EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

'BUNLAR'IN OLDUGU BiR ÜLKEDE SiZCE HUKUK VAR MIDIR
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> HUKUKİ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Hzr 28, 2010 12:49 am    Mesaj konusu: Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) Alıntıyla Cevap Gönder



Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -1-
Ali Haydar Can



AYM, Yargıtay, Danıştay ve HSYK kararlarında ortaya çıkan açık anayasa ve kanun ihlallerini uzun süredir dehşetle ve ibretle izliyoruz...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; bu vahim anayasa ve kanun ihlalleri üç üst mahkeme tarafından göstere göstere, alenî, pervasızca yapılıyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; üç üst mahkemenin bu apaçık kanun ihlalleri karşısında ne hükûmet ne de meclis kararlı bir hamle yap(a)mıyor...

Onlar da bizim gibi sadece izliyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; ne bu üç mahkeme kararlarıyla kıpırdayamaz duruma gelmiş hükümetten, ne çıkardığı yasalar bizzat bu üç mahkeme tarafından ayaklar altına alınan TBMM’den, ne da yasama ve yürütme erklerini de tekeline alarak “kuvvetler ayrılığı”nı fiiilen ilga ederek bünyesinde tüm erkleri birleştiren bu yargı darbesine karşı gereğini yapma durumunda olan özel yetkili savcılardan, bu hukuksuzluğa dur diyecek etkili bir eylem veya işlem ortaya çık(a)mıyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; böyle bir durumda gereğini yapma durumunda olanlar şoka girmiş, dili dişi kilitlenmiş, eli kolu tutulmuş bir halde olan biteni seyretmekle yetiniyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; Anayasa Mahkemesi kanunda ona bu yetki verilmediği halde uzun zamandan beri “Kısa karar açıklama ve yürürlüğü durdurma kararı” gibi Anayasaya açıkça aykırı bir karar türünü şakır şakır kullanıyor... (1)

Dehşetle izliyoruz...

Anayasa değişikliklerini yalnızca şekil yönünden inceleyebileceği bunun dışında herhangi bir inceleme yapamayacağına dair açık Anayasa hükmüne rağmen, AYM, CHP tarafından önüne getirilen anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden değil esas yönünden de inceleyip iptal edip yürürlüğünü durdurma kararları veriyor...

Dehşetle izliyoruz...

Şimdi işi bir adım daha ileri götürerek, Referanduma sunulacak anayasa değişikliğini, daha Referanduma sunulmadan, yani daha ortada tekemmül etmiş/tamamlanmış bir anayasa değişikliği dahi yokken incelemeye karar vererek, daha vahim bir hukuk skandalına imza atmaktan çekinmiyor...

Bunun bir adım sonrası nedir?

Bunun bir adım sonrası TBMM gündemine alınan Anayasa değişikliği teklifleri ile kanun tasarı ve tekliflerininin daha görüşülmesine başlanmadan iptali ve yürürlüğünün durdurulmasına karar vermeye başlamasıdır...

Bu vahim hal karşısında şimdi susan TBMM, o zaman ne yapacak veya bir şey yapabilecek mi?

Yapabileceği bir şey varsa onu niye hemen ve acilen yapmıyor?

Bir kanunsuzluk ilk ortaya çıktığı anda derhal önlenmezse; yol olur...

Tıpkı; “Kısa karar açıklama ve yürürlüğünün durdulması” kanunsuzluklarında olduğu gibi... (2)

Tıpkı; anayasa değişikliklerini esastan inceleyip, iptaline ve yürürlüğünün durdurulmalarına karar verilmeleri gibi...

Tıpkı; referanduma sunulacak anayasa değişikliğini, daha referanduma sunulmadan, yani daha ortada tekemmül etmiş/tamamlanmış bir anayasa değişikliği dahi yokken incelemeye karar verilmesi gibi...

Dipnotlar:
1- Anayasa madde 6: “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
2- Anayasa madde 11: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.”
Anayasa madde 153: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. (..)Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. (..) İptal kararları geriye yürümez.”
Anayasa’nın 11 maddsine göre Anayasa AYM’yi de bağlayan “temel hukuk kuralları”dır. Oysa AYM iptal gerekçesini yazmadan ,” kısa karar” açıklayarak Anayasanın 153. maddesindeki “İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz.” Hükmünü ilga etmekle/yürürlükten kaldırmakla kalmamakta; budurum aynı madddedeki “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.” Hükmünü de geçersizleştirmektedir. Bir Anayasa hükmünü kaldırmak veya değiştirmek yetkisi münhasıran TBMM’ye ait olduğuna göre, AYM bu Anayasa ihlali ile aynı zamanda, TBBM’ye ait bir yetkiyi de gaspetmiş olmuyor mu? “Yürürlüğün durdurulması kararları” ise aynı maddedeki “iptal kararları geriye doğru yürümez” hükmünü açıkça ortadan kaldırmıyor mu? Burada kanun koyucu Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarına getirdiği “ gerekçesi yazılmadan açıklanma” yasağı, TBMM’nin iradesinin gerekçe yazılıncaya kadar yürürlükte tutmak için “Millî İrade”yi esas alan bir hüküm değil midir?.
(devam edecek)



Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -2-
Ali Haydar Can



Şimdi ne demek istediğimizi fazlaca teknik ayrıntıya boğmadan TC Anayasası üzerinden kısaca gösterelim :

[MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.]


TC’nin kendi rejiminin temel karakteristiği olarak Anayasasına yerleştirdiği en önemli özelliklerden biri rejimin “demokratik cumhuriyet” niteliğine atıf yapan bu maddenin birinci cümlesidir:

“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.”

İyi de...

Maddenin ikinci fıkrası: “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” Diyerek bu egemenliğin kayıtsız olmadığını bağıra çağıra söylemiyor mu?
Ne demek “yetkili organlar”?

Bir işde birden fazla yetkili organ olursa orada bütün işler arap saçına dönmez mi?...

TC’de de aynen öyle olmuştur...

Anayasada ismi zikredilen DİB hariç(3) her kurum kendini “yetkili organlar”dan biri sayarak kafasına göre takılmaya başlamıştır... Yargısından ordusuna, HYSK’sından YÖK’üne kadar herbirinin kanun tanımazlıklarına ve bu kanun tanımazlıkların doğurduğu kaotik ortamın doğmasının ana sebeplerinden biri bu fıkradır...

Ama...

1982 Amayasası’nın en radikal muhaliflerinin bile bu fıkra aleyhine tek kelime etmedikleri de bir ibret vesikası halinde gözümüzün önünde durmaktadır...

ABD Başkanı’nın “bizim oğlanlar” diye sitayişle bahsettiği generallerin yaptığı Anayasa’nın tek kusuru 6. maddesi değildir; ama bu anayasanın hangi mantıkla hazırlandığını ele vermesi bakımındam bu madde ilginçtir...

Millet egemenliğini düzenleme iddiasındaki bu maddenin 1. fıkrası “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.” Derken...

İkinci fıkrası bu ”egemenliğin” ancak “yetkili organlar” denilen ne idüğü belirsiz “organlar” tarafından kullanılacağını belirtmekle, “milletin egemenliği”ni kullanılmasını belirsiz “kayıt ve şartlara” bağlı olduğunu ilan ederek yargı-ordu-yök-hükûmet-meclis arasında bugünkü sonu gelmez ve çözümlenemez yetki kargaşalarına yol açmaktadır..

Bu ikinci fıkra, sadece 1. fıkrayı anlamsızlaştırmakla kalmamakta aynı zamanda kendisinden sonra gelen ve “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” diyen 3 fıkrayı da hükümsüzleştirmektedir...

Dolaysı ile de; TC’nin rejiminin “millî irade”ye dayalı “demokratik bir cumhuriyet” ve “hukuk devleti” olduğunu söyleyen ve bu niteliğinin "değiştirilemeyeceği"ni ve "değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini” belirterek “millî irade”ye ayrı bir “kayıt ve şart” getiren 2. maddesini de hükümsüz kılmaktadır...

Hükümsüz kılmaktadır; çünkü egemenliğin “kayıtsız ve şartsız” millete ait olmadığı bir devlete “demokratik cumhuriyet” demek ve anayasasında bu kadar bariz çelişkiler taşıyan bir devlete de “hukuk devleti” demek mümkün değildir...

Bir devletin zaten varolmayan olmayan şeklini ve niteliklerini kim nasıl değiştirebilir ki? Bir de bunun “değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğinden” ayrıca sözedebiliyor?

Yani bu Anayasa’nın 1. madesindeki “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Diyen hükmü de; 2 maddesinin bu “cumhuriyet”in "temel nitelikleri” olarak belirttiği “demokratik, laik, hukuk devleti” unsularının her üçü de aslında bu anayasanın diğer maddeleriyle zaten ortadan kaldırılmış durumdadır. (4)

TC’nin Anayasasında temel nitelik olarak sayılan “demokratik, laik hukuk devleti” nitelikleri bizzat o anayasa ve o anayasada sözü edilen “kurum ve kuruluşlar” tarafından ilga edildiğine/ortadan kaldırıldığına göre...

Ve ortada devlete benzer bir yapının varlığı görüldüğüne göre...
Bu devletin rejimi/düzeni ve o rejim/düzenin temel nitelikleri nitelikleri nedir?

Bu soruyu TC’nin “yargı düzeni” üzerinden giderek rahatlıkla cevaplayabiliriz...

Nasıl mı?

TC Anayasası’nın “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğunu ifade eden 6. maddesinin son fıkrası ne diyor:

“Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Peki Yukarıda sözünü ettiğimiz üç üst yargı kurumu kararlarına başlarken ne diyorlar:

“Türk milleti adına...”

Yani?

Teorik olarak bu üç üst mahkeme de, diğer mahkemeler de, yargılama faaliyetlerini yaparken, bunu “Türk milleti adına”, “Türk milletinin kayıtsız şartsız” olması gereken “egemenliği”ni kullanarak yapıyorlar.

Bunu yaparken de Anayasa’nın 6/3 maddesi gereği “kaynağını Anayasa’dan alarak” böyle bir faaliyeti sürdürüyor olmaları gerekiyor..

Fakat...

Kaynağını Anayasa’dan alacaklarsa, aynı Anayasa’nın TC’yi bir “hukuk devleti” olarak nitelemesi karşısında sadece Anayasa ile değil, aynı zamanda yürürlükteki tüm mevzuat (kanunlar, KHK’ler tüzükler vb.) ile de bağlı ve onlara uygun olarak davranmaları da gerekirken...

AYM’nin Anayasa’daki açık hükümleri bile çiğneyerek verdiği kararlarına bakarak bu mahkemenin, bu kararlarının kaynağının ne Anayasa ne de diğer yürürlükteki mevzuat hükümleri olmadığı anlaşılıyor...

Peki AYM, kaynağını Anayasa’dan almıyorsa nereden alıyor?

Son haftalarda ortalığa saçılan dinleme kayıtları ve özel yetkili savcılarca soruşturulmakta olan veya özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görülmekte olan bir takım soruşturma ve davaların dosyalarına giren yasal deliller bu sorunun cevabını açıkça veriyor:

TC’nin Yukarıda sözünü ettiğimiz üç üst mahkemesinin ve diğer mahkemeler ile sair kişi, kurum ve kuruluşlarının mevcut Anayasa ve mevzuat hükümlerini ayaklar altına alarak verdiği kararlarının kaynağı Anayasa ve kanunlar değil Seyfo Dede’dir...

Peki kimdir bu Seyfo Dede?

Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere...

Dipnotlar:

3- 80 bin camii ve buralarda istihdam ettiği onbinlerce memuruyla TC’nin en kalabalık ve bütçesi en büyük kuruluşlarından biri olan DİB, Anayasa’da ismi zikredilmesine rağmen diğer organlar gibi “Ben anayasal kurumum bana kimse karışımaz istediğim gibi fetva veririr hüküm keserim, Anayasadan büyük kanun olmadığına göre; ben anayasadan aldığım yetki ile kanunların bana vermediği hak ve yetkileri de kullanırım” diyerek bağımsız/özerk/kanunların üstünde bir pozisyon almak yerine kurulduğu günnden bu yana her önüne gelene esas duruiüş gösterip topuk selamı vermek veya kavuk sallamakla meşgul olmaktadır... Bu da, bu kurumu yöneten bürokratların psikolojisi hakkında ilginç ipuçları vermektedir...
4-Anayasasında DİB’in “anayasal bir kurum” olarak varolduğu ve devletin bu kurum vasıtasıyla çoğunluğun inancı olan Sünnî islâmlığı dejenere ederek aslından saptırmaya çalıştığı ve bu kurum elemanlarının cami cemaati hakkında devletin istihbarat örgütlerine düzenli raporlar vererek Sünnî müslümanları sürekli gözetim ve denetim altında tuttukları bir ülkede devletin “laiklik” diye niteliği olabilir mi ki, onu “değiştirmek” veya “değiştirilmesini teklif etmek”ten bahsedilebilsin? (Anayasa MADDE 136: “Diyanet İşleri Başkanlığı Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”)

(devam edecek)

Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -3-
Ali Haydar Can



Seyfo Dede’nin hikâyesi şöyle:

[Her şey, Seyfi Oktay'ın 1991'de Adalet Bakanlığı koltuğuna oturmasıyla başladı. Müsteşar dahil Adalet bürokrasisinde operasyon için kolları sıvayan SHP'li Bakan'ın önünde Çankaya engeli duruyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı devre dışı bırakan ünlü 'by-pass' yasasıyla bu duvar aşılacaktı. 1992 yılı, hem bu yasa hem de HSYK ve yargı atamaları sebebiyle büyük tartışmalara sahne oldu. Siyaset kadar yargı da gelişmelerden rahatsızdı.

Oktay'a en sert tepki yine yargı içinden geldi. Dönemin HSYK Üyesi Vural Savaş, milletvekillerine gönderilen ve yüksek dereceli hâkimler tarafından hazırlandığı belirtilen bir bildiriyi gündeme getirdi. Bildiride, by-pass tasarısının bakanlıkta siyasî kadrolaşma için getirildiği uyarısı yer alıyordu. İlerleyen günlerde bu kez HSYK, 10 sayfalık deklarasyon yayımladı. Kurul'un 11 üyesinin imzasını taşıyan deklarasyonda, Bakan 'objektif davranmamakla ve Kurul'u çalıştırmamakla' suçlanıyordu. Hâkim ve savcı atamalarının geciktirildiği, yazılı ikazlara rağmen atamalarla ilgili taslakların Kurul'a verilmediği, 200'e yakın hâkim ve savcı kadrosunun yetki yoluyla doldurulmaya çalışıldığı, Bakan'ın tavırlarıyla yargıç teminatının zedelendiği eleştirileri sıralanıyordu.

Tartışmalar sürerken Yargıtay da rahatsızlığını dışa vurdu. Dönemin Yargıtay Başkanı İsmet Ocakçıoğlu, 1992'deki adli yıl açılışında, atamalarda cumhurbaşkanını devre dışı bırakan düzenlemeyi eleştirdi. Ocakçıoğlu'na göre, HSYK bağımsız değildi. Bu eleştiriler, yargıdaki genel eğilimi yansıtıyordu ve konuşma metninde Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun mutabakatı alınmıştı.

Anayasa Mahkemesi'nin tavrı

Bütün bunlara rağmen yasa çıktı, cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi'ne iptal için başvurdu. Ancak, o dönem Yekta Güngör Özden'in başkanı olduğu Mahkeme, kritik başka davalarda içtihat haline getirdiği yürütmeyi durdurma kararını burada vermeyecekti. Bakana karşı yıllardır korunan dokunulmazlık zırhını kaybeden 13 üst düzey bürokrat, ikili kararnameyle (Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Oktay) hemen görevden alındı. Bir günde 11 atama yapıldı. Eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu'ya göre artık yargıda 'kutuplaşma trendine' girilmişti. Anayasa Mahkemesi, 10 ay sonra yasayı iptal ettiğinde, atananlar sağlama alınmıştı.
Oktay'dan sonra Adalet bakanı olan Mehmet Moğultay döneminde de benzer süreç yaşandı. Moğultay'ın 1995'te CHP İstanbul kongresindeki itirafı ise her şeyi özetleyecekti: "Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye mi verseydim, Refah'a mı verseydim? Oktay zamanında 2 bin, benim zamanımda bin civarında hâkim alındı."
Seyfi Oktay döneminde görev verilen isimler arasında, son görüşme kayıtlarında da adı geçen HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Fulya Kantarcıoğlu da vardı. Özbek, Ankara Adli Yargı Komisyonu başkanlığına o dönem atandı. Komisyon, personel alımlarından atamalarına kadar önemli yetkilere sahipti. Bakanlık Müsteşar Yardımcısı yapılan Kantarcıoğlu ise adını, Anayasa Mahkemesi raportörü iken duyurmuştu. 1 Kasım 1987 için Özal hükümetinin aldığı seçim kararı mahkeme tarafından iptal edilirken, Kantarcıoğlu 'iptal' yönünde rapor yazmıştı. Mahkemeye başvuruyu, o sırada SHP grup başkan vekili olan Oktay yapmıştı. Kantarcıoğlu, 1994'te Danıştay, 1995'te de Anayasa Mahkemesi'ne seçildi.]
(5)

Seyfo Dede ve Mehmet Moğultay birbiri ardından adalet bakanlığı yapıyorlar ve o dönemde Süleyman Demirel’in unutulmaz katkılarıyla toplam 7 bin yeni yandaş hakim alınıyor...

Anayasa deliniyor, kanunlar çiğneniyor...

Önce HSYK tamamiyle ele geçiriliyor...

Buradan alınan güçle AYM, Yargıtay, Danıştay’da pervasızca kadrolaşılıyor...

Yerel Mahkemeler ve savcılıklarda köşebaşları tutuluyor...
Bu gözükara operasyonun sonunda ne mi oluyor?

Toplam nüfus içindeki oranların yüzde 2-3 civarında olan bir azınlık mezhep mensupları Türkiye’nin üç yüksek mahkemesinde (AYM, Yargıtay, Danıştay) yüzde elliden fazla bir oranla temsil edilir hale gelirken, HSYK’nın tamamına hakim oluyorlar...

Bugün her nedense o takımla birlikte hareket eden Vural Savaş, Seyfo Dede’nin TC Yargısına öldürücü darbeyi vurduğu günlerde HSYK üyesiydi ve bu yargı darbesine karşı bakın nasıl direnmişti:

[ Adalet Bakanı olunca müsteşarlığa hemşehrisi Yusuf Kenan Doğan'ı atayan Seyfi Oktay'ın hedefinde HSYK vardı. Oktay, Kurul'da çoğunluğu sağlayabilmek için hukuk teamüllerini hiçe sayarak kendisine yakın üyeyi göreve getirmişti. Mevzuata göre, toplantılara 'yedek üye' olarak katılması gereken Mehmet Yıldız'ın yerine Yargıtay'dan Hakkı Dinç getirilmişti. Bu operasyona dönemin HSYK Başkan Vekili Hakkı Süha Terzibaşıoğlu ile birlikte HSYK üyeleri Vural Savaş ve Yaşar Selim Asmaz tepki gösterdi. Savaş, Kurul'da alınan karara karşı muhalefet şerhi düşerken, "Usulüne uygun şekilde teşekkül ettirilmemiş heyetlerin verdiği kararlar 'yok' hükmünde olduğundan, o heyete katılan üyelerce 'resen' göz önünde tutulması gerekmektedir." ifadelerine yer veriyordu. Savaş, yazısında, aralarında Prof. Dr. Ergun Özbudun'un bulunduğu anayasa hukukçularını referans göstererek Oktay'ın hukuka aykırı işlemde bulunduğunu savunmuştu. Vural Savaş, bir süre sonra da Oktay'a tepki göstererek Kurul üyeliğinden istifa etmişti.] (6)

Bütün hukuksuzluklarını Vural Savaş’ı bile isyan ettirecek kadar apaçık/pervasızca yapabilen, TC’nin zaten başındanberi yalpalayan adliye teşkilatını bir hamlede yerle bir etmeyi beceren, başını Seyfo Dede’nin çektiği bu ekip/örgüt/şebeke nasıl bir şey ve kimlerden mi oluşuyor?

Onu Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan GÜNAY (7) bakın nasıl anlatıyor:

[Yargı içi yapılanmada TSE kriteri iddiası

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay , yüksek yargıdaki mevcut seçim sistemi hakkında bilgi verdi.

Günay, yüksek yargıda 'kast sistemi' eleştirisine sebep olan seçim sistemini örnekleriyle anlattı. Seçilecek isimlerin ideolojik ve bölgesel olarak araştırıldığını savunan Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." ifadelerini kullandı.

Günay, "Hakim arkadaşlarımız derler ki, bir yere gelebilmek için TSE damgalı olmak lazım. TSE ama açılımı Türk Standartları Enstütüsü değilmiş. Onun açılımını "Tunceli-Sivas-Erzincan" şeklinde yaparlardı" dedi.

Günay, "Anayasa Mahkemesi'ne bir arkadaşımızı seçtiler. Kız kardeşi başörtülüymüş, yemin törenine gelmiş. YARSAV'cılar demişler ki: Karısı açık mı kapalı mı ona bakıyorduk. Onu hallediyorduk. Ama kardeşine filan da bakalım, sülalesinde bir şey var mı?" örneğini verdi.
Yargıtay'dan yaş haddi dolmamışken emekliliğe zorlandığını söyleyen Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Ne yaparsanız yapın ağzınızla kuş bile tutsanız sizi oturttukları yerden çıkartmazlar. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." diye konuştu.

HSYK üyesiyken 4 yıllık süre zarfında belli bir grubun dediği kişileri seçtiğini ifade eden Günay, süresi biten Kurul üyesinin Yargıtay ve Danıştay'a döndükten sonra daire başkanlığı, Anayasa Mahkemesi üyeliği ve Yargıtay Başsavcılığı'na adaylığı için seçtiği kişilerden oy istediğini belirtti.

Yargıtay Onursal Üyesi Günay'ın yüksek yargıdaki atama sistemi ve iç yapı hakkında yaptığı çarpıcı açıklamalar şöyle:

“Yargıtay üyeleri gruplaşıyorlar: HSYK'ya kendi elemanlarını gönderiyorlar. O inançta o düşünceden o bölgeden hemşehrilerini kendilerine yakın insanları seçiyorlar. Yargıtay'da bir dönem doğuda bir ilin ilçesinden 4 tane üye bulunuyordu. Belki o ilçede 4 tane hukukçu vardı, 4'ü de Yargıtay üyesiydi. Böyle olunca da ne oluyor? HSYK'da da 4 yıl aynı kişiler seçiliyor.”

“Ben hayatımda en düşük oyu o seçimde (2008-Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine aday olduğu seçim) aldım. 4 yıllık üyeyken bile 2001'de Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine aday olmuş. 45 oy almıştım. Ama 2008'de yedek üyelik seçiminde sadece 9 oy aldım. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gelip seçime girseydi zannediyorum ona verecekleri oy da bu olurdu. Bu tepki neden? Benim eşim başörtülü ve ilahiyat mezunu. Oysa ben ilahiyat doçenti değilim, hukuk doçentiyim.”

“Destek görmeden Kurul'a seçilmek mümkün değil: Böyle geldi böyle gidiyor. Yargıtay üyesi seçildikten sonra sizi seçene oy vermezseniz vefasız olursunuz. Hatta Kurul'da olanlara da vefa borçlusunuzdur. Hakimler de insandır, dünya görüşleri, siyasi görüşleri olacaktır. Ancak hakimlerin cübbesi at gözlüğü gibidir. Sağı solu görmeyecek. O cübbeyi giydiği zaman siyasi, dini, felsefi, ırki, mezhebi, bölgesel görüşlerini bırakması lazım. Yeni sistemde Türkiye çapında bir seçim olursa belki bunlar yaşanmaz. Ama Yargıtay ve Danıştay'dan seçilenlerin bir grubun desteğini almadan Kurul'a seçilmeleri mümkün değil. Desteği alan insan da onun dediklerini yapmak zorunda. İşte kast sistemi böyle oluşuyor.”

“Seçime girmiş ve kaybetmiş biri olarak biliyorum ki, insanlar oyu istikballerine kullanırlar. Tavuk yumurtluyor, civciv çıkıyor. O da tavuk oluyor, yumurtluyor. Böyle devam edip gidiyor. Kast sistemi diyemiyorum ama buna benzer bir sistem.”

Yargıtay'a sadece iki nazar boncuğu seçiliyordu

CHP'li adalet bakanları Mehmet Moğultay ve Seyfi Oktay döneminde yargıda nasıl kadrolaşma yaşandığı sorusuna Günay, "Kantarın topuzunun kaçtığını duyuyorduk. Bakanlıktaki arkadaşlar mağdur edildiler, çeşitli yerlere gönderildiler. Hakim adaylığı sınavlarında birinci sıradaki mesleğe alınmıyordu. Yargıtay'a farklı görüşten bir iki tane kontenjan seçiliyordu. Biz de o nazarlığın içine girmek için mücadele ediyorduk." cevabı verdi. ]
[/i] (8)

Cevdet bey kibar adam...

“TSE”nin açılımını yaparken de, Yargıtay, Danıştay ve HSYK’da oluşturulan “kast sisistemi"ni izah ederken de “Alevîlik kriteri”ni ima ediyor ama açıkça vurgulamıyor...

Halbuki “TSE”de Tunceli dışındaki Sivas ve Erzincan illerinde çoğunluk nüfus Sünnîdir... Bunu en kolay o illerde CHP’nin aldığı oyların oranından görebilirsiniz...

Burada “TSE”...

“Tuncelili olacak, Sivaslı olacak, Erzincanlı olacak” ama...

İlle de “Alevî olacak” şeklinde anlaşılmalıdır...

Dipnotlar:

5- “Oktay Yargı'yı Çileden Çıkarmış”, 24 Haziran 2010 , Zaman gazetesi.

6- 17.06.2010 tarihli Zaman gazetesi.

7- Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, yıllarca ilk derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesi raportörlüğü ve Yargıtay tetkik hakimliği yaptı. Londra'da dil eğitimi alan Günay, 1996'da Yargıtay üyeliğine seçildi. Ankara Üniversitesi'nde kamu hukuku alanında doktora yapan Günay'ın, doçentlik unvanı bulunuyor. 13 senedir üyesi olduğu Yargıtay'dan yaş haddinin dolmasına 7 yıl kala emekli olarak ayrılmaya zorunda kaldı.

8- METİN ARSLAN'ın haberi , 2 Nisan 2010 , Zaman gazetesi.


(devam edecek)


Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -4-

Ali Haydar Can



Yani bu, öyle kuru kuru hemşehricilik değil, bölgecilik da filan değil: düpedüz ve apaçık mezhepçiliktir...

Haa...

Dedik ki; Türkiye’de Alevilerin toplam nüfus içindeki oranları yüzde 2-3’tür (9)...

“Peki seyfo Dede Yargı içine yerleştirecek bu kadar Alevî hukukçuyu nereden buluyor?” gibi bir soru aklımıza gelmez mi?

Gelir...

Gelmeli de zaten...

Bu işin aslı ve faslı böyle bir sorunun cevabında gizli de olabilir...

O zaman konuya daha yakından ve daha dikkatlice bakalım...

Bu sadece bir Alevîlik mevzuu değil...

Görebildiğimiz kadarıyla ortada bir koalisyon var ve bu koalisyonun sayısal ağırlığı Alevîlerden oluşmakla birlikte; niteliksel ağırlığı Bektaşîler, Kripto Yahudiler (Selanik dönmeleri-Sabetaycılar), Kripto Ermeniler, Masonlar (ve Masonluğun yan kuruluşları olan Roteryenler, Lionslar)dan oluşuyor...

Alevîlik köy kökenlilerden oluşan bir mezhep/tarikat/din/kültür...

Bektaşîler, Sabetaycılar, kripto Ermenilerle Masonlar ise şehirli-okumuş-kültürlü-zengin kesimden...

Türkiye nüfus olarak 70 milyonluk büyük bir ülke... Bu sebeple, birincilerin sayısal çoğunluğuna ikincilerin şiddetle ihtiyacı var...

İkincilerin siyasî-iktisadî-kültürel gücüne de birincilerin...

Bu ihtiyaç onları –birbirlerini pek sevmeseler de- bir arada tutuyor, birbirlerine mecbur ve mahkûm ediyor...

İkinciler sayısal açıdan çok zayıflar: sabetaycılar yaklaşık 50.000, masonlar yaklaşık 10 bin (yan kuruşlarıyla birlikte toplam 50.000, tehcirden kurtulmak için 500.000 civarında Ermeni’nin müslüman ismi alıp da dinlerini değiştirmedikleri biliniyor ama zaman içinde bunlardan önemli bir kısmının gerçekten müslüman olduğu da biliniyor... Bektaşilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte sabetaycı sızma haricindekilerin 30 bin civarında oldukları tahmin ediliyor...

Yani ikinciler toplam nüfusun yüzde 1’i bile değiller...

Ama İktisadî güçleri de, siyasî güçleri de medyaki güçleri de, sivil ve asker üst bürokrasisindeki güçleri de çok çok fazla...

Koalisyon aşağı yukarı şöyle işliyor yargı bürokrasisinin en kritik noktalarına önce Sabetaycılar, sonra masonlar, sonra Bektaşîler sonra Alevîler, en son olarak da Kripto Ermeniler yerleştiriliyor...

Ancak bu koalisyon bu kadar kesin hatlarla birbirinden ayrılabilir durumda da değil...

Aksine bir yumak gibi içiçe geçmiş durumda...

Bir Sabetaycı aynı zamanda Mason, aynı zamanda Alevî veya Bektaşî olabilirken..

Aynı şey kripto Ermeniler için de sözkonusu...

Sabetaycı veya kripto Ermeni olmayan Alevî ve Bektaşîlerin ise aynı zamanda Mason olmaları mümkün...

Seyfo Dede, bu karışık koalisyonda Alevîlerle diğerleri arasındaki koordinasyonu, hak ve çıkar dengesini ve senkronizasyonu (eşleştirmeyi) sağlayan en önemli adamlardan biri olarak görünüyor...

Belki de Şamil Tayyar’ın her yerde arayıp da bir türlü bulamadığı...

“Bir numara”...

O...

***

Alevîlerin toplam nüfus içinde oranları yüzde 2-3 dedik...

Yüzde 1 de ikincileri ilave edelim...

Ne oldu?

Yüzde 3-4...

Toplam nüfusun yüz de 3-4’dü kadar olan bir azınlık koalisyonu...

Türkiyenin geri kalanı olan yüzde 96-97’lik çoğunluğuna haksız olarak ele geçirdikleri siyasî-iktisadî ve bürokratik güçleriyle egemen olmaya, tahakküm etmeye çalışıyor...

Kıyamet de tam bu noktada kopuyor...

Dipnotlar:
9- Bu konuda daha kapsamlı bilgi için “TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK TAHLİLLERİNDEKİ İKİ VAHİM YANLIŞ” başlıklı yazımıza şu adresten ulaşabilirsiniz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=624


(devam edecek)

Bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2858

Umur Talu
Habertürk
Esas siz istifa etseydiniz Tosun Bey!
14 Ekim 2010



Ali Suat Ertosun; HSYK istifalarına katılmayan üye. Ama “arkadaşların açıklamasına katılıyorum” dedi:

“Baskı var.”

***

2000, Aralık ayıydı.

Dipsiz Kuyu’nun ilk mekanı Milliyet de, kanlı filmlerin yönetmeninin Hürriyet’i gibi, “Basında Güven”e nazire, “kanlı cezaevi yalanları” döşüyordu.

“Tutuklu ve hükümlü” ya; öldürülmeleri mubah ya; devlete emanet insanlar gazla, bombayla, kurşunla, alevle yere seriliyordu.

A. S. Ertosun, Allah uzun ömür versin, 30 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü Aralık 2000 Hayata Dönüş Operasyonu sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü idi.

Ölülerin, neden sonra Adli Tıp’ta belirlenen “acayip mermiler”le, “artık cesetken bile delik deşik edildiği” günlerde.

Bayrampaşa C-1’de katledilen kadın tutukluların cesetlerinde “kimyasal savaş” izleri bulunduğunda.

***

Büyük medya bir dizi yalan manşet düzmüştü; katliamı meşru ve makul göstermek için, nice ünlü yönetmen ve yazar, kurşun da gaz da döktürmüştü!

Hiçbiri, çok sonradan bile, pek utanmadı.

Hakikatler ortaya çıktıkça, yazdıklarından pek tiksinmedi.

Gazla boğulmuş, alevlerle erimiş kızlar, tatlı rüyalarına pek kabus olmadı.

Ertosun da öyle olmalı.

***

Oysa, daha sonra bazı “bağımsız mahkemeler” Hayatı Katledişin adını koymaya başladı.

Bir okuyun kararları:

“Tutuklu ve hükümlüler, bedensel ve mekansal anlamda idarenin elinde olduğundan, operasyonun insan hayatını tehlikeyle düşürmeyecek şekilde planlanması ve uygulanması gerekirken; (Bayrampaşa’da) 12 kişinin ölmesi, 77 kişinin yaralanmasıyla ölçülülük kuralına uyulmadığı, orantılı güç kullanılmadığı kanaatine varılmıştır.

Bakanlıklar; yasa hükümlerine göre kamu gücünü kullanarak özgürlüğünden yoksun bıraktıkları, gözetimleri altındaki, ulusal hukuk ve uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülükler dolayısıyla hakkını korumak zorunda oldukları …’nın yaşam hakkını ihlal etmiştir.”

Ya da, “bal ticareti” ile iştigal ederken, “yasadışı sol örgüte yardım ve yataklıktan tutuklanan”; bakın sadece tutuklanan, mahkum bile olmayan, operasyonda öldürülen bir çocuk babası için açılan davadaki karar:

“Operasyonda silahla mukavemet ettiğine dair delil yoktur. Ölümü meşruiyet sınırları içinde değildir. İdare yaşam hakkının korunmasıyla yükümlüdür.”

Bu davalarda devlet tazminata mahkum oldu.

Çünkü, “eski savcı” olan o babanın dediği gibi, “Oğlumu sağ teslim ettim; bana ölüsünü verdiler.”

***

Muhtemelen o ceset resimlerini hiç görmediniz. Görseydiniz; devlet vahşeti içinizi acıtırdı.

Ertosun, o vahşi günlerin Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü idi.

Normalde, bir insan hukukçu ise, morgda sıra sıra onca cesetten, anormal vahşetten, hiç değilse mahkeme kararlarından utanırdı…

Bir hukukçu, insan ise, o gün istifa ederdi.

***

Oysa devlet, Ertosun’u, kutsal emanet gibi iktidardan iktidara devretti.

DSP-MHP-ANAP göçtü; AKP geldi.

Emanet, Yargıtay’a seçildi; yetmedi, “12 Eylül sonrası”ndan beri “Devletin bakanı” olan Çiçek eliyle, hükümet “Devlet Hizmet Madalyası” münasip gördü.

“Hayata Dönüş” botanik bahçesiydi ya; Çiçek’le madalyaya, Gül’le HSYK’ya uzandı!

Şimdi yine istifa etmiyor, ama diyor ki, “HSYK’ya baskı var”.

“Yaşam hakkını aldığınız” ölüler ne desin!

Nasıl bir hukuk, nasıl bir insanlık, nasıl bir onur, nasıl bir vicdan, nasıl bir devlettir; nasıl bir devlette devamlılıktır bu!

İstifa bilmeyen Ertosun; devletin madalyası, hukukun bekâsıdır; bu hükümete de kapak olsun!

Sırf bu iktidarla çatışıyor diye, “öyle ya da böyle solcu katli”yle madalyalı her tosunu “solcu” zannedene de, yuvarlanmış tencere misali olsun!

habetürk

Sami Selçuk'tan Başörtü Çıkışı
Mehmet Acet
21 Ekim 2010



Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'tan başörtüsü konusunda çok çarpıcı bir açıklama geldi.

(..) Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Anayasa Mahkemesi ve AİHM'nin verdiği kararlarda türban yasağı olmadığını belirtti.

(..)

Son başörtüsü tartışmalarında ise CHP’nin tavırlarını yanlış bulduğunu söylüyor.

Aslında Sami Selçuk’u başka bir konu için aramıştım.

Ama konuşurken konu, O’nun sözleriyle bu alana, yani başörtüsü konusuna kaymış oldu.

Yeni, daha önce hiç duymadığım bir şey söyledi Sami Selçuk.

“Mahkeme kararlarının gerekçeli kısmı hiçbir zaman bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan hüküm fıkrasıdır” dedi.

Bu önemli bir cümle.

Neden önemli olduğunu biraz daha anlatınca siz de anlayacaksınız.

Malum, üniversitelerdeki başörtüsü yasağının devamını isteyen çevrelerin temelde iki hukuki gerekçesi var.

Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda verdiği kararlar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin meşhur Leyla Şahin davasında verdiği karar.

Yargıtay Eski Başkanı Sami Selçuk diyor ki: “Her iki kararda da, türbanı yasaklayan bir hüküm yok…!”


Önce AİHM kararının bir özetini çıkardı Selçuk.

Dedi ki: “AİHM’in verdiği karar şudur: Türban takmak kamu düzeninde bir tehlike yaratır mı yaratmaz mı bunu ben bilemem. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar vermiş olabilir, bir ilkeye dayanarak. Buna hakkı vardır. Ama bu doğru mu yanlış mı buna ben karar veremem. Çünkü ben uzaktayım. Takdir yetkisi olaylara yakın olan mahkemelerin yetkisindedir.”.

Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, aslında AİHM, Leyla Şahin davasında ‘yasaklayıcı’ bir hüküm vermemiştir. Bunun yerine bir anlamda topu Türkiye’ye atmış, “bu işi kendiniz çözün” demiştir.

İkinci konuya gelince.

AK Parti ve MHP’nin o meşhur 411 oyla meclisten geçirdiği 10 ve 42 inci maddelerin değiştirilmesini düzenleyen maddeler, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti biliyorsunuz.

Nitekim bugün bu yasağın kaldırılmasını istemeyenler, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddelerine atıf yaparak bu kararı aldığını ve bu konuda hiçbir şey yapılamayacağını söylüyorlar.

İşte tam da bu nokta da Sami Selçuk’un söylediği şey önemli hale geliyor.

Selçuk, Anayasa Mahkemesi’nin kararının gerekçeli bölümünde bu tür atıflar olsa da, ‘hüküm’ kısmında türbanla ilgili böyle bir yasaklamanın olmadığını vurguluyor.

“Mahkemelerin kararlarının gerekçe kesimi, bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan hüküm fıkrasıdır” ifadesi işte burada önemli hale geliyor.

Sami beyin son cümlesini siyasilerin dikkatine sunmak isterim.

“Hukuken üniversitelerde böyle bir yasak zaten yok, dolayısıyla yeni bir düzenlemeye de ihtiyaç bulunmuyor.”

Kaynak: Haber 7

Kafes'te Emniyet Raporu Gizlendi!
13 Ocak 2011
Poyrazköy davasında sanık avukatlarından Murat Ergün, 'Kafes Eylem Planı' adlı belge üzerinde bulunan 'uygundur Kadir Paşa koor. etsin' şeklindeki el yazısının iddia edildiği gibi sanık emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü'ye ait olmadığını savundu. Emniyetin bu yönde raporu olduğunu ve söz konusu raporun mahkemeden gizlendiğini ileri süren Ergün, "Bu raporu Balyoz klasörlerinde bulduk." dedi.

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden duruşmada avukatların talepleri alınıyor. Söz alan sanıklar Koramiral Kadir Sağdıç ve Öğütçü'nün avukatı Murat Ergün, 'Kafes Eylem Planı' belgesi üzerindeki notun müvekkili Öğütçü'ye ait olmadığını söyledi. İddianamede 'uygundur Kadir Paşa koor. etsin' yazılı notun Öğütçü'ye ait olduğunun iddia edildiğini ve notta ismi geçen Kadir Sağdıç'ın da bu gerekçe ile sanık olduğunu öne süren Ergün, emniyetin hazırladığı bir raporda notun Öğütçü'nün el ürünü olmadığının belirtildiğini ifade etti.

Raporu tesadüfen fark ettiklerini söyleyen Ergün, "Rapor, Balyoz davasının delil klasörleri arasında çıktı. Kadir Sağdıç, Balyoz davasında sanık ve o fark ediyor. Bu rapor mahkemeden ve savcıdan gizleniyor. Savcılığa, iddianame tamamlanıp mahkemeye gönderildikten bir gün sonra iletiliyor. Tamam, geç de olsa savcılığa iletildi. Savcılık neden müvekkillerimin lehine olan bu delili dosyaya koymuyor. Belki de müvekkilim burada sanık olmayacaktı. Bu durum karşısında tepkiniz ne olacak merak ediyorum." dedi. aktifhaber

"Ergenekon"'da Telefon Kaydı Şişirme Örnekleri
(Yüksek Teknoloji+Düşük Ahlak = İleri Demokrasi)


Açık İstihbarat Özel
28.01.2011

"Ergenekon" süreci Emniyet güçlerimizin teknolojik olarak geldiği seviyeyi göstermesi açısından umut vericiydi. Emniyet'in bu teknolojik seviyeyi hukuk ve mesleki etikle de takviye ettiği noktada Türkiye'nin sırtının yere gelmeyeceğine eminiz.

O gün gelene kadar , "Ergenekon" sürecinde yaşandığı gibi, milletin hukuka ve emniyet güçlerine güvenini sarsan ve sanıkları içeri atmak için oynanan teknik numaralara daha çok rastlayacağız

En son olarak teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefon rehberine Hizbut Tahrir üyelerinin telefon numaralarının "sehven" kaydedildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Emniyet bir açıklama yaparak hatasını kabul etti.

Halbuki "Ergenekon" sürecinde hukuka "sehven" değil "sehvetle" yaklaşılan bu tarz onlarca vaka yaşandı da kimsenin haberi olmadı. Bugün "Ergenekon" uzmanı olarak televizyonlarda ahkam kesenlere hatırlatmak gerekiyor.

"Ergenekon" davalarında ilk günden itibaren savcılık makamının en sevdiği sorulardan bir tanesi...

"Şu kişi ile 100 küsur defa niye konuştunuz"

şeklinde sorulardı.

Sanıklar, bir iki toplantıda görüp, sonra bir iki defa telefonla , bayram/tebrik gerekçesi ile görüştükleri insanlarla "örgütsel ilişki olmak iddiası" ile defalarca suçlandılar. Ve bir çok sanık, telefon görüşme sayılarının şişirildiğini iddia ederek şikayetçi oldular.

Bu şişirilmenin nasıl gerçekleştirebileceği daha sonraki duruşmalarda ortaya çıktı.

Bir kişinin bir başkası ile telefonda görüşme sayısı tabi ki, o iki kişinin irtibatına/tanışıklığına dair somut bir kanıttır ama bu iki kişinin "örgütsel ilişkisini" kanıtlamaz. Bu iki kişinin telefonda çok sık görüşmesi de keza "örgütsel ilişkinin" değil , olsa olsa gevezeliklerinin kanıtıdır.

Örgütsel ilişki hukukta çok net tanımı yapılmış olup; iki kişi arasındaki konuşmaların sayısı değil, konuşmaların içeriği ile kanıtlanması gereken bir ilişki türüdür. Fakat "Ergenekon" sürecinde iddia makamı bir çok defa konuşmaların içeriğinden çok konuşma sayısını "örgütsel ilişki" kanıtı olarak ortaya koymuştur. Bu iki kişi telefonda kavga mı ediyor, birbirine küfür mü ediyor , maç sohbeti mi yapıyor....önemli değil...50 kez konuştuysa yaz örgüt şemasına.

En son olarak Teğmen Çelebi vakasında da, Emniyet'in "sehven" delillerle oynadığı ortaya çıkması üzerine, kıyamet alameti Rasim Ozan Kütahyalı gibi "Ergenekon" sürecinin misyoner kalemleri ,

"ama Hizbut Tahrir üyeleri ile 109 defa konuştuğu kayıtlarda sabit" gibi cümlelere sarılmaya başlamıştır.

Teğmen Çelebi ve avukatlarının, sanıkların bu iki Hizbut Tahrir üyesi ile tesadüfen taksisine binmesi üzerine tanıştıkları ve bu kişilerle bir iki kez konuştuğunu beyan etmesine rağmen.

Bir kişinin telefon rehberine o kişi gözaltındayken "sehven" kayıt eklenebildiğini öğrenmiş olduk. Peki o kişinin telefonu, telefonu kendisindeyken bile, aramadığı halde nasıl başka bir numarayı aramış gösterilebilir?

İşte ancak teknoloji şehveti , intikam şehveti ile harmanlanmış olanların "sehven" becerebileceği bu numaranın sırrı şu :

Internet üzerinde isteyenin arayıp bulabileceği çeşitli yazılımlar , kod parçaları (API, v.s) ve hatta web siteleri mevcut.

Bunları kullanarak, bir yazılım arayüzü üzerinden, arayan numarayı ve aranan numarayı giriyorsunuz, yazılım /websitesi hedef telefonu sizin verdiğiniz numaradan çaldırıyormuş gibi arıyor.
Hatta bazı GSM firmaları bu tarz yazılımlar/web siteleri geliştirebilesiniz diye kendi telefon altyapıları ile entegre çalışabilen program arayüz kodlarını (API) ücretsiz temin ediyorlar.

Örnek mi...

İşte Orange firmasının, bir numarayı başka bir numaradan aratacak uygulamalar geliştirin diye sunduğu API'si ...

İki telefon arasında nasıl arama yaptırılır?

Tabi Orange bunu profesyonel amaçlı yazılımlar geliştirilsin diye sunuyor. İnsanlara iftira atacak altyapılar oluşturulsun diye değil.

"Ergenekon" sanıkları, kendi telefon arama/aranma kayıtlarının da işte bu yöntemlerle şişirildiğini iddia ettiler ve mahkeme süresince şikayette bulundular.

Haberiniz oldu mu?

Olmadı.

Neden?

Çünkü daha Mustafa Balbay'lar, Tuncay Özkan'lar, Çetin Doğan'lar içeri alınmamıştı. "Elit" sanıkların arkadaşları da "Ergenekon" uzmanı olarak ekranlarda peydahlanmamıştı.

Eskiden , bir tutam toz sıkıştırıp içeri attırmak modaydı. Şimdiden bir tutam CD, bir tutam kayıt ve bir tutam yazılımla insanları peşinen damgalayıp, masumluklarını kanıtlayana kadar içeride süründürebiliyorsunuz.

İleri demokrasi ancak yüksek teknoloji ve düşük ahlakla mümkün olabiliyor.

Polis bülteni Taraf'ın yazarları ise utanmadan, sanki bu sanıklara hayasızca iftira atan, insanları "darbeci", "terörist" diye peşinen damgalayan kendi gazeteleri değilmiş gibi şimdi

"Teğmen Çelebi tahliye edilmeli"

diye televizyonlarda adil ve dürüst pozlarına bürünebiliyorlar. Karşılarında bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayan, doğru düzgün araştırmadan her yeme atlayan cahil bir muhalefet olduktan sonra karşı tarafın cahillerinin bu kadar ucuz kahramanlık taslaması doğal.

Yüksek teknolojiyi öğrenmeden düşük ahlakla mücadele etmemizin mümkün olmadığını bir kez daha anlamış bulunuyoruz.

Açık İstihbarat





Başörtülü Kızın Babasına 6 Ay hapis Onandı..!
20.03.2012



Haklı ve mağdur olanlar haksız ve suçlu ilan edilirken; hak ihlali yapan ve yasaları çiğneyenler haklı ve mağdur görülmüşlerdir" denilen basın açıklamasında, "Yetkililerin; Anayasanın MADDE 42 de belirtilen "Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz", MADDE 24 de belirtilen " Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir", MADDE 10 da belirtilen " Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" Ve MADDE 40 ta belirtilen "Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir" diye açıklanan hak ve hürriyetleri ihlal ettikleri, kanunları çiğnedikleri belirtildi.

Kızını Günlerce Okul Kapısına Götüren Veli mi, Öğrenciyi Okula Almayanlar mı Suçlu?

TCK 265/1. maddesi gereği Mehmet Polat'a verilen cezanın haksız ve hukuk dışı olduğu vurgulanan açıklamada, esasen kamu görevlisinin öğrenciyi okula almama ve dışarı çıkarmasının anayasal bir suç olduğu ifade edildi.
Başörtülü Kızın Babasına 6 Ay hapis Onandı..!

Kaynak: http://www.facebook.com/photo.php?fbid=369216923112194&set=a.369216593112227.93507.150543188312903&type=1&theater

Çevik Bir, Karadayı adına Yargı'da terör estirmiş
8 Aralık 2012



28 Şubat sürecinde Çevik Bir ‘Genelkurmay Başkanı adına’ yüzlerce suç duyurusu yaptı. ‘Takipsizlik’ verilen dosyaları emirle yeniden açtırıp, istediği gibi karar çıkarttı. Emre itaat etmeyen hakim-savcı sürgün edildi.

HAMZA ERDOĞAN / STAR

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na Adalet Bakanlığı’ndan yeni gelen belgeler, 28 Şubat sürecinde TSK’nın, mahkemelere ve Adalet Bakanlığı’na resmen emir ve talimatlar yağdırdığını ortaya çıkardı. Buna göre, kendileri ile ilgili en küçük bir eleştiri yapan gazeteciler hakkında Adalet Bakanlığı’na suç durusunda bulunan 28 Şubatçıların, takipsizlikle sonuçlanan yada kapanan dosyaları talimatla yeniden açtırdıkları ve lehte karar aldırdıkları görülüyor. Üstelik kararın istedikleri yönde çıkması için dosyaları ‘derhal’ vurgusuyla askeri üyelerin bulunduğu Ağır Ceza Mahkemelerine aldırmışlar. Talimatlara uymayan hakim ve savcılardan bazılarının yerini değiştirilmiş, bir kısmına ise cezalar verilmesi sağlanmış. Yargıya verilen talimatların çoğunun altında ise dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ‘namına’ Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in imzaları var.

Çevik Bir, yargıya emir veriyor

STAR, Adalet Bakanlığı’ndan geç geldiği için Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu raporuna girmeyen belgelere ulaştı. Adalet Bakanlığı’ndan yeni gelen belgelerde, BÇG’nin başındaki Çevik Bir’in yargıya yönelik şok yazışmaları yer aldı. Gelen belgelerde askerin, özellikle Adalet Bakanlığı ve mahkemeler üzerinde kurduğu baskının sadece brifinglerle sınırlı kalmadığı anlaşıyor.

İsteğimiz işlemi yap acil bilgi ver

Adalet Bakanlığı’ndan gelen çok sayıdaki belgelerde, TSK’nın, 28 Şubat sürecinde tüm yazılı basın taranarak kendileri aleyhinde olan yazı ve haberler varsa, kendilerine suç isnat eden yada tenkit eden ne kadar yazı varsa bunlarla ilgili Adalet Bakanlığı’na suç duyurusunda bulundukları görülürken, sonucundan da Genelkurmay Başkanlığı’nın acilen haberdar edilmesi talep ediliyor. Yazışmaların baskı unsuru olarak kullanılması dikkat çekiyor. Suç duyurularındaki temel suçlamanın “devletin askeri kuvvetleri alenen tahkir ve tezyif edilmektedir” klişesi olması da dikkat çekiyor.

Bakanlık takipçisi olmuş

Savcılıklara yapılan suç duyurularının ardından Çevik Bir’in ‘gizli’ ibareli yazışmalarla Adalet Bakanlığı’ndan ivedi olarak bilgi istediği görülüyor. Bakanlıkların, ilgili makamlardan dosyalarla ilgili aldıkları bilgi ve belgeleri ise Genelkurmay Başkanlığı’na ‘Arz olunur’ ibaresi ile çok kısa sürede ulaştırdıkları anlaşılıyor.

Beğenmedim ağır cezaya gitsin

Genelkurmay Başkanlığı, o dönemde sadece suç duyurusu yapmakla kalmamış, suç duyurusunda bulundukları dosyalara bakan hakim ve savcıları yakın markaja da almış. Açtıkları davaların sonuçlarını beğenmeyince müdahale etmişler. Örneğin gazetecilerle ilgili yapılan suç duyurularında takipsizlik kararı verilince derhal harekete geçip itiraz ettikleri görülüyor. Çevik Bir imzalı yazılarda, mahkemelere “Siz... takipsizlik verdiniz. Derhal dosyayı Ağır Ceza mahkemesine gönderin” diyerek savcı ve hakimlere doğrudan talimatlar verildiği görülüyor.

Emre karşı gelene ceza var

Belgelere göre, ayrıca, Çevik Bir imzası ile açılan davalarda istenen sonuçlar alınmayınca zorbalığa başvurulmuş. Buna göre, kendi talimatlara uymayan ya da istedikleri yönde karar vermeyen hakim ve savcıları cezalandırmışlar. Bunun için özellikle hakimler hakkında Adalet Bakanlığı ile HSYK üzerinden baskılar kurulmuş. Hakim ve savcıların tayinleriyle ilgili bizzat müdahil olmuşlar. Çok sayıdaki belgelerden bunların bir kısmında yer değiştirme bir kısmında ise cezalar verdikleri anlaşılıyor.

‘Postallı demokrasi’ dedi Yazıcıoğlu’nu cezalandır

GENELKURMAY’IN 28 Şubat sürecinde hakkında suç duyurusu yaptığı binlerce kişilik isim listesi de belgeler arasında. Ancak; suç duyurusunda bulunanların çoğunluğunu gazeteciler, siyasetçiler ve STK temsilcileri oluşturuyor. Bunların arasında Nazlı Ilıcak ve merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dikkat çekiyor. Özellikle Yazıcıoğlu hakkında Meclis’te yaptığı “Türkiye Cezayir olmayacak; ama Suriye de olmayacak” sözü başta olmak üzere çeşitli konferanslarda yaptığı konuşmalarla sürece karşı çıkışını özetleyen “Postallı demokrasi istemiyorum” şeklindeki beyanatları tek tek tespit edilerek hakkında tek suç duyurusunda bulunulmuş.

KAPANAN DOSYA AÇILDI BİR’İN İSTEDİĞİ KARAR ÇIKTI

KOMİSYONA gelen belgeler arasında, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi H. Atasoy, başörtüsüyle kampusa girdiği için “Bir yarıyıl yükseköğretim kurumundan uzaklaştırma” cezası aldı. Kararın iptali için dava açtı. Davayı inceleyen Bursa 2. İdare Mahkemesi, disiplin cezasının uygulanmaması için “Yürütmenin durdurulmasına” karar verdi. Ancak BÇG devreye girdi. Mahkemenin Başkanı Sabri Ünal Aydın Bölge İdare Mahkemesi üyeliğine, mahkemenin üyesi Mehmet Ali Ceran ise Gaziantep Vergi Mahkemesi üyeliğine gönderildi. Yerlerine atanan yeni hâkimler kanalıyla, dosyanın yeniden açılmasını sağlanarak dava öğrenci aleyhine sonuçlandırıldı.

Star Gazetesi
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Arl 21, 2012 11:32 pm tarihinde değiştirildi, toplam 13 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Tem 01, 2010 8:42 pm    Mesaj konusu: "16 Zanlınyı Seyfi Oktay Salıverdi" Alıntıyla Cevap Gönder

"16 Zanlınyı Seyfi Oktay Salıverdi"

Başbağlar katliamından sonra 16 zanlının yakalandığını ancak dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay'ın talimatı ile salıverildiği iddia ediliyor...
01 Temmuz 2010
Erzincan Başbağlar Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği Başkanı Mehmet Aydın, Başbağlar katliamından sonra 16 zanlının yakalandığını ancak dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay'ın talimatı ile serbest bırakıldıklarını ileri sürdü.

Erzincan Başbağlar Köyü'nde yaşanan katliamda hayatını kaybeden 33 kişi, 17. yıldönümünde düzenlenecek çeşitli etkinliklerle anılacak. Başbağlar Köyü Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği'nin düzenleyeceği ilk anma toplantısı 3 Temmuz'da Fatih Camii'nin duvarlarına katliamdan görüntülerin yer aldığı bir fotoğraf sergisi ve basın açıklaması ile başlayacak. 5 Temmuz'da ise katliamın yaşandığı Başbağlar Köyü'nde anma töreni düzenlenecek.

17 YILDIR ADALET BEKLİYORUZ

Erzincan Başbağlar Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği Başkanı Mehmet Aydın, 17 senedir katillerin yakalanarak adalete teslim edilmesini beklediklerini söyledi. Katillerin bulunmadan Başbağlar katliamının aydınlatılamayacağını belirten Aydın, 'Biz köy yaşanan feci katlimada 33 şehit verdik, Köyümüzü hayvanlarımızla birlikte yakarak taş üzerinde taş bırakmadılar' dedi.

Aydın, olaydan sonra yakalanan 16 zanlının delil yetersizliği gerekçesi ile dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay ve SHP Milletvekili Mustafa Kul'un devreye girmesiyle serbest bırakıldığını ileri sürdü. Aydın şunları söyledi: 'Sivas'ta Madımak Oteli'nin yakılmasından sonra Alevi-Sünni çatışması çıkarmayı amaçlayan olayla ilgili 16 zanlı yakalandı. Ancak dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay'ın müdahalesi sonucu zanlılar serbest sırakıldı. Aradan 17 yıl geçmesbine rağmen bugün yine katilleri arıyorlar. O gün hayatını kaybedenlerin çocukları bugün bizlere 'Benim babamın kattilleri nerede?" diye soruyorlar."

Kaynak: Yeni Şafak

Cihaner Davasında Hukuk Skandalı
03 Temmuz 2010

Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ülker, “Birleştirme kararı kesinleşmedi” deyince sanık avukatı “Böyle derseniz tahliyeler tehlikeye girer” diye uyardı. Bunun üzerine Ülker tutanaktan kendi sözünü çıkardı.
Fotokopi belgelerle Erzincan Ergenekon davasını Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in ‘evrakta sahtecilik’ davasıyla birleştirerek Cihaner dahil 13 tutuklu sanığı tahliye eden Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin Başkanı Ersan Ülker’in, dünkü duruşmada ağzından kaçırdığı sözler hukuk skandalını gözler önüne serdi. Başkan Ülker, iki davanın birleştirilmesinin kesinleşmediğini ve bu sebeple Cihaner dışındaki sanıklara savunma hakkı verilmeyeceğini açıkladı. Sanık avukatları “bu durum önceki tahliye kararını tartışmalı hale getirir” deyince Başkan Ülker, o sözlerini tutanaklardan sildirdi.

HEYECANLANMAYIN AVUKAT BEY

Dünkü duruşmanın başında Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Erzincan Ergenekon davasıyla Dursun Çiçek davasını birleştirme ve uyumsuzluğu çözmek için dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesine yönelik kararını okuyan Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker, savcıya görüşünü sordu. Savcı Enis Luş, Ceza Genel Kurulu’nun kararını beklenmesini istedi. İlhan Cihaner ve avukatı Turgut Kazan, Ergenekon Mahkemesi’nin birleştirme kararının yok hükmünde olduğunu ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun karar vermesine gerek olmadığını savundu. Avukat Kazan yeni belge vermek isteyince Başkan Ülker “Heyecanlanmayın, bunu biz çözmeyeceğiz. Yüksek Ceza Genel Kurulu çözecek” dedi.

BİRLEŞTİRME KESİNLEŞMEDİ SÖZ HAKKI YOK

İşte tam da o andan sonra Daire Başkanı Ersan Ülker’den Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin, asliye ceza mahkemesi sıfatıyla baktığı Cihaner’in “resmi evrakta sahtecilik” davasını, Erzurum’daki “terör örgütüne üye olma” davası ile birleştirip sanıkları tahliye ederken hukuksuzluk yapıldığını itiraf anlamındaki sözler geldi. Cihaner’in savunmasını tutanağı geçiren Ülker, diğer sanıklarla ilgili “Sanıkların hazır oldukları anlaşılmış ise de, henüz birleştirme kararı kesinleşmediğinden bu sanıklara bu aşamada söz hakkı verilmesine gerek olmadığı anlaşıldığından” cümlesini tutanağa yazdırdı.

BAŞKAN ÜLKER’İ AVUKATLAR UYARDI

Bunun üzerine sanık avukatlarından Sadullah Kara araya girdi ve Başkan Ülker’in itiraf gibi cümlelerini geri alması için uyardı. Avukat Kara, “Böyle bir karar, daha önce verilen tahliye kararını tartışmalı hale getirir” dedi. Diğer avukatların da araya girmesiyle 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker katibe “o cümleyi silelim” diyerek, söz konusu cümleyi sildirdi ve diğer sanıklara söz hakkı verdi. Ülker, silinen cümlenin yerine “Sanıkların her birine ayrı ayrı söz verildi” diye yazdırdı. Söz verilen Erzincan Ergenekon sanıkları da davanın İstanbul değil Yargıtay’da görülmesini talep etti.

Saldıray Berk yine gelmedi

Yargıtay 11. Ceza’daki dünkü duruşmaya Cihaner ile birlikte Erzincan Ergenekon sanıkları da katıldı. Önceki duruşmada tahliye edilen MİT Erzincan Müdürü Şinasi Demir, MİT elemanları Sadri Barkın İnce ve Kıvılcım Üstel, Erzincan Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Üsteğmen Ersin Ergut, astsubaylar Orhan Esirger ve Şenol Bozkurt duruşmada hazır bulundu. Daha önce sivil savcılara ifade vermeye gitmeyen ve Erzurum’daki davalara da katılmayan sanık 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk Yargıtay’daki duruşmaya da gelmedi. Berk’le birlikte sanık albaylar Recep Gençoğlu ve Albay Ali Tapan da duruşmaya katılmadı.

Tahliye kararı duruşmadan önce mi verildi dedirtmişti
aktifhaber

Kılıçdaroğlu mu yoksa HSYK’mı?
Mehmet KIVANÇ
03 Temmuz 2010

Önümüzdeki günlerde Anayasa Mahkemesi referanduma sunulan anayasa değişiklik paketini “şekilden” incelemeye başlayacak.
Muhtemelen ilk toplantıda bir karar verilmeyecek ama sonucu kestirmek aslında hiç de zor değil.

Paketin demokratik olması, insan haklarını ön plana çıkarması, hukukun üstünlüğünü savunması vs... Hepimizde biliyoruz ki bunların hiçbiri mahkemenin karar vermesinde etkili olmayacak. Mahkeme üyelerinin mevcut siyasi görüşleri, eğilimleri, ilişkileri veya ideolojileri kararı oluşturacak. Kararı verdikten sonra da buna Anayasa içinde hukuki gerekçeler bulunacak. Eğer anayasa içinde bu hukuki zemin yoksa “oluşturulacak”.

Bu şimdiye kadar böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.

Tıpkı parti kapatmalarında olduğu gibi.

Tıpkı başörtüsü kararında olduğu gibi.

Bu girişten sonra başlıktaki soruyu tekrar yazarak başlayalım.

Kılıçdaroğlu’mu yoksa HSYK’mı?

Anayasa mahkemesi aslında bu temel soruya cevap arıyor. Birini diğerine tercih etmek istemiyor. Her iki şıkkı birden işaretleyecek bir “ara cevap” bulmak için uğraşıyor. Bu söylenti Ankara’da birçok kesimde alttan alta dillendiriliyor.

İddiaya göre Anayasa Mahkemesi, ne Akpartiyi sevindirmek ne de “karşı” tarafı üzmek istemiyor. Kararı öyle formüle etmeye çalışıyor ki Akparti kazanım elde ettiğini düşünerek “hiç yoktan iyidir” derken “karşı” taraf alttan alta sevinmeli, “işlem tamam” demeli.

İşte burada o sorunun cevabı yatıyor aslında. Ne yardan geçerim ne serden zihniyeti ile Kılıçdaroğlu ve HSYK’nın bu süreci zararsız atlatması isteniyor.

Peki, neden böyle diyorum.

Çünkü CHP genel başkanlığına gelişiyle birlikte iyi bir rüzgâr yakalayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun aynı rüzgarı hız kesmeden seçime kadar taşıması isteniyor. Ancak olası bir iptal kararı rüzgarın yön değiştirmesine neden olabilir. Yani demokrasi dışı bir “zorlama”, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi Akpartiye tepki oylarını toplayabilir. Bir anlamda kaş yaparken göz çıkabilir. Bu ise 2011’de Akparti’yi iktidardan indirip “CHP-MHP koalisyonunu” iktidara getirmeye çalışanların hiç işine gelmez.

Paketin tümünü iptal mantıklı değil. Ama sadece iki madde iptal edilebilir. Anayasa mahkemesinin ve HSYK’nın yapısını düzenleyen maddeler. Fakat Burada “karşı” taraf, herhangi bir kazayı göze alamıyor. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin yapısını düzenleyen maddeyi “yem” olarak paket içinde bırakmayı düşünüyor.

Cumhurbaşkanlığı makamında Abdullah Gül’ün olması nedeniyle her halükarda Anayasa Mahkemesi’nin yapısı kısa süre sonra değişecek. Bu nedenle fazladan bir tepki çekmeye gerek yok. Anayasa Mahkemesiyle ilgili düzenleme pakette bırakılarak sanki demokrasiden yanaymış tavrı ile göz boyanabilir. AB’nden gelecek tepkiler de böylece azaltılabilir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, kendi hakkındaki maddeye “ellemediği” için gelecek tepkilere rahatlıkla karşı durabilir. “Bak kendi hakkımdaki maddeye bile ellemedim” der.

Ama HSYK böyle değil.

Onun feda edilmesi mümkün değil.

Cumhurbaşkanı dahil kimsenin zaten elini sürmesi mümkün olmadığı için bu maddenin kesinlikle paketten çıkması gerekiyor. Üstelik tek bir madde paketten çıkarılırsa fazla göze batma da yaşanmaz.

Ancak burada da başka bir “sorun” var.

Akparti’nin (özelde ise Tayyip Erdoğan’ın) geri adım atmama ihtimali var. TSK’nın 27

Nisan e muhtırasına karşı gösterilen bir tepki gelebilir. Bunun zeminini de Anayasa mahkemesi raportörlerinden Doç.Dr Osman Can oluşturdu.

TBMM, Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararını, anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile “yok hükmünde sayabilir”

Bu bir yönden kaos gibi görünse de Meclis’in vereceği bu karara kim nasıl karşı çıkacak. Kapatma davası mı açacaklar? Yoksa darbe mi yapacaklar? Bunlardan daha önemlisi onların arkasından kimler bunu destekler. Osman Can birilerinin kulağına kar suyu kaçırdı.

Şimdi Anayasa Mahkemesinde 6-3 lük bir “dengenin” oluştuğu dile getiriliyor. 6 üye iptal isterken 3 üye pakete dokunulmasın diyor. Geriye kalan 2 üye ise şu an için çekimser. İşte herşey o iki üyede düğümleniyor. Bu senaryolar da o “iki üye” üzerinden sahnelenmeye çalışılıyor.

Eğer “karşı” taraf Kılıçdaroğlu’nun rüzgarının seçime kadar gideceğinden emin olurlarsa paket tek satırına dokunulmadan referanduma gidecek.

Böylece “karşı taraf” referandumda pakete hayır çıkacağını düşünüyor. O “darbenin” ardından yapılacak seçimde de Akparti iktidardan uzaklaştırılacak ve “eski, mutlu günlere” geri dönülecek. Akparti’nin “yıktığı” ne varsa tekrar inşa edilecek.

Ama tüm bu senaryoların zayıf bir tarafı var.

Kılıçdaroğlu’nun kendisine biçilen “halkçı, sıcak, samimi, demokrat” rolü daha ne kadar oynayabileceği. Çünkü daha ilk günden itibaren çuvallamaya başladı. Kürt sorunu ve başörtüsü sadece başlangıç.

Ya saat gece yarısı 12’yi geçtiğinde büyü bozulursa?

mehmet.kivanc@kanal7.com

HSYK'da Kardeş Kurtarma Operasyonu
06 Temmuz 2010

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in, adı sahte ilaç ve reçete yolsuzluğuna karışan kurul üyesi Musa Tekin'in kardeşini polis ve adliyeden kurtardığı ortaya çıktı.
İhbar dilekçesiyle harekete geçen Adalet Bakanlığı müfettişlerinin tespitlerine göre, eczanesinde 2 milyon TL'lik sahte kupür ele geçirilen kardeş Bülent Tekin, gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra elini kolunu sallayarak Emniyet'ten çıktı. Aynı operasyonda tutuklanan matbaa sahibi ve iki çalışanı ise ceza aldı.

Adalet Bakanlığı'na ulaşan bir şikâyet dilekçesi, gözleri Ergenekon soruşturmasının hakim ve savcılarına müdahale girişimleriyle gündeme gelen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) çevirdi. Dilekçede HSYK Asil Üyesi Musa Tekin'in adı sahte ilaç ve reçete yolsuzluğuna karışan kardeşi Bülent Tekin'i, yargılanmaktan HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in kurtardığı iddiası yeraldı. Dilekçe üze-rine harekete geçen Adalet Bakanlığı müfettişlerinin, Özbek'in, Ankara Emniyeti ve soruşturmayı yürüten savcıyı arayarak Tekin'i serbest bıraktırdığını tespit ettiği ileri sürüldü.

MATBAA SAHİPLERİ ELE VERDİ

Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Büro Amirliği ekipleri bir ihbarı değerlendirerek 2006 yılında Keçiören Kazım Karabekir Caddesi'nde bulunan bir matbaaya baskın düzenledi. Matbaada çok sayıda ilaç kutusu ve sahte kupür ele geçiren mali polis, soruşturmayı derinleştirdi. Emniyet güçleri, gözaltına alınan matbaa sahibi ve iki çalışanın verdiği bilgiler doğrultusunda Keçiören'de bir eczaneye daha baskın düzenlendi.

Baskında piyasa değeri 2 milyon TL tutarında sahte ilaç kutuları ve kupür ele geçirildi. Bunun üzerine eczane sahibi Bülent Tekin gözaltına alındı.

ÖZBEK'TEN EMNİYET'E TELEFON

İddialara göre, sorgulanmak üzere Mali Büro Amirliği'ne getirilen Bülent Tekin'in kim olduğu kısa süre sonra HSYK Başkanı Kadir Özbek'in İl Emniyet Müdürlüğü'ne telefon açması üzerine öğrenildi. Gözaltına alınan Bülent Tekin'in HSYK üyesi Musa Tekin'in kardeşi olduğunu söyleyen Özbek, konu hakkında bilgi aldıktan sonra soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı'nın ismini aldı.

3 KİŞİ CEZA ALDI TEKİN KURTULDU

Cumhuriyet Savcısı ise, Bülent Tekin'in ifadesini kendisinin alacağını söyleyerek emniyetten serbest bırakılmasını istedi. Bu gelişme üzerine serbest bırakılan Tekin elini kolunu sallaya sallaya emniyetten ayrıldı. Matbaa sahibi ve 2 çalışan ise 2 gün gözaltında kaldıktan sonra, elleri kelepçeli adliyeye sevk edildi. Nöbetçi mahkemenin kararıyla tutuklanan matbaa sahibi ve 2 çalışanı, yaklaşık iki ay cezaevinde kaldı. Şüpheliler mahkemece, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Yargılama sonunda bu 3 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı. Bülent Tekin ise bu olaydan hiç bir ceza almayarak kurtuldu.

Savcıya sicil numarasını sordu

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner Ergenekon kapsamında gözaltına alınırken de devreye girdiği ortaya çıkmıştı. Özbek'in, gözaltı işlemi sırasında, odada bulunan savcıları arayıp sicil numalarını sorduğu tespit edilmişti. Gözaltı sırasında Cihaner'le konuştuğu kamera kayıtlarına giren Özbek kendisini "Durum hakkında bilgi aldım" diye savunmuştu. Ancak, Cihaner'le bir gün önce telefonla konuşan Özbek'in, operasyondan haberi olduğu belirlenmişti. Cihaner gözaltına alındıktan sonra, soruşturmayı yürüten savcılar HSYK tarafından değiştirilmişti.

Yenişafak

Cihaner'den Sekman'a Şok Talimat
08 Temmuz 2010
İlhan Cihaner'den avukatı Hamit Sekman'a hiç bir hukukçunun yapamayacağı talimatlar.....Hamit Sekman'ın çantasından çıktığı iddia edilen şok talimatlar....

Hamit Sekman’ın çantasından, Cihaner’in şok talimatları çıktı:

Ergenekon soruşturması kapsamında geçtiğimiz hafta evi ve ofisi aranan Hamit Sekman’ın cübbesini koyduğu çantadan Ergenekon sanığı Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in talimatları çıktı. Polisin arama sırasında ele geçirilen notlarda Cihaner, Hamit Sekman’dan tanıklarla görüşüp onlara baskı yapmasını, Cihaner aleyhinde tanıklık yapmaları halinde yüklü tazminat davaları açılacağını söylemesini istediği ifade ediliyor.

Yargıtay’ın belge niteliği taşımayan fotokopi kağıtları ile cezaevinden kurtardığı Ergenekon sanığı Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, avukat Hamit Sekman’a tanıklara baskı kurulması yönünde talimat verdiği ortaya çıktı.
Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı operasyon kapsamında ev ve ofisi basılan avukat Hamit Sekman’ın cübbesini koyduğu çantanın içinden çıkan notlarda, Cihaner’in tanıklara baskı yapılmasını istediği, yüklü tazminat davaları ile gözlerinin korkutulması gerektiğini belirttiği iddia ediliyor.

ÇANTADAN CİHANER’İN TALİMATLARI ÇIKTI

Geçtiğimiz hafta Ergenekon soruşturması kapsamında Erzincan’da yapılan operasyonlarda aralarında ADD Erzincan Şube Başkanı Hüseyin Baydaş, Ergenekon sanığı Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in eski Avukatı Hamit Sekman ve bazı muvazzaf subayların ev ve ofislerine baskın düzenlenmişti. Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden alınan arama ve el koyma kararı uyarınca Erzincan’a giderek operasyonu bizzat yöneten Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Taner Aksakal, şüpheli ikametlerde suç unsuru taşıyan birçok belgeye el koydu. Savcı Aksakal gözetiminde yapılan aramalarda Ergenekon sanığı İlhan Cihaner tarafından yazıldığı iddia edilen ve tanıklara baskı yapılması ile ilgili talimatlara ulaşıldı.

Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’in eski avukatı Hamit Sekman’ın ofisini basan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, ofiste yaptıkları aramada Sekman’ın cübbesini koyduğu çantanın alt kısmına gizlenmiş, Cihaner tarafından yazıldığı belirtilen notları ele geçirdi. Cihaner’in cezaevinden gönderdiği belirtilen el yazısı ile kaleme alınmış notlarda, Cihaner’in avukatı olduğu dönemde Sekman’dan kendisi aleyhine ifade veren tanıklarla görüşmesini ve onlara baskı yapmasının istediği ifade ediliyor. Çantadan çıkan bir diğer notta ise Cihaner’in cemaat soruşturmasında gözaltına aldırdığı hocaların aleyhte ifade vermesinin önüne geçmesini istediği de belirtiliyor. Cihaner’in Sekman’a ‘hocaları yüklü tazminat davası ile tehdit et’ şeklinde talimat verdiği ifade ediliyor.

SEKMAN’DAN ÇIKAN NOTLARLA
CEZAEVİ ZİYARETİ UYUMLU

Terörle Mücadele ekiplerinin yaptığı aramalarda çıkan notlar, daha önce Vakit’in gündeme getirdiği Cihaner’in avukatı Hamit Sekman’ın cemaat üyeleri ile görüşerek “Cihaner’in elinde çok ciddi deliller var. Avukatlığınızı bana vermezseniz günışığını göremezsiniz” şeklindeki iddiayı da destekliyor. Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’in, cemaat soruşturmasında tutuklattığı cemaat mensuplarına o dönem avukatlığını yapan Hamit Sekman vasıtasıyla ilginç tuzaklar kurduğu iddia edilmişti. Ergenekon’un Erzincan yapılanmasına ilişkin dava kapsamında sanık olan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in avukatı Hamit Sekman’ın, cemaat baskınları olduğu dönemde tutuklanan kişilerin avukatlığını yapmak için yoğun bir uğraş verdiği ortaya çıkmış, Cihaner’in, sanıkların lehine delilleri karartmak ve cemaatten bilgi sızdırmak için Sekman’ı Erzincan Cezaevi’ne gönderdiği ortaya çıkmıştı.

Vakit

Hasan Cemal
Milliyet Gazetesi
Askerle yüksek yargı arasında gizli kapaklı olan!
02 Mayıs 2010

Ankara, 4 Mart 2008, öğleden sonra saat beş. Mercedes marka siyah bir araba Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na giriş yapar. Ziyaretçi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’tür.

‘Özel davetli’dir.

Bu nedenle olacak, Osman Paksüt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yanına çıkarken bazı özel önlemler alınır.

Komutan katı boşaltılır. Daha ilginci, güvenlik kameraları karartılır. Anlaşılan, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’yle Kara Kuvvetleri Komutanı’nın buluşması gizli kalsın istenir.

Buluşmanın tarihi de ilginçtir.

Daha yedi gün önce türbanın üniversitelerde serbest bırakan karar, 411 milletvekilinin oyuyla, yani “Kaosa kalkan 411 el”le geçmiş, Baykal’ın CHP’si tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve iptal edilmiştir.
Paksüt-Başbuğ arasındaki gizli görüşmeden 13 gün sonra da, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Ak Parti hakkında kapatma davası açılır.

Yüksek yargıyla asker arasındaki ‘gizli buluşma’yı tüm ayrıntılarıyla yakalayan gazetecinin adı Mehmet Baransu’dur, haberi manşetinde patlatan ise Taraf gazetesi...

Önce yalanlanmak istenen, ‘seviyesiz karalama’ diye Genelkurmay açıklamasına konu olan gizli buluşma bir süre sonra sessizce kabullenilecek, gazeteci ve gazete hakkında da Genelkurmay tarafından herhangi bir dava açılmayacaktır.

Mehmet Baransu’nun yeni çıkan ve Karargah(*) adını taşıyan güzel kitabının sayfaları arasında dolaşırken okudum Başbuğ-Paksüt buluşmasını.

Askerle yüksek yargı arasındaki üstü örtülü ya da gizli kapaklı ilişkiler konusunda daha birçok çarpıcı örnek var Baransu’nun kitabında.
Bu örnekler okundukça, askerle siyasetin bu ülkedeki iç içeliği çok daha iyi anlaşılıyor.

Askerin silahlı bir siyasal parti gibi, devlet içinde devlet gibi davrandığı konusunda herhangi bir kuşku kalmıyor.

Üstelik, bütün bu örnekler öyle uzak bir geçmişe değil, 2000’li yıllara, çok yakın zamanlara ait örnekler...

Bunların büyük bölümünü daha önce Taraf gazetesinde Mehmet Baransu imzalı haberler olarak okuduk. Ama şimdi bunları toplu olarak bir kitabın içinde tarih sırasına göre ve bazı başka ayrıntılarla birlikte okumak, çok daha öğretici oluyor
(..)
Milliyet

AMERİKALI SAVCI İLE ÇALIŞTAY DOĞRULANDI
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Amerikalı savcı ile çalıştay doğrulandı!

Adalet Bakanlığı’nın yargı reformu dediği çalışmaları, yabancı uzmanların katkılarıyla oluşturduğu, hem bize gönderilen resmi açıklamalar hem de bizzat Adalet Bakanı’nın Meclis’te CHP Zonguldak milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün soru önergesine verdiği cevapla kesinleşti.
Adalet Bakanlığı’nda Amerikalı bir danışman savcının bulunmadığını, bu savcının ABD Büyükelçiliği’nde görevli olduğunu anlatan Adalet Bakanı Sadullah Ergin konu ile ilgili olarak şunları söyledi:
“Ülkemiz ile ABD makamları arasında terör örgütü PKK/KONGRA-GEL’in Avrupa’daki faaliyetlerinin sona erdirilmesi amacıyla ABD’nin Ankara Büyükelçiliği yetkilileriyle yapılan ortak planlama ile Avrupalı savcıların terörle mücadele konusunda Türk meslektaşlarıyla bir araya gelerek gelecekte yapılabilecek iş birliği konularında fikir ve bilgi paylaşımında bulunmalarını teminen 25-26 Ocak 2007 tarihlerinde İstanbul’da ortak bir çalıştay düzenlenmiştir.
Söz konusu çalıştaya, Ceza Muhakemesi Yasa’mızın 250’nci maddesi uyarınca yetkili cumhuriyet başsavcı vekillerinin yanı sıra Almanya, İngiltere, Belçika ve Hollanda’dan 2’şer savcı katılmıştır. Ayrıca, Bakanlığımız tarafından düzenlenen bu çalıştaya Bakanlığımızdan 4 görevli ile Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı temsilcileri de katılmıştır. Bu toplantının devamı mahiyetinde 23-26 Haziran 2008 tarihleri arasında ’terör suçlularının iadesinde karşılaşılan sorunların uygulayıcılar ve uzmanlar tarafından tartışılması ve çözüm önerileri’ konulu ayrı bir toplantı daha yapılmıştır. Bir önceki toplantıda olduğu gibi, bu toplantıya da yetkili cumhuriyet başsavcı vekilleri ve emniyet temsilcilerinin yanı sıra ABD, Avusturya, Danimarka, Fransa, Belçika, Irak, İspanya ve Hollanda’dan temsilciler katılmıştır.”
Bakan Sadullah Ergin, bu iki toplantının dışında Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarla ve bu toplantıların organizasyonunda görev alan kurumlarla birçok alanda benzer çalışmalar yaptığını da söyledi ve örnekler verdikten sornra “Bu toplantıların, bu çalışmaların ülkemizin bağımsızlığıyla, yargı yetkisine müdahaleyle herhangi bir ilgisi yoktur” dedi.

***
İşte sorun bu anlayışta düğümleniyor. Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir temsilcinin katılmış olması bu toplantıların meşruiyetini sağlamaz. Bakanlık, özel yetkili Türk savcılarını, 25-26 Ocak 2007 tarihinde, ABD’den özel olarak gönderilmiş Amerikalı savcı Susanne Hayden’den eğitim almaya zorluyor! Bu tarihten sonra birçok soruşturma başlatılıyor. Soruşturmalar başladıktan sonra da aynı danışman, aynı savcılara eğitim vermeye devam ediyor!
Bu tür ilişkiler yargı bağımsızlığına zarar vermiyor da bizim yazılarımız mı zarar veriyor?
Biz bu konuları gündeme getirmekle, kamuoyunu aydınlatma görevimizi yaptık. Bu kadar önemli haberlere, diğer gazetelerin sessiz kalması, Türkiye’de basın hürriyetinin de olmadığını gösterir. Basını susturulmuş bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.

UYAP ile ilgili açıklama
Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Murat Aydın, UYAP sistemi ile ilgili bir açıklama daha gönderdi ve “UYAP’ın dışarıdan veya içeriden herhangi bir müdahaleye açık olması söz konusu değildir ve bu gibi iddialardan söz edilmesine neden olabilecek tek bir somut olay bile yaşanmamıştır. Söz konusu iddiaları dile getiren Danıştay Tetkik Hakimi Fetih Sayın da YARSAV Başkan Yardımcısı olarak dernek tarafından öne sürülen bu iddiaları dile getirmektedir. Bir konuda dava açılmış olması, iddiaların doğru olduğunu ve dava açanın haklı olduğunu göstermez, buna karar verecek olan yargıdır” dedi.

Yeni Çağ

Fırtına Paşa'nın Şok Emine Erdoğan Emri

Halkın oylarıyla Başbakan olan Erdoğan'ın eşinin milli günlerin kutlamalarına alınmaması için, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına bir genelge yayımlamış.
Balyoz soruşturması kapsamında gözaltına alınan Emekli Orgeneral İbrahim Fırtına'nın, Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde, “irtica ile mücadele” adı altında tesettürlü, sakallı ve türbanlı kişilerin VIP statüsü taşısalar dahi askeri alanlara alınmamalarının emredildiği ortaya çıktı. Şok belgede, komutan ve amir konumunda olan personele bu konuda asla zafiyet göstermemeleri emrediliyor.
10 Kasım 2003 tarih ve İrtica ile Mücadele konulu, “gizli” ibareli olarak Hava Harp Akademisi Komutanı Hv. Plt. Tümg. Rasim Arslan'a gönderilen yazının altında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral H. İbrahim Fırtına adı olduğu görülüyor.

ŞOK EMİRLER
Yazıda İrtica ile Mücadele adı altında şu 4 madde sıralanıyor:
“1- Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak, Atatürk ilkeleri doğrultusundaki çağdaş anlayışı yıkarak, kendi görüş ve fikirlerinin etkin olduğu bir rejim kurmak için faaliyet gösteren kıyıcı ve bölücü unsurlar, amaçlarına ulaşmak için ellerindeki siyasi erk dahil tüm güç unsurlarını kullanarak, kendilerine en büyük engel olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratma gayretlerini artırmışlardır.

KENDİLERİNE MÜDAHALE EDİLMEYECEĞİ DÜŞÜNCESİYLE…
2- Alınan tüm önlemlere rağmen, özellikle sivillere açık ortamlarda Garnizon Komutanlıkları bünyesinde yürütülen faaliyetlerde (Zafer ve Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonlarında), VIP statüsünde olup irticai fikirleri benimseyen art niyetli kişilerin, statülerinden faydalanarak kendilerine müdahale edilemeyeceği düşüncesi ile hareket ettikleri ve özellikle inkılap kanunları hilafında giyinen tesettürlü eşleriyle anılan faaliyetlere katıldıkları gözlenmektedir. Bu tür provokatif girişimlerin basın yoluyla kamuoyuna yansıtılması, TSK'yı güç durumda bırakmakta, irticai unsurları ve taraftarlarını cesaretlendirmektedir.

3- 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesi gereği Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamakla görevli, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ayrılmaz bir parçası olan Hava Kuvvetleri mensuplarını, her türlü ideolojik akımın etkisine karşı korumanın, komutan ve amirin en önemli görevlerinden biri olduğu asla unutulmayacaktır.

a- Komutan ve amir pozisyonunda bulunan personel, Anayasanın özüne ve esasına, inkılap kanunlarına, irtica ile mücadele kapsamında yayınlanan direktif ve emirlere aykırı davranışlara ve girişimlere kesinlikle müsamaha gösterilmeyecektir.

ÖNLEYİCİ TEDBİRLER ALINACAK VE GELİŞTİRİLECEK
b- İnkılap kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir akım veya ideolojiyi simgeleyen kılık ve kıyafete sahip olanların (tesettür, türban, sakal), VIP statüsü taşısalar bile lojmanlar bölgesi, orduevleri, askeri gazinolar, birlik, karargah ve kurumlar ile TSK'ya ait her türlü sosyal tesislere girmelerine müsaade edilmeyecek, önleyici tüm tedbirler alınacak ve geliştirilecektir.

ZAFİYETE KESİNLİKLE MÜSAMAHA GÖSTERİLMEYECEK
4- 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu gereği kendilerine tevdi edilen komutanlık ve amirlik görevlerini yerine getirmeyen, irticai unsurlarla mücadele azim ve kararlılığı konusunda zafiyeti tespit edilen komutan ve amir yetkilerine haiz personele, kesinlikle müsamaha gösterilmeyeceğini rica ederim.”

10 Kasım 2003 tarihinde dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına tarafından Hava Kuvvetleri birliklerine gönderilen genelgede, “VİP statüsünde olsalar bile başörtülü ve sakallıları birliklere, merasim alanlarına sokmayın” deniliyor.

Aynı İbrahim Fırtına 8 Eylül 1999 yılında da Hava Korgeneral'ken de yine örtü yasağının sıkıca uygulanmasını istemiş. Bu haber de 1 Şubat 2010 tarihli gazetemizde belgesiyle birlikte yeralmıştı.
19 Temmuz 2010
Kaynak: Vakit

Adnan Faruk
Başörtülü Kızlar ve Üniversite Tercihi: Çözümsüzlükten Çıkış

Başörtülü kadınların ve kız çocuklarının üçlü bir baskı ve kuşatma altında olduğunu biliyoruz. İlginç olan bu üçlü baskının da, aynı alanlarda kendini ortaya koymasıdır. Birinci grup; devlet ve kendini ‘devleti korumakla’ görevli kabul eden bürokratik elittir. İkinci grup; ortaya çıkan her türlü hak talebini ‘rejim meselesi’ olarak algılayıp karşı çıkan toplumsal kesimler oluşturmaktadır. Üçüncü grup ise din adına ve din üzerinden konuşarak başörtülü kadınların eğitim ve istihdam taleplerine karşı çıkan kişilerdir…

Birbirinden, siyaseten farklı gibi görünen üç ayrı kesim… Garipseyebilirsiniz, ama gerçek. Bu üç kesimin odaklandığı tek nokta, inançlarından dolayı başlarını örttüklerini söyleyen kadınlar ve kız çocuklarıdır… Tek hedef ise bu insanların okumamaları, çalışmamaları ve toplumsal alanda görünür olmamalarıdır…

Genel olarak kadınların, özel olarak da inançlarından dolayı başlarını örten kadınların toplumsal hayatta yer almasını istemeyenler, bulundukları pozisyonları, ya ‘rejim meselesi’ ya da kadınlara yönelik olumlu adımları, “toplumsal fıtratın bozulması” olarak yorumlayarak karşı çıkıyorlar. Gerekçeleri farklı görünmekle birlikte, hizmet ettikleri sonuç ve dillendirdikleri talep aynı…

Ama dünya değişiyor… Bir yandan, bu kızların görünürlüğünden rahatsızlık duyanlar, öte yanda rahatsızlığı ifade eden karşı çıkışlara rağmen, okuma ve toplumsal hayatta var olma kararlılığı içinde olan kız çocukları… Şu an bu kızlar, üniversite tercihleriyle uğraşıyorlar. Bir yandan sorunsuz okumak istiyorlar, öte yandan da çalışmak… Ama nafile, yok sayma çalışmaları durmuyor…

Üniversite tercihine hazırlanan başörtülü kızlardan gelen maillerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Merhaba, ben kısa bir süre önce örtünme kararı aldım ve bunu uyguladım. Şimdi üniversite ve meslek tercih aşamasında ciddi problemler yaşıyorum. Gerçekten birçok üniversitenin birçok bölümünde okuyabileceğim bir puanım var. Mühendislik programlarının öğrenci aldığı Y-MF-4 puan türünde Türkiye’de ilk 1000 kişinin, hukuk vb. bölümlerin öğrenci aldığı Y-TM-2 puan türünde ise Türkiye’de ilk 300 kişinin arasındayım. Yalnız içinde bulunduğum durumda, kendi istek ve ideallerimden vazgeçmek pahasına, ileride başörtüsü yüzünden problem çıkarmayacak, çalışma hayatında zorluk çekmeyeceğim bir meslek tercih etmek istiyorum. İşin aslı ben aranan bir eleman olabilirsem, bir mühendis olarak, iş dünyasında bir yer edinebileceğimi düşünüyordum. Ama ailem bu konuda çok endişeli. Endişelerinde haklılarsa ben daha uygun bir meslek tercih etmek istiyorum ama yeterli bilgim yok. Hangi alan ve mesleklerde uygun iş ortamı bulabileceğim hususunda yardımcı olursanız çok ama çok minnettar kalırım…”

Bu, hem bir yardım çığlığı, hem de görünmez olmalarını ve eve kapanmalarını isteyenlere bir isyan… Şöyle bir düşünelim; kaç aile, bu denli başarılı bir kız çocuklarının olmasını istemez? Kaç kişi, böylesine büyük başarıdan sonra kendini çıkmazlarda hisseder? Peki, bu ve benzeri kız çocuklarına, bu travmayı yaşatanlar, kendi hayatlarının sorunsuz geçeceğini mi sanıyorlar? Bunların; varlığını, okumalarını ve çalışmalarını, rejim ve din meselesi yapanlar, kendi çocuklarına ne tür sevgi ve şefkat gösteriyorlar?

Başlarını örterek okumak ve toplumsal hayatta var olmak konusunda ısrarlı olan başörtülü kızlara yapılabilecek tek öneri; okumak ve kendilerinden ‘görünmez’ olmalarını isteyenlerin inadına var olmaktır. Zor, ama imkansız değil…

Okumak ve görünür olmaya devam etmek… Bunun en önemli yolu ise üniversiteye giderek okumak ve iş alanlarında var olmaktır. Çünkü sorun üniversiteye girmek ile bitmiyor. Çünkü bahsettiğim zihniyet yapıları, üniversite sonrasında da bu insanların peşini bırakmıyor. Üniversite sonrasında da, mesleklerini yapmalarının önüne geçmeye özen gösteriyorlar.

Bazı meslekler ve iş kolları var ki, başını örten kadınların, oralarda kendilerine iş olanağı bulmaları imkansız. En azından şimdilik… Mesela, kamuda çalışmaları mümkün değil… Avukat olarak mahkemelerde müvekkillerinin haklarını savunma şansları da yok… Ve onlarca bariyer…

Değişen dünya ve gelişen Türkiye koşulları bu insan hakkı ihlaline daha ne kadar dayanır bilinmez. Ama bu insan hakkı ihlalinin er geç değişeceği açık…

Şu an için üniversite tercihi aşamasında olan başörtülü kızlara söyleyebileceğimiz ise;

1. Eğer mezun olduktan sonra da örtünmeyi düşünüyorsanız, sadece okurken ‘rahat’ edebileceğiniz bir okulu değil, ayni zamanda üniversiteden sonra da, rahat edeceğiniz bir bolümü tercih etmeniz önemlidir. İnsanın, istediği ve sevdiği bir mesleğin, ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorum. Ama üniversiteyi okuduktan sonra, görünmez olabilmek ve evde oturmak daha da zor…

2. Tercih edilecek bölümün, ‘kendi başlarına iş yapabilecekleri” ve kamu, yani devlet ile en az ilişkinin olduğu iş alanlarına yönelik bölümlerin tercih edilmesi de farklı bir çıkış yolu olabilir. Örneklendirmek gerekirse; eczacılık, diş hekimliği, psikolog, mimarlık, mali müşavirlik, okul öncesi eğitim vb bölümler, üniversiteden sonra kendi başına yapılacak işlerden bazılarıdır.

Özetlemek gerekirse; istenilen ve hoşlanılan bir bölümde okumanın ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Ama okuldan sonra görünmez olmamak, yasakçıların dayatmalarına karşılık toplumsal hayatta yer alabilmek için okumak ve çalışmak gerekir. Şu an için bu öneriler dışında söyleyebilecek bir söz yok!

Üzgünüm…

farukadnan@gmail.com
haber10

Yazılı Olmayan Dokunulmazlık!
28 Temmuz 2010

Balyoz davasında çıkan tutuklama kararları sonrasında yaşanan gelişmeler hukukçuları adeta isyan ettirdi.
Yazılı olmayan dokunulmazlık

Boğaziçi Hukukçular Derneği Başkanı Bilal Çalışır: Türkiye'de bazı kesimlerin yazılı olmayan dokunulmazlığı var. Tutuklama kararına rağmen bu uygulanmıyor. Her konuda çıkıp açıklama yapan Yargıtay'ın, HSYK'nın ve bazı baroların hukuk önünde herkesin eşit olduğunu ve yargıdan kimsenin kaçamayacağını belirten açıklama yapmasını beklerdik.

Yargının verdiği karardan kaçış olmamalı. İtiraz edilebilir ama bu tutuklama kararlarının ertelenmesini gerektirmez. İtirazın sonucunu beklemek gibi bir usul ve düzenleme hukukta yok. Teslim olmuyorlarsa firari konumdalar. Kararın verildiği andan itibaren aramaları çıkmalı ve adreslerinden alınmalılar.

ÜSTÜNLERE AYRI HUKUK OLMAZ

Hukuka Çağrı Platformu Sözcüsü Avukat Mehmet İlik: Mahkemenin yakalama kararından dönmesi düşünülemez. Mevcut uygulamada yakalama kararlarının durdurulması gibi bir durum yok. Normal vatandaşa uygulanan hükümler general ve askerlere de uygulanmalı. Hukukun üstünlüğüne göre hareket edilmesi lazım.

Üstünlerin hukukuna göre davranılırsa farklı muamele yapılsın denilir. Ama bu da kamu vicdanını yaralar. Yakalama tebliğ edildiyse bu kaçıyor demektir ve bu şahıslar firaridir. Eğer suçsuz olduklarına inanıyorlarsa gidip teslim olmaları gerekiyor. Teslim olmuyorlarsa tutuklama kararı çıkartılabilir.

ADALET HERKESE EŞİTTİR

Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan: Sanık avukatları, hukuku tartışılır hale getirmeye çabalıyor. Hukuk herkese eşit şekilde uygulanmalı. Ayakkabı boyacısı, inşaat işçisi, nasıl yargılanması gerekiyorsa burada da aynı tavır sergilenmeli. Yakalaması olan sanıkların tutuklanması ve cezaevine gönderilmesi gerekir. Hukuken farklı bir usul yoktur. Generaller için farklı bir uygulama talep edilmesi diye bir şeyin hukukta yeri yoktur.

CUNTACILAR TESFİYE EDİLMELİ

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: Cumhuriyet döneminden sonra saltanat kavramı TSK'ya geçti. Askerler, 'Biz yargılanmayız biz ülkenin kurucusuyuz' dedi. Mahkeme üyesi 3 hâkim ittifakla karar verdi. Demek ki savaların elinde güçlü kanıt var. Yargılama ile ilgili kişiye özel hukuk mu oluşturulacak? YAŞ'ta cuntacı kadrolar tasfiye edilmeli. 1 haftalık gecikme bu süreci engelleme girişimi. Cezaevindeki insanlar 2. sınıf mı?

YAKALAMAYAN SUÇ İŞLER

Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Halil Doğan: Hukukta yargılanan kişinin kimliğine göre farklı uygulamalara yer yok. Umarım hukuk, diğer insanlara davrandığı gibi eşitlikçi davranır. Ayrıca yakalama emri polisin eline ulaşmışsa ve uygulanmıyorsa polis de suç işler. Kendini imtiyazlı gören sınıfa karşı dürüst olunmalı. aktifhaber

Darbecileri Savunma Bakanlığı!...
Yakalama kararı çıkmasına rağmen teslim olmayan 102 Balyoz sanığıyla ilgili işlem yapılmazken dün bir skandal daha yaşandı.
Vecdi Gönül'e tepki yağıyor!
01 Ağustos 2010
Bugün Gazetesi, Milli Savunma Bakanlığı'nın sanık askerlerin YAŞ'ta terfi edebileceklerine yönelik rapor hazırladığını yazdı. Rapora tepki gösteren hukukçular, sanıkların terfisinin mümkün olmadığını söylüyor.

Haklarında verilen tutuklama kararının üzerinden 10 gün geçmesine rağmen teslim olmayan Balyoz sanıklarıyla ilgili sivil toplum örgütleri harekete geçti. Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan, Fenerbahçe Orduevi'nde yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Diğer yandan sanıkların bir kısmının Fenerbahçe Orduevi'nde saklandığı iddia ediliyor.

AK Parti iktidarını devirmek için 2003 yılında 1. Ordu'da hazırlanan Balyoz darbe planı sanıkları, hakkında verilen tutuklama kararına rağmen henüz teslim olmamaları tartışılırken ortaya çıkan yeni rapor büyük yankı oluşturdu. Bugün Gazetesi'nin dün yayımladığı haberine göre, 3 gün önce Başbakanlık'ta yapılan toplantıda Balyoz sanığı subayların terfi durumları masaya yatırıldı. MSB adına toplantıya katılan Dava Dairesi Başkanı ve MSB Adli Müşaviri Tuğgeneral Akif Vurucu, asker kanadının görüşünü aktarırken, 'Yeni CMK'da gıyabi tutuklamanın kaldırıldığını, mahkemece verilen yakalama emrinin de TSK Personel Kanunu 65. maddesindeki ifadesiyle bir tutuklama kararı sayılamayacağı, dolayısıyla bu kararın terfileri etkilemeyeceği'ni savundu. Ancak toplantıya katılan Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık'ın hukukçu bürokratları bu görüşe karşı çıkarak, "sanıklar iki gerekçeyle terfi edemezler. Birincisi tutukluluk, ikincisi de haklarında kovuşturmanın ve duruşmanın devam etmesi" görüşünü savundu. Haklarında tutuklama kararı çıkarılan ancak aradan geçen 9 güne rağmen 70 subayın teslim edilmemesinde verilen bu tartışmalı raporun etkili olduğu belirtiliyor. Tartışmalı raporun ortaya çıkmasının ardından gözler Milli Savunma Bakanlığı'na çevrildi. Bakanlığın hukukun gereğini yerine getirmediğini savunan hukukçular savunma bakanının sanıkları açığa almamasını skandal olarak değerlendirdi.

Kanun gereği dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı

Rüştü Atpulat (Emekli Hakim Albay): 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince hakkında kamu davası açılan ve iddianamesi mahkemelerce kabul edilen kişilerin terfileri durdurulur dava sonucuna kadar. Bu rapor kanuna aykırı bir görüştür, kanun mevzuatı açıktır. Kanun gereğince dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı. Bu konuda terfilerin durdurulması konusunda Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin sunduğu tutukluluk ve haklarında kovuşturma ve duruşmanın devam etmesi gerekçeleri doğrudur. Ancak Milli Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan rapor kanuna uygun değil.

Milli Savunma Bakanlığı çifte standart uyguluyor

Yusuf Çağlayan (Emekli Askeri Hakim): Açığa alma yetkisi Genel-kurmay'da değil Milli Savunma Bakanlığı'ndadır. Daha önce belki yüzlerce kişi çok basit suçlamalardan dolayı yazılan iddianame ile açığa alındı. Ancak darbeye teşebbüs suçlamasıyla haklarında iddianame yazılan yakalama kararı olan Balyoz sanıkları hakkında açığa alma işlemi yapılmıyor ve bunlar terfi listesine giriyor. Bu bir çifte standarttır. Böyle bir davadan yargılanan kişilerin terfi ettirilmesi doğru olmaz. Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanlığı ve Balyoz sanıkları hakkında iddianameyi yazan cumhuriyet savcıları arasında açıklık prosedürü işletilmiyor. Milli Savunma Bakanı diyor ki bize böyle bir talep gelmedi. Talep gelmesine gerek yok ki. Zaten başsavcılığın iddianamesi kamuoyuna sunuldu.

Yakalama kararı giyabi tutuklama gibidir

Ahmet Cengiz Tangören (Emekli Askerî Hakim): Yakalama kararı bir bakıma daha önce Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan değişiklik öncesinde gıyabi tutuklama kararı gibi mütalaa etmek gerekiyor. Bu yakalama kararına istinaden vatandaş görüldüğü yerde yakalanır. Buna daha başka yorum getirmek, başka işlem yapmak olayı sulandırmaktır. İddianame tanzim edildikten sonra hemen Milli Savunma Bakanlığı'na gönderilmesi lazımdı. Bu işlem yapılmamış veya yapmamışlar. Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı işlemleri olayı biraz daha değişik boyutlarıyla değişik kararı yönlendirme şeklinde düşünülebilir. Askeri Personel Kanunu'nda terfi şartları belirlenmiş. Herkesin hukuka saygı göstermesi gerekiyor.

Yakalama kararına esas olan işlem, tutuklamadır

Ahmet Gündel (Emekli Yargıtay Savcısı): Yakalama kararı tutuklama kararına binaen veriliyor. Yakalama kararına esas olan işlem tutuklama kararıdır. Bu nedenle bu kişiler hakkında haklarında iddianame düzenlenmiş, muvazzaf olarak yargılananların bir bölümü geçmişin idam cezasının karşılığı olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanıyor ve hükümeti silah zoruyla ortadan kaldırmaya kalkışmak suçundan yargılanıyorlar. Bu suç gruplarına bakıldığında son derece vahim. Bunlar hakkında iddianame düzenlenmiş ve kovuşturma aşamasına geçilmiştir. Bu kişilerin bir kısmı geçmişte de tutuklanmış tahliye edilmiş. Sonuçta ister tutuklama kararı verilsin ister böyle bir karar verilmemiş olsun bunlar sanık olarak yargılanıyorlar. Bu sanıkları koruyucu mahiyette bir yorum yapılmasını doğru bulmuyorum.

Haklarında kovuşturma olan terfi edemez

Gültekin Avcı (Eski Cumhuriyet Savcısı): 65. madde çok açık. Bu maddede kovuşturması olanların terfileri yapılamaz diyor. Diğer yandan Subay Sicil Yönetmeliği'nin 91. maddesi var. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin prestijini sarsan hareketler, ahlak dışı hareketler var. Bu maddeye göre sanıkların TSK ile ilişkisinin derhal kesilmesi lazım. Geçmişte böyle yapıldı. İhraç edilmesi söz konusu olan kişilerin terfi edilmesi herhalde Genelkurmay'ın kararlarındaki hukuki meşruiyeti de tartışmalı hale getirir. Tamamen itibarını ve prestijini sarsar. Milli Savunma Bakanı açığa alma işlemlerini öncelikli yapması lazım.

STK'lar, Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak

-Balyoz sanıklarının, haklarında tutuklama kararı verilmesinin üzerinden 8 gün geçmesine rağmen teslim olmamaları sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Hukukçular Derneği, yarın Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak. Başkan Avukat Cahit Özkan, yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Derneğin Fenerbahçe Orduevi'nde yapacağı açıklama yarın saat 12.00'de gerçekleşecek.

Basına yansıyan haberlerde Genelkur-may'ın Balyoz davasında hakkında tutuklama kararı çıkarılan sanıklar için oluşturduğu üç güvenli bölgeden birinin Fenerbahçe Orduevi olduğu öne sürülüyor. Özellikle firari muvazzafların YAŞ öncesinde tutuklanmaması için burada saklandığı iddia ediliyor. aktifhaber

Terfilerin Bir Yıl Ertelenmesi Hukuksuzluktur
02 Ağustos 2010
Haklarında soruşturma olan komutanların terfilerinin bir yıl ertelenmesi tartışmalarını değerlendiren Emekli Askeri Hakim Veysi Savaş, bunun eşitsizlik olacağını bildirdi.
Emekli Askeri Hakim Veysi Savaş, kritik YAŞ toplantısı ile ilgili olarak gündeme gelen terfilerin bir yıl ertelenmesi tartışmalarına açıklık getirdi. Savaş şöyle konuştu:


-Balyoz soruşturmasında general sayısı ve muvazzaf fazla olduğu için bir kaç ay önce bu problem ortaya çıktı. Soruşturmayla ilgili savcılar değiştirildi. Burada görevdeki muvazzaf generaller olmasa bu problemler yaşanmazdı yani burada bir eşitsilzlik, hukuğun kişilere farklı uygulanması durumu göze çarpıyor. Bakıyoruz YAŞ'ta bu terfiler için orta yol bir yıl uzatma... YAŞ'ın nasıl çalışacağı, nasıl değerlendirme yapacağı çok açık, özlük dosyaları getirilir, hakkında verilen savcılıkta kararlar varsa bunlar incelenir, bunlar incelendi ve bazı fiiller var.

-Bu fiiller Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı bir fiil. Cezası ağırlaştırılmılş müebbet hapis, teşebbüs edenlerde bu kapsamda. Bu durumda burada uzatma söz konusu olmasına hukuk, mevzuat müsade etmez.

-Burada Milli Savunma Bakanlığı, görevini ihmal etmiştir. Bu tür bir suçtan hakkında dava açılan kişinin açığa alınması gerekirken ara formüller aranıyor.

-Açığa alınanlar zaten terfi ettirilemez, dosyaları YAŞ'ta görüşülemez.

-TSK'nın öteden beriye yaptığı uygulamada bunların TSK'dan çıkarılması gerekiyor.

-Bu kadar vahim bir tablo varken terfi ettirilip ettirilmemesi, orta yol konuşuluyor, bu hukuğun herkese eşit uygulanmadığı anlamındadır.

-YAŞ'ın bu şekilde çalışması kanuna ve yönetmeliklere aykırıdır. Bu durumda olan kişilerin terfi durumu görüşülemez. aktifhaber

Faili Meçhuller İçin Şok İddia

03 Ağustos 2010
Emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde işlenen faili meçhul cinayetler hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı.
Emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde işlenen faili meçhul cinayetler hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı.

Habertürk Tv'de konuşan Koramiral Kıyat, 93-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı, üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ileri sürdü. Kıyat, dönemin cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının ve genelkurmay başkanlarının hesap vermesi gerektiğini söyledi. İşte Kıyat'ın çok konuşulacak açıklamaları:

"1990'la 2000 yılları arasında yapılanlar bir devlet politkası olmasına rağmen bölgede ülkesine karşı kin kusan bir neslin yetişmesine sebep olmuştur. Hukuk dışı uygulamalar olmuştur. Bugün Ergenekon'da faili meçhul cinayetlerden dolayı suçlanan ve içeride olan kimseler vardır. Ama ben devamlı söylüyorum. Bu arkadaşlar o zaman (şimdi albay bunlar) üsteğmendi, yüzbaşıydı. Şimdi diyorlar ki 'Sen Cizre'deyken muhtarı öldürdün' ya da Muhtarla beraber oldun filancayı öldürdün.' Sene kaç? 1994, 1995... Şimdi ben de diyorum ki, lütfen 94'ün, 95'in, 93'ün, 96'nın, 97'nin başbakanları, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, OHAL valileri... Yatağınızda nasıl rahat uyursunuz! Lütfen çıkıp açıklayın, bu yıllarda işlenen faili meçhuller terörle mücadele için devlet politikası mıydı ve bu çocuklar devlet politikası mı uyguladılar? 'Hayır böyle bir devlet politikası yok' diyorsanız, söyleyin. Hayır söylemiyorlar. Ben o zaman devlet politikası olduğunu düşünüyorum. O zaman maalesef ülkeyi idare edenler, faili meçhullerin de terörizme önlem olarak gördüklerini düşünüyorum. Çünkü bir üsteğmen, 'Ben Hasan'la Mehmet'i bir halledeyim de bu terörizmi bitireyim' diyemez. Birileri emir verdi." aktifhaber

Temizöz Davasında Beyaz Toros Damgası
06 Ağustos 2010
Güneydoğu'da 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayet ve kayıplarla ilgili açılan davaya devam edildi.
Davanın bugünkü duruşmasında tanıklar dinlendi. Duruşmada, Cizre'de iş yerinde iken silahlı kişilerce alınarak götürülen ve daha sonra cesedi bulunan Ramazan Elçi olayı ile tanıklar dinlendi. Tanıkların verdiği ifadelerin tamamına, daha önceki tanıklarda olduğu gibi beyaz toros marka araç damgasını vurdu.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya; tutuklu sanıklar Albay Temizöz, Kamil Atağ, Tamer Atağ, Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Hıdır Altuğ, Adem Yakin ve Kuktel Atağ katıldı. Davanın, bugün devam eden 17. duruşmasında tanıkların dinlenmesine devam edildi.

Ramazan Elçi'nin ölüme götürüldüğü günü anlatan tanıklardan Abdullah Gök, Elçi'nin iş yerinin önüne bir araba gelip durduğunu, içinden iki kişinin inerek işyerine girdiğini belirterek, "İkisi de silahlıydı. Elçi'nin işyerine girdiler. Ramazan'ı alıp arabaya bindirip götürdüler. Ramazan, birkaç gün sonra ölü bulundu. Taziye kurdular, taziyesine katıldım." diye konuştu.

Şırnak ve Cizre'de dolaşan toros marka araçtan herkesin korktuğunu anlatan Gök, o yüzden dikkatini çektiğini ve arabayı izlediğini dile getirdi. Gök, "Taksinin JİTEM'e ait olduğunu herkes biliyordu. JİTEM olmazsa kimse Elçi'yi götüremezdi. Araba durduğunda o yüzden dikkatimi çekti. Elçi'yi zorla götürdüler. Elçi'nin iş yerinin yakınında MİT binası vardı. Orada jandarma sürekli nöbet tutuyordu. Ramazan'ın kardeşi Nurettin Elçi'ye, 'Ramazan fakirdir hiçbir suçu yoktur ifadesini alıp bırakırlar. Rahat ol' dedim." şeklinde konuştu.

"ELÇİ'Yİ, JİTEM OLMAZSA KİMSE GÖTÜREMEZDİ"

Tanıklardan Ömer Elçi ise Ramazan Elçi'nin iş yerinin karşısında ithalat ve ihracat işi yapan dükanı olduğunu dile getirdi. Elçi, ellerinde kaleşnikof marka silah bulunan iki kişinin araçtan inip Ramazan Elçi'nin iş yerine girdiğini gördüğünü söyledi. Elçi, "Gündüz saatiydi. Ramazan Elçi'nin bulunduğu dükkan ile MİT dükkanı arasında yakın bir mesafe vardı. Gelen kişiler güvenlik güçlerine benziyordu. Ramazan'ı ilçe emniyet ve jandarmanın bulunduğu yöne götürdüler. İfadesini alıp bırakırlar diye düşündük. Esnaftı, aranan bir kişi değildi. Suçu da yoktu." diye konuştu.

Aynı tarihlerde öldürülen Abdullah Elfeti olayı ile ilgili dinlenen tanıklardan Adnan Şık ise Temizöz'ün, o dönemlerdeki tehdit olaylarına dikkat çekti. Babasının, 1994 yılında Cizre Belediye Başkanlığına adaylığını gösterdiği için Temizöz tarafından jandarma komutanlığına çağrılarak tehdit edildiğini anlatan Şık, "Temizöz'ün çağrısı üzerine jandarmaya gittim. Babam DYP'den adaylığını göstermişti. Babam üç dönem başkanlık yapmıştı. Bana babamın aday olmayacağını, olması halinde her türlü kötülüğü yapacaklarını, Kamil Atağ'ı seçtireceklerini söyledi. Bize yapacağı en küçük kötülüğün ise arazilerin ekilmesine engel olacağını, buna rağmen ekmemiz halinde operasyon bahanesiyle panzerlerle ekinlerini ezeceğini açıkça söyledi." diye konuştu.

Babasının buna rağmen adaylığını açıkladığını, ancak tehdit nedeniyle arazileri o yıl ekemediklerini anlatan Şık, "Sulanabilen 3 bin dönüm arazimizi 6 yıl boş kaldı. Bir şey ekemedik. Hatta terör tazminatı için valiliğe başvurduk. Jandarma, resmi olarak 4 yıl boş kaldığını valiliğe bildirdi." dedi.

Karakolun yanında bulunan tarlasında büyük su motorları olduğunu, bu olayın ardından bir gece sökülüp götürüldüğünü anlatan Şık, "Kaldıraç olmadan bu motorlar götürülemezdi. Bir gecede söküldü ve götürüldü. Ayrıca, arazideki elektrik trafomuz patlatıldı. Tarlanın başınra karakol var, ancak bize haberleri olmadığını söyledi. Böyle bir olayı görmediklerini söylediler." şeklinde konuştu.

"TEMİZÖZ'ÜN SAVCILAR ÜZERİNDE ETKİSİ VARDI"

Tarlasından çalınan apartman değerindeki su motorlarının çalınması ile ilgili Temizöz'ün korkusundan savcılığa başvurmadığını dile getiren Şık, "Temizöz'ün o dönem ilçede hakimiyeti vardı. Hatta savcılar üzerinde bile etkisi vardı. Böyle bir durumda nasıl gidip savcılığa şikayet edebilirdik. Devletin gücünü kullanan Temizöz'ün bunları yaptığını bildiğimiz için daha fazla zarara uğramak istemedik. Zaten suç duyurusunda bulunsaydık da bir şey değişmeyecekti. Çünkü ilçede her şey onun istediği gibi oluyordu." diye konuştu.

TEMİZÖZ, SEÇİME İTİRAZ EDEN BABAMI TEHDİT ETTİ: OĞLUNU ÖLDÜRÜRÜM

Eski Cizre Belediye Başkanı ve korucu başı Kamil Atağ ile herhangi bir husumetleri olmadığını dile getiren Şık, "Seçim döneminde ilçe seçim kurulu jandarmanın içine alınmıştı. Seçimden sonra sandıkların yarısı sayılmadan Temizöz bu iş bitmiştir, Atağ seçimi kazanmıştır diyerek, silahlarla kutlama yaptılar. Sandıklar, ilçe seçim kurulu yerine jandarmanın içine alındı. İkinci kez babam itiraz dilekçesi yazdı. Bunun üzerine Temizöz, babamı aradı, dilekçeyi verirsen oğlu ya da yeğenlerini öldüreceğini söyledi. Babam da itiraz etmedi." dedi. aktifhaber

Hukuk Asker Sanıklara İşlemedi

08 Ağustos 2010
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tartışmalı bir gerekçeyle 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını kaldırdı.
İşte savcının mütalaası: Hani çağrıldıklarında gelirlerdi? Telefonlarına bile ulaşılamadı


İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tartışmalı bir gerekçeyle 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını kaldırdı. Mahkeme Savcısı Celal Kara'nın, mütalaasında yakalama kararının doğru olduğunu çarpıcı gerekçelerle sunduğu ortaya çıktı. Savcı, 'sanıkların kaçma şüphesi yok' iddialarına şöyle cevap veriyor: "Çağrıldığında gelecekleri belirtilen sanıklardan hiçbiri kendi iradesi ile gelmediği gibi telefonlarına bile ulaşılamadı."
'Balyoz' soruşturması ve yargı sürecinde ilginç gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2010'da Balyoz davasına ilişkin olarak 102 sanık hakkında yakalama emri çıkarılmasına karar vermişti. Haklarında yakalama emri çıkarılan 102 sanık arasında, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan ile Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç ve Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu da yer alıyordu. Şüphelilerden emekli Albay Ahmet Şentürk, Afyonkarahisar'da bankamatikten para çekerken gözaltına alındı ve sorgusunun ardından tutuklandı. Diğer 101 sanığa ise bir türlü ulaşılamadı.

Sanık avukatları İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nden kararın geri alınması, aksi takdirde itiraz olarak değerlendirilmesi için üst mahkemeye gönderilmesi yönünde talepte bulundu. Dosya İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Mahkeme savcının mütalaasını vermesinin ardından önceki akşam dosyayı inceledi. Sanık avukatlarının taleplerini yerinde bularak, yakalama kararının kaldırılmasına karar verdi. Mahkeme kararında ilginç bir itirafta da bulundu. Kararda, "Uygulamada mahkememiz de dahil pek çok mahkeme İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yaptığı gibi tutuklamak amacıyla yakalama müzekkereleri de çıkarmıştır. Ancak bunlardan hiçbirisi itiraz konusu olmamıştır. Kaldı ki; yasaların yanlış ya da eksik uygulanması, bu işlemin sürekli yapılmış olması onu hukuka uygun hale getirmez." denildi.

İstanbul Adliyesi özel yetkili mahkemelerinde görevli Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın, mahkemeye sunduğu 8 sayfalık mütalaasında çarpıcı tespitlerde bulunduğu ortaya çıktı. Kara'nın, sanık avukatlarının talebinin reddi yönünde görüş bildirdiği öğrenildi. Savcı, sanık avukatlarının iddialarını tek tek çürüten mütalaasında çok önemli tespitlerde bundu. Kara, CMK'ya göre, mahkemenin yakalama kararında bir usulsüzlük bulunmadığını hatırlattı. CMK 98'e göre heyetçe verilmiş yakalama kararına itirazın hiçbir şekilde mümkün olmadığına ve kanuna göre sadece hakim kararına her zaman, mahkemeye ise kanun hükmünün izin verdiği takdirde itiraz edilebileceğine dikkat çekti.

Mahkeme yasal takdir hakkını kullandı

'Sanıklar çağrıldığında gelir' ifadesinin kısmen haklılık payı taşıdığının değerlendirilebileceğini ancak mahkemenin bu konuda yasal takdir hakkını 'yakalama' olarak kullandığını belirten Celal Kara'nın tespitleri ilginçti: "(...) Karar tarihinden sonra ortaya çıkan duruma bakıldığında da mahkemenin şüphesinin haklı çıktığının görülmekte olduğu, zira çağrıldığında gelecekleri belirtilen sanıklardan hiçbirinin kendi iradesi ile gelmediği gibi beyan ettikleri adreslerinde bulunmadıkları ve hiçbirinin telefonlarına da ulaşılamadığı, bu durumun kaçma şüphesinin eski tabirle kuvveden fiile çıktığını ve mahkemenin şüphesinin haklı nedenlere dayalı olduğunu göstermekte olduğu kanaatine varıldığından itirazların reddine karar verilsin."

Tutuklama koşulları oluştu

Savcı Celal Kara, mütalaasında önemli bir noktaya da dikkat çekti. Yakalama kararının sanıkların kaçak olduğundan değil, tutuklama koşulları bulunduğu için verildiğini vurguladı. Şu ifadeleri kullandı: "Eski TCK'da gıyabi tutuklama kuralı vardı, bu hüküm kaldırıldı ve tutuklama koşulları olduğunda tutuklamak amacıyla yakalama kararı verilmesi uygulaması getirildi. 1 Haziran 2005'ten beri de bu kural istisnasız ve duraksamaksızın uygulandı." dedi. 'Sanıkların kaçak konumda olmadığı ve dolayısıyla CMK 98/3 madde ve hükmün karara dayanak yapılamayacağına' ilişkin itirazlara da değinen savcı, "Tutuklama koşullarının bulunması halinde bu amaçla yakalama kararının çıkarılabileceğine ilişkin yıllardır süren ve bu kararların verildiği on binlerce dosyanın Yargıtay denetiminden de geçmesi suretiyle kesinleşmiş bir uygulama olması karşısında bu itirazın yerinde olmadığı anlaşılmaktadır." ifadelerini kullandı.

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek: O zaman tüm tutuklu sanıklar salıverilsin
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi kaçaklık şartlarının olmadığını belirten bir gerekçeye dayanmış ancak bu gerekçe Ceza Muhakemesi Kanunu'na uygun değildir. Şayet bu gerekçe doğru kabul edilirse Türkiye'deki tüm tutuklu sanıkların hemen bırakılması gerekir. Mahkeme, kararında CMK'yı yanlış yorumlamıştır. CMK'nın yürürlüğüne dair kanunun 5. maddesi, "Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle gıyabi tutuklamalar yakalama kararına dönüşür" deniliyor. Bu da eski kanundaki gıyabi tutuklama yerine, yakalama kararının uygulanacağını gösterir.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop: Yakalama kararı neden yerine getirilmedi?
Yargılama süreci devam edecek. Davanın aslı kişilerin sanık olma durumu sürüyor. Yakalama konusunda 2 mahkeme arasında yorum farkı olsa da tutuklanma sebeplerinin oluştuğu konusunda aynı fikirde olduklarını görmekteyiz. 10. Ağır Ceza'nın vermiş olduğu yakalama kararı, 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın saatine kadar hukuken geçerlidir. Bu kararın gereğini yerine getirmemek ayrıca soruşturma gerektirir. Burada yakalanması geçen kişileri yakalamayanlarla ilgili gerekli soruşturmalar yapılmalı.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersan Şen: Yakalama kararına itiraz edilemez
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, yakalama kararı verdikten sonra bunun arkasında duracaktı. Yakalama kararı verdiğinde 'buna itiraz yolu açık değil' deyip kendisine yapılan 'yakalamanın kaldırılması' taleplerini esasa girmeden reddetmeliydi. Dosyayı da bir sonraki mahkemeye göndermemeliydi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi CMK 94 yerine 98'den yakalama kararı çıkarılması şeklindeki teknik hatayı yakaladı. Bu şekilde yargı zarar gördü.

Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır: Hukuk asker sanıklara farklı işletildi
Ben 11. Ağır Ceza Mahke-mesi'nin kararında yargı dışı unsurların devreye girdiğini düşünüyorum. Mahkemenin kararı ile kaçaklık özendirildi. Kaçarsanız daha çok hakkınız olur anlamında bir karardır bu. Bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hukuka direnişini gördük. 15 gün boyunca sanıkları saklamak suretiyle yargıya direnildi. Maalesef asker kişiler için hukuk farklı işletildi. Balyoz'la ilgili karar veren hâkimler ve savcılar baskı altına alındı.

Hakimin paşa isyanı

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin paşalara özel uygulama yapması Üye Hakim Metin Metin Özçelik'i isyan ettirdi...



İşte Özçelik'in itirazlarından bazıları: Biz dahil pekçok mahkeme aynı şekilde kararlar verdi... Yakalama kararına itiraz edilemez. 15 gündür aranmalarına rağmen adliyeye gelmedikleri için kaçma şüphesi var

Balyoz Darbe Planı'na davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 102 sanık hakkında verdiği ‘yakalama kararı'nı aralarında muvazzaf paşalarında bulunduğu 101 sanık için iptal eden 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına şerh koyan üye hakim, paşalara yapılan ayrıcalığı gözler önüne serdi. Üye Hakim Metin Özçelik, “11. Ağır Ceza olarak daha önce birçok kez iddianameyi kabul edip istisnasız savcıdan müteala bile almadan birçok kişiyi tutukladık” dedi.

‘USULLERE AYKIRI' DENİLDİ

İstanbul 11. Ağır Ceza, 27'si muvazzaf general 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını “10. Ağır Ceza'nın kararı usullere aykırı” iddiasıyla oy çokluğuyla kaldırdı. Mahkeme Başkanı Şeref Akçay ve üye hakim Oktay Açar'ın kararına üye hakim Metin Özçelik muhalefet şerhi koydu.

BİZ DE AYNI KARARLARI VERDİK

• Uygulamada mahkememiz de dahil pek çok mahkeme 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yaptığı gibi tutuklamak amacıyla yakalama kararları da çıkarmıştır. Ancak bunların hiçbirisi itiraz konusu olmamıştır.

KARARLARA ÖRNEKLER GÖSTERDİ

• Şöyleki mahkememizde yargılaması yapılan 2009-293 esas sayılı, 2009-100 esas sayılı, 2010-122 esas sayılı, 2010-166 esas sayılı ve 2010-157 esas sayılı dava dosyalarıyla ilgili olarak kamu davası açılıp iddianame kabul edildikten sonra Cumhuriyet Savcısının görüşü alınmaksızın düzenlenen düzenlenen tensiplerde sanıklara tutuklama amacıyla yakalama kararı çıkarılmıştır.

15 GÜNDÜR NİYE GETİRİLMEDİLER?

Üye hakim Özçelik muhalefet şerhinde yakalamalara yapılan itirazların reddedilmesi gerektiği yönündeki görüşlerini şu unsurlara dayandırdı:

• Hakkında yakalama kararı olan 101 sanığın özgürlüğünün kısıtlanması ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarından söz edilemez.

• Sanıkların tümünün kaçma tehlikesi var. Adli kontrol uygulaması yetersizdir.

• Yakalama kararlarına itiraz edilemez.

• Yakalama kararı çıktıktan sonra 15 gün içinde ne sanıklar geldi, ne de onlarla ilgili işlem yapması gerekenler işlem yaptı.

Hukuk paşalara işlemiyor

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, hakkında yakalama kararı olan 102 Balyoz sanığının Merkez Komutanlığı tarafından adliyeye getirilmemesini sert bir dille eleştirildi. Petek “Mahkeme kararıyla suç işlediği mahkeme kararıyla ortaya konan ve hakkında yakalama kararı verilenler 15 gündür derdest edildi mi? Normal bir vatandaş için bir yakalama kararı olsaydı herhalde bir operasyon düzenlenir mahkemeye teslim edilirdi” dedi.

Petek “Emeklisi ile muvazzafı ile orduevinde barınak oluşturulmuş. Hukuk devletinde herkesin saygı göstermesi gereken mahkeme kararı infaz edilmiyor. Ondan sonra kamuoyu aptal zannedip bu millete diyorlar ki, yakalama kararı tebliğ edilmedi de onun için derdest edilmiyor. Yakalama kararı tebliğ edilmez güvenlik birimi tarafından infaz edilir. Peki siz bunun uygulandığını görüyor musunuz? Hayır. Uygulamayanlara bir hesap sorulabiliyor mu? Hayır” diye konuştu.

İstanbul Adliyesi koridorlarındaki ilginç ‘ret' iddiası

Balyoz sanıkları hakkındaki yakalama kararını oy çokluğuyla kaldıran İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç gelişmeler yaşandığı iddia edildi. Reddi hakim taleplerini inceleyecek olan 11. Ağır Ceza'nın heyettinde son anda değişiklik yapıldığı, bir üye izne gönderilirken izindeki üyenin de iznini erken bitirerek görüşmeye katılmasının sağlandığı öne sürüldü.

Biri izne biri adliyeye

İstanbul Adliyesi koridorlarındaki iddiaya göre, itirazları görüyecek heyette Üye Hakim Bülent Akasma yer alıyordu ancak Mahkeme Başkanı Şeref Akçay, Akasma'yı izne gönderdi. Aynı mahkemenin izinde bulunan diğer üyesi Oktay Açar ise izinden erken çağrıldı ve yakalama kararına yapılan itirazlar görüşüldü. Ve Başkan Akçay ile Üye Hakim Açar'ın oylarıyla da Balyoz sanıkları hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı.

Savcı itiraza ret istedi

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin karar için günlerce mütealasını beklediği Savcı Celal Kara'nın mütealasında itirazın reddedilmesi gerekliliğini vurguladığı öğrenildi. Bir diğer dikkat çeken nokta ise 10. Ağır Ceza'nın yakalama kararını ve yapılan itirazlara reddi oy birliği ile verirken, 11. Ağır Ceza'nın yakalama karırını 2'ye 1 oy çokluğuyla alması oldu.
aktifhaber

Yargı ile Dalga Geçiyorlar
15 Ağustos 2010
İnternet Andıcı için mahkemeden ilk yakalama emri çıkarken, komutanlar yargıyla dalga geçiyor...
1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız, İnternet Andıcı soruşturmasında ifade vermeye yine gitmedi.

Mahkemeye ikinci kez 10 günlük sağlık raporu gönderdi. Bu girişim hukukçuların sert tepkisine yol açtı.

Eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı, 'iki kere rapor göndermenin adli mekanizmayla dalga geçmek' anlamına geldiğini söyledi.

İkinci raporun inandırıcı olmadığını kaydeden Avcı, “Cumhuriyet Savcıları mahkemeden ‘zorla getirilme’ kararı çıkartıp, sanıkların hazır bulunmasını sağlamalıdır. Adalet rapor beklemez. Delilleri karartma şüphesi var. Iğsız hala Türk Silahlı Kuvvetleri’nde önemli bir görevde. Alt hiyerarşideki subaylar üzerinde çok ciddi bir etkiye sahip. Ordu komutanı seviyesindeki bir kişinin delilleri karartma şüphesi oldukça üst seviyededir. Iğsız’ın tutuklamaya sevk edilmesi, sürpriz olmaz" dedi.

MİLLETİ ALDATIYORLAR

Emekli Askeri Hâkim Faik Tarımcıoğlu
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Ağu 15, 2010 6:32 pm tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Tem 26, 2010 10:06 pm    Mesaj konusu: Diyarbakır cezaevi Alıntıyla Cevap Gönder

Neşe Düzel, Kürt'lerin en önemli isimlerinden avukat Hüseyin Yıldırım ile Diyarbakır cezaevi günlerini konuştu..
Neşe Düzel/Taraf
26 Temmuz 2010


“Hürriyet’in Diyarbakır muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler ‘Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlık’ diye yazdı. Bu haber 1982 baharında yayımlandı.”

“Beni ip sarılı bir makaraya götürdüler. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... çok affedersiniz... İpi cinsel organıma geçirdiler. Biri ipi tutuyor, biri çekiyor. Çok utandım.”

“Diyarbakır polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu. Radyoda Evren konuşuyordu. “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu Evren.”

* * *

NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM

12 Eylül Anayasası’nda yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül’de insanlara çektirilen acılarla ve ‘darbeyle’ hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası’nın temelini oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP’nin darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesinin oylanacağı referanduma ‘boykot’ çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına kendi anılarıyla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK’yı, Öcalan’ı, lider kadrosunu, PKK’nın kuruluşunu, Suriye’yi, Bekaa’yı, Öcalan’a muhalefeti, PKK’nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün Avukat Yıldırım’ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okuyacaksınız. Avukat Hüseyin Yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan’ın çok yakınında yer aldı. Şam’a Bekaa’ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan’la yolları ayrıldı, Hollanda’da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldırım halen İsveç’te yaşıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz hangi yıl Diyarbakır hapishanesine girdiniz?

HÜSEYİN YILDIRIM: Ben Diyarbakır cezaevine 1981 yılının kasımında girdim ve on bir ay kaldım. O cehennemden 1982’de çıktım. Zaten ben 10 Kasım 1981’de Diyarbakır cezaevine götürüldüğümde de ayaklarımın üstünde duramıyordum.

Niye?

Çünkü poliste çok ağır işkence görmüştüm.

Neden dolayı tutuklandınız?

Silvan-Siverek’te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun diye Bingöl-Kiğılı bir öğretmen vardı. O kişi, kod adı olarak Tuncelili Hüseyin’i kullanmış. Beni, o diye tutukladılar. Oysa devletin bütün kurumları onun gerçek kimliğini biliyordu. PKK iddianamesinde de zaten o kişinin hüviyeti açıkça yazıyordu.

Tutuklandığınızda ne iş yapıyordunuz?

Avukattım. Türk ve Kürt solundan tutuklananların yüzde sekseninin avukatı bendim o dönemde. O sıralarda Diyarbakır rahattı, daha 12 Eylül olmamış, askerî cunta gelmemişti. Ülkede en ağır işkence Elazığ’da yapılıyordu. Naci kod adlı bir MİT görevlisi, 1800 Evler denilen yerde korkunç işkenceler yaptı. Sonra o kişi Diyarbakır’a geldi ve bana da işkence yaptı.

İşkence yapan devlet memurlarının da mı kod adları vardı?

Evet... Onlar, çok korunurlar. Zabıt tutarlar, zaptın altına imza olarak hiçbir isim yazmazlar, “zabıt müncisi” yani “zaptı tutan” yazarlar. İz bırakmazlar. Avukatlık yaptığım sırada mahkemelere çıkarılan tutuklular öyle kötü durumdaydılar ki, işkenceden geçtikleri apaçık ortadaydı ama mahkemeler bu işkencelere seyirci kalıyordu. Ben 12 Eylül 1980 cuntası döneminde sadece Elazığ’da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak her yerde duruşmalara girdim. O şehirler arasında gittim geldim. Çok doldum! Gördüğüm feci manzaralara itiraz ettim. Mahkemelere karşı direndim. Ben, Mehdi Zana’dan Şerafettin Kaya’ya, Selim Dindar’a üç bin kişinin avukatıydım. Zaten o yüzden de bir komployla tutuklandım.

Nasıl tutuklandınız?

Beni, Diyarbakır cezaevine bir müvekkilimi görmeye giderken gözaltına aldılar. Diyarbakır Birinci Şube’ye götürdüler. Uygulama şöyleydi. Önce polis soruşturması yapılıyordu. İşkence orada başlıyordu. Sonra poliste işkence görenler, biraz kendilerine gelsinler diye bir süre bekletiliyordu. Sonra savcılığa gönderiliyor ve tutuklanıp cezaevine konuluyordu.

Poliste ne yaşadınız?

Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, beni önce tavana asıp çarmıha gerdiler ve elektrik şoku verdiler. 16 ya da 17 Ekim 1981 tarihiydi. Polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu ve o sırada radyo açıktı, Evren konuşuyordu. Evren radyoda, “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu. Evren’in o sözleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Bir gün gene gözlerim bağlıydı... Gene işkence görmüştüm ve vücudum ateş içindeydi. Zaten her an işkence yapılıyordu.

Size ne soruyorlardı?

Hiçbir şey. Sadece konuş diyorlardı ve küfrediyorlardı. Biri odaya geldi ve bana “merhaba Hüseyin Bey” dedi. Anlamıştım, üst düzey biriydi, ya MİT’ti ya da ordudandı. İşkenceden sinirlerim çok gerilmişti. “Neden benimle gözlerim açık konuşmuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?” dedim.

Ne cevap verdi?

“Hüseyin Bey, siz Tuncelililer neden devlete bu kadar düşmansınız?” dedi. “Ne verdiniz, ne istiyorsunuz? Katliam uyguladınız, onun hesabını verin” dedim. Hiç tepki göstermedi. “Böyle yanlışlıklar olur. Şimdi söyleyeceğim, seni serbest bıraksınlar” dedi ve gitti.

Sonra ne oldu?

Bir, iki saat sonra biri koluma yapıştı, göz bağımı çözdü. Kırmızı suratlı asker elbiseli iriyarı biriydi. Bana vurdu da vurdu. Kafamı kırdı, dişlerimi kırdı. Dişlerim ağzıma saplandı. Kafamı tuvaletin içine bastırıyor ve sifonu çekiyordu. Tam boğulmak üzereyken, kafamı klozetten çıkarıyordu. Bir saatten fazla sürdü bu işkence. Her tarafımdan su gibi kan akıyordu. İşte yedi gün poliste böyle işkence gördüm. Doktor hastaneye gönderilmemi istedi ama götürmediler. O beş gün gözaltı bölümünde biraz kendime geleyim ve işkence belli olmasın diye tuttuktan sonra, beni mahkemeye çıkardılar. Uygulama öyleydi zaten. Hâkim, beni tutukladı.


Sizi Diyarbakır cezaevine mi götürdüler?

Ringo denilen demir kafesli bir cezaevi aracı vardı. Beni onunla Diyarbakır cezaevine götürdüler. Daha aracın kapısı açılmadan, bahçede “geldi geldi” diye bir çığlık koptu. Ellerinde odunlarla bir grup işkenceci aracın etrafını sarmışlardı. İşkencesiyle ünlü, cezaevi iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, elleri cebinde karşımda duruyordu. Beni ağır sopalarla dövdüler. Sonra Yıldıran, “Hadi aslanlarım, Avukat Bey’e helva yedirin” dedi.

Helva yedirin ne demek? İşkence yapın mı demek?

Evet. Diyarbakır cezaevinde ilk günüm böylece başladı. Beni büyük bir salona götürdüler. Dört tarafında duvara dizilmiş hücreler bulunan ortası açık dört katlı bir yer. Bu açık alanın orta yerinde lağım akıtıyorlar. Demir parmaklıklı hücrelere ise merdivenlerle çıkılıyor. Hücredekiler birbirlerini görmüyor ama işkenceciler dört tarafta herkesi görüyor. Bana, “soyun” dediler, soyundum. Allah Allah diye üstüme sopalarla saldırdılar. Epey dövdükten sonra beni lağımın içinde bir aşağı bir yukarı sürüklediler. Sonra biri başımı bacaklarının arasına aldı ve uzun süre sopalarla arkamdan vurdular. Nereye vuracaklarını biliyorlar. Sinirlerin geçtiği yerlere vuruyorlar. Ciğerlerim ağzıma geldi ve bayılmışım.

Bitti mi?

Sonra elbiselerimi ateşe verdiler ve sırtüstü o ateşe yatırdılar. Daha sonra beni duvarın dibindeki bir makaranın önüne getirdiler. Makarada ip sarılıydı. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... İlk kez anlatıyorum bunu... Çok affedersiniz. İpi benim cinsel organıma geçirdiler... Biri ipi tutuyor ve çekiyor. O zaman çok utandım. Bu çok ağır geldi.

Lütfen ağlamayın... İsterseniz anlatmayın, başka bir konuya geçelim.

Siz istediğinizi yayınlayın ya da yayınlamayın. Ama ben içimdekileri boşaltmak istiyorum. Her taraftan işkence sesleri geliyordu. Ben, “kafama bir kurşun sıkın bunu yapmayın” dedim. İpi bırakmam için ellerime tersten sopalarla vuruyorlar. Bütün parmaklarım kırıldı, ayak topuklarım kesildi. Sonunda iri yarı bir onbaşı, “ben bu kadarına yokum” dedi ve fırlayıp beni kucakladı. Beni beşinci hücreye götürdüler ve kenefe koydular.


Aman Tanrım...

O işkencelerden sonra ben şuna inandım. Yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır. Akşam oldu, nöbetçi bana acıdı ve beni lağımın içinden betonun üstüne çıkardı. Bana bir sigara verdi. O da bir askerdi. Size söyleyeyim, o cehennemin içinde melekler de vardı. Sabah oldu “ulan avukat” diye gene geldiler. Beni lağımın içine gene yatırdılar. Öyle dövdüler ki bayılmışım. Zaten bir müddet sonra acıdan göğsün tıkanıyor ve bağırman da kesiliyor. Kendime geldiğimde ayaklarımdan akan birikmiş simsiyah kanı gördüm. Yavaş yavaş ayaklarımı içime doğru çektim ve betonun üstüne yattım.


Her işkence gören yaşadıklarını bu kadar ayrıntılı hatırlar mı?

Hiçbir zaman unutmaz. Hiçbir şeyi unutmaz. Orada ölüm bir an önce gelsin istedim. Diyarbakır cezaevinde herkesi böyle imtihan ettiler. Ben dört aydan fazla hücrede kaldım ve dört ay her gün işkence gördüm. Bir de hücrelere kedi büyüklüğünde fareler saldırıyordu.

Ne!!!!

Birini kovuyordun, diğeri geliyordu. Fareler üstümüzde dolaşıyordu. O işkenceci Yüzbaşı Esat, ben kilo kaybettikçe, bana “şişmanlamışsın yahu” diyordu. Benim bütün parmaklarım kırıldı. Bakın... Hâlâ düzelmediler. Çenem ortadan ikiye bölündü. Bakın... Dizlerime çok vurdular. Bakın... Doktor falan yok, kendi kendine kaynadı çenem de bütün kemiklerim de... Dedim ya... Cehennemde melekler de vardı. İhtiyar lakaplı bir çavuş, cebine kendi yemeğini koyuyordu ve gizlice bana cebinden çıkardığı tahta kaşıkla içine ekmek doğranmış çorba ve et yediriyordu. Beni, dışarıdaki gelişmelerden haberdar ediyordu. “Seninle ilgili dünyada büyük tepki oluşmuş” diyordu. Uluslararası Af Örgütü falan ayağa kalkmıştı.

Diyarbakır cezaevinde aylarca hücrede tutulduktan sonra koğuşa götürüldünüz. Kimlerle aynı koğuşta kaldınız?

Ben dört ay hücrede kaldım. Beni tutuklandıktan dört ay sonra koğuşa götürdüler. Ahmet Türk ve eski CHP ve ANAP milletvekili Nurettin Yılmaz’la aynı koğuşta kaldım.

Koğuşta işkence yapılıyor muydu peki?

Her sayımda yumruklarla, sopalarla dövüyorlardı. Lağım temizletiyorlardı. Ahmet Türk ve ben zayıftık, erken yere düşüyorduk. Nurettin Yılmaz inadına düşmek istemiyordu. Unutmam... Çok saygı duyduğum Ahmet Türk bir gün karyolasının kenarına oturmuş gözleri dolu dolu... “Ahmet Bey üzülmeyin, bunun sonu ölüm değil mi?” dedim. “Hüseyin Bey ben işkenceden dolayı üzülmüyorum. Çok kötü küfrediyorlar, çok ağırıma gidiyor” dedi. Bir gün yine elimize uzun süpürgeleri verdiler, bizi lağıma götürdüler. Lağımı temizledikten sonra bize “koğuş vaziyeti al, uygun adım istikamet koğuş, marş” derlerdi ve biz de süpürgeleri silah gibi omzumuza alıp, yürürdük. Bir gün...

Evet, o gün ne oldu?

Yine Nurettin Yılmaz önde ben ortada, Ahmet benim arkamda gidiyorduk ki, kısa boylu bir onbaşı, “ulan bunlara gıcığım var” deyip havada uçtu ve Nurettin’in göğsünü postallarıyla ezdi. Tekmeyle öyle bir savrulduk ki arka arkaya üçümüz de yere yıkıldık.

Nurettin Yılmaz daha sonra ANP milletvekili oldu değil mi?

Evet. Daha önce de CHP milletvekiliydi. Şimdi BDP Disiplin Kurulu Başkanı. Diyarbakır cezaevinde bir de o işkenceci yüzbaşının “emret komutanım” diye tutuklulara tekmil verdirdikleri Jo adında bir köpeği vardı. İstediklerinde, bizi, ona ısırtıyorlardı. O sıralarda artık Uluslararası Af Örgütü, benimle ilgili büyük bir kampanya başlatmıştı. Türkiye’ye protesto yağıyordu. Ara sıra beni havalandırmaya çıkarıp elime top veriyorlardı.

Niye?

Bir helikopter tepemde durup resmimi çekiyordu. Zira “Bakın hiçbir şeyi yok. Top oynuyor” demek için böyle mizansenler yapılıyordu. Bir gün Hürriyet gazetesinin Diyarbakır’daki muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler. Sonra gitti, “Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlıktır. Hüseyin Yıldırım bile sağdır” diye yazdı. 1982 baharında yayımlandı bu haber.


Peki, tam olarak siz ne durumdaydınız?

Bir gün bir gardiyan bana, “Senin hakkında, onu yaşatın diye Ankara’dan talimat gelmiş. Şimdi Ankara’dan gelen doktor, seni muayene edecek” dedi ve beni doktora götürdü. Doktor, “soyunun, muayene edeceğim” dedi. Ben perdenin arkasında soyundum. İçeri girdiğinde korktu. Etrafındakilere, “Bu, burada mı böyle oldu” diye sordu. Sadece kemik kalmıştım. İçeri 75 kilo girmiş, 43 kiloya düşmüştüm. Doktor bana günaşırı serum verdirdi ve bana can öyle geldi.

Cezaevinden çıktığınızda ne yaptınız?

Önce annemi görmek istedim. Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, “Hüseyinimi bırakmışlar, beni, Hüseyinimin yanına götür” dedi. “Ben de o çarşıda, gel seni götüreyim” dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, “Ne oldu, hasta mısın sen?” dedi. Yürüdük ve çarşıda kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, “Hüseyin senin kolunda” deyince, annem uyyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı. Zaten büro arkadaşlarım da beni tanıyamadılar. Aynada kendimi gördüğümde ben de ürkmüştüm. Bir gün yüzbaşı gülerek bana ayna verdi. “Bak ne kadar yakışıklı oldun” dedi. Korkunçtu. Gözümün altındaki deri, bir et parçası halinde sarkmıştı.

Hapishanede ya da çıktığınızda devletten herhangi biriyle bir temasınız oldu mu?

Sıkıyönetim komutanının adli müşaviri Ahmet Beyazıt’la karşılaştım. Hiçbir şey olmamış gibi sarıldı, öptü beni. “Böyle şeyler olur, tekrar duruşmalara girersin” dedi. Beni Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak’la görüştürmek istedi. Beni ona götürdü. Kemal Yamak elimi sıktı. “Geçmiş olsun, böyle şeyler olur. Devlet zor durumda” falan diye konuştu. Sonra da, “ben senin aileni araştırdım, seninki çok iyi bir aile. Sen peygamber soyundan geliyorsun” dedi. Ben de “Paşam ben Arap değilim, ben Kürdüm” dedim. “Böyle şeyleri söylemekten men ederim sizi” diye bağırmaya başladı ve benden, cezaevindeki açlık grevinin bitirilmesi için tutuklularla görüşmemi istedi.

Görüştünüz mü?

Görüştüm. Açlık grevinde ölenlerin tabutlarını daha sonra ağlayarak ben indirdim. Zaten kısa süre sonra bir gece iki hâkim büroma geldiler. “Senin hakkında yeni kararlar alındı. Bu gece Diyarbakır’ı terk et” dediler. Ben o gece Diyarbakır’ı ağlayarak terk ettim. Suriye’ye geçtim, Şam’a gittim.

PKK’ya ne zaman katıldınız?

Ben hiçbir zaman PKK’ye katılmadım. Diyarbakır’da direnen insanların her zaman kalbimde yeri oldu. Onların anısını kutsal bir emanet olarak saklıyorum ama, ben Apoculuğa hayır diyorum. Ben hiçbir zaman PKK’li olmadım.

Nasıl olmadınız? Siz bir dönem PKK’nın Avrupa temsilcisi değil miydiniz? Sizi Diyarbakır’dan yurtdışına kim çıkardı?

PKK çıkardı. Zaten beni PKK’den başka dışarıya kim kaçırsın ki! O dönemde başka örgütler bana geldi de, ben mi onları istemedim?

Neyse... Sizinle PKK’yı konuşacağız. Önce Şam’da ne yaptınız?

Beni PKK’liler, Şam’da Öcalan’ın çevresine götürdüler. Ben Diyarbakır cezaevinde ve mahkemelerde her şeyi görmüş bir avukattım. Dünya kamuoyunu yakından tanıyordum. Ayrıca dünya kamuoyunda benimle ilgili kampanyalar vardı. PKK’liler, dünyaya anlatacaklarımın kendilerine yarayacağını biliyorlardı. Ben Şam’a gittiğimde, Öcalan ve karısı Kesire oradaydı. Kandil’deki yönetimin hepsiyle karşılaştım zaman içinde.

Kimlerle tanıştınız?

Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu... Karayılan’ı ise çok daha sonra gördüm. Çünkü o, çok eski bir PKK’li değildir. Öcalan, Cemil Bayık’a, “Avukat Bey’i diğer örgütlerle de tanıştır. Yarın öbür gün, bizimle niye görüştürmediniz demesinler bize” dedi. Cemil Bayık önüme düştü, Şam’daki bütün Kürt ve Türk örgütleriyle görüştürüldüm. Şam’da her örgütün ayrı evi vardı. PKK’nın üç ayrı evi vardı.


Öcalan’la nasıl tanıştınız?

Beni bir eve götürdüler ve orada beni Öcalan karşıladı. Onunla ilk kez orada karşılaştım. Bir müddet sonra bana “hadi gidelim” dedi. Bir başka eve gitmek için sokağa çıktık. Öcalan beni uyardı: “Yolda yürürken aramızda on beş, yirmi metre mesafe kalsın avukat” dedi.

neseduzel@gmail.com

Taraf

Yakalama Emrini Kim Savsaklıyor?
29 Temmuz 2010

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 22 Temmuz'da 77'si muvazzaf toplam 102 Balyoz davası sanığı hakkında çıkarttığı "görüldükleri yerde yakalanması" kararı, Merkez Komutanlıkları'na takıldı.
Balyoz sanıkları için verilen yakalama kararını birliklere ulaştırmayan Merkez Komutanlıklarının suç işlediği öne sürüldü. 23 Temmuz'da 77'si muvazzaf 102 asker hakkında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen yakalama kararı, Merkez Komutanlıkları'na takıldı. Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı iddia edilen ve Yüksek Askeri Şura'ya (YAŞ) kadar hiçbir muvazzaf subayın gözaltına alınmaması için yapılan planların hayata geçirildiği belirtildi. Orgeneral İlker Başbuğ'un talimatıyla Karargah Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu başkanlığında kuvvet komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığı adli müşavirlerinin katıldığı ve Ankara Barosu başkan adaylarından Metin Feyzioğlu'nun destek verdiği öne sürülen planın adım adım uygulandığı belirlendi. Hukuk çevreleri mahkemenin verdiği "yakalama emri"nin tebliğ edilemeyeceğini vurgulayarak, "Yakalama kararı demek, o kişinin derdest edilip tabir-i caizse eline kelepçe vurulması demek" dedi.

BU DAVET Mİ Kİ TEBLİĞ OLSUN

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, özellikle yakalama emriyle ilgili kararın manipüle edilerek kamuoyunun yanlış bilgilendirildiğini söyledi. Petek, yakalama emrinin "tebliğ" edilmesi diye bir durumun söz konusu olamayacağını dile getirdi. Petek şu bilgiyi verdi: "Yakalama kararı tebliğ edilmez, sadece yakalanan kişiye gerekçe ve hukuki durum anlatılır. Tebligat müvekkillerine ulaşıncaya kadar mahkemeye gelmeyecekler diye bir şey olamaz. Çetin Doğan hakkındaki emirde olduğu gibi polis, Doğan hakkındaki yakalama emrini bildiği için gördüğü yerde gözetim altına almıştır." Yakalamaya yapılan itirazlar ve kararı veren mahkemeye yönelik redd-i hakim taleplerinin emri durdurmayacağını dile getiren Petek, "Müracaat hukuki bir sonuç doğurmaz. Müracaatların hukuki bir bağlayıcılığı vardır" şeklinde konuştu. Mahkeme kararının ilgili birimlere ulaşmasının ardından yakalamanın gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eden Petek, "Emir yerine getirilmiyorsa, görevi ihmal suçlamasıyla dava açılmalıdır. Bu ihmal aynı zamanda da bir disiplin suçudur" dedi. Polisin emekli subayların yerlerini tespit ederek mahkeme kararını uygulaması gerektiğini belirten Petek "102 sanık hala neden yakalanamamıştır, sorusunun cevabı kesinlikle hukuki değildir. Hukuk devletinin gereği hiç olmazsa polis, emekli subayları yakalamalıydı. Bu hukuk skandalı olarak tarihe geçecektir" dedi

YAŞ'TA GÜNDEME BİLE GELEMEZ

Haklarında yakalama emri bulunan muvazzaf subayların terfi listesinde bulunanların YAŞ'a kadar yakalanmalarının engellendiği yorumunun güçlendiğini söyleyen Reşat Petek, "Askeri Personel Kanunu'nun 65. maddesi 'tutuklananlar' cümlesi vardır. Yani mahkemenin tutuklama kararı verdiği ve öyle veya böyle bir şekilde teslim olmayan, edilmeyen subayların YAŞ'ta gündeme gelmesi hukuken ve kanunen mümkün değildir" diye konuştu.

ŞAHİN: AÇIKÇA ŞUÇ İŞLENİYOR

Emekli Binbaşı Kemal Şahin, mahkeme kararını ilgililere tebliğ etmeyenlerin yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir silsilede suç işlediğini söyledi. Genelkurmay Başkanlığı'ndan Garnizon Komutanlıklarına gönderilmesi ve oradan da ilgililere tebliğ edilmesi gereken mahkeme kararlarıyla ilgili işlemleri yapmayanlar hakkında, savcıların ve mahkemelerin harekete geçmesi gerektiğini dile getiren Şahin şunları söyledi: "Ne demek tebliğ etmemek. Bu bir suçtur. En basitinden görevi ihmal suçudur. Bu suçun halkaları da Genelkurmay Başkanından başlayarak tebligatı yapmayan alt hiyerarşiye kadar giden bir zinciri oluşturmaktadır."

Babası darbecilerin akıl hocasıydı

Karargahta hazırlandığı belirtilen Balyoz sanıklarını kurtarma planına, avukat Metin Feyzioğlu'nun da destek verdiği öne sürüldü. Ankara Üniversitesi Eski Dekanı ve Ankara Barosu'ndaki Demokrat Sol Avukatlar Grubu'nun Baro Başkanı Adayı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu'nun babası Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, 27 Mayıs darbecilerin fikir babası olarak biliniyor.

Listede kimler var?

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkartılan 26 muvazzaf generaller şöyle: Korgeneral Nejat Bek, Korgeneral Mustafa Korkut Özaslan, Korgeneral Ayhan Taş, Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz, Tümgeneral Gürbüz Kaya, Tümgeneral Nurettin Işık, Tuğgeneral Hasan Fehmi Canan, Tuğgeneral Salim Erkal Bektaş, Tümgeneral Ahmet Yavuz, Tümgeneral Bekir Memiş, Korgeneral Yurdaer Olcan, Tümgeneral İhsan Balabanlı, Tuğgeneral Hakan Akkoç, Tuğgeneral Gökhan Gökay, Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu, Koramiral Kadir Sağdıç, Tuğamiral Turgay Erdağ, Tuğamiral Ahmet Türkmen, Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar, Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, Tümgeneral Abdullah Dalay, Tuğamiral Levent Görgeç, Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu, Tuğgeneral Bulut Ömer Mirmiroğlu, Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tuğgeneral Ali Aydın.
aktifhaber

Balyoz Davasına Şok Müdahale!
03 Ağustos 2010
Balyoz davası kapsamında çıkartılan yakalama kararlarına İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Turan Çolakkadı'ya vekalet eden Selim Berna Altay'dan şok bir müdahale geldi...
Savcı Altay, Balyoz Davası'yla ilgili yakalama kararlarına yapılan itirazı değerlendiren İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yönelik operasyon başlattı. Altay, 11. Ağır Ceza'dan şok bir istemde bulundu.

Altay, yetkisi dışına çıkarak sürece aldığı talimat çerçevesinde müdahale ediyor. Savcı Altay, hiçbir yetkisi olmadığı halde ve Balyoz Dava Dosyası konusunda hiçbir bilgisi olmadığı halde 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, yakalama kararlarının infazının ertelenmesi isteminde bulundu.

Görevi olmaması nedeniyle Balyoz Dava Dosyası'yla ilgili hiçbir belgeyi incelememiş olan Savcı Altay'ın YAŞ sürerken aniden bu şok talebi oldukça anlamlı bulundu.

11. Ağır Ceza Mahkemesi, dosyaya tam hakim olup doğru karar verebilmek için haftasonu dahil aralıksız çalışırken, yargı sürecinin doğal işleyişine tamamen aykırı ve müdahale anlamı taşıyan Altay'ın bu müracaatı, biryerlerden talimat aldığı kulislerine neden oldu.

Öte yandan oldukça kapsamlı olan Balyoz Davası dosyasını hiç incelememiş ve konuyla ilgili bilgisi olmayan Savcı Altay'ın bu ani müracaatı da bu kulisleri doğruladı.

Savcı Altay, Balyoz Darbe Planı belgelerinde “yararlanılacak yargı mensupları” arasında geçiyordu.

HABERVAKTİM.COM

Hakim Tatile Gönderildi
08 Ağustos 2010

Balyozcuların 'Yakalama' kararına itirazı görüşen 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç bir tatil trafiği yaşandı. Bir hakim tatile gönderildi, diğeri tatilden çağırıldı.İşte şok ayrıntılar...
Balyozcuların 'Yakalama' kararına itirazı görüşen 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç bir tatil trafiği yaşandı. Bir hakim tatile gönderildi, diğeri tatilden çağırıldı.
Hakim Bülent Akasma izne gönderilirken, tatildeki Hakim Oktay Açar göreve çağırıldı. Toplanan heyet 1'e karşı 2 oyla, 101 Balyoz sanığı hakkındaki 'Yakalama' kararı kaldırıldı.

Balyoz soruşturmasında hakkında yakalama emri çıkarılan 102 sanığın itirazını değerlendiren İstanbul11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde karar öncesi tartışmalı bir gelişmenin yaşandığı ortaya çıktı. Yakalama emrini 1'e karşı 2 oyla kaldıran Mahkeme'nin üye yapısıyla oynanarak Balyoz sanıklarının istediği kararın alındığı öne sürüldü.

BAŞKAN DEVREYE GİRDİ

Hakim Şeref Akçay'ın başkanlığını yaptığı 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Metin Özçelik, Bülent Akasma ve Oktay Açar'ın üye hakim olarak görev yaptığı belirtildi. Balyoz İddianamesi'ni kabul eden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin tensip kararında 102 sanık hakkında yakalama çıkarması ve itiraz için de 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ni göstermesi üzerine ilginç bir gelişme yaşandı. Balyoz sanıklarının yakalama emrinin kaldırılması için yaptıkları itirazın görüşüleceği gün için, Mahkeme Başkanı tarafından dosyayı değerlendirecek heyetin yapısında tartışmalı bir müdahalede bulunuldu.

Başkan Akçay'ın, Üye Hakim Bülent Akasma'yı izne gönderdiği ardından da izinde bulunan Hakim Oktay Açar'a tatilini yarıda kestirerek göreve çağırdı. Akçay'ın başkanlığında üyeler Özçelik ve Açar'la toplanan heyet Balyoz sanıklarının itirazını 1'e karşı 2 oyla kabul etti. Daha önce oy birliği ile haklarında yakalama emri çıkarılan sanıklar dosyayı değerlendirecek mahkeme heyetinde oymana yapılarak oy çokluğu ile cezaevine girmekten kurtuldu.

Yaşanan gelişmeler daha önce de yaşanan tartışmalı girişimleri akıllara getirdi.Islak İmzaİddianamesinin kabul edildiği gün hakkında tutuklama kararı verilenDursun Çiçekdaha önce iki kez tutuklanmış ancak itirazı değerlendirecek heyete yapılan müdahalelerle iki kez serbest bırakılmıştı.

KENDİ KARARIYLA ÇELİŞTİ

İstanbul 11.Ağır Ceza MahkemesiBalyoz sanıkları hakkında çıkarılan yakalama emrini oy çokluğu ile kaldırdığı kararında çok tartışılacak gerekçeler ileri sürdü. Tartışmalı gerekçelere muhalefet şerhi düşen üye hakim, 'Cumhuriyet Savcısı'nın görüşünü bile almadan bir çok tensip tutanağında yakalama emri verdik. Bunu niye kaldıralım" diyerek verilen kararın yanlışlığını ortaya koydu.

YAKALAMA EMİRLERİ ÇIKARDIK

Kararın alınmasında etkili olan iki üye kendi mahkemelerinin de 10. Ağır Ceza Mahkemesi gibi tutuklama amacıyla çok sayıda yakalama emri çıkardığını kaydederek, "İşlemin sürekli yapılmış olması onu hukuka uygun hale getirmez" diye görüş belirtti. İki üyenin 'Yıllardır kanun yanlış anlaşılıyormuş, şimdi doğru anladık" anlamına gelen bu gerekçesine muhalif üye de çarpıcı itirazlar getirdi.

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2009 ve 2010 yıllarında çıkardığı yakalama kararlarını tek tek sayan muhalif üye, 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın doğru olduğunu vurguladı. Cumhuriyet Savcısı'ndan görüş alınmadan yakalama emri çıkardıklarını hatırlattı. "Mahkememizin istisnasız uygulaması da 10. Ağır Ceza'nın uygulamaları gibidir" diyen muhalif üye, "Mahkememizde yargılaması yapılan 2009/293, 2009/100, 2010/122, 2010/166 ve 2010/157 esas sayılı dava dosyaları ile ilgili olarak kamu davası açılıp iddianame kabul edildikten sonra, Cumhuriyet Savcısı'nın görüşü alınmaksızın düzenlenen tensip tutanaklarında sanıklar hakkında tutuklanmaları amacıyla CMK'nın 98. maddesi gereğince yakalama emri çıkarılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır" şeklinde görüş belirtti.

CMK'DA DAYANAĞI YOK

11. Ağır Ceza Mahkemisi'nin kararına muhalif eden üyenin bir itirazı da çoğunluğun dile getirdiği "kaçma şüphesi yok" gerekçesine oldu. Haklarında yakalama emri çıkarılmalarına rağmen 15 gündür teslim olmadığını kaydeden muhalif üye, şunları söyledi:

"Emekli ya da görevde bulunan sanıklardan hiçbiri yakalama kararının çıkarıldığı 23 Temmuz 2010 tarihinden bugüne kadar 15 günlük süre geçmesine rağmen kendi istekleri ile adli mercilere gelmedikleri gibi, sanıklar haklarında yakalama kararlarını infaz etmekle görevli ilgililerce de yakalama kararının gereğinin yapılmadığı bilinmektedir."

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan, "Yakalama ve tutuklama yoluyla özgürlükleri kısıtlanmış kişiler mahkemeye başvurma hakkına sahiptir" maddesi de iki üye tarafından çarpıtılarak yorumlandı. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda 'yakalama emrinin kaldırılması" uygulaması olmadığı halde böyle bir kararı alan üyeler, AİHS'deki "yakalama" ifadesine atıf yaparak, maddede belirtildiği gibi 'özgürlüğü henüz kısıtlanmamış" Balyoz sanıkları için yakalama emrinin kaldırabileceklerini savundu. Balyoz sanıklarının dışarıda olduğuna atıf yapan muhalif üye ise çoğunluğun bu görüşüne, "Haklarında yakalama kararı infaz edilmeyen sanıkların özgürlüğünün kısıtlanması ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarından söz edilemez" diyerek karşı çıktı.

BUGÜN

Petek: Yakalama kararı infaz edilir

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı ve Hukukçular Derneği Üyesi Reşat Petek, Türkiye'de normal vatandaşa karşı işleyen hukukun bazı kesimlere karşı işlemediğini belerterek Balyoz soruşturması sürecindeki hukuk işleyişini eleştirdi.

Edirne'de Sivil Dayanışma Platformu tarafından düzenlenen "Güçlü Türkiye İçin Güçlü Evet" konulu konferansa katılan Petek, darbe anayasası nedeniyle hukukun bazı kesimlere işlemediğini vurguladı. "Hepsi sütten çıkmış ak kaşık gibi mi? Yoksa işlenen suçlara rağmen yargılama yolunu kapatan bir mekanizma mı var" diye soran Petek şunları söyledi:

"Mahkeme kararıyla suç işlediği mahkeme kararıyla ortaya konan ve hakkında yakalama kararı verilenler 15 gündür derdest edildi mi? Normal bir vatandaş için bir yakalama kararı olsaydı herhalde bir operasyon düzenlenir mahkemeye teslim edilirdi. Hukuken yapılması gereken de budur. Ama şimdi emeklisi ile muvazzafı ile ordu evinde barınak oluşturulmuş, hukuk devletinde herkesin saygı göstermesi gereken mahkeme kararı infaz edilmiyor. Ondan sonra kamuoyu aptal zannedip bu millete diyorlar ki, yakalama kararı tebliğ edilmedi de onun için derdest edilmiyor. Yakalama kararı tebliğ edilmez infaz edilir. Tebliğ olunan davetnamedir. Yakalama kararını güvenlik birimi infaz eder. Gelmezse zorla getirilir. Peki siz bunun uygulandığını görüyor musunuz? Hayır. Uygulamayanlara bir hesap sorulabiliyor mu? Hayır" dedi.

Bugün

Devlet İstedi Ben Öldürdüm!
09 Ağustos 2010
Ergenekon savcıları, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanan yüzlerce faili meçhul cinayet ile ilgili araştırmalarını derinleştiriyor.
Ergenekon savcıları, 2003'te Elazığ Emniyeti'ne gönderilen ihbar mektubu üzerine harekete geçti. İhbarda, Cem Ersever, Behçet Cantürk cinayetlerinden sorumlu tutulan Yeşil'ın sağ kolu Yusuf Tek, konuştu: Devletin istediklerini yaptım. Savcılara da konuşurum.

Ergenekon savcıları, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanan yüzlerce faili meçhul cinayet ile ilgili araştırmalarını derinleştiriyor. Geçtiğimiz günlerde bu kapsamda gizli tanık Kıskaç'ın yeniden ifadesi alındı. JİTEM'e çalıştığı belirtilen Kıskaç'a faili meçhul cinayetlerin yanı sıra Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın eylemleri de soruldu. Savcılar, 2003 yılında Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Amirliği'ne gönderilen bir ihbar mektubundan hareketle soruşturmayı derinleştirdi. Yeni Şafak, ihbar mektubunda adı geçen ve Yeşil'in sağ kolu olarak bilinen "Cabbar Dayı" kod adlı Yusuf Tek'e ulaştı.
Ergenekon soruşturması başlamadan yıllar önce gönderilen ihbar mektubu ve eklerinde JİTEM ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın faaliyetleri hakkında önemli bilgiler ve belgeler yer aldı. Buna göre Yeşil'in talimatları doğrultusunda hareket eden tetikçi Yusuf Tek, JİTEM komutanlarından Cem Ersever ve Kürt işadamı Behçet Cantürk'ün öldürülmesi gibi çok sayıda cinayete karıştı. 1992-1997 yılları arasında kamuoyunda infial uyandıracak birçok cinayete imza atan Yeşil ve ekibinin şimdilerde Ergenekon davalarında adı geçen bazı isimler tarafından korundukları anlatıldı.

"ORGENERALLER YEŞİL VE EKİBİNE SAHİP ÇIKTI"

Yusuf Tek'in faili meçhul cinayetler yüzünden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün sorgu ekibinde yer aldığı belirtildi. İhbar mektubunda ayrıca Ergenekon davasında adı geçen emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Albay Cemal Temizöz ve emekli Orgeneral Doğan Güreş'in Yeşil ve ekibini koruyarak desteklediği öne sürülüyor.

YUSUF TEK, YEŞİL'İN YERİNİ BİLİYOR

Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Amirliği'ne sunulan suç duyurusunda, Yusuf Tek'in Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın adamı olduğu açıkça belirtiliyor. Tek'in özellikle Mahmut Yıldırım'ın nerede olduğunu, nasıl yaşadığını ve kimlerle ilişki içinde olduğunu bildiği ifade ediliyor. En önemlisi de bir orduya yetecek silah ve mühimmatın nerede gizlendiğini bildiği tahmin ediliyor. Ayrıca işlenen faili meçhul cinayetler yüzünden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün infaz timinde yer aldığı da belirtiliyor. Dosyada Dayı kod adlı Yusuf Tek'in, Temizöz'ün ekibindeki bir türlü bulunamayan Cabbar Dayı olduğu da iddia ediliyor.

CİNAYETLERİN FAİLİ YUSUF TEK GÖSTERİLİYOR

2003 yılında gönderildiği belirtilen ibar mektubu ve eklerinde Tek'in işlediği iddia edilen cinayetler de detaylarıyla sıralanıyor. Özellikle 3 Kasım 1993 tarihinde Emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in öldürülmesinin arkasındaki kişinin Yusuf Tek olduğu belirtiliyor. Tek'in ayrıca 18 Şubat 1992 tarihinde 2000'e Doğru Dergisi Muhabiri Halil Güngen'i, 25 Aralık 1992 tarihinde PKK destekçisi ve uyuşturucu kaçakcısı olduğu öne sürülen Şeyhmuz Daş'ı, 15 Ocak 1994 tarihinde PKK'ya destek verdiği iddia edilen Kürt işadamı Behçet Cantürk ve şoförünün öldürülme olayını da Yusuf Tek'in gerçekleştirdiği anlatılıyor.

Devlet şimdiye kadar bilgime başvurmadı

Yeni Şafak'ın ulaştığı Yusuf Tek, hesabını veremeyeceği hiçbir şeyin olmadığını söyledi. Cabbar Dayı kod adlı Tek, iddialarla ilgili olarak; "2003 tarihinde Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nden olduğunu söyleyen iki sivil polis Abdullah Paşa Mahallesi'ndeki kendime ait evime geldiler. Bana Doktor Hasan Kaya ve Avukat Metin Can burada oturuyormuş tanıyor musunuz diye sordular? Ben de Elazığ-Tunceli sınırındaki Dinar Köprüsü'nün altında oturuyorlar dedim. Memurlar gülümseyerek gitti. Böyle belgeden siz söyleyince haberim oldu. 2003 yılından bugüne kadar hakkımda yasal olarak hiçbir işlem yapılmadı. Ayrıca bu konular ile ilgili ifadem bile alınmadı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hiçbir yasal ve yetkili mercii bu konularla alakalı beni aramadı ve bilgime başvurmadı. Bizim hesabını veremeyeceğimiz hiçbirşey yok. Devletin yetkili organları tarafından çağrıldığımız da iki elimiz kanda da olsa icabet ederiz" şeklinde konuştu.

Kaynak: Yenişafak

Kadın İtirafçı Yargıyı Şok Etti
16 Ağustos 2010
Çeşitli adliyelerde görev yapan 50'ye yakın hâkim ve savcı hakkında organize suç örgütlerinden maddi menfaat temin ettikleri iddiasıyla çok gizli bir soruşturma başlatıldı.
İstanbul'da, Beşiktaş'taki ağır ceza mahkemeleri başta olmak üzere çeşitli adliyelerde görev yapan 50'ye yakın hâkim ve savcı hakkında organize suç örgütlerinden maddi menfaat temin ettikleri iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Adalet Bakanlığı'ndan iki müfettiş, altı aydır yürütülen bu "çok gizli" idari soruşturma kapsamında hâkim ve savcıların yurtiçi ve yurtdışındaki malvarlıklarını araştırıyor. Yargıyı sarsan soruşturmanın asıl amacı uyuşturucu kaçakçılarından ve çetelerden haksız kazançla elde edilen paralara ulaşmak. SABAH Özel İstihbarat Bölümü'nün edindiği bilgilere göre müfettişler paranın izini sürerek somut delillere ulaşmak için öncelikle hâkim ve savcıların ve birinci derece yakınlarının tapu-banka kayıtlarını titizlikle inceledi. Ancak rüşvet skandalına karışan yargı mensuplarının veya yakınlarının üzerinde dikkat çekici bir malvarlığı artışına şimdilik rastlanmadı. Bunun üzerine müfettişler, adliyedeki üst düzey görevlilere ve memurlara hâkim ve savcıların gayri resmi malvarlıklarının bulunup bulunmadığını sordu.

UKRAYNA GEZİLERİ
Müfettişler ayrıca hâkim ve savcıların yurtdışı giriş- çıkış kayıtlarını da mercek altına aldı. Yapılan inceleme sonucunda soruşturmada adı geçen yargı mensuplarının çoğunun Ukrayna başta olmak üzere eski Doğu Bloku ülkelerine sık sık seyahate gittiği belirlendi. Soruşturma, İstanbul Beyoğlu, Beşiktaş ve Fatih adliyelerinde yürütülüyor. Ağır ceza, asliye ceza ve sulh ceza mahkemelerindeki hâkimlerle ilgili yapılan soruşturma kapsamında şüpheli hâkim ve savcıların yanı sıra çok sayıda tanık hâkim, savcı ve yazı işleri müdürü de dinlendi.

İTİRAFÇI G.S. YARGIYI SARSTI
Çok gizli soruşturma, G.S. adlı hukuk bürosu sahibi bir kadının uyuşturucu ve çete davalarında arabulucu olarak hâkim ve savcılarla görüştüğünün tespit edilmesiyle başladı. G.S.'nin telefonları dinlemeye alınınca organize suç örgütlerinden yargı mensuplarına uzanan derin ilişkiler ağı ortaya çıkarıldı. G.S., delillerin elde edilmesinden sonra Emniyet'te sorguya alındı. Polis, G.S.'nin önüne çok sayıda telefon görüşmesinin dökümlerini koyunca G.S., kendi isteğiyle "itirafçı" olup hâkim ve savcılarla olan derin ilişkilerini açıkladı. G.S., yanında çalıştırdığı avukatlar vasıtasıyla çete davalarının sonuçlarını nasıl etkilediğini detaylı bir şekilde anlattı.

1 MİLYON EURO'YA TAHLİYE
Buna göre G.S. önce hâkimleri büyük rüşvetlerle "bağlıyor." Çete lideri rüşvet alındıktan sonra tahliye ediliyor. Daha sonra, sonucu önceden belli olan dava için göstermelik bir savunma hazırlanıyor. Yıllar süren formalite bir yargılama sonucunda da çetenin istediği şekilde karar veriliyor. Davalarda tahliye başına verilen rüşvetin 500 bin ile 1 milyon Euro arasında değiştiği kaydediliyor. İtirafçı G.S.'nin, hakkında iddialarda bulunduğu sekiz hâkim kendisine dava açınca sırra kadem bastığı belirtiliyor. Rüşvet aldığı iddia edilen mahkeme başkanlarının, rüşvet çarkına uymayan mahkeme üyelerini başka yerlere sürdürdüğü belirtiliyor. Bazı hâkimlerin de rüşvetle verilen kararları sindiremeyerek tayin talebinde bulunduğu kaydediliyor. Hakkında soruşturma yürütülenler arasında Beşiktaş'taki özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görevli mahkeme başkanları ile hâkimler de bulunuyor. Adalet Bakanlığı müfettişleri, soruşturmada adı geçen yargı mensuplarını "şüpheli" sıfatıyla sorguluyor. Soruşturmanın devam ettiği ve bazı yargı mensuplarının izinden döndükten sonra sorgulanacağı öğrenildi. Bu arada Emniyet'in elinde bazı hâkimlerin garsoniyer olarak kullanılan evlere kadınlarla birlikte girip çıkarken çekilmiş gizli görüntülerinin bulunduğu öğrenildi. Garsoniyerlerin adreslerini itirafçı G.S.'nin verdiği belirtildi.

'Tahliye kararı al yoksa canını alırız'
Edinilen bilgilere göre müfettişlerin soruşturduğu konulardan biri de Fikret Eskin adlı bir uyuşturucu kaçakçısının yargılandığı davada hâkime rüşvet verildiği halde tahliyenin gerçekleşmemesi nedeniyle baş gösteren anlaşmazlık. Hâkime para verildiği halde davalardan birinde tahliye gerçekleşmeyince Fikret Eskin'in ailesinin, avukat K.K.'yi tehdit ettiği öne sürülüyor. Bu hâkim sayesinde Fikret Eskin'in 500 bin euro karşılığında yargılandığı davalardan birinden beraat ettiği, ancak diğer davada rüşvet verdiği halde "işini gördüremediği" iddia ediliyor. Bunun üzerine Eskin'in yakınlarının K.K.'ye "Ya tahliye kararını al ya da canını alırız" dediği ileri sürülüyor.

'İzindeyken niye tahliye ettiniz?'
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan savcılardan birine, ABD'nin uyuşturucu kaçakçıları listesinde yer alan PKK bağlantılı Cumhur Yakut'un akrabası İslam Yakut'la ilgili Özel Yetkili bir Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren davada İslam Yakut hakkındaki yakalama kararını ısrarla neden kaldırtmak istediği soruldu. Sorgulanan bir mahkeme başkanına da Kasımpaşa'daki bir çetenin davasıyla ilgili sorular yöneltildi. İddialara göre bu davada para bekleyen bir mahkeme başkanı çeteden beklediği parayı almayınca tahliyeyi geciktirdi. Başkan izindeyken çete tahliye edildi. İzinden dönen başkan, "Bu adamları ben izindeyken niye tahliye ettiniz?" diyerek diğer hâkimlere fırça attı.

Kaynak: Sabah

İsmet Berkan / Radikal
Hukuksuz demokrasi olmaz
20 Ağustos 2010

İnternet andıcı denen belgeyi ve tartışmasını çok önemsiyorum; çünkü bu, bizde sistemin ne kadar çarpık ve normalden uzak işlediğini gösteren müthiş bir örnek.

İpin ucunu kaçıranlar için hatırlatayım...

2000 yılında, Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında bir ‘İrticayla mücadele’ genelgesi çıkar. Başbakanlık bu genelgeyle pek çok kamu kurum ve kuruluşuna ‘İrticayla mücadele’ görevleri verir. Görev alan kuruluşlardan biri de Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay bu genelgeye dayanarak isimleri www.irtica.org gibi şeyler olan bazı internet siteleri kurar, Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi bu sitelere içerik sağlar, sitelerde çok sayıda yalan haber yayımlanır.
Siteler o kadar ileri giderler ki, 2002 kasımında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine, hatta hükümet icraatları aleyhine de yayın yaparlar, yalan haberler yaymaya devam ederler.

2007 yılında, Ak Parti ile ilgili kapatma davası açılınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu sitelerden bazı haberleri de (herhalde yalan olduğunu bilmeden, düşünmeden) iddianamesine delil olarak koyar. Ancak Anayasa Mahkemesi delillerde söz edilen haberlerin yalan olduğunu ortaya çıkarır.

Bu arada 2009 başında Taraf gazetesine gelen bir ihbar mektubu bu yalan haber sitelerinin Genelkurmay tarafından kurulduğunu ve işletildiğini belgeler.

Genelkurmay ortaya çıkan belgeleri yalanlamaz, aksine ‘Bize görev verildi biz de yaptık’ diyerek kendini savunur. Hükümet, söylediklerine göre, ilk kez bu açıklamayla durumdan haberdar olur, hemen ilgili genelgeyi iptal eder.

Genelge iptal edilir ama Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun devreye girip konuyu araştırması, gerekirse soruşturması için herhangi bir şey yapılmaz. Fakat ilgili askeri belgede imzası olan ilgili komutan hükümet tasarrufuyla kara kuvvetleri komutanı yapılmaz, emekliye sevk edilir.

İşte dört gündür bu köşede Başbakanlığın en azından 2009 Şubat ayından sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu (BTK) araştırma-soruşturma için görevlendirmediğini konuşuyoruz.

***

Taa en baştan başlayalım, çünkü balık baştan kokuyor.

Soru şu: İrtica bir tehdit midir?

Pek çoğunuz bu soruya ‘Evet’ cevabını veriyorsunuz hiç düşünmeden.
Bir soru daha sorayım o zaman: ‘Kanunlarda yazılı irtica diye genel bir suç var mıdır?’

Cevap vereyim de uğraşmayın: Hayır, yoktur.

Bir hukuk devletinde kanunların suç olarak görmediği bir konu ‘tehdit’ de sayılamaz.

İrtica diye bir suç ve tehdit yok ama ‘Çocukların korunması’ndan, ‘Kutsal din duygularının istismar edilip devlet düzeninin değiştirilmeye çalışılması’na kadar pek çok başka suç var kanunlarımızda.

Ortada tanımı yapılmış suçlar varsa, bu suçlarla mücadele görevi de savcılarındır.

Ama biliyorsunuz bizde bakış öyle değil. Önce ‘irtica’ diye bir ‘iç tehdit’ olduğunu öne sürüyoruz. Sonra bu ‘tehdit’i bir ‘iç güvenlik sorunu’ olarak tanımlıyoruz; ardından da bu iç güvenlik sorununu halletmesi için Genelkurmay’a görev veriyoruz.

Bu zincir baştan sona yanlış. Ortada bir ‘iç tehdit’ yok; olsa olsa suç var. Bu suçlar bir ‘iç güvenlik tehdidi’ boyutunda değil. Öyle bile olsa bu konuyla ilgili askeri göreve çağırmaya gerek yok, savcılar ve polis var.

***

Ülkeye demokrasi gelecek, askeri vesayet ortadan kaldırılacaksa önce bu bakış açılarının değiştirilmesi gerek.

Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirmek en azından bana bakış açısının değiştiğini gösterecekti.

Ancak iktidar cephesinden gelen ‘Biz orayı teftiş edemeyiz’ sözleri, aslında bu sistem içinde askerin yerinin nasıl daha yüksek, daha yüce konumlandığının içselleştirilmiş hali gibi.

Önce kendi kabullerimizi ‘normalleştirelim’ ki ülkeyi normalleştirecek halimiz kalsın.

TSK "İntihar Etti" Dedi Ancak...

26 Ağustos 2010
Balıkesir'de vatanî görevini yapan Aşkın Demir'in ailesine oğullarının intihar ettiği söylendi. Ancak bir telefon gerçeği ortaya çıkardı...
Balıkesir'de vatanî görevini yapan Aşkın Demir'in ailesine oğullarının intihar ettiği söylendi. Ancak baba Nazir Demir 'Karnına ateş ederek intihar edilir mi?' diyerek buna inanmadı. Eve gelen bir telefon onun şüphesini doğruladı. Aşkın'ın asker arkadaşı olduğunu belirten kişi "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Her şeyi biliyoruz ama korkuyoruz, bizi de yaşatmazlar." diyordu.

Uşaklı Aşkın Demir, Balıkesir'in Erdek ilçesinde askerlik görevini yaparken karnından girip sırtından çıkan bir mermiyle yaralandı. 20 gün yoğun bakımda kalan Demir, hayatını kaybetti. Askerî yetkililer baba Nazir Demir'e oğlunun intihar ettiğini söyledi. Ancak baba Nazir Demir, "Karnına ateş ederek intihar eden kimseyi gördünüz mü?" diyerek intihar iddiasına inanmadı. Eve gelen bir telefon babanın bu şüphesini doğruladı. Telefondaki ses, Aşkın'ın asker arkadaşı olduğunu belirterek "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Her şeyi biliyoruz ama korkuyoruz, bizi de yaşatmazlar." diyordu. Oğlunun ölümünün ardından birliğine giden acılı baba içeri alınmamış. Ayrıca askerî yetkililer otopsi raporunu da baba Demir'e vermemiş. Tüm bunlar yaşanırken Aşkın'ın annesi akli dengesini kaybetti ve aile taşınmak zorunda kaldı. Baba Demir şimdi oğlunun ölümüne şahit olan arkadaşlarına sesleniyor: "Ellerini vicdanlarına koysunlar ve bildiklerini anlatsınlar. Benim çocuğumun ölümünün üstünü örten komutanlara hakkımı helâl etmiyorum."

Demir ailesinin en büyük çocuğu Aşkın, 2004 yılında 1984/1 tertip olarak askerlik görevine başladı. Samsun'daki acemi birliğinden sonra Balıkesir'in Erdek ilçesindeki Türk Silahlı Kuvvetleri Eğitim Kampı'na gönderildi. 7,5 aylık askerken 10 Ağustos'ta, izinden birliğine döndü. 20 Ağustos'ta ise yaralı olarak önce Balıkesir Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı, oradan da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edildi. Yoğun bakımdaki yaşam mücadelesini 10 Eylül'de kaybetti. Acı haberi alır almaz hemen Bursa'ya giden Nazir Demir'e, askerî yetkililer önce oğlunun vurulduğunu, sonra 'nöbette intihar ettiği'ni söylediler.

Oğlunun başına gelenlerin acısını ve şaşkınlığını yaşayan baba Nazir Demir, yaralı oğlunu Bursa'ya götüren binbaşının kendisini azarladığını ifade ederek şunları aktarıyor: "Binbaşı, 'Sen çocuğuna ne bakmıyorsun? Niye para göndermiyorsun?' dedi. Ben de gönderdiğim paraların makbuzlarını gösterdim. 'Bizim para sıkıntımız yoktu.' dedim. Sonra bana, 'Sen git, biz gerekeni yapacağız.' dediler. 18 gün hastane bahçesinde yattım. 19. gün, 'Sabah çocuğunu uyandıracağız. Artık sen gidebilirsin.' dediler. Sonra telefon ettiler, 'Çocuğun vefat etti, gel götür.' dediler." Oğlunu ameliyat eden doktorun, "Bu yüzde 90 intihar değil." dediğini savunan baba Demir'i, Aşkın ile aynı birlikte askerlik yapan bir arkadaşı terhis olduktan sonra aramış. Telefondaki kişinin, "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Nizamiye nöbetçisiydi. Biz her şeyi biliyoruz ama korkuyorum, bizi de yaşatmazlar." dediğini kaydeden Nazir Demir, kim olduğunu bilmediği bu askeri, savcıya ifade vermeye ikna edemediğine üzülüyor.

Baba Demir, oğlunun öldürülmesinden iki ay sonra birliğine gittiğini, "Çocuğumun vurulduğu yeri görmek, bilgi almak istiyorum." demesine rağmen içeri almadıklarını anlatıyor. Oğlunu sadece santraldeki görevli askerin tanıdığını, bütün arkadaşlarının olaydan sonra yerlerinin değiştirildiğini belirten Nazir Demir, "Arkadaşları, ellerini vicdanlarına koysun ve bildiklerini anlatsın. Benim çocuğumun ölmesinin üstünü örten komutanların da çocukları var. Hakkımı helâl etmiyorum." diyor. Demir, ısrarla istemesine rağmen oğlunun otopsi raporunun bile kendisine verilmediğini belirterek, mümkünse tekrar otopsi yaptırmak istediğini, oğlunun bir cinayete kurban gidip gitmediğinin tespit edilmesini istediğini söylüyor.

Annesi aklını kaybetti

Askerdeki oğlunun ölümünden sonra eşinin aklî dengesini kaybettiğini anlatan Nazir Demir, bu yüzden ilçeye taşınmak zorunda kaldığını aktarıyor. Demir, yaşadıklarını şu sözlerle aktarıyor: "Eşim, her gün oğlumun mezarına gidiyordu. Getiriyorduk, aklına gelince, gece gündüz fark etmiyor yine gidiyordu. Aklî dengesini kaybetti. Bunun için köyümü, bir servet bırakarak terk ettim. Şimdi ilaç almadığında da başını alıp gidiyor." Köydeki evini ve tarlalarını bırakıp Eşme'ye yerleşen aile, hayırsever bir vatandaşın evinde oturuyor. Gündelik iş bulursa çalışmaya giden Demir, komşularının ve belediyenin yardımıyla hayata tutunmaya çalışıyor.
aktifhaber

İzmir'de başörtüsü yasağına ve CHP'ye protesto

15:20 - Özgür Düşünce Derneği ve Eğitim Hakları Derneği (ÖZGÜR-DER) İzmir Şubesi üyeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, "Başörtüsü sorununu çözeceğiz" açıklamalarını ve İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin başörtülü öğrencilere indirimli kart vermemesini protesto etti. 28.08.2010 İZMİR netgazete

Yargısız
Ahmet ALTAN
ahmetaltan111@gmail.com

Devlete karşı işlenmiş suçlar diye bir fasıl vardı bizim ceza yasasında.

Ama, “devletin işlediği suçlar” diye bir fasıl yoktu.

Çünkü “devletin işlediği suçları engellemek” gibi bir amaç yoktu.
Tam tersine.

Koramiral Kıyat’ın, HaberTürk televizyonunda açıkladığı gibi, “cinayetlerin işlenmesi için bizzat devletin zirvesi emir vermişti” bir zamanlar.

Güneydoğu’da görev yapan birçok subay ve polis de bu emirlere sorgusuz sualsiz uymuş, binlerce insan sokaklarda vurulup öldürülmüştü.

“Devlet için adam öldürmeye” başlayan subaylarla polisler kısa zamanda birer “mafya elemanına” dönüştüler.

Bir yandan “devlet adına” deyip canlarının istediklerini öldürüyorlar, bir yandan da “bak seni de öldürürüz” diyerek haraç topluyorlar, bir yandan da uyuşturucu kaçakçılığına bulaşıyorlardı.

Kısa zamanda Güneydoğu, Kürtler için bir cehenneme, Türk görevliler için de bir “suç cennetine” dönüştü.

Devlet, kendi eliyle Güneydoğu’da “ölüm mangalarının” dolaştığı, “uyuşturucu kartellerinin” kurulduğu bir Latin Amerika “cumhuriyeti” oluşturdu.

Kürt halkı uzun tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı o dönemde.

Devlet ise toprağa gömülmüş bir ceset gibi çürümeye başladı.
Çürüme başladığı zaman çok hızlı yayılır.

Kaçınılmaz olarak yargı da bu çürümeden payını aldı.

Suçlular yakalanmıyor, eskaza yakalanırsa serbest bırakılıyordu.

Devletin ve yargının içindeki “dürüst” insanlar ise gidişattan fevkalade şikâyetçiydiler.

Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz, hayatını ortaya koyarak bu “suç çetelerinin” en beterlerinden biri olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya
çıkardı.

Başında bir binbaşının bulunduğu çeteyle ilgili olarak, çete üyelerinden bir itirafçı da olup biten her şeyi anlattı.

Yüksekova Çetesi, on altı faili meçhul cinayetten sorumlu tutuluyordu.

Haraç, gasp, uyuşturucu, “yaptıkları” diğer işlerdi.

Yakalandılar.

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır cezalara çarptırıldılar.

Yargıtay, cezaları bozdu.

Aynı günlerde “çete reisi” olmaktan yirmi beş yıl hapse mahkûm edilmiş olan binbaşı emekliye ayrıldı ve ortadan kayboldu.

Sonra, dava o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırıldı.

Sonunda da “zamanaşımına” uğratılarak sanıkları cezalardan kurtarıldı.

Dün, zamanaşımının son günüydü ve biz bu haberi manşet yaptık.

Bu davanın “asla zamanaşımına uğrayamayacağını” söyleyen hukukçular var ama görünen o ki “yüksek yargı” onların bu iddialarını ciddiye almıyor.

Yüksekova Çetesi davası, buna benzer birçok davanın en ünlülerinden biri ama tek çete ve tek suç değil.

Ortada öldürülmüş binlerce insan var.

MHP eski Başkan Yardımcısı Şevket Yahnici’nin Neşe Düzel’e yıllarca önce söylediği gibi “polis arabalarının eskortluğunda kaçırılmış” tonlarca uyuşturucu var.

Devleti, devlet görevlilerini ve “devlet için işlenmiş suçları” kutsal ve dokunulmaz gören bir yargı var.

Yargı, hesap sormadığında, “devlet için suç işlenebileceğine” inandığında suçu önlemek, insanların hayatını güvenceye almak mümkün değil.

Unutmayın ki Şemdinli’de “kitapçı bombalayan” astsubaylar hakkında iddianame hazırlayıp, bunların “emir komuta zinciri içinde” yapıldığını söyleyen genç savcıyı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı’nın “emriyle” görevden men etti.

Aynı kurul, bugün de Ergenekon davasını soruşturan savcıları görevlerinden almaya uğraşıyor.

Böyle bir “yüksek yargıya” sahip olduğunuzda Yüksekova Çetesi’nin üyelerini nasıl yakalayıp mahkûm edecek, yeni çetelerin kurulmasını nasıl önleyecek, Şemdinli’de astsubayların kitapçı bombalayıp insanları havaya uçurmasını nasıl durduracaksınız?

12 eylülde yapılacak Anayasa referandumunun en önemli maddelerinden biri, Şemdinli savcısını görevinden atan, Ergenekon’u ve “faili meçhulleri” araştıran savcıları yerlerinden kaydırmaya uğraşan HSYK’nın yapısını değiştirmek.

O yapı değişmeden, “devletin suç işlemesini” engellemek çok zor gözüküyor.
(..)
29 Ağustos 2010 Taraf

Hâkim ve savcıların dinleme kayıtları imha edilmiş!
Fatih Altaylı
fatihaltayli@haberturk.com
03 Eylül 2010

DÜN “Beni dinlemeyen yılan bin yaşasın” diye yazıp, dinlenen ama dinlenmeleri sonucunda bir suç unsuruna rastlanmayan vatandaşların dinleme kayıtlarının imha edilip edilmediğini sormuştum.
Öyle ya, bu kayıtların nasıl imha edileceği ve dinlenen kişiye dinlendiği hakkında nasıl bilgi verileceği yasayla belirlenmiş durumda.
Ancak şimdiye kadar, “Dinlendiniz. Suça rastlanmadı. Kayıtlarınızı imha ediyoruz” tebligatı alan kimse yok.
Durumu eleştirmiş, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de bu konuda bir bilgisi olmadığını söylemiştim.
Bugün Adalet Bakanlığı’ndan bir açıklama geldi.
“CMK’nın ‘Kararların yerine getirilmesi, iletişim içeriklerinin yok edilmesi’ kenar başlıklı 137. maddesi uyarınca hâkim kararıyla dinlenen kişiler hakkında takipsizlik kararı verilmesi halinde dinleme kayıtlarının imha edilmesi gerekmektedir. Ayrıca soruşturmanın bitmesinden itibaren 15 gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dinlemenin nedeni, kapsamı, süresi ve sonucu hakkında telefonu dinlenen kişiye yazılı olarak bilgi verilmesi zorunluluğu vardır. Ancak Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yapılan soruşturmalar sebebiyle ilgililere bilgi verilip verilmemesi için Adalet Bakanlığı’nın izni veya talebine gerek olmadığı için bu konuda Bakanlığımızda bilgi bulunmamaktadır. Telefon dinleme kayıtlarının imha edilmesine veya ilgilisine tebliğine ilişkin bilgiler Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından arşivlenmektedir.”
Bu arada bir de “İmha” bilgisi eklemişler. 2005 yılından bu yana hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilen 57 hâkim ve savcı hakkında dinleme kayıtları imha edilmiş ve kendilerine bilgi verilmiş.
Bu da çok garip.
Hâkim ve savcılar dinlenince onlara bilgi veriliyor. Vatandaşa ise böyle bir şey yapılmıyor.
Bu durum Anayasa’nın eşitlik ilkesine pek uymuyor gibime geldi.
habertürk

Osman Can'dan Çarpıcı YSK Yorumu
05 Eylül 2010

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can, referandum süresinin 60 gün yerine 120 gün olarak belirlenmesine ilişkin çarpıcı bir iddiada bulundu...
Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can, "Belki de Yüksek Seçim Kurulu 60 günden 120 güne çıkararak darbecilerin12 Eylülgünü zaman aşımından yararlanmaları imkanı sağladı." dedi.

Geçici 15. maddenin kaldırılması üzerine darbecilerin yargılanması için nereye gidileceğini soran Osman Can, "Darbeciler yargılansın diye hangi yargıya gideceksiniz. Bu yargı sistemi adaletsizlik amacı üzerine kurulmuş zaten. 1981 Anayasası darbecilerin biçimlendirilmiş yargı sistemi var." diye konuştu.

Yargıtay ve Danıştay'ın kompozisyonunun daima belli bir ideolojinin egemen olacağı şekilde tasarlandığını anlatan Osman Can, "Bu yapı bu şekilde olduğu sürece ki bu Yargıtay veDanıştayAnayasa üyelerini seçiyor. Yüksek Seçim Kurulu üyelerini seçiyor. Referandumu 60 güden 120 güne çıkaran. Belki de bir ihtimal hani zaman aşımı tartışması var. 12 Eylül günü zaman aşımı tartışması var hani, o zaman aşımından yararlanmalarını da sağlayan YSK. Onları seçiyorlar. Rekabet Kurulu vs onları da seçiyor." diye konuştu. aktifhaber

Tansel Hanım’ın, 21 milyon lirası var mı?
Ali İhsan KARAHASANOĞLU

Aziz Nesin, Sivas olaylarından kısa bir süre önce verdiği kışkırtıcı röportajda, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” demişti.
Bu sözler için dava açıldığında, kendisini zor kurtardı.
Yargıtay’a da gidip gelen dosyadaki beraat gerekçesi, “Yüzde 60 için bir hakarette bulunuluyor ama, kimlerin yüzde 60 içinde olduğu, kimlerin yüzde 40’lık dilimde kaldığı belirtilmemiş. Tümüyle Türklerin aptal olduğu iddiasında da bulunulmayıp, bir kısmı için bu isnat yapıldığından, Türklüğe hakaret suçu da oluşmamıştır” şeklinde idi.
28 Şubat sürecinde, İşçi Partisi’nin himayesinde basılan, İlhan Arsel isimli bir ateistin kitabında, Peygamberlere, Peygamberimize ve ashabına hakaretler ediliyordu. Tempo dergisinden Kurthan Fişek de, o kitaptan alıntı yaparak, o iftiraları köşesinden tekraren yayınlamıştı. Nasiye Gökçe isimli Müslüman bir hanım, “İslâm’a hakaret edilmiştir.Ben bir Müslümanım. Bu sebeble sembolik de olsa manevi tazminata hükmedilsin” talebinde bulunmuştu.
Yerel mahkeme, bu talebi kabul etmişti.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “davacının şahsına bir hakaret yoktur” diyerek kararı bozdu.
Böylece, kutsal dinlerin Peygamberlerine, İslâm dininin Peygamberine, Peygamberin ashabına hakaret edilirse, Müslümanların her birinin açacağı tazminat davasının dinlenmeyeceği kararı çıkmış oldu.
Benzer tarihlerde, Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın, Atatürk için sarfettiği iddia edilen bazı sözler için, birçok vatandaş manevi tazminat davası açtı. “Atatürk’e yapılan hakaret, her Türk’e yapılmış sayılır” iddiasında bulunuldu. O davalarda da 4. Hukuk Dairesi, Atatürk’e yapılan hakaretlerin, her Türk için yapılmış sayılacağını kabul ederek, manevi tazminata hükmedilmesini istedi.
Böylece, İslâm’a yapılan hakarette, her Müslüman’ın dava açma hakkı olmadığını kabul eden Yargıtay, Atatürk’e hakarette farklı bir içtihadda bulundu. “Atatürk’e hakaret, her Türk’e hakarettir” dedi.
Yakın tarihte de, Orhan Pamuk’a ait “1.5 milyon Ermeni’yi ve 30 bin Kürt’ü katlettik” sözleri sebebi ile açılan manevi tazminat davaları da, önce yerel mahkemede reddedilmiş, daha sonra Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından, “Türklere hakaret edilmiştir. Hakaret edilen herkes dava açabilir” gerekçesi ile karar bozuldu.
Atatürk için geliştirilen içtihad, Türklere yönelik genel söylemde de tekrarlanmış oldu.
Özellikle belirtelim, son karar, Hukuk Genel Kurulu olduğu için, toplu olarak insanlara hakaret edilmesi halinde, her bireyin ayrı ayrı dava açabileceği hususunda Yargıtay’daki en yüksek kurulun kararı da ortaya çıkmış oldu: Topluluğa yapılan hakaretlerde, o topluluk içindeki bireyler dava açabilir.
Şimdi yeni bir örnek ile karşı karşıyayız.
Danıştay eski Başsavcısı TanselÇölaşan’dan geliyor, yeni hakaret sözcükleri.. Anayasa değişikliği ile ilgili olarak görüşlerini açıklıyor Tansel Hanım ve şöyle diyor: “Yüzde 42’lik dilimin dışındakiler, dalalet ve ihanet içindedir!”
Belirleme somut.
Muhatap kesim net..
Hakaret ifadesi, hem “dalalet” kelimesi ile, hem de “ihanet” kelimesi ile çok açık.
Şimdi ben bekliyorum ki; % 42’lik dilimin dışında kalanlar, gerek şahıs olarak, gerek tüzel kişilikler vasıtası ile ceza davaları açıp, Tansel Hanım’dan şikâyetçi olsunlar.
Takip edebilecek olanlar, ayrıca manevi tazminat davası da açsınlar.
En başta, halkın verdiği “% 58 oy”un davetçisi olan AKParti açsın bu davayı..
Anayasa değişikliğine “evet” oyu verilmesini isteyen sivil toplum kuruluşları açsınlar, “ihanet” suçlamasına yönelik tazminat davalarını..
Ve sonra bakalım..
Yargıtay ne karar verecek, bu davalarda?
İslâm dinine hakaret edilmesindeki verilen karardaki gibi, “Her Müslüman’ın dava açma hakkı yoktur. Direkt isim belirtilerek saldırıda bulunulmamıştır” mı diyecek?
Yoksa, Atatürk’e ve Türk milletine hakaret söz konusu olduğunda verilen “Herkesin dava açma hakkı vardır” şeklinde bir içtihad mı tekrarlanacak?
Bekleyip görelim, Yargıtay’daki içtihad farklılıklarını..
Bu arada, Tansel Hanım’a da bir hatırlatmada bulunalım: “Eşiniz Emin Beyefendi ile ortak banka hesabınızdaki 3.5 milyon doları harcamaya niyet ettiniz sanırım. Ancak, Atatürk ve Türk milleti aleyhine sözler için Yargıtay’ın verdiği karara paralel bir karar çıkacak olursa, % 58 evet oyu verenlerin açacakları davadaki tazminatı karşılamaya, o para bile yetmez..”
Öyle değil mi ama?..
YSK’nın geçici olarak açıkladığı sonuçlara göre, 21.787.551 kişi evet oyu kullanmış, Anayasa değişikliğine.
Yani Tansel Hanım’a göre bu ülkede 21.787.551 kişi dalalet ve ihanet içinde..
Her biri, açacağı davada 1 TL istese, 21 milyon lira eder..
Sadece bankadaki ortak hesap değil, evler de giden güme..
Benden hatırlatması..
Vakit

Edelman'ın 88 Kişilik Listesinden Kaçı Tutuklandı?
Açık İstihbarat Özel
23.11.2010

Geçenlerde ABD'nin eski Türkiye büyükelçisi Edelman'ın "Ergenekon" süreci konusunda hidayete erdiğini gösteren ve "AKP'nin daha fazla şımartılmamasını" tavsiye eden demeçlerini okudunuz.

Bu demeci Edelman ne zaman verdi : 17 Kasım 2010

29 Ağustos 2003 - 17 Haziran 2005 tarihleri arasında Türkiye'de bulunan aynı Edelman görevi sırasında Boğaziçi Üniversitesi'nde bir konferans sırasında bakın neler demişti :

"Türkiye ile ABD'nin arasını açmaya isteyenlerin çirkin başları ezilmeli"

Bu sözler üzerine ; Açık İstihbarat sitesinde yazarımızın,

"İstediğin Ezilecek Baş Olsun, Sen Bir Yürek Bul Yeter"

başlıklı yazısı yayınlanmıştı.

Edelman'ın bu küstahlığının arkasında, o zaman ABD Büyükelçiliği merkezli olarak yürütülen ve bugün yaşanan "Ergenekon" sürecinin temeli olan çalışmalar vardı.

Bugün ; "AKP muhaliflerini sindirmek için "Ergenekon"u kullanıyor" diyerek gözlerimizi yaşartan Edelman'ın kendisi bizzat o günlerde AKP hükümetine tutuklanması istenen kişilerin listesini sunuyordu.

Nereden mi biliyoruz?

ABD Büyükelçiliği'nin tutuklanmasını istediği 88 kişinin listesini AKP hükümetine verdiğini bizzat Fehmi Koru 22 Ocak tutuklamalarının hemen öncesinde Kanal 7'de açıklamıştı da oradan biliyoruz.Yoksa AKP büyükelçiliğini dinleyecek halimiz yok.

Türkiye ile ABD'nin arasını açanların çirkin başlarını AKP'den isteyen Eric Steven Edelman bugün güya "Ergenekon" sürecine karşı tavır alıyor.

ABD Büyükelçiliğine yakın çevrelerin orada burada "ABD Büyükelçiliği Ergekenon davasının arkasından desteğini çekti" diye konuşmaya başladığı günlerin hemen sonrasında geliyor bu demeç.

Sebeb-i hikmeti nedir sizce?

Nedeni; Edelman'ın "Balyoz Davası" ile birlikte hedefe oturtulan Çetin Doğan'ın damadı olan Dani Rodrik'le kavim kardeşliği ile pekişen yakınlığı olabilir mi?

Daha düne kadar "Ergenekon" ateşine adam atan Edelman'ın bugün ateşten adam almaya çalışması neden?

İsrail-sevici cephe ile ABD'deki ulusal cephe ve onların Türkiye'deki uzantıları arasındaki ayrışmanın yeni bir tezahürü mü?

21 Kasım 2008 tarihli "Ergenekon" duruşmasında, "Ergenekon" sanıklarından İsmail Yıldız, ofisinde ABD Büyükelçiliği tarafından nasıl tedit edildiğini anlatmıştı.

Edelman'ın AKP iktidarına sunduğu 88 kişilik listeden kaç kişinin, İsmail Yıldız gibi "Ergenekon" sürecinde tutuklandığı bilemiyoruz. Fehmi Koru'nun sözettiği o liste bir gün ortaya çıkarsa bunu da öğreneceğiz.

Fakat o listede Çetin Doğan'ın olmadığını söyleyebiliriz.

Ne zaman "Ergenekon" sürecinde, ABD Büyükelçiliği listesinin dışına çıkılıp, ABD'nin işine gelmeyen başka listeler de dahil etmeye başlandı Edelman birden "anti-Ergenekon"cu kesildi.

"Ergenekon" herkesin üzerine örtülebilecek kadar büyük bir yorgan ama altı o kadar kalabalıklaştı ki, herkes kendi muhalifinin üzerine çekmeye çalıştıkça anlaşılan birilerinin kıçı açıkta kalmaya başladı.

Kim örtecek Edelman'ın üşüyen kıçını?

Yoksa adamcağız soğuktan yalanlarını sayıklamaya devam edecek...

Açık İstihbarat.

Kim bunun sorumlusu?
Fatih Altaylı/ Habertürk

HACER Arıkan’ı gördünüz mü?

Büyük ihtimalle “Kim o?” diyeceksiniz.
Bugün birinci sayfamızın tepesindeki kişi. Dün ve önceki gün de televizyonlardaydı.
Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar. Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde.
Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise on
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Ksm 26, 2010 2:52 am tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Eyl 03, 2010 8:23 pm    Mesaj konusu: 12 Eylül Katliamının Belgeleri-2 Alıntıyla Cevap Gönder

12 Eylül Katliamının Belgeleri-2
03 Eylül 2010

Arşivlerden çıkan işkence dosyaları, 12 Eylül’ün karanlık ve işkenceci yüzünü ortaya koyuyor.
Dava dosyaları ortaya çıkan 12 Eylül'ün insanlık suçundan üç örnek: Nişanlı çifte çığlıklarını birbirlerine dinleterek işkence yaptılar. Erkeği öldüren işkenceciler ceza almadı… Ercan Koca gözaltına alınmasından bir saat sonra ağır yaralıydı. Polisler 4-5 kez yere düştüğünü söylediler ve yargılanmadılar... 18 yaşındaki genç 20 gün işkence gördü

Arşivlerden 30 yıl aradan sonra ortaya çıkan işkence dosyaları bugün Devrimci 78’liler Federasyonun açacağı utanç müzesinde sergilenmeye başlanacak. Arşivlerden çıkan işkence dosyaları, 12 Eylül’ün karanlık ve işkenceci yüzünü ortaya koyuyor. Dava dosyalarında 35 gün süren gözaltı ve işkenceler yaşandığını ortaya koyarken, o dönemdeki ölümlerin büyük bir bölümünün darp ve elektrik akımı verilmesi sonucu yaşandığı belirtiliyor. Bir dosyada işkencecilerin nişanlı çifte elektrik verdikleri anlatılıyor, bu polisler hiç bir ceza almıyor.

Erkek ölüyor. 18 yaşında gözaltına alındıktan sonra 35 gün boyunca hiç bir şekilde haber alınmayan Veli Barak’ın öyküsü ve gördüğü işkence de tüyler ürpertici. Pankart asarken yakalanan ve aldığı darbeler sonucu ‘beyin zararı kanaması’ sonucu hayatını kaybeden Ercan Koca’ın ölümüyle ilgili soruşturmada ise Askeri Savcılık suçlu kimseyi bulamıyor.

Hücrede iki büklüm, vücudunda yanıklar...

Devrimci 78’liler Derneği’nin çalışmaları sonucu ailelere teslim edilen Genelkurmay’daki işkence ve gözaltında ölüm dava dosyalarındakilerden biri nişanlı genç bir çifte ait. Belgelere göre Hasan Asker Özmen nişanlısı Birgül K. ile 2 Ekim 1980’de Ankara Gençlik Park’ında gözaltına alındı. Özmen ve Birgül K., Halkın Kurtuluşu örgütüne üye olmakla suçlandı. Ankara Emniyeti’nin bodrum katına götürüldüler. Sorgularını Komiser Enver Göktürk ve ekibi yaptı. Özmen 4 Ekim 1980 günü saatler süren sorgudan sonra hücresine konuldu. Sabah sayım yapılırken Özmen’in öldüğü fark edildi. Tutanaklara göre Özmen, gözleri kapalı ve ayakları karnına doğru çekmiş, hücrenin bir köşesinde hareketsiz duruyordu. Vücudunda yanık izleri vardı. Özmen’in ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı.

‘Elektrik veriyorlardı’

Soruşturmada tanık olarak ifadesine başvurulan Birgül K. şunları söylüyordu: “Başkomiser Enver Göktürk’ü nişanlıma işkence yaparken gördüm, nişanlıma ceryan veriyorlardı. Bunu gözüm bir ara açıldığında gördüm. Nişanlımın yanında bana da defalarca işkence yapıldı.”

Askeri Savcılık Komiser Enver Göktürk ve Polisler Serdar Kerem, Niyazi Porç hakkında ‘işkence yapmak’tan dava açtı. Adli Tıp Raporu Özmen’in vücudunda görülen yanıkların elektrik akışı taşıyan sivri uçlu sıcak bir maddenin batırılmasından meydana gelebilmiş olduğu bildirildi. Üç polise Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi ceza verdi. Karar Askeri Yargıtay verilen karar bozdu. Sanıklar 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra beraat ettiler.

‘Bana 20 gün boyunca işkence yaptılar’

18 yaşındaki Veli Barak’a ait dosyada ise 19 Eylül 1980 tarihinde gözaltına alındığı anlatılıyor. Barak ailesi günlerce oğullarından haber almak için uğraştılar. Barak gözaltına alındığının 35. gününde Ankara Savcılığı aileye, Veli Barak’ın Ankara Emniyet Sarayı 1. Şube’de bulunduğunu bildirdi.

Haber üzerine Emniyet’e gidildi ancak yetkililer Veli Barak’ı ailesine göstermedi. Veli Barak, mahkemedeki ifadesinde 20 gün boyunca aralıksız işkence gördüğünü söyleyerek şunları ifade ediyor: “Bana 20 günden fazla işkence yaptılar. Bu işkence sırasında bir ara gözümdeki bağ sıyrılmıştı. Bundan istifa ederek bana işkence yapanın Komiser Enver Göktürk olduğunu gördüm. Bana isnat edilen suçla suçlanan Hasan Asker Özmen’e de Enver Göktür işkence yaptı ve neticede Hasan Asker Özmen öldü.”

Erdal Eren’in ceketi

Bugün açılacak ‘Utanç Müzesi’nde’ işkence dosyalarının yanı sıra işkence cansız mankenlerle anlatılacak. Mankenler Filistin askısı, düz askı ve ters kasap askısı şeklinde asılarak, işkenceler anlatılmaya çalışılıyor. İşkenceci asker ve polislerin isimleri de tek tek yazıldı. 17 yaşındayken yaşı büyütülerek, asılan Erdal Eren’in idam kararı ve ceketinin yanı sıra birtakım özel eşyaları burada sergileniyor. İdamların infaz edildiği darağacı AKP’li Altındağ Belediyesi’nin izin vermemesi nedeniyle sergilenemeyecek.

Kaçarken beş kere düşüp ölmüş!

Ercan Koca 13 Aralık 1980 günü saat 17.00’de Demetevlerde, Erdal Eren’in idam edilmesini protesto eden bir pankart asıyordu. Pankartı astığını gören bir trafik polisi müdahale etti. Ercan Koca, polisi fark edince olay yerinden kaçtı. Evraktaki iddiaya göre kovalamaca sırasında Koca, 4-5 defa yere düştü. Koca son defa yere düştüğünde polis Ercan Koca’yı yakaladı.

Daha sonra güvenlik güçleri olay yerine gelerek önce pankarttı Ercan Koca’ya indirtti. Sonra Ercan Koca’yı karakola götürdü. Bu sırada Tümen Hareket Merkezin’den telefon edilerek Koca’nın kendilerine getirilmesi istendi. Koca, Tümen’e götürüldüğünde hareket merkezi müdürü Sabri Nuri Karayunus, Ercan Koca’nın ‘ayakta duramayacak halde’ olduğunu gördü. Hastaneye sevk edilen Koca bilirkişi raporlarına göre beyin zarı kanaması sonucu öldü. Askeri Savcılık olaya el koydu. Ancak yaptığı soruşturma sonucunda kimseyi suçlu bulmayarak takipsizlik kararı verdi. Kararda şöyle denildi: “İşkenceye tabi tutulmadığı tespit edilmiştir. Koca’nın kaçarken polisçe takip edildiği 4-5 defa yere düşerek beyin zarı kanaması sonucu öldüğü anlaşılmıştır.”

Takipsizlik kararına Baba Süleyman Koca itiraz etti. Baba Koca sıkıyönetim komutanlığına verdiği itiraz dilekçesinde şunları belirtiyordu: “17 yaşındaki bir evladının kaybetmiş bir baba olarak oğlumun ölümünden sorumlu bulunan kişilerin bulunup ortaya çıkarılması çabası içerisindeyim. Oğlum Yenimahalle polis karakolundan çıkarıldığında koma halindeydi...”

Kaynak: Radikal

Yargı Batıkçıyı Böyle Kurtarmış!

11 Eylül 2010
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kaldı.
Hortumcular böyle kurtarılmış!


Yüksek yargı üyeleri, Ergenekon soruşturmasını yürüten hakim ve savcılarına şahin, batık banka patronlarını kurtaran hakim ve savcılara ise kuzular. Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kaldı.

Erol Aksoy, Cavit Çağlar, Murat Demirel, Zafer Mutlu, Cem Uzan, Engin Civan gibi batıkçıların davaları zamanaşımından düşürüldü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, “Yargı kimsenin arka bahçesi olmayacaktır” diyen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e, zamanaşımından davası düşen sanıkları hatırlatması, gözleri 7.5 senede sonuçlanmayan davaları akla getirdi.

Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kalıyor.

ÇETE DAVALARININ HEMEN SONUÇLANMASINI İSTİYORLAR!

3 sene önce başlayan Ergenekon soruşturmasında haftanın 4 günü yapılan duruşmaları görmezden gelen yargı üyeleri; devleti trilyonlarca lira zarara uğratan banka patronlarının davalarını 7.5 sene içinde çözemeyen hakim ve savcıları hiç eleştirmedi!

Batık banka patronlarına açılan davalarda, delillere ulaşılamadı, bilirkişiler raporları aylarca süren zamanda hazırlandı, yargılanması süren batık bankacının dava dosyası ancak dava zamanaşımına uğradıktan sonra bulunabildi (!). Batık banka davalarına bakan ve zamanaşımına uğratmayan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın, HSYK tarafından görevinden alındı.
7.5 sene yargılanan ancak zamanaşımından kurtulan batık banka patronları şunlar:

BATIK BANKACI EROL AKSOY KURTARILDI
Devlete 1.9 milyar dolarlık borç takan batık banka patronlarından Erol Aksoy, zamanaşımıyla davası düşen kişilerden... İktisat Bankası'nın Çukurova Grubu'na satılması sırasında kredi müşterisi bazı firmaların “işlemleri kayıtdışı bırakarak ve gerçek mahiyetlerine uygun düşmeyen muhasebeleştirme” suçunu işledikleri iddiasıyla bankanın eski sahibi Erol Aksoy ve 5 banka yetkilisinin yargılandığı dava zamanaşımıyla ortadan kaldırıldı.

Erol Aksoy'un avukatlarının davayı sürüncemede bırakmak için yaptıkları reddi hakim talebi daha önce reddedilmiş ve sanıklar mahkûm olmuşlardı. Reddi hakim dilekçesinin reddinin yanlış olduğu yönündeki Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararı ile Aksoy ve arkadaşları kurtulmuş oldu. Dosyanın zamanaşımına uğrayacağını göre göre verilen bozma kararı sayesinde Erol Aksoy 2.5 yıllık hapis cezasını yatmadı. Cumhuriyet Savcısı Selamettin Celep, sanıkların eylem tarihinin 31 Aralık 1999 olduğunu ifade ederek, davanın zamanaşımına uğradığını belirtti. İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi de 17 Ekim 2007 tarihinde zamanaşımı iddiasını kanuna uygun kabul ederek, sanıklar hakkındaki davayı ortadan kaldırdı. Erol Aksoy, devlete borcu olmasına rağmen Bodrum'da tatilini yapıyor, sefa sürüyor.

CAVİT ÇAĞLAR VE OĞLU DA KURTARILDI

Cavit Çağlar ve oğlu Mustafa Çağlar, zamanaşımından kurtulan bankacılardan... Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Etibank Davası'nda işadamı Cavit Çağlar hakkındaki 3 yıl 1 ay 15 günlük, oğlu Mustafa Çağlar hakkındaki 1 yıl 6 ay 22 günlük hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin hükmü bozarak, suç tarihlerinin 7 Ocak 1999 ve 3 Mart 1999 olduğuna dikkati çekerek, sanıkların lehine olan eski Türk Ceza Kanunu uyarınca zamanaşımı süresinin dolduğuna hükmetti ve Cavit Çağlar ile Mustafa Çağlar hakkındaki davaların ortadan kaldırılmasına karar verdi.

MURAT DEMİREL'İN DOSYASI ZAMANAŞIMINDAN SONRA BULUNDU
Egebank'ın eski sahibi Murat Demirel'in “bankacılık kanununa muhalefet” ettiği için 1 yıl hapis ve 1 milyon 520 bin lira para cezasına çarptırıldığı dava dosyası ancak dava zamanaşımına uğradıktan sonra bulunabildi.

ZAFER MUTLU DA KURTULDU
Etibank'ın eski yöneticilerinden Zafer Mutlu'nun da aralarında bulunduğu bankanın 7 eski yöneticisi hakkında “Bankalar Kanunu'na muhalefet” suçundan açılan dava, zamanaşımı sebebiyle ortadan kaldırıldı. İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, hakim suç tarihleri olan 1999 ile 2001 yıllarından bu yana 7.5 yıldan fazla süre geçtiğini belirterek, zamanaşımı sebebiyle davanın ortadan kaldırılmasına karar verdi. Sanıklar bankayı hortumlamakla suçlanıyordu.

CEM UZAN DA ZAMANAŞIMINDAN YARARLANDI

Yurtdışında firarda olan Genç Parti (GP) Genel Başkanı Cem Uzan hakkında, Çukurova Elektrik A.Ş.'yi, 29 milyon dolar zarara uğrattığı gerekçesiyle 7.5 yıla kadar hapis cezası talebiyle açılan dava süresinde bitirilemeyince, ‘zamanaşımı' sebebiyle ortadan kaldırıldı. Uzan ile birlikte 5 şirket yöneticisi de ceza almaktan kurtuldu.

ENGİN CİVAN'IN DAVASI DA DÜŞTÜ
Emlak Bankası'nın eski Genel Müdürü Engin Civan'ın, Sultan Havayolları'na verilen bir krediye ilişkin firmanın mevduat hesabındaki blokeyi çözerek bankanın zarara uğramasına sebep olduğu iddiasıyla yargılandığı dava, zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırıldı. Civan hakkındaki iddianame, Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 26 Ekim 1992 tarihinde hazırlanmıştı.

“KİM ZAMANAŞIMINDAN KURTARILMAYA VESİLE OLUYOR?”

Başbakan Erdoğan, “Yargı kimsenin arka bahçesi olmayacaktır” diyen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e cevap vermişti. Erdoğan, “Yargıtay Başkanı'nın konuşmasını bir tehdit gibi mi algıladınız?” sorusu üzerine şunları söyledi: “Tabii. Geleceğe yönelik böyle bir şey söylüyor. Şimdi zamanaşımından kurtulanlar var. Niye zamanaşımından kurtuluyorlar? Kim zamanaşımından kurtulmaya vesile oluyor? Niye zamanında bunları incelemiyorsunuz, niye süratle bunları bitirmiyorsunuz? Niye ağırlaştırıyorsunuz? Ağırlaştırma işini bitir.”

BATIKÇILARI MAHKÛM EDEN HAKİMİN GÖREV YERİ DEĞİŞTİRİLDİ!
7.5 sene sürede karar veren hakim ve savcıları görevden almayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) banka davalarını büyük bir hızla karara bağlayan ve bankacılara ağır cezalar veren İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın'ın görev yerini değiştirmişti. Dinç Bilgin, Hayyam Garipoğlu, Ali Avni Balkaner, Mahmut Ceylan gibi birçok bankacıya ağır hapis ve para cezaları veren Akın, 2007 yılı başında görevinden alındı.

Akın görevde kaldığı 3 yıl içinde Etibank, Sümerbank, İmar Bankası, Adabank gibi birçok batık bankaya ilişkin davaları karara bağladı. Mustafa Akın, Kentbank ve İktisat Bankası davalarına bakıyordu. Mustafa Akın, görevden alındığı için Kentbank ve İktisat Bankası davalarını sonuçlandıramadı. Mustafa Süzer'in baş sanık olarak yargılandığı Kentbank davası hala devam ediyor.

VAKİT

Eşref Bitlis Ölmedi Öldürüldü
http://www.aktifhaber.com/esref-bitlis-suikast-savci-107025h.jpg
25 Eylül 2010

"PKK'nın devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." diyen Tüysüzoğlu, soruşturmanın kendisinden alındıktan sonra takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.
1993 yılındaki uçak kazasından sonra olay yerinde ilk incelemeyi yapan emekli savcı Albay Hasan Tüysüzoğlu, eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in öldürüldüğünü açıkladı. "PKK'nın devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." diyen Tüysüzoğlu, soruşturmanın kendisinden alındıktan sonra takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.

Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan'ın, sui-kastın arkasında JİTEM'in olduğuna yönelik itirafı üzerine gündeme gelen Eşref Bitlis'in ölümüyle ilgili tartışmalara, emekli askerî savcı Albay Hasan Tüysüzoğlu son noktayı koydu. Bitlis Paşa'nın uçağı düştükten sonra olay yerinde ilk incelemeyi yapan dönemin nöbetçi savcısı Tüysüzoğlu, Zaman'a konuya ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bitlis'in PKK sorununun çözümü için büyük uğraş verdiğini ve önemli gelişmeler sağladığını belirten Tüysüzoğlu, "Bitlis'e suikast düzenlendiğini ve Paşa'nın maalesef öldürüldüğünü düşünüyorum." dedi. Olayı o dönem, kıdemli savcı Yüksel Ferağ ve savcı Serdar Karapınar ile birlikte soruşturduklarını söyleyen Tüysüzoğlu, "Fakat daha sonra Yüksel Ferağ, dosyaları bizden aldı. Olayı tek başına soruşturdu ve sonuçta takipsizlik çıktı." diye konuştu. Suikastın arkasında PKK'nın devam etmesini isteyen güçler olduğunu vurgulayan emekli Albay, "Bunun adı ister Ergenekon olsun, ister derin devlet. Fakat şu açık ki, terörün devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." ifadelerini kullandı.

Dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Olay resmî makamlarca kaza olarak nitelendirilse de suikast şüphesi yıllardır giderilemedi.

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Olay resmî makamlarca kaza olarak nitelendirilse de akıllardaki suikast şüphesi giderilemedi. "JİTEM'i ben kurdum." diyen Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan'ın da olayın arkasında JİTEM'in olduğunu açıklaması, Bitlis Paşa'nın ölümünü tekrar gündeme taşıdı. Uçak düştükten sonra olay yerine giden Hasan Tüysüzoğlu, "Paşa'nın kol ve bacakları kopmuştu ama yüzü tanınıyordu. Cüzdanında bir miktar para ve ayetler vardı." diyor. Aynı yıl gazeteci Uğur Mumcu ve JİTEM Grup Komutanı Ahmet Cem Ersever'in de öldürüldüğüne dikkat çeken Tüysüzoğlu, bütün bu cinayetlerin aynı komplonun parçası olduğunu düşünüyor. Tüysüzoğlu'na göre amaç açık; PKK'nın devamını sağlamak. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan sebeplerle düşmesi sonucu hayatını kaybetti. 17 Aralık 1992'de Çekiç Güç'e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak'ın Selahaddin kentine gitmekte olan Bitlis'in helikopterine taciz uçuşu yapmış ve helikopteri inişe zorlanmıştı. Yakınlarının anlatımlarına göre, Bitlis Paşa, PKK üzerinden uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan çevrelerin de hedefindeydi.

Kaynak: Zaman

Cevabı Bilinmeyen Soru
29 Eylül 2010
Risale-i Nur isimli külliyatıyla bilinen Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili en çok merak edilen soru Meclis'e soruldu.
Türkiye Partisi (TP) Şanlıurfa İl Başkanı Abdülkadir İkbal, İçişleri Bakanlığına başvurarak, Said Nursi'nin mezarının nerede olduğunun açıklanmasını istedi.

İl Başkanlığından yapılan açıklamaya göre, İkbal, İçişleri Bakanlığına gönderdiği dilekçede, 23 Mart 1960 tarihinde Şanlıurfa'da vefat eden Said Nursi'nin cenazesinin Dergah Camisinin bahçesine defnedildiğini ancak 111 gün sonra kabrin açılarak Said Nursi'nin cenazesinin meçhul bir yere götürüldüğünü dile getiren İkbal, dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:

''Bu olay gerek Urfa'da gerek ülkemizde ve gerekse alemi İslam'da büyük bir yankı yapmış, keyfi olarak yapılan bu işlemin şimdiye kadar açıklık kazanmaması halkımızı derinden yaralamıştır. Said Nursi'nin Urfa'dan alınan cenazesinin bilinmeyen bir yere nakledildiğine dair devlet arşivlerinde kayıtların olması lazımdır. Geçmişin karanlığını aydınlığa çevirmek isteyenler için bu husus kaçınılmaz bir fırsattır. Cihan çapında büyük bir alim olan Said Nursi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmek hakkımızdır. Başvurumuzu meşru demokratik bir talep olarak kabul edip, Said Nursi'nin kabrinin akıbeti hakkında bir an evvel, hükümet tarafından kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmasını arz ederim.'' aktifhaber

Cihaner Planı Tıkır Tıkır İşliyor
29 Eylül 2010
Anayasa'yı açıkça ihlal eden Ceza Genel Kurulu, İlhan Cihaner'in ağır ceza mahkemesinde yargılandığı 'terör' davasının Yargıtay'a alınmasına onay verdi.

Dosyaların aslını görmeden Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i tahliye eden Yargıtay, hukuk tarihine geçen bir skandala daha imza attı. Dün toplanan Ceza Genel Kurulu, Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Ergenekon terör örgütü üyesi olmakla yargılandığı davayı Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde Yargıtay'a aldı. Ceza Genel Kurulu, Cihaner'in terör davası ile 'görevi kötüye kullanmak ve evrakta sahtecilik' iddialarıyla Yargıtay'da yargılandığı davayı fotokopi üzerinden birleştiren 11. Ceza Dairesi'nin kararını hukuka uygun buldu. 6 yüksek yargıcın karşı oyuna rağmen 18 oyla alınan bu kararla, sahtecilik suçlarına bakan 11. Ceza Dairesi, Anayasa'nın 138 ve 154. maddeleri ile CMK'nın 250., Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 93. maddelerine aykırı şekilde bir terör örgütü davasında yargılama yapacak. Bu, Yargıtay'ın görev bölümü içinde kendi iç hukukunu da çiğnediği anlamına geliyor. 11. Ceza Dairesi'nin muvafakat almadan verdiği birleştirme kararını da onadığı için mahkemelerin bundan sonra hukuksuz şekilde birleştirme yapmasının da önü açıldı. Alınan kararı 'skandal' olarak değerlendiren hukukçular ise internete düşen ses kaydındaki planın bire bir uygulandığına dikkat çekiyor. Cihaner'in birleştirme kararından önce Ceza Genel Kurulu Başkanı İhsan Akçin'i ziyaret ettiği iddialarının doğrulandığını belirten hukuk çevreleri, söz konusu ses kaydında ismi geçen yüksek yargıçların görevden alınmasını istedi.

"Dosya birleştirdikten sonra önce tüm sanıklar tahliye edilecek. Sonra biraz uzatıp dosya kapatılacak. Burada süreci biraz uzatmamız gerekiyor. (Erzurum göndermiyorum) derse ne yapacaksınız? Fotokopi bile gönderse birleştirme kararı ver. Fotokopi bile olsa ben olsam birleştiririm, basarım tahliyeyi."

Yargıtay 8. Dairesi Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu ileri sürülen ve yalanlanmayan bu ses kaydı, 18 Mayıs 2010'da internet sitelerine düştü. Aktan ve bir başka Yargıtay üyesi Fatih Arkan arasında geçtiği iddia edilen görüşme, 'terör örgütüne üyelikle' suçlanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve arkadaşlarının nasıl kurtarılacağını da gözler önüne seriyordu. Plan aynen uygulandı. Başkanlığını Ersan Ülker'in yaptığı Yargıtay 11. Ceza Dairesi beklenen tahliye kararını 18 Haziran 2010'da verdi. Daire, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla aralarında İlhan Cihaner ve Saldıray Berk'in de bulunduğu sanıkların yargılandığı dava dosyası ile Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ndeki dava dosyası arasında 'şahsi ve fiili irtibat' bulunduğu gerekçesiyle, her iki dava dosyasının Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ndeki dava dosyasında birleştirilmesine oybirliğiyle hükmetti. Ergenekon ana davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi de 'İrticayla Mücadele Eylem Planı' davası ve Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki 'Ergenekon terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın birleştirilerek İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesi yönünde karar almıştı.

6 üye karşı oy kullandı

Mahkemenin kararının ardından Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 'aradaki olumlu görev uyuşmazlığının çözümü için' dosyaların Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine karar verdi. Bu arada, önceki gün internete yüksek yargı üyelerine ait olduğu ileri sürülen ses kayıtları düştü. Kayıtlarda yine İlhan Cihaner'i Yargıtay'da kurtarma planının ayrıntıları vardı. Ve nihayet Yargıtay Ceza Genel Kurulu dünkü toplantısında, Erzurum mahkemesindeki 'terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın Cihaner'in Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülen davayla birleştirilerek Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülmesine karar verdi. Edinilen bilgilere göre, görüşmelerde öncelikle Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin CD üzerinden verdiği birleştirme kararının geçerli olup olmadığı konuşuldu. 18 Yargıtay üyesi CD üzerinden birleştirmenin geçerli olduğu, 6 üye ise geçersiz olduğu yönünde oy kullandı. Azınlıkta kalan 6 üye, CMK 250. maddeye göre Cihaner'in işlediği terör örgütü üyeliği suçlarının görev suçu olmadığını, 'kişisel suç' kapsamında olduğunu, bu suçlarda yargılama yerinin Yargıtay değil özel yetkili mahkemeler olduğunu savundu. Bu üyeler, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin dosyanın aslını görmeden CD üzerinden verdiği birleştirme kararının hukuka aykırı olduğunu, buna onay verilmesi durumunda yargıda tehlikeli bir yolun açılacağını belirtti. Söz konusu üyeler, ilk derece mahkemelerinde Yargıtay'ın üst mahkeme olduğuna dair mevzuatta bir hüküm bulunmadığına dikkat çekti.

Kanun maddeleri tek tek çiğneniyor

Yargıtay'ın kararı Anayasa, Ceza Muhakemeleri Kanunu ve Yargıtay Kanunu'na uygun değil. Cihaner'i görev suçuyla yargılayan Yargıtay, ilk derece mahkemeleriyle eşit konumda. Kurul, "Yargıtay, kanunla gösterilen belli davalara bakar." diyen Anayasa'nın 154. maddesi ile "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." hükmünü içeren 138. maddesine aykırı bir karar almış oldu.

CMK'nın 250. maddesine göre terör suçu işleyenler özel yetkili mahkemelerde yargılanıyor. Başsavcı Cihaner'in, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 93.maddesine göre de özel yetkili mahkemede yargılanması gerekiyor. Ceza Genel Kurulu, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ni davaya bakmakla görevlendirerek Yargıtay Kanunu'na da aykırı davrandı. Kanun, Yargıtay'ı kişisel suç kapsamındaki terör suçlarına bakmakla görevlendirmiyor. Yargıtay, sadece birinci sınıf hâkim ve savcılar ile yüksek yargı üyelerini görevlerinden dolayı yargılayabilir.

Kurtarma planı adım adım uygulandı

Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin skandal 'birleştirme' kararının ardından İlhan Cihaner'in de aralarında bulunduğu 10 sanık tahliye edilmişti. Cihaner'i kurtarma planı mayıs ayında internete düşen ses kayıtlarında ayrıntılı olarak deşifre edilmişti. Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği karar, Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu ileri sürülen ses kaydını da tam olarak doğruladı. İşte yaşanan süreç:

14 Mayıs 2010: İnternete düşen ses kayıtlarında Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan olduğu iddia edilen kişi ile kimliği belirsiz bir şahıs, Erzincan davası sanıklarından 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk ve İlhan Cihaner'in yargıdan nasıl kaçırılacağı hakkında konuşuyor. Kayıtta, Erzurum'da görülen 'terör örgütü üyeliği' davasının Yargıtay'daki evrakta sahtecilik davası ile birleştirilmesi planlanıyor.

18 Mayıs 2010: İnternete düşen ikinci ses kaydının Hamdi Yaver Aktan ile bir diğer Yargıtay Üyesi Fatih Arkan arasında geçtiği ileri sürülüyor. İşte o ses kaydından planın ayrıntıları: "Ersan Ülker'e dedim bunu yaparsan Yargıtay başkanısın. Erzurum dosyayı göndermeyiverirse ne yapacağız? Fotokopi bile gönderse birleştirme kararı verip esası kapatıp dosyayı gönder kardeşim. Fotokopiyi bile gönderse burası cesaretli ise ben olsam birleştiririm, basarım tahliyeyi."

11 Haziran 2010: Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' iddiasıyla yargılandığı dava dosyasının aslı yerine CD üzerinden incelenmesine ve davaların birleştirilmesinin değerlendirilmesine karar verdi.

18 Haziran 2010: Yargıtay 11. Ceza Dairesi, İlhan Cihaner'in 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla yargılandığı dava ile 'görevi kötüye kullanma, evrakta sahtecilik' iddialarıyla Yargıtay'da yargılandığı davanın birleştirilmesine karar verdi. Sanıkların tamamı tahliye edildi.

27 Eylül 2010: İnternete düşen yeni ses kayıtları yüksek yargıda görevli hakimlerin İlhan Cihaner'i aklamak için yoğun bir mesai harcadıklarını ortaya koydu. Plana göre, Cihaner Yargıtay'da aklanacaktı.

28 Eylül 2010: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'Ergenekon terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülmesine karar verdi.

Karar, tam bir hukuk skandalı

Eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı: Yargılama süreci baştan beri şaibeli. Kamuoyuna yansıyan ve yalanlanmayan ses kayıtlarını dikkate aldığımızda bırakın şaibeyi, yer değiştirme cezasını gerektirecek, meslekten ihracın bir altındaki cezayı gerektirecek ciddi bir ceza alması gereken kişiler söz konusu. İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonu artık iddialardan öte bir gerçeklik taşıyor. Son olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararı tam bir skandaldır. Zira gerekçeye baktığımızda CMK'nın 10. ve 16. maddesi yani birleştirmeyle ilgili hükümleri zikredilmiş. Birleştirmenin nasıl yapılacağıyla ilgili genel umdeleri gösterir. Yargıtay'ın hangi dairesinin görevli olacağıyla ilgili hüküm arz etmez.

Diğer sanıklar nasıl yargılanacak?

Eski Sivas Baro Başkanı Mustafa Coşkun: İlhan Cihaner, 'terör örgütü üyeliği' ve 'görevi kötüye kullanma' ile 'imar kirliliğine neden olma' gibi iddialarla suçlanıyor. Özellikle terör örgütü suçlamasıyla ilgili davanın, diğer terör örgütü davalarıyla birlikte ve aynı mahkemede görülmesi lazım. Sadece 'görevi kötüye kullanma' suçlaması, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin görev alanına girmektedir. Gelinen noktada Cihaner'in 'terör örgütü üyeliği' suçlamasıyla hakkında açılan davadan sağlıklı bir netice çıkması mümkün gözükmüyor. Dava sonunda da adil bir sonuç beklemek imkânsız hale gelmiştir.

Mahkemelerin yetkisi gasp edildi

EMEKLİ SAVCI SACİT KAYASU: Hakim ve savcıların yargılama usullerini belirleyen 2802 sayısı kanunla belirlenmiş durumda. Bu kanunda 1. sınıfa ayrılmış hakimlerin nasıl yargılanacağı açık bir şekilde belirtiliyor. Sadece şahsi suçlardan yargılandığında Yargıtay yetkili olur. Diğer durumlarda ağır ceza mahkemeleri yetkilidir. Yargıtay resmen yerel mahkemelerin elindeki yetkiyi gasp etti. Daha vahim bir durum ise bundan önce ortaya çıkan ses kayıtlarındaki planın aynen uygulanmış olması. Bu süreç normal bir hukuki sürece benzemiyor. Ses kayıtları ortaya çıkıyor ve kasetlerdeki planın aynısı uygulanıyor.

Yargıçlar görevden alınmalıydı

Hukukçular Derneği Başkanı Cahit Özkan: İnternete düşen ses kayıtları, Cihaner'in skandal tahliye kararının nasıl verildiği, davaya nasıl hukuksuzca müdahale edildiğini ortaya koymaktadır. Söz konusu yargıçların öncelikle haklarında yapılacak yargılamanın sonuna kadar görevden el çektirilmeleri gerekmektedir. İddia edilen ses kayıtlarına konu eylemleri hakkında soruşturma başlatılmalı ve yargılama yapılmalıdır. Mahkum olmaları halinde ihraçlarına karar verilmelidir. Adı geçen yüksek yargı mensuplarının ortaya çıkan ses kayıtları, anayasa ve yasalara, hukuka ve Yargıtay'ın kendi kararlarına açıkça aykırı. Hukuksuz kararların nasıl organize edildiği ses kayıtlarıyla deşifre olmuştur.

Ceza Genel Kurulu yetkisizdir

Emekli Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun böyle bir uyuşmazlığa bakmaya kanunen bir yetkisi yoktur. Bu, birleştirmeden kaynaklanan bir uyuşmazlıktır. Birleştirme kararları görevle ya da yetki ile ilgili bir karar değildir. Fakat birleştirmeyle ilgili olumlu ya da olumsuz uyuşmazlıkta kanun herhangi itiraz yollarını göstermemiştir. Bu da mahkemenin verdiği bir karara itiraz edilebilmesi için bunun kanunda açık bir şekilde gösterilmesini gerektirir. Kanunda da bu konu ile ilgili açık itiraza yer verilmemiştir. Bu nedenle bu uyuşmazlığın Ceza Genel Kurulu'na götürülmesi yasalarımıza uygun değildir.

Hukuk yine yok sayıldı

Emekli Askeri Yargıç Faik Tarımcıoğlu: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun aldığı bu karar benim hukuk anlayışıma uymuyor. Cihaner'i yargılamada normal mahkemeler yetkilidir. Çünkü suçlamalar ve isnatlar birbirinden çok farklı. Yargıtay görev suçundan dolayı görülen davalara bakabilir. Hukuk bazen yok sayılıyor. Mesela 367 kararı. Ama Anayasa Mahkemesi'ne gitseniz neden böyle bir karar verdiniz deseniz, bir dolu gerekçe sunar. Ama bu gerekçelerin hiçbiri kabul edilemez. Cihaner davasında da böyle. Yargılamanın Yargıtay'da yapılmasını gerektiren gerekçeler de kabul edilemez durumdadır. aktifhaber

Hanefi Avcı'nın kaleminden tutuklanma gerekçesi
29 Eylül 2010
Anadolu Haber

Hanefi Avcı'nın 30 Eylülde düzenleyeceği basın toplantısında yapacağı açıklamanın tam met

Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 30 Eylül'de neleri açıklayacaktı?

Haliç'te yaşayan Simonlar, dün devlet bugün cemaat’ isimli kitabıyla tartışma yaratan Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 3 gün önce imza günü için gittiği İzmir'de askeri hem de sivil savcıya ifade vereceğini, tüm gerçekleri, 30 Eylül'de basın açıklamasıyla anlatacağını açıklamıştı.

Ancak ''Devrimci Karargah Örgütü'' soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, bugün apar topar Ankara'da gözaltına alınarak İstanbul'a getirildi. Konuyla ilgili konuşan Avcı, “Niçin gözaltına alındığımı bilmiyorum” dedi.

DİPNOT TV, Hanefi Avcı'nın gözaltına alınmasaydı 30 Eylül'de düzenleyeceği basın toplantısında yapacağı açıklamanın tam metnini açıkladı.. İşte Hanefi Avcı'nın kaleminden tutuklanma gerekçesi:

KİTAPLA İLGİLİ 8 AYRI SORUŞTURMA
"Kitap ile ilgili olarak hakkımda 8 ayrı soruşturma yapılıyor ( 6 sı kitap içeriğini suç kabul eden, ikisi izinsiz basına açıklama yapma soruşturması.) Yapılan soruşturma içerikleri ile ilgili olarak şahsıma yöneltilen sorular ..

1- ‘Adli yargı mercilerine ve görevli bazı yargı mensuplarına haksız olarak suç isnadında bulunduğunuz, adil yargılamayı ve yargı görevi yapanları etkilemeye çalıştığınız, kamuoyu nezdinde Yargı Mensuplarını küçük düşürdüğünüz ‘

2- ‘Başbakanı, İçişleri Bakanını, Emniyet Genel Müdürünü, Emniyet Teşkilatının bazı birimlerini ve mensuplarını, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Jandarma Teşkilatını suç işlemek ve görevlerini kötüye kullanmak/ihmal etmekle itham ettiğiniz, polislik mesleğinin onur ve saygınlığını zedelediğiniz, amir yada üstlerinizin eylem ve işlemlerini haksız ve mesnetsiz olarak eleştirdiğiniz, meslektaşlarınız hakkında eleştiri sınırlarını aşarak onurlarını kırdığınız ve devletin askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağıladığınız’

3- ‘Bu suretle, (Çok Gizli) gizlilik dereceli yönetmelikle belirlenen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın idari işleyiş ve teamülleri ifşa ettiğiniz, mevzuata aykırı olarak muhbirlerle temasınızı devam ettirdiğiniz, istihbarat faaliyetleri ile ilgili örtülü ödenek harcamalarını ve gizli kalması gereken bilgileri ifşa ettiğiniz, göreviniz gereği muttali olduğunuz ve gizli kalması gereken isim, bilgi, ve belgeleri deşifre ettiğiniz, mesai arkadaşlarınızın kimlik bilgilerini açıklayarak can güvenliklerini riske attığınız, devletin güvenliği veya iç dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıkladığınız,

4- ‘ Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, devletin kurum ve organlarını aşağıladığınız, insanlarımızı küçümsediğiniz, üstlerinizi ve devletin yöneticilerinin eylem ve işlemlerini çarpıtarak eleştirdiğiniz, buna karşılık terör örgütü ve mensuplarını övdüğünüz,’

5- ‘ Bu suretle, adli yargı mercilerine ve görevli bazı yargı mensuplarına haksız olarak suç isnadında bulunduğunuz, adli yargılama ve yargı görevi yapanları etkilemeye çalıştığınız, kamuoyu nezdinde yargı Mensuplarını küçük düşürdüğünüz.

6- ‘ Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü personelinin telkominikasyon yolu ile iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması konularında mevzuata aykırı hareket ederek keyfi davrandıkları,

7- ‘ İzin almaksızın 26 Agustos 2010 günü saat 11.15’te NTV televizyon kanalında Mirgün CABAS ve Ruşen ÇAKIR’ın sunduğu ‘’ Yazı İşleri – özel’’ programına katıldığınız, yetkiniz olmadığı halde görevinizle ilgili konularda açıklamalarda bulunduğunuz, bilgi ve demeç verdiğiniz’

8- ‘Taraf Gazetesi Muhabiri Mehmet Baransu’ya 30 Ağustos 2010 günü saat 09.30 da ilgili yetkili olmadığım halde görevimle ilgili konuda açıklama yaparak demeç verdiğim ve bu demecimde Emniyet Teşkilatını aşağıladığım, mesleğin onur ve saygınlığını zedelediğim iddiası ile savunmam istenmektedir.’ Görüldüğü üzere benim şikayetlerim, iddialarım değil hala ben soruşturulmaktayım.

Bazı basın organlarının kitapla ilgili yapılan haberleri görmezden geldiği hatta hazırlanmış haberleri geri çektiği, bazı yazarlarına rica ederek yazmamalarını istedikleri, bazı programların planlanmasına rağmen yayından kaldırdıklarının sebeplerini soruşturulduğunda tahmin edildiği gibi öyle idarenin baskısı, vergi cezası vs değil patronlarının her an bazı davaların numaralı sanığı yapılıp hukuk adına hukuksuzluğa muhatap olma kaygusu olduğu, insanlara numarayı da cemaatin adliye ve polis içerisindeki unusurlarının verdiğini bilmelerinden kaynaklandığını öğrendim.

Bazı basın organları bu ülkede üç kuvvet var diye yazdılar her halde cemaatin bu gücünün farkına vardılar kanaatindeyim.

HUKUK ADINA HUKUKSUZLUK
Kanunsuz dinlememeler konusunda yazılı müracaatlarıma rağmen denetim yapılmadı, soruşturma açılmadı ancak kitabım yayınlanınca adalet müfettişlerinin yaptığı kısa araştırmada 9 ay sonunda da olsa iddialarıma uygun olarak hukuka aykırı olarak İMEİ numarası üzerinde yapılan dinleme ile ilgili olarak İstanbul İstihbarat Şubesince İstanbul özel yetkili mahkeme hakiminden alınma 2009/1860 sayılı kararla dinleme yaptıkları tesbit edilmiştir.

Benim iddiam yalnız benim veya bir iki değil binlerce telefon bu veya benzeri şekilde kanunsuz şekilde dinlendiğidir. Kitabımda bu şekilde dinlenen örnek numara ve isimleri de verdim.

Bu şekilde suçları sabitlenen cemaat yapısı suçlarını örtmek yapılan dinlemeleri sanki hukuka uygun yapılıyormuş gibi göstermek için arayışa girmiş ve Son yapılan tahkikatta devrimci karargah örgütü ile olayla irtibatlandırmaya çalışmaktadırlar.

Bu suretle hukuksuz yaptıkları dinlemeleri sanki kanuni bir sebep varmış gibi göstererek gizlemeye çalışmaktadırlar, hukuk adına hukuksuzluk, adalet adına adaletsizlik, polis ve savcı tarafından suçluları saklamaya davacı ve tanıkları mahkum etmeye yönelik bir davranıştır.

Bu mantıkla herkes, her davayla ilişkilendirilebilir, bu mantık davacıyı sanık, beyazı siyah, minareyi kuyu yapmaktan daha garip, daha anormaldir.

'BENİM BU DAVAYLA İLGİLİ HİÇ BİR ALAKAM YOKTUR'
Kanunsuzlukları gizlemek, sanıkları saklamak adına yapılan bu işlemden dolayı olayın c. Savcısı Kadir ALTINIŞIK’ı ve yaptığı işlemleri yazılı olarak adalet bakanlığına, HSYK’na, İstanbul Baş savcılığına şikayet ettim, şimdide sözlü olarak şikayetimi tekrarlıyorum, benim bu davayla hiçbir alakam yoktur, benimle ilgili hiçbir delil emare yoktur, sadece kitap dan dolayı ve asıl sanıkları gizlemek için bu davayla ilişkilendirilmek isteniyorum, tarafsız her kim incelerse incelesin bu davayla alakamın olmadığı alenen görülecektir.

Bu örgütle alakalı olarak yakalanan Necdet Kılıç 12 Eylül öncesi örgüt mensubu olup mersinde görev yaparken tanıdığım hatta yakaladığım ama şimdi demokrat hiçbir illegal faaliyeti olmadığını bildiğim arkadaşımdır. Yakalanmasından birkaç gün önce takip edildiğini söyledi git savcılığa dilekçe ver dedim.

'BU KADARINI DA BEKLEMİYORDUM'
Benin hiçbir kimse ile suç içerecek, davranışım, konuşmam, ilişkim olamaz, Kitabı yazarken söyledim, bana her şeyi yapmayı deneyeceklerdir … ama bu kadarını da beklemiyordum hiç olmaz ise alakam, olan bir konu ile ilişkilendirilmem lazımdı, bu kadar alakasız tam zıddı olduğum bir olayla ilişkilendirilmek istenmem işin ne kadar çığrından çıktığını, cemaatin neler yapabildiğini göstermektedir.

20 Eylül günü Adliye içerisindeki cemaate yakın savcı hakimlerle ilgili araştırma için görevlendirilen bir adalet bakanlığı yetkilisi hakim ile görüştüm ifade verdim, ona yakında karargah evleri veya devrimci karargah … diye tahkikata başlayacaklar hatta Necdet Kılıç’ıda gözaltına alacaklar dedim .. söylediklerimi emin misiz diyerek masasının üzerine kayıt etti şuan orada kayıtlıdır Nerden biliyorum; emniyetteki cemaatçi yapı kendilerine yakın bazı basın mensuplarını çağırıp operasyonu ne yapacaklarını, içeriğini vs her şeyi anlatıp … onları yönlendirdiler istedikleri doğrultuda yazmaları konusunda bilgiler verdiler …. Gerçeği saklamak için taraftarı ve etkiledikleri tüm basını yalan ve yanlış bilgilerle yönlendirerek kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve suçlarının gizlenmesini sağlamaya çalışıyorlar.

Cemaat nedir her taşın altında cemaat arama .. diyorlar taşın altında değil artık her taşın üstündeler … İnternet siteleri, basın organları, polisleri, savcıları ile iki günde kırk yıldır devlet güvenliği diye sol gruplara karşı görev yapmış, sol örgütlere karşı yaptığım görevler nedeniyle eleştirilen beni bir günde solcu devrimci karargah örgütü ile ilişkili yaptılar, bu gruptan haklarında işlem yapılan Necdet Kılıç haricinde kimseyi tanımam o da benden dolayı bu örgüte dahil edilmiştir.

Kanunsuz dinleme yapanlar bunu insanlara şantaj malzemesi olarak kullananlar …. Denetlenmeyip, hesap sorulmayınca bu defa o kadar cesaret buldular ki hukuksuz dinlemelerini haklı göstermek adına Necdet kılıç ı bu örgüte monte ettiler onun üzerinde banan saldırmaya başladılar.

'VEREMEYECEĞİM HİÇBİR HESAP YOK TABİİ ADALETE, CEMAATE DEĞİL'
Tüm haberler cemaat siteleri ve onların paralelindeki basın organlarından … söyleniyor, … deniyor diye uydurma iddialarla yalan sahte bilgilerle kamu oyunu yönlendirmeye başladılar. Elerlinde olan hiçbir delil hiçbir suç değil normal kabul edilmeyecek bir konuşmam yoktur zaten kelime olsa hepsini basına servis ederler. Hiçbir kişi ile bir tek suç içerecek değil etik olarak makul gözükmeyecek bir davranışım yoktur olamaz, bir tek kelimelik dahi görevimi suistimal ettiğime dair konuşmamı bulamazlar … benim alnım açık .. veremeyeceğim hiçbir hesabım yoktur tabii adalete. Adalet gibi gözüken cemaatte değil.

Ellerinde kullanabilecekleri bir şey olsa her şeyi servis edeceklerdir, Benim kullandığım telefonlarımı bilerek dinlemeye kalktılar ben şikayet edince yanlış olmuş aşk konuşması imiş deyip çıkmışlar bunun hepsi yalan, dinleme kararı 07.11.2009 da aldılar, ben dinlemeyi tahmini 14 kasım 2009 tarihinde öğrendim, bu günden sonra bir iki ay belki bir araştırma yapılır suçüstü yakalarmıyız diyerek kasıtlı olarak onların umdukları doğrultuda telefonu kullanmaya devam ettim, baktım ki hiç kimse bir şey yapmıyor o zaman kapattım, onların baktık gönül ilişkisi 15 gün sonra kapattık dedikleri kocaman yalan benim şikayetlerimden haber alınca kapattılar, zaten o zaman kadar da gördükleri mesaj vs benim … bilerek kurguladığım şeylerdi.

Belli cemaat medyasının verdiği bilgilere göre Benim telefonum Necdet Kılıçın evinin orda sinyal verdiği için dinlemişler diyorlar … bu kuyruklu yalandır.

1-Necdet’in evi istiklal caddesinde Galatasaray lisesi yanındadır orada binlerce insan gelip geçer görüşür, … on binlerce telefon burada görülür, böyle bir şeyi ayıklayamazlar.

2-Ben o telefonu Edirne de yine cemaate yakın o telefonu ve arkadaşım Necdet’i bilen personelden aldıklarına eminim … ayrıca dinleme kararı aldıkları tarihlerde gazetecilere Hanefi AVCI’nın toplum içerisinde prestijini sarsacağız diye anlatmaları niye …

3- Telefon bir evde sinyal veriyor diye tesbit yapmak mümkün değildir, bu yalandır, sadece baz istasyonun bulunduğu yere göre en azında 100 veya 200 metre yarı çapında bir bölgede olduğu tahmin edilebilir.

Madem öyle iki telefon Necdetin evinin orda sinyal veriyor da diğer telefonu da niye dinlemeye almadılar.

1. Madem öyle sadece aynı yerde sinyal verdi diye telefon dinliyorlarsa o bölge en yoğun buluşma hareketin olduğu yer olduğundan veya benzeri yerlerde milyonlarca tel dinlemeleri lazım ..

2. Neden bu telefonun numarası üzerinde dinleme kararı almadılar, normali bu telefon numarasını yazmaları gerekirdi, IMEI numarasından dinlemeye aldılar,

3. Ayrıca bir bölgede sinyal verdi diye telefon dinlenebilirmi, bir araya gelen telefonlar var şüphelendin bir araya geldi demek dinleme için yeterlimi.

4. Öyle sahibini araştırmadan her sinyal veren telefon dinleniyor mu, Niye telefonun sahibini araştırmadılar.

Ne söylerlerse söylesinler bunlar inandırıcı değildir. Peki diğer binlerce telefonu niye hukuksuz dinlemişlerdir. Kanunda denetleneceği belirtilmesine rağmen neden hala bu sistemler denetlenmemektedir.

Tabii ki onlar haklılar resmi şikayete rağmen 10 aydır denetlenmez, incelenmez her şeyi yapmalarını fırsat verilirse, herkesi kanunsuz dinlemelerine meydan verilirse neden kendilerin açığını bulan onların ipliğini pazara çıkara birini boş bıraksınlar ki bu ülkede hukuk kanun vs uygulanmıyorsa haklı şahsıda haksızca içeri almaya çalışmasınlar ki..

Şimdi devrimci karargah davası ile ilgili olarak beni mevcutlu olarak İstanbul özel yetkili mahkemenin savcısı .. Kadir Altınışık’ın istediği bilgisini hem de Pazar günü aldım, o anda İzmir de idim ve uçağım kalkmak üzere idi, pazartesi ancak gelebilirim dedim. Daha önce Emniyet Genel Müdürlüğüne yapılan resmi tebligat üzerine Dün kitabımda ve basına intikal eden konular dolayısı ile genelkurmay askeri savcılığına tanık olarak ifade verdim. Yarında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vereceğim.

Benim İstanbul da yürütülen soruşturma ile hiçbir alakam yoktur, bu konuda hiçbir delil, hiçbir vaka, bağ olmamasına rağmen, yazdığım kitap dan dolayı bu olayla ilişkilendirilmeye çalışılıyorum.

'BİLE BİLE CEMAATE BOYUN EĞMEM'
Ben cemaatin internet sitesi, basını, polisi savcısı … onların etkilediği çevrelerle üzerime geldiğini biliyorum bile bile buna da boyun eğmem ben bu ülkenin kanunlarına uyarım, daha önce Ankara Özel yetkili Savcılarına, sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ifade verdim yarında yine Akara cumhuriyet Başsavcılığına daha önceden yapılan tebligat gereği gidip ifade vereceğim ama cemaatin istekleri doğrultusunda yapılan işlemlere de boyun eğmem … bunu hukuki işlem … adli işlem vs gösterilmesi yalanına da uymam.

Bundan dolayı bu karar boyun eğemeyeceğim. Hem bu işlemeleri cemaat bana yapıyor bileceğim hem de aman bana bir şey yapmasınlar diye boyun eğeceğim bunu yapmam bedeli ne olursa olsun.

Cemaatin yaptığını bile bile devleti ve hukuk koruma makamında olmasına, yapılanlara muhalefet edip ses çıkarma makamında olmasına rağmen ses çıkarmayanları … sorumluluklarına sahip çıkmaya davet ediyorum. Ben cemaatin hukuku kullanmasına uymayacağım …… Zorla götürürüler ama asla kendi gönlümle gitmeyeceğim, cemaatin plan ve programı doğrultusun da hareket eden hiçbir kimse ve makamın önünde eğilmem, bu devletin yasalarına göre davrandığına inanmadığım adalet makamının hiçbir sorusuna da cevap vermem. Hiç kimseye onurumu çiğnetmem.

'BU BİR CEMAAT OPERASYONUDUR'
Başında şikayetçi olduğum, kanunsuz dinleme ve izlememelerin sorumlusu kişilerin olduğu İstanbul istihbarat şubesinin hazırladığı ve zorla benimle ilişkilendirilmek istenen tahkikat senaryodur, cemaatle alakası olmayan kim incelerse incelesin böyle bir olayla şahsımı ilişkilendirmek mümkün değildir. Bu bir cemaat operasyonudur."

Arz ederim.

Hanefi Avcı

Bu Zulme Dur Demenin Vakti Gelmedi mi?
03 Ekim 2010,
Anadolu Haber

Bitlisin Tatvan ilçesinde Okula başörtülü gitmek isteyen ilköğretim öğrencilerini okula almayan okul müdürü,başörtülü çocukları okula almamam yönünde, emniyet birimlerince tehdit edildim dedi

Bitlis'in Tatvan ilçesinde Okula başörtülü gitmek isteyen ilköğretim öğrencilerini okula almayan okul müdürü, “başörtülü çocukları okula almamam yönünde, emniyet birimlerince tehdit edildim” dedi. Kızını başörtülü olarak okula almayan idarecilerle yaşadıklarını anlatan veli Medeni Akgün, olayı basına taşıdıktan sonra okul müdürünün kendisine “çocuklarını getir okula alacam” dediğini, birkaç gün okula başörtülü gittikten sonra çocukları tekrar okula almaktan vaz geçtiklerini söyledi. Tüm ısrarlarına rağmen çocuklarını okula almadıklarını ifade eden Akgün “Müdür Bey ve orada bulunan mahalle muhtarı İstihbarattan kendilerine tehdit geldiğini söylüyor. Hatta mahalle muhtarını aramışlar ve ' Muhtar! Senin, mahallende neler olduğundan haberin yok mu? Diyerek gözdağı verdiklerini bizzat bana söylediler” dedi.

Çocukları Alırım Ama…

Gülcan ve Zerda Akgün kardeşlerin velisi Medeni Akgün Okul müdürüne kurallar çerçevesinde davranması gerektiğini, bu durumda suç işlediğini söylediğini belirterek, “Müdür Bey'e, 'yarın (29.09.2010) noter ve polis eşliğinde kızımı okula getireceğim. Siz o durumda da almayın ki ben bunu resmileştireyim ve mahkemede sunabilecek bir delilim olsun. Siz de mahkemede çocukları okula almayışınızın sebebini söylersiniz' dediğim de müdür bey bana 'yarın böyle bir durumla beni karşı karşıya bırakırsanız çocuğu alırım ancak bir sonraki gün yine kapının önüne koyarım' dediğini belirtti.

Kızımdan Dolayı da Bana 975 TL Para Cezası Geldi

Daha önce de bu sıkıntıyı büyük kızı Gülcan için yaşadıklarını söyleyen baba Medeni Akgün, “Evlatlarının hem eğitimden mahrum edilmesinin hem de bu hukuksuzluğun kendilerinden kaynaklanıyormuş gibi hareket edilmesinin kabul edilemeyeceğini belirtti.

Akgün “Bundan 2 yıl önce kızım Gülcan Akgün'de 2. sınıfa geçtiğin de başörtüsüyle gitmek istedi. Biz de isteğini kırmadık ve kızımın başörtülü gitmesini istedik. Ancak o zaman da kızım Gülcan okula alınmadı ve eğitimi 2. sınıfta kesildi. Tüm çabalarımıza rağmen çocuğumu okula almadılar. Geçen hafta bana kızımı okula göndermediğim gerekçesiyle 975 TL para cezası gelmiş. Ben bu adaletsizliği kabul edemiyorum. Günlerce okul önüne kızımı götürdüğüm halde hem kızımı almadılar. Hem de suçu bana isnat edercesine para cezası kestiler” dedi.

Başka Mağduriyetler de Var

Tatvan'da mağdur olanın sadece kendisi olmadığını belirten Medeni Akgün Daha önce de buna benzer bir mağduriyete şahit olduğunu belirterek eğer önü alınmazsa bu tür keyfi uygulamalardan mağdur olacak ailelerin sayısının giderek artacağını dile getirdi. Akgün “Dumlupınar İlköğretim Okulu'nda okuyan İzzettin Çötlü isimli bir tanıdığımın da kız çocuğu aynı şekilde, çocuğun başörtülü olması bahane gösterilerek okula alınmadı. Çocuğun başörtülü okuması talebine karşı, çocuğu okula almamakla birlikte, aileye çocuğun devamsızlığı bahane gösterilerek 975 TL para cezası geldiğini ifade etti.

Bu Güne Kadar Bu Okulda Böyle Bir Sorun Yaşanmadı!

Konuyla ilgili olarak kendisiyle görüştüğümüz Okul Müdürü Sabri Orak, bu güne kadar kendi okullarında böyle bir olaya şahit olmadıklarını sözü edilen velinin de devamsızlıktan dolayı kendisine gelen para cezasını ödememek için böyle bir bahanenin altına sığındığını iddia etti. Ancak tanımadığını söylediği Medeni Akgün hakkında “Ben onun hareketlerinden hiç hoşlanmamıştım. Tavırlarından bu işin içinde başka bir niyet olduğunu sezdim” şeklinde niyet okuyuculuğu dikkat çekti. Çocukların okula gelmesi durumunda derse alınacağını belirten Orak'ın bir haftalık tanışıklık sürecinden sonra tekrardan kız çocuklarını okula almaması ve noteri kabul etmemesi kafalarda soru işareti bıraktı.

Bu Zulme Dur Demenin Vakti Gelmedi mi?

Mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesini talep eden Medeni Akgün “Başbakan ve Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum. Bizi en iyi siz anlarsınız. Sizin de çocuklarınız bu sıkıntıları yaşamadılar mı? Bu zulme bir dur demenin vakti gelmedi mi? Ermeniler gelip kiliselerde rahat rahat ayin yapıp gidiyor. Bunun güvencesini sağlıyorsunuz da, bizim kız çocuklarımızın inançları gereği rahatça okullarına gitmelerini neden sağlamıyorsunuz? Bunu sizin vicdanlarınıza bırakıyorum” diye konuştu

Hanefi Avcı’nın Yargısız İnfazları
07 Ekim 2010

‘Haliç'te Yaşayan Simonlar'da anlatılan 1993 tarihli Kartal baskını, Bedri Yağan'ın da öldürüldüğü operasyonu Avcı'nın yönettiğini ortaya çıkardı. Avcı'nın tutukluluğuna yükselen itirazlar, Ahmet Hakan, Müjde Ar ve CHP’lilerin Silivri Cezaevi önünde açıkladıkları Avcı’ya destek bildirisi üzerine ablası o Hanefi Avcı’nın Derin operasyonunda öldürülen Fatma Meral isyan etti ve çok kritik bir mektup yazdı.

OLAYI İLK ECEVİT KILIÇ ANLATTI

Gazeteci Ecevit Kılıç geçtiğimiz Pazar Habertürk TV’de katıldığı programda, Hanefi Avcı’nın 1992 yılında İstanbul’da sol örgütlere yaptığı kanlı baskınların derin yönünü deşifre etti. Ecevit Kılıç, o dönemde DevSol’un içinde iki grup olduğunu, bunlardan birinin bağımsız solculardan oluşan grup diğerinin ise Derin Devletle iç içe olmakla suçlanan Dursun Karataş grubu olduğunu söyledi. Kılıç, Dev Sol’da o dönem ilk grubun örgütte söz sahibi olmaya başladığı ve suikastler işleyen derin devletle irtibatlı Karataş grubunun etkisinin kırıldığını söyledi.

Ancak Kılıç, bu sırada Hanefi Avcı’nın İstanbul’a atandığını ve bir anda Dev Sol’a operasyonlar düzenleyerek, örgüt içindeki bağımsız solcuların liderlerini tek tek öldürmeye başladığını söyledi. Kılıç bu baskınlarda Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz gibi Susurluk’un baş aktörlerinin Avcı tarafından kullanıldığını ancak Kartal Baskını’nı bizzat Avcı’nın yönettiğini söyledi. Kılıç bu baskında hiç çatışma olmamasına rağmen Avcı’nın 6 kişiyi öldürdüğünü ve derin devletle iç içe olan Dursun Karataş’ı yeniden örgütte tek hakim hale getirdiğini söyledi.


İŞTE BÜTÜN BOYUTLARIYLA DERİN AVCI’NIN DERİN OPERASYONU

“Kartal’da bir hücre evine düzenlenen operasyonda beş kişi ölü ele geçirildi.”

6 Mart 1993’te İstanbul’un Kartal ilçesinde bir eve düzenlenen, Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile ev sahipleri Asiye ve Rıfat Kasap’ın polis operasyonuyla öldürüldüğü haberi ajanslara bu cümlelerle düşmüştü.
Polis açıklamasında olay, çatışma olarak yansıtılmışsa da Asiye - Rıfat Kasap çiftinin iki çocuğu cehennem yerine dönen o evden her nasılsa sağ çıkartılmıştı. Üstelik evde çatışma yaşandığını doğrulayacak herhangi bir ipucu da yoktu. Olayın hemen ardından eve ulaşan gazeteciler önce içeri alınmamışlar, içerideki herkesin etkisiz hale getirildiği açıklanmış olmasına rağmen silah sesleri bir süre daha devam etmişti. Otopsi raporlarında öldürülenlerin el swaplarında kurşun yanığına rastlanmamış olması Emniyet’in ‘çatışma’ iddialarının akıl dışılığını daha net gösteriyordu.

Kısa bir süre sonra öldürülenlerin aileleri operasyonu gerçekleştiren polisler hakkında ‘yargısız infaz’ yapıldığı iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Savcılık soruşturması sonucunda, Emniyet’in ‘operasyonda görev aldı’ diye bildirdiği polis memurları hakkında da dava açıldı. Yargılanan bu polisler arasında daha sonra Susurluk davasından anımsadığımız özel timci polisler Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz da vardı. Yargılanan polislere Emniyet’in verdiği destek duruşmalarda da devam edecekti. Her duruşma günü Kartal Adliyesi ablukaya alınıyor, mahkeme binasına güç bela girmeyi başaran katliam kurbanlarının aileleri koridorlarda bu kez kendilerini bekleyen destekçi polis ordusunun tehditleriyle baş etmek zorunda kalıyorlardı. Kısa süren yargılama sonrasında polis memurları hakkında beraat kararı çıktı.

Operasyonun şefi

Dosyadaki yazışmalarda operasyonun hangi polis şefi tarafından yönetildiğine dair de hiçbir ipucu yoktu. Bu sırrı ‘Haliç’teki Simonlar’ adlı kitap piyasaya çıkıncaya kadar da kimse öğrenemedi. Hanefi Avcı kitabında, 6 Mart 1993’te Kartal’da gerçekleştirilen operasyonu, polisin teknik takip konusunda geldiği ileri noktayı övmek için anlatıyor ancak beş kişinin öldürüldüğü ‘ayrıntı’yı es geçiyordu. Ama Avcı’nın satırları, bu operasyonun bizzat kendisi tarafından yönetildiğini de ele veriyordu. Bu ‘tevil yollu ikrar’ Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile Asiye ve Rıfat Kasap çiftinin katledilmesine ilişkin davada savcının eksik soruşturma yaptığını ortaya çıkarmakla kalmamış, Emniyet’in asli failleri nasıl gizlediğini de gözler önüne sermişti.

Kız kardeşin isyanı

Aynı Hanefi Avcı ‘Devrimci Karargah’ adlı örgüte yardım ve yataklık ettiği iddiasıyla tutuklandıktan sonra kamuoyunda aydın ve demokrat kimlikleriyle tanınan bazı isimlerden açık destek bulması, 6 Mart’ta katledilen Menekşe Meral’in kız kardeşi Fatma Meral’i isyan ettirdi. Meral’e göre, adliye önünde açıklanan ‘Avcı’ya hukuk ve özgürlük’ bildirisini ‘Manisalı çocuklara yapılan işkence’yi açığa çıkartan CHP’li Sabri Ergül’ün okumuş olması da bir başka garabetti.

Fatma Meral, adliye önünde Hanefi Avcı’ya destek bildirisine imza atanlar arasındaki isimlerden Ercan Karakaş, Müjde Ar, Tarık Akan ve Ahmet Hakan’a yazdığı açık mektupta, “Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Hanefi Avcıyı. Kendisi ablamın katili olur” dedi.

Avcı hakkında dava açacağını da duyuran Meral, Avcı’nın mahkemesinde gösterilen performansın benzerinin bu davada da gösterilmesini istedi.

Kitaptan: Eve gece girmeliydik

“O zamanlar İstanbul’da tüm illegal alanlar ve faaliyetler sorumlusu olan Abla kod adlı (Hatice Eranıl, sonradan kimliği öğrenildi) militanı ve onunla irtibatlı kişileri izliyorduk. (...) Örgüte ait tespit ettiğimiz üç tane hücre evi olmuştu ve bu evlerdeki militan sayısı her gün artıyordu, anlam veremediğimiz bir hazırlık vardı, ciddi eylemler olabilirdi. Takip ettiğimiz bazı kişilerin gizli çekilen fotoğraflarından geçmişte birçok olayın faili olmuş önemli militanların bulunabileceği kanaatine vardık ve operasyona karar verdik. (...) Tam operasyon yapacağımız sırada dışardan geldiği anlaşılan ve militanların özel bir önem verdiği kişi, Abla kod adlı örgütün Türkiye sorumlusu, militanın kaldığı eve yerleştirİlmiş. (...) Operasyon kararından tam iki gün geçmesine rağmen biz operasyonu erteliyorduk.

Emniyet Müdürümüz Necdet Menzir bizleri topladı ve bir an önce operasyonun yapılmasında ısrar etti, gerekçelerini anlatarak biraz süre istedim. (...) Bedri’nin (Yağan) olduğu evin önüne gizli gözetleme aracını koyduk, İçine de Bedri’yi tanıyan birini yerleştirdik, gündüz tüm hedefleri takibe başladık, hata yapmamalıydık. (...) Bedri olduğunu tahmin ettiğimiz kişi hiç sokağa çıkmıyordu, akşama kadar bekledik ama görme şansımız olmadı, evde kaç kişinin olduğunu da bilmiyorduk. Gündüz operasyon başlamıştı, ama bu eve mutlaka gece girmek mecburiyetindeydik. Gece geç saatte bu eve operasyon ekipleri baskın yaptı, kısa süre sonra çatışma çıktı.

Altı kişi ölü ele geçirilmişti, ölülerden biri Bedri Yağan diğeri ise İstanbul ve tüm illegal faaliyetlerin SDB komutanı konumundaki Abla kod adlı Hatice Eranıl’dı. (...) Eğer operasyon yapılmamış olmasaydı, kısa süre içinde eylemlere başlayarak İstanbul’u cehenneme çevireceklerdi. Bu olay Bedri Yağan grubunu daha henüz doğmadan bitirmişti, ama Dursun Karataş da boş durmuyordu.”

Kız kardeşten mektup: Elbette Avcı işin infaz kısmına hiç girmemiş
Fatma Meral’in, Hanefi Avcı’ya destek açıklaması yapanlara yönelik açık mektubu özetle şöyle:

“Duydum ki Hanefi Avcı için hukuk istemişsiniz. Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Avcı’yı. Kendisi ablamın katili olur. Ve başka birçoklarının da katili ve bazı şanslıların sadece işkencecisi.

Ailemiz 7 Mart 1993 sabahı Menekşe’nin katliam haberine uyandı. Ertesi günkü gazete haberlerinde çatışma haberleri, ama aynı gazetelerin aynı sütunlarında haberleri yalanlayan infaz fotoğrafları vardı. Bu öyle bir çatışmaydı ki, ‘çatışarak ölenler’ bacak bacak üstüne atmış oturuyorlardı. İnfazın ardından açtığımız davada yetkili mercilerin operasyonda bulunduğunu bildirdiği isimler yargılandı (!). Dava hızla yargılanan polislerin beraatiyle sonuçlandı. İlk duruşmada yargılanan polislerin tutuklanmasını isteyen savcıyı bir daha mahkeme salonunda görmek mümkün olmadı.

Bu isimlerden biri yıllar sonra Ayşe Arman’a ‘Bin kişiyi öldürdüm’ röportajı veren Ayhan Çarkın, bir diğeri bir bar çıkışında bulunduğu karanlığın ortasına giden Oğuz Yorulmaz’dı. Avcı bu davanın sanığı olmadı.

Hanefi Avcı’nın kitabında bu operasyon, kendisinin yönettiği başarı hanesinde geçiyor. Elbette infaz kısmına hiç girmemiş. O gün ablamla birlikte öldürülen Asiye-Rıfat Kasap çiftinin çocukları da o evdeydi. Biri altı aylık Sabahat’ti. Şimdi 17 yaşında. Abisi de şu anda 20’li yaşlarında olmalı. Anne ve babalarını hiç görüp tanıyamadılar.

Avcı, yıllar sonra bazı işkence kurbanlarını bulup kabul edenlerden özür dilemiş. Biz de Avcı’yı affedeceğiz. Menekşe’yi bize, Bedri’yi, Gürcan’ı ailelerine, Asiye ve Rıfat’ı çocuklarına geri verdiği zaman. Hanefi Avcı’ya bu infaz için kendi söylediklerinin ihbar kabul edilerek dava açma hazırlığındayız. Bu süreçte de herkes için hukuk şiarınızı yinelemenizi ve mahkeme önü performansınızı göstermenizi bekliyoruz.”

‘Cehennemde iki yavru’

Kartal operasyonu ertesi gün gazetelerde geniş yer bulmuştu. Hürriyet gazetesi haberi ilk gün ‘Dev-Sol’un beynine darbe’ başlığıyla verdi. Haberde evde olanların polise ateş açtıkları, beş teröristin ölü ele geçirildiği belirtildi. Gazete bir gün sonra da haberi ‘Dev-Sol’u Şam ihbar etti’ diye verdi. Milliyet gazetesiyse haberi ‘Cehennemde iki yavru’ başlığıyla manşete taşıdı. ‘Öldüren rekabet’ başlığı altında da şu iddiaya yer verildi:

“Dev - Sol liderliği için Dursun Karataş’la yarışan Bedri Yağan, ihbar sonucu polisin elinden kurtulamadı.”

Kaynak: Ertuğrul Mavioğlu / Radikal

56 bin 812 tutuklu
Şamil TAYYAR
stayyar@stargazete.com
11 Ekim 2010

12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki bir gecekonduda başlayan Ergenekon sürecinde tam 40 ayı, başka bir ifadeyle 3 yıl 4 ayı geride bıraktık. Balyoz ve Erzincan’daki davayı da eklersek birbiriyle ilintili veya benzer içerikte 9 ayrı iddianame tanzim edildi. Ayrıca devam eden soruşturmalar var.

Yurt içinde ve yurt dışında Ergenekon sürecine yönelik eleştirilerin başında, tutukluluk süresi geliyor. Bugün bu mevzuu biraz açmak istiyorum. Aradan geçen 40 ay böyle bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Önce şu tespiti yapmalıyım. İlk günlerde “iddianamenin geciktiği” serzenişi vardı, bu yakarış zamanla “tutukluluk süresi” üzerinde yoğunlaştı. Buradaki temel kaygı, hukuki değil dava üzerinde psikolojik baskı kurmaktır. Bir nevi, kuşatma halidir.

Zira, uzun tutukluluk süresi, istisnai durumlar hariç hantal yargı sisteminin doğal sonucudur. Böyle bir tabloda, yılların stokladığı siyasi tasarrufların yanı sıra önüne gelen her dosyayı davaya dönüştüren, davaları gereksiz şekilde uzatan yargıçların da sorumluluğu vardır.

Niyetim, burada suçlu aramak değildir. Sorunun Ergenekon süreciyle hortlamadığını, yargının kronik sorunu olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Şükür ki, Ergenekon’daki kimi “Beyaz Türkler” sayesinde yargının bu kötürüm hali sorgulanır oldu.

Bu da Ergenekon’un bir hayırlı kazanımıdır.

Çifte standart

30 Eylül 2010 itibariyle cezaevlerinde toplam 120 bin 360 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Bunların 56 bin 812’i tutuklu. Tutuklular ikiye ayrılıyor. 35 bin 843 kişi hakkında henüz mahkeme kararı verilmemiş, 20 bin 969 kişi hakkında yerel mahkemede hüküm verilmiş ancak dosyaları Yargıtay’da.

Cezaevindeki her iki kişiden birinin tutuklu olduğu bir ülkede gerçek adaletten söz edilebilir mi? Elbette hayır. Ne var ki, Türkiye’nin bu kanayan yarası, Ergenekon sayesinde pansumana tabi tutuldu. Hep şöhretli isimleri andık ama 12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki baskınla gözaltına alınan, daha sonra tutuklanan ve hala cezaevinde bulunan Mehmet Demirtaş’ı hatırlayan var mı?

Bombaların bulunduğu evin sahibi olan Demirtaş, tam 40 aydır içeride. Bombaların sahibi olduğu iddia edilen emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın Kilis’teki erlerinden biridir. Şu anda cezaevinde en uzun süreli tutuklu bulunan sanıktır. Tüm sanıklara isnat edilen suçlar kategorik olarak ayrılsa alt sıralara düşer ama hala içeridedir.

Demirtaş ve onun gibilerin yargılandığı bir dava olsa, tutukluluk süresi, hiç kimsenin, daha doğrusu elit bürokrasi ve yandaşlarının dikkatini çekmezdi. Bakın, 56 bini aşkın tutuklu varken hangisinin sorunu medyaya malzeme oldu, hangi yargı derneği ayağa kalktı, hangi siyasetçi demeç verdi?

Elbette bu çifte standart, bu sorunu görmezlikten gelinmesine gerekçe oluşturamaz. Türkiye, bu kanayan yarasına çare bulmalıdır.

İstisnai olmalı

CMK’nın 102. maddesine göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen işlerde tutukluluk süresi 1 yılla sınırlıdır, mahkeme en çok 6 ay uzatabiliyor. Dolayısıyla tutukluluk süresi 1,5 yılı geçmiyor. Ağır ceza mahkemesinde görülen davalarda ise tutukluluk süresi en fazla 2 yıl, uzatma süresi ise 3 yıldır. Böylece ağır cezada tutukluluk süresi 5 yıla çıkarılabiliyor.

Bu düzenleme 17 Aralık 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan CMK içinde yer aldı ama 31 Aralık 2010’da yürürlüğe giriyor. Altını çizmekte yarar var, bu hüküm yanlış yorumlanıyor, yılsonunda 2-3 yıldır tutuklu bulunanların resen tahliye olacakları söyleniyor ama doğru değildir. Yukarıda belirttiğim gibi, tutukluluk süresi 5 yıla kadar uzatılabiliyor. 5 yıldır içeride bulunan Ergenekon sanığı yoktur.

Tabi bu hüküm, istisnai durumlar için geçerlidir. Yasama ne tür kanun çıkarırsa çıkarsın asıl top hükümleri uygulayan yargıdadır. O nedenle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül’ün şu sözlerini çok önemsiyorum: “Yargıçlarımız AİHM kararlarında ortaya konan kriterlere uydukları oranda ülkemizde tutuklamayla ilgili bu tür iddialar, tümüyle ortadan kalkmasa bile çok büyük oranda azalabilecektir.”

Haklıdır.

Tutukluluk süresi, adil yargılanma hakkının ihlaline dönüştürülmemelidir. 5 yılda karara bağlanamayacak bir davada sanıkları 5 yıl boyunca tutuklu bulundurmak adalet olmaz. Bu temel prensip, sadece Ergenekon sanıkları için değil cezaevlerindeki 56 bin 812 tutuklu için geçerli olmalıdır.

Üstün hukuk

Tahliye kararları ise statüye, üniformaya, postala, cüzdana, telefona göre şekillendirilmemelidir. İsnat edilen suçlar bakımından daha yukarıda olduğu halde General Çetin Doğan’ın serbestçe dolaştığı ve Prof. Dr. Mahmet Haberal’ın cezaevine bile konamadığı bir atmosferde; hakkındaki suçlama sadece Oktay Yıldırım’a ait olduğu iddia edilen bombaları evinde saklamak olan Mehmet Demirtaş’ı 40 ay içeride tutarsanız adalet duygusu incinir.

Buna “hukukun üstünlüğü” denmez, “üstünlerin hukuku” denir.

Kimlerin yararlanacağına bakmaksızın, yargı bu sorunu kendi içinde çözemiyorsa, siyaset kurumu sürece müdahale etmeli, 56 bin 812 tutuklunun hukukunu mercek altına almalı ve gerekiyorsa kanun çıkarmalıdır.

Bu arada yargı kendi iç hesaplaşmasını yapmalıdır. “Beni kuşatıyorlar” safsatasından kurtulup içindeki zehri kusmalıdır.

Çünkü canavar içinde...

Gültekin Avcı / Bugün
İnsanlığın sükût ettiği an
18 Ekim 2010

Yer İzmir Buca Eğitim Fakültesi.

Tarih 22 Eylül 2010.

Şapkayla derse giren bir genç kızın acı hikâyesi.

Ezilenin, hor görülenin, aşağılananın, tecrit edilenin, insanlık dışı bir saldırıya uğrayan genç kızın adı Tuba Dişiçürük.

İki yıldır başörtüsü sebebiyle fakültede gayriinsanî tutumlara çokça muhatap olmuş.

Son olayda yaşadıklarını bana anlatırken gözlerinde hiçbir pırıltı kalmamıştı. Bakışları nasır tutmuş. Bakışlar nasır bağlar mı? Bağlar...

Öyle bir bağlar ki kimliğiniz, değerle
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ekm 18, 2010 9:26 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ekm 09, 2010 7:34 pm    Mesaj konusu: Behçet Oktay'ın Ölümünde 6 Şok Gerçek Alıntıyla Cevap Gönder

Kanun serbest diyorsa, yasaktır!..
Ekrem Kızıltaş
17 EKİM 2010

'Yürürlüktekİ kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir' demek, ne demek?..

Siz şimdi tabii ki yukardaki metne bakarak, bundan; eğer yürürlükte bulunan bazı kanunlar kılık kıyafetle alakalı olarak birtakım engellemeler getirmemişse, yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbest olmalıdır neticesini çıkaracaksınız değil mi?..

Öyle yağma yok!..

'Görevinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarını uygulamak' olduğunu söyleyen Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Eren ne diyor baksanıza: "Ben 2547 Sayılı Yasa'ya göre görev yapan özerk bir kurumun, Amasya Üniversitesi'nin başndaym. Amasya Üniversitesi'nin rektörüyüm. Bana hiçbir kanun, üniversitede türban serbest brakmam konusunda bir yetki vermemiştir..."

Muhteşem bir giriş... Ne diyor Sayın Rektör?.. 'Kanun' diyor, kanun!..

Kanun ne diyor peki?

'Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla ... kılık kıyafet serbesttir' diyor...

Kanun öyle diyorsa ve Rektör de kanunlara uymak zorundaysa, nasıl oluyor da hiçbir kuvvet ona ve bir başka yetkiliye, türbanı serbest bırakmak konusunda bir yetki vermemiş oluyor?..

Gel de çık işin içinden...

Sözlerin devamında rektörün neden böyle davrandığına dair upuçları var. Hepimizin bildiği, yıllardan beri tekrarlanan bahaneler bunlar...

Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın, Danıştay'ın ve dahi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları varmış...

Rektörün bahsini ettiği şu meşhur 2547 Sayılı YÖK Kanunu'nun, yine çok meşhur ve ama uygulanma şansı bulamamış Ek 17. Maddesi, yürürlükteki kanunlara ve dahi hiçbir kanunda bahsi edilmemiş olsa da, birtakım mahkemelerin kararlarına aykırı olmamak kaydıyla mı serbestlik getiriyor kılık kıyafete?..

Yok öyle bir şey!..

Kanun açık... Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla serbesttir, diyor...

Konuyla alakalı başka kanun var mı peki?.. Yok!..

Rektör ise kanunlara uyduğunu söylüyor ama bu arada laf çabukluğu ile konuyu mahkeme kararlarına dayama yolunu seçiyor...

Amasya Üniversitesi Rektörü'nün, kanunda açıkça emredilmiş bir şeyi uygulamamak için, birtakım mahkeme kararlarına atıf yapması yeni bir şey değil. Anlı şanlı hukukçuların bile sıkıştıklarında başvurdukları malum yönteme, uzmanlık sahası biyoloji olan Rektörün de başvurması, bir anlamda normal.

Ancak, biyoloji uzmanı da olsa rektörlük makamına kadar yükselmiş bir kişinin, uzunca bir süredir kimsenin zikretmediği YÖK Kanunu Ek 17. madde'yi hatırlatarak, başörtüsü yasağını buna istinat ettirmeye çalışması, doğrusu çok cesur bir çıkış!..

Kanun serbet demiş olsa da, bazı mahkemeler bazı olaylarla ilgili olarak kararlar vermişler, dolayısıyla kanun serbestliğe yorumlanamazmış!..

Madem ki kanun serbest bırakmış, o halde yasaktır demek gibi bir şey...

Ne müthiş bir mantık örgüsü bu?..

Yıllardan beridir, var olduğu halde bir türlü uygulanamayan ve yasakçılar tarafından yok kabul edildiği için gündeme hiç getirilmeyen bir kanunu hatırlatmış oldu sayın Rektör şimdi.

Konuyu takip edenlerin acı bir tebessümle izlediği çıkışının neticesi ne olacak bilemeyiz. Ama, rektör kendi kalesine esaslı bir gol atmış oldu.

Üniversitelerde kılık kıyafeti serbest bırakan bir kanun olduğunu ve kendisinin de aralarında olduğu bazı kişilerin, kanunun açık emrini birtakım mahkeme kararlarını bahane ederek uygulamadıklarını, kamuoyu net bir şekilde öğrenmiş oldu, sayesinde..
Millî Gazete

Behçet Oktay'ın Ölümünde 6 Şok Gerçek

09 Ekim 2010
Özel Harekat Dairesi eski Başkanı Behçet Oktay'ın kayıtlara 'intihar' diye giren ölümünde 6 bilinmeyen şok gerçek.
Özel Harekat Dairesi eski Başkanı Behçet Oktay'ın kayıtlara 'intihar' diye giren ölümünde 6 bilinmeyen şok gerçeğe Habertürk ulaştı... Oktay'ın ölümünün ardından savcı olay yerine gitmeden yazışmalara dayanarak ölümü 'intihar' olarak kayda geçti.

Savcı, Oktay'ın ölümünün araç içinde gerçekleştiğini bildirirken, olay yeri fotoğraflarında polis müdürünün cesedi araç dışında görüntülendi...Polisin kamera kayıtları eksik çıktı. 25 dakikada gerçekleştirilen ön otopsi raporuna darp izleri ile morluklar yazılmadı. Oktay'ın kullandığı 2 cep telefonu aranılan ve aranan tüm numaralar silinmiş olarak ailesine teslim edildi.

Tek kurşunla intihar ettiği açıklanan Oktay'ın silahından bir mermi ateşlendi,ikincisi ise ateşlenmek istendi. Ancak hep aynı tür mermi kullandığı bilinmesine rağmen iki merminin farklı olduğu belirlendi. Barut izi bırakma özelliği zayıf "toplu tabanca"yla gerçekleştirildiği öne sürülen intiharın ardından Behçet Oktay'ın her iki eli ile hırkasında barut izi bulundu... Makam odasındaki içerisinde özel notlar ile evrakların bulunduğu kasanın anahtarı ise kayboldu...

Ailesinin hukuki girişimleri ve Habertürk'ün gündeme getirdiği kaburgasında kırıklar ile darp izleri bulunduğu yönündeki Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporun ardından yeniden açılan ve genişletilerek yürütülmesine karar verilen Behçet Oktay'ın ölümüyle ilgili dosyada 17 tespit yer alıyor. Bunlardan 6'sı ise şok edici bilgileri içeriyor. İkinci kez iki ayrı dosyayla yürütülen soruşturmada mahkeme "Olay yerine gelen ambulans personelinin ifadesinin alınmasına" ve "Adli Tıp Kurumu'ndan yeniden görüş alınması için soruşturmanın genişletilmesine" kararı vermişti. İşte bu karar üzerine yeniden açılan soruşturmada Habertürkt'ün ulaştığı yanıtlanmayan şok gerçekler...

İŞTE OKTAY'IN ÖLÜMÜNÜ ŞÜPHELİ YAPAN BULGULAR VE DELİLLER

1-Olay yeri incelemesi 30 dakika sürdü. Olay yeri inceleme ekibi çıplak elle delil topladı. Olay yerinde uzman polisler dışında çok sayıda polisin gezdiği tespit edildi. Olay yerinde tutanağa geçirilen bazı delillerin, video ve görüntü kaydının yapılmadığı belirlendi.
2-Çevre sakinlerinin olayı görmüş olabileceği ihtimali dikkate alınmadı ve ifadelerine başvurulmadı.
3-Behçet Oktay solaktı. Sağ eliyle silahı ateşlediği ve kulak hizasından giren mermi çekirdeğiyle hayatını kaybettiği belirtildi. Ancak sağ ve sol elinde yapılan svap(barut izi) incelemesinde elinin üst kısmında barut(atış artığı) bulundu. Solak olmasına rağmen sağ elinde çıkan barut izinin nasıl oluştuğu konusunda sorulara yanıt veren incelemeye ait herhangi bir tutanak dosyaya girmedi.
4-Olay yerindeki tek tanık Halil Kesici'ydi. Oktay'ın ilişkisi olduğu söylenen kadının kardeşi olan Kesici'nin ifadesi olaydan 6 saat sonra alındı. İfadesinde silahın ateşlenme anını görmediğini, uzakta olduğunu anlattı. Ancak sağ ve sol el içinde barut izi tespit edildi. Kriminal tespitlere göre; Kesici'nin elinde bulunan barut artığı, ateşlenen silaha yakın olduğu konusunda bir şüphe işareti olarak ele alınması gerekirken, sabıkalı Kesici'nin parmak izi bile alınmadı. Davetle gittiği savcılıkta ifade verip, serbest kaldı.
5-Kriminal raporlarına göre; Oktay'ı öldüren silah "toplu" tabanca. Bu silah bilimsel araştırmalara göre atış artığı yani barut izi bırakma özelliği en zayıf olan silah. Ancak olay yerindeki Kesici'nin iki eli içinde, maktül Behçet Oktay'ın da her iki elinin üstü ile hırkasının sağ kolunda barut izine rastlandı. Bu da silahla ilgili şüpheleri artırdı. Barut izinin nasıl oluştuğu yada oluşabileceği yönünde ayrıntılı bir inceleme yapılmadı.
6-Oktay'ın ölümüne neden olan silah üzerinde, parmak izi, kan, doku, kıl örneği gibi hassas incelemeler yapılmadı.
7-Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Dairesi Başkanlığı'nın yaptığı "Tabanca Fişek ve Kovan Tetkik" başlıklı ekspertiz raporuna göre; 38 kalibrelik tabancanın mermi topundan bir mermi çıktı, bir mermi ise ateşlenmek istendi. Ailesine göre; Behçet Oktay meslek hayatı boyunca hiç birbirinden farklı mermi kullanmadı. Ekpertiz raporuna göre teşlenen farklı mermi Oktay'ı öldürmüş, yine farklı olan diğer mermi ise "ateşlenmek istenmiş ancak tabancada kalmış." Bu soru işareti de araştırılmadı.
8-Behçet Oktay'ın intihar ettiğini gören hiçbir tanık olmadığı ortaya çıktı.
9-Oktay'ın hastanede yapılan otopsisi sonucunda düzenlenen "Ölü Muayene Tutanağı"nda vücudunda bulunan darp ve ekimoz izleri yer almadı. Oktay'ın ölüm sebebi olarak intihar olaylarında ölüm sebebi sayılan "Bitişik atış" dikkate alındı. Atış mesafesi intihar şeklinde değerlendirildi ve dosya kapatıldı.
10-Olay yerinden özel eşyaları kayboldu. Cüzdanı, iki cep telefonu ile birlikte çok özel notları ve evrakların olduğu makam odasındaki kasasının anahtarının alındığı anlaşıldı. Makam odasındaki kasasının olaydan sonra açıldığı ileri sürüldü.
11-Oktay'ın kullandığı iki adet cep telefonu, cüzdanı ile özel eşyalarının olay yerinde delil olarak kayda girmesi gerekiyordu ancak kim tarafından alındığına dair soruşturma dosyasında bir tutanak bulunmadı. Kanlı kol saati ile iki cep telefonu olaydan önce aradığı ve kendisini arayan numaralar silinmiş halde ailesine teslim edildi. Oktay'ın kiminle görüştüğünü gösteren görüşme kayıtları ve telefonunun sinyal bilgileri araştırılmadı. Özel eşyalar, Özel Harekatçı polislerce ailesine verilince bu eşyaların(Cüzdan, anahtarlık, cep telefonları, kol saati) dosyanın deliller arasına girmediği anlaşıldı.
12-Aracının üzerinde 9 parmak izi bulundu. Bunlar fotoğraflandı ancak parmak izlerinin kim ya da kimlere ait olduğu tespit edilemedi.
13-Olay yeri incelemesini yapan polislerin toplu silahı kayıt altına aldığı görüntülerin kesildiği ve eksik olduğu iddia edildi.
14-Savcı Hüseyin Yalçın, Oktay'ın ölümüyle ilgili yazışmalarında 'aracının içinde öldüğünü' kayıtlara geçirince savcının olay yerine gitmediği anlaşıldı.
15-Ölüm olayının gerçekleştiği saat dilimi tahmini olarak dosyada yer aldı.
16-Oktay'ın kişisel durumu, ruh haliyle ilgili ailesinin üyelerinden bilgi talebinde bulunulmadı.
17-Oktay'ın kaldırıldığı Gazi Hastanesi Başhekimliği; Behçet Oktay'ın hastaneye getirildiğinde hayati fonksiyonlarının durduğunu ancak yine de müdahale edildiğini belirtirken, savcılık kayıtlarında polis müdürünün hastaneye getirildiğinde yaralı olduğu yer aldı. Oktay'ın kaburgasındaki kırıkların hayata döndürmek için verilen elektroşok-kalp masajı sırasında meydana geldiği ileri sürüldü. Ancak kırık sayısının çokluğu nedeniyle bunun mümkün olmadığı iddia edildi. Soruşturma dosyası yeniden açıldıktan sonra, Oktay'a yapılan tıbbi müdahale yapan ambulansta görevli sağlık ekibinin ifadesi 6 ayda alınabildi.

6 AY GEÇTİ ADLİ TIP RAPORU GELMEDİ

Mahkeme Adli Tıp Raporu'ndaki "Kokain, kaburga kırıkları ve ekimoz izleri ile birlikte yeniden değerlendirme yapmaları için dosyayı Adli Tip Kurumu'na gönderdi. Her ay bir kez toplanan Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu'ndan 6 aydır beklenen yanıt gelmedi.

GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASINI İSTİYORUZ
KARDEŞİ ŞULE OKTAY: SAVCI 5 GÜNDE DOSYAYI KAPATTI

Oktay Ailesi, soruşturma dosyasını daha önce kapatan Savcı Hüseyin Yalçın'ı Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet etti. Şikayet dilekçesinde çarpıcı iddialar yer aldı.

Oktay'ın kardeşi Şule Oktay, soruşturmada bir çok ayrıntının üzerine gidilmediğini belirterek, "Savcılık olayın ilk anından itibaren eldeki şüphe yaratan delil ve bulguların üzerine gitmek yerine, olayın intihar olduğunu kabul etti. Savcı olay yerine hiç gitmedi. Başından itibaren aracının içinde öldüğünü kabul etti. Oysa savcının kendi dosyasında olay yeri inceleme fotoğrafları bile ölümün aracın dışında olduğunu gösteriyor. Savcılık aylarca soruşturma yaptığını söylüyor.

30 dakikalık otopsi sonunda darp izlerini bile kayıtlara geçirilmemiş. Savcının yaptığı tek işlem o gece ağabeyimle yemek yiyenlerin ifadesini almaktan ibaret. Sanki soruşturma intiharı teyit etmek için yapılmış. 5 günlük soruşturmadan sonra 1,5 ay Adli Tıp Raporu'nu bekleyip dosyayı kapattı" dedi. Dosyanın sadece sağlık personelinin ifadesi ve Adli Tıp görüşü yönünden genişletildiğine dikkat çeken kardeş Oktay sözlerini şöyle sürdürdü: "Yanıt bekleyen bir çok soru var.

Ölen kişi bu ülkenin üstün cesaret ve feragat madalyasına sahip, özel bir polistir. Ancak biz bu olayda polisin başka bir yüzüyle karşılaştık. Yüzümüze kapatılan kapıların açılmasını ve adaletin işlemesini bekliyoruz. Ağabeyim ölümüyle ilgili korkunç bir direnç var. Bu olay intiharsa çekinecek ne var? Kamera kayıtları, telefon dökümleri araştırılsın. Hükümet bu işin çözülmesini istemeyenlerin üzerine gitmelidir. Demokratikleşmeden bahsedilen, 'hiçbir şey gizli kapaklı kalmasın' denilen bir ortamda bizim hakkımızın da aranmasını istiyoruz"

SIR ÖLÜMÜN KÜNYESİ

Özel Harekat Dairesi'nin başındaki Behçet Oktay 24 Şubat 2009 gecesi, Çankaya'da bir gazino-restoranda aralarında milletvekili, emniyet müdürleri, polislerin de bulunduğu bir grupla yemek yedi. Geceyarısından sonra Ankara Dikmen'de kara saplanan aracının yanında intihar ettiği açıklandı. Soruşturma dosyası intihar denilerek kapatıldı. 2 ay sonra Adli Tıp Raporu'ndan kaburgasında 12 kırık, kanında kokain olduğu yönünde rapor gelince aile mahkemeye başvurdu. Mahkeme de soruşturmanın genişletilmesi kararı verdi.

aktifhaber


Avukat Zeynep Küçük "Osmanım" Oyununu Nasıl Bozdu?
Ali Serdar Bolat
Açık İstihbarat

Duruşmalarda bu ev iddiası çürütülünce Osmanım ikinci bir evden bahsetmişti.Hakim, her iki evi de göstermesini istedi. Osmanım ikinci evi de bulamadı.

Dosyaya adresi giren evin önünde basın mensupları ve polis bekliyordu.

Cam kenarında oturan Osmanın buna rağmen evi bulamadı!

Zeynep Küçük, Ergenekon tutuklusu Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün kızı ve avukatı.

Osman Yıldırım, nam-ı diğer "Gizli tanık 9", verdiği yalan ifadelerle Danıştay davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesine yol açan kişi.

Osman, veya Ergenekon Savcılarının deyimiyle "Osmanım", Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunup hüküm giydikten sonra birdenbire bombaları kendisine Ergenekoncuların verdiğini hatırladı (!).

Gizli tanıklık yaparak yasanın gizli tanıklara verdiği haklardan faydalanıp serbest bırakılma, maaşa bağlanma fikrini çok sevdi.

Hem yıllarca hapis yatmaktan kurtulacak, hem de bedavadan maaş alıp krallar gibi yaşayacaktı. Bu fikri kendisine Ergenekon Savcıları vermişti.

Osmanım, Ataşehir'de toplantı yapılan bir evde Veli Küçük'ün talimatı ile bombaları Muzaffer Tekin'den aldığını ileri sürdü.

Danıştay ve Ergenekon davalarının sanıkları işte bu evde bir araya gelmiş oluyorlardı.Bundan dolayı iki dava birleştirilmişti.

Gelgelelim Osmanım'ın verdiği bilgiler baz istasyonlarından gelen belgelerle duvara tosladı.

Çünkü, Osmanım'ın "Şu gün şu saatte bombaları Ataköy'de falancadan aldım, falancalar da oradaydı" dediği gün ve saatte Osmanım'ın kendisi dahil adını verdiği diğer kişilerden hiçbirinin Ataşehir'de olmadığı, cep telefonlarının oradan çok uzak yerlerde sinyal verdiği ve konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştı.

Hakim Hasan Hüseyin Özese bu durumu duruşmada şöyle açıkladı:

"Osman Bey'in o sırada evde olduğunu öne sürdüğü bütün sanıklar, bu iddiayı yalanladılar.

Toplantının yapıldığı öne sürülen güne ilişkin baz istasyonu dökümleri de mahkemeye ulaştı, ve sanıklardan hiçbirinin söylenen tarih ve saatte Ataşehir'de olmadığı meydana çıktı.

Son olarak mahkemede tanıklar dinlendi ve onlar da Ataşehir'de Osman Yıldırım'ın iddia ettiği gibi bir toplantı olmadığını söylediler."

Böylece Danıştay cinayeti ile Ergenekon sanıkları arasında bağlantı olduğu iddiası çökmüştü.

Tertipçi Savcılar telaş içindeydiler.

Onların itelemesi ile Osmanım her duruşmada "Toplantının yapıldığı evi eliyle koymuş gibi gösterebileceğini" söylemeye başladı.

Yani Ataşehir'de keşif yapılmasını istiyordu.

Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, 160. duruşmada, keşif yaptırılmasını talep etti.

Bu, Savcıların son çırpınışı idi.

Kendisinin ve diğer sanıkların içinde olmadıkları anlaşılan evi gösterse ne olacaktı?

Avukat Zeynep Küçük tehlikeyi sezmişti.

Savcılar Osmanım'a evi gösterecek, Osmanım da sözde evi bulmuş olacaktı.

Çünkü Osmanım, bilmediği anlaşılan bir evi nasıl bulacaktı? Bu, olanaksızdı.

Zeynep Küçük, her gün adliyeye giderek keşif talebi ile ilgili karar çıkıp çıkmadığını kontrol etmeye başladı.

1 Ekim Cuma günü keşif yapılması kararı çıktı.

Mahkeme 4 Ekim Pazartesi günü yetkili mercilerle yazıştı ve 5 Ekim'de keşif yapılması planlandı.

Zeynep Küçük 4 Ekim günü dilekçe yazarak keşfe katılmak istediğini mahkemeye bildirdi.

Bunun üzerine keşif 7 Ekim'e ertelendi.

Dikkat: Mahkeme, keşif yapılacağını sanık avukatlarına bildirmedi.

Zeynep Küçük bir hafiye gibi çalışarak keşif gününü öğrendi.

İleri demokrasilerde kanunsuzluk mu arıyorsun? İşte bir örneği de bu...

Avukat Zeynep Küçük keşif heyeti ile buluşmak üzere Ataşehir Migros önüne gitti.

Ancak, elinde yasal izin kağıdı olmasına rağmen minibüse binmesine izin verilmedi.

Zeynep Küçük, bu engellemenin zapta geçirilmesini isteyince tertipçiler sert kayaya toslamış olduklarını anladılar.

Hakim Hüsnü Çalmuk, Zeynep Küçük'ün araca binmesine izin vermek zorunda kaldı.

Minibüste Hakim Çalmuk, Savcı Nihat Taşkın, Osmanım ve avukatı, bilirkişi, katip ve askeri personel vardı.

Araç hareket edince video kaydı yapılmaya başlandı, araç içindeki kimsenin Osmanım'a müdahele etmemesi istendi.

İki buçuk saatte küçücük Ataşehir içinde 60 km. katedildi. Ama Osmanım evi bulamadı.

Duruşmalarda bu ev iddiası çürütülünce Osmanım ikinci bir evden bahsetmişti.

Hakim, her iki evi de göstermesini istedi. Osmanım ikinci evi de bulamadı.

Dosyaya adresi giren evin önünde basın mensupları ve polis bekliyordu.

Cam kenarında oturan Osmanın buna rağmen evi bulamadı.

"Sıfır noktasına geri dönelim, yeniden tarif edeyim" dedi, Hakim kabul etti.

O muhiti çok iyi bildiğini tekrar edip duruyor, ama her iki evi de bir türlü bulamıyordu.

Sinirlenen Hakim: "Bulamayacaksan söyle zarfı kapatayım" dedi.

Bunun üzerine t Savcı Nihat Taşkın, herşeyi göze alarak şu kanunsuz teklifi yaptı:

"Kovuşturma aşamasında evi tespit ettik. Burası Recep Özkan'ın evidir. Götürelim oraya Osman Yıldırım'ı, evi biz gösterelim, orada bize yer gösterme yapsın".

İşte bu teklif, keşif yapılacağının neden sanık avukatlarına bildirilmediğini ortaya koyuyordu.

Zeynep Küçük'ün neden minibüse alınmak istenmediğini açıklıyordu.

Zeynep Küçük, bu kanunsuz, ahlaksız teklife derhal itiraz etti.

Bu kadar kanunsuzluğa ortak olmayı göze alamayan Hakim, Savcının teklifini reddetti ve zarfı kapattı.

Eğer Zeynep Küçük uyanıklık yapıp keşif gününü ısrarla takip edip zamanında dilekçe vererek keşfe katılmamış olsaydı, tertipçi Savcı evin yerini gösterecek ve sanki Osmanım evi bulmuş gibi keşif zaptı tutulacaktı.

Zeynep kardeşim seni kutluyorum, gözlerinden öpüyorum. Avukatlık işte böyle yapılır.

Gültekin Avcı / Bugün
İnsanlığın sükût ettiği an
18 Ekim 2010

Yer İzmir Buca Eğitim Fakültesi.

Tarih 22 Eylül 2010.

Şapkayla derse giren bir genç kızın acı hikâyesi.

Ezilenin, hor görülenin, aşağılananın, tecrit edilenin, insanlık dışı bir saldırıya uğrayan genç kızın adı Tuba Dişiçürük.

İki yıldır başörtüsü sebebiyle fakültede gayriinsanî tutumlara çokça muhatap olmuş.

Son olayda yaşadıklarını bana anlatırken gözlerinde hiçbir pırıltı kalmamıştı. Bakışları nasır tutmuş. Bakışlar nasır bağlar mı? Bağlar...

Öyle bir bağlar ki kimliğiniz, değerleriniz, inançlarınız, sevgileriniz sistematik olarak inkâr edilir de insan olup olmadığınız masaya yatırılırsa...

Her daim Türkiye WASP'larının aşağılık saldırılarına maruz kalıp da çözüm yerine sadece yere damlayan gözyaşlarını hissederseniz...

Seni, sana rağmen 'özgürleştirmeye' çalışan ukala aydın müsveddeleri varsa ve utanmadan hâlâ ahkâm kesiyorlarsa...

Bunu bir de hiç sıkılmadan 'kadının özgürlüğü' kavramıyla manipüle ediyorlarsa...

Her daim üniversite kapısındaki özel güvenlik görevlilerinin kırıcı ve ayırıcı muamelelerine sadece başörtünüz veya başörtünün işlevini sağlayan bir materyal sebebiyle katlanıyorsanız...

Bakışlarınız ızdırap dalgaları içinde donar ve o şekliyle nasır tutar.

Tuba derse şapkayla girer, çünkü ukala gazeteci ve bürokratlara rağmen saçının bir telinin görülmemesi gerektiğine inandığı için ve başörtüsü de fiilen engellendiği için şapka bir çözüm olabilir.

Ne de olsa Atatürk devrimlerinden birisi değil mi?

Şapka takılması mecburiyeti için 57 kişi idam edilmedi mi?

Dersin hemen başında öğretim üyesi N, Tuba'ya şapkayı çıkarmasını söyler.

Tuba ise şapkayı çıkarması için hiçbir gerekçe olmadığını söyler.

Ders başlar ama Tuba'nın morali bozulmuştur. Birinci ders bu şekilde biter ama ikinci derse girildiğinde aynı öğretim üyesi, şapkalı Tuba Dişiçürük'e hitaben tüm sınıfın önünde şunu söyler:

-- Tuba seni derste yok yazıyorum.

Her iki ders için de Tuba'yı yok yazar. Bu öğretim üyesi geçen sene de Tuba'yı sınıfa almamış ve Tuba devamsızlıktan dersi geçememiştir. Tuba böylesine hukuksuz ve vicdan dışı bir tavırla aynı dersten tekrar kalmak korkusuyla cesaretini toplar ve:

-- Hocam, tüm sınıf burada olduğumu görürken beni nasıl yok yazarsınız?

Öğretim üyesi N, sesini yükselterek:

-- Bu meseleyi Cumhurbaşkanı, Başbakan çözemedi sen mi çözeceksin, bana şapkayla derse girilebileceğine dair bir belge getir, seni ona göre derse alayım, yoksa şapkanı çıkaracaksın!

Tuba ızdırap içinde son bir gayretle YÖK Kanunu'nda ve Anayasa'da şapka takmaya dair herhangi bir yasak olmadığını isabetle ifade eder.

Öğretim üyesi hiddetle Tuba'nın üzerine doğru yürüyerek:

-- Sen derse böyle girerek benim pes etmemi istiyorsun ama pes etmeyeceğim etmem de!

Ve daha da küstahlaşarak şöyle devam eder:

-- Sizin gibi alçak ve şerefsizlerden mi dini, ahlakı öğreneceğiz?

Tüm sınıfın önünde bu sözleri duymaktan çok incinen, yaşadığı travmayı anlamaya çalışan Tuba suskunluğunu korurken, öğretim üyesi insanlığın sükût ettiği noktaya ulaşır ve Tuba'ya şöyle bağırır:

-- İt!

-- Ne diyorsunuz hocam! Sizin gibi bir üniversite hocası bu kelimeyi nasıl söyler?

Öğretim üyesi yediği haltın ve küstahlığının farkına varmış olacak ki:Tamam, özür diliyorum ama sen bal gibi biliyorsun.

Tuba, gözyaşları içinde sınıfı terk eder. İşte Cumhuriyetin hali pür melali...

Bilim adamı geçinenlere bırakın bilimi, insanlığını unutturacak bir çılgınlık.

Hiçbir bayana reva görülemeyecek bu tavrı ve sözleri nasıl açıklamak gerek?

Laikliğin dinle devlet işlerini ayırdığı söylenir ama ülkemizde çoğu zaman bilim/devlet adamlığıyla insanlığı ayırdı.

Ultra-laik Kemalistler, 'Şapka Devrimi'ne perestişkarane bağlı değiller mi?

Seküler Cumhuriyetimizde şapka giyen bir kız öğrenciye karşı bu derece küstahlaşabilmek, yobazlıkta ulaşılan son nokta.

Türk Ceza Kanunu'na göre mevcut öğrenciyi yok sayarak hem görevi kötüye kullanma, ayrıca alenen hakaret suçunu işleyen, aynı zamanda idari açıdan da disiplin suçu işleyen bu öğretim üyesinin açığa alınıp alınmayacağını, demokrasinin ve hukukun duvarına çarpıp çarpmayacağını göreceğiz.

Yüksek Yargı asıl işini siyaset yaptığı kadar iyi yapmıyor
30 Ekim 2010
Türkiye'de yüksek yargı, daha çok siyasi tartışmalarla gündeme geliyor. Bu kurumların özellikle bazı kritik davalarda jet hızıyla verdiği kararlar, kamuoyunun tepkisini çekiyor.
Ancak yüksek yargıda sonuçlandırılmadığı için zamanaşımına uğrayan binlerce dosya var. Nisan 2010 itibarıyla bu rakam 850 bin. Sürecin en yavaş işlediği konuların başında ise temyiz mekanizması geliyor. Bir yanda tozlu raflarda yığılan dosyalar diğer yanda birkaç günde sonuçlandırılan davalar akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Çarpık ve hantal işleyişin doğurduğu mağduriyetlerin en çarpıcı örnekleri ise cezaevlerinde yaşanıyor. Yattıkları süre şartlı tahliye süresini geçtiği halde temyiz kararı geciktiği için salıverilemeyen mahkumlar var. Birçoğu temyiz hakkından vazgeçmek için dilekçe veriyor. Onun için bile uzun süre bekliyorlar. Ümraniye T ve E Tipi ile Üsküdar Paşakapısı Cezaevi savcılığına yeni atanan Ersoy Yüce, soruna çare aramak için çalışma başlattı. Yaptığı araştırma çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Buna göre toplam 2 bin 790 hükümlüden 918'inin dosyası Yargıtay'da. 4 yıldır bekleyenler bile mevcut. Yargıtay bu cezaları onasa dahi 89 mahkûm hemen tahliye olacak. 201'i açık cezaevine nakledilecek.

Tartışmaların göbeğindeki Yargıtay'da her yıl yüz binlerce dosya bir sonraki seneye devrediyor. Bu ağır işleyiş zincirleme sorunları da beraberinde getiriyor. Yargıtay'daki mevcut 11 ceza dairesi 2009 yılında toplam 218 bin dosyayı karara bağladı. Zamanında incelenemediği gerekçesiyle bunlardan 14 bin 809 tanesi zamanaşımına uğrayarak ortadan kaldırıldı. Nisan 2010 verilerine göre işlem bekleyen dosya sayısı 850 bin. Bu gecikme beraberinde pek çok mağduriyet de getiriyor. Yüksek yargıdaki aksaklığın cezaevlerindeki kapasite aşımına doğrudan etkisi bulunurken mahkumların lehine durum oluşturabilecek yasal imkanları da aleyhine çevirebiliyor. Örneğin, Ümraniye T tipi cezaevi 800 kişi kapasiteli ama bin 268 mahkûm kalıyor. Ümraniye E tipi ise 700 kişi kapasiteli ama orada da bin 263 mahkum bulunuyor. Türkiye'deki cezaevlerinin genel tablosu da bundan farklı değil. Pek çok cezaevi kapasitesinin çok üstünde mahkum ve tutuklu barındırmak zorunda kalıyor. Ümraniye T ve E Tipi ile Üsküdar Paşakapısı Cezaevi savcılığına yeni atanan Üsküdar Savcısı Ersoy Yüce kronikleşmiş bu soruna çare aramak için çalışma başlattı. Yaptığı araştırma çok daha çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Yüzlerce dosyanın Yargıtay'da temyiz beklediğini belirledi. Buna göre Ümraniye T Tipi'nde 545 dosya, E Tipi'nde 331 dosya, Paşakapısı'nda ise 72 dosya temyizde bekliyor. Normalde başvurular cezaların bozulması için yapılmış. Ancak dosyaların beklediği süre o kadar uzun ki, Yargıtay mahkumların aldıkları cezaları onasa bile 89 kişi hemen tahliye olacak. Çünkü yattıkları süre, yatmak zorunda kaldıkları normal ceza süresini geçmiş durumda. 201 kişi ise açık cezaevine nakledilecek. Türkiye'de açık ve kapalı olmak üzere toplam 367 cezaevi bulunuyor. 30 Eylül 2010 itibarıyla cezaevlerindeki toplam tutuklu-hükümlü sayısı 120 bin 360 kişi. Bunların 56 bin 427'si tutuklu. Türkiye'de halen yapımı devam eden 17 cezaevi bulunuyor. Ceza ve tevkifevleri Adalet Bakanlığı bütçesinin yüzde 40'ını alıyor. Toplam Adalet Bakanlığı bütçesi 3 milyar 783 milyon 866 bin TL. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün bu bütçe içerisindeki payı 1 milyar 532 milyon 394 bin TL'ye karşılık geliyor.

Kaynak: Zaman

Görevi Kötüye Kullanan Memura İndirim
02 Kasım 2010

Görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine uygulanan hapis cezalarında indirime gidilmesini öngören kanun teklifi kabul edildi.
TBMM Adalet Komisyonu, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak'ın, görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine uygulanan hapis cezalarında indirime gidilmesini öngören kanun teklifini kabul etti.

Teklifin tümü üzerinde konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in komisyon toplantısına katılmamasını eleştirerek, ''Bu, bunun vahim bir yasal düzenleme olduğunu gösteriyor'' dedi.

Köktürk, düzenlemenin bu suçtan hüküm giyen RTÜK Üyesi Zahid Akman ile hakkında aynı doğrultuda incelemeler bulunan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile ilgisinin olup olmadığını sordu.

İsim vermeden Gökçek ile Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçtiği iddia edilen ve internette yayımlanan telefon konuşmalarını anımsatan Köktürk, ''Bunun kişiye özel olmayan soyut bir düzenleme olduğuna insanları ikna edebilir misiniz? Bu, çok yanlış. Parlamentoya yakışmıyor. Ülkenin soyulmasına çanak tutacak bir yasal düzenlemeyi gündeme getirebiliyorsunuz. Türkiye'de yolsuzluk hızla artarken bunu özendirecek, cezasız bırakacak bir düzenleme ile karşımıza gelebiliyorsunuz'' diye konuştu.

''TEKLİFİ SAVUNAMIYOR''-
CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk de Bakan Ergin'in toplantıya katılmamasını eleştirerek, ''Bu, cesaretsizlik. Çünkü, teklifi savunamıyor. Niye katılmıyor? Desteği yoksa gelsin söylesin. Kamuoyunun tepkisini biliyor. Bu yüzden gelip sahip çıkamıyor'' dedi.

Teklifin yolsuzlukla mücadeleyi zaafa uğratacağını iddia eden Öztürk, ''Düzenleme yaparken toplumun vicdanını sızlatmamak lazım. Düzenleme toplumun vicdanını sızlatan bir düzenlemedir. Bu düzenlemenin çok ahlaklı bir düzenleme olduğuna inanmıyorum. Oy birliğiyle reddedilsin'' diye konuştu.

CHP Ordu Milletvekili Rahmi Güner, teklifin kabul edilmesi durumunda caydırıcılığının ortadan kalkacağını, suç işleyenlere prim verileceğini savundu.

MHP Kırşehir Milletvekili Metin Çobanoğlu da Bakan Ergin'in toplantıya katılmamasını eleştirdi. Teklifin reddedilmesini isteyen Çobanoğlu, ''Bu, yolsuzluğu, hırsızlığı teşvik edecek bir tekliftir. Bu suçu işleyenleri hapsetmek mümkün olmayacak. Yetim hakkı yiyenleri cezadan kurtaracak'' dedi.

Gökçek ile Kuzu arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşmasına da değinen Çobanoğlu, ''Bu konuşma biliniyorken teklifin getirilmesinin manidar olduğunu'' kaydetti.

Çobanoğlu, teklifin geri çekilmesini istedi.

-''TİYATRO OYNAMAYALIM''-
CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, teklifin ''yangından mal kaçırılır gibi getirildiğini'' öne sürerek, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortadan kalktığını, her şeyin yürütmeye bağlandığını öne sürdü. Dibek, ''Başbakan hegemonyası var'' görüşünü dile getirdi.

''Maydanoz olsun diye kazanç yerine menfaat kriterinin getirildiğini'' belirten Dibek, ''Buna, Maydanoz, Gökçek-Kuzu Kanunu da denebilir. Utanıyorum. Tiyatro oynamayalım'' diye konuştu.

Teklif sahibi olarak konuşan Veysi Kaynak, teklif ile yolsuzluğu önlemede daha kapsayıcı bir tanımın getirildiğini söyledi.

Gökçek-Kuzu görüşmesinin 2004 yılında yapıldığının iddia edildiğini belirten Kaynak, ''Konuşma olduğunda ben milletvekili değildim'' dedi.

AK Parti Kastamonu Milletvekili ve Komisyon Başkanvekili Hakkı Köylü, mevcut düzenlemeyle de yargılananlar hakkındaki cezanın paraya çevrilmesi, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasının mümkün olduğunu söyledi ve ''Bu, hakimin takdirine bağlı'' dedi.

-MUHALEFET TOPLANTIYI TERK ETTİ-
CHP'li milletvekilleri ile MHP'li Çobanoğlu, teklifin maddelerine geçilmesinin ardından komisyon toplantısını terk etti.

Daha sonra oylanan teklif kabul edildi.

Teklifle TCK'nın ''görevi kötüye kullanma'' başlıklı 257. maddesinde değişikliğe gidiliyor.

Maddedeki ''kazanç'' kelimesi yerine, ''menfaat'' kelimesi getirilerek suçun kapsamı genişletiliyor.

Teklife göre, ayrıca, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisine uygulanan hapis cezasının alt sınırı 1 yıldan 6 aya, üst sınırı da 3 yıldan 2 yıla indiriliyor.

Görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisine verilen hapis cezasının alt sınırı 6 aydan 3 aya, üst sınırı 2 yıldan 1 yıla düşürülüyor.

Teklif, ''İrtikap suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden, kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasına çarptırılır'' hükmünü içeriyor. aktifhaber

Haberal Skandalının Sorumlusu
04 Kasım 2010
Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın mahkemelerden gizlenen heyet raporunun sorumlusu belli oldu. 'Ayakta tedavi olabilir' raporunun kimin sakladığı ortaya çıktı.
Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın ‘ayakta tedavi olabileceği’ yönündeki raporunun 1 yıl mahkemelerden saklandığının ortaya çıkması, skandalın sorumlusunun ‘kim’ olduğu tartışmasını başlattı. 16 Ekim 2009’da verilen raporun 28 Ekim 2010’da Ergenekon davasını gören İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi üzerine duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel önceki gün suç duyurusunda bulunmuştu. Gözler skandal ihmalkarlığın sorumlusuna çevrildi. 16 Ekim 2009 tarihli heyet raporunun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Adagül’ün ihmalkarlığı sonucu hapishaneye gönderilmediği öğrenildi.

Raporu rektör gönderdi

Cumhuriyet Başsavcısı Adagül’ün heyet raporunu göz ardı etmesi, Haberal’ı tahliye etmediği gerekçesiyle 9 hakime Yargıtay tarafından bin 500 lira tazminat cezası almasına neden oldu. Altında Prof. Dr. Zerrin Yiğit, Prof. Dr. Cengiz Çeliker, Prof. Dr. Vedat Sansoy, Prof. Dr. Tevfik Gürmen, Dr. Cengizhan Türkoğlu’nun imzasının bulunduğu heyet raporunun İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet’in yazısıyla mahkemeye gönderildiği belirlendi. Heyetteki isimlerden Prof. Çeliker, sadece 25 gün sonra, 11 Kasım 2009’da yeni bir rapor düzenledi. İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Başkanlığı’na gönderilen değerlendirmede Haberal’ın kullandığı Amiodarone ilacının yan etkilerinin değerlendirmek amacıyla yapılan biyokimyasal tetkiklerde ‘THS supresyonu’nun saptandığı belirtilen raporda “Tedavinin yapılabilmesi için de İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi sıhhi kuruluna sevkinin tehir edilmesi uygun olacaktır” denildi. Hakimlere tazminat cezası veren Yargıtay’ın bu raporu dikkate aldığı ifade edildi.

Yargıtay dosyaların aslını görmeden karar verdi

Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle tazminata mahkum edilen 9 hakimle ilgili davada çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Karara yapılan itiraz yarın görüşülecek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndaki dosyada Haberal'ın aleyhine olacak hiçbir delilin bulunmadığı kaydedildi. Haberal'ın avukatlarının yalnızca lehlerine olan raporları Yargıtay'a sunduğu ve 'Sağlık gerekçesiyle diğer tutuklular çıkarken, müvekkilimiz kasten tahliye edilmedi' iddiasında bulunduğu belirtildi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de dosyanın aslını görmeden avukatların sunduğu belgelerle karar verdi.

Dairenin verdiği karara hakimlerin yaptığı itiraz üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu son kararı verecek. Bu amaçla kararla ilgili tetkik hakimlerince bir dosya hazırlanarak Yargıtay üyelerine dağıtıldı. Yargıtay üyelerine dağıtılan bu dosyada, İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün 16 Ekim 2009 tarihli 'Haberal sağlıklı'raporunun yer almadığı kaydedildi.. Karara muhalefet eden üye Sadık Demircioğlu, yalnızca avukatların sunduğu fotokopilere dayalı belgelerle karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmişi. Demircioğlu, karşı oy yazısında "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacısı hiçbir kanıt toplanmadan, sadece Haberal'ın avukatlarının sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir" ifadelerini kullanmıştı.

"Haberal'ın Ritim Bozukluğu İlaçla Tedavi Ediliyor Taburcu Olabilir"

Haberal'ın tahliyesiyle ilgili Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 9 hâkimi tazminata mahkum etmesinin yankıları sürüyor. Yargıtay'ın 'yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü' gerekçesini 2009 tarihli iki belge çürütüyor. İlk raporda Haberal'ın kendini hayatî riskten kurtaracak tedaviyi imzasıyla kabul etmediği, ikinci raporda ise tedavinin 'ayakta' devam edebileceği açıkça görülüyor.

Ergenekon tutuklusu Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkimi tazminata mahkûm eden Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin gerekçesinde yer alan, 'yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü' iddiasının geçersizliği, 2009 yılında yayımlanan iki belgeyle daha ortaya çıktı.

Haberal'ın avukatlarının ilgili daireye yaptığı başvuruda, 'müvekkillerinin bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunduğunu, hayati risk taşıdığını' ifade etmesine rağmen, Haberal'ın, kendini iddia edilen bu durumdan kurtaracak 'elektrofizyoloji' çalışmasını kabul etmediği belgelere yansıdı.

Haberal, 18 Ağustos 2009 tarihli ve altında imzası bulunan yazıyla kesin tedavi olacak yöntemi kabul etmiyor. Bir diğer belge ise 28 Eylül 2009'da yayımlanan ve altında İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü'nden Doç. Dr. Cengizhan Türkoğlu'nun imzasının bulunduğu rapor oldu. Dördü profesör 5 kişilik ekip tarafından hazırlanan ve bir yıl işleme alınmayan 16 Ekim 2009'daki taburcu raporundan 18 gün önce yayımlanan belgede "Hastanın ekokardiyografisinde EF (Ejeksiyon Fraksiyonu) normal sınırlarda tespit edilmiştir." denildi.

Buna göre Haberal'ın kalbin her kasılmada ne kadar kan alıp pompaladığı ölçülerek, normal değerlerde çıktığı belirtildi. Raporda Haberal'ın kalp ritim bozukluğunun ciddi seviyede olmadığı ve ilaçla tedaviye olumlu cevap verdiği vurgulanıyor. Aynı raporda, "Tüm bu bulgular göz önüne alındığında hastanın tedavisinin ayakta devam etmesinde herhangi bir sakınca olmadığı değerlendirilmesi yapılmıştır." ifadesi yer aldı.

Sürekli kalp ritim bozukluğu olduğu için hastanede tutulduğu söylenen Mehmet Haberal'ın kesin tedavi olan elektrofizyoloji geçtiğimiz yıl istendi. Fakat Haberal tedaviyi kabul etmedi: Bundan dolayı "Bu incelemenin gerekliliği ve yapılmamasının getirebileceği hayati riskler ve işlemin yapılmasının riskleri bana detaylı olarak anlatılmıştır. İşlemin yapılmamasının getireceği her türlü sorumluluğu üstlenerek elektrofizyolojik inceleme yapılmasını kabul etmediğimi beyan ederim." ifadelerinin yer aldığı belgeyi imzaladı. Aynı yazıda Haberal'a işlemin oluşturacağı komplikasyonlar da anlatıldı. Fakat, "Bu komplikasyonlar çok enderdir ve çoğu herhangi bir hasara sebep olmadan tedavi edilirler." ifadesi kullanıldı. Fakat buna rağmen sonuç alınamadı.

"Ayakta Tedavisine Sakınca Yok"

Mehmet Haberal'ın genel durumunu değerlendiren Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Cengizhan Türkoğlu'nun altında imzası bulunan 28 Eylül 2009'daki raporda Haberal'ın ilk kez taburcu olması isteniyor. Raporda Haberal'ın kalbin her kasılmada pompaladığı kanın normal olduğu ortaya çıktı. Raporda Haberal'ın kalp ritim bozukluğunun bulunduğunu fakat bunun çok ciddi bir seviyede olmadığı da ifade edildi. Tedavisine ilaçla devam edilmesinin olumlu sonuç verdiği ve tedavinin etkin olduğu vurgulandı. Bu değerlendirme sonucunda ise şu ifadelere yer verildi: "Tüm bu bulgular göz önüne alındığında hastanın tedavisinin ayakta devam etmesinde herhangi bir sakınca olmadığı değerlendirilmesi yapılmıştır." Rapor daha sonra İÜ Kardiyoloji Enstitüsü Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'na gönderildi.

'Haberal sağlam' raporundan Yargıtay'ın haberi yok

Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın sağlık raporu etrafındaki tartışmalar, Yargıtay'ın 9 hakime verdiği tazminat cezasını yeniden gündeme taşıdı.

En son ortaya çıkan ve Haberal'ın taburcu edilebileceği yönündeki heyet raporu, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin, Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili yalnızca avukatların sunduğu belgelerle karar verdiğini ortaya koyuyor. Yani avukatlar, İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün 16 Ekim 2009 tarihli Haberal'ın taburcu olabileceği raporunu mahkemeye sunmamış. Aslında Yargıtay 4. Hukuk Dairesi üyesi Sadık Demircioğlu, karara muhalefet gerekçesinde bu duruma işaret etmişti. Demircioğlu, "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacısı hiçbir kanıt toplanmadan, sadece Haberal'ın avukatlarının sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir." demişti.

Dosyanın aslını görmeden, yalnızca sanık avukatının sunduğu belgelerle verilen bu karar, Yargıtay'da ilk değil. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in yargılandığı davada da hukukçular ısrarla 'fotokopiden birleştirme olmaz' diye uyarmıştı. Bu eleştirilere kulak tıkayan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, avukatların sunduğu CD ve tutanakları dikkate alarak birleştirme kararı vermişti.

9 hâkimi 'Haberal'ın yaşam hakkını tehlikeye düşürmekle' itham eden Yargıtay'ın elinde sağlam delillerin olması gerekiyor. Yargıtay'da söz konusu kararı veren yüksek yargıçların, heyet raporundan haberdar olmadığı belirtiliyor. Bu durumda 9 hâkim hakkındaki tazminat kararının eksik dosyayla verildiği anlaşılıyor. Yargıtay'ın içtihat kararlarına göre, usul esastan önce gelir. Yargılamada dosyadaki eksiklik giderilmeden esasa ilişkin bir karar verilemez. Yargıtay'ın kendi içtihatlarını görmezden gelmesi beklenmiyor. Kararın bozulup söz konusu rapor incelendikten sonra yeni bir hüküm tesis edilmesi gerekiyor.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27 Ekim tarihindeki toplantıda karar için gerekli yeterli çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin tazminat cezasının 3 Kasım'da yeniden incelenmesine karar vermişti. Genel Kurul, hukukta yargıçlara tazminat baskısına yol açacak daire kararını yarına erteledi. Yarın yapılacak toplantıda Yargıtay'ın kararının yerinde olup olmadığı oylanacak. Hukuk Genel Kurulu'nun vereceği nihai karar, Türkiye genelinde görev yapan binlerce ceza yargıcını yakından ilgilendiriyor. Bu sebeple Yargıtay'ın yapacağı toplantıda Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili basında gündeme gelen sağlam raporunu da incelemesi bekleniyor. Yargıtay'ın 4. Hukuk Dairesi'nin kararını yerinde bulması durumunda, ülke genelinde görev yapan bütün ceza hakimlerinin dava baskısıyla görev yapmasının önü açılacak.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, İstanbul özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görevli hakimler Nurettin Ak, Kemal Can, Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu, Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz, Yakup Hakan Günay, Ali Efendi Peksak, İdris Asan, Mehmet Faik Saban'ı "Mehmet Haberal'ı sağlık gerekçesiyle tahliye etmedikleri için" bin 500'er lira tazminat ödemeye mahkum etmişti.


Kadir Has Üniversitesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Koca: Silivri'deki davayı etkiler
Türkiye tarihinde bir ilk ile karşı karşıyayız. Yargılama devam ederken hâkimler kararlarında kasıt güttükleri gerekçesiyle tazminata mahkum edildi. Devam eden bir davada tazimat kararı onanırsa hakim ile sanık hasım haline gelir. Dolayısıyla reddi hakim durumu doğar. Bu durum Silivri'de devam eden davayı etkileyecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu karar verirken Haberal hakkındaki raporu göz önünde bulundurmalı.

Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek: Memurlar açığa çıkarılsın
13 ay bir raporun mahkemeye ulaştırılmamasının makul ve mantıklı bir tarafı olamaz. Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre mahkemenin taleplerine makul sürede cevap vermeyenlere, asli görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma suçundan yasal işlem yapılır. Doktorların bu raporunu mahkemeye ulaştırmayan o zincirde hangi memurlar sorumlu ise açığa çıkarılmalıdır. Bu yazı nerde tıkanmışsa bunlar açısından çok ciddi bir şekilde adli görevi ihmal suçu oluşturur.

Malatya Baro Başkanı Eyüp Kutlubay: Karar hukuk skandalıdır
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri için 9 hâkim hakkında verdiği tazminat cezası, hukuk skandalıdır. Hukuk tarihimizde eşine benzerine rastlanılmayan bu kararın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca bozulması yine hukukun gereğidir. Aksi halde adalet sistemi içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Bu olumsuz tablo hukuku uygulamaya çalışan hakimler ve savcılar için gözdağı olacaktır. Kararın onanması suçluları cesaretlendirir.

BUGÜN/ ZAMAN

Başörtülüleri Böyle İkna Etti
07 Kasım 2010

28 Şubat döneminin baş aktörlerinden CHP'li Nur Serter başörtülü öğrencilere yaptığı zulümü bir de kayda almış. Öğrenciler mahkemeye gidiyor...
28 Şubat döneminde Serter, denetimindeki ikna odalarından geçen başörtü mağdurları, fişleme tehditi ve para teklifleriyle baskı altına alındıkları odalarda kayıt altına alındıklarını bile bilmiyorlarmış

İkna odalarının mucidi CHP İstanbul Milletvekili Prof. Nur Serter’in, 1998’de öğrencilerin başlarını açmaları için İstanbul Üniversitesi’nde odalarda kamera kaydı yaptıkları itirafının ardından mağdurlar Serter’i dava yağmuruna tuttu. Serter’in kaytları izinli yaptık demesine rağmen mağdurlar bunun doğru olmadığın söylüyor. İkna odalarına alınan ve kayıtlardan haberi olmayan iki eski öğrenci Hanife Gökdemir ve Nevin Karakuş odalarda yaşadıklarını anlattı. Gökdemir, odada kendilerine bir anket sunulduğunu belirterek ankette “Hangi gazeteyi okuyorsunuz’, ‘ailenizin baskısıyla mı başınızı örttünüz’, ‘ne zamandan beri dini inanca sahipsiniz’” gibi sorular sorulduğunu belirtti. Karakuş ise öğrencileri ikna yöntemi olarak “burs” ve hediye paketleri ile öğrencilerin ikna edildiğini belirtti.

ANKETLE OKUDUĞUMUZ GAZETEYİ BİLE SORDULAR

Tarih Bölümü’nde okurken ikna odasına alınan Hanife Gökdemir’in anlattığı o dönem yaşanan dramı da gözler önüne seriyor: Kayıt bölümüne girince kuyrukta bize bakan iki üç bayan vardı. Bu bayanlar bize işaret ederek ‘Siz, siz, siz, bu tarafa alalım’ diyerek bizi suçluymuşuz gibi kuyruktan çıkarttılar. Paravanla örtülen yere girdik. İçeride bir anket formu uzattılar. Ankette ‘Hangi gazeteyi okuyorsunuz, ailenizin baskısıyla mı başınızı örttünüz, hangi liseden mezun oldunuz, siyasi görüşünüz nedir’, hangi televizyonu izliyorsunuz, ne zamandan beri dini bir inanca sahipsiniz, hangi radyoyu dinliyorsunuz, ailenizde dini yapı nasıl” gibi sorular vardı. Bizi fişlediler. Ben olduğum yerde kamera görmedim, ama Avcılar’da kameraya aldıklarını biliyorum. Biz bu CD’lerin varlığından ilk defa haberdar olduk. Daha pek çok arkadaş da bizim gibi dava açmak için CD’lerin akibetini bekliyor.”

TORBA TORBA HEDİYELER VE BURS ÖNERİYORLARDI 

Edebiyat Fakültesi Arşiv Bölümü’nde okurken ikna odasına alınan Nevin Öner Karakuş da ‘ikna odasında’ kamera olup olmadığı konusunda bilgisinin olmadığını belirterek şunları anlattı: “4. sınıfa kayıt için gitmiştim. Yemekhanenin kenarında yapılmış derme çatma gibi duran bir yerdi. Ben kamera görmedim ama benim dışımda görüntülerim aldı mı bilmiyorum. İkna odasına girenler Anadolu’dan gelmiş çocuklardı. Yani hem maddi hem de manevi ağırlık vardı üzerlerinde. Çıkan kızlar ağladı, hatta bazılarının babası ‘Neden o odalara girdin’ diye kızdı. Hatta o odalarda kızları ikna edebilmek için kızların en çok ihtiyaç duyacakları, en özel şeylerin içinde olduğu torbalar verildi; kimilerine ise burs teklif edildi. Ben okula 24 yaşımdan sonra girmiştim. Adapazarı’nda yaşayan 1.5 yaşındaki kızımı okulu biritip para kazanarak yanıma almak zorundaydım. Okula kayıt yaptıramayınca zor zamanlar geçirdim ama Allah bizi yanlız bırakmadı ve kızıma kavuştum.”

TAZMİNAT VE CEZA DAVASI AÇILABİLİR

Mağdurların avukatı Avukat Yasin Şamlı “Serter’in uygulaması yani haber verilmeden görüntü alınması hem eski hem de yeni TCK’ya göre suçtur. İzin alınsa bile suçtur. Çünkü ortada bir korkutma vardır. Özgürce karar alamama durumu vardır.  Nur Serter’in itirafları üzerinde hem tazminat hem de ceza davası açılabilir.” Öte yandan bazı mağdurların dönemin rektörü Kemal Alemdaroğlu hakkında dava açmaya hazınlandığı öğrenildi.

‘İMHA EDECEĞİM’ DEMİŞTİ 

Geçtiğimiz hafta star’a röportaj veren Serter, varlığı bilinen fakat delil olmadığı için kanıtlanamayan ikna odalarına ilişkin olarak kamera ile kayıt yapıldığını ve bu kasetlerin de kendisinde olduğunu şöyle anlatmıştı: “İletişim Fakültemizin öğrencileri, kayıt şenliğini çekiyorlardı. Onlardan bir kamera aldık odaya, görüşmeye giren kızlara da söyleyerek tabi. Öğretim üyeleri baskı uyguladı mı uygulamadı mı, ilerde yasal bir durum olursa diye, tümü kayda alındı.”

Kaynak: Star



Çetenin Kıskacındaki AKP'li Vekil
17 Kasım 2010
Yargıda rüşvet operasyonundan sürpriz bir isim daha ortaya çıktı. Çete elemanları, AKP'li vekilin ipini çoktan çekmiş bile.
AKP Rize Milletvekili Ali Bayramoğlu, ‘rüşvet’ dosyasına ‘mağdur’ olarak girdi. Polisin yaptığı teknik takip sırasında, rüşvet çetesinin elemanlarından birinin AK Partili Bayramoğlu ile aralarındaki dava için Yargıtay’daki adamından “Onunla davalıyım. Seversiniz siz onu” diye yardım istediği belirlendi

İstanbul Dünya Ticaret Merkezi ile CNR Fuarcılık şirketi arasında fuar salonlarının tahliyesi davasındaki rüşvet skandalının ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Mali Suçlar Şubesi’nin yürüttüğü soruşturma, çok sayıda rüşvetçiyi de ortaya çıkardı.

SORUŞTURMA DOSYASINDA
Yargıtay’daki bazı dosyalar için Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nde memur olarak görev yapan Bekir A.’ya rüşvet verdiği belirlenen Rizeli Ahmet Y.’nin, AK Parti Milletvekili Bayramoğlu ile olan davası için de yardım istediği soruşturma dosyasına girdi. Dosyadaki belgelere göre, Ahmet Y. 6 Ocak 2010 günü Bekir A.’yı telefonla arayarak, “O AK Parti Milletvekili var ya! Ali Bayramoğlu, onunla davalıyım ben. Seversiniz onları siz. 12’ye gelecek onu unutmayalım” dedi. Bekir A. ile Ahmet Y. arasında iki ayrı telefon görüşmesi olduğu tespit edildi.

‘Siz artık seversiniz onu’

6 OCAK tarihinde ikili arasında yapılan görüşme:

AHMET: Bir tane daha 12’ye gelecek. Temyiz edeceğim onu.
BEKİR: İyi.

aktifhaber
AHMET: O AK Parti Milletvekili Ali Bayramoğlu var ya, onunla davalıyım ben.
BEKİR: He..he..
AHMET: Artık siz çok seversiniz onu.
BEKİR: Hee.
AHMET: Behçet sever onları.
BEKİR: Severler canım.
AHMET: Ben bir program yapıyorum. Bolu Dağı biraz düzelsin, felekten bir gece çalalım.
BEKİR: Tamam.

‘Güzel bir misafirin var’

YARGITAY’da hâkimlerle avukatlar arasındaki irtibatı, Bekir A.’nın sağladığı ortaya çıktı. Ünlü eğlence merkezi Reina’nın işletmecisi Mehmet Koçarslan’ın da İstanbul’da ağırladığı Bekir A.’nın, hâkimlerle ‘samimi’ konuşmaları teknik takibe takıldı. Soruşturma dosyasındaki kayıtlara yansıyan o konuşmalardan biri şöyle:

Bekir A.: Ziyaretçiniz var çabuk gelin kafedeyiz. Valla güzel bir bayan İstanbul’dan geldi sizi soruyor.
Hâkim B.T.: Hadi lan, kimmiş. Oğlum puş..k yapma. 20 dakikaya oradayım.

Hâkimleri yaktılar

ÇETE, bazı hâkimlerin de başını yaktı. Çete üyeleriyle telefonda görüşen ve soruşturma dosyasına giren 3. Hukuk Dairesi’nden A.Ö., 11. Hukuk Dairesi’nden Y.Z.A., 12. Hukuk Dairesi’nden F.K., L.T., 14. Hukuk Dairesi’nden B.Ü., 17. Hukuk Dairesi’nden A.V., 6. Hukuk Dairesi’nden Y.İ., 13. Hukuk Dairesi’nden N.Ş., Tetkik hâkimler Ş,K., B.T., M.C., emekli hâkimler H.D., E.T. ve H.E. hakkındaki soruşturmanın Adalet Bakanlığı tarafından yapılacağı öğrenildi.

Kaynak: Habertürk

Kemal
21 Kasım 2010 Pazar 20:13
BÜYÜK ÇÖKÜŞ! Herkes Seyrediyor!

Ey Cumhurbaşkanım! Ey Başbakanım! Ey Bakanlarım! Ey AYM, Ey Yargıtay, Ey Danıştay, Ey Türkiye Barolar Birliği ve baro Başkanlarım! Ey Parti Liderlerim; STK görevlilerim! ŞU AN YARGITAY'ın önünde tam BİR MİLYON DOSYA BEKLİYOR! Neden bekliyor, bekletiliyor; sormayacak mısınız? PKK'lı, DHKP-C'li diye bir sanık; tam 14 YILDIR YARGILANMAYI bekliyor! Şu an cezaevlerinde kalan 100 bin mahkumun yarısı TUTUKLU! Bu nasıl HUKUK, ADALET? Her yıl 35 bin dosya ZAMAN AŞIMINA uğruyor! 35 bin dosya! aktifhaber


Kim bunun sorumlusu?
Fatih Altaylı/ Habertürk

HACER Arıkan’ı gördünüz mü?

Büyük ihtimalle “Kim o?” diyeceksiniz.
Bugün birinci sayfamızın tepesindeki kişi. Dün ve önceki gün de televizyonlardaydı.
Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar. Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde.
Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise onları öldürdü, yaktı, hayatlarını kararttı.
“F tipi cezaevlerine geçmiyorlar” bahanesiyle.
Oysa o günleri hatırlayanlar bilirler, “akil adamlar” aracı olmuş, uzlaşma sağlanmış, F tiplerine peyderpey nakiller konusunda bir noktaya varılmış ya da varılmak üzereydi. Buna rağmen devlet adına hareket ettiğini söyleyen birileri, kendi koruması altındaki mahkûmlara ve tutuklulara saldırdı. Geriye 32 ölü ve bu manzaralar kaldı.
İddia o ki, fosfor bombası bile kullanılmış.
Biliyorsunuz Türkiye’de en önemli kararları erler verir.
Bu olayda da öyle olmuş.
Bir grup er, 39 galiba, toplanmışlar ve “Yahu bu mahkûmlar adam olmaz. Şunları bir yakalım, dövelim, öldürelim” demişler, Hayata Dönüş Operasyonu’nu başlatmışlar.
Şaka yapmıyorum, yüce Türk adaletine göre böyle olmuş. Bu olayla ilgili hakkında dava açılanlar sadece erler. Operasyona katılan ve kendileri de ölüm tehlikesine atılan erler. Siyasi sorumlular, bürokratik sorumlular hakkında tek bir ceza istemi, tek bir soruşturma yok.
Tam “Yuh”luk bir durum.
O günleri yaşamış, görmüş bir gazeteci olarak olayların nasıl geliştiğini hatırlatmam lazım.
F tipi cezaevleri yapılmış, ancak terör hükümlüsü mahkûmlar buralara nakledilmek istemiyorlardı.
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bu konuda bir uzlaşma sağlamak istiyordu.
Ancak bir “el” medyaya sürekli olarak cezaevlerindeki durumun ne kadar vahim olduğunu anlatan bilgiler ve belgeler yolluyor, gerilimi artırıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, gazetecileri arıyor, yakın bulduğu gazetecilere Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün ne kadar basiretsiz, ne kadar yüreksiz olduğunu anlatıyor, Türk hakkında “dedikodu” yapıyordu.
Sonunda bu dedikodu ve yıpratma kampanyası etkili oldu ve Hikmet Sami Türk operasyona onay vermek zorunda kaldı.
Bütün bu anlattıklarımı yapan kimdi, tahmin edebiliyor musunuz?
Söyleyeyim.
Sadettin Tantan.
Tantan Efendi acaba şimdi bu gördüğü yanıp bitmiş insanlar ve onlarca ölüyü düşünüp biraz olsun “üzüntü” duyuyor mudur?
Yoksa her zaman olduğu gibi tespihini çekip “Ne iyi işler yaptım” diye aynaya bakıp gururlanıyor mudur?

Yargıtay üyeleri için tutuklama yasak mı?
Ali İhsan KARAHASANOĞLU
29 Kasım 2010

İddia şu: Dünya Ticaret Merkezi, sahibi olduğu fuar alanını tahliye ettirebilmek için, dava açmış. Bu dava kapsamında, Ankara’daki bazı avukatları, Yargıtay’da görevli bir daire başkanı ve emekli başkanına para vermişler. “Para vermişler” diyorum, çünkü bunun hukuki karşılığı çok net belli değil.

Bu paranın hukuki tanımlaması; “rüşvet” olabilir. “İrtikap” olabilir.. “Hukuki yardım” olabilir.

Hangisi olduğunu, yargılama sonucu ortaya çıkaracak.

Ama dikkatimizi çeken husus, gerek Dünya Ticaret Merkezi yetkililerinden, gerek bu davayı takip eden avukatlardan bir çok kişi tutuklandığı halde, olayın Yargıtay ayağının bir aydır sürüncemede bırakıldığı..

Evet, Yargıtay eski daire başkanlarından birisi tutuklandı ama, aslında o da emekli üyelerden birisi idi.

Para alışverişinin yapıldığı zaman diliminde görevde olan daire başkanı için, henüz bir gelişme yok!

Olayın bir tarafı olmakla suçlanan onlarca kişi cezaevinde..

Olayın diğer tarafı olduğu ileri sürülen kişi ise korunmaya devam ediliyor!

Yargıtay Başkanı, ilk günlerde “Konudan haberimiz var.Takip ediyoruz” diyordu.

Bir hafta sonra, “Savcılıktan evrakların gelmesini bekliyoruz” açıklaması geldi..

Onun da üzerinden üç hafta geçti, yine ortada bir sonuç yok.

Oysa olaya en hassas yaklaşan tarafın , Yargıtay olması gerekmez mi?

Hukuki itilaflarda en uzman kişiler onların elinde.

Davalara son noktayı koyanlar onlar.

Türkiye’nin her tarafından gelen on binlerce dosyanın nihai kararını veren onlar.

Ama kendi içlerinden birisini yargılamak gerektiğinde, işi bilmezliğe vuruyorlar!

“Savcılıktan evraklar gelmedi henüz” diyorlar.

Sanki evrakları almak, istedikten sonra 15 dakikalık iş değilmiş gibi..

Yollarsın mübaşiri..

Verirsin eline iki satırlık tezkereyi..

On dakikada çekilir fotokopiler, tasdiklenir, gönderilir size..

Yargıtay ile savcılığın arasındaki mesafe de, yürüyerek dahi 10 dakika zaten..

Ne bekleniyor acaba?

Klasik bir “adamını koruma” olayı mı bu?

Yargıtay, yıllarca daire başkanlığı yapmış bir üyesini korumak için mi işi zamana yayıyor böyle?..

Yoksa daha derin ilişkiler mi var?

“Bir tane üyemizi feda edersek, bunun gerisi gelir.. Bir kişiyi soruşturursak, benzer suçlamaların hepsinde, aynı uygulamayı yapmamız gerekir. Zinciri kıramayız. Bugüne kadar koruduğumuz üyelerimizi, bundan sonra da korumaya devam etmeliyiz” mantığı mı hakim?

Sırada, Ergenekon sanıkları ile görüşen üyeler olduğu için mi direnç sürdürülüyor?..

“Davalar hakkında nasıl karar verileceği”, “Dosya gelmez ise, fotokopi üzerinden karar verilmesi gerektiği”, “tutuklamanın nasıl kaldırılacağı”, “Yargıtay Başkanlığı adaylarının hangi davalarda, hangi kararları verirlerse şanslı hale gelecekleri” sohbetlerinin failleri sırada beklediği için mi, rüşvet verdiği ileri sürülenler tutuklanıyor da, rüşvet aldığı ileri sürülen Yargıtay Daire Başkanı, hala tutuklanmıyor?!?

YargıtayBaşkanı Hasan Gerçeker, neyi bekliyor acaba?

Üç hafta önce beklediğini söylediği dosya hâlâ mı gelmedi önlerine?

O dosyanın daha aylarca önlerine gelmeme ihtimali var mı acaba?

Daha önemlisi, kendi içindeki bir ihtilafı çözemeyen, soruşturamayan, üzerine gidemeyen Yargıtay’a, halk nasıl güvenecek?

İhtilafların adil şekilde çözümlendiğine nasıl inanacak?

Somut bir olay, önümüzde duruyor işte..

Çok önemli iş adamlarının tutuklandığı bir dosyada, olayın diğer tarafı niye soruşturulmuyor?

Ki, o suç işlenmiş ise, esas sorumlusu bence iş adamları değil, parayı alan taraftır..

İş adamları, “Tahliye kararı almak bizim hakkımız. Hakkımızı alamıyoruz. Hakkımızı almak için ne yapabiliriz?” endişesine kapılmış olabilirler..

Peki ya karşı taraf?

Karşı tarafın, haksız yere para alırken, ne gerekçesi olabilir?

Ne gerekçesi olabilir de, “parayı aldığı ileri sürülen bir kişi” gezerken, “para verdiği ileri sürülen onlarca kişi” cezaevinde yatıyor?

Yeni Akit

26 yıldır süren Kemal Türkler davası zamanaşımı nedeniyle düştü
01 Aralık 2010

DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin Ünal Osmanağaoğlu'nun yargılandığı dava, zaman aşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırıldı.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, başka bir suçtan tutuklu bulunan sanık Ünal Osmanağaoğlu ile Kemal Türkler'in eşi Hatice Sebahat Türkler, kızları Yasemin Türkler Akpınar, Nilgün Soydan ile taraf avukatları hazır bulundu. Duruşmaya, Türkler'in torunu Burç Akpınar da annesi ve teyzesi adına müdahil avukatı olarak katıldı.

Duruşmada kararı açıklayan mahkeme heyeti, davanın zaman aşımı süresinin dolduğunu belirterek, ortadan kaldırılmasına hükmettiklerini bildirdi. Salonda dinleyici olarak bulunanlar karara tepki gösterirken, bir kişinin de ''Kemal Türkler aramızda yaşıyor'' diye bağırdı.

Mahkeme heyeti başkanın isteği üzerine duruşma salonunu boşaltmaya çalışan polisler ile dinleyiciler arasında kısa süreli arbede yaşandı.

"SÜLEYMAN ÇELEBİ KASITLI OLARAK ZAMANAŞIMINA TAŞINDI"
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin davada verilen karara ilişkin, ''Dava, kasıtlı olarak zamanaşımına taşınmıştır'' dedi.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmanın ardından gazetecilere açıklama yapan Çelebi, DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin Ünal Osmanağaoğlu'nun yargılandığı davanın, zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılması kararını değerlendirdi.

Çelebi, ''Dava, kasıtlı olarak zaman aşımına taşınmıştır. Zamanaşımına uğratılması, bu katilin katil kimliğini bizim açımızdan ortadan kaldırmıyor. Hukuken de kalkmış değildir'' diye konuştu.

Hukukçuların, bu sürecin devamına ilişkin her türlü itirazlarını gerek Yargıtay sürecinde, gerekse uluslararası mahkeme nezdinde sonuna kadar devam ettireceğini vurgulayan Çelebi, şöyle devam etti:

''Bir kez daha buradan ilan ediyorum. Kemal Türkler davası bizim açımızdan katilleri belli olan davadır. Bu kararları verenler huzur içerisindeler ise, rahat uyuyacaklarsa, ne kadar uyuyacaklarını kendi vicdanlarına bırakacağız. Bizim açımızdan vicdani olarak aklanmış değildir. Bizim açımızdan hukuken aklanmış değildir. Diğerleri beyhude çabalardır. Diğer kararlar bizim açımızdan geçerliliği olan vicdani kararlar değildir.''

DAVANIN GEÇMİŞİ
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in, 22 Temmuz 1980 tarihinde evinin önünde otomobiline binmek üzereyken Ünal Osmanağaoğlu ile arkadaşları Aydın Eryılmaz, Abdülsamet Karakuş ve İsmet Koçak tarafından öldürüldüğü, koruma polisi Ali Bilsev'in de yaralandığı ifade ediliyordu.

İddianamede, bu olaya ilişkin, Osmanağaoğlu'nun suç ortakları hakkında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde kamu davası açıldığı, İstanbul ilinde sıkıyönetimin kalkması nedeniyle sanık hakkındaki dosyanın ayrılarak, genel hükümler uyarınca suç yeri sorumluluk alanı olarak Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildiği kaydediliyordu.

''Suçun, DGM'nin kuruluşu hakkındaki kanunun geçici 1. maddesi gereğince, kanunun yürürlüğe girdiği 1 Mayıs 1984'ten önce işlenmesi nedeniyle Osmanağaoğlu'nun DGM'de yargılanmasının mümkün olmadığı'' vurgulanan iddianamede, sanığın, TCK'nın 149/2. maddesi uyarınca ''ahaliyi ayaklandırarak birbirini öldürmeye sebebiyet vermek'' suçundan cezalandırılması talep ediliyordu.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın 14 Nisan 2003 tarihli duruşmasında, sanık Osmanağaoğlu'nun beraatına karar verilmişti.

Dosyanın temyize gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Abdülsamet Karakuş, Aydın Eryılmaz, Celal Adan, İsmet Koçak ve İsmail Aydın Esi'ye ait dava dosyalarının akıbeti ve kesinleşip kesinleşmediği konusu dosya kapsamı ile anlaşılamadığı gerekçesiyle bu hususun yeniden araştırılıp denetime olanak verecek şekilde gerekli bilgi ve belgeler getirtilip dosya içine konulduktan sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği belirtilerek, eksik soruşturma gerekçesiyle kararı bozmuştu.

Bozma kararının ardından davayı tekrar görüşen Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında Kemal Türkler'in öldürülmesi olayı ile biten suç nedeniyle 765 sayılı TCK'nın 149/2. maddesine muhalefet suçundan dava açılan sanık Ünal Osmanağaoğlu'nun, ''bu suçu işlediği hususunda mahkumiyetine yeterli ve kati deliller bulunamadığı''ndan beraatına hükmetmişti.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise ''Kemal Türkler'in Merter'deki evinin önünde öldürülmesi eyleminde Ünal Osmanağaoğlu'nun eylem yerinin belirlenmesi, keşif yapılması, planlama aşamasında görev alması ve olay sırasında silahla ateş ederek, suça asli maddi fail olarak katıldığının anlaşıldığı''na işaret ederek, Osmanağaoğlu hakkında verilen beraat kararını oy birliğiyle bozmuştu.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, yeniden yaptığı yargılamada, 30 Temmuz 2009 tarihinde beraat hükmünde direnme kararı aldı. Direnme kararını inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hükmün bozulmasına karar vermişti.

KEMAL TÜRKLER KİMDİR?
Kemal Türkler (1926, Denizli - 22 Temmuz 1980, İstanbul), DİSK`in kurucusu ve ilk genel başkanı.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu lideri, işçi sınıfının önemli kişilerinden Kemal Türkler, 1926 yılında Denizli’de, yoksul bir ailenin ilk çocuğu olarak doğdu. Yoksullukla geçen bir ilkokul çağından sonra, genç yaşta hayatını terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Daha sonra gömlek ustalığı, ayakkabıcı çıraklığı gibi çeşitli işlerde çalıştı. Bu dönemde, işçi haklarıyla ilgili fikirleri şekillendi.

1944 yılında liseden mezun olan Türkler, yedek subay olarak askerliğini yaptı ve 1946 yılında tamamladı. Denizli'nin Tavasilçesinde bir yıl devlet memuru olarak görev yaptı. 1947 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine kaydoldu. Bu dönemde hayatını Bakırköy Emayetaş fabrikasında işçilik yaparak kazandı. Sendikal yaşamı da bu iş sayesinde başladı.

1949 yılında Türkler'in ailesi babasının sağlık sorunu dolayısıyla İstanbul'a taşındı. Türkler Hukuk Fakültesinden 3. sınıfta ayrılmak zorunda kaldı ve 1953 yılına kadar gömlek terzisi olarak çalıştı, ve satıcılık gibi işler de yaptı.

13 eylül 1953’de Türkiye Maden-İş Sendikasının Bakırköy yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 19 Mart 1954 tarihinde yapılan Genel Kurul’da Maden-İş Sendikasının Sekreterliğine getirildi. Yine aynı yıl, sağlık sorunları nedeniyle genel başkanlık görevinden ayrılan Yusuf Sıdal’ın görevini üstlendi.

Böylece 1958 yılında Türkiye Maden İş Sendikası Türkiye genelinde örgütlenmeye başladı.

1958 yılında Kemal Türkler eşi Sabahat Türkler ile evlendi ve 1959 yılında Yasemin, 1961 yılında Nilgün adlı çocukları dünyaya geldi.

Bu dönemde Türkiye'de 1960 Devrimi’nin getirdiği hak ve özgürlükler, sendikal çalışmaları hızlandırdı. 9 Ekim 1960 Türkiye Maden İş Sendikası, Milletlerarası Maden İşçileri Sendikaları Federasyonu’na üye oldu.

Kemal Türkler 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi kurucuları arasında yer aldı.

Kemal Türkler, 15 Temmuz 1966’da diğer bazı sendikacılarla birlikte Sendikalararası Dayanışma Anlaşmas (SA-DA)verilen bir karara imza attı. Bunun sonucunda, MADEN-İŞ, BASIN-İ
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Arl 25, 2010 9:42 pm    Mesaj konusu: Saç ve Sakalları Zorla Kesilmiş! Alıntıyla Cevap Gönder

Umur Talu/ Habertürk
Artık hepinizin kod adı Tufan!
07 Nisan 2011



Sayın E. Özkök, Sayın Z. Mutlu, Sayın M. Yılmaz;

Bundan böyle sizin kod adınız da Tufan!

Artık “İlahi adalet” mi dersiniz, yoksa sadece “adalet” mi, bilemem.

Delik deşik ve yanık ölülerin ruhunun bir tesellisi mi dersiniz, kaderin tecellisi mi?


BBP yasağın kalkmasına ne dedi?
21 Nisan 2011
BBP Genel Sekreteri Mustafa Destici, Yüksek Seçim Kurulunun (YSK), bağımsız milletvekili adaylığı iptal edilen 7 milletvekili adayının adaylığını kabul etme kararıyla, hukukun hiçe sayıldığını ileri sürdü.
[img]http://www.haber10.com/images/news/300x225/238976.jpg [/img]
Destici, YSK'nın kararını değerlendirdiği yazılı açıklamasında, ''baskılar ve hukuk dışı eylemler sonucu YSK'nın, bu süreçte hiçbir kişi ve siyasi partiye göstermediği ayrıcalığı; hükümetin, ana muhalefet partisinin, bazı basın yayın organlarının kamuoyu oluşturmasıyla PKK'nın siyasi sözcülerine gösterdiğini'' iddia etti.

YSK'nın bu kararıyla hukukun hiçe sayıldığını, seçim takviminin yok farz edildiğini ve büyük Türk milletinin devlete olan adalet duygusunun tamamen ortadan kaldırıldığını iddia eden Destici, şunları kaydetti:

''YSK hukuki olarak verdiği haklı karardan dönerek, bölücülerin, iktidar partisinin, ana muhalefet partisinin ve onların kamuoyundaki temsilcilerinin baskısıyla asıl şimdi bir siyasi karar vermiştir. Madem böyle bir karar verilecekse, bir hafta boyunca Türkiye'nin bu kadar huzursuz edilip bölücülerin meydanlara inmesine ve buradan güç kazanıp oy devşirmelerine neden müsaade edilmiştir.

YSK acaba adaylığı kabul edilmeyen diğer siyasi parti adaylarına ve bağımsız adaylara da hukuku yok sayarak aynı kolaylığı gösterecek midir? Yoksa bunun için onların da sokağa inip milletin canına ve malına kast etmesini mi bekleyecektir? Bu karardan sonra haziran ayındaki seçim, milletin gözünde şaibeli hale gelmiştir.'' haber10

“Dönüş”üne hayran olduğunuz “Hayat”; döndü dolaştı, kod adınızı yüzünüze, hem de grubunuzun gazetesinde manşetten çarptı.

Kemal Göktaş imzasıyla, Vatan’ın manşeti: “11 yıl gizlenen belge.”

İçerideki daha hazin, daha kahredici ve “bundan da utanmayacaksanız neden utanacaksınız” diyen başlıkla, “Hayata Dönüş, yalan”.

Yani, devrin iktidarına ve katliamın kanına yandaşlıkla attığınız başlıklar, yazdığınız yazılar… Yalan!

***

“Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı” önümde.

Mahkemenin talebiyle, İl Jandarma Komutanlığı, 11 yıl önceki cezaevi katliamının “emir belgesi”ni, onca zaman kayıplara karıştıktan sonra, nihayet 2011 mart sonu bir köşede bulabildi:

“Arşivlenmesi gereken yer dışında olduğu görülmüştür.”

Fakat, her şeyi kayıt altına alan devlette, hiçbir video kaydı bulunmamıştır!

Başta dönemin medya yöneticileri, bugün demokrat, cumhuriyetçi filan saydığınız nice gazeteci ve köşe yazarı nezaretinde;

Uydurma manşet, düzmece haber, sahte fotoğraf desteğinde;

Hükümet, bürokrasi, Genelkurmay ve Jandarma’nın “Hayata Dönüş” diye yutturduğu katliamın kod adı meğer “Tufan”mış!

***

Bir Tufan yaratılacak; “dost kuvvetler”ce “düşman yaratıklar” katledilecek…

Devlet Nuh ya, koyacak gemiye belgeleri, hükümeti, komutanları, Adalet ve İçişleri yüksek bürokrasisini, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nü; birer nadide olarak ebediyen “Tufan” vebalinden, suçluluğundan, hesabından kurtaracak!

Öldürülenler ölecek; ölümü emredenler Tufan’dan sonra da soyunu sürdürecek!

Baktılar ki, adalet yıllar sonra olsun, biraz sorumlu istiyor…

Attılar gemiden, çoktan terhis emir kulu erleri, katliamın tek sanıkları diye!

Sanki ülkede emirleri erler veriyor, sanki katliam planlarını erler yazıyor, sanki Tufan’ı erler ile o astsubay yaratıyor!

***

Emir diyor ki, “Yoğun gaz kullan.”

Bakmayın adı göz yaşartıcı diye; yoğunu ölümcül.

Adli Tıp’ta anlaşılmıştı ki, bedenleri yakan, göz yaşartıcıdan öte bir gazdı.

Büyük medya, cezaevinden çıkartılanların “Bizi diri diri yaktılar” çığlığına o gün vicdanda yer bulabilse, gazın özü çoktan anlaşılacaktı.

Doğru, gaz göz yaşartıcıydı; delik deşik bedenler hıçkırıklara boğucu; cesede bile sıkılmış “acayip” denen mermiler feryat ve isyan ettiriciydi!

Yaşamasan bile, görebilirsen, hissedebilirsen, gördüğünü yazabilirsen!

***

O hükümetin başbakanı Ecevit yaşamıyor; belki vicdan azabını yanında taşımıştır, belki öte dünyada yüzleşiyordur.

Ama koalisyon ortakları, en önemli bakanlar hayatta.

Artık hepsinin kod adı Tufan!

Başta Jandarma Genel Komutanı Yalman, Bölge Komutanı Hoş, Komando Özel Asayiş Komutanı Burhan Ergin, diğerleri; MGK’da “Tufan”a yol verenler, Cezaevlerinden sorumlu Genel Müdür ile müdürler…

Hepsinin kod adı artık Tufan!

***

Saç ve Sakalları Zorla Kesilmiş!

Antalyada ikamet eden Turan Köse isimli vatandaş ne olduğunu anlamadan gayri hukuki bir şekilde cezaevine atıldı.Saç ve sakalları zorla kesildi.

25 Aralk 2010
Anadolu Haber

17-10-2010 tarihinde oğlu Yakup Köse'nin daha önce yargılandığı bir dava'dan yakalama emri çıkarılması üzerine evine gelen Polislerce kimliğine el konularak önce gözaltına alınan ve daha sonra'da kendisinin bir işadamı arkadaşına kefil olması bahane edilerek'Taahhüdü ihlal' suçlaması ile cezaevine atıldı.

Asıl Hukuki cinayet Turan Köse'nin cezaevine atılmasından sonra başladı.Yakınlarından edindiğimiz bilgilere göre cumartesi sabahı taahhüt sebebi olan miktar hemen serbest bırakılsın diye yatırılıyor... Ancak nöbetci haklim ve nöbetci savcı olmadığından dolayı Turan Köse tutuklanıyor.Ve Cumartesi akşamı cezaevine diğer tutuklanan 14 kişiyle birlikte teslim ediliyor..

SAKALLARI ZORLA KESİLMİŞ!

O gün cezaevine giren 14 kişi'den hiç birinin saç ve sakallarına müdahale edilmemesine rağmen Turan Köse'nin saç ve sakalları zorla kesiliyor.

Pazartesi sabahı tahliye kararı saat 10 da cezaevine faxlanıyor fakat akşam saat 8 de tahliyelerin başalanacağı söyleniyor..Yakınları dışarıda tahliye beklerken cezaevinnden dışarıya haber geliyor .
-Turan Köse'nin yakınları beklemesin! .Bu süreç içerisinde polislere hakaret ettiği söylenerek tekrar gözaltı yapılıyor ve cezaevinden alınıp tekrar Antalya eminyet müdürlüğüne götürülüyor.
Bir gecede orda kaldıktan sonra sabah savcılığa çıkarılyor ve akşam saat 7'ye kadar hücrede savcının ifadesini almasını bekliyor.. Savcı ifadeyi aldıktan sonra serbest bırakılıyor.

Turan Köse 60 yaşına gelmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve yaşadıklarını anlatan yakınları olayın sorumlularından derhal hesap sorulmasını istiyorlar.

Yakınları Haklı bir şekilde şu soruları soruyor:
60 Yaşına ulaşmış bir insanın İslami hassasiyetlerinden ötürü bıraktığı sakalları zorla neden kesilir?Ayrıca Turan Köse'nin Taahhüdü İhlal'den dolayı tutuklanması mı gerekiyordu?
Hatta bu ceza parası o dakikada yatırılmasına rağmen neden Hakim ve Savcı yok denilerek cezaevine gönderilmiştir? Madem polislere hakaret etmiş sabah 10'da faxlanan dilekçe Akşama kadar neden bekletildi?

Madem İfadesi alınacaktı cezaevinde olmasına rağmen neden tekrar emniyet müdürlüğüne götürüldü?Akşam saatlerine kadar savcıyı neden bekledi ve daha bir sürü soru Antalya'da yaşayan Köse ailesinin aklından geçmektedir.

Turan Köse'nin yakınları endişeli ve yaşanan bu hadisenin tekrarı olması halinde hangi adalete başvuracağız diye sormadan edememektedirler.
Çünkü Adaletin Kendi aile reisi olan bir insana karşı uyguladığı bu son derece İnsani olmayan haksız müdahalesinden şikayetçiler.İnsan Hakları ve hak ihlalleri hususunda
Ak Parti Hükümetinin gösterdiği hassasiyetlerin bazı şahsi davranışlarla alaşağı edildiğini gösteren bu olayın sorumlularından hesap sorulması ve 60 yaşına gelmiş bir insanın
sakallarına neden ve niçin bu derecede bir zorbalıkla müdahale edilerek kesildiği mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Adli Tıp'ın Skandal Raporu
31 Aralık 2010
Adli Tıp 4. İhtisas Dairesi, Ergenekon sanığı İbrahim Şahin’e ‘cezai sorumluluğu tam değil” raporu verdi. Mahkeme raporlardaki çelişkiyi sorunca skandal ortaya çıktı.
Adli Tıp raporuyla Ergenekon sanığı İbrahim Şahin’i kurtarma operasyonu mahkeme üyelerinin dikkati sayesinde önlendi. Raporlarındaki çelişkileri gidermesi için uyarılan Adli Tıp Kurumu, Ergenekon Silahlı Terör Örgütü iddiasıyla sürdürülen soruşturma kapsamında ‘örgüt yöneticisi’ iddiasıyla tutuklu olarak yargılanan Emniyet Özel Harekat Dairesi eski Başkanı İbrahim Şahin’e verilen “cezai sorumluluğu tam değil” raporunun başka bir tutuklu sanığa ait dosya incelenerek verildiği için geri çekti.

SKANDAL ADLİ TIP’A SEVKLE BAŞLADI

İbrahim Şahin’in avukatlarının Adli Tıp Kurumu yetkilileri hakkında suç duyurusu yapmasına neden olan olay Adli Tıp’ın Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi hakimlerinin, İbrahim Şahin hakkında verilen iki ayrı raporun birbiriyle çeliştiğini tespit etmesiyle ortaya çıktı. Skandala dönüşen olaylar zinciri şöyle gelişti: 13. Ağır Ceza, İbrahim Şahin’i 5-23 Temmuz 2010 tarihleri arasında müşahade altında tutularak, rapor hazırlanmasını için Adli Tıp’a sevk etti.

ÇELİŞKİYİ MAHKEME ORTAYA ÇIKARDI

Adli Tıp 4. İhtisas Kurulu, 20 Ağustos 2010 tarihinde İbrahim Şahin ile ilgili ‘cezai sorumluluğu yoktur’ raporu verdi. Ancak 13. Ağır Ceza, Adli Tıp’ın Kasım 2009’da verdiği “Şahin’in sağlık durumunun cezaevinde kalmasına engel olmadığı” raporuyla “cezai ehliyeti yoktur” raporu arasında çelişki olduğunu görüp bu çelişkilerin giderilmesi için Adli Tıp’a yeni bir talimat yazdı. Bunun üzerine dosyaları ve raporları inceleyen Adli Tıp, bir skandalı ortaya çıkardı.

O DA SİLİVRİ’DE AMA ŞAHİN DEĞİL

Çünkü Adli Tıp, başka bir kişiye ait dosyayı inceleyerek İbrahim Şahin’e ‘cezai ehliyeti yoktur’ raporu verdiği vermişti. Mahkemeden İbrahim Şahin’in dosyasını istemeyen Adli Tıp Kurumu, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve Kadıköy Adliyesi’nde başka bir suçtan yargılanan başka bir tutukluya ait dosyayı inceleyerek, İbrahim Şahin’e ‘cezaevinde kalamaz’ raporu verdiği belirlendi.

Sezer affetti

Susurluk skandalı davasında da örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan ve 6 yıl hapis cezasına çarptırılan İbrahim Şahin, Adli Tıp’tan aldığı ‘hafıza kaybı’ raporu üzerine dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından affedilmişti.

Bu kadar tesadüf arka arkaya gelir mi?

Adli Tıp 4. İhtisas Kurulu, bunun üzerine 16.12.2010’da Ergenekon davasına bakan mahkemeye gönderdiği iki sayfalık yazıda, yanlış dosya incelenerek verilen raporun geri çekildiğini bildirdi. Kurum yazısında ‘’Müzekkerenize ilişkin dava dosyasının kurumumuza hiç ulaşmadığı ortaya çıktı. Şahsın tüm tıbbı belgelerini inceleyen dosyanın Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesi’ne müşahade amacıyla gönderilmesi talep olunur. Bunun üzerine yeni rapor düzenlenecektir’’ denildi.

Adli Tıp’ın raporu geri çektiğini öğrenen Şahin’in avukatları, Adli Tıp yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundular.Başkasının dosyasıyla İbrahim Şahin’e ‘cezai ehliyeti yok’ raporu verilmesi bazı soruları da beraberinde getirdi?

• Adli Tıp, Şahin’in dosyasını görmeden nasıl rapor hazırladı?

• Silivri Cizevi’nde tutuklu bulunan İbrahim Şahin’in dosyasının, yine Silivri Cizeavi’nde tutuklu olan, cezai ehliyeti olmayan bir başka sanıkla karıştırılması bir tesadüf olabilir mi?

• Şahin’in dosyası, hamile bir kadın ya da sağlığı yerinde olan birisiyle değil de neden cezai ehliyeti olmayan birisiyle karıştırıldı?

Kaynak: Star

İstanbul Adliyesi'nde arbede


08.02.2011
Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde ''El Kaide terör örgütü'' davası kapsamında tutuklu yargılanan bir sanığın görevli jandarma tarafından dövüldüğü iddiası üzerine arbede yaşandı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde 3'ü tutuklu 7 sanığın yargılandığı dava için Kandıra F Tipi Cezaevinden ring aracıyla Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesine getirilen tutuklu sanıklardan Mehmet Ali Tırak, duruşma için beklenmek üzere nezarethaneye alındı. Tırak, bir süre sonra yeniden cezaevi aracına geri konuldu.
Tırak'ın yakınları ise Mehmet Ali Tırak'a bir jandarma uzman çavuş tarafından kötü muamele yapıldığını ve elleri kelepçeliyken dövüldüğü gerekçesiyle tepki gösterdi. Adliye kapısında bekleyenler arasında bulunan ve Tırak ile birlikte yargılandığı öğrenilen tutuksuz sanık Remzi Düzgün ile Tırak'ın bir yakını, polis bariyerlerinden atlayarak bahçede bulunan cezaevi aracı içine girdi.
Araçtaki jandarmalar tarafından müdahale edilen ve yüzlerine biber gazı sıkılan 2 kişi, jandarma ve adliyede görevli polisler tarafından alınarak adliye bahçesi dışına çıkarıldı. Bu duruma tepki gösteren sanık yakınları ile polisler arasında da bir süre arbede yaşandı.
Çevik kuvvet ekipleri, tepki gösteren vatandaşları uzaklaştırarak aracın bulunduğu yerde barikat kurdu.
Tırak'ın babası İsmail Tırak, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, bir jandarma uzman çavuşun gözlerinin önünde çocuklarına kelepçeyi ters takarak kötü muamele yaptığını, dövdüğünü ve kafasına copla vurduğunu, bunun üzerine Tırak'ı uzman çavuşun elinden kurtarmak için 2 kişinin cezaevi aracına girmeye çalıştığını söyledi.
Sadece çocuğunu görmeye gelmişken bunun kendisine reva görüldüğünü anlatan İsmail Tırak, Kandıra F Tipi Cezaevindeki sorumlularla ilgili suç duyurusunda bulunacağını söylerken baygınlık geçirdi. gazeteport

'Hayata Dönüş'ün Operasyon Planı Kayıp
07.03.2011
Bayrampaşa Cezaevi'nde 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan 2000 yılındaki 'Hayata Dönüş Operasyonu' davasında skandal bir gelişme yaşandı.

Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye tarihinin en büyük cezaevleri operasyonuna yönelik istenen bilgi ve belgeleri Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermedi. Mahkeme, 23 Kasım 2010'daki ilk duruşmada Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı ve sanık erlerden Hilmi Çolak'ın soruşturma sırasında alınan ilk ifadesinin aslını istemişti. Bu talebe, "Bilgi, belge yok, plan bulunamadı." şeklinde cevap verildi.

Biri astsubay 38 erin yargılandığı 'Hayata Dönüş Operasyonu' davasının 23 Kasım 2010 tarihinde görülen ilk duruşmasında, sanık erlerden Hilmi Çolak, askerî yetkililerce mahkemeye gönderilen ifadenin kendisine ait olmadığını söyledi. İfadenin altında bulunan imzanın da kendi elinden çıkmadığını aktardı. Çolak'ın iki sayfa imza örneğini alan mahkeme, Jandarma'dan gelecek ifade tutağında bulunan imza ile alınan imzanın karşılaştırılması için bilirkişi görevlendirdi. Ardından Malkara İlçe Jandarma Komutanlığı'na yazı yazarak ifadenin aslını istedi. Jandarma'nın bu talebe cevabı, "İfadenin aslı bulunamadı." oldu. Mahkemenin bir diğer talebi ise Bayrampaşa Cezaevi'ne yapılan müdahalenin planlarına yönelikti.

Bu amaçla Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı'na ilgili yazılar gönderdi. Yazıya cevap Jandarma Genel Komutanlığı'ndan geldi. Jandarma'nın yazısında da söz konusu planın bulunamadığı belirtildi. Mahkemeye gönderilen cevapta şöyle denildi: "Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 07 Aralık 2010 tarihli yazısında sanık Hilmi Çolak'ın 02.04.2006 tarihinde Malkara İlçe Jandarma Komutanlığı'nda alınan ifadesinin aslının gönderilmesi istenmiştir. Malkara İlçe J.K.lığı arşiv kısmında yapılan araştırma ve inceleme sonunda Hilmi Çolak'a ait ifadenin aslının bulunamadığı tespit edilmiş olup, iş bu tutanak müştereken hazır bulunanlarca imza altına alınmıştır."

Öte yandan, yargılanan erlerin tamamına yakını, mahkemede soruşturma aşamasında verdikleri ifadeyi değiştirerek, Bayrampaşa Cezaevi'ne gitmediklerini Ümraniye'de görev aldıklarını anlattı. Bunun üzerine mahkeme heyeti, Genelkurmay Hareket Daire Başkanlığı'na, Jandarma Genel Komutanlığı'na müzekkere yazarak cezaevine yönelik müdahalenin planını istedi. Sanık olarak yargılanan erlerin nerede görev yaptığının anlaşılması için yazılan müzekkerede, 15 Aralık 2000 tarihli Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı'nın mahkemeye gönderilmesi istendi.

Jandarma Genel Komutanlığı'ndan gelen cevapta, özel müdahale planına ilişkin bilginin olmadığı ancak yargılanan erlerin Ümraniye Cezaevi'nde görev aldıkları anlatıldı. Müzekkerede şu ifadelere yer verildi: "Kayıtlarda yapılan araştırma ve inceleme neticesinde, Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı'na ilişkin bilgi ve belgenin olmadığı ayrıca söz konusu planın İstanbul J.Blg. K.lığında da bulunamadığının bildirildiğini arz ederim."

Hayata Dönüş davasında mağdur avukatlarından Oya Aslan, bu cevabı komik ve çelişkili olarak değerlendirdi. Aslan, "Jandarma cevabında, Bayrampaşa'ya müdahale planının olmadığını söylüyor ama erlerin nerede görev yaptığını biliyor. Bu nasıl bir çelişkidir?" diyor.

Mahkemenin aldığı bir diğer önemli karar da operasyonun yapıldığı dönemde görev alan üst düzey yetkililerle ilgiliydi. Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı'na yazılan müzekkerede, "Operasyon emrini veren dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, kuvvet komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'un da aralarında bulunduğu 10 kişi hakkında herhangi bir işlem yapıldı mı?" diye sormuştu. Mahkemeye gelen cevapta söz konusu kişilerle ilgili hiçbir işlem yapılmadığı ortaya çıkmıştı. Savcılık sadece erlerle ilgili soruşturma yapıldığı bilgisini vermişti.
http://www.haber365.com/


'Büyük balık' bir belediye başkanı mı?
16 Mart 2011 Çarşamba
Eminağaoğlu, İklim Bayraktar'ın basına yansıyan telefon görüşmesinde sözünü ettiği 'büyük balık'a açıklık getirdi: Bayraktar, daha önce bana bir yerel yöneticiyle ilgili iddiaları anlatmıştı. Telefonda kastettiği kişi o olabilir

Özlem AKARSU ÇELİK

YARSAV Kurucu Başkanı, YARGI-SEN Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu AKŞAM’a konuştu… İklim Bayraktar’la yaptığı telefon görüşmesi dinlemeye takılan Eminağaoğlu, “Tarafı veya tanığı olmadığım bir konuda ısrarla bir olayın içindeymişim gibi gösterilmeye çalışılmaktan büyük rahatsızlık duyuyorum. Onun için şimdiye kadar konuşmaktan uzak durdum” dedi.

21 Şubat 2011’de Kılıçdaroğlu ile görüşmesinin ardından Eminağaoğlu’nu arayan İklim Bayraktar telefonda, “Büyük Balık” ifadesini kim için kullandı? Eminağaoğlu bu soruya şu yanıtı verdi, “O konuşmada Sayın Baykal ile ilgili bir ima yoktur. İklim Bayraktar daha önce bana bir yerel yönetici ile ilgili iddialar anlatmıştı. Telefonda kastettiği kişi o olabilir. Ancak ne o iddiayı dile getirmem ne de o kişinin adını söylemem söz konusu olamaz. Eminim emniyette ve savcılıktaki sorgusunda kendisine bu soru sorulmuştur.”

Baykal’a yönelik bir komplonun parçası olmakla itham ediliyorsunuz…

Tarafı veya tanığı olmadığım bir konuda ısrarla bir olayın içindeymişim gibi gösterilmeye çalışılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Basında bugüne kadar çıkan tüm telefon dinlemelerini önüme koyup beni bu işin içine nasıl çekmeye çalışıyorlar diye inceledim. Gördüm ki, birbirinden bağımsız iki olay ilişkilendirilmeye çalışılarak hedef haline getiriliyorum. Biri, İklim Bayraktar’ın ileri sürdüğü ve Soner Yalçın ile 26 Ocak 2011 tarihinde yaptığı telefon konuşmasında dile getirdiği taciz ve kayıt iddiaları… Diğeri ise 21 Şubat 2011’de beni arayarak telefonda anlattıkları… Anlattıklarında Sayın Baykal’la ilgili tek bir ifade ya da ima bulunmamaktadır. İki ayrı olay ve iki farklı telefon konuşması birleştiriliyor ve büyük bir komplonun parçasıymışım gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor, tuzak kuruluyor, kamuoyu ikna edilmeye çalışılıyor.

CHP’ye yönelik bir komplodan da söz ediliyor…

Kendisi ile birlikte bazı CHP’lilerin de adının karıştırıldığı iddialar basına yansıyınca İklim Bayraktar, tanıdığı bir hukukçu olarak benden, kendini savunması için bir avukat önerip öneremeyeceğimi sordu. Farklı senaryolar da yaratılmasın diye düşünerek, hukuksal konulardaki yetkinliğini ve geçmişte CHP’nin avukatlığını yaptığını bildiğim CHP milletvekili Şahin Mengü’ye yönlendirdim. CHP’ye yönelik bir komplonun parçası olsam kendisini CHP’li bir milletvekiline yönlendirir miyim? Böyle bir algının yaratılması akıllara zarar!

Sizinle konuşmasında “Büyük Balık” olarak ifade ettiği kişi kim?

O görüşmede kastettiği “kayıt”, “büyük balık” gibi ifadelerin Sayın Baykal’a yönelik olası bir komplo ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Söylediklerini, bana daha önce anlattıkları ile birleştirerek ona göre yanıtlar verip konuşmayı kısa kesmeye çalıştım,“Bırak belden aşağı vurma, kayıt yapma” gibi tavsiyelerde bulundum. O konuşmadan önce kendisi makamıma gelip bir yerel yönetici ile ilgili bazı iddiaları anlatmıştı. Hukuka uymayan hiçbir yöntemden sonuç çıkmayacağını, mahalle dedikodusu olarak kalacağını, doğru olmayacağını söylemiştim. Hatırlayabildiklerimi basındaki tapelerle de birleştirince ki, bu konudaki tape dikkatli okununca “kendin yap getir de…” gibi ifadelerden de zaten görüştüğü yerden herhangi bir kayıt cihazı gibi talepte bulunmadığı, düşüncelerinin de benimsenmediği kanaatine vardım.

“Büyük Balık” dediği bir belediye başkanı mı? Kim o?

Bu konular benim ilgi alanımda olmadığı gibi bilgimin olmasını da istemedim. Bayraktar’ın iddiasını dile getirmem söz konusu olamaz.

Neden size anlatıyor bunları?

İklim Bayraktar odatv.com adlı internet sitesinin bir muhabiri olarak benimle diyalog kurmuştur ve gerek hukukî konularda görüş almak için gerek ise gündemdeki konularla ilgili sohbet için çeşitli zamanlarda beni aramış ya da ziyaret etmiştir.

HAKKIMDA KİTAP YAZMAK İSTEDİ

İ. Bayraktar’la nasıl ve ne zaman tanıştınız?

2010 yılının sonbaharında bir panel sonrasında, odatv’den İklim Bayraktar olarak tanıttı kendini. Odatv’nin Ankara Temsilcisi Mümtüz İdil tarafından da yazı ve beyanatlarımı kendisine göndermem istendi, ona yönlendirildim. Şimdi odatv’nin onu hiç sahiplenmemesini yorumlayamıyorum. Bu şekilde gönderdiğim yazılarım, yaptığımız röportajlarımız vardır. Ayrıca İklim Bayraktar boş zamanının olması nedeniyle 2000’li süreçte karşılaştığım hukuksal konuları kitap haline getireceğini ifade etmiş tüm bu çerçevede sıklıkla konuşmalarımız olmuştur.

Size neden “sen” diye hitap ediyor, konuşurken argo sözcükler kullanıyor?

Hırslı, haber peşinde koşan, rahat konuşma üslubu olan bir kişilik olarak tanıdım kendisini. Yöneldiği her olayı kendisine aşırı görev edinen bir yapısı vardı. odatv.com’un Ankara Temsilcisi Mümtaz İdil’in yönlendirmesi de benim için referans oldu. Kuşku uyandıran bir yönüne tanık olmadım ama o gibi konuşmalarda benim yanıtlarım kısa ve öz olmuştur.

Telefonda küfürlü konuşması sizi rahatsız etmedi mi?

Elbette rahatsız etti.

CHP Genel Merkezi’ne “kale” diyor… Neden?

Nereden bileyim!

Sanki sizden akıl almak ister gibi konuşuyor…

Ben ona git şunu şöyle yap mı demişim veya benim böyle bir sözüm üzerine bir hareketi mi olmuş? Bunlar söz konusu değil! Hem kendisi hem ben hem Sayın Baykal hem Sayın Kılıçdaroğlu herkes, kişiler ve kurumlar farklı bir şekilde karalama kampanyasına muhatap ediliyor. YARSAV’ı kurduğumuz süreçte 2007’de gerçek dışı şekilde yapılan haberlerle askerliğim hakkında kamuoyunda günlerce tartışmalar yaratılmıştır. Bunların haksızlığını ancak 2-3 yıl sonra ortaya koyabildim. YARGI-SEN’in kuruluş sürecinde de böyle bir gerçek dışı algı yaratılmak isteniyor.

Bayraktar’la en son ne zaman görüştünüz?

Odatv yöneticilerinin gözaltına altına alınmasının ardından Uğur Mumcu’nun Sokağı’ndaki basın açıklamasına çağırdı. Geniş bir katılım olacağını söyledi. Oraya gittim.

Bütün bunlardan sizin çıkarımınız nedir?

Etkisizleştirilmek istenen her türlü kurum veya kişi hedef yapılarak hukukdışılık meşrulaştırılmaktadır. Herkes dinlenip konuşmalar analiz ediliyor. Etkisizleştirilmek istenen kişiler soruşturmalar yoluyla ya da soruşturmalardan cımbızlanıp gerçek olduğu ileri sürülen konuşmalar basına yansıtılarak ahlaki yolla devre dışı bırakılmaya çalışılıyor, linç edilmek isteniyor.

Türkiye’de yargı bağımsız olmadığı için, iktidarlardan 12 Mart’ta da, 12 Eylülde de, bugün de, hiçbir dönemde hukuk yoluyla hesap sorulamıyor. Hukuk ve yargı, gücün etki alanından kurtulamıyor. Dolayısıyla geride toplumu etkileyen, ahlaki boyut ve basın kalıyor. Bu olayı yorumladığımda ise, yerel yönetici ile ilgili ahlaki yönü olan elde ettiği bilgiyi kullanma isteğinden alıkoymak düşüncesi de, kısasa kısas yoluyla, Bayraktarın bu lince uğratılmasında etkili olmuştur sanırım. Ayrıca Bayraktar üzerinden sayın Baykal’la ilgili kamuoyuna yansımayan bir iddianın kamuoyuna yansıtılmasıyla, kişilerin itibarsızlaştırılması amaçlanıyor.

Taciz iddiası ve bu telefon kayıtları soruşturmayı nasıl etkiler?

Telefonlar örgüt soruşturmasıyla dinleniyor ve tesadüfen takılan bu ses kayıtları hukuken kayıt değildir. Bunlar hukuka aykırıdır deyip kenara konulacağına ısrarla tartışılıyor. Neden böyle bir hukuka aykırılık üzerinden gündem canlı tutulmak isteniyor? Taciz suçu, telefon dinlemesi yapılabilen bir suç değildir. Örgüt suçunda dinleme yapılırken taciz ortaya çıksa bile yine delil değildir. Hukuka uygunluğu hiçbir şekilde irdelenemez ve çöpe atılır. Savcıların ellerindeki dosyada varsa bu kayıtlar, bunu sızdıranlar hakkında suç duyurunda bulunması veya soruşturma açmaları gerekiyor.

Bu kayıtlar hukuken delil olamaz diyorsunuz ama seçim öncesinde gündem yarattı…

Özellikle seçim sürecine girildiği bir dönemde adaylar hakkında, teknolojik yollarla yaratılacak sesli ve görüntülü kayıtlar ortaya atıldığında ilgili kişiler kendilerini seçmene anlatamadan ve aklayamadan bir linç kampanyasının mağduru olabileceklerdir. Böyle bir hukuk dışı süreç, hukukdışılık görmezden gelerek meşrulaştırmanın kapısı aralanmıştır.

Gizli soruşturmada yer alan bilgilerin basına sızması da tartışılıyor…

Yapanların amacı, olayların içinde gösterilenleri etkisizleştirmek olmalı. Ötesinde niyet okuyucu olamam. Gizli soruşturmadan, hiçbir şey sızmaması gerekirken, bu özenin sözü edilen yerel yönetici için gösterilmesi ve başka konu veya kişiler için gösterilmemesi sorunuzun yanıtı bence ve de bu durum dikkat çekici değil mi?

Bazı hukukçular Ankara’daki olayların İstanbul’da soruşturulmasına da itiraz ediyor…

Soruşturma özelinde yanıt vermeyeyim. Ancak YARSAV Başkanı iken 24.4.2009 tarihinde yaptığım yazılı açıklamada, Cumhuriyet savcılarının sadece kendi yetki alanlarında görevli olduklarını, ülke genelinde görevin ise 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 13/son maddesi uyarınca sıkıyönetim haline ve sıkıyönetim savcılarına özgü olduğunu ifade etmiştim. Bugün yaşanan tablo bu olmamalı.
Akşam

Türk ve Ertosun TUFAN'ı Biliyordu

08 Nisan 2011
11 yıl sonra ortaya çıkan jandarmanın 'Tufan' adlı planıyla ilgili 'haberim yoktu' diyen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün doğru söylemediği belgelendi.
Operasyonun Ümraniye ayağıyla ilgili tutanağa göre, Adalet Bakanlığı jandarmaya izin vermesi için Üsküdar Savcısı'na talimat gönderdi. Savcı, jandarma ve bakanlık yetkilileriyle kriptolu odada bir araya geldi.'Hayata Dönüş'ten 4 gün önce, hazırlıklardan haberdar olan Adalet Bakanlığı, mahkûmlarla görüşmeler tamamlanmadan müdahaleye izin verdi. Böylece mahkûmların direnişinden 3 ay önce yapılan planlar uygulamaya kondu.

'Hayata Dönüş' operasyonunun planı 'Tufan'ın 11 yıl sonra ortaya çıkması gözleri dönemin sivil ve askeri sorumlularına çevirdi. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun sadece Bayrampaşa'da 12 kişinin ölümüne neden olan 'Tufan'dan haberdar olmadıklarını söyledi. Ancak ortaya çıkan yeni bir belge, bakanlığın jandarmaya operasyon izni için savcıya talimat verdiğini ortaya koydu. Ümraniye Cezaevi'ne müdahaleye izin veren savcılığın düzenlediği tutanak, Adalet Bakanlığı'nın 'Hayata Dönüş'ten 4 gün önce operasyon hazırlığından haberdar olduğunu gösterdi. Mahkûmlarla görüşmeler sürerken verilen operasyon izni, cezaevlerine baskın için 3 ay önce plan yapan jandarmanın hazırlıklarına sivil yöneticilerin de dahil olduğunu gösterdi.

BAKANLIK YETKİLİ GÖNDERDİ

Başta İstanbul olmak üzere bütün Türkiye'deki cezaevlerine 19 Aralık 2000'de yapılan 'Hayata Dönüş' operasyonunun Ümraniye ayağı için jandarmaya yetki veren savcının tutanağı, 'operasyon planından haberimiz yoktu' diyen dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün açıklamasına gölge düşürdü. Ümraniye Cezaevi Müdürü'ne teslim edilen tutanağa göre, dönemin Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, İl Jandarma Komutanlığı'na çağrıldı ve kriptolu odada Adalet Bakanlığı yetkilileriyle görüştü.

İZİN VER, TALİMATI ANKARA'DAN

Tutanakta açıkça Adalet Bakanlığı yetkililerinin Ümraniye savcısına operasyon için gerekli izinlerin verilmesi için talimat verdiğine dair ifadelere de yer verildi. Operasyon saatinin 05:00 olarak belirtildiği belgede, tarih ile ilgili alanın boş bırakılarak daha sonra bildirileceği belirtildi. Üsküdar Savcısı, izin talebinin Adalet Bakanlığı'ndan geldiğini, ilgili belgeleri Ümraniye Cezaevi'nin 1 numaralı müdürüne teslim ettiğini de tutanağa açıkça yazdı.

GÖRÜŞMELERİN SONUCU BEKLENMEDİ

Ümraniye savcısının, İl Jandarma Komutanlığı'ndaki kriptolu odada hazırladığı tutanak üzerindeki tarihin 15 Aralık 2000 olması dikkat çekti. 19 Aralık 2000'de gerçekleştirilen operasyondan 4 gün öncesine ait tutanak, başta Bayrampaşa ve Ümraniye'deki muhkumlarla görüşmelerin sürdüğü sırada, hazırlıkların izin aşamasına geldiğini gözler önüne serdi. Ümraniye'ye operasyon izni için devreye giren Adalet Bakanlığı'nın diğerleri için de benzer yolu izleyip izlemediği bilinmiyor.

Hayata Dönüş Operasyonu'nda toplam 32 kişi hayatını kaybetmişti. Bayrampaşa'da 12, Ümraniye'de ise 6 kişi ölmüştü.

Planı abartılı buldu!

Jandarma'nın Bayrampaşa Cezaevi'ne yaptığı baskının planı 'Tufan'dan ilk kez önceki gün haberi olduğunu açıklayan Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk "Savcılar genel arama talebinde bulunmuştu. Ancak silahlı direniş olması durumunda Jandarma da müdahale etmiştir" diyerek kendini savundu. Türk, "Adalet bakanlığı cezaevlerinin sadece sahibidir, dış güvenlik jandarma tarafından sağlanır.

Bir genel arama şeklinde, Cumhuriyet Savcılığı tarafından istenen bir arama... Mukavemetle karşılaşıldığı için maalesef silahlı çatışmaya döndü ama anlaşılıyor ki jandarma hazırlık olarak bir takım şeyler, planlar hazırlamış. O planları şimdi görüyorum ama jandarma bu işle görevlidir, kendi sorumlulukları gereği hazırlık yapmışlar ama anlaşılıyor ki biraz ölçüyü aşmışlar" dedi.

Türk acziyetini itiraf ediyor

'Hayata Dönüş Operasyonu' sırasında Bayrampaşa Cezaevi Savcısı olan Necati Özdemir, Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Cezaevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'un 'plandan haberimiz yoktu' açıklamasını doğru olmadığını söyledi. Açıklamaları "Bu bir acziyet itirafıdır" sözleriyle değerlendiren Özdemir şöyle konuştu: Bu plan askerin tek başına planlayabileceği, yapabileceği şeyler değil. Buna izin veren Adalet Bakanlığı. O günün genel müdürü de Ali Suat Ertosun. Bütün planlardan ortak çalışmayla hepsinin haberi olması gereken bir durum. Bu İçişleri Bakanlığı'nın, Adalet Bakanlığı'nın hatta Sağlık Bakanlığı'nın ve güvenlik kuvvetlerinin ortak bir operasyonu olarak ortak bir kararın planlaması olarak bu icra edilir." Cezaevlerine jandarmanın istediği şekilde giremeyeceğini belirten Özdemir, "Şimdi herkes ya haberim yok diyor ya da bir başkasının üzerine atmaya çalışıyor. Bu işten sıyrılmaya çalışılıyor. Bu soruşturma ve yargılama daha ileri gidecek. Operasyon kararının altında imzası olan herkesin başta Ertosun olmak üzere bakanların da yargılanması gerektiğini düşünüyorum" dedi.

Yeni Şafak/ Star

'Bu şart anayasaya aykırı'
15 Mayıs 2011
Diyanet İşleri Başkanı Görmez, camilerde açılan yaz Kuran kurslarına katılabilmek için ilköğretim 5'nci sınıfı bitirme şartına karşı çıktı.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, camilerde açılan yaz Kuran kurslarına katılabilmek için ilköğretim 5’nci sınıfı bitirme şartı aranmasının anayasaya aykırı olduğunu söyledi.

Görmez, "Kısa süre içinde bu yanlışlıktan vazgeçilmesini bekliyoruz" dedi.

Mehmet Görmez, Manisa’da gazetecilere yaptığı açıklamada, yaz Kuran kurslarındaki dini eğitimin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı personel tarafından verildiğini söyledi.

Görmez şöyle konuştu:

"Bu yasak aslında anayasaya da aykırı. Çünkü anayasanın 24’ncü maddesi küçük çocukların velilerinin iznine bağlı olarak her türlü dini eğitimi alabileceğini öngörüyor. Bu din eğitimini sıradan bir yerde değil, anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın personelleri tarafından vermemiz söz konusu. Kısa süre içinde bu yanlışlıktan da vazgeçileceğini bekliyoruz"

Görmez bir başka soru üzerine de Bulgaristan’daki Başmüftülük sorununun beklentileri doğrultusunda çözüldüğünü kaydetti.

trt.net

Böyle yasak mı olur?
17 MAYIS 2011

Din-Bir-Sen Genel Başkanı Lüfti Şenocak, birçok velinin çocuğunu 5 yaşından itibaren bale, dans, müzik gibi kurslara yasaksız ve çekinmeden götürdüğünü belirterek, ''Başka veli çocuğunu Kur'an kursuna niçin getiremez? Bu inat, bu çifte standart neden? Devlet bunu dayatamaz. Dayatırsa Anayasaya aykırı davranmış olur'' görüşünü ifade etti.

Şenocak, yaptığı yazılı açıklamada, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in yaz Kur'an kurslarına devam edebilmek için ilköğretim 5. sınıfı bitirme şartı aranmasıyla ilgili ''Bu yasak Anayasaya aykırıdır'' sözleriyle milletin hissiyatına tercüman olduğunu belirtti.

Din eğitiminin temel bir hak olduğunu ifade eden Şenocak, Kur'an eğitimine yaş sınırlaması getirilmesinin, Anayasa'nın 24. maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ''açıkça aykırı olduğunu'' savundu.

Toplumdaki sosyal tahribatı, din eğitimine getirilen yasaklamaların arttırdığını öne süren Şenocak, ''Yeni kuşakların yeterli derecede din eğitimi almamaları toplumdaki suç işleme oranlarının artmasında etkili olmuştur'' değerlendirmesinde bulundu.

Birçok velinin çocuğunu 5 yaşından itibaren bale, dans, müzik gibi kurslara yasaksız ve çekinmeden götürdüğünü belirten Şenocak, ''Başka veli çocuğunu Kur'an kursuna niçin getiremez? Bu inat, bu çifte standart neden? Devlet bunu dayatamaz. Dayatırsa Anayasaya aykırı davranmış olur'' ifadelerini kullandı.

Şenocak, ilköğretim dördüncü sınıfa geçen öğrencilerin yaz Kur'an kurslarında kayıtlı olmasının sağlanmasını, Kur'an kurslarının kurum dışı müfettişlerce denetlenmemesini, sözleşmeli görev yapan yaz Kur'an kursu öğreticilerine de ek ders ücreti verilmesini, kurs açmak için gerekli olan 15 öğrenci sınırlamasının kaldırılmasını istedi.
Millî Gazete

CHP'li Gürsel Tekin İçin Süre Doluyor

CHP’li Tekin’in Kadıköy 3. Ağır Ceza’dan aldığı 2 yıl 6 ay hapis cezası 478 gündür Yargıtay’da. Tebliğname 12 Haziran’a kadar geciktirilirse Tekin dokunulmazlık zırhına bürünerek hapisten kurtulacak.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in milletvekili olmasının önündeki en büyük engel olan Yargıtay’daki “resmi belgede sahtecilik” dosyası için zaman durdu. Dosyadaki bazı belgelerin kaybolması ve yerine konması ile uzayan süreç, tebliğname engeline takıldı. Temyiz sürecinin işleyebilmesi için Tekin’e ulaşması gereken tebliğnamenin yapılamadığı ortaya çıktı. 12 Haziran’a kadar tebliğname geciktirilirse Tekin dokunulmazlık kazanacak.

2 yıl 6 ay hapse mahkum oldu
Tekin’in resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla aldığı 2 yıl 6 ay hapis cezasıyla ilgili Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde bulunan dosya, bir türlü temyiz incelemesine tabi tutulamıyor. Dosya Yargıtay Başsavcılığı’ndayken önce içindeki en önemli belgelerden, “iddianame, nüfus ve sabıka kaydı, Tekin’in savunmasını içeren savunma zaptı, duruşma tutanakları, gerekçeli karar, bilirkişi yemin zaptı” kayboldu. Kaybolan belgelerin ikmali için yerel mahkeme ile yapılan yazışmalar nedeniyle 478 gün geçti. Tekin’in dosyası şimdi de tebliğname engeline takıldı. CMK uyarınca Yargıtay Başsavcılığı’nın dava dosyası için “bozma” veya “onama” istekli görüşünün taraflara iletilmesi gerekiyor. Temyiz incelemesi tebliğnamenin taraflara ulaşmasından 7 gün sonra başlıyor. Yargıtay Başsavcılığı’nın görüşünün Tekin’in eline ulaştırılamadığı belirlendi. Tebliğname 12 Haziran’dan sonra ulaşırsa, milletvekili olacağından alacağı cezadan da kurtulmuş olacak.

Ceza onanırsa adaylığı düşecek
Gürsel Tekin, resmi belgede sahtecilik suçundan aldığı cezanın Yargıtay 11. Ceza tarafından onanması halinde, işlediği suç “yüz kızartıcı” olduğu için adaylığı düşecek. Cezaevine de girmesi gündeme gelecek olan Tekin’in, siyasi hayatının bitmesi mümkün. Ancak karar 12 Haziran’dan önce çıkmazsa Tekin, milletvekili dokunulmazlığı kazanacağından hapis tehlikesini de atlatmış olacak.

Görevi kötüye kullanmak ve sahtecilik
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı olduğu dönemde Belediye encümeninin 10 Mart 2005’de Suadiye Moviplex Sinema Salonu’nun yapımında ruhsata aykırı ilave bulunduğu için yıkım ve para cezasını dikkate almamakla suçlandı. Gürsel Tekin’in, karara rağmen 26 Mayıs 2006’da sayı numarası da vermeden binaya ruhsat vermesi yargıya taşındı. Gürsel Tekin’in, görev kötüye kullanmak suçlamasıyla yargılandığı Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki dosyası, ‘evrakta sahtecilik’ içerdiği gerekçesiyle mahkeme tarafından Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

Mahkemeden 3 yılda karar çıktı
Gürsel Tekin’in Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davası 3 yıl sürdü. Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Gürsel Tekin’i 24 Aralık 2009’da “Resmi Evrakta Sahtecilik” ve “Görevi Kötüye Kullanmak” suçlarından 2 yıl 6 ay hapis cezasına mahkum etti. İtiraz hakkını kullanan Gürsel Tekin dosyayı temyize götürdü. Yargıtay Başsavcılığı’na giden dosyadan esrarengiz bir şekilde belge kayboldu. Bunun üzerine Yargıtay 11. Ceza Dairesi dosyayı, eksik belgenin tamamlanması için Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Tekin’in dosyasının tamamlanarak, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’ne gelmesi 478 gün sürdü. Dosya 23 Mart 2011 tarihinde daireye ulaşabildi.

Star

Samastland!
Nihal Bengisu Karaca
27 Mays 2011



(..)

Siz bu satırları okurken Yakup Köse adlı bir vatandaş, açıldığını tam 12 yıl sonra öğrendiği bir davadan dolayı sessiz sedasız, yargılanıyor olacak.

28 Şubat döneminde, ismini bile bilmediği bir örgüte (İBDA-C'ye) mensup olduğu ileri sürülerek içeri alındığında sadece 14 yaşındaydı. İmam hatip lisesi öğrencisiydi. Samast'ı balla börekle besleyen sistem, Yakup Köse'nin idamını istedi. 14 yaşında olduğunu söylemiştim değil mi?

10 yıl içerde yattı. Bu arada kaldığı Bandırma Cezaevi'nde başından bir de "Hayata Dönüş Operasyonu" geçti. Tarafı olmadığı, kimin ne olduğunu, ne ile mücadele ettiğini bile tam olarak bilmediği olaylar cezaevini sardığında, devletin görevlileri molotofkokteyllerini mahkûmların üzerine fırlattığında yaralandı. Jandarma kolunu kırdı. Hastaneye götürdüler. Tedaviden sonra cezaevi de değişti, Eskişehir tabutluklarına nakledildi.

Yıllar sonra, 2 Mayıs 2011 'de, bir cesaret geldi üzerine. Çocukluğunu çalanlardan, 28 Şubat'çılardan davacı olmak istedi. "Belki devlet, bana yaptıklarından dolayı özür diler, hele bir soralım, hele bir isteyelim."

Bir de ne görsün Yakup? Özür dilemesi gereken devlet, 12 yıldır Yakup'u gizli gizli yargılıyor olmasın mı? Hem de kolunu kırıp yaraladıkları o günden dolayı. Hayata Dönüş Operasyonu günü, hani, asıl adı "Tufan" olan... İki ay sonra tadilat yaparken Yakup ve arkadaşlarının bulunduğu odada duvarın içinde kesici ve delici alet bulunmuş... Gerekçe bu.

Yakup Köse'nin 18 yıl daha cezaevinde kalması isteniyor şimdi. 12 yıl boyunca yargıladıkları Yakup'a, şehri ve ikametgâhı belli olmasına rağmen tek bir bilgi notu, böyle bir dava olduğuna dair herhangi bir belge göndermemiş olan, dolayısıyla bir savunması varsa onu da dinlememiş olan devlet, bugün muhtemelen bir de karar çıkacak olan duruşmanın celbini göndermeyi başarmış.

Tam da artık bu ülkede bir şeylerin değiştiğine inanmaya başlarken, tam da artık devletin kırık kollar koleksiyonu yapan ihtiyar bir psikopat olmaktan çıktığını düşünüp, esirgeyen, koruyan, adalet tesis eden bir yapıya dönüştüğünü zannettiği günlerde... Hiçbir şeyin değişmediğini anlıyor Yakup, kabûs devam etmekte.

İşlediği suçla ismini mumyalaştıranların; marka olmak için patent endüstrisine başvuran katillerin ülkesinde, iki kız babası normal bir vatandaş gibi yaşamak isteyen Yakup'un yakasından bir türlü düşmüyor devlet. Yara sarmaya hiç niyeti yok. Kim çaktıysa omurgasını "Benden sonra Tufan" deyip gitmiş sanki. Böyle bir nizamda 28 Şubat'lar biter mi, operasyonlar diner mi, varın ona da siz karar verin.

habertürk

Ayhan Çarkın mahkemede ifade verdi

Susurluk hükümlüsü Çarkın, mahkemde, "Gerçeklerin üstünün örtülmesini istemiyorum. Gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olmak istiyorum" dedi.

06 Haziran 2011
Anadolu Haber

Avukat Yusuf Ekinci'nin 1994'te öldürülmesine ilişkin soruşturma kapsamında tutuklanan Susurluk davası hükümlüsü eski özel harekat polisi Ayhan Çarkın, mahkeme ifadesinde, ''Geçmişe ilişkin gerçeklerin üstünün örtülmesini istemiyorum. Tamamen gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olmak istiyorum'' dedi.

Çarkın, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Nöbetçi Hakimliğinde, Hakim Selahattin Türkeli'ye verdiği 3 sayfalık ifadesinde, ''Tamamen kendi içinde oluşan vicdani muhasebe sonucunda yılların birikimi olan gerçeklerin açığa çıkmasını istediğini ve ilgililerin cezalandırılması amacıyla ifade verdiğini'' kaydetti.

Ayhan Çarkın, ''Geçmişe ilişkin gerçeklerin üstünün örtülmesini istemiyorum. Tamamen gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olmak istiyorum. Adaletin de bana yardım etmesini istediğimden bu ifademi veriyorum'' diye konuştu.

Polislik mesleğine nasıl girdiğine ilişkin bilgiler veren Çarkın, 1993 yılında Ankara'ya geldiğini ve Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Özel Harekat Daire Başkanlığında çalışmaya başladığını, ancak Ankara'da tasvip etmediği olaylara şahit olması ve çalışma ortamının da hukuki olmadığı gerekçesiyle tayinini isteyerek İstanbul'a gittiğini söyledi.

Bu sefer de peşinin bırakılmadığını ve Sedat Bucak'ın koruması yapıldığını ifade eden Çarkın, Ankara'da çalışırken tanıdığı Abdullah Çatlı'dan, ''Beni buradan kurtar'' diye yardım istediğini ve İstanbul'a tayin olduğunu, 1996 yılında Susurluk kazası olarak bilinen kazaya kadar polislik yaptığını, ondan sonra açığa alındığını, sonrasında da yargılanarak ceza aldığını anlattı.

Geçimini şu anda çay ve kahve satarak sağladığını ifade eden Çarkın, ilk kez 1990 yılında uyuşturucu aldığını, kokain ve esrar kullandığını, en son 1-2 ay önce esrar kullandığını belirtti.

-ALTINDAĞ NÜFUS MÜDÜRÜ MECİT BASKIN'IN ÖLDÜRÜLMESİ-
Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın'ın öldürülmesine ilişkin bilgiler veren Çarkın, şunları kaydetti:

''O zaman Özel Harekat Daire Başkanı olarak İbrahim Şahin görev yapıyordu. Mecit Baskın Altındağ Nüfus Müdürüydü. Bize söylenen bu kişinin Emniyete intikalini sağlamaktı. Bilgisine başvurulacağı söylendi. Biz istihbaratımızı yaptık, Oğuz Yorulmaz, Ercan Ersoy ve ben 1 haftalık çalışma sonucunda kendisini üçümüz gidip Altındağ Nüfus Müdürlüğünden emniyete davet ettik.

Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Seyfettin Lap ve Ahmet Sakarya'nın olduğu araçta Mecit Baskın emniyete götürüldü. Biz istihbaratımızı yapmıştık. 'Daire başkanlığına gidiyoruz' diye Ayhan Akça'nın içinde bulunduğu araçta diğerleri daire başkanlığına gitti, biz de bir müddet sonra daire başkanlığına gittik. Orada yoktular. Bunun üzerine İbrahim Şahin, 'Burada ne işiniz var? Gidin onlarla buluşun' dedi. Onlarda bir mesaj aleti vardı. Onunla Gölbaşı'nda olduklarını anladık. Yanlarına gittiğimizde Mecit Baskın'ın ölmüş olduğunu gördük. Kimin öldürdüğünü bilmiyorum.

Orada Ayhan Akça ile kavga ettik, 'Bu ne biçim görev, bu ne biçim iştir' diye söyledim. 'Bu işi daire başkanı biliyor, sen karışma' dedi. Biz birbirimize yumrukla girdik. Daha sonra oradan uzaklaştık. Ceset orada kaldı. Olay yerinde Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Seyfettin Lap, Ayhan Özkan, Ahmet Sakarya vardı. Biz Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy ile birlikte aynı araçla sonradan gitmiştik. O günden sonra onlarla Emniyetteki ilişkilerimiz bozuldu.''

-''AVUKAT EKİNCİ, AYHAN AKÇA TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ''-
''Avukat Yusuf Ekinci'nin ise Yusuf Yüksel isimli komiserin kullandığı arabayla bürosunun önünden gündüz vakti alındığını'' belirten Çarkın, ifadesine şöyle devam etti:

''Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Enver Ulu, Ahmet Sakarya, Ayhan Özkan, Şahin ve Sait vardı, sivil insan da vardı. Gölbaşı'na giderken Ümitköy yolu sapağından sağa dönüldü. Yakın bir mesafede Ayhan Akça tarafından öldürüldü. Başkasının kurşun atıp atmadığını bilmiyorum. Ayhan Akça bana 'Bacanak seni göreyim, al bir siftahın olsun, sen de milli ol' diye Uzi marka silah verdi. Ben de silahı fırlatıp attım. Aramızda tartışma çıktı.

Daha sonra İbrahim Şahin ile aramızda sorun çıktı. Biz birbirimizle yumruklaştık. Ben kendimi polislikten ihraç ettirmek istedim. Özel harekat grubunun içerisinde bir de Siirt Grubu vardı. Siirt'ten gelen terörle mücadele grubu ile İbrahim Şahin orada da beraber çalıştığı için bu grup etkindi.

Yusuf Ekinci'nin ne amaçla öldürüldüğünü bilmiyorum. Ben bazen sorduğumda, 'Milli Güvenlik Kurulu ve devletin bilgisi dahilinde oluyor' diye bir şeyler söyleniyordu.''

Korkut Eken'in danışman olarak görev yaptığını belirten Çarkın, ''Namık Erdoğan'ın öldürülmesine ilişkin herhangi bir bilgisi bulunmadığını'' ifade etti.

-''YILLARDIR BU OLAYLARI UNUTAMADIM''-
Çarkın, Avukat Faik Candan'ın öldürülmesiyle ilgili olarak, ''Faik Candan, bürosundan alındıktan sonra Oğuz, ben ve Ercan Ersoy bizim kullandığımız arabayla gittik. Biz avukatın bulunduğu aracı takiben peş peşe 4 veya 5 araçla gittik. Gölbaşı'ndan sonra biz araçla devam ettik. Konya yolunda sol tarafta açık arazide Ahmet Sakarya'nın öldürdüğünü kendi beyanıyla duydum. Ondan sonra ben aylarca göreve gitmedim. İhraç edilmek istedim, silahı da bıraktım. Sonra peşimi bırakmadılar. Abdullah Çatlı'nın yardımıyla İstanbul'a gittik'' dedi.

İstanbul'da tanık olduğu olayları anlattığını, onların soruşturmasının da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürüldüğünü kaydeden Çarkın, Ankara'da somut olarak bildiği 3 eylem olduğunu, takip ettiği kadarıyla 1996 yılına kadar Ankara'da bulunan grubun birçok olayları olduğunu söyledi.

''Bu olayların içinde olmaktan üzgün olduğunu ve bu oluşumların açığa çıkarılmasını istediğini'' ifade eden Çarkın, ''Yıllardır bu olayları unutamadım. Bir şekilde bu gerçeklerin açıklanması gerekir. Bu gerçeklerin, ortaya çıkmadan bu şekilde kalmasına vicdanım el vermedi. İnsanoğlunun değerlerine aykırı bir durumdur'' diye konuştu.

Bu oluşumları, yargılandığı İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde anlattığını, ayrıca Meclis'te kurulan Susurluk olaylarını soruşturmak için oluşturulan komisyonda bunları detaylı bir şekilde olmasa da dönemine göre anlaşılacağı bir dille anlattığını hatırlatan Çarkın, ''Biz o zaman yetkililerden yardım istedik. 'Bize destek olun, bu iş böyle devam etmesin' dedim. Fakat sonra arkadaşlarımızdan Oğuz Yorulmaz vuruldu, Ahmet Sakarya'ya da kanser dediler. Buna inanmıyorum. Sami Gece'nin ölümüne de kanser dediler'' şeklinde ifade verdi.

Çarkın'ın, ''kendi anlatım ve beyanları, yer gösterme ve otopsi tutanakları ve dosya kapsamında şüphelinin suç işlemek için kurulan örgüt faaliyeti çerçevesinde birden çok insanın tasarlayarak öldürülmesi eylemine katıldığını gösteren olguların bulunması, atılı suçun CMK'nın 100/3. maddesinde sayılı suçlardan olması, delillerin henüz tamamıyla toplanmamış bulunması ve bir tutuklama sebebinin var olması karşısında CMK'nın 100. ve devam maddeleri gereğince tutuklanmasına'' karar verildiği kaydedildi.

600 seçim görevlisi başörtülü diye kovuldu

Akşehir Seçim Kurulu Başkanı Derviş Eryıldırım, seçim eğitimi almak için Akşehir Kültür Merkezi'nde toplanan yaklaşık 600 öğretmene hakaretler yağdırdı.

11 Haziran 2011
Anadolu Haber

Seminere yaklaşık 45 dakika geç gelen ve gelir gelmez de başörtülü öğretmelerin dışarı çıkmasını isteyen Eryıldırım, hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Salonda bulunan bazı öğretmenlerle sözlü tartışamaya giren Eryıldırım ile öğretmenler arasında karşılıklı söz dalaşı yaşandı.

Seminerin resmi olduğunu, dolayısıyla salonun kamusal alan hükmünde olduğunu belirten Eryıldırım'a cevap veren bir öğretmen, "O zaman kot pantolonlu ve top sakallıları da dışarı çıkarın.'' dedi. Seminere geç geldiği için tüm öğretmenlerden özür dilemesi hatırlatılan Eryıldırım ise özür dilemedi. Daha sonra bazı başörtülü öğretmenler başını açtı. Başını açmak istemeyen bazı öğretmenler de salonu terk etti. Öğretmenler, seçim kurulu başkanı ve aynı zamanda ağır ceza hakimi olan Derviş Eryıldırım'ı ilgili mercilere şikayet edeceklerini söyledi.

Öğretmenler, Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin konuya seyirci kalmasını da şiddetle kınadıklarını dile getirdi.

Suç yok ama övenler var
21/06/2011

'Roman Çalıştayı'nda pankart açtıkları için yargılanan arkadaşlarına destek olan 7 üniversiteliye suç ve suçluyu övmekten dava açıldı.

İSMAİL SAYMAZ

Başbakan Erdoğan’ın katıldığı 14 Mart 2010 tarihindeki Roman Çalıştayı’nda “Parasız eğitim istiyoruz” yazılı bir pankart açıp gözaltına alınan, sonra da örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklanan Ferhat Tüzel ve Berna Yılmaz’a destek için Edirne’de sokakta çadır kurup bildiri dağıtan yedi üniversiteliye de dava açıldı.

Beş yıla kadar hapis istemiyle dava açılan üniversitelilerin suçu ise ‘suçu ve suçluyu övmek’ ve ‘görevli memura direnmek’; oysa Tüzel ve Yılmaz’ın kesinleşmiş cezası bulunmuyor. Hatta savcı son duruşmada iki gencin beraatını istedi.

Tüzel ve Yılmaz’ın tutuklanmalarından 14 ay sonra 6 Mayıs 2011 günü Edirne Gençlik Derneği (EGD) üyesi D.Ç., M.U., S.B., M.K, S.F, Ş.E ve Y. F adlı yedi üniversiteli onlara destek için Edirne İlhan Koman Parkı’nda toplanıp çadır kurmuş ve yedi günlük açlık grevine başlamıştı. “Parasız eğitim istiyoruz”, “Ferhat Tüzel ve Berna Yılmaz’ın serbest bırakılması için yedi günlük açlık grevindeyiz” şeklinde bildiriler dağıtan gençlere polis ve zabıta hemen müdahale etti. “Seçim yasaklarının başladığı, halka açık alanlarda çadır kurulamayacağı ve yaya trafiğinin kapanacağı” savunularak çadırın kaldırılması istendi. Ancak gençler direnince polis müdahale edip çadırı söktü, gençleri gözaltına aldı.

Gençler savcılıkta, “Parasız eğitim istiyoruz. Ferhat ve Berna’nın serbest kalması için eylem yaptık. Demokratik taleplerimizi duyurmak istedik” dedi.

Savcı Sami Kerpiççi, 12 Mayıs günü hazırladığı iddianamede, gençlerin “görevlilere karşı direndiklerini, eylemin ifade özgürlüğü sınırlarını aşarak başkasının özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebebiyet verdiğini” öne sürdü. Ayrıca, Tüzel ve Yılmaz hakkında kesinleşmiş hüküm olmamasına hatta savcının beraatlarını istemesine karşın savcı Sami Kerpiççi, destek eylemi yapan gençlerin “suçu ve suçluyu övme eyleminde bulunduklarını” da iddia etti.

Tahliye talepleri değerlendiriliyor

Ferhat Tüzel ve Berna Yılmaz hakkında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 7.5 yıla kadar hapis istemiyle açılan dava devam ediyor. 25 Mayıs 2011’deki son duruşmada Savcı Kasım İlimoğlu, öğrencilerin protestosunun düşünce açıklama özgürlüğü içerisinde kaldığı yönünde mütalaa verip beraat istemişti. Fakat mahkeme, tutukluluğun devamına karar verdi. Yarın iki gencin tutukluluğunun gözden geçirileceği ara karar duruşması görülecek. Savcı İlimoğlu ise HSYK yaz kararnamesiyle yetkileri alınarak Büyükçekmece’ye atandı.
Radikal



Aydın Doğan Rapora Rağmen Beraat Etti

07 Temmuz 2011

Aydın Doğan ve kızının da aralarında bulunduğu 4 kişinin yargılandığı davada, bilirkişi raporuna rağmen beraat kararı çıktı...
Aydın Doğan ve kızı Hanzade Doğan Boyner'in de aralarında bulunduğu 4 kişinin, “Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet ettikleri” iddiasıyla yargılandıkları davada beraatlerine karar verildi.

Doğan Grubu'nun 1997-2007 arasında yurtdışından kağıt ithalatını off-shore kurumlar üzerinden yüksek fiyatla yaptığı ve bu yüksek fiyatlar nedeniyle Hürriyet ve Doğan Gazetecilik'in zarar gördüğü iddia ediliyordu. Aydın Doğan kızı Hanzade Vasfiye Doğan Boyner, Ali Rıza Temuroğlu ve İmre Barmanberk ile birlikte İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nde “2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa Muhalefet”ten yargılanıyordu.

BİLİRKİŞİ RAPORUNA RAĞMEN ,

Mahkeme davayı dün sonuçlandırdı ve sanıkların beraatına karar verdi. Mahkemenin medya patronu Aydın Doğan ile ilgili dünkü beraat kararını bilirkişi raporuna rağmen aldığı ortaya çıktı. Bilirkişi raporunda konunun uzmanlarının davacı SPK'nın tespitleri doğrultusunda görüş bildirdiği öğrenildi.

SPK'NIN ŞOK SUÇLAMALARI

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın SPK'nın suç duyurusu üzerine yaptığı soruşturma neticesinde hazırladığı 2009/23414 Esas sayılı iddianamede, Doğan ve arkadaşları ile ilgili şu suçlamada bulunuluyordu:

“Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. (Hürriyet) ve Doğan Gazetecilik A.Ş.'nin (Doğan Gazetecilik) ihtiyacı olan gazete kağıdı ve baskı malzemeleri ithalatı işlemlerinin, sözkonusu işlemlere fiili olarak herhangi bir katkısı bulunmayan ve Doğan Ailesinin sahibi olduğu/kontrolünde olan Eurozone Trading Limited, Sortal Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited unvanlı şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi suretiyle hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem gören Hürriyet ve Doğan Gazetecilik aleyhine bahse konu şirketlere haksız olarak menfaat sağlanmasında sorumluluğu bulunan ilgili şirket yöneticileri Aydın Doğan, İmre Barmanberk, Hanzade Vasfiye Doğan Boyner ve Ali Rıza Temuroğlu hakkında SPK'nın 47/A-6 maddesinde 15. maddeye atfen tanımlanan suçun unsurlarının gerçekleşmiş olması dolayısıyla, aynı kanunun 49 hükümleri uyarınca soruşturma ve kavuşturma yapılması talep ediliyor. Savunma için başvuran şüpheli Aydın Doğan ve arkadaşları ile vekilleri olayda suç unsuru oluşmadığı yönünde 3 ayrı hukuki mütalaa sunmuştu.

TİCARİ TEAMÜLLERLE ÖRTÜŞMÜYOR

İddia ve savunma makamlarının çelişmesi üzerine mahkeme bilirkişiye başvurdu. Mahkemece belirlenen bilirkişiler Ticaret Hukuku Profesörü Tekin Memiş, Ceza Hukukçusu Doç. Dr. A. Caner Yenidünya ile Mali Bilirkişi Sezai Dumanoğlu iddialara ilişkin raporlarını tamamlayarak, mahkemeye sundular. Yeni Akit'in ulaştığı 17 Mayıs 2011 tarihli bilirkişi raporunda Ticaret Hukuku Profesörü Tekin Memiş ile Ceza Hukukçusu Doç. Dr. A. Caner Yenidünya, SPK'nın tespit ve değerlendirmelerine hak veriyor. Aydın Doğan ve arkadaşlarının eylemlerinin suç teşkil ettiğinin belirtildiği raporlarda, grup bünyesinde yurtdışından kağıt ithalatı yapmak üzere kurulan bir dış ticaret firması bulunmasına rağmen araya yurt dışında kurulu ve aile fertlerine ait off shore şirketlerin de konulmasının ticari teamüller ile örtüşmediği vurgulanıyor.

İŞTE O BİLİRKİŞİ RAPORU

SPK ve Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri'nce yapılan incelemeler neticesinde, Aydın Doğan ve aile fertleri tarafından yurtdışında kurulan off-shore şirketlerin gazete kağıdı ithalat sürecine herhangi bir katkılarının bulunmadığı, bu süreç ile ilgili tüm maliyetlere Doğan Dış Ticaret (DDT) firmasının katlandığı, gazete kağıdı ve baskı malzemesi ithalatı ile ilgili tüm operasyonel işlemlerin DDT Genel Müdürü Şener Mustaoğlu ve DDT personeli tarafından gerçekleştirildiği, DDT adına off-shore şirketler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen faturaların gerçekte DDT personeli tarafından DDT'nin merkezinde düzenlendiği konularının somut delillerle ortaya konulduğu vurgulanan bilirkişi görüşünde, örtülü kazanç aktarımı suçunun unsurlarının oluştuğu belirtiliyor.
aktifhaber

‘Kendi anayasası’nı yapan gençlere 2.5 yıl hapis
21/07/2011

Yeni anayasa tartışmalarının yoğunlaştığı 2007 yılında Halk Anayasası Taslağı isimli bir kitapçık hazırlayan gençlere özel yetkili mahkeme ceza yağdırdı.
Radikal Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’nin haberine göre hazırlanan anayasa kitapçığı nedeniyle mahkeme, ‘terör örgütü propagandası yapmak’tan her birine ayrı ayrı 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi.
2007 yılında yeni anayasa tartışmalarının yaşandığı süreçte Halklar ve Özgürlükler Cephesi Üyesi olduğu iddia edilen bir grup genç tarafından “Halk Anayasası Taslağı” isimli bir kitapçık hazırlanarak çeşitli yerlerde dağıltıldı.
Söz konusu anayasa kitapçığının 1. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli etnik unsurların gönüllü birlikteliğinden” oluştuğu vurgulanırken, 19. maddesinde “her halkın kendi kaderini serbetçe tayin etme hakkı olduğu”, geçici 7. maddesinde ise “Siyasi şubeler, MİT merkezleri ve gizli kontrgerilla üslerindeki tüm işkence aletlerinin halkın gözü önünde imha edileceği” belirtildi.
Halkın Anayasası kitapçığı ilgili olarak Özel Yetkili Ankara Başsavcıvekilliği’nce soruşturma açıldı. 10 gencin gözaltına alındığı olayla ilgili “terör örgütü propagandası yapmak”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”, “suç işlemeye tahrik”, “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçundan iddianame hazırladı. Özel yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava önceki gün sonuçlandı. Sanık avukatlarının savunmasının ardından mahkeme kararını açıkladı.
Mahkeme gençlere terör örgütü propagandası yapmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçu için de Adalet Bakanlığı’ndan izin istemesine karar verdi.
URL: http://www.yesilgazete.org/?p=31166

Belgenin Orijinali Kayıp!
24 Temmuz 2011
"Hayata Dönüş" davasında, Jandarma Genel Komutanlığı operasyon planının orjinalini mahkemeye göndermedi. Planın orjinalinde operasyonu yöneten komutanların isimlerinin yeraldığı öğrenildi.

Bayrampaşa Cezaevi’nde düzenlenen ‘Hayata Dönüş’ operasyonu kapsamında 12 kişinin ölümüne ilişkin yürütülen davada, ‘fotokopisi’ Jandarma Genel Komutanlığı arşivinden 11 yıl sonra çıkan ‘Tufan’ kodlu özel müdahele planının orjinali kayıp.

Soruşturmayı yürüten Savcı Ali İhsan Demirel’in müdahale planının orjinali ve ölümlerin yaşandığı bölümdeki görevli listesini istediği İstanbul İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan verilen yanıtta, “planın orjinalinin kendilerinde bulunmadığı, ayrıca operasyonun İl komutanlığı’nca düzenlenmediğinden operasyonda görevlilerin isimlerinin tanzim edilemediği” yanıtı verildi.

39 er sanık komutanlar ise kayıp

F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla başlatılan ölüm oruçlarına son vermek için 19 Aralık 2000 tarihinde 20 ayrı cezaevinde eşzamanlı ‘Hayata Dönüş’ adlı bir operasyon düzenlendi. Bayrampaşa Cezaevi’ndeki müdahalede 12 tutuklu ve hükümlü öldürüldü ve 55 kişi yaralandı. Hayata Dönüş operasyonuyla ilgili başlatılan soruşturma, jandarmanın isim bildirmeme, bilgi ve döküman paylaşmama gibi engellemeleri nedeniyle tam 10 yıl sürdü. Bu nedenle hiçbir rütbeliye ve görevlilere dava açılamazken fatura Elazığ Komando Taburu’nda görevli 39 ere kesildi. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Kasım 2010’da ilk duruşması yapılan davada sanık erler kendilerinin Bayrampaşa’da değil, Ümraniye Cezaevi’ndeki operasyonda görevli olduklarını iddia etti.

11 yıl sonra fotokopi arşivden çıktı

İlk duruşmada mahkeme; Genelkurmay, Jandarma Genel Komutanlığı, İstanbul İl ve Bölge Jandarma komutanlıklarından operasyonun planını ve kamera kayıtlarını istedi. Genel Komutanlık “Arşivimizde bulunmuyor” diye yanıt verdi. Mahkeme tekrar müdahale planını istedi. Bunun üzerine İl Jandarma Komutanlığı 11 yıl sonra son duruşmaya bir gün kala mahkemeye yolladı. Yazıda “Arşivin yeniden tasnifi ile incelenmesi sonucunda ‘Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı’na rastlanmış olup arşivlenmesi gereken yer dışında olduğu görülmüştür” dedi.

Raporun orjinalinde isimler var

17 sayfalık Tufan Eylem Planı’nda, Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı Yarbay Burhan Ergin’e bağlı JKAÖK, Halkalı Jandarma Komando Taburu ve Bayrampaşa Koruma Bölüğü’nün operasyonda görev aldığı belirtilerek “Operasyona iştirak edecek tüm personelin isim listesi ve kan grupları G-2 gününe kadar tespit edilecek” ifadeleri yer aldı. Jandarma ise 10 yıl boyunca savcılığa isim bildirmemekte direndi.

Savcı, orjinalini ve komutan istedi

Soruşturmayı yürüten Bakırköy Cumhuriyet Başsavcısı Ali İhsan Demirel, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’ndan fotokopisi dava dosyasında giren planın orjinalinin de gönderilmesini istedi. Ayrıca Savcı Demirel Bayrampaşa Cezaevi’ne yapılan operasyon esnasında ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev alan personel ve komutanların isim listesini istedi.

OPERASYON PLANINI BİZ YAPMADIK BÖLGE YAPTI

Genel Komutanlık ‘İstanbul yaptı’ dedi İstanbul orjinalini bulamadı

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı, Savcı Ali İhsan Demirel’e Yarbay Selahattin Acara imzalı bir yazı ile Tufan isimli plan metninin Jandarma Genel Komutanlığı Karargahı ile İstanbul Bölge Jandarma Komutanlığı’nda bulunamadığı cevabı verdi. Jandarma’nın yazısında planın orjinaline ulaşılamadığı ve operasyonda ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev alan personelin isimlerinin belirlenemediği kaydedildi. Jandarma Albay Veli Tire imzalı Jandarma Genel Komutanlığı tarafından savcılığa ulaşan cevapta ise şu ifadeler yer aldı:’ Tufan’ isimli ‘Bayrampaşa Özel Müdahale Planı’nı Komutanlığımızca hazırlanmadığından ve söz konusu plan komutanlığımızın konuşlu bulunduğu Ankara’da değil, İstanbul’da icra edildiğinden; hem plana ait bir suret bulunamamış, hem de ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev alan personelin isimleri tanzim edilerek gönderilememiştir” denilmişti. Planın orjinalinin bulunamaması nedeniyle ölümlerin yaşandığı bölgelerde sorumluluğun hangi komutana ait olduğunun belirlenemediği belirtildi.

Star




_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Ağu 28, 2011 1:26 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Tem 30, 2011 7:46 pm    Mesaj konusu: “Bizim önümüze iki (tür) dosya gelirdi..." Alıntıyla Cevap Gönder

“Bizim önümüze iki (tür) dosya gelirdi. Birinde ne zaman hüküm verileceği, ne kadar ceza verileceği... Hepsi belirtilmiştir..."

Metin Çetinbaşın itirafı üzerine Mirzabeyoğlu'nun Avukatı Ali Rıza Yaman'ın Yaptığı Açıklamalar

24 Eyll 2011
Anadolu Haber

İBDA-C davasında uyduruk gerekçelerle idam cezasına çarptırılan Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman’la, eski hakim yeni Ergenekon avukatı Metin Çetinbaş’ı ve 28 Şubat cuntacılarının hayali bir örgüt inşa etme serüvenini konuştuk.

Yaman, gözaltı sürecinde imal edilen hayali delilerin dava dosyasına konulduğunu ve davaya bakan mahkeme başkanın, yıllar sonra bir sohbet ortamında davaya ilişkin söylediği, “Bizim önümüze 2 dosya gelirdi. Birinde ceza belliydi, diğerinde inisiyatif bize bırakılmıştı” sözlerinin, davada kararın nasıl alındığına ışık tuttuğunu söyledi.

MURAT ALAN’IN RÖPORTAJI

İBDA-C davasında uyduruk gerekçelerle idam cezasına çarptırılan Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman’la, eski hakim yeni Ergenekon avukatı Metin Çetinbaş’ı ve 28 Şubat cuntacılarının hayali bir örgüt inşa etme serüvenini konuştuk.

Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, yüzlerce silah ve bombaya rağmen “Ergenekon yok” diyen hakimin bir av tüfeği ile Mirzabeyoğlu’nu örgüt yöneticisi yapıp idam cezasına çarptırdığını belirtti. Yaman, gözaltı sürecinde imal edilen hayali delilerin dava dosyasını konulmasından, davaya bakan mahkeme başkanın yıllar sonra bir sohbet ortamında davaya ilişkin söylediği şok sözlere kadar bilinmeyen bir çok hususu Akit’e anlattı.

İşte röportaj:

- Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren Metin Çetinbaş’ın Ergenekon Davası sürecindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bilindiği gibi Metin Bey, Salih Mirzabeyoğlu’na fikrinden dolayı idam cezası veren heyetin başındaydı. Emekli olduktan sonra avukatlık yapmaya başladı. Ergenekon davası sürecinde de Kemal Alemdaroğlu’nun avukatlığını yapmak suretiyle aktif rol aldı. Müvekkilinin gözaltına alınmasının ardından yaptığı bir açıklamayı seyretmiştik... Polisin K. Alemdaroğlu’nu arabaya koyarken elini başına koymasını tarihin gördüğü en büyük hukuksuzluklardan biri olarak nitelendirmişti. M. Çetinbaş’ın rutinleşmiş bir eylemden yola çıkarak, “bu tarihin gördüğü en büyük hukuksuzluklardan biri” feveranı doğrusu çok ironikti.

KARAGÜL’ÜN SONRA GELEN ÇETİNBAŞ HEMEN İDAM VERDİ

- Çetinbaş, Mirzabeyoğlu davasında nasıl bir rol üstlenmişti?

- Belirttiğimiz gibi, kendisi Salih Bey’e idam cezası veren heyetin başkanıydı. Dosyayı ivedilikle bitirmesi için görevlendirilmişti. Kendisinden önce davaya, “İBDA-C davası da dahil olmak üzere baskı görmediğim hiçbir dava olmadı, hep baskı gördüm” diyen Sedat Karagül bakıyordu. M. Çetinbaş, Sedat Karagül’den sonra göreve getirildi ve hemen idam hükmünü verdi.

- Hükmün gerekçesi neydi?

- Hükmün gerekçesi sarih bir şekilde ifade edilmedi. “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı olduğu tespit edilememiş olsa da (...) eylemlerini TCK.’nun 146/I maddesinin ihlali şeklinde vasıflandırılması gerektiğinden...” Kitap yazmaktan ibaret olan eylemin niçin böyle vasıflandırılması gerekiyor? Açıklama yok. “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı olduğu tespit edilememiş olsa da, örgüt lideri olduğu açıktır.” Açık olan ne? Cevap yok. Hem hiçbir eylemi ve eylem talimatı yok ve hem de örgüt lideri? Nasıl oluyor? Yine cevap yok. Açık olan; Salih Bey’in eserleridir. O gün için 41 tane eseri olan ve eserleri yüz binlerce satan bir yazarın tesirinin olmasından daha tabiî ne olabilir? Ve ayrıca kendilerinin de atıf yaptığı Adana DGM’nin verdiği karar açık: “İçişleri Bakanlığı’ndan gelen yazı, adı geçen şahsın örgüt üyesi ve lideri olduğuna dair bir delil teşkil etmez.” M. Çetinbaş’ın verdiği kararda geçen başka bir ifade: “Sanıkların üzerlerinde ve evlerinde yapılan arama sonucunda ele geçirilen materyaller ve tüm dosya kapsamı ile sübuta ermiştir...” Bu dosyada nedir sübuta eren? En başta sabit olan tek eylemi kitap yazmak olan Salih Mirzabeyoğlu da, avukatları da en tabiî olan savunma hakkını kullanmak için bile ayrı bir mücadele verdi. Salih Bey tarihî önemi haiz savunmasını malûm Noel Baba Operasyonu’ndan sonra, o öldürücü şartlarda yazdı. Duvarların delinerek içeri girildiği, eldeki stokların bitecek kadar kimyevî gazların kullanıldığı, bir kişinin öldüğü, birçok kişinin ağır yaralandığı, Salih Bey’in kafasına öldürücü darbeler aldığı bir operasyondan sonra yapılan bir savunma... Ve fakat bütün bunlar yok sayılıyor ve dosya sübuta eriyor.

İSTESEYDİK EVİNE EROİN GÖMER, EROİN YAKALARDIK

- Av tüfeğinden yola çıkarak verilen idam cezasını nasıl değerlendirmek lazım ve bir de emniyet safhasını anlatır mısınız?

- Efendim, Salih Bey, çocuğunu almak üzere gittiği ilkokulun önünde gözaltına alındı. Kendisine hiçbir izin gösterilmeksizin üzerine saldırıldı ve eşiyle birlikte emniyete götürüldü. Evi ve arabası da bu arada arandı. Zaten ev arama tutanağı da şubede imzalatıldı. Av tezkeresiyle alınan ve başkasına ait olan av tüfeğinin bulunduğu söylenen ve karara gerekçe teşkil eden hususlardan biri olan ev arama tutanağı bu şekilde hazırlandı ve imzalatıldı. Bunu Metin Çetinbaş da çok iyi biliyor. Emniyette Salih Bey’e, “Kimseyle görüşmediğini, kimseye emir ve talimat vermediğini biliyoruz, ama yapacak bir şey yok, yukarıdan bastırıyorlar, örgüt lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin” deniliyor. Salih Mirzabeyoğlu fikir adamı olduğunu ısrarla belirtince o dönemde hukukun nasıl işlediğini gösteren harika bir cevap alıyor: “Savcı senin kitaplarını okuyacak değil ya, buradan ne giderse o, hem isteseydik evine eroin gömer, ‘Evinde eroin yakaladık’ derdik.” Mantık bu. “Bahçene eroin bile gömer, seni eroin kaçakçısı olarak evvelâ medyada, ardından da mahkemeler önünde yargılarım.” Nitekim gerçekten de öyle oluyor. Oradan ne gittiyse aynen iddianame hâlini alıyor ve hüküm yukarıdakilerin istediği gibi veriliyor. Şubedeki polis de, Sedat Karagül de, belli bazı meclislerde Metin Çetinbaş da yukarıdan gelen emirler doğrultusunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verildiğini ikrar ediyor.

İKİ DOSYA GELİR, BİRİNDE HÜKÜM VE CEZA BELLİ, DİĞERİ BİZİM İNSİYATİFİMİZDE

- Bir de dost meclisinde söylediği iddia edilen bir sözü var Çetinbaş’ın, o nedir?

-Değerli bir meslektaşımız anlatmıştı... Meslektaşım, Metin Çetinbaş mağduru olan birinin avukatı olarak kendisiyle emekli olduktan sonra konuşuyor... Metin Çetinbaş; “Bizim önümüze iki dosya gelirdi. Birinde ne zaman hüküm verileceği, ne kadar ceza verileceği... Hepsi belirtilmiştir... Diğerinde ise insiyatif bize bırakılmıştır..." Biz buna göre kararlar verirdik” meyanında laflar ediyor. Tarihin gördüğü en büyük hukuksuzlukların izi sürülürse, karşımıza emir alan hukukçu kisveli bu memur zihniyet çıkar.

Kaynak : Yeni Akit Gazetesi

Salih Mirzabeyoğlu: Yıllardır şiir yazamıyorum
24 Eylül 2011

13 yıldır cezaevinde kalan ve Telegram işkencesine maruz kaldığı öne sürülen Yazar Salih Mirzabeyoğlu cezaevinden gönderdiği mektupla, 'bu sese kulak verin' dedi.

13 yıldır cezaevinde kalan ve Telegram işkencesine maruz kaldığı öne sürülen Yazar Salih Mirzabeyoğlu cezaevinden seslendi: "Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu durum, bu dilden anlayan kimseye birçok şey söylemeli."

1998 yılında gözaltına alınıp, "yasadışı örgüt kurmak ve yönetmek" suçlamasıyla idama mahkum edilen daha sonra cezası müebbet hapse çevrilen Salih Mirzabeyoğlu, 5 yıldır tek başına kaldığı Bolu F Tipi Cezaevi'nden bir mesaj gönderdi. "Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu durum, bu dilden anlayan kimseye birçok şey söylemeli" diyen Mirzabeyoğlu, yaşadığı sıkıntıyı böyle dile getirdi.

İşkence iddiaları

Cezaevinde bulunan ve sağlığı olumsuz yönde etkilenen Mirzabeyoğlu'nun yakın döneme kadar işkence gördüğü iddia edilmişti. Mirzabeyoğlu'na "Telegram- Zihin Kontrol işkencesi" uygulandığı iddiası kamuoyu tarafından tepkiyle karşılandı.
Hakim: Yüzde 100 haklı değil

Öte yandan Mirzabeyoğlu'nu 1998'de idama mahkum eden hakim Metin Çetinbaş, "O dosyada yüzde 100 haklı değildik" dedi. Yeni Akit Gazetesi'nden Murat Alan'a konuşan Çetinbaş, Allah'ın adaleti değil ki mutlak ve kesin olsun. Hiçbir hakim verdiği kararların yüzde yüz doğru olduğunu söyleyemez" dedi.

Şu anda Ergenekon Terör Örgütü sanığı olan İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun avukatlığını yapan hakim Çetinbaş'ın bu açıklamaları, Mirzabeyoğlu'nun yeniden yargılanmasının önünü açabileceği şeklinde yorumlanıyor.

Milli Gazete/haaber7

Nihal Kemaloğlu
Dondurma tezgahı ve yumurtalı ceket
30 Temmuz 2011

13 yaşındaki Salih, başına gaz bombası isabet edince ağır yaralanmıştı, sonra da öldü...

Hayatları bulanık siyah beyaz birkaç fotoğrafa sığan, kocaman gözlerini açarak bize bakarken bakışları donan diğer çocuklar gibi, ölü çocuklar albümünde yerini aldı.

Bu albümdeki bütün çocukları külliyen PKK'lı/ terörist diye kodlayan zihinler, sokaklarda ne işi varmış, anası babası yok muymuş diyerek hanidir çocuklara merhamet etmeyen hırçın vicdanlarıyla konuştular.

Ya da dağda, bayırda askeri mühimmatın kurşun, havan topu, bomba olup bedenlerine yerleştiği çocuklar, tanımazlıktan, bilmezlikten gelinen zorunlu zayiatlar oldular.

Salih'in ölümü kanıksanmış, olağanlaşmış 400 Kürt çocuğunun ölümünden biriydi.

Küçük bebeklerin kundaklarına bile gaz bombası düşerken 'vardır bir bit yeniği' diye kafasını çevirerek 'çocuklarına' yabancılaşmış, duyarlılık yorgunu bir toplumduk.

13 yaşındaki Uğur Kaymaz, evinin bahçesinde sırtındaki 9 kurşunla yatarken onu vuran emniyet güçlerinin aşırı nefsi müdafaa yaptığına karar veren adalet terazimiz, doğaldır ki Salih için de aynı miktar adaleti tartacaktır.

Haberlerde Salih'in yaralandıktan sonra 1.5 saat yerde kaldığı, daha sonra başındaki kanamasının bir türlü durdurulamadığı ve kamyon şoförü babasının cenazeye yetişemediği yazılıydı.

Salih defnedildiği gün, devlet tarihimizin öldürüldüğünü unutacağı ve kelli felli resmi adamların kendilerini savunurken bir kez daha 'ölüsünü dahi suçlayacağı' çocuklardan biri olmuştu artık.

Otuz yıllık şiddetin koynuna doğmak, yakılan köylerde geçmişi de tüten çocuk olmak, masal diye akraba işkencelerini dinleyerek büyümek zaten baştan hayattan kovulmak değil miydi?

Ve Salih'in çocuklara dondurma satarak geçirdiği çocukluğunun dondurma tezgahı, şimdiden başka bir mülksüzlüğün Silopi'deki çocuğuna devredilmiş olmalıydı.

Yakılan köylerinden Silopi'ye zorunlu göçmüş ailenin yokluğa ve yoksunluğa doğan oğullarının sizce kaderi nasıl akmalıydı ki sokakta başına ölümcül gaz bombası darbesini almasındı?

Ya da Salih'in canı kamu canı değil miydi ve güvenlik güçleri hangi kamunun malı ve canını korumakla yükümlüydü?

Salih'in toprağa verildiği gün Ankara'da Burhan Kuzu'ya Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yumurta atan 13 öğrenci için 'kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret' ve 'kamu görevlisine görevini yaptırmamak amacıyla cebir kullanma' iddialarıyla 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Ekranlarda izlediğimizde, üzerine üç kocaman şemsiye açılan Kuzu'nun ceketinin sağ alt kenarına bir yumurta isabet etmişti!

Bütün gelişmiş demokrasilerde demokratik hak olan siyasilere yumurtalı protesto 'cebir eylemi' olarak kabul görürken, kafası parçalanarak dağılan küçük Salih'in başına gaz bombası isabet etmesi de 'cebir eylemi' sayılacak mıydı?

Üstelik fiiliyatta ölüme sebebiyet vermiş 'cebir eylemi' sayılacak mıydı?

Ya da kamu kavramının sadece devlet büyükleri ve devlet malını işaret ederken ve bu kutsalları korumak için bütün devlet güçleri yasalarla seferber olurken gerçek kamunun toplum olduğunu idrak edecek miydik?

Ve o toplumun bütün çocuklarının yaşamasından ve korumasından aslında devletin sorumlu olduğunu...

Yoksa uzaktan yumuşak kabuklu yumurta attı diye üniversiteli gençler cezaevine yollanırken, gaz bombasının kafasını dağıttığı çocukları da 'güvenlik' gerekçesiyle soğuk soğuk gömmeyi sürdürecek miydik?

Akşam

Açlık grevi toplu mezarı açtırıyor
10 Ağustos 2011
62 gündür açlık grevinde olan Hüsnü Yıldız'ın protestosu mezar açtırıyor.

Merkez Moğultay Mahallesi'nde kurduğu çadırda, Çemişgezek'te 1997 yılında Aliboğazı mevkisinde meydana gelen çatışmada öldürülen kardeşi Ali Yıldız'ın cenazesini almak için açlık grevinde olan Hüsnü Yıldız, gazetecilere yaptığı açıklamada, kardeşinin mezarının 12 Ağustos'ta açılacağını söyledi.

Altı ay önce kardeşi Ali Yıldız'ın da aralarında bulunduğu 19 kişinin, Çemişgezek karakoluna 150 metre mesafede bir çukurda toplu olarak gömülü olduğunu öğrendiğini anımsatan Yıldız, ''Bunu öğrendiğimizde kardeşimin cenazesini alabilmek için hukuki süreç başlattık. Karşılık görmediğimiz için 10 Haziran 2011 tarihinde açlık grevine başladım. 45. gününde ölüm orucuna dönüştürdüm'' dedi.
[/img]
Bugün Malatya Cumhuriyet Savcısı'nın, avukatı Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay'ı arayarak, mezar diye tabir edilen yerin 12 Ağustos 2011 cuma günü açılacağını söylediğini ifade eden Yıldız, ''Ölüm orucu eylemim Çemişgezek'teki o çukur açılana, kardeşimin kemikleri çıkartılana kadar devam edecektir'' diye konuştu.
haber10

'Uyuşturucuya hayır'a 6 ay hapis cezası!

Dev-Lis üyesi iki öğrenci, beş yıl önce bir lise duvarına sprey boya ile "Uyuşturucuya hayır! / Dev-Lis" yazdıkları için mahkeme tarafından 6 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.

21 Austos 2011
Anadolu Haber
Mersin'de Sosyalist Demokrasi Partisi'ne (SDP) bağlı Devrimci Liseliler'in (Dev-Lis) üyesi olan Çağdaş Doğan ve Hakan Serttaş beş yıl önce bir lise duvarına sprey boya ile "Uyuşturucuya hayır! / Dev-Lis" yazdı.

Gençlere Çocuk Mahkemesi’nde ‘kamu malına zarar’ iddiasıyla 4’er bin TL ceza verildi. Daha sonra mahkemenin sorusu üzerine emniyet 30 yıl önceki bilgilere dayanarak Dev-Lis adlı yasal öğrenci topluluğunun ‘terör örgütü’ olduğunu savundu.

Gençler her ne kadar “Uyuşturucuya karşı duyarlılık için yazdık” dediyse de mahkeme, Mahkeme duvardaki yazıyı, “Sanıkların uyuşturucu gibi toplumun duyarlı olduğu konuya dikkat çekmek amacıyla yazılama yaparken terör örgütünün imzasını atmak suretiyle toplumun örgüte yönelik fikir ve kanaatlerinde müspet bir imaj yaratma amaçlı propagandif faaliyet” diye değerlendirdi ve iki genci 6 ay 20 gün hapis cezası verdi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin bu kararı onaması üzerine, üniversiteye hazırlanan Çağdaş Doğan, 19 Ağustos’ta savcılığa teslim oldu ve Mersin Cezaevi’ne konuldu. Hakan Serttaş da öğrenci olarak bulunduğu Bursa’da savcılığa teslim oldu.
Radikal

Eşi Başörtülü Diye...

FÜ Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ahmet Baylar, doçentlikte 5 yıllık bekleme süresini doldurduğu halde profesör olamıyor.
27 Eyll 2011
Anadolu Haber
Fırat Üniversitesi (FÜ) Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Baylar, doçentlikte 5 yıllık bekleme süresini doldurduğu halde profesör olamıyor.

İddiaya göre kadro ilanı verilmemesi üzerine konuyu resmi makamlara taşıyan öğretim üyesine, üniversite bir de yönetmelik engeli çıkardı. Yönetmelikte yapılan değişiklikle profesörlük kadrosu için hesaplanan puanlarda uluslararası atıfların etkisi azaltıldı. Böylece, uluslararası atıfların çokluğuyla profesörlük kadrosu kabul sıralamasında 1. konumda olan Baylar, sırasını kaybederek mağdur oldu. Baylar, eşinin başörtülü olması sebebiyle, Rektör Feyzi Bingöl'ün üniversitenin atama yönetmeliğini değiştirdiğini öne sürdü.

Baylar'ın profesörlüğe başvuru puanı, yönetmelik ilkeleri değiştirilerek 2 bin 700'den 1.250 puana düşürüldü. Kendisiyle beraber aynı kadroya başvuran diğer adaydan 500 puanlık avantajı olan Baylar, birdenbire 2. sıraya gerilemiş oldu. Değiştirilen 'Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma İlkeleri'nin 17. maddesinin 2003'ten beri yürürlükte olduğunu hatırlatan Baylar, "Yürürlükte olan ve yüzlerce akademisyen için kullanılan sistemin sadece atıflar kısmının alelacele değiştirilmesi, bazı kişi veya kişilerin akademik ilerlemelerine engel olmak için yapıldı." iddiasında. 281 tane uluslararası atfının, profesörlük kadrosuna yaptığı başvuruda kullanılamaz hale geldiğini belirten Baylar, "Benim en bariz üstünlüğüm atıf puanları idi." diyor. Rektörün şahsına olan husumetinden dolayı böyle bir değişiklik yaparak profesörlüğünü engellediğini anlatan Baylar, konuyu yargıya taşıyacağını vurguluyor. Değişiklik yaptıklarını kabul eden Rektör Feyzi Bingöl ise iddiaları reddediyor: "Üniversiteler ilandan önce bu kadroya müracaat edeceklerde aranacak şartları belirleyebilir. Kimsenin mağdur edilmesi veya korunması söz konusu değil."

Rektör Feyzi Bingöl'ün 2001 yılında Ahmet Baylar'a dair fişlemede bulunduğu geçtiğimiz günlerde basına yansımıştı. Fişleme raporunda şu ifadeler yer aldı: "Araştırma görevlisi Ahmet Baylar'ın eşi Müfide Baylar öğrencilik döneminde üniversitemizde uygulanan kılık-kıyafet ile ilgili mevzuatlara uymamış, türbanlı derslere girmiş ve bu nedenle bir ay süreyle üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde Ahmet Baylar'a eşinin kılık-kıyafet ile ilgili mevzuata uyması konusunda yardımcı olması istenmiş, ancak Baylar eşinin demokratik hakkını kullandığını ve türbanla gelmenin sakıncalarını anlamadığını belirtmiştir. Bu tür insanların üniversitede hizmetlerine ihtiyaç olmadığı kanısındayım."
Zaman

Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağır mı ağır bir dava görülüyor
Yazar: Banu Güven
12eki2011

Konu yine çocukların tecavüze uğraması. Nisan 2010’da ortaya çıkan toplu istismar olayını hatırlarsınız. Başta bir ilköğretim okulunun müdür yardımcısı Fahrettin Kuzu olmak üzere, aralarında küçüklerin de bulunduğu 20 kadar kişinin, 4 kız çocuğunu düzenli olarak ‘istismar’ ettiği ortaya çıkmıştı. Bunun hemen ardından müdür yardımcısı emekliliğini isteyerek kayıplara karıştı. 12 Ekim 2011 Çarşamba günü davanın 17. duruşması yapıldı. Sanık müdür yardımcısı Kuzu, hala kayıplarda. Emekliliğini alıp almadığı, varsa maaşını düzenli çekip çekmediği, avukatının iddia ettiği gibi ‘ağır hastaysa’, nerede tedavi olduğunun araştırılması ve tespiti isteniyor. Bu adam, nüfuzu altındaki küçüklere birkaç yıl boyunca sistematik olarak cinsel istismarda bulunduğu için davanın bir numaralı sanığı. Kendisi de bunu biliyor zaten, o yüzden de kaçıyor.

Davada 10‘u tutuklu 19 sanık var. Daha önce konuyla ilgili haberlerde emniyet görevlisi olarak geçen sanık, ‘teknisyen’ kadrosundan. Duruşmalarda avukatlara tehdit savurduğu için hakkında ayrıca bir suç duyurusu daha var. Dava sık aralıklarla görülüyor. Ancak Adli Tıp Kurumu’nun ağırlığı ve tabiri yerindeyse çocukların mağduriyetine karşı ‘körlüğü’ adaletin yerini bulma ihtimalini zorlaştırıyor ve öteliyor.

Çocuklardan kardeş olan ve kelimenin tam anlamıyla feci bir istismara kurban olan ikisi hakkındaki rapor hala mahkemeye sunulmuş değil. Bu iki kız koruma altında, Siirt’ten uzaklarda.

Ruh sağlıkları bozulmamış!

Suç tarihinde 9 ve 11 yaşlarında olan diğer iki kız çocuğu hakkındaki Adli Tıp raporu ise, bu küçüklerin “2009-2010 tarihlerinde mağduru bulundukları olay nedeniyle ruh sağlıklarının bozulmadığı oy birliğiyle mütalaa olunur” diyor. Çocukların ilk psikiyatrik muayenelerinin yapıldığı Siirt Devlet Hastanesi’nde ‘stres bozukluğu, ağır depresyon’ teşhisinin koyulduğunu belirtelim. Burada görüşmeyi yapan hekimin duyduklarının ardından günlerce kendine gelemediğini öğrendim. Yine de İstanbul Adli Tıp Kurumu, 6. Tıp İhtisas Dairesi’nin görüşü ile tanık, sanık ve mağdur ifadelerini dikkate alarak, bu çocukların ruh sağlığının bozulmadığına hükmediyor. Müdahil avukatlar rapora bilimsellikten uzak olduğu gerekçesiyle karşı çıktılar, yeni bir rapor istiyorlar. ‘Hayatın normal akışına göre bir çocuğun bu muameleye maruz kaldıktan sonra ruh sağlığının bozulmaması mümkün değildir’ diyen müdahil avukatlar, çocukların aslında unutmaya çalıştıkları ‘şeyleri’ hatırlamak zorunda kaldıklarında, kendilerinde travma yaratan durumla ilgili zaman ve mekan kurgusunda tökezleyebileceklerine dikkat çekiyorlar.

Rapor mahkemeye 8 ayda gitti

Adli Tıp Kurumu’nun görme problemine ek olarak bir de ‘atalet problemi’ var. Öğrendiğime göre Nisan 2010’da ortaya çıkan olayla ilgili dava Haziran ayında açıldı. İki küçükle ilgili raporun çıkabildiği tarih ise 12 Ocak 2011. Onaylandığı tarih 14 Şubat 2011. Pekiyi ya dosyaya girdiği tarih? 19 Eylül 2011! Nasıl oluyor da bir rapor hazırlandıktan ancak aylar sonra mahkemeye ulaşabiliyor?

Bu tür davaların sanıklarının, Adli Tıp Kurumu’nun ‘problem yok’ yaklaşımını ve yavaşlığını lehlerine çevirmeye çalıştıkları konusunda da bir uyarıda bulunalım. Sanık avukatlarının hakime arzettikleri argüman şöyle oluyor: ‘Adli Tıp Kurumu’nun görüşü ‘ruh sağlığının bozulmadığı yönündedir. Diğer raporda da gecikme yaşanacaktır. Müvekkilimin tutuksuz yargılanması…’
Ancak Siirt’te bu argümanlar belli ki tutmuyor. Mahkeme heyeti 10 sanığın tutukluluğunun devamına ve Fahrettin Kuzu’nun tutuklanmasına bir kez daha karar verdi. Bir sonraki duruşma 2 Kasım’da.

Tehlikeler

Yine de davada benim görebildiğim birkaç tehlike var. Birincisi, sürecin uzaması halinde ağır zan altındaki sanıkların tahliye olması ve ellerini kollarını sallayarak insan içine karışmaları. İkincisi, bazı sanıkların ‘çocuklar rıza gösterdi’ iddiasıyla Adli Tıp Kurumu’nun ‘ruh sağlıkları bozulmamıştır’ görüşünün alt sınırdan cezalar verilmesine yol açması. Tüm tecavüz sanıklarının hüküm giyseler bile, Mardin örneğinde olduğu gibi cezaları çekmekten kurtulmaları. Vicdanların bir kez daha yara alması.

Bir soru

Mardin’de alınan ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da benimsenen o kararla ilgili bir sorum daha var. Medeni Kanun’da fiil ehliyeti için ayırt etme gücünü, kısıtlı olmamayı ve de ‘ergin’ olmayı, yani ‘küçük olmamayı’, yani ’18 yaşını doldurmuş olmayı’ öngören kanunlarımızın, küçüklerin her türlü cinsel istismarı söz konusu olduğunda rıza araması nasıl bir zihniyettir?

Edindiğim bilgiler, Siirt’te de sanıkların burada anlatmayacağım yöntemlerle çocukları kandırıp şantaj yaparak onları istismar ettiklerini gösteriyor. Davayla ilgilenen müdahil avukatlar dosyayı ne zaman ellerine alsalar sarsılıyor, zaman zaman ağlıyorlar. Bugün konuştuğum bir avukat benden kibarca izin istedi. ‘Yarın sabah Diyarbakır’da yine bir küçüğe taciz duruşmam var. Ona hazırlanmalıyım’ dedi. Memlekette bir karabasan yaşanıyor. Bir türlü uyanıp nefes alamıyoruz. Mardin örneğinde olduğu gibi hafifletilmiş cezalar, Siirt örneğinde olduğu gibi bir türlü yakalanamayan sanıklar, her davada önümüze çıkan ‘rıza var mıydı, yok muydu’ tartışmaları ve bu Adli Tıp pratiğiyle daha uzun süre de uyanamayız. Uykumuzda çürür, gideriz.

Kaynak: http://banuguven.com/siirt%E2%80%99te-cok-agir-bir-dava/#.TpaEgc8qijw.twitter

“N.ǒnin Kabuk Tutan Yarasını Kaşımayın!”
Merve Bildirici
4 Kasım 2011



Kurbanlar cellatları ile evlendirilip olayların üstü kapatıldığı sürece, tecavüzcüler nikah masalarında aklandığı sürece, biz bu filmi hep izleyeceğiz.

Türkiye’nin utanç davaları bitmiyor.

İsim ve soyadlarının baş harfleri ile tanıdığımız, gözleri bantlanmış çocukların, insanın içini yakan hikayeleri, dava dosyalarından toplum vicdanının eteklerine dökülüyor.

“Adalet neyin temeli acaba?” sorusunu akıllara getiren tecavüz davalarından sızan bilgiler, Yargıtay’ın onadığı “vahim kararlar”; Cumhurbaşkanlığı’nda, Başbakanlık’ta, Meclis koridorlarında, adliye saraylarında ve kamuoyunda tartışılıyor.

Yargının içindeki statükocu zihniyetin tezahür ettiği bir dava, N.Ç. davası. Çünkü 13 yaşındaki N.Ç., 8 yıldır devam eden mahkeme süresince, 26 kişinin tecavüzüne uğradığını ispat etmeye çalıştı. Her tecavüz davasında olduğu gibi, tecavüz edenler değil, N.Ç. utandı, saklandı. Kocalarından şiddet gören kadınların dayak yediklerini ispat etmeye çalışmaları gibi, bu çocuk da kendisine tecavüz edildiğini kanıtlamanın yollarını aradı. Yaşanan süreç içinde belki olay örtbas edilmeyi çalışıldı, belki rüşvet çarkı döndü, belki satılmayı bekleyen insanların nafakaları çıktı. Ama hep N.Ç. uğraştı. Mahkeme koridorları, Adli Tıp Kurumu ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü arasında mekik dokudu.

İş güç sahibi, çoğu aile babası adamlar ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam etti. Kendilerini aklayacak bir kapı aradı. Sonunda da Yargıtay imdatlarına yetişti.

Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmadan çıkan “13 yaşındaki N.Ç.’nin ‘kendi rızasıyla’ ilişki kurduğu” yönündeki karar, Fevzi Elmas başkanlığındaki 5 yüksek hakimden oluşan 14. Ceza Dairesi tarafından onandı.

13 yaşındaki çocuğun hayatı, işte bu kararla bir kez daha yıkıldı.

N.Ç. hücrelerine kadar, tekrar tekrar üşütüldü.

İnsanlığın pusulası yolunu şaşırdı.

Basın ile birlikte Adalet ve Aile Bakanlıkları da ayağa kalkı. Yargıtay’ın tartışmalı kararı masaya yatırıldı.

Karara en sert tepkiyi verenlerden biri de Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı ve Sosyal Hizmetler Uzmanı Kahraman Eroğlu oldu. Çünkü Eroğlu o dönem, olayın ardından N.Ç.’nin himaye edilmek üzere getirildiği İstanbul İl Sosyal Hizmetle Müdürlüğü’nün başında bulunuyordu. Yaşananların en yakın tanığı idi. 4 kez ameliyat edilen küçük kızın yanındaki kişiydi.

***

N.Ç. olayının toplumda yankı buluşundan rahatsız olan Yargıtay 14. Ceza Dairesi Başkanı Fevzi Elmas da konuştu. N.Ç.’nin yaralarının kapandığından emin; “Kabuk tutan yarayı kaşımayın” buyurdu. “Kararımız doğru” dedi. “Yargıtay Başsavcılığı yanlış bulursa itiraz eder, Ceza Genel Kurulu değerlendirir” dedi. “Yargıyı karalamakla kararı değiştirmek mümkün değil” dedi. “Çocuğun hakkını koruyoruz” dedi. “Bütün gazeteler bunu konuşuyor, bu yayınlar bu çocuğa travma geçirtir, bu o çocuğu bunalıma sürüklemektir” dedi.

26 kişiye ödül gibi verilen cezaların, “kendi rızası ile…” başlayan kelimelerin altına imza atan 3 çocuk babası, bunları söyledi.

Burada Elmas’ın sadece “Bütün gazeteler bunu konuşuyor” cümlesine katılıyor, ama eksik buluyorum. Bütün gazeteler sadece bunu değil, yargı sürecine zarar vermeyecek şekilde diğer davaları da konuşmalı diyorum.

Tecavüzcü sayısı arttıkça, dayakçı kocanın vahşeti arttıkça, ölümler linçle kurbanların boynuna asıldıkça artan reytinglere değil; “mahkemeden çıkacak doğru ve adil kararlara”, “mülkün temeli olacak adalete”, “toplum vicdanı ile çelişmeyen, insanların güvenini sarsmayacak bir hukuk sistemine” ihtiyacımız var.

Kurbanlar cellatları ile evlendirilip olayların üstü kapatıldığı sürece, tecavüzcüler nikah masalarında aklandığı sürece, reytingi yüksek dizilerde tecavüz edenler güç ve parayı arkalarına alarak her fırsatta paçalarını kurtardığı sürece, biz bu filmi hep izleyeceğiz.

Yıllar sonra yargının, N.Ç. ve diğer tecavüz kurbanlarının karşısına geçip “Pardon” demesinin kimseye faydası olmayacak.

***

13 yaşındaki bir çocuğu bu çirkinliğe bulaştıranlar mı? Daha fazla saklamaya gerek yok. İşte liste:

Ersun Erdemir: Jandarma Yüzbaşı. 4 yıl 2 ay.

Şeyhmus Cansin: Bayındırlık Müdürlüğü’nde işçi. 4 yıl 2 ay.

Hamit Abdulsemetoğlu: Matbaacı. 4 yıl 2 ay.

Mehmet Seyitoğlu: Ziraat Bankası’nda memur. 4 yıl 2 ay.

Şeyhdavut Oruç: Derik Belediyesi’nde memur. 4 yıl 2 ay.

Ümit Ergin: Okulu Müdürü Başyardımcısı. 4 yıl 2 ay.

Sabri Ajak: Traktör bayii. 4 yıl 2 ay.

Selahattin Kuray: Beyaz eşya bayii. 4 yıl 2 ay.

Mehmet Gatgar: TEDAŞ teknisyeni. 4 yıl 2 ay.

Recep Sakız: Kızıltepe Kaymakamlığı, Müdür. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Ahmet Günay: TEDAŞ vinç operatörü. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Hamit Aydın: Ziraat Bankası’nda veznedar. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Mahmut Telli: Derik Ziraat Odası Başkanı. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Teyyar Salman: Orman İşletme Şefliği’nde şoför. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Cüma Uraş: Mardin Vakıflar İmareti’nde işçi. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Burhan Ertaş: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Nizam Denli: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Sadettin Deniz: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Kerem Aykaç: Serbest meslek. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Şeyhdavut Dora: Serbest meslek. 4 yıl 10 ay 10 gün.

Rıdvan Bayraktar: Serbest meslek. 3 yıl 10 ay 20 gün.

Ali Atasoy: Serbest meslek. 4 yıl 2 ay.

Enver Adanç: Serbest meslek. 5 yıl 10 ay.

Abdulaziz Sarıoğlu: Serbest meslek. 1 yıl 4 ay 20 gün.

Şemsettin Aslan: Nakliyatçı. 4 yıl 10 ay 10 gün. (Zamanaşımından dava düşürüldü.)

Harun Uras: Muhtar. 4 yıl 10 ay 10 gün. (Zamanaşımından dava düşürüldü.)

Kaynak: haber10





Utanç Yasası Meclis'ten Geçti
24 Kasım 2011



Memleket meselelerinde bir türlü anlaşamayan AK Parti ve CHP, Aziz Yıldırım için özel kanun çıkarmakta kolayca anlaştı.

Memleket meselelerinde anlaşamayan dört parti halk arasında "Aziz Yıldırım'ı Kurtarma Yasası" olarak bilinen yasa için anlaştı. Meclis Genel Kurulu'nda iki gün süren görüşmeler sonunda kabul edilen yasaya göre, şike ve teşvik primi ağır ceza suçu olmaktan çıkıyor.

Hapis Cezaları Azaltıldı

Bu suçlar için mevcut kanunda öngörülen 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası, ''1 yıldan 3 yıla'' kadar şeklinde değiştirildi.

Teşvik ve şikeye karışanlar eğer kulüp başkanı, yöneticisi, teknik direktörü yada menajeri gibi görevleri yürütüyorsa, ceza yarı oranında artırılacak.

Şike ve teşvik primi kapsamına giren suçlarda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemeyecek, verilen hapis cezası ertelenemeyecek.

Beraat Eden Görevine Dönecek

Hakkında soruşturma başlatılan kişi, eğer ceza alırsa kulüp başkanlığı, yöneticiliği yapamayacak, federasyonlarda görev alamayacak. Ancak beraat ederlerse görevlerine devam edebilecek.

http://www.haberler.com/

“BRİFİNG MEDYASI HEDEF ÜRETTİ, KOLLUK KUVVETİ DELİL, YARGISI MÜEBBET VERDİ”


29 Kasm 2011
28 Şubat darbesine yönelik soruşturma devam ederken, Av. Doğan Yıldırım Harbiye'de gizli bir toplantı yapıldı, önemli kararlar alındı, dedi...

- O toplantıya katılanlardan biri de, hakim Metin Çetinbaş idi... Çetinbaş, brifingte alınan kararlar doğrultusunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi.

28 Şubat darbesine yönelik soruşturma devam ederken, Akit; yaşanan süreci deşifre eden çok önemli bir tanığa ulaştı... Av. Doğan Yıldırım; “Harbiye’de gizli bir toplantı yapıldı, önemli kararlar alındı, dedi... O toplantıya katılanlardan biri de, hakim Metin Çetinbaş idi... Çetinbaş, brifingte alınan kararlar doğrultusunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi.

HATA YAPMIŞ OLABİLİRİM DEMİŞTİ

İBDA-C Dâvâsı’na bakan ve Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren hakim Metin Çetinbaş; daha sonra yaptığı açıklamada; “Verdiğim karar yüzde yüz doğrudur diyemiyorum... Biz o günkü şartlara göre karar verdik, hata yapmış olabiliriz” diyerek, “brifingte alınan kararlara” gönderme yapmıştı... Adana DGM’nin; “Mirzabeyoğlu dosyasının takipsizliğine” karar vermiş olması da, hakim Metin Çetinbaş’ın; “Brifingte alınan kararları uyguladığı” yorumlarını güçlendiriyor.

HARBİYE ORDUEVİ’NDE TOPLANMIŞLAR

Bahçelievler davasından tutuklanan Haluk Kırcı ve Mehmet Ali Ağca ile 1. Ergenekon davası sanığı Fuat Turgut’un avukatlığını yapan Doğan Yıldırım, Genelkurmay ve sivil uzantılarının hükümet yıkma planına bizzat şahitlik ettiğini söyledi. 1. Ordu Komutanlığına ait Harbiye Orduevi tesislerinde tertiplenmiş çok gizli bir toplantıya katıldığını söyleyen avukat Doğan Yıldırım, darbenin sivil kadrolarına bu toplantıda brifing verildiğini belirtti. Yıldırım, toplantıda Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan Metin Çetinbaş, eski İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, İstanbul Valisi Erol Çakır, Doğan medyasında görev yapan birçok gazetecinin bulunduğunu ifade etti.

28 ŞUBAT’IN SIR ŞAHİDİNDEN TARTIŞMALARA SEBEB OLACAK AÇIKLAMALAR

Kayseri’deki ofisinde görüştüğümüz Doğan Yıldırım sorularımıza şu cevapları verdi:
Akit: Türkiye’de önemli isimlerin avukatlığını üstlendiniz, Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca bunlardan birkaçı. Sizin savunduğunuz kişilerin birçoğu sağcı hatta ülkücü diyebiliriz; siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Doğan Yıldırım: Kayseriliyim, çocukluğum burada geçti. Temel eğitimi tamamladıktan sonra Deniz Harp Okulu’nu kazandım siyasi çekişmeler yüzünden daha sonra atıldım. Türk Milliyetçisi olarak tanımlıyorum kendimi, dediğiniz gibi birçok önemli isme avukatlık yaptım.

“İLK EYLEMLERİ YARGIDAKİ ALEVİ KADROLAŞMASI”

Akit: 28 Şubat döneminin şu ana kadar gizli kalmayı başarmış tanıklarından olduğunuz söyleniyor?
Doğan Yıldırım: Doğrudur (gülüyor) o döneme ilişkin birçok şey gördük yaşadık. Dönemin öncesi ve sonrasına vakıf biriyim. 28 Şubat aslında 1997’de değil Özal’ın ölümüyle başlayan bir süreç aslında. İlk eylem yargıdaki kadrolaşma oldu. Yargıdaki ilk kadrolaşma maalesef söylemek zorundayım bu bir siyasi parti görünümü (CHP-SHP) altında Alevi kadrolaşmasıydı. Bariz bir şekilde Alevi hakim ve savcılar kilit noktalara atandı.

Bu belki konumuz dışı ama merhum Türkeş’in Seyfi Oktay’ın desteklenmesi gerektiğini belirttiğini biliyorum..
Akit: Merhum Türkeş’in de... ilginç yani Ergenekoncu mu demek istiyorsunuz?
Doğan Yıldırım: Soruşturması ve davası süren Ergenekon yapılanmasından çok daha büyük bir yapılanma var aslında. Bu henüz tam olarak idrak edilebilmiş değil. Soldan sağa doğru hilal gibi dizilen gizli bir ittifak. Bu ittifak soldan sağa doğru yayılarak her iki grubu da kontrol eden gizli bir yapılanma. Sol kesimi idare eden isim isim verebileceğimiz insanlar var. Sağ grubu da hakeza. Kendi tanımlamalarına göre hilalin merkezinde birleşiyorlar örnek olarak merhum Türkeş beyi verdim. Hatta açık olarak talimat verdiğini biliyorum kendi partisine, ‘Seyfi Oktay’ı destekleyeceksiniz’ dediğini biliyorum. Ne ilginçtir değil mi?

Akit: Doğru ise dehşet verici ama asıl konumuza dönelim istiyorum.

Doğan Yıldırım: Tamam asıl konumuza dönelim. Ergenekon’da da sanık olan Seyfi Oktay’dan sonra gelen Mehmet Moğultay ile kadrolaşma tamamlanmış oldu ve bu kadro yargıda terör estirmeye başladı. Rahşan Affı olarak bilinen genel af çalışmasında sağcı mahkûmlar içeride tutuldu. Bahçelievler katliamından dolayı idam cezası alan müvekkilim Haluk Kırcı bu kuvvetin yargıdaki kadroları tarafından tahliye edilmedi. Fakat politik olmayan kişiler tahliye edildi. Mesela İzol Aşiretinden Mustafa İzol, 7 kişinin katili Mustafa İzol tahliye edildi. Dönemin Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Kolukısa’ya dilekçe verdik. Adam ‘ben kabul etmem bunu’ dedi. Neden diye sorduğumda, ‘ben tarafım kardeşim kabul etmem’ dedi. Üsküdar o dönem stratejik bir mahkemeydi. O anlamda oranın kilit noktalarına kendilerine yakın kişileri atamışlardı. Adalet Alevi kadroların eline geçmişti. Ben bugünki durumu da bu kadroların tasfiyesi olarak görüyorum.

“28 ŞUBAT’IN SİVİL ÖRGÜTLENMESİ HARBİYE ORDUEVİ’NDE YAPILDI”

Akit: O dönem DGM’lerinde nasıl bir hava hakimdi?
Doğan Yıldırım: DGM’lere gelecek olursak PKK’nın insan kaynakları ve ekonomik altyapısını çökertmek için kurulsa da asıl hedefi derin devletin izlerini örtmek, Müslümanları baskı altında tutmak olmuştur. Bunlara talimatın gittiği nokta da Genelkurmay’dı. Devletin askeriyesi, Genelkurmay’ı Yargıtay, HSYK ve diğer mahkemeleri ile pek sıkı fıkıydı. Şahidi olduğum toplantılarda nasıl tavır alacakları izah ediliyordu.
Akit: ‘Şahidi olduğum’ dediniz, açar mısınız?
Doğan Yıldırım: Benim saklayacak gizleyecek hiçbir şeyim yok. Birazdan söyleyeceklerimle istiyorum ki gerçekler açığa çıksın. 28 Şubat post modern darbesinin sivil örgütlenmesi askerin sivilleri koordinesi Harbiye Orduevi’nde yapıldı. 1. Ordu Komutanlığı’na bağlı Harbiye Orduevi’nde toplantı yapıldı. Benim de katıldığım toplantıya yargı mensupları başta olmak üzere akademisyenler ve o dönem çok etkili olan birçok gazeteci katıldı. Toplantıda irticadan ve hükümetin irticayı körüklediğinden bahsedildi. Buna karşılık toplantıya katılanların koordineli harekete etmesi ve kendi konumlarından doğan gücü lehte kullanmaları gerektiği vurgulandı.

“KARADAYI, KIVRIKOĞLU VE ÇETİN DOĞAN ORADAYDI”

Akit: Bu çok önemli bir açıklama. Yani karargâhın gizlice toplandığını söylüyorsunuz kimler katıldı isim verebilir misiniz?

Doğan Yıldırım: Elbette gizli ve seçmece bir toplantıydı. Harbiye Orduevi’nin konferans salonuna girdiğimde içeride Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, ne ilginçtir şimdi Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak ve daha birçok asker vardı.

“İBDA-C DÂVÂSININ HAKİMİ...”

Akit: Sivillerden kim vardı?

Doğan Yıldırım: Dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, hatta Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan şu meşhur hakim Metin Çetinbaş da vardı. Ve hatta Çetinbaş kürsüde konuşma yaptı. Herkes protokoldeki yerine göre oturuyordu. Resmi bir toplantı havasındaydı. Ön sıralara baktığımda yanlış hatırlamıyorsam İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu vardı.

“İSTANBUL VALİSİ EROL ÇAKIR, TUNCAY ÖZKAN DA İÇERİDE”

Akit: Toplantıda basından kimler vardı?

Doğan Yıldırım: Epey zaman oldu hepsini hatırlamak zor ama şimdi Ergenekondan sanık olan Tuncay Özkan, Erol Mütercimler, Milliyet yazarı Yalçın Doğan ve şu an Doğan Medyasında görev alan birçok isim vardı. En ön sırada ise dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır’ın oturduğunu gördüm.

“BRİFİNG MEDYASI HEDEF ÜRETTİ, KOLLUK KUVVETİ DELİL, YARGISI MÜEBBET VERDİ”

O dönem yapılan anti demokratik uygulamaların hepsinin geri planında o toplantıda alınan kararların olduğunu biliyorum. Toplantıya katılan DGM hakimleri karşılarına gelen dosyaları buna göre değerlendirdi. Delil aramadı gerekçe önemli değildi. Brifing Medyası irticacı yaftasıyla hedef üretti, brifinge katılan kolluk kuvveti bu kişiler hakkında sahte delil üretti, yargısı ise dosyada suç var mı yok mu umursamadan irticacı diye yaftalanan kişilere müebbet hapis cezası ve hatta idam cezası verdi. İBDA-C davası Susurluk davası ve benzeri birçok dava bunun neticesi. Bunların araştırılması aydınlatılması lazım, bu anti demokratik uygulamaların deşifre edilmesi, hesap sorulması lazım.

Kaynak : YENİ AKİT GAZETESİ

Diyarbakır'da Bulunan İskelet Sayısı 9'a Çıktı
12 Ocak 2012
Diyarbakır İçkale bölgesinde, restorasyon amaçlı yapılan kazı çalışmalarında 9 kişiye ait kafatası ve kemik parçaları bulundu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca İçkale'de yürütülen kazı çalışmalarında işçiler insan kemiklerine rastladı.
Polise haber verilmesi üzerine bölgede güvenlik çemberi oluşturuldu.
Diyarbakır cumhuriyet savcısı olay yerinde inceleme yaptı.
Kazı alanında aynı çukurda 6 insana ait kaftası ve kemik parçaları bulundu.

Akşam saatlerinde devam eden kazı çalışmalarında 3 insana ait kemik parçaları daha bulundu.
Kemikler DNA testi için adli tıp kurumuna gönderildi.
Başlatılan soruşturmayla ilgili olarak "gizlilik" kararı alındı.
Polis ve işçilerin katılımıyla olay yerinde kazılara devam ediliyor.
Soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Savcı da kazı çalışmalarını yerinde inceliyor.
Bölge 1990'lı yıllarda jandarma komutanlığı olarak da kullanılmıştı.
Yakınları kaybolan bazı aileler bu alanda kazı yapılmasını istemişti.
TRT

BELKİ BİLMEZSİNİZ
Serdar Akinan
09 Ocak 2012



ODATV davasında savunmaların bir kısmını dinleyebilen o küçük ve şanslı topluluğun bir üyesiyim.

Ne yazık ki o savunmaların tamamını izleyemedim. Sonra oturup okudum... Ve ne yazık ki Türkiye o salondaki havaya şahit olamadı. Tahliyelerin beklendiği o gün o salondaki havaya bakarak şunu yazmıştım twitter'a, 'Bu savunmalar canlı yayınlanabilseydi memlekette çok şey değişirdi...'
Medyamızın kendisini çürüten ve kamu vicdanında ait olduğu makamı degrade eden son derece düşündürücü bir evreye girdiğini teslim etmek gerek. Bu nedenle OdaTV duruşmasındaki savunma metinlerinin esas itibarıyla köklü bir meslek eleştirisi de içerdiğini ıskalamamak gerek.
Burada isimlerini tek tek yazmayacağım ama söz konusu davadaki sanıklar yaptıkları savunmalarda ayrı ayrı çok önemli şeyler söylediler.
Dinleyiciler, avukatlar hatta mahkeme heyetinde bile tebessüme yer yer gülüşmelere yol açacak tespitlerde bulundular. Bu tespitler hukuk açısından, soruşturmayı yürüten savcı ve dosyayı hazırlayan emniyet mensupları açısından bir gurur tablosu değildi. Olamaz!...
Bakın davanın sanıklarından bir gazeteci mahkeme heyetine neler söyledi:
'Biz asla ellerine bavul tutuşturulan muhabirlerden olmadık. Biat kültüründen gelmiyoruz. Ellerine verilen polis bültenleriyle yazıcılık yapan yeni dönem gazeteciler gibi değiliz. Savcılık makamı, iddianameyi hazırlarken bir basın savcısından görüş alsaydı, gazetecilerin nasıl çalıştıkları konusunda bir fikir sahibi olabilirdi. Ben gazeteciyim... Herkesle görüşürüm. Görüştüğüm kişiden de adli sicil kaydı almam. Önemli olan; kafamdaki soruları sorabilmem ve yanıtlarını alabilmemdir. Örneğin; Adalet Bakanlığı izin verse İmralı'daki Öcalan'la da röportaj yaparım, Pensilvanya'daki Fethullah Gülen'le de... Onlarla röportaj yapmam beni ne terör örgütü üyesi yapar ne de cemaat müridi... Başbakan'la da görüşürüm, ana muhalefet partisi lideriyle de... Onlarla görüşmem beni siyasetçi yapmaz. Ben röportaj yaptığım, görüşlerini aldığım kişilerle aynı görüşte olmak zorunda değilim. Ben aynayım, neyse onu yansıtırım.'
Bir başka sanık mesela şunları söyledi savunmasında:
'Bombaların ve mayınların patladığı, karakolların basıldığı, gencecik insanların toprağa düştüğü bir ülkede; içinde 'silah', 'saldırı', 'bomba', 'suikast' gibi sözcüklerin geçmediği bir iddianameyle terör örgütü davasının açılabiliyor olması, çetin bir paradokstur.'
Bir başka sanık ne diyordu biliyor musunuz?
'Bana göre utanmak, utanılacak bir şey yazmak, söylemek ve yapmak en büyük cezadır... İnsanların yüzüne rahatça, utanmadan bakıyorsam gerçeklere ihanet etmeyişimdendir. Halkın, eşinizin, dostunuzun, çocuğunuzun, meslektaşlarınızın yüzüne utanmadan bakabiliyorsan bu hiçbir gücün önünde boyun eğmeyişimdendir.
Eğer boyun eğseydim. 'Kalemini kır ama satma' diyen Sedat Simavi'den, Abdi İpekçi'den, Uğur Mumcu'dan, Hrant Dink'ten Yaşar Kemal'den utanırdım. Sakın ola yanlış anlaşılmasın bu hem suçlu hem güçlü sözündeki gibi suçluların yüzsüzlüğü gibi bir durum değil, haklılığın güçlülüğüdür. Ve ben şimdi burada güçlülerin adaletini değil, adaletin gücünü görmek istiyorum. Eşim iddianameyi okurken sekiz yaşımdaki kızım ismimin 'terör' kelimesini görünce 'Anne babam terörist mi' diye sormuş. 'Eğer babam teröristse ben babamı desteklemem çünkü terörist adam öldürür' demiş.'
Bunlar o davanın sanıklarından sadece birkaçının saatler süren savunmalarından rastgele önünüze taşıdığım satırlar... Okurken ne hissettiniz? Dinleseydiniz şayet ne hissedecektiniz biliyor musunuz? Sizler, büyük çoğunluğunuz bu satırları dinleyemediniz... Okuyamadınız... İzleyemediniz...
Okuyamazsınız... İzleyemezsiniz... Ancak kısmen haberdarsınız o kadar!
Bugün medya bir başka işlev görüyor...
Zira 'Göstermedikleri gösterdiklerinden daha önemli...'
İşte asıl mesele bu...
Hakkaniyet cinayeti tenhada işlenir.

http://www.mizikacilar.com/HaberDetay.aspx?ID=839

28 Şubat ve 'Hayata Dönüş' mağdurunun feryadı
Nagehan Alçı
17 Ocak 2012

Taş atan çocuklar için, slogan attığı için tutuklanan çocuklar için çıkarıyoruz sesimizi. Gücümüz yettiğince. Ama... Bir de çocukken tutuklanıp, cezaevlerinde büyüyen, inanılmaz işkencelerden geçip, ceberut bir rejimin insanlık dışı uygulamalarına maruz kalanlar var. Tüm bu eziyet yetmezmiş gibi şimdi yeniden tutuklanma tehlikesi altında olanlar. İşte onlardan biri: Yakup Köse...
Onun hikayesi 28 Şubat rejiminin utanç verici zalimliğine rastlıyor. O rejimin yüz karası 'Hayata Dönüş Operasyonu' ile devam ediyor. 14 yaşındayken evinde bulunan bir dergi yüzünden tutuklanıyor ve terör örgütü üyeliğinden idama mahkum ediliyor Yakup. Hikayesi uzun, acı. Tüm detayları burada yazacak yerim yok ama bugün yakın geçmişteki hukuksuzluklarla hesaplaşmak için bir sayfa açıldıysa bu ülkede, Yakup'un hikayesi tam da hesap sormanın neden şart olduğunu yüzümüze çarpan bir örnek. Ben özellikle utanmadan 'Hayata Dönüş Operasyonu' denen katliam operasyonuyla ilgili bölümü buraya almak istiyorum. Şayet 28 Şubat süreci yargılanacaksa ki yargılanması şart ve süreç de oraya doğru gidiyor, bu tekil hikayeleri unutmamalıyız. Sözü Yakup'a bırakıyorum:
***
'Tutuklandığımda 1.40 boylarında 40 kiloydum. Ailem çevrem şaşkın... Cezaevinde saçlarım kesildi ağzım burnum kırıldı. Adli koğuşta yattım. 4 ay sonra cezaevi mazgalı açıldı ve bir gardiyan aldı beni, gittik bir imza attırdılar ve elime koca bir dosya tutuşturdular. İzmir DGM tarafından hazırlanan iddianamem artık elimdeydi. Suçum anayasal düzeni cebren silahlı örgüte üye olarak yıkmaya teşebbüs madde 146/1 idam cezası... Hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum, velev ki ettim, bir çocuğa uygulanan bu tutumlar doğru mudur? İzmir DGM de yargılanmam başladı. 28 Şubat zihniyetinin şahsım için yaptığı 2. hukuk skandalı çocuk mahkemesinde yargılanmam gerekirken DGM'de yargılanmaktı. Bu arada büyüyordum. Bandırma cezaevine sevk edildim.
***
Sene 2000, Ramazan ayı bayrama 3 gün var. Koğuşlarımız hayata dönüşçüler tarafından basıldı. Yani devletin denetimi altında olan cezaevini bastılar, korumakla yükümlü oldukları bir arkadaşımı katlettiler ben dahil 9 arkadaşımı ağır yaraladılar. Bu operasyon sonucu Eskişehir'e sevk edilerek hücrelere konduk. Birkaç ay sonra devlete isyan etmekten dava iddianameleri gelmeye başladı. Düşünebiliyor musunuz? Baskınları onlar yaptılar, onlar öldürdüler, onlar yaraladılar arkasından cezaevinde devlete isyan etmekten dava açtılar! Adliyeye ifade vermeye gittim, orada dayanamadım ve yanımda katledilen arkadaşım için 'Hasan Meriç'i öldüren katiller hesap verecek' diye bağırdım. Bu yüzden Ankara DGM (28 Şubat savcısı) Nuh Mete Yüksel tarafından örgüte yardım yataklık suçundan dava açıldı ve 4 yıl 8 ay ceza aldım! İdam artı 4 yıl güzelmiş dedim ve bu mahkemenin kararında çıkışta yine askerlerin arasında 'katiller hesap verecek' dedim. Bunun üzerine bir dava da İstanbul DGM tarafından açıldı ve oradan da 4 yıl 8 ay ceza aldım. Bu iki dava da 28 Şubat yargı karalarının mahsulüdür. 10 sene cezaevinde yattıktan sonra AK Parti'nin uyum paketleri vesilesiyle birçok davam düştü birkaçında ceza indirimine gidildi, yattığım on yıl da göz önünde bulunduruldu ve 2005'te tahliye oldum. Ancak daha sonra 28 Şubat'ın o dönemde açtığı Bandırma Cezaevi'ndeki baskınla alakalı Bandırma 2. Asliye Ceza Mahkemesi 11 yıl sonra karar verdi. Ben ve arkadaşlarım 7 yılla 11 yıl arasında değişen hapis cezalarına çaptırıldık. Şimdi Yargıtay'a gönderiliyormuş dosya. Şayet onaylanırsa bunca yıl hukuksuz bir şekilde yattığım cezaevine geri döneceğim. Tahliye edildikten sonra kendime nihayet bir hayat kurdum. Sesimi duyun. Bize yapılan hukuksuzlukları görün...'
***
Şayet Türkiye bir hukuk devleti olmaya doğru gidiyorsa Yakup'un hikayesini göz ardı etmemeliyiz. Hayata Dönüş Operasyonu'nun sorumluları yargılanmalı. Gençlerin hayatını karartanlar ortaya çıkarılmalı, 28 Şubat tüm yapısı ve destekçileri ile mercek altına alınmalı...
Akşam

27 Mayıs NATO Darbesinde Generaller darbeci askerler tarafından tekme tokat dövülmüş
18 Ocak 2012


Aksiyon'un haberi:

Darbeciler G.Kurmay Başkanını Dövmüş

Başbuğ'un ‘darbeye teşebbüs'ten tutuklanmasına karşı çıkan CHP, 27 Mayısçıların gözaltına aldığı paşalara yapılan işkence ve kötü muameleleri destekliyordu.


Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un ‘darbeye teşebbüs'ten tutuklanmasına karşı çıkan ve mahkemelere hakaret eden CHP, 27 Mayısçıların gözaltına aldığı paşalara yapılan işkence ve kötü muameleleri destekliyordu.

Eski bir askerdi. Yarbaylıktan ayrılıp Ankara Emniyeti'ne girmiş, Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne kadar yükselmişti. Gümüşhane Valiliği'ne tayin olmuş, giderken bir emirle İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevine atanmıştı. Emekli Yarbay, İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay, Yassıada'da işkencede hayatını kaybetti. İlk gözaltına alındığında düzenli alması gereken ilaçları Davutpaşa Kışlası'na götüren eşi ve çocukları kapıdan kovulmuştu. Uzun süre babalarından haber alamamışlar, neyle suçlandığını gazete ve radyolardan öğrenebilmişlerdi. 27 Mayıs'tan itibaren ‘Sabıkların tertipleri' başlığı altında ağır iftiralarla karşılaştılar. CHP'lilerin başını çektiği bir kesim ‘Düşükler' ve ‘Kuyruklar' diyerek onlara nefret kusuyordu. Sokakta, çarşıda, okulda hakarete, tacize uğruyorlardı. DP'liler Yassıada'da, yakınları dışarıda tecrit edildi ve yargısız infaza uğradılar. Oğlu Emre Oktay, “Korgeneral Cemal Madanoğlu İstanbul'da bizim apartman komşumuzdu, babamın da Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı. Yüksek Adalet Divanı Üyesi Ferruh Adalı da ailece görüştüğümüz bir dostumuzdu; ama darbeden sonra ikisi de telefon bile etmedi, biz arayınca da çıkmadılar...” diyor. 27 Mayıs'ta basın, üniversite ve CHP'nin tam bir dayanışma içinde darbecilerle birlikte çalıştığını anlatan Oktay, “Silivri'yi toplama kampına benzeten CHP, o gün DP'lileri linç kampanyalarında başı çekiyordu.” şeklinde konuşuyor.

İlker Başbuğ'un darbeye teşebbüs suçlaması ile tutuklanması, 27 Mayıs darbesi ile tutuklanan ve Yassıada'da yargılanan emekli ve muazzaf askerleri akıllara getirdi. Başbuğ'dan, ‘Cumhuriyet tarihinde tutuklanan ilk genelkurmay başkanı' olarak söz edilse de onun durumu daha çok eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut'unkine benziyor. Yamut, 27 Mayıs'ta tutuklandığında emekli bir genelkurmay başkanıydı. Peki, CHP'nin zemin hazırladığı darbenin mağduru emekli ve muazzaf askerler nasıl bir muameleye tabi tutulmuştu?

Emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Ankara'daki evine tutuklamak için gelen subaylara “Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk'ün silah arkadaşıyım, gaziyim, eski genelkurmay başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz!” diye karşı çıkmıştı. Yamut'u önce tokatladılar, sonra merdivenlerden yuvarladılar. Yamut, hakaret ve işkencelere dayanamadı, Yassıada'da yargılamalar sırasında hayatını kaybetti.

27 Mayıs'ın tutukladığı asker ve generaller sadece bu iki isimle sınırlı değildi. Salih Coşkun, Kore kahramanı; Avni Karaca, süvari yarbayıydı. Mehmet Nuri Yamut, Gazi Yiğitbaşı ve Yümni Üresin, İstiklal Savaşı'na katılmıştı. Hepsi emekli, Oramiral Sadık Altıncan, Org. Nurettin Aknoz, Org. İshak Avni Akdağ, Org. Nazmi Ataç, Hava Kuvvetleri Komutanı Tekin Arıburun, Yassıada'da aynı hücreleri paylaşmıştı.

27 Mayıs cuntasının gözaltına aldığı generallerin suçu darbelere karşı olmaları ve cuntalara katılmamalarıydı. Gözaltına alınan üst düzey muvazzaf-emekli komutanlar en ağır işkencelere ve hakaretlere maruz kaldı. Gözaltı sırasında başlayan kötü muamele, Yassıada ve yargılanma sırasında da devam etti. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Sadık Altıncan (Giresun Milletvekili) Yeşilyurt'ta ismi okununca birkaç kara subayı tarafından tartaklandı. Denizciler eski komutanlarına saygılarından dolayı araya girip Altıncan'ı karacıların elinden aldı. O sırada botların komutanı Albay Muzaffer Grebene, eski komutanına saygı gösterip kaptan köşküne aldığı için amirallik rütbesinden oldu. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Altıncan, Yassıada'ya büyük emek vermişti. Adaya ayak basar basmaz, yaşlı gözlerle, “Kendime bir mahpes hazırlamışım.” demişti. Yeşilyurt'ta bir yandan dayak yiyen bir yandan da tükürük yağmuruna tutulanlar arasında General Namık Argüç de vardı. Ada Komutanı Tarık Güryay, İzmir Milletvekili, general kızı ve Org. Tekin Arıburun'un eşini mahkemedeki savunmasından dolayı saçından sürükleyerek dövdü.

Yassıada'da en hazin hadise kısa süre öncesine kadar şerefli Türk ordusunun Genelkurmay Başkanlığı görevinde olan Rüştü Erdelhun'un suratına yumrukların acımasızca indirilmesiydi. Erdelhun Paşa hakaretlere uğradı, rütbeleri söküldü. İdamla yargılandı. Mayıs 1960 öncesinin genelkurmay başkanı Erdelhun, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel'le sınıf arkadaşıydı. 1948'de Amerikan askerî yardımı henüz başlamıştı ve Genelkurmay Karargahı'nda dil bilen kurmay subay yok denecek kadar azdı. Rüştü Paşa, İngilizce bilen nadir generallerden biriydi. Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki süreçte, İzmir müstahkem mevki kumandanı olan Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa genelkurmay eğitim başkanıyken, kimi seçkin kurmayları, sadece dil öğrenmelerini temin maksadıyla, çeşitli ataşemiliterliklerin emrine dil subayı (language officer) olarak göndermişti. Tuğgeneral Rüştü Erdelhun, bu seçkin subaylardan birisi olarak Tokyo'ya gitmişti. Japonca yanında İngilizce de biliyordu. Londra Ataşemiliterliği de yapmıştı. Bu niteliklerinden ötürü, Genelkurmay Başkanlığı ile Amerikan Askerî Yardım Kurulu (JUSMAT) arasında koordinatörlük görevi verilmişti kendisine. Rüştü Paşa'nın en belirgin niteliği, son derece kibar oluşuydu: Makam odasına giren en küçük rütbeli kurmayı bile ayağa kalkarak selamlar, onu karşısındaki sandalyeye oturtarak dinlerdi. Çok çalışkan, son derecede iyi niyet sahibi, insanlara sevgi ve şefkatle yaklaşan, yasalara saygılı bir askerdi. Eşi keza; omurgasındaki rahatsızlık sebebiyle çelik korseye mahkûm olduğu halde sosyal faaliyetlerini aksatmayacak kadar enerjik bir yapıya sahip, görmüş geçirmiş, örnek bir subay eşiydi, çocukları yoktu.

Ankara'dan Yassıada'ya nakledilecek sanıklar arasındaki asker kökenli milletvekillerinden biri de Kore kahramanı Tahsin Yazıcı'ydı. Darbecilerin gözaltına aldığı asker, sivil bürokratlar yolculuk esnasında da her türlü işkenceye maruz kalıyordu. Uçaklarda hava delikleri açılarak soğuk hava cereyanına tabi tutuluyorlardı. General Tahsin Yazıcı, uçakta gösterilen yere asil ve vakur bir tavırla oturmuştu. Tomsonlu hava yarbayı elinde tuttuğu gocuğu ona uzatmıştı. Paşa dik dik bakmış ve sert bir şekilde “İstemem!” diye bağırmıştı. Uçak komutanı elindeki tomsonu paşaya çevirdi. Elini tetiğe götürüyor, sonra çekiyor… Yine götürüyor, yine geri çekiyordu. General Salih Coşkun, millî savunma müsteşarıydı. Hava meydanında ve Yeşilyurt'ta hakarete maruz kaldı, tekme, yumruk saldırısına uğradı. Avni Karaca, süvari yarbayıydı. Türk bayrağını şeref direklerine çektiren usta millî binicilerimizdendi. Teğmenken elinde taşıdığı kupayı halkın omuzlarında Türkiye'ye getirmişti. Karaca uçakta dövüldü. Ankara Merkez Komutanı Namık Argüç de aldı yumruk ve hakaretlerden payını. Yassıada'da işkence ve hücre cezası vardı. Zindan cezasını en çok İstanbul grubu ve onların içindeki Merkez Komutanı Kemal Binatlı çekmişti.

Yassıada'da hayatını kaybeden eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut Paşa, eski Kolordu Komutanı Korgeneral Yümnü Üresin ve Gazi Yiğitbaşı'nın kahramanlıklarla dolu parlak geçmişleri vardı. Mehmet Nuri Yamut; TSK'nın 6. genelkurmay başkanıydı. 1908'de teğmen rütbesi ile harp okulundan mezun oldu. Anadolu'ya geçerek İstiklal Savaşı'na katıldı ve İstiklal Madalyası kazandı. 6 Haziran 1950'de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 10 Nisan 1954'de kendi isteği ile emekli oldu. 11. dönem İstanbul milletvekili iken 27 Mayıs'ta tutuklandı ve 5 Haziran 1961'de orada hayatını kaybetti. Yümnü Üresin; 1898 doğumlu, 1911'de Harbiye'ye girdi. Birinci Dünya Savaşı'nda, Çanakkale, Kafkas ve Sina cephelerinde savaştı. Kütahya Eskişehir Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz'a katıldı. Çeşitli görevlerden sonra 1951'de Millî Savunma Bakanlığı Tetkik Kurulu'ndan emekli oldu. Eylül 1951'de yapılan 9. ara dönemi seçimine girerek Bilecik milletvekili seçildi. 1952-54 arasında Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Gazi Yiğitbaş; 1898 Afyon doğumlu. 1913'te Bolvadin askerî okulundan mezun oldu. 1920'de Afyon'da 23. Fırka 69. Alay 3. Tabur'a iştirak ederek Geyve, Adapazarı, Sapanca ve İzmit muharebelerine katıldı. 1 ve 2. İnönü savaşları ile Sakarya Meydan Muharebesi'nde savaştı. 1946'da DP'ye girdi. 9. dönem seçimlerinde Afyonkarahisar milletvekili seçildi. Yassıada'da kalp krizinden hayatını kaybetti.

Peki, İlker Başbuğ'un ‘darbeye teşebbüs' suçlaması ile tutuklanmasına ‘genelkurmay başkanı' diye karşı çıkan ve tepki gösteren CHP ile bazı basın organları, 27 Mayıs'ın gözaltına aldığı İstiklal Savaşı madalyalı paşalara yapılan işkence ile kötü muameleleri nasıl karşılamıştı? Babasını işkencede kaybeden Emre Oktay, “Basın, 27 Mayıs'a destek verdi, işkence ve cinayetleri görmedi, hatta bu muameleleri alkışladı. 27 Mayıs'tan sonra da zaten 27 Mayıs'ı eleştirmek ve DP'yi övmek bir yasa ile yasaklandı.” diyor.

Aksiyon

Elektrik Dağıtımı özelleşti: Vatandaş soyuluyor!



Millî Gazete'nin haberi:

Elektrikte sömürü devri
Fatih Yedier
17 ŞUBAT 2012

Elektrik faturalarında, neredeyse tüketim bedeli kadar K/K (Kayıp Kaçak) Bedeli, Sayaç Okuma Bedeli, Perakende Satış Hizmet Bedeli, Dağıtım Bedeli, İletim Sistemi Kullanım Bedeli, Enerji Fonu, TRT Payı, Elektrik Tüketim Vergisi ve KDV kalemleri altında tahsil edilen bedeller, dağıtım şirketlerinin masraflarını ve giderlerini tüketicinin sırtından karşılamasına vesile oluyor.

Tedaş'ın özelleşmesi birçok sıkıntıyı da beraberinde getirdi. Elektrik faturalarında yer alan ve fatura bedelinin yer yer yüzde 40 ila 50'si oranında tahakkuk eden tüketim harici (başta K/K Bedeli olmak üzere) rakamlar vatandaşı çileden çıkardı. Dağıtım şirketlerinin, tüketicilere gönderdikleri faturalarda, neredeyse tüketim bedeli kadar K/K (Kayıp Kaçak) Bedeli, Sayaç Okuma Bedeli, Perakende Satış Hizmet Bedeli, Dağıtım Bedeli, İletim Sistemi Kullanım Bedeli, Enerji Fonu, TRT Payı, Elektrik Tüketim Vergisi ve KDV kalemleri altında para tahsil etmesi, bu şirketlerin haksız kazanç sağlamalarına sebep oluyor. Tüketim bedeline yakın tutan bu kalemler, dağıtım şirketlerinin masraflarını ve giderlerini tüketicinin sırtından karşılamasına vesile oluyor.

Çaresiz kalan vatandaşlar, Tüketici Hakem Heyeti'ne başvuruda bulunarak haksızlığın giderilmesini için dilekçe veriyor. Ancak bunun ne kadar fayda sağladığı aşikar.

Giderlerini vatandaşa ödetiyorlar

Konuyla ilgili gazetemize açıklamalarda bulunan Tüketici Koruma Derneği (TÜKODER) Başkanı Şükran Eroğlu, elektrik faturalarında büyük adaletsizlikler olduğunu söyleyerek, "Bu konuda birçok vatandaş mağdur oldu. Çok sayıda şikâyet olmasına rağmen hala bir düzenleme başlatılmış olmaması ise haliyle vatandaşı çileden çıkarıyor. Şu anda bununla ilgili kararlar mahkemede. Ancak ne zaman açıklanacak belli değil. " dedi.

Eroğlu, "Vatandaşlar elektrik kaçağı kullanım bedelini ödemesinler, bulunduğu ilin hakem heyetine dilekçe vererek itiraz etsinler. Elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinden sonra böyle bir adaletsizlik ortaya çıktı. Dağıtım şirketleri daha fazla kâr edebilmek için bütün yükleri tüketicinin üzerine dağıttı. Bunun içinde personel giderleri bile var. Bu düzenlemeler yasal değildir. Sorunların bir an önce çözülmesi gerekiyor. Bütün giderlerin tüketicilerin üzerine devredilmesi adaletsizliktir." dedi.

Vatandaşın şikayet etmesi gerektiğini söyleyen Eroğlu, "Herkesin, bulunduğu ilin hakem heyetine şikayette bulunarak dilekçe yazması gerekiyor. Elektrik faturasında adaletsizlik olduğunu söylemeleri yeterli olacaktır. Çünkü bu konuda herkes mağdur. Şikâyet dilekçesi verildikten sonra kurum mecburen fazla alınan parayı geri verecektir. Herkes hakkını arasın." diye konuştu.

Haksız kazanç elde ediyorlar

Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF) Genel Başkanı Fuat Engin, tüketicinin elektrik faturasına yansıtılan ek yükün oranının yüzde 81,3 olduğunu, Türkiye genelinde var olan toplam 28 milyon elektrik abonesi tüketiciden KDV ile birlikte 9 ayrı kalemde bu bedellerin tahsil edilmesinin, oluşturulan haksız kazancın boyutunu gösterdiğini kaydetti. Engin, kamuoyunda kayıp/kaçak bedeli uygulaması, tüketicinin bilgisi olmadan elektrik sayaçlarının değiştirilmesi ve sayaç bedelinin tek yanlı olarak belirlenip tüketiciden tahsil edilmesi tartışmaları devam ederken, elektrik kullanımından kaynaklı ortaya çıkan ''haksız'' ve ''hukuksuz'' uygulamaların sürdüğünü dile getirdi.

Tüketicilerin, faturalar ve ödeme makbuzlarıyla birlikte ilgili kuruma itiraz etmeleri ve bulundukları bölgenin İl veya İlçe Hakem heyetlerine bir dilekçeyle müracaat etmeleri gerekiyor.

Bekaroğlu: Zehir zıkkım olsun
12.04.2012
Kapatılan Fazilet Partisi’nin milletvekili ve yöneticilerinden, HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu, Deniz Feneri iddianamesine, “Bu dava yargıya müdahale örneği olarak akıllara kazındı” diye tepki verdi.

Bekaroğlu, davaya ilişkin görüşlerini twitter üzerinden takipçileriyle şöyle paylaştı: “Deniz Feneri davası dolu dizgin ilerliyor! Önce savcılar görevden alındı, sonra zanlılar tahliye edildi, daha sonra savcılara dava açıldı. Yeni savcılar, ‘örgüt ve nitelikli dolandırıcılık yok’ dedi, sanıklara evrakta sahtecilik ve emniyeti suistimalden dava açıldı. Zahid Akman ve arkadaşları hakkında 3 yıl 9 aydan 14 yıl 6 aya kadar hapis isteniyor. Sonuç ne olursa olsun bu dava tarihe geçmeye aday. Dava ‘yargıya müdahale’ örneği olarak akıllara kazındı.”

“Bu sizin sorumluluğunuz” diye mesaj atan takipçisine, “Bu işin benim ve bizimle bir ilgisi yok; insanların topladığı paralarla kurulan Kanal 7’yi birileri sahiplendi” diye karşılık veren Bekaroğlu, “CHP’ye vagon oluyorsunuz” diyen bir başka takipçisine de, “Öyle mi? Deniz Feneri dediğimizde CHP’ye vagon oluyoruz öyle mi; milletin malına sahip çıkmak CHP’nin işi, biz susalım, öyle mi?” itirazında bulundu. Bekaroğlu, “1994’ten bu yana iktidar imkanlarını kullanarak haksız yere kim bir kuruş almışsa zehir zıkkım olsun” mesajı da attı.

Deniz Feneri davası düşebilir

CHP’nin savcı kökenli milletvekili Ali Özgündüz, Deniz Feneri davasının bu iddianameyle düşebileceğini savundu. Özgündüz, “Savcılar değişince demek ki suç da değişiyor. Hizmet nedeniyle emniyeti suistimal deniliyor. Korkarım ki duruşma aşamasında bu iş hizmet nedeniyle emniyeti suistimalden de çıkacak, normal basit emniyeti suiistimale dönüşecek. Bu da şikâyete bağlı suçtur, şikâyet yokluğundan da dava düşebilir” dedi.

Vural: Vicdanlar rahat mı?

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da iddianameyi, “Deniz Feneri davasının savcılarına yönelik girişimlerin amacı anlaşılmıştır. Amaç, şüpheliler hakkında suç vasfının değiştirilmesinin sağlanmasıdır. Vicdanlar rahat mı acaba? Hükümet, elini bu davadan çek” diye eleştirdi.
gazetevatan

'Andıç imzalatmak için Sakık'ın ağzına tabanca sokmuşlar'
15/04/2012

AKP'li Galip Ensarioğlu, 28 Şubat andıcını Şemdin Sakık'a zorla imzalatmak için, eski PKK komutanının ağzına tabanca namlusunun sokulduğunu söyledi.
Tanınmış siyasetçi, işadamı, gazeteci ve yazarların PKK ile işbirliği yaptığı iddialarının yer aldığı ve bir dönem PKK’nın 2 numaralı adamı olan Şemdin Sakık’a tutuklu olduğu sırada silah zoruyla imzalatılmak istenen ’Andıç’, 28 Şubat soruşturmasında gözaltılar ile birlikte yeniden gündeme geldi.

Dönemin Genelkurmay 2’nci Başkanı Emekli Orgeneral Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu bir çok subayın gözaltına alınmasına neden olan 28 Şubat soruşturmasının önemli delilleri arasında gösterilen ’Andıç’la ilgili o dönem DYP Diyarbakır İl Başkanı olan, Ak Parti Milletvekili Galip Ensarioğlu şunları söyledi:

"O dönemde terörle mücadele yapılırken psikolojik harekat kapsamında muhalif olan kesimlerde susturulmak istenmişti. Genelkurmay tarafından tanınmış gazeteci, yazar, sivil toplum kuruluşu temsilcilerin yanı sıra bölgedeki siyasetçi ve işadamlarının isimleri de ek ifade adı altında Şem
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt May 12, 2012 12:29 am    Mesaj konusu: "Hukuk bunun neresinde, adalet bunun neresinde?” Alıntıyla Cevap Gönder

"Hukuk bunun neresinde, adalet bunun neresinde?”
12 Mayıs 2012


Hürriyet'in haberi:

Cihan’a 11 yıl posuya müsadere
Murat KAZANCI /İSTANBUL

Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül, molotofkokteyli atarak terör örgütüne yardımcı olduğu iddiasıyla yargılandığı “poşu” davasında 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme, Kırmızıgül’ün tutuklanmasına neden olduğu öne sürülen poşusunun da “suçta kullanıldığı” gerekçesiyle müsaderesine hükmetti.

POŞU taktığı gerekçesiyle gözaltına alınıp 25 ay tutuklu kaldıktan sonra mahkemenin oybirliğiyle tahliye ettiği Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül (22), molotofkokteyli atarak PKK’ya yardım ettiği gerekçesiyle
11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Gizli tanık ifadeden döndü

İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, Cihan Kırmızıgül ilk kez tutuksuz katıldı. Kırmızıgül’ün avukatı Hasan Fehmi Demir, iddianamenin gizli tanık ifadesine dayandığını ancak gizli tanığın mahkemede ifadesinden döndüğünü anlatarak “Savcı buna hiç değinmemiş. Olay yerinde bulunduğu iddia edilen şişeler üzerinde Cihan’ın parmak izi yok. Savcı kanıtları bir bütün olarak değerlendirmeden ve hiçbir gerekçe göstermeden eski mütalaayı tekrarladı. Savcının bu tutumu hukuki temel ilkelere aykırıdır” dedi. Ortada ciddi bir şüphe olduğunu ve şüpheden sanığın yararlanacağını vurgulayan Hasan Fehmi Demir ve Cihan Kırmızıgül suçlamaları kabul etmediğini belirterek beraatını istedi.

Son sözünde teşekkür etti

Kırmızıgül son sözü sorulunca, “Bana destek olan hocalarıma ve arkadaşlarıma teşekkür ediyorum” dedi. Mahkeme heyeti, Kırmızıgül’ü PKK’nın çağrısı ve amaçları doğrultusunda 20 Şubat 2010’da yasadışı gösteriye katılarak, molotofkokteyli attığı ve böylece örgüte yardımcı olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapse mahkûm etti. Kırmızıgül’e “Patlayıcı madde bulundurmak” suçundan 4 yıl 2 ay hapis ve 100 TL adli para cezası ve olay tarihinde BİM mağazasına taş ve molotofkokteyli atarak zarar verdiği gerekçesiyle 10 ay hapis cezası verildi. Kırmızıgül, “Kamu görevlisine direnme, genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması” suçlamalarından beraat etti.

Mahkeme, Kırmızıgül’ün adli emanetteki cep telefonunun suçta kullanıldığına dair bulgu elde edilemediği gerekçesiyle iadesine karar verdi. Olay günü Kırmızıgül’ün boynundaki poşunun ise suçta kullanıldığının anlaşıldığını belirten heyet, poşunun müsaderesine (el konulmasına) hükmetti. Davanın 7’nci oturumunda görev alan Savcı Hikmet Usta ise “Sanık hakkında poşu giymesi konusunda herhangi bir cezalandırma talebi olmadı. Zaten poşu giymek yasalarda kesinlikle suç olarak düzenlenmemiştir. Bu bakımdan geçen celse verdiğimiz mütalaayı aynen tekrarlıyoruz” demişti. Cihan Kırmızıgül, Yargıtay’ın onaması halinde yaklaşık 5 yıl hapis yatacak.

Hocası protestoda: Hukuk nerede

Karar, dün akşam Taksim’de protesto edildi. 200 kişilik grup İstiklal Caddesi’nde yürüdü. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Mehmet Karlı, “Dosyada hiçbir değişiklik olmadığı halde 11 sene mahkûmiyet veren aynı hâkimler. Sadece soruyoruz, hukuk bunun neresinde, adalet bunun neresinde?” dedi.



“DARBEYLE HESAPLAŞMAK SONUÇLARIYLA HESAPLAŞMAKTIR!”
24.05.2012

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ İSTANBUL ŞB. ile YENİ DEVİR HUKUKÇULAR DERNEĞİ, İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde Türkiye’deki mevcut hukuk düzenini eleştiren ortak bir basın açıklaması yaptılar.

İki derneğin ortak basın açıklamasını önemine binaen aynen yayınlıyoruz:

[Kamuoyu'na;

1. Türk yakın hukuk tarihi; mağduriyetlerin tarihidir!

2. Zira Türk hukuku; devamlı surette mağdur ve mazlum üreten bir sistemin âdeta diğer adıdır!

3. Çünkü Türkiye'de hukuk; her zaman bir maşa muamelesi görmüştür!

4. Hiçbir zaman millî olmayan darbeler; hep hukuk aracılığıyla kendini meşrulaştırma ve tahkim etme yoluna gitmiştir!

5. İstiklâl Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGM'ler ve en son ÖYM'ler... İktidara her gelen kendinden olmayanı yok saymak, ötekileştirmek, dahası mahkûm etmek için hukuka maşa, hukukçuya da memur muamelesi yapmıştır!

6. Ülkede estirilen sahte kutuplaşmalardan dolayı da her kesimin samimisi bir türlü bir araya gelememiş ve hukuksuzluklara olması gerektiği gibi bir tepki gösterememiştir! Oysa ki asıl kutuplaşma; gerçek bir hukuk devleti isteyenlerle istemeyenler arasındadır!

7. Gerçek bir hukuk devleti isteyenlerin talebi açık ve nettir: Amir- memur, ast-üst münasebetine göre işlemeyen, gerçekten tam bağımsız ve gerçekten millî bir hukuk ve bunun uygulamasıdır!

8. Ülkemizde hukuk kültürünün geliştiğinin, darbelerle hesaplaşıldığının biteviye tekrar edildiği şu günlerde; amir-memur, ast-üst münasebetine göre iş yapan ve bu yüzden kaldırılan DGM'lerin hukuka aykırılığı; artık her türlü ispat ve izahtan varestedir.

9. Evrensel hukuk normlarına aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılan DGM'lerin kararlarının HÂLÂ câri olması, verilen kararların hiçbir kayıt, şart ve taleple bağlı kalmaksızın ivedilikle ve RE'SEN yeniden ele alınmaması; ciddi bir zulümdür!

10. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi ve Yeni Devir Hukukçular Derneği olarak bizler;

- “Olağanüstü” olarak tavsif edilen dönemlerde ihdas edilen, kuruluş gayesine uygun olarak faaliyet gösteren,
amir-memur, ast-üst münasebetine göre iş yapan ve daha sonra evrensel hukuk ilkelerine uygun olmadığı için
kaldırılan DGM'lerce verilen bütün kararların iptal edilip, hiçbir kayıt, şart ve taleple bağlı kalmaksızın ivedilikle ve
RE'SEN yeniden ele alınmasını;
- “Hukuk devleti”, “darbelerle hesaplaşma” vb. söylemlerin lâfta kalmayıp, hakiki mânâsıyla uygulanmasını, bu çerçevede âdeta DGM gibi faaliyet gösteren ÖYM'lerin kaldırılmasını;
talep eder, bunun mücadelesini her mahfilde vereceğimizi ilân ve beyan ederiz.

Saygıyla duyrulur.]
MBR Haber

Henri Barkey: "AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik"
14/06/2012



Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, AB üzerinden yapılan derin operasyonu bu ifadeyle tanımladı.

İlk kez İslami parti iktidarda

Bu şoke edici sözler, TBMM’de 2003 yılında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra Utah Üniversitesi’ndeki “Felaket ile Flört: Türkiye- Irak-ABD” adlı konferansta söylendi. Kürsüye çıkan Barkey, 3 Kasım’da ilk kez bir İslami partinin iktidara geldiğini hatırlatarak şöyle dedi:
Ordu ABD’ye güvenmiyor.

Yaptığımız görüşmelerde bize, ’AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini, bunu kendileri için bir rönesans olduğunu’ söylediler. Türk Ordusu ise ABD’ye güvenmiyordu. Irak’a ABD’den bağımsız girmek istediler. Avrupa Birliği adaylık sürecinde müzakereler yoluyla orduyu çok sıkı bir kafese kapattık.

“AKP ile anlaşarak TSK’yı kafesledik”

CIA ajanı Barkey, 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra ABD’de verdiği konferansta, “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” anlatmış.

Haber : Salim Yavaşoğlu

CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey’in, 2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarak “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” söylediği ortaya çıktı. Barkey, AKP’nin, AB reformlarında ısrarlı tutumu ve ABD’nin Türkiye’ye gün vermesi için AB’ye baskı yapmasının “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kafesleme” planı olduğunu ifade ediyor.

“Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD”

Barkey’in bu sözleri kullandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda Orgeneral Hilmi Özkök oturuyordu. Konferanstan 3 ay sonra, 4 Temmuz 2003’te de K. Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirildi. İlerleyen yıllarda ise Ümraniye ve Balyoz gibi soruşturmalarla çok sayıda subay tutuklanarak adeta “kafes”leniyor. Konuşmasında, 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden Türk Ordusu’nu sorumlu tutan Barkey, ABD’nin en büyük felaketinin Türk Ordusu’nun, “PKK terörü ve çıkacak karışıklıkta Türkmenleri korumak için” Kuzey Irak’a girmekte ısrar etmesi olduğunu, bu nedenle konuşmasının adını “Felaket ile Flört” koyduğunu anlatıyor. Barkey, tezkerenin reddiyle gerçekleşmeyen kuzey cephesinin sırf TSK’nın K. Irak’a girmesinin engellenmesi için düşünüldüğünü ifade ediyor.

Kızarlar ama unuturlar

Tezkerenin reddinden sonra TSK’nın “Ne olursa olsun ABD’den bağımsız olarak K. Irak’a girmek” tavrında ısrarlı tutumunu sürdürdüğünü kaydeden Barkey, bunun engellenmesi için “AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesi gerektiğini, müzakere tarihinin en büyük yararının Türkiye’nin dikkatini Irak’tan uzaklaştırmak” olacağına parmak basıyor. Barkey bu sürecin AKP hükümeti eliyle yürütüleceğini, AB reformları ile TSK’nın kafese kapatılacağını anlatıyor. TSK’nın Irak’a girmesi engellenirse bunun ABD için en iyi senaryo olacağını belirten Barkey, Türklerin başta çok kızacağını sonradan unutup ilişkilerin derinleşerek devam edeceğini söylüyor. Barkey, AKP ile yürütülen bu planın gerçekleşmesinin 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden daha önemli olduğunu da vurguluyor. Barkey, “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” açıkça söylediği konferansta 1 Mart tezkeresi öncesinde yaşananlar hakkında da çarpıcı açıklamalar da yapıyor.

Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini hiç istemedik!

Henri Barkey, Kuzey cephesinin açılmasına neden olacak 1 Mart tezkeresinin aslında Kuzey Irak’a girmekte ısrarlı olan Türk Ordusu’na karşı düşünülen bir önlem olduğunu da şöyle itiraf ediyor. “1 Mart tezkeresinin geçmemesinin tüm suçu Türk Ordusu’nda. Çünkü, İslamcı hükümet ile Türk Ordusu arasında çekişme vardı. Problemin önemli bir parçası Türk Ordusu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenmemesiydi. Halbuki biz ’Bağımsız Kürdistanı’ desteklemiyorduk. İnanmadığımızı söylüyorduk. O yüzden bu konuşmanın adını ’Felaketle Flört’ koydum. Türk Ordusu, ABD’den bağımsız olarak Kuzey Irak’a girmek istiyordu. Ne olursa olsun! ABD’nin ise en son istediği şey buydu. Çünkü, Iraklı Kürtlerle Türk Ordusu arasında gerilim olacaktı. Zaten Kuzey cephesi bu tür sorunların ortaya çıkmaması için düşünülmüştü.”

Askerleri, “güç” olarak görmek istemiyorlardı

AKP’nin değişim söylemine inandığını belirten Barkey, iktidar partisini, “Askeri, güç olarak görmek istemeyen, sivilleşmeden yana ve merkez sağ olmak isteyen bir parti” olarak tanımlıyor. Barkey, 2002’de iktidara gelen AKP hükümeti ve lideriyle “Türk Ordusu’nu sıkı bir kafese kapatma” temaslarını ise şöyle anlatmış: “İlk kez bir İslami parti tek başına iktidara geldi. O güne kadar Türkler, AB’ye temkinli yaklaşıyordu. İlk kez ‘AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini’ söylediler. İlk kez bir Türk hükümeti, ‘AB’ye girmek istiyoruz, onların kriterleri bizim için ölçü olur’ diyor. Bir İslamcı liderin rönesans terimini kullanması bana çok belirleyici geldi. Çünkü, AB’ye katılarak adaylık sürecinin Türkiye’yi daha fazla demokrat yapacağına inanıyorlar. Bu demokratikleşme süreci içinde biz orduyu çok sıkı bir kafese kapattık. Bundan sonra asker, eskiden olduğu gibi her 10 yılda bir müdahale edemeyecek. Keyfince hükümetleri değiştiremeyecek. AB’ye adaylık süreci Türkiye’yi daha demokratik bir ülke haline getirecek. Bu süreç Türk Ordusu’nun tutumuyla darbe yedi. Şunu söylemeliyim ki; Kuzey Irak’ta bir çatışma bu süreci zaafa uğratır ve geriletebilir. Eğer; biz bu Saddam’ı umut ettiğimiz kadar çabuk devirirsek, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesini engelleyebilirsek, 1 Mart tezkeresi 1 yıl içinde unutulur. Türk hükümeti de reformlar yolunda devam ederse ilişkilerimiz iyileşmeye devam eder. Gelecek için umutluyuz. Türk Ordusu, Kuzey Irak’a girmelerinin hakları olduğunu söylüyordu. Ancak Başkan Bush, Türklere ‘giremezsiniz’ dedi.”

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=68868

Polisin dövdüğü asker ilk kez konuştu
20.06.2012



Fatih'te polislerin sokak ortasında dövdüğü sürücü yaşadıklarını anlattı.

Fatih'te, polislerle yaşadığı yol verme tartışması yüzünden, eşi ve çocuklarının gözü önünde feci şekilde dövülen sürücü Ahmet Koca yaşadığı dehşet anlarını bir televizyon kanalında anlattı.
Sol gözünün mor olduğu gözlenen ve asker olduğu öğrenilen Koca şunları söyledi: "Panik halindeydim, 'hamile kadın var' dedim, 'hastaneye yetişmem lazım yol verin' dedim. Banane dediler, elime vurdular iteklediler. Nefes aldığım zaman bile ağrılarım oluyor. Hastaneye gittim. Hakkımı sonuna kadar arayacağım.

Çıplak halde karakola geldim, su bile vermediler, Allah rızası için dedim. 'Ben askerim, bana karşı biraz saygılı olun' dedim. Aralarından biri 'benim dayım Genelkurmay yardımcısı' diyerek dalga geçti."

"Keşke 5'i değil de hepsi açığa alınsaydı. Memurlar istifa etmeli" diyen Koca, her sokakta kamera olması gerektiğini söyledi.
(NTV)

"ATIF HOCA'YI ASIP ŞAPKA GİYDİRDİLER"

4 Şubat 1926 Perşembe sabahı. Görevli 'Muhammed Atıf' diye bağırdı. Hoca ağır adımlarla, dualar mırıldanarak sehpaya yürüdü. Kılıç Ali'nin öfkesi ise bitmemişti.

10 SENELİK SÜRGÜN CEZASI İSTENİYORDU

2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali(Küçüka) bey tarafından okunan iddianamede tek idam isteği, Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi ise, 10 senelik sürgün (kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).

'SARIKLILAR GELSİN' DİYE ANONS EDİLDİ

Ertesi sabahın (3 Şubat 1926) ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesi'ne götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında "sarıklılar gelsin" dedi.

Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. 10 dakika sonra sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi. Ardından da karar açıklandı: "(...) Frenk Mukallitliği ve Şapka adındaki kitabı yazdığı ve muhtelif bölgelere göndererek halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı 7/12/1341(M.1925)tevkif edilen Fatih Dersiamlarından Hoca Atıf (..) ve diğer arkadaşları haklarında yapılan muhakemeleri neticesinde: İskilipli Atıf ve Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben(asılarak) idamlarına... karar verildi." Kararın açıklandığı an, Hoca'nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru'l-Mevlevi aktarıyor: "Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız." Posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca'nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: "Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir."

'HASIR ŞAPKALI ZAT BAĞIRIYORDU'

Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir tanıklığını şöyle anlatıyor: "Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca'yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu."

"SAKIN AĞLAMAYIN"

Ve 4 Şubat 1926 Perşembe... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı... Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi, kelime-i şehadetle, bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve "yevme tüble's serair" (bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur'an'da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. O gece, rüyasına girdiği hanımına "Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun" diyordu...

Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza hoca idama götürülürken.

HUKUK KATLİAMI YAPILDI

Hiç şüphesiz Atıf Hocanın yargılama süreci skandallar zinciriyle doluydu.İlk skandal, İskilipli Atıf Hoca'nın Şapka Kanunu'nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı kitapçıktan yargılanıp idama mahkûm edilmiş olmasıydı. İkinci skandal ise bir gün önce Savcı Necip Ali'nin 3-15 yıl ağır hapis cezası istediği İskilipli Atıf Hoca'yı, mahkeme başkanının, son anda idama mahkûm etmiş olmasıydı. Böylece hem bir kanunun geçmişe doğru işletilmesi gibi temel bir hukuk kuralının ihlali, hem de savcının talebinden derece değil, mahiyet itibarıyla "farklı" bir ceza verierek hukuk da katledilmişti.

RÜYADA DAVET ALINCA MÜDAFASINI YIRTARAK ÇÖPE ATTI

Necip Fazıl Kısakürek "Son Devrin Din Mazlumları" adlı eserinde özetle şunları yazmıştı: Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti: Yarın müdafalarınızı hazırlayınız! Maznunlar, mıhlı hapishaneyi boyladılar. Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve niyazla vakit geçiren Atıf Hoca hafifçe daldı. Giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası, gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadaşı Tahir-ül-Mevlevî bu manzaraya bakarak mırıldandı: Zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı? Atıf Hoca'nın uykusu uzun sürmüyor.. Yüzünde derin ve ince bir tebessüm.. Ne o hocam çabuk uyanıverdin? Atıf Hoca sakin: Uykudan murad hasıl oldu! Yani?... Yani beklediğim rüyayı gördüm.

Atıf hoca doğrulmuş ve müdafasını karaladığı kağıtları elinde büzmüştür: Kainatın fahrini gördüm. Bana 'yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğruşayorsun' dedi. Ne diyorsun? Beni idam edecekler Allah'ın sevgilisine kavuşacağım.. Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok."

KILIÇ ALİ'NİN ÖFKESİ ASMAKLA DİNMEDİ

Son anlarında kurbanının yanında bulunmayı adet edinmiş bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali'nin ilk işi, Atıf Hoca'nın idamının hemen ardından sarığını çıkarttırmak olmuştu. Bununla da yetinmeyen Klıç Ali, son nefesini veren İslam alimine darağacındayken elindeki şapkayı giydirmişti. Hafız Cevdet Soydanses ve Dr. Rıza Nur bu durumu şöyle anlatıyor: "İskilipli Hocanın asılmasında tam boynuna ilmek geçirilirken, Kılıç Ali de sarığı alıp başına bir şapka geçirmiş. ...Ve küfürler etmiş. Zavallı bu şekilde saatlerce teşhir edilmiş."

AİLESİNİN YAŞADIĞI BÜYÜK DRAM

Atıf Hoca'nın yeğeni Bahaddin İmal,"Hoca'nın eşi Zahide hanımla, kızı Melahat, idamından sonra İstanbul'dan İskilip'e geldiler. Zahide hanım köyde hanımlara Kur'an okuttu. Kızı Melahat, babasının evden götürülmesi ile akli dengesinde gelgitler yaşamış. 'Bu halim doğuştan değil. Babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri büyük bir korku meydana getirdi. Bu hâl yaşadıklarımın eseri' demiş" diye anlatıyor.

'GÖRDÜĞÜM MANZARA BENİ MIHLADI'

ATIF Hoca'yı idam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi'dir. Tahir bey, sabah namazı sonrası eski Meclis binasının önüne gelince, gördüğü manzarayı şöyle anlatır: "Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da iki vücut çekilmişti (Atıf Hoca ve Ali Rıza efendi).Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:'Uluvvün fi'l hayati ve fi'l memat / Le-hakkun ente ikdü'l mucizat' (Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü."
[E.K]
http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10151026828102360&set=a.182751512359.127977.182737067359&type=1

19 yıldır söylenen Sivas yalanı!
23.07.2012

Sivas olaylarıyla ilgili 19 yıldır gizli tutulan morg fotoğraflarını Akit ele geçirdi. Fotoğraflar Madımak Oteli’nde ölen 37 kişinin yanmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Dönemin soruşturma savcısına gönderilmek üzere hazırlanan dosyadan karanlık eller tarafından çıkartılan fotoğraflar “Yanarak öldüler” şeklinde hazırlanan otopsi raporlarının tamamının yalan olduğunu belgeliyor. Sıra sıra dizilmiş cesetlerden hiçbirinde yanık izi görülmezken, bir genç kıza ait cesedin görüntüsü Astsubay Galip Deniz'in “Otel içinde vurularak öldürülenler vardı” iddiasıyla bire bir örtüşüyor.

2 Temmuz gecesi Numune Hastanesi Morgu'na getirilen genç kıza ait cesetteki kurşun yarası açıkça görülüyor. Hastane morgunun mermer zemininde yatan cesedin, sol göğüs bölgesinden, tam kalp hizasından vurulduğu, tişörtünde açılan delikten yukarı doğru şerit halinde kan boşaldığı belirtiliyor.

AKİT, DÜZMECE RAPORLA GİZLENEN GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARIYOR

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta 37 kişinin ölümüne, yüzlerce masum insanın hiçbir somut delile dayanmadan tutuklanıp zindanlarda çürütülmesine neden olan planlı provokasyonu deşifre etmeye devam ediyoruz. Duyduğu vicdan azabıyla şok itiraflarda bulunan Astsubay Galip Deniz, 2 Temmuz 1993'te Ankara GATA'dan çok gizli timin Sivas'a götürüldüğünü, aralarında sağlık görevlileri ve doktorların da bulunduğu bu ekibin otel içerisinde bulunan provokatörler tarafından öldürülen kişilerin vücudundaki mermi çekirdeklerini çıkardığını belirtmişti. Sivas Numune Hastanesi Başhekimi'nin imzalamaya yanaşmadığı otopsi raporlarının da kendileri tarafından hazırlandığını vurgulayan Deniz, düzmece raporlarla, aydın kisvesi ardında saklanan provokatörlerin kollandığına değinmişti. Galip Deniz'in yıllar sonra gelen şok açıklamalarının doğruluğunu ortaya koyan çok özel fotoğraflara ulaşmayı başardık.

İŞTE OTEL İÇERİSİNDE İŞLENEN CİNAYETLERİN BELGESİ

Ele geçirdiğimiz fotoğrafların 2 Temmuz gecesi hastane morgunda çekildiği belirtildi. Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü ilk tahkikat kapsamında çekilen fotoğraflar, Galip Deniz'in yıllar sonra gelen itirafının belgesi niteliğinde. Sivas Emniyeti tarafından ‘28 nolu resim' ibaresiyle kodlanan ilk resimde, mermer otopsi masası üzerine konulmuş, gözleri yarım açık, kulağında küpe bulunan, esmer, orta boylu, 20'li yaşlarda genç bir kızın, üstü beyaz bir çarşafla örtülmüş halde yattığı görülüyor. Resme dikkatli bakıldığında genç kızın cesedinin bulunduğu masanın kenarlarında taşıma esnasında bulaşmış kanlı bir yüzey olduğu anlaşılırken, 27 numaralı resim ise “Yanarak öldü” raporunun nasıl bir kurmaca olduğunu izah ediyor.

GENÇ KIZ TAM KALBİNDEN VURULMUŞ

27 numaralı resimde aynı genç kızın cesedinin mermer zemin üzerinde bulunduğu, cesedin beyaz tişörtlü olduğu, başka bir erkeğe ait cesedin ise aynı otopsi masasında bulunduğu görülüyor. Üzerinde çarşaf bulunmayan cesedin sol göğüs bölgesinde ateşli silahla açılmış delik açıkça görülüyor. Alınan bilgiye göre kalbin hemen üzerinde ateşli silahla açılan yaradan bir miktar kanın baş bölgesine doğru sızdığı, muhtemelen genç kızın otel içerisinde merdiven gibi bir yerden çıkarken karşı istikametten açılan ateşle vurulduğu, sırt üstü düşmesi sonucu yer çekiminin etkisiyle kanın yukarı doğru akıp resimdeki ok hizasını oluşturduğu vurgulanıyor.

CESETLERİN HİÇBİRİNDE YANIK İZİ YOK

19 numaralı resimde ise cesetlerin henüz morga taşınmadığı anlaşılıyor. Hastanenin girişi katında bulunan odalardan birinin toplama alanına dönüştürüldüğü ifade edilirken, yatakların birleştirilmesi sonucu oluşan geniş alana dizilen cesetlerden hiçbirinde birinci derece ve ikinci derece yanık olmadığı belirtiliyor. Resimlerde görülen 6 cesetten 5'i erkek, birisi kadın. Cesetlerin burun bölgelerinde içerideki dumanın solunması sonucu oluşmuş siyahlıklar ve hafif deri döküntüleri bulunuyor.

DİĞER İKİ CESETTE DUMAN ZEHİRLENMESİ

29 numaralı resminde 26 ve 27 numaralı resimler gibi zemin katta bulunan morgda çekildiği ifade edildi. Resimde aynı mermer otopsi masası üzerinde konulmuş, yarı gözleri açık bir kadın ve bir erkek bulunuyor. Dikkatli bakıldığını bu iki cesedin de diğer cesetler gibi burun bölgelerinde akıntı ve deri döküntüleri olduğu anlaşılıyor.

TAB EDİLEN FOTOĞRAFLAR SİVAS EMNİYETİNE KAYBEDİLDİ

Çekilen 100'den fazla fotoğraf ve ayrıca video kayıtlarının da bulunduğu belirtilirken, bu kayıtlarda kurşun yarası bulunan cesetlere ait görüntülerin soruşturma dosyasından çıkartıldığı ifade edildi. Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Ağır Ceza, Ankara 1 Nolu DGM ve Yargıtay'da bulunan dosyalarda otel içerisinde korkunç vahşeti ortaya koyan resimler bulunmuyor. Organize planı adım adım uygulamaya koyan derin devletin, aydın kisvesi altında otel içerisine yerleştirdiği elemanları vasıtasıyla ölü sayısını artırmak istediğini ortaya koyan deliler, Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı'na hiç ulaşmadı. Görüntülerin Sivas Emniyet Müdürlüğü'nde tab edildikten sonra ortadan kaybedildiği ve bir kısmının müdahil avukatlarının arşivinde saklandığı iddia edildi.
Yeni Akit

"Müze"lerde İbadet Gâvura Serbest, Müslüman Yasak
29.07.2011

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze yönetmeliği, azınlıkların ayinine izin verirken Müslümanlara yasak getiriyor. İstanbul 4. İdare Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze yönetmeliğini gerekçe göstererek Ayasofya’da namaza izin vermedi! Bakan Ertuğrul Günay, Sümela Manastırı ve Akdamar Kilisesi’nde Hırıstiyanların ayin yapmaları için yönetmeliği esneterek izin vermişti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müzeler hakkında yönetmeliği; Ermeni kökenli Hıristiyanlar, Rum ve Rus asıllı Ortodoks Hıristiyanlar ve Alman asıllı Protestan ve Katolik Hıristiyanlar için ibadet özgürlüğü getirirken, aynı yönetmelik Müslümanlara namaz kılma yasağı getiriyor.
İstanbul 4. İdare Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müzeler hakkındaki yönetmeliklerinde yer alan maddelerini gerekçe göstererek Ayasofya’da Kurban Bayramı’nda namaz kılınmasına izin vermedi!

“AYASOFYA KURBAN BAYRAMI NAMAZI KILINMASI İÇİN UYGUN DEĞİL”

Bir vakıf; Ayasofya’da Kurban Bayramı’nda namaz kılınmasına izin verilmesi talebiyle İstanbul 4. İdare Mahkemesi’ne başvurdu. İstanbul Valiliği; müze niteliğindeki bir yerin ibadethaneye açılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddini savundu. Mahkeme; Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetmeliklerini gerekçe gösterdi ve Ayasofya’nın Kurban Bayramı namazı kılınması için uygun olmadığını karar verdi.

“MÜZELERİN İBADETE AÇILMASI MÜMKÜN DEĞİL”

İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin kararında; müzelerin, tarihi ve kültürel değerlerin tanıtılması, sergilenmesi, biriktirilmesi gibi amaçlar doğrultusunda faaliyet yürütmekte olduğu, müzelerin, işlevleri ve niteliği gereği ibadethane olarak kullanılması ve ibadete açılmasının mümkün olmadığı savunuldu.
Kararda; “Ayasofya Müzesi’nin 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrildiği, uluslararası boyutta ziyaret edilen müze niteliği taşıdığı, bu özellik ve nitelikleri sebebiyle Kurban Bayramı namazı kılınması için uygun olmadığı görüldüğünden dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu sonucuna varılmaktadır” denildi ve davanın reddine karar verildi.
İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin Ayasofya kararı; Van Akdamar Kilisesi ve Trabzon Sümela Manastırı’nda ayinlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müzeler hakkındaki yönetmeliklerine aykırı olduğu sonucunu ortaya çıkarıyor.

BAKAN GÜNAY AYİNLERE İZİN VERDİ!

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetmeliği; İstanbul Fethi’nin sembolü olan ve fetihten sonra camiye çevrilen Ayasofya’da namaza izin vermezken, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, yönetmeliği esneterek müzeye çevrilen Van Akdamar Kilisesi’nde, müze olarak kullanılan Trabzon Sümela Manastırı’nda ayine izin vermişti. Günay’ın, 15 Mart 2010 tarihinde Van Valiliği’ne gönderilen yazısında; “Akdamar Anıt Müzesi’nin İnanç Turizmi kapsamında eylül ayının ikinci haftasında belirlenecek bir gün ile sınırlı olmak şartıyla inanç turizmine açılması talep edilmektedir. Söz konusu talep doğrultusunda, İnanç Turizmi kapsamında Van Akdamar Anıt Müzesi’nin (Akdamar Kilisesi) ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümünde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla, yılda bir defa olmak üzere eylül ayının ikinci haftasında günü, saati ve süresi valilikçe belirlenmek kaydıyla dini içerikli etkinlik düzenlenmesine izin verilmesi Bakanlığımızca uygun görülmektedir” deniliyor.

SÜMELA’DA AYİNE İZİN!

Ertuğrul Günay, Rum ve Rus asıllı Ortodoks Hıristiyanların da; müze olarak kullanılan Trabzon Sümela Manastırı’nda yılda bir gün sınırlı olarak ayin düzenlenmesine izin vermişti.
Günay, 3 Mayıs 2010 tarihinde Trabzon Valiliği’ne gönderdiği yazıda; “İstanbul Rum Patrikhanesi’nin başvurusunda; 15 Ağustos 2010 tarihinde Trabzon Sümela Manastırı’nda yurtdışından gelecek turistlerin de katılımıyla patriklerince bir ayin düzenlenmesi için izin verilmesi talep edilmekte olup; yazımızla belirlenmiş olan eylül ayının ikinci haftasının yerine 15 Ağustos 2010 tarihinde müzenin ziyaretçi dolaşımına engel teşkil etmeyecek biçimde dış avlu bölümünde saati ve süresi valilikçe belirlenmek kaydıyla dini içerikli etkinlik düzenlenmesine izin verilmesi hususu Bakanlığımızca uygun görülmektedir” deniliyor.

BUNUN ADI ÇİFTE STANDART!

Vatandaşlar; halkın yüzde 99′unun Müslüman olduğu ülkemizde, İstanbul Fethi’nin sembolü olan ve fetihten sonra camiye çevrilen Ayasofya’da namaz kılınmasının yargı kararıyla yasaklanmasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müzeler hakkında yönetmeliğin gerekçe gösterildiğini hatırlatarak, “Bu yönetmelik, Ayasofya’da namaz kılmaya engel oluyor. Aynı yönetmelik, azınlıklara uygulanmıyor ve azınlıklar, Van Akdamar Müzesi ve Trabzon Sümela Manastırı’nda ayin yapıyor. Bakan Ertuğrul Günay, bu çifte standarta son versin” dediler.

Kaynak: http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10151080925167360&set=a.182751512359.127977.182737067359&type=1

HÜKÜMLÜ GAZETECİ ŞÜKRÜ SAK'TAN MEKTUP (*)



Allah’ın Selamı Üzerinize Olsun!

Yazacak çok şey var; fakat olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım. Durumumun, Başbakanlığa ve Uluslararası Gazetecileri Koruma Cemiyetine bildirilmesi isabet olmuş. Yirmi yıldır gazetecilik yapıyoruz, bu işin üniversitesini bitirdik, ama şimdi; “Yok öyle değilsin, ispat et” deniliyor. Nasıl? Neyse bu tür mantık ve muhakeme garabetleri üzerinde durmayacağım. Yalnız bu “ispat et” mantığına; üniversite diplomamı göstersem, yazdığım makaleleri, yaptığım röportajları, Genel Yayın Yönetmenliği yaptığım yayın organlarını “ispat etmiş olur muyum bilmiyorum. Neyse, çok da önemli değil çünkü aldığımız ceza, hakkımızda verilen karar “hukuki” değil, “siyasi” bir karar zaten.
Ben olabildiğini kadar kısa durumumu özetlemeye çalışacağım:
Bu duruma ne demek lazım onu da bilmiyorum;
“Bir Türkiye klasiği daha…” denilebilir mesela:
28 Şubatçıların “darbecilikten” tutuklandıkları gün, 28 Şubat sürecine en sert muhalefeti yapan, bu darbe sürecine karşı en dik duruşu sergileyen Akıncı Yol dergisinin genel yayın yönetmeni –yani ben- 28 Şubat sürecinde 28 Şubatçıların dayatmasıyla açılan- açtırılan bir davadan hüküm giydim. Nasıl? 28 Şubat sürecinde açılan davayı, 28 Şubat’ın 14. yılında, -evet tam on dört yıl sonra Yargıtayın onaylaması ile…
Ve bir ilginçlik veya garabet daha:
28 Şubatçılara ikinci dalga operasyonun yapıldığı gün- aynı gün ben de yakalanıp cezaevine konuldum.
Bu çelişki her şeyi bütün çıplaklığı ile ortaya koymuyor mu?
Ben gazeteciyim...
Bunun mektebini okudum; kapı gibi diplomam bile var. Tabii olarak ”terör”le işimiz olmaz.
28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürütenlerin; yargıyı ve hukuku da, kendileri gibi düşünmeyen herkesin üzerinden tank gibi yürüttükleri herkesin malumu…
Şimdi de bu yüzden tutuklandılar, bu yüzden yargılanacaklar ya!...
Peki ya biz?
Hukuk “tank yürütenlerin” üzerine yürürken…
Bizim; “üzerinden tank geçmiş hukuk” tarafından cezalandırılmamız? “Bu ne yaman çelişki” dedirtmiyor mu gerçektende…
“Gazeteciyim” dedim ya, “ispat et” mantığına başka bir şekilde yaklaşmayı deneyip, yaptığım işleri sıralasam:
Efsane “Haftalık Taraf” dergisinde idareci ve yazar…
Akıncı Yol dergisi genel yayın yönetmeni…
Halen çıkmakta olan haftalık Baran dergisi önceki genel yayın yönetmeni… Şükrü Sak…
Bu da Marmara Üniversitesi- Şimdiki adıyla- İletişim Fakültesi Radyo TV bölümünü bitirdiğimi gösteren diplomam;
“İspat etmiş sayılır mıyım?...
Biz yirmi yıldır gazetecilik yapmaya çalışırken;
28 Şubatçıların emriyle, “üzerinden tank geçmiş yargı” bizi;
“Terör örgütü üyesi” ilan etti…
Diyebilirsiniz ki; “Sen terör örgütü üyesi olmasan, mahkeme niye seni silahlı terör örgütü üyesi ilan etsin?”
Devletin en temel kurumlarından MİT’ in müsteşarının bile, bir gün önce “MİT müsteşarı” iken, bir gün sonra; “Silahlı terör örgütü üyesi olmak” tan mahkemeye çağrıldığı bir “hukuk düzeninde”, bizim gibi yirmi yıldır gazetecilik yapan birinin, 28 Şubat sürecinden 14 sene sonra; “Silahlı terör örgütü üyesi” ilan edilmesi hayli hayliye kolay bir iş…
Dün “MİT müsteşarı iken bugün az kalsın; “Silahlı terör örgütü üyesi” olarak yargılanmaktan Başbakanın müdahalesiyle kıl payı kurtulanlar gibi; bizim “terör örgütü üyesi ilan edilmemize” müdahale edecek bir başbakan da olmadığı için, ilan edilmemizle birlikte cezaevini boyladık. Öyle ya; Başbakan hangi birine yetişsin? İşte dün beraber çalıştığı Genelkurmay Başkanına yetişemedi; O da “Silahlı terör örgütü” kurmaktan Silivri’ de…
Hukukun, “adaleti sağlamak” adına değil, gücü eline geçirenin, düşman bellediklerini hizaya sokmak için “sopa gibi” kullanıldığı bir sistemde, “adalet” bir türlü gerçekleşmez ama, “sopa” her an el değiştirebilir…
Mevzu fazla uzadı, hatta biraz dağıldı; toparlamaya çalışalım:
Yukarıda ifade ettiğim üzere; bizim mesleğimiz “gazetecilik”…
Ama “Magazin gazeteciği değil, sahici bir “dünya görüşü” çizgisinde, inancımızın gereği; “hak, adalet ve doğru” yolunda tavizsiz bir gazetecilik…
Malum; Türkiye “Cezaevlerindeki gazeteciler” mevzu ile sık sık başı ağrıyan- ağrıtılan bir ülke konumunda. Ve sürekli savunma pozisyonunda; “Yok, onlar gazeteci değil, başka suçlardan cezaevinde” diye durumu kurtarmaya, telif etmeye çalışıyor.
Fakat durum ortada; işte ben. “ispat et” mantığına ulaşır mı bilmiyorum. Tabi ki beni de “Yahu bu gazeteciymiş, atın bunu da içeri” diye atmadılar. Kılıfı on dört sene öncesinden biçilmiş…
Diğer bir husus;
Eğer Türkiye’de, medyatik, popüler veya meşhur biri değilseniz, haksızlığa ve zulme uğramamızın bir anlamı ve önemi yok, kimsenin umurunda olduğu da… İşte bir hayret mevzuu daha… Eğer bir haksızlığa ve adaletsizliğe maruz kaldıysanız ve dahi şöhretli biriyseniz ancak o zaman gündeme gelebilir, haksızlığı dillendirebilirsiniz; Haftalık Baran dergisinde Hakkı Aka beyin tabii olarak sorduğu gibi;
“Ahmet Şık ve Nedim Şener gazeteci de, Akıncı Yol, Aylık ve Baran dergilerinde genel yayın yönetmenliği yapan Şükrü Sak boru ustası mı?” diye.
Mevzu yine uzadı ve dağıldı. Bu sefer kesin olarak toparlıyorum:
“Türkiye’de “Cezaevlerindeki gazeteciler” Mevzuu, arada bir gündemden düşse bile, dönüp dolaşıp gündemdeki yerini tekrar alıyor…
Şu an bende onlardan biriyim…
“Ergenekoncu” Paşalar gibi, bir rapor ayarlayıp kendimizi Gata’ya attıramadık…
“Sağlık sorunları nedeniyle”! bir hastane odasına kapağı atıp, “Cezaevindeymiş gibi” de yapamadık;
Cezaevindeyiz ve yatıyoruz…
Sabah akşam sayım verip, karavana yiyoruz.
Havalandırmaya çıkıp volta atıp tesbih sallıyoruz…
Üstad’ın “ Zindandan Mehmed’e Mektup’unu okuyup son bölümü yüksekten tekrarlıyoruz.
“Adaleti filan arayıp sorduğumuz yok.
Selam ve Muhabbetle, sizi Allah’a emanet ediyorum…

*Şükrü SAK
Sivas E Tipi Kapalı Cezaevi
İsklamcı Tutuklu-Hükümlü
23 Mayıs Çarşamba 2012

Kaynak: http://forum.islamiyet.gen.tr/boykot/76526-iste-muslumanlara-yapilanlarguantamono-45.html

HUKUKA MİSAL
Şükrü SAK (*)
01 Eylül 2012
Tutuklu Gazete



Bugün içeri tıkılan 28 Şubat postmodern darbesinin hukuk tanımaz paşalarının “astığı astık, kestiği kestik” dönemlerinde, emir komuta zinciri içinde güya “yargılanarak”(!) idama mahkum edilen Salih Mirzabeyoğlu, kendisine verilen idam kararı ile ilgili olarak “ne düşündüğü” sorulduğunda yargılamanın hukukla bir ilgisi olmadığını kastederek “Tiyatro Bitti” demişti. Hukuk adına yapılan “mizansen-kurguya” dikkat çeken Mirzabeyoğlu “Yargıladıkları gibi yargılanacaklar!” demişti.
Bu sözün üzerinden 10 sene geçti, geçmedi… Onlar şimdi yargılanıyorlar. “Yargıladıkları gibi” olmasa da yargılanıyorlar (Belkide yargıladıkları gibi yargılanacaklar, bunu şimdilik bilemiyoruz).
Sadece bu misal üzerinden “keyfiliğin” nasıl tavan yaptığını görmek mümkün.
Darbelerle “kendi koydukları hukuku çiğneyenlerin” nasıl bir hukuku olabilir ki…
Böyle bir vasatta, ilkokul seviyesinde bile bir “hukuk kültürü” bulunmayan bir camiaya; büyük bir hukuk eseri (Hukuk Edebiyatı) bir de “hukuk haysiyeti” diye bir kavramı kazandırmış Salih Mirzabeyoğlu.
Bu denli önemli eseri ve bu kadar hayati bir kavramı, “hukuk literatürü”ne kazandıran Mirzabeyoğlu aklı ve mantığı çatlatan zulümlere ve haksızlıklara maruz kalmış, bir “hukuk cinayeti” işlenerek idama mahkum edilmiş ve hala cezaevinde bulunan bir fikir adamı.
İşte bu fikir adamının, 90’lı yıllarda bir dergiye verdiği röportajda, o zaman için bize çok orijinal ve çarpıcı gelen -ki, hala öyle- bir misal vermişti. Bu misal, yazılı metinler, kanunlar ve onu rastgele uygulayanlar bakımından “hukuk düzeni” nin tam bir fotoğrafıydı.
Misal hala güncel. Hala durumu en iyi tarif eden örnek olmayı sürdürüyor bence misalin kaynağı, avukat Faruk Eren’in “Bir Ceza Avukatının Anıları” isimli kitabı…
Kitapta aynen yaşanmış bir vaka anlatılıyor.
Mahkeme salonunda hakimin karşısında bir hayat kadını… İfadesi alınacak… Hakim kanunu uyguluyor ve klasik girişini yapıyor: “Doğruyu söyleyeceğine şerefin ve namusun üzerine yemin eder misin?”
Kadında bir şaşkınlık ve suskunluk.
Hakim soruyu tekrarlıyor; kadın kekeleyerek cevap veriyor:
“Yaptığım işi biliyorsunuz hakim bey. Nasıl namus üzerine? Çarpılırım sonra.”
Bu sahnenin şu veya bu şekilde, “Müslüman” bir toplumda yaşandığını ilave edin. “Şeref” ve “Namus” kavramının içeriğini tartışın demiyorum tabii…
Mirzabeyoğlu’nun bu misali verdikten sonra yaptığı yoruma daha da dikkat edilmesi gerekiyor…
Hatırladığım kadarıyla mealen şöyleydi:
“Bu kadın kendisine bu tabloyu yaşatanlardan daha namusludur.”
O kadın “çarpılmasa” da hukukun “çarpıldığı” bir gerçek. İşte dün hukuku, kendisi gibi düşünmeyenleri üzerinden tank gibi geçiren 28 Şubat darbeciler bugün içeride…
Fakat “çarpılma” ya bakın ki, onların emir ve talimatlarıyla ceza alanlar da içeride…
Peki hukuk nerede?
Hukukun “adaleti sağlamak” adına değil, gücü eline geçirenin düşman bellediklerini hizaya sokmak için “sopa” gibi kullanıldığı bir sistemde, “adalet” bir türlü gerçekleşmez ama “sopa” her an el değiştirebilir…
Hukuka son bir misal de; Türkiye’de “ileri demokrasi” arttıkça içerideki gazeteci sayısının çoğalması oluyor.
“Hukuk haysiyeti” gibi bir derdi olana ise şimdiye kadar pek rastlanmadı.
Bundan sonra rastlanır mı, onu da bilemeyiz…

* Sivas E Tipi Kapalı Cezaevi
D-6 Koğuşu, aa

Tecavüz sanıklarının yakınları tahliyeleri kutladı: "Adalet sen bizim her şeyimizsin"
19.09.2012

Zonguldak'ta 14 yaşındaki S.B.'ye tecavüz ettikleri iddiasıyla tutuklu yargılanan 4 sanığın ilk duruşmada tahliye olması üzerine, adliye önünde bekleyen tutuklu yakınları "Adalet sen bizim her şeyimizsin" diye slogan attı.
Geçtiğimiz temmuz ayında yaklaşık 1.5 yıldır kaldığı Ereğli Kız Yetiştirme Yurdu'ndan kaçan ve bir süre sonra Zonguldak'ta şehir merkezinde polis tarafından bulunan S.B., yaklaşık 2 yıl önce, henüz yurda yerleşmeden, evlerinin üst katında oturan üvey amcası 28 yaşındaki S.S.'nin kendisine tecavüz ettiğini anlattı. Bunun ardından okulundan soğuduğunu ve derslerden kaçtığını belirten S.B., bir süre sonra tanıştığı 23 yaşındaki S.Ç., 19 yaşındaki T.K. ve 18 yaşındaki B.K.'nın da aynı şekilde kendisine tecavüz ettiklerini söyledi. Gözaltına alınıp tutuklanan 4 sanık hakkında 'çocuğun nitelikli cinsel istismarı', 'cebir, tehdit ve hile kullanarak kişi hürriyetini yoksun kılma' suçlarından dava açıldı.

Sanıklar, Zonguldak 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmada ilk kez hakim karşısına çıktı. Tutuklu sanıklar, suçlamayı kabul etmedi. Mahkeme heyeti, mevcut delil durumu, suçun vasfı ve niteliğini gözönüne alarak sanıkların tahliyesine karar verdi.

Duruşma salonuna alınmayan ve adliye önünde bekleyen sanık yakınları, tahliye kararı üzerine "Adalet sen bizim her şeyimizsin", "Yaşasın adalet" sloganları attı.

Kaynak: İktisadi Aklın Eleştirisi

'Ajanları gördüm!'
Yavuz Selim DEMİRAĞ
ysd592@gmail.com
28 Eylül 2012



Hukukun katledildiği, adaletin kötü yola düştüğü canım memleketimde kaderimize hep duruşma salonları düşüyor. Suyoluna çevirdiğim Silivri’den hemen sonra Ankara’da tarihe tanıklık etmeye devam ettim. Terörle mücadele esnasında bir gözünü kaybetmiş, vücudunda ameliyat edilmedik yer kalmayan Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün ifadeleri aslında Türkiye gündemini sarsmalıydı. Şehitliğin ’kelle’ye, gaziliğin işportaya düşürüldüğü Türkiye’de Serdar Öztürk’ün asıl kimliği, hukukçu olmasıdır. Yıllar süren tedavisinin ardından Hukuk Fakültesini bitirip savaşına adalet için devam ediyordu. Özel Kuvvetlerin efsane subayı Mustafa Levent Göktaş’ın ünlü Ümraniye Davasıyla göz altına alınmasıyla, Öztürk sahtecilik çetesinin peşine düştü. İstanbul Emniyetinde gözaltında bulunan M. Levent Göktaş’ın “Burada bazı polisler gelip; biz ülkücüyüz komutanım; sizi tanıyoruz... Burada Amerikalı görevliler var. Amirlerimizle sürekli toplantılar yapıyorlar... Nelerin olup bittiğini bilmiyoruz...” sözlerini aktardı Öztürk... Bir hukukçu olarak Göktaş’ın bürosundaki aramanın hukuksuzluğuna itiraz edip, ele geçirildiği söylenen DVD ve diğer belgelerin imajlarını istedi. Ama verilmedi. 10 Ocak 2009 günü saat 22:30’da İstanbul Emniyetinde müvekkili Göktaş’ı ziyarete giden Öztürk “Amerikalı görevlileri TEM şubenin ve İstihbarat Şubenin bulunduğu bloğun dışında bizzat gördüm” diyerek Amerikan ajanlarının Emniyetteki izini yakaladığını açıkladı. Dahası herşeyin kamera kaydına alındığı görüntüleri, mahkeme aracılığıyla istemesine rağmen getirilmediğini vurguluyor. Bunun üzerine ilgili emniyet mensupları hakkında “askeri casusluk” tan suç duyurusunda bulunmaya hazırlanırken başına gelenleri sıraladı. Kelimenin tam anlamıyla kan donduran iddialardı. Serdar Öztürk’ün söylediklerinin binde birinin izi sürülse ortada ne Ümraniye Çuvalı, ne de Balyoz Davası kalırdı. 51 no’lu DVD’nin peşine düşen Öztürk, adli emanette karıldığı açıklanan ünlü DVD’nin 31 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Emniyetince kopyasının alındığını ortaya çıkardı. Yani Levent Göktaş’ın gözaltına alınmasından bir hafta önce kopyalanmıştı. Bu ancak insanın zeka seviyesiyle alay etmek anlamını taşıyordu... Sahtecilikle beraber Amerikan ajanlarının izini süren Serdar Öztürk çok ileri gitmeye başlamıştı. 6 Mayıs 2009’da arabası sıkıştırıldı... Ölümcül kazada eşini emniyet kemeri kurtarmıştı. Bu arada 51 no’lu DVD kayıtları basına sızdırıldı. Öztürk verdiği yeni dilekçede kamera kayıtlarından DVD’yi oluşturanların kimliğini tespit edeceğini, Göktaş’ın Yargıtay Tetkik Hakimi eşiyle paylaştı. İpin ucunu yakalamış, gerisi gelmekteydi. Bu esnada kamuoyunda Adnan Hocacılar olarak bilinen iki bayan telefonla arayıp Öztürk’ten randevu aldılar. Arayan Ayşegül Hüma Babuna, kendisini Cede Ertüzün diye tanıtmıştı. Adnan Oktar’ın Yargıtay’daki davalarını almasını teklif eden iki kadının talebini geri çevirdi ama şüphelendi.

3 Haziran 2009 tarihinde Hakim Metin Özçelik, şüpheliden henüz delil elde edilemediği için gizli dinleme kararının bir ay daha uzatılma kararını imzaladı. Aynı hakim 24 Mayıs günü gönderilen e-posta ihbarına dayanarak Av. Serdar Öztürk’ün bürosunda arama kararı aldırdı. Öyle ki 1 Temmuzda el konulan deliller arasında Kur’an ayetleri bile vardı. (Öztürk bunları mahkemeye sundu) Öztük’ün bürosunda “AKP’yi ve Gülen’i bitirme” belgesinin yanında tabanca mermileri de bulundu. Bir gözü görmeyen Öztürk’ün ruhsatlı silahı bile yoktu. Mermilerin NATO’nun tedarikçilerinden bir İsveç firmasına ait olduğunu da ortaya koydu. Av. Öztürk’ün bürosunda bulunan sözde delillerin üzerinde 4333 tane parmak izi bulunmasına rağmen bir teki kendisine ait değildi. Söz konusu kadınlar sadece Av. Serdar Öztürk’ün bürosunu değil Av. Mustafa Levent Göktaş, Av. Hüseyin Bozoğlu ve Av. Vural Ergül’ün de bürosunu ziyaret etmişlerdi. Ergül istisna oldu. Diğerlerinin hepsi tutuklandı. Kadınlar operasyonlar öncesinde ziyaret ettikleri avukatlara farklı kartvizit ve telefon numaraları bırakmış, hiç biri de kendi adlarına kayıtlı değildi. Av. Serdar Öztürk söz konusu kadınların kullanılmış olabileceğini belirterek dava açmış. Kadınlar da hakaretten... Av. Serdar Öztürk 3,5 yıldır hapiste içeride de boş durmuyor. Sürekli suç duyurusunda bulunup, yeni yeni davalar açıyor.

Mahkemede üç gün süren savunması ibretlik olduğu kadar manşetlik de...

Ama sesini duyuramıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki kuruluşlara mektuplar yazıyor. Askeri casusluk, sahte belge üretenlerin isimlerini tek tek vermesine rağmen henüz birisi için bile soruşturma açılmadı. İsimsiz e-posta ihbarları, gizli tanıklar için yüzlerce insan hapishanelerde tutuklu bulundurulurken bir hukuk adamının belgeleriyle ortaya koydukları için işlem yapılmayışı düşündürücü.

“Amerikan Ajanlarını gördüm” diyen Av. Serdar Öztürk’ü iyi tanıyın. Togan Yayınları’ndan çıkan kitabını okuyun. Öztürk’e tecrit uygulandığını, duruşma ve ziyaretçi yasağı konduğunu hatırlatıp bu hukukçunun adalet kavgasını takip edeceğimi belirtiyorum.

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=24246

Konjonktürel adalet...
Yavuz Selim
DEMİRAĞysd592@gmail.com
04 Ekim 2012

Devr-i AKP döneminde “Türkiye’nin kimlerle gurur duyduğu” da ortaya çıktı... İleri demokrasiye terfi edince durumdan vazife çıkaranlar Sevr ile gururlanabiliyor... İktidarın aleni ortaklarının dahi “kendisine yakışanı yapıyor” diye yorumladığı AKP kongresini yazıp da sistem mühendislerinin ekmeğine yağ süremeyeceğim. Siz en iyisi AKP’nin kongresine ilişkin yorumları Müyesser Yıldız’ın “AKP’liler Sevr ile gururlandı” ve Nihat Genç’in “İyilerin Muzaffer kongresi”başlıklı yazılarını Oda tv.’den okuyun. “Bir mezarcı ve onun küreğinden nağmeler dinlediniz” sözlerini de not ediniz.
Geçtiğimiz hafta Silivri hukukunun Yargıtay sürecine dair düşüncelerimi aktaracağımı ifade etmiştim. Her şeyden önce Fatih Altaylı’nın “Konjonktürel davalar” tanımına katıldığımı yinelemeliyim. AKP iktidarında hukukun, yargının konjöktürel durumuna da tanık olduk. “Digital Terör”ün hâkimiyetindeki intikam operasyonları kamuoyunun tepkisine göre konjoktürel hale dönüşüyor. Ünlü Ümraniye Davası’nda emekli generallerle beraber tutuklanan ATO eski Başkanı ve yeni CHP Milletvekili Sinan Aygün’ün TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun kefaleti ve sermaye grubunun tepkisiyle tahliye edildiği iddialarını hatırlatalım. Türk-Metal eski Başkanı Mustafa Özbek’in sendikaların hoşnutsuzluğu ve TÜRK-İŞ kurultayı için serbest bırakıldığı da rivayetler arasında... Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “kendisini tanırım iyi bir bilim insanıdır” deyince KCK tutuklusu Büşra Ersanlı da tahliye edilmişti. Türkiye’nin silah alımlarında ABD tekelini kırıp, Rusya’ya yönlenmesinde etkin rol aldığı düşüncesiyle ABD tarafından “istenmeyen adam” ilan edilen Aziz Yıldırım ve Türk Ordusunda Savunma konseptinin NATO bağımlılığından kurtulması gerektiğine inanan generaller de başka sebeplerle tutuklanmıştı. Hasılı, Aziz Yıldırım’a Fenerbahçe camiası sahip çıktı. Bir yıla bir gün kala tahliye edildi. Benim sevgili kardeşim Müyesser Yıldız, “Yüzyılın hesaplaşması”nı teşhir ettiğinden içeri tıkıldı. Sesini bu sütunlardan duyurmaya gayret ederken, meslek namusuna sahip çıkan gazeteciler O’nun Silivri’deki çığlıklarını duyup kamuoyu ile paylaşmaya başladı. Başta Ayşenur Arslan olmak üzere Müyesser’in yalnız başına haksız yere tutuklu olduğunu haykırınca rüzgâr ters esmeye başladı. “Bu kadının suçu ne” sorgulaması masumiyet karinesini hatırlatınca tahliye kararı çıktı. Digital terörün izleri açığa çıktıkça genç gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın boşu boşuna hapis yattığı anlaşıldı. Soner Yalçın bir nevi rehin bırakılarak Barış’lar serbest kaldı.. Sözün özü; sahip çıkılanlar, gündeme getirilenler kamu vicdanını kanattığından, adalet geç de olsa tecelli etti... Konjonktür böyle idi...

Ya askerler... “Askeri vesayetin sonlandırılması” adıyla darbecilik yaftası asılan, fuhuş, şantaj, casusluk gibi yüz kızartıcı gerekçelerle yargısız infaz edilen askerler, kelimenin tam anlamıyla cami avlusuna bırakılmış piç muamelesi görmekte. Aileleri dışında arayan, soranları yok. Başından sonuna kadar hukuk garabeti olan sözde Balyoz Davası’nda hüküm çıktı. Timsah gözyaşı dökenler yargılamadaki eksikliklerden dem vurup “Yargıtay süreci beklenmeli... Gerekçeli karara bakalım” gibi beylik laflarla günü kurtarma telaşındalar. Gök kubbenin yıkılması gerektiği Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması üzerinden altı aydan fazla zaman geçti. Kaç kişi hatırlıyor.

İddia ediyorum... Söz konusu konjoktürel uygulamaların eşiğinde Balyoz Davası’na CHP ve MHP gerçek anlamda sahip çıksa, Silivri duruşmalarında top yekûn tavır koysa bu cezalar verilmeyebilirdi. Şimdi Yargıtay süreci deniyor... Gerekçeli karar bekleniyor... Kamuoyu sistem mühendislerinin suni gündemleriyle meşgul... Unutup gidiyor...

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=24321

28 Şubat yargısı 'emir eri' gibiymiş...
22 Ekim 2012



28 Şubat'ta askerden brifing alan yargı mensuplarının skandal kararlar, bugünlerde mağdurların verdiği ifadelerle daha net ortaya çıkıyor

Furkan Sezgin- Dünya Bülteni /Haber Merkezi

28 Şubat sürecinde sivil birçok yargıcın askerin emrinde olduğu yönündeki iddialar giderek daha somut bir hal alıyor. Özellikle TBMM Drabeleri araştırma komisyonuna konuşan dönemin bazı tanıkları, o günlerde yaşadıkları ve tanık oldukları olayları anlatınca, sivil yargı ile asker arasındaki ilişkiler, daha net bir şekilde ortaya çıkıyor.

28 Şubat sürecinde bazı sivil yargıçların birebir askerin kontrolünde olduğunu belirten önemli olaylardan biri Yazar Canan Barlas'ın başına gelen bir olay oldu.

Darbeleri Araştırma Komisyonu'na konuşan Mehmet Barlas ve eşi Canan Barlas, 28 Şubat sürecinin önemli oluşumlarından Batı Çalışma Grubu(BÇG)'nun beyni olarak bilinen Güven Erkaya'yla aralarında geçen ve yargının halini gösteren bir olayı anlattılar.

Canan Barlas, bir uçak yolculuğu sırasında Güven Erkaya'ya ile tesadüfen aynı bölüme düştüklerini belirterek, o yolculuk sırasında Erkaya'nın, Mehmet Barlas hakkında, "Tansu Çiller'e yalakalık yapıyor. Bunların hepsinin hesabını soracağız" dediğini söyledi.

Canan Barlas, daha sonra yargıya taşıdığını belirttiği olayın, askerin etkisinde olan yargı tarafından tam tersi bir şekilde sonuçlandırıldığını ifade etti.

"GÜVEN ERKAYA EMİR VERMİŞ, DAVA KAPANDI"

Canan Barlas, başından geçen o olayı şöyle anlattı: "New York Havaalanında... Ben kızımla dururken, "Şuna bakın, yalakalık yapıyor Tansu Çiller'e. Bu yalakaların hepsinin hesabını göreceğiz." dedi. VIP lounge'da olduğu için zaten çok az insan vardı. Kızım yanımda, biz çok kötü olduk yani. Ve beni mahkemeye verdi. Ben bir yazı yazdım: "Erkaya Paşa çok yaşa!" diye. "Ayağını uzatmışsın, hem bir başbakana küfrediyorsun hem bir başyazara küfrediyorsun hem de böyle bir şeyin, bunların üstesinden yakında geleceğiz diye işaret ediyorsun..."
Ondan sonra benim yazım üzerine beni mahkemeye verdi ve benim mahkemeyi artık kazanacağım kesinken, mahkeme -o zaman, tabii, yargı da bunların içinde olduğu o kadar kesinki- mahkeme saatini bir saat öne almış, patronum Dinç Bilgin de beni suçlu çıkarmış, benim tazminat davamı da ödemiş... Tazminatını da Dinç Bilgin ödemiş çünkü bu Erkaya demiş ki: "Beni asla suçlu çıkarmayın bu şeyden, ne yapacaksanız yapın." O zamanın yargıçları da çok muhterem kişilermiş, bunu, bu davayı böyle hallettiler. Zaten, 28 Şubat'ta yirmi sekiz tane dava açıldı bana, tazminat davası, üç tane ceza davası açıldı. Bunların birini de Mesut Yılmaz açtı çünkü o dönemdeki ihaleler üzerine konuşuyorduk, verilen enerji ihalelerindeki yolsuzluklar üzerine konuşuyorduk. Allah'tan Rahşan affı geldi, ben bu otuz davadan kurtuldum, bu gazetecilikten de kurtuldum."

YARGIÇLARDAN İTİRAF: TALİMATLA MAHKUMİYET VERDİK, ÖZÜR DİLERİZ

Yazar Mehmet Barlas da, o dönemde kendisine yönelik açılan tüm davalarda yargının etki altında kalarak karar verdiğini vurgulayarak bunu verdiği bir örnekle dellilendirdi: "Mesela ben 28 Şubat döneminde kaybettiğim davaları... Mesut Yılmaz'a karşı bir dava kaybettim, 8 bin lira ödedim. Yazımda demiştim ki: "ANAP kongresinde Lütfullah Kayalar genel başkan olursa belki ANAP kurtulur." diye yazmıştım. Bana dava açtı. "Yazı yoluyla genel başkanlığımı engellemeye çalıştı." diye. Ankara'da bir asliye hukuk mahkemesi beni tazminata mahkûm etti. Emin Çölaşan "Yazdığı yazılardan ötürü sokağa çıkamıyorum." diye dava açtı, ona da tazminat ödedim. 28 Şubat'tan sonra, Canan hanımın davalarından bazıları devam ediyordu, gittim –adını söylemeyeceğim- bir yargı organına, yargıç ve savcı beni odalarına aldılar, "Kusura bakmayın. 28 Şubat'ta talimat geliyordu, sizi mahkûm ediyorduk, özür dileriz." dediler, kalan iki davayı düşürdüler.

MİRZABEYOĞLU DAVASI DA AYNIYDI

28 Şubat sürecinde yargının verdiği skandal kararlar sadece Barlaslar'la ilgili değildi. Dönemin önemli isimlerinden Salih Mirzabeyoğlu hakkında verilen mahkumiyet kararı da yıllardır tartışılıyor. Mirzabeyoğlu hakkında, hiçbir delil ve tanık olmamasına rağmen son olarak 2001 yılında sonuçlanan davada idama mahkum ediliyordu ancak Türkiye'de idam uygulaması olmadığı için Mirzabeyoğlu müebbet hapse mahkum edildi. Mirzabeyoğlu'nu idama mahkum eden hakim sonradan yaptığı itiraf gibi açıklamada "Kararın adil olduğunu söyleyemem" demişti.

DİLİPAK VE VAKİT GAZETESİ AYNI KADERİ PAYLAŞANLARDAN

28 Şubat yargısının mağdurlarından biri de Gazeteci Yazar Abdurrahman Dilipak ve Akit Gazetesi'ydi... Dilipak, dönemin emir altındaki yargı mensupları tarafından haksız yere, hayatını alt üst eden tazminat davalarıyla karşı karşıya bırakıldı.

Geçtiğimiz günlerde TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu'nca bilgisine başvurulan gazeteci yazar Dilipak, 28 Şubat sürecindeki skandal yargılamalarının simgesi haline gelen 'Şişli Terakki Davası'nı bireysel başvuru kapsamında Anayasa Mahkemesine götürmeye, ayrıca 28 Şubat soruşturmasını yürüten savcılığa da suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor. 28 Şubat sürecinde askerlerin yargı mensuplarına iki kez verdiği brifingler, bu brifinglere katılan yargı mensuplarının askerleri ayakta hararetle alkışlaması 28 Şubat'ın simgelerinden biri haline gelmişti. 'Şişli Terakki Davası' işte bu skandal yargılamalardan birisi. 28 Şubat'ın simge davası haline geldi.

Kökenleri Selanik'teki Şemsi Efendi Haham Okulu'na dayanan ve yüzyıldan fazla bir zamandır faaliyet gösteren Şişli Terakki Lisesi'nin Nişantaşı'nda bulunan eski binası uzun bir süre boş bırakıldıktan sonra D.B. İnşaat Şirketine kiralandı. Yazar Ilgaz Zorlu ve Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak, Akit, Hürriyet, Aksiyon, Zaman ve Yenişafak gibi basın organları da bu çok değerli binayla ilgili haberler yaptılar.

Hürriyet gazetesi ile Dinç Bilginin sahibi olduğu Sabah gazetesi arasındaki rekabette, Doğan Medyasında çalışan Erdal Bilaller, Ufuk Güldemir, Semra Uncu, Erdal Şafak ve Soner Yalçın gibi yazarlar da, Ilgaz'ın iddialarını yorum yaparak köşelerinde yayınladılar. Bu iddialar haber olarak bir çok basın organında yeraldı. Onlar hakkında da İstanbul 3. Asliye Hukuk mahkemesinde dava açıldı. Aynı günlerde konu ile dolaylı olarak ilgisi olan başka bir konuda yazdığı yazı sebebi ile Akit yazarı Dilipak da hakkında dava açılanlar arasında yeraldı.

Yargılamanın sonunda Ilgaz Zorlu da dahil olmak üzere, sözü söyleyen ve bu sözleri yazı konusu yapan bütün gazeteciler hakkındaki dava reddedildi. Dilipak ise tazminata mahkum edildi.

AKİT GAZETESİ'NE LİNÇ

Yargılamada ilginç olan ayrıntı ise, Şişli Terakki Vakfı tarafından açılan tazminat davasında davalılar arasında adı yazılmakla birlikte, dava dilekçesinde, Dilipak'a ait ifadelerle ilgili suç isnadı yoktu. Buna rağmen diğer herkes hakkında dava reddedilirken Dilipak'ın cezalandırılması dikkati çekti. Terakki davası ile ilgili bir açıklama yapan Dilipak şunları söylüyordu: "Sabah ve Hürriyet grubu arasında rekabet var.. Teşvikiye'deki Şişli Terakki arsasının Dinç Bilgin'e verilmesi konuşuluyor. İddiayı gündeme getiren Ilgaz Zorlu. Bu açıklamayı haber yapan Hürriyet grubunun yazar ve muhabirleri.. O gün ben de tesadüfen Sabataylık üzerine yazmışım.. Dava dilekçesinde benimle ilgili bir suç isnadı yok. Ama yargılama sonunda Ilgaz ve diğerleri hakkındaki dava reddediliyor ve ben tazminata mahkum ediliyorum.. Sözü söyleyen serbest, yazan serbest, ben o konularla ilgili bir yazı yazdığım için tazminata mahkum oluyorum."

312 GENERAL DAVASI

Akit Gazetesi de, müstear isimler yazı yazan bir yazarının "On başı olamayacakların general olduğu ülke" diye yazdığı yazısı için 312 generalin toplu tazminat davasıyla karşı karşıya kalmıştı. Gazeteyi mahkum eden de yine o günlerin etki altındaki yargısıydı.
28 Şubat uygulamalarına o dönem manşet ve haberleriyle en büyük tepkiyi gösteren Akit ise, maddi ve manevi olarak çökertilmeye çalışıldı. Gazete binası defalarca kaleşnikoflarla tarandı. Saldırgan failler meçhul kalırken, saldırılara uğrayan gazete ise savcı ve polisler tarafından sık sık basıldı. Çalışanlar taciz edildi. Gazetenin basım ve yayımı engellenmeye çalışıldı. Bir köşe yazarının 'Onbaşı bile olamayacakların general olduğu ülke' başlıklı yazısı nedeniyle 312 general tarafından gazeteye 1 trilyon TL'ye yakın tazminat davası açıldı. Aynı süreçte skandal şekilde bu dava cezaya hükmedilerek bitirildi. 312 general davasını organize eden ve davada müşteki olarak yer alan generallerden bir çoğu Balyoz ve Ergenekon davasında sanık oldu.

Kaynak: http://media.dunyabulteni.net/250x190/2012/04/12/28-subat-hakimlere-brifing.jpg

Yarın gelirim dedi 9 yıl sonra döndü
26 EKİM 2012



Tayyar Tercan, 28 Şubat sürecinin sayısız mağdurundan yalnızca biri. O günlerde 20 yaşında olan Tercan, düğününün ertesi günü, hakkındaki soruşturmayı öğrenmek için gittiği emniyette gözaltına alınmış. 17 gün boyunca 'Filistin askılı' ve 'elektrikli' işkence görerek düzmece ifadeye imza atan Tercan, '1 günlük eşime 'birazdan gelirim' diyerek evden çıktım. 9 yıl sonra döndüm. 28 Şubat yargılamalarının tekrarlanması gerek' dedi
ALİ KUŞ / İSTANBUL

Cuntacıların 'post-modern darbe' dediği 28 Şubat sürecinde, dönemin yargıdaki aktörleri birçok hukuksuzluğa imza attı. Ankara'da bilişim şirketinde çalışan 20 yaşındaki Tayyar Tercan da bu hukuksuzlukların mağdurlarından biri. 8 Mayıs 1996'daki nikahından bir gün sonra polisin kendisini aradığı bilgisini alan ve Ankara Emniyeti Müdürlüğü'ne 'Hakkımdaki dosya neymiş' demeye giden Tercan, 9 yıl boyunca bir daha dışarı çıkamadı. Ankara Emniyeti'nin kendisini İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne teslim ettiğini ifade eden Tercan, burada tam 17 gün boyunca Filistin askısı ve elektrikle işkence gördüğünü anlattı. 'Bir günlük eşime 'Birazdan gelirim' dedim. 9 yıl eve dönemedim' diyen Tercan'a, işkence sırasında polisler 'Senin karını da getiririz buraya...' şeklinde tehditler de savurmuş.

'KARINI DA GETİRİRİZ...'

İBDA-C üyesi olmak ve 7-8 kere bombalı eylem yapmakla suçlanan Tayyar Tercan, yaşadığı zor günleri şu ifadelerle anlattı: 'İstanbul Emniyeti'nde elektriğinden Filistin askısına kadar 17 gün işkence gördüm. Adli Tıp'a giderken krem sürdüler; elektrik izlerinin, morlukların gitmesi için, omuzlarıma ve edep yerlerime... Çoğu doktor kayış atardı ama beni muayene eden doktor atmadı, 'fiili olarak 3 gün iş göremez' raporu verdi. Sorguda bana 'tek tabanca' diye isim uydurdular. Başka isim bulamayınca 'sen bu eylemleri tek başına yaptın, tek tabancasın' dediler. Hem işkence görüyorum hem de adam, 'Senin karını getiririm buraya, bilmem ne yaparım' diyor. Ne yapabilirsiniz? 20 yaşındaydım. 15 yıl geçti hâlâ sol omzumda Filistin askısından kalan rahatsızlık var. Emniyet ifadem, eşimi getirip bilmem ne yapmakla tehdit edilerek zorla imzalatılmış ifadedir. O aşağılık zihniyetin neler yapabileceğini bildiğim için imzalamayı kabul ettim.'

HİÇBİR DELİL BULUNAMADI

İşkence altında zorla imzalatılan ifadesi dışında bomba atma iddialarına ilişkin başka hiçbir delil olmadığını dile getiren 28 Şubat mağduru Tercan, şunları söyledi: 'Kendimden bir şüphem olmadığı için Ankara Emniyet'ine kendim gidip teslim oldum. Bomba eylemlerini doğru bulmayan bir insanım. Hakkımdaki 7-8 adet bombalama iddiası gözaltında 6'ya düştü. Savcılığa geldik, bunlardan bir tanesinin hiç yapılmadığını belgeleriyle ispat ettim, 5'e düştü. Bir tanesinin de ben ifademde ses bombası demişim. Resmi olarak daha komplike parça tesirli bir bombaymış, onu belgeledim. Bana kabul ettirilen bir 'suç paketi' idi. Mahkeme örgüt üyeliğinden 12,5 yıl ceza verdi. Eylemlerle ilgili hiçbir şey bulamadı ancak zorlaya zorlaya bu cezayı verebildi. DGM'de 'Bu eylemleri yaptığına dair kanaat hasıl olmamıştır' denildi. Dosya Yargıtay'a gitti ve Sabih Kanadoğlu faktörü burada devreye girdi...'

Kimse '28 Şubat bitti' demesin

Sabih Kanadoğlu'nun başkanlığını yaptığı Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin, yerel mahkemenin verdiği 12,5 yıl hapis kararını bozduğunu söyleyen Tayyar Tercan, 'Emniyet ifadesinin dışında aleyhime hiçbir delil olmamasına rağmen 'Her birinden ayrı ayrı ceza isteyin' dendi ve ceza 36 yıla çıkarıldı. Sonra da 29,5 yıla bağlandı. 9 yıl hapis yattım' dedi. 'Sabih Kanadoğlu öncüsüydü bu işlerin' diyen Tercan, şunları kaydetti: 'Darbe döneminin yargı kararları halen fiilen uygulanıyor. Kimse '28 Şubat süreci bitti' demesin. 28 Şubat'a 'darbe' diyeceksin ama o adamların verdiği kararlar aynen kalacak. Böyle şey olmaz. 28 Şubat dönemi kararlarının tekrar ele alınması lazım. Darbe sürecinde bu hukuksuzlukları yapanların kesinlikle yargılanması gerekir. Eşim 9 yıl yolumu gözledi. Yolda gelip giderken ailelerimiz tacizlere uğradı. Ben 20 yaşındaydım, o 19... 500-1000 kilometre uzaktan gelip, kapıda göstermemeler, taciz etmeler... Her şey yaşandı. İnsanların hafızası zayıf, çabuk unutuyorlar. Allah fırsat vermesin bu insanlara, çok zalim insanlar.'

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/yarin-gelirim-dedi-9-yil-sonra-dondu-27.10.2012-418614

''Deniz Feneri''ni hırsız kurguladı!
18/11/2012



Soruşturmayı yürütürken görevden alınan ancak açılan davada beraat eden savcılardan Abdülvahap Yaren, ilginç açıklamalar yaptı: Deniz Feneri’nde büyük hırsızlık olayı
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Ksm 20, 2012 1:17 am    Mesaj konusu: 'Deniz Feneri''ni hırsız kurguladı! Alıntıyla Cevap Gönder

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal'dan çok sert mesajlar...



Haliç Kongre Merkezi'nde yapılan İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu'nda konuşma yapmak için kürsüye çıkan İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasal avukatlar tarafından uzun süre ayakta alkışlandı.

Destek için gelen herkese teşekkür ederek konuşmasına başlayan Kocasakal, "Bu kadar çabuk bir araya geleceğimizi düşünmemiştim. Şu anda karşınıza, 12 Eylül’den bu yana yargılanan sanık konumundaki bir baro başkanı olarak karşınıza çıktık. Savcılık yaptım, avukatlık yapıyorum. Bir tek sanık olmamıştım ona da tamamlamış bulunuyorum. Tarihte bazı anlarda yargılama yapmak ezer, ancak yargılanmak onur verir. Bu onuru da yaşıyoruz" dedi.

"4 YILA KADAR HAPİS İSTEMİ İLE YARGILANIYORUZ"

Avukatlık onurunu korumak için bedel ödemeye hazır olduklarını belirten Kocasakal, "4 yıla kadar hapis istemi ile yargılanıyoruz. 3 tane daha hakkımızda suç duyurusu var. Ergenekon Davası'nda meslektaşlarımızla görüşürken bunun kayda alındığını, Silivri’deki odasındaki heyete aktarıldığını ve heyetin odasından konuşmalarımızı izlemesine tepki gösterdim. 'Bu bir suçtur, bunun hesabını sorarız' dediğim için suç duyurusunda bulundular. Ama hesabını soracağız. Ben baro başkanı olarak böyle bir hukuksuzluğu gördükten sonra sessiz kalabilir miyim?Bunun için mi seçildik" diye konuştu.

"TÜRKİYE BUGÜN OMURİLİK FELCİDİR"

Silivri’deki duruşmada avukatların salona girmemesi üzerine barodan avukat istenildiğini belirten Kocasakal, “Mahkeme avukatlara ‘Çıkın çıkın barodan avukat isteriz' dedi. Baro kimsenin emir eri değildir. İstediğin gibi avukat alamazsın" diye konuştu.

Bu dönemde hukukun ayaklar altına alındığını, baskı ve zulmün sivil bir diktaya dönüştüğü savunan Kocasakal, "Hukuk devletinde bireyler sabaha karşı yaka paça, soyut istinatlarla gözaltına alınmazlar. Bağımlı şekilli kurgulu yargı, hak ve özgürlüklerin en büyük düşmanı iktidarların en büyük silahı haleni gelir. Ne yazık ki Türkiye’de yaşanan budur bugün. Bağımsız ve tarafsız yargı toplumsal düzenin bel kemiğidir. Türkiye bugün omurilik felcidir. Bunun adı ileri faşizmdir. Buradan sonra gideceğiniz bir yer yoktur" diye konuştu.

Bu sırada Çağdaş Hukukçular Derneği’ne üye bir grup avukat “Devrimci avukatlar onurumuzdur" yazılı pankart açarak slogan attı.

HAKİM VE SAVCILARA SESLENDİ

Konuşmasında hakimlere seslenen Kocasakal, “Güce boyun eğmeyin. Biat etmeyin. Korkunun esire olmayın, cesur olun. Hak ve adaleti hukuka göre karar verin. İnsanları delilsiz tutuklayıp hapislere atmayın. Yasaları eğip bükerek, silah gibi kullanmayın. Varsın sizi meslekten atsınlar biz yanınızda oluruz. Yoksa vicdanlarınızdan, aynalardan, çocuklarınız gözlerinden kaçamazsınız.

Gizlenecek bir yeriniz yok Savcılara sesleniyorum. Cumhuriyetin ve toplumun savcısı olun. Avcı değil savcı olun. Kürsünün üstende olmak üstün olmak anlamına gelmez. Adil yargılama sizler için görevdir. Görevinizi yapın. Gizli tanıklar emniyetin ve mahkemelerin birer elemanı yardımcısı değildir. Ülkemizde gizli tanık terörü yaşamaktadır" dedi.

"BİZ GÜCÜMÜZÜ İKTİDARDAN DEĞİL HAKTAN ALIRIZ"

Avukatların zorla salonlardan çıkarıldığını belirten Kocasakal, esprili bir dille avukatlara baro olarak artık kask ve kalkan vereceklerini söyledi. ÇHD üyesi bazı avukatların terör örgütü DHKP-C soruşturma kapsamında tutuklanması da değinen Kocasakal, “Avukatları terör örgütü ile yan yana getirip itibarsızlaştırmaktadırlar. Bir avukata sorguda savcı ‘Neden hep bu tür davaları alıyorsunuz?’ diyor. Size ne? Ben avukatım istediğim davayı alır, istediğimi de almam. Siyasi dava almak bir avukatı örgüt üyesi mi yapar? Böyle sakat bir mantık olur mu? Biz adliyenin müşterisi değil sahibiyiz. Adliyede bizim, duruşma salonu da bizim. Biz hiçbir iktidara biat etmeyiz. Kimsenin kölesi olmayız. Biz gücümüzü iktidardan değil haktan alırız. Biz avukatız, tüccar hiç değiliz. Yargının kurucu unsuruyuz. Yargının yıkıcı unsurlarına karşı da biz varız. Bizi salonlarından çıkarırsanız adaleti çıkarırsınız. Bizi çiğnemeden hiç kimse hak ve özgürlükleri boğamaz" diye konuştu.

"17 MAYIS'TA YARGI KENDİ KENDİNİ YARGILAYACAK"

Avukatlara yönelik saldırılara karşı hak ettikleri cevabın verileceğini vurgulayan Kocasakal, "Bizi hukuksuz davalarla, hapis tehditleriyle, gözaltılarla, görevden alma tehditleriyle, milletvekili twettleriyle, gayrimeşru darbe teşebbüslerinizle, Silivri ve bavul hukukunuzla korkutamaz sindiremezsiniz. Biz boyun eğmemek üzere yola çıkmış adalet savaşçılarıyız. Kof kabadayılıklarınız, kiralık kalemşörleniz bize vız gelir. HSYK’nın arzuladığı gibi salonlardan geri geri başımız önde değil, salonlardan dimdik çıkarız" dedi.

Haklarında açılan dava kapsamında 17 Mayıs’ta yargılanacaklarını belirten Kocasakal, "17 Mayıs’ta yargı kendi kendini yargılayacak ve kendi kendi ile ilgili hüküm verecek. Bugün Apaydın’ı yargılayanların ismini bilen var mı? Hayır. Ama Apaydın’ı hatırlıyoruz. Kendine hukukun üstünlüğü adını veren grubun cunta döneminde düşünülmemiş hükümleri gündeme getirmesi, sözde bir ihtarname ile genel kurul iradesine karşı girdiği darbe teşebbüsü ve fırsatçılıkta tarihte hak ettiği yeri alacaktır. Avukatız biz. Aramızda ideolojik farklılıklar olsada hukuku ve mesleğe yapılan saldırılar karşısında ideolojik olarak körleşir, birleşir ve cübbeden çıkan tek bir yumruk olarak ineriz. Gün ayrımcılık günü değil ileri faşizme karşı bir olma, mücadele günüdür. Söz artık yetersiz kalmaktadır. Artık eylem zamanıdır" ifadelerini kullandı.

Nazım Hikmet’in şiirini okuyan Ümit Kocasakal, konuşmasının ardından uzun süre ayakta alkışlandı. Salonda “Faşizme karşı omuz omuza" sloganları atıldı.

Kaynak: Flash Haberler

''Deniz Feneri''ni hırsız kurguladı!
18/11/2012



Soruşturmayı yürütürken görevden alınan ancak açılan davada beraat eden savcılardan Abdülvahap Yaren, ilginç açıklamalar yaptı: Deniz Feneri’nde büyük hırsızlık olayı yaşandı. Zekat hırsızları ise masum gösterildi. Bunu ancak organizasyonun başındaki hırsızlar imparatoru yapabilir. Halk arasında bir tabir vardır; damda gezer, miyav der, diye... Her şey ortada, isme gerek var mı?

Fener’de kurgu tek bir akılla yapılmadı

Deniz Feneri e. V. soruşturmasını yürütürken savcılar Nadi Türkaslan ve Mehmet Tamöz ile birlikte görevden alınan ve daha sonra açılan davadan beraat eden Abdülvahap Yaren, beraatla büyük bir kurguyu bozduklarını söyledi. Yaren, “Zekat hırsızları masum maskesi ile kamuoyuna pompalanıyor. Bu işi ancak bu organizasyonun başındaki hırsızlar imparatoru yapabilir. Hırsızlar imparatorunun kim olduğuna gelince her şey ortada apaçık belli. Hani halk arasında bir tabir vardır, arife tarif gerekmez anlamına gelen, damda gezer miyav der diye, isme gerek var mı?” dedi.

Büyük bir hırsızlık olayı

Yeniçağ’a konuşan Yaren, Deniz Feneri’nde büyük hırsızlık olayının yaşandığını söyledi. “Bu güç yapılan dolandırıcılığın ve hırsızlığın başıdır” diyen yaren sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu güce hırsızların imparatoru diyorum. Bu imparator, hem altında yer alan figüranlarını koruyor, hem de kendisine ulaşılmasını engelliyor. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına göre, hukuki zeminde çalışması gereken tüm kurumları kontrol altında tutuyor. Bu amaçla hem delilleri yok ediyor. Hem soruşturma savcılarını yakından takip ediyor. Bu takibe rağmen soruşturmada istediği gibi bir sonuca ulaşamadığı takdirde savcıları soruşturmadan aldırıyor. Hem de zekât hırsızlarını masum maskesi ile kamuoyuna pompalıyor. Bu işi ancak bu organizasyonun başındaki hırsızlar imparatoru yapabilir. Hırsızlar imparatorunun kim olduğuna gelince her şey ortada apaçık belli.”
Yaren, 2009 yılında arama kararı yerine getirilmeden şüphelilerin bunu öğrenmelerinin önemli olduğunu söyledi. Savcı Yaren, “ Normal günlerde işine sabah saat 09.00-10.00 sıralarında giden şüpheliler aramanın yapılacağı günün sabahında, saat 06.00’da aramanın yapılacağı yerde ve binada hazır vaziyette polisi beklemişlerdir” diye konuştu.

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=75694

Şerafettin Elçi'den "Yüce Divan"a başvuru
19/12/2012



1983'te 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan Elçi, avukatı aracılığıyla yargılamanın yenilenmesini talep etti

42. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nde Bayındırlık Bakanı olarak görev yapan ve Anayasa Mahkemesi'nin “Yüce Divan” sıfatıyla yaptığı yargılama sonucunda 1983'te 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan KADEP Diyarbakır Milletvekili Şerafettin Elçi, avukatı aracılığıyla “Yüce Divan”a başvurarak, yargılamanın yenilenmesini talep etti.

Başvuru dilekçesinde, dönemin Başbakanı Bülend Ulusu'nun karar günü Anayasa Mahkemesi'ne gittiği ifade edildi ve dönemin Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanının Elçi'ye, “Yüce Divan üyelerinin aslında beraatine karar verdiği, ancak karar günü meydana gelen bir gelişme neticesinde kararın değiştirildiğini söylediği” savunuldu.

Elçi'nin avukatı Kemal Vuraldoğan'ın Anayasa Mahkemesi'ne verdiği dilekçede, müvekkilinin, “bazı kamu görevlilerini keyfi tasarruflarla üst görevlere atadığı, bakanlığına işçi alımlarında keyfi hareket ettiği, böylece görevini kötüye kullandığı iddiasıyla” mahkum edildiği bildirildi.

Elçi'nin, dönemin Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Ömer Altay Egesel'i cezaevinden çıkınca ziyarette bulunduğu belirtilen dilekçede, Egesel'in, ziyarette “Yüce Divan üyelerinin aslında Elçi'nin beraatine karar verdiği, ancak karar günü meydana gelen bir gelişme neticesinde kararın değiştirildiğini ifade ettiği” savunuldu.

Dilekçede, Şerafettin Elçi'nin kardeşi merhum İhsan Elçi'nin de karar günü, Yüce Divan Üyesi Yekta Güngör Özden'in dönemin atanmış Başbakanı Bülend Ulusu'yu yukarı götürdüğünü gördüğünü, duruşmanın da öğleden sonraya bırakıldığını anlattığı kaydedilerek, olayın taraflarının, Ulusu'nun karar günü Yüce Divan'ı ziyaret ettiğini doğruladığı bildirildi.

Ulusu'nun, duruşma saatinde Anayasa Mahkemesi'ni ziyaret etmesinin ve bunun basında yer almamasının, “ziyaretin plansız, acil ve gizli olduğunu gösterdiği” kaydedilerek, “Çünkü Yüce Divan'ın, dönemin atanmış başbakanının ziyarete geleceği güne duruşma bırakması veya başbakanın, dönemin en önemli davalarından birinin görüldüğü gün Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı ziyaretin haber yapılmaması hayatın olağan akışına aykırıdır” denildi.

1961 Anayasası'na göre, bir bakan hakkındaki Yüce Divan'a sevk kararının TBMM'ye ait olduğu belirtilen dilekçede, buna rağmen, Elçi'nin, “darbecilerin tasarrufuyla”, Yüce Divan'a sevk edildiği ifade edildi.

Dilekçede, dönemin Yüce Divan üyelerinin, 1961 Anayasası'nın açık hükmüne rağmen, hukuka aykırı bu sevk kararına dayanarak Elçi'yi yargılamalarının, CMK'nın, yargılamanın yenilenmesine ilişkin maddelerine uygun olduğu bildirildi ve bu nedenle, Elçi hakkındaki yargılamanın yenilenmesi gerektiği kaydedildi.
Radikal

Polis Afyonkarahisar Adliyesi'ndeki hakim ve savcıları izinsiz dinliyormuş
15.12.2012

internethaber.com'un haberi:

Adliye'de 'Hakim ve Savcılar Dinlendi' İddiası



Afyonkarahisar Adliyesi'nde hakim ve savcıların garajlarında emniyete ait ortam dinleme aracı ile dinleme yapıldığına dair ortaya atılan iddialar üzerine soruşturma açıldığı bildirildi.

Afyonkarahisar'da geçtiğimiz günlerde mesai bitiminde hakim ve savcıların evlerine gitmek için adliye garajına girmek istedikleri esnada garaj kapısı açılınca, dışarıya hızla bir araç çıktığını gören hakim Mehmet Gülçek, durumdan şüphelenerek, olayı Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletmişti. Başvuru üzerine harekete geçen Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı araştırmada, aracın emniyete ait ortam dinleme aracı olduğu tespit edilmişti. Yapılan tespit üzerine Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın olayla ilgili sorumluların tespiti için dün soruşturma başlattığı bildirildi. Olayı 12 Aralık 2012'de 'adalet.org' adlı internet sitesinde de paylaşan hakim Mehmet Gülçek, yazısında şu ifadelere yer verdi:

"2011 yılı içerisinde HSYK Teftiş Kuruluna bağlı müfettişler tarafından adliyemiz de yaklaşık 5 ay süreyle teftiş yapıldı. Bu teftişin devamında 'sahte bir dilekçeyle' (Daha sonra bu dilekçenin, isim sahibinin iknası suretiyle gerçek hale getirildiği ifade edilmiştir.) şahsım da dahil olmak üzere sanırım 15 meslektaş hakkında soruşturma açıldı. Şahsım hakkımda ki iddia haricen aldığım bilgilere göre 'Duruşma günleri geç geldiğim için, duruşmaların benim yüzümden geç başladığı' şeklindeydi. Müfettişler, benimle ilgili sanırım 27 kişiyi dinlemişler ve gerçekte dinlenen kişi sayısı benim bilgilerime göre daha fazla olduğu halde, sadece bu kadarının beyanını resmi kayıtlara geçirmişler. Bu şikayetin asıl sahibi ve kaynağını, HSYK ve müfettişler bizzat bildiği halde, hakkında bugüne kadar en küçük bir araştırma ve işlem yapılmamıştır. Aksine sürekli başkaları hedef yapılmaya çalışılmıştır. Nihayetinde sanırım 8 yada 9 meslektaşa sarı zarf verilerek savunmaları istenilmiştir. Bu süreç devam ettiği için, şimdilik ayrıntılara girmeyi uygun bulmuyorum."

"ARACIN PLAKA KAYDI YOK"

Yine sonradan elde edilen harici duyum ve bilgilere göre, muhtemelen asgari 3 ay süre ile hakim ve Cumhuriyet Savcıları bakımından telefon ve ortam dinlemesi yapıldığı anlaşıldığını söyleyen Halim Gülçek, devam eden yazısında şu çarpıcı ifadelere yer verdi:

"Asıl gündeme getirmek istediğim husus 10 Aralık 2012 Pazartesi günü saat; 17.50 civarında adliyeden ayrılmak amacıyla eşimle birlikte adliyenin garaj kapısı önüne geldiğimiz de, otomatik kapının açılması için kumandaya bastım. Garajın içinden metalik bir çarpma sesi gelince, havalandırma boşluk kapaklarına üst kısımda ki açık park alanında bir aracın çarpmış olabileceğini düşündüm. Otomatik kapı yukarı doğru açılırken henüz tam olarak açılmadığı halde, teftiş döneminde garajda ortam dinlemesi yapan araca tıpatıp benzeyen, 03 EN ... plakalı muhtemelen Ford Connetc marka bir kamyonetin acele ve panik halde dışarı çıktığını fark ederek, ilk anda aracın tavan antenin de otomatik kapıya sürtecek şekilde acilen ve süratle çıkışının şaşkınlığını yaşadım. Hemen plakasını alarak şüpheli aracın araştırılmasını istedim. Gelen bilgiye göre aracın plakasının kayıtlı olmadığı ve istihbarat birimlerine ait olabileceği bildirildi. Daha sonra olayı Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcımız ile paylaştım. Dün itibariyle aldığım bilgiye göre kapalı garajın kapısı açılırken panik ve telaş halinde içeriden çıkan, sürücüsünün teşhis korkusuyla yüzümüze dahi bakmaya cesaret edemediği aracın Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğüne ait 'ortam dinleme' aracı olduğunu öğrendim."

"ARTIK DELİL TESPİTİ MÜMKÜN DEĞİL"

İlgili Müdürlüğün harici ve şifahi açıklamasına göre kapalı garajdan panik halinde çıkan istihbarat görevlisinin 'Adliye Katiplerinin içeri (garaja) girebileceği' endişesiyle panik halinde garajdan çıkış yaptığının söylenildiğini kaydeden Gülçek, "Bu gerekçe çocukların bile güleceği tamamen soyut ve uydurma bir gerekçedir. Eğer söz konusu araç derhal Adliyeye getirtilerek, suç delili olduğundan el konulmak suretiyle ortam dinleme cihazının kayıt belleğinde ki kayıtların kopyası çıkartılıp, imajı derhal alınsaydı gerçek durumun tespiti mümkün olabilirdi. Bu saatten sonra araçta ki kayıt cihazının bile sökülerek yada diskin değiştirilmesi mümkün olduğundan, artık delil tespitinin de mümkün olmadığını düşünüyorum.

Sorularım çok basit. Adli görevi bakımından mahkemelere ve Cumhuriyet Başsavcılığına bağlı olan, bir emniyet asayiş birimi hangi yetkiye dayalı olarak, kimden izin alarak ve ne amaçla bu dinlemeyi yapmaktadır? Hakimine ve Cumhuriyet Savcısına güvenmeyen devlet, emniyet mensuplarına yargı mensuplarından daha fazla nasıl güvenmektedir? Yada Türkiye Cumhuriyetinde bu hukuksuzluğun hesabını sorabilecek bir adli makam var mıdır ? Bu soruların muhatabı kimse buyursun cevabını versin. Veremiyorsa oturduğu makamı boşuna işgal etmesin. Hamasi nutuklar ve uydurma, düzmece gerekçeler bu saatten sonra beni kesinlikle ikna edemez. Çünkü olayın görgü tanığı bizzat benim. Belki bu işlerin üstü bir şekilde kapatılabilir. Ancak daha önce hesap verilmez sanılanlar, nasıl bugünün mağduru oldularsa, bugünün hukuk tanımazları da yarınlar da, mağdur ettiklerinden daha beter olacaktır" dedi.

49,5’tan sınıfta kalmak
Yıldıray OĞUR
Taraf Gazetesi
E-Mail : yildirayogur@gmail.com

İki haftalık ara vermiştim. Bu arada çok garip şeyler oldu

En sonuncusundan başlayalım. Savcı Devrimci Karargâh davasında yargılanan Hanefi Avcı için49,5 yıl hapis cezası istedi. Herhalde klasik ucuzluk numarasıyla fazla görünmesin diye 50 değil de 49,5 yıl istedi. Savcıya göre Hanefi Avcı’nın suçu şu:

“Devrimci Karargâh terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek, yargı görevini yapanı etkilemek, soruşturmanın gizliliğini ihlal, verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek, terörle mücadele görev yapan kişileri terör örgütlerine hedef göstermek, vahim nitelikte silah bulundurmak.”

İlk suçtan başlayalım. Devrimci Karargâh diye bir örgüt olduğu malum. Sonradan törenlerle gömülen bir militanı örgütü için çarpışarak bile öldü. İddianameye göre Hanefi Avcı’yla bu örgütün bağlantı noktası olan, Avcı’nın işkence ettiği sonra da özür dilediği, Nejdet Kılınç, geçen nisan ayı tahliye edilmişti. Savcı onun hakkında daha az bir ceza istemiş.

Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargâh örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğine Türkiye’de savcı dâhil inananların sayısı, Şangay Beşlisi’ne üye olan ülke sayısından fazla değildir herhalde. Ama ne gerek var. Hazır elde maymuncuk gibi Terörle Mücadele Yasası var.

2. maddesi “Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” diyor. Ona girmezse güneşin altındaki herkesi bir gün terörist yapabilecek 2003 yılında değiştirilen çok insanın canını yakan ve 4. Yargı Paketi’nde nihayet değişmesi beklenen 7. Madde’nin ikinci fıkrası var:

“Yukarıdaki fıkra uyarınca oluşturulan örgüt mensuplarına yardım edenlere veya şiddet veya diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş yüz milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezası verilir.”

Yeter ki birini terörist yapmayı gönülden iste. Kitabına uygun bir terörist bul onu ikinci, olmadı üçüncü, en çok dördüncü aracıdan sonra Sneijder’la ilişkide göstermek bile mümkün. Ömrü bu işlerle geçmiş Emniyetçi Hanefi Avcı’yı bırakın Devrimci Karargâh’ı herhalde Kolombiyalı FARC gerillalarına yardım ve yataklığa bile sokmak mümkün.

Avcı’nın zaten esas suçu bu değil. Esas suçlar: “Yargı görevini yapanı etkilemek, soruşturmanın gizliliğini ihlal, verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek, terörle mücadele görev yapan kişileri terör örgütlerine hedef göstermek, vahim nitelikte silah bulundurmak.”

Benim gibi pasifizmin sınırlarında dolaşan biri için bir meyve bıçağı bile vahimken, vahim nitelikte silahtan kastın ne olduğunu bilmiyorum doğrusu. Eski bir Emniyetçinin çekmecesinden silah çıkmış olması, makyözün çekmecesinden ruj çıkmasından daha şok edici olmasa gerek.

Elde kaldı dört suç: “Yargı görevini yapanı etkilemek, soruşturmanın gizliliğini ihlal, verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek, terörle mücadele görev yapan kişileri terör örgütlerine hedef göstermek.”

Bu suçu aslında bire düşürmek mümkün: “Kitap yazmak.”

Ergenekon savcılarının ve polislerinin Cemaatçi olduğunu söyleyen bir kitap yazmak.

O kitaba inanmayabilirsiniz. Ekipler arası bir hesaplaşma olarak şüpheyle bakabilirsiniz. O kitapta anlatılanları manipülasyon olarak da görebiliriz. Bilinçli bir kampanyanın propaganda faaliyeti de olabilir. Şahsen ben Hrant Dink’in basit bir cinayetle öldürüldüğünü söyleyen bir kitaptaki diğer anlatılanlara da şüpheyle bakarım. Her neyse.

Ama tüm bunlar o kitaba karşı, polis ve savcılara Hanefi Avcı’yı bir örgüt soruşturmasından tutuklayıp, 49,5 yıl hapsini isteyerek kendilerini koruma hakkını vermez. Bir kitaba karşı, yazarını mahkemeye vererek, iddialara basın üzerinden cevap vererek, olmadı karşı kitapla cevap verilir. Sevmediğiniz adamları eldeki hukuki boşluklardan faydalanıp örgüt soruşturmasına dâhil ederek değil.

Polis ve savcılar, herhalde kendi kişisel meselelerini ekip içi çatışmalarını ellerindeki hukuk silahıyla bu kadar göstere göstere çözmeye çalışırken şuna güveniyorlar. Darbecilere, yasadışı yapılanmalara karşı daha önceki başarıları yüzünden kamuoyu onlara kefil olacaktır nasıl olsa.

Valla en azından ben daha önce Ergenekon ve benzeri davaları desteklemiş biri olarak o kadar salak olmadığımı bildirmek isterim. Hanefi Avcı, Meydan Larousse ciltleri kadar kitap yazsa, bu davalara polisler ve savcılar kadar zarar veremezdi.

Biz darbelerle, yasadışı yapılarla, derin devletle mücadele edilmesine, adalet yerini bulsun, Türkiye demokratik bir ülke olsun ama en çok da güvenlik kurumları bize vasi olmaktan vazgeçsin diye destek verdik.

Maalesef polisler ve savcılar kendilerine açılan bu krediyi eski vesayet düzenini taklit ederek harcadılar. Demokratik bir ülke kurulmasına büyük katkısı olmuş savcılar ve polisler, asker kafasının kuzeni olan Emniyetçi kafasında ısrar edince, tıpkı askerler gibi işlerini iyi yapmaktan çok siyasete nizam vermeye heveslenince, demokratik bir ülke olmanın önündeki en ciddi engellerden biri hâline geldiler.

Kendilerine açılan krediyi o kadar kötüye kullandılar ki dün onların açtığı davalarda kendisini savcı ilan eden Başbakan, dayanamayıp avukatlar tarafına geçti.

Bunu söyleyen herkesi “Ergenekoncu”, “Birileri tarafından yönlendiriliyor”, “Operasyona alet oldu”, “Askerlerle anlaştı” diye suçlayanların oturup biraz da birkaç yıl önce kahraman muamelesi gördükleri kamuoyunda bugün yarattıkları büyük güvensizliğe bakmaları gerek.

Temizlenirken bile kirlenmeyi başardık. Bununla ne kadar iftihar etsek azdır...
yildirayogur@gmail.com

'Bir gece yarısı eşimi götürdüler'
19 Şubat 2013



Mazlum-Der Cezaevi Söyleşilerinin 7`sini, Uğur Mumcu suikastı düzenleyicisi olduğu iddiasıyla uzun süre tutuklu kalan Mehmet Şahin`in eşiyle yaptı.

Mazlum-Der Cezaevleri Çalışma Grubu tarafından organize edilen programa eşi, "Umut Operasyonu" kapsamında tutuklanıp bütün hakları ellerinden alınarak 5 buçuk yıl hapis yatmış olan Mehmet Şahin`in eşi Kamile Şahin`le yaptı.

Eşim kapıyı açar açmaz onu yere yatırdılar

Kamile Şahin, 5 Mayıs 2000 tarihinde 50 kadar silahlı polisin gece yarısından sonra evlerine yaptığı baskı anıyla ilgili şunları söyledi, "Kapıyı kırarcasına çalıyorlardı. Eşim açar açmaz onu yere yatırıp başına silahları dayadılar. Onu ve hatta o sıra şehir dışından evimize misafirliğe gelen tanıdığımızı da götürdüler. Bizi ise 2 gün evimizde kalarak kontrol altında tuttular. Dışarı çıkmamız, eve birisinin gelmesi, polisler olmadan diğer odalara gitmem, cama yaklaşmamız bile yasaktı. Eşimin neden götürdüklerini bile bilmiyorduk" şeklinde konuştu.

Yalan haberlerle eşime iftira attılar

O günlerde çocuğunun psikolojisini bozulduğunu vurgulayan Şahin, "Okulda arkadaşları senin baban katil mi? diye soruyorlardı. Oğlum uzun süre ilaç kullanmak zorunda kaldı. 2 gün sonra gittiler ama eşimden haber alamıyorduk. Televizyonu açtık belki bir haber alırız diye. `Katiller nihayet yakalandı` haberinde eşimi görünce ne ile suçlandığını ve Ankara`ya götürüldüğünü öğrendik. Bu haberlerden sonra basın, tutuklananların eşlerini, ailelerini de rahat bırakmıyordu. Bizde basın toplantısı yapmıştık. Ondan sonra basında benim fotoğrafımla ama bana ait olmayan `Eşimin bu işlerle ilgisi olduğunu bilmiyordum, bilseydim onunla evlenmezdim` gibi ifadelerle yalan haber yaptılar" dedi.

Bu olay bize güçlü olmayı öğretti

Söyleşide cezaevi ziyaretleri sırasında yaşadıklarını anlatmakta zorluk çeken Şahin, "Çocukları da beni de soğukta dışarıda bekletiyor, sonra yine soğuk ortamlarda üstümüzdekileri çıkarttırıp arama yapıyorlardı. İçeri parmak izimizi algılayan bir alete parmak basarak girebiliyor ve çıkabiliyorduk. Allah insana bir bela verdiğinde mutlaka bunun bir sebebi vardır. Bu olay bize güçlü olmayı, bazı şeylerin üstesinden gelebileceğimizi gösterdi. Ben birçok şeyi tek başıma yapmayı öğrendim. Manevi desteğe de çok ihtiyacımız olan günlerdi ama insanlar eşimle aynı akıbete uğramaktan korktukları için bizden uzak durdular" şeklinde ifade etti. (Cuma Karakoç-İLKHA
http://www.mardindosthaber.com/

Yargıtay'ı Beklerken
Y. Ziya Toker
16.04.2013

Merhabalar,

Silivri’nin demir parmaklıklarının ardından, beton duvarlarının içinden MEMLEKETİM Polatlı Ankara’ya kucak dolusu selamlar.

1980 yılında Hava Harp Okulundan, 1992 yılında Hava Harp Akademisinden mezun oldum. TSK ve NATO’ da çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra 2006 yılında kendi isteğimle emekli oldum. Dedem; 7 yıl Birinci Dünya Savaşında Arabistan cephesinde ve İstiklal savaşında savaştığı için madalyalı İstiklal Savaşı gazisi, Babam; Kunuri savaşında katılmış madalyalı Kore gazisi, ben de Bosna Savaşının icra edildiği İtalya’da NATO Hava Harekat Merkezinde görev yaptım ama 11.02.2011 tarihinden beri kendi ülkemde tutsak edildim.

Asrın dijital komplosu “Balyoz”davasından tam 2 yıldır tutukluyum. 2003 yılında Kurmay Albay rütbesinde ve Hava Harp Akademisi Plan Program Şube Müdürü olarak, Akademi ders plan ve programlarını, giriş sınavlarını hazırlamaktan sorumlu Şube Müdürü olarak görev yapmaktaydım.

Harp Akademilerinden; Kara Harp Akademisi ve Deniz Harp Akademisi Komutanı hariç, Komutan ve komuta kademesinin tamamı, Öğretim Elemanları ve öğrencilerden 25 karacı, 8 denizci, 15 havacı subay, 1 bayan sivil memur yargılanmış ve cezalandırılmıştır.

VARSAYIMLARA BAĞLI ASRIN DİJİTAL KOMPLOSU

İnsanlık tarihi boyunca unutulmayan büyük davalar vardır. Sokrates davası (M.Ö. 400 yıllarında), Galileo’nun yargılanması (1633 yılında), Dreyfus Davası (1894-1906 yılları) bunların en ünlüleridir.

Bu davalarda suçlananların uğradıkları haksızlıklar ve yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer hukuk abidesi olarak yer almıştır. Onları suçlayan savcılar ve onları mahkûm eden özel mahkemeler ise olumsuz yönleriyle ve yaptıkları haksızlıklar ile ibret hikayesi olmuşlar ve lanetlenmişlerdir.

Türk adalet tarihinde hukuk dışı uygulamaları ile yerini alan Balyoz davası; bu davaları çağrıştırmakta ama bana göre en çok Dreyfus davasına benzemektedir. İmzasız sahte düzmece ve kendine gösterilmeyen bir belgeye dayanarak davanın açılması, özel yetkili mahkemede yargılamanın yapılması, bilirkişi heyetlerinin incelemesi, basının, devletin kurum ve yöneticilerinin tutumları karşılaştırılabilecek özellikleridir.

Dreyfus Davası

1894-1906 yılları arasında, Fransız kamuoyunun ikiye bölünmesine neden olan, hukuka aykırı siyasal bir davadır. Fransız gizli haber alma servisinin; çift taraflı ajan olarak çalışan bir bayanın, Paris’teki Alman askeri ataşesinin kâğıt sepetinde yaptığı öne sürülen bir araştırmada, “Fransız Milli Savunmasına ait gizli belgelerle ilgili imzasız bir mektup bulunduğunu”açıklamasıyla başlamıştır.

Bir Fransız binbaşı konuyu araştırmakla görevlendirilmiş ve emrine “el yazısı” uzmanı iki kişi görevlendirilmiştir. Bu uzmanlar mektuptaki el yazısının “Dreyfus”un el ürünü” olduğuna dair rapor vermişlerdir.

Bu imzasız kâğıttaki yazının, el yazısına benzerliği iddiasıyla Fransız ordusunda subay olan Yüzbaşı Dreyfus casuslukla ve vatana ihanetle suçlandı.

1894’te Dreyfus’un rütbesi söküldü ve cezaevine konuldu. Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Dreyfus, kendisine gösterilmeyen belgelere dayanılarak ömür boyu hapisle cezalandırıldı ve bir adaya sürgüne gönderildi.

Ünlü Fransız yazarı Emile Zola, 1898 yılında Fransız Cumhurbaşkanı’na hitaben “Suçluyorum”başlığıyla yazdığı mektubu L’Aurore adlı gazetede yayımladı.

Zola, kamuoyuna açık bu mektubunda, Dreyfus’u kanıt olmaksızın mahkûm ettiği için Genelkurmay Askeri Mahkemesi’ni ağır bir dille suçluyordu. Kamuoyunun baskısı sonucu Dreyfus’u suçlayan belge yeniden teşkil edilen bilirkişi heyetine gönderildi ve Dreyfus davasının esasını oluşturan, imzasız belgenin sahte olduğu ispatlandı.

Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay dayanamayıp intihar etti. Yargıtay davanın yeniden bakılmasına karar verdi.

1899’da Dreyfus, Harp Divanı’nca yeniden yargılandı. Bu kez hafifletici sebeplerle, ömür boyu hapis cezası 10 yıl hapse çevrildi. Kamuoyu baskısıyla kısa bir süre sonra serbest bırakıldı, ancak hâlâ suçlu sayılıyordu.

Fransa devleti Dreyfus’ a “AF”önerdi. Dreyfus kabul etmedi.

Mahkemede aklanmak istediğini söyledi. Aydınların baskısı devam etti.

1904’te Dreyfus davasının yeniden bakılması kararlaştırıldı ve 1906’da Fransız Yargıtayı tarafından Dreyfus’u mahkûm eden ilk karar iptal edildi. Dreyfus aklandı, bütün hakları iade edildi, yeniden orduya alınarak “Legion D’honneur”nişanı ile ödüllendirildi.

Bu davaya bakan ve Dreyfus’u haksız yere mahkûm eden mahkeme heyeti, sahte belgeyi düzenleyenler, taraflı bilirkişiler ve bilerek doğruyu söylemeyenler bütün dünyada lanetlendi.

Balyoz Davası

Bu dava; uzun saçlı kendisini emekli vatansever bir subay olarak tanıtan ancak kim olduğu araştırılmayan meçhul birinin bir bavulla bir gazeteye “darbe belgeleri”getirdiği iddiası ile başlamıştır.

Söz konusu gazete, 20 Ocak 2010 tarihinde “Fatih Camii Bombalanacaktı”, “Kendi Jetimizi Düşürecektik”manşeti ile belgelerin doğruluğunu araştırmadan kamuoyuna kara propagandayı başlatmıştır.

29 Ocak 2010 tarihinde bu gazetede çalışan bir gazeteci söz konusu belgeleri bavulla özel yetkili savcılığa teslim etmiş ve savcılık soruşturması başlamıştır.

Emniyet ve TUBİTAK’tan alınan teknik bilirkişi raporları eksik ve yanıltıcı olmasına rağmen, 20 Şubat 2010 tarihinde canlı TV yayını eşliğinde TSK personelinin evlerine, işyerlerine 20-25 kişilik polis baskınları yapılmıştır.

Dalga-dalga tutuklamalar birbirini takip etmiş, taksit-taksit iddianameler hazırlanmıştır.

“Geç gelen adalet, adalet değildir” özdeyişinin tam terside doğru çıkmış, “Hızlandırılmış adalet te, adalet olmamıştır”. Tamamen uydurma ve düzmece imzasız dijital verilerin dayanak yapılmasına, yeni görevlendirilen bilirkişilerin “bu dijital veriler sahtedir, 2003 yılında hazırlanması mümkün değildir” raporlarına, sanık ve tanıkların gazetede yayınlanmadan yani 2010 yılından önce “balyoz”diye bir plan duymadık demelerine rağmen yargılama tutuklu olarak devam etmiştir.

Yargılamanın çok önemli bir safhası olan delillerin değerlendirilmesi safhası atlanarak 325 kişiye 16-18-20 şer yıl cezalar verilmiştir.

Delillerin değerlendirilmesi safhası atlanmıştır, çünkü değerlendirilecek delil yoktur. Hatta söz konusu gazetenin basıldığı günkü birinci sayfada yayımladığı ve 2003 yılında bombalayacaklardı dediği camii ile ilgili bastığı şema 2007 programı ile hazırlanmıştır.

Temel İddialar

1 inci İddia; Sözde Darbe planları (BALYOZ, SUGA, ORAJ, SAKAL, ÇARŞAF, ORAK, TIRPAN, TESTERE) Ankara’daki Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının haberi olmadan bir kısım Kara, Deniz, Hava, Jandarma personeli tarafından hazırlanmıştır.

Hazırlanan bu planlar CD-11 ve CD-17 ye seminerden önce ( 5 Mart 2003) kayıt edilmiştir ve bir daha değişiklik yapılmamıştır.

2 inci İddia; Hazırlanan söz konusu darbe planları 1nci Ordu Komutanlığında 5-7 Mart 2003 yılında yapılan seminerde üstü örtülü olarak görüşülmüştür.

Hüküm; İmzasız dijital veriler karara esas alınmıştır. Bu iki iddia ispatlanmak zorunda değildir. Dijital deliller hiçbir şekilde çürütülemez. Tüm mahkum olan sanıklar darbe planları ve sonuçlarından haberdardır.

Yani; sanık 365 kişi, mahkum 325 kişinin “ilk defa 2010 yılında basında çıkınca darbe planlarını duydukları” yönündeki emniyet ve savcılıkta verdikleri ifadeleri anlamsız, mahkemede sundukları deliller ve savunmaları itibarsız, 31 tanığın ifadelerini lüzumsuz, yurt içi ve yurt dışından aldıkları 26 adet bilirkişi raporlarını geçersiz sayılmış, seminer ses kayıtlarını duymazdan hazırlanan yansıları görmezden gelinmiştir.

Seminerin yapıldığından haberi olmayan hatta çoğunluğu 1 nci Ordu Karargahına hayatı boyunca gitmemiş 273 kişi (ceza verilen kişilerin % 83 ü) seminerden önce BALYOZ, SUGA, ORAJ, ÇARŞAF, SAKAL gibi sözde planları hazırlayıp 1nci orduya gönderiyorlar ama seminere katılmıyorlar.

Bunun yanı sıra, seminere katılan 110 kişi sözde darbeden bilgisi olmadan başka bir şey tartışıyor zannı ile seminerde fikir beyan etmiş, tartışmalara iştirak etmiştir. Hatta, seminerin bütün planlamasını yapan, ses kasetlerini dinleyip, sonuç raporunu hazırlayan plan subayları ve sivil bilgisayar memurları bile işin farkına varamamışlardır.

Örnek verirsek; 162 kişi spor salonuna gidiyorlar; 52 kişi basketbol maçı seyrederken aynı yerde bulunan 110 kişi futbol maçı seyrediyor zannıyla tartışmalara katılmıştır.

2007 yılında kurulan bir takımın maçını 2003 yılında izlediklerini iddia edenlerden de hiç bahsetmeye gerek yok burada.

Bu 2 iddia doğru kabul edilerek;

Uydurma olarak hazırlanan sahte planların ek, lahika veya cetvellerinde imza satırında ismi olanlar, içerisinde ismi geçenler, oluşturan, değiştiren, son kayıt eden, dosya adı gibi üst verilerinde ismi veya soyadı veya eşinin adı olanlar suçlu yapılmış ve TSK’ nın emekli ve muvazzaf personelinden 325 masum personeli en üst sınırdan cezalandırılmışlardır.

Ancak ismi olanların tamamı suçlu yapılmadığı gibi bir kısmının hiç ifadesine bile başvurulmamıştır.

Aynı hukuki duruma haiz sanıkların bir kısmı cezalandırılmış, bir kısmı beraat etmiş bir kısmının bu olaylardan haberi bile olmamıştır.

Yani, Anayasa’ nın eşitlik ilkesi, Hukuk devleti olma ilkesi, Hukuk’un; Kesin delil ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, masuniyet karinesi ilkesi sadece görmezden gelinen temel ilkelerdir.

Mahkeme heyetinin “cami bombalanması” ve “ uçak düşürülmesi” ile ilgili tek soru sormayacağına dair duruşmalardan önce diğer dava arkadaşlarımla iddiaya girdim ve ben kazandım.

Bu konularda “tek soru” sormadılar, soramadılar!

Çünkü iddiaların saçma ve düzmece olduğu çok belliydi.

Örneğin; Camilerin keşif planı olduğu ve 2003 yılında hazırlandığı öne sürülen belgede; camii etrafında 2006 yılında belediye meclisi kararı ile verilen sokak adları kullanılmış, 2007 yılında çıkan bilgisayar programı ile şema çizilmiş, olmayan yere metro hattı ve durağı konulmuş, 2010 yılında kullanılmaya başlanan emniyetli cep telefonunun kullanılması planlanmıştı.

Gerçeklerin üstü örtülemez.

Çanakkale savaşında öleceğini bile bile vatanını korumak için taarruz eden Mehmetçik gibi, emekli ve muvazzaf TSK personeli suçsuzluğuna o kadar inanıyordu ki tutuklanacağını bile bile Avrupa’dan, Asya’dan Afrika’dan Avustralya’dan kısaca dünyanın 4 kıtasından ilk uçakla mahkemeye geldi.

Tutuklandılar da… Daha da acı olanı tutuklanma gerekçelerinde “kaçma şüphesinin”de bulunmasıydı.

Türk milleti tarafından gerçeğin öğrenilmesi amacıyla yargılamanın TV’lerde yayınlanmasını mahkemeden talep ettik ve imza kampanyaları yapıldı. Ancak yayınlanma izni alınamadı.

Kamuoyu; gerçekleri dürüstçe yazan cesur birkaç gazeteci ve mahkemeye gelen dinleyiciler ile yavaş yavaş öğrenmeye başladı. Gerçekleri görenler gün gün çoğaldı. Görmek istemeyenlerin gözlerine ise sanki mil çekilmişti.

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna “Balyoz Darbe Planının”da araştırılması için dilekçe verdik. Ancak kabul edilmedi. Hatta Komisyon üyesi olan bir milletvekilinin, eski bir Hava Generali olmasına rağmen.

Üstelik söz konusu generalin 2003 yılında üs komutanı olduğu hava üssünde görevli 3 havacı kurmay pilot albayın; sözde ORAJ Hava Harekat Planı faaliyetleri nedeniyle 16 şar yıl hapis cezası almasına rağmen. Üs Komutanından habersiz 24 saat birlikte olan astları; üste yeni bir filo kurup, darbe planları yapabilir mi?

Veya Kara Harp Akademisi komutanının haberi olmayan darbe planından, kaleminden başka silahı olmayan öğrencilerin haberi olması mümkün müdür?

Ya da akademide sivil bayan bilgisayar memurunun haberdar olup bu çalışmalara katılması mümkün müdür?

Yoksa böyle bir plan yeryüzünde yok mudur…

Türkiye’de ve Dünya’da tarafsız olanlar artık bu “davanın sahte ve 2007 yılından sonra hazırlanmış imzasız dijital verilere dayandığı” ve TSK’ nin ülke mukadderatında etkisizleştirildiği ve bir bölüm iyi yetişmiş yüksek eğitimli personelin tasfiye edildiği konusunda hemfikirdir.

Davanın başından beri savunma hakkımızın yok sayıldığı, adil yargılamanın yapılmadığı ve hukuki hiçbir talebimiz karşılanmadığı bu yargılamada, Avukatlarımız da çaresiz kalmış 3 Mart 2012 tarihinden itibaren duruşmalara katılmamışlardır.

Bunun yanı sıra; hukuku cesurca savunan başta İstanbul Barosu ve İzmir Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri gibi memleketimizde hukuk devletine inanan, adaleti sağlamaya çalışan hukukçuların da olduğunu burada anmak istiyorum.

Bizler tarafından iğne ile kuyu kazılarak suç isnat edilen elektronik dijital verilerde 1957 adet hatalı, tutarsız, çelişkili zaman, mekan, olay ve kişi olgusu ortaya çıkarılmıştır.

Dijital verilerin sahteliği konusunda, ABD ve Almanya adli bilişimcilerinden ve yurdumuzun saygın üniversitelerinden alınan yeni bilirkişi raporları mahkemeye sunulmuş ve iddiaların tamamı bilimsel olarak çürütülmüştür. Ama adalet, matematiksel gerçekleri ve bilimi dikkate almamıştır.

Diğer taraftan; 1nci Ordu Komutanlığından çalınan ve içinde gerçek savaş planlarını, devlet sırlarını barındırdığı bilinen ve bugüne kadar tahkikat açılmayan CD’ler vardır. Bu CD’leri kimler çalmıştır?

Gazetede çoğaltılmış mıdır? Su anda kimlerin elindedir?

İstanbul ve İzmir’de “casusluk”adıyla bilinen davalar açılmasına rağmen aynı araştırma bu dava için neden yapılmamıştır?

Sözde BALYOZ Güvenlik Harekat Planı

Davaya adını veren “Balyoz Güvenlik Harekat Planı”nın bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildi.

Sözde darbe ile ilişkilendirilen belgelerin yaklaşık yarısı olan 76 adeti “CALİBRİ”ve “CAMBRİA” yazı tipi ile yazılmıştır. Gerekçeli karardan sonra 7 Şubat 2013 tarihinde alınan yeni bilirkişi raporu eski raporları desteklemekte ve “ sahtecilik yapılmadan bu dosyaların 2003 yılında mevcut olmayan 2007 yazı tiplerini ihtiva etmesi mümkün değildir”.

Demektedir. Ayrıca, diğer 16 CD’nin aksine CD-11 ve CD-17 nin üzeri el yazısı ile değil makine ile yazıldığı bilirkişilerce tespit edilip mahkemeye sunulmuştur. Ancak bu gibi gerçeklere itibar edilmemiştir.

Planın içeriği de sahteciliği kanıtlamaktadır.

Örneğin sahte Balyoz Güvenlik Harekât Planının 5’nci maddesi "b" fıkrasında “Yedek Muhabere vasıtası”olarak Kral TV Mesaj Bant Sisteminin kullanılacağı belirtilmiştir.

Oysa "Kral TV Mesaj Bant Sistemi 2006 yılında faaliyete geçmiş olup, bu hususu kanıtlayan belge ilgili kurumdan alınarak mahkemeye sunulmuştur.

Gerçek askeri bir planda özel sektöre ait bir TV istasyonunun kullanılamayacağının ötesinde, olmayan bir sistemin yedek muhabere sistemi olarak, bir askeri plana yazılması ve 2003 yılında görüşülmesi mümkün değildir.

Sözde Balyoz davasının ek ve cetvellerinde 2003 yılında olması mümkün olmayan hatalı 2004 ila 2009 yıllarına ait çelişkili binlerce bilgi mevcuttur.

Bu bilgilerin bir kısmı 2003 yılından önce olmuş, bir kısmı ise hiç olmamış veya 2004-2009 yılları arasında meydana gelmiş olayları kapsamaktadır.

CD-11’ e en son kayıt edilen bilgi 2009 yılında Trakya Üniversitesine kayıt olmuş bir öğrenciye aittir.

Sahte ORAJ Hava Harekat Planı

“Balyoz Güvenlik Harekat Planı” sahte olunca zaten onun türevleri otomatik olarak sahtedir. “Ağacın bir meyvesi zehirli ise bütün meyveleri zehirlidir.”

“ORAJ Hava Harekat Planı” nın da bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildir.

Sahte ORAJ Hava Harekat Planında ve onunla ilişkilendirilen lahika ve cetvellerde adı olan toplam 43 havacı personel yargılanmıştır. Bir emekli kurmay albay yaşananlar sonucunda kendi hayatına son vermiştir.

42 kişi ise 16-20 yıl ceza almıştır. Havacıların 17 kişi General rütbesinde ve çoğunluğu Hava Kuvvetlerinin geleceğinde söz sahibi olacak kurmay pilot albaylardır.

Hava Kuvvetlerinde cezalandırılan 2 kişi hariç her personele birer adet 2-3 satırlık sahte dijital veri konulmuştur.

Farklı şehirlerde, ayrı kişilerce, değişik bilgisayarlarda hazırlandığı öne sürülen dijital veriler birbirinin virgülüne, noktasına kadar aynıdır. Bilirkişiye bile gerek yoktur. Üst üste koyup, cama tutup baksanız tek bilgisayarda hazırlandığını ve sahte olduğunu anlarsınız. Her bir suçlanacak personelin adına üretilen birer adet sahte dijital veriye ilave olarak bazılarının adları 2 ayrı listede de yazılmıştır.

Hava Kuvvetleri personelinden 36 kişinin adı soyadı sicili rütbesi ve görevini ihtiva eden basit bilgilere sahip 2 Liste “COK GİZLİ”gizlilik derecesinde ve listenin başlıkları çok özeldir.

1. 1nci Ordu Komutanlığı Sorumluluk Sahası Hava Kuvvetleri Personeli Özel Görev Yeri,

2. Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel Listesi.

197 kişinin adı olan birinci listeden 21 kişi, 90 kişinin adı olan 2 nci listeden 15 kişi yargılanıp cezalandırılmıştır.

Aslında bu 2 listede adının geçmesi de önemli değildir. Çünkü bu 2 listede de adı geçmeyen 6 kişi de cezalandırılmıştır. Listelerde adı olup ta ifadesi dahi alınmayan 244 kişi eğer merak edip listelere bakmamışsa darbeden hala haberi yoktur!

Söz konusu birinci liste “CAMBRİA”, diğer liste “CALİBRİ”yazı tipi ile yazılmıştır. Bu iki yazı tipi 2003 yılında henüz yoktu ve 2007 yılında icat edilerek kullanılmaya başlandı. Yani; 2007 yılında trafiğe çıkan bir otomobil ile 2003 yılında kaza yapıp cezalandırılmanız gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Karşı delillerimiz bunlarla da sınırlı değildir.

Listeler incelenince içeriğinde 2003 yılında olması mümkün olmayan bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.

2003 yılından sonra gerçekleşen olayların kullanılması planların düzmece olarak yapıldığının en önemli kanıtlarıdır. Örneğin “Devralınacak kamu kuruluşları” sayfasında adları bulunan havacı subayların 2006, 2007 ve 2009 yılında meydana gelen sınıf değişiklikleri 2003 yılında olmuş gibi gösterilmiştir. Düzmece ve çelişkili bilgilerle dolu sözde “el konulacak üniversiteler” sayfasını inceleyelim;

Listede 1995 yılı Hava Harp Okulu mezunu olan ve sınıfı ve rütbesi Mühendis Üsteğmen olarak yazılan bir kişinin sınıfı 2003 yılında “Piyade”dir. Üniversitede gördüğü öğrenim sonrası 19 Ağustos 2009 yılında ise sınıf değiştirerek “Mühendis”sınıfına geçmiştir. Üniversitede öğrenim görerek 2009 yılında Mühendis sınıfına geçen birisinin 2003 yılında aslında var olmayan sınıfını yazmanın bir tek açıklaması vardır. Söz konusu personel listesi sahte olarak en erken 2009 yılında üretilmiştir. Örnek bir tane değildir. Yani sehven yapılmamıştır.

Listede sınıf ve rütbeleri Mühendis Üsteğmen olarak yazılan; Hava Harp Okulu 1995 mezunu Havacı Üsteğmenler;

Birisinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2009 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Diğerinin sınıfının 2003 yılında İkmal olduğunu 2006 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Bir diğerinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2007 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçmiştir.

Yani bu planları hazırlayan komplocular tarafından 2006, 2007, 2009 yıllarında doğan çocuklara 2003 yılında nüfus kâğıdı çıkarılmıştır.

Bu bilgiler; Sözde ORAJ personel listelerinin 2003 yılından sonra üretildiğinin sayısız kanıtlarından birisidir. Eğer güncellenseydi söz konusu kişilerin rütbelerinin Üsteğmen değil Binbaşı olması gerekirdi. Doğru olsaydı 2003 yılında sınıflarının “mühendis”değil “Piyade, Uçak bakım, İkmal” olması gerekirdi.

Diğer taraftan söz konusu listelerde adı geçen 287 kişinin rütbe ve garnizonları 2003 yılı bilgilerine aittir. Yani güncellenmemiştir. Halbuki ortalama olarak her yıl personelin %25 inin rütbesi terfi nedeniyle bir üst rütbeye yine %25 tayin nedeniyle garnizonun değiştiği bilinen bir gerçektir.

Yine söz konusu listede 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmadaki Büyük Alışveriş Merkezlerinin Kontrolü ve Denetimi için personel planlaması yapılmıştır. Ancak 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmada henüz büyük alışveriş merkezi açılmamış durumundadır. Balıkesir’deki büyük alışveriş merkezinin birisi 2010, diğeri 2011 yılında açılmış, Bandırma’da ise büyük alışveriş merkezi 2011 yılında açılmıştır.

Sayı olarak 1-2 tane değil 287 kişilik 2 Liste de 55 adet rütbe, ad, soyadı ve garnizon adı hatası tespit edilmiştir. Harekat planı hazırlayanların hele bir kurmay albayın 287 kişilik bir listede bu kadar çok hata yapması bununla da darbeye teşebbüs edilmesi mümkün değildir.

Hava Kuvvetleri personeli ile ilgili söz konusu listelerde; TSK’lerinde eğitimi en zor olan, zaman alan ve milletin kıt kaynakları ile yetiştirdiği, F-16, F-4 pilotları, kurmay subayları; İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri), İMKB (İstanbul Menkül Kıymetler Borsası), Cezaevleri, Alış veriş Merkezleri, Üniversiteler, Tren İstasyonları, Oteller, Defin İşlemleri gibi uzmanlık alanları ile ilgisi bulunmayan havacıların fiilen yapmadığı, yapamayacağı görevlere adları yazılmıştır.

Yine ilginç olan Hava Harp Akademisinde görevli bilgisayarda yazı yazmaktan sorumlu Sivil Kadın Memuru da 16 yıl ceza almıştır.

1nci Ordu Komutanlığının seminerde görevli plan subayları, CD’lerin hazırlandığı, arşivlendiği ve çıkarıldığı öne sürülen yerde görevli bilgisayar memurları darbeden haberdar olmayıp sanık olmazken Hava Harp Akademisinin bilgisayar memurunun darbeden haberdar olup cezalandırılması da ilginçtir.

Yine tek sivil Mühendis havacılıkla ilgili olsa gerek HAVELSAN Genel Müdürü de 13.4 yıl ceza almıştır.

BALYOZ davasının tarihe geçecek en önemli boyutları

Balyoz davasının tarihe geçecek birçok hukuksal, siyasal, askeri ve kişisel boyutu vardır. Kanımca, gelecekte bugünlerin tarihini yazacak tarihçiler, hukukçular, siyaset bilimciler, askerler davanın çeşitli yanlarını inceleyeceklerdir. Bunlar;

· Sahte CD’ler ve içerisindeki imzasız delillerle varsayımlara dayalı yargılama yapılması,

· Bilirkişi raporlarındaki eksik, yetersiz ve çelişkili hususların çokluğu,

· Gerçek seminer bilgileri ve diğer belgeler kullanılarak, sahte planların hazırlanması ve harmanlanarak mahkemeye sunulması, mahkemenin ise delilleri değerlendirmemesi,

· Dalga-dalga tutuklamalar, taksit-taksit iddianameler, paket-paket yargı düzenlemeleri,

· Polis tutanaklarının hiç değişmeden iddianame ve iddianamenin de hüküm olması,

· En basit hukuk kurallarının uygulanmaması, bir gecede 163 TSK personelinin tutuklanması ve dünyanın 4 kıtasından uçarak gelenlerin dahi tutuklanarak, kaçacaklar diye hapse atılması,

· Tutuklanan subay sayısı dalga-dalga artırılarak bir daha bırakılmaması

· Genelkurmay Başkanı Orgeneral I.KOŞANER’in; çağdaş hukuk kurallarına uygun yargılama yapılmaması ile personelin hak ve hukukunu koruyamadığı gerekçesi ile istifa etmesi ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığının olayları büyük bir sessizlik ve dikkatle televizyondan seyretmesi,

· TSK’nin 325 personeline yasanın belirlediği en üst sınırdan cezalandırılması, hatta babalık ve kocalık haklarının alınmasına yönelik hususların hükümde yer verilerek mahkemede özellikle okunması,

· TSK’lerinin kalifiye personelinin itibarsızlaştırılması ve tasfiye edilmesi, Hava Kuvvetlerinin pilotsuz, Deniz Kuvvetlerinin kaptansız bırakılması, Kara ve Jandarmanın kalifiye insan gücünün tasfiye edilerek, TSK’nın etkinliğinin ve bölgesindeki caydırıcılığının zayıflatılması,

· İstanbul Barosunun hukuk mücadelesi,

· Basının hukukun yanında yer alanlar ya da intikam alanlar olarak ikiye ayrılması,

· Ailelerin her türlü zorluklara rağmen asla mücadeleden vaz geçmemesi,

· Ama hukuki ve insani olarak en önemlisi davanın sanıkları olan hiçbirimizin suçu kabul etmemesi, mahkeme önünde diz çökmemesi ve boyun eğmemesidir. Çünkü masumduk. 16-18-20 yıl ceza almamıza rağmen İstiklal marşını, Harbiye marşını söyleyerek mahkeme salonundan ceza evine gittik. Bu husus en önemli olgu olarak tarihe geçecektir.

Türk hukuk tarihine geçen bu davadan kuşkusuz çıkaracağımız dersler vardır. Bunlar;

· Gerçeklere gözünüzü kapatamazsınız. Geçmişi bugünden geriye bakarak hatasız olarak kuramazsınız. Her geçen gün yalanın boyutları ortaya çıkar.

· Avrupa Birliği, Almanya, ABD dahil pek çok ülkenin adalet ile ilgili kuruluşlarının hazırladığı raporlarda “deliller şüpheli”görülmesine rağmen mahkemenin bu şüpheyi görmemesi,

· Özel yetkili mahkemeler, her türlü cezayı verebilirler ama haksızlık yaptıkları için vicdanlar bu cezaları kabul etmez. Sokrates’in, Galilei’nin, Dreyfus’ün, mahkemeleri gibi...

· Haksızlığa uğrayan masumlar, fütursuzca yargılananlar hukuk tarihinin başköşelerinde yerlerini alırlar.

· Sadece kanun yapmak yetmez, esas olan kanunların uygulanış biçimidir.

· En çok aileler mağdur olmuş, en büyük zararı TSK görmüş, en büyük yarayı adalet sistemi almıştır.

Devletin yöneticileri, kurumları ve yetkili kişilerin tutumları olumlu veya olumsuz olarak milletçe değerlendirilmiştir. Test edilmiştir. Bir bölümü ölmeden mezara gömülmüştür…

Selam ve saygılarımla.

Y.Ziya TOKER

5 No.lu CİK. C-10

S İ L İ V R İ

Kaynak: www.acikistihbarat.com

ÇHD ve İHD: Ethem Sarısülük'ü vuran katili saklamayın..
13 Haziran 2013,



ÇHD ve İHD Ankara Şubeleri ortak yaptıkları basın açıklamasında Ethem SARISÜLÜK'ün katilinin bulunması ve yargı önüne çıkarılması için sonuna kadar mücadele edeceği vurgulandı; daha sonra, aile adına Cumhuriyet Savcılığına şikayet dilekçesi verildi.

BASINA VE KAMUOYUNA
TARİH: 01.06.2013,
YER: Ankara, Kızılay YKM önü

İstanbul Gezi Parkındaki göstericilere yapılan saldırıyı protesto eden grubun üzerine polis tarafından ateş açıldı. Ethem SARISÜLÜK, insanların gözleri önünde yere yığıldı. Ethem bir daha gözlerini açamadı ve dün beyin ölüm gerçekleşti.

Adli bir vaka olarak bu olayı anlatabiliriz. Ancak bunun adli bir vaka olmadığını bizler biliyoruz ama sizler çok daha iyi biliyorsunuz. Sessizliğiniz ve yokmuş gibi davranmanız da aslında bundan. Bugün İçişleri Bakanı, Ankara Valisi, Ankara İl Emniyet Müdürü, İl Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve diğer yetkililerle ilgili şikayette bulunduk. Ethem yere düşeli ve gözlerini açmayalı tam 13 gün oldu.

Ancak bizler görüntülerini izlediğimiz, verdiği röportajları basında okuduğumuz polisin hala kim olduğunu bilmiyoruz. Ama sizler biliyorsunuz. Susuyorsunuz, gizliyorsunuz ve açıkça suç işliyorsunuz. Gezi Parkına, Taksime saldırdığınız da işlediğiniz gibi. Tonlarca gazı hedef gözeterek insanların üzerine ateşlediğiniz gibi. Kızılay’da,
Taksim’de TOMA’ları insanların üzerine sürdüğünüz gibi. Abdullah CÖMERT’i öldürdüğünüz gibi. Ethem’e silahla ateş ettiğiniz gibi.

Ethem SARISÜLÜK’ün vurulma anı görüntülerle sabit olduğu halde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 13 gündür katil polisin kimliğini tespit etmemiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kolluk güçleri üzerine hiçbir hükmü yoktur. Kolluk kuvvetleri amir, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yazışma mercii gibi hareket etmektedir.

Buradan bir kez daha sesleniyoruz; Ethem’i vuran katili saklamayın, derhal görevden el çektirilerek tutuklanmasını talep ediyoruz. Bunu yapmadığınız sürece hiçbir açıklamanızın ve yazışmanızın bir önemi yoktur.

Çağdaş Hukukçular Derneği ve İnsan Hakları Derneği olarak tüm toplumsal muhalefet ile birlikte asla yılmayacağız ve Ethem’in katilini ve katilini koruyanları yargı önüne çıkaracağız.
Saygılarımızla.
Kaynak: http://www.chd.org.tr/haber_detay.asp?haberID=981

"Bu cezalar sözün bittiği yer Ama…"
01 Temmuz 2013



İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi aralarında gazeteci, yazar, STK başkanlarının bulunduğu 15 kişiye verdiği 113 yıl ceza ile ilgili gerekçeli kararını açıklamasının yankıları sürüyor. Aynı davada ceza alan gazeteci Fikret Gültekin "bu karar sözün bittiği yerdir" dedi.

Van Olay Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fikret Özkan`ın hazırlayıp sunduğu hafta Ertesi programına bu hafta Bu davada ceza alanlardan Gazeteci Yazar Fikret Gültekin, Avukat Abdulgani Orhan ile Hür Dava Partisi Van İl Başkanı Avukat Rasim Sayğın katıldı.

Fikret Gültekin: bu cezalarla ilgili sözün bittiğe yer diyorum ama…
Susma hakkını kullanmak, Mustazaf-Der`in kapatılmasını protesto etmek, Beyazıt meydanındaki basın açıklamasına katılmak ve Gazetecilik mesleğinde dolayı yaptığı bütün telefon görüşmelerinin örgütsel faaliyet olarak kabul edildiğini söyleyen Gazeteci Yazar Fikret Gültekin, "Bu cezalarla ilgili olarak; sözün bittiğe yer diyorum. Ama kavganın gürültünün olacağı anlamındaki sözün bittiği yer değil, bu zulmü daha yüksek sesle haykırmanın olduğu bir noktadayız. Bu cezayı veren hakimler cumhuriyet dönemindeki istiklal mahkemelerindeki hakimlerin torunları bunlar. Babalarından dedelerinden almış oldukları o misyonu herhalde devam ettiriyorlar" şeklinde konuştu.

"Bu mahkemeleri tanımıyoruz"
İpe götüren istiklal mahkemelerindeki hakimlerin ve savcılar zihniyeti ne ise bu zihniyetin o olduğunu vurgulayan Gültekin sözlerini şöyle sürdürdü.

"Bu durum karşısında `ben hukuka karşı saygılıyım, hukukun vermiş olduğu karara saygı duyuyorum…` bunlar hep fasa fiso. Biz bu hukuk yasalarına isyan ediyoruz. Bunu kabul etmiyoruz. Bunu ret ediyoruz Bu mahkemeleri tanımıyoruz. Buradan bütün Türkiye kamuoyuna duyuruyoruz. Bu kadar gaddar, bu kadar basit, bu kadar zalimane, bu kadar anlamsız gerekçelerle insanları suçlamak, 12 yıl 15 yıl, 6 yıl, 7 yıl… Cezaya çarptırmak tek kelime ile bu insanların geçmişte haksız hukuksuz yere katliama götüren insanların boynunu ipe götüren o istiklal mahkemelerinde hakimler, savcılar zihniyeti ne ise odur. Bize soruyorlar ne olacak bu Yargıtay aşaması? Ne diyeyim ki? Zulmün dini imanı yok ki. Yargıtay`a giden dosyaların hangi gerekçelerle tasdik edildiğini biliyoruz. Bir ümit belki var; ama bu ümidimizi nasıl muhafaza edeceğiz?" diye sordu.

"Bu kara leke hükümetin alnındadır"
Bu kararın hükümetin ve Devletin alnına çalınmış kara bir leke olduğunun altını çizen Gültekin, "Bu bir kara lekedir. Türkiye cumhuriyet tarihini bugünkü döneminde yaşanmış kara bir lekedir. Bu kara leke, hükümetin alnındadır. Bu kara leke, devletin alnındadır. Bu kara leke aslında Türkiye`de bir hukuk diktatoryasının olduğunu gösteriyor. Kime karşı? Müslüman camiaya karşı. İslami hassasiyeti olanlara karşı bir yargı diktatörlüğü vardır. Bu yargı diktatörlüğünün olduğu bir ülkede bizim üzerimize nasıl bir sorumluluk varsa biz onu yerine getireceğiz. Bu zulümden dönülmesi için ne gerekiyorsa yapacağız. İnşallah Yargıtay`ın içerisinde, bu yaşanan hukuk garabetini sona erdirebilecek olan kişiler olur. Ve bu dosya, önlerine gittiği zaman `biz bunları cezalandırmak yerine, bunları ödüllendirmemiz gerekir` diyen sağduyulu insanlar çıkar. Ve bu dosyayı beraatla sonuçlandırır, yerel mahkemelerin yüzüne bir tokat gibi çarpar diye ümit ediyoruz" şeklinde konuştu.

İlk operasyonların CMK 102. Madde gereğince yapılan tahliyelerden sonra bu operasyonların başladığını hatırlatan dav avukatlarından Av. Rasim Sayğın Tüm bunların da bir takım medyayı ve Türkiye`deki siyasal konjönktörü memnun etmek adına yapıldığını söyledi.

"Av. Rasim Sayğın: polisin hazırladığı fezleke olduğu gibi iddianameye dönüştürüldü"
İnsanların günlük yaşamındaki telefon görüşmeleri ağabey kardeş görüşmeleri, bir çocuğun gidip babasını ziyaret etmesi gibi doğal konuşmaların dahi delil olarak sunulduğuna işaret eden Av. Rasim Sayğın, "STK` ların yapmış olduğu normal faaliyetlerin tamamı müvekkillerimize suçmuş gibi soruldu. Müvekkillerimiz de "evet bunu yaptık" dedi. Çünkü yasa dışı bir durum söz konusu değil. Savcılıktan çıktıktan sonra savcılık beyanları alındı. Bir çoğu serbest bırakıldı geri kalanlar ise ilk mahkemede savunmalarla beraber Hac ı İnan da dahil serbest bırakıldılar. Dosya tutuksuz olarak sürüyordu. İddianame hazırlandığında daha ciddi hazırlık bekledik. En azından mahkemeye sevk edilmeden bir takipsizlik kararı bekledik. Fakat baktık ki iddianame polisin hazırlamış olduğu, fezlekenin olduğu gibi iddianameye dönüştürülmüş. Mahkemede bu iddianameyi kabul etti. Bu iddianame hukuki desteklerden yoksun bir iddianameydi. Ve biz bunu mahkeme aşamasında dile getirdik. Mahkeme heyeti kimi müvekkillerimizin tahliyesine karar verdi. Hal böyle olunca dosyada gizlilik kararı da kalktı. Dosyanın tamamına vakıf olma durumu da elde ettik. İfade edildiği gibi bir örgüt bulamadık! Bir örgüt için hem yargının hem kanunun aradığı şeyler var. Bunların hiçbir yok. Hadi, siz yasal bir derneği örgüt saydınız Bu örgütün şiddet boyutu nerde, nasıl teröristsel faaliyette bulundu? Bunları açıklanması gerekiyor; ama bunların hiçbiri yok" diyerek kararın tutarsızlığına tepki gösterdi.

Bunun resmen hukuk eliyle insanlara tuzak kurmak olduğunu aktaran Sayğın, "Siz, STK kurabilirsiniz, dernek kurabilirsiniz… Bunları anayasal güvence altına alacaksınız. Bu STK`lar çatısı altında yasal faaliyetlerde bulunabilirsiniz diye bir hak vereceksiniz insanlara; fakat bu insanları yaptığı faaliyetlerde hiçbir şiddet unsuru içermemesine rağmen, tamamen toplumun hizmetine sunulan Dernekler olmasına rağmen, gün gelecek bu insanları başına `Hizbullah` `PKK` veya başka bir örgütün ismini koyarak ben bu insanları cezalandırabilirim mantığıyla insanları bir yere toplayacaksınız ve günü gelince hepsini sudan bahanelerle alıp cezalandıracaksınız. Bu, insanlara tuzak kurmaktır" diye konuştu.

Av. Abdulgani Orhan: hukuk devleti mi yoksa talimat hukuku mu?
Türkiye`de hukukun hangi konuma geldiğini ve hukuk devleti mi yoksa talimat hukuku mu? Olduğunu soran Dava Avukatlarından Abdulgani Orhan ise "Birilerini tatmin etme durumu söz konusu. Gerekçeli kararda zaten bir şey yok. Dosyanın hazırlanma aşaması, ardından savcılık ardından da yargılamaya baktığımız zaman bu dosyada maddi hukuk anlamında hukukun ceza verebileceği hiçbir durum söz konusu değil. En önemlisi ise, dosyada beraat alan bir şahıs var. Müvekkilimiz Hacı Bey. Kendisi beraat alıyor. Onu karşılayan oğlu, cezaevi arkadaşları ve akrabaları maalesef ceza yiyorlar. Gerekçeleri onu karşılamaları… Bu bizim için sevindiricidir. Dosyanın avukatı olarak buna seviniyorum. Çünkü Türkiye`nin hukuk sisteminin ne hale geldiğinin çok ciddi bir delili oldu bu dosya. Birçok insanın da mağdur olmasının önüne geçilecek bir durum. Yargıtay aşamasında bunun dönmesi umudundayım. Eğer Yargıtay tarafından onaylanacak olursa cumhuriyetin kuruluş yıllarının ilk günlerini yaşamış olacağız. Üç Aliler malumunuz, meşhurdur. Önce idamına sonra delilerin toplanmasına veyahut da şahsın dinlenilmesine…` biz öldürelim, ondan sonra suçlu değilse de pardon deriz! Mantığı söz konusudur. Şu anda da maalesef birilerin tatmin etmek için bu yapıldı. Ama Allah`u Teâlâ her şeyin şahididir. Hak ve adaleti de tesis edecek olanlar insanlar değildir; Allahın adaletidir. Müvekkillerim de bunu net ortaya koymuşlardır. Allah-u Teâlâ`nın adaleti bu dünyada da tecelli bulacaktır" vurgusu yaptı.

Yargıtay aşamasından sonra ne yapılacak?
Kararın Yargıtay`dan dönmemesi halinde gerek Türkiye gerekse de Dünya kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunulacağı sinyallerini veren Av. Orhan, "Hazırlığını yaptığımız bazı raporlar söz konusu. Sadece bu dosya değil, buna benzer mağduriyetlerin yaşandığı dosyaları raporlaştırıp gerek Türkiye gerekse de dünya kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmak lazım ve bulunulacak inşallah. Şu an Yargıtay aşaması devam ediyor. Biz umut ediyoruz ki bu iş Yargıtay`dan döner" diye konuştu.
(Murat Dalgın, Fırat Arslan-İLKHA)
http://www.mardindosthaber.com/

İlker Baibuğ Sanki Mirzabeyoğlu davasını anlatıyor
07/10/2013



Radikal'in haberi: "Allah'ım aklımı koru"

Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ, Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'terör örgütü lideri' olarak ceza almasından 17 gün sonra bir vatandaşa kendisine 'terör örgütü lideri' dediği için verilen hakaret cezasını değerlendirdi...

Ergenekon Davası'ndan müebbet hapis cezasına çarptırılan Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, apartman panosuna “Ergenekon ve PKK terör örgütü lideri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Emekli İlker Başbuğ" yazısı asan İ.S. adlı vatandaşa gıyapta hakaret suçu işlediği gerekçesiyle 3 bin TL para cezası verilmesini değerlendirdi.

"TÜRKİYE 'DE İNANILMAZ OLAYLAR YAŞANIYOR"

Twitter ve kendine ait internet sitesinde yayınlanan yazısında Başbuğ, "Türkiye'de inanılmaz olaylar yaşanıyor. Yaşanılan olaylar karşısında, insanların akıl sağlığını koruyabilmeleri gerçekten çok zor. Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk, bir konuşmasında şöyle diyor: "Bir Genelkurmay Başkanının bir örgütün başı olabileceğini benim aklım almıyor. Hukuki olarak sorarsanız, bunun güneşin batıdan doğması kadar doğa dışı bir şey olduğunu düşünüyorum" Sayın. Prof. Dr. İzzet Özgenç ise, "Suç Örgütleri" kitabına yazdığı dipnotta şunları söylüyor: "Türkiye'de Genelkurmay Başkanlığı görevini yapmış ve görevden yaş haddinden emekli olarak ayrılmış olan bir kişinin, görevi başında iken terör örgütü yöneticisi olarak faaliyet icra ettiğini iddia etmek, bir akıl tutulmasının yansımasıdır." Sayın Selçuk, böyle bir iddiayı benim aklım almıyor derken, Sayın Özgenç de, böyle bir iddiayı ileri sürenlerin ve bu iddiayı kabul edenlerin bir akıl tutulması yaşadıklarını söylemektedir" dedi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kendisi hakkında verdiği cezaya atıfta bulunan Başbuğ, "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise, birçok hukuksuzluğun yanında iki seçkin hukuk adamının sözlerine de kulaklarını tıkayarak, 5 Ağustos 2013 günü açıkladığı kararı ile Türkiye'nin 26. Genelkurmay Başkanı hakkında aşağıdaki hükme ulaştığını açıkladı: "Sanık Mehmet İlker Başbuğ hakkında TCK 314/1 ve 312/1 maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1 maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, neticeden müebbet hapis cezası ile cezalandırılması... Bu karar ile, terör örgütü yöneticisi suçlaması ile açılan kamu davası düşmemiştir. Bu durum ancak suçlamadan dolayı mahkemenin beraat kararı vermesi ile gerçekleşebilir. Sadece, Yargıtay içtihatları çerçevesinde, terör örgütü yöneticisi olmaktan ayrıca ceza verilmemiştir. Peki, mahkemenin verdiği bu karar hangi gerekçelere dayanmaktadır? Bilmiyoruz. Çünkü, hüküm tutanağında gerekçelere ilişkin bir kelime bile yoktur" ifadelerini kullandı.

"İNSANLARIN HAKSIZ VE GEREKSİZ YERE CEZAEVLERİNDE TUTULMASININ NE MAHSURU OLABİLİR Kİ!"

Yasalara göre mahkemenin hükmün gerekçesini 15 gün içinde dava dosyasına koyması gerektiğini söyleyen İlker Başbuğ, "Mahkemenin karar vermesinin üzerinden iki ay geçti. Daha ne kadar ay geçecek bilmiyoruz. Burası Türkiye! İnsanların haksız ve gereksiz yere cezaevlerinde tutulmasının ne mahsuru olabilir ki! Herhalde, hakimler önce karar verdiler, şimdi de verdikleri bu kararın gerekçelerini yazmak üzere yoğun şekilde meşguller!" ifadelerini kullandı.

"HUKUKTA DA VARSAYIMLARIN YERİ YOKTUR. AMA BURASI TÜRKİYE!"

İlker Başbuğ, "İşin ilginç yönü, savcılar mütalaalarında, terör örgütünün varlığına ve terör örgütü yöneticileri ile üyelerinin varlığını ileri sürdükleri bir örgüte nasıl yönetici veya üye oldukları
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Sal Arl 25, 2012 8:57 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Çrş Tem 31, 2013 1:14 am    Mesaj konusu: Adaletin metre hesabı Alıntıyla Cevap Gönder

Adaletin metre hesabı
30/07/2013



Polis, gaz fişeğiyle öldüğü öne sürülen Mazlum için "Menzilimizin dışındaydı" dedi, savcılık başka inceleme yapmadan takipsizlik kararı verdi.

Haber: İSMAİL SAYMAZ

Adana ’da bir yıl önce mahallesindeki polis müdahalesi sırasında, evinin önünde oynarken başına isabet eden cisimle hayatını kaybeden 10 yaşındaki Mazlum Akay’ın ölümüyle ilgili takipsizlik kararı verildi. Savcılık, polis ifadesine dayanarak, gaz fişeğinin menzilinin 120 metre olduğunu, yine polis krokisine göre, gazın atıldığı nokta ile Mazlum’un yaralandığı yer arasında 123 metre olduğunu, dolayısıyla gaz fişeğiyle yaralanamayacağını savundu. Polislerse savunmalarında, ihlal edilen ‘45 derecelik açı’ uygulamasını bile geride bırakacak şekilde, “Gaz fişeği canlılara atılmaz” dedi.
29 Temmuz 2012’de, Yüreğir’in Çukurova Caddesi üzerinde BDP ’li bir grup toplanıp yola barikatlar kurdu. Adana Emniyeti de taş attıkları iddia edilen gruba müdahale etti. Grup ara sokaklara kaçarken, polis gaz bombaları ve tazyikli su kullandı. Polise göre, 10 civarında gaz el bombası ve 31 gaz fişeği atıldı. İddiaya göre gaz fişeklerinden biri, 853. Sokak’ta bulunan, 10 yaşındaki Mazlum Akay’ın başına isabet etti. Kafasından yaralanan Akay, kaldırıldığı hastanede 4 Ağustos’ta öldü. Akay’ın ölümünden sonra emniyet, çocuğun başına isabet eden cismi bulamazken, hazırladıkları fezlekede, bir başka gösterici tarafından atılan taşla yaralandığını iddia etti.

Adli Tıp : Fişek de olabilir

Savcılık ise ilkin, tanık Nedret Esmer ve Hüsamettin Şengil’in ifadesini aldı. Esmer, bulundukları sokağa gaz atıldığını kaydederek, “Evimin önünde oynamakta olan Mazlum yere düştü. Polis araçları ana cadde üzerindeydiler. Oradan gaz bombası atıldı. Ben polise taş ya da yanıcı madde atıldığını görmedim” dedi. Şengil de “Yakınımızda gaz oluştu. Mazlum yere düştü. Başına ne isabet etti, bilmiyorum. Olay yerinde bulunanlar ‘Gaz bombası değdi’ dediler” diye konuştu. Daha sonra Muzlum’un ailesi, çocuğun başına değdiğini iddia ettikleri, gaz fişeğine ait iki metali savcılığa sundu.

Fakat savcılık, ‘metal parçalarının bulunuş, alınış ve koruma şekli, güvenirliliği sağlanmadan günler sonra ibraz edildiğinden’ parçalar üzerinde kan ve doku incelemesi yapmadı. Adli Tıp Kurumu , ‘ölüme neden olan kırık, kanama ve harabiyetin gaz fişeği kapsülü ile olabileceği gibi, kafaya isabet eden sert ve künt bir cismin havalesi ya da düşerek kafanın sert zemine çarpmasıyla da oluşabileceği’ yönünde rapor verdi.

Bu işlemlerden sonra savcılık, şüpheli polisler İlhami Mete, Mehmet Manas, Hürrem Akbıyık, Serdar Kökver ve Uğur Çakır’ın ifadelerini aldı. Polisler hem gaz el bombası hem de gaz fişeği kullandıklarını belirtirken, ‘gaz el bombasının yakın grubu dağıtmak amacıyla, gaz fişeğinin ise uzak mesafedeki grubu dağıtması için, duruma göre sağına, soluna, önüne, arkasına atıldığını, canlıya doğru gaz fişeği atılamayacağını’ söyledi. Polisler gaz fişeği menzilinin 120 metre olduğunu, gaz fişeği attıkları Çukurova Caddesi ile Mazlum’um yaralandığı 853. Sokak’ın menzil dışında kaldığını belirtti. Adana Emniyeti Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube’nin hazırladığı krokiye göre, iki mesafe arasının 123 metre olduğu belirlendi.

‘Menzil 200 metredir’

Hal böyle olunca savcılık, ‘Mazlum’un menzil dışında bulunduğunu’, ayrıca ‘kalabalık tarafından damlar üzerinden taş atıldığını’ ve dolayısıyla, ‘ölenin başına isabet eden cismin gaz fişeği olduğunun belirlenemediğini’ belirterek, 24 Haziran’da takipsizlik kararı verdi.

Emniyet-Sen Genel Başkanı İrfan Çelik ise biber gazı fişeği menzilinin 200 metre olduğunu belirterek, “45 derece eğimli atıldığı anda 200 metre alanı vardır. 50 metreden az bir mesafede vücutta kırıklar oluşturabilir. 50 metrenin üzerindeyse hassas bölgeye, göze ve buruna denk gelirse etkilidir” dedi.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/turkiye/adaletin_metre_hesabi-1143978

Engin Alan duruşma salonunun ortasında soyundu!...
Müyesser Yıldız
05.09.2013 01:04



Evet, Özel Kuvvetler'in efsanevi komutanı, MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan bugün Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin salonunun ortasında soyundu.

Balyoz davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Alan, 28 Şubat davasında da tutukluydu. Bu davada Haziran ayında tutuksuz yargılanmasına karar verilip, tahliye edilen 37 kişi arasında yer aldı. Ancak Balyoz'dan tutuklu olduğu için o da diğerleri gibi hergün Sincan Cezaevi'nden Ankara Adliyesi'ne getirilip, 28 Şubat davasına katılıyor.

Duruşmanın bugünkü bölümünün sabahki oturumu sona erip, öğlen arası verildiğinde inanılmaz birşey oldu. Engin Alan önce kravatını çıkardı. Ardından gömleğini.

Duruşma salonunun ortasında jandarmaların arasında beyaz atletiyle Alan'ı görünce,gözlerime inanamadım.

Alan üzerinden çıkardığı gömleğini jandarmalara gösterdi, aradaki korkulukların üzerine koydu, sonra eşinin getirdiği poşetten bir gömlek aldı. Yine jandarmalara gösterip, giydi. Kravat için de aynı işlemi yaptı. En sonunda çıkardığı kirli gömlek ve kravatı boşalan poşete koyup, eşi Nevin Alan'a ulaştırdı.

Böylesine efsane bir komutanı, bir milletvekilini, duruşma salonunun ortasında soyunmaya mecbur bırakan olay şuydu:

Sincan Cezaevi'nde, her eşyadan 2 taneye izin veriliyor. Aileler yenisini getirip, kirlilerini ancak öyle alıyor. Engin Paşa Pazartesi gününden beri duruşmaya geldiği için eşi Sincan Cezaevi'ne gidip, yeni gömlek götürüp, kirlileri alamadı. Çareyi temiz gömleği duruşma salonuna getirmede buldu. Değişimi jandarmaların gözetimi altında yapması gerektiği için de ortaya tuhaf, bir o kadar acı bu görüntü çıktı.

Dahasını anlatayım. Çetin Doğan da hem Balyoz'dan, hem de 28 Şubat'tan tutuklu. 28 Şubat duruşması için geçici olarak Silivri'den Sincan'a nakledildi. Beraberinde her eşyadan 2 tane getirdi. Ancak ayakkabılarından birisinin içindeki demir, arama cihazında ötünce, o ayakkabı Sincan'a alınmadı. Eşi Nilgün Doğan hemen gidip, demirsiz yeni bir ayakkabı satın aldı. Bunu Pazartesi günkü duruşmada eşine vermek için çırpındı, ama olmadı. Gün boyu elinde ayakkabı poşetiyle oradan oraya koşturan Nilgün Doğan'a, "Cumartesi günü Sincan Cezaevine getirin" dendi.

Haliyle Çetin Doğan'ın ayağında ne olduğunu merak ettim, bir fırsatını bulup baktım. Takım elbisenin altına yazlık keten ayakkabı giymişti.

28 Şubat davasının başladığı saatlerde 5 yıldızlı bir otelde yeni Adli Yılın açılış törenleri vardı. Tüm devlet erkânı, yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü, adalet arayışlarını konuştu.

Ben de aynı saatlerde duruşma salonunda, adaleti arayan ve bekleyen Engin Alan’a duygularını sordum. Şu kadarını söyledi:

“Hukuka inancım sıfır... Adalete inancım sıfır... Hiçbir duygum yok. Bu nereye kadar gider, artık benim değil tüm Türkiye’nin düşünmesi gereken bir sorun.”

Gördüklerim ve duyduklarımdan utandım.

Bilmem, insanların adalete inancını sıfırlayan, “milli irade” diye mangalda kül bırakmazken, bir milletvekilini duruşma salonunda soyunmaya mecbur eden “üstünler” de utanır mı?!.

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler

Odatv.com

Dink ailesi: Biz bu davada artık yokuz
17.09.2013



Hrant Dink cinayeti davasının Yargıtay’ın bozma kararından sonra bugün yapılacak ilk duruşması öncesi Dink ailesi bir açıklama kaleme alarak bundan sonra duruşmalara katılmayacaklarını duyurdu.

Açıklamada, şöyle denildi:

“Dink ailesi olarak, bundan böyle, bizlerle alay eden devlet mekanizmalarının oyununa alet olmayacak ve cinayet davasının yeniden görülmeye başlanan duruşmalarına katılmayacağız. Daha fazla kirlenmemek adına, yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı o duruşma salonlarına, artık girmeyeceğiz.

19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in katledildiği günden bu yana Türkiye’de sistem, yargısıyla, kolluğuyla, asker ve sivil bürokrasisiyle, siyasi kurumlarıyla, bizimle adeta alay etti. Adına devlet denen suç ittifakı, adaleti arar görünürken, gün gün, celse celse, cinayeti yeniden ve yeniden işledi. Bu ittifak, cinayeti planlayan ve sonra da üzerini örten suç örgütünün ta kendisidir."

"Cinayetten sonra savcılığa verdiğimiz ilk dilekçede, bugün Ergenekon üyesi olarak mahkûm edilen pek çok kişinin adını verip soruşturulmalarını istedik. Hiçbiri soruşturulmadı. Bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir soruşturma yürütülmedi. Devletin tüm kurumlarının dahil olduğu bir cinayette kim hangi soruşturmayı etkili yürütebilirdi ki?"

"Şimdiye kadar defalarca mahkemelere girdik çıktık. Üzerimize gülündü, hakaret edildi, “Ya sev ya terk et” denildi. Ama en büyük alayı mahkeme, “Cinayette örgüt yoktur” diyerek etti. Son olarak Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını bozan hükmü, sinsice hazırlanmış yeni bir oyunla, var olduğunu tespit ettiği örgütü birkaç milliyetçi gençle sınırlayarak bizlerle bir kez daha alay etti."

"Yetmezmiş gibi, Yargıtay’ın bu kararı sanki olumlu bir adımmış gibi yansıtılarak kamuoyu bir kez daha yanıltıldı. Bu Yargıtay, Hrant Dink’i sağlığında, türlü hukuksuzluklarla Türklüğe hakaretten mahkûm eden Yargıtay’ın ta kendisiydi."

"Bu davada, devletin cinayet mekanizmalarının ve suç ittifakının ortaya çıkarılması konusunda gereken tek şey siyasi iradeydi. Siyasi iktidar, kamuoyu önündeki türlü sözlerine ve vaatlerine karşın, bu iradeyi göstermekten ısrarla kaçındı."

"İrade göstermek bir yana, cinayette rol alan veya katilleri yücelten devlet görevlilerini terfi ettirdi, emniyet müdürü, müsteşar, vali, ombudsman olarak atadı; bazılarını da kendi bünyesine katarak, milletvekili, bakan yaptı."

"Muhalefet partileri ise, kâh 301. maddeye ilişkin tutumlarıyla, kah ülkedeki milliyetçi-ulusalcı dalgalanmaları körüklemeleriyle, kâh tetikçileri yetiştirdikleri ocaklarıyla, zaten cinayet ikliminin baş aktörleriydi."

"İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti “namus” meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeni’nin öldürülmesini yok sayıp, “Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır” diye böbürlenmeyi seçti."

"Cinayetin hemen ardından, “Bu kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır!” demek, ama sonra bu icraatı göstermek, onursuzluktur. Doğrudur! Bu cinayet faili meçhul değildir: Fail, muhalefeti ve iktidarı, askeri, polisi, istihbaratı ve yargısıyla, devlettir."

"Biz artık bu müsamerede yokuz. “Bu mahkemenin kararı şundan iyiymiş”lerden, “bu savcı şunda daha doğru demiş”lerden, “bu yapmak istiyormuş da yapamıyormuş”lardan, “şu yapabilirmiş de yapmıyormuş”lardan, “şu aslında iyiymiş de çevresi kötüymüş”lerden sıkıldık."

"Ne bekliyorduk ki. Bir tek bizim mi başımıza gelmişti? Daha önce ne olmuştu ki şimdi ne olacaktı. Ama olsundu. Belki bu kez farklı olurdu. Belki önceki davalara, belki sonraki cinayetlere de bir faydası olurdu. Bir de biz deneyelim dedik. Denedik, olmadı. Acıda akraba olduklarımızın yanındaki yerimizi çoktan aldık."

Türklüğe hakarete girmesin diye Türk adaleti demekten özenle kaçındığımız bu şey, adı her neyse, biz artık yokuz. Önünde ya da arkasında devlet olan herhangi bir şeyden, bir beklentimiz yok. Hrant Dink, en yüksek yargı makamı olarak halkların vicdanını görürdü. Bütün bu yaşananlar içinde bizlere gelecek adına hâlâ umut veren tek şey, halkın çok geniş bir kesiminin bu cinayeti vicdanlarında mahkûm etmesi; ona yüreklerinde yer açması oldu.

Bu dava sadece ailemizin değil, Türkiye’de demokrasiye inanan, ayrımcılığı ortadan kaldırmak isteyen, devletin şeffaflaşmasını arzu eden, yüzleşmeden ve barıştan yana herkesin davasıdır. İşte bu insanlar adına avukatlarımız davayı şeklen takip etmeyi, sahipsiz bırakmamayı sürdürecekler.

Bizler olduğumuz ve olmamız gereken yerde olacağız. Öyle ya da böyle, devlet eliyle, sopasıyla, copuyla, bombasıyla öldürülenlerin yakınlarının yanında. Daha iyisinin değil, iyinin kavgasında.

Salonlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda... İnsanına, vicdanına inandığımız bu toplumun içinde, onlarla birlikte, bu vicdanı temsil eden gerçek adaletin tecellisi için mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.”

evrensel

Bugün 26 Eylül, Ulucanlar Katliamı'nın 14. yıldönümü



Cezaevi koşullarının düzeltilmesini isteyen devrimci tutsaklardan 10'u başkentin göbeğinde ulucanlar zindanında ağır işkencelerle öldürüldü. Cenazeleri tanınmaz haldeydi. Öldürülen devrimcilerden biri Habip Gül'dü daha doğrusu Nevzat Çiftçi. Habip işkencede gerçek ismini bile vermeyen işçi kökenli bir devrimciydi, oldukça ilginç ve direnç dolu bir hayatı vardı. Devlet tarafından katledildikten sonra Mahmut Alınak onun yaşam öyküsünü yazdı.
Bugün 26 Eylül, Ulucanlar Katliamı'nın 14. yıldönümü. Cezaevi koşullarının düzeltilmesini isteyen devrimci tutsaklardan 10'u başkentin göbeğinde ulucanlar zindanında ağır işkencelerle öldürüldü. Cenazeleri tanınmaz haldeydi. Öldürülen devrimcilerden biri Habip Gül'dü daha doğrusu Nevzat Çiftçi. Habip işkencede gerçek ismini bile vermeyen işçi kökenli bir devrimciydi, oldukça ilginç ve direnç dolu bir hayatı vardı. Devlet tarafından katledildikten sonra Mahmut Alınak onun yaşam öyküsünü yazdı.

"Habip'in Öyküsü

Zamansız güz soğuğunun Kars’ı çepeçevre sardığı uğursuz bir pazar akşamıydı. Televizyonlar Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde isyan çıktıgını haber veriyorlardı. Devlet güçlerince girişilen operasyon sonucu bazı tutukluların öldürüldüğü bildiriliyordu.

Televizyonun başına geçmiş, öfke kasırğasına tutulmuş bir halde haberleri dinliyordu. Habip Gül adını işitince, oturduğu kanepede taş kesildi. Aklına ilk gelen, sakin bir deniz gibi bakan Habip’in masmavi gözleri oldu. Gülümsüyordu. Sonra kadifemsi bir görüntü veren, kıpır kıpır parlak kumral saçları uçuştu gözlerinin önünde. Arkasından sırasıyla yüksek alnı, hafif çıkık elmacık kemiği ve ortanın üstünde gösteren fidan boyu canlandı belleginde. Hıçkırıklar arasında telefona koşup, dar gün dostunu aradı. Sadece, “Habip... Habip... diyebildi boğuk bir sesle. Dostu, “Yapma!” diye acıyla feryat etti. Başka da herhangi bir şey konuşmadılar. Dostu tam olmasa da anlamıştı Habip’in başına gelenleri.

Dizginsiz hıçkırıklar arasında yığıldığı masada Habip’le ilk karşılaştığı anı hatırlamaya çalıştı. Kutsal görünüyordu o an şimdi ona. Ama tüm çabası boşa gitti. Belleğinde o anı gösteren tek bir resim bile yoktu. Sabun köpüğü gibi silinip gitmişti her şey.

Kendisinin de terörist diye kilit arkasına kapatıldığı o günlerde tanışmıştı Habip’le. Ziyaretçi görüşüne gidip gelirken karşılaşıyorduk herhalde, diye düşündü. Ama kör bir karanlığa bakar gibiydi, hiçbir şey göremiyordu. “Ah, ah keşke seni görüş yerinde hiç bekletmeseydim, paha biçilmez o zamanı hiç çalmasaydım” diye haykırarak, sarsıla sarsıla ağlamaya koyuldu.

Cezaevinden çıktıktan sonra içi burkularak geride bıraktığı dostlarını sık sık ziyarete giderdi. Ulucanlar Cezaevi o her zamanki soğuk ve resmi tavrıyla karşılardı onu. Dişçi koltuğuna oturmaktan beter sıkıcılıktaki işlemler tamamlanırdı önce. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın asıldıkları asırlık ağacın önünden geçerek birinci kata çıkardı sonra. Bir dönem birlikte siyaset yaptığı eski koğuş arkadaşları ziyaretçileriyle, bu katta bir odada görüştürülüyorlardı. Erken getirildikleri için, zaman israf olmasın diye ilkin onlarla görüşürdü. Sonra da aşağı kattaki dostlarına giderdi. Ama oraya hep geç kalmış olurdu. Cezaevi ziyaretlerinde zamanın nasıl geçip gittigi fark edilmezdi. Ateşlenen sohbetin alevi, zamanı hızla yutup tüketirdi. Eski koğuş arkadaşlarıyla vedalaştığında koguş kapılarının kapanmasına on beş-yirmi dakika gibi kısacık bir zaman kalmış olurdu. Saatine bakarken utanca boğulup, hızla dışarı atardı kendini. İçini dolduran ağır suçluluk duyğusuyla soluk soluğa aşağı kattaki görüşme odasının yolunu tutardı. Habip’i o hiç değişmeyen sakinliğiyle, göğsünde kollarını kavuşturmuş halde kendisini beklerken bulurdu. Beklemekten yorulup görüşme umudunu yitiren öteki dostları, geriye sitemlerini bırakıp çoklukla gitmiş olurlardı. Ama Habip gitmezdi, son ana kadar sabırla onu beklerdi. O, binbir özür dileyip bağışlanma isterken, Habip tatlı bir gülümsemeyle karşılık verip, rahatlatırdı onu.

Habip’in tünel kazarak cezaevlerini kalbura çeviren firar serüvenleri, işte bu ziyaretlerdeki şakalaşmalar sırasında çalınmıştı kulağına. Arkadaşları bazen “Tünelci” diye takılırlardı ona. Kendine ait olmayan Habip Gül adıyla yakalandığında onca işkenceye rağmen bu isimde ısrar edişi ve mahkemelerde birçok kez bu isimle yarğılanıp cezalar alışı, onun hayat macerasını daha da çekici hale getiriyordu. Kişilikleri henüz kökleşmemiş olanlar, Habip’teki çelik cesaretin kırıntısını bile taşısalar, fark edilmek için herhalde çok kasıntılı dururlardı. Çalımlarından geçilmezdi. Ama Habip öyle değildi. Sıradandı. Böyle gösterişsiz olmak için de kendini hiç zorlamazdı. Güvenli insanların alçak gönüllülüğü, onu hayranlık verici bir doğallığa büründürürdü.

Elindeki romanın yazımı tamamlanmak üzereydi. Yeniden yazmak istiyordu. Ele alacagı konular üzerinde kafa yorduğu bir sırada Habip’in hayatını yazma fikri alevlenmişti kafasında. Habip’le en son görüşmesinde ‘Seni yazmak istiyorum; bir sakıncası yoksa bana yaşam öykünü yazar mısın?’ diye sormuştu. Habip ise, kaç günlük olduğunu şimdi hatırlayamadığı bir süre istemişti ondan. Birbirlerini, artık bir daha göremeyeceklerini bilmeden o gün vedalaşmışlardı. Çünkü o, yıllar süren uzun bir ayrılıktan sonra dogup büyüdüğü topraklara geri dönecekti. Onlar bir daha hiç görüşemeyeceklerdi. Habip, söz verdiği yazıları ortak bir dostları aracılığıyla ulaştıracaktı ona. 4 Haziran 1998 tarihli dört sayfalık yazı, memleketine döndüğünün ikinci haftasında eline geçmişti. Her satırını çizerek ve içi yanarak defalarca okumuştu.

Romanı yayımlanmış, ancak bekledigi ilğiyi nedense görmemişti. Başladığı yeni romanın yazımı kesintilerle sürüyordu. Habip’in yaşamından etkilenerek kurguluyordu yeni romanını.

O lanetli pazar akşamında televizyon haberiyle kedere boğulduğunda, Habip’le en son görüşmesinin üzerinden on beş ayı aşkın bir süre geçmişti.

Gecenin ürpertici sessizliğinde masanın başına geçip, Habip’in yaşam öyküsünü yeniden okuduğunda içinde baş edemediği bir titreme dolaşıyordu.

1 Ocak 1965 tarihinde Elazığ’ın Karakoçan ilçesi Çalakas (Balcalı) Köyü’nde doğmuşum.” diye başlamıştı Habip, kendi yaşam öyküsüne. “Üçü kız, üçü erkek, altı kardeştik. Kardeşlerin en küçüğüydüm. Çok yoksulduk. Köyde tek karış toprağımız bile yoktu. Köy ağasının tarla ve çayırlarında çalışırdık. Yarıcıydık. Ağa yan yatıp kılını bile kıpırdatmazken, terimizle can verip yeşerttiğimiz ürünün yarısı onun olurdu. Ablam ağanın hayvanlarına çobanlık yapardı. Dağ taş demeden, koca üç mevsim, hayvanların arkası sıra sürüklenmesinin karşılığı olarak bir gömlek ya da entari alırdı. Ne zaman fersiz gözleri çukura kaçmış bir kız çocuğu görsem, ablam gelir gözlerimin önüne. Babamla annem yazğılarına şikayetsizce boyun eğmişlerdi. Ama ben ve ağabeylerim ağadan nefret ederdik. Hep öfkeyle bakardık ona.

Yaz boyu tarlada çalışan zavallı babam, ekmek parası kazanmak için kışın da büyük kentlere giderdi. Babamı çok özlerdim. Aylar sürerdi bu ayrılık. Döndüğünde ise, dünyalar benim olurdu. Ağabeylerim büyüyünce, onlar da gurbet kervanına katıldılar. Dur durak bilmeden yazın köyde, kışın da büyük kentlerde çalışırlardı.

Yıllar birbirini kovalayıp gidiyordu. Ablalarım evlenip gitmişlerdi. Böylece tarlada çalışmanın yanında, evin ömür törpüleyen ağır işleri de anneme kalmıştı. Ağabeylerim de evlenip metropollere yerleşmişlerdi. Evde çocuk olarak bir ben kalmıştım. Yazın ağanın tarlalarında çalışırken, kışın da okuyordum. İlkokulu bitirdiğimde on dört yaşındaydım. Çünkü okula geç başlamıştım. Babam çok istediği halde ortaokula gönderemedi beni. Okumak istediğimi söylediğimde, bana yalvarmayla dolu gözlerle bakıp, karşımda kederle boynunu büküşünü şimdi bile hatırlamaya dayanamıyorum.

Devrimcilerle o yıl tanıştım. Çok geçmeden .... hareketiyle organik ilişki kurdum. Köyleri dolaşıp tarlalarda çalışıyor, yaprak kesiyorduk. Ayrıca köprü yakalarına ve yol kenarlarına yazı yazmak gibi çalışmalar da yapıyorduk. Bütün bu çalışmalar ...’in gerilla faaliyetini de oluşturuyordu.

1980, 12 Eylül darbesi tüm devrimci hareketleri olduğu gibi, bizi de biçti. Ben örgüt içinde fazla tanınmadığım için, darbenin kanlı pençesi yakama yapışmadı.

1981-82’ye gelindiğinde, örgüt dağılmıştı. Kadrolar çoğunlukla tutsak edilmişti. Geriye kalanlar da askere gitmişti. Ben de bu boşluğu 1983 yılında evlenerek doldurdum. Köyümüzün önünde sakinlikle akan Peri Nehri’nin karşı kıyısındaki Golek (Koyunuşağı) Köyü’nden Hanım adındaki bir kızla evlendim. Daha önce birbirimizi tanımıyorduk. Ortak bir tanıdıgımızın aracılığıyla evlendik. Evlenmek, büyük bir borç yükünün altına girmek demekti. Başlık parası, düğün masrafı derken epey borçlanmıştım. Alacaklılar kapıya dayanmadan para kazanmaya başlamalıydım. Birkaç ay sonra çalışmak üzere İzmir’e, ağabeylerimin yanına gittim. İlk inşaat işçiligim Çeşme ilçesinde başladı. Dev gibi yükselen bir inşaatta çalışıyordum. Bina her an üstüme yıkılıp, beni altına alacakmış gibi bir duyğu uyandırırdı bende. Kış boyu tek bir günümü bile boşa geçirmeden para biriktirmeye çalıştım. Omuzumdaki borç baskısı yüzünden bazen bogazımdaki ekmekten bile kısmak zorunda kalıyordum. Borçlarımı karşılayacak kadar para biriktirdikten sonra, yazın köye döndüm. İlk kız çocuğumuz o yaz dünyaya geldi.

Kışın “gurbet”, yazın da köyde ekin derken, kapıya askerlik gelip dayandı. Bir yıl kaçak dolaştıktan sonra askere gittim. İki aylık askerken ikinci kızım dogdu. Askerliğim sürerken aldığım bir mektupla babamın öldüğünü haber aldım. O gün sonraki birkaç gün tarifsiz acılar çekmiştim. Ama zamanın şifalı merhemi, içimdeki baba acısını çok geçmeden dindirmişti.

Derken askerlik bitti. Parasızdım. Biraz para kazanmalıydım. İzmir Aliağa’da bir demir-çelik fabrikasında iş bulup çalışmaya başladım. Yıl 1987, üçüncü kızım dünyaya gelmişti. Askerlik bittikten ancak üç ay sonra köyüme gidebildim. İşyerimden bir aylık izin almıştım.

..... örgütüyle bu demir-çelik fabrikasında çalışırken tanıştım. Derğimizin ilk sayısını dinmeyen bir susuzlukla okumuştum. Yıllar sonra devrimcilerle yeniden karşılaşmak ve yepyeni bir örgütle tanışmak benim için tarif edilmez müthiş bir duyğuydu. Bir yandan fabrikada çalışıyor, bir yandan da siyasal faaliyetlerde bulunuyordum. Aliağa Bölge Fabrikası’nda hızla gelişiyorduk. Yeni yeni işçilerle tanışıp, yeni siyasal dostluklar kuruyordum. Tüm benliğim devrim ateşiyle yanıp tutuşuyordu. O çok sevdiğim köyüm aklıma bile gelmiyordu artık.

1988 baharında hayvanlarımızı satıp, baba ocağını terk ettik. Aliağa Helvacı Köyü’ne yerleşmiştik. Burada arkadaşlarımın yardımıyla yaptığım iki gözlü bir gecekonduda yaşamaya başladık. Örğütsel faaliyetlerim hızla sürüyordu. Bu arada bir de oğlum olmuştu.

1991 yılının 29 Nisan günü devlet güçleri örgütümüze karşı bir operasyon başlattılar. Aynı gün evim basılarak gözaltına alındım. On beş günlük sıkı bir işkenceden sonra tutuklanarak Buca Cezaevi’ne konuldum. Cezaevine konuluşum, karım ve çocuklarım için tastamam bir yoksulluk demekti. ‘Ailede çalışabilecek kişiler varsa, örgütten ekonomik yardım almamak’ şeklindeki bir karar nedeniyle karım bir yemekhanede iş bulup çalışmaya başladı.

Cezaevi bitip tükenmeyen açlık grevleriyle karşılamıştı bizleri. Birçok kısa süreli, dönüşümlü açlık grevine girdik. Eskişehir tabutluğunun açılışı, ilk uzun süreli açlık grevi deneyimimin de başlanğıcı oldu. Kırk beş gün sürmüştü. Barikatlar, direnişler derken bir yıl Buca Cezaevi’nde kaldım. Bir yıl içinde sadece bir kez ziyaretçi görüşü yapabildim. Çünkü otuz ay sürecek olan mektup ve görüş yasağı cezası almıştım.

Mahkeme bir yıl sonra Terörle Mücadele Yasası’na göre üç yıl hapis ve 83 milyon lira da para cezası verdi bana. Arkasından Urla Cezaevi’ne sevk edildim. Burada üç ay kaldıktan sonra, “adli mahkumları isyana teşvik edip örgütlemekten” Kemalpaşa Cezaevi’ne sürğün edildim. Her gittiğim cezaevinde mektup ve görüş yasağı da arkamdan geliyordu. Hapis cezasını burada doldurdum. Geriye bana verlien 83 milyonluk para cezası kalmıştı. Bu parayı devlete ödediğimde serbest kalacaktım. Böylece ya parayı ödeyecektim, ya da hapiste kalmaya devam edecektim. Düzenin önümüze koyduğu kötü bir tercihti bu. Neyse ki çok kafa yormam gerekmedi. Parayı ödemedim. Cezanın meşruluğunu kabul etmiş olacaktım yoksa. Para cezası hapis cezasına çevrildi. 11 ay 20 gün daha yatacaktım. Parayı ödemedim ama, devrimci iradenin ve görevin gereklerini yerine getirdim: Kazdığımız 35 metrelik bir tünelle dört kişi, 19 Mayıs 1993 şafağında özgürlüğe koştuk. On ay “cezam” kalmıştı firar ettiğimde. Ben de bu meşru hakkımı kullandım. Benim için firar, üç yıldan beri görmediğim karımı ve çocuklarımı daha yıllarca görmemek anlamına da geliyordu. Her zaman söylüyorum, hiç unutmadığım ve anlatmakta güçlük çektiğim iki anı var hayatımda: Birincisi, yıllar süren uzunca bir örgütsüzlükten sonra 1987 Ekim’inde örgütümle tanıştıgım anın duygularıdır. İkincisi ise, tünelden çıktıgımızda yüzüme vuran ilk yel ile özgürlüğe atılan o ilk adımdır. Ve tünelin ucuna kadar gelip de geri dönen bir arkadaşın ahmaklığı...

Firar ettikten sonra ilk faaliyet alanım Adana oldu. Soluk soluğa geçen sekiz ayın sonunda, bir randevuya giderken pusuya düştüm ve yakalandım. Bir gece önce yakalanan iki genç yoldaşımız işkenceye dayanamayıp randevu yerini vermek zorunda kalmışlardı. Üzerimde onlarca bildiri ve afişin yanı sıra şifreli telefon numaraları ve adresler vardı. Burada Habip Gül sahte kimligiyle yakalanmıştım. Emniyete götürüldükten kısa bir zaman sonra bir polis gelip yüzüme uzun uzun baktı, “Ben bunu bir yerden tanıyorum. İzmir Kemalpaşa Cezaevi’nden firar edenlerden birinin gazetede çıkan fotoğrafına çok benziyor, iyice araştırın!” dedi. Habip Gül’le aynı memleketli (Maraşlı) olduğu için de sırtıma iyi bir hemşehri tekmesi vurarak çıkıp gitti. Bu umulmadık rastlantı, işimi epeyce zora sokacaktı. Dört gün süren soluksuz işkencenin ağırlığı, kimliğimin sahteliği üzerineydi. Üzerimden çıkan telefonlarla adreslerin şifrelerini de gizli tutmam gerekiyordu. Kimlikteki sahte Habip Gül ismine sımsıkı sarılmalıydım. Sonuna kadar direndim. Direnmekten başka seçeneğim de yoktu. Çünkü konuşursam pek çok yoldaşımı ele vermiş olacaktım. Yoldaşlarım ve örgütüm zarar görmüş olacaklardı böylece. Bir de kendime olan güvenimi torpillemiş olacaktım.

Bir gün Tim Şefi beni odasına götürdü. Tabii ayakta duramadığım için sürükleyerek götürüyorlar. “Bomban patladı boşuna direnme, kimliğin sahtedir” dedi, gözlerinde zafer kazanmış insanların parıltısıyla. “Ben Habip Gül’üm! Aksini ispatlamak sizin işiniz” diye direttim soğukkanlılıkla. İşkenceci çok sinirlenmişti. Yanındakine, “Gelen faksı getir, bu orospu çocuğu tanıyacak mı bakalım?” diye bağırdı. Faksta gösterilecek şeyin Habip Gül’e ait bilğiler olduğunu tahmin etmekte gecikmedim. İşin kötüsü, ben daha önce ne Habip Gül’ü, ne de fotoğrafını görmüştüm. Neyse gözlerim açıldı. İşkenceci, katlanmış bir faks kağıdında bir fotoğraf göstererek, “Kim bu lan?” diye öfkeyle sordu. Fotoğraftaki Habip Gül hafif bir sırıtmayla bize bakıyordu. Olup bitenlere gülüyor gibiydi. Ben gayet sakince, “Benim!” dedim. İşkenceci deliye dönmüştü. “Ulan sana benzemiyor!” diye köpürdü. Yay gibi gerilmişti, sinirinden tir tir titriyordu. Az önce faks kağıdında fotoğrafını bana gösterdiği Habip Gül’e ait renkli bir fotoğrafı başka fotoğraflarla karıştırarak, “Madem öyle, bunların içinden kendini (Habip Gül’ü) bul!” dedi. Bana biraz önce faks kağıdında gösterilen siyah-beyaz fotoğrafı kafamda canlandırarak, renklisini elimle koymuş gibi buldum. “Ben buyum” dedim. Yani allah var, fotoğraftaki adam bana hiç benzemiyordu. Bir defa gözleri siyahtı onun. Benimki mavi. İşkenceciler şaşkınlık içindeydiler. “Nasıl oluyor lan, bu sana hiç benzemiyor!” diye çaresizce debelenip duruyorlardı. Ama kabul etmekten başka şansları da yoktu. Çünkü ağzımdan başka bir söz alamayacaklarını artık onlar da biliyorlardı. On dört gün süren işkenceden sonra bir gece alıp beni dağa götürdüler. Burada öldürüp cesedim toprağa gömeceklerini söyleyerek, sağa sola ateş ettiler. Bu tehditleri de işe yaramayınca, biir dişimle birkaç kaburğamı kırarak beni emniyete geri götürdüler. Kollarımdan askıya asılmam yüzünden koltuklarımın altı yırtılmıştı. Ters askıdan ayak bileklerimin derisi çok kötü bir şekilde yüzülmüştü. Copla tecavüze ugradığımdan makatımda agır bir hasar meydana gelmişti. Oturamıyordum. Oturup kalkarken dayanılmaz acılar çekiyordum Bedenim bütün bütün acılara boğulmuştu. Ama her ne pahasına olursa olsun dayanacaktım. Dayanmalıydım!

Gözaltından çıktığımda sol tarafım tutmuyordu. Tim Şefi son gün beni DGM’ye götürürken omuzları çökmüş halde yakınıyordu: “Örgütün senin gibi on kişiyi buraya gönderirse biz boku yedik demektir. Bir dahakine karşılaşırsak seninle bu kadar uğraşmak yerine kafana sıkacağım.”

Habip Gül adını mahkemede de sahiplendim. DGM bu adla beni tutukladı. Yirmi gün Adana Cezaevi’nde kaldım. Sonra da Malatya DGM’de yarğılanmak üzere Malatya E tipi Cezaevi’ne gönderildim. Burada yedi ay tutulduktan sonra yine Habip Gül adıyla tahliye edildim. Buradaki mahkemem hala sürüyor. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a gittim. Habip Gül kimliği deşifre olmuştu. Artık işimi görmeyecekti. Ben de Altan Ersoy kimliğiyle gizli faaliyetlere başladım. Ben artık Altan Ersoy idim. Gerçek adımı bazen tatlı bir nostaljiyle hatırlayıp, tebessüm ediyordum.

Siyasal çalışmalarım illegal olarak sürmekteydi. 1995 yılının 2 Nisan günü İstanbul Bagcılar’daki evimiz gece yarası polislerce basıldı. Baskında bir bayan arkadaşla gözaltına alındık. Örgütümüze yönelik bu operasyonda aynı gecede, aynı saatlerde değişik semtlerde altı ev daha basılmış, dokuz yoldaşımız yakalanmıştı. Altan Ersoy adına düzenlenen kimliğin sahteliği, gözaltına alınışımızın ertesi günü ortaya çıktı. Yollarımız Habip Gül ile yeniden kesişmişti. Belli ki birbirimizi çok sevmiştik! Habip Gül olduğum ve Adana’da yakalandığım her nasılsa ortaya çıkmıştı. Ben de Habip Gül ismine itiraz etmedim. Besbelli yine Habip Gül olarak tutuklanacaktım. İşkencede kaldıgımız on üç günlük sürede, işkenceciler kendi kararğahlarında yenildiler. Devrimci onurumuzu çiğnetmedik. On üç gün sonra tutuklanıp Bayrampaşa Cezaevi’ne götürüldük. Ben yine Habip Gül adıyla tutuklanmıştım. Rastlantıdır, cezaevine girdikten birkaç gün sonra Eskişehir Tabutluğu yeniden açıldı. Tüm cezaevlerinde süresiz açlık grevleri patlamıştı. Biri de Malatya Cezaevi’nde olmak üzere bu üçüncü 45 günlük açlık grevim olacaktı. 45 gün süren direnişimiz, isteklerimizin kabul edilmesiyle son buldu.

Bayrampaşa Cezaevi’nde sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra yine aynı isimle, Habip Gül olarak, serbest bırakıldım. İstanbul 4 No’lu DGM’deki davam hala sürüyor.

Tüm bu olup bitenlerden annemin, karımın ve çocuklarımın haberi yoktu. Nasıl olsun ki? Polisin defalarca karımı gözaltına alıp beni sormuş olmasından da elbette benim haberim olamazdı. Sokakta oğluma şeker verip, eve gelip gelmediğimi sorduklarını da sonradan öğrenecektik. Birkaç kez de annemi, “oğlunu vurduk, gel cesedini al” diyerek morğa götürmüşler. Bazı cesetler göstermişler. Sonra da, “işte senin oğlunu da bir gün böyle vuracagız!” deyip geri göndermişler.
Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktıktan sonra başka bir sahte kimlikle faaliyetlerime devam ettim. Bir-bir buçuk ay sonra bir şekilde bacağımdan yaralandım. Kurşun kasığımdan girip siniri kopararak dışarı çıkmıştı. Gizli çalışmanın tahmin edilebilecek koşulları yüzünden dört gün doktora gitmedim. Çok kan kaybettim. Hem ameliyat olmak hem de siyasal faaliyetlerimi sürdürebilmek için Ankara’ya geldim. Ameliyat olduktan bir süre sonra çift koltuk deyneğiyle gezmeye başladım. Yaralı bacağım boydan boya alçıya alınmıştı.
Tam koltuk değneklerini atmış ve bacağımdaki alçıyı yeni çıkartmıştım ki, Ankara’da örgütümüze karşı girişilen bir operasyonla tekrar yakalandım. Bayrampaşa Cezaevi’nden salıverilmenin üzerinden altı ay geçmişti. Bu kez üzerimde Hüseyin Yadiğar Özüdoğru adına düzenlenen sahte bir kimlik vardı.

İşkenceciler beni öldüreceklerini söylüyorlardı. Ölümü göze aldığım için tehditleri beni hiç mi hiç etkilemiyordu. Tehditleri irademin beton duvarına çarpıp tuzla buz oluyordu. On üç gün içinde iki kez gece yarısı Gölbaşı’na götürüldüm. Bir çukura yatırıp sagıma soluma ateş ettiler.

Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nin garaj olarak da kullanılan alt katında, bir metre derinliğinde kapaklı bir tuvalet çukuru var. Beni bu tuvalet çukuruna koyup, kapağı üzerime kapatarak orada her seferinde bir saate yakın pisliğin içinde tutuyorlardı. Kollarımdan asıyor, bedenime elektrik veriyorlardı. Yaralı bacağımı tekmeleyip, kasığımdaki kısmen yırtık sinirleri büsbütün koparmaya çalışıyorlardı. Orada, devrim ile karşı devrimin iradeleri çarpışıyordu. Bu nedenle taraflar kendi sınıfsal kimliklerine uyğun düşen silah ve araçlarla savaşmaktaydılar. Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde devrimci onur bir kez daha zafer kazanmıştı.

On üç gün sonra sistematik işkence artık bitmiş, sıra parmak izlerini almaya gelmişti. Parmak izi tespitine götürülüyoruz. Parmak izlerim alındıktan on dakika sonra beni bir odaya götürdüler. Sivil giyimli bir komiser, üstüme hışımla gelerek suratıma sertçe bir tokat attı ve, “Sen kimsin lan, adın ne?” diye kükredi. Ben de gayet sakin, “Hüseyin Yadigar Özüdoğru” dedim. “Peki 1995 yılının 26 Nisan günü İstanbul’da Altan Ersoy olarak yakalanan kim?” Evet, anlaşılan kimliğimin sahte olduğu açığa çıkmıştı. Yeni bir kimlik araştırmasının önünü kesmek için hazır bir cevapla, “Orada bir yanlışlık var” dedim. “O kimliği bulmuştum. Genel kimlik kontrolü sırasında üzerimde iki kimlik bulunduğu için gözaltına alındım ve serbest bırakıldım. Yoksa ben Altan Ersoy falan değilim” dedim. Neyse ki, beklediğimden de erken ikna olup, bir iki tehditten sonra beni Terörle Mücadele Şubesi’ne geri götürdüler. Terörle Mücadele Şubesi’nin kapısına geldik, garaj kapısının anahtarı yok. Arıyorlar. Bir yandan telsizle içeriden kapının açılmasını anons ederken, bir yandan da Hüseyin Yadigar Özüdoğru ehliyetiyle, yani benim ehliyetimle kapıyı kurcalıyor komiser. Böyle kurcalarken ehliyetin köşesi kırıldı. Bana dönüp ehliyeti gösterdi, “Allah bilir bu da sahtedir. Bunu kıracagım, sana da si....mi vereceğim” dedi. Ben de gayet normal bir şekilde, “Olur, bence mahzuru yok” diye karşılık verdim. Komiser, sataşmalarına böyle rahat bir şekilde cevap verdiğimi görünce, “babacan” bir tavırla, belki de acıyarak, “Niye lan?” diye sordu. “Çünkü, sen benden her kimlik sorduğunda, onu sana gösteririm de ondan” diye karşılık verdim. Bu sözlerime sinirlenen işkenceci, küfür ederek, suratıma birkaç yumruk savurdu. O sırada garajın kapısı açılmıştı. Beni götürüp, hücreme attılar. O gece, yanıma kimse uğramadı. Ama kapı her açıldığında, mutlaka başka bir sahte kimliğim açığa çıktı düşüncesiyle her seferinde başka bir kimlik için kafamda bir sürü cevap hazırlamak zorunda kaldım.

Sabah, yani on dördüncü gün, DGM’ye çıkarıldım. Bu kez Hüseyin Yadiğar Özüdoğru olarak DGM’ye çıkmıştım. Savcıya, bu yeni kimliğimle ifade verdim. Savcının odasından çıktım. Uzun bir beklemeden sonra tam hakimin odasına girecekken, Tim Şefi, elinde bir faksla yanıma geldi. İstanbul’dan faks geldiğini, benim Habip Gül olduğumu ve daha önce de İstanbul ve Adana’da yakalandığımı, hışımla söyledi. Benden önce, hakimin yanına giderek, durumu açıkladı. Beni yeniden emniyette sorğuya almak için, hakimden izin istedi. Bu beklenmedik gelişme üzerine ifadem hakimlikçe, Habip Gül olarak alındı. Bütün işkencecilerin suratı görülmeye değerdi o sırada. ‘Bizi nasıl on dört gün atlattın”, diye köpürüyorlardı.

22 Mayıs 1996 günü Habip Gül olarak Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi’ne geldiğimde perişan haldeydim. Ölüm orucuna dönüşüp, on iki devrimcinin şehit düşmesiyle sonuçlanacak olan süresiz açlık grevi, bizden iki gün önce 20 Mayıs günü başlamıştı. Bir haftalık bir dinlenmeden sonra süresiz açlık grevine katıldım. Grevin ellinci gününde, örgütümüzün kararıyla, gönüllü olarak, ölüm orucuna başladım. On iki şehit verilerek 20 Temmuz günü zaferle sonuçlanan ölüm orucunun bittiği gece hastaneye kaldırılırken kalp krizi geçirdim. Doktorların müdahalesiyle yaşama dönmüştüm.

Yeniden Habip Gül olmuştum.

Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne geldikten on beş gün sonra Sabah gazetesinde fotoğrafımla beraber gerçek kimliğimin açıga çıktığını okudum. Nevzat Çiftçi.... Tabii bu duruma, benimle beraber tutuklanan yoldaşlarım epeyce şaşırdılar. Polis, parmak izlerimden yola çıkarak, gerçek kimliğime, yani Nevzat Çiftçi’ye ulaşmıştı. Bundan emin olmak için anneme gidip fotoğrafımı göstermişler. “Biz bunu vurduk, eğer senin oğlunsa gel cenazeyi al!” demişler. Annem de panikleyerek, ağlamış ve fotoğrafın bana ait olduğunu söylemiş. Böylelikle, annem, karım ve çocuklarım yedi yıl sonra nerede olduğumdan ve yaşadığımdan haberdar oldular. Ancak ölüm orucu bittikten sonra ailemle görüşebildim. O gün, rastlantıyla çocuklar için açık görüş vardı. Daha üç aylıkken ayrıldıgımız oğlum Yoldaş, ziyaretime geldiğinde yedi yaşındaydı. Kocaman bir delikanlı olmuştu. Yüzünde utanğaç bir ifade vardı. Hayatın garip cilvesi, oğlum beni tanımadı. Çünkü beni sadece fotoğraflardan görmüştü. Tanımlaması güç, tuhaf duyğular içindeydim. Oğlumun büyümüş olması bana gurur ve güven veriyordu. Onun koşup bana doğru gelmesini beklerken, başka bir arkadaşın kucağına gitmesi, bizi epey güldürmüştü. Sonra da böyle güldüğümüz için Yoldaş’a karşı suçluluk duyup utanmıştık.

Şimdi çocuklarımla ilişkilerimin iyi olduğu pek söylenemez. Birbirimize karşı adeta birer yabancı gibiyiz. Ayrı kaldığımız o koca yıllar, aramıza görünmez bir duvar örmüş sanki.”

Habip’in cezaevinden daktilo edip gönderdiği yaşam öyküsü bittiginde saatler geceyi yarılamıştı. Televizyonlar, Ulucanlar Cezaevi’nde öldürülenlerin adlarını veriyordu. Kars rahat uykusundaydı; tıpkı Ankara, İstanbul.....gibi. Habip’in ruhu caddelerde ve sokaklarda kol geziyordu. Kars’ın sakin gecesinde acı bir hıçkırık patlıyordu."

#UlucanlarKatliamınıUnutma

Kaynak: https://www.facebook.com/muessese

İstanbul'daki Polis tacizinin tanığı: Kanım dondu
03/10/2013



İstanbul'da polisler tarafından belediye otobüsünde yapıldığı iddia edilen işkence ve tecavüzün yeni tanığı konuştu: Kanı m dondu. Adı "Süleyman" olan o polis mutlaka bulunmalı.

Polis tacizinin tanığı: Kanım dondu

İstanbul ’da 2 Haziran’da bazı polisler tarafından belediye otobüsüne bindirildikten sonra dövülüp işkence edildiği, tecavüzle tehdit edildiği şikayetinde bulunan Pınar’ın anlatımını bir görgü tanığı da doğruladı. Ayşe Arman , 2 Ekim’de Hürriyet ’te çıkan Pınar’la söyleşisinin ardından bugün de tanıkla konuşmasını yayınladı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olan Erkan isimli tanığın anlatımları, Pınar’ın anlatımlarıyla son derece uyumlu.

Pınar’dan sonra Uğur ve Mustafa adlı iki yurttaşın daha otobüse getirilerek eziyet edildiğini anlatan Erkan, yaşadıklarını bırakıldıktan hemen sonra Facebook ’a yazdığını da söyledi. Adı “Süleyman” olan o polisin bulunmasını isteyen Erkan’ın tanıklığının çarpıcı bir bölümü şöyle:

“Çünkü karanlıktı otobüsün içi. Ve bir kızın inlemeleri, feryatları geliyordu. Sonradan adının Pınar olduğunu öğrendiğim kız ağlayarak, “Abi, ben bir şey yapmadım” deyip duruyordu, “Abi, valla evime gidiyordum”! Baktım, adı Süleyman olan polis, kızın resmen boğazına yapışmıştı ve kafasını cama vuruyordu. İnanılır gibi değildi gördüklerim! Erkek olacaklar güya, savunmasız bir kıza girişiyorlardı. Ben şaşkın şaşkın bakarken, “Ne bakıyorsun lan?” diye bana da vurmaya başladılar. Sonra bir an otobüsün ışıkları yandı. Kız hâlâ ağlıyor, inliyor, bağırıyordu. Sonra o Süleyman denilen polis şoföre küfür etti, “Kapat lan ışığı” dedi. Işıklar yandığında, bir an Pınar’ın yüzündeki dehşeti gördüm. Ve ona yardım edemediğim için çok büyük suçluluk hissettim. Ama ne yapabilirdim ki. Sonra erkekliğimden utandım, çünkü kıza, “Seni burada dom...ıp, si... rim kimsenin haberi bile olmaz, karanlık da zaten!” dedi o Süleyman. Ve kızcağız, “Tamam abi” dedi. Çaresizliğini düşünebiliyor musunuz? O zaman kanım dondu...”

Gördükleri nedeniyle kendi gördüğü şiddeti bile unuttuğunu belirten tanık Erkan, “O Süleyman bulunsun. Ben kendime orada söz vermiştim, sağ salim kurtulursak kesinlikle tanıklık yapacağım diye. İdeolojiyi, düşünceyi, siyaseti geçtim, insanlık için. Mustafa davacı, Uğur davacı, Pınar davacı... Ben de hem Pınar’ın hem Uğur’un tanığıyım. Mustafa da beni tanık yazmışsa, seve seve tanıklık ederim” dedi.

Radikal

İlker Baibuğ Sanki Mirzabeyoğlu davasını anlatıyor
07/10/2013



Radikal'in haberi: "Allah'ım aklımı koru"

Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ, Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'terör örgütü lideri' olarak ceza almasından 17 gün sonra bir vatandaşa kendisine 'terör örgütü lideri' dediği için verilen hakaret cezasını değerlendirdi...

Ergenekon Davası'ndan müebbet hapis cezasına çarptırılan Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, apartman panosuna “Ergenekon ve PKK terör örgütü lideri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Emekli İlker Başbuğ" yazısı asan İ.S. adlı vatandaşa gıyapta hakaret suçu işlediği gerekçesiyle 3 bin TL para cezası verilmesini değerlendirdi.

"TÜRKİYE 'DE İNANILMAZ OLAYLAR YAŞANIYOR"

Twitter ve kendine ait internet sitesinde yayınlanan yazısında Başbuğ, "Türkiye'de inanılmaz olaylar yaşanıyor. Yaşanılan olaylar karşısında, insanların akıl sağlığını koruyabilmeleri gerçekten çok zor. Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk, bir konuşmasında şöyle diyor: "Bir Genelkurmay Başkanının bir örgütün başı olabileceğini benim aklım almıyor. Hukuki olarak sorarsanız, bunun güneşin batıdan doğması kadar doğa dışı bir şey olduğunu düşünüyorum" Sayın. Prof. Dr. İzzet Özgenç ise, "Suç Örgütleri" kitabına yazdığı dipnotta şunları söylüyor: "Türkiye'de Genelkurmay Başkanlığı görevini yapmış ve görevden yaş haddinden emekli olarak ayrılmış olan bir kişinin, görevi başında iken terör örgütü yöneticisi olarak faaliyet icra ettiğini iddia etmek, bir akıl tutulmasının yansımasıdır." Sayın Selçuk, böyle bir iddiayı benim aklım almıyor derken, Sayın Özgenç de, böyle bir iddiayı ileri sürenlerin ve bu iddiayı kabul edenlerin bir akıl tutulması yaşadıklarını söylemektedir" dedi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kendisi hakkında verdiği cezaya atıfta bulunan Başbuğ, "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise, birçok hukuksuzluğun yanında iki seçkin hukuk adamının sözlerine de kulaklarını tıkayarak, 5 Ağustos 2013 günü açıkladığı kararı ile Türkiye'nin 26. Genelkurmay Başkanı hakkında aşağıdaki hükme ulaştığını açıkladı: "Sanık Mehmet İlker Başbuğ hakkında TCK 314/1 ve 312/1 maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1 maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, neticeden müebbet hapis cezası ile cezalandırılması... Bu karar ile, terör örgütü yöneticisi suçlaması ile açılan kamu davası düşmemiştir. Bu durum ancak suçlamadan dolayı mahkemenin beraat kararı vermesi ile gerçekleşebilir. Sadece, Yargıtay içtihatları çerçevesinde, terör örgütü yöneticisi olmaktan ayrıca ceza verilmemiştir. Peki, mahkemenin verdiği bu karar hangi gerekçelere dayanmaktadır? Bilmiyoruz. Çünkü, hüküm tutanağında gerekçelere ilişkin bir kelime bile yoktur" ifadelerini kullandı.

"İNSANLARIN HAKSIZ VE GEREKSİZ YERE CEZAEVLERİNDE TUTULMASININ NE MAHSURU OLABİLİR Kİ!"

Yasalara göre mahkemenin hükmün gerekçesini 15 gün içinde dava dosyasına koyması gerektiğini söyleyen İlker Başbuğ, "Mahkemenin karar vermesinin üzerinden iki ay geçti. Daha ne kadar ay geçecek bilmiyoruz. Burası Türkiye! İnsanların haksız ve gereksiz yere cezaevlerinde tutulmasının ne mahsuru olabilir ki! Herhalde, hakimler önce karar verdiler, şimdi de verdikleri bu kararın gerekçelerini yazmak üzere yoğun şekilde meşguller!" ifadelerini kullandı.

"HUKUKTA DA VARSAYIMLARIN YERİ YOKTUR. AMA BURASI TÜRKİYE!"

İlker Başbuğ, "İşin ilginç yönü, savcılar mütalaalarında, terör örgütünün varlığına ve terör örgütü yöneticileri ile üyelerinin varlığını ileri sürdükleri bir örgüte nasıl yönetici veya üye olduklarına ilişkin ortaya somut deliller koyamadılar. Duruşma tutanakları, savunmalar ve mütalaa ortada iken, mahkeme kovuşturma esnasında ortaya konulamayan somut delillere, gerekçeli kararda nasıl gösterecektir? Büyük bir olasılıkla, gerekçeli karar savcıların hazırladığı mütalaaya dayandırılacaktır. Savcılar mütalaada, "genel örgüt tanımı" ile Ergenekon Terör Örgütü vardır, dediler. Ancak, örgüt içinde yer aldıklarını iddia ettikleri kişiler arasında da inandırıcı, kabul edilebilecek hiç bir somut bağı da ortaya koyamadılar. Bu nedenle, Ergenekon Terör Örgütü vardır ve bu kişilerde bu örgüte mensuplardır denmesi, sadece ve sadece bir varsayımdır. Hukukta da varsayımların yeri yoktur. Ama burası Türkiye!" dedi.
Başbuğ, "İnsanın aklını karıştıran bir diğer nokta ise, terör örgütlerinin var olup olmadığının ortaya çıkartılması mahkemelerin işi midir, yoksa devletin istihbarat birimlerinin mi? Bakınız. Devletin istihbarat birimlerinden hiçbirisi Ergenekon Terör Örgütü diye bir örgütü tespit ettik, böyle bir örgütü biliyoruz şeklinde mahkemeye bilgi sunmadı. Bunlar dikkate alındı mı? Hayır. Çünkü burası Türkiye!" ifadelerini kullandı.

"SULH CEZA MAHKEMESİ AYNI GENELKURMAY BAŞKANINA 'TERÖR ÖRGÜTÜ LİDERİ' DENİLMESİNİ HAKARET SUÇU OLARAK KABUL ETMİŞTİR"

Başbuğ yazısını şöyle tamamladı: "Bütün bu yaşananlar yetmezken, Türkiye'de bir sulh ceza mahkemesi, Yalova 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1 Ekim 2013 günü bir karara imza atıverdi. Sulh Ceza Mahkemesi, 23 Ocak 2012 günü, yani bizim tutuklanmamızdan 17 gün sonra oturduğu apartmanın duyuru panosuna el yazısı ile; "Ergenekon ve PKK Terör Örgütü lideri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Emekli İlker Başbuğ" diye yazan kişinin TCK'nun 125. Maddesi uyarınca "hakaret" suçunu işlediğine karar verdi. Verdiği hükmün açıklanmasının da geri bırakılmasına yer olmadığına da ayrıca karar verdi. Şimdi, aklınız iyice karıştı değil mi? Benim de. Sulh Ceza Mahkemesi, dikkat edilirse, bu kararını 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 5 Ağustos 2013 günü açıklanan kararından sonraki bir tarihte, yani 1 Ekim 2013 günü vermiştir. Türkiye'de bir ağır ceza mahkemesi, hukuk normlarını altüst ederek, değerli hukukçuların bile aklının alamayacağı şekilde, üstelik hiçbir somut delile dayanmadan bir Genelkurmay Başkanı'nın "terör örgütü yöneticisi" olduğuna karar verirken, Türkiye'de bir sulh ceza mahkemesi aynı Genelkurmay Başkanına "terör örgütü lideri" denilmesini hakaret suçu olarak kabul etmiştir. Eğer yaşanılan bu ve benzeri olaylar karşısında, ülkemizde hala aklı başında olan insanlar kalmışsa, onların yapacağı tek şey de: "Allah'ım, ne olur aklıma mukayyet ol (aklımı koru)" demek olmalıdır. Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durum, hepimizin içinde bulunduğu durumdan daha önemli görünse de artık burası Türkiye demeyin. Adalet bir ülkenin her şeyidir. Adaletin olmadığı bir yerde, diğer şeylerin var olmasının hiçbir anlamı yoktur. Bu hafta, Türk Yargısının kendisini test tarihi olarak tarihte yerini alacaktır!"
haber93

ZEYNEP KURAY: 16 YILDIR TOPLU MEZARDAKİ ABİSİNİ ARIYOR
11.10.2013



16 yıldır Mardin Akıncı köyünde bir toplu mezarda olan abisi Ramazan Aksa’yı arayan Dilan Aksa, bir an önce Hakikat ve Yüzleşme Komisyonun kurulup devletin işlediği insanlık suçlarıyla yüzleşmesini istiyor.

BDP Milletvekilleri Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu önerisini bir kez daha Meclis gündemine taşınmaya hazırlanırken, komisyonun kurulmasını en çok talep eden ailelerden biri de Aksa ailesi. Dilan Aksa, 1996 yılında üç gerilla arkadaşıyla Mardin Akınca köyünde pusuya düşürülüp toplu mezara gömülen abisi ŞoreşMêrdî kod adlı Ramazan Aksa’nın kemiklerine ulaşmaya çalışıyor. Abisi Ramazan’ın akıbetini ararken 1999 yılında geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitiren babasının mücadelesini devralan Dilan, aynı zamanda, Şırnak, Cizre ‘de yaşanan kanlı Newroz sonrası, 22 Mart 1992 yılında Nusaybin’de devletin yaptığı katliamının birebir tanığı. Konuştuğumuz Dilan Aksa ilk kez savaşın gölgesinde geçen çocukluğunu, 22 Mart Nusaybin katliamını ve toplu mezarda olan abisinin Ramazan Aksa’nın hikayesini anlattı. Aksa, “ Türk Devleti Kürt halkına uyguladığı vahşetle yüzleşsin” dedi.

1990’lı yıllarda devlet terörünün en yoğun hissedildiği bölgelerden biri de Mardin’in Nusaybin ilçesiydi. Her gün yaşanan failli meçhul cinayetlerle sarsıldığı Nusaybin’de aynı zamanda Kürt halkı için serhildanların da başlangıcıydı. Yaşanan bu vahşete karşı ayaklanan Kürt halkı ölüm pahasına inkar edilen kimliklerini savunmak için var güçleriyle direniyorlardı. Çatışmasız, infazız tek bir günün geçmediği 90’lı yıllarda yaşananlardan en çok etkilenenler kuşkusuz savaş gölgesinde büyüyen çocuklardı. Bugün yaşları ilerlese de yaşanan inkar ve imha politikası hafızalarından hiç silinmedi.

14 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA TEM’DE 32 GÜN İŞKENCE

Bu çocuklardan biri olan Dilan Aksa, kendi yaşadığı travma üzerine bir de abisinin kaybı eklendi. Aksa abisi Ramazan Aksa ‘yı kırsala çıkma kararını aldıran koşulları şöyle anlattı,“ Yıl 1990’dı.Her gün bir failli meçhul cinayet haberi gelirken, okullarda da Kürt çocuklarını asimile etme politikası tüm hızıyla sürüyordu. Zorla andımız ve istiklal marşı dayatıldığı okullarda buna karşı çıkan öğrenciler tek tek fişleniyordu. Fişlenen ve ihbar edilen biri de orta okula giden abim Ramazan’dı. Bu ihbar sonrası istasyon mahallesinde bulunan evimiz ilk kez yüzleri maskeli Özel Timler tarafından basıldı. O dönem erkekler kapı eşiklerinde infaz edildiği için kapıları hep kadınlar açardı. O nedenle saat 02.30 çalan kapıyı ben ve ablam açtık. Özel Timler içeriye girerek abim Ramazan’ı sordu. Araya giren babamı evin bodrum katına indirerek tehdit ettikten sonra abimi alıp götürdüler. Çok korkmuştum. Evde bulunan Kürtçe kasetlere ve aile albümlerine el koymuşlardı. Abim Ramazan o dönem henüz 14 yaşındaydı. Ancak bu timler için bir şey ifade etmiyordu. Mardin Emniyet Müdürlüğü Terör ile Mücadele şubesine götürülen Ramazan, tam 32 gün işkencelerden geçirildi. Çıkartıldığı Mardin Adliyesinde de “PKK örgütünün propaganda” iddiasıyla Mardin Cezaevine kondu.”

Ramazan 6 ay sonra cezaevinden çıktıktan sonra yarım kalan eğitimine devam etmeye çalışsa da baskılar arttı. Nusaybin’de A Takımı olarak adlandıran Siyasi polis, bu kez onu okuduğu lisede taciz etmeye başladı. Ramazan artık evden değil , okulda ders başındayken gözaltına alınmaya başlandı.

ÖZEL TİMLER HALKI TARAYARAK PANZERLERLE EZDİ

1992 yılında yaşanan kanlı Newroz’da henüz 14 yaşında olan Dilan bir gün sonra 22 Mart’ta Nusaybin ‘de tanık olduğu katliamı şöyle aktardı, “ Kürdistan’da her Newroz kutlaması mutlaka devletin katliamıyla sonuçlanıyordu. 1992 yılında da bu değişmedi. 21 Mart günü Cizre, Şırnak ve Silopi ilçelerinde devlet yüzlerce insanımızı katletti. Bu katliamı protesto etmek için 22 Mart 1992 tarihinde Nusaybin halkı alanlara akın etti. Bu protestoya katılmak üzere, ben, abim Ramazan, ablam ve amca oğullarım evden çıkıp Kopriya Alaman alanına doğru yürümeye başladık. Biraz genç kalmıştık. Alanın karşısında su kanallarının geçtiği Çağ çağ deresinde Şehitler köprüsü var. Her önemli günde özel timler halkı o köprü üzerinde çembere alıyordu. O günde halkımız köprünün üzerine oturmuş eylem yapıyordu. Tam alana girmeye hazırlanıyorduk ki, aniden silah sesleri yankılanmaya başladı . Özel timler Panzerlerden halkı tarıyordu. Abim Ramazan bizi geriye çekti. Köprünün üzerindeki insanlardan kimisi kendini su kanalına atarken, geriye kalanların üzerinden özel timler panzerlerle geçti. Yüzlerce insan yaralıydı. Her sokak başı sivil polis ve özel timlerle dolmuştu. Sokakta rastladıkları herkesi tarıyorlardı. Biz oradan nasıl kaçtık hala aklım almıyor. Çok şanslıydık. O gün geç kalmasaydık katledilenler arasında biz de olacaktık.

SU KANALINDAN 16 DEĞİL 23 CENAZE ÇIKTI

Eve girdikten 5 dakika sonra kapımız çaldı. Gelen özel timlerdi. Babama ,’Bizimle geleceksin” diyerek götürdüler. Babam o dönem su işlerinde memurdu. Daha sonra onu su kanallarını kapatmak üzerine götürdüklerini öğrendik. O akşam babam döndüğünde ağlıyordu. İlk kez onu böyle gördüm. Belediye işçileriyle birlikte köprünün su kanallarını kapatmaya giden babam, delik deşik olmuş 23 cesedi çıkarttığını ve gömdüğünü anlattı. Bu katliam sonrası Nusaybin’de üç günlük yas ilan edildi. .Kepekler kapatıldı, yürüyüşler devam etti.

İNFAZ HABERİYLE GELEN KARAR

Bir yıl sonra bu kez Hizbullah vahşeti başladı. Yurtsever aileler ve cezaevine girmiş olanlar teker teker fişlenip infaz ediliyordu. En çok da öğrenciler hedefteydi. Lise son öğrencisi olan abim Ramazan’ın o dönemde altı arkadaşı Hizbullah tarafından infaz edilmişti. 1993 yılının Şubat ayında evimize operasyon yapıldı. Abim o akşam evdeydi. Katliam gerçekleştireceklermiş gibi içeriye girdiler. Bu kez gelen başka özel timlerdi. ‘ İsmail Aksa nerede ?’ diye sordular. Babam İsmail diye birisi olmadığını söyleyince gittiler. Meğerse isimleri karıştırmışlar, yoksa ölüm fermanı çoktan verilmişti. Daha sonra bizim evden önce akrabalarımızın evine giden timlerin altı kişiyi infaz ettiğini öğrendik. Birisi de benimle yaşıt olan 15 yaşındaki kuzenim Fethullah ‘dı. Evde misafir varken yengemi, amcamı odaya kilitleyin timler, Fethullah ve bir misafiri bahçeye çıkartıp infaz etmişler. Daha sonra yanına silah bırakıp, gerilla süsü vermişler.

Sabah bu infazı duyar duymaz abim Ramazan kararını verdi ve 18 yaşında kırsala çıktı. İyi ki de çıktı çünkü o gittiği aynı gece evimize tekrar basıldı. Gelen özel timlerin hepsi maskeliydi ve bu kez İsmail değil Ramazan Aksa nerede? ‘ diye sorarak baskın yaptılar. 3 gün boyunca telefonumuzu emniyete bağlayıp bizi rehin tuttular. Resmen evimizi karakola dönüştürdüler. Dördüncü gün hiçbir haber gelmeyince tüm fayansları kırıp, babamı darp ederek gözaltına aldılar. Babam Nusaybin İlçe Emniyet Müdürlüğünde tam 25 gün boyunca işkence gördü. Emekli olmasına iki sene kalmıştı ancak bu gözaltı sonrası işinden de atıldı.”

GELEN ACI HABER BAŞLAYAN YAS YILLARI

Bu gözaltından sonra Aksa ailesi için hayat yaşanmaz bir hal aldı. JİTEM ve özel timlerin evlerini basıp, ölüm tehditleri savurmasıyla çok sevdikleri yörelerini terk edip İstanbul ‘a göç etmek zorunda kaldılar. Dilan ancak iki sene sonra, 1995 yılında bir akrabalarının Nusaybin’den Midyat’ta giderken Subaşı ( Serê Avê) yolunda gerillaların yaptığı kimlik kontrolü esnasında takım komutanı olan Ramazan ile karşılaşmasıyla abisinden haber alabildi. Abisinin yaşadığı haberiyle sevinen Dilan’nın bu mutluluğu uzun sürmedi. 1996 yılında amcasının evi arayıp abisinin Mardin İlçesi Akıncı köyünde üç yoldaşıyla birlikte pusuya düşürüp yaşamını yitirdiği haberiyle sarsıldı. Aksa ailesi için uzun yıllar sürecek yasın başlangıcıydı.

SİVİL POLİSLERİN, ‘BİZ ÖLDÜRDÜK’ İTİRAFINA RAĞMEN…

Babasının haberi alır almaz annesiyle birlikte Diyarbakır İHD’ye gittiğini anlatan Dilan, “ Ancak sıkı yönetim nedeniyle kimse cenazelere ulaşamadı. Daha sonra Mardin Akıncı köyünde bir toplu mezarda olduğunu öğrendik” diye konuştu. Abisinin şehadet haberinden bir yıl sonra sivil polislerin Nusaybin’de oturan amcasının evine gelip, ‘ Ramazan’ı biz öldürdük. Nüfusta onu ölü göster’ dediğine dikkat çeken Dilan, ancak bu itirafa rağmen abisinin cenazesinin bulanamadığını söyledi.

BARİ ANNEM GÖNLÜ RAHAT GİTSİN

Babasının abisinin akıbetini ararken 1999 yılında kalp krizinden yaşamını yitirmesi üzerine mücadeleyi devralan Dilan, 16 yıldır abisinin kemiklerini arıyor. Ocak 2013 tarihinde son çare olarak Mardin İHD şubesine başvuran Dilan, “ Babam abimi ararken öldü. Bari annemin gönlü rahat gitsin” diyor. 20 yıldır İstanbul’da yaşadığını ancak bir gün olsun Nusaybin’de çocukluğunda tanık olduğu vahşeti unutamadığını dile getiren Dilan Aksa, “ Bizim tüm insanlarımızı yok ettiler” diye konuştu. Hakikat Yüzleşme Komisyonun kurulmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Aksa, “ Bu devlet insanlarımıza senelerce uyguladığı vahşetle artık yüzleşmesi gerek” dedi.
https://www.facebook.com/ahmetpekyen1

“Sehven değil kasten“ davasında utandıran karar
28 Kasım 2013



Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefonuna sehven telefon numarası yüklenmesi davasında yargılanan sanık polis memuru Hanefi Öpaydın beraat etti. Teğmenin ağabeyi ilk tepkisini "Bu büyük saraylarda, adaletsizlikle damgalayıp gönderiyorlar. Çağlamadı adalet, ağladı" sözleriyle ifade etti.Paylaş
“Sehven değil kasten“ davasında utandıran karar
İSTANBUL- Dava İstanbul 18. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Davaya sanık Öpaydın katılmazken, müşteki Mehmet Ali Çelebi hazır bulundu.

ÇELEBİ: DİJİTAL KOMPLOLAR
Duruşmada sözleri sorulan Çelebi, "Kamuoyunda bilinen çeşitli davalarda Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik yürütülen dijital komploların açığa çıkacağı bir duruşmadayız. Suç sabittir. Sanığın cezalandırılmasını istiyorum" dedi.

SERKAN GÜNEL: BU BİR EKİP İŞİ
Çelebi'nin avukatı Serkan Günel ise, yargılamanın genişletilmesi talebinin mahkemece reddedildiğini, bu nedenle de maddi gerçeğin ortaya çıkmasının engellendiğini belirtti. Avukat Günel, "Biz sanığın mahkumiyeti halinde dahi maddi gerçeğin ortaya çıkmayacağı kanaatindeyiz. Zira burada yargılanan sanık, bu olayı tek başına gerçekleştirecek güçte değildir. Bu iş ekip işidir." diye konuştu.

Sanık Öpaydın'ın avukatı Ali Çelik ise müvekkillinin beraatini talep etti.

"SUÇUN UNSURLARI OLUŞMADI"
Sanık ve müştekinin sözlerinin ardından hakim kararını açıkladı. Hakim, sanığın üzerine atılı 'görevi kötüye kullanma' suçunun unsurlarının oluşmadığını belirterek beraat kararı verdi.

2 YIL HAPSİ İSTENMİŞTİ
Mehmet Ali Çelebi'nin gözaltına alındığı zaman telefonuna 'sehven' yükleme yapıldığı iddiaları üzerine avukatı 26 Ocak 2011'de Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. İki seneden fazla süren soruşturma sonunda Savcı Seyfettin Atıcı tarafından hazırlanan iddianamede, başka suçtan gözaltına alınan Mahmut Oğuz Kazancı'ya ait sim kartındaki 139 adet telefon numarasının Çelebi'nin telefon hafızasındaki sehven kopyalama ve fiziki ortamdaki dökmelerinin içerisine 20.09.2008 tarihinde eklendiği belirtildi. Teğmen Çelebi'nin bu yolla "Hizbuttahrir'le ilişkili olduğu" iddia edilmişti.

İddianamede bu eklemelerle Mehmet Ali Çelebi'nin mağduriyetine sebebiyet verdiği kaydedildi. İddianamede şüpheli polis memuru Hanifi Öpaydın'ın görevi ihmal suçunu işlediği kaydedildi. Öpaydın, 2 yıla kadar hapis istemiyle cezalandırılması istendi.

AĞABEYİ: ÇAĞLAMADI ADALET, AĞLADI...
Duruşmayı izleyen Teğmen Çelebi'nin ağabeyi Volkan Çelebi de karara tepki gösterdi.

Çelebi şöyle dedi:

“Yükleme yapıldığı ortada Ergenekon Davası'na konu olduğu ortada. Ama polis beraat etti. Adaletsizlik sarayında sarılmayan bir büyük yara daha.

Teğmen Çelebi değil polis beraat etti. Bu büyük saraylarda, adaletsizlikle damgalayıp gönderiyorlar. Çağlamadı adalet, ağladı...

Kardeşimin dediği gibi kendimizi şatafatlı sarayların değil halkın ve hakkın adaletine bıraktık. Teğmen Çelebi dimdik ayakta, merak etmeyin.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan ile CHP Çorum Milletvekili Tufan Köse ve CHP Tekirdağ miilletvekili Emre Köprülü de duruşmayı izledi. Duruşmanın ardından adliye önünde Bülent Tezcan kararı değerlendirdi.

“BİR ÇETENİN ÜZERİ NASIL ÖRTÜNÜRÜN ÖRNEĞİNİ HEP BERABER İZLEDİK?
"Bizce bilinen bir sonuçla karşılatık" diyen Bülent Tezcan, "Sahte delil üretmeyle ilgili bir dava beraatle sonuçlandı. Mahkemenin beraat kararı vermesi bu suçun işlenmediği ve ortada bir çete olmadığı anlamına gelmiyor. Bugün bu davada bir çetenin üzeri nasıl örtünürün örneğini hep beraber izledik. Türkiye de çete kuranların gizli bir güç tarafından özellikle soruşturmalar kontrol edilerek beraat edildiği bir adalet sistemi oluşturulmuştur. Bunun en çarpıcı örneğini daha önce Deniz Feneri davasında görmüştük. Bugün de dijital delil yükleyen emniyet içerisinde bir dijital terör örgütünün nasıl aklandığını ibretle izledik" dedi.

“TÜRK ADALETİ RUHUNU ŞEYTANA SATMIŞTIR”
Ergenekon ve Balyoz davası gibi dijital sahte deliller üretilerek masum insanların mahkum edildiği bir adalet süreci yaşandığını söyleyen Tezcan, "Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefonuna sahte dijital kayıtların yüklendiği sabittir. Bu karar bu fiilin olmadığını ortaya koyan bir karar değildir. Ancak bunun bir çete işi olduğu açıkken soruşturma sürecinde bu çete ortaya çıkarılmamış tam tersine ortaya çıkarmamak için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardır. Bu sahte delillere dayanarak Çelebi 16,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bütün bu sürece baktığımızda Türk adaleti ruhunu şeytana satmıştır. Bu soruşturmalar ve bu davalar, Türk adaletinin şeytana sattığı ruhunu geri almasının fırsatı ve imkanıydı. Ne yazıkki bu fırsatların bu şekliyle sanıkları kollayan ve çetelerin üstünü örten soruşturma ve davalarla hala adaletin ruhunu şeytana sattığı bir süreci yaşıyoruz" diye konuştu.

“BU KARAR KAMU VİCDANINI RAHATLATAN BİR KARAR DEĞİLDİR”
Ergenekon ve Balyoz davalarının hukuki vicdani ve ahlaki temelinin kalmadığını kaydeden Bülent Tezcan, "Beklentimiz önümüzdeki süreçte ortada bu suçun varlığı sabitken her ne kadar burada bir sanığın beraat ettirildiği bir dosya mevcut ise de soruşturmanın devam ettirilerek bu çetenin derhal ortaya çıkarılmasıdır. Türk adaleti şeytana sattığı ruhunu ancak böyle kurtarabilecektir. Bu karar kamu vicdanını rahatlatan bir karar değildir" diye konuştu.

BU DAVA "SEHVEN" DEĞİL "KASTEN" DAVASIDIR
Mehmet Ali Çelebi'nin avukatı Celal Ülgen ise "Polis teşkilatı içinde dijital delil üreten fabrikasyon delil üreten bir çete vardı. Beraat kararından sonra da bu çete var. Hiçbir şey değişmedi bu gerçeği hepimiz çok iyi biliyoruz. Koca bir polis teşkilatını suçlamak istemiyorum ama bu teşkilat içindeki çeteyi çözemiyorsa deşifre edemiyorsa ona yazıklar olsun diyorum. Bu çete sadece polis teşkilatı içinde etkin değil, adliye mekanızması içerisinde, savcılar ve yargıçlar üzerinde de etkili olduğunu görüyoruz. Görevimiz bu çeteyle mücadele etmektir. Demokrasiye giden temel yol budur" diye konuştu. Soruşturma aşamasında 6 savcının değiştiğine dikkat çeken baba Muharrem Çelebi ise "Sehven davası değil aslında bu davanın ismi kasten. Kasten davası. Bu dava sürecide bildiğiniz gibi 6 tane savcı değişikliği yapıldı. Acaba neden? Bu dosya neden 6 savcı değiştirdi. Neden Bu işlerin üstünü nasıl örtebiliriz ondan dolayı. Çünkü en hafif cezayı hangi savcı düzenleyecek bu amaçlandı. Bir çete örgüt var. Yakalayamıyoruz. Tam yakalama aşamasındaydık ama beraat kararı verildi" ifadelerini kullandı.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/

AKP'den dehşet düzenleme: Tecavüzü bile kapatacaklar
21-12-2013



AKP Hükümeti'nin, savcılardan büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için yaptığı yönetmelik değişikliğinde dehşet veren düzenlemelerin yer aldığı belirlendi

Büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna ateş püsküren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın düğmesine bastığı operasyonlardan dehşet bir düzenleme de çıktı. AKP Hükümeti, görülmemiş bir hukuk skandalına imza atarak, büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için savcıların polise doğrudan emir vermesi yasaklandı. Polisin ve jandarmanın yaptığı soruşturmayı amirl
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Arl 22, 2013 12:26 am    Mesaj konusu: ADLİ KOLLUK YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ YARGIYA DARBE Alıntıyla Cevap Gönder

Salih Mirzabeyoğlu: “Devlet, Hukuk Demektir ve Hukukun Olmadığı Yerde Devlet Değil Çete Vardır!”
Şükrü Sak*
17 Ocak 2014



Salih Mirzabeyoğlu:
“Devlet, Hukuk Demektir ve Hukukun Olmadığı Yerde Devlet Değil Çete Vardır!” (YIL:2000)


Hukuk ve adalet konusunda, döndük dolaştık, en başa geldik;

Bundan tam 14 sene önce, DGM’deki tarihi savunmasına:

“Rejim, “nizâm-düzen” ve hukuk; neticede sosyal, siyasî ve iktisadî unsurları içine almış olarak, hukukun kapsayıcı rolünde üst üste gelen kavramlar… Bu görüş çerçevesinde “Adalet sistemi” ve ilgili kurumların, hâline, DGM Savcılığı’nın hakkımdaki iddianamesine cevab yazmaya başlayabildiğim bugün, yani 7 Şubat 2000 itibâriyle değinme ihtiyacındayım.”

Diye başlıyor ve devam ediyordu Mirzabeyoğlu:

-“Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır!.”

Ardından da:

-“Bu çerçevede, emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir.”

Diye devam ederek, 40-50 sayfayı bulan tarihi savunmasını yapıyordu; on dört sene önce!…

(Burada, özellikle “7 Şubat” tarihine dikkat; filmin koptuğu tarih; malûm…)

Evet, bunları hatırlattıktan sonra… Gelelim bugüne…

Geçtiğimiz hafta Başbakan’ın, Dolmabahçe’de gazeteci ve yazarlarla yaptığı toplantıda anlattığı hadise:

-“Bir savcı, zanlı olarak çağırılan kişiye, eli cebinde söylediği şu; “İki dakikan var, anlat ve çık” diyor, böyle bir mantık olabilir mi?.. Daha da ileri;

-“Efendilerinizin bundan haberi var. Gelsin şimdi efendileriniz sizi kurtarsın!” diyor, bir zanlıya böyle davranılabilir mi?..” diyor…

Sonra, hep birlikte daha başka şeyler de öğrendik:

Bir “hukuk adamı”(!)nın, senede 22 defa yurt dışında “ne işi?”nin olduğunu ve bir işadamının parası ile “Dubai tatilleri”ni, fakat bu kadar parayı “nerden bulduğunu” öğrenemedik(!)…

Uzatmayalım; “Adalet sistemi” ve ilgili kurumların hâli; Salih Mirzabeyoğlu’nun tarihî savunmasında bütün çıplaklığı, bütün gerçekliği ile gösteriliyor:

“Hukuk haysiyeti ve adalet” gibi bir derdi olan herkesin satır satır okuması gereken bir “savunma…”

İşte, on dört yıl önce yapılmış bu tarihî savunmadan bir iki noktanın daha altını çizip, geleceğiz şu “Yargı çetesi” ve “Adalet” mevzuuna… Önce; 25 Ocak 2000’de kendisine karşı yapılan “Noel Baba Operasyonu” sonrası;

-“Ben adalet sistemini protesto ediyorum, üzerime askeri yolluyorlar!… (….) “beni odadaki bir sandalyeye oturttu, ardından kollarım kelepçelendi ve hemen akabinde de dışarı çıkartılarak söz konusu grubun içine salındım. Üzerime üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, kafama ve vücuduma yediğim sayısız darbeden sonra kendimden geçtim. Aradan şu kadar gün geçmesine rağmen beni günde birkaç kez baygınlık hâline sokan o darbelerin tesirine rağmen, o gün NASIL SAĞ KALDIM HÂL ANLAYABİLMİŞ DEĞİLİM…”

“…ayıltılırken patlayan sol kaşıma dikiş atıldı… (…) Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve uyuşukluk hâkim şekilde Kartal Cezaevi’ne getirildim. Sol bacağımın üstüne basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, BENİ TEPELEMEK ÜZERE bir odaya aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın üzerindeki gazlı bez veya pamuk da söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı: Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki “tenbihli” adam, bana, “sırtında bir darbe falan yok değil mi?” dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor… Acelesini bildiğim doktora; “yüzümde ve kafamda bir şey yok değil mi?” deyince, sanki kendisine farkında olmadığı bir şey söylemişim gibi, “yok!” cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla Cezaevi’nin “Müşahede” bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ BÖĞRÜMÜ BULAN TEKMESİ…

Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları, acıklı bir tasvirle merhamet devşirmek için değil, koruma ve kolluk görevinden Cezaevine kadar bir bütünlük teşkil eden ADALET SİSTEMİNİN HÂLİNİ GÖSTERMEK için yazıyorum:

(1) ölü ve (5) yaralıyla neticelenen malûm operasyonun ardından “Devletin itibarı kurtuldu!” diyebilen Adalet Bakanı, evvelâ kendilerinin koydukları kanuna saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, DEVLETİN kendi adına ASIL İTİBARININ “ADALET” olduğunu da göstermiş olurlardı…

Neticede; 26 Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil bacağı gibi bir bacak ve KAFAM GÖZÜM YARALI HÂLDE –tahkir edici davranışlardan vazgeçtim-, karşınızdayım…

“Yukarılardan” gelen tenbih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, ÜZERİMDEKİ YELEĞİN beni gösterişli yapması söz konusu edilip huzurunuza çıkarılmış olarak….”

“Mahkeme”(!)nin…

Hukukun(!)…

“Yargı”nın…

“Adaletin”(!) huzuruna…

İşte bu “mahkeme ve adaletin”(!) verdiği İDAM kararı!…

“Yargı çetesi” diyorsunuz değil mi?…

“Adalete güven kalmadığını” söylüyorsunuz değil mi?…

“Efendileriniz gelsin de sizi kurtarsın” diyen “hukukçular”(!)dan…

“Yargıtay İmamı”nın dosyaları “okyanus ötesine” onaylatmasından…

“Bir ülkenin Milli İstihbaratına, Milli Ordusuna, Milli bankalarına, siyasi iktidara kurulan KUMPAS’dan” bahsediyorsunuz değil mi?…

Az kalsın biz de inanıyorduk; özellikle iki yıl önce “28 Şubat Darbecileri”nin tutuklanmasından sonra:

Bu “hukuksuzluğu ve adaletsizliği” dillendirmek için, “Fikre Özgürlük Platformunu” kurup, bu adaletsizlik bitmeli, “fikre özgürlük” filan derken, bırakın fikre özgürlüğü, biz kendimizi de bir anda içerde, cezaevinde bulduk!..

Tam, “Hem darbeciler içerde, hem darbecilerin talimatıyla ceza alanlar, hem darbeciler içerde, hem darbecilere karşı çıkanlar… Bu nasıl bir çelişki, bu nasıl bir adalet!?” filân diyecektik ki…

Gerek kalmadı;

“28 Şubat Darbecileri”ni bıraktı “hukuk”(!) Biz yine kaldık içerde…

Geldik yine aynı noktaya:

“Darbecilere özgürlük, Fikre İDAM!..”

Şu “Demokrasi-Hukuk ve Adaletten bahsedenler” şöyle bir toplansın bakalım şuraya… (Yok, bir şey demeyeceğim, sadece yüzlerine bakacağım!)

Ne diyordu Mirzabeyoğlu:

-“Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır!..”

Yani?…

“Dubai tatili” vardır…

“Efendileriniz gelsin sizi kurtarsın” vardır…

“İki dakikan var, anlat ve çık” vardır…

“Yargıtay imamı”, Emniyet “vaizi”, HSYK “hocası”, Danıştay “hacısı…” vardır…(Hepsi gönüllü Amerikan ajanı…)

“Paralel devlet” vardır, “simetrik adalet, üçgen hukuk, yuvarlak yargı” vardır…

Ama illa ki “devlet” yoktur!…

-“Hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır.”( S.M.)

Gelelim bugüne…

“7 Şubat”la başlayan (MİT Müsteşarına yönelik saldırı) 17 Aralık ve 25 Aralık’la devam eden “darbe”, özellikle ABD elçisinin “yalanladığı” doğru;

-“Bir imparatorluğun çöküşünü izletme” hevesine paralel olarak devam edecek…

Şunu demek istiyoruz;

Bu saatten sonra, tâ Cumhurbaşkanlığı seçimi de olup bitinceye kadar, artık hiç kimse; bir ay, bir hafta, bir gün değil;

“Bir saat sonra bile ne olacağını kestiremez!…”

(Kehanet değil tabii ki; “iç siyaset” diye yutturulan şeyin “dış dinamikleri..”)

Daha önce;

Bu “ajan yapılanma”nın OPERASYONEL GÜCÜNE dikkat çekmiş ve özellikle “SİNSİ” karakterini vurgulamıştık; (Bakınız “sulhnâme”(!)-Gülen’in mektubu; adam 22 Aralıkta mektub gönderiyor; “barışalım” diye, 25 Aralık’ta Başbakan’ın oğlunu gözaltına almaya kalkıyor… Bu tür “beklenmedik saldırılar” önümüzdeki günlerde daha da sıklaşacak.)

O yüzden; bu “ajan yapılanmanın- Paralel devletin” TASFİYESİNDE gösterilecek, en küçük bir KARARSIZLIK, siyasi iktidarın külliyen SİLİVRİYE DOLDURULMASI ile sonuçlanacaktır!

Bu hatırlatmayı bir kere daha yapmış olalım…



BİZİM DERDİMİZ HUKUK VE ADALET

Tabii ki; “28 Şubat” ve Mirzabeyoğlu ekseninde…

Darbecilerin talimatı ile verilen bir “İDAM KARARI”nın; bugün “Yargı çetesi-Yargıtay imamı ve Yargı yoluyla kurulan KUMPASlar”ın, Yargı yoluyla HÜKÜMETE DARBE teşebbüslerinin ardından yeniden gündeme gelen:

“Yargılamaların yenilenmesi…”

Mevzuunda:

EN BAŞA ALINMASI GEREKEN davalardan birinin;

“Mirzabeyoğlu Davası” olduğunu; GÜNDEMİN BİRİNCİ SIRASINA taşımak ve çözülünceye kadar da orda tutmak!..

O yüzden dokuz ay önce söylediğimizi bir kere daha -bin kere daha- tekrarlayalım:

“Mirzabeyoğlu meselesi çözülmezse Türkiye çözülür!…”

(Sallamıyoruz efendim; Mirzabeyoğlu Türkiye’nin ruhudur… Ve “ruh birdir…” Her ne kadar ortalığı dolduran çokluğun b.kluğu olsa da; hakikat değişmez…)



“AJAN YAPILANMA”-PARALEL TEZGÂH ÇÖKERTİLECEKSE…

Bu işe “Mirzabeyoğlu Davası” ekseninde başlanmalıdır…

Bu “yapılanmayı” açığa çıkaracak; delil, bilgi, belge çok… Hepsini toplamaya kalkarsanız yüz klasör tutar…

En son, F. Gülen’in gönderdiği mektub; bugüne kadar “yalanladıkları” PARALEL YAPILANMANIN, en SOMUT DELİLİ, en açık İTİRAFNÂMESİDİR!… Ve kendisine karşı darbe teşebbüsünde bulunulan siyasi iktidar bunu GÖRMÜŞTÜR!.. Sıra diğer “dâvâları” da görmekte!…

-İşte Hanefi Avcı’nın kitabı; Haliç’te Yaşayan Simonlar, Önce Devlet Sonra Cemaat…

-İşte Ahmet Şık’ın kitabı: “İmam’ın Ordusu…”

-İşte Odatv’de yayınlanan ve İçişleri Bakanlığı’ndan değil de Amerikan Büyükelçisi’nden emir alan polis şeflerini gösteren video kasetler…

-İşte malûm bir takım davalarda KURUNUN YANINDA “YAŞI” da yakan “evrakta sahtecilik” örnekleri…

-İşte MİT Müsteşarı’na yapılan saldırı, 17 Aralık, 25 Aralık…

-İşte “İhsan Güven davası”; 80 yaşında Allah’a küfreden bir felçli için verilen “5 Ağır müebbet…” (Kurcalansa altından neler çıkar kim bilir… TC Hukuk tarihinde örneği olmayan bir dava… “Suçla orantılı ceza” anlamında da…)

-İşte –bizim de aralarında olduğumuz- altı gazeteciye verilen “örgüt üyeliği” cezası…

-İşte “Bandırma davası”…

-İşte “Noel Baba Operasyonu” davası…

Bunlar daha bugün ONAYLANAN “28 Şubat davaları”…

(Her dosyada ayrı ayrı yüzlerce HUKUKSUZLUK, usulsüzlük, suç ve ceza ile orantısızlık olduğunu gösteren örnekler…)

Yani?..

Bugün, malûm “Ergenekon ve Balyoz” gibi dâvâlar ekseninde gündeme getirilmiş bulunan:

“Yargılamaların yenilenmesi…” konuşulacaksa konuşuluyorsa, asıl meseleye, yukarda saydığımız dâvâlardan başlanmalıdır!…

Yoksa:

“Bu taksimi (adaleti) kurt yapmaz kuzulara şah olsa…” durumu bin birinci kez yeniden tekrarlanacaktır.

Bugün; Sayın Başbakan, Melis Başkanı, Bakanlar, Milletvekilleri, hükümet üyeleri tarafından çok net bir şekilde dillendirilmiş olan;

“Yargıda çeteleşme” ve “Paralel devlet”in; Türkiye’nin son 15 yılına verdiği “hasar” telafi edilecekse…

Meclis Başkanı’nın dediği; “Hukuk sistemi çöktü” görülmüşse…

Önce;

“Çöken hukuk sisteminin” ALTINDA KALANLARDAN başlanmalıdır “düzenleme” ve iyileştirmeye; yani “yeniden yargılama”ya…

Madem ki, bu “yargı”nın;

Hükümete kadar “yargı darbesi” yapacak, “hak, hukuk ve adalet gözetmezliği” görülmüştür…

O hâlde yapılması gereken:

Öncelikle “HAK ve ADALETİN” yerine iadesi, “şüpheli” onlarca davanın “yeniden görülmesi”ni sağlamaktır!…

*(F Tipi Cezaevi B2-7-40 BOLU)

Kaynak: http://www.dunyatime.com/devlet-hukuk-demektir-ve-hukukun-olmadigi-yerde-devlet-degil-cete-vardir/

GÜLTEKİN AVCI:ADLİ KOLLUK YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ YARGIYA DARBE
21 Aralık 2013



gultekin avcı, adli kolluk sistemindeki değişiklik, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu
14:47
Gültekin Avcı: Soruşturmadan nasıl haberimiz olmaz diye açıklama yapanlar, Adli Kolluk Yön.ni neden değiştirdiler? Savcılar haklı mıymış?



İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'nca ‘Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliğe göre Emniyet ve Jandarma görevlilerinin, adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğu getirildi.



Yasama, Yürütme ve Yargı arasındaki bağımsızlığı (yargı bağımsızlığını) bitiren, idarenin kontrolüne alan, soruşturmaların gizliliğini ihlal edebilecek olan yasa ve anayasaya aykırı bu düzenleme dün gece sessiz sedasız Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Resmi Gazete'nin bugünkü sayısındaki değişikliğe göre, 1/6/2005 tarihli ve 25832 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Adli Kolluk Yönetmeliğinin 3. maddesinin birinci fıkrasında yer alan adli kolluk sorumlusu deyimi "Mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından görevlendirilen adli kolluğun komutanını, amirini veya sorumlusunu" ifade eder şeklinde değiştirildi.

Aynı Yönetmeliğin 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde yer alan "savcıları" ibaresi de "başsavcılığı" ibaresi olarak değiştirildi ve aynı fıkraya "En üst dereceli kolluk amiri adli olayları, suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumakla ve bu konuda gerekli tedbirleri almakla görevli ve yetkili olan mülki idare amirine derhal bildirir" ifadesi eklendi.

Bugün'ün emekli savcı olan Yazarı Gültekin Avcı, twitter üzerinden Adli Kolluk Sistemindeki değişikliği analiz etti. Avcı, sözkonusu düzenleme ile hukuk resmen rafa kaldırıldı dedi.

İşte Gültekin Avcı'nın açıklamaları;

* Adli Kolluk Yönetmeliğinin savcının soruşturmaya hakimiyetini düzenleyen 5. maddesi değiştirildi. Yani hukuk devleti resmen rafa kaldırıldı.

* Artık en gizli soruşturmalar bile Bakan ve başbakanlara haber verilecek. Böylece yolsuzluk delilleri önceden gizlenebilecek

* Hükümet Anayasanın TC'nin demokratik özelliğini belirten 2. maddesini açıkça kaldırdı. Hayırlı olsun yeni otoriter rejim.

* Adli Kolluk dolaylı olarak-resmen utanmadan sıkılmadan İl Em. Müd.lerine bağlandı. Adli soruşturmalar açıkça hükümetin kontrolüne girdi.

* Ancak şu var ki, hükümetin suçları örtmek için değiştirdiği Adli Kolluk Yön. değişikliği CMK.164'e CMK.157'ye açıkça aykırı.

* Hükümet AdliKollukYön. değişikliğiyle İl Em. Md.leri üzerinden her gizli adli soruşturmayı kontrole almayı amaçladı.Hani güçler ayrılığı?

* Kanun ve Anayasaya aykırı bu yönetmelik değişikliği uygulanırsa, Savcılar ve adli soruşturmalar dolaylı olarak hükümete bağlanmış demektir

* Hukuk kurallarını uygulamaya 'hükümete operasyon' diyorlar. 7 Şubatta MİT kanunu değişti. CMK değişti. Şimdi Adli Kolluk Yön.

* Apar topar Adli Kolluk Yön. değişikliğiyle Savcıların haklı olduğunu tescil edip, kendilerini açıkça yalanlamış oldular.

* Savcıları AKP İl Başkanlarına bağlayın da olsun bitsin. Ayıptır bu diz boyu partizanlık.

aktifhaber

AKP'den dehşet düzenleme: Tecavüzü bile kapatacaklar
21-12-2013



AKP Hükümeti'nin, savcılardan büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için yaptığı yönetmelik değişikliğinde dehşet veren düzenlemelerin yer aldığı belirlendi

Büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna ateş püsküren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın düğmesine bastığı operasyonlardan dehşet bir düzenleme de çıktı. AKP Hükümeti, görülmemiş bir hukuk skandalına imza atarak, büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun intikamını almak için savcıların polise doğrudan emir vermesi yasaklandı. Polisin ve jandarmanın yaptığı soruşturmayı amirlerine bildirme zorunluluğu getirildi. Böylece savcılar cezalandırılırken, hırsızlık ya da yolsuzluk yapan bakanlar ve başbakanların haklarındaki gizli yürütülmesi gereken soruşturmaları bırakın ihbar ve şikayetlerden bile haberdar olmasının yolu açıldı. Artık savcılar ve polis, bakanlar ve başbakanlar hakkında ne izleme ne de soruşturma yapamayacak, bütün hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha başındayken kapatılabilecek. Böylece Türkiye’de hırsız ve soyguncu milyarder bakanlar ve başbakanlar dönemi açılmış oldu. Artık bir başbakan ya da bakanın bir kadına tecavüzü bile kapatılabilecek.

İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'nca "Adli Kolluk Yönetmeliği"nde yapılan değişikliğe göre Emniyet ve Jandarma görevlilerinin, adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğu getirildi. Yapılan yönetmelik değişikliği Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yapılan değişiklikle Adlı Kolluk Yönetmeliği’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, “Adlî kolluk görevlileri: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, 4/6/1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilâtı Kanununun 8, 9 ve 12 nci maddeleri, 10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanununun 7 nci maddesi, 2/7/1993 tarihli ve 485 sayılı Gümrük Müsteşarlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 8 inci maddesi, 9/7/1982 tarihli ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanununun 4 üncü maddesi ve 3/11/1983 tarihli ve 83/7362 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Jandarma Teşkilâtı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinde belirtilen soruşturma işlemlerini yapmak üzere, tâbi oldukları atama usulüne göre görevlendirilen komutan, âmir, memur ve diğer görevlileri” tanımı kaldırıldı.

Bunun yerine, “Adlî kolluk sorumlusu: Mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından görevlendirilen adlî kolluğun komutanını, amirini veya sorumlusunu", “En üst dereceli kolluk amiri: Emniyet Genel Müdürlüğünde; il emniyet müdürünü, ilçe emniyet müdürünü veya amirini, Jandarma Genel Komutanlığında il jandarma komutanını, ilçe ve merkez ilçe jandarma komutanını, Sahil Güvenlik Komutanlığında; birlik komutanını, Gümrük ve Ticaret Bakanlığında; gümrük muhafaza kaçakçılık ve istihbarat müdürünü” tanımı getirildi.

Böylece, Emniyet Teşkilatı Kanunu’nun 8. ve 9. maddelerindeki“polisin bir bölümünün adli polis olarak ayrılmasını öngören” bölüm yönetmelikten çıkartıldı. Emniyet Teşkilatı Yasası’nın 12 maddesindeki polisin cumhuriyet savcılarına yardımla mükellef olduğunu ve soruşturmaların Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu’na göre yapacağını belirten bölüm de yönetmelikten atılmış oldu.

Emniyet Teşkilatı Kanunu'nun yönetmelikten çıkartılan 12. maddesi şöyle:

“Adli işlere mütaallik tahkikat; salahiyetli adli otoritelerin direktifleri altında ve kanunlarına tevfikan yalnız adli zabıtaya yaptırılır. Polis teşkilatı yapılmıyan yerlerde teşkilat yapılıncaya kadar adli polis vazifeleri diğer zabıta tarafından yapılır. İdari zabıta adli zabıtaya icabında veya Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebi üzerine yardımla mükelleftir. İdari polis adli zabıta vazifesini tahrik eden herhangi bir hal karşısında kaldığı takdirde bir taraftan adli zabıta vazifesini ifa etmekle beraber, diğer taraftan adli zabıtayı haberdar eder ve adli zabıta gelince işi ona devreder. Adli zabıta vazifesini gerek aslen ve gerek yardım suretile gören zabıta memurları hakkında bu vazifeden mütevellit suçlardan dolayı Ceza Mahkemeleri Usulü Kanununa göre takibat yapılır.”

Resmi Gazete’de bugün yapılan değişiklikle Adli Kolluk Yönetmeliği’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının “a” bendinden Cumhuriyet savcıları çıkartıldı. Bu değişiklikle Cumhuriyet savcılarının adli kolluk amirleri olan emniyet müdürleri, amirleri, jandarma komutanları, gümrük ve muhafaza müdürlerine doğrudan emir vermesi yasaklandı. Savcılar bundan sonra Cumhuriyet başsavcılarına başvurmak zorunda olacak. Savcıların istediği emirleri bundan sonra başsavcılar adli kolluk amirlerine verecek.

Değişiklikle 5. maddeye “c” bendi diye şu bent de eklendi:

“En üst dereceli kolluk amiri adlî olayları, suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumakla ve bu konuda gerekli tedbirleri almakla görevli ve yetkili olan mülki idare amirine derhal bildirir.”

Yapılan bu eklemeyle emniyet müdürlerinin, polisin başlattığı inceleme ve soruşturmaları kaymakam ve valilere hemen bildirmeleri zorunluluğu getirildi. Böylece valilerin, polisin, bakanlar ya da başbakanlar hakkında yaptığı hırsızlık ve yolsuzluk soruşturmaları anında öğrenmesi sağlanıyor. Valilerin de aldığı haberi, yolsuzluk ve hırsızlık yapan bakanlar ve başbakana ulaştırmasının yolu açılıyor. Böylece, bakanların ve başbakanların, polise baskı yaparak, haklarındaki yolsuzluk ve hırsızlıkları iddialarının daha işin başında başında kapatmasının yolu açıldı.

DEHŞETE DÜŞÜREN DEĞİŞİKLİKLER

Aynı yönetmeliğin 5. maddesinin 2. fıkrasında yapılan değişiklikle polisin, kendisine ulaşan ihbar ve şikayetleri, Cumhuriyet savcısı yerine, başsavcıya bildirme zorunluluğu getirildi.

5. maddenin 2. fıkrasına şu hüküm de eklendi:

“Ceza Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasında sayılan suçlar nedeniyle yapılan soruşturmaların aşamaları hakkında Cumhuriyet savcısı tarafından doğrudan veya varsa ilgili Cumhuriyet başsavcı vekili aracılığıyla Cumhuriyet başsavcısına yazılı olarak bilgi verilmesi zorunludur. Bu bildirim yazıları görüldü şerhinden sonra soruşturma dosyasında muhafaza edilir.”

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinin 6. fıkrasındaki suçlar şöyle:

1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (Madde 79, 80),

2. Kasten öldürme (Madde 81, 82, 83),

3. İşkence (Madde 94, 95),

4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, Madde 102),

5. Çocukların cinsel istismarı (Madde 103),

6. Uyuşturucu veya uyarıcı Madde imal ve ticareti (Madde 188),

7. Parada sahtecilik (Madde 197),

8. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, Madde 220),

9. (Ek alt bend: 25/05/2005-5353 S.K./17.mad) *1* Fuhuş (Madde 227, fıkra 3),

10. İhaleye fesat karıştırma (Madde 235),

11. Rüşvet (Madde 252),

12. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (Madde 282),

13. Silahlı örgüt (Madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (Madde 315),

14. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (Madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları.

b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (Madde 12) suçları.

c) (Ek bend: 25/05/2005-5353 S.K./17.mad) Bankalar Kanununun 22 nci Maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu, *1*

d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.

e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü Maddelerinde tanımlanan suçlar.

Söz konusu 5. maddede yapılan bu değişikliklerle, bakanlar ve başbakanlar hakkındaki yolsuzluk, hırsızlık ihbarlarının inceleme ya da soruşturma yapılmadan kapatılmasının yolu da açıldı. Cumhuriyet başsavcılar bağımsız olsa da amirleri Adalet Bakanı. Dolayısıyla başsavcılar, polisin, bakanlar ve başbakanlar hakkında kendisine ulaştırdığı ihbar ve şikayetleri bakana iletmek zorunda kalacak. Dolayısıyla başbakanların da bakanların da haklarındaki şikayetlerden haberleri olacak. İhbar ve şikayetler inceleme ve soruşturmaya dönüşmeden kapatılabilecek. İhbar ve şikayette bulunan vatandaşların can güvenliği bile tehlikeye girebilecek. Bu da yolsuzluk ve hırsızlık yapan bakanlar ve başbakanların tam bir zırha kavuşmasına, tamamen dokunulmaz hale gelmesi neden olacak. Artık bakanlar ve başbakanlar ülkeyi, halkı diledikleri gibi soyabilecekler. Artık Türkiye’de de hırsız ve soyguncu, milyar dolarları olan başbakanlar ve bakanlar dönemi açılacak. Bir başbakan ya da bakan casusluk bile yapsa, cinayet bile işlese, bir kadına tecavüz etse bile kapatılabilecek.

Yönetmeliğin 5. maddesinde yapılan değişiklikle Cumhuriyet başsavcılarına, soruşturmalar sırasında hükümetin isteği doğrultusunda savcıları istediği gibi görevden alma, bir soruşturmaya ilişkin hükümete köstebeklik yapmak üzere görevli savcıların yanına başka savcılar görevlendirme yetkisi de verildi.

http://gencbakis.org/HD11031_akp-den-dehset-duzenleme--tecavuzu-bile-kapatacaklar.html

Adalete güven ve Pınar Selek
Prof. Dr. Samim Akgönül
02.01.2014



Pınar Selek davası özelinde adalet mekanizmalardaki çürüme ve birbirine rakip kadrolar Devlet’le toplum arasındaki sözleşmeyi gittikçe feshetmektedir
T24

Geldiğimiz noktada herhangi bir mahkeme kararının herhangi bir gerekçeye dayanarak verdiği herhangi bir karar inandırıcılığını tamamen kaybetmiştir. Özellikle siyasi davalarda -ama sadece onlarda değil- mahkemelerden çıkan mahkumiyet kararlarının tümü şaibeli durumdadır. Bu kararların paralel, derin, birbirine zıt değişik oluşumlar tarafından alındığı artık sadece mağdurlar tarafından değil iktidarın bütün dizginlerini ellerinde tutanlar tarafından da –ucu kendilerine dokunduğundan- dile getirilmektedir.

Efkar-ı umumiye “Adalet” mekanizmasının “adil” olduğu konusundaki inancını tamamen yitirmiş bir durumdadır. Bu, elbette, bir Devlet için kabul edilemez bir durumdur ve çürümenin başı değil sonucudur.

Aslında bu çürüme Pınar Selek davası müsameresi aracılığı 15 senedir herkesin gözüne sokulmuştur. Bu davalarda alınan birbirine zıt kararlar, 3 beraatın bozulup, bir yerel mahkemenin içinin boşaltılarak yeniden doldurulmasıyla kendi verdiği kararlara zıt müebbet kararı vermesi, Mısır Çarşısı patlamasının gaz kaçağı olduğunun artık sayısını unuttuğum bilimsel raporlarla ispatlanmış olmasına rağmen hâlâ bir “bomba” varmış gibi davranılması, Pınar Selek’i suçlayan bir tek kişinin suçlamayı işkence altında yaptığını bildirip beraat etmesi gibi hokkabazlıklar Pınar Selek davasının adalet kavramı ile uzaktan yakından hiçbir ilgisinin olmadığını açıkça göstermektedir.

Örneğin, Mayıs ayında yapılan ve uygulanma ihtimali sıfır olan bir “sınır dışı” talebinin Cihan Haber Ajansı tarafından Aralık sonunda servis edilmesinin sebeplerini düşünürken Yargıtay Başsavcılığının üç beraata zıt ağırlaştırılmış müebbet cezasının onanmasını istemesi haberi düşünce “ortam hazırlığı” yapılmış olduğunu görmek Pınar Selek davası müsameresini takip edenleri hiç şaşırtmıyor.

Kendi içinde birbirleriyle kan davalı Adalet mekanizmalarına güven kalmamıştır. Pınar Selek davası özelinde bu mekanizmalardaki çürüme ve birbirine rakip kadrolar Türkiye’de Devleti top yekûn çürütmeye devam etmekte, Devlet’le toplum arasındaki sözleşmeyi gittikçe feshetmektedir.
http://t24.com.tr/

Kılıçdaroğlu'ndan 'dehşet verici' belge!
21 Ocak 2014



CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında İzmir'deki yolsuzluk operasyonunda başsavcının tuttuğu tutanağı kamuoyu ile paylaştı.


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında İzmir'deki rüşvet ve yolsuzluk operasyonuna ilişkin yeni bir belge açıkladı.

Kılıçdaroğlu'nun "dehşet verici" olarak nitelediği belge hakkındaki sözleri şöyle:

İzmir’de de bir operasyon yapıldı. Deliller toplanıyor, önce bilirkişiye gönderiliyor, raporunu veriyor. Bunun üzerine savcılık 6 Ocak 2014’te bir karar alıyo. Arama yapılacak yerler belirleniyor. Şüphelilerin de yakalanması isteniyor. Aynı tarihte bu mahkeme kararı gereği yapılmak üzere emniyete gönderiliyor. Çünkü emniyet bu işi yapacak.

Başsavcının tuttuğu tutanaktan okuyorum size...

“Mahkeme tarafından verilen kararlar mesai sonrasına karmış, emniyete gönderilmesinden sonra 6 Ocak 2014 tarihinde saat 19:38’de evimde bulunduğum sırada, müsteşarlık makamından, adalet bakanlığı, telefonu veriyor. Arayan sekreter, sayın müsteşar Kenan İpek’in benimle görüşmek istediğini iletti. Sayın müsteşar, hal hatır sorduktan sonra, sözü yürütülen evraka getirip içeriğini sordu. Kendisine kısaca soruşturmayla ilgil bilgi verdim. Bunun üzerine, soruşturmanın derhal durdurulmasını, Cumhuriyet Savcısı'nın değiştirilmesini istedi. Makamda beklediğini, sonucun kendisine bildirilmesini istedi. Cevaben kendisine, hukuk ve aykırı bir işlem olmadığını izah etmeme rağmen ısrarcı oldu. dört dakika süren görüşme sonrası, tekrar soruşturmayı durdurmamı, mahkeme kararlarını kolluktan geri istememi ve savcıyı değiştirmemi ısrarla istedi. Cevap beklediğini belirterek telefonu kapattı”

Bitmiyor.

“Daha sonra beni tekrar 22:31’de. Aynı şekilde müsteşar bey arayarak ne yaptığımı sordu. Ben de yapılan işlemin hukuk içinde olduğunu, herhangi bir müdahaleyi gerektirir bir durumu nezaketle anlatmama rağmen, bana hitaben, su saatte git cumhuriyet savcısını değiştir, bu soruşturmayı durdur. Bunu yapmazsanız sonuçlarına katlanırsınız diyerek telefonu kapattı”

Tutanağın son bölümünde şöyle diyor:

“Cumhuriyet başsavcılığımızca yapılan işlemlerde hukuka aykırı bir işlem görmediğimden bu taleplerine yeri getirmedim”

KILIÇDAROĞLU'NUN GRUP KONUŞMASI İSE ŞÖYLE

- Dört bakan istifa etti. Bazılarının çocukları içeride, bazıları aranıyor, kimileri kaçtı! Olay büyük. Efendim bize komplo momplo, bunların hepsi hikayet...

- Bu kadar büyük bir yolsuzluğu örtmenin yolu nedir? Devleti çökertmektir. Devleti çökertmek nedir? Yasama yargı yürütme. Birisini çökertirseniz devlet çökmüş olur. İlk kim farkına vardı bunun? TBMM Başkanı, anayasanın 138. maddesi çökmüştür dedi.

- Yönetmeliği apar topar değiştirdiler, polisi savcının değil hırsızın emrine vermeye çalıştılar. Gitti Danıştay iptal etti. Apar topar parlamentoya HSYK ile ilgili bir kanun teklifi geldi.

- Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin milletvekillerine sesleniyorum, sizin genel başkanınız size yalan söylüyor, doğruları söylemiyor. Bunları tarihe not düşmek için söylüyorum.

AİLE BOYU DOKUNULMAZLIK GETİRDİ...

- İBB'ye bağlı bir genel müdür ile çok büyük bir inşaat şirketinin sahibi konuşuyor. Diyor ki; Beykoz'daki özel orman arazilerini satın alayım mı? Alabilirsin diyor. AKP'nin saygı değer milletvekillerine sesleniyorum... Sizi kullanıyorlar, alet ediyorlar. Siz yasama organının üyesisiniz, yürütme organının değil!

- Benim oğluma dokunamazsın diyor. Sokaktaki vatandaş, benim oğlumla onun oğlu arasında ne fark var diye düşünüyor. Aile boyu dokunulmazlık getirildi. Dokunamazsınız benim çocuğuma diyor! Geçen gün diyor ki; "Benim evlatlarımdan birisi yolsuzluğa karışsın, evlatlıktan reddederim" diyor. Evlatlıktan reddetmeni istemiyoruz! Bu ayrı bir şey ama sen devletin yerine koyuyorsun, oğlumu ben yargılarım diyorsun. Oğlunu yargının önüne göndermiyorsan sen başçalansın o zaman.

- Oğlumu redderim diyor! Bilal de "Baba sen bana haram helal nedir öğretmedin. Beni harama teşvik ettin. Sen beni reddedeceğine sana senin gibi baba olur mu desem haklı değil miyim!" dese...

- Hırsızlık babadan evlada geçer diyor, kendisini tanımlıyor.

- Ben bir gün cebimi doldurup Amerika'ya kaçmayacağım ama senden şüpheleniyorum.

- MİT'in operasyonel görevi yoktur. İlgili kurum gider, yakalar getirir. Sen, Türkiye Cumhuriyeti'nin meşruiyetini tartışmaya açtın. Eğer suç ve suçla ilgili bir olay varsa TIR'ı aramak savcının görevidir.

- Sizin vicdanınız el veriyorsa, yolsuzluk soruşturmasının kapatılmasına evet diyorsanız, söyleyecek bir lafım yok. Demiyorsanız, 30 Mart'ta sandık önünüze gelecek. Kul hakkı yiyenlere hep beraber dur diyelim..
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/31913/Kilicdaroglu_ndan__dehset_verici__belge_.html

Deniz Kurmay Albay Murat Ünlü: Yeniden yargılamaya neden karşıyım
26.01.2014



Balyoz davasından hüküm giyen Deniz Kurmay Albay Murat Ünlü yazdığı mektupla kamuoyunda tartışılan yeniden yargılama ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Murat Ünlü, “Siz, haklı olarak, 'İddialar ciddi ama şüpheli yanları da var. Bakalım Yargılasınlar, sonunda devletin hakimleri, mahkemeleri nasıl olsa doğru bir karar verecektir.' düşüncesi içinde oldunuz. İnanın bizde garip bir saflıkla, mahkemenin ne kadar yanlı olursa olsun, savunmalarımız, delillerin sahte olduğunu gösteren binlerce tutarsızlık ve 30’a yakın bilirkişi raporu karşısında mahkumiyet kararı vermeyeceğini, veremeyeceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı!” dedi.

Yeniden yargılamaya karşı olduğunu belirten Ünlü gerekçelerini şöyle açıkladı:

"Bizler, Balyoz İftirasından mağdur subaylarız Bize üzülmenizi değil, sadece gerçekleri bilmenizi istiyoruz.

Biz sizin adınıza, Türk Milleti adına yargıladılar ve sizin adınıza ceza kararları verdiler. Sizin adınıza yargıladılar, ama bu davayı sizin gözünüzden kaçırmak için de herşeyi yaptılar. Mahkemeyi İstanbul’dan 90 km. Uzaklıkta, Silivri Cezaevinin içinde spor salonundan bozma bir yere kurdular. Duruşmaların televizyondan canlı veya banttan yayınlanması talebimizi kabul etmediler. Biliyorlardı ki, bir tek celsenin dahi sizin tarafınızdan izlenmesi, çıplak gerçeği görmenizi ve davanın kocaman bir yalandan ibaret olduğunu anlamanızı sağlayacaktı.

Siz, haklı olarak, “İddialar ciddi ama şüpheli yanları da var. Bakalım Yargılasınlar, sonunda devletin hakimleri, mahkemeleri nasıl olsa doğru bir karar verecektir.” Düşüncesi içinde oldunuz. İnanın bizde garip bir saflıkla, mahkemenin ne kadar yanlı olursa olsun, savunmalarımız, delillerin sahte olduğunu gösteren binlerce tutarsızlık ve 30’a yakın bilirkişi raporu karşısında mahkumiyet kararı vermeyeceğini, veremeyeceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı! Bu mektuba ek yaptığımız listede yargılamanın adaletine ilişkin örnekleri sunduk. Mahkemenin nasıl cereyan ettiğini anlamanız için de bazı örnekler vereceğiz.

Mahkemede, içimizden biri, “ Ben o yazıyı yazdığımı söylediğiniz saat ve dakikada su altında dalıştaydım. İşte bu da TRT’nin kamera görüntüsü.” Dedi. “Peki” dediler.

Pilot olan bir arkadaşımız, “Bana F-16 uçağı ile Fenerbahçe Stadına dolduracak insanları havadan kontrol görevi vermişler. Bu stadın havadan çekilmiş fotoğrafı, bu da uçağın sürati, stadın üzerinden geçmem 3 saniyeden az sürüyor, neyi nasıl kontrol edeceğim, bu imkansız!”dedi. “Peki”dediler.

-Bir diğeri, “Bu yazıyı benim yazdığımı söylüyorsunuz, altında imzam yok diyorum,inanmıyorsunuz, ama adım da yanlış yazılmış. Ben, kendi adımı yanlış yazacak kadar zekadan yoksun birisi miyim?” Diye sordu, yine “Peki” dediler. Başka da bir şey sormadılar, söylemediler.

- Avukatlarımızdan birisi, “Sayın Başkan, Ankara ODTܒden bilgisayar uzmanı öğretim üyesi bilirkişi tanığımız şu an salon dışında hazır, heyetinizce dinlenmesini talep ediyoruz. Kanun da savunma tarafından hazır edilen bir tanığın dinlenmesi gerektiğini söylüyor” dedi. Duymazdan geldiler. Bu talebini akşama kadar defalarca yineledi cevap vermediler, en sonunda da “Dinlemeye gerek yok!” Dediler.

-Bir diğer arkadaşımız, “O yazıyı yazdığımı söylediğiniz saat ve dakikada denizaltı ile manevra yapıyordum, bu gemi jurnali (seyir defteri), ayrıca o esnada yanımda olan subaylarımın tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum, şu anda salonun dışında hazırlar, şu kanunun şu maddesi ne göre tanıklarımı dinlemeniz gerekir.” Dedi, oralı bile olmadılar . “Ortaya koyduğunuz çelişkileri delillerin tartışılmasını aşamasında ele alacağız,” dediler. Daha sonrada “siz, zaten delillerin tartışılmasını savunmalarınızda yaptınız, ayrıca bir aşamaya gerek yok!”dediler. hepimizin ağzı açık kaldı. İşte böyle yargılandık.

Sonra da Türk Milleti adına, yani sizin adınıza karar veriyoruz diyerek, tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla yetişmiş bizleri mahkum ettiler. Siz görseydiniz, bilseydiniz buna müsaade etmezdiniz, ama gözünüzden kaçırdılar.

Avukatlarımız temyiz için Yargıtay’a gittiğinde, duruşmaları izleyen yakınlarımız bize, oradaki hakimlerin, savunmalarımızı ne kadar dikkatle dinlediklerini, hatta not bile aldıklarını ve hakka, hukuka uygun bir karar verecekleri izlenimini edindiklerini anlattılar. Bizde sevindik ve umutlandık. Meğer ne kadar safmışız. Birilerinin, tüm adalet sistemini çökertmek pahasına da olsa, bizlere, üzerimize atılan iftira karşısında adil yargılanma hakkını bile çok gördüler.Nerede hukuk bu kadar çiğnenirse, nerede adalet bu kadar gecikirse, nerede bir dava bu kadar politikleşirse orada insanlar ayağa kalkar, sizin gibi.. Mahkeme ne derse desin, bu dava bizce vicdanlarda kazanılmıştır.

İlginiz ve yaşadığımız bu zulme kayıtsız kalmamanız bize güç verdi. İftiradan ve adaletsizlikten uzak bir yaşam sürmeniz dileğiyle, saygılar sunarız.

Murat Ünlü

Deniz Kurmay Albay"

Odatv.com

Hakimler memlekete gitmek için bile ''abi''den izin alıyorlar, ne adaleti?
Balçiçek Ilter



''Adalet mi, o da ne canım?'' dediğimiz, yargı kavgalarının son sürat gittiği, hakim savcıların baş döndürücü hızla görevlerinin değiştiği şu günlerde ne kadar uzak durmaya çalışsam da, uzak duramıyorum, durmak da imkânsız zaten çünkü olup bitenler sadece tarafları değil bizi de yakından ilgilendiriyor. Şimdiye kadar konuyla ilgili taraflardan çok mail aldım. Bugün sizinle paylaşacağım adı bende saklı okuyucumun maili ise beni derinden etkiledi... Sahi bu toz duman arasında yargı nasıl işliyor? Hiçbir mahalleye ait olamayanlar nasıl iş görüyor?
Buyurun okuyun sonra üzerinde konuşalım?

*

''Mesleğin başında genç bir hakimim ben ve elinde kendine göre birçok fırsatı varken onları bırakıp bu mesleğe girmiş birisiyim ancak girdiğim ilk andan itibaren çok fazla hayal kırıklığı yaşadım. Staja başladığım ilk zamandan itibaren çoğu meslektaşıma adalet duygumun sarsıldığını gördüm. Hani Başbakan'ın bahsettiği 'paraleller' var ya, onlar gerçekten varlar.... Samimi olduğum tırnak içerisinde birçok 'paralel' arkadaşım da var... Üstelik mesleğe girdiğim ilk dakikadan beri beni müthiş bir hayal kırıklığına sevk etmişlerdi. Nasıl mı?
Gerçekten adaletten haktan hukuktan değil de, 'abi'sinin ve içinde bulunduğu camiadan doğrudan emir alan bir yapıdan bahsediyorum. Memleketine gitmek için dahi bağlı bulunduğu abisinden izin almak zorunda olan bir hakim savcı düşünün ki bu hakimin savcının kürsüde vermiş olduğu karar ne kadar bağımsız ne kadar sağlıklı olur?
Kendi adıma 'Adalet dağıtma' iddiasıyla girmiştim bu mesleğe ama bu olayları ve kişileri gördükten sonra büyük hayal kırıklığına uğradım. Staj bitti, kura çektik, mesleğe başladık... Hakimlerin ve savcıların yaptıkları işe göre, aldıkları çok düşük maaşla dosyaların altında ezildiğini gördüm. Maddi sıkıntısı olan biri değildim ya da değilim o yüzden size maaş demagojisi yapmayacağım ancak bir hakim savcının yaptığı işe karşılık aldığı paranın ne kadar komik olduğunu sadece hakim savcılar anlayabilir... Maaşlar komik ötesi...
Ben de bu hengamenin içerisinde buldum kendimi... Gece 12'lerde adliyeden çıktığım çok oldu, hâlâ da oluyor.... Gün içerisinde gelen vatandaşlar, duruşmada 'birazcık adalet' diye hak arayan yalvaran bu insanlar... Hepsine ve bu mesleğe giriş amacıma ihanet etmemek için çalıştım... Hâlâ da çalışıyorum ancak...
Gelinen son nokta da bir tarafta 'paraleller' bir tarafta hükümet arasında sıkışmış kalmış durumdayız. O yüzden size yazmaya karar verdim... Herkesin her gün televizyonlarda konuştuğu ancak sahada ne yaşandığını bilmedikleri bir mesleği yapar hale geldik. Yargı kararı tanımıyorum diyen bir taraf... Yargıyı gerçekten ele geçirmeye çalışan bir yapı...
Aynı yargıyı o yapıdan alıp Adalet Bakanı'na bağlamaya çalışan bir yasa tasarısı...
Ve asıl dert nedir biliyor musunuz? Bütün bunların arasında kalmış hisseden ben ve benim gibi birçok hakim savcı... 'Berlin’de hakimler var' hikâyesini bilirsiniz, bundan bir yüzyıl önce krallıkta dahi insanlar güveneceği tek yer olarak mahkemeleri görürken biz şu halde yargı kararlarının tanınmadığı günlerden geçiyoruz... Yarın duruşmada tarafın biri çıkıp 'Ben bu mahkemenin kararlarını tanımıyorum, kardeşim' diyecek diye endişeyle bekliyorum. Şu an ülkenin şu durumunda sadece adalet duygusunu ve vicdanını her şeyin üzerinde tutan bir hakim olarak kendimi boşa çabalıyormuş gibi hissediyorum...''

*

Bir soruyla bitirelim mi? Sahi ne olacak? ''Ben, seni de, bu mahkemeyi de tanımıyorum kardeşim'' demeye başlarsa insanlar, o zaman ne olacak?

Kaynak: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/balcicek-ilter/577906.aspx

Casusluk değil aptallık davası
Prof. Dr. Cem Say (*)
14.03.2014



Sayın bakan,

27 Şubat 2014'te size Balyoz davasında yeniden yargılama taleplerinin reddi kararının bozulması için Yargıtay'a başvurmanız dileğimi bir açık mektupla bildirmiştim. Meslekî ve vicdanî sorumluluğum, aynı isteği bu kez de "İstanbul Askerî Casusluk Davası" diye bilinen garabet için yapmamı gerektiriyor.

Kamuoyunu irkiltmek için fuhuş soslu bir casusluk soruşturması olarak sunulan, gerçek amacının ise TSK ve (önemini şu sıralarda daha iyi takdir edeceğinizi tahmin ettiğim) TÜBİTAK'ın kriptoloji ekibinden "istenmeyen" kimi personelin tasfiye edilmesi olduğu neden sonra anlaşılan bu dava, kuşkusuz aynı ekipçe kurgulanan bu davalar zincirinin en aptalca halkası. Öteki davalardaki iddialar da uydurma olmakla birlikte en azından "suç" diye tanımlanabilecek bir şeyler içerirken, "Casusluk" Davası'nda ne casusluk ne de fuhşun olmadığı "mahkeme" ve Yargıtay'ın kararlarında bile tanınmış durumda. İnsanlar tanımadıkları başka insanlarla birlikte varlık sebebi belirsiz bir örgüt oluşturup gizli belgeler depolamaktan hüküm giydiler. Bu saçma örgütün lideri bile yoktu, ta ki Yargıtay 9. Ceza Dairesi ÖYM'nin bu "eksiğini" fark edip sanıklardan ikisini örgüt yöneticiliğine terfi ettirene dek.

Vaktinizi fazla almamak için sadece mesleğimle ilgili konuya, dijitallere odaklanayım: Rahatça söyleyebilirim ki bu davanın da temelini oluşturan dijital dosyaların bu sanıklar aleyhine delil olması mümkün değil; olsa olsa onları üretip sanıkların üzerine atan kişiler hakkında delil olabilirler, eğer bir gün o kişiler yargı karşısına çıkarılabilirse elbet.

AKLA ZİYAN ÇELİŞKİLER

Bu dijitaller ev sahibinin bulunmadığı ev aramaları, CMK 134. maddedeki elkoyma sırasındaki örnek çıkarma şartının savcı tarafından sanıkların gözünün içine baka baka ihlal edilmesi, hakkında ihbar olan bir üsteğmenin yerine ismini benzettikleri ikinci bir üsteğmenin evini yanlışlıkla arayan polislerin yine de üstün başarıyla birinci üsteğmen adına kurgulanmış delil bulmaları gibi yöntemlerle elde edildiler.

İçerikleri de (elde edilişlerinden bunu hâlâ anlamayanlara bile) sahte olduklarını fark ettirecek çelişkilerle doluydu: Son kayıt tarihi 5 Ağustos 2010 olan bir dosyanın 3 Ağustos 2010'daki bir aramada "bulunması", 6 ay boyunca aynı gemide görevde olan iki subayın birbirleriyle konuşmak yerine CD'lere (kendi adlarını apaçık yazdıkları) "gizli" notlar kaydedip görevden döndüklerinde bu CD'leri birbirlerine üçüncü bir subay aracılığıyla ilettirerek haberleşmeleri, Boğaz Köprüsü gişelerinden geçmekte olduğu saniyede dijital dosya kaydeden albay, bir geminin kaptanının kendi gemisinin kendi komutası altında nereye gitmiş olduğuna ilişkin bilgileri o gemiyle hiç alâkâsı olmayan başka bir subaydan öğrenmesi, başka bir kumpasın savcısına ifade vermekte olduğu saniyede dijital kaydeden bir başka subay, ve daha nice akla ziyan çelişki gözler önüne serilmişti. Buna McAfee antivirüs programını, İnternet'te rahatça bulunabilen resimleri, ve daha nice hiç de gizli olmayan şeyi "gizli belge" sayan utanç verici raporları da eklemek gerek.

BU SAÇMALIKLARIN GÖRÜLMEMESİ YENİDEN YARGILANMA NEDENİ

Bu saçmalıkları görmeyen "hâkim"lerce yargılanmış olmak başlı başına bir yeniden yargılama sebebi değil midir sayın bakan? Bu davanın neredeyse her yaptıklarının yasadışı olduğu Anayasa Mahkemesi'nce her hafta yeni bir kararla saptanan ÖYM'lerden biri ve onun ruh ikizi olacak şekilde, artık ne büyük bir hata olduğu herkesçe anlaşılan 2010 Anayasa değişikliği sonucu yapılandırılmış Yargıtay tarafından hayatları karartılan suçsuz hükümlüleri şimdi yeniden yıllarca yatmak üzere hapse giriyorlar. Onlarca aile parçalanıyor, küçücük çocuklar annelerinden, babalarından ayrılıyor. Bu adalet değil! Sizden yetkinizi adaletten yana kullanarak bu konuyu Yargıtay'a taşımanızı, ayrıca 2010 "reformu" ile hukukla bağlantısı kesilen Yargıtay'da adaleti hakim kılmak için de gerekli çalışmaları ivedilikle yapmanızı diliyorum.

Adaletli günler dileklerimle,

* Boğaziçi Üniversitesi
Bilgisayar Mühendisliği Bölümü

Odatv.com

Çocuklar için adalet
Prof. Dr. Ünal Emiroğlu
1 Mayıs 2014



Çocukların bayramında çocukların güvenlik güçlerince tekme tokat dövülmesi, yerlerde sürüklenerek gözaltına alınmaları karşısında “çocuk ceza adaleti” sorununu paylaşmak istiyoruz sizlerle.
Hukuk herkesi kapsar, adalet herkes içindir. Hele hele çocuklar ise söz konusu olan, durum daha da nazikleşir. Çocuklar ve yetişkinler birbirinden farklı olduğu içindir ki, “insan hakları” yanında Uluslararası Sözleşmelerle “çocuk hakları” düzenlenmiştir.
İç hukukta da çocuklar için ayrı yasal düzenlemelere gidilmiş, Çocuk Mahkemeleri kurulmuş, soruşturulmalarının uzman refakatinde yapılması öngörülmüştür.
Gözaltına alınması gerekiyorsa, özel eğitimden geçmiş çocuk polisinin bulunduğu ortamda, çocuk savcısının ve uzmanların denetiminde yapılmalıdır bu. İşkence, kötü muamele ve benzer her türlü hukuka aykırı uygulama ile yasaya aykırı biçimde ifade alma ve teşhis yaptırma girişimlerine muhatap olmamalıdır.
Polisi uyguladığı şiddet ve orantısız güç kullanımından dolayı tebrik ederek kahraman ilân eden bir hükûmet ve yardakçıları varken, polisin şiddeti devam eder. Bu ortamda bizim çocuk polisinden bahsetmemiz fantezi değil de nedir?
Yine de olması gerekene bakalım;
Birleşmiş Milletler(BM) Genel Kurulu’nca 20 Kasım 1989’da kabul edilerek ülkelerin imzasına açılan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, 9 Aralık 1994 tarihinde sözleşmeyi kabul etti. Anayasa’nın 90. maddesi gereği, bu sözleşme hükümleri iç hukukumuzun bir parçası olmuştur dahası, Anayasa’ya aykırılığı da iddia edilemez.
Sözleşmenin 37. ve 40. maddelerine göre çocukların suç işleme hallerine ilişkin olarak taraf devletlere şu sorumluluklar yüklenmektedir:
(Madde 37) Taraf Devletler aşağıdaki hususları sağlarlar:
a- Hiçbir çocuk, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaya tabi tutulmayacaktır. Onsekiz yaşından küçük olanlara, işledikleri suçlar nedeniyle idam cezası verilemeyeceği gibi salıverilme koşulu bulunmayan ömür boyu hapis cezası da verilmeyecektir.
b- Hiçbir çocuk yasadışı ya da keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. Bir çocuğun tutuklanıp alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son başvurulacak bir önlem olarak düşünülüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır.
(Madde 40) Taraf Devletler, hakkında ceza yasasını ihlâl ettiği iddia edilen ve bu nedenle itham edilen ya da ihlâl ettiği kabul edilen her çocuğun; çocuğun yaşı ve yeniden topluma kazandırılmasının ve toplumda yapıcı rol üstlenmesinin arzu edilir olduğu hususları göz önünde bulundurularak, taşıdığı saygınlık ve değer duygusunu geliştirecek ve başkalarının da insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı duymasını pekiştirecek nitelikte muamele görme hakkını kabul ederler.
Değerli okurlar, görüyoruz ki, çocuk hakları konusunda epey yükümlülüklerimiz varmış! Aslında bu belgelere imza atmamış olsak bile, insanlığımız ve inancımız gereğidir hakları gözetmek ve saygı duymak.
Birey olarak da toplum olarak da yükümlülüklerimiz var; ancak bireysel ve toplumsal hak ve yükümlülüklerimizin sağlayıcısı ve teminatı devlettir ve de devlet insanlar için vardır. Devlet, hakları ihlâl ediyorsa ne yapmalı?
Birkaç gün öncesi yaşananlar… BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin değindiğimiz hükümleri şüpheli ya da suçlu çocuklarla ilgiliydi; polisin dövüp hırpaladığı çocuklar ise suç işlememişler, şüpheli ve sanık da değiller. Niye zalimce muamelelerle gözaltına alınmışlar? Öldürülmüş bir başka çocuk için haksızlığa karşı slogan attıkları için.
Oysa yetişkinler gibi çocuklar da, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptirler.
Uluslararası insan hakları yasalarının temel ilkelerinden biri, hakların bölünmezliği ve karşılıklı bağımlılığıdır. Bu haklardan tek tek her biri ve hepsi birlikte, insan olarak çocuğun saygınlığını da kapsar.
Taşlaşan vicdanları yargıya sürüklemek, ama tarafsız ve bağımsız yargıya son çâre gibidir.
Yoksa beyhude bekleyiş midir?

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12009724/cocuklar-icin-adalet/prof-dr-unal-emiroglu

Ergenekon hakiminden itiraf
03 Şubat 2014



Ergenekon davasında 3 yıl görev yaptıktan sonra görevden alınan hakim Köksal Şengün, bomba açıklamalarda bulundu.

5 yıl süren ve sanıklarının çoğunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığı Ergenekon davasının ilk hakimi Köksal Şengün'den bomba açıklamalar geldi.

Yargılama sürecinde bir dizi hatanın yapıldığını itiraf eden Şengün, Sıkıyönetim Mahkemelerindeki hakimlerin daha demokrat olduğunu söyledi.

Şengün'ün itirafları bunlarla da sınırlı değil. Şengün, Ergenekon iddianamesini tam olarak okumadan karar verdiklerini söyledi.

"Okuduk desek yalan söyleriz. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim!"

T24'ten Hazal Özvarış'a konuşan Köksal Şengün'ün açıklamalarından bölümler şöyle:

ERGENEKON DAVASINDA YANLIŞLIKLAR ÇOK

Yanlışlıklar çok. Yalnız kararın gerekçesi ortaya konmadığı için fazla detaya girmek mümkün değil.

Bazı araştırmaların yapılamadığı kanaatindeyim. Örneğin, o CD’lerin incelemesi yapılmadı. Ben ayrılmak zorunda kaldığımda savunmalar devam ediyordu, benden sonraki gelişmeleri bilmemekle beraber söylüyorum bunları. Ceza davalarında savunma bittikten sonra delilleri okursunuz, daha sonra avukatlar delillere itirazlarını koyar. Mesela “Evde yapılan aramada şunlar şunlar bulunmadı” gibi tutanaklara karşı itirazlar yapılır. Bu itirazların giderilmesi için tutanakta imzası olan kişilerin bir kısmının huzurda dinlenmelerinde fayda var. Böylece hem kişi “nasıl, niçin düzenlendi” diye sorar, hem de gerektiğinde mahkeme de, savcı da soru sorar.

DELİLLER İRDELENMEMİŞ

Ne yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermek isterim, ne de başkalarını suçlamak. Yargılama benden sonra yaklaşık iki sene daha devam etti, sonra karar verildi. Yani, “delil değerlendirmesi”nin de yapıldığı iki sene içerisinde olanları bilmiyorum, sadece televizyonlara yansıyan bağırmalar, çağırmalar... Ancak şimdiki gelişmeler de gösteriyor ki, bu deliller irdelenmemiş.

TÜBİTAK'IN OYNAMA VAR DEDİĞİ 5 NO'LU CD

CD, e-mail gibi dijital nitelikli deliller konusunda çok fazla bilgi sahibi değilim. Ancak öğrendiğim kadarıyla, bir bilgisayarınız veyahut akıllı telefonunuz varsa bombanın üzerinde oturuyorsunuz demektir. Yani bunlara herkes el atabilir, ben bunu öğrendim, sizden habersiz bazı şeyler yüklenebilir, istenilen tarih atılabilir... Dürüst olmayan insanların elinde çok kötü bir silah olarak kullanılabilir bu aletler, nitekim de kullanılıyor, işte yaşadık görüyoruz. Bana göre yeterli bir araştırma yapılmadı bu konuda.

DİNÇER VE GÜL DİNLENMELİYDİ

Şengün, "Davadan alınmasaydınız, Erdoğan'ın Başbakanlık Müsteşarlığı'nı da yapan “Cuntalardan haberdardık” diyen Ömer Dinçer veya Nokta’nın “Darbe Günlükleri” yayını ardından 2004’teki girişimlerden haberdar olduğunu söyleyen Abdullah Gül tanık listenizde yer alır mıydı?" sorusuna ise şu yanıtı verdi:

Bu insanların içerisinde beyanatlarıyla Ergenekon’la ilgili bilgi sahibi olduğu anlaşılan kişilerin de dinlenmesi gerekirdi. Dediğiniz beyanatlar yapıldıysa, bu isimlerin dinlenmesinin gerçeklerin ortaya çıkması açısından faydalı olacağı düşüncesindeyim.

DAVADAN ALINMASAYDI MÜDAHALE EDEBİLİR MİYDİ?

Edemezdim. Biz, bize gösterilen suçlamayla bağlıyız. O suçlamanın yargılamasını yaparken o şahsın başka bir suçunu delillerle tespit ederseniz suç duyurusunda bulunursunuz. Ama bunlar sizin elinizdeki dosyaya talep olmadıktan sonra girmez.

Suç duyurusu girişimimim olmadı. Bunların hepsini toplayıp yapacaktık suç duyurusunu. Yarı yolda bir şeyleri kesmek de doğru olmuyor çünkü elinizdekileri pekiştirmek durumundasınız. Savcı iddiada bulunur fakat mahkeme öyle değil. Hüküm veren mevkide olduğu için, afaki iddialara yönelik şeyleri hemen suç duyurusu olarak bildirmesi doğru olmuyor.

ASKERİ HAKİMLER DAHA DEMOKRATTI

Eski yasamızda da DGM’lerde askeri hâkimimiz vardı. 1999’da onu çıkarttık, tamamını sivil yaptık.

“Askeri hâkimler komutanın emrinde çalışır” derler ama gördüğüm kadarıyla bizden daha rahattılar, daha demokrattılar.

Daha objektif kararlar veriliyordu.

ERGENEKON'DA ÖRGÜT YOK

‘Ergenekon'da örgüt yok, bıraksan birbirlerini ısırırlar!’

Yanlışlıklar hakikaten var. Düşünün, benim baktığım davada içeri alınan insanların hiçbiri birbirini tanımaz. Nerededir bu örgüt? Bir örgütü devlet bulur. Devlet der ki size; “Bu örgüt şu eylemleri yapmıştır, silahlıdır.” Biz de ona göre “silahlı örgüt” deriz,“silahsız örgüt” deriz. Bizim önümüze koydukları torbanın içine herkesi atmışlar, yan yana bıraksan birbirlerini ısırırlar bunlar. Öyle insanlar var ki içerisinde, birbirlerine kurşun atarlar.

Ben bu kadar örgüt davasına baktım, bu şekilde oluşmuş bir örgüt görmedim.

Yok yani, yok.

İDDİANAMELERİ OKUMADAN KARAR VERDİK

Bir iddianame mahkemeye tebliğ edildikten sonra 15 gün süreyle incelenir. İddianamenin kabulü veya reddi diye bir müessesemiz vardır. Bu iddianameyi ve delilleri inceleme süresi bu dosya için mümkün olmayan bir süre. 2 bin 500 sayfa iddianame artı 500 klasör belge!

Okuduk ama belirli bir süre, belirli bir yere kadar okuduk. Can alıcı noktalarını okuma imkanımız olmadı. Okuduk desek yalan söyleriz. Bir insanın okuma kapasitesi var. Günde 500 sayfa okuyabilir misiniz? Okuduktan sonra da, dosyalarla da karşılaştırma yaparak“Şuraları eksik, şuraları yanlış” diyerek iddianameyi geri çevirebiliyorsunuz. Ancak biz o şansa sahip olmadığımız için kabul etmek durumunda kaldık. Çünkü yeterince incelememiştik. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim. Ama o zaman kabul etmekten zorundaydık çünkü geri çevirmek için sebepleri öne sürmek gerekiyordu.

KÖKSAL ŞENGÜN KİMDİR?

Hâkimliğe 1976’da başlayan ve 37 yıl sürecek mesaisi sıkıyönetim ile devlet güvenlik mahkemelerine de (DGM) uzanan Şengün, Ergenekon davasına üç sene baktıktan sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) kararıyla Temmuz 2011’de Bolu hâkimliğine atandı.

Şengün, “gözdağı” olarak nitelendirdiği tayinden bir süre sonra kanser olduğunu öğrendi.

Yaklaşık 20 iddianamenin birleştirildiği ve binlerce sayfadan oluşan dosyaya vakıf olmaya çalışan sayılı isimlerden biri olan Şengün, başta Mustafa Balbay ve Prof. Mehmet Haberal olmak üzere bazı sanıkların tahliyelerinden yana yaptığı çıkışlarla adından söz ettirmişti.

T24

Müyesser Yıldız'dan güzel bir yargı analizi: Onu tutuklamak istiyor
09.09.2014



Yargıtay’dan sonra HSYK’da da “adalet” değil, “iktidar” savaşları tam gaz sürüyor. İktidar, “maaş, sicil affı, idari yargı ve Danıştay’da görev yapan, ancak Hukuk Fakültesi mezunu olmayanlara hukuk fakültelerine sınavsız girme, silah satın alma ve edinme” gibi “teşviklerle” kesenin ağzını açtı. Adalat Bakanı Bekir Bozdağ’ın ifadesiyle, “Türk yargısının, Fethullah Gülen'in yargısı olmasına asla müsaade etmemek” için. Acaba 2010’da Cemaate teslim edilen yargı, “Türk yargısı” değil miydi ve teslimatı kimler yaptı?

Adalet benim için Silivri’de öldü. 9 Ekim 2013’te Yargıtay’ın Balyoz kararıyla da cenazesi kaldırıldı. Ölü diriltilir mi? Yüksek yargı kulislerinde yaşananlara ve konuşulanlara bakın, siz de hak vereceksiniz.

ERDOĞAN’IN ÇEVRESİNİ ARTIK KİMSE KURTARAMAZ

Temmuz ayında yapılan ve Cemaatin 12-0 zaferiyle sonuçlanan Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu seçimlerinin perde arkasıyla başlayalım.

Seçimler öncesinde Yargıtay’da eski kadrodan olan milliyetçi/sosyal demokrat isimler toplanmış. Anadolu Kulübü’ndeki toplantıda, “Türkiye’deki hukuksuzluğun giderilmesi ve içtihad istikrarına dönülmesinde” görüş birliğine varılmış. Sadece tek bir üye, “Hiçbir taraf ile ittifak yapmayalım. İttifak ahlâki değil, bağımsız kalalım” demiş. Bu sözlerin sahibi Cemaat’in desteğiyle seçilirken, toplantıya katılan Ankara eksenli gruptan, Yargıtay Başkanı ve Cemaat’in oluşturduğu öne sürülen adaylara –özellikle bir dairenin yapısının korunması için- epey oy gitmiş.

Malûm 1. Başkanlık Kurulu seçimleri epey uzun sürdü. Meğer “çekişmeli geçti” algısı oluşturulmak için özellikle uzatılmış.

O süreçte Taha Akyol, “Yargıtay Başkanı’nın Yargıtay’daki eğilimleri toparlayan ve Yargıtay’ın kurumsal kimliğini koruyan bir liste yaptığını, seçimleri de bu listenin kazandığını” yazdı.

Meğer bu da doğru değilmiş, Yargıtay Başkanı bazı üyelere, “ötekilerle görüşmeyin” diye talimat dahi vermiş. “Ötekilerden” kast edilen tabii ki, milliyetçi/sosyal demokrat grupmuş.

Bilindiği gibi seçim sonucunda Yargıtay’da hiçbir değişiklik olmadı. İktidar için özellikle kritik davalara bakan 9’uncu ve ihale suçlarına bakan 5’inci daireler önemliydi; Aynen muhafaza edildi. İşte bu tablodan sonra Yargıtay’da ihale suçlarına bakan daire için, “Başbakanın etrafındakileri artık kimse kurtaramayacak” yorumları yapılmış.

YARGITAY SEÇİMLERİNİ CEMAAT “POLİTBÜRO”SU BELİRLER

Peki Yargıtay Başkanı Ali Alkan’ın olaylı Adli Yıl açılış töreninde verdiği, “Yargıçlar konuşmalı... Bakanlık, Yargıtay ve HSYK’daki seçimlere karışmalamalı” mesajı Yargıtay’da nasıl yankılandı?

Yargıçlar konuşacak da şöyle bir engel var; Bir önceki Başkan, Yargıtay üyelerinden yazı yazmamaları için imza toplamış. Amaç, Ali Suat Ertosun, Hamdi Yaver Aktan gibi isimlerin yazı yazıp, konuşmasını engellemekmiş ve bu karar halen yürürlükteymiş.

Başkan’ın, “Bakanlık seçimlere karışmasın” mesajına gelince; Bir üye, şunları anlattı:

“2011’den beri Yargıtay’daki hiçbir seçime, ki buna Başkan seçimleri de dahil, Yargıtay karar vermiş değil. Cemaat ‘politbüro’su dışarıdan karar alıp, isim bildiriyor ve seçim bitiyordu. Hem de ilk turda. Hatta yerleşmiş teamüle rağmen yenileme seçimlerinde eski başkanlar seçilmiyor ve dolayısıyla emekliye zorlanıyordu. Keşke Başkan, adli yıl konuşmasında bunlara da değinseydi.”

Aynı üye, iktidarı destekleyen gazetelerin HSYK seçimleri için Cemaat lehine çalışan Yargıtay üyelerinin isimlerini yayınladığını, ancak bunlar hakkında hiçbir inceleme/soruşturma dahi başlatılmadığını belirterek, “Bu bir çelişki değil mi?” diye sordu.

Yargıtay üyelerinin dikkat çektiği bir diğer husus da Başkanın, usülsüz dinlemelere hiç değinmemesi oldu. Geçmişte, “Paralel yapı terör örgütü ise buna mensubiyet mutlaka soruşturulmalıdır” diyen bir Yargıtay üyesi, Ceza Genel Kurulu’nun Aralık ve Haziran aylarında aldığı dinlemelere ilişkin kararları hatırlatarak, “Usulsüz dinlemelere meşruiyet kazandıran bu kararlar öyle tehlikeli ki” yorumunu yaptı.

HAKİM VE SAVCI OPERASYONU İÇİN HSYK

Gelelim HSYK seçimlerine; İktidar da Cemaat de tüm gücüyle asılıyor. Bu seçimlerin, Cemaat’in kontrolünde kaldığı öne sürülen Yargıtay’a kısa vadede hemen hiçbir etkisi olmayacak. Öyleyse bu kıran kırana “savaş” niye? İktidar cephesinin hesabını aktaralım, Cemaat’inki de anlaşılacaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra KKTC’ye giden Erdoğan, dönüşte şunları söyledi:

“Operasyonların birbirini tetiklemek suretiyle gerisi gelecektir. Çünkü bu olayın sadece emniyet boyutu. Şimdi bunlar birbirini sürekli olarak tetikleyecek. Ve arkasında tabii bunun farklı şekilde gelecek. Diğer bakanlıklarda da buna benzer şeyler olacak. Şimdi özellikle HSYK seçimlerini bu noktada önemsiyorum. Ve HSYK seçiminden sonraki durum yeni bir sürecin başlamasına vesile olacaktır... Bu ara enteresan bir şey diyeceğim. Bizimle ilgili hakaretler yapılıyor, avukatlar dava açıyor, yargının verdiği cevap, ‘Siz siyasetçisiniz, bu ağır eleştiriye girer, buna katlanmak zorundasınız’. Kendileri için olsa olabilir mi? Bir tane başka savcı dava açıyor, onlarla ilgili HSYK’daki bir tanesi de çıkıyor, çok farklı bir yaklaşımla incelenmesine dair adımı atıyor. Ayrıca seçimden sonra yeni bir süreç başlayacaktır.”

Erdoğan’dan sonra Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da Milliyet’e şu açıklamaları yaptı:

“Türkiye’de yargı görevi yapan bir savcı, Zekeriya Öz, sosyal medyada mesajlar atarak, ismini zikretmeden Başbakanı tehdit ediyor. Başka bir hâkim de HSYK seçimlerini göstererek, soruşturmayı yürüten savcıları tehdit ediyor. ABD’de bir Başsavcı Obama’yı, Almanya’da Merkel’i, İngiltere’de Cameron’ı tehdit etse ne olurdu? Kıyamet kopardı. Bunu yapan savcı, bağımsız ve tarafsız olma vasfını yitirmiştir, o cübbeyi taşımaması lâzım diye herkesin sesini yükseltmesi lazım. Bu ülkelerde olsa o savcının cübbesini sırtından çıkartırlar...”

Yüksek yargı kulislerinde uzun süredir şöyle bir iddia dillendiriliyor:

“Tamam dinlemeleri polisler yaptı, bunlar tutuklandı. İyi de bu bu kararları veren hâkim ve savcılar ne olacak? Zekeriya Öz başta olmak üzere o kararları veren hâkim ve savcıların tutuklanması da isteniyor. Ancak İlhan Cihaner olayında yaşananların yaşanmaması için HSYK seçimleri bekleniyor.”

Erdoğan ve Bozdağ’ın o sözleri bir anlamda bu iddiayı doğrulamış olmuyor mu?

İktidar HSYK seçimlerini alırsa, Öz ve diğerlerinin “cübbesini sırtından çıkartacak”, belki de tutuklatacak. İyi, ama ya Yargıtay? Yargı çevrelerinin tahminleri şöyle:

“HSYK 1 yılda Yargıtay’da en fazla 10 üyeyi değiştirebilir. O zaman yapılacak iki şey var; Ya İstinaf Mahkemeleri kurulduktan sonra, “temyiz mercii burasıdır’ denerek, Yargıtay kapatılır ya da Ankara’daki 10 istinaf mahkemesi başkanına Yargıtay seçimlerinde oy kullanma hakkı verilerek, dengeler değiştirilmeye çalışılır.”

İşte Türk yargısının hâlleri!.. Kıblesi sadece hukuk ve adalet olanlar bu gidişata “dur” demez ise HSYK seçimlerini kim kazanırsa kazansın, kaybedeni bugünden belli; Adalet ve Millet!..

Silivri, Mamak, Şirinyer, Eskişehir, Malatya ve Antalya’ya kucak dolusu sevgiler.

Odatv.com

25 Aralık soruşturmasını başlatan savcının ihracı istendi
17 Ekim 2014



25 Aralık soruşturmasını başlatan ancak dosyadan el çektirilerek Tekirdağ'a düz savcı olarak atanan Muammer Akkaş'ın ihracı istendi.

Türkiye, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının kapatılmasını tartışırken, bir diğer ‘sıfırlanan’ dosya olan 25 Aralık soruşturmasını başlatan Savcı Muammer Akkaş'ın ihracı istendi.

Akkaş, 25 Aralık soruşturmasını yürütürken görevden alınarak Tekirdağ’a düz savcı olarak atanmıştı.

Akkaş hakkında açılan soruşturmayı tamamlayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Müfettişi Ömer Kara, Akkaş’ın meslekten ihracını istedi.

'VİCDANIM RAHAT, KADERDE VARSA ÇEKERİZ'

İhraç istemini yorumlayan Muammer Akkaş, ‘vicdanının rahat olduğunu’ söyledi.

Bu tür davaların nasıl sonuçlanması gerektiğini iyi bildiğini belirten Akkaş, şu ifadeleri kullandı; " Geçmişte bu ülkede uyarı cezası verilmesi gerekirken meslekten ihraç edilen Ferhat Sarıkaya olayı yaşandı. Benim vicdanım rahat. Ben doğru olanı yaptığıma inanıyorum. Ben soruşturmada bütün sorulara makul cevaplar verdim. Anadolu’da bir söz vardır; Meyve veren ağaç taşlanır. Kaderde varsa başa gelen çekilir" dedi.

Akkaş, HSYK kararının kendisine henüz tebliğ edilmediğini ve işinin başında olduğu söyledi.

'SORUŞTURMA YAPMAM ENGELLENDİ' DEMİŞTİ

Muammer Akkaş, 25 Aralık dosyası elinden alındığında zehir zemberek bir açıklama yapmış ve “Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir” demişti.

17 Aralık’tan daha kapsamlı olması beklenen 25 Aralık operasyonu savcılık ve emniyet arasındaki sürtüşme nedeniyle gerçekleşmemişti. Akkaş'ın ifadeye çağırdığı ve aralarında Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın da olduğu isimler, dosyanın AKP'ye yakın savcılara verilmesinin ardından 'ancak' ifade vermeye gitmişti. Ardından 25 Aralık dosyasındaki 96 şüpheli hakkında takipsizlik kararı verilmişti.
Birgün gazetesi

İstanbul Başsavcılığı 17 Aralık'ı 'sıfırladı'!
17 Ekim 2014



Aralarında bakan çocukları, Sarraf ve Aslan’ın bulunduğu 53 kişi hakkındaki dosya kapandı.

Türkiye’yi sarsan 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2464
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ekm 17, 2014 9:58 pm    Mesaj konusu: İstanbul Başsavcılığı 17 Aralık'ı 'sıfırladı' Alıntıyla Cevap Gönder

İstanbul Başsavcılığı 17 Aralık'ı 'sıfırladı'!
17 Ekim 2014



Aralarında bakan çocukları, Sarraf ve Aslan’ın bulunduğu 53 kişi hakkındaki dosya kapandı.

Türkiye’yi sarsan 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması kapsamında, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, işadamı Rıza Sarraf ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında bulunduğu 53 kişi hakkında takipsizlik kararı verildi. Savcılığın gerekçesi “suçun oluşmaması, usule uygun delil toplanmaması ve herhangi bir örgüte rastlanamaması” oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu savcılarından Ekrem Aydıner’in yürüttüğü soruşturmada, operasyondan 10 ay sonra 53 şüpheli hakkında takipsizlik kararı çıktı. Aydıner, aynı kapsamda soruşturulan eski Genel Müdür Aslan’a ilişkin “dosyasının ayrılması” kararı verdi. Dosyası, “Yardım Toplama Kanunu’na muhalefet” suçundan yürütülmek üzere başka bir esasa kaydedilen Aslan hakkında diğer suçlardan ise takipsizlik hükmü kuruldu.

Dosyada şikâyetçi olarak Sarraf’ın üst düzey bir siyasiye rüşvet vererek görevden alınmasını sağladığı iddia edilen eski Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce’nin ismi yer aldı. Soruşturmada “rüşvet vermek ve suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçundan 74 gün tutuklu kalan Sarraf, 21 Aralık 2013’te çıkarıldığı mahkeme sorgusunda, “O.İ. isimli bir emniyet müdür yardımcısından tehdit aldım. Benden 1 milyon dolar para istedi. Gayrettepe’ye gidip suç duyurusunda bulundum” demişti.

Güler bağlantısı

Sarraf, dosyanın şüphelilerinden Rüçhan Bayar’ın kendisinin yanında çalıştığını ve genelde Çin’deki işleri takip ettiğini belirterek “Rüçhan Bayar Bey’i daha fazla para kazanıp borçlarını ödeyebilmesi için Çin’e yönlendirdim. Prim alıyor. Bunlar için Muammer Güler Bey’e veya oğlu Barış Güler’e herhangi bir para vermedim. Rüçhan Bey’in elde ettiği primlerden bana 200 bin dolar para verdi” demişti. Sarraf, Rüçhan Bayar’dan aldığı 200 bin doları Barış Güler’e Rüçhan Bayar’ın borcu olduğu için verdiğini iddia etmişti.

Çağlayan bağlantısı

Sarraf, İran’ın Türkiye’deki rezervlerinin altın ihracatı yöntemiyle çıkarılmasına yol verilmesi karşılığında Halk Bankası’ndaki İran parasının 0.05’inin rüşvet olarak Zafer Çağlayan’a ödenmesinin söz konusu olmadığını belirtmiş, kendisinin sadece Halk Bankası’nın resmi komisyonlarını ödediğini anlatmıştı. Sarraf, Gana’dan sahte evrakla Türkiye’ye gelen 1.5 ton altın yüklü uçağa ilişkin ise altının Gana’ya geri gönderilmesi olayıyla ilgili hiç kimseye para ödemesi yapmadığını belirtmişti. Dosyaya giren bilirkişi raporunda ise altının tüm çıkış evraklarında, Türkiye Gümrük Bölgesi’ne giriş yaptığına ilişkin beyanında ve diğer belgelerinde 1.500 kg. olarak bildirilmesine karşın, 14 milyon 600 bin dolar değerindeki 292 kg. altının herhangi bir beyana, gümrük işlemine tabi tutulmaksızın Türkiye’ye sokulduğu kaydedilmişti.

Bağış bağlantısı

Sarraf, Egemen Bağış’a ağabeyinin Türk vatandaşlığına geçmesi ve diğer işlemler için rüşvet vermediğini öne sürmüştü. Sarraf gibi “rüşvet almaya ve vermeye aracılık etmek” suçlamasıyla 74 gün tutuklu kalan eski bakan Güler’in oğlu Barış Güler de, Sarraf ile tanışmasının şüpheli olan akrabası Rüçhan Bayar’ın Sarraf’ın yanında çalışmasıyla gerçekleştiğini
belirtmişti.

Rüşvet almak suçundan bir süre tutuklu kalan ve evinden ayakkabı kutuları içinde paralar çıkan Süleyman Aslan ise Sarraf’ı hayırsever birisi olarak tanımlamış, imam hatip projesine başlamadıkları için parayı kendi nezdinde tuttuğunu söylemişti. Soruşturmada İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca eski bakanlar Güler, Çağlayan, Bağış ve Erdoğan Bayraktar hakkında TBMM’ye bilgi notu gönderilmişti. Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar’ın oğlu Oğuz Bayraktar’ın da şüphelisi olduğu TOKİ dosyası ile Fatih Belediye Belediye Başkanı Mustafa Demir’in bulunduğu dosyada da takipsizlik kararı çıkmıştı. Bu dosyalar için verilen takipsizlik kararlarında da savcı Aydıner’in imzası yer aldı.

Paralar iade edilecek

Takipsizlik kararının kesinleşmesi durumunda Süleyman Aslan’dan elde edilen paraların İstanbul Valiliği’ne gönderileceği kaydedildi. Aslan’dan ele geçirilen 1 milyon Euro, ÜsküpEğitim ve Kültür Vakfı’na bağış parası olduğu gerekçesi iade edilmişti. Aslan’ın ayakkabı kutusunda 4.5 milyon
doları aşkın para olduğu, evinde 2.5 milyon dolar ve 2. 5 milyon euro ele geçirildiği ifade edilmişti. Takipsizlik kararında, kararın bir örneğinin, Meclis Soruşturma Komisyonu tarafından soruşturma yapılan kişiler yönünden gereğinin yapılmasıiçin TBMM Başkanlığı’na gönderilmesine hükmedildi.

Savcı Ekrem Aydıner tarafından verilen 63 sayfalık takipsizlik kararında, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın, Rıza Sarraf tarafından otel işletmesi için alınması düşünülen kredinin temini konusundaki
yardımı, gazetede çıkacak haberlerin engellenmesi ve yurt dışına çıkış için alınacak vizelerde kolaylık sağlanması konularında rüşvet verildiğinin iddia edildiği ancak sayılan iş ve işlemlerin hiçbirinin Avrupa Birliği Bakanı’nın görev alanı ile ilgili olmadığı belirtildi. Bu nedenlerle rüşvet suçunun unsurlarının oluşmayacağı, haklarında soruşturma yapılan şüphelilerin bu eylemle ilgili olarak rüşvet verme ve rüşvete aracılık suçunu işlediklerinden söz etmenin mümkün olmadığı kaydedildi.

Kararda, belgelerin sahteliğine göz yumulmasını sağladığı, Sarraf’a ait şirketlerin işlemleri için düşük komisyon uyguladığı gibi suçlamalar yöneltilen Süleyman Aslan hakkındaki iddialar için delil bulunmadığı vurgulandı. Aslan’ın evinde ele geçirilen paralar ile ifa ettiği görevle bağlantı kurulamadığı ifade edildi. Aslan ile ilgili olarak söz konusu eylemin görevi kötüye kullanma olarak nitelendirilemeyeceği kaydedildi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/131647/istanbul_Bassavciligi_17_Aralik_i__sifirladi__.html



Soruşturmaları kapatan savcılığa sert tepki: Temizleme bürosu
19 Ekim 2014



Temizleme bürosu Hukukçu Turgut Kazan, İstanbul Başsavcılığı’nın iktidara yönelik suçlamaları temizleme bürosu gibi çalıştığını söyledi. Meclis’te komisyon varken takipsizlik verilemeyeceğine dikkat çeken Kazan, dosyayı kapatan savcının üst düzey göreve getirileceğini önü sürdü.

25 Aralık ve TOKİ dosyaları hakkında takipsizlik kararı verilmesinin ardından kapatılan 17 Aralık soruşturması hakkında eski İstanbul Barosu başkanlarından Turgut Kazan, dosyayı kapatan savcı Ekrem Aydıner ile ilgili önemli iddialarda bulundu. Kazan; TOKİ, 25 Aralık ve 17 Aralık dosyalarını kapatan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın siyasi iktidara yönelik suçları temizleme bürosu gibi çalıştığını belirtti. Dosyanın TBMM Soruşturma Komisyonu’na ulaşması ve dinlemelerin mahkeme kararıyla yapılmış olması gerekçeleri ile takipsizlik verilemeyeceğini vurgulayan Kazan, 17 Aralık için takipsizlik kararı veren savcı Aydıner’in Ankara’da çok önemli bir idari göreve getirileceğinin konuşulduğunu ileri sürdü. Kazan, son gelişmelerle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı:

Başsavcının yüzüne söyledim:

İstanbul Cumhuriyet Başsavclığı daha önce 25 Aralık ve TOKİ dosyaları hakkında takipsizlik kararı vermişti. Önceki günkü kararla o süreçteki üç dosya da kapanmış oldu. Ben daha önce hem Başsavcıya (Hadi Salihoğlu) hem de soruşturma savcısına (Ekrem Aydıner) ‘Siyasi iktidara yönelik suçları temizleme bürosu gibi çalışıyorsunuz’ demiştim. Bu görüşüm daha da pekişti. Asla verilmemesi gereken kararlar bunlar

Savcılık o dinlemeyi yok sayamaz:

İki nedenle yasaya aykırı ve yapılamaz. Birincisi aynı başsavcılık protestoda slogan atanlara dahi örgüt suçundan dava açıyor, ve yıllarca hapse mahkûm ediyor. Bu olayda ise sayfalarca ‘örgüt nasıl olur’ tartışması yapıyor. Bu tartışma yapılabilir ancak dinleme yapıldığına göre savcılık bunu yok sayamaz. Ancak dava açar, mahkeme yapabilir bu tartışmayı.

Dinlemeler hâkim kararıyla yapılmış. Bu yüzden temizleme bürosu diyorum. Meclis devredeyken takipsizlik olmaz: Takipsizlik kararının yasaya aykırı olmasının ikinci nedeni ise Meclis’te bu konuda soruşturma komisyonu oluşturulmuş olması. Çünkü bu şüphelilerin suç ortakları bakanlar. Onlarla ilgili TBMM’de soruşturma komisyonu kurulduktan sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hiç bir şey yapamaz. Hele takipsizlik kararı hiç veremez. Çünkü artık soruşturma komisyonu savcılık gibi çalışacaktır. Bu suçu birlikte işledikleri ileri sürülen Rıza Sarraf ve diğerlerinin yargılanacağı yer de bakanlar gibi Yüce Divan olmalıdır

O savcıyı yüksek görev bekliyor:

Burada ilginç olan bir durum da soruşturmanın savcısı Ekrem Bey’in (Aydıner) konumu.

Bu dosyada savcı daha önce bakanlar yönünden görevsizlik kararı vermişti. Şimdibir anda takipsizlik kararı yazması inanılmaz bir şey. Bence etik hiçbir değerle bağdaşmıyor.

Ankara’da bu savcı ile ilgili iki iddia konuşuluyor. Birincisi çok önemli bir idari göreve getirilecek, deniyor. İkincisi ise hakkında içeriğini henüz tam bilemediğimiz bir soruşturmanın olduğu söyleniyor. Bu takipsizlik kararları sonrasında çok büyük olasılıkla ya o dosya kapatılacak ya da kendisi
Ankara‘da yüksek bir idari göreve verilecek. Belki de her ikisi birden gerçekleşecek.
Cumhuriyet

HAKİM VE SAVCILAR 17 ARALIK TAKİPSİZLİK KARARI İLE DALGA GEÇTİ
19 Ekim 2014



hakim ve savcılar, adalet org, reza zarrab, 17 aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması, 17 aralık takipsizlik

Hakimler ve Savcılar, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla ilgili verilen takipsizlik kararıyla dalga geçtiler: Kasalar, saatler yalanmış, Yetmez Reza Bakan olsun

17 Aralık soruşturmasında takipsizlik kararı verilmesi hâkim ve savcıların paylaşım sitesi adalet.org’da büyük tartışma yarattı.

“Susalım. Konuşursanız paralel olursunuz” tepkisi, “O savcıyı Yargıtay üyesi yapacaklar mı” sorusu ve “Kararı buradan tartışalım” önerisi geldi.

Hâkim Kemal Çavdar ise “Demek ki Reza bir bakana gerçekten boş bavul hediye etmiş. Demek ki Reza bir bakana saati ödünç olarak vermiş. Demek ki Reza iyi çocukmuş” diye yazdı.

Diğer tartışmalar şöyle:

SUSALIM... İYİ UYKULAR

- Evren Özmen (Savcı): Allahım verdikçe veriyor. Meslektaşlarımdan ricam, kesinlikle hukuki değerlendirme yapmayın. Yorumlayınca ister istemez dozu kaçırıp suç işleyebilirsiniz.

- Şeref Kaya (Savcı): Dosyada delil kaldıysa dava açılmalıdır. Ama delil kaldığını zannetmiyorum.

- Ahmet Türkeri (Hâkim): Şüpheli vatandaş Rıza olunca ‘mahkeme değerlendirsin’, şüpheli önüne yatılabilecek kadar hatırlı Rıza olunca ya da milletin a.. koyacak kadar pervasız bir işadamı olunca ‘mahkemeye gerek yok’ öyle mi? Bakalım bu kadar açık bir çifte standart uygulamayı da savunan çıkacak mı? Elbette çıkacak. Çünkü herkes biliyor bu bazı hâkim savcılara yapılacak operasyonun ilk adımı ve bunu elini ovuşturarak bekleyen o kadar çok haysiyet celladı kıvrak var ki memlekette. Susalım arkadaşlar susalım. Konuşursanız paralel olursunuz. Paralel görünmektense susmak iyidir diyeceğim ama... Gün gelir size de geometrik bir şekille oluşturdukları kulpu takarlar merak etmeyin. Sessiz kalmanız da kurtarmaz sizi. İyi uykular...

KASALAR, SAATLER YALANMIŞ

- Fikret Aras (Savcı): Takipsizlik kararlarının teknik olarak kesinleşmesi olmaz. Sadece müştekiler için itiraz süresi vardır. Bu dosyada müşteki kamu olduğu için itiraz olmayacak. Karardan çıkan para kasaları saatler hep yalanmış.

- Can Tuncay (Savcı): Kamu davası açmaya yeterli delil olup da takipsizlik kararı veren var ise bu yargı camiasının ayıbıdır. Ama kararı veren Savcı Bey önceden beri tanıdığım yetkin bir hukukçudur. Soruşturma yasal delillerle yapılır. Ergenekon, Balyoz ve bu davalardaki gibi medya algılarıyla değil.

- Tuncay Demir (Savcı): Bakanlık, HSYK seçimlerinin meyvelerini toplamaya başladı.

- Yüksel Aytekin (Savcı): İran kadar olaydık bari. Adamlar Reza’nın ortağı Babek Zencani’yi cezaevinde tutuyor ve yargılıyor. Tam komedi ya.

- Mete Kıvrak (Hâkim): Bu ülkede adalet sorunu vardır.

YETMEZ, MADALYA TAKSINLAR

- Elkan Albayrak (Avukat): Yetmez bu kahramanlara, madalya da takmak lazım.

- Saim Dikici (Avukat): Yetmez, Reza bakan olmalı bakan.

- Evren Özmen (Savcı): Ya valla gülmekten zor tutuyorum kendimi. Sadece bir kişinin suçu varmış, onun da ‘yardım toplamaya muhalefetmiş’ suçu.

Kaynak: Hürriyet

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Türkiye’yi sarsan “büyük rüşvet” operasyonunda bir tane bile şüpheli bulamadı
19 Ekim 2014



Şüpheli 209 Sanık: SIFIR
17 Aralık, 25 Aralık ve TOKİ dosyalarını kapatan başsavcılık, 3 soruşturmada toplam 209 şüpheliden biri hakkında bile “delile” ulaşamadı. 17 Aralık ve TOKİ dosyalarında takipsizlik kararlarını savcı Aydıner verirken, 25 Aralık dosyasını 3 savcı kapattı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Türkiye’nin gündemini sarsan “Büyük Rüşvet” operasyonunda ilginç bir rekora imza attı. Yolsuzluk soruşturmaları, “17 Aralık, 25 Aralık ve TOKİ dosyalarına takipsizlik” kararıyla kapatılırken başsavcılık 3 soruşturmada toplam 209 şüpheliden birinde bile “delile” ulaşamadı. 17 Aralık ve TOKİ dosyalarında takipsizlik kararlarını aynı Cumhuriyet Savcısı Ekrem Aydıner verirken, 25 Aralık dosyasındaki karara 3 savcı imza attı.

Kısacası 4 savcı, 209 şüphelinin yer aldığı 3 soruşturmada da tek bir isimle ilgili bile kovuşturmaya gerek görmedi.

İlk önce TOKİ kapandı

AKP’li bakan ve çocuklarının karıştığı yolsuzluk iddialarıyla ilgili ilk takipsizlik kararı TOKİ dosyasında verildi. Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar’ın da arasında bulunduğu 60 kişi hakkındaki takipsizlik kararı 2 Mayıs 2014 tarihinde verildi. Böylece TOKİ dosyası kapatıldı. Takipsizlik kararına imza atan Savcı Ekrem Aydıner, şüphelilere yönelik suçlamalara “varsayım” diyerek soruşturmayı başlatan savcıları suçladı. Bu kez 1 Eylül 2014 tarihinde ikinci önemli dosya; 25 Aralık’ın üzeri örtüldü. 96 şüpheli arasında dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da vardı. Cumhuriyet savcıları İsmail Uçar, İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğan imzalı takipsizlik kararında soruşturma dosyasını hazırlayanlar “hükümete darbe girişimi” ile suçlandı. Ve son olarak 17 Aralık dosyası kapatıldı. 17 Ekim 2014 tarihli takipsizlik kararının altında TOKİ dosyasını kapatan savcı Aydıner’in imzası vardı. Aydıner, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan ile işadamı Rıza Sarraf’ın da aralarında olduğu 53 şüphelinin bir tanesi için bile “delil bulamadı, örgüte ulaşamadı”...
Cumhuriyet

Aklamada son perde: 25 Aralık’a takipsizlik veren savcılardan Uçar’ın eşi Muhakemat Müdürlüğü’ne atandı
26 Ekim 2014



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da şüpheliler arasında yer aldığı 25 Aralık soruşturmasına takipsizlik kararı veren savcılardan İsmail Uçar’ın eşi Çiğdem Uçar’ın takipsizlik kararına itiraz yetkisi olan İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’ne getirildiği belirtiliyor. CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, “İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’ndeki görev değişimi ve göreve getirilen kişinin bir savcıyla akrabalık ilişkisi bulunması, karara itirazda bulunulmaması için yapılmış bir atama olduğu kuşkusunu güçlendirmektedir” dedi. Acar, takipsizlik kararının muhakemat müdürlüğüne tebliğ edilip edilmediğini, tebliğ edildiyse karara itiraz olup olmadığını sordu.

4 eski bakanla ilgili olarak rüşvet aldıkları iddiasıyla kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu’nun, Meclis’e çağırmak yerine kurulan alt komisyon tarafından İstanbul’da eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler ile Rıza Sarraf’ı ifadeye çağırmasına ilişkin tartışmalar sürerken

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da adının geçtiği ve takipsizlik kararı verilen 25 Aralık soruşturmasıyla ilgili ilginç bir gelişme ortaya çıktı. Savcılar İsmail Uçar, İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğan tarafından 1 Eylül 2014 tarihinde verilen takipsizlik kararına, Maliye ve Hazine zararı yönünden İstanbul Muhakemat Müdürlüğü itiraz edebiliyor. CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, takipsizlik kararının ardından karara itiraz yetkisiolan İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’nde görev değişimi olduğunu kaydederek savcılardan İsmail Uçar’ın eşi olduğu belirtilen Çiğdem Uçar’ın İstanbul MuhakematMüdürlüğü’ne getirildiğine dikkat çekti.

Acar, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde, “İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’ndeki görev değişimi ve göreve getirilen kişinin bir savcıyla akrabalık ilişkisi bulunması, karara itirazda bulunulmaması için yapılmış bir atama olduğu kuşkusunu güçlendirmektedir” dedi. Acar, şu sorulara yanıt istedi:

Aralarında Bilal Erdoğan’ın da bulunduğu şüphelileri kapsayan ve kamuoyunda 25 Aralık soruşturması olarak bilinen2012/656 sayılı soruşturmada verilen takipsizlik kararı, İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’ne tebliğ edilmiş midir?

Tebliğ edilmiş ise tarihi nedir? Tebligat yapılmamış ise gerekçesi nedir? Savcılığın söz konusu tebligatı yapması zorunluluk değil midir? Tebligat için Muhakemat Müdürlüğü’ndeki görev
değişiminin beklendiği doğru mudur? Bu iddia soruşturulacak mıdır?

Tebligat yapılmış ise İstanbul Muhakemat Müdürlüğü tebligata bir yanıt vermiş midir? Verilen yanıtın tarihi nedir? Karara itiraz söz konusu mudur?

Hukuki sürecin devam ettiği bir dönemde, soruşturmada görev alan savcılarla akrabalık ilişkisi bulunan birbürokratın itiraz yetkisine sahip bir göreve getirilmesi, hukuki sürece ve adalete gölge düşürmeyecek midir? Bakanlığınız, adaletin gerçekleşmesi için bir adım atacak mıdır?
Cumhuriyet

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı: 'Kaçak Saray halen kaçaktır'
13 Kasım 2014



Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na ilişkin "Kamuoyuna gerçek bilgileri vermiyorlar, 5'inci İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı devam ediyor. 'Kaçak Saray'ın usulüne uygun yapıldığı iddiaları gerçek dışıdır. Kaçak Saray halen kaçaktır" dedi.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Metin Kıratlı'nın, Beştepe'de yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı ile ilgili "Gerek yapılmış ve bitmiş olan inşaat gerekse devam etmekte olan inşaatımızla ilgili tüm yasal süreç tamamlanmıştır. Usulüne uygun olarak yapılmıştır. Binamıza ilişkin inşaat iznini teşkil eden ruhsatımız, ayrıca 8 Ekim 2014 tarihli yapı kullanma izin belgemiz mevcuttur. Dolayısıyla idari açıdan herhangi bir şekilde bir sıkıntı söz konusu değildir" açıklamasının ardından Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nden yeni bir açıklama geldi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, davaların devam ettiğini belirterek, "Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı tarafından basına verilen bilgiler eksiktir. Yasal süreçte Atatürk Orman Çiftliği alanında 33 adet davamız devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı yetkilileri dayanağı hukuken durdurulmuş bir imar planı yokmuş gibi hareket etmektedir, belediye de bu durumu görmezden gelip iskan belgesi verdiyse bu yaptığı suçtur.

Verilen o iskan da kaçaktır. 34'ncü davamız da bu olacaktır. Kaçak Saray'ın usulüne uygun yapıldığı iddiaları gerçek dışıdır. Kaçak Saray halen kaçaktır. İdari işlemler zincirinin esası olan imar planının yürütmesi durdurulmuştur. Yürütmeyi durdurmaya mahkemeye itiraz ettiler, itirazları kabul edilmedi. Anayasa Mahkemesi'nde de hala bekleyen bir başvurumuz var. Yöneticileri üstlendikleri sorumluluklarıyla birlikte gerçekleri kamuoyuyla paylaşmaya davet ediyoruz" diye konuştu.
Yurt Gazetesi
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> HUKUKİ DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
2. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com