai personel hakkında yasal işlem yapmayan komutan hakkında yasal işlem yapılacak" emriyle ortadan kalktı. İrticai personel Batı Çalışma Grubu tarafından tespit ediliyordu.

Batı Çalışma Grubu bugünkü Ergenekon'un teşkilatlanmasının bence yapı taşıdır. Kendi düşüncelerinde olmayan kimselerin tespit edilip, ordudan uzaklaştırılması için kurulan bir kuruluştu. Böylece irticai temizlik kalkanı altında kendi kadrolaşmalarını yapmışlardır. Batı Çalışma Grubu bir birliğe "Falan şahıs irticai personel, onun dosyasını gönderin" dediği zaman, o birlik komutanı artık onu göndermeme durumunda değildir. Göndermeyen birlik komutanı kendi sonunu hazırlamıştır. Batı Çalışma Grubu'ndan "dosyasını gönderin" dediği zaman Fahrettin Alparslan'ın yapacağı tek şey, Ahmet Alper'in dosyasını hazırlamak. Hazırlamazsa kendi dosyasını hazırlar.

'HEPSİNİ AÇIKLAYACAĞIM' DEMİŞ

Niye intihar etti?

Tümgenerallik süresinin 1 yıl uzatılmasını istiyordu, 1 yıl uzatılmadığı ve emekli edildiği için psikolojik rahatsızlık yaşadı.

Bu dosyaları hazırladığı için büyük bir vicdan azabı yaşadığı söyleniyor.

Mümkündür. Ben kendisiyle görüşmedim, kendisiyle görüşseydim "Yukarıdan hazırlanıyor, bizim bir etkimiz yok" diyecekti. Mustafa Kahramanyol bizzat kendisiyle görüşmüş, Kahramanyol'a "Ben bu yapılanlardan çok üzgünüm. Benim bu işte bir dahlim yoktur. Ben bunların hepsini açıklayacağım" diye bir ifadede bulunmuş.

ŞU AN TSK'DA ERGENEKON GiBi BELKi 10 TANE CUNTA VARDIR

28 Şubat'ta ordu içinde büyük bir tasfiye yapıldığını hatırlatan Prof. Alper, "Bin 650 civarında subay ve astsubay ihraç edildi, 10 bin kişi ise istifaya zorlandı. Böylece TSK'da cuntalaşmaya karşı çıkacak kimse bırakılmadı" dedi...

Bir hekim olarak sizce GATA'da yatan bazı askerler gerçekten hasta mı yoksa numara mı yapıyorlar?

Hastayı görmeden bunu söyleyemem. Çetin Doğan mesela kroner by-pass ameliyatı yapılmış bir kimsedir. Çetin Doğan'ın kroner by-pass ameliyatı da tartışmalı olmuştu. İstanbul'da özel bir hastanede yapıldı, GATA'da yaptırabilirdi, ama özel bir yerde yapıldı, öyle hatırlıyorum, onun için de devlet ayrıca para ödedi. O zaman tercihi GATA olmamıştı. Çetin Doğan'a ben "hasta değil" diyemem, hastalığı hapis olmasına engel midir değil midir onu da ben söyleyemem.

GATAKULLİ'NİN OLDUĞU KESİN

Gatakulli var mı sizce?

İnternete konuşmaları dahi düştü, Gatakulli'nin olduğu kesin. Nereden kaynaklandığını bizim söylememiz mümkün değil ama bir yerlerden kaynaklanıyor yani.

Ergenekon soruşturma sürecinde, Balyoz soruşturma sürecinde irticai faaliyetlerden dolayı YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılan isimlere pek rastlanmadı, cunta mı tehlikeli bu kişiler mi?

Biz hep bu konu üzerinde durduk. Aslında 28 Şubat döneminde orduda yapılan tasfiye hareketi Türk Silahlı Kuvvetleri'nde son yüzyıl içinde yapılan 3. büyük tasfiye hareketidir. 28 Şubat tasfiye hareketi bunların içerisinde en haksız, en çok zulmün yapıldığı harekettir. Burada 1650 civarında subay ve astsubay disiplinsiz ve irticacı diye YAŞ kararıyla tasfiye edilmiştir fakat en az 10 bin civarında subay ve astsubay da "Ordudan ayrıl, yoksa tasfiye edileceksin" diye bir kısım baskılarla istifa etmek durumunda kalmıştır.

Böylece Silahlı Kuvvetler'de cuntalaşacak, ihtilal yapacak kimselere karşı koyacak kimse bırakılmamaya çalışılmıştır. Buna rağmen başarılamamıştır, çünkü bu ordu milletimizin ordusudur. Fakat, bir noktayı gözden kaçırmamak lazım, yaklaşık 1996 - 1997 yıllarından itibaren ailesinde İslami hassasiyetleri bulunan kimselerin kesinlikle Silahlı Kuvvetler'e alınmaması için gayret edilmiştir. Şu an Silahlı Kuvvetler'de Ergenekon gibi belki 10 tane cunta vardır, her biri ayrı kolda.

RÜŞVET DÜŞKÜNÜYSE...

GATA'da bir de çürük rapor skandalı yaşandı.

O her zaman olan bir şeydi. Her yerde her zaman oluyor bu çürük raporu skandalları. Yetki verdiğiniz kimse rüşvet düşkünüyse çürüğe gider.

HEP YAŞANDI AMA BASINA YANSIMADI

GATA'da çürük skandalı daha önce de yaşanıyor muydu?

Yaşanıyordu tabii, ama hepsi basına intikal etmezdi. Şimdi artık her şey, herkesin gözü önünde oluyor. Daha önce de yaşanırdı ama kamuoyu duymazdı. "Silahlı Kuvvetler'de disiplini sağlamak için bunları YAŞ kararları ile uzaklaştırmamız lazım, başka türlü uzaklaştıramıyoruz, hakimler bize engel oluyor" diyorlardı. Çünkü, yasal dayanağı yoktu. Ama, ben kesinlikle size şunu söylüyorum, YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılan kimselerin yüzde 98'i disiplin yönünden Silahlı Kuvvetler'in el üstünde tutulan personelleriydi.

Bunların ordudan uzaklaştırılması disiplinsizlere meydanı boş bıraktı. Bu tür olayların artık daha rahat yapılmasının önünü açtı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde disiplin bugün 1997'den çok daha kötü durumdadır. GATA'da ortaya çıkan çürük raporu olayları da bunun bir parçasıdır.

'Attılar 3 gün sonra öldü'

Paşaların doktoru Prof. Ahmet Alper, BUGÜN'e verdiği röportajın ikinci bölümünde, GATA ve TSK'dan neden ihraç edildiğini açıkladı.

YAŞ kararıyla uzaklaştırılmadan önce herhangi bir ceza aldınız mı?

1964'te Fakülte Yüksek Okullara girdiğim tarihten itibaren 1997'de YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılıncaya kadar hiçbir ceza almadım.

Nasıl ihraç edildiniz?

Disiplinsizlikten. YAŞ kararlarıyla ordudan uzaklaştırma işleri, tamamen gizli kapaklı, hiç kimsenin haberi olmadan birileri tarafından yapılan bir işlem. Disiplinsiz denilmesi için, bir kimsenin disiplinsizliği ile ilgili yer, zaman, şahit olmalı, savunması alınmalı, disiplinsizlikle ilgili bir uyarı gönderilmeli. Hiç kimse bana sözlü veya yazılı bir ikazda bulunmadı.

TEDAVİ ETMİŞTİM

Siz kimlerin doktorluğunu yaptınız?

Kenan Evren, Güven Erkaya, Fevzi Türkeri, Vural Beyazıt, Necip Torumtay, Doğan Beyazıt'ın eşi, Tahsin Şahinkaya, Doğan Güreş ve aklıma gelmeyen pek çok generalin tedavilerinde etkili oldum.

Güven Erkaya ile nasıl tanıştınız?

Güven Erkaya Başbakan Erbakan'ın verdiği yemekten sonra hastalanmış. Komutan izinde olmama rağmen bana "Ahmet, Güven Paşa rahatsızmış, Köşk'e git, onu gör" dedi. Gittim, muayene ettim, "Komutanım sizi yarın hastaneye bekliyoruz" dedim, "Hastane hoşuma gitmiyor" dedi. "Durumunuz ciddi" dedim. Bunun üzerine "Peki" dedi. Akut batım (karın zarı iltihabı) düşündüm. Tetkiklerini yaptık, edindiğim izlenim kolon kanseri olduğu yönündeydi. Kendisiyle irtibatta olan kişilere "kolon kanseri düşünüyorum, kolonoskopi yapmamız lazım" dediğimde hiçbiri Erkaya'ya bunu söyleyememiş, çekinmişler. Güven Paşa beni aradı, "Hakkımda ne düşünüyorsun" dedi. "Aksi ispat edilene kadar kolon kanseri düşünürüm" dedim. Bize itimat etti, geldi, tetkiki yapıldı, teşhisi konuldu.

EŞİMİN BAŞÖRTÜSÜ...

İhraç edildiğiniz 1997 Ağustos Şûrası'na Güven Erkaya da katılmıştı.

1996'da Erkaya'nın kolon kanseri teşhisini koydum. Erkaya ile belirli bir irtibatımız vardı ama şûradan önce de şûradan sonra da hiç görüşmedim.

Komutanlar size gelip canlarını emanet ediyorlar, diğer yandan da orada çalışmanızı istemiyorlar.

Güven Erkaya'ya bunu daha sonra amiral olan bir doktor arkadaşımız "Ahmet Bey için bir yardımınız olmaz mıydı" diye sormuş, "Hiçbir şey yapılacak gibi değildi, kesin irticacı delilleri olan bir kimseydi" demiş. Tabi, "kesin irticacı olduğumuzu gösteren deliller" hanımımızın başörtüsü, benim de namaz kılmamdı. Bunlar yeter, başka bir şeye gerek yok.

YAŞ'ta ordudan uzaklaştırılanlar şimdi nasıl yaşıyor?

Ben TSK'da 27 yıl subay olarak hizmet ettim, emeklilik hakkını kazanan bir kimse olarak, TSK'dan ayrıldım. Ama, TSK'da teğmen, üsteğmen, yüzbaşı rütbesinde veya astsubaylarda, 15 yıllık mecburi hizmetini tamamlamadan YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılanlar oldu. Mecburi hizmetini tamamlamayana "Sen TSK'dan ayrıldın, mecburi hizmetin üçte birini yaptın, üçte ikisini yapmadın. Sana okulda harcanan 15 milyar liranın 10 milyarının karşılığını bana vermedin, bu 10 milyar lirayı faiziyle borç ödeyeceksin" deyip bir de borç çıkardılar. Hem "irticacısın" diyor ordudan atıyor, hiçbir yere müracaat edemiyorsun hem de para ödemek durumunda kalıyorsun. YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılan kimseleri sürüm sürüm süründürmek ve kendilerine isyan ettirmek, bir kısım kötü işler yaptırmak istediler. Gitsin terörist olsun, banka soysun, hırsızlık yapsın istediler. Buna teşvik ettiler.

Hastaya "Gülhane'den hadi çık" dediler

Sizi en çok etkileyen olay ne oldu?

Güray Balatekin diye bir arkadaşımızın eşi mide kanseriydi, Gülhane'de tedavi olsun diye Ankara'ya tayin ettiler, iyi bir doktorum diye benim ismimi almış, eşini getirdi. Güray 3 ay sonra YAŞ kararıyla emekli edildi, hanımına Gülhane'den "hadi sen çık" dediler. Eşine anlatmamaya çalıştı, ama sezdi tabi, durumu kötüleşti, 1 ay sonra Güray, bir gün "Hocam eşime bakar mısın" dedi. Çayyolu'nda oturuyordu, beraber gittik. Evde annesi, babası, kayın pederi, yatak serili, kadıncağız sapsarı olmuş, karaciğer iflas etmiş, dudakları kanıyor, perişan vaziyette. 3 tane çocuk yatağın başında boynunu bükmüş duruyor, 7 yaşında, 3 yaşında (Ağlıyor). Ağlamamak mümkün değil. Ne yapacağımı şaşırdım. Oradan çıktığım an Allah'a şükrettim, "Şükürler olsun beni o zalimlere hizmet ettirmedin, beni bu mazlumun ayağına getirdin" dedim. 3 gün sonra da öldü, cenazesini beraber Konya'ya götürdük. Allah rahmet eylesin, tam bir şehittir. İhraç ettikleri Güray Balatekin'in Güneydoğu'da evine roket bir odadan girip bir odadan çıkmıştır.

Çörekçi GATA'da siyasi brifing verdi

Siz komutanların bizzat siyasetle ilgilendiğine hiç şahit oldunuz mu?

Evet, 1996'da Ahmet Çörekçi Paşa Genelkurmay 2. Başkanı'ydı. Refahyol Hükümeti iktidardaydı, bu hükümete karşı bir duruş vardı. Genelkurmay 2. Başkanı Ankara GATA'da bilim dalı başkanları, profesörler kurulunun üyesi öğretim üyelerine bir bilgilendirme toplantısı yaptı. Çörekçi, Refahyol'un Atatürkçülük'ten saptığını, irticaya prim verdiğini, irticanın iktidara geldiğini, böyle devam ederse 2006'da RP'nin yüzde 60 oyla iktidara geleceğini bir kısım istatistik verilerle bize izah etti. "Çiller RP ile iktidar kurarak onların güçlenmesine yardımcı oldu, bizimkilere gelince, (bizimkiler dediği CHP, SODEP, DSP) bunlar birbiriyle kavga etmekten muhalefet yapamıyorlar" dedi.

İtiraz eden olmadı mı?

İtiraz ettiğiniz zaman bizimki olmayan gruba girersiniz.

İlk fişleme Doğu Aktulga döneminde

İhraç edilebileceğinizi hiç düşünmediniz mi?

1989'da annem kendisini hacca götürmemi istedi, "Ben asker adamım, seni götüremem, göndereyim" dedim. Annem, "Ben seninle hacca gitmek istiyorum" deyince "Annemi hacca götürmek üzere iznimi yurtdışında geçirmek istiyorum" diye Genelkurmay'a müracaat ettim, 1990 yılı hac dönemi için Genelkurmay izni verdi. Annem, ben, hanımım hacca gittik. Hacdan döndükten sonra da herhangi bir sorunumuz olmadı.

Daha sonra mı oldu?

1994'te Doğu Aktulga Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı'na atandı. Kendisi irticaya karşı hassasiyeti ile bilinirdi. İlk olarak subay ve astsubaylardan eş ve çocuklarının fotoğraflarını istediler. Benim eşimin fotoğrafı başörtülüydü, sekretere verdim, sekreterim "Hocam hanımefendinin başı açık fotoğrafını verseniz" dedi, "Biz ikiyüzlü adam değiliz. Nasılsak öyle görünürüz, hanımefendinin başı açık değil ki" dedim. Öyle gönderdik, işte o gün fişlenmiştik. O fotoğraf Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na gittiğinde fişlenmiştik.
13 Nisan 2010
SEDA ŞİMŞEK-BUGÜN

14 Nisan 2010 13:02
Çubuklu'yu Cumhuriyet'le Vurdu
Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu hakkında 1982 'de Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuklulara işkence yaptığı iddiasıyla dava açıldı, davanın bildik sonu!!...



ARALARINDA yayıncı Osman Köker'in de bulunduğu beş mahkûmun suç duyurusu üzerine o dönem teğmen olan Hıfzı Çubuklu ve dört kişi hakkında açılan davada üç yıla kadar hapis istendi.

ÇUBUKLU'DAN DOSYAYI İSTEDİ

ÜÇ Numaralı Askerî Mahkeme'deki dava, 5 Eylül 1982 tarihli Cumhuriyet 'e de haber oldu. Yayıncı Köker, geçen hafta Tuğgeneral Çubuklu'nun başında olduğu Genelkurmay Adlî Müşavirliği'nden dosyasını istedi.

Cumhuriyet gazetesinin 5 Eylül 1982 tarihli iç sayfalarında yer alan küçük bir haber. Başlığı "Mamak'ta görevli bir subay ve beş asker hakkında sanıklara kötü davrandıkları iddiasıyla dava açıldı." Uğradığı işkencelerden şikâyetçi olup davanın açılmasına neden olan kişilerden biri Toplumsal Tarih Dergisi1 nin eski Yayın Yönetmeni, yazar Osman Köker. Haberde bahsedilen subay da tanıdık bir isim: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir numaralı hukukçusu Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu. Taraf, 1982 yılında Mamak Askerî Cezaevi'nde teğmen olarak görevli bulunan Çubuklu'yu kendisine işkence yaptığı iddiasıyla Sıkıyönetim Mahkemesi'ne şikâyet eden Osman Köker'e ulaştı. Köker, cezaevinde "Sinsi" adını taktıkları Tuğgeneral Çubuklu'nun kendilerine yaptığı işkenceyi ve davanın nasıl kapatıldığını anlattı.

Mamak: 12 Eylül'ün işkence tezgâhı Osman Köker, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığında görülmekte olan bir siyasi dava nedeniyle 1981 yılında Mamak Askerî Cezaevi'nde tutuklu bulunuyordu. Mamak Askerî Cezaevi, 12 Eylül'ün işkence tezgâhlarından biri olarak ünlenmişti. İşkence için koğuşlardaki sayım sırasında "Sesin az çıktı, kafan yeterince dik değildi, esas duruşun bozuktu" bahaneleri bile yeterliydi. O işkencecilerden en ünlüsüne ise mahkûmlar sinsi adını takmışlardı. Osman Köker de 1981 yılının temmuz ayına kadar defalarca işkenceden geçti. Ama artık bir esir gibi değil bir mahkûm gibi davranmaya karar vermişti. Sayım sırasında başını istedikleri gibi kaldırmadı. O gün nöbetçi olan "sinsi" takma adlı subayın

"Tecziye (cezalandırın) edin" emriyle beş er tarafından işkenceye maruz kaldı. Saatler süren işkence sırasında bayılmadan önce son hatırladığı, erlerden birinin "Komutanım tutuklu ölüyor" demesine rağmen o subayın "Devam edin" emriydi. Köker, gördüğü bu son işkencenin ardından Mamak Cezaevi Komutanlığı'na hitaben bir dilekçe yazıp, ismini bilmediği nöbetçi subay ve erler hakkında suç duyurusunda bulundu. İşkencenin tesbiti için doktor muayenesine de çıkarılmayı talep ediyordu. Dilekçesine cevap verilmediği gibi komutanı şikâyet ettiği gerekçesiyle erler tarafından bir kez daha dövüldü.

Açlık grevine başlayan yan koğuştaki mahkûmların yargılandıkları mahkemede dilekçelerinin işleme konulmamasını mahkeme heyetine şikâyet etmeleri üzerine Kökerin de talihi döndü. Grup, mahkeme sonrası Cezaevi Komutanı Albay Raci Tetik'le yapükları görüşmede Köker'in işleme konmayan dilekçesini örnek göstermişti. Bunun üzerine Albay Tetik, Köker'le görüştü ve ikinci bir dilekçe yazması halinde işlenme konacağını söyledi. Albay Tetik'in makamında hazırlanan ikinci dilekçenin işleme konması üzerine Köker doktor muayenesine götürüldü. Doktor raporuyla

Çubuklu üç yılla yargılanacaktı

Doktor kontrolünün ardından erler "Hıfzı komutanımızı şikâyet edersiniz ha!" diyerek Köker'i tekrar dövdü. O ana kadar ismini bilmediği teğmenin adını da böylece öğrenmiş oldu. Teğmen'in soy ismini ise bir yıl sonra açılan davanın iddianamesinden öğrenecekti. Koğuşta "Sinsi" lakabını taktıkları subay Cezaevi Takım Komutanı Hıfzı Çubuklu'ydu. Çubuklu'nun yanı sıra kendilerine işkence yapan erlerin isimlerini de dosyada görmüşlerdi. Çavuşlar Mehmet Büyükarpacı, Veysel Sevinç, erler İbrahim Demir ve Mehmet Zeybek hakkında TCK'nın 245/1 maddesi uyarınca "darp ve cerh etme" suçundan üç aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla dava açılmıştı. 3 Numaralı Askerî Mahkeme'deki görülen duruşmaya Köker, 1983 yılı başında müşteki olarak ilk ve son kez çıkarıldı. Şikâyetlerini burada da yineledi ancak sanıklardan hiçbiri duruşmada yoktu. Askerler çoktan tezkere almış, subay da başka bir yere tayin edilmişti.

Köker, ilk duruşmanın ardından Malatya'da bulunan cezaevine nakledildi. Duruşmaları takip edecek bir avukat bulamadığı için de davanın sonucunun ne olduğunu yıllarca öğrenemedi. Geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanlığı arşivine başka bir davadan dolayı bilgi almak üzere gittiğinde, işkence davasıyla ilgili bilgi almak istemiş ancak olumsuz yanıt almıştı. Köker, "Çubuklu Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği'ne Tuğgeneral rütbesiyle atandığına göre davamız düşmüş olmalı" diyor. Köker geçtiğimiz hafta sonu işkence davasıyla ilgili Genelkurmay Adlî Müşavirliği'ne bir dilekçe sundu ve dosyasının akıbetini sordu. Çubuklu'nun sanık olduğu dava ile ilgi Köker'e nasıl bir cevap vereceği ise önümüzdeki günlerde netlik kazanacak.

Kaynak: Taraf

Salih Selçuk
Berivan'ın hikayesi

İstanbul'dan Diyarbakır Cezaevine.

Onbeş yaşında masum bir kızın yolculuğu.

Uçakla Diyarbakır'a inerken 'Hamravat' semtinin üzerine doğru alçalırken, aklınıza bir şekilde İstanbul-Ataköy geliyor. Modern, lüks, biteviye renkli yüksek beton binalar. Ataköy'ün artık rengi atmış ve eskimeye yüz tutmuş beton deryasıyla kıyaslandığında çok yeni ve çok daha küçük. Yüzme havuzları ve yeşillendirilmiş betona doğru alçalıyorsunuz. Derken daha alçak, bir-iki katlı binalardan oluşan başka bir site görüyorsunuz. İniş pistine birkaçyüz metre kala, yerlebir son cansız yerleşkenin üzerinden uçuyorsunuz: İskan Evleri Mezarlığı. Diyarbakır böyle bir yer. Yaklaştıkça irkiliyorsunuz, hatta içiniz acıyor.

Diyarbakır'a gelip de şaşırmamak, hayret etmemek, üzülmemek, buralarda yaşanan onca acıyı görmemek, duymamak, hissetmemek mümkün değil. Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda Diyarbakır, ülkenin zengin birkaç şehrinden biriymiş. Daha sonra sistemli bir şekilde fakirleşmiş. Mahrumiyet Bölgesi halne getirilmesinin “beklenen” sonucu göç olmuş. Oraları terkedenler Batı Anadolu'ya göç etmişler ve çoğunluğa uymak için Türkçe öğrenmek zorunda hissetmişler kendilerini. Tek tip kültürel homojenleşme peşinde koşan her yeni ulus-devletin yaptığı şey, Türkiye'ye özgü bir şekilde buralarda da yaşanmış. Bundan zararlı çıkan, elbette azınlıkta kalanlar olmuş. Ama konumuz öyle derin “analizler” falan değil şimdi... Sosyolojik terimlerin 'İskan Evleri mezarlığı'ndan farksız cansızlığına karşın, hayat capcanlı. Konumuz hayat... Sevecen, güleç, onbeş yaşında pırıl pırıl bir genç kızın hayatı...

Berivan, İstanbul'un o yoğunluğunda, keşmekeşinde, mavi sahillerinde, gri gecekondu mahallelerinde, işte İstanbul'un herhangi bir yerinde yolda görmüş olduğunuz, olabileceğiniz genç kızlardan biri. Hani şu karşıdan karşıya geçerken yanındaki küçük kıza, -belki kızkardeşi- şakalar yapan, şarkılar mırıldanan, hayat dolu kızlardan.

Batman'ın bir köyündeki derin yoksulluğa dayanamayıp İstanbul'a gelen ve İstanbul Yani Bosna'da şehre tutunmaya çalışan bir ailenin dokuz çocuğundan biri Berivan. Çok yoksullar. Bu yüzden, daha 12 yaşında tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış Berivan. Evde çalışabilen herkes tekstil atölyelerinde veya temizlikçi olarak yok fiyatına çalışırken Berivan kendi kendine okuma yazmayı öğrenmiş. İnci gibi yazısı var. Mektuplar yazıyor. Hasret, özgürlük, isyan ve sevgiyle dolup taşan mektuplar.

Berivan'ların köydeki evleri tek katlı. Kerpiç küçük eski evlerinin hemen yanına yapılmış iptidai beton, tek katlı eski bir ev. Bakımsız. Bazı pencereleri camsız. Batman'ın birkaç kilometre yakınında, çamurlu yollarında kazların, civcivlerin, kedilerin gezindiği küçük bir köy. Küçük bir bahçeleri var. Evin içine girdiğinizde sabun kokusu ve temizlik dikkatinizi çekiyor. Yerlere kare şeklinde büyük şilteler sermişler ve arkanızı yaslamanız için duvar kenarlarına uzun yastıklar koymuşlar. Doğu Anadolu'da kuraldır; sadece kerpiç evler değil, mağralara bile girseniz, insanların yaşadıkları yerlerin fanatizme varan temizliğini görüp şaşırırsınız. Evdeki tek lüks, modern bir televizyon. Tek eğlenceleri. O da Berivan evden mecburen ayrıldıktan sonra gönderilmiş.

Berivan, annesi ve kızkardeşleriyle Batman'a altı yıl aradan sonra geçen yıl, yaşlı ve hasta bir yakınlarını ziyaret etmek için gelmiş. İstanbul'da işlerin kesat olduğu, ekonominin bozulduğu, tekstilcilerin işçi çıkardığı karamsar gönlerde yapılan bir yolculuk. Köyde televizyondan başka eğlence, dost sohbetlerinden başka değişiklik bulamamışlar. Berivan, İçalışmanın vaad ettiği ekonomik bağımsızlığı kendince tadmış, denizi ve vapurları görmüş, hayata bağlı neşeli bir İstanbul kızı. Sohbet edebileceği kimsenin olmadığı bir gün, köyde canı sıkılmış. Köye geldiklerinin üstünden birkaç gün geçmesine rağmen ziyaret edemediği kuzenini ve teyzesini ziyaret etmek istemiş. Onların Batman'daki evlerine telefon etmiş. Kuzenine, onu ziyaret etmek istediğini söyemiş. Kuzeni ondan bir yaş büyük ama okula giden ve buralı tüm kızlar gibi eğitimini çok ciddiye alan bir kız. Yıllar sonra artık telefonlarda değil de yüz yüze sohbet edebileceklerine sevinmişler.

Berivan'ın teyzesinin, eniştesinin durumu iyi sayılır. Bir oto tamir atölyeleri var. Evleri, Türkiye'deki orta halli her şehirlinin evi gibi tertemiz mütevazi bir lüksü yansıtıyor. Batman'ın daha modern olan merkezinde, yeni bir apartman katında oturuyorlar. Berivan kuzenine, “Minibüse binip geliyorum” diyor. Türkçe bilmeyen annesine, kuzenine gidip biraz laflayacağını söylüyor. Kaç yaşında olduğu belli olmayan sakız gibi bembeyaz başörtülü annesi, bu kadın, hani Anadolu'nun tüm fakir anaları gibi dimdik, dirayetli, cesur ve sözünü esirgemeyen biri. Yaşı kırk da olabilir, altmış da. Hani hiç kimsenin saygısızlık edemeyeceği, anca saygı gösterebileceği dingin kadınlardan. Kızından bahsederken bazen dalıp gidiyor, bazen gülümsüyor, bazen öfkeleniyor. Güçlü biri o. Şen kızı Berivan için: “Fıstık gibidir” diyor.

Berivan o gün dolmuşa binip, pek tanımadığı Batman'a doğru yola çıkıyor. Minibüs güzergahı, zaten neredeyse kuzeninin evinin önünden geçiyor. İneceği yer belli.

Minibüs şehir meydanında belediyenin oradan geçerken mecburen duruyor. Meydan, sık sık olduğu gibi insanlarla dolu. Bu kez bir gösteri yapılıyor, sloganlar atılıyor. Dieğerleriyle birlikte minibüsten iniyor. Hızlı hızlı kuzeninin oturduğu yere doğru, ana yol boyunca yürüyecek. Daha biriki adım atmadan, insanların korkuyla kaçıştığını görüyor. Polis saldırısı. Paniğe kapılıyor ve o da koşmaya başlıyor...

Berivan'ın kuzeni, kara gözlü narin, güzel bir kız. Bu yıl üniversiteye hazırlanıyor. Politikanın lafını bile ağzına almak istemeyen, mutlaka tarih öğretmeni olmak isteyen, bunun için tek kötü dersi matematiğe abanan Batman'lı bir kız o.

“O gün akşama doğru kapı çaldı” diyor, susuyor. Bana bakıyor. Gözleri dalıyor.

“Açtım, Berivan. Yanında iki polis vardı.”

Oto tamircisi babası, onun kaldığı yerden devam ediyor.

“Baba polis geldi” deyip kapıdan kaçtı. Baktım Berivan. Yanında iki polis. Dışarıda polis devriye otosu. Berivan'ın yanında kimliği yokmuş. Polisler o yüzden bize getirmişler. 'Tanıyor musunuz' dediler, 'Tanıyoruz' dedim. Berivan polislerin arasında adeta küçülmüş küçücük kalmıştı çocuk. Biz 'akşama bırakırlar' diye düşündük. Çekindik, bir şey demedik polislere. Halbuki bilseydik, 'Memur bey, bırakın, o öyle şeyler falan bilmez. Zaten Batman'a birkaç gün önce geldiler' derdik.” Sonra üzgün üzgün bakıyor.

“Keşke bize gelmeseydi, keşke o gün evde kalsaydı” diyor.

Bunu sohbetimiz sırasında defalarca tekrarlıyor. Vicdanına dokunuyor belli... Çünkü Berivan, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve ısrarla taş atmadığını söylemesine rağmen polise taş atmakla suçlanıp yedi yıl hapse mahkum ediliyor.

Bu mahkumiyete ailede kimsenin aklı ermiyor.

“Köyde de kimsenin aklı ermedi” diyor Berivan'ın annesi. “Bir çocuğa sırf taş attığı için bile olsa, nasıl yedi yıl hapis verilir. Üstelik atmamış... suçsuz.” Bu dertli anneyi anlamak için Kürtçe bilmek gerekmiyor. Tercüman arkadaş onun sözlerini Türkçeye fısıldayarak çeviriyor. Saygıdan. İnsan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyor. Aslında ona müjde vermek için geldik. Mütevazi bir müjde. Batman'a gelmeden önce, 'Taş atan çocuklar' davalarının takipçisi 'Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları' ve insiyatifin avukat üyelerinden biriyle konuşmuştuk. Avukat, Terörle Mücadele Kanununun 1991'de çıkarıldığı haliyle, çocukların bu maddeden yargılanabilme ihtimalini göz önünde bulundurmadan hazırlanmış bir kanun maddesi olduğunu anlattıktan sonra, Başbakan'la buluşup konuyu konuşmalarını anlatmıştı. Başbakan'ın onları tam elli dakika büyük bir dikkatle dinlediğini ve yetkililere kanunun değiştirilmesini adeta emrettiğini, “Tam bir çözüm istediğini” yarım yamalak çözüm istemediğini söylediğini öğrenmiştik. Avukat, Başbakan'ın kararlılığından çok etkilenmişti. Bunların hepsini Berivan'ın annesine anlattım. Tercüman hepsini, tekrarlayarak Kürtçeye çevirdi. Kadın biraz olsun rahatlamış gibi oldu ama gerçek öyle acı ki, yarım saat sonra gene üzgündü. Kızını dizinin dibinde görmeden yatışmayacağıda kesindi.

“Ah bir gelse!” deyip bana baktı. “Biz iki kızım ve küçük oğlumla, Berivan için Batman'da kaldık. Aile üç parçaya bölündü... İstanbul, Batman, Diyarbakır.”

Haftada bir gün, pazartesi günleri çocuk görüş günü. Dolmuş parası genellikle yetmediğinden, Batman'a kadar kilometrelerce yürüyor. Yanına, 13 yaşındaki diğer kızını alıyor genellikle, veya en küçük kızını.

“Kıyameti koparırım” diyor. “Kızımı istiyorum.”

Böyle bir anne.

“Çok düşündüm” diyor, “neden böyle oldu diye.” İç geçiriyor.

“Köydeki düşmanlar mıdır, bizi çekemeyenler midir... Aklıma gelen tek şey Berivan'ın adı oldu.” (Kürt adı) “Başka ne olabilir, niçin olabilir? Bizim bu işlerle (politikayı kasdediyor) işimiz yok. Asker de ölse, diğerleri de ölse, hepsi bizim oğlumuz. Ölmesinler. Bitirsinler artık. Kızımı da bıraksınlar. O taş atmadı.” Sonra nasıl olup da bu kadar ağır ceza aldığını anlatıyor.

“Onu attıkları odaya kıravatlı biri gelmiş. 'Şimdi birinin karşısına çıkacaksın, o ne derse kabul et ki hemen kurtulasın' demiş. O da sahipsiz garibim, güvenmiş, herşeyi kabul etmiş.”

Berivan şimdi, onun gibi herşeyi kabul etmiş başka bir kızla birlikte aynı koğuşta kalıyor. Hapse ilk girdiğinde onu kadınlar koğuşuna vermişler. Ama şimdi yaşıtı bir kızla beraber.

“Hemen hapishanenin sevgilisi oldu” diyor annesi. “Hapishane Müdürü bile, 'Sen benim yerime geç' diye takılıyormuş ona.”

Berivan'ın kız kardeşi de, “içerde top oynuyorlar” diyor. “Annemin ona aldığı bisküileri bize yolladı.”

Berivan hapiste roman okuyormuş şimdi. Annesi, “Eskiden de girişkendi” diyor. “İsyanbul'da hastaneye gidince doktorla o konuşurdu.”

Berivan'ın kardeşi sıcacık gülümseyip, “Sen Türkçe bilmiyorsun ki” diyor Kürtçe. “Tabii ki konuşacak.”

Ama Berivan, bu güçlü annenin kıymetini biliyor. Kardeşine yazdığı mektuplarda ısrarla, “Sakın annemi üzmeyin” diyor, “sakın ha!” Onu hapisten çıkarmak için didinenlerden birine yazdığı mektubunda da annesinden bahsediyor. “Ben annemin yanında uyuyamayacak mıyım, onu koklayamayacak mıyım. Bıraksınlar aileme gideyim” diyor.

Berivan annesiyle haftada bir gün camın arkasından telefonla konuşuyor. Onu ayda sadece bir gün koklayabiliyor. Şimdi 23 Nisan gününü iple çekiyorlar. O gün aralarında cam olmadan buluşabilecekler.

Batman'da Berivan'ı bekleyenlerden biri de Berivan'ın bir küçük kızkardeşi Dilan. Utangaç bir kız. Bu yıl Lise Bir'e gitmesi gerekirken gidememiş. Ablasının durumu onun hayatını da bambaşka bir yere savurmuş. “İstanbul” sözü geçince gözlerinin içi gülüyor. Berivan'ın en küçük kızkardeşi bana, İstanbul'dayken nasıl Çanakkale'ye, Ankara'ya okul gezisi yaptıklarını anlattı. Küçük oğlan kardeşleri yerde kilimin üzerinde resim yaparken, ben “Ee?!.. ailede çoğunluk burada mı kalmak istiyor, İstanbul'a mı gitmek istiyor” diye soruyorum.

Minderlerin üxerinde otıuran iki kız ve ressam oğlan bana bakıp gülümsüyorlar. Bir tek ufak kız, annesini de takmayıp dobra dobra: “Ben İstanbul'u çok seviyorum” diyor. Anneleri karamsar. İstanbul'da iş bulmanın ne kadar zor olduğunu, Batman'da az da kazanılsa, paranın daha bereketli olduğunu, giderlerin az olduğunu, yaşamanın daha kolay olduğunu söylüyor.

Berivan'ın kuzeni de çok üzgün. “Bize gelirken oldu” diyor, “keşke gelmeseydi.” Berivan'ın haksız yere hapis yattığını en yakın arkadaşlarına bile söyleyememiş. Bu büyük haksızlığın yükü öyle ağır ki, onunla nasıl yaşayacağını bilememiş ve onu yok saymayı seçmiş. Annesi ve babası kızlarını biryere göndermiyorlar. Bu olaydan sonra daha da sıkı ve dikkatli olmuşlar. Evde kız kıza arkadaş toplantıları düzenleyip her hafta birinin evinde toplanıyorlar. Kuzeni o toplantılarda, en yakın arkadaşlarına bile, bir kez bile Berivan'ın durumundan bahsetmemiş.

“Bilmesinler” diyor. “Berivan çıkınca onu grubumuza alıcaz. İsterse o kendi anlatır.” Hayatları ve kısa geçmişleri tertemiz bu kızlar, bu olağanüstü haksızlığı değil hazmetmek, onun kıyısında bile yaşayamıyorlar.

“Öğretmen olursam buradan gideceğim” diyor Berivan'ın kuzeni. “Ama bir köye gideceğim. Orada öğretmenlik yapacağım. Bıuralardan çok uzak olmasın yeter.” Onun annesi çok az Türkçe biliyor. Benimle Türkçe konuşurken hemen Kürtçeye çeviriyor. Berivan'ın kuzeni gözlerini açarak konuşmaya devam ediyor:

“Berivan'ın başına gelenlerden önce, öğretmen olmak hedefini pek ciddiye almazdım. Şimdi çok ciddiyim” diyor. “Öğretmen olacağım ve gideceğim.”

Eğitimli olmanın, özellikle kızlar için ne kadar büyük bir güvence olduğunu, eğitimli kadınlara kötü davranılamadığını düşünüyor. Bunda haksız da sayılmaz.

Kötü anlamda “ünlü” Diyarbakır cezaevi, şehrin tam ortasında. Taksi-sarısı yüksek duvarlarla çevrili. Eski hapishane filmlerindeki gibi yüksek kuleleri var. Kulelerde askerler nöbet tutuyor. Çocuk görüşüne gelenler, hapishanenin yan tarafındaki mavi boyalı bir kapının önünde sıraya giriyorlar. Önünde bekledikleri duvarda üç delik var. Biri kırk santime kırk santimlik mavi çerçeveli bir pencere. Çocuklara harçlık vermek gibi para işlemlerinin yapıldığı delik orası. Onun sağında, mavi çerçeveli daha büyük bir pencere var. Sıraya girenler orada işlemlerini yaptırıyorlar. Oradani, daha sağdaki mavi kapıya geliyorlar. İşte orada, sanki teslim olmuş gibi bir an duruyorlar. Demir kapı yavaş yavaş açılıyor, dev binanın içinde kayboluyorlar.

Göğün kapısı gibi masmavi bir kapı. Sadece içeriye değil, dışarıya da açılıyor.

Pazartesi günü o kapıdan, sakız gibi bembeyaz başörtülü metin bir kadın girdi Diyabakır cezaevine. Kızını görmek, sesini duymak için...

“Berivan nasıl bir kız anlatsana!”

“Ablam şarkı söylemeyi sever. Gezmeyi sever...”

“Elbise bakmayı sever. Çıksın onu Word Center'a götürücem. Ayakkabılara bakıcaz.”

“Parka da götürürüz.”

“Evet gideriz.”

“Daha göremedi parkı. Batman'da bir tur atar mutlaka.”

“Sonra teyzemlere gider, kuzenine.”

Evet.

Berivan, kaldığı yerden hayatına devam edebilmeli.

Hem de en kısa zamanda...

Yani derhal...

selcuksalihcaydi@gmail.com

www.konstantiniye.blogspot.com

Ergun Babahan
Star Gazetesi
O muhtıra niye hâlâ Genelkurmay sitesinde
28 Nisan 2010

(..)

Aile imha edildi

Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine resmi bir zabıt sunuldu.

Dersim’le ilgili.

“...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 1952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

Aralarında 2-5 yaşında çocukların da olduğu koca bir aile jandarma tarafından kurşuna dizilmiş.

Bu Dersim’in korkunçluğunu itiraf eden bir belge.

Bugün çocukların işlediği suçlar karşısında tüyleri diken diken olanlar, 70 yıl önce devletin çocuklara karşı işlendiği korkunç suçları görmezden gelmeye çalışıyor.

Halbuki nehir önlerine kurşuna dizilmiş çocuk bedenleri taşıyıp duruyor.

Avcı Bu Soruya Cevap Verecek Mi?

Türkiye günlerdir Hanefi Avcı'nın kitabını konuşuyor. Ama bu haber Avcı'nın mesleki geçmişindeki bir işkence iddiasıyla ilgili...
İddiaya göre, Avcı Mersin'de görev yaptığı 12 Eylül döneminde işkence ile bir öğretmenin ölümüne neden oldu... O öğretmenin adı Ali Uygur...

Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “cemaat sorgulaması", "cemaat hesaplaşması” gibi yorumlara neden olan kitabına yönelik tartışmalar sürerken Avcı'nın geçmişi de sorgulanmaya başladı.

Hanefi Avcı'nın kitabıyla ortaya çıkan tartışmalar üzerine "sendika.org" yazarı İnönü Alpat bir yazı kaleme aldı.

Alpat, "Ne Hanefi Avcı’nın “av” olup olmadığıyla ilgiliyiz ne de Avcı’nın vakti zamanında cemaatçi tanındığı, 28 Şubat sürecinde kızağa çekildiği, son dönemde cemaatle yaşadığı çelişki nedeniyle daha önce hazırlamış olduğu ifşaatlarını kamuoyuyla paylaştığı iddialarıyla. Biz Ali Uygur’la ilgiliyiz; işkencede katledilenlerle, sessiz sedasız gömülenlerle, kimsesizler mezarlığında yatanlarla" diyerek Mersin emniyetinde işkencede öldürülen Ali Uygur’u sordu.

İnönü Alpat yazısında şunları söyledi:

"Biz Dev Genç’li Ali Uygur’u hatırlıyoruz, öğretmen Ali Uygur’u, ne zaman Hanefi Avcı’nın adı geçse gazetelerde. Hatırlıyor ve hatırlatıyoruz birbirimize.

"Bu ayakkabının sahibini tanıyor musun?" diyen komiserin sesi kulaklarımızda çınlıyor her seferinde. Bunun bir soru değil, açıktan tehdit olduğunun farkındayız. Soru olsa yanıtı beklenir değil mi. Soru olmadığı için devam ediyor komiser: "Ali Uygur'un ayakkabısı bunlar, o öldü, ayakkabıları kaldı. Ayakkabılarının burada kalmasını istemiyorsan, Ali gibi olmak istemiyorsan konuşacaksın."

İşkenceyi hatırlıyoruz. Ali Uygur’un işkencede öldürülmesinin arkadaşlarına karşı tehdit olarak kullanıldığını unutamıyoruz. Komiser tehdit ediyor, işkencede kalırsınız, tıpkı Ali Uygur gibi, tıpkı onun gibi kimsesizler mezarlığına atılırsınız. Ölümünüzle ilgili resmi açıklama da hazırdır zaten: “Yer gösterme sırasında kaçmaya kalkıştı” diye yazılır saman kâğıt üzerine.

Biz işkencede öldürülen öğretmen Ali Uygur’u anlatıyoruz birbirimize. Hani şu, Mersin-Adana tren yolculuğu sırasında gözaltına alınıp işkencede öldürülen ve sonra ailesinin ısrarlı takibiyle kimsesizler mezarlığında bulunan kardeşimizi. Sonra, işkence dosyasının 12 Eylül’de nasıl da sumen altı edildiğini hatırlıyoruz.

Hanefi Avcı ne zaman ekrana çıksa ağrımıza gidiyor; 12 Eylül’den hesap sormaktan söz eden Simonların demokrasi havarisi kesilmesini görmek değil de, asıl Ali Uygur’un kimi eski arkadaşlarının buna inanması canımızı acıtıyor.

‘Kimdi o komiser’ diye sorulmasını bekliyoruz. “Bu ayakkabının sahibini tanıyor musun” diye bas bas bağıran komiser kimdi? Herkes biliyor aslında, herkes biliyor ve susuyor. O komiserin Hanefi Avcı olduğunu bilmeyen yok ama kimse yazmıyor, devrimciler dışında.

Başbakan bilmiyor olabilir mi, Avcı’yı Eskişehir emniyetine atarken. Hani şu, 12 Eylül’den hesap soracağını iddia eden başbakan.

Yayınladığı kitap tartışılmaya başladığından bu yana bir satır, bir cümle bekliyoruz; o komiserin bu emniyet müdürü olduğu ilan edilsin diye…"
aktifhaber

MUTSUZUM
Çağrı Öndeş
03 Eylül 2010

Mutsuzum, kör bir karanlığın içine bırakılmış kalplerimiz. Bu kör karanlığın içinde umutsuzca çırpınırken gerçeklere ulaşmak için, hayasızca karartıyorlar ekranları. Devlet içindeki çeteleri,devlet içinde başka odaklara " hizmet eden" çetelerin servis ettiği ses ve görüntü kayıtlarıyla ETÖ diye üstüne bastıra bastıra haber yapanların, aralarında kendi yandaşlarının da içinde olduğu KPSS ÖRGÜTÜ ile ilgili haber yapmamaları nasıl bir imansızlık örneğidir? Her kurumda çürük elmalar olur tezinden hareketle kendilerini savunurken,Genelkurmayı hedef tahtasına oturtup Türk ordusunu erinden orgeneraline kadar aşağılamak ne kadar da kolaydı oysa.

Mutsuzum, kardeş bilip kucak açtıklarınızın size sarılırken elindeki hançeri sırtınıza saplayıp, yüzündeki o " nurani" gülümsemeyle herşey demokrasi için demesi karşısında nutkunuzun tutulmasından başka hiç birşey yapamazken.

Mutsuzum.

Annemi kaybetmiş gibi, abim,kardeşim beni yarı yolda bırakmış gibi, baba ocağından ayrılmış gibi mutsuzum.

Başkalarının mutluluğu pahasına mutsuz edilen yüzbinlerin haklarını çiğnerken, " imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda 'Evet' oyu kullandırmak" gerektiğini beyan etmek,bunun için insanlara telkinde bulunmak, baskı yapmak, hatta evet vermezseniz böyle şöyle olur diye korku imparatorluğu kurmanın ve tüm bunları " demokrasi adına" yapmanın utancını taşımakla, 12 Eylül Diyarbakır cezaevinde yapılanların utancını taşımak arasında fazla bir fark olmasa gerek?

Artık demokrasi yok, referandum yok,üstünlerin hukuku; hukukun üstünlüğü yok, bitaraf olmak yok,bertaraf olmak yok.

Sadece vicdanım var ve o vicdan hayır diyor,bu kadar ırzına geçilmişken bütün firavunları putlarını yıkmak için hayır...

" Firavun İmanı" na hayır.

" Firavun Demokrasisi" ne hayır.

Mutsuzum.

İhanete uğramış gibi,çok özlemene ve sevmene rağmen bir daha kavuşamayacak gibi mutsuzum.

Sırtımızda bu ihanet, içimizde gerçekten hukukun,demokrasinin,eşitliğin, kardeşliğin özlemiyle aynen onların yaptığı gibi suçlayarak ilk ve son kez soruyorum:

Mutsuzluğunuz pahasına oturduğunuz,imanınızın bile 3 kuruşa satılığa çıkarıldığı o sözde demokrasinin nikah masasından " Evet" diyerek kalkacak kadar vicdansız mısınız?

http://www.mizikacilar.com/Makalem.aspx?ID=40

Ana Fatma Çiçeği…(*)
Av. Taylan Tanay



Aramyan’ın diktiği ancak yemişlerini hiç yiyemediği ceviz ağaçlarının arasında yürüyorlardı. Ceviz ağaçları, tek sıra dizilmiş bir taziye kalabalığını andırıyordu. Zulme tanıklık etmekten ağırlaşan koca gövdelerini yapraklarıyla örtüp, yeni bir utanca tanıklık etmekten kaçınıyorlardı.

8’i çocuk 38 kişiydiler. 38 kadın. Kuşkusuz Xalvori’nin (Halvori) nüfusu
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum May 28, 2010 10:58 pm    Mesaj konusu: PKK'nın Kaynağı Sivas Kampı Alıntıyla Cevap Gönder

Erdoğan Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

22 Temmuz 2010
Editör'den

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ın son gurup toplantısındaki konuşması diğer gurup konuşmalarından çok farklıydı. 12 Eylül`de yapılacak referandum için 12 Eylül`de öldürülen 4 kritik isimi tek tek andı. Hayatlarını nasıl kaybettiğini anlattı. Haklarında yazılan şiirleri ve ailelerine gönderdikleri mektupları kürsüde ağlamaklı ses tonuyla okudu.Ya da Ağladı...

Erdoğan konuşmasından simge isimlere vurgu yaptı. 12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen ve yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren'i hatırlattı. Mamak askeri cezaevinden bir sabah namazını kılarken başına bir dibçikle vurularak öldürülen Hüseyin Karamahmutoğlu'nu hatırlattı. 12 Eylül Darbesi sonrası idam edilen ilk ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'ndan bahsetti. Solcuların simge ismi 12 Eylül rejiminin idam ettiği ilk solcu Necdet Adalı'ya vurgu yaptı.

Erdoğan hem sol'dan hem de Sağ'dan 12 Eylül Kahbe darbesinin katliamlarında kimi işkence ile kimisi de idam edilerek öldürülen insanları bir kez daha anlattı . Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevlerindeki işkenceler 12 Eylül ismi ile özdeşleşmiş ve bugünlere uzayan bu süreç hala daha devam etmektedir.28 şubat'ta ,12 Eylül gibi yakın bir süre önce abd-israil destekli en büyük yokedici ve beyinleri iğdiş edici darbelerin başında geliyor.

Salih Mirzabeyoğlu 11 yıldır f tipi hücrelerde ve telegram işkencesine maruz kalıyor.28 şubat'ın ardından İslami Camiada en büyük cezalara çarptırılan ve hala hapishanede hücrede tutulan tek isim.28 şubat'ın belkide hedefinde olan tek ismi o!

Zamanın DGM hakimlerince yargılanmış ve hukuki olduğu iddia edilen yargı tarafından suç teşkil eden bir eylem,ya da başka bir şey olmmasına rağmen bir kere değil bir kaç kez İdam cezasına çarptırılmıştır.

Salih Mirzabeyoğlu'nun şu an bulunduğu Bolu F tipi cezevinde hücresinde tek başına kaldığı ve hala daha devam eden ve ya devam ettirilen Telegram isimli elektro manyetik işkenceye tabi tutulduğu kendisi ve avukatları tarafından sürekli kamuoyuna sunulmaktadır.

28 Şubat darbesi'nin üzerinden onlarca sene geçti ve bu süreçte cezaevlerini müslümanlarla dolduran sistem bugünlerde yeni bir ANAYASA oylamak adına halk refarandumu başlattı.EVET ya da HAYIR oylarının halka ne getireceği dahi anlatılmamışken refarandum resmen iktidar ve mualefet'in oy kapma yarışına dönüştü.Yukarıda da belirttiğimiz üzere 28 şubat Darbesinin ardından hukuki sürecin dahi askıya alındığı bir dönemde cezaevine konulan Salih Mirzbeyoğlu telegram işkencesine maruz bırakılmaktadır.

Tayyip Erdoğan 12 eylül kanlı darbesinin katlettiği Anadolu evlatları için gözyaşlarını dökerken ismini andığı Mustafa Pehlivanoğlu, Balgat`ta, 10 Ağustos 1978 gecesi, teravih vakti, mahalledeki 5 kahvehane, kimliği belirsiz kişilerce tabancalarla tarandı, 5 kişi yaşamını yitirdi. Tarihe `Balgat katliamı` olarak geçen bu olayda, sol görüşlülere ait üç kahvehanede 3, ülkücülere ait iki kahvehanede de 2 kişi yaşamını yitirdi. Olaydan sonra operasyona başlayan polis, 3 kilometre uzakta, Ülkücülerin yoğun olarak oturduğu Karapınar Mahallesi`ne baskın düzenledi ve bir grup genci gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında, 22 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu da vardı. ve Pehlivanoğlu bu suçlama ile yargılanarak 12 eylül Darbesinin adalaetsiz ve hukuki olmayan bir mahkmesi tarafından İdam cezasına çarptırılmıştı.Bu suçları onun işleyip işlemediğine bile bakılmadan asılarak katledildi.Halbu ki Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını belirtmişti.

Peki Mirzabeyoğlu ne ile suçlanıyor du?

Avukat Ali Rıza Yaman bir açıklamasında müvekkilinin 'Tam olarak neyle suçlandığını, hangi suçtan dolayı ceza aldığını biz de bilmiyoruz. Herkes herkese suç isnad eder. Ancak mühim olan şahsın o suçu işleyip- işlemediği, bunun tesbiti ve verilecek cezanın o suça uygunluğudur.' demiş ve Salih bey, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliğinden yargılandı. Yargılama, bunun üzerine bina edildi. Ancak gerek kendisinin, gerek avukatlarının yaptığı savunma bir tarafa, İddianame ve Gerekçeli Karar’da geçen ifadeler dahi Salih Bey’e üzerine atılı suçtan ceza verilemeyeceğinin ispatı niteliğindedir....'

Yani Salih Mirzabeyoğlu davası tam bir hukuki komedyadır ve suç icad edilerek cezaevinde tutulmaktadır.Mustafa Pehlivanoğlu'na isnad edilen suç gibi bir suçlama'da mevcut değildir.Salih Mirzabeyoğlu'na yasadışı örgüt'ün liderliği suçlaması ile de adeta cezaevinde tutma ve fikirlerine kelepçe vurma işkencesi uygulandığı 28 Şubat Darbecilerinin adeta kuşatması altında olduğu apaçık ortadadır. 'Salih Bey’in davasındaki hukuk mantığı, verilen örnekten daha kötü bir şekilde işlemiştir. Hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar idam olmuştur. İdam kararı “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çevrildi.'

NECDET ADALI ,ERDAL EREN ,HÜSEYİN KARAMAHMUTOĞLU,MUSTAFA PEHLİVANOĞLU

12 eylül 1980 Darbesinin unutulan simge isimleri 12 eylül 2010 günü yapılacak ANAYASA refarandumu ile bir kez daha anıldı ve kamuoyu tarafından bu vsile ile tartışılmaya başlandı..Hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı tarafından gözyaşları dökülerek anıldı.Bu insanların bazıları cezaevlerinde işkence görerek bazılarıda İdam ile katledilmişlerdi..

Anayasa refarandumu gerçekleşecek ve bu refarandumda 12' Eylül ile hesaplaşma şeklinde sürekli yapılan propogandanın 28 Şubat ile yapılamayan hesaplaşmayı nasıl örteceği merak ile bekleniyor.28 Şubat'ta en büyük darbenin indirildiği İslami Kesim hala daha başörtüsü sorununu dahi çözemedi.İslami kesim bunu çözemediği gibi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'ndan bile bi haber olarak demokrasi çayırında başıboş gezintilere çıkmıştır.Sözüm ona İslami Kesim ! 28 Şubat ertesi liberalleşmiş,ılımlılaşmış ve adeta İslami söylemi terketmiştir.Yeni Anayasa maddelerinde Salih Mirzabeyoğlu'nu cezaevine sokan süreç ile hesaplaşma yoktur.

Ve kim olursa olsun Salih Mirzabeyoğlu için ağlamıyor ise ABD ve İsrail patentli 28 şubat darbesinin savunucusudur.Dolayısı ile ABD ve İsrail'in dümen suyundadır. Salih Mirzabeyoğlu cezaevinde olduğu sürece de EVET ya da HAYIR demenin de hiç kimseye faydası olmayacaktır.

Yeri gelmişken Soralım ....

12 eylül'de cezaevlerinde katledilen bu Anadolu Delikanlıları için ağlayan Sayın Başbakan 28 Şubat ertesi cezaevinde tutulan ve hala telegram işkencesine maruz kalan Salih Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

Mustafa Pehlivanoğlu'nun Ailesine yazdığı o duygulu ve samimi mektubundan alıntı ile yazımızı sonlandıralım ...

''Sunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa`lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakindir. Zafer her zaman Allah`a inananlarındır.'''

vesselam

Kaynak: Anadoluhaber

Demokrasi olmadan demokratik özerklik
Serdar AKİNAN
26 Haziran 2010

İstanbul'a iner inmez beni şehit haberleri karşıladı. İnsanlar biraz şaşkınlık biraz merakla ama mutlaka terdirginlikle tek bir soru soruyor: 'Ne olacak?'

Bu soruya maalesef tek bir yanıt veremi-yorum. Ama iyi olmayacağı ortada... Ortada birçok aktör ama tek oyun kurucu var. PKK...

Şiddeti tırmandıracaklar. Diyarbakır'da örgüte yakın kaynakların dillendirdiği senaryoları buraya yazamayacağım. Yoksa 'halkı korku ve paniğe sevk etmekten' hakkımda dava açılır.

Fakat şu kadarını görebiliyorum. Türkiye seçim atmosferine girdi ve seçimin öznesi bugün bellidir: Terör...

İktidar kadroları bu sorunu çözmekten çok uzak... Muhalefet daha da uzak... Örgüt yakında açıklayacağı 'demokratik özerklik' adımıyla gerilimi çok daha başka bir evreye taşıyacak.

Türkiye kısa zamanda etnik temelli dağınık çatışmaların yaşanacağı bir coğrafya haline gelebilir.

Fakat asıl sorun iletişim... Medyanın sorumsuz yaklaşımı bir yana son yıllarda başarıyla yaratılan kamplaşma çoklu bir dil ve algı yarattı.

Yaftalama sürecinin geldiği noktada aynı sorunlu dili kullanan takımlar oluştu. Bu dil üzerinden bir iletişim imkansız.

Ortak tavır almaya imkan sağlayacak bir dili yakalayamazsak ne Doğu'da ne Batı'da kime ne anlatacaksınız?

'Aaaa bunu Ergenekocular yazmış... Arkada İsrail var' diyen kafayla ne konuşabilirsiniz?

İnanın çok ama çok endişeliyim. Bu yaz bitmeden yaşanacaklar bizi seçime nasıl bir havada sokacak?

BM Barış Gücü'nün konuşlandığı bir Türkiye fotoğrafı kapıda... Bu fotoğrafı iptal etmek için gereken makul zemin ancak iletişimle mümkün.

O zemin var ve birileri ısrarla karartıyor.

Akşam Gazetesi

28 Mayıs 2010
PKK'nın Kaynağı Sivas Kampı
Celal Bayar, 1938 ile 1960 arasında bölgenin istikrarlı olduğunu ama Sivas Kampı faciasının siyasal Kürtçülüğü hortlattığını söylüyor.

Sivas Kampı yazı dizisinin bu bölümünde “27 Mayıs’ın öteki yüzü: Sivas Kampı” kitabından ayrıntılarla yaşananları aktarmaya devam ediyoruz. 27 Mayıs askerin darbesinden sonra Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere basının tavrının bugün pek değişmediğini görebiliyoruz. Yassıada’da savunma avukatlığı yapan Hüsamettin Cindoruk da Sivas Kampı ile 1938-1960 dönemi arasındaki barışın bozulduğunu ifade ediyor. Cindoruk, Celal Bayar’ın Sivas için “Siyasal Kürtçülüğün merkezi” dediğini belirtiyor:

“Onlara Sivas’ta Kürt olduklarını hatırlattılar. Celal Bayar buna siyasal Kürtçülük hareketi derdi. Kürtçe diye bir dil de var, ırk da var, buna kimse karşı çıkamaz. Ama ayrı bir devlet olmak isteyen devlete isyan eden, ayrılıkları keskinleştiren bir hareket de olmuştur daima, ona Bayar Siyasal Kürtçülük derdi ve Sivas’a bağlardı. Bayar Sivas Kampı’na çok içerlemişti. Çünkü Bayar Şark meselesi ile çok ilgiliydi, bu konuda Şark Raporu hazırlamış bir insandı. Bayar, Sivas Kampı’nın siyasal Kürtçülük şuurunu tekrar uyandırdığını söylüyordu. Yani 1800’lerden başlayan hareketler durmuşken Dersim Hadisesi Bayar’ın tabiriyle tenkil edilmişken, her şey yoluna girmişken belirli bir barış hareketi yerine gelmişken, Sivas Kampı Kürtlere bir işaret veriyor, “Ne duruyorsunuz? İşte siz busunuz, hepinizi topladık biraraya, planınızı programınızı yapın.” Nitekim 27 Mayıs’tan hemen sonra Doğu Kültür Ocakları ve Rizgâri’ler ortaya çıkmıştır. Ve onlar kendilerine verilen imkânı yeterli bulmadıkları için silah zoruyla bu işlerin çözülebileceği noktasına gelmişler ve Apo Hareketi ortaya çıkmıştır. Apo yalnız değildir Apo’nun kaynağı Sivas’tır. Tabii orada Apo’nun peşinden gitmeyecek kadar idrak sahibi insanlar var, onlar siyasete tekrar dönmüşlerdir. Ama bir bölüm, bilhassa onlara yapılan haksızlıklardan ötürü kızgın olanlar Apo’ya doğru kaymışlardır ve Apo’da zamanlamasını iyi yapmıştır... Bir akıllı adam böyle bir formülün işe yarayacağını söylemiştir. Kim buna önayak oldu, kimi Alparslan Türkeş diyor, kimi Türkeş’le birlikte aşırı milliyetçi subaylar ve erler diyor, kimi Ragıp Gümüşpala diyor. Ama kim düşündüyse kim yaptıysa birden bire Kürtçe bilmeyen Kürtler dahil hepsini getirdiler Sivas’ta bir askerî kampa koydular. 55 Ağa hadisesi gibi ki önemli bir hadisedir, bu sosyolojik ve siyasal yapıyı bozdu” diyor.

Nurcular da Sivas Kampı’nda

Sivas Kampı’nın zorunlu misafirleri arasında Kürtler kadar Nurcular da yerini aldı. Görüştüğüm çoğu Nur gönüllüsü, Said Nursi’nin erkenden vefat etmemesi halinde onun da Sivas’ta zorunlu misafirliğe zorlanacağını ifade ettiler. Sivas Kampı’na gönderilen Nur talebeleri arasında Diyarbakır’dan Mehmet Kayalar, Erzurum’dan Mehmet Kırkıncı, Mehmet Serçil, Kamil Sirkeci, Yavuz Telli, Hilmi Ardos, Kahramanmaraş’tan Mustafa Ramazanoğlu, Malatya’dan Tarık Aktekin, gibi birçok insan vardı. Birçok insanın bütün hayatını vakfettiği Risal-i Nur ve Said Nursi hakkında Demokrat Parti’nin son dönemlerinde de “Gizli” ibareli raporlar tutuluyordu. Bu raporlar yıllar sonra Emniyet Genel Müdürlüğü vasıtasıyla kamuoyuna yansıtıldı. Kampa getirilen Mehmet Kırkıncı, Gülen’i Risale-i Nur ile tanıştıran kişiydi.

Diyarbakır’dan Sivas’a getirilen Bediüzzaman Said Nursi’nin “Nurun Muallimi, Nurun Kahramanı, Nurun Yüksek Bir Talebesi, Hayatını Nura Vakfeden Mehmet Kayalar...” gibi ifadelerle anlattığı Mehmet Kayalar Selanik doğumluydu. 1937 senesinin mayıs ayında Harp Okulu’nu bitirir ve subay olarak ordu saflarına katılır. Konya, Susurluk, Kemalpaşa, Uşak, Bingöl ve Diyarbakır illerinde vazife yapar. Kayalar 1952 yılında 41 yaşında yüzbaşı olarak ordudan emekli olmuştur. Evli ve üç çocuk babası olan Kayalar 1994 yılında Yalova’da vefat eder. Mehmet Kayalar ismi Diyarbakır Nur hizmetleri ile bütünleşmiştir. Zira 1950’den 1973 yılına kadar bu şehirde kalmış ve “hizmetlere” imza atmıştır.

İçişleri Bakanı olan Muharrem İhsan Kızıloğlu kampı denetlemeye geldiğinde herkes ayağa kalkar ama Mehmet Kayalar ve birkaç arkadaşı ayağa kalkmaz. M. İhsan Kızıloğlu, Kayalar’ın önünde durarak hakaret etmek ister ancak Kayalar onun hakaretine fırsat vermeden, “Senin soy ismindeki kızıllık, yüzünden görülmektedir. İsmin kızıllığı senin yüzüne aksetmiş” dedi. Kayalar daha sonra “55 Ağa” içerisinde yer alarak Çanakkale’ye sürüldü. Orada Milli Birlik Komitesi’ne yazdığı mektupta kısaca, “27 Mayıs’tan beri geçen 11 aylık zamanda maruz kaldığım acıklı muameleler, hapis ve neyfiyemdeki sıkıntılar ve bazı garazkâr neşriyatla üzerime tevcih edilen iftiraların hakikatsizliğini ifade etmek için şahsıma ait bu maruzatımı zikretmeye mecbur kaldım... Hatta bugün Şarkta Kürtçülük damarını kırdığımız ve aleyhinde bulunduğumuz için bu menfi fikri taşıyan Kürtler bize düşman kesilmişlerdir. Şayet bizde Kürtçülük fikri bulunsaydı muhakkak bir sızıntısı, bir ipucu, bir delil bulunacaktı. Halbuki 20-30 mahkemenin hiçbirisi, bu hususta en ufak bir delil bulamamış ve bir mahkûmiyet vermemiş olduğunu görüyoruz. Gerek umumi emniyette, gerek millî emniyette yapılan araştırma ve soruşturmalarda Kürtçülüğe dair en ufak bir emare görülmemiştir” diyordu.

Nurcular gibi Sivas’a getirilen en önemli kişilerden birisi de Malatya Ekolü’nün öncü isimlerinden biri olan Sait Çekmegil’di. Çekmegil, daha sonra yayımlanan anılarında Sivas Kampı’nda yaşadıklarını satırlara döktü.

“Bir bölen olmak istemedik”

Kampa getirilen en ilginç kişilerden birisi de Arap asıllı olan Demokrat Parti’de Mardin Milletvekilliği yapan Bahattin Erdem ve kardeşi Mehmet Sait Erdem’di. Türkiye’nin sayılı işadamlarından olan Zeynel Abidin Erdem, babası Mehmet Sait Erdem ve amcasının yaşadıkları sıkıntıyı anlatırken bugüne kadar neden Sivas’ı anlatmadıklarının da ipucunu veriyor: “Kampla ilgili bize birçok şey anlatıldı: Oradaki sefalet, soğuk, zaman zaman açlık... Biraz da o günün şartlarında değerlendirmek gerekirse orada bir haksızlık vardı. Bu, sadece sitemdir. Bu olayı yaşayan büyüklerimiz bize yaşadıklarını naklederken hepimize ayrı ayrı ve defalarca bir “emir” buyurdular: “Siz bunları gelecek nesillere intikal ettirmeyeceksiniz. diyor.

Sivas’ı yaşayanlar bugün ne dedi

Hacı Said Ensarioğlu: Bu kadar yaşadıklarımdan sonra devletin bölücülüğünün oradan başladığını anladım. Biz kendimizi vatandaş zannediyorduk. Ben diyorum ki eşit haklara sahibim ama senin devletin kalkıyor, sen benden değilsin, sana özel bir kanun yapıyorum ve seni sürgün ediyorum. Olay buradan başladı. Devletin bölücülüğe burada tohum ekti.

Abdulilah Fırat: O günkü sistemleri medeni değildi. Bir darbe hükümeti idi. İnsanlıktan nasiplerini almamışlardı. Zulüm yapmaktan zevk duyan insanlardı. Hürriyetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu insan böyle zulümler gördükten sonra biliyor.

Sertaç Bucak: Sivas Kampı çözümleyici olmadı. Devletin tüm sürgün mağdurlarına karşı özür borcu olduğunu düşünüyorum. 1960’larda özür dilenmediği için 1990’larda devlet birkaç milyon Kürdü yeniden zorla yerinden etmiştir.

Zeynel Abidin Erdem: Ben bugün sürgüne gönderilmiş bir ailenin üyesi olarak ancak şunu söyleyebilirim. Biz hepimiz yanlış yaptık. Gerekli cezayı da aldık. Böyle bir inanış ve böyle bir son karar vardır. Bu kararı da o gün herkesle konuştuk. Tabii yukarıda arz ettiğim gibi bunun dedikodusunu yapmak ya da ileride bunların her gün tekrar yaşatılması, hatırlanması adına bir şey yapacak değilim.

Dengir Mir Mehmet Fırat: O zaman 105 sayılı yasaya göre yapılan uygulama tamamen insanlığa ve hukuka aykırı bir uygulamaydı. Dolayısıyla haksız bir uygulamaya uğrayan bütün insanlar gibi o insanlar üzerinde de çok büyük etkileri oldu. Bu tip uygulamaların devlete kazandırdığı hiçbir şey olmadı, temennim bu tip olayların bir daha yaşanmaması ve yaşatılmaması.

“Cumhuriyet gazetesi yüzünden kampa gittik”

Sivas Kampı’na gönderilen Şeyh Said’in torunu Abdülilah Fırat kampa gönderilme gerekçesi olarak; Şeyh Said’in torunu olmayı ve Cumhuriyet gazetesinin yaptığı yayınların etkili olduğunu ifade ediyor “27 Mayıs’ın öteki Yüzü: Sivas Kampı” kitabında. “Cumhuriyet gazetesinin 31 Mayıs 1960 yılında yapılanları alkışladığını görmekteyiz. Cumhuriyet gazetesi şöyle yazıyordu:

“Milli Birlik Komitesi’nin neşredeceği vesikalar, bir Kürdistan tesisi için DP Grubu içinde çalışanlar varmış. Sabık iktidarın Rus yapısı bir ciple vatan haini Şeyh Sait’in oğlunun Doğu’daki köylerde dolaşmasına göz yumulduğu tespit olunmuştur. Geliştirilmesine çalışılan gayenin yeni bir Kürdistan olduğu, bu konuda birkaç DP milletvekilinin çalışanlara müzair olduğu vesikalarda meydana çıkmıştır. Milli Birlik Komitesi ve hükümet bu yola sapanların faaliyetlerine son vermiş, memleketi parçalayıcı unsurların tamamen izalesi yolunda zecri tedbirler alma yoluna gitmiştir. Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir” diyordu.

Bunlar daha mı az ağa

Sivas’a götürülenler hakkında herhangi bir suçlama yapılmamışken, Meclis’ten çıkarılan bir yasa olacakları haber veriyordu. 2510 sayılı yasaya ek olarak çıkarılan 105 nolu yasada şöyle deniyordu: “Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek... Vatandaşın sömürülmesine engel olmak gayesiyle bu kanun çıkarılmıştır.” Bu sözlere bakılacak olursa, Sivas’taki toplama kampı ve mecburi iskânla, iktidar köylüleri baskı altından kurtarmak gibi “halkçı” bir iş yapıyordu.

CHP organı Ulus gazetesinin başyazarı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Efendi’nin mecburi iskân tasarısıyla ilgili 12 Ekim 1960 tarihinde şunları yazıyordu: “Birkaç günden beri gazetelerde bahsi geçen Mecburi İskân Tasarısı, dün yayınlanan bir habere göre MKB’de görüşülerek kabul edilmiştir. Bu surette tasarının bir bölümünde görüldüğü gibi memleketimizin şu veya bu bölümünde ya da daha geniş bir bölge içinde dini his ve gelenekleri alet edenler, yabancı ideolojileri neşir ve telkine çalışanlar cebir ve şiddet kullanarak nüfuz ve baskıları altında adam sömürenler, bulundukları yerlerden uzak bölgelere nakledileceklerdir. Sürülecektir, demiyoruz. Çünkü bu gibiler için medeni haklardan mahrumiyet söz konusu değildir ve çıkarıldıkları bölgelere dönmemek şartıyla memleketin her tarafında dolaşmak serbestliği de ellerinden alınmayacaktır. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, bu bakımdan Mecburi İskân Tasarısı’ndaki sertlik biraz yumuşatılmış gibi görünüyor” diyordu.

Öte taraftan Akşam gazetesinde Müfit Duru imzalı “Ağalardan sonra” ve Öncü gazetesinin “Şeyhlerin peşinde” yazı dizileri olmadık iftiralarla Sivas Kampı mağdurlarına saldırıyordu. Yön dergisi de konuyu inceleyerek Faik Bucak’ın görüşlerine yer veriyordu: “Faik Bucak ile konuşurken size şunları söyleyecektir:

“Benim toprağım yoktu ki toprak ağası olayım. Hayatımı avukatlık yaparak kazanıyordum. Yıllarca da bu memlekette hâkimlik yaptım. İşte bizim ağaların kaç dönüm toprağı olduğu da meydana çıktı. İyi ama bu memlekette madem ki toprak reformu diyoruz, madem ki sosyal adalet diyoruz, aklımıza niye Kasım Ağa (Gülek), Cavit Ağa (Oral), niye Fevzi Lütfü (Karaosmanoğlu), niye Hacı Ömer Ağa ve daha bunlar gibi yüzlercesi gelmiyor? Bunların toprakları bizimkilerin topraklarından yüzlerce defa büyük. Ya İstanbul’daki sermaye ağaları? Bunlar sanki daha az mı ağa?

55’lerden Bucak ve Kartal’ın tanıklığı

Bir ihtilal olmuştu. Her vatandaşa yeni bir dünya yaratmanın acı ve yük payı düşmüştü. Buna emniyet tedbiri dediler. Biz de masumca bir güvenle bileğimizi kelepçeye uzattık. Nasıl olsa diyorduk, “Adalet tecelli eder.” Suçsuz olduğumuz gün ışığına çıkar. Üç yüz kişiydik. Biz 55’leri ayırıp alıkoydular. Mesele sürgün müydü? İlk bakışta hissi konuştuğumuz sanılabilir. Bu soruların hakiki sebeplerini sıralayalım: 55’lerin bedbahtlık ve felaketlerinin sebebi Kürt asıllı olmalarında mı aranmalıdır? Yoksa hepimizin Demokrat Partili olmasında mı aranmalı? Yalnız Türkiye’de milyonlarca Demokrat Parti’li varken onlar niye bizim gibi sürülmediler?

Biraz geriye dönelim. Masumiyetimiz teslim edildikten sonra Ankara’ya geldik. İlk fırsatta günün idarecileriyle temas ettik. Salahiyetli makamlar bize haksızlık edildiğini kabul ettiler ve en kısa zamanda yerlerimize iade edeceklerini vaat ettiler. Türk aydınları, sizi haklı davamızın hakemleri seçiyoruz.

Numan Esin: İsyan hazırlığı vardı

Milli Birlik Komitesi Üyesi Numan Esin yıllar sonra Sivas Kampı ile değerlendirmeleri Güneri Civaoğlu’nun programında sorduğu “Menderes Kürt sorunu için ne söyledi?” sorusuna verdiği cevapta “ Bizim o tarihte bir endişemiz vardı. Acaba bir ayaklanma olur mu diye. Elli beş ağayı da o sebeple yönetim tutuklamıştı. Onları, güvenlik önlemi aldırarak, Sivas’ta nezaret altında bulunduruyordu. Bu arada acaba hükümetin, güneydoğuyla ilgili özel birtakım tedbirleri var mıydı? Aldığım cevap buydu ve son derece doğru bir cevaptı, demokrasi içinde. Gerçekten, 1938’den sonra, 1970’lere kadar, doğuda bir ayaklanma olmamıştı ve istikrar vardı. Türkiye’de bu istikrarı daha sonraki yıllarda yanlış uygulamalar bozmuştur ve güneydoğu sorunu Türkiye için ciddi, çok pahalı, çok riskli bir sorun haline gelmiştir.” dedi. Ancak Esin geçen hafta İstanbul’da katıldığı bir konferansta Sivas Kampı uygulamasının emrini kendilerinin vermediğini, İçişleri Bakanı olan Muharrem İhsan Kızıloğlu’nun bu emri tek başına aldığını ifade etti.

Kaynak:Taraf

Neşe Düzel, Kürt'lerin en önemli isimlerinden avukat Hüseyin Yıldırım ile Diyarbakır cezaevi günlerini konuştu..
Neşe Düzel/Taraf
26 Temmuz 2010


“Hürriyet’in Diyarbakır muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler ‘Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlık’ diye yazdı. Bu haber 1982 baharında yayımlandı.”

“Beni ip sarılı bir makaraya götürdüler. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... çok affedersiniz... İpi cinsel organıma geçirdiler. Biri ipi tutuyor, biri çekiyor. Çok utandım.”

“Diyarbakır polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu. Radyoda Evren konuşuyordu. “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu Evren.”

* * *

NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM

12 Eylül Anayasası’nda yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül’de insanlara çektirilen acılarla ve ‘darbeyle’ hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası’nın temelini oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP’nin darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesinin oylanacağı referanduma ‘boykot’ çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına kendi anılarıyla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK’yı, Öcalan’ı, lider kadrosunu, PKK’nın kuruluşunu, Suriye’yi, Bekaa’yı, Öcalan’a muhalefeti, PKK’nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün Avukat Yıldırım’ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okuyacaksınız. Avukat Hüseyin Yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan’ın çok yakınında yer aldı. Şam’a Bekaa’ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan’la yolları ayrıldı, Hollanda’da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldırım halen İsveç’te yaşıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz hangi yıl Diyarbakır hapishanesine girdiniz?

HÜSEYİN YILDIRIM: Ben Diyarbakır cezaevine 1981 yılının kasımında girdim ve on bir ay kaldım. O cehennemden 1982’de çıktım. Zaten ben 10 Kasım 1981’de Diyarbakır cezaevine götürüldüğümde de ayaklarımın üstünde duramıyordum.

Niye?

Çünkü poliste çok ağır işkence görmüştüm.

Neden dolayı tutuklandınız?

Silvan-Siverek’te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun diye Bingöl-Kiğılı bir öğretmen vardı. O kişi, kod adı olarak Tuncelili Hüseyin’i kullanmış. Beni, o diye tutukladılar. Oysa devletin bütün kurumları onun gerçek kimliğini biliyordu. PKK iddianamesinde de zaten o kişinin hüviyeti açıkça yazıyordu.

Tutuklandığınızda ne iş yapıyordunuz?

Avukattım. Türk ve Kürt solundan tutuklananların yüzde sekseninin avukatı bendim o dönemde. O sıralarda Diyarbakır rahattı, daha 12 Eylül olmamış, askerî cunta gelmemişti. Ülkede en ağır işkence Elazığ’da yapılıyordu. Naci kod adlı bir MİT görevlisi, 1800 Evler denilen yerde korkunç işkenceler yaptı. Sonra o kişi Diyarbakır’a geldi ve bana da işkence yaptı.

İşkence yapan devlet memurlarının da mı kod adları vardı?

Evet... Onlar, çok korunurlar. Zabıt tutarlar, zaptın altına imza olarak hiçbir isim yazmazlar, “zabıt müncisi” yani “zaptı tutan” yazarlar. İz bırakmazlar. Avukatlık yaptığım sırada mahkemelere çıkarılan tutuklular öyle kötü durumdaydılar ki, işkenceden geçtikleri apaçık ortadaydı ama mahkemeler bu işkencelere seyirci kalıyordu. Ben 12 Eylül 1980 cuntası döneminde sadece Elazığ’da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak her yerde duruşmalara girdim. O şehirler arasında gittim geldim. Çok doldum! Gördüğüm feci manzaralara itiraz ettim. Mahkemelere karşı direndim. Ben, Mehdi Zana’dan Şerafettin Kaya’ya, Selim Dindar’a üç bin kişinin avukatıydım. Zaten o yüzden de bir komployla tutuklandım.

Nasıl tutuklandınız?

Beni, Diyarbakır cezaevine bir müvekkilimi görmeye giderken gözaltına aldılar. Diyarbakır Birinci Şube’ye götürdüler. Uygulama şöyleydi. Önce polis soruşturması yapılıyordu. İşkence orada başlıyordu. Sonra poliste işkence görenler, biraz kendilerine gelsinler diye bir süre bekletiliyordu. Sonra savcılığa gönderiliyor ve tutuklanıp cezaevine konuluyordu.

Poliste ne yaşadınız?

Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, beni önce tavana asıp çarmıha gerdiler ve elektrik şoku verdiler. 16 ya da 17 Ekim 1981 tarihiydi. Polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu ve o sırada radyo açıktı, Evren konuşuyordu. Evren radyoda, “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu. Evren’in o sözleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Bir gün gene gözlerim bağlıydı... Gene işkence görmüştüm ve vücudum ateş içindeydi. Zaten her an işkence yapılıyordu.

Size ne soruyorlardı?

Hiçbir şey. Sadece konuş diyorlardı ve küfrediyorlardı. Biri odaya geldi ve bana “merhaba Hüseyin Bey” dedi. Anlamıştım, üst düzey biriydi, ya MİT’ti ya da ordudandı. İşkenceden sinirlerim çok gerilmişti. “Neden benimle gözlerim açık konuşmuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?” dedim.

Ne cevap verdi?

“Hüseyin Bey, siz Tuncelililer neden devlete bu kadar düşmansınız?” dedi. “Ne verdiniz, ne istiyorsunuz? Katliam uyguladınız, onun hesabını verin” dedim. Hiç tepki göstermedi. “Böyle yanlışlıklar olur. Şimdi söyleyeceğim, seni serbest bıraksınlar” dedi ve gitti.

Sonra ne oldu?

Bir, iki saat sonra biri koluma yapıştı, göz bağımı çözdü. Kırmızı suratlı asker elbiseli iriyarı biriydi. Bana vurdu da vurdu. Kafamı kırdı, dişlerimi kırdı. Dişlerim ağzıma saplandı. Kafamı tuvaletin içine bastırıyor ve sifonu çekiyordu. Tam boğulmak üzereyken, kafamı klozetten çıkarıyordu. Bir saatten fazla sürdü bu işkence. Her tarafımdan su gibi kan akıyordu. İşte yedi gün poliste böyle işkence gördüm. Doktor hastaneye gönderilmemi istedi ama götürmediler. O beş gün gözaltı bölümünde biraz kendime geleyim ve işkence belli olmasın diye tuttuktan sonra, beni mahkemeye çıkardılar. Uygulama öyleydi zaten. Hâkim, beni tutukladı.


Sizi Diyarbakır cezaevine mi götürdüler?

Ringo denilen demir kafesli bir cezaevi aracı vardı. Beni onunla Diyarbakır cezaevine götürdüler. Daha aracın kapısı açılmadan, bahçede “geldi geldi” diye bir çığlık koptu. Ellerinde odunlarla bir grup işkenceci aracın etrafını sarmışlardı. İşkencesiyle ünlü, cezaevi iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, elleri cebinde karşımda duruyordu. Beni ağır sopalarla dövdüler. Sonra Yıldıran, “Hadi aslanlarım, Avukat Bey’e helva yedirin” dedi.

Helva yedirin ne demek? İşkence yapın mı demek?

Evet. Diyarbakır cezaevinde ilk günüm böylece başladı. Beni büyük bir salona götürdüler. Dört tarafında duvara dizilmiş hücreler bulunan ortası açık dört katlı bir yer. Bu açık alanın orta yerinde lağım akıtıyorlar. Demir parmaklıklı hücrelere ise merdivenlerle çıkılıyor. Hücredekiler birbirlerini görmüyor ama işkenceciler dört tarafta herkesi görüyor. Bana, “soyun” dediler, soyundum. Allah Allah diye üstüme sopalarla saldırdılar. Epey dövdükten sonra beni lağımın içinde bir aşağı bir yukarı sürüklediler. Sonra biri başımı bacaklarının arasına aldı ve uzun süre sopalarla arkamdan vurdular. Nereye vuracaklarını biliyorlar. Sinirlerin geçtiği yerlere vuruyorlar. Ciğerlerim ağzıma geldi ve bayılmışım.

Bitti mi?

Sonra elbiselerimi ateşe verdiler ve sırtüstü o ateşe yatırdılar. Daha sonra beni duvarın dibindeki bir makaranın önüne getirdiler. Makarada ip sarılıydı. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... İlk kez anlatıyorum bunu... Çok affedersiniz. İpi benim cinsel organıma geçirdiler... Biri ipi tutuyor ve çekiyor. O zaman çok utandım. Bu çok ağır geldi.

Lütfen ağlamayın... İsterseniz anlatmayın, başka bir konuya geçelim.

Siz istediğinizi yayınlayın ya da yayınlamayın. Ama ben içimdekileri boşaltmak istiyorum. Her taraftan işkence sesleri geliyordu. Ben, “kafama bir kurşun sıkın bunu yapmayın” dedim. İpi bırakmam için ellerime tersten sopalarla vuruyorlar. Bütün parmaklarım kırıldı, ayak topuklarım kesildi. Sonunda iri yarı bir onbaşı, “ben bu kadarına yokum” dedi ve fırlayıp beni kucakladı. Beni beşinci hücreye götürdüler ve kenefe koydular.


Aman Tanrım...

O işkencelerden sonra ben şuna inandım. Yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır. Akşam oldu, nöbetçi bana acıdı ve beni lağımın içinden betonun üstüne çıkardı. Bana bir sigara verdi. O da bir askerdi. Size söyleyeyim, o cehennemin içinde melekler de vardı. Sabah oldu “ulan avukat” diye gene geldiler. Beni lağımın içine gene yatırdılar. Öyle dövdüler ki bayılmışım. Zaten bir müddet sonra acıdan göğsün tıkanıyor ve bağırman da kesiliyor. Kendime geldiğimde ayaklarımdan akan birikmiş simsiyah kanı gördüm. Yavaş yavaş ayaklarımı içime doğru çektim ve betonun üstüne yattım.


Her işkence gören yaşadıklarını bu kadar ayrıntılı hatırlar mı?

Hiçbir zaman unutmaz. Hiçbir şeyi unutmaz. Orada ölüm bir an önce gelsin istedim. Diyarbakır cezaevinde herkesi böyle imtihan ettiler. Ben dört aydan fazla hücrede kaldım ve dört ay her gün işkence gördüm. Bir de hücrelere kedi büyüklüğünde fareler saldırıyordu.

Ne!!!!

Birini kovuyordun, diğeri geliyordu. Fareler üstümüzde dolaşıyordu. O işkenceci Yüzbaşı Esat, ben kilo kaybettikçe, bana “şişmanlamışsın yahu” diyordu. Benim bütün parmaklarım kırıldı. Bakın... Hâlâ düzelmediler. Çenem ortadan ikiye bölündü. Bakın... Dizlerime çok vurdular. Bakın... Doktor falan yok, kendi kendine kaynadı çenem de bütün kemiklerim de... Dedim ya... Cehennemde melekler de vardı. İhtiyar lakaplı bir çavuş, cebine kendi yemeğini koyuyordu ve gizlice bana cebinden çıkardığı tahta kaşıkla içine ekmek doğranmış çorba ve et yediriyordu. Beni, dışarıdaki gelişmelerden haberdar ediyordu. “Seninle ilgili dünyada büyük tepki oluşmuş” diyordu. Uluslararası Af Örgütü falan ayağa kalkmıştı.

Diyarbakır cezaevinde aylarca hücrede tutulduktan sonra koğuşa götürüldünüz. Kimlerle aynı koğuşta kaldınız?

Ben dört ay hücrede kaldım. Beni tutuklandıktan dört ay sonra koğuşa götürdüler. Ahmet Türk ve eski CHP ve ANAP milletvekili Nurettin Yılmaz’la aynı koğuşta kaldım.

Koğuşta işkence yapılıyor muydu peki?

Her sayımda yumruklarla, sopalarla dövüyorlardı. Lağım temizletiyorlardı. Ahmet Türk ve ben zayıftık, erken yere düşüyorduk. Nurettin Yılmaz inadına düşmek istemiyordu. Unutmam... Çok saygı duyduğum Ahmet Türk bir gün karyolasının kenarına oturmuş gözleri dolu dolu... “Ahmet Bey üzülmeyin, bunun sonu ölüm değil mi?” dedim. “Hüseyin Bey ben işkenceden dolayı üzülmüyorum. Çok kötü küfrediyorlar, çok ağırıma gidiyor” dedi. Bir gün yine elimize uzun süpürgeleri verdiler, bizi lağıma götürdüler. Lağımı temizledikten sonra bize “koğuş vaziyeti al, uygun adım istikamet koğuş, marş” derlerdi ve biz de süpürgeleri silah gibi omzumuza alıp, yürürdük. Bir gün...

Evet, o gün ne oldu?

Yine Nurettin Yılmaz önde ben ortada, Ahmet benim arkamda gidiyorduk ki, kısa boylu bir onbaşı, “ulan bunlara gıcığım var” deyip havada uçtu ve Nurettin’in göğsünü postallarıyla ezdi. Tekmeyle öyle bir savrulduk ki arka arkaya üçümüz de yere yıkıldık.

Nurettin Yılmaz daha sonra ANP milletvekili oldu değil mi?

Evet. Daha önce de CHP milletvekiliydi. Şimdi BDP Disiplin Kurulu Başkanı. Diyarbakır cezaevinde bir de o işkenceci yüzbaşının “emret komutanım” diye tutuklulara tekmil verdirdikleri Jo adında bir köpeği vardı. İstediklerinde, bizi, ona ısırtıyorlardı. O sıralarda artık Uluslararası Af Örgütü, benimle ilgili büyük bir kampanya başlatmıştı. Türkiye’ye protesto yağıyordu. Ara sıra beni havalandırmaya çıkarıp elime top veriyorlardı.

Niye?

Bir helikopter tepemde durup resmimi çekiyordu. Zira “Bakın hiçbir şeyi yok. Top oynuyor” demek için böyle mizansenler yapılıyordu. Bir gün Hürriyet gazetesinin Diyarbakır’daki muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler. Sonra gitti, “Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlıktır. Hüseyin Yıldırım bile sağdır” diye yazdı. 1982 baharında yayımlandı bu haber.


Peki, tam olarak siz ne durumdaydınız?

Bir gün bir gardiyan bana, “Senin hakkında, onu yaşatın diye Ankara’dan talimat gelmiş. Şimdi Ankara’dan gelen doktor, seni muayene edecek” dedi ve beni doktora götürdü. Doktor, “soyunun, muayene edeceğim” dedi. Ben perdenin arkasında soyundum. İçeri girdiğinde korktu. Etrafındakilere, “Bu, burada mı böyle oldu” diye sordu. Sadece kemik kalmıştım. İçeri 75 kilo girmiş, 43 kiloya düşmüştüm. Doktor bana günaşırı serum verdirdi ve bana can öyle geldi.

Cezaevinden çıktığınızda ne yaptınız?

Önce annemi görmek istedim. Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, “Hüseyinimi bırakmışlar, beni, Hüseyinimin yanına götür” dedi. “Ben de o çarşıda, gel seni götüreyim” dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, “Ne oldu, hasta mısın sen?” dedi. Yürüdük ve çarşıda kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, “Hüseyin senin kolunda” deyince, annem uyyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı. Zaten büro arkadaşlarım da beni tanıyamadılar. Aynada kendimi gördüğümde ben de ürkmüştüm. Bir gün yüzbaşı gülerek bana ayna verdi. “Bak ne kadar yakışıklı oldun” dedi. Korkunçtu. Gözümün altındaki deri, bir et parçası halinde sarkmıştı.

Hapishanede ya da çıktığınızda devletten herhangi biriyle bir temasınız oldu mu?

Sıkıyönetim komutanının adli müşaviri Ahmet Beyazıt’la karşılaştım. Hiçbir şey olmamış gibi sarıldı, öptü beni. “Böyle şeyler olur, tekrar duruşmalara girersin” dedi. Beni Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak’la görüştürmek istedi. Beni ona götürdü. Kemal Yamak elimi sıktı. “Geçmiş olsun, böyle şeyler olur. Devlet zor durumda” falan diye konuştu. Sonra da, “ben senin aileni araştırdım, seninki çok iyi bir aile. Sen peygamber soyundan geliyorsun” dedi. Ben de “Paşam ben Arap değilim, ben Kürdüm” dedim. “Böyle şeyleri söylemekten men ederim sizi” diye bağırmaya başladı ve benden, cezaevindeki açlık grevinin bitirilmesi için tutuklularla görüşmemi istedi.

Görüştünüz mü?

Görüştüm. Açlık grevinde ölenlerin tabutlarını daha sonra ağlayarak ben indirdim. Zaten kısa süre sonra bir gece iki hâkim büroma geldiler. “Senin hakkında yeni kararlar alındı. Bu gece Diyarbakır’ı terk et” dediler. Ben o gece Diyarbakır’ı ağlayarak terk ettim. Suriye’ye geçtim, Şam’a gittim.

PKK’ya ne zaman katıldınız?

Ben hiçbir zaman PKK’ye katılmadım. Diyarbakır’da direnen insanların her zaman kalbimde yeri oldu. Onların anısını kutsal bir emanet olarak saklıyorum ama, ben Apoculuğa hayır diyorum. Ben hiçbir zaman PKK’li olmadım.

Nasıl olmadınız? Siz bir dönem PKK’nın Avrupa temsilcisi değil miydiniz? Sizi Diyarbakır’dan yurtdışına kim çıkardı?

PKK çıkardı. Zaten beni PKK’den başka dışarıya kim kaçırsın ki! O dönemde başka örgütler bana geldi de, ben mi onları istemedim?

Neyse... Sizinle PKK’yı konuşacağız. Önce Şam’da ne yaptınız?

Beni PKK’liler, Şam’da Öcalan’ın çevresine götürdüler. Ben Diyarbakır cezaevinde ve mahkemelerde her şeyi görmüş bir avukattım. Dünya kamuoyunu yakından tanıyordum. Ayrıca dünya kamuoyunda benimle ilgili kampanyalar vardı. PKK’liler, dünyaya anlatacaklarımın kendilerine yarayacağını biliyorlardı. Ben Şam’a gittiğimde, Öcalan ve karısı Kesire oradaydı. Kandil’deki yönetimin hepsiyle karşılaştım zaman içinde.

Kimlerle tanıştınız?

Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu... Karayılan’ı ise çok daha sonra gördüm. Çünkü o, çok eski bir PKK’li değildir. Öcalan, Cemil Bayık’a, “Avukat Bey’i diğer örgütlerle de tanıştır. Yarın öbür gün, bizimle niye görüştürmediniz demesinler bize” dedi. Cemil Bayık önüme düştü, Şam’daki bütün Kürt ve Türk örgütleriyle görüştürüldüm. Şam’da her örgütün ayrı evi vardı. PKK’nın üç ayrı evi vardı.


Öcalan’la nasıl tanıştınız?

Beni bir eve götürdüler ve orada beni Öcalan karşıladı. Onunla ilk kez orada karşılaştım. Bir müddet sonra bana “hadi gidelim” dedi. Bir başka eve gitmek için sokağa çıktık. Öcalan beni uyardı: “Yolda yürürken aramızda on beş, yirmi metre mesafe kalsın avukat” dedi.

neseduzel@gmail.com

İDAMLIK GENÇLERİN SON İSTEĞİ NE OLDU?



16 Ağustos 2010
Buca Cezaevi İmamı Abdullah Tüzüner, 12Eylül darbesinden sonra idam edilen 5 gencin son anlarına şahitlik etti.
Buca Cezaevi İmamı Abdullah Tüzüner, idam edilen 5 gencin son anlarına şahitlik etti. Tüzüner, 30 yıl sonra yaşadığı travmayı BUGÜN'e anlattı. Tüzüner, sözlerine 'Allah bir daha yaşatmasın' diyerek başlıyor. "Sağcılar seccade istedi ve namaz kıldı. Solcular ise sigara ve çay talep etti. Sonrası malum. Hepsi bizim çocuklarımızdı, keşke olmasaydı" şeklinde konuşuyor. Tüzüner, gençlerin sağcısıyla solcusuyla aynı toprağın insanı olduğunu vurgularken "Bu duruma kim nasıl getirdi?" diye soruyor.

GECE YARISI KAPIM ÇALINDI

Din görevlisi Tüzüner, bir gece yarısı kapıyı açtığında iki polisle karşılaşmış. Polisler kendisine idam cezalarının infazında 'görevli' olarak bulunması talimatı vermiş. Bir belgeye imza atmış ve 'sakın kimseye söyleme' diye uyarılmış. Ertesi gün katılacağı idamlar için seccade ve bir Kur'an'ı Kerim hazırlamış.

AİLEMİZE SELAM OLSUN

Tüzüner, idamların yaşandığı sabahı şöyle aktarıyor: "İnfaz savcısı deniz albay, 3 gence, imam kabul edip etmediklerini sordu. Solcu kardeşimiz imam istemedi ve orada seyirci kaldım. Bunlar Urfalı, Tokatlı gençlerdi. Son istekleri soruldu. Sigara ve çay istediler. Ailelerine selam gönderiler ve 'kahrolsun faşizm' diye çıktılar idam kürsüsüne."

KELİME-İ TEVHİD'LE GİTTİLER

Tüzüner, iki ülkücü gencin imam istediğini ve bu nedenle resmi kıyafetle 'görevli olarak' infaza katıldığını kaydediyor. Selçuk Duracık ve Halil Esendağ adlı ülkücülerin son anlarında yanında olan Tüzüner, şöyle devam ediyor: "İnfaz savcısı havacı binbaşı gençlere son isteklerini sordu. Onlar da seccade istedi. Namaz kıldılar ve dua ettiler. Namaz kılarken tekbir getirdiler. Sonra ara verildi, ellerini arkadan bağlayarak, yakalarını taktılar. Nereye gittiklerinin farkındalardı ama tereddüt etmeden paniğe kapılmadan 'La ilahe illallah' diyerek gittiler kürsüye. Koca masa kurmuşlardı, sandalyeye biz çıkarız dediler. Sonra ipi taktılar ve şahadet getirerek gittiler."

Bugün

Yargısız
Ahmet ALTAN
ahmetaltan111@gmail.com

Devlete karşı işlenmiş suçlar diye bir fasıl vardı bizim ceza yasasında.

Ama, “devletin işlediği suçlar” diye bir fasıl yoktu.

Çünkü “devletin işlediği suçları engellemek” gibi bir amaç yoktu.
Tam tersine.

Koramiral Kıyat’ın, HaberTürk televizyonunda açıkladığı gibi, “cinayetlerin işlenmesi için bizzat devletin zirvesi emir vermişti” bir zamanlar.

Güneydoğu’da görev yapan birçok subay ve polis de bu emirlere sorgusuz sualsiz uymuş, binlerce insan sokaklarda vurulup öldürülmüştü.

“Devlet için adam öldürmeye” başlayan subaylarla polisler kısa zamanda birer “mafya elemanına” dönüştüler.

Bir yandan “devlet adına” deyip canlarının istediklerini öldürüyorlar, bir yandan da “bak seni de öldürürüz” diyerek haraç topluyorlar, bir yandan da uyuşturucu kaçakçılığına bulaşıyorlardı.

Kısa zamanda Güneydoğu, Kürtler için bir cehenneme, Türk görevliler için de bir “suç cennetine” dönüştü.

Devlet, kendi eliyle Güneydoğu’da “ölüm mangalarının” dolaştığı, “uyuşturucu kartellerinin” kurulduğu bir Latin Amerika “cumhuriyeti” oluşturdu.

Kürt halkı uzun tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı o dönemde.

Devlet ise toprağa gömülmüş bir ceset gibi çürümeye başladı.
Çürüme başladığı zaman çok hızlı yayılır.

Kaçınılmaz olarak yargı da bu çürümeden payını aldı.

Suçlular yakalanmıyor, eskaza yakalanırsa serbest bırakılıyordu.

Devletin ve yargının içindeki “dürüst” insanlar ise gidişattan fevkalade şikâyetçiydiler.

Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz, hayatını ortaya koyarak bu “suç çetelerinin” en beterlerinden biri olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya
çıkardı.

Başında bir binbaşının bulunduğu çeteyle ilgili olarak, çete üyelerinden bir itirafçı da olup biten her şeyi anlattı.

Yüksekova Çetesi, on altı faili meçhul cinayetten sorumlu tutuluyordu.

Haraç, gasp, uyuşturucu, “yaptıkları” diğer işlerdi.

Yakalandılar.

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır cezalara çarptırıldılar.

Yargıtay, cezaları bozdu.

Aynı günlerde “çete reisi” olmaktan yirmi beş yıl hapse mahkûm edilmiş olan binbaşı emekliye ayrıldı ve ortadan kayboldu.

Sonra, dava o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırıldı.

Sonunda da “zamanaşımına” uğratılarak sanıkları cezalardan kurtarıldı.

Dün, zamanaşımının son günüydü ve biz bu haberi manşet yaptık.

Bu davanın “asla zamanaşımına uğrayamayacağını” söyleyen hukukçular var ama görünen o ki “yüksek yargı” onların bu iddialarını ciddiye almıyor.

Yüksekova Çetesi davası, buna benzer birçok davanın en ünlülerinden biri ama tek çete ve tek suç değil.

Ortada öldürülmüş binlerce insan var.

MHP eski Başkan Yardımcısı Şevket Yahnici’nin Neşe Düzel’e yıllarca önce söylediği gibi “polis arabalarının eskortluğunda kaçırılmış” tonlarca uyuşturucu var.

Devleti, devlet görevlilerini ve “devlet için işlenmiş suçları” kutsal ve dokunulmaz gören bir yargı var.

Yargı, hesap sormadığında, “devlet için suç işlenebileceğine” inandığında suçu önlemek, insanların hayatını güvenceye almak mümkün değil.

Unutmayın ki Şemdinli’de “kitapçı bombalayan” astsubaylar hakkında iddianame hazırlayıp, bunların “emir komuta zinciri içinde” yapıldığını söyleyen genç savcıyı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı’nın “emriyle” görevden men etti.

Aynı kurul, bugün de Ergenekon davasını soruşturan savcıları görevlerinden almaya uğraşıyor.

Böyle bir “yüksek yargıya” sahip olduğunuzda Yüksekova Çetesi’nin üyelerini nasıl yakalayıp mahkûm edecek, yeni çetelerin kurulmasını nasıl önleyecek, Şemdinli’de astsubayların kitapçı bombalayıp insanları havaya uçurmasını nasıl durduracaksınız?

12 eylülde yapılacak Anayasa referandumunun en önemli maddelerinden biri, Şemdinli savcısını görevinden atan, Ergenekon’u ve “faili meçhulleri” araştıran savcıları yerlerinden kaydırmaya uğraşan HSYK’nın yapısını değiştirmek.

O yapı değişmeden, “devletin suç işlemesini” engellemek çok zor gözüküyor.
(..)
29 Ağustos 2010 Taraf

HSYK için hakimlerin zamanaşımcısı makbul
Ergun BABAHAN
ebabahan@stargazete.com
29 Ağustos 2010

Kamu görevlilerinin kusuru, kastı veya ihmali olan ceza davaları birer ikişer zamanaşımına uğruyor.

Bu dosyalara şimdi de Yüksekova çetesi eklendi.

16 kişinin öldürülmesiyle ilgili olduğu belirtilen dava başarıyla kapatıldı.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile YARSAV bu konuda bir açıklama yapmaz herhalde.

Çünkü bugün görünen tabloda kimi davaların zamanaşımına uğramasından rahatsız görünmüyorlar.

Onları ilgilendiren ve rahatsız eden, zamanaşımına uğramayan davalar.

O nedenle Ergenekon veya Balyoz davalarına bakan hakim ve savcıların görevden alınmasına uğraşıyorlar.

O hakimleri görevden alıp kendi meşreplerinde birilerini getiremezlerse hukuk çiğnenmiş oluyor.

Davaların gündeme bakan, kabul eden hakim ve savcıları, onların hukuk düzeninden değil çünkü.

Hakim dediğin davayı uzatan, çürüten adamdır.

HSYK ve YARSAV bugüne kadar bu davalardan rahatsızlığını defalarca dile getirdi ancak Yüksekova veya 16 Mart katliamı davasının zamanaşımına uğramasından rahatsız olduklarını işitmedik.

Bir kere çıkıp bu davalardan mutsuz olduklarını söylemediler.

16 Mart davasına bakan yargıçlar hakkındaki suç duyurularını bile kapattılar.

1 Mayıs’ın, Kahramanmaraş’ın, Çorum’un aydınlanmamasından rahatsız olmadılar hiç.

Çünkü Türkiye’de yargının yapısı devleti, devlet adına hukuk dışına çıkanları koruma ve kollama üzerine kurulu.
(..)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2406
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Ekm 10, 2010 12:28 am    Mesaj konusu: Devlet Bahçeli, Başörtüsü Yasağının Devamını Niçin İstiyor? Alıntıyla Cevap Gönder

Devlet Bahçeli,
Başörtüsü Yasağının -Üniversiteler Haricinde- Devamını Niçin İstiyor?


Murad Salih



MHP, “Türk Milliyetçiliği” temelinde yükselen bir parti...

Milliyetçiliğin psikoloji mi yoksa ideoloji mi olduğu tartışmasını atlayarak söyleyecek olursak...

İdeolojisinin “Türk Milliyetçiliği” olduğunu açıkça beyan eden bir parti...

Türkiye’de resmî nüfus sayımlarında “anadil”ini “Türkçe olarak beyan edenlerin oranı yüzde 93... (1)

Yani Türkiye’de yaşayan nüfusun yüzde 90’dan fazlasının etnik kökeni Türk...

Yine Türkiye nüfusunun en az yüzde 91’i Sünnî Müslüman (Hanefî ve Şafiî)... (2)

Sünnî Türklerin tamamı Hanefî mezhebine bağlı...

Araştırma verilerine göre, Alevî-Bektaşî-Şiî inancında olanların Alevî-Bektaşî-Şiî inancında olanların toplam nüfusa oaranı yüzde 2-3 civarında... (3)

Alevî-Bektaşî-Şiî inancında olanların etnik kökeni ise, -içlerine sızmış kripto Ermeni ve kripto Yahudi (sabetaycı)ları saymazsak- yüzde seksenden fazlası Türk kalanı Kürt ve Zaza...

Alevî-Bektaşî inancında olan Türk kökenlilerin büyük çoğunluğu seçimlerde CHP’yi destekliyor...

Bu kesimden MHP’ye oy veren yok gibi...

Kars ve Iğdır ile İstanbul Halkalı civarında yaşayan Şiî Türkler ise, bir kaç seçimdir ekseriyetle AKPye oy veriyor...

Bu ne demek?

Şu demek:

- MHP’ye sadece Türkler oy veriyor ve MHP’ye oy veren kitlenin tamamına yakını Sünnî (Hanefî)...

Bunu teknik olarak şöyle ifade edebiliriz:

- MHP’nin dayandığı (oy aldığı) kitlenin tamamı etnik olarak Türk ve tamamına yakını dinî olarak Sünnî (MHP içinde yüzde, binde oranlarıyla ifade edilemeyecek kadar küçük bir Şamanist grubun varolduğunu biliyoruz. Çok küçük bir Şiî grub da MHP’ye oy veriyor olabilir) dir...

Peki...

Türban veya başörtüsü yasağı bu ülkede kimlere karşı alındı?..

Etnik kökeni her ne olursa olsun bu ülkede yaşayan Sünnî hanımlara karşı...

“Sünnî hanımlar” derken bu ülkenin kadın nüfusunun en az yüzde 91’inden sözediyoruz...

Gözükara bir azınlık...

Bu ülkenin kadınlarının yüzde 91’inin uyması gereken dinî bir kurala uymasını yasaklıyor... (4)

Uyarlarsa hiçbir okula alınmayarak öğrenim haklarından...

Hiçbir resmî kurumda çalıştırılmayarak çalışma haklarından mahrum bırakılarak “cehalete ve açlığa terkedilme cezası”na çarptırılıyorlar...

Hem de tam bir yargısız infazla...

Kaç türlü haksızlık ve hukuksuzluk içiiçe...

Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri nedir?

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz”...

TC’nin ceza kanunlarında kadınlar için “Tesettür” yasağı ve bunun için öngörülmüş herhangi bir ceza var mı?

Yok...

Peki bu ülke kadınlarının en az yüzde 91’ini mağdur eden bu yasağı ve cezayı hangi şerefsizler icadetti...

28 Şubat’ı yapan NATOCU darbeciler ile onlara yardım ve yataklık eden sivil siyasetçi ve bürokratlar...

Şimdi mevsim değişti...

AB-D’nin Ortadoğuda yürüttüğü sinsi işgal ve yağma politikalarının aksamadan yürümesi için, Türkiye nüfusunun etnik ve dinî çoğunluğunun ağızlarına bir parmak -içine uyuşturucu katılmış- bal çalınması gereği doğdu...

YÖK’ün türban konusundaki hamaratlığı bu yüzden...

CHP’nin yeni genel başkanı Kılıçdarağlu’nun Brüksel’de ince ayara tabi tutulmasından sonraki ikircikli tavırları da bununla bağlantılı...

O sebepten bu sebepten...

Bu ülke kadınlarına uygulanan haksız bir yasak ve buna bağlı vahşî cezaların en azından üniversitelerde kalkıyor olması bile iyi bir gelişme...

Çünkü bu gelişme...

En temel hakları bile göz göre göre gaspedilen kızlarımızın buna karşı yıllardır kırılamayan direniş iradelerinin bir sonucu...

Onlara analarının ak sütü kadar helâl (Türkiye’deki Sünnî erkeklerin bu konuda -başörtü takmak ve balon uçurup kıytırık bir iki slogan atmak gibi- şaklabanlık düzeyini aşmayan eylemleriyle iyi bir sınav vermedikleri gün gibi ortada)...

***

Şimdi CHP’yi aldı bir telaş: Bu iş burada kalmaz!

Ya?..

İlköğretimden başlayarak çalışma hakkını elde etmeyi de kapsar...

Kapsasın...

Öğrenim ve çalışma hakları en temel ve en genel haklardan değil midir?

Siz neden korkuyorsunuz?

Diyeceğiz...

Ama...

CHP’nin ıkınıp sıkınıp söyleyemediklerinin tamamını MHP Genel başkanı Devlet Bahçeli bakın nasıl açık açık söylüyor:

- “MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, üniversite öğrencilerinin kılık kıyafet nedeniyle eğitimden mahrum bırakılmasının düşünülemeyeceğini,AK Parti ve CHP'nin samimi olmaları durumunda bu sorunun kalıcı çözüme kavuşturulması için geniş tabanlı mutabakat zemini oluşturulması çabalarına partisinin tam destek ve katkı vermeye hazır olduğunu belirtti. Sadece üniversitelerde başörtüsü özgürlüğüne destek vereceklerini ifade etti.” (5)

Burada anahtar cümle şu: “Sadece üniversitelerde başörtüsü özgürlüğüne destek vereceklerini ifade etti.”

“Sadece Üniversitlerde”...

Ya gerisi?

Haksızlığa, hukuksuzluğa, zulme devam...

Sünnî (Hanefî) hanımlar büluğ çağından itibaren evleri dışnda “tesettür” ölçülerine uymak zorundalar...

Bu Sünnî (Hanefî) hanımlar için dini bir vecibe/gereklilik...

Yani mesele yalnızca “öğrenim hakkı”, “çalışma hakkı” değil; aynı zamanda “din ve vicdan özgürlüğü” meselesi...

Bu konuda CHP’nin karın ağrısını anlamak kolay...

Neticede onlar da oylarının çoğunu Sünnî kökenli insanlardan alıyorlarsa da; CHP’ye oy veren bu kitlenin Sünnîliği “köken”den ibaret kalmış vaziyette...

Bu kitleye, 86 yıldır süren İngiliz patentli “devşirme” projesininin başarılı sonuçları da diyebiliriz...

Sam Amca’nın kendine benzettiği siyahî Tom Amca’lar gibi...

Peki MHP’ye ne oluyor?..

“Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanım” diyen bir gelenekten gelen MHP, bu konuda Türklüğünden de Müslüman geçmişinden de utanan/nefret eden monşerleşmişlerin partsi CHP’den de daha ileri niçin gidebiliyor?

Nüfusunun yüz’de 91’inin Türk olduğu bir ülkede yüzde 15’ler civarında oy almaktan sıkıldı da...

Harakiri mi yapmaya karar verdi?

Yukarıda tablosunu verdiğimiz Türkiye nüfusunun etnik ve dinî yapısı ve bu yapı içinde MHP’nin dayandığı kitlenin etnik ve dinî kökenlerine bakılırsa...

Evet..

MHP Lideri sayın Bahçeli’nin , siyaseten intihara karar veren bir partinin lideri gibi konuştuğu açık...

Dipnotlar:

1-) “TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK TAHLİLLERİNDEKİ İKİ VAHİM YANLIŞ-2-“ , Ali Haydar Can, Bkz:
http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=712

2-) “TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK TAHLİLLERİNDEKİ İKİ VAHİM YANLIŞ-3-“, Ali Haydar Can, Bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=712

3-) Agm.

4-) Bu Konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşü şöyle: “Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teâlâ, bu ayetle, İslâm’dan önceki bu adeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların -kendiliğinden görünen hariç- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini; saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir. (..).5 3- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLMAYAN KISIMLAR (..) “Yüz ve bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmiştir.6 4- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLAN KISIMLAR (..) kadınların, istisna dışında kalan zinetlerini ve zinet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacakların örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir.” Fetvanın tamamı için Bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=175

5-) “MHP'den Başörtüsüne Şartlı Destek”, 09 Ekim 2010, Aktifhaber.


"Yıllarca 'babam hafız' demeye utandım"
17 Ekim 2010



"‘Babam hafızdı’ demeye utanırdım” diyen en önemli yazarlarımızdan Adalet Ağaoğlu'dan çarpıcı itiraflar: Elinde tespih olanı küçümsüyordum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olarak böyle düşünmem gerektiğini sanıyordum

Erdinç Akkoyunlu'nun haberi

İslam’ın cumhuriyetten beri küçümsendiğini belirten Adalet Ağaoğlu, babasının hafız olduğunu söylemeye utandığı dönemleri anlattı.

BÖYLE DÜŞÜNMEM GEREK SANIYORDUM

‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın eşi türbanlı, oraya gitmem’ sözlerini sakıncalı bulan ünlü edebiyatçı, “İslam cumhuriyetten beri küçümseniyor. ‘Babam hafızdı’ demeye utanıyordum. Eli tespihli adam gördüğüm zaman, onu küçük görüyordum. Oralardan geliyorum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olarak böyle düşünüyordum. Böyle düşünmem gerektiğini sanıyordum. 1960’ta da ‘Ordu millet el ele’ diyenlerdendim. Fakat darbeden sonra; darbecilerin yaptıklarını görünce iğrendim ve ürktüm. Annem de başörtülü bir insandı. Hatta ben okula başlayacağım zaman annem teyzeme ‘Nallıhan’a giderken bu kızın başını örtecek miyiz’ diye sormuştur” diye konuştu.

DÜN BAŞKA BUGÜN BAŞKA SÖYLÜYOR

Anayasa referandumuna ‘evet’ diyen aydınların başında yer alan Ağaoğlu ‘başörtüsü ve çözüme yönelik siyasilerin açıklamalarıyla ilgili de şunları söyledi: “Yıllardır sorun haline gelen türban meselesinde, yasağa karşıyım. ‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın karısı türbanlı, oraya gitmem’ denmesini çok sakıncalı buluyorum. Başörtülüler kendi haline bırakılsa, küçük görülmedikleri ve itilip kakılmadıkları için daha sağlıklı bir yol arayacaklardı. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu? ‘Başları örtülü mü değil mi’ diye bakmasızın onları okula almak lazım. Öyle bir sistem kurulsun istiyorum. Kılıçdaroğlu ‘Biz çarşafı çözceğiz’ dedi. Buyur çöz bakalım. Bugün böyle söylüyor başka gün başka türlü söylüyor.”

Adalet Ağaoğlu, "bu memleket benim. Kendi dilimde yazıyorum. Anadilimde daha iyi yazıyorum. İngilizce yazıp da, başka dile çevrilmeyi bilmiyorum. Kendi anadilimde yazabiliyorum. Ekmek param da burada, her şeyim burada.” diye konuştu.

CHP ülkedeki değişime ayak uyduramadı

CHP’nin kendisini topluma tümüyle mal edemediğini belirten Ağaoğlu, “Türkiye’nin toplumunun değişimine ayak uyduramadı. Hep kendini üstün ve en üstte görüyor. Kuruluşu neyse aynen öyle gidiyor. Hep yanlış karta oynuyor. Bütün mesele, değişimi iktidar partisinin yaratması. İktidar partisinin yaptığı her şey, onlara göre kötü. İktidar olsa, CHP o zaman ne yapacak? Kapıdan emir mi verecek yine. CHP, iktidar olamama telaşı ile yanlış karta oynuyor. CHP, Cumhuriyet resepsiyonu hakkında bile bir görüş oluşturamıyor. Gideriz, gitmeyiz diyorlar. Önce iç meseleleri halletsinler. Kendileri doğru dürüst yolları seçsinler. Başörtüsü konusu da dahil eskiye yaranacağız yeniye yaranacağız diyerek bu iş olmaz” dedi.

Boğaziçi’nde herkes girdi kıyamet mi koptu

Genç kızların iki türlü baskı altında olduğunu söyleyen Ağaoğlu, “Hem aile baskısı, hem de toplum baskısı var. ‘Okula başörtüsü ile git’ diyen var, ‘gitme’ diyen var. En yakın arkadaşı başı açık giriyor, başörtülü kız üzülüyor. Başı açık giren de, arkadaşı giremiyor diye üzülüyor. İnsan onuruna ne aykırıysa o kalksın ortandan. Serbest bırakılsın. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu?. Bu anayasa meselesidir. Darbe anayasası değişsin. 1982 Anayasası’nda herkes emir kulu. Bu böyle olmaz. Anayasayı değiştirmeyi, bunun için istiyoruz. Anayasa değişmezse neler olabileceğinin romanını yazabilirim” dedi.

Star gazetesi

TSK ölü subaylar derneği mi kurdu?
Cüneyt ÖZDEMİR
17 Ekim 2010

“Eşref Bitlis dosyasını kapatmak istiyorsak yeniden açmalıyız. Vicdanların ve tarihin tatminkâr cavaplara ihtiyacı var.”

Duvarımda bir çerçeve var. Çerçevenin içinde bir kitap. Kitabın altında iki altın kol düğmesi. Yağmurlu bir öğleden sonrasında evden çıkarken ya da telaşlı bir şekilde eve girmişken gözüm bu çerçeveye takılıp kalır. Kitabın kapağında genç bir Eşref Bitlis fotoğrafı vardır.

Göz göze geliriz... O an içimde bir huzursuzluk, inceden bir sızı, karanlık bir kuytudan başını uzatır. Tarık Bitlis’in o pek çok şey demek isterken kendisini frenleyişi belirir. Gözlerinin dolması, çaresizlikten konuşurken yumruğunu sıkması...

Aynı uçakta şehit düşen Tuğrul Sezginler’in ablası Saime Sezginler’in olayı soğukkanlılıkla anlatan o titreyen sesi kulaklarımda yankılanır.

Sonra? Sonra, hayat kör topal kendi ritminde akmaya devam eder.

Bundan 17 yıl önce alelacele kapatılan Eşref Bitlis dosyası, bildiğiniz gibi bugün alelacele yeniden açılmaya çalışılıyor.

Yıllar öncesinin faili meçhul kahramanları, önümüzde geçit töreni düzenliyorlar. Televizyonlarda buğulu sesleriyle oğullar, babalarını ‘aslında’ kimin vurduğunun hesabını soruyor. Yıllardır acılarını sırtında taşıyan kadınlar, eşlerinin ‘aslında’ öldürüldüğünü söylüyorlar. Gazetelerde komplo teorileri havada uçuşuyor...

Gazeteciler “Katil kim?” diyerek ellerindeki fenerlerle tarihin izbe ve karanlık koridorlarında iz sürüyorlar. Zaman zaman bana da soruyorlar. “Sence katil kim?” Oysa ben, ilk günden bu yana çok daha önemli bir sorunun cevabının peşindeyim.

“Boş verin katilin kim olduğunu, silah arkadaşlarının ölümünü bir ordu neden doğru düzgün araştırmıyor?” Gelin bu sorunun peşine düşelim.

Düşünsenize, Eşref Bitlis gibi orgeneral, Bahtiyar Aydın gibi bir tuğgeneral, Kazım Çillioğlu ya da Rıdvan Özden gibi birer albay hatta Cem Ersever gibi bir binbaşının ölümleri neden muallakta kalır. Bütün bu ölümlerin dosyaları emir komuta zincirinde, günün şartlarında alelacele kapatılmış, katiller bulunamamış ve her olay unutulmaya terk edilmiş.

Bu dosyaların peşine düşen Saime Sezginler ya da Tomris Özden gibi akrabaların başına ise gelmeyen kalmamış. Saime Sezginler, kardeşi Tuğrul Sezginler’in nasıl öldüğünü öğrenmek istediğinde araştırma raporları bile kendisine verilmemişti. Aile Genelkurmay’a sesini duyuramayınca bu sefer uçağı üreten Beechcraft şirketine sivil bir mahkemede dava açmış ve askeri soruşturma dosyalarını ilk kez ancak bu yöntemle görebilmişti.

Türk ordusuna emanet ettiği kardeşinin hem şehit hem de suçlu ilan edilmesini içine sindiremediği için davalar açan Sezginler Ailesi’ne bu acı kâfi görülmemişti. Dönemin başbakanı kazada şehit düşen subayların ailelerine örtülü ödenekten birer ev verilmesini istemişti. Tuğrul Sezginler aynı uçakta ölmesine rağmen şehit olarak görülmemiş, diğer subaylardan ayrı tutulmuş, diğer şehit yakınlarına verilen evi ailesinin almaması için adı şehitler listesinden çıkarılmıştı.

Akıl almaz değil mi?

Açılan davalar sonrasında haksızlık giderildi ama bu bile o yıllarda bir subayın ölümünü araştırmanın bedelinin neler olabileceğini gösteriyordu.

Yine aynı soru: “Bir ordu neden kendi subaylarının ölümünü araştırmaz?”

Kimseye söylemezseniz size bir sır vereceğim. Bence “Katil kim” sorusunun cevabı, “Neden yeterince araştırılmadı” sorusunun içinde gizli. Eşref Bitlis dosyasını kapatmak istiyorsak yeniden açmalıyız. Diğerlerini de... Vicdanların ve tarihin tatminkâr cevaplara ihtiyacı var. Bu subaylar vatan borçlarını canlarıyla ödediler. Bu soruların cevabını vermek silah arkadaşlarının namus borcudur. Ha tabii bir de referandumdan sonra malum, sivil mahkemelerin asli görevi.

Radikal

'Yediğim Dayak Tüm Sınıfı Ağlattı'

19 Ekim 2010
Okulda kavga ettiği için müdür yardımcısı tarafından dövüldüğü öne sürülen 15 yaşındaki öğrenci "Kafamı duvara öyle çok vurdu ki sınıf arkadaşlarım bile ağlamaya başladı" dedi

Gaziantep'te, 15 yaşındaki ilköğretim öğrencisinin, arkadaşıyla kavga ettiği gerekçesiyle müdür yardımcısı tarafından başı duvara vurularak dövüldüğü öne sürüldü. Şehit Adem Yavuz İlköğretim Okulu 8'inci sınıf öğrencisi D.K. (15), müdür yardımcısı Hakan Tarık Osmanoğlu'nun kendisini darp ettiğini iddia ederek Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi'ne başvurdu. D.K., okulda arkadaşlarıyla kavga ederken müdür yardımcısının kendisini gördüğünü ve yanına gelerek feci şekilde darp ettiğini öne sürdü. Müdür yardımcısından şikâyetçi olacağını söyleyen öğrenci, "Hiçbir şey söylemeden beni dövmeye başladı. Kafamı duvara vurdu. O kadar çok vurdu ki sınıf arkadaşlarım bile ağlamaya başladı" diye konuştu. Kafasının çeşitli yerlerinden darbe aldığı tespit edilen ve sol gözünün altının morardığı gözlenen D.K., "Aynı müdür yardımcımız birkaç gün önce de aynı okulda 6'ncı sınıfa giden kardeşimin kafasında sopa kırmıştı" diye konuştu.

'SEVİLİR DE, DÖVÜLÜR DE'

Haberi alan baba Mustafa K. soluğu okulda aldı. Okul müdürü Abdullah Albayram ile konuştuğunu belirten baba, "Müdüre 'Çocuğumuzu eğitim için okula gönderiyoruz, dayak için değil' dedim. Müdür de 'Çocuk sevilir de dövülür de' dedi" iddiasında bulundu. D.K.'ya hastaneden 3 günlük rapor verildiği öğrenildi.

sabah

Dersim Katliamının Acı Bilançosu
22 Ekim 2010

Devlet, Dersim katliamının yaşandığı 1938’de Tunceli’de kayıtlara geçen resmî ‘ölü’ sayısını açıkladı. Çocuk ölümlerindeki artış 'Yok etme planı'nın en büyük göstergesi...
Devlet, Dersim katliamının yaşandığı 1938’de Tunceli’de kayıtlara geçen resmî ‘ölü’ sayısını 6 bin 868 olarak açıkladı. Kayıtlara göre aynı kentte bir yıl önce ölenlerin sayısı ise bin 737.

Tuncelili Avukat Barış Yıldırım, Dersim isyanının yaşandığı 1938 yılındaki resmi rakamlara ulaşmak için devlete 1937-38 döneminde yaşanan resmî ölüm vakalarını sordu. Dilekçeyi yanıtlayan İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, 1937’de bin 737 kişinin öldüğünü belirtirken, 1938’de ise 6 bin 868 kişinin öldüğünü bildirdi. Verilere göre özellikle çocuk ölümlerinde büyük bir artış gözlendiğine dikkat çeken Avukat Yıldırım, “Bu tablo Dersim’de bir isyanın olmadığının, aksine devlet tarafından sistematik bir yok etme planının icra edildiğinin en büyük delili durumunda” dedi. Yıldırım, hukuki girişimde bulunacağını söyledi.

Tunceli’de 1937-1938 yılları arasında yaşanan ve tarihe “38 Dersim katliamı” olarak geçen olay, yıllardır tartışılıyor. Devletin ve hiçbir hükümetin hala özür dilemediği katliam, Kürt açılımının TBMM’de tartışıldığı sırada CHP’li Onur Öymen’in sözleriyle yeniden gündem geldi. Açılıma ilişkin konuşan Öymen, meclis kürsüsünde “Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” şeklindeki konuşması gündeme bomba gibi düştü. Sözler, başta Aleviler olmak üzere kamuoyunda büyük bir tepkiye neden oldu. Tunceli CHP yönetiminden toplu istifalar yaşandı. Alevi ve Dersim dernekleri mitingler düzenleyerek Öymen’i özür dilemeye ve istifaya çağırdı.


Başbakan ‘katliam’ dedi
Bu dönemde ilk kez bir Başbakan ‘Dersim katliamı’ sözünü kullandı. Olayları ‘katliam’ olarak değerlendiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, referandum sürecinde söylediği “Bakınız Dersim katliamının altında ne yatıyor. 10 binlerce kişi katledildi. Tunceli katledildi, kim katletti, hangi zihniyet katletti. CHP zihniyeti katletti” sözlerle tartışmayı sürdürdü.

Avukat Valiliğe sordu

Katliam üzerine tartışmalar sürerken, devletin resmi kayıtlarında olmasına rağmen 1937-1938 yılları arasında Tunceli’de kaç kişinin öldürüldüğü net olarak açıklanmadı. Dersim olayları sırasında kaç kişinin öldüğüne ilişkin resmi rakamların eksikliğinin farkına varan Tuncelili Avukat Barış Yıldırım, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Tunceli Valiliği’ne 26 Ağustos 2010 tarihinde bir dilekçe ile başvurdu. Avukat Yıldırım, Tunceli’de 1937- 1938 yıllarında yaşanan ve kayıtlara geçen ölüm vakalarını yaşlara göre istedi.


Bakanlık verileri açıkladı

Dilekçeyi işleme koyan Valilik, konuyu İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne iletti. Araştırma yapan müdürlük dilekçeye cevap verdi. Müdürlük, “Tunceli İli Nüfus aile kütüklerinde kayıtlı bulunan ve ölüm yerine bağlı kalmaksızın nüfus kayıtları üzerine ölüm tescili yapılan kişilerin sayısı” başlığıyla gönderdiği belgede, 37-38 yıllarında Tunceli’de yaş gruplarına göre kaç kişinin öldüğüne ilişkin verileri tablo olarak sundu.


Bir yılda yedi bin ölüm artmış
Veriler, 1935 yılında yapılan nüfus sayımına göre nüfusu 101 bin olan kentte 1937’de yaşanan ölüm vakalarının 1938’de çok ciddi bir şekilde arttığını gösteriyor. Ölüm olaylarının özellikle bebek ve çocuklarda yüksek olması dikkat çekiyor. Verilere göre, Tunceli’de 37 ile 38 yıllarında toplam 8 bin 605 kişi kayıtlara ölü olarak geçti. 1937’de 903 erkek, 843 kadın olmak üzere toplam bin 737 ölüm yaşandı. Ciddi bir artışın gözlendiği 1938’de ise kayıtlara 3 bin 454 erkek, 3 bin 414 kadın kayıtlara öle geçti. Verilere göre kadın ve erkek, yıllara ve yaşlara göre dağılım ise şöyle: 1937’de erkek ve yaşa göre dağılım: 0-9 yaş arası 238. 10-19 yaş arası 108. 20-29 yaş arası 60. 30-39 yaş arası 95. 40-49 yaşarası 102. 50-59 yaş arası, 123. 60-69 yaş arası 88. 70 ve üzeri 89. 1937’de kadın dağılımı: 0-9 yaş arası 226, 10-19 yaş arası 137. 20-29 yaş arası 63. 30-39 yaş arası 109. 40- 49 yaşarası 92. 50-59 yaş arası, 91. 60-69 yaş arası 65. 70 ve üzeri 71. 1938 erkek ölüm dağılımı: 0-9 yaş arası 840, 10-19 yaş arası 535. 20-29 yaş arası 250. 30-39 yaş arası 332. 40-49 yaşarası 419. 50-59 yaş arası, 382. 60-69 yaş arası 284. 70 ve üzeri 393. 1938’de kadın ölüm dağılımı: 0-9 yaş arası 707, 10-19 yaş arası 729. 20-29 yaş arası 354. 30-39 yaş arası 421. 40-49 yaşarası 387. 50-59 yaşAarası 329. 60-69 yaş arası 228. 70 ve üzeri 258.

Hukuki girişim başlatılıyor

İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün verileri üzerine suç duyurusunda bulunmaya hazırlanan Avukat Barış Yıldırım, şunları söyledi: “Bu durum Dersim’de bir isyanın olmadığının aksine devlet tarafından sistematik bir yok etme planının icra edildiğinin en büyük delili durumunda. Zira bahsi geçen yaş grubundakiler hukuksal olarak da çocuk sayılan kişiler. 1937-1938 yıllarında da daha çok kişinin öldüğü bir gerçek. Bunlar sadece kayıtlara geçenler. Ancak belge istatistiki veriler içermesi açısından son derece önemli bir delil niteliğinde.” aktifhaber

Olmadı Bay Üskül!
Ahmet TAŞGETİREN
atasgetiren@bugun.com.tr
24 Ekim 2010

-Bu iş AK Parti'nin başına iş açıyor, onun için AK Parti, üniversite dışındaki başörtüsü sorunlarını şimdi gündeme getirmemeli gibi bir yaklaşımı -kabul etmesem de- anlarım.

-Hele şu üniversite önündeki yasak kalksın, ondan sonrası için Allah kerim gibi bir yaklaşımı anlarım.

-Böyle zamanlarda provokasyon olur, elde edilebilecekler de edilemez hale gelir aman dikkat hassasiyetini de anlarım.

Ama;

-Üniversitede okuyan genç kızların dışındakiler için başörtüsü sorunu yok yaklaşımını kabul etmem.

-AK Parti'nin politikaları ile uyuşmayan ya da CHP'nin kabul etmeyeceği hiçbir hak talebinde bulunulmamalı yaklaşımını kabul etmem.

-Hakim azınlığın standartlarının zorlandığı her defasında "provokasyon" kaygısına düşülmesini kabul etmem.

-Şu tarz ve şu kişilerin taktığı başörtüsü, bu konuda direnç gösterenlere daha sevimli gelir, sevimli görünmeyenlerden kaçınmamız lazım gibi "aşağılık duygusu" içeren yaklaşımları kabul etmem.

-Birtakım temel insan haklarının, birilerinin izni ve ianesiyle gerçekleştiği inancını pekiştiren yaklaşımları sağlıklı bulmam.

Çünkü bu tarz bir yaklaşım, öncelikle üniversite öğrencileri dışındaki tüm kadınların bir daha özgürlük talebinde bulunmaması istikametinde bir kamuoyu baskısı oluşturulmasına yol açıyor.

Aynı şekilde, bu tarz bir yaklaşım, şu an bir şekilde kamuda çalışan kadınları suçlu duruma düşürüyor.

Aynı şekilde, bu tarz bir yaklaşım yasağın üniversite dışında yazılı hale gelmesine yol açabilme riski taşıyor.

Ve bu yaklaşım, İslam'ın bu alandaki ölçüsünün sınırlanmasını kabul niteliğine dönüşüyor.

Ben, "provokasyon" söylemine sıkı sıkı sarılanlara sormak isterim:

-Şayet başörtüsü İslam'ın öngördüğü bir vecibe ise bunun üniversite çağı ile sınırlı olmasını öngören bir İslami ölçü de var mı?

-Evet, yasak var, ona karşı mücadele de var, peki bu özgürlük mücadelesini, bu hakkı kullanması gereken tüm kadınlar için sürdürmek mi sağlıklıdır yoksa birilerine kabul ettirmek imkansız gerekçesiyle, sınırlı bir özgürlüğe razı olmak mı?

Şu sorular üzerinde de düşünülmesini isterim:

-Eşi başörtülü birisini cumhurbaşkanı adayı olarak göstermek provokasyon muydu değil miydi?

-Ve eşi başörtülü birisini başbakan yapmak?

-Geçmişte, başörtülü birisini milletvekili seçtirmek provokasyon muydu?

-Cumhurbaşkanının, "tam da bu zamanda" tek resepsiyon düzenlemesi ya da devlet başkanlarını karşılama protokolüne başörtülü eşini alması provokasyon muydu değil miydi?

CHP, tek resepsiyona niye katılmıyor?

"Bu davranış, kamuda başörtüsünün yolunu açar" diye değil mi?

Yani ortada "başörtülü ilköğretim öğrencisi" olmayınca, gerilim önlenmiş olmuyor.

-Türkiye, Başbakan'a "Eşinin başını aç, başörtüsü sorunu çözülsün" çağrılarının yapıldığı bir ülke. Böyle bir ülkede, kimi hangi "provokasyon" iddiası ile doyurabilirsiniz ki?

......

-AK Partililer'in sıra sıra dizilip, "Tam da bu zamanda-manidar" söylemiyle provokasyon iddialarına soyunmalarını çok yanlış buluyorum.

-Hele Zafer Üskül'ün hem de TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı sıfatıyla, ilköğretime başörtülü giden çocuklarla ilgili olarak, "O çocukları devlet alır" efelenmesini skandal olarak niteliyorum. Ayıptır bu. Kim kimin çocuğunu alıyor? Siz devlet misiniz Bay Üskül? Yoksa milletin meclisinde, devlet adına yapılacak insan hakları ihlallerini önlemeye yönelik kurumun başkanı mısınız?

Ne diyor Bay Üskül?

"-Aileler mevzuata karşı koymakta direnirse suç işliyorlar demektir. Valilerin görevlerini yapmaları gerekir. Bu iş daha ileriye giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa o zaman çocuk aileden alınır. Tüm bu yetkiler devletin elindedir.

Sonra ilave ediyor:

"-İdare önce veliyi ikna etmeye çalışır. İkna olmazlarsa cevaz var. Öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa çocuk alınarak öğrenim görmesi sağlanır."

Üskül'e göre, ortada öğrenimin engellenmesi var ve bunu baskı ile ebeveyn yapıyor.

Oysa durum bu değil ki. Ebeveyn, çocuğunu okutmak istiyor ama başörtülü olarak okutmak istiyor. Siz, insan hakları kurumu olarak hem çocuğun okuyabilmesini hem de inanç değerlerine saygı göstererek okuyabilmesini temin etmek zorundasınız.

Ama siz tam da burada jakoben devlet ağzıyla (CHP ağzıyla mı demeliydim) konuşmaya başlıyorsunuz. "Okuyacaksan başını aç" mantığıdır asıl, öğrenim özgürlüğü önündeki barikat. Ve siz orada, özgürlükleri engelleyen devlet yaklaşımına el koymalısınız.

"Mevzuata karşı koymak..." Ya mevzuat insan haklarına aykırı ise... "Ailenin çocuğu baskı altına alması" teması hoyratça kullanılıyor. Ya çocuk, "Bu benim talebim, devlet bana baskı yapmasın" diyorsa...

Ama bizde, "Çocuk önce devletin, sonra ana-babasınındır" diye devletçi eğitim felsefesinin iliklerine işlemiş bir anlayış var. Ve şimdi Türkiye, o devletçi anlayışı sorguladığı için sorun çıkıyor. Bay Üskül, Hürriyet'e çok yanlış manşet oldu, çoook!

31 EKİM 2010, PAZAR
'Hayata dönüş'te derin izler

'Hayata Dönüş' kapsamında Bayrampaşa Cezaevi'ne yapılan ve 12 kişinin ölüp, 55 kişinin sakat kaldığı operasyon, 23 Kasım'da üzerinden geçen 10 yılın ardından Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanacak. Mağdur avukatları, emri verenlerin operasyona katılanlara 'gizlilik sözü' verdiğini iddia etti. 19 Aralık 2000'de F Tipi cezaevlerini protesto için ölüm orucuna giren tutuklu ve hükümlülere yapılan ve 'Hayata Dönüş' adı verilen operasyonlarda 2'si asker, 30 kişi öldü. Takip eden süreçte ve ölüm oruçlarında toplam 122 kişi hayatını kaybetti, 600'den fazla insan sakat kaldı. Ancak iddianamede, operasyonu bizzat yöneten Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği (JÖAK) Komutanı Albay Burhan Ergin ve diğer yetkililerin adı yer almadı.


'ADINIZ GEÇMEYECEK'
Soruşturma sürecinde operasyona katılanların isimlerini vermekten 6 yıl boyunca sakınan, sonunda 6 rütbeli personelin ismini savcılıkla paylaşan Albay Ergin'in verdiği isimlerin tümü, sorumluluğu biri firari diğeri ölen iki kişinin üzerine atmıştı. Operasyonda kilit görev alan JÖAK'ın ve başındaki Albay Ergin'in o dönemde de gizli tutulmak istendiği, Bayrampaşa Cezaevi Koruma Bölüğü'nde görevli Yüzbaşı Zeki Bingöl'ün daha sonra yazdığı 'Bayrampaşa Cezaevi Gerçeği' adlı kitapta da yer aldı. Bingöl kitabında, 'Çok garipti operasyona katılan birliklerin isimleri savcılardan gizleniyordu. Yani hiç kimse adının operasyon evraklarında geçmesini istemiyordu' diye olanca açıklığıyla durumu anlattı.

İLGİNÇ TUTANAK
Avukatlar, cezaevine yapılan operasyonun da yasal prosedürün aksine cezaevi savcısının talebiyle değil, 'talimatla' gerçekleştiği Cumhuriyet Savcısı Kemal Canbaz tarafından tutulan tutanakla ortaya çıktı

'İÇERİDEN ATEŞ AÇILMADI'
Öte yandan bilirkişi raporları, iddiaların aksine mahkum koğuşlarından askerlere ateş açılmadığını ve operasyonda 'ne olduğu tam olarak tespit edilemeyen bir kimyasal madde' kullanıldığını ortaya koydu. Akşam

Nimet Çubukçu:."Öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''

09 Kasm 2010
Anadolu Haber

Türban tartışmasının gündemden düşmediği son zamanlarda, ilkokullarda türban takma konusundaki tartışmalara son noktayı Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu şöyle koydu: "Yönetmelik var öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün başörtüsüyle ilgili sözlerini tercüme etmeye gerek olmadığını, ilk ve ortöğretim kurumlarında öğrenci ve öğretmenlerin kılık kıyafetine ilişkin yönetmeliğin açık olduğunu söyledi.

Çubukçu, Plan ve Bütçe Komisyonunda bakanlığının bütçesi üzerindeki görüşmelerde, milletvekillerinin soru ve eleştirilerine yanıt verdi.

İlk ve orta öğretim kurumlarında, öğrenci ve öğretmenlerin kıyafetlerine, okullara başı açık gidilmesi gerektiğine yönelik yönetmelik olduğunu anımsatan Çubukçu, ''Ben Milli Eğitim Bakanı olarak ilk ve orta öğretim okullarındaki kılık kıyafet yönetmeliğinin açık olduğunu hatırlatıyorum'' dedi.

"O SÖZLERİ TERCÜME ETMEM DOĞRU OLMAZ"

Hayrünnisa Gül'ün, dün Londra'da katıldığı toplantıda, ilköğretimde başörtüsü konusuyla ilgili, ''Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa, biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir'' yönündeki açıklamasının komisyon üyelerince gündeme getirilmesine üzerine, Çubukçu, ''Bu açıklamaları tercüme etmem olmaz'' diye konuştu.

Cumhuriyet'in riya albümünden
Yıldırım TÜRKER

Çocukları ancak hazırolda gördüğü zaman sevebilen bir cumhuriyetin yeni kahramanı Aykut.

Bu fotoğraftaki, boya sandığının önünde saygıya durmuş kara böcük delikanlıcık bu yılın 10 Kasımı’na lejand oldu.

Kemalistlerin en militarist kanadı, kendi gözlerini yaşartan bu görüntüyü coşkuyla dolaşıma soktu.

Fotografın sunuluşunda Orhan Kemal’in sokak çocuklarından kimi banka reklamlarının kahramanı olan Cumhuriyet’in fedakâr, aç biilaç köylüsüne kadar geniş bir göndermeler demeti var.

‘Gözütok’ Cumhuriyet kahramanı. Atasının izinde, gıkını çıkarmadan bütün zorluklara katlanan ‘gönlübol’ Anadolu delikanlısı.

Cumhuriyetin saf ülküsü. Yoksul ama gururlu; kaderin sillesine rağmen imanını köreltmemiş Cumhuriyet bendesi.

Üstelik bu toplumun hırpalamaya doyamadığı bir azınlık mensubu.

“Bak, şunca yoksul. Ana babası bile yok. Üstelik senin gibi terbiye de görmemiş. Çingen’in teki. Ama o bile atasına şükran duyuyor. Nankörlük etmiyor” diyor, resmi bu drama çerçevesiyle sunanlar. Biz, gazete okuru orta sınıfa.

Roman kardeşleri yerlerinden yurtlarından ediliyor; ayrımcılığın en dikenli teliyle hayatımızdan uzak tutuluyor.

Ama Zonguldaklı boyacı şopar, Atatürk’e saygı duruşunda bulundu diye bu yılın en vurucu müsameresi ilan ediliyor. Adeta pullara basılacak ikonografik bir değer kazanıyor. Adını kocaman harflerle ekmek teknesinin üstüne karalamış: AYKUT.

Hemen ertesi gün, “O gence valilik sahip çıktı” başlığı altında, hayatının müthiş reyting getirecek bir dizi konusu olduğunu öğreneceğiz. O saygı duruşuyla ilgiyi çekince 16 yaşında olduğu; anası ve babası tarafından terk edilip okulunu bırakmak zorunda kaldığı ‘ortaya çıkmış’. Onun haberini yazanlar, Aykut’un hayatı için ‘ortaya çıktı’ kalıbını kullanıyor. Meğer anası Bahriye, 1 yıl önce bir başkasına kaçmış. Fiziksel engelli babası Satılmış da İstanbul’a göçmüş.

Vali, makamına çağırıp delikanlıyı kutlamış. Tüm okul masraflarını üstleneceği müjdesini haykırmış yüzüne.

Aykut Keskin, “Atatürk bizim için onca savaşlara gitmiş. Onun için ayağa kalktım, saygı duruşunda bulundum. O anda iyi duygular yaşadım. Keşke herkes aynısını yapsa. Ayakkabısını boyadığım müşterimle 1.5 liraya anlaşmıştım. Boyadıktan sonra o 2 lira verdi. Bugün gazetelerde fotoğrafımı görünce çok mutlu oldum. Mahallede herkes beni konuşuyor. Çok duygulandım” diyesiymiş.

Çocukları ancak hazırolda gördüğü zaman sevebilen bir zalim cumhuriyetin yeni kahramanı Aykut. Miladı olan fotoğraf, cumhuriyetimizin riya albümlerinde saklanacak.

Aykut, bütün sokak çocuklarına çıkış yolunu gösterdi. Tabii tesadüfler tanrısının yardımıyla.

Yoksa nereden bilecekti, itilip kakılan, her halükârda hırsız-uğursuz muamelesi gören bir garip şopar olarak günün birinde şanlı Türk ulusu albümünde Türk gençliğine örnek gösterileceğini?

14 Kasım 2010 Radikal

Genç Subaylara Dindarlık Kıskacı
17 Kasım 2010

Dindarlıklarından şüphelenilen 4 Jandarma teğmen için 'Akrep Operasyonu' düzenlendi. Ergenekon tutuklusu Atilla Uğur imzalı belgede ise 4 astsubay eşinin balkonda ve sokakta gizli çekilmiş footğrafları yer aldı.
Jandarma istihbarat birimlerinin silah arkadaşlarını hedef alan 'operasyonları' TSK bünyesinde görev yapan subay ve astsubayların 'dini hassasiyet' korkusuyla nasıl kıskaca alındığını ortaya koydu. Dindarlıklarından şüphelenilen 4 Jandarma teğmen için 'Akrep Operasyonu' düzenlendi. Ergenekon tutuklusu Atilla Uğur imzalı belgede ise 4 astsubay eşinin balkonda ve sokakta gizli çekilmiş footğrafları yer aldı.

Jandarma'ya bağlı istihbarat birimlerinin yakın tarihte imza attığı ilginç operasyonlar, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde subayı subaya takip ettiren, özel hayatın sırlarını da içeren raporlar hazırlattıran bir korku sistemi geliştirildiğini belgeledi. Yeni Şafak'ın belge ve detaylarını ele geçirdiği 'Akrep Operasyonu' özellikle 28 Şubat sütrecinde baş gösteren korku ve paranoya sisteminin subay ve astsubayları nasıl hedef aldığını ortaya koydu.

FİLM GİBİ OPERASYON

Türkiye'nin postmodern darbe olarak adlandırılan sıkıntılı süreci yaşadığı dönemde gerçekleştirilen 08 Eylül 1998 tarihli 'Akrep Operasyonu' Hollywood'un aksiyon filmlerini aratmayan detaylara sahip. 'Özel' damgalı belgeye göre Jandarma İstihbarat Genel Komutanlığı'nın emriyle yürütülen operasyon, dini hassasiyete sahip olmalarından şüphelenilen 4 teğmeni hedef aldı. Belgede, 4 teğmenin mesai saatleri dışında geniş çaplı bir operasyonla nasıl takibe alındığı tek tek not edildi.

GENÇ SUBAYLAR TAKİP ALTINDA

Belgede ilk olarak 'şüpheli' teğmenlerin daha önce buluştukları bir adresi gözetlemek amacıyla alınan tedbirler anlatıldı. Ankara Demetevler'deki bir adres için alınan tedbirler, devleti hedef alan örgüt ya da şahıslara yönelik yürütülen istihbarat çalışmalarını aratmayacak cinsten. Teğmenlerin bir araya gelip gelmediklerinin tespiti için alınan önlemlerin anlatan ifadeler belgede madde madde şu şekilde yer aldı:

a. Demetevler ... Sitesi .... Apartmanı önüne malum adresi takip etmek için ve araçların gidiş istikametini belirlemek üzere 3 kişi yol güzergahına kondu

b. 1 Astsb. komutasında Renault Broadway araç ev çıkışını kontrol edecek şekilde

c. 1 Astsb. komutasında Renault Toros araç ile tren garı önünde

d. 1 Astsb. komutasında Renault Toros araç ile Mevki Askeri Hastanesi önünde

e. 1 Astsb. komutasında Renault Broadway araç ile Keçiören-Fatih Köprüsü'nde tertibat alındı

ADIM ADIM TAKİP

Mesailerini silah arkadaşlarını takibe alan Jandarma istihbarat subay ve astsubayları, 'Akrep Operasyonu'nun detaylarını da belgeye 13 madde halinde not etti. Genç subayları kıskaca alan ve film senaryolarını aratmayan operasyon için belgeye not edilen bazı maddeler şöyle:

•Saat 20:25 sıralarında gözetleme altında tutulan evden Jandarma Teğmenlere ait 35 ... 9..5 plakalı R-19 araç ile 4 teğmenin ayrıldığı görüldü.

•Aracın arkasından Jandarma Komutanlığı'na ait olduğu değerlendirilen 06 ... 2...4 plakalı beyaz Toros, malum aracı yakın takibe aldı.

•Bölgede bulunan aracımız şüphelenilmemesi için ayrı yoldan Yenimahalle istikametine hareket etti.

•Tren garında beklemekte olan aracımız, malum aracın kendi bölgesine gelmesiyle takibe aldı.

Örgüt yöneticiliği suçlamasıyla yargılanıyor

Kenya'dan Türkiye'ye getirilen terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ı sorgulayan kişi olarak tanınan emekli Albay Atilla Uğur, 1 Temmuz 2008 tarihinde gerçekleştirilen Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı. Emekli Orgeneraller Şener Eruygur, Hurşit Tolon, gazeteci Mustafa Balbay ve Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'le birlikte gözaltına alınan Uğur, 5 Temmuz'da çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderildi. İkinci Ergenekon iddianamesinde örgütün yöneticilerinden biri olarak sayılan Uğur'un 'silahlı terör örgütü yönetmek', 'hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek', 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek' gibi çok sayıda suçtan iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve 39 ila 63 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Paparazzi yöntemiyle istihbarat

TSK bünyesinde görev yapan subay ve astsubayları 'irtica' paranoyasıyla kıskaca alan ve özel hayata müdahale eden istihbarat çalışmalarından biri ise Jandarma İstihbarat Başkanlığı'na gönderilen 30 Nisan 1999 tarihli belgede yer aldı. Ergenekon tutuklusu emekli Albay Atilla Uğur'un Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı yaptığı dönemde hazırlanan belgede, personel eşleri hakkında yapılması istenen araştırma sonuçları İstihbarat Başkanlığı'na sunuluyor. Ergenekon sanığı Uğur'un imzasıyla üst makama gönderilen belge, 4 astsubayın eşleriyle ilgili 'paparazzi' yöntemlerinin kullanıldığı detaylı bir çalışmaya imza atıldığını ortaya koydu.

4 MADDELİK HAYAT

'Gizli' ibareli 'Araştırma Sonuç Raporu'nda Jandarma Genel komutanlığı'nın 24 Mart 2009 tarihli emri doğrultusunda J. Ord. Astsb. Kd. Üçvş. M. V., J. Astsb. Üçvş. H. D., J. Astsb. Kd. Bçvş. E. T. ve J. Astsb. Üçvş. A. H.'nin eşleri hakkında yapılan araştırmayla ilgili bilgilere yer verildi. Belgede astsubay eşlerinin sosyal hayatta nasıl davrandıkları 4 maddede özetlendi. Maddelerde, personel eşinin irticai faaliyetlerle herhangi bir ilgisinin olup olmadığı, türban veya tesettür kıyafetlerini kullanıp kullanmadığı ve 26 Mart-27 Nisan tarihleri arasında yapılan araştırma müddetince tutum ve davranışlarının irticai görüşleri yansıtıp yansıtmadığı hakkında kanaatler not edildi.

BALKONDA DA RAHAT YOK

Fişleme belgesinde ayrıca astsubay eşleri hakkında 'son halini gösterir fotoğrafları EK-LAHİKA'dadır' şeklinde bir ibare de yer aldı. Fişleme belgesine eklenen 3 LAHİKA'da özel hayatları araştırılan kadınların gizlice çekilmiş 5 fotoğrafı bulundu. İrtica araştırması kapsamında Jandarma istihbarat birimleri tarafından takip altına alınan kadınların her şeyden habersiz sokakta yürüken, balkonda otururken; hatta çamaşır asarken bile fotoğrafları çekildi. Bu fotoğraflar, astsubay eşlerinin irticai faaliyette bulunup bulunmadığının delili olarak Jandarma İstihbarat Başkanlığı'na sunuldu.
Kaynak: Yenişafak

Diri Diri Yakıldık !

"Bayrampaşa Cezaevine yapılan 'Hayata Dönüş' operasyonuyla, sadece hukuk devleti değil insanlık da iflas etmiştir." Operasyonda görev alan erlerin yargılanmaya başlandığı gün, 10 sene önce yaşananların iki önemli tanığı NTVye konuştu.

24 Kasm 2010
Anadolu Haber

19 Aralık 2000’de, Türkiye’deki bazı cezaevlerine yapılan 'Hayata Dönüş' operasyonları, Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 kişinin ölümüyle sonuçlandı.

Bugün, operasyonda görev yapan 33 erin yargılanmasına başlanırken, müdahalede koordinasyon subayı olarak bulunan Zeki Bingöl ile dönemin Fazilet Partisi Milelletvekili ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Mehmet Bekaroğlu NTV’ye konuk oldu.

Emeki subay ve 'Bayrampaşa Cezaevi Gerçeği' adlı kitabın yazarı Bingöl, o dönemle ilgili ilginç açıklamalarda bulundu.

Cezaevine arka kapıdan girenlere dikkat çeken Bingöl, "Görüşmeler olumlu geçiyordu. Sayın vekilim cezaevinden çıkarken, arka kapıdan birileri içeriye sokuluyordu. Vekilim, özür dilerim ama, kızarmış bir suratla dışarıya çıkıyordu. Gündüz yapılan iş gece bozuluyordu" şeklinde konuştu.

Asıl sorumluların isimlerini sayan ve askerlerin yargılanmasına tepki gösteren Bingöl, cezaevinde silah bulunduğunu da belirtti.

"İNSANLIK İFLAS ETTİ"
O dönem, mahkumlarla devlet arasında mekik dokuyan Mehmet Bekaroğlu da, Bayrampaşa Cezaevi’ne müdahaleyle sadece hukuk devletinin değil insanlığın da iflas ettiğini söyledi.

Askerlerin yargılanmasını 'komik' olarak nitelendiren ve 'Türk halkıyla dalga geçiliyor' diyen Bekaroğlu, o askerlerle birlikte kendisinin de yargılandığını belirterek şunları söyledi:

"Dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, arabuluculuk yaptığım ve sonrasındaki açıklamalarım nedeniyle beni dava etti ve tazminat istiyor.

Biz o dönemde, yumuşatmak için kendisiyle konuşuyorduk. Diyorduk ki, 'Başbakan, Adalet Bakanı, Başbakan Yardımcıları bu işi çözmek istiyor. Lütfen kolaylaştırın.' Bize gülüyordu ve 'bakmayın siyaset böyle şeyler yapar, biz de işimizi biliriz' diyordu. 'Devletten söz ediyorum' dedim; ‘yav işte...’ karşılığnı aldım.

...Nasıl bir paralel devletse, bu işi yaptı. Biz bunları söylediğmiz için zavallı askerlerle birlikte yargılanıyoruz."

NTV

"Askerlerin karşısına geçerek halay çektik"

24 Kasım 2010

''Hayata Dönüş Operasyonu'' davasında mahkeme heyeti, müşteki avukatlarından Selçuk Kozaağaçlı'nın sanıkların tutuklanması, sanık avukatlarının da duruşmalardan vareste tutulma yönündeki taleplerini reddetti.


Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, davaya müdahil olarak katılan Münevver Köz Aşçı, Bayrampaşa Cezaevi'ne operasyon düzenlendiği gün koğuşlarında ölüm orucunda olan kişiler bulunduğunu söyledi.

Olay gününden 2-3 gün önce heyetlerle yapılan tüm görüşmelerin kesildiğini ifade eden Aşçı, ''Bu da bizde operasyon olacağı fikri oluşturdu. Operasyona karşı geceleri nöbet tutan arkadaşlarımız vardı. 19 Aralıkta nöbetçi arkadaşlarımız, koridorlarda askerlerin olduğunu söyledi'' dedi.

Nöbetçi arkadaşları koğuşlara giremeden silah sesleri duymaya başladıklarını dile getiren Aşçı, şöyle konuştu:

''Karşı koğuştan askerler bize ateş etmeye başladı. Bu sırada iki video kamerayla operasyonun kaydedildiğini gördüm. Hastaneye gidip kimlik tespitimiz yapılıncaya kadar bu kayıtlar devam etti. Koğuşlardayken içeriye gaz bombaları atıldı. Nefes almak için tahta sopalarla camları kırdık. Bir saat kadar sonra megafonla 'teslim olun' çağrısı yapıldı. Tavanlara askerler yerleştirilmişti. Askerler tarafından yapılan atışlara karşılık biz de slogan atmaya başladık. Havalandırmaya bombalar atıldı. Havalandırmadan nefes alamıyorduk. O esnada farklı bir gaz bombası atıldı. Bunu soluduğumuzda bizde istemsiz hareketler başladı. Daha sonra soluk alamamaya başladım, baygınlık geçirdim.''

Kırık camlardan hava gelmeye başlayınca kendine geldiğini belirten Aşçı, ''Atılan bombalar nedeniyle yataklarımız yanmaya başladı. Kendimizi korumak için kalorifer peteklerinin suyunu kullandık. Suyla ıslatılmış havluyla kafamı kapattım. Asit yağmaya başladı. Saçlarım yandı. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde yandı'' diye konuştu.

Aşçı, geride kalan arkadaşlarını kurtarmak için koğuşa doğru gittiklerinde, Birsen Kars'ın yüzünün erimiş olduğunu gördüklerini söyledi. 13-14 arkadaşlarını kurtardıklarını, bunlardan birinin de Hacer Arıkan olduğunu anlatan Aşçı, şöyle devam etti:

''Bir arkadaşımızı kapının yakınlarında sıkışmış halde buldum, ölmüştü. Biz mutfakta yaralı arkadaşlarımıza yardım etmeye çalışırken mazgal kırıldı. Yemekhaneye bombalar atılmaya başlandı. Sonra sağlam olan arkadaşlarımızı da alarak, gardiyanların odasına götürdük. Yanan arkadaşlarımızın kıyafetlerini çıkardığımızda, elbiselerinde yanma olmadığını ama vücutlarında yanık olduğunu gördük. Daha sonra havalandırmaya çıktık. Askerlerin karşısına geçerek halay çektik. Üzerimize itfaiye hortumuyla tazyikli su sıktılar. Askerler bizi çember içine aldı. Komutan 'Operasyon bitti, tek tek teslim olun' dedi. Biz de onlara karşılık verdik. Askerler daha sonra çemberi daralttı, bizi yere düşürüp sürükleyerek koridora çıkardı. Bahçeye çıkartıldığımızda bir askeri aracın bizi beklediğini gördüm. Çok sayıda ambulans da bekliyordu.'' habertaraf

Avukatlığı unuttu insanlığı hatırladı
24 Kasım 2010

Bayrampaşa Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş Operasyonu” sırasında görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları ve 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs ettikleri belirtilen dönemin 39 jandarma erinin yargılanmasına başlandı.

Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya 26 tutuksuz sanık katıldı. Sanıkların ve müştekilerin kimlik tesbitinin ardından söz alan avukatlar, sadece 39 erin değil, bu kişileri yönlendiren komuta kademesinden kişiler ile hükümet yetkililerinin de yargılanmasını istedi. İstanbul Barosu’ndan sanıklar Hasan Köse, Musa Tarhan ve Musa Koçtürk için zorunlu avukat olarak atanan Neşe Tükenmez, sanıkları savunmak istemediğini söyledi. Tükenmez, müdahil tarafında yer almak istediğini belirterek, sanık avukatlığından ayrıldı.
Silahı yokmuş

Duruşmada bazı mağdurların anlatımlarının ardından sanık ifadelerine geçildi. Mahkeme heyeti sorgulamaya askerlerin tim komutanı Vedat Ceylan’dan başladı. O dönem Elazığ’da görevli olduğunu söyleyen Ceylan, operasyondan 3 ay önce taburun İstanbul’a getirildiğini anlattı. Operasyon günü, yanlarına silah almadıklarını savunan Ceylan, “Sadece cop ve kalkanlarımız vardı. Bize teslim edilen sağlıklı tutukluları 50 metre ilerideki cezaevi sevk ekiplere teslim ettik. Olaya müdahale etmedik” dedi. Müdahil avukatları Ceylan’ın savunmasına itiraz edince ortam gerildi. Ceylan bir savunma avukatının “Elazığ’dan mahkumları 50 metre öteye götürmek için mi geldiniz” sorusuna cevap veremedi.

Erlere yüzlerce yıl isteniyor

Duruşmada, operasyonda hayatını kaybedenlerin yakınları ile 33 müştekinin müdahil olma talepleri kabul edildi. Mahkeme heyeti, BDP ile 6 sivil toplum örgütünün aynı yöndeki taleplerini ise reddetti.

İddianamede, sanıkların ölen 12 kişi için ayrı ayrı 20 ila 25’er yıl ve 29 mağdur için ayrı ayrı 9 ila 15’er yıl hapisle cezalandırılması isteniyor. İddianamede suçlanan askerlerden birinin operasyon sırasında Bayrampaşa değil Ümraniye’de görevli olduğu, bir başka askerin de başka bir çatışma sırasında hayatını kaybettiği ortaya çıkmıştı.

Başını gösterip cehennemi anlattı

Duruşmada, 19 Aralık 2000’deki operasyonda ağır yaralanan Hacer Arıkan da yaşadıklarını anlattı. Koğuşta 27 mahkûm bulunduğunu anlatan Arıkan şöyle devam etti: “Tavanda delikler açıldı. Bu deliklerden hortumla bir gaz salındı. Koğuşa bir alev topu atıldı ve yataklar yanmaya başladı. Kaçışırken yumuşak bir şeye bastım. Gülseren ve Şennur’un derileri dökülüyordu. Onları söndürmek için bir şey ararken kalçama bir madde geldi ve düştüm. Bir daha kalkamadım.” Hastaneden tekrar cezaevine gönderildiğini söyleyen Arıkan, Adli Tıp raporu ile tahliye edildiğini anlattı. Peruğunu ve kollarını sıvayarak vücudundaki yanıkları gösteren Arıkan, ifadesini şöyle sürdürdü: “Beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Kıyafetlerimiz yanmadı. Sadece vücudumuz yandı. Bir yılda 8 ameliyat geçirdim. Bir yıl önceye kadar burnum yoktu. Omzumdan alınan parçalarla burun yapıldı. Operasyona kim katıldıysa herkesten şikayetçiyim.” Arıkan, operasyonun simgesi haline gelen fotoğrafta (solda) ambulans kapısındaki yüzü yanmış kadın mahkûmdu.
Taraf

Devletin kapının önüne koyduğu öğretmen öldü

Kansere yakalanınca bir aydan fazla rapor aldığı için sözleşmesi feshedilen Metin öğretmen hayatını kaybetti.

05 Aralk 2010
Anadolu Haber

Kansere yakalanıp 30 günden fazla rapor aldığı için sözleşmesi feshedilen Metin öğretmen, hayatını kaybetti. Radikal’in Öğretmenler Günü’nde ‘24 Kasım’da hediye ‘İŞSİZLİK’ başlığıyla, yakalandığı amansız hastalığı ve sonrasında başına gelenleri haberleştirdiği Metin Kurtçu, memleketi Çorum’da toprağa verildi.

Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu 28 yaşındaki Metin Kurtçu, dört yıl Erzurum ve Yozgat’ta çalıştıktan sonra amansız bir hastalığa yakalandı. Mayıs 2010’da Akut Miyeloid Lösemi teşhisi konulan Kurtçu, Ankara’da tedaviye başladı. Metin öğretmen o günden sonra okula gidemedi. Raporlu gün sayısı 30’u geçince 14 Eylül’de sözleşmesi feshedildi. Ekim ayında Yozgat İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma davası açtı. Sesini duyurmak için aylardır çabaladı. Ancak kimse sesini duymadı.

Bebeğiyle Ankara’ya...

Metin öğretmen tedavisi için beş aylık bebeği, eşi ve babasıyla Ankara’ya taşındı. Eşi bebeklerine bakarken babası onu radyoterapi için hastaneye götürdü. Metin öğretmen bir aydan fazla süredir Ankara Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi’nde yattı. 25 Aralık’ta kemik iliği nakli için ameliyata girdi. Ancak ameliyat sonrasında komaya girdi. Vücudu ilik nakline uyum göstermedi. Önceki gece saat 21.00’de vefat etti.

Türkiye’de 4B kapsamında sözleşmeli olarak çalışan 70 bin öğretmen bulunuyor. Sözleşmeli öğretmenlerin en büyük sıkıntısı özlük hakları. Hastalık nedeniyle 30 günden fazla rapor aldığında sözleşmeleri feshediliyor. Kadro sıkıntısı yaşayan öğretmenlerin seslerini duyurabilmek ve bu konuda mücadele vermek için Eğitim Söz Sen adında bir sendika kuruldu.

Eğitim Söz Sen Genel Başkanı Nihat Aydın, Metin öğretmenin hastalığı süresince hiçbir yetkilinin yanında olmadığını, psikolojik destek almadığını söyledi.

Gezme CEYLAN bu dağlarda
Mustafa Yahya COŞKUN
mycoskun.ajanda@gmail.com
16 Aralık 2010

CEYLAN, devlete göre 12, annesine göre 14 yaşında… 7 yaşında Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenmişti. Ara ara da Kur’an okuyordu. Şimdi Kur’an’ı hâlâ duvarda asılı duruyor. Takdir ya da teşekkürle geçiyordu sınıflarını. Bir umuttu Ceylan. Yüreği sevgiyle çarpan…

Lice’de koyun otlatmaya çıkmıştı Ceylan... Koyunları önüne alıp yola koyulurken annesinden akşam için makarna istemişti. Evden hepi topu 200 metre kadar uzaklaşmıştı. Sonra birşeyler oldu. Önce bir uğultu sonra da bir patlama sesi duyuldu. Abisi sesin geldiği yerde olan biteni öğrenmek için üst kattaki komşusuna “Ne oldu?” diye sordu. Komşusu, “Sizin hayvanların olduğu yerden dumanlar yükseliyor” dedi. Koşarak gitti Ceylan’ın abisi sesin duyulduğu, dumanların yükseldiği yere. Ceylan’ın paramparça olmuş vücudunu gördü. Arkasından annesi geliyordu. Onu sakinleştirebilmek ya da bu manzarayı biraz daha geç gösterebilmek için gömleğini çıkardı ve Ceylan’ın cansız bedeninin üzerine örttü. Fakat annesi kızının her bir parçasını bir ağaç dalında bir dikenin üstünde gördü…

Ailesi yetkilileri çağırdı. Savcı can güvenliği olmadığını öne sürerek olay mahalline gitmedi. İmam olay yerinin ve ceylanın parçalarının fotoğrafını çekti. Annesi kızının parçalarını eteğine doldurup karakola götürdü. Otopsi karakolun bahçesinde yapıldı.

Sonra Ceylan’ın elindeki tarayla bir mayına vurarak öldüğünü söylediler. Hâlbuki mayına vurduğu söylenen tara sapasağlam, Ceylan ise paramparça… Pardon tarayı tutan eli de sağlam. Ceylan vücudunun ortasına isabet eden bir şeyle ölmüş aslında… Yani aslında meçhul bir fail tarafından öldürülmüş.

Nasıl anlatılır ki bu durum? Nasıl özetlenebilir? Nasıl aktarılır? Bilmiyorum... O annenin acısı nasıl tarif edilebilir? Kendi evladının parçalarını eteğine doldurmak zorunda kalan annenin hali nasıl izah edilebilir? Sözün bittiği yer tam da burası...

Ceylanın ölümünün üzerinden bir yıl geçti. Geçtiğimiz günlerde Dünya Demokrasi Hareketi’nin kurucusu ve yöneticisi olan arkadaşlarımız Lice’ye gittiler. Ceylan’ın ailesi ile görüştüler. Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen Ceylan’ın failleri bulunamadı. Aslında Ceylan’ı öldüren meçhul bir failin varlığına inandıramadılar kimseyi…

Arkadaşlarımız Ceylan’ın mezar taşının fotoğrafını çektiler. Annesinin kızına yaktığı ağıt yazılmıştı mezartaşına: “Ceylana me, dılê me perçe perçe” “Ceylanım ciğerim parça parça…”

Ceylan! Ciğeri olan herkesin ciğeri parça parça…

“Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar/ Ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar/ Benim zalim derdim cihanı yakar/ Gezme CEYLAN bu dağlarda seni avlarlar/ Anandan babandan yardan ayrı koyarlar…”
habertaraf

HAYATA DÖNÜŞ KATLİAMI
SERDAR AKİNAN
20 Aralık 2010

(...)Atılan bombalardan kurtulmak için, alt katta yemekhane koğuşuna gittik. Tenlerinin tamamı kapatılmış özel giyimli askerler tarafından demir çubuklu hortumlarla gaz veriliyordu, yeşilimsi grimsi bir gaz çıkıyordu. Ben kapıya yakın bir kısımda idim ciddi yara almadan kurtuldum. Çıkarken saçım tutuştu, biz gazdan kurtulmak için kalorifer peteklerini kırıp suyunu kullandık, yani su ile ıslatılmış havlu ile başımı kapatmıştım. Bir asit yanığı hissetmeye başladım. Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık. Ben saçımın tutuştuğunu fark edince elimi bastırdım. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde yandılar. Koğuştan çıkarken başlarımızın üzerinden kurşunlar geçiyordu. Alt kata indik.

Burada yemekhane ve mutfak bölümü vardı. İlk çıkanlar olarak merdivende biraz nefes alıp arkadaşlara yardım etmek üzere yukarı çıktık. Koğuşun başına geldiğimde Birsen Kars'ı gördüm. Yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu. Elleri ve kolları da aynı şekilde plastik gibi sönmüştü.
Birsen'i kucakladım ve aşağıya indirdim. Mutfağa götürüp üzerine su atmaya başladım. Daha sonra yine yardım etmek amacı ile yukarı çıktık karşıma Gülizar Kesici çıktı. O da Birsen gibi aynı şekilde yüzü ve elleri erimişti. Onu da aşağıya indirdik. Mutfakta üzerlerine su dökmeye çalışıyorduk. 13 arkadaşımızı bu şekilde kurtardık. Tavan deliklerinden operasyonu yapan kişiler kahkaha atıyorlardı. 'Hepinizi kebap yapıp diri diri yakacağız' cümlesini de kullandılar. Ayrıca ağır hakaret ve küfürler ediyorlardı. Arkadaşları kurtarmayalım diye atışlar devam ediyordu. 13-14 arkadaşı kurtardık. Bunlardan bir tanesi de Hacer’di...(...)
ANF ajansı 19 Aralık katliamının yıldönümünde o cehennemden sağ çıkabilenlerle konuşmuş. Yukarıdaki ifadeler yaşananların küçük bir bölümü sadece...
Hayata Dönüş Katliamı, cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerinin, F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla, 20 Ekim'de başlattıkları açlık grevlerini, 19 Kasım tarihinde ölüm orucuna dönüştürmeleri üzerine, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2'si asker 30'u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, yaklaşık 10.000 güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen kanlı operasyonlardır.
Adli Tıp raporunda devlet eliyle nasıl cinayetler işlendiği belgelidir.
Operasyonda askerlerin birbirini vurduğu ispatlanmıştır.
Aynı rapora göre silahlı bir direniş olmamıştır. O günün üzerinden 10 yıl geçti... AİHM Türkiye'yi suçlu buldu. Davalar halen sürüyor... Ülke tarihindeki en karanlık günlerden biridir...

http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=154

Kayıp Yakınları Savcıya Başvurdu
09 Ocak 2011

Bitlis'in Mutki ilçesindeki faili meçhullerle ilgili kazıda 12 insan kemiğine ulaşılması kayıp yakınlarını harekete geçirdi.
Bitlis'in Mutki ilçesindeki faili meçhullerle ilgili kazıda 12 insan kemiğine ulaşılması kayıp yakınlarını harekete geçirdi.

Savcıya başvurup jandarma karakolunun bahçesinde de kazı yapılmasını isteyen aileler, "Birçok insanı burada açtıkları çukurlara gömdüklerini biliyoruz. Acele etmezseniz kemikleri çıkarıp imha edebilirler." dedi. İHD Bitlis Şube Başkanı Hasan Ceylan, görgü şahitlerinin beyanları doğrultusunda karakol çevresinde 4 yerde daha kazı yapılacağını söyledi. Bitlis Baro Başkanı Enis Gül de kendilerine başvuran kayıp yakınlarına hukuki konularda yardımcı olacaklarını belirtti.

Bitlis ve çevre il ve ilçelerinden çok sayıda kayıp yakını DNA örneklerinin alınıp, çıkarılan kemiklerle karşılaştırılması için savcılara başvurmaya başladı. 1992 yılında teslim olan ve karakol bahçesinde süründürüldükten sonra öldürüldüğü iddia edilen Alican Kızılkaya'nın yakınları ise savcıya başvurarak endişelerini aktardı. Alican Kızılkaya'nın kardeşi Mehmet Nuri Kızılkaya, "Mutki belediye personelleri ceset gömmeye şahit olmuş. Cesetlerin nerede gömüldüğünü biliyorlar. Yapılan kazı, görgü tanıklarının gösterdiği alanlardan sadece biri. Biz karakol bahçesindeki kemiklerin çıkarılıp imha edilebileceğini düşünüyoruz. Bunun için kazı çalışmasını yapan savcıya başvurduk, endişemizi dile getirdik." diye konuştu. İHD Bitlis Başkanı Hasan Ceylan kayıp yakınları ile faili meçhul cinayetlerin aydınlanması için mağdurların savcılara başvuruda bulunmasını istedi. Mutki'de kazı çalışmasına gözlemci olarak katılan Bitlis Baro Başkanı Enis Gül, kendilerine başvuruda bulunacak kayıp yakınlarına hukuki konularda yardımcı olacaklarını söyledi. Gül, "Bize başvuranları biz savcılığa yönlendiriyoruz. Savcılık saç ya da kan örneğinden DNA için numune alıyor. Soruşturmanın gizli devam ediyor olmasını önemsiyoruz." ifadelerini kullandı.

Kaynak: Zaman

İHD Muş Şube Başkanı : Mutki'de ki faili meçhul ve toplu mezarlar Genelkurmay tarafından biliniyordu
21 Ocak 2011
İnsan Hakları Derneği (İHD) Muş Şube Başkanı Avukat Vedat Şengül, Bitlis'in Mutki ilçesinde işlenen katliamların ve toplu mezarlardan Genelkurmay Başkanlığı'nın belgeler dâhilinde bilgisi olduğunu iddia etti.

Mutki'de 1999 yılında yaşanan katliamların Genelkurmay tarafından tek tek, belgelerle kayıt altına alındığını belirterek, Mutki'de yapılan birçok kazı bu belgeler sayesinde yapılıyor ve kazılar yapıldıkça yapılan katliamlarda gün yüzüne çıkıyor" dedi. Yapılan katliamların insanlık dışı olduğunu kaydeden Şengül şöyle devam etti. "Mutki'de ki faili meçhul olaylar ve toplu mezarlar Genelkurmayın elinde bulunan ve elimize geçen bu belgelere göre 1999 yılına işaret ediyor. Tüm bu olaylar çoğunlukla 1999 yılında yaşandı. Her geçen gün yapılan kazılar o dönemlerde yaşanan hukuksuzlukları gösteriyor. Bizler bu hukuk dışı olayları ortaya çıkarıp sorumlularının gereken cezayı almaları için bu gün buradayız." dedi.

Genelkurmayın kayıtların da olmasına rağmen ve toplu mezarların yerlerinin bilinmesine rağmen hatta belgelendirilmesine rağmen bugüne kadar bu mezarların ortaya çıkarılmamasının altında derin nedenler yattığını iddia eden Şengül, dün çöplük alanında yapılan kazı çalışmaları neticesinde 4 kişiye ait olan kemikler bulunduğunu hatırlatarak, bu ise yapılan kazılarda battaniyeye sarılı 2 kişiye ait oldukları tespit edilen cesetlerin çıkarıldığını söyledi.

"ÇIKARILAN CESETLERDEKİ KAFATASLARINDA KURŞUNLAR VAR"

Metan gazı nedeniyle verilen kazı çalışmalarına dün ve gün yeniden başlandığını belirten Şengül, dün yapılan kazılarda 1'i bayan 4 ve bu gün yapılan kazılar neticesinde ise 2 kişiye ait olmak üzere 6 kişinin cesetlerini çıkarıldığını söyledi. Bugün çıkarılan cesetlerin battaniyeye sarılı olduğunu kaydeden Şengül, her iki cesedin kafataslarında kurşunlar olduğu söyledi. Cesetlerin bir tanesinde kafatasında kurşun deliği ve mermi çekirdeği olduğunu aktaran Şengül şöyle devam etti. "Bugün 2 kişiye ait ceset çıkarıldı. Çıkarılan cesetler o dönemlerde yaşanan hukuk dışı yaptırımları gözler önüne seriyor. Çıkan bu cesetlerde kafatasları ve çeşitli yerlerinde kurşun ve mermi izlerine rastlandı. Çıkarılan mermi çekirdekleri adli tıp uzmanları tarafından delil olarak kayıt altına alındı." dedi. habertaraf









Çileden Çıkaran Paşa Menüsü
05 Ağustos 2011
İhmaller, hatalar, hatta bazen kasıtlarla şehit olan erlerin ardından "'Hiç önemli değil, ufak tefek hata" açıklamaları yapılırken paşaların keyiflerinden taviz yok!..
Sabah Yazarı Sevilay Yükselir, bugün köşesinde şok eden bir belgeye yer verdi. Gerçekleştirecekleri bir seyahat öncesi komutanlığın özel kalem müdüründen kolorduya çekilen faksta Kuvvet Komutanı ve eşinin rahat ettirilmesi adına herşey en ince ayrıntısına kadar belirtilmiş.

İşte Yükselir'in o yazısı:

Tarih; 1 Ağustos 1992 Yer; Kara Kuvvetleri Komutanlığı-Ankara

Saat; 16.48

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ve eşi Adana'ya, 6. Kolordu Komutanlığı'na bir seyahat gerçekleştirecekler.

İşte bu seyahatle ilgili komutanlığın özel kalem müdürlüğünden 6. Kolordu'ya 2 sayfalık bir faks çekiliyor.

Ancak söz konusu bu faksta komutan ve eşinin saat kaçta kolorduya varacağı filan değil, "Sn. K.K.K'nın takıldığı hususlar" başlığı altında komutan ve eşinin ağız tadı ve keyifleri ile ilgili bütün ama bütün detaylar aktarılıyor karşı tarafa.

Son derece enteresan bu faks dolayısıyla biz de mesela öğreniyoruz ki dönemin kara kuvvetleri komutanı kahvaltıda muhakkak rafadan yumurta istermiş ama bu yumurtanın pişirilme süresi 3 dakika 15 saniyeyi geçmemeliymiş! Ayrıca yine aynı faks dolayısıyla bilgi sahibi oluyoruz ki paşamızın aksine saygıdeğer eşleri hanımefendinin yumurtanın pişirilme yöntemindeki tercihi çok farklıymış! (Yengemizin yumurtası kesinlikle katı olacakmış ama bu katılık katiyen kayısının katılığını filan geçmeyecekmiş!)

Bunun dışında her ikisi de sabah sofrasında muhakkak közde pişirilmiş acısız sivribiber, bol kızarmış ekmek, eritme peynir (markası Pınar olacakmış!) görmek isterlermiş.

Ha bu arada, paşamın ve karısının kahvaltı sonrası alacakları Türk kahvesinin ölçeklerinin belirtilmesi de ihmal edilmemiş. (Mesela paşam bir buçuk kaşık kahveye, 1/4, eşi ise 1 kaşık kahveye 1 şeker katılmış kahve içerlermiş.)

Bu kadarla sınırlı değil tabii aktarılan detaylar.

Daha öğleni var. Akşamı var. Arası var değil mi?

Öyle ya paşa ve eşinin midelerine dair zevkleri kahvaltıdan sonra göz ardı edilecek değil ya koskoca kolordu tarafından!

Mesela en çok deniz ürünlerini tercih ederlermiş ama terbiye edilmiş etlerden de büyük tat alırlarmış. Eşinin aksine komutan hamur işi tatlıları sevmezmiş. Onun tercihi genellikle sütlü tatlılardan yanaymış. Kazandibi, sütlaç ve dondurma gibi.

Meyveler ve sebzeler konusunda da bütün alternatifler sıralanmış.

Çift, ayva, yer elması ve elma tercih ederlermiş ama mesela elmanın muhakkak Amasya ve sert olanından olmasına özen gösterilmesi gerekirmiş.

Arada bir, çok iyi yıkanmış ve kabuğu çok ince soyulmuş salatalıktan da keyif alırlarmış.

Yanı sıra lahana kökü, haşlanmış mısırı da ihmal etmemek gerekirmiş.

Komutanımı
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Ağu 05, 2011 10:34 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2406
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Oca 21, 2011 10:37 pm    Mesaj konusu: Mutki'deki kemikler muhatap olabilir mi? Alıntıyla Cevap Gönder

Umur Talu/ Habertürk
Artık hepinizin kod adı Tufan!
07 Nisan 2011



Sayın E. Özkök, Sayın Z. Mutlu, Sayın M. Yılmaz;

Bundan böyle sizin kod adınız da Tufan!

Artık “İlahi adalet” mi dersiniz, yoksa sadece “adalet” mi, bilemem.

Delik deşik ve yanık ölülerin ruhunun bir tesellisi mi dersiniz, kaderin tecellisi mi?

“Dönüş”üne hayran olduğunuz “Hayat”; döndü dolaştı, kod adınızı yüzünüze, hem de grubunuzun gazetesinde manşetten çarptı.

Kemal Göktaş imzasıyla, Vatan’ın manşeti: “11 yıl gizlenen belge.”

İçerideki daha hazin, daha kahredici ve “bundan da utanmayacaksanız neden utanacaksınız” diyen başlıkla, “Hayata Dönüş, yalan”.

Yani, devrin iktidarına ve katliamın kanına yandaşlıkla attığınız başlıklar, yazdığınız yazılar… Yalan!

***

“Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı” önümde.

Mahkemenin talebiyle, İl Jandarma Komutanlığı, 11 yıl önceki cezaevi katliamının “emir belgesi”ni, onca zaman kayıplara karıştıktan sonra, nihayet 2011 mart sonu bir köşede bulabildi:

“Arşivlenmesi gereken yer dışında olduğu görülmüştür.”

Fakat, her şeyi kayıt altına alan devlette, hiçbir video kaydı bulunmamıştır!

Başta dönemin medya yöneticileri, bugün demokrat, cumhuriyetçi filan saydığınız nice gazeteci ve köşe yazarı nezaretinde;

Uydurma manşet, düzmece haber, sahte fotoğraf desteğinde;

Hükümet, bürokrasi, Genelkurmay ve Jandarma’nın “Hayata Dönüş” diye yutturduğu katliamın kod adı meğer “Tufan”mış!

***

Bir Tufan yaratılacak; “dost kuvvetler”ce “düşman yaratıklar” katledilecek…

Devlet Nuh ya, koyacak gemiye belgeleri, hükümeti, komutanları, Adalet ve İçişleri yüksek bürokrasisini, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nü; birer nadide olarak ebediyen “Tufan” vebalinden, suçluluğundan, hesabından kurtaracak!

Öldürülenler ölecek; ölümü emredenler Tufan’dan sonra da soyunu sürdürecek!

Baktılar ki, adalet yıllar sonra olsun, biraz sorumlu istiyor…

Attılar gemiden, çoktan terhis emir kulu erleri, katliamın tek sanıkları diye!

Sanki ülkede emirleri erler veriyor, sanki katliam planlarını erler yazıyor, sanki Tufan’ı erler ile o astsubay yaratıyor!

***

Emir diyor ki, “Yoğun gaz kullan.”

Bakmayın adı göz yaşartıcı diye; yoğunu ölümcül.

Adli Tıp’ta anlaşılmıştı ki, bedenleri yakan, göz yaşartıcıdan öte bir gazdı.

Büyük medya, cezaevinden çıkartılanların “Bizi diri diri yaktılar” çığlığına o gün vicdanda yer bulabilse, gazın özü çoktan anlaşılacaktı.

Doğru, gaz göz yaşartıcıydı; delik deşik bedenler hıçkırıklara boğucu; cesede bile sıkılmış “acayip” denen mermiler feryat ve isyan ettiriciydi!

Yaşamasan bile, görebilirsen, hissedebilirsen, gördüğünü yazabilirsen!

***

O hükümetin başbakanı Ecevit yaşamıyor; belki vicdan azabını yanında taşımıştır, belki öte dünyada yüzleşiyordur.

Ama koalisyon ortakları, en önemli bakanlar hayatta.

Artık hepsinin kod adı Tufan!

Başta Jandarma Genel Komutanı Yalman, Bölge Komutanı Hoş, Komando Özel Asayiş Komutanı Burhan Ergin, diğerleri; MGK’da “Tufan”a yol verenler, Cezaevlerinden sorumlu Genel Müdür ile müdürler…

Hepsinin kod adı artık Tufan!

***

Mutki'deki kemikler muhatap olabilir mi?
Ayhan BİLGEN
ayhanbilgen@yahoo.com
22 Ocak 2011

İlk okulu Sason isyanı dolayısı ile Manisa’ya sürülmüş çok sayıda Mutki’linin yaşadığı bir köyde okudum. Danimarkalıların Kulu’yu, Belçikalıların Bolvadini, Türkiye’nin en büyük şehirleri sanması gibi, ben de Mutki’yi memleketin büyük şehirlerinden birisi sanıyordum.

Şimdi yeniden böyle düşünmeye başladım. Bu sefer yaşayanlardan dolayı değil. Toprağın altından fışkıran kemiklerden dolayı.

Her gün yeni mezarlar ve bu toplu mezarlardan yeni cesetler çıkıyor. Ama ülkeyi yönetenleri gıkı çıkmıyor. Kürt sorununun çözümüne dair bütün üst perdeden tartışmaları anlamsızlaştıracak bir manzara ile karşı karşıyayız. Bütün diplomatik mesajları, politik analizleri, bilimsel önerileri boşa çıkaran bir gerçeklik yüzümüze çarpıyor.
İsminizin başında hangi inanca ait sıfat, hangi sosyal statü, hangi etnik kimlik vurgusu yada hangi aidiyet tanımlaması olursa olsun insan olma vasfını taşıyorsanız insanlığınızdan utanacağınız bir döneme şahitlik ediyorsunuz. Daha doğrusu şahitlik ettiğinizi düşünüyorsunuz. Çünkü şahitlik edebilmek için bile daha fazla müdahil olmak gerekir.

Türkiye yeni bir anayasaya kavuşacaksa bu kemiklerle yüzleşebildiği ölçüde kavuşacak. Ülkeyi yönetenler kendi halkıyla barışacaksa önce bu kemiklerin sahiplerinden özür dilemeyi öğrenerek bu adımı atacak.
Bölgesel rollere, arabuluculuklara soyunan bir ülkenin Mutki’de çıkan kemikler hakkında hiçbir şey diyemiyor olması yüz kızartıcıdır. Bu konumda bir bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olmaktansa mezar taşı olmak çok daha haysiyetli bir durum olsa gerek.

Tarihe sadece bu toplu mezarların sorumlularını bulup cezalandıran bir lider, bir siyasetçi olarak geçmek tek başına yeter aslında. Ama buna cesaret edemediğinizde koltukları son nefesinize kadar elinizin altında tutmak bile yük ve vebalden başka bir anlam ifade etmeyecek.

Kürt sorununda muhataplık sorununu aşmayı bir türlü göze alamayanlar için küçük bir tavsiyede bulunarak yazıyı bitirmek istiyorum. Bu mezarlardan çıkan kemikler Kürt sorununun çözümünde muhatabınız olabilir aslında. Onlarla görüşüp, onlarla müzakere edebilirsiniz belki. İstediğiniz kadarını vermeye onları daha kolay razı eder yada onların taleplerini çok daha kolay yerine getirebilirsiniz.

Bu kadarını da yapamıyorsanız geriye bir tek ihtimal kalıyor. O da her gece uykunuzdan bu mezardakileri görerek uyanmanız. Çocuklarının kemikleri ile buluşmaları bile kendilerine çok görülen anaların çığlıkları kulaklarınızın çınlaması.

Sizi içinde bulunduğunuz uykudan uyandırmaya bunlarda yetmiyorsa, cumhuriyetin muhteşem yüzyılını kutlama hazırlıkları ile iktidar ömrünüzü uzatmaya devam edin.

Kaynak: habertaraf

Toplu mezar açıklaması
22 Şubat 2011
Türk Tabipler Birliği: Hakkari'den Tunceli'ye uzanan çok geniş bir coğrafyada kimliği belirsiz binlerce ceset var. Delillerin karartılmasından endişeliyiz

Türk Tabipler Birliği(TTB), kamuoyu gündemindeki toplu mezar iddiaları ve açılan toplu mezarlar için bir inceleme heyeti oluşturdu. Bazıları daha önce açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemeler sonucunda, yol kenarı, çöp ve kırsal alanlarda kimliği belirsiz binlerce cesedin bulunduğu ve gerçeğin görünenden daha ciddi boyutlarda olduğu belirtildi.
TTB'den yapılan yazılı basın açıklamasında, inceleme heyetinin 19-20 Şubat 2011'de bölge tabip odalarının yöneticilerinin de katılımıyla; Bitlis, Muğla, Siirt, Batman, Diyarbakır, Kozluk, Hazro ve Silvan'daki kayıp yakınları, görgü tanıkları, İnsan Hakları Derneği(İHD) yöneticileri, Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma ve Kültür Derneği yöneticileriyle görüştüğü belirtildi.

Bazıları açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemelerde, inceleme heyetinin gözlemlerinin, "binlerce kimliği belirsiz cesedin hızla ve toplu şekilde gömüldüğü" yönünde olduğu açıklandı. 1469 kişiye ait kemik, 114 toplu mezarın tespit edildiği bildirilen yazılı açıklamada, açılan 26 toplu mezarda 171 kişinin kemiklerine rastlandığı ve olayın gerçek boyutlarının çok büyük olduğu kaydedildi.

"KANITLAR YOK EDİLİYOR"

Tabipler Birliği'nin yazılı açıklamasına göre, TTB İnceleme Heyeti'nin gözlemlerinden bazıları şunlar:

"Toplu mezarların Hakkari'den Tunceli'ye uzanan çok geniş bir coğrafyada olduğu anlaşılmaktadır.

Adli Tıp Kurumu'nun (ATK) Kanun Uygulama Yönetmeliği 10. Maddesi'nde öngörülen, 15 günlük teşhir süresinin uygulanmaması; ailelere cenazelerini teşhis etme ve alma fırsatının verilmemesi, cesetlerin toplu ve hızla gömülmesi, işlenen faili meçhul cinayetler olayın vahim boyutlara ulaşmasına yol açmıştır.

Ailelere yakınlarının cesetlerinin teslim edilmemesi, 'veda hakkının' tanınmaması, kronik bir travmaya yol açmakta ve acıları artırmaktadır.

Yakınlarını çatışmalarda ya da faili meçhul cinayetlerde kaybetmiş olan ailelerin çoğunluğu toplu mezarların açılmasını ve cenazelerinin teslim edilmesini istemektedir. Fakat bazı kayıp yakınlarının ve görgü tanıklarının 'baskı görme korkusuyla' müracaat etmedikleri bildirilmektedir.

Şimdiye kadar açılan mezarlarda kepçe ve dozer kullanılması, toplu mezar açma ve kimliklendirme tekniklerinin uygulanmaması; gerçeklerin ortaya çıkarılması yerine kanıtların yok edilmesi endişesini doğurmaktadır.

Kimliklendirme, DNA analizi için Adli Tıp Kurumu'na gönderilen dosyaların geçen uzun sürelere karşın sonuçlandırılmaması kayıp yakınlarını endişelendirmekte ve tepkilere neden olmaktadır." Radikal

Kasaplar Deresi Toplu Mezar gibi!

1984 yılında Siirt İHD Şube Başkanı Evin Çiçek, toplu mezara dönüştürülen Kasaplar Deresi'ne gömülenlerin listesini 22 sene önce Siirt İl Jandarma Komutanlığı'ndan aldı. Taraf gazetesinin yayımladığı listede öldürülen kişilerin isimleri, öldürülme tarihleri detaylı olarak belirtiliyor.

01 Nisan 2011
Anadolu Haber

Türkiye'de toplu mezar kabusunun sembolü olarak kabul edilen Siirt'teki Kasaplar Deresi'ne kaç kişinin gömüldüğü, bunların kimler olduğu konusunda hep rivayetler üretildi. Ne devlet ne de İHD dahil sivil toplum örgütlerinden net bir bilgi verilemedi. 1984'ten itibaren bölgenin en büyük toplu mezarı haline dönüştürülen Kasaplar Deresi'ne atılanların listesine Taraf ulaştı. Bir Avrupa ülkesinde yaşamını sürdüren dönemin Siirt İHD Şube Başkanı Evin Çiçek, o dönem bir idari görevliden Siirt İl Jandarma Komutanlığı'nın hazırladığı listeyi alabildi. Çiçek'in tam 22 yıldır sakladığı listede öldürülen kişilerin isimleri, öldürülme tarihleri detaylı olarak belirtiliyor.

100'DEN FAZLA KÜRT KASAPLAR DERESİ'NE ATILDI

Taraf 'a konuşan Evin Çiçek, Siirt İHD Başkanı olarak görev yaptığı dönemde insan hakları ihlallerine şahit olduğunu, sorumluların yargılanması için İHD nezdinde girişimlerde bulunduğunu hatırlattı. 1984'ten itibaren çatışmalarda, işkencelerde, köy baskınlarında öldürülen yüzden fazla Kürdün Siirt merkezde çöplük olarak kullanılan Kasaplar Deresi'ne (Newala Qesaba) atıldığı duyumunu aldıklarını belirten Çiçek, şöyle konuştu:
KÖPEKLER CESETLERİ PARÇALIYORDU

"Bu duyumu belgelemek, ispatlamak için çok çaba gösterdik. Ancak o günün koşulları çok ama çok ağırdı. Bilgisi olan, görgü tanığı denilebilecek hiç kimse konuşamıyordu. Çünkü biliyordu ki konuşursa belki de o mezardakilerden biri kendisi olacaktı. Kasaplar Deresi'ne atıldığını duyduğumuz kişilerin aileleri bile cenazelere sahip çıkamıyordu, gidemiyordu o bölgeye. Yakınlarını arayanlar, haber almak isteyenler de gözaltına alınıp işkencelere maruz bırakıldılar. Şehir çöplüğüne atılan ölülerin cesetleri köpekler tarafından parçalanıyor, mahalle içlerine kadar sürükleniyorlardı. İnsanlar sessizce ağlıyorlardı. Kadınlar göğüslerine vurarak ağıt yakıyorlardı."
LİSTEYİ JANDARMA HAZIRLAMIŞ

1989'da çok önemli bir gelişme yaşadığını belirten Çiçek, şöyle devam etti: "Ben İnsan Hakları Derneği yöneticiliğinin yanısıra gazetecilik de yapıyordum. 1989 yılında adını şimdilik açıklayamayacağım Siirtli bir idari görevli bana bir liste verdi. Bu liste Siirt İl Jandarma Komutanlığı görevlileri tarafından düzenlenmişti. Listede 22 Eylül 1984'ten, 20.2.1989'a kadar yaşanan çatışmalarda öldürülüp Kasaplar Deresi'ne atılanların isimleri vardı."
SAHTE EVRAKLAR DÜZENLENDİ

Çiçek, liste başlığında yer alan "Terörist" tanımlamasının kendisine ait olmadığını, listeleri hazırlayanların kullandıkları sıfat olduğunu vurguladı. Çiçek öldürülenler içinde sadece Ahmet Görnü, Metin Ergin, Ali Tan, Fevzi Selki ve Eyüp Yücehan'ın cenazelerinin aileleri tarafından alınabildiğini belirtti. Cenazelerin ailelere teslim edilmiş şeklinde sahte evraklar bile düzenlendiğini öne süren İHD eski yöneticilerinden Evin Çiçek, "Mehmet Oktay'ın cenazesi bu duruma kanıttır. Çöplükte olduğu halde, annesinin imzasıyla evrak düzenlenerek, cenaze yakınlarına teslim edilmiş olarak gösteriliyor" dedi. Çiçek, tam 22 yıl sonra açıkladığı bu listeyle çocuklarını arayan annelerin, babaların acısını bir nebze olsun azaltmaya çalıştığını da ifade etti.
İŞTE TOPLU MEZARDAKİLERİN KİMLİKLERİ

01 / 22 Eylül 1984 Şırnak-Karageçit Kerim Baytar, Diyarbakır, 1956

02 / 24 Ekim 1984 Şırnak-Milli J.krk. Çetin Akkurt, Mardin, 1961

03 / 8 Kasım 1984 Şırnak-Karageçit Sait Kaplan, Pervari, 17 yşl.

04 / 07 Şubat 1985 Şirvan-Hürmüz Ahmet Aydın, Mardin, 1964

05 / 07 Şubat 1985 Şirvan-Hürmüz Abdülfettah Onan, Sason, 1960

06 / 07 Şubat 1985 Şirvan-Hürmüz Ekrem Gündüz, Batman, 1960

07 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Seyithan ..., Van

08 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Adife Sakık, Muş, 1966

09 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Enver Duvarcı, Siirt

10 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Ahmet İbin, Batman, 1952

11 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Ahmet Ali Demir, Bingöl, 1964

12 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Hüseyin Yılmaz, Gaziantep

13 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Mehmet Şah Gündüz, Diyarbakır

14 / 09 Mart 1985 Sason-Hedonin Murat Seyrek, Muş

15 / 16 Mart 1985 Şırnak-Dereler Sadık Örek, Şırnak

16 / 28 Mart 1985 Şırnak-Dişlinar Medeni Keleşoğlu, Diyarbakır, 1965

17 / 02 Mayıs 1985 Eruh-Akdizgin Bedrettin Timurtaş, Eruh, 1961

18 / 02 Mayıs 1985 Eruh-Akdizgin Abdullah Elçiçek, Eruh

19 / 05 Mayıs 1985 Şirvan-Karaca İsmail Bozkuş, Ağrı, 1956

20 / 05 Mayıs 1985 Şirvan-Karaca M. Sait Yıldırım, Midyat, 1961

21 / 11 Mayıs 1985 Eruh-Damlabaşı Hasan Cabadak, Mardin, 1955

22 / 11 Mayıs 1985 Eruh-Damlabaşı Ali Kaya, Midyat, 1962

23 / 11 Mayıs 1985 Eruh-Damlabaşı Ali Sevilgen, Eruh

24 / 11 Mayıs 1985 Eruh-Damlabaşı Nurettin Oruç, Cizre, 1960

25 / 21 Haziran 1985 Şirvan-Yağcılar Haydar Dündar

26 / 29 Haziran 1985 Eruh-Fındık Hanım Yaverkaya, Hilvan, 1959

27 / 29 Haziran 1985 Eruh-Fındık Fadıl Tunç, Eruh, 1955

28 / 29 Haziran 1985 Eruh-Fındık Hasan..... Eruh

29 / 06 Temmuz 1985 Eruh-Akmeşe Kazım Sürgeç, Tunceli, 1965

30 / 06 Temmuz 1985 Eruh-Akmeşe Bedri Özer, Eruh, 1965

31 22 Temmuz 1985 Eruh-Kuyucak Emin Sarık, Beşiri, 1960

32 / 22 Temmuz 1985 Eruh-Kuyucak Çiçek Selcan, Tunceli, 1959

33 / 22 Temmuz 1985 Eruh-Kuyucak Cemal Tunç, Pervari, 1965

34 / 25 Temmuz 1985 Şırnak-Dereler Nuri Aslan, Mardin, 1964

35 / 11 Eylül 1985 Şırnak-Kömür ocağı Müslim Çetin, Gaziantep, 1964

36 / 13 Eylül 1985 Şırnak-Dereler Yusuf

37 / 22 Eylül 1985 Şırnak-Yoğurtçular Fazlı Yıldırım, Gaziantep, 1959

38 / 22 Eylül 1985 Şırnak-Yoğurtçular Rahime Kahraman, Tunceli, 1960

39 / 17 Aralık 1985 Şırnak-Görmeç Osman Şanlı, Mardin, 1953

40 / 04 Ocak 1986 Şırnak-Dereler Hasan Çelik, Şırnak, 1965

41 / 04 Ocak 1986 Şırnak-Dereler Oktay Aydın

42 / 16 Şubat 1986 Eruh-Çırpılı Ali Aksu, Eruh, 1950

43 / 03 Mart 1986 Baykan-Obalı Ahmet Ergin, Beşiri, 1960

44 / 03 Mart 1986 Baykan-Obalı Naci Göktepe, Diyarbakır, 1958

45 / 03 Mart 1986 Baykan-Obalı Kimliği tespit edilemeyen terörist

46 / 07 Mart 1986 Şırnak-Dereler Ömer Babat, Hakkâri, 1958

47 / 28 Mart 1986 Şırnak-Seslice Mahsun Korkmaz, Kozluk, 1959

48 / 16 Nisan 1986 Şırnak-Seslice Kalender İlhan, Şırnak, 1967

49 / 22 Mayıs 1986 Eruh-Tünekpınar Abdülkadir Hançer, Ş.Urfa, 1957

50 / 22 Mayıs 1986 Eruh-Tünekpınar Abdullah Acar, Şırnak, 1959

51 / 22 Mayıs 1986 Eruh-Tünekpınar Ekrem Güven, Diyarbakır, 1966

52 / 26 Ağustos 1986 Şırnak-Seslice Cemil Barkın, Şırnak, 1972

53 / 22 Mart 1987 Şırnak-Balveren Yusuf Bayram, Şırnak, 1950

54 / 29 Mart 1987 Şırnak-Balveren Gürgün Savaş, Şırnak, 1959

55 / 07 Temmuz 1987 Eruh-Kasimi Ekber Bidav, Pertek, 1960

56 / 10 Temmuz 1987 Eruh-Dağyeli Mehmet Oktay, Eruh, 1954

57 / 24 Temmuz 1987 Eruh-Bozatlı Mazun Acar, Midyat, 1948

58 / 24 Temmuz 1987 Eruh-Bozatlı Ramazan Erbek, Eruh, 1968

59 / 13 Eylül 1987 Şırnak-Türkmen Kimliği belirlenemeyen terörist

60 / 25 Ekim 1987 Şırnak-Balveren Kimliği belirlenemeyen terörist

61 / 31 Aralık 1987 Şırnak-Kayaboyun Mehmet Kızıl, Şırnak, 1972

62 / 31 Aralık 1987 Şırnak-Kayaboyun Kimliği belirlenemeyen terörist

63 / 31 Aralık 1987 Şırnak-Kayaboyun Kimliği belirlenemeyen terörist

64 / 08 Şubat 1987 Kozluk-Kolludere Hamit Dağtekin, Beşiri, 1962

65 / 08 Şubat 1987 Kozluk-Kolludere Fevzi Selki, Silvan, 1963

66 / 08 Şubat 1987 Kozluk-Kolludere Eyüphan Yüce, Silvan

67 / 08 Şubat 1987 Kozluk-Kolludere Murat kod adlı Tunceli'den

68 / 08 Şubat 1987 Kozluk-Kolludere Reşit kod adlı Suriyeli

69 / 10 Ekim 1987 Şırnak Çobandere Abdurrahman Motor, İdil, 1955

70 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Ahmet Görnü (Rızgar)

71 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Kasım Kocamak (Uğur)

72 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Metin Ergin (Hamit)

73 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Ali Tan

74 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Mehmet Samih Eren

75 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Cemal Tepe (Hakkı)

76 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere İbrahim Turak

77 / 11-12 Temmuz 1988 Kozluk-Kolludere Mehmet Melki

78 / 20.11.1988 Eruh-Peyamlı Edip Göker

79 / 24.11.1988 Şırnak-Kızılsu.... Kimliği belirsiz çürümüş

80 / 05.12.1988 Şırnak-Alkemer Murat Kapalıgöz

81 / 05.12.1988 Şırnak-Alkemer Veysi Güzel

82 / 20.2.1989 Eruh-Salkımbağları Kimliği belirsiz

Büyük İşkence Soruşturması

Diyarbakır Cezaevi'nde yatmış 700 kişinin '1980-1988 yılları arasında bize işkence yapanları bulun' diyen suç duyurusu işleme konuldu.

15 Nisan 2011,
Anadolu Haber

12 Eylül döneminin hafızalara kazınan simge mekanlarından Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananların hesabının sorulması için soruşturma başlatılıyor. Anayasa paketinin Meclis'te kabul edilmesindensonra, geçen aylarda Diyarbakır Cezaevi’nde yatmış yaklaşık 700 kişi Diyarbakır Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. O dönemde Diyarbakır Cezavi'nde görev yapan tüm görevliler ve yetkililerin yargılanması için açılacak soruşturmada 700 kişi şikayetçi oldu. Hürriyet'ten Yalçın Doğan'a göre soruşturmayı başlatan kişi ise Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak. Diyarbakır Cezaevi 12 Eylül’ün simge cezaevlerinden biri. Binlerce insan o dönemde bu cezaevinde işkence görüyor, insan hakları bin türlü ihlal ediliyor, lağımlarda sürükleniyor, ağızlarına kadar b.k içinde yüzdürülüyor. Filistin askısı, elektrik verme, çırılçıplak soyma, basınçlı soğuk su verme, dayak, falaka, yumruk, köpekle saldırma, insanların sırtına binme ve akla gelecek, gelmeyecek her türlü işkence.

Bunların sonunda işkenceden sakat kalanlar var, ölenler var. Psikolojileri yıllarca bozulanlar var.

Savcı önce suç duyurusunda bulunanların ifadelerini almaya başladı. İfadesi alınanlara şu sorular soruluyor: -Siz hangi tarihler arasında Diyarbakır Cezaevinde yattınız? - Size nasıl işkence yapıldı? - İşkence yapanın adını ve o tarihteki görevini biliyor musunuz? - İşkence sizde kalıcı bir iz bıraktı mı? Soruşturmayı yürüten savcı konuyla ilgili olarak Milli Savunma Bakanlığı’na yazı yazarak, suç duyurularında ve ifadelerde adı geçen, o dönemde görev yapan asker kişilerin kimlik bilgilerini de istedi. Şu anda nerede bulunduklarının bildirilmesini talep etti. Bu girişim Diyarbakır Cezaevi ile ilgili olarak Türkiye’de bir ilk.

Eski sıkıyönetim komutanından infaz itirafı
17.05.2011
Emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray, kaleme aldığı 'Geçmişten Geleceğe' isimli kitabında çok tartışılacak bilgilere yer veriyor.
Edirne Sınır Taburu'nda 1948 yılında üsteğmen rütbesi ile görev yapan Bölügiray, kitabında bir akşam başından geçen korkunç bir olayı anlatıyor. Emekli general, MİT tarafından 'Rus vatandaşlığına geçmek istediği gerekçesiyle' sınır dışı edilmesi istenen bir üniversite hocasının, iki üsteğmen ve bir yüzbaşı tarafından boğularak infaz edildiğini aktarıyor. İnfazı neden 61 yıl sonra itiraf ettiğini ise şu cümlelerle ifade ediyor: "Çaresizlik içinde susmaktan başka bir şey yapmama olanak yoktu ve ben de sustum."

Emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray'ın 2 yıl önce kaleme aldığı 'Geçmişten Geleceğe' isimli kitabında çok tartışılacak bilgilere yer veriliyor. Bölügiray, anılarını anlattığı kitapta, Edirne Sınır Taburu'nda 1948 yılında üsteğmen rütbesi ile bağımsız ağır makineli tüfek takım tomutanı olarak görev yaptığını söylüyor. Bir akşam kışla Yüzbaşı Aziz (T) ve Levazım Kıdemli Üsteğmen Fevzi (T) ile birlikte otururken başından geçen bir olaya da kitabında yer veriyor. Yüzbaşı Aziz (T), tabur nöbetçi amiri olduğunu aktarıyor. İki subayın da alkollü olduğunu belirten Bölügiray, o sırada polislerin bir sivili getirdiğini ve kendilerine teslim etmek istediklerini yazıyor. Kitapta yer alan bilgilere göre, kendilerine bu haberi getiren çavuş nöbetçi amire sarı bir zarf uzatıyor. Yazının MİT'in o dönemdeki yapısı MAH'tan geldiğine dikkat çeken Bölügiray, kâğıtta şunların yazdığını anlatıyor: "...yazı ile gönderilen (...) Üniversitesi hocalarından (...), Stalin'e gönderdiği dilekçe ile Sovyet vatandaşlığına kabul edilmesini istemiştir. Kendisi, Bulgaristan sınırından, 'usulü dairesinde ve kimseye gösterilmeden' sınır dışı edilecektir..."

Yüzbaşı Aziz, çavuşa, "Teslim alın ve nezarete atın. Dikkatli olun. Biz onu yarın sabah Bulgaristan'a postalarız, o da sevgili Rusya'sına kavuşur." diyor. Bölügiray, adam dışarı çıkınca Üsteğmen Fevzi'nin "Nah Rusya'ya gideceksin! Namussuz komünist p...! Biz, bu namussuz gibi üç kişiyi postaladık sınır dışına; ama canlı olarak değil tabii. MAH'ın yazısındaki 'kimseye gösterilmeden sınır dışı edilsin' sözlerinin anlamı, 'adamı yok edin' demek oluyor. Anladın mı şimdi ha!?" dediğini ifade ediyor. Ertesi gün Üsteğmen Fevzi'nin MİT tarafından kendilerine gönderilen şahsı öldürdüklerini şu cümlelerle anlattığını kaydediyor: "Dün gece Yüzbaşı Aziz ve önceki sınır dışı olaylarında bize yardım eden bir arkadaşla, Üsteğmen Rıza (T) ile adamı sınıra götürdük. Tam sınıra gelince, elleri arkadan bağlı olan adama, önümüzden yürümesini söyledik. (...) Sınırdan Bulgar topraklarına üç dört adım atar atmaz, hazırlayıp yanımızda getirdiğimiz ilmikli ipi hızla arkadan adamın boynuna geçirdik ve iki taraftan Üsteğmen Rıza ile var gücümüzle ipe asıldık. Ben, o arada dizimi adamın beline dayayıp güç alıyordum ve 'küt!' diye bir ses duyuldu; boynu kırılmıştı. Tabii 'kimse görmeden sınır dışı edilmesi' için ateşli silâh kullanamazdık. En sessiz ve temiz yöntem boğmaktı; biz de öyle yaptık. Sonra sınırın üç dört adım ötesinde bir çukur açtık, adamı içine atıp toprakla örttük." Bölügiray, yıllarca neden sustuğunu ise şu cümlelerle anlatıyor: "Olayı sadece bana anlatmışlardı. Bu nedenle başka bir tanık gösteremezdim. Ayrıca cinayeti nasıl kanıtlardım? Bu çaresizlik içinde susmaktan başka bir şey yapmama olanak yoktu ve ben de sustum; bugüne dek. İlk kez burada açıklıyorum bu olayı."
Zaman

Peren Birsaygılı Mut
Artık yeter...Edi Bes e!
19 Mayıs 2011


Tarih bir anneye diz çöktürenleri affetmeyecek !

Anneler gününden bir hafta sonraydı.

Hakkari’de düzenlenen cenaze töreninden ardından bir kare fotoğraf düştü ajanslara. 16 yaşındaki oğlu polis tarafından zorla gözaltına alınan bir anne, çevik kuvvet polislerinin önünde yere diz çökmüş, oğlunu bırakmaları için yalvarıyordu. Üstelik başörtüsünü de çıkarmış, dizlerinin üstüne koymuştu. Sonradan öğrendik ki; Bu öyle alelade yapılmış bir hareket değildi. Zira bir Kürt kadınının başındaki örtüyü çıkarıp dizlerinin üstüne alması ya da yere atması artık kavgaya bir son vermek istediğini gösteriyordu. “Yeter artık” diyordu. Çevik kuvvet polislerinden toplanan kalabalığa merhamet göstermelerini istiyordu, barış istiyordu. Ama en çok da oğlunu istiyordu.

Ancak nafile… Sonuç alamadı ve oğlunu bindirdikleri zırhlı polis aracının önünde kendini yere atarak “Oğlumun suçu yok… Ona bir şey yapmayın” diye haykırdı uzun süre.

Vicdanınız rahat mı?

Birçoğumuz bu içler acısı manzara karşısında en ufak bir rahatsızlık dahi duymadı. Vicdanları körelmişti çünkü. Her zaman olduğu gibi olup bitenler karşısında sessiz kalmak ya da daha da fenası o yere diz çöken anneyi kusurlu bulmak daha kolaydı. Oysa dünya imtihan dünyasıydı ve bir annenin böylesine yerlerde sürüklenmesine sebep olan, göz yuman, bu durum karşısında oralı olmayan veyahut bu durumda dahi iktidar dili ile konuşmaya devam eden herkes bu “insanlık” imtihanından sınıfta kalmıştı.

Bir annenin yerlerde sürüklenmesi karşısında acı çekmeyen, isyan etmeyen herkes sınıfta kalmıştı bu imtihandan. Bir halk, çocuklarının cesetlerini almak için canı pahasına sınır ötesine geçmeye çalışırken, verdiğimiz kayıplar karşısında ortak bir matem dilini savunmayan herkes kalmıştı sınıfta. Zira öldürülen Türk gençleri ile öldürülen Kürt gençlerinin yasını beraber tutabilirdik pekala. Yaptıklarının yanlış olduğunu bile düşünsek, onlar için de sızlayabilirdi göğsümüzün sol yanı. Asker ya da gerilla, ne fark eder. Aynı yaşlarda çocuklar, bu toprakların dağlarında birbirlerini vuruyorlardı.

Tarih bir anneye diz çöktürenleri affetmeyecek !

Türk, Kürt, Arap ya da Çerkez… Tüm annelerin yaklaşımı aynıydı evlatlarına. Bir anne ancak evladı için yere diz çökebilir, ancak evladı için böylesine bir aşağılanmaya göğüs gerebilirdi. O Kürt anne de öyle yaptı.

Pekala…

Bugün haklı olarak Filistin’deki ya da Suriye’deki anneler için ağlayanlar, çevik kuvvet polisinin önünde yere çöken annemiz için de gözyaşı dökecek misiniz? Bir anne ayaklarının dibinde sürünürken, ona adeta ruhsuz bakışlarla bakan çevik kuvvet polisini de lanetleyecek misiniz?

Biliyor musunuz; Bu günler de gelir geçer…Aylar geçer, yıllar geçer, iktidarlar değişir, muktedirler yer değiştirir…Tarih bu…Geride onlarca mazlumun ahını bırakarak devam eder, ağır aksak yürüyüşüne.

Ancak bir şey var ki; Bir annemize diz çöktürenleri, buna göz yumanları ya da bu durum karşısında vicdanında en ufak rahatsızlık duymayanı, gözbebeklerinde bir damla dahi olsun yaş biriktirmeyeni ne Allah affeder, ne de tarih affeder…

perenbirsaygili@gmail.com

"İnönü Zamanında Kur'an'ı Toprağa Gömdüm"

06 Haziran 2011
Ömer Çelik, Seyhan Belediyesi önünde 120 engelliye tekerlekli sandalye dağıtım törenine katıldı. Çelik’in yolunu 82 yaşındaki Zeki Demircan isimli bir vatandaş kesti.

Demircan, CHP döneminde Kur’an-ı Kerim'lerin toplatıldığını belirterek, “Ben İsmet İnönü zamanında Ağrı’da iken Kur'an'ı toprağa gömdüm. Cenazemiz oldu, kefen alamadık. Yorganımın yüzünü söküp cenazeme kefen yaptım. Sigara paketlerinin üzerindeki eski yazılara bile tahammülleri yoktu. ” diye konuştu.

Demircan'ı dinlerken çok duygulandığını aktaran Çelik, şöyle dedi: “CHP zihniyetini yaşamış canlı örnekler bunlar. CHP zihniyeti Kur'an'ı yasaklamış tek parti döneminde. Bu insanlar Kur'an'a bir halel gelmesin diye Kur'an'ı toprağa gömmüşler. Aynı örnekleri Beyli'de gördüm. Sigaranın üzerinde Osmanlıca yazıyı tehdit sayıyorlardı. Aynı zihniyet devam ediyor, işte canlı örnekler burada yaşıyor. “ aktifhaber

Sinan Tavukçu
Dönemin Valisinin Hatıralarında Çorum Olayları
9 Temmuz 2011



Emekli Vali Rafet Üçtelli “Çorak Toprak, Kırmızı Halı” adıyla, 2011 yılının Nisan ayında yayımladığı hatıralarında, o sırada vali olarak görev yapmakta olduğu Çorum’da, 29 Mayıs 1980 günü başlayan ve “Çorum Olayları” olarak bilinen hadiselerin arka planını anlatmaktadır. 12 Eylül askeri darbesini hazırlayan olayların tekrar gündeme gelmesi sebebiyle, dönemin valisinin hatırlarında yer alan bilgiler hayli önem taşımaktadır.

Vali Rafet Üçtelli olayların başlamasını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:

“Çorum olayları Gün Sazak’ın teröristler tarafından öldürülmesi üzerine, Türkiye genelinde olduğu gibi Çorum’da da beliren son derece gergin hava içinde, alınan önlemlere rağmen medya gelmiştir.

Olaylar 29.5.1980 Perşembe günü saat 20.00 civarında Çorum merkez saat kulesi yanında bazı dükkanların, bazı kişiler tarafından, bir anda taşlanması şeklinde aniden başlamıştır. Bu taşlama sonunda sadece dükkanların camı kırılmış, başkaca herhangi bir tahribat ve yağmalama olayı olmamıştır. Bu hadiseye, o anda yanımda bulunan Emniyet Müdürüne anında müdahale emri verilmiştir. Ancak bu durum zaten gergin olan havayı daha da gerginleştirmiş, şehirde bazı topluluklar belirmiş, bu arada bir silahlı çatışma olmuştur. Bu çatışmada 45 yaşlarında olaylarla ilgisi olmayan bir köylü vatandaşımız ölmüş, Sadık Nasuhoğlu, Vedat Eliaçık, Hüseyin Şimşek, Sefer Eker, Sezai Diran adlı kişilerde tabancayla muhtelif yerlerinden yaralanmış ve hastanede tedavi görmüşlerdir.

Milönü semtinde (Burası alevi vatandaşlarımızın kesif olarak oturdukları bir semttir.) taşlama hadisesinin sol görüşlü tanınan bazı vatandaşlarımızın dükkanlarına şuurlu bir şekilde tevcih edildiği tarzında bir haber haline getirilerek yayılmış olması, esasen hassas bir yer olan bu bölge insanının harekete geçmesine ve çarşıya doğru oldukça büyük bir kalabalık halinde yürüyüşe başlamalarına yetmiştir. Bu grup olayı zamanında haber alan zabıta kuvvetleri tarafından kendi mahallelerinde durdurulmuştur. Can güvenliklerinin bulunmadığını ve tahribatın genişletileceği yolunda haber aldıklarını ileri sürerek dağılmamışlardır.”(shf.332-333)

Vali benzer olayların aynı gün Merzifon’da da meydana geldiğine dikkat çeker.

“Aynı gün Merzifon’da da benzer eyleme girmeleri, aynı görüntüyü vermeleri, bunun dıştan yönetildiğini yolundaki görüşleri teyid etmektedir. Zira böyle tesadüf olamaz. Aynı gün, iki ayrı yerde, aynı saatlerde benzer kışkırtmaların ortaya çıkmasının başka izahı da yoktur. Nitekim hemen Türkiye’nin her yerinde “Yaşasın Çorum Direnişimiz” yazılarının yazıldığı öğrenilmiştir.” (shf.333-334)

Vali olayların yayılma tehdidi karşısında askeri göreve çağırır. Garnizon komutanı binbaşının başında bulunduğu birlik, Milönü semtinde yerlerini alır. Ancak, sabaha kadar kurulan barikatları kaldırmaya güçleri yetmez. Ertesi gün daha feci olaylara gebedir.

“30 Mayıs Cuma günü sabahı Milönü semtinde alevi vatandaşlarımızın oturdukları yerde, onların mahallelerinde komşu olan ve izinli oldukları için olaylardan habersiz, günü evlerinde geçiren 2 polis memurunun şehit edildikleri ve bir polis memurunun da ağır yaralandığı haberinin alınmış olması, Çorum’da havayı bir anda daha da elektriklendirmiştir. Mahalline sevk edilen askeri birliklerle güvenlik tedbirleri artırılırken, bir taraftan da Jandarma komutanının sorumluluğu altında barikatların kaldırılması, yaralı polislerin hastaneye sevki, şehit polislerin nakli, Milönü semtinde oturan diğer polis ailelerinin, çocuklarının o bölgeden çıkarılması faaliyetleri de sürdürülmüştür.” (shf.335)

Yapılan bu saldırının polisi tahrik amacıyla yapıldığı açıktır.

“…Bu arada arkadaşlarının böyle haince öldürülmesi poliste büyük bir infial yaratmıştır. Büyük üzüntüye kapılmışlardır. O yetmemiştir, bu hal bölgede oturan diğer arkadaşları ve aileleri açısından haklı bir endişe sebebi olmuştur. Oradaki tutumları itibariyle ve yeni müessif başka olayların doğmasını önlemek amacıyla, V.Jandarma K. Ve Garnizon Komutanının telsizdeki ayrı ayrı tekliflerine uyarak, bu bölge o gün için askeri birliklerin faaliyetlerine bırakılmıştır.” (shf.335)

Çorum’daki askeri birliğin sayı itibariyle bir veya iki bölük, yani azami 80-150 kişilik bir kuvvetle olaylara müdahale edebileceği dikkate alınarak, Amasya Tugay Komutanından askeri yardım istenir. Amasya Tugay Komutanı asker göndermeyi kabul eder. Yardım istenilen Merzifon Hava Tugay Komutanı ise, Merzifon’da da olayların çıktığını ve olayların gelişmekte olduğunu ifade ederek, yardım gönderemeyeceğini bildirir.

Olayların başladığının ikinci günü olan Cuma günü Amasya Tugay Komutanı Çorum’a gelerek Garnizon Komutanlığı vazifesini üstlenir. Bu arada ana yol aleviler tarafından barikatlarla trafiğe kapatılmıştır. Üçüncü gün, 31 Mayıs 1980’de, anayoldaki barikatların kaldırılması başarılır. Aynı gün, şehit polis cenazelerine katılmak ve vaziyeti denetlemek üzere İçişleri Bakanı ile Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun şehre gelirler, akşamüzeri şehirden ayrılırlar. Gece silah sesleri gelmeye devam eder. Operasyonlar yapılır ve bazı şahıslar silahları ile birlikte gözaltına alınırlar.

Olayların dördüncü günü, henüz asayişin temin edilemediği bir ortamda, Amasya Tugay Komutanı askerleri ile birlikte geri döneceğini Valiye bildirir. Bu duruma şaşıran Vali Rafet Üçtelli, hatıralarında bu hadiseyi aşağıdaki gibi anlatır.

“Olayların söndürülemediği bu noktada, Tugay komutanı 1.6.1980 Pazar günü öğleden sonra Amasya’ya döneceğini ve dönerken de beraberinde getirdiği asayiş bölüğünü çekeceğini bildirmiştir. Bir gün sonra da diğer bölüğünü Amasya’ya götüreceğini bildirmesi ve esasen yetersiz sayıda olan askeri birliklerin daha da yetersiz kalacağının anlaşılması üzerine durum sayın İçişleri Bakanı’na telefon ile bildirilmiş, telsiz ile teyid edilerek Amasya dışından kuvvet sevki istenmiştir. Bu telsizde Yozgat’tan gelen Jandarma sayısının 60 civarında olduğu, sayı yönünden çok yetersiz kaldığı, görev ifasında Jandarmaya büyük işler düştüğü belirtilerek yeniden başka jandarma birlikleri gönderilmesi istenilmiştir. Aynı telsizde polisin yorgun düştüğü, sayısının ve rütbelerinin kafi gelmediği, toplum zabıtası ile takviye edilmesi lüzumuna değinilmiş, acilen 2 emniyet müdür muavini istenilmiştir.

Bu telsizde duruma hakim olunmakla birlikte, gelişen olayların ciddiyetini muhafaza etmekte bulunduğuna da temas olunmuştur. Görevi devrettiğimiz Pazar gecesi cereyan eden olaylar da bu talebimizin haklılığını ortaya koymuştur.”(shf.341-342)

Vali Rafet Üçtelli, aynı gün saat 16.00 civarında Ankara’dan gönderilen telsiz emriyle, emniyet müdürü ile birlikte görevden alınır. 18.30’da helikopter ile şehre gelen yeni vali vekili görevi teslim alır.

Valiye göre, olaylar gergin bir hava içinde, birden ve büyük boyutlu olarak patlamış ve süratle yayılmıştır. Dışarıdan sızan militanlarca istismar edilmiş ve saptırılmış, Alevi-Sünni çatışması haline dönüştürülmüştür. Zaten bölgedeki sosyal yapı, böyle bir çatışmaya son derece müsaittir.

“Sunniler Alevilerin işyerlerini tahrip ediyorlar” gerekçesiyle başlayan Çorum olaylarının birinci perdesinden sonra, bu defa 4 Temmuz Cuma günü Cuma namazı esnasında, "Aleviler Alaaddin Camii'ni ateşe verdiler" dezenformasyonu ile ikinci perde açılacak, olayların son erdiği 10 Temmuz günü itibariyle 57 kişinin katledilmesi ile bu acı olaylar sona erecekti.

Vali Rafet Üçtelli’nin hatıralarında bahsettiği gibi, olayların henüz kontrol altına alınamadığı bir dönemde, üstelik Çorum’un güvenlik zafiyetini bildiği halde, Amasya Tugay Komutanı’nın askerlerini alarak Çorum’u terk etmesi hafızalarda soru işareti olarak kalmaya devam edecekti.
Kaynak: Haber10

18'indeki kız, "barışın sesi" için kendini yaktı

Muş'un Bulanık ilçesinde, evlerinin bahçesinde kendini ateşe veren Evrim Demir (18), durumu fark eden yakınları tarafından kaldırıldığı hastanede kurtarılamadı. Eylem Demir'in günlüğünde, bedenini 14 Temmuz 1982'de başlatılan ölüm orucunun yıldönümü nedeniyle ateşe vereceğini ve bu eylemle barışın sesi olmak istediğini yazdığı öğrenildi. 17.07.2011 MUŞ netgazete

Açlık grevi toplu mezarı açtırıyor
10 Ağustos 2011
62 gündür açlık grevinde olan Hüsnü Yıldız'ın protestosu mezar açtırıyor.

Merkez Moğultay Mahallesi'nde kurduğu çadırda, Çemişgezek'te 1997 yılında Aliboğazı mevkisinde meydana gelen çatışmada öldürülen kardeşi Ali Yıldız'ın cenazesini almak için açlık grevinde olan Hüsnü Yıldız, gazetecilere yaptığı açıklamada, kardeşinin mezarının 12 Ağustos'ta açılacağını söyledi.

Altı ay önce kardeşi Ali Yıldız'ın da aralarında bulunduğu 19 kişinin, Çemişgezek karakoluna 150 metre mesafede bir çukurda toplu olarak gömülü olduğunu öğrendiğini anımsatan Yıldız, ''Bunu öğrendiğimizde kardeşimin cenazesini alabilmek için hukuki süreç başlattık. Karşılık görmediğimiz için 10 Haziran 2011 tarihinde açlık grevine başladım. 45. gününde ölüm orucuna dönüştürdüm'' dedi.

Bugün Malatya Cumhuriyet Savcısı'nın, avukatı Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay'ı arayarak, mezar diye tabir edilen yerin 12 Ağustos 2011 cuma günü açılacağını söylediğini ifade eden Yıldız, ''Ölüm orucu eylemim Çemişgezek'teki o çukur açılana, kardeşimin kemikleri çıkartılana kadar devam edecektir'' diye konuştu.
haber10

15 Kişiye Ait Kemik Parçaları Bulundu
13 Ağustos 2011

Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde sürdürülen kazı çalışmalarında şu ana kadar 15 kişiye ait kemikler bulundu.
Aliboğazı mevkisinde 1997 yılında girdikleri çatışmada öldürülen 19 kişinin bulunduğu ileri sürülen toplu mezar kazısı, Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Şeref Gürkan gözetiminde, Çemişgezek ilçesi Sağven Mahallesi'ndeki İlçe Jandarma Komutanlığı yanında üç ayrı noktada sürdürülüyor.

Malatya Adli Tıp Kurumu'ndan gelen iki antropolog, iki adli tıp uzmanı ve Tunceli Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ekiplerinin de kazı çalışmasının ilk gününde 5 kişiye ait kemiklere ulaşılırken, kazı çalışmalarının ikinci gününde 9 kişiye ait kemiklere daha ulaşıldı.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün bulunduğu kazı çalışmalarında Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Şeref Gürkan ikinci gün süren kazı çalışmalarının ardından avukatlar ve ailelerle bir görüşme yaptı. Gürkan, mezarların bulunduğu alanın geniş bir bölgeye yayılması nedeniyle cesetlerin yerlerinin tespit edilmesi için teknik cihazların getirileceğini ve bu cihazlar gelene kadar kazılara ara verileceğini bildirdi.
aktifhaber

'Bir Polis Şefinin (Ağar) Kısa Tarihi'
Orhan Miroğlu
18 Ağustos 2011



Yazının başlığı, Orhan Gökdemir’in, okunduğunda insanın tüylerini diken diken eden kitabının adıdır ve kitaplığımda neredeyse altı çizilmemiş tek satırı olmayan kitapların arasında yer alır. Gökdemir’in anlattığı ‘polis şefi’ tahmin edeceğiniz gibi Mehmet Ağar’dan başkası değildir. Ayhan Çarkın’ın itiraflarıyla yeniden gündeme gelen Susurluk sürecinin başındaki isimdir Mehmet Ağar. O, iç savaş koşullarının yetiştirdiği sıradan bir polis şefi değildir, iç savaş koşullarının yetiştirdiği yegâne polis şefidir. Hiç kimse, bu ülkede, ‘Polis Genel Kurmay Başkanı’ sıfatını Mehmet Ağar kadar hak etmiş değildir. 1991- 1996 yılları arasında işlenen 1500’ün üstünde faili meçhul cinayetin 830’u Mehmet Ağar’ın Emniyet Genel Müdürü olduğu döneme rastlıyor.

İstanbul’da, 12 Temmuz 1991’de yapılan ve bir gün içinde 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan operasyonlar, onun İstanbul Emniyet Müdürü olduğu dönemde gerçekleşti. Karşılıklı çatışma olduğu söyleniyordu, ama öldürülenlerin çoğu kafasının arkasına kurşun sıkılarak öldürülmüştü.

“Yöntemlerimi beğenirsiniz beğenmezsiniz, o ayrı konu, biz görevimizi yaptık” diyordu Ağar.

İnfazlar “her sokağa bir ceset” kampanyasının sonucuydu. Ancak bir süre sonra öldürülecek ‘devlet düşmanı’ sıkıntısı baş gösterince, Susurlukçular, kendi içlerinden infazlara girişmeye başladılar.

MİT mensubu, Tarık Ümit’in kızı Hande Birinci, babasının öldürülmesinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra gazetelere yaptığı açıklamada şöyle diyordu:

“Babam Mehmet Ağar’ın Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde kurulan, yönetimini Ağar’ın müşaviri Korkut Eken’in üstlendiği özel ekip tarafından öldürüldü. Çünkü bu ekibin uyuşturucu ve haraç işine karıştığını açıklayacaktı. Babamı önce sorgulayıp sonra öldürenler Abdullah Çatlı ile Özel Harekât’tan Ziya ve Ayhan adlı polislerdi.”

Ağar’ın yönettiği ‘bin operasyonun’ arasında Kürt infazları özel bir yer tutar.

Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım Susurluk çetesi tarafından infaz edildiler.

Behçet Cantürk Liceliydi, tesadüf olmasa gerektir. Cantürk’ün önce ilçesi Lice yakıldı, Lice’de taş taş üstünde kalmadı, sonra da Cantürk ve şoförü Recep Kuzucu Sapanca’da infaz edildi.

SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergun geçenlerde Neşe Düzel’e verdiği söyleşide Sapanca’daki infazların bilinmeyen bir yönünü anlattı:

“YDH yönetimi olarak bir akşamüzeri toplantıdaydık. Telefon çaldı. Açtım. Karşıdaki ses, ‘Ben Hacı Karay. Mehmet Altan’ı arıyorum’ dedi. Ben, ‘Mehmet Altan şu anda burada değil. Kendisine iletelim. Niçin arıyorsunuz’ diye sorduğumda, ‘Biz Çınar Oteli’ndeyiz. Çelik yelekli timler tarafından sarıldık. Mehmet Abi’den bu durumu İçişleri Bakanlığı’na ya da Emniyet Genel Müdürlüğü’ne iletmesini istiyoruz’ dedi. Kendisine, onlara bizim de ulaşmaya çalışacağımızı söyledim. Birkaç yere telefon ettik ama kimseye ulaşamadık. Ertesi sabah Düzce Akyazı’da bu üç kişinin cesetleri bulundu.”

“Emniyet tarihinde merdivenin basamaklarını Mehmet Ağar kadar hızla tırmanan belki de başka hiçbir polis yoktu. Mesleğe balıklama daldı. Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Şubesi’nde komiser muavini olarak polisliğe ilk adımını attı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün koruma görevlisi oldu. Kaymakamlık sınavını kazandı, Torul ve Delice’de kaymakamlık yaptı. Dayanamadı, 1980 yılında baba mesleğine döndü, İstanbul Emniyet Şube Müdür Muavinliği’ne naklen geçti. Siyasi Şube Müdür Yardımcısı oldu. İlk deneyimini 70’li yılların ünlü Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın yanında kazandı. 1981 yılında Personel Şube Müdürü, bir yıl sonra da Asayiş Şube Müdürü oldu. Üç yıl sekiz ay sürdürdüğü bu görevinde, İstanbul’un yeraltı dünyasını yakından tanıma olanağı buldu. 1984 yılında İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı’na getirildi. 37 yaşında, 1988 yılında Ankara Emniyet Müdürü oldu.” (Pike: Bir polis Şefinin Kısa Tarihi)

Valilik de yaptıktan sonra DYP’den milletvekili seçilen ve İçişleri Bakanı olan Ağar daha sonra Adalet Bakanı oldu. Önüne koyduğu hedef cumhurbaşkanı olmaktı, ama Susurluk’ta bir kamyona bir Mercedes çarpınca istifa etti.

Gökdemir’in kitabında, Avrupa’da Gladio ile başlayan süreç, Ağar’ın Amerika’da ölen ustası Şükrü Balcı’nın yurtdışında aldığı kontrgerilla eğitimleri, Tansu-Özer Çiller ile ilişkiler, Çatlı ve Kırcı’ya sağlanan devlet himayesi, diğer çeteciler, özel timciler, korucular, uyuşturucu kaçakçıları ile kurulan ‘dostluklar’ ayrıntılarıyla anlatılıyor.

“Pike Mülkiye’de okurken yıllıktaki onun lakabı... Benmerkezciliğini, ‘Başbuğ’ olmak için harcadığı enerjiyle kanıtlamayı başardı... Olağanüstü dönemin olağanüstü koşullarında yükseldi... Adı Mehmet Ağar... Fotoğrafı bu kitabın sınırlarının dışına taşacak kadar büyük... Pikesi hep halkın üzerine... Yazılanların bir eksiği var... Bunca adın geçtiği yerde, bunca olayların yaşandığı yerde mağdurların listesini yapmadık... Düşündük kim mağdur diye... Yanıt bize biraz ürkütücü, biraz da kocaman geldi. Başka bir kitabın konusu olabilirdi.”

Merak edeceksiniz şimdi, Ağar’a kim neden ‘Pike’ lakabını takmış diye.

Hikâyesi şu: Ağar ve birkaç arkadaşı öğrencilik yıllarında yaz kampına giderler. Bir tane pikeleri vardır. Hava soğuk olduğu için nöbetleşe kullanmaya karar verirler. Fakat birkaç geceden sonra fark ederler ki, sabah uyandıklarında tek pikeleri hep Ağar’ın üzerindedir. O gün bugün, Ağar’ın lakabı ‘Pike’ olarak kalır.

Suçluları örten pikeler artık ucundan tutulup birer birer çekilmeli ama. Dolayısıyla, Ayhan Çarkın’ın itiraflarından sonra hükümetin suskun kalmaması gerekirdi. Ben bu suskunluğun iddia dildiği gibi, Mehmet Ağar’ın seçimlerde AK Parti’yi desteklemiş olmasına bağlamak ve böyle bir şeye inanmak dahi istemem. Bu iş bu kadar da ucuz değil, Mehmet Ağar, AK Parti’yi desteklemekle, hesap vermekten kurtulamaz. Ayhan Çarkın’ın ifadeleriyle başlayan ve mağdur ailelerini umutlandıran gelişmelerin, Susurluk dosyasını yeniden açmaya gidecek yeni bir sürecin ilk adımı olduğu görülmelidir. Yeni yasama döneminin en önemli gündem maddelerinden biri bu olmalı. Anayasa için yeni bir komisyon kurdu AK Parti. Bu komisyon çalışmalarını sürdürüyor. Bir komisyon da Susurluk dosyasının yeniden açılması için kurulmalı. Ergenekon süreci, Susurluk sürecinden ayrı yürüyemez artık. Aradaki bağlantıları ve sürekliliği ortaya çıkarmak, hesaplaşmayı derinleştirmek için koşullar her zamankinden daha uygun görülüyor.
Taraf

Tarihi Davada Sürpriz Tanık
03 Eylül 2011

Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlarla ilgili soruşturmada, dönemin cezaevi görevlileri tanıklık yapmaya hazırlanıyor.
12 Eylül darbesinin insanlık dışı işkenceleri ile ünlü Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlarla ilgili soruşturmada ilginç tanıklar ortaya çıktı. Dönemin cezaevi görevlileri tanıklık yapmaya hazırlanıyor. 78’liler Girişimi tek tek ulaştığı dönemin savcı, doktor ve cezaevi görevlileri ile görüşerek yaşananları kayıt altına aldı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın işkence gördüğünü belirten yaklaşık bin mağdurun şikayeti ile başlattığı soruşturmada sona gelindi. Dönemin tanıklarına ulaşan 78’liler Girişimi yaşanan vahşeti kayıt altına aldı. 12 Eylül’ün yıl dönümünde bir dizi etkinlik de planlayan girişim, 24 Eylül’de Bilgi Üniversitesi’nde “Türkiye Diyarbakır Cezaevi Gerçeği ile Yüzleşiyor Sempozyumu” gerçekleştirecek. Etkinlikte o dönemde yaşananlar tüm çıplaklığıyla 8 ayrı bölüm ve komisyon tarafından yeni belge ve yaşam hikayeleri ile ortaya konulacak.

GÖREVLİLER TANIK OLACAK

Diyarbakır Cezaevi ile ilgili olarak binin üzerinde kişinin suç duyurusunda bulunduğunu hatırlatan 78’liler Girişimi Başkanı Celalettin Can, “Arkadaşlarımız kendi başlarına orada ne geldi, ne getirildiyse bunu doküman halinde sundu” dedi. Ellerindeki bilgi, belge ve raporları Diyarbakır’da yürütülen soruşturmaya gönderdiklerini ifade eden Can, “Bu soruşturmadan artık bir dava açılmasını bekliyoruz. Ayrıca halen dönemin bazı savcı ve askeri görevlileri ile görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Mahkeme başladığında bu isimlerin oradaki vahşeti anlatan tanıklık yapmasını sağlamaya çalışıyoruz. O dönemin savcısı, cezaevinde görev yapan askerler, doktorlar var. Bunlar mahkeme açıldığı takdirde tanıklık yapmaya hazır. Bunlarla görüştük. Hatta o konuşmalarımızı teybe de aldık. İşin ciddiye binmesi halinde, mahkeme açıldığı takdirde bunları kamuoyuna sunacağız. Bu isimler gelip yaşananları tüm çıplaklığıyla anlatacak” diye konuştu.

İŞKENCELER RAPOR OLDU

Can, Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkencelere maruz kalmış 500 kişiyle yaptıkları röportajlardan 800 saatlik kaset ve 8 bin sayfalık döküm elde ettik. Sempozyumun da bu bilgiler ışığında gerçekleştirileceğini ifade eden Can, şunları söyledi:

“Niyetimiz Meclis açıldıktan sonra TBMM Başkanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’na bu çalışmanın örneklerini sunmak. Diyarbakır’daki soruşturmaya paralel bir şekilde Mecliste de adalet komisyonu kurulmasını istiyoruz. Ayrıca Diyarbakır Cezaevi’nin insan hakları müzesi olması için 100 binin üzerinde imza topladık. Bunları da ilgililere sunacağız.”

8 AYRI AÇIDAN İNCELENDİ

78’liler Girişimi öncülüğünde Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan sempozyumda Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşet tüm boyutları ile ele alınacak. Cezaevi, insan hakları uzmanı akademisyenler tarafından Travma, Adli Tıp, Adalet Komisyonları, Hasta Hakları, Geçiş Dönemi Adaleti, Uluslararası İnsan Hakları ve İnsanlık Suçu, Ceza Hukuku ve Sosyolojik alan olmak üzere 8 ayrı bölümde incelendi.

İŞKENCELER SERGİLENECEK

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Gencay Gürsoy, Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, Doç. Dr.Murat Paker, Doç. Dr. Nazan Üstündağ gibi birçok akademisyenin katılımıyla düzenlenecek etkinlikte 8 alanla ilgili 8 ayrı komisyon oluşturulacak. Sempozyumda, Diyarbakır cezaevinde bulunmuş 500 kişi ile yapılan bire bir görüşmenin sonucu olarak hazırlanan sunumlar da yer alacak. Ayrıca, sempozyuma paralel olarak 200’e yakın sanatçının Diyarbakır Cezaevi’nden esinlenerek oluşturdukları resim, fotoğraf, klasik sanatlar gibi birbirinden farklı eserleri 22 Eylül’den itibaren İstanbul’un değişik semtlerinde 1 ay boyunca sergilenecek.

Bugün





Devlet ve Cinnet
Meliha Çelik
10 Ekim 2011

"Kendi ırkına tapan herkes suçludur artık bu kan deryasında. Irklarından bir put yapıp ona tapınması ezberletilenler, bundan böyle akacak her kan damlasından sorumludur."

Colorado'nun ıssız dağlarında, korkunç bir kış mevsiminin yaşandığı bölgededir Overlook Oteli…

Amerika’da, tam anlamıyla kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir burası…

Eski bir öğretmen olan Jack Torrance (Jack Nicholson), hem geçimini sağlamak hem de yeni bir kitap yazmak amacıyla ailesiyle birlikte otelin kış bakıcısı olarak Overlook’a yerleşir. Otel kış aylarında kapalı olduğu için Jack ve ailesi uzun bir süre burada yalnız kalacaklardır.

Kış yüzünü gösterdiğinde dışarı çıkamayacak hale gelen ve her geçen gün gerçeklikten kopan Baba Jack ile küçük oğlu Danny, kaldıkları yerde bazı kötü ruhlarla karşılaşırlar.

Danny, babasının bu ruhlar tarafından ele geçirildiğini ve kontrolünü kaybederek her geçen gün çıldırdığını hisseder. Jack, Mr. Grady adlı bir ruhla tanıştığında ise asıl kabus o zaman başlar. Mr. Grady, otelin eski bakıcısıdır ve aynı zamanda karısıyla iki kızını öldüren kişidir.

Ruhlarla her gece görüşmeye başlayan Jack Torrance, adım adım aklını yitirir. Artık düşman gördüğü oğlunu ve karısını öldürmeye çalışır. Bunu fark eden karısı ve oğlu ile Jack arasında bu saatten sonra bir kovalamaca başlayacaktır.

The Shining’i (orijinal adı) yani kendisinden sonraki çoğu korku filmlerini önemli ölçüde etkileyen Cinnet’i yeniden izlerken, Türkiye’de son günlerde yaşanan ölümleri, gözaltıları, tutuklamaları ve operasyonları anımsadım. Sinemanın dahilerinden Kubrick’in 1980’lerde çektiği bu korku filmini özellikle devletin 90’lı yıllarda yaşadığı ve yaşattığı gibi bugün ki cinnet anına benzettim birden.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürekli “baba” rolü oynayan devleti, Jack Nicholson’ın muhteşem korkunç mimikleri ile çıldırmış haline, Dany’yi ise hep inkar ve imha edilmiş, bir türlü adam yerine konulmamış kötü çocuk! Kürtlere uyarladım istemeden.

Kabusu yaratan babanın trajedisi, çocuğun yok olmaktan kurtulma çabalarından daha çok korkuttu beni. Evet bu film tanıdık geldi. Hem de çok tanıdık.

Tıpkı yıllarca halkını döven, aşağılayan, onurunu kıran, dilini, kimliğini ve kültürünü yok sayan, en vahşeti ise birçok insanı pis zindanlarda, kör kuyularda katlederek kendi trajedisini yaratan bir “Devlet Baba” ile canı gibi haysiyetini de yok olmaktan kurtarmaya çalışan, gözyaşının hiç dinmediği bir coğrafyanın talihsiz çocukları gibi tanıdık bir film işte.

Ve birde kendi trajedisinden trajedi doğurmayı başarmış olan babanın özellikle eski günahlarından rol çalıp, onunla savaşmayı seçmiş silahlı bir çocuğu var ortada.

Ya silahsızlar? Onlar hep şüpheli ve hep tehlikeli… Yürürken hep enselerinde bir elin gölgesi…

Bir ülke düşünün ki milyonlarca insanın oy verdiği bir siyasi partinin yöneticileri, vekilleri, parti binaları ve hatta tek tek seçmenleri bile topyekûn şüpheli ilan ediliyor toplumun gözünde. 2-3 yıl içerisinde KCK Operasyonları adı altında 7 binin üzerinde insanın gözaltına alındığını ve çoğunun tutuklandığını, hatta bazı kişilerin sadece isim benzerliğinden mağdur olduğunu düşününce…

Bu sahiden kötü bir “Korku Filmi” diyor ve bir an önce ilahi adaletin “Stop” demesini ümit ediyor insan…

JACK’İN BALTASI

Beni en çok etkileyen sahnelerden biri ise Jack’in Dany’i kovalarken elinde tuttuğu baltaydı. İşte o balta, hassasiyetleri yüksek, acısı derin ve ölüsü çok bir ülkenin medyasında kaleme dönüşünce gerilim de, nefret ve ölümler gibi tırmanıyor ister istemez. Yıllarca asker ağzıyla haber yapıp hedef gösteren basın bir yana, eskiden adam yerine konmayan muhafazakar medyanın takkeli şahinleri şaşırtıyor en çok. İşte o baltalar şimdi şükürsüz ve abdestsiz ellerde kamuoyunu provoke eden haberlere dönüşüyor tek tek. Hem de gazetecilik adına.

Irkçı ve yanlı haberleriyle meşhur “baba” medyayı anlamıştık ancak Allah’ın ismini zikrede zikrede ölüm ve savaş naraları atan dinci basının savaş baltalarına pek alışık değildik. En yakın örneği ise son zamanlarda devletin yaptığı operasyonlar…

“Dağda değil ovada siyaset yapın” diyenlerin niyeti özellikle Kürt kamuoyu vicdanında sorgulanırken, her fırsatta barıştan yana olduklarını dile getirenleri - siyasetçi, aydın ve gazetecileri- itibarsızlaştırmaya dönük kullanılan haber dili ve pervasızca atılan manşetler hem endişelendiriyor hem de toplumun huzurunu kaçırıyor.

KCK operasyonlarında gözaltına alınan binlerce kişiyi haklarında hiçbir yargı kararı olmamasına rağmen peşinen suçlu ilan eden medya büyükleri, aynı zamanda korkunç bir vebalin altına girdiklerini umursamıyor bile. Barış kelimesini kullanan herkes PKK veya KCK etiketleri ile fişlenerek korkutulmaya çalışılıyor şimdi.

Tam Kürt vekillerin meclisteki yeminine sevinelim derken, parti binalarında böcekler, savaş tellallarının vicdan ve baltalarında ise kurtçuklar bitiverdi aniden.

Ve toplum sahiden bir kabusun ortasında debelenmeye başladı. Bir yanda var olduğunu ispat etmeye çalışanlar, diğer yanda devlet ideolojisinin kendi eliyle yarattığı toplum içinde ki küçük fanatik Jack’ler…

Kendi ırkına tapan herkes suçludur artık bu kan deryasında. Irklarından bir put yapıp ona tapınması ezberletilenler, bundan böyle akacak her kan damlasından sorumlu oldukları gibi, hiçbir kanın izini de silemeyecekler tarihin belleğinden. Ne kadar çabalasalar da ne alınlarında ki ne de baltalarında ki secde izini silemeyecekleri gibi.

En fenası da insan vicdanının cinnet halidir ya! Vay halimize!

***

Ha bu arada izlemeyenler için filmin sonu; Baba Jack, çok çabaladığı halde Dany’i öldüremez. “Barış”ın da ölmemesi umuduyla…

Kaynak: haber10



Merkezi afet yönetimindeki ''hasar''...
Nihal KEMALOĞLU
27.10.2011



Türkiye, gösterişli büyüme rakamlarıyla yükselen bölgesel güç algısına halel getirmemek için uluslar- arası yardımları


Türkiye, gösterişli büyüme rakamlarıyla yükselen bölgesel güç algısına halel getirmemek için uluslar- arası yardımları peşinen reddederken, Van'daki depremin dördüncü gününde kilometrelerce çadır kuyruğu uzadıkça uzuyordu.

Van depremi 'kalkınmasını' dünyaya çılgın yatırım projeleriyle lanse eden Türkiye'nin insan odaklı yatırımlarındaki marazi zafiyetinin de aynası olmuştu.

İlerlemeci kalkınmacılığımızın kuşatamadığı alanda merkezi afet yönetiminin 'yetmezliği' ve çatısı çökmüş, duvarları yıkılmış 'çürük' kamu binaları duruyordu...

Kızılay'ın 'çadır yetiştirme hızı' ortaya çıkınca da Dışişleri Bakanlığı 30 ülkenin yardım talebini kabul ederek 'çadır, prefabrik konut' ihtiyacını ivedilikle iletmişti...

Afetlerin olağanüstü zamanlar olduğu doğruydu ama devletin tam teşekküllü bütün afet organizasyonu ve hazırlığıyla bölgedeki halka erişmesinin hızı ve etkinliği de 'güçlü devlet algısına' dahildi.

Evsiz, yaslı, yiyeceksiz, susuz kalmış yaşam alanını kaybetmiş vatandaşların temel ihtiyaçlarını sağlayacak 'kağıtlarda kalmayan' afet planını süratle pratiğe geçirilmesi de devletin gücünü ortaya koymak değil miydi?

Hele hele Van'da yorgun ve ağır travma geçiren, yoğun 'kayıp' duygusuyla tükenmiş halkın taleplerinin karşılanmaması üzerine 'vali istifa' tepkilerini gaz bombasıyla dağıtmak, sıfır derece sıcaklıktaki deprem bölgesindeki halka dağıtılan 'sıcak devlet şefkati miydi'?!.

Geleneksel ve merkezi afet yönetimi kendini sürekli 'ekranlardan savunurken' Türkiye'nin her bir yanından organize edilerek gönderilen yardımların hızına ulaşamamıştı...

Kamyonlardan vatandaşların kafalarına atılan yardım paketleri ya da sokakta kalmış insanları önce polis nezaretinde kilometrelerce kuyruğa sokup kaymakamlıktan çadır alma izin belgesi alıp sonra jandarma merkezine yollayan bürokratik zulüm de değişmez 'sosyal' yardım zihniyetini özetliyordu...

Bir yandan aşırı otoriter tedbirler diğer yanda ağır organizasyon boşluklarının yarattığı 'kaos' görüntüleri de ekranlara bolca taşınıyordu.

YA KAMU BİNALARI...

Deprem sonrasında Van'daki kadim ve tarihi yapılar bütün mağruriyetiyle yükselirken başta okullar ve hastaneler artık ağır hasarlı yani kamu hizmeti dışı kalmış binalardı...

Van'daki 100 ilköğretim okulunun hepsinin depremden şiddetle etkilenmesi ve bir tanesinin sadece çatısının kalması, kadınların hastane bahçesinde doğuma alınması öyle kolay kolay geçiştirilemezdi...

'Yapı denetiminin' piyasalaşmasının trajik sonuçları ortadayken devletin yaptırdığı binaların 'dayanıksızlığını' kim açıklayacaktı ya da kim sorumlu tutulacaktı.

Mesela Erciş'te hayatını kaybeden aile hekiminin kaldığı enkaz lojman gibi, devlet hastaneleri, sağlık ocakları, TEDAŞ binası, Erciş İlçe Emniyet Müdürlüğü, 7 katlı Yurt-Kur binası gibi 'yeni yapım kamu binalarını' yere yıkan zaafın kaynağı neydi?
Van depreminde hayatlarını kaybeden 63 öğretmen, doktor ve sağlık emekçisinin aziz hatırasını saygıyla selamlıyoruz.

nihalkemaloglu@gmail.com
Kaynak: www.tunceliemek.com.tr

Van'da Son Bilanço
30 Ekim 2011
7,2 büyüklüğündeki depremde 601 kişi hayatını kaybetti, 188 kişi kurtarıldı, 2 bin 608 kişi de yaralandı.
Van depreminde en büyük hasarı Erciş ilçesi gördü.
Erciş'te 84, Van'da 6 bina yıkıldı.
Depremde 5 köy tamamen yıkılırken, iki köydeki hasar yüzde 70...
Haber1001

“N.ǒnin Kabuk Tutan Yarasını Kaşımayın!”
Merve Bildirici
4 Kasım 2011



Kurbanlar cellatları ile evlendirilip olayların üstü kapatıldığı sürece, tecavüzcüler nikah masalarında aklandığı sürece, biz bu filmi hep izleyeceğiz.

Türkiye’nin utanç davaları bitmiyor.

İsim ve soyadlarının baş harfleri ile tanıdığımız, gözleri bantlanmış çocukların, insanın içini yakan hikayeleri, dava dosyalarından toplum vicdanının eteklerine dökülüyor.

“Adalet neyin temeli acaba?” sorusunu akıllara getiren tecavüz davalarından sızan bilgiler, Yargıtay’ın onadığı “vahim kararlar”; Cumhurbaşkanlığı’nda, Başbakanlık’ta, Meclis koridorlarında, adliye saraylarında ve kamuoyunda tartışılıyor.

Yargının içindeki statükocu zihniyetin tezahür ettiği bir dava, N.Ç. davası. Çünkü 13 yaşındaki N.Ç., 8 yıldır devam eden mahkeme süresince, 26 kişinin tecavüzüne uğradığını ispat etmeye çalıştı. Her tecavüz davasında olduğu gibi, tecavüz edenler değil, N.Ç. utandı, saklandı. Kocalarından şiddet gören kadınların dayak yediklerini ispat etmeye çalışmaları gibi, bu çocuk da kendisine tecavüz edildiğini kanıtlamanın yollarını aradı. Yaşanan süreç içinde belki olay örtbas edilmeyi çalışıldı, belki rüşvet çarkı döndü, belki satılmayı bekleyen insanların nafakaları çıktı. Ama hep N.Ç. uğraştı. Mahkeme koridorları, Adli Tıp Kurumu ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü arasında mekik dokudu.

İş güç sahibi, çoğu aile babası adamlar ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam etti. Kendilerini aklayacak bir kapı aradı. Sonunda da Yargıtay imdatlarına yetişti.

Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmadan çıkan “13 yaşındaki N.Ç.’nin ‘kendi rızasıyla’ ilişki kurduğu” yönündeki karar, Fevzi Elmas başkanlığındaki 5 yüksek hakimden oluşan 14. Ceza Dairesi tarafından onandı.

13 yaşındaki çocuğun hayatı, işte bu kararla bir kez daha yıkıldı.

N.Ç. hücrelerine kadar, tekrar tekrar üşütüldü.

İnsanlığın pusulası yolunu şaşırdı.

Basın ile birlikte Adalet ve Aile Bakanlıkları da ayağa kalkı. Yargıtay’ın tartışmalı kararı masaya yatırıldı.

Karara en sert tepkiyi verenlerden biri de Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı ve Sosyal Hizmetler Uzmanı Kahraman Eroğlu oldu. Çünkü Eroğlu o dönem, olayın ardından N.Ç.’nin himaye edilmek üzere getirildiği İstanbul İl Sosyal Hizmetle Müdürlüğü’nün başında bulunuyordu. Yaşananların en yakın tanığı idi. 4 kez ameliyat edilen küçük kızın yanındaki kişiydi.

***

N.Ç. olayının toplumda yankı buluşundan rahatsız olan Yargıtay 14. Ceza Dairesi Başkanı Fevzi Elmas da konuştu. N.Ç.’nin yaralarının kapandığından emin; “Kabuk tutan yarayı kaşımayın” buyurdu. “Kararımız doğru” dedi. “Yargıtay Başsavcılığı yanlış bulursa itiraz eder, Ceza Genel Kurulu değerlendirir” dedi. “Yargıyı karalamakla kararı değiştirmek mümkün değil” dedi. “Çocuğun hakkını koruyoruz” dedi. “Bütün gazeteler bunu konuşuyor, bu yayınlar bu çocuğa travma geçirtir, bu o çocuğu bunalıma sürüklemektir” dedi.

26 kişiye ödül gibi verilen cezaların, “kendi rızası ile…” başlayan kelimelerin altına imza atan 3 çocuk babası, bunları söyledi.

Burada Elmas’ın sadece “Bütün gazeteler bunu konuşuyor” cümlesine katılıyor, ama eksik buluyorum. Bütün gazeteler sadece bunu değil, yargı sürecine zarar vermeyecek şekilde diğer davaları da konuşmalı diyorum.

Tecavüzcü sayısı arttıkça, dayakçı kocanın vahşeti arttıkça, ölümler linçle kurbanların boynuna asıldıkça artan reytinglere değil; “mahkemeden çıkacak doğru ve adil kararlara”, “mülkün temeli olacak adalete”, “toplum vicdanı ile çelişmeyen, insanların güvenini sarsmayacak bir hukuk sistemine” ihtiyacımız var.

Kurbanlar cellatları ile evlendirilip olayların üstü kapatıldığı sürece, tecavüzcüler nikah masalarında aklandığı sürece, reytingi yüksek dizilerde tecavüz edenler güç ve parayı arkalarına alarak her fırsatta paçalarını kurtardığı sürece, biz bu filmi hep izleyeceğiz.

Yıllar sonra yargının, N.Ç. ve diğer tecavüz kurbanlarının karşısına geçip “Pardon” demesinin kimseye faydası olmayacak.

***

13 yaşındaki bir çocuğu bu çirkinliğe bulaştıranlar mı? Daha fazla saklamaya gerek yok. İşte liste:

Ersun Erdemir: Jandarma Yüzbaşı. 4 yıl 2 ay.

Şeyhmus Cansin: Bayındırlık Müdürlüğü’nde işçi. 4 yıl 2 ay.

Hamit Abdulsemetoğlu: Matbaacı. 4 yıl 2 ay.

Mehmet Seyitoğlu: Ziraat Bankası’nda memur. 4 yıl 2 ay.

Şeyhdavut Oruç: Derik Belediyesi’nde memur. 4 yıl 2 ay.

Ümit Ergin: Okulu Müdürü Başyardımcısı. 4 yıl 2 ay.

Sabri Ajak: Traktör bayii. 4 yıl 2 ay.

Selahattin Kuray: Beyaz eşya bayii. 4 yıl 2 ay.

Mehmet Gatgar: TEDAŞ teknisyeni. 4 yıl 2 ay.

Recep Sakız: Kızıltepe Kaymakamlığı, Müdür. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Ahmet Günay: TEDAŞ vinç operatörü. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Hamit Aydın: Ziraat Bankası’nda veznedar. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Mahmut Telli: Derik Ziraat Odası Başkanı. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Teyyar Salman: Orman İşletme Şefliği’nde şoför. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Cüma Uraş: Mardin Vakıflar İmareti’nde işçi. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Burhan Ertaş: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Nizam Denli: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Sadettin Deniz: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Kerem Aykaç: Serbest meslek. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Şeyhdavut Dora: Serbest meslek. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Rıdvan Bayraktar: Serbest meslek. 3 yıl 10 ay 20 gün.

Ali Atasoy: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Enver Adanç: Serbest meslek. 5 yıl 10 ay.

Abdulaziz Sarıoğlu: Serbest meslek. 1 yıl 4 ay 20 gün.

Şemsettin Aslan: Nakliyatçı. 4 yıl 10 ay 10 gün. (Zamanaşımından dava düşürüldü.)

Harun Uras: Muhtar. 4 yıl 10 ay 10 gün. (Zamanaşımından dava düşürüldü.)

Kaynak: haber10






_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cmt Oca 21, 2012 8:41 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2406
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ksm 18, 2011 9:57 pm    Mesaj konusu: Ayhan Çarkın: Tertemiz Kürt halkına zulmettik Alıntıyla Cevap Gönder

Ayhan Çarkın: Tertemiz Kürt halkına zulmettik
27/11/2013



Haber: MESUT HASAN BENLİ
Eski özel harekatçı polis Ayhan Çarkın, Abdülmacit Baskın'ın öldürülmesiyle ilgili davada verdiği ifadede çarpıcı açıklamalarda bulundu. 90'lı yıllardaki cinayetlerin MGK kararıyla işlendiğini iddia eden Çarkın "tertemiz ve namuslu olan Kürt toplumu karşımıza bölücü olarak getirildi ve zulüm gördü" dedi.

Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmacit Baskın’ın ölümüyle ilgili davanın ilk duruşması Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlandı. Davanın bir numaralı sanığı Mehmet Ağar sağlık gerekçesiyle duruşmaya katılmazken diğer sanıklar Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ercan Ersoy, Seyfettin Lap, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Uğur Şahin ve Ziya Bandırmalıoğlu hazır bulundu. Tutuksuz sanık Çarkın yaptığı savunmasında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

AĞAR’A TUĞLA YANITI

Susurluk davası kapsamında haksız yere ceza aldığını ileri süren Çarkın, Mehmet Ağar'ı hedef alarak “Biz yargılanırken Ağar da dışarda siyasi entrikalar içinde kahramanlık taslıyordu. Vatan, millet Sakarya diyerek kahramanlık taslıyordu. Madem o kadar kahramandı niye bir kere mahkemeye gelmedi. ‘Tuğla çekersem duvar yıkılır’ diyor. Ben duvarı oynattım. Bir de utanmadan bana küfür ediyor. Cesareti varsa şimdi çıksın. Hangi namussuz duvarın altında kalacaksa kalsın” dedi.

EKEN’E KAYIP SİLAH SORUSU

Çarkın, vatan millet adına cinayetler işlendiğini savunarak, “Bankalar soyuldu devlet sırrı denildi. Vatan millet adına cinayetler işlendi, devlet sırrı denildi. Ben şimdi soruyorum Sayın Korkut Eken, ‘kayıp silahlar nerede’” dedi. Çarkın’ın bu sorusuna oturduğu yerden Eken “Seni alakadar eden bir durum yok” yanıtını verdi.

KÜRTLERE ZULÜM UYGULANDI

Güneydoğuda görev yaptığı dönemde tertemiz bir halk gördüğünü ifade eden Çarkın “Namuslu olan Kürt toplumu baskı ve zulüm gördü. Karşımıza bölücü ve yıkıcı olarak getirildi. Halkına dışkı yediren zulüm eden zihniyetin cumhuriyetle alakası yoktur. Bu zihniyetin hesap sorulması gerekiyor” diye konuştu.

PİSLİĞE BATMIŞIM

Çarkın ifadesinde devlet kimliği alan kişilerin suç işlediğini de iddia ederek, ”Ayhan Çarkın bir karınca bile incitmedi. Devlet kimliğine sahip oldum. Devletten yıldız topluyorum sandım. Meğer boğazıma kadar pisliğe batmışım haberim yok” dedi.

CİNAYETLER MGK KARARIYLA İŞLENDİ

İfadesinde Abdülmacit Baskın’ın gözaltına alındıktan sonra diğer özel harekatçı polislere teslim ettiğini anlatan Çarkın, şunları belirtti: “İbrahim Şahin bize Abdülmacit Baskını gözaltına almamız talimatını verdi. Ben ve Oğuz Yorulmaz gidip hukuk müdürlüğünde Baskın’ı teslim aldık. Sonra orada bekleyen diğer özel harekatçı arkadaşlara teslim ettik. Daha sonra biz daireye döndük. Geldiğimizde İbrahim Şahin ‘siz niye onlarla gitmediniz’ diye sordu. Bunun üzerine biz de diğer o polislerle buluştuk. Gittiğimizde Baskın’ın öldürüldüğünü gördük. Bu cinayete tepki gösterdim. Bunun üzerine İbrahim Şahin ‘MGK kararları var onlar doğrultusunda yapılıyor bu işler, beğenmeyen gitsin’ dedi.”

DEMİREL VE ÇİLLER DE BURADA OLMALI

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in “Devlet rutinin dışına çıktı” şeklinde açıklamalar yaptığını hatırlatan Çarkın, “93-95-96 yıllarında görev yapan bütün özel harekatçıların tamamının burada şüpheli olması lazım. ‘Devlet rutini dışına çıktı’ diyen Demirel ve Kürt işadamları listesiyle ilgili olarak da Çiller’in burada yargılanması gerekir. İnşallah bir gün burada sanık olarak yargılanırlar” dedi.

O MEZARIN ÜZERİNDE ZIPLARKEN BEN DE FATİHA OKUDUM

Çarkın ifadesinde, İstanbul ’da işkence sırasında hayatını kaybeden Ayhan Efeoğlu’nun ölümünü hatırlatarak, “Ben Ayhan Efeoğlu olayından sonra tiksindim. Ayhan Efeoğlu’nun cesedini Ayhan Özkan ile birlikte kendi ellerimizle gömdük. Ayhan Özkan mezarın üzerinde zıplarken ben de başında Fatiha okuyordum” diye konuştu.
Kaynak: Radikal

Ahmet Altan
Dersim
18.11.2011

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” deyince ana muhalefet partisinde kıyamet koptu.

Bazı milletvekilleri Aygün’e karşı ayaklandı.

Parti yönetimi Aygün’ün savunmasını istedi.

Bu konuda yapılan açıklamaları okudum ama ne CHP yönetiminin, ne de CHP’li milletvekillerinin Aygün’e niye itiraz ettiğini anlayabildim.

Aygün’ün yalan söylediğini mi düşünüyorlar?

1937’de gerçekleşen Dersim Katliamı’nın sorumlusu olarak devleti ve CHP’yi görmüyorlar mı?

Dersim Katliamı’nı devlet yapmadı mı?

CHP yönetimi ve milletvekilleri, Dersim Katliamı’nın sorumlusunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden başka biri olduğunu düşünüyorlarsa, söylesinler.

O katliamı devletten başka kim yaptı?

O tarihte devletin tek sahibi de CHP değil miydi?

Türkiye’de devletten ve devletin sahibi olan CHP’den başka bir güç mü vardı?

Yoksa Atatürk kısmına mı itiraz ediyorlar?

Bence Aygün kibarca söylemiş, “Atatürk de bu olaylardan haberdardı” derken.

Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ün “haberdar” olmaması zaten söz konusu değil ama Atatürk sadece “haberdar” değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planları yapan adamdı.

Trabzon’daki müzeye giderlerse Atatürk’ün üstünde çalıştığı harekât planını da orada görürüler, Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti.

Bunun neresine itiraz ediyorlar?

Dersim Katliamı’nın devlet, CHP ve Atatürk’ten başka “sorumlusu” olabilir mi?

Yoksa buna itiraz etmiyorlar da Dersimde bir “katliam” olduğunun söylenmesine mi itiraz ediyorlar?

“Dersim’de katliam olmadı” mı diyorlar?

Orada binlerce adamın öldürülmesinin adı ne CHP’lilere göre?

Öldürülmediğini mi iddia ediyorlar?

Girsinler internete o katliamın korkunç görüntülerini rahatça bulurlar.

Zaten çok uzağa gitmeye gerek yok.

Dersim konusunu dile getiren eski CHP Milletvekili Onur Öymen’di, Kürtlere karşı sertleşme politikasını savunurken Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını örnek göstermişti.

İsterlerse biraz daha yakına gelsinler.

Dersim Katliamı’yla ilgili sözleri için “savunma” isteyen partilerinin bugünkü başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru yaklaşsınlar.

Ona İhsan Sabri Çağlayangil ile Dersim konusunda neler konuştuklarını sorsunlar.

O konuşmanın kayıtlarını bulsunlar.

Çağlayangil’in tarihe geçen, “İnsanları mağaralarda fareler gibi öldürdük” sözünün altını çizsinler.

Binlerce insanın “mağaralarda fareler gibi öldürülmesinin” katliamdan daha başka bir ismi varsa onu söylesinler.

Askerlerin kesilmiş kafaları ellerinde tutan resimlerine baksınlar.

Sonra kamuoyuna Aygün’ün sözlerine niye itiraz ettiklerini anlatsınlar.

Dersim’de yaşananlar hakkında biraz bilgisi ve bir nebze vicdanı olan hiç kimse Aygün’ün sözlerine itiraz edemez.

İnsanları yakarak, bombalayarak, idam ederek, kafalarını keserek öldürdüler Dersim’de, sonra da utanmadan bunun konuşulmasını yasak ettiler.

Hâlâ gerçekleri susturmaya çalışıyorlar.

Tabii, bu ülkede Dersimlileri bombalayan Sabiha Gökçen’in adı bir havaalanına veriliyorsa sadece CHP değil bütün partiler utansınlar.

Kürtlerin katilinin adını taşıyan bir havaalanından Kürtleri yolculuk etmeye zorlayan bu devlet utansın.

O havaalanının adı bir gün değişecek.

Sivil halkın üstüne bomba atan birinin adı havaalanına verilemez çünkü.

Bu devlet Kürtleri böyle delirtiyor işte, öldürüyor, öldürdüğünün söylenmesini yasaklıyor, öldürdüğü söylendiğinde pişkince reddediyor, katilin adını havaalanına veriyor, sonra da “biz kardeşiz” diyor.

Kardeş olduğumuza hiç inanmıyorum ama eğer kardeşsek de Habil’le Kabil gibi kardeşiz, kardeşlerden biri diğerini öldürdü, defalarca öldürdü.

Sonra da “yoo, öldürmedik” diye gözlerinin içine baka baka alay etti, “öldürdünüz” diyeni cezalandırdı.

Hâlâ da cezalandırıyor.

Belki de Aygün’ü, Dersim Katliamı’nı en yakından bilen insanlardan birinin yönettiği partiden atacaklar.

Dersim’de katliam olmamış mı olacak o zaman?

Yoo, sadece başta Kılıçdaroğlu olmak üzer bütün CHP gerçekleri saklamış, olayları çarpıtmış, yalan söylemiş olacak.

Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.

Ama sanırım Seyit Rıza’nın Kılıçdaroğlu’na bir sözü olacak:

“Ayıptır, zulümdür, cinayettir.”

Bu söz, Aygün’den savunma isteyen Kılıçdaroğlu’na hayatı boyunca yeter.

Kaynak: Taraf

'Dersim'de kadınlara tecavüz ettiler!'
25 Kasım 2011

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı tarihi belgeleri açıklayıp devlet adına özür dileği Dersim Katliamı’nın yaşayan tanıkları Taraf gazetesinden Remzi Budancir'e konuştu: “Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngülerle öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme, kan gölüne dönmüştü. Her taraf ceset doluydu... Askerler Munzur’a attı beni. Nehir kan akıyordu. Suların üzerinde cesetler yüzüyordu. Boğulmak üzereyken bir cesede tutundum.”

Kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı var

Bir süredir Türkiye’nin gündemine oturan ve Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve özür dilemesiyle yeni bir sayfanın açıldığı Dersim Katliamı ile ilgili olarak o dönemi yaşayan tanıkları bulmaya çalışıyoruz Dersim’de. O dönemin bir kaç tanığından ikisine ulaşıyoruz. Onlardan biri Tunceli’ye 9 km uzaklıktaki Meytan Köyü’nde yaşayan 90 yaşındaki Yumoş Bakıray. Katliam sırasında 15 yaşında olan Yumoş Nene’nin yüzündeki çizgiler, çorak toprakları andırıyor ama belleği pırıl pırıl. “O acıyı, katliamı bizden iyi kim anlatabilir ki oğul. Etimizde, kemiğimizde, kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı vardır” diye başladı ve şöyle devam etti Yumoş Nene:

Kadınları kurşuna dizmediler, tecavüz ettiler

“1937 yılında Turişmek köyü Robaik mezrasında, ailemle yaşıyordum. 15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında.

Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.”

Anlatırken kalın çerçeveli gözlüklerinin altından gözyaşları akıyor Yumoş Nene’nin. “Neneceğim biraz dinlen istersen” deyince, “Yok oğul, anlatalım ki bir daha kıyamasınlar kimseye” dedi ve devam etti: “İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar.

Etraf sarılıydı ve çoğu bir birine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık.

Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik. Cesetler yerdeydi hala. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik.

Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”

Köyü çığlıklar sardı

Katliamın bir diğer yaşayan tanığı 83 yaşındaki Hüseyin Gül. İzlerini hala vücudunda taşıdığı katliam sırasında 10 yaşındaymış Hüseyin Dede: Anlatırken o günleri yeniden yaşıyor: “Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar.

Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücudumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular.

Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerin cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.”

Kaynak:Taraf gazetesi

İNÖNÜ'NÜN TORUNUNDAN DERSİM KONUSUNDA ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR
26-11-2011]

İsmet İnönü’nün torunu CHP’li Gülsün Bilgehan’dan Dersim için şok değerlendirmeler: Sonuçta bugün Tunceli en görgülü, en eğitimli insanlardan oluşuyor. Sürgüne gönderilen genç kızlar da çok iyi yetişti.

TUNCELİ’YE MEDENİYET GELDİ

CHP Ankara Milletvekili ve dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün torunu Gülsün Bilgehan, 1938’de yapılan ve bugün ‘Dersim katliamı’ olarak tartışılan operasyonlarla ortaçağ döneminde yaşanan Tunceliler’in Türkiye’nin en eğitimli ve demokrasiye inanan insanları haline geldiğini savundu. CHP milletvekili Bilgehan, operasyonların yapıldığı dönemin İnönü değil Atatürk dönemi olduğunu da söyledi.

İNÖNÜ YERİNE ATATÜRK YAZILMALI

Gazeteci Serpil Çevikcan dün yayımlanan köşe yazısında, İsmet İnönü’nün torunu CHP Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan’ın sözlerine yer verdi. Bilgehan’ın, dedesi İnönü’yü savunurken, şu çarpıcı ifadeleri kullandığı görüldü: “İnönü’nün yerine Atatürk’ü yazmak gerekir diye düşünüyorum. Çok açık. İnönü diye söylediği bütün dönem Atatürk dönemidir. O dönem tek parti dönemi, milli dava dönemi. Kaldı ki imparatorluktan beri süregelen birtakım sorunlar var. O sorunların çözülme yöntemleri bugünki insan haklarını uyuyor mu, tabi ki uymuyor. Onun için Başbakan’ın sözlerinde bir kötü niyet var.”

İNSAN HAKLARINA UYMUYOR AMA

“Değerlendirmeyi tarihçilere bırakmak gerekiyor. Ama Dersim’i anlatan ve harekatları eleştirenler bile orada bir sorun olduğunu kabul ediyorlar. Bu sorunun çözülme yöntemi bugünki insan haklarına uymuyor ama o dönemde başka çare yokmuş zaten. Bence sonuca bakmak lazım. Sonuçta bugün Tunceli bölgesi en görgülü, en eğitimli, demokrasiye inanan insanlardan oluşuyor. Mesela sürgünlerden söz ediliyor. O sürgünlerde çok iyi yetişmiş genç kızlar da var. Belki o bölgede, ortaçağ şartlarında kalsalardı o aileleri kuramayacaklardı.”

O BELGELERDE SUÇ UNSURU YOK

“İsmet İnönü hatıralarında, ‘Ben 1937’de Dersim’i bıraktığım zaman mesele büyük çapta halolmuştu’ diyor. Dedemi savunmak içinde bunu söylemiyorum. Ondan sonra yönetimde olanlar da o dönemi devam ettirmişler. İnönü’nün torunu olarak hatıralarından benim okuduğum; ‘1937’de bıraktığımda iş bitmişti’ diyor. En azından şunu insaf ederek söylemek gerekiyor ki son bir yılda İnönü yok. Pembe Köşk’te, evinde oturuyor, ayrılmış. Sürgünlerin olduğu, isyanın en ağır şekilde bastırıldığı zaman İnönü Başbakan değil zaten. Ben şunu kendime yakıştıramam; ‘İnönü’den sonra gelen Başbakan’a, O’nun ailesine sorun’ diyemem ama gerçek de o. O şekilde de artık gerçekleri görmek gerekiyor. Ben o belgelerde bir suç unsuru göremedim. Bir isyan olduğunu söylüyorlar zaten. İnönü kendisi ‘ırkçı ve mezhepsel bir sorun değil, asayiş sorunu var’ diyor. Herkes hatıralarını okusun.”

SÜRGÜN GELİŞTİRMEDİ

- Sürgünlerden Ali Kılıçkaya: “Dersim katliamında benim ailem de büyük acılar çekti. Dedem köylülerle birlikte kurşuna dizildi. Babam da bizimle birlikte Balıkesir’e sürüldü. Çok büyük acılar çekildi. Sürgün olayını iyi anlamda yorumlamak mümkün değil. Sürgüne gönderilenler gittikleri yerlerde de iyi şeyler yaşamadılar. Horlandılar, aşağılandılar, haksızlığa uğradılar. O gittikleri yerlerde de büyük trajediler yaşandı. Hikayenin bir de bu yönü var. Bu nokta da unutulmamalı. Sürgünlerin gönderildiği yerlerde insanlar ‘Bunlar insan yiyor’ diyorlardı sürgünler için. ‘Kuyruklu Kürtler’ diyerek aşağılanıyorlardı. O dönemlerde çekilen büyük acılara ben deşahidim. Sürgünün insanları geliştirdiği iddiasını da doğru bulmuyorum.”

DERSİMLİLERDEN ‘GAFA’ TEPKİ: DEDESİNİN TORUNUYMUŞ

- Özgür Fındık (Dersim Sürgünleri Belgeseli’nin Yönetmeni): “Gülsün Bigehan gerçekten de dedesinin torunuymuş! Kendisine çektiğim belgeseli özel olarak göndereceğim. Yaşananları bir de oradan izlesin, bakalım anlattığı başarı ve mutluluk tablosunu orada görebilecek mi?”

FAŞİZANCA BAKIŞ

- Çayan Demirel (38 / Dersim Katliamı Belgeseli Yönetmeni): “Bu bakış açısını faşizanca buluyorum. Madem öyle ismini de koysunlar. Almanlar ismini koydu. Aslında Gülsün Bilgehan’ın sözleri bir itiraf. Yapılmak istenen, yapılan tam da buydu.”

Tunceli terbiye mi edildi?

Tartışmaya Hürriyet yazarı İsmet Berkan da katıldı. ’Tunceli’yi terbiye ettik ya’ başlıklı yazısında Bilgehan’ın anlayışının sömürgeci mantıkla aynı olduğunu savundu. İşte o yazıdan bir bölüm:

"Bu bakımdan, bizim devletimizin ’Afrikayı hristiyan yapmaya’ giden Dr. David Livingstone ve Anglikan kilisesiyle Birleşik Krallık ordularından, ’Doğu Hristiyanlannı gerçek dine döndüreceğiz’ diyerek Anadoluya yağmur gibi yağan ve Ermeni bölgelerine okullar açan Amerikalı misyonerlerden veya Amerikan "yerlilerini ’uygar laştırmak için onları neredeyse bir soykırımdan geçiren Amerikalı generallerden çok farkı yok.
Dilimin ucuna kadar gelen kelimeyi kullanmak istemiyorum ama bu işlere kalkışanların hepsi yaptıklarını ’yüce’ amaçlarmış gibi takdim etmeyi başarmışlardır. İşte en son Amerika’nın Irak’ı ’uygarlaştırması hepimizin aklında."
Kaynak: http://www.ozgurdurum.net/

“Bu işi yapıyorsan korkmayacaksın!”
Meliha Çelik
26 Aralık 2011




90’ların Türkiye’si…

Yer; Toros marka beyaz arabaların sokaklarında cirit attığı, kuş cıvıltıları ile çocuk kahkahalarının telsiz sesine yenik düştüğü, şerefli olmak için şerefsizce kurşun sıkmanın mubah olduğu bir OHAL şehri…

Ve onca yasak, tehdit ve katliamlara rağmen gazetecilik yapmaya çalışan bir avuç muhabir…

“Bu işi yapıyorsan ölümden korkmayacaksın.” Böyle bağırıyor, başına silah dayadığı gazeteciye telsizle gezen ölüm yüzlü adam!

Bir diğeri ise “Arkadaşlarınla vedalaş Faysal!” diyerek ağız dolusu küfür ile tehdit ediyor genç muhabiri. Çünkü muhabir, yaptığı bir haberde orduyla ilişkisi olan ve bölgede ki birçok cinayeti işleyen çetenin izine rastlamıştır.

17 yaşındayken gazeteciliğe merak salmış olan Fırat ise korkmuş ve silah taşımaya kalkmıştır bir gün. Ondan daha tecrübeli olanı azarlar çocuğu. Peşlerindeki katillere rağmen, bir daha silaha dokunmaması için haykırarak öğüt verir; “Gerçeğe kurşun işlemez, hala öğrenemedin mi?” diye…

Korkarlar elbette.

Ama korkanlar, enselerinde kalleş ölüm dağıtıcılarının soğuk namlusunu hissedenler yada tehditle küflenmiş küfürbazlara susmayı bilenler değildir. Korkanlar, beline silah, diline zehir dolayanların ta kendisidir. Çünkü kurşun onlarda, hakikat korkuttukları adamlardadır.

O hakikatler aslında kâbuslarıdır ölümcül küfürbazların. Kendilerinden başka kimse görmesin, duymasın isterler. O yüzden korkuları çok büyük-derin, kendileri çok küçük ve sığdır. Karanlık dünyaları gibi.

Press…

Geçtiğimiz yıl vizyona giren ve 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen “Press” filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin derim.

Yönetmenliğini Sedat Yılmaz’ın yaptığı film, Türkiye’nin en karanlık yıllarında, OHAL bölgesinde haber yapan “Özgür Gündem” gazetesinde çalışan bir avuç gazetecinin öyküsünü gayet samimi ve bazen de mizahi bir dille anlatıyor. Hem de o döneme nazaran şiddet ve kan sahneleri neredeyse hiç kullanılmadan…

Bir gazetecinin yaşadıklarından yola çıkılarak senaryolaştırılan Press’i izlerken, herkes için değil ama sadece bazıları için haber yapmanın ne kadar zor olduğunu anlayabilirsiniz.

Bir gazete düşünün ki sadece 2 yılda 27 çalışanı öldürülmüş. Neresinden tutarsanız haksızlık, adaletsizlik ve dramın yüzünüze tokat gibi çarpan gerçekliği ile karşılaşırsınız.

12 Mart 1994 günü bir haber için gittiği Urfa’nın Siverek ilçesinde kaybolan ve yaklaşık 18 yıldır haber alınamayan 17 yaşındaki Nazım Babaoğlu gibi…. 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da pusuya düşürülerek öldürülen gazetenin yazarlarından Musa Anter gibi… Bazı gazeteci ve editörlerinin dünyada eşi benzeri olmayan bir kararla toplam 147 yıl hapis ve asla ödemeyecekleri tutarda para cezasına çarptırılmaları gibi…

Ne korkunçtur ki dönemin başbakanı Süleyman Demirel, gazetecilerin öldürülmeleri ile ilgili kendisine yöneltilen soruya “Onlar gazeteci kılığına girmiş militanlar, birbirlerini öldürüyorlar” diye yanıt verir.

2000’lerin Türkiye’si…

Katillerin ellerindeki listeler, ağızlarında ki günahlarla birlikte çarşaf çarşaf haber oluyorken; faili meçhuller, katliamlar, işkenceler konuşuluyorken; tetikçiler, azmettirilenler ve yok olanlar bu kadar biliniyorken…

Ve hep beraber yüzleşmeyi, hesaplaşıp helalleşmeyi beklerken…

Ancak Van’daki bir deprem çadırından “militan!” gazeteci toplayabiliyoruz hesaplaşma adına.

Eskisi gibi enselerinden vurulmuyorlar ama yaka paça hapse tıkılan çocuklara telefon rehberlerindeki isimler soruluyor, bir habere aldığı dört cümlelik görüş nedeniyle ceza veriliyor ve birbirleriyle paslaştıkları fotoğraflar bile suç teşkil ediyor.

Geçmişin korku filmleri ucuz bir komedi filmine dönüşüyor.

Ve çoğu holding, plaza ve cemaat gazete-cici-lerinden bu komediye çıt bile çıkmıyor!

Gazeteci olmak cesaret, yürek istermiş sahiden.

Ne diyelim. Bir gün iklim değişir ve Akdeniz olur mutlaka.

Hazır Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın alkışlanan sözleriyle bu güzel iklimin sinyalleri verilmişken…

celik.melihaa@gmail.com
haber10


Anlık İstihbarat Paylaşımı "Kaza"sı: 35 Silahsız Sivil Kürt Genci Öldü
Oğuz Gürses
29.12.2011



[Şırnak’a bağlı Uludere yakınlarında meydana gelen saldırıyla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı sabah saatlerinde yaptığı yazılı açıklamada, ''Dün akşam saatlerinde insansız hava araçlarının aktardığı görüntüler üzerine sınırdan yük hayvanları ile geçmeye çalışan bir grubun hedef alındığını'' duyurdu.

TSK yaptığı basın açıklamasında, saldırının düzenlendiği bölgede sivil yerleşim olmadığını savundu; PKK'nın saldırı hazırlığı yaptığına işaret eden istihbarat olduğuna dikkat çekti.

Genelkurmay açıklamasında olayın meydana geldiği yer, "Irak'ın kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir" denildi.
Çelik ise açıklamasında, "Ortasu Köyü ile Irak toprakları içinde Sinat Haftanin arasındaki bir yer" ifadesini kullandı.

Ölenlerin cenazeleri sabah saatlerinde traktör römorkları ve katırlar ile dağdan indirilmiş, ardından cenazeler otopsi için Şırnak'a götürülmüştü.

Gelişmelerle ilgili Roj TV'ye konuşan Uludere Belediye Başkanı Fehmi Yaman, hava harekatının F-16 savaş uçaklarıyla yapıldığını ve otopsi için Şırnak'a götürülmüş olan cesetlerin yanmış du