EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

SiSTEM ÇÖKTÜ

 
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pts Hzr 16, 2008 12:04 am    Mesaj konusu: SiSTEM ÇÖKTÜ Alıntıyla Cevap Gönder



Şu Vahim “İktisadî Tablo”nun İşaret Ettiği “En Acil İhtiyaç” Nedir?

Ertuğrul Horasanlı



TÜİK’in tespitlerine göre TÜRKİYE’DE 2008’in ikinci yarısından sonra büyüyen işsizlik oranı 2009 yılı başlarında yüzde 16’yı aşarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Bu oranla Türkiye işsizliğin dünyada en yüksek olduğu 5 ülke arasına girdi. Bundan önceki TÜİK anketinde ise bu rakam ancak yüzde 13.1’e gerilemiş görülüyordu. Ancak. Türkiye İstatistik Kurumu, 2009'da işsizlik oranının yüzde 14,0 olduğunu Türkiye genelinde geçen yıl işsiz sayısı 3 milyon 471 bin kişiye yükseldiğini açıkladı.

Bu rakamlar “resmî” rakamlar...

“Resmî”, yani güvenilir değil... Durumu bütün çıplaklığıyla anlatmaktan ziyade, örtmeye, kabul edillebilir ölçeklerde olduğunu göstermeye çalışan rakamlar...

Kriz nerede patladı?

ABD’de...

Peki ABD’nin resmî işsizlik rakamı ne?

Kasım 2009 verilerine göre yüzde 10.2..

Türkiye’nin ve dünyanın iktisadî verilerini en dikkatli takip eden ve en iyi analiz eden nadir iktisatçılarımızdan biri olan sayın İlhan kesici bu durumu şöyle açıklıyor:

- "Ekonomik anlamda Azrail ABD’de dolaşıyor, ölüler Türkiye’de çıkıyor" (1) (Meclis Genel Kurulu’nda 2010 bütçesi üzerinde CHP grubu yaptığı konuşma)

***

Biz yine TUİK’in resmî verilerine dönelim...

Bu rakamlardaki asıl mesele genç issizler....

Genç nüfustaki işsizlik. Zira 18-25 yaş arası işsizlik oranı yüzde 25’in üzerinde. Yani dört gençten en az biri işsiz. Ülke genelinde hiçbir sosyal güvencesi olmayan yoksullara devlet tarafından verilen Yeşil Kart sayısı da 10 milyonu aşmış vaziyette...

“Şeytan Ayrıntıda gizlidir” denir ya...

“Gerçek” de öyle...

Şimdi TUİK’in resmî rakamlarının ayrıntısına inerek Türkiye’nin iktisadî tablosundaki saklanmaya çalışılan gerçeğin fotoğrafını çekmeye çalışalım...

TUİK'e göre, 2009 yılında çalışma çağındaki nüfus 914 bin kişi artarak, 51 milyon 686 bin kişiye ulaşmış..

Bu ne demek?

Bir iş bulsa çalışabilecek durumda olan, eli iş tutabilir durumda 51 milyon 686 bin kişimiz var...

Peki bunlardan kaçı şu anda çalışıyor?

21 milyon 277 bin...

Kabaca çalışıabilir durumdaki 51 milyon 686 bin kişimizden ancak, 21 milyon 277 bin kişimize iş bulabilmişiz...

Bu rakamı kabaca değerlendirecek olursak...

Gerçek işsizlik oranı yüzde ellinin üstünde...

Bunların içinden iş bulsa bile çalışmak istemeyecek ev hanımı, ev kızı, zengin çocuğu, öğrenci, asker gibi olanları bilip de düşşek bile vaziyetin vahim olduğu açık.....

Ne yüzde 14’dü?

En iyimser tahminlere göre yüzde 28...

***

Köylerde ziraate elverişli topraklar, hayvancılığa elverişli meralar bomboş dururken şehirleşme oranı çıkmış yüzde 75’e...

Mehmet Altan’ın zil takıp oynaması lâzım ama, bu rakamlar bile onu kesmiyor... İlle de kırsal nüfus yüzde 10’un altına düşmeliymiş...

Niye koçum?

“Çünkü evropa'da durum” buymuş...

Yahu ,sen bu kadar işşsiz nüfusa şehirlerdeki hangi iş kollarında nasıl iş bulacaksın bir de onu söylesen...

Şehirlere yığılmış bunca vasıfsız çiftçi köylü ne üretecek? Ne tüketecek?

Köyler şehire bu hızla akarsa karnımızı nasıl doyuracağız?.

Bunun gibiler “büyük ekonomi bilgini” pozlarında hergün TV ekranlarında boy göstermiyor mu?

İnsan sabır taşı olsa çatlar bunca hödüklük karşısında...

***

Tabii, bir de istatistiklerde işsiz değil de “işli” gösterilenler var... Kaçak işçiler sigortasız, kayıtsız kuyutsuz günübirlik istihdam edilerek, asgarî ücretin bile altında bir ücrete razı olarak günü kurtarmaya çalışanlar...

Sonra onlardan daha şanslı takım sigortalı ama asgarî ücretli olarak istihdam edilenler...

Bunlar hakkında sayın Kesici, bakın Meclis kürsüsünden ne demiş:

[Başbakan Erdoğan’ın, 2002 yılı seçimlerindeki "çay-simit’ hesabını da hatırlattı. 5 kişilik bir ailenin günde üç öğün olmak üzere aylık masrafının 2002 rakamlarıyla 180 milyon lira olduğunu aynı dönemde asgari ücretin ise 184 milyon lira olduğunu söyleyen Kesici, Başbakan Erdoğan’ın bu hesaptan yola çıkarak "Allah’tan korkunuz yok mu, vicdanınız, insafınız yok mu?" dediğini belirtti. Kesici, 2009 rakamlarıyla ise yine 5 kişilik bir ailenin çay-simit masrafının 900 lirayı bulduğunu, asgari ücretin ise 546 TL olduğunu ifade ederek, "Sayın Başbakan’ın sorusuyla soruyorum: Sizin Allah’tan korkunuz yok mu? Sizin vicdanınız yok mu?" diye konuştu.] (2)

***

İşin "fakir fukara, garip guraba" kısmındaki tablo bu iken, tamamı “3000 aile”(3)den ibaret olan TÜSİAD’çı zengin kısmı -ki değerli araştırmacı Mahmut Çetin bunlara "Boğazdaki Aşiret” ismini veriyor- (4) ise bu krizde servetlerine servet katmışlar:

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri 31 milyar dolarlık ve yüzde 55 artışla, 87 milyar dolara çıkmış. 31 Milyar dolar...

31 Milyar dolar, yaklaşık 46,5 milyar Tl...

Asgari ücrert ne kadar oldı?

Net 576,57 Tl...

Türkiye'nin en zengin 100 işadamının geçen yıla göre servetleri ne ilave ettikleri 46.5 milyarlarlık Bu vahim rakam...

Şayet asgari ücretle iş bulabilseler yaklaşık 7,5 milyon kişinin bir yıllık alın teri göz nuruna denk...

TC ne idi?

“Demokratik, laik. SOSYAL bir HUKUK devleti”...

Laikliğin ve demokratikliğin bütün tanımları içinde gizli bir vicdansızlık unsuru olduğu malûm da...

Vicdansızlığın bu kadarını, “SOSYAL HUKUK DEVLETİ” tanımının hiçbir şekline oturtup yediremezsin...

Ayrıca "vicdansızlık" bundan ibaret de değil:

[Süleyman Yaşar, rakamları veriyor (Taraf, 1 Mart): "Türkiye'nin en yoksul yüzde 5'inin ödediği tüketim vergisi yükü, en zengin yüzde 5'inin ödediğinin iki katı... OECD üyesi 30 ülke içinde Meksika'dan sonra gelirin en adaletsiz dağıtıldığı ikinci ülkeyiz." Toplanan vergilerin yüzde 70'e yakını tüketim üzerinden, yani halktan toplanıyor. Dahası, devlete ödedikleri vergileri bizden topluyorlar. Dünyanın en pahalı enerjisini tüketiyoruz, en pahalı suyunu içiyoruz..] (5)

Peki bu değirmenin suyu nereden geliyor:

[Türkiye’nin AKP iktidarı işbaşına geldiği 2002’de toplam 129.5 milyar Dolar olan dış borcu 7 yılda yüzde 112 oranında artarak 273 milyar Dolara ulaştı.

Türkiye brüt dış borç stoku, 2009 yılının üçüncü döneminde (Temmuz–Ağustos–Eylül) bir önceki döneme göre yüzde 1,8 artarak 273,5 milyar dolara çıktı.

Hazine Müsteşarlığından yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin brüt dış borç stoku 2009 yılının ikinci çeyreğinde (Nisan–Mayıs–Haziran) 268,6 milyar dolar idi.

2009 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla, özel sektör borçlarının toplam dış borç stoku içerisindeki payı 176,3 milyar dolar ile yüzde 64,5 ve kamu kesimi borçlarının payı 83,5 milyar dolar ile yüzde 30,5 oldu. Merkez Bankası borçlarının toplam borç stoku içerisindeki payı ise 13,6 milyar dolar ile yüzde 5 olarak belirlendi. Kamu idarelerinden oluşan Merkezi Yönetim dış borç stoku, 2009 Eylül sonu itibarıyla 74,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.] (6).

86 Yıllık Cumhuriyet tarihi ile bu tarihin son 7 yıllık dönemi olan AKP iktidarı sonucunda halkın ve ülkenin ne hale getirildiğini bu vahim iktisadî tablodan bile okumak mümkünken...

Hal⠓çağ atlattık, zıplattık, hoplattık, ekledik katladık” nutuklarıyla işi götürebileceklerini sanıyor ya Ankara’nın egemenleri...

Artık "toplu" olmadıkça gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamayan intiharlar, cinayetler, gasplar taciz ve tecavüzler ile boşanmalar, sokağa terkedilen çocuklar, çığ gibi büyüyen fuhuş belası... Çöken ahlâk, tükenen umutlarıyla 72,5 milyonluk koca bir ülkeyi medya hipnozlarıyla da olsa daha fazla “idare” edebilmenin mümkün olamayacağı yere doğru -boğaz akıntısında dümeni kilitletmiş dev bir gemi gibi- sürüklendiğimizi farkeden, az sayıda ilim irfan sahibi insan dışında, kimse bu gidişin gidiş olmadığını ne görüyor ne de söylüyor...

Söz konusu iktisadî tablonun vehameti, sadece iktisadî alanla ilgili değildir...

Bu tablo bir insanı insan, bir toplumu toplum, bir devleti devlet, bir milleti millet yapan bütün unsurların hızla yokolduğu ve her yönüyle dehşetli bir kaosa doğru hızla sürüklendiğimizin açık işaretlerini de taşımaktadır.

Hızla yaklaşan bu kaostan “yeni bir düzen” çıkarabilecek bir fikir, bir lider ve bir kadro bu ülkenin en acil ihtiyacı haline gelmiştir...

Dipnotlar:

1- Kaynak: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2262

2- Agk.

3- "3000 Aile" tabiri Salih Mirzabeyoğlu'na aittir.

4- Sayın Mahmut Çetin'in Boğazdaki Aşiret isimli eseri http://www.kitapyurdu.com sitesinde şöyle tanıtılıyor:

"Boğazdaki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi'nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi yer yer de Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukları, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! Şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller..

Kimlerin kimlikleri. Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar!

Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardı.”

5- Nakleden: Ali Bulaç, “Zenginler, orta sınıf ve yoksullar”, Zaman gazetesi.

6- Odatv


Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

AKP iktidarı ‘kara tablo’ ile tarihe kazındı
20/03/2010

GİRİŞ

Türk kamuoyu, CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’yi Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı döneminden, milletvekilliğine kadar bürokrat - siyasetçi olarak değil, “Ekonomist” kimliği ile tanır. Günlük iç siyasi tartışmalardan uzak duran Kesici, sadece ülkemizde değil, bütün dünyada ekonomik reçeteleri ile bilinir. Türkiye’nin kaynakları, iç ve dış borçları, küresel ekonomi üzerine milli düşünceyi yansıtan tespitleri, ideolojik dogmaları olmayan tüm kesimlerin başvuru kaynağıdır. Yeniçağ’ın Ankara bürosuna konuk ettiğimiz İlhan Kesici, AKP’nin 2002’de devraldığı Türkiye ekonomisini 8 yılda 85 yıllık Cumhuriyet tarihindeki borcu nasıl ikiye katladığını ve icraatlarını anlattı. İşte Kesici’den çarpıcı açıklamalar...

Türk ekonomisi ilk kez AKP iktidarı döneminde büyüme hızını kesti ve tarihe geçecek bir küçülmeye girdi. 2009 yılında dev şirketler çöktü, borçlu işadamları intihar etti

-3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından AKP iktidara gelince krizden yeni çıkmış Türkiye’de özellikle iş çevreleri, dikkatli olunursa bir bahar havasının oluşabileceğini müjdeledi. Peki, bunun nedeni AKP’nin tek başına iktidara gelip, ekonomiye istikrar sinyali mi vermesiydi?

Bizim için 2000’den itibaren ekonomi ile ilgili olan bölümdür. Zaten her işin aslı ekonomi diye bakmak lazım. “Dünyada ekonomik bir lale devri” tabiri 2000’den sonraki dünya ekonomisi ile ilgili söylenmiş bir tabirdir. Ben de inanıyorum. Onun ölçüleri var. Yani aşağı yukarı dünyanın normal ölçüsü ve gelişmiş büyük ekonomiler yüzde 3’ler civarında büyüdüğü zaman iyi bir büyümedir. Gelişmekte olan ülkeler bakımından yüzde 5’ler, yüzde 7’ler civarında büyüdüğü zaman normaldir. Hâlbuki bu 2000’den 2008’e doğru gelindiğinde gelişmiş ülkelerin ekonomik büyüme hızları yüzde 5’ler ve 5’lerin üstünde gibiydi. Bizim içinde bulunduğumuz 20 - 25 ülke grubu vardır. Gelişmekte olan piyasalar, yükselen piyasalar, gelişmekte olan ülkeler filan diye nitelendirilebilecek olan ülkelerdir. Bunların ortalama büyüme hızı yüzde 7’nin üstünde oldu. Uzak Asya ekonomileri var. Onlar yüzde 9 civarında oldu. Yani Güney Kore, Hong Kong, Singapur, Çin gibi. Hepsi çok büyük ekonomik büyüme dönemleridir. Biz de bundan istifade ettik.

AKP-dünya karşılaştırması

- Ekonomİk istikrar tek partiden değil, dünya ekonomisindeki lale devrinden kaynaklandı. Bunu söylemek doğru mu?

Şimdi AKP ile ilgili döneme bakalım. 7 yıllık net bir dönemdir bu. Bu dönemde AKP ne yapmış, dünya ne yapmış, bizim başka 7 yıllık dönemlerimiz ne yapmış? Konuyu netice olarak tek bir şeyle anlatmak icap ederse o da ekonomide büyüme hızıdır. Dönemler itibarıyla yıllık ortalama büyüme hızı. Yani 2003 ile 2009 arasında dünya nasıl büyüdü? Bize diğer ülkeler neler yaptı? Biz ne yaptık? AKP döneminde Türkiye ne yaptı? Türkiye’nin başka dönemleri ne yaptı? Dünyanın gelişmekte olan ekonomilerinin büyüme hızı yüzde 7’ler civarında. Türkiye 2003 - 2007 arasında 5. 8 ama 2008 ve 2009’u kattığımız zaman yüzde 4. Bizi ilgilendiren bölümü bu. Yani dünyada bir ekonomik lale devri var, tüm dünya olağanüstü büyüme hızlarını elde etmişler, Türkiye’de de çok iyi bir imkân var. Bu çok iyi imkânın üstüne AKP döneminin her yıl üst üste büyüme hızı ortalama yüzde 4. Bu bize çok başarısız bir dönemi söylemiş olur. Bu bize benzeyen adamların yarısı kadar büyüme hızı, neredeyse dünyanın yarısı. Peki çok haksızlık etmiş olur muyuz? Türkiye’de başka dönemlere bakalım. Yani bu yüzde 4 zayıf gibi görünüyor ama Türkiye’nin başka dönemlerine bakalım biz. 1920’lerden alabiliriz. 50’lerden, 60’lardan, 70’lerden alabiliriz. Böyle objektif bir mukayese yapalım. Yani şimdi AKP dönemi 2003 - 2009 eşittir her yıl üst üste yüzde 4’lük bir büyüme hızı var.

Müktesebatlar yeterli değil

-AKP iktidarları “Küçülmedik, kriz teğet geçti, yolumuza devam ediyoruz” diyor. Siz de büyüme hızını tatmin edici bulmadınız. Neden?

Bunun birkaç tane sebebi var. Yetenekleri sınırlı yani görgüleri, bilgileri. Yine bütün bu işlerin de adı, Sayın Başbakan bazen Osmanlıca tabirleri ulu orta kullanıyor filvaki ama eski dilde müktesebat diye bir laf var. Bir insanın müktesepleri, kazandıkları, bütün görgüleri, bilgileri, bütün bunların toplamı, bileşkesinin adı müktesebat. Yani hem sayın Başbakan, hem Sayın Başbakan’ın etrafındaki heyetin 70 milyonluk bir Türkiye’yi böyle bir dünyanın içerisinde yönetmeye, başarılı bir şekilde yönetmeye müktesebatları yeterli değil. Birinci nokta bu. İkinci nokta ise özellikle ekonomi politikalarının bu 7 yıl içindeki en belirgin özelliği nedir diye bakılırsa şunu görmek mümkün. Kurun baskı altına alınması, düşük kur, faizin dünya ortalamasının çok üstünde olması, yüksek faiz. Yani düşük kur, yüksek faiz. Şimdi bu bütün dünyada her ekonomiyi berbat edecek bir şeydir. Türk ekonomisini de geçmişte yakın zamanda iki kere berbat etti. Bunlardan bir tanesi 1994’tür.

Türkiye’nin büyüme tablosu

1923 - 1929 % 10.3.
1923 - 1938 % 7.4.
1950 - 1957 % 7.2.
1965 - 1970 % 6.3.
1983 - 1989 % 5.1.
2002- 2009 % 4.0

Küçülen ekonomi işsiz ordusu yarattı

Cumhuriyet’in 1923 yılında ilanıyla birlikte büyüme trendine giren Türk ekonomisi, ilk kez 2009 yılında büyük bir çöküş yaşadı. AKP iktidarının global krize karşı önlemler almakta çok gecikmesi yüzünden 2008 yılının son çeyreğinden itibaren küçülme trendine giren ekonomi, 2009 yılında ise tam çöküş yaşadı. 2008’in son çeyreğinde yüzde 6.5 ile küçülme kaydeden ekononomimiz 2009 yılında da küçülmesini sürdürdü. Türkiye ekonomisi, 2009’un 3. çeyreğinde yüzde 3,3, 9 aylık dönemde de yüzde 8,4 küçüldü. Bu küçülme işsizliği de tarihi rekor kıracak kadar artırdı.
Kaynak: Yeni Çağ

Çivi çakmayan AKP dış borçta rekor kırdı
20/03/2010

80 yıl boyunca 57 hükümet iktidarında 2002’ye kadar dış ticaretten doğan 148 milyar dolarlık borç, AKP iktidarıyla yüzde yüz arttı. Türkiye, hiçbir yatırım yapılmadan borç batağına sokuldu

- Düşük kur yüksek faiz Türkiye için doğru bir model olamaz mı? Daha doğrusu açıklamalarınıza bakıldığında neden olmadı?

Yüksek faiz daha ziyade bu dönemde AKP zamanında çok kullanılan bir şeydi. Diğer dönemlerde bu kadar değildir. Çok yüksek faizi verdiğiniz zaman dışarıdaki sıcak parayı en kolay şekilde çekmiş oluyorsunuz. Sıcak paranın gelebilmesi, o yapmanız gereken ihracatı yapabilmeniz için elinizde büyük dolar olması lazım. O doları elde edebilir olmanız için normal ihracat gelirlerinin, normal iktisadi faaliyetlerin dışında bir dolar getiriniz olması lazım. Bu sıcak para yani düşük kur yüksek faiz politikasını uygulayan her ülke kısa dönemde bir rahatlık hisseder ama uzun dönemde onların tamamı çok daha büyük problemlerle karşılaştı. Onunla ilgili bir rakam verelim. Bu dönemde para ile ilgili yapılan tespitlerin bir bölümünde de ihracatımız çok iyi artıyor. Cumhuriyet tarihinde görüldü görülmedi gibi laflar var. 7 sene içerisinde bu düşük kur yüksek faiz politikası münasebetiyle ülke ekonomik performansları, ihracatın malları itibariyle dağılımı, mahiyeti itibariyle yani; yüksek teknolojili ürün ihraç edip etmemek, geleneksel teknolojilerle imalat yapıp, ihraç edip etmemek, tarımsal üretimi ihraç edip etmemek, yüksek teknolojiye dayalı imalatları ihraç edip etmemek gibi alt bilimleri var. Türkiye’nin 2003-2009 yılları arasındaki bizim başımızı belaya sokacak olan bir noktasına doğru geliyorum.

7 senelik fark 166 milyar dolar

- AKP iktidarları döneminde ekonomistlerin en çok tartıştıkları konular arasında cari açık geldi. Cari açığın yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından ne ifade eder?

Şimdi bunun cari ödemeler dengesindeki yapı itibariyle, cari işlemler açığı yani Türkiye’nin her türlü döviz gelirleri ile döviz harcamaları arasındaki fark olarak alırsak 7 sene içerisindeki fark 166 milyar dolar. Çok yüksek. Şimdi bu 166 milyar dolar cari işlem açığı demek döviz kazancınız, bütün faaliyetlerinizin, normal gelirlerinizin dışında döviz üzerinden böyle bir harcamada bulunmuşsunuz. Olmayan gelirinizi artırıyorsunuz. Olmayan bir dış ticaret parasını harcadınız. Bunu harcayabilmek için demin söylediğim geçerli yani bunu nereden bulacaksınız, dışarıdan borç bulacaksınız, dışardan borç ya da emanet, sıcak para bulacaksınız. Dışardan borç bulabilir olmanız için dışardan alacağınız dövize çok yüksek faiz vermeniz lazımdır ki adam gelsin. Bu çok vahim. Eskiden kişiler iflas ederdi, şirketler de iflas edebilir ama ülkelerin iflası gibi bir şey söz konusu değil. Bu bizim 2001 krizinde kısmen oldu. Cumhuriyet tarihinde 7 yıl içerisinde hiçbir dönem 320 milyar dolar bir ticaret açığı vermedi bir, iki; Cumhuriyet tarihinde hiçbir 7 yıllık dönem 166 milyar dolarlık cari işlemler açığı vermedi. Peki, bunları nasıl finanse etti.

Borç, 2001 krizini yarattı

- Türkiye mevcut borç ve faizi nedeniyle daha nereye kadar ayakta kalabilir? Bundan daha da önemlisi toplum açısından borç ne anlama gelecek?

Hükümet bölümü borcu 148 milyar dolardır. Bunun 91 milyar dolarlık bölümü iç, 57 milyar dolarlık bölümü dış. 2009’un Kasım ayında ki elimize gelen son veri olarak bu rakam 295 milyar dolar yani sadeleştirelim 2002’nin sonunda teslim aldığı borç 148 milyar dolar. Beklenen bir hükümetten ki bu borç bizim başımızı belaya soktu yani 2001 krizinin olmasına sebep oldu. Orana bakalım 295milyar neredeyse %100’lük bir artış. Tam 80 senede bütün cumhuriyet hükümetlerinin döneminde elde edilmiş borç yani, 57 hükümetin toplam borcu 148 milyar dolar, 3 hükümetin Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı borç tam buna 150 milyar ekliyorum. Ülkenin üretim kapasitesini artıracak yaptırımlar ve tesislere bu borçlar harcandıysa anlaşılabilir bir şey olabilir. Hâlbuki biz bakıyoruz Türkiye’nin üretim kapasitesine eklenmiş benim gözümde tek bir çivi yok. Mevcut üretim kapasiteleri de sapmış. Osmaniye’de bir özel sektör tarafından Demir-Çelik üretim tesisi yapılmış bunlar iyi bir şey. 7 senede Osmaniye’de yaptığı ve övündüğü Demir-Çelik tesisine değer başka övdüğü bir tesis adı yok. Hâlbuki bu ne kadar? 1 milyar dolar dedi. Bu tesisin varlığı haraç mezat sattığı Ereğli Demir-Çelik’in demir-çelik aynı demir-çelik satış fiyatı 2,7 milyardır. 2.770 daha doğrusu. 2.770’e sattığının yerine şu 150 milyar dolarlık borçla tek bir tane bir şey ya da aldığın öbür borçlar ile şu 2. - 3. Ereğli Demir-Çelik’i yaptım diyebilmesi söz konusu değil. O zaman bu borç gelir Türkiye’nin boğazını önemli ölçüde boğar.

Dış ticarette 7 yıldır açık var

Verdiğimiz dış ticaret açığı 320 milyar dolar. Bu bütün dünya tarihinde de, bizim ekonomik büyüklüğümüze sahip diğer bütün ülkeler için de, Türkiye’nin bütün cumhuriyet tarihi boyunca da en krizlere girdiği zamanlar da dâhil olmak üzere en vahim rakamdır. 320 milyar dolar. 7 sene içerisinde her sene üst üste ortalama 45 milyar dolar dış ticaretten açık veriyoruz. Buna can dayanmaz.

2010 borç ödemeyle geçecek

Türkiye’yi dış borç ödemesinde zor bir yıl bekliyor. Maliye Bakanlığı’nın 2010 yılı Bütçe Gerekçesinde yer alan projeksiyonlarına göre, Merkezi Yönetim Dış Borç ödemeleri kapsamında önümüzdeki yıl 7 milyar 56 milyon doları ana para, 3 milyar 917 milyon doları da faiz olmak üzere toplam 10 milyar 973 milyon dolar dış borç ödenecek.
Dış borç ödemesi, 2011 yılında 6 milyar 816 milyon doları ana para 3 milyar 532 milyon doları faiz olmak üzere 10 milyar 347 milyon dolar olarak gerçekleşecek. Devletin bundan sonraki 4 yıldaki dış ödemesi ise kademeli olarak düşecek.
2012 yılında dış borç ödemeleri, 6 milyar 626 milyon doları ana para, 3 milyar 193 milyon doları faiz olmak üzere, 9 milyar 818 milyon dolara gerileyecek.
Devlet, 2013 yılında 7 milyar 315 milyon dolar, 2014 yılında da 7 milyar 724 milyon dolar ödemede bulunacak.
Kaynak: Yeni Çağ

AKP borcu borçla kapattı
20/03/2010

Dış borç için 277 milyar lira faiz ödeyen AKP, istihdamı ve sanayiyi geliştirecek yatırım yapmadı. Borcu borçla kapatan ve yaptıkları ekonomik hataları allayıp pullayıp unutturan iktidar, 60 Atatürk Barajı’nın maliyeti kadar faiz ödemek zorunda kaldı

- AKP ekonomi yönetiminin yaşadığı tüm dalgalanmalardan o zaman şu anlaşılıyor ki AKP çözüm üretmedi, yaratılan çözümün üzerine geldi. Bu yargı yanlış mı olur?

2002 yılında dünya’nın en iyi imkanlı zamanında başa gelmiş oldular. Türkiye tarihinde bir krizin üzerine geldiler. Krizlerin üzerine iktidar olmak her zaman çok avantajlıdır. Kriz oldu kırılan kırıldı, dökülen döküldü sonra bir ara dönem. Gelen o ara dönem krizin bütün yaralarını sarar sarmalar. Yapılacak olan bütün en acı tedbirleri o ara dönem almış olur 2001-2002 krizinden sonra da öyle oldu, o ara dönem oldu. 3’lü koalisyondu ama Türkiye alabileceği bütün acı tedbirleri 2001 ve 2002 yılında aldı. 2 farklı hızla pansuman yapıldı, merhem verildi, hasta önce yoğun bakıma alındı, sonra çıktı, borcu harcı belli bir düzene sokuldu onun üzerine bu hükümet geldi. O bakımdan yurt içi iktisadi anlamda da borcu harcı düzene girmiş, alınacak olan bütün acı reçeteler uygulanmış, belli bir sonucu alınmış bir dönemin üstüne geldi 2. iyi şey bu. 3.iyi şey, Sayın Erdoğan’ın başbakanlığına ve bu partiye Türk halkı sahip çıktı. Hırsızlık uğursuzluk, yolsuzluk şaibelerinden vs bıkmış usanmış gibiydi. Tayyip bey ve arkadaşlarının hiç olmazsa çalmazlar, çaldırmazlar diye bakıyor idi.

Başarısızlıkları çok büyük oldu

- Çalmamak, çaldırmamak doğru ve ahlaki terimler. Ancak ekonomi yönetimi için yeterli oluyor mu? AKP yönetimi bu anlamda ekonomiye çeki düzen verdi mi?

Niye çalmazlar, çaldırmazlar çünkü Müslüman adamlar, alınları secdeye değen adamlar, niye çalsınlar çaldırmazlar da. Sadece çalmasalar ve çaldırmasalar bu bize yeter diyor idi halk. Halbuki şimdi bir derleyip toplayalım. 2003 - 2008 yılları arasında AKP iktidarı döneminde 6 yılda 225 milyar dolar faiz harcaması oldu. Bu, 60 Atatürk Barajı’nın sökülüp yurt dışına gönderilmesi anlamına gelir. Şimdi burada küçük bir düzeltme yapayım. O 225 milyar dolar yeni haliyle 222 milyar dolar oldu. Çünkü bu kurlarla ilgili, her seferinde, her hafta, bazen 10 günde bir bazı ufak tefek değişiklikler oluyor. 222 milyar dolar, ama ona 2009’u ekleyelim. 2009’un rakamı ne? 38. 222 artı 38 eşittir ne? 260 milyar dolar 7 yılda ne yapmış? 260 milyar doları Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi hükümeti, iktidarı, her neyse bunu faiz olarak uçurdu. Kaç tane Atatürk Barajı eder ?Bu çok büyük bir başarısızlıktır. hükümetlerin 2 tane görevi var Birincisi, bizi kurda kuşa yem etmeyecek güvenliğimizi sağlayacak, İkincisi, aç isek doyuracak, çıplak isek giydirecek, yani zenginlik yaratacak. Bu her ikisinin de güvenliğin yaratılması da, zenginliğin yaratılması da, ekonomik performanstan, ekonomik politikalardan geçiyor.

Allayıp pulladılar, 277 milyarlık faiz ödemesini unutturdular

- Borç, Türkiye’nin yatırımlarının da elini kolunu bağlıyor. Bu sarmaldan kurtulmak mümkün olacak mı?

Atatürk Barajı, 2 büyük başbakanımızın Sayın Demirel ve Sayın Özal’ın başbakanlığı zamanında yapılmış bir proje. Şimdi 60 tane Atatürk barajı parası edebilecek bir parayı deminki söylediğimiz borca harca faiz olarak ödedik. Uçtu gitti. Türkiye Cumhuriyeti 150 milyar dolar borç devretti dedik bu ve bundan sonrakilere ödediği faiz 277 milyar dolar. Türkiye sabah akşam sadece bu rakamları konuşması lazımdır. Yani başımızda iyi bir hükümet mi var kötü bir hükümet mi var. Bu ekonomik resim konuşulmalıdır. 150 milyar dolar borç almış olan bir idare, artı kendisinin yaptığı 150 milyar dolarlık borca 7 sene içerisinde faiz olarak 277 milyar dolar ödedi, hala daha devam ediyor, çünkü borcumuz durmadan artıyor, faizi de durmadan artıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığını, bu hükümetin başarısını hem yurt içinde hem yurt dışında övenler sadece bu rakamlar münasebetiyle övüyorlar. Aldıkları, verdikleri bu 277 milyar dolarlık faiz yüzünden övüyorlar. Çünkü çok allamasalar pullamasalar bu devran devam etmez.

“Her geçen yıl ekonomi batıyor”

- Güvenlik ve refah politikalarının başarılı olması ekonomik politik uygulayıcı aktörlerin başarısından, istikrarından geçiyor. Oysa Türkiye’nin her iki alanda da ciddi sorunları var, çözüm ise önü tıkalı olarak nitelendiriliyor. AKP, bu ekonomik performansla güvenlik ve refahtaki sorunların üstesinden gelebilecek potansiyele sahip mi?

Güvenlik iki türlü. Şimdi bugünkü ordunun tahrip edilmesi, tahkir edilmesi bölümleri ayrı bir bahis netice itibariyle kuvvetli ordunuzun olabilmesi demek en modern silahlarla tesis edilmiş bir ordunuzun olması demek, bunları mümkünse sizin imal ediyor olmanız demek. Rusya kendi bütün savaş sanayini kendi yapıyor, Hindistan bütün savaş sanayini kendi yapıyor, Pakistan nükleer santralini kendi yapıyor. Şimdi İran yapıyor. Rusya kendi yapıyor, Fransa kendi yapıyor. Almanya, Japonya, Amerika kendi yapıyor. Türkiye’nin sadece bu borçlarla harçlarla savaş sanayi ile kendisini ayakta tutması söz konusu değil. F-16 filan imal ediyoruz onlar lüzumsuz laflardır. Sizin şu kadar F-16’nız olur ama iş bir yerde tıkandığı zaman, bakım onarım lojistiğini almaya geldiği zaman, bir münasebetle verilmediği zaman artık o sizin F-16’larınız teneke yığınıdır. O yüzden bize benzeyen ülkeler ille de sanayileşmelerini en üst düzeyde yapmak mecburiyetinde olan ülkelerdir. Bunu tek bir 7 yıllık AKP döneminden bekler miyiz, hayır beklemeyiz. Ama neyi bekleriz ? Bu 7 yılda ne yaptığını bekleriz. Birinci yılda şu kadar yaptım, ikinci yılda şunu yaptım, üçüncü yılda şöyle yaptım görürüz ki bunlar bu işin idraki içerisindeler ve bunlar kalmaları halinde devam etsinler, şimdi biz bu 7 yılı bir 7 yıl daha, bir 17 yıl daha bir 27 yıl daha AK Parti’ye diye verelim. Ne yapar borcumuzu ? 7 yılda kamu borcunu %100 2 katından fazla artırmış. Özel sektör borcunu 4 katından fazla artırmış, 43’müş 176 olmuş ekonomi politikaları yüzünden. Dış ticarette 320 milyar dolar açık vermiş, cari işlemlerde 165-166 milyar dolar açık vermiş. Bu açıkları finanse edebilmek için de 277 milyar dolar faiz vermiş. O zaman bunlar bunu aynen devam ettirirler, Buna rağmen bir de hala kendilerini başarılı görüyorlar.
Kaynak: Yeni Çağ

AKP’nin yanlış politikası işsiz sayısını katladı
20/03/2010

Kendini ekonomi yönetiminde başarılı gören AKP, dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini söyledi. Rakamlar ise AKP’yi yalanlıyor: İşsiz sayısı 3 milyon 361 bin olurken, dört gençten biri işsizliğin pençesinde

- AKP zaten kendisini başarılı görmese, dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini söylemez. AKP sürekli olarak rakamları ileri sürüyor, siz de rakamların farklı bir gerçeği yansıttığını ifade ediyorsunuz. Bu çelişkili ortamda Türkiye’nin uluslararası zemindeki yeri nasıl tespit edilecek?

“Dünya krizi bize teğet geçti” diyor. Dünya krizi ne demek ? Dünyada ekonomik kriz mi var, var. Çok konuşulduğu için var diyoruz öyle bir şey yok. Dünyanın bir yarısında var ama dünyanın tamamının krizden etkilendiği rakam yine tek bir ekonomik gösterge ile bakacak olursak dünyanın ekonomik büyüme hızı. nasıl ? IMF’in ekim ayında verdiği rakam -1,1 olacak. Demek ki dünyada bir ekonomik kriz olmuş tamam, dünyanın ekonomik büyüme hızı - 1,1 olacakmış eksi yani küçülmüşüz. Bir de iyi yönetildiysek bundan biraz daha az eksi olmamız lazım. İki, dünya krizinin merkezi depremlerde de var ya ekonomik üs merkezi Amerika. Amerika’da patladı bankalar şöyle oldu, Amerika’daki büyüme performansı ne? Eksi 2,7. Demek ki dünya krizi diye bir kriz var, büyüme eksi 1,1. Bunun üs merkezi Amerika Birleşik Devletleri, büyüme eksi 2,7; tamam. Dünyanın öbür taraflarında bir şeyler var. Bizim yine ifade ettiğim tarzdaki bir sınıflandırmada içinde bulunduğumuz, adına da yükselen piyasalar, gelişmekte olan ekonomiler denilen ekonomiler grubu var. Bunlardaki büyüme hızı ise artı 1,7. Hindistan’ın ekonomik performansı ne ? Artı 5,4. Çin, nüfusu 1.5 milyar civarında. Onun büyüme hızı ne ? Artı 9. Şimdi rakamları tekrarlıyorum. Dünya : eksi 1,1, Amerika eski 2.7, bizim içinde bulunduğumuz grup artı 1,7, Hindistan 5,4, Çin 9.

Türkiye % 6.5 küçüldü

- Türkiye’de durum ne?

Türkiye ne? Türkiye yüzde eksi 6.5 Eğer bununla hükümet iftihar ediyorsa, demek ki 6.5 olacağına 16.5 olsa daha iyiymiş yani değil mi? Böyle bir şey olabilir mi? Sayın başbakan’ın ifadesiyle bize vızıltı yani bu kriz dediğin ne ki teğet geçer, teğet geçti. Eksi 6.5 Ben buna teolojik anlamda almasın arkadaşlarımız ama sosyolojik anlamda bir benzetme yaptım, diyorum ki, Bu nasıl iştir ki Azrail Amerika’da dolaşıyor ekonomik anlamda, ölüler Türkiye’den çıkıyor. Başbakan ekonomik kriz dünyayı kastı kavurdu, bize teğet geçti. Şimdi bir de dünyanın diğer tarafı var özellikle bizim doğumuz. Bizim başlangıçta benzettiğimiz bir ülkeler topluluğu vardı 20-25 ülke bloğu bizim adımız yükselen piyasalar, gelişmekte olan ülkeler bunun toplamı ortalaması artı 1,7 yani küçülme olmamış ekonomi büyüyor.

Ticaret hacmi daraldı

-Türkiye’nin borçlarının, ekonomik sorunlarının yanında biriken iç ve dış politika ile ilintili problemleri de bulunuyor. Ekonomik performansı ise siz yeterli bulmuyorsunuz. O zaman vatandaşın yaşam standardı ne olacak?
Ekonomik faaliyetlerimizin içinde imalat sektörü var, hizmetler sektörü var, inşaat sektörü var, tekstil var, ticaret sektöründeki daralma yüzde 25, yani toplam ticaret dörtte bir oranında küçülmüş. Bu şu demek olur teker teker ben, sen, öbür arkadaşlarımızın ticaret yaptığı işler azalmış. Bu bu demektir. Demek ki o zaman ortada bir refah söz konusu değil.

Refah yok işsizlik çok

-Refahın olmadığı bir ortamda işsizliğin de büyüyeceği ekonomik parametrelerle hesaplandığında anlaşılır. Zaten istihdam sorunu olmasa, diğer parametreler iyi kurgulansa refah sorun olmaktan çıkar. İşsizliği nasıl önleyeceksiniz, ekonomik daralmanın olduğu bir ortamda üstelik?
İkincisi istihdam. İşi olan insanlardan hiç kimse işini kaybetmemiş, işi olmayan insanlar için yeni işler yaratılmış. İşsizlik artmıyor, ilaveten işsizlik azalıyor, istihdam artıyor. Eğer böyle bir hal varsa bu da iyi bir şeydir. IMF’nin, AB’nin tanımını yaptığı bizim de eskiden Devlet İstatistik Enstitüsü şimdi Türkiye İstatistik Kurumu’nun beraber yaptıkları rakam. İktidara geldikleri zaman neymiş bu rakam, işsizlik rakamı bir yüzde 10.3. Yani yüzde 10 Türkiye’de işsiz varmış. Onu tabii sayıya da getirmek lazımdır ama şimdi gelinen nokta ne 14.4. Şimdi çıkıp diyorlar ki, “Letonya”, “Lavia” da işsizlik bizden daha kötü hale geldi. Türkiye Cumhuriyeti devleti Letonya ile örnek olarak gösterilebilir mi ? Onun nüfusu bizim İstanbul’daki Kadıköy ilçesinin nüfusundan küçük. Ekonomik büyüklüğü de diyelim bizim Tahtakale’nin ekonomik büyüklüğünden küçük. Böyle örnek olur mu ? İki, istihdam şimdi 10.3’ten 14’e geldik. Bu ne demek. Bu yüzde 40 artırmışsın işsizliği demek. Bir ülkede ne kadar işsizin var idiyse onu neredeyse yarı yarıya artırmışsın. Niye hükümet oluyorsun o zaman.

Ekonominin üçte biri kayıt dışına kaydı

- Ekonomi kayıt altına alınabilse sosyal refah sorunları bir nebze de olsa çözüme ulaşır mı?

Bizim ekonomimizin üçte biri kayıt dışı. Türk ekonomisinin 4’te 1’inde 1 senedeki iş kaybı, işini kaybetmiş insan sayısı 396 bin. İnşaat sektörü bütününe yakın itibarıyla istihdam bakımından kayıt dışıdır. Bu 400 bini dört ile çarp, demek ki 1.5 milyon insan bu 2008 - 2009 yılında işini kaybetti. Türkiye’nin genel ekonomik iklimi de senin yeni bir iş bulmanı da öyle kolaylaştıran bir iklim de değil zorlaştıran bir iklim. Bundan daha büyük bir hadise olamaz. Hükümetin görevi işsizine iş bulmaktır. Bir ülke milli gelirinin üçte birini ithal ederse, ithalat büyüklüğü bir ülkenin milli gelirinin üçte biri gibi filan bir resim olduysa o ülke zaten batmıştır. Ondan hayır çıkmaz. Bu ne demek yani 200 milyar dolarlık malı kendiniz fabrika kurup kendi insanınızı istihdam etmiyorsunuz. Başka ülkelerin kendi vatandaşlarını istihdam etmesi için onlara iş yeri yaratması için kurduğu fabrikalardan alıyorsunuz., Milliyetçilik bu dünyanın milliyetçiliği. Benim de milliyetçilik anlayışım ekonomik milliyetçiliktir: memleketinizi kalkındırmaktır. En iyi milliyetçilik ülkesini iktisaden en iyi kalkındırmaktır.
Kaynak: Yeni Çağ

“SİSTEM ÇÖKTܔ
Murad Salih

Bilgisayar kullananlar bilir, bilgisayarınızın işletim sistemi çökerse sizden komut almaz ve o güne kadar bilgisayarınıza depo ettiğiniz hiçbir dosya veya klasöre ulaşamazsınız, yeni bilgiler giremez, girilmiş olan eski bilgileri göremezsiniz... Bilgisayarınızı yeniden kullanabilmeniz için -şayet bilgisayarınızı oluşturan diğer sistemler sağlam kaldıysa- işletim sistemini yeniden kurmanız gerekir...
Benim gibi bilgisayar cahilleri ise sistem çöktüğünde cehaletten kaynaklanan aptalca bir umutla, klavyenin tuşlarına tek tek basarak, bilgisayarın açma kapama tuşuna yüzlerce defa dokunarak, kabloları söküp takarak, aletin sağını solunu kurcalayıp dürtükleyerek, tokatlayıp, yumruklayarak, bin türlü saçma sapan yol ve yöntem deneyerek, yani olmayacak dualara, ümitsizce aminler diyerek, bir mucize oluverip de, bilgisayarın yeniden işlemeye başlaması için boşuna zaman kaybederler...

Sonunda işletim sistemini yeniden kurmanın dışında bir çözün olmadığını ya efendi gibi idrak ederler veya bedelini ödeyerek bir bilgisayarcıya danışırak durumun vehametini geç de olsa kavrarlar ve sistemi yeniden kurarlar.

Siyasî sistemler bir prensipler/ilkeler bütünüdür, bu ilkeler bir ülkede yapı ve müesseseler halinde işleyen bir modele dönüşerek devlet adını alırlar. Devletler toplumların barış içerisinde ve birarada yaşamalarını sağlamak için gerekli olan altyapıyı kurar ve işletirler.Bunu da yasama -yürütme ve yargı kuvvetlerinden oluşan siyasî iktidarlar eliyle yaaparlar. Siyasî iktidarlar bu altyapıyı kesintisiz olarak denetleyerek, aksaklıklarını gidererek, eksikliklerini tamamlayarak, fazlalıklarını törpüleyerek fertlerin maddî ve manevî bütün ihtiyaçlarını barış ve huzur içinde sağlayabilecekleri bir ortam tesis ederek toplumu birarada tutup, ülkeye dıştan ve içten gelecek tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmeye çalışırlar. Bunu yaapabildikleri kadar/süre makbul ve meşru, yapamadıkları ölçüde de kabul edilemez ve gayrımeşru addedilirler.

Toplumlarda iç barışı sağlayan en önemli etken adalettir. Adalet olamazsa iç barış olmaz... O yüzden devletin en temel görevlerinden biri adaleti sağlamaktır. Bir devletin adaleti sağlayabilmesi için bir hukuk sistemine ihtiyaç vardır. Bu hukuk sistemi devletin temel niteliklerini belirleyen siyasî sistemlerin ilkeleri içinde vardır/varolmalıdır.

Devlet siyasî bir sistemin prensiplerinin vücut bulmasıyla ortaya çıkan siyasî bir organizasyondur ama varlığa bürünmesi ve varolduktan sonra da fonksiyonlarını doğru icra edebilmesi, kendini oluşturan yapı ve müeesseselerin doğru kurulup işleyebilmesi, bu yapı ve müesseselerin gerek kendi içlerinde, gerek birbiriyle olan işleyiş ve ilişkilerinin doğru ve aksaksız yürüyebilmesi,, fertlerin, fertlerle ve fertlerin devletle olan münasebetlerinin de kavga ve kargaşaya yer vermeyecek şekilde belirlenebilmesi için ilk şart; şartlara uygun bir hukukun varlığı ve bu hukukun kural, yapı ve müesseler halinde şekillenerek 24 saat kesintisiz olarak işlemesidir.

Bu anlamda prensipler bütünü olarak hukuk sistemi ile bu prensiplerin kanun, tüzük, yönetmelik, karar, emir şeklinde ortaya çıkan uygulamaları ve onun uygulanmasını sağlayan adliye teşkilatı, bir bütün olarak devletler için, bir bilgisayardaki işletim sistemi gibidir. Onsuz hiçbir gerçek ve geçerli siyasî bir işlem yapılması, halkın temel ihtiyaçlarının sağlanması, vatanın korunması, rejimin ayakta tutulması, temel prensiplerin korunup kollanması, toplumsal barışın sağlanması, huzur ve güven ortamının tesis ve idamesi, iktisadî hayatın sürdürülmesi, fertler veya guruplar arasında sürtüşmelerin kavgaya, kavgaların kargaşaya, kargaşaların çatışma ve iç savaşa dönmesinin önlenmesi mümkün değildir.

***
Darbecilik şaibesi altındaki emeklli bir paşa komutasında“Şeriat istemezük” sloganlarıyla meydan yerine sürülen (alevi-ateist-sabatetaist) başıbozuk takımının -halk düşmanı medyanın gazıyla- toplumun tamamı sanılmasının getirdiği algı yanılmasıyla; Önce CHP cumbur seçimlerinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne koştu, sonra CHPGB DB Anayasa Mahkemesinin bu seçimleri iptal etmemesi halinde çıkacak bütün olaylardan sorumlu olacağı tehdidini savurdu, GKB buna destek vermek için sitesine entellektüel ve siyasi açıdan perişan ve pejmürde bir muhteva ve üslûpla kaleme alınmış ‘muhtıra’yı asarak Anayasa Mahkemesi üzerinde açık bir baskı oluşturdu. Anayasa Mahkemesi de ya bu kumpasın başından beri içinde olduğundan veya gösterilen süngüden ve DB’nin tehditlerinden tırstığından ahlâk, hukuk ve akıldışı bir kararla, bir yasama organı gibi davranrak cumbur seçimi için 367 şartını ihdas etti (siz kitabına uydurdu da diyebilirsiniz). Bu sırada ANS ise, muhtemelen aynı kumpasın bir parçası olarak kendisine düşecek işi yapmak için sessizce bekliyordu. Artık herşey okup bittiği için onun ayrıca bir şey yapmasına gerek kalmadı ( Zaten o karakteri icabı bir şey yapmayı değil, yapmama ve yaptırmamayı çok seviyordu).

Bunca vahim hukuk ihlali çok kısa bir zaman dilimi içinde ve herkesin gözü önünde göstere göstere yapılıyordu da bir tek savcı çıkıp : “ Hop hemşerim n’oluyoz. Bu memlekette kanun var nizam var. Biz eşşek başımıyız ki göstere göstere suç işliyonuz” demedi... Diyemedi,,, Çünkü Van Savcısı ve Adana Savcısı’nın başına gelenlerden hepsi bir ders çıkarmıştı: Suçu gariban mı işledi; yumulacan üstüne! Askerî personel mi işledi; bakmıcan, görmicen, duymıcan...

Bak Darbeci paşalar konusunda görevsizlik kararı verip dosyayı GKB savcılığına postalayıveren Bakırköy Savcısı’na kimse “Hemşerim ne iş? Darbecilik görev suçu değildir ki askerî savcı baksın, darbe sanığı paşaları davasına garibim askerî savcı nasıl bakacak?” demedi... İşte TC’nin en makbul savcı tipi bu, yakında Kanadağlu’nun boşalttığı makamı başarı ile doldururken görürseniz şaşmayın bu savcıyı...

Neyse o oldu bu oldu,,, TC yolun sonuna böylece geliverdi... Ama bunu kemalist-laik hamşolar daha çakozlamadı, siz de sakın söylemeyin de sürpriz olsun...

Laikliği kurtarmak için emekli darbeci paşa komutasında sokaklara sürülen (alevi-ateist-sabetaist) başı bozuk takımı, cumbur seçimini nefes nefese Anayasa Mahkemesi’ne yetiştiren CHP’nin eski tüfekleri, buna destek atışı için -büyük ihtimalle susuz ve leblebisiz fondipledikleri Tekirdağ Rakısı’nın verdiği mayhoşluk haliyle- bu berbat muhtırayı kaleme alarak geceyarısı GKB sitesine asan kahraman askerler ile bu muhtıranın emirlerine harfiyyen uyarak ahlâk, hukuk ve akıldışı bir karar veren Anayasa Mahkemesi’nin ve olup biteni Ankara’nın yüksek bir tepesinden memnun mesut seyreden ANS’nin birlikte kotardıkları bu iş, bardağın taşmasını sağlayan sondan önceki ve son damlalar haline dönüşerek sistemin çökmesini sağlamıştır..

Aferin...

Ben de sayın Hasan Kapar’ın geçen sayımızdaki yazısında işaret ettiği gibi, bu çöküşte emeği geçen bütün kişi, kurum ve kuruluşlara tebrik ediyor ve hepsini ayrı ayrı ve çok çok öpüyorum. Büyük iş başardılar...Sistem çöktü... Artık bu köhne rejimi yeniden hayata döndürmenin hiçbir yolu ve yöntemi kalmadı...

Erken seçim yapalım, cumburu halka seçtirelim... 5+5 mi olsun 4-4-2 mi, yoksa 4-3-3 mü? Sandıktan RTE mi, Büyükanıt mı, yoksa tavşan mı çıkar? DYP ile ANAP birleşirse oy patlaması mı yaparlar, yoksa iki sıfırın toplamından bi b.k çıkmaz mı? AB bu işe nasıl bakar? ABD ne yapar? Gibi geyikler yukarıda anlattığım şekilde bilgisayarının sistemi çöken benim gibi bilgisayar cahillerinin sistemi hortlatmak için giriştikleri boşa kürek sallamalarına benzer tırışkadan işlerdir. Ve hiçbir işe yaramayacakları çok kısa zamanda ortaya çıkacaktır.

***
Bu durumda “Sistemimin eskisini zayi ettim. Yenisini kuracağımdan eskisinin bir hükmü kalmamıştır” deyip kolları sıvamak ve herşeyi yenibaştan/sıfırdan kurmak davranışların en makulüdür...

Nasıl mı?

Hadi bir zaman yolculuğu yapalım ve 1975 yılına geri dönelim ve
O günden bugüne bir halkın kurtulış reçetesini inanılmaz zorluklar altında yılmadan, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan eser eser meydan yerine diken büyük dava, tefekkür ve aksiyon adamına kulak verelim:

“Dünyanın hemen her köşesinde kanla mücadelesi yapılan enternasyonal ‘çağlar üstü mutlak fikir’in en suskun olduğu yer Türkiye’dir. İşleyen düzenin çarkı olunduğu müddetçe de, niyet ne olursa olsun, bu düzenin arzu ettiği adam tipinin yetişmesine mani olmak bir yana, sebebi olacağız”

“İstediğimiz odur ki, harekete dökülmeyen fikrin insan için yük olduğunu kavramış, içe dönüklük içinde kendi kendini yıpratıcı değil, daima dışa doğru yayılıcı, bunun içinde her fırsatı değerlendirici, bizden olmayanların öptükleri elleri öpmemek gibi pasif bir davranış içinde değil, onların öptükleri elleri kıracak ruh ve aksiyon adamlarını Gölge (Dergisi) vasıtasıyla tanımak ve disiplinli bir işbirliği kurmaktır”

“Dayanışma aramızdaki ilişkiyi, aramızdaki ilişki dayanışmayı güçlü kılsın ki, ‘zamanı gelince’ bütün kaynakları seferber edebilme şartlarına sahip olalım” (1)

“Eperyalizme karşı verilen kurtuluş savaşından sonra “halkın iradesine karşı kurulan... İnsanın insanca yaşama hakkını gasbeden, hür iradesini belirtmesini kısıtlayan veya sık sık susturan... “Örümcek ağı gibi kuvvetlinin geçip güçsüzün takıldığı kanunlarla idare edilen bir düzende; tek çare: Güçlü olmak, her türlü silahla mücadeleye katılmaktır.” (2)

“50 senedir maddî ve manevî işkence altında tutulan, fikirleri legal planda şöyle söylemeyeceksin, şöyle düşünmeyeceksin, şöyle hareket etmeyeceksin diyerek kısıtlanan “Mutlak Fikrin” bağlıları yeni bir hareketin dirilişinin eşiğinde... Akıncı aksiyonun mest bir uyku içinde görülen rüya olmadığını ve kendisinden gözükse dahi aksiyona yön vermeyen tenkidin –içinde- korkaklık ve hainlik taşıdığının şuurundadır... Fikrî, manevî, vurucu, siyasî kadronun birleşikliğiyle “sapık çağa yeni akın” güçlenecektir.” (3)

“Emperyalistlerin istediği biçimde kültür vurgununa uğramış kesimi, insanımızdan ve fikrinden iğrendirdiniz, içte kitle katliamlarından örnekler verdiniz, dışta katliamlara seyirci kalmaktasınız... Bundan öte bize yapabileceğiniz bir şey yoktur ve bizimde, bize karşı yapabileceğiniz harekette kaynedecek bir şeyimiz yoktur. Tehdit, bizi bu düzenlele uzlaştıramaz” (4)

“ Kendi vatanımızda sürgün yaşamaya son... (..) İnsanımız hiçbir kuyrukçu düşüncenin payandası olmayacaktır. “İstenen tek nizam islâmdır.” (5)

“Hitabımız bukalemun gibi araziye uyan ve her düzende yaltaklanatak yaşayabilecek olan gizli inançsızlar için değil, eşyaya “Mutlak Fikre” göre yorum, olaya “Mutlak Fikre” göre yön vermek isteyen içindir. Akıncı, “Akıncı”nın ifade ettiği mânayı yerine getirecektir. (6)

Bunlar 32 yıl öncesinde henüz 20’li yaşlardaki bir fikir adamının tam da bugün başlayan kıyameti müm’min ferasetiyle öngören teşhisi ve kurtuluşun kısa reçetesi...

Şayet, O’nun dediklerini o zaman yapabilseydik, bunca yıl ne bizi düşman ilan edenlerin postalını parlatmakla ömür tüketir, ne de AB ve ABD kapılarında keferelerden merhamet dilenen acizler haline düşerdik...

32 yıl önce ortaya konulan teşhis, tespit ve çare bugün de aynen geçerli...

Kurtulma istek ve irademiz varsa, bu iradenin gereğini yapmaya hazırsak, yapılacak iş, tutulacak istikamet, gidelecek yol apaçık ortadadır.

Bundan gayrısının adı ‘kaos’tur ve bu ‘kaos’ her ne ise, burnumuzun dibine kadar gelmiştir. Patlamak için gün saymaktadır. Kaos patladığında neler olacağını, şu anda tok karınları ve pek sırtlarıyla halâ kolay çözüm/ucuz kurtuluş reçeteleri peşinde koşanlar hayâl bile edemezler...

Dipnotlar:
1_ Gölge Dergisi, Sayı: 1, Başyazı, 1975, İstanbul.
2- Agd, Sayı: 6 Başyazı, 1976, İstanbul.
3- Agd, Sayı:7, Başyazı, Haziran 1976, İstanbul..
4- Agd. Sayı:8, Salih Mirzabeyoğlu, Uzlaşmamız mümkündür değildir başlıklı baş makale, Temmuz 1976, İstanbul.
5- Agd, Sayı:10, Başyazı, 1976, İstanbul
6- Agd, S ayı:11, Başyazı, Ocak 1977, İstanbul
Kaynak: Baran

“Muhsin başkan”ın vefatının aynasında görünen: Perişan TC
Ali Haydar Can

Sabah’tan Umur Talu “Çok şey var da, bir şey eksik” başlıklı yazısında çok güzel özetlemiş... Önce ona bakalım:

[Onca para dönüyor ülkede. Onca kaynak toplanıyor. Onca yere sarf ediliyor.
Onca makam aracı alınıyor.
Onca özel uçak çekiliyor.
Onca silah alınıyor.
Onca vakıf paralar topluyor.
Onca insanın maaşlarından vakıflara kesintiler yapılıyor.
Onca hava atılıyor.
Onca gösteri, onca afra tafra.
Onca zenginlik, modernlik, muasırlık nutku.
Sonra...
Karakol basıldığında, "21 yaşında lider konumundaki personel komutasında 21 yaşında gençler öldürülünce"...
Golf sahalarının yanında karakollara gerekli kaynak ayrılmadığı anlaşılıyor.
Mayında paramparça olunca çocuklar, onlara şehit deniyor ama onca para harcanmasına rağmen gerekli cihazların orada olmamasına pek bir şey denemiyor. Yoksul çocuklar asker ocağında üç kap yemek buluyor ama mermi göğsüne doğru hareketleniyor ya, işte o tam gerekli anda yelek bulunamıyor.
Orman yangınına gerekli miktarda araç ve uçak...
Çöken binaya, deprem enkazına zamanında ve doğru müdahale edecek örgütlenme hep eksik, güdük, gedik, delik.
Herkesin cebinde, elinde, belinde, dilinde cep telefonu...
Cep telefonu şirketlerinde envai çeşit imkân...
Yurt sathında yağmur gibi kontör...
Reklamlarda uzayı fethetmiş kapsama alanları...
Sarı antenli çocuklar, İvedikler, gubudikler gırla gidiyor ama...
Bir telefondan iz, acil hat başında bir iş bilen bulunamıyor.
Kayakta bir genç, çığda bir grup, dağda parti lideri donuyor.
Filolar büyüyor, patronlar helikopterleniyor, özel uçaklar doluşuyor, "hava"dan para kazanmak yoğunlaşıyor ama...
Yüz yolculu uçakta işleyen yükseklik göstergesi, ünlü işadamının şirketine ait helikopterde zorunlu donanım olmayabiliyor.
Ben bilmesem de, üç gündür bilenler aktarıyor; yok şöyle bir radar vardır, yok böyle bir cihaz Ankara'dadır, bir de gece için... nefes için... ses için... sis için... şu vardır, bu da vardır, nerededir...
Muhtemelen birçoğu yatıyor.

Onca ders alınmış, ibret alınmış, tövbe edilmiş olması lazım...
Yine de "Söylenti, palavra, bilmişlik, yanılgı, yanıltma" ölümün koluna giriyor, yolunu açıyor, yüzlerce insan ve imkân yanlış yerlere yönlendiriliyor...
Bu yüzden hiçbir kaza, sadece kaza kalmıyor.
Hiçbir kader, kader olmaktan ibaret değil. Hep bir bit yeniği oluyor.
Hep bir aymazlık, densizlik, hazırlıksızlık, çapaçulluk olduğu için...
Çok sık yenilgi oluyor!]


***

TC 86 Yıllık bir “devlet”...

86 yıldır halkıyla boğuşup didiştiği, itişip kakıştığı için...

Bir devletin ifa etmesi gereken yığınla vazifeyi bihakkın yerine getirecek verimli bir düzeni kurup işetmeye fırsat ve imkân bulamıyor...

86 yıldır başına gelen bin türlü sıkıntı, felaket, kaza, belâdan dersler çıkarıp ne eksiklilleri aksaklıklarını giderecek tedbirleri alabiliyor, ne değişen şartlara kendini adapte edebilecek esnekleiği gösterebiliyor, ne de yeniden yapılanma şartları doğduğunda hamle yapabilecek kararlılığı gösterebiliyor...

Kendini, -harakiri yapar gibi- üç beş dangalak cuntacının hastalıklı kafasının ürünü 82 Anayasası’nın deli gömleğiyle sarıp sarmalayarak kıpırdayamaz hale getirdikten sonra bir de üstüne “değişmez ve değiştirilemez maddeleriyle” de bir güzel zincirlemiş...

Kıpırdayamıyor...

Kendini yenileyemiyor... Yeniden yapılandıramıyor... Değişen şartlara adapte olamıyor...

Kokuşuyor.. Çürüyor... Çöküyor...

Bunu bazen bir deprem, bazen bir salgın hastalık, bazen bir yangın, bazen bir çatışma, bazen bir pusu, bazen bir kaza, bazen lodos, bazen kar-kış,bazen yağmur-sel mütemadiyen ona gösteriyor ama...

TC’nin siyaset esnafı da, bürokrasi ağaları da her badireyi mazeretler üretrek atlatmayı gayet iyi biliyor...

Bu takım, sadece bunu iyi biliyor ve bu kaabiliyetiyle devletin tepesindeki hakimiyetini 86 yıldır “başarı” ile sürdürüyor...

Belli ki ,bütün dertleri son ana kadar iktidarlarını sürdürmek...

Bu yüzden de, Muhsin başkan ve yanındakilerin düştükleri karlı dağdan, zamanında harakete geçilerek kurtarılmaları mümkün olmuyor...

Bu arama kurtarma kepazeliği karşısında, sorumluluk duygusu taşıması gereken TC’nin siyaset ve bürokrasi ağaları , bizleri, “ama”larla, “maalesef”lerle dolu cümlelerle nasıl da canla başla çalıştıklarına inandırmaya çalışıyorlar...

***

Meselâ...

Dünyanın iyi yapılanmış bütün devletlerinde “acil durum”lar için hazır duran birimler var...

Bu birimler muhtemel her türlü acil durum karşısında devletrin ve toplumun ve özel sektörün imkânlarını nasıl seferber ve koordine ederek müdahale edebileceklerine dair plan ve programlar hazırlayıp acil bir durumda herhangi bir kargaşaya, gecikmeye mahal vermeden müdaahale edebicek şekilde yapılandırılıp yetkilendiriliyor...

Bunun içinse herşeyden önce devletin, toplumun ve özel sektörün elindeki imânların envanterinin çıkarılması gerekiyor...

Zira elinizde hangi imkânların olduğunu tam olarak bilmezseniz, acil durumda bunları nasıl seferber edip müdahale edeceksiniz?

***

TC’de ise çok başlı bir siyaset ve bürokrasi var...

Asker ve sivil olarak iki temel başlık altında toplanmış TC siyaset ve bürokrasi sayısız başlıklara ayrılıyor... Her başlık kendi işi kadar diğerinin iş ve yetki alanına da sarkıyor ve bunu bir iktidar mücadelesi halinde yürüttüğünden TC’nin yönertiminde düzenden ziyade kaos hakim oluyor...

Tabii ki her başlık aynı zamanda kendi çapında bir baş...

Bu başlar da, kendi aralarında çıkar paylaşımı ve iktidar mücadelesi veriyor. Bu yüzden de dayanışma, işbölümü, organizasyon ve koordinasyon yerine çelmeleme, tezgâh kurma pusuya düşürme üzerinde yoğunlaşılıyor...

İşin sırf iktidar savaşı ve kıskançlığı bir yana...

Her baş diğerinden kendi imkânlarını “devlet sırrı” adı altında mümkün olduğünca gizlemeye çalıştığından kimin elinde tam olarak hangi imkânların bulunduğu asla bilinmiyor...

Umur Talu’nun da dediği gibi devlet fukara halkın gırtlağına basarak topladığı vergilerle bu sayısız bürokratik başın ihtiyaç olarak beyan ettiği şeyleri temin etmeye çalışıyor...

Her siyasî ve bürokratik baş doymak bilmez bir şehvetle personel, alet edavat, makine, araç gereç ve para istiyor...

TC de “gak” diyene personel, “guk” diyene alet edevat, araç gereç, yakıt, lojman, değitim ve dinlenme tesisi vermek için müteahhit, tüccar, sanayici ve ithalatçılara habire para dağıtıyor...

Bu mirasyedi savurganlığının ne hesabı ne kitabı tutulabiliyor...

Ne de kimin elinde hangi imkânların varolduğu tespit edilebiliyor...

İmkân envanteri çıkarılmadan da doğru bir organizasyon ve koordinasyon sözkonusu olamıyor...

Vali Özel ordu kuruyor...

Bir takım TC yetkilileri İsrail’den gizlice silah mühimmat alıp sabıkalı ve şaibeli adamlara bu silah ve mühimmatı dağıtıp tetikçilik yaptırıyor...

Birileri asit kuyularında, sığınaklarda, mağaralarda, köprü altlarında birilerini öldürüyor...

İşkencenin envaı çeşidini kendi halkına tatbik etmek için bir takım devlet memurları ABD ve İsrail istihbarat örgütlerinde “meslek içi eğitim” alıyor..

Bir takım TC bürokratları TC vatandaşlarını tek tek fişliyor

Bir takım generallerler, general general dolaşıp yapacakları darbeye destek istiyor...

Çalmanın çırpmanın vurgunun soygunun haddi hesabı yok...

Onlarca banka bizaat kendi sahipleri tarafından soyuluyor... Soyulan bu bankaların yönetim kurullarında nedense emekli generaller de var... Soygunun faturası halka 100 milyarca dolar olarak geri dönüyor...

Ne kimsenin kimseden haberi var, ne kimse kimseye hesap soruyor...

***

99 depreminde halkın yardımseverlik duygusu derhal harekete geçerek -hadise mahalline 2 gün sonra intikal edebilen -TC’nin bürokrasisinden önce intikal etmeseydi kayıpların ne kadar büyüyeceği varın hayâl edin...

Aynı olayda Ankara’daki siyaset ve bürokrasi ağaları uyuşuk uyuşuk “Ne olmuş aga? Deprem mi olmuş? Yok yav? Nerede olmuş?” diye geyik yaparken; İsrail kurtarma timleri 6 saat içinde olay yerine intikal edip kendi vatandaşlarını kurtarma çalışmalarına başlamışlardı bile...

İzah etmeye çalıştığımız şey tam olarak budur...

Kendi topraklarında 30 kilometrekareleik bir alan için düşen helikoptere üç gün sonra ve iş işten geçtikten sonra ulaşabilen bir “devlet” in asker ve sivil erkânı bu kepazelikten bir ders alıp tekrarı halinde bir daha aynı hataları yapmamak için hemen harekete geçmek yerine “mazeret üretmekle meşgul...

“Elimizden geleni yaptık ama maalesef” diyorlar...

Kimse de “Yuh artık! Ne yaptın kardeşim? Elinden gelen buysa sen o makamda hala hangi yüzle oturuyorsun diyemiyor...

***

"Nizam-ı alem ülkücüleri"nin Lideri "Muhsin başkan"a ve yanında götürdüğü gönüldaşlarına Allah’tan rahmet, aileleri ve gönüldaşlarına başşsağlığı diliyorum...
Kaynak: Baran

Ahmet Altan’ın Kafası Da En Az TC Kadar Karışık...
Oğuz Gürses

Ahmet Altan “Yalancı laikler” başlıklı yazısıyla bir taraftan önemli tespitler yaparken, diğer yandan kafa karışıklığını sergiliyor öbür yandan manüplasyona devam ediyor...

Dinle Ahmet Altan:

”Yalandan bıktım. /Devleti, bürokratı, partisi, gazetecisiyle bir toplum nasıl bu kadar yalan söyler, kavramak gerçekten güç.” Diyorsun...

Senin yalandan bıkmana bir diyeceğimiz yok ama, “toplum”u “devlet+bürokrat+parti+gazeteci” olarak görmesn/tarif etmen, toplumdan bahsederken asıl unsur olan halkı hiç nazara almaman neyin göstergesi olabilir diye sormadan da edemiyoruz?

Kafa karışıklığının mı? Özensizliğinin mi? Dikkatsizliğinin mi? Yoksa halkı hesap dışı tutan/yok farzeden -kendisinin de mensup olduğu- “yöneten elit/oligarşi”ye mahsus kibrin doğurduğu duygu ve düşünce alışkanlığının açığa çıkıvermesi mi?

Devam edelim:

”Bizim en büyük sorunumuz ne bugünlerde?/Laiklik, değil mi?/Devlet erkânımız ve yandaşları laiklik istiyorlar ve laiklik tehlikeye düşecek diye korkuyorlar, değil mi?” Diyorsun...

Valla, sizin en büyük sorununuz “laiikliktir” belki ama, bağlı olduğunuz mihrakların hergün ayrı ayrı şirketlere çok çeşitli deneklere ulaşarak yaptırdıkları anketlere baktığımızda, laiklik denilen şeyin “aziz ve muhterem” halkımızın gözünde herhangibir kıymetiharbiyesinin olmadığı apaçık görünürken; bizim de -bir parçası olduğumuz- “pek aziz ve pek muhterem” halkımızın hilafına laikliğe herhangibir değer/önem atfetmemizin mümkünatı yoktur...

Devam edelim:

”İşte bu, benim rastladığım en büyük yalan. /Vatikan Devleti ne kadar laiklik istiyorsa bizim devlet de o kadar laiklik istiyor. /Çünkü “dinî” açıdan bizim en çok benzediğimiz devlet Vatikan Devleti. /Vatikan, Hıristiyan dininin Katolik mezhebinin devleti. /Peki biz? /Biz de Müslüman dininin Sünni mezhebinin devletiyiz.” Diyorsun...

Şu beş cümledeki yanlışlarını deveye göstersek “abiciğim ben ‘nerem doğru diye’ sitem etmiştim ama bu cümleri görünce bendeki eğrilikler “iki nokta arasındaki en kısa mesafe olan” ‘doğru’ kadar dümdüz görünür oldu gözüme” diyecek?

Sondan başlayalım: TC’nin sünnî bir devlet olduğu kuyruklu bir yalandır ve kaynağı da bütçeden DİB’in aldığı paya gözdiken bazı Alevî dedeleri ile Alevî yazarlardır. Senin gibi romancı tarafı da olan birinin böyle bir kuyruklu yalana inanması sadece tuhaf değil aynı zamanda büyük bir ayıptır.

TC şayet sünnî bir devlet olsaydı hilafet gibi bir temel müesseseyi ilga edebilir, Anayasa’sındaki “TC’nin dini, din-i İslâmdır” hükmünü kaldırabilir, tekke ve zaviyeler gibi çok önemli kuruluşları kapatabilir. Şapka gibi hıristiyan-Yahudi serpuşunun giyilmesini müslüman halka mecburi hale getirebilir, TC’nin Matbuat Umum müdürlüğü gazetelere “Bundan böyle Allah ve ahlâktan bahsetmek suret-i katiyede memnunudur” diye genelgeler yayınlayabilir. Bütün Sünnî mezheplere göre lli yaştan sonra “tesettür”e girmesi farz olan kız öğrencilere spor bayramlarında dansöz kıyafetlerine benzer kıyafetler giydirilerek gösteri yaptırılabilir. Dünyanın varlık bakımından en zengin vakıfları olan Sünnî vakıflarının bütün menkul ve gayrımenkulleri bir gecede gaspedillebilir (uzatmayalım diğerlerini de sen düşünüver) ...miydi?

TC, varlığını “Sünnî islâm karşıtlığı” üzerine kurmuş, fakat halkının en az %95’ı Sünnî müslüman olduğu için bunu açıkça söylemek yerine, “Sünnî İslâm”ı “irtica” olarak kodlayarak, “irtica” adı altında 7/24 kesintisiz Sünnî islâm düşmanlığını yürüten bir devlettir... Bu devlet kendini bütün temel kanunlarında “laik” olarak tanımlamakta ve “laik” vasfının da “asla değiştirilemez ve hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez”liğine sürekli vurgu yapmaktadır. Bu laiklik TC’nin yargı organları tarafından ise -senin patronların “sekülerllik” dediği şeyden de, “laiklik” dediği şeyden de farklı olarak- Lenin’in, Stalin’in Mao’nun ve Enver Hocan’nın uyguladığı “dayatmacı ateizm/Allahsızlık” modeline benzer şekilde algılanıp yorumlanmakta ve uygulanmaktadır...

Böyle bir devletin nesi sünnî, neresî müslüman ve “Vatikan benzetmesi “ne alâka, ey Ahmet Altan?

Haa diyeceksin ki: öyleyse DİB nedir?

DİB’in Sünnî bir kurum olduğu yalanı da, tıpkı TC’nin “Sünnî bir devlet olduğu” yalanı gibi kuyruklu bir Alevî yalanıdır...

DİB’in iştigal sahası Sünnîliktir; ama bu Sünnîlik, Sünnî çoğunluğun ödediği vergilerin, Sünnî çoğunluğa devlet hizmeti olarak dönmesi tarzında, tabiî/normal/olağan bir durum değildir. Tam aksine Sünnî çoüunluktan toplanan vergilerle oluşturulan bu devasa kurumun iki temel işlevi vardır: Birincisi Sünnî inanç sistemini hak, adalet, cihad, haksızlığa karşı çıkma, zulme rıza göstememe, zalimlere boyun eğmeme gibi temel özelliklerini yokederek Sünnîleri iteatkâr köleler haline getirmek/protestanlaştırmak; diğeri de köleleştiremedikleri/protestanlaştıramadıkları Sünnîleri camilerdeki DİB memurları vasıtasıyla denetim altında tutacak geniş bir istihbarat ağı kurmak...

Yani senin anlayacağın Ahmet Altan; Laik TC, Sünnî olduğu için değil ,baş düşman olarak Sünnîliği gördüğü için bütçesinden bu kadar büyük bir payı DİB için seve seve ayırıyor...

Devam edelim:

“Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü?/ “Ben Aleviyim” diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı?/ Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar./ Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz. Vatikan da böyledir. “ Diyorsun...

Senin Müslümanlık, Alevîlik veya Sünnîlik gibi dinî bir aidiyet/mensubiyet belirrtiğini hatırlamıyoruz ama yazdıklarından Alevî propaganda yalanlarını gerçekmiş gibi algılamak yanılgısına düştüğünü açıkça görüyoruz.

Yoksa 28 Şubatta, 10 bine yakın subay ve astsubay sırf Sünnî oldukları için (Namaz kıldıkları/oruç tuttukları/içki içmedikleri/kumar oynamadıkları/karılarıyla danslı-içkili toplantılara katılmadıkları / Karılarının başları örtülü oldukları veya başları açık olsa bil





ABD'nin çöküşü: 17 Milyon Yoksul çocuk sosyal yardımlarla yaşamaya çalışıyor
7 MART 2013



BBC'den Duncan Walker'in haber yorumu:

Bir çocuğun gözüyle: Amerika'da aç olmak

ABD'de yoksul çocukların sayısı 17 milyon ile rekor düzeye ulaştı. Azımsanmayacak sayıda çocuk ise her gün açlık çekiyor.
10 yaşındaki Kaylie Haywood ile 12 yaşındaki abisi Tyler'ın aklından yemek hiç çıkmıyor.

Iowa eyaletindeki Stockton bölgesinde bulunan bir gıda bankasında, alabilecekleri 15 gıda maddesi üzerine anneleri ile tartışıyorlar. Ekstra malzeme için alışveriş yapacak paraları yok.
Elmalı sos alıyorlar ve belki konserve sebze, makarna, konserve köfte gibi şeyler de alabilirler.
Kaylie'nin taze et isteği kabul görmüyor; kaldıkları küçük odada buzdolabı yok çünkü, yemek pişirecek bir yer de.
İstedikleri türden ve yeterli miktarda gıda maddesini alabilme sıkıntısını ilk kez yaşamıyor bu aile.
"Üç öğün yemek yiyemiyoruz" diyor Kaylie, "Açken üzgün ve halsiz oluyorum."
Kaylie ve Tyler bir zamanlar fabrikada işçi olan anneleri Barbara ile yaşıyor.
Barbara işini kaybedince işsizlik yardımı ve gıda kuponları almaya başlamış. Bunlar ayda 1.480 dolar ediyor.
Kiralık bir evde oturmaya güçleri yetmiyor. Bunun için faturalarla birlikte ayda 1.326 dolar gerekiyor.
Kaylie eski evlerinin yakınındaki demiryolunda teneke kutu toplayıp bunların tanesini 2-5 sente satarak ek gelir sağlıyor.
Tyler ise başkalarının bahçesindeki çimleri biçerek para kazanıyor. "Kazandığım paranın bir kısmıyla gaz faturasını ödedim, birazını da yiyecek alması için anneme verdim." diyor.
Kaylie'nin giysileri alışveriş merkez
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 9:00 pm    Mesaj konusu: KarsIt güçler medya düellolarInIn sonucunu mu bekliyor? Alıntıyla Cevap Gönder

Serdar Akinan
Genç Türkiye...

Çok sıcak bir Cumartesi sabahı... Çoluk çocuk Büyükada’dayız... Yol kenarında bir fayton... Atlar perişan gözüküyor. Faytoncu bezmiş...

Birader, “Kadıyoran’a çıkacaz...” diyor.

Faytoncu ifadesiz bakıyor.

Çocuklar tam ayaklarını faytonun basamaklarına atıyorlar adam atları kırbaçlıyor.

O köhne fayton bir anda fırlıyor. Anneleri çocukları faytonun altından zor alıyor.

Arkasından bağırıyoruz. Umurunda değil... Gidiyor... Bu saçma sapan öfke, bu kabalık kime? Neden?

Bir an koşup faytoncuyu yakalamak ve eşşek sudan gelinceye kadar dövmek istiyorum.

Zor tutuyorum kendimi... Yakışır mı? Değer mi? Ayıptır... diyerek, derinden bir “fesuphanallah” çekip o sıcakta yürüyoruz...

Ada mahşer yeri gibi... Bu güruha bakıyorum... Dönüşen Türkiye’nin genç yüzü...

Yüzlerce genç İstanbul’un dört köşesinden adaya akın etmiş... Ellerinde hamaklar, poşetler, toplar, sırtlarında çantalar, bağıra çağıra itişe kakışa yürüyorlar...

Kızların büyük bir çoğunluğu türbanlı... Bisiklet kiralayanlar, fayton kuyruğuna girenler...

Bu çıldırtıcı yapış yapış sıcaklarda ömrünü oto tamirhanelerinde, merdivenaltı atölyelerde tüketen yüzlerce genç bu kızların etrafında...

Jöleyle punk havası verilmiş uzun saçlar, çakma marka t-shirt’ler, hafta içi şehire kusamadığı nefreti bedeniyle etrafa saçan bir duruş...

Üçüncü kuşak ayrı bir alt kültür...

Müslümcü değil sanki Hip Hop’çı... İstanbul’a ait bir yeni ruh hali... Meselesi olan ama bunu bildik bir kalıp içinde okuyamayacağımız...

Varoş’un yozundan filizlenen, tüketerek var olan, bireyi tüketen ama aynı anda o kollektifi besleyen garip bir tipoloji...

Asıl ilgimi çeken bu kolektifin içinde, kenarında köşesinde, gezinen o türbanlı genç kızlar...

Benim anladığım mütevazı İslam’la uzaktan yakından ilgileri var mı?

Kesinlikle yok... O başörtüsü bir simge... Neyin simgesi?

Bu genç kızlar için o türbanın simgesi annelerinden ve ablalarından daha öte bir anlam içeriyor.

Öncelikle düne kadar “iktidar”a karşı olan bir zihniyete ait. En alt katmanda; temelde bu duruyor elbette...

Ancak bir yandan da o zihniyet şimdi “iktidar”... Yani aslında etkili gücü barındıran bir kolektif.

Başörtüsü bu kızlar için bu güce eklemlenmek; etki grubuna ait olmanın simgesi ikinci katmanda...

Evde babaya, okulda hocaya, sokakta ağbiye ve erkeğe kafa tutuşun; “ben”im demenin de etkin bir simgesi... Ayrıştırıcı bir simge.

Ama bir yandan da yukarıdaki gençler de akranları bu kızların... O cafcaflı türbanın hemen altında beden hatlarını örtmekten uzak dar elbiseler var... Bu elbiseler genellikle, yine dar pantolonların kalça kesiminde sonlanıyor... Ayakkabılar ise başlı başına ayrı bir kategori...

Tüm bunları alt alta koyduğumuzda Türkiye’nin “yeni İslam”ına dair ipuçları yakalanabilir.

Bu kuşağın nasıl bir kültürel koddan geldiğini, nasıl bir sosyal dokuya ait oldukları, bu şehre, bu memlekete ve özde kendilerine ne vermeye çalıştıkları çözülmek ve anlaşılmak zorunda...

“Cumhuriyet Kadınları” zihniyetinin; bu yığınlara “hizmetçi kız” ve “varoş iti” gözlüğüyle bakanların anlayamayacakları bir psikoloji ve sosyoloji var ortada...

Geçen sefer de Pakistan’ı yazdığımda, bağımsız Müslüman aydınların, AKP’nin neyi nasıl dönüştürdüğünü anlaması ve eleştirmesi gerekir demiştim.

Bu yaz sıcağında, bir hafta sonu, adaya gelip bir ağacın gölgesinde oturup, uzaktan bu çocukları izlemek, Türkiye’nin neye gebe olduğunu kavramak açısından önemli...

Nefret dolu “öteki”leştirme ile birbirimizi boğazlarız...

Bu çocukların birkaç yüz metre uzağında Abercormbie&Fitch üniformalarıyla babalarının sürat teknesinde bu kitleyi dikkate bile almayan İstanbul burjuvasının içler acısı çocuklarına sıra bile gelmedi...

Bir yanda bunlar öte tarafta onlar...

Cumhuriyet Türkiyesi’nin iki torunu oldu maalesef...

Biri Müslümanlığın özünü ıskalamış, boyun eğen, estetikten bi haber, tevhidden uzak acınası bir kul...

Öbürü hangi dünyaya ait olduğunu bile bilmeyen, kültürsüz, ruhsuz, heyecansız, tüketen ve tükenen bir zavallı...

Bu fotoğrafı aynı zaviyeden çekip, önümüze aynı mesafeden koyarak, bir vicdan muhasebesi yapmak zorundayız...

akşam


Serdar Akinan
Hortuma gel hortuma

Hampetrol ve petrol ürünleri, doğrudan tüketiciler tarafından tüketilir, stratejiktir...

Petrol ürünleri rafineri, dağıtım, ana dağıtım, şirket-bayi ve nihai tüketici zincirini kullanır.

Bu sektörde dikey entegrasyon esastır...

Zira dikey entegrasyon küresel rekabette avantajlar yaratır ve düşük maliyetlerden ötürü toplumsal fayda sağlar.

TÜPRAŞ, BOTAŞ, POAŞ, DİTAŞ, İPRAGAZ ve PETKİM, TPAO bünyesinde entegre bir yapıya sahipti.

Bu yapı “özelleştirme” süreciyle tamamen dağıtıldı...

Gelin bunlardan sadece POAŞ’ın hazin öyküsüne kısaca göz atalım.

1941 yılında halkın ihtiyaçları doğrultusunda kurulan POAŞ’ın inanılmaz bir öyküsü var.

POAŞ öylesine “milli” ve stratejik bir kurum ki 5259 adet bayisini Türkiye’nin en ücra noktalarına kadar açarak, düşük kârlılıkla istihdam ve kırsal alan gereksinimlerini karşılıyor.

2000 yılında özelleştirilerek İş Bankası-Doğan Holding’e satılıyor.

Rekabet Kurulu bu satışı 2001 yılında onaylıyor.

Kamu mülkiyetinde iken Karadeniz, Güneydoğu ve Doğu’da yüzde 81 pazar payına sahip POAŞ özelleştirmeden sonra bu bölgelerde payını yüzde 19’a indirdi.

Bu arada, POAŞ’ta devletin kontrolünü sağlayan altın hisse sessiz sedasız kaldırıldı.

Devletin elinde kalan yüzde 25’lik hisse İŞ-Doğan tarafından 200 milyon dolara satın alındı.

Ardından İş-Doğan ve POAŞ birleştirildi.

Aydın Doğan hemen sonrasında İş Bankası’nın hisselerini 616 milyon dolara aldı.

Daha sonra bu hisselerin bir kısmını Avusturya enerji şirketi OMV’ye 1 milyar 54 milyon dolara sattı.

OMV, Sermaye Piyasası Kurulu’ndan küçük hissedarlardan çağrı muafiyeti istedi.

SPK Başkanı Doğan Cansızlar, ne hikmetse, küçük yatırımcıyı korumamayı seçerek OMV’ye çağrı muafiyeti verdi.

POAŞ birleşmeden sonra, kurlardaki artışı bahane ederek Kurumlar Vvergisi ödemedi.

POAŞ 1999 yılında kaç lira vergi ödemiş?

39 trilyon...

2000’de?

23 trilyon...

2001’de

62 trilyon...

2002’de?

O lira...

2003’te?

0 lira...

2004’te?

0 lira...

2005’te?

0 lira...

Bunun adı nedir?

Hortumdur...

Kamusal yararı olan zincir paramparça edildi.

Başbakan eliyle, bürokrat eliyle, medya patronu olduğunu iddia eden ahlaksız işadamlarının elbirliğiyle bu ülkenin değerleri yağmalandı...

Yağmalanıyor...

Akşam

Arslan Bulut
Boğaz'daki kabileler çatışır mı?

İstanbul’daki Afrika Zirvesi’ne katılan Togolu bir diplomatın sorusu, Mahmut Çetin’in “Boğaz’daki Aşiret” kitabını hatırlattı.

Hürriyet’ten Zeynep Gürcanlı’nın haberine göre Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çırağan Sarayı’nda heyet üyelerine Boğaz’ı gösterip, “Burası Avrupa kıtası, karşı taraf ise Asya” dedi. Afrika zirvesine katılan delegelerin pek çoğu, İstanbul’un iki kıta üzerinde kurulduğunu bilmediğinden, bu açıklamaya çok şaşırdı. Togolu bir diplomat, “Ben bunu bir nehir sanıyordum” derken, bir başkası sorduğu soruyla, Türk heyetini şoke etti:

“Karşı kıyıdaki kabile ile buradaki iyi anlaşıyorlar mı? İki yaka çok yakın, aralarında çatışma, savaş falan çıkmıyor mu?”

***

Türk heyetinin şok olmasını ben anlayamadım. Togolu diplomat, farkında olmadan gerçeği söylemiş. Mahmut Çetin’in tespitlerine göre Boğaz kıyılarında yaşayanlar, “Konstantin’in Çocukları, Detrois’in Çocukları, Sotori’nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı” değil midir? Özellikle Türk solu, buradan çıkmış değil midir?

Kitapta “Ali Fuat Cebesoy’dan Nâzım Hikmet’e, Oktay Rifat’tan Refik Erduran’a, Rasih Nuri İleri’den Ali Ekrem Bolayır’a, Zeki Baştımar’dan Sabahattin Ali’ye, Numan Menemencioğlu’ndan Abidin Dino’ya uzanan ilginç akrabalık zinciri. Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan ’Boğaz’daki Aşiret’in, Batılılaşma tarihinde oynadığı roller” anlatılıyor.

***

Bunların arasına sonradan girenler, devletin “yarattığı” birkaç “milyoner” ile uyuşturucu zenginlerinden ibarettir.

Boğaz kıyılarını, Ege ve Akdeniz sahillerindeki otellerle birlikte düşünürseniz “uyuşturucu zenginleri” iddiamız ortada kalmaz!

10 yıldan fazla oldu. Polisle ilgili bir yazı dizisi hazırlıyordum. Makamında görüştüğüm bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı, “Özal döneminde yapılan turizm yatırımlarının hemen hemen tamamı kara parayla, yani uyuşturucu parasıyla yapılmıştır” demişti. O turizm yatırımlarını yapanlar nerede oturuyor dersiniz?

Ve çok partili düzene geçildiği andan itibaren siyasi partileri de Boğaz’daki aşiretler gütmüyor mu? Diyeceksiniz ki öyleyse aralarında niçin zaman zaman kavga ediyorlar? Ne kavgası, baksanıza birinin önü tıkandığında öbürü açıyor. Siz bakmayın Tayyip Bey’in Kasımpaşa çocuğu olmasına! AKP’yi kurarken ilk olarak TÜSİAD’ın desteğini almadı mı? Ara sıra kavga çıkıyorsa rantı paylaşamadıklarındandır.

Şimdi Boğaz’daki aşiret, Türkiye’yi yabancı sermayeye teslim ediyor. İslâmcı denilen ve yeni oluşturulan sermayeyle aralarında bir kavga çıkabilir. İnşallah öyle olur. Çünkü AKP aşiretinin devlet ihaleleriyle zengin ettiği kişilerin kara parayla işi yok. Her ne kadar düşüncelerinde millilikten eser kalmadıysa da yapısal olarak milli sermaye sayılırlar!

Sanık, mahkûmu affeder mi?

Hukuk tarihinde, aynı suçtan yargılanan iki kişiden birinin devlet başkanı, diğerinin siyasi yasaklı ve mahkûm duruma düştüğü tek örnek Türkiye’de yaşanmıştır. Ve sonuçta devlet başkanı konumundaki kişi, iddianameye göre “suç ortağı” olduğu kişiyi affetmiştir. Bu da hukuk tarihinde bir ilktir. Hukuk fakültelerindeki ceza hukuku hocaları, öğrencilerine bu garabeti hukuk diye anlatabilecek mi?

yeni çağ

'Bize bir şey olmaz' ama bunları bilelim!.
İbrahim Karagül
24 Haziran 2008 07:19
YeniŞafak

Bu yaz, sonbaharda ve önümüzdeki yılda Türkiye'de yaşanması muhtemel gelişmeler nelerdir, Türkiye'yi ne gibi tehlikeler beklemektedir şeklindeki sorulara, kamuoyunu yönlendiren “akil adamlar”ın ne tür cevaplar vereceklerini merak ediyorum.

Ama inanıyorum ki, bu soruların cevaplarını hiçbir zaman alamayacağız.

Bırakın gelecek yılı, birkaç hafta sonrasına ilişkin öngörüsü olan ve bunları paylaşanların sayısının ne kadar sınırlı olduğu ortada. Gündelik polemiklere, sonuçsuz tartışmalara kilitlenen Türkiye'nin içinde bulunduğu, tahmin edilenden daha derin krizin yönetilmesinde bütün çabaların cepheyi genişletmeye dönük olması endişe verici. Bir çoklarının kendi “özel hesaplar”ını yaşanan siyasi kriz üzerinden yürüttüğünü görmek ürkütücü. Böyle olunca da, krizin başkalaşıp bir çeşit kör döğüşü hali aldığını kabullenmek zorundayız. Umutsuzluğu artıran da bu. Bu kadar geniş bir cephede yürütülen çatışmanın nerelere ulaşabileceği konusunda yeterli endişe ve sorumluluk örneklerini pek fazla hissedemiyoruz. Kaygıların merkezine Türkiye'yi koyanların sayısı ne yazık ki giderek azalıyor.

Oysa Türkiye ile aynı dönemde dünyada İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük kriz geliyor ve küresel etkilerinin çok sarsıcı olabileceği söyleniyor. Türkiye'deki krizin küresel ekonomik ve dolayısıyla siyasi krizle bağlantısı bir tarafa, dünyadaki krizin tartışılma biçiminden öğreneceğimiz çok şey var. Türkiye'de hafife alınsa da, aklı başında herkes krizin yol açacağı yıkımları sıralarken çıkış için somut önerilerde de bulunuyor. Türkiye'de siyasi krizi tartışanlarınsa, bırakın önerileri bütün enerjilerini kavgayı daha da şiddetlendirmeye harcadıklarını görüyoruz. Bu çevrelerin Türkiye'nin önümüzdeki iki yılı için öngörüleri nelerdir sorusunu tekrar soralım. Alacağımız cevap bir hiçtir.

Benim endişemi artıran dünyadaki krizin vahameti ve bunun Türkiye'ye yansıması. “Bize bir şey olmaz” demek yerine olası gelişmelerle ilgili uyarıcı, tedbir alıcı önerilerin daha önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de herkesin içerideki kavgaya kilitlendiği bir dönemde dünyadaki krize ilişkin bilgi ve tartışmaları aktarmaya özellikle önem veriyorum. Bugün de aynısını yapacağım. Bu yaz ve sonbahar ile önümüzdeki yıl dünyanın karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve siyasi tehditlere ilişkin bir “uyarı”yı daha buraya alacağım. “2008 ve 2009'daki muhtemel ekonomik ve jeopolitik tehlikeler” içeren söz konusu “uyarı”da bakalım neler var:

ABD ve İsrail'in İran'a bir şeyler yapmaya hazırlanması. Bunun sebebi, sanıldığı gibi sadece Tahran'ın nükleer çalışması değil, İran'ın çok büyümesi, bölge ülkeleri ve İsrail için tehdit olması.

Küresel finans piyasasında sadece kredi krizinin devam etmesi. Ancak asıl sorun bu değil. Sorun; finans siteminin çöküyor olması.

Enflasyon bütün ülkelerde yükselecek. Bu yüzden Avrupa Merkez Bankaları ile Amerikan Merkez Bankası arasında çatışma var. Avrupa enflasyonla mücadele ederken ABD dünya finans piyasasının toptan çökeceğine odaklanıyor.

Enerji ve gıda fiyatlarının giderek yükselmesi önümüzdeki yılda çok büyük sorunlara neden olacak.
Neler olabilir?

Bu yaz finans piyasalarının yüzde 20 değer kaybı yaşaması muhtemel.

İsrail'in bu yaz İran'a saldıracağı yönünde ciddi anlamda beklenti var.

Avrupa ve ABD Merkez Bankaları arasındaki çatışma devam edecek. Bu da piyasalarda ciddi istikrarsızlıklara yol açabilecek.

Gıda sıkıntısı ve fiyatlar birçok ülkenin siyasi istikrarını sarsabilir. Arjantin, Çin, Mısır gibi birçok ülke bu soruna yönelik ciddi çalışmalar yapıyor. ABD'nin gıda ihracatının azalması Çin gibi büyük nüfusa sahip ülkelerdeki ihtiyacın artması büyük tehlike olarak görülüyor.

AB ekonomisinin zayıflamasının güçlü euroyu ayakta tutamayabileceği, euronun kredi kaybı yaşayabileceği söyleniyor. AB içinde Alman ekseni ile diğerleri arasında ciddi tartışmaların çıkabileceği öngörülüyor.

En önemli iddia ise, ekonomide en büyük çöküşün bu yaz yaşanabileceği, sonbahar ve kış aylarında bu dalganın devam edebileceği şeklinde.

Bazılarına göre, Avrupa Merkez Bankaları, ABD Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası, IMF ve diğer merkez finans çevreleri arasında bir iç çatışmanın yaşandığı ve bu durumun küresel finans krizinde çözüm umudunu azalttığı belirtiliyor.
Bunlar her ne kadar ekonomik öngörülerse de yol açtığı siyasi ve sosyal konular da bir o kadar tehditler içeriyor.

Türkiye iki türlü krizle karşı karşıya. Bizi korkutan bu. Biri kendi içindeki geleneksel, hastalıklı, sınıfsal bir ayırıma dayanan, ideolojik bir körlükle devam ettirilen, bölgesel dizayn planlarıyla ilişkili ve Türkiye'nin büyük kayıp yaşayacağı kriz. Diğeri ise, dünya genelindeki ekonomik bunalımın, yol açtığı siyasi ve sosyal sonuçların Türkiye'ye yansıması.

Hiç değilse, dünyanın endişe ettiği krizin Türkiye'ye yansımalarını iyi görüp insanlarımızı en az zararla kurtaracak önerilerde bulunabilmeliyiz. Bütün bunlar varken gülüp oynayacak değiliz…
İbrahimkaragul@gmail.com


Karşıt güçler medya düellolarının sonucunu mu bekliyor?
mehmet barlas
23 Haziran 2008
SabahAntik Çağ'ın savaşlarında karşı karşıya gelen ordular birbiriyle savaşmak yerine, içlerinden seçtikleri yiğitlerin düellosunun sonucuna göre galibi ve mağlubu belirlermiş...


Bizim siyasetimizde de buna benzer bir durum var sanki.
Medyanın yiğitleri, ilan edilmemiş bir soğuk savaşın sıcak cephesinde birbiriyle düellolar yapmakta.
Bu tabloyu dışarıdan bir "Ecnebi" olarak izlemek herhalde eğlenceli olsa gerek.
Bazıları demokrasi ve hukuk, bazıları devlet ve laiklik, bazıları sivillik, bazıları ise sadece çıkar adına birbirini yok etmeye azmetmiş yiğitlerin düellolarını, siyasi, bürokratik, askeri, demokratik, yerli ve yabancı güçler de izlemekte.
Truva Savaşları'nda buna örnek sahneyi, sinemada da izlemedik mi?
Güzel Helen'i Truva'ya kaçıran Paris, kent Teselya ordusu tarafından kuşatılınca, Helen'in kocası Menelaus ile düello yaparak savaşı önlemeyi planlar. Düello sırasında Menelaus Paris'i yenmek ve öldürmek üzereyken, Paris'in kardeşi Hector olaya müdahale eder ve Menelaus'u öldürür.
Sonuç, topyekun savaşın patlaması olur.

İlan edilmemiş savaş
Türk sosyo-politik yaşamının ilan edilmemiş savaşının ön çatışmalarını yapan medya yiğitlerinin, birbirini yok etmesi veya sonsuza kadar susturması pek mümkün değil.
Çünkü çağımızda adına "Demokrasi" denilen Güzel Helen için, yüzyılı aşkın süredir sıcak ve soğuk sayısız savaşlar yaşandı.
Osmanlı'nın son döneminde de, Cumhuriyet'in 20'nci yüzyılında da, gerginliklere, krizlere ve hatta darbelere tanık olundu.
Türkiye'yi bir "Ecnebi" konumunda izleyen gözlemciler için en ilgi çekici yanlardan biri, bu savaşların 21'inci yüzyıla da taşınmış olmasıdır.
Demokrasiyi laiklikle kaynaştıramayan, hukukun üstünlüğü ile üstünlerin hukukunu birbirine karıştıran, halk ile devleti ayrı saflarda gören, siyasi irade ile milli iradeyi farklı şeylermiş gibi gören bir pratiğin yarattığı krizlerin, kuşaktan kuşağa aktarılması herhalde şaşırtıcı bir durumdur.
En fenası hem tüm toplum, hem de medya dahil tüm meslekler bu krizlerin arasında kalmaktadır.
Şu anda bir Türk gazetesinde köşe yazan kişi için, bilgiye ulaşmak ve bunu okurlarına aktarmak, dünyadaki gelişmeleri okurundan önce öğrenip yorumlamak öncelikli uğraş konusu değildir.

Kovboylar gibiyiz
Hepimiz her sabah, "Acaba karşıt görüşü temsil eden köşelerde bana ve benim görüşüme saldırı var mı" diye gazeteleri açıyoruz. Köşe yazarları, kendi düşüncelerini açıklamak yerine, rakiplerinin görüşlerini ve kişiliklerini çürütmek için güne başlıyorlar.
Vurduğu kişi sayısınca tabancasının kabzasına çentik atan Vahşi Batı'nın kovboyları gibiyiz hepimiz.
Demokrasiye farklı açılardan bakan güç blokları ise, meydanda birbirini yıpratan medya yiğitlerini hem seyrediyor, hem de bu karşılıklı yıpratma sürecinden mutluluk duyuyorlar.
Geçenlerde bir Amerikalı diplomatla sohbet ediyorduk. Masadaki biz Türk gazetecilere beklenmedik bir soru yöneltti bu Amerikalı...
- Siz Türkler kendinizi nasıl tanımlarsınız, dedi.
Kimimiz tarihimizden, kimimiz coğrafyamızdan, kimimiz ulusal niteliklerimizden söz ettik.

Anayasa meselesi
Ben bu sorudan hem hoşlanmamıştım, hem de garipsemiştim.
- Siz Amerikalılar kendinizi nasıl tanımlarsınız, diye sordum ona.
Hiç düşünmeden şu cevabı verdi:
- Biz kendimizi Anayasamızla tanımlarız, dedi.
Ona bizim anayasalarımızın kanunlarımızdan daha fazla değiştiğini ve hala temel anayasal kavramlar üzerinde bir uzlaşmaya varılamadığını anlatmanın uzun süreceğini düşünerek sustum.
Örneğin son Anayasamızın 153'üncü maddesinde "Anayasa Mahkemesi'nin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz" hükmü vardır.
Anayasaya Anayasa Mahkemesi bile uymazken, 70 milyon Türk'ün "Biz kendimizi Anayasamızla tanımlarız" demesi ne kadar mümkündü ki?
Evet... Dilerim, medya yiğitlerinin düelloları sonunda arkada bekleyen güçler topyekun bir savaşa girişmez.

mbarlas@sabah.com.tr

ÜZMEZ'LE ORTAYA ÇIKAN İĞRENÇ DÜMEN

3 Kasım 2008 10:20
Adli Tıplar sistemin kara kutularından biri. Pekçok olay mahkeme aşamasında oradan aklanıyor. Üzmez olayı bir dümeni ortaya çıkardı. İş Kemal Alemdaroğlu'na uzanıyor.
Sistemin karakutusu

İnsanın okumaktan iğrendiği... Yazmaktan çekindiği... İğrenç bir rezalet patlak vermeseydi... Uludağ Üniversitesi’nce düzenlenen 18 Temmuz tarihli raporda, yaşamı paramparça edilen 14 yaşındaki B.Ç.’de bulunduğu tespit edilen ruhsal bulguların...

1 9 Eylül’deki muayenesinde ‘zail olduğunu’ ilan edilmeseydi...Uludağ Üniversitesi’nin tespitleri aksine, ilk duruşmanın başlamasının hemen iki gün sonrasında alelacele 14 yaşındaki çocuğun ruh ve beden sağlığının bozulmadığına oy birliği ile mütalaa verilmeseydi...

Gözler İstanbul Adli Tıp Kurumu’na böyle keskin bir şekilde dönmeyecekti.

* * *

Dün gazetelerden birinde...

14 yaşındaki B.Ç.’ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu yargılanan sanığı, üç günde hazırladığı raporla ‘özgürlüğüne’ kavuşturan Adli Tıp Kurumu’nun bir başka raporundan söz edilmekteydi...

Emniyet’te işkence ve cinsel tacize uğradığını ileri süren iki kadın hakkında 2002 ve 2003’te ‘fiziksel ve ruhsal travma var’ yönünde beş rapor veren Adli Tıp Kurumu, 2007’de aynı olay için verdiği aksi yöndeki raporuyla sanık polisleri kurtarmış.

Söz konusu Adli Tıp Genel Kurulu raporuna imza koyan üyelerden beşi, B.Ç. olayında da sanığı kurtaranlar arasındaymış.

Bir diğer gazete...

İstanbul Adli Tıp raporunu hazırlayanlardan birinin...

Malatya’da adam öldürmeye teşebbüsten yargılan bir sanığa farklı tarihlerde birbiriyle çelişen iki rapor verdiğinden söz etmekteydi... İlk raporda ‘akıl sağlığı yerinde’ denirken, aynı imza ikinci raporda bunun tersini savunmuş...

Üstelik haberde, aynı kişinin başka davalarda da bu tür çelişkili raporlar verdiği iddiası vardı.

* * *

Kestirmeden söylersek...

Son olaydaki gibi ‘baltayı taşa vurmasalar’ kimsenin pek de dikkat kesilmeyeceği Adli Tıp Kurumu, insan yaşamlarında ‘istediğini rezil, istediğini vezir’ eyleyecek kadar muktedir bir kurum.

İşkence görene ‘işkence görmedi’...

Akıl sağlığı yerinde olana ‘akıl sağlığı yerinde değil’...

Eli ayağı tutana ‘hacir altına alınmalı’...

Uyuşturucu kullanmayana ‘uyuşturucu içmiş’...

Ya da son olaydaki gibi cinsel taciz mağduruna ‘ruh sağlığı yerinde’ diye raporlar verdiklerini belirten şikáyetler hiç dinmiyor.

‘Bu nasıl oluyor’ diye kimse de projektörü buraya çevirmiyor.

Son skandal toplumu bu kadar rencide etmese, gene de dönüp bakan olmazdı...

Bu kuruma biraz yakından bakınca, bu kadar çok çarpıcı iddianın ortaya dökülmesi neden?

Çünkü kurum ‘sistemin kara kutusu’ gibi...

Bir karara göre yaşamlar kararırken, bir diğerine göre hayatlar kurtuluyor.

* * *

Aslında...

Adli Tıp Kurumu, mahkemelerin resmi bilirkişilik kurumu olarak yasa ile kurulmuş...

Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluş olarak hizmet vermekte...

Merkezi İstanbul’da.

Adli Tıp Kurumu başkanının adli tıp uzmanı olması gerekmekte ve adli tıp uzmanları arasından, Adalet Bakanı tarafından yapılan teklifle, Adalet Bakanı, Başbakan Yardımcısı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın imzaladığı dörtlü bir kararname ile atanmakta...

Merkeze bağlı olarak çalışan grup başkanlıkları ile şube müdürlükleri de değişik illerde hizmeti yürütmekte...

Merkezde hizmet, ihtisas daireleri ve ihtisas kurullarının çalışmaları ile yürütülmekte...

* * *

Türkiye’de ‘rejimin demokratikleştirilmesini’ isteyen gerçek bir irade olsa, ilk işlerinden biri de Adli Tıp Kurumu’nu ele almak olurdu...

Ama maalesef biz de ne böyle bir iktidar, ne de böyle bir muhalefet var.

Size bir örnek vereyim...

Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu yanında, bir de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne bağlı Adli Tıp Enstitüsü var...

Şimdi Ergenekon sanığı olan İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu, ‘işkence iddiaları aklanıyor’ iddiaları ayyuka çıkınca, bu kurumun raporlarını kamuoyuna açıklamasını yasaklamıştı da kimsenin umuru olmamıştı.

Demokratik bir muhalefet olsa, yer gök inlerdi.

Eski rektörün neden böyle bir karar aldığını kimse sormadı, belki o soruyu da Ergenekon davası süreci aydınlatacak...

* * *

Minnacık bir kız çocuğunun hayatını da paramparça eden bir rezalet...

Belki de ilk kez çoğunluğun gözlerini Adli Tıp Kurumu’na çevirmesine neden oluyor...

Çok geç ama gene de ‘sistemin karakutularından’ birinin gündeme gelmesi sevindirici...

Biraz merak edin de, geçmişteki alınan ve siyasi sanıkları, işkence mağdurlarını kapsayan kararları da bir kurcalayın...

Bakın nelere ve kimlere rastlayacaksınız...

Ne şaşırtıcı ‘gerçekler’ göreceksiniz.

MEHMET ALTAN-STAR

11 Aralık 2009 13:33
Atalay Erdoğan'dan Bilgi Sakladı
Tokat'taki hain pusuyla ilgili PKK'lıların yaptığı telsiz konuşmaları İçişleri Bakanı'nın Erdoğan'dan bile bilgi sakladığını gözler önüne serdi....

Habertürk Gazetesi’nin bugün sürmanşetten verdiği haberin ayrıntısından çok ama çok önemli bir gerçek ortaya çıktı. Beşir Atalay’ın Başbakan’dan bile gizlediği bilgi haberin satır arasından çıktı.

Tokat Reşadiye’de gerçekleşen ve 7 askerin şehit olduğu saldırıyla ilgili PKK’lıların kendi aralarında yaptığı görüşmeler, Habertürk’te sür manşetten verildi.

Başarılı bir gazetecilik örneği olan haberin ayrıntısında Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı (GES) tarafından 9 Aralık’ta saldırının PKK tarafından yapıldığı bilgisinin, Jandarma Genel Komutanlığı üzerinden İçişleri Bakanı’na iletildiği bilgisi yer alıyor.

Yani İçişleri Bakanı 9 Aralık Çarşamba sabahı bu bilgiden haberdardı. Bilgi kamuoyundan gizlendi. Türkiye günlerce saldırının hangi örgüt tarafından yapıldığını, saldırının nedenini, zamanlamasını tartıştı.

Türkiye bu boş tartışmaları yaşarken İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın saldırıyı PKK’nın yaptığını biliyor olması ve bunu kamuoyundan gizliyor olması oldukça ilginç.

Ancak daha ilginci, Atalay’ın bunu AK Parti kurmaylarından gizliyor oluşu. AK Parti’nin Genelbaşkan Yardımcıları ve Grupbaşkanvekilleri saldırıyla ilgili çok sayıda farklı demeç verdiler. Kurmaylar, saldırının PKK tarafından yapıldığını bilselerdi bu demeçleri vermezlerdi.

Aynı şekilde Başbakan Erdoğan da saldırıyla ilgili farklı değerlendirmeler yaptı. Cumhurbaşkanı Gül bile “istihbarata saldırıyı soracağım” açıklamasında bulundu.

Saldırıyı PKK’nın yaptığını kamuoyundan gizleyen İçişleri Bakanı Atalay’ın durumu Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a arzetmediği, AK Parti Kurmaylarına da iletmediğinin ortaya çıkmasının etkileri Başkent’te oldukça sert olacak gibi.

Habur’daki karşılama nedeniyle oldukça zor duruma düşen ve Açılım Sürecindeki yönetim hatalarıyla işleri çıkmaza sokan Beşir Atalay, anlaşılan ikinci bir eleştiri yağmuru almamak için bu bilgiyi saklı tuttu.

Atalay’a karşı parti içinde hem doğulu hem batılı milletvekillerinden, süreci yanlış yönetmesi nedeniyle güçlü tepki vardı. Bu tepki, artık Parti Kurmayları tarafından da paylaşılıyor. Ziller Beşir Atalay için çalıyor.

Kaynak: Turktime

18 Aralık 2009 13:23
ORDUDA 33 ER KAVGASI
ETÖ savcısı olaya el atınca komutanlar birbirini suçladı. Çarpıcı bilgiler var..

1993’te OHAL Bölge Komutanı olan Özgen’in ihmalle suçladığı dönemin Malatya Jandarma Komutanı Ercan “Tedbir aldım, asıl sorumlular Bingöl ve Elazığ’da” dedi

Bingöl-Elazığ yolunda 16 yıl önce şehit edilen 33 erle ilgili dosyanın Ergenekon kapsamında yeniden açılması tartışmaları da beraberinde getirdi. Olayın gerçekleştiği tarihte bölgeden sorumlu olan Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Necati Özgen, önceki gün katıldığı NTV’de yayınlanan Canlı Gaste programında, 33 erin Malatya İl Jandarma Alay Komutanlığı tarafından eskortsuz yola çıkarıldığını belirterek kendisini savundu.

İŞTE NTV'DEKİ O PROGRAM... İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

Necati Özgen, 33 erin gönderilmesinden sorumlu olan Malatya Jandarma İl Komutanılığı’nın araçlara eskort sağlamayarak birinci derecede kusurlu olduğunu söyledi. “Acemi eğitimlerini tamamlayan askerler dağıtım için toplanma yerlerinden otobüslere bindirilmiştir” diyen Özgen, o dönem bölgedeki toplanma merkezlerinin Diyarbakır ve Malatya’da bulunduğunu ifade etti. Özgen, “Askerleri Malatya’dan yollayanlar eskort aracı vermemişler. 150 kilometrelik iki, iki buçuk saatlik bir yoldan bahsediyoruz. Havadan takip deniliyor ama dediğim gibi imkanlar kısıtlı. O zamanlar koca Güneydoğu’da 5 Sikorsky ve 2 taarruz” dedi. Askerlerin sevkinde Malatya’da güvenlik boşluğu yaşandığını tekrarlayan Necati Özgen, “Bu yüzden o dönem askerî mahkemede ‘ihmal’den yargılanan subaylar olduğunu ancak beraat ettiklerini” söyledi.

‘Örgüt ateşkes yapmamıştı’
PKK’nın o dönemde ateşkes yapmadığını da savunan Özgen,“Hain saldırıya 300-500 arası terörist katıldı. O bölgede o zamanlar 10 bin terörist vardı. Atekeş de söz konusu değildi” dedi.

Şoförlerin de PKK işbirlikçisi olduğunu da ileri süren Özgen, “Dikkatimi çeken bir şey var. Şoförler yolda birkaç kez durup telefonla bir yerleri aramışlar. Demek ki şoförler işbirlikçi” diye konuştu.

Can Dündar’ın “Olayın JİTEM ile ilişkisi var mı” sorusu üzerine ise Özgen, “JİTEM dedikleri insanlar da subay. Bizim subaylarımız” diyerek, önemli bir ifşaatta da bulunmuş oldu.

Emekli Albay Ercan: Sorumlu Bingöl
Necati Özgen’in açıklamalarına yanıt dün Canlı Gaste’ye katılan dönemin Malatya İl Jandarma Alay Komutanı Yaşar Ercan’dan geldi. Ercan, sorumlu olduğu 50 kilometrelik alanda gerekli güvenlik tedbirlerini aldığını belirterek, “Olayın Bingöl il sınırlarında meydana geldi. Sorumluluk Bingöl’de” dedi.

Konuşmasına şehit 33 erin ailelerine başsağlığı dileyerek başlayan Yaşar Ercan, kendisini şöyle savundu: “Konvoy o gün 04.55’te yola çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı’nın direktiflerine göre biz de bir takım tedbirler aldık. Malatya’dan Elazığ’daki Kömürhan Köprüsü’ne kadarki 50 kilometrelik bir mesafe benim sorumluluk sahamdaydı. Bu mesafede iki (Çolaklı ve Kare) karakolumuz bulunmaktadır. Bu karakollardan beşer kişilik motorlu devriyeler yola çıkardık. Kritik yerlerde devriye yapacak beş kişilik birim ile yine beş kişiden oluşan ayrı bir gözetleme devriyesi görevlendirdik. Bu devriyeler güzergahta dolaşarak emniyeti sağlıyorlardı. Yola çıkarılan araçların plaka ve saatleriyle ilgili bilgileri de kriptolu bir mesajla Elazığ ve Bingöl’e geçtik.”

Can Dündar’ın, “Araçların içine neden silahlı asker bindirilmedi ve eşlik edecek eskort oluşturulmadı ” sorusu üzerine de emekli Albay Yaşar Ercan, şu yanıtı verdi: “Bizim sorumlu olduğumuz yolun bir kenarında devlet yanlısı İzol Aşireti, diyer yanında da Karakaya Barajı bulunuyordu. Yani alanımız güvenliydi. Benim bölgemde o güne kadar hiç terör hadisesi meydana gelmedi. Yola çıkardığımız araçlar bölgemden çıktıktan sonra, Elazığ’ı da geçip Bingöl sınırlarına girdiği sırada PKK’lılar tarafından önleri kesilip şehit edildi. ”
Emekli Orgeneral Necati Özgen’in “Malatya’dan eskortsuz gönderilmişler” sözünü ise “Komutanım yanlış bilgilendirilmiş olabilir. Biz, 1992 yılındaki Jandarma Genel Komutanlığı’nın talimatlarına göre tedbirlerimizi almıştık” dedi.

“O boşluğu PKK nasıl biliyordu”
33 er olayının ardından Ankara’dan Bingöl’e giden gazeteci heyetin içinde olan Murat Yetkin de önceki günkü programa telefonla bağlandı. Yetkin, o dönemde askerler tarafından verilen brifingde sorduğu sorunun cevabını alamadığını hatırlatarak sorusunu yeniden Necati Özgen’e sordu. Yetkin, kendisinin askerlerin bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe teslimi sırasında yaşanan boşlukta PKK’lıların askerleri kaçırdığını sorduğunu ancak bir cevap alamadığını söyledi. Yetkin’in “sorun mu vardı yoksa istihbarat eksikliğinden mi kaynaklanıyordu” diye sorusunu tekrarlayınca Özgen “Bakın, bu BTR 60’lar var ya. Belli bir yere geliyorlar. Tekrar geri dönüyorlar. Buradan kalkıp oraya gitmiyor. Yolun ortalama yerine geliyor. Tekrar kendi yollarına gidiyorlar. Teröristler bunu görüyorlar. Orada bir boşluk oluşuyor.”

Yetkin’in “Bize komutanın anlattığı PKK’nın bu darbeyi bir birliğin diğer birliğe teslimi sırasında doğan boşlukta olduğuydu” açıklamasını hatırlatınca Özgen “Boşluk buydu. Onlar seyretmişler. Yarım saat herhalde fark eder. Bütün bu yolun kontrolüne nasıl asker dizeceğiz. O kadar araç mı var elimizde. Her gün bu olaylar oluyor. Yarım saatten az değildir” dedi. Yetkin’in “Yarım dakikkalık işlerdir bunlar” demesi üzerine Özgen “Doğru orada sivil otobüsler, vatandaşlar da var. Onları ayırıyorlar. İfadeler göre söylüyorum. Bunlar asker. Bu askerleri alıp götürüyorlar” dedi.

Yetkin’in “Ben bir sivil olarak bu boşluğun doğal olarak nasılsa olur denilmesini algılayamıyorum” dedi.

Askerî yargı: Katliama sebebiyet verdiler
Bingöl’deki 33 erin şehit edilmesiyle ilgili askerî yargı sürecinde dile getirilen iddialar olayın ayrıntıları hakkında çok çarpıcı bilgileri ortaya koyuyor. Olayla ilgili açılan soruşturma sonucu 8. Kolordu Komutanlığı Askerî Mahkemesi olayda ihmali olduğu tespit edilen Elazığ İl Jandarma Komutanı Jandarma Albay Hüseyin Yılmaz ve Bingöl İl Jandarma Komutanı Jandarma Albay Özcan Yarat’ın bir buçuk yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verdi. Diğer sorumluların ise beraatine hükmetti. Ancak Askerî Yargıtay 4. Dairesi iki Albay hakkındaki hükümleri sübut yönünden bozup, diğerleri hakkındaki beraat kararlarını onadı. Bu gelişme üzerine Askerî Başsavcılık karara itiraz etti. Başsavcılığın itirazını görüşen Askerî Yargıtay Daireler Kurulu iki Albay hakkındaki hapis cezasını bozup, dosyanın tekrar Askerî Mahkemeye gönderilmesine karar verdi. Dokuz sayfalık karar metninde 33 er olayının meydana geliş şekli ve ihmaller tek tek sıralanmasına rağmen, sorumlular hakkında verilen “büyük zararlar veren emre itaatsizlik suçu” değiştirilerek, daha hafif bir suç olan “görevi ihmal suçundan” iki albayın tekrar yargılanmasını istendi. Ancak tekrar görülmeye başlanan davada 10 Şubat 1999 tarihinde sorumluların tamamının beraat etti ve dosya kapandı. Askerî Yargıtay Daireler Kurulu’nun vermiş olduğu dokuz sayfadan oluşan bozma karar metninde, bugüne kadar kamuoyuna yansımayan çok çarpıcı bilgiler yer alıyor. İşte o karar metninden önemli başlıklar:

“Teröristler dört gün önce biliniyordu”
Bingöl İl J.K.lığına gelen İsth.Raporlarında 1993 yılı yaz döneminden itibaren terör örgütü tarafından stratejik bir konumda olan Bingöl İli ve çevre illere bağlantıları bulunan karayollarında yoğun eylemler planlandığı, amaçlarının bu yolların üzerinde kontrolü ele geçirmek olduğu... imkanlarına göre eskort vererek ya da araçların içine silahlı personel de yerleştirmek suretiyle bunları gidecekleri yere sevk ettirmesi gerekirken ilave hiç bir tedbir almadığı, bu hususta kendisine bağlı ast birliklerine de herhangi bir emir vermediği, dolayısıyla da yolun teröristlerce kesilip büyük bir katliama sebebiyet verilmesine yol açıldığı kanaatine varılmıştır.

“Zırhlı araç isteğine olumsuz yanıt”
Diyarbakır J.Asayiş K.lığının 17.3.1993 tarihli mesaj emri ile yol emniyeti için “açık ve zırhlı koruması olmayan araç gönderilmemesi” emri üzerine, İl J. Komutanı Alb.Özcan YARAT tarafından Bingöl İl Güvenlik K.lığından zırhlı araç isteğinde ve yol emniyeti için önerilerde bulunulduğu, bu isteğe, İl Güvenlik K. lığı tarafından olumsuz yanıt verildiği,

“Telefon çalışmıyordu, telsizin aküsü bitmişti”
Kuruca J.Karakolunun büyük telsizinin aküsü bittiğinden kapalı tutulduğu, küçük el telsizi ile muhabere yapıldığı, tanık beyanlarına göre onun da şarjının bitmek üzere olduğu, başka bir irtibat vasıtası olmadığı gibi, jeneratörünün de bulunmadığı, bu nedenle Malatya’dan en son sevkedilen ve teröristler tarafından yolu kesilen iki araç ile ilgili haberleşmenin sağlıklı bir şekilde yapılamadığı, nitekim, Kuruca J.Krk.komutanı tanık Astsb.Kaya YILMAZ’ın ifadesine göre, saat 17.50 sırasında nöbetçi heyeti tarafından durdurulan iki araçta er sevki yapıldığını öğrenmelerine rağmen durumu il merkez jandarma bölüğüne bildiremedikleri...

Kaynak: Taraf

'ÜLKEYİ AMERİKAN BANKASI BİLE SOYDU'

26 Aralık 2009 09:52
Bütçe görüşmelerinde konuşan AK Parti Grup Başkanvekili Canikli,'Bir ABD bankası 1 milyar 63 milyon dolarlık döviz satın aldı. Bu itirazların 8,5 yıl önce yapılması gerekiyordu, geç kaldınız' dedi.
AK Parti Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, AK Parti iktidarları döneminde yapılan tüm bütçelerle başlangıçta öngörülenlerin gerçekleştiğini, oysa 1980'den 2002 yılına kadar yapılan tüm bütçelerde sapma olduğunu belirtti. Nurettin Canikli, 2010 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı görüşmelerinde AK Parti grubu adına yaptığı konuşmada, Merkez Bankasının, 2001'de serbest piyasada döviz 684 bin lira iken, 984 bin liradan yabancı bankalara döviz sattığını söyledi. Bir ABD bankasının 1 milyar 63 milyon dolarlık döviz satın aldığını belirten Canikli, muhalefetin laf atması üzerine, 'Bu itirazların 8,5 yıl önce yapılması gerekiyordu, geç kaldınız' dedi.

NEDEN 21'İNDE ALDILAR?

Nurettin Canikli, Merkez Bankasından döviz almak isteyen bankaların, döviz alacak Türk paralarının bulunmadığını ifade ederek, 'Merkez Bankası bekliyor. Bankalar, 19'unda, 20'sinde alamıyorlar, 21'inde alıyorlar. Neden? Çünkü, 21'inde ellerine TL geçecek. O gün Hazinenin borç geri ödemesi var. Bankalar, 21 Şubatta Hazineden vadesi dolan alacaklarını alıyorlar ve döviz alıyorlar. Bunu dünyanın hiç bir yerinde göremezsiniz. Bu, kahredici, yıkan tablodur' diye konuştu. Bu konuların mahkemeye intikal ettiğini dile getiren Canikli, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı ve 2007'de Yargıtay'ca onanan davanın iddianamesini okudu.
haber10

18 Şubat 2010
BAKAN YARGI REFORMU İÇİN DÜĞMEYE BASTI
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, HSYK'ya çok sert çıkarak reform yapacaklarını ifade etti.

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in 'Ergenekon terör örgütü üyeliği'nden tutuklanması ve 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk'in ifadeye çağrılmasının ardından yaşanan gelişmeler, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu (HSYK) yeniden tartışmaların odağına yerleştirdi.

Daha önce Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıları görevden almaya çalışan HSYK, bu kez Cihaner için devreye girdi. Kurul'un yüksek yargıdan gelen üyeleri, Adalet Bakanı'nın katılmadığı olağanüstü toplantıda oyçokluğuyla hukukçuları ayağa kaldıran bir karar aldı. Yapılan yazılı açıklamaya göre, Erzurum'daki Ergenekon soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Başsavcı Vekili Tarık Gür, savcılar Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal'ın yetkileri alındı. Başsavcı Sinan Kuş'la birlikte adı geçen ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulması kararlaştırıldı. Gün içinde Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu, Danıştay ve Yargıtay Başsavcılığı HSYK'ya destek veren açıklamalarla gündeme geldi. Başbakan Tayyip Erdoğan da hukukçu kurmaylarıyla bir araya gelip, kararı değerlendirdi. Akşam saatlerinde basının karşısına geçen Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yüksek yargı organlarının tavrına sert tepki gösterdi. HSYK'nın Anayasa ve CMK'yı hiçe sayarak, savcıları görevden almasını tam bir hukuksuzluk olarak değerlendiren Ergin, Kurul'un yargısal görevi bulunmadığını, buna rağmen 'açık bir yetki gasbı' yaptığını söyledi. Yargıtay'ın ihsas-ı reyde bulunduğunu, Danıştay'ın yanlışa katkı sağladığını, Yargıtay Başsavcısı'nın ise hiçbir yetkisi olmadığı soruşturmaya müdahale ettiğini kaydeden Ergin, "Yargı sistemini kaosa sürükleyecek bu girişimleri yargı bağımsızlığına büyük bir darbe olarak görüyoruz. Yargılama sürecine yapılan bu müdahaleden sonra bağımsızlık ve tarafsızlık bakımından yargı reformunun acilen hayata geçirilmesi zorunluluğu bir kez daha ortaya çıkmıştır." dedi.


Adalet Bakanı Ergin'in sert açıklaması, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başkanlığındaki toplantının ardından yapıldı. Erdoğan, yüksek yargının birbiri ardına aldığı kararların ve yaptığı açıklamaların ardından hukukçu kurmaylarıyla bir araya geldi. Toplantıya Başbakan yardımcıları Bülent Arınç ile Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ve AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ katıldı. Bakan Ergin, 3 saatlik toplantının ardından Müsteşar Ahmet Kahraman'ı yanına alarak basının karşısına çıktı.

Ergin, Yargıtay ve Danıştay başkanları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın peş peşe yaptığı açıklamaların ardından "üstlendikleri sorumluluk ve görevleri gereği mevcut gelişmeler karşısında daha fazla sessiz kalınamayacağını'' belirtti. Kamuoyunu bilgilendirmek için açıklama yapma zarureti doğduğunu kaydetti. Ergin'in açıklamaları özetle şöyle:

HSYK, idarî bir kuruldur, yargısal denetim yapamaz

HSYK, yargısal görevleri olmayan idarî bir kuruldur. Hakim veya savcı, hakim veya mahkeme kararlarına karşı kanun yollarına başvurma hakkı cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık veya katılana aittir. Bunlardan herhangi birinin müracaatı olmaksızın, süreçte yargısal denetimi yapmakla görevli mercilerin bile bu denetimi yapması mümkün değil iken idarî bir kurul olan HSYK'nın bu denetimi yapmaya kalkışması çok açık bir yetki gasbıdır. Anayasa ve yasalara tamamen aykırı bir hukuksuzluktur.

Bağımsız yargının işleyişine engel olundu

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında yapılan arama, gözaltına alma ve tutuklama kararları üzerine yasada bu konuda hiçbir yetkisi ve görevi olmayan HSYK, aldığı kararla yürütülmekte olan soruşturmaya müdahale etmiş, doğrudan taraf olmuş, yetkisini aşmış, bağımsız yargının işleyişine engel olmuş, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve sonuçlandırılmasını tehlikeye sokmuştur.

Savcı ve hâkimlere gözdağı

Bu ve benzeri girişimleri Adalet Bakanlığı olarak yargı bağımsızlığına büyük bir darbe olarak görüyoruz. Yargının bağımsız ve tarafsız şekilde görevini yapması engellenmiş, bu sürece dahil olanlar görevlerinden alınmak suretiyle diğer görevlilere açıkça gözdağı verilmiştir.

Anayasa'nın 138. maddesi ihlal edildi

HSYK tarafından alınan karar ve yapılan açıklamalarla Anayasa'nın 138. maddesindeki "Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.'' hükmü ihlal edilmiştir.

Soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcılıkları ve tedbir kararlarını veren mahkemeler yüksek mahkemelerin ve HSYK'nın ağır baskısı altına alınmıştır. Bu şartlar altında bağımsız ve tarafsız bir yargılama yapmak son derece zorlaşmıştır.

Şemdinli kararı AB raporlarına girdi

HSYK'nın Şemdinli olaylarına ilişkin soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı hakkında verdiği meslekten çıkarma kararı, Avrupa Birliği'nin Türkiye hakkında düzenlediği ilerleme raporlarında "yargıya ağır baskı'' olarak nitelendirilmiştir. Yine Avrupa Birliği adına düzenlenen 'Türk Yargısının İşleyişine İlişkin İstişari Ziyaret' raporlarının sonuncusunda yargıya yönelik 'iç tehdit' olarak değerlendirildi.

Gerçekten tarih de bu kararı bu boyutuyla ayrı değerlendirecektir. Van savcısı ile ilgili karar nasıl bugün Türkiye'nin önüne getiriliyorsa, bu karar da hukuk ihlali olarak, yargı bağımsızlığının ihlali olarak çokça önümüze çıkacak konulardan birisi haline gelmiştir. Yaz dönemi kararnamesinde de belli girişimler olmuştu; o zaman da devam etmekte olan soruşturmaların hakim ve savcılarını hizaya getirmek için girişilecek bu tür girişimlerin Türk yargısına yapılacak en büyük haksızlık ve müdahale olacağını ifade etmiştik.

Yargı sistemi kaosa sürükleniyor

HSYK, soruşturmanın tamamlanmasını beklemeksizin ve varsa hukuk ihlallerini araştırma gereği duymaksızın ve hangi somut verilere ve dosyalara dayanarak böyle bir karar aldığını da açıklamaksızın yetki gaspı yapmak suretiyle sürece çok vahim bir müdahalede bulunmuş, yargı sistemini kaosa sürükleyecek bir tutum takınmıştır. Yetkileri değiştirilen cumhuriyet savcılarının hakim tarafından verilen kararları yerine getirdikleri göz ardı edilmiştir. Savcıların yaptıkları, işlemlerin yetki ve görevleri kapsamında kaldığı mahkeme tarafından da kabul görmüştür. Bu durumda cumhuriyet savcılarına atfedilen suçun ne olduğu ve bunu ne şekilde işlediklerinin de yine kamuoyu ile paylaşılması gerekmektedir.

Başsavcılığın hiçbir yetkisi yok

Bu bağlamda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yapılan basın açıklamasında 'Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca Habur, Erzincan ve Erzurum adli yargı çevrelerinde yargıyı yıpratan, yargıya olan güveni sarsan adli tahkikatlar incelemeye alınmıştır...' şeklinde değerlendirmelere yer verilerek, bu konuya ilişkin hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı halde doğrudan bu makamca da HSYK gibi soruşturmaya müdahale etme girişiminde bulunulmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ve HSYK'nın açıklamaları ve bu konuda aldığı kararlar TCK'nın 288. maddesindeki 'Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi .... cezalandırılır' hükmü uyarınca adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs girişimidir.

Yargıtay ihsas-ı reyde bulundu

Hiçbir yargısal görevi bulunmayan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun bu konuyu görüşmek üzere toplanarak, HSYK'nın yaptığının doğru olduğuna dair karar alması da yasal dayanaktan yoksundur, ihsas-ı rey niteliğindedir, yargılama faaliyetine müdahale anlamını taşımaktadır. Danıştay Başkanı'nın görev alanıyla ilgili olmayan bu konuyla ilgili yaptığı açıklama da bu yanlışlara katkı vermek anlamına gelmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın devam eden yargısal bir faaliyetten dolayı siyaset kurumunu sorumlu tutmak anlamına gelen açıklamasının da kabul edilmesi mümkün değildir.
aktifhaber

Serdar Akinan
Çekin elinizi çocuklardan

Ülke yangın yerine dönmüş... Aklımıza gelecek hemen her konuda ayrışmış, kamplaşmış halde gırtlak gırtlağayız...

Milletin temsicileri üzerinden Meclis'e bakarak bir hal okuması yapılabilir.

Hiçbir konuda uzlaşma olmaması gerçekten son derece tedirgin edici.
Fakat çok başka bir konuda, toplum olarak bir uzlaşı zemini bulmamız gerekiyor.

Bakın son günlerde ardı ardına skandallar patlamaya başladı.

İlki (ne de sonuncusu) Siirt'te meydana gelen olay... Üzerine tek kelime bile yazmak istemiyorum... Mide bulandırıcı olan yaşananların yaygınlığı ve bu konuda bilebildiklerimizin ne kadar sınırılı olduğu.

Aşık olan çocukların, dershaneden atılması meselesine ne demeli?
Bu meselede bir kesimin susukunluğunu ne yapacağız?

Bakın size çok daha vahim bir şeyden bahsedeyim... Geçenlerde programa girerken çok yorgundum ve bir tıp doktoru arkadaşımı aradım, 'Yahu, programda konsantre olmam için ne alsam? Bu enerji içecekleri zararlı mı?' dedim.

O da gülerek, 'Kahve iç...'dedi...

Fakat sonra laf lafı açınca üniversite sınavına hazırlanan çocuklara konsantrasyon için verilen ilaçlardan bahsetti....

Bazı meslektaşlarının, kırmızı reçete ile satılan amphetamine içeren, son derece sert ilaçları ÖSS'ye hazırlanan çocuklara verdiklerini söyledi.
'Yok artık daha neler?' diye tepki gösterince de, 'Yahu sen ne diyorsun...İlkokul çağındaki hiperaktif çocuklara bile ailelerinin şikayeti üzerine bu ilaçlar yazılıyor' dedi.

Durup genel bir resme bakalım.

Hemen hiçbir konuda uzlaşamıyoruz. Ekonomi, siyaset, kültür, spor, sanat...

Bari çocuklar üzerinde anlaşalım.

Yakalarını rahat bırakalım. Topluca tecavüz edilen, dövülen, haplanan, horlanan bir kuşak...
Ne olur bir an için durup düşünelim.

http://www.aksam.com.tr/2010/04/24/yazar/17178/serdar_akinan/cekin_elinizi_cocuklardan.html

Üzerine gitmek!..
Salih Selçuk

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Siirt'teki dört kız çocuğuna yönelik toplu tecavüz olayının "Sonuna kadar üzerine gideceğiz" demiş. Kendisini saygıyla selamlıyoruz...
"Yandaş" basın, Siirt'i önce görmedi nedense!..
Ama sonuna kadar üzerine gidilecek başka bir konu daha var...
Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'de kurulduğu tarihten, 2002 seçimlerine kadar yaptığı borç 221 milyar Dolar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 2002 seçimlerinden, 2009 yılı sonuna kadar yaptığı borç 514 milyar Dolar.
7 yıllık dönemde, bunca borçlanıldığına göre, Türkiye'nin baştan ayağa yeniden inşa edilmiş olması, milli varlıkların katlanarak artmış olması falan lazım değil mi?!..
Hiç öyle görünmüyor. Tam tersine... Özelleştirmelerin neoliberal "ruhuna" bile aykırı olarak ülkenin en karlı kamu malları/işletmeleri yok fiatına satılmış...
Şimdi şöyle bir muamma var:
Bu paralarla ne yapıldı, nereye gitti?!..
En kaba hesapla, yarım trilyon Dolar!.. (aslında özelleştirmelerin değerini falan da sayınca, söz konusu para, en az üç tane çeğrek trilyona kadar çıkabilir!..)
O paralar, hani "işsiz" diye kestrip attığınız insanlar var ya, hani Siirt'te adını bile bilmediğiniz o kız çocukları... Onların marketten ciklet bile alınca ödedikleri katma değer vergisi üzerinden toplanıp borçların alacaklılarına ödeniyor...
Ve bu ülkenin insanları, borçlu doğuyor...
Dünyanın en pahalı benzini ve eti, Türkiye'de satılıyor...
Türk basını böyle ufak işlerle uğraşmadığından pek konuşulmuyor olsa da durum böyle...
Türkiye'nin önümüzdeki dönemde hakkıyla dünyadaki birkaç önemli ülkeden biri olabilmesi için, Türkiye'nin ikinci sınıf bir ülke kalmasından sorumlu 60 yıllık kravatlı "Müslüman" muhafazakar kleptokrat anlayışla kararlı bir şekilde hesaplaşılması gerekiyor...
Şimdi bu dönem başladı, göstergeler de o yönde...
Bu çevre, varlığını, afra rafrasını, o eksi yarım trilyon Dolara borçlu!..
Sanal paranın sanal ahalisi...
Aynı ölçüde hoş ve de boşlar!..
O yüzmilyarlarca Doların nerelere harcandığının son kuruşuna kadar takipçisi olacak birileri çıkacaktır...
Devir/konjonktür artık böyle olacak. Buna hazır olmalılar!..
Şimdi en komik olan, verilecek bu hesaptan kaçma çabası!.. Bu düzeni aynen sürdürebilmek ve "kalıcı" olabilmek için "sürdürülebilir" bir tek adam "kadayıflı demokraaasisi" kurma çabası var!..
Herşey öyle değişip dönüşmeli ve kontol altında/yandaş/mandaş olmalı ki, kimsenin aklına böyle "zararlı" sorular sormak gelmesin!.. Onun yerine herkes, Türkiye'nin önce tek Başkanı, sonra tek amatör Padişahı, ardından da tek minyatür Tanrısı'na tapsın!.. Onun bir dediğini iki etmesin, asla eleştirel imada bile bulunmasın, onu üzmesin!.. (Böyle bir "demokraaasi" anlayışına sahip büyük bir yalakalar tarlası sahiden de var!.. E lale devri tabii!..)
Tamam da 7 yılda yarım trilyon borç sayesinde dönebilen bu "sanal refah" düzenini (yani "Yandaş arpalama düzeni"ni) bundan sonra aynen sürdürmek mümkün olabilecek mi?
"Müslümanların" artan ihalevi/iş "ihtiyaçları" göz önünde bulundurulduğunda, 7 yıldan daha kısa bir sürede en az bir çeğrek trilyon Dolara daha "ihtiyaç" duyulabilir!..
O parayı kim, nereden bulacak?!..
Zor yani zor!..

http://konstantiniye.blogspot.com/

Tüm Kimlik Bilgilerimiz Çetelerin Eline Geçmiş
27 Temmuz 2010

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, operasyonun 7 ilde yapıldığı belirtildi
Türkiye'deki 70 milyon kişinin kimlik, adres ve telefon bilgilerini yasadışı yollardan temin ederek hukuk bürolarına satan suç örgütü üyesi 3'ü kadın 15 kişi yakalandı.

Çökertilen şebekenin şu ana kadar 3 milyon lira haksız kazanç sağladıkları belirlendi. Bilişim Suçları ve Sistemleri Şube Müdürlüğü, ''Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, bilişim sistemine izinsiz girmek, bilişim sistemini engellemek, bozmak, yok etmek, sisteme veri yerleştirmek, var olan verileri başka bir yere göndermek, kişisel bilgileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek, depolamak ve bir başkasına vermek'' olayları ile ilgili olarak soruşturma başlattı.

Soruşturmada, E.K. isimli bir kişinin liderliğinde kurulan suç örgütünün resmi ve yarı resmi kurumların alt yapılarında bulunan kimlik bilgisi, telefon ve adres bilgilerini bu kurumların sistemlerine hukuka aykırı olarak erişerek ele geçirdikleri tespit edildi.

Suç örgütünün, ele geçirdikleri bilgiler ile yaklaşık 70 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına ait kimlik, adres ve sabit telefon bilgilerinin bulunduğu bir data bankası hazırladığı ve bu data bankalarında sorgu yapabilmek için ''adres programı'' ve ''telefon sorgu'' adı verilen programları yazdıkları ve bunları bazı hukuk bürolarına para karşılığı sattıkları belirlendi. Örgütün, daha sonra da programı satın alan hukuk bürolarına belirli bir ücret karşılığında sorgu yetkisi ve programlarla ilgili teknik destek sağladıkları belirtildi. Bilişim Suçları ve Sistemleri Şube Müdürlüğü ekiplerinin yaklaşık 8 ay süren fiziki takip ile teknik ekipmanları da kullanıldığı çalışmalar sonucunda, suç örgütüne yönelik, İstanbul, Mersin, Antalya, Muğla ve Kayseri'de eş zamanlı operasyon düzenlendi.

Operasyonda, suç örgütünün lideri olduğu belirtilen E.K. ile 3'ü kadın 15 kişi gözaltınaalındı. Şüphelilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramada, 16 adet harddisk, 11 adet diz üstü bilgisayar, 16 telefon telefon, 20 adet flash bellek, 82 adet CD ve DVD, 15 adet hukuk bürolarına satışı yapılan ''adres programı'' ve ''telefon sorgu programı'' isimli programlara ait satış sözleşmelerinin bulunduğu klasörler ile üzerlerinde çeşitli kişilere ait kimlik, adres ve telefon bilgileri bulunan çok miktarda doküman ele geçirildi. Suç örgütünün, elde ettiği bilgiler ile yaptığı programı satarak yaklaşık 3milyon Türk Lirası haksız kazanç sağladığının tespit edildiği kaydedildi. Gözaltına alınan zanlılar adliyeye sevk edildi. haktifhaber

CUMHURİYET GAZETESİ O KİTABIN "CEMMAT"LE İLGİLİ KISMININ ÖZETİNİ YAYINLADI

Cemaatin insanları dostlarım: Gizli faaliyetlerini açıklayacağım güçlerin ellerinde ne kadar büyük olanaklar olduğunu ve hangi yöntemleri kullandıklarını az çok bilenlerden birisiyim. Bu insanların hasmı, düşmanı değilim; çoğu eski dostlarım, son dönemde tanık olduğum ve yasadışı olduğunu düşündüğüm davranışları hariç inançlarını ve dünya görüşlerini paylaşıyorum.

Işık evlerinde 6 ay kaldım, Fethullah Hoca’yla karşılaştım: Polis Enstitüsü’nde okurken akşam namazını Maltepe Camii’nde kılardım. Bir gün cami çıkışında sohbet ettiğim mühendislik öğrencisi bir arkadaşın anlatımlarından etkilendim. Zülfikar adlı arkadaşımdan bu şahsın Nurcu olduğunu öğrendim. Daha sonra adının Halit olduğunu öğrendiğim bu yeni arkadaşım bizi öğrencilerin birlikte kaldığı evine götürdü. Evde hepsi Nurcu olan 5-6 öğrenci kalıyordu. Işık evleri denen o evlerden birinde tahminen 5-6 ay kadar kaldım. Bu evde kalırken Fethullah Gülen Hoca’yla benzeri başka bir evde karşılaştım.

Fethullah Hoca’ya ‘Doğru bildiğiniz yolda devam edin’ dedim: 6 yıl çocuklarımı Samanyolu Koleji’nde okuttum ve ikisi de oradan mezun oldu. 28 Şubat sonrasında hakkında davalar açıldığı o baskı dönemlerinde bir arkadaşım aracılığıyla Fethullah Gülen Hoca’yla onun talebi üzerine kısa süreli olarak görüştüm. Bu görüşmede özetle ona “Siz doğru bildiğiniz yolda okullar açarak bu ülkeye ve insanlarımıza hizmet ediyorsunuz. Gerisini önemsemeyin, doğru sonunda galip gelecektir” dedim.

Belgelere dayalı örgüt yapısı: Ben şu andaki örgütün nasıl yapılandığını, idare edildiğini bir nebze olsun göstermek istiyorum. Maalesef bu konuda çok fazla belge yok ama yine de bulunan belgeler mevcut durumu bir oranda anlamamızı sağlıyor.

Emniyet’in imamı Ömer: Bu belgeler ve dışarıdan aldığım bilgilere göre (Emniyet teşkilatında) her birimdeki temsilciler kanalı ile herkes Ömer kod adlı (Osman Hilmi Özdil) kişinin denetiminde çalışmaktadır. Amirler mezuniyet dönemlerine göre dönem dönem örgütlenmiştir. Herkes gördüğü, bildiği her konuyu temsilcilere aktarmakta, onlar da silsile ile Ömer’e ulaştırmaktadır. Aynı şekilde istenen her husus da Ömer’den talimat olarak teşkilatın en alt birimlerine kadar ulaştırılmaktadır.

Emniyetteki cemaat örgütlenmesi: Her kritik birimde cemaatin irtibatı ve sorumlusu yer almış, özellikle İstihbarat, KOM (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadale) ve diğer birimlerin bilgi işlem birimleri büyük oranda cemaat taraftarlarından oluşmuştur. Emniyete ait tüm arşiv ve bilgiler cemaatin arşivine taşınmış, mevcutlar da istendiği an cemaatin isteklerine uygun olarak kullanılmaktadır. Emniyetin İstihbarat ve KOM birimlerinde teknik ve amir kadrosu büyük oranda cemaatin elemanı konumunda veya bilerek cemaatten gelen talimatlara uymaktadır.

Cemaat tüm kurumlarda örgütlü: Aslında bu örgütlülük yalnızca Emniyet içinde mevcut değildir, cemaat hemen hemen tüm kurumlarda az veya çok örgütlü haldedir. Öğrendiğim kadarıyla MİT, ordu, yargı ve milletvekilleri içinde imam konumunda kişiler bulunmaktadır.

Cemaat soruşturmaları engelleniyor: Cemaat hakkında herhangi bir ihbar geldiğinde, daha araştırmaya başlanmadan o birimdeki cemaat mensuplarınca haber verilip tedbir alınmaktadır. Yakın zamanda birkaç defa MİT ve Emniyet’e cemaatin faaliyetleri, hatta en üstteki imam Ömer kod adlı kişi hakkında bilgi gitmiş, MİT araştırmaya başladığı an haberdar olunmuş ve gerekli tedbirler alınmıştır.

Kurumlarda istişare komitesi: Her hafta toplanılarak o kurum/birimdeki genel durumlar değerlendirilir ve yukarıya arz edilecek konular çıkarılır. Alt birim imamları kendi aralarında toplanırlar. En yukarıda o kurum için istişare heyeti denebilecek üst sorumlulardan oluşan komitevari bir birim olup onun üstünde o kurumun imamı bulunur.

Kurum imamlarının işbirliği: Daha üstte kurum imamları bir araya gelip ülke genelindeki işleri ve kurumlar arası çalışmaları değerlendirirler. Bir kurumun yapacağı işlere diğerlerinin desteği, oralardaki bilgiler istenir.

Her şeyin başı Fethullah Hoca: Bununla birlikte her kurum imamı ayrıca doğrudan yurtdışında bulunan Fethullah Hoca’ya bilgi verip ondan talimat alır, yani olup biten her şey hocanın bilgi ve kontrolünde gerçekleşir, dolayısıyla meydana gelen olaylar asla sıradan bir cemaat mensubunun kendi kafasına göre yaptığı şeyler değildir.

Hükümet içinde hükümet gibi: Devleti idare eden bakanlık ve genel müdürlüklere, hatta hükümete alternatif bir yapı kurularak tüm kurumlar yönetilmektedir. Her şey olmasa da hayati konular, önemli tayin ve atamalar, önemli operasyonlar bu yapı tarafından planlanıp uygulanmaktadır.

Cemaatin kurguladığı komplolar: Operasyonlara karar verip devletin sistemlerini kendi amaçları doğrultusunda çalıştırmakta, aynı anda kendi taraftarları ve kendilerinin denetiminde olan basın yayın organları ve internet siteleri vasıtasıyla linç kampanyaları yapılmakta, doğru yanlış her türlü bilgi çarpıtılarak servis edilmekte, kamuoyu yanlı ve yanlış bilgilerle yanlış kanaat sahibi olmaktadır.

Her türlü yöntem uygulanıyor: Hukuka uygun veya farklı yöntemle elde edilen bilgiler ve her türlü yöntem kullanılarak hedef seçilen kişiler linç edilmek istenmektedir. Zaman zaman bu bilgiler tahrif edilerek ekleme ve çıkarmalar yapılarak kullanıldığı gibi çoğunlukla da her yerde bulunan gizli elemanları özellikle ordu içerisindeki faaliyet ve çalışmaları rapor etmektedir.??Daha sonra bu haberleri belgelemek için delil bulmaya çalışılmakta, bulunan veya yaratılan belge, evrak ve materyaller aranan mahallere konarak aramada ele geçti işlemi yapılmaktadır.

Ülke cehenneme dönüşür: Bu devletin polisi, askeri, medyası oluşturulmak istenen bu sistem içerisinde çalıştırılamaz, bugün yapıldığı gibi cemaatin hedefleri uğruna hukuksuzluklar, komplo, şantaj ve iftira yöntemleri ile çalıştırılırsa da gelecekte bu ülke herkes için adeta bir cehenneme dönüşür.

Sistem kaosa sürükleniyor: Bu anlayış ve yöntem her gün artarak devam edecek. Kısa süre sonra ticari şirket, ortaklık, ihale vs. işlere de bu anlayış ve yöntemlerle yaklaşılmaya başlandığında ülkede her şey çok daha kötüye gidecektir. Devletin polisinin, istihbaratının ve diğer kurumlarının imkânları cemaatin talimatı ile istenmeyen, beğenilmeyen, rakip şirket aleyhine kullanılırsa (ki çok yakında bu olacaktır, belki de halihazırda uygulamaya konmuştur) bunu tespit etmek o kadar kolay da olmayacağından tüm sistem bir kaosa doğru sürüklenecektir. Bu yöne doğru gidildiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Cemaat devleti teslim aldı: Bu ülke çok badireler atlattı, bu olayların benzerlerini çok yaşadık, bir şey olmaz diyenlere yanıtım, daha önce bu türden tehlikelerin atlatılmasının mevcut sorunların da kolayca atlatılacağı anlamına gelmediği olacaktır. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten içe çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaatin imamı devlet yetkilerini gasp etti. Bu nasıl bir devlet geleneğidir?

Tüm işleri cemaat yapıyor: Aslında herkes biliyor ama kimse dillendiremiyor. Ben bu kitapla birlikte açıkça ifade ediyorum ki tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu artık herkes bilsin. Son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. “Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı” numarasını artık kimse yutmasın, bu işler Emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor.

Cemaate hizmet ediyorlar: Bu işlere karşı koyması gerekenler, sızdırılan bilgileri kullananlar da bilsinler ki bu yöntemle cemaate hizmet ediyorlar. Bazı internet siteleri, basın ve medya hizmeti değil, cemaatin propagandasını yapıyorlar. Cemaatin plan ve programına uymayıp görevini yapan hâkim, savcı ve diğer görevlilere yönelik saldırılar cemaatin talimatı ve planı gereği yürütülüyor.

Emniyet’i cemaat sarmış: Büyük illerin emniyet müdürleri ve valileri bilsinler ki emirlerindeki polisin bir kısmı kendilerini değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyor, hatta etrafları cemaat mensubu müdür ve amirlerce sarılmış durumdadır. Gerçeği göremiyorlar. Bu durumun farkındalar ve kısmen biliyorlar ama bilmiyor gibi davranıyorlar. Bazı operasyonları kendileri değil, cemaat yanlısı polislerle cemaat yanlısı savcılar cemaat imamlarının talimatı ile yürütüyorlar, bunu artık biliyoruz.

Cemaatin propaganda araçları: Bugün bilinen gazete, televizyon ve dergiler haricinde Aktifhaber, Derindüşünce, Roothaber, Habertime, Habervaktim, Sonsayfa, recepa.blogspot gibi onlarca internet sitesi cemaat mensuplarınca kurulmuştur. Sanki birbirinden ayrı kaynaklarmış gibi gözüken şeyler aslında tek bir kaynaktan yönlendirilmekte, hatta zamanla resmi bilgiye dönüşmektedir
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi

Bu konuda detaylar için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=4335#4335

"Tarımını koruyamayan ülkeler, başka ülkelerin denetimi altına gireceklerdir."
12 Ocak 2011

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Türkiye'nin tarımsal üretim ve hayvancılıkta; yanlış politikaların yanı sıra süs gibi duran üretici örgütlerinden dolayı 'ithalat cenneti' olduğunu söyledi.

Türkiye'de tarımsal öğretimin başlamasının 165. yılı, Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi ve TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından düzenlenen törenle kutlandı. Uludağ Üniversitesi Rektörlük A Salonu'nda yapılan törene çok sayıda öğretim üyesi, üretici temsilcileri katıldı.

Tarımın en eski uğraş alanlarından biri olduğunu belirten Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cengiz Elmacı, Türkiye'de bu alanda yapılan eğitim öğretimin 10 Ocak 1846 yılında İstanbul Yeşilköy Ayamama çiftliğinde kurulan Mektebi Zirai Aliye'sinde (Ziraat Yüksek Okulu) başladığını söyledi. 1933 yılında ise Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulduğunu anlatan Elmacı, bu güne kadar 26 ziraat fakültesinin eğitim - öğretim yaptığını söyledi.

165 yılını dolduran tarım öğretiminin, araştırma ve yayım hizmetleriyle ülke tarımına önemli katkılar sağladığını belirten Cengiz Elmacı, "Ancak, günümüzde halen tarımsal üretimin oldukça önemli sorunları bulunuyor. 2010 yılına damgasını vuran en önemli konu kuşkusuz kırmızı et fiyatındaki artışlar ve hayvancılıkta başlayan ithalat süreci. Böylece ilk kez kurban bayramında ithal kurbanlık getirilerek, hayvancılık sektörü neredeyse dışa bağımlı hale gelmiştir." dedi.

Bu durumun özellikle yerli besicileri sıkıntıya düşürdüğünü anlatan Elmacı, şunları söyledi: "Kırmızı et fiyatlarındaki bu durumun gerçek ve temel nedeni Türkiye'de koyun, keçi ve sığır sayısının hızla azalmasına bağlı üretim düşüklüğü. Eğer hayvan varlığındaki bu erozyon önlenemez ise sorunun artarak devam edeceği kaçınılmaz."

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy, tarımın düştüğü durumu rakamlarla ele aldı. 2011 yılı bütçesinden tarıma yapılacak desteklerin faize ödenecek miktarın 8'de biri oldu


En son admin tarafından Pts Ağu 25, 2008 11:46 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 833
Konum: Belarus

MesajTarih: Pts Ağu 25, 2008 12:22 am    Mesaj konusu: Organize Köstebeg Ortaya ÇIktI Alıntıyla Cevap Gönder

Yoksa hepimiz Haliç’te yaşayan Simonlara mı dönüşüyoruz?
Cüneyt ÜLSEVER
culsever@hurriyet.com.tr

BENCE önceleri “Türkiye’nin devlet yapısını” deşifre eden iki milat vardı:

1) Susurluk Kazası, 2) Ergenekon Davası. Artık bunlara bir üçüncüsü eklendi:

Hanefi Avcı’nın kitabı “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet-Bugün Cemaat” (Angora Yayınları-2010)
Kim “yok etmek” için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Avcı’nın kitabı ile cin bir kez daha şişeden çıkmıştır, akıl ve vicdanları ikna edecek sonuçlara ulaşmadan cin tekrar şişeye dönmeyecektir.
* * *
Hanefi Avcı “Haliç’te Yaşayan Simonlar”ı deşifre etme çabasına giriştiğinde ne kadar farkında idi bilinmez ama ister istemez medyadaki Simonları da ifşa ediyor.
Türk medyasında; kitabı okumadan tahrifat yapan, yalan söyleyen, okuru aldatmaktan zerre kadar utanmayan bir sürü Simon olduğunu gördüğümde mesleğim adına utandım.
* * *
588 sayfalık kitapta dehşet iddialar var. Ancak, beni ilgilendirenleri şöyle özetleyebilirim:
1) Avcı iddiaları ile ilgili teker teker İçişleri, Adalet Bakanı, Başbakan Müsteşarı, Başbakan Başdanışmanı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, Özel Mahkeme Başsavcı Vekili ve Emniyet Genel Müdürü’nü bilgilendirdiğini, ilgili makamlara orijinal kopyalarını da yayınladığı resmi dilekçeleri verdiğini söylüyor. 8 ay ses çıkmıyor. (ss. 480-504)
28.01.2010 tarihinde Emniyet Genel Müdürü, İçişleri Bakanlığı’na verdiği dilekçesini geri çekmesini istiyor. (s. 492)
Görüşme ve dilekçe iddiaları doğru ise, bu konuda hiçbir şey yapmayan kişiler suç işlemiş değiller mi? İddialar yalansa bunu da ortaya çıkarmaları gerekmez miydi?
2) Avcı, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda devletin envanterinde gösterilmeyen özel dinleme aletleri olduğunu iddia ediyor. Yukarıda adı geçen yetkililere soruyorum, bu konuda ne yaptınız? (ss. 541-542)
3) Avcı özel şartlarda uygulanan; şahıs ismi ve telefon numarası vermeden, sadece telefon aleti numarası (IMEI) üzerinden İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından bir sürü telefon dinleme izni alındığını 12.01.2010 tarihinde TİB Başkanı’nın Adalet Bakanı’na bizzat bildirdiğini de söylüyor. (s. 492)
Kendisinin nasıl illegal dinlendiğini bütün ayrıntısı ile anlatıyor
Neden Adalet Bakanı bu konuda hiçbir şey yapmadı?
* * *
4) Kitabın çeşitli yerlerinde Avcı GSM’lerin sadece devlet tarafından dinlenebildiğini, özel dinlemelerin de zaten % 100 yakalanabileceğini iddia ediyor. Herkesin dinlenme korkusu içinde yaşadığı bir ülkede bugüne dek illegal dinleme yapan kimler yakalandı?
5) Yargı, Emniyet İstihbarat ve KOM’a yerleşip, kanunları hiçe sayarak illegal dinleme yapan, belgelerde tahrifata başvuran aynı cemaate mensup, ve aralarında “hasımlarını” tasfiye etmek için işbirliği yapan kişiler var mı? (s. 435)
Varsa bunları Hükümet neden ortaya çıkarmıyor? Avcı’nın iddia ettiği gibi bu kişiler Hükümet ve devletteki kilit kişileri de dinliyorlar mı?
6) Polis müdürü Emin Arslan’ı, yürüttüğü uyuşturucu soruşturması kapsamında tutuklatan Özel Yetkili Savcı Mehmet Berk hakkında Hanefi Avcı ağır ithamlarda bulunuyor. Berk’in 7 klasör ve 9 parça CD eklerinden oluşan belgeleri imkânsızı başararak birkaç saat içinde okuyup iddianame hazırladığını, hatta Ankara Savcısı’nın 6 şüpheli gösterdiği dosyada şüpheli sayısını 20’nin üzerine çıkardığını iddia ediyor. (s. 449)
Savcı Berk de iddiaları “yalan ve iftira” olarak nitelendiriyor. (Sabah-28.08.10. s. 27)
Kesin birisi yalan söylüyor ama kim?
Berk kendisini büyük töhmet altında bırakan Avcı’yı mahkemeye verecek mi?

29 Ağustos 2010 Hürriyet

Engin Ardıç
26 Ekim 2008

Sistem kilitlenmiştir

Herkes aynı fikirde: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı kararlar da alabiliyor.

Meclisin yaptığı Anayasa değişikliklerini yalnızca ve yalnızca "şekilden" inceleme yetkisi var, ama o içerikten, yani "esastan" inceliyor ve karara bağlıyor.

Yani, Anayasa Mahkemesi'nin bizzat kendisi Anayasa'yı çiğniyor. (Eyvah! Altay Ömer Egesel ile Salim Başol'un eline düşselerdi, yanmışlardı çıra gibi!)

Yani, yalnızca meclise tanınmış Anayasa değiştirebilme yetkisine "tecavüz" ediyor.

Yani bir anlamda, Teşkilatı Esasiye Kanunu'na göre teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, vazifelerinden bazılarını yapmaktan men ediyor!

Bunu ben yapsam eskiden idam edilirdim, şimdi "ağırlaştırılmış müebbet hapis" yerim, fakat Anayasa Mahkemesi üyelerine hiçbir şey yapılamaz.

Çünkü, yüce mahkemenin üstünde, onu da denetleyecek daha yüce bir mahkeme yok.

Böylece, yasama erkiyle yargı erki artık iyice içiçe geçmiş, yargı yasamanın "dışında" olacağına "üstünde" ve "bir ucunda" yer almıştır.

Fakat yüksek yargının bazı üyeleri de cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadırlar ki, bu da "yürütmeyle" yargının bir başka açıdan birbirine geçmesi demektir.

Kaldı ki, Adalet Bakanlığı'nın yargıç ve savcı atama yetkisi, zaten yürütmenin yargıya iyice müdahalesi anlamına gelir.

Türkiye'de, taa Montesquieu tarafından, taa iki yüz elli yıl önce saptanmış ve çağdaş bir devletin olmazsa olmaz koşulu "kuvvetler ayrılığı" ilkesi yoktur. Türkiye'de "kuvvetler çorbası" vardır.

İşte yavrularım, Kenan Evren babanızın neredeyse otuz yıl önce kurduğu, "zabıt kâtipliğini" de Profesör Orhan Aldıkaçtı'ya yaptırdığı yeni cumhuriyet budur. Hayırlı olsun!

Çünkü şu anda biz aslında Üçüncü Cumhuriyet'te yaşamaktayız...

1921 Anayasası'yla kurulan Birinci Cumhuriyet, 1961 Anayasası'yla kurulan da İkinci Cumhuriyet'ti...

Adını koymaktan ya da telaffuz etmekten ne kadar korksalar da, gerçek budur.

Birincisinde, kuvvetler çorbası yoktu, çünkü yargı "kafadan" yürütmenin emrindeydi. Bir Anayasa Mahkemesi bile yoktu. Yasama da göstermelikti, o da yürütmenin denetiminde, hatta emrinde sayılırdı. ("Atatürk devrine dönmek isteyen" ahmaklar, Anayasa Mahkemesi'nin olmadığı bir düzen istediklerinin farkındalar mıdır acaba?)

1961 Anayasası, bu yüce mahkemeyi "icat" etti, ama koyduğu kurallarla kuvvetler çorbasını da yaratmış oldu. 1982 Anayasası, çorbayı kaşıkla iyice karıştırdı. Dibinin tutmasına da yol açtı.

Şimdi artık yeni bir Anayasa da yapılamaz, çünkü yüce yargı, yüce meclisin bu yetkisini elinden almıştır.

Yeni bir Anayasa yapacak "merci" kalmamıştır.

Bazı aklıevvellerin "bunun için gene bir Kurucu Meclis toplayalım" teklifi de, ihtilal çağrısından, yani ağırlaştırılmış müebbete kaşınmaktan başka bir şey sayılamaz.

Sistem böylece kilitlenmiştir.

Yurttaşlarım! Kutlu olsun!

sabah

Salih Tuna

Paşamla alıp veremediğiniz ne

Benim paşam Antalya'da golf oynarken değil de, Kırkpınar'da yağlı güreş yaparken yakalansaydı bu kadar gürültü koparılacak mıydı?

Golfa duyulan bu kin, bu husumet nedir Allah aşkına?

Hepsinden geçtim, “Golfçü Paşa” ne ya?

Belediye otobüsü şoförlerinin her freninde bilimin, ivmenin tersine hareket eden dallamalara verilen adı çağrıştırıyor. Böyle nezaketsiz, böyle yakışıksız ifade olur mu?

Elinizi vicdanınıza koyun da cevap verin:

Benim paşam Antalya'da golf turnuvasına katılmak yerine Bursa dolaylarında “Kılıç Kalkan Ekibi”ne katılsaydı aynı laflar edilecek miydi?

Veya Muş'ta, bir “cundi” olarak “meydan”lara atılıp “Cirit Oyunu” oynasaydı, kim ne diyecekti?

O zaman da, “Kınalı kuzularımızı, 350 kişilik hain pususuyla bir başına koyup saatlerce uçak ve helikopter göndermemek ne demek?!.” şeklinde isyan edilecek miydi?

O zaman da, “Çatışma haberini biz sıradan vatandaşlar bile senden önce duyduk! Gündemi mi takip etmiyorsun, yoksa memleketi düşman işgal etse ruhun duymayacak kadar oyuna mı dalmışsın?..” yollu bühtan edilecek miydi?

O zaman da, istihbarat tarafından 10 gün önce haber verildiği ve bir şehidimizin saldırıdan iki gün önce ailesine, “PKK sürekli taciz ediyor, galiba buradan çıkamayacağız” dediği halde, önlem alınmamasının faturası sadece benim paşama kesilecek miydi?

O zaman da, “Niçin şehit ağıtları villalardan, yalılardan yükselmiyor; şehitlerimizin evleri de karakolları gibi niçin derme çatma?..” gibi ifadelerle hamaset edebiyatı yapılacak mıydı?

O zaman da, “Milleti eşek yerine koymayın; kahpe kurşunlar Mehmetçiğin göğsüne saplanırken neredeydiniz?..” diye sorulacak mıydı?

O zaman da, paşamın “Aktütün'e ben mi gitseydim?” şeklindeki çıkışı, “Aman paşam sizin yumurtalarınız soğumasın, biz gideriz…” lakırdısıyla sarakaya alınacak mıydı?

O zaman da, “Mehmetçik 9 saat çatışırken, kodamanlarla birlikte golf deliğine top düşürme derdine düşmüşsün; bir de, ben mi gitseydim, diyorsun!..” gibilerinden sitem edilecek miydi?

O zaman da, “Gideceksin tabii; sana bu millet vatan savunması için maaş ödüyor, golf oynayasın diye değil!..” zirzopluğu yapılacak mıydı?

O zaman da, “Ne demek ben mi gideceğim paşam? Ben havacıyım, Kara Kuvvetleri Komutanı gitsin demeye mi getiriyorsun?..” benzeri fitne fücur sorular akla gelecek miydi?

O zaman da, “Bırak paşam bu TSK'yı yıpratmak istiyorlar ayağını; bizim lafımız TSK'ya değil, sana…” şeklinde edepsizlik yapılacak mıydı?

O zaman da, Akşam yazarı Oray Eğin'in ifadesiyle, “Ahmet Altan'ın tetikçiliğinde yayınlanan propaganda bülteni Taraf ve dinci Vakit gazeteleri” Amerikan Neo-Con'larının emriyle TSK'ya karşı psikolojik harp yürütebilecekler miydi?

O zaman da, “17 askerimiz şehit olurken sen hâlâ golf peşindeysen, dünyanın bütün psikolojik harekât uzmanları toplansa, TSK'ya senin verdiğin zararı veremez…” gerzekliğine tevessül edilecek miydi?

O zaman da, gazetem Yeni Şafak, golf sahası için paşamın askeri üslere talimat verdiğini, “Bir golf sahasının inşaat maliyeti 500 bin ila 5 milyon YTL arsında değişiyor…” malumatıyla birlikte yazdığı gibi, mesela, yağlı güreşlerde harcanan yağın kaç YTL olduğunu da yazabilecek miydi?

Kimse kendini kandırmasın:

Kırkpınar'da güreş tutarken, “Kılıç Kalkan Oyunu”nda kılıç şaklatıp, “Cirit Oyunu”nda at koştururken yakalansaydı asla böyle eleştiriler yapılmayacaktı.

Sadece…

Askerlerimiz barakaya benzer teneke kaplı çatılarda vatan için can verirken, ata sporumuz yağlı güreş, 16'ıncı yüzyıldan itibaren savaş ve kahramanlığımızın göstergesi olan “Cirit Oyunu” veya Türkün savaşçılığını canlandıran “Kılıç Kalkan Oyunu” senin neyine gerek, “Sen git golf oyna paşam” denilecekti.

E'ee, benim paşam da golf oynuyordu zaten, daha ne istiyorsunuz?

yeni şafak

Şamil Tayyar/Star
Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?

Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Organize Şube’ye yönelik baskınla ilgili iddiaları deştikçe altından sürekli ‘çapanoğlu’ çıkıyor. Bize ulaşan yeni bilgi ve belgeler var. Ama hiç yoruma girmeden olayı başından anlatacağım. Zincirin halkalarını birbirine siz ekleyin.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, 22 Temmuz 2008 günü İstanbul Başsavcılığı’na hitaben gönderdiği yazıda, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’le ilgili yürüttükleri soruşturmaya gönderme yaparak şöyle dedi: ‘Başsavcılığımıza postayla bir dilekçe gönderen ve ismi bizde saklı bir kamu görevlisi dinleme olayının gerçek olduğunu bildirmiştir.’

‘İhbarda bildirilen somut bilgiler öncesiyle birlikte değerlendirildiğinde ciddi ve araştırmaya değer bulunmuştur’ diyen Savcı Polatkan, ihbar mektubuna dayanarak emniyet içinde ‘organize bir suç örgütü’ olduğunu söylüyor. Talebi ise İstanbul Başsavcılığının delaletiyle mahkemeden gerekli iznin alınarak bilirkişi heyetiyle birlikte Organize Şube’ye baskın yapılmasıdır.

Fatih 2. Sulh Ceza Mahkemesi 8 Ağustos 2008 günü baskın kararını verdi. Mahkeme kararında baskının 11-15 Ağustos tarihleri arasında ve bir defaya mahsus olmak üzere gündüz yapılacağına hükmedildi.

Baskın, 11 Ağustos günü gerçekleştirildi. Fatih Cumhuriyet Savcısı Sadık Gülyaz başkanlığında Prof. Dr. Nizamettin Erduran, Prof. Dr. Aydın Akan, Yrd. Doç. Dr. Mehtap Yalçınkaya ve Zeynel Alp’den oluşan bilirkişi ekibi, aynı gün saat 21.10’da hazırladıkları Keşif Tutanağı’nda yasa dışı dinlemeye rastlanmadığını imza altına aldılar.

Ekibin ‘gizli’ yürütülen Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bilgisayar kayıtlarına el koymak istemesi ortalığı karıştırdı. Durumdan haberdar olan Savcı Zekeriya Öz’ün itirazı üzerine İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gün jet kararla Ergenekon soruşturmasına ilişkin gizli belgelere el konulmasına müsaade etmedi.

Baskın sırasında ise ilginç diyaloglar yaşandı. Savcı Gülyaz, bilirkişi ekibiyle birlikte, ihbar mektubunda tarif edilen 29 Mayıs Hastanesi giriş yönündeki C kapısından emniyet binasına girdiklerinde kendilerini İstihbarat Şubesi’nde buldular. Mahkeme kararı Organize Şube ile ilgili, ancak adres İstihbarat Şubesiydi.

Bunun üzerine Organize Şube’ye gidildi. Emniyet görevlileri, savcıyı uyarmaya çalıştılar: ‘Bu şubede gizli bir soruşturmayla ilgili (Ergenekon) takip yapılıyor, takip zarar görebilir. Durumdan emniyet müdürümüzü, valimizi haberdar edelim.’

Savcının cevabı: ‘Neden önceden haber vereceğiz? Siz Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?’

Bu arada İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah aranıyor ama izinde. Bir şekilde durumdan haberdar ediliyor. Cerrah, hemen İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i arıyor. Sonra arkadaşlarına ‘Başsavcıya ulaşamadım’ diyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin de olayın star’da yayınlanmasından sonra ‘Önceden haberim olmadı’ diye açıklama yaptı.

7 kritik soru

Organize baskının her aşamasında dikkatimizi çeken garip olaylar zincirinin deşifre edilmesi için şu sorulara cevap bulunması zorunludur.

1-Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan, talimat yazısında yer verdiği gibi emniyet içinde organize suç örgütü olduğuna inanıyorsa, bu suçlara bakan özel yetkili ağır cezaya (DGM yerine kurulan) konuyu neden havale etmedi? Hukuken kendine vazife olmayan işe neden sahiplendi?

2-Savcı Polatkan’ın talimat yazısı 22 Temmuz tarihli. Böylesine önemli ve gizlilik arz eden bir ihbar varsa, bu yazı İstanbul Başsavcılığı’nda 8 Ağustos’a kadar neden bekletildi? Harekete geçmek için 30 Temmuz’da sonuçlanan AK Parti hakkındaki kapatma davası ve 4 Ağustos’ta açıklanan YAŞ kararları mı beklendi?

3-’Benim haberim yoktu’ diyen Başsavcı Engin’e rağmen bu ihbar mektubunun rafta bekletilmesi mümkün mü? Değilse sorumlu kim?

4-Baskının İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın izinde olduğu döneme rastlaması tesadüf mü?

5-İstanbul emniyet müdürünün, sürekli irtibat halinde olmaları gereken İstanbul başsavcısına ulaşamaması doğal mıdır?

6-İhbar mektubuna göre emniyet içinde olduğu düşünülen organize suç örgütüyle ilgili baskın kararı, özel yetkili ağır ceza mahkemesi değil de neden Hakim Şeref Görgülü’nün görevde olduğu nöbetçi sulh ceza mahkemesinden alındı?

7-Savcı Sadık Gülyaz, polise ‘Siz Fenerbahçe Orduevi’ne böyle girmediniz mi?’ diyerek, Ergenekon sanığı Şener Eruygur’un çalışma ofisine düzenlenen baskına neden gönderme ihtiyacında bulundu? Orduevine komuta kademesinin bilgisi dahilinde girildiğini savcı bilmiyor muydu?

Hani MİT Darbeyi Bilmiyordu
25 Ağustos 2008

Eskiden darbelerin nasıl "danışıklı dövüş" şeklinde ve davul zurnayla yapıldığını ortaya çıkartan ilk anı kitabı çıktı. Bakın Evren darbeyi nasıl tebliğ etmiş. Hem de MİT'e...

Kenan Evren MİT Müsteşarı Korgeneral Bülent Türker'e 2 gün önceden
darbeyi haber verdi

Eski MİT mensubu Bülent Ruscuklu 1980 darbesine uzanan günleri yazdı,
28 yıl sonra çok önemli sırları ortaya çıkardı.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) darbeleri önceden sivil iktidarlara
haber vermediği için sürekli eleştirildi. Özellikle 12 Eylül 1980
darbesini MİT'in önceden bilip bilmediği hep bir sır olarak kaldı.
Şimdi bu 28 yıllık sır aydınlanıyor. 27 yıl boyunca MİT'te yurtiçi ve
yurtdışı görevlerde bulunan Bülent Ruscuklu, 1 Eylül'de piyasaya
çıkacak kitabında 12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili gündeme bomba gibi
düşecek bir kitap yazdı. Alfa Yayınları'ndan çıkacak olan "Demokrat
Parti'den 12 Eylül'e" isimli kitabı için Ruscuklu, eski Cumhurbaşkanı
Kenan Evren ile tam 7 kez özel görüşme yaptı. Eski MİT mensubu Bülent
Ruscuklu kitabında darbeye giden günleri çok özel anekdotlarla
aktararak, adeta 80'e kadarki darbelerin günlüğünü hazırladı.

MÜDAHALEYİ ÖĞRENEN İLK SİVİL

Ruscuklu'nun kitabında ilk kez ortaya çıkan olaya göre, 12 Eylül
darbesini ilk öğrenen kişi bir sivildi. Hem de bugün Türkiye'nin
yakından tanıdığı önemli bir ismin babası. Anayasa Mahkemesi
Başkanvekili Osman Paksüt'ün babası Emin Paksüt darbeyi bizzat Kenan
Evren'den öğrenen kişiydi. İşte kitaptaki bu bölüm şöyle:

- "Komutanım" dedi Özel Kalem Müdürü Çevik Bir. "Emin Bey geldiler.
Emin Paksüt."
"Buyursunlar" dedi Genelkurmay Başkanı Evren.
Orgeneral Evren eski politikacı Paksüt'e oldukça güveniyordu. CHP'li
olan ve sonradan Turhan Feyzioğlu ile birlikte Cumhuriyetçi Güven
Partisi'ni kuran Paksüt, İsmet İnönü'nün de güvendiği bir hukukçu,
siyasetçiydi ve eski milletvekiliydi. Anayasacı olarak bilinirdi.
Genelkurmay Başkanı ile Emin Paksüt sık sık beraber olurlardı. Üç gün
önce 6 Eylül'de yaptıkları görüşme oldukça farklı bir ortamda
geçmişti.
"Emin Bey" demişti Orgeneral Evren, "Sen Genelkurmay Başkanı olsan ne yaparsın?"
"Ben duruma müdahale ederim. Artık Türkiye başka şekilde düzlüğe çıkamaz."
"Size bir konuşma metni vereceğim. Bunu okuduktan sonra fikrinizi
öğrenmek isterim."
Genelkurmay Başkanı'nın verdiği konuşma metni, müdahaleden sonra
radyodan okuyacağı bildiriydi.
Emin Paksüt'ün elindeki metne bir göz attıktan sonra yüzü hafiften
sararmış fakat birşey söylememişti. Genelkurmay Başkanı Evren daha
sonra metni verdiğine pişman olmuştu.
"Ya bunu söylerse" diye geçirmişti aklından.

MİT'E DARBEYİ EVREN SÖYLEDİ

Kitapta MİT'in darbeyi nasıl öğrendiği de ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Darbeyi bizzat haber veren kişi Genekurmay Başkanı Evren. MİT
Müsteşarı'nı 10 Eylül günü makamına çağıran Evren'in, Korgeneral
Bülent Türker ile arasında geçen diyaloglar kitapta şöyle anlatılıyor:

-"MİT Müsteşarı Korgeneral Bülent Türker geldi efendim" dedi emir
subayı Albay Bir. "Siz çağırtmışsınız."
"Evet gelsin" dedi Genelkurmay Başkanı Evren. Bayrak harekatına iki
gün kalmıştı ve dikkati çekmemek için günlük işlerin de aksatmadan
yürütülmesi gerekiyordu.
"Komutanım beni emretmişsiniz."
"Gel Bülent Paşa, sana söyleyeceğim önemli bir durum var. Yaklaşık 48
saat sonra 12 Eylül günü sabaha karşı yönetime el koyacağız. Bütün
hazırlıklar yapılmış durumda."
MİT Müsteşarı şaşırmış görünmemişti.
"Tepki olmadı yüzünde, haber almış mıydın daha önceden?"
"Komutanım Diyarbakır Bölge Daire Başkanı bu sabah mesaj çekmişti.
Ordu yönetime el koymak için hazırlık yapıyor diye. Oradaki arkadaşa
sıkıyönetim komutanı söylemiş."
"Sıkıyönetim komutanlarına emir gitmişti. Onlar da hazırlıklarını
yapıyorlar. Oradaki MİT görevlisine söylemesi onun takdiri."
Daha başkalarının da haberi olmuştu darbeden. MİT Müsteşarı
Yenimahalle'deki Riyaset'e döndüğünde özel kalemde Adana Bölge Daire
Başkanı'nı gördü.
"Hayrola geleceğini bilmiyordum" dedi Bülent Türker. "Özel bir iş için
mi geldin?"
"Hayır efendim sizinle özel bir konuyu görüşecektim."
"Gel içeri girelim o zaman."
"Sabaha karşı arabayla çıktım Adana'dan. Sizinle görüştükten sonra da
hemen döneceğim."
MİT Müsteşarı pek sık gülen bir insan değildi. Buna rağmen hafifçe bir
gülümseme belirdi suratında. "Galiba ne söyleyeceğini anladım. Anlat."
"Dün akşamüstü Sıkıyönetim Komutanı Bölügiray Paşa beni makamına
çağırdı. 12 Eylül sabaha karşı Silahlı Kuvvetler'in yönetime el
koyacağını açıkladı. Bunu size telefonla ya da mesajla bildirmek
istemedim. Onun için kendim geldim."
"Biraz önce ben de Genelkurmay Başkanlığı'ndaydım. Bana da komutan
söyledi. Diyarbakır'dan da bu sabah kişiye özel mesaj gelmişti bu
konuda. Buraya gelmekle iyi yaptın. Şimdi hemen yine Adana'ya dön ve
kimseye birşey anlatma."

EVREN DARBEYİ FELÇLİ KARISI VE KIZINA DA HABER VERMİŞ

Kitapta 11 Eylül 1980 günü Kenan Evren'in Gülhane Askeri Hastanesi'nde
felçli olarak yatan ve tedavi gören eşi Sekine Hanım'ı ziyaretinden de
söz ediliyor. Evren Paşa yataktaki eşine, " Sana bir haber vereceğim
ama heyacanlanma. Bu akşam yönetime el koyacağIz " diyor. Sekine Hanım
da soğukkanlılıkla, "İyi edersiniz" diyor.
Hastaneden sonra Evren yaveri Cevat'a eve uğrayıp sonra karargaha
gitmek istediğini söylüyor. Odalar Birliği'nde çalışan kızı Miray'a, "
Ben bu gece eve gelemeyeceğim belki yarın gece de" diyor. Sonra da
darbeyi haber veriyor kızına: "Sabaha karşı Silahlı Kuvvetler ülke
yönetimine el koyacak. Sakın telefonda falan kimseye söyleme,
arkadaşına falan.. Hiçkimseye..."

1 Eylül'de piyasaya çıkacak olan kitabında eski MİT mensubu Bülent
Ruscuklu, 1950 yılından 12 Eylül 1980'e uzanan dönemi çok önemli bilgi
ve belgelerle anlattı. Türkiye'nin yakın tarihindeki pekçok olaya
ilişkin iddialara da yanıt verme amacı taşıyan kitabın 12 Eylül 1980
darbesinin 28. yıldönümünde epey bir ses getirmesi bekleniyor.

Haber: Tutkun Akbaş/Habertürk

Organize Köstebeği Ortaya Çıktı
24 Ağustos 2008
Ergenekon soruşturmasını yürüten 'Organize Şube'ye baskın yaptıran kişinin İstanbul İstihbarat Şube'de görevli olduğu ortaya çıktı.

İhbar mektubuyla Ergenekon soruşturmasını yürüten 'Organize Şube'ye baskın yaptıran kamu görevlisinin, İstanbul İstihbarat Şube'de görevli olduğu ortaya çıktı. Savcısı Polatkan'ın yalancı köstebek için soruşturma başlatması gerektiği belirtildi.

Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na, Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nde (KOM)bazı devlet görevlerinin yasa dışı yollardan dinlendiği ihbarını yapan köstebeğin İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde görevli olduğu ortaya çıktı. 11 Ağustos'ta yapılan baskının ardından ihbar mektubundaki dinleme iddiaları yalan çıkan muhbir için Ankara Cumhuriyet Savcılsı Vahdet Poltkan'ın soruşturma başlatmaması soru işaretlerine neden oldu.

VERDİĞİ BİLGİLERLE DEŞİFRE OLDU

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt ve bazı üst düzey devlet görevlilerinin dinlendiği iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na ihbarda bulunan kamu görevlisinin İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde görev yaptığı öğrenildi. Köstebeğin ihbar mektubunda Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü binası için '29 mayıs Hastane girişi yönündeki C Blok girişine ani baskın yapılırsa, kanunsuz izleme ve dinlemede kullanılan birçok obzervation aracının tespit edilir" şeklinde ayrıntılı bilgi vermesi 'yalancı muhbir içeriden biri mi' sorusuna neden olmuştu. Mektupta ayrıca KOM Şube Müdürü Mutlu Ekizoğlu'nun görev yaptığı yerlere ilişkin verdiği bilgilerin de doğru olduğu öğrenildi. Mektupta "Bu araçlar KOM şube müdürüne bağlı. Daha önce Ankara'da Oran yolundaki İstihbarat Daire Başkanlığı'nda görev yapan bu kişi Ankara'yı ve bürokrasisini iyi tanıyor" bilgisine yer verilmişti. İhbar mektubundaki bilgilerin izini süren KOM polisi köstebeğin İstihbarat Şube Müdürlüğü'nden bir kamu görevlisi olduğunu tespit etti.

SAVCI MUHBİR HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATMADI

Ergenekon soruşturmasını yürüten KOM şubesine baskın için Fatih 2. Sulh ceza Mahkemesi'nden karar çıkartan Ankara Cumhuriyet Sacısı Vahdet Polatkan'ın ismi saklı tutulan 'yalancı köstebek' için soruşturma başlatmaması akıllarda soru işareti bıraktı. İki Cumhuriyet savcısı ile teknik bilirkişilerin 11 Ağustos'ta KOM'a yaptığı baskında, ihbar mektubunda bahsedilen dinleme araçları bulunamazken, izinsiz dinleme yapıldığına dair de kanıt elde edilememişti. Heyet tarafından düzenlenen 'Keşif tutanağı'nda "Uzaktan ses kaydedilmesine yarayan herhangi bir donanım bulunmamaktadır" ifadesine yer verilmişti.

Yargılanırsa 4 yıl ceza alır

İstanbul Emniyeti'ndeki köstebek 'yalan ihbar'dan yargılanması durumunda 4 yıl hapis cezasına çarptırılabilecek. TCK madde 267. maddede "Adliyeye karşı işlene suçlar" kapsamında,"İftira" olarak değerlendirilen asılsız ihbarla ilgili hüküm şöyle: Yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idarî bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Savcı 2 kez kopyalamak istedi

İsmi saklı tutulan bir kamu görevlisinin ihbarına dayanarak İstanbul KOM Şubesi'ne baskın yaptıran Ankara Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan'ın, savcı Zekeriya Öz'ün çıkardığı mahkeme kararına rağmen, Ergenekon dosyalarını kopyalamak için ikinci kez mahkemeye başvurduğu ortaya çıktı.

3. GİRİŞİM KOMİSYONDAN DÖNDÜ

Baskında heyetin Ergenekon operasyonuna yönelik istihbari ve operasyonel bilgilerin tümünün bir kopyasını almak istemesi üzerine Savcı Zekeriya Öz'ün İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nden çıkardığı kararla bu girişim durduruldu. Savcı Polatkan'ın Ergenekon soruşturmasını yürüten Öz'ün çıkarttığı kararı iptal ettirmek için başka bir mahkemeye başvurarak, belgelerin kopyasına el koymaya çalıştığı anlaşıldı. Savcı Polatkan'ın mahkemeden karar alamaması üzerine Ankara Cumhuriyet Savcılığı'nın tarafından Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na ikinci kez başvuru yapıldığı ancak 3. girişimin de Adalet Komisyonu'nun isteği geri çevrdiği öğrenildi.

Karakutu Ersöz'e kaç diyen o mu?

Ergenekon operasyonunun kilit isimlerinden Jandarma İstihbarat eski Daire Başkanı emekli Tuğgenreral Levent Ersöz'ün gözaltına alınacağını öğrenerek operasyondan 12 saat önce Rusya'ya kaçması da köstebek kuşkusuna yol açmıştı. 'İstanbul Organize'ye baskın yaptıran istihbaratçı köstebeğin de Ergenekon'un karakutusu Levent Ersöz'e operasyon bilgisini sızdıran kişi olup olmadığı araştırılıyor. Ersöz, Ergenekon'da tutuklanan eski Jandarma Genel Komutanı emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün görevli olduğu dönemde sağ kolu olarak biliniyor.
Abdülkadir Selvi/Yeni Şafak

Baran Tursun davasında seyirciler güldü, hakim cübbesini yere fırlattı, seyirciler dışarı atıldı

27 Ekim 2008 İzmir'de, polisin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle açılan ateş sonucu hayatını kaybettiği iddia edilen Baran Tursun davasında yargılanan 10 polis memurunun ilk duruşması olaylı başladı.
Baran Tursun olayında delilleri kararttıkları iddia edilen polisler aleyhine açılan davanın 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ilk duruşmasına sanık 10 polis memurundan 9'u katıldı. Sanık polislerden Murat M.'nin ifadesinin alınması sırasında üye hakim Mehmet Özcan seyirci kısmında oturanların güldüğünü belirterek, "Yazıklar olsun, seyircilerden gülen var. Ne gülüyorsunuz? Burayı ne hale getirdiniz. Gerekirse bu davadan çekileceğim" diyerek elini masaya vurdu. Üye hakim cübbesini çıkarıp duruşma salonundan ayrıldı.
Baran Tursun'un ablası Şelale Tursun da "Biz buraya gülmeye mi geldik, ağlıyoruz" diye tepkisini dile getirdi.
Mahkeme Başkanı Nurettin Var olayın ardından seyircileri dışarı çıkardı. Üye hakimin salona geri dönmesinin ardından duruşmaya seyircisiz devam edildi.
Duruşma sonunda basın mensuplarına açıklama yapan Avukat Bahattin Özdemir, Tursun ailesinin avukatları olarak duruşma sırasında sanıklara bazı sorular sormak istediklerini, ancak mahkeme heyetinin günde 14 duruşmaya bakacaklarını ve sorularla sürenin uzatılmaması gerektiğini belirterek soru sorma taleplerinin reddedildiğini söyledi.
Üye hakimin tepkisinin kendilerini çok şaşırttığını belirten Avukat Özdemir, "Böyle şeyler kapalı kapılar arkasında olurdu. İlk kez duruşma salonunda buna tanık olduk. Söylenenlerin tutanaklara geçmesini talep ettik. Bir kısmı geçti" dedi.
Tursun Ailesi'nin avukatlarından Aysun Koç ise davanın bundan sonraki süreçte sağlıklı takip edilebilmesi için ses ve görüntü kaydı alınmasını talep edeceklerini dile getirdi.
Duruşma sonunda basın mensuplarına açıklama yapan baba Mehmet Tursun, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı evine davet etti. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in işkenceli ölümden dolayı devlet adına özür dilediğini ve bu özrün devletin ne kadar büyük bir devlet olduğunun ispatı açısından önemli bir tavır olduğunu belirten Tursun, "Bizim gündemimiz İçişleri Bakanlığı'dır. Sayın Bakanım, insani değerlerle yüklü biri olduğunuza inanıyorum. Bu yükünüzle sizden özür beklemiyorum. Devlet adına, bakanlığınız adına
bana ve aileme sahip çıkmanız gerekmiyor mu? Bunu hak etmiyor muyuz?" dedi.
Aile olarak suça karışan polisler ile diğer polisleri ayrı tuttuklarını ve suçlu polisleri cezalandırmanın diğer polislerin moralini bozmayacağını, devletin saygınlığı açısından olmazsa olmaz koşullardan biri olduğunu ifade eden Mehmet Tursun, şöyle konuştu: "Sayın Bakanım, suça karışan polislere müsamaha göstermediğinizi biliyorum. Bu anlamda devletimizin bir büyüğü olarak sizi evime çay içmeye davet ediyorum. Sizi evimde ağırlamak istiyorum. İzmir Valiliği'nin ailemden esirgediği devlet şefkatini
sizin, bizi ziyaret etmekle göstermenizi arz ederim."
Üye hakimin çekilme isteğinin yerinde olup olmadığı incelenmek üzere 7. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. 10 sanık polisin yargılandığı duruşma 24 Aralık 2008 tarihine ertelendi.
Tursun ailesi adliye önünde Baran Tursun adına hazırladıkları afişlerle protesto gösterisi düzenledi.

netgazete

17 Ekim 2008 Cuma
Param yoktu işkence yaptım

Nazım ALPMAN
nazim@internethaber.com

Yürüyüş Dergisi dağıtırken gözaltına alınıp ancak beyin ölümü gerçekleştikten sonra serbest bırakılan Engin Ceber, olayı gösterdi ki:

-Türkiye"de işkence bir kurum olarak varlığını sürdürüyor.

Böylesi ölüm olaylarında yetkililer hep aynı şarkıyı söylerlerdi:

-Münferit bir vakadır. Adli ve güvenlik kurumlarımızı topyekûn itham altında bulundurmayalım!

İlk kez bir Adalet Bakanı, sahici bir sorumluluk sahibi gibi davrandı. Mehmet Ali Şahin çıktı ve dedi ki:

-Engin Ceber işkenceden ölmüştür, ailesinden özür dilerim!

Münferit vakalara şöyle bir bakalım:

Gözaltında veya cezaevinde 2000 yılında ölenlerin sayısı 59 kişi. 2001"de bu sayı inmiş: 57 kişi devletin kurumlarının koruması altındayken öldürülmüş. 2002"de bu sayı 48"e düşmüş. 2003"te ise 22 sayısı sevindirici bir rakam olarak telaffuz edilir olmuş. 2004"te gözaltı ve cezaevinde 38 kişi öldürülmüş. 2005"te 16"ya inen koruma altındayken öldürülenler sayısı 2006"da 11, 2007"de 10"a kadar gerilemiş.

2008"in ilk dokuz ayında ise işkence sonucu ölümler 29"a çıkmış.

Yukarıdaki veriler Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) raporlarına dayanıyor. Devletin kayıtları daha farklı olabilir.

Ama küçük bir sorun var: İnandırıcı olmaz!

Çünkü işkence sonucu ölümlerde hazırlanan evraklarda olmadık sahtekarlıklar yapılıyor. İşte en son örnek Engin Ceber"de, cezaevi doktoru sağlam diye rapor verdiği insan hastaneye beyin teşhisi ile kabul ediliyor.

İşkence vakalarında haklarında soruşturma açılan görevliler kendilerini savunurlarken olayın sosyal boyutlarına da değiniyorlar:

-Çok kötü koşullarda çalışıyoruz, az para alıyoruz, sosyal hayatımız yok!

İyi güzel de, az para alan insanın, önüne geleni döverek öldürme hakkı olabilir mi?

Deneyimi olanlar bilir.

Gözaltında insan çok zavallıdır. Başına ne geleceğini bilmeden, oradan oraya gözleri bağlı olarak götürülür.

Esas sorun ne az para alan zavallılardır, ne de olayların münferit olması… Meselenin esasında Türkiye"de işkence yapmak devleti yönetenler tarafından hiçbir zaman suç olarak kabul edilmemektedir.

O nedenle de en alttakiler ellerine geçirdiklerinin özgürce canını çıkartabiliyorlar.

Sorulduğunda ise başlarını öne eğip en zavallı savunmayı yapıyorlar:

-Valla az para alıyoruz, o yüzden de işkence yapıyoruz

Terörde Müsteşarlık Şoku
08 Kasım 2008
Terör için yeni kurulacak ve umut bağlanan yapılanmada Emniyet tufaya düşürüldü

Terörle Mücadele Koordinasyon Birimi taslak çalışması tamamlandı. Yapılanmada birimin müsteşarlık gücünde olacağı duyurulmuştu ama son müdahalelerle yeni bir yapı icat edildi. Genel Müdür'le Müsteşar arası bir "başkanlık" şeklinde konumlandırılan yapının ismi var ama hiçbir yetkisi yok. Yani terörle mücadelede eski tas eski hamam..

Öyle bir yapılanma oluşturuluyor ki, hiçbir yetkisi yok...

SADECE İSİMLER DEĞİŞTİ

Aktütün saldırısının ardından terörle mücadele zirvelerinde hükümet ve askerin üzerinde uzlaştığı, "Terörle Mücadele Koordinasyon Birimi" üzerindeki çalışmalar tamamlandı. Yeni yapılanmada kurumlar arası koordinasyonu sağlayacak, strateji geliştirecek birimin başına bir "Müsteşar" atanacağı duyurulmuştu ama bir anda müsteşar "Başkan"a dönüştürüldü.

Üstelik bu projedeki en önemli konu olan Jandarma'nın bu yeni birime bağlanması da rafa kaldırıldı. Jandarma eskiden olduğu gibi yine Genelkurmay emrinde çalışacak.

İŞTE TIRPANLANIP KUŞA DÖNDÜRÜLEN BAŞKANLIK

Son kararı Başbakan Tayyip Erdoğan'ın vereceği taslakta, kamuoyuna ilk yansıyan şekliyle taslağın dönüştüğü şekil arasında çok büyük farklar var. Yeni yapılanmaya verilecek yetkilerden eser kalmadı.

İşte Türkiye'nin yeni terörle mücadele biriminin son hali:

* Başlangıçta güçlü bir "müsteşarlık" olması planlanan koordinasyon biriminin profili düşürüldü. İçişleri Bakanlığı bünyesinde müsteşarlıktan alt seviyede; genel müdürlük ve müsteşar yardımcılığının üstünde bir yapı olacak. Bu yapının adı "Terörle Mücadele Başkanlığı" olacak.

* Başkanlığın başına, bir sivil "başkan" olarak atanacak. Adı "Terörle Mücadele Başkanı" olacak. Yetkilerini, çıkarılacak Teşkilat Kanunu'ndan alacak.

* Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı'nın bu birime bağlanması düşüncesinden, "askeri çekincelerle" vazgeçildi.

* Başkanlık, terörle mücadelede strateji geliştirme, kurumlar arası koordinasyon, uygulamayı takip gibi görevler yürütecek. Ancak terörle mücadelede operasyona yönelik anlık gelişmeler başkanlığın görev alanının dışında olacak.

* Birim başkanı istediğinde Genelkurmay, Jandarma, Emniyet, MİT dahil her kurumdan gerekli bilgiyi isteyebilecek. Bu yetki, yasaya da konulacak ancak buna uyulmaması durumunda herhangi bir yaptırımı bulunmuyor.

* Emniyet Genel Müdürlüğü'nün müsteşarlığa dönüştürülmesi planından tamamen vazgeçildi.

* Başkanlık ile birlikte İçişleri Bakanı'nın başkanlık edeceği bir kurul ihdas ediliyor. Oluşturulacak bu kurulda, Genelkurmay, Jandarma, MİT ve Emniyet yetkilileri de yer alacak.

* Başkanlık bünyesinde istihbarat havuzu kurulması düşüncesinden de vazgeçildi. Anlık istihbaratlarla da ilgilenmeyecek Başkanlık, uzun vadeli, ileriye dönük, değerlendirmeye muhtaç istihbari bilgilerle ilgilenecek. Ancak istediğinde kurumlardan istihbarat bilgisi isteyebilecek.

* Başbakanlık bünyesinde halihazırda görev yapan Güvenlik İşleri Başkanlığı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu ile bu yeni yapının ilişkileri teşkilat kanununda tarif edilecek. Teşkilat Kanunu'nun yanı sıra yeni birim için bazı yasalarda da küçük değişiklikler gerekiyor.

SUÇLU SİVİLLER OLACAK AMA

Yetkisiz yeni yapılanmanın ismi "Terörle Mücadele Başkanlığı" olunca, terörle mücadelede her başarısızlık sonrası şimşekler doğal olarak bu kurumun üstüne çevrilecek. Bir süre sonra "sivillerle olmadı" görüşü seslendirilecek. Ancak toplanan istihbaratı alamayan, jandarmaya hükmedemeyen, operasyonları yönetemeyen bu yeni yapılanmanın neden kurulduğu sorusu ortada kalacak?
Haber: Bülent Aydemir/Sabah

Hanefi Avcı ile 90 dakika
Ruşen ÇAKIR
rcakir@gazetevatan.com
27 Ağustos 2010

Hanefi Avcı’yı kızakta olduğu 2000’li yılların başlarından beri tanırım. En son birkaç ay önce Eskişehir’de kendisiyle sohbet ettim. Şikayetlerini, kaygılarını biliyordum ama bir kitap yazdığını söylememişti. Kitabının haberleri gazeteler düşünce bu nedenle şaşırdım. Ama esas şaşkınlığım, medyanın kitaba alabildiğine az ilgi göstermesiydi. Hükümete ve Avcı’nın suçladığı Gülen cemaatine yakın yayın organlarını anlamak bir yere kadar mümkündü ama “merkez medya” diye adlandırılacak gazete ve televizyon kanallarının ilgisizliği şaşırtıcı olmanın ötesinde ürkütücüydü. Avcı’nın neler söylediği bir yana, görev başındaki bir polis şefinin son derece açıksözlü bir şekilde bir kitap yazması bile biz haberciler için başlıbaşına önemli bir olaydı. Bir dostumun deyişiyle, 10 yıl önce böyle bir olay olsa biz gazeteciler Avcı’nın kapısında yatardık.

Neyse, Vatan’da kitabın analizi üzerine yazı dizisini hazırlarken Avcı’nın Susurluk sürecinde 32. Gün’e çıkmış olduğu aklıma geldi ve “neden olmasın?” dedim. NTV’deki sorumlu arkadaşların da onayını aldıktan sonra kendisini aradım ve canlı yayına çıkması talebimizi ilettim. Avcı talepten memnun olduğunu ama başka bir kanala söz verdiğini söylediğinde başımızdan aşağıya kaynar sular döküldü. “Ne yapalım, yine de aklınızda bulunsun” dedik.

Ertesi gün Avcı kendisi arayarak, diğer kanalın vazgeçtiğini söyledi ve iki gün sonra, Perşembe 11.10’da NTV’de Yazı İşleri için sözleştik ve dün yaklaşık 90 dakikalık programı gerçekleştirdik.

Cevap hakkı

Mirgün Cabas’la birlikte programı iki konsept üzerine oturttuk: 1) Kitabın içeriği; 2) Medyada çıkan eleştirilere Avcı’nın cevapları. Bu eleştirilerin büyük çoğunun üzüm yemek değil de bağcı dövmek gibi bir amacı olduğunun şahsen ben farkındayım. Ancak medyada zaten, bilinçli olduğu açık bir şekilde yer bulan yazara ve kitabına bu kadar çok saldırı gelmesi Avcı’ya geniş bir “cevap hakkı” tanıyordu. Bu hakkı kendisine verdik ve sanıyorum bu sayede Avcı kendisini daha iyi ifade edebildi.

Avcı aleyhine yazıları kaleme alanların çoğu kendisini tanıdıklarını ve bu kitabı ona yakıştıramadıklarını belirtiyorlardı. Onlara göre Susurluk ve 28 Şubat döneminin şövalye ruhlu polis şefi, kişisel nedenlerle kızmış ve intikam almak için Ergenekonculuğun kara sularına doğru savrulmuştu. Ancak Avcı’yı yakından tanıyanlar onun, tıpkı dün Susurluk ve 28 Şubat süreçlerinde olduğu gibi bugün de kişisel hırs ve öfkeyle böyle bir şeye kalkışmayacağını çok iyi bilirler. Yayında da kendisinin ve yakın çevresinin başına gelenlerin etkili olduğu ama genel bir sorumluluk duygusuyla bu kitabı yazmış olduğu net bir şekilde ortaya çıktı diye düşünüyorum. Avcı ile Ergenekon, Hrant Dink suikasti gibi son dönemin bazı önemli olaylarında epey farklı olduğumuz noktalar var ve bunları yazı dizimizin ilerki bölümlerinde ele alacağım. Yalnız onun “dün muhafazakârlar baskı görüyordu, onların yanında yer aldım; bugün muhafazakârlar baskı uyguluyor onların karşısında yer alıyorum” anlamındaki sözlerinin çok anlamlı ve kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Avcı’nın kitabını dikkatli bir şekilde okuyanlar ve dünkü yayını izleyenler onun Ergenekoncu filan olmadığını çok net bir şekilde görmüşlerdir. Bu nedenle Ergenekonvari bazı çevreler ve kişilerin Avcı’dan “ikinci bir Nurettin Veren” çıkartma çabaları boşunadır. Veren, bilindiği gibi bir dönem Fethullah Gülen’in çok yakınında bulunmuş ve muhtemelen kişisel nedenlerle ayrılmış bir isim. Ayrıldıktan sonra cemaat hakkında ifşaatda bulunan Veren bir dönem kısmi bir ilgi gördü ama sonra samimi bulunmayıp unutuldu gitti. Cemaat ile hep iyi ilişkileri olmuş ama belli bir mesafeyi de korumuş olan Avcı Veren gibi bir “itirafçı” değil. O bir gözlemci ve bambaşka bir noktadan hareket ediyor, kendine göre bir sistem eleştirisi getiriyor ve Gülen cemaatini de bu kapsamda hedef alıyor. Hal böyle olunca Avcı’nın eleştirilerini değersizleştirmek kolay olmuyor, olacağa da benzemiyor.

Kimi çevreler Avcı’nın bu kitabı hükümetle koordineli bir şekilde yazdığına inanıyor veya inanmak istiyor. Avcı yayında böyle bir durumun söz konusu olmadığını belirtti ki benim de izlenimlerim o yönde. Hatta anladığım kadarıyla kitabın referandum kampanyasına denk gelmesi AKP çevrelerini epey rahatsız etmiş ve bunun ardında bir bit yeniği aramaya sevk etmiş. Sırf bu nedenle bile hükümetin Avcı’nın çağrılarına cevap vermeyeceği düşünülebilir. Fakat Avcı’nın medya ablukasının kırılmış olması ve kitabın gördüğü yoğun ilgi hükümetin tam anlamıyla kayıtsız kalmasına izin vermeyeceğe benziyor. Hele Avcı elinde olduğunu söylediği bazı belgeleri açıklamaya başlarsa iş iyice kızışabilir. Örneğin cemaatin Emniyet sorumlusu olduğu söylenen kişi hâlâ ortaya çıkıp “bütün bunlar iftira” demedi.

Son olarak Avcı’ya sorduğum işkence sorusuna değinmek istiyorum. Yayında da söylediğim gibi kitabın en büyük eksiği işkence konusuna hemen hemen hiç değinilmemesidir. Halbuki Avcı’nın meslek hayatının özellikle ilk yılları işkencenin en yaygın olduğu bir dönemdir. Buna şahsen tanık olmuş, yaşamış biriyim. Yayından önce Avcı’ya bunu belirttim ve o da bana tıpkı yayında söylediği gibi 1999’a kadar işkencenin devletin neredeyse tek sorgu metodu olduğunu itiraf etti. Avcı’nın bundan sonra işkence konusuyla doğrudan yüzleşecek bir çalışma kaleme alabileceğini belirtmesini çok önemsiyorum. Umarım Türkiye’nin işkence gerçeğinin sadece mağdurlar tarafından anlatılması geleneği de parçalar ve başka birinci elden tanıklıkların önünü açar.

Avcı’nın yayındaki son sözleriyle bugünkü bölümü noktalamak istiyorum: “Türkiye’de bugün ben de dahil birçok insan , başına bir iftira gelmeyeceğinden emin değil ama herkesin emin olması lazım. Bu inanç Türkiye’de yok. Herkes demeli ki ‘Türkiye‘de adalet vardır, ne olursa olsun benim başıma bir şey gelmez. ’ Ama ben de dahil kimse böyle düşünmüyor, komploya uğrayabilirim düşüncesi var herkeste. ” Doğru.

Hanefi Avcı’yı kızakta olduğu 2000’li yılların başlarından beri tanırım. En son birkaç ay önce Eskişehir’de kendisiyle sohbet ettim. Şikayetlerini, kaygılarını biliyordum ama bir kitap yazdığını söylememişti. Kitabının haberleri gazeteler düşünce bu nedenle şaşırdım. Ama esas şaşkınlığım, medyanın kitaba alabildiğine az ilgi göstermesiydi. Hükümete ve Avcı’nın suçladığı Gülen cemaatine yakın yayın organlarını anlamak bir yere kadar mümkündü ama “merkez medya” diye adlandırılacak gazete ve televizyon kanallarının ilgisizliği şaşırtıcı olmanın ötesinde ürkütücüydü. Avcı’nın neler söylediği bir yana, görev başındaki bir polis şefinin son derece açıksözlü bir şekilde bir kitap yazması bile biz haberciler için başlıbaşına önemli bir olaydı. Bir dostumun deyişiyle, 10 yıl önce böyle bir olay olsa biz gazeteciler Avcı’nın kapısında yatardık.

Neyse, Vatan’da kitabın analizi üzerine yazı dizisini hazırlarken Avcı’nın Susurluk sürecinde 32. Gün’e çıkmış olduğu aklıma geldi ve “neden olmasın?” dedim. NTV’deki sorumlu arkadaşların da onayını aldıktan sonra kendisini aradım ve canlı yayına çıkması talebimizi ilettim. Avcı talepten memnun olduğunu ama başka bir kanala söz verdiğini söylediğinde başımızdan aşağıya kaynar sular döküldü. “Ne yapalım, yine de aklınızda bulunsun” dedik.

Ertesi gün Avcı kendisi arayarak, diğer kanalın vazgeçtiğini söyledi ve iki gün sonra, Perşembe 11.10’da NTV’de Yazı İşleri için sözleştik ve dün yaklaşık 90 dakikalık programı gerçekleştirdik.

Cevap hakkı

Mirgün Cabas’la birlikte programı iki konsept üzerine oturttuk: 1) Kitabın içeriği; 2) Medyada çıkan eleştirilere Avcı’nın cevapları. Bu eleştirilerin büyük çoğunun üzüm yemek değil de bağcı dövmek gibi bir amacı olduğunun şahsen ben farkındayım. Ancak medyada zaten, bilinçli olduğu açık bir şekilde yer bulan yazara ve kitabına bu kadar çok saldırı gelmesi Avcı’ya geniş bir “cevap hakkı” tanıyordu. Bu hakkı kendisine verdik ve sanıyorum bu sayede Avcı kendisini daha iyi ifade edebildi.

Avcı aleyhine yazıları kaleme alanların çoğu kendisini tanıdıklarını ve bu kitabı ona yakıştıramadıklarını belirtiyorlardı. Onlara göre Susurluk ve 28 Şubat döneminin şövalye ruhlu polis şefi, kişisel nedenlerle kızmış ve intikam almak için Ergenekonculuğun kara sularına doğru savrulmuştu. Ancak Avcı’yı yakından tanıyanlar onun, tıpkı dün Susurluk ve 28 Şubat süreçlerinde olduğu gibi bugün de kişisel hırs ve öfkeyle böyle bir şeye kalkışmayacağını çok iyi bilirler. Yayında da kendisinin ve yakın çevresinin başına gelenlerin etkili olduğu ama genel bir sorumluluk duygusuyla bu kitabı yazmış olduğu net bir şekilde ortaya çıktı diye düşünüyorum. Avcı ile Ergenekon, Hrant Dink suikasti gibi son dönemin bazı önemli olaylarında epey farklı olduğumuz noktalar var ve bunları yazı dizimizin ilerki bölümlerinde ele alacağım. Yalnız onun “dün muhafazakârlar baskı görüyordu, onların yanında yer aldım; bugün muhafazakârlar baskı uyguluyor onların karşısında yer alıyorum” anlamındaki sözlerinin çok anlamlı ve kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Avcı’nın kitabını dikkatli bir şekilde okuyanlar ve dünkü yayını izleyenler onun Ergenekoncu filan olmadığını çok net bir şekilde görmüşlerdir. Bu nedenle Ergenekonvari bazı çevreler ve kişilerin Avcı’dan “ikinci bir Nurettin Veren” çıkartma çabaları boşunadır. Veren, bilindiği gibi bir dönem Fethullah Gülen’in çok yakınında bulunmuş ve muhtemelen kişisel nedenlerle ayrılmış bir isim. Ayrıldıktan sonra cemaat hakkında ifşaatda bulunan Veren bir dönem kısmi bir ilgi gördü ama sonra samimi bulunmayıp unutuldu gitti. Cemaat ile hep iyi ilişkileri olmuş ama belli bir mesafeyi de korumuş olan Avcı Veren gibi bir “itirafçı” değil. O bir gözlemci ve bambaşka bir noktadan hareket ediyor, kendine göre bir sistem eleştirisi getiriyor ve Gülen cemaatini de bu kapsamda hedef alıyor. Hal böyle olunca Avcı’nın eleştirilerini değersizleştirmek kolay olmuyor, olacağa da benzemiyor.

Kimi çevreler Avcı’nın bu kitabı hükümetle koordineli bir şekilde yazdığına inanıyor veya inanmak istiyor. Avcı yayında böyle bir durumun söz konusu olmadığını belirtti ki benim de izlenimlerim o yönde. Hatta anladığım kadarıyla kitabın referandum kampanyasına denk gelmesi AKP çevrelerini epey rahatsız etmiş ve bunun ardında bir bit yeniği aramaya sevk etmiş. Sırf bu nedenle bile hükümetin Avcı’nın çağrılarına cevap vermeyeceği düşünülebilir. Fakat Avcı’nın medya ablukasının kırılmış olması ve kitabın gördüğü yoğun ilgi hükümetin tam anlamıyla kayıtsız kalmasına izin vermeyeceğe benziyor. Hele Avcı elinde olduğunu söylediği bazı belgeleri açıklamaya başlarsa iş iyice kızışabilir. Örneğin cemaatin Emniyet sorumlusu olduğu söylenen kişi hâlâ ortaya çıkıp “bütün bunlar iftira” demedi.

Son olarak Avcı’ya sorduğum işkence sorusuna değinmek istiyorum. Yayında da söylediğim gibi kitabın en büyük eksiği işkence konusuna hemen hemen hiç değinilmemesidir. Halbuki Avcı’nın meslek hayatının özellikle ilk yılları işkencenin en yaygın olduğu bir dönemdir. Buna şahsen tanık olmuş, yaşamış biriyim. Yayından önce Avcı’ya bunu belirttim ve o da bana tıpkı yayında söylediği gibi 1999’a kadar işkencenin devletin neredeyse tek sorgu metodu olduğunu itiraf etti. Avcı’nın bundan sonra işkence konusuyla doğrudan yüzleşecek bir çalışma kaleme alabileceğini belirtmesini çok önemsiyorum. Umarım Türkiye’nin işkence gerçeğinin sadece mağdurlar tarafından anlatılması geleneği de parçalar ve başka birinci elden tanıklıkların önünü açar.

Avcı’nın yayındaki son sözleriyle bugünkü bölümü noktalamak istiyorum: “Türkiye’de bugün ben de dahil birçok insan , başına bir iftira gelmeyeceğinden emin değil ama herkesin emin olması lazım. Bu inanç Türkiye’de yok. Herkes demeli ki ‘Türkiye‘de adalet vardır, ne olursa olsun benim başıma bir şey gelmez. ’ Ama ben de dahil kimse böyle düşünmüyor, komploya uğrayabilirim düşüncesi var herkeste. ” Doğru.
Vatan

Fuhuş operasyonunda iki hakim!
Aliya RAHTE
aliyarahte@habertaraf.com
8 Aralık 2010

Gariplikler hep bazılarını gelir bulur... Polis ne zaman telefonları dinlemeye alsa karşı tellere hep şu bizimkiler takılıyor. Rüşvet operasyonunda kaç defa takıldı.

Şimdi de uyuşturucu ile fuhuş operasyonunda iki hakim...

Bir öncesi de Yargıtay’daki savcıya aitti... O savcı karı temin ediyormuş ama dinleme usulüne göre olmayınca yırttı... Ne tuhaf değil mi?!.

Mesleğinin onuru sırtında ağır gelenlerin serüvenleri bunar.

Devletin bu kişilere sağladığı kürsü kafi gelmemiş olacak ki bir başka yollara düşmek gereğini duyuyorlar. Düşülen yolar maalesef rüşvet, fuhuş, ideoloji...

Hakim teminatı deyince sadece “sınırsız sorumluluk” akla gelmemeli, işin bir de ahlakı boyutu var. Hakim ve savcı halim selim, güvenilir, ahlaken örnek olmak zorundadır.

Her taşın altından çıkıyorsa olmaz...

İşte bu pencere, çağımızın kanayan yarası; liberalizmin asimile ettiği toplumların “bırakınız etsinler bırakınız yapsınlar”maskarası...

28.11.2010 Pazar günü Hatay emniyeti tarafından yapılan fuhuş-uyuşturucu operasyonunda yine hakim ile kadın konusu vardı.

Verilen bilgilere göre Sincan’ın iki hakimi kayıtlarını otel resepsiyonuna yaptırılmamışlar, yatak ücretlerine de MHP’lı Ahmet Çelik’ın ödeyeceğine dair not düşülmüş.

Ne var bunda diyenler de ebetteki çıkabilir.

Hem bu kadar iş yoğunluğu içerisinde kaçamak yapmak, hem de cebinde hakim kimliği taşıyanların bu tip olaylara konu olması doğru mu acaba?

Samimi olarak tüm hakim ve savcılara soruyorum, gerçekten sizin o kadar bol zamanınız var mı? Hafta sonu Hatay’da tatil yaptıktan sonra Pazartesi salim kafa ile(!) kürsüye oturacak ve de dosyayı sonuçlandıracak kaç kişisiniz?

Veya soruyu şu şekilde sorayım.

Cuma günü duruşma yaptınız, pazartesine de duruşmanız var, dosya okuyacağınız yerde kalkıp Hatay’a gittiniz, o zaman pazartesi veya salı duruşmaları sallanacak mı?

İşler o kadar yoğunken...

Nereden baksanız asliye cezalarda 40-50, ağır cezalarda bir o kadar dosya. Cumartesi pazarını dairede geçiren hakimler bile birikmiş dosyaları hakkıyla okuyamazken gezip tozanlar nasıl okuyor? Bakıyorsunuz kürsüde bir hakim; gözleri kıpkırmızı, ya kafa çekme işi veya uykusuzluktan sinirleri gergin sağa sola çatıyor.

Bekleyin ki o kürsüden adalet çıkacak...Bu mudur mesleğin haysiyeti?

Hep söyleriz, hakim dosyaları ile daha da olmazsa kararları ile konuşur.

Düşünün ki Yargıtay savcısı “Türk İntikam Tugayı” yetkilisi ile aynı masaya düşebiliyor. Veya kimileri de mafya liderlerinin düğünlerinde...

Kanunları ihlal edenle korumakla görevli olanlar bir arda...

Daha önce de buna benze bir başka hikaye kaldı belleklerde.

Savcı buluşma evlerine dadanmıştı. Polis o gece operasyon yapınca polis bağırıyordu: “Komiserim bu odada savcı var.”

Savcı da kapının eşiğinden memura kimliğini uzatmış!..

HSYK eski kurul başkan vekili ile bir kısım üyeler Kıbrıs’a kaçamak yaptıklarında etrafa hoş olmayan kokular yayılmıştı. Hesaplar da şirketten...

O kişiler emekli olup gittiler ama yargı yüreğinden hala kanıyor...

Şimdi de Kaçmaz olayı... Yaptı yapmadı yerine kuralları söylemeye çalıştım.

Meslek onuru, ve de tarafsızlığı...

Oteli arayan polislerle arama kararı veren savcıdan sızlanmak kolay bir geçiş, asıl olan o yerlerde adalet dağıtanların ne yapmak istediklerinin sorgulanması...

Sizin başka işiniz yok mu?

Ülkedeki iş sayısı yargıda adeta yandı yanıyor.

Buna karşılık görevliler ya Kıbrıs’ta veya Hatay gibi zula mekanlarda kaçamak yapmaya kalkışırlarsa bu yangın hepimizi sarar. Altmış altıdan yanarız...

habertaraf

10.12.2010
Okutmayan Okullar, Öğretmeyen Öğretmenler!
Haşmet Babaoğlu

İki veli okul önünde çocuklarının çıkmasını bekliyor.
Biri "duydun değil mi," diyor; "eğitimde yine sıfır çekmişiz!"
Eski kuşaklar böyle laflardan sonra başlarını umutsuzca sallar, bir yandan da dişlerinin arasından "çık çık" sesi çıkarırdı!
Şimdikiler yüzlerine alaycı bir ifade yerleştiriyor. Sanki olay başka bir toplumun başına gelmiş gibi...
Öteki "hııı" diyor umursamaz biçimde; "Aman benim oğlan istediğimiz okula girsin de... Başaracak inşallah!"

***

OECD tarafından yürütülen PISA eğitim araştırmasında Türkiye yine en alt sıralarda yer aldı.
Medya fırsatı kaçırmadı tabii!
"Yine sıfır çektik" başlıkları atıldı, radyolarda, tv'lerde tartışıldı, daha da tartışılır.
Türkiye'nin ancak 2003'te PISA projesine dahil olmasına ve daha önceki yıllara dair elde bir değerlendirme olmamasına rağmen, olayı "2000'lerde eğitimde geriledik" diye verenler de oldu.
Ama merak ediyorum...
Velilerden öğretmenlere, bu haberi okuyup da gerçekten şaşıran ve üzülen; ciddi biçimde bu durumu dert eden kaç kişidir acaba?
Çok olduklarını sanmam! Çünkü eğitim hedefimiz başka!

***

Dün bu konuda bir radyo programı dinledim. Uzmanlar bile yuvarlak biçimde "eğitim sistemimiz bozuk" lafını tekrarlayıp durdular.
Neresi bozuk, yine anlayamadık!
Sanılanın aksine PISA araştırmalarının temel hedefi 15-16 yaş grubu öğrencilerin okulda matematik veya fen bilimleri alanında neleri öğrendiğinin dökümünü yapmak değil ki!
Araştırma asıl olarak öğrencilerin kendi kendilerine yeni bilgileri öğrenme becerilerini ve geleceğe hazırlanıp hazırlanmadıklarını sorgulamak için yapılıyor.
***

Oysa bizim çocuklarımızın (tabii buna göre kurgulanan eğitim düzenimizin de) bildiği tek gelecek var. O da üniversite!
Çoğunluk hangi bölüm, hangi dal, hangi meslek; onu bile düşünmeden bir üniversiteye kapağı atabilme hedefiyle ilk ve ortaöğrenimi geçiriyor.
En son duruma, "ilk ve orta öğrenimi geçiştirmek" deyimi daha uygun tabii!
Araştırmanın ölçütlerinden biri okuduğunu anlama ve cevap geliştirme üzerine kurulu...
Eh, cevap bulmak yerine "cevap anahtarı" bulup ezberlemek üzerinde uzmanlaşmış çocuklarımızın sondan ikinci olmasında ne tuhaflık var!
Yalan mı?
Bu uzun ve dallı budaklı bir konu...
Değinilecek çok mesele var!
Ama artık "tabu"ları bir yana bırakıp en hassas noktaları bile sorgulamak zorundayız.
"Öğretmen kutsaldır" deyip duruyoruz mesela! Ama ya öğretemiyorsa?..
"Okul kutsaldır" diyoruz! Hayır! "Okutan" kutsaldır!
Şurası kesin...
Çocukları belli bir süre bir çatı altında "hapsetmeye" yarayan binalarla; şu veya bu nedenle "öğretemeyen" eğitim ordusuyla daha çook sıfır çekeriz!

SABAH



Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Ksm 08, 2008 11:48 pm    Mesaj konusu: Korucular Hükümet KonagInI BastI Alıntıyla Cevap Gönder

Serdar Akinan
Sistem çökerken ne yükseliyor?

Seçim sonuçlarının tozu dumanı dindiğinde temel sorunlarımızla baş başa kalacağız.
G-20 toplantısı, hemen ardından NATO toplantısı ve olabilirse Kürt Konferansı, Türkiye açısından son derece kritik...
Ortak bir zemin yakalandığını, karşılıklı 'ötekileştirme'den kaynaklanan gerginliğin yerini rahatlamaya bıraktığını görüyoruz.
Ancak bu ay içinde meydana gelecek olaylar, tarihi kararlar ve alınacak pozis-yonlar bu rahatlığın bir rehavete dönüşmesine engeldir.
22 Temmuz'dan sonra bir 'ayar' askere verilmişti...
29 Mart'ta ise Erdoğan'a verildi...
Yani tarihsel ve ironik olarak (uzunca bir süreden bu yana) asker ve Erdoğan aynı safta hizalı...
Bu sonuçları doğru okuyup ön alacak olan da bu cenahtır. Tandoğan'da ayağa kalkıp sonra Ergenekon'la sinen ve bu seçim sonucuyla kendine güven tazeleyen yığınların özgüveni üzerinden siyasete yön vereceklerin de gazına gelmemek gerek.
Doğan grubunun 'tamamen duygusal' gazına gelip Kürt kartı üzerinden tuzağa düşmeyelim...
Can havliyle ofansif oynamak doğalarında var.
Ne CHP ne MHP bu tablodan mutabakat arayışına girecektir. O nedenle bu
saatten sonra uyanık ve rezervli olmak şarttır.
Israrla Saadet Partisi'ne gönderme yapmamı manasız bulanlar olabilir.
Tüm resme ve sürece dikkatle bakarsanız neye ihtiyaç duyduğumuzu
görürsünüz.

1) Küresel sistem derin bir krizde... Bu bir çöküştür.
2) Seçimler millete bir mutabakat ve diyalog zemini sunmuştur.
3) Bu olumlu tablodan hem içeride hem dışarıda rahatsız olanlar elbette vardır.
4) Toplum muhendisliğine soyunan çakallar medyada baş köşelerde kendilerine yeni mevzi tahkim etmekteler.
5) Kürt meselesi temel göstergedir... ABD planına destek atan içimizdeki hainlerdir...
Önümüzde çok ama çok kısa vadede şekillenecek bir resim var... Siyaset hayatın gerçeğine tabi... Samimi ve cesur olan kazanacak. Türkiye'ye kazandıracak...
Akşam

CEVAP VERMEYİN İSTİHBARAT TOPLAYIN
24 Mayıs 2009 09:37

Askerin, Gül çiftinin kitap kampanyasıyla ilgili birliklere gönderdiği 'Gizli' damgalı emir yazısı.

İkinci bir emre kadar Gül’e cevap vermeyin

Kara Kuvvetleri’nin Abdullah Gül ve eşinin himayesinde yürütülen ‘Türkiye Okuyor’ kampanyasıyla ilgili isteklere cevap verilmemesini gizli bir yazıyla emrettiği ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanlığınca Ocak 2008’de tüm Türkiye’de başlatılan “Türkiye Okuyor Kampanyası”na askerlerin destek vermediği ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Köşk’e çıkmasının ardından kampanyaya start vermiş ve tüm mülki amirliklere bir yazı yazarak kampanyayla ilgili çalışmalar yapmalarını istemişti.


“Üst makamların emri alınmadan”
Kara Kuvvetleri Komutanlığı ise (KKK) birliklere gönderdiği “Gizli” damgalı bir yazıyla

“Cumhurbaşkanlığı Makamınca organize edilen Türkiye Okuyor Kampanyası hakkında mülki makamlar tarafından gelen taleplere üst makamların emri alınmadan cevap verilmeyecektir” emri verdi.

Aynı emirde, askerlerden konuyla ilgili istihbarat toplayıp üstlerine bilgi vermeleri de istendi. KKK’nın tüm birliklere gönderdiği bu emir yazısı, İstanbul Küçükyalı İkmal Maliye Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı’na da iletildi.

26 Şubat 2008 tarihli 2270/220 sayılı emirde ilginç ifadeler yer alıyor: “Birlik Komutanlıklarınca bu husus bilmesi gereken prensibine göre personele tebliğ edilerek, elde edilecek bilgi ve belgeler İkmal Maliye Okul ve Eğitim Merkez Komutanlıkları’na bildirilecektir.” Emir yazısında bağlantı noktası olarak da İstihbarat Altı S. Söylemezoğlu gösteriliyor. Türkiye Okuyor Kampanyası’yla ilgili “bilmesi gereken prensibine göre personele tebliğ edilecek” ibaresinden neyin kastedildiği ise emirde açıkça yer almıyor.

Amaç herkesin okuması
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayesinde başlatılan kampanya, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Bilişim Derneği’nin iş birliğinde kamu, özel kurum ve kuruluşlarının katılımlarıyla yürütülüyordu. Kampanya kapsamında, il ve ilçelerde farklı faaliyetler düzenlenmekte, oluşturulan alt projelerle özgün ve yaratıcı uygulamalar hayata geçirilmekteydi. Kampanyada toplumun her kesimine okuma alışkanlığının kazandırılması, bu alışkanlığın geliştirilmesi ve hızla yaygınlaşan bilgisayar kullanımının etkin ve verimli hale getirilmesi hedefleniyordu. Bu amaçla Köşk’ten tüm mülki amirliklere yazı yazılmış ve çalışmalar yapmaları, hayata geçecek kampanyaların da raporlaştırılması istenmişti.


Her ilde farklı kampanya
Kampanyaya start verilmesiyle birlikte kamu kurum ve kuruluşları başta olmak üzere birçok sivil toplum örgütü yüzlerce kampanya düzenleyerek okuma programları yapmıştı. Birçok kahvehaneye, sağlık ocağına, devlet dairelerine kütüphaneler yapılmış, hatta bazı illerde valilikler devlet memurlarının mesaiye başlamadan yarım saat önce kitap okumasını kararlaştırmıştı.

Kampanya çerçevesinde sivil toplum örgütleri, metrolar başta olmak üzere toplu taşıma araçlarında kitap okunmasını özendirmek için etkinlikler de düzenlemişti. Aynı kampanya kapsamında birçok köy okuluna yeni kitaplar gönderilmiş, yeni kütüphaneler oluşturulmuştu. Bazı yerel gazeteler de bürolarını okurlarına açarak, günlük bir saat kitap okuma programı tertiplemişti.
Kaynak: Mehmet Baransu/Taraf

Korucular Hükümet Konağı Bastı
08 Kasım 2008

Köy korucuları, hükümet konağını bastı, Jandarma sadece seyirci kaldı. Gerekçe ise tüyler ürpertiyor... İşte Güneydoğu'dan bir manzara...

Şırnak-Beytüşşebap'ta korucuların arasında çok sayıda kanun kaçağı var. Uyuşturucu kaçakçılığından adam öldürmeye kadar pek çok suça karışmış isim, korucu. Tüm suçları da devletin bilgisi dahilinde. İçlerinden Mamkuran aşireti mensupları zamanında ilçeyi basıp, hükümet konağını bile işgal etmişti.

İlk nerede, ne zaman göreve başladılar; artık hatırlamıyoruz bile. Ancak ne zaman terör sözünü duysak hemen ardından gelmesine alıştığımız kelimelerden bir tanesi de "geçici köy korucuları". Aktüel Dergisi'nden Tuncay Opçin'in haberine göre, devletin resmi ajansınca hep "teröristlerle yapılan silahlı çatışmada gösterdikleri yararlıklarla" anılan korucuların günah galerisinde çok sayıda resim var.

Biz bu albümün sadece bir fotoğrafına baktık. Orada gördüklerimiz ise dehşet verici. Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesi korucularının ilçeyi basıp, kaymakam, savcı ve hâkimi tehdit etmekten, teşekkül oluşturarak uyuşturucu kaçırmaya, birden fazla kişiyi öldürmekten silahlı gaspa kadar karışmadıkları suç kalmamış

Devlet hepsini biliyordu

Biz bu korucuların en meşhurundan, Cemal Ş.'den başlayalım. Hem de devletin resmi kayıtlarından yola çıkarak karıştıkları suçları bir bir verelim. Cemal Ş.'nin dosyasında "Uyuşturucu madde kaçakçılığı ve teşekkül oluşturmak suretiyle esrar satmak" suçlarından sabıkası olduğu belirtiliyor. Bu suçlardan dolayı arandığı da net bir şekilde dosyasına girmiş. Korucu Süleyman T. ise "Birden fazla adam öldürmek ve bakaya durumda olmak" yüzünden aranıyor. Başka bir ismin, Tahir A.'nın dosyasında ise "Silahlı gasp, adam öldürme, yoklama kaçağı" kaydı düşülmüş. Tıpkı Ahmet G., Mehmet G., Abdullah Z., Abubekir A., Hüsnü A., Bahri A. ve Hurşit O. gibi. Hurşit O.'nun kesinleşmiş hapis cezası var. Mahkeme tarafından "müebbet hapis cezası"na çarptırılmış. Suça karışmış koruculara daha çok sayıda örnek vermek mümkün.

Bu korucuların hepsine devlet tarafından maaş bağlanmış. Bir kısmı "tek", bir kısmı da "çift" maaşla ödüllendirilmiş. Ayrıca gerçek isimleri bilinmesin diye hepsine birer kod adı ile birlikte kimlik verilmiş.

Yine dosyalarındaki bilgilere göre, bu isimlerin arandıkları zaten biliniyormuş: "Şahıs gerçek ismi ile yukarıda yazdığımız suçlardan aranmakta olduğundan o dönemde bulunan ilçe jandarma komutanları olan J. Ütğm. R. K. ve J. Yzb. T. K.'nun Hakkari İl Jandarma Komutanı'na teklif ve asayiş komutanının bilgisi dahilinde kod adı verilerek geçici köy korucusu olarak göreve başlatılmıştır."

Ancak bundan çok daha vahimi var. Köy korucuları resmen bir ilçeyi basıp, aşiret liderlerini hapisten kurtardı. Hem de İlçe Jandarma Komutanlığı'nın gözleri önünde. Korucuların bu kalkışmasına, hükümet konağının basılmasına jandarma sadece seyirci kalmıştı.

Hükümet Konağı'nı bastılar

1995'in son günleriydi. Mamkuran aşireti lideri Nesim Timur, ilçe seçim kurulu başkanı Fahrettin Aydın'a hakaret ve tehdit gerekçesiyle tutuklanmıştı. Bunun üzerine Timur'un muhtarlığını yaptığı Mezra köyünün korucuları, Beytüşşebap ilçesine doğru yola çıktı. Sayıları 250-300'ü bulan korucuların ellerinde uzun namlulu "kaleşler" ve roketatarlar vardı.

Sloganlar atarak ilçeye doğru yürüyen korucular jandarma kontrol noktalarını hiçbir sorun yaşamadan birer birer geçtiler.

Polisin çembere aldığı hükümet konağı önünde kısa bir arbede yaşandı. Hemen ardından da korucular binaya girdi. Dertleri liderlerini tutuklayan savcı ve hâkimi "almak"tı. Bunun üzerine ilçe kaymakamı Musa Işın devreye girdi. Koruculara en kısa sürede liderlerinin bırakılacağı sözü verildi. Nitekim kısa bir süre sonra da Nesim Timur hürriyetine kavuştu. Ancak burada ilginç olan İlçe Jandarma Komutanlığı ile 141. Komando Taktik Alay Komutanlığı'nın tavrıydı. Her iki kurum da olaylara adeta seyirci kalmıştı. O kadar ki, alayın bigâneliğine bölgedeki bir başka aşiret, Jirkiler bile isyan etmişti. Kaymakam Musa Işın'a haber göndererek, kendilerini koruyabileceklerini söylediler. Ancak Işın, olayların daha vahim bir hâl almasını engellemek için Jirkilerin teklifini kabul etmedi.

Kaymakam Işın ilçede yaşananları tek tek kayıtlara geçirdi ve tutanak tuttu. Burada jandarmadan yardım istendiğini ancak hiçbir yanıt alamadıklarını anlatıyordu. Bunun üzerine 141. Taktik Komando Alay Komutanı Piyade Kıdemli Albay Yücel Tuncel, kaymakama adeta muhtıra verdi.

ALBAY ‘KANUN BENİM’ DEDİ

1 Ocak’ta kaleme aldığı yazısında Nesim Timur’un serbest bırakılmasını kendinsin istediğini bunun için ilgili hakime iki subayını gönderdiğini söylüyordu. Terörle mücadele edilen bir bölgede bağımsız yargıdan söz edilemeyeceğini açık bir dille anlatıyordu. Mamkuran aşireti devletin yanındaydı ve bunun devamlılığı sağlanmalıydı Tuncel’e göre. Bunun için de şu anda Timur’un serbest bırakılması gerekiyordu. Başka zaman da başka şeyler gerebilirdi. Onlara da yapılmalı, Mamkuranlar kırılmamalıydı.

Albay Tuncel’in söyledikleri sadece bununla sınırlı değildi. Daha önce yaptığı görevlerden dem vuruyordu Tuncel. Sıkıyönetim döneminde görev yapmıştı. Neyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Tecrübesiz askerliğini yapmamış genç kamu görevlileri ona ne yapacağını söyleyemez isteklerini, şahsi kaprislerle kıramazdı.

Devletin kendisine verdiği yetkileri farkındaydı ve kendisi ilçede herkesin her şeyin üstündeydi. Bundan sonra gerekirse durumdan vazife çıkararak ‘idareye el koyacaktı’. Kaymakam ve yardı mensuplarına açıkça haddini bildiriyordu Albay Tuncel. Bu yazı Kaymakam Işın tarafından OHAL valiliğine iletilmek üzere arşive kaldırıldı.

Bu olaylar artık eskide kaldı. En azından bölgede OHAL kalktı ve görece sivil bir idare var. Ancak sistem değişse de sistemin teme taşlarından olan korucular hala işbaşında. Hem de tüm suç dosyalarına rağmen devletten maaş almaya devam ederek..
aktifhaber

Danıştay'ın iptal kararı üzerine bir açıklama yapan Anayasa Mahkemesi'nde görüş ayrılığı patlak verdi. AYM'nin 8 üyesi, Başkan Haşim Kılıç'a onay vermedi
25 Aralık 2008

Anayasa Mahkemesinin 8 üyesi, ''Anayasa Mahkemesi Başkanlığı tarafından, 'kapatılan belediyelerin dava açma süresine ilişkin' dün yapılan açıklamanın, Anayasa Mahkemesinin görüşünü yansıtmamadığını'' bildirdi.

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, üyeler Fulya Kantarcıoğlu, Mehmet Erten, Cafet Şat, A. Necmi Özler, Fettah Oto, Şevket Apalak ve Zehra Ayla Perktaş'ın imzaları bulunan açıklamada, şunlar kaydedildi: ''Anayasa Mahkemesi Başkanlığı tarafından 24 Aralık 2008 gününde yapılan açıklama, Anayasa Mahkemesinin görüşünü yansıtmamaktadır. Anayasa'nın 149. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Başkan ve on üye ile toplanır, salt çoğunluk ile karar verir. Bu bağlamda, belirtilen usule uyularak yapılmayan açıklamalar Mahkeme görüşü olarak kabul edilemez.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasından, anayasal görev, yetki ve sorumluluk, ilgili kurum ve kuruşlara aittir. Önceden haberdar olmadığımız, bu nedenle de oluşumuna hiçbir katkıda bulunamadığımız açıklamaya katılmıyoruz.''
haber7

ANAYASA MAHKEMESİ'NDE DERİN ÇATLAK
24 Aralık 2008
Kapatılan beldelerle ilgili Anayasa Mahkemesi'nden gelen açıklamalara Başkan vekili Osman Paksüt 'Katılmıyorum' dedi
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı imzasıyla kapatılan belediyelerin dava açma süresine ilişkin yapılan açıklamanın, ''heyet kararı olmadığını'' ve ''açıklamada yer alan değerlendirmelere katılmadığını'' söyledi.

Paksüt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yüksek Mahkemeden akşam saatlerinde yapılan açıklamayı değerlendirdi.

Açıklamanın Anayasa Mahkemesinin tüm üyelerinin onayı ile hazırlanmış bir açıklama olmadığını belirten Paksüt, ''Başkanlığın açıklaması heyet kararı değildir. Değerlendirmelere katılmıyorum'' dedi.
HABER10

Haşim Kılıç'a "YEDEK" Oyun
25 Aralık 2008 13:02Anayasa Mahkemesi'nin 8 üyesinin Haşim Kılıç'a karşı deklorasyon yayınladığı haberinin içinden büyük bir dümen çıktı. Bakın 8 üyeden nasıl bir "yedek" dümen çıktı.

YEDEK ÜYELERİN İSMİ YAZILIP "8 ÜYE" DİYE YUTTURULDU

Kapatılan belediyelerin seçime girmesinin yolunu açan Danıştay kararı tartışması Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile üyelerin yaptığı açıklamalarla sürüyor. Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi önünde bugün yaptığı açıklamada, Başkanvekili Osman Paksüt'ün 'açıklama mahkemenin görüşünü yansıtmıyor' sözlerine cevap verdi.

Kapatılan belediyelerin seçime girmesinin yolunu açan Danıştay kararı tartışması Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile üyelerin yaptığı açıklamalarla sürüyor. Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi önünde bugün yaptığı açıklamada, Başkanvekili Osman Paksüt'ün 'açıklama mahkemenin görüşünü yansıtmıyor' sözlerine cevap verdi.

Başkan Kılıç, Başkanvekili, ''Sayın Başkanvekili zaten muhalefetteydi, karşı görüşteydi. Görüşünü muhalefette, kararında belirtti. Ondan dolayı Osman Bey'in bu konudan haberdar olmaması doğaldır'' dedi. Kararın 5'e karşı 6 üyenin oyuyla alındığını anımsatan Kılıç, ''Bu kararda 6 arkadaşımızın ne demek istediğini bir kez daha kamuoyuna duyurmak istedik. Yapılan dünkü açıklama, benimle birlikte bu arkadaşların, yani çoğunlukta olan 6 arkadaşın arzusu, onayı ve isteği doğrultusunda yapılmıştır. Yalnız başıma yaptığım bir açıklama değildir'' dedi.

O TOPLANTIDA OLMAYAN YEDEK ÜYELERİN İSİMLERİ KULLANILDI

Kılıç'ın açıklamasının hemen ardından Anayasa Mahkemesi'nin 6 asil ve 2 yedek üyesi, ''Anayasa Mahkemesi Başkanlığı tarafından, 'kapatılan belediyelerin dava açma süresine ilişkin' dün yapılan açıklamanın, Anayasa Mahkemesinin görüşünü yansıtmadığını'' savundu. Ortaya ilginç bir görüntü oluştu. Belde belediyelerin kapanmasına karşı çıkan ve Haşim Kılıç'la oy kullanan 5 asil ve o günkü oylamaya asil üye A. Necmi Özler'in yerine oylamaya katılan 1 yedek üye açıklamanın arkasında durdu. Karara muhalif kalan 5 asil ve 2 yedek üye ile o günkü oylamaya izinli olduğu için katılmayan A. Necmi Özler ise Kılıç'ın açıklamasına katılmadıklarını bildirdi.

Muhalifler Kılıç'a destek vermedi

Asil üyeler: Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, Fulya Kantarcıoğlu, Mehmet Erten, Şevket Apalak ve Zehra Ayla Perktaş

Oylamaya katılmayan asil üye: A. Necmi Özler

Sözkonusu oylayamaya yedek üye olduğu için katılamayanlar: Cafer Şat, Fettah Oto

Oylamadaki çoğunluk üyeler Kılıç'ın arkasında durdu

Asil Üyeler: Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Sacid Adalı, Ahmet Akyalçın, Serdar Özgüldür, Serruh Kaleli

Oylamaya Necmi Özler'in yerine katılan yedek üye: Mustafa Yıldırım
aktifhaber

Hukukta Kaosun Nedeni Erdoğan
25 Aralık 2008
Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) arasında bir kaos olduğunu savundu ve bakın nedenini kime bağladı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) arasında bir kaos olduğunu, bu kaos karşısında hukuk mekanizmalarının işlemediğini savunarak, "Bütün bunların temelinde Başbakan'ın 'Türkiye'de ikinci bir Anayasa Mahkemesi mi var?' değerlendirmesi yatıyor" dedi.

CHP Parti Meclisi (PM), Genel Başkan Deniz Baykal başkanlığında toplandı. Baykal, toplantıya verilen arada yaptığı açıklamada, Türkiye'nin, belde belediyeleriyle ilgili çeşitli kurumların aldıkları kararlar sonucu büyük bir hukuk krizinin içine sürüklendiğini savundu.

Baykal, "Yasal düzenlemeden sonra Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar, buna bağlı olarak Danıştay ve YSK'nın aldığı karar, Türkiye'de bir hukuk kaosunun, hukuk kargaşasının potansiyel olarak ülkemizde barınmakta olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Yapılan bu yanlışlıklar Türkiye'de hukuk sisteminin ciddi bir kaosa her an dönüşebilecek bir tabiat taşıdığını ortaya koymuştur. Çok üzüntü verici olmuştur. Bu asıl sorundan belki daha önemli bir konudur" diye konuştu.

YSK'nın Danıştay'ın konuyla ilgili kararını değerlendirdiğini ve dava açan belediyelerin seçime katılabileceklerini karara bağladığını hatırlatan Baykal, şöyle konuştu:

"Bunun üzerine çok garip bir şeye tanık olduk. Anayasa Mahkemesi Başkanı yeni bir karar açıklar gibi bir değerlendirme yaptı. Bir süre sonra Anayasa Mahkemesi'nin böyle bir yeni kararının olmadığı Anayasa Mahkemesi Başkanvekili'nin açıklamasıyla ortaya çıktı. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi Başkanı 'Biz eski karara destek veren insanlar bu düşünceyi dile getirdik' diye, hukuk sistemimizde bu güne kadar hiç tanık olmadığımız bir açıklama yaptı.

Anayasa Mahkemesi'nin 8 üyesinin açıklama yaparak, Yüksek Mahkeme Başkanlığınca yapılan açıklamayı desteklemediklerini duyurduğunu hatırlatan Baykal, sözlerini şöyle sürdürdü:

"O kararın Anayasa Mahkemesi'nin tavrıyla ilgili başkan tarafından yorumlanışının kendileri açısından kabul edilemez olduğunu söylemişlerdir. Bir kaos daha çıkmıştır. Anayasa Mahkemesi içinde kaos var. Anayasa Mahkemesi ile Danıştay, YSK kararları arasında bir kaos var ve kaos karşısında hukuk mekanizmaları işlemiyor. Konuşuluyor...

Bütün bunların temelinde Başbakan'ın 'Türkiye'de ikinci bir Anayasa Mahkemesi mi var?' değerlendirmesi yatıyor. Başbakan bunu söylüyor. Başbakan bunu söyledikten sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı o kararı yorumluyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hukuka yakışır mı? Anayasa hukukunu uygulama konumunda olan bir kuruma yakışır mı böyle şeyler? Karar ortada. İsteyen istediği gibi yorumlar. Varsa bir yanlışlık, o yanlışlık karşısında gerekeni yetkili merciler yapar. Yol, yöntem, hukuk var."

Baykal, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü'ne yaptığı atamanın ardından bu konudaki başvuru üzerine Ankara 15. İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı verdiğini hatırlatarak, şunları söyledi:

"Bu kadar çürümenin Cumhurbaşkanlığına kadar, Anayasa Mahkemesi'ne kadar tırmanmış olması Türkiye'ye yakışıyor mu? Ne var bunların altında? Bunların altında hukuka, kurala saygı gösterme sorumluluğunu taşımayan bir siyaset anlayışı var. O siyaset anlayışı Cumhurbaşkanlığı konusunda bu zafiyeti ortaya çıkarıyor.

YSK toplantı halinde, YSK ne karar alacak? Şimdi ne olacak hep beraber bakıyoruz. Yakışmıyor, gerçekten çok acı bir tablo. Büyük üzüntü içindeyim. Bu hukuk kaosu, hukuk kargaşası Türkiye'de yönetimin hangi sorunlarla ülkeyi karşı karşıya bıraktığını bir kez daha önümüze çıkarmıştır."
aktifhaber

Belde Belediyelerle ilgili yargıdaki farklı kararlar sonrası Başbakan Erdoğan'ın yaptığı açıklamaya Danıştay'dan tepki geldi. Danıştay, Haşim Kılıç'a da tepkili.
25 Aralık 2008
Danıştay Başkanlığından yapılan açıklamada, ''Kendi kuruluş kanununda, verdikleri kararları yorumlama ve tavzih yetkisi bulunmayan Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın özellikle Danıştayı Anayasa ihlali yapmakla suçlayıcı nitelikteki açıklaması, anayasal görev, yetki ve sorumluluğunu aşan talihsiz bir beyan olarak değerlendirilmiştir'' denildi.

Danıştay Başkanlığı, yazılı bir açıklama yaptı.

Açıklamada, kendi kuruluş kanununda, verdikleri kararları yorumlama ve tavzih yetkisi bulunmayan Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın özellikle Danıştayı Anayasa ihlali yapmakla suçlayıcı nitelikteki açıklamasının, anayasal görev, yetki ve sorumluluğunu aşan talihsiz bir beyan olarak değerlendirildiği belirtildi.

Danıştay açıklamasında, Anayasa'dan kaynaklanan devlet yetki ve görevinin kullanılmasında, medeni iş bölümü ve iş birliği içerisinde ''hukuk devleti'' ilkesinin yaşama geçirilmesi amacında, birlikte hareket etme anlayışı içerisinde bulunması gereken yürütme ve yargı organlarının, birbirlerinin görev alanına müdahale eden suçlayıcı ve özensiz üslupla yaptıkları açıklamaların, toplum nazarında bu açıklamayı yapanların yanı sıra yargının saygınlığını da zedeleyici sonuçlar yaratacağı, hukuk devletine ve yargıya olan güveni sarsacağı ifade edildi.
Danıştay Başkanlığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Danıştay ile ilgili açıklamasının, ''Anayasal görev ve yetkilerini kullanan Danıştayı Anayasa Mahkemesinin yerine geçerek karar veren ve yetkilerini aşan bir yargı yeri olarak göstermesinin, üslup ve içerik bakımından hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan açıklama olarak değerlendirildiğini'' bildirdi.

Danıştay'da bugün gerçekleştirilen İdari Dava Daireleri Kurulu toplantısına saat 13.30'da verilen arada Başkanlar Kurulu toplandı.

Kurulun yarım saatlik toplantısının ardından Danıştay Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde yazılı bir açıklama yapıldı.

Açıklamada, Anayasa Mahkemesinin Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile ilgili kısmi iptal ve Danıştay 8. Dairesi'nin Kovanlık Belediyesince açılan davada verdiği karar nedeniyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ''... Türkiye'de demek ki ikinci bir Anayasa Mahkemesi daha çıktı...'' şeklindeki beyanatından sonra, aynı gün Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç tarafından ''Anayasa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcı olduğu, kararlarına uyulmaması ya da mahkemenin öngörmediği sonuç çıkarılmasının Anayasa'nın 153. maddesinin ihlali sonucu doğuracağı'' açıklamasında bulunduğu anımsatıldı.

Başbakan Erdoğan ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç'ın bu açıklamaları karşısında; konunun, Başkanlar Kurulunda görüşüldüğü belirtilen açıklamada, şu hususlara yer verildi:

''Danıştay 8. Dairesinin, Anayasa'nın ve Danıştay Kanunu'nun kendisine vermiş olduğu görev ve yetki çerçevesinde bakmakta olduğu dava hakkında verdiği karar, üst yargı yerince yürütülmesi durdurulmadığı ya da bozulmadığı sürece Anayasa'nın 138'inci maddesi uyarınca yasama ve yürütme organları ile idareyi bağlayıcı niteliktedir.

Bu hukuki durum karşısında; Başbakan'ın, bu beyanatında, Anayasal görev ve yetkilerini kullanan Danıştayı Anayasa Mahkemesinin yerine geçerek karar veren ve böylece yetkilerini aşan bir yargı yeri olarak göstermesi, üslup ve içerik bakımından hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir açıklama olarak değerlendirilmiştir.

Öte yandan, her yargı yeri, görevi dahilinde olan uyuşmazlığı çözümlerken, o davada uygulanacak kuralı belirleme ve yorumlama yetkisine sahiptir. Bu yorumun isabetli olup olmadığının değerlendirilmesi ise devam eden bir davada o yargı düzeninin temyiz mercisine aittir.

Bu bakımdan, kendi kuruluş kanununda verdikleri kararları yorumlama ve tavzih yetkisi bulunmayan Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın özellikle Danıştayı Anayasa ihlali yapmakla suçlayıcı nitelikteki açıklaması, Anayasal görev, yetki ve sorumluluğunu aşan talihsiz bir beyan olarak değerlendirilmiştir.

Anayasa'dan kaynaklanan devlet yetki ve görevinin kullanılmasında medeni iş bölümü ve işbirliği içerisinde, hukuk devleti ilkesinin yaşama geçirilmesi amacında birlikte hareket etme anlayışı içerisinde bulunması gereken yürütme ve yargı organlarının, birbirlerinin görev alanına müdahale eden suçlayıcı, özensiz üslupla yaptıkları açıklamalar, toplum nazarında bu açıklamayı yapanların yanı sıra yargının saygınlığını da zedeleyici sonuçlar yaratacak, hukuk devletine ve yargıya olan güveni sarsacaktır.''
haber7

Yargıdaki krizin perde gerisindekiler

Belediyelikleri düşen beldelerle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar sonrasında Danıştay ve YSK'dan yapılan açılama yargıdaki görüş ayrılığını gün yüzüne çıkardı.
25 Aralık 2008

Danıştay ve YSK’nın belde belediyelerin itiraz süreçleriyle ilgili yeni açıklamalar yapması üzerine Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararı yeniden açıklaması ve kendi kararının üzerine yeni bir karar alınamayacağını belirtmesinden sonra Anayasa Mahkemesi üyelerinden farklı bir açıklama daha yükseldi.

ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNDEN AÇIKLAMA

Aralarında Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, üyeler Fulya Kantarcıoğlu, Mehmet Erten, Cafet Şat, A. Necmi Özler, Fettah Oto, Şevket Apalak ve Zehra Ayla Perktaş'ın imzaları 2’si yedek 8 Anayasa Mahkemesi Üyesi Anayasa Mahkemesi adına yapılan açıklamanın Anayasa Mahkemesi ‘nin görüşünü yansıtmadığını savunan bir açıklama yapılarak “''Anayasa Mahkemesi Başkanlığı tarafından 24 Aralık 2008 gününde yapılan açıklama, Anayasa Mahkemesinin görüşünü yansıtmamaktadır. Anayasa'nın 149. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Başkan ve on üye ile toplanır, salt çoğunluk ile karar verir. Bu bağlamda, belirtilen usule uyularak yapılmayan açıklamalar Mahkeme görüşü olarak kabul edilemez.” denildi.

KILIÇ'IN AÇIKLAMASI

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç 8 üye tarafından yapılan açıklama üzerine yeni bir açıklama daha yaptı.
Anayasa Mahkemesi başkanı Kılıç, karşı bildiri yayınlayan 8 üyenin 3'ünün kararın alınmasında oylarının olmadığını geri kalan 5 'inin de zaten karara karşı olan üyelerin olduğunu söyledi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı adına dün yaptığı yazılı açıklamayla, 5747 sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un iptali istemiyle açılan davada, ''6 arkadaşının gerekçeli kararda ne söyledikleri, ne yazdıkları ve gerekçenin en olduğunun bir kez daha tekrarından başka bir şey olmadığını'' söyledi.

Haşim Kılıç, ''Bu açıklama ihtiyacı bazı yargı kuruluşlarının almış olduğu kararlar üzerine doğan zaruret üzerine yapılmıştır. Bizim kararlarımızın sonuçsuz kalmaması, etkisiz kalmaması, başkalaşmasına izin vermeme konusunda bu kurumu temsil eden Başkanın en başta görevidir. Dolayısıyla benim burada kararımızı sahiplenmenin dışında yaptığım bir şey yok'' dedi.

Kılıç, şunları söyledi: ''Bunun dışında kalan 5 arkadaşım zaten karara muhalifti. Yazılı açıklamada yapılan bu 6 arkadaşımızın gerekçeli kararda ne söyledikleri, ne yazdıkları ve gerekçenin ne olduğunu bir kez daha tekrarından başka bir şey değildir. Bu açıklama ihtiyacı, bazı yargı kuruluşlarının almış olduğu kararlar üzerine doğan zaruret üzerine yapılmıştır.

Bizim kararlarımızın sonuçsuz kalmaması, etkisiz kalmaması, başkalaşmasına izin vermeme bu kurumu temsil eden Başkanın en başta görevidir. Dolayısıyla benim burada kararımızı sahiplenmenin dışında yaptığım bir şey yoktur. Bu sahiplenme de 6 arkadaşımın onayı ile yapılmıştır. Aslında sadece Başkanın değil, bütün üyelerimizin verilen kararı sahiplenme ve koruma konusunda görevleri vardır. Eğer karar yanlış anlaşılıyor, yanlış değerlendiriyorsa bunu açıklamak, açıklığa kavuşturmak ve verilen kararı sahiplenmek en temel görevimizdir.

Burada yapılan, Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, belde belediyelerinin dava açma sürelerinin 22 Mart 2008'de başladığı, bundan itibaren 60 gün içinde dava açmaları halinde seçime girebilecekleri, aksi halde kapatılmanın uygun olduğu sonucuna varıldığının açıklanmasıdır.”

İSMİ GEÇENLER

Anayasa Mahkemesi adına 8 üye tarafından yapılan farklı açıklamaların ardında Fulya Kantarcıoğlu, Şevket Apalak ve Ayla Pektaş’ın bulunduğu belirtiliyor.

Başkan Vekili Osman Paksüt ile birlikte bu isimlerin Ak Parti’nin kapatılması ve başörtüsüne ilişkin oylamalar da aynı tavrı gösterdikleri belirtiliyor.
Haber 7

Yargı İşlemeyince Mafya Türüyor
03 Ocak 2011
Mahkemeler iş yükünden 2012’ye gün vermeye başladı. Hukukçular yargıda çözüm bulamayan vatandaşın mafyaya yöneldiğini vurguladı.
Tahsil edemediği 3 bin liralık çek için dava açan işadamına 2012 ye duruşma günü verildi. Yargı sisteminde reform yapılmasının şart olduğunu belirten hukukçular, geciken adalet yüzünden mağdurların mafyaya yöneldiğini söyledi.

Yargıdaki iş yükü nedeniyle yaşanan gecikmeler vatandaşları mağdur ediyor. Özellikle çek-senet tahsilatı gibi konularda açılan davalarda verilen uzun duruşma süreleri işadamlarının sıkıntı yaşamasına sebep oluyor. Bunun son örneği İstanbul'da yaşandı. Müşterisinden aldığı 3 bin TL'lik çekin ödenmemesi üzerine yargıya giden işadamı Ahmet Şen'e duruşma için 13 ay sonrasına gün verildi.

Duruşma için boş gün yok

Mağdur işadamı dava sonuçlanınca 3 bin liralık çekin hiçbir kıymetinin kalmayacağını dile getirdi. Hukukçular ise iki yıl sonrasına ilk duruşma tarihi verilen davanın 4 -5 yıldan önce bitmeyeceği görüşünde. İstanbul'da tekstil ticareti yapan işadamı Şen geçtiğimiz yıl sürekli mal sattığı İsa D'ye bir parti daha mal verdi. Karşılığında ise 31.12.2009 tarihli 3 bin liralık çek aldı. Çekin vadesi dolduğunda bankaya giden Şen, karşılığı çıkmayınca müşterisine borcunu ödemesi yolunda ikazda bulunarak, yasal süre olan 6 ayın dolmasını bekledi. Bir gelişme olmayınca 29 Haziranda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına "karşılıksız çek veren sanık hakkında ge- rekli soruşturmanın açılması ve kamu davası açılması" talebiyle İsa D. hakkında suç duyurusunda bulundu. Cumhuriyet savcısı, 24 Ey-lül'de hazırlayarak İstanbul Şişli Sulh Ceza Mahkemesine gönderdiği iddianamede İsa D'nin Şen'e verdiği çeki ödemediğinin belirlendiğine dikkat çekerek, cezalandırılmasını istedi. Şişli 3. Sulh Ceza Mahkemesi, savcı tarafından gönderilen iddianameyi kabul etti. Mahkeme 15 Aralık günü yapılan duruşmada, aradaki günlerin dolu olması nedeni ile duruşmanın 16/02/2012 günü saat 09.30'a bırakılmasına tensiben karar verdi.

'Paramın bir değeri kalmaz'

Müşterisinden aldığı çekin ödenmemesi sebebiyle mağdur olan Ahmet Şen, mahkemenin 13 ay sonrası için duruşma günü vermesinin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını dile getirdi. 2012'nin ikinci ayında görüşülecek davada karar süresinin daha fazla uzayacağına inandığına vurgulayan Şen, 4 -5 yıl sonra ödenecek 3 bin liranın kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını dile getirdi. Şen, yargıda yaşanan bu tür gecikmelerin ticaret yapanları bu tür durumlarda dava açmamaya ittiğini, bunun da mağduriyetlere yol açtığını bildirdi.

Yeni yıla 50 bin dosya devredildi

Yargıtay'ın dosya yükü nedeniyle geciken adalet, işadamlarını bir bir iflasa sürüklüyor. Karşılıksız çekler için açılan davalar zamanaşımına uğradığından birçok işadamı, şirketinin kapısına kilit vurdu. Sadece 2009'da Yargıtay'da tam 14 bin 809 davanın zamanaşımına uğradığı bildirildi. Alacaklı davalarının görüldüğü Yargıtay 10. Ceza Dairesi ise 2010'da bakamadığı yaklaşık 50 bin dosyayı yeni yıla devretmek zorunda kaldı. Hukukçular, bu davaların 3 seneden önce sonuçlanmasının mümkün olmadığını ifade etti.

Yargı işlemeyince mafya türüyor

Hukutçular 2 yıl sonraya duruşma tarihi verilmesini "sistemin çökmesi" olarak yorumladı. İşte, yargının ağır işlemesi nedeniyle vatandaşların 'çek-senet mafyasına' yöneldiğine dikkat çeken hukukçuların konuya ilişkin görüşleri:

Çek senet mafyası devrede

* Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk: Türkiye'de yargı, çok ağır bir iş yükü altında. Mahkemelerimiz ve hakim savcı kadromuz bu iş yükünü taşımakta zorlanıyor. Bir de tabi bu çek dolayısıyla ciddi sorunlar var. Çekler aslında bir ödeme aracıdır. Ama uygulamada vadeli senet olarak bir kredi aracı haline dönüştürülmüş. Çekler karşılıksız çıktığında çek hamilinin icra yoluna başvurması gerekir. Fakat, mahkemelerin ve icra dairelerinin aşırı iş yükü altında olması nedeniyle ortada 'çek senet mafyası' olarak adlandırılan ve çekleri tahsil etmeyi hedefleyen bir görünüm çıkarmıştır. Bu görünümü önlemek için mahkeme ve hakim sayısı ile bu davalara bakan icra dairelerinin tetkik mercileri artırılmalı.

Avukat Sinan Emiralioğlu: 2010'da düzenlenen çek mevzuatı Türkiye gerçekleriyle örtüşmüyor. Piyasadaki çekler güvenilir değil. Yargı sistemimizde aksaklıklar var. Türkiye'nin hiçbir yerinde iş gücünü karşılayan personel ve hakim yok. Ticari anlaşmazlıkların sayısı artıyor, ama ihtiyaçlara cevap verecek mekanizma yok. 2 yıl sonrasına duruşma günü veriliyor. Böyle olunca da suçun zaman aşımına uğraması söz konusu. Adalet gecikince hak sahipleri hakkını alamıyor. Bu da insanların yargı eliyle haklarına ulaşamaması sonucunu doğuruyor. Haliyle insanların, yargı dışında bireysel mafyavari yöntemle alacaklarını tahsil yoluna gitmesine sebep oluyor. Mafya yoluyla alacağını tahsil edemeyecekler ise ticareti sınırlandırma veya portföyünü küçültme yoluna gidiyor. Bu da ekonomimiz açısından çok zararlı.

Avukat Akyan Şeker: Basit bir çek davası için 2 yıl sonrasına gün verilmesi adliyenin tıkanmasıdır. Her iki taraf için de yargılamanın bir an evvel bitirilip ortadaki suçlunun cezalandırılması gerekir. Biz bunu Avrupa Birliği'ne anlatamayız. Yargıda köklü bir reforma ihtiyaç var. Borçlular açısından ülkemiz imtiyaz ülkesine dönüştü. İnsanlar kendi haklarını kendileri alma yoluna gider diye korkuyoruz.

YIĞILMALAR SİSTEMİ ÇÖKERTTİ

Adalet ve Hukuk Derneği Başkanı Ayhan Gültekin: Bu kanayan yara. Çek Kanunu ile ilgili değişiklik yapılıyor ama köklü bir çözüm getirilemedi. Mahkemelerin bu davalara yetişmesi mümkün değil. Çok ciddi yığılmalar oldu. Zaten kadro yetersiz bir de Türkiye'de en çok açılan davaların mahkemelerde yığılması sistemi çökertti. Yeni hakim ve yargıçlar atanarak acilen İstinaf Mahkemeleri kurulmalı.
aktifhaber

ABD'nin çöküşü: 17 Milyon Yoksul çocuk sosyal yardımlarla yaşamaya çalışıyor
7 MART 2013



BBC'den Duncan Walker'in haber yorumu:

Bir çocuğun gözüyle: Amerika'da aç olmak

ABD'de yoksul çocukların sayısı 17 milyon ile rekor düzeye ulaştı. Azımsanmayacak sayıda çocuk ise her gün açlık çekiyor.
10 yaşındaki Kaylie Haywood ile 12 yaşındaki abisi Tyler'ın aklından yemek hiç çıkmıyor.

Iowa eyaletindeki Stockton bölgesinde bulunan bir gıda bankasında, alabilecekleri 15 gıda maddesi üzerine anneleri ile tartışıyorlar. Ekstra malzeme için alışveriş yapacak paraları yok.
Elmalı sos alıyorlar ve belki konserve sebze, makarna, konserve köfte gibi şeyler de alabilirler.
Kaylie'nin taze et isteği kabul görmüyor; kaldıkları küçük odada buzdolabı yok çünkü, yemek pişirecek bir yer de.
İstedikleri türden ve yeterli miktarda gıda maddesini alabilme sıkıntısını ilk kez yaşamıyor bu aile.
"Üç öğün yemek yiyemiyoruz" diyor Kaylie, "Açken üzgün ve halsiz oluyorum."
Kaylie ve Tyler bir zamanlar fabrikada işçi olan anneleri Barbara ile yaşıyor.
Barbara işini kaybedince işsizlik yardımı ve gıda kuponları almaya başlamış. Bunlar ayda 1.480 dolar ediyor.
Kiralık bir evde oturmaya güçleri yetmiyor. Bunun için faturalarla birlikte ayda 1.326 dolar gerekiyor.
Kaylie eski evlerinin yakınındaki demiryolunda teneke kutu toplayıp bunların tanesini 2-5 sente satarak ek gelir sağlıyor.
Tyler ise başkalarının bahçesindeki çimleri biçerek para kazanıyor. "Kazandığım paranın bir kısmıyla gaz faturasını ödedim, birazını da yiyecek alması için anneme verdim." diyor.
Kaylie'nin giysileri alışveriş merkezinden değil, bitpazarından alınıyor. Kaylie bundan utanıyor. 60 sentlik tişörtleri satın almasına izin veriliyor ama 2 dolarlıklar "pahalı olduğu için" alınmıyor.

Masraflarını kısmak için besledikleri iki köpekten birini bırakmak zorunda kaldılar.
Tyler durumlarının günden güne değiştiğini söylüyor. "Bazen kahvaltı için gevreğimiz oluyor ama içine koyacak süt bulamıyoruz ve kuru kuru yiyoruz. Bazen de tersi oluyor." diyor.
"Televizyonda yemek programları izlediğimde biraz daha acıktığımı hissediyorum. Ekrana girip bütün yemekleri yemek istiyorum." diye devam ediyor Tyler.
47 milyon kişi gıda yardımı alıyor
Barbara ve çocukları beslenmek için gıda bankalarından yardım almak zorunda olan 47 milyon Amerikalı arasında bulunuyor. Ülkede her beş çocuktan biri gıda yardımı alıyor.
Onların yaşadığı bölgedeki bir gıda bankası yetkilileri, yardıma muhtaç ailelerin sayısında artış olduğunu söylüyor.
30 yıldır gıda bankasında çalışan Caren Laughlin "Resesyondan bu yana büyük bir değişim var. Bize başvuranların sayısında %30-40 artış oldu" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Bunun nedeni sadece insanların işini kaybetmesi değil. Yeni işlerde ücretlerin düşüklüğü de sorun. Bu maaşlarla aile geçindiremezsiniz."
Kaylie, Tyler ve Barbara'nın kaldığı oda üç kişi için çok küçük ve çocukların arkadaşlarına uzak olsa da, buraya taşınmak bazı bakımlardan yaşamlarını kolaylaştırdı.
Babaları yok. Yakında oturan büyükanneleri arada bir yardım etse de Barbara zorlandığını söylüyor.
"Hiç bu kadar sıkıntı çekmemiştik; iş bulmak çok zor."

Kuaförlük eğitimi alıyor. Ama gelecekten fazla ümitli değil.
"Depresyon için doktora gittim. Bana ilaç verdi. Okulu bitirince iş bulacağımdan emin değilim. Yaşamımız daha iyiye gider mi bilmiyorum." diyor.
Başkan Obama, Şubat'taki Ulusa Sesleniş konuşmasında asgari ücreti 9 dolara çıkaracağını söylerken "Tek başına bu adım çalışan milyonlarca ailenin gelirini artıracak, gıda için markete mi gıda bankasına mı gideceklerini belirleyecek" demişti.
Ama ebeveynlerin işlerini birden kaybettiği ve çocukların açlık çektiği Barbara'nınki gibi aileler gıda bankalarını endişelendirmeye devam ediyor.
Caren Laughlin zor durumdaki birçok kişinin nereye başvuracağını bilmediği ve sormaya utandığını söylüyor.
"Bu duruma düşeceklerini hayal bile edemeyen insan sayısı oldukça fazla." diyor.
200 gıda bankasına sahip olan ve yılda 14 milyonu çocuk olmak üzere toplam 37 milyon kişiyi besleyen Feeding America (Amerikayı Beslemek) adlı yardım kuruluşu sorunun Amerika çapında olduğunu ifade ediyor.
17 milyon Amerikalı çocuğun yeterli ve sağlıklı beslenmeden yoksun olduğunu belirtiyor.
Ucuz ve kolay hazırlanan besin arayışı, insanları pizza gibi sağlıksız tercihlere iterek gelecekte obezite ve diğer sağlık sorunlarına da yol açabiliyor.
Bazı bölgelerde okullar "sırt çantası" denen bir proje ile en yoksul ailelere hafta sonu tüketmeleri için Cuma gününden gıda yardımı dağıtıyor.
Kaylie'nin aklını kurcalayan bir başka sorun da okula devam sorunu. Sık sık ev değiştirdikleri için okula kayıt yaptıramıyor.
Ama okulu önemli görüyor:
"Okula gitmek istiyorum. İyi eğitim almayınca iyi para kazanamaz, iyi işe giremezsiniz. Annenizle oturmak zorunda kalırsınız. Kiranızı ödeyemez, kapı dışarı atılırsınız. Evsiz ve aç kalırsınız."


En son Ekim tarafından Prş Mar 07, 2013 9:27 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Oca 27, 2009 1:21 am    Mesaj konusu: ’Bu kavga burada bitmez!’ Alıntıyla Cevap Gönder

Nuray Mert
Kırmızı alarm

Bir ülke için çok talihsiz bir dönem yaşıyoruz. Mezardan geçerken ıslık çalmanın alemi yok. Cumhuriyet projesi çöktü. Buna sevinmenin de alemi yok. Zannedilmesin ki her çöküşün ardından yeni bir sabah doğar. Yine zannedilmesin ki demokrasi ile bu girdaptan kolayca çıkmak mümkün olur. Demokrasi dediğimiz şey mucize yaratmaz.

Demokrasi ile çözebileceğimiz sorunları şu veya bu nedenle çözememişiz ki, bu noktaya geldik. Demokrasi özgürce tartışabilme ortamı demektir. Gelinen noktada değil tartışmak, birbiriyle konuşamayacak hale gelen taraflardan bahsediyoruz. Mesela, ülkenin bir siyasi partisinin mensupları diğerini ‘terörist’, onlar da diğerlerini ‘faşist’ olarak görüyor. Aynı ülkede yaşayan ama birbirine baş düşman gözüyle bakan bunca insanın birbiriyle konuşmasını bile sağlayamadan kim, neyi, nasıl çözecek?

Diğer taraftan, birinin ülke çapındaki oyunun yüzde 5 veya 6 düzeyinde kalması sorunu azaltıyor mu? Hayır. Oy hesabı yaparak, bu meselenin hallolacağını sanmak boş hayal miymiş? Evet. Normal şartlar altında, bir siyasi partinin silahlı bir mücadele örgütü ile birlikte davranması anlaşılır şey mi?

Hayır. Bu gerçeği bile bile yine de bir çözüm üretmek gerekiyor mu? Evet. Hangi, sıradan demokratik yöntemlerle bu iş başarılacak? Belli değil.

Bu şartlar altında birilerini zorla sindirmeye çalışsanız ne olacak, dünyanın en demokratik, sivil anayasasını yapsanız ne olacak? Hem kimler hangi uzlaşma zemininde bu demokratik açılımları yapacak? Malum memleketin geri kalanı da muhafazakâr-laik gerilimi zemininde birbirinin gözünü oymakla meşgul. Bir yanda başörtüsü ile üniversiteye girmek suç, diğer yanda, başörtülü öğrenciye burs vermeyen sivil toplum örgütü kurmak suç sayılmaya başladı.

Kutuplaşmanın geldiği yerde her dış politika konusu, iç politika çatışması ve gerilim hattı oluşturuyor. Ermeni meselesi gibi konularda son derece kuşkucu bir siyasi gelenekten gelenler, sadece iktidarda oldukları için bu konuda son derece liberal politikalara yönelmişken ve belki sadece bu nedenle diğerleri neredeyse Azeri milliyetçisi olmuş vaziyette.

Bu tablo içinde mesela asker sivil ilişkisinin zeminini yeniden kurmak gibi, esaslı işlerin içinden nasıl çıkılacak? Hangi ülkede bu türden işler, köşe başlarında anti-militarist yazı döşenmekle

gerçekleşti sanıyorsunuz? Bu derece esaslı dönüşümlere acilen ihtiyacımız olduğu doğru, ama bunların

tümü için yeni bir ‘toplumsal uzlaşma-sözleşme’ zemini kurmaya gerek var. Bir yanda ‘memleketi dinciler sardı’ diye seferberlik duygusu içine girenler, diğer yanda Ergenekon sürecinde hırpalanan kanser hastası bir profesörün, başörtüsüne karşı olduğu için Allahın gazabına uğradığını düşünenler...

Bunlar hangi zeminde buluşabilecek?

En azından tüm bunları yok sayarak ve bu ülkenin artık ‘kırmızı alarm’ verdiğini görmezden gelerek yola devam edilemeyeceğini fark edelim diyorum.

radikal

Serdar TURGUT
Akşam
Tiksinti
20 Şubat 2009

Üzülüyordum, çaresizdim ama artık içim tükendi. Çaresizlikten, her gün gördüğüm davranışlardan ve bazı suratlardan içim bulanıyor. Tiksindim
Tüm dünya içinden nasıl çıkacağını tam bilemediği bir krizle boğuşuyor. Her gün sokaklara işsiz insanlar bırakılıyor.
Borçlar nasıl ödenecek, kira nasıl verilecek, çocuklar ne yiyecek belli değil.
Çaresizlik, umutsuzluk sarmış ortalığı.
Açıklanan ekonomik kurtarma reçeteleri, zaten parası olanlara para aktarma sistemine dönüşmüş.
'Bitti artık, olmaz artık' denilen bir olay tekrar dünya gündeminde.
Sınıf savaşı ciddi biçimde olabilir ve oluyor da...
Büyük sosyal patlamalar bekleniyor.
En zengin, en güçlü denilen ülkede bile insanlar 1930'larda yapılmış olan halk savaşlarının hikayelerini okuyup hazırlanıyor.
Normal ülkelerde liderler panik içinde çareler arıyor. Fikirler tartışılıyor. Bu beladan normal çıkış yolları araştırılıyor.

***

Bu arada Türkiye'de ne oluyor?
Sanki hayatta hiçbir sorun yokmuş gibi suratlarından sahtekarlık akan bazı insanlar, siktiriboktan bir ilçenin siktiriboktan belediye meclisi üyeliği için birbirlerini yiyor.
Küfür etmemi mazur görün bugünlük. İçim tiksinti dolu, hislerimi başka türlü ifade edemeyeceğim.
Türkiye'nin ahlak açısından tükenişine şahit oluyoruz bugünlerde.
Dilencilik yapsalar bir günde rahat kazanılacak paraya yapılan belediye meclisi üyeliği neden bu kadar önemli olsun ki?..
6 yaşındaki çocuğum sorsa ne diyeceğim buna ben.
Doğruyu mu söyleyeceğim; haydi canım, bunu yapamam, utanırım.
O basit koltuk için insanlar birbirlerini yiyor. Çünkü çalacaklar, çıkar sağlayacaklar. Bu artık alenen tartışılıyor.
Gözümüze soka soka yapıyorlar bunu. Utanmaları yok. Para götüreceksen bari bunu gizleyerek yap değil mi?..
Buna da gerek yok. Çünkü bu toplumda iyi çalanlar, keselerini dolduranlar akıllı, becerikli insan sayılıyor.
Gözümüzün önünde her gün bir ahlaksızlık trajedisi yaşanıyor. Bunu adına da 'Yerel seçim' demişler...
Türkiye, cumhuriyet yıllarının hiçbir döneminde bu kadar ahlaksız, utanmaz olmamıştı...
Ne yapacağız, ne edeceğiz, ne öğreteceğiz çocuklarımıza bu hayat hakkında, bilemiyorum ki...
Annem ve babamdan gördüğüm terbiyeyi çocuğuma vermeye çalışsam, 'Hırsız olma, alın terinle çalış, onurlu ol, haksızlığı kabul etme' desem, bir gün bana 'Baba sen bana neler öğretmiştin, baksana etrafa, gerçekte nasıl insanlar var' demez mi?
2009 yılında siyaset bitti. Etik ahlak zaten yoktu. Şimdi bunların olmaması takdir görüyor bile.
Üzülüyordum, çaresizdim ama artık içim tükendi. Çaresizlikten, her gün gördüğüm davranışlardan ve bazı suratlardan içim bulanıyor. Tiksindim.
Bir insan kendi adayı adaylıktan çekildi diye veya kendisi parti meclisi üye adayı olamadığı için neden hüngür hüngür ağlar ki?..
Bu bayağılık, bu onursuzluk, artık gelemeyecek paralara üzülmekten başka neyin göstergesi olabilir ki?..
Dünya nelerle uğraşıyor, biz neyle. Büyük olabilecek ve krizden güçlü çıkabilme potansiyelimiz olduğu halde biz küçüldükçe küçüldük, yerelleştikçe yerelleştik. Kimse utanmıyor, siktiriboktan ilçenin siktiriboktan belediye meclisi üyeliği için ölümüne mücadele ediyor.
Ufku ondan ibaret çünkü. O koltuğa oturmak için belirli bir eğitim düzeyi olması zorunluluğu da bulunmuyor. Kaldırmışlar o zorunluluğu. Bu davranışları sergileyebilen bir insanın eğitimli, bilgili, görgülü olabilmesine imkan yok.

***

Bu dediklerim özel olarak hiçbir partiyi hedef almıyor.
Bu trajedide her parti eşit derecede sorumlu.
AKP, 'Din dedi, iman dedi, din kardeşliği dedi' ama bu iktidar döneminde çıkar sağlamak neredeyse imanın 'Olmazsa olmaz' koşulu haline getirildi.
'Yapmayın etmeyin' deniliyor, 'Ayıp oluyor' deniliyor. Onlar ise en üst düzeyde bile, 'Ayıp filan olmaz, becerebiliyorsanız siz de yapın' diyorlar.
CHP de çağrıyı kabul etti ve o da becerebileceğini ispata koyuldu.
Al birisini vur ötekine... Tartışılan laiklik, cumhuriyet, özgürlükler filan değil. Sadece para konuşuyor, diğerleri yürüyor. O kadar işte...
Türkiye'de tek özgürlük, eğitimsiz ufak adamların köylü kurnazlığı ile çıkar sağlamaya çalışmaları özgürlüğüdür.
Parti meclisi üyeler listesi üzerine yaşanılan kavga, parti olarak CHP'yi benim gözümde bitirdi.
CHP'nin İstanbul komedyasını izliyorsunuzdur. Sanki çok matah bir şeymiş gibi AKP'yi kendilerine örnek aldılar. Bari sonunda birleşseler, resmen tek parti kalsa da hepimiz rahat etsek.
Dinine bağlı ama AKP içinde kendisine yer bulamamış ve çıkar dağıtım şebekesinin dışında kalmış insanlara CHP sayesinde yeni bir yer açıldı. Artık CHP'nin tek varlık nedeni bu oldu.
Kömür mü dağıtılacak, erzak mı verilecek, eşya mı isteniliyor, bunu CHP de yapacak. Çıkar şebekesi idaresi sadece AKP'ye bırakılmayacak. Türkiye'nin siyasi gündemi bundan ibaret...
Bütün bunlar olurken, başka bir zamanda başka bir ülkede yaşamış olsaydı, görünümü ve tavrıyla gayet rahatlıkla bir toplama kampında müdürlük yapabilecek Önder Sav, şebekenin kendi kontrolünden çıkmasını zor kabul ediyor. Sonrada gitmesin diye komik genelgeler filan yayınlıyor.
Dünya ayağımızın altından kayıyor, bizimkiler bunlarla uğraşıyor. Çünkü tüm dünyaları bundan ibaret.
Küçük adamlar, basit kavgalar ve iç bulandıran bir görünüm...
Sonunda bazı insanlar da 'Alın seçiminizi sokun bir yerinize. Allah belanızı versin' diyecek. Bunu söylemeye başlamış benim tanıdığım çok insan var. Ve hepimiz de utanmış durumdayız.
Ahlaktan yoksun, etiksiz bir sistem nasıl yaratılıyormuş, hüzünle bakan gözlerimizle bunu seyretmek zorundayız şimdi de...

Serdar Turgut - Akşam
serdarturgut@superonline.com


Prof. Nevzat TARHAN
Haber 7
"12, 14 ve GATA Bizden" diyenler
11 Şubat 2009

Silahlı kuvvetlerde görev yaptığım 30 yıllık süreçte yaşadığım ilginç bir olayda bir orgeneralimizin diş tadavisi hatırasıydı.

Paşamızın dişini dişhekimi arkadaşımız tedavi etti. Tedavi bittikten sonra arkadaşımız esas duruşa geçip ‘Başka çekilmesini emrettiğiniz dişiniz var mı komutanım’ demişti.

O tarihlerde gülüp geçtiğimiz bu olayın, aslında TSK’daki bozuk sistemin bir işareti olduğunu sonradan anladık.

TSK’da öyle bir sistem kurulmuş ki bu sistem dünyada başka hiç bir orduda olmayacak kadar ‘Komutancı’ olmayı gerektiriyor. Askeri hâkimler arasında ‘Komutancı’ olan hâkim albaylar kolayca paşa olur. Askeri doktorlar arasında ‘Komutancı’ olan tabip albaylar kolayca paşa olur.

Kor ve üzeri bir generalin küçük bir ricası yasaları aşmak ve yasalara rağmen risk almak için yeterli idi. Bunu yapan subay cesur olarak nitelenirdi. Bu cesur fedakârlıklar da bir şekilde terfi sisteminde karşılığını bulurdu.

Hatta bu sistemi eleştiren bir paşamız TSK’da hizmete değil hürmete daha çok önem veriliyor diye ‘Yağcılık’ sistemini kibarca eleştirmişti.

Aşağıda basına yansımış haberi genelkurmay yalanlamadı veya doğruluğunu araştıracağına dair bir söz vermedi.

“Üst düzey görevlerde bulunan birçok generalin oğlunun, yeğeninin, akrabasının, eniştesinin çürük raporu alarak vatani görevini yerine getirmediği ortaya çıktı.

Yıllardır on binlerce vatan evladı teröristlerle girdiği çatışmada şehit edilirken/yaralanırken, TSK'da görevli bazı yüksek rütbeli generallerin 1. ve 2. derece yakınlarının çürük raporlu oldukları ortaya çıktı. Vakit'in ulaştığı bilgilere göre, bazı general yakınlarının çürük raporu alarak ya askerlik yapmadıkları, ya da birliğine katıldıktan bir süre sonra rapor alarak evine döndükleri ortaya çıktı.

Bazı generallerin bizzat oğulları hatta kayınbiraderleri çürük raporları alırken, bazılarının ise 5 yeğeninin birden çürük raporu alması dikkatlerden kaçmıyor. Genelkurmay'ın, çürük raporu alınmasında general yakınlarının etkisi olup olmadığı yönündeki sorularımıza sessiz kalması dikkat çekiyor.

KİMİSİNİN 3, KİMİSİNİN 5 YEĞENİ ÇÜRÜK

Gazetemizin ulaştığı bilgilere göre; Jandarma Genel Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Korgeneral İbrahim Açıkmeşe'nin 1981 Rize Ardeşen doğumlu yeğeni Volkan Yerebakan, 1970 Rize Ardeşen doğumlu yeğeni Mustafa Yerebakan, 1968 Rize Ardeşen doğumlu yeğeni Osman Yerebakan, 1979 Rize Ardeşen doğumlu yeğeni Mustafa Karabela, 1975 Artvin doğumlu yeğeni Adem Yılmaz; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda Tümamiral olan Haydar Mücahit Şişlioğlu'nun kayınbiraderi Yalın Dirik, teyzesinin oğlu Faik Aydın, dayısının oğlu Şevket Dişkaya; Harp Akademileri Komutan yardımcısı Korgeneral Selahattin Uğurlu'nun 1975 doğumlu Haydar Okay Uğurlu isimli yeğeni ile eşinin 1976 doğumlu akrabası Levent Uludoğan, Şırnak Tümen Komutanı Tümgeneral Ahmet Yavuz'un 1980 Osmaniye Bahçe doğumlu oğlu Çetin Mert Yavuz, 1972 Adana Seyhan doğumlu yeğeni Buğra Selim Ölçen, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız'ın 1975 İzmir Çeşme doğumlu dayısının oğlu İlgi Çora, Ege eski Komutanı Orgeneral Şükrü Sarıışık'ın 1978 Bursa Osmangazi doğumlu oğlu Gökhan Sarıışık, Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi'nin 1970 Ankara Çankaya doğumlu yeğeni Osman Bahadır Mendi, 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Bekir Kalyoncu'nun eşinin 1982 Ardahan Posof doğumlu yeğeni Doğan Erdoğan, Tekirdağ Şarköy 95. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Nurettin Işık'ın 1984 Balıkesir Erdek doğumlu yeğeni Mustafa Kemal Işık ve Kara Kuvvetleri'nde görevli Tümgeneral Aydemir Cülcüloğlu'nun 1974 Sivas Zara doğumlu oğlu Mehmet Barış Cülcüloğlu çürük raporu almak suretiyle askerlik görevinden muaf tutulmuş.

BAZISI HİÇ KIŞLAYA GİRMEMİŞ

Çürük raporlarının ayrıntılarına göre, Orgeneral Hasan Iğsız'ın dayısının oğlu İlgi Çora hiç askere gitmeden çürük raporu almış. Orgeneral Şükrü Sarıışık'ın oğlu Gökhan Sarıışık da birliğe hiç katılmadan çürük raporu almış. Korgeneral Galip Mendi'nin yeğeni Osman Bahadır Mendi de hiç askere gitmeden çürüğe çıkmış. Korgeneral İbrahim Açıkmeşe'nin yeğeni Volkan Yerebakan da hiç birliğine katılmadan çürük raporu almış. Açıkmeşe'nin diğer yeğeni Mustafa Karabela ise 1999'da İzmir'de bulunan 7'nci Jandarma Komando Er Eğitim Alay Komutanlığı'na katılmış, daha sonra Mardin Savur İlçe Jandarma Komutanlığı'na sevkedilip 18 Şubat 2000 tarihinde de çürük raporu alarak evine dönmüş.
6.2.2009 Anadoluda Vakit”

Yukarda ismi geçen kişilere rapor verilirken hiç bir komutanın baskı ve ısrarda bulunduğunu sanmıyorum.

Sistemin çürümüşlüğü sistemin ‘havuç’u olan terfilerle insanları kullanıyor.

Fakat bu yapay yöntem diktatörlükler de bile göze batmıştır orta vadede açgözlü ve doyumsuzları ayıklama sistemine dönüşmüştür.

Diğer taraftan kafa travması nedeniyle GATA Haydarpaşa hastanesinde yatan Ergenekon sanığı E.Orgeneral Şener Eruygur’un tıbbi nedenlerle değil, idari ve hukuki nedenlerle hastanede yattığı bilgisi doğruluk kazanmaya başladı.

Aynı şekilde E.Orgeneral Hurşit Tolon hakkında vücut susuz kaldığı için GATA’da üç ay yatması gerekir diye şüpheli bir rapor verildi. Alelacele verilmiş bir rapor izlenimi uyandı.

Ergenekon sanıkları yakınlarının ‘Bizden’ dediği 12.Ağır Ceza Mahkemesi hukukçu olmayanların bile göreceği garip bir tutarsızlıkla tahliye kararı verdi. Şimdi de GATA zor durumda kaldı, üç ay paşayı hastanede misafir etmezlerse raporlardaki şaibe açığa çıkacak.

Ergenekon sanıklarının kapağı GATA’ya atmak için ‘artistikler’ yaptıklarını gördükçe GATA da görevli doktor arkadaşlara ‘Hitlerin doktorları olma’ riskini hatırlatmak isterim.

’Komutancı’ doktor veya hâkimler mesleklerine ihanet ederler. Hiçbir ideolojik uygulama hastane ve mahkeme kapısından girmiyorsa ve uygulamaya yansımıyorsa asker ve yargı çürümemiş demektir.

Hastalık insani bir durumdur, sanıkların da aileleri ve çocukları var. Her ne kadar onlar mağdur ettikleri kimselerin aile ve çocuklarını düşünmemişlerse de yanlışa yanlışlıkla karşılık vermek ilkel bir davranıştır. Toplumun hasta sanıklara adil davranmak gibi bir borcu var.

Yargılanmaktan kaçan ve hastaneye özellikle GATA’ya sığınmak isteyenlerin saklamak istedikleri çok özel bilgiler var demektir.

Asıl bu bilgilere sahip olanlar hastane ortamında ‘tıbbi bir kaza’ya kurban gidebilirler. Hastaneler cezaevlerine göre daha korumasız alanlardır.

Herkes bir sınavdan geçiyor vesselam...
NEVZAT TARHAN - HABER 7
ntarhan@gmail.com

Hasan CEMAL
Milliyet
Susurluk’ta çekilen çizgi, Ergenekon'da da çekilir mi?
11 Şubat 2009

-7 Eylül’ü düşünüyorum. Gayri müslim vatandaşlarımıza, özellikle Rumlara karşı 1950’lerin İstanbul’undaki o tüyler ürpertici insanlık suçunu kim işledi?
Derin devlet...

Milli Güvenlik Kurulu genel sekreterlerinden emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül için 1991’de açıklamıştı:
“Muhteşem bir Özel Harp örgütlenmesiydi.”
Hesabı soruldu mu?
Hayır.

Devlet, üstünü örttü.


1990’larda, özellikle Güneydoğu’da işlenen binlerce faili meçhul cinayet aklıma takılıyor.
Hesabı soruldu mu?
Hayır.


Meclisteki Faili Meçhul Cinayetler Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu, 1990’lı yıllarda devlet-çete ilişkileri konusunda dehşete kapılınca, dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’yi arar ve şu yanıtı alır:
“Karıştırma bu işleri!”


Susurluk sürecini, JİTEM’İ düşünüyorum, binlerce faili meçhul cinayetle ilgili olarak. Mecliste 1990’lı yıllarda kurulan Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış‘ın yakınmaları aklıma takılıyor.

MİT’ten, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Kurulu’ndan Meclis araştırmalarıyla ilgili olarak herhangi bir yardım alamadıklarını söylemişti.

Ergenekon sanığı emekli General Veli Küçük’ün, eski MİT Müsteşarı ve Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman’ın Meclisteki Susurluk Komisyonu’na ifade vermeye gitmediklerini açıklamıştı Mehmet Elkatmış...
Hesap verilmemişti kısacası.

Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde, Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırladığı Susurluk Raporu‘nda sık sık adı geçen Abdullah Çatlı’yı anımsıyorum.

Mesut Yılmaz diyor ki:
“Susurluk Raporu’nu bugün tekrar okumakta fayda var. Orada bir olay anlatılıyor. Zamanın Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan dört yıldızlı general, Abdullah Çatlı’yı idam talebiyle yargılatmak için ararken, MİT’in başında bulunan üç yıldızlı general onu görevle ve en üst mercilerin bilgisi dahilinde yurtdışına göndertiyor. Şimdi gelin de, 1998’in Başbakanına (yani Mesut Yılmaz’ın kendisine-HC) yol gösterin lütfen. Nereden işe başlayacaktı? Kendisinden bilgi gizleyen kurumlardan mı, yoksa devletin tepesinden mi?” (İsmet Berkan’ın 2 Şubat 09 tarihli Radikal’deki “Mesut Yılmaz’dan mektup var” başlıklı yazısından)

Başbakan’dan bilgi gizleyenler...
Hangi kurumlardı?
MİT mi, Genelkurmay mı?..

Mesut Yılmaz, Başbakan olarak ‘devletin tepesi’ne, yani cumhurbaşkanlığına mı eleştiri oklarını yöneltiyordu?..
Bunlar da sorgulanmadı.
Mesut Yılmaz’ın daha bu yakınlarda çıktığı bir televizyon programında devlet ve hukuk konusundaki ilginç açıklamaları aklıma takılıyor. Terörle mücadele adına devletin 1990’larda nasıl hukuk dışına kaydığını anlatırken, askerle güvenlik güçlerini eleştirmişti.
Bunların hesabı soruldu mu?
Hayır.

Bütün bunları, Mehmet Ağar‘ı geçen akşam televizyon haberlerinde izlerken düşündüm.
Onca yıl geçti aradan.
Mehmet Ağar, Susurluk süreciyle, Abdullah Çatlı’yla ilgili olarak mahkeme karşısına çıktı.
Çok şey biliyor Mehmet Ağar. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel‘den de, dönemin Başbakanı Çiller’den de, hatta belki Genelkurmay Başkanlarından da çok şey biliyor.
Konuşur mu? Sanmıyorum.

Mehmet Ağar, devletin tepesinden veya başbakandan daha çok şey biliyor ama bir noktanın da farkında elbet.

Özetlenirse:
Devlet, tıpkı 6-7 Eylül’de olduğu gibi, “Milli menfaatler söz konusu olunca gerisi teferruattır” zihniyetiyle 1990’larda hukuk dışına kayarken, bunun siyasal sorumluluğunun tek tek kimlere ait olduğunu da çok iyi biliyor Mehmet Ağar...
Susurluk’un hesabı sorulmadı.

Bundan sonra sorulabilir mi?
İyimser değilim.

Peki, Susurluk’un üstüne çarpı koyan devlet iradesi, Ergenekon’da da varlığını gösterecek mi, göstermeye başladı mı?
Soru işaretleri var, suyun yüzüne vurmaya başladı, zamanla daha iyi anlaşılır.

Şunu yazın bir kenara:
“Böyle devlet olmaz!” diyen, “Devletle hukuku tanıştırmak şart” diyen bir siyasal irade ve kararlılık olmadıkça, her seferinde seçilmiş otorite sonunda gidip devlete teslim oldukça, demokrasi ve insan hakları kapımızı çalamayacak.
Bu gerçeği çoktan öğrendim.
Böyle devlet olur mu dizisinin ikinci yazısı yarın.

Hasan Cemal - Milliyet
h.cemal@milliyet.com.tr


Nuray Mert

’Bu kavga burada bitmez!’

ERDOĞAN ve AKP’nin siyasi yolculuğunun, kararlılık ibaresi olarak çok tutan sloganı "Bu şarkı burada bitmez!", artık iyiden iyiye "Bu kavga burada bitmez!"e dönmüş vaziyette.

Aslında, mesele sadece AKP’nin mevcut üslubu ve siyaseti de değil. Seksen beş yılın tüm kavgalarının kesiştiği bu noktaya nerelerden gelindiği, bu tabloda, kime ne kadar sorumluluk payı biçilebileceği, ayrıca ve uzun uzun tartışılabilir.

Ancak, sonuç bu.

YÖNETİLEBİLİRLİK KRİZİ YAŞANIYOR

Geldiğimiz noktada, artık bir "yönetilebilirlik krizi" yaşandığını teslim etmek gerekiyor. Herkesin aynı kafada olduğu, daha doğrusu aynı kafada olması beklenen, buna zorlanan, "azami birlik-beraberlik" sağlanan, daha doğrusu sağlanmaya zorlanan sistemler otoriter, dayatmacı rejimlerdir.

Azami birliğin bedeli, asgari özgürlüktür.

Demokraside ısrar edeceksek (ki etmeliyiz), farklı görüşlere, taleplere, seslere tahammül edeceğimiz, bunu tercih edilir bir dinamik olarak gördüğümüz bir toplumu yönetmekten, böyle bir ortamda yaşamaktan bahsediyoruz demektir.

Ancak azami birlik-beraberlik ne kadar otoriter rejim işaretiyse, asgari mutabakat da o kadar demokrasi şartıdır.

1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanını, "Artık hürriyet geldi, her isteyen istediğini yapar" diye anlamış, ortaya çıkan kargaşa ortamından önce zabıta tedbirleriyle kurtulmuş, sonra hızla İttihat ve Terakki otoriterliğine savrulmuş bir toplumuz, gerisi de malum.

Sonra, çok partili hayata geçiş döneminde "demokrasi"yi benzer bir şekilde anlayıp, önce Demokrat Parti sultası, sonra askeri darbeyle karşılaşmış bir toplumuz.

Mutlaka olduğumuz yerde saymıyoruz, ama ne yazık ki benzer eşiklere dayandığımızda, benzer savruluşlar yaşıyoruz.

Toplumsal uzlaşıdan bunca uzaklaşılan, kavgaların temel kurumlara bulaştığı, ortalığın toz dumandan görülmediği bir ülkede, ufukta gözüken tek şey daha da kaygı duyulacak gelişmelerdir.

Bazıları demokrasiyi "darbesizlik özlemi"ne indirgemiş vaziyette.

Bir ülkede olabilecek yegáne ve tek kötü şey askeri darbe değildir, aynı şekilde "darbesizlik hali" tek başına demokrasi demek değildir.

O nedenle darbe ihtimalinin veya ortamının olmamasına çok güvenmeyelim. Durumu biraz ciddiye alalım.

VAZGEÇİLMESİ GEREKEN

Şu anda, o kadar çok kavga birbirinin içine girmiş vaziyette ki, yeniden nereden başlanır bilemiyorum.

Ancak, her şeyden önce, AKP iktidarının, káh durumu hafife almak, káh "Bu kavga burada bitmez" üslubu arasında gidip gelen tavrından vazgeçmesi gerekiyor.

Diğer taraftan, bir büyük uzlaşmayla, bir büyük yarılmanın merkezinde olan, başörtüsü yasağı utancının son bulması gerekiyor diye düşünüyorum.

Düşünüyorum düşünmesine de, ufukta böyle bir işaret de görmüyorum.

hürriyet

Mahir Kaynak

Yeni ekonomik düzen

Yaşanan ekonomik kriz arızi bir durumu düzeltmekten çok yeni bir düzenin oluşturulmasına yol açacak.

Bu yeni düzenin ana hatlarını şöyle sıralayabiliriz: Geçmişte ekonominin her alanında karar alanlar devlet dışı aktörler iken şimdi devletin bazı alanlarda karar alıcı konumuna geleceği anlaşılıyor. Bu alan bireylerin karar aldığı ortamı belirlemek olarak tanımlanabilir. Geçmişte devletin ekonomide sadece serbest piyasa şartlarını sağlamaktan ibaret olan rolü şimdi bireylerin serbestçe hareket edecekleri alanın sınırlarını belirlemeye dönüşüyor.

Bugüne kadar ekonomi, zannedildiği gibi, herhangi bir sınırı olmadan ve kimse tarafından yönlendirilmeyen bir alan değildi. Finans kesimini yönetenler genel çerçeveyi belirliyor, bireyler de bu alan içinde hareket ediyordu. Finans kesiminin gücü herhangi bir devletin gücünü aşan boyuttaydı. Mesela Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’in ucuz işçiliğini hem üretici güç olarak kullanıyor hem de burada oluşan tasarrufları kendi gücü ne katıyordu. Çin’in ve benzer ülkelerin ABD için tehdit oluşturacağı iddiası onu ilgilendirmiyordu. Çünkü tüm dünya onun kontrolünde sayılıyor ve bir bölgenin öne çıkmasından tedirgin olmuyordu. Tüm dünya onun sayılırdı.

Yeni ekonomik düzenin özelliği artık tüm dünyanın ekonomik bir bütün sayılmaması, büyük ekonomik aktörler etrafında bir toplanmanın gerçekleşmesi olacaktı. Bu toparlanma sadece ekonomik alanda olmayacak siyasi bütünleşme buna eşlik edecekti.

Ülkemiz küresel ekonomiyi en çok savunan ülkelerden biriydi. İktisatçılarımız bu anlayışı bir inanç haline getirmiş, kendileri de bu inanışın papazları olmuşlardı. Bu düzenin sürmeyeceğini, hem ekonomik hem de siyasi nedenlerle bir krizin yakın olduğunu söyleyenleri bilgisizlikle itham ediyor ve onlara kriz tellalı diyorlardı. Kriz başlayınca yeni bir düzenin oluştuğunu düşünmediler aksine ne zaman eskiye dönüleceğini sorguladılar. Çünkü bir papazın dininden dönmesi beklenemezdi.

Yeni düzenin ABD öncüğünde kurulacağı anlaşılıyor. Avrupa’nın bir alternatif yaratacağı ya da en azından ABD’nin oluşturacağı modeli revize ederek kendine uygun bir model oluşturacağına ait bir işaret görünmüyor. Uzakdoğu henüz krizin en yıkıcı etkilerin yaşamadı. Ancak ihracata dayalı ekonomilerinin bu alanda oluşacak sürekli daralmaya karşı nasıl bir model geliştirecekleri bilinmiyor.

Türkiye olayı kendi sınırları içinde değerlendirirse oluşacak yeni modele uyum sağlamaya çalışır. Bu durumda ekonomiyi bir binaya benzetirsek temellerinin sağlam çatısının su geçirmez olmasını ister. Temelde tarım ve inşaat, çatıda ileri teknolojinin kullanılması vardır. Bugüne kadar temeli çürük, tavanı yıldızlara bakan bir yapıyı sürdürmeye çalıştı ama banyodaki küveti şık, salonu genişti.

İkinci bir alternatif bölgesel bir aktör olacağını düşünüp buna uygun bir model yaratılmasıdır. Ama herhalde birinin bunları düşünüp bir plan hazırlaması gerekir. Her şeyi piyasanın aklına bırakırsanız onu yönlendirenler olduğunu unutmamak gerekir.

star

b]Yargı 'Günlükler'den Korkuyor[/b]
01 Şubat 2009 16:55

Alper Görmüş'ün avukatı Ümit Kardaş'tan, darbe günlükleri ile ilgili çok tartışılacak ifadeler.

Sivil yargı darbe günlüklerini soruşturmaya korkuyor 2007’de Nokta’da yayınlanan Özden Örnek’in günlüğü derginin kapanmasına neden oldu

Darbe günlüğü ise tartışılmaya devam ediyor. Derginin eski yayın yönetmeni Alper Görmüş’ün avukatı emekli askeri hakim Ümit Kardaş, Ergenekon’dan devlet asker ilişkisine kadar birçok konuda çok tartışılacak iddialarda bulundu. Geçen gün Alper Görmüş Taraf gazetesinde, Eski Deniz Kuvvet Komutanı Özden Örnek’in hakkında açtığı tazminat davasının, açan taraf tarafından ilgilenilmediği için düştüğünü yazdı. Yorumu da okuyucuya bıraktı. Ben de sizin yorumunuzu merak ediyorum.

Alper Görmüş sanık olduğu Özden Örnek’e iftira ve hakaret davasından beraat etti, biliyorsunuz. Bunu en baştan biliyordum, Alper’e de söylemiştim, “Mahkum olmazsın ama dava istediğimiz gibi de gelişmez” diye. Zaten Özden Örnek de şikayetçi olduğuna pişman olmuştur. Bence panik oldu ve bu hatayı yaptı. Çünkü davayı açmasa günlükler haber olarak kalacaktı. Şimdi iş güncelleşti ve somutlaştı. Bence çok büyük bir hataydı. Özden Örnek’in iddiası şuydu “Böyle bir günlük yok, bana iftira atılıyor, hakaret ediliyor.” Bu tazminat davasını da o davayla beraber açmışlardır. İş çok büyüyünce, hata yaptıklarını anladılar ama iş işten geçmiş oldu. Tazminat davası da bu yüzden düşşün, gündemden kaybolsun diye ilgilenmediler. Alper Görmüş’ün,

Özden Örnek’e hakaret davasından beraat etmesi, darbe günlüklerinin varlığıyla ilgili nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?

Burada bir tutarsızlık oluşuyor. Darbe günlükleri yalan da olsa hakaret ve iftira yoktur gibi bir sonuç bu. Biz de bu tutarsızlığın ortadan kalkması için ispat hakkı istedik. Birine iftira atıldığı söyleniyorsa, sanık bunu ispat hakkına sahip. Ama mahkeme oralara girmek pek istemiyor. Ne şiş yansın ne kebap... Çok önemli gazetecilik yapılmış, haber kaynağını açıklamak zorunda değil, o zaman beraat etsin, dava bitsin gibi oldu. Aksi taktirde günlüklerin varlığı ve yokluğu tartışması iyice belirgin hale gelecekti. Özden Örnek ve onun darbe girişimleri içinde bulunduğunu iddia etiği kişiler açısından riziko barındırıyordu bu dava.

Özden Örnek askerlere de “günlük tutun” diyordu Darbe günlüklerinin Özden Örnek tarafından yazıldığına dair en büyük kanıt ne?

Davayı temyize götürdünüz, iftira atılmadığına dair ispat hakkı istiyorsunuz. Herhangi birinin bir başkası hakkında bu kadar kurgulu bir şey yazması çok kolay değil. Hatta mümkün de değil. 3 bin sayfadan bahsediyoruz. Özden Örnek’in kendi beyanı da var, askerlere tavsiye olarak söylüyor “Günlük tutun” diye. Demek ki kendi yaşamında böyle bir uygulama var. Üstelik Alper 3 bin sayfanın 60 sayfasını yayınlandı. Özden Örnek çocukluğundan, gençliğinden itibaren günlük tutmuş, tamamen özel yaşamına ilişkin büyük bir bölüm var. Darbe girişimleri bizi ilgilendirdiği için Alper sadece o bölümleri yayınlamış. Üzerinde çok uzun ve titizlikle çalışmış, tutarlı olup olmadığına ilişkin. Ayrıca, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı Alper Görmüş hakkında soruşturma yaparken, Özden Örnek hakkında da şüpheli sıfatıyla, darbe girişiminde bulunmuş olması konusunda onu şüpheli bularak, hakkındaki soruşturma evrakını Genelkurmay Askeri Savcılığı’na gönderdi. İş burada tıkandı zaten.

Ne oldu?

Genelkurmay Askeri Savcılığı baktı. Ben de dilekçe verdim. “Elinizde yetkisizlik kararıyla gelmiş bir evrak var. Bu evrak gereği ne yaptınız. Çünkü müvekkilim açısından bu büyük önem taşıyor. Bizim ispat hakkımız var. Müvekkilim size gelip tanıklık yapabilir ve günlükleri size verebilir” dedim. “Askeri kişiler hakkında soruşturma yapılması Genelkurmay Başkanlığı emrine bağlıdır, biz bu evrakı Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdik o yüzden” diye cevap geldi. Bu sefer yargılama aşamasında Genelkurmay Başkanlığı’ndan Özden Örnek’le ilgili ne yapıldığını sorulmasını talep ettik.

Soruldu mu?

Soruldu. Gelen cevap “Bu konuyla ilgili tutarlı bilgi belge bulunmadığından hiçbir şey yapılmamıştır.” Olay defacto olarak kapıtılmış oldu. Aslında bu suç askeri bir suç değil. Anayasal düzene müdahele sivil suç. Emekli asker de artık sivil olduğu için zaten ilgili merci sivil yargı. Ankara Cumhuriyet Savcılığı bu soruşturmayı yapabilecekken korktukları için kendileri yapabilecekleri soruşturmayı askere doğru itiyorlar. Askere gidince de bu işin üstünü örtüyorlar.

Darbe günlükleri denilen şey sadece bilgisayar çıktısı kağıtlar...

Neredeyse iki sene olacak, darbe günlükleri ortaya çıkalı. O tarihten beri eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’i görebilen bir gazeteci yok sanırım. Herkes gibi ben de görüşmeyi birkaç kez denedim. Çünkü Özden Örnek’i merak ettiğim kadar kimseyi merak etmiyorum uzun zamandır. O yüzden Ümit Kardaş’la röportaj yapmaya karar verince Özden Örnek’in avukatı Dinçer Eskiyerli’yi de aradım. Belki ondan bir şeyler öğrenebilirdim. Dinçer Bey “Röportaj yapmam bilgi veririm, ne öğrenmek istiyorsanız bana faks çekin dedi.” Faksı çektim. Dinçer Bey aradı, “Karşılıklı görüşebiliriz” dedi. Ofisinde buluştuk. “Teybe kayıt etmeyin, not alın” dedi. Kimi anlattıklarına “Bunlar kayıtdışı” dedi. Okuduğunuzda anlayacağınız gibi insanı Özden Örnek’i merak etmekten kurtaracak hiçbir şey söylemedi. Günlükleri Nokta Dergisine kimin verdiğini biliyor musunuz? Bu konuda hiç araştırma yaptınız mı? Hayır, hiç yapmadık. Öyle günlükler olmadığı için araştırma da yapmadık.

Peki hangi çılgın, 3 bin sayfa bir başka kişi hakkında, sanki kendi tutuyormuş gibi günlük yazabilir ki? Özden Örnek’in günlüğü deniyor, adını kim kullanıyor diye merak etmediniz mi hiç?

Merak etmedik. Darbe iddiaları 60 sayfalık bölümü. Geri kalanı neyle ilgili peki? Günlüğü mutlaka okumuşsunuzdur? Okudum. Özden Örnek de mutlaka okudu ki tekzip etti. Darbe Günlüklerini Özden Örnek yazmamıştır iddiasının en büyük delili nedir? Bilgisayar çıktısı kağıtlardan bahsediyoruz. El yazısı değil. Davanın hakimi hanım bile “Ben bunları el yazısı sanmıştım” dedi. “Başbakan’ta sureti var” dediler, Başbakanlık “Yok” dedi. Genelkurmay soruşturma açtı, işlem yapılmadı gerek duymadılar çünkü. Söyledikleri her şeyin tersi çıktı. Benim Alper Görmüş’ün açıklamalarına hiç itimatım yok açıkçası. Savcı Zekeriya Öz’le de görüştüğünü sanmıyorum.

Bu çok kolay öğrenebileceğiniz bir şey değil mi peki?

Benim hissim bu. Gaye davayı uzatmak, gündemde tutmak. Alper Görmüş’ün reyting isteği... Peki, günlüklerin Özden Örnek’in dosyasından çıktığına dair rapordan haberdar mısınız? O raporu siz gördünüz mü? Öyle bir rapor yok. “Var” diyorlar o da yalan. Denizcilersitesi.com adlı internet sitesi Özden Örnek’in olduğunu iddia ettiği günlüğü yayınladı. Dava açtınız. Dava nasıl sonuçlandı? Tedbir kararı alındı. Yayın siteden kaldırıldı. Ama siteyi kapatma talebimiz reddedildi. Karşımızda bir muhatap bulamadık zaten. ABD Utah Eyaleti kökenli bir site onu öğrendik. Bluehope isimli bir şirkete kayıtlı site.

Tuhaf değil mi bu sizce?

Nokta Dergisi eski yayın yönetmeni Alper Görmüş’e de dava açtınız. Hakaret ve iftiradan... Alper Görmüş beraat etti. Bu bize ne anlatmalı? Basın özgürlüğü kapsamında beraat verildi. Yayınlananların içeriğinde hakaret kastı bulunamadı. Adam arabayla çarptı öldürdü ama çarpma kastı yoktu gibi bir şey bu. Ayrıca biz şikayetçi tarafız. Sanık değiliz. Sanıkmışız gibi açıklama bekleniyor. Biz hakaret davası açtık. Tazminat davası da açtınız ama ilgilenmediğiniz için dava düştü diye yazdı Alper Görmüş. Bu doğru mu? Hakaret davasından beraat kararı çıkınca, biz de tazminat davasının peşini bıraktık. Manevi tazminattı. Maddi değil ayrıca. Ama iddia ettiğiniz gibi müvekkilinizin adını iftira atarak kullandıysa yine dava açabilirdiniz... Hakaretten beraat etmiş birine ne tazminatı isteyebilirsin.

Peki. Ergenekon davası ek iddianamesinde darbe günlükleri yer alacak mı sizce?

Mümkün değil. İki davanın alakası yok birbiriyle. O soruşturma ile bu soruşturma çok farklı. Ergenekon’daki sanıklar hakkındaki suçlama, silahlı terör örgütü kurma ve yönetme. Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma veya görevini yapmasını engelleme. Soruşturmaların alakası yok. İçiçe geçebilecek işler değil. Mümkün değil...

Günlüğün Örnek’in bilgisayarından çıktığını kanıtlayan rapor bulunamıyor Özden Örnek’in bilgisayarından çıktığına dair bir rapor olduğu söyleniyor. Bu raporu siz gördünüz mü? O bilgisayardan çıktığına dair Ergenekon soruşturması kapsamında bir teknik rapor olduğunu biliyoruz. Dava sırasında bu raporu istememize rağmen mahkeme bunu gerekli görmedi. Bu belge yok edilmeye çalışılıyor, ama yok edilirse sorumlusu her kimse suç işlemiş olur. Ergenekon ek iddianamesi darbe girişiminden söz edecek mi, kimleri suçlayacak bilmiyoruz ama edilirse bu rapor büyük kanıt olacak.

Peki mahkeme raporun var olduğunu kabul etti ve istemeyi mi gerekli görmedi yoksa raporun varlığını kabul etmedi?

Alper’in Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz tarafından ifadesi alındı. Günlükler istendi. Alper günlükleri onlara teslim etti. Alper’e söylenen böyle bir teknik rapor olduğu. Savcı mahkeme “Bunu istesin resmi elden” demiş, elden vermek istememişler. Bizim mahkeme, “Gerekli görmüyorum” dedi.

Günlükler Ergenekon davasının kapsamında değerlendiriliyor mu? Alper Görmüş’ün ifadesine başvurulması neyi gösteriyor?

Darbe günlükleri, darbe girişiminde bulunmak isteyen komutanların varlığını gösteriyor. Fakat bazıları emekli olduktan sonra da durmuyor. Şener Eruygur bu amaçtan vazgeçmiyor. Zemin yaratma durumunda çalışmalarına devam ediyor. Savcı işi hangi tarihten, nereden başlatacak bilmiyoruz. Darbe günlüklerini esas alsaydı, ifadesi alınması gereken çok kişi vardı. Özden Örnek, o dönemki kuvvet komutanları, Hilmi Özkök. Davada biz tanıklık istedik ama hakim buna giremedi. Dinlenmesini istediğimiz gazeteciler de vardı. Günlüklerin varlığı hakkında yazı yazan Hasan Cemal, Enis Berberoğlu, Murat Yetkin gibi. Abdullah Gül’ün Hasan Cemal’e açıklaması var.

AKP Ergenekon’un arkasında duruyormuş gibi yapıyor İspat hakkı talebiniz kabul edilirse Abdullah Gül’ün, Tayyip Erdoğan’ın, Hilmi Özkök’ün tanık olarak mahkemeye gelmesi gerekecek mi?

Konuşsalar demokrasiye geçisin simgesi olurlar. Başbakanlık’tan günlükleri talep ettik, “Yok” dedi Başbakanlık. Zaten bunu dedirtmek için istedim. Bilmemeleri mümkün mü? Mutlaka var onlarda ama “Bizde yok” diyorlar. Ayrıca Yargıtay’dan da çok umutlu değilim ispat hakkı konusunda. Davayı böyle bitirmek isteyebilirler.

Ergenekon davası kapsamında muvazzaf subaylar tutuklandı. Bu önemli bir adım mı?

Mızrağın çuvala sığmadığı artık çok açık. Silahlı Kuvvetler istihbaratıyla adeta personelinin soluğunu dinleyebiliyor. Her sene Yüksek Askeri Şura kararıyla eşi başörtülü, irticacı adamları atıyor. Bu kadar silahlar gelmiş silahlar gitmiş, faili meçhul infazlar var. TSK’nın bundan bihaber olması mümkün mü? Onları ordudan atmıyor ama çünkü bunu suç saymıyor. İşler bu kadar açığa çıkmışken birilerini verecek tabii.

AKP Ergenekon davasının arkasında durabiliyor mu?

Duruyormuş gibi yapıyor. Davaya 1. sınıf üç yeni savcı atandı. Savcı Öz’ün de 1. sınıfa terfi ettirilmediğini biliyoruz. Başsavcı vekiline bağlı olarak çalışacaklar. Koordinasyon nasıl olacak? Başsavcılık ne kadar iyi niyet taşıyacak. Bu davanın üstünde askeri bürokrasinin büyük baskısı var. Ergenekon soruşturması AKP’nin köşeye sıkıştırılmasıyla, siyasi muktedir olmaktan çıkarılmak istenmesi durumuyla alakalı yürüyor. Bir uzlaşma mutlaka var.

Kıvrıkoğlu-Başbuğ görüşmesi mesajdı

Hükümetle asker uzlaşmak için masaya oturduğunda, birbirlerine karşı kullandıkları kozlar neler? Devlet rantların merkezden dağıtıldığı bir yer. Büyük çıkarlar, imtiyazlar var. Orgeneraller emekli olduğunda Orgeneral gibi yaşamaya devam ediyor. Orduevlerinde daire, araba, emrine askerler veriliyor. Demokrasilerde bu olmaz. Bunlar küçümsenecek şeyler değil. Siyasi iktidarın imtiyazları başka. Dolayısıyla herkesin açığı var. Birbirlerine karşı bunları güç olarak kullanıyor. Bu gücün sınırını da dış dinamikler belirliyor. Bu uzlaşma ve bu dengelerle rejimi demokrasiye çevirmek mümkün değil.

Birbirlerine hangi sınıra kadar dokunabiliyorlar?

Tuncer Kılınç’ın alınmasında Genelkurmay ayaklandı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla görüştü ve Tuncer Kılınç salıverildi. Bu soru işareti bırakıyor. Soruşturmanın üzerinde şaibe olduğunu gösteriyor. Üstelik bundan sonra daha da vahim bir gelişme oldu, her perşembe Başbakan ve Genelkurmay Başkanı toplantı yapacak. Bu resmen bir erke ortak olmak. Dış güvenlik sorunlarını mı konuşacaklar. Tabii hayır. Sınırları sürekli hatırlatma. Bu çok vahim bir durum. Fazla bir anlamı var. Başbakanla Genelkurmay Başkanı bir araya gelip toplumun geleceği hakkında kararlar alıyor. Bunun neresi demokrasi. Askerin sınırları tayin ettiği çok açık.

Kıvrıkoğlu’nun adının çok anıldığı ama ortada hiç olmadığı bir dönemde birden İlker Başbuğ’la görüşmesi ne manaya geliyor?

Kıvrıkoğlu’nun Başbuğ ziyreti enterasan bir mesaj. Kıvrıkoğlu zamanı Genelkurmay’ın en sert olduğu dönemdi. Sürekli demeç verirdi. Siyasete müdahalenin zirve noktasıdır. Sınır buraya kadar dediler bu resmi vererek bence. İntihar eden albay Abdülkerim Kırca’da da durum aynı. Kendisine suç istinat edilen bir kişi, JİTEM’in uygulamalarıyla bilinen, görevsizlik kararlarına da baktım birçok adam öldürmede faili meçhul davada sanık olarak birçok kişiyle birlikte gözüküyor. Bu kadar vahim iddialar altındaki bir insanın cenazesinde toplu olarak gövde gösterisi yaptı. Bu zihniyete kurumlar nezdinde sahip çıkılması, devletin çökme noktasında olduğunu gösteriyor. Böyle bir devlet organizasyonu olmaz. Böyle zihniyet olmaz. Buna devlet de denmez. Asker parlementonun üzerinde olamaz. Türkiye çok kritik bir noktada.

VATAN

BÜYÜKANIT'IN HEDEFİ EMNİYET
04 Mayıs 2009 07:51

Org. Büyükanıt Emniyet İstihbarat Dairesi'ne açık ve net sözlerle yüklendi.

Büyükanıt: "Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var."

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, MİT-Emniyet, Emniyet-Asker gibi kurumlar arasında güvensizlikten dolayı devletin hasta olduğunu söyleyerek, "Bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor" dedi. Orgeneral Büyükanıt, Beykent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (BÜSAM) tarafından düzenlenen Siyaset ve Devlet Yönetimi Sertifika Programı’nda "Politikacı ve Ordu" konulu ders verdi. Emekli Orgeneral Büyükanıt politikaya meraklılara şunları anlattı:

Cumhurbaşkanı uyumdan sorumlu

Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var. Bu kurumların uyumlu çalışmasından anayasa gereği başbakan değil cumhurbaşkanı sorumlu.
Hürriyet

SAĞLIK SEKTÖR OLDU, SİSTEM HALKI SÜRÜNDÜRÜYOR
| 21 Ocak 2011
2011’in ilk ayında arka arkaya gelen sağlık haberleri Türkiye’nin sağlık sisteminin çöküşünün ilanı gibi… 2011’in ilk haberlerinden biri, yoksulluğun 2.5 aylık Kübra bebeğin hayatına mâl olduğu haberiydi. Adana'da bir hastanede ise yürüme engelli, yaşlı ve hasta bir kadın onlarca kişinin gözleri önünde, sürüne sürüne muayene olmaya gitti.

Vatandaş sevdalısı ve bağımlısı olduğu dizileri zevkle izlemeden önce başrolünü kendisinin oynadığı gerçeklerle dolu bir başka diziyi her akşam ana haber bülteni adı altında izliyor.

Her haber bir skandal.

Haberlerde kantin zammını protesto eden çocuklarını ve onlara idari soruşturma açılmasını, bebeklerinin açlıktan ölmesini, yaşlı ve engelli annelerinin hastane koridorlarında yerlerde sürünmesini izleyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı haberlerde Tunus’ta sabrı taşan bir halkın yılların diktatörünü nasıl kovaladığını da izliyor.

Türkiye’de halk ekran başında günde en az bir öğün haberlerini alıp ardından dizilerini izliyor ve sonra da yatmaya gidiyor.

İşte adı artık sektör olarak anılan sağlık sistemimizin son halini gözler önüne seren dört haber:

1. HABER ÇANKIRI

Çankırı'da eksik dozlu kızamık aşısı yapıldığı iddiasıyla 6 yaşındayken felç olan ve yatağa bağımlı hale gelen 11 yaşındaki ikizlerin ailesinin yaşamı kabusa döndü. www.cnnturk.com/2011/turkiye/01/21/eksik.dozlu.asi.ikizlerin.hayatini.karartti/604127.0/index.html

2. HABER KARABÜK

Sağlık Bakanlığı, Karabük Şirinevler Devlet Hastanesinde, 'bir hastanın yanlış bacağının kesildiği' iddiaları üzerine başlatılan soruşturma sonuçlanıncaya kadar, ameliyatları yapan hekimin görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi. yenisafak.com.tr/Gundem/

3. HABER İSTANBUL

İstanbul'daki bir hastanede ölen kişinin kefeninde bir bebek cenazesi ile kesik kadın bacağı bulunması üzerine soruşturma başlatıldı. http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/01/20/hastane.morgunda.rezalet/604011.0/index.html

4. HABER ADANA

Adana'da bir hastanede yürüme engelli, yaşlı ve hasta bir kadın onlarca kişinin gözleri önünde, sürüne sürüne muayene olmaya gitti. Hastabakıcıların yaşlı kadına tekerlekli sandalye vermemesine sinirlenenler o anları "ibret olsun" diye cep telefonlarıyla kaydettiler... http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/01/20/engelli.kadin.surune.surune.muayeneye.gitti/603998.0/index.html

İyi seyirler ve iyi uykular Türkiye…

İşte Adana’da hastane koridorlarında yerde süründürülen yaşlı kadının görüntüleri:

www.mizikacilar.com/VideoDetay.aspx

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=700
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts May 04, 2009 11:20 pm    Mesaj konusu: Cumhuriyetin sonu geldi, acaba yerine ne getirilecek Alıntıyla Cevap Gönder

Hawari Kayser
Korucu

Korucu deyince aklıma bir sürü kelime ve kavram üşüşüyor; Paramiliter, Kontrgerilla, Kirli Savaş, Rant, Uyuşturucu, Yargısız İnfâz, Gözaltında Ölüm, Psikopatholoji, Kriminal hayatlar, Fiqirsizlik, gladio, devlet, jandarma vs… Hiçbirine değinmeye niyetim yok.
Dünyânın her tarafında geçmişte ve bugün (muhtemelen yarın da) var oldular, kimi zaman paramiliter, kimi vaqit semi-militer (yarı militer), kimi dem qısmen militer (quasi militaire), bâzen kontr-gerilla fakat her zaman bir veya birden fazla devletin güdümünde, kontrolünde. Mafia ile, polis ile, istihbarat ile, ordular ile, siyâset kurumu ile kısacası devletin her birimi ile içli dışlı, haşır neşir.
Kolombiya’da devrimci sosyalist mücâdele veren FARC ve ELN’e (Ejército de Liberación Nacional) karşı kurulan ve devlet destekli Köylü Nefs-i Müdâfaa Örgütü Paramiliter Çatı Federasyonu’nun silahlı gücü olan Autodefensas Unidas de Colombia (Colombia Birleşik Nefs-i Müdâfaa Örgütü).
Sri Lanka’da Kandyanlar (yaklaşık 100.000 kişi). Angola’da yahudî Joseph Sawimba’nın liderliğini yaptığı (öldü) UNITA. Arjantin Anti-komünist İttifâqı (Alianza Anticomunista Argentina – Triple A veya AAA olarak da bilinir), Macaristan’da Magyar Országos Véderõ Egylet (MOVE; Macar Millî Savunma Birliği), Çeçenistan’da Kadyrovtsy (Êàäûğîâöû; Kadirov dostları) veya Kadyrovites, Sırbistan’da Srpska dobrovoljaèka garda ki, liderliğini Željko Ražnatoviæ (arkan) yapıyordu ve devlet tarafından öldürüldü, Yine Sırbistan’da Beli Orlovi (Beyaz Kartallar). Lithuania’da Jaunieji Šauliai (Genç Silahlı Adamlar), Meksika’da Camisas Rojas (Kırmızı Gömlekliler). İrlanda’da Ulster vs...
Daha bir sürü var. Kimse alınmasın, ister taraf olun ister karşı bu yukarıda saydığım ve sayamadığım örgütlerin ve grupların hemen hepsinin iyi ya da kötü bir fiqriyâtı, bir ideolojisi, bir inancı var ve bu uğurda bir mücâdele veriyor. Yanlıştır ve tasfiye olmaktan başka bir kaderleri olmadığı da âşikârdır. Ama, ideolojisi olmayan, fiqri olmayan, inancı olmayan ve neye hizmet ettiğini bilmeyen yegâne paramiliter güç bizim KORUCULAR’dır. Ne acı ve ne fecî… Çeşitli rakamlar veriliyor; 58.000, 69,000, 80.000 vs. Ben düz hesab diyorum: 100.000.
Koruculuk 1985 yılında 3175 sayılı yasaya dayanarak yürürlüğe konulmuş. Birazdan ona kısaca değineceğim. O zamandan bu yana da trilyon kerre tartışılmasına rağmen, iyi saatte olsunlar bunun mümkün olamayacağını söylerler. Kürdistan’ın yayıldığı 22 ilde, ‘geçici köy korucuları’ adı verilen 70.000 maaşlı, ve tahminen 30 bine yaqın gönüllü köy korucusu var.
Koruculuk, en az 1 milyon insanın geçim kaynağını oluşturuyor. Korucu maaşları 500 YTL’den başlıyor ve ucu açık bir meblağa kadar yükselebiliyor. Kaba saba bir hesab ile; devlet hepsine ayda 500 YTL vermiş olsa 500x100.000=50.000.000 YTL. 25 milyon Euro vs. Yıla vurduğumuzda ise 300 milyon Euro ediyor.
Peki bu paralar karşılığında nasıl tablolar oluştu son 24 yılda?
8000’den fazla (kimi kaynaklara 15.000) korucu yargısız infâz, işkence, tâciz, tecâvüz, cinâyet, mala el koyma, yaralama, rüşvet, kız kaçırma gibi suçlara karıştı.
Koruculuk kurumu 1924’te Köy Kanunu’nda yapılan değişiklikle hayatımıza girdi. Zamanın gerekçesi “eşkıyâlara karşı koruma” idi. 1984’te kanunun bir maddesinde yapılan değişiklikle köy koruculuğu yeniden hortlatıldı.
Geçici köy koruculuğu (GKK), 26 Mart 1985 tarihinde 442 sayılı Köy Kanunu’nun, 74. maddesinde yapılan değişiklikle muhtarın teklifi, kaymakamın kabûlü ile gönüllü ya da Vâlîliğin teklifi ve İçişleri Bakanı’nın onayı ile geçici olarak görev yapılan ve köy koruculuğu adıyla oluşturulan kurum.
Sayıları çeşitli dönemlerde 70.000’i aşan geçici ve gönüllü köy korucuları, idarî bakımdan muhtarın, mesleki bakımdan ise Jandarma Bölük Komutanı’nın emir ve komutası altındadırlar.
Büyük bir bölümü korucu kimliği ile silah, uyuşturucu vb. kaçakçılığı yapmışlardır. İşledikleri fiiller yüzünden mahkemece aranan korucular, maaşlarını düzenli olarak aldıkları hâlde yakalanamamışlardır. Korucular yörede etkili olan aşiret sistemi yüzünden aşiret ağalarının emri ile hareket eder olmuşlar; kendi yandaşları olmayan kişilere PKK taraftarıdır diyerek baskı uygulamışlardır.
1985 yılında başlatılan Koruculuk uygulamasında 1997 yılına dek geçen süre içerisinde 23 bin 817 geçici köy korucusu görevinden uzaklaştırılmıştır. Bu korucuların 20 bin 319’unun görevi ihmâl suçunu işlediği açıklanmıştır.
Buraları da geçelim; Korucu Kürd, PKK’li Kürd, o dağlarda öldürülen askerlerin hatırı sayılır bir bölümü Kürd, yakılan 5000 köyün ahâlisi Kürd, Kirli savaş döneminde Adana, Anteb, Kayseri, Aydın, Konya, Manisa, Balıkesir, Ankara, İzmir, Bursa, Mersin, Antalya ve nihâyet Istanbul’a göçen Kürd, aşağılanıp itilip kakılan Kürd ve ‘suçlu’ Kürd.
PKK’nı beğenmeyebiliriz, eleştirebiliriz, protesto edebiliriz, hattâ çatışıp savaşabiliriz ancak savaşın da mücâdelenin de, saldırının da, eleştirinin de bir ahlâqı olmalıdır. Bir örgüte, bir insana veya bir gruba ‘terörist’, ‘hâin’ vs. demekle işin içinden çıkılamayacağını en iyi bilen de, savaşı yürüten devletin tâ kendisidir.
Korucu dediğin adama atfedilebilecek hiçbir insanî değer yoktur; Budapeşte Othmanlı’nın elinden çıkarken şehîd düşen komutan için Macar’lar ‘Kahraman Düşman’ tâbirini uygun görmüşlerdir. Mârifet bu işte; hangi taraftan olursan ol diğerinin sana ‘kahraman’ diyebilmesi. Korucu’nun bir Kürd olarak, tek kelime bile Türkçe bilmeden (çok normal bir şey zira adamın ana dili Kurdî’dir) Türk bayrağı sallayıp, göğsüne Türk bayrağı rozeti takması hangi değerle açıklanabilir? Bunca işlenen suçlar – ki, hepsi yüz kızartıcı suçtur – hangi insanlık ölçüsüyle bağdaşabilir? Soruyorum şimdi, Dante Alighieri’nin ‘İlâhî Komedya’sındaki hangi cehennem katına yaraşıyor bu kurumun mensubları?
Peki, hadi bu cihetlerden bir şey bulamadık. Entelektüel açıdan bir nesne var mı? Meselâ adam ‘ben kâtilim ve neden katlettiğimin de çok iyi farqındayım, planım, gâyem ve hesabım bellidir, filanca fiqir davası ya da hazcılık (hedonizm), Sadizm (Sade’cılık), elitizm vs. için bu işi işliyorum der; rafine bir hayatı olur, kazandığı parayı nerede yiyeceğini bilir; iyi yer, iyi içer, iyi giyinir, kısaca üst düzey bir qaliteyi temsîl eder. Dersin ki, tamam bu adamın böyle meziyetleri var. Korucunun insana benzeyen bir hayatı var mı? Zinhâr, insan gibi yaşıyor mu? Hayır, Elit mi, yaptığının farqında mı, belli bir qalitesi var mı, âlet kadar, zerre kadar değeri var mı? En çok bağlı olduğu varsayılan devlet tarafından dikkate alınıyor mu? Hayır, kiralık kâtil bile ondan daha fazla önemseniyor. Devlet, korucunun ‘mouchard’ olduğunu iyi biliyor. Bugün kendi halqına ihânet eden adam yarın bana hayda hayda hâinlik eder diyor. Parasını alsın, ne hâli varsa görsün diye düşünüyor. Gûya hesab KÜRD’ü KÜRD’e KIRDIRMAK. Peki neden? O da kafasındaki bildik küçük menfaat planlarının dışında fazla bir şey bilmiyor. Bir de aşağılık duygusu var, bir de ‘Bir Türk dünyâya bedeldir’ lafı var, bir başkası savaştığı zaman adamın zoruna gidiyor, devletin bütün olanakları seferber edilip, en aşağılık ilişkiler mubâh sayılabiliyor, bir sürü mâsum insanın canına kıyılabiliyor. Ve işte böyle bir ucûbe sürüsü ortaya çıkarılıyor.
Tasfiye edemiyorsun çünkü çözümün yok. Projen yok, aklındaki tek cüce düşünce Kürd’ü itip kakmak. Buradan çıkabilecek bir şey var mı? Yok. İşte şimdi AB-D ve dünyâyı öyle ya da böyle yürüten ECHELON İRÂDESİ yeter, ben Korucu’yu bugüne kadar kullandım şimdi konjonktür onu tasfiye etmeyi gerektiriyor diyor. Devlet de bu theratojenik (ucûbe) varlığı, bu çarpık ve arızalı doğumu sonlandıracak. Evet, tabiî ki, ve derhâl sonlanması gerekiyor; İkinci bir Vak’â-i Hayriyye olarak. Mes’ele, bunu hiç başlatmamaktı, veya kendi aslî irâdenle sonlandırabilmekti. Mardin’de o katli’âmı yaptıran irâde (Echelon) hiçbir zaman anılmayacak; hikâyeler anlatılacak; kız mes’elesi, su şişesi, Laz paşası, töre, kıl, tüy… İrâde ise şöyle buyurdu: Koruculuğun kaldırılması için gerekirse katli’âm yaptırırım, korucuyu o katli’âmın merkezinde sap gibi bırakırım. Yetmez ise, baika katli’âmlar yaptırırım.
DEVLET BÜYÜK BİR FİQİR’dir, her şeyden evvel. O yoksa – ki, YOK – DEVLET YOKTUR. BANA BİRİSİ SÖYLESİN ALLAH AŞKINA, DÜNYÂDA BU KADAR HASTA BİR DEVLET DAHA VAR MIDIR?
İnsanlığın bağrına saplanmış bu paslı hançerin hemen şimdi çıkarılması gerekiyor. ÇIKACAK… Sonra, K ve memleketin en güzel insanları çıkacaklar. FİQİR gelecek, devlete fiqir gerek, devlet gelecek. Bu kadar sabredildi. Korucu kalesi düştü, halqımızın gözü aydın.

Kaynak: http://www.barandergisi.com/arsiv/122/hawarikayser122.html

Kâzım Gökbayrak
Mardin'i Doğuran Sistem ve Dibe Vuran İnsanlık

Sözde İslâmcısı da dahil hepsi düzenci medya tarafından bilumum medyasıyla her türlü melametin sergilendiği, bütün müsbet ve manevî duyguların körletildiği, aile bağlarının büyük bir zevkle tarumar edildiği, insanın ekonomik hayvana döndürüldüğü ve koruculuk gibi temelinde ahlâksızlık ve ihanet olan bir çeteleşmenin varolduğu ve Batılılaşma denilen hayvanlaşmanın 80 yıldır dayatıldığı bu sistem çoktandır iflas etmiştir; Mardin’de ise sadece tavana vurmuştur ve vurmaya devam edecektir.
Bu katliamın tetikçileri aranıyorsa, yukarıda saydıklarımızdır; en başta sistemdir ve sonra sistemin ve kendi egosunun kurbanı olanlardır. Sistem, kendi hatasını görmezden gelmek için önce, “töre cinayeti, beşik kertmesi” gibi ucuz değerlendirmelere kaçıyor; veya sistemin devamından yana olanlar gerçekleri gizlemeyi tercih ediyor. Halbuki şunu açıklıkla ifade edeyim ki, yok etmek için o kadar uğraştıkları töre olsa idi, Mardin katliamı olmazdı.
Tekrar ifade ediyorum: Töre olsa idi Mardin olmazdı.
Sistemin kötülüğünden bahsedip, faillerin vahşetini hafifletmek istemiyorum; fakat sadece bir köyün değil bütün köylerin, bütün Anadolu coğrafyasının bozguncusu olan bir sisteme-bir düzene vurgu yapmak istiyorum. Bir günde bu hale gelmedik veya getirilmedik. Bunun arka planı irdelenmeli, mesuller tesbit edilmeli.
Şunu öncelikle belirtelim: Sistem bize ahlâksızlığı öğütlese de, biz onlara uymamak, kendi vicdanımıza ve kendi dünya görüşümüze göre yaşamak zorundayız. Yoksa, vicdanı, ahlakı, şahsiyeti olmayan birine döneriz, bir canavar oluruz. Sistem böyle istiyor zaten; fakat her insanın bir vicdanı, bir direnme payı, bir tercihi söz konusudur. İnsan, tercihini sürü olmaktan yana da yapar, insan olmaktan yana da yapar. Hayvan gibi de yaşar, insan gibi de.
Adına Laiklik de denen Batıcı sistem, nerede bir değer gördü mü, tam bir Yahudi zihniyeti ile üzerine hücum ediyor; en büyük düşman olarak, şahsiyeti, yiğitliği, dürüstlük ve samimiyeti görüyor. Kendi yavşaklıklarını, şahsiyetsizliklerini Batı ve Amerikan köpekliklerini hatırlatanları ise, “terörist, komünist, vatan haini, dinci irticacı, bölücü vb.” sıfatlarla damgalamak istiyor. Kendi bir numaralı vatan haini- ABD ve AB’ye ülkeyi satan- iken karşı tarafa kendi sıfatını yapıştırıyor. Çocuklar Kuran öğrenmesin diye eğitim sistemini hiçbir ahlâkî ve eğitici kural tanımadan zorla değiştiren, vicdanın kaynağı olan dinî değerleri yok etmek için 80 yıldır mücadele eden Batıcı rejim muradına ermiştir, köylüsünü-şehirlisini parçalamıştır. 70 milyonu birbirine düşman kılmıştır. Baba-oğula, kardeş-kardeşe, komşu-komşuya, hatta Müslüman-Müslümana düşman olmuştur. Düzen tarafından birçok Müslüman da yavşatılmıştır. İnsanlar, haysiyetsizlik çukuruna düşürülmüştür. Balık baştan kokar hesabı olanlar olmuştur ve bizleri daha neler, ne facialar beklemektedir. Batılılaşma uğruna, bütün değerleri yok eden bir rejim ve çivisi çıkan bir toplum. Batılıların muradı gerçekleşmiştir.
Yazının başında “sözde İslâmcı medyası da” derken, iktidarla ve dolayısıyla dünyadaki hegemonik-hedonist-terörist düzenle birlikte hareket eden, Allaha kulluğu unutan sözde ve yozlaşmış Müslümanları kasteddiğimi belirteyim ve yavşamış Müslümanlar” tabiri bunlar için Üstadın tesbitindeki gibi, “Geç geçebilirsen çamurdan…”
Balkondaki erkan-ı devlet, ülke insanlarını, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesiyle, “yesin birbirlerini” hesabı birbirlerine kırdırıyor. Bakmayın Mardin katliamına dökülen timsah gözyaşlarına. Hiçbir devlet zevatının bir saksısı kadar kıymetli değildir orada ölenler.
Bu arada halkın çoğunun da böyle olduğunu sadece işin dedikodusunu yaptığını belirtelim ve hatta bu katliama gıbta ile bakanların çıkabileceğini üzülerek belirtelim. Durum vahimdir vesselam ve devrimden başka bir çözüm yoktur. Bütün sistem baştan aşağı değişmeden kurtuluş yoktur; ne ahlakî, ne siyasî, ne hukukî, ne iktisadî kurtuluş yoktur.
Bu kadar dibe vurduktan sonra Üstad Necip Fazıl’ın Akıncı Güç (İBDA) kadrosuna ithaf ettiği “İslâmı Yenilemek” başlıklı yazısındaki “Bunca zevalin ardından ancak kemâl çığırı açılabilir” tesbitine gelmiş bulunmaktayız.
Bu kadar olumsuz tablo içinden; Üstad’ın tarih ve hal muhasebesini hatırlatan ve O’nun “her şeyden beter, bizim kendi kendini sömürgeleştirme halimiz” gibi birçok tesbitini paylaşan Yusuf Kaplan’ın 6.5.2009 tarihli “Duran Tarihi Yeni Türkiye Başlatabilir” başlıklı Yeni Şafak’taki yazısından birkaç pasaj vermek istiyoruz:
“Ancak mevcut algılama biçimlerimizin ne olduğu, nasıl oluştuğu, bizi nasıl da inanılmaz bir ufuk daralmasının ve zihin körleşmesinin eşiğine fırlattığı fark edildiği zaman, Türkiye’nin bizim henüz göremediğimiz, fark edemediğimiz gücüne ilişkin kurduğum cümlenin hiç de içi boş, anlamsız, abartılı bir cümle olmadığı, bir hakîkati ifade ettiği kolaylıkla fark edilecektir.”
“İşte benim Batılılar tarafından sömürgeleştirilmeyen ama kendi kendini sömürgeleştiren tek ülke Türkiye’dir, derken kastettiğim şey bu: Türkiye, teritoryal / toprak bağımsızlığını korumuş ama medeniyet kurucu iddialarının inşa ettiği ruhunu, rüyalarını ve iddialarını terk ederek, ontolojik ve epistemolojik bağımsızlığını yitirmiştir.”
“1500 yıllık dünya tarihi, Batı uygarlığı ile İslâm medeniyeti arasında yaşanan bir tarihtir. Ayrıca modern dünya tarihinin şekillenmesinde iki aktör birinci derecede belirleyici rol oynamıştır: Avrupa ve Osmanlı.”
“Son yüzyılda Avrupa da, Osmanlı da tarihten çekildi. Bugün dünyanın büyük sorunlarla boğuşmasının temel nedeni Avrupa’dan ve Osmanlı’dan boşalan vakumun, tarihî bir derinliğe ve birikime sahip olmayan ABD tarafından doldurulmaya çalışılıyor olmasıdır.”
“Yani tarih durmuş, dünya tarihi rayından çıkmıştır. Dünya tarihi yeniden rayına oturarak harekete geçirecek aktör, bu kez Avrupa olmayacak; bilakis gerçek anlamda bağımsızlığına kavuşarak, medeniyet iddialarını yeniden benimseyip hayata geçirme yolculuğuna soyunabilmek için zorlu bir rehabilitasyon, restorasyon ve rotasyon süreci yaşayan yeni Türkiye olacak.”
Kurtuluşumuz için hayati öneme haiz ve “ben kimim?” sualiyle eş değer gördüğümüz şu ilaveyi de biz yapalım:
Üstad; “lafını çok dinledik şimdi iş inkılapta!” diyerek tarihin akışını tersine çevirecek bir sistem ve aksiyon sahibi Salih Mirzabeyoğlu’nu yetiştirmiştir. Bir milletin varlığını mümkün kılan iddialarını, ruhunu, rüyalarını hem koruyarak, hem değişen şartlarda yenileyerek taze bir ruh üfleyen, yeniden üretebilen bir ümid ve aksiyon mihrakı olan İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na düşmanlık da bütün bu vasıflarından dolayıdır, dostluk da bundan. Sistem ve bu sistemden beslenenler, bunun için Mirzabeyoğlu’nu istemiyor, hatta Mardin’ler devam etsin diyor..
Kaynak: http://www.barandergisi.com

Serdar Turgut
serdarturgut@superonline.com
Cumhuriyetin sonu geldi, acaba yerine ne getirilecek
04 MAYIS 2009 PAZARTESİ

Genel seçimde işaretlerini aldığımız süreç, yerel seçimde de daha kuvvetlenerek verildi. Türkiye'de bir dönemin sonu geldi. Alıştığımız veri kabul ettiğimiz cumhuriyet sistemi tıkandı. Şimdi reformasyon dönemindeyiz, yeni bir sisteme geçiyoruz, onun adı da cumhuriyet ama içeriği tamamen değişmiş olacak. Anlayacağınız bir geçiş dönemindeyiz şu an. O geçişin nasıl olacağı ne kadar süreceği ve neye geçileceği de henüz net değil.
Üstelik geçiş döneminin oyuncularının yani siyasi partilerin, asker sivil bürokrasisin, hiçbirisinin geçiş döneminde ne yapılması gerektiği ve sistemin nasıl reforme edileceği konusunda kafaları net değil. Hemen hepsi el yordamıyla yolu bulmaya çalışıyor.
AKP geçiş sürecinin kontrolünü elinden kaçırması ihtimali otaya çıkınca panikledi. Yerel seçim akşamı açıklama yaparken Başbakan'ın yüz ifadesi ve lafları paniğini ortaya koyuyordu. Seçim sonrası yapılan analizler partinin gençler ve kadınları kaybetme sürecine girmesi ihtimalinin büyük olduğunu gösterdi. Üstüne üstlük merkez sağ partilerin yükseliş ve düşüş trendleri hakkında cumhuriyet tarihi boyunca görülen ortak özellikler de var (Demokrat Parti, Adalet Partisi ve ANAP'ın yükseliş ve düşüş trendlerine bakıldığında AKP'nin de o trende uyacağından korkmak makul bir tepkidir).
İktidar partisinin yanı sıra askerler de bir dönemin kapandığının farkında. Onların da cumhuriyetin nasıl reforme edileceği konusunda kafaları henüz net değil. Genelkurmay Başkanı'nın son iki basın toplantısı yeni döneme ve yeni cumhuriyete kurum olarak adapte olmalarını sağlayacak düşünce sistematiğini yüksek sesle oluşturma çabasından ibaretti bence.
DÜZENİN ARITMA
SİSTEMİ BOZULDU
Bu yazıya çalışırken aldığım notlar arasında Ertuğrul Özkök'ün bir cümlesi var. Düzenin arıtma sisteminin bozulduğunu ve artık kendisini temizleyemediğini belirterek cumhuriyetin kendisini yenilemesi gerektiğini söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim.
Eski sistem tıkandı. O sistemin meşruiyetini sağlayan zihinsel iklim tamamen değişti. Artık hemen herkes cumhuriyetin yenilenmesi gerektiğini düşünüyor. İstesek de istemesek de sosyo-ekonomik gelişmeler bizi geçiş sürecine sokmuş durumda. Gerçeği reddedip eski sistemin kendisini koruma mekanizmalarına yapışıp kalanlar kaybedecek (CHP açısından bu ciddi bir tehlikedir. Realiteye en zor onlar adapte olacak gibi gözüküyor).
KIRMIZI ÇİZGİLERİ AYNI GRUP BELİRLİYORDU
Eski sistem dediğimiz sistem neydi temelde. Sadece cumhuriyetin yaşıyla sınırlı olmayan asırlardır var olan sivil-asker bürokrasinin belirleyici olduğu,kırmızı çizgilerinin bu grup tarafından belirlendiği siyasi arenasının bulunduğu bir sistemdi o. Siyasi yelpazesinde kendisini garip biçimde sol olarak tanımlamış olan CHP'nin halk eşittir devlet fikrini bu sol tanımı içine erittiği, sağda ise merkez sağ partilerin din faktörünü kontrol altında tuttukları ve buna bağlı olarak laisizmin inancın içeriğinin devlet tarafından belirlenmesi olarak tarif edilip kavramın çarpıtıldığı bir sistemdi cumhuriyet. O sistemin dengesini kaybettiği zaman, sisteme yönelik tehditlerin tanımlandığı zaman, askerlerin devreye gireceği varsayılıyordu onun eski işleyişinde.
GERÇEK DEMOKRASİYE
ULAŞMA FIRSATI
Birçok varsayım ve artık gerçekçi olmayan tanım üzerine kurulmuş cumhuriyetin sonu geldi. Şimdi yeni bir cumhuriyete geçiş sürecindeyiz.
Eğer fırsatı iyi kullanabilirsek, eğer her oyuncu üstüne düşeni hakkıyla yaparsa geçiş süreci olabildiğince sancısız olur ve demokratik cumhuriyete ulaşabiliriz. Çoğunluğun bunu arzuladığı bir zihinsel iklim içindeyiz aslında uzun süredir. Son seçimde gördük. Şimdi ekonomik sosyal koşullar da bu ortak arzuya uygun şekilde değiştirmeye başladı.
OTANTİK
SERMAYENİN YÜKSELİŞİ
Marx'ın bize öğrettiği gibi hiçbir sosyo-politik değişim ekonomik değişimden bağımsız olamaz. Türkiye'nin bu döneminde ekonomik temelin de sistemin reformasyonu ve yeni bir cumhuriyet tanımı doğrultusunda değişmeye başladığını sermaye içi ilişkilerin yeni durumuna bakarak görebiliriz.
İç ve Doğu Anadolu kökenli eski tüccar ve yeni sanayici bir kesim var. Hızla gelişiyor bunlar. Ben kısa süre öncesine kadar bunlara 'yandaş sermaye' diyordum ancak son seçim sonrasında bu tanımın yanlış olduğu da ortaya çıktı. Çünkü özellikle MHP ve biraz da CHP bu kesimi kolay kaçırmamak arzusunda. Sermayenin bu bölümüne, birinci cumhuriyetin bitişi ve geçiş sürecini incelediği Birikim dergisindeki son yazısında Ömer Laçiner'in dediği gibi otantik sermaye demek daha doğru olacak.
Sermaye sınıfı içinde modern olarak tanımlanabilecek ve daha çok kıyı bölgelerinde konumlanmış sermaye ile otantik sermaye arasında bir güç çatışması var. Başbakan'ın seçimde İZMİR'i mutlaka alalım arzusunun ekonomik temeli budur. Sermaye içi çatışmanın hangi siyasi parti tafından kontrol altına alınacağı kavgasının sonucudur o. Modern sermaye üzerindeki gücünü CHP kaybetmemek için uğraşıyor ama MHP özelikle EGE'de bazı büyük şehirleri kazanarak bu kesim üzerinde hak iddia etmeye başladı. Bu arada krizi de yönetmek zorunda olan ve bu yüzden modern sermayeyi tamamen karşısına almayacak olan AKP ise şimdilik ağırlıklı olarak otantik sermayenin partisi görünümünde.
Geçiş sürecinde bütün bunlar değişecek. Hem MHP'nin hem de CHP'nin otantik sermayenin desteğine ihtiyaçları var. AKP ise kıyı bölgelerinin ve modern sermayenin desteğini almak zorunda.
Reformasyon döneminde sermaye içinde bir büyük uzlaşma yaşanması kaçınılmaz. Modern ve otantik sermaye mecburen daha çok yaklaşacaklar birbirlerine, daha eşitlenecekler.
Eski karşıtlık daha çok yaşam stili farklarından kaynaklandığından yeni cumhuriyette yaşam stili farklılıkları daha çok eşitlenecek. Sermaye içinde yaşanacak barış, bunun ekonomik temelimi oluşturacak.
İnancın toplumda çok daha önemi, ağırlığı olacağı bir cumhuriyete geçeceğiz. Herkesin inancını arzu ettiği gibi yaşayacağı, ona göre kendi hayatını özgürce düzenleyebileceği inancın nasıl yaşanabileceğinin sivil, asker, bürokrasi ve cumhuriyetin bilgi elitleri (Rektörler ve üniversite hocaları) tarafından belirlenmeyeceği yeni bir cumhuriyet kurulacak. Genelkurmay Başkanı'nın yaptığı konuşmada ordu dine karşı değildir vurgulamasını yapması da bu değişimi onların görmesinden kaynaklanmaktadır. Nihayet laikliğin doğru tanımına da ulaşacağız yeni cumhuriyetimizde.
1. CUMHURİYET KAVRAMINI
KULLANMIYORUM ÇÜNKÜ...
Çok krizli gibi görülse, çok zorlu geçiş yaşansa da bütün bunlar olmak zorunda, ama sonunda içi boşaltılmış olan cumhuriyetin içi doldurulacak, paylaştığımız ortak zemin yaratılacak. Anlayacağınız Türkiye zorunlu olarak olumlu bir yöne gidiyor. Toplumsal uzlaşma olmadan kurulmuş olan cumhuriyet siteminin kendisini yenilemesi tarihsel bir zorunluluktu. Bu eski sisteme ve onun kurumlarına bir düşmanlık ve onu yıkma arzusundan doğmuş olan bir değişim arzusu değildir. Bu yüzden kin ve nefret kokturulan birinci cumhuriyet kavramını ben hiç kullanmıyorum. Aynı olguyu tanımlasak da kendimi o insanlardan ayrı tutmak için farklı kavramlar kullanmak istiyorum.

Akşam

Serdar Akinan
Katil aramızda

Köyün adı Bilge... Katledilenler Çelebi... Silahlar ölüm kusmaya başladığında insanlar namazda... Allah'ın huzurunda...
Kurşunlarla bombalarla delik deşik edilen kadın ve çocuk cesetleri bize ne anlatıyor?
Aşk ile ölüm arasındaki en kısa yolu biz kimden, ne zaman ve nasıl öğrendik?
Mardinli Murathan Mungan'ın aşk şiirlerinde öğrendik. O ipek gibi yumuşak kelimelerini; Mardin'in taşına bakarak kanaviçe gibi ördü.
O şiiri okumayan çocuklar Mardin'li olabilir mi?
Katil olur. Hem de insanlık öldürür, insan değil...
Bir toprak, bu toprak; binlerce yıldır, buram buram, renk renk kutlu ruhları bizlere cömertçe sunarken ne oldu da bu caniler birer piç gibi aradan çıkıveriyor.
Mardin'i bilir misiniz? O Mardin ki ben bir sabah kızıllığında tanıştım onunla; heybetiyle, deruniliğiyle aklımı başımdan almıştır.
Taş insana sarılır mı? Sarıldı bana Mardin... Bir sabah Suriye'ye uzanan o uçsuz bucaksız ovaya bakarak çayımı, yapayalnız, yudumladığımda beni anlayan Mardinli güvercinlerdi...
İnanamıyorum o topraktan böylesi bir vahşetin çıktığına... Bu çocuklar Mem-u Zin'i okumadılar. Okutmadılar...
Kelimelere bir kez daha bakın. Anlam kelimede vücut bulur. Şu kelimeler sizde nasıl yankılanıyor? Bilge, aşk, nişan, namaz, çelebi, kadın, çocuk, masum, kutsal, mahrem...
Bu kelimelerin anlamı nedir zihninizde? Temiz ve iyidir... Derindir.
Bu kelimelerin anlamı nedir başka dillerde? Tıpkıdır. Güzelliğin, huzurun, mutluluğun, aşkın, namazın Kürtçesi, Türkçesi olur mu?
Bu anlamlı bütünü bir araya getiren mekandır Mardin. Binlerce yıldır bu muhteşem kelimeler nerelerde yankılanır? Bu taşlar bir arada yaşamanın, uzlaşmanın, anlayışın ve kardeşliğin çizik çizik ama dimdik sembolüdür. Ne güneşler, ne fırtınalar, ne rüzgarlar ne soğuklar görmüş...
47 insan aynı aileden 8 kişi tarafından kurşuna dizildi.
Bu cümlenin geçtiği yer Mardin olabilir mi? Bu cümleyi sıradan bir katliam, bir cinnet, bir töre cinayeti, bir terör saldırısı olarak kategorize edemezsiniz. Sakın etmeyin.
Olan bitenin ağırlığı altında insanlığımız ezildi. Paramparçayız...
Bu kelimeler yan yana gelemez. Geldi...
İnsanlığımıza, vicdanlarımıza, milletimize, toprağımıza, değerlerimize derin bir leke çalınmıştır.
Mardin’de insanlar katledilmedi. Mardin'de insanlık katledildi.
Katil aramızda.
Bu facianın ne anlama geldiğiniz hissetmeye çalışın. Bu katliamı ifade eden kelimelerin, bugün, Mardin gibi bir coğrafyada bu şiddette cümleler oluşturuyor olması bir insanlık kırılmasıdır.
Bu vahşeti oluşturan kelimeler nasıl yan yana geldi? Zihinlerimiz bu hali izah edecek anlamlı kelime dizinlerini oluşturamıyor. Zira kifayetsiz kalıyor. Korku dolu gözlerle olan biteni bize sunan ekranlara bakıyoruz... Sesler ve görüntüler dehşetin akılalmaz boyutunu aynı kelimelerle ifade etmeye çabalarken algımıza sığamayan rahatsız edici bir anlam kütlesi bizi eziyor.
Bu cinnet halini anlayamadığımız müddetçe bu katliamı paylaşıyoruz demektir.
Bu bir cinnetin açık fotoğrafıdır.
Bu bir kırılmadır.
Türkiye bir insanlık kırılması yaşadı. Bunun telafisi yoktur.
Akşam

Engin Ardıç/Sabah

Atan alır abi

Anayasanın, "değiştirilir gibi" yapılıp aslında niçin değiştirilemeyeceğini tartışıyoruz ya...
Bürokrasi anayasadan memnun. Çünkü onu "üreten" bizzat kendisi.
Ordu memnun, yargı memnun, CHP memnun. MHP pek de üstünde durmuyor.
Burjuvazinin umurunda değil. İşçi sınıfı, meselenin farkında bile değil.
"Değiştirememe" mekanizması da pek güzel kurulmuş, Emre Aköz'ün tam zamanında hatırlattığı gibi... Niçin ve nasıl değişsin?
Ne değişecek, neresi değişecek? "Üniter devlet" bırakılıp "federal" sisteme mi geçilecek? Olacak iş mi?
"Atatürk ilkeleri" mi terkedilecek? İmkân var mı?
Anayasanın "değiştirilmesi teklif bile edilemez" bir bölümü vardır, liberal aydınlar kendi aralarında ve gazete sayfalarında "teklif edilebilsin" diyorlar ama bunun bir "fikir jimnastiği" olmaktan ileri gitmesi mümkün mü?
Sistem, kendini korumak için bütün tedbirleri almış! Hani, gerek 1961 gerekse 1982 yıllarında "bu anayasayı doğuran darbeyi yapanlar tartışma konusu edilemezler" ilkesinin getirilmesi gibi canım... 1961 yılında, demokratik bir anayasa yaptıklarını söyleyenler cunta üyelerine "ömür boyu parlamenterlik" ayrıcalığı tanımışlardı, utanmadan ve sıkılmadan! Parlamento üyelerinin bir bölümü de "atama yoluyla" geliyordu, utanmadan ve sıkılmadan. Bu anayasanın "ilerici" olduğu söylendi, herkes de yuttu.
O zaman, Emre'nin de belirttiği gibi, ortada heyecanlanacak bir durum yok.
Anayasalar gökten zembille inmezler, birkaç aydın ve gazeteci istedi diye de değişmezler...
Yeni bir anayasa, toplumda "yeni bir altüst oluş" anlamına gelir, daha doğrusu onun sonucudur.
Yani eski sistemin yıkılması... Ama darbeyle, ama savaşla, ama yenilgiyle, ama ayaklanmayla... Kesintiye uğraması...
Anayasalar öyle "konsensüsle monsensüsle" yapılmazlar. Yeni anayasayı "o sırada toplumda kimin borusu ötüyorsa" o yapar.
Şimdilerde ortada böyle bir durum yok.
Çünkü maç ortada!
"Bürokrasispor-Halkspor" maçı...
Siyasi iktidar halkın temsilcilerinin elinde, gizli iktidarın ipleri bürokrasinin...
İki taraftan biri esaslı bir gol atacak ki skor levhasına yeni bir anayasa yazdırabilsin!
Hani maçın "1960'ıncı" ve "1980'inci" dakikalarında atılan goller gibi... Hani öbür takımın da "1950'nci, 1965'inci, 1983'üncü ve 2002'nci dakikalarda" rakip kaleyi yoklaması ama gollerinin sayılmaması gibi...

(..)

Mehmet Altan/Star
Cumhuriyet’in Kürt Modernleşmesi

Mazıdağı ilçesinin eski adı ‘Şemrex’miş... Bilgeköy’e baktım, onun adı da ‘Zanqirt’miş. Zanqirt, ‘bilge’ anlamına geliyormuş...

Oradan Bilgeköy’e dönüşmüş.Bu isimlerin değişmesi...Zanqirt’ten Bilgeköy’e geçiş ne?

Ne olacak...

Cumhuriyet’in ‘Kürt Modernleşmesi’...

* * *

Hálbuki ulus-devlet modernleşmesi:

Kültürleri yok sayarak değil...

Üretim biçimini dönüştürerek...

Batılılaşmanın ‘batılı gibi tüketmek’ten değil, ‘batılı gibi üretmekten’ geçtiğini anlayarak...

(..)

Ulus olmanın ekonomik alt yapısını kurmaktır.

Cumhuriyet, ‘modernleşmeyi’ batılı gibi tüketmek sandı...

Köy ismi değiştirdi, kararnameyle şapka devrimi yaptı.

Ama Bilgeköy’deki üretim ilişkilerini değiştirerek buradan bir dünya mekánı çıkaramadı...

* * *

Hálbuki ulus-devlet modernleşmesi:

Kültürleri yok saymak değil...

Ulaşımı...

İletişimi...

Ülkenin geri kalanıyla ticari alış verişi kolaylaştırmaktır.

Ülkenin ortak değerler etrafında şekillenmesini sağlamaktır...

* * *

Ama ne gezer...

Buralarda ulus-devletin ekonomik altyapısını kurmak bir yana...

Güneydoğu ‘sürgün’ yeri sayılmış...

Ülkenin bir bölgesinin ‘sürgün yeri’ sayıldığı bir Cumhuriyet bizimkisi...

* * *

Adları değiştirmişler...

Sonra...

Sonra bir başka ‘hizmet’ daha var mı?

Sonrası iyilik, güzellik... Pek başka bir şey de yapmamışlar...

Yoksulluk...

Yoksunluk...

Sürgünlük...

Mahrumiyet... (..)

* * *

Altyapı gelişmemiş...

Eğitim gelişmemiş...

Sağlık hizmeti gelişmemiş...
(..)

Bölgedeki sosyal huzursuzlukların patlattığı kanlı ortamın mahsulü, ölen ve öldüren ‘korucular’ çıkmış...

Baksanıza Bilgeköy’de tüm erkekler korucu yazılmış...

İsim değiştirme ile başlayan ‘modernleşme’, korucu sistemiyle Nirvana’ya ulaşmış.

* * *

Bu arada...

Faili meçhuller...

Asitli ölüm kuyuları...

İtirafçılar...

Zorla boşaltılan köyler...

Helikopterlerden atmalar...

Minibüs taramalar...

Baş gösteren huzursuzluğa karşı Kuyucu Murat Paşa’dan yadigár yöntemler olarak hortlamış...

* * *

Sosyo-ekonomik bir kalkınma yok... Bunu anladık...

Peki, aynı aileden, aynı sülaleden gelen insanlar arasında ‘geleneksel kültür’ değerleri var mı?

Örneğin...

Katledilen ‘erkekler’ namaz kılıyormuş...

Katledenler de aynı dinden değil mi, onlar da namaz kılmıyor mu?

Peki dinde çoluk çocuk, kadın, ihtiyar öldürmek var mı?

Namaz kılana...

İbadet edene dokunmak var mı?

* * *

Cumhuriyet modernleşmesi ‘Zanqirt’i ‘Bilgeköy’ yapmaktan ibaret kalmış...

Geleneksel kültür de erimiş, yok olmuş.

Kültürel değerler, aynı kandan, aynı soydan gelenlerin diğer yarılarını akıl almaz bir vahşetle yok etmeleriyle yer değiştirmiş...

Tüm dünyayı ayağa kaldıracak büyük bir yozlaşmanın şahikası bu olsa gerek.

* * *

Cumhuriyet modernleşmesi yok...

Geleneksel kültür de yok...

Peki, ne var...

‘Kelle’ başına para kazanılan...

‘Kulak kıkırdağından’ anahtarlık yapılan ‘korucu kültürü’ var...

7 Mayıs 2009 Perşembe günü itibariyle Bilgeköy’e armağanımız budur.

Bu armağan da bizlere...

Esaret altında yaşamları heba olmuş gencecik gelin adayları üzerinden...

Çoğunluğu hamile kadınlar, minnacık bebekler, namaz kılan yaşlılardan oluşan 47 ölü olarak geri döndü.

Hepimize helal olsun...

Başka diyecek bir şey buluyor musunuz?

Ya Kayseri usulü ya da darbe duası

Anayasa değişikliği hazırlıklarının ve muhalefet desteği arayışlarının sürdüğü ortamda, AK Partili Burhan Kuzu’dan ilginç bir yorum geldi.

08 Mayıs 2009 00:01

AKP’li hukukçuların, yerel seçim öncesi verilen sözler doğrultusunda anayasa paketi hazırlıkları ve muhalefet desteği arayışları sürerken, TBMM Anayasa Komisyonu'nun AKP’li başkanı Burhan Kuzu, İstanbul'da katıldığı bir konferansta Anayasa değişikliğinin şart olduğunu ilginç ifadelerle savundu.

Kuzu, "Kayseri usulü dörte bir dörtte bir. Böyle yapacağız ya da darbe duasına çıkacağız. Fazla sıkıntılı olmasın; Anayasa yapacak kadar olsun. Başka çare var mı ?" dedi.

'Yargı bizde çok alıngan. Bunu biz doğru bulmuyoruz' diyen Kuzu, "Hesap veren benim. Toplumun karşısına çıktığım zaman işlerin yürümemesinin hesabını bana soruyorlar. Yargı seçimle gelmez, hesap vermez. Hakkında bir soruşturma yapılmaz. Dolayısıyla davulu siyasetçinin sırtına vereceksin, tokmak başkasının elinde..." şeklinde konuştu.

NTV

Jandarma, eski emniyet istihbaratın başındaki Sabri Uzun’u Emniyet Genel Müdürü'ne şikâyet etmiş. Uzun hakkında Jandarmanın hazırladığı rapordaki suçlamalar.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın isim vermeden "Hakkımda istihbarat topluyor" diye suçladığı eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun'un, 2003'te jandarma komutanları tarafından Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner'e şikâyet edildiği ortaya çıktı. İkinci Ergenekon iddianamesinin eklerinde, Şemdinli olayını araştıran Meclis Komisyonu'na verdiği ifadede savcı Ferhat Sarıkaya'nın 'doğru iz üzerinde olduğunu' söyledikten sonra görevden alınan Sabri Uzun'la ilgili bir belge yer alıyor.

Jandarma Planlama Koordinasyon ve Güvenlik Daire Başkanı Kurmay Albay Cihandar Hasanhanoğlu imzalı bu raporda, Uzun için "Kendisi 'Bizde terfiler Hüsrev Lokantası'nda yapılır.

Eğer adamınız, dayınız varsa Hüsrev Lokantası'nda bu işi bağlarsınız' diyerek Emniyet Genel Müdürlüğü'nün terfi sistemini özetlemiştir" deniliyor. Raporda Uzun'un, Jandarma teşkilatı ve askere olumsuz baktığı, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün adının Emniyet Müsteşarlığı olması ve Jandarma Komutanlığı'nın bu müsteşarlığa bağlanması gerektiğini belirttiğine yer veriliyor ve "Jandarma Genel Komutanlığı'nın hizmette etkinleştirilmesi hususunda olumsuz tutum ve davranışını devam ettirebileceği değerlendirilmektedir" deniliyor.

Bu rapor üzerine Jandarma komutanlarının Sabri Uzun'u Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner'e şikâyet ettiğine ilişkin tutanaklar da iddianame eklerindeki klasörlere girdi
asktifhaber

ÖZKÖK'ÜN TEDİRGİN SAATLERİ
10 Mayıs 2009 09:01

YAŞ toplantılarının Türk kamuoyunun hiç bilmediği ilginç ayrıntıları...


Emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklere göre, en kıdemli subay olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanması beklenen Org. Edip Başer’in yerine Org. Aytaç Yalman’ın sürpriz bir şekilde atandığı 2002 YAŞ toplantısında, Orgeneral Hilmi Özkök de son ana kadar genelkurmay başkanı olacağından emin değilmiş

İkinci Ergenekon iddianamesine ek delil dosyalarından çıkan belgeler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç işleyişi ve özellikle Yüksek Askeri Şûra toplantılarının çalışma şekli üzerinde Türk kamuoyunun hiç bilmediği ilginç ayrıntıları gün ışığına çıkarıyor.
Ek klasörlerde yer alan, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklerde Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün 2002 yılında Genelkurmay Başkanı olabilmesinin de sıkıntılı bir süreçten geçtiği, Orgeneral Özkök’ün de son ana kadar bu göreve geleceğinden tam olarak emin olamadığını gösteriyor. Örnek’e göre, Orgeneral Özkök ancak 3 Ağustos 2003 günü Orgeneral Kıvrıkoğlu’nun yaptığı açıklama üzerine bu konuda “rahatlıyor.”
Oramiral Örnek, 2002 Ağustos ayı başında yapılan YAŞ toplantısına Donanma Komutanı olarak katılmıştı. Bu şûra sonrasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na en kıdemli kara subayı olarak Orgeneral Edip Başer’in atanması beklenirken, kıdemde kendisinden bir sonra gelen Orgeneral Aytaç Yalman’ın bu göreve atanması büyük bir sürpriz oluşturmuştu.
Başer’in emekliliğine yol açan bu atama, o sırada görevden ayrılmak üzere olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun inisiyatifi ve dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onaylarıyla gerçekleşmişti.
Bu durum, genelkurmay başkanı olduğu takdirde Kara Kuvvetleri Komutanı olarak yakın arkadaşı Orgeneral Başer ile birlikte çalışmayı ümit eden Orgeneral Özkök açısından sıkıntılı bir durum yaratmıştı.
Örnek’in günlükleri, bu kararın açıklandığı gün TSK’nın tepesinde yaşanan şoku, Orgeneral Özkök’ün gösterdiği tepkiyi çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Ancak daha ilginci, Orgeneral Özkök’ü kendisinin bile son ana kadar genelkurmay başkanı olup olamayacağı konusunda bir tedirginlik yaşamış olması.

‘Kara Kuvvetleri atamasında teamülü bozdular’
Örnek, 3 Ağustos tarihli günlüğünde o gün yaşananları şöyle anlatıyor:
“Sabahleyin erken kalkarak doğruca imza için şûra salonuna gittim. Odada Org. Edip Başer, Org. Aytaç Yalman, Org. Cumhur Asparuk, Org. İbrahim Fırtına vardı. İçeriye ölüm sessizliği hâkimdi. Fırtına Paşa bana, ‘atamaları gördün mü? dedi. Bana verilen zarfın içinde aynı zamanda atamalar da varmış. Kulağıma fısıldayarak, “Edip Paşa’yı Kara Kuvvetleri Komutanı yapmamışlar.” dedi. Tabii bu bir sürpriz idi. Teamül olarak en kıdemli ordu komutanının Kara Kuvvetleri komutanı olması gerekirken teamül bozulmuştu. Bu arada Genkur. Bşk. henüz gelmemişti. Hepimiz şok olmuştuk. Org. Aytaç Yalman da şaşırmış vaziyette idi. Edip Paşa’nın yanına gidip kendisini teselli edici birkaç söz söyledim ve Aytaç Paşa’yı kutladım. Başka ne yapabilirdim?

Özkök: Bu karar orduda hizipleşmeye, entrikaya yol açar
Bu arada biz ayrı oturup Başbakan’ın gelip imza atmasını beklerken yanımıza Hilmi Paşa geldi. Anladığım kadarıyla olan bitenden hiç haberi yoktu. Alçak sesle bize böyle bir atamanın ordu da hizipleşmeye ve entrikaya yol açacağını, herkesin hakkı olmasa bile bir başkasının ayağını kaydırmak için uğraşacağını söyledi. Kendi durumunu da bilmiyordu, ona hiç danışılmadığı gibi, kendisi ile ilgili bir şey de söylenmemişti ve bu orgeneral belki de 15-20 gün sonra genelkurmay başkanı olacaktı.
09.00 civarında önce Genelkurmay Başkanı bilahare Başbakan Bülent Ecevit geldiler. Başbakan çok kısa oturdu ve ayrıldı, sonra Genelkurmay Başkanı hepimize hitaben yaklaşık 1 saat süren bir konuşma yaptı. Çok ilginç bir konuşmaydı. Bir insanın seçim meydanına çıkmış politikacılar gibi kendisini bu kadar öven bir konuşma dinlememiştim. Adeta her şeyi o yapmış, her şeyi o düşünmüş bütün ilkleri o başlatmış. TSK’yı neredeyse sıfırdan alıp bulutların üstüne çıkarmıştı. En çok kullandığı kelime ben, ben, ben oldu. Hayret ve şaşkınlık içerisinde kendini dinledim. Nasıl olur da bu düzeydeki bir insan, nasıl olur böyle bir konuşma yapabilirdi. Etrafındakileri karınca gibi görüyor ve kimseyi umursamıyordu. Kara Kuvvetleri’nden bahsederken ‘biz’ diyordu.
Ona göre esas Kara Kuvvetleri idi. Diğer kuvvetler ise hasbelkader Silahlı Kuvvetler’in bir parçası idi. Sonunda bize veda etti ve veda ederken de kendisinden sonra Org. Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanı olacağını söylemişti. Hilmi Paşa rahatlamıştı. Zira ay sonuna kadar kararname çıkmaz ise o da emekli olacaktı ki, geçmişte böyle olaylar yaşanmıştı. “

3 Ağustos’ta gerçekleşen YAŞ toplantısında Kıvrıkoğlu’nun açıklamasıyla Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı kesinleşmiş oldu.

‘YAŞ’ta karacılar denizciler ile havacılara farklı muamele yapıyor’
Özden Örnek, YAŞ’ta karacıların oluşturduğu ağırlığın deniz ve hava kuvvetlerine farklı muamele yapılmasına yol açtığını da eleştirel bir üslupla şöyle anlatıyor:
Bana en ilginç gelen konulardan biri kuvvetlere yapılan muameleler oldu. Kara Kuvvetleri genelde üyelerin çoğu tarafından bilindiği için pek fazla tartışma olmuyor, genelde kuvvet komutanı ne söylerse o oluyordu, ama diğer kuvvetlerde bazen en ufak ayrıntı bile kanlı şekilde tartışılabiliyordu. Örneğin denizden bir subayın durumu o günkü görüşmede karara bağlanmamış ve bazı konularda tamamlayıcı bilgi toplanması için ertesi güne ertelenmişti.
Bazen de tartışmalar tam bir kahve sohbetine ve hatıraların tazelenmesine dönebiliyordu.

‘Kuvvetlerde de Genelkurmay Başkanı ne derse o olur’
Örnek’in 30 Temmuz 2002 tarihli günlüğü de Genelkurmay Başkanı’nın istediği diğer kuvvetlerdeki terfiler üzerinde de mutlak bir yetki ve takdir hakkına sahip olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Bu günlükte YAŞ üyesi dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya’nın bütün itirazlarına rağmen dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun uzman bir amiralin emekli edilmesi yolundaki kararını önleyemediği, bunun da denizaltı yapımında zafiyete yol açtığı şu şekilde anlatılıyor:
“Aniden emir subayı geldi ve komutanın (Oramiral Alpkaya) benimle hemen karargâhta görüşmek istediğini söyledi. Derhal gittim. Mesele şuydu: Benim arkamdan bugün iki kez Genelkurmay Başkanı aramış ve Tuğamiral Savaş Onur’un uzatılmayıp emekli edilmesini istemiş. Durumu iki kez kendisine izah etmesine rağmen kabul ettirememiş. Komutan beni danışmaya çağırmış. Durumu gözden geçirdik ve yapacağımız pek çok şey olmadığını gördük.
Uzun senelerdir ilk defa Gölcük tersanesine bir Albay atanmasına karar verdik. Emekli ettiğimiz arkadaş bahriyeye çok uzun süre ve fevkalade hizmetler yapmış bir amiraldi.
Denizaltı inşasında bizim her şeyimizdi. Kendimizi çok zor sorunlar bekliyordu. İşin tuhafı daha dört yıl da amiral yapacağımız bir kişi bile sırada yoktu.”

‘Askeri şûra toplantıları demokratik ve adil değil’
Oramiral Örnek, ilk kez katıldığı terfilerin görüşüldüğü nitelikteki askeri şûra toplantısından kendine çıkardığı dersleri şöyle anlatıyor:
Öncelikle senelerce efsane olarak dinlediğim askeri şuradaki terfi toplantılarında kelimenin tek anlamıyla hayal kırıklığına uğramıştım. Ben bu işin daha demokratik, daha adil ve daha ayrıntılı yapılacağını zannediyordum.
Belki sadece kendisine mahsus olabilir ama Genelkurmay Başkanı tam anlamıyla güdümlü bir yöntem uyguluyordu. Her şeyin onun istediği gibi olması zorunluydu. Adil de değildi. Bir kuvvette kıtası eksik olan bir subayı terfi ettirmezken, kendi adamı olan Gülhane’deki bir doktoru anabilim dalı başkanlığı yapmadan terfi ettirebiliyordu. İtiraz edenleri de ters çıkarak susturuyordu. Kara Kuvvetleri personeli için görmezden gelinen birçok konu diğer kuvvetler için sorun olarak görünebiliyordu.
Kara Kuvvetleri’nde değerlendirme kriterlerini anlamak çok zor. Birisi için kriter olan konu bir diğeri için olmayabiliyor. Bir konuyu kabul ettirmek için şûra üyelerine ayrı ayrı ve şûra toplantılarından önce ikna etmek gerekli.



‘YAŞ’ta kararlar üyelere dikte ettiriliyor’
Özden Örnek’in askeri şûra toplantılarına ilişkin en ilginç gözlemlerinden biri de aslında kararların önceden Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları arasında alındığını ve bunların üyelere sonradan dikte edildiğini belirtmesi. Örnek, bu konuyu 31 Temmuz -2 Ağustos tarihli günlüğünde şöyle anlatıyor:
- Öğleden sonraki oturumda orgeneral olacak korgenerallerden başlayarak terfileri görüştük. Takip edilen usul kısaca şöyleydi: Önce 2. Bşk. Genel Sekreter olarak kişinin şahsi dosyasını perdeye yansıtarak izah ediyor, sicil durumları, cezalar, üstün nitelikler, menfi nitelikler, lisan durumu ve diğer niteliklerini açıklıyordu. Bilahare toplantıya başkanlık eden Genkur. Bşk. o kişinin doğrudan amiri olan üye varsa ona, yoksa kuvvet komutanına, bilahare de kıdemsizden itibaren herkese fikrini soruyordu. İlk amir genellikle uzunca bir konuşma yaparak, ele alınan kişi hakkındaki kanaatini açıklıyor, diğerleri ise “iyi” veya “çok iyi” diyerek kanaatlerini belirtiyorlar. Genelde “iyi” bir çeşit olumsuzluk ifade ediyordu.
- Terfiler esasında toplantıdan önce kuvvet komutanlarının Genkur. Bşk. ile yaptığı toplantıda belli olduğu için bu toplantıda sadece yasal zorunluluk olan konular tamamlanıyordu. Yasal olarak sonuçların tutturulabilmesi için genel sekreter bütün yapılan değerlendirmeleri takip ediyor ve bir terslik olmaması için biz kıdemsiz üyelerin neler söylememiz gerektiğini bize dikte ediyordu. Herkes “iyi” veya “çok iyi” olarak değerlendirmesini yaptıktan sonra iyi ve çok iyiler numaraya dönüştürülüyordu. Böyle işleyen bir sistemde toplantılarımız 2 Ağustos 2002 günü öğleden önce tamamlandı.

Kaynak: Milliyet

Doçentlerin Porno Kavgası!
10 Mayıs 2009 20:51
Üniversitede iki öğretim üyesi kavga etti, altından porno çıktı! Şimdi her iki öğretim üyesi hakkında soruşturma açıldı.

Doç. Dr. Ö.Ö, 2004 yılında kendisine tehdit ve hakaret içerikli e-mailler gelmeye başladığını söyledi. Bu maillerde ağır küfür, hakaret ve tehditlerin yer aldığını bildiren Ö.Ö, bunun üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu kaydetti. Ö.Ö, 2007 yılında kendisine yeniden e-mailler gelmeye başladığını, bu e-maillerde diplomasında kullandığı fotoğrafın pornografi ve hakaret içerikli bazı fotoğraflara fotomontajla yerleştirildiğini gördüğünü ifade etti. Bu e-mailin kendisi dışında eşine de gönderildiğini belirten Ö.Ö, bunun üzerine yine savcılığa başvurduğunu bildirdi.

Yapılan incelemenin sürdüğünü, bu süre içinde de kendi imkanlarıyla e-maillerin kimden geldiğini tespit etmeye çalıştığını ifade eden Ö.Ö, bu yılın Şubat ayında bilgisayar konusunda uzman bir arkadaşının yardımıyla e-maillerin üniversitede anabilim dalı başkanı olarak görev yapan Doç. Dr. K.İ'den geldiğini tespit ettiğini öne sürdü.

"E-MAİLLER İĞRENÇ İÇERİKTE"

Ö.Ö, K.İ. ile görüştüklerinde bu e-mailleri kendisinin gönderdiğini kabul ettiğini iddia ederek, şöyle konuştu: ''Yeniden savcılığa suç duyurusunda bulundum. Ancak üniversitede öğretim üyesi olduğum için, öncelikle üniversitenin bu iddiamı değerlendirmesi gerekiyormuş. Bu yüzden üniversitede bir disiplin soruşturması açıldı. Bu süre zarfında da K.İ, üniversitedeki bölüm başkanlığı ve ameliyathane sorumluluğu görevlerinden alındı. 2007 yılında gelen fotoğraflar için iki yıldır neden beklediğim sorulabilir. Çünkü bu fotoğrafların K.İ'den geldiğini bir türlü tespit edemiyordum. Bunu kesinleştirdikten sonra yeniden başvuru yaptım. K.İ, bölüm başkanlığında gözüm olduğu için böyle bir iddia ortaya attığımı düşünüyormuş. Bölümde biz sadece 3 kişiyiz ve bölüm başkanlığını sıraya koyduk. Kendisinden sonra da sıra bana gelecekti. Neden onun bölüm başkanlığını elde etmek gibi bir amacım olsun? Sonra profesörlüğü geldiği için bunu engellemeye çalıştığımı da öne sürüyor. Onun profesör olması, benim için bir engel değil ki.''

Doç. Dr. Ö.Ö, gönderilen e-maillerin ''iğrenç'' içerikte olduğunu, bunu bir öğretim üyesine yakıştıramadığını belirterek, ''Kim olursa olsun. Cumhurbaşkanı da olsa kapıcı da olsa insan ruh hastasıysa hastadır. Maalesef ben de böyle birşeyle uğraşıyorum'' dedi.

DOÇ. DR. K.İ'NİN SÖZLERİ

Doç. Dr. Ö.Ö'nün iddiaları üzerine üniversitedeki bölüm başkanlığı görevinden geçici olarak alınan K.İ, iddiaları kesinlikle kabul etmediğini bildirdi. Doç. Dr. K.İ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, soruşturmanın selameti açısından geçici olarak görevden alındığını, Ö.Ö'nün iddialarında yer aldığı gibi kendisine herhangi bir e-mail göndermediğini söyledi. Ö.Ö'nün bu e-maillerin kendisine 2007 yılında geldiğini söylediğini belirten K.İ, ''Madem cinsel içerikli e-mailler 2007 yılında gelmiş, neden o yıllarda başvurmamış da 2009 yılını beklemiş'' diye sordu.

K.İ, şöyle konuştu: ''Buradaki amaç, beni bölüm başkanlığımdan indirtmek. Ayrıca profesörlüğüm geldi. Bunu engelleyip yerime kendisinin geçmesini sağlamak. Bu amaçla böyle bir komplo düzenlendi. Bunlar bir grup. Ö.Ö. ve medikal firmalar işbirliği yaptı. Çünkü ben bölüm başkanlığı yaptığım dönemde firmaların bazılarının alımlarını yapmamıştım. Şu anda soruşturmadan hiçbir şey çıkmayacağını anladıkları için son kozlarını oynuyorlar. Bu iddiaları kesinlikle kabul etmiyorum. Amaç tamamen benim ayağımı kaydırmak.''
aktifhaber

Adem Yavuz Arslan
Çanlar Paksüt için çalıyor

Ankara kulislerinin en hararetli tartışma konularından birisi Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanvekili Osman Paksüt'ün takınacağı tavır. Malum AYM geçtiğimiz hafta kendisiyle ilgili hukuki sürecin başladığını açıkladı.

Kısa bir özet yapmak gerekirse: Ergenekon Soruşturması'nı yürüten İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM Başkanvekili Osman Paksüt'ün eşi Ferda Paksüt ile ilgili dinleme kararı aldırmıştı. Gerekçesi de ETÖ üyesi olduğu iddia edilen şahıslarla olan temasıydı.

Fakat Osman Paksüt'ün eşine ait telefonu kullanması, zaman zaman da eşinin konuşmalarına müdahil olması sebebiyle dinlemeye takılmış oldu. Yani Osman Paksüt'ün iddia ettiği gibi 'sinsice, kalleşçe' bir dinleme söz konusu değil.

Savcılık, usule uygun olarak Osman Paksüt'ü ilgilendiren bölümleri ayırarak 15 Ekim 2008'de AYM'ye gönderdi. Fakat o dönemde iddianame yazılmadığı, Ferda Paksüt'ün de konumu belli olmadığı için gelen dinleme kayıtları işleme konmamıştı. Yüksek mahkeme geçtiğimiz hafta konuyla ilgili hukuki sürecin başladığını açıkladı.

Mahkemenin bir üyesi iddiaları inceliyor. Hazırladığı rapor daha sonra genel kurula gelecek. Bu aşamada 'soruşturma komisyonu' yetkisine sahip yeni bir komisyon da kurulabilir. Çalışmalar sonucunda suçun mahiyetine göre, görevi ile ilgiliyse Yüce Divan'da değilse Yargıtay'da yargılama yolu açılabilir.

Fakat burada asıl nokta işin teknik boyutundan çok yaşanan skandalın psikolojik etkisi. Her şeyden önce şunu ifade etmek lazım; yaşanan tam anlamıyla bir skandal. Ülkenin kaderini yakından etkileyecek bir dava görülüyor, mahkemenin başkan vekili başka bir davanın sanıklarıyla görüşüyor, eşi sürmekte olan davayla ilgili bilgileri sızdırıyor. Hatta yönlendirme yapıyor, fikir veriyor, haber yaptırıyor. Mahkeme üyeleriyle ilgili ithamlarda bulunuyor. Özellikle Serruh Kaleli hakkında telefonda yaptığı 'dedikodu'nun elle tutulur bir tarafı yok. Böyle bir itham tamiri güç yıkımlara yol açar, Kaleli'de de açmıştır.

AYM'nin yakın gündeminde birbirinden önemli 19 ayrı dava var. Bundan sonra da yine çok önemli duruşmalar olacak. Ama 'testinin kırıldığını' söylemek abartı olmaz. Ferda Paksüt özelinde yaşanan bu hadiseden sonra mahkemede üyelerin birbirine karşı güvensizlik duyması, şüpheyle bakması kaçınılmaz.

Bundan sonra her duruşmada 'acaba bilgi sızıyor mudur?' endişesi yaşanacak. Ya da Paksüt örneğinden hareketle aldıkları kararın 'inandırıcılığı' konusunda sıkıntı olacak. Özetle Osman- Ferda Paksüt olayı AYM'yi tartışmalı hale getirdi.

Paksüt'e hakkında hukuki işlem başlatılarak en kibar şekliyle 'istifa et' mesajı verilmiş oldu. Mesajı alıp almadığını zaman gösterecek.

haber10

Askeri Savcı ETÖ Savcısına Karşı

31 Mayıs 2009 09:37

ETÖ savcısı, üsteğmenin odasının aranması sırasında şüpheliye yardım edildiğini ve usulsüzlük yapıldığını tespit etti. İddiayı inceleyen askeri savcı ilginç bir karar aldı.

Ergenekon savcısı Yönder, bir üsteğmenin kaldığı yerin aranması sırasında askerlerin zanlıya yardım ettiğini, yasal prosedürü yerine getirmediğini ileri sürdü. İddiayı inceleyen askeri savcı kendileri hakkında ’görevi kötüye kullanma’ imasında bulunan Ergenekon savcısına suç duyurusunda bulundu.

Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Mehmet Murat Yönder, 7 Ocak’ta Jandarma Üsteğmen Muhammed Sarıkaya’nın odasının aranması sırasında usulsüzlük yapıldığını ileri sürdü. Aramaya katılan bazı jandarma subayların Üsteğmen Sarıkaya’ya operasyon hakkında bilgi verdiğini ileri süren Savcı Yönder, söz konusu subaylar hakkında yasal işlem yapılmasını istedi.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre İstemi görüşen Jandarma Genel Komutanlığı Askeri Savcılığı görevsizlik kararı verdi.

Takipsizlik kararının gerekçesinde yer alan, “Bir gün hukuk herkese, bu arada savcı ve yargıçlara bile gerekebilir. Ancak hukuk devletinde teminatın yine üstün vasıflarla donanmış, metin, vakarlı, temkinli, bilgili, tarafsız, bağımsız, hiçbir organ, makam, merci ya da kişiden emir veya teminat almayan; tavsiye ve telkinlerle ya da peşin hükümle hareket etmeyen savcı hâkimler olduğu kuşkusuzdur” ifadeleri dikkat çekti.

’Arama hukuka uygun yapıldı’

Aramaların hukuka uygun olarak yapıldığı ve savcıların bekletildiğine dair herhangi bir tespitin olmadığının vurgulandığı kararda, “Askeri mahalde yapılacak bir aramada kimlerin bulunacağının yasada yazılı olduğu, emniyet görevlilerinin aramada bulunmasının gerekmediği, aramanın kısa sürede sonuçlandırıldığı iddiasının da doğru olmadığının anlaşıldığı, yine hakkında arama kararı bulunan Jandarma Üsteğmen Sarıkaya’nın aramaya iştirak etmesi ve hazır bulunması için, arama sırasında hazır bulunan subaylar tarafından cep telefonu ile bilgi verilmesinin de Cumhuriyet Savcısı’nın istemiyle olduğunun da saptandığı” ifadeleri kullanıldı.

’Adalet bakanlığı duyarsız kalamaz’

Kararda savcı Yönder’in yazısında yer alan “Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edilmeyen eşya var ise ivedi gönderilmesi” şeklindeki ifadesi, aramaya fiilen katılan Ankara Cumhuriyet Savcıları, Yardımcı Askeri Savcılar ve askeri makamların, “sanki şüpheliye ait bulunmuş suç delillerini tutanakta tespit etmeyerek görevlerini tutanakta tespit etmeyerek görevlerini kötüye kullandıkları ima edilmiştir” yorumu yapıldı. Kararda özetle şu ifadelere yer verildi:

“Yargı organında görev yapan kişiler kendi farklı durumlarının (gördükleri işin öneminin) farkında olarak hareket etmek zorundadır. Aramayı yapan Ankara Cumhuriyet Savcıları ile görevsizlik kararını imzalayan İstanbul Cumhuriyet Savcıları ile görevsizlik kararını imzalayan İstanbul Cumhuriyet Savcısı’nın sicil numaraları karşılaştırıldığında Ankara Cumhuriyet Savcıları’nın mesleğe daha önceki bir tarihte girdikleri saptanmıştır. Aramalarda imzaları bulunan binbaşı rütbesindeki yardımcı askeri savcıların da yüce mesleğe katılışları anılan cumhuriyet savcısından daha eskidir. Hal böyle iken İstanbul Cumhuriyet Savcısı’nın sanki daha üst konumda yetkileri varmışçasına, gerekçeleri açıklandığı üzere dosya içeriğine ve Cumhuriyet savcılarınca kanuna uygun olarak tutulmuş resmi tutanak içeriklerine uymayan isnatlarla, bırakınız askeri makamları, sivil ve askeri meslektaşlarını da zan altında bırakması karşısında hiçbir makamın, bu arada kuşkusuz ki Adalet Bakanlığı’nın da duyarsız kalamayacağı değerlendirilmiştir.”
aktiifhaber

KAYIP TRİLYON: GENEL MÜDÜR KURTULDU

31 Mayıs 2009 11:45
Kayıp trilyon davasında milyonlarca liralık zararı için itirazda bulunmayan genel müdür kurtuldu.
İlhan Taşçı-Cumhuriyet

Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yargılanması yönünde karar verirken, kayıp trilyon davasında kamunun milyonlarca liralık zararı için itirazda bulunmayan Maliye Bakanlığı Muhakemat Genel Müdürü Selahattin İnci ise yargılanmaktan kurtuldu. CHP’nin yasal girişimleri de sonuçsuz kalırken, grup başkanvekili Hakkı Suha Okay, “Kemal Unakıtan, Abdullah Gül’ü; Gül de Necmettin Erbakan’ı affediyor. Böyle bir af zinciri silsilesi oluşuyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kayıp trilyon davasında yargılanması gerektiğine ilişkin Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının tartışmaları sürerken, zararın tanzimine yönelik girişimde bulunmayan Maliye Bakanlığı Muhakemat Genel Müdürü İnci ise idare mahkemesinin “yetki” tartışmasıyla yargılanmaktan kurtuldu. CHP grup başkanvekilleri Hakkı Suha Okay, Kemal Anadol ve Kemal Kılıçdaroğlu tarafından 21 Ocak 2008’de savcılığa yapılan suç duyurusunda, kapatılan RP’nin usulsüz kullandığı belirtilen Hazine yardımının yol açtığı kamu zararına ilişkin açılan hukuk davasının Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklanmasından birkaç gün önce sonuçlandığı anımsatıldı. Suç duyurusunda Muhakemat Genel Müdürlüğü’nün 2007 için belirlenen 1.3 milyon TL’nin üzerindeki kamu alacaklarından vazgeçilebilmesi için Danıştay’ın uygun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı çıkarılması gerektiği belirtildi. Dilekçede, bu miktarın 10 katına yakın bir alacak söz konusu olmasına karşın Gül ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu’nun da aralarında bulunduğu bazı AKP’lilerle ilgili olarak söz konusu kararın temyiz edilmeyerek görevin kötüye kullanıldığı savunuldu.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Bozkurt’un girişimi üzerine Maliye Bakanlığı, yapılan şikâyetin soyut olduğu gerekçesiyle işleme konulamayacağına karar verdi. Bunun üzerine savcılık, suç duyurusunu işleme koyarken, Unakıtan hakkındaki dosyayı ayırdı. CHP, maliyenin ancak Danıştay görüşünü alarak 1.3 milyon TL’ye kadar alacaktan vazgeçme yetkisi olduğu halde bu dosyadaki alacağın 12 milyon TL’yi bulduğunu belirterek, Maliye Bakanlığı’nın işleme koymama kararının kaldırılması için Danıştay’a başvurdu. Danıştay, davadan vazgeçme yetkisinin Muhakemat Genel Müdürü’ne değil, Maliye Bakanı’na ait olduğu gerekçesiyle başvuruyu 2’ye karşı 3 üyenin oyuyla reddetti. Böylece, kayıp trilyon davasının milyonlarla ifade edilen kamu zararının tahsil edilmesi için girişimde bulunmayan Muhakemat Genel Müdürü yargılanmaktan kurtuldu.

haber10

İŞTE RAKAM RAKAM ÇÖKÜŞÜN BELGESİ
Kudret Ulusoy

01.01.2011
Ülkemiz; sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları ile insan kaynakları açısından kendi kendine yeterli dünyanın en önde gelen ülkelerinden birisi olmasına rağmen, bunlardan yararlanma ve yurttaşlarına yansıtılması bakımından tam tersi Avrupa Birliği ve dünya ülkeleri arasında en kötü duruma düşürülmüştür. Ayrıca dışa bağımlı ve borca dayanan ekonomik politikalar sonucu ne yazık ki 160 yıl öncesine dönülerek Osmanlı’nın çöküş dönemine girilmiştir.

Zira; 1914’lere gelindiğinde Anadolu’daki yabancı sermaye oranı % 89 iken yerli sermayenin oranı sadece %11’de kalır. Yine, zengin yer altı madenlerimizin % 94’ü yabancılara devir edilir. Madenlerdeki yerli sermaye 428 milyon kuruş iken, yabancı sermaye 5.876,70 milyon kuruştur. Mustafa Kemal döneminde tekrar % 100’üne sahip olduğumuz yer altı ve yerüstü kaynaklarımız; bu gün baktığımızda adım adım yine yabancıların eline geçerek neredeyse % 90’ı elimizden çıkmış ve dolayısıyla tekrar 160 yıl öncesine dönülmüştür.

1-Orman kaynaklarımızın yangın, yanlış kesim, kuraklık ve yerleşim alanı açılması gibi nedenlerle ¼’üne yakını yaklaşık 20.763.247 ha alanı tahrip edilerek yok edilmiştir.

2-Denizlerimiz, akarsu, göl ve yer altı su kaynaklarımız; bilinçsiz kullanma, kum, turba gibi madenlerin çıkarılması, su yataklarının değiştirilmesi ve plansız artezyen kuyusu, zehirli atık gibi nedenler ve kuraklık gibi doğal afetler nedeniyle kurutulmuş, ekolojik dengeleri bozulmuş ve yok edilmiştir. 200’ün üzerindeki sulak alanımızın 236.538 ha’lık kısmı kurutulmuştur. Bunun sonucunda su ürünlerimiz ve kuş zenginliğimiz de yok olmuş, tatlı su kaynaklarımızın kaybına neden olunmuştur.

3-Topraklarımız; erozyon, çölleşme ve yabancılara satış gibi nedenlerle kaybedilmiştir. Yabancılara toplam 4.420.272 m2 toprağımız satılmıştır. Özellikle sahil şehirlerimizdeki topraklarımız ile bina, arsa, villa gibi değerlerimiz yabancıların eline geçmiştir. Tarım alanlarımız, kente göç, yeni yerleşim alanları açılması ve ilkel tarım nedeniyle yok edilmiş, sulu tarıma geçilemediğinden ve yeni tarım alanları üretilemediğinden kuru tarımla yüksek maliyet ve düşük kaliteli ürünle rekabet gücümüz yok edilerek tarım ürünlerinde de dışa bağımlı hale getirilmişiz.

4-Hayvancılığımız Et ve Balık Kurumunun kapatılmasından sonra tamamen yok edilerek dışa bağımlı hale gelmiş, hayvan kaçakçılığının önü açılmıştır.

5-Enerji kaynaklarımız tamamen dışa bağımlı hale getirilmiş, ucuz ve düşük maliyetli hidroelektrik santrallerimiz düşük kapasiteli çalıştırılarak yabancı kaynaklı doğalgaza bağımlı hale getirilmişiz. Alternatif enerji kaynakları, kömür, rüzgar, güneş enerjisi gibi kaynaklar özendirilmemiştir. Bu gün doğal gaza bağımlılığımız % 72’yi geçmiştir. Elektrik enerjisindeki kayıp ve kaçaklar toplam üretimin % 22-30 arasında değişmektedir. Bazı illerde bu oran % 80’i (Şırnak) bulmaktadır.

6-Altın, bakır, demir, bor, trona, kurşun, gümüş, çinko gibi maden kaynaklarımızın neredeyse tamamına yakını yabancıların eline geçmiştir. Yabancı şirketlere toplam 685 arama ruhsatı, 206 adet ön işletme hakkı, 82 işletme hakkı olmak üzere toplam 973 adet ruhsat verilmiş ve sadece 11 çokuluslu şirkete toplam 97.300 km2 maden alanı verilmiştir. Bu gün itibariyle yabancıların kontrol ve işletme hakkı verilen toprak parçamız 100.000 km2’yi geçmiştir. Bu yabancı şirketler sadece maden aramayla kalmıyor, ülkemizin sosyal, siyasal ve kültürel yaşamını da etkileyerek ülkeyi bölmeye çalışanlara da destek vermektedir. “Rio Tinto Genel Müdürü Kazan civarı ve köylerinde yaşayan yurttaşlarımızı “yerel toplum” olarak ifade ederek ayrı bir aşiret ve kabile toplumu olarak değerlendirmektedir.

7-1990’lı yılların başından itibariyle nüfus kaybına uğramaktayız. Bebek ve çocuk ölümleri ile yaşlı ölümlerinde Avrupa ülkelerinden en öndeyiz. Boşanmalarda, intiharlarda en öndeyiz. İşsizlikte en öndeyiz. Verimli ve aktif genç nüfusumuzun neredeyse % 90’ı işsiz durumda ve atıl bir şekilde yok olmaktadır.

Odatv.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr May 31, 2009 8:42 pm    Mesaj konusu: Kanadoğlu'nu böyle anlatmamışlardı Alıntıyla Cevap Gönder

Türkiye Tımarhanesi-Müyesser Yıldız

Uzun yıllar Almanya’da yaşamış olan, halen de sık sık bu ülkeye giden bir dostum, “Türkiye’de bir günde meydana gelen hadiseler Almanya’da yaşansa, bu ülke 1 seneye dayanamaz, çöker” demişti.

Hakikaten uzun süredir her sabah bir kabusa uyanıyor, öğlen olmadan ikincisi, akşama üçüncüsü, dördüncüsüyle yumruk üstüne yumruk yiyoruz. Toplum, bir ağacın içten çürümesi gibi ayakta ölüyor, alarm zilleri çalıyor, ama içerde-dışarda yaşanan “egemenlik-rövanş” savaşına gömülmüş sorumluların, “aydın” geçinenlerin umuru duymuyor. (..)

Mardin’de toplu katliam yaşandı, Siirt’te töre cinayeti işlendi…AB, “töre cinayetleri dursun” buyurdu. Fermanla, kanunla kültür nasıl değişecekse?..Çaresi eğitimdir, refahtır beyler!..Eğitim ne alemde? Çocuklar, gençler sınavdan sınava koşturulurken, göz göre göre bir neslimizi kaybediyoruz…Ya refah? Yoksulluk ve zenginlik arasındaki makas hiç bu kadar açılmış mıydı?

Adana’da annesini öldüren 7. sınıf öğrencisi, 11 yaşındaki R.A.’nın, “Ceza almayacağımı televizyondan öğrendim” dediğini hatırlıyor musunuz? (..), R.A.’nın söyledikleri, tepeden inme, ithal düzenleme ve uygulamaların, bir toplumun sosyal, siyasi, kültürel yaşamını nasıl allak-bullak edebildiğinin en çarpıcı örneği değil midir?

Pazar günü gazetelerde bir haber vardı. Cumhuriyet tarihinin “yeni bir rekoruna” imza atmışız. O rekor ne derseniz; Her 700 kişiden biri içerdeymiş. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü sayısı son 8 ayda yaklaşık yüzde 10 artarak, 111 bin 294’e yükselmiş. Bu hızla giderse yılsonunda 120 bini, 2014’te 140 bini bulacakmış. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Nizamettin Kalaman, “Dolduk, taştık. Durum çok anormal, izah edemiyorum. Yurtdışından gelen heyetlerin ülkemizi ziyaret ettiklerinde ilk sordukları şey bu. Neden bu hale geldi? Savunmasını yapmakta zorlanıyorum” demiş. Çözüm için de bula bula, infaz sisteminin değiştirilip, 32 bin kişinin dışarı çıkartılması bulunmuş. Yani gizli af. (..)

Beylerin sorunun daha derinlerde olduğunu görmesi için acaba başımıza daha nelerin gelmesi gerekiyor? Derinlerde neler mi var? Eğitim dedik, refah dedik. Bir üçüncüsünü de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2000 yılındaki tespitinden aktaralım:

“Mevzuata dair formel hukuk çerçevesi ile ilgili düzenlemelerden önce, bu düzenlemelerin Türk siyasetinin ve devlet yapısı ve anlayışının temel parametreleri içindeki yerinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir…Aksi takdirde AB’ye intibak süreci için tepeden gelen düzenlemeler bir müddet sonra toplumsal meşruiyet alanını kaybedebilir ya da bu süreçteki olumsuz gelişmelere bağlı olarak tamamiyle iptal edilebilirler. Türkiye siyasal kültürü, psikolojiyi, kurumları ve sistemi yeniden inşa etme ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Bu inşa faaliyeti olmaksızın yapılacak hukuki düzenlemeler yeterli toplumsal meşruiyetten ve motivasyondan yoksun kalacaktır…”

Davutoğlu’nun “stratejik derinlikli” yaklaşımını, yaklaşık 150 yıl öncesinden, bir İngiliz milletvekilinin ağzından açalım. 1837 doğumlu İskoçyalı asil bir aileye mensup, Oxford mezunu, 1862-1878 yılları arasında Avam Kamarası’nda Conterbury milletvekili olarak bulunan Munro Butler Johnstone’dan söz ediyorum. Milletvekilliği süresince sürekli Osmanlı Devleti’ni savunan, Batı’nın Osmanlı’nın içişlerine müdahalesini Haçlı seferlerinin devamı olarak nitelendiren Johnstone, şunları söyler:

“Gerçek şu ki, Türkiye anarşizmin yukarıdan kaynaklandığı dünyadaki tek ülkedir. Sistemin kendisi saygıdeğer ve saat gibi çalışacak bir sistemdir, halkı barışçı ve itaatkar, hatta oldukça çalışkandır. Ne var ki, memurlar yolsuz ve üst seviyedeki yöneticiler hem yolsuz, hem de beceriksizdirler.”

Türklerin Avrupa’nın sunduğu reform planlarını kabul etmemesini isteyen Johnstone, 1876 başlarında Sultan Abdülaziz’e vermek üzere hazırladığı mektupta da, “Batı’ya güvenilmemesi, dış borçların terk edilmesi, dış müdahalelere izin verilmemesi” gibi tavsiyelerde bulunur. Ancak bu mektubu Sultan Abdülaziz’e sunamaz. Neden mi? Aracılık yapmasını istediği dönemin Türkiye’deki İngiliz Büyükelçisi Elliot’un, “İngiltere Büyükelçisi olarak, İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik bütün geçmiş dış politikasını şaibe altına sokan ve Sultan’a Paris Antlaşması’ndan çekilmesini telkin eden bir hitabenin arz edilmesine nasıl aracı olabilirim?” diyerek, o mektubu Johnstone iade ettiği için.

İngiliz Milletvekili ilgili asıl ilginç bilgiye geliyorum. Johnston, görüş ve çabalarını, “Türkler Karakterleri, Terbiyeleri ve Müesseseleri” adlı bir kitapta toplamıştır. Bu kitap, henüz geçtiğimiz aylarda Cedit Neşriyat tarafından Türkçe’ye çevrilip, yayınlandı. Çeviriyi yapan kim biliyor musunuz? Eğer isim benzerliği yoksa 1.5 ay öncesine kadar Milli Eğitim Bakanımız olan, bakanlık döneminde de, bugün de Batı reformlarının yılmaz savunucusu Doç. Dr. Hüseyin Çelik. Ve bakın Çelik, “Çevirenin Takdimi”nde neler söylüyor:

“Lale Devri’nden itibaren Batı medeniyetinin eşiğinde bocalayan Türk toplumu, kendi hastalıklarını teşhis ve tedavi etme işini de Batılılara bıraktı. Avrupa, tırtıl simasını değil, daima kelebek çehresini gösterdi. Hastalıklarımız için verdikleri, tatlı ancak zehirli ilaçlar, çok geçmeden türlü sancılara sebep oldu. Artık hastalık kronikleşmişti ve devletin adı ‘Hasta Adam’dı. Hasta adamın önüne her fırsatta ‘Şark Meselesi’ni temcit pilavı gibi getirdiler. Şark meselesi, yerine göre Bulgar meselesi, yerine göre Ermeni meselesi, yerine göre Hıristiyanlara imtiyazlar meselesi vs. kılıklara giriyordu. Maksat değişmiyordu: Asırlardan beri devam eden Haçlı seferlerinin gayesi ne ise aktüel hedef de o oluyordu. ‘Hasta Adam’a çoğu zaman eskisi gibi topla, tüfekle, ordularla saldırmıyorlardı. Bunların yerini diplomatik entrikalar, iktisadi politikalar, borçlandırma, tek taraflı ticari imtiyazlar ve sonu gelmez reform talepleri almıştı.”

Tırtıl simasını değil, kelebek çehresini gösteren, hastalıklarımız için verdiği tatlı ancak zehirli ilaçlarla Osmanlı’yı “hasta adam” yapan ve “Şark meselesi”ndeki maksatları asırlardır değişmeyen Batılıların, “sonu gelmez reform talepleri”, Türkiye’yi de süratle “tımarhaneye” çevirmiş olamaz mı? Ne dersiniz?

Kaynak: www.haberte.com

Mümtaz SOYSAL
Cumhuriyet Gazetesi
Utanç Tablosu
15 Temmuz 2009

HERKES üzgün.

Çünkü, üniversiteye giriş sınavlarında sıfır puan alan aday sayısı 30 bini bulmuş. Başarı barajı düşürüldüğü halde, aşanların sayısı artacağına azalmış.

Çünkü, devlet liselerini bitirip de sınav kazananların oranı özel okuldan mezun olup da başarılı olanlarınkinden düşükmüş. Derecelere girenlerin büyük çoğunluğunu da özellerden gelenler oluşturuyormuş.

Çünkü, yabancı dilde eğitime ağırlık veren ortaöğretim kurumlarına ve kolejlere giriş sınavlarını kazanmada da özel ilköğretimden gelenler öndeymiş.

Böyle bir tablo karşısında hep birlikte karalar bağlamaktayız. Suçlanan suçlanana. Herkes bir yerleri suçluyor. Üniversite giriş sınavlarının tarzı eleştirilirken YÖK suçlanmakta, nitelikli liselere giriş seçmelerinde de Milli Eğitim Bakanlığı.

Sistemin bütünündeki tuhaflıkları hedef alanlar pek az.

Hatta artık işbaşında olmayan bakanlardan ya da YÖK sorumlularından, “Girilecek yerler sayıca sınırlı kaldıkça öğrencileri sınavlara hazırlayan özel dersaneler hep olacaktır” türünden sözleri sıkılmadan söyleyebilenler bile var.

Dersane furyası gibi yüz karası bir sistemi doğal sayarak, hatta övülmeye değer bularak.

Yahut özel okulların çoğalmasına ya da vakıf üniversitelerinin artmasına şimdiki yetersizliklerden kurtulmak için can simidi gibi sarılarak.

Benzer düşünceler aynen sağlık konularında da ileri sürülmüyor mu? Aynı utanç tabloları ve hüzün verici düşünceler orada da var.

O zaman, geçici ya da köksüz çözümleri bir yana iterek bütün bunların yarattığı genel görüntü üzerinde biraz daha derinliğine düşünmek gerekir.

Şurası galiba korkunç bir gerçeklik olmak üzeredir: Türkiye Cumhuriyeti en önemli, en temel, en vazgeçilmez iki görevi konusunda, yani eğitimde ve sağlıkta, havlu atma ve bu görevleri piyasa ekonomisinin çalkantısına bırakma yoluna girmiş gibi.

Bir devlet, vatandaşlarının eğitim ve sağlık gereksinimlerini kendi sorumluluğu olarak yüklenmeyecek de neyi yüklenecek? Devlet, polisi ve jandarması var diye vicdansız ve sorumsuz koskoca bir bostan korkuluğuna indirgenebilir midir ki, çaresi kıt vatandaşlarının sağlıksız ve yarı cahil kalışını kılı kıpırdamadan seyretsin?

Özellikle bu alanlarda amansız bir sosyal muhalefetle mutlaka durdurulması gereken bir gidiştir bu. Belki herhangi bir muhalefetin başarılı olması da, tam bu iki alandaki gidişi durdurabilmesine bağlıdır.

Mümtaz Soysal - Cumhuriyet
mumtazsoysal@gmail.com

Serdar Akinan
Ayşe Arman ve katarsis

Ayşe Arman sana hastayım. Nasıl hasta olmayayım... Bu memlekette gündem yaratmanın piri oldun...

Gündemde neler yok ki?

Dünya yıkılıyor... Memlekette kan gövdeyi götürüyor... Ortalık kan revan... Milyonlarca işsiz, aşsız... Küresel ısınma... Türban, Kürt meselesi, Hrant'ın katilleri, Ergenekon, daha sayayım mı?

Yarısına gelmeden içiniz bulandı değil mi?

Biz ne konuşuyoruz?

''Ayşe Arman anadan üryan soyunmuş...''

Tüm Türkiye gündemi bir anda allak bullak...

Dikkat ettim ne zaman çok ciddi bir mesele olsa...

Ayşe gene gündemde...Ya memesi, ya orgazmı, ya bacağı, ya poposu...

Yahu Doğu Türkistan'da katliam oluyor...

Kardeşim insanları boğazlıyorlar... Müslümanlar katlediliyor...

Manşette ne var?

Ayşe Arman Fatih'te bacaklarını açtı...

Ulan helal olsun sana...Vallahi de billahi de...

Ertuğrul Ağbime ayrıca helal olsun... Bunca orkestrasyon onun zekası ve eyvallahı olmadan olmaz.

Biz de kendi çapımızda gazetecilik oynuyoruz... İki satır kalem oynatmayı, eleştiri yapmayı akıldan ve vicdandan sayıyoruz.

Oysa öyle mi?

Aslolan gündemdir...

Gündem yaratmaktır.

Ve fakat ben 'Ayşe Arman'' olgusunun, belli bir tasarımla yapıldığı inancındayım.

Catharsis (Katarsis) hali...

Aristoteles'in Poetika'sında geçer bu kelime...

Modern psikanalizde bilinçdışına itilmiş duyguların yaşanıp boşalım olanağına kavuşturularak hastanın patojen duygulardan ve nevrotik belirtilerden kurtarılmasıdır.

Yani?

Arınma hali... Ama nasıl?

Hastanın durumu o kadar vahimdir ki duygularından bir anda arınarak boşalır...

Yanisi şu...

Türkiye bir katarsis halinde.

Türkiye'de millet kafayı yedi... Bu vaziyete dalga geçerek ayna tutmak katarsis yaratıyor. Yani sen insanlara; yığınlara vaziyetin ne kadar boktan olduğunu, her şeyin daha da kötüye gideceğini anlattıkça artık etki etmiyor. Başrolünde kendilerini oynadıkları trajediyi duyumsamıyorlar.

Ayşe Arman imajı ve kendisiyle varolan gündemi aslında bizim katarsis halimizi ifşa ediyor. Arındırıyor...

Arındırırken aslında bu trajediye paydaş oluyor.

Bizimle, kendisiyle ve boktan geleceğimizle dalgasını geçiyor.

Hüzünlü bir kahkaha gibi...

Akşam

Kürşat Bumin
Kanadoğlu'nu böyle anlatmamışlardı

Hatırlatılan konu, bir "Haber Analiz"in başlığında güzel özetlenmişti: "Kanadoğlu, Susurluk'u örttü mü, cezalandırdı mı?" (Zaman, 11 Ocak)

Kanadoğlu adının eski (?) özel harekatçı İbrahim Şahin ile aynı çemberde anılmasına itiraz edenlere bir cevap teşkil etmesi amacıyla kaleme alınan bu analizde dile getirilenler –bana göre- Susurluk-Ergenekon çizgisine ilişkin –belki de- en önemli imâ, iddia ya da tezdi.

Konunun önemi Kanadoğlu'nun şahsıyla sınırlı değil tabii ki. Konu önemli, çünkü öne sürülen –ya da hatırlatılan- iddialar-tezler sonuç olarak Yargıtay gibi bir kurumdan hareketle ülkenin adalet dağıtan sistemine ilişkin "korkunç" denebilecek yorumlar yapmamıza yol açıyor.

Tamam, bugüne kadar ülkedeki Yargı'nın "sütten çıkmış kaşık" olduğunu iddia etmedik. Ancak "Medyada Ergenekon", "MİT'te Ergenekon", "TSK'da Ergenekon", "Mafyada Ergenekon", "Emniyet'te Ergenekon" gibi artık neredeyse sıradan hale gelen birliktelikler arasına bir de "Yargıtay'da Ergenekon" gibi bir sayfanın girmesi işin zirvesidir herhalde.

Bugüne kadar ne Yargıtay kararları gördüğümüzü uzun uzun hatırlatmaya gerek yok.

Ama isterseniz –hiç değilse- son üç gündür köşemin boş kalmasına neden olan yurtdışı yolculuğunda tesadüfen hatırlamak durumunda kaldığım bir "dosya"dan kısaca söz edeyim de, hangi adalet terazisinde tartıldığımızı unutmayalım. Bir zamanlar "TBMM'de Pankart Davası" adıyla konuşmuştuk dosyayı. Bir grup üniversiteli genç TBMM dinleyici sıralarında YÖK'ü protesto eden bir pankart açınca, adalet terazimiz yerel mahkemesi ve Yargıtay'ı ile birlikte hayatı çocuklara zehir etmişti. Hesap edin, ortadaki "suç", "pankart açmak"tan ibaretti. Bu "büyük suç"a ilişkin "suç ve ceza" dengesini masadaki gençlerle konuşurken, bu dengenin başka muhtemel suçlara ilişkin nasıl kurulacağı yolunda tahminlerde bulunup epeyce eğlendik de. Mesela, ya bu "pankartçı gençler" işi biraz daha ileriye götürüp paltoları altına gizledikleri yaş pastayı TBMM'de bir devlet büyüğünün yüzüne yapıştırsalar sonuç ne olurdu? Masanın üzerinde hemfikir olduğu ceza şu idi: Ağırlaştırılmış müebbet!

Kanadoğlu'na dönecek olursak:

Sözünü ettiğim analiz ve birkaç köşe yazısında hatırlatılan konunun özü şuydu:

İbrahim Şahin'in de içinde yer aldığı 14 Susurlukçu hakkında 12 Şubat 2001'de DGM'de verilen cezalar "eksik soruşturma" gerekçesiyle 8. Ceza Dairesi tarafından bozulunca, o dönem Yargıtay Başsavcısı olan Sabih Kanadoğlu bu karara itiraz etti. Bu itirazı görüşen Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, Kanadoğlu'nun itirazını yerinde bularak sanıklara verilen cezayı onadı.

Peki, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan 2001'in Aralık ayında çıkan bu karar bugün niçin hatırlatılıyor? Tabii ki, Kanadoğlu'nun 8. Ceza Dairesi'nin DGM'nin kararını bozan kararına yaptığı itiraz ile davanın yeteri kadar ileriye götürülmesine fırsat vermeyerek bir bakıma "Susurluk'u örtme" gayreti içine girmiş olduğunu "ima etmek" için.

"Analiz"deki cümlelerle söyleyecek olursak, Kanadoğlu, "Yargıtay'ın 'usulden bozma' kararına itiraz etmiş ve İbrahim Şahin ve Korkut Eken'in sadece 6 yıl ceza almasını sağlamıştı."

Görüyorsunuz, ortaya atılan iddia bayağı korkutucu. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararının açıklandığı gün (12. 12.2001) tamamen aksi yönde, yani "Yargıtay da 'Çete var' dedi" gibi başlıklarla haber yapılan bir gelişme bugün neredeyse Susurluk çetesi ve Yargıtay işbirliği gibi sunulmak isteniyor.

Hemen yukarıda yer alan "Yargıtay da 'Çete var' dedi" haber başlığını, o dönem Radikal'in Ankara'da yargı kararlarını kovalayan değerli muhabiri Adnan Keskin atmış. 12.12. 2001 tarihli bu haber Genel Kurul kararını son derece olumlu bir gelişme olarak duyuruyor.

Mesela şu değerlendirmeler: "Böylece, İstanbul DGM'nin 'En tehlikeli çete' diye cezalandırdığı sanıkların yeniden yargılanıp beraat etme, davanın zamanaşımına uğratılma umutları büyük ölçüde suya düşmüş oldu." / "Bu karar, Yargıtay'ın davayı etkilemeye yönelik çabalara yanıt oluşturduğu gibi, dosyayı bu noktaya taşıyan Yargıtay Başsavcısı'na da açık destek oluşturdu. 9'a karşı 16 gibi yüksek bir oranla alınan karar, ceza mahkûmiyetinin 'gizli duruşma' istemiyle bozulmasının önünü de kapattı."

Günün diğer gazetelerine göz attım. Buralarda da benzer bir hava hakim. Mesela Milliyet'in haberinde "Kulislere rağmen hukuk" ara başlığı altında şunlar yazıyor: "Davanın sanıklarıyla birlikte ismi dosyada geçen, ancak dokunulmazlığı nedeniyle sanıklar içine alınamayan İçişleri eski Bakanı Ağar'ın, Ceza Genel Kurulu'na katılan bazı yargıçları ziyaret etmesi ve bu yargıçların aleyhte oylarına rağmen Kanadoğlu'nun isteminin kabul edilmesi, hukuk çevrelerinde 'Her şeye rağmen hukuk galip geldi' şeklinde yorumlandı."

Günün gazetelerini tararken, hakkında konuştuğumuz "analiz"in yayımlandığı Zaman gazetesini atlamak olmazdı. Ona da göz attım.

Zaman'ın o günlerde yaptığı yayın da pek farklı değil. Bugün "Kanadoğlu'nun, Susurluk'un örtülmesini amaçladığı" iddiasından söz eden gazete o günlerde yapılan itirazı ve çıkan kararı hiç de bu gözle okumamış. Hatta sayfalarında, Haluk Kırcı'nın avukatının Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin kararını "medyanın yönlendirmesi ile ortaya çıkmış bir karar" olarak değerlendirmesinin haberi bile yer alıyor.

Sonuç olarak şu soruya cevap arayalım: Bu hikayeden nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?

Şu ihtimaller herhalde:

1- Zaman'ından Radikal'ine kadar "Türk medyası"nın tamamı yedi yıl kadar önce Yargıtay'da yaşanan bu gelişmeleri tamamen yanlış yorumlayarak tamamen yanlış sonuçlar çıkartmıştır. Dolayısıyla bu fasılda onlara hiç güvenilmez.

2- Kanadoğlu'nun itirazını 9'a karşı 16 gibi yüksek bir oyla kabul eden Yargıtay Genel Ceza Kurulu da önlerindeki dosyadan habersizdir.

3- Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun itiraza katılan 9 üyesi de Başsavcı gibi "Susurluk'u örtmeye" çalışmıştır.

4- Kimileri yedi yıl boyunca bütün enerjilerini "Susurluk" üzerinde yoğunlaştırıp sonunda bilmeceyi çözmüşlerdir.

5- Ya da (son olarak), ülkedeki sistemin –her şeyiyle- çivisi çıkmıştır.

Sizi bilmem ama benim gönlüm 5. seçeneği karalamak yönünde…

Yeni Şafak

Zülfü Livaneli
Vatan
Soruların cevabı bu çocuğun gözlerinde
10 Temmuz 2009



Lütfen bu çocuğun gözlerine iyi bakın.

O size Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşayı, asker-sivil tartışmasını, adaleti, yargıyı, Kürt sorununu anlatacak. Bütün cevapları verecek.

Bir ilkokul çocuğu bütün sorunları nasıl anlatabilir bize demeyin. Anlatır; yaşamıyla ve ölümüyle anlatır.

Çocuğun adı Uğur.

Kızıltepe İlçesi’nde kamyon şoförlüğü yapan babası ve annesiyle bir akşam yemeğe oturacaktı. Babası “hadi Uğur gel şu valizi kamyona götürelim” dedi.

Anne sofrayı hazırlarken baba oğul ayaklarında terliklerle evden çıktılar. Kamyon kırk metre ilerideydi. Eşyaları bırakıp geri dönecek ve yemeklerini yiyeceklerdi. Baba o gece Mersin’e yük götürecekti.

Sofrayı hazırlayan anne birden evlerinin önünden kurşun sesleri geldiğini duydu. Korkudan hemen komşunun evine sığındı.

Ne olup bittiğini anlayamıyor, saklandığı yerde aklını kaçıracak gibi oluyordu.

Ateş sesleri kesilince dışarı çıktı, kocasının ve oğlunun cansız bedeniyle karşılaştı.

Kocasının vücudunda sekiz kurşun vardı, oğlu Uğur’un ise on üç.

Bu kurşunlardan dokuzu Uğur’un sırtındaydı.

İki eline ikişer kurşun saplanmıştı, sırtına ise dokuz kurşun.

TBMM raporuna göre; sırtındaki dokuz kurşun bir atış talimi yapar gibi sıraya dizilmişti, aynı hizadaydı.

Yine raporlara göre 50 cm’den daha yakın mesafeden ateş edilmişti.

Baba-oğulu polisler öldürmüştü.

Onlara ne oldu biliyor musunuz?

Beraat ettiler.

İlkokul çocuğu Uğur’a karşı meşru müdafaa halinde olduklarına hükmedildi.

Şimdi Uğur’un gözleri hepimize soruyor:

Bu mu adalet?

Bu mu insaf?

Beni niye öldürdünüz?

Babamı niye öldürdünüz?

Sivil yargı mı askeri yargı mı tartışmasının yapıldığı bu günlerde Uğur bize “Önce adalet!” diyor. “Hangi mahkeme olursa olsun, önce adalet!”

Biz ya bu adaleti sağlayacağız ya da mülkün temelinin göçüşünü hep beraber seyredeceğiz.

Bu tutumla ne Kürt sorunu çözülür bu memlekette, ne demokrasi yerleşir ne de topluma adalet duygusu yerleşir.

Uğur’un gözlerine bakın.

Bütün sorular ve bütün cevaplar orada.

Zülfü Livaneli - Vatan
zlivaneli@gazetevatan.com


Engin Ardıç
No, you can't

Abant toplantılarından biri daha yapıldı, politikacılar, bilim adamları, yazarlar katıldılar. Konu her zamanki gibi "demokratikleşme sancısı", siyasi partiler, ordu, anayasa.

Açılışı yapan Bolu Valisi, konuşmasında, yeni ve "sivil" bir anayasa gerektiğini ısrarla belirtmiş (ağzına sağlık) ve de sözlerini Obama gibi bitirmiş: "Yes, we can."

Evet, yapabiliriz, demek.

Kusura bakmasın ama biz de şöyle diyeceğiz:

"No, you can't".

Daha doğrusu, cümleyi şöyle geliştirelim:

"Unfortunately, you won't be able to do it."

Hayır, yapamazsınız, ne yazık ki yapamayacaksınız, yaptırmazlar.

İktidar partisinin, bu koltuk dağılımıyla, yeni bir anayasa hazırlayıp mecliste kabul ettirecek gücü yoktur. MHP'nin "türban açılımı" falan gibi konularda verdiği destek, "samimi" değil, başbakanı zor durumda bırakmak için çevirilmiş ustaca bir manevradır. Başbakan bu tuzağa düştü, daha doğrusu, geri duramadı, adım atmak zorunda bırakıldı ve kaybetti.

Bu meclisten "sıfırdan" bir anayasa çıkamaz, çıksa çıksa "tadilat" çıkar. O da "geri döner"...

Çünkü CHP'nin en ufak bir değişiklik girişimine "şarlayacağı" ve hemen Anayasa Mahkemesi'ne gideceği bellidir.

Anayasa Mahkemesi geçen yıl, kanunları "içerik yönünden" yargılama yetkisi bulunmadığı halde bunu yapmış, yani göz göre göre anayasayı çiğnemiş, yüksek yargı yasamanın yerine geçmiştir. Bürokrasinin beğenmediği hiçbir anayasa değişikliği bu merciden "geçemez"... Bürokrasinin neleri beğenmeyeceği de bellidir. Darbe marbe tartışılıyor ya, sessiz sedasız darbe oldu bile!

Üstelik, TBMM kendini bir "kurucu meclis" yerine koyup, eskisini iptal edip sıfırdan bir anayasa da hazırlayamaz, onun da böyle bir yetkisi yoktur.

Halkoyuna başvurup, yeni bir anayasa hazırlayacak "ikinci ve paralel bir meclis" oluşturmaya çalışmak da, ihtilal demektir.

Yeni bir anayasa, hele bu basınla ve Aydın Doğan Beyefendi işinin başında olduğu sürece de mümkün değildir. Bürokrasiye şirin görünmek için taş koyacaktır.

Biz hep yeni anayasanın özgürlükçü, demokratik falan filan olmasını istiyoruz ama toplumda bunu istemeyen, istemeyecek güçleri yabana atıyoruz. Toplumda bu konuda "konsensüs" monsensüs yoktur. Faşisti bol bir memlekettir burası...

Halk, bürokrasiye kafa tutacak güce erişmiştir, ama onu "yerli yerine koyacak" gücü yoktur. Bu kadarcığı bile Türkiye için büyük bir aşamadır ama yeterli değildir.

Belki başka bir seçim döneminde, başka bir meclis tablosu oluşursa, daha kapsamlı bir tadilat...

Ama, belki... Görünür bir gelecekte yeni bir "silip süpürme" ihtimali de yoktur. İktidar partisinin oylarını yüzde ellinin üstüne çıkarma ve çatlak sesleri kesme ihtimali sıfırdır.

Üstelik anayasalar, sanıldığının ya da inandırılmak istendiğinin aksine, anlaşmayla hazırlanmazlar.

Toplumda o dönem kimin borusu ötüyorsa, anayasayı o yapar. Anayasa değişikliği, toplumda "esaslı bir altüst oluş" gerektirir. Onun ardından gelir. Şu anda kimsenin borusu bu kadar ötmüyor, ufukta bir "alabora" da görünmüyor.

Sistem, kilitlenmiştir.

Maybe another time... Maybe in other, quite different conditions, Mr. Governor.

Engin Ardıç - Sabah

eardic@sabah.com.tr

Askeri Savcı Çelik, MİT Müsteşarı Taner'i sorgulamaya kalktı.

Hipnoz yöntemiyle ifade aldığı iddiası ve dudak uçuklatan servetiyle gündeme gelen Askeri Savcı Yüzbaşı Çelik, Emre Taner'i ifadeye çağırmış...

Hava Kuvvetleri'nde görevli Askeri Savcı Yüzbaşı Mehmet Çelik'in Karargahevleri belgesinden dolayı MİT Müsteşarı Emre Taner'i ifadeye çağırdığı ortaya çıktı. Çelik, kızağa alınırken, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un Pazartesi günü görüştüğü Taner'e “Bilgim yoktu, olsa müsaade etmezdim” dediği öğrenildi.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcısı Hakim Yüzbaşı Mehmet Çelik'in ani bir kararla Askeri Yargıtay Tetkik Hakimliği görevine atanarak kızağa çe-kilmesinin ardında MİT Müsteşarı Emre Taner'i ifadeye çağırması girişimi çıktı. Askeri Savcı Çelik'in Karargah Evleri soruşturmasını yürüttüğü sırada resmi bir yazı yazarak MİT Müsteşarı Emre Taner'i ifade vermeye çağırdığı ortaya çıktı.

Savcı Çelik'in, MİT Müsteşarı'nı ifade vermek üzere Hava Kuvvetleri Komutanlığı Adli Müşavirliği'ne davet etmesinin ortaya çıkması üzerine hızla Askeri Yargıtay Tetkik Hakimliği görevine kaydırıldığı öğrenildi.

15 GÜN ÖNCE ORTAYA ÇIKTI

Genelkurmay ile MİT Müsteşarlığı arasında soğuk rüzgarların esmesine yol açan olayın 15 gün önce ortaya çıktığı öğrenildi.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda bir grup askeri personelin İşçi Partisi ile irtibatını ortaya çıkaran Karargah Evleri soruşturmasını yürüten Askeri Savcı Mehmet Çelik'in Karargah Evleri yapılanmasını ortaya çıkararak Genelkurmay Başkanlığı'na ileten MİT Müsteşarı Emre Taner'i resmi yazı ile ifadesini vermek üzere Hava Kuvvetleri Komutanlığı Adli Müşavirliği'ne çağırdığı belirlendi.

GENELKURMAY'A BİLDİRDİ

Savcı Çelik imzasını taşıyan resmi yazının MİT Müsteşarlığı'na ulaşması üzerine harekete geçen Emre Taner'in olayı Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı'na ilettiği öğrenildi.

MİT Müsteşarlığı'nın ilk kez karşılaştığı bu durumun Genelkurmay ile MİT arasında bir soruna yol açmaması için kısa sürede harekete geçi-lerek Hava Kuvvetleri Komutanlığı Adli Müşavir Yardımcısı Mehmet Çelik'in Karargah Evleri soruşturmasından alınarak Askeri Tetkik Hakimliği görevine çekildiği öğrenildi. Çelik'in bu göreve atandığı 18 Haziran 2009 tarihinde kamuoyuna yansıdı.

TANER'İN GÖNLÜNÜ ALDI

Karargah Evleri soruşturmasını yürüten Genelkurmay Adli Müşavir Yardımcısı Mehmet Çelik'in sebep olduğu skandalın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile MİT Müsteşarı Emre Taner'in 29 Haziran Pazartesi günü yaptıkları görüşmede gündeme geldiği öğrenildi. Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un bu görüşmede “Haberim yoktu. Adli soruşturmalardan bilgimizin olması sözkonusu değil. Olsa müsaade etmezdim” dediği öğrenildi. Başbuğ'un Savcı Mehmet Çelik'in Hava Kuvvetleri Adli Müşavir Yardımcılığı görevi ile Karargah Evleri soruşturmasından alınıp Askeri Tetkik Hakimliği'ne atanması işlemini ise yakından izlediği öğrenildi.

İP'Lİ BİLİRKİŞİ ATAMIŞTI

Karargah Evleri soruşturmasında skandal bir gelişme yaşanmış, soruşturmayı yürüten Askeri Savcı Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve Yardımcısı Askeri Savcı Hava Hakim Yüzbaşı Mehmet Çelik'in, bilirkişi olarak İşçi Partisi'nden milletvekili adayı olan Sami Toprak'ı atadığı ortaya çıkmıştı.

Karargah Evleri'nde NATO tesisine eylem planı

Ergenekon örgütünün asker içindeki yapılanma çabası olan 'Karargâh Evleri'nde bazı muvazzaf subay ve harp okulu öğrencileri ile sivillerin, toplanıp NATO tesislerine karşı eylemler de dahil olmak üzere bazı planları konuştukları ileri sürülmüştü. 'Karargah Evleri' ilk olarak 21 Mart 2008'de İşçi Partisi'nde bulunan bir MİT raporu ile ortaya çıkmıştı. Aslında bu rapor MİT tarafından Genelkurmay Başkanlığı'na gönderilmiş, gizli bir rapordu ve İşçi Partisi'nin eline nasıl geçtiği tespit edilemedi.

Önce Karargâh Evleri konusundaki iddiaları yalanlayan Genelkurmay daha sonra, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılığa gönderdiği belgede, Karargâh Evleri iddialarını soruşturduğunu ve NATO tesislerinde önlem alındığını bildirmişti. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı'nca yürütülen soruşturma çerçevesinde, altı sivil gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanlardan İbrahim Arslan, MİT tarafından Genelkurmay'a iletilen 'İşçi Partisi/Karargâh Evleri' şemasının en tepesindeki isim olarak öne çıkmıştı. Karargah Evleri soruşturması Ergenekon soruşturmasından bağımsız olarak yürütülüyor.

Kaynak: Abdulkadir Selvi/Yeni Şafak

Mehmet Ali Birand

Devlet 'Ana' değil, aksine gaddar gardiyan gibi...

Hemen hergün gazeteleri önüme açıyor, TV haberlerini izliyorum ve hergün aynı “yalan rüzgarları” ile yaşıyorum.

Herkesin, her kurumun iki yüzü var.

Biri, dışa yansıttığı bir yüz, diğeri de gerçek yüzümüz.

Biri pırıl pırıl, hoş, uygar, nazik; diğeri çirkin, kompleksli, gaddar.

T.C. Devletinin de iki yüzü var.

Propagandasını yaparken T.C. Devleti kendini şefkat dolu bir anneye benzetiyor.

Son derece sevecen.

Çocuklarını koruyup kollayan. Onların daha da büyümeleri için elinden geleni yapan. Birini diğerinden farklı görmeyen bir anne...

Birde ortada gerçekler var.

Devletin gerçek yüzü ise, ne yazık ki çok gaddar. Devleti oluşturanlar bizleriz. Devlet adına hareket eden bürokrat, karar alan siyasetçi, kararları uygulayan kolluk güçleri.

Devlet, kompleksli gardiyana benziyor. Dediği dedik, kafası kızınca sopa atan, hizmet etmesi gerekirken vatandaşı hor gören bir gardiyan gibi davranıyor.

Devlet, “hukuk” kelimesini hiç ağzından düşürmüyor. “Hukuk Devleti” tanımlamasından çok hoşlanıyor. Oysa, hukuku sadece işine geldiğinde kullanıyor.

İKİ TİPİK ÖRNEK NE DEMEK İSTEDİĞİMİ ANLATIYOR

Çok uzaklara gitmeden, yakından tanıdığımız 1-2 örnek vereyim.

Cıngıllıoğlu’nun macerasını biliyorsunuz. Devlete güvenip kasasına Devlet tahvili dolduran ve ardından sıkıştığında “Ben mi sana güvence verdim” deyip, tahvilerinin parasını ödemeyen Devlet yüzünden batan ve Denizbank’ı kaybeden Halit Çıngıllıoğlu’ndan söz ediyorum.Diğeri de, Mehmet Emin Karamehmet’in başından geçenler.

Bir işadamı olduğunuzu düşünün. Bir karar alıyor ve uyguluyorsunuz. Aradan yıllar geçiyor, kimse size bu konuda bir şey söylemiyor. Derken tam 9 yıl sonra birgün bir kanun çıkıyor ve yasa koyucu "ben yeni düzenlemeyi geçmişe de uygulayacağım" diyor.

Yani oyunun kuralı oyun bittikten sonra değişiyor.

Kanunların bu şekilde değiştirilebildiği bir ülkede kim geleceğe güvenle bakabilir? Gelecekte ne tür sorumluluklara maruz kalabileceğini bilmeyen birisi sosyal hayatta, iş hayatında nasıl sorumluluk alabilir?

İşte Çukurova'nın başına gelen de böyle.

Çukurova Grubu Mart 1996'da İnterbank'ı Çağlar Grubu'na satıyor. Aradan 12 yıl geçtikten sonra, TMSF dönüp Çukurova Grubu'na sen bu işlemde sahtekarlık yaptın diyor. Neden çünkü Çukurova Grubu'nun sahibi olduğu İnterbank satıştan önce Çağlar'a büyük bir kredi açıyor. TMSF'nin iddiası, Çağlar'ın bankayı satın almak için gene bankadan aldığı krediyi kullandığı. Böylece Çukurova'nın kendi bankasının içini dolaylı yoldan boşalttığı.

Ancak burada iki önemli nokta var.

Bunlardan ilki Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkili organları İnterbank satıldığında hem kredi işleminden, hem de satış işleminden haberdar olması. Öyle ya koskoca banka gizli kapaklı satılmadı ki. Gerekli resmi izinler alınmadan bankanın satılması mümkün değil. Madem ortada bir suç vardı, neden kimse çıkıp da olaya müdahale etmedi?

İkinci önemli nokta ise satış işlemi yapıldığında Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, banka işlemlerine ilişkin suçların zaman aşımı bir yıldı. Ancak 9 yıl sonra devlet "hayır kardeşim ben yasayı değiştiriyorum ve üstelik bu değişikliği geçmişe de uygulayacağım" diyor.

Bu değişiklik ne zaman yapılıyor? 1 Kasım 2005'de. Ancak bu da yetmiyor. Bu yasal değişiklik yapıldıktan sonra da, TMSF ağzını açmıyor. Çukurova Grubu'na 3,5 yıl boyunca bu konuda hiçbir suçlamada bulunmuyor. Çağlar'a ait İnterbank 7 Ocak 1999'da Fon'a devredilmiş. Yani Çukurova Grubu bankayı sattıktan üç yıl sonra banka devlete geçmiş. Devlet bankanın içindeki bütün işlemleri biliyor. Fakat hiçbir şey yapmıyor.

Peki TMSF ne zaman harekete geçiyor? Mayıs 2008'de.

Şimdi buradaki soru şu: Madem bu işlem suçtu o zaman neden 1999 yılında yapıldığında kimse harekete geçmedi? Diyelim ki o zaman harekete geçilmedi, hukuk anlayışına karşı bir şekilde sonradan oyunun kuralını değiştirip, zamanaşımını yıllar sonra 20 yıla çıkarıp geriye doğru yürüten yasa çıktığında niye harekete geçilmedi?

Bunun gibi sayısız örnek verebilirim.

Kimi ticaret aleminden, kimi siyasi hayattan.

İşin kötü yanı, Devletten hesap da sorulamıyor. “Hukuk Devleti” lafta kaldığı için, Devlet adına hareket edenler, istedikleri gibi hoyratça davranabiliyorlar.

Hele buna birde toplumun her zengini hırsız gibi görme alışkanlığını, zengine yönelik genel düşmanlığını da eklersek, haksızlıklar adeta “Devlettir bu, ister döver isterse sever”deyişiyle hoş görülür oluyor.

Ne yazık ki, aynı hoyratlık toplumun hemen her kesiminde görülüyor. Bugün başkalarına yapılanın, yarın kendi başlarına gelebileceğini düşünmeyenler, kimi zaman korkudan, kimi zaman kıskançlıktan Devlete alkış tutabiliyorlar. Taaki, aynı duruma kendileri düşene kadar.

Bunları gördükten sonra, ben artık “Devlet Ana” hikayelerine hiç inanmıyorum.
Posta

Mehmet ACET
Haber 7
Bakana posta koydu, yargı haklı buldu
13 Temmuz 2009

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Ak Parti’ye sesini alabildiğine yükselterek sesleniyor.

“Elini yargıdan çek kardeşim çek, çek…!”

Bazıları daha da ileri gidip Ak Parti’nin yargıyı teslim aldığını dillendiriyor.

Aşağıda Ankara’dan, yaşanmış bir hikayenin detaylarını bulacaksınız.

Okuyun ve kararı kendiniz verin.

Önce hikayenin bir özeti…

Bir bakan emrinde çalışan bir müşavirine Ankara’ya birkaç yüz kilometre uzaktaki bir ilde turizm potansiyelini araştırması için görev veriyor.

“Niğde iline git ve 20 günlük bir çalışma yaparak bana bir rapor sun” diyor.

“Bu benim işim değil” diye düşünen Müşavir, Bakan’ın bu isteğini yerine getirmemek için önce rapor alıyor.

Sonra mahkemeye başvuruyor ve mahkeme, bakana “sen bu görevlendirmeyi yapamazsın” deyip müşaviri haklı buluyor.

Üstelik şaşırıp kalacağınız bir gerekçeyle.

“20 günlük geçici görevlendirme, telafisi güç zararlar doğurabilir.”

Şimdi gelin hikayenin biraz daha detaylarına inelim.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye Turizm Stratejisi 2023 ve Eylem Planı 2007-2013 kapsamında, turizmin çeşitlendirilerek turizm sezonunun tüm yıla yayılması, yeni turizm türlerinin ortaya çıkarılması, mevcut turizm alanlarının kalitesinin yükseltilmesine yönelik uzun vadeli stratejiler, kısa ve orta vadede öncelikleri belirlemek üzere bir Bakanlık Müşavirine görev verir.

Müşavir, bu araştırmaları yapmak üzere Niğde’ye gidecektir.

Ancak, Bakan Günay, hiç beklemediği bir direnişle karşılaşır.

Müşavir, Bakanın istediğini yapmamak için önce rapor alır.

Rapor süresi dolunca, mahkemenin yolunu tutar.

Hikayenin asıl çarpıcı bölümü buradan sonra başlıyor.

Ankara 8. İdare Mahkemesi, davayı gördükten sonra çok ilginç bir karar verdi.

Kararında bir anlamda bakana hitaben “böyle bir iş yapılacaksa, bunu o ilde bulunan personele yaptırabilirsin. Ya da o ile bu işle ilgili yeni personel alabilirsin” dedi.

Ayrıca yapılan görevlendirmenin müşavirin kadro ünvanına uygun olmadığına hükmetti.

Mahkemenin bu gerekçelerin ardından ulaştığı sonuç ise hayli dikkat çekici.

“Açıklanan nedenlerle, hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden 2577 Sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütmesinin durdurulmasına…”

Hikaye böyle…

Bir tarafta “şöyle bir iş yap” diye görev veren bir bakan, diğer yanda “ben o işi yapmam” diyen bir müşavir.

Ve bakana “evet sen o işi o müşavire yaptıramazsın” diyen bir mahkeme.

Pek çok bakanlıkta personelin görevden alındıktan sonra mahkeme kararıyla dönmesine alışığız.

Orada personelin de haklı olabileceğini düşünebilirsiniz. Ayrıca hiçbir yönetici çalışanlarına istediği her şeyi keyfine göre yaptırma lüksüne de sahip değildir.

İdare Mahkemelerinin görevi de bu dengeyi sağlamak zaten. Ama bir bakan bir çalışanına “git şurada 20 gün çalış bir rapor getir” demesi “telafisi zor zararlar doğuruyorsa”, bu işin neresinden tutmak gerektiğini anlamak zorlaşıyor.

Hikayeyi okuduktan sonra “bir bakan bir çalışanına nasıl olurda söz geçiremez” demeye hazırlanıyorsanız, ben de size, “bakan ne yapsın” derim.

Evet bu durumda “bakan ne yapsın”…

Mehmet ACET / Haber 7
mehmet.acet@kanal7.com

Mehmet BARLAS
Sabah
Kuvvetler ayrılığının kuvvetleri kavga ederse ne olur?
18 Temmuz 2009

Kuvvetler ayrılığının kuvvetleri kavga ederse ne olur?

Ülke yönetiminde hangi kesimin ağırlıklı olduğunu anlamak kolay değildir. Anayasal demokrasiler bu konudaki kargaşayı önlemek için "Yasama-Yürütme-Yargı" üçgeni içindeki dengeleri "Kuvvetler ayrılığı" ilkesine bağlamışlardır.
Ama bazı demokrasilerde bu kuvvetlerin arasına "Silahlı Kuvvetler" de karıştırılır.
Ayrıca bazı demokrasilerde "Kuvvetler Ayrılığı" yerine "Kuvvetlerin Kavgası" vardır.
Çağdaş demokrasilerde ise 4'üncü Kuvvet olarak "Medya" da yerini almıştır.
Türkiye'ye gelince...
Bizde kimin yönetimde ağırlıklı söz sahibi olduğunu anlamak için hem iç dinamiklerdeki hem de dış dinamiklerdeki değişimi dikkatle izlemek ve ona göre karar vermek gerekir.
Bir avcı fıkrası vardır.

Kim at kim tavşan?
Bu fıkradaki avcılar tavşan avlamak için bir av otelinde konaklarlar.
Sabahtan akşama kadar dağ bayır demeden gezer dururlar ama avlamak için bir tane bile tavşan bulamazlar.
Av otelinde akşam yemeği için sofraya otururlar.
Yemek listelerine bakınca şaşırırlar. Çünkü listelerde ızgaradan yahniye kadar her çeşit tavşan yemeği vardır.
Avcıların reisi otelin aşçısını yanlarına çağırır, sorar:
- Bizim aramadığımız yer kalmadı ama hiç tavşan bulamadık. Sen bu kadar yemeği yapmak için nereden buldun bu tavşanları? Yoksa tavşan etinin yanında başka bir hayvanın etini de mi katıyorsun yemeklere?
Aşçı boynunu büker, mahcup bir ifadeyle cevap verir:
- Evet... Tavşan etinin yanına biraz da at eti katıyorum...
Avcıların reisi yine sorar:
- Ne kadar tavşan, ne kadar at eti var bu yemeklerde?
Aşçı güler...
- Elli elli... Bir tavşana bir at koyuyorum, der.
Bizdeki yönetimde dengeleri anlamaya çalışırken, dönemine göre at ve tavşan dengesinin durumunu izleyebilirsiniz.
Sivil demokrasinin egemen olduğu dönemlerde halk at, asker-sivil bürokrasi ise tavşandır.
Geçiş dönemlerinde ise durum tersine döner.
Şimdi içinde bulunduğumuz dönemde ise, durum karışık.

Pis ve nefis bir yemek
Bu durumu da bir avcı fıkrası ile izah edebiliriz.
Kırk tane avcı bir dağın eteğinde çadırlı kamp kurmuşlar. Yanlarında aşçı getirmedikleri için aralarından bir avcıyı kura ile aşçı yapmışlar.
Buna göre her akşam avdan dönüşte sofraya oturan avcılardan hangisi ilk olarak önlerine gelen yemekten şikâyet ederse, ertesi gün o aşçı olacakmış.
İlk gün aşçılık görevi kendisine düşen avcı berbat bir yemek pişirmiş ama avdan dönen avcılar arasından bunu beğenmeyen ve şikâyet eden çıkmadığı için, ertesi gün de aşçılık görevi onun üzerinde kalmış.
Buna sinirlenen bahtsız avcı ertesi gün kampın pisliklerinin biriktirildiği fıçıyı kazana boşaltmış ve pisliklerin üzerlerine su katıp pişirmiş.
Akşam avdan dönen avcılardan bu iğrenç bulamaca ilk kaşığı atıp ağzına götüreni bunu tükürmüş, "Ama bu yemek değil pislik" diye bağırmış.
Bu sırada aşçılık nöbetinin kendisinden başkasına geçmesini bekleyen avcının yüzündeki mutlu ifadeyi görünce de hemen "Ama nefis olmuş" diye eklemiş.
Neyse... Bizim demokratik rejimimiz ve hukukun üstün olduğu anayasal sistemimiz de nefis lezzetler sunarak hepimizi mutlu ediyor.
Hatırlarsınız.
Sovyetler Birliği çöküp dağılmadan önce bir Soğuk Savaş vardı ve Batı Avrupa'nın "Ortak Pazar"ına karşı Komünist Blok'un da COMECON'u bulunmaktaydı.
Bu COMECON'un üyesi Çekoslovakya bir Deniz Ticaret Bakanlığı kurmaya karar verince COMECON Genel Sekreteri "Sizin deniziniz yok, Deniz Ticaret Bakanlığı kuramazsınız" diye itiraz etmiş.
Çekoslovakya'nın Dışişleri Bakanı buna "Ama Sovyetler'de Adalet Bakanlığı, Bulgaristan'da da Kültür Bakanlığı var" diye cevap vermiş.
İşte böyle bir şey...

Gülay Göktürk
Çöküş ve çözülüş

Nerede kalmıştık; Yıllık iznime çıkmadan önce katıldığım son televizyon programında uzun uzun "yargısal vesayet rejimi"nden söz etmiştim. Askerlerin epey bir süredir siyaseten gerilediklerini ve doğrudan müdahalenin iyice zorlaştığını, bu yüzden askeri vesayet rejimini yüksek yargıyı kullanarak sürdürmeye çalıştıklarını anlatmaya çalışmış, buna da "yargısal vesayet rejimi" demiştim.

İşe bakın, demeye kalmadı, onun da ipliği pazara çıktı...

Evet, Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı da bir skandaldı; türban kararı da akla ziyan bir yorumdu ve bütün bunlar kurulmaya çalışılan "yargı vesayeti"ni bir ölçüde deşifre etmişti; ama hiçbiri Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nun Ergenekon savcılarının ayağını kaydırıp davayı engellemek, JİTEM'ci canilerin yargılanmasını önlemek için canını dişine takıp direnmesi kadar deşifre etmemişti yüksek yargıyı...

Şimdi koca bir toplum, hayretten büyümüş gözlerle yargının "bağımsızlığını" sağlamak için oluşturulmuş bir kurumun, yargının çanına ot tıkamaya çalışmasını izliyor...

Haksızlık etmeyelim; sadece izlemiyor toplum.

Aynı zamanda deşifre ediyor!

Bakıyorsunuz, HSYK üyesi Suat Ertosun'un Ergenekon savcılarının yerlerini değiştirmeye çalışan önergesinin gündeme düşmesiyle, bu kişinin Ergenekon sanıklarıyla yakınlığını belgeleyen fotoğrafın ortaya çıkması bir oluyor.

Ardından aynı kişinin Mustafa Duyar cinayetiyle ilişkisine dair şüpheler, bağlantılar ve soru işaretleri atılıyor ortaya.

Orada da durmuyor, aynı kişinin Adli Tıp'la ilişkisi ve Adli Tıp'tan çıkan garip raporlar geliyor gündeme...

Tam da aynı günlerde Cumhurbaşkanı Adli Tıp kurumunun Devlet Denetleme Kurulu tarafından denetlenmesini emrediyor.

Ve bir bakıyorsunuz; İkinci Ergenekon Davası'nda savcı, tutuksuz yargılanan orgenerallerin GATA'nın kapıları ardına saklanmasını önlemek üzere harekete geçiyor; tutuksuz sanıklar hakkında adli tıp incelemesi istiyor.

Bu arada, Fırat'ın doğusundaki Ergenekon büyük bir hızla çözülmekte. Zamanında JİTEM'in korkunç cinayetlerine tanık olan eski askerler, eski subaylar; bu cinayetlere ortak olanlar, bilenler, duyanlar ama konuşmaya korkanlar artık konuşmaya başlıyor.

Çünkü güç dengeleri değişiyor artık.

Demokrasi düşmanı bürokrasi büyük bir hızla güç kaybediyor; güç kaybettikçe çatlıyor, parçalanıyor. Şimdiye kadar suça batmış bürokrasinin hizmetinde olmuş birçok kişi artık kaderini onlardan ayırma telaşında.

Kurulan korku imparatorluğu çöktükçe yıllarca o imparatorluğun tebaası olmuş vicdanlı, iyi ve ahlaklı birçok insan da bu büyük temizlik harekâtında, bu nefis çorbada bir tutam tuzu olsun diye harekete geçiyor.

Artık Türkiye'nin her kurumu, vatansever "jurnalcılar"la dolu. Devlet labirentlerinin en ücra köşelerinde bile demokrasinin "köstebekleri" var.

Ve artık Türkiye'de generallerin tehditle ve baskıyla korkutup sindiremediği yüz akı medya organları var.

Vesayet rejimi dikiş tutmuyor, geri çekilip yeni direniş hatlarına kurdukları her barikat anında çöküyor: Artık ne askeri yargı var koruyucu kanatları altına saklanabilecekleri; ne GATA var; ne de Adli Tıp... Ne YÖK'ü ne de HSYK'yı istedikleri gibi kullanabiliyorlar.

Karanlık rejimin bütün dayanakları birer birer çöküyor.

"Askeri vesayet rejimi" dediğimiz rejimin (hadi 27 Mayıs 1960'tan başlatalım) en az elli yıllık bir geçmişi var; ama bakın, onun kendi yerine ikame etmeye çalıştığı yargısal vesayet rejimi (onu da 28 Şubat'tan başlatacak olursak) ancak on yıl dayanabildi; seçilmişleri yargı yoluyla "yola getirme" çabaları on yıl içinde tamamen deşifre oldu ve yüksek yargı halkın nezdindeki itibarını kaybetti.

Bu durumun yüksek yargı üyelerini rahatsız etmediğini mi sanıyorsunuz?

Çok yakında, Yüksek Yargı'dan isyan sesleri yükseldiğini duymaya başlarsanız hiç şaşırmayın.

Hiç kimse kaderini çökmekte olan bir güçle birleştirmek istemez... Hele hele, dünyanın en saygın mesleğinin en tepelerine kadar yükselmiş insanlar "mesleki intihar"ı kolay kolay göze alamazlar.

Askeri vesayetin bin yıl süreceğine inananlar, önümüzdeki dönemde toplum içindeki ittifaklarını ne kadar hızla kaybettiklerine bakıp bakıp şaşacaklar.

Bugün

Profesör, kızının katilini bulamayanlara isyan etti
12:35 - Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Memduh Serin, üniversite öğrencisi kızının öldüğü trafik kazasından dolayı 7 yıl hapse mahkum olan genç hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılmasına rağmen yakalanamamasına tepki gösterdi ve Adalet ile İçişleri Bakanlıklarına 387 gündür kaçak olan gencin bütün adreslerini vererek gereğinin yapılmasını istedi. 22.07.2009 ANKARA netgazete

Başbakanı Kimse Dikkate Almadı
24 Temmuz 2009 10:50

Devletin zirvesi Harp Akademileri Komutanlığı'nın mezuniyet töreninde buluştu. Erdoğan'ın gelişini kimse anlamadı, Başbuğ'un geldiğinde herkes ayağa kalktı.

Devletin zirvesi Harp Akademileri Komutanlığı'nın mezuniyet töreninde buluştu. Başbakan Erdoğan ve TBMM Başkanı Toptan törende sessiz sedasız, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ ve kuvvet komutanları ise ayakta karşılandı

Harp Akademileri Komutanlığı'nın 2008-2009 eğitim ve öğretim yılı mezuniyet töreni dün komutanlığın Maslak'taki Atatürk Harp Oyunu ve Kültür Merkezi'nde yapıldı. 154 subayın mezun olduğu 161. mezuniyet töreninde 17 ülkeden 30 misafir öğrenciye de diploma verildi. Tören salonuna ilk olarak TBMM Başkanı Köksal Toptan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan birlikte geldi. Salona geldiklerinde protokol sıralarında oturan birkaç davetliyle selamlaşarak yerlerine oturan Toptan ve Erdoğan'ın hemen ardından salona Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve kuvvet komutanları girdi.

Salona girişlerinde içerideki davetlilerin tümü komutanları ayakta karşıladı.
Daha sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de kendisini kapıda karşılayan Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay ile birlikte salona geldi ve ayakta karşılandı.

Orgeneral Aksay, konuşmasında şunları söyledi: 'Klasik anlamdaki tehdit ve risklerin yerine belirsizlikler hakim olmuştur. Soğuk Savaş döneminin belirgin askeri tehdidinin yerini bu defa asimetrik tehdit denilen terörizm, kökten dincilik, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, yoğun yasadışı göç hareketleri, kuraklığın meydana getirdiği olumsuzluklar, kıt su kaynaklarının paylaşımı gibi giderek büyüyen güvenlik sorunları almıştır. Ülkemiz jeopolitik konumu nedeniyle bahsedilen sorunların yoğun olarak yaşandığı bir coğrafyadadır. Sorunlu olan bu coğrafyada ulusal ve uluslararası çıkarlarımızın demokratik, üniter ve laik devlet yapımızın korunmasının vazgeçilmez unsuru, milletimizin bağrından çıkan, her bakımdan güçlü ve caydırıcı özelliklere sahip Türk Silahlı Kuvvetleri'dir.' Türk ordusunun yolunun Atatürk'ün yolu olduğunu vurgulayan Orgeneral Aksay, 'Ülkenin bütünlüğü, Cumhuriyet'in temel nitelikleri olan demokratik, sosyal hukuk devleti yapısına gerektiğinde sahip çıkmak ve korumak Türk ulusunun ferdi olarak herkese düşen bir görevdir' dedi.

Öte yandan diploma alan misafir öğrencilerin salondaki türbanlı yakınları dikkat çekti.
aktifhaber

HSYK'dan Zehir Zemberek Çıkış
24 Temmuz 2009 19:12

HSYK Başkanvekili, AKP'li Bekir Bozdağ'ın açıklamalarını izledikten sonra zehir zemberek bir açıklama yaptı. Ergenekon savcılarının ipin ucunda olduğunu ima etti..


HSYK Başkanvekili: AK Parti yargıyı etkilemekten vazgeçsin...


Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Kadir Özbek, HSYK toplantısının ardından açıklamalarda bulundu.

ERTOSUN'A SAHİP ÇIKTI

Özbek eleştiri bombardımanına maruz kaldıklarını ve Ertosun'un eleştirilmesinin dogru olmadığını bildirdi.

AKP'nin HSYK’yı etkilemekten vazgeçsin diyen Özbek, Ergenekon savcıları ile ilgili değişiklik istendiğini de itiraf etti ve pazartesi bu pürüzlerin çözüleceğini bildirdi…

Özbek, AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'ın yaptığı açıklamalara da yanıt verdi. Bozdağ'ın, "Neden böyle bir tıkanma yaşanıyor, Özbek bunu çıkıp açıklasın" sözlerine Özbek'in yanıtı, "Üzüldük, yargıyı yargıya bırakın. Zaten hükümet adına Adalet Bakanı Ergin var. Onun için böyle bir açıklamaya gerek yok." şeklinde oldu.

Özbek, HSYK toplantısının ardından yaptığı açıklamada, ''sadece basında adı geçen bir soruşturmayla ilgili olarak Kurul toplantılarını ilişkilendirmenin, Kurul üyeleri ile bağlantı kurmanın yanlış olacağını'' söyledi.

Kadir Özbek, AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'ın yaptığı açıklamaları toplantı sonrası Kurul ile beraber izlediklerini belirterek, şöyle konuştu:

''Çok üzgünüz. Üzüntümüzün büyük olduğunu söylemek istiyorum. Yargıyı yargıya bırakmalarını, özellikle yargının Kurul içindeki muhatabının Kurul'un başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı olduğunu bilmelerini istiyorum. Lütfen 'tuzun bile koktuğundan' bahsedebilecek derecede ağır ithamlarda bulunmasınlar. Özellikle bu, kamuoyunda ileri derecelere varmış bulunan bölünmelere, birtakım yanlış değerlendirmelere sebep olacaktır.''

aktifhaber
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Tem 24, 2009 9:25 pm    Mesaj konusu: AB-D/AKP-FTÖ MEDYASININ YENİ 'KÖTÜ ADAM'I: Alıntıyla Cevap Gönder

AB-D/AKP-FTÖ MEDYASININ YENİ “KÖTÜ ADAM”I: ALİ SUAT ERTOSUN

Ali Haydar Can







AB-D/AKP-FTÖ Medyası panik halinde her hafta ayrı bir “kötü adam” etrafında yeni bir hikaye uydurup, o hikâye etrafında “şok haberler” üretiyor...

Ne hikâyenin tutarlı olup olmadığına, ne duruma uyup uymadığına, ne de o hikâyenin içinde “aslî kötü karakter” olarak kendilerinin de bulunup bulunmadığına bakıyorlar,...

Bu haftaki hikâyenin “Kötü adam”ı HSYK üyesi Ali suat Ertosun...

Bu “kötü adam” neler yapmıyormuşki...

Ankara’nın göbeğinde lüks bir otelde yapılan “gizli darbe toplantıları”nın en müdavim adamının O olduğu ortaya çıkmış ...

O, “darbeci örgüt”ten aldığı emir ve talimatları HSYK’nın gündemine getirip “anti darbeci hakim ve savcıları” Şemdinli Davası’nın savcısının gittiği yere kadar göndermeye çalışıyormuş...

HSYK onun yüzünden kilitlenmiş...

Tayin bekleyen Zavallı hakim ve savcılar o sebeple perişan olmuş...

Kellesi alınmak istenen kahraman savcı ve hakimlerse şimdi endişe içinde akıbetlerini bekliyormuş...

Yani?

Ali Suat Ertosun derhal istifa etmeliymiş... Zira kirli ilişkileri ortaya çıkmış... Tarafsızlığını yitirmiş... İmza atacağı kararlar şaibeli hale gelmiş... Falan filan...

Hesapta göz korkutacaklar...

Bizim tanıdıdığımız Ali Suat Ertosun’un bu yayınlardan zerre kadar etkilenmez... Bildiğini okur... Kafaya taktığı savcı ve hakimler varsa kellelerini almadan o kararnameye asla imza atmaz...

Biz bu Ali Suat Ertosun’u nereden mi tanıyoruz?

Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olduğu dönemden...

Siyasî tutuklu ve hükümlülerin beden ve ruh sağlıklarını bozmak için AB-D Emperyalizmi’nin istihbarat örgütlerinin özel olarak tasarladığı F-Tipi cezaevleri projesi, O olmasaydı kolay kolay hayata geçirilemezdi...

O, nazi filmlerindeki toplama kampları baş komutanı gibi, projenin ardında taş gibi durduğu için bütün siyasî tutıuklu ve hükümlüler o cezaevlerindeki betondan hücrelere tıkılıp dünyadan tecrit edilerek, diri diri mezara gömüldüler...

Cezaevleri direnişleri onun zamanında en kanlı biçimde bastırıldı ve yüzlerce siyasî, tutuklu ve hükümlü JİTEM desteğinde katledildi veya yaralanarak sakat kaldı...

Ölüm oruçlarındaki kayıplarsa bir başka facia...

Bu vahşî saldırıların ismini de alay edercesine “Hayata Dönüş Operasyonu” koyan da o...

Metris ve Bandırma’da başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere bütün “İBDA-C Davası” tutukluları, “isyan” bahanesiyle O’nun zamanında toptan katledilmek istendi...

Salih Mirzabeyoğlu’na Kartal Cezaevinde uygulanmaya başlanan “telegram işkencesi” de o dönemin icatlarından...

Ertosun’a AKP’liler tarafından “Üstün hizmet madalyası ve beratı” işte bu “üstün hizmetleri” sebebiyle verildi...

Siyasî tutuklu ve hükümlüleri diri diri beton hücrelere gömmek anlamına gelen F-Tipi cezaevlerini başarıyla hizmete sokup, bu cezaevlerindeki insanlıkdışı “TECRİT” kurallarını tavizsiz uyguladığı için...

Bu uygulama sırasında ölen, öldürülen ve sakat kalan yüzlerce genç insan için en ufak bir pişmanlık hissi duymadığı için...

Kendisiyle görüşmeye giden İBDA-C tutuklularının ailelerine “Gebersinler! Bana ne?” diyebilecek kadar insanlıktan nasipsiz olduğu için...

Geçenlerde DHKP-C’nin infazından kıl payı kurtulan, Anayasa hukuku Profesörü, Sosyal Demokrat Dr. Hikmet Sami Türk, o dönemde Adalet Bakanıydı ve Ertosun’a tam destek vermişti. Halâ da ona kefil: “Sayın Ertosun benim dönemimde Cezaevleri Genel Müdürlüğü yapmış bir kişidir. Kendisi üstün hizmet madalyası sahibidir. Çalışkan ve dürüstür.” Diyor...

Tabiî ona tam destek veren sadece Türk değildi...

O zamanın Cumhurbaşkanı, hükûmeti, yargıçları, savcıları, asker ve sivil bütün üst düzey bürokratları, üniversite rektörleri zaten malûm da...

Başta Zaman gazetesi ve STV olmak üzere, bugün bizlere Ertosun’un ne azılı bir “kötü adam” olduğunu -sanki yeni öğrenmiş gibi yaparak- yana yakıla anlatan ABD/AKP-FTÖ medyasının bilumum yazı ve kelâm esnafı, o zaman bu Ertosun’u ya alkışlıyor veya zulümlerini sessizce destekliyordu..

Onların, o yazıları, manşetleri ve haberleri halâ arşivlerde dururken...

Şimdi kalkmışlar bize kurt masalları anlatıyorlar...

Biz Ertosun’un kim olduğunu da, ne yaptığını da, onun hakkında ne düşündüğümüzü de, o zamandan bu yana her zeminde açıkça anlatıp duruyoruz...

Ya sizler?

AKP onu Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürülüğü’nden alıp terfi ettirerek Yargıtay’a üye tayin ettiğinde itiraz edeniniz oldu mu?

AKP’li TBMM başkanı Bülent Arınç “Devlet Üstün Hizmet Beratı”nı takdirleriyle Ertosun’a takdim ederken...

AKP’li Adalet Bakan’ı Cemil Çiçek “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı Ertosun’un boynuna bizzat takarken...

Hanginiz itiraz ettiniz?...

AKP kökenli Abdullah Gül, O’nu HSYK üyesi olarak tayin ederken...

Buna Baran’dan başka karşı çıkan oldu mu?

Şimdi yumurta kapıya gelmiş... Belli ki çok sıkışmışsınız...

Ertosun öyle.. Ertosun böyle... Ürkütücü hikâyeler anlatıyorsunuz...

Sanki öyle olduğunu önceden bilmiyormuşnuz, onunla uzun zaman yoldaşlık yapmamışsınız gibi...

Oral Çalışlar, Ertosun’un cemaziyelevvelini çok güzel özetlemiş:
[Ali Suat Ertosun, ‘otoriter devlet’ anlayışının, devlet içindeki tipik temsilcilerinden birisidir. Onu DSP’li Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk de, AK Partili Adalet Bakanı Cemil Çiçek de çok beğeniyorlardı. Neden beğendiklerini de ödüllerle ortaya koydular. Cemil Çiçek, Adalet Bakanı’yken, Bakanlar Kurulu’na Ertosun’a Üstün Hizmet Madalyası verilmesini önerdi ve almasını sağladı. Bu sayede Çiçek’e göre ilk kez bir yargı mensubu bu madalyayı kazanmış oldu.
Devlet Üstün Hizmet Madalyası’nın kimlere verileceği kanunda şöyle tanımlanıyor:
“Devlet Üstün Hizmet Madalyası ilgili bakanın teklifi, Bakanlar Kurulu’nun onayı ve Cumhurbaşkanı’nın tevcihi ile yurtiçinde veya dışında herhangi bir alanda feragat, fedakarlık ve gayreti ile yaptığı çalışmalarda ülke ve dünya çapında emsallerine nazaran üstün başarı göstererek, devletin yücelmesine ve milli menfaatlere önemli ölçüde katkısı olan Türk vatandaşlarına verilir.”
***
Ali Suat Ertosun’u bir ‘cezaevi operasyoncusu’ olarak bilirdik. Bir yargıç olduğunu pek de bilmezdik. Bunu da sağ olsun Cemil Çiçek sayesinde öğrendik. Kendisi, 32 kişinin öldüğü operasyonun Cezaevleri Genel Müdürü olarak ‘takdiren’ Yargıtay üyeliğine seçildi. Bu makamı elde etmesinde de Cemil Çiçek’in epeyce katkısı olduğunu biliyoruz.
Ertosun’un AK Parti dönemindeki yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Kendisi Yargıtay Genel Kurulu tarafından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği için Cumhurbaşkanlığı’nca atanmak üzere üç adaydan biri olarak önerildi. Önerilen üç isim arasından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de ne hikmetse Ali Suat Ertosun’u seçti.
O günlerde bu seçimin isabetli olduğunu düşünen ve AK Parti’ye yakın olarak bilinen bir televizyonun internet haber sitesinde şu değerlendirme yer almıştı: “Yargıtay da ‘dürüstlüğü, demokratlığı ve ilkeli davranışları ile meslektaşlarının takdirini toplayan’ Ertosun’un HSYK da görev alacak olması Yargıtay üyeleri arasında sevinç yarattı. Ertosun, 4 yıl HSYK üyeliği yapacak.”
Ali Suat Ertosun’un HSYK üyeliğine seçilmesi hala nerede durduğumuzu da kanıtlar nitelikteydi. ‘Otoriter devlet’ varlığını sürdürüyordu. Hâkim ve savcıların kaderinin belirlendiği, bir anlamda hukuk mekanizmasının işleyişini yönlendiren bir kuruma, onlarca insanın ölümüne neden olan bir operasyonun sorumlusu cezaevleri genel müdürünün seçilmesi, ülkemizin içinde bulunduğu duruma ışık tutuyordu. Hukuk anlayışına da ışık tutuyordu.](*)


Ali Suat Ertosun işte bu... Gizlisi saklısı olmayan ve geçmişi bütün AKP’liler ve ABD/AKP-FTÖ medyası tarafından çok iyi bilinen biri...

Sen böyle birini böylesine kritik bir makama kendi ellerinle ve yandaş medyanın alkışları arasında getir...

Sonra da koro halinde feryat figan ağla...

İyi olmuş; tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş...

Sizin gibi “sibop”lara Ertosun gibi “kapak” çok bile...

(*) 19.07.2009 Tarihli Radikal gazetesi’nden

Kaynak Baran dergisi

Serdar Akinan
İki uç arasında

Kürt Açılımı konusunda inanılmaz yorumlar ve açıklamalar uçuşuyor. Farkındaysanız söylenenler, söyleyenlerin konumundan ötürü son derece ciddi bir boyut almaya başladı. Meselenin söz sahibi taraflarının ve sözcülerinin, gerçekte, ne kastettiğini açık açık anlamak ve anlatmak gerek.

Geçtiğimiz günlerde bu anlamda ilk çıkış 'referandum' tartışmasının alevlenmesi ile gerçekleşti. Emekli Büyükelçi Ümit Pamir, 'bence Türklerle Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı yaşamak istedikleri saptaması referandumla yapılmalıdır ve bir an önce yapılmalıdır' dedi. Bu, meselenin anlaşılması (dolayısıyla sağlıklı tartışılması için) tüm taraflara ve aktörlere sağlıklı bir tartışma zemininin koordinatlarından sadece birini verdi. Neden önemliydi? Taraflardan biri, (gerçekleşmesi teknik olarak neredeyse imkansız olmasına mukabil) açık yüreklikle zihinsel arka planının koordinatlarına dair bir ipucu verdi. Ardından Öcalan'ın açıklaması sızdı...

Bunu da bir kesimin zihinsel arka planının açık koordinatları olarak okudum. Öcalan ne diyordu? 'Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmelerini, meclisini, belediyelerini yapabilirse kendi yapacak, kuracak. Hatta kendi özsavunması bile olacak. Kendi itilaflarını çözecek savunma gücü olacak.

Yani Kürtler de kendi kendilerini demokratik biçimde örgütleyecek.' Yani ne diyor ve istiyor? Özerk Bölge, ayrı meclis, ayrı polis teşkilatı ve hatta ordu. Mümtaz Soysal ise, gene,bir cenahın dikkate değer sözcüsüdür...

Açık yüreklilikle ne dedi? 'Güneydoğu'da ise, bölgesel özerklik, resmi dil dışında öğretim gibi ulus-devlet ilkesiyle çatışan isteklere karşı kesin kırmızı çizgiler çizmek ve düzen değiştirici planlı ekonomik-sosyal kalkınmayı öne çıkarıp bu koşullara uymak istemeyenlerin Irak'taki Türkmen nüfusla değiştirilmesini önermek gerekecektir.' Yani 'mübadele' diyor... Öcalan'ı sabır ve büyük bir iştahla dinleyenlerin, mesela Soysal'ın bu önermesini de dinlemesi gerekmez mi?

Günlerdir ne yazıyorum? Bu meselenin halli, bu şartlarla ve bu kafayla imkansızdır... Kabul edin veya etmeyin... Yukarıdaki görüşler iki ayrı uçtur. Bu coğrafyada bu iki ayrı görüşün destekçisi insanların sayısı azımsanamaz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşmayan, yüzde 47'sine güvenen, 'ben yaptım oldu' diyen AKP kadroları şimdi gerçekten sıkıştı.

Pandora'nın kutusunu bu sorunlu siyaset yapma pratikleri ile açmaya cüret edemezler diyordum. Açtılar... Elbette, 'açmaktan' kastım 'aman açılmasın' değildir. Artık bir saatli bomba haline gelen Pandora'nın kutusunun, bu tarihsel kavşakta açılmasının ötelenmesi de değildir. Bu sersemce olur. Kastım, ikiyüzlü aydınlar, samimiyetsiz ve omurgasız siyasetçiler eliyle bu kutunun açılmasının, bu coğrafyada geri döndürülemez hasarlara yol açması korkusudur. Tek bir örnek vereyim...

Sizce bu kadar sert köşelere sahip, uç isteklerin uçuşmaya başladığı bir meselede tüm toplumu birleştirip uzlaştırması gereken kimdir?

Cumhurbaşkanı... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül çıksa racon kesse kim ciddiye alır? Peki biz, o tarihlerde beyefendi Köşk'e metazori seçilirken neden, 'olmaz' diye yırtınmıştık? Beyler, Türkiye'nin en hassas konusu ile oynamaya başladınız ve ortaya saçılan kelimelere bakın... Mübadele... Ayrı meclis... Hadi şimdi kapatın Pandora'nın kutusunu...

Akşam

Deniz Ülke Arıboğan deniz.ulke@aksam.com.tr
Oğuzların Kayı Boyu da gidince elden...

Meğer Oğuzların Kayı Boyu'ndan da değilmişiz, iyi mi? Halil İnalcık hoca - ki, kendisi tarihçilerin kutbu olarak bilinir- Kayı teorisinin sırf Osmanlıların kendilerini yüceltmek için ortaya attıkları bir teori olduğunu söylüyor. İnalcık Hoca'ya göre II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey'in Oğuzhan'ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiş. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları'nın Oğuzhan'dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddia ve bir kurgu olarak şekillenmiş.
Ne diyelim? Tarih de başımıza yıkılıyor son zamanlarda. Bilmediğimiz, öğrenmediğimiz, hatta aklımıza bile getirmediğimiz nice şeyle yüzleşmek, haftalarca gündemde tutmak durumunda kalıyoruz. Bir gün Ermeniler, bir gün Mustafa filmi, başka bir gün Kürtler ve şimdi de köklerimiz tartışma konusu olmuş durumda.
Başka hangi ülkeler geçmişleri ile böyle ardı ardına, kesintisiz bir hesaplaşma süreci yaşamıştır bilemiyorum. Lakin kanımca ciddi bir travma ile karşı karşıyayız. Yolumuzu izimizi kaybettik. Nereye gidiyoruz sorusunu cevaplayamadan, nereden geldik sorusuna takılmış durumdayız. Psikolojik olarak bu bir yıkım süreci. Kendimize ilişkin tüm bilgilerin kuşkulu hale gelmesi söz konusu ve bir kayboluş halindeyiz.
Kanımca toplumdaki gerginlik de bundan kaynaklanıyor. En ufak bir tartışma mevzuu bile rayından çıkıyor ve karşılıklı hakaretler, kavga ortamı ve ilişkisizlik noktasına ilerliyor. Gündeme gelen her konuya acaba bunun ucu nereye gidecek? diye bakar olduk. Bugün hangi mevzimizi kaybedeceğiz? Ne gibi bir hainlik tasarlanıyor? Hangi kutsalımızı kurban edeceğiz bu amaçlı sorguculara? Hep biz mi taviz vereceğiz? vs. Bu sorular geriyor hepimizi ister istemez. Alabildiğine sert bir deprem oluyor var olduğumuz zeminde.
Korkuyoruz itiraf edelim. Herkesin yeni bir kimlik bulmaya çalıştığı ortamda, kendi kimliğimizi kaybetmekten ürküyoruz. Çünkü biz bu kimlikle yücelmiştik, övünmüştük, var olmuştuk. Osmanlı'nın da yeri belliydi, cumhuriyetimizin kurucularının da, askerin de, laikliğin de, Türklük algımızın da.
Şimdi ne oluyor da hepsi üst üste karşımıza çıkıyor dersiniz? Ne oluyor da gelecek üzerine tek kelam edemeden, habire geçmişle uğraşmak durumunda kalıyoruz. İster düşmanlar bulun etrafta bu geçmişi deşme arzusunu tetikleyen, ister hainler, ister AB ya da ABD projeleri. Geçmiş sandığımız şey aslında geleceğin ta kendisi.
Geçmiş eğer gelecek üzerinde bir etkiye sahip olmasa kimse dönüp de eski defterleri karıştırmaz. Geçmişle değil gelecekle uğraşıyoruz. Önceki bildiklerimiz üretildikleri döneme ait bir düşünsel inşaat sürecinin ürünüydü, şimdi bildiklerimiz ve bileceklerimiz ise başka bir tasarımın arayışında. Eskiyi deşmek suretiyle yenileniyoruz.
Türkiye yeni bir konuma doğru evriliyor. Eski değerlerimiz, inançlarımız bu haliyle yeni model için elverişli değil. Bizi yücelten o değerlerimizi yok etmeden yeni duruma adapte olmayı bilmezsek, yeni dünyanın inşa sürecinde yer alma şansımız yok.
(..)
Akşam

Hangisi Hakkın ve Hakikatin Sesi
Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu
26.08.2009

Uzun zamandır okuyucularımdan ve dostlarımdan sitem dolu mektuplar alıyorum; "Hani Yeniçağ'dan ayrıldıktan sonra web ortamında düzenli olarak yazacaktın" diyor, ve devam ediyorlar: "Üstelik, özür bile dileyip mükerreren söz verdiğin hâlde, niçin sözünü tutmadın?". En son Mete Aksoy yazdı, hem de uzunca bir mektupla.

Evet, haklılar, biliyorum: Vaadimi tut(a)madım.

Ama niçin?

İki sebebi var; birincisi de ikiye ayrılıyor.

Birincinin ilki şu ki, ders yüküm çok fazla, ders çeşitliliğim de öyle - hepsi de birbirinden farklı dersler - ve üstelik ben de derslerimi bu ülkenin standartlarına göre gereğinden fazla ciddiye alıyorum; derslerimi aksatmam, hattâ, fırsat bulduğumda 'korsan ders', 'ek ders' yaparım, iki saatlik dersleri çok kere dört saate çıkarırım; derslerim ağır ve yorucu olur; çocukların üstüne üstüne giderim; onlara sıklıkla "ben dersimi ciddiye alıyorum, çünkü bu ülkeye borcum, milletime karşı mükellefiyetim, mesleğime saygım, sizlere sevgim var; onun için siz de ciddiye alın, yoksa canınız yanar; ayrıca, benden merhamet de beklemeyin, çünki merhamet, Montesqieu'nün dediği gibi, tehlikeli birşeydir" der ve ilk derste îkaz faslından olmak üzere, şu misâli veririm: Hani, Hazreti Îsâ'ya atfedilen bir hadîste, "bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesinden bile daha zordur" denir ya, işte benim derslerim dahi böyledir, hattâ daha bile fazla, çünki benim devem Orta-Doğu havâlisinin develeri gibi tek hörgüçlü değil, çift hörgüçlü, heyûlânî bir Orta-Asya Türk devesi ve elimdeki iğnenin deliği de daha küçük üstelik, enjeksiyon iğnesi gibi; "ben talebemin etini kemiğinden sıyırırım" derim, çünki böyle bir üniversiteden mezun oldum. Dediğimi de yaparım hani; yoklamayı muntazam alır, imzaları kontrol ederim, derse girmeyenlere, sahte imzalara – anlayabildiğim kadarıyla - göz yummam, devamsızlıktan bırakırım; ayrıca ödev veririm, sınıfın durumuna göre iki vize yaparım; ders notları hazırlarım ki hem de nasıl, insana ürperti verir; sürekli ek makaleler ve/ya ilgili muhtelif kitaplardan bölümler veririm; imtihan sorularım ağırdır; imtihanlarımı – hem fizik hem felsefe derslerinde - hemen dâimâ açık kitap yaparım, herşey serbest, hattâ laptop bile getirip kablosuz modemle internetten bilgi çekmek dahi; ama işi tâ başında ciddiye almayanlar sıralarının üstündeki bilgi materyallerinin arasında boğulur, ilk dakikalarda sayfaları karıştırıp durur ve sonra da boş kâğıt verir çıkarlar; imtihan kâğıtlarını dikkatle okurum, hatâ bağışlamam, "Descartes"ı "Dekart", "Newton"ı "Nevton" yazandan, vektörlerin üzerine ok koymayandan, fizik birimlerini belirtmeyenden derhal not kırarım. Çocuklara – yâni evlâtlarıma - şunu söylerim: "Odamın kapısı açık, çay içmek için gelin, sohbet etmek için gelin, ama bilhassa soru sormak ve/ya ek bilgi kaynağı istemek için gelin, ama kat'iyen, 'imtihanda nereden nereye sorumluyuz', yâhut 'ne gibi sorular sorarsınız' şeklinde saçmalıklar veya '...hocam ben onbir çocuklu bir âilenin..." diye başlayan merhamet nutuklarıyla not almak için gelmeyin"... vesâire, vesâire. Hemen hemen bütün ders notlarım dijitaldir ve hepsini de, uzun uzun açıklayıcı mektuplar yazarak, hem grup adreslerine ve hem de şahsî adreslerine postalarım. Hele yüksek lisans, doktora dersleri; talebenin pestilini çıkarırım. Çünkü ben talebeyi "talebe" – estudiant -, yâni "bilgiyi talep eden kişi" olarak telâkkî ederim, "öğren(i)ci" – learner - değil; yüksek lisans ve doktora talebelerim ise benim indimde "pupil" – yâni şâkird - veya "disciple"dir, – yâni tilmîz - asla "öğren(i)ci" değil; çünkü "öğren(i)ci", çok cıvık, ciddiyetsiz bir kavram bozuntusudur.

Onun içindir ki benim derslerim talebemin kâbûsudur ve tabiî benim de. Zîra, bütün bunlar onlar kadar, ve belki daha da fazla, beni de yoruyor; yoruyor ki hem de nasıl. Bütün gece çalışıp hiç uyumadan – "sıfır uyku" ile - derse gittiğim ve sabahtan akşama kadar kesintisiz ders yaptığım çokça vâki'dir.

İmdi; birincinin ikincisi de şu ki, safra kesesi, sekiz ay aradan sonra beni sıkıştırmağa başladı, zaman zaman kıvrandırıyor. Ama bence bu biyolojik değil, psikolojik, bana göre – aşağıda anlayacaksınız illetini.

***

Fakat asıl sebep(ler) bu(nlar) değil: Artık bu gibi yazılar yazmayı – daha başka birçok şeyle birlikte - anlamsız bulmağa başladım; ne zaman elim yazmağa gitse, içimden bir ses – rahmânî mi, şeytânî mi, tam kestiremiyorum - "yazdın da ne oldu" diyor ve devam ediyor:

Uğraşma bunlarla, vaktini zâyi' etmeğe değmez; sen çözülme sürecine, 'hâleti nez'e girmiş' bir kitleye hitap ediyorsun, ama bu, ölümün gölgesi yüzüne düşmüş, yüzünü bu dünyadan öteye çevirmiş can cekişen bir insana hitap etmek, veya bir duvarla konuşmak yâhut bir kör kuyuya seslenmek gibi bir şey; feryâd ü fîgan içinde "Ey Türkler! Bu topraklarda boğuluyorsunuz" kabîlinden şeyler yazıp durma; seni dinleyen de yok, anlayan da. Gazete yazılarını akademik makale gibi yazdın da ne oldu? Yazı yazdığın gazete bile artık sana tahammül edemedi. "Kozmopolitanizm" üzerine ardı ardına yazılar yazdın, PKK'nın yirmibeş yıldır bastırılamayan isyanına ve diz çöküp masaya oturma hazırlıkları yapılıyor olmasına rağmen, hâlâ "irticâ"yı bir numaralı tehdit konsepti kabûl eden, kız talebelerin başörtüleriyle fakülte kampüslerine bile girmesi durumunda darbe ihtarı vermekten çekinmeyen asker zihniyetinin, insanları, dinleri ile devletleri arasında tercih yapmağa zorladığını ve bu zorlamadan vatansevmezliğin felsefesi ve içtimâî-siyâsî sonucu demek olan kozmopolitanizmin - adıyla sanıyla "Müslüman Kozmopolitanizmi"- doğacağını ve onun da ölümcül sonuçlar yaratacağını, zîra kozmopolitanların intikamlarının nasıl da korkunç olduğunu yazdın durdun da ne oldu? Kim seni dinledi? Ya Avrupa Birliği için yazdıkların? Neye yaradı, söyler misin? Sen onlara, "Ey Türkler! Sâdece şunu bilmen dahi AB üyeliğiine kategorik olarak hayır demen için fazlasıyla kâfîdir:..." diye başlayan kaç yazı yazdın; ne oldu Allah aşkına? Yüzüne kim baktı?

Artık kabûl et, Hocaoğlu: Senin bütün te'sirin, kara kışın tam ortasında Ağrı bir dağın başında soba kurarak gökyüzünü ısıtmaktan başka nedir?

Artık aklını başına topla; heder etme kendini, bu gibi hususlarda okuyup yazacağım diye geceni gündüzünü birbirine katıp karıştırma, mahallenin gece bekçiliğini yapma, "geniş adam" ol; herşeyi oluruna bırak, yat, uyu, bilhassa 'gece uykusu' uyu, bedenine iltifat et - senin üzerinde hakkı var çünkü -; kendi nefsinden ve kendi âilenden mâadâ hiç kimseye saygı gösterme, çünkü hakketmiyorlar; sâdece kendi nefsine ve sâdece kendi âilene hizmet et; kendine zulmediyorsun, etme; âilene zulmediyorsun, etme; evde olduğun zaman kütüphanenin ve çalışma mekânının olduğu öteki daireye kapanıyorsun, şunca yıllık hayat arkadaşın bir dul kadın gibi tek başına kalıyor; âilene iltifat et, bilhassa onlara daha fazla zaman ayır; al hanımını yanına seyâhate çık, sinemaya git, film seyret, televizyon seyret, çay bahçesine git çay iç, roman oku, çizgi roman oku, akademik çalışmalarına daha fazla ağırlık ver, ne yaparsan yap ama artık bundan böyle Türkler ile daha fazla meşgul olma, hattâ hiç olma; bırak kendi hâllerine; zâten onlar hâllerinden memnun, senden birşeyler isteyen mi var?

Türkler ile ilgilenme; onların derdi ile kendini harâbedip bitirme; gerim-gerim germe. Beş yıl evvel yetmiş kilo idin, üzüle üzüle diyabetik oldun, bir darbede elliiki kiloya indin, daha çıkamıyorsun, orta yerde iskelet gibi dolaşıyorsun.

Hem sonra unutma, sen değil misin "millî kimliklerimiz tercihli değildir; Kierkegaard'ın, kartalların yavrularını yalçın kayalıklardan boşluğa fırlatması gibi tanrı(lar) da bizi Arz'a fırlatıp atar demesi gibi, biz de Arz'a böyle gönderiliriz ve bir de gözlerimizi açıp bakarız ki, ben Türk doğmuşum bir başkası Kürt, bir başkası başka birşey" diyen; o hâlde ne diye kendi-kendini yiyip yiyip bitiriyorsun? Pekâlâ başka bir insan topluluğun bir üyesi olabilecekken hiç de tercih ederek bir üyesi olmadığın Türklere birşeyler olacak diye kendini perîşân etme; sana ne,be adam! Hem sonra Türkler senin düşündüğün kadar değerli mi? Hiç de sanmıyorum; bu dünyaya gelmiş, gitmiş, Arz tarafından yutulmuş binlerce kavimden birisi. Belki şimdi, sayısız kavmi yutmuş olan Anadolu topraklarında kaybolup gitme sırası onlara geldi; geldiyse geldi, ne yapalım yâni. Ayrıca, hiçbir kavim bir başkasına birşey yap(a)maz, herkes kendisine yapar her ne yaparsa, her millet kendi âkıbetini kendisi hazırlar, her nasıl bir âkıbet ise. Sonra sen değil miydin, defaatle söyleyip duran, "milletler yükseldiği yerden düşer" diye; işte şimdi de Türkler, tarihlerinin zirvesine çıktıkları bu topraklarda düşüyor diye sen neden karalar bağlıyorsun?

Dahasını da söyleyeyim: Göz yaşı döktüğün Türkler sâhiden millet mi? İyi düşün! Bence değil; hükümranlığını bir başkasıyla paylaşmaya rızâ gösteren bir insan topluluğuna nasıl millet diyebilirsin? Olacak iş değil.

Aslında senin hastalığın milliyetçilik ve vatanseverlik; sus be adam, îtiraz etme! Milliyetçilik bir hastalıktır, Herkül Millas haklı! Koskoca Ziya Gökalp bile milliyetçiliğin bir mikrop olduğunu söylüyor, sen ondan iyi mi bileceksin? Sen bu hastalığı nereden kaptın, nasıl bir zehir bu böyle!

Ya vatanseverlik! Vatan dediğin nedir ki, bu kelime 'tavattun'dan gelir ve doğulan yer demektir, hepsi bu kadar; abartmanın ne anlamı var? Bu noktada da Emma Goldman haklı: Vatanseverlik, hürriyete yönelik bir tehdittir; öyledir de gerçekten; çünkü kabzediyor seni, sen sen olamıyorsun bir türlü. Sonra vatan hiç de öyle senin anlattığın gibi değil; hattâ hiç bile değil; vatan, kuvvete râmolan vefâsız bir kadına benzer, o – sakın majiskül ("O") yazma, miniskül ("o") yeter -, kim kendisini ele geçirirse ona hizmet eder, sana verdiği nîmetlerin aynısını ona da takdîm eder; buna binâen, Türkler vatanlarını kaybederse bu topraklar onların arkasından ağlayacak mı sanıyorsun? Hiç de değil! Türkler gider, gelir bir başkası, seni unutur, onlarla sarmaş dolaş olur; bu kadar!

Hani bir tarihte bir toplantıda bir hanım profesör "dünyanın bütün toprakları bir damla göz yaşına değmez" dediğinde bütün sinirlerin boşalmıştı da lüzumsuz şeyler söyleyip durmuştun; yanlış mı?

Hem sonra derslerle, talebeyle kendini niçin bu kadar helâk ediyorsun? Yukarıda yazdıklarını okudum; onlar ne saçmalıklar öyle! Taleben senden bilgi mi istiyor not mu? "Cehâlet fazîlettir" diyen bir cemiyette yaşadığını nasıl olur da anlamamakta ısrar edersin? Sen talebene uzun uzun nutuklarla kopya çekmenin ahlâksızlık olduğunu, hâlbuki Türk gençlerinin hiç de böyle tavsîf edilemeyeceğini anlattıktan sonra, bu sebeple, bundan böyle imtihanlarda başlarına gözcü koymayacağını, çünkü onların vicdanlarına noksansız inandığını, güvendiğini söyledin ve dediğin yaptın da ne oldu? Unuttun mu? Hepsi kopya çekti, üstelik bir de arkandan alay ettiler. Bak, bu sene "iyi hoca" ol; ek ders filân yapma, göze de batma, kenar gez, orta bulun; ara-sıra çocuklara telefon et, "yârın mühim bir işim var, derse gelemeyeceğim" de, sevindir garipleri, sen de yat zıbar, uykunu al. İmtihanları sıkı yapma, vize ve finali birlikte yap, imtihandan önce on adet soru dağıt, bunların üçünü soracağım de, kâğıtlarını da ciddiye alma; çay içerken veya televizyon seyrederken göz ucuyla bak, kimseyi sınıfta bırakma, çocukların ekmeği ile de oynama; tamam mı!

Burası Türkiye arslanım, Türkiye; yâni öyle büyük dâvâları olmayan, elitlerinin dahi sıradan olduğu, çözülmeye başlamış insanların memleketi.

Sonra bir de tuhaf şeyler yapıyorsun: Bugünkü Türkçe bir medeniyet dili değildir diyorsun ve artık kimsenin kullanmadığı kelimeler ile yazmakta ısrar ediyorsun; peki be adam, sana ne! Türkçe medeniyet dili olmaktan çıkıyor da Türkler bundan rahatsız mı oluyor sanki?

Fesubhanallah! Sen hiç mi akıllanmayacaksın be adam!

Ayrıca, hepsinden mühimi şu: Hiç aklına geliyor mu, bu dünyada kaç yılın kaldı diye? Ölüm meleği kanatlarını senin üstüne örtüp de "vakit tamam Durmuş Beğ, gidiyoruz" dediğinin akabinde "geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan büyük kapıdan" geçince bu dünyaya âit olan herşey gibi vatan, millet ve benzeri ne varsa hepsi lâhzada hâfızandan silinip gidecek ilelebed.

Öyleyse değer mi?

Hiçbir şekilde değmez.

***

Evet, haksız değil hani, içimdeki melek mi şeytan mı olduğunu hâlâ tam kestiremediğim ses. Umûma hitap eden yazılar yazmayı kestim, asıl işime, akademik çalışmalarıma daha fazla zaman ayırdım, durmadan okuyorum, notlar alıyorum ve yazıyorum; başlayıp yarıda bıraktığım felsefe kitabını – daha doğrusu, kitaplarını – yeniden ele aldım, makale(ler) hazırlıyorum ve ilââhir... Zâten işim bu; hayatımda en sevdiğim işim, bu dünyaya müteaddid kereler gelsem her defasında da aynısını yapmak istediğim – ama bu ülkede ve bu insanlar arasında değil, çünkü tadına fazlasıyla doydum – işim bu; benim işim insanları irşad etmek değil, esâsen böyle bir kaabiliyetim olmadığı gibi buna ihtiyaç da yok; lüzumsuz işgüzarlık yâni. Ben "Türkler Vatanlarına Sâhip Çıkamıyor!" diye yazdım [Yeniçağ., 19.01.2009, Pazartesi]; ama demek ki öyle birşey yok, demek ki boşuna kuruntu yapıyorum, hem öyle bile olsa sana ne Hocaoğlu? O hâlde herşeyi bırak kendi hâline ve sen kendinle ilgilen. Nasıl olsa, Tarih kendi yolunda ilerleyecek, nasıl olsa, mukadder olan tahakkuk edecek, nasıl olsa, olacak olan her ne ise olacaktır; öyle ise, "ne olacak bu memleketin hâli" diye kendini üzmenin mânâsı yok, bu senin üstüne vazîfe değil, ne olacaksa olur.

***

Güzel; güzel ve rahatlatıcı, ama derinlerde bir yerden gelen boğuk bir ses de işitiyorum, şöyle diyor galiba, anladığım kadarıyla:

Ben senin içindeki 'sen'im, senin vicdânınım, boğmağa çalıştığın vicdânın; hani o, derslerde anlattığın, Allah'ın, her kuluna, doğuştan verdiği, doğru ile yanlışı ayırdeden, mıknatısın dâimâ magnetik kuzeyi göstermesi gibi sana hep hakkı ve hakîkati gösteren vicdânın. Öteki ses İblis'den geliyor, O'nu değil beni dinle, dinle ki bak ne diyorum: Hani, "burası benim evim", diyordun, hani "ve bu da demek oluyor ki burada olup biten herşey beni mutlaka alâkadar eder" diyordun, işte o ses de benimdi, boğmağa çalıştığın vicdânının yâni. Peki, ne oldu şimdi böyle? Sen aslında savaş alanını terkediyorsun, düpedüz kaçıyorsun ve bu da kaçışını meşrûlaştırmağa çalışmaktan başkası değil!

Kaçma, geriye dön ve dövüş, evini terketme; ellerinle dövüş, kaleminle dövüş, eline ne geçerse onunla dövüş, tek nefer kalsan da dövüş, kaçma.

***

Böyle diyor bu boğuk ses.

Ama hangisi hakkın ve hakîkatin sesi, rahmânî olan hangisi, şeytânî olan hangisi, hâlâ kestiremiyorum; hâlâ mütereddîdim, hâlâ kararsızım.

Dövüşsem mi yoksa? Ama ne olacak ki; etim ne budum ne?

***

Ancak, tam bu arada – bir hafta önceki Pazartesi - bir bildiri ulaştı elime; kadîm dostum, Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı Hanefi Bostan'ın imzâsını taşıyan "Başbakan ve Hükûmet Türkiye'yi Nereye Götürüyor?" başlıklı bu bildiri çok dikkatimi çekti, hangi sese bîat edeceksem edeyim, ama bu bildiriyi okuyucularımla paylaşmadan edemeyeceğim. Bu arada, beni rahatsız eden şu boğuk sesden de hiç olmazsa bir müddet halâs olayım bâri.

***

Evet; en iyisi öyle yapayım ve hemen yârın, sayfamı, sansürsüz olarak, hatâsıyla-sevâbıyla, yayınlamak için iznini aldığım bu bildiriyi neşretmek üzere, Hanefi Bostan'a terkedeyim; bu arada bana da biraz daha düşünme fırsatı doğar.

www.acikistihbarat.com

Serdar Akinan
S.çılımda son perde

Zihinlerimiz her gün aynı kelimelerle kuduruk bir idmana çıkıyor...

Kürt, Öcalan, açılım, demokratikleşme, Bahçeli, Baykal, Erdoğan...

Dedi, ifade etti, köpürdü, nokta koydu, bendini çiğnedi aştı ve de taştı...

22 kaleli bir statta beş takım bir topun peşinde koşturuyor. Dört hakem durmadan düdük çalıyor... Tribünler sersemlemiş... Herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve herkes kan ter içinde... Ortada ne oyun var. Ne kural... Sadece eksiliyoruz.

Bir gün Cumhurbaşkanı gündem belirliyor, öteki gün Başbakan...
Aaaa, bi bakıyorsunuz Bahçeli almış kalemi eline yazılı açıklama yapıyor...

Manşetler ise 'Ver coşkuyu...' kıvamında...

Coşku alındı mı? Ertesi gün Baykal sahnede... Ciddi bir mesele konuştuğumuz nasıl da anlaşılıyor yüz hatlarından. Ürküyorum...
Siyasetin süslü püslü aktörlerinin bu tip açıklama anlarında o bir anlık sessizliklerini çok seviyorum.

Vurgunun sertlik dozunu sessizliğin süresi belirliyor.

Çok önemli şeyler oluyor memlekette... Kürt açılımı yapılacak... İsteyenler ve istemeyenler var... Heybetli, kocaman kocaman laflar ediliyor.

Son sözü, elbette, asker ediveriyor... Bir bakıyorsunuz siyasette bir hizalanma...

Mesaj sadece siyasete mi? Olur mu canım? Tabii ki onların da tabanları var...

Medya burada da devreye giriyor... Kimisinin manşeti dünden hazır.
Askere çakmak üzere varolan cenahın manşeti ne olabilir? Muhtemelen; 'Muhalefetin Paşası...'

Büyük medyanın kıvamı pratiğinden tahmin edilebilir:
'Asker açılıma noktayı koydu...'

Şakşakçılar ise sığ dimalarından ne çıkarabilir ki?
'Bravo Paşam...'

Oysa tümü aynı algının inşasına tuğla taşıyacak...

Memlekette ters bir şeyler oluyor. Ama 'bizimkiler' direniyor. O bizimki herkesinki olabilir bu arada... Fark etmez.

Mesela DTP... Tüm bu açıklama gösterisinde rol mü kaptırıyor sanıyorsunuz?

'Karşı' açıklama yaptığında farklı mı oluyor sanıyorsunuz?

AKP, askerin açıklamasını doğruluyor...DTP hemen hücum ediveriyor, 'Biz zaten size inanmamıştık...' Neden baba? Eh, Kürt oyları dağılmasın... Önümüz seçim... Malum.

Tamamı bir oyun. Tamamı samimiyetsiz.

Önceki gün de yazdım. Kürt meselesinde ortada kolektif bir karar var.
Adına 'devlet' dediğimiz yapı ağır ağır dönüyor... İstikamet değişiyor. En azından bu beyhude çabaya girdi.

Bu karşılıklı sert açıklamalardan sanmayın ki bu yapıyı oluşturan heyetler bu gizli mutabakatın farkında değiller ve çatışıyorlar.

Gerçekleri hiçbiri dillendirmiyor. Bağırıp çağırmıyor... Ayağa kalkmıyor...

Sayın Baykal'ın söylemi dökülüyor. Başbakan çıkıp Mevlana'ya mı gönderme yaptı... Hemen bir Yunus edebiyatı...

Madem sol partisin, polise taş atan 18 yaş altı çocuklar siyasi koğuşlarda tutulup bilmem kaç yılla yargılanıyor.

PKK silah mı bırakacak? Bu yüzyılda bırakmayacağı kesin.

İnsan kaynakları o cezaevi işte... Sorumlusu kim? O cezaları veren adalet... Susan siyasetçi... Ellerini oğuşturarak vaziyeti izleyen DTP'li...

Çıkıp bunun hesabını sor...

Bölgede asıl sorun işsizlik... Millet aç... AÇ... Anladınız mı? AÇ...

Kürt olsa da aç...Türk olsa da aç... Nüfus kağıdı karın doyurmuyor artık.

Bağlar'da iki binada yaşayan çocuk nüfusu hilafsız bir ilkokul ediyor... Ey, DTP kalk bunun da hesabını sor... CHP susma... MHP bunu anla...

Açılım maçılım bilmem; anlamam... Bu vesile ile gördüğüm şu: Siyasete taraf kim varsa açılımı değil saçılımı gördük...

Öbek öbek sıçıyorlar...

Biz sizi hak etmek için ne yaptık be kardeşim?

Akşam

El bombası(*) 'kazaen' patlar mı

Murad Salih


Tabii ki el bombaları da kazaen patlayabilir...

Bomba patlama düzeneğini bilmeyen bir çocuk veya bir sivilin eline geçerse, sağı solu kurcalanırken bu mümkün olabilir...

Ama bir askerin elinde el boması patlamışsa burada en son düşünülmesi gereken ihtimal ‘kaza’ olmalıdır...

Zira kendisine el bombası teslim edilen bir asker, o bombanın nasıl patlayacağını aldığı eğitimle öğrenmiştir... Bu eğitimi alan bir askerin el bombasını kazaen patlatma ihtimali sıfıra yakındır...

Zira el bombası kolayca patlayabilen bir bomba türü değildir. Çift emniyet tertibatı vardır. Emniyet mandalına basmadan pimini çekemezsiniz. Bombanın pimini çekebilmeniz için bir kuvvet uygulamanız da gerekir: Yani pimi kazaen çekmeniz imkânsızdır. Pimi çekilmeden bombanın patlama düzeneği zaten çalışmaz. Emniyet mandalına basıp pimini çekseniz bile emniyet mandalını bırakmadan bomba yine patlamaz. Emniyet mandalını bıraksanız bile bomba hemen patlamaz: onu elinizden çıkarmak için 10 saniyelik bir zamanınız daha vardır.

Kısaca doğru eğitim almış bir askerin elinde bir el bombasının kazaen patlama ihtimali hemen hemen yok gibidir...

Bu bilgilerin ışığında aşağıdaki habere bir bakalım:

Şırnak'ta, el bombası 'kazaen' patladı: 2 er öldü


22 Kasım 2007 Perşembe
Şırnak'ta el bombasının kazayla patlaması sonucu 2 asker öldü.

Alınan bilgiye göre, Namaz Dağı bölgesinde henüz belirlenemeyen bir sebebden ötürü el bombasının patlaması sonucu; Adana Karaisalı nüfusuna kayıtlı Piyade Çavuş Mehmet Nuri Bakıcı ile Mardin Dargeçit nüfusuna kayıtlı Piyade er Mehmet Nuri Doğan öldü.

Terhisine 2 ay 9 gün kalan oğullarının şehid olduğunu öğrenen Doğan ailesi, gözyaşlarına boğuldu. Haberi aldıktan sonra oğlunun birliğini devamlı aradıklarını ve bir türlü ulaşamadıklarını belirten Doğan, oğlu Mehmet Nuri'nin cep telefonunu arayarak ulaşmaya çalıştı ancak telefonu da uzun süre çalmasına rağmen açılmadı.

Bu iki genç asker GKB’nin açıklamasına göre “henüz belirlenemeyen bir sebebden ötürü el bombasının patlaması sonucu” hayatlarının baharında ve terhislerine 3 aydan kısa bir zaman kala evlerine tabutlar içinde döndüler... Ailerin ocaklarına ateş düştü...

Bu askerler acemi asker değildi...

Bu patlama el bombası eğütimi sırasında olmadı...

Peki niçin oldu?

GKB “henüz belirlenemeyen bir sebeple” diyor...

Peki 0 “ sebep” bir gün belirlenebilecek mi?

Belirlenirse açıklanabilecek mi?

Bu ülkede her ay bir kaç askerî uçak veya helikopter “henüz belirlenemiyen sebeplerden ötürü düşüyor..” Bu uçak ve helikopterlerin içindeki askerî personelden ölen ve yaralananlar oluyor... Milyonlarca dolarlık bu araçlar hurdaya ayrılıyor...

Peki sonra ne oluyor?

O sırada “henüz belirlenememiş olan sebep” sonradan belirlenebiliyor mu?

Belirlenebiliyorsa sonuç ne oluyor?

Sorumlular cezalandırılıyor mu?

Cezalandırılıyorsa nasıl cezalandırılıyor, bu cezalar etkili cezalar mı yoksa, dostlar alışverişte görsünler hesabı “ihtar, kınama” gibi uyduruk kaydırık cezalar mı?

GKB bunları açıklamıyor...

Başbakan’ın karısını türbanlı olması sebebiyle, askerî hastahaneye hasta ziyareti için bile sokmayacak kadar “görev” hassasiyetine sahip bir kurumun yöneticileri iş ölen ve yaralanan askerî personele, hurdaya çıkarılan milyonlarca dolarlık askerî araç ve gerece gelince niçin “henüz belirlenemeyen sebepten ötürü”nün gerisini bir türlü getiremiyor?

Getiriyorsa, halka niçin açıklamıyor?

Haydi onlar böyle bir görev ihmalinde bulundular diyelim. Hükûmet bunun gereğini niye yapmıyor/yapamıyor, hesasabını niye sormuyor/soramıyor?

Yoksa hükûmetle TSK arasındaki hiyeyarşik ilişkide bir problem mi var?

Varsa mecliste çoğunluğa sahip hükûmet bu problemi yasal zemin içinde niçin çözmüyor/çözemiyor...

***

Bir ülkede, hangi resmî kurum olursa olsun, kendisini mevcut idarî hiyerarşinin dışında ve üstünde tutuyor, kimseye hesap vermiyor, kimsenin kendini denetlemesine izin vermiyor ve hükûmet de bunu sadece seyrediyorsa o ülkede hem idarî, hem siyasî , hem de hukukî çok ağır bir kriz var demektir...

Böyle bir kriz çözülmeden, o ülkede herhangi bir şeyin yolunda gitmesi mümkün değildir...

Kim kimi ne zamana kadar aldatabileceğini zannediyorsa yanılıyor: Bu devran sonsuza kadar böyle dönmez/dönemez...

Bu işin niçinini merak edenlere Mehmet Barlas’tan güzel bir bir okuma parçası sunalım:

Başbakan'ın eşinin hastane ziyaretini yasaklamak doğru mudur?
İnsanın en büyük çaresizliği geçmişi bilmesi buna karşı geleceği bilememesi değil mi? Üstelik bu "gelecek" kavramının içeriğinde bireyler için "ölüm" ve devletler için "çökmek ve dağılmak" da var.
Gelişmiş toplumlar da geleceği bilemiyor. Ama geçmişi çok iyi değerlendirip, geleceğe en azından yön vermeye çalışıyorlar.
Gelişmemiş toplumlarda ise sanal gerçeklere veya anakronik değerlendirmelere dayalı dondurulmuş pozisyonlar, "siyaset üretimi"ni gerçek-ötesi bir faaliyet alanına dönüştürür. Yurttaki ve dünyadaki yeni gerçekler görmezden gelinerek alınan kararlar veya sürdürülen tutumlar ya toplumu gerer ya bu kararlar etkisiz olur ya da bu kararlar yarar yerine zarar verir.

Somut örnekler verelim.
Gazete haberlerine göre Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan, TSK Rehabilitasyon Merkezi'nde tedavi gören ünlü tiyatrocu Nejat Uygur'u ziyaret etmek istemiş ama başı örtülü (veya türbanlı) olduğu için bu ziyarete izin verilmemiş.
Askeri hastane ziyareti yasakmış...
Bir Anayasa yapmışsınız. Buna göre yapılan seçimler sonucu oluşan yasama organı cumhurbaşkanı seçmiş, hükümete ve başbakana güven oyu vermiş. Bunlar TSK'yı savaşa sokabilir, TSK'ya verilecek bütçedeki ödenekleri belirleyebilir, komutanları atar ya da azledebilir.
Ama siz bunların eşlerini askeri hastanelere sokmayacaksınız, bu eşleri çeşitli şekillerde boykot edeceksiniz. Bu eşler yabancı ülkelerde eşlerinin yanında Türkiye'yi temsil edecekler, devlet başkanları ile birlikte olacaklar.

Kendi ülkelerinde ise bazı devlet kurumlarının mensupları, onlara Hindistan'ın "Brahman apartheid'i"ndeki "non-touchable" statüsünde görüp, yok sayacak.
Bu tablo Türkiye'deki anayasal demokrasi ile de dünyanın gerçekleri ile de uyumlu değildir.
Bugünün gerçeklerine uyumsuzluk, sade bu örnekteki ile bitmiyor.
Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, Osmanlı'nın Ermeniler ve Arnavutlar gibi unsurlarının çağın değişen şartları içindeki isteklerini "merkez"in görmezden gelmesini ve sonunda bunların nasıl birer kriz konusu olduklarını somut örnekleriyle değerlendirdiği "Zaman"daki yorumunu, bugüne şöyle getirmişti:
Kağıt üzerindeki çözümler

- (..)Türkiye de öncelikle bir Kürt sorununun varlığını görmezlikten gelmiş, bunun dile getirilmesi dahi bir çeşit ayrılıkçılık olarak mütalâa olunmuştur. Dahası, bu alanda Sovyetler Birliği'nde biyolojinin diyalektik materyalizme uydurulması yoluyla yaratılan "Marxist Biyoloji" gibi devlet ideolojisiyle uyum gösteren ama gerçekle alâkası olmayan bir kuram yaratılmıştır.

- Bu tür kuramların yaratılması ve bunların topluma propaganda yoluyla telkini şüphesiz meseleleri kâğıt üzerinde halletme rahatlığı sağlamaktadır. Ama bu tür kuramların en büyük sakıncası bir süre sonra onlara inanılması ve ortada bir sorun olduğunu söyleyenlerin gerçekte kötü niyetli olduklarının düşünülmesine neden olmalarıdır. Sorunun bu şekilde reddi, bu konuda siyaset üretimi yerine onu ortadan kaldıracağı varsayılan kuram yaratılması, Kürdistan dergisinin 1898 yılında Kahire'de yayınlanması tarihine kadar geri götürülmesi mümkün Kürt proto-milliyetçiliğinin doğuşundan itibaren genellikle azınlıkta kalan ayrılıkçı yaklaşımın Kürt asıllı vatandaşlarımız arasında kabul görmesine neden olmuştur.
Gecikmiş kararlar işe yaramaz

- Süreç içerisinde gitgide uzlaşmaz bir karakter kazanan bu milliyetçilik, merkezin siyaset yerine yasakçılık ve eylemlerine cevap üretmesiyle Kürtlerin sözcüsü olma alanında diğer toplumsal aktörlerin önüne geçmiştir. Merkezce oldukça gecikmeli olarak sahneye konan yeni siyasetler ise, (..), tatmin edici bulunmamıştır.

- 1930'larda ya da 1950'de merkezle ilişkilerde büyük rahatlama yaratabilecek Kürtçe radyo programları, dilin kullanımında, kültürün yaşanmasında serbestlik benzeri siyasetler yirmibirinci asır başında istenilen etkiyi yaratmamıştır. Tarih bize bir laboratuvar olarak hizmet edecekse yapılması gereken, yasakçılık ve eylemlere cevap vererek siyaset yapma, daha doğrusu yapmama, yerine bunlardan bağımsız, günün gerçekleri ve değerleriyle uyumlu ve toplumsal hassasiyetleri göz önüne alan siyasetler üretilmesidir.

***
“Anlayana Sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...”

(*) El bombası: içi infilak maddesi veyakimyevî maddelerle doldurulan ve bir patlama veya ateşleme tertibatını ihtiva eden küçük bir bomba türü. Bu bomba genel olarak elle atılır. El bombaları üç cinstir. l. Tahrip el bombası 2. Kimya el bombası 3. Eğitim el bombası. Tahrip el bombası içerik olarak pilastik patlayıcı bulundurur.Bomba kalıbı çok fazla şarapnel içerir.Kimya el bombası ednatol(etilen di nitro amin),pirik asit içerir.Bomba kalıbı civa fülminat veya kurşun azodür den oluşur patlamanın şiddetini arttır.Egitim el bombası askeri egitim de kullanılır.İçeriginde genelde kara barut veya C2 bileşigi bulundurur tahrip gücü digerlerine oranla azdır.El bombası; yatık mermi yollu silahların ateş altına alamadığı sütre gerisindeki hedeflerin ateş altına alınmasını sağlayan, elle atılan infilak veya parça tesirli bir yakın muharebe silahı ve mühimmatıdır. açıktaki ve gerideki hedeflere; hücumda, girilmesinde, meskun yerlerdeki muharebelerde kullanılır. Korugandaki düşmanı temizlemede, silahmevzilerini bertaraf etmede, meskun yerlerde, ormanlık arazide, sis ve karanlıkta her türlübaskın, hücum ve taarruzda kullanılır. parça tesiri az olmasına rağmen, meydana getirdiği ses çok büyüktür. oda gibi kapalı yerlerde bulunan canlı hedeflere karşı oldukça etkilidir.

Baran Dergisi'nden
http://www.barandergisi.com/

Bu Da Polis Misillemesi
29 Ağustos 2009 10:40

Erzurum Otogarı'nda komiseri döven simsarlar serbest bırakılınca, Erzurum Emniyeti'nde görevli 6 amir ve 150 polis memuru terminale baskın düzenledi.

Erzurum Otogarı'nda, polisle aralarında çıkan arbede sırasında bir komiser yardımcısının başında sandalye kırıldı. Ancak zanlılar bırakıldı. Dün de 6 amir ve 150 polis memurunun terminale baskın düzenleyip her yeri didik didik araması "gövde gösterisi" yorumlarına yol açtı.

2 SAAT DEVAM ETTİ

Otogarda 24 Ağustos akşamı simsarlar ile bir polis memuru arasında kavga çıktı. Kadınlara tacizde bulundukları iddiasıyla gözaltına alınmak istenen 3 simsar, komiser yardımcısı Rahim Dişli'nin başında sandalye kırmıştı.

Olayla ilgili gözaltına alınan 3 kişi dün Cumhuriyet savcılığınca serbest bırakıldı. Emniyet Müdürlüğü, serbest bırakılma ile ilgili bir üst mahkemeye itiraz etti, ancak bir sonuç çıkmadı. Aziziye Araştırma Hastanesi'nde başına dikiş atılan yaralı komiser Rahim Dişli ise taburcu edildi.

Polisin dayak yediği otogara sabah saatlerinde Erzurum Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler tarafından bir operasyon düzenlendi. Emniyet Müdürlüğü'nün "Genel uygulama" olduğunu belirttiği operasyona, 6 amir ile tam 150 polis memuru katıldı.

Baskında yazıhaneler tek tek arandı, simsarlar sıkı bir üst aramasından geçirildi. Otogarda çalışan ticari taksiler arandı, polislerin terminal içi ve dışında uygulamayı bir süre devam ettirmesi dikkat çekti.

Terminalde yapılan 2 saatlik uygulama sonucunda; 289 vatandaşın Geniş Bilgi Tarama (GBT) kaydı sorgulandı, 35'i ticari taksi 67 araçta arama yapıldı, 2 aranan şahıs yakalandı, 1 kişiye bıçak bulundurmak suçundan Kabahatler Kanunu'na göre işlem yapıldı ve 3 kimliksiz şahıs ile üzerinde iki ayrı kimlik bulunduran bir kişi gözaltına alındı.

Sabah

Mehmet Gündem/Yenişafak
Skandal…

17 Ağustos 2009 pazartesi günü öğleden sonra acı bir haber düştü ajanslara. “Elazığ'da el bombası kazası: Dört şehit”

Devamı bir paragraflık, rutin bir durum gibi...

“Elazığ'ın Karakoçan İlçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan bir askerin devriye görevi yaparken elindeki el bombası kaza sonucu patladı. Patlamada dört asker şehit oldu, dört asker de ağır yaralandı.”

Haberlere göre; Er İbrahim Öztürk'ün elindeki bomba kazara patlıyor, Öztürk'le birlikte yanındaki arkadaşları İbrahim Yaman, Ali Osman Altın ve Mesut Bulut şehit oluyorlar…

O anda ateş en hararetli haliyle bir kere daha düştü sinelere.

Şehitler ailelerine teslim edildi, törenler yapıldı, gözyaşları arasında defnedildiler.

Kalabalık dağıldı ve herkes kendi dünyasına çekildi.

Birilerinin içi yanmaya koyuldu.

Birileri de vicdanlarını susturma gayretine…

Acılar yaşanmayı beklerken öğrendik gerçeğin bambaşka bir şey olduğunu…

Tam 11 gün sonra… Taraf gazetesi şok eden bir haber veriyor.

Gazete ifade tutanaklarına ulaşmış.

Tutanaklar olayın kaza sonucu değil, nöbette uyuyakalan Er İbrahim Öztürk'ün, komutanı Teğmen Mehmet Tümer tarafından cezalandırılmak istenmesi nedeniyle yaşandığını gösteriyor.

Teğmen, pimini çektiği el bombasını Er Öztürk'e verdikten sonra, “Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın” diyor.

Er Öztürk pimi çekilmiş el bombasıyla dolaşıyor.

Teğmen'in yanına gidiyor; “25 yaşına geldim. 75 gün askerliğim kaldı. Beni öldüreceksiniz” diyor. Teğmen; “Nöbet yerine git, ben gelip takacağım zamanı biliyorum” şeklinde karşılık veriyor. Er Öztürk, çevredeki diğer mevzilere, pim aramaya arkadaşlarından yardım istemeye gidiyor çaresizce…

Teğmen hiç oralı değil, cezayı kesmiş bir kere…

Zaman geçiyor, er güçten düşüyor, eli terliyor.

Ve bomba patlıyor, dört asker şehit oluyor.

Pimci teğmen Mehmet Tümer; “fırsat eğitimi kapsamında el bombasının pimini çektiğini, mandalı bırakmadığı sürece bombanın patlamayacağını şehit Er İbrahim Öztürk'e söylediğini” ileri sürüyor.

Tanıklar ise birlik içinde pimi çekilmiş şekilde el bombası eğitimi verilmediğini söylüyorlar.

Genelkurmay karargahı insanı kanını donduran bu haber üzerine sessizliğini korudu, iki gün boyunca.

Halbuki üzerine vazife olmayan konularda, -gerekirse gece yarısı- bildiri yayınlamaktan kaçınmıyordu.

Siyaset, Çankaya seçimi, kürt açılımı, laiklik, demokratikleşme, AB sizin ilgi alanınıza giriyor da, size emanet edilen dört askerin nasıl öldüğü konusu ilgi alanınıza girmiyor mu?

Bu “basit” konuda susmayı tercih ettiler.

Sustunuz da ne oldu, toplumdaki soruları susturabildiniz mi?

Akıllardaki şüpheleri susturabildiniz mi?

TSK istiyor ki; biz ne söylersek sorgusuz sualsiz onu kabul edin, söylediğimizle yetinin, bizi sorgulayamazsınız, bize hesap soramazsınız…

Doğmalara karşı olan TSK, neden kendisine karşı dogmatik davranılmasını ister ki?

Hesap sormayan toplumun “teslimiyetçi hali” de skandaldır, TSK'da bu tür olayların yaşanması ve bunların saklanması da skandaldır.

Bu kadar skandalla bu ülke nereye gider ki…

Susmak çözüm değil…

Çözüm, gerçeği kabullenip sorumluluk almaktır.

Temizlik iyidir, lekeler kötüdür. Lekeleri küçük görürsek, gün gelir büyük, temiz alanlar leke olarak algılanmaya başlanır.

Nihayet 28 Ağustos günü Genelkurmay bir açıklama yaptı; Elazığ'da dört askerin ölümünün 'kaza' değil 'ceza' sonucu olduğunu kabul etti. Açıklamada, Teğmenin patlamada birinci derecede sorumlu olduğu belirtilip, 'TSK suç işleyeni yargıya götürür' dedi.

Açıklama da, olayla ilgili aynı gün soruşturma açıldığı ve teğmenin ertesi gün tutuklandığına da yer verildi.

Fakat olayla ilgili neden yanlış bilgi verildiği, 11 gün neden beklendiği ve ailelerden gerçeğin neden saklandığı soruları cevapsız kaldı…

Asker neden toplumu ciddiye almaz ve neden ona gerçeği söylemez?

Bizde ordu sanki toplumdan hep bir şeyler saklıyor gibi…

Kitleleri sloganlarla avutmayın artık.

TSK'ya olan güveni suistimal etmeyin.

Orduyu yıpratmayın, mesleğinize geri dönün, konuşmanız gereken konularda daha aceleci davranın.

Susmanız gereken yeri de konuşmanız gereken yeri de tefrik edin…

Sizi güçlendiren şey; hesap verebilir konumda olmaktır, şeffaflıktır, kendini sorgulama cesareti göstermektir, meslek sevgisidir, demokrasiye bağlılıktır, hukuka inanmaktır, vicdandır, onurlu davranıştır, emanete sahip çıkmaktır.

Sloganlar artık yetmiyor…

“Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganının hedefi ordunun sistem içindeki ağırlığını artırmak olsa gerek…

Bu yanılgıdan da kurtulun, “Güçlü Türkiye güçlü Ordu” dönemine geçin.

30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları için Afyon'a giden Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, gazetecilerin Elazığ'da dört askerin ölümüyle ilgili sorularına “Yeter artık, burada Zafer Bayramı'nı kutlamak için bulunuyoruz” dedi.

Sayın Başbuğ; bu konuda susma hakkınız yok, size emanet edilen hayatlara böyle mi sahip çıkıyorsunuz?

Size bir sorum daha var;

Elazığ'da dört askerin nasıl şehit olduğunu, yani olayın kaza değil da teğmenin pimi çekilmiş el bombası cezası kesmesi sonucu olduğunu aynı gün öğrendiniz mi?

Aynı gün öğrendiyseniz ne yaptınız?

Neden kamuoyundan gerçeği sakladınız?

Neden kayıtlara “kaza” olarak geçmesine izin verdiniz?

Taraf gazetesinde o haber çıkmasaydı, açıldığı belirtilen soruşturmanın sonuçlarını kamuoyuna duyuracak mıydınız?

Siz bu süreçte tarihi bir skandal, örtbas etme, yalan görüyor musunuz?

Toplumu ciddiye alıp, gerçeği söylemez ve olup bitenin net bilgisini vermezseniz ve gerektiğinde bedel ödemeye hazır bir yerde sağlam durmazsanız TSK yıpranmaz mı?

TSK'nın yıpratılmasına neden ve nasıl göz yumarsınız?

Unutmayın, toplumdaki “açık sorulara” cevap verilmediğinde sorular çığ gibi büyür.

Akıl işliyor, çağrışım dünyası genişliyor, başka başka konular da bu çizgide yerini buluyor.

Soru büyüyor;

Acaba Elazığ'da dört askerin şehit olması hadisesinde gösterilen tavır münferit midir, yani bizden gerçek yüzü saklanmış başka olaylar da var mı?

Yani rutin bir durum söz konusu mu?

Kızmayın ama kuşkulanmak hakkımız.

Çünkü zayi edeceğimiz bir tek insanımız yok.

Gözden çıkaracağımız ve birilerinin keyfine bırakacağımız bir ordumuz da yok.

Sizden beklenen kuşkularımızı beslememenizdir.

Sayın Genelkurmay başkanı;

Hatırlar mısınız, 7 Mayıs 2009 tarihinde Hakkâri'nin Çukurca ilçesi kırsalında askeri aracın geçişi sırasında patlayan mayınla altı asker şehit olmuştu.

Duymuşsunuzdur, o altı askeri şehit eden mayınların bizim askerler tarafından döşendiği iddiaları ayyuka çıktı...

Patlamayla ilgili birkaç ay sonra internete ses kayıtları düştü. Hakkâri Tümen Komutanı Tümgeneral G.K. ve Çukurca Tugay Komutanı Tuğgeneral Z.E. arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşmalarında Z.E. altı askerin şehit olduğu mayınlarla ilgili Hakkâri Tümen Komutanı'nı bilgilendirirken “Bu mayınlar büyük bir olasılıkla bizim” diyor.

Olayın ardından Genelkurmay bu alaya PKK eylemi dememiş miydi?

Yanlış hatırlamıyorsam, saldırı sonrasında hava kuvvetlerine bağlı uçakların Avaşin-Basyan bölgesindeki PKK kamplarını vurduğunu da duyurmuştu Genelkurmay…

Daha neler duyacağız.

Farkında değil misiniz, birileri TSK'yı çok kötü bir şekilde kullanıyor.

Biliyor musunuz, bu alemde hiçbir gerçek uzun ömürlü gizlenemiyor. İyi olan da, kötü olan da çıkıyor ortaya...

İyi ve güçlü olanlar elbette gerçeğin yanında, yanlış ve kötünün karşısında konumlanmalı.

Kışlada “asker” gibi durun ve bitirin şu skandalları…

Siyaset, iktidar, güç, silah, strateji, hepsi insanı yaşatmak için değil mi…

Biliyor musunuz, ben şehit olmuş o dört askerin fotoğraflarına bakamıyorum.

Askeri kışlada tutamayan siyasilerin, ordunun siyaset yapmasına izin veren generallerin yüzlerine bakamadığım gibi…

Ya siz…

Orduyu yönetemeyen siyaset ülkeyi nasıl yönetir?

Kışladaki eri arızalı teğmenden koruyamayan komutanlar koca bir ülkeyi tehlikelerden nasıl koruyabilirler…

Skandallarla bir köy bile yönetilemez…

Kim ve nasıl soracak bu beceriksizliğin hesabını…

Atatürk milliyetçiliği’ bitmiştir
Mustafa AKYOL
mustafaakyol@stargazete.com

Kürt sorununu tartışa tartışa, aslında oldukça bariz olan, ancak pek az kimsenin telaffuza yanaşacağı bir noktaya varmış durumdayız: Türkiye resmi ideolojisinin en önemli iki unsurundan biri olan “Atatürk milliyetçiliği”nin artık miadını doldurmuş olması.

Nedir Atatürk milliyetçiliği diye sorarsanız, cevabı hepimizin çok iyi bildiği o ünlü sloganda bulabilirsiniz: “Ne mutlu Türküm diyene!” Bununla kast edilen, Türkiye vatandaşı olan herkesin kendini “Türk” addetmesi ve bununla mutlu olması gerektiğidir.

Peki Atatürk neden böyle bir slogan üretme ihtiyacı duydu ve “Atatürkçü” devlet de bunu 80 küsur yıldır memleketin her bir karışına kazıma ve her bir vatandaşına bağırta bağırta söyletme gereği gördü dersiniz?

Çünkü Atatürk, devraldığı Osmanlı bakiyesi topraklar üzerindeki herkesin Türk olmadığının çok iyi farkındaydı. Sonraki nesillerin “Cumhuriyet çocukları” aynı gerçekten bihaber yaşadılar, çünkü zihinleri “Kürtlük” gibi “zararlı” kavramlardan itinayla temizlemişti. Ama Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kürsüsünden konuşurken “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değidir, yalnız Laz değildir; fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye’dir” diyen Mustafa Kemal Paşa, Türkiye toprakları üzerindeki farklı “anasır”ın (unsurların) bilincindeydi. Yeni kurulacak sistemde bu çoğulluğun nasıl yönetileceği üzerinde de zihin jimnastiği yapmış, mesela 1922 yılında Kürtlere “bir çeşit özerklik” verilebileceğinden bile söz etmişti.

Ancak ne olduysa oldu, Milli Mücadele günlerinde “Türk ve Kürt kardeşliği” temasını dilinden düşürmeyen Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyeti kurar kurmaz bu söylemi terk etti. Artık ağzından “Kürt” lafı duyulmaz oldu. Çünkü yeni kurulan devletin “mütecanis” (homojen) bir millete ihtiyacı olduğuna, bunun “tek kimlikli” olması gerektiğine, bu kimliğin de “Türklük” olacağına karar vermişti.

Peki Kürtler ne olacaktı?

Onlar “eğitilecek” ve aslında Türk olduklarına ikna edileceklerdi. Aynen fazla dindar addedilen vatandaşların “çağdaş” olmaya ikna edilmeleri, bugün bile hala “ikna odaları”nda başörtülerini çıkarmaya zorlanmaları gibi.

Bu dayatma karşısında Kürtler tepki gösterdi, bazıları isyan etti. Buna karşı devlet de sertleşti ve kan döke döke bugünlere geldik. Kürtlerin çoğu “Atatürk ilke ve inkılaplarına göre eğitilmeyi” reddetti ve reddetmeye devam ediyor. Ankara’daki hesap, Diyarbakır’a uymuyor.

Atatürk milliyetçiliği bitmiştir derken, işte bunu kast ediyorum. 1920’lerin ortasında başlatılan asimilasyon projesi başarılı olamamıştır. Bu taraflı bir yorum, bir ideolojik hüküm değil, bir durum tespitidir. Ben, devlete göre toplumu değil topluma göre devleti tanzim etmek gerektiğine inanırım, dolayısıyla söz konusu projeyi felsefi açıdan zaten yanlış buluyorum. Ama başarılı olsaydı, “ başarılı olmuştur” derdim. Olamamıştır. Başarılı olan tek şey, toplumun kendi dinamikleriyle (ortak Müslümanlık bilinciyle, karışık evliliklerle, ekonomik ilişkilerle vs.) kısmen gerçekleştirdiği entegrasyondur.

Dolayısıyla bugün Kürt sorununu tartışırken bozuk plak gibi “Atatürk, Cumhuriyeti şu esaslar üzerine kurmuştur”, “Ne mutlu Türküm demiştir, konu bitmiştir” gibi laflar etmenin hiçbir anlamı yoktur. Atatürk kendi devrinin popüler siyasi anlayışlarına göre bir yol tutturdu, yolun sonunu göremeden de bu dünyadan göçtü. Biz ise yolun sonundayız. Ve eğer yeni bir yola “ açılamaz” isek, batağa iyice saplanıp kalacağız.
Star gazetesi

22 Eylül 2009 08:23
TEMİZÖZ İÇİN DÜĞMEYE BASILDI
Faili meçhul cinayetlerden yargılanan Albay Cemal Temizöz için harekete geçildi...

Hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet istenen Temizöz, 'Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı' sıfatıyla yargılanıyor ve duruşmalarda kendisine yüksek rütbeli subaylar eşlik ediyor. Müdahil avukatlar ve kayıp yakınları bu duruma tepkili. Mevcut şartlarda adil yargılama yapılamayacağını aktaran kayıp yakınları, Temizöz'ün dava dosyasını Jandarma Genel Komutanlığı'na gönderdi.

İddianamede Temizöz, Güneydoğu'da işlenen onlarca cinayetten sorumlu tutuluyor. Albayın talimatı ile kurulan timin kasten öldürme de dahil olmak üzere birçok suçu işledikleri aktarılıyor. Kayıp yakınlarının avukatı Tahir Elçi tarafından Jandarma'ya göndeilen dilekçede, Cemal Temizöz'ün 25 Mart 2009 tarihinden beri tutuklu bulunduğu belirtiliyor. Temizöz hakkında düzenlenen iddianame ile açılan kamu davası nedeniyle Jandarma Genel Komutanlığı'nca disiplin hükümleri uyarınca ne tür idari işlemin yapıldığı da soruluyor. Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu, 18 Eylül'de yaptığı açıklamada Temizöz'ün görevinin başında olduğunu söylemişti. Zaman'a konuşan avukat Tahir Elçi, TSK'nın bu tutumu ile yargılamada taraf görüntüsü verdiğini söyledi. 6. maddenin açık olduğunu belirten Elçi, Temizöz'ün hâlâ görevinin başında bulunmasının hiçbir yasal ve makul gerekçesi olmadığını anlattı. Tutuklanmış bir personelin kesinlikle görevden alınması gerektiğinin altını çizdi, tutuklu olduğu için görevini yürütmesinin de zaten mümkün olmayacağını kaydetti.

TSK'NIN TUTUMU YARGIYA MÜDAHALEDİR

JGK'nın Temizöz'ü hâlâ görevde tutmasını 'yargıyı tanımama' olarak yorumlayan Elçi, "Bu sivil yargıya da müdahaledir. Topluma mesajdır. Doğrudan sahip çıkıyorlar. Aslında bu durum, hâlâ ülkemizde hukuk ve demokrasi yolunda ne kadar büyük bir dirençle karşı karşıya olduğumuzun da en açık göstergesi. Bu basit bir olay değil ki. İddianameyi o yüzden gönderdim. Bir örgütten bahsediliyor, onlarca cinayetten, vahşetten bahsediliyor iddianamede. Basit bir cezayla da yargılanmıyorlar. 9 kez müebbet. Böyle bir cezayla yargılanan ve hakkında bu kadar ağır suçlamalarda bulunulan birini görevden almıyorsanız kimi alacaksınız? Ordunun tutumu tanıklara da mesajdır. Yani biz arkasındayız Cemal Albay'ın aleyhinde iddialarda bulunmayın, demek istiyorlar." ifadelerini kullandı.

Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay Karargahı Demirel'e zorunlu ikamet iGelibolu Hamzakoy Nahit Menteşe 49 idam Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun TBMM Lale Mansur protesto etti darbe musin yazıcıoğlu cia pentagon abd Cumhurbaşkanı Demirel GKB Mağdur yargısız infaz atatürk laiklik CHP'de aktif ol alan eski PKK itirafçısı JİTEM Abdülkadir Aygan rüşvet zimmet yolsuzluk torpil adam kayırma hırsızlık dolandırıcılık organize işler uyuşturucu Yüce Divan tutuklandı mahkeme dava savcı hakim avukat asker polis müdür memur doktor eczacı ilaç reçete hastane ameliyat jandarma Kırca albay hukuk tc mahkeme yargı asker gölet hakim savcı avukat cizre


En son Ekim tarafından Sal Eyl 22, 2009 7:52 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Eyl 15, 2009 9:17 pm    Mesaj konusu: Büyük Selanik Alıntıyla Cevap Gönder

Ahmet Kekeç
Biri bunu bana izah etsin!

Hukuk, kanun, içtihad, yargı kararı, şu bu... Bunlara aklım ermez. Hukukçu değilim. Anayasadan çakmam. Yasaların neye istinat ettiğini bilmem...

Bildiğim şudur:

Danıştay, “1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceği Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanır” demiş mi?

Demiş.

Bu kararı, 2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk’ün katsayı düzenlemesinin iptali için açtığı davada

almış mı?

Almış.

Hukuktan anlamayan halimle soruyorum:

Zamanında bunları demiş bulunan Danıştay, nasıl oluyor da, YÖK’ün yeni katsayı düzenlemesini “geçersiz” sayıyor?

Biri bunu bana izah etsin!

İlgili kanunda bir değişiklik olmuş mu ki, ortaya birbirinden farklı iki karar çıkıyor.

Hayır, kanunda herhangi bir değişiklik olmamış.

Ülke aynı, kanun aynı, üniversite aynı, yargı aynı, YÖK

aynı...

Her şey aynı ama Danıştay daha önce “Bu bizim işimiz

değil, YÖK’e gidin” dediği bir konuda “yürütmeyi durdurma kararı” alıyor.

Bu kararını da, Yükseköğretim Kanunu’na dayandırıyor. Yeni katsayı uygulaması ilgili kanunun 45. maddesine aykırıymış.

Nasıl yani?

Baştan alalım ve tane tane gidelim: Üniversiteye girişlerde, 1983’ten 1999’a kadar, “eşit

puan” sistemi uygulanıyordu. Aynı kanun yürürlükteydi.

Danıştay, bu uygulamada “kanuna aykırılık” bulmadı.

Neden bulsundu? Lise eğitimini tamamlayan her öğrencinin yüksek öğrenim kurumlarından yararlanma hakkı vardı ve eşitlik ilkesini bozup liseleri tefrik etmek hukukun temel ilkelerine aykırıydı.

Konu, ayrıca Danıştay’ı ilgilendirmiyordu.

28 Şubat’çılar geldi, işi bozdu. “Eşit puan sistemini” ortadan kaldırdı. Meslek liselerine “negatif ayrımcılık” uyguladı. Hukuka, cari yasalara, insan haklarına, her bir şeye aykırı olan “sistem” 10 yıl boyunca

yürürlükte kaldı.

Danıştay buna da ses

çıkarmadı.

Evet, kanun dışıydı...

Evet, hukuka aykırıydı...

Evet, apaçık insan hakları ihlaliydi.

Danıştay’ın tam da burada devreye girip, “Ne oluyoruz efendiler?” demesi gerekirdi, ama bunu demedi.

Şunu dedi: “Bu benim işim değil. Daha önceki uygulamaya da ses çıkarmamıştım. Buna da ses çıkarmıyorum. Çünkü ilgili yasa bu konuda YÖK’ü yetkili kılıyor. Siz derdinizi YÖK’e anlatın.”

Madem kanun YÖK’ü yetkili kılmıştı, önceki YÖK yönetimlerin bozduğu şeyi, yeni YÖK yönetimi tamir etti ve 1983’ten 1999’a kadar, 16 yıl boyunca uygulanan eski “eşitlikçi sistem”e döndü.

Böylece hak yerini buldu.

Fakat, bu kez “yetkisiz” yetkili Danıştay devreye girdi ve “kanuna aykırı” olduğu gerekçesiyle “eşitlikçi” sistemi ortadan kaldırdı.

Benim anlayamadığım husus şu:

Kanun değişmediğine göre, 16 yıl boyunca güzel güzel uygulanan sistem, nasıl oluyor da birden “kanun aykırı” hale gelebiliyor?

Biri bunu bana izah etsin.

Kıymetli Danıştay hâkimlerinden de şunun izahını istiyorum:

Hani katsayı düzenlemesi

sizin işiniz değildi? Yasa YÖK’ü yetkili kılmıştı ve derdimizi YÖK’e anlatmalıydık...

Ne oldu da bunu “kendi işiniz” bellediniz?

Hakikaten ne oldu?

Star

Avni Özgürel
Radikal Gazetesi
Basın neden itibarsızlaştı?
23 Eylül 2009

Yaşadığımız hengamelerin asker ve siyaset cephesini çok tartıştık, çok didikledik.. Ne oldu, neden oldu sorularına cevap olmak üzere kaleme alınmış onlarca hatırat, araştırma, binlerce makale var..
Bütün bu zaman zarfında ayna tutulmamış tek kesim medyadır.. Oysa dev isimlerin yıkılıp sahneden çekildiği, o güne kadar ne adı ne basına ilgisi bilinmeyen yenilerin ortaya çıktığı bir alt-üst oluş sürecidir yaşanan.. Banka ve medya sahibi olmak işadamı olmanın rüknü saylıyordu bir zamanlar.. Bankalar içini boşaltmak yasaklanınca elden çıkarıldı veya battı, bankalarla aynı çatı altındaki medya da sahibi açısından işlevini yitirdiği için işportaya düştü... 12 ulusal TV kanalından altısının aynı anda satışta olduğu savruluş dönemidir sözünü ettiğim.. Korkmaz Yiğit, Cavit Çağlar, Karman Çörtük ve benzeri hadiselerinin sadece siyaset ve bankacılık yanını tartıştık hep.. Bunların arkasında yatan medya planı bilinmedi, yazılmadı, unutulmaya terkedildi!..
28 Şubat işte bütün bunların üzerine geldi ve tabir caizse tüy dikti!.. Ve ne siyasette ne basında itibar bıraktı..
Çok partili hayata geçiş sonrası tarihimize bu pencereden bakıldığında, son yarım asrın bir yönüyle basın üzerinden siyasete baskı, diğer yönüyle siyaset üzerinden basını kontrol mücadelesiyle geçtiği görülür.. Arsa spekülasyonundan tutun elde kalmış yumurtaların devlet eliyle okullarda ‘ gıda yardımı’ adı altında dağıttırılmasına, elbirliğiyle darbe ortamı oluşturup iktidar paylaşımı planlarına kadar uzar hikâye..
Anlatmak istediğim itibarsızlaşmanın bugüne mahsus olmayıp zaman içinde oluştuğu...
27 Mayıs sonrasında ihtilali ve Adnan Menderes’in idamını avuçlar parçalanırcasına alkışladıktan sonra rüzgâr tersine estiğinde ‘ Hz. Menderes dün gece Eyüp sırtlarında göründü’ diye atılmış manşetler, Eyüp sırtlarında beyaz bir at üzerinde Menderes’i gördüğünü iddia eden vatandaşlarla yapılmış röportajlar var mazide.. Sonra 22 Şubat 1962 gecesi dağıtıma verilecekken son anda geri çekilip balya balya imha edilen Talat Aydemir’in boy fotoğrafı yanında ‘Kahraman Albay’ özel baskıları!.. Keza hafızamda çakılı bir başka örnek: Devletin sol kendisini ‘ köpeksiz köyde değneksiz geziyor sanmasın’ diye siparişle hazırlattığı ‘ İşte Komando Kampı’ haberi..
Ağzımızı yaya yaya Süleyman Demirel’i eleştiririz ‘ Dün dündür, bugün bugündür’ dedi diye.. Sadece eli kalem tutanların değil hepimizin mizacıydı aslında onun özetlediği.. Rahmetli Bülent Ecevit’e 1977’de başbakanlığı sırasında kontrgerillaya ilişkin geçmişte söyledikleriyle o gün söylediklerini nasıl bağdaştırdığını sorduğumda ‘ Şimdi o aşamayı geride bıraktık’ demişti.. Geride kaldı dediği ‘ o aşamanın’ Ecevit’in hayatını sonlandırmaya nasıl azmettiğini 1999’da gördük!.. ‘Öldü de milletten saklanıyor’ imasıyla kurgulanmış haberleri kimse unutmadı herhalde..
Dün darbecilerin bu maksatla kurup yönettiği, adı Ergenekon’a çıkmış yapının uç elemanlarını cansiperane savunanların bugün ‘ ateşin demokrat’ kesilmesinin yadırganmadığı; hasbel kader ordu bünyesinde etkinlik kazanıp sonra tasfiyeye uğrayan maceraperest bir grubun bilir-bilmez ürettiği ‘andıç’ belgelerini kendilerine verilmiş ‘demokratlık diploması’ gibi her vesileyle burnumuza dayayanlara‘ Ne bu tafra? Kim olduğunu ben anlatayım mı’ diyenin çıkmadığı; ‘Belediye başkanlığı sırasında Tayyip Bey’in danışmanıydım, iyi tanırım’ diye salına salına gezip itibar devşirenlere ‘Seni neden işten attı’ diye sormanın akla gelmediği ülke burası.
Hükümet erkanının ‘Akşam bana uğra iki tek atıp, biraz laflayalım’ diye arayabildiği, hükümeti kuracak kişiden yönettiği gruba ‘ bakan kontenjanı’ istemenin hak görüldüğü, hatta işaret edilen kişi arzulanan bakanlığa atanmadığında başbakana öfke kusulabildiği, bir tür ‘ asrı saadet’ döneminden geçtik, geliyoruz..

NOT: Selde kimin ihmali var, dere yatağında yapılanmaya kim izin verdi, kim vermedi kavgasına bakmayın... Yarın Kadir Topbaş çıkıp, ‘ Kırk yılda bir olur böyle durumlar, alın bu arazileri temizleyin, ister TIR garajı olarak işetin, ister üzerine site kurun’ dese kaç kişi ‘ Ben.. ben..’ diye birbirini boğazlar görürüz... Adapazarı depreminde ölü ya da ağır yaralı kişileri nakletmek için İstanbul’dan giden ambulanslarda kaç kişinin böbrekleri alındıktan sonra morglara indirildiğinin hesabı tutuldu mu ki?



Altan/Taraf
Büyük Selanik

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

24 Eylül 2009 08:01
Jandarmanın Ankara Israrı!
Güvenlik kuvvetlerinin sorumluluk alanları yeniden belirlenmesine rağmen jandarma, Ankara'da bazı bölgeleri polise terk etmemekte ısrar ediyor.

Jandarma, Çayyolu ile rektörlüğün uyarısına rağmen Hacettepe Üniversitesi'nin yerleşkesi Beytepe'den hâlâ çıkmadı. Jandarmanın, yetkileri düzenleyen yönetmeliğin iptali için bir vatandaşın açtığı davanın sonucunu beklediği öne sürüldü. Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelik gereğince, il ve ilçe belediye sınırları içindeki bölgenin polis; il ve ilçe belediye sınırları dışında kalan bölgelerin ise jandarma bölgesi olacağı duyurulmuştu.

İçişleri Bakanlığı'nın Jandarma Genel Komutanlığı'nın görev ve yetkilerini düzenleyen yönetmelikte yaptığı değişiklikle sorumluluk bölgelerinin belirlenmesinde valiler karar mercii gösterildi. Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmelik gereğince, il ve ilçe belediye sınırları içindeki bölgenin polis; il ve ilçe belediye sınırları dışında kalan bölgelerin ise Jandarma bölgesi olacağı duyuruldu. İçişleri Bakanlığı da yayınladığı genelge ile valiliklerden değişen durum ve şartlara göre polis ve jandarma sorumluluk bölgelerinin yeniden belirlenmesini istedi. Ülke genelinde jandarma, polis ve mülki idare amirlerinden oluşan heyet sınırları yeniden belirledi.

Başkent Ankara'da da uzun bir sürecin ardından sınırlar yeniden çizildi. Ancak bazı bölgelerden Jandarma'nın çıkmaması krize sebep oldu. Jandarma özellikle Hacettepe Üniversitesi'nin yerleşkesi Beytepe'den çıkmamakta direniyor. Geçtiğimiz günlerde Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü, Jandarma yetkililerine üniversiteden çıkmaları gerektiği yönünde uyarıda bulundu. Ancak Jandarma yetkililerinin Jandarma'nın yetkilerini belirleyen yönetmelikteki değişikliğe ilişkin bir vatandaşın dava açtığı ve bu dava sonucunu bekledikleri yönünde savunma yaptığı öğrenildi. Jandarma'nın mahkemenin vereceği karara göre hareket edeceği öne sürüldü. Askerin başkent Ankara'da Hacettepe'nin yanı sıra Çayyolu'ndan da çıkmadığı bildirildi. Çayyolu'ndaki binanın Jandarma'ya ait olduğu ve binayı polise devretmediği belirtiliyor.

ODTÜ'ye karakol kurulmuyor

Jandarma'dan polis sorumluluğuna devredilen Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde ise polisin yeni bir karakol açmayacağı öğrenildi. Jandarma karakolu için ODTÜ tarafından verilen binanın ise üniversite yönetimince farklı amaçlar için kullanılacağı bildirildi. Polis kaynakları, ODTÜ içinde karakola ihtiyaç bulunmadığını, muhtemel bir olayda diğer üniversitelerde olduğu gibi ODTÜ'ye kuvvet kaydırılacağını ifade etti.

Polise sordu: Jandarmadan yetkileri aldınız mı?

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal ile birlikte bayram dolayısıyla Ankara'nın ilçelerinde polis ve jandarma karakollarını ziyaret etti. Beşir Atalay, Elmadağ İlçe Emniyet Müdürlüğü'nü ziyaretinde, 'büyükşehir sınırları içinde kalan yerleşim yerlerinin sorumluluğunun jandarmadan alınarak polise verilmesine' ilişkin yasanın uygulanıp uygulanmadığını sordu. Hasanoğlan'da bir polis noktası oluşturduklarını, Yeşildere ve Kayadibi'ni ise mobilize ekipler ile takip ettiklerini söyleyen emniyet yetkilileri, "Sorumluluk alanımız çok genişledi. Elmadağ'dan Kırıkkale il sınırına kadar olan bölgeye biz bakıyoruz. Bu alan Ankara'nın en büyük polis bölgesi. Bu alanı 5 polis aracıyla kontrol etmeye çalışıyoruz." diye konuştu. Hasanoğlan'da polis noktası oluşturulduğunu öğrenen Atalay'ın, "Orada bir jandarma karakolu vardı. Orayı size vermediler mi?" demesi üzerine, emniyet yetkilisi 'söz konusu karakolun devri için jandarmaya talepte bulunduklarını, henüz bir cevap alamadıklarını' söyledi.
aktifhaber


Emre Aköz
Sabah Gazetesi
Başbakan sayısını teke düşürmeliyiz
29 Eylül 2009

Bir grup aydın, bayramda yaptığı konuşma nedeniyle Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu.
Ufuk Uras, Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve Sezgin Tanrıkulu, GK Başkanı'nın, Askeri Ceza Kanunu'nun 148'inci maddesinin 'c' bendine göre 1 aydan 5 aya kadar hapisle cezalandırılmasını talep ediyor.
Bu maddenin özelliği; askerlerin siyasi faaliyette bulunmalarını ve siyasi demeç vermelerini engellemesi...
Savcı bu talebi uygun görerek bir iddianame hazırlar mı? Mahkemenin sonucu ne olur?
Bunu göreceğiz. Ama konu üstünde düşünmekte yarar var.

***
Türkiye'de genelkurmay başkanları ikinci bir başbakan gibidir. Hatta hükümetin başı olan normal (seçilmiş) başbakana göre 'artısı' bile vardır.
Adeta: 'Başbakan+'dır o!
Bir açıklama yaptığında, gazetelere manşet, TV'ye ise ilk haber olur.
Mesela Başbuğ'un açılımla ilgili sözleri üzerine, MHP Başkanı Devlet Bahçeli, "Açılım bitmiştir" demişti.
Bunun üzerine kimse, 'GK Başkanı'na soran mı var' demedi. Diyemedi.
Çünkü Türkiye'de, gözü kulağı GK Başkanı'nda olan sürüyle insan olduğunu hepimiz biliyoruz.
Üstelik bunlar sadece 'sokaktaki adamlar' da değil: Gayet etkili ve yetkili kişiler, askersiz iş yapamaz bizde.
Örnek mi? İşte İstanbul Adli Tıp Enstitüsü'nün eski başkanı Prof. Sevil Atasoy...
Dönemin Birinci Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon (şimdi Ergenekonculuktan yargılanıyor) ile kurum hakkında konuştuğunu açıkça söylüyor.
Birçok kişi de bu durumu 'normal' karşılıyor. "Tabii ki paşaya danışacak" filan diyorlar.
Ordu komutanı dahi böyle bir konuma oturtulursa, varın siz GK başkanlarının durumunu hayal edin.

***
Ancak bu durumun değişmesi gerekiyor.
Çünkü Türkiye, siyasette ve ekonomide giderek bir 'dünya aktörü' haline geliyor.
Bu küresel oyunu, ona buna 'hayır' diyen, her konuda ahkâm kesen, kırmızı çizgiler ilan eden silahlı bürokratlarla sürdürmek mümkün değil.
Bürokratın sınırlarını bilmesi ve siyasetçinin verdiği görevleri yapar hale gelmesi şart.
Aksi halde şimdiye kadar olduğu gibi 'iki başlılık' ortaya çıkar. İki başlılık da hem işleri yavaşlatır, hem de başka güçler tarafından kullanılır.
Askerin bir fikri ya da talebi varsa (ki olması normaldir) bunu ifade edeceği yer Anayasa'yla belirlenmiştir: Milli Güvenlik Kurulu.

***
Hangi başbakan askeriyenin bilgi birikiminden yararlanmak istemez? Böyle bir ahmaklığı kim yapar?
Elbette askerin görüşü önemlidir. Kulak verilir. Konuşulur. Tartışılır. Ancak son kararı siyasi otorite verir.
Bu son karar, kendi fikrine ters de olsa, asker artık denileni yapar.
Peki, ya bunun tersi olursa?
Onu zaten bugün yaşamaktayız:
Kürt sorununu asker şiddet kullanarak bitirmeye çalıştı.
Bu politikanın sonucu olarak 25 yılda bir milyar dolar harcandı... 40 bin insan öldü... Dağ taş bombalandı...
Sonuç: Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Demek ki askerin politikası yanlışmış, eksikmiş, bozukmuş, kötüymüş.
Özetin özeti: Bir ülkede, bir başbakan olur. Başbakanları çiftleyen ülkelerin başı dertten kurtulmaz.

"Bamya" Albay Üçok ve o bildik Temel fıkrası...
Erhan Başyurt
29 Eylül 2009

Bugünlerde, Temel'in mezar taşına yazdığı yazı ile ilgili fıkrayı çok sık duyar oldum.
Temel vasiyette bulunmuş.
Ölünce mezar taşıma "Hastayım, hastayım dedim. İnanmadınız. Bak şimdi ne oldi?" yazdırmış.
Hava Kuvvetleri Askeri Savcısı Ahmet Zeki Üçok'un, "Bamya" kod adıyla çete üyesi olmaktan tutuklanması üzerine bu hikâyeyi hatırladım.
Üçok hakkında gazetemizde tam beş manşet haber yapmışız.
Haksız kazançtan edindiği mal varlığına, hukuksuz uygulamalarına dikkat çekmişiz.
En son gazetemiz Haber Müdürü Güngör Ergün'ü "tanık" olarak çağırıp, "sanık" muamelesi yapması ve ifade alırken yalan söyleyerek baskı kurması üzerine de 5 resmi üst makama şikâyette bulunduk.
Meclis İnsan Hakları Komisyonu'na, Adalet Bakanlığı'na, Savunma Bakanlığı'na, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı'na, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na...
Üçok şayet gözaltına alınmamış olsaydı, haber müdürümüzü bugün yine ifade vermeye davet etmişti.
İlginçtir hem bugünkü daveti hem de daha önceki çağrısının konusu kendisi ile ilgili haberler.
Üçok, kendisi ile ilgili bir konuda direkt soruşturma açıyor.
Bilgisi doğru olan haberlerin, belgesinin gazetemize nasıl ulaştığını araştırıyor.
Yetmiyor, kendisinin ana unsuru olduğu hususlarda ifadeleri de bizzat alıyor.
Şimdi Temel gibi, "Hukuksuz, hukuksuz dedik. İnanmadınız. Bak şimdi ne oldi?" diyoruz.
Üçok, 6 kişi ile birlikte "çete üyesi olma, yağmaya azmettirme, haksız kazanç elde etme ve askerliğe ilişkin hususlarda çıkar sağlama" gibi suçlamalarla tutuklandı.
Bütün bu hukuksuz faaliyetleri, teknik takip ile de ortaya kondu.
Bir hayat kadını, asker kardeşine çıkar sağlamak için onunla birlikte bile olmuş...
Düşünün bu kişi, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın en üst düzey görevli savcısı.
En kritik davaları soruşturan "hukuk" insanı...
Keşke demek doğru olsaydı ya da zaman geriye doğru sarılabilseydi şöyle derdim:
"Bütün bu suçlamaları bilen Türk Silahlı Kuvvetleri, keşke Üçok'u kendisi araştırıp son Yüksek Askeri Şûra'da resen emekli etseydi. Üçok yüzünden göz bebeğimiz ordumuz ve canını feda etme pahasına görev yapan şerefli subaylarımız yıpranmasaydı..."
*
"Tuz koktu" mu?
Türkiye arka arkaya iki şok yaşadı.
İlki yukarıda ele aldığım Albay Üçok davası.
Kritik soruşturmaları yürütmekten sorumlu ismin kendisi, suç çetesinin üyesi çıktı.
Diğeri de Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan'ın, uyuşturucu baronu Habib Kanat'la ilişkili olmaktan tutuklanması.
Arslan, ilgi çekici bir şekilde narkotik biriminin de bağlı bulunduğu isim.
Her iki olay da adeta "tuz koktu" dedirtti...
(..)

08 Ekim 2009 10:12
JANDARMA RESMEN TARAF
Albay Temizöz'de Jandarmanın 3. skandalı ortaya çıktı. Faili meçhulde tarafız denildi.

Albay Temizöz'ü görevinden almadığı gibi kendisini yüksek rütbeli subaylar eşliğinde duruşmalara götürüp getiren Jandarma Genel Komutanlığı'nın şimdi de avukatlık skandalı ortaya çıktı. Jandarma onlarca insanın ölümünden sorumlu tutulan Temizöz için resmen taraf oldu...

6 aydır tutuklu yargılandığı halde görevden alınmayan Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz'ün avukatlık masraflarının Jandarma Genel Komutanlığı (JGK) tarafından karşılandığı ortaya çıktı. Diyarbakır'da görülen faili meçhuller davasının müdahil avukatlarından Tahir Elçi, 14 Eylül 2009 tarihinde verdiği dilekçede Temizöz'ün görevine devam edip etmediğini ve kendisine tahsis edilen avukatların masraflarının kim tarafından ödendiğini sordu.

Elçi'ye verilen cevapta, Temizöz'ün açığa alınmadığı, görevine devam ettiği ve müdafilerinden bir avukatın masraflarının da JGK bütçesinden karşılandığı bildirildi. JGK, bunu Terörle Mücadele Kanunu'nun 15. maddesine dayandırırken, avukat Elçi, "Sivil insanlar kaçılırıp öldürülmüş. Bunun terörle mücadele ile ne alakası var?" diye soruyor.

Jandarma Genel Komutanlığı'nın tutumunu doğru bulmadığını belirten Avukat Tahir Elçi, şu görüşleri dile getiriyor: "TSK, Temizöz'ü görevden almamakla bir anlamda zaten mesaj veriyor. Avukatlık masraflarını karşılaması da bu anlama geliyor. TMK'nın bu maddesi çok açık. Terörle mücadele görevi sırasında işlenen eylemlerden bahsediyor. Oysa, Temizöz'ün yargılandığı davanın iddianamesine ve tanık ifadelerine baktığınız zaman konunun terörle mücadele ile alakası olmadığı ortada. Sivil insanlar kaçırılıp işkence edilerek öldürülmüş. Bunun terörle mücadele ile ne ilgisi var? Anlamak mümkün değil."

Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Cemal Temizöz, 25 Mart 2009 tarihinden beri tutuklu bulunuyor. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen faili meçhuller davasında 9 kez müebbet hapis talebi ile yargılanan Temizöz, çok sayıda cinayetle suçlanıyor. Temizöz'ün eski Cizre Belediye Başkanı ve Korucubaşı Kamil Atağ ve JİTEM elemanları ile birlikte yargılandığı davada sıra dışı gelişmeler yaşanıyor. 6 aydır tutuklu yargılanan Cemal Temizöz, halen Kayseri il jandarma komutanı olarak görev yapıyor. Tutuklu olduğu halde bu görevi nasıl yürüttüğü bilinmiyor. Yaşanan sıra dışı gelişmelerden biri de Temizöz'ün normal uygulamalara aykırı olarak bir albay ve iki yüzbaşı eşliğinde duruşmalara getirilmesi. Temizöz'ü getiren albay duruşma boyunca iki yüzbaşı ile birlikte salonda ayakta bekliyor. Temizöz'ün yargılandığı davada tanıklar tehdit, baskı ve rüşvetle ifadelerini geri çekmeye zorlanıyor. Tanık Mehmet Nuri Binzet'in uğradığı tehdit ve baskıların telefon kayıtları dava dosyasına girdi. Davanın yarın üçüncü duruşması yapılacak.
aktifhaber

17 Ekim 2009 12:08Bilge Köyü İçin General İstifası
Bilge Köyü katliamındaki ihmal iddialarını soruşturmakla görevlendirilen Tuğgeneral Halim Tırkaz'ın raporu Jandarma'da rahatsızık yarattı. Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Taraf gazetesinin haberine göre, Bilge köyünde 44 kişinin katledildiği katliamının ardandan Jandarma'nın ihmali başta olmak üzere, "156 Jandarma İmdat" hattının neden çalışmadığını ortaya çıkarmak için idarî soruşturma başlatıldı. İncelemenin ardından ihmali görülenler hakkında Tuğgeneral Halim Tırkaz tarafından bir rapor hazırlandı.

Geleceğin Kurmay Başkanı ve Jandarma Genel Komutanı olması beklenen Tırkaz, raporunda Mardin İl Jandarma Komutanı Albay Alaattin Katı'nın yerine Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Ata Kalkan'ı suçladı. Tuğgeneralin, Albaya feda edilmesini istemeyen Kurmay Başkanı, Tırkaz'dan raporunu değiştirmesini, Albayı suçlamasını istediği iddia edildi. Bu emre uymayan Tırkaz, yapılan baskılara dayanamayıp istifa etti.
Meclis soruşturma istemişti

Bilge Köyü katliamının son kurbanı Tuğgeneral Halim Tırkaz'ı istifaya götüren süreç, emekli subay ve askerlerin hazırladığı "oguzyurdu.com" sitesinde tüm ayrıntılarıyla yer aldı.

Bilge köyünün yakınındaki Seyhan Jandarma Karakolu'nun olayı neden fark edemediği ve beş dakika mesafedeki köye neden saatler sonra gittiği kamuoyunda çokça tartışılmıştı.

Ayrıca köylülerin "156 Jandarma İmdat" telefonunu aradıkları ancak Jandarma'ya ulaşamadıkları bilgisi de basına yansımıştı. Katliamla ilgili Meclis İnsan Hakları Komisyonu da konuyu incelemek üzere bir rapor hazırlamıştı.

Raporda, "Jandarma 156 ihbar hattının olaydan bir hafta önce bozulduğu" belirtilerek "Jandarma Karakolu'ndan olay yeri ile irtibatın geç kurulması ve intikalin gecikmesi konusunda idari soruşturma açılması gerektiği" kaydedilmişti.

Diyarbakır sorumlu

Başlatılan incelemede konuyla ilgili olarak dönemin Mardin İl Jandarma Komutanı J. Kur. Kd. Albay Alaadin Katı, komisyon üyelerine "sistemin bir hafta önce arızalandığı ve Diyarbakır'a tamire gönderildiğini" söylemişti. Katı, yaptığı bu savunmayla topu cihazın tamire gittiği yer olan Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı'na attı.

Sitede yer alan haberde Diyarbakır'daki dönemin Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Ata Kalkan ise olayın basına duyulmasından itibaren oldukça sıkıntılı saatler geçirmiş, böyle bir olayda Jandarmanın ihmalinin Meclis raporuna girmiş olmasının tümgenerallik için terfi sırasında olan Ata Paşayı rahatsız ettiği" belirtiliyor.

Albaylar paşalara kurban

Komisyonun "idari soruşturma açılmalıdır" kararının ardından Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atila Işık'ın talimatıyla, Jandarma'nın gelecek vaad eden paşalarından Tuğgeneral Halim Tırkaz konuyu soruşturmak üzere görevlendirildi. Halim Paşa, Mardin ve Diyarbakır'da incelemelerde bulunduktan sonra raporunu hazırladı.

Sitenin haberine göre paşayı istifa sürecine götürecek olaylar da bu raporla birlikte başladı. "Halim Paşa, raporunda sürekli arızalanan cihazı tamir etmeyen Jandarma Bölge Komutanlığı'na da faturayı keserek, bu tür olaylarda paşalann korunması ve albayların kurban edilmesi teamülüne aykırı davranmış oluyordu."

Tırkaz'ın hazırladığı rapor Jandarmanın en kıdemlisi durumunda olan Kurmay Başkanı Korgeneral Mustafa Bıyık tarafından kabul görmedi. Bıyık Paşa, Halim Paşa'dan raporu yeniden yazmasını istedi. Ancak bunu da Halim Paşa kabul etmedi. İki paşa arasındaki tartışmalar karşılıklı restleşmeye kadar gitti. Tırkaz, yaşanan bu gerilimin ardından emeklilik dilekçesini karargâha gönderdi. Jandarma Genel Komutanı'nm dilekçeyi işleme koydurmasıyla Tuğgeneral Halim Tırkaz emekliye ayrıldı.
aktifhaber



Mümtaz'er Türköne
Güçlü iktidar

Sanki bütün zorlu sorunların üst üste yığıldığı dar bir boğaza doğru ilerliyoruz. Bu hafta siyasetin en yoğun haftalarından biri olacak. Herkes bir tarafa çekiyor. "Varsın inceldiği yerden kopsun" deyip geçiştirmek mümkün mü?

Bütün tarafların ince hesapları var. Herkesin kendince çekiştirdiği bu ülkeyi kim bir arada tutmaya çalışıyor? Bu ülkenin sahibi kim?

Genelkurmay İletişim Dairesi'nden üç general yan yana oturup "haftalık bilgilendirme toplantısı"nı yaparken, neden "bir siyasî partinin sözcüleri konuşuyor" izlenimi bırakıyorlar? İletişim Daire Başkanı "ıslak imzalı belgeyi üç kere istediğimiz halde bize göndermediler" derken, neden izleyenlerde "yoksa belgeyi imha mı edecekler" endişesi uyanıyor? Manzara dehşet verici ve bu dehşet verici manzarayı önce askerlerin idrak etmesi lâzım. Tartıştığımız sorun, ülkeyi savunma planlarıyla boğuşurken boş zamanlarında siyasete müdahale eden bir ordu değil. Tam tersine tepeden tırnağa aslî işi siyasete müdahale olan ve bütün teşkilatlanmasını buna göre tanzim eden, elindeki bütün araçları bu iş için seferber eden bir siyasî merkez var. Andıçların, lahikaların ve eylem planlarının gösterdiği merkez, iktidar rekabetinde yer alan illegal bir siyasî parti değil mi? Elinde tankı, topu, tüfeği, emrinde koskoca ordu olan illegal bir siyasî partinin, diğer partilerle rekabet ettiği bir ülkede hangi iş yolunda gider? Hangi sorun medenî ölçüler içinde çözülebilir? Belki daha önemlisi, böyle bir ülke asgarî akıl sınırları içinde yönetilebilir mi?

Anayasa Mahkemesi, askerî yargının yetki alanını daraltan kanun değişikliğini görüşüyor. Anayasa Mahkemesi'nin vereceği karar bugün tartıştığımız asker-siyaset ilişkisini ve ıslak imza tartışmasını doğrudan etkileyecek. Şayet Mahkeme kanunu iptal ederse Genelkurmay karargâhının illegal bir siyasî parti olarak işlediği suçların üstü örtülecek. "İrtica ile mücadele eylem planı" yeniden bir "kâğıt parçası" olacak. Aksi mümkün mü? Bir suç kovuşturmasında kendisini sanıklardan yana bu kadar angaje eden askerî yargının adil bir karar vermesi mümkün mü? Anayasa Mahkemesi ve üyeleri üzerindeki baskıyı, dolayısıyla hukuk devleti üzerindeki muhatarayı varın siz düşünün.

Meclis bu haftaki kritik gündemi konuşurken, "demokratik açılım"ın gerçekten tartışılması ne kadar mümkün? Taraflar bu zorlu sorundan kendi hesaplarına göre sonuçlar devşirmeye çalışıyor. DTP'nin derdi "Kürt sorunu" değil, PKK'nın muhatap alınması. Sorunu döndürüp döndürüp muhatap meselesine getirmesi bu yüzden. PKK sorunu ile Kürt sorunu arasındaki mesafe giderek büyürken DTP zayıf inisiyatif ile açılan boşluğu doldurmaya çalışıyor. Meclis Kürt sorununu çözecek, PKK sorununu değil.

MHP'nin kongre sonrası hafiflemesi ve daha çevik hareket etmesi bekleniyor. Türkiye'nin Güneydoğu'sunda yaşayan ve anadili Kürtçe olan vatandaşlarına yönelik tek cümlelik mesaj üretemeyen bir partinin "tek millet" idealini temellendirmesi ve savunması nasıl mümkün olacak? Terör fiilen sona erdi. PKK'nın dönüşmesi ve silahlarını gömmesi kaçınılmaz. Aksine bir tutumu kendi sempatizanlarına bile açıklaması mümkün değil. Peki terör sona erdikten sonra siyasallaşan bir Kürt hareketine karşı MHP hangi argümanlarla millî birliği savunacak?

CHP aşağıdan, yukarıdan ve sağlı-sollu etkilere göre durduğu yeri biçimlendiriyor. Bu hafta mugalatanın dışında CHP'den gelecek ve sürece katkıda bulunacak bir mesaj bekleyen var mı?

Yük bütünüyle hükümetin omzunda. Hem bu savrulmaları ve herkesin kendi derdine göre belirlediği hesapları görmesi hem de açılımın mimarisini geliştirmesi lâzım. Bu kadar ağır bir yükün altında ayakta durmak bile çok zor. Güçlü ve dirençli bir iktidar dışında, bu zorlu badireleri atlatmanın çaresi yok. Sonucu hükümetin gücü ve geliştirdiği inisiyatif belirleyecek. Ne kurumlardan ne de diğer siyasî aktörlerden umut yok.

Zaman

Deniz Ülke Arıboğan
deniz.ulke@aksam.com.tr
Çivisi çıkmış Türkiye!

Yazımın başlığını Amin Maalouf’un “Çivisi Çıkmış Dünya” adlı kitabından esinlenerek koydum. Üstad, genelde romanlarıyla tanınsa da, bu eserinde dünyanın içerisinde bulunduğu savrulma durumunu incelemeyi tercih etmiş; başarılı da olmuş. Kitap şu cümle ile başlıyor; “pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla”.
Ben de aynı cümleyle başladım farz edin. Türkiye’nin büyük bir değişim sürecinden geçtiği ve bunun büyük bir süratle gerçekleştiği ortada. Bu değişimi desteklesek de, desteklemesek de hepimiz kaygılı ve tedirginiz. Zira elimizde nereye gitmekte olduğumuzu gösteren bir veri yok. Demokratikleşiyor muyuz, aksine otoriterleşiyor muyuz; mahkum mu ediliyoruz yoksa özgürleşiyor muyuz; barışa mı gidiyoruz aksine büyük bir savaşın başlangıç aşamasında mıyız; dış politikada eksen kayması mı yaşıyoruz yoksa eksenin içerisindeki dönüşüme en kolay adaptasyonu mu sağlıyoruz; zenginleşiyor muyuz aksine tam da yoksullukta dibe vurmak üzere miyiz; tek parti vesayetine mi giriyoruz yoksa gelenekselleşmiş askeri vesayetten mi kurtuluyoruz; güvende miyiz yoksa öldük bile, gömülmeyi mi bekliyoruz?
Ne zor sorular değil mi? Nereden baktığınıza bağlı olarak cevapları değişen binlerce soru daha sorabiliriz. Aslında tüm soruların tek bir cevabı var, “her ikisi de olabilir”. İyi şeyler ve kötü şeyler bir arada var olurlar. Yağmur sele de dönebilir, baraja da dolabilir. Akış halinde olan şeyleri kontrol etmek güçtür ve kötü haber; “her şey akar”. Önceden donanımınızı hazırladıysanız akanı tutarsınız, ya da en azından akanla akarsınız; yok eğer hazırlıksızsanız akanın altında kalırsınız.
Akış ve değişim insanları güvensizliğe sevk eder; korkutur; çaresiz kılar. Güven duygusu bildiğiniz, yerleşik düzen içerisinde çok daha rahat sağlanır. Bir savaş ortamında yaşayan insanlar, şartların o olduğunu bilir ve kendilerini her an bir terör saldırısına uğrayabilme korkusundaki toplumlardan çok daha güvende hissederler. Güvensizliği yaratan esas kaynak ise bilinmezliktir.
Bugün hangi siyasi eğilimde olursak olalım, hepimizin içerisinde olduğu bunalım, bilememezlik, tahmin edememezliktir. Bildiğimiz, alışageldiğimiz düzen yıkılırken, hiç kimsenin çıkıp bize nereye gitmekte olduğumuzu söylememesidir. Pusulasız ve kaptansız bir yolculuk vaadi, toplumun tüm kesimleri için travmatik bir baskıdır. Oysa nerede bulunduğumuzu, ne yapmakta olduğumuzu, nereye kadar gideceğimizi, nelerden fedakârlık edeceğimizi bilmek hepimizin hakkıdır.
Gelin yalnızca son birkaç haftada toplumumuzun nelerle yüzleştiğini hatırlayalım. Demokratik açılım süreci ve PKK’lıların geri dönüşlerinde yaşanan gerilim; muhalefet partilerinin biz de dağa çıkarız noktasına varan sertlikleri; devamında açılım tartışmalarının 10 Kasım gibi pek çokları için özel bir günde başlatılması tercihi; Meclis’te pankart açma çocukluğuna varan gösteri ve ardından TBMM’nin çok değerli vekillerinin küfür kafir birbirlerine girmeleri; Meclis Başkanı’nın azarlanması; derken Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un görevden alınması için reçeteler hazırlanması; ihbar mektupları; belgede ıslak imzası olan albayın tutuklanması; belgenin ardından gelecek daha nice belgelerin olduğunun belirtilmesi; derken yargıda meslekten ihraç furyası; Başsavcı’nın ve Yargıtay’ın telefonlarının dinlendiğinin ortaya çıkması; Adli Tıp ile askeri savcılık arasındaki belge-güven bunalımı; derken El Beşir’in Türkiye’ye gelmesi ihtimali; vizesiz Suriye, Kuzey Irak açılımı, Ermenistan açılımı, İran anlaşması ve yakında gündeme gelecek olan Kıbrıs durumları; derken, derken GDO’lu ürünler ve domuz gribi sorunları, aşılar, maşılar... (Yok ben daha fazla devam edemeyeceğim yazmaya...)
Dünyanın bir başka ülkesinde böyle bir gündemin bu kadarcık zaman sığmasına imkan var mı ben bilemiyorum. Ama söylemek istediğim bir şey var: “Verin misketlerimi ben oynamıyorum. Çivisi çıktı bu işin yahu!”
Akşam

UTANÇ VERİCİ...
AHMET ALTAN-
14 Kasım 2009

Türkiye, yakın tarihinin en önemli dönemeçlerinden birini dönerken, gazetelerin çoğunda “bazı yargı mensuplarının dinlenmesi” konusu manşetlere tırmanmıştı.
Gündemde üç önemli konu vardı aslında.

Ülkenin bütün sosyal ve siyasal yapısını değiştirip çağdaşlaştıracak olan “demokratikleşme” açılımı, Genelkurmay Karargâhı’nda işlenen bir “suçun” belgelenmesi ve bazı yargı mensuplarının dinlenmesi.

Bu üç olay bence birbiriyle sıkı sıkıya ilişkiliydi.

Biz, “yargı mensuplarının” mahkeme kararıyla dinlendiği noktaya, devletin hukukun dışına çıkabildiği bir ülkede yaşadığımız ve orduya suç işleme özgürlüğünü cömertçe bağışladığımız için gelmiştik.

Geldiğimiz nokta “utanç” vericiydi.

Bazı yargıçlar, bazı yargıçların suça bulaştığından kuşkulanıyor ve onları izletiyordu.

Yargı, kendisinin bile kendisine güvenmediği bu tuhaf duruma nasıl düştü?

Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok.

Şu son on yıla bir bakalım.

28 Şubat’ta “darbecilerin” brifinglerine gidenlerin arasına kalabalık gruplar halinde katılan yargı mensuplarını hatırlıyor musunuz?

Gerçek bir “yargı”, darbeyi destekler mi?

Peki, Ergenekon’un ilk ilmiğini Şemdinli’de yakalayan genç savcının “yüksek yargıçlar” tarafından meslekten ihraç edilişini hatırlıyor musunuz?

Bu ülkenin neredeyse bütün ciddi aydınları “yalapşap” iddianamelerle mahkemelere götürülürken, hukuk tarihimizin en ciddi iddianamelerinden birini yazmış bir savcı niye mesleğinden ihraç edildi?

Üstelik, eski bir Genelkurmay Başkanı “o savcıyı” meslekten kendisinin attırdığını televizyonda söyledi.

Gerçek bir yargı, bir generalin emriyle “işini iyi yaptığı için” bir savcıyı cezalandırır mı?

Ya 367 rezaleti?

Öyle bir karar “yargıdan” çıkabilir mi?

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun “Ergenekon savcılarını” görevlerinden uzaklaştırmak için verdikleri büyük “mücadele” ve o mücadele sırasında Kurul’un üyelerinden birinin bir Ergenekon sanığıyla görüşmesi unutulabilir mi?

Daha birçok olay sıralayabiliriz ama tabloyu görmek için bu kadarı da yeter.

Şimdi bir ülkede bir “yargı sistemi” hukukun dışına bu kadar rahat çıkarsa, açıkça hukuku çiğnerse, darbecilerin ayaklarına giderse, generallerin emirleriyle savcıları görevinden uzaklaştırırsa, o yargı sistemi kaçınılmaz olarak kuşkuları toplar.

Sonunda, yargıçların bir kısmının diğerlerini dinlettiği bir garipliği yaşarız.

Tabii, asıl soru, nasıl oldu da bu ülkenin yargısı bu duruma düştü?

Yargıyı, kendi üyelerinin gözünde bile kuşkulu hale getiren sürecin en hızlı geliştiği dönem, herhalde “Kürt sorununun” alevlendiği dönem oldu.

Yargı, kendini “hukuktan” değil “devletten” sorumlu sandı.

Devlet, Susurluklarla, Şemdinlilerle, Ergenekonlarla hukukun dışına savrulunca, devlete bağlanmış olan yargı da hukukun dışına sürüklendi.

Eğer yargı sistemi, bir devleti korumanın tek yolunun, “o devletin hukuksuzluğunu” değil tam aksine hukuku korumak olduğunu kavrayabilseydi, ne devletin içinden bu kadar rahat çeteler çıkardı ne de yargı bugün hepimizi utandıran bu duruma düşerdi.

Kürt savaşı sırasında devlet bir lokomotif gibi hukuk dışına yol alınca, onun kompartımanı gibi olan yargı da peşinden gitti.

Burada başka bir soruyla karılaşıyoruz.

Nasıl oldu da bir “devlet” böylesine fütursuzca hukukun dışına çıktı?

Onun cevabı da Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlanan suç belgesinde.

O belge ilk belge değil.

Kendini “devletin gerçek” sahibi sanan ordu, “hukuk” kavramını hiç ciddiye almadı, silahın kendisine verdiği güçle ve medyanın tam desteğiyle darbeler yaptı, darbe hazırlıkları yaptı, andıçlar hazırladı, kendi halkına karşı psikolojik savaş yürüttü, kendi içinde JİTEM türü gizli örgütler oluşturdu, bu örgütlerdeki subaylar cinayetler işledi.

Hukuksuzluk zinciri de böyle oluştu.

Ordu hukukun dışına çıkınca devleti kendisiyle birlikte sürükledi, o devlet de yargı sistemini aynı gölgeli alana çekti.

Bugün yargıçlar yargıçlardan kuşkulanacak hale geldiyse, bu, sistemin özündeki çarpıklığın artık saklanamaz hale gelmesindendir.

Bazı yargıçların dinlenmesinden rahatsız olanlar, bu görüntünün bir toplum için utanç olduğunu görenler, bu utancı, “bazı yargıçların dinlenmesinden” şikâyet ederek değil, ancak orduyu ve devleti hukukun içine çekerek önleyebilirler.

Demokrasi açılımı ve ordudaki suçluların yakalanmaya başlaması aslında “yargının” da gerçekten bağımsızlaşıp, hukuka uygun davranmasının yolunu açar.

Yargıyı kurtarma konusunda samimiyseniz, açılımı ve ordunun içindeki suçluların yakalanmasını desteklemeniz gerekir.

Aksi takdirde, yargıyı savunan değil, devletin düzeltilmesi için atılan adımları gözlerden saklamak için “yargının tuhaflığını” kullanan bir duruma düşersiniz.

TARAF

15 Kasım 2009 09:26ÇİÇEK'İ TAHLİYE EDEN HAKİMLER
Çiçek'in birinci tanliyesi gibi ikinci tahliyesi de aynı "HAKİM OYU"nu ile gerçekleştiHaberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Millete ve hükümete komplo planında imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek, ikinci kez tartışmalı şekilde tahliye edildi. Çiçek'in, cezaevine gönderilmesinin üzerinden 43 saat geçmeden tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına hukukçu ve aydınlardan tepki geldi.

9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 100. maddesine dayanarak verdiği tartışmalı kararın hukuka aykırı olduğu belirtiliyor. Söz konusu maddenin 'katalog suçlar'ı da tanımladığına dikkat çeken hukukçular, bu suçu işlediği iddia edilen kişilerin her halükârda tutuklanacağını vurguluyor. Dursun Çiçek'in 'terör örgütü üyesi olmak'tan tutuklandığının görmezden gelinmesinin hukuk skandalı olduğunun altını çiziyor. Eski Cumhuriyet savcısı Gültekin Avcı, kararın hukukî olarak açıklanamayacağını savunuyor. Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, yargı üzerinden bir hesaplaşmanın görüldüğüne vurgu yaparken, Kayseri Baro Başkanı Ali Aydın, kararı hukuk adına talihsizlik olarak değerlendiriyor. Prof. Dr. Mehmet Altan ise Çi-çek'in serbest bırakılmasının Ergenekoncu zihniyetin gövde gösterisi olduğunu vurguluyor.

'Kaos Planı'nda imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek, ikinci kez olağanüstü bir şekilde tahliye edildi. Çiçek, 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' belgesinin fotokopi olduğu gerekçesine sığınılarak 1 Temmuz 2009'da 18 saatlik tutukluluktan sonra serbest bırakılmıştı. Soruşturmanın özünü ilgilendiren belgenin fotokopi olduğu gerekçesi hukukçular tarafından eleştirildi. Çiçek, 4,5 ay sonra ıslak imzalı orijinal belge ortaya çıkınca tekrar tutuklandı. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi, ıslak imzalı belgeyi delil olarak kabul etti, ancak bu kez de Ceza Muhakemesi Kanunu 100. maddeye dayanılarak 'delilleri karartma riski bulunmadığı, sabit ikametgah sahibi olması' nedeniyle serbest bırakıldı.

'Tutuklama nedenleri' başlıklı CMK 100. madde, 'Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa, şüpheli veya sanığın davranışları; delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma' hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa tutuklama olabileceğini söylüyor. Mahkeme, CMK 100'ün ilk bölümüne bakarak bu gerekçelerin olmadığına kanaat getiriyor. Ancak aynı maddenin devamında 'soykırım, işkence gibi insanlık suçları, anayasal düzene karşı suçlar, cinayet ve terör örgüt yöneticiliği ve terör örgütü üyesi olmak' suçları da 'katalog suçlar' olarak tanımlanıp bunlara ilişkin her zaman tutuklama yapılabileceği belirtiliyor. Bu suçların isnat edildiği şüphelilerin kaçacağı varsayılıyor. Ancak görünen o ki, nöbetçi mahkeme sadece Çiçek'in lehine yorumlanacak şekilde CMK 100. maddenin birinci bölümünü dikkate alıp, ikinci kısmı görmezden gelmiş oluyor.

DELİLLERİN TAMAMLANDIĞINA ASIL MAHKEME KARAR VERİR

Bu soruşturmada iddia edilen suç topluma karşı işlenmiş suç olsa da, bu aşamada toplumun korunması açısından şüphelinin serbest bırakılmaması gerekir. 'Terör örgütü üyeliği' gibi topluma karşı suç işlediği iddia edilen bir kişinin bu gerekçelerle tahliye edilmesi, toplumsal infiali de beraberinde getirme riski taşıyor. Hukuki uygulamaya göre, süren bir soruşturmada delillerin tamamen toplanıp toplanmadığını itirazı inceleyen mahkemenin vermemesi gerekiyor. Sanık asıl mahkemesinde sorgulanır ve bu aşamadan sonra mahkeme tahliye taleplerini inceler. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi 'nöbetçi mahkeme' ve elinde sadece bu aşamaya kadar toplanmış deliller var.

Tam da ıslak imzalı orijinal belgenin savcılara ulaşması, ihbar mektubunda ismi geçenlerin tanık ya da şüpheli olarak dinlenmeleri devam ederken, soruşturmanın nereye kadar uzanacağı kamuoyunda tartışma konusu iken Çiçek'in dışarı çıkması delilleri karartma tehlikesi olabileceği riskini taşıyor. Çünkü, Çiçek hâlâ muvazzaf ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda çalışmaya devam ediyor. Çiçek'le birlikte çalışanlar ve iddialar ilişkin tanık olabileceklere etki etmesi, şüpheli konumuna girebileceklerle de işbirliğine giderek delilleri karartma şüphesi uzak bir ihtimal değil. Hukuki bir tanımlama ile 'hayatın olağan akışına uygun' bir durum. İddia edildiği gibi suçlu birinin delilleri ortadan kaldırmak gibi bir gayreti her zaman olacaktır.

Atanan hakimler 'tahliye' diyor

Dursun Çiçek'in tutukluluğuna ilk itirazın incelendiği 1 Temmuz 2009'da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tam değildi. Bir üye hakim izinli olduğu için İstanbul Adalet komisyonu yeni atama yaptı. İstanbul Adalet Komisyonu Başkanı Mehmet Şefik Mutlu, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin ikinci heyetinde olan Faik Saban'ı atadı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin üyesi tutuklamanın devamı yönünde görüş bildirdi. Ancak, başkan ve yeni üye Saban tahliye isteyince Çiçek, oyçokluğuyla tahliye oldu. Aynı gelişme 13 Kasım 2009'da da yaşandı. Çiçek'in tutukluluğuna itirazı inceleyen İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yine bir üyesi eksikti. Bu kez komisyon, Hakim Oktay Kuban'ı atadı. Bu kez de aynı durum yaşandı ve atanan hakim tahliye yönünde oy verdi. Komisyonun hangi kriterlere göre görevlendirme yaptığı da tartışma konusu.

Siyasi bir mücadelenin kavgası veriliyor

Etyen Mahçupyan (Taraf): Daha önce yapılmış olanın bir tekrarı. Aslında sonuç o kadar da şaşırtıcı değil. Ama bu kamuoyuna rağmen cesurca yapılıyor. Yargıdaki bazı kesimlerin artık saklamaya ihtiyaç duymadan çatışmaya hazır olduklarını göstermesi dikkat çekiyor. Ortada çifte standart var gözükse de aslında çifte standarttan söz edilemez. Çünkü orta bir standart yok! Siyasi bir mücadelenin kavgası veriliyor. Bu olay bir hukuk içindeki ideolojik hizipleşmeyi bir daha gözler önüne sermiştir. Yargıdaki bir kesimin yapmış olduğu bu hukuksuzluğu bütün yargı camiasına da mal etmemek gerekir. Aksi zaten kabul edilmez.

Direnen bir sistemle karşı karşıyayız

Mehmet Altan (Star): Bu kararla birlikte Ergenekoncu zihniyetin gövde gösterisine şahit olduk. Bu kararı verenler ve kararın hukuka uygun olmadığını savunan hukukçular var. Sonuçta bunlar aynı fakültelerden mezun. Bu çelişkiler kararların siyasi bir takıntıyla verildiğini gösteriyor. Şemdinli davasında 39 yıl hapis cezası verilen personeller askerî mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 27 Nisan bildirisini kamuoyunun gözünün içine baka baka 'ben yazdım' diyenler sorgulanmadı. Bu aşamadan sonra ortaya hukukun bir kesim için işlemediği, tıkandığına şahit oluyoruz. Dursun Çiçek için direnen bir sistemle karşı karşıyayız.

Yargı sistemimiz çok

kirlenmiş, siyasallaşmış

Ali Bayramoğlu (Yeni Şafak): Bu tartışma sadece Dursun Çiçek'le, yargının her hangi bir organıyla ya da mahkemeye ilgili değildir. Bunların hepsini aşan bir 'ıslak imza' belgesi var elimizde. Bu belge tek başına çok önemli bir delildir. Önemli bir sürecin belgesidir. Yargıda yapılan dinlemelerle birlikte bir şey daha göz önüne geldi. Çok kirlenmiş ve siyasallaşmış bir yargı sistemimiz var. Halbuki yargı, en güvenilir kurum olmak durumundadır. Derin devletin yargı ayağının ortaya çıkarılması adına yapılan bu çalışmalarda kafa göz yarılmasının kaçınılmaz olduğunu bilmek gerekir. Bunlara dikkat edilerek, daha iyi bir yere gideceğimiz umudunu hâlâ taşıyorum.

Bütün hukuki süreci

engelleme gayreti var

Mümtaz'er Türköne (Zaman): Tahliye gerekçesini doğru okumak lazım. Suçun niteliğini etkileyen bir durum yok ortada. Mahkemenin verdiği karar Dursun Çiçek'in işlediği suçu inkar eden bir tutuma girmiyor. Sadece, Çiçek'e karşı suçu karartmayacağına dair bir güven ifadesi olarak yorumlanabilir. Yalnız burada önemli bir mücadele de gözden kaçmamalı. Yargı üzerinde Ergenekon zihniyetinin bir etkileme çabasının mevcut olduğu görülüyor. Sadece Dursun Çiçek ya da 'ıslak imza'lı belge üzerinden bir savaş değil, bütün hukukî sürecin engellenmesi gayreti gösteriliyor.

HUKUKÇULAR NE DİYOR

Terör örgütleri, bu kararla güç kazanır

Gültekin Avcı (Eski Cumhuriyet Savcısı): Ceza muhakemesindeki tutuklama şartlarının hepsi oluşmuşken böyle bir tahliye kararı çok şaşırtıcı. Karar, çok ciddi bir hayal kırıklığıdır. Hukukî olarak açıklanamaz. Bu tahliye kararını veren adli mekanizma, tüm terör örgütlerine yol açan bir tavır gösteriyor. Bu mahkemenin aldığı karar baz alınırsa, diğer terör örgütlerine de artık teknik dinleme ve bu tür belgelerden hiçbir ceza verilmemesi gerekecek. Bu karar, terör faaliyetlerini yapanların ellerini kollarını sallaya sallaya gezebilecek bir ortama zemin hazırlıyor. Bir kişinin tutuklanması için bundan daha ağır sebepler olamaz. Tahliye kararını veren hakimler, HSYK tarafından yeni atanmış. Karardan bir gün önce de HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek'in, 'Yargı savunmaya geçmiştir.' ifadesini kullanması da dikkat çekici.

Yargı üzerinden bir hesaplaşma var

Reşat Petek (Eski Cumhuriyet Başsavcısı): Dursun Çiçek'in ikinci kez serbest bırakılması, yargı üzerinden bir hesaplaşma yapıldığı kanaatini güçlendiriyor. Kamuoyunun takip ettiği gibi hukuku ve demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik bir darbe planı ele geçirildi. Bu planın orijinal olduğuna dair Adli Tıp raporu ortaya konuldu. Bu delillerle suçlanan şahısın TCK 100. maddesine göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemi göz önünde bulundurulduğunda davanın tutuklu olarak sürmesi gerekir. Yargının en üst noktasında HSYK başkan vekili hakimlere talimat veriyor. Yargının çok ciddi bir müdahale ile karşı karşıya olduğu izlenimi doğdu. Bağımsız hakimlere, ne adalet Bakanı, ne HSYK başkan vekili ne de Yargıtay Başkanı yeni bir talimat veremez. Ortada müebbet hapis istemiyle yargılanan bir şüpheli ve maddi deliller var. Tutuklama da bu gerekçe ile yapıldı.

Tahliye kararı, hukuk adına büyük talihsizlik

Kayseri Baro Başkanı Ali Aydın: Mahkemeler ciddi manada itibar kaybediyor. Kesinlikle hukuka uygun bir karar değildir. Hukuk adına çok büyük bir talihsizlik. Kaçma şüphesi bakımından kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağına karar verilemez. Tutuklanmış mıdır? Hayır. Toplumda çok büyük bir infial uyandırmış mıdır? Evet. Dolayısıyla mahkemenin bunları nazara alarak karar vermesi gerekir. Kararını tartışmak istemiyorum ama mahkeme maalesef bu kararıyla tartışılır hale gelmiştir. Burada açık bir tutarsızlık var. İki gün içinde tutuklama hali kalkmaz. Manidar bir karar. Emsal gösterilebilir. Yeni deliller bulunduğu zaman tekrar tutuklama talebi çıkacak. Tutukla bırak, tutukla bırak. Ciddiyetsizlik oluşturacaktır. Mahkemelerin itibarıyla bu kadar oynanmamalıdır.

Suçu sabit, tahliye kararı düşündürücü

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı Süleyman Gürkök: Dursun Çiçek, 'terör' suçlamasıyla tutuklandı. Burada isnat edilen suçun niteliği ve sabit olması çok önemlidir. İsnat edilen suç ıslak imza ile sabitleşmiştir. Serbest bırakma düşündürücüdür. Soruşturmada suçun bir kişi tarafından işlenmediği, eylem planının bir grup tarafından hazırlandığı, toplumun büyük bir kesimine karşı işlendiği iddia ediliyor. Yani bir çete oluşumundan bahsediliyor. Bir mahkemenin gözaltına aldığı kişiyi diğer bir mahkeme bırakıyor. Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) 'birlik' olarak adlandırılıyor. Bana göre 'birlik' adı verilen bu oluşum bence yargıda tam tersine klik, hizip oluşturuyor.

Darbeye teşebbüsten yargılanmalı

Ülfet Hukukçular Derneği Başkanı Abdüssamet Kahya: Dursun Çiçek'in 'terör örgütüne üye olmak' suçlaması yerine darbeye teşebbüsten yargılanması gerekirdi. Bunun cezası da müebbet hapistir. Altında imzası bulunan belge gerçekten vahimdir. Belgedeki ifadeler, hükümeti düşürme, ülkede kaos ve terör ortamı oluşturma planlarını içeriyor. Belgenin orijinalinin ortaya çıkmasına rağmen tutuksuz yargılanma kararı verilmesi hukuktaki kargaşayı ortaya çıkardı. Tahliye nedeni arasında bulunan belgeyi karartma ihtimalinin bulunmaması gerekçesi de doğru değil. Yargı kararının aksine Çiçek'in delilleri karartma ihtimali var. Ayrıca sadece Çiçek'in değil, herkesin sabit bir adresi var.
aktifhaber
Etiketler: 12 Eylül gecesi Genelkurmay idam Genelkurmay Başkanı Komutan TBMM protesto darbe cia abd Cumhurbaşkanı GKB Mağdur atatürk laiklik abd ab nato ordu ihale kürt ölü abd gkb tsk Asker Jandarma Komutan düşman selanik dönme Etiketler: haber kavga atatürk laiklik içki zina darbe cumhuriyet Ahmet mustafa kemal selanik çankaya türk sünnî
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Ksm 29, 2009 10:38 pm    Mesaj konusu: Suç ortaklığı Alıntıyla Cevap Gönder

Hasan Celal Güzel
Radikal Gazetesi
Danıştay'ın Katsayı Skandalı
03 Aralık 2009

Danıştay’ın 8. Dairesi, geçen hafta üniversiteye girişte uygulanacak katsayı konusunda, İstanbul Barosu’nun açtığı dâva sonucunda yürütmeyi durdurma kararı vererek tarihî bir skandala imza attı. Danıştay’ın bu kararı, Başbakan’ın söylediği gibi ‘ideolojik’ bir karardır. Siyasallaşmış yargının bir tezahürü olarak anılacak bu talihsiz karar, insan haklarına, eşitlik ilkesine, hukuk ve eğitimin temel düsturlarına, akla ve mantığa da aykırıdır.

‘Herkese eşit hak tanıyarak eşitliği bozmak’, hukukun değil mizahın konusu olmalıdır. Eşitliği sağlamak üzere yapılan düzenlemelerin eşitliği bozuyor şeklinde yorumlanması normal akıl ve mantık ölçülerine uyabilir mi?... Danıştay bu kararıyla, ‘hukukî statüsü farklı olanların’ fırsat eşitliğine sahip olamayacağı görüşünde olduğunu ortaya koymuş ve böylece âdeta toplumda sınıfsal bir ‘kast’ anlayışını ikrar etmiştir. Orwell’in ‘domuzlar diktatoryası’ndaki ‘Bazıları daha fazla eşittir’ sözüyle hicvettiği eşitlik anlayışı bundan farklı değildir. Bu çarpık zihniyetin temelinde, jüristokratik egemenlik şeklinde kendini açığa vuran oligarşik despotizmin hukuksuzluğu yatmaktadır.

***

Bu hukuka, akla ve mantığa aykırı karar, Türkiye’de orta dereceli meslekî-teknik eğitime vurulan yeni bir darbedir. Defalarca yazdık; Türk eğitiminin ve işgücü piyasasının en büyük sıkıntısı, orta dereceli meslekî-teknik insangücü arzının yetersizliği sebebiyle meydana gelen ‘insangücü açığı’dır. Zira, 1970’li yıllara kadar, imam hatip okulları dışında, orta dereceli meslekî-teknik okullara rağbet yoktu. Öğrencilerin çok büyük kısmı genel liselere gidiyorlar; bunun sonucunda da orta dereceli meslekî-teknik insangücü açığı gittikçe büyüyordu.

İçinde benim de bulunduğum bir uzman grubu olarak Devlet Plânlama Teşkilâtı’nda bu meseleyi yıllarca inceledik. Vardığımız netice şuydu: Meslek okulları öğrencilerinin itibarı, genel ortaokul ve liselere göre daha düşüktü. Çünkü, sadece genel liselerden mezun olanlara yüksek öğretim yapma imkânı tanınmıştı. Meslek liselerinden mezun olanların üniversitede okuyabilmeleri için, ayrıca dışarıdan genel
liseyi bitirmeleri gerekiyordu. Diğer taraftan, o devirde meslek lisesi mezunlarının yedek subaylık hakları da yoktu. Meslek lisesi mezunları toplumda ‘mavi yakalı’ kabul ediliyor; ‘beyaz yakalı’ genel lise mezunlarından daha aşağı bir sosyal statüde görülüyordu. Ayrıca, meslekî ve teknik liselerden genel liselere geçiş hakkı da verilmemişti. Kısaca, 70 öncesi dönemde Türk eğitiminde ‘yatay ve dikey geçiş hakkı’ bulunmamaktaydı.

Bir eğitim sisteminde, ‘sosyal talep’ dikkate alınmaz, demokratikleşme sağlanmaz ve ‘yatay-dikey geçişler’ serbest bırakılmazsa, aynen serbest piyasa ekonomisinde olduğu gibi, ‘insangücü talebi’ne uygun sayı ve nicelikte insangücü yetiştirilemez ve ekonominin ‘insangücü açığı’ devam eder. Komünist ve Faşist rejimlerdeki zorunlu insangücü plânlaması hep fiyasko ile neticelenmiştir.

Bu tespiti yaptıktan sonra, 1970’li yıllarda ‘yatay ve dikey geçişleri’ serbest hâle getirdik. Bunun üzerine, genel orta öğretimden meslekî-teknik orta öğretime hızlı bir yönelme cereyan etti. Kısa zamanda meslekî ve teknik liseler öyle itibarlı hâle geldiler ki, bu okullara girişte seçme sınavı yapılmaya başlandı. Ebeveynler ve öğrenciler şu hesabı yapıyorlardı: Genel liseye giderlerse üniversiteye giriş sınavını kazanamadıkları takdirde işsiz kalacaklardı. Halbuki meslek lisesine girdikleri takdirde, genel liselerden farksız şekilde ÖSS’ye katılabilir, ayrıca istihdam imkânına daha kolay sahip olabilirlerdi.

***

Tam da biz bu önemli sorunu çözümledik derken 28 Şubat Darbesi yapıldı. Darbecilerin ve jakoben oligarşinin ‘İmam-Hatip düşmanlığı’ yüzünden Türk eğitiminin ve ekonomisinin temeline dinamit konuldu. ÖSS’de konulan sınırlamalar ‘dikey geçiş’ imkânını daralttığı için meslekî-teknik okulların itibarı yeniden azaltıldı.

İmam-Hatip okulları, resmen Türk eğitiminin meşru ve lüzumlu bir parçasıdır. Kaldı ki, eğer imam hatip okullarının eğitime bir zararı varsa düzeltirsiniz. İmam-hatip okullarının tamamının toplam meslekî-teknik orta öğretim içindeki oranı yüzde 7,5; toplam orta öğretim içindeki oranı ise sadece yüzde 2,5 civarındadır.

Demek ki, nâhak yere yüzde 7,5’luk grubun önünü kesmek için yüzde 92,5’luk grup feda ediliyor. Diğer bir ifadeyle, yüzde 2,5 oranındaki imam-hatip okulu öğrencilerine husumet beslendiği için yüzde 97,5 oranındaki bir öğrenci kitlesi yanlış yönlendiriliyor.

Danıştay’ın bu kararıyla, eğitimde fırsat eşitliği ortadan kaldırılmış; yeni bir ‘kast sistemi’ teşvik edilmiş, meslekî-teknik orta öğretime darbe vurulmuş ve yüksek bir yargı merciinin itibarına gölge düşürülmüştür.


***

Danıştay’ın bu kararı, açıkça hukuka da aykırıdır. Danıştay’ın lâyüsel bir sorumsuzlukla ‘yerindelik’ kararı vermesi ve verdiği kararla idarî bir tasarrufta bulunması mümkün değildir.

2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 45. maddesi açıktır. Bu maddede yüksek öğretime girişin her türlü uygulama yetkisinin YÖK’e ait olduğu sarahaten belirtilmiştir. Nitekim, Danıştay da 2005 Kararı ile bu konuda yetkinin YÖK’e ait olduğunu göstererek görevsizlik kararı vermiştir.
Şimdi, Başbakan Erdoğan, Danıştay’ın bu kararını ‘ideolojik’ buluyorsa haksız mıdır?

Danıştay’ın bu haksız ve hukuk dışı kararını protesto ediyoruz.
Danıştay’ın yürütmenin, Anayasa Mahkemesi’nin yasamanın yerini aldığı bir ülkede sistemin işletilebilmesi mümkün değildir.


Ahmet Altan/Taraf
Suç ortaklığı

Gerçekleri söylemenin “ihanet” sanıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Öyle bir ülke kurmuşuz ki “gerçeği” söylediğiniz zaman “hastalıklı” olduğumuzu da söylemiş oluyorsunuz.

Ve, hastalığı teşhis etmek en büyük hainlik.

“Hiç dokunmayalım, bu hastalık böyle devam etsin” diyorlar.

Bu, geçerli bir yöntem olabilirdi eğer “hastalık” her geçen gün biraz daha ilerleyip ölümcül hale gelmeseydi.

Hastalık en yoğun olarak, bu ülkenin sistemini ayakta tutan “üç kurumda” görülüyor.

Orduda, yargıda ve medyada.

Bu kurumlardaki hastalığın sürmesine izin verdiğimiz sürece bu kurumlar “yıpranıyor”, eskiyor, içten içe dağılıyor ve sistemi taşıyamaz hale geliyor; böyle devam etmesi halinde sistem olduğu gibi tepemize çökecek ve yeni sistemi üzerine kurabileceğimiz “kolonların” en önemlileri elden gidecek.

Orduyu, yargıyı ve medyayı kurtarmamız gerek.

Kurtarabilmek için de hastalığı açıkça dile getirip, derhal tedavisini sağlamalıyız.

Ordunun hastalığı artık açıkça görülüyor.

Disiplinsiz, hukuk tanımıyor, içinde cuntalar fink atıyor ve bu cuntalar “askerî bir iktidarı” sürdürebilmek için gittikçe daha çok “çılgınlaşıp” çocukları öldürme planları yapıyor.

Ne yazık ki generallerimizin önemli bir kısmı bu gerçeklerin söylenmesini de, hataların düzeltilmesini de istemiyorlar.
Daha önce yapılanları bir kenara bırakıp sadece şu son “Kafes” planına bakalım.

Korkunç bir plan ele geçmiş.

Planda “çocukları öldürmek için” müzeye “bomba” konulması ve “Poyrazköy’de cephaneliğin gömülmesi” öngörülmüş.

Planı yapan askerlerin isimleri de o planda yazıyor.

Planda söz edilen “bomba” da, “cephanelik” de söylenen yerde bulunmuş.

Elimizde korkunç bir plan, o planı hazırladığı söylenen subayların isimleri, o planda sözü edilen bomba ve cephanelik var...

Bu şartlarda bir ordu ne yapar?

Yapacağı çok basit.

“Biz bu planı, planda adı geçenleri, silahları araştırıyoruz, gerekenleri yapacağız” der ve gerçekten de gerekeni yapar.

O bombayı müzeye kimin koyduğunu, o cephaneliği kimin gömdüğünü bulur.

Peki, bizim ordu ne yapıyor?

Böyle bir plan yokmuş, bomba bulunmamış, cephanelik ortaya çıkmamış gibi davranmak istiyor ve bunları ortaya çıkaranları, bunları halka duyuranları suçluyor.

Dün akşam yaptığı gibi bir açıklama yayınlayıp, “ortaya atılan iddiayı peşinen kabul edenler” olduğunu söylüyor.

Hangi peşinen?

Ortada orduya ait bombalar ve silahlar var.

Bence her şeyi “peşinen kabul edenlerden” değil, tam tersine “her şeyi peşinen reddedenlerden” bahsetmemiz gerekiyor.

Ordu yönetimi, ele geçirilen planları ve silahları “peşinen reddederse” sonunda bütün Silahlı Kuvvetler “suçun parçası” olacak, ordu bütünüyle cuntalaşacak.

O açıklamayı yapan Genelkurmay bunu mu istiyor, ordu cuntalaşsın, oraya buraya silah gömüp, çocukları öldürme planları mı hazırlasın?

Böyle bir ordunun yıpranmaması mümkün mü?

Ordu, hastalığını saklamaya çalıştıkça daha çok hastalanıyor, daha çok yıpranıyor, daha çok halkın öfkesini çekiyor.

Ordu, Şemdinli’de yakalandı, Lahika’da yakalandı, İrtica Eylem Planı’nda yakalandı, Kafes’te yakalandı.

Şemdinli’yi soruşturan savcıyı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun meslekten ihraç etmesini bir genelkurmay başkanının sağladığını, o generalin ağzından duyduk.

Sadece bu tek olay bile orduyla yargının durumunu ve ilişkisini ortaya koyuyor.

Bu organizmalar hastalandı ama gene bu organizmaların içinde “iyileşmek” ve düzelmek isteyenler var, buna yardımcı olması gereken de bugüne kadar birçok gerçeği saklayan medya.

Bu ülkeyi ve kurumlarını yaşatmak istiyorsak gerçekleri söyleyeceğiz, hastalığı göstereceğiz, tedavisini anlatacağız ve yeni bir sistemi hastalıktan arınmış kurumlarla kuracağız.

Hastalığı söylemenin değil, saklamanın ciddi bir “suç” haline geldiği günlerden geçiyoruz.

Bu hastalığı saklamak için direnenler, çok ciddi bir suçun ortağı olmaya başladıklarını da görmek zorundalar.

Bunu söylemek, onlara yapılabilecek en dostça uyarıdır.

01 Aralık 2009 09:43
FOTOKOPİ İMZAYLA TEMİZLİK
Gürüz ve Teziç, fotokopi imzayla usulsüz işlem ve aklama yapmış. İşte şok suçlamalar:



Ergenekon savcıları "fotokopi imzayla" suçlandılar ama tam tersi çıktı. Asıl fotokopi imza kullanan Ergenekoncu Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç çıktı.

Cumhurbaşkanlığına bağlı denetçiler, YÖK’ün eski başkanları Teziç ve Gürüz’ün fotokopi imza kullanarak hukuksuz işlem yapıp birçok suçu akladığını belirledi

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Denetçileri, eski YÖK başkanları Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç’i suçlayan iddialara karşı alınan, hukuka aykırı kararların sahte imza ile kayda geçirildiğini tespit etti.

RAPOR TAM 200 SAYFA

Emniyete başvuran DDK Denetçileri, kriminalden imzaların başka belgelerden söz konusu belgelere fotokopi yoluyla kopyalandığı yönünde rapor aldı. Şaibeli YÖK toplantılarının ses kayıtlarını da dinleyen denetçiler, 26.10.2009 tarih ve 2009/33-6 sayılı “Yüksek Öğretimde Devletin Gözetim ve Denetimi / Yasal Çerçeve ve YÖK’ün Uygulamaları” başlıklı ekleri hariç 200 sayfalık rapor hazırladı.

ÇALIŞMAYA İSEN’DEN TEYİT

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Denetçileri tarafından hazırlanan 200 sayfalık raporda YÖK eski Başkanları Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç başta olmak üzere YÖK’ün üst kurulları ve Rektörler hakkında çok çarpıcı tespitler yer alıyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen, sözkonusu çalışmayı teyit ederken, Denetçiler tamamladıkları raporlarla ilgili bir dizi suç duyurusunda bulunacak. Suç duyurularının ardından Erdoğan Teziç ve Kemal Gürüz hakkında yargı yolunun açılması ihtimali de gündemde.

İşte yasadışı yolla saklanan olaylar

Cumhurbaşkanlığı müfettişleri tarafından hazırlanan, ekleri hariç yaklaşık 200 sayfalık rapordan satırbaşları:

• YÖK eski Başkanları Prof. Dr. Kemal Gürüz ve Prof. Dr. Erdoğan Teziç hakkında öne sürülen iddialara ilişkin ceza soruşturması yapılmasının, 2547 sayılı Kanunun 53/c maddesine aykırı olarak engellendiği,

• YÖK’ün Cumhuriyet Savcılıklarının gönderdiği dosyaları dikkate almadığı, cevap dahi yazmadığı,

Kemal Gürüz ve Erdoğan Teçiz’in, yasalara aykırı olarak, uydurulan “Başkanlık Kararları” ile Rektörleri koruma altına aldığı,

• Rektörlerle ilgili olarak, öğretim elemanları veya diğer kişiler tarafından yapılan şikayet başvurularının, bilgi edinme hakları hiçe sayılarak dikkate alınmadığı,

• Kamu İhale Kurumu, Maliye Bakanlığı, Sayıştay gibi kurumların incelemelerinin rafa kaldırıldığı,

• YÖK eski başkanları, yasalara aykırı olarak, kendileri hakkında yapılan suç duyurularını dikkate almayıp, kendilerini akladığı,

• Erdoğan TEZİÇ’in rektörleri özellikle koruduğu, kolladığı ve yargının denetimi dışında bıraktığı,

• Görevini kötüye kullanan ve ihale mevzuatına aykırı işlemler yapan Fatih Hilmioğlu hakkında Erdoğan Teziç’in, yasalara aykırı olarak aldığı Başkanlık Kararı ile bu kişinin yargılanmasını engellediği,

• Anayasada ve 2547 sayılı Kanunda yapılan değişikliklerin ruhuna uygun olarak, Genelkurmay Başkanlığınca YÖK Denetleme Kuruluna üye seçilmesi uygulamasının sona erdirilmesi gerektiği.

Kararları yasaların da önünde

DDK raporunda; Rektörlerin haklarındaki pekçok suç duyurusu ve yolsuzluk tespitlerinden dolayı yargılanmamaları için Kemal Gürüz döneminde “Başkanlık Kararları” diye bir uygulamanın “uydurulduğunu” belirtildi. Bu uygulamanın Erdoğan Teziç tarafından da devam ettirildiği ve yasaların hiçe sayılarak Rektörlerin korunduğu belirtildi.

Suçlarına tek celseli görüşme

Teziç hakkında yapılan ve zaman içinde biriken tüm suç duyurularının, tek bir paket halinde görüşüldüğü 13.06.2006 günkü toplantının ses kayıtları denetçiler tarafından dinlendi. Kayıtlarda, toplantı içeriklerindeki pek çok usulsüzlük ve kanun dışı uygulamalar tespit edildi. Teziç hakkındaki suçlamalar yasa dışı olarak birleştirildi ve aklama gerçekleşti.

Rektör yolsuzlukları birer birer aklandı

Raporda, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eski Rektörü Ferit Bernay’ın karıştığı yolsuzluk, usulsüzlük ve hatalar neticesinde Cumhuriyet Başsavcılığınca YÖK’e gönderilen dosyanın, Teziç tarafından aklandığı ve Çukurova Üniversitesi Eski Rektörü Yalçın Kekeç’in, üniversitesinde yapılan hukuksuzluğu astlarını korumak için üzerine aldığı, kendisinin de yine aynı yöntemle korunduğu da yer aldı.

Suçlu görevden alınacak

Raporun ardından denetçiler YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a da gerekli önlemleri alması konusunda bilgi verdi. DDK Denetçileri, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) başkanlarını suçlayan iddialara karşı alınan kararların hukuka aykırı olduğunu ve sahte imza ile kayda geçirildiğini tespit etti. Disiplin ve Soruşturma Defterleri’nde, imzası olan kişilerin bilgisi haricinde, daha önce farklı evraklara attıkları imzalarının fotokopisi konulmak suretiyle evrakta sahtecilik suçu işlendiği belirlendi. Denetçiler sözkonusu suçun YÖK Genel Sekreterliğinde çalışan bir personel etrafında döndüğünü YÖK Başkanı Özcan’a da bildirdi. Özcan’ın söz konusu kişiyi görevden almaya hazırlandığı öğrenildi. Raporda, bu suçları işleyen YÖK eski başkanları ile haklarında suç duyurusunda bulunulan ilgili dönem rektörlerinin dosyalarının tekrar gündeme alınması tavsiye edildi. YÖK’ün bu tavsiyeye uyacağı öğrenildi.

Karar defteriyle kayıtlar çelişiyor

Toplantılarda Kanunun açık amir hükmü ortada olduğu halde, Başkanla ilgili suç duyurularının görüşüldüğü toplantılarda Milli Eğitim Bakanının oturuma katılarak başkanlık yapması şartına uyulmadığı da belgelendi. Karar defterindeki kayıtlarla ses kayıtları arasında da çarpıcı çelişkiler bulunduğu tespit edildi. Raporda; “deftere yapıştırılmış diğer kararlar, en başta format itibariyle belli bir şekle göre yazılmışken, 13.06.2006 kararları bu şekle uymamaktadır.” denilerek rapor ve ses kayıtları arasındaki çelişkiler de eklendi.

Kaynak: Cevheri Güven/Star

07 Aralık 2009
Türkiye'de Militan Laiklik Var!

"Bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor."

Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının verdiği kararlar ve yaptığı açıklamalarla ideolojik bir pozisyon aldığını, adeta muhalefet partisi gibi davrandığını ifade eden Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, bunu yargının kendini rejimin koruyucularından biri olarak görmesine bağlıyor.

Yargı, yasama ve yürütme ile birlikte üç erkten biri. Ama giderek siyasallaşıyor. Aldığı karar ve yaptığı açıklamalar ile adeta muhalefetin yerine geçiyor. Bunu sadece laiklik konusunda duyulan hassasiyete mi, yargının kendisine misyon yüklemesine mi bağlayacağız? Yargının siyasallaşmasından demokratik açılımın anayasal boyutlarına kadar birçok konuyu Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun ile konuştuk.

Röportaj: Murat Aksoy/Yeni Şafak


Türkiye'de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sürekli tartışılıyor. Neden?

Yargının, gerek siyasi iktidar karşısında, gerek diğer toplumsal güçler karşısında bağımsız ve tarafsız olması ve kararlarını sadece hukuk ve adaleti düşünerek serbestçe verebilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye'de yargı bağımsızlığı, yargının diğer organlar karşısında tam hâkimiyeti gibi algılanıyor. Oysa hukuk devleti, devletin her üç organının da (yasama, yürütme, yargı) hukuka bağlı olmasını gerektirir. Bizde yasamanın hukuka yani Anayasa'ya bağlılığının müeyyidesi Anayasa yargısıdır; yürütmenin hukuka bağlılığının müeyyidesi de idari yargıdır. Ama yargının da hukuka bağlı olması lazım. Yargı ancak anayasanın ve kanunların kendisine verdiği ölçüde bu denetimi yapmalı. Bu denetim hiçbir zaman “yerindelik denetimi” biçimine dönüşmemeli. Hiçbir zaman ideolojik nitelik almamalı. Yargı bağımsızlığının çağrıştırdığı denetim, hukukilik denetimidir.

Nedir hukukilik denetimi?

Yani eğer bir kanundan bahsediyorsak, bu kanunun Anayasa'ya uygunluğudur. Bir idari işlemden söz ediyorsak kanunlara uygunluğudur. Anayasa yargısı olsun, idari yargı olsun, genel olarak yargı olsun, mevcut pozitif hukuk içinde karar vermek durumundadır. Eğer bunlar kendilerini bir misyon sahibi olarak görür, bir ideolojik çatışmanın aktörü olarak görerek karar verirlerse; o zaman evrensel kavramların anlamını altüst etmiş oluruz. O zaman ne yargı bağımsızlığı gerçek anlamını ifade eder, ne de kuvvetler ayrılığı.

Türkiye'de durum bu mudur?

Bir demokraside yargının hem bağımsızlığı hem de tarafsızlığı asıldır. Yargının bağımsızlığı da tarafsızlığının bir aracı olması itibari ile önemlidir. Yargının, yargı işlevini yerine getirmesi için tarafsız olması gerekir. Bu tarafsızlık, mutlaka siyasi iktidar, hükümet tarafından bozulmaz, ona karşı tarafsız olduğu gibi toplum içindeki diğer grup ve ideolojilere de tarafsız olması ve sadece adaletin hizmetinde olması gerekir. Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda, Batı demokrasilerindeki pekçok kavramın Türkiye'de kullanıldığını ama Türkiye'de Batıdakilerden çok farklı anlamlarda kullanıldığını görürsünüz. Mesela laiklik. Bizde Batı'da evrensel anlamından çok farklı, âdeta “Türk tipi laiklik” olarak anlaşılıyor. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, siyasi parti hürriyeti, ifade hürriyeti farklı anlaşılıyor.

TÜRK İŞİ HUKUK OLMAZ

Batı ile Türkiye arasında geniş anlamda bir farktan söz ediyoruz demektir…

Evet. Temel anayasa konularının hepsinde “biz bize benzeriz” felsefesine uygun, kendimize göre anlam dünyaları yaratılmış. Bu durumun evrensel standartlardan ne kadar farklı olduğunu belgeleri ile ortaya koyduğumuzda, karşımıza “Türkiye'nin kendine özgü” olduğu iddia edilen şartlar ortaya konuyor.

Hukuk gibi evrensel bir alanda da mı “Türkiye'nin kendine özgü” şartları söz konusu...

Olmaması gerekir. Hukukun ve demokrasinin temel prensipleri evrenseldir. “Biz bize benzeriz” ya da “Türkiye'nin özel şartları” ifadelerini ben çocukluğumdan beri duyuyorum. Bu yaşıma geldim hâlâ duyuyorum. En son Yargıtay'ın adlî yıl açılışında Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, gene “Türkiye'nin özel şartları” deyimini kullandı. Demek ki, Türkiye'nin özel şartları daha özel.

YARGI İDEOLOJİK KARARLAR ALIYOR

Ne olabilir bu özel şartlar?

Bu şartları hukukla izah etmek mümkün değil. Hukuken kabul edilebilir bir iddia da değil. Belki bazı toplumsal kesimlerin psikolojisi ve elitlerin psikoloji ile ilgili bir durum. Osmanlı'dan gelen yenilgi ve küçülmeler ile açıklamak mümkün olabilir. Ancak bu durumun yarattığı zihniyet, elitler tarafından sürekli ve güçlü biçimde kullanılarak pekiştirilmiştir. Bunun nedeni de, kendi imtiyazlı konumlarını korumak istekleridir.

Yargının ideolojik davranmasına yol açan tehlike nedir?

Yargı, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisini kendi algıladığı biçimde korumayı kendisine misyon olarak tanımlıyor. Bunun başında laiklik geliyor. Kurucu ideoloji, eğer lâik ve üniter bir cumhuriyetse buna marjinal gruplar dışında kimsenin itirazı yok. Önemli olan buna nasıl bir anlam vereceğiniz. Gerek 1961, gerekse 1982 Anayasa'sı döneminde AYM hak eksenli, birey eksenli değil, devlet eksenli ve ideolojik saikli kararlar vermiştir. Ama son dönemde verdiği üç karar bu yaklaşımın en tipik yansımalarıdır.

Nedir onlar?

367 kararı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili iptal kararı ve AK Parti'nin kapatılması davasında verdiği karar. Bu üç kararda AYM, kendi anayasal yetkilerini aşmış ve yetki gaspında bulunmuştur. Batılı standartlarla uyumlu davranmamıştır. Danıştay ve Yargıtay'ın da ideolojik nitelikli kararlar verdiğini biliyoruz. Bütün bunlarda gördüğümüz şu; yargı devletin koruyucusu olmak misyonunu kendine şiar edinmektedir. Devleti her şeyden evvel halk korur. Yargının yapması gereken, hukuku, hukukun üstünlüğünü korumaktır. Dolayısıyla kendisinde bir misyon vehmederek, ideolojik bir çatışmanın bir aktörü haline gelirse en çok zararı yargının kendisi görür. Çünkü toplumun adalete olan güveni sarsılır.

Hükümet yargıda reform taslağı sorunları çözebilir mi?

Meselenin bir kısmı idari ve yasal değişikliklerle ilgilidir. Ve yargı reformu bunların büyük kısmını karşılıyor.

Bu düzenleme hükümetin kendine yargısını yaratma girişimi olarak yorumlanıyor. Katılıyor musunuz?

Ben sanmıyorum. Tasarlanan değişiklikler yargıyı daha bağımsız ve tarafsız hale getirme amacını taşıyor ve daha katılımcı bir model öngörülüyor. Bu algının nedeni de yine korku ve endişe.

Dünyaya bu kadar entegre olmaya çalışan AB üyesi bir ülkede şeriat nasıl korku objesi olabilir?

Ben de bunu anlamıyorum. Galiba burada sıkıntı laikliğin yorumundan kaynaklanıyor. Evrensel bir laiklik yorumunu uygulayamadığımız için yüksek yargı, Silahlı Kuvvetler, bürokrasi gibi vesayetçi kurumlar kendilerine misyon biçiyorlar. Bunlar kendilerine koruyucu kalkan ve uyanık bekçi rolünü biçiyorlar.

BİZDEKİ 'MİLİTAN/DAYATMACI' LAİKLİK

Nedir Türkiye'nin laiklik algısı?

Türkiye'de laiklik, pozitivist ideoloji biçiminde tanımlanıyor. Oysa laiklik Batı demokrasilerinde, devletin dinler karşısında tarafsızlığı, bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede olması, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaması, din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmasıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır. Oysa bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor. Eğer evrensel bir laiklik yorumu benimsersek, o zaman ne yargının uyanık bekçi olmasına gerek kalır ne silahlı kuvvetlerin. Bu durum takdir edersiniz ki, Batılı demokrasilerde görebileceğiniz bir şey değil.

Bu korku ve endişeler nasıl giderilir?

Zamanla ve sabırla. Ama burada hükümet sembolik adımlar atabilir. Mesela zorunlu din dersi kaldırılarak bu sürece olumlu bir katkı yapabilir hükümet.

Açılıma anayasal tek engel 66. maddedir

Demokratik açılım konusuna gelelim. Habur'daki uygulamlarda hukuki ihlal var mı?

Etkin pişmanlık hükümlerine uyulmadığı yolundaki eleştirilere katılmıyorum. TCK'nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221. maddesi kendiliğinden teslim olanlar için bir pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı aramıyor. Bu maddenin ikinci fıkrası kendiliğinden teslim olanları değil, yakalananları düzenliyor. Orada pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı var.

Süreç nasıl yönetiliyor?

25 yıldır süren ve 40 bin insanın canına mal olan bir sorundan bahsediyoruz. Bunun yaralarının bir günde sarılması mümkün değil. PKK'da dahil olmak üzere DTP, AK Parti, CHP ve MHP'de sürecin hassasiyetine uygun davranmalı.

Sürecin önünde anayasal engeller nedir?

Şu anda mevcut Anayasa'da görünen tek engel, vatandaşlık tanımını düzenleyen 66. maddedir. Bu madde ile ilgili olarak bir Anayasa değişikliği gerekiyor. Ancak bu, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede yapılabilecek bir düzenleme. Burada yapılacak düzenleme anayasal vatandaşlık tanımını vurgulayacak ve etnisite çağrışımını ortadan kaldıracak şekilde olabilir.

Onun dışında…

Fazla bir problem görünmüyor.

Muhalefet ısrarla bu süreci bölünme olarak tanımlıyor…

Muhalefet sanki Türkiye'de hiçbir şey olmamış, 25 yıl düşük yoğunluklu savaş yaşanmamış, 40 bin insan ölmemiş, Kürt sorunu yokmuş gibi davranıyor. Sanki 25 yıldır her şey güllük gülistanlıktı da, açılımla birlikte mi ayrışma ve bölünme süreci başladı? Açılımı eleştirenler, onun alternatiflerini de ortaya koymak zorundadırlar. Acaba bu alternatif, “son teröristin etkisiz kılınması” mıdır? Bu açılım projesi başarıya ulaşırsa, bunun sonucu ayrışma veya bölünme değil, bütünleşme projesi olduğu görülecektir

Anadilde eğitim ve seçmeli Kürtçe seçmelik ders konusuna gelelim…

Burada sıkıntı olan konu 42. maddenin anlamında ihtilaf yaşanması. Anadilde eğitim nedir? 42. madde'ye göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkçe'den başka dil anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez. Bence bu madde Kürtçe ya da başka bir dilin devlet okullarında seçimlik dil olarak okutulmasına engel değil. Anadil olarak olarak okutulamazdan maksat, temel eğitim dili olarak okutulmamasıdır. Yoksa seçimlik bir dersin okutulmasına mevcut 42. maddenin engel olduğunu sanmıyorum.

Anadilde eğitime 42. Madde engel yani…

Evet. Bu açık. Ama şu gerçeği de ortaya koymak lazım. Kürtçe anadilde temel eğitim, Kürtler için de yararlı ve rasyonel midir? Bence hayır. Çünkü onlar Türkiye'de ve büyük çoğunlukla Türkçe konuşulan bir ülkede iş arayacaklardır. Türkçe'ye hakim olmamaları, kendileri için büyük güçlükler yaratacaktır.



YARSAV üyeleri siyasete girmeli


Hakim ve savcıların örgütlendiği YARSAV hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hakim ve savcıların meslekî menfaatlerini savunmak için kurulan YARSAV, şu anda yargı içinde en ideolojik ve en sert muhalefeti yapan örgüt olarak karşımızda duruyor. Bir muhalefet partisi gibi davranıyor. Buna yasal engel var mı yok mu bilmiyorum ama hakim ve savcıların, siyasî taraf gibi açıklamalar yapmaları yargı etiği açısından doğru değil. Siyaseti bu kadar seviyorlarsa, istifa edip siyasete girsinler.



Yargının siyasallaşması tehlikeli


Yüksek yargı AK Parti'ye karşı bir blok mu oluşturuyor, muhalefet mi yapıyor?

Evet, yargının aldığı kararlara, yaptığı açıklamalara bakınca bunun bir tür muhalefet olduğunu düşünmemek elde değil. Özellikle yüksek yargının birey ile devlet karşı karşıya geldiğinde devletten yana bir tutum aldığı ötedenberi bilinen bir gerçek ama, bu tür kararlar AK Parti dönemi ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Özellikle 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldiğinde bu yaklaşım had safhaya ulaşmıştır. Kabul etmek lazım ki, bu AK Parti'ye karşı ideolojik eksenli bir muhalefetten başka bir şey değildir. Daha önce andığımız üç mahkeme kararı ve yüksek yargıdan çıkan başka kararlardan anlıyoruz ki, yüksek yargı, laiklik algısı nedeniyle kendini bir taraf ve aktör olarak ortaya koyuyor.

Nedir laiklik konusunda duyulan korkunun kaynağı?

Gündelik hayatta İslami görünürlüğün artması, bazı yerel yönetimlerin mesela içki konusundaki uygulama girişimleri bu endişe ve korkuyu beslemiş olabilir. Ama bunlar istisnai ve yerel uygulamalardır. Ben bu endişe ve korkunun kaynağının temelinde önyargıların olduğunu düşünüyorum. Bu önyargılar bu küçük olaylarla beslenince korku büyüyor.

H2007'den hemen sonrada, kapatma davası geldi…

Evet. AK Parti'ye açılan kapatma davasının bir anlamda temelini teşkil eden Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değişikliği ile ilgili düzenleme, AYM'den dönmüştür. Yine kapatma davası için ileri sürülen 400'ün üzerindeki iddiadan ancak 20 küsuru mahkeme tarafından ciddiye alınmıştır. Aslında kapatma davası da bu paranoyanın bir delili niteliğindedir. AK Parti kapatılmamıştır ama, 11 üyenin 10'u Parti'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Bu endişe vericidir. Ve bu her an yeni bir davayı tetikleyebilir. Bu, ancak bize özgü bir laiklik yorumu ile açıklanabilir. Evrensel bir laiklik yorumu ile değil.

Anasayfaya Dön Karakter boyutu :
Murat Yetkin
Radikal Gazetesi
MİT tutuklamaları Ankara'yı sarsıyor
10 Aralık 2009

Bugünlerde iki Ankara var. Biri, Ankara’nın görünen yüzü. Ankara’nın görülebilen yüzündeki konular belli:
- Başbakan Tayyip Erdoğan Amerika seyahatine çıkmadan Anayasa Mahkemesi’nin DTP kapatma davasını esastan görüşeceğini açıklaması,
- Erdoğan’ın ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmeye hazırlandığı saatlerde Tokat’ın
Reşadiye ilçesi yakınlarında kurulan pusuda
7 askerin şehit edilmesi,
- DTP’nin Anayasa Mahkemesi’nden kapatma çıkması halinde Meclis’ten ve seçimlerden çekileceğini açıklaması, bu arada PKK’nın sokak gösterilerinin yaygınlaşan şiddete dönüşmeye başlaması,
- Gerginliğin Meclis’e yansıması, muhalefet ve hükümetin birbirlerini açılım nedeniyle ihanet içinde ilan etmesi, DTP’nin AK Parti’ye CHP ve MHP’den daha sert muhalefete girişmesi.
Bu tablonun yol açtığı şok dalgaları dün şehit cenazelerinde görüldü; Meclis’teki sert polemiklerde de görüldü.
Ancak bu gerilim tablosu, Ankara’nın görünmeyen yüzünde yaşanan rahatsızlığın yol açtığı dipten gelen dalga yanında hafif kalır.
Ankara kulislerine dünden itibaren yansımaya başlayan bu gerilimin, geçen haftadan itibaren tırmandığı, hafta sonu devam ettiği, hafta başı zirveye ulaştığı anlaşılıyor.
Gerilimin kaynağında Milli İstihbarat Müsteşarlığı (MİT) Erzincan Bölge Müdürlüğü’nün 5 Aralık Cumartesi günü, Erzurum’da görevli özel yetkili savcı Osman Şanal ve Erzincan Emniyeti, terörle mücadele ekipleri tarafından basılarak bölge müdürü ve iki elemanının gözaltına alınması, 7 Aralık pazartesi günü de Erzurum’da çıkarıldıkları mahkemece tutuklanmaları var.
Türk gizli servisinin üç elemanı Ergenekon soruşturması çerçevesinde, gizli örgütle bağlantılı olarak terör eylemleri tasarlamak ve hazırlamak şüphesiyle tutuklanmıştı.
MİT’in bu konudaki ilk açıklaması, tutuklanmalardan birkaç saat önce yapılmış, Türk gizli servisi, operasyonun Başbakan Erdoğan ve MİT Müsteşarı Emre Taner’in bilgi ve onayıyla yapıldığı haberlerini yalanlamıştı.
Bu açıklama altında, MİT binasında aramanın MİT Yasası’nın 26’ncı maddesine göre Başbakan’ın onayıyla yapılması gerekirken, bu onaya ihtiyaç duyulmaması, gerilimin daha fazla tırmanmasını istemeyen MİT’in aramaya gönülsüz izin vermesinin yattığı daha sonra kulislere yansımıştı.
Bu, MİT’in Ergenekon soruşturması çerçevesiyle yargıyla son birkaç hafta içinde ikinci defa karşı karşıya gelişi olmuştu. MİT daha önce, Sincan 1’inci Ağır Ceza Hâkimi Osman Kaçmaz’ın Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) bütün dinleme kayıtlarına el konulmasına itiraz etmiş, MİT’in ülkenin güvenliği açısından yürüttüğü dış istihbarat çalışmalarının açığa çıkabileceği uyarısını yapmıştı. Buna karşılık olarak Kaçmaz, MİT aleyhine adaleti engellemek iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş, bu da MİT’in 4 Aralık tarihindeki basın açıklamasına konu olmuştu. MİT yetkililerinin bu konuyla ilgili olarak 16 Kasım’da Kaçmaz’ı ziyaret ettikleri, ancak bu ziyaretin Kaçmaz üzerinde ters etki yaptığı da anlaşılıyordu.
TİB olayı üzerine, Erzincan olayının gelmesi, MİT’in 83 yıllık tarihinde ilk kez, yasal süreç beklenmeden savcılıkça basılarak elemanlarının kaçma ihtimali olan suçlular gibi tutuklanması, deşifre edilmesi Ankara’da yalnızca MİT’te rahatsızlığa yol açmakla kalmamış görünüyor. Bu rahatsızlık güvenlik bürokrasisi içinde ciddi bir gerilim tırmanmasına ve yönetim kademelerinde en üst katlara ulaşan yankılara da yol açmış durumda.
Henüz hiçbir devlet görevlisi bu konuda açıklama yapmış değil.
Hükümet, Kürt açılımında zor günler yaşarken, hem açılımın, hem de Ergenekon soruşturmasının asli unsurlarından olan MİT’i yargı ve polisle karşı karşıya getiren, bu gelişmeler, bir an önce el konulmazsa, kurumlar arası ‘Hak arama mücadelesine’ dönüşme eğiliminde.
Hak arama sözcüğünün ılımanlığı kimseyi yanıltmamalı. Bunların hepsi ülkenin güvenlik kurumları ve haklarını yargı önünde değil başka yollardan arama örneklerinin nelere yol açtığı, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda çok acı deneyimlerle görüldü. Bu gerilimin de ciddi sonuçları olabilir.
Konu, Başbakan Erdoğan’ın ABD-Meksika seyahatinden dönüşünü bekliyor. Erdoğan’ın bu gerilim karşısında alacağı tutum, yalnız Kürt açılımı ve Ergenekon sürecini değil, Türkiye’de daha pek çok şeyin gidişini değiştirebilir.

11 Aralık 2009 14:53
Polis Açılıma İsyan Mı Ediyor?
“’Ne mutlu Türküm diyene’ sloganları ile Bahçeli'nin taktirini alan polisler, şimdi de İstanbul Valiliği’ne dilekçe yazdı. Yeniçağ'ın iddia ettiği dilekçenin içeriği....

Öcalan’ın cezaevi koşullarını bahane eden bölücülere karşı canla başla mücadele eden Türk polisi yavaş yavaş PKK açılımına tepki göstermeye başladı.

Şehit aileleri, sivil toplum kuruluşları, vatandaşlar, askerler ve siyasilerin ardından Türk polisi de üzerindeki iktidar baskına rağmen PKK açılımına isyan etti. Polisler ilk tepkilerini 4 gün önce İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde yaşanan terör eylemleri sırasında gösterdi.

Gazi Mahallesi’ni inlettiler
Bebek katili Öcalan’ın sağlık durumunu bahane ederek sokaklara dökülen bölücüleri kısa sürede dağıtan Çevik Kuvvet Polisleri, daha sonra sloganlar eşliğinde Gazi Mahallesini inletti.
Polislerin attığı, ’Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ’Ne mutlu Türküm diyene’, ’Akan kan bayrak için’ sloganları Gazi Mahallesi sokaklarında yankılandı.
Polisin ikinci tepkisini ise dün Vatan Gazetesi yazarı Can Ataklı’nın köşesine konu oldu. Ataklı bir grup polisin İstanbul Valiliği’ne verdiği dilekçeyi şöyle aktardı:

Bahçeli teşekkür etti
”Aldığım bir duyuma göre Çevik Kuvvet görevlisi bazı polisler Valiliğe dilekçe vererek teröristleri karşılama görevlerini kabul etmek istemediklerini belirtmişler. Bir dilekçede şöyle yazıyormuş: “Habur’dan sonra bazı teröristlerin Atatürk Havalimanı’ndan da giriş yapacaklarını öğrendik. Güneydoğu’da görev yapmış olduğum için bu karşılama sırasında görev verilmesi halinde objektif olma duygumu yitirebilirim. Bu nedenle bana ve ekibime karşılama görevinin verilmemesini emirlerinize arz ederim.” Polisin isyanını MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli salı günü gerçekleşen parti grup toplantısında gündeme taşımıştı. Bahçeli şunları kaydetmişti: AKP, PKK açılımına 1 Ağustos tarihindeki Polis Akademisi’ndeki toplantı ile emniyet teşkilatını da alet etti. Çok şükür ki Gazi Mahallesindeki olaylara müdahale eden Çevik Kuvvet Polisi açılım sürecine gereken dersi vermiştir. Kahraman polislerimiz üzerlerindeki siyasi baskıları yırtıp atarak hep bir ağızdan ’şehitler ölmez vatan bölünmez’, ’Ne mutlu Türküm diyene’, ’Akan kan bayrak için’sloganlarını atmışlardır. Teşkilatlarının başındaki Bakana gereken uyarıyı yapmışlar, hak ettiği karşılığı vermişlerdir. Hükümete rağmen canla başla çalışan, asayişi sağlamaya gayret eden ve AKP’nin hilafına, şehide ve bayrağa sahip çıkan Emniyet teşkilatını kutluyorum, hepsiyle iftihar ediyorum.

Kaynak: Yeniçağ

20 Aralık 2009 07:54
33 ŞEHİDİN 300 TANIĞI VAR
Bingöl'deki katliamın görgü tanığı Şerif Şölen 17 yıl sonra konuştu...

Bingöl'deki katliamın görgü tanığı Şerif Şölen 17 yıl sonra konuştu: "Yolu toplam 6 PKK'lı kesti. Biz asker zannettik. Silah menzili içinde başka terörist görmedim. 200-300 kişiyi teslim aldılar. Sonra askerlerin bindiği minibüsler geldi. 2 terörist onları dağa doğru götürdü."

Terör örgütü PKK'nın 1993'te Bingöl'de usta birliğine giden silahsız 33 eri şehit ettiği katliamın öncesine tanıklık eden Şölen Kaset Video Plak Pazarlama'nın sahibi Şerif Şölen o anı Yeni Şafak'a anlattı. İşleri nedeniyle Erzurum'dan Diyarbakır'a giderken Bingöl yolunda silahlı 6 PKK'lının yolu keserek kendisini rehin aldığın söyleyen Şölen, olayla ilgili şimdiye kadar bilinenleri değiştirecek iddialarda bulundu. Şölen “Teröristler yolunu kestiği 200-300 kişiyi teslim almıştı. Onları yolun aşağısında bekletiyorlardı. Daha sonra yolun ters istikametinden, sivil giyimli askerlerin bulunduğu minibüsler geldi. 2 terörist onları dağa doğru götürdü” dedi.
BİZİ KİM TESLİM ETTİ?

25 Mayıs 1993'teki '33 er olayı' bir gizli tanığın anlattıklarıyla Ergenekon soruşturmasının iddianamesine girdi. Ardından katliamdan yaralı kurtulan erlerle yapılan röportajlar, olayla ilgili soru işaretlerine neden oldu. PKK'nın ateşkes ilan ettiği, bugünkü 'Demokratik Açılım'a benzer bir sürecin yeşermeye başladığı bir sırada teröristlerin 33 eri şehit etmesi sorgulanmaya başlandı. Katliamdan yaralı kurtulan gaziler, Malatya'dan koruma verilmeden apar topar Bingöl'e gönderildiklerini, otobüs şoförlerinin yolda sık sık mola vererek, bir yerlere bilgi verdiklerini anlattı. Erler, Osman Partal, Erkan Omay, Erdal Özdemir, verdikleri röportajlarda “Teröristler, askerlerin silahsız olduğunu biliyorlardı. Bizi bekliyorlardı” dediler. Gazi erlerin olaydaki şüpheli noktalar üzerinde durması ve “Bizi PKK'ya kim teslim etti?” sorusu hala tartışılıyor. 33 erin PKK'lı teröristlerce rehin alınmasına tanıklık eden ünlü müzik yapımcısı Şerif Şölen, Yeni Şafak'a o anın ayrıntılarını anlattı:

BEN ASKER ZANNETTİM

“Erzurum'dan Diyarbakır'a otomobilimle yola çıkarken, kestirme olduğu için Bingöl yolundan gitmemi tavsiye ettiler. Özel aracımla yolda ilerlerken Bingöl girişinde, saat 3 gibi asker kıyafetli, eli silahlı kişiler aracımı durdurdu. Daha önce de içinde koyunların olduğu bir kamyon ve iki resmi plakalı aracı durdurmuşlar. Benim arkamda seyreden minibüsü de durdurdular. Silahlı kişilerden biri gelip kimliğimi istedi. Ben kıyafetlerinden dolayı asker zannettim. Ehliyetimi ve ruhsatımı verdim. “Bunlar geçmez” dedi. Ben de 'Komutanına selam söyle bunlar geçer” dedim. 'Tanımadın herhalde biz PKK'yız' dedi. Ben anlamayınca 'Apo'nun askerleriyiz' dedi. Dikkatli bakınca elbiselerin üzerindeki yıldızların değişik olduğunu gördüm. Nüfus cüzdanım yanımda değildi. Ehliyetimi ve ruhsatımı verdim. Terörist, 'Bunlar geçmez' dedi. Ben de tekrar 'Komutanına selam söyle, geçer' karşılığını verdim.”

300 KİŞİYİ REHİN ALDILAR

“Daha sonra beni arabadan indirip, rehin aldıkları 15-20 kişinin yanına götürdüler. Daha sonra rehine sayısı 300–400 kişi oldu. Orada eli silahlı iki terörist kalabalığın başında bekliyordu. Bazıları şehirli, bazıları köylüydü teslim alınan kişilerin. Teröristlerden biri benim tesbihimi istedi. Ben hediye olduğunu' söyleyince, 'Hediye de hediye olur' dedi tesbihimi aldı. Terörist, çok düzgün konuşuyordu, bana ve diğerlerine çok iyi davrandı. Daha sonra kalabalıktan kravatlı düzgün giyimli biri bir bohça açarak örgüte para topladı.”

MENZİLDE PKK'LI YOKTU

“İnsan teröristler tarafından rehin alındığına inanamıyordu. Çünkü iyi davranıyorlardı. 6 kişinin bu kadar insanı rehin alması beni düşündürdü. Askerliğimi komando olarak yaptığım için etrafımı gözetledim. Diğer teröristlerin, uzakta pusu kurmuş olabileceği aklıma geldi. Ancak, etrafımız yüksek dağlarla çevriliydi ve teröristlerin bulunduğumuz yere mevzi alacak en yakın nokta, silahların menzili dışındaydı. Yani silah menzili içinde başka PKK'lı olması imkânsız gibiydi. PKK'lıların koyun yüklü kamyonun içinde olacağını tahmin ettim. Tahminimde de yanılmamışım. Kamyondan gözleri simsiyah korkunç biri çıktı. İki resmi arabayı yoldan aşağı iterek attılar ve yaktılar.”

DAĞA GÖTÜRDÜLER

“Bir süre sonra teröristler iki minibüsten sonradan sivil giyimli askerler olduğunu öğrendiğim 20-30 kişiyi indirdiler. Teröristlerle aralarında nasıl bir konuşma geçti duymadım. Ama hareketlerinden sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Ben kendi adamları zannettim. Bunları 2 PKK'lı alıp dağa doğru götürdü. Sonra ne oldu tabii bilmiyorum. Serbest bırakıldıktan sonra vadide ilerleyen komandolara denk geldim. Havada da bizim jetler uçuyordu. Bana operasyona çıktıklarını söylediler. Olayı anlattım. Askerlerden biri, “Size bir şey yaptılar mı, şikayetçi olmak isterseniz karakola gidin” dedi. Diyarbakır'a vardığımda herkesin olaydan haberi vardır diye düşündüm. Ama kimse bilmiyordu. Ertesi gün 33 erin şehit edildiği haberi geldi.”

6 teröristin fotoğrafı Hürriyet'teydi

Şerif Şölen, 33 erin şehit edilmesinden 2–3 gün sonra, 27 ya da 28 Mayıs 1993 tarihli Hürriyet gazetesinde yol kesen teröristlerin ölü ele geçirildiğine dair haber gördüğünü söyledi. O sırada Kayseri'de olduğunu anlatan Şölen “Haberdeki fotoğraflara dikkatlice baktım. Bizim yolumuzu kesen 6 teröristti bunlar” dedi. İstanbul'da Hürriyet'in şehir baskısından haberin daha detaylı hali olacağını düşündüğünü belirten Şölen “Ancak İstanbul'daki baskıda bu haber yoktu. Neden gazeteden çıkarılmıştı, neden 33 eri rehin alan teröristlerin öldürüldüğü bilgisi gizlendi anlayamadım. Haberde iki teröristin sünnetsiz olduğu yazıyordu” şeklinde konuştu. Şerif Şölen, aracından indirildikten sonra askere benzettiği teröristlerden birinin kendisine “3-6 nöbeti tutuyoruz” dediğini söyledi. Olayın hangi saatler arasında olduğunu teröristin bu sözlerinden dolayı iyi hatırladığını belirten Şölen'in verdiği bilgi PKK'nın Bingöl yolunda günler öncesinden hazırlık yaptığını gösterdi.

5 memur niye konuşmuyor

“2 PKK'lı rehin alınanların başında, yolun kenarında, biraz aşağıda beklerken, 4'ü araçların yanındaydı. 2 resmi plakalı otomobilden 5-6 kişi inmişti. Bunlar memurdu. Memurlardan birinin teröriste 'Komutanım' diyerek birkaç kez sarıldığını gördüm. O memur 'Ankara'dan bir isteğin var mı komutanım' dedi. Bunu birkaç kez tekrarladı. Ben işin ciddiyetini anlamadığım için memura devletimizi küçük düşürüyor diye içimden kızdım. İşin ciddiyetini yukarı yola çıkınca anladım. Arabaların anahtarı olmayınca memurun rengi değişti. Korkusundan tekrar tekrar 'Ankara'dan bir emrin var mı” diye soruyordu. Teröristlerden biri bizi serbest bırakmadan önce bir Kürtçe bildiri okudu. Bildiriyi pek anlamadım. Ama içinde Leyla Zana, Diyarbakır gibi kelimeler geçiyordu. Daha sonra teröristler iki resmi plakalı aracı yakmak istediler. Ben 'yapmayın' dedim. Fakat dinlemediler. Acemice arabaların depolarına ateş ettiler. Az kalsın birbirlerini vuracaklardı. Zaten teröristler acemiydi sanki. Biri oldukça gençti ve silah tutarken eli titriyordu. Arabaları gazete kağıtlarıyla tutuşturup yaktılar. Şimdi sormak lazım devletin resmi iki aracı yakıldı. Bunun kaydı yok mu? O memurlar neden çıkıp bu olayı anlatmıyorlar. O kadar insan olaya tanık oldu.”
aktifhaber

Necati Doğru
TEKEL’İ KİMLER SOYDU?
30.01.2010

Geçen yazıyı yazdığımda ben ülkenin dört bir yanından çıkıp gelmiş arkadaşlarıyla birlikte “kendini ifade etme protestosu yaptığı” çadıra gitmiş, onu dinlemiştim. Bu sefer o beni telefonla aradı. Sesinde “işinin ve ekmeğinin hakkını” savunmanın yüksek soyluluğu, kararlı diklenişi, yıkılmaz asaleti vardı.

Dedi ki yaz:

Başbakan “Devletin kasasını TEKEL işçisine soydurmayız” diyor ya aslında “Devletin kasasını TEKEL işçisine soydurmayız, biz soyarız” demek istiyor.

Sana belge sıralıyorum.

Dedi ki yaz:

Belge 1:

TEKEL’in alkol fabrikalarının sahibi Alkollü İçkiler Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin bilançosunda borç olarak görünen 300 milyon lira, devirden bir hafta önce silindi. Bu borç TEKEL Genel Müdürlüğü hesabına aktarıldı. Yani borç devlette kaldı, fabrikalar borçsuz satıldı. 300 milyon lira, o dönemin kurlarına göre yaklaşık 250 milyon dolar eder. Yüksek Denetleme Kurulu Başdenetçisi Şenol Sarrafi, 300 milyon liralık borcu satıştan bir hafta önce silip, alıcıya değil devletin sırtına yüklemenin hukuka aykırı olduğunu 2004 yılı raporlarında yazdı. Meclis KİT Komisyonu’na taşıdı. 35 milletvekilinin, Başbakan’ın ve Maliye Bakanı’nın haberi oldu ama soygun önlenemedi.
***
Dedi ki yaz:

Belge 2:

TEKEL’in rakı ve şarap fabrikaları 2004 yılında 292 milyon dolara özel bir yerli şirkete satıldı. Fabrikaları 292 milyon dolara alanlar, bunları 2006 yılında 950 milyon dolara bir Amerikan şirketine sattılar. TEKEL’in fabrikalarının “daha satılırken soydurulduğunu” bütün gazeteler yazdı, milletvekillerinin, Başbakan’ın ve Maliye Bakanı’nın haberi vardı ama soygun yapılmış oldu.
***
Dedi ki yaz:

Belge 3:

TEKEL’in 5 sigara fabrikası, kentin merkezinde (Adana-Malatya-Tokat-Bitlis-Samsun) kalmış geniş, değerli arsalarıyla 1 milyar 720 milyon dolara yabancı şirkete satıldı. Bu fabrikalardan sadece Samsun Ballıca’nın yıllık faaliyet kârı 600 milyon TL idi. Sadece Samsun Ballıca fabrikasının 4 yıllık kârı karşılığı, 5 fabrika arsalarıyla yabancıya verilmiş oldu. Bu bilgiler Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında yer aldı ve Meclis KİT Komisyonu’na getirilerek Başbakan, Maliye Bakanı, 35 milletvekili haberdar edildi ama sonuç değişmedi.
***
Dedi ki yaz:

Belge 4:

Sigara fabrikaları satılırken; toplumun bilgisinden kaçırılarak alıcıya kınalı kıyak yapıldı. İşlenmiş A grad ve B grad tütünlerden 25 bin ton (25 milyon kilo) tütün hediye edildi. Bu tütünün kilosu ortalama 5 dolar olduğuna göre, fabrikaların yeni alıcısına devletin deposundan 125 milyon dolar soydurulmuş oldu. Bunun hukuka uygun olmadığı Denetleme Kurulu raporlarında yer aldı, Meclis’te 35 milletvekili ile Başbakan ve Maliye Bakanı’na bildirildi.
***
Dedi ki yaz:

Belge 5:

Dünyanın en iyi tütünü işlenmiş A grad Türk tütünüdür. TEKEL, bu tütünleri Türk tütün üreticisinden kilosu ortalama 2.5 dolar ile 3 dolar arasında bir fiyata alır, kilo başına 50 cent işleme masrafı yapar ve elini öpene 7 dolara satardı. TEKEL özelleştirilme aşamasına girince bu tütünleri yine üreticiden 3 dolara almaya devam etti fakat kendisi 18-20 milyon dolar harcayarak teknolojilerini yenilediği kendi Yaprak Tütün Fabrikaları’nda işlemek yerine sayısı 25-30 olan tüccara kilosu 1 dolara satmaya başladı. Yani şu anda bile kilosunu 3 dolara üreticiden aldığı tütünü 1 dolara tüccara veriyor, tüccar TEKEL’den 1 dolara aldığı tütünü 50 cent işleme masrafı yaparak 7 dolara yabancıya elini öptürerek satıyor. Bu bilgiler de Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında yer aldığı için 35 milletvekili ile Başbakan ve Maliye Bakanı tarafından biliniyor.

Dedi ki belgelere bak.

Ve halk uyansın diye otur yaz: Belgeler, “Devletin kasasını Tekel işçisine soydurmuyorlar fakat kendileri soyuyorlar” diye bağırıyor."
VATAN

14 Şubat 2010 08:51
50 Bin Sanığa Zaman Aşımından Af !
Dava dosyalarında boğulan yargıda düşündürücü tablo. 50 bin sanığın yargılandığı 14 bin 809 dava zaman aşımından düştü.

Yargının iş yükünün vahim sonucu... Yargıtay'da 2009'da incelenen dosyaların yaklaşık 15 bininin düşürülmesine karar verildi. Böylece 50 bin sanığın davası ortadan kalktı.

Mahkeme salonlarında yığılmış dosya fotoğraflarıyla hafızalarda yer edinen ve hâkim başına düşen bini aşkın dava sayısıyla özetlenebilen yargının iş yükü, acı bir sonucu gözler önüne serdi. Yargıtay geçen yıl incelediği ve yaklaşık 50 bin sanığı kapsayan 14 bin 809 davanın zamanaşımına uğradığını tespit etti ve bu nedenle düşürme kararı verdi.

1 MİLYON 7 BİN DOSYA!
Yargıtay Başkanlığı, ceza ve hukuk daireleri ile başsavcılığın "iş durumu" çizelgesini çıkardı. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in, adli yıl açılış törenindeki konuşmasında da yakındığı iş yükünün vahameti rakamlarla bir kez daha ortaya çıktı. Bu çizelgeye göre, sadece geçen yıl Yargıtay'a 644 bin 320 yeni dosya geldi. Bir önceki yıldan kalan 362 bin 703 dosyayla bu sayı bir milyon 7 bin 23'e ulaştı. Ceza dairelerinde 522 bin 272 dosya birikirken, hukuk dairelerinde bu sayı 484 bin 751'i buldu. En fazla dosya; yaralama, trafik kazaları, elektrik ve su hırsızlığı gibi davaların temyiz başvurularını karara bağlayan 2'nci Ceza Dairesi'nde toplandı. Bu dairenin geçen yılki dosya sayısı 80 bin 286 oldu. Bu daireyi, hırsızlık ve gasp davalarının ağırlıklı olarak geldiği 6'ncı Ceza Dairesi izledi. Bu dairenin önünde de 76 bin 341 dosya yığıldı. Üçüncü sırayı da 72 bin 559 dosyayla, iş ve sendika davalarının temyiz incelemesinin yapıldığı 9'uncu Hukuk Dairesi aldı. Bu dosyaların tümünün karara bağlanabilmesi için hiç tatil yapmadan yılın her günü çalışılsa da yetmiyor. Örneğin 2'nci Ceza Dairesi'nin günde 220, 6'ncı Ceza Dairesi'nin ise 209 dosyayı hükme bağlaması gerekiyordu. Yargıtay geçen yıl incelediği dosyalardan 14 bin 809'unun zamanaşımına uğradığını tespit etti. Zamanaşımı süresinin bir bölümü yerel mahkemelerde bir bölümü de Yargıtay'da geçen bu dosyalardaki sanık sayısı çizelgede açıkça yer almadı. Ancak Yargıtay yetkilileri, bu dosyaların yaklaşık 50 bin sanığı içerdiğini belirttiler. En fazla zamanaşımına uğrayan dosya, ağırlıklı olarak kaçakçılık ve fikri hakların ihlali davalarına bakan 7. Ceza Dairesi'nden çıktı. Bu daire, sanık sayısı yaklaşık 10 bini bulan 3 bin 588 dosyada "davanın zamanaşımına uğramış olması nedeniyle ortadan kaldırılmasına" karar verdi. Zamanaşımından düşürme kararı veren 2'nci sıradaki daire ise 2'nci Ceza Dairesi oldu. Bu daire de "2 bin 379 dosya zamanaşımından düştü" tespitini yaptı. Üst düzey bürokratların davaları ile tehdit, şantaj ve hakaret suçlarının temyiz incelemesini yapan 4'üncü Ceza Dairesi'nin ise bin 844 dosyası zamanaşımına uğradı. Yine bu dosyalardaki zamanaşımı süresinin bir bölümü yerel mahkemelerde bir bölümü Yargıtay'da geçti.
aktifhaber


En son Ekim tarafından Pzr Şub 14, 2010 7:23 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Arl 25, 2009 12:33 am    Mesaj konusu: Küreselleşmeden Yana Taraf Olanların Çaresizliği Alıntıyla Cevap Gönder

Küreselleşmeden Yana Taraf Olanların Çaresizliği
Mehmet Uğur Civelek
Dünya Gazetesi

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's Türkiye'nin kredi notunu Ba3'ten Ba2'ye yükseltmiş. Bu kararın gerekçesi ise mali şokları emebilme kapasitesine olan güvenin artması olmuş.

Görünüşe bakılır ise söz konusu değerleme kısa vadeli, aşırı iyimser ve spekülatif karakterli beklenti yönetimine destek verilmiş, eğilimlerin sürdürülebilir olmadığı yanı sıra yaşananların ekonomiye verdiği tahribat dikkate alınmamış; bazı kesimlerden yana taraf olunmuş...

Sürdürülebilir olmayan durumlarda geçmişte yaşananlar ile orta vadeli gelecekte yaşananların belli bir devamlılık arz etmesi mümkün değildir, eğilimlerin değişmesi kaçınılmazdır. Böyle olduğu için belirsizlik ve kırınganlık artar, güvensizlik büyür, özetle söylemek gerekir ise sistematik risk artar.

Kredi değerlendirme kuruluşları da diğer kurumsal yapılar gibi sistemin bir parçası olduğu ve sürdürülebilir olmayan durumlarda kendi kendisini de etkileyeceği için olması gereken tarafsızlığı kaybeder olumlu olan gelişmeleri görür, olumsuz alanlara karşı duyarsızlaşır, artan zaafları nedeniyel siyaseten yönlendirilebilir hale gelir ve kademeli olarak itibar kaybederler.

Bugün itibariyle uluslararası kredi değerlendirme kurumları sistemden ve kısa vadede kırınganlığın artmasını engelleyen aşırı iyimser eğilimlerden yana taraftır, diğerleri gibi sorunları görmezden gelerek günü kurtarmaya çalışmaktadır.

Küresel sorunlar ağırlaşır iken küreselleşme lehine taraf olan kurumlara ve kamuoyuna ilan ettikleri analizler ile değerlendirmelere ne kadar güvenebilirsiniz?..

Sürdürülebilir olayan eğilimler en güçlü ve onlardan yana taraf olanlara da telafisi imkansız bir şekilde yıpratır, korkuları büyütüp çaresizliği artırır, adalet ve demokrasi gibi kavramlar yozlaşır. Varlığını koruma içgüdüsü bu süreçte belirleyici olur, görüntü ile gerçek farklılaşır.

Bu aşamada sormak gerekiyor, eğer Türkiye'nin mali şokları eritebilme kapasitesine olan güven artıyor ise küreselleşmeden yana taraf olanlar neden IMF diye ısrar ediyor?

Yoksa bu kesimlerin dile getiremediği gerçek kanaatleri tam aksi yönde mi?

Para ve maliye politikasının etkinliği, yapısal sorunlar ağırlaştıkça artar mı, yoksa azalır mı?

Rekabet koşulları olumsuzlaştıkça faaliyet gelirlerinin azalması ve devamında ekonominin daralması mevcut uygulamalarla aşılabilecek bir sorun mudur?

Eğer öyle değil ise mali şokları emebilme kapasitesine olan güven nasıl artıyor olabilir?..

İki yüzlülük ve riyakarlığı vurgulamak adına benzer nitelikteki soruları çoğaltmak mümkün, ancak şimdilik bu kadarı yeterli...

Türkiye ekonomisine ilişkin endişeler büyüyor ve korkular artıyor; bunların kısa vadedeki etkisini sınırlamak adına bir çeşit doping yapılıyor.

2009 yılında mali sektör ve kamu kesimi suni teneffüsle ayakta tutulmuş, para politikası iyice gevşetilmiş, faizler düşürülmüş; bu sayede varlık değerlerindeki tahribat kontrol altına alınmış, bütçe açığındaki anormal büyümeye rağmen kamu finanse edilmiş, paniğin büyümesi önlenmiş. Bugün için kısa vadeli faizler yüzde 6.5, reel faizler sıfır düzeyine inmiş ve önümüzdeki altı ayda enflasyon artacağı için negatife ineceği biliniyor.

Bütçe açığı yüksek düzeyini koruyup, kamu borç yükü arttıkça sıkıntının büyüyeceği ve gelişmelerin kontrolden çıkacağı biliniyor.

2010 yılı brüt dış borç ödemesinin 116 milyar dolar düzeyinde olması ve özel sektörün taşıdığı kur riskinin 70 milyar dolar seviyesini aşması, döviz kurunda çok ciddi bir enerji birikimi olduğu anlamına geliyor. Diğer taraftan eriyen faaliyet gelirleri, yükselen zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatları kamu kesimi ve mali sektör için iyi şeyler söylemiyor.

Ekonomi dalgalı bir şekilde daralacak, bütçe ve kamu finansman ihtiyacı büyüyecek ve sorunlu krediler tırmanacak. Bu tabloya bakarsanız Türkiye'nin mali şokları emebilme kapasitesi taban yapmış gibi görünüyor, hal böyle olunca aksini düşünüp güveni artmış gibi davrananları mercek altına alıp incelemek gerekiyor!...

Kendilerini küreselci olarak tanımlayanlar daha önce almış oldukları pozisyonların kölesi durumunda ve bugün yanlış olduğu bilinen söz konusu pozisyonları korumak adına kimsenin almak istemediği riskleri almak zorunda kalıyor.

Güçleri tükenme sınırına yaklaştığında onları bu duruma düşürüp yönlendirenler mevcut politikaların değişmesini önlemek adına şapkadan tavşan çıkarıyor, başka bir kaleyi kullanıyorlar. Sonuçta beklentiler yolu ile piyasalar yönlendiriliyor, bu saatten sonra ekonominin nereye gittiğine bakılmıyor.
Toksit kağıtlara AAA notu nasıl verildiyse, Türkiye'nin kredi notu da aynı hiyerarşi içinde yapay olarak günü kurtarmak ve mevcut tercihlerin değişmesini önlemek adına yükseltiliyor. Kendini bu oyuna kaptıranlar, gerçeklerden kopuyorlar ve orta vadede evdeki hesaplarının çarşıya uyması imkansızlaşıyor. Ne ekerlerse onu biçeceklerini unutuyorlar!...

Ne dersiniz küreselciler birbirlerine güveniyorlar mı?

Eğer öyle ise gelişmiş ekonomilerde bankalar arası işlemlere devlet güvencesi neden getirildi ve hala kaldırılamadı?

Küreselleşme ve bundan yana taraf olanlar yıpranıyor, günü kurtarmaya çalıştıkça ekonomik daralma potansiyelini derinleştiriyor ve geniş kesimler nezdinde itibar kaybetmeye devam ediyorlar.

Güç dengeleri değişiyor, sürdürülebilir olmayan eğilimlerin bilinen sonuçları taksit taksit önümüze geliyor; gelecekte de her şeyin eskiden olduğu gibi devam edeceği gibi yanlış varsayıma itibar itibar edenler büyük hatalara yenilerini ekliyor...

Ortak aklın kullanımını engelleyecek düzeydeki korkunun ecele faydası olamayacağını hep unutuyorlar...



İŞTE GAZETECİLİK BUDUR

23.12.2009
İlk olarak Nokta Dergisi'nde yayınlanan ve doğruluğu bir türlü ispatlanmayan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlükleri yayınlayan muhabir Ahmet Şık, habervesaire.com internet sitesinde “İsmailağa Cemaati Soruşturması ve Ergenekon Davası”nı irdeleyen bir araştırma kaleme aldı. Yayınladığı günlükler nedeniyle çok tartışılan Şık, “Cemaat mi, adalet mi?” başlıklı yazısında başarılı bir gazetecilik örneği gösteriyor.

İşte bir dönem Radikal, Taraf ve Medyakronik’te çalışmış olan Habervesaire yazarı Ahmet Şık’ın o araştırması:

“Bakanlar, milletvekilleri, AKP’ye yakın işadamları, rüşvet ve usulsüzlük iddialarının geçtiği bir cemaat soruşturması, soruşturmada görevli savcı, asker ve MİT’çilerin Ergenekonculuk ve hatta cinayetle suçlandığı bir komploya mı dönüştü?

Tüm Türkiye’yi örümcek ağı gibi kuşatan Ergenekon adı verilen soruşturma, Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekondunun çatı katında bulunan el bombalarıyla başlamıştı. Dalga dalga yayılan operasyonlarda insana, “Hadi canım sende” dedirtecek birbirinden farklı kutuplarda birçok isim gözaltına alınıyor, darbe ve suikast planlarının içinde oldukları öne sürülüyordu. Zamanla 3 iddianame yazıldı, davalar açıldı. Soruşturma ise halen sürüyor. Bu yazıda amacımız, Ergenekon soruşturmasını irdelemek değil. Ancak bu soruşturma kapsamında ele alınan ve en az Ergenekon kadar kafa karışıklığı yaratan bir başka olayı; Erzincan’da aralarında MİT görevlileri ile askerlerin de bulunduğu kişilerin tutuklanmasına yol açan soruşturmayı ele alacağız.

Polis ve askerden çelişkili raporlar

Ergenekon soruşturmasının başladığı ve daha adının dahi konmadığı günlerde Erzincan’da göreve henüz başlamış Başsavcı İlhan Cihaner, İsmailağa cemaatine ilişkin 2 Kasım 2007’de başlattığı bir soruşturmayı yürütüyordu. Soruşturma, Cihaner’in katıldığı il güvenlik toplantılarında asker ve polis yetkililerinin, “İsmailağa cemaatinin ilimizde yürüttüğü irticai faaliyetler izlenmeye devam edilmektedir” şeklindeki değerlendirmeleri nedeniyle başlatılmıştı.

Kendisi dışında Vali, İl Emniyet Müdürü ile İl Jandarma Alay Komutanı’nın da bulunduğu ikinci toplantıda da, “İlimizdeki İsmailağa cemaatinin irtticai faaliyetleri sürmektedir. Evlerde medrese eğitimi verilmekte, kız çocukları okula gönderilmemektedir” şeklinde bir istihbarat dile getirilmiş, iddialara konu bazı evlerin adresleri de konuşulmuştu. Toplantı sonrasında Cihaner, Erzincan polisinden söz konusu adreslerle ilgili çalışma yapıp rapor vermesini istedi. Birkaç gün sonra raporda, belirlenen adreslerde iddia konusu olayın geçmediği yazıyordu. Bunun üzerine Başsavcı, aynı araştırmayı İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan istedi. Jandarmadan gelen rapor ise emniyeti yalanlıyordu; medrese eğitimi verilen evlerin tespit edildiği yönündeydi.

Bakanlar, milletvekilleri, işadamları dinlemelerde

İki kurumun farklı raporlar vermesi üzerine Cihaner, Jandarma’dan konuyu takip etmesini talep etti. Jandarma’nın yaptığı çalışmalar bir süre sonra detaylı bir araştırma raporu olarak Cihaner’in önüne geldi. Raporda, İsmailağa cemaatinin Erzincan içindeki örgütlenmesi, cemaat içinde kimin ne tür görevlerle bulunduğu, cemaatin hangi vakıf ve derneklerle ilişkisi olduğu, mali yapısı, 4-6 yaş arası çocuklara medrese eğitimi verilen ev adresleri gibi konular birer birer anlatılmıştı. Bu rapor üzerine konuyla ilgili bir soruşturma açan İlhan Cihaner, mahkemeden de dinleme kararı aldırdı. Telefon dinlemelerine takılan konuşmalardan, cemaatin Erzurum ve İstanbul’daki yöneticilerine ulaşıldı.

İşte bugün yaşadığımız ve ne olduğunu tam olarak çözmekte zorlandığımız olaylar dizisinin fitili de tam o günlerde ateşlendi. Kapsamı genişletilen dinlemelere, -isimlerini zikretmeyeceğimiz - hükümet partisi AKP’ye mensup bakanlar, milletvekililleri, belediye başkanları, partiyle ilişkili işadamları ya da bürokratların da takıldığı öne sürülüyor. Yine iddiaya göre kaydedilen konuşmalarda cemaat faaliyetlerinin yanı sıra, rüşvet pazarlıkları, ihaleleler, komisyonlar, usulsüzlükler ve tehditler dile getiriliyor.

Polisin ilginç zamanlaması

Soruşturma operasyon aşamasına gelince savcılık, jandarmayla birlikte düğmeye basma kararı alıp tarih belirledi. İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yaşadığı İstanbul başta olmak üzere Erzurum, Gümüşhane, Kars, Bayburt, Kayseri, Van, Trabzon, Bursa, Çankırı, Sakarya, Konya, Ağrı, Iğdır, Tokat ve Ordu’da operasyon yapılması için hazırlığa başlansa da operasyondan bir gün önce, yürütülen soruşturmanın gizlendiği Erzincan ve Erzurum emniyeti ilginç bir şekilde, kendi illerinde İsmailağa cemaatine operasyon düzenledi. Bunun üzerine savcı Cihaner’in planladığı operasyon mecburen ertelendi ve bir süre sonra yeni bir tarih belirlendi. Ancak iki ilin emniyeti, bu ikinci operasyondan yine bir gün önce Erzincan Savcılığı’nın belirlediği adreslere “şok” baskınlar yapıverdi. Bu gelişmeler üzerine “Acaba köstebek mi var?” sorularının yanıtı kısa zamanda ortaya çıktı; Başsavcı Cihaner’in de telefonu dinleniyordu!

Polisten gizlenen operasyon

Emniyetin yaptığı operasyonlar iddiaya göre Erzincan Başsavcılığı’nın, jandarma ile birlikte yürüttüğü soruşturmayı baltalamak için yapılmıştı. Bu iddianın delili de, dinlemelere takılan telefon kayıtlarında cemaat üyesi bir kadının baskın yapılacağını önceden haber vermesiydi. Bir başka telefon dinleme kaydında ise cemaat üyeleri, “Bizim soruşturma dosyası Erzurum’a alınacak” bile diyordu. Nihayetinde, telefon kullanılmadan, polisten gizlenerek, yüzyüze yapılan haberleşmeler sonucunda, 23 Şubat 2009 tarihinde İsmailağa cemaatine yönelik operasyon gerçekleştirilebildi. “Bir şekilde engelenmeye çalışıldığının” hissedilmesi nedeniyle sadece Erzincan’la sınırlı tutulan operasyonda ilk aşamada 9 kişi gözaltına alındı. Bazıları, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” ve “örgüte üye olmak” suçlamarıyla tutuklandı.

İrticayla Mücadale Eylem Planı

Bu olaylardan birkaç ay sonra, Ergenekon soruşturması sırasında basına sızan belgeler, eylem planları, andıçlar nedeniyle başı dertten kurtulmayan Genelkurmay, bir kez daha manşetlere yerleşti. 12 Haziran 2009’da, Taraf gazetesinde “İrticayla Mücadele Eylem Planı” olarak kamuoyuna mal olan bir belge manşetten yayımlandı. Altında imzası olan Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı öne sürülen planda, AKP ve Fethullah Gülen cemaatini yıpratmayı amaçlayan bazı planlardan bahsediliyordu.

Belgenin sahte mi gerçek mi olduğuna ilişkin tartışmalar halen sürerken, bir ay sonra Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında, cemaatlerle ilişkili ve hükümet yanlısı olarak bilinen bazı basın organlarında haberler çıkmaya başladı. 20 Temmuz 2009 günü Yeni Şafak gazetesinde yer alan ilk haberde, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın Erzincan’da uygulamaya konulduğu öne sürülüyordu. Bu iddiaya konu olan olay ise İsmailağa cemaatiyle ilgili soruşturmaydı. Yeni Şafak’ın haberi benzer görüşteki yayın organları tarafından büyütülerek verildi. Bu arada, İrticayla Eylem Planı’nı kamuoyuna duyuran Taraf gazetesindeki haberde, planın 2009 Nisan’ında hazırlandığını belirtmekte fayda var. Bu planla ilgili yürütüldüğü öne sürülen İsmailağa cemaati soruşturması ise 200 Kasım’ında başlatılmıştı.

Başsavcıya soruşturma

Bu arada Savcı Cihaner, cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 kişiyi kapsayan bir “şüpheliler” listesi hazırladı. Şüpheliler arasında eski Orman Bakanı Osman Pepe, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Yeni Şafak gazetesi sahibi Ahmet Albayrak, Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de vardı. AKP’ye yakın cemaatler ve bu kadar çok ismin bir arada geçtiği bir soruşturma yürütülünce Adalet Bakanlığı da devreye girmekte gecikmedi ve Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında idari soruşturma başlattı. Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın yürüttüğü soruşturmanın gerekçesi; basında çıkan ve ihbar kabul edilen haberlerdi.

Dosya elinden alındı

Bu arada Fetullah Gülen cemaatine yönelik bir soruşturma daha başlatan Cihaner’in İsmailağa soruşturmasında zanlı listesinde yer alan ve 16 ile yayılacak operasyonlara başlanacağı aşamada, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girerek, soruşturmanın kendi yetki alanında olduğunu belirtip dosyayı Erzincan’dan almak istedi. İki zanlının dinlenen telefon görüşmesinde dosyanın Erzurum’a gideceğine yönelik konuşmalar yapıldığı da çok önceden tespit edilmişti. Savcı Cihaner bu girişime karşı çıktı . Birdenbire iki savcının karşı karşıya kaldığı bir durum ortaya çıkmıştı. Özel Yetkili Erzurum Başsavcısı Osman Şanal’ın dosyayı istemesine neden olan “şey” ise İsmailağa cemaatinin “silahlı bir örgüt” olduğunu öne süren imzasız bir ihbar mektubuydu. Osman Şanal, bu imzasız mektuptan yola çıkarak soruşturmanın kendi yetkisi alanına girdiği iddiasıyla, dosyayı istiyordu. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ise grubun “silahlı” olmadığını savunarak, soruşturmayı kendisinin yürüteceğini belirtiyordu.

İhbar mektuplarını zanlılar mı gönderdi?

Cihaner’in dosyayı vermek istememesinin nedeni, “ihbar mektubunun, dosyanın Erzurum’a gönderilmesini isteyen şüphelilerce gönderildiği” iddiasıydı. Çünkü İsmailağa cemaati soruşturmasının zanlılarından Mehmet Turan, daha dosya Erzurum Özel Yetkili Savcılığı’nca istenmemişken, 10 Mart 2009’da yaptığı görüşmede “Dosya Erzurum’a gidiyor” demişti.

Ancak Cihaner, soruşturduğu dosyanın Erzurum’a gitmesini engelleyemedi. Erzurum Savcılığı, 235 sanık hakkında soruşturma yürütülmesine rağmen sadece 13 kişi hakkında dava açmakla yetindi. Üstelik işin daha da ilginci, cemaatin “silahlı örgüt” olduğunu ihbar eden bir imzasız mektuba dayanarak dosyayı isteyen Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Savcısı Osman Şanal’ın açtığı davada “silahlı örgüt” iddiası yer almadı!

Tesadüf bu ya; Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in 2009 yılı başında açtığı Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili soruşturmada da yine aynı gelişme yaşandı. Gülen cemaatiyle ilgili soruşturma sürerken yine bir ihbar mektubu gönderildi ve bu grubun da “silahlı” olduğu öne sürüldü. Bunun üzerine Erzurum savcılığı yine dosyayı istedi. Erzincan Başsavcısı Cihaner, Erzurum’un ısrarına rağmen dosyayı göndermeyerek ordu içinde ve yurt çapında Gülen grubunu soruşturmaya devam etti. Cihaner, yürüttüğü Fetullah Gülen cemaati soruşturması kapsamında MİT’e, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile İstanbul ve Ankara savcılıklarına yazı yazarak bilgi de istedi.

Başsavcıya dava

Bu gelişmelerden sonra devreye yine ihbar mektupları girdi… “Sağduyulu Bir Grup Erzincanlı, Duyarlı ve Mağdur Bir Vatandaş, İkram Çamur ve Hakan Vural” imzalarıyla gönderilen ihbar mektuplarına dayanılarak başlatılan soruşturma sonunda İlhan Cihaner hakkında dava açıldı. Yürüttüğü Fethullah Gülen soruşturmasını gizlemek, kullandığı 2 günlük iznini kullanmamış göstermek ve adliye lojmanlarının bahçesinde imara aykırı kameriye yaptırmak gibi suçlamalarla Cihaner’e, “görevi kötüye kullanmak, imar kirliliğine neden olmak, resmi belgede sahtecilik” yapmak iddialarıyla 26 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmış oldu.

Anımsatmakta fayda var: Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in adı HSYK ile hükümetin karşı karşıya geldiği, Temmuz ayındaki kararname krizinde de gündeme gelmişti. Adalet Bakanlığı’nın Başsavcı Cihaner’in görev yerinin değiştirilmesi istemi kurul tarafından yerinde görülmemiş ve Cihaner Erzincan Başsavcılığı’nda kalmıştı. Ve elbette Ergenekon soruşturmalarını yürütüen hakim ve savcılar üzerinden kıyamet koparan hükümet yanlısı medya organlarında Cihaner’le ilgili herhangi bir bilgi kırıntısı bile yer almamıştı.

Silahın yanına sim kart da atılmış!!!

Bu gelişmeler olurken 27 Ekim 2009 günü Erzincan Emniyeti’ne Çatalarmut köyü mevkiindeki Göyne Baraj Gölü’nde silah ve mühimmat olduğuna dair bir ihbar yapıldı. İddiaya göre ihbarı yapan kişi, İsmailağa cemaati soruşturmasının zanlılarından biriydi. Ve ilginç bir şekilde ihbarı alan kişi de, adı emniyet içinde Fetulahçı cemaatle birlikte anılan polislerden biriydi. Barajın bulunduğu yer, askerin yetki alanında olmasına karşın, Erzincan Emniyet Amirliği’ne mensup polisler, bizzat Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın nezaretinde aramalara başlamıştı. Aramalarda gerçekten de silah ve mühimmat bulundu. 10 el bombası, 1 adet kimyasal el bombası, 3 adet el bombası fünyesi, 2 adet 40 milimetrelik bombaatar mühimmatı, 310 adet 5 milimetre uzunluğunda uzun namlulu silah fişeği, 5 adet Bixi silahına ait çelik çekirdekli yangın fişeği, 1 adet uçaksavar fişeği, 6 adet Commet aydınlatma fişeği, 1 adet renkli küçük sis kutusunun yanı sıra bir cep telefonu ile telefondan ayrı vaziyette bir de sim kartı ve hafıza kartı da bulunmuştu. Göl sularının çekilmesiyle bulunduğu öne sürülen silah ve mühimmatı atanlar, her nedense kendilerine ulaşılacak bilgiyi barındıran “cep telefonu ve sim kartı da olay yerine atınca”, yapılan teknik inceleme sonucu zanlılara ulaşılmıştı.

Cemaat soruşturmasını yürütenler tutuklandı

Tesadüfe bakın ki, ulaşılan zanlılar Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in yürüttüğü İsmailağa cemaatine yönelik soruşturmada kolluk kuvveti olarak görev alan askerlerden başkası değildi. 20 Kasım’da Erzincan İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Üstteğmen Ersin Ergut ile bu birimde görevli Astsubay Orhan Esirger, 28 Kasım’da ise İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Nedim Ertan baraj gölünde bulunan silah ve mühimmatla ilgileri olduğu iddiasıyla tutuklandı. Ancak konu burada kapanmadı. Gülen cemaati soruşturması kapsamında bilgi talep edilen kurumlar arasında olan MİT’in çalışanları da bir gizli tanık ifadesiyle zanlı haline geldi. 1 Temmuz 2009’da göreve başlayan Erzincan Bölge Müdürü’nün de aralarında bulunduğu üç MİT çalışanı, 4 Aralık 2009’da, Erzurum Savcısı Osman Şanal’ın talimatıyla gözaltına alınıp birkaç gün sonra da tutuklandı. Başbakanlığa bağlı MİT’e yönelik gözaltı işlemlerinde Başbakanlık ve MİT Müsteşarlığı’nın izni olması gerekirken, savcılığın bu kurallara uymaması da ayrı bir sorun yarattı. MİT tarafından yapılan açıklamada çalışanlarına yönelik gözaltı işleminin hukuksuz olduğu vurgulandı.

800 bin TL’lik komplo iddiası

Bu arada cemaat yanlısı yayın organlarında Cihaner ve yürüttüğü soruşturmayla ilgili usulsüzlükler olduğuna yönelik haberlerin ardı arkası kesilmedi. İddialara göre Cihaner ve soruşturmayı yürüten askerler, zanlılara hakaret edip kötü muamelede bulunmuş, tehdit etmişlerdi. Hatta baraj gölünde bulunan bombaları polise mal etmek için de gizli tanık kiralamışlardı. Osman Şanal’a ifade veren “gizli tanıklar”, 3’üncü Ordu Komutanı Saldıray Berk, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, İl Jandarma Komutanı Ali Tapan, Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Nedim Ersan, Jandarma Üstteğmen Ersin Ergut ve Jandarma Kıdemli Başçavuş Orhan Esirger’in İsmailağa cemaati, Nurcu Kurdoğlu cemaati ve Fethullah Gülen cemaatlerinin terör örgütü kapsamına alınması için komplo hazırlamak ve Erzincan’da Ekim ayında bulunan silah ve mühimmatlarla ilgili olarak malzemelerin polis tarafından konulduğu yönünde gizli tanıklık yapmaya zorlandıklarını öne sürüyorlardı. Bir yıl boyunca jandarmaya muhbirlik yaptığını belirten “Erzincan” adı verilen gizli tanık, kendisinden kaldığı cemaatlere ait ev, yurt ve eğitim kurumlarına silah, mühimmat ve benzeri suç unsurlarını yerleştirmesi istediğini, karşılığında da 800 bin TL para önerildiğini söylüyordu. İfadeler üzerine Erzurum Savcısı Şanal, Erzincan İl Jandarma Alay Komutanı Ali Tapan’ın sanık olarak ifadesini alırken, 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’i de ifade vermeye çağırdı.

MİT’çilerle görüşme

Bu arada CHP İzmir Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ahmet Ersin, tutuklanan üç MİT görevlisi ve askerlerle tutuklu bulundukları cezaevlerinde görüşmeler yaptı. Radikal gazetesinde 21 ve 22 Aralık 2009 günleri manşetten yayımlanan haberlerde MİT görevlilerinin ifadeleri şöyle yer aldı:

“Mayıs ayında Kurdoğlu Cemaati içinde bulunan ‘Erzincan’ kodlu öğrenci MİT’in internet sitesine, cemaatin faaliyetlerine ilişkin olarak bilgi vermek istemiş. MİT ana karargâhı da gelen mesaj üzerine öğrenciyle görüşülmesi talimatı verdi. 5 ay boyunca görüşme sürdü. Verdiği bilgilerin tutarsızlığı nedeniyle Ekim ayında ilişki kesildi. Erzincan kodlu öğrenci Erzurum Savcısı Osman Şanal’a MİT görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Savcı Şanal da MİT görevlilerini Erzincan’da Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia edilen İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı uygulamakla suçladı.”

Askerlere tuhaf sorular

Milletvekili Ersin’in görüştüğü askerlerin anlattıkları ise daha ilginçti. Askerler savcılık sorgusunda kendilerine 2008’de Erzincan’ın Kemah ilçesinde dokuz askerin mayın patlaması sonucu şehit olmasıyla ilgileri olup olmadığı yönünde sorular sorulduğunu söylüyordu. Polisin komplo kurduğunu öne süren askerler, “Bombaları polisin koyduğunu düşünüyoruz. Bize açık bir komplo var. Biz istihbarat birimi olarak polisin bu komplosunu açığa çıkarmak üzereydik. Zaten Jandarma bölgesinde bir polis aracının dolaştığını tespit etmiştik. Hemen ertesi gün adamın biri ‘Bomba buldum’ diye ihbarda bulundu. Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sürdürdüğü Fethullah Gülen cemaatine yönelik soruşturmanın etkisizleştirilmek için tutuklandık. İstihbarat birimi cemaatler üzerinde uzmanlaşmıştı. İsmailağa cemaatinin ardından Gülen cemaati soruşturması genişleyebileceğinden çekindiler. Ve bunu engellemek adına böyle bir komplo kurulmuş olabilirler. Savcılık sorgusunda bize 2008 Ağustos’un da Erzincan Kemah’ta terör saldırısı sonucu dokuz askerin şehit edildiği olayda sorumluluklarımızın olup olmadığını da sordular” dedi.

Tutuklayanla tutuklananı buluşturan olay

Ergenekon üyesi olmakla suçlanıp tutuklanan askerlere sorulan 9 askerin öldüğü olay, 11 Ağustos 2008’de Kemah’a bağlı Sarıyazı köyü yakınlarında olmuştu. Bir askeri aracın,uzaktan kumandalı mayınla patlatılması sonucu 9 asker ölmüş, ikisi de yaralanmıştı. Yapılan incelemelerde üzerlerinde parmak izi olmayan, bombalı düzeneğe bağlı beyaz kabloyla altı adet pil bulundu. Soruşturmayı yürütense İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı Erzincan’da hayata geçirmek suçlamasıyla iki askeriyle birlikte tutuklanan Binbaşı Nedim Ertan ve sorumluluğunda bulunan Erzincan Jandarma İstihbarat’ıydı. Olayın savcısı ise Binbaşı Ertan ve askerlerini tutuklayan Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Savcısı Osman Şanal’dı.

Asker öldü köylü tutuklandı

Soruşturma kapsamında ifade veren gizli tanıkların anlattıkları doğrultusunda Zeki Algül, Mızrap Işık ve Metin İnce isimli köylüler 26 Ocak 2009’da tutuklandı. Savcı Şanal’ın hazırladığı iddianameye göre olaydan bir önceki gece üç PKK’lı Metin İnce ve Mızrap Işık’ın çadırına girmiş, bu 5 kişi daha sonra beraber köye inmişti. Hayvancılık yapan köylülerden İnce ve Işık savunmalarında 2008 yılında PKK’lıların gelip tehditle hayvan başına vergi ve pil istediklerini kendilerinin de 15 Temmuz 2008’de bu isteği yerine getirdiklerini söyledi. Ancak köylüler Kemah Alp Jandarma Karakolu’na giderek konuyu anlatıp şikayette de bulunduklarını ve PKK’lılarla birlikte köye inmediklerini de söyledi. Muhtar Zeki Algül ise saldırıdan bir gün önce üç PKK’lının Sarıyazı’daki evlerine geldiğini belirterek, “Bunun üzerine Nedim Yüzbaşı ile Murat Başçavuş ile görüştüm. Ertesi gün de jandarmaya uğrayıp olayı anlattım, Yanımda Metin İnce de vardı” dedi. Ancak savcı Şanal, tutuklanan köylülerin PKK’lılara verdikleri pillerle olay yerinde üzerinde parmak izi bulunmayan pillerin aynı marka olmasından yola çıkarak, “Tasarlayarak adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs, terör örgütüne üyelik, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” iddiasıyla dava açtı. Köylüler müebbet hapis istemiyle yargılanmalarına karşın 3 Kasım 2009’daki ilk duruşmada, Metin İnce ile jandarmaya PKK’lıların köye geldiği ihbarını yaptığını söyleyen muhtar Zeki Algül tahliye edildi. Mızrap Işık ise jandarma baskısı sonucu pilleri PKK’lılara verdikleri yönünde ve Algül ile İnce aleyhinde ifade verdiğini söyledi.

Savcı haftalar sonra uyandı!

Köylülerin avukatlığını yapan Hüseyin Aygün, duruşmada saldırıdan bir gün önce üç PKK’lının köye geldiğini Binbaşı Ertan ve jandarmaya bildirdiklerini anımsatarak askerler hakkında bir idari soruşturma yürütülüp yürütülmediğini sormuştu. Yargılama sırasında Aygün’ün, “Olay yerine yakın iki gözetleme noktası olmasına ve yol görünmesine rağmen mayınların döşenebildiği, köylülerin yaptığı ihbarın neden değerlendirilmediği, askeri cemsenin önünde giden mayın tarama aracının Sarıyazı’ya uzanan toprak yolu neden taramadığı ve neden zırhlı araç kullanılmadığına” yönelik askeri yetkililerin yanıtlamasını istediği soruları “hukuki olmadığı” gerekçesiyle mahkemece geri çevrildi.

Savcı Osman Şanal’ın soruşturma sürecinde dikkate almadığı ve Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin de “hukuki bulmadığı”, kuşkular içeren bu sorular haftalar sonra Ergenekon kapsamında tutuklu bulunan Binbaşı Nedim Ertan’a, “Askerleri siz mi öldürdünüz” diye soruldu. CHP’li Ahmet Ersin’in kamuoyuyla paylaştığı bu soru, avukat Hüseyin Aygün’ü de hayli kuşkulandırmış durumda. Saldırının gerçekleşmesinde güvenlik önlemlerinin yeterince alınmadığını öne süren Aygün, “Ancak biz bu iddialarımızı 3 Kasım 2009’daki duruşmada yinelediğimiz halde neden cemaat-Ergenekon kapışması başladıktan sonra ciddiye alındı? Bu araştırmada neden bu kadar geciktiler? Bizim soruşturmamız, emniyet Jandarma kapışmasına malzeme yapılmasın” diyerek şu iki can alıcı soruya yanıt arıyor:

“Binbaşı Ertan neden o istihbaratı değerlendirmedi? Savcı Şanal, neden ihmal iddialarını sormak için İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı bekledi?"

İşte size iç içe geçmiş davalar, son derece ilginç örgüye sahip olaylar, çarpıcı tesadüfler, birbirini suçlayan adalet, emniyet ve istihbarat birimleri, cemaatlerle ilgili çarpıcı iddialar ve en önemlisi cevapsız sorular…”

Odatv.com

Şamil Tayyar
Star Gazetesi
Emniyetin ayarı nasıl bozuldu?
25 Aralık 2009

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast ve dinleme iddialarına ilişkin Genelkurmay’ın yaptığı açıklamadan sonra en orijinal yorum, AK Parti Elazığ Milletvekili Fevzi İşbaşaran’dan geldi.

İki önemli iddiası vardı: 1- Hükümet ve asker ilişkilerini bozmaya yönelik bir komplodur, 2- Emniyette dört ayrı çete var.

İkinci iddianın alt başlığı ise iki emniyet genel müdür yardımcısıyla ilgili soruşturmalar ve Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in İstanbul’a atanma ihtimalinin önlenmesi girişimidir!

İfadede ve tanımlamada bir problem var; taşlar yerli yerine oturmuyor, ancak emniyette ayar bozukluğu yaşandığı aşikardır.

21 Ekim 2009 tarihli yazımı hatırlayın, başlığı, “Emniyette neler oluyor?” sorusuydu. Şu cümle, o yazıdan alıntıdır: “Emniyet, karışmaya başladı... Gözlemim o ki, başbakan, emniyetle yakından ilgilenmeli, farklı kanallardan gelişmeleri değerlendirmelidir...”

Kırılma anı

Şimdi yazacaklarımı, eski yazımla birlikte okuyup değerlendirirseniz, sanırım meramım daha iyi anlaşılabilir.

Önce, şu tespiti yapmalıyım; yakın tarihe kadar, içlerinde farklı gruplar veya ekoller olsa da çetelerle mücadelede çok önemli başarılara imza atan emniyette bir ahenk vardı. Beşir Atalay’ın İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturduktan sonra 18’i daire başkanı olmak üzere emniyette yaptığı geniş kapsamlı operasyon, sorunları beraberinde getirdi.

Kritik isim ise Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü’ydü. Atalay’ın Gülcü’yle yakın teması, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kaan Köksal’ın bay-pass edilmesi gibi görüldü. İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in görevden alınması ise bardağı taşıran damlalardan biriydi.

Gülcü’nün emniyette giderek güçlenmesi ve atamalardaki tercihleri, tartışmaları daha da alevlendirdi. Konya Emniyet Müdürü Hüseyin Namal’ın İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirilmesi ve Kayseri Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in Ankara’ya atanması, Gülcü’nün operasyonu olarak algılandı.

Adı çete soruşturmasına karışan Sakarya eski Emniyet Müdürü Faruk Ünsal’ın son ana kadar korunması hadisesinde olduğu gibi...

Aynı şekilde Konya’da Okyanus operasyonunu yürüten Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Anadolu Atayün’ün Mersin pasaport şubesine gönderilmesi, Sakarya’da başarılı bir çete operasyonunu gerçekleştiren Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Alpaslan Hersanlıoğlu ile bu şubeden sorumlu il emniyet müdür yardımcısı Mehmet Şahne’nin görevden alınması gibi...

Gülcü’ye yakın ekipse, ekol olarak kendilerinden görmeseler de Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan’ın uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklanmasını cemaat mensubu polislerin operasyonu olarak anlattı.

İzmir’de patlayan VİP operasyonu ise tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Bu soruşturmada Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Mustafa Gülcü ve Celal Uzunkaya’nın ifade vermesi, aynı şekilde “cemaat operasyonu” olarak lanse edildi.

Soruşturma dosyası incelendiğinde, Ramazan Akyürek’in İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan alınma nedenlerinden birinin bu hadiseyle ilintili olabileceği kuşkusu doğdu. Soruşturmanın açıldığı 5 Mayıs 2009 günü Akyürek görevdeydi. Gülcü ve Uzunkaya ile ilgili ihbarda bulunan İrfan Erbarıştıran’ın istihbaratta görev elemanı olarak gösterilmesi talebinin bu dönemde geri çevrildiği söyleniyor.
Akyürek ayrıldıktan sonra Erbarıştıran’ın görev elemanı olarak istihbarata kaydının yaptırıldığı iddiası var. Soruşturmayı yürüten savcı, hadisenin bu boyutuna açıklık getirecektir.

KOM’a operasyon

Kavga burada bitmiş değildir. Gülcü ve ekibinin, yaşananlardan sorumlu gördüğü iddia edilen KOM Başkanı Ahmet Pek’i görevden almak için kulis yaptığı ifade ediliyor. Yerine ise Balıkesir Emniyet Müdürü Coşkun Hayal’i hazırladıkları konuşuluyor. Daha önce gündemdeki isim, Faruk Ünsal’dı.

Tabi tüm bunlar başkent kulislerine yansıyan bilgiler...

Bir başka ayrıntı, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın sonrasınadır. Fevzi İşbaşaran, Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in İstanbul’a atanabileceğini, ancak emniyet içindeki bir grubun bunu engellediğini söylüyor.

Böyle bir ihtimal var mı, bilemiyorum. Benim gördüğüm, daha çok, Ankara’dan İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Ercüment Yılmaz’ın ismi İstanbul için geçiyor. Hatta Gülcü’nün soruşturma safhasında görüştüğü Yılmaz’a böyle bir teklifte bulunduğu iddiası çok konuşuldu ama buna ihtimal vermedim.

Hüseyin Çapkın’ın yaş sınırı nedeniyle küçük bir ile vali olarak atanabileceği, Osmaniye Valisi Celalettin Cerrah’ın yeniden İstanbul’a emniyet müdürü olarak getirileceği iddiası da yabana atılmamalı.

Malum, emniyet müdürlerinde yaş sınırı 60’dır. Vali olunca 5 yıl daha kazanıyorsunuz. Cerrah dönerse, 65 yaşına kadar o görevde kalabilir.

Gelelim son hadiseye...

Bülent Arınç’a suikast iddiasıyla ilgili operasyonun başında Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir var, ekibi ise bizzat kurdu. Özdemir, Gülcü’ye yakınlığı ile biliniyor. Gülcü ise hem Bakan Atalay’la çok iyidir hem askeri çevrelerde itibarlıdır.

Dolayısıyla, İşbaşaran’ın tezi burada çöküyor. Bu ekibin, hükümet ve asker ilişkilerini bozmaya yönelik bir komplo içinde olabileceğini düşünmek, en son akla gelebilecek komplo teorisidir.

Şu kesin; emniyette ciddi bir ayar bozukluğu var. Bir genel müdür yardımcısı cezaevinde. İki genel müdür yardımcısı hakkında açılan çete soruşturması devam ediyor. KOM Başkanının görevden alınması için yoğun kulis yapılıyor. Kaçakçılık ve organize suçlarla ilgili birimlerde garip değişiklikler gerçekleştiriliyor. İstihbarat dairesi tam oturmadı.

Ve daha neler neler...

İlk yazımda ifade etmiştim, şimdi tekrar ediyorum; başbakanın meseleye el atması artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Emniyete ayar çekilmezse demokratik açılım da çetelerle mücadele de akamete uğrayabilir.

MİLLETVEKİLİNE KOMPLO MU KURDULAR

25.12.2009 18:11

AKP Milletekili Feyzi İşbaşaran, partisinden istifa etti. Bu beklenen bir gelişmeydi. Peki, bu istifanın perde arkasında neler var?

NTV’de akşam haberleri ve “Canlı Gaste” programlarına katıldıktan sonra, AKP Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın başına gelmeyen kalmadı. Önce haber bülteninde ardında da canlı yayında “Polisin içinde 3 - 4 ayrı grup var. Tarikat yanlısı grup da, tarikat karşıtı grup da var, çok farklı gruplar da var. Suikast iddiası tarikat karşıtı olan grubun komplosudur” diyerek emniyeti karşısına aldı.

Bununla yetinmeyen İşbaşaran İnternethaber’e yaptığı açıklamada “Polis içinde çeteler var. Tuzak kuruyorlar. Amaçları, hükümet ile Genelkurmay'ı kavga ettirmek. Bu son suikast işinde bu açıkça ortaya çıktı. O işin hikaye olduğu, yalan olduğu açığa çıktı. Yok ağzından kağıt çıktı filan... Olacak iş mi? Bizimkiler de maaşallah her şeye atlıyorlar. Gelinen noktada TSK ile hükümet karşı karşıya kalıyor. Oysa olan polis içindeki bir takım çetelerin kurduğu tuzak” şeklinde konuştu ve dikkatleri iyice üzerine çekti.

İşte ne olduysa bu açıklamalardan sonra oldu. Bu iki haberin hemen ardından Feyzi İşbaşaran’ın alkollü bir şekilde polis memurları ile tartıştığı görüntüler ortaya çıktı. Cemaate yakın Cihan Haber Ajansı logosuyla yayınlanan ve polislerin arasından çekildiği açıkça görülen görüntüler, Habertürk Gazetesi’nin iddiasına göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a da gönderildi.

Cemaat ise tüm kaynaklarında bu görüntüleri yayınlayarak İşbaşaran’ın iddialarını kendi üzerine aldığını gösterdi. Zaman Gazetesi polisler ile vekilin tartışmasını geniş bir haber olarak verdi. Gazete arabada sanatçı Çiğdem Tunç’un bulunduğuna da dikkat çekti.

Ancak yayınlanan görüntülerde İşbaşaran, kendisini çeviren kişinin polis olmadığını iddia ediyor. Çeviren kişiye kimlik soruyor. Ancak polis olduğunu iddia eden şahıs yasal zorunluluğu olmasına rağmen ısrarla kimlik göstermiyor. Üzerinde üniforma olduğunu söylüyor. Polisin tutumu Fevzi İşbaşaran’ı çileden çıkarıyor. Bu durum da İşbaşaran’a komplo yapıldığı iddialarına neden oluyor.

Hatırlanacağı üzere Avcılar’da polis kıyafeti giyen grup, bir kadını kulüpten zorla çıkartarak tecavüz etmişti. Bu olaydan sonra İçişleri Bakanlığı, polisin herhangi bir işlem yapmadan önce kimlik göstermesini zorunlu kılmıştı.

Milletvekilinden şikayetçi olan polisler, bu görüntüleri medya ve Başbakan’a gönderme gereği de duymuş. Ancak bu görüntülerin neden çekildiği gün değil de İşbaşaran’ın açıklamalarından sonra yayınlandığı anlaşılamadı.

Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın AKP'den ihraç edilmesi için çalışmalar başlatıldı. İşbaşaran ise, kararı beklemeden istifasını verdi.

Odatv.com

Oral Çalışlar
Böyle yaparsanız tek muhatabınız İmralı

Hükümete kim akıl verdiyse, iyi vermiş(!). Kürtlerin seçilmiş ne kadar yasal temsilcisi varsa ortadan kaldırılmak üzere bir operasyon başlatıldı. Önceki akşam TV’de bir tartışma izledim. Sedat Laçiner’le Osman Baydemir arasında.

‘Kürt sorunu’ uzmanı olarak isim yapan Doç.Dr. Sedat Laçiner, akademisyen kimliğinin çok ötesine taşmıştı. Tam bir devlet görevlisi edasıyla ve sanki KCK’ye yönelik olduğu iddia edilen ve Kürtlerin

yasal temsilcilerini hedef alan operasyonun örgütleyicisiymiş gibi konuşuyordu. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i

çok sert ifadelerle suçluyordu.

Daha önce defalarca ortaya konmuş bir senaryo yeni baştan önümüzdeydi. Birileri belli ki hükümete gidip bazı yol göstermeler yapmışlardı.

Bu teoriye göre KCK adlı örgütlenme ortadan kaldırılırsa ortaya ‘iyi Kürtler’ çıkacaktı ve hükümet de bunlarla sorunu kolayca çözecekti.

Bunu Sedat Laçiner de ifade etti. Bundan 15 gün kadar önce de bir TV kanalında Prof.Dr. İhsan Bal da benzer düşünceleri dile getirmişti. Hükümetin ‘Kürt açılımı’ sürecinde belli etkileri olan bu isimlere göre DTP’lilerin dışında başka Kürtler vardı, KCK susturulursa o ‘iyi’ Kürtler ortaya çıkabilirdi.

Doğru, DTP’liler bütün Kürtleri temsil etmiyorlar. DTP’nin temsil ettiği kesim, Kürtler içindeki en dinamik kesim. DTP, Kürt kimliği temelli bir siyasi birikimin, siyasi geleneğin sözcüsü. Kaldı ki, hangi siyasi eğilimden olursa olsun Kürtlerin ezici

çoğunluğu ‘kimlik’ konusunda duyarlıdır.

Bu nedenle DTP ya da yeni adıyla BDH bu anlamda geniş bir temsil etkinliğine de sahiptir.

***

BDH’lilere yönelik son operasyon bir kere daha neyin olamayacağını kısa sürede kanıtlayacaktır. Kürtlerdeki kimlik talebi artık daha güçlü ve geriye çekilmesi mümkün görünmüyor. Tabii, bu türden geniş gözaltına alma, tutuklama girişimleri, bölgedeki gerginliği de artırıyor.

Bu tür gerginliklerin nelere yol açtığını, açabildiğini yüzlerce kez yaşadık, gördük. Üstelik, şimdi durum daha da tehlikeli. Çünkü Kürtler çözümle, çözümsüzlük arasında gidip gelmenin çaresizliğini ve öfkesini yaşıyorlar. Umudun umutsuzluğa dönüşmesi, sarsıntıyı daha derinleştirebilir.

Hükümet yanlış yaptı. Belli ki birileri onlara böyle yaparsanız oyunuz artar, desteğiniz artar, sizden kaçan milliyetçi oyları da alırsınız şeklinde akıllar vermiş. Tıpkı daha önceki iktidarların yönlendirildiği yola AK Parti hükümeti de sokulmak isteniyor.

Bu yolun sonu askeri çatışmadır. Bu yolun sonu askerin yeniden Kürt sorununda inisiyatifi ele alması demektir. Bu yolun sonu Kürt sorununu askere teslim etmektir. Bu yolun sonu iktidarın militarizme teslim olması demektir. Bir anlamda iktidar kendi ayaklarına ateş ediyor demektir.

Ne çok yazıldı, ne çok söylendi. Kürt kimliği temelli hareketin yasal alanda güçlenmesi, sorunun barışçı çözümü için en temel meseledir. Sorunun çözümü istemeyen güçler, her seferinde Kürtlerin yasal alandaki temsilcilerini hedef aldılar.

Şimdi aynı oyun bir kez daha oynanıyor. Kürtlerin yasal alanı daraltılıp yok edilmek isteniyor. DTP kapatıldı. Daha önce onlarca DTP yöneticisi tutuklandı. Şimdi yeni bir dalga ile bu akımın yasal alandaki bütün etkili isimleri gözaltına alındılar.

Ne olacak bunun sonu. Kürtler yasal alanda temsilcisiz mi kalacak? Çünkü bu tempoyla giderse gerçekten Kürtlerin temsilcileri toptan cezaevini boylayacaklar.

İnsan ister istemez şunu söylemek gereğini duyuyor. Tamam beyler, bunu siz istediniz. Bu aşamadan sonra önünüzde iki seçenek kalacak: Kandil ve İmralı. İmralı’ya gider, PKK’lıların dağdan nasıl indirileceğini o zaman Öcalan’la konuşursunuz.

Yahut da ‘sonuna kadar savaş’ diyen militarist cepheye teslim olursunuz. Bu zaten sizin de işinizin bittiği anlamına gelir.

Tercih sizin.

Radikal

26 Aralık 2009 15:35
Erdoğan'ı Kızdıracak Benzetme
Erdoğan'ın bugüne kadar cevap vermediği TP lideri Abdüllatif Şener, öyle bir benzetme yaptı ki Erdoğan'ı çok kızdıracak...
Türkiye Partisi (TP) Genel Başkanı Abdüllatif Şener, hükümetin yönetimini, Red Kit adlı çizgi roman dizisindeki Dalton kardeşlerin Avarel'ine benzetti.

Partisinin il başkanlığının açılışı için Denizli'ye gelen Şener, Kaleiçi'ndeki esnafları ziyaret etti. Burada gazetecilerin sorularını da cevaplayan Şener, hükümetin bakış tarzıyla Denizli'nin veya Türkiye'nin ekonomik sıkıntılarını çözmenin mümkün olmadığını ileri sürdü. Hükümeti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı, "Dışarı için çalışıyor." şeklinde suçlayan TP Genel Başkanı Şener, "Adeta hükümet ve Başbakan, dışarıdan etkilerle çalışıyor. Türkiye'deki sanayicinin lehine olabilecek hiçbir programı yok. Yabancı ülke sanayicileri için çaba harcayan bir başbakan ve hükümetimiz var. Türkiye'deki çiftçiler için değil, yabancı ülkelerdeki çiftçiler için çalışan ve mesai harcayan bir hükümet var. Esnaf ve işçimiz için de çaba harcayan bir hükümet değil. Uygulamalarıyla, politikalarıyla yabancı işsizlerin, yabancı ülke esnaflarının menfaatlerine çalışan, sonuç ortaya çıkaran bir iktidar ve hükümet var." dedi.

ERDOĞAN'I KIZDIRACAK AVAREL BENZETMESİ

"Böyle bir ortamda Türkiye nasıl yönetiliyor?" diye soran Abdüllatif Şener, "Ülke kan ağlarken, dünyanın en fazla işsizi Türkiye'deyken, dünyadaki en büyük sanayi çöküşlerinden birisi Türkiye'de yaşanırken, böylesine bir ortamda nasıl yönetiliyoruz? Başımızdaki sorumluların mantığı, duyarlılığı, iş yapma biçimi nedir? Bunları sorguladığımızda ister istemez aklımıza Daltonlar geliyor. Daltonların Avarel'i bir ülkeyi nasıl yönetirse, sorumlular da bu ülkeyi öyle yönetiyor. Bundan derin üzüntü duyuyoruz." şeklinde konuştu.

Kurumlar arası çatışmanın ülkeye zarar verdiğini belirten Şener, "Her olay üzerinde siyaset, asker, yargı ve istihbarat birimleri arasında çatışma, kavga çıkması halinde ülkeye zarar verdiğine inanırız. Türkiye'nin adeta genetiğiyle birileri oynamaktadır. Sistem çözülmektedir. Türkiye'yi bu hale getiren, bu hale gelmesi için politikalarını ve siyaset yapma biçimlerini belirleyen kişiler, Türkiye'ye zarar veriyor. Başta siyasal iktidar olmak üzere herkesi, devlet adamı gibi davranmaya davet ederim. Devlet adamlığı, ülke menfaatlerini parti menfaatlerinin üzerinde görmek demektir. Devlet adamlığı, ülkenin geleceğini görmek demektir. Devlet adamlığı demek, dış etkilerle yönlendirilmemek, yönetilmemek, ülke menfaatleri için ülkenin iradesine uygun tavırlar sergilemek demektir." diye konuştu.

Siyaset ve siyaset dışı kurumların işbirliği yapması gerektiğini ifade eden Abdüllatif Şener, "Bunlar yapılmazsa, sürekli olarak birbirleri hakkında endişe ve kaygı duyarlarsa, karşılıklı olarak birbirlerine tuzak kurdukları şeklinde bir izlenimi, bir kanaati pekiştirir, yerleştirir. Bazı olaylar üzerinden senaryoları derinleştirirse, bu ülkenin insanı sahipsizdir demektir. Türkiye dışarıdan yönetilme ve yönlendirmeye hazır hale getirilmektedir. Kim bu ülkeyi bu hale getirdi? Buna kim çanak tuttu? Bu basiretsizliği kim gösterdi?" dedi.

Şener, Silah Kanunu tasarısındaki, MİT ve Emniyet'in de askerî silah ithalatı yapabilmesine imkân tanıyan hüküm konusunda yöneltilen bir soruya ise şöyle cevap verdi: "Askerin kendi, siyasetçinin kendi, yargının da kendi görevini yapması lazım. Türkiye, hiçbir dönemde yaşamadığı kaosu yaşıyor. Askerin kendi iç görüşü dağınık. Siyaset de kendi iç görüntüsüyle dağınık ve kavgalı bir manzara gösteriyor. Yargı, kendi içinde farklı görüntüler sergiliyor. Tüm kurumlar da birbirlerine karşı kaygılı ve endişeli görünüyor. Böyle bir düzen ve manzara, dünyanın hiçbir yerinde yok."
aktifhaber

Serdar Akinan
Has..tirin

İki tane rütbeli ceplerinde kroki ile suikasta gidiyor. Yakalanıyorlar... Bir tanesi karakolda polisten su istiyor, 'Arkadaşlar, su verir misiniz? Suikast planını yutcam'.
Bülent Arınç, dünyanın en mazlum yüz ifadeleriyle halkımızın karşısına çıkıp, 'Beni öldüreceklerdi...' diyor.
Vatandaş, ağzı bir karış açık bir o bülten bir bu bülten olan biteni izliyor.
Son dakika...TSK'dan açıklama...'Evet, onlar bizden ama öldürmeyeceklerdi... Başkasını izliyorlardı...'
Mr. Bean ve Dedektif Clouseau için ortak senaryo yazılsa... Bu kadar olur.
İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı, Orgeneral... Firkateyn yüklü mesajlar yağdırıyor. Kanallarımız evire çevire yayınlıyor...Halkımız şaşkın.
Bir o kanalda... Dannn... Dunnn... Sonra bir diğer kanalda...
Derken bir anda bir diğer kanalda... Ergenekon denen yüzyılın en büyük terör örgütüyle 11 adet ayrı bağı olduğu saptanan, Deniz Kuvvetleri'ndeki hayat kadını ve uyuşturucu trafiğini yönettiği bilinen (Bir gazete aynen böyle yazdı) Ali Tatar adlı subayın Beylerbeyi'ndeki lojmanından tek el silah sesi duyuluyor.
Ergenekon'un başından bu yana 18 subay kafasına sıkmış, camlardan atlamış. Bir kanala bakıyorsun adamlar Ergenekon'un beyni...Yahut Ergenekon susturdu bu adamları... Bir başka kanala bakıyorsun, 'Dayanamayıp intiharı seçtiler.'
Sabah kalkıyorsun bir haber, 'Hükümetten dev adım... Barzani ile anlaştılar. PKK bitiyor.'
Süpperrr...
24 saat geçmiyor. Belediye başkanları topluca gözaltında... Güneydoğu gene ayakta...
Bir bakıyorsun, bu kez internette, Flaş... Flaş... Ne oldu ağbi?... Bir durun yahu... Memlekette, 'Son dakika'... 'Flaş... Flaş...' olmayacak bir şey yok mu, olamaz mı? Can bu...
Ama bu önemli...
Peki... Neymiş?
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı diyor ki, 'Adalet Bakanı Cemil Çiçek beni arayıp, cemaat üyelerine yönelik operasyonu durdurmamı... Onları salıvermemi istedi.'
Yok artık kuyruklu yalan... İftira...
Değil mi? Ama, öyle olmalı...
Bakalım gazetelere... Satır yok... Allah
Allah...
Yahu bu gazetelerde (ki maddi sıkıntı içinde de değiller. Yani editoryal kadroları sağlamdır. Türkiye'nin en iyi kalemleri en yakışıklı maaşlarla buralarda çalışır) satır haber, yorum yok.
Tekel işçileri dayak yemiş?
Geçççç... Önemli değil... Alayı ajan provokatör onların...
Osman Baydemir'e kızmışlar... Kameraların karşısına çıkıp 'Has..tirin' demiş.
Az demiş...
Bu gidişle haber bültenlerinde; canlı yayınlarda herkesten türlü çılgınlığı bekleyebilirsiniz.
Şaşırmayın.
Ülke zıvanadan çıktı...

http://www.aksam.com.tr/2009/12/27/yazar/15704/serdar_akinan/has__tirin.html

Kozmik Büro Baskını Ve AKP'nin Kirli Çamaşırları
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com

28 Aralık 2009

Ankara’ya metorolojik anlamda kar yağmadı. Siyasi göstergelere baktığınızda ise durum oldukça farklı.

Devletin en üst düzey kurumları kanlı bıçaklı, apaçık; dost-düşman, herkesin önünde şuurunu kaybetmiş bir şekilde kavga ediyorlar. Devletin en mahrem bölgelerinin yatak odalarındaki kavga herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Kıyasıya dezenformasyon savaşları da buna eklenince Ankara’ya daha tek kar tanesi düşmeden vatandaş dondu kaldı.

Her şey arapsaçına dönmüş durumda; istihbaratçılar savaşında kim galip? Kim ava giderken avlandı? Hala sonuç belli değil!

Genelkurmay’ın yatak odasında (kozmik büro) yapılan aramaya iktidar yanlıları kulp takmakta geçikmedi. “Demokratikleşme”, “12 Eylül’ün rövanşı” (Niye 12 Eylül’ün rövanşı derler onu da anlayamadım . Çünkü bu süreçte askerden dayak yiyenler bu ülkenin solcu vatansever gençleri ile Ülkücülerdi), “28 Şubat’ın rövanşı”. Adı her ne olursa olsun; yanlışları ne olursa olsun devletin omurgasının kirli çamaşırlarını (varsa) böyle ortaya dökmek doğru mu? Yoksa bu yeşil sermayenin ortaya dökülen kirli çamaşırlarının rövanşı mı?

Bu ve benzeri sorular Ankara'nın derin dehlizlerini takip etmeye çalışan birçok kişinin cevap aradığı sorular. Tam ve doğru cevaplar bulunabilir mi ? Şimdilik zor görünüyor ama sabırla ve tuzağa düşmeden beklemek gerekiyor.

Şimdi somut olandan gidip “uzman zat”dan aldığım yeni bilgiler ışığında birkaç soruyu da kamuoyunun gündemine sunayım. Yatak odası operasyonunda GenelKurmay ile Hükümet'in sessiz bir mutabakatı olduğu kesin!

Bakmayın siz o koşar adım Başbakanlık ziyaretlerine. Her şey tam mutabakat ve hukuki kılıflarına göre “uygun adım” gidiyor. Ortada bir gayr-ı meşruluk, hukuksuzluk, darbe ihtimali varsa tabi ki ortaya çıkarılsın ve asker bavulu gibi vatandaşın önüne konulsun. Ama yöntemleri böyle olursa bizim uzmanın da söylediği gibi adam gıcıklanıyor. Acaba yavuz hırsız ev sahibini mi bastırıyor?

Savcılar, yatak odası aramasını, “son bir yıl içindeki dosyaların inceleneceği” yönündeki mahkeme kararına dayanarak yapmıştı. Şimdi soruyorum?

- TSK içinde bazı AKP’lilerin çocukları ve yakınları hakkında yolsuzluk çalışmaları ile ilgili hazırlıklar var mıydı?

- Varsa bu hazırlıklardan dolayı rahatsız olan komutanlar ne yapıyordu? Bu çalışmalar nereye kadar önlenebildi?

- Bu dosyalar nerede saklanıyordu?

- TSK içinde görevli olan hackerler takip ediliyor muydu?

- Bu dosyaların internet ortamına düşürüleceği iddiaları doğru mu?

Yatak odasından alınan dosyaların içinden devletin güvenlik sırlarının yandaş medyaya sızdırılacağını hiç sanmıyorum. Ama madem bu “demokratikleşme” için yapıldıysa, hadi bizi bir kez şaşırtın da ayırım yapmadan kirli çamaşırları ortaya dökün. Millet de 2010 da muhtemel görünen erken seçimde bu pislikleri kazıyıversin.
avaztürk

Deniz Ülke Arıboğan
deniz.ulke@aksam.com.tr
Sırlar Odası

Bu kozmik oda meselesi bana bir anda Harry Potter romanlarını (filmlerini) hatırlattı. Karanlık güçler, gizemli odalar, büyücüler, iyilerle kötülerin savaşları ve birbiri ardına gelen anlaşılmaz, inanılmaz gelişmeler. Tabii bir de 'Sırlar Odası' var; içerisinde iyiliğin ve kötülüğün bilgisini barındıran. Bilginin kimin eline geçtiğine bağlı olarak, yaşamı cennete ya da cehenneme çevirebilen. Madem bu aralar bizde de kozmik mi kozmik bir 'Sırlar Odası' var, biz de bunun üzerine biraz yorum yapalım.

1- Kamuoyunun bu konuya yaklaşımı belli. Çatışan iki güç var ve her bir adım birinin diğerine karşı misillemesi olarak algılanıyor. Bu yaklaşıma göre şimdilerde iyice belirginleştiği üzere TSK, polisin de zorlamasıyla, yargı denetimine alınmış durumda ve gizli sırların bile ele geçirildiği bir 'tam saha pres' uygulaması söz konusu. Suikast iddiaları, baskınlar, intiharlar, cinayetler derken, büyük bir toz bulutunun altında, önünü göremeyen bizler, neye uğradığımızı şaşırmış durumdayız. 'Oyunun sonunda tasfiye olan güç hangisi olacak? Kim kimle ittifak halinde? Kim kime düşman?' pek bilemiyoruz. Belki de bilememizin sebebi her şeyi yanlış bir kurgunun üzerine oturtmaya çalışmamız. Belki tüm paradigmamız baştan yanlış. Çatışma düşündüğümüz güçler arasında değil. Belki de büyük bir ittifak, sırayla kurumların içerisinden bazı tasfiyeler yapıyor. Bugün temizlik yaptığını düşünenler, kendi izlerini ne kadar açık seçik ortaya döktükleri ile ilgilenmiyorlar. Büyük ittifakın temizliği tek bir 'Sırlar Odası'ndan ibaret bırakacağını düşünmek belki yanlış. Belki her kurumun 'Sırlar Odası' var ve Harry Potter sırayla hepsini ziyaret edecek.
'Dostum, göründüğüm gibi değilim; görünüş sadece giydiğim bir elbisedir; koruyan beni senin sorgularından, benim kayıtsızlığımdan.' (Halil Cibran)

2- Kozmik 'Sırlar Odası'na girişin bir tezgah sonucu olduğu iddiaları da gündemde. Arınç'a suikast girişiminin bir senaryo olduğu ve kozmik odaya giriş kapısının kilidini açmak için kullanıldığını söyleyenler var. Olabilir veya olmayabilir. Belki de her şey yalnızca psikolojik üstünlüğü ele geçirmek için bir fırsat, kimbilir? Şu anda saygıdeğer bir hakim içeride ve araştırmasını yapmakta. Peki ne bulacağını sanıyoruz. Şöyle bir belge bulabilir miyiz dersiniz? Uzman albaydan karargaha: 'Ali'ye suikast yapılmasına, Ahmet'in arabasına uyuşturucu konmasına, halkın üzerine ateş açılmasına ve alışveriş merkezine bomba konmasına dair teklifimi emir ve müsaadelerinize arz ederim.' Yanında bir de başka belge olsun haydi; 'Aferin oğlum Nusret, sen bu yolda devam et.' İmza 'Genelkurmay başkanı'. Bulur muyuz böyle bir şeyler dersiniz? Yoksa film senaryosu olarak bile garip mi geliyor? Kaldı ki, hepimiz biliyoruz ki bu tür belgeler kozmik odada falan saklanmıyor; şu sıralar çoğu gazetelerin arşivlerinde yerlerini almış bulunuyor. Peki kozmik odada ne sırlar var? Bilmediğimiz ne kaldı ki? Öğrenmediğimiz, bize öğretilmeyen ne kaldı ki? Neyi öğrenmeye çalışıyoruz? Bulduğumuzu anlayabilecek miyiz? Bugüne kadar öğrendiklerimizi anlayabildik mi? Yalnızca kendi görmek istediklerimizi gördüğümüz müddetçe, yeni görüntülerin, öğretilerin ne anlamı olabilir ki?
'Güneşe arkanı dönersen ancak kendi gölgeni görürsün. Ben onlara güneşi gösterdim, akılsızlar parmağıma baktılar.' (Halil Cibran)

3- Kozmik 'Sırlar Odası' memleketimiz bir düşman işgaline girerse harekete geçecek hücrelerin bilgilerini de içeriyor deniyor. İşgal halinde yeraltına inerek mücadeleye devam edecek kadroların yetiştirilmesi düşüncesi Soğuk Savaş yıllarından kalma bir yaklaşım. Yani belli bir güvenlik paradigmasının ürünü. Oysa bugün böyle bir dünya algılaması yok ve bu paradigmanın bütün aktörleri ya yeni işlevler edindiler ya da ortadan kalktılar. Muhtemelen bizim bu 'Sırlar Odası' da öncelikle bir müze niteliğine haiz olmalı. Yalnızca bir şeyin önemini bilenler, ona gereğinden fazla önem verildiğini görebilirler. Belki bizim bu müze odası çok da büyülü sırlar içermiyordur içerisinde. Belki tüm sırları yıllar içerisinde döküldüğünden zaten saydam hale gelmiştir tüm duvarları.
Haydi bir Reha Muhtar sorusuyla bitirelim biz de; 'İçeride sır var mı sır?'
http://www.aksam.com.tr/2009/12/30/yazar/15756/deniz_ulke_aribogan/sirlar_odasi.html

Habur Kavgası Devleti Sallıyor 17 Ocak 2010 Pazar 17:41

Müyesser YILDIZ

PKK’lıların “Habur karşılanışı”, onlar için sınırda “özel mahkeme” kurulmasının sadece millette ve muhalefette değil, devlet içinde de büyük sarsıntıya yol açtığı ortaya çıktı.

Habur için ilk gün “güzel görüntüler” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletin infialinden sonra, sorumluların bulunmasını istedi.

Başbakanlık-MİT-İçişleri Bakanlığı üçgeninde yürüyen iç hesaplaşmada, herkes topu birbirine attı. İçişleri Bakanlığı, “Öcalan ve PKK’lılarla yakın temasta olan” MİT Müsteşarı Emre Taner’in, sadece Habur değil, “Kürt açılımı”nda da iktidarı yanılttığını öne sürdü.

MİT ise İçişleri Bakanlığı’nın “Habur törenlerinde” en üst seviyede temsil edildiğini, gelişleri bizzat Bakan Atalay’ın, DTP eski eş Başkanı Ahmet Türk’le koordine ettiğini, hatta PKK’lılara “tutuklanmama” garantisi verdiğini hatırlatarak, suçu Bakanlığa yükledi.

Başbakanlığın ise bu bilgilerden sonra her iki kurumu sorumlu tuttuğu ve telafi için bir an önce tedbir alınmasını istediği öğrenildi.

Öcalan’ın “barış elçisi” PKK’lıların gelişlerinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’a verilmek üzere Habur sınır kapısında Şırnak Vali Yardımcısına teslim ettiği duyurulan mektupların da devlette başlayan bu kavgadan sonra “kaybolduğu” belirtiliyor.

Mektuplarla ilgili soruşturma açan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ifadesine başvurduğu PKK’lı Şerif Gençdal, mektupları Vali Yardımcısına verdiğini tekrarlarken, Şırnak Valiliği, Savcılığa kendilerine böyle bir mektubun ulaşmadığını bildirdi.

PKK’nın şehir yapılanması olarak bilinen KCK’ya yönelik geçtiğimiz Nisan’da başlatılan, ancak yaz aylarındaki “Kürt açılımı”yla birlikte durdurulan operasyonların, Habur rezaletinden sonra yeniden başlatılmasında da yine devlet içindeki “Habur kavgası”nın etkili olduğu anlaşıldı.

Gazeteci Cengiz Çandar’ın iddiasına göre, ikinci KCK operasyonları için düğmeye basan Diyarbakır Savcılığı yetkilisi, “Bu operasyonu aylar önce yapacaktık ve yapabilirdik. Ancak ‘açılım’ başlayınca frene bastık” dedi. Ahmet Türk’ün de bu bilgiyi doğruladığını belirten Cengiz Çandar, “devletin en tepe noktalarındaki bir bürokratı” da kaynak göstererek, “Operasyonların açılıma şans vermek için durdurulduğunu” öne sürdü.
avaztürk

Düze Çıkıyoruz…Az Sonraaaa!..
Müyesser YILDIZ
muyesseryildiz@avazturk.com
22 Ocak 2010

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Milletin hizmetkârıyız… Millet ne derse o olur… ”u sık sık kullandığı malum…

Bakalım milletin gündeminde neler var. TEKEL işçileri Ankara’nın dondurucu soğuğunda “ölüme yatmış” durumda… Abdurrahman Turanç adlı işçi, “Karım kan kanseri. Şu anda aldığım parayla bile ona bakamıyorum. Maaşım düşünce hiçbir şey yapamam. Ölürsem ona 1500 lira maaş bağlarlar. Benim ölüm, dirimden daha değerli. Sonunda ölüm varsa da sonuna kadar gideceğim” diyerek, ölüm orucundan vazgeçmiyor!

İşçiler ölüme yatarken, “milletin hizmetkârları” nerede? Başbakan’ın, TEKEL işçilerinin çağrılarına, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz… Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmeyiz” karşılığını verdiğini hatırlıyorsunuz değil mi?

İşte aynı Başbakan, Kültür Başkenti yapıldığı için İstanbul’un 7 tepesini “devlet malı, yetim hakkıyla” aydınlatıyor, konserlerde tempo tutuyordu.

Ya her şeye hüngür hüngür ağlayan, PKK saldırılarını, “darbe planlarını” anında teşhis eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç? Günler sonra “insafa” geldi, ama işçilerle değil, Türk-İş Başkanı Kumlu’yla görüştü.

Gözyaşları içinde acaba bir müjde var mı müjde diye bekledik! Ne gezer... Sadece TEKEL işçilerinin durumunu Bakanlar Kurulu’na götüreceği sözü vermiş…

Dayanın arkadaşlar; Bülent Abi el koyduysa, mutlaka bir sonuç çıkar, gerekirse “kozmik” odanıza bile girilir. Ama işin ucunda “darbecilikle” suçlanmak da var, benden hatırlatması!

TEKEL’den devam edelim. PKK’lı belediye başkanlarının değerli bileklerine “plastik kelepçe” vurdu diye, Diyarbakır Emniyet Müdürü hakkında inceleme başlatıldı.

Peki, işçilere ayazda su, gaz sıktıran Ankara Emniyet Müdürü hakkında herhangi bir inceleme yapıldı mı, duymadık, görmedik, bilmiyoruz da…

CHP Milletvekili Çetin Soysal’la “çiçekleşip, özürleştiler”… Tamam, çok güzel hareketler bunlar, ama yeter mi?

Milletin gündeminde başka ne var?

Mesela Adanalı vatandaş İlhan Cambazgil ve oğlu Batuhan’dan haberiniz oldu mu?

Bir marketin kasasındaki parayı kurusıkı tabancayla gasp edip, süt çalmakla suçlanan İlhan Bey mahkemede, “Bir yıldır işsizdim. Birçok kurumdan yardım istedim. Ekmek bile alamaz duruma gelmiştim. 1.5 yaşındaki oğlum Batuhan’ın açlıktan baygınlık geçirdiğini gördüm. Mecbur kaldım. Ya süt alacaktım ya da intihar edecektim” diye ağladı da, cezası 15 yıldan 4 yıla indirildi…

Kars Kafkas Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Mustafa Zeytun’un neden intihar ettiğini biliyor musunuz? Babası ölünce ailesine bakmak onunu sırtına kalmış.

Gündüz okuyor, gece çalışıyormuş. Ancak son zamanlarda iş bulamamış ve dayanamayıp, kendini asmış.

Alman Der Spiegel, “en komik” olay diye duyurdu ya, bunu mutlaka biliyorsunuzdur. Yine de anlatayım; Olay, Doğu’da, Güneydoğu’da falan değil Çorum’da yaşanıyor. Sözüm ona “baba”; 12 yaşındaki kızını 4 ineğe satıyor… Sonra da 10 bin TL’ye bir başkasına… Kim bilir başka yerlerde, bunun gibi ne “alışverişler” oluyor!..

Ankara’da asayiş berkemal mi? Ne gezer! Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, kendilerini ziyaret eden Cumhurbaşkanı Gül’e, “Ekonomik krizden en ağır darbeyi sanayimiz aldı. Fabrikalar birbiri ardına kapanıyor” diye dert yanmış. Gül’den, “Türkiye düze çıkmak üzere” cevabını almış!

Düze çıkmak üzere olmamız böyleyse!

Allah’tan umudumuzu kesmeyelim, azıcık daha dişimizi sıkalım. Hele milleti bu hallere düşüren şu Anayasa, TSK, yargı denen “baş belaları” iyice bir “balyoz”lansın, Fehmi Koru’nun ifadesiyle, “zaten demokrasi demek olan sivil vesayet” işi tamamlansın…

O zaman siz görün; nasıl Tekel işçileri “ölüm”den kurtulacak… Batuhan süte kavuşacak…Üniversite öğrencisi Mustafa hayata dönemese bile kardeşleri, birbiri ardına açılan fabrikalarda çalışacak…

Veee başımız göğe erecek!..
avaztürk

20 Şubat 2010
Cihaner'e Destek Ters Tepti
Erzincan'daki Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların yetkilerini alan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı, yargılama sürecini sıkıntıya soktu.

Erzincan'daki Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların yetkilerini alan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararı, yargılama sürecini sıkıntıya soktu.

Ceza Muhakemeleri Kanunu'na göre, Ergenekon terör örgütü üyeliğinden tutuklanan Başsavcı İlhan Cihaner'in kovuşturması ve mahkemesi Yargıtay'da yapılacak. Ancak Birinci Başkanlar Kurulu'nun, HSYK kararına destek açıklaması, Yargıtay'ı 'ihsas-ı rey iddialarıyla karşı karşıya bıraktı. Yargıtay'da yapıldığı öğrenilen bir toplantı da tezi güçlendirdi.

Alınan bilgilere göre, Başsavcı'nın gözaltına alınmasının ardından Yargıtay'da ilginç gelişmeler yaşandı. Gözaltı işlemine tepki gösteren bazı ceza dairesi üyeleri Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yurtdışında olması sebebiyle yerine vekalet eden Ceza Genel Kurulu Başkanı İhsan Akçin'in yanına gitti. Aynı gün haftalık olağan toplantısını yapan Akçin'den Cihaner konusunda bildiri yayımlamasını istediler. Fakat, talep yerine getirilmedi. Başkan Vekili'nin odasında toplananlar arasında Cihaner hakkında 'evrakta sahtecilik' suçlamasıyla ilgili davada karar verecek olan 11. Ceza Dairesi'nin Başkanı Ersan Ülker ile bazı üyeler ve 8. Ceza Dairesi Üyesi Hamdi Yaver Aktan da yer aldı. Cihaner'in tutuklandığı 'terör örgütü üyeliği' suçundan dava açılması halinde dosyaya bakması muhtemel ceza dairesinin başkanının da toplantıya katıldığı ileri sürülüyor.

Söz konusu ismin Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Acar olduğu iddia ediliyor. Acar, HSYK başkan vekiliyken Ferhat Sarıkaya'nın ihracı yönünde oy kullanmıştı. Protesto girişiminde bulunan üyelerin ihsas-ı reyde (görüşünü belli etme) bulundukları, Cihaner hakkındaki yargılamadan çekilip çekilmeyecekleri merak konusu oldu. Protestocuların
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Mar 06, 2010 9:34 pm    Mesaj konusu: Hakimleri Bile Ayarlanmış Alıntıyla Cevap Gönder

06 Mart 2010
Hakimleri Bile Ayarlanmış
Erzincan iddianamesinin gizli tanıklarından 'Efe', Cihaner'in tutuklama kararını verecek hâkimlerin bile ayarladığını anlatı.
Üst düzey bir bürokrat olan gizli tanık, "Şenol komutan Fethullah Gülen cemaatinin Erzincan'daki yapılanmasını çıkardıklarını, yakın bir zamanda en az 22 kişiyi içeri alacaklarını, Cihaner'in her şeyi ayarladığını, tutuklayacak hakimin dahi belli olduğunu söylemişti." diyor.

Ergenekon terör örgütünün Erzincan'daki yapılanmasıyla ilgili hazırlanan 14 sanıklı iddianamede ifade veren 12 gizli tanıktan biri de 'Efe'. Erzincan'ın bir ilçesinde üst düzey bir bürokrat olduğunu anlatan gizli tanık, altında Albay Dursun Çiçek'in imzası bulunan 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın nasıl uygulamaya konulduğunu ayrıntılarıyla ve isim/adres göstererek anlatıyor. "Yaklaşık 3 senedir bu bölgedeyim. Erzincan Jandarma Komutanlığı'nda, 3. Ordu'da birçok rütbeli askerle tanışıklığım var. Erzincan Cumhuriyet Bassavcısı İlhan Cihaner'i yakinen tanırım." diyen gizli tanık, rütbeli askerlerle Eyüpoğlu Av Bayii sahibi Yaşar Baş vasıtasıyla tanıştığını söylüyor. Subaylarla birlikte ava gittiklerini belirtiyor: "Ava gittiğimiz kişiler arasında 3. Ordu Komutanlığı'ndan 5-6 tane albay vardı. Bir gün Yaşar Baş vasıtasıyla tanıştığım İ. bana 'abi sen iyi bir insansın ve kariyer sahibisin ava gittiğimiz bu şahıslar ve çevrelerindeki birçok kişi Ergenekon örgütünün elemanlarıdır. Ben de onların içerisindeyim, yıllarca beni ve emrimdeki sokak çocuklarını kullandılar, silah taamlar, uyuşturucu tahttılar ve bilgi taşıttılar. Ergenekon'un sivil sorumlusu Yaşar Baş'tır. Ergenekon sanığı Tuncer Paşa'yla çok samimi fotoğrafları vardır' dedi. (Ben bu fotoğrafları Yaşar'ın laptop bilgisayarında gördüm)."

SORGUDAN ÖNCE HâKİM DEĞİŞTİRİLDİ

Gizli tanık Efe'nin anlattıklarına göre, cemaatlere savaş açan Başsavcı İlhan Cihaner kafasına koyduğu isimleri cezaevine göndermek için her şeyi ayarlıyor. İşte o ifadeler: "Başsavcı'nın makamındayken Erzincan Asayiş İstihbarat Komutanı Şenol Bozkurt yanımıza geldi. Başsavcı'ya bir kalınca dosya ve CD'ler vererek bunların Nedim Yüzbaşı tarafından gönderildiğini söyledi. Makamdan çıktıktan sonra Şenol, bu dosyaların cemaat ve tarikatlarla ilgili bilgilerden oluştuğunu, CD'lerde bakan, milletvekilleri ile birçok kişinin ses kaydının olduğunu söyledi. Başsavcı'nın talimatıyla Fethullah Gülen cemaatinin Erzincan'da öne çıkan isimlerini gayri resmi dinlediklerini anlattı. Bu cemaatin Erzincan'daki yapılanmasını çıkardıklarını, yakın bir zamanda en az 22 kişiyi içeri alacaklarını, Cihaner'in her şeyi ayarladığını, tutuklayacak hakimin dahi belli olduğunu söylemişti. Nitekim, Gülen cemaatinden önce yapılan İsmailağa cemaatine yönelik operasyonda sorgu için görevli olan esas nöbetçi Hakim B. iken, Başsavcı bu hakimin tutuklama yapmayacağını anlayınca, Hakim H.'ye sorgu yaptırtmıştır."
aktifhaber

Deniz Ülke Arıboğan
deniz.ulke@aksam.com.tr
Yargı ile hükümet arasında

Malumunuz başbakanımız yüksek yargıdan bayağı şikayetçi; aynı biçimde yargı da başbakanımızdan. Bir tarafta yargının yürütme tarafından kuşatılmışlığı söylemi ön planda, diğer taraftan da yasama ve yürütmenin yargı tarafından etkisiz kılındığı. Kısaca her iki tarafta da 'bir söyle bin ah işit' durumu söz konusu. Garip olan her iki argümanın da kendi içerisinde geçerli ve tutarlı olması. Biz de bu konuda iki satır kalem oynatalım bakalım...

1- Yüksek yargının siyasi konularda aldığı bazı önemli iptal kararları, siyaset, medya ve akademi dünyasında ciddi tartışmalar yarattı. Örneğin cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda alınan 367 kararı bunlardan bir tanesiydi. Birçok analistin son genel seçimin sonuçlarını etkilediği inancını taşıdığı bu karar, hukuk tarihi bakımından da büyük önem taşıyordu. Aynı biçimde askere sivil yargı yolunu açan CMK kanununun iptal edilmesi de hukuken önemliydi ve bu iptal kararı son dönemde yaşanan darbe, eylem planı gibi konuların araştırılması açısından etki yaratabilecek nitelikteydi. Bunların dışında katsayı ve başörtüsü gibi konularda alınan kararlar da toplumsal etkileri bakımından incelemeye değerdi. Peki, neydi tüm bunlar? Hükümetin hukukçuları mı hukuk anlayışından yoksundu, yüksek yargı mensupları mı? Bu hukuk muydu, yoksa siyaset mi? Bu sorular önemli, zira tüm yukarıda adı geçen kararlar saf hukuk konuları olmanın ötesinde, siyaseten fazlasıyla araçsal hale gelmiş ve toplumdaki kutuplaşmaya hizmet eden hususlar. Alınan her karar siyasi bir sonucun oluşmasına hizmet ediyor. Alırken de iptal ederken de aynı durum söz konusu. Lakin burada her iki tarafın da duruşları açısından şunu söylemek doğrudur; iktidarın siyasi tutum takınması normal, yargının siyasi tutum takınması ise sakıncalıdır. İktidar siyaset, yargı ise hukuk ve adalet üretir.

2- Hukuk ve iktidar arasındaki ilişki çok tartışılan bir konudur. Bu noktada, yüzyılın filozofu olarak tanınan Foucault'nun, Ortaçağ'dan bu yana 'hukuk kuramının temel işlevinin, iktidarın meşruiyetini tahkim etmek olduğu iddiası' önem taşıyor. Ona göre Batılı toplumlarda hukukun temel sorunu hükümdarın egemenliği sorunudur ve temel amaç da egemenliği iktidarın potasında eritmektir. Bu nedenle Batı hukuk sistemi 'iktidarın haklarını' ve buna 'boyun eğilmesi' zorunluluğunu öne çıkarır ki, bu yüzden sistem 'kral, yani iktidar merkezlidir'. Bu anlayış, Türkiye'de iktidarın kim olduğunun tespit edilememiş olamamasından ötürü ayrı bir çelişkiyi de içerisinde barındırır. 'Seçilmiş iktidar' ile 'geleneksel kurucu iktidar' arasındaki uzlaşmaz durum, hukuk sisteminin de ne yapacağını bilemez hale gelmesine yol açmıştır. Demokrasi konusu Türkiye'de her zaman tali bir konudur ve asıl olan her zaman sistemin sürdürülebilirliği olmuştur. Yargı bu anlamda sistemin bekçisidir ve fakat iktidarın da temelde demokratikleşme gibi bir arzusu olmadığını ve bu söylemi siyaseten bir araç olarak kullandığı söylenebilir. Zira iktidarlar için temel amaç kendi sisteminin bekçisi olabilecek bir hukuk düzeninin kurgulanmasıdır.

3- Esas mesele geleneksel kurucu iktidar ile seçilmiş iktidar arasındaki çatışmadır. Muktedir olabilmenin yolunun, hiçbir muhalif unsur kalmaması olduğuna inanan iki gücün çarpışması Türkiye için maalesef çok ciddi bir sorundur. Yargının muhalefet rolünü üstlenmesi ne kadar sorunluysa, muhalefeti yok etmek adına yargıyı hedefe oturtmak da o kadar sorunludur. Bir ülkede muhalefetin gerçek işlevini görememesinin bedeli, devletin asli kurumlarının muhalefet rolüne soyunması ve iktidarın da muhalefetle dövüşmek adına bu kurumları yıpratmasıdır. Türkiye'nin durumu maalesef budur. Her şeye rağmen son sözüm şu 'yargının hükümeti iş yapamaz hale getirmesi çok kötü bir şeydir' ancak 'hükümetin yargıyı kontrol etme arayışına girmesi çok daha kötü ve hiç kabul edilemez bir şeydir'.

http://www.aksam.com.tr/2010/03/10/yazar/16613/deniz_ulke_aribogan/yargi_ile_hukumet_arasinda.html

Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
İstanbul batarken!

Şehir bazen cehennemin kendi olur. Çünkü insanlar şehri bir cehennem tasarımında inşa etmişlerdir.
Metropolde yaşıyor olmanın emniyetsizliğine apansız bir sabah yakalanırsınız.
Otoyolda giderken dört metreye varan selle bir anda sarılıverirsiniz.
Akıntının kuvvetiyle savrulurken ve o an nasıl güvensiz bir şehirde yaşadığınızı anlarsınız.
TIR'ların sürüklendiği otoyol altınızdan sökülür, şehir biter ayaklarınızın altında.
Artık şişme botlara kalmıştır kaderiniz, helikopterlerin ne kadar ağırlık taşıyacağı ve vinçlerin çekim gücü belirler hayatınızı.
Canınız 'sınırlı kurtarma' olanaklarıyla sınırlıdır.
Derin ve ağır farkındalığı böyle zamanlarda tecrübe edilir.
Nasıl 'yaşanamaz bir yeri' şehir sandığınızı da anlarsınız!
Ceset torbaları gelmeye başlamıştır bile...
Siz o tekstil atölyesinin kapısında sel sularının bastığı servisteki yedi kadından biri olabilirsiniz.
Camları bulunmayan, adına servis denilen metalik bir tabutta olabilirsiniz
Çatıların, arabaların üzerinde mahsur kalmış İstanbullular neler düşündüler acaba?
Büyük bir çukura çevrilen İstanbul böyle bir felaketi epeydir bekliyordu.
Çünkü İstanbul bir sel çanağı olarak yapılandırılmış, aynı zamanda deprem bölgesi olarak sereserpe yayılan bir şehrimizdir.
12 milyon insanın yaşadığı İstanbul gitgide 'cehennemin öteki adı' oluyor.
İstanbul'u sel aldı klişesine artık biz de teslim olmayalım.
Şehir planlamacılarının ve Mimarlar Odası'nın yıllardır süren uyarılarına karşın rant şehri olmaya devam ediyor İstanbul.
İnanılmaz bir yapılaşma yaşıyan bu kent sahiden planlı mı?
Sağanak yağışı emecek toprağın ekolojisi kalmadığından söz ediliyor.
Kurutulan dere yataklarının üzerinden otoyollar geçiyor.
Denize ulaşamayan yağmur suyunun sızacağı toprak da bataklık da kalmamış!
Biriken su akıntı gücüyle binaları, yolları önüne katıp ilerlemeye çalışıyor.
Yüzde 70'i kaçak yapılandırılmış İstanbul yağmur sularını drenaj sistemini kanalizasyona vererek bertaraf edildiğini geçmiş sellerden biliyoruz..
Doğa bilgisiyle hayata tutunabiliriz, bilimin ölçümleri yaşam mekanlarını kurar.
Bu bilgileri yok sayan, su havzalarını, dere yataklarını betonlaştıran 'zihniyet' bunu felaket olarak niteleyecektir.
Üstüne üstlük 3. köprünün planları yapılırken, bölüşümü hesaplanırken...
Sosyal devletin gereği olan afet, imar, şehircilik ve yapı denetim yasalarının mahiyetini kavramayan ama açgözlü kentsel dönüşüm projelerine saplanan anlayış bu defa sahiden sorgulanmalıdır.
Siyasi ve ekonomik rantın insan güvenliğini yok saydığı yapılaşmaya karşı doğanın intikamına tanık oluyoruz.
Doğa kendi dengesinin bozulmasını affetmiyor son tahlilde.
Büyük plazaların, geniş otoyolların yer aldığı İkitelli'nin ve Basın Ekspres yolunun nasıl bir tıkaç olup girdap merkezine döndüğünü izliyoruz.
Bu 2 bin 700 yıllık şehrin tarihindeki 'en büyük sel felaketi' ifadesi bile içinde nasıl bir çelişki taşıyor.
Kadim İstanbul sele karşı 'bilge şehircilik bilgisiyle' duruyor, depremlerde durduğu gibi.
Toprağı bitmiş bir kentin yağmuru bile anafor olup insanları yutuyor.
İstanbul batıyor, sulara gömülüyor, insanlar umutla kurtarılmayı bekliyor..
Belediye Başkanı 'tedbirsizliğin sonuçları' diyor.
Kimin tedbirsizliği Sayın Başkan 'iş yeri servisinde hayatını kaybeden yedi kadının tedbirsizliği mi?'
Yoksa Ayamama deresinin yanında bulunan garajdaki TIR'larda boğulan şoförlerin tedbirsizliği mi?
Akşam

Nihal Kemaloğlu nihal.kemaloglu@aksam.com.tr
İstanbul; emeğin yağması kamunun talanı

İkitelli ve Halkalı'da etkili olan sel, 'imaj kent' İstanbul'un' zeminindeki balçığı gösterdi. Sınırlı bir alandaki afete bile müdahale edemeyen ve güvenlik sağlayamayan bir metropol vardı karşımızda.
Kıpırdayamayan, ağır, hantal yerel yönetim, 'küresel ısınmayı' suçluyordu.
Anladık ki; yıllardır İstanbul'u rehin alan büyük ve arsız organizma neoliberalizm şehri çoktan yutmuştu...
Araçlarda boğulanlar, çamur basmış yerleşim ve sanayi alanları, toprağa ve suya karışan kimyasal atıklar, ilkel kurtarma çalışmaları, çamurlu malları kapan 'sırnaşıklık ve arsızlık', nasıl kırılgan bir noktaya varıldığının ispatıydı.
Şehir sadece altyapısal, kriz yönetimi olarak değil, sosyal yapı olarak da çökmüştü.
En küçük bir tetiklenmede kaosu başlatacak bütün koşullar meğerse hazırmış!
Neoliberalizmin gücü şehri ve insanlarını dümdüz etmişti.
Toprağı kalmayan çamurkentte toplum olabilmenin bütün zamkı da bitmişti.
Sele kapılan malları naylon torbalara dolduranların görüntülerinde' yıllardır rantla yönetilerek yağmalanmış' bu şehre çok acı uyarılar vardı..
Esas yağmanın eriyen sosyal doku olduğunu kimse anlayamıyordu.
Yedi işçi kadının cesetleri kaldırım üzerinde yatarken yolun karşısında ellerindeki mallarla kaçışanları izledik.
Bir tanesi elindeki ütüyü şöyle açıklıyordu: 'Burası kamuya ait değil mi?'
Sahi 'kamu' artık böyle bir anlamdı ortak zihnimizde 'beraber talan edeceğimiz alan'.
Kamu kaynaklarının ve imkanlarının talanı belli ki dikkatle gözlenmişti.
Sosyal devletten ve sosyal haklardan yalıtılmış bir ülkede kamunun çağrışımı buydu!
Çürümüş sosyal sistemin kurbanları ya ölü ya da suçlu haline geliyordu.
Çanak çömlek toplayanların başka şehirden geldiği açıklaması 'neyi aklıyorsa', kadın işçilerinin hayatını kaybettiği yük minibüsünün sadece o gün için kullanıldığı yalanı da 'o'nu aklıyordu'.
Mal taşınan minibüste pekala işçi taşınırdı. Hanidir 'emek' alınıp, satılan, kiralanan bir mal bu piyasada.
Ölünceye dek kimsenin merak etmediği 'penceresiz hayatların' sahipleri kadın tekstil işçileridir.
Tekstil sektörünün en ucuz işgücüdür.
Sendikasız, güvencesiz, iradesiz, sessiz bir mala dönüşen kadın işçiler çöküntü semtlerdeki merdiven altı ekonomisini var ederler.
Ünlü tekstil markalarının 'özgür kadına' yönelik reklamlarının 'ikiyüzlülüğünü' tekstil kadın işçilerinin çalışma koşulları ele verir...
Maliyetleri düşüren, karlılığı körükleyen ve sosyal hakları yıkan neo-liberalizm İstanbul'da şahlanır.
Zorunlu göçle İstanbul'a gelmiş kalabalık ailelerin kızları vasıfsız, ucuz emeğin özneleri olur.
Sonra penceresiz yük minibüsüne binerek yoksulluğun mahallelerine dönerler.
Şehri görmezler, bilmezler. Bildikleri, apartman altlarında havasız, karanlık dokuma atölyeleridir .
Emeğin yağması, kamunun talanı için İstanbul büyük merkezdir.
İstanbul 'varaklı kamuflajını' düşürünce, tenekeden çatma, çamurdan yapma metropol varoş olduğunu gördük...
İçindeki bütün gettocukları yutacak 'büyük gettonun' gelişinin işaretlerini de duymuyor henüz.

Akşam

Söz bitti, sözleşme bozuldu
06 Haziran 2008
Mustafa Karaalioglu
mkaraalioglu@stargazete.com

5 Haziran 2008tafa Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli günlerinden birisidir. Çünkü bir kırılma noktasıdır. Kırılan toplumla devlet arasındaki, toplumla hukuk arasındaki, hukukla sistem arasındaki ve nihayet hukukla demokrasi arasındaki bağlantıdır. Anayasa Mahkemesi dün kendi kendine bütün erkler üzerinde bir erk olma yetkisi verdi. Serbest seçimin, Meclis’in yetkisi ni aldı, demokrasi olmanın sağladığı hukuk düzenini yerle bir etti.

Bu öylesine dramatik ve kıyıcı bir karardır ki ‘telafi edilemez’...

Türkiye’nin en büyük katılımlı seçimiyle oluşan Meclis’in 411 oyla aldığı, toplumun yüzde 80’inin desteklediği, normalden daha normal bir karar iptal edilmiştir. Aslında demokrasi ve hukuk iptal edilmiştir.

Anayasa’nın 148. maddesi, ‘Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler...’ diyor.

Mahkeme, anayasa değişikliklerini bırakın reddetmeyi, görüşemez bile...

Çünkü, Anayasa Mahkemesi anayasa değişiklerini görüşürse, reddeder veya onaylarsa bunun adı demokrasi olmaz. Böyle rejimlere otokrasi denir, diktatörlük denir ama asla demokrasi denemez.

Bugün geldiğimiz nokta işte budur.

Anayasa Mahkemesi, genç kızlar üniversite eğitimi alabilsin, bir ayıp ortadan kalksın, bir hak ihlaline son verilsin diye yapılan düzenlemeyi iptal ederek yetkisini aştı, kendisini var eden hukuku çiğnedi.

Sadece hukuku değil, toplumun dindarlığını, başörtüsü gibi yüzyılların ve inancın mirası bir değeri de ayaklar altına altı.

Devleti ve rejimi temsil eden irade, kendi gizli kitabından ürettiği fetvayla millete yasak koydu. Bunu da en gözü kara, en cüretkar bir yolla; hukuku öfkesine ve düşmanlığına barut yaparak gerçekleştirdi.

Bizim rejim sözleşmemizde böyle bir yetki gaspı, böyle bir ihlal serbestliği, anayasanın mahkeme tarafından çiğnenebileceği garantisi yoktu.

Dolayısıyla, anayasa ile mücessem hale gelen temel sözleşme artık bozulmuştur.

Konu başörtüsünü aşmıştır, parti kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı sorusunu sollamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz.

Hukukçular bunu yapabildiğine göre, sıradan insanlar da hukuk tanımayabilir; kim ne diyebilir ki!

Kimse şaşkınlığını bilgisizliğine yormasın. Bu ülkede bir oyun oynanmıyor; aksine her şey çok açıktır. Açık olan bir savaşın başladığıdır.

Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir.

Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır.

Bu savaşı kutsallaştıranlar için hukuk bir araçtır; savaşı kazanmak için bazen koltuk değneği bazen tank mermisidir.
Star

Erdoğan, Başbuğ ve Baykal hareketsiz 10 dk bekledi

14:45 - Meclis Başkanı Köksal Toptan, Birinci Büyük Millet Meclisi’ndeki törenin ardından, TBMM Tören salonunda kutlamaları kabul etti. Törene zamanından önce gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile tokalaştıktan sonra sohbet etmeden törenin başlamasını beklediler. Baykal ise Başbuğ ile tokalaşırken, Erdoğan’a başıyla selam vermeyi tercih etti. Erdoğan, Başbuğ ve Baykal yaklaşık 10 dakika yerlerinde hiç sohbet etmeden Toptan’ı beklediler. 23.04.2009 ANKARA netgazete

Kriz, ruh sağlığını bozdu: 3 ayda 1.3 milyon hasta
17:05 - Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın MHP Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın soru önergesine verdiği yanıt 2009 yılında ruhsal bunalım geçiren hasta sayısının arttığını ortaya koydu. Akdağ’ın verdiği bilgiye göre 2009’un ilk üç ayında 1 milyon 376 bin 828 kişi hastanelerin ruh sağlığı ve hastalıkları servisine başvurdu. Akdağ Türkiye’de yaygın olarak kullanılan antidepresanlar için 2008 yılında yapılan toplam harcama miktarının 390 milyon TL olduğunu bildirdi. Akdağ, depresyonlu hasta sayısındaki artışın anlamlı olmadığını, 31 milyon kutuya ulaşan ilaç kullanımındaki artışın ise ekonomik krize bağlanamayacağını savundu. 22.07.2009 ANKARA NETGAZETE

Orduevi'nde Çifte Skandal
09 Haziran 2008 12:10

Gül'e, Büyükanıt'ın önünde hakaret edildi. Büyükanıt, hakaret edenin yanağını okşadı.

Geçtiğimiz hafta Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki sempozyum dolayısıyla Harbiye Orduevi'nde Org. Büyükanıt bir kokteyl vermişti. Kokteylde konuşulanları Tercüman Gazetesi'nden Behiç Kılıç köşesine taşıdı.

Ama çok önemli iki ayrıntı vardı. Birincisinde; Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'ın, kokteyle kravatsız gelen Ufuk Büyükçelebi'nin bu durumu açıklarken "Abdullah Gül de kravat takıyor" şeklinde devam eden ve Gül'ü yerme kastıyla söylenen cümleye tepki göstermek yerine; gülerek Büyükçelebi'nin yanağını okşadığı ortaya çıktı.

İkincisinde; ise emekli bir korgeneral Gül ve Babacan'ı kastederek "annen güzel mi?" dedi.

Birinci Skandal:

Behiç Kılıç, Org. Büyükanıt'la yaptıkları Kurtlar Vadisi diyalogunu anlatırken bakın ortaya nasıl bir skandal çıktı. İşte yazının o bölümleri:

Orgeneral Büyükanıt, “Alemdar Polat’ta yer almışız!..” diye anlatırken, konuklardan birinin emekliği hatırlatıp ne yapacağını sormasına gülerek verdiği cevap da çok ilginç...
“Baba filmi çeviririm artık!..”
Genel Yayın Müdürümüz Ufuk Büyükçelebi'ye takılıyor; “Beraber çeviririz !..” Büyükçelebi'nin kıyafeti bu çağrışımı yapıyor, üzerinde tam bir Polat Alemdar kreasyonu var!.. Beyaz ceketi, siyah gömleği, gömleğin düğmeleri açık. Konuklardan bir emekli general, “Orduevine kravatsız girmişsiniz” diye, mevzuya bir inceden ‘muhalefet şerhi’ koyuyor ama bizim müdür, bu saldırılara şerbetli, “Benim kravatım yok ama Atatürk'üm var...” gömleğin yakasını daha da aralayıp boynundaki Mustafa Kemal kabartmalı kolyeyi gösteriyor... “Kravatı Abdullah Gül de takıyor, ben takmayı bıraktım, boynum Atatürk’e emanet” diyor. (Baktım Yaşar Paşa, gene bizim müdürün yanağını okşadı...) Dediğim gibi muhabbet iyi idi...

İkinci Skandal:

Orada, o gece “birincil” komutanlar, siyasete pek girmediler de.
“Tayip Erdoğan’ın yasaklanıp Gül-Babacan birlikteliğinin iktidarı yürüteceği" teorisine bir emekli korgeneralin ilginç tepkisi vardı.
“Affedersiniz, adama valdeniz güzel mi diye sormazlar mı peki !?.”
Siyaseten muhabbet bu idi.
aktifhaber

HUKUK FAKÜLTESİ HOCALARINA TEHDİT

9 Haziran 2008 15:25
Anayasa Mahkemesi'nin tepki çeken başörtüsü kararı sonrası bugün Ankara kulislerini harekete geçiren vahim bir iddia ortaya atıldı
İddiaya göre Mahkemenin verdiği karara karşı oluşan tepki bazı çevreleri rahatsız etmiş. Bu tepkileri aza indirmek için hemen harekete geçme kararı alan bu çevreler işe Hukuk Fakültesi hocalarından başlamış.Yazılı ve görsel medyada karar aleyhinde konuşan ve kararın hukuk dışı olduğunu ifade eden öğretim üyeleri karar aleyhine konuşmamaları konusunda tehditvari olarak uyarılmış.

Karara destek veren Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinin ise daha çok görüş bildirmeleri ve karar lehine konuşmaları teşvik edilmiş.

samanyoluhaber

Kurtulmuş: "Parlamentodaki partiler sınıfta kaldı"
20:45 - Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Büyük Anadolu Otel'de düzenlenen partisinin il başkanları toplantısında yaptığı konuşmada, gündemdeki bazı konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. , TBMM'deki "Demokratik açılım" görüşmelerine ilişkin, "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan bu yana karşı karşıya kaldığı en önemli sorunda maalesef, üslup, siyaset tarzı ve muhteva bakımından parlamentoda grubu bulunan partilerin tamamı sınıfta kalmıştır" dedi. 14.11.2009 ANKARA
netgazete

Fehmi Koru
Maalesef bu hale geldik...

Eski yılın son günü rutin envanter çalışması için Seferberlik Tetkik Kurulu'ndaki 'kozmik oda'ya gitmekte olan yargıcın takip edildiğinden kuşku duymasıyla başlayan karmaşa, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan ilk incelemeye dair açıklamayla son buldu. Büyütülecek bir şey yokmuş... Kuşku duyulan araçların ikisinde de askerler varmış, ama ilgisiz görevleri yerine getiren askerlermiş bunlar...

Açıklamanın en ilginç bölümü dün pek çok gazete tarafından manşete çekilmiş şu satırlardı: “Olayın, bir şüphe üzerine yapılan ihbar ve bu ihbara yönelik olarak icra edilen bir uygulama olduğu anlaşılmış ise de, son günlerde yaşananların, kişileri ve toplumu ne hale getirdiğini göstermesi bakımından önemli olduğu düşünülmektedir.”

Ne çare ki, Cumhuriyet Savcıları, 'aynı gün aynı saatte aynı aracın yakınında kuşkulu bir biçimde seyreden asker dolu iki araç' tesadüfünden pek hoşlanmamış olmalılar. Bir aracın asker yolcularının “Market alışverişinden dönüyorduk”, diğerinin “Bir komutanın evini boyadık” ifadelerine ve Genelkurmay'ın hiç vakit kaybetmeden yaptığı târizli açıklamaya rağmen, Tolga Şarman'ın Milliyet'te dün çıkan haberine göre, savcılar, alışveriş fişlerinin gerçekliğini ve marketteki kameraların kayıtlarını incelemeye almayı düşünüyormuş...

Gönlüm ve aklım devletin silâhlı gücünün “Yok” dediğinin herkes tarafından 'yok' muamelesi görmesi gerektiğini kabul ediyor. İtibarına düşkün, toplum tarafından 'güvenilir' bulunmayı her zaman önemsemiş bir kurumdur ordu. Böyle bir kurumun, bünyesi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Mar 29, 2010 8:44 pm    Mesaj konusu: ADALET BAKANI'NIN TUTUKLANMASI İSTENDİ Alıntıyla Cevap Gönder

Hani “Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytan”dı?..

Oğuz Gürses



AKP’yi kimler kurmuştu?

“Millî Görüş gömleği”ni çıkaranlarla radikal İslâmcılık gömleği”ni çıkaranlar...

Sonra da iktidar nimetlerinden istifade fırsatını kaçırmak istemeyen solcusu, liberali, kemalisti, Alevîsi...

Gömleğini çıkaran AKP’ye koştu...

TC’de İktidar, efsunu da rantı da bol olan bir yer...

Yeter ki küreselcilere kul ol...

Küreselcilere kul ol da ne olursan ol...

Çıkar gömleğini gel mamaya...

Gömlekler çıkarılmadan önceki günlerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül şu bu... Bütün AKP önde gidenlerinin de, arkada kalanlarının da dillerinden düşürmedikleri bir hadis vardı:

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”...

Ne müthiş, ne güzel bir prensip...

Bir haksızlık varsa susmayacaksın...

Susarsan...

Ki Şeytan bütün haksızlıklar karşında sevinç içinde susmaktadır... Hiçbir haksızlığa hiçbir şekilde karşı çıkmamaktadır...

Zaten o haksızlığın en büyük destekçisi/sponsoru/teorisyeni bizzat şeytanın kendisi değil midir?...

İşte o yüzden...

Susarsan bir haksızlık karşısında...

Daha önce hangi gömleği giymiş veya çıkarmış olursan ol...

Şeytan’ın gömleğini giymiş olursun...

Tam o anda...

Haksızlık karşısında sustuğun anda...

Şeytan gibi olursun...

Şeytan’dan olursun...

Şeytan olursun...

Şimdi şu habere birlikte gözatalım:

***

'TECAVÜZÜ PROTESTO EDENE GÖZALTI'



30 Nisan 2010
Siirt Üniversitesi Öğrenci Kolektifi dün Meslek Yüksekokulu (MYO) önünde bir basın açıklaması yaparak, kentte yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını ve devletin bunların üstünü örtmeye çalışmasını protesto etti. Eylem sonrası bir basın açıklaması yapan Barış Ataman üniversite çıkışında sivil polisler tarafından gözaltına alınarak sorgulandı
Dün (28 Nisan) Siirt Üniversitesi’nde bir araya gelen yaklaşık 200 üniversiteli “Kadınlardan ve çocuklardan elinizi çekin” yazılı pankart açarak bir yürüyüş gerçekleştirdi. Ellerinde “Güvenli bir gelecek istiyoruz”, “Sorumlular derhal yargılansın”, “Kız kardeşlerimize dokundurtmayacağız” yazılı dövizler taşıyan öğrenciler Siirt Valisi'nin açıklamalarını protesto eden sloganlar atarak üniversite çıkışına doğru yürüdüler. Yürüyüş sırasında öğretim görevlileri ve öğrenciler de eyleme alkışlarla destek oldular.

Öğrenciler yürüyüşün ardından üniversitenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını okuyan Barış Ataman Siirt Valisi’nin "Bölücülük ve eylem yapmasınlar, fuhuş yapsınlar" sözlerini kınayarak Vali Necati Şentürk'ü istifaya çağırdı. Siirt’te yaşanan tecavüzlerin ortaya çıkmasının ardından savcılık tarafından gizlilik kararı alınmasını da eleştiren üniversiteliler “Polisler, cemaat şeyhi, asker, AKP milletvekilinin yeğeni ve daha birçok kişi bu insanlık dışı eyleme katıldığı için mi gizlilik kararı alındı?” diye sordular. Yaşananları açığa çıkaran rehberlik öğretmenine teşekkür eden üniversiteliler "Tüm zanlılar sorgulanıp cezalandırılana kadar bu olayın peşini bırakmayacağız" dediler.

Eylem sonrası gözaltı

Eylem ve basın açıklamasının bitmesinin ardından, basın açıklamasını okuyan Barış Ataman iki sivil polis tarafından üniversite çıkışında zorla polis aracına bindirilerek gözaltına alındı. Kendisine “çocuklara tecavüz eden kişilerin isimlerini açıkladığı” için gözaltına alındığı söylenen Ataman'a karakolda Öğrenci Kolektifleri hakkında sorular soruldu.

Ataman'ın gözaltına alınmasını protesto eden arkadaşları ise “Dışarıda suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, bu olayları protesto edenler ise karakollara götürülüyor.” sözleriyle tepkilerini dile getirdiler. (*)

***

Siirt’tte olanlar malûm...

Tekrar etmeye bile dilim varmıyor, yüreğim dayanmıyor...

Öğretmeni, memuru, esnafı, öğrencisi bir ilköğretim okulunu kerhaneye çevirmişler ilkokul çocuklarına toplu tecavüz ediyorlar...

Yatılı Bölge İlköğretim okulu öğrencilerinin yaptıkları ise ayrı bir facia...

Bunlar bir haksızlık mıdır?

Hem de nasıl?

Siirt’teki Üniversite öğrencileri bu vahim haksızlığa karşı çıkmak için toplanıp gösteri düzenliyor ve hazırladıkları bildiriyi okuyorlar...

Ne güzel...

Eşşek kadar adamlar gırtlaklarına kadar pisliğe/haksızlığa gömülmüşken bu ülkede...

Bu ülkenin genç evlâtları susmuyor...

Haksızlığa karşı çıkıyorlar...

Peygamberlerinin kendilerinden yapmaları istediği şeyi yapıyorlar...

“Aferin onlara” demelerini bekliyorsunuz değil mi?

Hiç olmazsa eski günlerin hatırına...

Gömlekleri çıkarmadan önce dillerinden düşürmedikleri bu hadisin hatırına...

Onlar ne yaptı peki?

- Ne?

- Haksızlığa karşı çıkmak ha...

- Al! Al! Al! Bunu da Al... Onu da Al... Vurmayın Lan... Dıııııııııııııııııt!...

Haksızlığa karşı çıkmak bir yana...

Haksızlık karşısında susmak öbür yana...

Yahu bunlar haksızlık karşısında susmayanları bile susturuyorlar...

Uyanmanız için daha ne yapmaları lâzım acaba ey hipnotize olmuş ecmain/şakirt kardeşler..

Dipnot:
* sendika.org

İsmet Berkan
Radikal Gazetesi
Bu adalete kim neden güvensin?
06 Nisan 2010 Salı 09:38
Yüksek yargı organları, onların başındaki koca koca yüksek yargıçlar, siyasetçi gibi doğrudan kamuoyuna veya parlametoya çağrıda bulunup yüksek politika yapacaklarına, meslekleri olan hukukçuluğun seviyesini buralara indireceklerine, keşke İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin
art arda verdiği kararlar üzerinde kafa yorsalar.

Bu mahkemenin bir nöbetçi hâkim üyesi, daha geçen hafta, kamuoyunca da yakından takip edilen bir suç soruşturması olan Balyoz darbe planlarıyla ilgili soruşturmada daha önce tutuklanmış olan bir grup şüpheliyi, daha yargılama yapılmamışken neredeyse beraat ettirir gibi tahliye etti.

Kararı veren, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ağır ceza hâkimi, hem de ‘özel yetkili ağır ceza mahkemesi hâkimi.’ Eh, İstanbul’da görev yaptığına göre, kürsü hâkimliği mesleğinde gelinebilecek en yüksek düzeylerden birine gelmiş bir hâkimden, yani Türk yargı sistemi için ‘üst düzey’ denmesi gereken bir hâkimden söz ediyoruz.

Hâkimin tahliye gerekçeleri alışılmışın dışında hayli uzundu.

Ama savcılar bu hâkimin verdiği karara itiraz ettiler. Hem de nerede itiraz ettiler:

Hâkimin de bir parçası olduğu 12. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz ettiler.

Şüpheliler aynı şüpheli. Dosya aynı dosya.

Varsa deliller, ifadeler vs. de aynı. Daha önce tahliyeye bir hâkim tek başına karar vermişti, bu kez üç kişilik heyet toplandı (o hâkim yoktu heyette) ve birkaç gün önce tahliyesine karar verilen ve dolayısıyla cezaevinden salıverilen şüphelilerin yeniden tutuklanmasına oybirliğiyle, yani üç hâkimin birden imzasıyla karar verdi.

***

Bir an için Balyoz soruşturmasını, tutuklanan, sonra salıverilen, sonra yeniden tutuklanmalarına karar verilen kişilerin kimliklerini vs. her şeyi unutun, anlattığın olayın soyut bir düşünsel deney olduğunu varsayın.
Böyle bir varsayımda bulunduğumuzda bile, Shakespeare’in ölümsüz oyununda söylendiği gibi, ‘Danimarka Krallığı’nda kokuşmuş bir şeyler var.’

Çünkü, şüpheliler aynı şüpheliler. Atılı suç aynı. Dosya aynı. Deliller aynı. Mahkeme aynı. Ve birbirine taban tabana zıt iki karar.

Daha dün, yargıçların ideolojik tarafsızlığı derken bunu kastediyordum.
Elbette hukuk matematik değil, tam bir keskinlikten söz edilemez ama kendisine saygısı bulunan her yargı sistemi, benzer durumlarda benzer kararlar vermeye çalışır. Bu, adalet duygusunu yerleştirmek için gerekli bir şeydir. Bir cinayete idam, benzer biçimde işlenmiş başka bir cinayete beş yıl ceza, her yerde adalet duygusunu incitir.

İstanbul’da yaşanan şey de tam olarak budur. Adalet duygusu incindi.
İdeolojik yargı; bazı suçları görmezden gelme veya suç yaratma, hangi yönde işleyecek olursa olsun, ortaya bir adalet falan çıkarmaz.

Yargısı ideolojik koşullanmalarla hareket eden bir ülkede Anayasa veya yasalarda ne yazıyor olursa olsun, hukuk devleti de gerçekleştirilemez.
Yargı mensuplarının ideolojik olarak yaslanabileceği tek zemin, insan haklarıyla ilgili evrensel bildirgelerdir; çünkü ellerindeki hukukun temeli odur.

Bu konuda yazılabilecek çok şey var ama belki dilimizi ısırıp susmalıyız, yargı mensuplarının kendileri yargıyı, dolayısıyla adalet duygusunu yeterince yıpratıyorlar zaten.

Bir ülkede isminde ‘adalet’ kelimesi geçen bu kadar partinin neden var olduğunu ve bu partilerin neden her seferinde iktidar olduğunu kimse hiç merak etmeyecek mi sahiden?

Etiketler hsyk yarsav savcı hakim ergenekon tc yargıtay ceza teftiş adalet bakanlığı KOÇUM ÖMER

ADALET BAKANI'NIN TUTUKLANMASI İSTENDİ

29.03.2010 17:39

YARSAV (Yargıçlar ve Savcılar Birliği), Adalet Bakanı Sadullah Ergin hakkında suç duyurusunda bulundu. YARSAV, Sadullah Ergin hakkında soruşturma açılmasını, tutuklanmasını ya da yurtdışına çıkış yasağı getirilmesini istedi. İşte o suç duyurusunun ayrıntıları…

ANKARA CUMHURİYET BAŞ SAVCILIĞI
CMK 250.madde ile yetkili bölümüne

YAKINAN (SUÇ İHBARINDA BULUNAN ) : YARSAV Yönetim Kurulu Adına
YARSAV Yönetim Kurulu Başkanı
Emine Ülker TARHAN
Atatürk Bulvarı, No: 143/17, Bakanlıklar/ Ankara

ŞÜPHELİ :Sadullah ERGİN-Adalet Bakanlığı Ankara

SUÇ :TC.Anayasasını İhlal

SUÇ TARİHİ :26.03.2010

SUÇ KONUSU : Suç tarihinde Adalet Bakanlığınca yapılan ve ayrıca HSYK’nun değil bakanlığın internet sitesi ile basın yayın organlarında yer alan 26. 3.2010 tarihli basın açıklamasında; “ ...HSYK üyelerinin bekleyen sorunları bir an önce çözmek gibi bir amaç ve gayretleri bulunmamaktadır. Bu konuda Bakanlığa yönelik eleştirileri de gerçekçi ve tutarlı değildir. HSYK üyelerinin Kurul dışında belirlenen bazı stratejileri uygulamak, sürpriz kararlar almak suretiyle Anayasa değişikliği öncesi gerginlik ortamı oluşturmak istemeleri yüzünden Kurul çalışmalarına ara verilmiştir.” denilmek suretiyle Anayasal bir kurum olan HSYK'nın çalışmalarının Adalet Bakanlığınca süresi belirsiz olarak tatil edildiği kamu oyuna duyurulmuştur. Yargıç ve cumhuriyet savcılarının mesleki sorunlarının çözümünde bir odak olmak fikrinden hareketle kurulan bir sivil toplum örgütü olan ve ülkemizde yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesinin sağlanmasını hedefleyen YARSAV, bu bağlamda yargı bağımsızlığının anayasal güvencesi olan Yüksek Kurulun çalışamaz hale getirilmesinden doğan ağır mağduriyetin tarafıdır.

YÖNTEME YÖNELİK AÇIKLAMALAR;

HSYK Ankara'da bulunan Adalet Bakanlığı ek binasında Anayasa ve yasalar tarafından kendisine verilen görevleri yerine getirmekte olup süresi belirsiz olarak olarak tatil edilerek işlevsiz kılınması eylemi açısından suç yeri Ankara’dır. Bu nedenle Baş savcılığınız yer yönünden yetkilidir.
CMK 250. ve 251. maddeleri gereği baş savcılığınızın görevi yakınmaya konu suç açısından irdelendiğinde ; CMK 250/3 maddesinde, göreviniz dahilindeki suçları işleyen kişilerin makam ve sıfatları gözetilerek Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay’ın yargılayacağı kişiler ayrık tutulmuş ise de; anılan maddenin hiçbir biçimde katılmasak ve onaylamasak da, CMK 250. maddesi ile yetkili Cumhuriyet savcılarının, Yargıtay’ın yargılayacağı kişilerden olan birinci sınıf yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapması, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdür Yardımcısı Çetin ŞEN'in (şüpheli tarafından Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne terfi ettirilmiştir.) birinci sınıf yargıç ve savcıların soruşturmalarının CMK 250.maddesinde sayılan suçlarla yetkili Cumhuriyet savcılarının yapacaklarına dair emri gözetildiğinde şüphelinin Adalet Bakanı sıfatı nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanacak kişilerden olması atılı suçun soruşturmasının savcılığınızca yapılmasına engel teşkil etmediğinin kabul edildiği, Erzincan Başsavcısı sayın İlhan Cihaner hakkında yapılan soruşturma ve kovuşturma sürecinin de buna işaret ettiği anlaşılmaktadır..

ESASA YÖNELİK AÇIKLAMALAR;

HSYK Anayasanın 159. maddesine göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi esaslarına göre kurulur ve görev yapar. HSYK yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, atanması yetkilendirilmesi yükselmesi disiplin cezası verilmesi, bir mahkemenin veya bir yargıcın veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi gibi işlemler ile Anayasa ve yasalarla verilen diğer görevleri yerine getiren yargı erkinin en temel ve vazgeçilmez organıdır.
Adalet Bakanlığı ise Anayasanın 113.maddesi gereği yasa ile kurulan ve yürütmenin bir organındır. Adalet Bakanına, Anayasa ve yasalar tarafından verilmiş HSYK'yı tatil etme yetkisi sözkonusu değildir.
Şüphelinin yukarıda belirtilen basın açıklamasıyla kamu oyuna duyurduğu HSYK'nın çalışmalarına süresiz ara verme eylemi TCK 309.maddesinde yer alan TC Anayasasını ihlal suçunu oluşturmaktadır.

Bu suçun ,maddi ögeleri, Anayasa’yı nın cebir veya tehditle ihlale kalkışmaktır.

Şüpheli, suç ihbarımıza konu eylemiyle TC Anayasasını ihlal ederek Türkiye Cumhuriyeti devletinin en temel niteliği olan hukuk devleti ilkesini kaldırmaya kalkışmıştır.

Şüpheli elinde bulundurduğu kamu gücünü kullanarak, yani cebir kullanarak Anayasal bir kurumu tatil etmiştir. Hiçbir yetkisi bulunmadığı halde gerçekleştirdiği bu eyleminin 12 eylül askeri darbesi ile TBMM ve siyasi partilerin ikinci bir emre kadar kapatılması arasında nitelik olarak her hangi bir fark yoktur.
Bugün yaşadığımız şudur: Yürütme organının bir temsilcisi yargıya kilit vurmuş ve Anayasal bir kurulu işlevsiz bırakmış, bırakmakla da kalmayıp, bunu kamuoyuna bir darbe bildirisi gibi duyurmuştur.
Eylem cebir kullanarak gerçekleştirmiştir. Şüpheli, yürütme gücünü elinde bulunduran hükümetin Adalet Bakanıdır ve bu gücü kullanarak eylemi gerçekleştirmiştir. Zira kamu gücünü yasalara aykırı olarak kullanmak cebirdir. Ayrıca şiddet, zor kullanımına gerek yoktur, çünkü, kamu gücü de aynı sonucu ve etkiyi doğurabilir.

Öte yandan şüphelinin yürütmenin organlarından biri olan hükümet içerisinde yer aldığı halde TC Anayasasının 175. maddesinde yer alan değiştirilme yöntemini ve TBMM'nin yetkilerini hiçe sayarak içerik olarak Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez başlangıç hükümlerinde yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesini, ikinci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesini yok etmeyi hedefleyen çalışmalar yaptığı, yabancı basın mensupları da dahil olmak üzere elinde bulundurduğu değişiklik taslağına destek çalışmaları yaptığı, ayrıca HSYK,Yüksek Mahkemeleri hedef alan ve kararlarını tanımaz açıklamalarda bulunduğu, müsteşarının kurul toplantılarına katılmamasını sağlayarak Yüksek Kurulu işlevsiz hale getirmeye çalıştığı kamuoyunun malumudur. Bütün bunlar da niyetini ortaya koymakta, Anayasanın 159. maddesini askıya almayı hedeflediği anlaşılmaktadır.
Öğretide; anayasaları öngörülen değiştirilme yöntemine uymaksızın değiştirmeye kalkışmanın da darbe niteliğinde olduğu ve anayasayı ihlal suç oluşturacağının geniş olarak kabul gördüğü yadsınamaz bir gerçektir.

SONUÇ ;
Yukarıda usul ve esasa ilişkin açıklamalarımızda belirtiğimiz üzere; şüpheli atılı TCK 309.maddesiyle suç olarak tanımlanan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngören eylemi gerçekleştirmiştir. Eylemle, TC Anayasasının 159. maddesi askıya alınmıştır.

İSTEM;
1-Şüpheli hakkında atılı suçtan soruşturma yapılmasını.
2-Şüphelinin atılı suçu işlediğini gösteren ve kuvvetli suç şüphesini oluşturan deliler bulunması, atılı suçun CMK 100/3. maddesinde belirtilen suçlardan olması, şüphelinin elinde bulundurduğu kamu gücü gözetildiğinde delilleri karartma ihtimalinin bulunması nedenleriyle tutuklama tedbirine baş vurulması, tutuklama tedbirine karar verilmediği taktirde şüpheli hakkında yurt dışına çıkış yasağı tedbiri talep edilmesi,
3-Şüphelinin lehine ve aleyhine olan tüm yasal kanıtlar toplanarak, şüpheli hakkında TCK 309. maddesi gereği cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmasını, talep ederim. 30.03.2010

YAKINAN
Emine Ülker TARHAN
YARSAV Yönetim Kurulu Başkanı"

Odatv.com

31 Mart 2010
CHP'nin İddiası Ortalığı Karıştırdı
Cumhuriyet Halk Partisi'nin 'korsan anayasa taslak önerisi' iddiası Meclis'i karıştırdı.

CHP Mersin Milletvekili İsa Gök tarafından dağıtılan iki farklı taslak metinde bazı isimlerin üzeri çizili görünürken, Mehmet Ali Şahin'in imzası bulunuyor.

Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Meclis Başkanlığı'ndan gelen listenin esas olduğunu, CHP'nin basına dağıttığı imza listesinin korsan olduğunu söyledi. Kuzu, muhalefetin bununla neyi amaçladığını bilmediğini, ancak CHP'nin konuyu sulandırmak için böyle bir yönteme başvurmuş olabileceğini ifade etti. Kuzu, savcılığa suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.
aktifhaber

“Kozmik bilgileri kime verdin Paşam”
07 Nisan 2010 Çarşamba 23:41
Ceyhun BOZKURT’un Haberi

Birinci Ordu eski Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan, Hilmi Özkök’e çok önemli sorularla yanıt verdi.

Çetin Doğan “Birinci Ordu Kozmik Odası’nda arama izni verdiniz mi? Verdiyseniz, oradaki bilgi ve belgeleri kimlerin incelemesinden geçirdiniz? Bu belge ve bilgiler neden yerine konmadı?” dedi.

Çetin Doğan, Avaztürk’e Avukatı Celal Ülgen aracılığıyla bir açıklama yaptı.

Genelkurmay eski Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün açıklamalarını değerlendiren Çetin Doğan, “Ben yaptığım açıklamada herhangi bir kimseye hakaret etmedim. Sadece kaygılarımı dile getirdim. Tek başına bana yapılsa bu operasyon, hiçbir itirazım olmayacak ve belki de yargılama sonucunu bekleyeceğim. Ancak operasyonun boyutu, açıkça Türk ordusunu hedef alıyor. Benim bu nedenle sesimi yükselttim. Açıklamalarımın nedeni budur” diye konuştu.

Çetin Paşa şunları söyledi:

“TSK’nın seçkin subayları, legal bir plan seminerine katıldıkları için şu anda gözaltına, sorguya alınıyor, tutuklanıyor. Susmak demek, bütün bu haksızlığa onay vermek demektir.

Sizin, Kuvvet Komutanlarının ve Jandarma Genel Komutanı’nın da katıldığı ve Harp Akademilerinde 2003 yılının Mayıs ayının son haftasında yapılan bir harp oyunu sonrasında, beni bir odaya çektiniz. Burada bana açıkça ‘Birinci Ordu içinde bazı emekli orgenerallerin ve bazı sivillerin de bulunduğu bir grup tarafından ihtilal hazırlıkları yapıldığı yolunda bilgiler geldiği ve bunun doğru olup olmadığı’nı sordunuz. Ben de size yanıt olarak ‘Ben hayatım boyunca legal sınırlar içinde kaldım ve bundan sonra da legal sınırlar içinde kalmaya devam edeceğim’ dedim.

Sonrasında ben Ağustos 2003 tarihinde emekliye ayrıldım.

Ancak şu sorulara yanıt almak gerek benim gerekse kamuoyunun hakkıdır:

Birinci Ordu Kozmik Odası’nda arama izni verdiniz mi? Verdiyseniz, oradaki bilgi ve belgeleri kimlerin incelemesinden geçirdiniz? Bu belge ve bilgiler neden yerine konmadı?”

Bu arada Doğan’ın tetkiklerinin sürdüğü öğrenildi
avaztürk

08 Nisan 2010
OPERASYONA 6 BÜYÜK DARBE
Turan Çolakkadı'nın akşam saatlerinde yaptığı açıklama, Başsavcılığın Balyoz Operasyonu'na vurduğu 6 büyük darbeyi ortaya çıkardı. İşte o 6 madde...


HUKUKSUZLUK TAM GAZ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı A.Cengiz Engin’in Balyoz Soruşturması’nı operasyon sürerken savcıları görevden alarak durdurması ile başlayan Hukuksuzluk bugün yeni bir boyut kazandı.

Başsavcıvekili Turan Çolakkadı, “Operasyonların durması gibi bir şey söz konusu değil. Sadece savcılar değişti. Soruşturma kapsamında ifadesi alınması gerekli görülen 25 muvazzaf generalin ifadesi alınacak. Muvazzaf generallerin ifadeleri başsavcı vekillleri tarafından alınacak. Tarihine savcılar karar verecek." dedi. Görevden alınan savcıların kıdemsiz oldukları için görevden alındığını belirten Çolakkadı, yerlerine daha kıdemli olan isimlerin atandığını söyledi.

HUKUKSUZLUKLAR

1- Sözkonusu savcılar bizzat A. Cengiz Engin ve Turan Çolakkadı tarafından atandı. Kıdemsizlerse neden bu savcılar bu dosyada görevlendirildiler. Ayrıca sözkonusu savcılar özel yetkili savcılar. Özel yetki kıdemsiz savcılara verilmiyor. Özel yetkili savcı olmak bu soruşturmaları yürütmek için yeterli. Özel yetkili olan savcılar şu davaya bakar şuna bakamaz diye bir uygulama yok. Sadece aynı davaya bakan savcılar arasından kıdemli olana imza yetkisi verilmesi tercih edilebilir. Kendi atadıkları savcıları daha sonra “kıdemsiz” diye almaları inandırıcı değil.

2- 2 Aykut Cengiz Engin, Star Gazetesi’nden Şamil Tayyar’a yaptığı açıklamada, savcıların görevden alınmasıyla ilgili soruya “Savcılar 25 Generali almak istiyorlardı. Bunun sonucunu düşündük” şeklinde cevap verdi. Oysa Başsavcıvekili Çolakkadı “kıdemsiz oldukları için aldık” dedi. Bu çelişki nedir? Hangisi doğru?

3- Çolakkadı, 25 generalin ifade vereceğini söylüyor. Bu kritik bir cümle. Çünkü savcılar “gözaltı” istemişti. İfade isteseler davet yolunu denerlerdi. Operasyona müdahale eden ve gözaltıları durduran Başsavcılığın bulduğu yeni müdahale yöntemi bu mu?

4- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi operasyonun yapıldığı gün geçerli olmak üzere, arama ve el koyma kararı verdi. Ancak Başsavcı A. Cengiz’in müdahalesiyle operasyon durduruldu. 13. Ağır’ın verdiği mahkeme kararları uygulanamadı. Başsavcılık mahkeme kararını uygulatmamakla büyük bir hukuksuzluk işledi.

5- 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu arama ve el koyma kararlarını “delil” bulunması yönünde güçlü ihtimalin varlığı üzerine verdi. Ancak şuan gözaltına alınacak 25 generalin isimleri medyaya yansıdı. Bu delillerden eser kalması mümkün değil. Delillerin karartılması Başsavcılığın operasyona yaptığı en büyük müdahale olacak.

6- Gözaltı kararının ana noktası, sanıkların bir araya gelip sorgu sırasında savunma birliği kuramamaları ve böylece çelişkilerden soruşturmanın ilerlemesi ve gerçeklere ulaşılması. Ancak alıncak generaller şuan isimlerini biliyorlar ve bir araya gelip sorgu birliği yapacak tek bir ağızdan konuşacaklar. Bu güçlü bir ihtimal. Başsavcılık soruşturmanın bu en önemli ayağına darbe vurmuş olmadı mı?
aktifhaber

6 Nisan 2010 1
100 Savcı&Hakimin İfadesi Alındı
Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na bağlı müfettişler, Bakırköy Adliyesi'nde yaklaşık 100 hakim ve cumhuriyet savcısının ifadesini aldı. İddia büyük...

Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na bağlı müfettişler, Bakırköy Adliyesi'nde yaklaşık 100 hakim ve cumhuriyet savcısının ifadesini aldı. İddia büyük: Çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak!İşte olayın ayrıntısı:

Bakırköy Başsavcısı Mustafa Adagül’ün de müfettişlere ‘tanık’ olarak ifade verdiği öğrenildi. İnceleme sonunda hakim ve cumhuriyet savcıları hakkında soruşturma başlatılıp başlatılmayacağına Adalet Bakanlığı karar verecek.

Bakırköy Adliyesi’nde hareketli günler yaşanıyor... Adliye’de görev yapan yaklaşık 100 hakim ve cumhuriyet savcısı, sırayla Adalet Bakanlığı müfettişlerine savunma veriyor. Savunma veren hakim ve cumhuriyet savcılarının yanı sıra Bakırköy Başsavcısı
Mustafa Adagül’ün ‘tanık’ sıfatıyla dinlendiği öğrenildi.

Adalet Bakanlığı'na yapılan ‘sahte imzalı’ ihbar mektubu üzerine harekete geçen Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, Bakırköy Adliyesi’ne müfettiş gönderdi. Yaklaşık 8 aydır inceleme yürüten müfettişlerin, bu süre zarfında çok sayıda hakim ve cumhuriyet savcısının ifadesini aldıktan sonra raporunu hazırlamaya başladığı kaydedildi.

Peki, müfettişlerin bu kadar çok hakim ve cumhuriyet savcısının savunmasını almasına gerekçe olarak ne gösterildi?

Türkiye’nin önde gelen altın üreticisi firmalarından birinde çalışanlar ile büyük firmalarda danışman olan bazı kişilerin ‘çıkar amaçlı’ işler yaptırmak amacıyla hakim ve cumhuriyet savcılarıyla yakın ilişki kurduğu, çocukları veya yakınları avukat olan hakim ve cumhuriyet savcılarının bazı davalarda taraflar arasında ‘yanlı’ davrandığı iddia edildi.

Emekli olan bir cumhuriyet savcısının adı kullanılarak gönderilen ihbar mektubunda, Bakırköy Adliyesi’nde görev yapan bazı hakim ve cumhuriyet savcılarının gayri meşru ilişkiler içerisinde bulunduğu, haksız zenginleştiği, lehine karar verdikleri işadamlarının burslarıyla çocuklarını yurtdışında okuttukları iddiaları da incelemeye dayanak oluşturdu.

Bakırköy Adliyesi’nde incelemelerini yürüten müfettişler, hazırlayacakları raporu Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne verecek. Haklarında inceleme yapılan hakim ve cumhuriyet savcılarına ilişkin soruşturma açılıp açılmayacağına da, Adalet Bakanlığı karar verecek.

Adliye’de savunma veren hakim ve cumhuriyet savcıları da yapılacak incelemenin sonucunu bekliyor.

haberturk

Cahiliye devrinin Araplarına benzedik..
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com
28 Nisan 2010

Yazımın başlığı biraz ağır kaçmış olabilir. Bugüne kadar yazdığım birçok yazıda frene basmaya becerebildim.Ama bugün öfkemi bir türlü yenemiyorum.Onun için okurlarımdan peşinen özür diliyorum.

Şu düştüğümüz hale bir bakın!

Yurdun her köşesinden çocuk tecavüzleri, çocuk istismarı,seri cinayetler haberleri geliyor.Artık eskiden 3'ncü sayfa haberleri olarak tanımladığımız ve pek sık rastlamadığımız bu tip haberler(sıralayıp da bir kez daha sinirlerinizi bozmayacağım) gazetelerde manşet, televizyonlarda birinci haber oluyor.

Önce çuvaldızı kendimize batıralım.

Bu haberleri manşetlerine taşıyan medyanın hiç mi günahı yok?

Günahın paylaşımında en büyük payı medyanın alması gerekir. Yıllardır çağrıldığım her toplantıda gırtlak patlattım “aile yapımızı ve nesillerimizi TV ve gazeteler aracılığıyla mahfediyorlar. Türk’ün önce kadın sonra da aile yapısını bozdular mı gerisi kolay” diye. Örnekler verdim;Kaynana Semralardan,abuk sabuk yarışma programlarından,televole programlarından,seviyeli birliktelik haberlerinden,Brezilya dizilerinden.

Benim gibi toplumun geleceğini düşünen nice insan bağırdı durdu.

Ne oldu?

Bizler olduk senaryocu paranoyak, onlar oldu ilerici açılımcı.

Çoluk-çocuk tüm aile hepimizin ayakta olduğu çeşitli zaman dilimlerinde açın televizyonları..Cerahat akıyor..Cerahat.

BBG evlerindeki rezaletleri bile çoktan aştık. Sözde magazin programlarında gizli kameralarla çekilen ve “ünlü felan filaaan,ünlü felan filaaaanla ,falanca restoranda gizlice öpüşürken yakalandı” şeklinde ciyak ciyak anoslarla evlerimizin içine servis edilen yarı pornografik görüntüler.

Yerli diziler daha da rezil.Kim kime sulanıyor,kim kime sarkıyor,kim kimi düdüklüyor belli değil.Her türlü yasak ve gayrimeşru ilişki alenileştirildi.Üvey anasına sarkan gençler,baldızına sulanan enişteler,aklınıza gelecek ve gelemeyecek her türlü rezil ilişkiler.Gençlik ve çocuk dizilerine bir bakın.Görüntülerde porno yok ama gencecik beyinlerin içine neler zerk edildiğine bir bakın.Mesajlarla işlenen şiddet ve porno...Sonrada açın gazete haberlerine bakıverin.O gazetelerde okuduklarınıza bunların hiç etkisi olmadığını mı zannediyorsunuz?..

Ya gazeteler ve internet siteleri?

Bizim gençliğimizde basılan bazı magazin dergileri vardı.Biz onları o zaman porno dergi zannederdik.Kadınları en fazla bikinili görebilirdik.Ara sıra göğüsleri açık kadın resmi koyarlar onlarında üstüne büyük büyük siyah yıldızlar atarlardı.Şimdi gazeteler bir bakın.O zamanın magazin dergileri bugünkü gazetelerin yanında Hayat Ansiklopedisi sayılırlar.Manşetlerdeki hatunların resimleri ve en özel hayatlarının en özel ayrıntıları,arka sayfa güzelleri.Ne ararsanız var!

Artık gazete ve televizyonların yerini alacağına kesin gözle baktığımız sanal alemde işler daha da acı.Ne kanun var ne de sınır.Bakın en ciddi gazetelerin internet sitelerine,en ciddi haber sitelerine..Çıplak hatun veya cinsel içerikli bol fotoğraflı haber koymayan site tık alamıyor.

Sakın bana çağın gerekleri gibi sakil gerekçeleri söylemeyin. Çağın adı ne olursa olsun,hangi çağda olursak olalım tek ve değişmez everensel gerçek bilirim. YÜKSEK AHLAKLI OLMAK.

Hangi çağın hangi şartı bunu ortadan kaldırabilir?

Bu arada ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar ne yapıyor?

Sözde gündemlerle, kayıkçı kavgası.

12 Eylül zulmü ile bir nesli dümdüz ettiler üzerinden geçtiler. Gencecik fidanları asıp işi bitirdiler mi?

Arkadan da Turgut Özal felsefesi ile gelecek nesillerin ruhlarını ve beyinlerini yozlaştırdılar.Kafaları boş,pop kültürüne sıvanmış bir gençlik yattılar.Adını da “varoş gençliği“ koyup bir güzel iğdiş ettiler.

Bir milleti toptan yok etmek için ellerinden ne geliyorsa planlı bir şekilde uyguluyorlar.

Ülkemizin yalnızca okyanus ötesinden iktidara getirilen siyasilerle mi yıkıldığını zannediyorsunuz?

Fiili işgalden önce beyinleri ve kalpleri yok edip tutsak alıyorlar, bu arada siyasi işgal alışmalarına devam ediyorlar. Arkasından ne geleceğini söylemek bile istemiyorum.

Bizler Çanakkale’yi ve Kurtuluş savaşını hangi sayede kazandığımızı unutmuş ve o savaşların nasıl dünya milletlerine örnek olduğunu,o yüce değerleri,büyük inancı ve yüksek ahlakı çoluğumuza çocuğumuza anlatamıyor olabiliriz.Ama inanın bana yüzyılıdır kıçındaki tekme acısını unutmayan empeyalistler bu savaşı nasıl kazanacaklarını ,bunun en önemli yolunun da Türk aile yapısını bozmak ve Türk'ün ahlakını yozlaştırmak olduğunu çok iyi biliyorlar.Çünkü onların gençleri Türkün genetik kodlamasını incelerken bizim gençlere Ricky Martin dinletiyorlar.

Biraz da okullarımıza eğilelim..

Okullarımızdaki din dersini yıllardır tartışıp durduk.”Yok efendim seçmeli olsun zorunlu mu olsun,haftada bir saat mı yoksa iki saat mi?” diye.

Sonunda karar kılındı dersin adı Din Kültürü ve Ahlak bilgisi oldu.İlköğretimde iki saat liselerde bir saat.Dersin içeriğine bakın bom boş.Bunu niye yaptık.Batılılar bizi laiklikten uzaklaşmakla ayıplansın diye.Sonra ne oldu “başörtüsü” diye diye iktidara gelen sözde en mukaddesatçı iktidar bir AB sevdası yüzünden “AB formatlarına uyduracağız “ diye müfredatın içini boşaltıverdi.Tam adamların istediği gibi.

Ey! ılımlı İslamcılar gidin de kapılarında dilinizin pelesenk olduğu o AB ülkelerinin çocuklarına din eğitimini nasıl verdiğine (çek-senet takip etmekten fırsat bulursanız) bir bakın..

Daha Nisan ayındayız. Gidin okulların içler acısı halini,öğretmenlerin perişanlığını,öğrencilerimizin pejmürdeliğini bir görüverin.Bir dönemde 10 gün okula gelmeyen öğrenciye okul idareleri, “bu öğrencini devamsızlığı devamsızlık sayılmaz ki “ diyorlar.

Nimet Çubukçu diye bir Milli Eğitim Bakanımız var. Göreve geldiğinden beri hangi icraatını hatırlıyorsunuz?Okullarda bir anket yapın “ Milli Eğitim Bakanı kim?” diye bırakın öğrencileri kaç öğretmen adını doğru yazar acaba?

Kadın ve aileden sorumlu Selma A.Kavaf ne yapar? Bileniniz var mı?

RTÜK ne yapar?

Bunu bildiğim kadarı ile ben cevaplayayım;

Yandaş TV'ler için düzenlemeler ve kolaylıklar...(gerisi için burada frene basacağım)

Diyanet İşleri Başkanlığı ,İmam-Hatip tayinleri ve cuma hutbelerini hazırlama dışında ne iş görür?

Televizyonlarda soytarı kılıklı,lakabı hoca olan, cukkayı doldurmaktan başka hiçbir düşüncesi olmayan bir sürü adam, en kutsal inancımızı saçma sapan şeylerle tahrip ederken bunlar ne yaparlar?

Diyanetin televizyonlara göndereceği hiç mi yetişmiş insanı yok? Diyanetteki muhterem hocaefendiler şu günlerde televizyonlara çıkıp konuşup; il il,ilçe ilçe dolaşıp konferans vermeyeceklerde hangi gün işe yarayacaklar?

Olur mu canım? Sen ben kavgası yapıp,Diyanette yumuşak koltuk kapmak ,iktidarın en ballı bakanlıklarına yatay geçiş yapmak varken bunlarla kim uğraşır!..

Yaygın,örgün,din her türlü eğitimden elinizi eteğinizi çekin.Bırakın her türlü işinizi cemaatler halletsin.Onlarda kursun rant düzenlerini.Din adına palazlanıp semirsinler.Sonra oturun bir köşeye devletçilik oynayın.Ara sıra da timsah gözyaşları dökün.

Tabii kolay mı, ülkeye giren kara paranın paylaşımını yapmak, memleketin tüm varlıklarını satmak,nasıl bir tezgah kurarız da kime ne ithal ettirip voleyi vururuz diye organizasyonlar yapmak?

Bazılarını tuzu kuru nasılsa? Onların çocuklarına ABD ve İngiltere'de her türlü imkanlar (tedavi hizmetleri de dahil!) hazır...

Bizim çocuklarımızın vatanı burası,Türk toprakları.Bizim çocuklarımızın doğdukları yerde ölecekleri yerde beli:TÜRK YURDU!

Tekrar tekrar altını çiziyorum. Çocuklarımıza mutlaka cahiliye devrini okutun ve öğretin.İki cihan güneşi Peyagember efendimiz Hz.Muhammed'in (S.A.V) ahlakını ve yaşayışını çocuklarımıza tekrar tekrar öğretin.Hz Ali'yi,Hz Ömeri,Sehabenin yaşayışını anlatın.Bunun yanında asırlarca dünyaya hakim olmuş medeniyet götürmüş Türk'ün töresini beyinlere kazıyın.

Bakın o zaman bu sözde Müslümanların bize yaşattığı cahiliye karınlığını yüksek ahlaklı Müslüman-Türk genci bir çırpıda nasıl kökünden kazıyor. Aynı Çanakkale de olduğu gibi bu İngiliz tipi Müslümanlara ve onların patronlarına nasıl bir daha “ geldikleri gibi giderler “ dersinin en esaslısını veriyor...

Avaztürk

Sorması ayıp; medya enseste, tecavüze niçin şaşırıyor?
Atılgan BAYAR
atilgan.bayar@aksam.com.tr

Medyanın ensest ilişkilere, pedofiliye, tacizlere şaşırmasını ağzım açık izliyorum.

Yahu aile içi ilişkilerin, ensestin ballandıra ballandıra, uzun uzun anlatıldığı birkaç dizi bilmem kaçıncı zafer haftasında değil mi bu ülkede?
Yahu daha düne kadar, çocukları dansöz gibi giydirip göbek attıran bir yarışma programı yok muydu? Hani eleştirdik diye tutuculukla suçlanmıştık?..

Yahu sabah programlarında kimin eli kimin cebinde, kim kimle hangi akrabalık bağları içinde seks yapıyor, her gün anlatılmıyor mu bu televizyonlarda?
Yahu daha dün, atların cinsel hayatından bir tecavüz haberi uydurup, bir atın gözü bantlı görüntüsünün önünde kahkahalarla yayın yapmadı mı bu televizyonların hisli sunucularından biri?
Sonra da bu yayınlardan tamamen bağımsızmış gibi konuşuyor medya abileri, medya ablaları:

'Aaaa, ne ilkel bir şey ensest... Aaaa, ne kadar iğrenç pedofili... Aman aman, her türlü kötülüğün müsebbibi bu eğitimsizlik şekerim...' diye...
Sizin televizyonlarınızın, radyolarınızın bir 'kamu yayıncılığı' sorumluluğu yok mu, diye sorduğumuzda ise o otomatik cevabı alıyoruz:
'Kamu yayıncılığını TRT yapsın.'
Herkesin aklını başına toplamasında yarar var. Kamu yayıncılığını sadece kamu kuruluşları yapmazlar. Bu ülkede ulusal yayın yapan ana akım bütün televizyonlar, fiili olarak 'kamu yayıncılığı' yaparlar. Yasal tanımı da bunu içerir zaten.
Bu yüzden,
7/24 televizyonda dizilerde ensest ilişki modelleri, kimin eli kimin cebinde hikayeleri anlatıp; sabah programlarında tuhaf evlilikleri meşrulaştıranların böyle bir yayıncılığın içinde, 'gelen haberler karşında şaşkınlığa gark oluyoruz' taklidi yapması kurtarmaz...
Türkiye, artık her şeyi temize çekmek isteyen bir toplum.
Özel televizyonların da bu süreçte üzerine düşen 'kamu yayıncılığı' görevini yerine getirmesi gerekiyor.
Kamu yayıncılığında, 'beğenmiyorsan zapla' mantığı geçerli olamaz.
Böyle bir sorumsuz yayıncılık, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, üst kurullar tarafından mercek altına alınır.

Tecavüze, enseste ve pedofiliye karşı özel tim
Pedofili, ensest ve tecavüzle mücadele çok ciddi bir güvenlik ve adalet sorunu.
Birçok ülkede, bu konuyla meşgul 'özel birimler', 'özel timler' kuruluyor.
Çünkü bu işin içinde yerel ve ulusal ölçekte çok güçlü figürler de var. Onlarla mücadele özel şartları gerektiriyor.
Benim duyduğum kadarıyla Türk Emniyet Teşkilatı ve Aileden Sorumlu Bakanlık bir yıldır bu konuda çalışmalar yapmaya başladı.
İşte bu noktada dünyada çocuk istismarı konusunda büyük bir mücadele başlatan Amerikalı hukukçu Andew Vachss'ı hatırlatmakta büyük fayda görüyorum.
Vachhs, çocukken kendisi de (cinsel olmayan) istismara uğramış bir hukukçu. Kendisini bu işe vakfetmiş. Ekibinde, kurtardığı tecavüz ve ensest kurbanları arasından kendisini yetişmiş avukatlar, dedektifler bulunuyor.
Vachhs'ın ve ekibinin üç ayaklı bir teorisi var.
Birincisi, savunacakları çocukların velayet/vekaletlerini direkt alıyor, aileyi dava sürecinde aradan çıkartıyorlar. Çünkü birçok olayın aile kaynaklı olduğunu veya ailelerin çeşitli sebeplerle 'davayı karartabildiklerini' deneyimleriyle sabitlemişler.

İkincisi, çocukları sürecin bir parçası yapıyor, dedektiflik işlerini onlarla birlikte yürütüp, çözüme daha hızlı ulaşıyorlar.
Üçüncüsü ise, suçluyu polisle/avukatla birlikte yakalayan çocukların bir katharsis yaşadığını ve adli sürecin parçası olmanın onların öfkelerini geleceğe taşımalarını engellediğini söylüyorlar. Bunun kurbanların ileride tecavüzcüye dönüşmesi tehlikesini bertaraf ettiğini de ifade ediyorlar.
Şimdi Türkiye Andrew Vachss'larını arıyor.
Adalet Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve Aileden Sorumlu Bakanlık, Türk Andrew Vachhs'ların önünü açacak düzenlemeleri hızla yapmalı.

29 Nisan 2010
Akşam

15 Mayıs 2010
YARGITAY'I SARSAN SES
Ergenekon Sanığı Erzincan Savcısı İlhan Cihaner’i kurtarma planındaki ikinci kişinin kim olduğuyla ilgili şok iddia...

Star Gazetesi’nde yeralan haberde Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan’la, İlhan Cihaner’i kurtarmak için plan yapan kişinin Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker olduğu iddia edildi..

Bu çok önemli bir iddia çünkü; Ersan Ülker, Cihaner’i yargılayan dairenin başkanı.

Kurtarma operasyonu internette

Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan ile İlhan Cihaner’in yargılandığı Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker arasında geçtiği iddia edilen bir görüşmenin ses kayıtları internete düştü. Konuşmada Erzincan Ergenekon sanığı 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in ifade vermeye niye gitmediğinden, Başsavcı Cihaner’in davasının Yargıtay’a alınıp üzerinin nasıl kapatılacağına kadar şok konuşmalar geçiyor.

Ersan Ülker, dünkü duruşma sonrasında gazetecilerin ses kaydını hatırlatarak, diğer kişinin kendisi mi olduğu yönündeki sorusunu “Bilmiyorum, okumadım” diye cevap verdi. İşte o konuşmadan satır başları:

ORGENERAL BERK’E NE DEDİ?

• Dedim ki duruşmaya yetişemezsin. Şimdi bir rapor al dedim, istirahatli ya bir görev çıkarttır. ‘Ben dedi söylerim görev de çıkartırım.’ Bizimkini iyi tutuyor Genelkurmay. Rahatlatmak istiyorlar.

CİHANER NASIL KURTULUR?

• Zaman kalmadı bu hafta orası bir karar verecek. Ben o zamana kadar Başsavcımla (Cihaner) da görüşeyim. İnşallah gücü yetecektir. Bu davayı buraya (Yargıtay’ı kastediyor) getirdik mi biz bu davayı bitiririz.

ERZURUM’A BASKI YAPARIM

• Şimde Erzincan duruşmayı sırnaştırabilir mi 3-5 güne... HSYK bağımsız hareket etmese bunları bitirmiştik. Zaten ben de duruşmaya gideceğim. Baskı uygulayacağız mahkemeye. (...) Yapacak bir şey yok İlhan (Cihaner) 14 Mayıs’a kadar yatacak. 14 Mayıs’ta dosya gelir.

• Bu süreçte eğer bir sıkıntı olursa uyuşmazlığa gideriz. (...) Götüremeyiz. (...) Uyuşmazlıktan geçmez kemikleşirse sıkıntı çıkar. Kötü olabilir hepsini tahliye edeceğiz.
aktifhaber

Yargıda kaptı kaçtı
Nazlı ILICAK
nazli.ilicak@sabah.com.tr
22 Haziran 2010
Sabah


Son gelişmeleri "yargıda kaptı kaçtı oyunu" diye nitelendirebiliriz. 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ile İlhan Cihaner'i yargılayan Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi, birleştirme talebiyle, dosyayı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi. CD kaydını ise, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne ulaştırdı. Bu Daire, İlhan Cihaner'i "görevi ihmal, evrakta sahtecilik, imar yasağını delme" gibi iddialarla yargılıyordu; çünkü Cihaner'in görevi ile ilgili işlediği suçlar söz konusuydu. Cihaner, birinci sınıf savcıydı. Bu yüzden yargılama yetkisi Yargıtay'a aitti. Bu hususta tartışma yok.

İhtilâf, Ergenekon'la ilgili davada ortaya çıktı. Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi, Cihaner'in görevine ilişkin bir suçunun söz konusu olmadığını, terör örgütü üyeliğinden dolayı, Yargıtay'da değil, yerel mahkemelerde yargılanacağını belirtti. Zaten, Yargıtay'da yargılansa dahi, yetki, 11. Ceza Dairesi'nde değil, 9. Ceza Dairesi'nde.

Ayrıca unutmayalım ki, 11. Ceza Dairesi, Cihaner'i göreviyle ilgili iddialardan yargılarken, temyiz mahkemesi sıfatını taşımıyor, Asliye Ceza Mahkemesi'nin yetkileriyle hareket ediyor. Herhangi bir Asliye Ceza Mahkemesi'nden farkı yok. O zaman nasıl dosyayı yerel mahkemelerden talep edebiliyor?

***

Peki bundan sonra ne olacak?

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosyası geri gönderilecek. (Bu dosya Albay Dursun Çiçek'in ve Bedrettin Dalan'ın yargılandığı, ıslak imzalı İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nı kapsıyor.)

Erzurum'dan CD'si gelen dosyanın asker sanıkları hakkında ise, -daha önce ses kayıtlarında da belirtildiği gibi- görevsizlik kararı verilerek, konunun askeri mahkemeye intikali sağlanacak. Böylece 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ve diğer subaylar, askeri mahkemede yargılanacak.

Dosyanın esası, Erzurum'dan İstanbul 13. Ağır Ceza'ya intikal edince, acaba İstanbul'daki mahkeme nasıl bir karar verecek? İki ihtimal var: "İki dava İstanbul'da birleşir" derse, ortaya bir görev uyuşmazlığı çıkar. Bunu Yargıtay Ceza Genel Kurulu çözer. İkinci ihtimal, İstanbul 13. Ağır Ceza, "Dosyalar Yargıtay'da birleştirildiğinden, bu konuda karar vermeye yer yok" şeklinde bir değerlendirme yapabilir. Asliye Cezalık bir suç, Ağır Cezalık bir başka suçla birleştirildi. 9. Ceza Dairesi'nin bakması gereken bir davaya, birleştirme kararı verebilmek ve tahliyeleri sağlamak için Yargıtay 11. Ceza Dairesi el attı.

Şimdi Cihaner Erzincan'daki Başsavcılık görevine dönüyor. Zaten Saldıray Berk 3. Ordu Komutanlığı'nı hiç bırakmamıştı.

Çok garip bir hal içindeyiz vesselâm...

Başbakan dağılırken
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
24 Haziran 2010

İRAN politikasında yalnız kaldı, moral bozuk.

Filistin politikasında yalnız kaldı, moral bozuk.
Batı dünyası ile arası açıldı, moral bozuk.
Açılımda işler sarpa sardı, moral bozuk.
Baykal gitti / Kılıçdaroğlu geldi, moral bozuk. Artan şiddet toplumsal öfkeyi artırdı, moral bozuk.
Sonuç:
Tam bir bozgun havası...
¡ ¡ ¡
İran politikasında zafer çığlığı atıyordu, şimdi ses yok.
İsrail’in peşini bırakmayacaktı, şimdi ses yok.
Dünyaya nizamat veriyordu, şimdi ses yok. Bir tek “terör” konusunda ses veriyor ama keşke ses vermese...
Çünkü...
Bu konuda ses verdikçe sadece ne denli dağıldığı ortaya çıkıyor.
¡ ¡ ¡
Mesela...
Ucuz polemik yaparak MHP’ye “Apo’yu niye asmadınız?” diye soruyor.
Mesela...
Şehit ailelerinin dramını yansıtan medyaya, “Terör örgütünün propagandasını yapıyorlar” şeklinde ağır mı ağır saldırılarda bulunuyor.
Mesela...
“Sizin döneminizdeki şehit sayısı / Bizim dönemimizdeki şehit sayısı” şeklinde açıklamalar yaparak kendisine akan kandan istatistiki haklılık payları çıkarmaya çalışıyor.
Mesela...
“Açılıma devam edeceğiz” diyor ama nasıl devam edeceklerine dair tek bir harf bile söyleyemiyor.
Mesela...
Bir yandan “Türkiye ne zaman güçleniyorsa terör artar” diyor, bir yandan da muhalefete “Sizin döneminizde terör daha çok artmıştı” diyebiliyor.
Mesela...
Gediktepe’de yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleştirdiği birkaç saatlik ziyareti bile bir üstünlük aracı olarak kullanabiliyor.
Mesela...
“Terör” gibi bir konuda bile ortak mutabakat zemini yaratmak için adımlar atmak yerine posta koymayı tercih ediyor.
Mesela...
“Ben çok farklı bir çizgi izliyorum” havası estirirken, kritik bir zamanda şahinleşerek, birdenbire Mesut Yılmaz’laşabiliyor ya da Tansu Çiller’leşebiliyor.
Bütün bunlar bir dağılmanın güçlü işaretleridir.
¡ ¡ ¡
Peki memnun muyum bu durumdan?
Bazıları gibi “Oh... Oh... Dönemi sona eriyor...” diye bayram mı yapıyorum?
Tabii ki hayır...
Çünkü...
Mesele “Tayyip Erdoğan’ın kalması ya da gitmesi” meselesi olmaktan çoktan çıktı.
Memleket elden gidiyor, Tayyip Erdoğan gitse ne olacak, kalsa ne olacak?

Hürriyet

Kozmik Oda Böyle Soyuldu
27 Temmuz 2010
1. Ordu Karargahı’ndan çalınan kripto çözme özelliğine de sahip 2 bilgisayarın Balyoz Planı ortaya çıktıktan sonra çalındığı anlaşıldı...
1. Ordu Karargahı’ndan çalınan kripto çözme özelliğine de sahip 2 bilgisayarın çantalarının içine müsvedde kağıt doldurulmuş. Bilgisayarlar, Balyoz Planı ortaya çıktıktan sonra çalınmış

1. Ordu Komutanlığı envanterinde kayıtlı özel yapım iki dizüstü bilgisayarın kaybolmasının ayrıntıları ortaya çıkıyor. Elektronik Harp Komuta Kontrol Merkezi aracı olarak kullanılan kapalı kasa MAN araçta yaşanan hırsızlığın zimmet devir teslimi sırasında tesadüfen ortaya çıktığı öğrenildi. Hırsızlar tarafından ağırlık hissi verilmesi için cihazların saklama kabı içine kağıt parçaları yerleştirildiği ve haftalık sayımların kılıflar üzerinden yapıldığı belirtilirken, bilgisayarların telsiz ve kriptolu görüşmeleri deşifre etme yeteneğine sahip Süratli Emniyetli Mesaj Aktarma Cihazı (SEMAC) özelliği de barındırdığı ve TSK tüm kriptoların değiştirmesinin gündeme geldiği ifade edildi. YAŞ’ta Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Orgeneral Hasan Iğsız’ın komutanlığını yaptığı 1. Ordu’daki kozmik hırsızlık olayının perde arkasını star araladı.

BALYOZ’DAN SONRA ÇALINMIŞ

Kozmik hırsızlığın Taraf gazetesinin 20 Ocak 2001 günü 1. Ordu Karargahı’nda hazırlanan Balyoz Darbe Planı’nı manşetinden yayınlamasının ardından yaşandığı ortaya çıktı. Aselsan tarafından özel yazılımlar yüklenerek Komuta Kontrol Merkezi (KKM) ve Yazılım Yükleme Techizatı (YCT) haline getirilen özel yapım dizüstü bilgisayarların çalınmasının da tesadüfen ortaya çıkarıldığı öğrenildi.

ÇANTANIN ÜZERİNDEN KONTROL

İki diz üstü bilgisayarın 31 Mart 2010 günü zimmet devir teslimi işlemi yapıldığı sırada yerinde olmadığı tespit edildi. Bilgisayarların bulunduğu taşıma çantalarının içinin, bilgisayarların yokluğu anlaşılmasın diye müsvedde kağıtlarla doldurulduğu belirlendi. Bilgisayarlar zimmetindeyken kaybolan Üstçavuş Levent Erkan’ın haber vermesinin ardından tüm bölükte ve arazide arama yapıldı ancak bilgisayarlar bulunamadı. Daha önce laptopların çanta üzerinden kontrol edildiği de belirlendi. Üstçavuş Erkan bilgisayarların kaybolduğunun ortaya çıkmasından 12 gün sonra 12 Nisan 2010 günü ‘şüpheli’ sıfatıyla verdiği ifadede şunları söyledi:

EN SON 18 MART’TA GÖRÜLMÜŞLER

“Bilgisayarları en son 18 Mart 2010’da gördüm. 23-24 Mart tarihlerindeki sayımda ise bulundukları kapalı MAN aracın içinde taşıma kılıflarını gördüm, içinde olduklarını düşünerek kontrol etmedim. Kaybolduklarını tespit ettiğimde gördüm ki taşıma kılıflarının birinin içinde bilgisayar kalınlığında ve ağırlığında muhtelif müsvedde kağıtla dolu bir klasör vardı” dedi.

Kripto çözme özellikleri var

Çalınan kozmik bilgisayarların, ASELSAN tarafından geliştirilen özel yazılımlarla desteklendiği ve SEMAC (Süratli Emniyetli Mesaj Aktarma) ve 9600 modeli telsizleri komuta etme yeteneğine sahip olduğu öğrenildi. Havadan kriptolu olarak gönderilen mesajları çözme özelliğine de sahip olan cihazların kaybolmasıyla TSK’nın bu alandaki tüm kriptolarının güvenilirliğini yitirdiği belirtiliyor. Yönetmelik gereği bütün kriptoların ve yazılımların değiştirilmesi ve faturasının suçlu personele ödettirilmesi gerekiyor.

Çalınan laptoplarda bulunan sistemle Komuta Kontrol ağına sızılabileceği öğrenildi. SEMAC’lar kriptolu mesaj aktarma cihazı olarak kablosuz olarak kullanılıyor. Çalınan laptoplar, SEMAC’ların bulunduğu yeri tespit edilebiliyor. Bu durum yüksek güvenlik riski anlamına geliyor. Sözkonusu cihazlardan her piyade taburunda bir adet bulunuyor. Bilgisaylarların ne zaman çalındığı tam olarak tespit edilemediği için, kriptolu görüşmelerin ne kadar zamandır takip edilme riskiyle karşı karşıya olduğu da kestirilemiyor.

Güvenlik zaafiyeti itirafları

Üstçavuş Levent Erkan şüpheli sıfatıyla verdiği ifadede TSK’ya alınan araçlardaki büyük bir güvenlik açığını ortaya çıkardı. Çalınan cihazların bulunduğu MAN araçlarına girmenin zor olmadığını belirten Erkan, “Aracın arkasına girebilmek için kapı kilidine gerek yok. Aracın yan camları kızaklı cam olduğundan dışarıdan itilip açılabiliyor. Dolapların açılması ise kötü niyetli kişilerin becerisine bağlı olarak zorlanmadan hasar vermeden açılabilir. Benim aracımdaki söz konusu durum, TSK’daki tüm emsal kapalı MAN araçları için geçerlidir” dedi.

2 tatbikatta kullanıldı ve silinmedi

Kaybolan Komuta Kontrol Merkezi (KKM) ve Yazılım Yükleme Techizatı (YCT) bilgisayarların içinde ayrıca “hizmete özel” üç adet harita ve harita paftalarının bulunduğu da öğrenildi. Kritik bilgisayarların son olarak Şereflikoçhisar ve Gökçeada’da yapılan tatbikatlarda kullanıldığı bilgisayarı son olarak kullanan Muhabere Kıdemli Çavuş Mustafa Namık Dikici’nin ifadelerine yansıdı. Astsubay Dikici, tatbikatlarda oluşturulan bilgilerin çalınan cihazlardan silinip silinmediği sorusuna ise “silmedim” cevabını verdi.

Kaynak :Star

TSK Bu Sorulara Cevap Verecek Mi
03 Eylül 2010
Taraf muhabiri Mehmet Baransu'dan yasadışı dinleme cihazı alımıyla ilgili Genelkurmay'a can alıcı sorular...
Genelkurmay Başkanlığı, Taraf ’ın ortaya çıkardığı yasadışı dinleme cihazı alımıyla ilgili önceki gün açıklama yapmış ve bu açıklamadaki çelişki ve yanlışlara dünkü yazımla cevap vermiştim. Genelkurmay Başkanlığı önceki gün yaptığı açıklamada, cihaz alım sözleşmesinde başbakanın imzasının bulunduğunu açıkladı.

Bugün elime ulaşan yeni bilgiler ışığında Genelkurmay’ın cevaplaması için birkaç soru soracağım;

» 30 Mart 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a imzalatılan SSİK kararında, alınacak cep telefonu dinlenme sistemiyle ilgili Başbakan’a tam bilgi verdiniz mi? Yoksa Başbakan’a faklı bir gerekçe mi sundunuz?

» Yetkiniz olmamasına rağmen, Anayasal suç işleyerek aldığınız cihazların yurtdışında ve yurtdışına yönelik görev bölgesinde konuşlandırıldığını açıkladınız. Söz konusu telefon cihazları kaç adet alındı, nerelerde kullanıldı ve konuşlandı?

» 28 Aralık 2009 tarihinde Seferberlik Tetkik Kurulu’nda yapılan aramalar sırasında GES Komutanlığı’na ait içinde dinleme cihazlarının bulunduğu araç Kirazlıdere’de miydi?

» Özel Kuvvetler Komutanlığı’na 2010’da getirilen dinleme sistemi nerelerde ve kimler için kullanıldı?

» 2008’de dinleme sistemi KKTC’ye götürüldü mü? Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu tarafından nerede ve ne amaçla kullanıldı?

Acele edin, sökecekler

06 AD 6382 plakalı aracın “iddia edilen konularla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığını” iddia ettiniz. Ancak aracın ne için kullanıldığı konusunda bir açıklama yapmadınız. Amerikalıların “Powervac” dedikleri bu yolla herhangi bir baz istasyonu üzerindeki cep telefonu konuşmalarının tamamı takip edilebiliyor.

Meclis’in önüne park edeceğiniz bu araçla, Meclis’teki tüm telefon görüşmelerini dinleyebilirsiniz. Aldığınız bu sistemi ve özelliklerini çok iyi bilen haber kaynağımla yaptığım görüşmede bu aracın tamamen cep telefonu dinlemek üzere tedarik edildiğini ve sistemin araçta olduğunu öğrendim. Haber kaynağımın bir iddiası daha var:

“Araç içindeki sistem sökülmeden yerinde inceleme yapılabilirse, tüm gerçekler ortaya çıkar. Sivil savcıların acilen harekete geçip, bu cihazlar sökülmeden aracı incelemeleri gerekiyor. Aracın özel olarak cep telefonu dinlenmesi için teçhiz edildiği anlaşılacaktır. Aksi takdirde tıpkı İrticayla Mücadele Eylem Planı sonrasında yapıldığı gibi belge ve kanıtlar ortadan kaldırılacak.”

Kaynak: Mehmet Baransu / Taraf

TOPLUMSAL MUTABAKATIN ÇÖKÜŞÜ
Uğur Salgar
06 Eylül 2010

Anayasa özünde bir toplum sözleşmesi veya ilk sözleşmedir. Yani devletin kuruluşunda halkı etrafında toplayan ve genel kabul gören hukuk-düzen metnidir... "Anayasa" kavramının özü bu iken, 12 Eylül'de sandıktan çıkan sonuç farketmeksizin, oranlar birbirine yakın olursa bir kaos ortamı yaşanmaz mı?

Referandumdan %51'e %49 "evet" çıktığını varsayalım...

Halkın yarısının onayladığı değişikliklerin diğer yarısı tarafından kabul görmemesi bu sözleşmenin feshi anlamına gelmez mi?

Böyle bir durum yaşandığı takdirde evetçiler ile hayırcılar arasında birbirlerini bağlayan mutabakat ortadan kalkar ve devlet yalnızca istediği sonucu elde eden safa aitmiş gibi görünmez mi?

Devletin temelde herkesin devleti olması gerekmez mi?

Sonuç %51'e %49 "hayır" da çıksa bu sorunlar yine yaşanacaktır...

Bu bir genel seçim oylaması değildir , egemen güç olan halkın her kesiminin ortak anlaşması belirlenmesidir...

Meclisteki partilerin birbirleriyle diyalog kurmaktan aciz olmaları ve referandum sürecinin çok yanlış yönetilmesi sebebiyle bugün adeta bıçak sırtındayız...

Bu nasıl bir ciddiyetsizlik, nasıl bir vurdumduymazlık anlam veremiyorum...

Bu tabloya baktıktan sonra referandumdan "evet" çıkması durumunda iktidarın yeni bir Anayasa metni için çalışmalara başlayacağını söylemesi beni daha da endişelendiriyor... 26 maddelik bir paket için böyle bir ayrışma içindeyken, kökten yeni bir Anayasa değişikliği sürecinde nasıl bir durumda oluruz bilemiyorum...

İktidarın hazırlayacağı yeni Anayasa dünyanın en demokratik Anayasa metni de olsa partilerin diyalog kuramamaları halinde referandumda "hayır" diyenler yine "hayır" diyecekler ve iktidarı faşistlikle suçlayacaklardır. Aynı şekilde "evet" cephesi ise karşıt görüşe tahammül edemeyecek ve statükocu yaftasını yapıştıracaktır...

Gemileri yakıyor olduğumuzun farkında ne zaman varacağız?

Devletin ve halkın çıkarlarından önce kendi çıkarlarını düşünen siyasi partiler, gerçek manada halkın temsilcileri olabilirler mi?

Vicdan ve birliktelik duygusunu yitirmiş bir toplum, toplum sözleşmesi yaralanmamış olsa bile ne kadar ileriye gidebilir?

Bu soruların tümü tehlikeyi görüp, hassasiyetini yitirmemiş olan her vatandaşın soracağı sorulardır...

Bir yol ayrımının eşiğindeymişiz gibi görünüyor...

Şimdi şapkamızı önümüze koyup ne yaptığımızı düşünecek miyiz, yoksa hırslarımızın kurbanı olup birbirimizi yemeye devam mı edeceğiz?

http://www.mizikacilar.com/Makalem.aspx?ID=44

Kemal
21 Kasım 2010 Pazar 20:13
BÜYÜK ÇÖKÜŞ! Herkes Seyrediyor!

Ey Cumhurbaşkanım! Ey Başbakanım! Ey Bakanlarım! Ey AYM, Ey Yargıtay, Ey Danıştay, Ey Türkiye Barolar Birliği ve baro Başkanlarım! Ey Parti Liderlerim; STK görevlilerim! ŞU AN YARGITAY'ın önünde tam BİR MİLYON DOSYA BEKLİYOR! Neden bekliyor, bekletiliyor; sormayacak mısınız? PKK'lı, DHKP-C'li diye bir sanık; tam 14 YILDIR YARGILANMAYI bekliyor! Şu an cezaevlerinde kalan 100 bin mahkumun yarısı TUTUKLU! Bu nasıl HUKUK, ADALET? Her yıl 35 bin dosya ZAMAN AŞIMINA uğruyor! 35 bin dosya! aktifhaber

"Tarımını koruyamayan ülkeler, başka ülkelerin denetimi altına gireceklerdir."
12 Ocak 2011

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Türkiye'nin tarımsal üretim ve hayvancılıkta; yanlış politikaların yanı sıra süs gibi duran üretici örgütlerinden dolayı 'ithalat cenneti' olduğunu söyledi.

Türkiye'de tarımsal öğretimin başlamasının 165. yılı, Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi ve TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından düzenlenen törenle kutlandı. Uludağ Üniversitesi Rektörlük A Salonu'nda yapılan törene çok sayıda öğretim üyesi, üretici temsilcileri katıldı.

Tarımın en eski uğraş alanlarından biri olduğunu belirten Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cengiz Elmacı, Türkiye'de bu alanda yapılan eğitim öğretimin 10 Ocak 1846 yılında İstanbul Yeşilköy Ayamama çiftliğinde kurulan Mektebi Zirai Aliye'sinde (Ziraat Yüksek Okulu) başladığını söyledi. 1933 yılında ise Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulduğunu anlatan Elmacı, bu güne kadar 26 ziraat fakültesinin eğitim - öğretim yaptığını söyledi.

165 yılını dolduran tarım öğretiminin, araştırma ve yayım hizmetleriyle ülke tarımına önemli katkılar sağladığını belirten Cengiz Elmacı, "Ancak, günümüzde halen tarımsal üretimin oldukça önemli sorunları bulunuyor. 2010 yılına damgasını vuran en önemli konu kuşkusuz kırmızı et fiyatındaki artışlar ve hayvancılıkta başlayan ithalat süreci. Böylece ilk kez kurban bayramında ithal kurbanlık getirilerek, hayvancılık sektörü neredeyse dışa bağımlı hale gelmiştir." dedi.

Bu durumun özellikle yerli besicileri sıkıntıya düşürdüğünü anlatan Elmacı, şunları söyledi: "Kırmızı et fiyatlarındaki bu durumun gerçek ve temel nedeni Türkiye'de koyun, keçi ve sığır sayısının hızla azalmasına bağlı üretim düşüklüğü. Eğer hayvan varlığındaki bu erozyon önlenemez ise sorunun artarak devam edeceği kaçınılmaz."

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy, tarımın düştüğü durumu rakamlarla ele aldı. 2011 yılı bütçesinden tarıma yapılacak desteklerin faize ödenecek miktarın 8'de biri olduğuna dikkat çeken Aksoy, "Bu sürecin durdurulması için ülke tarımı ve çiftçisi doğru politikalar ile yönlendirilip, desteklenmeli." önerisinde bulundu.

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Serkan Durmuş, et ithalatının hayvancılığın sorunlarını çözmeyip, daha da çıkmaza sürüklediğini söyledi.

"ÜRETİCİ ÖRGÜTLERİ SÜS GİBİ"

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Türkiye hayvancılığı üzerine güncel çözümlemelerde bulundu.

Tarımsal üretim ve hayvancılığın yanlış politikalar sonucunda bugünkü duruma düşürüldüğünü anlatan Prof. Dr. Kaymakçı, "Türkiye ithalat cenneti bir ülke olarak tarihinde ilk kez Kurban Bayramı'nda hayvan ithal etmek zorunda kaldı. Bunda iktidarların yanlış politikaları kadar, üretici örgütlerinin çıkar çatışmaları yüzünden bir araya gelememeleri de önemli rol oynamıştır. Üretici örgütleri süs gibi durdukları için Türkiye ithalat cenneti olmuştur." şeklinde konuştu.

Avrupa Birliği'nde üretici örgütlerinin büyük bir güç olduğunu aktaran Prof. Dr. Kaymakçı, şunları dile getirdi: "Türk çiftçisinin üretimi pahalıya mal ettiği söylemi bir şehir efsanesinden ibarettir. Çünkü Türk çiftçisi tarımsal üretimde girdiyi en pahalı kullanan çiftçidir. Süt, yem ve mazot gibi girdilerde Avrupa ve dünya çiftçisiyle karşılaştırılması mümkün değil. Türk tarımı ve hayvancılığı, AB ve ABD'nin yönlendirdiği tekelci kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiriliyor. Kendi ülkelerinde üreticilerine her türlü desteği verip, Türkiye'yi ithal cenneti haline getiriyorlar. Unutmayalım ki, tarımını koruyamayan ülkeler, başka ülkelerin denetimi altına gireceklerdir." habertaraf

Türkiye’nin düzen arayışı
15.01.2011
Hatem Ete

Referandumdan sonra eski Türkiye-yeni Türkiye içerikli tartışma ve değerlendirmeler hız kazandı. Değerlendirmelerin daha çok vesayet-demokrasi eksenine odaklanması, bu gerilime yol açan siyasal değerlere yönelik tarihsel bir perspektifin göz ardı edilmesine yol açarak, resmin tamamının görülmesine engel oluyor.

Cumhuriyet’in kuruluşunda tesis edilen siyasal sistem, etnik ve dinsel taleplerin bastırılmasına dayanıyordu. Tek-parti dönemi boyunca, “koşulların çok partili hayata izin vermemesi” ile kastedilen, laiklik ve milliyetçilik (Türkçülük) politikalarının toplumun dinsel ve etnik taleplerini bastırmasında henüz başarılı olamayışıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni küresel düzende Batılı kampta yer alma ihtiyacı duyan siyasal elitler, henüz tek-tipleştirmeyi başaramadıkları bir vatandaş kompozisyonuyla çok partili hayata geçmek zorunda kaldılar.

1960 darbesi ve 1961 siyasal rejimi ile yeni bir formül bulundu. “İrticai ve bölücü” olarak nitelenen taleplerin siyaseti etkilemesini engellemek için, bürokratik vesayet mekanizması siyasetçileri denetleyici bir misyonla siyasal rejimin merkezine yerleştirildi. Bu sistem her ne kadar bir muhtıra ve iki darbe maliyeti çıkarsa da, Soğuk Savaş dönemi boyunca fazla bir itiraza muhatap olmadan işledi.

Bastırılanın geri dönüşü!

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, dünya ile paralel olarak Türkiye’de de yeni toplumsal hareketlerin güçlenmesine, başka bir deyişle, “bastırılanın geri dönüşüne” imkân sağladı. Özal’ın son dönemine denk gelen iki yıllık bir arayış sürecinden sonra, siyasal elitler, toplumsal hareketlerin güçlenmesini, irticai ve bölücü faaliyetlerin artması olarak siyasal sisteme tercüme ettiler. Soğuk Savaş’ın başlangıcında Batı ittifakında yer almanın gereği olan çok partili yaşamı, vesayet mekanizmasını devreye sokarak paranteze alan siyasal elitler, Soğuk Savaş’ın bitiminde, yeni toplumsal hareketleri sisteme eklemleyecek, çağın ruhuna uygun yeni bir formül geliştiremediler.

Bu denklemi başka türlü ifade etmek de mümkün. Esasında, vesayet sistemi, devlet-toplum ve bürokrasi-siyaset ilişkilerinin parametrelerini ortaya koyan bir Soğuk Savaş dönemi uzlaşma formülüydü. Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle, ilişkinin toplum ve siyaset tarafının pozisyonu güçlenince, uzlaşma formülünü bu yeni durumu dikkate alarak revize etmek gerekiyordu. İlişkinin devlet ve bürokrasi tarafı, merkez sağı güçlendirerek, yeni girdileri sıfırlama politikası gütse de başarılı olamadı. Böylece, pozisyonunu zayıflatacak yeni bir uzlaşma formülüne razı olmaktansa, artık geçersizleşen mevcut uzlaşma formülünü de bir tarafa bırakarak, çatışmayı benimsedi.

Türkiye’nin kayıp yılları

Dönemin siyasal elitlerinin, yükselen dinsel ve etnik taleplerin mevcut siyasal sisteme eklemlenmesine yol açacak bir formül bulma kapasitesinden yoksun olmaları nedeniyle aldıkları çatışma kararı, Türkiye için karanlık bir dönemi başlattı. 2002’ye kadar, ortalama 14 ay ömürlü koalisyon hükümetleri ile temsil edilen siyaset kurumunun zayıflamasıyla inisiyatif tamamen vesayetçi aktörlere geçti. Faili meçhul cinayetler, illegal yapılanmalar, zorunlu göçler, eğitim hakkından mahrum edilen kitleler, siyaset imkanı ellerinden alınan siyasal aktörler ve ekonomik iflasla hem toplumsal barış zedelendi hem de devlet zaafa uğratıldı.

2002 seçimleri, geçen on yıl boyunca toplumun, siyasetin ve devletin ödediği bu bedellere rağmen, sosyal hareketlerin dinsel ve etnik taleplerde ısrar ettiğini ve bu talepleri dillendirecek güçlü bir siyasal aktörü ortaya çıkardığını gösterdi. Ancak elitlerin mevzi savaşı son bulmadı; darbe planları, darbeye ortam hazırlamak üzere toplumsal kaos yaratma ve siyasi istikrarı bozma teşebbüsleri, demokratik düzenlemeleri geçersiz kılma hamleleri, siyasi aktörlerin kararlı tutumu ve toplumun güçlü desteği ile işlevsiz kılındıkça, elitlerin meşruiyet kaybı da arttı.

Yeni Düzenin parametreleri

Türkiye, yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir maliyet ve gecikmeyle de olsa, 12 Eylül referandumunda eski düzenin işlemezliğini tescilledi ve elitlerin son çeyrek yüzyıllık siyasetlerini belirleyen direnç stratejisinin iflas ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koydu. Yeni dönemin geçerli stratejisi, direnç değil müzakere olacak. Nitekim bunun ilk işaretlerini CHP etrafında cereyan eden gelişmelerden izlemek mümkün. Bu çerçevede, referandumdan önce yeni düzenin imkânsız kılınması üzerine verilen uğraş, referandumdan sonra yerini yeni düzenin sınırları üzerindeki müzakereye bırakacak.

Yeni düzenin parametrelerinin belirleneceği bu kurucu dönemde sağlıklı bir siyasal muhasebeye ihtiyaç var. Eski düzeni işlemez kılan paradigma, dinsel ve etnik taleplerin bastırılamaz bir düzeyde siyasetin merkezine yerleşme eğilimiydi. Bu eğilim, eski düzenin en önemli taşıyıcısı olan vesayet sistemini işlemez kıldı.

Eski düzenin vesayetçi niteliği göz önüne alınarak, son dönemde, yeni düzenin varlığı vesayetin yokluğuyla özdeşleştiriliyor. Oysa vesayet sistemini doğuran siyasal kaygının, etnik ve dinsel talepleri rejimin bekası için tehdit olarak görüp bastırmak olduğu hatırlanırsa, yeni düzenin de ancak, bu talepleri tehdit algısının dışına çıkararak siyasal merkezde yer açmasıyla mümkün hale geleceğinin farkına varılabilir. Nitekim bunun ilk örneğini de Milli Güvenlik Strateji Belgesi’nin yeniden yazılmasında gördük ancak hala kat edilmesi gereken epey yol var.

Vesayet düzenini nihai anlamda işlemez kılacak asıl enstrüman, siyasetin güçlenmesi değil, vesayete alan açan kaygıların yok edilmesidir. Bu da ancak, etnik ve dinsel taleplerin siyasal tabu olmaktan çıkarılmasıyla mümkün olabilir. Siyasal sistem yüzyıllık tabularıyla yüzleşip, etnik ve dinsel taleplerin demokratik bir zeminde normalleşerek siyasete kanalize edilmesine imkân tanımadıkça, tam anlamıyla yeni düzene geçtiğimiz söylenemez. Önümüzdeki dönemde siyasal faaliyete anlam verecek esas dinamik, bu amaca uygun kanalların bulunup bulunamayacağı olacak.

(Hatem Ete-SETA Siyaset Araştırmaları Koordinatörü)

Kaynak: SABAH-Perspektif,

Haşim Kılıç da İsyan Etti
01 Şubat 2011
[img:52c6a6b326]http://w
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Tem 30, 2010 1:12 am    Mesaj konusu: Hâlâ devlet miyiz! Alıntıyla Cevap Gönder

Fatih Altaylı
fatihaltayli@haberturk.com
Hâlâ devlet miyiz!
29 Temmuz 2010

ÜLKENİN bazı açılardan iyi yönetildiğini söylememek ayıp olur.
AKP iktidarı belirli konularda çok başarılı oldu.
Ancak bir konuda çok ama çok başarısız. O da “devletin devlet olması” konusu.
AKP iktidarı döneminde devlet, devlet olmaktan çıktı.
Devlet ciddiyeti diye bir şey kalmadı. Bunun en güzel örneklerinden biri, önceki gün gazetelerin manşetlerindeydi.
“Bağımsız” Türk yargısı, Balyoz Davası diye bilinen davada bazıları eski kuvvet, bazıları eski ordu, bazıları ise halen ordu, kolordu komutanı pek çok general hakkında “tutuklama” kararı aldı.
Bu karar elbette bu kişilerin suçlu olduğu anlamına gelmez. Yargılama sonucunda beraat edebilirler. Bilemeyiz.
Ama bugün için, rütbeleri, görevleri, önemleri ne olursa olsun yargı karşısında “aranan” şahıslardır.
Adalet, Anayasa gereği kimse arasında ayrım yapamayacağı için de, kolluk kuvvetleri tarafından görüldükleri yerde tutuklanmaları gerekir. Ama gelin görün ki, onları gördüğü yerde tutuklaması gereken kolluk kuvvetlerinin amiri pozisyonundaki İçişleri Bakanı, “aranan” generallerden biriyle yan yana bir kenti dolaşıyor. Aranan generalden brifing alıyor ve bir de talep iletiyor “aranan” generale.
“Amanoslar’daki terörü bitirin lütfen.”
“Aranan” general, bu talebe ne yanıt verdi bilmiyorum.
Yanıt verip vermediğini de bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
“Bir nebze” bile olsa “devlet olma” özelliğini koruyan herhangi bir yerde böyle bir şey olmaz, böyle bir manzara görülmez.
Bu manzarayla yargının bağımsızlığı ayaklar altındadır, İçişleri Bakanlığı ciddi bir görev ihmali içindedir.
İçişleri Bakanı’nın, aranan herhangi bir sanıkla birlikte çekilmiş fotoğrafı, kabul edilebilir bir konu değildir.
Böyle bir duruma düşmüş, düşürülmüş devlete devlet denemez.
Pek beylik olacak ama Patagonya’da bile.

Ne oldu Mavi Marmara, unuttuk mu!

MAVİ Marmara baskınının ve 9 vatandaşımızın öldürülmesinin üzerinden epey bir zaman geçti. Dün Dışişleri Bakanımız Davutoğlu'nun, Alman meslektaşı ile şen şakrak fotoğraflarını görünce aklıma geldi Mavi Marmara "katliamı".
Ülkemizi yönetenler esip, yağıp gürlemişlerdi. Hem de öyle bir anlık falan değil. Günlerce bağırıp çağırdılar.
Türk hükümeti, eğer özür dilemez, yaptıklarından pişmanlığını vurgulamaz, olayın soruşturulması için uluslararası bir komisyona "Evet" demezse İsrail'i "çok kötü yapacaktı".
Ben hükümetimizin kararlılığını görünce, "Yazık olacak şu zavallı İsrail'e. Eğer özür dilemezlerse bizimkiler bunların ağzını burnunu kırar" diye düşünmüştüm.
İçimden, "Netanyahu'nun yerinde olmak istemezdim doğrusu" diye geçirmiştim.
Aradan 2 ay falan geçti herhalde değil mi?
Ne oldu?
İsrail özür falan dilemeyeceğini çok net bir dille açıkladı. Hatta, "Siz özür dileyin" dedi.
Biz ne yaptık? Hiiiiiiiiiiiiiiiiç!
Evet hiçbir şey yapmadık. Tam aksine, İsrailli bakanlarla gizli buluşmalar organize ettik.
Anlaşmalar tam gaz devam etti.
Hatta bilmiyorum ama belki gizlice yenilerini de imzalamışızdır. Duyarsam hiç şaşırmam. Dışişleri Bakanımız ise balık hafızalı milletimize güvendiği ve inandığı için konuyu yaladı yuttu. İngiltere Dışişleri Bakanı ile pek bir keyifliydi dün gördüğüm fotoğraflarda. Mavi Marmara'yı unutmuş, unutturmuştu. Ölen ölmüştü. Kalan sağlar bizimdi. Biraz bulgur, biraz pirinç, bir torba kömür, bilemedin bir buzdolabı, bir çamaşır makinesi karşılığında.
habertürk

ÇÖZÜLÜRKEN…
Bülent ESİNOĞLU
08.09.2010

Devlet bir organizasyondur. Siyasi bir birlikteliktir. Bir örgüttür.

Her örgütün bir felsefesi ve bir ideolojisi vardır.

Mafya örgütünün de bir felsefesi, bir ideolojisi vardır. Mafya örgütünün ideoloji ya da felsefesi; emek vermeden, içinde yaşadığı toplumun yasalarına ve ahlak değerlerine bakmadan yaşam sürmektir.

Mafya örgütünün kendi örgütlülüğünü devam ettirmesi için belirli kurallara ihtiyacı vardır. Örgütlülüğün devamı, güvenliği ve elde edeceği getirinin miktarı bakımından bir iç düzen oluşturması gerekmektedir.
Kuralsız kaidesiz, yasasız örgüt olmaz, devlet de olmaz.

Örgüt içinde ideolojinin, felsefenin değişmesi örgütlülüğün yapısının değişmesidir.

Örgütlülüğün ya da yapının değişmesi iki yol ile mümkündür.

Birincisi, Dıştan gelen bir kuvvet ile örgütü tümden lağvetmek ve yerine yeni örgüt kurmaktır. Bu sözü devletler için söylersek; eski devleti yıkmak ve yerine yenisini örgütlemektir.

İkinci yol ise, mevcut örgütün temel ideolojisini, karşı kişileri eski örgütün içine yerleştirerek eski ideolojiyi yenisi ile değiştirmektir.

Şimdi ülkemize bu kuramı uygularsak. Bir önceki örgüt yapısı, gelmekte olan mafya tipi örgütlülüğe direneceğinden, gelecek olanların bir öncekilerden daha büyük bir kuvvete sahip olması gerekir. Ki savaşmadan örgütü ele geçirsinler.

Geçiş döneminde kuvvetler arasında çatışma olduğundan, var olan örgütlüğün kuralları işlemez. Yeni örgütlülüğün başı, reisi, patronu gelmiştir ama bir öncekinin kuralları durmaktadır. Bu dönem kuralsızlaşma ve yeni kuralların vaazı dönemidir. Kuralsızlaşma dönemi örgütsüzleşip yeniden örgütlenme dönemidir.

Kuralsızlığın işlediği bu dönemde, mafya geniş harekat alanı bulur. Yağma, talan yolu ile eski birikimler başka ellere dağıtılır.

Bu kuralsızlıktan ve başıbozukluktan her kurum nasibini alır.

Güvenlikten sorumlu asker artık eskisi gibi değildir. Hangi ideolojinin bekçisi olacak karışmıştır. F-tipi ideolojiye göre zenginin ve Amerika’nın güvenliğinden sorumludur. Oysa kendisinin kuruluş ve var oluş felsefesi halkın güvenliği ve korunmasına yöneliktir.

Eskiden beri işleyen eğitim kurumları artık karma karışıktır. Bir önceki ideoloji ile mi eğitim yapacak ve toplumu yeniden üretecektir. Yoksa yeni adı verilen ne olduğu belirsiz, mafyalaşmanın ideolojisi yönünde mi eğitim vermelidir.

Kuralsızlık ve yağma eğitim kurumlarında da devam ettiği için altmış yıldır yapılan adil imtihanlar artık yapılamaz hale gelir.( Son imtihan sorularının F-Tipi Fitne Örgütü tarafından yağmalanması gibi)

Yapılan ve yapılacak seçimlerde secim güvenliği kalmamıştır. Hile endişesi, seçmenleri oy versem ne olacak ki kuşkusuna sevk etmiştir.

Devlet çürüdüğü ve çözüldüğü için artık hiçbir kural ve kaide işlemez hale gelir. Bu çözülme döneminde, mafyanın örgütlülüğü ve kendi kural ve kaidelerine bağlığı onu güçlü kılar. Çünkü mafyaya karşı olan güçler zayıflamış, ya da dağılmıştır.

Düzenli devlet örgütlülüğünden, mafya tipi örgütlüğüne geçiş dönemi yaşadığımızı düşündürtecek o kadar çok örnek var ki, saymaya gerek yok.

http://www.buyukasya.net/Haberler.aspx?haberID=473&B=cozulurken%E2%80%A6

ARTIK ONLARI DA DIŞARIDAN ALACAĞIZ
Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
13.09.2010
[img]http://www.odatv.com/images/2010_09/2010_09_13/artik-onlari-da-disaridan-alacagiz-1309101200_l.jpg [/img]
Geldiğimiz noktaya bakın. Türkiye Cumhuriyeti’nde tarihinde ilk kez, kurbanlık hayvan ithal ediliyor. Üstelik bir zamanlar koyun varlığı ile övündüğümüz, “Buğday ile Koyun, Gerisi Oyun” dediğimiz ülkemize. İthal konusunda ilk açıklamayı, 31 Ağustos 2010 tarihinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Müsteşarı Yardımcısı Nihat Paktil yaptı. Daha sonra Bakan Mehdi Eker “Kurbanlık fiyatlarında bir problem yaşanmasın diye bazı tedbirler alıyoruz. Bir miktar kurbanlık hayvan ithalatına imkan tanıyacak bir düzenleme yapılıyor” diye açıklamayı doğruladı.

NEREDEN VE NEDEN KURBANLIK İTHAL EDİLİYOR?

İthalat, Trakya Bölgesi ve İstanbul’un Avrupa Yakası’nın kurbanlık gereksinmesini karşılamak için Balkan ülkelerinden yapılacak. İthalat hacminin 80 bin büyükbaş ve 10-15 bin küçükbaş olduğu bildiriliyor. Ancak kimi uzmanlar, özellikle koyun ithalatının çok daha fazla olabileceğini bildiriyorlar.

Bilindiği gibi Anadolu’dan Trakya’ya hayvan girişi yasak. Nedeni şu; Anadolu’da şap hastalığı yaygın. Avrupa Birliği(AB) kendini şap hastalığından korumak için Trakya Bölgesi’nin hastalıktan ari bir bölge olmasını istedi.2008–2010 dönemi için AB destekli Şap Hastalığı Projesi devreye sokuldu. Anadolu’da ise anılan hastalıkla sonuç alıcı bir mücadele gerçekleştirilemedi. Dolaysıyla Anadolu’dan hayvan gelemeyeceği ve Trakya’da da hayvan azaldığı için günü kurtarmak amacıyla Balkanlar’dan hayvan ithal ediliyor.

ANADOLU ŞAP HASTALIĞINA TESLİM OLDU

Yetkililer nasıl cevap verirler bilemem; Trakya’daki yurttaşlarımız şapsız, Anadolu’daki yurttaşlarımız şaplı hayvan mı kurban kesecekler? Şimdi bir durum tespiti yapalım. Anadolu’da şap hastalığı yaygın. Kimse şapla mücadelenin başarılı olduğunu söyleyemez. Bu gerekçeyle, Erzurum’dan Edirne’ye kadar birçok hayvan pazarı kapatıldı ve kapatılıyor. Hayvan alım ve satımının yapıldığı pazarların kapatılması, Türkiye’de hayvancılığın durması anlamına geliyor.

Türkiye’de hayvan hastalıklarının yaygın olmasının bir nedeni de kaçakçılık. Kaçak hayvan girişi bir türlü engellenemiyor. Salt Doğu ve Güney komşularımızdan değil, Uzakdoğu’dan bile kaçak hayvan geliyor. Kaçak hayvanlar, ya kayıt dışı olarak kesiliyor, ya da kimileri numaralanarak yerli hayvan muamelesi görüyor.

TÜRKİYE’DE HAYVANCILIK İFLAS ETTİ

Türkiye’de hayvancılık iflas etti. Doğru bir tespit, ancak eksik. Türkiye’nin tarımı iflas etti. Neredeyse tarımsal ürünleri, sebze ve meyve dışında hepsini dışarıdan alıyoruz.Bu durumu ,Türkiye’de uygulanan politikalarla,bir başka deyişle yalnız iç dinamiklerle açıklamak mümkün değil.Günümüzde dış dinamiklerin,Batı’nın rolü daha ağırlıklı bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor.Batı (ABD/AB ülkeleri),doğayı,iç ve dış emeği aşırı bir şekilde sömürerek gereksinmesinden daha çok tarımsal ürün ve girdi stokları oluşturdu.Bunlara pazar bulmak için çevre ülkelerinin tarımlarını çökertiyor,çökertmeye devam ediyor.Bu şekilde onların gıdalarını denetliyor ve tam bağımlılık yaratıyor.Amacına erişmek için dampingler yapıyor ve ekonomik tetikçiler kullanıyor. Batı, gerektiği zaman da işgal ediyor ve savaşlar çıkartıyor.

Türkiye’de de hayvancılık, bu uygulamanın sonucu olarak iflas etti, daha doğrusu ettirildi. Bunun için çiftçilerin büyük bir çoğunluğunu oluşturan küçük ve orta ölçekli işletmeler para kazanamaz duruma getirildi. Hayvan sayısı hızla düştü. Otuz yıl önce 40 milyon olan koyun sayısı neredeyse 20 milyona, keçi sayısı 16 milyondan 5 milyona düştü. Eskiden yetmez olan meralarımız hayvansız kaldı.

Hayvan kalmayınca ithalatçılara gün doğdu. İthalat kapısı ardına kadar açıldı. Hayvancılık böyle kalkınır fikri, herkese aşılanmaya çalışıldı. Bu bağlamda hayvancılığın kalkındırılması için sığırcılık öne çıkarıldı. Dünya Bankası aracılıyla sığırlar ithal edildi. İthal edilen sığırların bir kesimi hastalıktan, bir kesimi de çiftçilerin para kazanmaması nedeniyle kesime gitti. Örneğin son dönemde çiğ süt fiyatları, Avrupa’dan ucuza getirilen yağsız süt tozu nedeniyle 35 kuruşa düşürüldü. Bu nedenle çiftçiler, 1 milyona yakın hayvanını kasaba göndermek zorunda kaldılar. Kırmızı et ve süt üretimi azalınca referandum öncesi ani bir kararla, 1 Ağustos 2010 günlü bir kararnameyle ise sıfır faizli krediler devreye sokuldu. Ancak bu kredilerden de gerçek çiftçilerin yararlanamadığı bildiriliyor. İç piyasada hayvan bulamayan yeni çiftçiler ise dış piyasadan hayvan toplamaya yönelmişler. Kısaca, hayvan ithalatı sürekli bir duruma gelmiş bulunuyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın uyguladığı tarım politikaları, hayvancılık dahil iflas etmiştir. Ancak bu sorumluluk, salt Bakan’a ve bürokratlara yüklenemez. Onlar sadece sistemin uygulayıcısı olmuşlardır. Sistemi sorgulayamadığımız sürece çıkış yolu bulunamaz. Çıkış yolu, sisteme, bir başka deyişle dışa bağımlı politikalara tavır göstermek ve ulusal tarım politikalarını uygulamaktan geçiyor.

Çıkış yolu, küçük ve orta ölçekli tarım işletmelerinin dirliğini artıracak önlemlerden geçiyor. Bunlar neler? Biraz açalım;

· Sıfır faizli krediler, tarım dışı sektöre ve büyük çiftçilere değil, küçük ve orta ölçekli işletmelere verilmeli.

· Girdilerden KDV ve ÖTV alınmamalı.

· Kooperatif örgütlenmeyi teşvik edecek ve güçlendirecek önlemler alınmalı, ürettikleri malların KDV’leri düşürülmeli.

· Desteklemelerde sığır kadar, koyun ve keçi öne çıkarılmalı.

· Çiftçilerin kooperatifler aracılığıyla mallarını pazarlamaları için satış yerleri sağlanmalı.

· Özelleştirilen Tarımsal Kit’ler yeniden kamulaştırılmalı.

· Güneydoğu’da kooperatifleşmeyle birlikte toprak reformu yapılamalı,burada özellikle koyunculuğa ayrı bir önem verilmeli.

· Kayıt dışı ekonomiyle etkin mücadele yapılmalı.

· Her türlü tarımsal ürünlerin ithalatı engellenmeli.

Değerli okurlar...

Dünyanın en çok koyununa sahip ülkelerinden biriydik. Koyun ürünleri kötülendi. Koyun eti yağlı ve kokuyor denildi. Koyun sütünden yapılmış yoğurdumuzu çocuklarımız bilemez duruma geldi. Kentlerde oturanlar koyuna yabancılaştırıldı. Bu şekilde kültürümüz değiştirilmeye çalışıldı. Kovboy kültürü neredeyse egemenliğini ilan etti.

Sahi, kültür bağlamında üzerinde durduğum bir konu da var. O konu da törenlerimizde yapılan saygı duruşunda dinlediğimiz ti müziği hakkında. Bu ti müziği Amerikalılara ait. Çoğumuz bilmiyor olabilir. İkinci Paylaşım Savaşı’nda ölen savaşçılar için bestelenmiş. Bununla ilgili bir öyküde de var. Bir önceki ABD başkanı, Irak Fatihi(!) Buş’a, Türkiye’ye geldiğinde yine bu ti müziği eşliğinde bir tören yapılmış. Başkan, bunu dinlediğinde müziklerinin ne kadar evrensel olduğunu görmüş ve sevinmiş. Bu yazımı okuma lütfunda bulunan yetkililere bir önerim var. İvedilikle bir Türk bestecisini görevlendirsinler. İstiklal Marşı’ndan önce yapılan saygı duruşunu, kendi bestecimizin bize ait konulardan yaptığı ezgilerin eşliğinde yapalım. Bu arada yazımı okuyanlardan da bir ricam var. Bu konudaki duyarlılıklarını başkalarına da aktarsınlar.

Odatv.com

Yargı Skandalı Artık İsyan Ettirdi
30 Eylül 2010

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in terör örgütü üyeliğinden yargılandığı Erzurum'daki Ergenekon davası, skandal gelişmelere sahne oluyor.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, önceki gün verdiği kararla, Cihaner'in dosyasını Ankara'ya taşıdı. Böylece internete düşen ses kayıtlarındaki kurtarma planının son halkası da tamamlanmış oldu. Karar kamuoyunda şok etkisi yaptı. Hukuk fakültelerinin dekan ve öğretim üyelerinden baro başkanlarına, hukuk derneklerinin yöneticilerinden emekli yargı mensuplarına kadar herkes yapılan işlemin Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğuna dikkat çekiyor. Yargıtay'ın yerel mahkemelerin görev alanındaki örgüt davasına bakmasının yetki gaspı anlamına geldiği vurgulanıyor. 19 Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Hakan Hakeri, dışarıdan zorlamalarla yapılan yargılamanın adalete gölge düşüreceği uyarısında bulunuyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Doç. Mustafa Şentop, Yargıtay ve Danıştay'ın seçtiği 'üst ağalık' yolunun yanlış olduğuna işaret ediyor. Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin'e göre hukuksuzluk üzerine hukuk inşa ediliyor. Eski DGM hâkimi Ahmet Çağlayan, "HSYK'daki değişikliğin haklılığı ortaya çıktı." derken, Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır, ses kayıtlarına atıf yapıyor: "Mesele bir kısım yüksek yargı mensuplarının ideolojileri çerçevesinde yürütülüyor."

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Başsavcı İlhan Cihaner'in ağır ceza mahkemesinde yargılandığı terör davasının Yargıtay'a alınmasına dair kararına hukukçuların tepkisi sürüyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Doç. Dr. Mustafa Şentop, Yargıtay'ın kararının yerel mahkemelerin alanını daraltmak olduğuna dikkat çekerek, "Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemeler yerel mahkemeler üzerinde üst ağalık gibi üst çalışma yolunu seçiyorlar, bunlar yanlıştır." dedi. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, özel bir suç niteliğinde olan terör suçuna özel yetkili mahkemelerin bakması gerektiğini belirterek söz konusu kararın yargılamanın seyrini değiştirebileceğine dikkat çekti. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin ise Erzincan davasıyla ilgili dosyanın içinden çıkılmaz bir hale sokulduğunu, mağdurların AİHM'ye başvurma hakkına sahip olduğunu ifade etti.

Arınç: Yüksek yargı, içindeki çürük elmaları temizlemeli

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İlhan Cihaner'i kurtarma planında yer alan adımların teker teker uygulamaya geçirilmesinin yargının itibarını düşürdüğünü söyledi. Yargının kendi içindeki çürük elmaları temizlemesi gerektiğinin altını çizen Arınç, "Yargı adına fevkalade üzülüyoruz. Bu konuşmalar ve bunları söyleyen insanların kimlikleri, Türkiye'de yüksek yargıda ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir." dedi. Arınç, Yargıtay Başkanı'nın, zaman zaman 'Olayı soruşturuyoruz, gerekenler yapılacaktır.' şeklinde açıklama yaptığını da hatırlattı ve ekledi: "Bu soruşturmalar varsa, sonucunda neler yapıldığını hepimiz merak ediyoruz."

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç, deşifre olan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonuyla ilgili ses kayıtlarında sözü geçen eylem planlarının teker teker uygulanmasının, yargının itibarını düşürdüğünü söyledi. İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nü ziyaretinde Bülent Arınç'a, Başsavcı Cihaner'le ilgili internete düşen ses kayıtlarıyla ortaya çıkan kurtarma planının, yalanlanmamasına rağmen adım adım uygulamaya konulduğu hatırlatılarak, bu konudaki görüşü soruldu.

Yargının kendi içindeki çürük elmaları temizlemesi gerektiğinin altını çizen Arınç, "Eğer yüksek yargı sadece bağımsızlığı arzu ediyor, 'Biz ne yaparsak doğrudur, kendi içimizde yanlış yapanlar da olsa onları biz bağışlarız.' diye düşünüyorsa, ben şahsen çok üzülürüm. Böyle bir yüksek yargının ayakta kalması ilelebet mümkün olmaz. Süratle kendilerini temizlemeli, yenilemeli, denetlenebilir olmalı ve suç teşkil eden bu tür eylemler karşısında gereğini süratle yapmalıdırlar." dedi.

Bu tür olaylar açığa çıktıkça yargı içindeki sıkıntıların boyutlarının da netleştiğini belirten Arınç, "Esasen bu konuşmalar ve bunları söyleyen insanların kimlikleri, Türkiye'de yüksek yargıda ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir. Sayın Yargıtay Başkanı, zaman zaman bu konularda, 'Olayı soruşturuyoruz, gerekenler yapılacaktır.' demesine rağmen bu soruşturmalar varsa, bitirilip bitirilmediğini ve sonucunda neler yapıldığını hepimiz merak ediyoruz." şeklinde konuştu. Kurumların hiçbir şekilde yapranmasını istemediklerini anlatan Arınç, "Biz kurumlarımızın itibarlı ve güçlü olmasını isteriz. Bunu Silahlı Kuvvetler için de, yargı için de, bürokrasi için de isteriz, çünkü bu kurumları itibarlı yapan şey şeffaf, dürüst ve denetlenebilir olmalıdır,

Cihaner: Ses kayıtları 8 ay öncesine ait

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, kendisini aklamak amacıyla Yargıtay'da yapılan görüşmelerin düştüğü ses kayıtlarıyla ilgili 'deli saçması' yorumunda bulundu. Cihaner, iddia edilen ses kayıtlarıyla ilgili kronolojik hatalar yaşandığını, kayıtların 7-8 ay öncesine ait olduğunu ileri sürdü. Başsavcı Cihaner, "O sıra ceza genel kurulu ortada yok. Benim ilk duruşmalarımda, ne davanın ceza genel kuruluna gideceği belli dosyanın ne Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne de İstanbul'a gideceği belli. Yayınlanan o konuşmalar, yayınladığı o dönemlerde henüz dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gidip gitmeyeceği hatta Yargıtay'da görülüp görülmeyeceği bile belli değil. Sözde ceza genel kurulu başkanı ile görüşmüşüm. Bu mantıklı mı?" dedi.

Diğer sanıkların Yargıtay'a gelmesi de hukuka aykırı

Prof. Dr. Faruk Turhan (Süleyman Demirel Üniversitesi Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı): Yargıtay'ın kararıyla, Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren 'terör örgütü' üyeliği suçlamasındaki davasında yer alan diğer sanıkların da Yargıtay 11. Dairesi'nde yargılanmaları söz konusu oluyor ki bu tamamen hukuka aykırıdır. Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 93. ve 94'üncü maddesinde bu tür suçları işleyen hâkim ve savcıların suçlarına iştirak edenlerin soruşturma ve kovuşturmalarının aynı usule tabi olacağına ilişkin hüküm bulunmamaktadır.

11. Daire'ye gönderilen dava, hukuksuzdur

Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük (Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi): Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 11. Daire'ye gönderdiği dava tam bir hukuk skandalı. Başından beri çeşitli oyunlar oynanmaya çalışılan dosya iyice karıştı. Davanın 11. Ceza Dairesi'ne gönderilmesi hukuksuzdur. Çünkü eğer iki mahkeme arasında uyuşmazlık varsa CMUK'a göre hangi mahkeme daha ağır ceza istiyorsa dava orada birleştirilir. Ancak Yargıtay Genel Kurulu bu kanunu göz ardı etti. Türkiye'de denetime tabi olmayan mahkemeler "ben yaptım oldu" mantığıyla hukuk dışı kararlar veriyor.

Yargıtay Ceza Dairesi ihsas-ı reyde bulundu

Kemal Bayrak (Boğaziçi Hukukçular Derneği Ceza Avukatı): Cihaner'in Yargıtay'da yargılanması usule uygundur. Ancak bu davanın başında fotokopiyle karar vermesi son derece adli hatadır, hukuku adeta yok saymaktır, fotokopi üzerinden ne dava görürsünüz ne de tahliye verebilirsiniz. Bu açıkça hukuksuzluktur. Burada fotokopi belgeyle tahliye eden, bununla kalmayıp birleştirme gibi kararlar veren Yargıtay Ceza Dairesi'nin reddedilmesi imkanı da söz konusu olabilir. Çünkü ihsas-ı reyde bulunmuştur. Burada suç işlediği iddia edilen bir sanığın açık açık lehine taraf tutmuştur.

Yerel mahkemelerin alanını daraltıyor

Doç. Dr. Mustafa Şentop (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi üyesi): Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin dava ile ilgili aldığı kararlar Ceza Genel Kurulu'nda da etkili olmuştur. Anayasa'nın 154. maddesine göre sıkıntı var, Yargıtay Kanunu'na göre görev sırasında işlenmiş her suçun görev suçu kabul edilmesi mümkün değil. Bu bütün kamu görevlileri için geçerli bir yasa. O bakımdan Yargıtay'ın kanunda gösterdiği görev ve yetkilerinin burada aşındığını veya suiistimal edildiğini söyleyebiliriz. Buradaki nitelendirme farklılığı da yerel mahkemelerin görev alanını daraltıyor. Yargıtay'ın görev alanını genişletmiş oluyor. Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemeler yerel mahkemeler üzerinde üst ağalık gibi üst çalışma yolunu seçiyorlar bunlar yanlıştır.

Bu karar, yargılamanın seyrini değiştirir

Cevdet İlhan Günay (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Onursal Üyesi): Karar, yargılamanın seyrini değiştirir nitelikte. Görev suçu ile terör suçunun birleştirilmesi çok zordur. Terör suçuna 9. Daire bakar. Terör suçu özel bir suçtur ve özel yetkili mahkemeler tarafından bakılması gerekir. Eğer Yargıtay'da yargılanması gerekiyorsa da 9. Ceza Dairesi bakar; 11. Ceza Dairesi değil.

Cihaner davasına özel yetkili mahkeme bakar

Bilal Çalışır (Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı): Yargıçların telefon konuşmalarından da anlaşılabileceği gibi hukuk göz ardı ediliyor. Bundan sonra Yargıtay nezdinde Cihaner dosyasının hiçbir hukuk zemininde göz önüne alınarak yürümeyeceği kanaatindeyim. Cihaner'in suçu Yargıtay'ın görev alanı içinde değildir. Göreviyle ilgili suçtan değil tam tersi terör suçundan yargılanacak. Ceza Kanunu'na göre (250. madde) bu tip davalara özel yetkili mahkemeler bakar. Mesele bir kısım yüksek yargı mensubunun ideolojileri çerçevesinde yürütülüyor.

Yargıtay kararı yok hükmündedir

Avukat Halil Doğan (Demokrat Hukukçular Derneği Genel Başkanı): Yasalara göre Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği birleştirme kararı yok hükmündedir. Burada çok açık bir şekilde Yargıtay'ın yetki gaspı var. Bu dava, ağır ceza mahkemesinde görülmesi gereken bir dava. Her şey bir plan dâhilinde uygulanıyor. Bu davada asker olan kişilere de kapı açılmak isteniyor.

Zorlama kararlarla hukuk yürümez

Prof. Dr. Hakan Hakeri (Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı): Davalar birleştirilebilir. Buna engel yok. Ancak ben olaylar ilk geliştiğinde Yargıtay Ceza Dairesi'nin dosyayı doğrudan isteme yetkisi olmadığı düşüncesindeydim. Ses kayıtlarıyla ilgili de yargının bu tip planlar içine girmesi doğru değil. İşlerin kendi akışına bırakılması, hukuk düzeninin kendi kuralları içinde gelişmesi lazım. Zorlamalarla davaların alınıp oradan oraya aktarılması yargılamanın adilliğine gölge düşürür.

HSYK'daki değişikliğin haklılığı ortaya çıktı

Ahmet Çağlayan (Eski DGM Hâkimi): Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun oylamasıyla kanundaki hükümler değişiyorsa o zaman İlhan Cihaner'in Yargıtay'da yargılanma kararı doğrudur. Bu mevcut durum, HSYK'da yapılan değişikliğin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun buna bir açıklık getirmesi gerekiyor.

Mağdurlar AİHM'ye başvurma hakkına sahip

Orhan Gazi Ertekin (Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı): Bu davanın Yargıtay'a alınma çabaları en başından beri şaibeyle gidiyor. 11. Ceza Dairesi CD üzerinden birleştirme kararı vererek hukuk tarihinde olmayan bir ilke imza attı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu hukuksuzluğun üzerinden başka bir hukuksuz kararı verdi. Yasalara göre Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği birleştirme kararı yok hükmündedir. Yargıtay Ceza Kurulu'nun hükmü son karar olduğundan mağdur kişiler AİHM'ye başvurma haklarına sahiptir. Bu dosya yargılama süreci başından beri hukuk davası gibi değil de bir hesaplaşma gibi devam ediyor.

Kaynak: Zaman

Referandum Sonrası Türkiye
(Cumhuriyet'in Tasfiyesi, PKK Sivilleşmesi, Yeni CHP ve AKP'nin Silahşörleri)
Kaan Turhan
Açık İstihbarat
29.09.2010

12 Eylül’de yapılan referandum; Amerikancı uzlaşmanın faşizan iktidarı tarafından güdümlü yönetim ilişkileri ve çıplak güç savaşımları açısından, Cumhuriyet’in tasfiyesinde yeni bir adım haline geldi.
İnsanlar neye ‘evet’, neye ‘hayır’ dediklerini bal gibi biliyorlardı. Anayasa paketiyle, değişim üzerine yapılacak bir referandumda kitleler kendi ‘özel durumlarına’, ‘mevcut durumun kolaycılığına’ sığınarak oy kullandılar.

Başbakan’ın ‘anayasada yapılacak asıl değişiklik referandum sonrasında olacak’, ‘sivil anayasa asıl o zaman gerçekleştirilecek’ tartışmalarına rağmen süreç işledi. Kişi hak ve özgürlükleri, adaletin işler hale gelmesi gibi evrensel hukuksal normlar üzerinden yapılan kabuller çerçevesindeki propaganda usulleri, ‘usulen’ olmanın ötesinde anlam taşımıyordu.

Gel gelelim, AKP kadroları bir de işin içine 12 Eylül faşist darbesini; hem referandum günü hem de siyasal hesaplaşma noktası olarak değerlendirip malzeme yaptılar. Kuşkusuz bu stratejikti. Darbeyle mağdur olanlar denize düşmüşlerdi ve AKP’nin yalan propaganda yılanına sarılacaklardı. Bu hem solda hem de sağda yarıklar yaratacak; senin ‘hayır’ın, benim ‘hayır’ım, ‘hayır’ların nitelikleri önemli gibi kısır tartışmalar yaşanacaktı. Bu da referandumun, emperyalizm kurgusu ve bilgisinden uzaklaşmayı, SEÇSİS’in Microsoft eldiveninin içinde bir yerde olduğu gerçeğini; oy pusulalarında ‘hayır’ın kahverengi, ‘evet’in beyaz renkte olması psikolojik savaş metotlarının gündeme getirilmesinden arındırılmayı gerektirmekteydi.

Bunca hay huyun içinde, yalan siyasetinin şahikaya ulaştığı bir ortamda oy kullanıldı. Anayasa değişikliğine ‘evet’ mührü basıldı. AKP desteğiyle, Amerikan kapitalizmine tâbi olan muhafazakâr sermaye kendi talan statükosunu yitirmemek için, esnaf kendini borçlandırarak sömüren mali düzene eklemlendiği için…

Fethullahçılar, ikinci cumhuriyetçiler, liberaller şürekâsı kendilerine verilen görev gereği referandumda, Cumhuriyet düşmanı niteliklerini sonuna kadar kullandılar. Yüksek yargının, YARSAV’ın ‘yargıyı ele geçiriyorlar’, ‘bu Cumhuriyet’in tasfiyesidir’, ‘referandum hukukun bağımsızlığına, evrensel hukuka darbedir’ çığlıkları; fethullahçıların hukuk adamı ve referansı Osman Can’ın hukuk bağımsızlaşıyor, vesayet rejimi ortadan kalkıyor, demokratikleşiyoruz homurdanmalarının gölgesinde kaldı.

Kaldı, çünkü medyada AKP Amerikan işbirlikçisi kesim gündemi belirliyor, siyasal ve finansal örgütlenmede kolaylıklar ve olanaklar onlara sunuluyordu. Böylelikle referandum, AKP’nin ideolojik batı eklemlenmelerine, ekonomik bağımlılıklarına, gerçekleştirilmesi öngörülen federe Kürt yapılanmasına bağlı olarak ve bunun gereği olarak istediği biçimde sonuçlandı.

Referandumun gereği neydi?

AKP iktidarını sağlamlaştırdı. Hukuku ve hukuksal normları hiçe sayarak çadır mahkemeler kurmanın olanakları mı genişledi?

Özel yargılamaların yapıldığı, tutukluların, gözaltında olanların haklarını kullanmalarının engellendiği Silivri operasyonuna; Özal’ın ölümü, 12 Eylül darbesi, Eşref Bitlis suikastı gibi olayların bağlanmasıyla Büyükanıt ve Başbuğ mutabakatlarıyla başlayıp 30 Ağustos’a siyasi müdahaleyle oluşturulan yeni general kadrosunu eklemek ve cumhuriyetçi genç subayların tasfiye yelpazesi genişletilmek mi istenmiştir?

Taraf yazarı Yasemin Çongar’ın ifadesiyle:

“Evet’in hasadı başladı. Referandumda alınan yüzde 58’lik sonuç, Anayasa değişiklikleriyle vesayet sistemini delmenin yanı sıra, “yüzleşme” ve “barış” için elverişli bir siyasi ortamın oluşmasını sağladı… Turgut Özal suikastı ile Eşref Bitlis’in şüpheli ölümünün bunca yıl sonra yeniden soruşturma konusu yapılması, bana göre basit tesadüflerin, rastgele demeçlerin bir sonucu değil... Bu dosyalar raftan iniyor, çünkü Türkiye’de değişimi talep eden birikim, 2000’li yıllarda yoğunlaşan Ergenekon soruşturmasını, on-yirmi yıl daha geriye taşıyıp, bir tür “proto-Ergenekon” (ilk Ergenekon) hesaplaşması başlatabilecek güçte artık.”[1]

PKK Tasfiyesi ve Kürdistan’ın ilânı sürecine bağlı olarak Irak’ın kuzeyini silahlı direniş merkezi haline getirmek ve Türkiye içindeki silahlı misyonu, Irak’a kaydırarak; Türkiye’deki mücadeleyi sivil ve silahsız güç haline dönüştürmek yoluyla İmralı’nın etken ve siyasi oluşuma hakim kılınarak, ‘Kürt açılımı’ süreci derinleştirmek mi istenmiştir?

Referandum sonrası gelişmelere ve Atlantik ötesi misyonların merkezi AKP’nin salvolarına dikkat edildiğinde, Tayip bey ve şürekâsının ‘silahşorlarının’ analizlerini irdelediğinizde bu sorulara vereceğiniz yanıt ‘doğru’ olacaktır.

Mümtaz’er Türköne’nin, BDP’nin referandumu boykot kararını sivil itaatsizlik olarak değerlendirdiği yazısında:

“BDP'nin boykot çağrılarının aynı zamanda PKK terörünün alternatifi olduğuna dikkat etmemiz lâzım. Terörün önünüze koyduğu, cami avlularındaki şehit cenazeleri. Sivil itaatsizlik eylemleri ise sadece tartışma vesilesi olabilir. Güçlü bir terör dalgası kapıda bekliyor.”[2]

Yasemin Çongar’sa

“..referandum boykotu bir tür sivil itaatsizlikti. Aynı şekilde, bugünlerde zayıf bir katılımla süren okul boykotu da meşru bir sivil itaatsizlik eylemidir.”[3]

demişti ve iki gün sonraki yazısında; ‘sivilleşme’, ‘eylemsizlik’ metotlarının PKK’yı silahlı açıdan zayıflatacağını ifade ederek silahların Irak’a taşınmasının, siyasal olarak Kürt hareketini ve Türk siyasetini rahatlatacağını söylemekteydi:

“Abdullah Öcalan, PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çekilmesini sağlarsa, hem asker-gerilla karşılaşmaları önlenir hem de bölgedeki provokasyonlar çok daha kolay deşifre olur. Böyle bir “çekilme” çağrısı, dağdan iniş hedefi gerçekleştiğinde, yurda dönmek isteyecek silahsız örgüt mensuplarının topyekûn hareketini de mümkün kılar. Öcalan bu çekilmeyi sağlarsa, PKK’nın Türkiye’deki “siyasi” tabanını, sivilleşerek etkinleştirmesinin yolu açılacak; şiddeti dışlayan, direnişini “sivil itaatsizlik” sınırları içinde tutan bir PKK ile konuşulması da çok daha kolay olacaktır.”[4]

ANF analizine göreyse, boykot “serhildan”ın yeni dönemde sivilleşmeyle şekilleneceğini ve boykot kararının mevcut anayasadan rahatsızlığın ipucunu taşıdığını söylemişti:

“başta referandum boykotu olmak üzere yaşanan boykotlar iyi okunmalıdır. Kürt halkı yüzde yetmişe varan-ki yer yer yüzde 98'leri buldu- referandum boykotu ile mevcut anayasanın kendisi açısından meşruiyetinin kalmadığını çok açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.”[5]

Ahmet Altan bu süreçte:

“bir daha asla bir karakol baskını olmayacağını biliyoruz. Bugünkü teknolojiyle hiçbir karakolun baskın yemesi mümkün değil, daha önceki baskınların neredeyse tümü “şike” baskınlardı. Ama ordudan birileri bir kere daha böyle bir “şike baskının” yolunu açarsa bunun bedelinin ağır olacağını, gerçeklerin ortaya çıkacağını ve “şikecilerin” cezalandırılacağını biliyor.”[6] ifadeleriyle TSK’yı, terörle mücadelesinin ‘şike’leşmesi yorumuyla zan altında bırakmıştı.

Çongar’ın ifadeleriyle:

“Apo’yla diyalogunun bugüne dek hiç olmadığı kadar geniş bir toplumsal kabule kavuştuğu, öte yandan, Kürt taleplerine sahip çıkan ama PKK’nın kontrolüne girmemiş bir sivil siyaset potansiyelinin, yine bugüne dek hiç olmadığı kadar güçlendiği bir ortamda..”[7]

Murat Karayılan, İsrail’in Channel 2 televizyonuna verdiği röportajda Tel Aviv idaresinin Türkiye’yle olan askeri ilişkilerini kesmeye çağırmaktaydı. Karayılan, İsrail’le sorunları olduğunu belirterek bunun iki ülke arasındaki askeri ilişkilerden kaynaklandığını söylüyordu.[8]

Böylelikle, İsrail’e askeri boyutlu ilişkilerini kesmesini, askeri desteğin Irak’a yoğunlaştırma taleplerine dikkat çekiyor izlenimini uyandırmak istemiş olması kuvvetli olasılıktır.

Amerikan işgalinin sürdüğü Irak’ta, Amerikan birliklerinin çekilmesi sürecinde bu gelişmeler yaşanırken, CHP’nin referandum sonrası çıkışları ilginçliklerle dolu.

Cihaner’le ve Erzincan’da MİT binasının basılması olayında raporlarıyla yakından izlediğimiz CHP Milletvekili Ahmet Ersin, fethullahçıların Kürdistan projesinde etkin rol alan Hewler Post gazetesine verdiği röportajda, “Kürt yönetimini artık kabul etmek lazım” demişti:

“Partimizin daha önceki politikalarını biliyorsunuz. Yeni yönetimin nasıl bir politika geliştireceğini söyleyemem. Kendi fikrimi soracak olursanız, orda bir yapı var. Federal yapı, özerk yapı var. Bu özerk yapıyı artık kabullenmek gerekir. Buna Irak’ın kendi iç meselesi olarak bakmak lazım. Kürt vatandaşlarımızın akrabaları olan Kuzey Irak yönetimi kendi yönetimlerini kurduğunu ve bu yönetimin artık nerdeyse uluslararası bir boyut aldığını, ABD ve büyük devletler tarından kabul edildiğini kabul etmek lazım. Onlarla tartışma, çatışma yerine bölgenin kalkınması için neler yapılabilir, onların tartışılması lazım. Orda artık bir yönetim var. Bunu artık kabul etmek lazım..”[9]

Uluslararası sermaye bu sorunun artık bir çözüme kavuşturulmasından yana tutumunu ortaya koymuş oldu. ABD ve AB politikaları, bölgesel ilişkilerdeki istikrarsızlık, enerji yatakları, boru hatları gibi çok yönlü sorunların çözüm merkezinde olan Kürtlerin bir biçimiyle sürece dahil edilmesi isteniyor.

Bu nedenle müzakerelere ilişkin ön yoklamalar ve altyapı çalışmaları daha kapsamlı bir şekilde devam edecektir. Kılıçdaroğlu’nun Brüksel’e çağrılması, Gül’ün ABD ziyaretinin arka plandaki ana gündem bu sorunun görüşülmesidir.[10]

Kılıçdaroğlu’nun referandumun hemen ertesinde Avrupa’ya çıkarma yapmasının da ardında bu meselelerin belirleyen olduğu saptanmıştır.

Taraf yazarı Ahmet Altan, yeni Türkiye’nin resmini ‘barış’ adı altında çiziyor, ekonominin büyüdüğünden söz ediyor ve bununla yeni bir burjuvazinin oluşacağını (işbirlikçi – komprador) ifade ediyor:

“Yeni bir Türkiye’yi oluşturacak, savaşı bitirecek, barışı kalıcı kılacak bir anayasa hazırlanacak. CHP de bu barışçı gelişmeleri destekleyen bir tavır aldı… En önemlilerinden biri, Türkiye zenginleşiyor, büyüyor ve gelirini arttırıyor. Türkiye’nin muhafazakâr zenginleri de, yeni yeni ortaya çıkan Kürt burjuvazisi de bu zenginlikten pay almak istiyor. Barışta daha zenginleşeceklerini biliyorlar.”[11]

Cumhuriyet düşmanı CIA orjinli, Emniyet çerçeveli fethullahçı yapılanmanın gündeminin yoğunlaştığı ifade edilebilir. Referandumun AKP iktidarını pekiştirdiğini ve aynı kararlılıkla gidildiği zaman AKP’nin saltanatının kaçınılmazlığı üzerine çeşitlemelerde bulunmaları tarihe geçecek önemdedir.

Şamil Tayyar:

“8 yıldır sürdürdüğü politikalara bundan böyle yine aynı kararlılıkla devam ederse, Türkiye'nin daha da şeffaflaşacağını, tümden ortadan kalkmayacağını ama önemli ölçüde bu çetelerden müteşekkil derin yapının büyük ölçüde tasfiye olacağını düşünüyorum.”[12]

Sedat Laçiner, Cumhuriyet tarihine kinini kustuktan sonra, AKP’nin işbirlikçi ‘sürekliliği’ koruyabilmesi durumunda iktidarda kalabileceğini söylemektedir:

“Menderes, Demirel ve Özal çizgisiyle yükselen dalga artık AK Parti’yi taşımaya başlamıştır ve diğer siyasi partilerin hala eski Türkiye mantığı ile hareket ediyor olmaları da yeni siyasi partinin işine gelmektedir. Erdoğan ve arkadaşları çok net bir şekilde görmüşlerdir ki söz konusu dalga yükselmeye devam edecektir, dolayısıyla AK Parti bu dalganın üzerinde kalmayı sürdürebilirse, yani değişim talebini karşılamaya devam edebilirse iktidarda da uzun yıllar kalması mümkün olacaktır. 2002’de AK Parti’nin iktidara gelişini şansa, kandırmacaya, halkın cehaletine, hatta ve hatta dış mihrakların büyük komplolarına bağlayanlar 2007 genel seçimlerine de bu mantık çerçevesinde hazırlandılar.”[13]

Amerika, taleplerini; Türkiye’ye, Yasemin Çongar aracılığıyla taşıdığı biliniyor, yazılı basında stratejik görev verilen Taraf Gazetesi’nde şöyle söylemekteydi:

“Beyaz Ev’deki yetkililer, 12 Eylül 2010’un mesajını, “her konuda birebir anlaşmasalar bile epey alıştıkları, hakiki bir saygı duydukları ve bütün olası rakiplerinden çok daha ehven saydıkları bir siyasi ekip ve liderle işbirliğinin görünür gelecekte devam edeceği, Türkiye’de 2011’de hükümetin el değiştirmesi ihtimalinin çok düşük olduğu” şeklinde algıladılar.”[14]

İkinci cumhuriyetçi Ali Bayramoğlu da:

“Referandum sonuçları, seçimlerin 2011'de yapılacağı dikkate alınırsa AK Parti'nin en az bir dönem daha tek başına iktidar olacağını gösteriyor. Bu da aday halinde ki, bu kuvvetle muhtemel, Tayyip Erdoğan 2012'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin açık ara galibi olacaktır. Biraz daha zorlayacak olursak, Erdoğan'ın en az iki dönem Çankaya'ya seçileceğini tahmin edebiliriz.”[15]

AKP padişahlığının düş yorumculuğu ancak bu kadar olabilir.

Her ne kadar, yorumdur, öngörüdür desek de AKP gözünde “silahşor” diye nitelenen liberal yazarların, AK projelerin dili olduğu gerçeği değiştirmemektedir.

Bir ülke düşünün ki, siyasi iktidarı Amerikan projelerinin eş güdümleyicisi, ana muhalefeti Avrupa emperyalizminin manevralarına muhtaç, halkı borçlandırılmış, ekonomisi IMF dümeninde, etnik siyasal oluşumları özerklik talep eder, yanı başındaki ülkede bu özerkliği meşrulaştıracak kukla bir devlet oluşturulur.

Bağımsız yargısı ve askeri; alternatif silahlı güç haline getirilen polis tarafından kuşatılmış, takibe alınmış ve özel savcıları, özel mahkemeleri, özel soruşturmalarıyla hukuksal normlar ihlâl edilerek tüm Cumhuriyetçi, ulusalcı, sivil – asker kadroları zindanlara kapatılmış… hangi demokrasi, hangi insan hakları, hangi liberalizm, hangi anayasa? Çökmüş bir ülkeye tescil gerekir mi?



[1] Yasemin Çongar, Eylemsizlik, Sivilleşme, Çözüm, Taraf, 24.09.2010

[2] Mümtaz’Er Türköne, Sivil İtaatsizlik, Zaman, 21.09.2010.

[3] Yasemin Çongar, Taraf, 22.09.2010

[4] Yasemin Çongar, Eylemsizlik, Sivilleşme, Çözüm, Taraf, 24.09.2010

[5] Erdem Can, Serhildan, Özerklik ve Yeni Dönemin Şifreleri, ANF, 22.09.2010.

[6] Ahmet Altan, Bu İş Olacak, Taraf, 24.09.2010.

[7] Yasemin Çongar, Taraf, 22.09.2010

[8] ANF, 22.09.2010

[9] 11.07.2010, Hewler Post.

[10] Mustafa Peköz, Kürt sorununun çözüm süreci ve çok yönlü gelişmeler, 22 Eylül 2010, Sendika.org

[11] Ahmet Altan, Bu İş Olacak, Taraf, 24.09.2010.

[12] Yeni Şafak, 24.09.2010

[13] Sedat Laçiner, USAK, 14.09.2010

[14] Yasemin Çongar, Taraf, 15.09.2010

[15] Ali Bayramoğlu, Bölünmüş ya da büyümüş... 2022'de Türkiye hangisi olacak?, Yeni Şafak, 21.09.2010

Yargı'nın FOTOKOPİ Hukuku

Mehmet Haberal 7 Nisan 2009’da Ergenekon’un yöneticisi olmak suçlamasıyla gözaltına alındı, hakkında kısa sürede tutuklama kararı çıktı...
Sedat Laçiner / Star

25 defa tahliye talebinde bulunsa da mahkemenin kendisi hakkındaki kararı netti ve her seferinde talebi reddedildi. Hâkimler Haberal’ı tahliye etmediler, fakat o çok güçlü bir adamdı ve hiçbir güç onu hapiste tutamadı. Cezaevinde 24 saat bile geçirmedi. Hergün ‘bulunan sağlık raporları’ ile 577 gün boyunca hastanede özel bir odada, sanki dışarıdaymış gibi yaşadı. Mahkemeye ifadesini bile video-konferans sistemiyle verdi. O yatağına uzandı, hastane ayakucuna geldi... Oysa benzer rahatsızlığı olan hastalar 1 ay bile sürmeden taburcu ediliyordu. Nitekim kardiyologlar da ona “cezaevine dönebilir” raporunu vermişti. Fakat Haberal ve avukatları mahkemeden bu kararı sakladılar ve Haberal özel odasında yatmaya devam etti.

Hukukun sağlık üzerinden arkadan dolaşıldığı ilk örnek Haberal’inki değil. Ergenekon bir terör örgütü davası olmasına rağmen, mahkemenin suçladığı en önemli isimler hapiste değil... Çoğu sağlık gerekçeleri sayesinde dışarıdalar. Pek çoklarına göre içeride sadece sahipsiz ve rütbesiz kişiler kaldı...

Fotokopi hukuku

Haberal’ı özel odada kalmak kesmedi ve tahliye talebini kabul etmeyen hakimleri Yargıtay’a şikayet etti. Bu kez gariplikler Yargıtay’a taşındı. Dava hala sürüyor olmasına rağmen davaya müdahale eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Haberal’ı tahliye etmeyen Ergenekon davası hâkimlerinden sadece 9’una tazminat cezası verdi... Evet, evet, yanlış duymadınız... Yargıtay dava devam ederken davaya müdahale etti ve süren davada sadece ‘tipini beğenmediği bazı hâkimler’e ceza verdi... ‘Tipini beğenmediği’ diyoruz, çünkü Yargıtay’ın elinde davaya ilişkin bir tek kanıt dahi yok. Eldeki tek dayanak Haberal’ın avukatlarının getirdiği fotokopiler. Albay Çiçek’in ıslak imzasını bile yeterli görmeyenlerin fotokopi aşkını Cihaner davasında da görmüştük. Orada da HSYK süren davaya fotokopi üzerinden müdahale ederek bir hukuk cinayetine imza atmıştı.

Savcı Sarıkaya’nın HSYK tarafından meslekten atılmasından ve Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararından sonra hukukun iğfal edilmesi son bulur diye umuyordum. Fakat Türk mahkemeleri beni utandırıyor(!) hukuk rezaletlerinin son bulması bir yana, izahı güç kararlar bizleri dahi şaşırtacak bir hızda devam ediyor. Haberal’a verilecek tazminat miktarı henüz belli değil. Ona da Yargıtay karar verecek. İster misiniz karar 4-5 milyar dolar çıksın, hâkimlerin evlerin arabalarına haciz gelsin. Şaşırır mıyım derseniz, hiç şaşırmam. Çünkü artık hukuk üzerinden yaşanan kirli savaşı görmemek için kör olmak bile yetmez.

Tehditler bir bir çıkıyor

Ergenekon davasını gereksiz bulabilirsiniz. Uzun tutukluluk süreleri sonunda hiçbir ceza çıkmayacağını da söyleyebilirsiniz. Geciken adalet, adalet değildir de diyebilirsiniz, fakat mahkeme devam ederken mahkemeye müdahale edemezsiniz. Hatta hâkimin hata yaptığı davalarda dahi mahkemenin sonucunu beklemek zorundasınız. Nitekim hukuk tarihi boyunca haksız yere onlarca yıl yatıp sonra suçsuz olduğu anlaşılan pek çok insan vardır. Amerikan mahkemeleri de, Fransız mahkemeleri de bu tür yanlış kararlara imza atıyorlar. Ancak mahkeme sonucunu beklemeden davaya müdahale etmek, bir de süren davada hâkime tazminat cezası vermek adil yargılamanın ve bağımsız mahkemelerin ortadan kalkması demektir.

Düşünün, Fenerbahçe-Galatasaray maçının tam ortasında Federasyon Başkanı hakemin penaltı kararı üzerine sahaya iniyor ve hakemi kırımızı kart gösterip oyundan atıyor.

Böyle bir şey olabilir mi?

Hakemler de, hâkimler de işin doğası gereği yanlış kararlar verebilirler. Ancak kararlara o anda müdahale edemezsiniz. Bu durum bir futbol maçına bile yakışmazken, mahkemelerde yaşanıyor olması tam bir rezalettir.

Şimdi haklarında tazminat cezası verilen 9 hâkim gerekçeli kararı bekliyor. Hepsi şaşırmış durumda. Nasıl olmasınlar ki, hâkimken birden bire sanık oluverdiler... Yargıtay utanmasa her birini Ergenekon sanıkları yerine hapse de atar. Zaten bazı Ergenkoncular hâkim ve savcıları görevden alınmakla, hatta daha fazlasıyla tehdit etmemişler miydi?

Hâkimler tehditlerin bir bir doğru çıkmasından dolayı tedirgin. Silivri Cezaevi’nde ise bayram var. Tüm sanıklar sıraya geçmiş durumda, Haberal’ın açtığı yoldan hem dışarı çıkmanın, hem de hâkimleri cezalandırmanın hayalini kuruyorlar.

Bayramınız kutlu, yolunuz ise mahkemelerden uzak olsun. Allah kimseyi haklı da olsa, haksız da mahkemelere düşürmesin.

Dortorların Bülent Ecevit Skandalı
17 Kasım 2010
Ergenekon kapsamında eski Başbakan Ecevit’in hastalığının incelemeye alınması büyük bir skandalı ortaya çıkardı. 1999-2002 arasında Ecevit’i tedavi eden doktorların tıbbi kayıt tutmadığı anlaşıldı.
Ergenekon davası kapsamında yeniden mercek altına alınan eski Başbakan Bülent Ecevit’in hastalığı için Adli Tıp Kurumu’nun başlattığı inceleme bir skandalı ortaya çıkardı. Ecevit’in 1999-2002 yılları arasında yapılan tedavisiyle ilgili hiçbir tıbbi belgenin olmadığı belirlendi. Ecevit’i tedavi eden 5 doktor, “Ecevit’in tedavisini yapıyorduk ama hiç rapor tutmadık” dedi.

11 YIL SONRA 1 SAYFALIK RAPOR VERİLDİ

Doktorları o dönem koordine eden uzman Dr. Arif Abacı ise 11 yıl sonra Rahşan Ecevit’in isteği üzerine “1” sayfalık rapor yazdığını söyledi. Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, bir dizi yazışma sonucu gelen bazı belgeleri Adli Tıp Kurumu’na göndererek incelenmesini ve detaylı bir araştırma yapılmasını istemişti. Bunun üzerine Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu, mahkemeye bir yazı yazarak 1999-2002 yılları arasında Ecevit’in sağlık durumuyla ilgili tıbbi belgeler, raporlar ve o dönem Ecevit’i tedavi eden doktorların ifadelerine başvurulmasını istedi.

ANKARA EMNİYETİ DOKTORLARA SORDU

Bunun üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü o dönem Ecevit’in tedavisini yapan Hacettepe Üniversitesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Başkanı (şu an emekli) Prof. Dr. Okay Sarıbaş, Gastroentoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Halis Şimşek, Gazi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ABD’den Prof. Dr. Erdoğan İnal, Özel Çankaya Hastanesi Kardiyolog uzmanı Dr. Veli Vefalı ve Özel Kazan Diyaliz Merkezi Sorumlusu Uz. Dr. Arif Abacı’ya ulaşarak Ecevit’in tedavisiyle ilgili tıbbi belge olup olmadığını sordu. Doktorların evlerine gidilerek ifadelerine başvuruldu. 5 doktordan sadece Arif Abacı, Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in isteği üzerine sağlık durumunu belirten bir sayfalık rapor verdiği görüldü. Söz konusu 1 sayfalık raporu da Rahşan Ecevit, mahkemeye yolladı.

Parkinson tanısı konuldu!

Rahşan Ecevit’in isteği üzerine 11 yıl sonra İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Arif Abacı imzalı rapor şöyle: “Küçük adımlarla yürüme, hareketlerde yavaşlama, maske yüz, sola-sağa dönüşlerde problem ve yürürken kollarını sallayamama. Bu şikayetler üzerine nörolog Okay Sarıbaş tarafından muayene yapıldı ve hareketlerde yavaşlama, kasların sertleşmesi, alna vurmada göz kırpmaya engel olamıyordu, kuvvet azlığı yoktu ve primidal bulgu yoktu. Bulgular üzerine Parkinson tanısı kondu. Tedaviye madopar ile başlandı. Doz haftalık artışlara göre artırılıyordu. İlaçları tam içmediği veya ara verdiği zaman şikayetleri artıyordu. Bunun üzerine tedavisi yeniden düzenleniyordu. Kronik konstipasyon için zaman zaman Prof. Dr. Halis Şimşek tarafından Gastroenteolojik konsultasyon yapılıyordu.”

İŞTE SKANDAL İFADELER

Prof. Dr. Okay Sarıbaş, polise verdiği ifadesinde, “Bülent Ecevit’in ailesinin isteği üzerine Uz. Dr. Arif Abacı’nın koordinesinde evine gittim. 1999 yılıydı ilaç tedavisi uygulandı. Bende sağlık belgesi yok. Bizden sonra tedavisi Başkent Üniversitesi Hastanesi’nde devam etti” dedi. Prof. Dr. Halis Şimşek de tedaviyle ilgili kendisinde tıbbi belge olmadığını söylerken, Kardiyoloji Uzmanı Dr. Veli Vefalı ifadesinde, “1999 yılında evlerine bir kez muayeneye gittim. Bunun dışında herhangi bir tedaviye gitmedim. Bununla ilgili tıbbi belge de tutmadım” dedi. KBB Uzmanı Erdoğan İnal, “Bülent Ecevit’in kontrolü için iki kez evine gittim. Tedaviyle ilgili herhangi bir tıbbi belge yok” diye ifade verirken, uzman Dr. Arif Abacı ise şunları söyledi: “Ben ekibi koordine ediyordum. Aileden gelen taleple rahatsızlık durumuna göre ekiple giderek evinde muayenesi icabında tedavisi yapılıyordu. Bazen de tedavi neticesinde sağlık durumunu izlemek için ziyaret ediyorduk. Ben ve ekibimde herhangi bir tıbbi evrak bulunmamaktadır. Ekteki bir sayfalık rapor da Rahşan Ecevit’in isteği üzerine verilmiştir.”

Kaynak: Star

"Yargıtay bu kadroyla devam edemez"
08.02.2011
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yargıtay ve Danıştayda geçen sürelerin, vatandaşları bezdiren, adalet beklentilerini boşa düşüren uygulamalar olduğunu belirterek, ''Yargıtay ve Danıştayın bu iş yüküyle, bu kadroyla devam etme şansı yok'' dedi.
TBMM Genel Kurulunda, Yargıtay ve Danıştayın daire, üye sayılarını artıran, Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı'nın görüşmelerine başlandı.
Hükümet adına söz alan Ergin, tasarının getirdiği yenilikler hakkında bilgi verdi.
Yargının, birikmiş, kronikleşmiş, uzun yıllar çok fazla el atılamamış sorunları olduğunu belirten Ergin, bu sorunları; fiziki altyapı, insan kaynağı, mevzuat ve ceza infaz kurumlarının durumu şeklinde sıraladı.
Ergin, 2002-2011 yılları arasında temel altyapı sorunlarını önemli ölçüde azalttıklarını, 2002 itibarıyla 596 bin metrekare kapalı alanı olan adliye binalarının, bugün 2,5 milyon metrekareye ulaştığını bildirdi.
''Tasarıya ihtiyaç var mıydı, istinaf mahkemelerini kurarız, böylece Yargıtay ve Danıştayın ne daire ne üye ihtiyacı kalır'' yönünde yapılan değerlendirmelere işaret eden Ergin, Yargıtay ve Danıştayın iş yüküne ilişkin rakamlar verdi.
Ergin, 2010'da Yargıtayda 1 milyon 98 bin 485 dosyanın olduğunu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığındaki 732 bin 934 dosyayla birlikte bunun 1 milyon 831 bin 419 dosyaya ulaştığını kaydetti. Ergin, 1 yıl içinde bu dosyaların ancak yüzde 51'inin görüşülüp karara bağlandığını, geriye kalanın ise sonraki yıla devrettiğini ifade ederek, Başsavcılıktaki devredilen dosya oranının ise yüzde 61 olduğunu belirtti. Ergin, bunun çok ciddi bir iş yükü olduğuna dikkati çekti.
''DOSYA SAYISINDA 4 KAT ARTIŞ''
Bakan Ergin, 2000 yılında Yargıtaya gelen dosyaların yüzde 89'u karara bağlanırken, 2010'da oranın yüzde 51'e düştüğünü vurgulayarak, şöyle devam etti:
''Yargıtayda 1945'te 12 daire vardı. Daire başına yıllık ortalama 8 bin 450 dosya düşüyordu. 1959'da daire sayısı 16 olmuş, daire başına düşen dosya 11 bin 300'e çıkıyor. 2000'de 32 dairelik yapıda, daire başına 13 bin 72 dosya düşüyor. 2010'da ise 32 dairenin her birine ortalama 34 bin 327 dosya düşmeye başlıyor. Bugün itibarıyla daire başına düşen dosya sayısı 1945'e göre 4 kattan fazla, 2000 verilerine göre ise 2,5 kattan fazla artış var.
Yargıtayda 250 üye var. 2010'a göre 1 üyeye 4 bin 393 dosya düşmüş. Danıştaya baktığımızda 1999'da gelen tüm dosyaların yüzde 48,5'u, 2009'da ancak yüzde 38,81'i karara bağlanmış, diğerleri bir sonraki yıla devretmiştir. Danıştayda bir daireye 2000'de 11 bin 681 dosya düşerken, 2004'te bir daire eklenmesine rağmen 2009'da bu sayı 21 bin 199'a ulaşmış. Danıştayda 2000'de bir üyeye bin 592 dosya düşerken, 2009'da 2 bin 901'e çıkmış.
Yargıtayda 2000'de 10 bin 735 dosya zaman aşımına uğramış. 2010'da 18 bin 585 olmuş. Her yıl yüzde 25-30 arasında zaman aşımına uğrayan dosya sayısı artış gösteriyor. Bu hesaplara göre, 2014'te önlem alınmazda Yargıtayda 1 yılda zaman aşımına uğrayacak dosya sayısı 55 bin. Yıllar itibariyle artışa vurduğunuzda yüz binlerce dosya. 2000-2010 yılları arasında zaman aşımına uğrayan dosya sayısı yüz bin civarındadır.''
''1-3 DAKİKALIK İNCELEMELER''
Ergin, yüksek mahkemelerde bir dosya incelemesi için harcanan süreye ilişkin de bilgi verdi.
Ergin, dosya başına 1 ile 3 dakikanın düştüğü dairelerin bulunduğunu kaydederek, ''Bu süre içinde incelenen dosyaların, ne kadar hak, hukuk bekleyen insanların adalet beklentilerini tatmin eder, takdirinize sunuyorum'' dedi.
Yargıtay 10. Ceza Dairesinin, 2010'da 29 bin 2 dosyayı, 9. Hukuk Dairesinin 42 bin 52 dosyayı karara bağladığını belirten Ergin, Yargıtayın 200 gün üzerinden çalıştığının baz alınması halinde 10. Ceza Dairesinin günde 145 dosyayı, 9. Hukuk Dairesinin ise 210 dosyayı karara bağladığını söyledi. Ergin, günde 6 saat üzerinden çalışmanın hesaplanması halinde 10. Ceza Dairesinde bir dosyanın 2,4 dakikada, 9. Hukuk Dairesinde ise 1,7 dakikada incelendiğini bildirdi.
''İNSANIMIZI BEZDİREN''
Ergin, 2002-2010 yılları arasında alınan önlemlerle, ilk derece mahkemelerinde davaların görülme süresinin kısaldığını dile getirdi.
Ceza mahkemelerinde ortalama 250 günde bir, hukuk mahkemelerinde 203 günde bir dosyanın karara çıktığını vurgulayan Ergin, yüksek mahkemede ise ilk derece mahkemelerinin karara bağlama süresinde 3-4 kat zaman harcandığını kaydetti.
Yargıtay 1. Ceza Dairesinde bir dosyanın 352 günde karara çıktığını, 473 gün Yargıtay Başsavcılığında beklediğini, ilk derece mahkemesinde ise 250 günde karara çıktığını ifade eden Ergin, burada ciddi bir sorun bulunduğunu belirtti.
Ergin, bir dosyanın karara çıkması için ceza dairelerinde ortalama bin 42 günlük zaman harcandığını, bunun hukuk dairelerinde ise ortalama 232 gün olduğunu ifade etti.
Bakan Ergin, Danıştayda bir idari uyuşmazlığın karara çıkma süresinin, savcılıkta bekleme süresi hariç, daireye geldiğinden itibaren 2. Dairede 515 gün, 3. Dairede 420 gün, 4. Dairede 413 gün, 5. Dairede 514 gün, 11. Dairede 700 günde karara bağladığını kaydetti.
''Hem Yargıtay hem Danıştayda geçen süreler, insanımızı bezdiren, adalet beklentilerini boşa düşüren uygulamalar'' diyen Ergin, Fransa'da yüksek yargıçlara yıl itibarıyla 320, Almanya'da 48 dosya gelirken, Türkiye'de bu sayının 4 bin 393 dosya olduğunu bildirdi. Ergin, ''Dolayısıyla Yargıtay ve Danıştayın bu iş yüküyle, bu kadroyla devam etme şansı yok'' dedi. gazeteport

Yasallık, meşruiyet, demokrasi ve iktidar - 1
Nuray Mert
10 Mart 2011

‘Haklı’, ‘haksız’, ‘doğru’, ‘yanlış’, ‘iyi’, ‘kötü’ münakaşası ve muhasebesi yapmanın imkânsız hale geldiği bir ortama doğru hızla sürükleniyoruz. Bu ortam, iktidar için de, muhalefet edenler için de, ortada kalan vatandaş için de kötü bir ‘hal’dir. Önce bunu teslim edelim!

Bir toplumda herkesin haklısı, doğrusu, iyisi bu kadar birbirinden ayrılırsa bu durum artık sadece ‘fikir ayrılığı’ diye tarif edilemez. Nihayetinde adalet de, hukuk da, haklı, doğru ve iyi gibi temel değerler de asgari uzlaşma zemini üzerinden işler. Bu zemin ortadan kalkarsa, ‘yasal’ ve ‘meşru’ olan arasındaki makas açılır ve siyasi-toplumsal kriz yaşanır.

Kutuplaşma ötesi

Maalesef, ‘her şey çok iyi gidiyor’ dışında söylenen her şeye, ‘korku salınmaya çalışılıyor’, ‘darbe ortamı olgunlaştırılmak isteniyor’ ithamı yapılıyor. Böyle bir ortamda, ‘kriz’ dediğimde, ‘vay, kriz mi çıkarmaya çalışıyorsun!’ diye hücuma uğrayacağımı biliyorum. Kaygı duyulması gereken bir soruna değinmek, kaygı kampanyası değil, kaygı yaratan gelişmelere karşı en önemli tedbirdir. İktidarlar, eleştiri ve kaygıları dikkate alırsa, bunlara karşı güvence oluşturur ve bu eleştirilere karşı en iyi cevabı vermiş olur. Mevcut durum bu değildir.

Yukarıda işaret ettiğim gibi, ‘toplumsal-siyasal gerilim ve kutuplaşmanın artması’ derken, sıradan bir sorundan söz etmiyoruz. ‘Yasal’ ve ‘meşru’ olan arasındaki mesafe giderek daha fazla ayrışıyor, asıl mesele budur. Bu ‘kutuplaşma’ ötesi bir durumdur. Ancak, Türkiye’de bu durum yeni değil, demokratik-leşmenin en büyük sorunu öteden beri bu haldir. Şimdilik daha gerilere gitmeyelim, yakın geçmişte olanları hatırlayalım. 28 Şubat olayı ve ortamı, bu türden bir krizin en iyi örneklerindendir. Mevcut statüko, toplumsal talepleri görmezden gelmekte ısrar ettiği ölçüde, ‘yasal’lığa sığındı. Askeri müdahaleler bile ‘yasal’ kılıfına sokulmakla kalmayıp, ‘yasallığı’ bizzat tanımladılar. Bu çerçeve, yasallığı dar kalıp ve ölçüler etrafında tanımlamakta ısrar etti. Başörtüsü yasağı başta olmak üzere, din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sorun ve talepleri, ‘yasal’/yasaklar ile savuşturmaya çalıştı, parti kapattı ve sonuçta, bu alanda yasalar toplumun bir kesiminin gözünde ‘meşruiyet’ini kaybetti.

Yasallık ve meşruiyet açısından yaşanan bu kriz, AKP’nin toplumsal gücü ardına alarak iktidar olması ile başka bir noktaya taşındı. AKP iktidarı, yasallık kıskacında bastırılmaya çalışılan toplumsal taleplerin, demokratik meşruiyet çerçevesinde karşılık bulmasını sağladı. Yasallık kıskacı buna rağmen baskılama aracı olarak işletilmeye çalışıldı; başörtüsü yasağı Anayasal zemine taşındı, AKP hakkında kapatma davası açıldı. Bu açıdan, AKP iktidarının ve onu destekleyen çevrenin, ‘darbe’ ve ‘yargı darbesi’ kaygı, kuşku ve hatta ‘öfke’si sebepsiz değildir.

Kör bir silah...

Yasalar, ilahi normlar gibi gökten inmez. ‘İsterse toplumun yüzde doksanı farklı düşünsün, yasa yasadır!’ diyen bir siyasi sistem ayakta kalamaz. Nitekim, bu kafada olan 28 Şubat süreci kısa sürede büyük bir yenilgiye uğramıştır. Hâlâ 28 Şubat zihniyetinde ısrar edenlere, yasallık ve meşruluk gerilimi ve krizi üzerine söylenecek bir şey yok. Ancak, bu sürecin içinden, Başbakan’ın deyimi ile ‘çarpışa çarpışa çıkan’ mevcut iktidar çevresinin, bu meseleyi en iyi değerlendirebilenler olması gerekirdi.

Ancak, öyle olmadı. Mevcut iktidar da, az gitti, uz gitti, eski statükonun benzeri bir raya oturdu. Mevcut iktidar da, artık farklı toplumsal kaygıları, talepleri, itirazları ‘meşru’ saymayıp, ‘yasallık’ ile savuşturmaya çalışıyor. Geçmişte kendisine karşı kullanılan yöntemler ve dar kalıplara sıkıştırılan ‘yasallığın’ nasıl kör bir silah olduğunu görüp, çarenin bu silahı artık bir yana bırakmak gerektiği olduğunu teslim etmek yerine, onu yeniden eline alıyor, kendi kafasına göre nişan alıp kullanmaya başlıyor. AKP iktidarının büyük bir ‘demokratikleşme’ imkânı ve dinamiği olması, onun içinden geçtiği süreci tersine çevirmesi ile olabilecekti.

Bugün bu imkânı elinin tersi ile itmiş görünmesinin en büyük nedeni, bazılarının sandığı gibi, zamanında ‘demokrasiyi’ bir araç olarak kullanması ve demokratik yollarla iktidara geldikten sonra demokrasiyi askıya almaya girişmesi değil, ‘demokrasi’ anlayışının fevkalade sorunlu olmasıdır. Mevcut iktidar zihniyetine göre, demokrasi, iktidarın her yaptığının ‘meşru’ olması ve ‘yasal’ olanın bu meşruiyet çerçevesinde yeniden tanımlanması değildir. Meşruiyet ve yasallık arasında açılan makası daraltmanın yolu, gerçekten de ‘yasallığın’, meşruiyet çerçevesinde yeniden tanımlanmasıdır. Mesela, başörtülü kadınların milletvekilliğinin önünün açılmasıdır.

İktidarın demokrasi ve demokratikleşmeye ilişkin sorunu, meşruiyet ve yasallık ilişkisini toplumsal barış istikametinde yeniden tanımlama anlayışı değil, meşruiyetin yegâne kaynağının ‘çoğunluk’ ve çoğunluğun oyları olduğu anlayışıdır. Bu, demokrasi açısından çok önemli bir meseledir, o nedenle izninizle bu konuyu yarına erteleyeceğim.

Milliyet

Tapuda Sistem Çöktü
22 Mart 2011
Nevşehir Tapu Kadastro Müdürlüğü’nde kurulu bulunan Tapu kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS)’nde Genel Müdürlükten kaynaklanan arıza nedeniyle iki gündür işlem yapılamıyor.
Nevşehir merkez Tapu Sicil Müdürlüğü TAKBİS sistemine geçti. Sistem Tapu Kadastro Genel Merkezi’ne bağlı olarak çalışıyor. Genel Merkez’de bulunan sistemde sorun çıkınca Nevşehir Tapu Sicil Müdürlüğü çalışanları da tapu işlemlerini yapamıyor. En son tapu işleminin geçen hafta Cuma günü yapıldığı Nevşehir’de dün ve bugün de işlem yapılamadı.

Tapu Sicil Müdürlüğü’ne gelen vatandaşlar iki gündür sabah saat 08.00’den 12.00’ye kadar sıra alarak işlemlerini yaptırmak istiyor. Ancak sistem arızası giderilemediği için sıra dahi alamıyor. Bu duruma çare olarak tapu işlemi yaptırmak isteyen Halil Özbek adlı vatandaş, sıra veren makinenin yanında elinde kâğıt, kalemle bekleyenlere sıra vermekte bulmuş. Halil Özbek yaptığı açıklamada, Ankara’da yaşadığını, Nevşehir’e tapu işlemi yaptırmak için geldiğini fakat iki gündür sıra dahi alamadığını söyledi.

Tapu Sicil Müdürlüğü görevlilerinin sistem arızasının Genel Merkez’den kaynaklandığını, durumu bildirdiklerini söylediklerini ifade eden Özbek “ ancak her gün 50- 60 kişi boşu boşuna geliyor ve gidiyor. Sıra dahi alamıyoruz. Elle sıra yazmayı denedim ancak bu da çözüm olmuyor. Çünkü yazdığımız sıra yalnızca bugün için geçerli oluyor. 2 gündür işlem yapılamadığı için bekleyen sayısı 100’ü geçti.” dedi.
aktifhaber

Danıştay'la Yerel Mahkeme arasında `rica` krizi
25-05-2011

İzmir`in Menderes ilçesi Efemçukuru köyü yakınındaki altın madeninin işletilmesi için Bakanlar Kurulunca alınan “acele kamulaştırma” kararının ardından, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca açılan değer tespiti ve el koyma davasına devam edildi
Menderes Asliye Hukuk Mahkemesindeki duruşmaya, davacı hazine avukatı ile davalı Ahmet Karaçam ve avukatı Arif Ali Cangı katıldı.

Duruşmada, daha önceki celse, acele kamulaştırmanın iptali davasının hangi aşamada olduğunun Danıştay 6. Daire Başkanlığı`na sorulmasına karar verildiği hatırlatıldı.

RİCA KRİZİ

Hakim, gönderilen bu yazıya ilişkin cevabın mahkemeye ulaştığını, Danıştayın yazısında, yazışmada Menderes Asliye Hukuk Mahkemesinin “arz” yerine “rica” kelimesini kullanılmasını eleştirdiğini belirterek, bu nedenle cevap alınamadığını aktardı.

Davacı avukatı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda temyiz incelemesinde olan “acele kamulaştırmanın iptali” davasının sonucunun beklenmemesini istedi.
Davalı vekili Arif Ali Cangı ise, Danıştayın arz-rica tartışmasına girmesini, asıl soruya yanıt vermemesini eleştirdi.

“Danıştay, mahkemenin amiri midir ki arz-rica tartışmasına giriyor” diyerek tepkisini dile getiren Cangı, “acele kamulaştırmanın iptali” davasının temyiz incelemesinin 2 yıldan bu yana tamamlanmadığını, Danıştayın asıl yapması gerekenin, önündeki davayı bir an önce adil ve hakkaniyete göre bitirmek olduğunu söyledi.

Cangı, davanın sadece mülkiyet davası olmadığını, aynı zamanda İzmir`in suyunu kirletecek Efemçukuru Altın Madeni`nin önünü açacak bir dava olduğunu, bu nedenle Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda temyiz incelemesi süren “acele kamulaştırmanın iptali” davası sonucunun beklenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Tarafları dinleyen mahkeme, Danıştay 6. Dairesine “acele kamulaştırma işleminin iptali” davasının sonucunun sorulması için yeniden yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı Haziran ayına erteledi.

Bakanlar Kurulunun altın madeni sahasında yer alan 35 parselin “acele kamulaştırılması” yönündeki kararının 3 Ocak 2008 tarihli Resmi Gazete`de yayımlanmasının ardından Efemçukuru köylüleri, Danıştaya başvurarak yürütmenin durdurulmasını istemişti.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da değer tespiti ve el koyma davası açmıştı. Danıştay, köylülerin başvurusunu reddetmiş, iptal davasında ise temyiz süreci başlatılmıştı.

DANIŞTAYIN YAZISI

Danıştay 6. Daire Başkanı Habibe Ünal imzasıyla mahkemeye gönderilen ve davalı vekilinin tepki gösterdiği yazıda, şu ifadeler yer aldı:
“İlgili yazıdaki talebinizin rica olarak değil, arz olarak ifade edilmesi resmi yazışma kuralları gereği olduğundan bunda böyle mahkememizle yapılacak yazışmalarda gereken özenin gösterilmesi ve belirtilen şekilde yazılacak yazınıza ayrıca cevap verileceği hususunu rica ederim.”
gazeteboyut.com/

Emniyet Müdürü Orhan Özdemir 292 Yıl Hapsi İstendi

Kayseri'deki "ihaleye fesat karıştırma" iddialarıyla ilgili 78 kişi hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi.
28.05.2011
Kayseri’deki ’’ihaleye fesat karıştırma’’ iddialarına ilişkin soruşturmada, eski Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in de aralarında bulunduğu 78 kişi hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi.
Terör ve organize suçlara ilişkin soruşturmalara bakmakla görevli Cumhuriyet Savcısı Cemil Tuğtekin tarafından hazırlanan iddianamede, söz konusu kişilerin, ’’İhaleye fesat karıştırmak’’, ’’Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek’’ ile ’’Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak’’ gibi suçlardan cezalandırılmaları talep ediliyor.

Ankara 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede Orhan Özdemir hakkında 292 yıl 6 aya kadar hapis cezası talebinde bulunuldu.
TRT

CİN ALİ'NİN MACERALARI
SERDAR AKİNAN
28 Mayıs 2011

Sözün bittiği yer' adlı ülkenin varlığını hep duyardım. Puslar arasında uzaktan bir kabus gibi hissederdim. Maalesef, doğruymuş. Varmış...

20 yılı aşkın bir süredir gazetecilik yapıyorum. Bu meslekte öğrendiğim ilk şey şudur. Bir haber mi var? Git, ulaş, çek, sor, sorgula, tanık ol ve şahitliğini insanlara ulaştır. İnsanlık tarihinin bir başka yüzkara evresi olan bu vahşi kölelik çağında dolaş. Haymatlos vicdanına olan imanla yürürken
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2416
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Hzr 04, 2011 9:06 pm    Mesaj konusu: CD’LERE ESİR DÜŞMÜŞ BİR “YÖNETİCİ ELİT”LE NEREYE KADAR? Alıntıyla Cevap Gönder

CD’LERE ESİR DÜŞMÜŞ BİR “YÖNETİCİ ELİT”LE NEREYE KADAR?
Alihaydar Can
04.06.2011



Baykal’ın CD’sinin birinci bölümü internete düştüğünde ”AHLÂK, HUKUK, SİYASET VE BAYKAL“ başlığı altında konunun medya tarafından özenle gizlenen “ahlâkî” tarfına değinmiş ve vbu CD’lerin muhtevasından ve bunların servis edilişinden daha vahimi konunun bütün ilgili tarafları açısından tam bir ahlakî zaafı açığa vurduğunu izaha çalışmıştım (1).

Bu defa Yargıtay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve MHP’de ortaya çıkan kaset skandalları üzerinden konunun başka bir boyutuna temas etmek istiyorum: TC’deki iflahı/ıslahı gayrıkaabil (Kurtuluşu/düzeltilmesi imkânsız) çürüme...

Ortaya çıkan bu skandallar şüphesiz buzdağının görünen yüzü kadardır ve asıl büyük kütle gözlerden gizlidir.

Bunu MHP’nin millet vekili adaylığından kaset zoruyla istifa ettirilenlerden biri bakın nasıl ifşa ediyor:

[-Başbakan diyor ki, “Ancak eşle yaşanan özel hayattır”...

-Başbakan’a sormayacağız nasıl yaşayacağımızı. Bir namus bekçilikleri eksikti. Bu Meclis’te, hatta AKP sıralarında kaçamak yapmayan var mı? Güldürmeyin beni, komik olmasınlar...] (2)

“Komik olmasınlar” diyor...

“Bu Meclis'te , hatta AKP sıralarında” zina etmeyen mi var?” Diyor...

Bu ne demek?

“Bu Meclis’te” kim varsa...

Hepsinin CD’lerinin olması mümkün...

Geçelim...

İstanbul Özel yetkili Savcılığı’nca Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde yürütülen ve astsubayından amirallerine kadar yüzlerce ismin adının geçtiği (ki bazı isimlerin adları ailecek geçiyor) bir soruşturmaya:

[İnanılmaz Şantaj Yöntemleri

Asker, polis ve bürokratlara tuzak kuran fuhuş çetesinin şifreli dosyaları açıldıkça, zanlıların şantaj yöntemleri de deşifre ediliyor...
Asker, polis ve bürokrat avcısı fuhuş çetesinin çalışma yöntemi deşifre edildi. Şebeke, fuhuş için aracılığa zorlanan askeri öğrencileri, 'Sonunuz Münevver gibi olur' diye tehdit etmiş.

Kısa süre önce çökertilen Kocaeli merkezli şebekenin, gizli kameralarla, Rusya'dan getirilen kadınlarla ilişkiye giren asker, bürokrat, işadamı ve polisleri kaydettiği tespit edilmişti. İ.S. adlı bir albayın evinde bulunan klasörler ise çetenin fuhuş andıcını gözler önüne sermişti. Grupla bağlantılı çalışan askeri okul öğrencilerinin evinde kurbanlara ait iç çamaşırları bulunduğu iddia edilmişti. Albayın bilgisayarında bulunan şifreli dosyalardan çok çarpıcı belgelerin çıktığı öne sürüldü.

GÖRÜNTÜSÜ VAR - YOK

İddialara göre, belgelerde YAŞ'ta terfi alması beklenen Deniz Kuvvetleri personelinin isim listesi yer aldı. Şebeke, tuzak kurulan kişilerin karşısına 'görüntüsü var-görüntüsü yok' diye notlar tutmuş. Fuhuş için kullanılan kadınlar ile fuhuşa zorlanan bazı askeri öğrencilerin neler yapması gerektiğine ilişkin rapor hazırlanmış.

'FUHUŞ NİYE YAPILMALI'

Operasyonda, 'fuhuş neden yapılmalı?' ve kız öğrencilerin fuhuşa nasıl zorlanacaklarına ilişkin 9 sayfalık bir belge de bulundu. Belgelerde çeteye çalışan erkek öğrencilerin isimlerinin karşılarına, hedef gösterilen kız öğrencilerin adları yazılmış. Fuhuş'a aracılık etmeyen öğrencilere de Münevver Karabulut cinayeti örnek gösterilerek 'Sonunuz Münevver gibi olur. Başınızı ve bacaklarınızı ayrı ayrı yerlerde bulurlar' tehdidi savrulmuş. Şebekenin, ' Geçen yılki Ş. isimli öğrencinin başına gelenleri unutmayın' diyerek tehdit ettiği bilgisi de raporda yer aldı.

KOMUTANA İHALE ŞANTAJI

Çetenin, askeri ihaleleler için de devreye girdiği belirlendi. Deniz Kuvvetleri'nin radar kamera ihalesini çetenin desteklediği firmanın kazanamadığı, grubun bu nedenle bir komutana kızıp, görüntüleriyle şantaj yaptığı iddialar arasında.

FİYAT BİÇMİŞLER

POLİSİN ele geçirdiği belgelerde 14 kız öğrencinin ve 25 subayın isminin yer aldığı iddia edildi. Bir Deniz Üs Komutanlığı'nda görevli kadın Yüzbaşı Y.E. tarafından hazırlandığı öne sürülen belgelerde öğrenciler için fiyat bile biçilmiş. Kızlar ile jigalo olarak kullanılan erkek öğrencilerin fiyatları 2 bin 500 lira olarak belirlenmiş. Ele geçirilen belgeler arasında veresiye defter notları da yer alıyor. Fuhuş için gönderilen kızların aldıkları paralar ile borçlu subaylar gibi notlar tutulmuş. ]
(3)


Yukarıdaki haber o dosyadaki durumun özetin özetinin özeti bile değil...

Teferruata girsek yıllarca sürecek kimin şeyinin kimin şeyinde olduğunun asla anlaşılamadığı Dallasvari bir dizi film olur...

Adamlar -Çok üst düzeyleri de dahil olmak üzere- amiralinden astsubayına genel müdüründen alt düzey memurlara kadar bir çok bürokratı belden aşağısından kıskıvrak yakalayarak Ordunun, TÜBİTAK’ın en gizli, en staratejik bilgi, belge ve projelerini ele geçirrmişler..:

Yine Ergenekon Davası dosyalarından birinin içinde 90 küsur Yargıtay hakiminin porno görüntüleri çıktı...

Düşünün 90 küsur Yargıtay hakiminin kimselerin görmesini isteemediği ahlâkdışı CD’leri ortalıkta dolanıyor...

CD’yi kapan Yargıray’a koşup istadiği kararı çıkarıyor...

Ergrnekon Davası Savcısı bunları Yargıtay Başkanı’na yolladı...

Sonra ne oldu?

Hiiiç...

O Yargıtay başkanı bir kaç önce gözyaşları içinde emekli oldu..

O hakimlerse orada görev yapmaya devam ediyor: “Yüce Türk Uluısu Adına” kararlar veriyor...

Tıpkı CD’leri ortaya çıkan asker/sivil bürokratların “devlet ve millet için” canla başla “çalışmaya” devam etmeleri gibi...

Bu CD’leri ele geçirenlerin TSK’da, Yargıtay’da TBMMM’de ve diğer kurum ve kuruluşlarda lehlerine çıkaramayacakları hiçbir karar, almayacakları hiçbir ihale, çalmayaacakları hiçbir gizli bilgi, belge ve proje yok...

Ondan sonra “Vaaay hakim kozmik odaya nasıl girer?” ulusalcı muhabbetleri yapılıyor...

Kardeşim bu CD’lerle dost düşman, hırlı hırsız hiç kimsenin girmediği devlet odası/sırrı, bitirmediği yasadışı bir işi mi kalır ki; kafayı kozmik odaya giren hakime takıyorsunuz...

Girmedik bir o kalmıştı oda giriversin...

Ha bir eksik, ha bir fazla...

Devlet devlet olmaktan çıkmıış...

En düzey personelinden en alt düzeryine kadar CD’lere, rüşvetlere, şantajlara teslim bayrağı çekmiş...

Bitmiş...

Batmış...

Çökmüş...

Bazıları işin nutuklarla, kuru gürültülerle kapatılıp sürdürülebileceğini zannediyor...

Bunları geçiniz...

Laiklik maskesi altında yaklaşık 80 yıldır sürdürülen kuduz bir İslâm düşmanlığı ile varılacak yer işte budur:

Gırtlağına kadar ahlâksızlık bataklığıına gömülmek...

Gömülürken de beraberinde devleti de sürüklemek...

CD’lere, rüşvetlere, şantajlara esir düşmüş, gırtlağına kadar ahlkâsızlığa gömülmüş bir “yönetici elit”le bu çürümüş yapının en ufak bir sarsıntıyla bile un ufak olup gittiğini yakında herkes görecek...

Seçim mi?

Ne seçimi?

Dipnotlar:
1-) Bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2709
2-) 22 Mayıs 2011 , "Evet kaçamak yaptım ama...", Balçiçek İlter'’in röportajı, Habertürk gazetesi.
3-) 17 Ağustos 2010, Akşam gazetesi.


EFT sisteminin çökmesiyle tüm Türkiye'de para transferi durunca bankacılar gece saat 03.00'e kadar bankalarında nöbet tuttu
05 Haziran 2011
Merkez Bankası'nın Elektronik Fon Transferi (EFT) için kullanılan yazılımı değiştirmesi Türkiye'de cuma günü tümTürkiye'de para transferini durdururken, bankacılara da kelimenin tam anlamıyla sabah kadar nöbet tutturdu. Bilindiği gibiMerkez Bankası tarafından perşembe gecesi EFT sistemine eklenen yeni yazılım sistemi çökertirken, banka müşteri EFT gönderimi ve alımı yapamamıştı. Bunun üzerine Merkez Bankası bilgi işlem birimi cuma günü hatayı düzeltmek için çalışmış ve bankalara akşam saatlerinde sistemin çalışmaya başlayacağı bilgisi verilmişti. Sorun giderilemeyince bu sefer de bankalara en geç gece saat 24.00'e kadar sorunun giderileceği söylendi. Ancak sistem yine çalışmadı.

İNGİLİZ FİRMADAN YARDIM İSTENDİ
Merkez Bankası ekibi sorunu gidermek için sabaha kadar çalışırken, tümbankaların operasyon birimleri gece saat 3.00'e kadarMerkez’den gelecek müjdeli haber için bankalarında nöbet tuttular. EFT sistemi bu saatte de çalışmayınca bankacılar genel müdürlerinden aldıkları talimatla evlerine gidebildiler. Merkez Bankası'nın EFT sisteminin çökmesinin ardında ise sistemi yenilemek ve geliştirmek için bir yazılım eklenmesinin yattığı öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre, Merkez Bankası 2000'li yılların başında ihale yöntemi ile bir İngiliz firmadan EFT sistemini satın aldı. İlk yıllarda sistemi geliştirmek için eklenen yeni programlar bu firma tarafından yapılıyordu. Son 5-6 altı yıldır iseMerkez Bankası sistemi geliştirmek için alınan ek yazılım programlarını bu firma aracılığıyla değil, kendi personeli aracılığıyla yapıyordu ve bugüne kadar her hangi bir sorun ile karşılaşılmadı. Ancak geçen perşembe günü sisteme yüklenen yeni programbütün EFT sistemini çökertti.

Edinilen bilgilere göre Merkez Bankası personeli sorunu gideremeyince İngiliz firma ile yeniden temasa geçildi ve İngilizlerden sorunun giderilmesi için yardım istendi. Normal şartlarda EFT işlemleri yapılırken, bankaların aldıkları talimatlar önce Merkez Bankası’na iletiliyor ve para transferi bu işlemi takiben gerçekleştiriliyor. Yaşanan sorun Merkez Bankası sisteminde olduğu için bankalar olaya müdahale edemiyor.
habertürk

"Madrid ve Atina’da parlamenter demokrasinin bugünkü biçiminin sallanıyor"
11 HAZİRAN 2011

Alman basınından...

Frankfurter Allgemeine Zeitung ise, yardım kararının gelecekte yolaçacağı gelişmeleri ele alarak karamsar bir tablo çizdi.

Bir devletin iflası söz konusu olduğunda AB’nin ve Almanya’nın bundan sonra da elini cebine atmaya mecbur olacağını öne süren gazete, “Yunanistan diğer AB üyelerinin desteğine ne kadar uzun muhtaç olursa, şu sorular da o kadar yüksek sesle sorulacak: Yunanlılar için vergi indirimlerinden, yeni çocuk yuvalarından, emekli maaşlarının arttırılmasından vaz mı geçeceğiz? Pire için tasarruf mu edeceğiz? Portekiz ve İrlanda için de tasarruf mu edelim?”

Ardından da gazete bu krizin mali piyasaların çok ötesine geçen bir tehlikeyi içerdiğini savunarak, başka Avrupa ülkelerinde kamuoyunda ufak bir çatlağın ötesinde zararlar oluşmaya başladığına işaret etti.

Buna karşılık tageszeitung, Tunus ve Kahire’de diktatörler düşürüldükten sonra, şimdi de Madrid ve Atina’da parlamenter demokrasinin bugünkü biçiminin sallandığını yazdı.

Yunanistan’da haftalardır süren gösterilerde göstericilerin devletin sadece zenginlerin çıkarlarını korumasına karşı sokağa çıktığını anlatan gazete, “Almanya’da bu gösteriler hakkında çok az haber yayınlanması çok ilginç” ifadesini kullandı.
BBC

Ters lale
Yılmaz Özdil-
21 Haziran 2011

Çöp ithal ediyoruz.

Bursa’ya.

El âlemin çöpüyle leğen yapan
çöp ithalatçısı, vatandaşın çöpünü
çöpe atmasından şikâyetçi.
*
Eşek ithal ediyoruz.
Mardin’e.
Belediye’deki 48 kadrolu eşeğin
10’u emekli oldu, çöp toplama işi aksadı, Belediye Başkanı kendisini ziyaret eden İtalya’nın Ankara Büyükelçisi’ne sipariş
etti, Sicilya’dan 15 eşek gelecek. İthal eşekler, Fen İşleri Müdürlüğü’nde bir
hafta kurs görüp, kadroya alınacak.
*
Böcek ithal ediyoruz.
Uğurböceği...
Hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya, işte o...
İspanya’dan geliyor. İthal tarım
ilaçlarıyla bizdeki neslini yok ettik,
halbuki, tarımdaki zararlıları o yok ediyor.
*
Bakteri ithal ediyoruz.
Hollanda’dan...
Türk yoğurdu için.
*
Koyun güdemez bunlar...
Kaz güdemez bunlar...
Memleketin adı, Turkey.
Hindi ithal ediyoruz.
*
Hamsiyi duymuşsunuzdur...
Fare ithal ediyoruz.
Malum, bizimkiler cahil, laboratuvarda deney yapmak için diplomalı fare lazım.
*
Antepfıstığı...
Gazitahran’dan.
*
Kabuk ithal ediyoruz.
Limon kabuğu...
Elde kalan malı ineğin önüne döküyoruz, sonra, ilaç üretimi için kabuğunu ithal ediyoruz.
*
Limonun kilosu 10 kuruş.
Kabuğun kilosu 4 lira...
Ki, 10 kuruşa satmaktansa yesin diye
önüne döktüğümüz inek de Uruguaylı zaten.
*
Bas bas bağırsak, hikâye.
Bağırsak ithal ediyoruz.
Brezilya’dan, kokoreç için.
*
Tahta bıçak ithal ediyoruz.
Bambu...
“Salata yaparken sebzelerin vitaminini kesmeyin” sloganıyla
piyasaya sürüldü. Aman diim yani,
metal bıçakla kesince vitamini kaçıyormuş...
Ki, marul Çin’den.
*
Bildiğin taş ithal ediyoruz.
İsveç’ten, bahçe süsü için.
Toprak ithal ediyoruz.
Almanya’dan, saksı için.
*
Kafamızı nereye çevirsek, keresteye rastlıyoruz ama, az bile demek ki...
İthal ediyoruz.
*
Ekonomisi iflas etmiş Yunanistan bizden banka aldı, biz onlardan babayı aldık desek, yanlış olmaz... Sperm ithal ediyoruz.
*
Hal böyleyken...
*
57 adet “ters lale”yi yurtdışına çıkarmaya çalışan iki turist... Tarım Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Adalet
Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli İstihbarat Teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Gümrük Muhafaza Müdürlüğü ve Doğa Koruma Genel Müdürlüğü’nün nefes kesici operasyonuyla, Kapıkule Sınır Kapısı’nda suçüstü enselendi. Dört-beş üniversite, TÜBİTAK filan devreye girdi.
*
Çünkü, lale tersine...
*
Burası Türkiye.
Yok öyle!

Hürriyet











KRİZ VE OMLET
29 Haziran 2011

Fotoğraf iç açıcı değil. Muhtemeldir ki derinleşecek. Ama zaman içinde bir şelilde aşılacak...Yaşananlar siyaset tarihimize demokrasinin kepaze haline getirilmesi olarak geçecektir. Bu toz duman içinde asıl önemlisi ise Ankara'da olan biten değil Diyarbakır'daki tavırdır. O tavır aslında çok şey anlatıyor.

BDP boykot etti, CHP protesto…Siyaset tarihimizde bir ilki yaşıyoruz. Yargı hukuka ve vicdana aykırı bir şekilde siyaseti dizayn ediyor. Milli irade düpedüz hapiste. Fakat lafı uzatmadan kanaatimi söyleyeyim: Bu kriz aşılacak. Zira sürdürülemez. Dün, Tarhan Erdem, "AK Parti vekilleri bugün yemin eder. Hükümeti kurar ve hükümet kurulduktan sonra da haydi seçime der. O zaman ben CHP'lilerin ne diyeceklerini merak ediyorum" cümlesi önemsenmesi gereken bir açıdır. Erdem, "Üç vekil tutuklu, onları yargılayan mahkeme bir, KCK'lıları yargılayan mahmeke iki, YSK üç. Hangi kanunu çıkarırsanız çıkarın bu kararlar orktadan kalkmaz. Nasıl ki, tahliye edilip edilmemelerine mevcut mahkeme karar verdi, yeni bir durum da olsa eski durumda seçilmiş olanın yeni duruma intibakını yine o yargı organları yapacaktır.’’diyor. 2007’den beri sürmekte olan meşruiyet krizinin derinleşerek çatışmacı bir karaktere büründüğünü söyleyen Prof. Ersin Kalaycıoğlu ise, ‘Halkın önüne oy pusulasını koyduğunuzda hukuki sorunların giderilmesi gerekiyordu. Demokraside son sözü halk söyler. Ne hükümet, ne yargı ne meclis…Mevzuatımız demokrasiye uygun değil. IRA ile ilgili Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin verdiği çok ciddi kararlar var. Halkın önüne getirdikten sonra müdahale demokrasi dışıdır. Bu konuda anlaşamıyorlarsa anayasada nasıl anlaşacaklar? Ufak anlaşmalar inşa edip asıl büyük mutabakata(anayasaya)yürünebilir…’’ Muhtemeldir ki AKP yol haritasından ötürü Hatip Dicle dışındaki tutuklulara bir çözüme yanaşacaktır. Ama asıl fotoğrafı ıskalamamak gerek. Demokrasi kepaze hale gelmiştir. Muazzam bir güvensizlik ve derin bir çatışma fotoğrafı bugün Türkiye’dir. Dün Türkiye Ankara’da meclise kiltlenmişti. Yüzde 10’luk ileri demokrasi barajını aşarak halkın oylarıyla seçilen bağımsızların ilk grup toplantısını Diyarbakır’da yaptığı gözlerden kaçtı. Bugünden sonra da grup toplantılarını Diyarbakır’da yapacaklar…Yani Ankara ‘Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan?’ diye meşruiyet tartışmasını köpürtürken Diyarbakır’da omlet yapılıyor.

http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=798

Türkiye'nin Krizleri Nasıl Çözülür?
Mehmet Şevket Eygi
Milli Gazete
02 Temmuz 2011

Olup bitenleri, hâdiseleri, meseleleri, krizleri bütün olarak ele almaz, sadece bir taraflarıyla, içlerindeki unsurlardan biri üzerinde durarak inceler, öteki unsurları ihmal eder, yok sayarsanız, doğru ve kalıcı çare ve çözüm bulamazsınız, meseleyi ne kendiniz bütünüyle anlarsanız, ne de anlatabilirsiniz.

Krizler, meseleler yumağı Türkiye'yi bir bütün olarak ele almak, sonra bu bütünü çözebilmek için parçalara ayırıp teker teker çözdükten sonra, çözümlerin sentezini yapmak gerekir.

Türkiye BÜTÜNÜN gündeminde neler var?

*Birinci kriz veya bozukluk: Türkiye uluslararası temizlik ve şeffaflık rapor ve anketlerine göre kokuşmuş bir ülkedir. Temizlik notu, 10 üzerinden 5'in altındadır, yani sınıfta kalmaktadır. Bu unsuru dile getirmez, incelemez, ele almaz ve buna tutarlı ve kalıcı çare ve çözümler aramaz ve bulamazsanız bütün gayretleriniz boşa gidecektir. Çünkü bataklık bir zeminde, çürük ve oynayan temeller üzerinde sağlam bir bina inşa etmek mümkün değildir... Üzüntüyle görüyorum ki, ülkemizde kokuşma büyük krizini inceleyen, dile getiren, tenkit eden, bu konuda ipe sapa gelir çareler, çözümler, tedbirler arayan yazarlar, düşünürler, etkili ve güçlü insanlar çok azdır.

*Türkiye'nin ikinci müzmin büyük krizi, ideolojik vesâyet sistemi üzerine bina edilmiş olan Tevhid-i Tedrisat eğitim sisteminin iflâs etmiş olmasıdır. Adı millî eğitimdir ama bu eğitim gayr-i millî ve Gayr-i ciddî bir eğitim müsveddesi ve karikatürüdür. Bu eğitim sistemi kökten değiştirilip yerine millî kimlik ve kültüre dayanan ciddî, aydınlatan, doğru bilgilendiren, bilginin yanında ahlak ve kültür terbiyesi de veren, bilgi ve ahlakın yanında üçüncü bir unsur olarak genç nesillere güzellik ve estetik boyutu kazandıran bir eğitim sistemi getirmezseniz Türkiye'nin kurtulması, yücelmesi, ayakta kalması mümkün olmayacaktır.

*Türkiye'nin üçüncü büyük problemi kırsal kesim, varoş, taşra, köylü kültür ve zihniyetinden kurtulup medenî, şehirli, görgülü kültür ve zihniyete geçmesidir. Bu dediğim gerçekleşmezse dünyanın en iyi anayasası ve en âdil kanunları bile yapılsa ve yürürlüğe konulsa işler yine düzelmeyecek, problem ve krizler çözülmeyecektir.

*Türkiye'nin ana problemlerinden biri zengin bir yazılı-edebî lisan olmayışıdır. Bir toplumun yazılı-edebî lisanına bakarak onun ne mal olduğunu söyleyebilirsiniz. Devletimizi çökertmek, halkımızı millet olmaktan çıkartıp sürü haline getirmek, vatanımızı parçalamak isteyen dış düşmanlar ve içeride onlara yardımcılık ve yardakçılık yapan işbirlikçiler, 19'uncu asırda ve yirminci asrın ilk çeyreğinde 200 bin kelime, terim ve kavramla dünyanın en zengin kültür dillerinden biri olan Türkçeyi dinamitleyerek 20 bin kelimelik (Onların çoğu da bilimsel kelime ve terimlerdir) bir geri zekâlılar, bir aborjinler arı ve sade dili haline getirmişlerdir. Türkiye bu zengin yazılı ve edebî lisan meselesini halledebilmezse kurtulup yükselemez. Benim bu dediklerim, az da olsa linguistique ilmine ve kültürüne âşina olmayanlarca anlaşılamaz.

*Türkiye'nin ana meselelerinden biri de yazı ve alfabe meselesidir. Bunun da, insan hakları ve millî kimlik ve kültür çerçevesinde halledilmesi gerekir. Türkiye'de Türkçeyi dünyanın bütün alfabeleriyle ve yazı sistemleri ile basabiliyorsun ama bu milletin ve bu devletin bin yıldan fazla kullanmış olduğu İslam yazısıyla Türkçe yayın yapamıyorsun. Bunun adı da devrim ve ilerleme oluyor. Bu meseleyi mutlaka halletmeliyiz.

*Türkiye'nin temel meselelerinden biri din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak, din eğitimi, küçük çocuklarını kendi dinine göre yetiştirebilmek gibi temel haklardır. Müslüman Türkiye bu konuda İngiltere, İsveç, Norveç, Avusturya ve diğer medenî ülkeler seviyesine çıkmadan hiçbir problem kalıcı ve doğru şekilde çözülmeyecektir.

*Türkiye'nin temel meselelerinden biri medeniyet meselesidir. Batı medeniyeti halkımıza büyük tehdit ve baskılarla kabul ettirilmiştir. Batı medeniyeti kökten çürük, bâtıl, bozuk ve hem kendini, hem de dünyayı ve insanlığı yiyip bitiren bir medeniyettir. Bizim millî kültür ve kimliğimiz, büyük çoğunluğumuzun bağlı olduğu İslam dini bu bâtıl, mütefessih (çürümüş kokmuş), dünyanın bütün tabiî düzenini bozan medeniyetle uyuşmaz.

*Bir başka temel meselemiz halkımızın büyük bir kısmının aliene olmasıdır, yani kendi kimliğine ve kültürüne yabancılaşmış olmasıdır. Bu konu üzerinde de durulmalı ve çare ve çözümler aranmalıdır.

*Bir başka konu: Halka, devlete, ülkeye zorla ve tehditle kabul ettirilen resmî ideoloji mutlaka kaldırılmalıdır. Böyle bir ideoloji ile Türkiye kurtuluş ufuklarına uçamaz, batış ve çöküş derinliklerine iner.

*Bugün Türkiye'nin büyük dertlerinden ve sıkıntılarından biri birtakım yarı mühtedilerin ve azılı münafıkların yaptığı din sömürüsüdür. Bu da incelenmeli ve izale edilmesi için kalıcı çare ve çözümler aranmalı, bulunmalı ve hayata geçirilmelidir.

Bu saydığım konular üzerinde durulmayıp birtakım palyatif, yüzeysel, içi boş ve kof çare ve çözümlerle bir yere varılamaz.

Yamalı bohça yeni bir anayasa yapılacak, kanunlarda biraz değişiklik olacak ve Türkiye kurtulacak. Bendeniz böyle dualara âmin demem.

Rusya nasıl asıl kimliğine döndüyse ve Sovyetler birliğinin mirasını inkar ettiyse bizde de böyle radikal bir değişim olmalıdır.

Biraz demokrasi, biraz ılımlı İslam, biraz Atatürkçülük, biraz milliyetçilik, biraz Mehmed Âkif, biraz Nâzım Hikmet, biraz mehter marşı, biraz arabesk müzik, biraz adalet, biraz zulüm, biraz güven, biraz eşkıyalık, biraz namus, biraz namussuzluk... Bendeniz böyle mülemma bir macundan kaşığın ucuyla bile yemem.

Türkiye'yi bütünüyle ele alacak ve büyük krizlerin her biri için kalıcı çare ve çözümler üretecek yeterli miktarda gerçek aydına (sahteleri bir işe yaramaz!), gerçek âqil Türkiyelilere, gerçek büyük düşünürlere sahip miyiz?

Varsalar zuhur ve huruc etsinler...
Milli Gazete

PARLAMENTARİZMİN ÇÖKÜŞÜ

10.07.2011
Yüzde 10 barajının düşürülmesi taleplerine itirazın temeli hep aynıdır: İstikrarsızlık olur! Koalisyonlardan, yüzde 15-20 bandında oy alan partilerin zayıf iktidarlar oluşturduğundan yakınılır…

İşte son genel seçim: İktidar yüzde 50, ana muhalefet yüzde 26 oy aldı. Yani sistemin, rejimin iki motoru yüzde 76 ile “istikrar” oluşturdu!

Peki, öyle mi?

Seçimlerin üzerinden neredeyse bir ay geçti ama hâlâ parlamento tam olarak toplanamadı. Mazbatasını alıp milletvekili olan ama yemin edemeyen milletvekilleri var… Meclise giren ama yemin etmediği için yasama çalışmasına katılamayan bir ana muhalefet partisi var… “Mevcutlarla yasama yapılır” diyen bir iktidar var...

Mafyalaşan Rejim

Bu durum, Türkiye tarihinde ilk kez yaşanıyor. Doğrusu bu tablo, sağlıklı bir ülkede asla yaşanmaz! Bu durum, Türkiye’de parlamentarizmin çöktüğünün ispatıdır! İşte “mafyalaşan rejim” dediğimiz, tam da budur. Rejimin hukuksal temellerinin ortadan kalktığı, yeni bir rejime yeni bir “hukuk” yaratılmaya başladığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in uzun zamandır dile getirdiği, “muhafaza edilecek bir Cumhuriyetimiz değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyetimiz vardır” tezinin, geniş kitleler nezdinde de ete kemiğe büründüğü somut bir durumla karşı karşıyayız artık!

(..)

Bekçilik Değil Devrim Görevi

Mafyalaşan rejim, yeni siyaset biçimiyle, idareyi de mafyalaştırmakta ve aslında tek elde toplamaktadır; Bakanla müsteşar arasına siyasi bir komiser yerleştirmek, başka nasıl okunmalı?!

12 Eylül Anayasası’nın bile meşru bulmadığı bu mafyalaşan rejim, şimdi kendisine yapacağı yeni bir Anayasa ile “meşruiyet” kazandırmaya çalışacak. Mafyalaşan rejim, “İstanbul ve Diyarbakır başkentli, Türk-Kürt Federe Devleti’nin” anayasasını oluşturacak. Yani BOP’un…

Çünkü BOP, üç İsrail’dir; Büyük İsrail’dir, Büyük Kürdistan’dır ve Küçültülmüş Türkiye’dir.

Sürece “parlamentarizmin çöktüğü” koşullarda verilecek tek yanıt vardır: Devrim! Tıpkı, aynı durumla karşılan Mustafa Kemal’in, önüne koyduğu somut görev gibi…

Mehmet Ali Güller
Odatv.com

Meçhule sürükleniyoruz
NURİ ARICI tarafından yazıldı.
Perşembe, 28 Temmuz 2011 18:03



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,"İdrak zaafına gömülmüş ve meseleleri isabetle ele alamayacak kadar tükenmiş bir yönetim eşliğinde meçhule doğru sürükleniyoruz" dedi.
BAHÇELİ, Twitter'daki hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, ''Fırtınanın ortasında dalgaların insafına terk edilmiş metruk bir tekne misali çaresizliğin girdabına doğru yol alıyoruz'' dedi.
Bahçeli, "şehitler toprağa düştükçe kederin aleviyle yüreklerin daha da yandığını" belirterek,"Millet çınarının kökü kurutulmak ve dalları etnik bölücülüğün kör makasıyla budanmak isteniyor. Musibetler ve belalar ne kadar hazırlıklı ve etkili olsa da karşılarında çelikten bir irade bulacaklardır" dedi.
http://www.barajdaturk.com/





Numan Kurtulmuş: "Bugün bütün insanlığın kurtuluşu olacak sesi ortaya koymak zorundayız"
09 Ağustos 2011


HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) tarafından 1453 Topkapı Sosyal Tesislerinde düzenlenen iftar programına katıldı.

İftarlardan sonra kürsüye çıkarak davetlilere konuşan ASKON Başkanı Mustafa Koca: "İnsanlık vahşi kapitalizmi durduracak, zulme bir direniş olacak ve sağlıklı bir paylaşım sözünün söylenilmesini bekliyor. Haklı zenginlik sözünün en yüksek perdeden söylenmesini ve haksızlıkları konuşacak birilerini insanlık bekliyor. Söz sırası bize geldi, bu sözü söylememiz gerekiyor" dedi.

Ekonominin şu anki durumuna da değinen Koca: "Cari açık 40 milyar doları aştı ve aşmaya da devam ediyor. Bu rakam büyük bir risktir. Bıçak sırtı yöntemlerle ekonomi düzeltilmeye çalışılıyor. Büyüklerin daha büyük, küçüklerin daha küçük olacağı bir model çözüm getirir ama huzur getirmez." Şeklinde konuştu.

"Somali'de daha önce neden kimse ölmüyordu?"

Yapılan selamlama konuşmalarının ardından kürsüye gelen Numan Kurtulmuş ise Somali'de yaşanan açlığa değindi:

"Bundan otuz yıl önce, kırk yıl önce Somali'de insanlar açlıktan ölüyor muydu? Tüm bunların sebebi daha fazla kazanma, çok daha büyük olma, tüm dünyayı kendi kontrolüne alma derdinde olan kapitalizmin sonucudur. Buna karşı koymak gerekmektedir. Bizim görevimiz örneğin bir tuhafiye dükkanını yerle bir eden fillerden geriye kalan dağınıklığı toplamak değil, o filleri dizginlemek olmalı. Somali'deki insan da bizim derdimiz olmalı, New York'taki Amsterdam'daki evsiz de, İstanbul'un arka mahallelerinde bir hurma ile iftarını yapanlarda bizim derdimiz olmalı. Yeryüzünde marufu yani mutlak iyiliği hakim kılınmak için mücadele etmeliyiz." dedi.

İnsanlığın kurtuluşu için yeni bir ses

"Bugün bütün insanlığın kurtuluşu olacak sesi ortaya koymak zorundayız' diyen Kurtulmuş, "Bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan kıtlık, açlık ve yoksulluk dünyayı yöneten sistemin çöktüğünün çok açık göstergesidir. Artık bütün dünya, paylaşma, yardımlaşma, vefa, ihsan ve bereket gibi kavramların olduğu yeni bir medeniyet yani bizim medeniyetimizi istiyor. Yeni bir medeniyet ortaya koymadan sorunlar çözülemez. Yeni bir paradigmaya ve özgüven sahibi insanlara ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı.
Haber1001



Kapitalist kâhinden sosyalist itiraf: Kapitalizm kendini yok edebilir!
15 Ağustos 2011



Ünlü ekonomist Nouriel Roubini, Wall Street Journal gazetesine yaptığı açıklamada "Karl Marx haklıysa bir noktadan sonra kapitalizm kendini yok edebilir. Piyasalar bu aşamada çalışmıyor" dedi.

Roubini, global ekonominin ABD, Euro Bölgesi ve Japonya öncülüğünde bir resesyon uçurumunun kenarına geldiğini ve hükümetlerin bundan korunmak için tamamen yanlış, şeyler yapmakta olduğunu dile getirdi.

ABD ve Euro Bölgesi gibi ekonomilerin daha fazla canlandırma önlemlerine ihtiyaç duymalarına rağmen bunun tersine yüksek borç yükü ile ezilen ekonomileri nedeniyle tasarruf tedbirleri almaya başladığını hatırlatan Roubini önümüzdeki iki üç aylık dönemde global ekonominin resesyona girmesi şansını yüzde 50 olarak gördüğünü belirtti.
habertürk

"Amerikan İmparatorluğu" çöküyor mu?
Şahin Alpay
16 Ağustos 2011

21. yüzyıla girildiğinde ABD, dünyanın yegane süper devleti ve iradesi önünde durulamaz bir güç gibi görünüyordu.

On yıl sonra bugün durum çok farklı. 2008'den bu yana içinde yaşadığı derin ekonomik kriz, Irak ve Afganistan'dan çekilme arayışı ve başka gelişmeler, Amerikan "imparatorluğu"nun ya da dünya hegemonyasının çökmekte olduğuna dair tartışmayı büyüttü. Bu tartışmada ileri sürülen temel argümanları bu ve gelecek yazılarda okurlarımın dikkatine getirmek istiyorum.

ABD'nin "aşırı emperyal yayılma" nedeniyle gerileme sürecine girdiğini ilk söyleyen, 1987'de yayımlanan "The Rise and Fall of Great Powers / Büyük Devletlerin Yükselişi ve Çöküşü" başlıklı kitabıyla, ABD'nin Yale Üniversitesi'nin ünlü İngiliz asıllı tarihçisi Paul Kennedy olmuştu. Kennedy, iki yıl önce yayımlanan, "American power is on the wane / Amerikan gücü zayıflıyor" başlıklı makalesinde de, 2008'de patlak veren krizin en çok ABD'ye darbe vuracağını yazdı. Bunun birinci temel nedeni olarak Amerikan ekonomisindeki kronik bütçe ve ticaret açıklarına; ikinci temel neden olarak da askeri yayılma ve harcamalarına işaret ediyor ve şöyle diyordu: "Öteki büyük devletlerle karşılaştırıldığında bu ülkenin demografik alanda, yüzölçümü - nüfus orantısında, ham madde kaynaklarında, araştırma üniversiteleri ve laboratuvarlarında, esnek işgücünde vesaire büyük üstünlükleri var. Ancak bu üstünlükler, Washington'da on yıla yaklaşan bir süredir devam eden sorumsuzlukların, Wall Street ile uzantılarındaki azgın açgözlülüğün ve ölçüsüz denizaşırı askeri maceraların gölgesinde kalmış bulunuyor." (Wall Street Journal, 4 Ocak 2009).

Amerikan imparatorluğunun çökmekte olduğunu söyleyenlerin bir diğeri, ABD'nin Harvard Üniversitesi'nin ünlü tarih profesörü Neill Ferguson. "The Rise and Fall of the American Empire / American İmparatorluğu'nun Yükselişi ve Çöküşü" başlıklı kitabı 2004'te yayımlanan Ferguson'a göre, bütün karmaşık sistemler aniden ve felaketli bir şekilde işlemez hale gelir. "Büyük devletler ve imparatorluklar, karmaşık sistemlerdir... Bu sistemler bir süre istikrarlı bir şekilde işler, dengede görünürler, fakat gerçekte sürekli olarak uyum sağlama çabasındadır. Ne var ki, bir an gelir 'kritik eşiğe' ulaşırlar. Küçük bir tetikleyici dengeden krize geçişi ateşleyebilir; tek bir kum taneciği koca bir kum yığınının devrilmesine ya da Amazon'da kanat çırpan bir kelebek İngiltere'nin güneydoğusunda fırtınaya neden olabilir."

Ferguson'a göre, imparatorlukların çoğunun çöküş nedeni, mali krizlerle; yani gelir ve giderler arasındaki büyük dengesizlikler ve kamu borcunun finanse edilememesiyle ilgilidir. ABD'nin 2009'daki açığı, 60 yıldır görülmeyen 1,4 trilyon dolar ve GSMH'nın yüzde 11,2'sine ulaşmış durumda. Kamu borcunun 2008'de 5,8 trilyon dolardan 2019'da 14,4 trilyona yükseleceği hesaplanıyor. Bugün için dünya ABD'nin krizi aşabileceğini, durumu idare edebileceğini varsayıyor. Ne var ki bir gün rastgele kötü bir haber - örneğin bir mali kuruluşun ABD'nin kredi notunu düşürmesi - sistemin sürdürülebilirliğine olan güveni yıkabilir. Bugün içinden geçilmekte olan krizin bir sonraki aşaması, Obama yönetiminin aldığı önlemlere güvenin çökmesi olabilir. "İmparatorlukların davranışı da bütün karmaşık sistemler gibidir. Bilinmeyen bir süreyle dengede gibi görünürler. Ve sonra, aniden, çökerler." (Foreign Affairs, March - April 2010.)

Geçen yazımda 1980'de Sovyet İmparatorluğu'nun on yıl içinde dağılacağını öngören Norveçli barış araştırmaları kurucusu Johan Galtung'un da 2000'den bu yana "Amerikan İmparatorluğu"nun, en geç 2020 yılında çökmesini öngördüğüne ve bunun için saydığı nedenlere değinmiştim. "The Fall of the US Empire / Amerikan İmparatorluğu'nun Çöküşü" başlıklı kitabı 2009'da yayımlanan Galtung'u, diğerlerinden ayıran taraf, kriz sonunda ABD'de demokrasinin yıkılıp, yerini faşizmin alabileceğini söylemesi. Galtung'un yakından bakılmaya değer görüşleri başka bir yazının konusu.
s.alpay@zaman.com.tr

Immanuel Wallerstein
ABD çöküşünün dünya çapındaki neticeleri
25 Ağustos 2011

On yıl evvel, ben ve bazı kişiler Amerika’nın dünya sistemindeki çöküşünden bahsettiğimizde en iyi halde saflığımızdan dolayı küçümseyici tebessümle karşılanırdık. Amerika, dünyanın en ücra köşelerine kadar uzanan ve istediğini yaptıran tek süpergüç değil miydi? Siyasi tayfta yer alan tüm kesimlerin paylaştığı bir görüştü bu.

Bugün ise, ABD’nin çöktüğü, ciddi şekilde çöktüğü görüşü sıradanlaşmıştır. Çöküşü tartıştıkları takdirde çöküş gibi kötü bir haberin suçlusu olmakla itham edilmekten korkan birkaç Amerikalı politikacı hariç herkes bunu söylüyor. Hakikat şu ki çöküşün gerçekliğine bugün neredeyse herkes inanmaktadır.

En az tartışılan ise bu çöküşün dünya çapındaki neticelerinin neler olduğu-olacağıdır. Çöküşün iktisâdi nedenleri var elbette. Ancak ABD’nin bir zamanlar tasarruf ettiği jeopolitik güç üzerindeki tekeli kaybedilmiş olması başlıca siyasi neticelerden biridir.

7 Ağustos tarihli The New York Times’ın iş dünyası ekinde (Business Section) anlatılan bir bilgi notundan başlayalım. Atlanta’daki bir para yöneticisi, hisseleri satmasını ve parayı bir şekilde korunaklı yatırım ortaklığı fonlarına kaydırmasını isteyen zengin iki müşterisi adına “panik düğmesine bastı.” Para yöneticisi 22 yıllık iş hayatında böyle bir istekle daha önce hiç karşılaşmadığını söylüyordu. Bir benzeri daha önce görülmemişti. Gazete, Wall Street’in “nükleer şıkkı” diye nitelemişti bunu. Rotayı piyasalardaki akışa uygun tut diyen geleneksel tavsiyeye ters düşmektir bu.

Standart & Poor’s, ABD’nin kredi notunu AAA’dan AA’ya indirdi ki bu da benzersizdir. Fakat mülayim bir harekettir de. Çin’de Standart & Poor’un muadili olan Dagong, ABD kredi notunu çoktan A+’ya indirmişti; şimdi ise A-‘ye düşürdü. Perulu ekonomist Oscar Ugarteche ABD’nin bir “muz cumhuriyeti” olduğunu ilan etti. ABD’nin iyileşme ümitlerini korkutup kaçırmamak adına kafayı kuma gömme politikasını seçtiğini söylüyor. Geçen hafta Lima’da toplanan Güney Amerika Mâliye Bakanları ABD’nin ekonomik çöküşünün etkilerini çabucak tecrit etmenin yollarını ele aldılar.

Herkesin sorunu şu: Kendini ABD çöküşünün etkilerinden korumak çok zordur. İktisâdi ve siyasi çöküşün sertliğine rağmen, Amerika dünya sahnesinde bir dev olarak kalmayı sürdürüyor ve orada olup bitenler başka yerlerde büyük dalgalar oluşturuyor halen.

Şüphe yok, Amerikan çöküşünün en büyük etkisi bizâtihi ABD üzerindedir ve böyle olmaya devam edecektir. Politikacılar ve gazeteciler, Amerika’nın siyasi durumunun işlevsizliği hakkında açıkça konuşuyorlar. İyi de işlevsiz olmaktan başka mümkün olan bir şey var mıydı ki? En temel gerçek şu ki, katıksız çöküş gerçeği, Amerikan vatandaşlarını afallatmıştır. Amerikan vatandaşlarının çöküşün maddi sıkıntılarını yaşamalarından ve zaman ilerledikçe sıkıntılarının artmasından derin bir korku duymalarından ibaret değil mesele. Birleşik Devletlerin dünyada model ulus olarak Tanrı veya tarih tarafından “seçilmiş ulus” olduğuna inanmaları da var. Başkan Obama, Birleşik Devletlerin +AAA ülkesi olduğuna dair güvence veriyor onlara.

Obama’nın ve diğer tüm politikacıların problemi buna halen çok az sayıda insanın inanıyor olmasıdır. Ulusal gururun ve benlik bilincinin uğradığı şok ani ve müthiş oldu. Ülke bu şokla başa çıkıyor ama çok kötü bir şekilde. Halk, günah keçisi arıyor - ve hiç de zeki olmayan bir şekilde - suçlu olduğu farzedilen taraflarda arayarak yapıyor bunu. Öyle görünüyor ki son ümit, birilerini kabahatli bulmaktır; dolayısıyla da çare, otorite makamındaki kişileri değiştirmektir.

Federal yetkililer – Başkan, Kongre ve iki büyük parti – sorumlu tutulacak taraflar olarak görülüyorlar. Bireysel silahlanma ve ülke dışında askeri müdahalelerin azaltılması yönünde güçlü bir eğilim var. Washington’dakileri her şeyden sorunlu tutmak, siyasi istikrarsızlığa ve yıkıcı-mahvedici yerel mücadelelerin daha da şiddetlenmesine yol açar. Dünya sisteminde istikrarı asgaride olan siyasi teşekküllerden biri de ABD’dir diyeceğim.

Bu ise siyasi mücadeleleri işlevsiz olan ve dünya sahnesinde gerçek güç tasarruf edemeyen bir ülke haline getirmektedir ABD’yi. Bu yüzden de geleneksel müttefiklerin ve başkanın ülke içi siyasi tabanının ABD’ye ve başkanına duydukları inançta büyük bir azalma var. Gazeteler, Barack Obama’nın siyasi hataları hakkında analizlerle dolu. Bunun hakkında kim tartışabilir? Obama’nın benim kanaatime göre yanlış, ödlekçe ve bazen de büsbütün ahlaksızca olan düzinelerce kararlarını kolayca sıralayabilirim. Fakat Obama, siyasi tabanının alması gerektiğini düşündüğü kararları almış olsaydı sonuç çok farklı olur muydu diye de merak ediyorum. ABD’nin çöküşü, başkanlarının aldığı zayıf kararların değil dünya sistemindeki yapısal gerçeklerin neticesidir. Obama halen dünyanın en güçlü kişisi olabilir fakat hiçbir Amerikan başkanı, geçen yılların başkanları kadar güçlü ol/a/mıyor.

Döviz kurlarında, işsizlik oranlarında, jeopolitik ittifaklarda, vaziyetin ideolojik târif-tanımlarında akut, sabit ve hızlı dalgalanmaların olduğu bir döneme girdik. Bu dalgalanmaların çapı ve hızı, kısa vadeli tahminleri imkânsızlaştırmaktadır. Kısa vadeli (mesela üç yıllık) tahminlerde makul bir istikrar olmaz ise dünya ekonomisi felç olur. Herkes korumacı ve içe dönük olur. Hayat standardı düşer. Hoş bir resim değil. Amerikan çöküşünün birçok ülke için pek çok olumlu tarafları varsa da diğer ülkelerin bu yeni durumdan umdukları kazancı dünya gemisi şiddetle sarsılırken sağlayabilecekleri kesin değildir.

Daha aklı başında uzun vadeli analizler yapmanın, analizlerin ortaya koyduğu hakkında daha berrak ahlâki hükümler vermenin, bugün çakılıp kaldığımızdan daha iyi bir dünya sistemini 20-30 yıl zarfında kurma çabası içerisinde çok daha etkili bir siyasi eyleme girmenin vaktidir.

Kaynak: Agence Global
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın



ABD'de devlet kepenk indirmek üzere
29 EYLÜL 2013



ABD'de Başkan Barack Obama'nın sağlık reformu konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ABD'de devlet hizmetlerinin durmasına 48 saatten az süre kaldı.

Muhalefetteki Cumhuriyetçi Parti'nin çoğunluğu elinde bulundurduğu Temsilciler Meclisi'nde yapılan oylamada sağlık reformu yasası için ayrılan bütçe geri çekildi.

Bu nedenle, zaruri olmayan tüm devlet hizmetlerinin durması ihtimali biraz daha arttı.

Şimdi Beyaz Saray'ın ABD mali yılının yarın gece yarısı sona ermesine dek sağlık yasası bütçesi konusunda uzlaşma bulması gerekiyor.

Aksi takdirde, zaruri olmayan devlet hizmetleri duracak, kamu çalışanları ya ücretsiz izine çıkartılacak ya da maaş almadan çalışmak zorunda kalacaklar.

Temsilciler Meclisi'nde yapılan oylamada sağlık reformu için ayrılan bütçenin bulunmadığı bir Senato bütçesi kabul edildi.

Senato Çoğunluk Lideri Demokrat Partili Senatör Harry Reid, Demokratların hâkimiyetindeki Senato'nun bütçenin bu halini reddedeceğini vurguladı.

Ancak Senato yarın öğleden sonraya kadar toplanmayacak. Bu nedenle yeni bir uzlaşma için sadece saatler kalmış olacak.

'Başladığımız noktadayız'

Senatör Reid yayımladığı yazılı açıklamada, 'haftalar süren yararsız siyasi oyunlardan sonra, yine başladığımız noktadayız' dedi.

Ülkede bu gibi bir durum en son 1995'te yaşandı. Carter ve Reagan iktidarları döneminde ise devlet kurumları 10 kez faaliyetlerini askıya almak zorunda kaldı.

1870'de geçirilen bir yasaya göre bütçe onaylanmamışsa, olağanüstü bir hal olmadığı sürece, federal hükümet faaliyetlerini sürdüremiyor.

1 Ekim'de ABD'de federal yönetimin faaliyetleri durursa, 2,1 milyon kamu çalışanının üçte biri iş bırakmak zorunda kalacak.

Ulusal güvenlik, hava trafiği, yataklı hasta bakamı, acil servis, afet yardımı ve elektrik gibi hizmetler ise bu kapsamın dışında görülüyor.

17 yıldır ilk kez yaşanması muhtemel bu durum Obama yönetiminin önündeki iki mali krizden biri.

Kongre borçlanma tavanını arttırma konusunda uzlaşamazsa, 17 Ekim'de de ABD Hazine Bakanlığı'nın borç çevirmek için borç alma yetkisi sona erecek.
BBCT
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Bu forum kilitlendi: mesaj gönderemez, cevap yazamaz ya da başlıkları değiştiremezsiniz   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> STRATEJİK DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com