EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Bu MedyanIn hayatI yalan dolan

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> ÇÖPLÜK
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
admin
Site Admin


Kayıt: 31 Arl 2006
Mesajlar: 834
Konum: Belarus

MesajTarih: Prş May 15, 2008 10:40 pm    Mesaj konusu: Bu MedyanIn hayatI yalan dolan Alıntıyla Cevap Gönder

06 Nisan 2010 18:00
Bu Haber Yarın Çıkar Mı?
Gazetelerde büyük telaş var, bugün Rıdvan Dilmen'i tutuklatan haberin perde arkasını girme konusunda. Gazeteciler cüzdan ve vicdan arasına sıkıştı...

Rıdvan Dilmen ve çok sayıda ismin gözaltına alındığı “telekulak” operasyonu haberini yarın gazeteler girip girmeme konusunda kriz yaşıyor.

Neredeyse bütün gazetelerin yazı işleri çözüm arıyor.

Sebebi ise haberin Türkiye’nin en büyük reklamverenlerinden birine dayanması. Operasyonda Türkiye’nin en büyük GSM Operatörü Turkcell’in önemli yöneticiler gözaltına alındı.

Dinlemelerin bu GSM Operatöründe çalışan isimler ve bunlarla birlikte hareket eden bir çete tarafından yapıldığı tespit edildi.

İşte bu Gazeteleri içinden çıkılmaz bir duruma soktu. Bir taraftan olukla para akıtan bir reklam veren; diğer taraftan habercilik ilkeleri….

Gazetelerin polis muhabirleri GSM şirketinin yöneticileri dahil tüm ayrıntıları yazmaya başladı. Ancak gazetelerin siteleri henüz tek satır detay bilgi girmedi.

Olayı ilk çarpıtan Vatan Gazetesi’nin sitesi oldu. Vatan’ın sitesi, sözkonusu GSM şirketini es geçip, suçu emekli polislere yıktı. Vatan'ın internet sitesi sorumlusu Aylin Duruoğlu Devrimci Karargah terör örgütü üyeliğiyle operasyon yemişti ve bu nedenle kurumla Emniyet arasındaki ipler gergin.

Ancak tüm gazete ve televizyonların haber merkezleri daha gergin. Bu haberi verip vermeme konusunda inanılmaz gelgitler yaşanıyor.

Bakalım dürüstçe ve çetenin odaklandığı kurum ve elemanları çeteye bulaşan kurumun haberini kim yapacak.

Hatırlanacağı üzere sözkonusu şirketin ismi Ergenekon klasörlerinde de dinleme faaliyetlerine destek verdiği ve Ergenekon’un kulağı Levent Ersöz Paşa’yla çalıştıkları ortaya çıkmıştı.

Hatta Mehmet Emin Karamehmet’le ilgili kayıtlar da ortaya çıkmıştı.

Kaynak: Postmedya

Yılmaz Özdil
Hürriyet
Ağzında lokma varken suikast yapılmaz...

"Suikast krokisi subayın ağzında.

Albay krokiyi çiğnerken basıldı.

Binbaşı krokiyi yutmaya çalıştı.

Isırırken kroki koptu.

Krokiyi boğazından çıkardılar.

Suikastçı krokiyi yedi.

*
Yersen...

*
“Valla biz vurduk” demelerine rağmen, şakır şakır asker vuranların PKK’lı olduğuna inanmıyorlar, suikastla suçlanan yarbaylar onuruna yediremeyip kendi kafasına sıkıyor... Bunlar hâlâ mahalleden geçen subayların peşinde.

*
Bakın, neymiş o suikastçının adı?

E.Y.B.

Olsa olsa, Embesil Yani Bu’nun kısaltılmış hali herhalde!

*
Çünkü, sanırsın, Mısır piramitlerinin gizemli dehlizlerinde yaşıyor Bülent Arınç, nerde oturduğu bilinmiyor... Halbuki, o mahalleye her gün önünde arkasında vaiyynn diye bağıran eskortlar, korumalarla geliyor, kapısının önünde de polis kulübesi var, anaokulundaki çocuğa sor, aha şurası diye göstersin... Ama bizim albay suikastçı, elinde krokiyle
adres arıyor iyi mi!

*
(Kestane ağacına sırtını ver, 20 adım yürü, pastane var orda, dön ordan, ver sırtını pastaneye, 20 adım yürü, kestane ağacı göreceksin, arkasına sotalan filan.)

*
Üstelik, manifaturacıda Kalaşnikof var, sokağı tarıyor; bu arkadaş albay olmuş, suikast yapacak, tabancası bile yok.

*
Şöyle bi diyalog mesela...

- Kimi vurcaz komtanım?

- Arınç’ı.

- O kim?

*
Reflü olduk gari, her Allah’ın günü gazete mutfaklarına kurulan darbe marbe ziyafetlerini kimse yemiyor... N’aapsınlar, tatlı niyetine, mahalleden geçen subayları “Kroki yiyen suikastçı” diye servis etmeye başladılar... Yerseniz artık."

A. İhsan KARAHASANOĞLU
Vakit
Dündar yine meydan okuyor...
10 Haziran 2009 09:39

Dündar yine meydan okuyor, ben ise endişeliyim!

Dün akşam saatlerine kadar dışarıda olduğumdan, haberleri pek izleyememiştim. Habervaktim’de UğurDündar ile ilgili bir haber yayınlandığından, dolaylı olarak bilgi sahibi oldum.

Hemen arkasından da Uğur Dündar’ın, Hürriyet’in internet sitesinden verdiği cevabı okudum.
İddia doğrudur, değildir tartışmasına girecek değilim. Ama ilke olarak olaya bakarsak, Dündar hakkında daha önce Vakit’te çıkan haberin hatırlanmasının, olayları yorumlamada bize ışık tutacağı kanaatindeyim!
Önce olayı hatırlayalım.

Uğur Dündar, Ergenekon klasörlerinde çıkan bir notta yer alan, eşi ile ilgili bir iddiayı, kendisi gündeme getirmiş ve Ergenekon savcılarını yargısız infaz yapmakla suçlamıştı.

“İddia iftiradır, doğru değildir. İspatlarsanız, gazeteciliği bırakırım, hatta intihar ederim” demişti.

Bir kimsenin aile hayatı ile ilgili haber yapmak, bizim usûlümüz değil. Birileri, bu usûlle haber yapabilirler. Örneğin; Merve Kavakçı’nın ilköğretim çağındaki çocuklarının okuluna gidip, hiçbir ilgisi olmadığı halde, annesinden dolayı çocukları rahatsız edecek soruları arkadaşlarına yöneltebilir, bunları büyük bir keyifle televizyon ekranlarından milyonlara izlettirebilirler!..

Hedefe oturttukları kişilerin; hiçbir hukuki bağları kalmamış, boşandıkları eşlerinin ağzından yorumlar alıp, kesip biçerek yayına koyabilirler..

Kartel medyasının usûlüdür bunlar... Bizim değil.. Ama bir insan, “gazeteciliği bırakırım” diyecek kadar açıkça meydan okuduğu, aslında bizi ilgilendirmeyen bir konuda gerçekleri konuşmuyor ise, ve elinize bu konuda bir belge ulaştı ise, bu haberi gizleme lüksü olabilir mi?!

Bence olamaz. Vakit de, o haberi gizlemedi.. Muhatabına sormayı ihmal etmeden, 3 gün cevap bekleyip, sonrasında haber yaptı..

Haber,Uğur Dündar’ın meydan okuduğu, yalan olduğunu ileri sürdüğü bilginin doğruluğunu gösteriyordu.. Yine tekrar edelim. Kimsenin ailesi ile işimiz yok. Kimsenin, yurtdışına çıkışı nasıl yaptığı bizi ilgilendirmiyor!
Ama bir kişi, bizim hiç ilgilenmediğimiz bir konuda kamuoyuna meydan okur, “Şu hususu ispat etsinler, gazeteciliği bırakırım” derse, bizim ilgi sahamıza girmiş olur! Vakit’in eline, UğurDündar’ın veya bir başkasının, gazeteciliği bıraktıracak kadar önemsediği bir konuda belge ulaşırsa, artık bu bilgi gizlenemez! Yayınlanır!
Yayınlandı da.. Arkasından UğurDündar gazeteciliği bırakacağına, “kişisel verileri elde etme” iddiasıyla Vakit hakkında savcılığa şikâyette bulundu..

Meydan okurken güzel efeleniyordu. Ama belgeler yayınlanınca, aynı efelenmeyi sürdüremedi, hemen soluğu savcılıkta aldı. Hem de “Kişisel verileri yayınlama” suçundan.Yani, “Yayınlanan bilgilerin hepsi doğru. Vakit doğru yazdı ama benim özelimi yazdı” dedi.

Onların bu tarzlarını yaşayarak bildiğimiz için, dün Hürriyet’te yayınlanan Uğur Dündar’ın açıklamasını da, yine aynı tarz tekrarlanıyor mu merakı ile okudum..

Dünkü açıklamasında, UğurDündar diyor ki; “Sevgili okurlar, seyirciler, şimdi size doğruların peşinde koşan bir gazetecinin, bizim gibi bir ülkede başına neler gelebileceğini gösteren hem ibret verici, hem de trajikomik bir örnek anlatacağım.” Devamında da yine kesin ifadelerle şunları söylüyordu: “Hemen belirteyim, ben bu haberleri yapana kadar Kavaklı denen yerin neresi olduğunu bile bilmiyordum. Kavaklı Belediyesi’nden içeri adımımı atmış değilim. Hiçbir yerel yöneticiyi tanımam, etmem. Bu kişilerle hayatımda karşılaşmış değilim. Daha sonra Beylikdüzü adı verilen bu bölgede ne benim, ne yakınlarımın, ne de kan bağımın olduğu kişilerin bırakın iki blokluk apartman yapılacak araziyi, tek santimetre kare bile toprağımız olmadı. Evet olmadı...”

Bu net ifadeleri okuyunca, kendi kendime merak ettim. “Acaba dedim, muhabirlerimiz bir araştırma yapsa, veya yarın bize bir mektup gelse, Uğur Dündar’ın yazdıklarının aksini gösteren bir bilgiye ulaşılsa; bu bilgiyi yayınlamak mı gerekir, gizlemek mi?..”

Öyle ya, Uğur Dündar, önceki olayda da net açıklamalarla, “Yoktur.Çıkmamıştır.İspat edemezsiniz.Ederseniz istifa ederim” demişti. Tam aksi belgelenmişti. Bu sefer de “Kişisel verileri yayınlama”dan savcılığa koşmuştu..
Şimdiki iddia doğrudur, değildir bilmiyorum. Ama evvelki olaydan ders çıkararak aklıma gelen bu soruya da cevap arıyorum; “Yarın postadan bir tapu fotokopisi gelse, yayınlamak mı gerekir, yayınlamamak mı?”

Ve yine merak ettiğim bir soru; “O belge yayınlandığında, Uğur Dündar yine yukarıdaki sözlerini unutup, ‘Kişisel verileri açıkladılar’ diye şikâyetçi olur mu, olmaz mı?”

Merak ettiğim bir konu daha var.. Uğur Dündar, programına Sadettin Tantan’ı davet ederek, aleyhindeki iddiaları cevaplayacakmış.. Merak ediyorum; cesur gazeteci Dündar, dürüst siyasetçi Tantan’a, patronu Aydın Doğan hakkındaki iddiaları da sorabilecek mi? Dışbank ile ilgili, Tantan’ın daha önce açıkladığı iddiaları sorma cesareti gösterebilecek mi?..

Veya tersinden soralım; Dündar’a şahitlik için ekrana çıkacağı anlaşılan Tantan, AydınDoğan hakkında daha önce yaptığı açıklamaları, bu vesile ile tekrar edebilecek mi?

Merakla izleyeceğim...

Ali Karakasanoğlu - Vakit
akarahasanoglu@vakit.com.tr


Umur TALU
Sabah
Hoşt-modern gazetecilik
18 Mayıs 2009

Gazetecilik, "dördüncü kuvvet" gibi bir sıfatla "demokrasi" içinde konuşlanırken, kastedilen özellikle, "halk adına" diğer kuvvetlerin, tüm kudretlerin denetlenmesiydi.
O yüzden; normalde küfür bile sayılabilecek bir sıfat, gazeteciliğin onur duyduğu bir nitelik oldu:
Bekçi köpekliği.
Kastedilen şuydu:
O kuvvet ve kudretleri izleyen, hareketlerini kollayan, onları didikleyen, onlara dair halkı bilgilendiren ve onları kamusal eleştiri ile yüz yüze bırakan, bir şeylerin düzeltilmesi için kamuoyu baskısı yaratan, adı üstünde biraz da ısıran, hatta yırtıcı bir işlev.


***

Kimileri belki o yüzden yanlış anladı; sıfatı ikiye böldü:
Kimi, kuvvetlilerin, kudretlilerin, servetlilerin bekçisi olarak temayüz etti.
Kimi de, onların "bekçiden de ötesi" olmaya koşturdu.
"Modern gazetecilik" tarihi hem halk adına müthiş "bekçi köpekliği" örnekleriyle doldu...
Hem de müthiş bekçi veya köpek misalleriyle taştı.

***
Totaliter yönetimler ile güya demokratik siyaset yapanların kirli bir ortak noktası hep gazetecilikte de bekçilerini ve köpeklerini buldu.
Bunun adına "itibarsızlaştırma" dendi.
Birisini kamuoyu önünde küçük düşürmek, tehdit edebilmek, sindirebilmek, yok edebilmek için önce onun dünyasını, bazen doğru, bazen kurgu ama esasta "haset ve fesat dolu" bombalarla sarsmak... mümkünse yıkmak.
Bombalar, ideolojiden, siyasi görüşten, fikir tartışmasından, mesleki tutarsızlıklardan ziyade, özel hayattan barut aldı. Bazen doğrular olsa dahi, sık sık montajlarla, atfedilenlerle.
Bekçiler ile köpekler bu tür operasyonların ya gazetecilik ayakları yahut bazen bizzat kafaları idi.

***

"Ergenekon iddiası"yla sanık, tutuklu olan kimi "meslektaş"ın, zaten "fişgeneral" rütbesindeki yahut emekli "fişpaşa" konumundaki kimi isimle ortak havuz kurup insanları, özel hayatlarının doğrusu, yanlışı ve palavrasıyla dosyalamaları, işte öyle "modern" bir ameliye.
Utanç ve dehşet verici tabii; ama "modern" i ille "iyi bi şiy" diye anlamamak lazım. Naziler de moderndi!
Kimilerinin "fişpaşalar"ı, "darbecinin gazetecisi" isimleri "demokrasi" adına eleştirirken, şu ya da bu cemaat veya grup hatta inanç adına benzer operasyonlardan hiç tiksinmemesi de "modern ılımlı mide" fesadı.

***

Fakat bir de "hoşt modernler" var.
Bunları "modernler"den ayıran en önemli özellik, kökenleri ne olursa olsun, gevşemiş, cıvımış, cılk olmuş, esasta pusulası kaybolmuş, oradan oraya dolanmış, medya vitrinlerinde başları dönmüş bir halde "büyük adam veya madam" kesilip "büyük idealleri"nin filan olmaması. Kariyer ve şöhret elbette, hem de çok çok; ama siyasi ya da mesleki ideal ve de hakkaniyet derdi; hayır!
Onlar, medya dünyasında domuz gribi gibi yayılmış, toplum bağrında da diken diken uzamış "haset ve fesat cehennemi"nin, "saray soytarısı" kadrolarında da terfi alan zebanileri.
Büyük dertleri yok aslında.
Ama büyük saldırıları olabiliyor.
Bireylerin, hele hele adı bilinen kişilerin, özellikle de meslektaşlarının hayatlarına, yanlışlarına, belki zaaflarına, belki hatalarına, belki tiplerine, belki dil sürçmelerine, belki geçmişlerine, herhangi bir zararsız hallerine bile karşı kazan yakıyor, kazık sivriltiyorlar.
Bunun toplumsal, siyasi, mesleki eleştiriyle, mesleki tartışmayla, milyonlarca insanın hayati sorunlarına dair bir gazetecilik çabasıyla filan ilgisi yok.
Bu, safi fesat.
Ve "fesat primi" denen bir şey var ki, şu röntgenci, pusucu, tuzakçı, linççi dünyada, maddi, manevi aferinine, en azından bir süre, doya doya kavuşuyor.
Bu gazetecilik oluyor.

***
"Hoş modern" de olduğunu düşünebilir şahıslar elbette; lakin, sözde özgürlük taslarken, boyunlarına dolanmış zincirler şıkırdıyor, kulübelerdeki isimler sırıtıyor...
"Hoşt modern" diye!

UMUR TALU - SABAH
umur.talu@sabah.com.tr


A. İhsan KARAHASANOĞLU
Hürriyet’in yalanı biter mi hiç?..
07 Kasım 2008 10:40
Vakit

Mahallenin enayisiyiz ya.. Mahalleyi, mahalleden çıkan insanları savunur, dürüstlüğüne inandığımız insanlara destek veririz ya, sonunda da kötü adam oluruz! Zahid Akman’a yönelik, dünkü Hürriyet gazetesinin internet sitesindeki haberi görünce, yine bir enayilik daha yapalım dedim.

Niye enayilik diyorum, önce onu anlatayım.
RTÜK, televizyonların reklam gelirlerinden pay alıyor.
2000’li yılların başlarında bazı televizyon kanallarının reklam gelirlerini düşük gösterdikleri ve böylece RTÜK’e ödemeleri gereken payda yolsuzluk yaptıkları ortaya çıkmıştı.
Özellikle; TV ve gazetelerinin yanı sıra, büyük ticaret şirketleri de olan medya grupları, kendi şirketleri arasında, özel anlaşmalar numarası ile, TV’de yayınlanan reklamlarda % 90’a varan indirimler yapılmış gibi gösteriyorlardı.
Reklam geliri az olunca da, RTÜK’e ödenecek pay da azalıyordu.
Aslında bu indirim, vergi konusunda da büyük kaçaklara sebeb oluyordu. Reklam bedelinde % 90 indirim yapılınca, haliyle televizyon kanalının ödeyeceği vergi de azalmış oluyordu..
2000’li yıllardaki bu yolsuzluğun hâlâ devam ettiğine dair, geçen yıl bana bir bilgi gelince, ben de hemen RTÜK’e müracaat ettim.
Öyle telefon açıp, “Ya arkadaş, bana TV’lerin reklam gelirlerinin listesini bir yollasan” demedim.
Sevmem böyle ilişkileri..
Her şey resmi olsun isterim.
Bunda da öyle yaptım. Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak, RTÜK’e müracaat ettim. “2007 ve önceki 3 yıl içinde, ulusal TV kanallarının reklam gelirleri ve RTÜK’e ödedikleri pay ne kadardır, tahsil edilmeyen RTÜK payı var mıdır?” diye sordum.
Peki ne cevap aldım, onu da aktarayım: “Gizlidir, veremeyiz.”
Neymiş gizli olan?
“Benim adıma görev yapan RTÜK’ün, kanun gereği televizyonlardan alması gereken payın ne kadar olduğunu ve tahsil edilip edilmediği”nin bilgisi!
Sanki RTÜK, babalarının dükkanı da, ben onların özel dükkanlarının ne kadar ciro yaptığını soruyorum.
Sonuçta vermediler bilgiyi.. Özel TV kanallarını korudular.
Büyük ihtimalle de, bugün kanlı bıçaklı oldukları TV kanallarının bazı usûlsüzlük bilgilerini gizlemiş oldular.
Sağlık olsun dedik, ihbarı ispatlayacak bilgiye ulaşamadığımız için, o konuyu yazamadık.
Şimdi de biz enayiliğimizi yapalım.
Kamuya açık olması gereken bilgiyi, görevlerini suîistimal ederek vermeyen RTÜK’ün Başkanı hakkındaki, Hürriyet gazetesinin internet sitesinde yayınlanan yalan haberi gözler önüne serelim.
Neydi o haber?
“RTÜK Başkanı Akman’a dolandırıcılık davası!”
Başlık bu..
Dolandırıcılık davasını kim açar?
Tabiî ki savcı..
Merakla haberin içini okudum. Haberin içinde, “CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Ali Kılıç, İstanbul’da yaptığı basın toplantısında, RTÜK Başkanı Zahid Akman hakkında Almanya’da Köln Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldığını söyledi” deniliyordu..
Hoppala.. Dolandırıcılık davası diyorlar. Haberin içinde ise, Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan bir alacak iddialı davadan bahsediyorlar..
Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dolandırıcılık davası olmaz ki!
Olsun olmasın, adam yazıyor işte. Atıyor çamuru, ondan sonra sen temizle, temizleyebilirsen.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nde, o bahsettikleri davayı açmak bir işmiş gibi, haberi bir süslemişler, bir süslemişler ki, sormayın...
Oysa, Asliye HukukMahkemesi’nde dava açmak için, ortada suç olması da gerekmez, alacak olması da.. Varsa cebinde 3-5 kuruş para, yatırırsın harcını, açarsın davayı. Alacak varmış, yokmuş, hiç önemli değil. Adam kafadan atmış, “Alacaklıyım” demiş, hiç farketmez. Dava sonunda, davanın sonunda, alacak var mı, yok mu, Mahkeme verecek o kararı zaten.
Ama Hürriyet’in internet sitesi, harcını yatırıp, herkesin açabileceği bir davayı nasıl veriyor: “Dolandırıcılık davası!”
Yuh ki ne yuh!..
vakit

Başörtü kışkırtıcılarının okkalı yalanları
24 Ekim 2008 01:15

Aydın Doğan medyası ve Uğur Dündar, toplumu kışkırtmak ve kamplara bölmek amacıyla yalan haber haber üretim merkezi gibi çalıştı. İşte örnekleri:
Başörtüsüne karşı yürütülen iftira kampanyasının başını Doğan Medya Grubu'na bağlı Hürriyet gazetesi çekiyor.
Gazete, son iki yıl içinde çok sayıda yalan haberi mahşete taşıdı.

Bunlardan en çarpıcısı, Konya'da 16 yaşında bir gencin, başörtülü doktorlar yüzünden testislerini kaybettiği iddiasıydı. Haber "tesettür faciası" manşetiyle verildi. Uğur Dündar imzalı haberin yalan olduğu aynı gün ortaya çıktı.
Araştırma sonunda, asıl suçlunun başörtülü doktorlar değil, gazetenin savunduğu erkek doktor olduğu netleşti.
Hürriyet gazetesinin manşetten hedef gösterdiği iki doktor temize çıktı.
Gazetenin sarsılan itibarını ise, aynı grupta yayınlanan rapor haberleri bile yerine getiremedi.

Hürriyet gazetesi, Mersin'in Tarsus İlçesi'nde kısa etekli kızların kezzaplı saldırıya uğradığını iddia etti.
Gazetenin internet sayfasında, kezzabın şırıngayla sıkıldığı bile yazıldı. Gerçek yine gün içinde anlaşıldı.
Ortada şırıngalı kezzap saldırısı değil, sokağa dökülmüş bir kimyasal madde vardı.
Üstelik bacaklarına kimyasal madde sıçrayan 5-6 kişiden sadece biri kısa etekliydi.

Bir başka haber ise "cumhuriyet öğretmenine türban dayağı" başlığı ile verildi.

Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin iddiasına göre, Trabzon'da bir öğretmen, başörtülü öğrencilerin derse girmesine izin vermediği için dövülmüştü.

Bu haber de, kısa sürede doğun grubu'nun yalan haberleri listesinde yerini aldı. Öğretmenin sorunlu olduğu, ilçeye sürgün geldiği ve okul dışında başörtüsü takan öğrencilerin notlarını bilinçli olarak düşürdüğü ortaya çıktı.

Hürriyet'in başörtüsü ile ilgili yalanları bunlarla sınırlı değil. İşte Hürriyet'in diğer yalanları:

Haber videosu için:
http://www.haber7.com/haber/20081024/Basortu-kiskirticilarinin-okkali-yalanlari-VIDEO.php

haber7

Medyayı 'Bekaret Testi' Çarptı
27 Kasım 2008 16:44

Gazetelerde yer alan 'Kız yurdunda bekaret testi yapıldı' haberinin aslı ortaya çıktı. Bakın gerçek neymiş...

İstanbul'da bir kız öğrencinin disiplinsizlik nedeniyle özel bir yurttan çıkarılması, medya tarafından 'bekaret testi' istendiği iddiasıyla kamuoyuna yansıtıldı.

İddialara konu olan kız öğrencinin 'arkadaşlarını ölümle tehdit ettiği' gerekçesiyle yurttan ilişiğinin kesildiği anlaşıldı.

Cumhuriyet Gazetesi'nin ilk olarak yayınladığı ve Hürriyet ile Milliyet Gazetesi'nin de internet sitesinde yer verdiği 'bekaret testinin' ise yurdun isteği ile değil babanın zoruyla alındığı ortaya çıktı.

Edinilen bilgilere göre olay şöyle gelişti. Ceren G. isimli kız öğrenci bu öğretim yılı başında üniversite sınavını kazanarak Özel Aydın Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü'ne kayıt yaptırdı.

Ailesi Aydın'ın Çine ilçesinde oturan öğrenci, Özel Emel Yüksek Öğretim Kız Öğrenci Yurdu'na kayıt yaptırdı.

16 Kasım 2008 Pazar akşamı yurda dönen kız öğrencinin dudağında, boynunda ve yanağında morluklar olduğu fark edildi.

Kız öğrenciye bir şey söylemeyen yurt yönetimi babası Yusuf G'ye olayı anlatarak kendisini İstanbul'a çağırdı.

Ancak baba yurt yönetiminin ısrarlı isteğine rağmen ilk etapta İstanbul'a gelmedi. Oda arkadaşlarına göre Ceren G. morlukları erkek arkadaşının yaptığını söyledi.

Kız öğrenci, morluklar hakkında çok soru soran bazı yurt arkadaşlarını da ölümle tehdit etti. Öğrenciler kendilerine yapılan tehdidi içeren şikayet dilekçesini yurt yönetimine yazılı olarak iletti.


Bu gelişme üzerine babayı yeniden arayan yurt yönetimi beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştı.

Baba Yusuf G. İstanbul'a geldiğini ve kızına bekaret raporu aldığını belirterek kızının arkadaşları ve yurt yönetimine hakaretler savurdu. Aynı gün akşam saatlerinde Ceren G. de avukatı olduğunu söylediği bir erkek şahısla yurda geldi.

Avukat olduğunu söyleyen şahıs, yurt yöneticilerine "bekaret testi" istemenin insan haklarına aykırı bir durum olduğu ifade etti. Böyle bir taleplerinin olmadığını söyleyen yurt yöneticileri bunun Ceren G'den de sorulmasını istedi. Kız öğrenci de bekaret testini yurt yöneticilerinin değil, babasının istediğini anlattı. Yurt yönetimi gerekirse bekaret testinin babanın zoruyla alındığını rahatlıkla ispatlayabileceklerini ifade etti

Yurt yöneticileri babanın tehditlerinin devam etmesi üzerine Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığı'na giderek suç duyurusunda bulundu.

Küçükçekmece Kaymakamlığı ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne de gerekli başvuruları yapan yurt yöneticileri haklı bulundu. Ceren G'nin 48 saat içinde yurttan ayrılmasını öngören resmi tebligat hazırlandı.

Bir gün sonra kızı ile bilikte yurda gelen baba Yusuf G. tehdit ve hakaretlerde bulunmaya başladı. Bunun üzerine yurda polis çağrıldı. Yurt yöneticileri polise Ceren G. ile ilgili resmi evrakları gösterdi.

Polis ise kız öğrencinin yurtla ilişkisinin disiplinsizlik nedeniyle kesildiğini hatırlatarak ailesinden eşyalarını toplamasını istedi. Bu karar üzerine baba, "Bu işin sonu cinayetle bitecek." şeklinde tehditte bulundu. Baba ve kızı yurt depozite parası ve diğer evraklarının teslim edilmesinden sonra yurttan çıkarıldı.

(Zaman)

Show Haber değil 'pot haber'
13 Ekim 2008 15:06
Ali Kırca, Show Haber ve emekli bir Tümgeneral küçük bir tarih yanlışlığı nedeniyle büyük bir yanlışa düştü. İşte 15 dakikalık 'pot haber'...


İhsan AYDIN'ın haberi

Ali Kırca’nın sunduğu Show TV Ana Haber bülteninde tam bir skandal yaşandı. 10 Ekim 2008 Cuma günü, ‘Casus uçaklar gördü jetler vurdu’ ‘Zap kampı böyle vuruldu’ başlıklarıyla tam 15 dakika boyunca yayınlanan haberde, casus uçakların görüntü aldığı bir terör kampına TSK'ya ait savaş uçaklarının yaptığı harekat değerlendirildi. Ali Kırca, harekatın ABD ile istihbarat paylaşımından önce yapıldığını iddia ederek, bu harekatın da Genelkurmay tarafından açıklamadığını söyledi. Ancak bu 15 dakikalık koca yanlış küçücük bir bilgi eksikliğinden kaynaklanıydu. İşte bir Haber7 okurunun fark ettiği küçük ayrıntı.

SHOW HABER YAZIYOR AMA...

Birçok video paylaşım sitesinde yer alan bu görüntüleri "Show Haber’ yazısı ile yayınlayan Ali Kırca, “Üstelik bu izleme Türkiye ile Amerika arasındaki istihbarat paylaşımından önce yapıldı” bilgisini verdi. 15 dakikalık haberin neredeyse tamamı bu bilginin üzerine kuruldu.

Haber boyunca defalarca operasyonun 12 Ocak 2007’de yapıldığı ve görüntünün bu tarihte çekildiği söylendi. Show Haber ekibinin, haberi bu bilginin üzerine kurmasındaki en önemli etken görüntülerin üzerindeki tarihin 12/01/07 yazıyor olması idi.

Haberde ‘İstihbarat paylaşımından önce bu görüntüler ABD tarafından verildi’ bilgisinin verilmesi ise ABD ile istihbarat anlaşması 2007’nin Kasım ayında yani 11’inci ayda yapılmış olmasından kaynaklanıyordu.

KÜÇÜK BİR BİLGİ: AA/GG/YY YAZILIYOR

Bu bilgilere bakıldığında haberde bir sorun olmadığı görülüyor ancak Show Haber ekibinin yapmış olduğu büyük hata işte burada başlıyor. ABD’de tarih kısalmaları ay/gün/yıl olarak yazılıyor. Yani görüntülerde belirtilen tarih 12 Ocak 2007 değil 1 Aralık 2007, istihbarat paylaşımı anlaşmasından sonra. Bütün haberini bu yanlış üzerine kuran Ali Kırca ve Show Haber ekibine emekli bir asker de eşlik ediyor.

Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen bir an tarihle ilgili tereddüt etse de Ali Kırca’nın kendinden emin tavırları onu da yanlışa ortak ediyor.

Nejat Eslen; "Şimdi tarihine baktığımızda, herhalde bu bir Amerikan casus…"

Ali Kırca, “Casus uçağı olduğunu düşünüyoruz”

Nejat Eslen: “Bu bilgiyi biz kullanmışız herhalde. O tarihte Amerika ile böyle bir anlaşmamız yoktu. Kasım 2007’den sonra biz ABD’yle istihbarat paylaşımına başladık."

Bu konuşma üzerine Kasım 2007’den önce gayri resmi bilgi paylaşımı yapılmış olabileceği yorumunu yapan Ali Kırca kırmızı çerçeveye alınmış 12/01/07 tarihini göstererek ’12 Ocak 2007 tarihinde’ diye okuyor. Ali Kırca, “Biz inceledik baktık, o tarihte Genelkurmay’ın kayıtlarında, açıklamalarında bir hava harekatı görünmüyor” diyor.

Biz de inceledik gerçekten o tarihlerde bir açıklama yok ama Ali Kırca ve Show Haber ekibinin bulamadığı ancak bu operasyonun açıklandığı basın bültenini 01 Aralık 2007 tarihinde bulduk.

İşte Ali Kırca ve Show Haber ekibinin bulamadığı basın açıklamaları:

BASIN AÇIKLAMASI

Sınır Ötesi operasyonlar hakkında.

TARIH : 01 Aralık 2007
NO : BA - 35 / 07

1. Türk Silahlı Kuvvetleri 28 Kasım 2007 tarihinden itibaren sınır ötesi harekat konusunda yetkilendirilmiştir.
2. Türk Silahlı Kuvvetleri; kendisine verilen yetki çerçevesinde, Irak'ın kuzeyinde bulunan teröristleri etkisiz hale getirmek için gereken askeri tedbirleri alacaktır. Bu kapsamda; ilk operasyon 01 Aralık 2007 tarihinde ( bugün) icra edilmiş olup, elde edilen istihbarata bağlı olarak operasyonlara devam edilecektir.
3. İcra edilecek operasyonlar, münhasıran PKK KONGRA-GEL terör örgütünü hedef almakta olup, Irak'ın kuzeyinde yaşayan halka ve Türk Silahlı Kuvvetlerine düşmanca bir harekette bulunmadıkları sürece, yerel gruplara karşı değildir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

BASIN AÇIKLAMASI

Irak hudutları içinde tespit edilen terörist grup hakkında.

TARIH : 01 Aralık 2007
NO : BA - 34 / 07

01 Aralık 2007 günü istihbari çalışmalar kapsamında, Hakkari ili Çukurca ilçesinin güneydoğusunda Irak hudutları içinde, 50-60 kişilik bir PKK'lı terörist grup tespit edilmiştir.
Söz konusu teröristler üzerine, bölgeye yakın durumda bulunan ateş destek vasıtaları ile yoğun bir uygulama yapılmıştır. Uygulama sonucunda terörist grubun önemli ölçüde zayiat verdiği, teknik vasıtalarla tespit edilmiştir.
Bölgeye ihtiyaç duyulduğunda diğer unsurlarla da müdahale edilecektir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Show Haber geçtiğimiz günlerde de bir muhabirini 10 dakika arayla hem Hakkari hem Diyarbakır'daymış gibi lanse etmişti.

Haber 7

13 Ekim 2008
VALİ: UĞUR DÜNDAR'IN HABERİ YALAN

Aktütün'de öğretmen olmadığı için eğitim verilmediği" iddialarını ısrarla gündeme getiren Uğur Dündar'ın, bu haberi yalan çıktı..

Son dönemde asparagas haberleri ile gündeme gelen Star TV Haber Grup Başkanı Uğur Dündar’ın, asılsız “Aktütün’de öğretmen olmadığı için eğitim verilmediği” iddialarını gündeme getirmesi tepkilere sebep oldu.

Karakol baskınıyla gündemde olan Hakkari Aktütün’de öğretmen olmadığı için eğitim verilemediği iddiaları Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in ardından Vali ve bölge eğitimcileri tarafından da sert bir dille yalanlandı.

Bakan Çelik, okul çevresinde medya terörü estirildiğini belirterek, şunları söylemişti: “Okulda öğretmen olmadığıyla ilgili haberler yalan. Aktütün’deki çocukları konu mankeni gibi kullanan, küçücük çocuklara makyaj yaparak onları televizyonlara çıkaran insanlar, yayıncılık yaptıklarını mı sanıyorlar? Çocukları okulun penceresinden sokarak, bin bir türlü şekle sokarak, onları konu mankeni yaparak kullanmak hangi sorumlu yayıncılık anlayışına sığar?”

VALİ: HABER YALAN

Hakkari Valisi Ayhan Nasuhbeyoğlu, bazı basın organlarında çıkan “Aktütün’de eğitim ve öğretim olmadığı” yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını söyledi. Öğrenci ve vatandaşların psikolojilerinin daha fazla bozulmaması için bu tür haberlerin yapılmaması gerektiğini vurgulayan Nasuhbeyoğlu, sözkonusu köyde 8 Eylül’den itibaren normal eğitim öğretimin devam ettiğini belirtti...

Memur-Sen Konfederasyonu ve Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu da, “Uğur Dündar ekibi, Konya ile ilgili olarak ortaya attıkları ‘testis skandalı’, ‘tesettür faciası’ iddialarının bir benzerini gündeme getirdi. Durumu ajite ederek, kendine haber çıkarmaya çalışıyor. Okulu kapalı göstererek, öğrencilere roller vererek gerçeği saptırmak kimseye fayda getirmez. Terörün ekmeğine yağ sürer. Bölgedeki öğretmen açığı vekil öğretmenlerle giderilmeye çalışılıyor. Eğitim sorununu çözebilmek için öncelikle bölgeye demokrasi, özgürlük, birlik ve beraberlik ruhu götürülmeli. Bölge halkına hukuk devleti hissi verilmeli” dedi.

İşte Dündar’ın vukuatları

Dündar, daha önce de birçok yalan habere imza atmış, çocukları ve masum insanları konu mankeni olarak kullanmıştı. İşte onlardan birkaçı...

1996: UĞUR DÜNDAR’IN YÜZÜNDEN İNTİHAR ETTİ

Star Haber Grup Başkanı ve anchorman’i Uğur Dündar’ın yalan ve iftiralarla dolu haberlerini Türkiye’de bilmeyen yok. Uğur Dündar’ın yalan habercilik geçmişi yıllar öncesine dayanıyor. Dündar, 1996’da bir “yargısız infaz” gerçekleştirdi. Dündar’ın Arena adlı programında “Büyücü Hoca” olarak lanse ettiği Şerafettin Yardımedici, şakağına sıktığı tek kurşunla intihar etmişti.

2003: KENDİLERİNİ YAKTILAR

2003’te de İstanbul Haliç Köprüsü’nün korkuluklarına çıkan ve Uğur Dündar’ın; Arena adlı programında yayınlanan haber yüzünden yetiştirme yurdundan atıldıklarını söyleyen 8 genç, üzerlerinden çıkardıkları giysilere tiner dökerek yakmışlardı... Gençler, sözkonusu programa bu şekilde tepki göstermişlerdi...

2006: “TESETTÜR FACİASI”NIN ALTINDA DA DÜNDAR’IN İMZASI VAR

“Tesettür faciası” olarak gündeme getirilen ve “Konya Numune Hastanesi’nde görevli iki bayan doktorun 15 yaşındaki bir çocuğun testis röntgenini çekmediği” iftirasını içeren haberlerin altında da Uğur Dündar’ın imzası vardı. Doğan Grubu televizyonlarında çarşaf çarşaf yer verilen bu iftira, Hürriyet’te de yine Uğur Dündar imzasıyla “tesettür faciası” başlığıyla yer almış, iddiaların kocaman bir iftira olduğunun ortaya çıkmasıyla Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile “özür” dilemek zorunda kalmıştı.

ÖVÜNDÜĞÜ HABER DE AŞIRMA

Uğur Dündar’ın “Çocuklarıma bırakacağım en değerli miras” diye nitelediği ünlü “Rüşvetin belgesi” haberinin de, aslında Arena’nın istihbarat şefi Ulvi Yanardağ’a ait olduğu, Uğur Dündar’ın sadece bir İsviçre bankasının önünde fotoğraf çektirerek haberin üstüne konduğu ileri sürülmüştü.

İşte bu durum Yeni Asya Gazetesne malzeme oldu. İbrahim Özdabak, Uğur Dündar'ın bu asparagas haberini ölümsüzleştirdi.

İŞTE O KARİKATÜR....

cafesiyaset/vakit

Ali Kırca'nın aleni yalanı
09 Ekim 2008 10:35
Ancak uzay filmlerinde yaşanması mümkün olan ışınlanma olayı Ali Kırca'lı Show Ana Haber'de gerçekleşti. Diyarbakır'daki muhabir bakın nasıl ışınlandı

Yılların deneyimli haber spikeri Ali Kırca'nın başında olduğu Show ana haber dün akşam tarihe geçecek trajik bir olaya imza attı.

Ana haber bültenlerinin kıyasıya giriştiği reyting savaşı izleyiciyi dumura uğratacak boyutlara ulaştı. Sıcak duraklar, son dakikalar, flaş gelişmeler derken, artık bir muhabir aralarında 550 kilomtere olan iki ayrı
şehirde 10 dakika arayla görünmeye başladı.

Kırca'nın, Diyarbakır'da polislerimize düzelenen hain saldırıyı olay yerinden canlı bağlanan muhabiri, 10 dakika sonra Aktütün'den canlı olarak haber bültenine bağlandı.

Diyarbakır'dan saldırının ayrıntılarını veren Show Ana Haber muhabiri Ozan Pezek, 10 dakika sonra 17 askerimizin şehit edildiği Aktütün karakolunun bulunduğu köyden görüntülü olarak canlı bağlanınca kafalar bir hayli karıştı.

Dikkatli izleyicilerimizden aldığımız onlarca mail ve gazeteciler.com'da yer alan haberin sonucunda, yaptığımız araştırma bu komik olayı doğrularken, Ali Kırca ve ekibinin uzay teknolojisini bu denli yakalmış olması, Türk medyasının geleceği açısından bizlere umut verdi!
haber7

RADİKAL YALAN!

3 Ekim 2008 22:01
Radikal gazetesi, Aydın Doğan'ın gönüllü silahşörleri arasına katılınca, büyük bir üslup kayması yaşadı ve grubun tetikçi gazetelerine benzemeye başladı



Bilindiği gibi Doğan Grubu bu tür işler için önceden daha çok Milliyet gazetesini kullanırken, 'bağımsız bağlantısız' olduğu iddia edilen ancak baştan beri Aydın Doğan'ın gizli patronluğuyla Sabah'ı bitirmek amacıyla yolculuğunu sürdüren Vatan gazetesi tetikçilik rolünü üstlenmişti.

Erdoğan-Doğan gerginliğinden sonra, grubun 'radikal' gazetesi de tetikçi Vatan'dan farksız hale geldi. Radikal Gazetesi'nde bugün yayınlanan "Felsefe dersinin ruhuna el Fatiha" başlıklı haberin yalan çıkması da bu tür haberlere bir örnek olarak gösterilebilir.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), tarafından yapılan yazılı açıklamada, MEB tarafından yürütülen program geliştirme çalışmalarında "katılımcılık" ilkesi gereği ilgili akademik ve sosyal paydaşların görüşleri alındıktan sonra olgunlaştırılan taslak programların Talim ve Terbiye Kurulu'nda görüşülerek karara bağlandığı hatırlatıldı.

Açıklamada, 1993 yılından beri uygulanmakta olan mevcut felsefe öğretim programının da öğrenci merkezli eğitim yaklaşımına uyarlanması için Ortaöğretim Genel Müdürlüğü tarafından Kayseri'de bir grup akademisyen ve öğretmenden oluşan özel bir ihtisas komisyonu kurulduğu belirtildi.

Diğer derslerde yapıldığı gibi bu dersin de taslak programı, ilgili akademik ve sosyal paydaşların görüş ve değerlendirmelerine sunulduğunun vurgulandığı açıklamada, "Bu taslağın henüz resmi bir geçerliği bulunmamaktadır. Bu yaklaşım gereği, kendilerinden görüş istenen birçok akademik ve sosyal paydaşın taslak metni tamamlayıcı, geliştirici nitelikteki önerileri Bakanlığımıza ulaşmış ve bu öneriler takdire şayan bulunmuştur. Ancak kendilerinden görüş istenen bazı paydaşların ise program taslağına katkıda bulunmak yerine henüz resmi geçerliği bulunmayan bu taslağı kabul edilmiş ve uygulamaya konulmuş gibi basın üzerinden tartışmaya açmaları demokratik katılımcılık kültürüne uygunsuzluğu açısından dikkat çekicidir. Belirtilen gazete haberinde verilen ve taslak metinden alıntılanan bazı içeriklerin 1993 tarihli felsefe dersi programında da bulunduğu halde bunların şimdiye kadar haber konusu edilmeyerek, bu konulara ilk defa yer veriliyormuş gibi kamuoyunun dikkatine sunulması meslek ilkelerine uygun olmadığı düşünülmekte ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır. Konu ile ilgili çalışmalar Bakanlığımızın ilgili birimlerinde gerekli bilimsel ciddiyet içinde sürdürülmekte olup çalışmalar tamamlanınca kamuoyuna duyurulacaktır. Bu aşamada taslak metinler üzerinde yapılan spekülasyonlara itibar edilmemesi önem arz etmektedir. Durum kamuoyunun bilgisine önemle arz edilir." ifadeleri kullanıldı.

yeni şafak

Kartelin yalanı yatsıya kadar!!!
9/24/2008

Bir dönem Denizli ile ilgili çok sayıda yalan ve çarpıtma haber üreten Hürriyet, Milliyet ve Radikal Gazeteleri'nin yalancılığı mahkeme tarafından teyit edildi.
Öğrencilere "Dinin Direği Namaz" isimli kitabı dağıttığı iddiasıyla bu üç gazete tarafından linç edilen öğretmen mahkeme tarafından aklandı, kitabı dağıtmadığı kesinleşti. Daha da önemlisi mahkeme, terör suçu işlenmiş havasında verilen habere konu olan kitabın, yasak bir yayın olmadığını, dağıtılmış olması halinde de suç sayılmayacağına hükmetti.

Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri yaklaşık iki yıl önce Denizli'yi adeta gözaltına almış, yalan ve çarpıtma haberlerle, hızla sanayileşen ve gelişen, ekonomisi devleşen Denizli gerçeği yerine, farklı bir şehir imajı oluşturmaya çalışmışlardı.

Mehmet Yıldız isimli öğretmen de bu üç gazetenin Denizli'nin imajını gölgeleme operasyonunun kurbanlarından biri oldu. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olması sebebiyle gazetelerin potansiyel suçlu gördüğü Yıldız, öğrencilere 'Dinin Direği Namaz' isimli kitabı dağıttığı iddiasıyla adeta linç kampanyasına hedef olmuştu.

'27 Nisan e-muhtırası olarak kayıtlara geçen Genelkurmay bildirisinin ardından, Mayıs ayında gündeme getirilen haberi Hürriyet, 'Okulda cihat propagandası iddiası', Milliyet, '23 Nisan'da öğrencilere namaz kitabı', Radikal ise 'Türkiye, Denizli olmasın' şeklinde duyurdu. Hem de manşetlerden.

Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı haberleri suç duyurusu kabul etti ve 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açtı. Valilik de idari soruşturma başlattı. Müfettişler dava sonuçlanmadan Yıldız'a para ve kınama cezası verdi. Yıldız, başmüdür yardımcısı olarak görev yaptığı okuldan bir başka okula öğretmen olarak gönderildi.

Öğretmen bir buçuk yıl boyunca bu üç gazetede çıkan haberlerin faturasını ödedi. 1 buçuk yıl süren yargılamanın ardından da Denizli 4. Asliye Ceza Mahkemesi, kararı açıkladı. Mehmet Yıldız, yargıya, kitabın dağıtıldığı iddia edilen tarihte Türkiye'de olmadığını ispat etmişti ve mahkeme Mehmet Yıldız'ı akladı.

Dahası Mahkeme Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazetelerinin, "Türkiye'yi yerinden oynatacak" olay havasında verdiği yalan iddiaları da temize çıkardı. Mahkeme, Yıldız'ın kendi branşıyla ilgili kitabı bazı öğrencilere dağıtmış olması halinde bile suç sayılmayacağına hükmetti.

Hiç karışmadığı, karışsa bile mahkemenin suç saymadığı bazı iddialar yüzünden bir buçuk yıldır ceza çeken kişi, Yüksek İslam Enstitüsü mezunu, çalışkanlığından dolayı maaş mükafatı, üç takdir ve üç teşekkür belgesi alan bir öğretmendi. Ve ne yazık ki Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri manşetlere taşıdıkları yalan bir haber yüzünden hem onun ve ailesinin hem de öğrencilerinin hayatıyla oynamış oldu

T. 821
habervakti

HÜRRİYET'E TOKAT ALMANYA'DAN GELDİ
5 Eylül 2008

Hürriyet Gazetesi'nin RTÜK Başkanı Zahid Akman hakkında, Almanya’ya giriş yasağına ilişkin haberi Alman resmi makamlarınca yalanlandı. İşte belgeler
Hürriyet Gazetesi’nin Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Zahid Akman hakkında, Almanya’nın Main-Taunus Bölge Yabancılar Dairesi’nin, mali suç işlediği gerekçesiyle Almanya'ya girişini 5 yıl yasaklandığına ilişkin haberi Alman resmi makamlarınca yalanlandı.

Hürriyet’in, RTÜK Başkanı Zahid Akman hakkında bugün manşetten, “Almanya’ya girişi yasak” başlığı ile verdiği haberi yalanlayan Almanya Main-Taunus Kaymakamlığı, Akman’ın Almanya’ya girişi ile ilgili böyle bir yasaklamanın olmadığının altını çizdi.

Main-Taunus Kaymakamlığı'ndan yapılan resmi açıklamada, “Almanya ikamet yasasının 11. Maddesi gereği sadece yurtdışı edilmeleri ve yurt içine giriş reddi gibi durumlarda verilen, “yurt içine giriş yasağı” söz konusu değildir ve bu yönde de herhangi bir talimat mevzubahis değildir.” denildi.

HÜRRİYET BİLİNÇLİ OLARAK KARALIYOR!

Hürriyet’in Alman resmi makamlarınca yalanan haberi hakkında bir açıklama da Zahid Akman’ın avukatı ve aynı zamanda avukatı olan Ali Yıldız’dan geldi. Müvekkili Zahid Akman’ın Hürriyet Gazetesi tarafından bir süredir kasıtlı bir şekilde karalanıp bir dizi iftira ve iddiaya maruz bırakıldığını söyledi.

Yıldız yaptığı yazılı açıklamada, Hürriyet Gazetesi’nde Akman'ın Almanya'ya girişinin yasaklandığına dair haberin yer aldığını anımsattı. 5 Eylül 2008 tarihli Main-Taunus-Kreis Kaymakamlığı Yabancılar Dairesi tarafından düzenlenen belgenin ellerinde olduğunu ifade eden Yıldız, belgede Akman'ın Almanya'ya girişine ilişkin ''en küçük bir yasal engel bulunmadığının görüldüğünü'' belirtti.

Yıldız, açıklamasında şunları kaydetti: ''Müvekkilimin Almanya'ya girişine ilişkin en küçük bir yasal engel bulunmazken kasıtlı olarak karalamaya yönelik iddia ve iftiralara devam edilmesi hangi yayıncılık ilkesiyle bağdaşmaktadır? Bu yazı ve tercümesi incelendiğinde görüleceği üzere müvekkilim hakkında Alman makamlarınca verilmiş bir yasak ya da tedbir kararı bulunmamaktadır. Söz konusu iddialara ilişkin olarak, bugüne kadar çeşitli basın yayın organlarında yapılmış olan tüm haberler kamuoyunun önünde şeffaf bir biçimde tekzip edilmiş, mahkeme kararlarıyla bu iddiaların gerçeğe aykırı olduğu tespit ve tescil edilmiştir.

Gerçeğe aykırı bu iddia ve beyanlar aynı zamanda Türk Ceza Kanunu'nun 267. maddesi vesair hükümleri gereği suç oluşturmaktadır. Müvekkilim hakkında kamuoyunda yanlış bir kanaat oluşmasını sağlayacak şekilde kullanılan ve kullanılacak olan iddia ve beyanlara karşı hukuki ve cezai müeyyidelerin uygulanması için yasal yollara başvuracağız.''

AKMAN: İFTİRALARIN HESABINI YARGI SORACAK

Yıldız, belgede, ''Almanya İkamet Yasası'nın 11. maddesi gereği sadece yurt dışı edilmeleri ve yurt içine giriş reddi gibi durumlarda verilen 'yurt içine giriş yasağı' söz konusu değildir ve bu yönde de herhangi bir talimat mevzu bahis değildir'' denildiğini bildirdi.

Öte yandan dün hakkındaki iddialarla ilgil sert bir açıklama yapan ve konuyu yargıya taşıyacağını söyleyen RTÜK Başkanı Zahid Akman da yaptığı açıklamada, belgeden durumun açıkça anlaşıldığını belirtti. Akman, ''Bu iftiraların hesabını sormak için yargı önünde gerekli girişimlerde bulunacağız'' diye konuştu.

İŞTE HÜRRİYET'İ YALANLAYAN RESMİ BELGE:

Hürriyet Gazetesi'nin Zahid Akman, için Alman resmi makamlarına dayandırarak verdiği, "Main-Taunus Bölge Yabancılar Dairesi Akman’ın geçtiğimiz yıl mayıs ayından 2012 yılının mayıs ayına kadar 5 yıl Almanya’ya girişini yasakladı." haberi aynı makamlarca yalanlandı. Hürriyet'i yalanlayan açıklamanın 'yeminli Türkçe tercümesi' şöyle; “Almanya ikamet yasasının 11. Maddesi gereği sadece yurtdışı edilmeleri ve yurt içine giriş reddi gibi durumlarda verilen, “yurt içine giriş yasağı” söz konusu değildir ve bu yönde de herhangi bir talimat mevzubahis değildir.”

(Haber 7)


Köşk'ten Hürriyet'e Sert Cevap
28 Haziran 2008
Hürriyet gazetesinin bugün 'Sayın Yargıç bir adım geri' başlığı ile manşetten verdiği habere Köşk yazılı açıklama ile cevap verdi.

Cumhurbaşkanlığı'ndan "protokol" açıklaması

Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden yapılan açıklamada, Başkent Protokol listesindeki değişikliğin, yargı mensuplarına karşı ve onları alt sıralara kaydırma işlemi gibi gösteren söz konusu haberlerin iyi niyetle bağdaşmadığı bildirildi.

Başkent Protokol listesinde Dışişleri Bakanlığının önerisi üzerine Cumhurbaşkanlığının onayı ile 6 Mayıs 2008 tarihinde değişiklik yapıldığı belirtilen açıklamada, "Bu değişiklik ile daha önce 50. sırada yer alan TBMM Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinden sonra ve Başbakanlık Müsteşarından önce gelmek üzere 34. sıraya alınmış ve daha önce listede bulunmayan TBMM Genel Sekreter Yardımcıları Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılarından sonra gelmek üzere 53. sıraya ilave edilmiştir. Ayrıca, Emniyet Genel Müdürü (Vali) unvanı 43. sırada bulunan unvanlar arasına eklenmiştir" denildi.

Bu değişikliği yargı mensuplarına karşı ve onları alt sıralara kaydırma işlemi gibi gösteren söz konusu haberlerin iyi niyetle bağdaşmadığı ifade edilerek, şunlar kaydedildi:

"Yapılan değişiklikle, sadece yüksek yargı organlarının üyeleri değil, Başbakanlık Müsteşarı, Devlet Denetleme Kurulu Başkanı, Ankara Valisi gibi 50. sıraya kadar olan unvanlarla 53. sıradan sonra gelen Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, Tümgeneral/Tümamiral, Başbakanlık ve Bakanlık Müsteşar Yardımcısı, Devlet Personel Başkanı ve izleyen unvanlar da birer sıra aşağıya kaymıştır.

Haberin içinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılarının 2005 yılında belirlenen protokol listesinin 52. sırasındaki yerlerini koruduklarının ve yüksek yargı organlarının Daire başkan ve üyelerinin o tarihte 56, 57 ve 58 olan sıralarının bir sıra aşağıya indirildiğinin belirtilmesine karşılık, haberin alt başlığında Yargıtay ve Danıştay Daire Başkan ve üyelerinin Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Genel Sekreter Yardımcılarının gerisine alındıklarının ileri sürülmesi de haberin kendi içindeki çelişkiyi ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, yeri değiştirilmeyen Diyanet İşleri Başkanı ile yüksek yargı üyelerinin yerlerinin özel olarak kıyaslanması da haberin maksatlı olduğunun açık göstergesidir.

Esasen anılan haberlerde de yüksek yargı üyelerinin 1998'den önce 53 olan sıralarının 2005 yılında 3 sıra aşağıya kaydırılarak 56'ya indirildiği belirtilmek suretiyle şikayet konusu olan durumun yeni düzenlemeden önce de var olduğu ortaya konmaktadır.

Bu itibarla, anılan düzeltmenin yargı mensuplarını rencide edecek şekilde kamuoyuna duyurulmasının iyi niyetle ve basın etik ilkeleri ile bağdaşmadığı açıktır."
aktifhaber

Hasan Cemal: Yalan Yazdım
14 Mayıs 2008 13:19
Hasan Cemal, CNNTürk canlı yayınında Deniz Gezmiş'in yaptığı bir soygunla ilgili nasıl "yalan haber" yaptığını itiraf etti..

Ahmet Hakan'ın CNN Türk'te hazırlayıp sunduğu Tarafsız Bölge programının bu haftaki konusu Deniz Gezmiş'ti. Programa katılan gazeteci Hazan Cemal şaşırtan tarihi bir itirafta bulundu.

Hasan Cemal Deniz Gezmiş'i anlattığı bir sırada, Gezmiş'le alakalı yanıltıcı bir haber yaptığını kendi ağzından şöyle anlattı:

"Deniz Gezmiş'in arkadaşları Ankara Emek'teki İş Bankası'nı soymuşardı. Deniz Gezmiş de eylemde değilse bile bu konunun içindeydi. Nurhak dağlarındaki silahlı mücadeleye parasal destek sağlamaktı amaçları. Biz o zaman 'Devrim' gazetesini çıkartıyorduk. Ben Deniz Gezmiş'in ağzından; soygunla ilgisinin bulunmadığını anlatan bir bildiri yayınladım. " dedi.

Günümüzüm önemli yazarlarından birisi olan Hasan Cemal'in bu açıklaması şaşırttı!
aktifhaber

"Yesinler Birbirlerini" Stratejisi
01 Şubat 2009 14:08

Doğan Grubu'nun İsrail-Erdoğan'ı birbirine yedirme stratejisi ve cephe çoğaltma hamleleri...

HÜRRİYET’TEN “YESİNLER BİRBİRLERİNİ” DURUŞU

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki olay yaratan çıkışı sonrası Türk medyasının neredeyse tamamı Erdoğan’ı destekler “görünümde”…

Ancak haberlerin veriliş tarzına bakıldığında “duruş”ta çok ince gazetecilik hamleleri var.
Hürriyet ve Milliyet’in içinde bulunduğu Doğan Grubu, Başbakan’ın çıkışını ve tepkilerini geniş biçimde verirlerken “başlıklarıyla” ilginç sonuçlara yol açabilecek bir rota çizmiş durumdalar.

Bugün, Hürriyet ve Milliyet Gazetelerinde bunun çok çarpıcı iki örneği vardı.
Başbakan’ın konuyla ilgili Newsweek’e verdiği röportajla ilgili haberde atılan başlık adeta “Erdoğan ve İsrail yesinler birbirini” sonucu almaya yönelikti.
Hürriyet, “Amerika’daki Yahudilerden Rahatsızım” başlığıyla haberi birinci sayfasından okuyucuya duyurdu.

Oysa birebir şekilde atılan birinci tekil şahıslı bu başlık Erdoğan’ın ağzından çıkmamıştı. Erdoğan, Newsweek Muhabiri’nin ABD’deki Yahudi kuruluşlarının Davos’ta olanlarla ilgili rahatsız olduklarını vurgulayınca; Erdoğan da “ben de onlardan rahatsızım” demişti. Yani Erdoğan’ın tepkisi sözkonusu Yahudi kuruluşlarına ve onların kendisine gösterdiği tepkiyeydi. Yani Amerika’daki Yahudilere değildi.
aktifhaber

CNNTÜRK'ÜN HABERİ ELİNDE PATLADI
7 Temmuz 2009 09:33
CNNTürk'ün '3. köprü için gizli çalışma' haberi medya deyimiyle "bomba" bir haber idi. Ama bu 'bomba' öyle görünüyor ki CNNTürk'ün elinde patladı... Peki bu görüntüler neyin nesi?
CNNTürk'te yayınlanan "3. köprü için gizli çalışma ortaya çıktı" başlığı ile yayınlanan programla ilgili Ulaştırma Bakanlığı'ndan cevap geldi.

Görüntülenip habere konu olan yolun 3. köprü için değil 1993 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından projesi hazırlanarak ihale edilen Hasdal Kavşağı-Kemerburgaz-Yassıören ayrımı devlet yolu olduğu kaydedildi.

Söz konusu yolda 16 yıldır devam eden çalışmaların kontrollük hizmetleri Karayolları İstanbul 1. Bölge Müdürlüğü tarafından yürütüldüğüne, yapımının da Mak-Yol inşaat firması tarafından sürdürüldüğüne dikkat çekildi. Bahsi geçen projeyle ilgili haberlerde yer verildiği gibi bu yolun otoyol olmadığı, Acil Eylem Planı kapsamında yapılan devlet yolu olduğuna işaret edildi.

Açıklamada "3. köprü ve geçeceği ana güzargah ile ilgisi olmayan bu güzergahta ağaç kesimi ise sadece Orman Bölge Müdürlüğü tarafından sınırlanan alanda Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerince yol güzergahında yapılmıştır." denildi.
haber10

UĞUR DÜNDAR BİLE KÜÇÜK DİLİNİ YUTTU

Star gazetesi yazarı; Şamil Tayyar 12 Ekim tarihli yazısında “her davayı Ali Çakır açıyor” minvalinde bir yazı kaleme aldı. Şamil Tayyar’ın verdiği örneklerden biri de Uğur Dündar’ın avukatı Vural Ergül aracılığıyla Star Gazetesi muhabiri Hüseyin Özay’a açtığı dava idi.

Hatırlayalım ne demişti Şamil Tayyar:

“…Yine bir sabah Ankara büroda arkadaşlarla sohbet ederken internet sitelerine Uğur Dündar’ın muhabir arkadaşımız Hüseyin Özay hakkında açtığı dava haberi düştü. Hüseyin şaşkındı, hakkındaki davadan haberi yoktu. Sordum: “Soruşturma safhasında ifadeni almadılar mı?” “Hayır” dedi. “Savcı kim?” diye sordum bu kez. Bilmediğini söyleyince, araştırmasını rica ettim. “Kesin Ali Çakır’dır” demeyi ihmal etmedim. Bir saat sonra Hüseyin geldi, “Ağabey haklı çıktın, Savcı Ali Çakır’mış.” Dündar’ın avukatı da bir Ergenekon sanığının şovmen avukatı Vural Ergül’dü…”

Evet, Şamil Tayyar tezini(!) kuvvetlendirmek için Savcı Ali Çakır’ın açtığı davalara örnek olarak bu davayı da göstermişti.

İşte bu yazıya Uğur Dündar’ın avukatı Vural Ergül aracılığıyla, belgeli bir açıklama geldi.

Buna göre; Şamil Tayyar’ın bahsettiği davanın iddianamesini Ali Çakır değil, Cumhuriyet Savcılarından Remzi Yaşar Kızılhan hazırlamıştı.

Odatv.com

İşte Uğur Dündar’ın Avukatı Vural Ergül’ün o açıklaması ve söz konusu davanın iddianamesi:

“Şamil Tayyar Star gazetesindeki köşesinde dün yazdığı yazıda, "İşte benim savcım" başlığı altında, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır'ı hedef alarak, "Anahtar teslimi dava" Açtığı iddiasında bulunmus, bu bahis çerçevesinde de muhabir Hüseyin Özay hakkında şikayetim üzerine açılan bir dava ile ilgili olarak, "Asimetrik" bir gayretle, "Dündar'ın Avukatı da bir Ergenekon sanığının Sovmen Avukatı Vural Ergül'dü." ibaresine yer vererek adımın üzerinde zihinlerde bulanıklık yaratmaya çalışmış, beceriksizce bir intikam arayışına koyulmuştur.

Şamil Tayyar açıkça yalan söylemektedir.

Bu sebeple, ısrarla kamuoyunu YALANLARI ile şekillendirmeye çalışan Şamil Tayyar'ın psikolojik harp olarak değerlendirilen Sistematik YALANLARI konusunda başta medya mensupları olmak üzere KAMUOYUNUN bilgilendirilmesi bir zorunluluk olmuştur.

Star Gazetesinin "Böyle bir cevap Sülün Osman'ın bile aklına gelmez" ve "Uğur Dündar 62 milyar vergi kaçırırken Maliye Yakaladı" başlıklı yalan haberlerinin yazarı Hüseyin Özay hakkında Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinde halen görülmekte olan 2009/677 Esas Sayılı dava, 2009/17923 nolu iddianame ile Şamil Tayyar'ın iddia ettiği üzere Savcı Ali Çakır tarafından değil, Bakırköy Basın Savcılarından Remzi Yaşar Kızılhan tarafından açılmıştır.

Üstelik Şamil Tayyar'ın yazısında, "Hüseyin Özay'a 'soruşturma safhasında ifadeni almadılar mı?" Diye sorduğunu Hüseyin Özay'ın' Hayır 'dediğini, bunun üzerine kendisinin' Savcı kim? 'Diye sorduğunu ve bu kez bilmediğini söylemesi üzerine, araştırmasını rica ettiğini hatta 'Kesin Ali Çakır'dır' Demeyi ihmal etmediğini, bir saat sonra Hüseyin'in geldiğini, 'Ağabey haklı çıktın, Savcı Ali Çakır'mış.' Dediğini belirttiği satırlara bakılacak olursa; Şamil Tayyar'ın yalanı, araştırmaya Dayalı apaçık kasıtlı koca bir yalan.

Buna rağmen Şamil Tayyar, suçlu bulunarak, 1 yıl 3 hapis cezası aldığı davanın iddianamesini hazırlayan Savcı Akın Çakır'dan intikam almak çabasıyla, Star Gazetesinin yalan haber sanığı Hüseyin Özay hakkındaki davayı Ali Çakır'ın açtığını ileri sürmektedir.

Nitekim, Şamil Tayyar'ın Ergenekon Davası Sürecinde kendisi gibi psikolojik harbe soyunmuş Taraf GAZETESİNDE Ali Çakır ile ilgili yer alan bir HABERE zihinlerde gönderme gayretiyle, "Dündar'ın Avukatı da bir Ergenekon sanığının Sovmen Avukatı Vural Ergül'dü." Ibarelerine yer vermiş olması, Şamil Tayyar'ın yalanını bir gerçekle süsleme gayretinden başka hiçbir anlam taşımamaktadır.
Savunma avukatlarından biri olmakla şeref ve gurur duyduğum Ergenekon Davasında, Güya Ergenekon örgütünün kendisine milyon dolar rüşvet teklif ettiği yalanını bir röportajında ortaya atmasından sonra Şamil Tayyar'ı bizzat savunma tanığı olarak dinlettirmek isteğimin mahkemece kabul edilebileceğini bilen Şamil Tayyar, eğer ki kendisine Güya Ergenekon Örgütü adına rüşvet teklif eden gazetecinin kimliğini açıklamayacak olursa suçu ve suçluyu gizlemek ile adil yargılamayı etkilemekten dava
açılabileceğini öğrenmiş bulunmakta ve suçluluk telaşı ile kendisinden yargı önünde hesap soracak olan onu isime peşinen saldırmaktadır. Hiç şüphesiz ki Şamil Tayyar daha şimdiden Hukukun artık kendisi içinde lazım olacağını görmüştür.

Şamil Tayyar hakkında, avukat olarak görev ifa ettiğim davadan ötürü Güya kendince kullanmış olduğu yakışıksız, saygısız ifadeden ötürü yargı organları önünde hesap soracağım.

Ve hiç şüphe yoktur ki, Şamil Tayyar Yüce Türk Milleti adına karar verecek olan Mahkemelerden kaçamayacaktır.”

İşte söz konusu iddianame:


T.C.

BAKIRKÖY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI

Soruşturma No : 2009/55780

Esas No : 2009/28102

İddianame No : 2009/17923


İ D D İ A N A M E

BAKIRKÖY 2. ASLIYE CEZA MAHKEMESIne

DAVACI : K. H.

[MÜŞTEKİ] : İSMAİL UĞUR DÜNDAR, OSMAN Oğlu AYŞE'den olma, 28/08/1943 doğumlu, Doğan Tv Center Bağcılar/ İSTANBUL ikamet eder.

[VEKİLİ] : Av. VURAL ERGÜL, İSTANBUL

İstiklal Cad. No:231 D:76 Beyoğlu / İSTANBUL

ŞÜPHELİ : 1- HÜSEYİN ÖZAY, ALİ OSMAN Oğlu HAMİDE'den olma, 23/12/1970 doğumlu, ili, MERKEZ ilçesi, OSMANCALI köy/mahallesi, 111 cilt, 82 aile sıra no, 29 sıra no'da nüfusa kayıtlı 1. Cadde 44 Sk. No:47/8 S. Bağları Çankaya/ ANKARA ikamet eder.

2- OĞUZ KARAMUK, HALİT Oğlu FADİME'den olma, 28/12/1973 doğumlu, ili, BEYOĞLU ilçesi, KAMERHATUN köy/mahallesi, 22 cilt, 8 aile sıra no, 5 sıra no'da nüfusa kayıtlı Hatboyu Cad. Fatih Mah. No:103 İç Kapı No:24 Küçükçekmece/ İSTANBUL ikamet eder.

SUÇ : GERÇEĞE UYGUN OLMAYAN HABER YAYINLAYARAK NEŞREN HAKARET

SUÇ TARİHİ VE YERİ : 28-29-30 NİSAN 2009- İSTANBUL/BAHÇELİEVLER

SEVK MADDESİ : A) HÜSEYİN ÖZAY İÇİN ; 5187 SAYILI BASIN KANUNU 11, 26. MADDELERİ DELALETİYLE TCK 43, 125/1-2, 53.Maddeleri.

B) OĞUZ KARAMUK İÇİN ; 5187 SAYILI BASIN KANUNU 11, 26. MADDELERİ DELALETİYLE TCK 125/1-2, 53.Maddeleri.

DELİLLER : İDDİA, SUÇ TARİHLERİNDEKİ STAR GAZETESİ'NDEKİ SUÇA KONU YAZILAR, NÜFUS KAYITLARI, UZLAŞMA TEKLİFİ FORMU, TUTANAKLAR.

Soruşturma Evrakı İncelendi:

Şüphelilerden HÜSEYİN ÖZAY'ın suça konu Star Gazetesi'nin 28 Nisan 2009 tarihli nüshasının 5. Sayfasındaki " Uğur Dündar 62 milyar vergi kaçırırken Maliye Yakaladı." ve 29 Nisan 2009 tarihli nüshasının 7. Sayfasındaki " Böyle bir cevap Sülün Osman'ın bile aklına gelmez" başlıklı yazıların yazarı ( ESER SAHİBİ ) olduğu.

Şüphelilerden OĞUZ KARAMUK'un suça konu Star Gazetesi'nin 30 Nisan 2009 tarihli nüshasının 7. Sayfasındaki " Kendi belgesi Uğur Dündar'ı yalanlıyor" başlıklı yazının yazarı (ESER SAHİBİ ) olduğu.

Şüphelilerden HÜSEYİN ÖZAY " Uğur Dündar 62 Milyar vergi kaçırırken Maliye yakaladı!"başlıklı yazısında "Doğan Grubu'na kesilen cezanın ardından Maliye'ye ateş püsküren Uğur Dündar'ın 2.5 milyon dolar ve 1.7 milyon liralık hazine bonusundan elde ettiği gelirin vergisini ödemediği için ceza aldığı ortaya çıktı." şeklinde devam eden anlatımlarla.

" Böyle bir cevap Sülün Osman'ın bile aklına gelmez" başlıklı yazısında " Hazine bonosu gelirini beyan etmediği için 62 bin lira vergi cezası kesilen Uğur Dündar ..." şeklinde devam eden anlatımlarıyla.

Şüphelilerden OĞUZ KARAMUK " Kendi belgesi Uğur Dündar'ı yalanlıyor" başlıklı yazısında; "... Bu incelemeler sonucunda Uğur Dündar'ın bono gelirini beyan etmeyip vergi kaçırdığı tespit edildi ve bunun üzerine bir vergi kaçırma raporu yazıldı..." şeklinde devam eden anlatımlarıyla.

Her iki şüphelinin gerçek olmayan haberler yapıp yayınlamak suretiyle şikayetçinin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut fiiller ve olgular isnat ederek atılı suçları işledikleri. Yukarıda gösterilen deliller ile tüm soruşturma evrakı kapsamından anlaşıldığından,

Şüphelilerin yargılamalarının yapılarak eylemlerine uyan yukarıda gösterilen kanun maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi kamu adına iddia olunur. 02 /07/2009

REMZİ YAŞAR KIZILHAN 21173
Cumhuriyet Savcısı

Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
İman mücadelesi mi, TOKİ ihalesi mi?

Yazacaklarım, dinlediklerim ya da okuduklarım değil, bire bir yaşadıklarımdır.
Yıl: 1994’ün Mart ayı.
TGRT’de Alternatif isimli haber programını yapıyorum.
O gün gündemde mahalli genel seçimler vardı.
Seçime iki hafta kala İstanbul Büyükşehir adayları Tayyip Erdoğan, İlhan Kesici, Zülfü Livaneli ve Bedrettin Dalan’ı canlı yayında karşı karşıya getirecektim.
Programdan birkaç saat önce patronum Enver Ören çağırdı ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Arkadaşlar söyledi, programına Tayyip’i çıkarıyormuşsun!
-Efendim sadece Tayyip Bey’i değil, bütün İstanbul büyükşehir adaylarını çıkarıyorum.
-Diğerlerini çıkar bir şey demem ama Tayyip çıkmayacak!
-Yapmayın efendim çok kötü olur, günlerdir ekrandan programın fragmanını (tanıtımını) yayınlıyoruz. Çıkarmasam zor durumda kalırım.
-Tayyip çıkmayacak!.
-Efendim sadece ben değil asıl siz zor durumda kalırsınız. Tayyip Bey’e ambargo koyarsak, teşkilatları ve adamları burayı basar!
-Offf niye beni zora soktun Sabahattin!
-Efendim ben izlenen bir program olsun istedim!
-Bak beni iyi dinle. Şimdi senin programını izleyip maazallah bir kişinin Tayyip’e gönlü kayarsa sen ve ben bunun hesabını ahirette veremeyiz! Cehennemde yanarız!
-İş o kadar ciddi mi?
-Ne diyorsun Sabahattin, bu iş iman mücadelesi! Ahh bu tayfayı bilmezsin sen!
-Ne bileyim efendim, bunlar her gün habire din, iman demiyor mu?
-Bırak onların dediklerini, Enver Abiyi dinle sen!
Sonuç, Enver Bey’i ikna ettim ve Tayyip Erdoğan’ı diğer adaylarla beraber programa çıkarttım.
Kuşkusuz bu diyaloğu eşyanın tabiatı gereği kayda almadım ama bu konuşulanların gerçek olduğunun kanıtı şudur:
1994 Mahalli Genel Seçimlerinde Tayyip Erdoğan’a İhlas Grubunun toplu olarak oturduğu Yenibosna’daki devasa siteden tek bir oy bile çıkmamıştır.
Öyle ki Tayyip Erdoğan bu sandık sonuçlarından hareketle başkanlık görevini devralır almaz hemen Enver Ören’in Boğaz’daki yalısında var olan kaçak katı anında mühürletmiştir.
Sunduğum bu fotoğraf düne dairdi.
Ve bugünkü fotoğraf:
Enver Bey kısa bir süre önce Yalova’daki evinde aralarında benim çok yakınım olan bir işadamının da bulunduğu gruba Tayyip Bey için adeta Mehdi Aleyhisselam benzetmesini yapıyor ve İslâm’a yaptığı tarihsel katkıları anlatıyor.
Bu sözleri işitince nedense 1994’ü yani yukarıda sunduğum sahneyi hatırladım...
Hayır hayır aslında bu şekilde davranan sadece Enver Ören de değil, diğer pek çok grup ve cemaat aynı şeyleri yapıyor..
AKP gelmeden önce Milli Görüş’e kimlerin kin kustuğu ve mesafeler koyduğu arşivlerdedir.
Tam bu noktada soralım, o zaman var olan bu kaypaklığı nasıl izah edeceğiz?
Tayyip Bey’in son on küsur yılına bakıyorum ABD’ye muhabbetinin depreşmesinin dışında bir farklılığı yok!
Sihir acaba Erdoğan’ın Amerika’yı keşfetmesi mi yoksa TOKİ’den oradan buradan alınan onlarca trilyonluk ihaleler mi bilmem ama bildiğim şey ikisinin de İslâm’da yeri olmadığı...
MİSİLLEME...
Arınç geriliminin markası!
Bugün bir araştırma yapılsa Bülent Arınç emin olun açık ara ile en çok kızılan politikacı olur. Hayır, Arınç’a kızanlar sadece jakoben laikciler değil, merkez sağa oy verenlerden milliyetçi kesime kadar geniş yığınlardır. Kuşkusuz Bülent Bey’in kendisine sorsanız idealistlik yapıyor ama işin yansıması öyle değil. Geçmişten bugüne ve son suikast olayında verdiği fotoğraf militanlığı ve keskinliği çağrıştırıyor. Ortada kesinleşen bir yargı kararı ve somut emareler yok iken sadece politik getiriyi düşünerek TSK’yı hedefe oturtması kabul edilebilir değildir. Arınç’ın hedefi gerçekten demokrasi olsaydı önce rasyonel ve inandırıcı bir görüntü verirdi. Oysa Bülent Bey her tavrı ile TSK’dan 28 Şubat sürecinde evinin basılmasına misilleme yapıyor görüntüsünü veriyor. Arınç bugün gerilimin markasıdır!
AYIP...
Sefertaslı yargıç!
Yok o fotoğraftan emin olun hicap duydum... Kozmik büroyu arayan yargıcın sefer tası ile evinden yemek getirmesi anlaşılır ve kabul edilebilir değildir. Sorarım size böyle bir fotoğraf sonrasında çıkacak olan sonuç tatmin edici olabilir mi? Sadece bu fotoğraf bile Türkiye’nin ne hale getirildiğini ortaya koymuyor mu? Devletin en önemli kurumları olan Yargı ile Silahlı Kuvvetlerin getirildiği duruma ya da konuma bakar mısınız? Arama yapan yargıç herhalde zehirlenme korkusundan olacak evinden yemek getiriyor. İyi ama böyle bir şey TSK’ya nasıl yakıştırılır?. Bırakın TSK gibi bir dünya kurumunu, sıradan bir birey bile kendini arayan birine zehirli yemek verirse bunun sorumlusunun kendi olacağını bilmez mi? Şimdi birileri bu fotoğraftan hareketle çıksa ve arama yapan hakim için kabul edilemeyecek spekülasyonları üretse ne cevap vereceğiz?
GÜDÜMLÜ TV...
TMSF’den 3 yandaş yazara daha kıyak!
Önceki akşam zap yaparken bir de ne göreyim, Cine-5’de 3 yandaş yazar yeni bir programa başlamışlar. Okurlarım bilmeyebilir Cine-5 TMSF’nin güdümünde olan bir televizyon.. TMSF ise malum devletin ya da milletin kurumu.. Şimdi soralım: Taraf Gazetesinden Rasim Ozan Kütahyalı, Yenişafak Gazetesinden Salih Tuna ve Star Gazetesinden Ahmet Kekeç Cine-5’deki programı ne kadar parayla yapıyorlar? TMSF yoksa böyle program yutturmaları ile yandaş yazarlara para mı aktarıyor? Öyle çünkü Ahmet Kekeç ve Salih Tuna gibi isimlerin televizyonculukla uzaktan yakından alakaları yok ki program esnasında bunu zaten kendileri dillendirdi. Efendim onlar mütefekkir falan da diyemezler zira Kekeç de Tuna da ideolojik kimlikli isimler yani ikisi de light İslamcı!.. Mehmet Altan’a verilen onlarca milyar maaştan sonra milletin cebinden yandaş güruha yine kıyak öyle mi? Gün gelecek bunların hesabını vereceksiniz!

03 Ocak 2010
Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Medya’daki dinci karteller ve yeni Baronlar!

Tamam Aydın Doğan mağrur yani kibirliydi ve kendini dokunulamaz görürdü.
Bu doğru ancak bir başka doğru da Aydın Doğan’ın haramzade olmamasıdır!
Sistemin açıklarından yararlanmasına yararlandı lakin çalmadı, hortumlamadı!
Dahası, yıllar yılı vergi rekortmeni bile oldu.
En önemlisi Aydın Bey’in gizli bir gündemi yoktu.
Bu ülkenin temel değerlerine ve bayrağına yürekten bağlıydı.
İşte kabaca bu özelliklere sahip olan Aydın Bey AKP için tehlikeli görüldü ve malum operasyon yapıldı.
Hiç kuşkunuz olmasın bu operasyonda Tayyip Bey kadar Washington’un da payı var... Daha önce dillendirdiğimiz gibi Aydın Bey Almanlarla yoldaş olmanın bedelini ödemiştir.
Aydın Doğan karteli yıkılırken Türk Medyasında yeni karteller yükseliyor.
Dinci kimlikli bu kartellerin bazılarının patronu malum, bazılarının ise meçhul!
Bırakın medyada, ticari yaşamda daha düne kadar esamesi okunmayanlar şimdi yeni medya kartellerinin baronları sıfatıyla boy gösteriyorlar.
Star TV, Milliyet ve Vatan’ın satışı sonrasında dinci kesim hem yazılı hem de görsel medyada yüzde olarak kesin hükümranlığını ilan etmiş olacak.
Aslına bakarsanız merkez denilen medya, bir süredir ticari faaliyetleri sebebiyle zaten hükümetin ipoteği altındaydı... Satışla yani el değiştirmeyle beraber ipotek hali gönüllü taraftarlığa dönüşecek.
Kamuoyu bilmez, medya sübvanse ge
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Arl 12, 2008 6:34 pm    Mesaj konusu: Star Haber'in Reyting Oyunu Alıntıyla Cevap Gönder

Balinaya Kurban Olun!
Fatma Sibel Yüksek
www.acikistihbarat.com
23.06.2009

Öyle asil bir hayvanı, kirli kavganıza alet etmeyin. Yiyin birbirinizi, çirkefin batağına batın ama mahlûkatı türlü türlü halkeden Mevlam’ın yarattığı haysiyetli hayvanları kendi batağınıza çekmeye kalkışmayın. Bir balinaya bakın, bir de kendinize. Sizin balinayı kavganıza karıştıracak durumunuz mu var? Okyanusların bu yiğit evladına kurban olun…

Neymiş efendim, genel yayın müdürü Fethiye’de balina gördüğünü yazmış, arkadaş da köşesinden “Akdeniz’de balina mı olur” diye yazı yazmış, bu yazısı sansürlenince de bir gazeteci olarak “Gelemem arkadaş ben böyle şeye” diye istifayı basmış. Sonra da böyle bir hareketi çok beğenerek kendisini hemen satın alan rakip televizyona çıkmış bas bas bağırıyor. Eski patronu ve genel yayın yönetmenin ne kadar “baskıcı, sansürcü” adamlar olduğunu anlatıyor, inanılmaz ifşaatlarda bulunuyor.

“Başbakan muhalif gazetecilere baskı yaptırıyor diyenler yalan söylüyor. Ben Sayın Erdoğan hakkında her türlü eleştiriyi yaptım, bir kez bile baskı görmedim ama genel yayın yönetmenine Akdeniz’de balina olmaz dedim, beni sansürlediler. Başbakanımız sansürcü değildir, sansürcü olan Aydın Doğan’dır” diye gırtlağını paralıyor.

Sanki ikisi birden sansürcü olamazmış gibi…

Sanki on yıldır o gazeteden ben ballı maaş alıyorum; sanki on yıldır o gazetede ilk kez sansür yapılmış, sanki finans aleminde “Büyük patronun yakiniyim” diyerek besili hindi gibi gezinen benim.

Meğer arkadaş bir süredir içeride sorun yaşıyormuş bunun için “ulusalcıymış gibi yaptığı” fikirciklerinden çarketmeye, Tayyip Bey’e yaklaşmaya, övgüler düzmeye başlamış. Ve son zamanlarda Türkiye’deki her uyanık sansarın yaptığı gibi, “Ergenekon diye bir şey yoktur sanıyordum, yanılmışım. Bir belge gördüm hayatım değişti” diyerek başlamış icraata. Yani işi baştan sağlama alıyor arkadaş. Belli ki suyu ısınmış, kendisine yeni pazarlar arıyor. “Burası olmazsa Star olur, Sabah olur, Taraf olur” hesabı yapıyor…

Olay şu: Başbakan’ın şerrinden bunalan medya patronu, okyanus ötesindeki gözüyaşlı cemaat liderinin himmetine sığınır. Bağlılığını ispat etmek için de Şeyh’in jöleli saçlı müridini Amiral Gemisi’nde kilit noktaya getirir.

Tepede esmeye başlayan değişim rüzgarları, bodrum katındaki fareleri telaşlandırır. Gemi alt üst olur, at izi it izine karışır. Ortalığı yılanlar, çıyanlar, Allahsız tosbağalar, soysuz yılanlar basar.. Birbirlerini yemeye başlarlar.

20 Mart 2009 tarihinde www. heddam.com adresinde yayımlanan yazımızı okuyucularımızın dikkatine tekrar sunuyoruz.

KURT KOCAYINCA HOCAEFENDİ’NİN MASKARASI OLURMUŞ (AYDIN DOĞAN’IN YENİ KIBLESİNE DAİR)

Dikkat ettiniz mi Aydın Doğan’ın gazete ve televizyonları Tayyip Erdoğan’ın tacizleri karşısında nasıl da alttan alıyorlar, nasıl da korkuyorlar. Hani kavgada zayıf olan taraf, “Karşılık verirsem daha çok vurur” diye kendisini yumrukların gelişine terk eder ya, aynen o pozisyonda Aydın Bey..

Aydın Doğan’ı en son iki sene kadar önce Flash Tv’de Erhan Göksel’i ağlatırken gördük. Gücü sadece Flash tv’ye ve Erhan Göksel’e yetiyormuş demek ki. Aslan gibi kükreyen o Aydın Doğan gitmiş. Güya o kadar “demokrat”, o kadar elindeki medyayı kişisel çıkarları için kullanmayan bir patron ki derdini gidip yirmi bin tirajlı Taraf gazetesine anlatıyor; Amberin Zaman’a dert anlatıyor.. Bu arada, kendi gazete ve televizyonları “kavgadan uzak” bir görüntü veriyorlar. Aydın Bey’in ağlamaklı açıklamaları, “herhangi bir işadamının açıklaması ne kadar yer alırsa” o kadar yer alıyor Doğan grubunun gazetelerinde . Gazetelerin internet baskılarında bu tür haberlerin altına yorum bile alınmıyor. Belli ki bu konuda enine boyuna düşünüp bir tavır belirlemişler kendilerince. Böylece Tayyip Bey’e, “Bak biz ne kadar etik insanlarız, kamusal bir meslek olan gazeteciliği kendi meselelerimize alet etmiyoruz” mesajı veriyorlar. “Mesajı verene” ve “mesaj verilene” bak Allaşkına? İkisinin de sicili birbirinden “iyi” durumda(!)

Gören de Aydın Bey’i hayatında hiç siyasi iktidarlarla kavgaya girişmemiş, hiçbir takım kumpasların içinde olmamış, medyasını hiç kendi menfaatleri için kullanmamış zanneder…

Tayyip Erdoğan açıktan yüklendikçe, bunlar “biz medeni insanlarız, kavga etmeyeceğiz” ayaklarına yatıp bir yandan da sayfa eteklerinde sinsi sinsi çakıyorlar.AKP hükümetine…Aydın Bey böyle manşetlerden gazete eteklerine, satır aralarına düşecek adam mıydı? Düşmez kalkmaz bir Allah işte..

Papuç pahalı…Papuç pahalı, risk büyük..Aydın Bey’in başı sıkışınca el altından randevu alıp gizlice Ankara’ya gideceği, gittiğinde kendisine kapıları açacak bir “ordusu”, bir yargısı, bir bürokrasisi yok artık..Aydın Bey’in yıllardan besleyip büyüttüğü, sırlarına ortak ettiği, telaffuz edilmesi güç rakamlarla maaşa bağladığı köşe yazarları, genel yayın yönetmenleri var mı peki? O da şüpheli… Bizleri aptal zannediyorlar ama “Plaza’da” herkesin gizliden gizliye kendi ikbalini aramaya giriştiği, “yandaş medya” diye aşağıladıkları yeni baronlara inceden yağ çekme eğilimine girdikleri çıplak gözle ta buradan bakınca bile görünüyor. Tabii ki Ergenekon üzerinden!

Ne yapacak Aydın Doğan, kime sığınacak?

Yolun sonuna gelmiş gibi bir kere.. Haydan gelen huya gider Aydın Bey, niye telaş yapıyorsunuz ki? Gelmişsiniz 80 yaşına, hayatınızın bundan sonraki kısmını F Tipi’nde geçirseniz n’olur, Londra’daki malikanenizde geçirseniz n’olur? Medya patronluğunun Erol Simavi’den size geçmesi de böyle olmadı mı? “Bunlar ne anlar gazetecilikten?” diye Başbakan’ın damatlarını aşağılayanlar, sizin kendi halinde bir “yedek parçacıyken” birden bire medya baronu oluverişinizi nasıl da unutmuş görünüyorlar…

Damat mamat…

Bütün kurumların olduğu gibi medyanın da el değiştirme anı gelmiş demek ki. Milletinizin çıkarlarını koruyan, değerlerini gözeten bir yayıncılık yapmış olsaydınız, şimdi arkanızda bir “millet” olurdu hiç değilse. Ama siz toplumu kimliksizleştiren, kişiliksizleştiren yayın politikalarını tercih ettiniz. Futbolcudan köşe yazarı, tele kızdan müteffekir icat ettiniz.

Şimdi sığınacak liman arıyorsunuz…

Çok akıllısınız ya…

Bulup bulabildiğiniz liman da Fethullah Hocaefendi’nin şefkatli kolları oluyor…

Ne kadar hazin, ne kadar düşündürücü ve ne kadar güldürücü biliyor musunuz sırf “Acaba Hocaefendi ile temas etmemi sağlayabilir mi?” umuduyla Akif Beki gibi duvara toslamış bir devlet memurundan medet umuşunuz …

Oysa “Bayram değil, seyran değil, Akif Beki’nin Radikal’de ne işi var?” sorusunun peşine düşenler ne kadar da çabuk buldular bu sorunun cevabını..

Tabii ya, Başbakan’ın kovduğu bir memuru işe alarak ne yapmaya çalışıyor olabilirdi ki bir medya patronu? Oysa Akif Beki’nin yıllar önce Washington’daki resmi görevinin “Kanal 7 Temsilciliği” olduğunu bilenler, gayrı resmi görevinin de “Hocaefendi’nin mihmandarlığı” olduğunu biliyorlardı. Akif Beki’nin Tayyip Erdoğan’ın yamacına Hocaefendi tarafından sokulduğu da Ankara’da kimse için sır değildi.

“Koskoca Aydın Doğan’a bak..Başbakan’ın kovduğu adam üzerinden Hocaefendi’ye sığınmaya çalışıyor” derler diye hicap bile duymadınız. Durumunuz o kadar vahim yani…

E faydası oldu mu bari Akif Beki’nin? İstediğiniz istikamette çaba sarfederek hak ediyor mu verdiğiniz maaşı? Aman dikkat edin, Tayyip Bey’i daha fazla sinirlendirmesin bu iş.

“Kovulmuş memur Akif” imajı yeterli olmamış ki bir diğer “Prensle”, Elif Şafak’ın kocası ile tamamlamaya çalışıyorsunuz şimdi de “Hocaefendi’ye ulaşma timini”..Eyüp Can’ı da Referans’tan Hürriyet’e taşıyarak taltif ettiniz. Yakında “ekonomi” yazıları yazacakmış arkadaş. Birinci sayfadan şık bir anons da yaptınız. Yakışır, O da Hocaefendi’nin prenslerindendir. Hem de “kovulmuş memur Akif’ten” daha muteber bir yeri var bildiğimiz kadarıyla. Haydi hayırlısı, bakalım ikisi bir olup Hocaefendi’den bir randevu koparabilecekler mi sizin için…

Bu arada…Çankaya’dakini de boş bırakmıyormuşsunuz… “Tayyip Bey’in şerrinden bir sana bir hocaefendiye sığınırım” diye mesajlar gönderip duruyormuşsunuz… “Çankaya’daki “de kendine has kayıtsız gülümseyişi ve “derin şeyler düşünüyormuş” gibi yaparak“hele seçimleri bir atlatalım” haberleri gönderiyormuş size ha?

Kurt kocayınca gerçekten maskara oluyormuş..Valla..Bunu bir kez daha gördük..

Bilmiyor musunuz ki o “malum üçlü” kendi aralarında ne kadar sorun yaşıyor olurlarsa olsunlar, sizin harcanmanız söz konusu olunca mutabakata halel getirmezler.

Siz de böyle kovulmuş adamlarla, ikinci el adamlarla, Best seller yazarı kadınların kocalarıyla vakit harcıyorsunuz işte…
www.acikistihbarat.com

Medya rezaleti

YalçIn Küçük gözaltına alındığı gün bir TV kanalının haber saatinde 'özel haber', 'şok gelişme' anonslarıyla bağıra bağıra Yalçın Küçük'ün Başbakan'a suikast planları yaptığı anlatıldı.
Bunun bir yerden sızmış olması mümkün değil. Çünkü Ergenekon soruşturmasını yürüten insanlar da kariyerlerini ortaya koyarak zorlu bir iş yapıyor. Dolayısıyla onlar tamamen yalan olduğu şimdilerde belli olan bir bilginin sızdırılmasına kendi prestijleri açısından izin vermiş olamazlar.

'Ne olacak şimdi?'
Suikast planı yaptığı iddia edilen kişi tahliye oldu. Gazeteciler sadece ilgi çekmek için 10 saniyelik reyting uğruna ülkenin önemli bir bilim insanı hakkında yalan söyleyebiliyorlarsa hem utanmalı hem de ülkede demokrasiyi tamamen çökerteceklerini düşünmelidirler.
Ben biraz da utanmaya başladığım için kendime gazeteci demeyi çoktan bıraktım. Kendime sadece 'Yazı yazıcı' ve 'Yazı şovmeni' diyorum.
Ben meslekten umudumu çoktan kesmiş durumdayım. Sadece hala daha onurunu korumak için uğraşan bir avuç insan uğruna gazetelere bakıyorum, haber izliyorum. Geride kalanlardan ise utanıyorum.
SERDAR TURGUT - AKŞAM

HÜRRİYET'İN "SABİH" İTİRAFI

11 Ocak 2009 13:56
Hürriyet, Sabih Kanadoğlu'nun Susurluk'taki derin hamlesini farkında olmadan itiraf etti

Ergenekon Terör Örgütü’ne yönelik son operasyonda Sabih Kanadoğlu’nun evinin aranması en çok tartışılan konu oldu.

Başını Ertuğrul Özkök, Enis Berberoğlu, Uğur Dündar ve Bekir Coşkun’un çektiği cephe, “İbrahim Şahin’i mahkum ettiren kişi Sabih Kanadoğlu’ydu. Şimdi ikisi aynı örgütün üyesi nasıl olur?” şeklinde özetlenebilecek bir karşı çıkış sergiliyorlardı.

Ancak bugün Hürriyet Gazetesi’nin kendisi farkında olmadan bu tezi çürüttü.
Hürriyet Gazetesi’nde bugün gazeteci Saygı Öztürk imzasıyla manşetten verilen haber, Sabih Kanadoğlu’nun İbrahim Şahin ve Susurluk’un tetikçi ekibini aslında küçük bir cezayla kurtardığının kanıtıydı.

Susurluk yargılama sürecindeki akışı bilenler bunu fark ettiler. Ancak Hürriyet yazı işleri bunu gözden kaçırmıştı.

İŞTE SABİH KANADOĞLU GERÇEĞİ VE HÜRRİYET’İN FARKINDA OLMADAN SABİH KANADOĞLU’NU DEŞİFRESİ

Bilindiği gibi Susurluk Davası 2001'de İbrahim Şahin, Korkut Eken ve Sami Hoştan'ın da aralarında bulunduğu 14 sanık hakkında verilen mahkumiyet kararı ile sonuçlandı. Hakkında yüzlerce manşet atılan, yüzlerce kitap yazılan, onlarca fail-i mechul cinayetten bahsedilen Susurluk Davası sonucunda dağ fare doğurmuştu. Özellikle İbrahim Şahin’in 6 yıl cezayla kurtulması kimseyi tatmin etmemişti.

Dava sürerken Mahkeme Başkanı Sedat Karagül görevden alındı ve yerine Metin Çetinbaş atandı. Çetinbaş yüzlerce klasör delilden oluşan davayı iki ayda jet hızıyla bitirdi. Sözkonusu davada yargılanan eski Özel Harekat Polisi Ayhan Çarkın geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada “Bizi dava sürecinde 3.5 sene yargılayan bir heyet vardı. Başkan Sedat Karagül. O adamda ben adaleti gördüm. Allahım bu adam her şeyi kuyruğundan yakaladı. Hepimize bu yerleştirecek müebbedi , idamı dedim. Bunun işi bizle değil şükürler olsun. Asil bir adam. Keşke o adamdan idam cezası alsaydık. Son 15 gün Mesut Yılmaz hükümetinin atadığı bir başka bir heyet geldi. 15 günde sen benim iddianamemi inceleyip gerekçeli karara kanaatini yazamazsın. Suçlamaya bak, aldığımız cezaya bak. Bizim hakkımız o suçlamalara göre idamdı. 4 sene aldık. Bunun cezası idamdır. Herkes herkesi biliyor kimse kıvırmasın.” demişti.

Susurluk Davası hakimi değişmiş ve işler jet hızıyla ilerletilmişti. Ama işi jet hızıyla bitiren başka biri daha vardı: Sabih Kanadoğlu…
Dava sonuçlandıktan sonra birkaç sanık avukatı sonuca itiraz etti. Konuyu inceleyen Yargıtay 8. Dairesi’nin o dönem başkanlığını yürüten Naci Ünver ve ekibi, bambaşka bir noktadan kararı bozdular; “EKSİK SORUŞTURMA”

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, eksik soruşturmadan bozma kararını iki gerekçeye dayandırıyordu. “Korkut Eken'in avukatının 'müvekkilinin kayıp silahlarla ilgili gizli oturumda açıklama yapacağına' ilişkin talebinin yerine getirilmemesi” ve , “Susurluk çetesinin eylemi olduğu iddia edilen Ömer Lütfi Topal cinayetiyle ilgili davanın sonucunun beklenmesi”

Susurluk Davasını jet hızıyla bitiren mahkeme heyeti eğer “kayıp silahlarla ilgili gizli oturumu” yapmış olsa Susurluk’un en kilit sırrı çözülecek, bu silahlarla işlenen cinayet ağı ortaya dökülecekti. Yine Ömer Lütfi Topal cinayetinin davasının sonucu beklense Topal cinayeti Susurluk'a bağlanacak ve sözkonusu sanıklar ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanacaktı.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi verdiği “bozma” kararıyla bu iki şeyin yapılmasını istedi. İşte bu noktada devreye Sabih Kanadoğlu girdi. Kanadoğlu, 8. Dairenin “bozma istemine” itiraz etti ve Susurluk Davası’na son anda atanan ve davayı iki ayda jet hızıyla bitiren mahkeme heyetinin verdiği kararın onanmasını istedi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Sabih Kanadoğlu’nun isteğine uydu ve Susurluk’un tetik ekibi 4/6 yıl arası cezalarla kurtuldular.

ZAMAN AŞIMI MANEVRASI NE KADAR DOĞRU?
Süreç böyleyken, Sabih Kanadoğlu’yla ilgili yapılan savunmanın temeli; “Sabih Kanadoğlu kararın onanmasını sağlamasaydı, Susurlukçular zaman aşımından kurtulacaktı” söylemine oturtuluyor.

Bu söylem dile getirilirken, zaman aşımının hemen dolacağı zannediliyor. Oysa belgelere bakınca, zaman aşımının dolmasına tam 3 yıl olduğu ortaya çıkıyor.

Üstelik hukukçular, “zaman aşımı dolacak, hiç olmazsa bunlara 4/6 yıl ceza vermiş olalım” şeklinde bir mantığın yürütülemeyeceğini. Zaman aşımı dolsun dolmasın, yargılamanın “gerçeği ortaya çıkarmak” ekseninde sürdürülmesi gerektiğini, “kayıp silahları ortaya çıkartacak sürecin” işletilmesinin ve sözkonusu bilginin elde edilmesinin, Susurluk’u çözmek adına İbrahim Şahin ve ekibinin 4/6 yıl ceza almasından daha önemli olduğunu belirtiyorlar.

HÜRRİYET GERÇEĞİ FARKINDA OLMADAN İTİRAF ETTİ
Hürriyet Gazetesi’nin Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu başta olmak üzere hemen bütün yazarlarının savunduğu “İbrahim Şahin’i mahkum ettiren Sabih Kanadoğlu, onunla aynı örgütün üyesi nasıl olabilir” teziyle ilgili gerçekleri yukarıda okudunuz.

Peki Hürriyet Gazetesi hem de manşetinden kendi tezini farkında olmadan nasıl çürüttü?

Hürriyet Gazetesi’nin önemli muhabirlerinden Saygı Öztürk, yerel mahkemenin jet hızıyla verdiği 4/6 yıl mahkumiyet kararlarını “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozan dönemin Yargıtay 8. Dairesi Başkanı Naci Ünver’le görüştü.

Hürriyet bugün bu görüşmeyi Manşetine çekti. Görüşmede Naci Ünver’in söylediklerini Hürriyet aynen şu şekilde aktarıyordu:

“Naci Ünver, Hürriyet’e yaptığı açıklamada, Susurluk davasını iki nedenle bozduklarını belirtti. Ünver, "Bize gelen dosya, Susurluk davasının suyunun suyu bile değildi. Kayıp silahların yerini bildiğini belirten sanığın ifadesinin alınmaması büyük eksiklikti" dedi. Kayıp silahlar konusunun "Devlet sırrı" diye üzerinin kapatıldığını belirten Naci Ünver, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Dosyayı incelediğimizde, sanıklardan birisinin yargılama sırasında gizli oturum yapılması halinde kayıp silahlar konusunda açıklama yapacağını söylediğini okuduk. Ancak, buna fırsat verilmediğini gördük. Eğer, yerel mahkeme, Susurluk Davası’yla ilgili olarak kayıp silahların yerini kapalı oturumda söylemek isteyen sanığı dinlemiş olsaydı, çoğu suikast silahı olarak bilinen silahların yeri o yıllarda belirlenmiş olabilecekti. Nitekim, Susurluk davasında 6 yıl hapis cezasını onadığımız Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in, evinde bulunduğu belirtilen krokilere dayalı olarak bazı silah ve bombaların bulunduğunu, aramaların devam ettiğini görüyoruz. Susurluk Davası’nın bize ancak suyunun suyu gelmişti. Silah ve bombaların bulunması da o zaman kararımızın haklılığını gösteriyor."

İşte Hürriyet Naci Ünver’i konuşturarak, “Kayıp silahların yerinin öğrenileceği duruşmayı yapmadan Susurluk Davası’nın kapatılmasını” önemli buluyor ve manşetine çekiyordu.

Peki Hürriyet yazı işleri, “kayıp silah celsesini” yaptırtmayan kararı kesin olarak onaylatan kişinin; Sabih Kanadoğlu olduğunu fark etselerdi bu haberi yaparlar mıydı?

Kayıp silahlarla ilgili gizli celsenin yapılması için zaman aşımı açısından tamı tamına 3 yıl vardı.

Çünkü kayıp silahlarla ilgili her şeyi ortaya çıkartacak o celseyi yaptırmayan Hakimi bugün iki Ergenekon sanığını avukatı; o kararı kesin olarak onaylatan Sabih Kanadoğlu’nu ise Ergenekon sanığı olarak karşımızda buluyoruz.
aktifhaber

Mektubu Yazan DHA Muhabiri
29 Aralık 2008 08:31

Yalçın Bayer'in köşesinde yer verilen "otobüslerde sabah namazı molası" iddiasını ortaya atan okur mektubunu, DHA muhabirinin yazdığı ortaya çıktı.

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer, Haldun Akyüz imzalı bir okur mektubunu köşesine almış ve şehirlerarası otobüslerde "sabah namazı molası" verilmesinden şikayet eden okurunun sesini duyurmuştu.

Ancak Zaman gazetesi mektuptaki iddiaların yalan olduğunu ortaya çıkarmış ve bunun namaz vakitlerini bilen herkes tarafından anlaşılacağını ispatlamıştı.

Bugün ise Bayer'e mektup yazan Haldun Akyüz'ün Doğan Haber Ajansı (DHA) muhabiri olduğu ortaya çıktı. Sadece Google'da ismi aramak bile Akyüz'ün DHA Akhisar muhabiri olduğunu gözler önüne seriyor.

İşte Zaman'da çıkan o haber:

Hürriyet'ten otobüste mahalle baskılı namaz haberi(!)

Hürriyet, mahalle baskısı tartışmalarına bilgi yanlışlarıyla devam ediyor. Son haftanın en 'uçuk haberi' Yalçın Bayer'in köşesinden geldi. Önce Bayer'in inanıp köşesine aldığı okuyucu mektubunu okuyalım:

Yalçın Bayer'in bugünkü köşe yazısının ilgili bölümü şöyle

Otobüslerde sabah namazı molası

"23 Aralık 2008 günü saat 19.00'da İstanbul'dan İzmir'e hareket eden Hakiki Koç firmasına ait yolcu otobüsü, Susurluk'ta mola vermesine rağmen, Akhisar-Manisa arasında 10 kişiye yakın bir kadınlı-erkekli grup (kadınlar çarşaflı) sürücüyü "Sabah namazı kılacağız" diye bir dinlenme tesise sokmuşlar ve tüm yolcuları 30 dakika bekleterek sabah namazlarını kılmışlardır.

Yolculardan bazları, sürücüye "Bu uygulama bizlere sorulmadan nasıl yapılıyor?" diye sorunca, sürücünün verdiği cevap, "Bir yıla yakındır böyle talepleri karşılamak mecburiyetinde kalıyoruz" olmuş.

Prof. Binnaz Hocamın haberleri olsun.

Haldun AKYÜZ-AKHİSAR"

Star Haber’in Reyting Oyunu
12 Aralık 2008 15:57

Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar’ın yönettiği Star Haber, reytinglerde nasıl birinci oluyor? İşte medyadaki dürüstlük timsallerinin kurnazlığı...

Bazı televizyonlar özellikle haber bültenlerinde ilk 100 sıralamasında daha yüksekte görünmek için türlü oyunlar deniyorlar.

Bunu en çok yapanların başında Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar’ın yönettiği Star Haber geliyor.

Bugün datalara yansıyan dün akşamki Star Haber Haber’in rating oyunu konuyu anlatan çok özel bir örnek. Aslında bunu bütün bayram günleri boyunca yaptılar.

Star Televizyonu’nda haber bülteni Esra Erol’la İzdivaç programından sonra başlıyor.

Bülten dün akşam 18:55’de başladı. Ancak kanal yönetimi o saatler nispeten erken saatler olduğu için ratingi az zaman dilimi olacağını düşündüklerinden (ya da tecrübeleriyle bildiklerinden ) bültene; “Günün olayı” gibi farklı bir isim koyuyorlar.

Daha önceki günlerde bilinen en yüksek rating dakikalarına kadar Günün Olayı’na devam ediyorlar. Aslında devam eden Haber bülteni, ama adı başka.

Ratingin zirve yaptığı saatlerde de kısa bir cıngılla “Star Ana Haber” e geçiş yapıyorlar. Dekor aynı, sunucu aynı, sunum aynı. Seyirci haber bülteni’nin yaklaşık 1 saattir devam ettiği düşüncesinde ama AGB’ye gönderilen program isimleri farklı, küçük bir jenerik yardımıyla bunu gerçekleştiriyorlar.

53 dakika Günün Olayı, sadece 13 dakika Star Ana Haber. Ve ikisi ayrı ayrı değerlendiriliyor. Bütün bir bültenden en çok rating alan bölümü çekip çıkarıyorsunuz, sanki 66 dakikalık haber bülteni bu kadar seyredilmiş gibi birinciliğe oturmanın keyfini sürüyorsunuz.

Star Ana Haber bir tür kesme ve isim oyunuyla günün birincisi oluveriyor.

Bunu da “en güvenilir” sıfatını taşıdıklarını söyleyen gazeteciler yapıyor.

İşte herşeyi açıkça gösteren tablo. Tabloda aynı oyuna Show Haber'in de başvurduğu görülüyor.

Hasan Pulur'a İntihal Davası

Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Pulur, köşe yazılarında çalıntı yaptığı gerekçesi ile mahkemelik oldu.

Alman Berliner Abendblatt gazetesi yazarı Nazmi Kavasoğlu, Pulur hakkında “yazılarından izinsiz ve kaynak göstermeden alıntı yaptığı” gerekçesi ile dava açtı. Kavasoğlu, gazete ve internet sitesinde 2004 yılında yayımlanmış 6 yazısının Pulur tarafından Milliyet Gazetesi’nde 2005 tarihinde yayımlanan “Bizden Olanlar” adlı 2 yazısında kullanıldığını iddia ediyor. Pulur’un alıntılarının, Avrupa Medya İzleme Komitesi tarafından bildirildiğini belirten Kavasoğlu, ünlü yazara noterden ihtarname çekildiğini söyledi. İhtarnamede de “Alıntılar basit bir benzerlik olarak nitelendirilemeyecek kadar ciddi. İçeriğin dışında ruhu ve kurgusu da alınmıştır” denildi. Pulur’un özür dilemesi ve 5 bin euro manevi tazminat ödemesi istendi. AKŞAM’A konuşan Pulur ise davadan haberi olmadığını ve ihtarname almadığını belirterek “Almanya’daki Türkler ile ilgili internette dolaşan anekdotlar mevcut. Konu onlarsa, bu tür şeyler anonim. Kavasoğlu’nu tanımıyorum” dedi.
(Akşam)

Ahmet Altan/Taraf
Göbeğini kaşıyan gazeteci...

Biz, “kimse devlet ve rejimi korumak için hukuk dışına çıkamaz” diyen bir cumhurbaşkanına cevaben “konuşması yüreğimi kararttı” diyen bir ana muhalefet lideriyle, “konuşmasında hiç Türk kelimesi geçmedi” diyen bir başka muhalefet partisinin bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Bu düzeydeki bir muhalefet bir toplum için utanç vericidir bence.

Bazıları, muhalefetin eleştirilmesine, “muhalefete muhalefet edilir mi” diyerek karşı çıkıyor.

Eğer, hükümetin “demokrasi ve hukuk” dediği bir yerde muhalefet “ne demokrasisi, ne hukuku” diyorsa, evet, muhalefete muhalefet edilir.

Bugünkü hükümet Avrupa Birliği yolunda adımlarını yavaşlattığı, ihale yasasını savsakladığı, anayasayı değiştirmeyi bir türlü beceremediği için eleştirilir, demokrasiyi genişletme çabalarında ve Kürt açılımı konusunda da alkışlanır.

Avrupa Birliği’ne, ihale yasasına, 12 Eylül anayasasının varlığına ses çıkarmayıp, demokrasiyle hukukun sağlamlaştırılmasına karşı çıkan muhalefete muhalefet edilir.

Tabii demokrasiden ve hukuktan yanaysan böyledir bu.

Ama Ergenekon soruşturmasının üstünün kapatılmasını istiyorsan, JİTEM’in araştırılmasına karşıysan, türbanın özgür bırakılmasını, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasını istemiyorsan, sen muhalefete muhalefet etmezsin.

Hükümetin yaptığı “gerçek hataları” görmezden gelir, demokrasi yolundaki açılımlarına karşı çıkmayı da “gerçek muhalefet” diye yutturmaya kalkarsın.

Sonra da 12 yaşındaki bir kız çocuğu roketle vurulup parçalandığında sesini bile çıkarmazsın.

Bunun da “gazetecilik” olduğuna inandırmaya çalışırsın insanları.

Bekir Coşkun, AKP’ye oy veren insanları tarif ederken “göbeğini kaşıyanlar” demişti.

Daha sonra Sanem Altan’la yaptığı konuşmada böyle yazdığı için pişman olduğunu da söylemişti.

Bence talihsiz bir yazıydı.

Ama derdim Bekir’in yazısını tartışmak değil.

Onun, “gerçekleri” çok da yansıtmayan bu kavramını ödünç alıp, başka bir gerçeği daha iyi anlatabilmek için kullanmak.

Bu ülkede “göbeğini kaşıyan adamlar” sanıldığı kadar çok değil ama “göbeğini kaşıyan gazeteciler” tahminlerden çok fazla.

Bu gazeteciler toplumun çok gerisindeler.

Bu sistemin asıl yüzünü gösteren gerçek bir olayla karşılaşıldığında başlarını öbür yana çevirip “göbeklerini kaşımaya” koyuluyorlar.

On iki yaşında bir çocuk bir roketle parçalandı.

Üç gün önce oldu bu.

Taraf gazetesi dışında tek bir gazete bu olaya değinmedi.

CNNTürk dışında tek bir televizyon bu olayı haberlerinde görmedi.

Başka gazetelerde sadece bir yazar bu olay hakkında yazı yazdı.

Bir çocuğun öldürülmesi hiçbirinin ilgisini çekmedi.

Üstelik bu gazeteciler “birbirlerinden” farklı kampları destekliyorlar, birbirleriyle çatışıyorlar.

Ama iş, Güneydoğu’da vurulan bir çocuğa geldiğinde ağız birliğiyle susuyorlar.

Çocukların öldürülebilir olmasından rahatsız değiller, vurulan sahipsiz bir Kürt kızı, niye başlarına dert alsınlar, birbirleriyle dalaşırlar, birbirlerine isimler takarlar, karşılıklı göbeklerini kaşırlar.

Hükümetin bu konuda sesi bile çıkmıyor.

Ne oldu peki muhalif gazetecilere, niye hükümeti eleştirmiyorlar, niye göbeklerini kaşıyıp duruyorlar?

Cumhurbaşkanının konuşmasını “içinde Türk sözü yok” diye eleştiren Devlet Bahçeli, vurulan çocuk Kürt olduğu için mi böyle sessiz?

“Demokrasi ve hukuk” laflarını duyunca “yüreği kararan” Baykal’ın, vurulan bir Kürt çocuğu için kararacak bir yüreği olmadığı zaten bu lafından belli.

Peki, muhalif gazeteciler hükümeti bu konuda eleştirmedi de, hükümet yanlısı gazeteciler muhalefeti bu konuda eleştirdi mi?

Yoo, hep birlikte göbeklerini kaşıdılar.

Biz onların bu “göbek kaşıma” seanslarına daha önce de şahit olmuştuk.

Küçücük bir kız çocuğunu vurup öldürdüler.

Olay yerine savcı yerine imam gönderildi, otopsisi karakol bahçesinde yapıldı, bu trajedinin her adımı haber...

Tabii sen gerçekten gazeteciysen.

Umuyorum ki bu “göbeğini kaşıyan” gazeteciler kalabalığından dürüst ve yürekli birileri çıkıp Ceylan’ın hesabını geç de olsa soracak.

Bu medya, “yandaş medya” ve “Doğan medyası” diye ikiye ayrılmıyor, bu medya “vicdanlılar” ve “vicdansızlar” diye ikiye ayrılıyor.

Vicdanlı insanlar iki gruptan da çıkacaktır, göbeğini kaşıyan gazetecilerin iki gruptan da çıkacağı gibi.

Ceylan’ın annesi o vicdanın sesini duymayı bekliyor.

Çok uzakta, ıssız bir mezrada bekliyor.

Sesinizi duyurmanız için yüksek sesle bağırmanız gerekiyor.

04 Aralık 2009
Başbuğ'un Danışmanı Çok Kızdı!

İlker Başbuğ'un iletişim danışmanı Nuran Yıldız'ın ders sırasında girdiği haftalık siyasi polemik üzerinden, 'tuzağa düşen yazarlar'ı böyle 'azarladı'....

Nuran Yıldız/Odatv
BAŞBAKAN KÖŞE YAZARLARINI NEDEN ÖPTÜ?

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde verdiğim “İmaj Yönetimi: Kişiler ve Kurumlar” dersi zaman zaman ülke gündemiyle çakışıyor.
Geçen günkü derste öğrencilerden biri Graeme Burton’un “Görünenden Fazlası” kitabı üzerine bir değerlendirme yapıyordu. Hazırladığı slaytta Burton’un sıraladığı medya kuramları belirdi:
-Otoriter Kuram,
-Toplumsal Sorumluluk Kuramı,
-Özgür Basın Kuramı,
-Sovyet Kuramı,
-Gelişmeci Medya Kuramı,
-Demokratik Katılımcı Kuram.

Biraz da espri olsun diye, 10 kişilik (bir yüksek lisans dersi için iyi sayı) sınıfa gayet de primitif bir soru sordum: “Sizce Türkiye’deki durumu açıklamak için hangi kuramdan yararlanılabilir?”
İstisnasız hepsi “Otoriter Kuram”da birleşti. Hatta birisi işi “Sovyet Kuramı”na kadar götürdü.
Ders tam da Başbakanın parti grubunda yaptığı “Köşe yazarları haftada bir yazsın” uyarısıyla çakışmıştı.
Başbakanın uyarısının hemen ardından kendi köşemde “Ego sorunlu köşe yazarları bu tuzağa düşer” başlıklı bir yazı yazdım. Belli ki gündemi değiştirmek ya da dikkatleri bir yandan başka yana çevirmek için kurulmuş bir tuzaktı bu. Yanılmadım.
Salı günkü grup toplantısının ardından çarşamba ve perşembe günleri şişkin egolu köşe yazarları bu tuzağa düştüler. Düşmeye de devam edecekler. Bu arada Ergenekon’da, İmralı’da, Afganistan’da, KKTC’de ya da Başbakanın ABD ziyareti gündeminde neler oluyor acaba?
Bu duruma “Başbakanın derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” sözü de uygunsuz. Kendisi hem bağcıyı dövüyor hem de üzümü yiyor çünkü.

“Köşe yazarı azarlama” işi benim açımdan üç noktada ilginç;
Birincisi, belki de köşe yazarlarının en gayri ciddi, çiçeğe böceğe odaklandıkları, artık kendilerinin bile kendilerini ciddiye almadığı bir dönemde Başbakan tarafından bu derece ciddiye alınmaları beni işkillendirmeye yetti. Durup dururken eniştemiz bizi neden öpüyordu ki?
İkincisi, trajikomik. Demokratikleşme, özgürleşme konusunda bayrak açmış bir başbakanın her fırsatta “uğruna bedel öderim” diyerek ardına düştüğü açılım konularıyla, özgürlüğün içinin boşalıp sırf anlamsız ve tutarsız eylemler düzeyine indirildiği günlerde köşe yazarlarının haftada kaç gün yazacağını söyleyecek kadar antidemokratik ve özgürlük karşıtı bir tavır sergilemesi de tuhaf.
Üçüncüsü, İstanbullu köşe yazarlarının “Etiler yazarlığı”na odaklandığı, Ankaralı yazarlardan ise yalnızca ve yalnızca içinde haber değeri olan yazılar talep edildiği bir dönemde, yani İstanbullunun da Ankaralının da “dedikodu köşe yazarlığı” düzeyine indirildiği dönemde bu isyan…
(“Açılımı köşe yazarlarıyla başlatacak kadar onları ciddiye alan ben miydim?” sorusunu da bir yana bırakıyorum.)
Evet, post modern zaman eylemsel tutarsızlığın kutsandığı, akıl-nesne arasında rasyonel ilişkinin kalktığı bir zaman. Yine de köşe yazarlarının hiç bu kadar iğdiş edildiği başka bir dönem yaşanmadığı halde bu uyarı neden?
Belki gerçekten bir şeylerin üstünü örtüyor bu tartışma, belki de kendi yandaşlarının TSK eleştirisi dışında bir şey yazamaz hale gelmiş kısırlığından sıkıldı Başbakan. Belki de muhalif yazarların kendilerine uyguladıkları otosansür nedeniyle akmaz, kokmaz, bulaşmaz tavırlarından sıkıldı.
Son dönemdeki köşe yazıcılıları her gün aynı şeyleri yazıyorlarsa haftada 5–6 gün değil, bir gün yazmaları bile fazla değil mi?
(YAZMAZSAM OLMAZ…)
Günlerdir köşe yazarları Başbakanın çok konuştuğundan, özgüven patlamasından, öfkesinden dem vuruyorlar. Sanki yeni keşfetmişler. Sanki bu tespitleri ilk kendileri yapıyor. Bu yazının yazarı (biraz Oktay Ekşi üslubu oldu ama) Sabah’taki köşesinde bunları yazdı, Habertürk’te bunları yazdı. Üstelik (yazarın zamanlama sorunu nedeniyle) herkesin etek öpmesinin moda olduğu dönemde yazdı bunları. Geçen ay kendi köşesinde “Çok Konuşuyor, Çok!” başlığını attı. İşte köşe yazarları mahallesine hakim psikoloji bu: Sürü psikolojisi. İçlerinden birinin yazısı dikkat çekince hepsi birbirini tekrarlıyor ve sonuçta sıkıcı oluyorlar.

Medya Çatırdıyor, Dip Dalga Gerçeği
Mustafa Sönmez

Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan'ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı.

Bu istifalar, çevresi bir süredir Recep Tayyip Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya'da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, "Bizim kültürümüzde biat yok!" diyordu.

Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neoliberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu.

Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı .

Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003'te İletişim Yayınları'ndan çıkan "Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı" kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satır başlarını vermeye çalışayım.

Yükselme devri
Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül'e medya üstünden de destek verdiği, devamında Turgut Özal'ı yücelttiği dönemdir.

Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü.

Özal'ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar.

Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette...

Gelişme devri
1990'ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı.

Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü.

Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara'dan kapıldı.

Doğan'ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı. Özelleştirmeden aldığı Etibank'ı hortumladığı için hapislere düştü.

Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan'ın desteğiyle Vatan'ı kurarak, Bilgin'i terk ettiler.

Çürüme ve çürütme süreçleri
Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti.

Bu dönemde Ertuğrul Özkök'ün dinlemeye takılan ANAP'lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir.

Uzanların, Asil Nadir'lerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.

Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanına girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin'i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan'ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.

Merkez medyada gerileme devri
Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, "merkez medyada" gerileme devrindeyiz artık...

Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan'a ne de kenardan yanaşan Ciner'e kaldı.

Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding'in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası, yeni medyalarla ,TRT, Anadolu Ajansı kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan'ı, daha da küçülmeye zorluyor.

Ertuğrul Özkök'ü istifa ettiren, Aydın Doğan'ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet'e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.

Güven kaybı
Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda.

Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor.

Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar... (MS/TK)
Kaynak: BiaNet

12 Ocak 2010 15:22
Akşam'ın Haberi Uydurma Mı?
Başbuğ'u sevgiyle karşılayıp 'Tek güvencemizsiniz' diyen memureye inceleme başlatıldığı haberine yalanlama geldi. Memurenin bile olaydan haberi yok...

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Akşam Gazetesi'nde yer alan 'Asimetrik coşku kozmik inceleme' başlıklı habere ilişkin açıklama yaptı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, Trabzon ziyareti sırasında boynundaki personel kartıyla karşılama yapan Trabzon Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü'nde görevli Nevin Eyüpoğlu isimli personele soruşturma açıldığı yönünde haber yapıldığı belirtildi.

Haberle ilgili olarak, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nden bilgi istendiği ve Tapu ve Kadastro Trabzon Bölge Müdürlüğü'nde görevli Nevin Eyüpoğlu hakkında herhangi bir savunma istemi veya bir soruşturma olup olmadığının sorulduğu kaydedildi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nün konuya ilişkin herhangi bir soruşturma veya savunma talebi olmadığı ifade edildi.

Tapu ve Kadastro Trabzon Bölge Müdürlüğü'nde görevli Nevin Eyüpoğlu'nun da kendisinden kurumca herhangi bir savunma istenmediğini doğruladığına işaret edildi. Haberde belirtilen Nevin Eyüpoğlu'nun Bayındırlık Bakanı Mustafa Demir ile bir görüşme yaptığı şeklindeki ifadenin de gerçeği yansıtmadığına vurgu yapıldı.

Açıklamanın sonunda, "Tüm unsurları ile gerçeğe aykırı olan bu haberlerle kamuoyumuzun manipüle edildiği açıkça görülmektedir. Söz konusu haberi yapan gazete ve haberde imzası bulunan muhabir ile ilgili yasal yollara başvurulmuştur." denildi.
aktifhaber

03 Şubat 2010
Canlı Yayın'da Kandırmaca!
Televizyon programında sahte telefonlarla milyonları kandırdılar!

Kanal 7'deki Ebru ile Paylaştıkça programının izleyicileri sahte telefon bağlantıları ile kandırdığı iddia edildi. İddia, bir video kaydıyla birlikte ortaya çıktı. Olay dün Kanal 7 ekranlarında hafta içi her gün saat 17:00 de yayınlanan Ebru Gediz'in sunduğu Ebru ile paylaştıkça programına şarkcı Dila'nın programı terk etmesiyle ortaya çıktı. İddialara göre Dila'nın asistanı konuk odasında otururken odaya bir başka kadın daha girdi. Kadın izleyicilerden biriydi ama canlı yayına telefonla bağlandı ve stüdyoda derdini anlatan insanla konuştu. Tüm bunlara tanık olan ve cep telefonuyla kayıt altına alan asistan gördüklerini hemen Dila'ya anlattı ve şarkıcı da yapılan sahtekârlıktan dolayı programı terk etti. Olay stüdyodaki konukların nasıl sahte tanıklara dönüştürüldüğünü ortaya çıkardı.
aktifhaber

11 Mart 2010
RTÜK Uğur Dündar'a "Cuma namazı cezası" verdi

RTÜK, Uğur Dündar'ın sunduğu Star Haber'de yayınlanan Cuma namazına giden öğrencilerin "ÖCÜ" gibi gösterildiği Star Haberi uyardı...

RTÜK'ün MHP'li üyesi Esat Çıplak Cuma namazına giden çocukları suç örgütü mensubu gibi lanse eden Uğur Dündar'ın haberi dolayısıyla Star TV'yi uyardı.

Açıklamasında “Parti aidiyetlerinin ve gündelik siyasal algılamaların üstünde ve onlardan bağımsız bir tür toplumsal rutin haline gelmiş dini vecibeden dehşet senaryosu üretmeyi makul gören yabancılaşma halinin üzücü olduğu görüşüne yer veren Çıplak, milletin değerlerini anlama gayretinin bile bu tür bir yabancılaşma duygusunu yenebilmek için zorunlu bir ilk adım olacağını belirtti.

"Güney Kutbunda mı yaşıyorsunuz…"

Dinin kültüre damıttığı adeta örfleşmiş yüzlerce yıllık bir sosyal merasim olan Cuma Namazı'nın şayet Güney Kutbu'nda gerçekleşmediyse ne tür bir haber değeri taşıdığını anlamakta güçlük çektiğini belirten Esat Çıplak, milletin milli ve manevi değerler sistematiğinin bu kadar uzağında duran bir aydın yaklaşımının genel ahlaka aykırı düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi.

"Hiçbir kimsenin milletimizi dininden dolayı aşağılayabilme imkanı ve kabiliyeti yoktur.."

Bahsi geçen yayına milletimizin milli ve manevi değerlerine ileri derecede yabancılaşmadan kaynaklanan bir üslubun hâkim olduğu görüşünü dile getiren Çıplak “Şunun iyi bilinmesi gerekir ki hiçbir yayının milletimizi İslam dininden dolayı aşağılayabilme imkân ve kabiliyeti yoktur” diye konuştu.

Sözlerine “Kahir ekseriyetinin müşterek dinini aşağılama gayreti absürt ve boş bir gayrettir” diyerek devam eden Çıplak “milletimizin dininden dolayı en ufak bir aşağılık duygusuna sahip olduğu düşünülemez” dedi.

Esat Çıplak, bu tür yayınların aslında genel ahlaka uygunluk ve toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olmama ilkelerini ihlal ettiği görüşünde olduğunu belirtti.
aktifhaber

Sorması ayıp; medya enseste, tecavüze niçin şaşırıyor?
Atılgan BAYAR
atilgan.bayar@aksam.com.tr

Medyanın ensest ilişkilere, pedofiliye, tacizlere şaşırmasını ağzım açık izliyorum.

Yahu aile içi ilişkilerin, ensestin ballandıra ballandıra, uzun uzun anlatıldığı birkaç dizi bilmem kaçıncı zafer haftasında değil mi bu ülkede?
Yahu daha düne kadar, çocukları dansöz gibi giydirip göbek attıran bir yarışma programı yok muydu? Hani eleştirdik diye tutuculukla suçlanmıştık?..

Yahu sabah programlarında kimin eli kimin cebinde, kim kimle hangi akrabalık bağları içinde seks yapıyor, her gün anlatılmıyor mu bu televizyonlarda?
Yahu daha dün, atların cinsel hayatından bir tecavüz haberi uydurup, bir atın gözü bantlı görüntüsünün önünde kahkahalarla yayın yapmadı mı bu televizyonların hisli sunucularından biri?
Sonra da bu yayınlardan tamamen bağımsızmış gibi konuşuyor medya abileri, medya ablaları:

'Aaaa, ne ilkel bir şey ensest... Aaaa, ne kadar iğrenç pedofili... Aman aman, her türlü kötülüğün müsebbibi bu eğitimsizlik şekerim...' diye...
Sizin televizyonlarınızın, radyolarınızın bir 'kamu yayıncılığı' sorumluluğu yok mu, diye sorduğumuzda ise o otomatik cevabı alıyoruz:
'Kamu yayıncılığını TRT yapsın.'
Herkesin aklını başına toplamasında yarar var. Kamu yayıncılığını sadece kamu kuruluşları yapmazlar. Bu ülkede ulusal yayın yapan ana akım bütün televizyonlar, fiili olarak 'kamu yayıncılığı' yaparlar. Yasal tanımı da bunu içerir zaten.
Bu yüzden,
7/24 televizyonda dizilerde ensest ilişki modelleri, kimin eli kimin cebinde hikayeleri anlatıp; sabah programlarında tuhaf evlilikleri meşrulaştıranların böyle bir yayıncılığın içinde, 'gelen haberler karşında şaşkınlığa gark oluyoruz' taklidi yapması kurtarmaz...
Türkiye, artık her şeyi temize çekmek isteyen bir toplum.
Özel televizyonların da bu süreçte üzerine düşen 'kamu yayıncılığı' görevini yerine getirmesi gerekiyor.
Kamu yayıncılığında, 'beğenmiyorsan zapla' mantığı geçerli olamaz.
Böyle bir sorumsuz yayıncılık, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, üst kurullar tarafından mercek altına alınır.

Tecavüze, enseste ve pedofiliye karşı özel tim
Pedofili, ensest ve tecavüzle mücadele çok ciddi bir güvenlik ve adalet sorunu.
Birçok ülkede, bu konuyla meşgul 'özel birimler', 'özel timler' kuruluyor.
Çünkü bu işin içinde yerel ve ulusal ölçekte çok güçlü figürler de var. Onlarla mücadele özel şartları gerektiriyor.
Benim duyduğum kadarıyla Türk Emniyet Teşkilatı ve Aileden Sorumlu Bakanlık bir yıldır bu konuda çalışmalar yapmaya başladı.
İşte bu noktada dünyada çocuk istismarı konusunda büyük bir mücadele başlatan Amerikalı hukukçu Andew Vachss'ı hatırlatmakta büyük fayda görüyorum.
Vachhs, çocukken kendisi de (cinsel olmayan) istismara uğramış bir hukukçu. Kendisini bu işe vakfetmiş. Ekibinde, kurtardığı tecavüz ve ensest kurbanları arasından kendisini yetişmiş avukatlar, dedektifler bulunuyor.
Vachhs'ın ve ekibinin üç ayaklı bir teorisi var.
Birincisi, savunacakları çocukların velayet/vekaletlerini direkt alıyor, aileyi dava sürecinde aradan çıkartıyorlar. Çünkü birçok olayın aile kaynaklı olduğunu veya ailelerin çeşitli sebeplerle 'davayı karartabildiklerini' deneyimleriyle sabitlemişler.

İkincisi, çocukları sürecin bir parçası yapıyor, dedektiflik işlerini onlarla birlikte yürütüp, çözüme daha hızlı ulaşıyorlar.
Üçüncüsü ise, suçluyu polisle/avukatla birlikte yakalayan çocukların bir katharsis yaşadığını ve adli sürecin parçası olmanın onların öfkelerini geleceğe taşımalarını engellediğini söylüyorlar. Bunun kurbanların ileride tecavüzcüye dönüşmesi tehlikesini bertaraf ettiğini de ifade ediyorlar.
Şimdi Türkiye Andrew Vachss'larını arıyor.
Adalet Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve Aileden Sorumlu Bakanlık, Türk Andrew Vachhs'ların önünü açacak düzenlemeleri hızla yapmalı.

29 Nisan 2010
Akşam

27 Mayıs 2010 19:37
Gazeteleriniz Niye Kalleşlik Yapıyor
Taraf'ın bugünkü manşeti ilginçti. Ertuğrul Özkök ve Baykal'ın açıklamalarıyla kafalar daha da karıştı.

İşte Taraf'ta yayınlanan Rasim O. Kütahyalı'nın o haberi.

Dünkü Taraf'ta iki CHP milletvekilinin bana söylediklerine yer vermiştim. Bu CHP'liler "Kılıçdaroğlu-Sav ikilisi Aydın Doğan ile anlaştı. Bu proje sonunda CHP iktidara gelirse Doğan'ın vergi cezaları halledilecek, Hilton arazisine de imar izni çıkacak" demişlerdi. Bu CHP'li vekillerin iddiasına göre Önder Sav Aydın Doğan'a söz vermişti, Doğan da bu sözün üstüne Baykal'ı bitirmeye yönelik medya operasyonunu başlatmıştı.
Deniz Baykal'la da bu "medya operasyonu" konusunda ilk kez ben konuşmuştum. Baykal Taraf'a özel "Bu komplonun içinde medya da var izlenimindeyim" demişti. Bu açıklamaların ardından Ali Kırca bu konuyu canlı yayında Baykal'a sormuş, Baykal da "Medya operasyonu olduğu tarafını kimse inkâr edemez. Herkes kendisini biliyor. Siz de biliyorsunuz. Biz de biliyoruz" açıklamasını yapmıştı... Baykal isim vermiyor ama Doğan Medyası'na yönelik ciddi bir tepkisi olduğu çok açık.


Doğan: Kılıçdaroğlu ile mahkemeliğim, Önder Sav'ı bir kez bile görmedim
Dün CHP'lilerin "Kılıçdaroğlu, Aydın Doğan ile anlaştı" iddiasını yazmam üzerine Ertuğrul Özkök beni aradı, epey konuştuk... Aydın Doğan, bu iddiaya yönelik herhangi bir resmî açıklama yapmak istemiyor, haliyle çok öfkelenmiş. Özkök'ün ilettiğine göre Aydın Doğan Kılıçdaroğlu ile hayatında sadece bir kez görüşmüş, o da Kılıçdaroğlu'nun Doğan aleyhine yaptığı bir basın açıklaması vesilesiyleymiş. Şu an halen Aydın Doğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında bir dava varmış. Kılıçdaroğlu "mali müfettiş" kimliğiyle Doğan aleyhine de bir şeyler yapmış zamanında, bunun üzerine de Aydın Doğan Kılıçdaroğlu'nu dava etmiş. Önder Sav'ı ise hayatında hiç ama hiç görmemiş Aydın Doğan. Dolayısıyla CHP'lilerin bu iddiasının baştan sona iftira, baştan sona yalan olduğu ifade ediliyor...

Ayrıca Ertuğrul Özkök, Aydın Doğan'ın Baykal'a düzenlenen komplodan ötürü çok üzgün olduğunu da ifade ediyor. Kalleş komplonun ortaya dökülüp, gündeme geldiği günlerde Doğan ile Özkök birlikteymiş. Aydın Doğan da Baykal'a yapılanın kalleş ve alçak bir komplo olduğu kanaatindeymiş. Bu komplo yüzünden Baykal'ın istifa etmesi gerektiği fikrine şiddetle karşıymış Aydın Doğan, kişisel görüşü bu yöndeymiş. Nitekim Ertuğrul Özkök de bu alçak komplo bahanesiyle "Baykal istifa etsin" çağrılarına karşı bir yazı yazmıştı. Onu da hatırlattı bana konuşmamızda.

Özkök: Baykal'ı nehrin kenarında şarap içmeye davet ediyorum
Dolayısıyla beyanlardan hareket edersek Aydın Doğan'ın Kılıçdaroğlu'yu desteklemek gibi bir tavrı yok, aksine bu süreçte Baykal'a büyük haksızlık yapıldığını düşünüyor... Peki, niçin Deniz Baykal, isim vermeden de olsa Doğan medyasını suçluyor? Komplonun patladığı günden bu yana Doğan'ın üç gazetesinin manşetleri ortada. Dolayısıyla Baykal çok haklı. Bu noktada Özkök "Gazetecilere karışılmaz Doğan grubunda" diyor. Özkök'e Hürriyet'in salı günkü yalan manşetini hatırlattım... "Emniyet 'Kasettekilerin kimliği tesbit edilememiştir' diyor ama sizinkiler Baykal ve Baytok'un kimliği tesbit edilmiş de, diğer başka kısımlar montajdır diye yazmışlar. Baykal tepkisinde haklı" dedim... Bunun üstüne Özkök "2 ocaktan beri yazıişlerine adımımı atmıyorum. Ben nehrin kenarındayım, Deniz Bey'e de buyurun nehrin kenarına her zaman beklerim, sizin için en iyi şarabımı açarım dedim, bu kriminal rapor konusunda da haklı Deniz Bey, orada bir karışıklık olmuş herhalde" diye cevap verdi...

Baykal'ın yakınları ise bu açıklamaları tatmin edici bulmuyor, onlara göre Deniz Baykal "Siyasete devam edeceğim" dediği için malum medya yıpratmaya yönelik manşetler attı. Baykal'ın yakınları Ciner medyasında çıkan haberleri de buna bağlıyorlar. Baykal'ın yakınlarının bu açıklamaları Baykal'ın bizzat söylediği "Bu sistemli bir medya operasyonudur" sözüyle de örtüşüyor...

Doğan medyası gereken ahlaki tavrı koyacak mı
Bu noktada bence Doğan medyasına düşen görev, bu kasetin tamamen bir tezgâh olduğunu manşetlerden daha net bir dille belirtmektir. Aydın Doğan'ın "Ben karışamam" deme lüksü yok. Ortada bir insanın onuru ve haysiyetiyle ilgili yapılmış bir yalan haber var. Üstelik Aydın Doğan da Baykal'a kurulan bu tezgâhı kalleşçe buluyor ve gerçekliğine inanmıyor. Oysa dün Hürriyet, Emniyet Kriminal'in gerçek raporunu çok küçük bir haber olarak gördü, birçok okurun aklında o yalan haber kaldı. Hürriyet, Milliyet, Vatan Baykal aleyhine manşet attı, şu gelişmelerden sonra "Kasettekilerin kimliği belirsiz" diye büyük manşet atmaları gerekmez mi? Medya ahlakı bunu gerektirmez mi?

Yalan habere tekzip yok
Özkök'ün ardından Baykal'la görüştüm. Özkök'ün Aydın Doğan'ın Baykal'a yapılanı kalleşlik olarak gördüğünü, çok üzüldüğünü ifade ettiğini söyledim. Baykal'ın bu konudaki açıklaması şöyle:

"Madem bu komployu kalleşlik olarak görüyor, niye bu tavır gazetelere yansımıyor? Benim aleyhime yazı yazılabilir, manşet atılabilir, benim bunlara lafım yok ama yalan haber yapılamaz. Oysa Aydın Bey'in gazetelerinde günlerdir bunlar yapılıyor. Hürriyet hakkımda yalan haber yaptı ve bunu tekzip etmedi. Aydın Bey bu duruma karışamayacağını söylemesin, kimse inanmaz. Resmî kriminal rapor "Görüntüdekilerin kimliği belirsiz" diyor, niye bunu manşete çekmiyorlar o zaman? Öbür yalan haberi çekmeyi biliyorlar. Dostları arasında bana yapılanın kalleşlik olduğunu söylemesi neye yarar? Milyonlar öbür haberleri okuyor, bu haberler de Aydın Bey'in kalleşlik dediği komplonun lehinde. O zaman bu gazetelerin bu komplonun içinde olduğu da söylenir elbette. Beni herkes eleştirsin ama yalan ve belaltı haber yapılamaz. Aydın Doğan da bunlara müdahale etmek zorundadır. Ahlaki görevi budur."

"Altaylı hâlâ yalan söylüyor"
Fatih Altaylı'nın "Deniz Baykal, 340 bin dolarak tekne aldı" iddiaları üzerine Deniz Baykal Taraf'a açıklamada bulunmuştu. "Bu baştan sona yalan bir haberdir" demişti. Baykal, Altaylı'ya özür dilemesi ve yazdıklarının yalan olduğunu itiraf etmesi için 24 saat süre tanımıştı. Altaylı dün de bu iddialarını sürdürdü, dahası "Baykal benden özür dilesin" bile dedi. Bunun üstüne Baykal'a bu konuyu sordum. Baykal bu konuya ilişkin Taraf'a şöyle konuştu:

"Kendisine 24 saat süre verdim. O ise yalan söylemeye devam etti. Avukatlarım yarın hem ceza davası, hem de tazminat davası açıyor. Bu yalan haberin tekzip edilmesi için hukuki süreci yarın başlatıyoruz. Bir zerre doğruluğu olmayan, baştan sona yalan ve uydurma bu haberi nasıl yazabildiklerini anlayabilmiş değilim. Utanmadan hâlâ yalan söylüyor. Hiçbir kanıtı yok, belgesi yok, varsa göstersin. Tamamen palavra, maksatlı, kötü niyetli yalan haber bu."

Altaylı'nın "Baykal benden özür dilesin" sözünü hatırlatmam üzerine Baykal "İnsaf diyorum, daha fazla konuşturma beni bu konuda" dedi...

Kaynak: Taraf


Olup biteni bu medyayla anlayabilir miyiz?
Haşmet BABAOĞLU
2 Haziran 2010

Bir yayın yönetmeni düşünün ki...
Ortadoğu, Hamas ve terör konusundaki algısı ve bilgisi sokakta top oynayan çocuklardan bile geride...
Birtakım yazarlar var ki...
Basındaki "Doğan görünümlü şahin" mevzilerine yerleştirilmiş liberal ve hümanist olduklarını iddia eden bu yazarlar...
Aşdot liman otoritesinin sözcüsüymüş gibi hiç utanıp sıkılmadan Mavi Marmara gemisine "konşimento" soruyorlar!
"Hamas, dünyaya yalan söylemiş ve ambargoyu delmeye kalkmıştır" diyerek olup biteni sözümona analiz ediyorlar! İnsan okurken gözlerine inanamıyor!
Bir de "İsrail kutsal tatil günlerinde bile yardımları Gazze'ye ulaştırıyor" diye yazan; lafı bu gemilerdekiler "zaten isteyerek ölüme gittiler" noktasına getiren ajan ruhlu zavallılar var.
Dış Haberler servislerine gelince...
Bizim Savunma Bakanımız Vecdi Gönül'ün İsrail Savunma Bakanı Barak'a telefonda "silahsız insanları vurdunuz" deyişine hiç ilgi göstermiyor ama Barak'ın "Belki askerimizin silahını almış olabilirler" cevabını tırnak içine almadan başlığa çıkartmayı tercih eden dış haber editörleri var.
Ortadoğu veya Gazzeliler deyince midesi kalkan dış haberciler var.
Ya televizyon kanallarımız nasıl dersiniz?..
Haber kanallarımız mesela...
Olay gerçekleştiği saatlerde çoğu uykudaydı.
Peki uyanınca yaptıklarını takip ettiniz mi?
İsrail helikopterlerinden çekilen tartışmalı görüntüleri sabahtan akşama kadar döndürerek yayınlamaktan öte ne yaptılar?
Tartışma programlarını ve canlı bağlantılardaki analizleri izliyor musunuz?
Yıllarca bölgede yaşamış, olayların arka planını çok iyi bilen gazetecilerin sözü en kritik yerde kesiliyor.
Saldırıya gayet soğuk biçimde operasyon adı verilip, öyle altyazı geçiliyor.
Garip uzmanlar (!) ekrana çıkartılıyor; Araplara karşı ırkçı bir nefret besleyen, Gazze'den zerre haberi olmayan kişilerle konuşuluyor.
Şimdi...
Zaten fanatik ve fundamentalist "medya"yı bir yana bırakırsak...
Söyleyin bana...
Bu kadar hesaplı, bu kadar yanlı ve en fenası da Ortadoğu'da olup bitenlerle çok uzun zamandır ilgisini koparmış bir merkez medya vasıtasıyla...
İsrail saldırısını ve bundan sonra olacakları anlayabilir miyiz?
Cevap açık. Hayır!


Barış aktivistleri tehlikede!

İnternetten bulup okumalısınız, Umur (Talu) dün işin özünü yazdı.
Mavi Marmara'ya saldırı (hatta İskenderun'daki de) bir tavsiyeydi.
Aslında Ortadoğu'yu uluslararası haber ve tartışma ağından takip edenler için şaşılacak bir nokta yok!
Geçen şubat ayında İsrail'in yeni stratejilerini derinden etkileyen Reut Enstitüsü hükümete acil bir rapor sunmuştu.
O rapora göre çok yakında sivil eylemciler İsrail'i "gayrimeşru bir devlet" haline getirecekti.
Enstitünün tavsiyesi şuydu: "Bu tehdidi savuşturmak için barış ve insan hakları savunucularına karşı İsrail gizli servisleri sabotaj ve saldırılar düzenlemekten kaçınmamalı!"
Görülen o ki, tavsiyeye uyuldu.
Bundan sonra olacakları da aynı çerçeveden okumak gerekiyor.

Sabah

Çelik Spikeri Şok Etti
04 Ağustos 2010
Habertürk ekranlarında yayınlanan Türkiye'nin Nabzı'nda hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik canlı yayında Gazete Habertürk'e şoke eden eleştirilerde bulundu.

Anayasa referandum sürecinde AKP'nin görüşlerini dile getiren Çelik, Gazete Habertürk'ü yalan haber yapmakla suçladı. Programın moderatörü Didem Yılmaz'ın Gazete Habertürk'te yayınlanan bir haberi soru olarak yöneltmesiyle başlayan tartışmada ilginç bir polemik yaşandı. Gazete Habertürk, bir çok sanatçıdan görüş aldığı haberinde hangi sanatçının referandumda 'Evet' ve 'Hayır' diyeceğini yazmıştı.

GAZETE HABERTÜRK'ÜN HABERİ YALAN MI?
Hüseyin Çelik, Didem Yılmaz'ın söz konusu habere atıfta bulunması üzerine 'Hep siz mi bizi eleştireceksiniz, bu kez de ben sizi eleştireyim' diyerek söze başladı. Çelik, söz konusu haberin doğru olmadığını belirterek ilginç eleştirilerde bulundu. Eleştirilerin hedefinde genel olarak medya vardı ancak özel olarak Habertürk vardı. Çelik'in iddiası karşısında şoke olan sunucu Didem Yılmaz ise karşı bir hamle yapsa da Habertürk ekranlarında Gazete Habertürk için yalan haber suçlaması yapılmasına engel olamadı.

Hüseyin Çelik: Ben o listeyi görünce (Gazete Habertürk'teki sanatçıların listesine atfen) o listedeki sanatçıların önemli bir kısmını aradım. Sayın Mustafa Sandal, Behzat Uygur, Adnan Şenses, Mehmet Ali Erbil... Bunların hepsinin 'Hayır' diyeceği yazılmıştı...

Didem Yılmaz: Hepsini teker teker aradınız mı?

Hüseyin Çelik: Hepsini teker teker aradım. 'Size böyle bir şey soruldu mu?' diye de sordum. Mustafa Sandal çok da sevdiğim bir kardeşimizdir. 'Sayın bakanım kesinlikle böyle bir şey sorulmadı bana zaten Amerika'daydım' dedi. M. Ali Erbil de 'ben böyle evet hayır cephesinde yer almam asla' dedi. Behzat Uygur da aynısını söyledi. Adnan Şenses'i aradım O da böyle söyledi.

Didem Yılmaz: Ama bunu haber yapan arkadaşlara da soralım. Gazete de haberi ciddi yapıyor sonuçta...

Hüseyin Çelik: Ben bunu gazete yönetimine buradan söylüyorum. Bu insanlar benden korkmuyor çekinmiyor. 'Biz böyle bir şey söylemedik' diyorlar. Ben bu insanların amiri değilim. Hatta 'akşam Habertürk'te Didem Hanımın programına katılacağım bunları söyleyebilir miyim?' dedim, 'rahatlıkla söyleyebilirsiniz' dediler bana. Bunlar hoş şeyler değil. Basının itibarı hiç iyi bir durumda değil.

Didem Yılmaz: Anladım ama gazetenin de böyle bir şeye ihtiyacı yok ki. Sayın Fatih Altaylı zaten dinliyordur. Bütün sanatçıları aradınız mı peki?

Hüseyin Çelik: Hepsini değil, aradıklarımı söyledim.

Didem Yılmaz: Akla şöyle bir soru da geliyor. Sizden baskı gördükleri için öyle söylemiş olabilirler mi? Yani çekinmiş olabilirler mi?

Hüseyin Çelik: Bakın Bodrum'a gittim, Adnan Şenses'le oturduk, sohbet ettik, çay içtik. 'Mustafa Sandal da böyle bir şey bana sorulmadı' dedi. Diğerleri de... Bakın demokratik bir referandum süreci yaşıyoruz. Evet demek isteyen rahatlıkla bunu savunuyor, 'hayır' diyen de hayır'ı savunuyor. Sanatçılar benden ne baskı görecekler Allah aşkına aktifhaber

Dündar "Tesettür Faciası"na Uğradı

Uğur Dündar'a 'Tesettür faciası'ndan tazminat cezası geldi. İşte detaylar;
Başörtülü iki doktor tarafından testis ultrasonu çekilmediği için mağdur edildiğini ortaya attığı A.F.G., basın yoluyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesine açtığı davada toplam 10 bin lira tazminat kazandı.

Konya Numune Hastanesi'nde testis ultrasonu çekilmediği için mağdur edildiğine ilişkin hakkında Hürriyet'te çeşitli haberler yapılan A.F.G., basın yoluyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesi aleyhine Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açtı.

Dava sonrası yerel mahkeme tarafından verilen kararda, söz konusu olayı haber yapan gazetenin, yayın tarihinde 16 yaşında olan A.F.G.'nin yaşadığı yer ve mesleğini açıkça belirttiği vurgulanarak, çevresindeki kişiler tarafından tanınacak biçimde fotoğraflarının kullanıldığı kaydedildi. Bu durumun A.F.G.'nin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu belirten mahkeme, habere imza atan gazeteci Uğur Dündar ile haberi yayınlayan Hürriyet gazetesinin manevi tazminat ödemesine hükmetti.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de yerel mahkemenin kararını "usul ve yasaya uygun" bularak onadı. Karara göre, haberi yayımlayangazeteile haberi yapan gazeteci 5'er bin lira tazminat ödeyecek.

A.F.G.'nin avukatı Mustafa Atılgan, yaptığı açıklamada, 17 Aralık 2006 tarihinde bir gazetede yer alan haberde, Konya Numune Hastanesi'nde iki kadın radyoloji uzmanının, hasta A.F.G.'nin testis ultrasonunu çekmemeleri nedeniyle müdahalede geç kalındığı ve bu yüzden hastanın bir testisinin alındığı yönünde haber çıktığını anımsattı.

Olayla ilgili haberlerin takip eden günlerde de aynı gazetede yer aldığını belirten Atılgan, "Müvekkilimin söylemediği şeyler gazetede yer aldı. Kamuoyu yanlış bilgilendirildi. Haber kimliği açığa çıkacak şekilde yazılarak mağdur deşifre edildi. Olay tarihinde 16 yaşında olan bir gencin böylesine deşifre edilmesi kişilik haklarına büyük bir saldırı olduğu için 50 bin liralık manevi tazminat davası açtık" dedi.

Ancak Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde haberi yapan kişi ve olayı yayınlayan gazeteye toplam 5 bin lira tazminat ödemelerine karar verdiğini anlatan Atılgan, "Biz Yargıtay'a başvurduk.Yargıtay4. Hukuk Dairesi, bu tazminat miktarını az bulup, 10 bin liraya çıkararak kararı onadı. Gerçekten müvekkilim çok zor duruma düşmüştür. Dışarıda hep çekinerek dolaşmaya başlamıştır. Yengesiyle çekilen fotoğraf gazetede yer almış, insanlar tarafından bu durum yanlış anlaşılmıştır" diye konuştu.

Bilindiği gibi Uğur Dündar "İşte hayatım" adını verdiği kitabında haberini savunmuş ve hakkında yapılan bütün şikâyetlerin lehine sonuçlandığını ileri sürmüştü. Dündar'ın 10 bin TL kaybettiği mahkeme kararı ardından nasıl bir açıklama yapacağı merakla bekleniyor.

AA DÜNDAR'IN İSMİNİ GİZLEDİ

Bu arada dün haberi okuyucularına servis eden Anadolu Ajansı'nın tazminat kaybeden Uğur Dündar ve Hürriyet gazetesinin adını zikretmemesi dikkat çekti. Ajansın isimleri neden gizlediği anlaşılamadı aktifhaber

İşte En Çok Tekzip Yiyen Gazeteler!
05 Ekim 2010
Medya Tekzip Merkezi 3 aylık döneme ait, 'yazılı basının tekzip karnesi'ni çıkarttı. İşte o karne...
Medya Tekzip Merkezi (www.medyatekzip.com ) Temmuz - Ağustos- Eylül ayları arasındaki 3 aylık dönemde basının tekzip karnesini çıkarttı.

Medya Tekzip Merkezi tüm ulusal gazete, dergi, haber ajansı ve ulusal TV kanallarını tarayarak; "tekzip", “düzeltme” "ihtarname", "yalanlama" ve "cevap ve düzeltme” başlıkları altında raporlama yapıyor. Bu veriler, dönem dönem raporlar halinde kamuoyuna açıklanıyor.

TEKZİP ŞAMPİYONLARI: Hürriyet, Milliyet, Vatan, HaberTürk ve Yeni Şafak

Gazeteleri düzenli tarayarak elde edilen verilere göre; Hürriyet, Milliyet, Vatan, HaberTürk ve Yeni Şafak gazeteleri en çok tekzip, yalanlanmış haber ve düzeltme yayınlayan gazeteler oldu.

Elde edilen verilere göre çıkan tablo şu şekilde;

Hürriyet (1 tekzip, 6 cevap ve düzeltme, 7 yalanlanmış haber, 33düzeltme),
Milliyet (1 tekzip, 5 cevap ve düzeltme, 5 yalanlanmış haber, 21 düzeltme),
Vatan (10 cevap ve düzeltme, 2 yalanlanmış haber, 18 düzeltme),
HaberTürk (10 cevap ve düzeltme, 5 yalanlanmış haber, 12 düzeltme),
Yeni Şafak (8 cevap ve düzeltme, 3 yalanlanmış haber, 10 düzeltme
aktifhaber

Umur Talu
Habertürk
Esas siz istifa etseydiniz Tosun Bey!
14 Ekim 2010



Ali Suat Ertosun; HSYK istifalarına katılmayan üye. Ama “arkadaşların açıklamasına katılıyorum” dedi:

“Baskı var.”

***

2000, Aralık ayıydı.

Dipsiz Kuyu’nun ilk mekanı Milliyet de, kanlı filmlerin yönetmeninin Hürriyet’i gibi, “Basında Güven”e nazire, “kanlı cezaevi yalanları” döşüyordu.

“Tutuklu ve hükümlü” ya; öldürülmeleri mubah ya; devlete emanet insanlar gazla, bombayla, kurşunla, alevle yere seriliyordu.

A. S. Ertosun, Allah uzun ömür versin, 30 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü Aralık 2000 Hayata Dönüş Operasyonu sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü idi.

Ölülerin, neden sonra Adli Tıp’ta belirlenen “acayip mermiler”le, “artık cesetken bile delik deşik edildiği” günlerde.

Bayrampaşa C-1’de katledilen kadın tutukluların cesetlerinde “kimyasal savaş” izleri bulunduğunda.

***

Büyük medya bir dizi yalan manşet düzmüştü; katliamı meşru ve makul göstermek için, nice ünlü yönetmen ve yazar, kurşun da gaz da döktürmüştü!

Hiçbiri, çok sonradan bile, pek utanmadı.

Hakikatler ortaya çıktıkça, yazdıklarından pek tiksinmedi.

Gazla boğulmuş, alevlerle erimiş kızlar, tatlı rüyalarına pek kabus olmadı.

Ertosun da öyle olmalı.

***

Oysa, daha sonra bazı “bağımsız mahkemeler” Hayatı Katledişin adını koymaya başladı.

Bir okuyun kararları:

“Tutuklu ve hükümlüler, bedensel ve mekansal anlamda idarenin elinde olduğundan, operasyonun insan hayatını tehlikeyle düşürmeyecek şekilde planlanması ve uygulanması gerekirken; (Bayrampaşa’da) 12 kişinin ölmesi, 77 kişinin yaralanmasıyla ölçülülük kuralına uyulmadığı, orantılı güç kullanılmadığı kanaatine varılmıştır.

Bakanlıklar; yasa hükümlerine göre kamu gücünü kullanarak özgürlüğünden yoksun bıraktıkları, gözetimleri altındaki, ulusal hukuk ve uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülükler dolayısıyla hakkını korumak zorunda oldukları …’nın yaşam hakkını ihlal etmiştir.”

Ya da, “bal ticareti” ile iştigal ederken, “yasadışı sol örgüte yardım ve yataklıktan tutuklanan”; bakın sadece tutuklanan, mahkum bile olm


En son Ekim tarafından Prş May 27, 2010 10:01 pm tarihinde değiştirildi, toplam 9 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Oca 25, 2009 8:03 pm    Mesaj konusu: yalan yalan vallahi yalan Alıntıyla Cevap Gönder



yalan yalan vallahi yalan
Gaziantepli
Bir antepli olarak bu radikalın haberi tam bir ..... .Allaha yemin olsun Kur'an a yemin olsun bu haber bilmeyenleri kandırmak Akp ye düşmanlıktır.Bir kere Akp il binası kentin en işlek caddesinde değil en işlemeyen caddesin de 100. yıl parkının yanında önü park'a bakıyor en işlemez cadde de kurban kesildi doğrudur ama Kurban ın kanı nı yıkarken o foto çekildi ve pireyi deve yapmış radikal dinsizi amaç üzüm yeme değil bağcıyı dövme yuh olsun münafıklara.
24 Ocak 2009 Cumartesi 17:53
http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=203819

Büyükşehir'den Milliyet'e 'öğren de gel'

Milliyet gazetesinin bugün manşetten verdiği "Tarihi Kiliseye' cami açılımı' haberine İstanbul Büyükşehir Belediyesi caminin tarihi geçmişi ile cevap verdi.

25 Ağustos 2009 22:30

1831 yılında yapılan, Cumhuriyet’in ilanı ve mübadele sonrasında kilise olarak işlevini sürdüremeyen bu eser, uzun yıllar Cami olarak kullanılmıştır. Cami olarak kullanıldığı 1963 yılına kadar, hiçbir onarım ve tadilat görmemiştir. Daha sonra harabeye dönmüş ve depo olarak kullanılmaya başlanmıştır. Zaten yıllarca cami olarak Ortaköylülere hizmet veren bu tarihi yapı, bugün Milliyet Gazetesi tarafından ‘Cami Kiliseye çevriliyor’ şeklinde haber yapılmıştır. Haberin spotunda bulunan şu ifadeler yanlıştır: ‘Dönemin Ak Partili Belediye Başkanı Hüseyin Turan, kiliseyi camiye dönüştürmek için Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’tan izin aldı.’

Eserin 80 yıl öncesine varan geçmişinde bulunan cami işlevini görmezden gelerek, ‘kiliseyi camiye’ dönüştürmekten söz etmek iyi niyetli bir yaklaşım değildir. Bir kere eserin onarımını talep eden Silivri Belediyesi değil, maliki konumundaki Ortaköy Belde Belediyesi’dir. Ortaköy Belediye Meclisi’nin, her geçen gün çökmekte olan 178 yıllık tarihi bir eserin kurtarılmasını talep etmesinin ve cami olarak restorasyonunu istemesinin eleştirilecek bir yanı olmasa gerektir. Koruma Kurulu’nun restorasyona onay veren kararında bu eser ‘Ortaköy Kilise-Cami tanımlı kültür varlığı’ olarak adlandırılmaktadır. (Ortaköy Belediye Meclisi Kararı ile Belediye Başkanlığı yazısı ve 1. Nolu Koruma Kurulu kararı ekte yer almaktadır.)

Haberi ‘Kiliseyi Camiye Çevirmek’ olarak veren Milliyet Gazetesi’ne, harabe halinde kendi haline terk edilmiş bulunan, geçmişinde bir süre kilise daha sonra cami olarak hizmet vermiş olan bu tarihi binayı, Ortaköy’de, hangi fonksiyonla yaşatmanın mümkün ve münasip olduğunu sormak gerekir. Toplam maliyeti 750 milyar lirayı aşmayan bu restorasyon yapılmamalı mıdır? Üstelik fonksiyonsuz kalan tarihi binaların zaman içinde nasıl harabe haline geldiğini ve birer birer yok olduklarını biliyoruz. Mülkiyeti belde belediyesinin ilçe belediyesine devrolunması ile Silivri Belediyesi’ne geçen Ortaköy Camisi için onarım talebi ve kararı Şubat 2007 tarihlidir. Bu gerçeğin hiç ilgisi bulunmadığı halde ‘Belediye, ‘açılımdan cami açmayı anladı’ başlığı ile ‘Sayın Başbakan’ın Topbaş’la birlikte azınlıkların dini liderleriyle ‘açılımı’ konuşurken’, tarihi kilise de Camiye dönüştürülüyormuş’ şeklinde sunulması çarpıtmadan başka bir şey değildir.
haber7

29 Ocak 2009
Ahmet GEMİCİ
CAFESİYASET
Doğan Grubu'nun anket oyunu

Doğan Grubu’na bağlı gazete, televizyon ve internet siteleri geçtiğimiz günlerde A&G Şirketi’nin bir anketini yayınladı. Ankette Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Kadir Topbaş’ın yarışı önde götürdüğü görünüyordu.

Doğan Grubu’na bağlı gazete, televizyon ve internet siteleri geçtiğimiz günlerde A&G Şirketi’nin bir anketini yayınladı.

Ankette Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Kadir Topbaş’ın yarışı önde götürdüğü görünüyordu.

Bu anketin Doğan Grubu’na ait televizyonlarda duyurulması kafaları karıştırdı..

Çünkü ters giden bir şeyler vardı.

Doğan Grubu başta olmak üzere medyanın önemli bir kesimi CHP adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleme kararı almıştı ve bu karar da vakit geçirilmeden uygulamaya konuldu.

Hal böyleyken bu anket niye yayınlanmıştı?

Bir tarafta Kılıçdaroğlu’nu parlatacak ve Topbaş’ı kötüleyecek haberler almış başını giderken bu anket kafaları karıştırdı.

Fotoğrafı doğru okumayı becerebilenler bunun Doğan Grubu’nun çok klasik bir taktiği olduğunu hemen anladı.

Doğan Grubu, seçim sahnesinde bir kez daha yerini almıştı.

Gazeteleri, televizyonları, radyoları ve internet siteleriyle İstanbullular için bir tiyatro oyunu sahneleniyordu.

Başrollerde Doğan Grubu ve O’nun çok para kazanan kalemşörleri vardı.

Ve bu tiyatro oyunundan diğer gruplarda (Karamehmet ve Ciner grubu başta olmak üzere) başrol olmasa da yan figür olarak rol çalmak için sırada bekliyordu.

Doğan Grubu kendi oyununu onlara kaptırmak niyetinde değildi.

Ama onlar da oyuna kaçamak rollerle giriş yapmaktan geri durmamakta kararlıydı.

Şimdi gelelim asıl anket oyunu şaşırtmacasına.

Niye Doğan Grubu, Topbaş’ı önde gösteren bir anket yayınlamıştı?

Bir taraftan Kılıçdaroğlu’nu parlatırken diğer taraftan Topbaş’ı destekleyen bu anket neyin nesiydi ?

Yine Doğan Grubu’nun klasik taktiğini bilenler bunun cevabını vermekte gecikmedi.

Görüntüde tarafsızlık adına yapılan bu çalışma Doğan Grubu’nun ekmeğine bir kat değil tam 4 kat yağ sürecek cinstendi.

İlk akla gelen düşünce şuydu; Doğan Grubu tarafsız yayıncılık ilkesiyle hareket ediyor.

Ancak gerçekten öyle miydi ?

Yahtığı haberler şüpheyle karşılanan, manşetlerinin arkasında menfaat ilişkileri aranan Doğan Grubu gerçekten tarafsız mıydı ?

İşte orada durmak gerekiyor.

Bize ulaşan bilgiler bu anketlerin yayınlanmasını masumane, tarafsız yayıncılık ilkeleriyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor.

Peki Topbaş’ı önde gösteren anketin sırrı ne?

“Şeytan ayrıntılarda gizlidir” sözü işte tam burada devreye giriyor.

Aslında burada ayrıntı yerine fotoğrafın bütününe bakmak gerekiyor.

Çünkü bu anket sadece öncü deprem yani arkası gelecek.

Sırada bekleyen başka anketlerde var.

İlerleyen günlerde Doğan Grubu 2 anket daha ( belki de biraz daha fazla ) yayınlayacak.

Tabii ki anket firmaları da seçimin hasılatını toplamanın peşinde.

İkinci ankette Kılıçdaroğlu ile Topbaş’ı kafa kafaya gösteren rakamlar sahne alacak.

Bu oyunun ikinci perdesi.

Ve son perde de (kendilerince) asıl öldürücü darbe vurulacak.

Seçime az bir süre kala Kılıçdaroğlu çok az bir farkla yarışa önde girecek.

Burada oluşabilecek ve “yok ya öyle bir şey olmaz” itirazlarına da “Nasrettin Hoca’nın Kazan Taktiği” ile cevap verilecek.

Rahmetli Hoca’nın meşhur fıkrasında geçen çok önemli bir derstir aslında; “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne mi inanmıyorsun” sözleri…

Bakınız Doğan Grubu’nun çok kazanan kalemşörlerinin o günlerindeki yazılarına…

Doğan Grubu yaptığı yayınlar ve yayınladığı anketlerle hem tarafsızlığını gösterme fırsatı sergilerken diğer taraftan Topbaş’ın gerisinde yarışa başlayan Kılıçdaroğlu’nu ( yine kendilerince ) potaya sokmuş olacaklar.

Burada iki önemli nokta dikkat çekici.

Birincisi CHP adayı Kılıçdaroğlu’nun Topbaş’ın gerisinde yarışa başladığı vurgusunu çok kuvvetli bir şekilde hem İstanbullulara hem de CHP’lilere hissettirmek.

CHP’nin önüne (Siz aslında yarışa çok geriden başladınız bizim sayemizde bu yarışı kazandınız) savıyla gidebilmek.

Diğeri ve en önemlisi “Doğan Grubu isterse seçim bile kazandırır” efsanesi yaratabilmek ve pijamayla başbakan karşılayan eski imparatorluk günlerine dönebilmek.

Kılıçdaroğlu’na seçim süresince verilen destekte aslında sonuca giden yolda döşenen tuğlalardan biri.

Ve tabii ki her emeğin bir karşılığı mutlaka olacaktır.

Bana bunun karşılığı nedir diye soracak olursanız?

Size ”Pes” der başka bir şey demem!

Ve son söz “Haydi Sahne Senin İstanbul”


Ahmet Gemici - Cafesiyaset

Diyanet'ten Obama Yalanlaması

03 Şubat 2009 14:37

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk imamın Obama tarafından davet edildiği haberini yalanladı.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk imamlarının ABD Başkanı Obama’nın daveti üzerine değil, Diyanet tarafından Nisan 2008’de planlanan program sonucu ABD’ye gittiklerini bildirdi.

Diyanet, Başkanlığa mensup 7 kişilik heyetin, 1-11 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirmekte oldukları söz konusu ziyarette, ABD’de yaşanan dini hayat, Müslümanların ve diğer dinlere mensup toplulukların kurumsal yapılanmaları ve faaliyet alanları hakkında bilgi sahibi olacaklarını kaydetti.
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “ABD Başkanı Obama’nın Türk İmamları ülkesinde davet ettiği ve onları kabul edeceği” haberlerinin, gerçeklerle hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtildi
aktifhaber

Can Dündar, iddiasıyla 'yalancı' durumuna düştü

Can Dündar, dünkü yazısında Davos'a Erdoğan'ın sözlerinin tam çevirlmediğini iddia etmişti. Bu iddia yalanlandı. Hem de bakın kim tarafından:04 Şubat 2009 02:33


Birleşik Konferans Tercümanları Derneği ve Uluslararası Konferans Tercümanları Derneği Türkiye Bölgesi'nden yapılan açıklamada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki sözlerinin eksik tercüme edildiği yönündeki iddialarla ilgili, ''Davos'taki toplantıda görev yapan meslektaşımız görevine sadık kalmış, meslek etiği ve kuralları açısından hata yapmamıştır'' denildi.

Derneklerin ortak yazılı açıklamasında, bazı basın organlarında Başbakan Erdoğan'ın Davos Dünya Ekonomik Forumu Gazze ve Orta Doğu Barışı oturumunda sarf ettiği bazı sözlerin İngilizce'ye simültane olarak çevrilirken ''atlandığı'' ya da ''dozu düşürülerek'' aktarıldığı yönünde iddiaların yer aldığı belirtildi.

Meslek örgütlerinin, ilgili kişilerle görüşerek ve ses kayıtlarını inceleyerek olayı araştırdığı ifade edilen açıklamada, şu hususlara yer verildi:

''Konferans tercümanının görevi, hizmet verdiği toplantı sırasında duyduklarını ve algıladıklarını, mesajın özüne sadık kalarak diğer dile olduğu gibi aktarmaktır. Konuşmanın içeriğini kendi siyasi ya da ideolojik kaygılarına göre yorumlaması söz konusu olamaz.

Bununla birlikte sözlü çeviri, söylenenin kelimesi kelimesine aktarılması da değildir. Söylenenin içeriğini, diğer dil ve kültürün özelliklerini dikkate alarak, o dil ve kültürde aynı şekilde algılanacak biçimde aktarmaktır. Dolayısıyla bir konuşmanın tek bir doğru çevirisi yoktur. Söylenen sözler diğer dile farklı ifadelerle de aktarılabilir. Konferans tercümanı, anında çeviri yaparken o an bulabildiği en doğru karşılığı kullanır.

Bu açıdan bakıldığında Davos'taki toplantıda görev yapan meslektaşımız görevine sadık kalmış, meslek etiği ve kuralları açısından hata yapmamıştır.''

Açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın, ''Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz'' sözünün, ''Siz insanları öldürüyorsunuz'' anlamına gelen ''You kill people'' şeklinde çevrildiği, ''Benim için Davos bitmiştir'' sözünün de ''Bu olaydan sonra artık bir daha Davos'a geleceğimi sanmıyorum'' anlamına gelen ''I don't think I will come back to Davos after this'' şeklinde tercüme edildiği duyuruldu.
haber7

Ertuğrul Özkök'ü Belgeyle Vurdu
01 Mart 2009 15:14Habertürk yazarı, Başbakan Erdoğan'ı 'yalan' söylemekle itham eden Ertuğrul Özkök'ü belgeyle vurdu...

Güntay Şimşek/Habertürk

Kim yalan söylüyor? Başbakan mı, Özkök mü?

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ı ‘yalan’ söylemek itham ederken, acaba kendisi ne kadar doğruları ifade ediyor?

Özkök’ün kamuoyunu yanılttığına, gerçek yalanları kendisinin söylediğine dair elimde çok önemli belgeler var. Acaba Özkök, bu tip belgelerden gerçekten bilgi sahibi değil mi, yoksa yalan mı söylüyor?

‘Başbakan doğru söylemiyor’ şeklinde ifadeleri, bugün ki yazısında kullanan Ertuğrul Özkök, Aydın Doğan’a, Mehmet Ali Yalçındağ’a, gurubun avukat Barbaros Çağa’ya bir sorsun bakalım;

Hangi gazeteye, televizyona, medya gurubuna el konulması, mecra değiştirilmesi, köşeye sıkıştırılması için girişimde bulunmuşlar? Ne tip gizli anlaşmalar yapmışlar?

Eğer Özkök, yeterli bilgi ve belgeye ulaşamaz ise ben bir örnek belgeyi aşağıda kendisine sunacağım. Daha fazlası içinde destek vermeye, belge sunmaya hazırım. Yeter ki, doğru yazsın, manipülasyon yapmasın.



Bilgin’den Doğan’a ‘Taahhüt’

Mesela Özkök, ‘Başbakan doğru söylemiyor’ vurgusunu yaparak, Başbakan’ın Van’da yaptığı konuşmasındaki ‘Rakip medya kuruluşlarını yok etmek için yapmadığınızı bırakmadınız.’ Gibi en hassa konuya dikkat çekerek, şu cevabı veriyor;


‘Evet. Biz zaman zaman rakip medya kuruluşlarıyla tartışmalara, çatışmalara girdik.

Hepsi karşılıklıydı. Bugün de bizimle kavgaya girenler var.

Ama insaflı olun.’


Başbakanı insafa davet eden Özkök’ün, kendisi insafa davetlik konumda. Birebir yaşadığım, adım gibi emin olduğum bir konu, ancak bu kadar başka mecralara çekilip çarpıtılabilir.

Ancak, ben, Başbakan’ın yukarıdaki sözlerinin altına elimdeki belgelerle, gönül rahatlığıyla imzamı atarım.

Çünkü Sabah-ATV’ye el konulmasını bizzat Doğan Gurubu organize etti. Dinç Bilgin’i mahkemeden dönen elindeki sahte belgelerle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk’e gönderen de Doğan Gurubu değil miydi?

Özkök soruyor;

‘Dinç Bilgin’in bankasına biz mi el koyduk?’

Ben kendisine başka bir soru sorayım;

Elinizde alenen el koyma imkânı olsaydı, ne yapardınız?

Evet, siz el koymadınız, ama el koyma sonrası süreci çok iyi yönettiniz. Aşağıda, Dinç Bilgin’in Aydın Doğan’a taahhüdünü içeren belge bu konuda yeterli ipuçları verecektir.

Doğan Gurubu’nun medyaya çeki düzen verme, kimisini yok etme, bazısını tarihe gömme çalışmalarına yönelik yaptıkları protokoller, ‘Yeddi emin sözleşmeleri’ tarihi birer vesika olarak duruyor.

Ertuğrul Özkök, Aydın Doğan’a şunu sorsun;

Sabah-ATV’ye el konulması için Dinç Bilgin ile Aydın Doğan arasında yapılan ‘Yeddi Eminlik Sözleşmesi’ sonrası Bilgin’e aylık 125 bin dolar ödendi mi?


Ahmet Ertürk Açıklasın

TMSF Başkanı bu süreci çok iyi biliyor. Sahte belgelerle Ahmet Ertürk’e giden kimdi? Ertürk’e Sabah-ATV el koyması için baskı yapan kimlerdi?

Bu süreçte yani Sabah – ATV el konulması ile ilgili olarak Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın kesinlikle bir katkısı, ilgisi, bilgisi yoktu. Ben bunu böyle biliyorum.

Bu durumda Ertürk’e Sabah-ATV’ye el koyması için baskı yapan, Dinç Bilgin’e maddi ve manevi destek veren birisinin olması gerekmez mi? Peki bunun Doğan Gurubu olmadığını kim, nasıl izah edecek?


Sabah – ATV el konulması sonrası Ciner Gurubu Bölge İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma karı almasına rağmen neden uygulanmadı?

TMSF’ye kim baskı yaptı?


TMSF Başkanı Ahmet Ertürk açıklasın, öğrenelim.

Doğan Gurubu adına savunma yapan Özkök’ün taktiği Başbakan’ı ithama yönelik. Ancak bu konulara açıklık getirecek önemli bir isim var.


Sabah-ATV el konulması, Bölge İdare Mahkemesi kararlarının uygulanmaması gibi medyanın şekillenmesinde etkin olan sürece dair en doğru bilgilere Ahmet Ertürk sahip. Zira her şey onun gözleri önünde cereyan etti.

Haydi, Sayın Ahmet Ertürk, bir flaş açıklama daha yap da gerçekleri öğrenelim…

DİNÇ BİLGİN'İN AYDIN DOĞAN'A TAAHHÜDÜNÜ İÇEREN BELGE



aktifhaber

ETHEM SANCAK, YALÇIN KÜÇÜK’E NEDEN PARA VERİYOR

Ethem Sancak’ın sahibi olduğu Star Gazetesi, 29 Nisan 2009 günü Bostancı Baskını ile adını duyuran Devrimci Karargah Örgütü ile ilgili bir haber yaptı. Haber Yalçın Küçük ile örgüt ilişkisini ele alıyordu.

Gazete bir fotoğraf yayınladı ve fotoğrafta Devrimci Karargah Örgütü lideri Mehmet Yeşiltepe’nin yazar Yalçın Küçük’e çiçek verirken görüldüğünü ve bu fotoğrafla Devrimci Karargah ile Yalçın Küçük arasında bağlantının ortaya çıktığını yazdı.

Gazetenin haberine Yalçın Küçük, Ergenekon ile Devrimci Karargah arasında bağlantı kurulmasını sağlıyordu. Fotoğraftaki Yeşiltepe ile Küçük zaman zaman örgütün stratejilerini belirlemek için toplanıyordu.

Bu fotoğrafla kanıtlandığı söylenen ilişki günlerce yandaş medya kanallarında yayınlandı. Özellikle Samanyolu Haber, konu ile ilgili uzun bir haber yayınladı. Fotoğraf uzun süre izleyicilere gösterildi.

Ancak gerçek sonradan anlaşıldı. Bu fotoğraf 24 Aralık 2000 tarihinde Milliyet Gazetesinde çıkmıştı. Gazetede fotoğrafın altında fotoğrafın haberi de vardı. Haberde Yalçın Küçük’ün Gebze Cezaevinden çıkışında oğlu tarafından karşılandığı oğlu Devrim Küçük'ün kendisine çiçek verdiği anlatılıyordu. Kısacası yandaş medyanın Devrimci Karargah lideri Mehmet Yeşiltepe diye bahsettiği kişi Yalçın Küçük’ün oğlu Devrim Küçük’tü. Babasını Gebze Cezaevinden çıkarken karşılamaya gitmiş, kendisini çiçekle karşılamıştı. Ancak yandaş medya bu fotoğrafı Milliyet’ten alıp, “çiçeği veren terörist” haberini yapmıştı.

İşte Yalçın Küçük Odatv’nin de haberleştirdiği bu olay nedeniyle Ethem Sancak ve Star Medya A.Ş.’ye manevi tazminat davası açtı. İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen dava sonuçlandı. Ethem Sancak ve Star Medya A.Ş. Yalçın Küçük’e 8000 TL tazminat ödemeye mahkum oldu. Yalçın Küçük’ün oğlu Devrim Küçük’ün de aynı nedenle açtığı dava ise sürüyor.
odatv

Laiklik sorununun kökü
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr
15 Ekim 2010

Türkiye öyle bir noktaya geldi ki dindar, Müslümanlığı yaşayan insanların laik devleti korumak ya da ulaşmak için mücadele ettikleri sanılıyor.

Bunu nedeni de "Benim ninem de namaz kılar, başını şöyle usturupluca bağlardı, ah o günler!" diye yazılar yazan köşe yazarlarının "dindar" sanılmaları.

Oysa bu tür yazılar yazan köşe yazarlarının dinle minle alakaları yok.

Çoğu dinsiz, agnostik.

En basit anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olduğuna göre de çok fazla "ayırmakta zorlanacakları" bir şey yok.

Bu nedenle de "dini-devletten" ayırmaya çalışan dindarların halinden anlamıyorlar. Bir sağırlar diyalogudur gidiyor.

Sorunun kökü budur. Arz ederim.


En son Ekim tarafından Çrş Ksm 18, 2009 12:53 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Mar 03, 2009 9:26 pm    Mesaj konusu: ikinci 28 $ubat 9 Mart’tan sonra! Alıntıyla Cevap Gönder

21 Mart 2009 09:00
Milliyet, Üç astsubay’ın gözaltına alındığı ‘Işık Evleri’ operasyonu, 2. Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanı Tümgeneral Ulugüler haberini büyük komplo diye verdi. İşte Milliyet'in haberi:

Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi ve Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’in “fişleme” yapmakla suçlanmasına neden olan iki sahte emirle ilgili soruşturma başlatan Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı, çarpıcı bulgulara ulaştı. Soruşturma kapsamında tutuklanan astsubay Ali Balta, komutanlık bilgisayar sistemine girerek sahte emirler üretmesine gerekçe olarak, öğrencilik yıllarında Denizli’de Işık Evleri’ne gittiğini bilen bir kişinin yaptığı baskıyı gösterdi.

Ergenekon’u biz ortaya çıkardık
Askeri savcılık, Ulugüler imazasıyla düzenlenen iki adet sahte emirle ilgili soruşturmada tutuklanan Kayseri Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı’nda görevli Astsubay Balta’nın, 7 ve 11 Mart tarihlerinde ek ifadesine başvurdu. Balta, ifadesinde şunları anlattı: “Soyadını hatırlayamadığım Yusuf’la martta tanıştım. Seçimde AKP’ye oy vereceğini söyledikten sonra Ergenekon gibi bir örgütü ortaya çıkardıklarını, yüksek düzeyde birçok insanı içeri aldıklarını söyledi. Bana içinde ‘Word belgesi’ olan bir ‘flash bellek’ getireceğini belirterek, bu belgeleri komutanlığın Doküman Yayın Sistemi’ne (DYS) aktarmamı istedi. ‘Denizli’de Işık Evleri’ne gidip geldiğini biliyorum, yapmazsan bunu komutanlarına söylerim’ dedi.
Durumun ortaya çıkmaması için teklifi kabul ettim ve ‘flash belleği’ aldım. Bana, Yüzbaşı Mesut Okatan’ın bilgisayar şifresinin yazılı olduğu kâğıdı da verdi. ‘Dediklerimi yaparsan birçok kötü insan temizlenecek’ dedi. İcra Koordinasyon Kısım Amirliği’ne giderek, boş bilgisayarın başına oturdum. Bilgisayarı, Okutan’ın şifresini girerek, açtım ve ‘flash bellekteki Word dosyasını’ sisteme kopyaladım. Bir dosyayı da İhale Komisyonu Başkanlığı’na gönderdim. Sonra Yusuf’la buluşarak, belleği teslim ettim.”

Önce fişleme iddiası
Balta’nın sisteme kopyaladığı ilk dosyada, Tümgeneral Ulugüler imzalı TSK İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliği uyarınca, er ve erbaşların Kayseri’de giremeyecekleri yerlerin yazılı olduğu sahte bir emrin bulunduğu öğrenildi.
Savcılığın saptamalarına göre, Ulugüler imzalı emrin 5 maddeden oluşan orijinalinde, er ve erbaşların giremeyecekleri yerlerin Kayseri Emniyeti ile koordineli biçimde belirlendiği bilgisinin yer aldığı öğrenildi. Ancak sahte emirde, Kayseri Emniyet Müdürlüğü ifadesinin yer aldığı 4. madde metinden çıkarıldı. Böylece, girilemeyecek yerlerin sadece Ulugüler ve TSK tarafından belirlendiği vurgulanmaya çalışıldı.
Sahte emrin sisteme girilmesinin ardından yasaklanmış gibi gösterilen lokanta ve otel sahiplerine “Sayın İşletme Sahibi” başlığıyla bir yazı gönderildi. Yazıda şu ifadelere yer verildi: “Ulugüler, kanunsuz emirle sizleri fişlemektedir. Kayseri’nin otellerini ve lokantalarını kategorize ederek, bazılarının sakıncalı olduğuna karar vermiştir. Ulugüler, haksız rekabet oluşturmuş ve görevini kötüye kullanmıştır. Yapılan bu kanunsuz ve suç olan uygulamayı Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na ve Kayseri Başsavcılığı’na şikâyet edebilirsiniz. Gazete ve televizyonlara da vererek, hakkınızı arayabilirsiniz.”

Albay Köylü’ye yardım
Balta’nın İhale Komisyonu Başkanlığı’na gönderdiği ve Ulugüler’in Ergenekon soruşturmasında tutuklanan Albay Köylü’ye yardım etmekle suçlanmasına neden olan 5 maddelik ikinci sahte emirde ise şu ifadeler kullanıldı: “Yıllarca iç hizmet kanun ve yönetmeliği başta olmak üzere tüm kanun, yönetmelik, yönerge ve emirler doğrultusunda ve mutlak itaat bilinciyle TSK’ya hizmet etmiş Hv. Per. Alb. Cengiz Köylü, silah arkadaşlarının yardımına ihtiyaç duymaktadır. Köylü’ye yapılacak yardım aynı zamanda silah ve kader arkadaşlığının dost ve düşman herkese en güzel göstergesi olacaktır. Tüm personelimin gerekli hassasiyeti göstereceğine inanıyorum.”

Çarpıcı rapor
Soruşturma dosyasındaki bilirkişi raporunda ise şu tespitlerin yer aldığı bildirildi:
“Ulugüler’in şahsında TSK’nın Ergenekon terör örgütü üyesi olmaktan tutuklu bulunan Köylü’nün silah ve kader arkadaşı olduğu vurgulanarak, onun arkasında olunduğu ve bunun dost ve düşman herkese gösterilmek suretiyle TSK, Ergenekon’la ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır. Hatta TSK yazışma usullerine aykırı olarak emrin 5. maddesinde, yardım kampanyası bitiminde emrin imha edilmesi istenerek, gizli kapaklı bir iş yapılıyormuş düşüncesi oluşturulmaktadır.”
İfadesinde, TSK personelinin fişlendiğini de öne süren Balta, Kayseri’de astsubaylar İsmail Dağ ve Orhan Güleç’le birlikte oturduklarını, kendileriyle tanıştırılan Ersin Şafak’ın Fethullah Gülen’in eserlerini getirerek, yorumlarda bulunduğunu anlattı. Balta, Şafak’ın bazen de Excel dosyaları içindeki subay ve astsubaylarla ilgili sorular sorduğunu ve bilgi istediğini kaydetti.

Tümgeneral Rıdvan Ulugüler

Sakıncalı yerler listesinin emniyetle ortak çalışma sonucu belirlendiğini belirten madde asıl emirden çıkarıldı. Böylece komutan kafasına göre yasak yerler belirlemiş gibi bir hava yaratıldı.

‘Sorguyu hipnozla yaptılar’ iddiası
Bugün gazetesinin önceki günkü haberine göre; Tümgeneral Rıdvan Ulugüler, 3 astsubayı kanunlara aykırı şekilde gözaltına aldırdı. Astsubayların sorgusuna Karargâh Evleri soruşturmasını örtbas etmekle suçlanan Hava Kuvvetleri Adli Müşaviri Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ile Parapsikoloji uzmanı Gürol Doğan da katıldı. Üçok’la 5-12 Mart’ta Kayseri Hilton Oteli’nde kalan Doğan’ın astsubayları kanunsuz şekilde ‘hipnoz’ ederek ve ‘ilaç’ vererek sorguladığı iddia edildi. Bu iddiayı, astsubayların avukatları da dile getirdi. Aynı avukatlar, müvekkil-lerinin “asit kuyularına atılmakla tehdit edildiğini” de öne sürdü. Bugün’ün haberi Zaman’da da tekrar edilirken konuya ilişkin benzer bir iddiaya Vakit de imza attı. Gazete, üç astsubayın sorgulamaları hakkında şu “şok bilgiye” ulaştığını şöyle duyurdu: “Vakit, astsubayların Ankara’da sivil sorgu uzmanı Doğan tarafından sorgulandıkları bilgisine ulaştı. Bu arada Doğan ve Üçok’un Kayseri’de de bizzat astsubayları sorguladıkları öğrenildi. Astsubay Ali Balta’nın 6 gün sorgulandığı belirtildi. Balta’nın sorgusunda Doğan’ın hipnoz ve kimyasal yöntemler kullandığı öğrenildi.”



Habertürk ve Zaman tartışması
Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Işık Evleri’nde kalan bir astsubayın ifadelerini içeren “‘F tipi’ astsubayın fişleme itirafları” başlıklı haberi dün manşetine taşıyan Habertürk ile Zaman gazetesinin arası açıldı. Zaman’ın internet sitesi, Habertürk’ü “operasyonel haber” yapmakla suçladı ve Mustafa Balbay’ın günlüklerinde yer alan bazı paşaların “Paşam, Ciner bizden yana. Biz kuşatmayı yardık” iddialarını gündeme getirdi.
Habertürk gazetesinin dün manşete çıkardığı “Gülenci astsubayın ‘Işık Evi’ itirafları” başlıklı haberde, Kayseri’de gözaltına alınan astsubaylardan Ali Balta’nın itirafları yayımlanmıştı.
Bu haber üzerine Zaman da Habertürk’e yönelik ağır suçlamalar içeren bir haberi internet sayfasına koydu. “Habertürk’te operasyonel haberler başladı” başlığıyla siteye konulan haberde, şöyle denildi: “Haber etiğini dilinden düşürmeyen gazetenin Sibel Hürtaş imzalı haberinde, sızdırma savcılık ifadeleri yer aldı. Ki bu ifadelerin işkence altında ve sanığın, asit kuyularıyla korkutularak alındığı avukatlarınca geçen hafta yapılan basın toplantısında dile getirilmişti. Haber, Habertürk gazetesinde çarpıtılarak manşet yapıldı.”

Astsubay İsmail Dağ da tutuklandı
Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın Karargâh evleri soruşturması sürerken “Işık evleri operasyonu” olarak adlandırılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan üç astsubaydan İsmail Dağ da tutuklandı. Astsubay Çavuş Orhan Güleç, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bir süre önce gözaltına alınan ve Ankara’ya gönderilen Astsubay Ali Balta ise önceki gün sevkedildiği askeri mahkemede tutuklanmıştı. Astsubaylar resmi belgelerde tahrifat yapmak ve bu suretle halkı Türk silahlı kuvvetleri aleyhine kışkırtmakla suçlanıyorlar.

milliyet

Meydanların Galibi Kim?
21 Mart 2009 21:38

Bugün Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Baykal Ankara'da idi. Peki Başkent'te meydanların galibi kim oldu?

Sandık günü yaklaştıkça liderlerin düzenlediği miting sayısı da artıyor. Bugün Erdoğan da Baykal da Ankara'da idi. Peki Başkent'te meydanların galibi kim oldu?

Sincan'da seçmenlerin karışına çıkan Başbakan Erdoğan, Baykal'ın "% 52'nin altı iktidar için başarısızlıktır" sözlerini değerlendirdi. Bu sözlerden oldukça keyif duyan Başbakan "Senin gibi muhalefete kurban olayım" dedi.

CHP lideri Deniz Baykal da Başbakan'la aynı saatlerde Ankara'daydı. Tandoğan mitinginde Başkentlilere, Ankara adaylarını tanıtan ve onlardan oy isteyen Baykal'ın hedefinde yine Erdoğan vardı. "İktidar olmak ayrıdır adam olmak ayrıdır" sözleriyle Erdoğan'a yüklenen CHP lideri, Yüksek Seçim Kurulu'nun oy kullanmak için getirdiği TC Kimlik numarası zorunluluğunu sert bir dille eleştirdi.

KANAL D, CHP'Yİ 2'YE KATLADI!

Peki AK Parti ve CHP mitinglerine katılım ne kadar oldu? Hangi lider kaç kişiye hitap etti?

Kanal D'nin haberine göre Erdoğan'ın miting yaptığı Sincan Meydanı'nda 20 bin, Baykal'ın miting yaptığı Tandoğan Meydanı'nda ise 80 bin kişi vardı.

Fakat Emniyet'ten bildirilen resmi rakamlara göre 200 bin kişi kapasiteli Sincan Meydanı'nda 125 bin kişi, Tandoğan Meydanı'nda ise 40 bin kişi bulunuyordu.

YARIN EPDK'YA DİKKAT
12 Mart 2009 08:06EPDK'nın yarınki toplantısında "milyar dolarlık" cezalar kapatılabilir...

TÜBİTAK; geçtiğimiz yıl EPDK tarafından alınan akaryakıt numunelerinde, başta Doğan’a ait Petrol Ofisi olmak üzere birçok firmanın ulusal marker değerlerinin altında ve kaçak akaryakıt kullandığını tespit etmişti.

Özellikle Petrol Ofisi'nin sahibi Doğan Grubu'nun TÜBİTAK’a yönelik ‘Darwin’ kampanyasının arkasında Tüpraş, Petrol Ofisi, Shell ve Opet gibi büyük firmaların kaçak akaryakıt kullandığının TÜBİTAK tarafından ortaya çıkarılmasının rol oynadığı iddia edildi.

TÜBİTAK, PETROL OFİSİ’NİN KAÇAKÇILIĞINI TESPİT ETTİ
Bilindiği gibi, Maliye Bakanlığı ve Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK) tarafından akaryakıt istasyonlarından alınan numuneler TÜBİTAK tarafından inceleniyor. TÜBİTAK, geçtiğimiz yıl EPDK tarafından alınan akaryakıt numunelerinde başta Aydın Doğan’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Petrol Ofisi olmak üzere birçok firmanın kaçak akaryakıt kullandığını tespit etti. Ancak TÜBİTAK’ın raporları doğrultusunda EPDK’nın ceza kesmesi gereken Petrol Ofisi ve diğer büyük firmalarla ilgili herhangi bir işlem yapılmadı.

TÜBİTAK İNCELİYOR, EPDK İSTEDİĞİNE CEZA VERİYOR
Akaryakıt istasyonlarında satılan benzinin EPDK tarafından belirlenen kalite standartlarına uygunluğunun (ulusal marker) TÜBİTAK tarafından incelendiği ve bu incelemeler sonucunda bazı firmaların kaçak akaryakıt kullandığı ortaya çıkarılırken, sadece küçük firmalara ceza kesilmesi dikkat çekiyor. TÜBİTAK’ın incelemeleri sonucunda aralarında Petrol Ofisi, Tüpraş, Shell ve Opet’in de bulunduğu büyük firmaların kaçak akaryakıt kullandığının tespit edilmesine rağmen, EPDK sadece küçük firmalara cezai işlem uyguladı.

SADECE KÜÇÜK FİRMALAR İŞLEME KONULDU
Maliye Bakanlığı’nın koordinasyonunda 25-28 Mart 2008 tarihleri arasında yapılan denetimler sonucunda ulusal marker (EPDK’nın belirlediği kalite standardına uygunluk) içermeyen, kaçak akaryakıt sattığı tespit edilen başta Tüpraş, Petrol Ofisi, Opet, Shell ve bazı küçük firmalara cezai işlem uygulanmasına yönelik raporlar, EPDK’nın gündemine alındı, ancak TÜBİTAK’ın hazırladığı bu raporlardan sadece üç küçük firmayla ilgili olanları işleme konuldu.

BÜYÜK FİRMALAR İÇİN TÜBİTAK RAPORU KABUL EDİLMEDİ
EPDK, kaçak akaryakıt kullandığı TÜBİTAK tarafından belirlenen firmalardan sadece Enerji Petrol Ürünleri Pazarlama Anonim Şirketi ile Termopet Akaryakıt Nakliyat ve Ticaret Ltd. Şti firmalarına Aralık 2008’de 600 bin TL para cezası, Siyam Petrolcülük San. ve Tic. A.Ş’ye de teknik düzenlemelere aykırı akaryakıt ikmalinden dolayı 250 bin TL para cezası kesti. Aynı denetimler sonucu alınan numunelerin TÜBİTAK tarafından incelenmesi sonucu, Petrol Ofisi, Shell, Opet ve Tüpraş gibi firmaların da kaçak akaryakıt kullandığı tespit edildi, ancak bu firmalara cezai işlem uygulaması EPDK tarafından “Detaylı çalışma yapma” gerekçesiyle geri çekildi.

TÜBİTAK’IN BİLİMSELLİĞİNİ TARTIŞMA KONUSU YAPTI
EPDK, bugüne kadar yapılan analizler sonucu küçük bayilere ceza uygulanmasında TÜBİTAK’ın incelemelerini bilimsel rapor olarak kabul ederken, büyük firmalar için TÜBİTAK’ın hazırladığı raporların bilimselliğini tartışma konusu yapması ise dikkat çekiyor.

YARIN TOPLANIYORLAR
Öte yandan kendilerine haksızlık yapıldığını öne süren akaryakıt dağıtıcı dernekleri yarın EPDK ve TÜBİTAK yetkilileriyle bir araya geliyor. TÜBİTAK’ın raporlarına rağmen EPDK’nın büyük firmalara cezai işlem uygulamasından kaçındığını iddia eden küçük firmaların, toplantıda bu konudaki sorunlarını dile getirmesi bekleniyor.

EPDK YETKİLİLERİ BÜYÜK FİRMALARDA ÇALIŞTI
Bu arada, Maliye Bakanlığı’nın koordinasyonuyla EPDK Denetim Dairesi Başkanlığı tarafından kesilen cezaların büyük firmalara uygulanmaması, EPDK Başkanı ve üyelerinin daha önce bu büyük firmalarda çalışmasına bağlanıyor.
aktifhaber

İkinci 28 Şubat 9 Mart’tan sonra!

03 Mart 2009 12:46Vatan Gazetesi'nin durduk yerde "irtica geliyor" içerikli yazı dizisi başlatması dikkat çekmişti. Doğan Grubu'nun topyekün 9 Mart'da düğmeye basıyor...

Talat Atilla/Güneş

Maliye Bakanlığı’nın Doğan Grubu’na kestiği 826 milyon ceza sonrasında Başbakan Erdoğan ve Aydın Doğan arasındaki gerilim doruk noktasına çıktı. Doğan Grubu hem televizyonlarında, hem de gazetelerinde AK Parti’ye olan muhalefet profilini arttırdı. AK Parti’nin yerel seçim adaylarına karşı da soğukkanlılığını yitiren Doğan Grubu’nun 9 Mart’tan sonra çok daha ağır yayınlar yapacağına dair bilgiler geldi kulağıma. Neden 9 Mart’tan sonra sorusunun cevabını ben de sizler gibi merak ettim; şu bilgileri öğrendim;

Doğan Grubu geçmişte AK Parti’yi iktidara getiren ana unsurun yerel seçimlerdeki zaferi olduğunu biliyor. Bu yüzden “Madem belediyelerle geldiler, belediyelerle de gitsinler” yaklaşımı hâkim Doğan Grubu’nda…

Özellikle AK Parti’nin İstanbul ve Ankara Belediyelerinin AK Parti’nin elinden düşmesini istiyorlar. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek 9 Mart’tan sonra Doğan Grubu’nun hedef listesinin başında olacak. Doğan Grubu’nun 9 mart tarihini seçmesinin psikolojik alt yapısını ise seçmenin balık hafızalı olduğu yönündeki değerlendirmeleri yatıyor. Doğan Grubu’na göre daha erken yapılan yayınlar bir süre sonra seçmenin belleğinden silinir, yerel seçime yakın yapılan yayınlar hafızada diri kalacağı için seçmen etkilenebilir. Doğan Grubu’nun muhtemel sert yayınlarında önceliği yolsuzluk dosyalarına vereceği öne sürülüyor. Hatırlanacağı gibi geçmiş 28 Şubat’ta ana konu irticaydı…
aktifhaber

VATAN'IN İÇKİ SEFASI YARIM KALDI

3 Mart 2009 19:59
Vatan Gazetesi'nin sözde mahalle baskısı yalanı yatsıya kadar dayanmadı.
Vatan Gazetesi'nde bugün Mine Şenocaklı imzalı bir röportaj yayınlandı.Şenocaklı'nın röportaj yaptığı isim ise,programı sebebiyle Anadolu'yu karış karış gezen Mehmet Yaşin'di. Röportajın konusu ise, Vatan'ın da içinde bulunduğu bir kısım medyanın ısıtıp ısıtıp milletin önüne getirdiği sözde mahalle baskısıydı. Yaşin'in iddilarına göre güya Türkiye genelinde içki konusunda mahalle baskısı yapılıyor ve içkili restoranlar hızla kapatılıyordu.İçki kullanan vatandaşlar içki içecek yer bulamıyordu.

Yaşin,bu iddiasının doğruluğunu Şenocak'a şu sözlerle kanıtlamaya çalışıyordu: "Bırakın öğretmenevlerini, Kayseri’yi, Erzurum’u, Balıkesir’de bile içkili tek restoran kaldı. Balıkesir, Türkiye’nin en turistik ilçelerine sahip şehirlerinden biri. Şehrin içinde, eski yolun üzerinde 3 içkili restoran vardı. İçlerinden bir tek Tenekeli Meyhane direndi, çünkü 50 yıllık bir geçmişi var. Bakmayın Tenekeli adına, çok hoş bir yer. Dedeleri teneke çalıp karga kovalarmış, o yüzden ‘Tenekeli’ diye kalmış lakapları. Onlara gittim, adamcağız, ’Artık dayanamayacağım, kapatacağım’ dedi. ’Baskı mı var?’ diye sordum. ’Hayır’ dedi, ’Ama akşam belli bir saatte sokağın çıkışını trafik polisi kesiyor. Buradan çıkanlara alkol muayenesi yapıyor. Bir ayda 100 kişinin ehliyetini aldılar. Şimdi kimse gelmiyor. Tabii bir de buraya gelenler ’Görünürsek belediyeden ihale alamayız, dışlanırız’ diye düşünüyor’ dedi. Tenekeli, Balıkesir’deki son meyhane. Balıkesir’den bahsediyoruz, hemen şurası... Yani yasalarla değil, bu tür baskılarla içki satılmıyor. Bir de şu var; Anadolu insanı zaten muhafazakârdı. Ama zorunlu olarak da hoş görüyordu kendisinden olmayanı. Yani sol kesimi, liberal kesimi ya da laik kesimi... Ama şimdi iktidardan aldığı güçle daha bir baskıcı, daha bir dışlayıcı tavırlara girdi."

Vatan Gazetesi'nin milletin gözünün içine baka baka yaptığı bu yalan haber oyununu Balıkesir Belediyesi bozdu.Belediyeden yapılan açıklamaya göre işin aslı bakın nasıldı?

İşte Belediye Başkanı Sabri Uğur tarafından yapılan ve Vatan Gazetesi'nin tezgahını bozan o açıklama:

Gazetenizin şehrimizde dağıtımı yapılan bugünkü sayısının 16. sayfasında, Mine Şenocaklı imzası ve “Bırakın Erzurum’u, Balıkesir’de bile bir tek içkili restoran kaldı” başlığı ile yer alan yazı, şehrimizle ilgili gerçekleri yansıtmamaktadır.

Balıkesir Belediye Başkanlığı görevini devraldığım 04 Nisan 2004’den bu yana, şehrimizde hiçbir “içkili yer ruhsatı iptal” işlemi yapılmamış ve Belediyemizce hiçbir içkili mekan kapatılmamıştır. Öte yandan, Balıkesir’de bu tarihten önce belirlenmiş olan “içkili yer bölgesi”nde de herhangi bir kısıtlama yapılmadığı gibi, vaki talepler ve şehrin ihtiyacına binaen, Belediye Meclisi kararı ile “yeni içkili yer bölgeleri” ihdas edilmiştir.

Bursa-İzmir yolunun Belediyemiz sınırları içinden geçen bölümünde, sadece bir tek içkili restoran olduğu ifadesi de doğru değildir. Zira, aynı yol üzerinde, bahse konu yazıda adı geçen “Tenekeli” restoranın 500 metre kadar yakınına, 2008 yılında “Daphne” adında yeni bir içkili restoran daha açılmış ve burası da, tarafımızdan 28.01.2009 tarihinde ruhsatlandırılmıştır

Ayrıca, yazının başlığındaki “…. Balıkesir’de bile bir tek içkili restoran kaldı” ifadesi ile metin içinde yer alan “…. Tenekeli Balıkesir’de son meyhane…” ifadesi de tamamen gerçek dışıdır. Çünkü Balıkesir’de, Belediyemiz sınırları dahilinde, içkili yer ruhsatına haiz, halen 74 adet restoran faaliyette bulunmaktadır.

Söz konusu yazı metninde yer alan, “… Tabii, bir de, buraya gelenler ‘Belediyeden ihale alamayız, dışlanırız’ diye düşünüyor….” ifadesinin de herhangi bir dayanağı olamaz. Balıkesir Belediyesi’nde, başta ihaleler olmak üzere, her türlü bütçe harcamaları, ilgili yasal mevzuat çerçevesinde gerçekleştirilmekte olup, tüm iş ve işlemler, her yıl Sayıştay denetimine tabidir. Bugüne kadar, bu konuda herhangi bir usulsüzlük tesbit edilmemiştir.

Böylesine dayanaksız ve gerçek dışı ifadelerin yer aldığı bir yazının gazetenizde yayınlanmış olması, tarafımızdan ve Balıkesirlilerce üzüntü ile karşılanmıştır.

Balıkesir şehrinin imajı bakımından olumsuz olarak değerlendirdiğimiz bu yayınınızı, yukarıda dikkatlerinize sunulan bilgiler ışığında düzelteceğiniz ümidi ile selam ve saygılarımı sunarım.

samanyoluhaber

AK Parti birinci çıktı Hürriyet yazarı çıldırdı


Haber Türk televizyonu için seçim anketi yaptıran IPSOS-KGM şirketinin anketinden İstanbul'da AK Parti birinci parti çıkınca, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer nerdeyse çıldırdı.23 Mart 2009 02:00


Haber Türk televizyonunda IPSOS-KGM şirketinin İstanbul için yaptığı seçim anketi tartışıldı. Erdoğan Aktaş'ın moderatörlük yaptığı tartışmada, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer'in "Nasıl yaptınız bu anketi?, AK Parti'nin birinci parti olması şaşırtıcı?" şeklindeki sözleri dikkat çekti.

"BİZ ULUSLARARASI BİR ŞİRKETİZ"
Bayer'in bu sözleri üzerine konuşan IPSOS-KGM şirketi yöneticis Vural Çakır, kendilerinin uluslararası standardlarda bir şirket olduklarını ve anketi de bu standardlara göre yaptıklarını kaydetti.

O ANKETTE SONUÇ ŞÖYLE ÇIKMIŞTI



"AKP SEÇMENİ DİYE BİRŞEY YOK"
Bayer'in "Bana göre sanki AKP seçmenine daha çok sorulmuş" şeklindeki sözlerine de Çakır, "AKP seçmeni diye birşey yok. Bizler araştırma yaparken şu şunun seçmeni, bu bunun seçmeni diye birşey yapamayız, yapmıyoruz." dedi.

"SİZİN İSTEDİĞİNİZ SONUÇ ÇIKMADI DİYE Mİ?"
Tartışmayı yöneten Erdoğan Aktaş'ın "Sizin istediğiniz sonuç çıkmadı diye mi endişeniz var" şeklindeki sorusuna Bayer, "Hayır. Her yerde işsizlik var. Nasıl böyle birşey olur. İnsanlar nasıl AKP'yi seçer" şeklindeki sözleri dikkat çekti.

METROBÜSE KARŞI ÇIKTI
Bayer, tartışmaya katılan diğer konukların Kadir Topbaş'ın özellikle metrobüs hizmetinin İstanbulluların desteğini aldığını söylemesi üzerine "Bence yanlış birşey. Vatandaşın cebine para koy, onu da sever. Metrobüs İstanbul için iyi değil" dedi.

Bayer'in bu sözleri üzerine Erdoğan Aktaş, "Yani siz İstanbul'da AK Parti'ye mi karşısınız" diye sordu.

Başbakan Erdoğan, miting meydanlarında yaptığı açıklamalarda başını Doğan Yayın Holding'in çektiği bir kısım medyanın krizi seçim için kullandığını ve CHP propagandası yaptığını söylemişti.
haber7

A. İhsan KARAHASANOĞLU
Vakit
Uğur Dündar, hatırlıyor musun?
29 Mart 2009

Ergenekon iddianamesinde, suçlama şeklinde bile değil, öylesine bir yazışmanın aktarımı sırasında, kendi ailesinden bahsediliyor diye, ne de kızdı Uğur Dündar..

Oysa kızacak ne vardı ki?
Yıllardır onun yaptığının bir tekrarı değil miydi o!
Hayatı boyunca uyuşturucuya karşı çıkmış siyasetçilere bile, ne idüğü belirsiz adamların ağzından “uyuşturucu kaçakçılığı” suçlamasını yapan sen değil miydin, sayın Dündar?


Evet hatırla bakalım, tek bir kişinin beyanı ile, bir siyasi lider hakkında, uyuşturucu kaçakçılığı suçlaması yapmadın mı sen?

O siyasi liderin, uyuşturucu kaçakçılığı ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını, olamayacağını adın kadar bildiğin halde..
Değil mi sayın Dündar?

Şimdi niye kızıyorsun ki?
Dün ettiğini, bugün buluyorsun..

Üstelik senin maruz kaldığın olay, senin yaptığının yanında hiçbir şey..
Sen direkt bir siyasi lidere büyük bir suç isnadında bulunuyordun..

Oysa senin küplere bindiğin iddianamedeki ifade, bir şahsın, diğerine yönelik bilgi aktarımından ibaret.
Ne senin hakkında milyonlarca insanın önünde suçlamada bulunulmuş, ne de televizyon programına konu edilmişsin.. 2000 sayfalık iddianamede, 7-8 satırlık bir bölümden ibaret, seni kızdıran ifadeler..

Ya sen?
Sen kaç saatlik program yapmıştın, hatırlar mısın?
Hatırlayabilir misin?
Eminim hatırlıyorsundur..

Hatırladığın için de, bundan sonra neler yaşayacağını kafanda kurgulamış olmalısın.. Kurgulamış olmalısın ki, sinir katsayın daha da artıyor!
“Birisi bizim namusumuzla oynarsa, bunun hesabını yargıda sorarız. Ama yargı bizim namusumuzla oynarsa ne yapacağız?” diyorsun!

Öyle ya..
Bugüne kadar mütedeyyin insanlar aleyhine yaptığınız yayınlar da, hep böyle idi zaten..
Bir dava dosyasında, kıldan tüyden bir iddiayı, ciddi bir delilmiş gibi saatlerce süren programlarınıza konu ediyordunuz.. Hiçbir dayanağı olmayan bir şahidin beyanını, kesin bir mahkumiyet kararı çıkmış gibi mütedeyyin insanlar aleyhine kullanıyordunuz.
Size açılan davalara da, “Biz yayında kullandığımız ifadeleri, iddianameden aldık. Biz dava açılan isnatları, dava dosyasından aldık” diyerek kendinizi savunuyordunuz.
“Biz medyayız. Biz, dava dosyasındaki bilgileri aktardık. Kamuoyu ile paylaştık. Bizim bir suç kastımız yoktur. Dava dosyasındaki bilgilerin kamuoyuna aktarılması, basının görevidir” diyerek, tazminat ve cezalardan kurtuluyordunuz..
Değil mi sayın Dündar?

Senelerce yaptığınız buydu değil mi? Ününüze ün kattığınız programların hepsinin altyapısı, bu mantıkla örülmüştü değil mi?

Bir örnek daha vereyim..
Bir defasında, bugünün 20 lirası değerindeki bir emlak vergisi borcu sebebi ile, bir siyasetçiyi yerin dibine batırıyordunuz. Hem de saatler süren programda.. Sonra da herşey normalmiş gibi, “Biz iftira etmedik. Haberimiz doğrudur” diye üste çıkmaya çalışıyordunuz.

Evet doğru idi, o siyasi lider, 20 liralık bir emlak vergisi borcunu unutmuş, ödememişti..
Ama bunun, bir saat haber yapılacak ne değeri vardı?
Unutulmuş, küçücük bir emlak vergisi borcunun, bir saatlik haber yapılacak ne önemi vardı?
“Var” diyorsanız, söyleyin, “şimdi, kendi patronunuzun 1 milyar TL’lik (1 katrilyon) vergi kaçağını, aynı orantıda vermeye kalkarsanız, kaç ay aralıksız yayın yapmanız gerekir?”

Söyleyin sayın Dündar?
Söyleyin, “20 lira için bir saatlik program yapılırsa, 1 milyar için kaç ay yayın yapmak gerekir?”
Tüm bu anlatımlarımızdan, “Herkesin ailesi ile ilgili olarak, mantıklı-mantıksız her şey, iddianamelere yazılsın. Bunda hiç bir sakınca yok” görüşünde olduğumuz sanılmasın.

Tabii ki dikkatli olunsun.. Tabii ki itinalı hareket edilsin.

Ama bu konuda itirazda bulunacak kişinin de, yıllarca bu yanlışın istismarcısı olarak bilinen bir kişi olmaması gerektiği açıktır.

Ali İhsan KARAHASANOĞLU - VAKİT
a.karahasanoglu@vakit.com.tr

TAHA AKYOL DEŞİFRE OLDU
03 Nisan 2009 08:46

Taha Akyol da "iş takipçiliğine" başladı. Deşifresi yeni SPK Başkanı'nı da sarsacak.

Sevilay Yükselir/Sabah

Sıkıntıdaki Doğan Grubu yöneticilerinden SPK'ya yakın markaj!

2 gün önce... Çarşamba günü... Sabahın dokuzu... Atatürk Havalimanı CIP salonunda Ankara'ya uçmak üzere bekliyorum. Ortalık sakin. Güzel bir sabah çayı almaya yöneldiğim bir anda, Milliyet Gazetesi yazarı Taha Akyol'la karşılaşıyorum. Selamlaşıyoruz gülümseyerek, hal hatır sorma faslından sonra, ben geçip bir koltuğa yerleşiyorum, elimde gazetem ve çayımla birlikte.
Ancak az sonra hemen yanı başımda Akyol'un, kendisinden epeyce genç iki kişiye o TV programlarından bildiğimiz üslupla taktik verdiğini duyuyorum: "Bu fırsatı iyi değerlendirmek lazım!"
Gazetecilik merakı tabii. Soruyorum kendi kendime; "Hangi fırsat? Kim bu adamlar?" O dakikadan sonra habercilik refleksime engel olamıyorum! Koku işte...
Haberin kokusu... Uzatıyorum iyice kulaklarımı heyecanla. "Haklısınız Taha Bey. Olayları doğru anlatmak lazım" diyor bir ses. Kısa bir süre önce Gelirler İdaresi Genel Müdürü Mehmet Akif Ulusoy'la telefonda yaptığı pazarlık kayıtları internete düşüp, ortalığa saçılan Doğan Yayın Holding CEO'su Soner Gedik . İkilinin arasına Aydın Doğan'ın oğlu gibi sevdiği damadı Mehmet Ali Yalçındağ giriyor: "Aman hata yapmayalım!"

Bu işin sonunda haber var!
Gözümde güneş gözlükleri, gazeteyi yüzüme kapamışım pür dikkat aralarındaki konuşmanın kodlarını çözmeye çalışıyorum fakat canım mekândaki tek gazeteci ben değilim ya! Kahretsin ki fark ediyor Taha Akyol benim bu meraklı halimi ve yanındakileri uyararak derhal uzaklaşıyorlar yakınımdan.
Ama olsun. Kader bizi Ankara'ya birlikte uçurmak için örmüş bir kere ağlarını. Kaldı ki içimdeki o meşum ses, "Sevilay sakın bırakma bu üçlünün peşini. Seni güzel bir final bekliyor!" diyor durmadan. O sese kulak vererek bir an olsun gözümü ayırmadan amansız takibe devam ediyorum. Uçağın tekerlekleri Esenboğa pistlerine değdiği anda zıplıyorum ayağa. Çünkü ekip business class yolcusu, biz her zamanki gibi ekonomide seyir halindeyiz.
Onlar önde ben arkada çıkış yapıyoruz dışarı, hemen telefonumu açıp, Ankara büronun yolladığı aracın sürücüsüne ulaşmaya çalışıyorum.
Heyecan dorukta. Patron olmanın ayrıcalığı işte. Ekip çıkar çıkmaz atlıyor simsiyah konforlu Mercedes'ine.
Görmelisiniz. Nasıl bir hayıflanmak, nasıl bir dövünmek halleri bende.
Tam "Bitti Sevilay. Kaçırdın belki de büyük bir işi" dediğim anda ulaştırma dehası Yüksel yetişiyor imdadıma. Soluk soluğa bir çırpıda anlatıveriyorum derdimi. Yok böyle bir yetenek, yok böyle bir sürüş tekniği! Yüksel basıyor gaza. Ama nasıl bir dikkat!
"Gittiler ya! Kaçırdık Yüksel" diyorum ama bizim aslan parçası Yüksel umudunu yitirmiyor. Yine basıyor gaza...

İstikamet SPK
Çok değil, 10. kilometrenin sonunda Mercedes'i yakalıyoruz. Amansız takip başlıyor! Burun buruna. Belli ki aceleleri var. Saatin 11 olmasına da 7 dakika...
"Bunlar Ankara'daki bürolarına gidiyor olmasınlar Sevilay Hanım. Çünkü o yöne doğru yöneldiler" sözleriyle beni yaşama olasılığım yüksek hayal kırıklığına hazırlamaya çalışıyor Yüksel.
"Kendi bürosuna giden adam ne diye böyle acele etsin? Bir yere yetişmeye çalışıyorlar. Ama mühim bir yere" diyerek ayağını gazdan çekmemesi için telkinlerime devam ediyorum "kaptan pilotuma."
Az sonra müjdeli haberi veriyor: "Yok. Bürolarını geçtik. Galiba RTÜK'e gidecekler!"
Biraz sonra ise Mercedes yavaşlıyor, başlıyor sağ sinyalini yakmaya...
Yüksel bombayı patlatıyor:
"Sermaye Piyasası Kurulu'na giriyorlar Sevilay Hanım!"

Bu bir dejavu haberidir!
Bundan tam 2 yıl 3 ay önce yine bu gazetede, altına imzamı attığım
"Yakın Markaj" başlıklı bir haberimi okumuştunuz.
Hatırlarsanız, POAŞ'ın 1.2 milyar dolarlık vergi borcunun tartışıldığı bir dönemde şirketin CEO'su Jan Nahum ile Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın Beyoğlu'ndaki Hacı Abdullah Lokantası'nda çekilmiş birbirinden samimi fotoğraflarını ele geçirmiş, fotoğraflar sürmanşetten yayınlandıktan sonra Nahum görevini bırakmak zorunda kalmıştı.
Bugün de önüme gelen bu fotoğraf o günkünden hiç farklı değil aslında!
Yine Maliye Bakanlığı'nın faizleriyle birlikte 1 milyar TL'yi bulan cezası ve SPK'nın Maliye'nin raporları doğrultusunda Doğan Yayın Holding'de başlattığı ve neticesi henüz bilinmeyen incelemeler!
Şunu sormadan edemiyorum: "Grubun üst düzey yöneticilerinin böyle tartışmaların yaşandığı bir dönemde Sermaye Piyasası Kurulu'nda ne işi var?"
Elbette ki henüz 2 hafta önce SPK Başkanlığı görevine atanan Prof. Dr. Vedat Akgiray'ın, bu görüşmenin etik olup olmadığına dair mantıklı bir açıklaması olacaktır. Bundan hiç şüphem yok!
Ancaaak.. Üstat Taha Akyol'un bu tür patronaj ilişkilerine dahil olmasında hangi nedenler etkili olmuştur, kendisinin bu konuda nasıl bir yorumu olacaktır, bir fikrim yok. Tek bildiğim Akyol'un bu tür girişimlerinin gazeteci sorumluluğu ve etiğiyle ilgili sıkıntı yarattığının gün gibi ortada olmasıdır!

Aktifhaber'in Notu: SPK'nın bir önceki Başkanı Turan Erol, görev süresi döneminde üstün performansı, çalışkanlığı ve bu tür şaibeli görüşmelere çektiği setlerle dikkat çekmişti. Erol'un görev süresi boyunca sayısız operasyon yapılmış, kıyak çabalarına engel olunmuştu.

İki hafta önce atanan Yeni SPK Başkanı'nın milyar dolarların döndüğü bu piyasada daha şimdiden şaibeli görüşme tekliflerini kabul etmesi son derece ilginç bulundu...
aktifhaber

Cumhuriyet Yöneticileri Götürmüş
11 Nisan 2009 08:37
Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’un da aralarında bulunduğu dokuz yönetici hakkında SPK, "örtülü kazançtan" dava açtı.

Ergenekon iddianamelerine Cumhuriyet Gazetesi için Koç, Ciner, Karamehmet gibi işadamlarından paralar aktarıldığı, Cumhuriyet için para toplandığı, Cumhuriyet Vakfı'na bağışlar yapıldığı ortaya çıkarken, Cumhuriyet'in yöneticileri malı götürmüş..

BEŞ YILA KADAR HAPiS İSTENiYOR

Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’un da aralarında bulunduğu dokuz yönetici hakkında Sermaye Piyasası Yasası’na muhalefetten dava açıldı.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) suç duyurusu üzerine soruşturma başlatan İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, aralarında İlhan Selçuk’un da bulunduğu 9 Cumhuriyet gazetesi yöneticisi hakkında ‘örtülü kazanç aktarımından’ dava açtı. Açılan davada, sanıklar 2 ila 5 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanacaklar. Gazete yöneticileri hakkında Sermaye Piyasası Yasası’na (SPY) muhalefetten açılan dava, İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Davanın ilk duruşması ise mayıs ayının ilk haftasında yapılacak.

HESAPLAR İNCELENDİ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, haklarında dava açtığı kişiler İlhan Selçuk, Alev Coşkun, Akın Atalay, Mehmet Kenan Tekdağ, Osman Berkmen, İbrahim Yıldız, Erol Erkut, Ertin Akgüç ve Günay Çapan’dan oluştu. Dava açılmasına, SPK’nın gazetenin sahibi konumundaki Yeni Gün Holding’in 2002-2003-2004 yılı hesaplarıyla ilgili yaptığı inceleme sonucunda hazırlanan rapor neden oldu. SPK, söz konusu raporu Cumhuriyet savcılığına göndererek, gazetenin yöneticileri hakkında da suç duyurusunda bulunmuştu.

ZARARA UĞRATTILAR

Raporda Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri, Yeni Gün Holding’in kaynaklarını Yeni Gün Haber’e faizsiz olarak aktararak, şirketi zarara uğrattığı belirtildi. Raporda yine, holding yöneticilerinin, örtülü kazanç aktarımı ile şirketi zarara uğrattığı vurgulandı.

Sermaye Piyasa Kurulu’nın suç duyurusu üzerine soruşturma başlatan savcılık, zaman aşımı riskini de dikkate alarak, yöneticiler hakkında dava açtı. Dava sonucunda mahkeme, adı geçen Cumhuriyet gazetesi yöneticilerini suçlu bulursa, sanıklar hapis cezasının yanı sıra şirket yöneticiliği ve gazete yöneticiliği görevlerinde de bulunamayacaklar.

Haber: Hüseyin Özay/Star

Yasemin Çongar / Taraf
Hürriyet’in haberi saklama hürriyeti var ama...

Dünkü Hürriyet’in birinci sayfasını okudunuz mu?

Okuduysanız, Türk asıllı Belçika güzelinin kanserle mücadele gönüllüsü olduğunu ve göğüslerini sigortalattığını biliyorsunuzdur, zira gazete bu haberi sürmanşetinde, sağ köşeden kocaman görmüştü.

Habere bir lafım yok; güzel bir kadın, hayırlı bir iş yapıyor, bu arada vücudunu parasal güvenceye alıyor vesaire...

Gazete belli ki ziyadesiyle önemsemişti meseleyi, gözümüze sokuyordu; olabilir, soksun.

Başka bir haberi merak ediyordum ben.

O haberi gazetenin ön sayfasında aradım, aradım, aradım ve tam pes edip sayfayı çevirecekken, bingooooo, nihayet buldum.

Son anda akla gelmiş gibi, yasak savar misali, tam da ‘ara ki bulasın’ dedirtircesine birinci sayfanın sağ alt köşesine sıkıştırılmış iki paragraf, tarihî nitelikteki kararı duyurmaktan ziyade gizliyordu:

“Danıştay davası İstanbul yolunda.”

Neyse ki, bu ülkede haber almak için Hürriyet’e muhtaç değilsiniz.

Gazetenin söylemeye dilinin varmadığı; başlıkta da, başlığın altındaki iki paragrafta da gevelemenin ötesine geçemediği haber malumunuz:

Danıştay Cinayeti Davası, Ergenekon Davası’yla birleştirilecek; Danıştay’ı basıp 2. Daire Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürmekten mahkûm Alparslan Arslan, Ergenekon sanığı olarak yeniden yargılanacak.

***

Hürriyet’in Ergenekon Davası’nın önemini teyit eden bir haberi saklamaya çalışması bugün artık birçoğumuzu şaşırtmıyor.

Hürriyet’i ve onun basındaki ideolojik şürekâsını belli bir süre takip etmiş olan herkes, Türkiye’nin bir “darbeler, darbe girişimleri, siyasi suikastlar, faili meçhuller ve kayıp cesetler ülkesi” olarak kalmasının biraz da bu gazetelerin gazetecilik yapmaması sayesinde mümkün olduğunu biliyor artık.

Hayır, ben de Hürriyet’e şaşırmadım.

Çünkü maalesef ben de nasıl gazetecilik yaptıklarını ve yapmadıklarını biliyorum.

Yine de, Hürriyet’in Danıştay Cinayeti’nin “kapanmış” gözüyle bakılan dosyasının yeniden açılması anlamına gelen ve Ergenekon suç örgütünün elini kana buladığı iddiasını kuvvetlendiren mahkeme kararından duyduğu huzursuzluğa “malum karartmacılığın yeni bir örneği“ diye omuz silkemedim dün.

Açıp eski gazetelere baktım.

18 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet’e mesela.

***

O günkü Hürriyet’in birinci sayfası tümüyle Danıştay Baskını’na ayrılmıştı.

“1 yargıç öldü, 4 yargıç yaralı” üst başlığının altında, “KAŞIYA KAŞIYA” diye bağırıyordu gazetenin manşeti.

Ve hemen devamında, Özbilgin’in ölümüne yol açan baskının siyasi anatomisini yapıyordu Hürriyet:

“Türban, her fırsatta toplumun gündemine sokuldu. Danıştay, türbanla ilgili aldığı bir karardan sonra hedef gösterildi.

Ve Türkiye’yi sarsan alçakça saldırıya davetiye çıkarıldı.”

Gazete kararını peşinen vermiş; cinayetin siyasi faturasını kesmişti.

Bununla yetinilmemiş, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün “Cumhuriyet’in 11 Eylül’ü” başlıklı yazısından geniş bir alıntıya da yer verilmişti birinci sayfada.

“Bu ülkede din üzerinden siyaset yapmak çok, ama çok tehlikelidir” diyordu Özkök.

Danıştay saldırısının “dincilerin” işi olduğuna karar vermişti çoktan; laik yargının tam kalbinden vurulmasına siyasi zemin hazırladığını iddia ettiği hükümeti suçluyordu.

***

Hürriyet ve Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni 18 Mayıs 2006’da gazetecilik değil, ideolojik propaganda yapmıştı.

Aynı Hürriyet ve aynı Genel Yayın Yönetmeni, 21 Nisan 2009’da Danıştay Cinayeti’nin devletin içine çöreklenmiş bir suç örgütünün marifeti olabileceğine işaret eden haberle ilgili olarak da yine gazetecilikten feragat etti; haberi saklama “hürriyeti”ni kullandı.

Neyse ki, bizim de Hürriyet ve şürekâsını okumama ya da en azından okuduğumuzda inanmama hürriyetimiz var.

Şamil Tayyar/Star
Utanmazca yönlendirme değilse neydi?

Dün baktım Hürriyet, arazisinde cephanelik çıkan İSTEK Vakfı’nın patronu Bedrettin Dalan’a güzellemeler yapmış. Efendim, Sabah, star, Yeni Şafak ve Taraf bu haberleri Dalan’la neden ilişkilendiriyormuş.

Saygın başyazarımız Oktay Ekşi, bu başlıklar için ‘Kirli gazetecilik’ diyor. Dalan’a kefil oluyor, bu silahların o arazide bulunmasının Dalan veya vakıfla bağlantılı görülemeyeceğini iddia ediyor.

Bir de soruyor: ‘Bu, kamuoyunu utanmazca yönlendirme değilse nedir?’

Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de aynı konuya değinmiş. ‘Kesin bilgi mi kesin inanç mı?’ sorusuna cevap arıyor.

Diyor ki: ‘Sabah toplantısında arkadaşlara sordum. Bu mühimmatın oraya Dalan’ın gömdürdüğü konusunda kesin bir bilgi var mı? Arkadaşların elinde, o mühimmatın oraya Dalan veya İstek Vakfı’nın bir üyesi tarafından gömüldüğüne dair herhangi somut bir bilgi yoktu. Öyleyse kaynak ne? Polisten sızdırılan bilgiler. Söyleyen kim? Belli değil.’

Şu cümlesine özellikle takıldım: ‘Ben elbette Dalan’a kefil falan değilim, ama elimizdeki bilgiler net değil. Polisten sızdırılan haberlerle ne gazetecilik faciaları yaşandığını Ergenekon davası sürecinde epey gördük.’

Güzel...

Beyler, Hürriyet’in yakın tarihini yazan iki isim olarak siciliniz bir hayli bozuk, ne cüretle gazetecilik dersi veriyorsunuz?

Önce yıkanın, arının. Sonra bu kirli gazetecilik meselesini hep birlikte masaya yatıralım.

Hele Ekşi sen sus. Gazetecileri savcılara ihbar eden, iftira atan bir adamsın. ‘Kirli’ sözcüğünü hiç ağzına alma.

Ertuğrul Bey, Danıştay cinayetinden sonra yazdıklarını hatırlıyor musun? Hatırlayıp utanıyor musun?

Maziye bakalım

Tarih, 18 Mayıs 2006. Başlık şöyle: ‘Cumhuriyet’in 11 Eylül’ü.’

Okuyalım: ‘Bu yazıyı yazdığım sırada bu menfur cinayetin tüm gerçekleri aydınlanmış değildi. Önümüzdeki bilgiler bir fanatiğin türban kararını protesto için bu cinayeti işlediğini gösteriyordu. Ama hükümete yakın kaynaklar, bu işin altından ‘ulusalcı’ bir komplonun çıkabileceği yorumunu yapıyordu. Hatta katilin Sedat Peker ve Veli Küçük’le ilişkisinin bulunduğu istihbaratı veriliyordu. Ama bu fısıltılar asıl mesajını etkilemiyor.’

Yukarıda Dalan’la ilgili arkadaşlarınıza sormuşsunuz, o zaman da sordunuz mu: ‘Kesin bilgi var mı?’

Sormaya gerek yok, zaten ‘...tüm gerçekleri aydınlanmış değildi’ diyerek itiraf ediyorsunuz, karşı iddialar için yazıyı değiştirmeye değmeyecek ‘fısıltı’ tanımı yapıyorsunuz.

Zembereğiniz öyle boşalmıştı ki, din adına işlenmiş cinayetlere gönderme yapıp daha iddianame yazılmadan, daha dava bitmeden hüküm verdiniz: ‘Ve bu fanatizm çetelesinin son maddesi de dün yazıldı.’

Tepkiler oldu.

25 Mayıs 2006’da yine döşendiniz: ‘Bir ülkede, anayasal düzenin en kritik kurumlarından biri basılır ve dini konuda karar vermiş bir dairenin üyeleri toptan öldürülmeye kalkışılırsa, bu tarihi önemde bir olaydır. O nedenle ben buna ‘Cumhuriyet’in 11 Eylül’ü olarak bakmaya devam edeceğim.’

Peki siz, birinci gün, birinci hafta böyle bir hükmü verirken, hangi gerçekçi bilgilere dayandınız?

Manşetinizi hatırlayın: ‘Kaşıya kaşıya’

Radikal’in manşetini hatırlıyor musun: ‘Yargıya Türk-İslam Sentezci Saldırı.’

Hele diğer yazarlarınızdan alıntılara başlarsam, tümden çuvallarsınız.

Danıştay utancı

Üstelik o tarihe kadar ‘din’ bağlantısı kurulabilecek fikri yapıda tek şüpheli yoktu. Fail Alpaslan Arslan ulusalcılarla haşır neşir bir isimdi. Osman Yıldırım çek senet tahsilatçısı, eski katildi. Tekin İrşi, Bostancı’da barmen olarak çalışan, tanıklara göre bali bağımlısı ve kendini solcu olarak tarif eden biriydi. Erhan Timuroğlu, alkol bağımlısıydı. Sinan Berberoğlu, sahtecilik suçundan aranıyordu.

Sözüm ona bu ekibe ‘dini’ motif kazandıran Salih Kunter ve avukat Süleyman Esen’in isimlerini, Alpaslan Arslan 40 gün sonra açıkladı. O yazıyı kaleme aldığınızda bu isimler henüz ortada yoktu.

Ama Milliyet’ten Melih Aşık ve Ergenekon sanığı Emin Gürses biliyor gibiydi! Gürses, cinayetten sonraki ilk hafta çıktığı bir TV kanalında, bu ekibin arkasından bir şeyhin olduğunu söyledi, Aşık da bu iddiaya balıklama atlayıp köşesine taşıdı.

Melih kardeşin, ‘bu bilginin kaynağı nedir?’ diye sormadı.

Sonra ne oldu?

Danıştay davasını karara bağlayan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘ekibin başı şeyh’ diye lanse edilen Salih Kunter’in beraatine karar verdi. Yani, daha dosya Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gitmeden mahkeme Kunter’i suçsuz buldu. Süleyman Esen ise sadece Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombaları temin ettiği iddiasıyla 10 yıla mahkum edildi.

Danıştay cinayetinden sorumlu tutulmadı.

Nihai olarak Yargıtay, davayı bozdu ve Ergenekon’la irtibatına bakılmasını istedi. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi ise bu bozma kararına uydu.

Ertuğrul Bey, şimdi size sorma zamanı değil mi: ‘Elinizde hangi kesin bilgi vardı da Danıştay cinayetinde birinci gün bu hükmü verdiniz?’

Oktay Bey’e de yukarıdaki cümlesini hatırlatıp sormak gerekmez mi: ‘Bu yaptıklarınız utanmazca yönlendirme değilse neydi?’


En son Ekim tarafından Sal Nis 28, 2009 9:34 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Nis 28, 2009 9:32 pm    Mesaj konusu: VATANDA$ UGUR DÜNDAR'I BÖYLE TARTI$TI Alıntıyla Cevap Gönder

DÜNDAR VERGİ KAÇAKÇISI MI
28 Nisan 2009 09:30

Uğur Dündar 62 Milyar vergi kaçırırken Maliye yakaladı

Doğan Grubu’na kesilen cezanın ardından Maliye’ye ateş püsküren Uğur Dündar’ın 2.5 milyon dolar ve 1.7 milyon liralık Hazine bonosundan elde ettiği gelirin vergisini ödemediği ve bu vergi kaçakçılığından ceza aldığı ortaya çıktı.

Yaptığı haberlerle yolsuzluk ve usulsüzlüklerin üzerine gidiyor görünen ve Doğan Grubu’na kesilen 1 Milyar TL’lik vregi kaçakçılığı cezasına en büyük tepkiyi gösteren Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar’ın gelirini beyan etmeyerek “vergi kaçırdığı” ortaya çıktı.

UZLAŞMA İSTEDİ: BU KAÇAKÇILIĞI KABUL DEMEK

Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolorleri’nin ikiyıl önce Uğur Dündar’ın hesaplarıyla ilgili hazırladığı vergi raporunda, Uğur Dündar’ın 2005 yılındabankalarda bulunan 1.7 milyon TL’lik ve 2.7 milyon dolarlık Hazine bonolarından elde ettiği faizleri devlete beyan etmediği belirlendi.

Dündar’ın vergi raporunda durumu kabul ederek, uzlaşma başvurusunda bulunduğu belirtildi.

Uğur Dündar’ın, Maliye’den “gizli kalması” için ricada bulunduğu vergi raporunun ayrıntısı şöyle: İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’na bağlı Beykoz Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün mükellefi olan İsmail Uğur Dündar, 2005 yılında gayrimenkullerinden elde ettiği gelirleri beyan etti. Dündar, bu kapsamda, vergi idaresinde 63 bin 879 liralık gelir beyanında bulundu. Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri, 2006 yılının ikinci yarısında diğer mükellefler gibi İsmail Uğur Dündar’ın beyannamelerini de incelemeye aldı. Maliye tarafından yapılan incelemede, Dündar’ın bankalarda bulunan Hazine bonolarından elde ettiği faiz gelirlerini beyan etmediği belirlendi.

158 BİN LİRA GİZLEDİ

Bunun üzerine, Uğur Dündar ile ilgili olarak ‘vergi cezası’ raporu hazırlandı. star’ın ulaştığı Uğur Dündar ile ilgili hazırlanan 11 Nisan 2007 tarihli ve GKR-2007-881/3 sayılı raporda, Dündar’ın 2005 takvim yılı içinde elinde 1 milyon 762 bin liralık ve 2 milyon 754 bin dolarlık Hazine bonosu bulunduğu vurgulandı. Raporda Dündar’ın söz konusu Hazine bonolarından yıl içinde 158 bin lira faiz geliri elde ettiği halde, söz konusu faiz gelirini devlete beyan etmeyerek vergi kaçırdığı vurgulandı. Raporun sonuç kısmında, ‘Mükellef İsmail Uğur Dündar adına 2005 takvim yılı için 158 bin 234 TL matrah farkı üzerinden, Vergi Usul Kanunu’nun 29. maddesine göre, 62 bin 297 liralık (62.3 milyar lira) gelir vergisinin ikmalen tarh edilmesi, ikmalen tarh edilen gelir vergisi üzerinden 62 bin 297 TL vergi ziyası cezası kesilmesi sonucuna varılmıştır’ denildi.

MALİYE’DEN UZLAŞMA İSTEDİ

Dündar'ın, Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri tarafından hazırlanan vergi raporunda yer alan vergileri tamamen kabul ederek, uzlaşma talebinde bulunduğu belirtildi. Raporun kapak kısmına da ‘Tarhiyat öncesi uzlaşma taleplidir’ notu düşüldü. Raporda ayrıca ‘Mükellef vekili Burhan Özdemir’in, mükellef İsmail Uğur Dündar’ın elde ettiği faiz gelirine ilişkin olarak Gelir Vergisi Kanunu’nun 78. ve 89. maddelerinde belirtilen herhangi bir gider ya da maliyet unsurunun bulunmadığını beyan etmiştir’ denildi. Dündar’ın vergi borcunu ve vergi cezasını, uzlaşma komisyonun kararının ardından ödediği kaydedildi.

UĞUR DÜNDAR'IN SAVUNMASI

Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri tarafından, Hazine bonolarından elde ettiği faiz gelirlerini beyan etmediği için hakkında ‘vergi raporu’ düzenlenen Uğur Dündar, star’a yaptığı açıklamada, raporun usulen düzenlendiğini söyledi. Dündar ‘Banka müdürünün bizi uyarmaması nedeniyle, bonolardan elde ettiğim gelir beyan edilmemiş. Rapor yazılmadan da vergi idaresine gidip vergimizi ödedik’ dedi.

VERGİ KAÇAKÇILIĞIM YOK

Dündar şunları söyledi: ‘Burada vergi kaçakçılığı ya da vergi cezası söz konusu değildir. Rapor da usulen hazırlanmıştır. Biz rapor daha hazırlanmadan vergisini ödedik. Burada tamamen, banka müdüründen kaynaklanan bir hata oluşmuştur’ dedi. Hazine bonosunda verginin kaçırılması gibi bir durumun olmayacağını ifade eden Dündar, ‘Benim ticari bir işletmem yok. Tüm birikimlerin kayıt altındadır. Dolayısıyla vergi kaçırma gibi bir niyetim de olamaz. Girişimim de olamaz.’

‘Patron vergi kaçakçısı çıksın bırakırım’ demişti

Maliye'nin faizi ile birlikte Doğan Yayın Holding A.Ş.’ye kestiği 1 milyar liralık vergi cezasına en sert tepkiyi Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar göstermişti. Raporun siyasi baskı ile hazırlandığına ilişkin iddialarda bulunan Dündar, özetle, Doğan Grubu’nun vergi kaçırdığının kesinleşmesi halinde, ‘Ben burada durmam’ şeklinde ifadeler kullanmıştı. Dündar kesilen ceza nedeniyle 8 Şubat 2009 tarihli Star Haber’de Doğan Grubu adına hakarete varan bir açıklamayı da okumuştu.

Maliye’den ‘gizli kalsın’ ricasında bulunmuş

Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri’nin raporunun ardından, Uğur Dündar’ın ifade için vergi idaresine çağrıldığı ve Dündar’ın olayla ilgili hiçbir itirazının bulunmadığı öğrenildi. Dündar’ın, vergi denetim elamanlarından sadece olayın duyulmaması için ricada bulunduğu belirtildi. Dündar’ın, vergi raporu ile ilgili işlemleri ise vekili Burhan Özdemir aracılığı ile yürüttüğü kaydedildi.

Aktifhaber

VATANDAŞ UĞUR DÜNDAR'IN "VERGİ İŞİ"Nİ BÖYLE TARTIŞTI

Hele dürüst gazetecimizi de bakınSerkan Yozgat
Çıkmış bi de bu haberi veren dürüst habercilere iftiracı şeklinde ifadelerde bulunuyor.Sayın Dündar seçim döneminde her akşam nasıl iftiralarda bulunduğunu çok iyi gördük,kaldı ki senin hakkında çıkan bu haberin iftira olmayıp,yüzde yüz doğru olduğu da maliye den tescilli.Sen herkese iftira at,senin hakkındaki doğru haberlere de iftira de.Böyle mi oluyor dürüst gazeteceilik.
28 Nisan 2009 Salı 09:41
bak bakyıldız
hala bu ve bunun gibilerin ne olduğunu kavrayamayan varsa ya çok saftır yada safı çok bellidir beylerrrrr!
28 Nisan 2009 Salı 09:46
ANCHORMAN HEEE (!) ?VAYY VERGİ KAÇAKCISI VAY
TÜRKİYE'NİN EN NAMUSLU, EN OBJEKTİF, EN DÜRÜST, EN VATANSEVER GAZETECİSİNE BUNLAR REVA MI? ADAM ARAYA KİMLERİ KOYMUŞ AMAN GİZLİ KALSIN BASINA KAMUOYUNA AÇIKLAMAYIN BENİM KAÇAKÇILIĞIMI DİYE. YAZIK DEĞİL Mİ? BAK EVLİ BARKLI ADAM. ÇOLUK ÇOCUĞU VAR. YARIN HALK ARASINA NASIL ÇIKACAK. NE KADAR AYIP. HEM BU İŞLERİN PİRİ DE ZATEN YILLARIN DENEYİMLİ GAZETECİSİNİN İŞİ. EEE ŞİMDİ Bİ VATADEŞ OLEREK BİZE DÜŞEN, SÖÖLEMEMİZ GERİKEN NEE? YAZIKLAAA OLSUN ÜLEEN. BİZ SENE GÜVENDİYDİKK. DE GET İŞİNE GARİ
28 Nisan 2009 Salı 09:50
Komikalperen
Tabi komik kardeşim Şeytanı savunan avukatın şeytandan geri kalır bi yanı olurmu
28 Nisan 2009 Salı 09:51
hi...ibrahim putkıran
Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur diye bir atasözü aklıma geldi...
28 Nisan 2009 Salı 09:53
İŞTE BÖYLEEEEEEYAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ
İŞTE BÖYLEEEEEE
28 Nisan 2009 Salı 10:02
KULA BELAGELMEZ HAK YAZMADIKCA HAK BELA VERMEZ KUL AZMADIKÇA.unakıtan
bunlar böyle karalama kampanyası yapan geyikler şimdi kendi ayıplarını örtmek için rica de ederler başka bişeyde veririler dündar millete ekrandan çoşkuyu vermek kolay şimdi millet senin hakkında ne düşünüyo acaba hangi suratla tv lara çıkıcaksın KAÇAKÇI SENİ.
28 Nisan 2009 Salı 10:03
Öylemikadir horasanli
Ugur Dündar zaten yolsuzluk yapan birisi abisi Brand,da ögrenmistir senelerdir TRT,yi azmi dolandirdilar
28 Nisan 2009 Salı 10:04
görme yakemal yıldız
ya kardeşim adam iyi biri memlekete güzel hizmetleri olmuş biz şimdiye kadar ülkedeki pislikleri ondan öğrenmedik mi ne olur onu da görme ya görme ne olur sanki görme onu ya
28 Nisan 2009 Salı 10:08
uğurcuğumahadi
yüzsüzler listesine bir kişi daha eklenmiş oldu... uğurcum o kameraya nasıl bakabiliyorsun... su çizmeyi çoktan aştı. şu merete çıkma artık... rezilliğin paçalarından akıyor...
28 Nisan 2009 Salı 10:14
----FUAT
akşam haberlere bakalım buna ne diyecek dürüstlük müftelası kendi gaçakcı.
28 Nisan 2009 Salı 10:14
demek öyle...vatandaş
seni postal yalayıcısı seni...
28 Nisan 2009 Salı 10:23
DİĞER BAĞLANTILARI ARAŞTIRILSINHASAN KEMAL
EVET BİRAZ DAHA İNCELENSE.BU ADAMIN NELERİ ÇIKMAZ Kİ.YILLARDIR HEP SÖYLENİR,AMA BİRŞEY YAPILAMAZDI.AMA ŞİMDİ TAM ZAMANI.EVET,SAVCILARIMIZ BU ADAMIN İPLİĞİNİ PAZARA ÇIKARMALI VE GERÇEK YÜZÜNÜ HERKES GÖRMELİ.GAZETECİLİK KİSVESİ ALTINDA NE TÜR İŞLER ÇEVİRDİĞİ-NE PAZARLIKLARA KARIŞTIĞI-MUTLAKA BULUNMALI-MUHTEMELEN BU DA BALBAY GİBİ OLACAKTIR-İLK GİRİŞ-ÇIKIŞINDA BASIN KARTINI GÖSTERMİŞTİ YA-SONRA DA BELGELER ÇIKINCA 'BEN ONLARI SİLMİŞTİM'DEDİ AMA KURTULAMADI.OYNAT, UĞURCUUUM!!!!
28 Nisan 2009 Salı 10:25
,,,emin değilim ama
bu da bir çamur at izi kalsın olayına benziyor.bankadaki paranın faizinden oluşan vergiyi devlet sorgusuz sualsiz peşin alıyor zaten.
28 Nisan 2009 Salı 10:26
....Ahmet Taşpınar
Yav Uğur'cuğum sen git börtü böcükle uğraş, ne işin var doğan ın avukatlığında...
28 Nisan 2009 Salı 10:26
ALLAHTAN KORKUN BE!Murat
Bu muymuş vergi kaçağı, öyle manşet atıyorsunuz ki bişey varmış gibi,olan olay herkesin başına gelebilen bir durum ne varmış bunda, bu kadar yanlı yayın yapıyorsunuz ki inanırlığınız hiç kalmadı,yazıklar olsun sayın Uğur DÜNDAR hepinizden kat kat dürüst bilesiniz.
28 Nisan 2009 Salı 10:33
Kimin Sesi CIKIYORSAHOLLANDA
evet jkimin sesi cikiyorsa onun baglantisi var
28 Nisan 2009 Salı 10:40
Eğriye "Eğri"; Doğruya "Doğru"Osman SOYSAL
Dündar'a çok kızdığım ve hiç bir programını seyretmediğim halde; Hazine bonosundan vergi kaçırdığı iddialarına iananmıyorum. Hazine bonosunu zaten satarken vergisi de kesiliyor. Saygılar.
28 Nisan 2009 Salı 10:44
güya dürüstlük abidesivatandas riza
patronu vergi kacakcisi cikarsa birakirmis dündar efendi ... peh... peh...peh aslanciga bak.... kendisi kaciriyormus... bahane de hazir.... bankacisi uyarmamis.... vergiyi de o ödeyecekti zaten... bari muhasebecim uyarmadi de.... bunlari da gizli kameraya al...
28 Nisan 2009 Salı 11:05
VERGİ KAÇAKÇISI DÜNDARdursun
YORUMCU ARKADAŞLAR DOĞRU SÖYLEMİŞ, BU DURUMDA TEMELDE BİR VERGİ KAÇAKÇILIĞI YOK AMA ŞUNU DA UNUTMAYALIM. UĞUR DÜNDAR GİBİ HER 10 HABERİNİN 9'U YALAN OLAN. ÇARPITMA VE AJİTASYONDA USTA BİR YAYINCI İÇİN BENZER BİR EVRAK BAŞBAKAN ERDOĞAN İÇİN GELSEYDİ. BUNU ELİNDEKİ ANA HABERDE EN AZ İKİ HAFTA İŞLEMEZMİYDİ? İŞTE BU SORUNUN CEVABINI MUTLAKA DÜŞÜNMELİYİZ? DÜNDAR EFENDİ BU DÜNYA ETME BULMA DÜNYASI MİLLETİN CANINI YAK, ONDAN SONRA CANIN YANINCA MALİYE'DEN GİZLİ KALMASINI İSTE. UTANMAK İÇİNDE YÜZ OLMALI
28 Nisan 2009 Salı 11:15
vergi kaçırmayan var mıahmet hamdi
ben uğur dündar ı pek sevmem. ancak şunu bilmek gerekir ki türkiye de vergi kaçırmayan yoktur ben muhasbeciyim oradan biliyorum. böyle bir malzeme uğur dündarın eline geçse bu fırsatı kaçırmaz hemen vurmaya başlardı ama güvenilir insanlara bu yakışmaz
28 Nisan 2009 Salı 11:19
bursalımert
y v lerde kendini doğru imiş gibi gösterip dikkat çektirmemeyi sağalayıp kaçakçılığa devam eden bir dündar bizi yıllardan beride böyle illettininz zatende
28 Nisan 2009 Salı 11:22
Tanıyoruz.Memati
Her zaman buradan yazdım arkadaşlar Uğur Dündar'ı Herkes Çok İyi Tanıyor...
28 Nisan 2009 Salı 11:34
Hayir ! Inanmiyorum!Mahir
Ugur Dündar bunu yapmaz. O devlete kazik atmaz. Hadi sakadir de Ugur. Saka mii?
28 Nisan 2009 Salı 11:37
....dobra
ele verir telkini kendi yutar salkımı.
28 Nisan 2009 Salı 11:37
STARIN YALANLARIMetin DÜZGÜNÇINAR
STAR GAZETESİNDE VE AKTİF HABERDE BİR DOĞAN GRUBU VE UĞUR DÜNDAR DÜŞMANLIĞI VAR. STAR GAZETESİNİN YALAN HABERLERİNE AKTİF HABER DE BALIKLAMA DALIYOR, BİR ŞEYLER YAKALARIM DİYE. HAZİNE BONOSUNDAN, BANKADAKİ MEVDUATTAN VERGİ KAÇIRILMAZ, BANKA STOPAJINI ANINDA KESER. ASLINDA SİZ ÇALIK GRUBUNUN VERGİLERİNE DİKKAT EDİN.
28 Nisan 2009 Salı 11:45
YAZIK YAZIKCABBARCAN
İNSAN BU KADAR KÖR OLAMAZ KENDİ ÇUKRUNU KAZDIĞINI MİLYONLAR ANLIYODA KENDİ ANLAYAMIYOR ''ONLAR KÖRDÜRLER GÖREMEZLER SAĞIRDIRLAR DUYAMAZLAR''
28 Nisan 2009 Salı 11:50
maşallahm.ö
epeyde parası varmış
28 Nisan 2009 Salı 11:58
Star Haber'i İzlemeye Devam EdinEye of the Tiger
Ben Uğur Dündar'ın programını herhalde 15 yıl izlemekten vaz geçtim.Bi Melih Gökçek'i tongaya düşürdüğü programı izlemiştim o kadar.Doğan Medya'nın sahip olduğu Star'da Ana Haber'e çıktığı anda kendisi hakkındaki düşüncelerim de delilini bulmuş oldu.Hala bu heryerekoncuların peşinden gidenlere şaşarım.İzleyin izleyin.Star Haber'i izleyin.Çocuklarınıza da izlettirin.Ailecenek hipnoz...
28 Nisan 2009 Salı 12:00
kaçakçıya bakf. karaçam
UĞUR DÜNDAR NASIL KAÇAKÇIYMIŞ BE!!!!, 2,7 MİLYON DOLARI + 1,762 MİLYON TL LİK HAZİNE BONOSU VAR HEMDE RESMİ KAYITLI VEDE BANKADA AMA 158,000 TL Yİ KAÇIRMIŞ. ALLAH ALLAH ŞİMDİ SALDIRMAMIZ LAZIM. KINAMAMIZ LAZIM. KAYITLARA GİRMEYEN , MALI GÖTÜRENLERE EĞER BİZDENSE SES ÇIKARTMAMAMIZ LAZIM... TRİLYONLARI İÇ EDENLER ....
28 Nisan 2009 Salı 12:00
vay beeeeYettiGari
ne kadarda çok kişinin canını yakmış Uğur Dündar'ki herkes cahilce kinini kusmuş!!!Hazine bonolarından ne zaman vergi kesilir? Siz onu bırakında yabancılardan yaptıkları işlemden vergi almayan maliye bakanına sorun bakalım daha bizleri ne zamana kadar soymaya devam edecekler diye!!!
28 Nisan 2009 Salı 12:02
UTANIYORUMŞECAATTİN
UTANIYORUM BÖYLE İNSANLARDAN .............
28 Nisan 2009 Salı 12:10
karısı ergenekondan soruşturulmuştukenan özcanlı
Ya bunun karısı ergenekondan soruşturulmamış mıydı? O zaman biz namuslu insanlarız ben de benim karımda demiyor muydu bu böcek avcısı? E Doğangil bunu parayı bastırıp satın aldığında belliydi zaten nasıl bir insan olduğu. Ergenekoncuda olabilir pekala.Üstelik vatan yayın müdüründen sonra bu haydi haydi olabilir.
28 Nisan 2009 Salı 12:13
baronesin kemiğikeskin gerçek
Barones bunlara dolar yeşili bir kemik atıyor, sonra bunlar birden baronesin avukatı kesiliyor.Ergenekonun has adamlarından olan mason baronesin yandaşlarının pislikleri bir bir ortaya çıkıyor işte. Uğur Dündar'ın eşi ETÖ'den dolayı sorgulandığında hadi canım demiştim ama baksanıza adam bir yandan fare kovalıyor öteki yandan dolarları cebe indiriyor.Böyle haysiyetsizlik olmaz. Ben Türk vatanının bir evladıyım diyen bir insan bunu yapamaz.
28 Nisan 2009 Salı 12:16
Uğurlu DÖN-DAREmir
Bu ve bunun gibilerini taksimde meydanın da sallandırıcaksın, bak bidaha devlet malına göz diken oluyomu...Yalan mı?
28 Nisan 2009 Salı 12:21
Şerefi olanDoğrucu Davut
Hani açıklaman vardı ya, şernefin varsa intihar edersin, bu ülkeden çekip gidersin, ama nerde öyle şeref... olmadığı için pişkin pişkin çıkarsın... Allah seni bildiği gibi yapsın, hatta BELANI yani yaptıklarının karşılığını versin... verecekte zaten... çünkü şerefi olmayanlar birgün hakkettiği muameleyi görecektir.
28 Nisan 2009 Salı 12:23
slmpoyraz efe
kafasına sıkacaksın yalan haberden hırsızlıktan ey uğur dündar ey manşet manşet diyodun bak sende manşet oldun
28 Nisan 2009 Salı 12:32
DÜNDAR DAHA TEMİZDİRAKDENİZ
UĞUR DÜNDAR BURAYA YAZANLARDAN VE ONLARIN DESTEKLEDİĞİ HORTUMCU HIRSIZ VE ONLARIN HAMİLERİNDEN ŞAK ŞAKÇILARINDAN DAHA TEMİZDİR..BOŞUNA YIRTINMAYIN.HAKKINDA 10 TANE YOLSUZLUK DOSYASI BULUNAN GENEL BAŞKANINIZ 7 YILDIR NEDEN KAÇIYOR YARGIDA HESAP VERMEKTEN?...SÖZ VERDİĞİ HALDE NEDEN KALDIRMIYOR DOKUNULMAZLIĞINI?
28 Nisan 2009 Salı 12:38
tırılsınaraş
bu herif garanti bebekken de altına işermiş...araştırılsın ortaya çıkar:) Sizi gidi kan emici iftira düşkünleri sizi.
28 Nisan 2009 Salı 13:00
sezarın hakkı sezaram adıgizli
Dundar'ı günahım kadar sevmem ama devlet tahvili/hazine bonosunun gelir vergisi işi hata yapmaya çok müsait bir alan. Hata yapılmış olabilir. Eldeki kağıdın ihraç tarihine, miktarına, para birimine vs. göre yapılması gereken işlemler farklılaşıyor. İnanamayan gelirler idaresinin "menkul sermaye iradı" ile ilgili beyan kılavuzuna bakabilir. Bu duruma vergi kaçakçılığı değil işini kötü yapmak denir çünkü tümü kayıt altında olduğundan hemen yakalanır (adı üstünde devlet tahvili). Gizlilik ise hak.
28 Nisan 2009 Salı 13:01
İKİ YÜZLÜLÜKMEHMETCİK
Geri kalmış ülkelerde uyanık geçinen bazı insanlar her zaman inanmadıkları ve samimi olmadıkları şeyleri savunmaktadırlar hedef ise dürüst görünüp para kazanmaktır. İşte ugur dündar işte M.Ali bırand işte Ali kırca bu adamların her şeyleri para para paradır bunlar çok savundukları kemalist denen yasakcı düzenden beslenirler ve utanmadan o düzenin olumsuzluklarını istismar ederek dürüst gözükmeye çalışırlar. Türk halkınıda aptal enayi yerine korlar
28 Nisan 2009 Salı 13:15
Ağlar Şimdi68li
Ya çok fazla üstüne gitmeyin şimdi akşam ekrana çıkar yine bu. o yumuşak sesisi ve usta gazeteci kimliğiyle ağlamaya falan kalkıp yine yüreciğimiz dağlar. Sonra çamur atmanın ne kadar yanlış olduğundan falan bahseder. Bizlere medya etiği dersi verir. Walla bi kez daha o acıklı sahneleri çekemem. Hele bide dayanamıyıp geçen ki gibi haberi yarıda kesip bırakır falan. Allah göstermesin ne yaparız sonra star habersiz..
28 Nisan 2009 Salı 13:22
Usta GazetecikAlone
Ben geçen arkadaşların evinde hemde mutfak tezgahının üstünde hamam böceği yakaladım ve kamaraya kaydettim. Acaba bende gelecekte usta bir gazeteci olup. "STAR HABER"i sunabilirmiyim.
28 Nisan 2009 Salı 13:26
Bunların dürüstü boyle ise"Kemal KORKMAZ
Bu medyanın dürüst adamı böyle ise geri kalanlar neler yapmış olabilir diye merak ediyorum
28 Nisan 2009 Salı 13:28
günahsas
birakınb bu işleri de gazetecilik yapın mesleinizi ayaklar altına alıp milletin günahını almayın gidin yolsuzlukları araştırın ,denizfenerini araştırın gülen cemaatini araştırın mesleginizin ilkelerine uyun
28 Nisan 2009 Salı 13:39
USTA SAHTEKARMI?MEHMETCİK
Bazılarına Usta gazeteci denir ve böyle meşhur ederler bence bunlara gerikalmış uyuyan toplumlarda, uyanık profesyonel usta sahtekar denmelidir.duygu ve olumsuzlukların sömürücüleri denmelidir
28 Nisan 2009 Salı 13:45
CEVAP-1ZAVALLI TAYFALAR
Yılın komedisi! Meğer ben müthiş bir vergi kaçakçısıymışım! Vay!.. vay!.. vay!...Meğer ben azılı bir vergi kaçakçısıymışım, ama maliye yakama yapışmış ve vergi kaçakçılığı yaparken yakalanmışım! evet, dürüst gazeteci suçüstü yakalanmış!… Yalan, külliyen yalan! kuyruklu yalan!..Hatta ağır tazminat davası açmamı gerektirecek –ama bir yandan da beni güldüren komik- bir iftira bu… Efendim ben ne yapmışım da kaçakçı (!) olmuşum? Hazine bonosu almışım ve adıma tahakkuk eden vergiyi kaçırmışım!
28 Nisan 2009 Salı 13:48
CEVAP-2ZAVALLI TAYFALARA
Onlar yazacak, iftirayı atacak, millet de bunu yiyecek! yağma yok!…Bir defa hazine bonusunun vergisini Sülün Osman bile kaçıramaz. Çünkü hazine bonosu banka tarafından alındığında, ne kadar vergi tahakkuk edeceği, devletin maliyesi ve hazinesi tarafından anında kayıt altına alınır. Kayıt altına girmiş, kuruşu kuruşuna belirlenmiş bir vergiyi de kimse kaçıramaz! Bizimki de öyle olmuş.
28 Nisan 2009 Salı 13:49
şerefli gazeteci!isa can
sanırım ne kdar şerefli ve dürüst olduğunu herkes gördü bakın bakalım akşam ( babasının kanalında) haberlerde ne mücevherler döktürür dürüstlük adına oysa biz onu haten yıllardır ne olduğunu tahmin ediyorduk unutmayın patronunu ölümünesavunan adam bilinki kendiside hemen savunmaya geçmiştir.. türkiye halkı APTAL dır demi uğur!
28 Nisan 2009 Salı 13:50
CEVAP-3ZAVALLI TAYFALARA
!…2005 yılında aldığımız hazine bonosu için yaklaşık 40 bin lira vergi ödememiz gerekmiş ama banka şubesi, zamanında bunu bildirmeyi unutmuş… Biz de gidip bağlı olduğumuz vergi dairesine bu gerçeği anlatmış ve vergimizi son kuruşuna kadar ödemeyi istediğimizi bir dilekçeyle belirtmişiz. usulen rapor tutulmuş, uzlaşmaya gidilmiş ve gecikme faiziyle birlikte tahakkuk eden vergimizi ödemişiz… Şimdi size soruyorum; vergi kaçakçılığı bunun neresinde?
28 Nisan 2009 Salı 13:50
CEVAP-4ZAVALLI TAYFALARA
Tetikçiler sınırsız saldırırken,“vergi kaçakçılığının suç olduğunu, böyle bir durumda asla uzlaşmaya gidilemeyeceğini” göremeyecek kadar gözleri kararıyor… Tetikçiliğin, sahibinin sesi olma esaretinin, insanları iftirada sınır tanımaz ve komik durumlara düşürmesine kızamıyorum, sadece gülüyorum. eğer ben hazine bonosuna hiç vergi ödememek istesem, birilerinin yaptığı gibi yapar ve bonoları birkaç eş dost üzerine alarak, sıfır vergi verir, tüm faizi de bir güzel cebe indirirdim!...
28 Nisan 2009 Salı 13:51
tuz...mali
balıklar kokmasın diye tuzlarız( burda tuz u.dündar oluyor) ya tuz da kokarsa( ki kokmuş gözüküyor) vay be getti güzelim memleket netekimmmm. tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözetmekle övünen u.dündar milyon dolarcıklarından doğan vergiyi kaçırmış vay be.. bu memlekette güvenilecek adam kalmamış yavvv
28 Nisan 2009 Salı 13:53
CEVAP-5ZAVALLI TAYFALARA
Şimdi yılın komedisini yazan tetikçilere önerim şu:doğruca gidip aynaya bakın ve orada gördüğünüz hayale bol bol tükürün… EVET BU UĞUR DÜNDARIN CEVABI..HAZİNE BONOSUNDAN VERGİ KAÇIRMA İMKANI OLMADIĞINI, BU VERGİNİN KAYNAĞINDA BANKA TARAFINDAN KESİLEREK MALİYE ÖDENME YÜKÜMLÜLÜĞÜ OLDUĞUNU BİLMEYEN,SADECE BELLİ GAZETE VE MEDYANIN YALAN VE ÇARPITMALARINA KULAK VEREN VE ALDATILAN ZAVALLI KÖLELER BİR KEZ DAHA ALET OLDUNUZ KÖTÜ EMELLERE.. BU AÇIKLAMAYI AKTİF HABER YAYINLAMALIYDI.HABERİ YVERDİĞİ GİBİ.
28 Nisan 2009 Salı 13:54
teşekkürler aktif haberisa can
yorumumuzu yayınladığınız için size gerçekten teşekkür ediyorum ben bu siteyi daha yeni duydum iki gündür takip ediyorum ben başka sitelerede yorum yazardım ama inanın çoğunu yayınlamazlar örneğin HÜRRİYRET.COM yada HABERTÜRK.com vs.. inanın çoğunu yayınlamazlardı onun için diyorum ki özellikle HÜRRİYRT.COM un okuyucu mesajlarını pek ciddiye almayın özellikle seçilmiş yada sipariştir..
28 Nisan 2009 Salı 14:02
sasftirik
bu ülkeye senin kaç kuruşluk faydan varki Gülen cemaatine laf söylüyorsun SASFTİRİK Adamlar TÜRK BAYRAĞININ dalgalanmadığı yer,ülke bırakmadılar.PATAGONYADA bile şanlı bayrağımız dalgalanıyor.2001 de ki vurgunu soygunu ,talanı,iç edilen milyar dolarları ne çabuk unuttun.Sendikacı AĞA ler MUSTAFA ÖZBEK,DERVİŞ GÜNDAY,BAYRAM MERAL denen vurguncuların o devasa servet lerini bir hatırla.ÇANKAYA eski bld.bşk.n MUZAFFER ERYILMAZ;bu ÇYDD,den(Çakallar,YAMYAMLAR)BIKTIM demişti alenen
28 Nisan 2009 Salı 14:10
TETİKÇİ, YALANCI, VERGİ KAÇAKÇISIA. BÜLENT YILMAZ
DÜNDAR'IN YALANCI ...OLDUĞUNU BİLİYORUZ.HATTA BÜYÜK RÜŞ....Çİ OLDUĞUNA DAİR ÇOK DUYUMLAR VARDIR. GEÇENLERDE YAPTIĞI BİR HABER: İSTANBUL'DA BİR TAŞOCAĞINDA ORMANLARIN KATLEDİLDİĞİNE DAİR HABERDE GÖRÜNTÜLER YALOVA ORTABURUN KÖYÜNDE ORM.MÜD. KESTİĞİ TOMRUKLARDAN ÇEKİLMİŞTİR.BU ÇEVREYİ BİLDİĞİMİZ İÇİN HABERİN YALAN OLDUĞUNU ANLADIK.ŞİMDİ BÖYLE BİR KONUDA BİLE YALAN ÜRETEN BİR KİŞİ DÜRÜST OLABİLİR MI?BARON TETİKÇİSİ DÜNDAR'IN YAPTIĞI YALAN VE ABARTI HABERLER BURAM BURAM SIRITMAKTADIR.
28 Nisan 2009 Salı 14:19
Aktif Haber Tebrikler!mustafa kol
Allah Aşkına,Peygamber hatırına;bir kere de DENİZ FENERİ'ni kurcalayın.Hırsızları başka yerde aramayın.Allahla insanları kandıranlardan bahsedin.Vicdan var mı?Vicdan?Kadın ismi olan değil.İnsanlara has o yüce hasletten bahsediyorum.Dikkat edin bu sitenin şakşakçıları.Okur yazar bir sürü estekçi.Bu kalitesizlikten sıkılmadınız mı?
28 Nisan 2009 Salı 14:23
Hırsız Uğurmhs
Devletin arazisini çalıp üzerine ev yapan ve bundan hüküm giyen kim? Hakkında onlarca görevi kötüye kullanma, rüşvet davası açılan kim? Milyarlarca dolarlık servetine rağmen çocuklarını bursla okuttuğunu söyleyen yalancı kim? Tabi ki Uğur Dündar. Vurun kahbeye.
28 Nisan 2009 Salı 14:24
DAHASI VAR BEKLEYİN....KOCAKURT
Daha bu neki bu adamın(!) Mason localarının ve ERGENEKON ekibinin tetikçilerinden olduğunuda bir gün cümle alem görecek, MÜSLÜMAN TÜRK düşmanı ve İSRAİLİN içimizdeki uzantılarının medya silahı olduğunuda görecekler, Ben gazze saldırısındaki tavrı ile ERGENEKONU örtme konusundaki tavrını size örnek olarak verebilirim arşivlere bir bakın ne cevherler yumurtlamış, Millete ihanet etmekten çekinmeyen VERGİ KAÇIRMAKTANMI çekinecek, her türlü yalan ve çarpıtma bunlarda, Birde DÜRÜSTLERKİ sormayın (!)
28 Nisan 2009 Salı 14:28
ZÜĞÜRTLÜK YAPANTAYFAY,A
Pekde üzülmüşsün bu gazeteci denen tayfa yanın vergi kaçırmasına.Adamın milyon dolarla ifade edilen devasa servetinden hiç bahsetmiyorsun bu tetikçi ve ortalığı karıştıcı gasteciden.Kerameti kendinden menkul sosyaldemokrat,çağdaş ayaklarıyla bu tipler memlekti soya soya bitiremedile r.Artık deniz bitti.herkes hesabını verip yasalar önünde eşit olduğunu bilecek. SÜLÜKLERİN VE AHTAPOTLARIN SONU GELECEK.
28 Nisan 2009 Salı 14:29
Doğan Medyası değil mi?Sarrafçı
Kimisi ergenekondan sorgulanıyor, kimisi dün öldürülen teroristin iyi arkadaşı çıkıyor,devamlı görüştüğü ortaya çıkıyor, kimisi de vergi kaçakçılığı iddiasıyla suçlanıyor.İşte size Doğan Medyası,bunların haberlerini de ona göre değerlendirin.
28 Nisan 2009 Salı 14:30
TeşekkürlerAhmet Han
Buradan sayın Dündar'a sonsuz teşekkürleri sunmak istiyorum. Ülkenin içinde bulunduğu bu karışık durumda neye inanacağı şaşırmışken "star haber"i izliyorum, doğrulara ulaşmak için onun söylediğinin TAM TERSİNİ düşünüp gerçeğe ulaşıyorum. Teşekkürler STAR Haber, tşk Sayın DÜNDAR. Yalan ve yanlışı ondan öğrenince gerçekler gün gibi günyüzüne çıkıyor. Tavsiye ederim.
28 Nisan 2009 Salı 14:39
Dündarmetin
uğur dündar varda haberleri izliyebileceğimiz bir haber program var.Dua edinde deniz feneri üzerine gitmesin ozaman darma duman olduğunuzun resmidir.Yoksa bundan mı korkuyorsunuzda iftiralar gırla gidiyor.Dündarın açıklamasını okuyun.
28 Nisan 2009 Salı 14:53
----ÜÇ BÖCEK
BAZILARI BU ADAMIN MEMLEKETE ÇOK FAYDASI OLMUŞTUR DİYECEK KADAR SAFLIK ÖRNEĞİ GÖSTERİYORLAR.YAA BU ZIPIR ADAMIN BU ÜLKEYE NE FAYDASI OLMUŞTURDA YALAKALĞINI YAPIYORSUNUZ.BİR MUCİTLİĞİMİ VAR,ASGARİ ÜCRETİN YÜKSELMESİNDE BİR PROJESİ Mİ OLDU,ADALETLİ GELİR DAĞILIMINA BİR KATKIMI SAĞLADI NE YAPTI BİSÖYLEYİNDE BİZDE BİLELİM!!SAFLIK YAPMAYIN ÜLKEYE HİÇ BİR KATMADEĞERİ OLMAYAN SIRADAN BİR ZAT. GÖZÜNÜZDE BÜYÜTÜP KENDİNİZİ KÜÇÜLTMEYİN.
28 Nisan 2009 Salı 14:59
Kaçakçılık yokAyhan
Dündar bankanın yanlış bilgi vermesi nedeniyle eksik vergi yatırmıştır. Eksik daha sonra farkedilmiş ve bunu vergi dairesine daha sonra kendisi bildirmiş ve eksik ödemeyi yapmıştır. Bu vergi mevzuatları açısından normaldır ve kaçakçılk değildir. Şayet Dündar bu eksikliği bildirmeyip vergi incelemesi ile ortaya çıksaydı işte bu kaçakçılık olurdu. İnsanları olur olmaz şekilde detayları bilmeden suçlamak yanlıştır.
28 Nisan 2009 Salı 15:00
laikperestlere karşıoğuz türkü
bu adamın maskesi düştü bu adamın ne olduğun herkes biliyor. bir laikperestler inanmak istemiyor.onlar zaten kör ve sağırları oynuyorlar
28 Nisan 2009 Salı 15:02
şaşırılacak bişey yokkisinal
bunlar düristse memlekette sahteka yok demektir
28 Nisan 2009 Salı 15:21
ayhan asinan
bilmiş edasıyla yazıyorsunuzda ne alak sizn yazdığınız mevzu sıradan bir olay siz ne anlatıyorsunuz vergi eksik yatsa yanlış bilgi veilse ne olur verilmese vergi borcu ayrı şeydir tarhiyat öncesi uzlaşma ayrı şeydir o hangi durumlar aypılır biliyormusun işte o kaçakçılık durumlarındada yapılr
28 Nisan 2009 Salı 15:25
ayhan asinan
eksik ödenen vergi için tarhiyata gidilmez hatta tahakkuk edipde hiç ödenmeyen vergi içinde tarhiyata gidilmez uzlaşmaya gidilmez zaten verginin uzlaşmasıda olmaz cezanın uzlaşması olur peki ceza hangi durumlarda kesiler eksik ödemeler için kesilmediği kesin bilmiş bilmiş yazmışın ama sen ne yazdığıyın farkında değilsin
28 Nisan 2009 Salı 15:28
külliyenfaruk
Bu haber star gazetesinde yayınlandı,fakat külliyen yalan olduğu ortaya çıktı.Deveyi havutu ile götüren yobazlar böyle bir haberi kalkan yaparak kendi yolsuzluklarını örtbas etmek istiyorlar.Uğur Dündarın gerçek olmayan haberini yazacağınıza Unakıtandan,Zahit Akmanlardan,ihlas,yimpaş gibi holdinglerden,jet fazıllardan ,YANDAŞ HORTUMCULARDAN,RANTÇILARDAN BAHSETSENİZ DAHA İYİ OLMAZ MI?
28 Nisan 2009 Salı 15:33
İZMİRİZMİRLİ
Daha dün baş tacı ettiğiniz bu adamın, AKP karşıtı olduğunu anladığınız anda, nasılda düşman kesildiniz. Siz varya siz, yaramaz adamlarsınız.
28 Nisan 2009 Salı 15:33
Oltamurad
Atma Şaban din kardaşıyız.
28 Nisan 2009 Salı 15:40
Dündar'ın haline bakınHakan
Kendini dürüst diye topluma lanse eden ama seçim döneminde patronunu memnun etmek için önüne gelen ak partiliye,Gökçeğe,Topbaş'a iftira atmada sınır tanımamış olan Dündar'ın düştüğü hale bakın.Bu Dündar başbakanımız belediye başkanı iken her gün onun aleyhine yayınlar yapıyordu.Başbakanımız bunun bir yalanını ortaya çıkarmıştı ve rezil etmişti.Sonra 1-2 sene ortalarda görünmemişti.
28 Nisan 2009 Salı 15:40
dURUST GAZETECI BUNLARMehmet KARA
BUNLAR ELLERINE BİR EKRAN GEÇIRMİŞLER VEYA BAĞİŞLANMIŞ BAŞKALRI YAPTIĞINDA HIRSIZ NAMUSSUZ KAÇAKÇI YAFTASINI HEMEN INSANLARA YAPIŞTIRIYORLAR.KENDILERINE GELINCE DURUST HIÇ YALAN SOYLEMEYEN DEVLETE KARŞI GOREVINI YAPAN VATAN EVLADI OLUYORLAR İŞ ORTAYA ÇIKINCADA ILGILI MEMURLARA AMAN KİMSE DUYMASIN KIZLI KALSIN ÇUNKU BİZİM NAMUSLU OLMADIĞIMIZ ORTAYA ÇIKACAK DİYE YALVARIRLAR ORTAYA ÇIKINCADA ELLERINDEKİ EKRANLARDAN FERYAT BİZ YAPMAYIZ KIMI KANDIRIYORSUNUZ SİZE ÇOCUKLAR BILE GUVENMIYOR ARTIK.
28 Nisan 2009 Salı 15:51
İNSAN İŞTECENGİZ AGRI
Kainat yaradanını tanımasa hiçbir anlam ifade etmeyecek kadar degersiz bence.Gözümüzde büyüttügümüz insanların iyice incelendigi vakit devleştirilmiş cüceler olduklarına çogu zaman çogu insan şahit olmuştur.Ugur beyinde dürüst gazetecilik adına yaptıgı Arena adlı programda yayınladıgı kişilerin kendine para vermeyen açıgı olan zenginler oldugu dedikodusunu duymuştumda inanmamıştım,ama,artık şüphelerim var.Hayata dair tecrübem varsa ögrendigim tekşey,kişizaafından çok bahsediyor.
28 Nisan 2009 Salı 16:11
sırf beni burayabu haberi
çekebilmek için yapmadıysanız ben ne olayım.....aklınız sıra hassas olduğum noktalarıma dokundurup buralara çekmeye çalışıyorsunuz.....benim çok zeki arkadaşlarım.....bunlar benim hassas noktalarım değil.....banane uğur dündar dan.....ben insanlıktan yanayım......birine haksızlık yapılınca......bir işe yaramayacağını bile bile......buralarda çocuklar gibi debeleniyorum......bu da beni rahatlatmasa da......eh.....işte.....diyorum.....anlamayacağınızı bile bile gene de debeleniyorum işte....
28 Nisan 2009 Salı 16:12
riyakar uğur dündarihsan müfit
vergi kaçakçılığını kamuoyundan gizlemek amacı ile MALİYE'YE bildiren ve vergisini her sorumlu Türk vatandaşı gibi ödemek yerine uzlaşmak isteyen UĞUR DÜNDAR'ın Türk milletinin gözünde iki paralık değeri kalmamıştır ve VATAN HAİNİ sıfatını kazanmıştır.KOMÜNİST 68'Lİ UĞUR DÜNDAR ile uzlaşma yapılmasın ve HAPSE ATILSIN.
28 Nisan 2009 Salı 16:21
AYIPTIR YAABEHLÜL
UĞUR DÜNDAR VERGİ KAÇIRMISSA SİZ AKLINIZI KAÇIRMISSINIZ... ÖYLE HABER YAPINKİ OKUNSUN... AYIPTIR AYIP. ÇOK MERAK EDERİM BU SİTE NEDEN FETULLAH ŞAH HAZRETLERİ HAKKINDA Bİ HABER YAPMAZ.. ADAM DEDİĞİNİZ YARATIK ÜLKEYİ DIŞARDAN KEPÇE GİBİ KARIŞTIRIYORKEN..BU ÜLKEYE FAYDASI NEDİR Kİ ? NE YAZARSINIZ NE ÇİZERSİNİZ..PUT GİBİ YOKSA BU ADAMAMI İNANIYOR TAPIYORSUNUZ.
28 Nisan 2009 Salı 16:39
....adamcağız......fethullah ta kim.....
orada yaşayıp gidiyor...napsın....amerika onu seçmişse....ya ölecek.....ya yaşayacak....o da yaşamayı tercih ediyor....her insanın hakkı olduğu gibi....amerika ol deyince olacaksın....aslında şu kızılderililerin kalan dörtmilyonluk nüfusunu da yok edeceksin....becerip topraklarına sahip çıkamadıkları gibi canlarına da sahıp çıkamamışlar...bu lanet amerika yı başımıza tebelleş ettiler...o zamanlar bir şeyler yapılabilseymiş...şimdi her şey başka olacaktı...ama...işte...işte si..var...
28 Nisan 2009 Salı 16:52
soykırımı sorgulamabir de utanmadan
...ehil kişiliğine sahiplenmiyorlar mı.....peki.....nerede amerika nın asıl sahipleri.....kızılderililer canlarını....mallarını....amerikalılar gelince.....aman amerikalılar gelmiş biz de bekliyorduk ki gelsinler de.....malımızı ellerine.....canımızı da yollarına kurban edelim de kurtulalım mı dediler.....nerede bu insanlar.....almanya da gaz odalarında çoluk çocuk binlerce kişi katledildi.....bunlar nerede....hafıza kaybına mı uğradılar yoksa.....
28 Nisan 2009 Salı 16:56
hem de halüsinasyonlara tutulmuşlarhem hafıza kaybetmişler
...olanlar yok ortada.....karşılıklı birbirlerine bir şeyler yapmış milletlerden birini bu hafıza kaybıyla hatırlamıyorlar.....bu arada gözlerinde bir halüsinasyon oluşuyor.....gördükleri.....türkler ermenilere soykırım yapmıştır.....her biri sırası gelince bu soykırımı sırayla tanıyor......ne iştir arkadaşlar.....ben iyice karıştım.....
28 Nisan 2009 Salı 16:59
HaniAKYÜZ
sen araştırmacı,sorumlu ve uyanık adamdın gazeteceiydin!!Nasıl oluyorda eksik vergi den haberin olmuyor uğur efendi?Yok banka yanlış bilgi vermiş miş de,falan fişman.. Sorumlu,örnek adamvergisini takip eder araştırır değilmi EY AYHAN efendi...
28 Nisan 2009 Salı 17:05
bir sağlık programında izliyordum.....tv de alzheimer i
...alzheimer lı anne.....kırklı yaşlarındaki kızıyla doktorun yanına geldiler.....gayet güzel düzgün giyimli.....oturmasını kalkmasını biliyor....merhabalaştılar.....doktora....kızını çocukluk arkadaşı diye çok nezih bir dille tanıttı.....ondan sonrasını anlatmayayım.....yani bunların bu durumu....bana....tamamen bu alzheimer lı teyzeyi hatırlatıyor.....garibim teyze hadi bir derde düçar olmuş.....peki bunlara neye düçar olmuş.....
28 Nisan 2009 Salı 17:07
ZinharFARUK,a
doğrudur bu provokatör gazetecenin vergi kaçakcılığı.Adamın yüz halinden belli oluyor palavracı,kışkırtıcı biri olduğu. ANGUT uluscular bu değilmiydi ekranlarda ANADOLUDAN yükselen YERLİ sermayeye onca iftiralar,yakıştırmalar yaparak batmaları na sebep olan kişi!Şimdi de utanmadan özelleştirmeleri yabancılara peşkeş çekildi diye angutluk yapıp yakınıyorsunuz!!! işinize gelince yabancı gelmeyince yerli ayakları.sizi ayak takımı...iki yüzlülüğünüzden sandıktan çıkamıyorsunuz ebediyen acıl
28 Nisan 2009 Salı 17:23
maliyeden gizli kalmadı uğur dündarayşe eren
rezil oldun yine dünyaya.
28 Nisan 2009 Salı 17:32
konuyu saptırdığımı düşünerekkardeşlerim
nasılda peşpeşe saldırıcı yorumlarını üstüste gönderiyor......gönderin....sonuyu saptırmak için söylemedim bunları.....sadece çağrışım yaptı bir yorum.....oradan esinlenerek.....geldim ermeni meselesine......gerçi......ermeni meselesini hangi konu unutturabilir ki.....gene içimizi yaktılar.....içleri yanasıcalar.....
28 Nisan 2009 Salı 17:41
sırf beni burayarumuzlu
sen kimsin necisin?böyle kerameti bir şey biri gibi acayip inciler döktürmüşsün... bir de ne yazdıklarından haberin varmı.. çorbalamış ve bazende çuvallamışsın. cümlelerini,kelimelerini,terimlerini bari yerli yerinde kullanda ne demek istediğini bilelim.yani kendini ifade edemiyorsun yazdıklarınla.Uğur Dündara benzemişsin hep mana ve ifadeleri kaçırt- mışsın efendi.....
28 Nisan 2009 Salı 18:01
rumuzlurumuzlu
benimle konuşmak mı istiyorsun....hadi konuşalım....geldim.....buradayım.....de diyeceğini.....bekliyorum.....yazdıklarından haberi olmayan....acayip inciler döktüren....kelimeleri.terimleri.cümleleri yerli yerine oturtamayan...insanı anlamaya çalışma lütfunda bulunupta anlayamayınca....merakına mucip oldu herhalde....muhatap olmak istedin sanırım....buyur neyin neresini...niye anlamadın....şimdi sen anlatabiliyorsundur anlar ben de senden belki feyz alırım da....çorbalayıp....çuvallamam....
28 Nisan 2009 Salı 18:12
DESTURRTUGRA SEVEN
UĞUR CUĞUM OYNAT UĞUR CUĞUM TAKKE DÜŞTÜ KEL GÖRÜNDÜ EKRAN SENİN BAĞIR HEHEHE ÇÜNKÜ ÇOK BAĞIRAN HAKLI BU ÜLKEDE OYNAT UĞUR CUĞUM OYNAT
28 Nisan 2009 Salı 18:15
Belgeler konuşmalıHakan
Uğur Dündar için eğer iddialar tutarsız ve kolay çürütülecek cinsten ise kendini savunmak zor olmasa gerek. Ne de olsa imkanı var, eline belgelerini alsın ekrandan laf kalabalığı yapmadan en ufak tereddüt bırakmayacak şekilde konuya açıklık getirsin. Senelik gelirlerini ve ödemiş olduğu vergileri tarihleri de vererek açıklasın. Olay bu kadar basit.
28 Nisan 2009 Salı 18:17
hic sasirmadim bu habereömer can
lövv ugur, bunuda ballandira ballandira bagira bagira anlatsane haber bülteninde,,, hadi bekliyoruz ekran basinda. sen pek seversin bu tür haberleri.
28 Nisan 2009 Salı 18:48
EVET CEVAP BEKLİYORUZ.SEYFİ
GERÇEKTEN HİÇ ŞAŞIRMADIN. ÇÜNKÜ ŞUAN ÇALIŞMAKTA OLDUĞU MEDYA ŞİRKETİ DE VERGİ KACAKCILIĞINDAN MAHKUM OLDU. ADAMLAR İRTİCACILARLA UĞRAŞMAKTAN KENDİLERİ SAMAN ALTINDA SU YÜRÜTMÜŞLER...
28 Nisan 2009 Salı 19:06
Sıkıysa kaçırınSinan
Hazine bonosundan vergi kaçırma nasıl oluyor, herşey kayıt altındayken nasıl yapılabiliyor, bankadaki hazine bonosundan kazançlar otomatik olarak vergisi hesaplanır, ancak zamanında ödenmeyen vergi borcu olur, kacırma değil...Allah (c.c) doğru yoldan ayırmasın....
28 Nisan 2009 Salı 19:08
NormaldirGökhan
Ne de olsa Aydın Doğan'ın adamı.Normaldir.
28 Nisan 2009 Salı 19:17
Durmak yok yola devam !Burak MESKENCİ
Artık ülkemi seviyorum. Tüyü bitmemiş yetimin hakkına gözünü kırpmadan hakkıymış gibi sahiplenen karaktersiz insanlardan temizleniyor ülkemiz. Temiz bir Türkiye istiyoruz. Temiz Türkiye demek, GÜÇLÜ TÜRKİYE demektir. Önce simsarlardan vergisini alsın devlet, sonra aç vatandaş bile cebindekini devlete verir. Biz zaten güçlü bir ülkeyiz. Ama kenelerden kurtulmamız lazım ki; gücümüzü OSMANLI gibi bütün dünya hissedebilsin.
28 Nisan 2009 Salı 19:35
İşi bırak DündarVonalı Celal
Duygu tüccarı bunlar. Her akşam haber saatlerinde vatandaşın duygularına sıgınıp, kötüleyecekleri adamlara bir suru iftira atarlar. Sen Melih GÖKÇEK in tırnagı olamazsın Uğur DÜNDAR. Millete bulaşacagına önce aynaya bak. Vatan hainliği = Vergi kaçırmak
28 Nisan 2009 Salı 19:38
böyle vergi kaçırma olur mu?esin eker
Hazine bonosundan vergi kaçırma imkanı yoktur. Devlette kaydı var zaten. Siz elektrik faturanızı kaçırabilir misiniz? En fazla son ödeme gününde ödemeyi unutursunuz. cezai faiziyle ödersiniz. Hazine bonosu da böyle bir şeydir.Bilgilerinize.
28 Nisan 2009 Salı 19:40
TERS AÇIREHBER61
arkadaslar hazine bonusundan vergi kaciramassiniz arkadaslar hakli.olay su sekilde simdi bu sahsiyet gelirlerini beyan etmedi etseydi vergi ödeyecekti.asil sorulmasi gereken su neden beyan etmedi? bu adam o tarihte darbe olacagini zannediyordu nasilsa darbe olur bende yatarim paranin üzerine diye ödemedi simdi s..e s..e ödeyecek hemde faiziyle eee ugur bey fazla uyanik kendinii ..... saygilar
28 Nisan 2009 Salı 20:23
Kim Bunlar Yavahmak vatandas
bu gelirler kontroloru neyimler fazla olmaya basladi. Guvendigimiz insanlara ilismeyin fena olur sonra. uzmanlar gibi olun. itaat edin
28 Nisan 2009 Salı 20:31
Esin Eker'eMithat
Uğur Dündar suçunu kabul etmiş ama bazılarımız çok şey biliyormuş gibi holigan savunmasına devam ediyorlar. Esin Ekercim GVK nın hangi maddesiymiş bu bizi de bilgilendirirsen sevineceğiz.
28 Nisan 2009 Salı 21:05
esin ekermetin kocakurt
İyi avukat olurmuşsun ama, avukatlık faraziyelerle olmaz. Mesela yani ,gibi... Devlet tahvili hamiline yazılıdır. Her tahvil sahibi yıl sonunda beyanname vermek zorundadır.
28 Nisan 2009 Salı 21:18
Laga lugaya gerek yokSalih
Bal gibi kaçırmış işte laga lugaya gerek yok..
28 Nisan 2009 Salı 21:41
vay vay vay....b aka
doğruluk satan adama bakın ricası günahından büyük bize gerçkeleri ortaya çıkaran adama bakın yazıklar olsun ona misyonununa çanak tuttuğu adamlara ve basından duyduklarıma artık hakkkında söyllenenler doğruymuş imasına kapıldım artık bundan sonra wah wah wahhhhhhhhh
28 Nisan 2009 Salı 22:02
OFLUNUN FLİMLERİMisafir
Biraz önce Haber7 de (Uğur efendinin icraatları) Oflunun flimleri ile alakalı aktif haber kaynaklı cok doğru tesbit ve yorumlar okudum. Ofluda flim cok olduğundan gene bir fırıldak cevirip bizleri kandıracağını zannetmiş ama işin teknik boyutunu bilen arkadaş doğru yazmış.Maliye durduk yerde rapor yazmaz Banka yıllık Gelir vergisi Beynamesi stopajını vergi daire yatırmaz.Bu Tamamen Uğur efendinin iş güzerlağı...Dava masraflarını şimdiden ASKER VE POLİS ŞEHİTLERİNE AİT VAKIFLARA BAĞIŞLASIN
28 Nisan 2009 Salı 22:15
bon bon dündararca
N'abersin dürüstlük abidesi dündar ;)
28 Nisan 2009 Salı 22:21
FLASSONDAKIKA
FLAS FLAS FLAS SONDAKIKA HABERI. O AYAKKABISI OLMAYAN KIZA ACIMAKLI SESLE HABER SUNAN ADAM KAC MILYAR KACIRMIS
28 Nisan 2009 Salı 22:42
Aynaya Bakın!!!U.D.
Uğur Dündar, hakkında çıkarılan vergi kaçakçılığı iddialarına yanıt verdi. İşte Dündar'ın açıklaması: Yılın komedisi! Meğer ben müthiş bir vergi kaçakçısıymışım! Vay!.. vay!.. vay!...Meğer ben azılı bir vergi kaçakçısıymışım, ama maliye yakama yapışmış ve vergi kaçakçılığı yaparken yakalanmışım! evet, dürüst gazeteci suçüstü yakalanmış!… Yalan, külliyen yalan! kuyruklu yalan!..Hatta ağır tazminat davası açmamı gerektirecek –ama bir yandan da beni güldüren komik- bir iftira bu…
28 Nisan 2009 Salı 22:44
Aynaya Bakın!!!U.D.
Efendim ben ne yapmışım da kaçakçı (!) olmuşum? Hazine bonosu almışım ve adıma tahakkuk eden vergiyi kaçırmışım! Onlar yazacak, iftirayı atacak, millet de bunu yiyecek! yağma yok!…Bir defa hazine bonusunun vergisini Sülün Osman bile kaçıramaz. Çünkü hazine bonosu banka tarafından alındığında, ne kadar vergi tahakkuk edeceği, devletin maliyesi ve hazinesi tarafından anında kayıt altına alınır. Kayıt altına girmiş, kuruşu kuruşuna belirlenmiş bir vergiyi de kimse kaçıramaz!
28 Nisan 2009 Salı 22:44
Aynaya Bakın!!!U.D.
Bizimki de öyle olmuş!…2005 yılında aldığımız hazine bonosu için yaklaşık 40 bin lira vergi ödememiz gerekmiş ama banka şubesi, zamanında bunu bildirmeyi unutmuş… Biz de gidip bağlı olduğumuz vergi dairesine bu gerçeği anlatmış ve vergimizi son kuruşuna kadar ödemeyi istediğimizi bir dilekçeyle belirtmişiz. usulen rapor tutulmuş, uzlaşmaya gidilmiş ve gecikme faiziyle birlikte tahakkuk eden vergimizi ödemişiz… Şimdi size soruyorum; vergi kaçakçılığı bunun neresinde?
28 Nisan 2009 Salı 22:45
Aynaya Bakın!!!U.D.
Tetikçiler sınırsız saldırırken,“vergi kaçakçılığının suç olduğunu, böyle bir durumda asla uzlaşmaya gidilemeyeceğini” göremeyecek kadar gözleri kararıyor… Tetikçiliğin, sahibinin sesi olma esaretinin, insanları iftirada sınır tanımaz ve komik durumlara düşürmesine kızamıyorum, sadece gülüyorum. eğer ben hazine bonosuna hiç vergi ödememek istesem, birilerinin yaptığı gibi yapar ve bonoları birkaç eş dost üzerine alarak, sıfır vergi verir, tüm faizi de bir güzel cebe indirirdim!...
28 Nisan 2009 Salı 22:45
Aynaya Bakın!!!Farazi1980
Şimdi yılın komedisini yazan tetikçilere önerim şu:doğruca gidip aynaya bakın ve orada gördüğünüz hayale bol bol tükürün…
28 Nisan 2009 Salı 22:46

Aktifhaber

DOĞAN GRUBU'NA TERÖRİST ŞOKU
27 Nisan 2009 16:19

Devrimci Karargah'ın gözaltına alınan yöneticisi, Doğan Grubu'nun üst düzeyi çıktı.

Devrimci Karargah Örgütü’ne yapılan operasyonda gözaltına alınan 12 kişi çok kilit isimlerden oluşuyor. Örgütün yöneticileri, ideologları, operasyonel kanadı tamamen çökertilmiş durumda.

Ancak bir isim var ki ortalığı inletecek cinsten. O isim Doğan Grubu’na ait Vatan Gazetesi’nin internet sitesi www.gazetevatan.com 'un Yayın Yönetmeni Aylin Duruooğlu…

Aylin Duruoğlu’nun gözaltına alındığı bilgisinin ortaya çıkması üzerine Doğan Grubu’na adeta bomba düştüğü öğrenildi.

Hürriyet Gazetesi’nin Devrimci Karargah’a yönelik operasyondan sonra internet sitesi üzerinden sözkonusu baskını Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’e yönelik baskınlara benzetmesi ve iki baskın arasında ilişki kurarak, adeta teröristleri kutsaması da dikkat çekmişti.

Vatan Gazetesi son dönemde Doğan Grubu’nun Ergenekon’a en çok destek veren yayın organı konumundaydı,

Vatan Gazetesi’nin internet sitesi gazetevatan.com, grubun en hırçın yayın yapan internet sitesi ve tıklanma oranları da hayli yüksek. Gözaltına alınan Gazetevatan.com’un Yayın Yönetmeni Aylin Duruoğlu’nun, öldürülen örgüt lideri Orhan Yılmazkaya ile ile sık sık telefonla ve yüz yüze görüştüğü belirlendi. Duruoğlu ve Yılmazkaya ikilisinin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aynı sınıfta okudukları ve ilişkilerini dava arkadaşı olarak sürdürdükleri belirlendi.

Vatan Gazetesi özellikle son günlerde Türkan Saylan ve ÇYDD’ye yönelik operasyonda Ergenekon Davası’na adeta savaş açmıştı. Saylan’ın derneğinin de çeşitli örgüt üyelerine burs verdiği ortaya çıkmıştı.

Aylin Duruoğlu'nun geçmiş yıllarda da dhkp c militanları ile ilşkili olduğu belirlendi

ERGENEKON'UN YENİ KOLUYDU

Devrimci Karargah'ın deşifre olan ve yıpranan PKK, DHKP-C gibi örgütlerin yerine Ergenekon tarafından devreye sokulmak üzere hazırlandığı Ergenekon İddianamesi'ne yansımıştı. Örgüt, DHKP-C'nin tabanı ve söylemi üzerine kurulu, ancak eğitimini PKK'dan alıyor. Yani çift taraflı bir işbirliği sözkonusu.

İŞTE YAKALANAN DEVRİMCİ KARARGAH ÖRGÜTÜNÜN BEYİN TAKIMI

Özgür Dinçer, Süleyman Gürkan Anıl, Fatih Aydın, Abdüsselam Sultan, Muhammet Çetin, Mehmet Yeşiltepe (örgüt teorisyeni) Ceren Sültaş, Aylin Duruoğlu, Sevim Öztürk, Ergin Öncü, Mustafa Aşula, Melek Seven

UZUN SÜRE GÖZALTIYI İNKAR EDEN VATAN SONUNDA KABUL ETTİ

AKTİFHABER/ÖZEL

İŞTE VATAN'IN KÜNYESİNDEKİ O BÖLÜM




Ruhat Mengü/Vatan
Medyum medya dehşeti!

İnanılmaz bir medya dehşeti yaşanıyor Türkiye’de, bazı gazeteler, internet siteleri ve köşe yazarlarının “SAVCI” kesildiği bir hukuki dehşet...

Daha Ergenekon soruşturmasının savcıları açıklamadan soruşturmanın bir adım sonrası veya bir “dalga” sonrası birkaç gazete, yazar ve internet sitesi tarafından açıklanıyor. Bu yetmiyor gözaltına alınmış veya tutuklu olan (ama hakkında kesinleşmiş bir suç ve ceza bulunmayan) isimler kendilerinin attığı başlıklar ve yazdığı senaryolarla kesin hükümlü ilan ediliyorlar.

Örneğin “Postallı rektörler” başlıklarıyla henüz mahkemeye çıkmamış, hakkında hiçbir kesin kanıt açıklanmamış rektörler orduyla birlikte “darbeci ve ordunun rektörü” haline getiriliyor.

Yani diyelim ki “suçlu, darbe planlamış bir veya birkaç asker” olduğu ilerde anlaşılabilir (veya anlaşılmayabilir), “tüm ordu” önceden darbeci ilan ediliyor. Bir rektör ilişkili ise (veya o da değilse) içeri alınmış tüm rektörler “darbeci” olarak tanıtılıyor.

Bundan daha büyük bir hukuk saçmalığının olamayacağını, bu olayların ABD’nin “İnsan Hakları Raporu” na girmesi, tüm dünyada basınının “Böyle hukuksuzluk olmaz” tepkileri, Türkiye’nin yüksek mahkeme başkanları dahil bütün hukukçularının ve AKP’nin kendi bakanlarının “Ergenekon soruşturması siyasallaştı. Davanın siyasallaşmasında bir medya kesiminin ciddi rolü var, yaptıkları ‘insanların kurumların onuruyla oynamak’tır, insanlık suçudur” şeklinde arkası kesilmeyen açıklamaları da gösteriyor.

Soruşturmadaki “hukuksuzluklar zinciri” ni ve bir medya kesiminin “hedef gösterme” lerini, senaryolarını herkes eleştiriyor, AYM Başkanı Haşim Kılıç “Medyada olup bitene savcıların sessiz kalması çok düşündürücü ve üzücüdür” diyor ama aynı konularda “medyum medya” dışındaki medya eleştiri yapacak olursa senaryocu-medyum medya bu kez “Ergenekon’a destek veren yayın organı” olarak ilan ediyor.

Bir medya azgınlığıdır gidiyor kısacası. Dün PKK ile ilişkili “Devrimci Karargah Örgütü” ne yapılan operasyondan sonra soruşturma çerçevesinde VATAN’ın internet sitesini yöneten Aylin Duruoğlu, bu örgütten bir kişiyle “üniversiteden arkadaş” olduğu ve telefon görüşmesi yaptığı için gözaltına alınmış (detayları henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.)

Her gözaltı sonrasında ava çıkan polisiye film senaryocuları, bazı internet siteleri (belki bugün bazı gazetelerde de ayın işgüzarlığa rastlayabiliriz) yine işe koyulmuş ve daha ne olduğu bilinmeyen konuda Aylin Duruoğlu’yla birlikte fırsat bu fırsat diyerek VATAN’ı da, o da yetmemiş “Doğan Grubu’nun üst düzey yöneticisi” diyerek bütün grubu da işe dahil edivermişler.

O araya “Vatan’ın Türkan Saylan ve ÇYDD’ye yönelik operasyonda Ergenekon davasına savaş açtığı” filan da sıkıştırılarak Vatan Ergenekon’la bağlantılı gösterme çabası da unutulmamış tabii. Bir şekilde bu “olmayan ve asla olmayacak” bağlantıyı kurmaları lazım, çırpınıyorlar kaç zamandır. Kardeşim, Türkan Saylan’ı içine alan operasyona “VİCDANI, AKLI OLAN HERKES”, dünya karşı çıktı görmediniz mi?

Her neyse... Bu kötü niyetli ve fırsatçı işgüzarların şunları öğrenmesi gerekiyor:

1- Bir insanın gözaltına alınması “suçlu” olduğu anlamına gelmez.

2- Bir kişinin suçlu olması da çalıştığı kurumun suçlanmasına neden olamaz.

3- “İnternet sitesi sorumlusu” olmak üst düzey bir görev değildir.

4- Eli kalem tutan herkes haberci veya gazeteci olamaz bunun için önce insanlık, sonra vicdan, sonra da mesleğe saygı gerekir!

Takvim yazarı Emin Pazarcı'nın iddiası: "Ertuğrul Özkök aleyhine yazı yazmam için Başbakanlıktan talimat geldi"

03 Haziran 2009 Bir süre önce Takvim gazetesine transfer olan Emin Pazarcı, birkaç gündür "Siyaset ve medya dünyasında gerçekte neler oldu?" başlıklı bir yazı dizisi hazırlıyor. Türkiye'nin koalisyonlarla yönetildiği 90'lı yıllarda perde arkasında neler yaşandığını anlatan Pazarcı, bugün Başbakanlık'tan kendisine yapılan baskıyı anlattı...

Başbakanlık konutundan gelen talimat

Emin Çölaşan, Hürriyet'teki köşesinden bize karşı yaylım ateşini sürdürüyordu. Ankara Temsilcisi olduğum gazetenin bir devlet bankasından aldığı kredileri diline dolamıştı. Günlerce bu konuyu işleyip durdu... Hakkımızda son derece ağır yazılar yazıyordu. O günlerde Emin Çölaşan'la aramızda tam bir savaş çıkmıştı! Emin Çölaşan yazıyor, genellikle Fatih Türker ile ben kendisine cevaplar veriyorduk. Emin Çölaşan, gazetenin aldığı krediyi eleştiriyor ve telefon borçlarından söz ediyordu. Ancak, Hürriyet Gazetesi'nin Cinnah Caddesi'ndeki binasının da geçmişte kredi ile alındığı gerçeğini gözden kaçırıyordu. Ayrıca, Telekom'dan gelen bilgiler, Emin Çölaşan'ın bu yazıları yazdığı günlerde gazetede kullandığı telefonun da ödenmeyen borçlarının bulunduğu yönündeydi. Bunları gazetedeki köşeme taşıdım. Bu defa ben kendisine yüklendim! Çalıştığım gazete ile Emin Çölaşan arasındaki bu savaş, herkes tarafından ilgi ile takip ediliyordu. Yazdığım yazılara yüzlerce tebrik telefonu geliyordu. Kim bilir, belki de o dönemde bizim üzerimize yüklendiği için Emin Çölaşan da dört bir yandan tebrik telefonları alıyordu. Mutlaka onu da destekleyenler vardı. Emin Çölaşan, sadece bizim aleyhimize yazılar yazmıyordu. Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde, dönemin Başbakanı hakkında da oldukça sert ifadeler kullanıyordu. Özellikle de ailesi hakkında önemli ithamlarda bulunuyordu. O gün, Milliyet Gazetesi'nden Nursun Erel'i ziyarete gitmiştim.

GİZEMLİ TELEFON

Milliyet'teyken bana bir telefon geldiği bildirildi. Arayan, Başbakan'ın en yakınındaki isimdi. Üstelik, o sırada Başbakan'la birlikte Japonya'daydı. Milliyet Gazetesi'nde, üstelik Nursun Erel'in yanında olduğumu öğrenince, sesinin tonu değişti. Konuşmak istemedi. "Gazeteye döndüğünde Başbakanlık Konutu'na telefon edip, beni bulmalarını ister misin?" deyip telefonu kapattı. Gazeteye dönüp, Konut'u aradığımda herhalde Japonya'da gece yarısıydı. Buna rağmen kendisiyle birkaç dakika içinde irtibat sağlandı. Karşımdaki ses önce, "Nursun'un bizim düşmanımız olduğunu biliyorsun değil mi?" dedi. Geçmişte kendileri hakkında yazdıklarından bahsetti.
"Biliyorum" cevabını verdim: - Nursun'u iyi tanırım, O benim arkadaşım.
Sonra da "Çok güzel yazmışsın, yazın gerçekten muhteşem, seni tebrik ediyorum" diye devam etti: - Emin Çölaşan'a bayağı yüklenmişsin. Yazında güzel bilgilere yer vermişsin. Çok iyi olmuş. Başbakan'ın yakını, tabi ki gecenin o saatinde Japonya'dan sadece tebrik için aramamıştı. Nihayet baklayı ağzından çıkarttı:
- Şu Ertuğrul'a da haddini bildir. Bir yazında da O'na çak! Gayri ihtiyari sordum:
- Ertuğrul da kim?
"Ertuğrul Özkök'ten bahsediyorum" cevabını aldım.
Karşımdaki sesin ve Başbakan'ın, Ertuğrul Özkök'le ilişkileri hiç iyi değildi. Özkök, Hürriyet'ten zaman zaman kendilerine yükleniyordu. Bunu gayet iyi biliyordum, ama konunun benimle ne ilgisi vardı?

SESSİZ KALMAYI TERCİH ETTİM

Başbakan'ın yakını, bunu bir onay olarak algılamış olmalı ki, neler yazacağımı bile sıralamaya başladı. Söylediklerinin ertesi gün gazetede, üstelik benim köşemde yer alacağına emin gibiydi. Böyle bir düşünce içine girmekte haksız da sayılmazdı. Birkaç defa gazetenin Genel Yayın Müdürü'nü arayıp, birinci sayfaya hangi haberin konulacağı konusunda talimat verdiğine şahit olmuştum. Hatta, haber başlığını bile söylemişti. Benim de öyle hareket edeceğimi düşünüyordu. Oysa, olacak iş değildi. Hayatımda talimatla yazı yazmamıştım. Açıkçası oldukça rahatsız olmuştum. "Bu konuda siz bir açıklama yapsanız daha iyi olur" dedim. Yapılacak açıklamayı da köşemde değerlendirebileceğimi söyledim.
"Hayır" diye araya girdi: - Bence sen hemen yaz. Biz gerekirse açıklama yaparız, ancak sen de onun üzerine yüklen.
Gerçekten çok rahatsız olmuştum. "Ben yazamam" dedim.
Karşımdaki sesin, gazetemin patronu ile Genel Yayın Müdürü üzerindeki etkinliği de umurumda değildi. O yine de ısrarla Ertuğrul Özkök aleyhine bir şeyler yazmamı istiyordu. Bastırdıkça bastırıyordu.
Bayrama ise bir-iki gün kalmıştı.
Ben de kestirip atmak için, "Bakın bayram geliyor" dedim: - Bayramda neden bir meslektaşımla kavga edeyim?
Japonya'dan telefon eden karşımdaki ses, hayli bozulmuştu. "Sen kim oluyorsun da benim isteğimi yerine getirmiyorsun" diye düşündüğü açıktı.
İçine girdiği duyguları saklamaya da gerek görmedi. Telefonu kapatırken ortaya koyduğu tavır ve sesinin tonundan her şey anlaşılıyordu. "Hayır" dediğim insan, Başbakan'ın en yakınındaki kişiydi. Hatta, zaman zaman Başbakan'ın yetkilerini kullanamaya çalıştığı için basın ve muhalefet tarafından alabildiğine eleştiriliyordu. Üstüne üstlük, çalıştığım gazetenin sahibi ile sıkı ilişkileri vardı. Ayrıca, Genel Yayın Müdürü'ne ne zaman telefon etse, talebi yerine getiriliyordu. Telefonu kapattıktan sonra, benimle ilgili olarak, "Nasıl olur da isteğime karşı gelebilir" türünden düşünceler içine girdiğine hiç şüphem yoktu. Biliyordum ki, bunun acısını çıkartmak isteyecekti. İlerleyen günlerde mutlaka bir şeyler olacaktı.

BEKLEMEYE BAŞLADIM

Aradan birkaç gün geçti, beklenen telefon geldi. Gazetenin sahibi, ertesi gün görüşmek için beni bekliyordu. İstanbul'a gidip, patronun yanına girdiğimde, eski bir siyasetçi ile birlikte oturuyorlardı. Bugün hayatta olmayan o siyasetçi, geçmişte Turgut Özal'a karşı yürüttüğü muhalefetle ünlenmişti. Kamuoyu, onu Parlamento'daki sert çıkışlarından tanıyordu. Daha sonra ucundan bucağından medyaya da bulaşmıştı. Bir süre mevcut Başbakan ve ailesi ile ilgili olarak da oldukça sert bir muhalefet yapmıştı.
Gazetenin sahibi, lafı hiç uzamadan tebligatını yaptı:
- Bundan sonra Ankara haberlerine .... Bey bakacak. Sen yine temsilci olarak kalacak ve odanda oturacaksın. Ayrıca, köşe yazılarını yazmaya da devam edeceksin. Ancak haberlerden değil, idari konulardan sorumlu olacaksın.
Belli ki, Başbakanlık Konutu'ndan patrona benim için bastırılmış ve yerime .... Bey'in gelmesini sağlamıştı. Maddi sıkıntı içinde olan gazete sahibinin niçin böyle davrandığını anlayabiliyordum. Asıl anlayamadığım, yerime gelecek kişinin geçmişte Başbakan ve ailesine en ağır eleştirilerde bulunanlardan biri olmasıydı. Ne olmuştu da zaman içinde bu kadar yakınlaşmaları sağlanmıştı? Ayrıca, gazeteciliğe soyunan o eski siyasetçi, toplumun karşısına yıllarca aşırı sol söylemlerle çıkmıştı. Şimdi, Başbakan ve çevresinden aldığı talimatları yerine getirme misyonunu nasıl yüklenebilecekti? İlişkiler ne hale gelmişti! İnsanlar çok kısa sürede nasıl bu kadar değişebiliyorlardı! Menfaat denilen olgu, bütün değerlerin nasıl da ayaklar altına alınmasını sağlayabiliyordu!

GEL BİRAZ KONUŞALIM

Görüşme bitip, dışarı çıktığımızda, eski siyasetçi ve yeni gazeteci kolumdan tutup, "Gel biraz konuşalım" dedi. Yaptığımız konuşma ise, bir dakika ya sürdü, ya da sürmedi.
Bana, "Birbirimize destek olalım ve çekişmeyelim, kaymağı birlikte yiyelim" dedi.
Ne demek istediğini anlamıştım ve hemen ayağa kalktım:
- Kusura bakma, ben kaymakçı değil gazeteciyim.
Böylece daha birinci dakikada aramızda sürtüşme başlamıştı. Ankara'ya döndüğümüzde de çekişmeler devam edip gitti. Eski siyasetçi ve yeni gazeteciden peş peşe hiç de makul olmayan para talepleri gelmeye başladı. Benim de her defasında verdiğim cevap aynıydı:
- Kasada o kadar para yok.
Bir gün, CHP'li Çankaya Belediyesi aleyhine, doğru olmayan bir haber yazdı. İstanbul'u da yanıltıp, o haberin manşet olmasını sağladı. CHP'li Çankaya Belediyesi, sözde şehitlerin adlarının verildiği park isimlerini değiştiriyordu.

YALAN HABER

Haberin ardından, Çankaya Belediyesi yetkilileri aradılar. Haber sorumlumuzun bir imar değişikliği yaptırmak istediğini, bunda başarılı olamayınca da bu tür haberlerle kendileri üzerinde baskı kurmaya çalıştığını söylediler. Yaptığımız araştırma, söylenenlerin doğru olduğunu gösteriyordu. Haber sorumlumuz, ünlü bir iş adamının Ankara'daki oteline kat çıkmak için imar değişikliği yaptırmaya uğraşıyordu. Daha sonra başka iddialar da gelmeye başladı. Başbakanlık Konutu'nun tavassutu ile gelen haber sorumlumuz, zaman içinde gazeteyi iyiden iyiye sıkıntıya sokar olmuştu. Bizim "kaymakçının" haber umurunda bile değildi. Zaten haberden anladığı da söylenemezdi. Onun için önemli olan, haber değil elde edeceği menfaatti. Bu durum da Ankara'daki bütün muhabir arkadaşların tepkisini toplamıştı. Eski siyasetçi, sadece birkaç ay dayanabildi. "Kaymakçı" kendiliğinden çekip gitti.

netgazete

"Medya Yayınları Nedeniyle Ahlaki Yozlaşma Arttı"
31 Aralık 2010

Anadolu Gençlik Derneği Malatya Şube Başkanı Tayyar Emre, günümüzde medya yayınları nedeniyle ahlaki yozlaşmanın arttığını, kültürel dejenerasyonun had safhaya çıktığını söyledi.
Malatya Anadolu Gençlik Derneği, Mekke’nin fethinin 1380’inci yıl dönümü nedeniyle Fetih Gecesi kutlaması düzenledi. Belediye Konferans Salonu’nda düzenlenen gece Kur'an-ı Kerim okunmasıyla başladı. Yaklaşık bin kişinin izlediği etkinlikte konuşan Anadolu Gençlik Derneği Malatya Şube Başkanı Tayyar Emre, günümüzde medya yayınları nedeniyle ahlaki yozlaşmanın arttığını, kültürel dejenerasyonun hat safhaya çıktığını söyledi. Emre şunları söyledi: “İman azmi, sabır ve fedakarlıkla ulaşılan ve Cenab-ı Allah'ın bahşettiği büyük fethin 1380'ıncı yılındayız.

Toplumumuz her geçen gün dejenere olmakta ve daha da kötüsü medya eliyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. İnancımızı, kişiliğimizi ve aile yapılarımızı hedef alan yayınlar ve organize faaliyetlerle toplumsal yapımız bozulmaktadır. Ülkemizde her gün 480 aile boşanmaktadır. Parçalanan aileler sorunlu çocuklar yetiştirmekte, madde bağılımlığı çok küçük yaşlara kadar inmektedir.

İnanç ve iradeye sahip olmayan nefsinin esiri bir nesil yetiştirilmektedir. Sabah namazına giden bir genci, acaba vurabilir miyim diye ateş edip öldüren ruhlar yetişmeye başlamıştır.”
aktifhaber


En son Ekim tarafından Çrş Hzr 03, 2009 9:28 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Nis 29, 2009 9:11 pm    Mesaj konusu: STAR DÜNDAR'A 2. KEZ ÇAKTI Alıntıyla Cevap Gönder

KARAR: DİJİTÜRK KAPATILSIN
23 Mayıs 2009 10:14

TK, Dijitürk hakkında şok bir karar verdi; Dijitürk'ün lisansının iptal edelmesi, kapatılması ve hizmetlerine son verilmesi... Bu milyar dolarlık şok demek.

Telekomünikasyon Kurulu (TK) Haziran 2008’de aldığı bir kararla, Mehmet Emin Karamehmet’in sahip olduğu Digitürk’ün lisansının iptal edilmesine, ilgili mülki amirlerce kapatılarak hizmetlerine son verilmesine karar verdi. Digitürk karara itiraz etti ve olayı mahkemeye taşıdı.

Kararın gerekçelerinden biri 2005’te Digütürk’ün lisansını başka bir şirkete devredip, abonelerini devretmemesi ve devletten vergi kaçırması.

Yasaya göre, uydu ve kablolu TV yayıncıları, devlete yüzde 15’lik Özel İletişim Vergisi ödemekle yükümlü. Digitürk, devir işlemiyle birlikte uydu işletmecisi olmadığını beyan edip, yüzde 15’lik Özel İletişim Vergisini devlete ödememeye başladı.

Ancak, abonelerini şirkete devretmediği için Digitürk abone faturalarına bu vergileri yansıttı ve haksız kazanç elde etti.


‘Faaliyetler durdurulsun’
Kurul Haziran 2008’de aldığı kararda Digitürk’e üç ay süre tanıdı ve bu süre içerisinde yükümlülüklerini yerine getirmesini istedi. Aksi halde lisansının iptal edilip, faaliyetlerinin durdurulacağına karar verdi. Üç aylık süre Ekim 2008’de doldu ve Digitürk yükümlülüğünü yerine getirmediği gibi Kurula bilgi de vermeyip olayı mahkemeye taşıdı. Taraf, konuyla ilgili olayın taraflarıyla da görüştü.

Telekomünikasyon Kurulu yetkilileri, mahkemenin kurul lehine sonuçlanacağını düşündüklerini bu durumda da lisans iptalinin gündeme geleceğini söyledi.

Digitürk yetkilileri ise “derdest davalar” hakkında açıklama yapmayacaklarını ancak davaları kazanacaklarını belirtti. İşte Taraf’ın ele geçirdiği ve ilk kez kamuoyuna yansıyan Telekomünikasyon Kurulu’nun 3 Haziran 2008 tarihinde aldığı o çarpıcı kararın ayrıntıları ve daha önce yaşananlar:

Digitürk yayınlarını gerçekleş-tiren Digital Platform A.Ş. uydu platform hizmet lisansını 2005 yılında Digital Platform Teknoloji Hizmetleri A.Ş.’ye devretti. Bu devirle birlikte artık uydu işletmecisi olmadığı beyan edip, özel iletişim vergisi ödememeye başladı. Lisansı, kurduğu diğer şirkete devreden Digitürk, abonelerini de bu şirkete devretmesi gerekirken, işlemi yap-mayıp, abonelerine vergilerin eklen- diği fatura göndermeye devam etti.


Daha önce ceza verilmişti
Başta Maliye Bakanlığı olmak üzere Telekomünikasyon Kurulu, Digitürk’e vergi kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle para cezası kesti. Digitürk’e kesilen bu cezalar da 17 Mart 2008 tarihinde Vatan Gazetesi’nden Ercan İnan başta olmak üzere diğer medya kurumları tarafından kamuoyunun bilgisine sunuldu.

Tartışmalar da bu noktada başladı ve Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu Akşam gazetesi, Doğan Grubu’nu eleştirmeye başladı. Doğan Grubu’na göre kesilen ceza 300 milyon YTL civarındaydı. Akşam ise ceza 70 milyon YTL olduğunu, ceza ve faizlerle birlikte 180 milyon YTL’ye ulaştığını o günlerde açıkladı.

Mart 2008’de bu tartışmalar yaşanırken, yaklaşık üç ay sonra Telekomünikasyon Kurulu 3 Haziran 2008’de Dr. Tayfun Acerer başkanlığında yedi üyeyle toplandı.

Gündem konusu Digitürk’ün lisans devrinde yerine getirmediği yükümlülükler ve kuruma verilecek cezaydı. Toplantı sonrası lisans iptali başta olmak üzere, para cezası ve Digitürk’ün faaliyetlerine son verilmesinin de aralarında bulunduğu yedi maddelik karar alındı. Oy çokluğuyla alınan 08/339 sayılı karara, üyelerden Doç. Dr. Murat Atalı muhalefet şerhi koydu.

Kararda 2005 yılından itibaren Digitürk’e toplam beş kez yasal yükümlülüklerini yerine getirmesi için değişik sürelerde tebligat yapıldığı ancak bunların hiçbirinin yerine getirilmediği bilgisine yer verilip, ilk maddeye para cezası verilmesi kararı kondu.


İlk karar para cezası oldu
Kurul son olarak 28 Ocak 2008 tarihinde “Digitürk’e yükümlülüklerini yerine getirmesini, gereken işlemlerin yapılmasını müteakip bilgi verilmesinin istendiğini ancak belirlenen süre içerisinde bu bilgilerin gönderilmediğini” bildirdi.

Bu bilgi üzerine toplantıya katılan heyet “İdari Para Cezaları ile Diğer Müeyyide ve Tedbirler Hakkında Yönetmelik’in Bilgi ve Belgelerin Süresi İçinde Verilmemesi başlıklı, 6. madde hükmünce” Digitürk’e ilk olarak para cezası kesti.

Yasadaki 6. madde yer alan “Kurum tarafından ilgili işletmeciden talep edilen diğer her türlü bilgi ve belgelerin süresi içinde verilmemesi durumunda işletmecinin bir önceki takvim yılındaki cirosunun yüzde 1’ine kadar idari para cezası uygulanır“ hükmünce de, Digitürk’e 334 bin 370 lira 85 kuruş idari para cezası uygulanmasına kurulda karar verildi.

Kurul ikinci maddede ise, “Digitürk’ün 2005 tarihinde yapması gereken yükümlülükleri bugüne kadar yapmadığını” belirtti ve, “Kamu Hizmetleri’nin Gereği Gibi Yürütülmemesi” başlıklı 21. maddede yer alan hükmü gerekçe göstererek, şu kararı aldı:

“İhlalin devamı ve kamu hizmetinin gereği gibi yürütülmemesinin mevzuat ve yetki belgesi hükümleri çerçevesinde ağır kusur oluşturduğunun Kurul tarafından tespiti halinde, işletmenin yetki belgesi fesh/iptal edilir hükmü kapsamında, gerekli devirleri gerçekleştirerek kamu hizmetini gereği gibi yürütmesi ve sonucunda kurumu haberdar etmesi için üç ay süre verilmesine karar verilmiş olup, sürenin bitiminde yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumda ise Lisansın iptal edilmesine, oy çokluğuyla karar verilmiştir.”


Hizmetlerine son verilecek
Kararda ayrıca, “Üç aylık süre sonunda Kurul tarafından bir inceleme heyetinin oluşturulacağı ve gerekli işlemin yapılmadığının tespit edilmesi halinde, Telekomünikasyon Kurumu’nun talebi üzerine ilgili mülki amirlerce Digitürk’ün kapatılarak hizmetlerine son veril-mesi, mülki amirlerce kapatılması için kurum tarafından talepte bulunulmasına da oy çokluğuyla karar verilmiştir” dendi. Bu işleme gerekçe olarak da kararda Telgraf ve Telefon kanunundaki 4502 ve 4673 sayılı kanunlar gösterildi.


İcraya yetki verilecek
Bu kanunlarda “Hiç kimse Kurumla bir görev, imtiyaz sözleşmesi yapılmış veya Kurum tarafından telekomünikasyon ruhsatı veya genel izin verilmiş olmadıkça, hizmet yürütemez ve altyapı kuramaz ve işletemez” deniliyor. Kurul, “Bu işlemlerin yapılabilmesi için icraya yetki verilmesini de oy çokluğuyla” karara bağladı.

Kurumdan yetkili - Yeterince belge varr
Telekomünikasyon Kurumu Başkanı Tayfun Acarer’e konuyla ilgili bilgi almak istediğimizi iletmemize rağmen yanıt alamadık. Ancak, kurumdaki başka bir üyeden, üç aylık süre sonrası inceleme heyetinin oluşturulduğu, hazırlanan raporun da kurulun kararıyla aynı olduğu bilgisine ulaştık. Aynı yetkili, ellerinde yeterince belge ve bilgi olduğunu, Digitürk’ün patronu Karamehmet’in Ankara’da bazı ikili görüşmeler yaptığını da söyledi.

DIGITURK - Dava hakkında yorum yok
Digitürk Genel Müdür Yardımcısı Berna Kürekçi ise yargı yoluna başvurduklarını, devam eden derdest davalar hakkında yasa gereği açıklama yapmamayı daha doğru bulduklarını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Söz konusu davalardaki son derece haklı hukuki iddialarımız ve savunmalarımız çerçevesinde ‘lisans iptali’ gibi bir karar çıkmasının hukuken mümkün olmadığını düşünmekteyiz.”

Haber: Mehmet Baransu/Taraf



Radikal'in 14 Yıllık Günahı

16 Mayıs 2009 13:29Star Gazetesi'ndeki tarih karışıklığını Radikal, manşetine çekince; Star altta kalmadı. Radikal'in 14 yıllık günahlarını ortaya döktü...

İŞTE STAR GAZETESİ'NDEKİ HABERİN TAM METNİ

star’ı haber uydurmakla suçlayan Radikal 1996’dan beri Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’la ilgili birçoğu manşet sayısız haber yaptı. Bu haberlerde Yeşil bazen yaşıyor, bazen ölüyor, bazen Prag’da, bazen Ankara’da görülüyor. Bazen faili meçhuller işliyor, hatta bazen M. Ali Birand’ın evini basıyor... Haberlerin hiçbiri doğru çıkmadı ama Radikal okurlarından ne özür diledi, ne de bir satır açıklama yaptı.

star gazetesi, olgun bir gazetecilik örneği göstererek, yaptığı yanlış haber için düzeltme ve özür yazısı yayınladı, ancak asli amacı haber yapmak olması gereken Radikal gazetesi, bu hatayı manşete çıkarmayı tercih etti. Ancak star’a suçlama yönelten Radikal gazetesi geçmişte başta ‘Yeşil’ olarak bilinen Mahmut Yıldırım olmak üzere pek çok konuda daha sonra yanlış çıkan haberler verdiği görüldü. Yeşil, Radikal’de kaynak belirtilmeden ve iddiaya dayalı olarak pek çoğu manşet olmak üzere defalarca haber oldu.

BU haberlerde Yeşil önce Prag’ta öldü, ardından İstanbul’daki bir operasyondan son anda kurtuldu. Bir ara Yeşil’i Beyrut üzerinden Macaristan’a gönderen Radikal, aynı haber içinde Budapeşte’yi Yeşil’e üs yapıyor, basına demeç verdirip sonra da Macaristan’da öldürüyor. Hatta aynı haber içinde Yeşil önce kaçırtılıp öldürtülüyor, ardından TİKKO’ya katılıyor. İşte, ‘Hatasız gazetecilik’ yaptığını savunarak star’ı hedef alan açıklamalarda bulunan Radikal’in, asılsız, yanlış, komik Yeşil haberlerinden sadece bir kaçı...

YEŞİL’İ 1997’DE PRAG’TA ÖLDÜRDÜ

(19 Temmuz 1997)

RADİKAL, 19 Temmuz 1997’de manşetten ‘Sivil Yeşil’e infaz’ başlığıyla verdiği haberde, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Prag’ta öldüğünü iddia etti. Kendi içinde bile komik bilgiler yer alan haberde, şu ifadeler kullanıldı:

Yeşil, İstanbul’da iki İranlı’yı kaçırdıktan sonra 300 bin Alman Markı fidye alıp infaz etti. Susurluk kazasından bir süre önce 1996 yılının Ağustos ayında Beyrut üzerinden Macaristan’a gitti. Budapeşte’yi üs yaptı. Sonra Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’ta görüldü. ‘Çok şey bildiği’ ifade edilen Yeşil’in öldürüldüğü iddiası istihbarat çevrelerine kadar ulaştı. Yeşil kod adlı Yıldırım’dan ‘rahmetli’ şeklinde söz eden kaynaklar, ‘Macaristan’a geçmesi doğaldı. Çünkü Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı ile yakın ilişkide oldukları, Mesut Yılmaz’a yapılan saldırıda ortaya çıkan ülkücü mafya bu ülkede bulunuyor. Ancak bu kadar uzun süredir haber alınamayışı hayra alamet değil’ dedi. İstihbarat kaynakları Ahmet Demir takma adını da kullanan Yeşil’in ortadan kaybolmasından bir süre sonra basında ‘Yeşil TİKKO’ya katıldı’ şeklinde çıkan haberlerin de ‘Bu ortadan kaldırma operasyonunun bir parçası’ olarak yorumladı.

İSTANBUL’DA HABERİ YAPTI

(15 Şubat 2006)

YAKLAŞIK 10 yıl önce Yeşil’in Prag’ta öldüğü haberini manşet yapan Radikal, 2006’daysa Yeşil’in İstanbul’da görüldüğü iddiasını haber olarak sundu. ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın oğlu ve 13 adamının çete iddiasıyla gözaltına alındığını belirten Radikal gazetesi haberinde, görgü tanıklarının ifadelerine dayanılarak Yeşil’in baskından kısa süre önce kaçtığı iddiasına da yer verdi.

BİRAND’A SUİKAST HABERİ

(19 Kasım 2008)

Radikal gazetesi, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı ‘Emlakçı’ kılığında Mehmet Ali Birand’ın evine de gönderdi. Mehmet Ali Birand’ın anlatımıyla verilen haberde, Yeşil’in Birand’ın Kuşadası’ndaki evine emlak satıcısı olarak gittiği belirtilerek, Birand’ı öldürmeyi planladığı ancak nedeni bilinmeyecek şekilde bundan vazgeçtiği belirtildi.

GIYABINDA TUTUKLANDI!

( 8 Kasım 2009)

RADİKAL Yeşil’in ölü veya diri olduğuna dair hiç bir ifade kullanmadan Yeşil hakkında çıkan tutuklama kararını haber yaptı. Haberde, Susurluk skandalının kilit ismi olarak gösterilen Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım hakkında, ‘Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’ suçundan 3 yıla kadar ağır hapis istemiyle yargılandığı davada, gıyabı tutuklama kararı verildiği belirtildi.

Anlamlı öfke!

star gazetesi, geçtiğimiz günlerde büyük bir gazetecilik başarısına imza atarak yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın bugüne kadar hiç yayınlanmayan fotoğraflarını yayınladı. Türkiye, üzerinde sır perdesi olan yakın tarihin bu önemli ismi hakkındaki gerçeğe biraz daha yaklaştı. Haber üzerine, diğer gazetelerde de Yeşil’le ilgili çok sayıda yorum ve iddia yayınlandı. Bir haberin sağlayabileceği en sarsıcı etki ortaya çıktı.

Haberin devamında ise, söz konusu fotoğraflardan birinden yola çıkarak Yeşil’in 2002’de hala sağ olduğunu iddia ettik. Yeşil’i yemek yerken gösteren bu fotoğrafta masanın üzerindeki gazetenin tarihini araştırırken bir hata yaptık. Gazete üzerindeki ilanın 2002 yılında Kanal 6’da yayınlanan ‘Biri Bizi Gözetliyor’ programının ilanı olduğunu zannettik. Hatamızı Yeni Şafak gazetesi ortaya çıkardı, tebrik ediyoruz.

Biz de bunun üzerine yeniden araştırma yaptık ve gördük ki hata yapmışız. Bu tür haberlerde her zaman olabilecek bir yanlış bizi de bulmuş ve ilanların birbirine çok benzemesi bizi hataya düşürmüş.

Peki sonra ne yapmışız? Olayın üzerine mi yatmışız? ‘Olan olmuş, boş verelim. Burası Türkiye, her gün onlarca yalan-yanlış haber yayınlanıyor sonra da unutuluyor’ deyip geçiştirmiş miyiz? Ya da benzeri örneklerde görüldüğü gibi inkár etmeye devam edip Bab-ı Ali demagojisini mi tercih etmişiz?

Hiçbirini.

Özür diledik. Konuyu anlar anlamaz, dünkü baskımızı bile beklemeden hemen internet sitesine özrümüzü koyduk. Dün de bu özrü gazetede yayınladık. Nasıl başarılı bir haberle övünmesini biliyorsak, hatamızdan dolayı özür dilemesini de biliriz.

Bu olgunluğu gösterebilen kaç gazete olduğunu da okurlarımızın ve kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Olayı dün manşetine taşıyıp isim vererek başka gazetelerle birlikte star’ı hedef alan Radikal’in tavrını ise sorguluyoruz. Böylesi haberlerde yazı işlerinin nasıl hataya düşebileceği en azından meslek insanları tarafından çok iyi bilinirken konuyu öfkeyle manşete taşımak neyin nesi?

Radikal yönetimi, yakaladığı hataya balıklama atlayacağına kendisine, ‘Böyle bir haber neden uydurulsun ki. Kimin ne çıkarı olabilir’ sorusunu sormalıydı. Böyle bir iddianın kime ne faydası veya zararı olabilir? Sormamışlar, belli ki öfke gözleri karartmış.

Peki... Yeşil’in yaşayıp yaşamadığına ilişkin o gazete dahil medyada yüzlerce haber yayınlanmadı mı? Yeşil’in öldüğünü veya yaşadığını veyahut da gizlenmek için estetik yaptırıp yaptırmadığını biliyor muyuz? Ama bütün bu iddialar, 14 yıldır en çok da Radikal olmak üzere bütün gazeteler tarafından yazılıyor. Radikal’in deyimiyle 14 yıldır ‘uydurulup uydurulup yazılıyor...’

O haberler doğru mu çıktı? Çıkmayınca ne oldu? Radikal dahil hiçbir gazetenin özür dilemek şöyle dursun, bir açıklamasını dahi hatırlamıyoruz.

Ama, Yeşil ilk kez bir gazete tarafından böylesine iştahla savunuluyor. İlk kez bir gazete Yeşil’in avukatlığına soyunuyor. Bu gazetenin, Ergenekon konusundaki ikircikli ve gerçekleri görmezden gelen yayın politikası dikkate alındığında doğrusu bu iştaha şaşırmış da değiliz.

Ne var ki bu ülkede demokrasiye ve hukuk devletine ‘ama’sız, ‘fakat’sız bağlı olan, Susurluk’ta farklı Ergenekon’da farklı davranmayan, doğrultusuna ‘her devirde’ güvenilebilecek gazeteleri var. star gibi...

Gelelim ‘asıl’ meseleye...

Gerçek şu ki Radikal’in tavrı bir medya eleştirisi ya da medya içinden haber verme anlayışını içermiyor. Açık bir düşmanlık ve ‘yakalamışken vuralım’ mantığı yansıtıyor. Bu tavır bir meslek ayıbıdır.

O gazete ki daha birkaç hafta önce Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman’ın ağzından ‘Türkiye iflas potansiyeli olan ülkeler arasında’ başlığını atmış ama ertesi gün haberin yalan olduğu, o konuşmanın içinde Türkiye adının bile geçmediği anlaşılmıştı. star, Radikal’in yayınladığı bu haberin yalan olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Bir gazete ekonomi gibi çok çok hassas ve herkesin kulağının söylentilere bile duyarlı olduğu bir konuda neden yalana müracaat eder bunu yorumlamak istemiyoruz. Eminiz ki, Radikal yönetimi küresel krizin hüküm sürdüğü süreçte bunun ne anlama geldiğini biliyordu.

Ama gerçek ortaya çıkmasına rağmen okurdan özür dilememenin ve düzeltme yapmamanın ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz.

Bu, Bab-ı Ali’nin en eski ve en ağır hastalığı olan ‘yaparım, yaptığım da yanıma kar kalır’ anlayışının tezahürüdür. Bunu yapmadık, yapamadık, yapmayız. Bu yüzden güveniliriz, bu yüzden hatamızla yüzleşme cesaretini gösterebiliyoruz.

Haber uyduran gazete özür dilemez, Radikal’in yaptığı gibi kulağının üzerine yatar.

O yüzden, böyle sabıkalı uyarılara doğal olarak ihtiyaç duymuyoruz.

Asparagasın Altın Vuruşu

(17 Nisan 2009)

RADİKAL’IN ‘asparagasları’ arasında ‘altın vuruş’ olarak Nobelli iktisatçı Paul Krugman’a dayandırarak yaptığı ‘Türkiye iflas edebilir’ haberi yer alıyor. Radikal, ‘Krugman’ın ABD’nin Japonya ekonomisinin 90’lı yıllarda yaşadığı ve ‘Kayıp 10 yıl’ olarak adlandırılan döneme benzer bir süreçle karşılaşma riskinin bulunduğunu, Türkiye’nin potansiyel iflas listesinde olduğunu’ söylediğini haber yaptı. Ama Krugman, tüm ülkeyi ayağa kaldıran ‘Türkiye batacak’ manşetini hiç zaman geçirmeden yalanladı. Paul Krugman, ‘Türkiye ekonomisi konusunda böyle olumsuz bir görüş taşımadığını, Türkiye ile ilgili rakamları araştırmadığını da belirtti. Konuşmasında Türkiye’nin gündeme hiç gelmediğini belirten Krugman, ‘Türkiye’yi zaten bilmiyorum. Bazı çok genel rakamlar dışında Türkiye hakkında hiçbir bilgim yok’ diye konuştu. Ama bu açıklamaların ardından, Radikal’in asparagas haberinden dolayı bir özür ve düzeltme yapmadığı da görüldü.

CD’si muamma oldu

YEŞİL kod adlı Mahmut Yıldırım’la ilgili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaşan herhangi bir görüntü CD’si olmadığı iddia edildi. ‘Yeşil’in son görüntüsü kayıplara karıştı’ iddiasının gündeme gelmesiyle birlikte, o dönemin savcılık kaynakları da konuyla ilgili açıklama yaptı.

star’ın görüştüğü dönemin savcılık kaynakları, ‘Bize görüntü CD’si gelmedi. Sadece bir dilekçe geldi. Dilekçe Iğdır’dan geldiği için söz konusu incelemeyi yaptıktan sonra dilekçeyi Iğdır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdik. O dönem bir çok evrak geliyordu. Ama Iğdır’dan gelen dilekçeyi unutmamız mümkün değildi. Çünkü Yeşil’in adı geçiyordu’ dediler. Iğdır Cumhuriyet Başsavcılığı da kendilerinde bu konuyla ilgili bir CD olmadığını bildirmişti.

aktifhaber

STAR DÜNDAR'A 2. KEZ ÇAKTI
29 Nisan 2009 09:19

Vergi Kaçırdığı Maliye Bakanlığı raporuyla tescillenen Uğur Dündar, savunma olarak küfretmeyi seçti ama Star Gazetesi, 2. kez fena çaktı..
İlgili Haberler
DÜNDAR VERGİ KAÇAKÇISI ÇIKTI Dündar'dan Kaçakçılık Açıklaması Uğur Dündar'a Okuyucu Cevabı Uğur Dündar Kontrolden Çıktı

Hazine bonosu gelirini beyan etmediği için 62 bin lira vergi cezası kesilen Uğur Dündar, ‘Bono vergisini Sülün Osman bile kaçıramaz’ dedi. Buna karşın olayı kabullenen Dündar konuyu haber yapan star’ı ve banka müdürünü suçladı.

MALİYE müfettişlerinin vergi kaçırma suçlamasıyla ceza kestiği Uğur Dündar faturayı bu konuyu haber yapan star’a çıkardı. Tüm belgeler ortaya koymamıza, hatta kendi görüşlerine de yer vererek olayı tarafsız ve tüm yönleriyle kamuoyuna yansıtmamıza rağmen Dündar’dan aldığımız yanıt hakaret dolu sözler oldu. Dündar, dün star’da ‘Uğur Dündar 62 milyar vergi kaçırırken Maliye’ye yakalandı’ başlığıyla verilen habere cevabını Hürriyet ve Vatan gazetelerinin internet sitelerinde yer alan açıklamayla verdi. Cevabında konuyu hem çarpıttı hem de suçu başkalarına attı. Sadece star değil, kendisine vergiyi ödemeyi unutturduğunu iddia ettiği banka da Dündar’ın suçlamalarından payını aldı. 2005 yılında 1.7 milyon lira ve 2.5 milyon dolarlık Hazine bonosundan elde ettiği faiz gelirini beyan etmediği için Maliye tarafından 62 bin 297 TL (62.3 milyar lira) vergi ziyaı cezası (vergi kaçırma) kesilen Dündar’ın çelişki dolu ve eksik bilgiyle yapılan açıklamaları ne gazetecileri, ne de konunun uzmanlarını tatmin ediyor.

DÜNDAR’IN ÇELİŞKİLERİ

star’a yapılan hakaretler dışında Uğur Dündar’ın açıklamasında yer alan bilgiler Dündar’ın konuyu ya hiç bilmediğini ya da bilerek çarpıttığını gösteriyor. İşte birkaç örnek:

Bankanın bildirme yükümlülüğü yok

Uğur Dündar açıklamasında kesilen cezanın nedenini ‘2005 yılında aldığımız Hazine bonosu için yaklaşık 40 bin lira vergi ödememiz gerekmiş. Ama banka şubesi bunu zamanında bildirmeyi unutmuş’ sözleriyle anlatıyor. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bankaların kendilerinden Hazine bonosu alan yatırımcılara vergi danışmanlığı yapmak ve ne kadar vergi ödeyeceğini bildirmek gibi bir yasal yükümlülüğü bulunmuyor. Bu yükümlülük mükellefe ait. Yani Dündar’ın ‘Banka bana bildirmediği için ceza kesildi’ diyerek suçu bankaya atması kanunen ve etik olarak geçerli kabul edilemez.

Kaçırmak için Sülün Osman olmaya gerek yok

Uğur Dündar’ın açıklamasında yer alan bir başka yanlış bilgi de Hazine bonolarının vergilendirilmesiyle ilgili. Açıklamada ‘Bir defa Hazine bonosunun vergisini Sülün Osman bile kaçıramaz. Çünkü Hazine bonosu banka tarafından alındığında ne kadar vergi tahakkuk edeceği, devletin Maliyesi ve Hazinesi tarafından kayıt altına alınır. Kayıt altına girmiş kuruşu kuruşuna belirlenmiş bir vergiyi de kimse kaçıramaz’ deniliyor. Dündar hangi ülkenin vergi sisteminden bahsediyor bunu anlamadık. Çünkü Türkiye’de sistem bu şekilde işlemiyor.

Hazine bonolarına ait vergilendirme 2005 yılına kadar beyan usulüne dayalı olarak gerçekleşirken, 2006’dan itibaren de stopaj yöntemiyle, yani kaynağından kesilerek yapılıyor. Dündar’a verilen ceza 2005 yılına ait. Dolayısıyla Hazine bonolarından elde ettiği geliri beyan edip vergisini ödemediği için ceza kesiliyor. Öte yandan gelir vergisi kişinin tüm gelirleri üzerinden hesaplanıyor. Hesaplama sırasında çeşitli vergi indirimlerinden ve istisnalarından yararlanılıyor. Ödenecek vergi tüm bu hesaplamalardan sonra ortaya çıkıyor. Bu yüzden Maliye ve Hazine’nin başlangıçta mükellefin aldığı bonodan ne kadar vergi ödeyeceğini bilmesi imkansız. Yani 2005 yılında alınan bir Hazine bonosunun vergisini kaçırmak için ünlü dolandırıcı Sülün Osman olmaya gerek yok.

Vergi ziyaı cezası vergi kaçırana kesiliyor

Uğur Dündar açıklamasında konuyu ‘Basit bir hata’ olarak gösterirken yasalar aynı fikirde değil. Vergi Usul Kanunu’nun 341’inci maddesi Uğur Dündar’ın ceza aldığı ‘vergi ziyaı’ eylemini, yani vergi kaçırmayı tanımlıyor. 341’inci maddede vergi ziyaı suçunu ‘Vergi ziyaı, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi ya da eksik yerine getirmesi yüzünden verginin zamanında tahakkuk ettirilememesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eder’ sözleriyle açıklıyor. Aynı maddede ‘Verginin sonradan tahakkuk ettirilmesi veya tamamlanması ceza uygulanmasına mani teşkil etmez’ deniliyor. Özetle vergi ziyaı cezası vergisini ödemeyene, kaçırana kesiliyor. Yani Uğur Dündar’ın yaptığı eylem yasalara göre vergi suçu sayılıyor. Ancak Dündar vergi kaçırma eylemini ‘naylon fatura’ gibi yüz kızartıcı bir suçla yapmadığı için, hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuyor, cezai işlem sadece parasal boyutta kalıyor. Mükellef Maliye’yle uzlaşmaya giderek para cezasını düşürebiliyor.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Özet olarak Dündar’ın dünkü açıklaması bir dolu hakaret ve eksik-yanlış bilgiler içermekten öteye geçemiyor. Belki, Uğur Dündar’ın yeni bir açıklamayla biraz daha ayrıntıya girmesi konuyu aydınlatabilir. Örneğin Dündar’ın vergi cezasını ne zaman ödediği, vergi ödeme unutkanlığının ne kadar sürdüğü, ödeme talebinin kendisinden mi yoksa Maliye’den mi geldiği son derece hayati ve cevap bekleyen konular.

Bu da suç ve cezanın belgesi

MALİYE Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri 1.7 milyon lira ve 2.5 milyon dolarlık Hazine bonosundan elde ettiği geliri beyan etmeyen Dündar hakkında rapor hazırlayıp 62 bin 297 liralık vergi ziyaı cezası kesti.

Sülün Osman kimdir?

Uğur Dündar’ın adını kullandığı ünlü dolandırıcı Sülün Osman, 1950 ve 1960’lı yıllarda Tramvay, Galata Kulesi gibi kent meydanlarındaki kamu mallarını taşradan yeni gelen vatandaşlara satarak dolandırmıştı. Sülün Osman, Galata Kulesi’ni bir vatandaşa satmak üzereyken tesadüfen yakalanmıştı.

Boşuna dava açma parayı bağışla!


Dündar’ın vergi kaçırma haberine karşı yaptığı açıklama internet sitelerinde alay konusu oldu. Bir okuyucu Dündar’ı teknik dille cevaplarken, ‘Dava açsan kazanamazsın. Dava parasını vakıflara bağışla’ diye yazdı.

star’ın haberinin ardından Uğur Dündar’ın açıklamaları dün internette günün konusu oldu. Dündar’ın ‘Vergi kaçırmadım külliyen yalan’ ve ‘Bu haberi yazanlara dava açıp, kazandığım parayı Mehmetçik Vakfı’na bağışlayacağım’ açıklamasına internetteki Aktifhaber sitesinde yorum yapan bir okuyucudan cevap geldi. Son derece teknik ve ayrıntılı biçimde Dündar’ın açıklamasını yorumlayan Osman Orhan isimli okuyucu Dündar’a ‘Dostça tavsiyem dava açmayın kazanamazsınız. Avukatlara vereceğiniz parayı doğrudan Vakfa bağışlamanızı öneririm’ diye tavsiyede bulundu. İşte Osman Orhan isimli okuyucunun Dündar’ın açıklamasıyla ilgili yorumu:

USULEN RAPOR OLMAZ

UĞUR Dündar’ın 2.5 milyon dolar ve 1.7 milyon liralık Hazine bonosundan elde ettiği gelirin vergisini ödemediği ve bu vergi kaçakçılığından ceza aldığı ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Dündar yaptığı açıklamada şöyle diyor: ‘Bir defa Hazine bonosunun vergisini Sülün Osman bile kaçıramaz. Çünkü Hazine bonosu banka tarafından alındığında, ne kadar vergi tahakkuk edeceği, devletin Maliyesi ve Hazinesi tarafından anında kayıt altına alınır. Kayıt altına girmiş, kuruşu kuruşuna belirlenmiş bir vergiyi de kimse kaçıramaz! Bizimki de öyle olmuş!... 2005 yılında aldığımız Hazine bonosu için yaklaşık 40 bin lira vergi ödememiz gerekmiş ama banka şubesi, zamanında bunu bildirmeyi unutmuş...’ Dündar özetle, bu suçu bankaya yıkıyor ve banka unutmuş savunması geliştiriyor. Öncelikle Hazine bonoları vergisini, bankanın vergi dairesine ödemesi gibi bir durum yoktur. Hazine bonosundan faiz geliri elde edenler, gelir vergisi beyannamesi ile faiz gelirini vergi dairesine kendileri beyan etmek zorundadır. Beyan etmedikleri zaman vergi kaçırmış olurlar. Vergi idaresi hiç bir zaman ‘usulen’ vergi inceleme raporu düzenlemez. Ancak vergi kayıp ve kaçağı var ise rapor düzenler.’

VERGİ SUÇU KESİN

Dündar, kendisinin bankanın unutkanlığını fark edip vergisini ödemeye gittiğini ancak buna rağmen usulen rapor düzenlendiğini, normalde suç teşkil eden bir hatası olmadığını iddia ediyor.

Vergicilikte ‘Pişmanlık Dilekçesi’ verildikten sonra vergi inceleme raporu yazılamaz. Bunu tüm muhasebeciler bilirler. Dolayısıyla önce Gelirler Kontrolörleri incelemeye başlamış olmalıdır. Eğer Uğur Dündar kendisi Hazine bonosu faiz gelirini beyan etmediğini fark edip pişmanlık talebinde bulunmuş olsa idi vergi idaresi kesinlikle vergi inceleme raporu düzenleyemezdi. İnceleme başlanıldıktan sonra da pişmanlık talebinde bulunmanın imkanı yoktur. Ortada vergi ziyaı vardır ve rapor yazılır. Dündar’ın bir diğer çıkışı da bu haberi yapanlara dava açacağını ve kazanacağı parayı Mehmetçik Vakfı’na bağışlayacağıydı.

Sevgili Uğur Dündar’a tavsiyem dava açmamasıdır. Çünkü vergi kaybına yol açtığından dolayı vergi ziyaı cezası ile cezalandırılan bir vergi suçu işlediği kesindir. Vergi İnceleme raporunun yazılmış olması bunu kanıtlıyor. Bu nedenle dava açmak yerine, dava açma paralarını şimdiden gidip Mehmetçik Vakfı’na bağışlamalıdır.

aktifhaber

Okuru Mu Seviyesiz Yoksa...
01 Mayıs 2009 15:29

Hürriyet gazetesinin internet sitesindeki okur yorumlarını mercek altına alan Alper Görmüş, çok önemli bilgilere ulaştı...

Alper Görmüş'ün Taraf'taki yazısının ilgili bölümü...

Hürriyet’in internet sitesindeki “okur yorumları”yla ilgili olarak yazdığım yazıya gelen değerlendirmelerin sayısına çok şaşırdım, içeriklerinden çok şey öğrendim.

Yazılarıma gelen mektup sayısının ortalamasının 10 kat daha fazlasından söz ediyorum, şaşırmakta haklı olduğumu siz de kabul edin.

İçerik meselesine gelince... Mektuplar, tahmin ettiğim gibi Hürriyet’in internet sitesi okurlarının, “okur yorumları”nda imzalarını gördüğümüz kişilerden ibaret olmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Yani, yazımda dile getirdiğim şıklardan ikincisi geçerli: “Bu yorumlar Hürriyet okurlarının genel profilini yansıtmıyor ise, ortaya çıkan manzaranın sorumlusu kim ya da kimlerdir? Bu ‘seçki’ye karar verip, Hürriyet okurları hakkında yanlış bir izlenim edinilmesine yol açanlar kimlerdir?”

Bana gelen mektupların tümü, gazetenin internet sitesindeki haberlere yazılan “farklı görüşten” yorumların hayli keskin bir editör makasının hışmına uğradığını, bu yorum sahiplerinin öğrenilmiş bir çaresizlikle bir daha gazeteye yorum yazmadıklarını ve fakat siteden de soğuyup, postayı kestiklerini gösteriyor.

Tümünü temsilen iki örnekle yetineceğim (okurlar kusura bakmasın, biraz kısaltıyorum):

Rana Şenol’un mektubu: “Hürriyet’teki bazı haberlere yorum yazma teşebbüsünde bulunmuş ve her defasında yazdıklarımın çıkmadığına tanık olmuş biri olarak, orada çıkan yorumların seçmece olduğuna kanaat getirmiştim. Gerçi benim için bir testti bu. Çıkan yorumların sansürden geçip geçmediğinin testi. Yorumlarda küfretmek neredeyse serbest, ama Hürriyet’in genel çizgisine aykırı yorum yazdınız mı çıkmıyor. Bu işten sorumlu birinin, hangi yorumların çıkacağına, hangilerinin çıkmayacağına karar veriyor olduğuna kesinlikle eminim. Ha, genelinde okur kitlesini de yansıtıyor çıkan yorumlar, yansıtmıyor değil. Ama bizim gibi, bayıldığından değil de gündemi nasıl belirlediklerini, hangi haberi saklayıp neyi nasıl çarpıttıklarını görmek için siteye girip okuyanların yorumlarına elbette yer yok.”

Salih Göncü: “‘Hürriyet okuyucuları o yorumculardan mı ibarettir? Değilse, öbürleri nerededir?’ demişsiniz. Ben düzenli bir Hürriyet okuyucusu olarak söyleyeyim: Diğer okuyucuların, yani oradaki haber hakkında ya da yapılan iş hakkında soru soran, kafası karışan, işin aslı öyle değildir diyen, okuma yazma bilip de düzgün bir Türkçe ile yorum yazanların yorumları yayınlanmıyor. Nereden mi biliyorum? Benim en az 10 tane yorumum yayınlanmaya uygun bulunmadı da oradan. ‘Yorum’ adı altında açık açık cinayeti / terörü teşvik eden yorumlar yayınlanıyor ama, ‘ya kardeşim bu haberde böyle denmiş, siz de böyle bir yorum yapmışsınız ama, işin aslı öyle değil böyle bakın kaynak da bu’ şeklindeki yorumlar yayınlanmıyor. İnanmıyorsanız siz kendiniz deneyin.”

aktifhaber

Doğan Grubu'nun savcılığa sunduğu 60 klasörlük belgeyi inceleyen SPK dava açmaya hazırlanıyor! Savcılığa gönderilen raporda, grubun kağıt kaçakçılığı yaptığına ilişkin görüşün güçlendiği belirtildi


08 Mayıs 2009 Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK), Doğan Grubu’nun kağıt kaçakçılığı konusunda savcılığa sunduğu 60 klasörlük ek belgelerle ilgili incelemesini tamamlayarak, raporunu savcılığa gönderdi. Star gazetesinde yer alan habere göre raporda, SPK’nın ek belgeler üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda da grubun kağıt kaçakçılığı yaptığı yönündeki görüşünün değişmediği, hatta belgelerin kağıt kaçakçılığı konusunda bulguları güçlendirdiği vurgulandı. Sermaye Piyasası Kurulu’nun raporunun ardından, savcılığın grup yöneticileri hakkında kağıt kaçakçılığından dava açması bekleniyor.

GECE GÜNDÜZ İNCELENDİ

SPK, Doğan Grubu’nun yurtdışında bulunan paravan şirketler aracılığı ile piyasa fiyatının üzerinden kağıt alarak küçük yatırımcılara zarara uğrattığı gerekçesiyle, ekim ayı ortasında Doğan Grubu yöneticileri hakkında Üsküdar Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Savcılığın, suç duyurusu üzerine başlattığı soruşturma sırasında, savcılığa yaklaşık 3 bin sayfadan oluşan 60 klasörlük ek belge sunmuştu. Savcılık da, belgeleri incelemesi için SPK’ya gönderdi. Çoğunluğu İngilizce olan metinlerin çözülerek yeniden incelenmesi uzun zaman aldığı için, kağıt kaçakçılığı nedeniyle yaklaşık 6.5 aydır dava açılamamıştı.

SPK uzmanlarının, tam 60 klasörlük ek belgelerle ilgili yaptığı incelemeyi gece gündüz çalışarak geçtiğimiz hafta tamamladığı belirtildi. Belgelerle ilgili hazırlanan raporda, hafta başında SPK Başkanı Vedat Akgiray tarafından onaylanarak, Üsküdar Savcılığı’na gönderildi.

SPK’NIN GÖRÜŞÜ DEĞİŞMEDİ

Üsküdar Savcılığı’na gönderilen ek belgelerle ilgili SPK raporunda, Doğan Grubu’nun paravan şirketler üzerinden piyasa fiyatının üzerinde kağıt ithal ettiğine ilişkin görüşünün değişmediği vurgulandı. Ayrıca raporda, savcılığa grup tarafından sunulan ek belgelerin, fahiş fiyattan kağıt alındığına ilişkin bulguları güçlendirdiği kaydedildi. Raporun ardından, savcılığın grup yöneticileri hakkında kağıt kaçakçılığından dava açması bekleniyor.

Ziyaret bile işe yaramadı değerlendirmesi

SPK Başkanı Vedat Akgiray’ın atanmasının ardından grup yöneticileri Mehmet Ali Yalçındağ ve Soner Gedik, SPK Başkanı Akgiray’ı ziyaret ederek, grupla ilgili yürütülen soruşturmalar konusunda görüşlerini aktarmışlardı. Bu görüşmenin ardından, SPK’nın ek belgeler üzerindeki incelemesinin askıya alınacağı öne sürülmüştü.

Ancak, görüşmenin ardından incelemenin kısa sürede sonuçlandırılması, kulislerde ‘ziyaret de işe yaramadı’ şeklinde değerlendirildi.

netgazete

Serdar ARSEVEN
Vakit
Karını karıştırma Uğur!..
16 Mayıs 2009

“Benim eşim evlendikten sonra hiçbir zaman tek başına yurtdışına çıkmadığı gibi hayatında Brezilya'ya gitmedi.”

“...Birisi çıksın ispat etsin, ben şu dakikada görevimi bırakacağım. Hatta intihar bile ederim. Bu namus meselesi sevgili seyirciler!..”

Bunları söyleyen Uğur Dündar...

Bugüne kadar bu zâtın bir dolu haberinin “asılsız” olduğunu ortaya çıkarttık.

Ve hatta, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, ısrarlı takiplerimiz üzerine Uğur Dündar'ın “asılsız” haberinden dolayı sütunundan özür dilemek mecburiyetinde kaldı!..

Bunlar, “yokluk dönemlerinde” ortaya çıkmış ve bir şekilde şöhrete erişmiş gazeteciler.

Bir zamanların “kudretli” adamları!..

Şimdi zaman değişti...

Eskisi gibi esip gürleyerek, tehdit ederek sonuç almaları mümkün değil...
İşte, “Karım tek başına yurtdışına çıkmadı, aksini ispat etsinler intihar ederim” “dayılanmasından” kısa bir süre sonra...

VAKİT bir liste bastı.

Uğur'un -karısı- Yasemin Baradan'ın -yanında kocası olmaksızın- “17 ay, 5 ay, yaklaşık iki hafta” gibi sürelerle -defalarca- yurtdışına çıktığına dair kayıtlar.



Şimdi, bunlar böyleyken ve neyin ne olduğu mutlaka ortaya çıkacakken; “bu namus meselesi, intihar ederim” filan...

“Hatalı” tavırlar!..

Uğur Dündar büyük bir strateji hatası yaptı!..

Böylesine abuk sabuk laflar etmek yerine; “Karım yurtdışına yalnız çıkmış ya da çıkmamış kime ne!.. Özel hayatımı niçin kurcalıyorsunuz, ayıp değil mi? Bunların asıl konuyla ne alakası var!..” filan diyerek meseleyi çok daha “kolay” bir alana çekebilirdi...

Şimdi...

Uğur Dündar'ın karısı, yanında kocası olmaksızın yurtdışına kaç kere çıktı?..
Ve de niye çıktı?..

Bir kadının yurtdışına kocasız çıkması, Uğur Dündar'ın bağırıp çağırırken dile getirdiği gibi “namus” meselesi midir?

Karısı yurtdışına -yalnız- çıkanın intihar etmesi gerekir mi gerekmez mi?..

Uğur Dündar'ın ağzından çıkanı kulağının duymaması yüzünden bunlar tartışılacak...

Ve bu tartışmaların ortasına da, Uğur Dündar'ın “özel meseleleri” için kullanmayı alışkanlık haline getirdiği Star ekranında tartışmaya açtığı karısı oturmuş olacak!..

Bunlar “ayıp” şeyler!..

Delikanlı adam; karısını “kaç defa gidip, kaç defa geldi; yalnız mıydı yoksa yanında birileri var mıydı; kocasız gittiği yerde kaç gün kaldı ve niçin o kadar kaldı?” türünden mevzuların içine atmaz!..

Ben böyle düşünüyorum...

Ve Uğur Dündar'ın bu noktadan sonra hiç de öyle “kendimi asarım, enginlere sığmaz taşarım” havalarına girecek durumda olmadığını belirtiyorum.

Kadın meseleleri hassas meselelerdir, öyle ortaya saçılmaz!..

Neyse; Uğur Dündar'a değilse de, Yasemin hanıma “geçmiş olsun” dileğimizi iletmiş olalım.

VE BİR ERTUĞRUL ÖZKÖK YAZISI!

Bu zât, “kadın” “namus”, “sadakat” meselelerini tartışmaya açtı ya...
O yoldan devam edelim!..

Ben, bir erkeğin ya da kadının (hiç fark etmez) eşine sonuna kadar sadakat göstermesinden yanayım...

Başta Uğur Dündar'ın “Başkanı” Ertuğrul Özkök olmak üzere o çevreden bazıları ise benden farklı düşünüyor!..

Bu bazılarına göre evliliğin devam etmesi, eşlerin “farklı bireylerle beraber olmasını” engellememeli!..

Hayır, iftira değil...

Bunu Özkök yazdı.

İnanmayan arşive girsin ve 19.07.2007 tarihli köşe yazısını bulsun...
Ben baktım,

Orada; kocası Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'i aldatan Cecilia Maria Sara Isabel'den bahsediyor Özkök...
Cecilla, boynuzlamış ya!..

Özkök bu pisliğin failini “Ahlak denilen, moral adı verilen kaidelerle sınırlanmayan özgür kadın” olarak göklere çıkartıyor!..
Bu yazıdaki anlayışa göre, bir kadın “Platonik aşkına ihanet etmemek ve unutmamak kaydıyla” cinselliğini kocasından başkalarıyla da yaşayabilir!..

Hatta, yaşaması onun “özgür” kadın olduğunu gösterir!..

O; “Aurasını, ruhunu, farklılığını, isyanını ve aldatmasını bavula koyarak kocasına gelebilen” çağdaş kadındır, bizim için “model” alınması gereken kadındır!...



Evet, oralarda böyle bir “ahlâk” ve “namus” anlayışı da var.
Uğur Dündar, öyle “intihar” edebiyatını filan bıraksın da bu “anlayış” hakkında ne düşündüğünü söylesin...

Benim bu konuda bir tahminim var ama; dile getirmeyeyim...
Star ekranını kullanarak anlatabilir Uğur!..

CUMHURBAŞKANI'NIN SURİYE PROGRAMI

Bugün Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'le Suriye'nin Başkenti Şam'a geçiyoruz.
Sayın Gül'ün, “Kürt meselesi”ne dair “güzel şeyler olacak” mesajını vermesinin ardından, “ne gibi güzellikler yaşayacağımıza” dair tartışmalar öne çıktı.
Bizim bu güzellikler hakkında bir “takım” tespit ve değerlendirmelerimiz var.
Bunları bir “yazı dizisi” halinde ele almak istiyordum.

Bu seyahat iyi geldi,
Güzellikleri daha yakından görelim.

Serdar ARSEVEN - VAKİT
sarseven@hotmail.com

Star'ın Gelini Fuhuşta Basıldı
18 Mayıs 2009 08:39

Star TV'nin "Yabancı Gelin" yarışmasındaki kızların tavırları akıllarda soru işareti oluşturmuştu. 109 Maria, doktorlara "ikram" olarak sunulurken basıldı.

Star Tv'deki Yabancı Gelin yarışmasına katılan "109 Maria" fuhuş operasyonunu yapılan evde basıldı.

Star Tv'deki Yabancı Gelin yarışmasına katılan "109 Maria" fuhuş operasyonundan çıktı. Polisin, alemler için kullandığı eve yaptığı baskında Maria Krapivina gözaltına alındı.
İstanbul'da bazı medikal şirket sahiplerinin lüks evler kiralayarak, hastalarına kendi pahalı medikal aletlerinden aldıran doktorlara ödül olarak yabancı kadın sunduğu belirlendi. Beşiktaş'ta alemler için kullanıldığı belirtilen eve yapılan baskında, Star TV'nin “Yabancı Gelin” programına katılan Rus yarışmacı Maria Krapivina gözaltına alındı.

Medikal şirketlerin kendi ürünlerinin satışını artırmak için doktorlarla anlaştığı iddiaları üzerine Mali polisin düzenlediği “Altın Omurga” operasyonunda, aralarında doktor, medikal şirketi sahibi ve SGK uzmanlarının da bulunduğu 27 kişi gözaltına alındı. Bazı şirket sahiplerinin, lüks evler kiralayarak, hastalarına kendi pahalı medikal aletlerinden aldıran doktorlara yabancı kadın servisi yaptıklarını belirlendi.


EV BASKININDAN 109 MARİA ÇIKTI
Mali Polis, doktorların alem yapması için Beşiktaş'ta kiralanan bir evin adresini belirledi. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi karşısındaki eve baskın yapıldı. Bir süre önce Star TV'nin “Yabancı Gelin” programına katılan Rus güzel Maria Krapivina evde yakalandı. Gözaltına alınan Krapivina polise, “Benim şebekeyle bir ilgim yok. Bu evde de misafir olarak kalıyordum” dedi. Polisteki ifadesinin ardından serbest bırakılan Maria Krapivina, “Yabancı Gelin” yarışmasına “109 Maria” koduyla katılmıştı. 24 yaşındaki Rus güzel, asıl mesleği bilgisayar mühendisliği yerine modellik yaptığını belirtmişti.

GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILDI
Soruşturmanın ardından Üsküdar Adliyesi'ne sevk edilen 27 zanlı savcılık tarafından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi. Ancak mahkeme zanlıları tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.
aktifhaber

Fatih Altaylı, işadamı Ali Ağaoğlu'na rest çekti, "Hangi gazetecilere normal müşterilerinden çok daha ucuza ev sattığını açıkla"



17 Mayıs 2009 İşadamı Ali Ağaoğlu ile Gazete Haberturk arasındaki tartışma büyüyor. Fatih Altaylı, “Benden reklam alamadıkları için bunu yapıyorlar” diyen Ali Ağaoğlu'na bugünkü yazısında "hodri meydan" dedi ve şok iddialarda bulundu. İşte o yazı...

Haydi hodri meydan

Ekonomi Muhabirleri Derneği’ne teşekkür ediyorum. Müteahhit Ali Ağaoğlu ve danışman yazar Ali Saydam’ın seviyelerini belirleyen hakaret dolusu açıklamaya gösterdikleri “Gazeteci” tepkisinden ötürü. Zenginliğini görgüsüzce milletin gözüne sokup, dergilerin zenginler listesine giren ama Maliye’nin vergi listesine giremeyen Ali Ağaoğlu’nu eleştirince halktan olumlu, bazılarından
ise terbiyesizce tepkiler aldık.
Bu arada Ali Ağaoğlu mağdurları da peşpeşe bizi aramaya başladılar. Bugünkü manşetimizde bunlardan biri var. Ağaoğlu, işçilerin, memurların 25 yıl önce kurdukları bir kooperatifin bugün yüz milyonlarca Dolar eden arsasını ele geçirmek için fakir fukaraya yapmadığını bırakmamış.
Ve işin garibi, mağdurlar, çalmadıkları kapı, gitmedikleri gazete bırakmamışlar.
Bir tek kişi bile bunu haber yapmamış. Biz şikayeti alınca hemen araştırdık ve arkadaşlarımız kapsamlı bir dosya hazırladılar.
Bu pisliği bugün sizlere sunduk.
Bu arada kulağımıza geliyor.
Ali Ağaoğlu, “Benden reklam alamadıkları için bunu yapıyorlar” diyormuş.
Gülüyoruz. Daha bu gazete çıkmadan ve çıktıktan sonra size verdiğimiz sözler var.
Biz reklam için eğilip bükülmeyeceğiz. Haberleri görmezden gelmeyeceğiz.
Bağımsız olacağız, gücümüz özgürlüğümüzde olacak dedik.
Bu nedenle gazetemizi en düşük maliyetle çıkarıp, diğer gazetelerden biraz daha yüksek fiyatla satacağımızı baştan açıkladık.
Bu gazetenin editoryal bölümünün, reklam bölümüyle hiçbir bağlantısı
yok.
Bunu biliyorsunuz.
Ali Ağaoğlu da biliyor.
Ama “Ben vergi kaçırdım” demektense, böyle demeyi tercih ediyor.
Gülerim böyle diyenlere.
Benim bu suçlamayı yapana da, yayanlara da bir teklifim var.
Ali Ağaoğlu hangi gazetecilere ev sattığını açıklasın.
Daha doğrusu, hangi gazetecilere normal müşterilerden çok daha ucuz
fiyatlara ev sattığını açıklasın.
Açıklasın da, niye bizden başkasının bu haberleri yapamadığını herkes
öğrensin.

Şamil Tayyar/Sabah

Şimdi de porno uzmanı oldu

Yine baltayı taşa vurdum. Medyadaki en güçlü lobinin porno ve gay lobisi olduğunu unutmuşum. Üstelik, evinde çocuk pornosuyla ilgili CD’ler bulunan Tercüman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin beni hedef gösteren yayınlarından canım yandığı halde.

Neyse, artık ok yaydan çıktı, son pişmanlık para etmez.

Bir gün herkesin eşcinsel olacağına inanan zavallının akıl danesi, aklınca bize porno dersi vermiş. Türk sinemasındaki porno tarihini bilmiyormuşum, acaba hiç porno film izlemiş miyim?

Onun gibi uzmanı değilim, derse ihtiyacım olabilir ama doktorasını Oxford’da yapan Sabancı Üniversitesi’nin saygın tarihçisi Hakan Erdem’in onun için söylediği ‘Cahil bilgiç’ lafını hatırlayınca, tereddüde düştüm.

Nasıl tereddüt etmeyim?

‘Efendi’de yazmış, demiş ki, ‘Fatin Rüştü Zorlu’nun dedesi Rus İbrahim Paşa’dır. 19. yüzyılın başında Petersburg limanından ayrıldığı kruvazörüyle 1825 yılında Artvin’e sığınmıştı.’

Hakan Erdem, Rus adı bile bilinmeyen bu paşa için ‘hayali kahraman’ diyor. Hadi, böyle bir kahraman var. Erdem diyor ki, bu paşayı 1825 yılında kruvazöre bindiremezsin. Çünkü kruvazörler daha yapılmamıştı.

Devam ediyor Erdem, diyelim ki kastedilen kruvazör değil de gemiydi. Gemi Baltık’tan yola çıktı. Bunun için önce Cebelitarık’ı geçmesi gerekir. Osmanlı’ya sığınacaksa ilk liman Cezayir’dir. Niye oraya sığınmıyor?

Diyelim ki, beğenmiyor. Girit, İstanbul, İzmir var sırada. Hadi hiçbirini beğenmedi, Boğaz’ı geçti. Ya da yolu izlemek üzere Vikingler gibi gemisi küçüktü, karada sırtında taşıyıp nehir yolunu izleyerek Karadeniz’e ulaştı.

Erdem’e göre yine mümkün değil, çünkü Artvin’de liman yok.

Ticaretle uğraşan Topbaş ailesinin de Sabatayist olduğunu iddia eden efendi, tezine dayanak yaptığı tekstildeki ‘Antariye (entari), atlas, astar, fustan (fistan), hirka (hırka), dulbent (tülbent)’ gibi birçok sözcüğün İbranice olduğunu, önemli kısmının İspanya’dan gelen Yahudilerin kullandığı Ladino dilinden geldiğini yazıyor.

Hakan Erdem’e kulak verelim: ‘Merak ettim, araştırdım. Ama bu kelimelerin biri bile İspanyolca ya da İbranice’den gelmiyordu... Osmanlı Yahudileri İbranice değil İspanyolca konuşuyordu. Sonra hiçbir Yahudi İbranice konuşmazdı. İbranice ölü bir dildi ve sonradan diriltildi.’

Efendinin, matbaanın ilk Mason Yirmi Sekiz Çelebizade Mehmet Said Paşa’nın sadrazamlığında getirildiği tezine gelince...

Erdem, efendiye şu cevabı veriyor: ‘Düşünelim, matbaa 1727’de geldi. Ama yine mümkün değil. Çünkü 1727’de Çelebizade Mehmed Said değil Damat İbrahim Paşa sadrazamdı. Çelebizade 1755-56’da sadrazam oldu.’

Daha bunun gibi birçok örnek var. Erdem, efendinin A, B, C’sini düzeltmekten helak olmuş. Haksız mı? Hani denir ya, deve değil kuştu, sürünmüyordu uçuyordu.

Bu durumda tarih bilgisi çöpe atılan efendinin porno tarihi konusundaki ders bilgisine nasıl güvenebilirim? Akıl hocası çakmışsa kankası genç oğlana güvenmek de olmaz. Yeni kankasına başvursam onun da dalak sorunu var şimdi, meşguldür. Mahallenin hergelesine gitsem, kimlik sorunu yaşıyor, uğraşamaz.

Ne yapalım, başımızın çaresine bakalım, kervan yolda dizilir.

Uğur Dündar'ın Vukuat Listesi

25 Mayıs 2009 17:14
Eşi üzerinden fena yakalanınca işi 'özel hayat'a vuran Uğur Dündar'ın vukuat dosyası kabarık. Dündar'ın kurbanlarına hergün bir yenisi ekleniyor...

İşte Vakit'in derlediği o haber...

“Özel hayatım deşifre ediliyor” diye kıyamet koparan Uğur Dündar; birçok haberinde ne özel hayat dinlemiş, ne kişisel veri…

Eşinin sık sık Brezilya'ya gittiği iddialarının ETÖ iddianamesine girmesinin ardından TV ekranlarından “Evlendikten sonra biri çıkıp karımın tek başına yurtdışına çıktığını ispat ederse intihar ederim” diyen Uğur Dündar, maskesini düşürmemizden sonra iddialara cevap vermek yerine, özel bilgilerin yasadışı yollardan elde edildiğini ileri sürmeye devam ederken, kendisinin meslek hayatında birçok defa insanların özel ve mahrem hayatlarını alt üst edecek bilgileri afişe ettiği biliniyor.
Arşivler, Vakit'e saldırarak özel bilgilerin yasa dışı yollardan elde edildiğini öne süren Dündar'ın, sayısız kişisel verilerin ve özel hayatın deşifre edildiği haberleriyle dolu.

İŞTE UĞUR DÜNDAR'IN ÖZEL HAYATI İÇEREN HABERLERİ

Uğur Dündar'ın Arena programında hedef gösterilen Şerafettin Yardımedici adlı 69 yaşındaki vatandaş, onurunun zedelendiğini söyleyerek 25 Eylül 1999'da intihar etti. Uğur Dündar tarafından 1 Kasım 1996 tarihinde büyücü hoca denilerek hedef gösterilen Şerafettin Yardımedici, kısa bir süre sonra gözaltına alınmış, ancak daha sonra serbest bırakılmıştı. Şerafettin Yardımedici serbest bırakıldıktan sonra, Uğur Dündar'ın kendisini hedef göstererek komplo kurduğunu ve onuruyla oynadığını söylemişti. Şerafettin Yardımedici'nin oğlu Ahsen Yardımedici daha sonra yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Bir devi yok ettiler. Bu bir yargısız infazdır. Babamı bütün mahalleli 40 yıldır tanır. Babamı hedef gösteren ve ölümünü teşvik eden insanların vicdanı şimdi rahat mı? Bunların vicdanı varsa, bundan sonra nasıl yaşayacaklar?”

BAKANIN SAĞLIK RAPORLARINI YAYINLADI

05 Şubat 2009'da İ. Uğur Dündar yönetimindeki Star Haber, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tedavisi süren Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'a ait sağlık raporunu yayınladı ve durumunun söylenenin aksine ciddi olduğunu iddia etti. Kemal Unakıtan'ın eşi Ahsen hanım bu duruma isyan etti. Canlı yayındaki muhabir haberi, “Bu raporu, ilk kez Star TV ekranlarında görüyorsunuz” anonsuyla duyurdu ve Unakıtan'a ait kan şeker düzeyi ile nöroloji raporunu açıkladı. 1998 yılında yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'ndeki birçok bölüm hastaya ait kişisel bilgilerin gizli kalmasını emrediyor. Daha da ötesi, bu bilgilerin kamuyla paylaşılması da kesinlikle yasak. İlgili yönetmelik hükmü ise aynen şöyle; “Sağlık hizmetinin verilmesi sebebiyle edinilen bilgiler, kanun ile müsaade edilen haller dışında, hiçbir şekilde açıklanamaz.”

SİVAS'TA GİZLİ ÇEKİM YAPTI

23 Ocak 2000'de Sivas'ın Koyulhisar ilçesi Ortaseki köyü Bostandere mahallesinde yaşayan 100 yaşındaki Bekir Pehlivan'a “komplo” düzenleyerek, kanunlara aykırı olarak “gizli çekim” yaptırdığı gibi, hiç yaşanmayan olayları bile meydana gelmiş gibi gösteren Uğur Dündar ve ekibine yüklü tazminat davası açıldı. Daha sonra Bekir Pehlivan'a iftira atıldığı mahkeme kararıyla kesinleşti. Ankara 13. Asliye Ceza Mahkemesi, Kanal D televizyon kanalında yayınlanan Arena isimli programda Bekir Pehlivan ve arkadaşlarının kişilik haklarına hakaret ettiğine karar vererek, hatanın düzeltilmesi için tekzip yayınlanmasına karar verdi.

ÖZEL HAYATINDA BAŞÖRTÜSÜ TAKAN DOKTORU HEDEF GÖSTERDİ

18 Aralık 2006'da Hürriyet'te İ. Uğur Dündar imzasıyla yayınlanan haberde, “tesettür”le hiç alakası olmayan bir olay “tesettür faciası” şeklinde sunarak bir ahlaksızlığa imza atıldı.
Hürriyet gazetesi, manşetinde ‘Tesettür faciası” ifadesini kullandı ve sadece Opr. Dr. Celal Tütüncü'nün ifadelerine yer vererek, Konya Numune Hastanesi'ndeki perukla görev yapan radyoloji uzmanlarının, testislerinden rahatsız olan 16 yaşındaki bir erkek hastanın ultrasonunu çekmediklerini ve hastanın bu yüzden bir testisini kaybettiğini iddia etti.
Olayı aydınlatmak için iddia sahibi Opr. Dr. Celal Tütüncü, Konya Numune Hastanesi Başhekimi Opr. Dr. Rıza Sarıbabıççı, Doğumevi Hastanesi Başhekimi Dr. Adnan Tekin, 16 yaşındaki hasta A.G, hasta A.G'nin yakınları, Konya-Karaman Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ömer Karahan ile Numune Hastanesi'nin uzman doktorları ve Sağlık İl Müdürlüğü yetkilileri, “Haberde iddia edildiği türden kesinlikle türbanla ilgili bir durum söz konusu olmadığı gibi, bayan radyoloji uzmanları ile ilgili bir sorun da bulunmamaktadır” dediler. Hürriyet'in tesettürle uzaktan-yakından ilgisi olmayan bir olayı çarpıtıp, “başörtüsü düşmanlığı”na malzeme yapması, hastane bünyesinde büyük tepkiye yol açtı.

TECAVÜZE UĞRAYAN DİZİ OYUNCUSUNU DEŞİFRE ETTİ

18 Kasım 2008'de Uğur Dündar önce cinsel saldırıya uğrayan dizi oyuncusu genç kızı oynadığı dizileri göstererek ekranda ifşa etti. Büyükada'da tecavüze uğrayan dizi oyuncusu A.A. adlı kızı canlı yayına bağlayan Dündar, oyuncunun oynadığı dizileri ekrana getirerek kimliğini deşifre etti. Sözkonusu oyuncu Star'daki buzlu görüntülerini görünce panik olmuş ve yayını aramış. Söyledikleri ile hem Uğur Dündar'a hem de tüm medyaya “etik” dersi vermişti.

Geçtiğimiz Ekim ayında “Aktütün'de öğretmen olmadığı için eğitim verilmediği” iddiasının altından da Dündar çıkmıştı. 11 yaşındaki bir öğrencinin bu yönde açıklamalarda bulunmaya parayla razı edildiği ortaya çıkmıştı. Dündar ve ekibi, “Öğretmensiz okulunu anlattı” diye ekranlara taşıdığı ilköğretim 5. sınıf öğrencisi Çiçek Aysal'a “öğretmenimiz yok” demesi için 50 YTL vermişti. Terörist baskın sonucu 17 şehit verdiğimiz Hakkari Şemdinli'deki karakolun yakınındaki Aktütün Köyü'nden olan Çiçek Aysal'ın yakınları “para olayı”nı doğrulamış, Dündar'ın ipliğini pazara çıkarmıştı.. Çiçek Aysal'ın amcası İmran Aysal, “Köyümüzün okulunda öğretmen sıkıntısı yok. Okul Jandarma tarafından 2005'te yapıldı. Bu tarihten bu yana hizmet veriyor. Okulumuzun öğretmeni olmadığrı yönündeki iddialar doğru değil. İki öğretmen görev yapıyor. Yeğenime ‘Öğretmenimiz yok' açıklamasından sonra 50 milyon vermişler” demişti.

akti,fhaber

Ahmet Altan
Taraf Gazetesi
Donmuş Fikirler
12 Kasım 2009

Bizim medyanın entelektüel düzeyi düşüktür. Bu sanırım bilinçli bir tercih.

Düzey düşüklüğü “yaratıcılığı” ve dürüstlüğü engeller çünkü.

Yeni fikirler, yeni yaklaşımlar, yeni bakışlar getirmeyecekleri için sürekli olarak “klişelerin” ve “tabuların” içinde dolaşırlar.

“Klişe” dediğimiz neticede “Donmuş” fikirlerdir. Aynı sözlerin sürekli tekrarlanması anlamına gelir.

Baktığımızda bir çok konuda medyanın tutumu elli yıl öncesiyle aynıdır.

Sanki dünyada ve Türkiye’de hiçbir şey değişmemiş gibi sürekli olarak aynı sözleri, aynı cümleleri, aynı ağıtları tekrarlarlar.

Resmi ideolojinin her yıl kendini yeniden doğurarak varlığını sürdürmesine yardımcı olmaya çabalarlar.

Bu klişeler, “bugünün gerçeklerini” gözlerden saklar.

Zaten temel amaç ta budur.

Halkın iradesine hiç aldırmayan bir “devlet sultasının” gözlerden saklanmasıdır asıl istenen.

Klişeler bunun için kullanılır.

Türk medyasında Atatürk ile ilgili “konuşulmaz”, Atatürk’le ilgili olarak ağlanır.

Bu anlayış, yaşadığımız bütün “olumsuzlukların” Atatürk’ün “eksikliğine” bağlanmasını sağlamak içindir.

Onlara göre, bugünkü sistemde, devlet sultasında, tek parti rejiminin sürdürülme çabalarında, ordunun “muhtıra” verme özgürlüğünde, darbe planlarında, 12 Eylül Anayasası’nda, Kürtlerin ikinci sınıf vatandaşlar haline getirilmesinde, dindarların inanç özgürlüğünün engellenmesinde, Alevilerin haklarının gasp edilmesinde, insanların özgür fikirlere sahip olmasının yasaklanmasında, eğitim sisteminde, tarihi gerçeklerin gizlenmesinde bir sorun yoktur.

Sorun bugün Atatürk’ün olmamasındadır. Atatürk yaşasa ya da Atatürk’ün yetmiş yıl önce yaptıklarını yapsak sorunlarımız olmayacaktır.

İnsanlarının zihinlerine yerleştirilmek istenen düşünce budur.

Ve bu yalandır.

Sadece Neşe Düzel’in Cemil Koçak’la yaptığı konuşmayı okumak bile bunu anlamaya yeter.

Bizim bugün yaşadığımız birçok sorun Atatürk’ten önce de vardı, Atatürk döneminde de vardı, Atatürk’ten sonra da vardı.

Bu sorunları çözmek için Atatürk’ten kopya çekmeye çalışmak sorunları çözmeye yetmez.

En basitinden Kürt meselesinin Atatürk’ün yöntemleriyle nasıl çözüleceğini biri bana anlatsın, Atatürk Kürt meselesini çözdüyse biz bugün niye hala bu mesele ile uğraşıyoruz?

Çünkü çözemedi.

Bir isyanı bastırmak liderlerini asmak “toplumsal” bir sorunu, aynı ülkenin vatandaşları arasındaki eşitsizliği çözmeye yetmiyor, sadece bir isyanı bir süreliğine bastırmış oluyorsunuz, daha sonra o mesele yeniden gündeme geliyor.

Tarihi bir liderin tecrübelerinden yararlanmak için sürekli olarak klişelerle onu övmek ve onun için ağlamak yetmez, onun hangi konularda başarılı hangi konularda başarısız olduğunu görmek, başarılarının ve başarısızlıklarının nedenini bulmak gerekir.

Bunu bizim medya yapmaz.

Çünkü medya “çözüm” aramıyor, medya bu düzenin devamını sağlamaya çalışıyor.

Bugünkü düzeni de Atatürk’le özdeşleştirip, düzeni dokunulmaz ve tartışılmaz kılmaya uğraşıyor.

Atatürk için yetmiş yıldır ağlayıp duran bu medya neden Atatürk’ün döneminde imzalanan Lozan antlaşmasıyla hiç ilgilenmez?

Bugün yapılacak her anlaşmaya “ver kurtul” adını takmaya çalışan Babıali’nin Atatürkçüleri neden Musul-Kerkük meselesini merak etmez?

Çünkü onlar aslında Atatürk’le yada onun yaptıklarıyla ilgili değiller, onlar Atatürk’ü “bugünkü gerçekleri” gizlemek için kullanmaya çalışıyorlar.

Her 10 Kasım’da sayfalarca ağlayan bu medya Atatürk’ü seviyor mu gerçekter?

İnsan sevdiği biriyle ilgilenmez mi?

Siz bu gazetelerde Atatürk’ün yaptıklarıyla ilgili kaç ciddi yazı okudunuz?

Atatürk’ün Sovyet ilişkileriyle, Kürt meselesiyle, Hatay sorunuyla, Musul-Kerkük anlaşmazlığıyla ilgili politikaları konusunda kaç araştırmaya rastladınız?

Neden bu konular hiç yansımaz gazete sayfasına?

Atatürk’le bu toplumun ilişkileri sadece “klişelerin” her yıl tekrarlanmasından mı ibaret?

Neden bu medya “klişelerden” bir adım öteye gidemez?

Çünkü klişelerden bir adım ötede “gerçekler” vardır.

Amaç ta o gerçeklerin saklanmasıdır.

Onlar Atatürk’ü sevdikleri için yeryüzündeki hiçbir ciddi gazetede rastlanmayacak türden ağıtlar yakmıyorlar, o ağıtlar, gazetelerin “gerçeklere” duyduğu nefretten kaynaklanıyor.

Atatürk’ü sevmiyorlar, Atatürk’ü kullanıyorlar. Sevseler biraz ilgilenirler.


En son Ekim tarafından Cum Ksm 13, 2009 12:02 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Hzr 03, 2009 9:32 pm    Mesaj konusu: Eski reyting deneğinden TRT'ye şok itiraf: Alıntıyla Cevap Gönder

Medyadan Bir 28 Şubat Klasiği: “Size Teslim Olmaya, Emirlerinizi Almaya Geldim”

25.06.2009

Bu sözler, TGRT Televizyonu ve Türkiye gazetesinin sahibi Enver Ören’e ait. Ören, bağlılık bildirmek için gittiği Genelkurmay’da Çevik Bir’e böyle söylemiş… Bugünlerde “darbe karşıtı” şablon söylemlerle dikkat çeken Türkiye gazetesinin sahibi Enver Ören, ziyaret sırasında öyle heyecanlanmış ki, iç dolu bir su sürahisine çarpıp Erol Özkasnak’ın ıslanmasına bile neden olmuş. Sebahattin Önkibar’dan medya tarihine geçecek bir itiraf…

Yeniçağ gazetesi yazarı Sebahattin Önkibar, bugün köşesinde olayı şöyle anlattı:

“Habertürk TV’de merhum Yalçın Özer’i gazetesinden Demirel’in kovdurttuğu iddiasında bulunan

Fehmi Koru doğru söylemiyor ve 9. Cumhurbaşkanına kinini kusuyor. Olayın içinde olan biri olarak gerçek şudur: 28 Şubat sürecinde İhlas Grubu da yakın izlenmedeydi. Bendeniz Mehmet Ağar’ı araya sokarak Çevik Bir’den randevu aldım. Randevuya Enver Ören’le beraber gittik... Enver Bey Genelkurmay’da “Size teslim olmaya ve emirlerinizi almaya geldim” dedi. Bu arada Enver Bey dolu sürahiye çarptı, sürahi yere düştü ve Erol Özkasnak bir miktar ıslandı. Çevik Paşa bir müddet sonra “Sizden hiç bir ricam yok; sadece Yalçın Özer bizi Emniyet’le kokutmasın, polisle bizi mukayese etmesin. Onların da silahı var demesin yeter” dedi. Enver Ören bunun üzerine; “Mesajımı aldım, Yalçın Özer bittiii” dedi. Çevik Paşa “Hayır ikaz edin yeter” dedi... Görüşmenin yapıldığı akşam Yalçın Özer’in yazıları anında kesildi ve Merhum Özer, Enver Bey’in bu tutumu nedeniyle bir süre sonra kahrından öldü. Ören de utancından Yalçın Bey’in cenazesine bile katılamadı.Yani işin içinde Demirel falan hiç olmadı... Bu arada Enver Bey emekli olduktan sonra Çevik Bir’e İhlas’ın genel koordinatörlüğünü teklif etti ama Çevik Paşa kabul etmedi. Durum bu iken Fehmi Koru’nun olmayan şeyleri olmuş gibi dillendirmesi onun hakkında var olan hükmümün doğruluğunu teyid etmiş oldu.”

Kaynak: Açık İstihbarat

Eski reyting deneğinden TRT'ye şok itiraf: "Gündüz kuşağında program yapan bir kadın sunucu evime kadar gelip rüşvet teklif etti"

03 Haziran 2009 Çarşamba 10:30

İSTANBUL - - Reyting skandalı büyüyor! TRT Genel Müdürlüğü dün, televizyonlarla ilgili reyting ölçümleri yapan AGB Türkiye ve Televizyon İzleme Araştırmaları Komitesi (TİAK) yetkilileri hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ile Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştu. Önceki gece de TRT 1'de reyting sahtekarlığı konuşuldu. Tayfun Talipoğlu'nun sunduğu "Nasılsınız?" programında yapımcı, oyuncu ve uzmanlar enine boyuna sistemi tartıştı. Gecenin şoke eden anı ise, bir deneğin itirafları oldu. Sabah Gazetesi TV eleştirmeni Yüksel Aytuğ, programın ayrıntısını köşesine taşıdı. İşte o yazı...

Reyting kalpazanları iş başında

Önceki gece TRT 1 ekranlarında inanılması güç bir röportaj yayınlandı. Tayfun Talipoğlu'nun sunduğu "Nasılsınız?" programının başında, isim ve adres listeleri elden ele dolaşan eski reyting denekleri ile yapılan söyleşiler ekrana getirildi. Evindeki peoplemeter (ölçüm cihazı) bir süre önce sökülen kadın, müthiş iddialarda bulundu. Bazı yapımcıların ve kanal yetkililerinin sürekli telefonla aradığını, kendi programlarını izlemesi için teklifte bulunduğunu bu tacizler nedeniyle telefon numaralarını değiştirdiğini anlattı. Ama daha da ciddi bir iddiası vardı. Bir televizyon sunucusunun bizzat evine geldiğini, kendisine imzalı fotoğrafını verip, iltifatlarda bulunduğunu, ona hediyeler göndermeyi vaat ettiğini belirterek, "Benden kendi programını izlememi istedi" dedi. TRT, konuşmada adı geçen televizyon programı sunucusunun ve kanalın ismini "bip"leyerek, sansürledi. Kadın, bazı yapımcıların kendisine ayda 500 lira maaş teklif ettiğini, bu parayı almadığını ancak dışarı çıktığında bile televizyonunda o programı açık bıraktığını itiraf etti. Kadın, yapımcıların kendisine bir vazo hediye ettiğini, çocuk odası takımı vaatlerini ise yerine getirmediklerini söyledi. Ben yayın bandının sansürlenmemiş halini izledim. Kadının orada ismini telaffuz ettiği sunucu hanımın ve kanalın adını biliyorum. Ancak bir tek deneğin "iddiasına" dayanarak bu ismi deşifre etmeyi doğru bulmuyorum. Ancak buradan Cumhuriyet savcılarına çağrıda bulunuyorum. Bu bandın ham halini alıp, izlesinler. İddianın doğruluğunu araştırsınlar. Zira reyting sahtekarlığı iddiaları artık programcıların, sanatçıların, televizyon eleştirmenlerinin diline dolanan bir "tartışma konusu" olmaktan çıkıp, hukukun kapsamına girmiştir. Bu nedenle İbrahim Tatlıses, Can Tanrıyar, Osman Sınav, Levent İnanır ve akademisyenlerin konuk olup, saatlerce konuştukları "Nasılsınız?" programının detaylarına girmeyi "abesle iştigal" addediyorum. Zira sözün bittiği yere çoktan gelinmiştir. Bundan sonrasının adalet terazisinde tartılması gerektiğine inanıyorum. "Burada konuşacak bir şey yok. Bu iş artık hukukçuların" deyip, programı terk eden Sinan Çetin'in görüş ve tavrına ise aynen katılıyorum. Röportajda adı geçen gündüz programı sunucusu hanımefendinin ise diğer meslektaşlarını zan altında bırakmamak için kamuoyu önünde hemen bir açıklama yapmasını bekliyorum.

Ali Atıf Bir'den "şok" itiraf

Bundan 4 yıl önce atv ekranlarında Korcan Karar'ın sunduğu "Şok" programını hatırlar mısınız bilmem. Tamamı mizansenlerden oluşan, uydurma haberlerin esprili bir dille ama gerçekmiş gibi sunulduğu program hem ilgi görmüş hem de tepki toplamıştı. Ali Atıf Bir, TRT 1'deki "Nasılsınız?" programında "Şok"un ekrandan kaldırılma hikayesini ilk kez anlattı. O dönemde TİAK denetçisi olarak reyting ölçümlerini denetleyen Ali Atıf Hoca bir akşam "Şok" programında şöyle bir alt yazı görmüş: "Evinde reyting ölçüm cihazı bulunan sayın seyircilerimiz lütfen bizlere ...... no'lu telefondan ulaşın..." Bunun üzerine reyting ölçümlerinin ciddi bir tehdit altında olduğuna kanaat getirip, hemen atv'nin genel müdürü Fatih Ediboğlu'nu aramış. "Eğer bu programı bitirmezseniz, ben bütün denekleri iptal ediyorum" demiş. Ali Atıf Hoca'nın iddiasına göre program ertesi gün alelacele yayından kaldırılmış.

netgazete

HÜRRİYET'E 2 GÜNDE 2 YALANLAMA
06 Haziran 2009 Cumartesi
Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, Hürriyet’in, ‘Ergenekon operasyonu kapsamında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahı da arandığı’ haberini yalanladı.

‘Deniz Kuvvetleri Karargahı aranmadı’ diyen Gürak sadece bir binbaşı ve bir astsubayın gözaltına alındığını bildirdi.

Hürriyet’in önceki gün manşetten verdiği ‘Ankara’nın merkezindeki 25 baz istasyonundan tüm telefon görüşmelerinin dinlendiği’ haberi de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yalanlanmıştı.
netgazete

Ergun Babahan/Star
Madalyalık bir manşet

Hürriyet, Türkiye’nin belki de en ideolojik gazetesi.

Bunu gizlemeye pek gerek görmeyen de bir gazete.

Kurulduğu günden beri logosunun yanında ‘Türkiye Türklerindir’ ibaresinin yer alması bunun açık bir göstergesi.

Yahudi’ye, Ermeni’ye, Kürt’e söz hakkı tanımadığını açıkça vurgulayan bir gazete bu açıdan.

Kurucusu Recep Peker olsa, bu kadar net tavır alamazdı belki de.

Hürriyet, devletçi ve seçkinci bu tavrını her kritik olayda açıkça ortaya koyar.

Mesela Danıştay baskını için daha saldırının ilk günü ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ manşetini atmaktan geri çekilmemiş, bu davanın Ergenekon davasıyla birleştirilmesi gelişmesini ise neredeyse görmezden gelebilmiştir.

Zaten Hürriyet’in son dönemde en çarpıcı tavrı, Ergenekon davasına karşı olmuştur.

Hürriyet, bu davayı küçümsemek, saçma sapan bir dava göstermek amacıyla CHP lideri Baykal ile adeta bir yarışa girmiştir.

Biri açıklamalarıyla, diğerleri manşet ve yorumlarıyla bu davayı yok etme yolunda ellerinden gelen çabayı sarf edegelmiştir.

Hürriyet’in bu yoldaki en çarpıcı manşet örneklerinden birine Pazar günü tanık olduk.

Ergenekon üyesi olduğu iddiasıyla gözalına alınan Avukat Serdar Öztürk’ü manşete çekmişti Hürriyet.

Öztürk sıradan bir avukat değildi.

1994’te PKK ile girdiği çatışmada yaralanıp sol gözünü kaybetmiş ve bu nedenle Cumhurbaşkanı tarafından ‘Devlet Övünç Madalyası’ ile ödüllendirilmişti.

Ergenekon davasında gözaltına alınmayı hazmedemeyen Öztürk, bu madalyayı iade kararı almıştı.

Hürriyet de bunu ‘Madalyamı geri alın’ diye manşete çekmişti.

Mesaj açıktı aslında, ülke topraklarını korumak için gazi olan bir kahraman bile bu saçma Ergenekon davasında gözaltına alınabiliyor, demeye getiriyordu gazete.

Yeşilyurt’ta köylülere bok yediren yüzbaşı da böyle çatışmalara girmiş biriydi büyük ihtimalle..

Fail-i meçhuller nedeniyle tutuklanan son muvazzaf subayların da böyle bir geçmişe sahip oldukları ileri sürülebilir.

Tıpkı Veli Küçük gibi.

Bir insanın geçmişte ülkesi uğruna kahramanlıklar yapması onu suçtan azad hale getirmez veya hukuki açıdan dokunulmaz kılmaz.

İnsanlar yargıç önüne çıktıklarında geçmişte yaptıkları kahramanlıklarla değil, kendilerine isnat edilen suçtan dolayı yargılanır.

Bu basit ve açık bir hukuk kuralıdır.

Ama siz hukuktan çok, Türkiye’nin yakın geçmişini ilgilendiren böyle bir davayı aşağılamayı hedef alırsanız, bu gerçekleri bir kalemde görmezden gelebilirsiniz.

Ergenekon’u, PKK’ya karşı savaşırken gazi olan bir kahramanı bile gözaltına alacak kadar çığırından çıkmış bir dava olarak görmek daha çok işinize gelir.

Hürriyet böyle davrandıkça, Ergekenon’un ciddiyetine ve tehlikesine inanan kesimlerin konuyu daha çok gündemde tutması gerekir.

Bu demokrasi adına bir görevdir.

Not: Yargıç önüne çıkarılan Avukat Serdar Öztürk dün tutuklandı. Bu elbette onun suçluluğunu göstermez ama Hürriyet’in durumunu gösterir.

Hürriyet gazetesinin dünkü manşetine yalanlama! Kırmızı bültenle aranan Cem Garipoğlu'nun ABD'de görüldüğü iddiası asılsız çıktı

17 Haziran 2009 Hürriyet gazetesinin dünkü manşetinde, ABD'nin Monterey kentinde yaşayan ve güvenlik görevlisi olarak çalışan Ünal Matsu'nun, Münevver Karabulut'un katil zanlısı Cem Garipoğlu’nu gördüğü iddia ediliyordu. Oysa Matsu’nun Cem Garipoğlu dediği kişinin İstanbul’dan üç ay önce dünya seyahatine çıkan Aytuğ Sözüer'den başkası olmadığı anlaşıldı. ntvmsnbc'ye ulaşan 29 yaşındaki Aytuğ, 10 Haziran'da Matsu'yla konuşan Türk'ün kendisi olduğunu, FBI ve polisin yanlış yönlendirme yüzünden zaman kaybetmesini istemediği için bu açıklamayı yapma ihtiyacı duyduğunu söyledi.
Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü'ne birincilikle giren ve dünya turuna çıkmadan önce Hyundai'nin Dış Satım bölümünde çalışan Sözüer, şu anda Şili’de olduğunu da ifade etti. Matsu’yla sohbetinde “Rusya, Prag ve Burma'ya gittiği” şeklindeki beyan dışında her şeyin aynı olduğunu söyleyen Sözüer, Matsu’nun çalıştığı parkın güvenlik kamerasından kendisinin kullandığı kiralık aracın plakasının tespit edilebileceğini ve pasaport bilgilerinden o kişinin Cem Garipoğlu değil, kendisi olduğunun anlaşılabileceğini belirtti.
Türk genç Aytuğ, güvenlik görevlisinin anlattığı, "En çok rakı ve kuru fasulyeyi özledim" sözünün de kendine ait olduğunu, bu cümleyi günlüğüne de yazdığını belirtti.

aktifhaber

Ahmet Kekeç/Star
Darbe çiçek açtı...

Bu kadar ihaleci, bu kadar iş takipçisi, bu kadar ‘porno yayın sanığı’, bu kadar banka soyguncusu, bu kadar canlı hayvan kaçakçısı, bu kadar hırdavat tekeli, bu kadar petrol tröstü, bu kadar ‘darbeci’ hangi meslek grubunda var?

Bunlar bizimkiler.

Gazeteciler yani.

Şimdilerde suret-i haktan görünen ve ‘yandaş medya’ diye sağa sola hırlayan bir serseri, vaktiyle, medyadaki ününü kullanarak ortağı bulunduğu tanıtım şirketine belediyelerden iş kapatıyordu.

Başı belaya girdi.

Rakip ihalecilerin hışmına uğradı ve porno sanığı adamın gazetesine manşet oldu.

Hayır, elbette yasa dışı bir iş yapmıyordu.

Nüfuzunu kullanıyordu.

Nüfuz ticaretiyle gazeteciliği bir arada pekala yürütebiliyordu.

Karakter ve tıynet değiştirdikten sonra, porno sanığının ‘en gözde’ adamı haline geldi.

Eskiden buralarda durup oralara doğru çemkiriyordu.

Şimdi oralarda durup buralara doğru çemkiriyor.

Biri daha var... Ki, bu grubun en tehlikeli ismi.

Darbeleri savunur... Darbecilere toz kondurmaz... Suç çetelerini görmez... Lahikalara, eylem planlarına, ‘halka karşı psikolojik savaş’ belgelerine aldırmaz... Yakalanan silah ve mühimmatla ilgilenmez... Darbe provokasyonlarına bakmaz... Cinayetler karşısında kılını kıpırdatmaz...

Buna mukabil, tüm gücüyle demokrasiye, meşru siyasete ve ‘açıklık rejimi’ne abanır... Temsil mekanizmasına vurur... Parlamentoyu ‘kaosun kaynağı’ ilan eder... ‘Her şeyin hukuktan ibaret olmadığını’ söyler... Kuyruğu sıkışınca ‘hukuk’u hatırlar... Takım tutar gibi ‘iddianame’ tutar... Başkalarının ‘testis’inden medet umar... İş takibi yapar... Devlet katlarında ihale kovalar... Başbakanlardan ‘teşvik’ dilenir...

Hem marifetli, hem kurnazdır.

Hatırlarsanız, önce BDDK Başkanı’nı manşet yapıp bir güzel yıkayıp yağlamış, sonra kardeş gazetenin genel yayın yönetmenini eline 500 milyon dolarlık çek tutuşturarak BDDK Başkanı’na yollamıştı...

Maksat, ‘gözümüz yok, vallahi de billahi de bu gazeteyle ilgilenmiyoruz’ dediği ‘kelepir’ yayın organını (Sabah’ı) ölü eşek fiyatına kapatmak...

Bu adamın istikbal ettiği grupta, ‘damat’ kontenjanından işlere müdahil olan biri de, satışını gerçekleştirdikleri gazeteyi geri alırken, telefonda konuştuğu adamına, ‘Çamur yapalım, Korkmaz Yiğit’in 1 milyon dolarının üzerine yatalım’ talimatını vermiş, intiharı gerektirecek bir eylemde suçüstü yakalandığı mesaisine devam etmişti.

Bir de ‘andıç’ ayıpları var ki, yazmaktan bıktım.

Karargahta hazırlanmış çıktıların arasına ‘isimler’ ilave ederek, meslektaşlarını suç örgütlerine hedef gösteren adamlar bunlar... Normalde insan içine çıkamamaları gerekirken, ‘gazeteci’ diye kutsanan, ‘kanaat sahibi’ diye taltif edilen, ‘hakem’ olarak görüşlerine başvurulan adamlar...

Biz bu adamların çıkardığı gazeteleri okuyoruz. Evlerimize sokuyoruz. Çocuklarımıza okutuyoruz. Onların geleceklerini zehirliyoruz.

Bakıyorum da, hálá sıkılmadan, hálá büyük bir pişkinlikle, hálá umarsız bir telaşla ‘darbe ve darbeci savunusu’ yapıyorlar...

Canan Barlas’ın ifadesiyle, ‘darbe çiçek açmış’, mal meydana dökülmüş, bütün bağlantılar ortaya çıkarılmış, bunlar hamamın namusunu kurtarmakla meşguller.

Demek ki ‘eylem planı’ yürürlükte...

Teorisyeni içeride ama planı şıkır şıkır işliyor...

MİLLİYET, TAN'DAN ÖZÜR MÜ DİLEDİ?
7 Temmuz 2009 14:58

CHP’li milletvekillerini kaynak alarak TV 8 Ankara Haber Müdürü ve Spiker Erkan Tan hakkında yalan haber yapan Milliyet, Erkan Tan’dan özür dilemek zorunda kaldı!
İşte Milliyet'in yaptığı özür gibi açıklama...

26 Haziran tarihli Milliyet’te “TBMM’de ‘içki içenler sapık’ tartışması” başlıklı bir haber yer aldı.

Haberde; TBMM’de düzenlenen “Dünya Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığıyla Mücadele Günü ve Meclis Araştırması Komisyonu Kitapçığı Tanıtım Paneli” açılışına katılan TV 8’in Ankara Program Müdürü spiker Erkan Tan’ın davetlerde içki içenler için “sapık” ifadesini kullandığı, bazı CHP’li vekillerin de “Bu size yakışmadı” diyerek tepki gösterdiği bilgisine yer verildi.

Haberde şöyle denildi: “...Tan, plaketini alırken, ‘Katıldıkları her davette alkol almayı çağdaşlık sayan sapık bir zümre var. Bunlarla nasıl mücadele edeceksiniz, onu bilmiyorum’ dedi. Tan törenden sonra, AKP’li milletvekilleri ve bürokratların da aralarında bulunduğu bazı davetliler tarafından kuşatılarak tebrik edildi. Bu esnada yanına yaklaşan CHP milletvekilleri Yaşar Ağyüz ve Hulusi Güvel, Tan’a, ‘İçki içenlere sapık diyemezsiniz. Bu hiç şık olmadı. İfadeyi sana yakıştıramadım. Yeri değildi’ diye tepki gösterdi. Tan ise şaşkın bakışlar içinde ‘Siz de mi onlar gibi düşünüyorsunuz sayın vekilim?’ dedi. CHP’lilerin ‘evet’ yanıtı üzerine Tan, ‘Normaldir’ karşılığını verdi.”

‘İçenler sapık’ demedim

Erkan Tan, Milliyet’e gönderdiği açıklamada içki içenler için “sapık” ifadesini kullanmadığını belirtiyor:

“Törende ‘Bu ülkede ilericiliği ve çağdaşlığı, resmi ya da özel davetlerde alkollü içki içip içmemeye indirgeyen sapık bir zümre var. Bunlarla nasıl mücadele edeceksiniz bilmiyorum’ ifadesini kullandım. İçki içenlere yönelik bir saptamam yoktur. Hal böyle iken hiç söylenmemiş, ima bile edilmemiş bir cümleyi, sanki gerçekmiş gibi haber yapmış oluyorsunuz”

Haberi Milliyet Ankara Bürosu’na sorduk “AA ve internet sitelerine düşen haber üzerine, ‘CHP’li milletvekillerine olayın nasıl geliştiğinin sorulduğunu, tören sırasında yaşananların CHP’li milletvekillerinin ağzından olduğu gibi habere yansıtıldığını’ belirttiler.

Burada haberin öznesi TV 8 yöneticisi Erkan Tan olduğuna göre ‘dolaylı’ olarak milletvekillerine sormak yerine ‘doğrudan’ Tan’a sorulmalıydı. Muhabir sohbet sırasında orada olmadığına göre duyumla ya da aktarılan bilgiyle yetinemez.
haber10

NTV'den Mesut Yılmaz Sansürü
09 Temmuz 2009 16:57

Çin'de katliama uğrayan Uygur Türklerinin Türkiye'deki sesi Seyit Tümtürk'ün Mesut Yılmaz'la ilgili itirafı NTV'ye canlı yayını kestirdi...
İlişkili HaberlerTüm Haberler
NTV'den Bir Gaf Daha!Şahenk NTV'den Memnun Mu?Çetinkaya Canlı Yayında Konuştu

Dünya Uygur Kongresi Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Seyit Tümtürk'ten ŞOK itiraf: "MESUT YILMAZ DOĞU TÜRKİSTAN DAVASINI İMZALADIĞI KARARNAME İLE BOĞDU"

Başbakan Erdoğan'ın halen ABD'de bulunan sürgündeki Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir'e Türkiye'ye gelmek istemesi durumunda vize verebileceğine dair haberi canlı yayında gözyaşları içerisinde yorumlayan Dünya Uygur Kongresi Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Seyit Tümtürk, tarihi bir de itiraf yaptı.

"İlk kez buradan açıklıyorum, Doğu Türkistan davası Mesut Yılmaz'ın imzaladığı kararname ile boğuldu" diyen Tümtürk'ün sözleri, bu itiraf üzerine daha fazla detaya girmesine ve açıklamasına izin verilmeden NTV spikeri tarafından kesildi.

Kaynak: Samanyoluhaber
Bugün "Ekmeğini Hakedenler" serimizin konuğu Star Gazetesi.
Açık İstihbarat
07.07.2009

"Ergenekon" vakanüvistlerinden Şamil Tayyar gibi isimlerin eşliğinde "Ergenekon" sürecine bir gazeteci değil savcı gibi yaklaşan bu gazete bugün de Türk Medya tarihine geçecek bir manşet ile çıktı.

Bugüne kadar önlerine servis edilen her kağıda "belge" muamelesi yapıp yaygara yapanı da; telefonda "abi"sinin söylediğini gerçek gibi bizi pazarlayanı da gördük ama ilk defa servis edilen söylentiyi manşete taşıyan bir gazete görüyoruz.

Hem söylenti, hem manşette, hem de inanması güç.

Sadece medya tarihinin değil, psikolojik savaş tarihinin de yüzkarası bir nüsha ile karşı karşıyayız.

Bundan sonra Türk medyasının katedeceği bir aşama daha kalıyor ki o da bir kadın memesine vatan satan Ahmet Altan'ın uyurken darbe kabusu görüp bunu Taraf'ın manşetine taşıması olacak.

O güne kadar bu kulvarda teksin; tebrikler Star .
www.acikistihbarat.com

İşte Cübbeli Ahmet gerçeği!
12 Temmuz 2009

Cübbeli Hoca "bebekler tahrik ediyor" dedi. Herkes eleştirdi. Nihal Bengisu ise ilginç bir noktaya dikkat çekti ve Cübbeli'yi analiz etti.
Nihal Bengisu Karaca Habertürk'teki köşesinde geçtiğimiz hafta Cübbeli Ahmet'in Barbie bebekler hakkındaki fetvasını yazdı. Karaca medyanın Cübbeli Ahmet Hoca'ya karşı çıkayım derken Barbie'ye arka çıktığını söyledi. Ve Cübbeli Ahmet'in kim olduğunu yazdı.

CÜBBELİ'YE KARŞI BARBİE'Yİ SEÇTİ

Karaca oyuncakların insanı tahrik ettiğini söyleyen Cübbeli'ye karşı çımak için medyanın Barbie tarafını seçtiğini söylüyor ve "Oysa psikologlarımızdan ve sosyologlarımızdan bu oyuncakların ne kadar zararlı olduğunu dinlemiştik yıllarca!" diyor. 'Güzel görünmekten başka meziyeti olmayan Barbie'nin küçük kızların rol modeli olduğunu ve ileride onları mutsuz kadınlara dönüştürdüğünü söylüyor.

BARBİE İYİ Mİ?

Daha önce Barbie'ye de karşı çıkan medyanın şimdiki tavrını da muhatabına göre mantık yürütmeye bağlıyor. Ve ekliyor: "Gözden kaçırdıkları bir şey vardı. Cübbeli Ahmet’in, Atatürk Türkiye’sinin medyası tarafından ‘meşhur’ edilmesi gibi."

Ve sonra başlıyor Cübbeli'yi anlatmaya:

CÜBBELİ'Yİ MEDYA MEŞHUR ETTİ

‘Cübbeli Ahmet’, İsmailağa cemaatinin asıl lideri olan Mahmut Ustaosmanoğlu’nun sağlık problemleri nedeniyle geri çekilmesi dolayısıyla sahne almış bir isim. Şöhret elde etmesindeki en temel saik ise, kimilerinin merkez medya, kimilerinin boyalı basın diye tanımladığı medya oldu. Hoca’nın vaaz kesitlerini ilişiğinde ‘ben çok güldüm, bu adam süper yaaa’ gibi notlarle yayımlayan İnternet medyası ve ‘youtube’ da Cübbeli’nin ününe ün kattı.

NE KADAR KARİKATÜR O KADAR İYİ

Tahmin edileceği gibi ana akım medya Cübbeli Ahmet’in bilgisi ve birikimi ile hiç mi hiç ilgili değildir. Gazeteci kısmı hocanın hacının arıza çıkaranını, mümkünse ‘karikatürleştirilmeye’ yatkın olanını ilgiye değer bulur; eh, Hoca da bu açıdan oldukça velûd bir imkandır…Onun kürsüden inip jetski’ye binmesi, hutbede ‘israf eden yanar’ diye bağırdıktan az sonra lüks tüketime girişmesi, rakipleri ile mücadele ederken onları tekfir edecek,dinden çıkmış olmakla suçlayacak kadar ileri gitmesi, medya için neresinden baksanız ‘ilginç’ ve eğlencelidir…Ancak ben yine de medyanın Cübbeli Ahmet sevgisinin bu kadar kolay açıklanamayacağını düşünüyorum.

‘İRTİCANIN OLAĞAN KOMEDİSİ’

İslamcıların genelini ve özellikle Ak Parti’nin tabanını; dindar kalarak modernleşmek isteyen dindar kesimini ve dahi Gülen cemaati mensuplarını ‘takiyyeci’ olarak kodlayan medya, kendini hiç gizlemeyen Cübbeli Ahmet’e bu kesimin alter egosu hatta ‘gerçek yüzü’ olarak bakmamazı ister.

“Modernlikle, kentlilikle, Türkiye Cumhuriyetinin değerleriyle uzlaşmış gibi görünmelerine aldanmayın. Aslında hepsinin bir yüzü, cep telefonuna zil sesi olarak müzik sesi koyma, yanarsın diyen, Barbie bebekleri tahrik edici bulan, dini aklıyla sevenleri Vehhabilikle suçlayan, din kardeşlerine bile hoşgörüsü olmayan, uzlaşımsız ve mutaasıp bir hayat yaşayan böylesi adamlara bakar’ der alt metin. Öte yanda da, AB’ye girme çabası olan, değiştiğini deklare etmiş bir partinin kitlesini ‘mürteci-leştirmek’ biraz ayıp kaçacağından, din üzerinden ötekileştirilecek birilerinin bulunması gibi bir gereksinim (!) durmaktadır. Cübbeli Ahmet son derece ergonomik dokusu ile birkaç işe birden yarar. Hem yorum gerektirmeyecek kadar ‘öteki’dir ve bu nedenle ‘zararsız’dır aslında; hem de mürtecilik dozu ölçümlenemeyen ve şimdilerde iktidar mekanizmasında etkin olan ‘zararlı’ ötekiyi her fırsatta dışlayan bir müfteri.

İRTİCANIN KOMEDİSİDİR

Hem ‘dindarlık artıyor’ korkusunun gösterenidir Cübbeli, hem ‘işte size irticanın olağan komedisi’ lansmanının altını doldurur. İslami yayın yapan TV kanallarını bile ‘zehirli’ ilan etmektedir Cübbeli. Daha ne yapsın? Medyaya elini kirletmeden, dindar kalarak güç odağı haline gelmiş toplumsal aktörleri değersizleştirme fırsatı sunar. Altın tepside.

BARBARA CARTLAND DOSTEYEVSKİ'Yİ ELEŞTİRİR GİBİ

İşin ucu Cübbeli’nin dini ilimler konusunda sahici bir terkibi olan değerli insanlara attığı iftiralara mikrofon tutmaya kadar gitmiştir nitekim. Barbara Cartland’dan Dostoyevski eleştirisi alınamayacağını herkes bilir; ama mevzuu ‘dindarların önlenememiş yükselişi’ olunca, bu yükselişi hükümden düşürecek olan seçenek acımasız biçimde geçiş üstünlüğü kazanır.
NEDİR BU ANLAMSIZ KAVGA

Saçmalık geçiş üstünlüğü kazanınca, ona oranla ve ona bakarak hizalanan herşey saçma olur. Sonra tüm bu saçmalıktan şikayet etmek, ve ‘nedir bu anlamsız kavga?’ diye şikayet etmek yine medyaya düşer.

Garip olanı sahiden kimse böyle olmasını istemez. Garip olanı, bunlar herhangi bir plan proje gizli kararlar yoluyla yürümez. Ana akım gazeteciliğin içine işlemiştir bu düzenek. Bir yanıyla mazurdur, ama masum mudur?

Siz söyleyin…

İşte Halkı Askerlikten Soğutma
14 Temmuz 2009 14:34

Ağzını açan "halkı askerlikten soğutma" suçundan yargılandı, yargılanıyor. İşte TSK eliyle yapılmış gerçek halkı askerlikten soğutma suçu.

Alper Görmüş'ün Taraf'taki yazısının ilgili bölümü:

Bizim basınımızın haberlerdeki ilginç, şaşırtıcı yanları bulup çıkarmada pek mahir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz... “Şok” sözcüğünün haber sunumlarındaki yaygınlığına bakmak bile yeter bunu anlamak için.

Fakat bizim basın, “şok edici” sıfatını gerçekten hak eden kimi haberleri okurların göz menzilinin dışına çıkarmada da mahirdir. İlk kez 13 Mayıs 2004'te Milliyet gazetesinde yayımlanan “Askerin Muğlalı Kışlası sürprizi!” başlıklı haberi bekleyen de, işte böyle bir kaderdi.

Habere göre, Van'ın Özalp ilçesindeki Kara Kuvvetleri'ne bağlı Özalp Kışlası'nın adı “Mustafa Muğlalı Kışlası” olarak değiştirilmişti. Karar, gerçekten de “şok edici” idi. Çünkü Mustafa Muğlalı, Özalp'te kaçakçılıkla suçladığı 33 köylünün kurşunlanarak öldürülmesi (1943) talimatını veren orgeneralin adıydı. Üç yıl boyunca olayın üstü örtülmüş, fakat Demokrat Parti'nin ortaya çıkmasından sonra bu mümkün olmamış, Muğlalı önce ölüme ardından 20 yıl hapse mahkûm edilmiş ve cezasını tamamlayamadan cezaevinde ölmüştü.

O “şok anıt” oraya dikilecek de...

Van'ın Özalp ilçesindeki kışla, “Mustafa Muğlalı Kışlası” adını almasından beş yıl sonra yeniden gündemimizde... Bu defa şu haberle:

“(...) Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adının verildiği kışlanın karşısına, DTP'li belediye tarafından anıt yapılması kararlaştırıldı. 20 kilometre uzaklıktan görülebilecek anıt, bir evin içinden çıkan tek kurşun şeklinde tasarlanıyor. DTP'li Belediye Başkanı Murat Durmaz, maket üzerindeki çalışmaların sürdüğünü, 15 gün sonra anıta ait maketin tamamlanmasıyla Özalp Kaymakamlığı'ndan izin alıp inşasına başlayacaklarını söyledi.” (Hürriyet, 23 Haziran 2009.)

Şu paragrafı da, olup bitenlere Özalplilerin tepkisini toparlayan Gazete Van'ın internet sayfasından aldım (ilçe sakinlerinden Ahmet Işık'ın sözleri):

“Bu isim tercih edildiğine göre, demek ki ilçe halkı ölümle tehdit edilmek isteniyor. Bize 33 köylünün öldürülüş şeklini hatırlatmak istiyorlar. Belediye de taburun karşısına anıt dikecekmiş. Biz anıtın yapılmasını destekliyoruz ve istiyoruz. Mademki öyle istiyorlar, onlar suçlularını ansın, biz de ölülerimizi anacağız.”

Bu yazıda meselenin başka boyutlarını bir kenara bırakıp, medyanın, kışlaya 2004'te yeni bir ad verilmesinden itibaren olan bitene nasıl yaklaştığını ve işin bu noktaya gelmesindeki sorumluluğunu ele alacağım.
Taze haberden başlayalım: Gazetelerin “33 Kurşun Anıtı”nı fazla bağırıp çağırmadan, sakin, nötr bir dille haberleştirdiğini söyleyebiliriz. “Şok anıt”, “intikam anıtı”, “kışkırtıcı anıt” gibi sunumlar internetle, özellikle de onun “ulusalcı” kanadıyla sınırlı kaldı. Türk gazetelerinin “hassasiyetlerini” ve böyle durumlarda neler yapabileceklerini biraz olsun bilenler için ilk bakışta şaşırtıcı bir sonuç...

Bu defa sonucun böyle tecelli etmesinde iki ana etmen rol oynadı: Haberin “arka plan” bilgisi (beş yıl önceki provokatif girişim) ve beş yıl önceki gelişmeye hiçbir tepki vermemiş olmanın mahcubiyeti...

Böylece geldik, beş yıl önce “askerin sürprizi”ni gazetelerin nasıl karşıladığına...

Kürşat Bumin ve ben Yeni Şafak'taki “Kronik Medya” sayfasını hazırlıyorduk o günlerde. Dönüp oraya baktım... Haberin Milliyet'te yayımlanmasından beş gün sonra (18 Mayıs 2004) “Gazetelerin yüz vermediği bir hadise” başlığıyla bir muhasebe yapmışız. Vaziyet şöyleymiş:

“Yöre halkı şaşkın, medya –bir iki istisna dışında- sessiz...”

Sessizliği bozan bir haberden, bir de köşe yazısından söz etmişiz o gün: Milliyet'in haberinden bir gün sonra Vatan'da çıkan “Org. Muğlalı Kışlası Van'da tepki yarattı” başlıklı haber ve Avni Özgürel'in bir makalesi (Radikal, 16 Mayıs 2004).

O günkü taramada gözümüzden kaçmış üçüncü bir “istisna”yı da aktarayım: Hürriyet'ten Yalçın Bayer Milliyet'in haberini anımsatıp, gelişmeye üzüldüğünü belirttikten sonra sözü eski senatör Mehmet Feyyat'a bırakmış, o da bu üzücü gelişmeden Genelkurmay Başkanlığı'nın haberinin olup olmadığı sorusunu ortaya atmıştı. Geçerken belirteyim, bu soru bugün de cevabını bekleyen bir sorudur. Gerçekten de: Bu provokasyon ordu içinden birilerinin, bir grubun Genelkurmay'a yaptığı bir emr-i vaki mıydı yoksa Genelkurmay'ın da onayladığı bir girişim miydi? (2004'te Genelkurmay Başkanı'nın Hilmi Özkök, 2004'ün de “Sarıkız” ve “Ayışığı” yılı olduğunu hesaba kattığımızda bu soru daha da önemli hale gelmektedir.)

“Halkı askerlikten soğutma” suçu?

Düşünün biraz: 2004 mayısında Milliyet'te o haber yayımlanmadan önce “askerler kışlaya Mustafa Muğlalı'nın adını vereceklermiş” diye duysaydık, buna inanır mıydık? İnanmazdık. “Hayır” derdik, “bu kadar açık bir kışkırtmayı kimse yapmaz, yapamaz.”

İşte gazetelerin “birkaç istisna” dışında sessiz kaldığı olay bu ölçüde “şaşırtıcı”, bu ölçüde “ilginç” ve bu ölçüde “şok edici” idi...

“Sessizlerin sesi” olması gereken medya, ne akla ne de vicdana sığan böyle bir gelişme karşısında gerekli tepkiyi verseydi, olay bugünkü içinden çıkılmaz noktaya sürüklenir miydi? Bence sürüklenmezdi. Askerler bu kadar haksız, bu kadar vicdansız bir karar üzerinde yeniden düşünmek zorunda kalır, kararlarında direnemezlerdi.

Askerlerin her şeye rağmen direndiklerini düşünelim... Bu durumda da, zamanında görevini yapmış, mesleğinin gereklerini yerine getirmiş insanlar olarak gazeteciler askerlere şöyle demek hakkına sahip olurlardı: “Kusura bakmayın, ilk kurşunu siz attınız, şimdi de 'bir evden çıkan tek kurşun'a razı olacaksınız.”

Fakat mahcubiyetten şimdi onu da diyemiyor, tıpkı olayın birinci aşamasında olduğu gibi “birkaç istisna” dışında sessizliğe bürünüyor...

Olayı sadece medya açısından ele alma sözü vermiştim, fakat şunu söylemeden bitiremeyeceğim: Bence askerlerin “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlediği çok ironik bir durumla karşı karşıyayız.

aktifhaber

Serdar Akinan
Ayşe Arman ve katarsis

Ayşe Arman sana hastayım. Nasıl hasta olmayayım... Bu memlekette gündem yaratmanın piri oldun...

Gündemde neler yok ki?

Dünya yıkılıyor... Memlekette kan gövdeyi götürüyor... Ortalık kan revan... Milyonlarca işsiz, aşsız... Küresel ısınma... Türban, Kürt meselesi, Hrant'ın katilleri, Ergenekon, daha sayayım mı?

Yarısına gelmeden içiniz bulandı değil mi?

Biz ne konuşuyoruz?

''Ayşe Arman anadan üryan soyunmuş...''

Tüm Türkiye gündemi bir anda allak bullak...

Dikkat ettim ne zaman çok ciddi bir mesele olsa...

Ayşe gene gündemde...Ya memesi, ya orgazmı, ya bacağı, ya poposu...

Yahu Doğu Türkistan'da katliam oluyor...

Kardeşim insanları boğazlıyorlar... Müslümanlar katlediliyor...

Manşette ne var?

Ayşe Arman Fatih'te bacaklarını açtı...

Ulan helal olsun sana...Vallahi de billahi de...

Ertuğrul Ağbime ayrıca helal olsun... Bunca orkestrasyon onun zekası ve eyvallahı olmadan olmaz.

Biz de kendi çapımızda gazetecilik oynuyoruz... İki satır kalem oynatmayı, eleştiri yapmayı akıldan ve vicdandan sayıyoruz.

Oysa öyle mi?

Aslolan gündemdir...

Gündem yaratmaktır.

Ve fakat ben 'Ayşe Arman'' olgusunun, belli bir tasarımla yapıldığı inancındayım.

Catharsis (Katarsis) hali...

Aristoteles'in Poetika'sında geçer bu kelime...

Modern psikanalizde bilinçdışına itilmiş duyguların yaşanıp boşalım olanağına kavuşturularak hastanın patojen duygulardan ve nevrotik belirtilerden kurtarılmasıdır.

Yani?

Arınma hali... Ama nasıl?

Hastanın durumu o kadar vahimdir ki duygularından bir anda arınarak boşalır...

Yanisi şu...

Türkiye bir katarsis halinde.

Türkiye'de millet kafayı yedi... Bu vaziyete dalga geçerek ayna tutmak katarsis yaratıyor. Yani sen insanlara; yığınlara vaziyetin ne kadar boktan olduğunu, her şeyin daha da kötüye gideceğini anlattıkça artık etki etmiyor. Başrolünde kendilerini oynadıkları trajediyi duyumsamıyorlar.

Ayşe Arman imajı ve kendisiyle varolan gündemi aslında bizim katarsis halimizi ifşa ediyor. Arındırıyor...

Arındırırken aslında bu trajediye paydaş oluyor.

Bizimle, kendisiyle ve boktan geleceğimizle dalgasını geçiyor.

Hüzünlü bir kahkaha gibi...

Akşam

Sabah ve Milliyet'in Doğan Savaşı

22 Temmuz 2009 10:15
Sabah Gazetesi'nin ''Doğan'ın Paravan Şirketleri'' haberine Doğan Holding, medya üzerinden karşılık verdi.

Sabah Gazetesi'nin ''Doğan'ın Paravan Şirketleri'' haberine Doğan Holding, medya üzerinden karşılık verdi.

İşte Milliyet'in haberi:

Sabah gazetesi, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) Doğan Grubu hakkında hazırladığı bir raporu, mahkemelerin bu rapor hakkında vermiş olduğu takipsizlik kararlarını gizleyerek yeni bir rapor gibi takdim etti ve bu yayınıyla kamuoyunu yanılttı

Sabah, dün birinci sayfasından “Doğan’ın büyük oyunu” başlığıyla verdiği bu haberde, SPK’nın Doğan Grubu’nun kurduğu off shore şirketler üzerinden geçirdiği kâğıt ithalatıyla Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin küçük ortaklarını 36.5 milyon lira zarara uğrattığı tespitini içeren bir rapor hazırladığını yazdı. SPK’nın böyle bir rapor hazırladığı ve daha sonra Doğan Holding yöneticileri hakkında bu rapora dayanarak suç duyurusunda bulunduğu bilgisi doğruydu. Eksik olan husus, mahkemelerin bu rapor hakkında bir dizi takipsizlik kararı verdiği gerçeğiydi.

Üstelik, bu dosyanın yaklaşık 8 yıl geriye giden ilginç bir öyküsü vardı. İşte bu iddiaların yargı süreci içindeki öyküsü:

İDDİAYI İLK ORTAYA ATAN UZAN AİLESİ

Bu iddialar, ilk kez 2001 yılında o dönemde Uzan Grubu’na ait olan Star gazetesi tarafından gündeme getirildi. Bunun üzerine Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu, Doğan Grubu hakkında inceleme başlattı ve hazırlanan raporda “grubun yüksek bedelle gazete kağıdı, magazin kâğıdı ve baskı malzemeleri ithalatı yaptığı iddiasının yerinde olmadığı” sonucuna ulaştı.

UZANLAR BU NEDENLE MAHKÛM OLDU

Doğan Grubu, bu kararla yetinmedi ve Star’ın haksız iddialarına karşı Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme, görevlendirdiği bilirkişilerin hazırladığı rapora dayanarak Star’ın itham ve iddialarının “gerçekle ilgisi bulunmadığına” karar verdi, gazete aleyhinde tazminata hükmetti. Söz konusu karar Yargıtay tarafından onaylanarak kesinleşti.

SPK’DAN 7 YIL SONRA SUÇ DUYURUSU

2001 yılında Star’ın iddiaları üzerine bu konuyu incelemeye başlayan bir kuruluş da SPK idi. SPK’nın bu konudaki incelemesi yaklaşık 7 yıldır sürmekteydi. SPK, geçen sonbaharda 10 Ekim 2008 tarihinde bir inceleme raporu düzenleyerek “güveni kötüye kullanma suçu” iddiasıyla Doğan Grubu yöneticileri hakkında mahkemeye suç duyurusunda bulunma kararı aldı. Sonraki süreç şöyle gelişti:

29 ARALIK 2008/ÜSKÜDAR BAŞSAVCILIĞI: EK RAPOR GEREKLİ

Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı, SPK tarafından yapılan suç duyurusu üzerine kovuşturma başlattı. Bu süreç içinde istenen bütün bilgi ve belgeler ile geçmişte alınmış olan yargı kararları da Başsavcılığa sunuldu. Başsavcılık, bunun üzerine 29 Aralık 2008 tarihinde SPK’nın 10 Ekim 2008 tarihli raporunun yetersiz kaldığı sonucuna ulaşarak ek rapor düzenlenmesini istedi.

29 MAYIS 2009/ÜSKÜDAR BAŞSAVCILIĞI: GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA YOK

Üsküdar Başsavcılığı’nın bu yazısı üzerine SPK ikinci raporu 3 ay sonra, 6 Nisan 2009 tarihinde tamamlayarak gönderdi. Başsavcılık, ikinci raporu da değerlendirdikten sonra iddia olunan “güveni kötüye kullanma suçunun unsurlarının olayda bulunmadığı” sonucuna vardı. Üsküdar Başsavcılığı, 29 Mayıs 2009 tarihli kararı ile konunun Sermaye Piyasası Kanununa muhalefet açısından incelenmesi için yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine karar verdi.

1 HAZİRAN 2009/İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NDAN DA YETKİSİZLİK KARARI

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, önüne gelen dosyayı inceledikten sonra 1 Haziran 2009 tarihinde yetkisizlik kararı vererek Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti. Bu kararda şöyle denildi: “Soruşturma sırasında Üsküdar Cumhuriyet Savcılığının talebi ile yeniden yapılan inceleme ve düzenlenen 06.04.2009 tarihli rapor kapsamında Sermaye Piyasası Kurulunun 17.4.2009 tarih ve 249 sayılı kararı ile şüphelilerin eyleminin Güveni Kötüye Kullanmak olduğu Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında değerlendirilmediği açıkça ifade edilmiştir. Bilindiği gibi 2499 sayılı SPK yasasının 49/1 maddesine göre aynı yasanın 47. maddesindeki suçlar nedeni ile soruşturma yapılabilmesi ancak SPK’nın açıkça bu suçtan Başsavcılığımıza başvurusu ile mümkündür. Kurulun bu yolda bir başvurusu bulunmadığı gibi eylemi vasıflandırmada Güveni Kötüye Kullanma suçunda ısrar edilmiştir. Bu aşamada yasal olarak Başsavcılığımızın SPK’nın 47. maddesi kapsamında soruşturma yapması mümkün değildir “

8 HAZİRAN 2009/ÜSKÜDAR BAŞSAVCILIĞI: “KOVUŞTURMAYA YER YOK”

Dosyanın bu şekilde iadesi üzerine Üsküdar Başsavcılığı, 8 Haziran 2009 tarihinde “Kovuşturmama Kararı ile “Güveni Kötüye Kullanma suçuna yönelik isnatta suçun yasal unsurları oluşmadığından tüm şüpheliler hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına “ karar verdi.

26 HAZİRAN 2009/KADIKÖY 1. AĞIR CEZA’DAN SPK’NIN İTİRAZINA RET

SPK da bu karara itiraz etti. Konu, bu itiraz üzerine Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gitti. Bu mahkeme de 26 Haziran 2009 tarihinde 2009/ 602 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verdi. Bu sürecin sonunda “Güveni Kötüye Kullanma suçundan Kovuşturmaya Yer Olmadığına” ilişkin Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı kararı kesinleşmiş oldu.

aktifhaber

MANŞETİMİZ YALANDIR MANŞETİ
27 Temmuz 2009 13:35
Adli Tıp Başkanı 'Savcı olay yerine gitmedi' dedi. Hürriyet 'yanlış' olduğunu bile bile manşet yaptı.




Haluk İnce’nin, “Savcı, Karabulut cinayeti mahalline gitmedi” sözü aksi yöndeki tutanağa da yer veren Hürriyet’e manşet oldu. Hürriyet’in kendi kendini yalanlayan manşetindeki fotoğrafta savcının görüntüsünün kapandığını Akşam ortaya çıkardı

Verdiği tartışmalı raporlar üzerine, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından denetlenmesi istenen İstanbul Adlî Tıp Kurumu’nun Başkanı Doç. Dr. Haluk İnce, iki gün önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajda Münevver Karabulut cinayetinde, savcının olay yerine gitmediğini ve polisin ilk incelemesini kurallara uymadan yaptığını öne sürdü. Ancak gazete, manşetine, 4 mart tarihli “Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene” tutanağında savcının olay yerinde inceleme yaptığının yazılı olduğunu da ekledi; dolayısıyla kendi manşetiyle çelişmiş oldu.
İnce’nin Hürriyet’teki iddiaları, dün Akşam gazetesinin ilk sayfadan gördüğü “Savcının resmi kapanmış” başlıklı haberle de yalanlandı. Gazetede çıkan haber ve fotoğrafa göre, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Faruk Erşen Yılmaz, cinayetin işlendiği 3 mart günü saat 20:00 sıralarında Etiler’deki çöp konteynırı başında ilk incelemeyi bizzat yapmıştı.

“Savcı fotoğrafla kapatıldı”
Akşam’ın haberine göre, Hürriyet gazetesi söz konusu fotoğrafta Savcı Yılmaz’ın göründüğü bölümü Münevver’in fotoğrafıyla kapatmıştı. Yine fotoğrafa göre, Adlî Tıp Kurumu Başkanı İnce’nin iddiasının aksine olay yeri inceleme ekiplerinin özel tulumlarını giyip eldiven taktığı görülüyor.
Adlî Tıp Kurumu Başkanı İnce’nin iddiasını yalanlayan bir isim de Münevver Karabulut’un babası Süreyya Karabulut oldu. Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla denetlenen kurumun ortaya birtakım yalanlar attığını, böylelikle uydurma senaryolarla imajını kurtarmaya çalıştığını iddia eden baba Karabulut, “Olay gecesi çöp konteynırının yanına gittiğimde Cumhuriyet Savcısı Faruk Erşen Yılmaz oradaydı” dedi.
Taraf’a konuşan Süreyya Karabulut, yaptıkları hataların Adlî Tıp Kurumu’nun güvenirliğini sarstığını, şeffaflığını kaybetmesine yol açtığını öne sürdü. Karabulut, tepkisini, “Devlet kurumları kızımın katilini bulamazsa, bu olayın altında ezilecek“ sözüyle dile getirdi.

Sahte kimliği biliyordum
Kırmızı bültenle aranan Münevver’in katil zanlısı Cem Garipoğlu’nun nerede olduğu tartışmaları sürerken, Garipoğlu’nun adına düzenlenmiş sahte kimliğin ortaya çıkması Karabulut Ailesi’ni pek de şoke etmedi. Garipoğlu’nun adına düzenlenmiş kimliğin yanında, bir de sahte pasaporta sahip olduğunu iddia eden baba Karabulut, “Cinayetten sonra Cem adına kimlik ve pasaport düzenlendi. Bunun yanında Cem’in yanında 700 bin dolar nakit para vardı. Ben bunu polislere bildirdim fakat tutanaklara girmedi” dedi.

Adlı Tıp Kurumu Başkanı nasıl atanıyor
Adlî Tıp Kurumu (ATK) Başkanının atanmasında neredeyse tek başına Adalet Bakanı etkili. Çünkü ATK Başkanı ‘Adalet Bakanı’nın inhasıyla müşterek kararname’ ile atanıyor. Yani, kimin ATK Başkanı olacağına Bakan karar veriyor, ancak atamanın resmen gerçekleşebilmesi için, atamayı Başbakan ile Cumhurbaşkanı’nın da imzalaması gerekiyor. Atama kararı Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla (müşterek kararname) Resmî Gazete’de yayımlanıyor. ATK Başkanlarını görevden alma yetkisi de atanma esasındaki gibi Adalet Bakanı’nın yetkisinde. Ancak Bakanın bu işleminin de üçlü kararnameyle yapılması gerekiyor. ATK’nin ihtisas daire başkanları, şube müdürleri, grup başkanları, adli tıp uzmanları, raportörler, mühendisler, psikologlar, biyologlar, kimyagerler ve bunun gibi uzmanlar ise ATK Başkanının teklifi üzerine doğrudan Adalet Bakanı’nca atanıyor. ATK Başkanı dışındaki görevlere ilgili fakülte öğretim üyeleri arasından görevlendirme de yapılabiliyor. ATK Kanunu’na göre, kurum başkanları Adlî Tıp alanında uzman elemanlar veya, üniversitelerin ilgili fakülte öğretim üyeleri ve yardımcıları arasından atanıyor. ATK’daki diğer personel ise ATK Başkanınca atanıyor. Kanunda, ATK Başkanı olabilmek için profesör veya doçent olma koşulu yok. Nitekim, daha önce ismi çok tartışılan Dr. Keramettin Kurt da bu unvanıyla ATK Başkanlığı yapmıştı. Görev süreleri dört yıl olan ATK Başkanları bu süreleri dolduğunda görevlerine aynı usule göre tekrar atanabiliyor veya görevlendirilebiliyor.

Doç. Dr. Cengiz Haluk İnce kimdir?
Geçen nisan ayında Uzman Doktor Keramettin Kurt’tan boşalan Adlî Tıp Kurumu Başkanlığı’na resmen oturan İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Cengiz Haluk İnce, 2001 yılından beri kurumda bilirkişi olarak görev yapıyordu. Türk Tabipler Birliği, İstanbul Tabip Odası, Adli Tıp Uzmanları Derneği ve Meslek Hastalıkları ve İş Kazaları Araştırma Önleme (MESKA) Vakfı üyesi olan 1966 doğumlu Doç. Dr. Haluk İnce’nin meslek ve iş kazaları, çocuk suçluları ve çocuk mahkemeleri, hekimlerin cezai ve hukuki sorumluluğu alanlarında yaptığı birçok bilimsel çalışmaları bulunuyor.
aktifhaber

Hürriyet'in manşeti yine tekzip edildi! "Karayipler’deki Turks&Caicos Adaları'nda iktidarı bir Türk iş adamı devirdi" haberi yalanlandı

23 Temmuz 2009 Hürriyet'in manşeti yine tekzip edildi! "Karayipler’deki Turks&Caicos Adaları'nda iktidarı bir Türk iş adamı devirdi" haberi, bizzat iş adamı Cem Kınay tarafından yalanlandı. Bizzat Cem Kınay tarafından gönderilen düzeltme ve cevap yazısında şunlar kaydedildi:

"22 Temmuz 2009 tarihinde Hürriyet gazetesinde yer alan haberler gerçeklerle bağdaşmamakla birlikte tamamen farazi bilgiler içermektedir.

Ben rüşvet vermedim, Turks ve Caicos Adalarındaki tüm diğer işadamları gibi siyasi partiye yardım yaptım, burada politik partilere yardım tamamen kanunlara uygun. Ben ucuza filan ada almadım. Benim iki adam var. Birincisi Dellis Cay, özel bir yatırımcıdan aldım, devlet ile işim olmadı. İkinci adam ise, Joe Grant Cay, bunu da İngiltere’nin valisinin tespit ettiği fiyattan, ve kendisinin altına imza atarak onayladığı şekilde satın aldım.

Gerek benim ve şirketlerim hakkında raporda bulunan ithamlar, gerek bu ithamların yayınlanması, Turks ve Caicos Mahkemeleri tarafından 18 Haziran 2009 tarihinde KANUNSUZ bulunmuştur, TEDBİR konmuştur. TEDBİR artık gizlilik kalmadığı için ve konular maalesef kamuoyuna sızdığı için kalkmıştır ancak KANUNSUZ ithamlar yayınlanmaya ve bize zarar vermeye devam etmektedir. Ben kendi ülkemde böyle bir yayını beklemezdim.

Saygılarımla,

Dr. Cem Kınay
CEO / Chairman, The O Property Collection"

netgazete

Dündar'ın Fitre Bilgisizliği!

05 Ağustos 2009 22:30
Uğur Dündar, bu yılki Ramazan'da verilecek fitre miktarıyla ilgili büyük bir gafa imza attı. Dündar'ın fitreyle ilgili bilgisinin olmadığı ortaya çıktı...

Geçtiğimiz hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açıklanan fitrenin "6,5 TL'lik" taban fiyatı Uğur Dündar'ın telefonla katıldığı radyo programında dalga konusu oldu. Dündar, emekli ve memur maaşlarına yapılan zamla bağdaştırdığı fitrenin devlet tarafından verildiğini ima edercesine, "Daha ne versin ki devlet" gafını yaptı...

Ramazan ayında gücü yeten Müslüman'ın ödemekle yükümlü olduğu sadaka olan fitreyi, Radyo D'de Hakan Gündüz'ün sabah programında dalgaya alan deneyimli gazeteci Uğur Dündar, bu konudaki bilgisizliğini ortaya koymuş oldu. Hürriyet Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'in fitre fiyatı ile ilgili yazısın ele alındığı Radyo D'deki sabah programına telefonla katılan Uğur Dündar, ironik bir dille Özdil'i eleştirirken, fakir fukaraya Ramazan'da verilen fitre ile açık açık dalga geçti.

"DAHA NE VERSİN Kİ DEVLET?"
Hakan Gündüz'ün, Yılmaz Özdil'in yazısından bir kesit okuduktan sonra, “Yani 6,5 liranın kıymetini anlamadıysa bence yazıklar olsun Yılmaz'a. 6,5 lira yıldızlar kadar para demektir. Bozdur bozdur harca kardeşim. Daha ne versin ki devlet?” diyen Uğur Dündar, fitre oranın kimler tarafından verilip, dağıtıldığı konusunda da büyük bir gaf yaptı.

Fitreyi, memur v emekli maaşlarıyla karıştıran, Dündar, ramazan ayında hali vakti yerinde olan Müslümanların, fakir, fukaraya yaptıkları yardımın, devlet tarafından verildiği anlamına gelecek şu yorumu yapıyor: Şaka bir yana… Hakikaten, bu fitre ve zekat işi, emeklilere yapılan zamlarla birlikte gerçekten, kara mizah konusu dönecek hale dönüştü.”

FİTRE TABAN FİYATINI DİYANET BELİRLER
Peki, Uğur Dündar'ın Yılmaz Özdil'in yazısından yola çıkarak dalgaya aldığı fitrenin oranları nasıl belirleniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı her sene o yılın fitresiyle ilgili bir çizelge yayınlıyor. Bu çizelge insanların ekonomik durumlarına göre kademelendirilmiş oluyor. 2009 yılı için fitre miktarı 6, 5 TL olarak açıklandı. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın açıklamaları asgari ölçüler olduğu için¸ kişi fitresini daha yüksek bir oranda verebilir. Bu hesabı da yıllık ortalama masrafını göz önünde bulundurarak hesaplar.
aktifhaber

Yeni Şafak gazetesinin sahibi Ahmet Albayrak'ın 207 yıla kadar hapsi istendi

09 Aralık 2009 Bursa İl Jandarma Komutanlığı, Karacabey ilçesinde kum ocakları işletmesi ve kaçak kum çıkarılıp satılması, rüşvet alınıp verilmesi gibi iddialar üzerine operasyon başlattı. Savcılık talimatıyla başlayan operasyonda, bu işlerin organizasyonu için örgüt kurulduğu, bu örgütün liderliğini ise, Yeni Şafak gazetesinin sahibi Ahmet Albayrak'ın yaptığı iddia edildi. Operasyonda 33 kişi gözaltına alındı. Ancak İstanbul'daki evinde arama yapılan Albayrak'a ulaşılamadı. Gazete Habertürk'ün haberine göre; Albayrak, 11 ayrı kamu ihale­sine fesat karıştırmak, 5 ayrı rüş­vet almak ve vermek, hırsızlık, suç işlemek amacıyla örgüt kur­ma ve şantaj suçlarından toplam 207 yıla kadar hapis cezası iste­miyle hâkim karşısına çıkacak. Jandarmanın operasyonunda yakalanan Bursa Özel İdare Genel Sekreteri Kemal Demirel, Ahmet Albayrak İl özel İdaresi Çevre Sağlığı Daire Başkam Yaşar Dursunay, İl Özel İdaresi Ruhsat Şube Müdürü Aslan Sevi, iki mühendis ve işadamlarının da bulunduğu 33 kişiden Kemal Demirel, Yaşar Dursunay, Mehmet Taş, Yaşar Rıza Sonay ve Aslan Sevi tutuklamrken, diğer kişiler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

GAZETEYE SUÇ DUYURUSU

Öte yandan Cumhuriyet Savcısı Ferruh Gün'ün, Ahmet Albayrak'm sahibi olduğu yayın organlarından operasyonla ilgili jandarma ve yargıya yönelik karalama ve engelleme kampanyası yürütüldüğü ve "AK Parti ve FethuUah Gülen'i Bitirme Planı" olarak bilinen 'Darbe Andıcı'ndaki hedefler doğrultusunda, "kamuoyu oluşturmak için operasyon düzenlendiği" iddialarını içeren yayınlar yapıldığı gerekçesiyle, Bursa'da başka savcılığa suç duyurusunda bulunacağı öğrenildi.

"ÖRGÜT LİDERİ"

Olayla ilgili soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Ferruh Gün, aralarında Albayrak Holding Yönetim Kurulu Başkam ve Yeni Şafak Gazetesi'nin sahibi Ahmet Albayrak'ın da bulunduğu toplam 33 sanık hakkında iddianame hazırladı. Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, İstanbul'daki evinde yapılan aramalarda ele geçirilemeyen, savcılık tarafından hakkında yakalama kararı çıkartılmasına rağmen bir türlü bulunamayan Ahmet Albayrak "örgüt lideri" olarak gösterildi.

netgazete

15 Aralık 2009
Ergenekon'dan Hürriyet'e Servis
Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameler ve gizli tanık ifadeleri, basının nasıl yönlendirildiğini bir bir ortaya çıkarıyor

Ergenekon üyelerinin, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinin yanı sıra Hürriyet gazetesini de kullandığı ortaya çıktı. Ergenekon tutuklusu emekli tuğgeneral Levent Ersöz, AK Parti milletvekillerinin, bir mescidde Mustafa Sungur Hoca ile gizli çekilmiş fotoğraflarını Hürriyet gazetesine servis etmiş. Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerinde yer alan gizli tanık Ahmet Faruk'un ifadelerine göre, Hürriyet gazetesinde yer alan istihbarî haberin kaynağı Ergenekon!.. Fotoğrafı bizzat Levent Ersöz'ün yakınında çalışan gizli tanık Ahmet Faruk çekmiş…

Ergenekon Terör Örgütü üyelerinin Cumhuriyet gazetesi ve Milliyet gazetesinin yanı sıra Hürriyet gazetesini de kullandığı ortaya çıktı.

Ergenekon soruşturması çerçevesinde yargılanan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, AK Parti milletvekilleri Ali Yüksel Kavuştu ve Kenan Altun'un, bir mescidde Mustafa Sungur Hoca ile gizli çekilmiş fotoğraflarını Hürriyet gazetesine servis etmiş. Hürriyet gazetesi de, Levent Ersöz'ün yakınları tarafından getirilen söz konusu fotoğrafları haberleştirerek yayınlamış.

GİZLİ TANIK, HÜRRİYET'İN HABER KAYNAĞINI AÇIKLADI!

Ergenekon Terör Örgütü'ne yönelik hazırlanan ikinci iddianamesinin ek klasörlerinde yer alan gizli tanık Ahmet Faruk'un ifadeleri, Hürriyet gazetesinde yer alan istihbarî bir haberin kaynağını ortaya çıkardı.

23 Nisan 2006 tarihli Gülden Aydın imzalı haberde, AK Partili iki milletvekilinin 4 Ekim 2003 tarihinde Beştepe Hacıbayram Mescidi'nde Bediüzzaman Said Nursi'nin talebesi Mustafa Sungur ile fotoğrafı yayınlanmıştı. Bir istihbarat raporuna girdiği söylenen fotoğrafla ilgili, "Nurcu Mustafa Sungur'un sohbet toplantısında elde edilen görüntü" ifadeleri yer aldığı ileri sürüldü. Gizli tanık Ahmet Faruk, savcıya verdiği ifadede bu fotoğrafın kendisi tarafından çekildiğini ve birkaç yıl sonra Hürriyet'e sızdırıldığını itiraf ediyor.

Ahmet Faruk, bu tür gayri resmi ve gizli istihbarat çalışmalarını Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'le birlikte yaptıklarını anlatırken, şu ifadeleri kullanıyor: "Ben Mustafa Sungur hakkında medyaya itiraf şeklinde mektuplar yazacaktım. Mustafa Sungur'un erkek çocuklar ile cinsel ilişkiye girdiğini belirterek onu küçük düşürecektik. Bunların karşılığında Levent Paşa beni Hürriyet veya Doğan Grubu'nda başka bir yerde işe aldıracaktı. Hürriyet'te kendilerine çalışan bir ekibin olduğunu söylüyordu."

Ersöz'ün Ankara'da Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanmasıyla birlikte Ankara'da faaliyetlere başlayan gizli tanık Ahmet Faruk, "Buradaki çalışmalar tamamen siyasilere yöneliktir. Cemaat ilgisi olan milletvekilleri ile görüşülüp çekimleri yapılıyordu. (…) İstihbaratta çalışan Başçavuş Bayram Güleç'i cemaate ben sızdırdım. (…) Ankara'daki faaliyetlerimiz 1 seneye yakın sürdü. Bu çalışmalar neticesinde darbeye doğru gittiklerini anladım. Çünkü her defasında Ersöz Paşa, Başbakan'a küfür ederek, 'indireceğiz bunları' diye söylüyordu" şeklinde ifade vermiş.

Hürriyet gazetesi, 23 Nisan 2006 tarihinde yayınlanan haberini, istihbarat raporuna dayandırmış. Hürriyet gazetesinin, 4 Ekim 2003 tarihinde çekilen fotoğrafı yaklaşık üç sene sonra yayınlamasının sebebi, gizli tanık ifadesiyle ortaya çıkıyor.

DELİL KLASÖRLERİNDE ETÖ BÜLTENİ OLDUKLARI BELGELENDİ

Gazetemiz, Ergenekon Terör Örgütü'nün, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerine manşet attırdığını belgelemişti. Ergenekon iddianamesinin delil klasörlerinde, Ergenekon Terör Örgütü'nün gizli çektiği fotoğrafların, Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Milliyet gazetesi ile Aydın Doğan'ın ortak olduğu Cumhuriyet gazetesinde aynen yayınlandığı yer alıyor.

İFTAR YEMEĞİNİ GİZLİ KAMERAYLA ÇEKMİŞLER

Ergenekon Terör Örgütü üyeleri; Ankara'da, Feyzeddin Erol tarafından 18 Kasım 2003 tarihinde verilen ve dönemin AK Partili Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu, Afyon Milletvekili Ahmet Koca, Diyarbakır Milletvekili İhsan Aslan, Kocaeli Milletvekili Muzaffer Baştopçu, Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Kaplan, Siirt Milletvekili Ömer Gülyeşil ve Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas'ın katıldığı iftar yemeğini gizli kamerayla çekmiş.

GİZLİ ÇEKİM GÖRÜNTÜLER ERUYGUR VE TOLON'A

İftar yemeğinde çekilen görüntüler, Ergenekon Terör Örgütü yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanan emekli Orgeneral Şener Eruygur ve emekli Orgeneral Hurşit Tolon'a getirilmiş. Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'da bulunan gizli çekim görüntüleri, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerine servis edilmiş.

ERGENEKON'UN GÖRÜNTÜLERİ CUMHURİYET VE MİLLİYET'TE MANŞET!

Cumhuriyet Çalışma Grubu tarafından 18 Kasım 2003'te gizli kamerayla çekilen iftar yemeği görüntüleri, Milliyet gazetesinde 3 Ocak 2004 tarihinde (47 gün sonra) "Şeyhinin dergâhında", Cumhuriyet gazetesinde de "Kutlu AKP'yi zorluyor" ve "Kutlu tarikat yemeğinde" başlıklarıyla manşetten yer almış.

Kaynak: Vakit

YENİ ŞAFAK’IN MANŞET OYUNU
25.12.2009 13:36


Yeni Şafak Gazetesi özel haber ibaresiyle “Muhtar İhsan Karargahta” başlıklı bir manşete imza attı.

Haberin spotunda şöyle yazıyor:

“İki subayın Arınç’a suikast iddialarını ‘not’ dışında yalanlayan Genelkurmay, Çukurambar Mahallesi Muhtarı M. İhsan Gündoğdu’yu karargaha çağırdı. O ana Yeni Şafak tanıklık etti.”

Habere göre; Çukurambar Mahallesi Muhtarı Yeni Şafak muhabirine açıklama yaparken “apar topar alınarak” askeri plakalı bir araçla Genelkurmay karargahına götürüldü.

Haber manşetten özetle böyle veriliyor. Yeni Şafak’ın yazdıklarına güvenerek elimizdeki verilere bakalım:

- Yeni Şafak muhabiri muhtarla röportaj yapıyormuş
- Röportaj sırasında askeri bir araç “Genelkurmay’a geleceksiniz” diyerek muhtarı karargaha götürmüş.
- Tüm bu olanlara Yeni Şafak tanıklık etmiş
- Röportaj yarıda kalmış.

Şimdi de haberin devamını, gazetenin 12. sayfasından okuyalım:

“Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a yönelik “suikast planı” ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma çok yönlü sürdürülürken, dün Genelkurmay'da sürpriz bir gelişme yaşandı. Çukurambar muhtarı Mehmet İhsan Günbudak, dün akşam saatlerinde telefonla Genelkurmay'a çağrıldı. Genelkurmay'a dün akşam saatlerinde telefonla çağrılan muhtar Mehmet İhsan Günbudak'ın, “suikast planı” ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında bilgisine başvurulduğu öğrenildi.”

Evet, yanlış okumadınız.

Haber, gazetenin içinde böyle veriliyor. Yani manşette yazılanlarla hiç ilgisi olmayan bir şekilde. Yani ne bir röportaj söz konusu, ne Yeni Şafak’ın bu yaşananlara tanıklığı ne de muhtarlığa gelen askeri araç…

Bizim kafamız çok karıştı! Sahi, Yeni Şafak ne yapmaya çalışıyor?

Odatv.com

31 Aralık 2009
Muhabirin Yalanı Kelle Götürdü
Emniyet Genel Müdürlüğü'nde herkes bunu konuşuyor. Emniyet muhabirinin yalanı şube müdürünü görevden aldırdı. Muhabir itiraf etti ama iş işten geçti.

Emniyet Genel Müdürülüğünde bir emniyet muhabiri yüzünden kriz çıktı ve Özel Güvenlik Şube Müdürü Abdurrahman Akünal görevden alındı.

Emniyet kulislerini sarsan olay şöyle gelişti:

Emniyet muhabiri N., Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’le sohbeti sırasında, söz Emniyet Genel Müdürü Mustafa Gülcü’ye yapılan operasyondan açıldı. N., Özel Güvenlik Şube Müdürü Akünal’ın, şu an yargılanan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü’yü sevmediğini, hatta küfrettiğini söyledi.

N.’den bu bilgiyi alan Orhan Özdemir, anında düğmeye bastı ve pazartesi günü Akünal’ı bulunduğu görevden alarak personel emrine verdi. Yerine ise derhal yeni atama yapıldı. Olayın kriz boyutuna varması üzerine N.’nin doğru söylemediğini itiraf ettiği öğrenildi. Ancak iş işten geçti.

Kaynak: Turktıme

Ergun Babahan
Star Gazetesi
“Kriminal medya... patronu olur mu?”
17 Mart 2010

Başlıktaki soru bana ait değil, Fatih Altaylı’ya ait. vaktiyle Turgay Ciner’in kriminal bir şahsiyet olduğunu, bu nedenle medya patronluğu yapamayacağını iddia ediyordu.

Şimdi onun yayın yönetmeni, başka söze gerek var mı, bilmiyorum.

Altaylı 16 Mart 2003’te Hürriyet’teki köşesinde Turgay Ciner’in MİT kaynaklı olduğunu sandığım kaydını almış ve yayınlamış.

O yazıyı okuyunca karakterini, ahlakını ve bugünkü gazetecilik anlayışını daha iyi anlayacaksınız.

Elimde daha böyle çok yazı var.

Çünkü ‘’Kod Adı Siyah’’, o zaman Aydın Doğan’ın tetikçisiydi, şimdi yeni patronunun tetikçisi oldu.

Kemiği kim verirse, onun evini koruyor yani.

Konuya gelelim.

Fatih Altaylı’nın ‘’Kod Adı Siyah’’ olan bir MİT ajanı olduğu gerçeği yeni değil.

Yıllardır yayınlanıyor.

O da pişkin bir şekilde ‘’Benim ağzım gevşek, benden ajan olmaz’’ diye yazıyor.

Küfür etmek bir acz göstergesidir.

Altaylı, MİT ajanı olduğu iddialarına yanıt vermemiş, bana küfür etmiş.

Basın Konseyi Başkanı da cevap vermemiş küfür etmişti.

Hürriyet kültürü de herhalde böyle adam yetiştiriyor.

Soru basit, sen ‘’Kod Adı Siyah’’ olan bir MİT ajanı mısın? Ve Yılmaz’ın önündeki tartışmanın gerisi ne?’’

Mutlaka mahkemeye git.

Sen kimi tanık gösterirsin bilmem ama benim tanığım Mehmet Eymür.

Yalanlarına gelelim, ben öncelikle Sabah’ta köşe yazarıydım.

Sabah kültüründe yazarlar yayın yönetmenin ‘’altında’’ çalışmaz.

Habertürk’teki yazarlar senin ‘’altında’’ çalışmak konusunda ne düşünüyor bilemem.

İkincisi...

Şimdiki patronun hakkında yazdıklarının gösterdiği gibi, sen doğruluk, şeref, haysiyet gibi konulardan nasibini almamışsın.

Ya MİT eğitimin ya da karakterin seni yalancılık konusunda uzman yapmış.
Tek örnek vereyim.

Sen Sabah’tan istifa etmedin, kovuldun.

O gün Paper Moon’da yemeğini yedin, şarabını içtin, saat 16.00 gibi yazıişlerine geldin.

Gayet neşeliydin.

Biraz sonra Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Akif Yaşin seni odasına çağırıp işine son verdi.

Ben o sırada yan odada oturuyordum ve yayın yönetmeni olmuştum.

Yani sana ‘’Seninle istifa edeyim’’ demem mümkün değildi.

Seni hiç görmedim.

Ağlayan biri varsa, o da sendin.

Sen, ‘’Ergun Babahan’la Yılmaz Özdil’i at dediler, o yüzden istifa ettim’’ deyip yalanlar söyler ve ağlarken arkandaki TV’de ‘’Sabahın yeni yayın yönetmeni Ergun Babahan’’ diye altyazı geçiyordu.

Herkes sana poposuyla gülüyor, senden çıkıp bana tebriğe geliyordu.

Tanığım, Sabah’ın tüm yazıişleri odası ve TMSF yönetimi.

Kendi yalan dünyanda yaşıyor olabilirsin.

Bence kendine biraz güvenin, cesaretin ve saygın varsa, sen de benim gibi Neşe Düzel’in karşısına çık, sorularını yanıtla.

Ama önce aşağıdaki yazını oku.

Aşağıdakiler iftiraysa, senin iftiracı biri olduğun bir kez daha kanıtlanacak.

Yok doğruysa, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş demektir.

Cevabını bekliyorum.

Bu arada, ben seni mutlaka yargı önüne çıkaracağım.

Tanıklarım hazır, umarım seninki de hazırdır.



Arşivdeki yazılarına bak

Unutmuş olabilirsin belki; bu sadece başlangıçtı. Çünkü o tarihten itibaren tefrika halinde şimdiki patronun Turgay Ciner’in kriminal göstermeye çalışan yazılar kaleme aldın.

Bir aynaya bak, bir de arşivdeki yazılarına:
n Tarih: 16.Mart. 2003

Gazete: Hürriyet

Yazan: Fatih Altaylı

“Etikçi yayın müdürü

bir de patronuna bak”

• Tarih: 2 Ağustos 1996

“Arsayı satmadım

Ciner beni vurdurttu”

• Tarih: 13 Kasım 1998

“Ciner’in kara

para bağlantısı”

• Tarih: 18 Kasım 1998

“Kaçak Mercedes gözaltısı”

• Tarih: 27 Kasım 1998

“192 milyar alacağı

için burun kırdırttı”

• Tarih: 14


En son Ekim tarafından Çrş Mar 17, 2010 11:52 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Ağu 11, 2009 11:01 pm    Mesaj konusu: 'Bildiklerimi yazsam darbe olur!' Alıntıyla Cevap Gönder

TÜRBAN TAKTIRIYORLAR ABLA, YETİŞ

17 Kasım 2009 10:39
2007 Bilgi Destek Planı'nda medyaya servis edilmesi istenen her haber, planın hazırlanmasından kısa bir süre sonra neredeyse plandaki başlıkla manşetlere çıkmış. Sonucu belli anketler de belli aralıklarla sayfalarda boy göstermiş.
Demokrasiye Müdahale Eylem Planı'nı ile ortaya çıkan 'TSK içindeki cunta' yapılanmasının 'kara propaganda' faliyetleri kapsamında hazırladığı iddia edilen Eylül 2007 tarihli Bilgi Destek Planı'nda servis edilmesi istenen haberlerin tamamının yandaş medyada manşet olduğu ortaya çıktı. "Kamuoyu yaratmak" isimli 'power point' sunumunda, medyanın manşetleri, haberleri, okur köşelerinden yayınlatılacak, sonucu önceden belli anket sonuçlarına kadar her alanda kullanılarak toplumun yönlendirilmesi isteniyordu.

BAŞLIKLAR BİLE BİRE BİR ÖRTÜŞÜYOR

"Kamuoyu Yaratmak" isimli power point sunumda hangi tür haberlerin hazırlanacağı ve yandaş medyaya servis edileceği de başlık başlık anlatılıyordu. 'Servis edilecek' denilen haberlerin Eylül 2007'den sonra gazete ve televizyonlarda neredeyse belgedeki haber başlıklarıyla bire bir örtüşen başlıklarla yer bulması dikkat çekti. Ancak manşetlere çıkan bir çok irtica haberinin kısa sürede yalan olduğu ortaya çıkmıştı. Belgedeki 'servis haberlerin' halen bazı gazete ve televizyonlarda zaman zaman yer almayı sürdürdükleri de görüldü.

İŞTE CUNTANIN SERVİS EDİLECEK HABERLERİ

İşlem Makamı Harekat Bşkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Genel Sekreterlik olarak gösterilen 24 Ekim 2007 tarihli "Faa.çiz. 23.10.Selvi" dosya adlı belgede, servis edilecek haberlerle birlikte Hürriyet'in gençlerin 'cinsel içerikli' sorularına cevap veren Güzin Abla takma adıyla hazırlanan köşeye türban konusunda mektup gönderilmesi planlanıyor. İşte belgede servis edilecek haberlerin başlıklarından bazıları şöyle: İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri Tarikatçı babanın okula gitmemesi için kız çocuğuna hapis hayatı yaşatması.

- İrticai ailenin çok küçük yaştaki kızını yaşlı biriyle para karşılığında evlendirmeye çalışması.

- Tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması ve anormal ölçekteki mal varlığı.

- Türban takmaya zorlanan bir genç kızın Hürriyet yazarı "Güzin Abla"ya durumunu yazması ve yardım istemesi.

- Türban takmak istemeyen bir genç kadının başına gelenler ve yaşadığı çevrede nasıl bir baskı altında tutulduğuna ilişkin yazdığı mektuplar.

SONUCU ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ ANKETLER

'Kamuoyu Yaratma' cetvelinde, önceden sonucu belirlenmiş anletlerin medyaya servis edilmesi isteniyor. İşte anketlerden çıkması istenen sonuçlardan bazıları: - Türk toplumunun en çok güvendiği kurum %93'le yine TSK çıktı... - Hükümete olan güven %45...- Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı... - Türkiye'ye yaşayan yabancılara göre, Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı... - Türban takan kadın/kızların %65'i çevre, aile ve eş baskısı nedeniyle takıyor... - Öğretmenler arasında yapılan bir ankete göre eğitim hızla dinselleşiyor...

Şeyhin lüks hayatı

- (Hürriyet-24 Nisan 2008): İsmailağa Cemaati'nin lideri Mahmut Hoca da, Beykoz'a bağlı Çavuşbaşı Beldesi'nde iki villa aldı. İkiz villaları 'hocaları' için beğenen müritler, önce mahallenin 'çağdaş imamı'nı tayin ettirip camiyi 'ele geçirdi'. Camiye tarikattan biri atandı, villalar alındı ve mahalle cüppeli, kara çarşaflı müritlere kaldı.

Medyaya servis edilecek haberler arasında "İrticai unsurların cemaatten topladığı paraların tarikat şeyhinin cebine gitmesi, tarikat şeyhinin çok lüks bir hayat yaşaması" haberleri de vardı.

Türban taktırıyorlar yetiş Güzin Abla!

Rumuz Cunta!

Servis edilecek haberler arasında en ilginci Hürriyet'in cinsel içerikli soruları yanıtlayan Güzin Abla köşesine türbanlı kızların dramıyla ilgili sorular göndermek. Sorular gitmiş ve Güzin Abla da soruları yanıtlamış.

Planda "Güzin Abla'ya türbanlı kızların dramı sorulsun" denmiş. Kısa süre sonra Güzin?Abla 3 türbanlı kız sorusu cevaplamış

Güzin Abla niye türbanı yazmıyorsun?

- HÜRRİYET (25 Şubat 2008): Sevgili Güzin Abla, uzun süre başörtüsü ya da türban konusunda bir şeyler yazarsınız diye bekledim, ama hayal kırıklığına uğradım. Ben 32 yaşında, kapalı bir bayanım. Ama artık başörtüsünü taşımak istemiyorum. Taşıması zor bu örtüyü kullanmama kararı aldım. Eşim de bu kararıma saygı gösterdi. Fakat çevrenin baskısı ve olmadık laflarından, hatta iftiralarından korktuğumuz için bir türlü tamamen çıkaramadım. Rumuz: Çözüm arıyoruz.

16 yaşındayım, aile zoruyla kapandım

Merhaba Güzin Abla... Ben 16 yaşında bir genç kızım. Ailemin zoruyla kapandım, ancak gönlüm başka şeylerde. Sevdiğim genç de ben kapanınca fikirlerimizin uymadığını ve benim görünüşümde biriyle gezemeyeceğini söyleyip beni bıraktı. Ben istediğim kıyafetleri seçmek, mayo giyip yüzmek, makyaj yapmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Bu nedenle evden kaçmayı bile düşünüyorum. Ne yapmalıyım?

Baştaki örtü ile cahil gibi görünüyorsun!

"Üniversiteye girmek isteyen türbanlı genç hanımlara şaşıyorum. Orası bir bilim ve irfan yuvası... Meslek edinmek için eğitim alınan yer. Orada başörtüsünün ne işi var? Ne kadar bilgili, görgülü, seviyeli de olsanız, başınızda örtü varsa cahil bir görünüm sergiliyorsunuz. Örneğin ben artık başörtüsü takmak istemiyorum. Ben kayınvalidem ve kayınpederimin baskısıyla örtündüm. Ailem ise çevremizden çekiniyor. İşte bu çevre dedikodusundan nasıl kurtulurum, ne yapmalıyım bilemiyorum. Ne olur bir çare söyle, cevap yaz.

TSK yüzde 87 ile en güvenilir kurum

- ULUSAL KANAL (17 Kasım 2008): TNS Piar'ın her ay yaptığı "Bugün seçim olsa oylar hangi partiye gider" konulu anketin Ekim ayı sonuçları açıklandı. Ankete göre Türk Halkı'nın en güvendiği kurum yüzde 87 ile TSK.

AVROBAROMETRE (5 Temmuz 2008): AB'nin kamuoyu araştırmalarından sorumlu kurumu Eurobarometre öncülüğünde hazırlanan "Bahar 2008" Türkiye raporunda halkın yüzde 82'si 'en güvenilir kurum' olarak TSK'yı gösteriyor.

Türbanlılar çoğalıyor!..

"Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." sonuçlu anket istenmiş. Peşinden "türbanlı sayısı 4'e katlandı' manşeti gelmiş

Servis edilmesi istenen haberlerden birisi de "Türkiye'de türban takan kadın sayısı son beş yılda %10 arttı..." şeklindeydi. Milliyet Gazetesi 4 Aralık 2007'de manşetine bir araştırmayı taşıdı. Konda Araştırma Şirketi tarafından Milliyet Gazetesi için yapılan ve 2007'de Milliyet'te yayınlanan "Dindarlık ve Türban" araştırmasına göre Türkiye'deki türbanlı sayısı 4'e katlandı. AK Parti yönetiminde geçen son dört yılda başını örtenlerin oranı yüzde 64.2'den 69.4'e, bunun içinde başını türbanla örtenler yüzde 3.5'ten 16.3'e çıktı.

Eğitim dinselleşiyor!

Spariş haberler için planlanan bir başlık da "öğretmenelere göre eğitim sistemi dinselleştiriliyor"du. Haberler peş peşe gelmiş.

- Milliyet (24 Kasım 2007): Amasya Anodulu Kız Meslek Lisesi'nden kayıtlarını aldıran öğrenciler "Notumuz düşmesin diye baskılarla sustuk. Oruç tutuyormuş gibi yaptık" diye konuştular. Ş.D'nin babası Cafer D, "Biz Aleviyiz. Orcumuz farklıdır. Yurt sorumlusu Hakime Hanım'a 'Kızım hasta. Ameliyat oldu oruç tutamaz' dedim. Bana 'Olsun bir şey olmaz, tutar tutar' dedi..." Bu haber kısa süre sonra yalanlandı. Kısa sürede kızların oruç yalanı ortaya çıkmıştı.

- Star TV Ana Haber (24 Ekim 2009): Uğur Dündar yönetimindeki Star TV Ana Haber Bülteni'nde "Okuldan Cumaya" başlıklı haber yayınlandı. Öğrencilerin ailelerinin yazılı izniyle cumaya gitmeleri suç gibi gösterildi.

- Radikal (21.01.2008): Erkan Avcı Anadolu Teknik Lisesi'nin zemin katındaki oda, mescit olarak kullanılıyor. Öğretmenler ve öğrenciler birlikte namaz kılıyor.

- Hürriyet (24.04.2008): Kartal Atatürk İlköğretim Okulu'ndaki 23 Nisan gösterilerinde, okul müdürü dans eden kız öğrencilerin gösteride giydikleri kıyafetleri açık diye gösterilere son verdi.

Türkiye Araplaşıyor

Servis haberlerden birisinin de "Türkiye hızla dinci bir toplum haline geliyor, Arap ülkelerine daha fazla benzemeye başladı..." olması isteniyordu. İşte medyadaki o döneme ait bir haber:

- Cumhuriyet (23 Aralık 2007): Doç. Filiz, Vahabi anlayışının dini temele dayanan siyasete de yansıdığını söyledi. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şahin Filiz, Arap mikromilliyetçiliğinin ideolojisi olan Vahabiliğin ulus devleti parçalamayı amaçladığını belirterek Türkiye'yi bekleyen asıl tehlikenin dindarlaşma değil, "Araplaşma" olduğunu vurguladı.

İrticacı dolandırıcı!

Servis edilmesi istenen haber başlıklarından biri de "İrticai sermayenin vatandaşları dolandırması, dolandırılan vatandaşların hazin hikayeleri" idi... İşte bazıları:

- Cumhuriyet (4.01.2004): İslami Holding ortada bıraktı. Çocuğu lösemili olan Ahmet Kadayıfçı İslami holdinglerden Kombassan'dan 60 milyar lirasını alamadı. Kadayıfçı, "Çocuğumun yaşaması için gereken ilik bulundu. Ancak bu kez de holding paramızı vermediği için ameliyat ettiremiyoruz" dedi.

- Hürriyet (23.05.2004): Beddua Pankartı. Almanya'da çalışıp biriktirdiği 550 bin markın Kombassan Holding'e kaptıran Hanifi Doğan, parasını isteyince dayak yedi. Soluğu Ankara'da alan işçi, beddua pankartıyla Adalet Bakanlığı'nın önünde eylem yaptı.

STAR


"Bildiklerimi yazsam darbe olur!"

11 Ağustos 2009 08:11
41 yıllık gazeteci; cemiyet, bugünkü adıyla magazin muhabirliğinden girmiş mesleğe. "Bildiklerimi yazsam darbe olur!" diyecek kadar, hem sanatçılar hem de gazetecilik açısından o dünyanın bütün sırlarına hâkim. Hangi haberi, kimin, ne için yaptığını bildiği için herkes gibi gazete okuyup keyifle TV izleyemiyor.
Magazin dünyasını yerden yere vuran yazılarına bakınca zannedersiniz ki herkesle kavgalı, herkesle mahkemelik. Bunca tecrübesine rağmen birbiriyle hesabı olanların tuzağına düşerek yazdığı yazılar, en büyük pişmanlığı.

Bugün artık 'birilerinin paralı insanlarla ilişkileri'nin magazin diye sunulduğunu anlatan, "Beni magazinci zannetmeyin. Posta'nın yayın müdürlüğünü, Sabah'ın haber müdürlüğünü yıllarca yaptım. Çok adam yetiştirdim. Hem magazin çok önemli konudur." diyen Aykut Işıklar ile Ergenekon'dan 'derin devlet'e pek çok konuyu konuştuk.

-Rahmi Turan için mi söylenirdi, 'Bir fotoğraf bavulu varmış. Oradan istediği resmi seçip altına yazarmış' diye?

Ben yazdım onun namına iki sene. Bütün muhabirlerin resimleri masanın üzerine konur, o da bakardı. İşte normal haberini söylerdin. O da servis şefi olarak 'Onu boş ver, sen bunu bilmem ne yap' derdi. Yani resme göre haber uydurulurdu.

-Rahmi Turan mıydı o?

Tabii, Türkiye'de asparagası getiren, Türk medyasının içine eden (!) bir Rahmi Turan, iki Çetin Emeç'tir. Allah rahmet eylesin; ama onu 'büyük gazeteci' olarak anmıyorlar mı? Bir de demiyorlar mı mesela 'Biz Günaydın ekolüyüz.' Ne Günaydın'ı, ne ekolü? Asparagası, yalan haberi, resme göre haber uydurmayı Rahmi Turan getirdi, ondan sonra Çetin Emeç getirdi. Hafta Sonu'ndan bir adam Hürriyet'in genel yayın müdürü oldu. Yani biraz gazeteci isen eski Nezih Demirkent'in Hürriyet'ine bak, Çetin Emeç'in Hürriyet'ine bak, sonra Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'ine bak. Aradaki farkı görmemek... Çetin Emeç'i mafya öldürecekti. Tuncay Mataracı'nın karısıyla sevgilisini Hafta Sonu'na kapak yaptı, ondan sonra bütün Laz mafyası öldürecekti onu.

Haldun Simavi mesela. Onun gibi bir adam yoktur. 'Ya kim okur, bu millet bunu anlar mı?' Hep mantık böyle. Türk halkını hep böyle aşağılayan, aptal yerine koyan bir adam. Yani Türkiye'de hiç kimse bir şey bilmiyor onun bakışına göre. Onun için de üst başlık, başlık ve beş satırlık da iki spot. Devam sayfası olmayan bir gazete olarak çıkardı. Düşünebiliyor musun? Hepsini beraber okuduğun zaman bir haber aslında.

-Yani sadece sanat camiası haberlerinde değil bu?

Ben ciddi haberlerden bahsediyorum, birinci sayfadan. Şimdi böyle her şeyde bir eskiye öykünme var. Mukayese ettiğiniz zaman müthiş ilerleme var.

Gerçeklerden kaçıyor insanlar. Kalbimiz kötü bizim. Doğruları anlatıyorsun 'Aman ne olmuş, sen kendine bak!' diyor. Demek ki o da aynı şeyi yapıyor.

-'Bildiğiniz Gibi Değil' diye bir kitabınız var, cesur bir kitaptı o.

O birinci kitaptı, kendimi anlattım, ondan 11 tane olacaktı, vazgeçtim. Bu memlekette hiç gerek yok dedim.

-O kitap birileri ile aranızı bozdu mu?

Hayır, ben çok kibar yazdım çünkü. İnsanlar nasıl eğlenir, ne yer, ne içer, ne giyer gibi o seri devam edecekti. İlk defa pop müziği nasıl çıktı, ondan sonra Yeşilçam? Yeşilçam benim gözümde batakhanedir, iğrenç bir yerdir. Binlerce kızın hayatını kaydıran... Yeşilçamlı denilen adamlar... Hangisi sinema okumuş? Bir ülke ki sinema okulu olmayan... Mezardan tabut çalıp sete getiren adamlar yapımcı oldu, düşünebiliyor musunuz? Benim Hürriyet'te böyle 5-6 kişi, fotoroman çeken adamım vardı. Hepsi Türkiye'nin en büyük yönetmeni oldu ya!

-O zaman Yeşilçam'a gelenlerin ne kadarı sanatçı olabildi?

Yeşilçam'da oyuncu olmak için evden kaçan, anasını babasını yanına alıp oralarda dolaşan, 'beni bir filmde oynatın' diye dolaşan tipler vardı. Her gün 40-50 kişi dolaşıyordu. Şimdi bir yarışma yapıyorsun, 5 bin kişi katılıyor. Şekli değişik ama yine yönetmen, yapımcı falan... Kamera önüne geçmenin şartları var yani.

Gazetecilikte de böyle. Geçen gün tartışıldı daha, Balçiçek Pamir'in programında. İşte medyada kadınların ezilmesinden bahsedildi. Kadınlar eziliyor medyada. Ya bırak! Tam tersi.

-41 yıldır gazeteciliğin içindesiniz. Yanlış haberlere imza attığınız oldu mu?

Benim en keyif aldığım gazetecilik yıllarım Sabah'taki on senemdir. Çünkü Sabah'ta çok heyecanlı bir patron vardı. İstanbul'da kimseyi tanımıyordu Dinç Bilgin. Zafer Mutlu sosyeteyi tanımaz, iş adamını tanımaz, haberse tamam, kimse etkileyemezdi. Telefonlara da çıkmazlardı. Mesela Dinç Bey'in İsviçre vizesini ben almıştım. Bana gelir, Zafer Mutlu'ya bazı davetler gelmezdi, çıldırırdı. Orada o kadar cesur haberler yaptık ki. Konseye, iş adamlarına ilk biz bindirdik. Hürriyet çok şaşırıyordu. 'O İzmirli herif ne yapıyor, ölümüne mi susadı?' diye. Reklamcılara posta koyuyor. Mafyadan korkmuyor. Mesela Alaattin Çakıcı konusunda ilk yazan benim. İmzam yoktu; ama günün dedikodusu yazardım böyle. Uff! Yer yerinden oynardı. Kimler hakkında... Sonra 'haftanın dedikodusu' diye bir şey yazmaya başladım pazar günleri. Kimleri yazmadım. Yer yerinden oynuyordu. Gazeteciliğimin en zevk aldığım dönemidir o dönem. Hürriyet'le rekabet hâlinde, Milliyet statükocu, işte Tercüman ölüm döşeğinde, Günaydın ölmüş, Sabah tek tabanca kaldı Hürriyet'in karşısında. Ama cesur gazete idi.

-Bilseler o yayınları yapmayacaklar yani, cahil cesareti!

Bazı şeylerde cahil cesareti var ya. Mesela size açık söylüyorum. Atatürk'ten sonra en büyük devrimci olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı görüyorum. Bazı şeyleri bilmediği için devrimci oldu. Bilse bu işlerin bu kadar girift, bu kadar tezgâh olduğunu valla başta kaçardı. Ergenekon'un bu noktaya geleceğini eminim bilse kaçardı. Derin devlet değil, 'süper derin devlet' var Türkiye'de. Bana göre tapu dairesindeki bir memur da icabında derin devletin bir mensubu yani. Türkiye'de bir devlette çalışanlar, emekli sandığı mensupları var, bir de ödedikleri vergilerle, sigorta primleri ile onlara maaş veren gariban ikinci sınıf vatandaşlar. O da biziz.

-Siz derin devleti ne zaman fark ettiniz?

İlk günden beri. Çok eskiden. Benim ablamın kocası tuğgeneraldi. Ben, içeride olanların hepsini bilirim. Çocukluğumu bilir Şener Paşa'lar, Çevik Bir'ler, bilmem kimler. Orduevlerine gittiğim her yerde onlarla oturdum.

-Tanışıyor muydunuz onlarla?

Tabii. Onların hepsi beni tanır, 'Bizim Metin'in kayınbiraderi' diye. Tuğgeneral Metin Kılıç, eniştem, 1960 mezunu idi. Öldü. Çok değerli bir paşa idi. Tuğgeneral ama böyle enteresan, yani bilen biliyor onu.

-Nasıl, biraz anlatır mısınız?

Acayip yerlerde, hep istihbaratlarda görev yaptı. İşte askerî ataşe, daire başkanı falan oldu. Romanya'da askerî ataşe oldu. 105. Alay komutanı Erzurum'da. En son Kenan Evren Kışlası'nın komutanı idi. Çok sert ve böyle darbeye yakın subaylardandı. Tam asker. Başka hiçbir şey bilmiyor.

-Neler anlatırdı size?

Onların dünyalarına göre siviller Türkiye'yi yönetemez. Bilmeyiz biz. Bu cumhuriyeti Atatürk kurdu, biz Atatürk'ün devamıyız. Hele bir kurmay subay olduğu zaman her şeyi en iyi öğrenen insanlarız.

-Türkiye'de bir kesim Ergenekon'a, yer altından çıkan silahlara rağmen inanmıyor. Siz, 'ilk günden beri biliyorum' diyorsunuz.

Ben tarafsızım açıkçası. Doğruya doğru. Onların ne yaptığını da biliyorum. Ama benim insan olarak karşı olduğum bazı şeyler var. Eğer senin birinci görevin Türkiye Cumhuriyeti vatanını korumak ise dışarıya karşı, önce onu yapacaksın. Artı, sen benim vergimle yaşıyorsan bana üstten bakmaman lazım. Ha Karayolları genel müdürü ha Emniyet müdürü veya paşa. Yani devlette çalışan insanın görevi Türk halkına hizmet etmektir. Onun için Recep Tayyip Erdoğan 'bilmeyerek en büyük devrimci' diyorum. 'Sivil mahkemede yargılansın mı yargılanmasın mı?' konusu, bunu konuşmak bile Atatürk devrimleri kadar önemlidir.

-CHP iptal için başvurdu...

Ne kadar komik. Çelişkiye bak. Lafa geldi mi her şeyi konuşuyorlar. Böyle 85 senelik köklü bir şey var. Derin, gizli bir mafya var ya. Kesin. O sacayağı bozulacak diye ödleri patlıyor. Zaten panikleri, AK Parti'ye düşmanlıkları filan bundan. Çünkü Sultanahmet Ticari İlimler'den çıktı bir adam, Kasımpaşalı, bizim sisteme girdi. Ona sinir oluyorlar. Ya Türk milleti açlığa razı olur; ama haksızlığa gelemez.

-Evet, magazini konuşalım. Magazin var mı şu anda Türkiye'de?

Yok tabii. Kendi bindiği dalı kestiler. Türkiye'nin Hakkâri ile Edirne arasında bileşkesini alabiliyor musun sen? Sadece Etiler'dekine seslenirsen kimse okumaz, tutup Erzurum'u yazarsan o da okunmaz.

-Eksik olan ne peki?

Çok iyi sosyolog olacaksın. Türk halkının ortalama bir karakteri, kültür birikimi, aile yapısı var. Yani Türk halkını çok iyi bilmelisin, çok iyi takip etmelisin, gazeteci olarak. Genç magazinci arkadaşlarıma hep söylerim. 'Bu yazdığını annen, teyzen mesela Konya'daki teyzenin kızı okur mu, bu kişi ile ilgilenir mi?'

-Magazin deyince kadın resimleri mi anlamak lazım?

Ya nedir onlar? Bir kadının denize girerken resmini koymuşsun, ne oluyor yani o? Bu sanatçı mı? Albümü, filmi mi var? Bir zengin herifle beraber diye kadının resmini niye koyayım gazeteye? Koyarsan gazete okunmak için değil, bakılmak için alınır.

-Halkın sevdiği sanatçı kalmadığını söylüyorsunuz, 'en fazla on kişi' diyorsunuz...

Ama gerçek anlamda sevilen. Yani tanınmak ayrı şey, sevilmek ayrı şey. Saygın olmak ayrı. Böyle birine bakarlar, 'o ... bu mu' der, geçer giderler. Kimisinin de boynuna sarılırlar. İşte onların sayısı 10 kişiyi geçmez.

-Peki nasıl bu kadar iyi gözükebiliyorlar ekranlardan, gazetelerden?

Yok canım, halk temiz bilmiyor artık onları. Hatta tam tersi oldu bence, iyi bile olsa 'bu da öyledir' filan diyorlar artık. Yani onlar kendi kendilerini yok etti o çıplak pozlarla. O yüzden zaten kaset satışı olmuyor, konserler ilgi görmüyor. İşte sponsor olmasa konser düzenlenmeyecek. Starın sevilmesi nedir biliyor musunuz? Aykut'u dinleyeceğim diye evden çıkıp otobüslere, trenlere binip, kuyruğa girip, para verip konseri izlenen sanatçı seviliyordur.

-Kim star Türkiye'de şimdi?

Vardı eskiden; ama şu anda bir kişi için iddia edebilirim. Cem Yılmaz. Hangi TV'ye çıksa o reyting rekorları kırıyor. Adam en ciddi olduğu zaman bile müthiş. Tarkan'dı, sallanmaya başladı. İbrahim Tatlıses sallanmaya başladı. İbrahim de stardı. Ama şimdi bir şey yapması lazım, genç kuşak sevmiyor, kadınlar sevmiyor. Yanlışlar yaptı. Türkan Şoray çok büyük stardı.

-Bugün'de çok sert yazılar yazıyorsunuz. Menajerlik için ağır bir yazı yazdınız. 'Muhabbet tellallığı' gibi bir benzetme yaptınız.

İşte öyle satıyorlar kızları, kadınları.

-Eleştirilerinizden Sezen Aksu ve Bülent Ersoy da nasibini alıyor. Hatta Bekir Coşkun'a yazmıştınız 'Haydi Sezen Aksu, Bülent Ersoy'la dalga geç de görelim. Namlı kadınların hatta erkeklerin arkasında kimlerin olduğu bilinmediği için çok tehlikelidir. Yeraltındaki çok uzun köklerini kimse bilemez. Yer üstündekileri de' diyorsunuz. İroni mi var burada?

Magazinin ne kadar kötü, ne kadar tehlikeli olduğunu hep böyle söylerim. Çünkü hakikaten onların kimlerle kontak kurduğunu bilmiyorsun ki. Her şey var onların arkasında. Bir bakıyorsun emniyet müdürü de var, paşası da var, mafyası da var yani. Onlara hayran millet. Sezen Aksu, genel yayın müdürünün karısına telefon açtığı zaman haberi komple çıkarttırıyor gazeteden. Başbakan yapamaz onu. Başbakan kendiyle ilgili bir haberi çıkartamaz Hürriyet'ten; ama Sezen Aksu, Ertuğrul Özkök'ün karısına telefon edip çıkarttırıyor.

-1978'de Taksim/Harbiye'de arabanızın altına bomba konmasının sebebi neydi?

Bilmiyorum. Kimse bilmiyor onu zaten.

-O sıralar yazdığınız bir şey üzerine olabilir mi? Tahmininiz ne?

Sadece Mehmet Ağar gelmiş 'Senin düşmanın kim böyle' filan demişti. Ne bileyim ben demiştim yani.

-Çözemediniz yani.

İşte bazı kadınlara dokunuyorsun, o kadınların arkasında kim var belli değil. Onun 4-5 tane sevgilisi var, ama bir tanesi de böyle terörist olabilir yani ne bileyim.

-Tanju Çolak da Alaattin Çakıcı'ya öldürteceğini söylemiş, İbrahim Tatlıses'in adamları 1982'de İzmir Fuarı'nda saldırıda bulunmuştu size. Kopenhag'da da Galatasaray'ın UEFA maçı sırasında Arsenal taraftarları size saldırmış, komaya girmiştiniz. Tehditler alıyor musunuz hâlâ?

O kadar çok ki onları artık aklımda bile tutmuyorum. 'Oğlum' diyorum 'telefon parana yazık. Sen bir şeyi yapmayı kafana koymuşsan ben zaten engelleyemem ki!

-1997'de Dinç Bilgin, Hülya Avşar'ı bitirmek için sizden özellikle istekte bulunmuş, "ATV ve Sabah'ta aleyhinde yaz" diye. Daha önce de böyle haberler yaptınız mı?

Bitirme, "Onun hakkında kötü yaz." dedi.

-Başka böyle yaptınız mı haber?

Yok; ama orada Avşar atv'de başlayacak, anlaşmış. Dinç Bey de gazeteyi gezdirdi ona. Oradan çıkıyor, Erol Aksoy'a gidiyor. Show TV'den de aynı parayı alıyor. Ama Dinç Bilgin'e gelmeden önce Cem Uzan'a da aynısını yapıyor. Böyle bir cin ya. Üç tane acayip medya patronunu aynı günde tokatlayan bir tip. Onun için Dinç Bey onur meselesi yapmıştı onu yani. Bana 'komutan' diyordu, 'bitir şu kadını, nasıl beni tongaya bastırdı.'

Ben genelde röportaj yaptığım insan adına öyle yazılar yazdım ki. Onlar da alıştı, yıllarca 'ya sen biliyorsun, kafana göre yaz' filan dediler. Çünkü o salak anlatamıyor derdini. Ben onun biliyorum ne yaptığını. Onun namına yazınca 'valla çok güzel yazmışsın' filan diyor.

-Kızan, beğenmeyen olmuyor muydu?

Olmuyordu. Çünkü onun 40 yıl düşünse aklına gelmeyecek şeyler düşünüyordum. Şimdi 'çalışma programında şunlar şunlar var' diye yazıyorsun. Ondan sonra 'Hakikaten bunları yapayım ben değil mi?' diyor bana. Eğer ona bıraksam, hiçbir şey çıkmıyor ki. Koyun gibi yani. Sadece resimlerine bakıp mutlu oluyorlar. İyi resim çıkmışsa 'tamam, ne güzel çıkmışım' diyor.

-Yazılarınızdan dolayı ne kadar dava açıldı size?

Fazla yok. Hepsi 20 tane filan.

-O kadar mı? Mesela Ruhat Mengi ile polemikleriniz...

Ama bende iftira, hakaret yok yani. Ben çok kibar adamım, normalini yazsam yok olur o. Sonra bana açılan davalar da çok matrak, komik. Yüzde 1 milyon da haklı olduğum davalar. Mesela Pınar Altuğ. O bir tane Rum çocuk vardı. TV'lerde filan el ele; ama arkadaşıymış, ben iftira atmış oldum. Bütün medya yazdı, ben de yazdım; ama kaybettim. Ondan sonra birisi hiç hayatta kumar sevmez, oynamazmış Mehmet Ali Erbil. Daha geçen gün yakalandı. Böyle komik komik. Erbil, Hürriyet'te kendi söylüyor röportajında 'Ben kumarbazım' diyor. Hâkim 'Olsun, söyler, senin yazman mı lazım?' diyor bana.

-Peki hakkında bu kadar yazıp durduklarınız ile aranız nasıl? Mesela Sezen Aksu ile.

Şimdi Sezen Aksu gibi çok böyle sevilmeye alışmış insanlar, herkesin onlara her zaman hayran olmasını ister. Ona biri 'böyle yapma' dediği veya gazetede filan eleştirdiği zaman senden nefret eder, hemen kaçar. Artı bu tipler ilk günlerini bilen insanlardan hoşlanmaz. Böyle yukarıdan efsane olarak dünyaya gelmiş, hiç fakirlik, çömezlik günleri filan olmamıştır!

Benim çıkar hesabım hiç olmadı. Ben farklıyım. Benden mesela nefret ettiğini zannettiğin kişi ile 'bana artistlik yapma' filan der, konuşurum.

-"Üzülerek yazıyorum. Bir gazetemiz var. İnanamıyorum. Sanki eşcinsel postası. Çalışanların yarısı gizli, yarısı da potansiyel." Hangi gazete bu?

İsim vermeyeyim. Anlayan anlasın, anlamayan anlamasın!

-Böyle bir eşcinsel lobisi mi var basında?

Tabii. Birbirlerini çok tutuyorlar. Onlar hakkında küçük bir eleştiri yazınca hemen birleşiyorlar. Böyle ar damarı patlamış insandan korkacaksın. Kabadayılardan, silahtan, toptan korkmam; onlardan korkarım. Onlar böyle en son sözü baştan söyleyebiliyorlar. Onlar hakkında bir yazı yazıldığı zaman internette seni yerden yere vuruyorlar, iftiralar, yalanlar... Her şeyi yapabiliyorlar.

-Var yani böyle bir lobi.

Var tabii. Üstelikte müthiş bir şekilde birbirlerine destek oluyorlar. Hem birbirlerinin gözlerini oyuyorlar, -hiç sevmezler, acayip kıskanırlar- ama hem de destekliyorlar.

-Geri dönüp baktığınızda pişmanlığınız oldu mu yazılarınızdan dolayı?

Benim pişmanlığım bütün gazetecilerin başına gelenlerden. İnandığınız, güvendiğiniz bir arkadaşın gelip sana bir şeyler anlatır, sen de çek ettirmeden yazarsın. Sonra anlarsın ki onun bir ince hesabı varmış meğer. Seni kullanmış. Böyle 3-5 tane olay var. Birinde Eskidji'nin sahibi Dikran Masis. İsim de veriyorum. İstanbul'a bir kültür müdürü geldi. Adam hakkında bana bir şeyler anlattı. Ben de saf saf... Meğerse Dikran'ın arkadaşları varmış, bu adamın gelmesi onların işine gelmemiş.

-Özel hayatınızda pişmanlık var mı peki?

Gazeteciliği seçtiğim için özel hayatımda pişmanlığım var. İyi bir gazetecinin özel hayatı olmuyor, aynı sanatçılar gibi. Bu işteysen kendini, çocuğunu, karını, evini doğru dürüst düşünemiyorsun. Normal yaşama dönemiyorsun. Herkes gibi dizi seyredemiyorsun. Ben şimdi gazeteyi okuduğum zaman o haberin hangi gaye ile hangi tezgâh adına yazıldığını anlıyorum. Haberin görünmeyen satır arasını okuyorum. O yüzden de okuyamıyorum. Gazete okumaktan zevk almıyorum. 41 senede öğrendik tabii bunu.

Ailesi 93 muhaciri

Aykut Işıklar, Bulgaristan, Razgrad, Pehlivanköy'den 93 muhaciri olarak İstanbul'a yerleşmiş bir ailenin üç çocuğundan ortancası. Kartal Maltepe'de ikamet etmiş aile. Baba Mehmet Işıklar, Deniz Yolları ve Türk Hava Yolları'nda çalışmış. Anne Fatma Hanım ise Yeşilyurt'ta Vatan Cephesi'ni Muammer Karaca ile kuran kişi. 1949'da doğan Işıklar'ın çocukluğu Yeşilyurt'ta geçmiş. Beşiktaş gençte oynayan Erdoğan Demirören kendi ablasını ziyarete geldiğinde onlara da topa vurmasını öğretmiş. Ali Poyrazoğlu, Gönül Yazar'la evlenip adını Özden Çelik olarak değiştiren Yalçın Nacaroğlu da onun çevresindendi. Adnan Menderes'in Muammer Karaca'yı ziyaretleri 27 Mayıs 1960 öncesinden Işıklar'ın hafızasında kalanlar. 27 Mayıs'la, babası da bir süre içeride tutulmuş. Sebebi, annesinin Vatan Cephesi'ndeki aktif rolü. Babası 11 ay işsiz kalınca Maltepe'de anneannelerinin evine sığınmışlar. Evdeki eski eşyaları satarak bu dönemi atlatmış aile. Mehmet Bey sonra yine Deniz Yolları'na dönmüş.

Yeşilköy İlkokulu, Kartal Ortaokulu ve tekrar Yeşilköy Ortaokulu'nun ardından Haydarpaşa Lisesi'ni bitirmiş, 1967'de. Ardından Tatbiki Güzel Sanatlar, sonraki ismi ile Uygulamalı Endüstri Sanatları Okulu, yani Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar'a girmiş. 1976'da askere gitmek için okulu dondurmuş, ama dönünce başlamamış.

Askerliğini de sanki ordunun organizatörü gibi yapmış. Askerlerin gecelerine Bülent Ersoy'dan tutun Filiz Akın'a kadar sanatçıları organize edip getirmiş.

Üç evlilik yapan Işıklar'ın, 1972'deki evliliğinden Emre ve şimdiki Polonya/Poznanlı eşi Magoşa Hanım'dan da, adını Sezen Aksu'nun koyduğu Güneş isimli iki çocuğu var.

Müziğe merakı olan, aslında iç mimar olmak isterken, İstanbul Radyosu'nun yarışmasında birinci olmasıyla Yeni Gazete'de müzik sayfası yapması için davet alan Işıklar, harçlığını çıkarmak için 1968'de gazeteciliğe başlamış. Yeni Gazete kapanınca Hafta Sonu, Kelebek ve Hürriyet'te çalışmaya devam etmiş. Hürriyet'in o yıllardaki konserlerini organize etmiş. 1980'de Hürriyet'ten ayrılıp Bulvar'a geçen Işıklar, Tercüman, Günaydın, Sabah, Akşam'da çalışmış. Bir dönem televizyonlarda da programlar yapan Aykut Işıklar hâlen Bugün'de yazıyor.

haber10

Hürriyet'in Ankara'da çıkardığı gazetenin “Makine Kimya'da 3 bin işçi greve gidiyor” haberinde sahte fotoğraf kullanıldığı ortaya çıktı



26 Temmuz 2009 Hürriyet gazetesinin Ankara'da çıkan “Ankara Hürriyet” isimli gazetesinde dün yayınlanan “Makine Kimya'da 3 bin işçi greve gidiyor” başlıklı haberde sahte fotoğraf kullanıldığı ortaya çıktı.

Sahte fotoğrafın kullanıldığı Hürriyet gazetesinin haberinde, Türk Metal Sendikası ile Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) Genel Müdürlüğü arasında Ankara, Kırıkkale ve Çankırı'da çalışan 3 bin işçi adına sürdürülen toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlandığı, bu nedenle Türk Metal Sendikası'nın 30 Temmuz sabahından itibaren kuruma bağlı tüm işyerlerinde 3 bin işçi ile greve gitme kararı aldıkları belirtiliyor. Vakit gazetesinde yer alan habere göre, ancak kullanılan fotoğraf, grev kararı aldıkları belirtilen MKE işçilerine değil, Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Asfalt Şube Müdürlüğü'ne bağlı işçilere ait.

netgazete

Doğan Grubunu Sarsan Dedikodu
18 Ağustos 2009 15:04

Doğan Grubu'nun krallar katı son günlerde bu skandalla çalkalanıyor. Bu dedikodular Aydın Doğan hariç herkesin dilinde...

Doğan Grubu'nun yönetim katında CNN Türk'te yayınlanan Parametre programıyla ilgili kriz yaşanıyor. Şu an Ciner Grubu'nda 'prens' pozisyonunda olan Yiğit Bulut'un, CNN TÜRK'teyken Parametre programında sponsordan elde ettiği gelirin büyük oranını kurumdan gizlediği dedikodusu Aydın Doğan hariç herkesin dilinde.

Krizi Mehmet Ali Yalçındağ'ın yönettiği konuşulurken iddialar şöyle:

Parametre programına sponsor olan Türk Telekom'un bunun karşılığında 610 bin dolar ödediği, bu paranın Analitik isimli şirketin hesabına geçirildiği belirtiliyor. Ancak Telekom'un ödediği 610 bin dolardan sadece 60 bin TL'si CNN TÜRK'ün kasasına girmiş.

Geri kalan para ise muamma.

İşte bu nokta dedikodu kazanının kaynadığı ve krizin patladığı nokta.

Programa Ankara'dan katılan Bilal Çetin ve Enis Berberoğlu'nun işin içinde olup olmadıkları tartışmanın bir konusu, olayın yargı boyutuna aktarılıp aktarılmama kararı tartışmanın diğer boyutu.

Yiğit Bulut'a öteden beri antipatiyle bakan Ertuğrul Özkök ve ekibinin olayın yargıya taşınması yönünde ısrar ettikleri ancak M. Ali Yalçındağ'ın kararsız olduğu belirtiliyor.

Olay Doğan Grubu'nda çok geniş kriz çıkarmış durumda.

Grubun televizyonlarından tek karlı olanı Kanal D. Diğer kanalların hemen hepsi zarar ediyor. Kanal D yeni sezonda da pek çok parlak proje ve fikir geliştirdi. Diğer kanallar zarardayken üstüne bir de böyle para sızdırma olaylarının yaşanması tartışma konusu.

CNN TÜRK'ten personel çıkartılması ve Habertürk'e geçecek personeli kaybetmemek için zam yapılması bile kriz konusu. Telekom'un ödediği paranın kayıp farkının tahsil edilmesi durumunda, personele yapılacak zam farkının birkaç yıllığına karşılanabileceği ifade ediliyor.

Kaynak: Postmedya

Fatih Altaylı/Habertürk
Açgözlülüğün kurbanı öğrenciler

Zafer Mutlu'ya ait okulun yıkılmasının üzerinden 1 hafta geçti.
Yıkıldığı gün okulu gördüm.

Gerçekten insanın içini acıtan bir manzaraydı.
Okul yıkmak hoş değil.

Orada okuyan çocuklar da, yıkılıyor.
Şimdi pek çok kişi soruyor,
“O okul yandaşlardan birine ait olsaydı, bir cemaate ait olsaydı yıkılır mıydı?” diye.

Söyleyeyim.
“Yıkılmazdı.”
Aslına bakarsanız, “Açgözlülük etmese” Zafer Mutlu'nun okulu da yıkılmaz, onca çocuk okulların açılmasına kısa süre kala okulsuz kalmazdı.
Zafer Mutlu 4 dönüm civarında kamuya ait bir arazi üzerinde kurmuştu okulunu. Sonra birkaç genişleme hamlesi yaptı.

Kimse pek ses çıkarmadı.

Fakat sonra bölgedeki Orman Bakanlığı'na ai fidanlığın yanı başındaki dev bir araziye göz dikti.

Eyüp Belediyesi'nden bu araziyi istemeye başladı.

Belediye direndi.

Bunun üzerine Vatan Gazetesi'nde Eyüp Belediyesi aleyhinde haberler çıkmaya başladı. Vatan'ın arşivini şöyle bir karıştırırsanız bu haberleri bulabilirsiniz.

Sonunda Eyüp Belediyesi'nin direnci kırıldı.

Tam iş bitmişti ki, bu kez İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu arazinin Zafer Mutlu'ya devrine karşı çıktı.

Çünkü istenen arazinin okulla ilgisi yoktu. Mutlu'nun okulu da başka yere taşıyıp, son yıllarda değerlenen bu arazi üzerinde konut inşa edeceği konuşuluyordu.

Devir, Büyükşehir tarafından engellenince Zafer Mutlu ve gazetesi bu kez Büyükşehir Belediyesi'ne savaş açtılar.

İş inatlaşmaya binince Büyükşehir Belediyesi Zafer Mutlu'nun okulunun sallanan hukuki durumunun üzerine gitti ve okulu yıktı.

Anlayacağınız Zafer Mutlu'nun doymak bilmez hırsı nedeniyle yüzlerce öğrenci mağdur oldu.

Tabii soru yine de geçerli.
“Bir yandaşın okulu olsa yıkılır mıydı?”

Yıkılmazdı. Ama Zafr Mutlu bu kadar açgözlü olmasa yine yıkılmazdı.
Keşke Zafer Mutlu böyle olmasaydı da, biz de bir okulun yıkılmasına karşı onlarla birlikte mücadele verseydik.

Ama Zafer Mutlu “Ben çevredeki arazileri falan istemiyorum . O okulu da sonsuza kadar yıkmayacağım, oralar ev yapmayacağım” sözünü verirse yine yanında dururuz.

Hiç hak etmese de!

"Ülkücü ölüm timi" haberine savcılıktan tepki
Iğdır Cumhuriyet Başsavcılığı, Taraf gazetesinde yer alan Iğdır'da "Ülkücü ölüm timine baskın" başlığı ile yer alan haberle ilgili yazılı açıklama yaptı.

10 09 2009 18:55

Iğdır'da ''ülkücü ölüm timine'' baskın yapıldığı iddiaların gerçeği yansıtmadığı bildirildi.

Iğdır Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan yazılı açıklamada, bir gazetede, Iğdır'da ''Ülkücü ölüm timine baskın '' yapıldığı yönünde haber yapıldığı, bu nedenle kamuoyuna açıklama ihtiyaç duyulduğu ifade edildi.

Cumhuriyet Başsavcılığınca sürdürülen bir soruşturma kapsamında, 7 Eylülde bir kısım adreslerde arama yapıldığı belirtilen açıklamada şunlar kaydedildi:

''Aramalar sonucunda 1 adet tabanca ile 1 adet tüfek ve bu silahlara ait mühimmat ele geçirildi. Silahlarla ilgili olarak 3 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerden 2'si Cumhuriyet Başsavcılığımızca serbest bırakılmış, bir şüpheli ise sevk edildiği Iğdır Sulh Ceza Mahkemesinin 2009/78 sayılı kararı ile 6136 sayılı yasaya muhalefet suçundan tutuklanmıştır. Yukarıda açıklanan bilgiler dışında, söz konusu soruşturma ile ilgili olarak basın yayın organlarında yer alan haberler gerçeği yansıtmamaktadır.''
haber7

12 Eylül 2009
Hürriyet Erdoğan'ı Niye Öptü
Doğan'a kesilen rekor vergi cezası sıcaklığını korurken Hürriyet Erdoğan'ın sözlerini manşetine taşıdı. Sebebi ise çok ama çok ilginç...

İlişkili HaberlerTüm HaberlerŞengör'ün Yanlışı TSK'yı YıprattıBaşbuğ Ekibini Tasfiye Eder Mi?Askeri İhalede Deprem Rantı2 Teğmen de TutuklandıKomandonun Kahreden Ölümü

AKP'li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, dünkü basın toplantısında sel sularının katliam yaptığı TIR parkıyla ilgili çarpıcı bir açıklama yaptı. Topbaş, tır parkının 1.5 km yukarısındaki askeri bölgede yer alan 80 bin tonluk göletin patlamasının seli felakete çevirdiği yönünde İSKİ'nin değerlendirmesi olduğunu açıkladı. Topbaş konuyla ilgili fotoğraflar da gösterdi.

Topbaş'ın bu sözlerine rağmen Başbakan Tayyip Erdoğan, TIR parkında yaşanan facianın Topkule Kışlası'ndaki suni göletin patlamasıyla oluşan selden kaynaklandığı iddialarını yalanladı.

Erdoğan'ın bu açıklamalarını bugün Hürriyet gazetesi manşetine “Göletle ilgisi yok” başlığıyla taşıdı.

Doğan grubuna rekor vergi cezasının kesildiği ve hükümetle grup arasında yaşanan savaşın en şiddetli günlerinde Hürriyet'in Başbakan'ın sözlerini manşete taşıması pek çok kişi tarafından “uzlaşma” sinyali olarak yorumlandı.

Fakat PM'nin güvenilir haber kaynaklarından aldığı bilgiye göre, manşetin “uzlaşma” arayışla ilgisi yok!

Genelkurmay'ın onlarca kişinin öldüğü böyle bir felaketin, kışladaki göletin dayanıksız toprak set yüzünden patlaması nedeniyle askeriyenin sorumlu tutulmasından çok rahatsız olduğu ve Hürriyet'in manşetinin de karargahın bu duruşunun etkili olduğu belirtiliyor.

Hürriyet Bunu Hep Yapıyor!

Hürriyet gazetesi, kritik zamanlarda attığı manşetler ve yaptığı haberlerle devreye girerek bu tür benzeri haberleri her zaman yapıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili Taraf yazarı Yıldıray Oğur, “Derin devletin sorgulandığı, sistemin pisliklerinin teşhir edildiği bir haberle karşılaştığınızda bir gözünüz Hürriyet gazetesinde olsun. Devlet az sonra oradan bildirecek çünkü. Zor durumda kalan, köşeye sıkışan paşa, emniyetçi, Ergenekoncu, JİTEM'ci az sonra ilk kez Saygı Öztürk'e konuşacak. Yakın tarihimiz bunun örnekleriyle dolu.” şeklinde bir yazı yazmıştı. Yine Taraf yazarlarından medya eleştirmeni Alper Görmüş, Hürriyet'in dezenformasyon yoluyla okuyucuları “en çok aldatılan” gazete olduğunu, Hürriyet'in attığı manşetlerle kamuoyu kanaatinin etkilemeye çalışıldığını belirtilmişti.

İşte O Manşet


Kaynak: Postmedya

Avni Özgürel
Radikal Gazetesi
Basın neden itibarsızlaştı?
23 Eylül 2009

Yaşadığımız hengamelerin asker ve siyaset cephesini çok tartıştık, çok didikledik.. Ne oldu, neden oldu sorularına cevap olmak üzere kaleme alınmış onlarca hatırat, araştırma, binlerce makale var..
Bütün bu zaman zarfında ayna tutulmamış tek kesim medyadır.. Oysa dev isimlerin yıkılıp sahneden çekildiği, o güne kadar ne adı ne basına ilgisi bilinmeyen yenilerin ortaya çıktığı bir alt-üst oluş sürecidir yaşanan.. Banka ve medya sahibi olmak işadamı olmanın rüknü saylıyordu bir zamanlar.. Bankalar içini boşaltmak yasaklanınca elden çıkarıldı veya battı, bankalarla aynı çatı altındaki medya da sahibi açısından işlevini yitirdiği için işportaya düştü... 12 ulusal TV kanalından altısının aynı anda satışta olduğu savruluş dönemidir sözünü ettiğim.. Korkmaz Yiğit, Cavit Çağlar, Karman Çörtük ve benzeri hadiselerinin sadece siyaset ve bankacılık yanını tartıştık hep.. Bunların arkasında yatan medya planı bilinmedi, yazılmadı, unutulmaya terkedildi!..
28 Şubat işte bütün bunların üzerine geldi ve tabir caizse tüy dikti!.. Ve ne siyasette ne basında itibar bıraktı..
Çok partili hayata geçiş sonrası tarihimize bu pencereden bakıldığında, son yarım asrın bir yönüyle basın üzerinden siyasete baskı, diğer yönüyle siyaset üzerinden basını kontrol mücadelesiyle geçtiği görülür.. Arsa spekülasyonundan tutun elde kalmış yumurtaların devlet eliyle okullarda ‘ gıda yardımı’ adı altında dağıttırılmasına, elbirliğiyle darbe ortamı oluşturup iktidar paylaşımı planlarına kadar uzar hikâye..
Anlatmak istediğim itibarsızlaşmanın bugüne mahsus olmayıp zaman içinde oluştuğu...
27 Mayıs sonrasında ihtilali ve Adnan Menderes’in idamını avuçlar parçalanırcasına alkışladıktan sonra rüzgâr tersine estiğinde ‘ Hz. Menderes dün gece Eyüp sırtlarında göründü’ diye atılmış manşetler, Eyüp sırtlarında beyaz bir at üzerinde Menderes’i gördüğünü iddia eden vatandaşlarla yapılmış röportajlar var mazide.. Sonra 22 Şubat 1962 gecesi dağıtıma verilecekken son anda geri çekilip balya balya imha edilen Talat Aydemir’in boy fotoğrafı yanında ‘Kahraman Albay’ özel baskıları!.. Keza hafızamda çakılı bir başka örnek: Devletin sol kendisini ‘ köpeksiz köyde değneksiz geziyor sanmasın’ diye siparişle hazırlattığı ‘ İşte Komando Kampı’ haberi..
Ağzımızı yaya yaya Süleyman Demirel’i eleştiririz ‘ Dün dündür, bugün bugündür’ dedi diye.. Sadece eli kalem tutanların değil hepimizin mizacıydı aslında onun özetlediği.. Rahmetli Bülent Ecevit’e 1977’de başbakanlığı sırasında kontrgerillaya ilişkin geçmişte söyledikleriyle o gün söylediklerini nasıl bağdaştırdığını sorduğumda ‘ Şimdi o aşamayı geride bıraktık’ demişti.. Geride kaldı dediği ‘ o aşamanın’ Ecevit’in hayatını sonlandırmaya nasıl azmettiğini 1999’da gördük!.. ‘Öldü de milletten saklanıyor’ imasıyla kurgulanmış haberleri kimse unutmadı herhalde..
Dün darbecilerin bu maksatla kurup yönettiği, adı Ergenekon’a çıkmış yapının uç elemanlarını cansiperane savunanların bugün ‘ ateşin demokrat’ kesilmesinin yadırganmadığı; hasbel kader ordu bünyesinde etkinlik kazanıp sonra tasfiyeye uğrayan maceraperest bir grubun bilir-bilmez ürettiği ‘andıç’ belgelerini kendilerine verilmiş ‘demokratlık diploması’ gibi her vesileyle burnumuza dayayanlara‘ Ne bu tafra? Kim olduğunu ben anlatayım mı’ diyenin çıkmadığı; ‘Belediye başkanlığı sırasında Tayyip Bey’in danışmanıydım, iyi tanırım’ diye salına salına gezip itibar devşirenlere ‘Seni neden işten attı’ diye sormanın akla gelmediği ülke burası.
Hükümet erkanının ‘Akşam bana uğra iki tek atıp, biraz laflayalım’ diye arayabildiği, hükümeti kuracak kişiden yönettiği gruba ‘ bakan kontenjanı’ istemenin hak görüldüğü, hatta işaret edilen kişi arzulanan bakanlığa atanmadığında başbakana öfke kusulabildiği, bir tür ‘ asrı saadet’ döneminden geçtik, geliyoruz..
NOT: Selde kimin ihmali var, dere yatağında yapılanmaya kim izin verdi, kim vermedi kavgasına bakmayın... Yarın Kadir Topbaş çıkıp, ‘ Kırk yılda bir olur böyle durumlar, alın bu arazileri temizleyin, ister TIR garajı olarak işetin, ister üzerine site kurun’ dese kaç kişi ‘ Ben.. ben..’ diye birbirini boğazlar görürüz... Adapazarı depreminde ölü ya da ağır yaralı kişileri nakletmek için İstanbul’dan giden ambulanslarda kaç kişinin böbrekleri alındıktan sonra morglara indirildiğinin hesabı tutuldu mu ki?


03 Ekim 2009 18:46
Vadi'den Milliyet'e Yalanlama
Pana Film, Milliyet gazetesinde yayınlanan Necati Şaşmaz'la bir çete elemanının ilişkili gösterildiği haberi yalanladı.

Kurtlar vadisi'nin yapımcı şirketi Pana Film, Milliyet gazetesinde yayınlanan ve Başrol oyuncusu Necati şaşmaz'la bir çete elemanının ilişkili gösterildiği haberi yalanladı.

Yapımcı şirketten yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi:

3 Ekim 2009 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yer alan ve Kurtlar Vadisi dizisinin başrol oyuncusu Necati Şaşmaz hakkında iddiaların yer aldığı haber bütünüyle gerçek dışıdır.

Haberde ifadelerine yer verilen çete elemanı H.D. ile Necati Şaşmaz'ın herhangi bir tanışıklığı bulunmamaktadır.

Basına ve kamuoyuna saygıyla duyurulur,

Pana Film

17 Ekim 2009 11:49
Ekranlarda Seda Sayan Rezaleti
Her fırsatta "En güvenilir ünlüyüm" diyen Seda Sayan, bu kez vatandaşı fena kandırdı. Programına düzmece senaryoyla reyting kazandırdı...

Seda Sayan'ın "Kayıp sevdiklerinizi bulalım, gizli kalmış cinayetleri çözelim" sloganıyla sunduğu "Yalnız Değilsiniz" adlı programa katılıp kayıp oğlunu aradığını söyleyen kadının, bir ajansa kayıtlı profesyonel oyuncu olduğu ortaya çıktı.

Sayan'ın 13 Ekim'de sunduğu programa katılan "Hafize Ana" adlı kadın, 8 yıldır oğlunu görmediğini ve buna gelininin sebep olduğunu söyleyerek gözyaşları içinde hikâyesini anlatmıştı.

Hafize Ana birkaç gün sonra aynı programa getirilen 28 yaşındaki oğluyla canlı yayında buluşmuştu. Ancak Hafize Ana adlı karakterin gerçek adının Sevil Karviç olduğu, oğlunun kayıp olmadığı ortaya çıktı. Karviç'in bir ajansa bağlı çalıştığı ve birkaç yıl önce yine bu tarz programlara mağdur olarak katıldığı öğrenildi.
aktifhaber

Ali Atıf Bir / Bugün
Sorsana... 13 milyon dolar nerede Çölaşan?

Emin Çölaşan Sözcü gazetesinde yazılarına başladı. Daha ilk günden, her zaman yaptığı gibi, insanlara "laik atak" nöbeti geçirtmek üzere sallıyor.
Kimsenin yazı yazmasına itirazım yok. Ama işkembeden atmasına itirazım var.
15 Ekim tarihli "Rastlantının Bu Kadarı!" başlıklı yazısında Çölaşan şöyle diyor:
"AKP iktidarı Tuncay Özkan'ı bitirmek üzere elinden geleni ardına koymadı. Üzerine vergiciler gönderdi. Kanaltürk büyük bir açmaza girdi ve Fethullah ekibine satıldı!"
Yani Çölaşan'ın dediklerinden sanırsınız ki Tuncay Özkan Kanaltürk'ü süper yönetiyordu. Herkes reklam vermek için sıraya girmişti, Kanaltürk Avrupa Yayıncılar Birliği tarafından örnek yayıncı seçilmek üzereydi!
Tuncay Özkan Kanaltürk'le medyada tutunmaya ve bu yolla da küpünü doldurmaya çalışan kurnaz bir girişimciydi!
Para kazanamayınca işi yalan dolan yayınla azılı muhalifliğe vardırdı, daha sonra müritleri şeyhi uçurdu ve Özkan kontrol edemediği bir yola girdi.
Bu yolda da tehditle, şantajla reklam alma yoluna giderek Kanaltürk'ü daha fazla batağa çekti, kendi sonunu hazırladı.
Kanaltürk'ün Fethullah ekibine satılmasına gelince..
Allahtan kork be Emin Çölaşan. İpek Medya Grubu'nda Kanaltürk'ün alınmasından önce de yazıyordum, program yapıyordum. Şimdi de yazıyorum, program yapıyorum. Her gün koridorlarda Fethullahçı arıyorum ama bir türlü kimseyi göremiyorum. Benim içeriden göremediğimi sen oturduğun yerden nasıl görüyorsun! Altıncı his mi? Yoksa bizim bilmediğimiz gizli güçlerin mi var? Yoksa minik kuşun yaşlandı kulakları iyi duymuyor mu?
(Çölaşan'ın köşe yazarlığı yaptığı Sözcü'nün Genel Yayın Yönetmeni de bir süre önce İpek Medya Grubu'nda çalıştı, hatta Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Çölaşan'ın mantığıyla bakarsak şu anda Çölaşan da Fethullah ekibine satılmış durumda!)
Üşenmedim, Özkan dönemindeki personelin durumunu öğrenmek için İnsan Kaynakları Müdürü'nü aradım. Tuncay Özkan'ın yönettiği Kanaltürk döneminden kalan personelin bir bölümü hâlâ Kanaltürk'te çalışıyormuş.
Eğer Kanaltürk yönetiminin medyada örtük amaçları ya da medyada büyüme amaçlarından başka kaygıları olsa yayın kuruluşlarının içinden internete canlı yayın yapıldığı günümüz ortamında bu örtük kaygılar gizli kalır mı? Kalmaz, mümkün değil.
Emin Çölaşan aynı yazıda sallamaya devam ediyor:
"Kanaltürk'ü sattığı için tepki alan Tuncay daha sonra Kanal Biz'i kurdu, fakat para yoktu. Çalışanlara maaş bile ödenmesi mümkün olmuyordu. Çöküş başladı. Ve Kanal Biz yaklaşık bir ay önce kepenklerini indirdi."
Okuyunca insanın "Vah vah... Gariban Tuncay Özkan amma da mağdur edilmiş, kıyamam" diyeceği geliyor değil mi? Çünkü Emin Çölaşan, Tuncay Özkan'a acımamızı istiyor ve mağdur edebiyatıyla küllerinden bir kahraman yaratmaya çalışıyor.
Oysa Emin Çölaşan'ın şu soruyu sorması gerekiyor: "Kanaltürk'ün satışından aldığın 13 milyon doları (yaklaşık 20 milyon TL) ne yaptın Tuncay Özkan? Niye davamız için harcamadın da bu parayı hâlâ banka hesaplarında tutuyorsun!"
Şimdi içinizden "Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ün satışından keş (cash- nakit) 13 milyon dolar aldığını Çölaşan nereden bilsin" diyorsunuz değil mi? Çok kolay... Google'a girecek ve "Tuncay Özkan Kanaltürk" yazacak, Şamil Tayyar'ın Star gazetesinde bu konuyla ilgili yazdığı yazıyı bulacak. Bakın ne yazmış kısa bir süre önce Tayyar:
"Resmi kayıtlara göre, Kanaltürk, 25 milyon dolara Akın İpek'e satıldı. Akın Bey, paranın 13 milyon dolarlık kısmını 12 Mayıs 2008, 12 milyon dolarlık kısmını ise 13 Mayıs 2008'de Ahmet Burak Mızrak'ın hesabına yatırdı.
Ama pazarlık masasındaki isim Tuncay Özkan'dı. Akın Bey'e sordum, 'Doğrudur, pazarlığı parayı ödediğimiz Ahmet Burak Mızrak'la değil Tuncay Özkan'la yaptık' dedi."
Çölaşan bunları bilmek istemediği için kolayca ulaşabileceği bu bilgiye ulaşmıyor tabii ki. Bir iki telefonla kağıt üzerinde patronun, Tuncay Özkan'ın yakın akrabası 1978 doğumlu Ahmet Burak Mızrak olduğunu, onun hesabına yatan paranın da kısa süre içinde Tuncay Özkan'a devredildiğini bulur. Neden bulmuyor? Çünkü işine gelmiyor!
Araştırmalarım sırasında Çölaşan'ın işine gelmeyecek bir bilgiye daha ulaştım. Yeni yönetim Tuncay Özkan'dan Kanaltürk'ü devraldığında bir de ne görsün!
Envanter kayıt defterinde bulunduğu söylenen birçok cihaz ve aracın yerinde yeller esiyor. Ödendiği söylenen uydu kiraları ve canlı yayın araç kiraları ise ödenmemiş!
Bunu üzerine Tuncay Özkan ve ekibine tam 1.6 milyon TL'lik "cebellezi" davası açılmış. Yeni Kanaltürk yönetimi ise "leasing" yöntemiyle yapılan kira bedellerini 2011 yılına kadar ödemek, Tuncay Özkan'ın pisliğini temizlemek zorunda. Ne yapsınlar başlamışlar paşa paşa ödemeye...
Gariban Tuncay Özkan ise Emin Çölaşan'ın köşesinde boynu bükük, öksüz kendini aklamaya "Türkiye laiktir laik kalacak" naraları atmaya devam ediyor.
Çölaşan'ın yazısının devamında ise "uçuş düzeyi" öyle böyle değil..
Bir holding varmış, bu holding Kanaltürk döneminde reklam vermiş ve parasını peşin ödemiş. Kanal Biz yayına girince holding yöneticisine telefon edilip 'parasını peşin vermiştiniz, elimizde olmayan nedenlerle yayınlayamadık, şimdi aynı reklamları Kanal Biz'de yayınlayıp size olan borcumuzu ödeyeceğiz" denmiş. Onlar da "Biz size paramızı helal ettik, sakın yayınlamayın" gibi inanılmaz bir yanıt vermişler. Çünkü hükümetten korkuyorlarmış, o yüzden Biz ekranlarında reklamlarının görülmesini istemiyorlarmış!
Yalan duydum ama bu kadar sunturlusunu duymadım! Önce bir gazeteci "yahu bu peşin ödeme de neyin nesi" diye sorar değil mi? Haydi onu geçtim, bir de açar haberi doğrulatır değil mi?
Daha önce de bu konuda yazdığım için söz konusu olan holdingin Ülker olduğunu belirteyim. Mayıs 2008'de Kanaltürk el değiştirdiğinde yeni yönetim hesaplara girmiş peşin ödemeden eski yönetimin Ülker'e 700 bin TL reklam yayın borcu olduğunu görmüş. Bunun üzerine de Ülker'in bilgisi doğrultusunda 2008'in sonuna kadar Ülker reklamları hiçbir ücret almaksızın Kanaltürk'te yayınlanarak borçları kapatılmış.
Dolayısıyla Çölaşan'ın verdiği son bilgi de dibine kadar yalan. Çölaşan eski taktiklerine devam ediyor. Oturduğu yerden önüne geleni iktidar yalakası yapmak için elindeki tüm bilgiyi eğiyor, büküyor, çarpıtıyor.
Anlamadığım şey şu... İnsan bir yazıda bu kadar yalan yanlış bilgi verip, bir medya grubunu, sahiplerini, çalışanlarını karalayıp daha sonra da nasıl "önce insanım sonra gazeteci" diye ortalarda dolaşır?.. Bu nasıl bir gazeteciliktir? Gözünü kırpmadan önüne geleni nasıl yalanla dolanla karalayabilir?
Çölaşan'a öğüdüm şu:
Bu kafayı değiştir Çölaşan... Bu kafayla Türkiye'ye en fazla kötülük tohumları ekersin... Ama ektiğinle de kalırsın... Çünkü artık Türkiye'nin çoğunluğu senin bıraktığın yerde değil... İşkembeden atan gazeteciler tasfiye olacak! Bugün olmasa yarın... Adın kadar emin ol sen oldun ama haberin yok!
Çekirgelik
Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı faydadan daha fazla olursa o ülke batar

24 Ekim 2009 12:27
Yorumsuz Dehşet Görüntüleri!

Uğur Dündar'lı Star'ın sıkı hafiyeleri bakın ne dehşet (!)görüntüler yakaladı. Uğur Dündar ise görüntülerin dehşetinden yorum bile yapamadı!!!!Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit İlişkili HaberlerTüm HaberlerStar'da Ergenekon HaberleriVakit'e 'Jasmin' DavasıDündar'ı Takip Eden Polisler!Star Muhabiri Kanaldan AyrıldıStar Gazetesine Yeni Yazar

Uğur Dündar ve ekibi dün akşam ilginç bir haberi yayına koydu.
Cuma namazını kılmak için okul yakınındaki bir camiye giden öğrenciler görüntülenerek ana haberde verildi.

Görüntülerini izleyeceğiniz hafiye kameramanların kovalamacalarını, Uğur Dündar her zamanki gib tarafsızlığına gölge düşürmeden 'yorumsuz' olarak verdi!

Aynı okulun öğretmenleri olduğu anlaşılan şahısların, Star kameramanlarıyla mücadeleleri ise neden endişe ediyorsunuz? Sorusunu akla getirdi....
aktifhaber

DÜNDAR'A TEPKİLER GİDEREK ARTIYOR

26 Ekim 2009 13:10
Sorumlu ve ilkeli habercilik sloganını kullanan Uğur Dündar’ın yönettiği Star TV Ana Haber Bülteni’nde yayınlanan 'Okuldan Cuma’ya' başlıklı haber 'sorumsuz haberciliğin zirvesi' olarak yorumlandı.
Haberde sanki suç işliyormuş gibi gösterilen öğrencilerin ders saatinde mi yoksa ders dışında mı camiye gittiği belirtilmedi. Öğrencilerin cuma namazı kılması üzerine işlenen haberin veriliş biçiminin insan haklarına ibadet özgürlüğüne, çocuk haklarına ve özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğu bildirildi.

İBADET EN DOĞAL HAK

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım: Avrupa’da nasıl çocuklar her yaşta kiliseye gidiyorsa, Türkiye’de çocuklar camilere gidebilir, bu en doğal en temel insani haktır. Bu haberi yanlış buluyoruz.

KİŞİLİK HAKLARINA AYKIRI

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi: Cuma namazına giden öğrencilerin gizli ve izinsiz görüntülenmesi ve haber yapılması özel hayatın gizliliği, ibadet özgürlüğü ve çocuk haklarına aykırı. Aileler, bu görüntülerden dolayı manevi tazminat davası açabilir.

ÖĞLE TATİLİNDE DİN YAŞANABİLİR

Genç Siviller üyesi Bedriye Altınyol: Din ile devletin birbirinden ayrılması ayrı, insanların inancına müdahale ayrı bir şey. İnsan inancını öğrenciyse de, kamu personeliyse de yaşamalı. Öğrenci öğle tatilinde gidiyorsa sorun yok.

ÖZGÜRDER Yönetim Kurulu Üyesi Hülya Şekerci: O öğrencileri namaz kılıyor diye ihbar edenler, Türkiye’deki eğitim sistemini uyuşturucu oranını şiddet ve alkol kullanımı konusunda araştırsınlar. Dersler bile ibadet saatine göre ayarlanmalı.

STAR GAZETESİ

Striptiz salonunda çalışan 'İmam' adlı genci "Bingöllü İmam'ın striptiz aşkı" diye yayınlayan Hürriyet, imamların tepkisini çekti

13 Kasım 2009 Vakit gazetesinde yer alan ahbere göre, Hürriyet'in internet sitesi, dünkü sayfasında kasıtlı olarak St. Paulide striptiz okulu işleten ve adı İmam Alkan olan Bingöllü gencin haberini “Bingöllü İmam'ın Striptiz Aşkı” başlığıyla vererek "meslek olarak imamlık yapan bir kişi striptiz okulu işletiyor" imajı vermeye kalkıştı.

AHLAKSIZLIĞA SERT TEPKİ

Söz konusu ahlak dışı habere tepki gösteren Diyanet- Sen Genel Başkanı Ahmet Yıldız, “Bilinçli bir şekilde imamlar hedef alınıyor ve küçük düşürülmek isteniyor. Bu anlayışı şiddetle kınıyor ve özür dilemeye davet ediyoruz” dedi.

İMAMLAR'DAN KINAMA

Yıldız, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “İmamlık mesleğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve adını da kendine uygun görmediği için Rico Delgado olarak değiştiren Bingöllü genç üzerinden imamlarımız kasıtlı olarak töhmet altında bırakılmıştır. İmamlık mesleğiyle bağdaşmayan striptiz aracılıyla imamlarımız toplumun gözünden düşürülmeye çalışılmıştır.

Haberleri manipüle ederek yanlış anlaşılmalara sebep veren bu ve benzeri haberlerden dolayı Hürriyet İnternet sitesini ve haberi yapan ve yayınlayanları kınıyor, basın etik kuralları ile bağdaşmayan tamamen manipüle amaçlı haberlerinden dolayı, tüm zorluklarına ve büyük sorumluluklarına rağmen bu onurlu mesleği ifa eden imamlarımızdan özür dilemeye davet ediyoruz.”

netgazete

YANDAŞ MEDYA PKK’YI DA KIZDIRDI
AKP'yi koruyalım derken

03.12.2009

Hükümete yakın Türkiye Gazetesi’nden Osman Sağırlı geçtiğimiz günlerde Murat Karayılan ile Kandil’de bir röportaj gerçekleştirdi. Sağırlı’nın röportajının en dikkat çeken yanı; Karayılan’ın pek çok sözünde AKP’yi övmesi, CHP’ye ise sert eleştiriler yapmasıydı. Bunun ötesinde Sağırlı’nın aktardığına göre; Murat Karayılan Habur’da yaşanan karşılamadan rahatsız olduklarını söylemişti. Orada pankart açanların kendileri ile ilgilerinin olmadığını anlatmıştı.
Ancak Karayılan’ın bugün PKK’ya yakın Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklama, olayın böyle olmadığını, Sağırlı’nın röporajda AKP’ye yönelik eleştirileri sansürlediğini ortaya çıkardı. Karayılan’ın anlattığına göre; Sağırlı gazetecilik etiğine sığmayacak ölçüde bir çarpıtma da yapmıştı. Karayılan, Sağırlı’ya hiçbir zaman Habur’da yaşanan karşılaşmadan rahatsız olduğunu söylemediğini açıkladı. Ancak Sağırlı, Karayılan bu sözleri söylemediği halde röportajı PKK’nın Silopi’deki karşılamadan rahatsız olduğu ve pankart açanların PKK’lı olmadığı şeklinde verdi.

Sağırlı’nın röportajının o bölümü şöyleydi:
“Sağırlı: Habur’da tahrikler vardı. ‘Biji Serok Apo’ diye bağırmanın, pankart açmanın tahrikin anlamı var mıydı?

Karayılan: Eğer böyle yapıldıysa yanlış. Ama pankart açanları araştırdık bizden değiller. Güvenlik güçleri de araştırıyor. Halen kim oldukları açıklanmadı.”

Karayılan ise bugün aksi yönde açıklama yaptı ve şunları söyledi:

“Daha önce sizinle röportaj yapan bir gazetede Silopi’deki pankartlara ilişkin söylemleriniz, barış gruplarının karşılanmasını eleştirdiğiniz şeklinde yansıtıldı, bu haber doğru muydu?

Bu arada o konuda da bir açıklama yapayım. Türkiye basın mensuplarından bazıları yanımıza geldiler. Bunlar içerisinde Türkiye gazetesinin muhabiri Sayın Osman Sagırlı da vardı. Ona da bir röportaj verdik. Her şeyden önce şunu söylemek isterim ki o röportaj 17 Kasım’da yapılmıştı. Henüz İmralı’da gerçekleşen 17 Kasım darbesini, ölüm çukurunu duymamıştık. Ona rağmen biz orada AKP hükümetinin politikalarına ilişkin kaygılarımızı, tutumumuzu ortaya koyduk. Kendisi gazetecidir, biraz yansıtmış, ben bütününe bir şey demiyorum. Daha çok kendine uygun gördüğü yerleri yansıtmış ama bir yerde de çarpıtma yapmıştır. Ben hiçbir zaman Silopi’de, Kızıltepe’de veya Amed’te halkımızın barış gruplarına göstermiş olduğu sevgiyi, o görkemli gösterişi yermedim, yeren her hangi bir söz sarf etmedim. Orada yapılanların hepsi doğruydu. Halkımızın doğal içten gelen, için dışa vurumudur. Ama, kendisi bazıları kahrolsun Türkiye cumhuriyet mi veya kahrolsun Türkler mi gibi bir pankart kaldırmışlar, diye söz etti. Bende eğer böyle bir pankart kaldırıldıysa onu tasvip etmeyiz, dedim. Hatta, DTP kongresinde de bazıları slogan atıp afiş kaldırdılar, kim onları yönlendirdi diye araştırıyoruz, dedim. Ancak o bu kavramları çarpıtmış. Sanki ben oradaki halkımızın slogan atışına, karşılamadaki duruşuna yönelik eleştiriler yapmışım şeklinde yansıtmış. Bu doğru değildir. Bu vesileyle bunu düzeltiyorum. Doğrusu şudur; halkımızın gösterdiği sevgi gösterisi, halkımızın içten gelen doğal tepkisidir. Bu herkese mesaj vermiştir. Bize de Türk devletine de mesaj vermiştir. Ama ne yazık ki Türk devleti bu mesajı tersinden okumuştur. Doğru okumamıştır. Halkımızın barış mesajını bile bir kışkırtma olarak, şov olarak görmüştür.”
Odatv.com

Atılgan Bayar atilgan.
bayar@aksam.com.tr
Sit-com gazeteciliğinin Alpella'ya doyduğu an...

Sit-com gazeteciliğinin ulaştığı en yüksek nokta, Alpella'ya doyduğumuz an, işte budur.
Yıllardır Dubai'de yaşayan Türk gazetecisi Ayşe Arman'ın köşesini okuyoruz.
Bize iki katlı, yüksek tavanlı, bol camlı bir evde yaşadığını anlatıyor.
Doğum gününü 1.5 milyar dolar değerindeki Atlantis Otel'de kutladığını yazıyor.
Kayınvalidesine 'Babaçi' dediğini, içli köfte yediklerini, kocasının ardından el salladığını haber veriyor.
Hamama nasıl gittiğini, bir kadının ona nasıl 'küt' diye sevişme teklif ettiğini bildiriyor.
Bu güzide Türk gazetecisi Dubai'de yıllardır yaşıyor.
Ama biz, Dubai'nin battığını...
Pasaportlarına el konulan işçilerin 50 derece sıcaklıkta, çişe bile gidemeden çalıştırıldığını...
Dünya mafyasına verilen hizmetleri...
Burada çalışan Hindistanlı işçilerin 900'den fazlasının bir yıl içinde intihar ettiğini...
Sendikaların ve siyasi partilerin tamamen yasak olduğunu...
Bir sinema platosu gibi kurulmuş Dubai'nin varoluşunun sebeb-i hikmetini... Bir alışveriş merkezi mantığı içinde dünya sermayesini çekmek üzere inşa edilip, bir alışveriş merkezi gibi modası geçince kapanabileceğini kimden öğreniyoruz?
Belki de hayatında hiç Dubai'ye gitmemiş bir Cumhuriyet muhabirinden örneğin.
Tuhaf mı geldi size?
Bir yıldır, bütün dünya medyasında Dubai'yi bile görmemiş yazarlar, muhabirler Dubai hakkında durumu teşhis eden haberler, analizler yazdı...
Dubai'de yaşayan Türk gazetecisi Ayşe Arman ise Adana'dan getirttiği içli köfteleri yediğini anlattı.
İşte sit-com gazeteciliği budur.
Bir sinema seti gibi inşa edilmiş Dubai'nin içinde yaşayan yazar; yaşadığı yerin bir 'set' olduğunun, içinde bulunduğu senaryonun da bir seneryo olduğunun bile ayırdına varamıyor.
Kusur Ayşe Arman'ın değil.
Kusur, Ayşe Arman gibi 'uyanık' bir gazeteciyi bile içinde yaşadığı dünyanın gerçeklerini göremez hale gelecek şekilde formatlayan 'gazetecilik' anlayışının...
Sit-com gazeteciliğindeki komedi unsuru da burada gizli galiba.
Dubai'de olan bitenleri Dubai'de yaşayan gazeteciden değil...
Belki de hayatında Dubai'yi görmemiş gazetecilerden öğrenebiliyoruz.
Konu sadece Hürriyet'i ilgilendirmiyor.
Yazarları ancak; karısından, kızından, köpeğinden, yediği yemekten, içtiği şaraptan, organlarından haber verebilen... Başka da bir işe yaramayan tüm gazeteleri ilgilendiriyor.
(..)
http://www.aksam.com.tr/2009/12/04/yazar/15403/atilgan_bayar/sit_com_gazeteciliginin_alpella_ya_doydugu_an___.html

POLİSE DİRENENLER İŞÇİ Mİ GÖSTERİCİ Mİ?

17.12.2009 16:26

Polis Tekel işçilerini püskürttü.

21 ilden gelen yaklaşık 4 bin işçi, üç gündür Ankara'da hak arıyor.

Bir kısmı Abdi İpekçi Parkı’nda, küçük bir grup ise AKP binası önündeydi.

İstekleri belli; özelleştirmeyle birlikte yasadaki 4-c statüsüne alınacaklar. Kadrolarını, sendikalarını kaybedecekler. Ücretleri de yarı yarıya düşürülecek.

****

Gece ayazında yattılar. Polis “üşümeyin” deyip, önce Atatürk Spor Salonu’nda topladı. Sonra kapıyı üstlerinden kilitledi. O kapıları da aştılar.

Çıldırmış gibi üstlerini başlarını yırttılar. Buz gibi havada parkın süs havuzuna girip, su içinde slogan attılar.

Polis suyla, copla, biber gazıyla saldırdı. İşçiler elleriyle, bulabildilerse taşla direnmeye çalıştı.

Pek çoğu gözaltına alındı. Sokak aralarında arbede yaşandı.

****

Haber kanalları canlı yayınlarda bu haberi şöyle veriyor: “Göstericiler dağıtıldı.”, “Eylemciler direnmeye çalışıyor.”

İşçilere atılan gaz muhabirleri de felç etti.

Muhabirler halkın ve vicdan sahiplerinin arkasında durur. Ama bunun için once dilimizi eğitmemiz gerekiyor.

Onlar “gösterici” değil işçidir.

Odatv muhabirdir.

Bu yazı da, hiç bir şekilde namusundan şüphe edemeyeceğimiz muhabirler için yazıldı.

Odatv.com

Serdar Akinan
Körlük

Binlerce Tekel işçisi Ankara'nın göbeğinde feci şekilde dövüldü.
Fabrikaları kapatılan, gelecekleri tehdit edilen bu işçiler aileleri, çocukları ve kendileri için onurlu bir hak arayışı sergiliyorlardı.
Hiçbir yere saldırmadılar. Kimseye zarar vermediler.
Türkiye'nin dört bir yanından gelip, geleceklerini ellerinden alan hükümeti, demokratik haklarını kullanarak protesto ettiler.
Görüntüden rahatsız olan hükümet ise bu işçileri döverek dağıttırdı... Bu rezillik neresinden bakarsanız bakın önemli bir haberdir. Fakat dün dehşetle gördük ki hükümete yakın gazetelerin hiçbirinde bu olaylara yer verilmedi.
İktidara yakın bazı yazarlar ise hiç utanmadan hak ararken meydan dayağı yiyen işçilere 'Ergenekoncu' göndermesi yapabildi.
Hak arayan işçiler 'şer odağı'... Elbette dayak yiyecekler..


En son Ekim tarafından Cum Arl 25, 2009 12:03 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Arl 20, 2009 1:43 am    Mesaj konusu: Körlük Alıntıyla Cevap Gönder

Serdar Akinan
Körlük

Binlerce Tekel işçisi Ankara'nın göbeğinde feci şekilde dövüldü.
Fabrikaları kapatılan, gelecekleri tehdit edilen bu işçiler aileleri, çocukları ve kendileri için onurlu bir hak arayışı sergiliyorlardı.
Hiçbir yere saldırmadılar. Kimseye zarar vermediler.
Türkiye'nin dört bir yanından gelip, geleceklerini ellerinden alan hükümeti, demokratik haklarını kullanarak protesto ettiler.
Görüntüden rahatsız olan hükümet ise bu işçileri döverek dağıttırdı... Bu rezillik neresinden bakarsanız bakın önemli bir haberdir. Fakat dün dehşetle gördük ki hükümete yakın gazetelerin hiçbirinde bu olaylara yer verilmedi.
İktidara yakın bazı yazarlar ise hiç utanmadan hak ararken meydan dayağı yiyen işçilere 'Ergenekoncu' göndermesi yapabildi.
Hak arayan işçiler 'şer odağı'... Elbette dayak yiyecekler... Bunu haber yapan da zaten Ergenekon medyası...
Medyanın bu Goebbels'leri artık mide bulandırıyor.
İktidarın işçilere yönelik açık baskı, hak ihlali ve saldırılarını tartışamazken bu kalemlerin hemen her gün 'demokrasi', 'özgürlükler' ve 'açılım' kelimelerini ucuz bir sos gibi yazılarına boca etmelerini nasıl izah etmeliyiz?
İktidar ve medya ilişkisi gerçekten son derece sorunlu bir ülkede yaşıyoruz.
Bu sütünda, defalarca, bu ilişkinin yapısal bozukluğunun sistemin tamamını zehirlediğinden bahsetmişimdir.
Önceki gün Tekel işçilerinin maruz kaldığı çirkin ve kabul edilemez saldırıyı 'görmeyerek' sicillerine unutulmaz bir çentik attı bu cenah.
Aslına bakarsanız şunu da açık açık konuşmak gerekmiyor mu? Konuşulması gereken konulara karar veren bir kolektif oluştu.
Medyanın her iki ayağı için geçerli bir tez bu...
Kürt meselesi konuşulacak... Konuşalım... Birileri memleket gündemine karar veriyor ve biz aylardır mesela 'Kürt açılımı' konuşuyoruz.
Ciltler dolusu yazı yazıldı, binlerce saat yayında, yüzlerce farklı adam sadece bu meseleden konuştu.
Aylar geçti... Ortada somut tek bir şey var mı? Yok...
Bursa'da yerin yüzlerce metre altında 19 işçi göz göre göre ölüyor. İşçileri bu kadar vahşi bir şekilde ölüme mahkum edenler hakkında insanlığımızdan utandıracak kadar az konuşuyoruz.
İstanbul'da itfaiye işçileri dayak yiyor... Gören bilen yok... Sendikacılar gözaltına alınıyor... İşiten yok.
Her ay binlerce insan işsiz kalıyor. Yuvalar dağılıyor, cinayetler artıyor, suç patlıyor... Biz ne konuşuyoruz? Demokrasi...
Kavramların içini boşaltıp, anlamını esnetmekte mahir bu adamların sicilini nereden okumak gerek?
Amerika’nın Irak işgalinden...
Tezkerenin tartışıldığı günlerde köşelerinden Amerika lehine avaz avaz bağıran bu 'muhafazakar' kalemler Irak’ta bir milyon insanın öldürülmesi karşısında aynı şeyi yapmadılar mı?
Hemen kör oldular.
Dün Tekel işçilerinin maruz kaldığı saldırıyı göstermemeleri de aynı sebepten ötürü...
Körlük... Kasıtlı bir körlük bu...
Artan bu körlüğün nedeni çok açık.
Vicdansızlık ve ahlaksızlık...

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/2009/12/19/yazar/15611/serdar_akinan/korluk.html

Serdar Akinan
Has..tirin

İki tane rütbeli ceplerinde kroki ile suikasta gidiyor. Yakalanıyorlar... Bir tanesi karakolda polisten su istiyor, 'Arkadaşlar, su verir misiniz? Suikast planını yutcam'.
Bülent Arınç, dünyanın en mazlum yüz ifadeleriyle halkımızın karşısına çıkıp, 'Beni öldüreceklerdi...' diyor.
Vatandaş, ağzı bir karış açık bir o bülten bir bu bülten olan biteni izliyor.
Son dakika...TSK'dan açıklama...'Evet, onlar bizden ama öldürmeyeceklerdi... Başkasını izliyorlardı...'
Mr. Bean ve Dedektif Clouseau için ortak senaryo yazılsa... Bu kadar olur.
İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı, Orgeneral... Firkateyn yüklü mesajlar yağdırıyor. Kanallarımız evire çevire yayınlıyor...Halkımız şaşkın.
Bir o kanalda... Dannn... Dunnn... Sonra bir diğer kanalda...
Derken bir anda bir diğer kanalda... Ergenekon denen yüzyılın en büyük terör örgütüyle 11 adet ayrı bağı olduğu saptanan, Deniz Kuvvetleri'ndeki hayat kadını ve uyuşturucu trafiğini yönettiği bilinen (Bir gazete aynen böyle yazdı) Ali Tatar adlı subayın Beylerbeyi'ndeki lojmanından tek el silah sesi duyuluyor.
Ergenekon'un başından bu yana 18 subay kafasına sıkmış, camlardan atlamış. Bir kanala bakıyorsun adamlar Ergenekon'un beyni...Yahut Ergenekon susturdu bu adamları... Bir başka kanala bakıyorsun, 'Dayanamayıp intiharı seçtiler.'
Sabah kalkıyorsun bir haber, 'Hükümetten dev adım... Barzani ile anlaştılar. PKK bitiyor.'
Süpperrr...
24 saat geçmiyor. Belediye başkanları topluca gözaltında... Güneydoğu gene ayakta...
Bir bakıyorsun, bu kez internette, Flaş... Flaş... Ne oldu ağbi?... Bir durun yahu... Memlekette, 'Son dakika'... 'Flaş... Flaş...' olmayacak bir şey yok mu, olamaz mı? Can bu...
Ama bu önemli...
Peki... Neymiş?
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı diyor ki, 'Adalet Bakanı Cemil Çiçek beni arayıp, cemaat üyelerine yönelik operasyonu durdurmamı... Onları salıvermemi istedi.'
Yok artık kuyruklu yalan... İftira...
Değil mi? Ama, öyle olmalı...
Bakalım gazetelere... Satır yok... Allah
Allah...
Yahu bu gazetelerde (ki maddi sıkıntı içinde de değiller. Yani editoryal kadroları sağlamdır. Türkiye'nin en iyi kalemleri en yakışıklı maaşlarla buralarda çalışır) satır haber, yorum yok.
Tekel işçileri dayak yemiş?
Geçççç... Önemli değil... Alayı ajan provokatör onların...
Osman Baydemir'e kızmışlar... Kameraların karşısına çıkıp 'Has..tirin' demiş.
Az demiş...
Bu gidişle haber bültenlerinde; canlı yayınlarda herkesten türlü çılgınlığı bekleyebilirsiniz.
Şaşırmayın.
Ülke zıvanadan çıktı...

http://www.aksam.com.tr/2009/12/27/yazar/15704/serdar_akinan/has__tirin.html

03 Ocak 2010
Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Medya’daki dinci karteller ve yeni Baronlar!

Tamam Aydın Doğan mağrur yani kibirliydi ve kendini dokunulamaz görürdü.
Bu doğru ancak bir başka doğru da Aydın Doğan’ın haramzade olmamasıdır!
Sistemin açıklarından yararlanmasına yararlandı lakin çalmadı, hortumlamadı!
Dahası, yıllar yılı vergi rekortmeni bile oldu.
En önemlisi Aydın Bey’in gizli bir gündemi yoktu.
Bu ülkenin temel değerlerine ve bayrağına yürekten bağlıydı.
İşte kabaca bu özelliklere sahip olan Aydın Bey AKP için tehlikeli görüldü ve malum operasyon yapıldı.
Hiç kuşkunuz olmasın bu operasyonda Tayyip Bey kadar Washington’un da payı var... Daha önce dillendirdiğimiz gibi Aydın Bey Almanlarla yoldaş olmanın bedelini ödemiştir.
Aydın Doğan karteli yıkılırken Türk Medyasında yeni karteller yükseliyor.
Dinci kimlikli bu kartellerin bazılarının patronu malum, bazılarının ise meçhul!
Bırakın medyada, ticari yaşamda daha düne kadar esamesi okunmayanlar şimdi yeni medya kartellerinin baronları sıfatıyla boy gösteriyorlar.
Star TV, Milliyet ve Vatan’ın satışı sonrasında dinci kesim hem yazılı hem de görsel medyada yüzde olarak kesin hükümranlığını ilan etmiş olacak.
Aslına bakarsanız merkez denilen medya, bir süredir ticari faaliyetleri sebebiyle zaten hükümetin ipoteği altındaydı... Satışla yani el değiştirmeyle beraber ipotek hali gönüllü taraftarlığa dönüşecek.
Kamuoyu bilmez, medya sübvanse gerektiren bir sektör, Türkiye’de Hürriyet ve Kanal D hariç istisnasız bütün gazete ve televizyonlar ortalama olarak zarar ederler. Medya sektörüne girenler bu zararlarını başka işlerle kapatırlar.
Buradan bakınca devletle yoğun işi olan Ciner Gurubu, Albayraklar ile Karamehmet’i anlarım da diğerlerini hiç anlamıyorum.
Mesela kim mi?
Akın İpek!
Daha önce de yazdım bu arkadaş birkaç sene öncesine kadar Ankara’da davetiye basan sıradan yani basit bir firmanın sahibiydi ve ödediği minik vergiler yıllar itibarı ile arşivlerdedir.
Şimdi böyle biri ortaya çıkıp ve iki Televizyon kanalı (Kanaltürk, Bugün) ile bir gazetenin (Bugün Gazetesi) sahibi oldu ki emin olun Akın Bey sadece iki TV kanalı ve bir gazete için her ay 3-4 milyon dolar civarı bir parayı cebinden
harcıyor .
Bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusu cevaplanmadan aynı Akın İpek Star TV, Vatan ve Milliyet gibi ederi en az 500 milyon dolar olan medya organlarını almak için de pazarlık yapıyor.
Tekrar ediyorum bildiğim kadarıyla bu üç medya kurumu yani Star TV, Milliyet ve Vatan Türk basınının en çok zarar eden kuruluşlarıdır.. Yani Akın İpek bunları da alınca bütün medya gurubuna her ay muhtemelen 10-15 milyon dolar civarı bir sübvansiyon yapacak.
Sorarım size dünyada hangi işadamı bu ekonomik kriz tablosunda medyası zaten varken zarar eden ikinci bir medya gurubunu 500 milyon dolar nakit para vererek bünyesine katar?
Dediğimiz gibi üstelik o işadamı bir kaç sene öncesine kadar sadece sıradan bir matbaanın sahibiydi yani babadan, atadan kalan başka bir varlığı da yok!
Tablo böyle olunca insan haklı olarak kimdir bu Akın İpek, nereden buluyor bu yüz milyonlarca doları sorusunu sorarak yaptığı alımların başkası adına olup olmadığını sorguluyor!
Görüyorsunuz medyada kartel kırılıyor ambalajı ile gerçekte başka başka karteller yaratılıyor.
Aslında işin aslını yani perde gerisindekileri herkes biliyor da, kimse sesini çıkaramıyor... Sıradan insanları anlarım lakin muhalefet bu konuyu niye geçiştiriyor onu anlamıyorum... Oysa olması gereken CHP, MHP ve DP’nin kıyameti koparması değil midir?
Bu arada Akın İpek Bey yazdıklarımla ilgili olarak bir açıklama gönderirse, söz virgülüne dokunmadan yayınlayacağım..

04 Ocak 2010
ESKİ MEDYA İMPARATORU DİNÇ BİLGİN 28 ŞUBAT DÖNEMİNDE YAŞANANLARI ANLATTI

Röportaj: Fadime Özkan/Star

Bilgin: 28 Şubat döneminde askeri bürokrasi, yargı ve basın rejimin üç ayağı olmuştu. Ben de dönemin egemenlerindendim. Çok büyük kabahatlerimiz oldu.

Bir dönemin muktedir medya imparatoru, şimdi sıkıntıda olan en büyük rakibinin işten el çekmesini nasıl değerlendiriyordu acaba? Aydın Doğan için ne düşünüyor, ne hissediyor, ne diyordu? Ya, Sabah-Hürriyet çekişmesinde en çok, karşı manevralarından tanıdığı amiral gemisinin kaptanı Özkök için?

Dinç Bilgin, Sarıyer’de kızının evinde misafir, çünkü evi yok. Üzerine kayıtlı hiçbir mal varlığı kalmamış. TMSF’ye borçlarını ödemiş. Kendisiyle hesaplaşmış. Rahatlamış. Günlerini kitap okuyarak geçiriyor. Ama yeni hayatına da alışamamış aslında. En çok çalışmayı, gazete çıkarırken yaşadığı heyecanı özlediğini söylüyor. 28 Şubat sürecinde diğer egemenlerle birlikte oynadığı rolle ilgili ise çok büyük pişmanlık duyuyorum, diyor.

• Sabah’ın çıktığı, en büyük olduğu yıllar Özallı değişim yıllarıydı...

Sabah değişimin gazetesiydi. Özal’a yapmadığını bırakmasa da Özal’ın gazetesiydi. Ona hayrandım, bizim gazeteci takımı hayran değildi. Sabah’ın onunla bu kadar uğraşmaması için mücadele de verdim ama engel olamadım. Manşeti ertesi gün herkesle bir okuyan demokrat bir gazete patronuydum. Ama Sabah zamanın değişim ruhunu iyi okuyan bir gazeteydi.

• Türkiye bugün de değişiyor.

Türkiye insanıyla barışma çabasında. Demokratik dönüşüm heyecan verici. Başarısız olması imkansız. Hükümet başaramasa da, muhalefet ne yapsa da. Zamanın ruhu bu. Yaşlı adamların kavgaya devam demesinin önemi, anlamı yok. 20 yaşında çocukları birbirleriyle çarpıştırmalarını akıl almıyor. Pandoranın kutusu açıldı bir kere.

TROYKA İKİ AYAKLI KALDI

• Asker sivil ilişkilerindeki köklü değişimi nasıl okuyorsunuz?

Eski Türkiye’de hepimizin payı var. Beyin yıkanmışlığımız, yalanlarımız vardı. Ben de binlerce yanlış yaptım. Bir muhasebe yaptım. Yaptım da o sorumluluktan kurtuldum mu? Hayır. Günah çıkartıyor değilim, böyle hissediyorum. Bilerek olmasa da kötülük yapmamış olmanız imkansız. Tank sürücüsü gibisiniz. En azından sincapları karıncaları ezerseniz. Eleştiriye alışmamış, eleştiriyi vatana ihanetle bir tutan kurumlar var ama zamanla alışacaklar, eleştirildikçe güçlendiklerini görecekler. Kendi insanını değil dışarıdaki düşmanını korkutacaklar. Bu da eleştiriyle özeleştiriyle, zamanın ruhunu iyi koklamakla oluyor.

• 28 Şubat BÇG’nin, derin yapıların aktif olduğu ve darbe yapmadan istediği sonucu aldığı bir dönemdi. Aynı amaç ve yöntem sonra da girdi devreye ama sonuç alamadı. Şimdi tasfiye ediliyor...

Ama denemeler sürecektir. Eski egemenler evlerinde oturup sinirleniyorlar, karıları konuşuyor onlar köpürüyorlar. Kolay bir şey değil. Bunu söylüyorum çünkü o eski egemenlerden birisi de bendim. (gülüyor) Kolay kabul etmeyecekler ama eski dünya geri gelmeyecek. Bunu zamanında 4, 5 gazetesi, 40 dergisi, bir televizyonu olan, bir zamanların Dinç Efendisi söylüyor. 28 Şubat dönemini yaşadım. Ne yaptığımı, ne olduğunu biliyorum.

• Ortak hissiyat neydi: Eyvah çevreden merkeze geliyor, pay istiyorlar, düzenimiz bozuldu, gibi bir şey mi?

Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Sabah’ın yenilmişliği başlıyordu, gazete dışı beceremeyeceğim işlere girmiştim. Bir de çok zenginleşmiş, iyi yaşamaya başlamıştım. İşlerden uzak kaldım. Türkiye değişmişti. Enerji şirketleri satılacak, biri İhlas’a biri Erol Aksoy’a biri Aydın Doğan’a. Böyle bir dönem. Demokrasilerde 4. kuvvet olması gerekirken 2., 3. güç olmaya başlayan bir basın kurulmuştu. Eski Sovyetlerde troyka diyorlar; KGB, Kızıl Ordu, Parti. Anayasal demokrasilerde yasama yürütme yargı olması gerekirken Türkiye’de rejimin üçayağı; askeri ağırlıklı bürokrasi, yargı ve basın olmuştu. Şimdi basın ayağı çekilince troyka iki ayaklı kaldı, zorlanmaya başladı. O dönemde herkes başkasının işini yapmaya başlamıştı, gazeteler hükümetleri kurup indiriyor, askerler nasıl gazete çıkarılacağını tarif ediyor -gerçi hala ediyorlar ama-, yargı kendisini yasamanın yerine koyuyor. O dönemde pek çok yanlış yaptık. Bugün de sürüyor hatalar ama yine de çok iyi biri yola girdi Türkiye, çok da keyifleniyorum.

• O dönemde medya darbe iklimi yaratmakta, siyaset alanını daraltmakta aktif bir rol üstlenmişti. Sizin gazeteleriniz, televizyonunuz da pek gayretliydi...

Öyleydi ama bunu bilemezdik.

• Bilemez miydiniz gerçekten!

Haklısınız. Hitler Almanya’sında Yahudileri kampa götüren Almanların sonradan ‘bilmiyorduk’ demesi gibi oldu. İşin doğrusu, kendi adıma bilmiyordum ama öğrenmek kurcalamak sorgulamak da istemiyorduk. Bu konuda çok büyük kabahatimiz var. Başımızı derde sokmadan sorabilir miydik? (düşünüyor) Sormadık çünkü konformist olmuştuk hepimiz. İşimiz tıkırında. Bozulmasını istemiyorduk. Demek istediğim evet, hepimizin dolabında iskeletler var. Yorum Farkı’nı izliyorum, çok zaman Mehmet’ten (Barlas) yana oluyorum, öbürüne göre daha demokrat. Ama 12 Eylül döneminde en yakın arkadaşı Evren’di. Askeri hücumbotla boğazda yalısına gelmişti Evren, biz de davetliydik. Türkiye o zaman öyleydi, hepimiz şartlanmıştık.

KABAHATİMİZ ÇOK BÜYÜK

• Gönüllü, hesaplı bir şartlanmışlık...

Medya hakikaten o kadar güçlü mü ki? Bugün güçlü bir hükümet var her şeyi sorabiliyor mu? Silahlı güçten herkes korkar. O tarihte de korkuluyordu. Mesut Yılmaz 28 Şubat sonrasında iktidara geldi ama daha ilk ayında zamanın genelkurmay başkanından yediği fırçayı hatırlayın. Hükümetin başının çekindiği şeyleri o dönemde basından bekliyorsunuz. Taraf gazetesi hesap soruyor ama o da gazete değil. Kağıt sıkıntısı çekiyor, borçları, davaları var. Demokrat olmak cesaret ve bedel isteyen bir şey, kolay değil. Ben gazete sahiplerinin başka iş yapmaması için uzun zaman mücadele ettim, herkes de aferin demedi. Sonra ben de yaptım o yanlışı. Ama başaramadım diğerleri gibi, onlar galip çıktı o işten.

Vatan Milliyet satışı sevmediğiniz karınızı boşamak gibi

• Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğinden ayrılması, Aydın Doğan’ın görevini kızına bırakması çok önemli mi sizce? Başbakan’ın istifası kadar önemli diyenler de oldu!

Yok canım, o kadar da değil. Doğan grubunda bir şey değişmez. Odaları değişecektir sadece. Aydın bey işi kızına, o da profesyonellere bırakacakmış ama karar yetkisi onlarda kalacağına göre bir şey değişmez. Zaten profesyoneller yönetiyordu.

• Doğan grubuna ait Star tv, Vatan ve Milliyet için Akın İpek’in adı geçiyor. Girişim başarılı olur, kan uyuşur mu?

Hayatın bana öğrettiği şeylerden biri bu: Olmayacak diye bir şey yok, niye olmasın? Türkiye’de ciddi bir toplumsal yarılma, o yarılmanın önemli bir kısmında da Milliyet okurları var. Son derece muhafazakar, açılım deyince tüyleri ürperen insanlar. Hasan Cemal, Taha Akyol bile aykırı kalıyor Milliyet’te. Gerçi Zafer (Mutlu) yumuşatmaya çalışıyor ama... o yüzden yeni sahibe okur tepkisi olması mümkün. Ama Vatan daha kolay olur. Sabah geleneğinden geldiği, Beyaz Türklerle, eski Kürtlere hitap ettiği için. Tv öyle değil. Herkes izliyor, sorun olmaz. Ama anlamadığım bir şey var.

• Nedir anlamadığınız şey?

Şimdi adam (Akın İpek) masa sandalye almıyor, marka alacak. Markalar da para kaybediyor. Değerleri nasıl hesaplanacak? Kar eden bir şeyi alırken karı çarparsınız bir çarpanla, değeri ortaya çıkar. Zarar eden bir şeyi eksiyle çarpınca, ne çıkacak? Demek ki her halükarda Aydın bey kar edecek. Zarar eden malı satınca ne geçecek eline? İnsanın sevmediği karısını boşaması gibi, kaynanasını da veriyor yanında. (kahkahalar) Gazeteleri o bastığı ve dağıttığı için de gerçek patron olmaya devam edecek. Gerçi şimdi adam okuyacak şimdi bunları, gazeteleri almayacak... (gülüyor)

• Yabancı sermaye girer mi?

Zor. Sektör cazip değil şu an. Gazeteler klonlanmış gibi birbirinin aynı.

Ertuğrul pay almadı yahu!

• Gazetemi kontrol edemedim diyorsunuz. Aydın Doğan da Hürriyet için ‘devletin gazetesidir’ demişti. Ne oluyor, güç çok büyüyünce o gücü kullanmak isteyenler mi giriyor devreye?

Evet aynen öyle oluyor.

• Gazetenin bir silaha dönüşmesine engel olunamıyor mu peki?

İşiniz sadece gazeteyse satışlarla, reklamla ilgilenirsiniz. Rahatsızınız ama medya dışında işiniz varsa o işiniz için medyadaki avantajlarınızı kullanıyorsanız iş başka bir kulvara giriyor. Ertuğrul’a kızanlar diyorlar ki şöyle yaptı böyle yazdı. Adamcağız patronun işlerinden pay may almadı yahu?

• Öyle davranmasaydı ne olurdu?

Kapının önüne konurdu muhtemelen. O konuda gazetecilerin seçme şansının olmadığı dönemler oldu. Uzan denemesi mesela. Hürriyet gibi daha büyük ve daha açık bir gazeteyi patronun kontrol etmesi zordur.

• 411 el kaosa kalktı manşeti sadece bir manşet değil bir zihniyetin ürünü.

O çok ayıp bir manşet. Ama bir kaza. O yüzden masada farklı görüşler de olmalı.

Rekabetten Doğan galip çıktı

• Aydın Doğan ile çok sert rekabet etmiştiniz. Mehmet Barlas mesela “Dinç Bilgin’i Aydın Doğan bitirdi” demişti. Doğan’ın da sizin için “Onu geldiği yere İzmir’e göndereceğim” sözü var dolaşan...

İzmir’e dönmediysem de başardı adam. Ama ben de hatalar yaptım. Bu sadece onun başarısı değil ama Sabah ve Hürriyet grubu arasındaki mücadeleden onlar galip çıktı, evet.

• Siz kaybettiniz medya grubunuzu. Doğan da büyük borç altında büzülüyor..

Ama o grubun para kazandıran organları Hürriyet ve Kanal D. Diğerleri zaten zarar ediyor. Aydın Doğan bunları satarsa hafifler. Hem diğerlerinin karar yetkisi yine onda olacağı için bu bir yenilgi olmaz.

• Yine de şu kesin: Eski rakibiniz artık eski gücünde değil. Bu durum yüreğinizi soğutuyor mu biraz?

Hayır, hayır. Enteresandır kendimle hesaplaştıktan sonra çok rahatladım ben. Öyle hislerim yok.

Dönüşümü iyi okuyan kazanır

• Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm medya açısından ne gibi imkanlar barındırıyor?

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli bir dönüşümden geçiyoruz. Hayal edilemeyecek muhteşem şeyler oluyor. Doğru okuyan gazete patronu kazanır da.

• Son dönemde medyaya giren sermayeler farklı sektörlerden...

Hepsinin gazete dışında işleri var, gazetelere büyük bir fedakarlıkla para yatırıyor ve para kaybediyorlar. Mutlaka içlerinde büyük kabiliyetleri olanlar vardır ama diğer işlerini tasfiye edip gazetecilik yapmaları lazım değişimin öncüsü olabilmeleri için. Gazetecilik yapacaklarsa, başarılı olmak istiyorlarsa diğer işlerini tasfiye edecekler. Gazeteyle yatacak gazeteyle uyanacaklar. Tiraj düşünce çare arayacak, bunu yan iş olarak görmeyecekler. Ben de sadece gazetecilik yapıyorken başarılıydım.

Doğan nasıl bir medya patronu?

• Siz dededen gazete sahibiydiniz ama mesela en büyük rakibiniz Aydın Doğan dışarıdan gelmişti sektöre. Medya patronu olmak diğer sektörlerden farklı bir pozisyon. Zamanla nasıl bir medya patronu oldu Aydın Doğan?

Mutlaka öğrendi. Bir gazeteyi baştan başlatmadı ama satın aldığı gazeteleri yaşattı. Sabah rekabetinde bir sinerji yarattı ve en büyük rakibi Sabah’ı alt etmeyi başardı. Gazete patronluğunu bilmiyor demek imkansız, iyi bir iş adamı olduğu ise muhakkak. En azından benden kat kat becerikli olduğu meydanda. (gülüyor)

• İzmir merkezli Yeni Asır’la 1985’te İstanbul’a geldiniz, Sabah’ı çıkardınız sonra diğerlerini ve bir medya imparatoru haline geldiniz. Siz nasıl bir medya patronuydunuz?

Benim bir şansım vardı. Gazete patronu bir babanın oğluyum. Ailem gazetecilik dışında hiçbir işle meşgul değildi. Ya gazetecilikte başaralı olacaksın ya yok olacaksın, öyle bir nokta. Yeni Asır devletçi, otorite yanlısı değil demokrat, liberal, batıya dönük, yenilikçi okurunun yanında bir gazeteydi. Ben İstanbul’a Sabah’ı çıkarmak için tek başıma geldim ama Yeni Asır’ın o genleriyle geldim. Sabah muhteşem bir formüldü, tuttu.

YARIN

(Medyaya geri dönecek mi? Tüm borçlarını ödedi mi? Basının bugünkü durumunu nasıl görüyor? Yaşadıklarıyla nasıl başetti? hayattan ne öğrendi?

13 Ocak 2010 12:47
Milliyet'in Krokisi Sahte Çıktı
Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan ve soruşturma dosyasında yer alan iki krokiden biri olduğu iddia edilen belge "sahte" çıktı.

Krokinin yayınlanmasından sonra Ankara Emniyeti'nde hareketli anlar yaşandı. atvhaber'e göre, Ankara Emniyet Müdürü, bizzat Terörle Mücadele Şubesi'nden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı ve Terör Şubesi Müdürü'nü makamına çağırdı ve "bu o kroki mi" diye sordu.

Aldığı cevap ilginçti; "Savcılığa teslim etttiğimiz ve damgaladığımız iki kroki de bu değil." Polisin yaptığı çalışmada subaylara ait olduğu iddia edilen araçta ve bir astsubayın evinde evinde ele geçirilen iki krokinin biriyle yayınlanan kroki arasında sadece benzerlikler vardı. Emniyet'e göre krokiyi bilen veya gören biri kopyasını çizmeye çalışmıştı.
aktifhaber

24 Ocak 2010
Soner Hürriyet Okurunu Kandırdı

Hürriyet'in 'derin kulak'ı Soner Yalçın'dan 'araştırmacı- yutturmaca'; 6 yıl önceki olayı yeniymiş gibi okuyucularına yutturmak istedi ancak fiyasko çabuk anlaşıldı..Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Kurşun Kalem/Zaman

Soner Yalçın'dan bir araştırmacı gazetecilik olayı daha!

Hürriyet'in pazar günleri yazan araştırmacı (!) gazetecisi Soner Yalçın, geçtiğimiz hafta bir skandala imza attı.

Daha önceki yazılarında isimleri, olayları karıştıran; hayatında hiç şeyhülislamlık yapmamış şahsiyetleri bir yazıyla şeyhülislam yapan, bırakın vezir-i azamı, vezir bile olmayanları sadrazam yaparak bu konulardaki derin bilgisini ortaya koyan Yalçın'ın son marifeti 6 yıl önceki bir intihar olayını yeniymiş gibi vermesi oldu. 1990 yılında öldürülen Turan Dursun'un eşi Naima Dursun'u, sanki dün intihar etmiş gibi yazan Yalçın, "ANKARA'dan sessiz sedasız bir cenaze kalktı." diyerek, kendince bir yerlere gönderme yapıyordu.

Yalçın'ın yazısını okuyanlar, bu yazı karşısında şoke olmuş. Hatta Dursun ailesini tanımayanlar, olayı bilmeyenler, yazıyı okuduktan sonra aileye başsağlığı dilemiş. Bunun üzerine Turan Dursun'un adını taşıyan internet sitesi, olayı düzeltmek durumunda kaldı. Site, yaptığı açıklamada, Naima Dursun'un 2004 yılında canına kıydığını yazdı. Soner Yalçın'dan bu yanlışlığı düzeltmesini istedi. Yalçın ne yapsın? Hangi yanlışını düzeltsin ki!

25 Ocak 2010
İŞTE YALANIN GAZETE KUPÜRÜ

Adı 'işbirlikçi' gazeteciler arasında geçen Yılmaz Özdil, o tarihte işsiz olduğunu söyledi, Ahmet Altan yalanını ortaya çıkardı. Bugün de yalanın belgesi ortaya çıktı...Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit İlişkili HaberlerTüm Haberler'Şerefsize Şerefsiz Bey Demen Lazım'ALTAN ÖZDİL'İ REZİL ETTİ'Sağ Kol'dan Bahçeli'ye ÇağrıONBAŞI MESUT'U KOLTUĞA OTURTANCHP: Kürtler Bize İhanet Etti


Orgeneral Çetin Doğan'ın başında bulunduğu Balyoz cuntasının hazırladığı darbe planında 137 gazeteciden "faydalanılması" hedeflendiği Taraf gazetesinin yaptığı haberle ortaya çıkmıştı.

Bu "işbirlikçi gazeteciler" listesinde olan isimlerden biri de şimdilerde Hürriyet gazetesinde yazan Yılmaz Özdil.

Özdil, önceki günkü yazısında ve geçtiğimiz hafta katıldığı Arena programında o dönemde işsiz olduğunu açıklayarak darbe planlıyacıları ile bir alakasının olmayacağını söylemişti.

Özdil'in yalanını dün Taraf gazetesinden Ahmet Altan ortaya çıkardı. Altan isim vermeden "Sahtekârlığı, ordunun bazı gazetecileri “fişlediği” dönemde yazıişleri müdürü olmasına rağmen “ben o sırada işsizdim” deme noktasına vardıran, “camilerde insanların öldürüleceği” planları güle oynaya konuşup sulandıran bir fersudeliği sıkılmadan benimseyen insanların yazar, gazeteci, televizyoncu olabildiği bir ülkede darbe de olur." şeklinde yazarak Yılmaz Özdil'in o dönemde Star gazetesinde çalıştığını belirtti.

Bugün de Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar, Özdil'in "o tarihte Cem Uzan dönemi Star Gazetesi’nin Yazı İşleri müdürüydü... Balyoz Darbe Planı’nın hazırlandığı 5 Mart 2003 tarihinden önce, son iki ayda Star’da toplam 16 yazısı yayınlanmış. 2003 yılı boyunca Star’da yayınlanan yazı sayısı ise 186..." şeklinde yazarak arşivlerin de Özdil'i yalanladığını ifade etti.

Elmahaber, o dönemde Yılmaz Özdil'in yazdığı köşenin küpürünü buldu.

İşte Özdil'in yalanını ortaya çıkaran o kupür...

Kaynak: Elmahaber

02 Mart 2010
ŞUBAT GAZETECİLERİNE PAŞA ÖDÜLÜ
İşte 28 Şubat darbesine alkış tuttukları için ödüllendirilmesi istenen gazeteciler.

28 Şubat'ı post modern bir darbe olarak yaptıklarını itiraf eden Erol Özkasnak, Genelkurmay Başkanlığı Basın Yayın Halkla İlişkiler ve Tanıtım Daire Başkanlığı'na gönderdiği yazıda, Türk Silahlı Kuvvetlerini kamuoyunda en iyi şekilde tanıttıklarını iddia ettiği isimleri tek tek yazdığını ve yazarlara işbirliği ve hizmetlerinden ötürü takdir mektubunun gönderilmesini istiyor.

EMİRLERİ YERİNE GETİRENLERE TAKDİR VE TEŞEKKÜR

Erol Özkasnak yaptığı hukuksuzluklara alkış tutan gazeteciler için, "Söz konusu basın mensuplarına, bu çalışmalarında gösterdikleri işbirliğinden ve vermiş oldukları hizmetlerden dolayı takdir ve teşekkürlerimi bildiren mektuplar yazılacaktır" diyor.

İşte 28 Şubat darbesine alkış tuttukları için ödüllendirilmesi istenen gazeteciler.

Yücel Yener (TRT Gn. Md.), Güntaç Aktan (TRT), Ertürk Yöndem (TRT), Ertuğrul Özkök ve Sedat Ergin (Hürriyet), Derya Sazak ve Fikret Bila (Milliyet), Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan (Posta), Zafer Mutlu, Fatih Çekirge (Sabah), Bilal Çetin ve Okay Gönensin (Yeni Yüzyıl), Orhan Erinç ve Mustafa Balbay (Cumhuriyet), Sebahattin Önkibar ve Kenan Akın (Türkiye), Ali Kırca ve Baki Şehiroğlu (ATV), Uğur Dündar ve Mehmet Akarca (Kanal D), Murat Saygı ve Mithat Sirmen (SHOW TV), Ufuk Güldemir ve Ümit Aslanbey (STAR TV), Murat Yetkin ve Nuri Çolakoğlu (NTV), Hulki Cevizoğlu ve Ardan Zentürk (Kanal 6), Bülent Öztürkmen ve Zafer Ali Aytaç (HBB), Ceyhan Batur (C TV), Ferhan Şaylıman (FLAŞ TV), Ali Baransel ve Metin Özer (TGRT), İlnur Çevik (TDN), Metin Yılmaz (AKŞAM), Mehmet Güler (AA), Elvan Baransel (AA) ve Mehmet Karaman (İHA)

28 ŞUBAT'TA KULLANILDILAR BALYOZ'DA DA KULLANILACAKLARDI

28 Şubat darbesinde TSK'dan gelen emirler doğrultusunda yazan ve darbeyi destekleyen gazeteciler, 2003 yılında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak yazarlar arasında bulunuyor. 28 Şubat'ta cuntacılarla işbirliğinden dolayı takdir edilen Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar, Ali Kırca, Sedat Ergin, Yücel Yener, Fikret Bila, Mehmet Yakup Yılmaz, Zafer Mutlu, Fatih Çekirge, Mustafa Balbay, Sebahattin Önkibar, Baki Şehirlioğlu, Nuri Çolakoğlu, Murat Yetkin, Hulki Cevizoğlu, Ali Baransel ve Mehmet Güler isimli yazarlar Org. Çetin Doğan başkanlığında hazırlanan Balyoz Darbe Planında da kullanılacak isimlerin başında yer alıyorlar.

EROL ÖZKASNAK: POST MODERN BİR DARBE YAPTIK

28 Şubat sürecinde yaşananlarla ilgili yine 28 Şubat'ta kullanılan Milliyet'e konuşan dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, 28 Şubat'ta post modern bir darbe yaptık itirafında bulunmuştu. Özkasnak, "Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO'nun Varşo Paktı'nı teslim alması gibi" demişti. Cuntacı Erol Özkasnak şu açıklamalarda bulunmuştu: "28 Şubat, günün koşullarına uygun bir yöntemde gerçekleştirildi. O günün dünya ve ülke koşullarında 12 Mart ve 12 Eylül gibi klasik bir müdahale yapılamazdı. Cumhuriyetin karşılaştığı tehlike, bir tek mermi atılmadan, demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesiyle bertaraf edilmiştir. Silahsız kuvvetler kavramını kullanmamızın nedeni ve amacı budur."

"DEMİREL'İ ÇAĞIRDIK"

"28 Şubat sürecinin başlangıcı 11 Ocak 1997 tarihidir. O tarihte dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Genelkurmay'a davet edilmiş ve kendisine 28 Şubat günü Milli Güvenlik Kurulu'nda verilen bilgileri içeren bir brifing sunulmuştur. Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak bu bilgiler toplumun aydınlatılması amacıyla basına, yargıya ve üniversite mensuplarına tekrarlandı."

28 ŞUBAT'IN ETKİLERİ

"Bugün 28 Şubat'ı küçümsemeye çalışanların bilmesi gereken bir gerçek de şudur: O süreç başarılı olmasaydı 18 Nisan 1999 seçim sonuçları alınamazdı. Cumhuriyete karşı irticai faaliyetlerin kaynağı olan akımlara 18 Nisan'da verilen oy desteği düşmüşse, bunun nedeni 28 Şubat'tır."

(Kaynak: Vakit)

Ahmet Kekeç
Star Gazetesi
Bu Ali beni hiç şaşırtmadı!
09 Mart 2010

Dinç Bilgin bombalamış: “28 Şubat sürecinde kendi gazeteme ve çalışanlarıma hâkim değildim...”

İnanırım...

İkinci bomba: “Medya 28 Şubat’ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı...”

İnanırım...

Üçüncü bomba: “Ben sürece şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum, ama... Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi ve gazeteye hâkim oldu.”

İnanırım...

Dördüncü bomba: “ATV’ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve saçma sapan yazılar ekrandan akmaya başlıyordu.”

İnanırım...

Beşinci bomba: “Ali Kırca kasetlerle oynardı...”

İnanırım...

İhtimal ki, Dinç Bilgin’in anlatmaktan imtina ettiği başka marifetleri de vardır Ali’nin. Anlatmasın da zaten...

Kasetlerle oynaması başlı başına

“cürüm” zaten...
Kasetlerle oynaya oynaya, sonunda kendisi “kasetlik” oldu: Sanatsal görüntüleri insafsız ve vicdansız birtakım adamlar aracılığıyla internet ortamında dolaştırıldı... Ali, mahkemeden karar çıkarttırdı, bunların dolaştırılmasını engelledi. Bu konuda yapılan yorumlara yine mahkeme aracılığıyla yayın yasağı getirtti...

Çok iyi yaptı...

Peki, 28 Şubat sürecinde masuniyetiyle, mahremiyetiyle, hususiyetiyle oynadığı ve “savaşılacak unsurlar” olarak hedef tahtasına yerleştirdiği insanlar?

Onlar kimden şekvacı olacak?

Hangi mahkemeden karar çıkarttıracak?

Bu konuda Ali’nin bir özür borcu yok mu?

Döne döne özür dilese, kurbanlar kesse, adaklar adasa, demokrasi suyuyla kırk kez yunsa yeridir...

Daha önce de yazmıştım:

Başına getirilenlerden dolayı kendisine destek çıktım. Sanatsal görüntülerini dolaştıran adamlara karşı “mahremiyetini” savundum.

Benzer bir hadiseyle karşılaşsa yine savunurum.

Fakat, ben bu Ali’yi sevmedim arkadaş...

Kendimi zorladığım halde sevemiyorum...

Hesapçı kitapçı, içten pazarlıklı biriymiş gibi geliyor bana...

Empatisini “sahte” buluyorum.
Belki çok iyi bir adamdır da, nedense yapıp ettiklerinden o “çok iyi adam kokusunu” alamıyorum.

Kendisi, memleketi adım adım darbeye götüren ünlü “deniz subayları bildirisi”nin müellifidir. Eski bir askerdir anlayacağınız... Cuntacı olduğu gerekçesiyle orduyla ilişiği kesilmiştir.

Bugün de benzeri bir eyleme kalkışsa şaşırmam...

Nitekim, 28 Şubat’ta üstlendiği rol bunun teyididir... “28 Şubat sürecinde düğmeye ben bastım” demiş, diyebilmiş bir adamdır...

Benim Ali’de sevmediğim ve sürekli “şekva konusu” yaptığım ikinci husus şu:

Ne zaman memleketi darbeler, darbeciler, cunta heveslileri istila etse, Ali Kırca’mız susuyor ve “Siyaset Meydanı” dükkânının kepenklerini kapatıyor...

Bu kadar bomba, bu kadar andıç, bu kadar eylem planı... Pıtrak gibi ortalığa saçılan Balyoz’lar, Kafes’ler, Sarıkız’lar, şunlar bunlar... Hiçbiri Ali’deki gazetecilik reflekslerini harekete geçirmiyor...

Ne zaman “siyaset kurumu”nu zora sokacak bir fırsat çıksa, kepenkler açılıyor, ekranda “bıyık altı sahte arkadaş Âzem tebessümüyle” sırıtan, ellerini göğsüne kavuşturmuş Ali Kırca görüntüsü beliriyor...

Neden sevemediğimi anlatabildim mi?

30 Mart 2010
Star, Taraf'a Cevap Verdi
Taraf Gazetesi ile Star Gazetesi arasında patlayan "baskı" geriliminde cevap sırası Star'daydı. İşte Star'ın Taraf'a verdiği "gizli el" cevabı...
Star Matbaacılık Ahmet Altan'ın bugünkü yazısına yanıt verdi... Aynen yayınlıyoruz....

Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mart 2010 tarihli) yazısı gerçek dışı ifadelerle müessesemizi hedef almaktadır.

Sayın Ahmet Altan’dan, Star Matbaacılık için beklenen ancak bir teşekkür yazısı olabilirdi.

Esasen aylardan beri en zor ve en gergin günlerde baskı hizmeti verdiğimiz bu gazetenin birdenbire basılmaması için komplo teorilerinden başka mantıklı bir sebep de olamaz. Nitekim, müessesemizi hedef alan bu yazının yer aldığı dünkü nüsha da yine Star Matbaacılık tesislerinde basılmıştır.

Taraf gazetesi 13 Mart 2009 tarihinden itibaren kesintisiz olarak Star Matbaacılık’ın İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana tesislerinde basılmaktadır. Dahası bu hizmet, defalarca ısrarla talep etmemize rağmen, Taraf gazetesinin kaçınması nedeniyle sözleşme imzalanmadan tek taraflı güvenle sürdürülmektedir.

Cumartesi günü ne oldu?

Öncelikle belirtelim ki, Taraf’ın okura ulaşabilmesi için anlaşma kapsamımız dışında olmasına rağmen taşra baskılarına ilaveten İstanbul baskısını da gerçekleştirdik.

Taraf’la anlaşmamız, gazete kağıdının kendileri tarafından gönderilmesi, baskının ise tarafımızdan yapılması şeklindedir. Aylardan beri devam eden kağıt tedariki sorunu o gün de söz verilmesine rağmen çözülemediği için, doğal olarak bazı taşra baskılarında baskı adedinin azaltılacağı Taraf yönetimine bildirilmiştir.

Bu haklı ve zaten stok nedeniyle kaçınılmaz da olan talebimiz karşısında üstü örtülü olarak “bize baskı yapılıyor“ tepkisiyle karşılaştık. Buna rağmen, Taraf’ın sadece taşrada değil, İstanbul’da da herhangi bir matbaa bulamadığı anlaşılınca bütün bölgelerde gazete baskısını gerçekleştirdik.

Cumartesi günü Taraf’ın basılmadığı iddiası tamamen yalandır. Nitekim birçok merkezde gazete okuruna ulaşmıştır. Basılamayan kısmın sorumluğu ise, Taraf yönetiminin bu istikamette verdiği talimatta aranmalıdır.

Hal böyleyken, konunun kamuoyuna çeşitli yollarla ve üstelik çarpıtılarak taşınması iyi niyetle bağdaşmamaktadır.

Problem tamamen ticari ve operasyoneldir.

Müşterimiz Taraf gazetesi uzun bir süreden beri taahhüt ettiği kağıdın tedarikinde sorunlar yaşamaktaydı. Mesela, bu nedenle gazetenin ekleri müşterimizin de bilgisi dahilinde basılamamaktadır. Aynı mantık yürütülecek olursa bunda da “gizli el” aramak gerekirdi.

En zor şartlarda dahi, Taraf gazetesi matbaalarımızda basılırken de gizli bir el söz konusu değildi, bu gazete uzun süre yükümlülüklerini yerine getirmemesine rağmen risk alarak gösterdiğimiz ticari tolerans sayesinde basılırken de ortada gizli bir el yoktu. Aksi takdirde Taraf’ın bugüne kadar tesislerimizde basılmasında da o “gizli el”i veya ima edilen o siyasi tesiri aramak gerekir.

Esasen, Taraf Gazetesi baskı tesislerimize mecbur da değildir. Ticari yükümlülüklerini yerine getirdiği müddetçe her gazete istediği her matbaadan baskı hizmeti alabilir. Herhangi bir gazetenin herhangi bir nedenle basılmaması gibi bir durum baskı piyasasındaki büyük rekabet nedeniyle bugün artık imkansızdır.

Bu vesileyle, Sayın Altan’ın aramızdaki ticari ilişki bir yana güven ilişkisini de zedeleyen yazısından sonra, Taraf’ın içinde “gizli el”ler olmayan matbaalar bulacağını düşünmekteyiz.

Ve elbette gerçekleri ortaya çıkarmak konusunda Taraf’ı yalnız bırakmayacağımızı; gizli elleri, baskıları, meslek suçlarını ve mutlaka “hakkaniyet”in teminini ısrarla takip edeceğimizi de kamuoyuna duyururuz.
aktifhaber

05 Nisan 2010 23:35
Vekilin Sözünü Kesip Reklama Gittiler!
Habertürk ekranlarında hayli ilginç bir canlı yayın bağlantısı yaşandı. Önce 'Konuşun vekilim söz sizde' dediler, sonra da 'cart' diye reklama gittiler!

Habertürk ekranlarında öğlen kuşağında hayi ilginç bir canlı yayın bağlantısı gerçekleşti. CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay ve AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli'nin telefonla katıldığı programda şiddetli bir tartışma yaşandı. Son olarak söz alan Okay'ın sözü aniden kesilerek reklama gidildi.

CHP Grup Başkanvekili Okay, 'Bana da sayın Canikli'ye verdiğiniz kadar süre vereceksiniz sanırım.'dedikten sonra Habertürk spikeri 'Tabii sayın Okay. Lütfen bu konuda bir endişeniz olmasın. Size sürenizi verdik zaten..' cevabını verdi. Spikerin bu cevabı vermesinden saniyeler sonra ise yayın birden kesildi. Ancak bir son dakika gelişmesi nedeniyle değil reklam girilmesi için kesildi yayın. Yani önce 'Konuşun vekilim söz sizde' dediler, sonra da 'cart' diye reklama gittiler!
aktifhaber

CENGİZ ÇANDAR BU İŞGALDEN NE MEDET UMUYOR?

Azerbaycan Haber Ajansı APA'nın Genel Müdürü Vüsale Mahirkızı Odatv’ye yazdı…

27.04.2010
Kafkasya üzerine en çok yorum yapan yazarlardan olan Cengiz Çandar, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 13 Mayıs 2009’da Azerbaycan Parlamentosu’nda Türkiye-Ermenistan ‘normalleşmesini’ Dağlık Karabağ’ın dışında kalan Azerbaycan topraklarının Ermeni işgalinden kurtarılması koşuluna bağlayınca Türk Başbakanını Bakü’de şov yapmak ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceğini Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ‘ipoteğine’ vermekle suçlamıştı.

Bu tutumunu konuyla ilgili olarak Radikal’deki 23.04.2010 tarihli yazısında da devam ettiren Çandar şunları yazmaktadır :'Yakın vadede, görünür bir gelecekte, Ermenilerin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilebilecekleri görünmüyor. Çünkü bu konu Karabağ’ın nihai statüsünün nasıl belirleneceğine ilişkin Azerbaycan ve Ermenistan’ın bir uzlaşmaya varmasına bağlı. Öyle bir durum da şimdilik hayli uzaklarda'.

Evet, AGİT Minsk Grubu çerçevesinde 1992’den beri yürütülen barış görüşmelerinde gelinen noktanın özeti Cengiz Çandar’ın da ifade ettiği gibidir: Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ Özerk bölgesi dışında kalan 7 ilini işgal etmiş Ermeniler şimdi işgal ettikleri toprakları boşaltmadan Dağlık Karabağın ‘bağımsızlığını tescil etmek amacıyla’ Azerbaycan’ı kendi topraklarının bir parçasında referandum yapmaya zorlamaya çalışmaktadırlar. Başka bir deyişle, işgal yolu ‘bağımsızlık elde etmek’ ve bunu ‘meşrulaştırmak’ istemektedirler.

146 bin nüfuslu Dağlık Karabağ Özerk bölgesinde yabancı ırka mensup sadece 300 kişinin yaşadığını hesaba kattığımızda Ermenilerin baskı unsuru olarak kullandıkları ‘referandumdan’ hangi sonucun çıkacağını önceden görmek güç olmasa gerek.

Manda veya muz devleti olmayan herhangi bir ülkenin toprakları işgal altına düştükten sonra bu tür ‘referandum’ şartını kabul etmesi imkansızdır. Azerbaycan’ın da Ermenilerin bu şartını kabul etmemesinden doğal hiçbir şey olamaz.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin ‘normalleşmesini’ ‘Ermeni işgali altındaki toprakların kurtarılması’ koşuluna bağlaması 1 milyon insanı mülteci statüsüne düşmüş bir ülke için hümanist yaklaşımdan başka bir şey ifade etmemelidir. Bu nedenle Cengiz Çandar’ın Azerbaycan topraklarındaki Ermeni işgalini bir tarafa bırakarak ve son yazısında olduğu gibi, işgali ‘referandum koşulunun altyapısına dönüştürmek’ isteyen Ermenilere bir çift söz bile etmeden bunu Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki uzlaşmaya bağlama niyetini anlamak mümkün değildir.

Ortada bir işgal söz konusuyken Türkiye’nin Zürich protokollerinin yürürlüğe girmesi için bu işgalin ortadan kalkması koşulunu ileri sürmesinden doğal ne ola bilir? Azerbaycan’ın ‘dili bir, dini bir kardeş bir ülke’ olmasını bir tarafa bırakalım: Türkiye bu koşulu toprakları işgal altında olan ve 1 milyon insanı mülteci durumuna düşmüş bir ülkenin durumunu göz önünde bulundurarak sırf insani gerekçelerle de ileri süremez mi? Çandar’ın ‘Parlak dışişleri bakanı’ diye nitelediği Ahmet Davutoğlu’nun ‘komşularla sıfır sorun’ politikasının temelinde Türkiye’nin bu hümanist girişimleri yatmamalı mıdır? Türkiye Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasını gündeme getirmeden, hatta bunu hümanist bir ön koşul yapmadan Kafkasya’da kalıcı barışın sağlanmasına nasıl yardımcı ola bilir? Komşu ülke toprakları işgal altındayken bunu gündemin üst sıralarında tutmayan bir Türkiye bölgede nasıl etkin bir güç haline gelebilir?

Cengiz Çandar Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının geçerli olamayacağını iddia eden bir yazardır. O, Türkiye ile Azerbaycan arasında ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının geçerli olması durumunda bunun Kuzey Irak yönetimiyle Türkiye Kürtleri için de aynı anlam taşıyacağını ileri sürmektedir.

Biraz geriye bakarsanız, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bölgeden sorumlu eski müsteşar yardımcısı ve ABD’nin Minsk Grubundaki eski temsilcisi Mattew Bryza’nın da bundan 3 sene önce Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ilerleme kaydedilmesi için öncelikli hedefin ‘Bir millet, iki devlet’ paradigmasının ortadan kaldırılması gerektiğini ifade ettiğini göreceksiniz..
Evet, Azerbaycan topraklarının Ermeni işgalinden kurtarılmasını bir koşul haline getiren Başbakan Tayyip Erdoğan’ı eleştirmemesi için Cengiz Çandar’a nereden ve ya kimden yeni bir mesaj gelmesi lazım acaba?

Vüsale Mahirkızı
APA Ajansı

Odatv.com

Emre Aköz
Sabah Gazetesi
Andrew Arato'yu kim kullanıyor? Yeniçeriler mi?
30 Nisan 2010

Dün burada ABD'li siyaset bilim hocası Andrew Arato'dan söz ettik. "Şiş kebap" haricinde Türkçe bilmeyen...

Daha da önemlisi; hukukçu olmayan bu kişi... Son dönemde bize "dünyanın en önemli anayasa hukukçularından biri" diye sunuluyor.

Hatta gemi iyice azıya alıp, Arato için, "dünyaca ünlü anayasa değişikliği uzmanı" bile dediler. (Milliyet, 26 Nisan) Adam "hukukçu" değil...

"Anayasa hukukçusu" hiç değil... Ayrıca "anayasa değişikliği uzmanlığı" gibi bir uzmanlık da yok. Salla gitsin.

***
Peki, bu bey masum mu?

Yani kabahat Arato'da değil de...

Her şeyi abartmaya bayılan, insanlara olmadık sıfatlar yakıştıran Türk medyasında mı?

Keşke öyle olsaydı.

Karşımızda bilmediği bir konuda; sanki bilirmiş, bu işin uzmanıymış gibi ahkâm kesen, tuhaf bir akademisyen var.

Karşılaştırma yapalım mı?

Örneğin Feroz Ahmad... Hintli bir tarihçi olan Feroz Ahmad, gerçek bir Türkiye uzmanıdır.

Ergenekonculuktan aranan Bedrettin Dalan'ın kurduğu Yeditepe Üniversitesi'nin bölüm başkanlığı yapıyor 1938 doğumlu akademisyen.

Ben Feroz Ahmad'ın birçok yorumuna katılmam. Çünkü Kemalist tarih tezine yakındır.

Ama onun için asla "bilmez, anlamaz, ahkâm kesiyor" demem.

Çünkü bilgi eksikliği yoktur, sadece yorumları yetersizdir.

Arato'nun durumu ise farklı.

O hakikaten tuhaf bir kişilik:

Arapça ve Kürtçe konuşamamasına... Irak tarihine ve toplumuna aşina olmamasına... Hatta benim bildiğim Irak'a gitmemesine rağmen... "Yeni Irak Anayasası" üzerine kitap yazdı. "Yok artık, bu ne cüret!" mi diyorsunuz?

İnanılır gibi değil ama öyle. Adam öyle cüretkâr ki Türk hocaların henüz İngilizceye çevrilmemiş anayasa hukuku kitaplarını, kendisine çevrilen bir iki paragrafa dayanarak eleştirebiliyor.
Utanmadan!

***
Peki, bütün bunlar nasıl oluyor?Mekanizma kabaca şöyle:
Bizim "bürokratik elit" fena sıkıştı...

Vesayet rejimini terk etmek istemiyor.

CHP, postal civeleği medyacılar, 6 Okçu yargı, laikçi orta/üst sınıf, Kemalist Aleviler ve aymaz solcuların desteğiyle demokratikleşmeye karşı direnmeye çalışıyor.

İşte Andrew Aratogillerin sahaya sürülmesi bu direnişin parçası.
Adamın Türkiye tarihi ve hukuku bilgisi bir tutam pamuk ağırlığında olduğu için de, yurtdışındaki Kemalistlerden destek sağlanıyor.

(Gönüllüler bir yana, Yeniçerilerin ABD'de sürüyle doktora öğrencisi var.)Bu tipler, yerli kitapların kimi paragraflarını, "Andrew Hocam, bak bizim yandaş hukukçu ne demiş" diyerek İngilizceye çeviriyor.

***
Amaç şu: "Dünyaca ünlü hukukçu" diye lanse edilen Arato, vesayetçilerin tezlerini İngilizce tekrarlayacak...

Bizimkiler de "Aa, bak, elin Amerikalısı da Sabih Kanadoğlu gibi konuşuyor, aklın yolu bir" diyecek.

İşte size içeriden bilgi: Bu Arato, geçen sefer, "Anayasa Mahkemenizin içerik denetlemesi yapması hukukun üstünlüğünü gösterir" demişti.
Bu sopalık lafı ettikten sonra, İsrail'deki uluslararası sempozyumda, bizim hukukçulara, "Hata yapmışım, AYM yerindelik denetimi yapamaz" dedi.

Peki, siz bu özeleştiriyi biliyor musunuz? Hatasını düzelttiğini duydunuz mu? Elbette duymadınız!

Bilim etiğinin bu basit ilkesine niye uymadı? Basit: İtiraf ederse, parasını ödemezler.

Ergun Babahan
Star Gazetesi
CHP’nin 28 Şubat’ı Baykal’ı tasfiye planı
09 Mayıs 2010

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır.

Ben bakar bakmaz anladım.

Çünkü kendisiyle CHP Genel Merkezi’nde başbaşa yaptığımız görüşmeleri hatırladım.

Zaten meslek hayatının önemli bölümünü Türkiye’nin o dönem en büyük gazetesinin mutfağında geçirmiş biri olarak anlamasaydım, meslek büyüklerimden epey fırça yerdim.

En zordaki gazete en ağır manşeti atmıştı.

Bu operasyonun tek adı vardır, Deniz Baykal’a Ali Kalkancı muamelesi yapmak.

Bunun lamı cimi yoktur.

Çıkıp aksini söyleyen olursa, “Bize de mi lolo” cevabını veririm.

Peki neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?

Neden defterini dürüp kapı önüne koymak istiyor.

Çünkü Sayın Deniz Baykal’da vücut vuran Kemalist çizginin yolun sonuna geldiğini görüyor.

Bu çizgi İzmir, İstanbul’un laikçi semtleri, Ege kıyıları, Antalya derken yüzde 20’nin üstüne çıkamıyor.

Bu çizginin önce yumuşatılması, sonra kırılması gerekiyor.

Kürtlere özerklik tanınacaksa, biz tanırız mantığı.

Bunun için ilk hedef, Baykal’ın tasfiye edilmesi.

Bugünkü Siyasi Partiler Yasası da, partilerin yapısı da, eğer ebleh değilse, parti başkanının kongre kaybetmesini imkansız hale getiriyor.

Medyada istediğiniz kadar çakın, genel başkanı okurlarınız değil, delegeler belirliyor.

Onun için özel hayatın dokunulmazlığı, özel hayata saygı geyiklerine inanmayın.

Baykal haberini büyüten gazetelerdeki istifa çağrılarına kulak kesilin.

Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin.

Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak.

İnanmayın.

Bu olayın tezgahcısı ile Ali Kalkancı olayının tezgahcısı aynıdır.

Ali Kalkancı’yı ve onun üzerinden hükümeti hedef alan kimler idiyse, o tezgaha hangi medya destek olduysa, bugün de değişen bir şey yoktur.

Bu kirli, iğrenç bir tezgahtır.

Tezgahın düzenleyicileri, pazarlayıcıları ortadadır.

Zanlı aramayın, mürekkep izleri ellerinde.

Osman Can’a yapılanın benzeridir Sayın Baykal’a yapılan muamele.

Bir kısım medya, ıslak imzaya gösterdiği özenin onda birini bu kasete göstermemiş ve doğru ilan etmişse bir nedeni vardır.

Bu neden yukarıda da belirttiğim gibi, Baykal’ın AK Parti’nin yolunu kesmek de yetersiz görülmesidir.

AK Parti’nin parayla yapılmışlar dışındaki anketlerde yüzde 40’lar seviyesinde görünmesi, belli merkezlerde panik havası yaratmış.

Bu çok açık.

İktidarı biçimlendiremiyoruz, bari muhalefeti biçimlendirelim anlayışı hakim olmuş.

Bu seçim öncesi Baykal gider, Kemal Kılıçdaroğlu gelir, CHP yüzde 30’lara tırmanır ve bir CHP-MHP koalisyonu kurulur hesabı açık şekide görülüyor.

Bu sistemde vefa bozacının adı.

Kentli küçük orta sınıflar, hızla yaşlanan bürokratlar dışında oy tabanı kalmayan CHP’de değişim olması kaçınılmaz.

Ama bunu gerçekleştirmek için böylesi iğrenç yollara başvurulması, aklın, vicdanın kabul edeceği bir durum değil.

İşlevinizi tamamladınız mı defteriniz dürülür.

Baykal’a kurulan tezgahta başka saik aramayın, olay budur.

Bu manşetler aslında, Erdal İnönü’nün hacizden kaçırdığı iddia edilen yalısı ile birebir aynıdır.

O zaman CHP’nin önünü açmak için İnönü bir kalemde harcanmıştı.

Şimdi kendilerini kurtarmak için Baykal harcanıyor.

Ayıptır, yazıktır, günahtır.

Utanın biraz.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2354
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts May 31, 2010 12:49 am    Mesaj konusu: Her ODA'da Farklı Bir TV! Alıntıyla Cevap Gönder

Sizi gidi "derin yalancı"lar!
Haşmet Babaoğlu
Sabah
03 Haziran 2010

İsrail saldırısının üzerinden birkaç gün geçti ve bütün tutuklular serbest bırakılıyor ya...
Bizim "merkez medya"nın saldırıyı zaten yarım ağızla ve korka korka kınayan malum isimlerinin bekledikleri günler geldi.
Şimdi Mavi Marmara eylemini suçlu çıkarmaya çalışıyorlar.
Mavi Marmara eylemini önlemeyen hükümete "sivil toplum inisiyatifidir diyerek işin içinden sıyrılamazsınız" diyorlar.
"Orada kadınların ve çocukların ne işi var" diyorlar?

***
Saçmalama pahasına okurlarını yanıltıyorlar.
Neden peki?
Cahiller mi? Hayır! "Ben tepkilerimi dürüstçe yazıyorum" diyorlar, sağduyudan bahsediyorlar ama yalan!
Zihinlerinde çok derin yalanlar saklıyorlar.
Şimdi gelin çok basit bir yoldan bunu analiz edelim!
Hürriyet'te, Milliyet'te, Radikal'de, Habertürk'te böyle yazanları gözünüzün önüne getirin ve içinizden şöyle sorun...
Gemi Greenpeace gemisi olsaydı...
İsrail komandolarının uluslararası sularda gemiye çıkıp öldürdükleri insanlar Greenpeace aktivistleri olsaydı...
Olaydan daha iki gün bile geçmeden aktivistleri suçlu, geldikleri ülkenin hükümetlerini sorumlu çıkartacak laflar etmeye kalkışırlar mıydı?
O gemilerde kadınların ne işi var, diye mi sorarlardı, yoksa kadın Greenpeace eylemcilerinin cesaretini yücelten laflar eder ve fotoğraflarını birinci sayfaya mı koyarlardı?
Ama iş İsrail-Filistin çatışmasına gelince...
Birdenbire günümüzde hem fiili olarak hem de uluslararası hukuk açısından "sivil aktivist" diye bir şey olduğunu unutuveriyor bu arkadaşlar!

***
"Derin yalanlar" dedim ya hani...
Bu unutkanlık, bu seçici körlük derin köklere dayanıyor çünkü.
Gerçek şu ki...
Ortadoğu'ya ruhen yabancı bunlar.
Uzaklar!
Hatta içten içe tiksiniyorlar o coğrafyadan!
1980'lerin ortalarından beri kalplerinden Filistin'i de sildiler.
O coğrafyada İsrail olmasa kafalarını çevirip Ortadoğu'ya hiç bakmayacaklar! (Ki dünyanın en fundamentalist ülkelerinden biri olan İsrail'i de pek tanımıyorlar; zamanında büyükelçilikte yaşadıkları bir iki resepsiyon ve şimdi Tel Aviv'e yerleşmiş eski Nişantaşılı bir iki arkadaşlarının yarattığı izlenimi İsrail'in tamamı sanacak kadar gerçeklerden uzaklar!)
Son zamanlarda bir "şark sit-com'u" olarak Beyrut'u seviyorlar amaHizbullah'tan uzak mahallelerini tabii..

***
İşte bu yüzden...
İsrail'in Mavi Marmara'ya yaptığı baskına duydukları öfke deyim yerindeyse "diplomatik" nitelikte!
Yoksa o öfkede, İzlandalı balıkçıların sorunları veya Kanada'nın foklara yaptığı zulüm karşısında gösterdikleri tepkideki samimiyetin kırıntısı bile yok!
Bu da insana özgü, anlaşılır bir şey elbet!
Üstelik çok tanıdık bir şey benim için. Çoğu arkadaşım, yakınım, meslektaşım.
Ama...
Kendilerine söyledikleri yalanları bize dürüstlük gibi sunmalarına artık tahammül edemiyorum.

Her ODA'da Farklı Bir TV!
Açık İstihbarat Özel
30.05.2010

Odatv habercilikte atlatma, öngörü ve tutarlılık tarihi yazmaya devam ediyor.

Neredeyse bütün haberlerin başlığına "Odatv yazmıştı", "Odatv söylemişti", "Odatv'nin haberini çaldılar" ibaresini koymaya başlayan site, CHP'de yaşanan gelişmeler konusunda son 20 günde gülümseten çelişkilere imza attı. 5 Mayıs'ta Baykal'ın kendilerini nasıl övdüğünü haber yapan Odatv, bugün Baykal'ı Taraf gazetesiyle işbirliği yapmakla suçladı.

Odatv'nin yirmi günlük "üstün habercilik" serüveninden bazı örnekler sunuyoruz:


5 Mayıs 2010: Baykal: "Odatv'yi takip edin!"
-------------------
Deniz Baykal'a yanaşmak için talihsiz bir zamanlama seçen site, "Hangi lider 'takip edin' diyerek gazetecilere Odatv'yi öneriyor?" şeklinde tuhaf bir habere imza attı.

Haberin içeriği şöyleydi:

"Odatv.com, yayın hayatına başladığı günden bu yana özel haberleri ve analizleriyle gündem yaratıyor.Okurlarımız bilir; yaptığımız haberler sık sık meclis gündemine de geliyor ve soru önergesi oluyor. Toplumun her kesiminin ilgiyle izlediği haber sitemizi, özellikle siyasi liderler dikkatle takip ediyor.
Bu ön girişten sonra, gelelim vereceğimiz habere…CHP lideri Deniz Baykal’ın da, Odatv’nin sıkı takipçilerden biri olduğunu öğrendik.Öyle ki Baykal, gazetecilerle yaptığı özel sohbetlerde; Odatv’den bahsediyor ve haberlerimizi öneriyor.Deniz Baykal, sitemizden bahsederken “dört dörtlük iş çıkarıyorlar”
diyor.
Muhalif gazetecilerin susturulmaya çalışıldığı günümüzde; siz okuyucularımızla, bu haberi paylaşalım istedik…"

6 Mayıs 2010: Kaset skandalı
----------------------
Odatv'nin "güvenilir habercilik" konusunda bir siyasi liderin referansına bu şekilde sığınmasının üzerinden 24 saat geçmeden, Deniz Baykal'a ait olduğu öne sürülen video kaydı internette yayınlandı.

10 Mayıs 2010: Baykal istifa etti
-------------------
Gazetecilere " Odatv dört dörtlük iş çıkarıyor, takip edin" diyen Deniz Baykal istifa etti...

17 Mayıs 2010: Deniz Baykal'ın evinden canlı yayın!
-----------------------------
Kaset olayının ardından Baykal'ın istifa etmesi siyasette deprem yaratırken Odatv bir süre Baykal'ın "çok yakınından" çıkarıldığı izlenimi verilen "özel haberlere" imza atmaya başladı; hatta "Deniz Baykal'ın evinden canlı yayın!" başlığı bile kullanıldı.

Bu tür haberlerin en çarpıcı olanı ise, 17 Mayıs tarihli "Deniz Baykal Kongrede Yine Aday olacak!" başlıklı haberdi. Ve tabii Odatv, kendi ifadesine göre bu haberi "Baykal'ın evinden" almıştı..

Odatv'nin bu "atlatma" haberini hatırlayalım:

"Deniz Baykal, CHP genel başkanlığından istifa ettiğinden bu güne, partide yeni bir aday netleşmedi.
Kurultaya günler kala, CHP yönetimi hiçbir isim üzerinde mutabık kalamadı.

Delegeler Baykal'ı aday gösterecek
İşte bu durum karşısında parti örgütü, Deniz Baykal’ın geri dönmesi konusunda büyük bir baskı yaptı. Delegeler imza topladı ve Deniz Baykal'ı kurultayda tekrar aday göstermeye karar verdi.

Ve Baykal, geri dönmeye ikna oldu.

Deniz Baykal’ın tekrar CHP Genel Başkanlığı’na geçme kararında, Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların rolü büyük. Odatv’nin edindiği bilgilere göre; Baykal kaset komplosu olayıyla ilgili Erdoğan’a savaş açmak ve mücadele etmek niyetiyle tekrar CHP’nin başına geçmeye karar verdi.

Peki, Kemal Kılıçdaroğlu ne olacak?
Kılıçdaroğlu ismi, Baykal sonrası sürekli olarak CHP’nin genel başkanlığı için geçmişti. Şimdi ise; kurultayda çok önemli bir göreve getirilecek.Buna göre; Deniz Baykal’ın liderliğinde olacak CHP’nin bütün teşkilatlarının başına Kemal Kılıçdaroğlu konacak. Yani partinin teşkilatları Kılıçdaroğlu’na bağlanacak."

18 Mayıs 2010: "Kılıçdaroğlu-Sav İttifakını biz sağladık!

Bir gün önce "Baykal dönüyor" haberi yapan Odatv, ertesi gün "Kılıçdaroğlu-Sav İttifakını ODa TV'mi Sağladı" şeklinde bir haber yaparak, kendilerinin Baykal'ı dışlayan sürecin mimarı olduklarını iddia etti.

O haber şöyleydi:

"Pazar günü öğleden sonra Odatv'ye bir haber girdik.
Dedik ki, "Baykal son noktayı koydu."
"Son nokta" şuydu; kurultay Baykal'ı tekrar genel başkanlığa getirecekti. Baykal da yeni tüzüğe göre ikinci adamlığı Önder Sav'dan alıp Kemal Kılıçdaroğlu'na verecekti.
Zaten Odatv daha önce de, tüzük değişikliğiyle CHP genel sekreterliğinin sadece bürokrat işlemleri yapan pasif bir makam haline dönüştürüldüğünü yazmıştı. Bu tüzük değişikliğini Önder Sav, teşkilatlarla ilişkisi kopmasın diye 1,5 yıl bekletmişti. Tüzük bu kurultayla uygulamaya konulacaktı.
Neyse detaylara girmeyelim, zaten hepsini yazdık.
Gelelim bize gelen duyumlara; yani Kılıçdaroğlu ile Sav'ın nasıl yan yana geldiğine:
Önder Sav Pazar günü "Baykal Son Noktayı Koydu" haberini Odatv'den okuyup, (çünkü Odatv'nin CHP'deki kaynaklarının ne kadar güçlü olduğunu bildiği için) üzerinin çizildiğini anlayıp hemen telefonla Kılıçdaroğlu'nu arıyor.
Ve ikili bu telefon görüşmesinden sonra aynı günün akşamı bir araya geliyor…
Sonrasını biliyorsunuz:
Pazartesi günü başta Baykal ve CHP MYK olmak üzere tüm Türkiye, Kılıçdaroğlu'nun yaptığı basın toplantısıyla genel başkanlığa aday olduğu açıklamasını TV’lerden öğreniyorlar.
Yazdığımız gibi; Odatv'ye çok iyi kaynaklardan gelen bilgiler böyle...
Gerçeğin ne olduğunu zaman gösterecek kuşkusuz..."


22 Mayıs 2010: "Yazarımız PM Adayı!"
--------------------
Kılıçdaroğlu'nun adaylığını açıklamasıyla Baykal ile arasına açıktan açığa mesafe koymaya başlayan Odatv, "Hangi Gazeteci CHP Parti Meclisi'ne giriyor" haberiyle "Yazarımız Nuran Yıldız CHP Paryi Meclisi'nde yönetime girecek" duyurusunu yaptı.

Böylece "Baykal gazetecilere Odatv'yi öneriyor" haberinin üzerinden 17 gün geçtikten sonra Odatv, resmen Kılıçdaroğlu'na çarketti.

30 Mayıs 2010: Ve son: "Baykal Taraf'ı çok sevdi!"
----------------
Ve CHP'nin eski genel başkanıyla ipleri koparmakla kalmayan Odatv, Baykal'ı Taraf gazetesiyle işbirliği yapmakla suçladığı şu haberi yayımladı:

"BAYKAL TARAF’I ÇOK SEVDİ

Kurultay sonrası Baykal, genel başkanlığı döneminde defalarca eleştirdiği Taraf’a, komplo sürecinde medyadaki ilkeli ve haysiyetli tavrı nedeniyle teşekkür etti. Bu süreçte Taraf’a defalarca demeç vermekten kaçınmadı. Yalnız Baykal değil, yönetimde oldukları dönemde Taraf Gazetesi’ne olan tepkileri bilinen birçok isim, Savcı Sayan, Canan Arıtman, Nur Serter, Algan Hacaloğlu kurultay sonrası başta Taraf olmak üzere yandaş medyada boy göstermekten çekinmez oldular. Kamuoyu tarafından tanınmak, hatta her söylediklerinin manşet yapılması hoşlarına gitmiş olabilir.
Örneğin, kurultay öncesi Savcı Sayan kamuoyu tarafından pek tanımazdı. Sıkı Baykalcı Sayan’ı ilk kez Baykal “istifa ediyorum” derken, “yapmayın” diye feryat edip ağlarken tanıdık.
İstifadan sonra oluşan olumlu havayı dağıtmaya çalışan ve istifa metnindeki komployu düzenleyenlerin yerine, bugünkü CHP yönetimini koymaya çalışanların yandaş medyayı çok sevdiklerini söyleyebiliriz. Anlaşılan o ki Baykal bu kesimin varlık sebebi. Bu nedenle, Baykal’ı geri getirmek için yapmayacakları, söylemeyecekleri şey yok. Yeni yönetim üzerinde şaibe yaratmaya çalışmak ve üç parti meclisi üyesinin, tamamen teknik bir mesele olan parti üyeliklerini tartışmaya açmaları ve işin nihayetinde yargıya taşınması da bunun göstergesi.

Nihayetinde bugün Olcay Baykal da Taraf’a konuştu. Kendisine komplo düzenlenen bir siyasetçinin eşi olarak yaşadığı acıyı dile getirdi. Ancak Olcay Baykal’ın konuşmasında da tepki gösterdiği kişiler Doğan Grubu yazarlarıydı. Olcay Baykal da Taraf’ın tavrını övüyordu. Onun konuşmasında da Baykal’ın istifa metninde komplodan sorumlu saydığı hükümete karşı bir ifade yoktu.

Taraf’ın meselesi sadece Baykal’ın kişilik hakları mı yoksa Cumhuriyetçiler’e karşı vuruşlarıyla ünlü gazetenin Baykal’ın konuşmalarını hergün manşete taşımasının başka bir anlamı var mı?”

İşte Dündar'ın 'İlkeli Haberciliği'!!
Uğur Dündar ilkeli haberciliğini (!) yine gösterdi. Gizli çekimle insanları ifşa etmeyi adet edinen Dündar, dün akşam 'ahlak polisi'ni oynadı ve bakın nasıl bir skandala imza attı...
Etik Gazeteci(!) Uğur Dündar Çanlı Yayında Genç Kızı Böyle İfşa Etmişti

Uğur Dündar önce cinsel saldırıya uğrayan dizi oyuncusu genç kızı oynadığı dizileri göstererek ekranda ifşa etti. Kız canlı yayını arayınca da etik takıldı.
Önce Kızı İfşa Etti; Sonra Etik Gazeteci Takıldı

Büyükadada tecavüze uğrayan dizi oyuncusu kızla ile ilgili haberleri biliyorsunuz. O kız Star habere bağlandı. Uğur Dündar, biraz şaşkın yayına aldı onu... Belli ki önceden planlanmamış bağlantı. Zaten kız da sözleri ile bunu doğruladı. Star'daki buzlu görüntülerini görünce panik olmuş ve yayını aramış. Söyledikleri ile hem Uğur Dündar'a hem de tüm medyaya "etik" dersi verdi.

O anları aktarmadan önce bir notu iletelim...
Uğur Dündar, ana haberde genç kızla ilgili haberi sunarken,
-"Star haberin ortaya çıkardığı olay tüm medyada yer aldı" gibisinden bir cümle kullandı. Yani haberi biz patlattık edasında...

Aradan iki haber geçtikten sonra dizi oyuncusu kız yayına bağlandı...
Sözleri ile Uğur Dündar'ı 'sus-pus' etti, herkese güzel bir 'etik' dersi verdi.

A.A.-"Bu ana haber bültenin bile olmaması gerken bir haber... Cinsel saldırı yerine "tecavüz" kelimesini kullanmanız bile acıtıyor. Böyle bir şey yaşayan insanların tanımlanmasın da daha dikkatli olmalı..." diyerek ilk darbeyi vurdu.

Daha sonra da görüntülerinin ekrandan verilmesine getirdi sözü...
Diziden alınan karelerin Star'da yayınlanması onu dehşete düşürmüştü.

A.A; "Sizin VTR'nizi gördükten sonra dehşete kapıldım. O kadar ödüm koptu ki bunun nereye gideceğinden endişe edip aradım. Bundan sonra daha fazla bir şey söylemek istemiyorum."

DÜNDAR'IN UTANDIĞI ANLAR

Genç kız tam dozunda eleştirisi ve haber değerinden önce insan değerini hatırlatan sözleri ile Uğur Dündar'ı mahçup etti... Canlı yayında şu diyalog yaşandı;

DÜNDAR: Ben de burdan bir çağrıda bulunuyorum. Bu hanımefendi zaten bir talihsizlik yaşamış, tekrar tekrar mağdur duruma düşürmeyelim. Onu kaçar duruma sokmayalım.

A.A : Ben İstanbul'da özgür olarak devam etmek istiyorum. Şu anda bir kabusa dönüştü. Lütfen bu kabusu sürdürmeyin.

DÜNDAR: Biz size elimizden geleni yapmaya hazırız...
A.A : Ben şu anda haber değeri olan biriyim. Ama ben insan olarak değerli olmak istiyorum... Sizin VTR'nizi gördükten sonra dehşete kapıldım.
O kadar ödüm koptu ki bunun nereye gideceğinden endişe edip aradım.

DÜNDAR: Beni bir televizyoncu gazeteci olarak görmeyin...
A.A: Zaten öyle görüyorum sizi. 3 yaşından beri tanıyorum

DÜNDAR: Sürçü lisan ettimse bağışlayın...
A.A : Estağfurullah... Haber değeri ile insan değeri arasında seçim yapmak lazım.
DÜNDAR : Yüreğim sızlayarak sizlere geçmiş olsun diyorum.

ASIL TECAVÜZ ŞİMDİ OLAN

Dizi oyuncusu AA'nın mahkemeye verdiği ifade ise medya tarafından ele geçirilmiş. "Bu ifade nasıl sızdırılır" diyerek isyan ediyor. Bütün gazetelerin yarınki baskısında çıkacak olmasının kabusunu şimdiden yaşıyor...

Medyaya şu mesajı veriyor;

"Yarın ben gazetelerde bu olayın ayrıntılarını görmek zorunda mıyım. Cinsel saldırının değişik bir türünü yaşamak zorunda mıyım... Bu olay aylar önce yaşandı, ben terapi gördüm iyileştim. Ama konu şimdi yeniden açıldı ve asıl saldırı şimdi başladı. Şimdi herkes öğrendi... Binler onbinler, milyonlar biliyor... Ben bunların karşısında nasıl duracağım..."

KOLUMA DAMGA BASTILAR

Olayın izlerini hala zihninde taşıyan A.A, Kartal adliyesine sevk edilirken adada koluna damga basıldığını söylüyor. "Bundan fena halde rencide oldum" diyen A.A'nın polislerle yaşadığı diyalog ise inanılmaz...

Saldırıya uğradıktan hemen sonra karakolda ifade veren AA'ya polisler, "
"Aaa siz şu dizide oynayan kişisiniz değil mi" diye sorular sormuşlar...

Aynı Uğur Dündar'ın Dün Akşamki Etik Dersi !!

Gizli kamera görüntüleriyle hazırladığı haberler ve ifşaatlarla akıllara gelen ve bir anlamda da markalaşan Uğur Dündar dün ilginç bir habere imza atarak, fuhuş pazarlığı yaptığı, müşteri kılığındaki polisler tarafından suçüstü yapılan ünlü mankenin kameralar önünde evden çıkarılmasına tepki gösterip, emniyeti eleştirdi.

Geçtiğimiz aylarda Cuma namazına giden öğrencileri suçlayıcı bir şekilde haberleştirip öğretmenleriyle birlikte ana haber bülteninde dakikalarca görüntülü bir şekilde fişleyen Uğur Dündar, fuhuş baskınında gözaltına alınan ünlü mankenin kameralar tarafından görüntülenmesine tepki gösterdi.

“Baskın tamam da kamera niye?” alt yazısıyla verilen haberde, müşteri kılığındaki polisle 1000 dolar karşılığında fuhuş yapmak için anlaşan ve parayı alırken düzenlenen gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınan ünlü mankenin ifşa edilmesine tepki gösterildi. Mozaiklenerek verilen görüntülerde, evden çıkarıldığında karşısında kameraları görünce çığlıklar atan ve “ailem kalp krizi geçirecek” diyen manken daha sonra sinir krizi geçirip bayılıyor.

"İŞKENCEYE BENZER UYGULAMA"

Uğur Dündar ise haberin sonunda yaptığı yorumda ise operasyonun yapıldığı ilin emniyet müdürüne seslenerek, bu yanlışı düzeltin çağrısında bulundu: “Haberimiz boyunca operasyon yapılan ilin adını vermedik. Ancak elbette o ilin emniyet müdürü bu olayın nerede geçtiğini biliyorum. Ben de kendisini yakından tanıyorum. Görevine son derece bağlı, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla ünlü bir emniyet mensubu olduğunu biliyorum. Seyrettiğiniz görüntüler henüz suçu sabitleşmemiş, hâkim karşısına çıkmamış bir kişinin deşifre edilmesinin ne gibi sonuçlara açtığını yol açtığını ortaya koyuyor. Böylesine işkenceye benzer uygulamalara bir daha tanık olmamak için değerli emniyet müdürünün gerekli hassasiyeti göstereceğinden kuşku duymuyorum.
aktifhaber

Yiğit Bulut/HABERTÜRK
Türk halkına açık mektup

Bu ülkede “yerleşik düzene biat etmeyen” bir Başbakan'a, “başbakanlara davranılması gerektiği gibi” yaklaşmak ne kadar büyük suçmuş! Oysa Başbakan dediğin nedir ki; pijamayla karşılarsın, kapıya kadar bile geçirmeden, oturduğun yerden uğurlarsın! Gazetede görmeden işe aldığın 20'li yaşlardaki “editöre” hakkında istediğin haberi yazdırırsın!

Sevgili dostlarım, kaç gündür, basının bir bölümündeki “şahsıma yöneltilen” organize saldırıyı gülerek ve aslında bu ülke adına üzülerek izliyorum. Suçumuz, “Başbakan'a kendini ifade etmesi için imkân sağlamak” ve “öteki” gibi davranmamak! Başbakan dediğin nedir ki; birinci derece suçlu! Hele Erdoğan, onlara göre “tam bir öteki”!
Neden mi? Onların düşündüğü gibi düşünmez, onlar gibi yaşamaz, onlar gibi giyinmez; kızı-oğlu ellerinde “içki kadehleri” Reina'da, Çeşme'de sabahlamaz; eşi kumar masalarında yığılıp kalmaz! Hazine bonolarından aldığı faizi yediği anlar “dergilere” kapak olmaz!
O tam bir “ötekidir”, hayat tarzı onlara göre farklıdır ve “cezalandırılması” gerekir! Hatta o kadar ötekidir ki; kızları başını örttüğü için bu ülkede okuyamaz! Suçu bu kadarla da kalmaz. Onların “taptıklarına” tapmaz, biat ettiklerine etmez, “yerleşik düzenin” çarklarına su taşımaz, doğru veya yanlış kendi inandıkları ve kendi yolu vardır. Tekrar ediyorum; doğru veya yanlış önemli değil; kendi “yolu” vardır ve asla “sermayenin tahakkümüne” girmez.

Sevgili dostlar, son yaşananlardan sonra şunu çok net bir kez daha gördüm: Bu ülkede “çıkar odaklarının kol kola girdiği” iğrenç derecede kokuşmuş “kirli” bir tabaka var. Yıllarca bu ülkenin kanını emmişler, bu da yetmemiş “basın” diye karşımıza çıkardıkları “şaklabanlar” ile “istediklerine inanmamızı” sağlamışlar, içeriden ve dışarıdan öyle “kenetlenip, o kadar korkunç” bir “rant mekanizması” kurmuşlar ki; kendi değirmenlerine su taşımayan herkesi “öteki” ilan etmişler...

Ey Türk halkı, yıllarca “hakkın olan her şeyi, sana karaborsa sırasıyla satan”, devletten aldığı kredilerle “kendi burjuva devrimini” yapan, “kanarya sevenler derneğinden” farklı statüsü olmamasına rağmen kurduğu “yapılara” yarattığı gazeteci parçalarını “aklen ve ruhen biat ettirip” senin karşına çıkaran, yılda 50 milyar dolar faizi cebine indiren, “irtica-terör” algılamasıyla “seni tehdit” haline getirtip Türk askerini dahi kendi oyununa alet eden, seni yok sayıp “kanınla, terinle” beslenen bu “kirli düzenin” sonu geldi! Evet, yanlış okumuyorsunuz; bu çırpınışın altında “son perdenin” acısı yatıyor.

Şimdi “tasfiye” zamanı! Bu düzen çökecek, medyadan finans sistemine, sermaye piyasasından basının en küçük noktasına kadar “çöreklenenler” yok olacak ve yok olurken bu halka hesap verecek!

Ey “çöreklenenler” ve onların “borazanları”; sizin için “veda vakti”. Ama bu “veda” ve arkasından gelecek seda, şairin dediğinin aksine hiç ama hiç “hoş” olmayacak.
Efendiler, saldırın, gücünüzün son “damlasına” kadar saldırın, ama şunu da bilin ki; zaman aleyhinize işliyor ve siz tükeniyorsunuz. Güle güle gidin, bizleri de unutmayın.

Son söz: Türk halkı, sokaktaki işsizinden karargâhtaki kurmay subayına kadar “neyin ne olduğunu çok ama çok iyi analiz” etmeli ve algılamalı. Bu ülke “hepimizin” ama “bizler” yıllarca itilip kakıldık, sistem dışına sürüklenerek “her alanda ötekileştirildik”! Dışlanmayı sadece “maddi güç” anlamında almayın; en üst rütbeli asker olursunuz ama “onların” olmadığınız için “hep kötüsünüzdür”, başbakan olursunuz ama “onların” olmadığınız için dışarıda kalırsınız, medya patronu olursunuz “onlarla işbirliği yapmazsanız” saldırıya uğrarsınız. Onlar istemeden “onların kestiği” ormanlara “taşeron” olarak inşaat bile yapamazsınız, hatta işçi bile olamazsınız...

Uzun lafın kısası; uyan güzel halkım uyan! Bu ülke senin, sahip çık! Çık ki; çocuğun da bu “yerleşik sistemin” kölesi olmasın
habertürk

REFERANDUMDA HAYLİ GERİLEYEN İLERİCİ GÜÇLER İLK ŞEHİDİNİ VERMİŞTİR BAŞIMIZ SAĞ OLSUN BEKİR COŞKUN, KESMEZ AMA SÖZCÜ'DE YAZSIN! TİRAJ Bİ' MİLYON OLSUN!
20 EYLÜL 2010 PAZARTESI

Fatma Sibel Yüksek haksız değil galiba, bu adem ayrılma konusundaki açıklamasıyla "tiyatro" yapmış.

Üstelik "kovulduk ey halkım" numarasına tekrar yatacak bir pozisyonla...
Hem şayianın şuyuunda "a benim haberim yok, öylemiymiş" numarasına yatıyor, hem de vukuunda "valla referandum sonrası çıkan yazıma sansür uyguladılar" diye açıklama yapıyor.

Al yüzbinlerce doları, aylarca adam akıllı iki kelam bile etme, medyası (hükümet baskısı dâhil başka başka ayak oyunu gibi sebeplerle) kapı önüne koyunca kahraman ol!

Ne güzel memleket!

Bu Bekir abi, Sözcü'de yazmaz gibi ama dur bakalım!

Çünkü kesmez onu, Hürriyet ve Habertürk'ten sonra maganda gazetesi kıvamındaki Sözcü, Mözcü...

Ama biraz yürek be, biraz ilke, biraz adamlık! Kim olursa ol! Ne yaparsan yap! Yani aynı gazetedeki Umur Talu, Bekir Coşkun'dan daha mı az sivri dilli! Daha mı az muhalif!
Yine de kendisini kurt, kuş, kedi, köpek, karga, orman, Tuz Gölü, Seyfe, yavru filomingo ile bilumum nebatat ve cemadat namına sayarız, vesselam...

Şunu da alıntılayalım da -Umur Talu'dan- tam olsun!

"...Bilmeyen birisi mesela benim yazılarla Mine Kırıkkanat’ınkileri (Mine G. Kırıkkanat, Doğan Grubu gazetesi Vatan'dan çıkartıldı, OAH Bilokü) yan yana koysun. Diyebilir ki, bunlar çok ayrı dünyaların kelimeleri! Ama o benim aynı dünyadaki meslektaşım. Yönettiğim gazeteye onca zaman deli gibi haber koşturan bir arkadaşım. Kelimelerin ayrılığı başka, mesleki kaderlerin birliği başka.Kaderimiz bu meslek ise, ister idrak et ister etme, aynı dünyadasın zaten. Mine aynı gruptan bir kez daha atıldı. Kelimeleri yüzünden. Kelime korkusu yüzünden.“(Hükümete) muhalif medya” geçinenlerin “(hükümete) muhalif gazeteci” kovması ise bir başka! Geçen yıl yurtdışında bir konferanstaki cümlemle:

Hükümete muhalif bir gazete, hükümete muhalif yazarını kovuyor ve yine muhalif kalabiliyor! Böyle muhaliflik, hava muhalefeti!
..
KAPAK 1: Fatih Altaylı Bekir Coşkun'la ilgili ayrılma söylentilerini yalanladı: Bunlar deli saçması
.
KAPAK 2: Bekir Coşkun'dan ayrılma söylentileriyle ilgili zaruri açıklama: Ayrılmadım!
.
SONUÇ: Bekir Coşkun'dan bağımsız olarak, Ciner Medyası, "Gücü özgürlüğünde" mottosunu hâlâ ve sıkılmadan kullanacak zaar....

http://odatvninatladigihaberler.blogspot.com/2010/09/referandum-sonrasi-gelen-ileri.html

Gazetelerde kadın pazarlaması
Ali Atıf BİR
aabir@bugun.com.tr

Şerif Mardin Türkiye'deki sosyal olguların "Batı aklıyla" anlaşılamayacağını söyler.

Altına bin adet imza atabileceğim bir görüş. Bu görüşe Şerif Mardin okumalarından önce ulaşmıştım. Üstad bizden çok önce bu düşünceye sahip olduğu için ondan söz etmemek ayıp olur.

Yukarıdaki temel önermeden hareket edersek dünyadaki gelişmelere bakıp, kültürden bağımsız bir şekilde "Gazeteler yaşayacak mı yaşamayacak mı?" sorununa yanıt vermekle "Türkiye'de kahvaltı kültürü peynirden, zeytinden mısır gevreğine geçecek mi?" sorusuna yanıt vermek hemen hemen aynı şey.

Türkiye'de gazete okumanın genetik kodları farklı. Diğer iletişim olguları gibi kültürden besleniyor.

Örneğin çok satan ve tiraj yarışı yapan dört gazetenin haber toplantılarının en önemli konusu ön sayfaya ya da arka sayfaya konacak kadının orasını burasını ne kadar açacağı.

Tirajlarının en önemli sürükleyicisi de orasını burasını açan kadınlarla dolu magazin sayfaları.

Yani konu gazete ya da gazetecilik değil baldır bacak fabrikası işletmek.

Baldır bacak fabrikası işletiyorsanız da sizin için önemli olan haberin fotoğraftaki kadınlarla ilintili olması değil kadın fotoğrafının ağızları sulandıracak ya da şaşırtacak kadar farklı olması.

Baldır bacak fabrikası işletmenin amacı kadın vücudunun "teşhiri" yani.

Göz göre kadın vücudunun ciddi haberlerin yanına "side dish" olarak konup sömürülmesi.

Üzücü olan bu "teşhire" gazetelerde çalışan kadınların bile tepkisinin olmaması.

Zaten haber toplantılarına giren kadın sayısı bir iki tane de diğer çalışanlardan söz ediyorum.

Onların da iş kaybetme korkusuyla direnebildiği nokta yok.

Sonra da biz kalkmış "Gazete yaşayacak mı yaşamayacak mı?" tartışması yapıyoruz.

Sorun bu değil ki. Dönüşmeye çalışan gazetelerin internet sitelerine bakın. Porno sitesinden beterler. Sürekli çıplak kadın sergisi barındırıyor.

Kimse bana "Halk bunu istiyor!" demesin!

Halk bıraksan "çocuk pornosu" da ister!

Bu bir seçim. Yetişkin insanların seçimi. Ama çok sağlıksız bir seçim.

Özgür kadından yana olmakla da falan ilgisi yok, kadın vücudunu pazarlamakla ilgisi var.

En fecisi de kadın vücudunu gazetelerde dibine kadar pazarlayanların sonra kalkıp "türbana özgürlük" diyenlere "ama kadının özgürlüğüne aykırı" diye yanıt vermeleri?

Niye aykırı?

Pazarlayacak kadın bulamayacaksınız diye mi?

Batı'nın bizim için ütopik gündemini bırakıp doğru konuları tartışalım. Ancak o zaman gazeteleri bulundukları çukurdan çıkarır doğru yere konumlarız.

Bir de köşe yazarlarının geleceği tartışması vardı. Onu da sonra tartışayım artık...

Çekirgelik

"İşin içine çok aşçı girdi mi, çorbanın tadı tuzu kalmaz." İngiliz Atasözü

Bakırköy Hâkimi Ferşat Aydın yalanladı

Vatan gazetesinin "Bumerang gibi ihbar mektubu" haberine Bakırköy hakiminden yalanlama geldi. İşte o yazı...

Benim Adım Ferşat Aydın. 32274 Sicil numaralı Bakırköy Hakimiyim.

Habertürk Gazetesinin 17 Kasım 2009 Salı günlü nüshasının 15 nci sahifesinde üst bölümde yeralan "Belgeler Kırmızı Noktalı" haber nedeni ile hakkımda İstanbul Ticaret Odası ve CNR fuarcılık arasında devam eden davalarla ilgili olarak rüşvet, kadın, temin edilmesi ve uyuşturucu ticaretine karışan kişilerle çok yakın irtibat içinde bulunduğum iftirası nedeniyle ihzari mahiyette araştırma yapılmış olup,

Bu haberi okur okumaz bu haberden önce hiç bir şeyden zerre kadar haberim olmadığı için Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Ek:1 olarak sunduğum 18/11/2009 tarihli Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına yazdığım yazı ile,

"Ne İstanbul Ticaret Odasından ve de CNR fuarcılık firmasından kimse ile tanışmam, gıyaben, şahsen, yüzyüze, simaen, uzaktan yakından, hiç birisi ile bir merhabam yoktur, buralardan kimse ziyaretime gelmemiştir, kimsenin ziyaretine gitmişliğim yoktur, bu taraflar ile uzaktan da olsa ilgilileri ile konuşmuşluğum, selam vermişliğim, yoktur, yemek yeme veya başka bir şekil altında hiç bir surette bu kurumlarının temsilcisi bayan, erkek, hiç bir şahısla yüzyüze iletişimim olmamıştır, telefonla dahi en kısa bir iletişimim olmamıştır, haberde belirtilen yüz kızartıcı hiç bir eylemin içerisinde asla ve kat'a yeralmadım" diyerek ve Hakim A.Ü. ile hiç bir sosyal iletişim ve etkinlik içerisinde olmadığımı belirterek bilgi edinme kanunu çerçevesinde Yüksek Bakanlıktan bilgi talebinde bulundum. Adalet Bakanlığı Teftiş kurulu Başkanlığı Ek.2 olarak sunduğum belge ile tarafıma "YAPILAN İNCELEME VE ARAŞTIRMA SONUCUNDA ADI GEÇEN YÖNÜNDEN SORUŞTURMAYA GEÇİLMEMİŞTİR." şeklinde bilgi verilmiştir.

Anlamadığınızı düşünerek biraz daha açık anlatayım. Gerçi anlattığımda da anlayacak vicdanlarınız olmadığını biliyorum. Yine de anlatayım.

Bu demektir ki;

Adalet Bakanlığı bu alçak, iğrenç ve şerefsiz iftira üzerine diğer iki hakim ile birlikte ve başkaca kişiler hakkında da iki yıla yakın bir süre ev, iş ve cep telefonlarıma ilişkin olarak benden habersiz olarak ve üstelik tamamen gayri yasal olarak iletişimimi tesbit etmiş.

Yani SON DERECE HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE TAM İKİ YILA YAKIN BİR SÜRE İLE İLETİŞİMİM TESBİT EDİLMİŞ,

Sonra ne olmuş,

Sonra iki başmüfettiş 2009 yılının Nisan ayında Bakırköy Adliyesine geldi. Bunlar 200 den fazla insanı dinlediler. Bunlar Bakırköy Adliyesindeki hakim ve savcıların pek çoğunu dinlediler. Bunlar CNR den herkesi dinlediler. Bunlar İTO'dan herkesi dinlediler. Bunlar benim ve diğer hakimlerin telefon görüşmeleri yaptığı onlarca insanı dinlediler. Bunlar Bakırköy Adliyesindeki adalet personelini dinlediler. Bunlar icra dairelerindeki onlarca personeli dinlediler. Bunlar devam eden ve biten CNR ve İTO arasındaki tüm dava dosyalarını İstanbul'un her yerindeki mahkemelerinden getirtip incelediler. Devasa bir araştırma yaptılar. Araştırma sonucunda ne diğer hakimlerle ne de benimle ilgili rüşvet ve fuhuşla ilgili olarak toplu iğne ucu olarak delil elde edilemedi. Benden savunma bile istenmedi. Soruşturmaya geçilemeden hakkımdaki ihzari mahiyette araştırma sonlandırıldı. Diğer hakimlerden biri hiç bu olaylarla ilgili olmayarak, tamamen özel hayatı ile ilgili sebeplerden ötürü, diğeri ise bu olaylarla ilgili değil, ancak başka bir olayla ilgili eylemleri nedeni ile başka illere tayin edildi. Sizin bu haberi yaptığınız iş bu tarihten yaklaşık 8 ay kadar önce bu araştırma benim için soruşturmaya dönüştürülmeden, diğer iki hakim için soruşturmaya dönüştürülerek sonlandırıldı.

Bilmediğiniz yaptığınız cahilce haberden çok açık anlaşıldığı için şu konuda da bilgilendirmek isterim. Hakim ve savcıların görev suçlarına ilişkin soruşturma ve kovuşturmalar 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun özel düzenlemeleri nedeniyle özel usullere bağlıdır. Hakim ve savcı görevine ilişkin olarak şikayet edildiğinde şikayet edenin dilekçesinin işleme konulması için şikayet edenin gerçek kişi olması sahte bir isimle şikayetin yapılmamış olması gerekir. A.Aydın sahte ismiyle yapılan iftiraya rağmen Adalet Bakanlığınca hakkımdaki iğrenç iftira dilekçesi işleme alınmıştır. Bundan hiç rahatsız değilim. Bende olsam işleme alırdım. Bu şikayet dilekçesi üzerine Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişlerince öncelikle iddialar hakkında İHZARİ MAHİYETTE TAHKİKAT (ARAŞTIRMA) YAPILIR. Ne imiş demek ki hemen soruşturma yapılmıyormuş. Öncelikle bu iftira mı değil mi bir sorurturma öncesi araştırma yapılıyor. Eğer bu dilekçeyi destekleyen bir delil elde edilirse o zaman Ceza Muhakemesi Kanunundaki soruşturma safhasına yani savcının yaptığı araştırma safhasına ve akabinde kovuşturma safhasına yani hakimin yaptığı yargılama safhasına geçilebiliyor. İhzari mahiyette tahkikat; ilgili şikayet edilen hakim ve savcı hakkında hakkında araştırmadan sonra soruşturma yapılıp yapılmayacağına ilişkin kanaat edinilmesi için ve şüphelerin araştırılması, delillerin toplanması için yapılan bir araştırma faaliyetidir. Bu aşamadaki tüm işlemler mutlak bir gizlilik içerisinde yapılır. En az soruşturma kadar gizlidir. Hatta soruşturma öncesi olduğundan ondan daha gizlidir.Bu araştırma sonucunda ilgili hakkında atılı suçu işlediğine dair şüphe, kuşku elde edilmiş ise şikayet edilene suç isnat edilir. Yani savunma istenir.Sonra ona “Gel kardeşim bak, şikayet konusunda araştırma yaptık, araştırmada da bu delilleri bulduk, bize savunma ver.”denir.Yani bakanlık müfettişleri kişiden savunma ister, işte burada soruşturma başlar. Bu savunma ihzari mahiyette araştırmayı soruşturmaya dönüştürür. Bilahare bu safhanın sonucunda da ilgilinin atılı suçu işlediğine dair yeterli şüphe elde edilmiş ise, ilgili hakkında iddianame düzenlenir ve soruşturma evresi sona ermekle kovuşturma evresi başlar. Yani hakim ve mahkeme devreye girer.

Sürece baktığımızda;

Sahte bir ad ile hakkımda yapılan bu iftira üzerine hakkımda diğer ismi geçen hakimler ile birlikte başlatılan ihzari mahiyette araştırma safhasında adalet müfettişlerince

1)Onlarca kişi (tahminime göre bu sayı iki yüz kişinin üzerindedir.) iftira dilekçesinde belirtilen olaylar ile ilgili olarak bilgi ve görgüsüne başvurulmak suretiyle tanık olarak dinlenmiş,

2)Uzun zaman dilimlerine ilişkin olarak iletişimim tesbit edilmiş, iki yıllık bir süreçte telefon irtibatı kurduğum kişiler birer birer çağrılarak iftiralarla ilgili bilgi ve görgüleri sorulmuş, ifadeleri alınmış,

3)Bakırköy Adliyesindeki pek çok hakim ve savcıların tanık olarak bilgi ve görgüsüne başvurulmuş,

4)Başka mahkeme ve mercilerden dava dosyaları, soruşturma evrakları, icra dosyaları getirtilmek suretiyle dosyalar incelenmiş,

ve tam iki yıla yaklaşık bir süreç sonunda hakkımda TOPLU İĞNE UCU kadar şüphe, kuşku ve delil elde edilemediğinden hakkımdaki araştırma tefrik edilerek tarafımdan savunma bile istenmemiş ve soruşturmaya geçilmesine gerek olmadığına karar verilerek araştırma sonlandırılmış ve hakkımdaki takibat sona erdirilmiştir.

Şimdi siz çıkmış ismimi açıkça yazarak beni fuhuşla rüşvetle yan yana gösteriyorsunuz.

Şimdi, Sizin vicdanınız, izanınız yok mu? Allah size merhamet duygusu vermedi mi? Sizin çoluğunuz çocuğunuz, eşiniz, efradınız akrabai taallukatınız, köylünüz yok mu ?. Hısım akrabanız tanıdıklarınız yok mu? Bir imzasız bir imzasız mektupta size ağır bir suç itham edilse başkaca hiçbir delil bulunmasa ulusal basında manşet manşet haber olsanız ne hissedersiniz. Allah sakınsın.Bu şikayette siz ne hissediyorsanız bende aynını hissediyorum.. Aramızdaki tek fark benim şikayet edilmiş olmam sizin edilmemiş olmanızdır.Benim hakkımda müfteri şikayetçinin şikayet dilekçesinde adının geçmesinden başkaca elde edilebilmiş tek delil yoktur.Yoksa siz sanıyormusunuz ki Adalet Bakanlığı beni Bakırköy'de buradaki görevimde bırakırdı. Adalet Bakanlığı benim kara gözüme kara kaşıma mı aşık. Adalet Bakanlığı beni gönderemedi. Çünkü ben tertemizim.. Siz sanıyormusunuz onca araştırma işleminden sonra Adalet Bakanlığı iğne ucu kadar bir delil elde etse benden savunma istemezdi. İsteyemedi. İsteyemedi, çünkü iletişimimi hukuksuz bir şekilde tesbit etti. Şu an onun hukuksuzluğu içerisindeler. Onları da şikayet etmedim. Allaha havale ettim. İletişimimim tesbitinin hukuksuzluğunu örtecek en iyi şey tesbitte bişeyler bulmaktı. Bulsalardı. Bu hukuksuzluklarını örtmek için sanıyor musunuz ki benden savunma istemezlerdi. Sahi bana sözlermisiniz içinizden hanginizin iletişimi iki yıl boyunca tesbit edilipte bu tesbitten HUKUKEN, AHLAKEN, İÇTİMAEN alnının akıyla çıkabilir. Sorun bir vicdanınıza. Bakın bir aynaya. Bu imtihandan gerçekten çıkabilir misiniz.? Ama ben çıktım.

Bu dilekçede adımın geçmesinin bana göre tek sebebi var onu aşağıda izah edeceğim.
Şimdi bu haberi yaparken işlediğiniz suçlara değineyim.

1)Yalan ve iğrenç iftiralarla dolu haberiniz hakkımda yapılan ve bir sonraki süreç olan soruşturmaya geçilmeden kapatılan ARAŞTIRMANIN GİZLİLİĞİNİ ihlal etmiştir. TCK.nın 285 nci maddesi aynen "Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlâl eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, soruşturma aşamasında alınan ve kanun hükmü gereğince gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğinin ihlâli açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz. (Asliye Ceza) [2] Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen ihlâl eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.[3] Bu suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, ceza yarı oranında artırılır. (Asliye Ceza)[4] Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerinin yayınlanması hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur." şeklinde düzenleme getirmiştir. Basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkı için olmazsa olmaz en temel hak ve özgürlüklerden biri ise de, anayasa temel hak ve özgürlükleri sadece basına tanımamıştır. Haber almak hakkı kuşkusuz anayasada tanınan diğer hak ve özgürlükleri asla zedeleyemeyecek şekilde kullanılmalıdır. Basının soruşturmanın gizli tutulmasının nedenini iyi anlaması gerekir. şeklinde düzenleme getirmiştir. Aslında basının soruşturmanın gizli tutulmasının nedenini iyi anlaması gerekir. Soruşturmanın gizli tutulmasının en temel gerekçe MASUMİYET KARİNESİDİR. MASUMİYET KARİNESİ TIPKI HABER ALMA HAKKI GİBİ EN TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERDEN BİRİ OLUP EN ÖZEN GÖSTERİLMESİ GEREKEN BİR HAK ÖZGÜRLÜK OLARAK KARŞIMIZDA DURUR.Kanun koyucu diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi suç isnadının ancak yeterli şüphe olduğunda iddianame ile düzenlenebileceğini boşuna vazetmemiştir. Zira bir kişiye bir suçu işlediğini isnat etmek ve bunu alenileştirmek o kişi hakkında toplumun ona bakışında DEĞİŞMELER OLMASINA VESİLE OLMAKTADIR. Elbette bir kişi suç işlemiş ise bu suç ortaya çıkmalı ve bu eylemi kamu tarafından bilinmelidir. Ancak bu bilinme ancak suçun işlendiğine ilişkin yeterli şüphe haline ilişkindir. Eğer yeterli şüphe yoksa toplumun bu kişiye bakışının zedelenmemesi için soruşturma gizli tutulur. Yani soruşturma masumiyet karinesi çercevesinde toplumun bilmesinden habersiz yürür. Ancak yeterli şüphe elde edildiğinde bilgi topluma sunulur. Ama ortada hiç bir delil yok iken, hakkımda soruşturma evresine bile geçilememiş iken, hakkımda araştırma tamamlanmış iken HALA ismimin fuhuş çetesiyle, uyuşturucu ile rüşvetle yanyana konulması demokratik hak ve özgürlüklere gösterilen duyarsızlığının varabileceği son aşamadır. Layuselliğin zirve noktasıdır. Dokunulmaz olduğunu sanmanın, dokunulmayacağı zehabı ile yaşamanın göstergesidir. İş bu haber ile hakkımda kapatılan soruşturma ile ilgili olarak yayınlanmaması gereken bilgiler şahsım açısından soruşturmanın gizliliği ihlal edilerek, masumiyet karinem çiğnenerek yayınlanmıştır. Atılı suçun işlendiği gün gibi aşikardır, hesabı hukuk önünde sorulacaktır.

2)Keza zikrolunan haber ile rüşvet alan, kadın temin ettiren ve uyuşturucu ticareti ile uğraşan kişilerle irtibatlı olduğum intibaı verilmek suretiyle bununla da yetinilmeyip HAKKIMDA CİDDİ İDDİALAR BULUNDUĞU YÖNÜNDE iftirada bulunulmakla şerefim, saygınlığım ve onuruma açıktan saldırılmıştır. Bu ciddi iddiaların neler olduğunu sizden soracağım Bunun hesabını hukuk önünde vermekten kurtulamayacaksınız. Çok merak ediyorum Adalet bakanlığının iki sene arayıp ta bulamadığı bu iddialar neler mi göreceğiz.TCK.nın 125 nci maddesi, "Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.(Sulh Ceza)[2] Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. [3] Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. [4] (8.7.2005 T. 5377 sk değ.) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. [5] (8.7.2005 T. 5377 sk değ.) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." demek suretiyle onura, şerefe saygınlığa saldırmayı ceza altına almıştır. Çirkef iftira ile hiç bir irtibatım olmadığı açıkça sabit olduğu halde, beni bu iddialarla yan yana anmanız bunun gerçekliğinin ve araştırmanın sona erip ermediğinin araştırılmaması, açıkça maddei mahsusa tayini suretiyle hakarettir.

Her iki suç açısından da ismimin açıkça yazılmamış olması ile F.A. şeklinde kısaltılarak yazılmış olması arasında suçların oluşması açısından hiç bir fark yoktur. Yoktur zira Bakırköy adliyesinde 300 hakim ve savcı arasında F.A. benim. Ve bu camiada ve sonradan tüm adalet camiasında haberlerdeki kişinin ben olduğum duyulmuş ve bilinmiştir. kaldı ki mahkememin adı açıkça yazılmıştır, Daha bu haberlerin ertesi günü Türkiye'nin her yerinden bir çok arkadaşım aramış ve üzüntüleri dile getirilmiştir. F.A. kısaltması, haberin kamuya yayılmasını engelleyici sibop etkisi yapmıyorsa, haber kamuya buna rağmen yayılıyor ise ismimin bu şekilde kısaltma olarak yazılmış olması suçun oluşmasını engelleyemez..

Ek:3 olarak sunduğum iddianameden açıkça anlaşıldığı üzere aynı haberin daha önce yayınlandığı gazete yazı işleri müdürü ve haber yapanı hakkında her iki suçtan da kamu davası ikame edilmiş olup dava Bakırköy 2 nci Asliye Ceza Mahkemesinde derdesttir.

Burada kendimle ilgili bir iki hususa da işaret etmek isterim. Ben Adalet Camiasının bir mensubuyum.Ben mazbut ve anti sosyal bir yaşam sürmekteyim. Yolum ev iş arası, aracım adliye servisidir. Günlerim birbirinin hep aynıdır. İçki yemek kadın bunlar benim hayatımın enstrümanları değildir. En önemlisi gururla ifade etmeliyim ki ailem beni içinde ALLAH KORKUSU ile yetiştirdi. Her şey bir yana bu korku en başta benim sibobumdur. Ayrıca ben bu cumhuriyetin ve demokrasisinin yetiştirdiği ve onun hizmetkarı hatta kölesi olan, bu ülkenin en çalışkan, en adil, en iyi ceza hakimlerinden birisiyim. Terfilerimi tamamı son derece nitelikli olup, müfettiş sicillerim görevdeki liyakatımın derecesini ve yapmış olduğum ağır ceza mahkemesi başkanlıkları çalışkanlığımın en temel göstergeleridir. Bu bağlamda kendimi bu meslekte sonraki nesillere en örnek gösterilecek ceza hakimlerinden biri olarak görüyorum. Bu konuda tevazuya da hiç gerek görmüyorum. Bu nedenle bu çirkef ve aşağılık iftira bana yapışmaz, yapışmayacaktır..Kıyamete kadar yapışmayacaktır, üç ayda bir gündeme taşısanız da yapışmayacaktır.. Mahkemelerde de suratınıza çalınacaktır.

Talebimi dile getirmeden önce şunu da söylemem gerekir. Ben 18 seneden beri ceza hakimiyim ceza hakimi suç işleyen kişiye ceza verir. İTO ile CNR arasındaki uyuşmazlıklar yer meselesi, tahliye tazminat gibi tamamen HUKUK MAHKEMESİNİN görev alanı ile ilgilidir. Ben ise CEZA MAHKEMESİ HAKİMİYİM. Bunlar arasındaki hiç bir davaya asla bakmadım. Çünkü
onların arasındaki uyuşmazlık ceza mahkemesinin görevi alanında değil. Baktığıma ilişkin bir tek delil bulun, kendimi beylik tabancamla taksimin ortasında vuracağım. Ancak bu iftira dilekçesinde adımın yazılı olmasının en temel sebebi aslında çok daha basittir. Zira müfterinin en büyük gayreti bir diğer hakimin telefonlarını dinletmektir. Oysa CMK.nın 135 nci maddesi ancak maddede sayılan suçlardan ötürü iletişimin tesbit ve dinlenmesine müsaade etmekte, aksi halde iletişimin dinlemesine izin vermemektedir.. Dilekçeyi yazan müfteri; diğer hakimin telefonlarının dinlenmesini temin etmek amacıyla o hakimin odasında otururken gördüğü ben ve diğer hakimin ismini sanık sayısının ikiden fazla olması ve böylece suçları örgütlü suç kapsamında gösterebilmek ve dinlemeyi temin edebilmek için dilekçesine eklemiştir. Bu dilekçede yeralmamın tek ve basit nedeni çirkef iftiranın örgütlü suç kapsamında kabul olunup zikrolunan hakimin telefonlarının dinlenebilmesidir. Tek eylemim ise bu hakim ile tanışıyor olmak ve o dönemde bir iki kez odasına gitmem ve odama gelmesidir.

Şimdi eğer biraz Allah korkunuz varsa, biraz masumiyet karinesine inanıyorsanız. Yukarıda zikrolunan haberi derhal kaldırırsınız. Zaten hukuk aracılığı ile 5651 Sayılı Yasanın 9 ncu maddesi gereğince paşa paşa kaldıracaksınız, ama süreci yaşamak gerektiği için biraz zaman alacak. Ben bundan önce olmayan vicdanlarınıza seslenmek istedim. Varsa Allah korkunuza seslenmek istedim. Zikrolunan haberi DERHAL kaldırmanızı istiyorum. Yerine "Buraya koyduğumuz ve dayanağı olmayan haber için Bakırköy Hakimi F.A.dan özür diliyoruz" şeklinde bir haber yayınlamanızı istiyorum.

Herşey bir yana burası üç günlük dünya. Ölüm hak. Burada bu yaptıklarınızın hesabını verseniz ne olacak vermeseniz ne olacak. Ama öbür dünyada ne yapacaksınız. İki elimin yakanızda olduğu öbür dünyada bu ağır kul hakkından nasıl kurtulacaksınız. Sizlere acıyorum.

Sizlere saygı falan sunmuyorum. İyi gün falanda dilemiyorum. Çünkü kapkara çalışıyorsunuz.Yüce rabbimin kapısına bırakıyorum. 29/10/2010
Ferşat Aydın
Bakırköy Hakimi-32274

29 Ekim 2010 habertaraf

Yeni Şafak'ta "ekonomik" ayrılık!


İbrahim Kahveci

Yeni Şafak gazetesinin, bir yazarı ile yolları ayrıldı. Gazetede çıkan "İbrahim Kahveci krizi" mutsuz sonuçlandı.

Yeni Şafak ekonomi yazarı İbrahim Kahveci, Akbank yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı’yı eleştiren bir yazıyı kaleme almış, gelen tepkiler üzerine yazısı gazetenin internet sitesinden kaldırılmıştı..

Bu olayın üzerinden iki gün geçtikten sonra Kahveci, bu kez Başbakan Erdoğan’ın emeklilere yapılacak zam oranını açıklamasının ardından "Gazetede o maaşla çalışan üniversite mezunu arkadaşlarım aklıma geliyor. Ne diyebilirim ki!" diye yazmıştı..

Kahveci’nin bu yazısı gazete yönetimini tamamen çileden çıkarmış "Sen nasıl kendi gazeteni ihbar edersin" diyerek savunması istenmişti..

İbrahim Kahveci, çok sinirlenip eline tutuşturulan kağıdı yırtıp atarak "Savunma öyle değil böyle yapılır? demişti..

Daha sonra Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert tarafından "ortalık durulsun" düşüncesiyle zorunlu izne çıkartılan İbrahim Kahveci, gazeteye döndüğü gün işten çıkarıldığını öğrendi. Cömert’in gazete yönetimiyle Kahveci arasında patlak veren krizi çözmek için uğraştığı, ancak başarıya ulaşamadığı öğrenildi.
4 Kasım 2010
Medyaradar

Anahtar Kelimeler: İbrahim Kahveci Yeni Şafak

Milliyet özür diledi, Hürriyet dilini yuttu!



Yalan haberi ortaya çıkan gazete, milletvekilinden özür dilemek zorunda kaldı.


AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga'nın dünkü basın açıklaması, Milliyet'in aklını başına getirdi.

Hatırlanacağı gibi, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Özdalga'nın "CHP'liler oruç bile tutmaz" sözlerini söylediğini iddia etmişti. Dün partisinin genel merkezinde basına konuşan Özdalga, iki gazetenin kaynak gösterdiği görüntü kaydını delil olarak gösterdi.

Bunun üzerine bugün, Milliyet gazetesi 1. sayfadan yaptğı anonsla Özdalga'dan ve okurlarından özür diledi.

İşte o özür haberi:

Öte yandan aynı haberi yapan Hürriyet gazetesi ise sessiz.
Habertaraf

2010'un Yalan Haberlerinden seçmeler
25 Aralık 2010

Cemaatsiz cami olur mu?

Ekim 2010: Radikal Gazetesi, 17 Ekim tarihinde yaptığı bir haberde Alevi köyüne 2007 yılında bir cami yapıldığı ve caminin cemaati olmadığı için imamın yıllardır tek başına namaz kıldığını iddia etmişti. Aksiyon Dergisi muhabirleri, olayın hiç de Radikal'in anlattığı gibi olmadığını ortaya çıkardı. Aksiyon'da yayımlanan haber, caminin cemaatinin olduğunu ve Alevilerin de bundan hiçbir rahatsızlık duymadığını ortaya çıkardı.

E-posta'dan yalan haber:

Ekim 2010: Vatan Gazetesi yazarı Mustafa Mutlu, "Cumhurbaşkanı için kapatılan yolda annesini kaybeden adam!" başlıklı köşe yazısında bir e-postaya yer vererek, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün geçiş güzergâhında olduğu için yolların kapatıldığını, bu yüzden de annesini hastaneye yetiştiremeyen şahsın annesini kaybettiğini iddia etmişti. Ancak yapılan araştırmada, belirtilen saatlerde yolun kapanmadığı, Ahmet Ertaç isimli bir kişinin olmadığı ve böyle bir olayın hiç yaşanmadığı anlaşıldı. Mutlu, sonrasında yaptığı açıklamada, "E-postaya inandım, sorgulamadım." diyerek, olayı pişkinliğe vurdu.

Atatürk değil, kameraman çıktı:

Aralık 2010: CNN Türk'te Atatürk'e ait bir türkü kaydının kendisinde bulunduğunu iddia eden Tarık Akan, arşivlerden çıkan plaktaki 'Çalın Davulları' adlı Selanik türküsünün Atatürk tarafından seslendirildiğini söyleyerek gündeme gelmişti. Ancak bu iddiaya yalanlama gecikmedi. 'Mustafa' isimli filmiyle Atatürk'ün hayatını anlatan Can Dündar, "Bunun neresini düzelteceğimi bilemiyorum. Bu ses, bizim kameraman Mustafa Özcan'ın sesi." diyerek Tarık Akan'ın bu akıl almaz iddiasını çürüttü. aktifhaber

Candaş Medya'nın Cihaner Yalanı
01 Ocak 2011

Dün bir kısım medyada çıkan "İlhan Cihaner haklı çıktı" haberlerinin doğru olmadığı anlaşıldı. İşte Milliyet'in yalan haberinin perde arkası...
Erzincan'daki Ergenekon davası kapsamında tutuklanan, ardından Yargıtay tarafından tartışmalı şekilde tahliye edilen İlhan Cihaner'in Erzincan başsavcısıyken yürüttüğü İsmailağa soruşturmasında 'haklı çıktığı' iddiaları gerçekleri yansıtmıyor.

İsmailağa cemaati soruşturmasıyla alakalı Erzurum Özel Yetkili Başsavcılığı'nın "Ortada silahlı örgüt yok, izinsiz eğitim kurumu açma var." kararı medyada 'Cihaner haklı çıktı' şeklinde yansıtıldı. Oysa Cihaner kendi soruşturmasında İsmailağa cemaatiyle ilgili iddiaları anayasal düzene karşı suç kapsamında değerlendirmişti.

Cihaner soruşturma sürecinde 2 yıl boyunca telefon dinlemesi yaptırmış, dinleme taleplerinde ise zanlıların Anayasal düzen aleyhine faaliyette bulunduğunu iddia etmişti. Soruşturmada şüpheliler, yasadışı Hizbullah ve İBDA-C örgütü mensubu oldukları iddiasıyla dinlendi. Cihaner'in Erzurum Başsavcılığı'na önce CMK 250. madde kapsamında soruşturma yürütmediği yazısı göndermesi, sonrasında ise tam tersi şekilde anayasal suç kapsamında görevsizlik kararı vermesi adalet müfettişlerince de soruşturma konusu yapıldı. Adalet müfettişleri, İsmailağa cemaati hakkında yasadışı şekilde soruşturma yürütüldüğünü tespit etti. Müfettişler, örgüt suçlarına ilişkin soruşturmaların bildirilmesini zorunlu hale getiren genelgeye rağmen Adalet Bakanlığı'ndan iki yıl boyunca neden gizlediğini Cihaner'e sordu.

CMK 250. MADDEDEN SORUŞTURMA YETKİSİ YOK

Cihaner'in İsmailağa cemaatine yönelik başladığı soruşturma esnasında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı'na bir ihbar mektubu gönderildi. Başsavcılık da ihbar uyarınca suç konusunun CMK 250. madde kapsamına girdiğini belirterek dosyayı Cihaner'den istedi. Bu uyarıları Cihaner uzun süre dikkate almadı. Erzurum Başsavcılığı'nın, hukuki sorumluluğunu hatırlatması üzerine ise görevsizlik kararı veren Cihaner, cemaat soruşturmasının TCK'nın 309. maddesindeki 'anayasal düzene karşı işlenen suç' kapsamında soruşturulmasını istedi. Hakkında yapılan soruşturmada İsmailağa cemaatinin merkezi İstanbul olduğu halde Cihaner'in yetkisi olmaksızın Erzurum, Van, Kelkit, Iğdır, Bayburt, Doğubayazıt, Kars, Aşkale, Sarıkamış, Gümüşhane gibi birçok ilde ev araması talep ettiği, 21 kişinin gözaltına alınması için isim ve adres tespiti yaptırdığı anlaşılmıştı. Cihaner'in Erzincan'daki Ergenekon terör örgütü iddiasıyla hakkında açılan dava Yargıtay'da sürüyor.

Kaynak: Zaman

Zoryazı: Dört yıl sonra Darbe Günlükleri
Alper Görmüş
Taraf
08 Mart 2011

Nokta dergisinden çalışma arkadaşım Ahmet Şık'ın gözaltına alındığı gün televizyonlarda; ertesi gün gazetelerln haber sayfalannda ve köşelerinde patlayan "Darbe Günlükleri'ni açığa çıkartan gazeteci Ahmet Şık" ve benzeri cümlelerle her karşılaşmamda -çaresizliğim her defasında biraz daha artmış olarak- şu soruyu sordum kendi kendime: Ben şimdi ne yapacağım? Dört yıl boyunca Darbe Günlükleri'ni gün yüzüne çıkartan, ardından da yargılanan bir gazeteci olarak bilindim. Bu yıllar boyunca sayısız söyleşi verdim, yazılar yazdım. Ve şimdi birdenbire, o haberin altında bir Nokta muhabirinin imzasının bulunduğuna, haberin ona ait olduğuna dair bir "bilgi" sağ-sol, liberal-muhafazakâr gazete ve gazetecilerin müşterek onayıyla izleyicilere, okurlara duyuruluyordu. Haber ve yorumlar o kadar yoğun, o kadar yaygın oldu ki, bunları izleyenlerin ve okuyanların "herhalde bir yanlış anlama olmuş" deme şansları tümüyle ortadan kalktı. Bu sürecin bir noktasında kendimi o izleyicilerin, okurların yerine koydum ve bana haklı olarak şu soruyu sorduklarını tahayyül ettim: "Dört yıl boyunca Darbe Günlükleri'yle ilgili olarak yazdığmız yazılarda, verdiğiniz söyleşilerde Ahmet Şık'ın adını bir kez bile andığınızı hatırlamıyoruz... Doğrusu, bugünlerde öğrendiklerimizle bu tavrınızı birleştirdiğimizde sizi ayıplamamak elimizden gelmiyor." Kısacası, dört yıl boyunca başkasının emeği üzerinden itibar devşiren, üstelik de o emeği bir gün bile anmayan bir gazeteci durumuna düşmüştüm. Gerçeği anlatmazsam, bu algının derinleşip yerleşeceği apaçıktı ("Baksana, adam ağzını açıp tek laf edemedi").

Gazeteciliğimiz böyle işte...
Öte yandan meselenin bir de gazetecilik yanı var. Buradaki soru da şu: Dört yıl boyunca gündemde olan ve bu süre boyunca adı haberle bir kez bile anılmayan bir gazeteci bir gün aniden bu haberin sahibi olarak gösteriliyor ve bütün bir basın bu yeni bilgiyi, sorgusuz sualsiz haberlerinde, yorumlarında tekrar ediyor. Bu, gerçekten de çok tuhaf, açıklanması çok zor bir duruma işaret ediyor. Adı dört yıldır Darbe Günlükleri'yle anılan gazeteci Alper Görmüş değil de başka birisi olsaydı bu yazıyı yine yazacağımı söylememe bilmem gerek var mı? Hatta, bu yazıyı keşke üçüncü bir gözden yazabilseydim: Yani Darbe Günlükleri'ni yayımlayan gazeteci ben değil de başka birisi olsaydı ve ben de dışarıdan olan biteni eleştiren bir pozisyondan duruma müdahil olabilseydim... O zaman işim çok daha kolay olacaktı. Fakat ne yazık ki durum öyle değil; o gazeteci benim ve ben yıllardır ağırlıklı olarak medya eleştirisi alanında yazıp çizen bir gazeteciyim... Dolayısıyla, kendimi savunmayı bir hak, meslektaşlarımı eleştirmeyi bir görev sayıyorum. Olan bitende hiçbir kusuru olmayan Ahmet tutuklu olarak cezaevinde olsa da, yazmak zorundayım bu yazıyı. Ahmet, kusura bakma... Beni böyle bir yazıya mecbureden meslektaşlarım, size de teessüf ederim...

Bütün gazetelerde, bütün görüşlerden köşe yazılarında...
Yukarıda, konuya ilişkin haber ve yorumların, okurların "herhalde bir yanlış anlama var" deyip geçmelerini engelleyecek kadar yoğun ve yaygın olduğundan söz ettim. Şimdi size, bunun gerçekten de böyle olduğunu göstermek üzere 4 ve 5 mart tarihli gazetelerden bir seçki sunacağım, ardından birkaç şey daha söyleyip bu sıkıntılı yazıyı bitireceğim... "Ahmet Şık aynı zamanda Nokta dergisinde Darbe Günlükleri'ni ortaya çıkaran gazeteci olarak biliniyor." (Taraf) "Darbe Günlükleri haberiyle büyük ses getiren gazeteci Ahmet Şık..." (Milliyet) "Şık, Ergenekon soruşturması delilleri arasında yer alan Darbe Günlükleri'ni de kamuoyuna duyuran isim oldu." {Milliyet) "Ahmet Şık, Nokta dergisinde emekli Oramiral Özden Ömek'in Darbe Günlükleri'ni yazdı." (Sabah) "Günlükleri günışığına çıkardı / Nokta'da yayımlanan ve Türkiye gündemini sarsan 'Darbe Günlükleri' haberinin altında onun imzası vardı." (Vatan) "Şık, Darbe Günlükleri haberini yazan isim..." (Habertürk) "Ahmet Şık aynı zamanda Nokta dergisinde Darbe Günlükleri'ni ortaya çıkaran gazeteci olarak biliniyor." (Akşam) "Özden Örnek'e ait olduğu ileri sürülen Darbe Günlükleri'ni haberleştiren Ahmet Şık..." (Cumhuriyet) "Ahmet ve arkadaşları Nokta'da Özden Örnek'in Darbe Günlükleri'ni yayımlamasa, bugün Ergenekon soruşturması da olmayacaktı." (Ertuğrul Mavioğlu, Radikal) "Özden Örnek'in Darbe Günlükleri'ni Ahmet yazmıştı Nokta dergisine..." (Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet) Nokta Dergisi'nde yayınlanan Darbe Günlükleri haberini hazırlayan Ahmet Şık'ın..." (İbrahim Kiras, Star) "Ahmet'in, Özden Örnek'in günlüklerini yayımlayan muhabir olarak, darbelerin karşısında durduğunu unutmayalım..." (Oral Çalışlar, Radikal) "Darbe Günlükleri haberinin altında imzası olan bir Ahmet Şık'ın..." (Hasan Cemal, Milliyet) "Ahmet şu an Ergenekon davasından ötürü içeride yatan emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen 'Sarıkız' ve 'Ayışığı' gibi darbe planlarının detaylarını içeren hatıra defterlerini ortaya çıkaran gazeteci olarak biliniyor." (Amberin Zaman, Habertürk) "Darbe Günlükleri'ni yazmaktan çekinmeyen bir gazetecilik sevdası..." (Reha Muhtar, Zaman) "Ahmet Şık çalışkan bir gazeteci olarak, Silahlı Kuvvetler içinde 2002-2003 yıllarında en üst düzeyde 'darbe' konuşulduğunu kanıtlayan, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in günlüklerini yayınladı. Bu haberle birlikte Ergenekon yapılanmalarının boyutlarını Türk halkı açık olarak görebildi." (Okay Gönensin, Vatan)

Haberi Nokta çalışanları da dergide gördü...
Şimdi de işin aslını anlatayım size: Darbe Günlükleri'ni yaklaşık üç bin sayfalık "anılar"dan ben özetledim. İki yazı işleri müdürü ile bir başka yönetici neyin üzerinde çalıştığımı biliyorlardı, başka kimse Günlükler dergide yayımlanana kadar hiçbir şey bilmedi. Haberi, Nokta'nın öteki çalışanları gibi Ahmet de dergide yayımlanınca gördü. Haberin altında imza yoktu, buna ben karar verdim; dava açıldığında (bundan emindim) haberi üstlenecektim. Aslında ben bunları defalarca anlattım, fakat demek herkes unutmuş! Keza, Darbe Günlükleri'yle ilgili olarak dört yıldır ilk kez bir başka gazetecinin adının telaffuz edilmesi, hiç kimsenin zihninde herhangi bir soru işaretine yol açmamış. (Ya da, yol açsa da "dur şuna bir bakayım" deme zahmetine katlanmamış.) Ya da: Bilginin yanlış olduğunu bile bile, "Bu, doğru olmasa da işe yarar bir bilgi, öyleyse işin aslını bir kenara bırakalım" denmiş. Bunlardan hangisinin hangi gazete ya da köşe yazarı için geçerli olduğunu bilmiyorum; tahminlerim var ama böyle bir işe girişmek işi çok uzatır. Kimin hangi kategoriye dahil olduğu çok da önemli değil zaten, fakat kategoriler önemli: Hafızasızlık, tembellik, meraksızlık, bir bilgiyi yanlışlığını bile bile kullanmak (gönüllü dezenformasyon), vb. Bu tatsız hikâyeyi, beni epeyce eğlendiren bir gözlemimle bitireyim: Basınımızın ulusalcı cenahı, Darbe Günlükleri'nden söz ederken, ilk kez bu metinlerin "orduyu yıpratmak" amacıyla uydurulmuş bir "paçavra" olduğu yorumunu yapmadılar. Eh, bu da beni çok keyiflendirdi!

Telefon konuşmalarının hepsi bu mu
Son Ergenekon gözaltılarını ve bilahare tutuklamalarını ben tabii ki öncelikle Ahmet Şık üzerinden değerlendirme eğilimindeyim. Gayet basit bir nedenle: Çünkü o çok yakından tanıdığım, düşüncelerini çok iyi bildiğim bir gazeteci... Bu bilgiyle baktığımda (son birkaç yıldır görülen büyük davalara bakışımızda bazı farklılıklar olsa da) onun Ergenekon'la ilişkisi gerekçe göstererek tutuklanmasını, tek kelimeyle tuhaf, anlaşılmaz bir gelişme olarak görüyorum. Ahmet'i neden tutukladıklarına dair elimizde fazla bir veri yok. Bu çerçevede şimdilik en fazla dünkü (7 mart) Akşam gazetesinde yayımlanan "Savcılık soruları ve ona verilen cevaplar"la Savcı Zekeriya Öz'ün "şu anda açıklayamayacağımız deliller var" yönündeki ifadesiöne çıkıyor. Doğrusu, sorulara baktığımda Zekeriya Öz'ün "başka şeyler var" yönündeki açıklaması inandırıcılığını yitiriyor. Meğerki okuduğumuz metin, soruların sadece bir bölümünü kapsıyor olsun.

NOT: Biraz önce Adalet Bakanı'nın açıklamalarından öğrendim; soruların çok küçük bir bölümü yayımlanmış. Bu durumda soru şu: Gazetecilere bu kadarı mı verildi, yoksa onlar bir seçme mi yaptı... Umarım bu soruların tümünü görme şansımız olur.

Anahtar Kelimeler
Ahmet Şık, Nokta dergisi, Darbe Günlükleri, Alper Görmüş

BANU AVAR: ALLAHTAN KORKUN!
18 Mart 2011



Erzurum Atatürk Üniversitesinde Güneş Vakfının davetlisi olarak bir konuşma yapan Banu Avar yaptığı tekziple medyada çıkan haberlere resmen isyan etti.

14 Mart'ta Erzurum Atatürk Üniversitesinde Güneş Vakfının davetlisi olarak bir konuşma yapan Banu Avar, konuşmasında Kuran’ın ‘Oku’ sözüyle /Allah’ın kelamıyla başladığını ve Kuran-ı Kerim’in ‘anlayarak’ okunması gerektiğini vurguladı. Söyledikleri yanlış anlaşılacak şekilde basında yer alan Banu Avar, yayınladığı bir tekziple, kendisine karşı bir linç kampanyası başlatıldığını, söylediklerinde hiçbir yanlışlığın olmadığını, sadece toplumu kendisine karşı kışkırtmak maksadıyla bu tür haber ve başlıklara yer verildiğini ifade etti.

Banu Avar'ın yayınlattığı tekzip metninin tamamı;

ALLAHTAN KORKUN!

Erzurum konuşmamdan sonra yalan haber kampanyası ve linç başladı…

14 Martta Erzurum Atatürk Üniversitesinde Güneş Vakfının davetlisi olarak bir konuşma yaptım. Konuşmamda Kuran’ın ‘Oku’ sözüyle /Allah’ın kelamıyla başladığını söyledim. Kuran-ı Kerim’i ‘anlayarak’ okumamız gerektiğini söyledim. Linç başladı!

Ülkemizin 70 yıldır batı hegemonyasında sarsıldığını, eğitimin, ekonominin, siyasetin ve kültürün batı sultasında olduğunu anlattım.
Dinimizin ve dilimizin elimizden alınmak istendiğini örnekleriyle belirttim.

Sonunda İstiklal marşımızın ilk sözcüğünü hatırlattım: ‘Korkma!’

Kıyamet koptu!

Bir kısım İnternet siteleri -ki bazılarının yöneticileriyle telefonda konuştuğum halde- linç ve yalan haber yarışına girdiler. Hedef gösterildim.

Kuran'ın ayetine 'söz' dedi, dil uzattı, vurun kahpeye'ciler, günaha girmekten hiç çekinmediler. Düğmeye basıldı, ateş açtılar!

Zaman Gündem, haber vaktim, aktif haber, rota haber ve daha bir çoğu kendi okurlarının kınama yorumlarına rağmen, Cihan haber imzalı metni kışkırtıcı ve yalan başlıklarla sunarak ‘gazetecilik’ yaptılar.

Başlıklardan bazı örnekler:

‘Banu Avar Kuran’a dil uzattı!

‘Gül’ü ajanlıkla itham etti’

'Gazetecilere satılmış dedi!’

‘Devlet yönetimine gazetecilere ve Kuran’a hakaret etti!’

Bu ifadelerin benim kişilik haklarıma yönelik haksız bir saldırı olmasının yanında toplumu bana karşı kışkırtmak amacı da taşıdığı anlaşılıyor. Bu haksızlığı yapanlara ve basın yayın ilkelerini hiçe sayanlara karşı hukuki mücadelemi de yapacağım.

Kuran ayetine 'söz' dedi diye kıyamet koparanlar! En iyi bildiğiniz ‘linç edebiyatı’ öyle mi?

Kuran-ı Kerim’in ilk SÖZÜ/kelamı olan ‘OKU/İDRAK ET’ sizden ne kadar uzak!

Başlıklarınızdaki yalanlar, yazının içeriğindeki bir oradan bir buradan kesip yapıştırılmış anlatımlar nasıl bir kinin ürünü böyle…

Allah hepinize akıl fikir ve huzur versin!

İleri demokratik anlayışınızı tebrik ederim. Korkularınız gözlerinizi kapatmış. Sizleri itidale davet ederim. Kuran-ı Kerim’i bir kez olsun anlayarak okusaydınız bu linçi yaparken kimseden değil ama Allah'tan korkardınız!
Yaptığınız haksızlık ve tahrik edici yayınlarınızı düzeltmenizi ve benim bu yazımı yayınlamanızı istiyorum. Saygılarımla.

Banu AVAR

Ajans5

Ben Seni Hürriyet'te Çok Sevdim Sedat
Ergun Babahan
Star
01 Ekim 2011

Sedat Ergin son günlerde yazılarını Odatv iddianamesi üzerinde yoğunlaştırdı.

İddianamede Mahkeme kararıyla yapılan telefon dinlemelerini "özel hayatın gizliliği ihlal ediliyor" diye eleştiren Sedat Ergin, 2007 yılında Milliyet'in yayın yönetmeni iken Sedat Peker ile Güler Kömürcü'nün yine mahkeme kararıyla dinlenilen telefon görüşmelerinin dökümünü yayınlamıştı.

Bunu neden yayınladın diyenlere de Sedat Ergin şu yanıtı vermişti:

“Buradaki ölçütlerden biri dinlemenin yasal olup olmadığıdır. Bu olayda, yasa dışı değil, mahkeme izniyle yapılmış bir dinleme sözkonusudur...”

Şimdi aynı Sedat Ergin, Odatv iddianamesinde mahkeme kararıyla yapılan dinlemeleri köşesinden eleştiriyor.

Peki neden? Ergun Babahan'a göre amaç, Odatv'de müstear adla yazan "Hürriyet Yazarı"nı korumak için...

İşte Sedat Ergin'in çok fena yakalandığı yazısı;

Sedat Peker
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2354
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ekm 01, 2011 8:27 pm    Mesaj konusu: Ben Seni Hürriyet'te Çok Sevdim Sedat Alıntıyla Cevap Gönder

Ben Seni Hürriyet'te Çok Sevdim Sedat
Ergun Babahan
Star
01 Ekim 2011

Sedat Ergin son günlerde yazılarını Odatv iddianamesi üzerinde yoğunlaştırdı.

İddianamede Mahkeme kararıyla yapılan telefon dinlemelerini "özel hayatın gizliliği ihlal ediliyor" diye eleştiren Sedat Ergin, 2007 yılında Milliyet'in yayın yönetmeni iken Sedat Peker ile Güler Kömürcü'nün yine mahkeme kararıyla dinlenilen telefon görüşmelerinin dökümünü yayınlamıştı.

Bunu neden yayınladın diyenlere de Sedat Ergin şu yanıtı vermişti:

“Buradaki ölçütlerden biri dinlemenin yasal olup olmadığıdır. Bu olayda, yasa dışı değil, mahkeme izniyle yapılmış bir dinleme sözkonusudur...”

Şimdi aynı Sedat Ergin, Odatv iddianamesinde mahkeme kararıyla yapılan dinlemeleri köşesinden eleştiriyor.

Peki neden? Ergun Babahan'a göre amaç, Odatv'de müstear adla yazan "Hürriyet Yazarı"nı korumak için...

İşte Sedat Ergin'in çok fena yakalandığı yazısı;

Sedat Peker: Merhaba.

Güler Kömürcü: Milli Piyango gibi oldun ha.

Sedat Peker: Niye?

Güler Kömürcü: Şanslı kişiye çıkıyorsun.

Sedat Peker: Allah razı olsun. Ne yapıyorsun.

Güler Kömürcü: Sedat, sana 3 şey söyleyebilir miyim?

Sedat Peker: Buyur söyle.

Güler Kömürcü: Birincisi, salonda seni özledim.

Sedat Peker: Allah razı olsun.

Güler Kömürcü: İkincisi, seni çok seviyorum, iyi ki varsın.

Sedat Peker: Allah razı olsun.

Güler Kömürcü: Üçüncüsü hep var ol inşallah.”

Bu bir film senaryosu değil. Savcıların Ergenekon soruşturması sırasında yasal izinle yaptıkları teknik takibe takılan ve suç konusu faaliyetle hiçbir ilgisi olmayan bir diyalog.

Olduğu gibi, yani bir ayıklanma yapılmadan iddianameye aktarılmış.

Bu diyalog 2007 yılında Genel Yayın Yönetmenliği’ni Sedat Ergin’in yaptığı gazetede yayınlandı.

Dinleme yasaldı, bilgi de dava dosyasındaydı ama konuşma tamamen özel hayata ilişkindi.

Milliyet aldırmadı haber yaptı.

“Aleniyet kazanmış bir davada, polisin yapmadığı ‘ayıklamayı’ mahkemeden önce yapmak gazetecinin görevi midir? Benzer olaylarda, siyasetçiyi yazan medya, gazetecileri ‘dokunulmazlık’ kapsamına mı alacak?..”

Soruyu soran Milliyet’in Ombudsmanı Derya Sazak, cevap veren Sedat Ergin:

“Buradaki ölçütlerden biri dinlemenin yasal olup olmadığıdır. Bu olayda, yasa dışı değil, mahkeme izniyle yapılmış bir dinleme sözkonusudur...”

Sedat Ergin şimdi Hürriyet Gazetesi yazarı ve son dönemde Balyoz, Odatv, Andıç gibi iddianameleri bir hukukçu titizliğiyle inceliyor ve zayıf noktaları tartışmaya açıyor.

Perşembe günü kaleme aldığı şu satırlara katılmamak mümkün mü:

“Çelişkinin birinci ayağında Odatv davası sanıklarının mahkeme izniyle dinlenen telefon konuşmalarına ilişkin kayıtların hiçbir ayıklama yapılmadan iddianamenin ek klasörlerine konulması gerçeği yatıyor. Bu uygulama sonucu konuşmaların tümü kamuoyuna açık bilgi haline geldi.

Bu durum Anayasa’nın haberleşmenin gizliliği ve özel hayatın mahremiyetine ilişkin hükümlerine açıkça aykırı.”

Ama 2007’de de öyleydi.

O yüzden özel hayatı koruma çabasına “Dün dündür, bugün bugündür” demeden saygı duymak gerekir.

Ama Hürriyet yazarlarına (Sedat Ergin bunun dışında) baktığımızda sadece Odatv’de müstear adla yazdığı ortaya çıkan “4 yüzden” bir gazeteciyi kollamak için hareket edildiğini görüyoruz.

Hepsinden öncesi önce bir özeleştiri yapın, sonra tartışırız.

Nedim Şener buradaysa, Güler Kömürcü de başka bir yerde değil, o da buralarda.

Şimdi de “kişisel sorumluluk” alıp bu konuşmaları yayınlayan biri çıkabilir.

(Çünkü Ergin o zamanki tavrını kişisel sorumluluk almakla açıklamış.)

Birinin konuştuğu çete reisi olabilir, şimdiki de aynı çetenin bir başka yöneticisi olmakla suçlanıyor.

İkisi de yargılama aşamasında.

Sanığın adı Sedat Peker, gazetecinin adı Güler Kömürcü olunca doğru ve haklı görünen tutum, sanığın adı Soner Yalçın, gazetecinin adı Nedim Şener olunca yanlış bulunuyorsa, yorumda da sorun var demektir.

Özel hayatı mı koruyorsunuz medya çetenizi mi!
Ergun Babahan
Star
02 Ekim 2011

Cem Uzan, kardeşinin ayrıldığı eşi Yeşim Salkım’la telefonda küfürlü konuşmuş gazetelerinizin manşetinde...

İçkiliyken, sözcükler ağzından kayarken babasıyla tartışmış o da manşete girmiş.

O zaman hiç sormamışsınız ‘’Telefonda hala nasıl konuşuyoruz’’ diye...

‘’Bu telefonlar mahkeme kararıyla dinlenmiş’’ diyerek sıyrılmışsınız işin içinden.

Karşınızda duracak güç olmadığından kimse sesini çıkaramamış.

‘’Yarın suratına çarpmak’’ için beklememize gerek yok, Doğan Grubu gazetelerinin arşivinde kısa bir çalışma yapsak, Hürriyet’inden Milliyet’ine kadar neler buluruz.

Çarpacak surat bulsak zaten onları çarparız...

Şimdiki tatlı telaşınızı anlıyorum.

Nedim Şener’in onurunu koruma numarası altında Soner Yalçın’a mesajlar gönderiyorsunuz.

‘’Sakın bizi satma, biz burada senin için aslanlar gibi mücadele ediyoruz’’ mesajı bu.

Çünkü onun suç ortağısınız.

Bakınca Nedim Şener’in özel telefon görüşmelerinde bir yanlış, yamuk yok zaten.

Bu gazetecinin sizin korumanıza ihtiyacı yok açıkçası.

Çünkü korumak istediğiniz başkası.

‘’Medya çete’’nizin eşbaşkanını kolluyorsunuz.

Gıcık olduğunuz gazeteciyle röportaj yapan gazetelerin genel yayın müdürünün annesiyle seks yapma isteğinizi dışa vuran konuşmalar var burada.

‘’Medya mahallesi’’nde raconu sadece sizin kestiğiniz dönemde, nasıl terör estirdiğiniz, patronlara bile tehditler savurduğunuz bir bir ortaya çıkıyor.

Tatlı telaşınızı nehir kenarında oturmuş izliyoruz tüm Türkiye ile beraber.

Kendi çıkarı için önüne gelenin onurunu çiğneyenlerin, kızdıkları gazetecileri işsiz bırakmak için çırpınanların foyaları ortaya çıkıyor.

İlke için mücadele veriyor görüntünüz kimseyi ikna edemiyor çünkü sabıka dosyanız kalın.

Gazete sütunlarınız yetmedi, internet siteleri kurdunuz, karanlık odalarda, karanlık planlar yaptınız.

Parfüm kullanana ibne dediniz, çubuk taktırdı iftirası attınız.

Kimse size laf söyleyemesin istediniz.

Sizin Sedat Peker’den farkınız ne kardeşim, onun tabancayla yaptığını siz gazete sayfalarında, silinmez bilgisayar ekranlarında yaptınız.

İnsanları öldürmediniz ama yüreklerinde derin yaralar açtınız, uzun yıllar kapanmayacak yaralar.

Siz vicdanların katilisiniz, hala da utanmadan konuşuyorsunuz.

Odatv ve Küçükkaya'yı Yerin Dibine Soktu
04 Ekim 2011



Reha Muhtar, kendisi ve babası hakkında linç kampanyası başlatan Soner Yalçın ve Oray Eğin ile bu kampanyaya sayfalarını açan Akşam Yayın Müdürü İsmail Küçükkaya'ya çaktı...
Ergenekon’du Balyoz’du, mahkemeler karar vermeden, adalet son sözü söylemeden ahkam kesmem...

Darbe yapmak istemişlerdi, bombaları şurada saklamışlardı diye sallamam, içinde değilim bilmiyorum...

Haksızlık ederim, hak yerim...

Generallerle ilgili, Ergenekon sanıklarıyla Balyoz tutuklamalarıyla ilintili, az konuşuyorum, çok dinliyorum...

Fakat medya öyle değil...

Ben o medya düzeninin içinde yaşıyorum...

Kimsenin bilmediklerini içinde yaşadığım için biliyorum, tahmin ediyorum, çok kişinin görmediklerini görüyorum tabiatıyla...

O hayatın içindeyim, göbeğindeyim, zaman zaman okların hedefi, zaman zaman da hedefi olanların en yakın tanığıyım...

Oda TV olayı, Ergenekon’la bağlantılı mı bilmem...

Çok da önemi yok benim için...

Ancak Oda TV’de çalışan iki kişinin gazetelere yansıyan iddianamedeki telefon konuşmaları önemli...

O konuşmada t.... ‘nın sıkılması gerektiği söylenen bir Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeni var...

“Eğer o organları sıkılmazsa, kontrol edilemeyecek bir hale geleceği” söylenerek, “organları sıkılacak bir yazı politikası” güdülmesi karara bağlanıyor...

Sonra ne ilginçtir ki, bu gazetecinin yönettiği gazetede, “babamın ani beyin kanaması” geçirmesine neden olan, sol tarafına felç indiren ve şu anda ceza ve tazminat davaları süren yazılar çıkmaya başlıyor...

O çok ilginç telefon konuşmasında “belinin altındaki organlarının sıkılarak adam edilmesi!!! düşünülen genel yayın yönetmeninin” gazetesi, bana karşı, ceza davalarına konu olacak yayınları bizzat o konuşmayı yapan köşe yazarının köşesinden yayınlamaya devam ediyor...

80 yaşındaki babam, yazılan bunca kirli yalan ve pis iftira karşısında beyin kanaması geçiriyor...

Hastanede üç gün yoğun bakımda kalıyor...

Sol tarafına felç iniyor...

Konular Ergenekon’a falan girdi mi sulanıyor...

Siyasi tarafı öne geçiyor ve bu kirli ve pis kavga, ulvi bir kutsal dava adına yapılıyormuş izlenimi uyandırılıyor...

Oysa, bu linç kampanyasının, nasıl olur da bir siyasi kutsal amacı olabilir?..

Şimdi o gazetenin genel yayın yönetmeni, hiçbir şey olmamışcasına bu mesleğe devam edip, genel yayın yönetmenliğini sürdürecek mi?..

İnsan kanıyla beslenen, 80 yaşında babaları, dedeleri beyin kanaması geçirterek hastanelere sevkeden, “istediğimiz gibi davranması için organlarından sıkalım” şiarlı gazetecilik sona ermeyecek mi?..

Günah değil mi?..

Bunca suçsuz günahsız insanın, medyatik bir linç kampanyasının parçası haline getirilmesi?..

Ben şöyle söyleyeyim...

O telefon konuşmalarının tarafı olan kişilerin “hiçbir organımı sıkmalarına” müsaade etmedim...

Bedelini, aleyhime leş gibi bir kampanyayı yiyerek ödedim...

Ne ki huzurluyum...

Akşam çocuklarımla kafamı yastığa koyduğumda, onlara sarılıp huzur içinde onları seyrederek uyuyorum...

Ya sen?..

Organlarının sıkılmasından muzdarip arkadaş...

Sen rahat uyayabilecek misin?..
aktifhaber

Bu Yazı Aydın Doğan'ı ÇILDIRTACAK!!!
Mehmet Ali Birand ile Yiğit Bulut arasındaki tartışma son hız devam ediyor. Söz sırası bugün Bulut'taydı ama Birand'a çakayım derken Aydın Doğan'ın kirli çamaşırlarını ortaya döktü...
Birkaç gündür Mehmet Ali Birand ile Yiğit Bulut arasında bir tartışmadır gidiyor. Polemiği ilk önce Birand başlatmış, Yiğit Bulut da ona karşılık vermişti. Dün Birand'da olan söz sırası bugün yeniden Yiğit Bulut'a geldi.

Ancak Yiğit Bulut, bugünkü yazısında Mehmet Ali Birand'a çakayım derken, eski patronu Aydın Doğan'ın kirli çamaşırlarını ortaya döktü.

10 yıl boyunca CNN Türk'te program yapan Bulut, bu kanalda işçi statüsünde çalışmış. 212'si yapılmayan Bulut'un kanaldan ayrılırken bu maddi kaybı, "aman kimse bilmesin" şartı ile Aydın Doğan tarafından karşılanmış...

İşte Yiğit Bulut'un bugünkü yazısı;

Sevgili dostumuz Mehmet Ali Birand, bana cevap vermiş ama yazdıklarının "ne kadar zayıf" ve "O da benim topumu patlattı" tadında olduğunu, okuyan herkes gibi, sanırım o da anlamıştır...

Aslında üzülüyorum, benim 35 yaşında oturduğum koltuğa, adamcağız 70 yaşında oturdu, o da tam oturamadı "CNN'den kaldırıp kovdular", sadece Kanal D Haber Müdürü olarak yoluna devam etmek zorunda kaldı... Dediğim gibi aslında bu yaşta bir adamın böyle hırslarının esiri olması, üzerinde "Benjamin Franklin" resmi olan "yeşil kâğıtlara zaafla bağlanması" hazin ve dramatik... Dediğim gibi bu adamı görünce üzülüyorum ama ne yapayım, böyleleri silinmedikçe, Türk kamuoyunu işgal etmeye devam edecekler...

İddialarına gelince... Çok havada kalmışlar ama aklıma yeni detaylar getirdiler, çok iyi oldu...

1- Belçika vatandaşı olduğunu sonunda itiraf etmişsin, tek kelimeyle; AFERİN! Neden Belçika? Acaba başta Fehriye Erdal olmak üzere Türk düşmanı teröristlere kapılarını açan devletin Belçika olması ile Belçika vatandaşı gazetecilerin, Türk Devleti'nin raporlarına göre "BÖLÜCÜ" olarak nitelendirilmeleri TESADÜF MÜ!

212'Sİ YAPILMAMIŞ

2- "Benjamin dostu Birand" şöyle buyurmuş: "CNN TURK bana dava açacakmış da, açmamış!" Bak güzel kardeşim; ben o kanalda neredeyse 10 sene sadece program yaptım. Tek bir belgede imzam, program dışında o "kaos yuvasına" başka bir dahlim olmadı. Ama iyi hatırlattın, sana aktaran yanlış aktarmış, doğrusu şöyle: 10 yıl sonunda oradan ayrılırken acı bir gerçekle karşılaştım; CNN beni "212 yapmamış", yani beni "işçi statüsünde" göstererek yılların emeğini çalmış! Bu ortaya çıkınca şirket bana dava açmamam için tazminat ödedi, ayrıca Aydın Doğan "Farkı ben ödeyeceğim, kimse bilmesin, dava açma" diyerek, 212'li olsam ayrılırken alacağım tazminat farkını da ödemek zorunda kaldı! Bu paralar "banka havalesiyle" ödendi, belgeleri BENDE! Varsa yüreğin göndereyim, yayınla! Bir de not: O grupta maaşların bir kısmı zarfla ödenir? Hâlâ öyle mi? "YALAN" desene! Yanlış hatırlamıyorsam; "Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi davası" da o gruba açıldı!

3- Dolandırıcılığa gelince... Ben senin gibi boş konuşmam. İşte belgesi. Senin TRT'yi dolandırdığın davada yargılandığın günün ertesinde, "Cemre Hanım'ın akrabalarının Doğan'dan aldığı, alırken de yüzüne gözüne bulaştırdıkları gazetede" çıkan haber: "... GAZETECİ Mehmet Ali Birand'ın, TRT'de yayınlanan Kıbrıs Belgeseli ve Kaleydeskop programlarının harcama belgelerini düzenlerken nitelikli dolandırıcılık yaptığı gerekçesiyle yargılandığı davada, mahkeme, Birand'ın iddia edilen suçu işlediği sonucuna vardı ancak davanın zamanaşımına uğraması nedeniyle Birand'a ceza verilemedi... TRT avukatı, bilirkişi raporuna dayanarak, Birand'ın, 238 bin 799 dolar, 105 bin 766 İngiliz Sterlini, 250 bin 380 Belçika Frangı ve bin 281 ruble ile 44 bin 380 dolar olmak üzere kurumu zarara uğrattığını söyledi ve bu miktarın da sanıktan alınmasını istedi... Duruşma sonunda Mahkeme Başkanı, Birand'ın 'nitelikli dolandırıcılık' suçu işlediğine kanaat getirildiğini, ancak en son makbuzun 1991'de düzenlendiğini belirterek, bu nedenle de zamanaşımı süresinin dolduğunu söyledi... Birand, 1989-1991 yıllarında TRT'de yayınlanan programlarla ilgili harcama belgelerini düzenlerken 'dolandırıcılık yaptığı' iddiasıyla 1 yıldan 8 yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle yargılanıyordu... "

"ERDOĞAN GELECEK BİZE BİAT EDECEK"

4- M. Ali Yalçındağ, "Kemal Derviş'in siyasete sokulması" dahil AK Parti iktidarı öncesinde ve sonrasında "Erdoğan'a karşı acil önlem planı" adı altında onlarca toplantı ve konuşma yaptı! Hepsinin şahitleri yaşıyor. Hatta senin yazdıklarından aklıma geldi, aylarca Yalçındağ'ın "Erdoğan gelecek BİZLERE biat edecek" sözlerini o binadaki herkes dinledi!

HANIM KÖYLÜ DEĞİLİM

5- Akrabalık iddiana gelince... Sen "hanım tarafından uzak akrabalığa" GERÇEK AKRABALIK diyebilirsin ama ben demem! Ben asla Aydın Doğan'ın akrabası olmadım, Namık Kemal Zeybek'in damadı oldum! Bir de önemli not: Yaklaşık 3 yıldır da buradayım, iddia ettiğin "akrabalık bozuldu da şu-bu oldu" tezini gözden geçir, arada neredeyse 2 yıl var! Doğan Grubu'ndan ayrılma kararımın sebebini de açıkladım; özellikle "411 el kaosa kalktı" manşeti ve Hürriyet Almanya'da Kerem Çalışkan'ın açıkladığı olayların olması sonucu; "Buranın asıl sahibi ve amacı kim" diyerek o kapıdan çıktım ve "Türkiye'deki YERLEŞİK DÜZEN'e savaş açtım"!

6- "Doğan demez" diyorsun, üzgünüm ama dedi, istersen git sor!

YİĞİT BULUT'UN YAZISININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN: http://www.haberturk.com/yazarlar/yigit-bulut/699582-belcikali-biranda-sevgilerimle
aktifhaber

Mustafa Hoş: Büyük bir linç ve tecrit yaşadım
9 Ocak 2012



Yaklaşık 25 senedir medya sektöründe çalışan ve birçok televizyonun üst düzey yöneticiliğini, hatta kuruculuğunu yapan Mustafa Hoş, 2 sene önce NTV'den ayrıldığında burada Haber Koordinatörü görevini yürütüyordu.
İlhan Cihaner'in Erzincan'da evi ve işyeri basıldığında NTV'de "Başsavcıya abluka" altyazısı geçen Mustafa Hoş, bu başlığa müdahale edilince kanaldan ayrılmıştı. Hoş'la yaşadığı iki seneyi ve Türkiye'nin ve medyanın durumunu konuştuk. İlginç şeyler anlattı.

16 Şubat 2010'da Erzincan'da Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in evi ve makamı polis tarafından basılmış ve arama başlatılmıştı. Gelişme, herkes için beklenmedikti. Tüm medyada haber merkezlerinin gözleri Erzincan'a dönmüştü.

NTV, canlı yayında haberi verdiği sırada ekranda altyazı olarak "Başsavcıya abluka" başlığını tercih etti. Ve bu başlık, sonunda Haber Koordinatörü Mustafa Hoş'un kanaldan ayrılmasıyla sonuçlanacak bir krizi doğurdu.

İki sene önce NTV'nin başında olan Mustafa Hoş'la konuştuk. Hoş, iki senedir büyük bir tecrit yaşadığını belirtiyor.

"Tam o dönemde İlhan Cihaner adlı bir savcıya baskın yapıldı. Ben o sırada pek tanımıyorum, ama yürekli bir savcı diye biliyorum. Nereden çıkarıyorum bunu da, çünkü Jitem'e dava açan ilk savcıydı. Üstelik de Jitem'in adından bahsetmenin bile büyük tehlikeler getirdiği bir dönemde. Sonrasındaki sürece ilişkin çok şey bilmiyordum. O süreçte Saldıray Berk'in gözaltına alınma ihtimali vardı. Bu ihtimal nedeniyle ben Erzurum'a bir ekip gönderdim. Ertesi gün bir haber geldi, 'Erzincan'da İlhan Cihaner'e baskın' diye, ekibi oraya yönlendirdik tabii.

"Ben meslek hayatım boyunca bir başsavcının evi ve işyerinin basıldığını hiç hatırlamıyorum. Büyük bir olaydı bu. Ve orada görünen şey, çıplak, net olarak bir ablukaydı. Arkasında başka bir argüman yoktu bunun, bir durum tespitiydi. Ama bunun sorun yaratacağını da biliyordum. Bile bile ısrar ettim. Başlıktan vazgeçmem istendi. Vazgeçmeyeceğimi söyledim. Sonra doktora gitmek üzere ayrıldım haber merkezinden. Ardından başlığa müdahale edildiği söylendi, ben de bir daha hiç gitmedim. Yerleşmediğim için eşyam falan da olmaz zaten benim, gitmedim bir daha hiç."

"Herkes aman başıma bir şey gelmesin derdinde"
Otosansür uygulamadığı için bunların yaşandığını düşünüyor Hoş. Ve otosansürün, medyadaki en büyük problemlerden biri olduğunu.

"Bir patronaj filtresi her zaman vardır medyada. Patrona rağmen bir şey yapamazsınız. O bir sermaye grubu, ve o sermaye grubunun kendine ait bir bakışı, duruşu var. Hep böyleydi zaten. Holdingleşen medyayla birlikte habere bakışta bir yozlaşma vardı ama, sen de zorlarsın. Sonuna kadar zorlarsın. Patrona karşı da zorlarsın. Sonuçta medyanın omurgasını patronlar oluşturmaz, gazeteciler oluşturur. Sorun şurada: bugün medyanın omurgasını patronlar ya da siyaset oluşturuyor. Gazeteci yok o omurgada. Artık zorlayan da yok. Baştan 'Bu haber zarar verir' denilerek en alttan en üste kadar otosansür çalışıyor."

"Sorun NTV olsa, çok kolay çözülür"
Mustafa Hoş, aradan geçen iki senenin de etkisiyle, dönüp medyanın durumuna baktığında ve yaşananları anlattığında ısrarla NTV'yi değerlendirmekten uzak duruyor. "Sadece NTV olsa problem, bu çok kolay çözülür. Her şeyi söylerim. Ama NTV üzerinden gitmek doğru değil, çünkü hepsi aynı. Tamam NTV bunun merkezidir, şöyle oldu böyle oldu, evrildi çevrildi, ama genel medyanın sorunu bu. Onu konuşmak doğru olan" diyor, artık "dışarıda" olmasının da sağladığı avantajla bütüne bakıyor ve medyayı yargılıyor.

"Bu iktidara ilk önce medya teslim oldu"
Mustafa Hoş, herkesin başına bir şey gelebileceği kaygısıyla otosansüre yönelmesinin arkasında, Türkiye'de siyasi iktidarın dengelerinin değişmesini görüyor. Eskiden iktidarın parçalı olduğu dönemde farklı odaklar arasındaki rekabet sayesinde gazeteciye alan açıldığını düşünen Hoş'a göre artık bu ortadan kalktı.

"Ben merkez medyada çalışmış birisiyim. Eskiden kendini ifade edebileceğin bir yer mutlaka vardı. Çünkü rekabet vardı. O rekabette fırsat buluyordunuz, yer buluyordunuz. Şimdi rekabet ortadan kalktı. Haber yarışı yok. Tek ihtiyaç, siyaseti, güç dengelerini mutlu etmek üzerine kurulu. Böyle olunca da bir mutluluk bahçesine çevrildi ortam, bambaşka bir dünya var orada. Sosyal medya bu kadar zorlamasa, daha da kör olacaklar.

"Zaten ilk medya teslim oldu. Daha önce de teslim olmuştu, teslim olmayı iyi biliyor medya. Ama önceden rekabet ortamında kendini ifade edebileceğin yerler vardı. Bu sefer o ortadan kalktı."

Öcüler cumhuriyetinde vasatın tahakkümü
Hoş, medyada yaşananları, ülkede yaşanan dönüşümle birlikte ele alıyor ve "Öcüler cumhuriyetinde yaşıyoruz şimdi" diyor.

"Öcüler yaratılıyor sürekli. O öcülerin olduğu bir de perde var önümüzde, ve bir de asıl onun arkasında olan şeyler var. Medya sadece o öcülerin o perdede görünmesini sağladı. Bugünkü medyanın tek işlevi bu. Oysa o perdeyi yırtmak olması lazım. Çünkü o perdeyi yırttığın zaman gerçeğe ulaşabilirsin. Ancak şimdi bu gibi işler yapamazsınız. Bir çeşit vasatın tahakkümü var. Medya yaratıcılık üzerine kuruludur. Biatla yaratıcılık uymaz birbirine."

"Gülen cemaati eliyle bir dezenformasyon ağı örüldü"
Hoş'a göre bu "öcüler cumhuriyeti"nde haberin bütün değerleri yok edildi. Hoş, karşı görüşün haberin namusu olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor: "Son dönemde bu ideoloji tüccarlarının yaptığı haberlere bakın, bir tane namuslu haberlerini gösterin. Yok. Namusu olmayan haberleri yaptılar ve bunlarla, medya eliyle insanları mahkûm ettiler. Bir manipülasyon ve dezenformasyon ağı örüldü. Ve bunu da en çok kullanan, Fethullah Gülen cemaati. Açıkçası Türkiye'deki en büyük korku da bunlar tarafından yaratıldı."

Zaman'ın Uludere başlıklarına bakın, bunun adı medya değil
Mustafa Hoş, bugün AKP ile cemaat arasında bir gerilimin açığa çıkmasıyla beraber, daha ilginç bir noktaya gelindiğini belirtiyor. Hoş'a göre Uludere'nin ardından yaşanan, bu gerilimin tezahürlerinden biri. Zaman gazetesinin katliamdan sonra haberine attığı başlıklara dikkat çekiyor Hoş:

"Bakıyorsun cemaatin gazetesine, 'Maraş katliamı'. Güzel. 'Dersim katliamı'. Güzel. E bu ne? İlk gün 'Sınıra operasyon, 35 ölü'. Sonra, 'Sınırda olay', 'Sınırda facia'. Şimdi? 'Sınırda öldürülen insanların hesabını verin'. Bu evrelerde, bu geçişlerde insani, mesleki bir refleks yok. Siyasi bir hesap ve pazarlık var. O her bir pazarlığın tezahürüdür bunlar. O zaman bunlar genel medya işlevini yerine getirmiyor, başka bir şey yapıyor."

Önce suçla, sonra delil uydur
Hoş, AKP Türkiyesi için "Artık bu ülke, 'önce suçla, sonra delil uydur' Türkiyesi" tespiti yapıyor. Ve bu yargısız infazlar, ülkenin tarihinin yeniden yazılmasıyla da bağlantılı.

"Hafızayı silmekten öte, yeni bir bellek yaratılıyor. Bu bellekte de mağdur edilmiş sadece bir kesim yaratılıyor. Ve kendi zalimliklerini de ancak bu mağduriyetle örtebiliyorlar. Bu bizim çok alışık olduğumuz bir yöntem değil. Bu biraz psikolojik savaş yöntemleri gibi. Son dönemde ortaya çıkan adamların kullandığı kelimelere bir baksanıza… Ben anlamıyorum çoğunu. Bana diyor ki, 'sen halka karşı operasyon yaptın'. Ne demek yahu bu? Ben 25 senedir bu piyasada açık seçik işini yapan, kendini ifade eden bir insanım. Ne demek halka karşı operasyon? Böylelikle Ergenekon'la bağlantı kuruluyor. Bu abluka olayında da böyle bir şey yaşandı. Benim Ergenekoncu olduğum ilan edildi. Benim hayat mantığım anti-militarist."

"Büyük bir linç ve tecrit yaşadım"
Mahkûm edilenlerden biri de, Hoş'un kendisi oldu bu süreçte. "Ben bu sürecin vicdan ve ahlak duvarıyım" diyen Hoş, 28 Şubat'a da, 27 Nisan'a da karşı koyduğunu vurguluyor kendisine yöneltilen "Ergenekoncu" suçlamasına söz tekrar geldiğinde. Ancak geçmişi, onu bu yaftadan kurtarmaya yetmemiş.

"En somut şeyde bile büyük bir şüphe yaratılıyor. Arkasında başka bir şey varmış gibi. En yakınlarında bile soru işaretleri oluşturuluyor. Benim olaydan sonra ben ölmüşüm gibi davranılıyor. Bazen, sosyal medya dışında zar zor kendimi ifade edebileceğim bir yerler buluyorum, o zaman da hortlamışım muamelesi yapılıyor. Büyük bir linç ve tecrit yaşıyorsun. Bir yere mahkum ediliyorsun, bu mahkumiyetin hiçbir karşılığı yok, ve bunu bilen bir sürü insan varken herkes susuyor, ve gerçekten sen sanki böyle bir meselenin içindeymişsin gibi davranılıyor.

"Büyük bir fitne fesat şebekesi çalışıyor. Unutuluyorsun, yok oluyorsun. Sanki ben müebbet ev hapsine mahkum edilmişim gibi. Haberler uçuruluyor 'bir daha medyanın kapısına uğrayamayacak o' gibi. Bir süre sonra en yakınların bile çekiniyor. Başım belaya girer onunla görüşürsem diye. Bakıyorsun telefonda konuşuyor, twitter'da konuşmuyor. Orada görünüyor ya."

"Hapse atılmadığına şükret diyenler başka şeyleri meşrulaştırıyor"
Konu haliyle tutuklu gazetecilere de geliyor. Zaten Mustafa Hoş da röportaj için buluştuğumuzda, Odatv davasında yargılananların tutukluluk hallerinin devamına karar verileceği o uğursuz Perşembe günü öğleden sonra duruşmadan çıkıp gelmişti. "25 senedir aynı işi, aynı şeyi yapıyorum. Kızılır, tehdit edilirsin, bunlar olur. Ama hapse, zindana atılmak nedir? Bu nasıl olur? İşte Türkiye'nin geldiği noktayla ilgili bu. Dışarıda olmak sanki bir lütufmuş gibi gösteriliyor. Bu ülkenin karanlığını gösterir. Bunu dile getiren herkese öfke besliyorum. 'Hapse atılmadığına şükret' sözünü bu kadar kolay söylemek, başka bir sürü şeyi meşrulaştırıyor."

"NTV'den helikopter düşüren çete"nin de üyesi
Medyada dezenformasyon ve manipülasyon yoluyla bir algı yaratıldığını belirten Hoş, önce suçlu yaratıldığının altını ısrarla çiziyor. "Ondan sonra sen karar versen ne olur? Bu yöntemin kendisi, sorun zaten" diyor.

Suçlu yaratmak denilince ise, aklına ister istemez Taraf gazetesinde Mehmet Baransu imzalı haberde, Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin, NTV haber merkezinden yapılan yüzlerce telefon araması sonucu oluşan manyetik dalga nedeniyle düştüğü iddiası geliyor.

"Ben aynı zamanda telefonla helikopter düşürmekle suçlanan örgütün de üyesiyim. Ki ben o tarihte NTV'de bile çalışmıyordum." Kendileri hakkında açılan davanın durumunu soruyoruz, takip etmiyor, bilmiyormuş. "Ben olmadığım bir yerde telefonla helikopter düşürmekle, ve bunu bir örgütle yapmakla suçlanıyorum. Televizyonda çalışacağım, helikopter düşecek, ve sen orayı aramayacaksın. Ben aramayanı amiyane tabirle döverim. Ama bunlar gazeteci geni taşımadığı, gazetecilik işi yürütmedikleri için bunları bilmiyorlar."

"Beni asıl korkutan, bunun doğru olabileceğine inanan ruh hali"
Söz konusu haberi yapan muhabirin şimdiye kadar sayısız haberinin yalan çıkmasını soruyoruz. "Sokağa çıkamazsın" diyor. "Bunlar ben bunu söylediğim için beni düşman belliyorlar. Daha vahimi, buna gazeteciler cemiyeti denilen o garabet de ödül verdi. Mesleğin en büyük suçu yalan haberdir, ötesi yoktur. İdamın nedir dersen, yalan haberdir. Yalan haberi tescillenmiş birine, bir başka meseleden ödül verildi."

Hoş şöyle devam ediyor: "Beni asıl korkutan bu ruh halidir. Haberin yalan olmasından vahim olan, buna inanmalarıdır. 'Ha, bu orada ne yaptı, onu telefonla aradı, e Erzincan'da da şöyle haber yaptı, tamam bir tarafın adamı.' Ne bu? Bir kuyruklu yalan zinciri, ve sonucunda sen mahkum oluyorsun."

"Ergenekon, Gladio'yu örtmek için kullanılıyor"
Mustafa Hoş, "Bir güç ve iktidar, bir kibre yol açtı. Ve kibrin yarattığı derin bir hasar oluştu vicdanlarda" diyor. Hoş'a göre bir doğrunun karşısına, bin yalan çıkarılıyor. Bu psikolojik savaş taktiğine Türkiye'nin alışık olmadığını, örneğin ABD'nin Vietnam Savaşı sürecinde uyguladığına benzer bir şeyin uygulandığını düşünüyor.

Ergenekon'u örnek veriyor. Ergenekon süreci başladığında heyecanlanmış Mustafa Hoş. Fakat sonradan, sürecin başka bir yere gittiğini görmüş. "Evet, ben Ergenekon'un var olduğuna inanıyorum. Ama Türkiye'de aslında Ergenekon'un, Gladio'yu örtmek için bir örtü olduğunu görüyorum şimdi. Gladio hala yaşıyor Türkiye'de. Zaten o yüzden bunları yaşıyoruz" diyor, "Askeri vesayet denilen şeyi, birazcık kendisine demokrat diyen kimse savunmaz. Ama askeri vesayetin yerine cemaat vesayetini koyarsan, bunun ondan farkı olmaz."

"Bunlar bir rant alanına hakim olma hamleleri"
Ergenekon, şike ve benzeri operasyonlar, Hoş'a göre belli bir rant alanına hakim olma hamleleri. Hoş, dini cemaatlere karşı değil, fakat Gülen cemaatinin bu hamlelerdeki payını görüyor.

"Allah yolunda koridor olması gereken bu cemaat, bugün bir rant zinciridir. Ben cemaatler yok olsun diye de düşünmem. Birer sosyal realitedir cemaatler. Ama her şeye hükmedeceksin, her şeyin içerisinde olacaksın, ama ortada yoksun. Böyle bir şey olmaz. Bir hayalet var ortada. Biz hayalet güçlerle yönetilemeyiz. Bunun en fazla olabileceği yer lobidir. Ama sen hükmediyorsun."

Rant olmasa 16 tane zarar eden haber kanalı olur mu?
Bu rant paylaşımında medyanın rolünü vurguluyor Hoş sürekli. "16 Haber kanalı var. İnanılmaz bir rakam. Ve 16 haber kanalının hiçbirisi kâr etmiyor. Hepsi sübvanse ediliyor. Bu kadar para oraya niye veriliyor? Haber değilse dert, ki öyle olmadığını biliyoruz, haber alamıyoruz çünkü, başka bir işlev yürütülüyor demek ki. Siyasetle ticaretin basamağı gibi kullanılıyor medya."

"Ben iş aramıyorum, mesleğimi arıyorum"
Cihaner olayıyla NTV'den ayrılmasının ardından karşılaştığı tecrit sonucu herhangi bir yerde işe girmemiş Mustafa Hoş. Daha önce büyük paralar kazanılan pozisyonlardayken hepsini bırakınca, hayat standartlarını da buna göre tekrar düzenlemeye çalışmış. Kendiyle çok hesaplaşma yaşadığını da itiraf ediyor, "Ama onurumu korumak zorundaydım" diyor.

Aslında iki senedir iş de aramıyormuş Hoş. "Mesleğimi arıyorum" diyor. "Bu halde yapsam ne olacak, iki gün sonra aynı şey olacak."

Kendisinin iyimser olduğunu belirtiyor. Hoş'a göre bu böyle gitmeyecek. Kendisi de, bir kez daha mesleğini, gazeteciliği yapabilecek. O günü bekliyor.

(soL - Haber Merkezi)
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> ÇÖPLÜK Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com