EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

'BUNLAR'IN OLDUGU BiR ÜLKEDE SiZCE HUKUK VAR MIDIR
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> HUKUKİ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Eyl 28, 2009 9:11 pm    Mesaj konusu: İnceldiği yerden kopsun Alıntıyla Cevap Gönder

Sami Selçuk: "'Varsayımla hüküm kurulmaz'
27 Ocak 2013
İlhan Taşçı



Cumhuriyet- Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başta eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere 400’e yakın tutuklu askerle ilgili yakındığı uzun tutukluluğun nedenleri ve yarattığı sonuçlar konusunda Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un öne çıkan değerlendirmeleri şöyle:

Hukukun yanlışı bulaşıcıdır: Türkiye’de bir yargı sorunu olduğu kesin. Türkiye’de hukuk kavramları yanlış yerleşmiş, uygulama da yanlış. Hukukta kavramlar birbirleriyle ilgilidir. Hukukun kendi iç dili vardır. Kavram dilinden uzaklaşırsanız, bu sonuçların doğması doğaldır. Bunlardan bir tanesinde yanlış yaparsanız bu yanlışlık bulaşıcıdır. Türkiye’de bunların hiçbirisi yerleşmemiştir.

Bu kadar tutuklu kalınmaz: Bir ülkede bu kadar tutuklu ve tutukluluk süresi olmaz. Başbakan’ın ifade ettiği de bunlardan bir tanesinin yansımasından ibarettir. Onun için bunları yadırgamıyorum. Bu kadar sorunu olan yargılamanın elbetteki sonuçları da böyle olur. Benim kanımca adli hata oranı çok yüksektir. Bunun en çarpıcı örneği Doğan Öz davasında olmuştur. Pınar Selek davasında da yaşanıyor bu örnekler.

Terörle savaşan terörist!: Aklınız eriyor mu, bir Genelkurmay başkanı, terörle savaşan bir adamı terörist diye tutukluyorsunuz. Neye dayanıyorsunuz, bunun somut kanıtları var mı? Varsayımlarla, zan üzerine hüküm kurulmaz. Hüküm kesin kanıtlara göre kurulur. Savcı yasada belirtilen “yeterli kuşku” ile davayı açar ama aynı savcı mahkemeye gider, kanıtlar tartışıldıktan sonra kalkar, “Kuşku üzerine dava açıldı ama kesin kanıt yok, sanığın aklanmasını istiyorum” der. Ama bizde böyle olmuyor.

Dehşete düşüren olay: Savcı davayı açtıktan sonra tartışma aşamasında o kadar uzak şeyler yaşanıyor ki, hâlâ insanlar neden suçlandığını bile bilmiyor. Dehşete düşüren bir olay. İnsan yıllarca yatıyor ve soruyor: “Beni neden tutukladınız? 1 yıl, 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl yattım.”

Yargı bunun cevabını vermek zorunda; veremiyorsa derhal tahliye edecek. Kaçar mı diye düşünemezsiniz.

Olasılıklara dayanarak hüküm kurulmaz: Öyle olasılık hesaplarıyla değil kesin kanıtlarla hüküm kurulacak. Bunu da duruşmayı yapan yargıçlar yapacak. İnsanlarla temas eden, onları gören, değerlendiren yargıçlar. Duruşma yargıcı asla ve kata değiştirilemez. Türkiye’de usul hileleriyle yapılıyor. Yargıç öldüğünde ise duruşmalar en baştan yapılmalıdır. Çünkü yeni yargıç neler yaşandığını bilmiyor. Başbakan haklı ama hukukçu olmadığı için sonuçlarını biliyor ama nedenlerini bilmiyor. Türkiye’de bu olaylar her gün yaşanıyor. Sadece Ergenekon’da, Balyoz’da (değil), diğer yargı organlarında da yaşanıyor.
Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=395080

Susacak mısınız?
Ahmet Altan/Taraf

Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır.

Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.

Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.

Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.

Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.

Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.

“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.

Bu kadar basit işte.

O kızın ölmemesi açılım.

Buna karşı mısınız?

Bunun içini boş mu buluyorsunuz?

Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.

Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.

Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.

Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.

Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.

Nedir bu sessizliğiniz?

Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?

Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?

“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.

Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.

Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.

Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.

Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?

Susuyorlar.

Ceylanın vurulması bize Türkiye’deki siyaseti, siyasetçileri gösteriyor işte.

Susan sadece onlar mı?

Neredeyse bütün Türkiye susuyor.

Şu medyaya bakın.

Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım.

Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa?

Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık.

Bir kız çocuğunun bir roketle vurulup parçalandığı, devletin ortadan yok olduğu, savcının köye gitmediği, doktorun karakol bahçesinde otopsi yaptığı bir ülkede yaşıyorsunuz.

Bunlardan hiç mi biri size tuhaf gelmiyor?

Hiç mi birinde haber değeri bulmuyorsunuz?

Bu medya iki grupmuş da, birisi muhalifmiş de, öbürü başbakanı tutarmış da, muhalif olan demokrasi mücahidiymiş de...

Bunlar iki grup falan değil.

Bunlar tek grup.

Öyle ortak bir sessizlikleri var ki...

Hele o muhalif geçinenler...

Ne oldu muhalefetinize?

Bu hükümetin iktidarında bir çocuk vuruldu, niye hükümete hesap sormuyorsunuz, niye muhalefet yapmıyorsunuz?

Hükümet “iyi bir şey” yaptığında muhalefet etmek için yerlerde yuvarlanıyorsunuz, muhalefet edecekseniz hükümetin bu “sessizliğine” muhalefet etsenize.

Olmuyor değil mi?

Roketi atan asker olunca sizin o muhalif dilleriniz tutuluveriyor.

Ceylan’ın annesi, “kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor.

Hiç mi içiniz acımıyor sizin?

Hiç mi vicdanınız yok?

Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?

Yarın bir gün çocuğunuz çıkıp gelse de, “bir küçük çocuğu vurmuşlar, sen neden yazmadın” dese, ne diyeceksiniz?

Çocuğunuzdan da mı utanmıyorsunuz?

Hadi vicdanınızdan, utanmanızdan vazgeçtik, gazetecilik merakınız da mı yok?

Üç askerî karakolun ortasındaki bir köyde bir küçük kız nasıl bir mermiyle parçalandı, merak etmiyor musunuz?

Her konuda birbirinizden farklıyken bir küçük kız vurulduğunda ortaklaşa sesiz kalmayı size kim öğretti?

“Anne bana makarna pişirsene” dedikten sonra bir kız paramparça oldu.

İstediğiniz kadar susun.

O ölü kızın çığlığı sizin sessizliğinizden büyük.

Siz sustukça o bağıracak.

Siz sustukça o bağıracak.

Ta ki siz de bağırana kadar.

İnceldiği yerden kopsun
Şamil Tayyar
Ergenekon harmanına dalınca sırtım dirgen izleriyle doldu. Yetmedi; ailem, çocuklarım tarifsiz acılar çektiler.

Tuncay Özkan, sahibi olduğu Kanaltürk’te günlerce aşağılık yayınlar yaptı. Bana etmediği hakareti ve küfrü bırakmadı. Eşime dahi dil uzattı. Yanı başında oturan Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya, “ayıptır” diyemedi.

Kanaltürk’ün internet sitesinde sinkaflı küfürler birbirini izledi. Ne şahsım kaldı, ne eşim, ne çocuklarım, ne yakınlarım...

Uğur Dündar’ın eşi için ayağa kalkanlar, aşağılık oyunu, kah gülerek, kah ellerini ovuşturarak izlediler.

Dava açtım. Mahkeme, küfürler için bin 250 lira takdir etti. Bu rakam, alt limitti. Küfürler bu kadar aleni olmasa, ceza bile vermeyeceklerdi.

O günleri zor atlattım. Bir ucu Gavurdağı’na diğer ucu Trabzon’a uzanan aile yakınlarım infiale kapıldı. Kanaltürk’ü kana bulamalarından korktum, günlerce uykusuz kaldım.

Bunca ağır hakaret ve küfre rağmen, Tuncay Özkan’ın eşi veya sevgilisiyle ilgili ima yollu bile olsa tek satır yazmadım. Kavgamı delikanlıca verdim, ama o, belden aşağı vurdu.

Sekreterle ceza verdiler

CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, Habertürk’teki bir yorumuma tepki göstermek için aradığında bana küfür edip telefonu kapattı, sonra sicil amiri olduğu sekreterini tanık gösterip hakkımda dava açtı. Hakim, iki tanığımı yalancı ilan etti, sekretere inandı, hiçbir maddi delil aramadı, 1 yıl ceza verdi.

Yargıtay, bu kararı onarsa, isteyen milletvekili sekreterini tanık göstererek, istediği gazeteciyi hapse attırabilir.

Ergenekoncuların dostu CHP’li Şahin Mengü, Kanaltürk’te şahsım için ağzına geleni söyledi, dava açtım, yerel mahkemede kazandım, ama garabet gerekçeyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı bozdu.

Can Ataklı, Ergenekonculara “Kaçırın Şamil Tayyar’ı, alın elindeki bilgileri” diyerek tüyo verdi. Suç duyurusunda bulundum. Savcı, dava açmak için zorunlu 60 günlük süreyi bekledikten sonra zaman aşımından takipsizlik verdi. Yapması gereken, 60 gün içinde Can Ataklı’nın ifadesini almaktı.

Hakkımdaki suç duyurularına adeta atlarcasına sahiplenen Savcı Ali Çakır, ifade almaya bile gerek duymadan patır patır dava açtı. Soruşturma safhasında savunma hakkı tanımadılar. Birinden de 1 yıl 3 ay hapis cezası aldım.

Bu karar hukuk tarihine “kara leke” olarak geçti. İlk kez bir iddianamenin haber yapılması, cezalandırıldı.

Yargı kuşatması

Tercüman gazetesi, sürmanşette fotoğrafımı yayınlayarak terör örgütüne hedef gösterdi. Yine suç duyurusunda bulundum. Savcı, terörle mücadelede kamu görevlisi olmadığım gerekçesiyle reddetti.

Oysa, Tuncay Özkan, aynı gerekçeyle hakkımda suç duyurusunda bulunduğu zaman savcı hemen dava açtı. Tuncay’ın kamu görevlisi olup olmadığını bakmadı.

Üstelik, iddianameyi kabul eden Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, kararı şahsıma resmi olarak tebliği etmediği için 7 gün içinde itiraz hakkımı kullanamadım. Mahkeme ayrıca, görevsizlik verip dosyayı İstanbul’a gönderdi. Madem işin değildi, neden iddianameyi kabul ettin?

İşçi Partisi, Operasyon Ergenekon kitabımla ilgili suç duyurusunda bulundu. Savcı, takipsizlik verdi. Bu kez karşıma Sincan Hakimi Osman Kaçmaz çıktı, takipsizlik kararını bozdu.

Kitapla ilgili yargılamam devam ediyor. Dava savcısı mütalaasında cezalandırılmamı istedi. Gerekçe olarak gösterdiği kitaptaki bölümlerin neredeyse tamamına yakını, davayla ilgili değildi.

Malatya misyonerler davasıyla ilgili belgeler, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi üyelerinin telefon konuşmaları, Muzaffer Tekin’in Danıştay sorgusundaki ifadeleri, Ergenekon soruşturması kapsamında değerlendirildi.

Maksat, ceza vermek...

Jandarma evimi bastı

Mahkeme tebligatları bile Kandil’e operasyon gibi yapıldı. Bir gece saat 21.00 sularında jandarma evimi bastı. Ellerinde ağır silahlar, binayı çevrelediler, bir kaçı bahçe demirlerinden atlayarak kapıya dayandılar.

Tesadüfen, o gece, Kadir Çelik’in Objektif programı için İstanbul’dayım. Çelik ve programın diğer konuğu emekli Astsubay Hüseyin Oğuz, olaya tanıktır.

Eşim, heyecanla arayınca haberdar oldum. Ertesi gün davam varmış, saat 09.00’da falanca mahkemede olmam gerekiyormuş. Hemen jandarma üsteğmeni aradım, özür dilemezlerse canlı yayında baskını anlatacağımı söyledim.

Özür dilediler, ertesi gün çaya davet ettiler. Gitmedim.

Çocuklarımı okullarında taciz ettiler. Ağlayarak geldikleri günleri hiç unutamam. Tehdit ve küfür dolu telefonlar, elektronik postalar...

Sadece şahsıma ve aileme küfür için internet siteleri kuruldu. Sözlük adı altında yalan, dolan, iftira ve küfürlerle sayfalar açıldı.

Yaşadıklarımızın bir kısmını yazdık, bir kısmını sineye gömdük. Aile efradının infiale kapılma riskini düşünerek, hukuka inanarak...

Olmadı.

30’u aşan davada 100 yıla yakın hapis cezası istendi, tazminat talepleri eski parayla 1 trilyonu buldu.

Adalet aradım

Yargı, hak arama çabalarımın önüne yüksek bariyerler dikti. Hukukun bittiği yerde, kendi adaletimi aradım.

“Namussuz ve şerefsiz” diyen ahlaksıza “lan” dedim. Küfre sütun açmaya yeltenen zata “dalaksız” diye seslendim. MHP’li vekilin hakaretleri karşısında “alın şu adamı başımdan” diye serzenişte bulundum. Beni düelloya davet ederken “onun bunun gazetecisi” diyen emekli paşaya, kendi lisanından “onun bunun generali” lafını çaktım.

Ne hikmetse; Metin Ataç Paşa gibi beyaz kıyafetler içinde helikopterden inmediğim halde, bana “evliya” muamelesi yaptılar. Hazreti Yusuf sabrı, İmamı Azam bilgeliği, Mevlana hoşgörüsü, Yunus Emre olgunluğu beklediler.

Oysa basit ve sıradan bir Anadolu insanıydım. Etten kemikten yaratılmış, zaafları, duyguları ve nefsi olan biri...

Bana taşıyamayacağım kadar ağırlık yüklediler. Küfür, hakaret ve iftiralara boynunu eğ, haksızlıklara direnme...

Evet...

Belki “Kamil” değildim, ama Şamil olduğumu unuttular.

Ne diyordu Mehmet Akif; Yumuşak başlıyım amma kim demiş uysal koyunum/ Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum/ Kanayan bir yara gördüm mü kanar ta ciğerim/ Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim/ Adam aldırmada geç git diyemem aldırırım/ Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.

Hapis cezası vermişler, 5 yıl denetime almışlar, kimin umurunda? Hayatından vazgeçmiş adam için ne ifade eder?

Madem öyle, sözüm odur; inceldiği yerden kopsun...
Star gazetesi

Diyarbakır'da bir garip faili meçhul ölüm
28 Eylül 2009
Diyarbakır Lice'de hayvanlarını otlatan 14 yaşındaki Ceylan uzaktan açılan bir ateş sonucu hayatını kaybetti. Savcı otopsiye gitmedi kızın ağabeyi ise olay yeri yakınındaki jandarma karakolunu hedef gösterdi.
Diyarbakır'ın Lice ilçesi Ecemiş köyü yakınlarında hayvanlarını otlatan 14 yaşındaki Ceylan Önkol, uzaktan ateşlenen bir silaha hedef oldu. Patlamanın etkisiyle parçalanan çocuk olay yerinde hayatını kaybetti.

Köyün karşısında askeri birlik olduğunu belirten Ceylan'ın ağabeyi Refaat Önkol, kardeşinin, jandarma karakolundan açılan ateş sonucu öldüğünü savundu.

Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Ecemiş köyünde oturan ilköğretim öğrencisi Ceylan Önkol, ailesine ait hayvanları otlatmaya götürdü. Saat 11.30 sularında faili meçhul bir silahın hedefi oldu.

Patlama sesi üzerine bölgeye koşan köylüler, Ceylan'ın parçalanmış cesediyle karşılaştı. Durumu güvenlik güçlerine bildirdiklerini anlatan köylüler, keşif ve otopsi için savcıyı çağırdıklarını, ancak olumsuz cevap aldıklarını kaydetti. Önkol ailesinin mensupları, "Savcı, 'ben gelemem, siz cesedi Abalı karakoluna getirin' dedi. Biz de mecburen götürdük." iddiasında bulundu. Ceylan'ın cesedi başında gözyaşı döken aile üyeleri ve köylülerin feryatları yürek dağladı.
haber7

ÖCALAN İÇİN 3 GİZLİ TOPLANTI
29 Eylül 2009
Devlet, Abdullah Öcalan'ı yakaladığı dönemde ne yapılacağı bilememiş...

MİT, “Öcalan, sadece örgütte gözden çıkardığı kişileri söylüyor” ve Emniyet de “Sorgu uzmanlarına 3-4 gün gibi çok kısıtlı bir süre verildi” diye şikâyet ediyor....İdamın tartışıldığı toplantıda MİT, “Eğer, Apo dağdakileri indirebilecekse, yaşayabildiği kadar yaşayacak. O artık bir araç” diyor. Genelkurmay yetkilisi Apo'nun affın hedefine alındığından yakınıyor....Dışişleri temsilcisi, davanın çok süratli gitmesinden dolayı birçok konunun yeterince irdelenemediğini, terör eylemlerinin yeterince ön plana çıkarılamadığını belirtiyor

Terör örgütü PKK'nın lideri Abdullah Öcalan'ın 10 yıl önce İmralı Adası'nda yargılandığı dönemde, devletin önemli kurumlarından gelen bazı temsilcilerin bir kurul oluşturduğu ve yaptıkları gizli toplantılarda PKK'nın siyasallaşması ile teröristlerin dağdan indirilmesi konusunda Öcalan'ın katkısının olup olmayacağının ele alındığı ortaya çıktı.
Toplantılarda, Öcalan'ın yargılanması sürecine ve soruşturma aşamasına yönelik eleştirilerin de dile getirildiği belirtildi. MGK, Başbakanlık, Dışişleri, Genelkurmay, MİT, Emniyet ve Jandarma Genel Komutanlığı temsilcilerini bir araya getiren toplantılar, 3 Haziran, 2 Temmuz ve 7 Ekim 1999 tarihlerinde yapıldı.

‘Öcalan'dan bilgi alınamadı'

3 Haziran tarihli toplantının gizli tutanaklarına göre MİT yetkilisi, Öcalan yakalandığında PKK'ya destek veren Yunanistan, İran, Almanya, Suriye gibi ülkelerin çok rahatsız olduğunu, ancak, Öcalan'dan istenen bilgilerin alınamaması nedeniyle bu ülkelerin rahatladığını söyledi.

Söz konusu bilgilerin alınmasının ve PKK'ya sağlanan dış destek hakkında toplanacak bilgilerin önemine dikkat çeken MİT yetkilisi, “Dış destek hakkında ne kadar konuşursa, örgütün siyasallaşma girişimleri o kadar kesilebilir” dedi.

‘Apo, PKK'yı konuşmadı'

Öcalan'ın savunmasını siyasi düzleme oturttuğu yönünde eleştiriler de yapılan toplantıya, Dışişleri istihbaratı adına katılan yetkili, savcıların soruları çeşitlendirmesinin zorunlu olduğunu ve davanın siyasi niteliğe bürünme tehlikesinin ancak bu şekilde bertaraf edilebileceğini söyledi.
Toplantıya katılanlar, ‘sanığa diyalektik bir sorgulama uygulanmadığı takdirde, davanın siyasi bir havaya girebileceği' konusundaki kaygılarını masaya koydu.

Bazı kişilerin mahkemeye getirilmesinin gerekli olduğu, ancak, Türk yargı sisteminde çapraz sorgu yönteminin olmaması nedeniyle, Öcalan'ı Şemdin Sakık'la yüzleştirme olanağının bulunmadığı belirtildi.

Toplantıda, Öcalan'ın 1978 yılından itibaren başında olduğu PKK ile ilgili her türlü ayrıntıyı bilmesine rağmen konuşmadığı ifade edilince, MİT temsilcisi şu görüşü ortaya attı:

‘Sorgu süresi kısaydı'

“Öcalan, örgütün ve Avrupa'nın desteğini kaybetmemek için örgüte zarar verecek hiçbir şey söylemeyecek. Barış çağrısını da kendisini güçlü göstermek için yapıyor. Sadece örgüt içinde istemediği ve gözden çıkardığı kişileri bilinçli olarak olaylarla ilintili gösteriyor. Örneğin, Palme cinayetini Kesire Öcalan'ın ve Vejin grubunun işlediği iddiası kesinlikle gerçekçi değil.”

Aynı toplantıya Emniyet Genel Müdürlüğü adına katılan yetkili, Öcalan'ın sorgulanması sırasında, Emniyet ve MİT'ten çağrılan özel sorgu uzmanlarına 3-4 gün gibi çok kısıtlı bir süre verildiğini belirterek, “Sorgu süresi daha uzun tutulabilirdi” dedi.

‘Öcalan'dan ‘çıkın' çağrısı

7 Ekim'de gerçekleşen toplantıda ise Öcalan'ın 2 Ağustos 1999 tarihinde yapmış olduğu, ‘PKK'nın 1 Eylül 1999'dan itibaren Türkiye sınırlarının dışına çıkması' çağrısından sonraki süreç ele alındı.

Toplantıda, “PKK'nın Batı Avrupa ve Kuzey Irak'taki belli başlı organlarının bu çağrıya katıldığı, PKK'lı teröristlerin de yer yer küçük gruplar halinde Türkiye'den çekilmeye başladıkları ve çatışmaya girmekten kaçındıkları” ifade edildi.

‘Hep bir şeyler karşılığı konuşuyor'

İmralı'daki 8'inci duruşmada Öcalan hakkında idam kararı çıktıktan 3 gün sonra bir toplantı daha yapıldı. Öcalan'ın PKK'lı teröristlerin dağdan indirilmesinde katkısının olup olmayacağının ve idam konusunun tartışıldığı 2 Temmuz tarihli toplantının tutanaklarına göre, MİT yetkilisi, bütün kuruluşların bu sorunun cevabını aradığını belirterek şöyle dedi: “Eğer, Apo dağdakileri indirebilecekse, bu fırsatı sağlayabilecekse, yaşayabildiği kadar yaşayacak. Öcalan artık bir araç.”

Öcalan'ın fazla taviz vermediğini, farklı ifadelerle de olsa yine siyasi talepler dile getirdiğini söyleyen MİT yetkilisi, “Hep bir şey karşılığı konuşuyor. Talepleri ile örgüte hâkimiyeti ve beklentilerimizin ne kadarını karşılayabileceği değerlendirilmeli” diye konuştu.

‘Hedef dağdakiler'

Toplantının, ‘idam' ve ‘af' konularının gündeme getirildiği bölümüne, kurula Genelkurmay adına katılan temsilcinin ifadeleri damga vurdu. Konunun başlangıç noktasının yanlış olduğunu savunan Genelkurmay temsilcisi, “Tartışmanın pişmanlık yasası konusuna odaklanması ve bu yasayla dağda bulunanların hedeflenmesi gerekirdi. Ancak, şimdi bakıldığında, Öcalan ve yönetim kadrolarının da düşünüldüğü görülüyor” sözleriyle diğer görüşleri eleştirdi.

Jandarma, mahkeme heyetiyle görüştü

Kurul tutanaklarında yer alan dava sürecine ilişkin tartışmalar da dikkat çekici.

2 Temmuz'daki toplantının tutanaklarına göre MİT temsilcisi, hâkimin duruşma sırasında avukatların kendisine yönelttikleri talepleri sık sık, ‘Bu talebi ilgililere danışayım' diyerek yanıtladığını belirterek şu eleştiriyi getirdi: “Bu, ileride çok büyük sıkıntı yaratacak. Davaya bakan hâkimin gelen taleplere resen karar vermesi gerekir. Aksi takdirde, mahkemenin ve hâkimin bağımsız olmadığı yönünde bir izlenim yaratılabilir.”

‘Dava çok süratli'

Benzer kaygıları taşıdığını belirten Dışişleri temsilcisi de davanın çok süratli gitmesinden dolayı birçok konunun yeterince irdelenemediğini, terör eylemlerinin yeterince ön plana çıkarılamadığını belirtti.

Kurul üyeleri, Öcalan davasında ‘yapısal kurgu bozukluğu' olduğunu da vurguladı. Toplantıda Genelkurmay temsilcisi, duruşmalar başlamadan önce ilgili kuruluşlar olarak davanın çerçevesinin oluşturulmasında ve mahkeme heyetinin yönlendirilmesinde bir hata ya da gecikmenin olup olmadığının tartışılabileceğini ifade edince, Jandarma temsilcisi, kendisinin Öcalan davasına bakan hâkim ve mahkeme heyetiyle konuştuğunu, hâkimin, davadan çekilmesi konusunda ısrarlı olan Öcalan'ın avukatlarının direncini kıracak bir tutum takındığını söyledi.

MİT'in şikâyeti

Aynı yetkili, mahkeme heyetiyle yapılan görüşmelerde, davanın 27 Haziran'a kadar mı, yoksa 7-8 aya yayılacak şekilde uzatılmasının mı daha yerinde olacağı konusunun tartışıldığını ve kısa sürede bitirilmesinin daha yararlı olacağı kanısına varıldığını da belirtti.

MİT ise toplantıda, mahkeme heyetinin özellikle Jandarma Genel Komutanlığı tarafından bilgilendirildiğini, ancak, kendilerinin bu bilgilendirme sürecine bir katkılarının olmadığını belirtti.

MİT, “Davanın en kısa sürede bitirilmesi elbette iyi olacak ancak, bunun kabul edilebilir bir süre olması ve bu süre içerisinde davanın bizim istediğimiz çizgide gitmesi esas olmalı. Cinayetler üzerinde yoğunlaşmak gerekir” görüşündedir.

Genelkurmay yetkilisi de hazırlık aşamasında MİT'e danışılmamasının çok vahim olduğunu belirtti.

AİHM'nin asker üye itirazı

AİHM, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) heyetlerinde yer alan asker üye nedeniyle bir dönem Türkiye hakkında çok sayıda mahkûmiyet kararı vermiş, Öcalan davasında da benzer bir durum yaşanmaması için, dava sürerken dönemin hükümeti tarafından yapılan anayasa değişikliğiyle DGM'lerden asker üyeler çıkarılmıştı. Ancak AİHM, mahkemeden idam kararı çıkmadan 6 gün önce yürürlüğe giren değişikliği tatmin edici bulmamış ve o güne kadar alınan tüm kararlarda asker üyenin katkısı olduğu gerekçesiyle Türkiye'yi mahkûm etmişti.

İdam cezası diyalogları

Öcalan hakkında idam kararı verilmesinin hemen ardından yapılan 2 Temmuz toplantısında Türkiye'de 1984'ten itibaren idam cezalarının uygulanmadığına dikkat çeken Dışişleri yetkilisi, Avrupa'nın beklentilerini hatırlattı. Kurul üyeleri arasında şu diyalog geçti:

- Dışişleri: Hükümet veya Meclis'in idam kararlarının uygulanmayacağı beyanı yok.

- MİT: AİHM, süreci etkiler mi?

- Başbakanlık: Belirli ölçüde etkiler.

- MGK: Öcalan'ın Türkiye'nin menfaatleri doğrultusunda asılıp asılmaması konusunda kendi içimizde bir çalışma başlattık.

- MİT: Bütün kuruluşlar bu cevabı arıyor. Eğer dağdakileri indirecekse, yaşayabildiği kadar yaşasın.

- Dışişleri: Öcalan'ın bizim için ne yapıp yapamayacağı düşünülmeli. Bugüne kadar hiçbir şey söylemedi.

- Genelkurmay: İdamın ne getirip ne götüreceği incelenmeli. Burada bir karar vermemiz mümkün değil. Şahsi görüşüm, konunun sulandığı yönünde. Mahkeme başkanı bile ‘Ben idama karşıyım' diyebiliyor.

- Dışişleri: Son 2 yıldır hiçbir Avrupa ülkesi idam cezası infazı yapmıyor.

- MİT: Konuyu uzattığımız takdirde hiçbir sonuç alamayacağız. Örgüt, kendi kendini yönetecek bir aşamaya geldi, Öcalan'ın bir değeri kalmayacak.

- Genelkurmay: Bu sadece bir düşünce.

İŞTE O SÜREÇ

Öcalan yargı önüne nasıl çıkarıldı?

9 Ekim 1998 - Terörist Abdullah Öcalan, 20 yıl boyunca örgütünü yönettiği Suriye'den, Türkiye'nin baskıları sonucunda çıkarıldı ve Atina'ya gitti.

10 Ekim 1998 - Yunanistan, Öcalan'ın sığınma talebini reddetti ve ülkeyi terk etmesini istedi. Yunan gizli servisi tarafından kiralanan bir uçağa bindirilen Öcalan Rusya'ya geçti.

12 Kasım 1998 - Rus yetkililerin isteğiyle bu ülkeden ayrılan Öcalan İtalya'ya gitti.

16 Ocak 1999 - ‘İdam cezasıyla karşı karşıya olduğu' gerekçesiyle Öcalan'ı iade etmeyen İtalya, Türkiye'de yükselen tepki ve İtalyan mallarını boykota varan protestolar sonucunda, ABD'nin de baskısıyla Öcalan'ı ülkeden çıkararak Rusya'ya gönderdi.

29 Ocak 1999 - Rusya'nın ülkeyi terk etmesi için süre verdiği Öcalan, tekrar Yunanistan'a döndü.

1 Şubat 1999 - Türkiye'nin baskıları sonucunda Yunanistan, Öcalan'dan ülkeden çıkmasını istedi. Önce Belarus'a ardından Hollanda'ya götürülmek istenen Öcalan, Avrupa'da bütün havaalanları kendisine kapatıldığı için Atina'ya döndü.

2 Şubat 1999 - Öcalan, Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliği'nin rezidansına götürüldü ve burada konaklaması sağlandı.

15 Şubat 1999 - Kenyalı yetkililer tarafından Hollanda'ya hareket edecek bir uçağa götürüldüğünü zanneden Öcalan'ı, Türkiye'den giden 7 kişilik özel bir ekip aldı ve İstanbul'a getirdi.

16 Şubat 1999 - Öcalan, daha önce boşaltılan ve Askeri Yasak Bölge ilan edilen İmralı Cezaevi'ne konuldu.

18 Şubat 1999 - Krizin baş aktörlerinden Yunanistan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos, İçişleri Bakanı Alekos Papadopulos ve Kamu Düzeni Bakanı Filippos Peçalnikos istifa etti .

31 Mayıs 1999 - İmralı Adası'nda kurulan özel salonda Öcalan'ın idam istemiyle yargılanmasına başlandı ve 1 ay içinde toplam 8 duruşma yapıldı.

29 Haziran 1999 - Yargılamayı yapan Ankara 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Abdullah Öcalan'ı ‘Türkiye'nin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemleri düzenlemek ve bu amaçla silahlı bir terör örgütü kurup yönetmek' suçundan idam cezasına mahkûm etti.

3 Ekim 2002 - Anayasa'nın 38. maddesi ile Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddelerinde Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde yapılan değişikliklerin ardından, Öcalan'ın cezası Ankara DGM tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.

22 Kasım 1999 - Öcalan'ın temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay, Ankara 2 No'lu DGM'nin kararını tüm yönleriyle onadı.
Kaynak: Milliyet

Ceylan'ı Vuran Devlet Firarda
Diyarbakır'da havan mermisinin parçaladığı Ceylan için köye bir savcı bile gitmedi. Olay yerini imam kameraya çekti. Şipşak otopsi yapıldı. Katil ise...
30 Eylül 2009
Diyarbakır’da havan mermisinin minik bedenini parçaladığı Ceylan için köye bir savcı bile gitmedi. Olay yerini ise imam kameraya çekti. Lice’de koyun otlatırken havan mermisiyle vurulan 14 yaşındaki Ceylan Önkol’un ölüsüne de devlet sahip çıkmadı. Abalı karakolundan, bir imam ve köylüye fotoğraf makinesi ile kamera verilip olay yeri kayda aldırıldı. Karakolun kapısında şipşak otopsi yapıldı. Devletin Ceylan suskunluğu vatandaşı da isyan ettirdi. Saliha Önkol, “Kızım paramparça oldu. Ben kime hesap soracağım” diye feryat etti. Ağabeyi Rıfat Önkol ise savcı ve doktorun “can güvenliğimiz yok” gerekçesiyle köye gelmediğini belirterek yetkililere seslendi: Bizim değerimiz yok mu?

“Ceylan’ım paramparça oldu. Neden çocuğum durduk yere öldürülüyor? Ben kime hesap soracağım?”
Bu feryatlar Diyarbakır’ın Lice ilçesinde önceki gün 14 yaşındaki kızını kaybeden anne Saliha Önkol’a ait. Küçük Ceylan, Lice’ye bağlı Şenlik köyü Hambaz mezrasında hayvanları otlatırken, karnına isabet eden patlayıcı nedeniyle hayatını kaybetti. Ceylan’ın ailesi, çevreden bir yerden mezraya doğru ağır silahla atış yapıldığını, kızlarını bu ateş sırasında meydana gelen patlamada kaybettiğini düşünüyor.

Kime ne zararı vardı
Ceylan’ın cesedi, olay yerinde saatlerce bekledikten sonra yetkililerin gelmemesi üzerine yakınları tarafından karakola götürüldü. Karakol kapısında bekleyen ve güçlükle ayakta duran anne Saliha Önkol’un ağıtları yürek yaktı: “Ceylan’ımın kime zararı vardı? Neden öldürüldü? Ben şimdi kızımın ölümüne neden olanı nasıl bulacağım? Kime hesap soracağım. Sadece hayvanları otlatıyordu. Başka bir suçu yoktu. Daha 14 yaşında ve onu paramparça olmuş bir şekilde gördüm. Ben buna nasıl dayanacağım? Kızımızın hesabını kim kimden soracak? Neden çocuğum durduk yere öldürüldü?”

Parçaları ağacın tepesindeydi
Ağabey Rıfat Önkol ise atılanın fosfor mermisi olduğunu ve bunun bilinçli bir şekilde yapıldığını ileri sürerek şunları söyledi: “Karın bölgesine isabet etmiş. Kız kardeşimin parçalarını ağaçların tepesinden topladık. Vücudundaki bazı parçaları kendi elimizle çıkardık. Ceset başında bekleyerek ağıt yaktık. Altı saat boyunca savcı ve doktorun gelmesini bekledik. Bazı milletvekillerini aradık. Sonunda savcı, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle cesedin Abalı Karakolu’na getirilmesini istedi. Biz de başka köyden tabut bularak, ceset parçalarını battaniyeye sararak kendi imkânlarımızla Bingöl’e bağlı Abalı Karakolu’na götürdük. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Neden sahiplenen olmuyor?”

Geri döndüklerine pişmanlar
Patlamanın meydana geldiği Şenlik köyü ve bazı mezralar, 1993 yılında boşaltılmış, köylüler de çevre iller başta olmak üzere büyük şehirlere göç etmişlerdi. Olayda hayatını kaybeden Ceylan Önkol’un ailesi de göç eden ailelerden.

Altıncı sınıfa geçecekti
Patlamada hayatını kaybeden 14 yaşındaki Ceylan Önkol bu yıl altıncı sınıfa geçecekti. Okulda gösterdiği başarıyla bilinen Ceylan, hayvancılıkla geçimini sürdüren ailesine de yardım ediyordu.

Yetkililer gelmedi, imam kaydetti
14 yaşındaki Ceylan Önkol’un hayatını kaybettiği patlama yerine hiçbir yetkili gelmemiş. Savcının can güvenliği nedeniyle olay yerine gelmediği öğrenilirken, otopsinin ise devlet hastanesinde çalışan bir temizlikçi ile Lice Adliyesi’nde görevli bir memur tarafından gerçekleştirildiği kaydedildi.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi yetkilisi Serdar Çelebi, yaptıkları incelemelerde olay yerinde herhangi bir çukur görmediklerini, dolayısıyla patlamanın mayından kaynaklanmadığını söyledi. Tanıkların önce havadan süzülen bir uğultu sesinin geldiğini ardından ise patlamayı duyduklarını anlattığını aktaran Çelebi şöyle dedi: “Dolayısıyla havan topu veya başka bir silah olabilir. Olay olduktan sonra köylüler, adlî mercilere haber veriyor. Ancak kimse gitmiyor. Abalı Karakolu’ndan bir imama ve bir köylüye fotoğraf makinesi ve kamera verilerek olay yeri kayda aldırıldı. Daha sonra hastane ve adliyeden bir yetkili karakola gelerek adlî rapor hazırladı. Raporda, patlayıcı madde sonucu ölümün gerçekleştiği ve parçalanmış cesetten patlayıcı maddeler bulunması nedeniyle otopsiye gerek duyulmadığına karar verildi.”
Çelebi şöyle devam etti: “Bingöl-Diyarbakır sınırındaki Tapantepe Karakolu’ndan atıldığı ileri sürülüyor. Bu karakol hâkim bir noktada ve olay yerini görebiliyor. Gerek güvenlik görevlilerinin olay yerine gitmemesi, gerekse otopsinin yapılış şekli dolayısıyla faillerin bulunması konusunda etkin bir soruşturma yapılmadığı kaygısındayız.”
Ceylan Önkul’un ölümü ile ilgili olarak Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı “terör” kapsamında soruşturma yürütecek.
Bölgeye yakın Yayla köyü Eskiköy mezrasında 19 Temmuz 2008’de meydana gelen baskında dört kişi yaşamını yitirmişti. Olay hâlâ aydınlatılamadı.
Kaynak: Taraf

KCK'DA SESSİZ OPERASYON
Medya uyudu, KCK savcısı sessiz sedasız dosyadan alındı.
01 Ekim 2009
HSYK Üyesi Ali Suat Ertosun'un görev yerini değiştirmek istediği KCK ve faili meçhul davası savcısı Ergün Tokgöz, sessiz sedasız KCK dosyasından alındı.

Terör örgütü PKK’nın şehir yapılanması olan KCK soruşturmasını yürüten Özel yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Ergün Tokgöz, dosyadan alındı.

KCK ile ilgili iki iddianame hazırlayan Tokgöz, faili meçhul cinayetlerden sorumlu tutulan Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz hakkında 9 kez müebbet hapis cezası istemişti. Tokgöz’ün adı Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yaz kararnamesinde yaşanan krizde de gündeme gelmişti. HSYK’nın görüşmeleri kilitleyen tekliflerinden biri de Savcısı Ergün Tokgöz’ün görev yerinin değiştirilmesiydi.

MEDYA UYUDU

HSYK'nın yaz kararnamesinde görev yeri değiştirilmek istenen ve bu nedenle kriz çıkan savcı Ergün Tokgöz'e yapılan operasyon medyada yer bulmadı. Haberi yapan Star gazetesi bile haberi iç sayfalarda küçükçe gördü.

Yeni KCK Savcısı
Ali Suat Ertosun'un korsan girişimde bulunduğu KCK savcısı Ergün Tokgöz'den dosyanın alındığı doğrulandı.

Terör örgütü PKK'nın şehir yapılanması olan Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Türkiye Meclisi (TM) dosyası, soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Ergün Tokgöz'den alınarak Özel Yetkili Savcı İsmail Aksoy'a verildi.

Tokgöz, halen devam eden KCK-TM soruşturmasıyla ilgili iki ayrı iddianame hazırlanmıştı.

KCK-TM dosyasının Tokgöz'den alındığını doğrulayan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak, yürüttüğü başka soruşturmaların yoğunluğu nedeniyle böyle bir kararın alındığını söyledi.

Tokgöz'ün halen özel yetkili savcı olduğunu ifade eden Kavak, "İş yoğunluğu nedeniyle söz konusu dosya alınmıştı. Bu sadece Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın idari bir tasarrufudur. HSYK'nın bu tasarrufla bir ilgisi bulunmamaktadır. Hangi dosyaya hangi savcının bakacağı tamamen Cumhuriyet Başsavcılığı'nın inisiyatifindedir. KCK dosyasına Özel Yetkili Savcı İsmail Aksoy'a verildi." dedi.

Tokgöz, faili meçhul soruşturması kapsamında Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Temizöz ve Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atak'ın da i,fhaberaralarında bulunduğu 7 kişiyi 1993-1997 yılları arasında Şırnak'ın Cizre ilçesinde meydana gelen 23 cinayetten sorumlu olduğu gerekçesiyle tutuklanmasını talep etmişti. Tokgöz, sanıklar Cemal Temizöz'ün 9, Kamil Atağ'ın 7, Temer Atağ'ın 2, Adem Yakin'in 7, Hıdır Altuğ'un 3, Fırat Altın'ın (Abdulhakim Güven) 6, Kukel Atağ'ın ise bir kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi talep edilmişti.

Tokgöz'ün adı Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yaz kararnamesinde yaşanan krizde de gündeme gelmişti. HSYK'nın görüşmeleri kilitleyen tekliflerinden biri de Savcısı Ergün Tokgöz'ün görev yerinin değiştirilmesiydi.
aktifhaber

Ece'yi Kurtaran Emniyet Müdürü
Şok iddia! Manken Ece Gürsel'i fuhuş gözaltısından Hıncal Uluç'un "yakın dostum" dediği Emniyet Müdürü mü kurtardı?
01 Ekim 2009
Gündemi sarsan uyuşturucu operasyonunda tutuklanan CHP’li Hakkı Süha Okay’ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay’ın, 20 bin TL karşılığı manken Ece Gürsel’le birlikte olduğu iddiası, operasyonun mankenler dünyasına sıçramasına neden oldu.
Tabii skandala sadece Ece Gürsel’in ismi karışmadı. “Hassas Burun”da çete lideri olduğu iddia edilen Habip Kanat ve Hüseyin Rıza Işık da para karşılığında mankenler T., P., A. ve B.’yle birlikte olmuşlar. Posta gazetesinden Suna Akyıldız da 2 milyar TL’lik işle uğraşan uyuşturucu çetesinin ‘cömertliğinden nasiplenen’ başka mankenleri ve aldıkları öne sürülen paraları yazdı.
Öğrendiğimiz kadarıyla polis, teknik takibe takılan mankenleri “para karşılığı seks yaptıkları” iddiasıyla, önümüzdeki günlerde emniyete çağırarak ifadelerini alacakmış.
Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu, ‘mankenler alemindeki iğrençliği’ de ortaya çıkarmış oldu.
Sabah yazarı Engin Ardıç, Çırağan’da Okay’la para karşılığı birlikte olduğu polis tarafından tespit edilen manken Ece Gürsel’le ilgili çarpıcı bir yazı kaleme aldı.
Gürsel’in para karşılığı seks yaptığı iddiasını değerlendiren Ardıç, 2006 yılındaki bir fuhuş operasyonuna vurgu yaparak gözaltına alınan Ece Gürsel’i sevgilisi Hıncal Uluç’un, polise rica ederek kurtardığını öne sürdü.
Engin Ardıç’ın iddiası şöyle: “Kendisi, dedesi yaşında bir adamla "düzeyli bir birliktelik" yaşamış ve öpücüklü resimler de çektirmişti... Demek ki "düzgün" bir kızdır.
Aynı hanımın Etiler'de gene bir fuhuş ve uyuşturucu operasyonunda "basıldığı" ve eski sevgilisi olan dede tarafından "polise rica edilerek" kurtarıldığı dedikodusu da kesinlikle yalandır! Dedeyi de torunu da tenzih eder, ikisinin de yanaklarından öperiz.”
Hatırlanacağı üzere, Nisan 2006’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği Ahlak Masası ekiplerinin yaptığı "Podyum" adı verilen operasyonda manken Ece Gürsel de gözaltına alınmış ancak daha sonra serbest bırakılmıştı.
Ardıç isim vermeden ‘dede’ diyor ancak Hıncal Uluç’u kastettiği çok açık. Ece Gürsel'in ismi bir dönem Hıncal Uluç'la birlikte anılmıştı. Gürsel aşk iddialarını inkâr etmemiş ve Uluç için "Babamdan görmediklerimi o tamamlıyor" demişti.
65 yaşındaki Hıncal Uluç'un, 21 yaşındaki Ece Gürsel'le birliktelik yaşaması eleştiri konusu olmuştu.
Hıncal Uluç'un 'Sweetheart'ım' dediği Ece Gürsel, Uluç sayesinde şöhret olduğunu söylemişti. Bir not; Engin Ardıç’ın yazısının başlığı da ‘Sweetheart’.
Eğer Ardıç’ın ‘devreye girme’ iddiası doğruysa, Hıncal Uluç kimden ricacı olarak sevgilisini kurtardı? Polis ‘büyük yerlerden gelen ricalar üzerine’ zanlıları bırakarak olayı örtbas mı ediyor? Bu iddia polisi de töhmet altında bıraktı. Olayın acilen soruşturularak, gerçekliği varsa sorumluların cezalandırılması lazım.
Şimdi gelelim Hıncal Uluç’un kimden ricacı olduğu sorusuna cevap aramaya; malum Uluç’un İstanbul’da ‘ikamet rekoru kıran’ emniyet müdürüyle ahbaplığı biliniyor. Hıncal Uluç Ece’yi kurtarmak için yoksa onu mu devreye soktu? Ece Gürsel fuhuş gözaltısından, Uluç’un “yakın dostum” dediği ve yazılarında methiyeler dizdiği bu emniyet müdürünün, polislere verdiği “Onu bırakın” talimatıyla mı kurtuldu? Eğer olay gerçekse durum oldukça vahim.
Hıncal Uluç’un medyada ‘neşterlik’ hizmeti sunduğu bu şampiyon emniyet müdürümüz hakkında, susması için cezalandırılan yazar da eleştirel bir yazı kaleme almıştı. Uluç’la dostunun samimi ilişkisine dikkat çeken ‘cezalandırılan yazar’, rekorcu müdürümüzün ‘günahlarını’ yazmıştı.
Bakalım önümüzdeki günlerde bu iddiayı aydınlatacak bilgiler ortaya çıkacak mı hep beraber göreceğiz. Ama dediğimiz gibi bu konuda acilen soruşturma açılması lazım. Hıncal Uluç’un polisten ricacı olarak Ece Gürsel’i fuhuş gözaltısından kurtardığı iddiası doğruysa gereken yapılmalı.
Erol Metin/Aktifhaber

ET PARÇALARINI KARINCALAR YİYOR
Ceylan'ı vuran devlet kaçmaya devam ediyor. Et parçaları hala etrafta...

Lice’de havan mermisiyle vurulan Ceylan’ın yakınları hâlâ olaya inanamıyor. Bölgedeki sivil toplum örgütleri ise tepkili: Deliller eksik toplandı

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, küçük Ceylan’ın koyun otlatırken havan mermisiyle parçalanarak hayatını kaybetmesinin yankıları sürüyor. Olayın üzerinden beş gün geçmesine rağmen hala sağlıklı bir açıklamanın yapılmaması, soruşturmanın akıbeti konusundaki endişeleri de arttırıyor.

Olayın yaşandığı Şenlik Köyü Cemaltepe mevkiinde incelemelerde bulunan İHD ve Mazlum-Der Diyarbakır şubeleri ile Diyarbakır Tabip Odası ve Baro yetkililerinden oluşan heyetin üyeleri karşılaştıkları manzarayı anlatmakta zorlandı.
Olay yerinde özenli bir çalışma yapılmadığını gördüklerini söyleyen heyet üyeleri Ceylan’ın küçük bedeninin parçalarına etrafta hâlâ rastlanabildiğini söylediler.
İncelemelerini Taraf’a anlatan İHD Temsilcisi Ali Akıncı, savcının etkin bir soruşturma yapmamasını eleştirerek, “Ortalıkta hâlâ küçük Ceylan’ın et parçaları vardı. Etrafa saçılmış bir vaziyette karıncalar yiyordu. İddia edildiği gibi Tapantepe karakolu olay yerine hâkim. Umarım ciddi bir soruşturma yapılır” dedi.

Yanmış elbise parçaları bulduk

Diyarbakır Barosu’ndan Önder Üngür “Küçük kızın elbise parçası yanmış olarak etrafa ve ağaç üzerine dağılmıştı. Savcı üç gün sonra olay yerine gitmiş” dedi.
Tabip Odası Temsilcisi Doktor Cengiz Günay, “Görgü tanıklarıyla olay yerine gittik. Ceylan’ın elbiseleri ve karın bölgesinden kopan et parçaları 20 metre kadar uzaklığa dağılmıştı. Olay yerinde patlayıcıya ait olan metal parçası bulduk. Olay yerinde yeterli delil toplanmadığını gösteriyor bu” dedi. Mazlum-Der Temsilcisi Avukat Mustafa Sarıhan da, “Havan topu veya uçaksavar mermisi olabilir. Olay yeri Tapantepe Karakolu’nun bulunduğu tepeliklerden görülüyor. Ateş açılması ihtimali yüksek. Etkin soruşturma yapılması gerekir” dedi.

İlk açıklama dört gün sonra

Olayla ilgili resmî makamların sessizliği ancak dün bozuldu. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak, dün konuyla ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Bilindiği üzere 28.09.2009 günü saat 13.00 sıralarında Lice ilçesi Şenlik köyü Paşaçiya mezrası Cemaltepe mevkiinde meydana gelen patlamada Bingöl’ün Genç ilçesi Yayla köyü nüfusuna kayıtlı 12 yaşındaki Ceylan Önkol vefat etmiştir.

Parçalar Emniyet’te

Patlamanın meydana geldiği yerin teröre müzahir bölge olması sebebiyle, maktulenin otopsi işlemleri Lice Cumhuriyet Savcısı tarafından doktor refakatinde aynı gün olay yerine en yakın kurum olan Abalı Jandarma Karakolu Komutanlığı’nda yapılmıştır. Teröre müzahir bölge olan olay yerinde gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra 30.09.2009 günü Lice Cumhuriyet Savcısı tarafından Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde görevli iki patlayıcı madde uzmanı ile birlikte mahalinde keşif yapılmıştır. Yapılan keşif ve inceleme sonucunda olay yerinde elde edilen patlayıcı maddeye ait parçalar ile diğer materyaller ve otopsi sırasında maktulün bedeni üzerinde elde edilen patlayıcı maddeye ait parçalar ile diğer materyaller incelenip rapor düzenlenmesi için keşifte hazır bulunan Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde görevli patlayıcı madde uzmanlarına teslim edilmiş olup, rapor sonucu beklenmektedir” dendi.
Kaynak: Taraf

JANDARMADAN SAVCIYA: GELME
Ceylan'ın ölümünde savcının neden olay yerine gitmediğinin sırrı anlaşıldı.
03 Ekim 2009
Minik bedeni havan mermisiyle paramparça olan Ceylan Önkol, için savcı ve doktor "Can güvenliğimiz yok" diyerek olay yerine gitmemişti. Bunun sırrı çözüldü. Jandarma savcıya gelme demiş. Olay yerine gitmek için harekete geçen savcı, jandarmadan şok bir uyarı almış. Savcı ve doktorun gitmediği olay yerini imam kameraya almıştı. Acılı ailesinin imkanlarıyla karakola götürülen Ceylan'a şipşak otopsi yapılmıştı. Ceylan'ın et parçaları hala etrafta karıncalara yem oluyor. Katilden hala haber yok...

İşte jandarmanın şok uyarısı...

Diyarbakır’ın Lice İlçesi’ne bağlı Ecemiş Köyü yakınlarında hayvanlarını otlatırken öldürülen 12 yaşındaki Ceylan Önkol’un askeri birlikten atılan havan topuyla parçalandığı iddiasına Genelkurmay Başkanlığı’ndan açıklama geldi. Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, gencecik bir kişinin hayatını kaybetmesinden üzüntü duyduklarını belirterek, “Olaya ilişkin olarak ilgili Cumhuriyet Savcısı tarafından gerekli soruşturma yapılmaktadır. Olayla ilgili olarak yapılan ilk incelemelerde olay sırasında bölgede havan atışının yapılmadığı tespit edilmiştir” diye konuştu.

MECLİS DEVREYE GİRDİ

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı AK Partili Zafer Üskül olayla ilgili Lice Kaymakamlığı ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan bilgi aldı.

Komisyondan yapılan açıklamada ölümle sonuçlanan olaylarda, devlet fiilin yalnız bir devlet görevlisi tarafından işlenmiş olması halinde değil, ne şekilde meydana gelirse gelsin, ölüm olayından haberdar olan devletin etkin ve resmi soruşturma yapmak zorunda olduğu belirtildi. Açıklamada “Komisyonumuzun ölümle sonuçlanan olaylara bakışı bu çerçevededir ve yetkili organlarca tüm işlemlerin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanmaktadır. Olayla ilgili gelişmeler Komisyonumuzca hassasiyetle takip edilmektedir” denildi.

DTP’DEN ‘ÖLDÜRÜLDܒ İDDİASI

DTP Grup Başkanvekili Gültan Kışanak ise konuyla ilgili Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde Ceylan Önkol’un ‘vahşice’ öldürüldüğünü iddia etti. Önkol’un evinin 200 metre ilerisinde koyunları otlatırken bir patlama olduğunu, köylülerin sesi duyduğunu ve havan mermisi olduğunu düşündükleri bir silahın, Ceylan’ın vücudunu paramparça ettiğini öne süren Kışanak, bazı basın yayın organlarında, olayın “mayın patlaması” şeklinde yer almasına rağmen, köylülerin Tapantepe Taburu’ndan ateş açıldığını ifade ettiklerini, adli muayene tutanağının da köylüleri doğrular nitelikte olduğunu öne sürdü. Gültan Kışanak, “Ceylan Önkol’un yaşamını yitirdiği gün, Tapantepe Taburu’ndan atış yapılmış mıdır? Yapılmışsa hangi gerekçeyle, hangi istikamete ve kimler tarafından yapılmıştır?” sorularını yöneltti.

Jandarma savcıya ‘gelme’ dedi

Havan atışı sonucu parçalanarak öldüğü iddia edilen Ceylan Önkol’la ilgili savcının derhal olay yerine gitmek için harekete geçtiği ancak jandarmadan “gelmeyin” uyarısı aldığı ortaya çıktı. Jandarma’nın “can güvenliğinizi sağlayamayız” uyarısı üzerine Lice Cumhuriyet Savcılığı’nın bölgeye gidemediği ortaya çıktı. Jandarmanın sözkonusu uyarısıyla ilgili belgenin savcının elinde olduğu öğrenildi. Savcılık olay yerine anında intikal edememesiyle ilgili bütün bilgileri yazılı olarak kayda geçirdi.

ŞARAPNELLER JANDARMADA

Savcının keşfe gidememesi sonrasında; köy imamı ve muhtarına olay yeri fotoğraflarının çektirilmesinin de jandarmanın tasarrufu olduğu ve Diyarbakır Başsavcılığı’nın konuyu incelediği öğrenildi. Jandamanın üç gün sonra savcılığa güvenlik garantisi verdiği ve keşfin yapılabildiği öğrenildi. Ceylan Önkol’un otopsisi ise savcı gözetiminde yapıldı. Cesetten çıkan şarapnel parçalarının Jandarma Olay Yeri İnceleme tarafından teslim alındığı belirtiliyor.

BAŞSAVCI KAVAK İLGİLENİYOR

Keşfin üç gün sonra yapılması, cesedin uygun olmayan koşullarda nakledilmesi nedeniyle pekçok delilin ortadan kalktığı öğrenildi. Elde edilen deliller patlamanın türü ve yapısının tespit edilmesi için bilirkişiye teslim edildi. Fail-i meçhullerle ilgili soruşturma sonrası dikkatleri üzerine çeken Diyarbakır Başsavcısı Durdu Kavak’ın konuyla yakından ilgilendiği belirtiliyor.

Patlayıcı maddeyle parçalandı

Lice’de parçalanarak can veren Ceylan Önkol’un ön otopsi raporunda ölüm nedeni olarak “patlayıcı madde nedeniyle iç organ parçalanması”gösterildi. İHD Diyarbakır Şubesi’nden Avukat Serdar Çelebi yaptığı açıklamada İHD, MAZLUMDER, Tabip Odası ve Diyarbakır Barosu üyelerinden oluşan bir heyetle olay yerinde yaptıklarını söyledi. Olayın kaza olmadığını öne süren Çelebi, başlatılan soruşturmanın umut verici olduğunu kaydetti. Çelebi, şunları söyledi: “Can güvenliği olmadığı gerekçesiyle olay yerine gitmeyen savcının ve bir doktorun ilk ölüm raporunu hazırladığını, patlayıcı parçalarının çıkarıldığını öğrendik. Ceylan’ın otopsi raporunda ölüm nedeni olarak ‘patlayıcı madde nedeniyle iç organ parçalanması’ ve ‘pratik otopsiye gerek yoktur’ yazıldığını öğrendik.” Çelebi, kendilerinin yaptığı incelemede; Ceylan’ın cesedinde ayaklarının, bacaklarının, ellerinin ve kollarının sağlam olduğunu, öldürüldüğü yerde de bir çukur olmadığını vurgulayarak, Ceylan’ın ölüm nedeninin mayın olmadığını söyledi. Cesedin karın bölgesi parçalandığını, vücutta patlayıcıdan kalan parçaların olduğunu söyleyen Çelebi, “Olayın gerçekleştiği öğle saatlerinde, Ceylan geniş alanda, koyun otlatıyor ve bu alanda yalnız. Bu, akla hedef gözetilerek vurulmuş olması ihtimalini getiriyor” dedi.

Otopsi raporu: Vücudu şarapnel parçası dolu

Otopsi raporunda, minik Ceylan’ın vücudunda çok sayıda şarapnel parçası olduğu belirtildi. Raporda, Ceylan’ın ölümünün patlayıcı madde sonucu ortaya çıkan balistik etki ile iç organların parçalanması sonucu gerçekleştiği kaydedildi. Raporda ayrıca cesedi inceleyecek olan heyetin olay yerine bölge riskli olduğu için gitmediği belirtildi.
Kaynak: Star

Yargılanması mümkün olmayan 3 kişi...
Erhan Başyurt
Bugün Gazetesi
03 Ekim 2009
Bugün televizyonunda her Perşembe yayınlanan Perde Arkası programının bu haftaki konukları emekli Hâkim Albay Ahmet Cengiz Tangören ve Polis Akademisi öğretim görevlisi Doç. Dr. Önder Aytaç'dı.
Tangören, aydınların Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında yaptıkları suç duyurusuyla ilgili çarpıcı bir değerlendirmede bulundu. İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, Oya Baydar, Baskın Oran, Ahmet İnsel, Mithat Sancar, Sezgin Tanrıkulu ve Mithat Sancar gibi aydınlar ortak imzayla, Orgeneral Başbuğ hakkında "demokratik açılım" ile ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle suç duyurusunda bulundu.
Gerekçe, "Yapılan açıklamalar Askeri Ceza Kanunu'nun 148'inci Maddesi'nin C bendine aykırıdır" şeklinde.
Dilekçeden de anlaşılacağı gibi ortada "askeri ceza" kapsamında bir suçlama var.
Soruşturmayı askeri savcının yapması ve şayet bir dava açılacaksa da yargılamanın Askeri Mahkeme'de gerçekleşmesi gerekiyor.
Emekli Askeri Hâkim Tangören, aydınların suç duyurusundaki iki açmaza işaret etti.
Birincisi, askeri savcının soruşturma açması komutanının iznine bağlı. Adli Müşavir inceliyor, komutan izin veriyor. Savcı soruşturma açıyor.
Tangören, "Hiçbir askeri savcı gözü en kara dahi olsa Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açamaz. Yapması için de şartlar elverişli değildir" diyor.
İkincisi, şayet mümkün olmadığı halde, bir soruşturma açılsa bile Genelkurmay Başkanı'nı "Askeri Ceza Kanunu"nu ihlalden yargılayabilecek bir mercii yok.
Tangören bu gerçeği şöyle izah ediyor:
"Türk Silahlı Kuvvetleri'nde en yüksek birim Genelkurmay Başkanlığı. Askeri mahkemeler, tugay, tümen, kolordu ve ordu komutanlıklarında nezdinde kuruluyor. Dolayısıyla kolordu komutanı nezdinde kurulan bir askeri mahkemedir. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı nezdinde kurulan bir mahkemedir. Dolayısıyla Genelkurmay Başkanı, nezdinde kurulan bütün bu mahkemelerin amiri veya komutanı olur. Genelkurmay Başkanı'nı asker kişi sıfatıyla yargılayacak bir makam veya mahkeme yoktur. "
Benzer şekilde Genelkurmay Başkanı'ndan sonra gelen Kara Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri komutanlarının da görevde iken askeri bir suçtan yargılanması mümkün değil.
Askeri mahkemeler kuruluş ve yargılama usulü kanununa göre yargılanabilmeleri için en az 3 tane üst amirlerinin olması gerekiyor.
Başka bir deyişle aydınların başvurusu pek sonuç alınacak gibi değil.
Hatta işleme konulması bile mümkün gözükmüyor.

5 yıl Sonra Şoke Eden Karar
04 Ekim 2009
Mardin'de 95 yılında gözaltında kaybolan 4 kişiyle ilgili çıkan karar herkesi şaşkına çevirdi
Hizni Bilmen, Abdülkadir Demir, Mehmet Emin Atuğ ve Şükrü Demir. Bundan tam 14 yıl önce Midyat'ta gözaltına alındılar ve o günden sonra bir daha izlerine rastlanmadı. Şahısların yakınları kayıp olayını ancak yıllar sonra yargıya intikal ettirebildi. Aileler Midyat Cumhuriyet Savcılığı'na verdikleri dilekçede yakınlarının akıbetini sordu ve onların bulunmasını istedi.
Midyat Cumhuriyet Savcılığı ise başvurudan tam 5 yıl sonra aileleri şok eden bir karar verdi. Şahısların nüfus kayıtlarında sağ gözüktüğü ve mezar ya da cesede rastlanmadığı için araştırmayı gerektirecek bir durumun olmadığına karar verildi.

CHPli belediye başörtülüye nikah kıymadı
05 Ekim 2009

Seçim döneminde çarşaf açılımı yapana CHP, seçim sonrası ele geçirdiği belediyelere evlenmek için başvuran başörtülü vatandaşların nikâhlarını dahi kıymadığı öğrenildi.

Avustralya’da yaşayan ve evlenmek üzere ailesiyle birlikte memleketi Denizli’ye giden gurbetçi Ramazan Acar ve nişanlısı Cennet Güngör, 24 Eylül’de nikâh randevusu almak için gerekli evrakları ve istenen 6’şar adet resmi hazırlayarak Gürpınar Belediyesi’ne başvurdu.

İddiaya göre 24 Eylül günü evrakları teslim alan Mehmet Eryılmaz isimli nikâh memuru, Ramazan Acar’ın nişanlısının getirdiği vesikalık fotoğrafların nikâh için uygun olmadığını, Cennet Güngör’ün saçlarının kapalı olduğu gerekçesi ile nikâh işlemlerine başlayamayacağını söyledi.

BAŞÖRTÜSÜ, BELEDİYELERİNİN YÖNETMELİĞİNE UYGUN DEĞİLMİŞ

Ramazan Acar’ın sinirlenip “Böyle insanlık dışı bir uygulama olur mu” demesi üzerine odaya giren belediye muhasebecisi ve aynı zamanda belediyenin eski nikâh memuru olduğu belirtilen Ramazan Ceren isimli şahıs, nikâh memurunun haklı olduğunu ve belediyelerinin başı açık resim getirmeyen kişilerin nikâhını kıymadığını söyledi.

‘SİZE GÖRE AÇIK OLABİLİR FAKAT BANA GÖRE YETERİNCE AÇIK DEĞİL’

Damat Ramazan Acar’ın babası Özkan Acar’ın devreye girerek yasakçı tavra müdahale etmesi üzerine ortalık daha da karıştı. Belediyenin Muhasebe Müdürü Ramazan Ceren, baba Özkan Acar’ı da tersleyip “Size göre fotoğraflar yeterince açık olabilir fakat, bana göre yeterince açık değil” dedi.
Skandal, CHP’li belediyenin başörtülü başvurulara nikah kıyılamayacağı yönünde antetli bir yazı hazırlaması ile katmerlendi.

Nikah memuru Mehmet Eryılmaz tarafından hazırlanan yazıda örtülü fotoğraf verildiği için nikahın kıyılamayacağı yazıldı. Yazı ellerine tutuşturulan aile adeta kapı dışarı edildi.

Vakit’e konuşan Ramazan Acar, “Mehmet Eryılmaz nişanlımın resimlerinin başörtülü olması sebebi ile nikah işlemini yapmayacağını söyledi. Gidip başı açık resim çekmemiz halinde randevu işlemini 5 dakikada halledeceklerini söylemesi üzerine sinirlendim. ‘Amirini görmek istiyorum’ deyince Ramazan Ceren odaya girip resimlere baktı ve belediyelerinin evlenme yönetmeliğinde kurallara uymayan bir resim olduğunu ve eşimin fotoğrafının başı açık olması gerektiğini söyledi. Biz diretip ‘Hakkımızı arayacağız’ deyince de elimize Gürpınar Belediye Başkanlığı ibaresiyle başlayan ilgili yazıyı tutuşturup bizi kapı dışarı etti” şeklinde konuştu.

KOMŞU BELEDİYE HERHANGİ BİR SIKINTI ÇIKARMADAN NİKAHI KIYDI

Bunun üzerine komşu belediye olan 10 km ötedeki Uşak’ın Ağaçbeyli Belediyesi’ne gittiklerini belirten Acar, burada hiçbir sıkıntı çekmeden nikâhlarının kıyıldığını ve kimsenin kendilerine ne eşinin başörtüsü ile, ne de bonesinin rengi ile ilgili saçma sapan sorular sormadığını belirtti. Acar, Türkiye’de başlarına gelen bu olayın başka bir ülkede yaşanması halinde, önce belediye başkanının, ardından kendilerine bu zulmü çektiren personelinin sokağa çıkmaya yüzlerinin kalmayacağını, hepsinin anında görevlerinden alınacağını dile getirdi.

BİR DE TEHDİT ETTİ

Bu arada, Gürpınar’ın Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanı Halil Arıkan, ısrarlı aramalarımıza rağmen telefonlarımıza çıkmazken, ulaştığımız işgüzar belediye çalışanı Ramazan Ceren ise iddiaları kabul ederek, Ramazan Acar’ın eşinin başörtü bağlama şeklini beğenmediğini, bone taktığını ve bu durumun Gürpınar Belediyesi’nin yönetmeliklerine aykırı olduğunu iddia etti. sergiledikleri tavrı haberleştirmemiz halinde, yargıya başvuracağını belirtmekten de geri durmayan Ceren, “Haberi yaparsanız eğer, mahkemede hesaplaşırız. Vakit’e dava açarım” şeklinde tehditler savurdu. Komşu belediyenin kıydığı nikâhla dünya evine giren çifti de tehdit etmekten geri durmayan Ramazan Ceren, “Onları da gerekli yerlere şikayet ederim” şeklinde konuştu.

BAŞÖRTÜSÜNÜ BAĞLAMA ŞEKLİNİ BEĞENMEMİŞ!

Cumhuriyet Halk Parti’li Denizli Gürpınar Belediyesi, Cennet Güngör ve Ramazan Acar çiftinin nikahlarını Cennet Güngör nikah işlemi için kapalı fotoğraf verdiği gerekçesiyle kıymadı. Çift, nikâh memurunun ‘Kapalı fotoğraf olmaz, başı açık fotoğraf getir’ şeklindeki sözleriyle şok oldu. 24 Eylül günü yaşanan skandal, çifte Gürpınar Belediyesi antetli bir evrakla başörtülü fotoğrafla nikah kıyılamayacağı yazılı bir evrak verilerek katmerlendi. Akıl almaz olay sonrası Gürpınar Belediye Başkanı Halil Arıkan telefonlarımıza çıkmazken, Belediye Muhasebe Müdürü Ramazan Ceren muhabirimize “Evet ben izin vermedim, başörtüsünü bağlama şeklini beğenmedim. Yasalar böyle nikah kıymamıza izin vermiyor. Haberi yaparsanız eğer mahkemede hesaplaşırız, Vakit’e dava açarım” şeklinde tehditler savurdu. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise seçimler öncesinde ‘Çarşaf Açılımı’ yapmış, partisine katılan tesettürlü bayanlara rozet takmıştı.
Kaynak: Vakit

Kürt sorununda kavşak: 49'lar davası
Avni Özgürel
Radikal Gazetesi
03 Ocak 2010

Dersim olaylarının doğuda kimsede başını kaldırıp söz söyleyecek cesaret bırakmadığı sır değil. 1938’den sonra 20 yıl Kürt kelimesini kimse ağzına almadı... Ta ki, Mart 1959’a kadar. Sevaf adında Arap ırkçısı bir general Kürtlere otonomi hakkı veren Irak lideri Abdülkerim Kasım’a karşı ayaklandığında hükümet kuvvetleriyle birlikte hareket eden Molla Mustafa Barzani’ye bağlı güçler bir gurup Türkmeni öldürmüşlerdi. Haberinin Ankara’da duyulması ve emekli bir general olan CHP milletvekili Asım Eren’in hükümete ‘Aynıyla mukabelede bulunmayacak mısınız’ diye sormasıyla siyasetin zaten gergin olan dahası daha da gerildi. Eren’i protesto için bildiri yayımlayan Kürt öğrenciler hazırladıkları metnin altına ‘Türkiye Kürtleri’ imzasını koyunca fitil ateşlenmiş oldu. Şayet Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ‘6-7 Eylül olayları dolayısıyla dış dünyada hayli eleştiriye muhatap olduk, itibar kaybettik, onun üzerine yeni bir şeyler eklemeyelim’ demese belki de ilerde hayli sıkıntı verecek olayların yaşanması mümkündü..

Süne zararlısı derken
Başbakan Adnan Menderes Kürt milletvekilleri tarafından az-çok yatıştırılmışken Musa Anter’in kımıl/süne zararlısını metafor olarak kullanıp onun üzerinden siyasete yönelttiği Kürtçe eleştiri ipleri koparttı. Basında yer alan ‘Doğu’daki bu küçük gazeteye kim kâğıt veriyor’ yorumlarının ardından hükümet bir yandan istihbarat birimlerinin 2000-3000 Kürt’ün Batı’ya göç ettirilmesi önerisini değerlendirirken diğer yandan hakkında dava açılan Musa Anter’e destek verdikleri tesbit edilen 50 Kürt genç ve aydını gözaltına alındı...
Örgütlü bir tepki değildi ortada olan... Kiminin evinde Barzani’nin resmi bulunduğu kiminin evinde bağımsız Kürt devleri kurulmasını hedefleyen bir parti kuruluşuna ilişkin hazırlık evrakı ele geçirildiği söyleniyordu..
Tutuklama kararını alan Ankara’da askeri savcılıktı ama 50 kişi İstanbul’a götürülüp Harbiye’de şimdilerde Askeri Müze tarafından kullanılan binadaki hücrelere konulmuşlardı. Hücre sayısı 40 olduğu için 10’u tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan sanıklardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla anılır oldu. Mahkeme hâkiminin Ankara’dan İstanbul’a gelmesi uzadıkça tutukluların sıkıntısı da arttı haliyle... Neden sonra başlayan sorgu sürecinde 14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerken 27 Mayıs darbesi gerçekleşti.
İhtilal idaresinin öncelikli işlerden biri olarak değerlendirdiği genel af meselesi gündeme geldiğinde doğan ümitler cuntanın 49’lar’ı af kapsamı dışında bırakmasıyla suya düştü...

Hepsini sallandıralım
27 Mayısçıların niyeti tutuklu Kürtleri diğerlerine emsal olmak üzere alelacele yargılayıp idam etmekti. ‘Salladıralım’ diyor başka bir şey demiyorlardı. Ancak savcılık bu yönde bir talebi kılıfına uyduracak delilden yoksundu... Ve o nedenle iddianame kaleme alınamıyordu. Daha ötesi bir-iki istisna dışında Kürt asıllı hukukçu milletvekilleri dahil kimse sanıkların savunmasını üstlenmeye talip değildi...
Nihayet 3 Ocak 1961’de mahkeme başladı... Savcılık 50 sanıktan 15’i için kafi delil bulunmadığı için, 10 sanık hakkında mahkumiyete yeterli delil olmadığı için beraat kararı verilmesini istemiş ama 24 sanığın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” hükmünü getiren TCK’nun 125. maddesine göre yargılanması istemişti... İdamı istenenler; Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’di.
Beri yanda 49’lar davasını yetersiz gören 27 Mayısçılar ihtilalin hemen akabinde bağımsız Kürdistan kurmaya matuf çalışmalar yapmakla suçladıkları 485 aşiret ileri gelenini derdest edip Sıvas’ta oluşturulan kampta toplamışlardı... Gazetelerde Şeyh Said’in oğlunun bir Rus jeepiyle Doğu Anadolu’da dolaşıp siyasi faaliyette bulunduğu yazılıp çiziliyordu...
Bir yanda Sivas Kampı diğer yandan 49’lar Davası’yla arap saçına dönmüş yargı 1965’e kadar elindeki dosyalarda kurtulamadı... 49’ların idamla yargılanan 25 sanığından 10 beraat etti, 15’i bir kez beraat edip bir kez suç vasfı değiştirilerek davanın yenilenmesi neticesi 1965’te TCK’nun 141 ve 142. maddelerinden yani ‘Yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan’ 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Sıvas Kampı ise bundan önce 1963’te istihbarat birimlerinin seçtiği 55 kişi hakkında alınan sürgün kararıyla dağıldı...

Hakim ve Savcılara Baskı
30 Aralık 2012



HSYK Başkanı telefon aramalarına itibar edilmemesini istedi.

Soruşturma, kovuşturma ve davaları yürüten hâkim ve savcılara, kendilerini 'üst düzey yönetici' diye tanıtarak telefonla arayan bazı şahıslar tarafından baskı yapılmaya çalışıldığı ortaya çıktı.

Bu gelişme üzerine harekete geçen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), cumhuriyet başsavcılıklarına, bölge idare mahkemesi başkanlıklarına, bölge adliye mahkemesi cumhuriyet başsavcılıklarına ve adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu başkanlıklarına yazı göndererek bu girişimlere itibar edilmemesi istendi.

HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici imzasıyla gönderilen yazıda, "Bazı kişilerin kendilerini kurul başkanvekili, daire başkanı, üyesi, genel sekreteri, genel sekreter yardımcısı, teftiş kurulu başkanı, başkan yardımcısı, yüksek yargı organlarının başkan veya üyesi, Adalet Bakanlığı üst düzey yöneticisi olarak tanıtarak veya bizzat kendi nüfuzunu kullanarak yargı görevi yapanları etkilemeye yönelik adli mercileri aradıkları ve görülmekte olan soruşturma, kovuşturma ya da davalara ilişkin bilgi alma veyahut yardım talebinde bulundukları kurulumuza yapılan bildirimlerden anlaşılmıştır." denildi.

Anayasada mahkemelerin bağımsızlığına dair hükümlere yer verildiğini belirten Hamsici, herkesin ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu, hiçbir kişi, aile, zümre veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını ifade etti. Devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduklarını vurgulayan Hamsici, yargı görevini yapanları, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüsün Türk Ceza Kanunu'nda suç olarak düzenlendiğine dikkat çekti.

HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici, yargılama faaliyetine ilişkin olarak hiçbir hâkim ve savcının aranamayacağını bilen ve bugüne kadar bu yola başvurmayan kurulun başkan ve üyelerinin, yüksek yargı mensuplarının ve bakanlık yetkililerinin bundan sonra da böyle bir yola başvurmalarının mümkün olmadığının açık olduğunun altını çizdi.

Hamsici, şu uyarılarda bulundu: "Bu itibarla, Anayasamızda düzenlenen mahkemelerin bağımsızlığı ve kanun önünde eşitlik ilkeleri gözetilerek; kanun ve kuralların uygulanmasında bu ve benzeri yöntemlerle bilgi alma talebinde ya da yargı görevi yapanları etkileme girişiminde bulunanlara veyahut yardım adı altında yapılacak başvurulara itibar edilmemesi, suç teşkil eden bu nitelikteki taleplerle ilgili olarak tavassut girişiminde bulunan kişilerin ve arayan numaraların tespit edilerek derhal kanuni gereğine başvurulması, ismi kullanılan kişilerin bu durumdan haberdar edilmesini sağlamak amacıyla en kısa sürede kendisinin ve kurumunun bilgilendirilmesi, konularında gerekli dikkat ve özenin gösterilmesini rica ederim."
TRT

TSK: Balyoz davasıyla ilgili ortaya atılan "Belgelerin aslı Genelkurmay'da" iddiaları asılsız
08 Ocak 2013

Genelkurmay Başkanlığı, basın yayın gazetelerde yer alan Balyoz Davası'yla ilgili "Tüm delillerin asılları Karargah'ta ve sanıkların, sahte olduğunu iddia ettikleri belgelerin orijinallerini Genelkurmay Başkanlığı Mahkemeye gönderdi" iddialarıyla ilgili açıklama yaptı.

Genelkurmay'dan yapılan açıklamada "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, Genelkurmay Başkanlığının 22 Şubat 2010 tarihli yazısı ile, 1'nci Ordu Komutanlığında yapılan Plan Seminerinin "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" adlı bir bölümünün veya ekinin mevcut olmadığı; ayrıca, "Oraj" ve "Suga" isimli eylem planlarının ise bulunmadığı bildirilmiştir" denildi.

Açıklama şöyle devam etti: "Mahkemenin gerekçeli kararında ise; 'Gölcük Donanma Komutanlığı ve Eskişehir'de sanık Hakan Büyük'te ele geçirilen dijitallerde bulunan taranmış belgelerin asıllarının ilgili birliklerde mevcut olduğu, Genelkurmay Başkanlığınca Mahkememize bildirilmiştir' ibaresine yer verilmiştir. Bu ibareden yola çıkılarak, dava konusu tüm delillerin asıllarının bulundu


En son Ekim tarafından Pts Oca 28, 2013 12:06 am tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Ekm 06, 2009 7:44 pm    Mesaj konusu: 8 ASKERİ KORUCULAR ÖLDÜRMÜŞ Alıntıyla Cevap Gönder

06 Ekim 2009
8 ASKERİ KORUCULAR ÖLDÜRMÜŞ
Flaş! Kontrgerillanın ilk resmi belgesi ortaya çıktı. Hem de Danıştay onaylı....

Kontrgerillanın ilk resmî belgesi

Üç hâkimin yazdığı kitapta, PKK kıyafeti giyerek operasyona giden sekiz askerin korucularca öldürüldüğü dosya numarasıyla anlatıldı. Danıştay Hakimleri Yakup Bal, Yahya Şapin ve Mustafa Karabulut’un yazdığı kitap, 13 yıl önce Ağrı’da sekiz askerin şehit düşmesindeki gerçeği gün yüzüne çıkardı. Kitapta, PKK ile mücadele için karma timler kurulmasına dair Van Valiliği’nin 1993’teki yazısı da yer aldı. Kitaba göre 1996’da Van Jandarma Komutanlığı’na bağlı tim, istihbarat için örgüt üyelerinin giydiği elbiselerle Diyadin’e gitti. Ancak tim, korucular tarafından PKK’lı sanılarak öldürüldü. Bir şehit eşi, cenazede intihar etti. Ailesi tazminat istedi, dosya Danıştay’a gidince acı gerçekler ortaya çıktı

Danıştay Tetkik Hakimleri Yakup Bal, Yahya Şahin ve Mustafa Karabulut’un yazdığı Danıştay 10. Dairesinin Tazminat Davalarına İlişkin Seçilmiş Kararları adlı hukuk kitabı 13 yıl önce Ağrı’da yaşanan ilginç bir olayı ortaya çıkardı.
Kitaba göre 1996’da Van Jandarma Komutanlığı’na bağlı Jandarma Karma Timi, PKK ile daha iyi mücadele etmek ve istihbarat toplamak amacıyla örgüt militanlarının giydiği elbiseleri giyerek gittikleri Diyadin’de PKK’lı sanılarak korucular tarafından öldürüldü. Öldürülen askerlerden birinin eşi cenaze töreninde silahla intihar etti. Bunun üzerine ölen askerin kayınvalidesi, kayınpederi ve baldızı maddi ve manevi tazminat istemiyle İdare Mahkemesine başvurdu. Mahkemenin, maddi ve manevi tazminat talebinin reddedilmesi üzerine aile dosyayı Danıştay’a taşıdı.

Korucular askerleri kuşatıyor
“Devlet yasadışı yöntemlere başvuruyor”, “Jandarma PKK elbiselerini giyerek köylere giriyor” iddialarının doğruluğunu tescilleyen olay Danıştay 10. Dairesi’nin 2001/1342 No’lu kararında şöyle anlatılıyor:

Afgan göçmenlerden silah

“Temyiz dosyası ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2. Dairesi’nin kararının incelenmesinden, Van Valiliğinin Karma Timlerin Kuruluş ve Faaliyetlerini düzenleyen 26.02.1993 tarihli yazısına dayanılarak Karma Timlerin an İl Jandarma Komutanlığı bünyesinde faaliyete geçtikleri, Erciş İlçe Jandarma Komutanlığı bünyesinde davacıların yakını olan B’nin de aralarında bulunduğu Afgan göçmenlerinden temin edilen silah ve yine mahallinden sağlanan kıyafetlerle bir tim oluşturulduğu,

timin faaliyet amacının terör örgütünün faaliyetlerini tesbit etmek suretiyle örgütle daha iyi mücadele etmek ve istihbari bilgiler sağlamak olduğu, anılan timin yetkili makamın izni alınmaksızın ve karma timin teşkil esaslarına uygun olarak oluşturulmadığı diğer Jandarma birimleriyle timin operasyonları konusunda gerekli koordinasyonun sağlanmadığı, alınan istihbari bilgilerin ilgili kişilerce harita üzerinde gerekli kontroller yapılmadan değerlendirilmesi neticesinde bölgede bulunan vatandaşların Diyadin İlçe Jandarma Komutanlığı’na teröristler olduğu yönünde ihbarda bulunduğu,

23.06.1996 tarihinde davacıların yakınının da bulunduğu Karma Timin üs bölgesine dönmek üzere toplandıkları sırada geçici köy korucuları tarafından kuşatıldığı, iki saat kadar süren silahlı çatışmada davacıların yakınının da aralarında bulunduğu askerlerin vurularak öldürüldüğü, geçici köy korucularının kuşattıkları timin askeri birlik olduğunu anlamaları neticesinde çatışmanın sona erdiği, müteveffa B’nin cenaze töreninde eşi olan İ’nin belirtilen olaydan duymuş olduğu acı ve eleme dayanamayarak tabanca ile intihar etmek suretiyle öldüğü anlaşılmaktadır.

Yukarıda aktarılan olayın oluş şekli dikkate alındığında B’nin idarenin kusurlu yürüttüğü hizmet neticesinde öldüğü açık olup, eşi olan İ’nin de kişisel sebeplerle değil, idarenin kusurlu yürüttüğü hizmet neticesinde eşinin ölmesi nedeniyle duyduğu acı ve üzüntü sonucu yaşamına son verdiği kanaatine varılmıştır. Bu durumda mütevaffa B’nin eşi, davacıların kızı ve kardeşi olan İ’nin ölmesi üzerine davacıların duydukları acı ve üzüntünün giderilmesi amacıyla manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, davacıların çekirdek aile kapsamında olmadıklarından bahisle manevi tazminat isteminin reddine karar veren idare mahkemesi kararının bu kısmında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Maddi tazminata hükmedildi

Açıklanan nedenlerle davacılar temyiz isteminin kısmen kabulüyle idare mahkemesinin kararının manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının bozulmasına, temyiz isteminin kısmen reddiyle maddi tazminata ilişkin kısmının onanmasına, bozulan kısım için yeniden karar verilmek üzere dosyanın anılan idare mahkemesine gönderilmesine 11.04.2001 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Danıştay’ın verdiği kararı değerlendiren Avukat Cemal Demir şunları söyledi: “Diyadin’de 1993’de Van Valiliği’nin izniyle üstelik resmi olarak kurulan ve adına da ‘karma tim’ denilen bu yasadışı oluşumun oluşturulduğu döneme iyi bakmak gerekir. Bu tim suç işlemeye giderken, meslektaşları tarafından öldürülmüştür. Bu olay idari yargıya konu edilmezse belki de tarihin karanlıklarında kaybolup gidecektir. Çünkü bugüne kadar bu tür kontra faaliyetler resmi ağızlarca hep reddedildi.

Bu olay bölgede 25 yılı aşkın süredir devam eden savaşta ne tür yöntemlere başvurulduğunun açık işaretlerini ele vermektedir. Devlet kuruluş felsefesi ve esprisi, meşruiyetini hukuk kurallarından almaktadır. Devlet şayet hukuku bizzat kendisi ihlal ederse, artık yurttaşının da neden kural ihlali yaptığını sorgulayamaz hale gelir. Bu tür karanlık ve hukuk dışı olayların bölgede fazlasıyla yaşandığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.”

Kaynak: Taraf

06 Ekim 2009 09:57
DUYAR'I DEVLET ÖLDÜRTTÜ İTİRAFI
Ertosun'u suçlayan Nuriş'ten zorla da olsa 'Devlet bana Duyar'ı öldürttü' itirafı geldi.

Tempo dergisine konuşan Nuri Ergin, Sabancı suikastı sanıklarından Mustafa Duyar’ın da öldüğü Uşak Cezaevi’ne Ali Suat Ertosun tarafından ölüme gönderme kastıyla nakledildiğini öne sürdü

Karagümrük çetesi olarak bilinen Ergin kardeşlerden Nuri Ergin, çıkan kanlı isyanlarda Sabancı suikastı sanıklarından Mustafa Duyar’ın da öldüğü Uşak Cezaevi’ne, dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun tarafından ‘özellikle ölüme gönderme’ kastıyla nakledildiklerini iddia etti.
Tempo dergisinden Lube Ayar’a açıklamalar yapan Ergin, Ergenekon davasında da gündeme gelen Uşak Cezaevi’ndeki kanlı olaylarla ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı.
Edirne F Tipi Cezaevi’nde bulunan Ergin, 2000’de Uşak Cezaevi’ndeyken çıkan isyan sırasında, “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü” iddiasında bulunmuş, bu sözleri içeren kamera kayıtları Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e iletilmişti. Ergin, o günkü sözlerini kabul etmeyerek, “O kaset, davaya bakan Uşak Mahkemesi’nde yok. O kasedi çekenler, 8 yıl boyunca saklayanlar, mahkemeye teslim etmeyenler ve Savcı Zekeriya Öz’e postayla yollayanlar kimler? İşte asıl cinayet şebekeleri onlardır. Uşak isyanını o hale getirenler ve mahkemeyi yönlendirenler de onlardır.
Mustafa Duyar’ı kardeşimiz Sami Tokur vurdu. Eline yüreğine sağlık. Ben öyle istedim, öyle oldu. Bu kadar üstüne düşülmesine de şaşmıyorum. Duyar’ın, babaları için çok değerli olduğunu biliyorum” dedi. Ergin, “O zaman neden, ‘Duyar’ı bana devlet öldürttü?’ diye bağırdınız?” sorusunu ise şöyle yanıtladı:
“O anki gelişmeler bana öyle konuşmam gerektiği izlenimi vermiştir ki, öyle demişimdir. İyi de demişim. Sanıyorum, o sözümden sonra o cehennemden sağ çıktık. Kötü bir şey yapmamışım demek ki. Devletin adam öldürttüğünü kim görmüş? Bu yüzden ceza yiyen var mı? Ben görmedim.”

Çetrefilli dostluklar
Ergin, Alaattin Çakıcı’yla ilgili olarak da şunları söyledi: “Gencay Çakıcı’yı vuran Adil Cesur, Kartal Cezaevi’ne konuldu. Çakıcı, Adil’in cezalandırılması için bizden ricada bulundu. ‘İki ailenin savaşı bizi bağlamaz. İki taraf da dostumuz’ diye cevap verdik. Çakıcı’yla savaşımızda bazı kamu görevlilerinin düşmanca tavrına tanık olduk. Bu hâlâ devam ediyor.
‘Çarşı karışır’ demem bunun içindir. Çakıcı’nın, MİT’çiler Kaşif Kozinoğlu, Faik Meral ve Yavuz Ataç’la dostluklarında nasıl çetrefilli oyunların olduğunu görmek zor değil. Çakıcı, yeğeni Kenan Ali Gürsel’i ve arkadaşlarını öldürten zatla barıştı.”
Ergin’in iddialarından bazıları şöyle:
Ergenekon Davası: “Yeni bir hikâye yok. Ama bir şeylerin ortaya çıkarılması için düğmeye basıldığını görebiliyorum. Derin oluşumlarla anılıp, ‘Ben mafyayım’ diyenler, kolpalarla bir yerlere gelenler artık silinecek.
Bu âlemin içindeki delikanlılar, bir yerlere gelmek için önce kendi bileğine, gücüne ve atarına bakacak. Sonunda onlar ayakta kalacak. Biz kalacağız yani, zafer bizim olacak.”
Mustafa Duyar: “O hain saldırıyı yapanların, yaptıranların arkasında kimlerin olduğunu devletimiz biliyor. Sabancı ailesinin birçok ferdi de biliyor. İşte Sabancı’yı katlettiren şer güçler, ben Mustafa Duyar’ı öldürtünce oyunları bozulduğu için, bana ve kardeşime her türlü ölüm oyununu oynadılar. Bunların kim olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor.”
Selçuk Parsadan: “Mustafa Duyar’ın öldüğü gün, Parsadan’ı da kardeşim Sami Tokur vurdu. O öyle istemiş, öyle olmuş. Fazla önemsenecek bir durum yok. Ölmüş adamın ardından konuşmayalım”
Veli Küçük: “Bizim devlet içinde irtibatlı olduğumuz hiç kimse yoktur. Küçük’ü, bu âlemdeki herkes kadar ismen tanırım. Bir duruşmada, bizi savcıların yönlendirdiğini söyledi. Ben de bu gerçek dışı sözlere diyeceğimi dedim.”
Kurtlar Vadisi: “O dizide, alçakça senaryolarla ailemizi uyuşturucu kaçakçısı olarak gösterip bize iftira attılar. Hasmımız Çakıcı’yı ise kahraman gibi empoze ettiler. Osman Sınav’a bilgi verdiği söylenen Ergenekon tutuklusu Albay Hasan Atilla Uğur’a mektup yazdım. Kimlerin bizi bu şekilde göstermek istediğini sordum. Ama ne yazık ki cevap alamadım.”

Nuri Ergin (sağda), cezaevinde yaşadıklarını anlatıp çeşitli iddialarda bulundu.

Ağabeyi, Vedat Ergin’in kendisi yüzünden hapis yattığını söyledi.

‘Postu iyi kurtarmışsınız’
Ergin’in Ali Suat Ertosun hakkındaki iddiaları ise şöyle:
“Uşak isyanı, Eskişehir Cezaevi’nden beri devam eden olayların son noktasıdır. Eskişehir’de, Vedat’la görüş mahallinde ailelerimizle birlikteyken, sırtımıza kabin yerinden 38 el ateş edildi. Onlara karşılık vermem iki kiralığı telaşa düşürdü. Kartal Cezaevi’ne gönderildik. Ertosun, koğuşumuza gelip ‘Postu iyi kurtarmışsınız’ deyince, ağzıma geleni söyledim, kaçtı gitti. Taraf’ta çıkan haber her şeyi anlatıyordu. Bize saldırı yapılacağını bilmeyen devlet kurumu kalmamış ki. Ona rağmen bizi Uşak’a gönderdiler. Devletin bazı yetkilileri ciddi şekilde soruşturulmalı. Bu görevi ihmal değil, bilerek, tezgâhlayarak isyan çıkarıp ölümlere neden olmaktır. Uşak olaylarını planlayan güç, gerçeklerin ortaya çıkmasına izin vermez. Orada öldürüleceğimize dair, devletin bilgi notlarını ciddiye almayan bir yargılama yapıldı. O cehennemden sağ çıkamayacağımızı düşünen şer odakları, ‘Siz misiniz oradan sağ çıkan’ deyip, cezalardan ceza beğendiler. Ertosun da, bir oyuna geldiyse, bu şer odaklarını artık açıklamalıdır.”
aktifhaber

07 Ekim 2009 06:20
JİTEM İle İlgili Flaş İddia

Yıllarca Doğu ve Güneydoğu'da görev yapan eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tuzlu, JİTEM'in varlığının tartışılmasının abes olduğunu söyledi.

Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, son duruşmada JİTEM'in varlığının Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı'na sorulmasına karar vermişti. Bunun üzerine tartışmalar yeniden alevlenirken, Özcan Tuzlu, JİTEM'in faaliyetlerinin dönemin içişleri bakanları ve bölge valileri tarafından bilindiğini anlattı. "Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı. Merkezi Ankara idi, yetkileri sınırsızdı." diyen Tuzlu'ya göre 'Yeşil' de yaşıyor.

Özcan Tuzlu, Doğu ve Güney-doğu'da JİTEM'in kurucularından Cem Ersever, Abdülkerim Kırca ve 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ile Ergenekon terör örgütünün tutuklu sanıklarından Veli Küçük ile İstanbul'da birlikte çalışmış. Zaman'a konuşan Tuzlu, JİTEM'in varlığını tartışmanın, resmiyetini aramanın sadece bir oyalama taktiği olduğunu anlatıyor.

JİTEM'in çok profesyonel bir teşkilat olduğunu söyleyen Tuzlu, şu bilgileri veriyor: "İz bırakmadan çalışırdı. İyi eğitimli kişilerden oluşuyordu. JİTEM'i, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde aklı başında herkes bilir. Çünkü halkın, korucuların ve polisin bile arasına girmişti. JİTEM çalışanları, ordu mensupları içinde tanınmaları için beyaz renkli Renault marka araçlarla dolaşıyordu. Her biri çok iyi derecede Kürtçe biliyordu ve tam yetkiye sahiptiler."

Özcan Tuzlu, 1991 yılında JİTEM bölge müdürlükleri ile çalışanlarının ordu içinde ayrı ayrı telsiz kodlarının olduğunu ve bu kodlarla telsiz üzerinden bağlantı kurulduğunu anlatıyor: İşte Tuzlu'nun açıklamaları: "1991 yılının mayıs, haziran aylarında JİTEM'in de içinde bulunduğu telsiz kodları hazırlanıp dağıtıldı.

Buna göre, terörle mücadelede sıcak temas sağlandığında, yasadışı unsurların kaçmalarına karşı, 'Süngü'den izci istiyorum' koduyla çağrı yapılıyordu. 'Süngü' Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı'ndaki JİTEM bölge müdürlüğünün koduydu. 'İzci' ise o zamanki lakabıyla 'müdür' olarak anılan Mahmut Yıldırım'dı.

'Yeşil', çağrı üzerine helikopterle ve ekibiyle anında olay yerine götürülürdü. Yıldırım, o dönem ordu içinde JİTEM'ci olarak bilinmesi için boynuna (yeşil) kaşkol takardı. Daha sonra adı kaşkolun renginden yola çıkılarak 'Yeşil' olarak anılmaya başlandı. Cem Ersever ve Abdülkerim Kırca Ekrem, Levent Temizöz ise 'Fırat' kodunu kullanıyordu. Bunlar, onların telsizdeki il JİTEM kodları idi.

JİTEM'in bölge müdürlükleri bir timden oluşuyordu ve 7 ayrı tim olarak Türkiye genelinde faaliyet gösteriyordu. Doğu ve Güneydoğu Komutanlığı'nın merkezi Diyarbakır'dı. Diyarbakır'daki bürosu Sur içindeydi. Elazığ'da 8. Kolordu Komutanlığı'ndaki askeri mahkemenin altında, Batman ve Mardin'de il jandarma komutanlığında, Şırnak'ta ise Silopi Botaş içinde faaliyet gösteriyordu.

Diyarbakır, Maraş ve Urfa'ya; Elazığ, Tunceli'ye; Bingöl, Muş, Mardin'e, Batman ve Şırnak ise diğer bölgelere bakıyordu. İstanbul ve Ankara'da birer büro vardı. Buraların birer merkezi timi bulunuyordu.

JİTEM'İN YERİNİ 'JİT' ALDI

JİTEM birimleri asayiş komutanlarının emriyle bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışıyordu. Resmi varlığı bilinmesine rağmen JİTEM direkt yazışmalar yapmıyordu. Bilgileri asayiş komutanlığı istihbarat şubesine, oradan ilgili yerlere gönderiliyordu.

JİTEM'i dönemin İçişleri bakanları, polis yetkilileri ile bölge valileri de biliyordu. Çünkü jandarma asayiş komutanlarının denetiminde, bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışılıyordu. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı. Bölgeleri vardı ama yetkileri sınırsızdı. Bir bölgeden Türkiye'nin farklı bir ucuna gidip iş yapabiliyorlardı. Her şeyi resmileştirilen JİTEM halen JİT adıyla görev başında."

YEŞİL, ANKARA'DA OTURUYOR

Özcan Tuzlu, o dönemde görev arkadaşlarını sık sık uyararak yapılanların yanlış olduğunu ilettiğini ancak dışlandığını vurguladı. Diyarbakır'da sırasıyla Ersever, Kırca ve Temizöz'ün JİTEM bölge komutanı olarak görev yaptığını kaydeden Tuzlu, Yeşil'in ise halen yaşadığını ileri sürerek şu iddiayı dile getirdi: "Eski çalışma arkadaşım Levent Göktaş'a Ergenekon'dan gözaltına alınmadan önce Ankara'ya gittiğimde Yeşil'in ne olduğunu sordum. Bana, Yeşil'in Ankara Yenimahalle'de olduğunu ve tecrit edildiğini, normal bir hayat sürdüğünü anlattı."

Eski Kd. Yüzbaşı Özcan Tuzlu kimdir?

1988 tarihinden itibaren Jandarma Genel Komutanlığı'nın bölücü terör örgütüyle mücadelesinde görev yaptı. Özel tim organizasyonlarında, istihbarat yapılanmasında, jandarma komanda timlerinin eğitiminde görev aldı. 1990-1992 yılları arasında Tunceli Jandarma Komando Bölük Komutanı olarak çalıştı.

1993'te Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı bölgesinde jandarmanın teröre karşı yeniden yapılandırılması için çalıştı. 1994-1995 Şırnak ili Güçlükonak Jandarma Komutanı'ydı. Aynı dönemde Cemal Temizöz ise Cizre Jandarma komutanı olarak görev yapıyordu.

1995-1996 yılında Şırnak Merkez Jandarma komutanlığına atandı. JİTEM'in geliştirilmesinde 1991 yılında 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım'la birlikte çalıştı. Cem Ersever ise hem hocası hem de mesai arkadaşıydı. 1994-96 yıllarında JİTEM Güneydoğu Komutanı olan Abdülkerim Kırca ile istihbarat faaliyetlerinde işbirliği yaptı.

JİTEM, silaha sarılmamız için bizi kışkırttı

İsveç'te yaşayan Süryani siyasetçi Yaşar Küçükarslan, JİTEM'in, silaha sarılmaları için kendilerini kışkırttığını söyledi. Cihan Haber Ajansı'na konuşan Küçükarslan, Güneydoğu Anadolu'daki Süryanilerin baskı ve tehditlerle göç ettirildiğini savundu.

İsveç'te çoğu Türkiye'den gelen 100 bine yakın Süryani'nin önde gelenlerinden Yaşar Küçükarslan, 1966 Mardin-Midyat doğumlu. 1992 yılında İsveç'e gelen Küçükarslan, 1995-2005 yılları arasında Irak'ta bulunmuş.

Küçükarslan, siyasi çalışmalarına 2005 yılından bu yana İsveç'te devam ediyor. Küçükarslan, Güneydoğu'da 'derin devlet'in hakim olduğu 1985-1995 yılları arasında öncelikle kendilerine koruculuk görevi verildiğini anlatıyor. Küçükarslan, önce bazı Süryani korucuların, ardından da diğer Süryanilerin vurulduğunu dile getiriyor.

60 kadar Süryani'nin faili meçhul cinayetlere kurban gittiğini ifade eden Küçükarslan, "Bütün bu öldürmelerin arkasında o dönemin örgütlenmesi var; bunun adı da JİTEM'dir. Bu JİTEM, derin devletin bir parçasıdır. Bizim siyasi çalışmalarımızı oraya çekmeye çalıştılar. Biz elimize silah almadık ama 'devlet' bizi zorladı. Doğu'daki çatışmalar sayesinde derin devlet milyonlarca dolar para kazandı.

Mesela, bölgedeki bütün çeteler onlara bağlıydı; mazot çeteleri, eroin çeteleri, değişik nakliyat çeteleri, insan kaçakçılığı çeteleri. Bu derin devlet, bu kargaşa ortamında, bulanık ortamda istediğini yapıyordu." diye konuşuyor.

Deliller yetersiz, iade beklemiyorum

Eski JİTEM'ci Abdülkadir Aygan, İsveç hükümetinin kendisini Türkiye'ye iade etmesini beklemediğini söyledi. Devletin ve ülkenin bütünlüğüne karşı suç işlemek ve bazı cinayetlerden sorumlu tutulan Aygan, "Hiçbir hukuk devleti, bu delillerle insan teslim etmez." dedi.

Abdülkadir Aygan, Türkiye'ye iadesi hakkında İsveç Yargıtay Başsavcılığı'nın verdiği mütalaayı Cihan Haber Ajansı'na değerlendirdi. JİTEM'in faaliyetleri ve işlediği cinayetlerle ilgili önemli itiraflarda bulunan Aygan, şu an için iadesinin söz konusu olmadığını söyledi. İadesi yönünde yeterli delil bulunmadığının savcının mütalaasında açık olarak dile getirildiğini anlattı. Dosyanın usulen mahkemeye taşındığını savundu.

Önümüzdeki günlerde Stockholm'deki büyük mahkemede iadesiyle ilgili dava açılmasını beklediklerini vurgulayan Aygan şöyle devam etti: "Savcılık makamı, mütalaasında temelde iadeye karşı olduğu kanaatini ortaya koyuyor; fakat 'teslim edilse de kanunen buna bir engel yoktur' diyor. Savcı usulen bu araştırmayı başlatmıştır. Ben rahatım. Hiçbir hukuk devleti, bu delillerle insan teslim etmez."

BÖYLE DAHA FAYDALIYIM

Aygan, teslim edilmesinin bazı gerçeklerin aydınlanmasına bir faydası olmayacağını ileri sürdü. Aygan, "Benim şu an, internet ve medya üzerinden sağladığım fayda, bir operasyon timinden, dağları bombalayan uçaklardan çok daha fazladır. Burada mantıklı ve delilli çalışmalarım teröre çok daha büyük darbe vuruyor." diye konuştu.

Ergenekon savcılarına her türlü desteği verebileceğini ve bildiği her şeyi anlatabileceğini tekrarladı. Şu ana kadar da savcılıktan kendisine bir soru gelmediğini kaydetti. Türkiye'nin, 'Aziz Turan' ismiyle talep ettiği Aygan'ın iadesiyle ilgili son kararı İsveç Adalet Bakanlığı verecek.

Abdülkadir Aygan'ın Türkiye'ye iadesiyle ilgili hazırlanan savcılık mütalaasında, şüphelinin görüşlerine de yer veriliyor. Buna göre, Aygan, iade edilmesi halinde öldürüleceğini anlatıyor.

Zaman

08 Ekim 2009 07:22
SUÇSUZDU AMA ÖLDÜRMELİYDİK

Susurluk'ta devlet sırrı diye sansürlenen JİTEM'ci Babat'ın mektubu dosyada. Kanınız donacak.

Öldürülen JİTEM’ci Binbaşı Cem Ersever’in ekibinden itirafçı Babat’ın, JİTEM tetikçiliğini anlattığı ve ‘devlet sırrı’ diye sansürlenen 12 sayfalık mektubundaki şok itiraflar Diyarbakır’daki davada delil oldu

JİTEM davasının kilit isimlerinden PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 1997 yılında Başbakanlık Teftiş Kurulu ile yaptığı ve Susurluk Raporu’nda ‘devlet sırrı’ sayılarak gizlenen mektupları, Diyarbakır’da görülen JİTEM davası dosyasında ortaya çıktı. Mektupta Babat, infaz emirlerini bizzat dönemin asayiş komutanından aldıklarını ve kendilerine ikramiye olarak beyaz eşya ile daire tahsis edildiğini anlatıyor.

12 SAYFALIK MEKTUPTA ŞOK İDDİALAR

İbrahim Babat, 1997 yılında Başbakanlık Teftiş Kurulu’na kendi el yazısıyla 12 sayfalık bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı adına bir yetkili, 19 Aralık 1997’de Kırklareli Cezaevi’nde Babat ile görüştü. İtirafçı Babat’ın anlattıklarının bir kısmı ‘devlet sırrı’ denilerek ‘Susurluk raporu’nda bile sansürlendi. Söz konusu mektup ve ifadelerin tamamı ancak yıllar sonra Diyarbakır’da görülen JİTEM davası dosyasına girdi.

PİS İŞLER DEVLETİN BAŞINI AĞRITIR

Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar tarafından da incelenerek soruşturmaya dahil edilen Babat’ın ifadelerinden satır başları şöyle:

• Teröre karşı mücadale çerçevesinde devlet adına yapılan bazı pis işler devletin bile başını ağırtır. Hem vicdanen rahatlamak hem de devleti töhmet altına sokmamak için bazı hukuk dışı uygulamaları izah etmek, çeteleşmenin gerçek yüzünü ortaya sermek istiyorum.

HAFTALIK RAPORLAR VERİRDİK

• JİTEM birlikleri Ankara’daki Jandarma Grup Komutanlığı’na bağlı olmakla birlikte OHAL Asayiş Komutanlığı’na karşı sorumluydu. Haftalık rapor ve bilgilendirmeler Asayiş Komutanlığı’na verilirdi. JİTEM birliklerinin içinde teröre karşı başarılı çalışmalarımız olmakla birlikte, devleti zora sokan hukuk dışı pis uygulamalar da olmuştur.

ARİF DOĞAN’A BAĞLI ERSEVER’LE ÇALIŞTIM

• 1989 yılında JİTEM’de Grup Komutanı Arif Doğan’a bağlı olarak Mardin, Batman, Ankara ve Mersin illerinde faaliyet gösterdim. O dönem JİTEM bünyesinde Cem Ersever, Yüzbaşı İ., Üsteğmen S.Y., Astsubay Ş.B. ile birlikte çalıştım.

• İnfaz emirlerini bizzat dönemin asayiş komutanı H.K’den aldık. İnfazların ardından bize ikramiye olarak da daire tahsis edildi, beyaz eşya verildi.

Ertosun nakline izin vermeyince ifadesi alınamadı

• Babat 1993’te bir yaralama olayına karışınca dönemin Yalova Alay Komutanı (Ergenekon sanığı) Albay Arif Doğan tarafından “en fazla 7 yıl yersin” sözü ile polise teslim edildi. Babat 17 yıl ceza alınca bildiklerini açıklamaya karar verdi.

• 1997’de Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığına 12 sayfalık bir mektup göndererek önemli açıklamalarda bulundu. Komisyon üyeleri 19 Aralık 1997 tarihinde Kırklareli Cezaevine giderek Babat’la görüştü.

• İdil Cumhuriyet Savcısı, Babat’ın ifadeleri üzerine 16 Eylül 1989’da öldürülen Tahsin Sevim, Hasan Utanç ve Hasan Caner isimli üç köylünün dosyasını yeniden açtı. Savcı, 12 Kasım 1998’de Babat’ın ifadesini almak üzere Midyat cezaevine naklini istedi. Ancak 16 Kasım 1998’de Cezaevleri Genel Müdürlüğü’ne atanan Ali Suat Ertosun, savcının talebini reddetti.

• Babat, 2002’de ‘Rahşan Affı’ ile tahliye edildikten sonra Suriye’ye sınır dışı edildi.

SUÇSUZLARDI ANCAK ÖLDÜRMEK ZORUNDAYDIK

1989’da Şırnaklı Gijo Şanlı’nın yeğeni Hurşit’in ‘gençleri örgüte gönderiyorlar’ diyerek ihbar ettiği yaşlı üç kişiyi Renault arabayla Kasrik Boğazı’ndan aldık Silopi’ye götürdük. Ancak suç sayılacak bir bilgi alamadık. Bence masumdular.

Ama Hurşit’in düşmanlarıydı. Hurşit “Bunlar beni tanıyorlar. Benim JİTEM’in adamı olduğumu söyleyebilirler” deyince Cem Ersever, Astsubay B. ve ben, Hurşit’le birlikte onları Nusaybin’e yakın bir yere götürerek öldürdük.

‘FAİLİ MEÇHUL’Ü EYLEM TARZI BENİMSENMİŞTİK

Diyarbakır ve çevresinde örgütle alakası olduğundan şüphelendiğimiz hemen hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu insanları öldürmek bir yöntem olarak benimsenmişti. Bizlere bu tarzda talimatlar veriliyordu.

EMLAKBANK KONUTLARI’NDAN BLOK ALINDI

1990’da Batman’da iki, Bismil’de iki, Hazro’da bir ve Antalya’da bir olmak üzere altı kişiyi öldürdük. İkramiye olarak, Diyarbakır’da Emlakbank’tan bir blok alındı.

Evli olanlar için beyaz eşyalar dahil evler döşendi ve teslim edildi. Halen bazıları bu dairelerde ikamet etmeyi sürdürüyor. Lojman içerisindeydi bu blok.

ERSEVER: CİNDORUK’A DANIŞMAN OLACAĞIM

Cem Ersever’i Yeşil’in öldürdüğü kanaatindeyim. Ersever’le son görüşmemizde, Ankara’da bir davası olduğunu daha sonra TİT benzeri bir örgüt kuracağını söyledi. Cindoruk başbakan olursa danışmanı olacağını anlattı.

Kaynak: Star

08 Ekim 2009 10:12
JANDARMA RESMEN TARAF
Albay Temizöz'de Jandarmanın 3. skandalı ortaya çıktı. Faili meçhulde tarafız denildi.

Albay Temizöz'ü görevinden almadığı gibi kendisini yüksek rütbeli subaylar eşliğinde duruşmalara götürüp getiren Jandarma Genel Komutanlığı'nın şimdi de avukatlık skandalı ortaya çıktı. Jandarma onlarca insanın ölümünden sorumlu tutulan Temizöz için resmen taraf oldu...

6 aydır tutuklu yargılandığı halde görevden alınmayan Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz'ün avukatlık masraflarının Jandarma Genel Komutanlığı (JGK) tarafından karşılandığı ortaya çıktı. Diyarbakır'da görülen faili meçhuller davasının müdahil avukatlarından Tahir Elçi, 14 Eylül 2009 tarihinde verdiği dilekçede Temizöz'ün görevine devam edip etmediğini ve kendisine tahsis edilen avukatların masraflarının kim tarafından ödendiğini sordu.

Elçi'ye verilen cevapta, Temizöz'ün açığa alınmadığı, görevine devam ettiği ve müdafilerinden bir avukatın masraflarının da JGK bütçesinden karşılandığı bildirildi. JGK, bunu Terörle Mücadele Kanunu'nun 15. maddesine dayandırırken, avukat Elçi, "Sivil insanlar kaçılırıp öldürülmüş. Bunun terörle mücadele ile ne alakası var?" diye soruyor.

Jandarma Genel Komutanlığı'nın tutumunu doğru bulmadığını belirten Avukat Tahir Elçi, şu görüşleri dile getiriyor: "TSK, Temizöz'ü görevden almamakla bir anlamda zaten mesaj veriyor. Avukatlık masraflarını karşılaması da bu anlama geliyor. TMK'nın bu maddesi çok açık. Terörle mücadele görevi sırasında işlenen eylemlerden bahsediyor. Oysa, Temizöz'ün yargılandığı davanın iddianamesine ve tanık ifadelerine baktığınız zaman konunun terörle mücadele ile alakası olmadığı ortada. Sivil insanlar kaçırılıp işkence edilerek öldürülmüş. Bunun terörle mücadele ile ne ilgisi var? Anlamak mümkün değil."

Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Cemal Temizöz, 25 Mart 2009 tarihinden beri tutuklu bulunuyor. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen faili meçhuller davasında 9 kez müebbet hapis talebi ile yargılanan Temizöz, çok sayıda cinayetle suçlanıyor. Temizöz'ün eski Cizre Belediye Başkanı ve Korucubaşı Kamil Atağ ve JİTEM elemanları ile birlikte yargılandığı davada sıra dışı gelişmeler yaşanıyor. 6 aydır tutuklu yargılanan Cemal Temizöz, halen Kayseri il jandarma komutanı olarak görev yapıyor. Tutuklu olduğu halde bu görevi nasıl yürüttüğü bilinmiyor. Yaşanan sıra dışı gelişmelerden biri de Temizöz'ün normal uygulamalara aykırı olarak bir albay ve iki yüzbaşı eşliğinde duruşmalara getirilmesi. Temizöz'ü getiren albay duruşma boyunca iki yüzbaşı ile birlikte salonda ayakta bekliyor. Temizöz'ün yargılandığı davada tanıklar tehdit, baskı ve rüşvetle ifadelerini geri çekmeye zorlanıyor. Tanık Mehmet Nuri Binzet'in uğradığı tehdit ve baskıların telefon kayıtları dava dosyasına girdi. Davanın yarın üçüncü duruşması yapılacak.
aktifhaber

08 Ekim 2009 12:20
Apar Topar Gizlilik Kararı!
Ceylan'ın ölümünde 'can güvenliğim yok' diyerek olay yerine gitmeyen savcı, soruşturma için mahkemeden gizlilik kararı aldırttı, Ceylan'ın ailesini adeta fırçaladı.
14 yaşındaki Ceylan’ın ölümünü araştırmak için köye gidemeyen savcılık, soruşturma dosyasına mahkemeden gizlilik kararı aldırdı. Diyarbakır Lice’de askerî birlikten atıldığı öne sürülen patlayıcı sonucu ölen 14 yaşındaki Ceylan Önkol’la ilgili soruşturmaya, olaydan 10 gün sonra gizlilik yasağı geldi. “Can güvenliğim yok” diyerek olay yerine gitmeyen savcılığın “gizlilik” kararı tepki çekti. Kızlarının öldüğü olayla ilgili bilgiler veren Önkol ailesi ise Lice Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kamil Çolak tarafından adeta fırçalandı. Aileye “TSK’da eğitim mi gördünüz? Bunun mayın olmadığını nereden biliyorsunuz” diyen Çolak hakkında DTP de “delilleri kararttığı” gerekçesiyle suç duyurusu yaptı

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde öldürülen 14 yaşındaki Ceylan Önkol cinayetiyle ilgili soruşturmayı yürüten Lice Cumhuriyet Savcı Mustafa Kamil Çolak, dosyadaki bilgi ve belgelerin “kamu güvenliği açısından sakıncalı” olduğu gerekçesiyle “gizlilik” kararı aldı.
Soruşturmayla ilgili gizlilik kararı alan savcı, olayda sorumluluğu bulunanlar yerine Önkol ailesini sorguya çekti. Patlamadan ancak üç gün sonra olay yerine giden Lice Savcısı Mustafa Kamil Çolak, kardeşinin ölümünün mayından kaynaklanmadığını söyleyen Ceylan’ın ağabeyi Rıfat Önkol’un yeniden ifadesini aldı.

Ağabeye mayın sorusu
Rıfat Önkol, savcının kendisine “Türk Silahlı Kuvvetleri’nde eğitim mi gördün? Bunun mayın olmadığını nereden biliyorsun” biçiminde soru sorduğunu belirterek şunları anlattı: “Olay günü, yüzlerce insan oradaydı. Bu insanların can güvenliği vardı da, yekililerin mi can güvenliği yoktu? Mayının nasıl bir tahribat yarattığını biliyoruz. Olayın olduğu alanda 10 yıldan beri hayvan otlatıyoruz. Ve o alanı kullanıyoruz. Bu nedenle mayın olmadığını ifade ettim. Ben gördüklerimi, yaşadıklarımı söylüyorum. Kız kardeşimin elinde dara denen ağaç dallarının kesimi için kullanılan metal vardı. Bu alet de isabet alması sonucu eğilmiş. Orak halen evimizde duruyor. Delil olarak kullanılabilir.
Tüm bunların tutanaklara geçmemesi ve sadece bizim kamuoyuna aktardıklarımızı sorgulaması düşündürücüdür. Çevrede üç-dört karakol var. Sürekli izleniyor. Kimse askerlerden habersiz adım atamaz. Biz gerçek faillerin ortaya çıkmasını istiyoruz.”

Muhtarın cevabı
Yayla köyü muhtarı Abdulsamet Gencioğlu da savcı tarafından sorgulandığını söyledi. Gencioğlu, savcının “Mayın olmadığını nereden biliyorsunuz” sorusuna, “Mayın olsaydı ayağı kopardı, bomba olsaydı eli parçalanırdı. Ama Adlî Tıp’a gönderilseydi gerçek ortaya çıkardı” diye karşılık verdiğini kaydetti.

DTP’den savcıya suç duyurusu
DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş ise soruşturmada suç delillerini kararttığı gerekçesiyle Lice Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kamil Çolak hakkında suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Demirtaş, Savcı Çolak hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını istedi.

Soruşturmaya yönelik kuşkular arttı

Serdar Çelebi (Avukat): Gizlilik kararı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun 153. maddesinde düzenleniyor. Her dosya için ayrı bir gerekçe belirtilmez, sadece soruşturmanın amacının tehlikeye düşüyor olması halinde karar alınır. Başından itibaren soruşturmanın yürütülüşüne ilişkin kuşkularımız vardı. Şimdi bu karar kuşkularımızı arttırdı. Bu kararın ardından da genellikle soruşturma takipsizlikle sonuçlandırılıyor. Basın, dosyalar hakkındaki bilgileri genellikle avukatlardan alırlar. Biz dosyaya ulaşamayınca kamuoyu da konudan haberdar olamıyor.

Mehmet Emin Aktar (Diyarbakır Barosu Başkanı): Kamu güvenliği tehlikesi gösterilmiş. İşin doğrusu kamuoyunun kararını merakla beklediği bir soruşturmada gizlilik kararının alınmış olmasında kamu yararı değil, kamu zararı vardır. Savcılığın gizlilik kararı alması, bu olayı kamuoyunun gözünden kaçırma çabasıdır.

Engin Cirmen (Avukat): Bu karar yasaya uygundur ama hukuka aykırıdır. Bu karar hukukun genel ilkelerine aykırıdır. Bu karar alınınca bu dosyadan kimsenin haberi olmayacaktır ve büyük bir kuşku ortaya çıkacaktır.
aktifhaber

09 Ekim 2009 09:10O
KAMERALAR NEDEN KAPATILDI?

Vergi mahkemesinin güvenliği için kurulan kameralar, görüşmelerin yapıldığı gün neden kapalıydı?

Doğan Grubu adına hareket ettiği bildirilen isimlerin İstanbul Vergi Mahkemesi'ndeki temasları, bir başka kuşkulu durumu açığa çıkardı. Vergi Mahkemesi'nin iç ve dış güvenliğini sağlamak için kurulan kameraların, görüşmelerin yapıldığı günlerde kayıtta olmadığı iddia edildi. İddiaya göre, 29 Eylül Salı günü avukat Ö.T.'nin mahkeme gelişi, dava başvurusuna yardımcı olduğu şüphesi altındaki personelle ilgili görüntüler kaydedilmedi. Belge niteliğindeki görüntü kesintisinin, Doğan Grubu dava açtıktan iki gün sonra, 1 Ekim'de tekrar kayda başladığı ileri sürülüyor. Doğan Grubu adına davaları takip eden avukat ve mali danışmanlar, vergi cezasının tebliğ edildiği ve teminat istenen 24 Eylül'den 5 gün sonra 29 Eylül Salı günü mahkeme binasına geldi. Daha önce Milliyet gazetesinin icra kurulu üyeliği de yapan mali müşavir N.T.'nin kardeşi Ö.T., Doğan Grubu'nun avukatı sıfatıyla devreye girdi. Daha önce vergi mahkemesinde çalışan, Ö.T.'nin halasının oğlu Y.K.'nin da görüşmelerde rol aldığı iddia ediliyor.

KRİTİK 7 SAAT!

İddialara göre, Ö.T. ve Y.K., 29 Eylül günü saat 09.00'da dosyalarla birlikte vergi mahkemesine geldi. Dosya, nöbetçi hakim tarafından vezneye sevk edildi. Ancak Doğan Grubu vekilleri, vezneye gitmeyip avukatların bulunduğu bölüme geçti ve saat 14.00'e kadar bekledi. Ö.T., UYAP işlemlerinin gerçekleştiği saat 14.00- 16.00 arasında memurlarla görüştü. Böylece saat 09.00'da başlayan mahkeme çıkarması davaların istenilen mahkemelere yönlendirilmesi için 8 saatlik sabırlı bekleyişle sürdü. Avukatı Ö.T. vergi mahkemesine davanın açıldığı 29 Eylül Salı günü mahkemede olduğunu kabul etti. Bilgisine başvurduğumuz Ö.T. "7 saat boyunca mahkemede ne yaptınız?" şeklinde sorumuza cevap vermek
istemediğini söyledi.

Aydın Doğan'ın şirketlerine kesilen vergi cezasının iptali için açılan davaları hile yoluyla amaçlanan özel bir Vergi Mahkemesi'ne düşürdüğüne yönelik iddialar artarken, vergi mahkemelerinde dönen oyunlar da bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

1. Doğan Grubu'nun avukatı Ö.T., sabah saat 09.00'da geldiği İstanbul Vergi Mahkemesi'nde davaları neden öğleden sonra açtı?

2. Ö.T.ve Y.K. sabah saat 09.00'dan 15.00'a kadar İstanbul Vergi Mahkemesi'nde ne yaptı? Mahkeme başkan ve üyeleriyle görüşmeleri oldu mu?

3. Dava başvurularının yapıldığı 29 eylül Salı günü Vezne Müdürü M. ... tarafından zarf içinde ve 'burada açma' denilerek vezne çalışanlarına para verildiği iddiası araştırıldı mı?

4. İstanbul Vergi Mahkemesi'nde 11 mahkeme bulunmasına rağmen Doğan Grubu'nun açtığı 60 davanın sadece 5 mahkemede görülüyor olması tesadüf mü?

5. Doğan Grubu'nun dava başvurusunu yaptığı günlerde kamera kayıtları bulunuyor mu?

MAHKEME BAŞKANI DA DOĞRULADI

Geçtiğimiz aylarda Doğan grubunun vergi konusunda mahkemeye yansıyan davaları ile ilgili Nişantaşı'ndaki bir otelde yargı mensupları ile toplantı yapıldı. İddialara göre yemekli buluşmaya, Diler Holding ve Sabancı Holding'in avukatlığını yapan emekli hakim V.K ile Doğan Holding'in mali danışmanı Nedim Türkmen ve İstanbul Vergi Mahkemesi'nden bir mahkeme başkanı da katıldı. Söz konusu yemeğe İstanbul Bölge İdare Mahkemesi üyelerinden A.Ç ile ve aynı zamanda eski Adalet Bakanlarından Mehmet Moğultay'ın yeğeni olduğu belirtilen 11. İdare Mahkemesi'nden S.Y'nin de katıldığı öğrenildi. Yine iddiaya göre yemek bitince hakim ve savcılara birer oda anahtarı verildi ve bu odalara özel servis yapıldı. Vergi mahkemesinde başkan olan kişinin odaya çıktığı, ancak hakim A.Ç ve S.Y'nin çıkmadığı ifade ediliyor.

Söz konusu iddiaları sorduğumuz vergi mahkemesi başkanı, Doğan Grubu avukat ve kurmaylarının geçen hafta mahkemeye gelerek dava açtıklarını doğrularken, oteldeki görüşme ve özel servis iddialarına ise cevap vermekten kaçındı.

TÜRKMEN: EVET, GÜN BOYU ORADAYDIK

İddialar arasında açılan davaların istedikleri mahkemelere düşmesi için Doğan Grubuna yardımcı olduğu ve ‘harçlık' adı altında bazı çalışanlara para dağıtılmasına aracılık ettiği iddia edilen vergi mahkemesi çalışanı N.'nin mahkemede Doğan grubunun işlerini takip ettiği, Doğan'ın eski yöneticisi Mali Müşavir Nedim Türkmen'in kardeşi olan Doğan Gurubu avukatı Av. Özgür Türkmen ile sık sık görüştüğü ve mahkemedeki işlemler sırasında kolaylık sağladığı ileri sürülüyor. Söz konusu iddialar ile ilgili görüştüğümüz N., sorularımızı cevaplamaktan kaçınıp “Konuşmak istemiyorum” derken, aynı zamanda Hürriyet Gazetesi avukatı olan Özgür Türkmen, muhabirimizle yaptığı telefon görüşmesinde vergi mahkemesine davanın açıldığı 29 Eylül Salı günü gün boyu mahkemede olduğunu kabul etti. Özgür Türkmen, “7 saat boyunca mahkemede ne yaptınız? İşlemler saatlerce mi sürdü?” şeklindeki sorumuza cevap vermek istemediğini söyledi.

KORKMAZ: MAHKEMEDEKİ HERKESİ TANIRIM

Öte yandan Doğan'ın vergi davalarını takip eden Özgür Türkmen'in akrabası ve aynı zamanda mali müşavir ağabeyi Nedim Türkmen'in yanında çalışan akrabası Yener Korkmaz'ın da vergi mahkemesinde kulis yaptığı belirtiliyor. Yener Korkmaz'ın bir mahkeme çalışanı ile gönül ilişkisi olduğu ve bu ilişkisini kullandığı da iddia ediliyor. Aydın Doğan lehine mahkemece karar alınması için çaba sarfettiği gündeme gelen Nedim Türkmen'in halasının oğlu olan Yener Korkmaz'ın, 29 Eylül Salı günü Avukat Özgür Türkmen ile beraber mahkemeye gelerek ilişkisi olan bayan memur ile görüştükleri belirtiliyor. Telefonla yaptığı açıklamada, vergi mahkemesindeki birçok üye ve memuru tanıdığını itiraf eden Yener Korkmaz, vergi mahkemesinde görevli bir bayan memur ile gönül ilişkisi yaşadıkları iddialarını ise doğrulamadı.

BAŞKAN, DAVAYI ÜYELERE VERMEDİ

Öte yandan, Doğan Holding'e kesilen 826 milyon TL'lik vergi cezasının davasının görüşüleceği Vergi Mahkemesi'ne yönelik bir iddia kafaları karıştırdı. Mahkeme başkanının davayı bir süre, hiçbir üyeye havale etmediği, bizzat ilgilendiği, Eylül ayında ise mahkeme üyesine dosyayı ancak verdiği kaydedildi. Mahkeme başkanının yakın çevresiyle yaptığı konuşmalarda, cezaya karşı çıktığı ve Doğan lehine karar vereceğini söylediği iddia ediliyor.

Kaynak: Vakit - Sabah

11 Ekim 2009
SAVCI VE HAKİME GENERAL ZİYARETİ

Temizöz davasından bir gün önce adliyede ilginç bir olay yaşandı. Ve hakim ertesi gün..

Avukat Tanrıkulu, Temizöz başka bir davadan adliyede ifade verirken adliyeye gelen üst düzey bir askerin, davanın savcı ve hakimleri ile görüştüğünü iddia etti

20 faili meçhul cinayetin sorumlusu olarak 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz’ün önceki günkü duruşması sırasında ve öncesinde ilginç gelişmeler yaşandı. Müdahil avukatların tepkileri üzerine davadan çekilen mahkeme heyeti ile duruşma savcılarını, duruşmadan bir gün önce üst düzey bir subayın ziyaret ettiği ortaya çıktı. Öte yandan, 2000 yılında bulunan silahların faili meçhullerde kullanıldığı ortaya çıktı.

AYNI SİLAHLAR 6 CİNAYET İŞLEDİ

Temizöz’ün yargılandığı mahkemeye ulaşan bir rapor, tanıklar ve mağdur yakınlarının iddialarını güçlendirdi. Temizöz’ün de yargılandığı soruşturmada 6 kişinin aynı silahla öldürüldüğü ortaya çıktı. Diyarbakır Polis Kriminal Laboratuvarının 17 Haziran 2009 tarihli ekspertiz raporuna göre, Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı’nca 2000 yılında Cizre İlçesi Dirsekli Köyü Yamaç Mezrası civarında bulunan silahların Temel ve Kukel Atağ’ın öldürdüğü iddia edilen Ramazan Uykur’u vuran silahların aynı ve bu silahlardan çıkan kurşunlar 6 kişiyi daha öldürdü, bir kişiyi de yaraladı.

DEREDE KAYANIN ALTINDA BULUNDU

Dirsekli Köyü Yamaç Mezrası’nda dere yatağında kaya altında gizlenmiş vaziyette bulunan ve adli emanete alınan 23 kalaşnikov, 5 mavzer, 1 kanas, 2 bixi, 3 RPG Roketatar, 1 Saddam tabanca, 1 gaz tabancasının ekspertiz raporunda, bu silahların 6 kişiyi ölümü 1 kişinin de yaralanması olayında kullanıldığı tespit edildi. 1996 yılında öldürülen Ramazan Uykur ve Halil Kömür, 1995 yılında öldürülen Mehmet İneç, Cindi Altın ile 1994 yılında öldürülen iki kişinin daha aynı silahla öldürüldüğü belirlendi.

Dava konusu faili meçhul kurbanlarından Ramazan Uykur’un oğlu İsmet Uykur babasını gözelerinin önünde Cizre eski belediye başkanı Kamil Atağ’ın oğlu Temel ile Kukel Atağ’ın öldürdüğünü iddia etmişti. Gizli tanık Tükenmez Kalem de “Ramazan Uykur’u Kamil’in oğlu Temel infaz etmiş, yanında biri daha varmış, hatta açık açık yapmış diye bize anlattı” demişti. Tanık Mehmet Nuri Binzet de, Ramazan Uykur’u Kamil Atağ’ın oğlu Tamer’in kendisinin gözleri önünde öldürdüğünü ayrıntılarıyla anlatmıştı.

Devlet taraf oldu itirazı

Albay Cemal Temizöz’ün halen görevde olması, avukat parasını jandarmanın ödemesi ve mahkemede rütbeli nubötçi uygulaması tartışmaları sürüyor.

Perşembe günü adliyede görüşme

Temizöz davasında, müdahil avukatların ‘devlet bu davada taraf oldu’ itirazlarına neden olan gelişmelere her gün bir yenisi daha ekleniyor. Albay Temizöz’ün 7 aydır tutuklu olmasına rağmen hala görevden alınmamış olması, Temizöz’ün avukat parasının Jandarma bütçesinden karşılanması, duruşmalarda Temizöz için 2 üsteğmen ile bir albayın görevlendirilmesi ile ilgili tkartışmalara bir yenisi daha eklendi. Mağdur avukatlarından Diyarbabakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, NTV’de Canlı Gasta’da “Perşembe günü bir dava nedeniyle ek ifade için adliyeye getirilen Albay Cemal Temizöz’ün ifade verdiği sırada rütbeli bir kişinin adliyeye gelerek savcı ve bazı hakimlerle görüştüğünü” ileri sürdü.

Kaynak: Star

12 Ekim 2009 11:19
O ASKER TARAF'A ANLATTI

6 köylünün tabura gömülüşüne bizzat şahitlik eden asker korkunç olayı detaylarıyla anlattı.Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit İlişkili HaberlerTüm HaberlerTaraf'ta Ergenekon HaberleriKürtlerinde Bir Taraf'ı OlabilseCİZRE'DE İKİ İNSAN İSKELETİAygan: Herşeyi AnlatacağımGENELKURMAY'A TEMEL SORULAR


1993’te Şırnak Görümlü Karakolu’nda altı köylünün katledilmesine tanıklık eden asker Taraf’a konuştu. Şırnak Görümlü Köyü’ndeki taburda görevli komutanın emriyle bacaklarından vurulan altı kişi, daha sonra ayaklarından bir askerî araca bağlanıp ölene dek sürüklendi ve cesetleri karakolun arkasındaki yamaca gömüldü

Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Görümlü köyünde 1993 yılında askerler tarafından gözaltına alınıp karakola getirilen ve kendilerinden bir daha haber alınamayan altı köylüyle ilgili Taraf, o dönem Görümlü Karakolu’nda askerlik yapan bir görgü tanığına ulaştı.

Ergenekon iddianamesinde de yer alan iddiayla ilgili ismi bizde saklı görgü tanığı, altı köylünün önce ayaklarına kurşun sıkıldığını, ardından ayaklarından jeepe bağlanıp yerde bir saat süründürüldüklerini ve cesetlerinin tabura gömüldüğünü söyledi. Görgü tanığı cesetlerin gömüldüğü yerle ilgili bir de kroki çizdi. Krokiye göre cesetler 1993’teki haliyle, taburun dere kenarına bakan yamacına gömülü.

Taraf’ın ulaştığı görgü tanığı, altı köylüye hangi komutanın emriyle kimlerin kurşun sıktığını tüm detaylarıyla anlattı. Görgü tanığının söylediği isimleri şimdilik açıklamıyoruz. Kazı yapılıp iddiaların doğru çıkması üzerine, görgü tanığının bizlere anlattığı tüm isimleri ve detayları kamuoyuyla paylaşacağız.

Altı köylünün kaybolma hikâyesi, 13 Mayıs 1993 tarihinde çıkan bir çatışma sonucu iki askerin şehit olması haberinin duyulmasıyla başladı. 14 mayıs günü Görümlü’ye bağlı Derecik mezrasına gelen JİTEM yetkilileri, Şemdin Culaz, İbrahim Akıl, M. Salih Demirtaş, Halit Özdemir, Hamdin Şimşek ve Hikmet Şimşek’i gözaltına aldı. Gözaltı işlemine gerekçe olarak iki askerin şehit olması gösterilmişti. Görgü tanığı ise o gün hiçbir askerin şehit olmadığını, askerlerin bir birini vurduğunu söyleyip, köylüleri gözaltına almak için gerekçe icat edildiğini iddia ediyor.

20 kişilik JİTEM timi

Taburda o gün yaşananları ise şöyle anlatıyor: “1993’te askerliğimi yapmak üzere Görümlü Karakolu’na gelmiştim. Bizim dönemimizde karakol binası yoktu. Karargâh olarak iki tane seyyar baraka vardı. Komutanlar bu barakalarda kalıyordu ve Karargâh olarak kullanılıyordu. Bizlerde iki kişilik çadırlarda kalıyorduk. Karakolda yaklaşık bin kişi vardı. Bizim taburun yanı sıra Kayseri Hava İndirme ve Tekirdağ Ulaş’tan bir tabur daha Görümlü Karakolu’ndaydı.

Altı kişinin karakola getirilmesinden üç hafta önce 20 kişilik JİTEM grubu karakola geldi. Bu grup gece köylere baskına gidiyor, gündüz ise karakolda yatıyordu. İçlerinden birini tanıyordum. Daha önce Bingöl’ün Solhan ilçesi Yenibaşak köyünde karakol komutanı olan M. Astsubaydı. Daha sonra tayini yine Solhan’a bağlı, Şerefmeydan Karakolu’na çıkmıştı. ‘Yeşil’ olarak bilinen Mahmut Yıldırım’ın köyü de bu karakola bağlıydı. M. Astsubay 1990’dan sonra Görümlü’ye gelip gidiyordu. Sivil ve sakallıydı ama ben onu Solhan’dan tanıyordum.

Kurşuna dizip, arabayla çektiler

Altı köylünün getirildiği gün sabah saat 10 gibi karakolun bahçesinde içtima için toplanmıştık. Karşımıza da altı kişiyi dizmişlerdi. Biz onların kim olduğunu bilmiyorduk. İçlerinden biri takım elbiseliydi. Diğerleri 30-40 yaşlarında normal giyimli kişilerdi. Tabur Komutanımız, onlara ‘neden PKK’lılara yardım ediyorsunuz’ dedi. İçlerinden birine hoca diye hitap ediyordu. Hoca ‘Biz kimseye yardım etmiyoruz. Bize iftira atıyorlar’ dedi.
Yaklaşık yarım saat bu tarz konuşmalar oldu. Sonra komutanın emriyle beş subay, köylülerin ayaklarına kurşun sıkmaya başladı. Daha sonra Land Rover marka jeepin arkasına altı kişiyi ayaklarından iplerle bağlayıp, taburda baş aşağı süründürmeye başladılar. Öğlen saat 1-2 gibi gerçekleşen bu olay yaklaşık bir saat sürdü. Altı köylü de bir saat sonra ölmüştü.

Taburun içine gömüldüler

Komutanın emriyle, karakolun hemen arkasında araba parkı olarak kullanılan garajın hemen ardındaki yamaçta birkaç askere toprak kazdırıldı. Görümlü çayına doğru bu kişiler gömüldü. Hatta kazı yaparken, çevre güvenliğini alan askerlerden İstanbul Bağcılar’da oturan Erzurumlu Yunus, tel örgülerinin hemen yanındaki mayına bastı ve bacağı koptu. Bir gün sonra ise televizyonlarda çıkan haberde, Silopi’de çıkan çatışmada altı teröristin öldürüldüğü, iki askerin şehit olduğu, birinin de mayına basıp bacağının koptuğu haberlerini izledik. İki şehit haberi gerçek değil. Gelen JİTEM elemanları da 15 gün sonra taburdan ayrıldı.”

Görgü tanığı ayrıca geçtiğimiz aylarda Silopi Hac Konaklama tesislerinde yapılan kazıda bu altı kişinin de arandığını ancak bulunamadığını söyleyip, karakolda kazı yapılması halinde cesetlerin ortaya çıkacağını iddia ediyor. “Cesetler halen orada. Geçtiğimiz yıl bir köylüm de orada askerliğini yaptı. O da asker arkadaşlarından karakola ceset gömüldüğünü duymuş. Demek ki bizden sonra 1993’ten itibaren bu bilgi askerler arasında kulaktan kulağa yayılmış ve bugünlere kadar gelmiş” diyen görgü tanığı, soruşturmayı yürüten savcılara da gerekirse konuşabileceğini söyledi.

Kayıp altı köylü Ergenekon iddianamesinde

Ergenekon iddianamesindeki gizli tanıklardan birinin verdiği ifade, Taraf’a konuşan askerin anlatımıyla örtüşüyor. İddianamede yer alan bilgi şöyle: “Görümlü’de düştüğümüz pusuda iki askerin şehit olması üzerine, dönemi Görümlü Bölük Komutanı olan Mehmet Zekeriya Öztürk, köy halkından altı kişiyi gözaltına aldı. Sonra da köylüleri öldürüp, taburun içindeki boş alana gömdü.”

Görümlü’de gözaltına alınıp bugüne kadar haklarında bilgi alınamayan altı köylünün yakınlarının suç duyurusu üzerine Avukat Tahir Elçi, 2002 yılında suç duyurusunda bulundu. Elçi dilekçesinde müvekkillerinin halkın gözleri önünde alınıp götürüldüğünü ve kendilerinden bir daha haber alınamadığını belirterek, tanıkların dinlenmesini istedi. Silopi Başsavcılığı, talep üzerine gösterilen tanıkları dinledi ancak ilginç bir karar verdi. 50 yıldır bölgede Görümlü Karakolu olmasına rağmen, savcı “Görümlü’de Jandarma Taburu bulunmadığı” gerekçesiyle konuyla ilgili takipsizlik kararı verdi. Bununla da yetinmeyen savcılık, söz konusu kişilerin PKK’ya katılmış olabileceğini iddia edip, dava açılması istemiyle dosyayı Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderdi. Bu karar üzerine 6 Şubat 2003’te Elçi, Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz etti. Konuyu görüşen Siirt Ağır Ceza Mahkemesi 28 Nisan 2003’te verilen takipsizlik kararını bozdu ve soruşturmanın devamına karar verdi. Soruşturma halen devam ettiği gibi Diyarbakır’daki dosya da aynı şekilde bekletiliyor.

Kaynak: Taraf

19 Ekim 2009 12:31
Taburda İnsanlık Dışı LİNÇ
Taraf Silopi'de 6 köylünün taburda öldürülüşüne tanıklık eden ikinci askere ulaştı. İki görgü tanığı 6 köylünün linç edilmesini anlattı. İşte insanlık dışı vahşet...

Şırnak’ın Görümlü Köyü’nde 1993’te kaybolan altı kişiyi önce komutanlar kurşunladı, sonra emir alan askerler işkenceyle öldürüp gömdü. Taraf 16 yıl önceki vahşetin iki tanığıyla kurbanlardan birinin oğlunu buluşturdu. Tanıklar her şeyi anlattı: Tabur Komutanı Albay ile Bölük Komutanı Yüzbaşı altı köylünün ayaklarına kurşun sıkıp askere işkence emri verdiler: Bunlar artık sizin. Komutanların seyrettiği linç eylemi bir saat sürdü. Altı köylü bir Jeep’e bağlanıp sürüklendi, tırnakları söküldü, etleri parçalandı

Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Görümlü köyünde 1993 yılında altı köylünün askerler tarafından gözaltına alındıktan sonra işkenceyle öldürülerek, tabura gömüldüğü iddialarıyla ilgili Taraf iki görgü tanığına daha ulaştı. Olay sırasında Görüm karakolunda askerlik yapan bu tanıklarından biriyle, daha önce yaşadıklarını Taraf‘a anlatan tanığı bir araya getirdik. Tanıkların buluşmasına, kayıp altı köylüden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan da katıldı.
Görgü tanıkları, can güvenliklerinin sağlanması ve kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla, ifade verebileceklerini, gerekirse yer tespitine de gidebileceklerini belirttiler.
Tanıkların anlatımlarına göre komutanlar köylüleri, işkence yaptıktan sonra, askerlere teslim edip, onların yaptığı işkenceleri de sonuna kadar izlemişler.
Tanıklar çarpıcı bir ayıntıya da dikkat çekiyor. Tabura altı değil yedi köylünün getirildiğini söyleyen tanıklar yedinci kişinin işkenceden sonra Nizamiye kapısına bırakıldığını söylüyor.
İşkencenin tanığı olan eski askerlerden önceki haberimizde konuşan tanığa ‘Görgü Tanığı-1’, diğerine ise ‘Görgü Tanığı-2’ kodları verdik.

PKK’nın saldırısıyla başladı
12 Nisan 1993’te Tekirdağ Ulaş’taki birlikten Görümlü karakoluna geldiğini, burada 108 gün askerlik yaptığını söyleyen Görgü Tanığı-2, olayla ilgili hatırladıklarını şöyle anlatıyor: “Altı köylünün tabura getirildiği günden önceki akşam, taburu koruyan Kesiktepe’ye saldırı düzenlendi. 400 civarında PKK’lının saldırdığını düşünüyorduk. 21 kişinin nöbet tuttuğu tepede, saldırı sabaha kadar sürdü ve üç asker şehit oldu. Çok sayıda ağır yaralı vardı. Kesiktepe’ye önce Yakup astsubay çıktı. Ardından da bizim tim. Timin başında bir sonraki gün köylülere işkence yapan Teğmen İbrahim Kıraç vardı. Ben yaralı bir Vanlı askerin kopan kolunu yerden kaldırırken bayılmışım. Güneş doğar doğmaz bizim tim köylüleri toplayıp, tabura getirdi. Köylüleri evlerinden alan Teğmen İbrahim Kıraç’tı.”
Görgü Tanığı-1 ise o gün şehit olan üç kişiden birinin Kesiktepe’de değil, taburdaki fırının yanında bulunan telefon kulübesinde nişanlısıyla konuşurken göğsüne isabet eden kurşunla şehit olduğunu söyledi. Yaklaşık bin kişi olduklarını, olayın üzerinden 16 yıl geçtiği için bu kişinin ismini hatırlamadığını ancak Trabzonlu olduğunu da sözlerine ekledi.

Hayatım boyunca unutamam
Görgü Tanığı-2, köylülerin tabura getirilmesiyle birlikte yaşananları şöyle anlatıyor: “Köylüleri taburda askerlerin karşısına dizdiler. Tabur Komutanı Giresunlu Albay Hasan Basri Vural, yanında Bölük Komutanı Piyade Yüzbaşı Murat Ali Yılmaz vardı. Bu iki ismi hayatım boyunca unutmam. Bunlar çok işkence yaptılar. Yanlarında da subay ve astsubaylar vardı. Albay Vural, köylülere ‘neden teröristlere yardım ediyorsunuz’ diye sordu. İmam ve diğer köylüler, ağlayıp yalvararak yardım etmediklerini, iftira atıldığını söylüyorlardı. Çatışma sırasında evlerinde olduklarını, kimseye yardım etmediklerini yarım saat dil dökerek anlattılar. Komutanların köylülere inanmaya niyeti yoktu. İnanmıyorlardı. İşkenceye başladılar. Küfürler, hakaretler havada uçuşuyordu. Ardından, Albay Vural ve Yüzbaşı Murat Ali Yılmaz köylülerin ayaklarına ilk kurşunu sıktılar. Sonra, Elazığ Madenli Murat Astsubay, 2. Bölükte Astsubay olan Balıkesirli Davut Astsubay, İkinci Bölükte Tim komutanımız olan İbrahim Kıraç ve Kayseri Hava İndirme Tugayında Teğmen olan, (daha sonra aynı yerde üsteğmen oldu) Serdar teğmen, Albay Vural’ın emriyle nişan alıp köylülerin ayaklarına kurşun sıktı.

Köylüler artık sizin
Köylülere kurşun sıkıldıktan sonra, Albay ve diğer komutanlar köylülere tekrar işkence yapmaya başladı. Murat Ali Yılmaz, Yakup Astsubay ve Teğmen İbrahim Kıraç tam bir vahşet gerçekleştirdi. Sonra askerlere dönüp “Daha dün asker arkadaşlarınız öldürüldü, köylüler artık sizin” dediler.
Trabzonlu asker kulübede şehit olduğu için özellikle Karadenizli askerler tam bir vahşet yaptı. Köylüleri ayaklarından jeepe bağlayıp, beton zemin üzerinde sürüklediler. Bununla da yetinmeyip, araç onları yerde sürüklerken, üzerlerine çıkıyorlardı. Bazılarının tırnaklarını söktüler. Komutanlar da askerleri seyrediyordu. İşkenceye ara ara komutanlar da katılıyordu. Askerlerin büyük kısmı işkenceye katılmamıştı. Biz de seyrediyorduk. İşkence öyle dayanılmaz olmuştu ki köylülerin kırmızı etleri çıkmıştı. Yalvarıyorlardı askerlere, ‘biz kimseye yardım etmedik’ diye. Yüzleri tanınmaz hale gelmişti. 3. Bölükte Bölük Komutanı Murat Ali Yılmaz’ın postası vardı. İsmi Şaban. Soyadını hatırlamıyorum. Şu an İstanbul Avcılarda oturduğunu biliyorum. Bu çocuk Karadenizli. Köylülere çok işkence yaptı. İple jeepe bağlayıp, köylülerin üzerinde zıplayanların başında geliyordu. Yerde sürüklenen köylülere tekme atıyordu. Onun kuzeni olduğunu bildiğimiz Ahmet adında biri vardı. O da aynı şekilde işkence yapıyordu. Harun Arman adlı Rizeli bir asker vardı. O işkence yapmadı ama savcı ona ulaşırsa Şaban ve Ahmet’in soyadını bulabilir. Ya da o dönem komutanlar dahil, askerlik yapanların listesini bize gösterirlerse tüm soyadlarını hatırlarız. Olayın üzerinden 16 yıl geçti ve bazı isimleri unuttuk. Biz artık köylülere bakamaz duruma gelmiştik. Hayatımda böyle bir işkence görmemiştim. Olay yerinden biraz uzaklaştık.”

Uzman Çavuş da işkence yaptı
Burada söze giren Görgü Tanığı-1, anlatılanları onayladıktan sonra başka bir işkenceci komutandan bahsediyor: “Kantinci bir Uzman Çavuş vardı. İsmini hatırlamıyorum. O da çok işkence yaptı. Yüzlerce kişi işkence yapıyordu köylülere. Ben yaklaşık üç sene önce tayininin Harput’a çıktığını öğrendim. O dönemki arkadaşlarımızdan biri kendisini sivil kıyafetlerle Tunceli’de görmüş. Kendisi tayininin çıktığını söylemiş.”

Betona bıraktılar, sonra gömdüler
Görgü Tanığı-2, devam ediyor: “Olay o kadar insanlık dışına çıkmıştı ki anlatamayacağım vahşet yapılıyordu köylülere. İşkence bir saatten fazla sürdü ve köylüler öldü. Ölülerini beton üzerine bıraktılar ve bizleri dağıttılar. Ardından köylülerin taburun arkasına gömüldüğünü duydum. Bir asker de ‘Kesiktepe’nin altına gömmüşler’ demişti ama bu kulaktan duyma bir bilgi. Görgü Tanığı-1 olayları çok daha iyi hatırlıyor. Komutanlara da yakın çalışıyordu. Arkaya gömdüler diyor. Büyük bir ihtimalle oradalar. Çünkü biz oraya çok kuyu kazmıştık. Kazılan kuyulardan birine gömmüş olabilirler.”
Söze giren Görgü Tanığı-1, önemli bir ayrıntıya da dikkat çekiyor. İşkenceden yarım saat sonra bölükte bir patlama olduğunu, olay yerine ilk olarak kendisinin gittiğini belirten Görgü Tanığı-1, Erzurumlu Yunus adlı bir askerin mayına bastığını ve ayağının koptuğunu söylüyor. Başka bir arkadaşının Yunus adlı askerin köylüler gömülürken güvenlik için mayınlı bölgeye girdiğini kaydeden Görgü Tanığı-1, “Ben Yunus’u tel örgünün yanından alıp, helikoptere götürürken, araç parkının arkasındaki daha önce açılan kuyuların başında askerleri gördüm. Sonradan da köylülerin oraya gömüldüğünü öğrendim” diyor. Görgü Tanığı-1 şöyle devam ediyor: “Eğer haber çıktıktan sonra bu köylüler başka bir yere götürülmediyse, cesetleri taburun arkasındaki bölgede. Olayı tüm askerler gördü. Savcı o dönem orada askerlik yapanları dinlesin, herkes olayları anlatır. İşkence yapanlar hariç.”

Su istedi, veremedim
Görgü Tanığı-1, köylülerle ilgili vicdan azabı çektiği bir olayı ise hiç unutamadığını söylüyor ve başından o gün geçen olayı şöyle anlatıyor: “Öldürülen köylü Halit Özdemir, tabura getirildiği zaman, sırada beklerken benden su istedi. ‘Asker, Allah rızası için, babanın hayrına bana su getir, çok susadım’ dedi. Komutanlardan korkumdan ona su veremedim. Ben onlara işkence yapılıp, öldürüleceğini bilseydim, yemin ederim verirdim. Adam, su istedi ve içemeden öldürüldü. Bu olay hep aklıma geliyor ve vicdan azabı çekiyorum.”

Zekeriya Öztürk’ün bağlantısı yok
Tanıklar, Ergenekon iddianamesinde bir gizli tanığın altı köylünün kaybolmasıyla ilgili bilgi verirken yanlış bir ismi gündeme getirdiğini de söylüyor: “Binbaşı Zekeriya Öztürk’ün altı köylüyü aldığı söyleniyor. Bu yalan. Çünkü bizim dönemimizde Zekeriya Öztürk orada görevli değildi. Köylüleri getiren ve işkence yapan komutanlar yukarıda anlattıklarımızdı.”
İşkence sonucu öldürülen köylülerden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan da Öztürk’ün olaydan çok sonra tabura atandığını, tutuklu olduğu için halen görevde olan ve babasını öldüren kişilerin olayı Zekeriya Öztürk’ün üzerine yıkmak istediklerini iddia ediyor. “Zekeriya Öztürk de çok temiz biri değildi. Onun yaptığı işkenceleri ben hatırlıyorum ama babam kaybolduğunda o taburda görevli değildi.”

Yedi kişi gözaltına alınmıştı
Kayıp köylülerden M. Salih Demirhan’ın oğlu Nurettin Demirhan tabura altı değil yedi köylünün götürüldüğünü, yedinci kişi olan Abdurrahman Kayek’in işkenceden sonra Nizamiye kapısına bırakıldığını da söyledi. ‘O da feci şekilde Kayek’e işkence yapılmış, kol ve bacaklarındaki deri tamamen kalkmıştı” diyen Demirhan, Köylülerin tedavi ettiği Kayek’in, bir gün sonra Birleşmiş Milletler’in Irak’taki Mahmur Mülteci Kampı’na kaçıp bir daha köyüne dönmediğini söyledi.

Kaynak: Taraf

Serdar Akinan
Yaşasın adalet

Vedat Yenerer'i bilir misiniz? Cumhuriyet gazetesinde, 32.Gün'de... Birçok haber merkezinde çalıştı.
Afganistan'da, Irak'ta, Çeçenistan'da, Bosna'da... Gidip haber yapmadığı cephe kalmadı. Kurşun yağmuru altında haber yaptığını bilen bilir. Bir cuma sabahı 25 tane polis evini bastı.
Bu savaşlardan hatıra diye getirdiği boş kovanları, deden kalma eski bir tüfeği aldılar. Hakim karşısına tam dört gün sonra çıkabildi.
Dört gün...
Vedat, savcıların, 'güçlü şüphe' gerekçesi ile 'terör örgütü üyesi olmak' ve 'vahim nitelikte silah' bulundurmak suçlarından tutuklanarak cezaevine konuldu. Gazetelar ve televizyonlar aylarca 'Terörist Vedat Yenerer' diye yayın yaptı.
Her bir suçuna 100'er sene hapis istendi.
Vedat Yenerer, tam 11 ay bir gün sonra serbest bırakıldı.
Adli Tıp, o 'vahim nitelikte silah'a 'ateşli silah bile değildir' diye bir değil iki kez rapor verdi.
Adli Tıp Kurumu'nun iki kez rapor vermesi pek görülen bir şey değildir.
Nedeni ise çok hoş!..
Hoş, zira, hakimler, 'Polis raporuyla bu kadar tezat olamaz. Herhalde raporlar karıştı' diyerek bir kez daha 'vahim nitelikte silah'ı yolladılar ve rapor aynen geldi... 'Bu ateşli bir silah olarak değerlendirilemez.'
Neyse mahkeme safahatı sürüyor. Kararın ne çıkacağını elbette bilemeyiz. Ancak Türkiye'de hukukun usulü ve sürati hakkında iki kelam etmemizde mahsur olmasa gerek.
Nedeni de şu:
PKK'nın silahlı propagandayı benimsemiş bir örgüt olduğu konusunda bir şüphe olabilir mi?
Bu örgütün 'bir numarası' yakalandı diye biliyorum.
Hatta yargılandı ve ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldı.
İmralı Adası'nda da cezasını çekiyor. Yani, TC açısından, kanunlar açısından 'terör' devam ediyor.
Yargıtay, öyle bir içtihat yarattı ki, bu içtihattan ötürü, polise taş atan çocuklar, 25-30 yılla yargılanıyor ve hepsi tutuklu...
Yıllar içinde on binlerce insan öldü...
Şimdi 34 kişi geldi mi?
Geldi.
Bu arkadaşlardan beşi terör örgütü üyesi mi?
Üyesi...
Mesela örgütün iki numarası Murat Karayılan'ın onları uğurlama görüntüleri yayınlandı mı?
Yayınlandı.
Şimdi anlamadığım şu?
Lütfen savcılarımız ve hakimlerimiz, yüce Türk adaletinin ortak yüksek vicdanı ve aklı beni mazur görsün ama...
Ergenekon'da sabaha karşı evlerinden alınan akademisyenler, gazeteciler, işadamları 'ne ile suçlandığını bilmeden' savcı karşısına çıkmak için günlerce bekletilirken, hakim karşısına günler sonra çıkartılırken... Hala ne ile suçlandıkları bilmeden veya savunma haklarını kullanmak için aylarca cezaevinde yatarken... Bu kanlı terör örgütünün kasası hastanede beş kuruşsuz ölürken...
Habur'da ayaklarına giden 'özel yetkili savcılar' tarafından karşılanan ve 'teslim olmaya gelmedim' demelerine karşın jet hızıyla serbest bırakılan 'terör örgütü üyesi' olduğu aklen ve vicdanen sabit bu insanlar bu gece evlerine gidip huzur içinde uyuyacaklar.
Bu ülkede, ne o 'taş atan' çocukların anaları rahat uyumalı...
Ne de, aylarca 'Ergenekon terör örgütü üyesi' damgası ile gezen ve şimdi teker teker serbest bırakılan insanlar...
Ne de bizler...

akşam Gazetesi

20 Şubat 2010
Aramalar Askere Takılmış
Ergenekon soruşturması kapsamında muvazzaf askerlere yönelik arama ve el koyma işlemleri askere takılmış.

Örneğin, 4 Haziran 2009'da sanık subaylar Tayfun Duman, Dora Sungunay, Levent Görgeç, Muharrem Nuri Alacalı'yla ilgili askerî alanda yapılan aramaların oldukça sıkıntılı geçtiği tutanaklara yansımış. Savcıların 4 saat bekletildiği, bu sırada şüpheli subayın aramanın yapılacağı odada olduğu ve şüphelilere ait bilgisayarların imajlarının alınmasının engellendiği görülüyor. Tutanaklarda, cumhuriyet savcısına arama yaptırılmayarak suç işlendiği, bekletilmelerin arama işleminin ruhuna aykırı olduğu yönünde uyarılar da yer alıyor.
İstanbul, Ankara, Gölcük ve Marmaris'te eşzamanlı yapılması planlanan operasyon askerlerin tavrı ve engellemeler nedeniyle zamanında gerçekleştirilememiş. S


En son Ekim tarafından Cmt Şub 20, 2010 9:01 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Ekm 22, 2009 9:32 pm    Mesaj konusu: 12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar Alıntıyla Cevap Gönder

İhbar Mektubu Deyip Geçme
8 Ekim 2009
Komplo belgesinin orijinalini gönderen subayın ihbar mektubu tartışılıyor. Her darbeden önce hükümetler uyarılmıştı. İhbarı dikkate almayan Menderes asıldı...

Her darbeden önce, ordu içerisinde darbeye karşı olan subay ya da subaylar mevcut hükümeti uyarmışlardı. 12 Mart darbesinde, kanlı biten 27 Mayıs darbesinde ve postmodern bir darbe olarak nitelendirilen 28 Şubat sürecinde Türkiye tarihi bu tip ihbarlara şahit oldu.

Ancak o dönemki hükümetlerin kaderi bu ihbarları önemsemeyerek yok olmaktı. Adnan Menderes kendisine gelen darbe ihbarlarına inanmamış: "Ordu bunu niye yapsın?" demiş ve sonra da idam edilmişti. Menderes döneminde Türkiye Cumhuriyeti daha darbeyle tanışmamıştı kuşkusuz. Ancak şu an darbe konusunda çok tecrübeli olan Türkiye Cumhuriyeti Menderes'in yıllar önce düştüğü hataya düşmemesi gerekir. "Binbaşı Samet Kuşçu Aralık 1957'de ordu içinde darbe hazırlıkları yapıldığı bilgisini hükümete iletmesiyle toplam 9 subay tutuklandı ve askerî mahkeme tarafından yargılandı. Yargılamanın ardından gerçekten cuntanın içinde olan subaylar askerî mahkeme tarafından serbest bırakılırken mahkum edilen tek kişi, cuntayı ihbar eden

Samet Kuşçu oldu. İki yıl hapis cezası aldı ve ordudan uzaklaştırıldı. 1957'de tutuklanıp serbest bırakılanların bir kısmı 27 Mayıs sonrası darbenin Milli Birlik Komitesi üyeleri olarak karşımıza çıktı. Cuntayı yargılayan mahkemenin başkanı Tümgeneral Cemal Tural'dı; darbenin generali değil bir askeri olmaya razı olduğunu söyleyen kişi. Darbe sonrasında 1. Ordu Komutanı oldu, 1966'da da Genelkurmay Başkanı. 1957'de darbecileri yargılarken darbeciydi, hep de darbeci kaldı. Zavallı Samet Kuşçu, darbeyi darbecilere ihbar etti ve darbeciler tarafından darbe yapılmadan cezalandırıldı!.."

Bu olay aslında günümüze pek yabancı değil aslında. Ciddi darbe iddialarından sonra iddiaları önemsemeyen bir kitle, 'bunlar neden gazetelerde yazıyor'a kafayı takmıştı. Şamil Tayyar gibi yazarlara yüzlerce dava açıldı. 28 Şubat sürecinde de benzer olaylar yaşandı. Bu sefer darbeyi ihbar eden İsmail Kitapçı'ydı ve gene darbeyi yapanlar değil, ihbar edenler yargılandı.

"Silahlı Kuvvetler'de, darbe yapmak isteyen generallerin bulunduğu iddiasıyla Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları dahil birçok askerî ve sivil yetkiliye ihbar mektubu gönderen bir üsteğmenin 11 Ekim'de askeri mahkemede yargılandığı öğrenildi. Halen tutuklu olan üsteğmenin Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'nda görevli olduğu anlaşıldı. Silahlı Kuvvetler'in komuta katındaki orgeneral ve oramiral rütbesindeki bazı generallerin darbe yapmak istedikleri şeklinde bir mektubu Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları dahil birçok askerî ve sivil yetkiliye gönderen bir üsteğmenin ilk duruşmasının 11 Ekim tarihinde askerî mahkemede yapıldığı öğrenildi.

Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'nda görevli Deniz Pilot Üsteğmen İsmail Kitapçı'nın 29 Temmuz 1995 tarihli mektubundan amirleri haberdar olunca Kitapçı, 6 Eylül'de tutuklanarak askerî cezaevine konuldu. Sağlık durumunun kontrolü için GATA Askeri Hastanesi'nde psikiyatri kliniğine muayeneye gönderilen Üsteğmen Kitapçı'nın psikolojik rahatsızlığı olmadığı tabip raporu ile anlaşılınca Genelkurmay Başkanlığı, soruşturma açılması için talimat verdi. Bunun üzerine Genelkurmay Askerî Savcılığı tutuklu üsteğmenin Genelkurmay Başkanlığı nezdinde kurulu askerî mahkemede yargılanması için iddianame hazırladı. İddianamede, Kitapçı'nın "astlık-üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir ve komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak tahkir ve tezyif etmek" suçuyla askerî Ceza Kanunu'nun 95/4 maddesi gereğince 6 aydan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istedi. Askeri savcılığın iddianamesine göre, Genelkurmay İstihbararat Başkanlığı'nda görevli Üsteğmen İsmail Kitapçının mektubunda bir kısmı halen görevde olan komutanlarla ilgili olarak şu iddialar bulunuyor:

Mektuptaki Darbeci' Tarifi

"Sahte idealler lanse ederek demokratik ve laik olmayan uygulamalar ile personeli düşünce ve inançlarından dolayı kategorize ettikleri ve keyfi davrandıkları..., TSK'deki başarılı subay, astsubay ve askerî öğrencilerin bazı komutan ve grupların senaryoları ile pasifize edildiği..., TSK'de Oramiralı Vural Bayazıt, Orgeneral Ahmet Çörekçi, Orgeneral D. Bayazıt, Korgeneral Doğu Aktulga, Korgeneral Teoman Koman (her ikisi de halen orgeneraldir) ve diğer bazı komutanların ihtilal düşüncesinde olup, ihtilal rüzgarları estirdikleri ve bu hususta uygun ortam hazırlamaya yönelik çalışmalar içinde bulundukları..., diğer bazı komutanların da siyasî sistemde daha güçlü olmak için resmî ideolojiyi koruma-kollama görevi adı altında müdahaleci bir tutumun içinde bulundukları ve bu yolda birçok duyumların da bulunduğu..." Edinilen bilgilere göre, Denizci Pilot Üsteğmen İsmail Kitapçı'nın tutuklanmadan önce rahatsızlık duyduğunu iddia ettiği ortamda Silahlı Kuvvetler'de görev yapmak istemediği için istifa etmek istediği, bunun için de yabancı bir kadınla evlendiği ileri sürüldü. Öte yandan "darbe ihbarcısı üsteğmen" haberini abonelerine geçen UBA haber ajansı, Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada 11 Ekim tarihli duruşmada gizlilik kararı alındığının bildirilmesi üzerine haberini servisten çekti."
Kaynak: Liberalses

12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar (3)
12/09/2006
12 Eylül kadınları çok örseledi, ama onlar işkenceler, tacizler ve tecavüzler hakkında fazla konuşmadı. 19'unda işkenceyle tanışan Nimet Tanrıkulu, 26 yıl sonra yaşadıklarını ve gördüklerini anlattı

ŞULE ÇİZMECİ

Bugün 12 Eylül'ün 26'ncı yılı. Askeri yönetim sağcı/solcu ayrımı yapmadan 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak'tan yargılandı. Onbinlerce insanın sorgusu çok ağır işkenceler altında yapıldı. 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi. 12 Eylül'de kadınlar da işkencenin her türünü yaşadılar. 19 yaşındayken gözaltına alınıp işkence gören Nimet Tanrıkulu'yla yaşadıklarını konuştuk:
12 Eylül'ü nerede karşıladınız?
Bakırköy'deki evimizdeydim. Sendikacı bir yakınım bir süre önce darbe olacağını söylemişti ama inanmak istememiştik. O dönem üniversiteye hazırlanıyordum. O sabah sokağa çıktığımızda her köşe başını asker tutmuştu. Eve dönüp radyoyu açtığımızda ürperdik. Hasan Mutlucan, kahramanlık türküleri söylüyor, anonslar yapılıyordu. Ailece çok tedirgindik. 68 kuşağından 12 Mart'ta çok ağır şeyler yaşamış yakınlarımız vardı. Denizlerin asılmasını, Mahirlerin öldürülmesini yaşamıştık. Dersimliyiz, toplumsal gelişmeyi izleyen, toplumsal sorunlara kayıtsız kalmayan, Karaoğlan sevdalısı bir aile...
Sizin siyasetle ilişkiniz ne boyuttaydı?
Bakırköy Ticaret Lisesi'ne başlarken sola sempati duyuyordum. Ama kimseyle ilişkim yoktu. Lise birinci sınıftayken faşistler benimle konuşmak istediler. Bense etrafımda devrimcileri arıyordum. Kısa bir süre sonra da solcularla ilişki kurdum. Bir süre sonra Marksist bir örgüte sempati duymaya başladım.
Ne zaman gözaltına alındınız?
1981'in 4 Mayıs'ı, sabaha karşı geldiler, çok kalabalıklardı. Babam kapıyı açtı, beni sordular. Babam 'Evde yok' dedi. 'O zaman sen bizimle geleceksin' dediler. Babam hızlı hızlı giyindi, bütün konuşmaları duyuyordum. O arada polislerden biri odama girerek 'Adın ne?' dedi. 'Nimet' deyince hepsi birden içeri daldılar. Bana hakaret etmeye başladılar, evin içinde bir telaş vardı. Annem ve kız kardeşlerim ağlıyordu. Tipleri ve davranışları çok ürkütücüydü. Beni beşinci kattan merdivenden ite kaka indirdiler. Sonra bir polis merkezine götürdüler. Buranın Gayrettepe olduğunu sorgu anında öğrendim. Üzerimdeki kemer, ayakkabı bağı gibi şeyleri çıkarmamı söyleyip beni aynalı bir odaya aldılar. Babacan görünen polis beni sorguya çekmeye başladı. Randevularımı soruyordu. "Sabah 9'da dershaneye gidecektim' cevabıma çok tepki gösterdiler, itip kakmaya başladılar... Sonra başka bir yere götürüp gözlerimi bağladılar. Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler.
İşkencenin en korkuncu hangisiydi?
Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı. 'Tiyatrocu karı' diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun. Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehaneydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse 'Korkmadım' demesin. İşte böyle geçen 45 gün...
Kim bilir nelere tanıklık ettiniz.
İşkenceyi sadece fiziki işkence olarak görmemeli. Sorgu odalarında, hücrede kalmanız bile bir işkence. Saatlerce meydan dayağından geçtik. Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz... Sorgu seansları dışında da her geçen tekme atıp sürüklüyor. Ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu orada. Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı 'kayıplar listesi'nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü. Meşhur 'bambulu oda' dediğimiz bir oda vardı. Orada biri çırılçıplak vaziyette oturuyordu. Kendinde değildi... Onun o görüntüsü hâlâ belleğimde capcanlı durur. Sonra Metris Cezaevi'ne götürüldüm.
Metris'te neler yaşadınız?
Kaldığımız yerde siyasi davadan tutuklanmış çok sayıda kadın vardı. Herkes ağır işkencelerden geçmişti. Metris'te bazı tartaklamalar dışında fiziki şiddeti çok yaşamadık, ama komutanların ve gardiyanların hitapları, davranışlar kötüydü. Sağlıksız koşullarda kalıyorduk. Cezaevine gittiğimde ciddi sağlık sorunları yaşıyordum. Sorguda çenem çıkmış, sol kolumda kısmi bir güç kaybı vardı. Saçımın büyük bir kısmını kaybetmiştim. Daha sonra saçlarımın bir kısmı yerine gelmedi. Çenem ve kolum için doktor talebinde bulunduğumda beni askeri hastaneye götürdüler. Orada sadece bir ağrı kesici verdiler. İşkence kayıtlara geçmesin diye doktor raporu vermediler. 12 Eylül döneminde doktorların işkencelere bizzat katıldığı, işkence mağdurlarına rapor vermediği üzerinde hiç durulmadı. Gözaltında alındığım davadan beş yıl yargılandım, sonuçta beraat ettim. Eve gelince kendimi çok yalnız hissettim. 'Geride bıraktığım insanlar hâlâ işkence görüyorlar ve biz hiçbir şey yapamıyoruz' duygusunu çok ağır yaşadım. Bizi rejimi değiştirmek istemekle suçladılar. Oysa kendileri bir gece geldiler, terörü durduracağız bahanesiyle ülkeyi karanlığa boğdular. Rejimi kendileri değiştirdiler.
78'liler girişiminde gönüllü olarak çalışıyorsunuz. Amaçlarınız neler?
Bizim kuşak çok ağır bedeller ödedi. Bunun mutlaka konuşulması ve yüzleşmemiz gerekir. 78'liler Girişimi, 78'liler arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla yola çıktı, dayanışmayı geliştirmenin tek yolu, 12 Eylül'ün toplumsal sonuçlarıyla mücadele etmek. Mücadelemiz ürünlerini veriyor. Yasal değişiklikle kuşağımızın önündeki yasaklar kaldırıldı. Şimdi ise darbecilere dokunulmazlık zırhı sağlayan 15. maddenin kaldırılması için mücadele yürütüyoruz. Darbeciler, adı geçici ama kendi kalıcı olan bir maddeyle hâlâ korunuyorlar. Darbeciler yargılanıp o dönemin gizli kalmış olayları, insan hakları ihlalleri açığa çıkarılmadan toplum olarak adalet duygusunu yaşayamayız. 12 Eylül mahkûm edilmeden gerçek anlamda demokrasinin yaşanması da mümkün değil. Dünyanın birçok ülkesinde darbeciler yargılandı. Türkiye'de ise bu yapılmadığı gibi üniversitelerde darbecilere nişanlar verildi.

'Şişeyle, copla tecavüz edildi'

12 Eylül'ün 26. yılında 78'liler Vakfı 10 gün süreyle siyasetten sanata kadar çok çeşitli alanlarda bir dizi 'tanıklıklar' etkinliği gerçekleştirecek. Bugün Bilgi Üniversitesi'nde darbe günlerinde ağır yaralar alan bir grup kadınla bir atölye çalışması gerçekleştirilecek. Tanrıkulu, bu çalışmanın düzenleyicisi...
Neden kadınlar 12 Eylül döneminde kendilerine uygulanan tacizler ve tecavüzler hakkında konuşmuyorlar?
Kadınlar konuşmuyor, çünkü toplumsal değerlerin baskısı bunu engelliyor.
İçinde yaşadıkları aile ve sosyal çevre tarafından dışlanma endişesi yaşıyorlar. Ayrıca bazıları çocuklarını koruma duygusuyla geçmişte yaşadıklarını dile getirmiyorlar. Ama belki bundan da önemlisi, üstünden uzun süre geçmiş olmasına rağmen 12 Eylül'le ve yaşanmışlıklarıyla yüzleşmeye hazır değiliz. 12 Eylül'ü kadınlar çok ağır yaşadı. Bugün toplumda kadına uygulanan şiddetten söz ederken dönüp 12 Eylül'e bakmak gerekiyor.
12 Eylül'le birlikte toplumda genel bir şiddet kültürü gelişti. Bu kültür kadınları çok daha fazla mağdur durumda bıraktı, diyebiliriz. Sorguda kadınlara yönelik korkunç taciz ve tecavüz olayları oldu. Bekâreti işkence kurbanına karşı kullandılar. Size dokunmaları korkunç bir şey, hiç atlatılamayacak bir travma... Şişeyle, copla yapılan tecavüz olayları yaşandı. Tanık olduğum çok olay var. Cinselliğinizle ilgili tehditte bulunuyorlar. Bir kadın arkadaşım anlatmıştı; eşine elektrik verdikleri manyeto kablosunun bir ucunu da onun bedenine bağlamışlardı. Böylesi korkunç şeyler yaşandı.

'İşkencecileri beraat ettirmem istendi'

Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı M. Naci Ünver, darbe günlerinde Mamak'ta 2. No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde hâkim olarak görev yaptı. Ünver, Mamak günlerini anlattı:
"12 Eylül sabahı darbe haberini televizyonda haberlerde öğrendim. Yargıtay'a gittim, bir yargı kuruluşunun etrafı askerlerce sarılmıştı. Hukuk devleti adına beni yaralayan bir durumdu bu. Böyle bir darbenin olacağı bekleniyordu, çünkü ülke tam bir kaos içine sürüklenmişti.
12 Eylül'ün gerekçesindeki haklılığı tartışılır, ama uygulaması çok farklı oldu. Totaliter bir rejimin acımasız uygulamalarını gördük.
Darbeden üç ay sonra 1981 Ocak ayında Mamak'ta görevlendirildim. Bu, istemediğim bir görevdi. Beni stresli günlerin beklediğini, bir gün darbecilerle aramın bozulacağını kesin biliyordum, çünkü ben hukukun üstünlüğüne inanan biriyim. Buna karşın her halükârda sıkıyönetim mahkemelerinin de bir hukuku olduğunu, mademki Türkiye'de yürürlükteki yasalar uygulanıyor, bunu olağanüstü bir olguya dönüştürmenin bir anlamı olmadığını hem dile getirdim, hem de uygulamalarımda savundum. Örneğin Sadun Aren'in mahkûmiyetine değil beraatına karar verdik.
Yönetimle aramı bozan işkenceci polislerin davaları oldu. Benim bu davalardaki ödünsüz tutumum askerleri kızdırdı. İşkence davalarında etraftan gelen ricacılar beraat ettirmemi istiyorlardı. Ben de kendilerine dosyadaki kanıtlar ne diyorsa ona göre karar vereceğimizi söylemiştim. Birçok polis şefinin ve DAL grubundan birçok kişinin davaları karar aşamasına geldiği sabah elime bir yazı tutuşturarak 'Yargıtay'daki görevinize iade edildiniz' dediler. İki yıl üç ay kaldım Mamak'ta. Benden sonraki yargıçlar işkenceci polislere beraat kararı verdiler, ama Askeri Yargıtay bu kararı mahkûmiyet yönünde bozdu. Beni en çok etkileyen şey gözaltından gelen, tutuklama istemiyle sevk edilen kişilerin işkence görmüş olmalarıydı. Emniyet'ten koltuk değneği ve bacağı alçıyla gelenler oldu, durumlarını tutanağa geçiriyordum.
Temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesini aldı götürdü 12 Eylül Anayasası. 'Devlet her şeyi yapar, devlete karşı itirazı olan ezilir' anlayışını getirdi.
Radikal

Adli Tıp'ın soğumuş hali
Nihal Kemaloğlu
nihal.kemaloglu@aksam.com.tr

Otoriter bürokratik sistemler etik ve insani olanı, bünyelerinde sindirerek otoriterleşirler.
Soğuk mantığını kullanarak vicdanı kıpırdamayan sistem, insanı hayatını dışlayarak kendini üretir.
Tıpkı Güler Zere'nin Adli Tıp'tan dört aydır beklenen raporunun ancak dün akşam çıkması gibi.
Derinleşen ve uzayan bu kayıtsızlığa karşın ölüm, cehennemi bir yangın gibi Güler Zere'yi sardı.
İnsanın "acı çekene yardıma" itebilen ve "acı çekmesine" neden olmaktan kaçınmasını sağlayan ahlaki duygular, hayatta tınmadı.
Katı bürokratik zihniyetin Güler Zere'yi " ideolojik dışlaması", onu adeta infaza götürüyor.
Acıya ve acı çekene karşı duyarsızlık, Adli Tıp'ın standart tavrı olarak yerleşiyor.
Adli Tıp'ın ev ödevi Güler Zere'nin raporu savsaklanırken, kurumun üzerindeki karanlık da arttı.
Yaşam hakkı gibi huzurlu ölüm hakkı, yine hasta, çaresiz ve korunmasız olandan zalimce esirgeniyor.
Güler Zere, 7 ay önce damak kanserine yakalandı, 14 yıldır cezaevindeydi, 3 ameliyat geçirdi.
Damağı alındı ama hastalık yayıldı, sağlık koşulları uygun olmadığı için kemoterapi tedavisi alamadı.
40 kiloya düşen Güler Zere, yemek yiyemiyor, serumla beslenemiyor ve konuşamıyor.
Avukatı artık gözlerinin görmediğini ve kulaklarının duymadığını söyledi.
12 Ekim'de son ameliyatından sonra, günlerce yoğun bakımda ayağında kelepçeyle yattı...
Türk Tabipler Birliği Danışma Kurulu, "hastalığın geri dönülmez bir aşamaya girdiğini ve beklenen yaşam süresinin çok kısa" olduğunu bildirerek, Zere'nin serbest bırakılması gerektiğini belirtmişti..
Hastalığının ölümcül evresine giren Zere'ye "huzur ve veda hakkının" tanınması için Cumhurbaşkanı'nın af yetkisini kullanması istendi.
Dört ay önce Çukurova Üniversitesi Adli Tıp raporunda "Zere'nin ağır özürlü sayıldığı, yaşamının risk altında olduğunu" yazılı idi.
Bunun üzerine Zere, 14 saatlik yolculukla Adana'dan İstanbul'a getirilerek İstanbul Adli Tıp Genel Kurulu'nda beş dakika sürdüğü belirtilen muayeneden geçirildi.
Daha önce "işkenceyi saklamak" suçundan dört defa meslekten men cezası almış Nuri Birgen'in başkanlığını yaptığı Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu'nun raporu, Zere'nin Balcalı Hastanesi'nin "mahkum koğuşunda" tedavi olabileceğini bildirdi.
Fakat Adli Tıp'ın bu kararı veren kurulunda onkolog ve kulak-burun-boğaz uzmanı yoktu.
Zere'nin avukatları bu karara itiraz ettiler.
Aradan dört ay geçti, Zere'nin hastalığı ilerledi ve durumu çok ağırlaştı.
CHP milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ahmet Ersin, bu hafta Adana'da Zere'yi ziyaret ettikten sonra "Artık tedavi söz konusu değil, acılarını dindirmeye çalışıyorlar, çok zamanı kalmadığını düşünüyorum ama bu duruma kimse seyirci kalamaz" dedi.
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Güler Zere'yle ilgili kararını dört aydır veremeyen İstanbul Adli Tıp Kurumu Genel Kurul üyelerine suç duyurusunda bulundu.
ÇHD, Adli Tıp'ın 42 üyesine "öldürmeye teşebbüs, görevi kötüye kullanma, görevi ihmal" suçlarından dava açtı..
Zere'ye yönelik hasta hakları ihlali sürüyor, huzurla veda hakkı tanınmıyor.
Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu Başkanı'nın siciline bu defa da "açıktan işkence suçu" ekleniyor!
Bürokratik ideolojik zihniyet yine "insanı" mekanik çarkında öğütüyor.
Adli Tıp'ın hazırladığı bu rapor, artık solmuş ölü bir rapor değil mi?
Yaşamaya kastı olan "donuk ruhsuz ifadeler" de Zere için bir anlam taşımayacak.
Akşam

CHP'DEN ALEVİLERE ÇOK AĞIR İTHAM
11 Kasım 2009

Meclis Kürsüsünde CHP'li Öymen Alevileri işgalci güçler ve PKK'lılarla bir tuttu.

CHP'li Onur Öymen Meclis'te yaptığı konuşmada Dersim Olaylarını örnek göstererek Alevileri ile Kurtuluş Savaşındaki düşman güçler ile PKK'lıları bir tuttu. Öymen Tunceli halkını işgalci güçler ve teröristlerle aynı kefeye koydu.

TBMM Genel Kurulunda 'demokratik açılım’a karşı görüşlerini açıklayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in verdiği örnekler tarihin acı olaylarına CHP’nin bakış açısını da gözler önüne serdi. Kadın, çocuk yaşlı demeden binlerce insanın öldürüldüğü Dersim olaylarını hatırlatan Öymen “O zaman kimse anaların gözyaşından bahsetmiyordu” dedi.

Öymen İsmet İnönü'nün talimatıyla beşikteki bebeklerin öldürüldüğü Dersim Olaylarına yaptığı bu benzetme Alevi kesimde büyük tepki çekti. Onur Öymen daha önce de yabancı gazetecilere verdiği demeçlerde İslamiyeti yerden yere vurmuştu.

Dersim olaylarında dünya hukuk tarihinde örneği olmayan bir ile özel konun çıkartılmış, "Dersim Kanunu" olarak tarihe geçen kanunda, sanıklara haklarındaki suçlamaları öğrenme hakkı bile verilmemişti. Sanıklara savunma için söz alma hakkı vermeyen kanunlar sonucu yüzlerce can alındı.

Sabiha Gökçen'in de içinde bulunduğu jetler Tunceli köylerini bombaladı. Bu olaylar sonrası Alevi kesimin devletle kopmasının tohumu atıldı. Alevilere kalıcı ve unutmayacakları bir yara vurularak, yıllar boyu devlet karşı değişmeyecek bir bakış açısı oluşması sağlandı.

Alevilerin dini önderi Seyyit Rıza, hakim değiştirilerek ve resmi tatil olmasına rağmen cumartesi günü kurulan mahkemeyle hakkında idam kararı aldırıldı. Atatürk gelmeden idamı bitirmek için, özel karar alındı ve gece yarısı tatil günü idam infaz edildi.

Dönemin Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer Seyit Rızanın katledilmesini şöyle anlatıyor: "ataturk singec koprusunu acmaya gidecek. dersim harekati bitti. beyaz donlu alti bin dogulu elaziga dolmus. ataturkten seyit rizanin hayatini bagislamasini isteyecekler. buna meydan vermeyelim".
1937 yilinda resmi tatil gunu cumartesi ogleden sonra, ataturk pazartesi gunu elazig'a gelecek. bizden istenenler "asilacak asilsin" ve ataturk'un karsisina beyaz donlular ciktigi zaman is isten gecmis olsun.
o donemde elazig valisi sefik bey, savci hatemi senihi bey, emniyet muduru serezli ibrahim bey, savci yardimcisi arkadasim, sukru sokmensuer "sivillerden emniyet genel mudurlugunun siyasi subesinden istediklerini al. ataturkun istasyondan halkevine kadar korunmasi da size ait" dedi.basta macar mustafa olmak uzere alti kisi alip yola ciktim. trenle elaziga vardim.emniyet muduru ibrahim beye gittim. savci icin "kuraldis bir sey yapmaz, mumkun degil " dedi.

savciya gittim. durumu kendisine anlattim. bana bu konuda hukumettende sifre aldigini, ama mahkemelerin cumartesi tatil oldugunu, tatildeyse sonuc almanin mumkun olmadigini bildirdi. ve ekledi. "bende mahkemeleri etkileyemem". oysaki biz mahkemenin kararini ataturk gelmeden once vermesi ve gereginin yapilmasini, ataturk geldiginde seyit riza meselesinin kapanmis olmasini istiyorduk. ben bunu halletmek icin hukumet tarafindan buraya gonderilmistim.

savci yardimcisi hukuktan sinif arkadasim. bana "sen valiye soyle bu savci rapor alsin gitsin. ben senin istedigini yaparim" dedi.
biz mahkemenin tatil gunu islemesini ve alinacak sonucun infazini istiyorduk.
savci rapor aldi. arkadasim vekil olarak savcinin yerine gecti.
mahkeme hakiminin evine gittim. gittigimde hakim mahkemenin aldigi karari evinde yaziyordu.
hakimle konustuk. kendisi karari daktiloya cektirmekle mesguldu. devir chp devri. herkes cekiniyor. hakim bana: "cumartesi mahkeme toplanmaz ancak pazartesi gunu mahkeme mahkemeyi toplar karari veririz. sali gunude idam hukumlerini yerine getiririz" dedi.

o zaman dorduncu bolgede temyiz haki yoktu.
abdurrahman pasa sikiyonetim kumandani olarak karari tasdik edecek. o da "yukaridaki karar tasdik olunur" demis basmis bos kagida imzasini. yukariya "abdurrahman poasanin idami" diye yazsaniz kendisi idam edilecek.
hakime dediki:
bu dediginiz gun ataturk geliyor. maksat hasil olmuyor ki. hakim "baskaca bir sey yapilamaz"diyerek kestirdi atti. bende kendisine sordum:
-sizin saat besten sonra davaya devam ettiginiz olmuyormu?
-oooo cok oluyor cevabini verdi.
-eee sonradan bes saat ihlal ediyorsunuz da bastan bes saat ihlal etseniz olmuyormu? yani pazar aksami sahurdan sonra mahkemeyi acariz.
hakim:
-elektrikler kesiliyor dedi.

onada çare bulduk. otomobil farlariyla hapishaneyi aydinlatiriz. halkevine luksler koyariz.
hakim bu defa :
samiin yok , dedi
ona da care bulduk. samiin de getiririz.
-kac kisi asilacak?
-onu karardan once soyleyemem dedi. ama ekledi: "savci 27 kisinin idamini istedi".
-biz ona gore mi hazirligimizi yapalim?
-bilmem dedi.

ceza infazi kanunu her asilanin ayri bir yerde asilmasini, asilanlarin birbirini gormemesini emrediyordu. bu sarti da yerine getirmeye calistik. her meydana dort sehpa kuduk. vali bir de cingene cellat buldu. gece 12:00 de hapishaneye gittik. farlarla cevreyi aydinlattik mahkemenin 72 sanigi var.

beni asmaya mi geldiniz ?

saniklari aldik. mahkemeye goturduk. cingene de geldi. adam basina on lira istedi "peki" dedik.
saniklar turkce bilmiyor. mahkeme karari acikladi yedi kisi olum cezasina carptirilmis, saniklardan bazilari beraat etmis bazilarida cesitli hapis cezalarina carptirilmisti.
kararlar okununca saniklar ilk anda anlamadilar. idam "tunne" diye bir vaveyla koptu.
biz seyit riza'yi aldik. otomobilde benimle polis muduru ibrahim'in arasina oturdu. jeep jandarma karakolunun yanindaki meydanda durdu.
seyit riza sehpalari gorunce durumu anladi.

-asacaksiniz; dedi ve bana dondu.
"sen ankaradan beni asmak icin mi geldin"? bakistik. ilk kez idam edilecek bir insanla yuz yuze geliyordum. bana guldu.
savci namaz kilip kilmayacagini sordu.istemedi. son sozunu sorduk.

-kirk liram ve saatim var. ogluma verirsiniz, dedi.
bu sirada findik hafiz asilirken gormesin diye pencerenin onunde durdum.
findik hafiz'in idami bitti. seyit rizayi meydana cikardik. hava soguktu ve etrafta kimseler yoktu. ama seyit riza meydan insan doluymus gibi, sessizlige ve bosluga hitabetti.

-evladi kerbelayimi, be gunayimi, ayibo zulimo, cinayeta. (evlad-i kerbelayiz, gunahsiziz, ayiptir, zulumdur, cinayettir.) dedi.benim tuylerim diken diken oldu. bu yasli adam rap - rap yurudu. cingeneyi itti. ipi boynuna gecirdi. sandalyeye ayagiyla tekme vurdu. infazi yapti.
aktifhaber

EMASYA Olduğu Gibi Duruyor
12 Kasım 2009
Genelkurmay'ın internet andıcı ders oldu, 28 Şubat kalıntıları temizleniyor. Ancak EMASYA protokolü olduğu gibi duruyor...

Türkiye, 'karanlık ilişkiler ağıyla' ilk kez 1996 Kasım'ında Susurluk'ta yaşanan kazanın ardından tanıştı. Medyanın ve kamuoyunun desteğine rağmen aydınlanma sürecinin üstü örtüldü, faturanın kesildiği üç-beş sanık komik cezalarla kurtuldu.

Ancak bu noktadan Ergenekon, darbe girişimleri, andıçlar, kara propaganda ve eylem planlarına giden bir silsile oluştu. Eski Susurluk Araştırma Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, tecrübesini şöyle özetliyor: "Jandarmanın iç güvenlikten elinin çektirilmesi gerekir. Şemdinli'de ortaya çıkan EMASYA protokolü mutlak suretle iptal edilmeli." Elkatmış, Susurluk Komisyonu raporunda jandarmanın iç güvenlikten çekilmesine yönelik teklifte bulunduklarını hatırlatıyor. Aynı öneriyi Şemdinli raporunda tekrarladıklarını kaydederken şöyle devam ediyor: "EMASYA protokolüyle askere tüm yetkiler verilirse, yüzde 100'ünü kontrol etme imkânı sağlanırsa, tabii ki asker de bu gibi davranışlar içerisinde olur. EMASYA protokolü mutlak suretle iptal edilmeli. Şemdinli'de ortaya çıktı. Bu işi hazırlayanların görevden alınması lazım. Biz bir albayı dahi görevden alamadık. Herhangi bir kamu görevlisi de olsa asker-sivil görevden el çektirilmesi lazım."

Elkatmış, TSK'nın eski alışkanlığıyla hareket ettiği görüşünde. Komplo belgelerine imza atanları korumasının askerî yargıya olan güveni sarstığını dile getiriyor. Türkiye'de artık darbeleri açıklayanların değil darbeyi hazırlayanların yargılanması gerektiğinin altını çiziyor. 28 Şubat sürecinde yapılan hatanın tekrarlanmamasını istiyor: "O süreçte de darbe hazırlığı yapıldı. Günü, tarihi belliydi. Kadir Sarmısak isimli emniyet istihbaratta çalışan biri, darbe planını alıp İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'na verdi. Oradan Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na gitti. Darbe deşifre oldu. Darbe planını hazırlayanların yargılanması gerekirdi. Kim yargılandı: Kadir Sarmısak, Bülent Orakoğlu ve Hanefi Avcı. Suç duyurusu hakkında işlem yapılmazken darbeyi kamuoyuna duyuran Hasan Celal Güzel yargılandı. O tarihlerde de andıçlar yayınlandı, hiçbir şey olmadı. Bugün de askerî yargı ısrarla direniyor. Bu durum askerî yargıya olan güveni sarsıyor."

Elkatmış, Genelkurmay'ın kabul ettiği andıcın sadece 1997'den beri uygulamada olduğunu savunuyor. Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) bu işleri yapacak bir birim olduğunu, daha sonra bu birimin yapılan bir değişiklikle sözde lağvedildiğini anlatıyor. Elkatmış, "Böyle bir birimin devam ettiği vakıadır. Son gelişme bunu doğruluyor. Askerin görevi internet sitesi hazırlamak değildir. Kendi insanını andıçlamak, fişlemek görevi değildir." diyor.
aktifhaber

'SAVCI YETKİSİ OLMADAN SORGULADI'
12 Kasım 2009
Albay Dursun Çiçek'in avukatı Mustafa Çevik, tutuklama kararının ardından bir açıklama yaptı. Ergenekon savcılarının müvekkilini sorgulama yetkisi bulunmadığını ve karara itiraz ettiklerini belirten Çevik, yaşanan süreci anlattı.
Dursun Çiçek'in avukatı Mustafa Çevik, tutuklama kararına itiraz ettiklerini bildirdi.

Mahkemenin Dursun Çiçek hakkında verdiği tutuklama kararının ardından Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde açıklama yapan Çevik, çağrı üzerine müvekkiliyle birlikte Beşiktaş'taki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na geldiklerini söyledi.

Çevik, yaklaşık 3.5 saat süren savcılık sorgusunda öncelikle Anayasa'nın 145. maddesine göre savcılığın müvekkilini sorgulama yetkisi bulunmadığını bildirdiklerini, ancak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın, kendisini yetkili görerek soruşturmasına devam ettiğini kaydetti.

Bu sırada savcılıktan, müvekkili Dursun Çiçek'in lehine olacak delillerin de toplanması ve bu manada söz konusu belgenin uzman referans laboratuvarlarına gönderilerek rapor alınmasının talep edildiğini anlatan Çevik, ancak savcılıkça bu taleplerinin de kabul edilmediğini aktardı.

"TUTANAKLARA GEÇİRİLMEDİ"

Çevik, ''hukuki dayanaktan yoksun tutuklama talebiyle'' müvekkili Çiçek'in Nöbetçi İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edildiğini belirterek, nöbetçi hakim İdris Asan'ın, müvekkili ve kendisinin yaptığı savunmayı CMK'nın öngördüğü şekilde tutanaklara geçirmediğini öne sürdü.

Avukat Çevik, ''Nöbetçi hakim Asan, konuya ilişkin itirazımız üzerine, 'her şeyi yazmak zorunda olmadığını, özetleme yaptığını' bildirmiştir. İtirazlarımızda ısrar etmemiz üzerine, karar vereceğini belirtip, müvekkilimle beni dışarı çıkarmış, bir müddet sonra tekrar huzura çağırarak müvekkilimin tutuklandığını tebliğ etmiştir.

Müvekkilim ve benden, bize ait olmayan tutanakları imzalamamızı istemiş, ancak tutanaklar tarafımızdan imzalanmamıştır. CMK'nın 268. maddesi çerçevesinde zabıt katibine tutuklamaya ilişkin itiraz beyanlarımız yapılmak istenmiş, ancak hakim 'yarın yazın, getirin' şeklinde tepki göstererek, zabıt katibi marifetiyle itiraz hakkımızın kullanılmasını engellemiştir. Tüm engellemelere rağmen adliyenin zor koşullarında yazdığımız itiraz dilekçesi, havale etmesi için hakim İdris Asan'a götürülmüş, ancak hakim, dilekçeyi bugün değil, yarın inceledikten sonra havale edeceğini bildirmiştir.

Nöbetçi savcıyla irtibat kurularak, hakimin dilekçemizi havale etmek zorunda olduğu belirtilmiş, adliye servisinde savcının yanında uzun tartışmalar sonucu dilekçenin havale edilmesi sağlanmıştır'' dedi.

"YARGISIZ İNFAZ"

Avukat Çevik, tüm bu gelişmelerin, ''müvekkili hakkında yargısız infaz yapıldığının emareleri olduğunu'' öne sürerek, ''Kaldı ki, daha savcılık sorgusu sırasında ifadeler tamamlanmadan televizyonda müvekkilimin tutuklanma talebiyle nöbetçi hakimliğe sevk edildiği haberi yer almış, savcılarla birlikte bu haber müvekkilim ve tarafımdan izlenmiştir. Müvekkilimin yorumu, 'sanki bir yerlerden talimat alıyorlar' şeklinde olmuştur'' diye konuştu.

"MÜVEKKİLİM ADETA CEZALANDIRILMIŞTIR"

Bu gelişmeler sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin müktesebatına, kazanımlarına, hukuk kurallarına, ceza muhakemesinin temel kurallarına aykırı olarak müvekkilinin tutuklanmasına karar verildiğini savunan Çevik, ''Müvekkilim Genelkurmay'da, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı karargahında kurmay albay olarak görev yapmaktadır. Çağdaş ceza hukukunda tutuklama kararları istisnai kararlardır. Müvekkilim, hakkında tecelli eden hukuk dışı tutuklama kararıyla adeta cezalandırılmıştır'' şeklinde konuştu.

''SUÇLAMA; TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMAK''

Avukat Çevik, müvekkilinin ''terör örgütüne üye olmak'' suçundan tutuklandığını ifade etti.

Savcılık ve mahkemedeki sorguda müvekkiline, belgedeki imzanın kendisine ait olup olmadığının sorulduğunu kaydeden Çevik, Dursun Çiçek'in de imzanın kendisine ait olmadığını ve belgenin TÜBİTAK ve ODTÜ ile yurt dışı referans laboratuvarlarında incelenmesini talep ettiğini aktardı.

Avukat Çevik, belgeyle ilgili olarak da Çiçek'in, belgenin fotokopi olduğunu, siyah mürekkep kullanıldığı intibası veren bir belge olduğunu söylediğini kaydetti.

Bugüne kadar 16 hukuk davası açtıklarını, 3 de suç duyurusunda bulunduklarını anlatan Çevik, bundan sonra da yasal haklarını kullanmaya devam edeceklerini ve itirazlarını bugün itibariyle yaptıklarını söyledi.

Çevik, Ergenekon soruşturmasını yürüten 4 savcıyı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet ettiklerini ve müfettişlerin inceleme yaptığını belirterek, ''Müvekkilimin sorgusunun şikayet ettiği savcılarca yapılması da ayrı bir hukuki şikayet konusudur'' dedi.
haber10

UTANÇ VERİCİ...
AHMET ALTAN-
14 Kasım 2009

Türkiye, yakın tarihinin en önemli dönemeçlerinden birini dönerken, gazetelerin çoğunda “bazı yargı mensuplarının dinlenmesi” konusu manşetlere tırmanmıştı.
Gündemde üç önemli konu vardı aslında.

Ülkenin bütün sosyal ve siyasal yapısını değiştirip çağdaşlaştıracak olan “demokratikleşme” açılımı, Genelkurmay Karargâhı’nda işlenen bir “suçun” belgelenmesi ve bazı yargı mensuplarının dinlenmesi.

Bu üç olay bence birbiriyle sıkı sıkıya ilişkiliydi.

Biz, “yargı mensuplarının” mahkeme kararıyla dinlendiği noktaya, devletin hukukun dışına çıkabildiği bir ülkede yaşadığımız ve orduya suç işleme özgürlüğünü cömertçe bağışladığımız için gelmiştik.

Geldiğimiz nokta “utanç” vericiydi.

Bazı yargıçlar, bazı yargıçların suça bulaştığından kuşkulanıyor ve onları izletiyordu.

Yargı, kendisinin bile kendisine güvenmediği bu tuhaf duruma nasıl düştü?

Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok.

Şu son on yıla bir bakalım.

28 Şubat’ta “darbecilerin” brifinglerine gidenlerin arasına kalabalık gruplar halinde katılan yargı mensuplarını hatırlıyor musunuz?

Gerçek bir “yargı”, darbeyi destekler mi?

Peki, Ergenekon’un ilk ilmiğini Şemdinli’de yakalayan genç savcının “yüksek yargıçlar” tarafından meslekten ihraç edilişini hatırlıyor musunuz?

Bu ülkenin neredeyse bütün ciddi aydınları “yalapşap” iddianamelerle mahkemelere götürülürken, hukuk tarihimizin en ciddi iddianamelerinden birini yazmış bir savcı niye mesleğinden ihraç edildi?

Üstelik, eski bir Genelkurmay Başkanı “o savcıyı” meslekten kendisinin attırdığını televizyonda söyledi.

Gerçek bir yargı, bir generalin emriyle “işini iyi yaptığı için” bir savcıyı cezalandırır mı?

Ya 367 rezaleti?

Öyle bir karar “yargıdan” çıkabilir mi?

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun “Ergenekon savcılarını” görevlerinden uzaklaştırmak için verdikleri büyük “mücadele” ve o mücadele sırasında Kurul’un üyelerinden birinin bir Ergenekon sanığıyla görüşmesi unutulabilir mi?

Daha birçok olay sıralayabiliriz ama tabloyu görmek için bu kadarı da yeter.

Şimdi bir ülkede bir “yargı sistemi” hukukun dışına bu kadar rahat çıkarsa, açıkça hukuku çiğnerse, darbecilerin ayaklarına giderse, generallerin emirleriyle savcıları görevinden uzaklaştırırsa, o yargı sistemi kaçınılmaz olarak kuşkuları toplar.

Sonunda, yargıçların bir kısmının diğerlerini dinlettiği bir garipliği yaşarız.

Tabii, asıl soru, nasıl oldu da bu ülkenin yargısı bu duruma düştü?

Yargıyı, kendi üyelerinin gözünde bile kuşkulu hale getiren sürecin en hızlı geliştiği dönem, herhalde “Kürt sorununun” alevlendiği dönem oldu.

Yargı, kendini “hukuktan” değil “devletten” sorumlu sandı.

Devlet, Susurluklarla, Şemdinlilerle, Ergenekonlarla hukukun dışına savrulunca, devlete bağlanmış olan yargı da hukukun dışına sürüklendi.

Eğer yargı sistemi, bir devleti korumanın tek yolunun, “o devletin hukuksuzluğunu” değil tam aksine hukuku korumak olduğunu kavrayabilseydi, ne devletin içinden bu kadar rahat çeteler çıkardı ne de yargı bugün hepimizi utandıran bu duruma düşerdi.

Kürt savaşı sırasında devlet bir lokomotif gibi hukuk dışına yol alınca, onun kompartımanı gibi olan yargı da peşinden gitti.

Burada başka bir soruyla karılaşıyoruz.

Nasıl oldu da bir “devlet” böylesine fütursuzca hukukun dışına çıktı?

Onun cevabı da Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlanan suç belgesinde.

O belge ilk belge değil.

Kendini “devletin gerçek” sahibi sanan ordu, “hukuk” kavramını hiç ciddiye almadı, silahın kendisine verdiği güçle ve medyanın tam desteğiyle darbeler yaptı, darbe hazırlıkları yaptı, andıçlar hazırladı, kendi halkına karşı psikolojik savaş yürüttü, kendi içinde JİTEM türü gizli örgütler oluşturdu, bu örgütlerdeki subaylar cinayetler işledi.

Hukuksuzluk zinciri de böyle oluştu.

Ordu hukukun dışına çıkınca devleti kendisiyle birlikte sürükledi, o devlet de yargı sistemini aynı gölgeli alana çekti.

Bugün yargıçlar yargıçlardan kuşkulanacak hale geldiyse, bu, sistemin özündeki çarpıklığın artık saklanamaz hale gelmesindendir.

Bazı yargıçların dinlenmesinden rahatsız olanlar, bu görüntünün bir toplum için utanç olduğunu görenler, bu utancı, “bazı yargıçların dinlenmesinden” şikâyet ederek değil, ancak orduyu ve devleti hukukun içine çekerek önleyebilirler.

Demokrasi açılımı ve ordudaki suçluların yakalanmaya başlaması aslında “yargının” da gerçekten bağımsızlaşıp, hukuka uygun davranmasının yolunu açar.

Yargıyı kurtarma konusunda samimiyseniz, açılımı ve ordunun içindeki suçluların yakalanmasını desteklemeniz gerekir.

Aksi takdirde, yargıyı savunan değil, devletin düzeltilmesi için atılan adımları gözlerden saklamak için “yargının tuhaflığını” kullanan bir duruma düşersiniz.
TARAF

18 Kasım 2009
Yüksek Yargıçların Bitişidir
Dinleme yaygarası koparan yüksek yargının, 10 yıl önce Emniyet'teki telekulak çetesini kurtardığı ortaya çıktı. İşte adım adım skandal sonrası yargı süreci:

Telefonlarının dinlendiği iddiasıyla Türkiye'yi ayağa kaldıran yüksek yargının, 10 yıl önce Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit dahil 800 kişiyi dinleyen 'Telekulak çetesi'ni koruyan kararlara imza attığı ortaya çıktı. Yargı kararı olmadan kritik dinlemeler yapan 38 kişilik kadro, ceza almaktan Danıştay ve Yargıtay'ın kararlarıyla kurtuldu. Yargı, 'Telekulak çetesi' olarak adlandırılan polis şeflerinin terfilerinin durdurulmasına bile engel oldu. Fatura ise dinlendiği için mağdur olduğu gerekçesiyle dava açan kişilere 100 binlerce lira ödeyen İçişleri Bakanlığı'na kesildi. Sadece izinsiz dinlenen eski Yargıtay 8. Ceza Dairesi Başkanı Naci Ünver'e 9 yıl önce 8 milyar ödendi. İşte adım adım telekulak skandalı sonrası yargı süreci:

1998'de patlak veren 'Telekulak skandalı'nda Cevdet Saral ve Osman Ak ile birlikte olaya adı karışanlar hakkında idarî ve adlî soruşturma başlatıldı.

İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri, yasa dışı dinleme yapanlar hakkında 1999'da fezleke düzenledi. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı.

Mahkeme, 'görevi kötüye kullanmak' suçlamasıyla açılan kamu davasında erteleme kararı verdi. Sanıklar, dilekçeyle beraatlerini istedi.

Aynı mahkeme, başvuruyu işleme koydu ve 27 Mayıs 2003 tarihinde şu kararı verdi: "Sanıkların müsnet suçu işlemediğinden beraatlerine..."

Sultan Özer isimli vatandaşın temyiz talebi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararı bozdu. Kırıkkale 2. Asliye Ceza, bu kez zamanaşımından davayı düşürdü.

9. İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu'nun Osman Ak'a verdiği terfi durdurma cezasını, Danıştay'ın bozma kararına uyarak iptal etti.

Türkiye, en kapsamlı 'telekulak" skandalı ile 1998-1999 yıllarında karşılaştı. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve İstihbarat Şube'den Osman Ak'ın başını çektiği 38 kişilik ekip, 800 kişiyi dinledi. Ankara Emniyeti'nin 8. katında ikinci bir dinleme odası yaptıran ekip, mahkeme kararı olmadan yüzlerce kişiyi izlemeye aldı. Yasadışı dinlemenin ortaya çıkması, beklendiği gibi büyük gürültü kopardı. Ancak eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve CHP lideri Baykal'ın tepkisi cılız oldu. Bugünlerde "yargı, yargıyı dinliyor" şikâyeti ile konuyu Köşk'e taşıyan yüksek yargının tutumu da dikkat çekici. İşte adım adım telekulak skandalı sonrası yargı süreci:

Emniyet Genel Müdürlüğü, Osman Ak ve ekibinin 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi edememesi için girişimde bulundu. Ancak yargı kararları buna engel oldu.

Mülkiye müfettişleri, yasadışı dinleme yapanlar hakkında lüzumu muhakeme görüşüyle 1999'da fezleke düzenledi. Danıştay 2. Dairesi 8.10.1999 gün, K:1999/2176 sayılı kararını verdi. Kararda, "İstihbarat Daire'nin onayı olmadan ikinci bir dinleme odası tesis etmek, mahkeme kararı olmadan bazı üst düzey görevlileri, siyasi parti, dernek kurum ve kuruluşları vb. kişi ve kuruluşların telefonlarını dinlemek, dinlemelere ait bilgileri bilgisayardan silmek, bazı kişi ve kurumlara ait telefonların detay sorgulama işlemi yapmak suçundan" lüzumu muhakeme kararı verdi.
Emniyet görevlileri hakkında Kırıkkale Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme, erteleme kararı verdi.

Sanıklar, erteleme kararına karşın dilekçeyle başvurarak beraatlerinin verilmesini istedi. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi, verilen dilekçeyi işleme koydu, 27.5.2003 günlü kararında, "... Sanık Cevdet Saral'ın müsnet suçu işlemediğine, diğer sanıkların da müsnet suçtan ötürü cezalandırılmalarına dosyada yeterli delil bulunmadığından sanıkların beraatlerine..." hükmünü verdi. Sultan Özer isimli vatandaşın temyiz talebi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararı bozdu. Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi, dava zamanaşımı gerekçesiyle davanın düşürülmesine karar verdi. Bu karar Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından bozuldu.

İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, 29.3.2000 gün, 2000/32 sayılı kararla illegal dinlemeden birinci derece sorumlu tutulan Osman Ak'ı Disiplin Tüzüğü'nün 12. maddesi uyarınca 24 ay uzun süreli durdurma cezası ile cezalandırdı. Bu ceza, yargı tarafından alt sınır olan 10 ay kısa süreli durdurma cezasına çevrildi. Cezanın iptali için açılan davada Ankara 9. İdare Mahkemesi 2001 tarihinde "davanın reddine" karar verdi. Kararın Osman Ak tarafından temyizi üzerine de Danıştay 12. Dairesi, talebi kabul etti. Ankara 9. İdare Mahkemesi 2003'te bozma kararına uyarak işlemi iptal etti.

İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, 2000 tarih ve 99 No'lu kararıyla Osman Ak'a yetki ve nüfuzunu kötüye kullandığı gerekçesiyle meslekten çıkarma cezası verdi. Ak'ın imdadına yine yargı yetişti. Meslekten çıkarma cezası 24 ay uzun süreli durdurma cezasına indirildi. Ankara 6. İdare Mahkemesi, Osman Ak aleyhine davayı reddeden bir karar verdi. Ak'ın başvurusuyla Danıştay 12. Dairesi bu kararı bozdu. Bozma kararı sonrası davaya yeniden bakan Ankara 6. İdare Mahkemesi, ilk kararında ısrar ederek davayı yeniden reddetti. Bunun üzerine dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'na gitti. Kurul, 23.10.2003 tarihinde yasadışı dinlemeleri uygun gören bir karara imza attı. Temyiz istemini kabul ederek İdare Mahkemesi'nin kararını Danıştay kararı doğrultusunda bozdu.
Kaynak: Zaman

Hürriyet, 5 yıl önce... “Sus, bunları telefonda konuşma!”
Hasan Karakaya
Vakit Gazetesi
19 Kasım 2009

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, önceki gün Sarıyer’deki Hakimevi’nde “gazete temsilcileri”yle yaptığı toplantıda, konu bir ara gündeme gelmiş; geçmişte “Yargıtay Başkanı’nın da dinlendiği”nden söz edilmişti ama, üzerinde pek durulmadı... Bir ara, “Çakıcı” ve “Hürriyet” isimleri telâffuz edildi ama, ne yalan söyleyeyim; benim jeton düşmedi... Toplantı bitip de, gazeteye döndüğümde, aynı zamanda “hukukçu” olan Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşimle bir “durum değerlendirmesi” yaptık...
“Geçmişte Yargıtay Başkanı’nın da dinlendiğini, konuşmaların Hürriyet’te manşet yapıldığını” hatırlattığımda, Ali İhsan kardeşim; “Ne tevafuk” dedi;
“Şimdi ben de o konuyu yazıyordum!”
Akşam gazete önüme gelip, “yazı”yı okumaya başlayınca, jeton düşmeye başladı...
Ali İhsan kardeşim, özetle diyordu ki;
“Yüksek yargı isyanda... Telefonları dinleniyormuş... Onun için büyük kızgınlık içindeler..
Baro başkanları da, parası kamu kurumundan olmak üzere, gazete ilanları verip yargının dinlenmesine itiraz ediyorlar.
Sokaklara dökülmek için hazırlık yapıyorlar!
İyi de, bu dinleme hikâyesi, yeni bir şey mi?
Daha önceki dinlemelerde, niye bu kadar cevval değildiniz?
Örneğin; Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın, mafya babası Alaattin Çakıcı’nın dosyası için yaptığı görüşmeler deşifre olduğunda..
Ne çabuk unuttuk değil mi?
O telefon konuşmalarında; Çakıcı’nın adamı olan müteahhit, Yargıtay Başkanı’ndan bir şeyler istiyordu, değil mi?
Ne oldu, o tarihte barolar ve yüksek hakimler topluca ayağa mı kalktılar?”
DİNLEMELERDEN ERTUĞRUL DA ŞİKÂYETÇİ!
Doğru ya; bugün, hem de “yargı kararıyla” yapılan “telefon dinlemeleri”ne karşı çıkıp, bunu bir “kampanya” haline dönüştürenler, üstelik de, bu dinlemelerin “Hükümet’in talimatıyla yapıldığını” iddia edenler, geçmişte o dinlemeleri “manşet”lerine çekmişler, konuşmaları “çarşaf çarşaf” yayınlamışlardı!..
Hem de, “özel hayatın gizliliği” ilkesini hiçe sayarak, hem de “dinleme”lerin “yasal” mı, “yasadışı” mı olduğuna aldırış etmeyerek!..
Bunu ifade ettikten sonra, gelelim “madalyonun öteki yüzü”ne...
Olacak ya;
Ali İhsan kardeşimin yukarıdaki yazısını okuduktan sonra, Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki yazısını okudum...
Ertuğrul, 14 Kasım tarihli Milliyet’te yer alan “Ergenekon’la başladı, bayanlarla bitti” başlıklı “küçük bir haber”den yola çıkarak, özetle diyordu ki;
“Şimdi elinizi vicdanınıza koyun.
Bazı askeri şahısların bilgisayarlarında, evlerinde birtakım insanlarla ilgili “fişlemelerin” bulunduğunu okuyoruz.
Bunlar bir darbe hazırlığı olarak değerlendiriliyor.
Fişlemeler gerçekten irkiltici.
Peki telefonları dinlenen insanlar hakkında, isnat edilen suçlar dışında bilgi toplamak, özel hayatına girmek ne anlama geliyor?
Yani böyle bir şeyi askerler yapınca “darbe hazırlığı” oluyor, ama sivil müfettişler yapınca “demokrasiye hizmet” oluyor, öyle mi?
Siz de bunu yazınca, “Ergenekon’u karartmaya çalışmakla” suçlanıyorsunuz.
(...)
Gerçekten de telefonları dinlenen hâkim ve savcıların özel hayatları hakkında toplanan bu bilgiler, rapor haline getirilip dosyalarda saklanıyor mu?”
“Birçok insanın legal veya illegal yollardan dinlenmiş telefonları dava dosyalarına kondu.
İşine gelen gazete illegal yoldan dinlenmiş telefonlar üzerine manşetler attı, gazeteci bunun üzerine suçlayıcı yazılar yazdı.
Nedense hiçbir savcı veya polis bunları dinleyenlerin, yayanların üzerine gitmedi.
Biz böyle bir çifte standartla demokrasiye ulaşabilir miyiz?”
2009 Kasım’ında bu soruyu soran Ertuğrul’a, ben de sormak istiyorum.
Bugün “Telekulak depremi” veya “Yargı ayakta” başlıkları atan ve “yargının dinlenmesi”ne, dolayısıyla da “telefon konuşmalarının gazetelerde yayınlanmasına” karşı “kampanya” başlatan sizler, geçmişte aynısını yapmamış mıydınız?..

Bugün diyorsun ki;
“İşine gelen gazete, illegal yoldan dinlenmiş telefonlar üzerine manşetler attı, suçlayıcı yazılar yazdı!”
Tamam da, dün “aynısını” sen yapmadın mı?.. Aynı “çifte standart”a sen de imza atmadın mı?.. Ne yani, o konuşmalar “legal” yollardan mı elde edilmişti?

HÜRRİYET’İN 5 YIL ÖNCEKİ MANŞETİ
En başta dedim ya;
Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşim yazmasaydı, “Yargıtay-Çakıcı-Hürriyet” meselesinde benim jeton düşmeyecek, dolayısıyla, “Ertuğrul’un yazdıkları”na “eyvallah” diyecektim.
Ama, jeton düşünce;
“Sen bari yapma Ertuğrul” dedim, “Sen bari çifte standarttan, legaliteden söz etme!.. Ortada bir çifte standart varsa, bunun feriştahını yapan sensin!”
Gerçi; “Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür”, yani insanlar, benim de unuttuğum gibi “unuturlar” ama, bir “hatırlatan” çıkınca da; “manşet”ler, detaylarına varıncaya kadar, gözler önüne geliverir.
Şimdi, gayet net hatırlıyorum ki;
20 Ağustos 2004 tarihli Hürriyet’in manşetinde şöyle bir başlık vardı:
“Sus, telefonda bunları konuşma!”
Ve, “hüküm” cümlesi:
“Yargıtay’dan mafya lideri Alaattin Çakıcı hakkında olumlu karar çıkması için bazı kişilere para verildiği ortaya çıktı.”
Lütfen dikkat;
“İddia edildi” veya “ileri sürüldü”, ya da “öğrenildi” denilmiyor, doğrudan çakılıyor: “Ortaya çıktı!”
Yani, “ispatlı, belgeli” bir haber!..
Peki, bu “ortaya çıkma” nasıl olmuş?..
Elbette “telefon dinlemeleri”nden!..
Hem de, “özel görüşmelerin dinlenmesi”nden!..
Nasıl mı?.. Buyrun 20 Ağustos 2004 tarihli Hürriyet’in manşetindeki ayrıntıları birlikte okuyalım:
“Bodrumlu müteahhit Hakkı Süha Şen’in kadın arkadaşı Serra Yaşar’la yaptığı telefon konuşmaları, Yargıtay’daki dosyasının lehine sonuçlanmasını isteyen Alaattin Çakıcı’nın araya ‘para’ soktuğunu ortaya koydu. Ancak paranın kime, nasıl verildiği konuşmalardan anlaşılmıyor.
Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın yurtdışına kaçışı olayıyla ilgili olarak yürütülen ve Yargıtay ile MİT’e de uzanan soruşturmada işin içine ilk kez akçalı konular da girdi.
Çakıcı ile birlikte hareket eden organizasyondaki kilit kişi Bodrumlu müteahhit Hakkı Süha Şen’in, birlikte yaşadığı kadın arkadaşı Serra Yaşar ile yaptığı bir telefon görüşmesinin bant kayıtları, Yargıtay’daki dosyasının kendi lehine sonuçlanabilmesi için Çakıcı’nın ‘para’ faktörünü de devreye soktuğuna işaret ediyor.

SERRA YAŞAR’A “SUS” UYARISI

Buna göre, sık sık Ankara’ya giderek Çakıcı dosyası için Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ve Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Ercan Yalçınkaya ile görüşen Şen, sıkça Serra Yaşar’la da telefonda konuşarak, ne yaptığı hakkında bilgi veriyor.
Şen, bu konuşmalardan birinde Serra Yaşar’a, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nde Çakıcı ile ilgili çıkan kararın olumsuz bir şekilde sonuçlandığını anlatıyor.
Kilit ifade Serra Yaşar’ın bu haberi duyduğunda verdiği tepkide ortaya çıkıyor.
Çünkü, Serra Yaşar şaşkınlığını gizlemeyerek, ‘Nasıl olur, üstelik para da verilmişti’ diyor.
Şen, telefonda bu ifadenin kullanılması üzerine Serra Yaşar’ı uyarmak gereğini duyuyor ve ‘Sus, telefonda böyle şeyler konuşma’ dedikten sonra telefonu kapatıyor.
Dinleme kayıtlarındaki bu kilit cümle, işin içine para faktörünün de girdiğini göstermekle birlikte, paranın kime ve nasıl verildiği konusunda bir açıklık taşımıyor.
KARAR ÇANTAMDA, ALIP GETİREYİM!
Aynı kayıtlar Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın Alaattin Çakıcı ile ilgili Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nin kararının bir kopyasını alarak çantasına koyduğunu ve yanında taşıdığını da ortaya koyuyor.
Buna göre, müteahhit Hakkı Süha Şen kendisini arayıp Çakıcı’nın durumu hakkında bilgi istediğinde, o an evde olduğu tahmin edilen Özkaya, ‘Bir dakika kararı çantamdan alıp geleyim’ diyor.
Özkaya, kısa bir sessizliğin ardından telefona dönüyor ve Şen’e karar hakkında bilgi veriyor, ne anlama geldiği hakkında yorum yapıyor. Özkaya, kararın Çakıcı’nın aleyhine olduğunu belirttikten sonra bu aşamadan sonra yapılabilecek bir şey olmadığını da aktarıyor.”
Hürriyet’in ve Milliyet’in, o günlerde “kampanya” haline dönüştürdüğü bu haberlerin devamında; “daha başka pislikler” de sıralanıyor...
Meselâ, “Çakıcı’nın Hakkı Süha Şen’e talimatları” ve Şen’in Yargıtay’a kadar gidip, “Çakıcı için kulis” yapması, Eraslan Özkaya’nın; “Çakıcı için defalarca gelip ricada bulundu ama onu tersledim” demesi filân!
Peki, Hürriyet, bunca bilgiye nasıl ulaştı?..
Elbette, “telefon konuşmaları”ndan!..
Biraz önce dediğim gibi;
O günlerde manşetten yayınlanan bu telefon konuşmaları “yasal” mıydı, “yasadışı” mıydı, bilmiyorum!..
Bildiğim ve dediğim şu ki;
Bugün “Telekulak depremi” başlığı atıp, “yargı camiasının, gelişmeleri kaygıyla izlediğini” iddia eden Hürriyet, dün yani 20 Ağustos 2004’te, hem de “Yargıtay Başkanı” ile ilgili “telefon görüşmeleri”ni manşetten yayınlamakta hiçbir sakınca görmüyordu!..
Üstelik, “ortaya çıktı” diyerek!..
Yani, ortada “mahkeme kararı bile yok”ken!..
Üstelik, Eraslan Özkaya, henüz “şüpheli” veya “sanık” bile değilken!..
DÜN DE, BUGÜN DE HEDEF HÜKÜMET!
Diyorlardı ki; “Para aldıkları ortaya çıktı!”
Söyle be Ertuğrul;
O gün yaptığın, bir “yargısız infaz” ve bir “linç” değil miydi?..
Bugün kalkmış;
“İllegalite”den ve “çifte standart”tan yakınıyor, “demokratlık” rolüne soyunuyorsun!..
Peki, 2004’te “antidemokrat” mıydın?!?..
Sözüm, sadece sana değil...
Sözüm, “dün, dündür” diyen herkese!.. Dün “dut yemiş bülbül” olup, bugün “aslan” kesilen herkese!..
“İktidar, ülkeyi faşizme sürüklüyor!.. Yüksek yargıyı bile dinliyorlar!.. Adım adım despotizme gidiyoruz” diyen herkese!..
Yani, “yargı”ya da, “baro”lara da, “gazete”lere de!
Evet, herkese söylüyorum!..
Çünkü, “dinlemelere isyan korosu”nun amacı, dün nasıl “Hükümeti sindirmek” idiyse, bugün de “amaç”ları aynıdır!..
Çünkü, bu “kampanya” sonrasında Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın kılına bile dokunulmamış, Özkaya; 1 Aralık 2004’te “yaş haddinden dolayı emekli” olmuştur!..
Demek ki, hedef o değildi...
Dün, telefon dinlemelerine “dilsiz, sağır ve kör” kalanlar ile bugün “Bremen Mızıkacıları” rolüne soyunup sokağa dökülenler, aynı kişiler, aynı kurumlardır!..
Hedefleri, dün de “demokrasi” değildi, bugün de!..
Hedefleri, dün de “Hükümet”ti, bugün de!..
Anlamıyoruz sanmasınlar!..
Bu “numara”ları yutacak kadar aptal değiliz!..

Pınar Selek'e mahkumiyet ve yakalama kararı
24 OCAK 2013



Mısır Çarşısı'nda 7 kişinin hayatını kaybettiği ve 127 kişinin yaralandığı patlamayla ilgili davanın görüldüğü mahkeme, hakkında daha önce beraat kararı verdiği sosyolog Pınar Selek'i müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Haklarındaki hüküm Yargıtay tarafından bozulan sosyolog Pınar Selek'in de aralarında bulunduğu 5 sanığın yargılandığı dava İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden görüldü.

Pınar Selek'in avukatları müvekkillerinin iki kez beraat ettiğini belirterek, savunma yapmadı. Avukatlar, son sözlerini de söylemedi.
Oy çokluğu ile alınan kararda mahkeme, karara gerekçe olarak Adli Tıp raporunu gösterdi.

Pınar Selek'in babası Alp Selek, kararı temyiz edeceklerini söyledi.
Dava sürecinde neler oldu?

Pınar Selek, 1998 yılında Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamanın sorumlusu olarak tutuklandı.

Ümraniye Cezaevi’nde tutukluyken, Mısır Çarşısı patlamasıyla ilişkilendirildiğini öğrendi. Bu suçlamanın temel dayanağı ise sanıklardan Abdülmecit Öztürk’ün polis ifadesinde “bombayı, Pınar Selek ile birlikte koyduk” demesiydi.
22 Aralık 1998’de Öztürk ve Selek bomba koymak suçlamasıyla hakim karşısına çıktı. Öztürk ve başka iddialar nedeniyle tutuklanan diğer sanıklar, "ağır işkence gördüklerini, Selek’i tanımadıklarını" açıkladı.

Bilirkişi raporları alındı. Her raporda patlamanın bomba sonucu meydana gelmediği ifade edildi. Mahkemenin tayin ettiği üç uzman profesörün raporunda da, patlamanın bomba değil tüp gaz kaçağından olduğu, 21 Aralık 2000’de tescil edildi.

Mahkeme 22 Aralık 2000’de Pınar Selek’in tahliyesine, 8 Ağustos 2006’da Pınar Selek’in beraatına karar verdi. Bu, ilk beraat kararıydı. Yargıtay 9. Dairesi’nin “hüküm kurulmadığı” gerekçesiyle kararı usulden bozmasıyla, yeni bir süreç başladı.

Dava yeniden görüldü. Patlamanın neden kaynaklandığının belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme beraat kararında direndi. Dosya ikinci kez Yargıtay’a gönderildi.

Yargıtay ikinci kez "Sanıklar müebbet istemiyle yeniden yargılansın" dedi. Selek'in avukatlarının talebi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz edince dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda değerlendirildi. Ceza Kurulu, 9. Daire’nin kararını onayladı ve dosya yeniden İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.

Mahkeme bu kez kararında direnmedi. Duruşma savcısı Nuri Ahmet Saraç'a görüşü soruldu. Savcı iki sanığın müebbet hapsini istedi ama Yargıtay’ın bozma kararı karşısında şoke olduğunu söyledi.

Mahkeme heyeti, daha önce verilen kararın usüle aykırı olduğu gerekçesiyle beraat kararından vazgeçildiğini açıkladı.

13 Aralık 2012'deki duruşmada söz alan sanık avukatları reddi hakim talebinde bulunmuştu.
BBCT

“Tutuklu Gazeteciler Raporu”nda Şükrü Sak ile ilgili bölüm…



En son Ekim tarafından Çrş Tem 24, 2013 12:19 am tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Ksm 21, 2009 8:03 pm    Mesaj konusu: TİB'E ETÖ TROYKASI BASKINI Alıntıyla Cevap Gönder

Ahmet Kekeç
Biri bunu bana izah etsin!

Hukuk, kanun, içtihad, yargı kararı, şu bu... Bunlara aklım ermez. Hukukçu değilim. Anayasadan çakmam. Yasaların neye istinat ettiğini bilmem...

Bildiğim şudur:

Danıştay, “1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceği Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanır” demiş mi?

Demiş.

Bu kararı, 2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk’ün katsayı düzenlemesinin iptali için açtığı davada

almış mı?

Almış.

Hukuktan anlamayan halimle soruyorum:

Zamanında bunları demiş bulunan Danıştay, nasıl oluyor da, YÖK’ün yeni katsayı düzenlemesini “geçersiz” sayıyor?

Biri bunu bana izah etsin!

İlgili kanunda bir değişiklik olmuş mu ki, ortaya birbirinden farklı iki karar çıkıyor.

Hayır, kanunda herhangi bir değişiklik olmamış.

Ülke aynı, kanun aynı, üniversite aynı, yargı aynı, YÖK

aynı...

Her şey aynı ama Danıştay daha önce “Bu bizim işimiz

değil, YÖK’e gidin” dediği bir konuda “yürütmeyi durdurma kararı” alıyor.

Bu kararını da, Yükseköğretim Kanunu’na dayandırıyor. Yeni katsayı uygulaması ilgili kanunun 45. maddesine aykırıymış.

Nasıl yani?

Baştan alalım ve tane tane gidelim: Üniversiteye girişlerde, 1983’ten 1999’a kadar, “eşit

puan” sistemi uygulanıyordu. Aynı kanun yürürlükteydi.

Danıştay, bu uygulamada “kanuna aykırılık” bulmadı.

Neden bulsundu? Lise eğitimini tamamlayan her öğrencinin yüksek öğrenim kurumlarından yararlanma hakkı vardı ve eşitlik ilkesini bozup liseleri tefrik etmek hukukun temel ilkelerine aykırıydı.

Konu, ayrıca Danıştay’ı ilgilendirmiyordu.

28 Şubat’çılar geldi, işi bozdu. “Eşit puan sistemini” ortadan kaldırdı. Meslek liselerine “negatif ayrımcılık” uyguladı. Hukuka, cari yasalara, insan haklarına, her bir şeye aykırı olan “sistem” 10 yıl boyunca

yürürlükte kaldı.

Danıştay buna da ses

çıkarmadı.

Evet, kanun dışıydı...

Evet, hukuka aykırıydı...

Evet, apaçık insan hakları ihlaliydi.

Danıştay’ın tam da burada devreye girip, “Ne oluyoruz efendiler?” demesi gerekirdi, ama bunu demedi.

Şunu dedi: “Bu benim işim değil. Daha önceki uygulamaya da ses çıkarmamıştım. Buna da ses çıkarmıyorum. Çünkü ilgili yasa bu konuda YÖK’ü yetkili kılıyor. Siz derdinizi YÖK’e anlatın.”

Madem kanun YÖK’ü yetkili kılmıştı, önceki YÖK yönetimlerin bozduğu şeyi, yeni YÖK yönetimi tamir etti ve 1983’ten 1999’a kadar, 16 yıl boyunca uygulanan eski “eşitlikçi sistem”e döndü.

Böylece hak yerini buldu.

Fakat, bu kez “yetkisiz” yetkili Danıştay devreye girdi ve “kanuna aykırı” olduğu gerekçesiyle “eşitlikçi” sistemi ortadan kaldırdı.

Benim anlayamadığım husus şu:

Kanun değişmediğine göre, 16 yıl boyunca güzel güzel uygulanan sistem, nasıl oluyor da birden “kanun aykırı” hale gelebiliyor?

Biri bunu bana izah etsin.

Kıymetli Danıştay hâkimlerinden de şunun izahını istiyorum:

Hani katsayı düzenlemesi

sizin işiniz değildi? Yasa YÖK’ü yetkili kılmıştı ve derdimizi YÖK’e anlatmalıydık...

Ne oldu da bunu “kendi işiniz” bellediniz?

Hakikaten ne oldu?

Star

21 Kasım 2009 08:12
TİB'E ETÖ TROYKASI BASKINI
TİB baskınında inanılmaz bir oyun sahnelendi... MİT'ten de uyarı geldi...

Yargıdaki dinlemeler, geçmişe oranla yarı yarıya düşmesine rağmen başlatılan telekulak kampanyasının altından Eminağaoğlu, Kaçmaz ve Keskin çıktı. Şikayet, karar ve hüküm aynı ekibe ait

YARSAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) hakkındaki suç duyurunsunun ardından TİB’in aranması için heyet oluşturulması kararını veren Sincan 1. Ağır Ceza Başkanı Osman Kaçmaz ve aramayı yapan Ankara 1. Sulh Ceza hakimi Hayri Keskin, Ergenekon kapsamında soruşturulan 56 kişilik listede çıktı. Baskın da bu liste gerekçesiyleydi. Üçlü, kendilerinin soruşturulduğu dosyaya, konumlarını kullanarak şikayetçi, karar verici ve hüküm uygulayıcı noktada karşı operasyon yaptı.

ÜÇ PASLA TARTIŞMA BAŞLATILDI

Üç isim TİB’e yaptıkları baskınla kendilerine ait dinleme kararını veren mahkemeler dahil olmak üzere kendileri hakkındaki bütün belgeleri elde etti. Kaçmaz’ın son gelişmeler karşısında tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle Eminağaoğlu’nun davasına bakmaktan çekilmesi istendi ancak olumsuz sonuçlandı. İşte tartışma başlatan üç paslı, beş adımlı dinleme oyunu.

1-) EMİNAĞAOĞLU ŞİKAYETÇİ OLDU

Adalet Bakanlığı müfettişlerinin başvurusu üstüne Ergenekon’la bağlantılı oldukları şüphesiyle başlayan dinlemeleri bir şekilde öğrenen Ömer Faruk Eminağaoğlu yasadışı dinlendiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Başsavcılık takipsizlik verdi. Eminağoğlu itiraz etti.

2-) İTİRAZA HAKİM KAÇMAZ BAKTI

Dosya, 56 kişilik listede bulunan Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki Osman Kaçmaz’ın önüne geldi. Osman Kaçmaz, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın eksik soruşturma yürüttüğünü belirterek, TİB kayıtlarının incelenmesine karar verdi.

3-) MEDYADA HABER YAPILMASI SAĞLANDI

Eminağaoğlu sadece yargı sürecini başlatmakla yetinmedi. Kameraların karşısına geçen eski YARSAV Başkanı ‘yasadışı dinleniyorum’ diyerek hukuki süreci manipüle etti. Eminağaoğlu’nun bu girişimiyle kamuoyu oluşturuldu. Olası eylemlerin düğmesine basıldı.

4-) TİB’DE HUKUKSUZ ARAMA YAPILDI

Kaçmaz, 56 kişilik listede yer alan Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi hakimi Hayri Keskin’i görevlendirdi. Keskin, TİB’e baskın düzenledi. Soruşturmanın gizliliği burada ihlal edildi. Keskin yetkisini aştı. Olayın bu kısmı da yargıya taşındı. TİB suç duyurusunda bulundu.

5-) BAROLAR YÜRÜYÜŞ DÜZENLEDİ

Sözkonusu ekibin başlattığı kampanyanın ardından dinleme tartışmaları hız kazandı. Medyada da geniş yer bulan haberlerin ardından ülke genelindeki barolardan avukatların katılımıyla Taksim’de bir yürüyüş düzenlendi. Eylemin hedefinde AK Parti vardı.

MİT'TEN UYARI GELDİ

Telekulak olayına ilişkin Sincan 1.Ağır Ceza Hakimliği'nin kararı nedeniyle harekete geçen MİT Müsteşarlığı, TİB'e ve mahkemeye resmi yazı yazarak, "Ulusal güvenliği tehlikeye sokabileceği" gerekçesiyle kayıtların dışarı çıkarılmamasını istedi.

Yargıtay'ın telefonlarının dinlenmesine ilişkin Sincan 1.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından TİB'in kayıtlarına el konulması kararı, MİT'i hakerete geçirdi. Polis, Jandarma ve MİT'in kayıtlarının bulunduğu TİB'e ve Sincan Ağır Ceza Hakimliğine resmi yazan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, konunun hassasiyetine dikkat çekerek, "Kurumun kanuni alanına giren konularda, yabancılara yönelik yapılan kayıtların alınmasının, 'ulusal güvenliği' tehlikeye sokacağına" dikkat çekildi.

MİT'in yazısında bu kayıtların kanuni çerçevesi de hatırlatılarak, bu kayıtların şüphe görülen şahıslara ilişkin önleyeciyi karşı istihbarat olarak yapılan çalışmalar olduğu da dikkat çekildi. Ülke güvenliğini kapsayan çalışmaların deşifre edilmemesinin "ulusal güvenlik" açısından önemi de vurgulandı.
aktifhaber

22 Kasım 2009 07:19
ERSÖZ'ÜN İŞ BİTİREN DERİN KULAĞI
Ersöz'ün GSM şirketinin teknik takip biriminin başına getirttiği emekli Albay'ın derin marifetleri..

Evinde 2500 kişinin ses kayıtı çıkan eski Jandarma İshihbarat Başkanı Levent Ersöz'ün bir GSM şirketinde teknik takip biriminin başına getirttiği emekli Albay H.A.'ya "özel görevler" verdiği iddia edildi. Emekli Tuğgeneral Ersöz'ün 'cep köstebeği' H.A. aracılığıyla temsilciliğini yaptığı Rus silah firmasının rakiplerini izlettirdiği, büyük bir ulusal gazetenin telefonlarını da teknik takibe aldığı ileri sürüldü.

BAĞLANTI HİÇ KESİLMEDİ

Edinilen bilgiye göre, Jandarma İstihbarat eski Başkanı Levent Ersöz'le birlikte Jandarma İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanlığı'nda görev yapan Albay H.A., zorunlu hizmetini tamamladıktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ayrıldı. Emekli Albay, bu süreçte emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün destek ve referansıyla özel bir GSM şirketinin telefon dinlemelerinin yapıldığı teknik takip biriminin başkanlığını üstlendi. Halen bu şirkette görevini sürdüren H.A., Ergenekon sanıkları Eruygur ve Ersöz'le olan bağlantısını kesintisiz olarak sürdürdü.

RAKİPLERİ TAKİP GÖREVİ

Ersöz, TSK'dan emekli olduktan sonra Rusya'nın savunma sanayi alanındaki ürünlerini yurt dışına satışında tek yetkili firma olan Rosonboron Export'ta danışmanlık yapmaya başladı. Ersöz'ün Türkiye'de yöneticiliğini yaptığı Rosonboron Export bir süre sonra "Mİ-26 Ağır Nakliye" helikopteri ihalesiyle yakından ilgilendi. Bu süreçte, Ergenekon sanığı Levent Ersöz, GSM şirketi yöneticisi H.A ile ilişkilerini kullanarak Jandarma Genel Komutanlığı'nın ihaleleri başta olmak üzere silah ihalelerine giren firmaları izletti. Şantaj yapmak ve sonradan kullanılmak üzere bu firmalara ilişkin ticari sırlara ve mahrem bilgilere sahip oldu.

TÜYO YİNE ALBAYDAN

Bu arada, YARSAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun başvurusu ve Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz'ın kararı üzerine Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na (TİB) yapılan baskının ardından da ilginç bağlantılar ortaya çıktı.

Eminağaoğlu'na, "Dinleniyorsun" tüyosunun yine özel GSM şirketinde görev yapan emekli Albay H.A. tarafından verildiği öğrenildi.

Gazetede 'cep' paniği

Emekli Albay H.A'nın Jandarma İstihbarat'dan ayrılıp özel bir GSM şirketinin telefon dinlemelerle ilgili biriminin başına geçmesinden bir süre sonra en büyük medya kuruluşlarımızdan birinde telefon dinleme paniğinin yaşandığı ortaya çıktı. Bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni'nin gazete yöneticileri ile yaptığı konuşmasının internet ortamına düşmesi üzerine gazetede geniş çaplı bir araştırma yaptırıldı. Dinleme olayı tespit edilince de, gazete yöreticilerinin, toplu olarak telefon hatlarını başka bir GSM şirketine kaydırdıkları öğrenildi.

Operasyon zarar görür

Emekli Albay H.A.'nın yasadışı dinleme ile elde ettiği bilgileri Ömer Faruk Eminağaoğlu'na iletmesi ile başlayan süreç, hukuki kaosa neden oldu. Eminağaoğlu'nun başvurusu Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz'ın kararı üzerine TİB'e baskın yapan Ankara 1. Sulh Ceza Hakimi Hayri Keskin'in tavrı adliyeleri ayaklandırdı. Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi'ne 50'yi aşkın adliyeden "Dinlemelerimiz deşifre edilmesin, operasyonlar zarar görür" diye itiraz kararları gönderildiği öğrenildi.
aktifhaber

25 Kasım 2009 15:28367
SABİH YİNE BAŞARDI
Kanadoğlu yol gösterdi, 'Bizim Baro' katsayıyı Danıştay'a götürdü. Ve işte skandal karar.

Kanadoğlu yol gösterdi, İstanbul Barosu YÖK'ün katsayı eşitsizliğini kaldıran kararı aleyhine Danıştay'a koştu. Ve Danıştay skandal bir karar aldı...

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oy birliği ile durdurdu.

İstanbul Barosu Başkanlığı, Yükseköğretim Genel Kurulunun (YÖK) yükseköğretime girişte katsayı puanı uygulamasının kaldırılmasına ilişkin 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.

Dairenin kararında, milli eğitim sisteminin yönlendirmeye ilişkin kuralları ile 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan kurallar yürürlükte ve uygulanıyor iken, bu kuralların uygulanmasını bertaraf edecek şekilde alınan dava konusu kararın, eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik taşıdığı ve uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığının görüldüğü vurgulandı.

Kararda, “Bu durumda, dava konusu kararın 3, 4. ve 5. maddelerinin, dayanağı yasa hükümlerine aykırı olduğu gibi eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun değildir. Dava konusu kararın uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararlar oluşacağı da açıktır” denildi.

Davalı YÖK'ün bu karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.


KANADOĞLU YOL GÖSTERDİ 'BİZİM BARO' DANIŞTAY'A KOŞTU

Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 krizinin mimarı Sabih Kanadoğlu, YÖK'ün katsayı adaletsizliğini kaldıran kararıyla ilgili Danıştay'ı adres göstermişti. Kanadoğlu, "Bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne gitmenin bir anlamı yok. Kararın ve yönetmeliğin iptali için Danıştay yeterlidir. Karar ortada. Genelge haline gelecek" demişti.

Kanadoğlu'nun bu açıklamasından sonra İstanbul Barosu harekete geçmiş ve YÖK'ün kararını Danıştay'a götürmüştü.

DANIŞTAY KENDİSİYLE ÇELİŞTİ

YÖK'ün katsayıyı kaldırma kararını hukuka aykırı bulan Danıştay 8. Dairesi 4 yıl önce verdiği kararla çelişti.

Danıştay 8. Dairesi, 2005'te "katsayı konusunda YÖK'ün yetkili olduğu" yönünde karar vermişti.

2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali için başvurduğu dava Danıştay 8. Daire tarafından reddedilmişti.

YÖK KARAR VERİR

Daire'nin kararında "1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanacağı" ifade edilmişti.
aktifhaber

25 Kasım 2009 17:25
'Danıştay'ın Kararı Hukuki Değil
YÖK'ün katsayı farkına son veren uygulamasını durduran Danıştay'ın kararına her kesimden yoğun tepkiler geliyor..Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Eğitimciler Danıştay'ın katsayı kararına tepkili

Danıştay 8. Dairesi'nin, üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran düzenlemeyi durdurması eğitim sendikalarının tepkisine yol açtı. Eğitim Bir Sen Van Şube Başkanı Yrd. Doç. Dr. Davut Okçu, katsayı farkının kaldırılmasından sonra, üniversite hayali kuran binlerce meslek lisesi mezununun dershanelere giderek sınavlara hazırlanmaya başladığını belirtti.

Okçu, kimsenin keyfi kararlarla insanların hayatını karartmaya yetkisi olmadığını vurguladı. Türk Eğitim Sen Van Şube Başkanı Kutbettin Yıldız da "YÖK'ün aldığı kararı sadece imam hatip liselerinin önünün açılması olarak görülmemesi gerekiyor. Türkiye'de onlarca meslek lisesi var. YÖK'ün haksızlığı gideren kararının yargı tarafından frenlenmesini anlamak mümkün değil." dedi.

28 Şubat sürecinde imam hatip liselerinin önünü kesmek için YÖK tarafından getirilen katsayı farkı, aradan geçen 10 yıl sonra yine YÖK tarafından kaldırıldı. Geçtiğimiz aylarda YÖK'ün aldığı karar meslek liselerinde okuyan binlerce öğrenci ve velisi tarafından sevinçle karşılanmıştı. İstanbul Barosu ve Eğitim İş sendikası, YÖK'ün aldığı 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali konusunda yaptığı başvuruyu reddeden Danıştay 8. Daire, katsayı konusundaki yetkinin YÖK'e ait olduğunu vurgulamıştı. Daire kararında şu ifadelere yer vermişti: "1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanacağı..."

Eski Savcı Reşat Petek: Danıştay'ın kararı hukuki değil, ideolojik

Hukukçular Derneği üyesi ve eski Savcı Reşat Petek, YÖK'ün katsayı farkına son veren uygulamasını durduran Danıştay'ın kararının hukuki değil ideolojik olduğunu söyledi. Petek, yürütmeyi durdurma kararı ile Danıştay'ın daha önceki kararıyla çeliştiğini ifade etti.

İstanbul Barosu'nun başvurusu üzerine bir araya gelen Danıştay 8. Dairesi'nin YÖK'ün üniversiteye girişte meslek liselerine uygulanan katsayı farkını kaldırması yönündeki kararının yürütmesini durdurması hukukçuların tepkisine sebep oldu. Danıştay'ın kararının yürürlükteki anayasa ve kanunlarla açıklanmasının mümkün olmadığını savunan Petek, kararın hukuki dayanaktan yoksun, hukuk dışı gerekçelerle alınmış izlenimi verdiğini belirtti.

Yürütmeyi durdurma kararı verilmesi için, dava konusu olayın hukuka aykırı olduğuna dair kuvvetli şüpheler bulundurması ya da telafisi imkânsız durumların doğmasına sebep olması gerektiğini belirten Petek, YÖK'ün aldığı kararda bu iki durumun da olmadığını kaydetti.

Anayasa'nın 131. Maddesi ve 2547 sayılı YÖK kanunun 45. maddesine göre Yüksek Öğretim Kurumlarında öğretimi planlamak, düzenlemek ve yönetme konusundaki bütün kararları vermenin YÖK'ün yetkisinde olduğunu aktaran Petek, konunun 2008 yılında Danıştay 8. Dairesi önüne geldiğini ve Danıştay'ın da bu yetki YÖK'tedir kararını verdiğini hatırlattı.

Danıştay'ın o kararından bu güne ne Anayasa ne de YÖK yasasında bir değişiklik olmadığını belirten Petek, "Bu açıdan değerlendirdiğimde verilen bu kararın hukuki değil ideolojik olduğunu düşünüyorum. " ifadelerini kullandı.

Yürütme organlarının yerindelik denetimi yapamayacağını, usul yönünden denetim yapabileceğini aktaran Petek, Danıştay 8. Dairesi'nin aldığı son kararla kendisini YÖK yerine koyduğunu söyledi.

ASO Başkanı, Danıştay kararına tepkili: Sanayileşmeye vurulmuş en büyük darbe

Danıştay 8. Dairesi'nin üniversiteye girişte meslek liselerinin önünü yeniden tıkayan kararını eleştiren Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, sert tepki gösterdi. Özdebir, "Türkiye'nin gelişmesine vurulmuş en büyük darbedir. Sanayileşmesine vurulmuş en büyük darbe. Gençlerimize yazık ediyoruz. Beni hayrete düşürdü." dedi.

Danıştay'ın Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran düzenlemesini iptal etme kararını Cihan'a değerlendiren Özdebir, Danıştay'ın 'meslek erbabı yetiştirmeye gerek yoktur' diye düşünmüş olabileceği eleştirisinde bulundu. ASO Başkanı, kararın kendisini hayrete düşürdüğünü belirtti. Gençlere iş vermek gerektiğini söyleyen Özdebir, "Okullardan mezun olan insanları özel sektör istihdam edecekse reel sektörün ihtiyaçlarına göre şekillendirmemiz lazım. İşveren kriz döneminde bile nitelikli eleman ararken, liselerimiz hala mesleksiz insan yetiştirecekse rekabet edebilmemiz mümkün değildir." dedi.

Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu Başkanı Bendevi Palandöken de kararı 'haksızlık' olarak niteledi. Danıştay kararının meslek liselerine yönelen çocuklara büyük zarar vereceğini dile getiren Palandöken, "Elektrik teknisyeni neden üniversiteye giremesin. Onlara haksızlık. Sağlam zeminlere oturtularak eğitimde eşitliğin uygulanması gerekiyor." değerlendirmesini yaptı.

Meclis Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Mehmet Sağlam da karara tepkisini, "Milyonlarca gencin istikbalini karartan bir karar. Anlamak mümkün değil. Yanlış bir karar. Hiçbir fayda getirmeyecek." sözleriyle değerlendirdi.
aktifhaber

25 Kasım 2009 15:28367
SABİH YİNE BAŞARDI
Kanadoğlu yol gösterdi, 'Bizim Baro' katsayıyı Danıştay'a götürdü. Ve işte skandal karar.

Kanadoğlu yol gösterdi, İstanbul Barosu YÖK'ün katsayı eşitsizliğini kaldıran kararı aleyhine Danıştay'a koştu. Ve Danıştay skandal bir karar aldı...

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oy birliği ile durdurdu.

İstanbul Barosu Başkanlığı, Yükseköğretim Genel Kurulunun (YÖK) yükseköğretime girişte katsayı puanı uygulamasının kaldırılmasına ilişkin 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.

Dairenin kararında, milli eğitim sisteminin yönlendirmeye ilişkin kuralları ile 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan kurallar yürürlükte ve uygulanıyor iken, bu kuralların uygulanmasını bertaraf edecek şekilde alınan dava konusu kararın, eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik taşıdığı ve uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığının görüldüğü vurgulandı.

Kararda, “Bu durumda, dava konusu kararın 3, 4. ve 5. maddelerinin, dayanağı yasa hükümlerine aykırı olduğu gibi eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun değildir. Dava konusu kararın uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararlar oluşacağı da açıktır” denildi.

Davalı YÖK'ün bu karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.


KANADOĞLU YOL GÖSTERDİ 'BİZİM BARO' DANIŞTAY'A KOŞTU

Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 krizinin mimarı Sabih Kanadoğlu, YÖK'ün katsayı adaletsizliğini kaldıran kararıyla ilgili Danıştay'ı adres göstermişti. Kanadoğlu, "Bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne gitmenin bir anlamı yok. Kararın ve yönetmeliğin iptali için Danıştay yeterlidir. Karar ortada. Genelge haline gelecek" demişti.

Kanadoğlu'nun bu açıklamasından sonra İstanbul Barosu harekete geçmiş ve YÖK'ün kararını Danıştay'a götürmüştü.

DANIŞTAY KENDİSİYLE ÇELİŞTİ

YÖK'ün katsayıyı kaldırma kararını hukuka aykırı bulan Danıştay 8. Dairesi 4 yıl önce verdiği kararla çelişti.

Danıştay 8. Dairesi, 2005'te "katsayı konusunda YÖK'ün yetkili olduğu" yönünde karar vermişti.

2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali için başvurduğu dava Danıştay 8. Daire tarafından reddedilmişti.

YÖK KARAR VERİR

Daire'nin kararında "1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanacağı" ifade edilmişti.
aktifhaber

25 Kasım 2009 17:25
'Danıştay'ın Kararı Hukuki Değil
YÖK'ün katsayı farkına son veren uygulamasını durduran Danıştay'ın kararına her kesimden yoğun tepkiler geliyor..Haberi Paylaş : Google Yahoo Facebook Digg Del.icio.us Reddit

Eğitimciler Danıştay'ın katsayı kararına tepkili

Danıştay 8. Dairesi'nin, üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran düzenlemeyi durdurması eğitim sendikalarının tepkisine yol açtı. Eğitim Bir Sen Van Şube Başkanı Yrd. Doç. Dr. Davut Okçu, katsayı farkının kaldırılmasından sonra, üniversite hayali kuran binlerce meslek lisesi mezununun dershanelere giderek sınavlara hazırlanmaya başladığını belirtti.

Okçu, kimsenin keyfi kararlarla insanların hayatını karartmaya yetkisi olmadığını vurguladı. Türk Eğitim Sen Van Şube Başkanı Kutbettin Yıldız da "YÖK'ün aldığı kararı sadece imam hatip liselerinin önünün açılması olarak görülmemesi gerekiyor. Türkiye'de onlarca meslek lisesi var. YÖK'ün haksızlığı gideren kararının yargı tarafından frenlenmesini anlamak mümkün değil." dedi.

28 Şubat sürecinde imam hatip liselerinin önünü kesmek için YÖK tarafından getirilen katsayı farkı, aradan geçen 10 yıl sonra yine YÖK tarafından kaldırıldı. Geçtiğimiz aylarda YÖK'ün aldığı karar meslek liselerinde okuyan binlerce öğrenci ve velisi tarafından sevinçle karşılanmıştı. İstanbul Barosu ve Eğitim İş sendikası, YÖK'ün aldığı 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali konusunda yaptığı başvuruyu reddeden Danıştay 8. Daire, katsayı konusundaki yetkinin YÖK'e ait olduğunu vurgulamıştı. Daire kararında şu ifadelere yer vermişti: "1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanacağı..."

Eski Savcı Reşat Petek: Danıştay'ın kararı hukuki değil, ideolojik

Hukukçular Derneği üyesi ve eski Savcı Reşat Petek, YÖK'ün katsayı farkına son veren uygulamasını durduran Danıştay'ın kararının hukuki değil ideolojik olduğunu söyledi. Petek, yürütmeyi durdurma kararı ile Danıştay'ın daha önceki kararıyla çeliştiğini ifade etti.

İstanbul Barosu'nun başvurusu üzerine bir araya gelen Danıştay 8. Dairesi'nin YÖK'ün üniversiteye girişte meslek liselerine uygulanan katsayı farkını kaldırması yönündeki kararının yürütmesini durdurması hukukçuların tepkisine sebep oldu. Danıştay'ın kararının yürürlükteki anayasa ve kanunlarla açıklanmasının mümkün olmadığını savunan Petek, kararın hukuki dayanaktan yoksun, hukuk dışı gerekçelerle alınmış izlenimi verdiğini belirtti.

Yürütmeyi durdurma kararı verilmesi için, dava konusu olayın hukuka aykırı olduğuna dair kuvvetli şüpheler bulundurması ya da telafisi imkânsız durumların doğmasına sebep olması gerektiğini belirten Petek, YÖK'ün aldığı kararda bu iki durumun da olmadığını kaydetti.

Anayasa'nın 131. Maddesi ve 2547 sayılı YÖK kanunun 45. maddesine göre Yüksek Öğretim Kurumlarında öğretimi planlamak, düzenlemek ve yönetme konusundaki bütün kararları vermenin YÖK'ün yetkisinde olduğunu aktaran Petek, konunun 2008 yılında Danıştay 8. Dairesi önüne geldiğini ve Danıştay'ın da bu yetki YÖK'tedir kararını verdiğini hatırlattı.

Danıştay'ın o kararından bu güne ne Anayasa ne de YÖK yasasında bir değişiklik olmadığını belirten Petek, "Bu açıdan değerlendirdiğimde verilen bu kararın hukuki değil ideolojik olduğunu düşünüyorum. " ifadelerini kullandı.

Yürütme organlarının yerindelik denetimi yapamayacağını, usul yönünden denetim yapabileceğini aktaran Petek, Danıştay 8. Dairesi'nin aldığı son kararla kendisini YÖK yerine koyduğunu söyledi.

ASO Başkanı, Danıştay kararına tepkili: Sanayileşmeye vurulmuş en büyük darbe

Danıştay 8. Dairesi'nin üniversiteye girişte meslek liselerinin önünü yeniden tıkayan kararını eleştiren Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, sert tepki gösterdi. Özdebir, "Türkiye'nin gelişmesine vurulmuş en büyük darbedir. Sanayileşmesine vurulmuş en büyük darbe. Gençlerimize yazık ediyoruz. Beni hayrete düşürdü." dedi.

Danıştay'ın Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran düzenlemesini iptal etme kararını Cihan'a değerlendiren Özdebir, Danıştay'ın 'meslek erbabı yetiştirmeye gerek yoktur' diye düşünmüş olabileceği eleştirisinde bulundu. ASO Başkanı, kararın kendisini hayrete düşürdüğünü belirtti. Gençlere iş vermek gerektiğini söyleyen Özdebir, "Okullardan mezun olan insanları özel sektör istihdam edecekse reel sektörün ihtiyaçlarına göre şekillendirmemiz lazım. İşveren kriz döneminde bile nitelikli eleman ararken, liselerimiz hala mesleksiz insan yetiştirecekse rekabet edebilmemiz mümkün değildir." dedi.

Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu Başkanı Bendevi Palandöken de kararı 'haksızlık' olarak niteledi. Danıştay kararının meslek liselerine yönelen çocuklara büyük zarar vereceğini dile getiren Palandöken, "Elektrik teknisyeni neden üniversiteye giremesin. Onlara haksızlık. Sağlam zeminlere oturtularak eğitimde eşitliğin uygulanması gerekiyor." değerlendirmesini yaptı.

Meclis Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Mehmet Sağlam da karara tepkisini, "Milyonlarca gencin istikbalini karartan bir karar. Anlamak mümkün değil. Yanlış bir karar. Hiçbir fayda getirmeyecek." sözleriyle değerlendirdi.
aktifhaber

Serdar Akinan
'Hocam yeşili yak... Dur kırmızı yansın'

Beşiktaş'ın ortasındaki yaya geçidi adeta Türkiye'nin geçiş noktası. Her gün binlerce insan o ışıklardan geçiyor.
Bir gün yolunuz o yaya geçidine düşerse, yolun karşı tarafında sizin gibi bekleyen insanlara bakın.
Karışımı asla bilemezsiniz...
Bazen...
Yorgun bakışlı emekliler, sırtlarında gitar çantalarıyla kimi küpeli gençler, el ele tutuşup dünyayı unutan aşıklar, gökyüzünü masum bakışlarla keşfeden ayyüzlü bebekler, o bebekleri ihtimamla taşıyan şık ve mutlu anneler, türbanlı tertemiz bakışlı genç kızlar, ciddi ve illa takım elbiseli; meçhul şirketlerin meçhul ve mutsuz çalışanları...
Kimisinin telaşı vardır... Koşarak gelirler yaya geçidine... Kırmızı ışığı görür görmez saygı ve sabırla durup beklerler.
Beklerken, bazen kendileri bile fark etmez, bir çırpıda o kalabalığın gövdesine karışıverirler.
Saygı ve sabırla bekleyenlerin kimisi Kürt, kimisi Alevi, kimisi Laz, kimisi Musevi, kimisi AKP'li, kimisi CHP'li, kimisi İşçi Partili, kimisi İzmirli, kimisi Diyarbakırlıdır.
O anda kim ve ne olduklarını kim bilebilir?
O anda bunun ne önemi vardır?
O anda aslolan herkesin durmasıdır.
Gözler trafik ışıklarını taşıyan direğe doğru bakar. O direkteki ışıklı şekillere... İnsanlar, dimdik duran kıpkırmızı adamın bir anda sönmesini ve hemen altında siyah bir leke gibi duran telaşlı adamın yemyeşil yanmasını beklerler...
Neden beklerler?
O ışıklar kaidedir... Akıp giden hayatı düzenler. Ve elbette hayatidir.
Hukuk budur. Uyarsın... Ya da uymazsın...
Mesela yeşil yayalara yandığında bu kitle güvenle adımını yola atar.
Taşıtlar durmuştur.
O arabalardan biri kalabalığın arasına dalmaya kalktığında o kitle kızar, bağırır...
Hatta sürücüye küfredenler ve o taşıtı tekmeleyenler bile çıkar...
Kırmızı ışığın sönmesini sabırla beklemeden yola atlayan yayalara ise genellikle bekleyenler tarafından tepki gösterilmez.
Zira kitle açısından adı konmamış bir ilahi adalet bekleyişi vardır. Yani bir araç o yayaya çarpabilir ve kitle gözünde o yaya bu-ceza/kaza-riskini almış olur.
Ancak tersi doğru değildir... Asla...
Fakat en mühimi tüm bu akışı kurallara bağlayan ve yöneten bir referans vardır.
Trafik ışıkları...
Renk ve şekilleriyle bir koddur. Kaosa izin vermez.
Bunu çok iyi anlamak gerekir.
Hukuk da böyledir.
Bugün Türkiye hukuk adına son derece tehlikeli bir noktada.
Işıkta sabırla bekleyen yığınlar ve araçlar, bu ülkenin tüm trafik ışıklarına olan inancını yitiriyor.
Neden?
Birileri o ışıklarla oynuyor.
Bu ülkede, giderek artan oranda, hukuk siyasete alet ediliyor.
Onlarca akademisyen, yazar, çizer, siyasetçi, gazeteci, bürokrat aylardır tutuklu...
Kamuoyu bu insanlara atılan suçlamalar gerçek mi değil mi hala bilemiyor. Sabırla bekliyor.
Öte taraftan terör örgütü üyesi olduğu sabit, üstüne üstelik bu suçunu itiraf eden ve pişmanlık duymayan insanlar ise serbest...
Daha vahimi, kanunlara göre suçu sabit bu insanlar ayaklarına hakim ve savcı yollanarak serbest bırakıldılar.
Beşiktaş'ta o ışıklarda onca yayayla birlikte yeşil ışığın yanmasını sabırla beklerken insanların yüzlerine baktım...
Nedense o görüntüleri düşündüm. Son aylarda yaşanan hukuksuzlukları düşündüm.
Birileri bu ülkenin tafik ışıklarıyla oynuyor.
Işıkları işine geldiği gibi yakıyor veya söndürüyor...
Birileri, geçecek arabanın plakasına göre bazen yeşili bazen kırmızıyı yakıyor.
Birileri, ışıkta bekleyen kitlenin yapısına göre ışığı yeşile çevirip arabaları durduruyor.
Yıllardır bu ışıkları referans alan yığınların şu an için kafası karışık. Nereye kadar?
Şu anda yaşanan kaostur...
Birileri bu kaosu kontrol ettiğini sanıyor.
Kaos kontrol edilmez.
Ve hiç şüpheniz olmasın bu kaos sürdürülebilir değildir.
Beşiktaş meydanındaki trafik ışıklarını sadece bir saatliğine geçen arabanın plakasına veya o ışıkta bekleyenlerin ait olduğu kimliğe göre yönetmeye kalkarsanız o meydan kısa sürede karışır ve büyük kavga çıkar.
Olacak olan budur.
Ahali, toz duman dindikten sonra; önce trafiği düzenler sonra da o ışıklarla oynayanlardan hesabını sorar.
Şüpheniz olmasın.

Akşam

İsmet Berkan
Radikal Gazetesi
Bu Danıştay Tanzimat Fermanı'nı da iptal ederdi
01 Aralık 2009

Danıştay’ın Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından hazırlanan yeni üniversiteye giriş yönetmeliğinin bazı maddelerinin yürütmesini durduran kararı hakkında adam gibi bir tartışma yapmayı fazlasıyla hak eden bir karar.
İzninizle önce kararı hatırlatayım: YÖK’ün yönetmeliği, meslek liseleri de dahil bütün ortaöğrenim kurumlarında uygulanan alan seçme yöntemini baz olarak alarak çeşitli alanlardaki öğrencilere gitmek isteyecekleri fakülte veya bölümlerin alanlarına girmeleri için ortaöğrenimdeki başarı puanını eşite daha yakın katsayılarla çarpıyordu.
Danıştay, diyelim düz bir lisenin fen bölümünde okuyan öğrencinin durumunu ‘kazanılmış hak yaratan hukuki statü’ olarak kabul etti ve başka okulların başka alanlarından mezun olmuş öğrencilerin aynı ‘hukuki statü’ye girebilecek olmasını Anayasada yazılı ‘eşitlik’ prensibine aykırı gördü.
Bana göre burada öngörülen ve ‘hukuki statü’ adı verilen durumlardan yola çıkan bir ‘eşitlik’ görüşü, sadece son derece çarpık bir eşitlik görüşü değil, aynı zamanda hani şu çok söylenen klişe ifadeyle ‘Atatürk cumhuriyetinin kazanımlarını yok etme’nin kapısını aralayan, bir hayli gerici bir karar.
Deniyor ki, ‘Danıştay imam-hatip mezunlarına üniversite yolunun açılmasını kapatmak için ideolojik bir karar verdi.’
Evet doğru, Danıştay’ın ilgili dairesinin hakimlerinin oybirliğiyle aldığı bu karar bence de ‘ideolojik’ ama bu ideolojiyi o hâkimlerin adına hareket ettikleri Atatürk duysa herhalde çok ama çok sinirlenirdi. Çünkü karara esas teşkil eden ideoloji, Cumhuriyet’in eşit vatandaşlık anlayışına kökünden karşı.
‘Hukuki statü’ kavramı, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimleriyle tarihin çöp sepetine atılmış arkaik bir kavram. Bu devrimlerden önce, özellikle de 1789’dan önce kıta Avrupasında neredeyse bir kast sistemi uygulanıyor, toprak köleleri olan ‘serf’lerden, toprak sahibi ‘lord’lardan, gücünü ve meşruiyetini nereden aldığı meçhul bir aristokrasiden vs. söz ediliyordu. Bunların her biri birer ‘hukuki statü’ idi ve aşağı basamaklardaki bir ‘hukuki statü’den yukarı doğru tırmanmak imkansızdı.
Modernist devrimler işte bunu yok etti, onun yerine eşit vatandaşlığı getirdi, klişe deyimle ‘İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle’ yaratmayı kendine hedef edindi.
***
Dün bir arkadaşımla, itiraf edeyim biraz da sıkılarak, bu konuyu tartışırken, arkadaşım, ‘Bu Danıştay’ dedi, ‘O zamanlar var olsaydı Tanzimat Fermanı’nı da iptal ederdi.’
Gülmeye başladım. Haklıydı arkadaşım.
(..)Bugün üniversiteye giriş sistemini altüst edip bir milyondan fazla öğrenci ve ailesini bir kaosun ortasına atan karar tam da bu anlama geliyor.
Diyelim bir meslek liseli, hadi imam-hatipli, lisede görmediği ders türlerini üniversite sınavında başarabiliyor olsa bile, kendisi adına ailesinin dört yıl önce yaptığı seçimin esiri olmak zorunda, yani kendi alanı dışında bir üniversiteye gidemeyecek.
Hadi bazı kendine ‘çağdaş’ diyen Türkler için imam hatipteki çocuklar ‘harcanabilir’ insanlar, peki Anadolu lisesi veya kolej veya düz lisede ailesi tarafından fen okumaya yönlendirilen ama aslında mimar olmak isteyen, avukat olmak isteyen, Türk dili edebiyatı okumak isteyenler de mi ‘harcanabilir’ çocuklar, hayat boyu mutsuzluğa mahkum edilmesi gereken insanlar?
Bir nevi ‘İşçisin sen işçi kal’ kararı bu.
***
Eşitlik çok büyük ve çok önemli bir kavram. Duyduğumuzda hepimiz bu kavramın her boyutunu bildiğimizi düşünüyoruz ama aslında bilmiyoruz. Özellikle Danıştay’ın ilgili dairesinde bu karara imza atan hakimler, maalesef ‘eşitlik’i doğru bilmiyorlar, bu kavramın cumhuriyet rejimini yaratan modernist felsefenin içinde nereden doğup bugün hangi noktaya geldiğini bilmiyorlar.
Biz, modernizmin ve cumhuriyetin öngördüğü eşitliğin de ötesine geçip, toplumun dezavantajlılarına pozitif ayrımcılık uygulanmasını, böylece onların da eşitlikten yararlanmasını konuşurken Danıştay kavramı yüzyıllarca geriye götürüyor.
Onlara kalsa kadın-erkek eşitliği için, eğitimde fırsat eşitliği için, eğitim kurumlarına erişimi kısıtlı gruplar ve sosyal kesimler için daha avantajlı üniversiteye giriş sistemi kurmak için vs. mücadele etmek çok anlamsız. Danıştay’ın aynı dairesine sorulsa, belki özürlülere işyerlerinde kontenjan ayrılmasını da ‘eşitlik’e aykırı bulacaklar, bu kadar geri bir noktadalar anlayacağınız.
***
(..)
Bence Tanzimat Fermanı’nı iptal etme olasılıklarını yeniden gözden geçirmeli Danıştay’ın hakimleri. Verdikleri kararın ardındaki ideolojiyi ve felsefeyi öğrenmeye çalışmalılar.

12 Ocak 2010
TEK ELİN ÜRÜNÜ DİLEKÇELER
Temizöz kurtarılıyor. Tanıkların eline tek merkezden hazırlanan dilekçeler tutuşturuldu.

Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz hakkında şikâyette bulunan tanıklar, ifadelerini peş peşe geri almaya başladı... Okuma-yazma bilmeyen tanıkların “aynı el ürünü” olan metinlerin altına imza atmaları, tanıkları “birinin yönlendirdiği” kuşkusuna yol açtı.

İfadelerini geri çeken tanıkların dilekçelerinin, yazı formatı, puntosu ve paragraf başı hizalarının santimine kadar çakışması, söz konusu dilekçelerin tek merkezden hazırlanarak baskıyla tanıkların eline tutuşturulduğu iddialarını güçlendiriyor.
Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ile Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atağ’ın da yargılandığı faili meçhuller davasının tanıklarından üç kişinin bir hafta arayla saf değiştirmesi ilginç bulundu.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın son duruşması geçtiğimiz Cuma günü yapıldı. Güneydoğu’daki faili meçhulleri konu edindiği için bütün Türkiye’nin dikkatle izlediği davanın tanıklarından Abdullah Nayır, 17 Aralık 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği dilekçede, şüpheli olarak 7 Temmuz 1999 tarihinde verdiği ifadelerinin Cemal Temizöz ve Kamil Atağ ile ilgili olan kısmından vazgeçti.

BİR HAFTA ARAYLA DİLEKÇE VERMİŞLER

Abdullah Nayır’ın Cemal Temizöz ve Kamil Atağ lehine ifadesini değiştirmesi konuşuluyorken, geçtiğimiz Cuma günü yapılan duruşmada Asker Pökön (64) ile Rabia Pökön (55)’ün de İbrahim Danış’ın öldürülmesi olayı ile ilgili olarak daha önce verdikleri ifadeleri geri çekmesi dikkat çekti. Asker ve Rabia Pökön çifti, kendi iradeleriyle 2 Aralık 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, İbrahim Danış’ın 30 Ocak 1994’te öldürülmesiyle ilgili tanık sıfatıyla ifade vermişti. Pökön çiftinin cumhuriyet savcısına verdikleri ifadeden iki hafta sonra (17 Aralık 2009) yine Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdikleri dilekçelerinde yönlendirme ile ifade verdiklerini iddia ederek Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ile Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atağ lehine beyanda bulunmaları bazı şüpheleri akla getirdi.

DİLEKÇELER AYNI ELDEN ÇIKMIŞ GİBİ

İki tanık ile bir şüphelinin bir hafta arayla Cemal Temizöz ve Kamil Atağ lehine ifadelerini değiştirmesini araştıran Vakit, bu isimlerin aynı merkezden gördükleri baskıyla yönlendirildiğini ortaya koydu. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın sanıkları Cemal Temizöz ve Kamil Atağ’ın da aralarında bulunduğu ‘faili meçhul’ sanıklarını zor durumda bırakan ifadelerini bir hafta arayla geri çeken Abdullah Nayır (41) ile Asker Pökön-Rabia Pökön (55) çiftinin dilekçelerinin aynı elden çıktığı görülüyor. Birbirlerini tanımayan tanıkların dilekçelerinin yazı formatı, puntosu ve paragraf başı hizalarının santimine kadar çakışması, söz konusu dilekçelerin tek merkezden hazırlanarak baskıyla tanıkların eline tutuşturulduğu ihtimalini gündeme getirdi.

DAĞ: BASKI SONUCU İFADELERİNİ GERİ ÇEKTİLER

Davanın müdahil avukatlarından Güray Dağ da, tanıkların yapılan baskı sonucu ifadelerini geri çektiklerini belirtiyor. Abdullah Nayır’ın Temmuz 2009’da, Asker Pökön ile Rabia Pökön’ün ise 2 Aralık 2009 tarihinde kendi iradeleriyle Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek olayın oluşuna uygun olarak ifade verdiklerini hatırlatan Güray Dağ, “Bu insanların daha sonradan bu ifadeleri yönlendirme sonucu verdiklerine dair dilekçe göndermiş olmaları mağdur ve tanıklar üzerinde baskıların devam ettiğini göstermektedir. Söz konusu kişilerin vermiş oldukları dilekçeler yönlendirmenin nasıl ve kimler tarafından yapıldığını göstermektedir” dedi. Dağ, mahkemeye gönderilen dilekçelerin yazımı ve stiline bakılınca, aynı yerden yönlendirilmek suretiyle yazıldığının açıkça anlaşıldığını kaydetti.

PÖKÖN ÇİFTİ NE DEMİŞTİ?

Asker ve Rabia Pökön çifti, 2 Aralık 2009’da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdikleri dilekçede, İbrahim Danış’ın öldürülmesiyle ilgili şu ifadelerde bulunmuştu: “1994 yılı sonbahar kış başlangıcıydı. Bir sabah saat 05.00-06.00 sıralarında askerler ve korucular mahalleye gelmişlerdi. Bizim komşumuzun da avlusuna girmişlerdi. Komşumuz ile aramızdaki duvarın yüksekliği az olduğundan dolayı avlusunu rahatça görebiliyorduk. Gelenlerin hepsi arada toplanmışlardı. İçlerinde daha önceden tanıdığım simalar vardı. Bunlardan Kamil Atağ, Kamil Saçan, Resul’un oğlu Abdullah, Tamer Atak ve Kamil Saçan’ın oğulları vardı. Onların isimlerini bilmiyorum. Ayrıca Cemal yüzbaşı da vardı. Ayrıca kalabalık bir asker ve korucu topluluğu vardı. Yanlarında bir şahıs getirmişlerdi. Sıvacılık yapan İbrahim isimli şahıstı. Daha sonra Tamer Atağ elindeki Kalaşnikof’la İbrahim’e 3 el ateş etti. İbrahim yere düştü.”

Kaynak: Halil Cömert/Vakit

19 Ocak 2010
JİTEM davası duvara çarptı! Zamanaşımına az kaldı. 11 yıldır dosya geziyor...

Faili meçhullerle ilgili 11 sanığın yargılandığı dava 11 yılda 'görevsizlik' gerekçesiyle toplam 5 mahkeme arasında gidip geldi. Davanın zaman aşımından düşmesine 9 yıl süre kaldı

Diyarbakır'da görülen 11 sanıklı JİTEM davasında, 11 yıldır süren yargılamaya rağmen bir arpa boyu yol alınamadı. 1999'da İdil Savcısı tarafından hazırlanan dosyayla başlayan ağır aksak yargı sürecine 'görevsizlik' damgasını vurdu. Dava, 11 yılda 'görevsizlik' gerekçesiyle 5 mahkeme arasında gitti geldi.

Güneydoğu'da 1987-94 yılları arasında bazı emekli generallerin bilgisi dahilinde "Adam öldürmek", "araç bombalamak", "suikast", "adam kaçırıp infaz etmek" ve "fidye almak" suçlarından haklarında ömür boyu hapis istemiyle hazırlanan dosya DGM'ye gönderildi. DGM rütbeli askerlerle, diğerlerinin evraklarını birbirinden ayırdı. Sekiz askerin dosyası Genelkurmay'ın talebiyle Diyarbakır 7'nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'na gönderildi.

PKK itirafçıları İbrahim Babat, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Hayrettin Toka, Fethi Çetin ve Abdulkadir Aygan ile jandarma istihbarat elemanları Mehmet Zahir Karadeniz, Lokman Gündüz ve korucu Faysal Şanlı isimli 11 sanık hakkında ise "Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak", "adam öldürmek" suçlarından 3 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde dava açıldı. İki yılın sonunda, suçlamaların "terör suçu" kapsamında olmadığı gerekçesiyle dosya 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Mahkeme sanıkların suç işledikleri tarihte 'asker' olduklarını gerekçe göstererek, dosyayı 7'nci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne gönderdi.

Askeri mahkeme de sanıklardan bazılarının jandarma ile ilişkilerinin kesilmesi nedeniyle Ankara'daki Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderdi. 2009'da Uyuşmazlık Mahkemesi davaya 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin bakmasına hükmetti. Son olarak bu mahkemeye Genelkurmay ve Jandarma'dan gelen "JİTEM adında bir birim yoktur" yanıtının ardından dosya, işlenen suçların "Yasadışı silahlı örgüt" kapsamında olduğu gerekçesiyle, bir kez daha görevsizlik kararıyla Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Duruşma önümüzdeki günlerde yapılacak. Davanın zamanaşımı süresi ise 20 yıl.

Davanın müdahil avukatlarından Tahir Elçi, "Türkiye'deki adli sistemin, devlet içindeki örgütlü bu tür yapıları etkili şekilde soruşturamadığı bu davada ibretle ortaya çıkmıştır" dedi. İddianamede, 11 sanığın, dönemin generalleri ile Silopi JİTEM Grup Komutanı emekli Albay Arif Doğan, Veli Küçük, Yüzbaşı İsmail Hakkı Öztopal, Yüzbaşı Sinan Yaşar'ın bilgisi dahilinde yasadışı olaylarda kullanıldıkları belirtiliyor. Ayrıca Veli Küçük'ün İstihbarat Komutanlığı'na getirilmesi üzerine, PKK itirafçılarına asker kimliği çıkarılıp Grup Komutanlığı'nda görevlendirildiği iddiaları yer alıyor.

Kaynak: Sabah

25 Ocak 2010
ASKERLER MECLİS'İ BASMIŞ

Tarih 27.06.2009. Sivil yargı yasasından sonra Meclis'i basan iki subay tehdit etmiş.

İki subayın Meclis'e şafak baskını muhalefetin tavrını değiştirdi

Askere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin geçmesi ardından ilginç gelişmeler yaşandığı ortaya çıktı. Yasa değişikliğinin geçtiği gecenin sabahında Meclis'e iki subayın geldiği ve AK Parti, CHP ve MHP yöneticilerini ziyaret ederek, siyasetçileri tehdit ettiği öne sürüldü. Subayların, "Bu yapılan darbedir. Olacaklardan sorumlu değiliz." dedikleri belirtiliyor.

Askere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesinin perde arkasında yaşanan gelişmeler gün yüzüne çıkıyor. Yaklaşık 6 ay önce Meclis'ten AK Parti, CHP, MHP dahil tüm partilerin el ele vererek çıkardıkları yasanın başına gelenler, Türkiye'deki demokratik işleyişin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Kanuna destek veren muhalefet, aradan daha 24 saat bile geçmeden 'oyuna geldik' diyerek ortalığı ayağa kaldırmıştı.

Muhalefete bir günde 180 derece dönüş yaptıran gelişmelerin perde arkasında 'sır ziyaretler'in yattığı öğrenildi. Edinilen bilgilere göre düzenlemenin yasalaştığı gecenin sabahında tuğgeneral ve binbaşı rütbesindeki iki hukukçu subayın Meclis'teki temasları, Anayasa Mahkemesi'nin iptaliyle sonuçlanan süreci tetikledi. İki subay, CHP, MHP ve AK Parti grup başkan Vekilleriyle ayrı ayrı görüştü. Yasadan rahatsız olduklarını sert ifadelerle dile getiren subaylar, "Bu yapılan darbedir. Olacaklardan sorumlu değiliz. Dursun Çiçek'in belgesi bunun yanında gazoz kapağı gibi kalır." dedi. Bu uyarı başta CHP olmak üzere muhalefeti kanunun karşısına geçirdi. Düzenlemeye önce destek veren, sonra tepki gösteren CHP, soluğu Anayasa Mahkemesi'nde aldı.

Askere sivil yasa görüşmelerinin önemli aktörleri görüşme trafiği ve sonrasında yaşananlarla ilgili ilginç anekdotlar aktardı. Söz konusu yasa 26 Haziran günü Meclis gündemine geldi. Saat 19.30'da Adalet Bakanı Sadullah Ergin, iki adet değişiklik önergesi olduğunu AK Parti'ye iletti. Nöbetçi Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, "Muhalefetle anlaşmamız var, onlar kabul ederse olur." dedi. Bunun üzerine Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ile muhalefet sıralarına yönelen Ergin, CHP ve MHP'nin grup başkanvekilleri Hakkı Suha Okay ve Oktay Vural'la görüştü. CHP'nin hukukçu isimleri Şahin Mengü, Turgut Dibek ile genel saymanı Mustafa Özyürek de görüşmeye tanık oldu. Saat 20.35'te görüşmeden mutabakat çıktı. CMUK'un 250'nci maddesinde değişiklik uygun görüldü. Partiler o kadar mutabık kaldı ki değişikliğin bir an önce geçmesi için önerge üzerinde konuşmama kararı da alındı.

Bu görüşmeler olurken Milli Savunma Bakanlığı'nı temsilen hukukçu subaylar da komisyon sıralarında oturuyordu. Subaylar Meclis'ten ayrılırken saat 23.00'ü gösteriyordu. O saatlerde AK Parti, CHP ve MHP yöneticilerinin genel başkanları Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile telefon görüşmeleri yaptıkları da biliniyor. Saatler 00.30 sularında önergenin görüşmeleri başladı. Bu sırada MHP'li Oktay Vural ile CHP'li Şahin Mengü'den önergeye itiraz geldi. Her iki ismin de içeriğe yönelik çekincesi yoktu. İtiraz ettikleri şey, yazım kuralına dönüktü. Bunu, "Önergenin öznesi yok" diye dile getirdiler. Bunun üzerine Vural, Mengü, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ile grup başkanvekilleri bir araya geldi. Ahmet İyimaya, önerge metnine son şeklini verdi. Kısa bir süre sonra da önerge oybirliği ile kabul edildi. İktidarın AB müzakere sürecinde gerekli gördüğü bu demokratikleşme adımına sabah saatlerine kadar medyadan da, muhalefetten de tepki gelmedi.

Sabahın erken saatleri ile birlikte Ankara'da hava farklı yönden esmeye başladı. Tuğgeneral ve binbaşı rütbesinde iki hukukçu subayın Meclis'e yaptığı ziyaret, Anayasa Mahkemesi'nin iptaliyle sonuçlanan süreci tetikledi. İki subay, önce AK Parti Grubu'na geldi fakat erken saat olduğu için kimseyi bulamadılar. Sonra Meclis'e 08.45'te gelen bir komisyon başkanına giderek rahatsızlıklarını ilettiler. Bir süre sonra da CHP, MHP ve AK Parti grup başkan vekilleriyle ayrı ayrı görüşmeler yaptılar. Bu iki subayı ve Genelkurmay'ı harekete geçiren ismin de gece TV'den görüşmeleri izleyen bir emekli askeri yargıtay üyesi olduğu söyleniyor. Bu ziyaretlerde TSK'nın kurumsal rahatsızlığı iletildi. "Değişiklikten haberimiz olmadı" sitemiyle beraber, o günlerde gündeme gelen Dursun Çiçek imzalı "demokrasiye müdahale planı"yla karşılaştırma yapıldı. "Dursun Çiçek belgesi bunun yanında gazoz kapağı kalır" denilerek olaya bakış özetlendi. Kurumsal hassasiyetin, "Yapılanlar darbedir. Olacaklardan sorumlu değiliz." şeklindeki üstü kapalı tehditle iletildiği de edinilen bilgiler arasında.

CHP GERİ ADIM ATARKEN 'UYUTULDUK' GEREKÇESİNE SIĞINMIŞTI

CHP, gece yarısı yapılan görüşmelerin ardından "uyutulduk, oyuna geldik" demişti. Meclis'te görüşmeleri baştan sona takip eden AK Parti Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş ise muhalefetin uyutulmadığını fakat "uyarıldığını" söyledi. Muhalefet desteği olmasaydı o gün bu önergenin gündeme gelmeyeceğini vurgulayan Elitaş, "O kadar mutabık kalmıştık ki istesek önergeye imza da verirlerdi. Eğer muhalefetin tereddüdü olsaydı Meclis'te oturan askerlere sorarlardı. Genel başkanlarıyla telefonla da görüştüler. Hatta yasa geçtikten sonra önergeyi bizden alan bir gazeteci muhalefete gidiyor. Onlar da yasanın arkasında olduklarını söylüyorlar. Ne olduysa sabah oldu. Arkadaşlar uyarılmış olmalı ki tavırları değişti." dedi. Elitaş, önerge görüşülmeden önce CHP Grup başkanvekilleri Hakkı Suha Okay ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun darbecilerin yargılanmasına imkan sağlayacak geçici 15. madde değişikliği için AK Parti'den destek istemeye geldiklerini hatırlattı.

Kaynak: Zaman

12 Şubat 2010
Doğan'ın Villasında İrtica Brifingi
Çevik Bir, Erol Çakır, Hüseyin Eren ve Aydın Doğan... Tek bir amaçları var: 28 Şubat kararlarını dindar insanlar üzerinde en ağır şekilde nasıl uygularız...

1-28 Şubat'ın mimarlarından Org. Çevik Bir, Aydın Doğan'ın villasında, dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır'a, uygulanacak baskılar konusunda 4 saat brifing verdi.

2 - O dönemde Sultanbeyli'de terör estirmeye başlayan Kaymakam Hüseyin Eren hakkında, 52 suç duyurusu yapıldı. Ancak, Vali Çakır bunları sümenaltı etti.

3 - Sultanbeyli'de uygulanan baskı ve hukuksuzluklar gündeme getirilirken, kartel medyası Kaymakam Hüseyin Eren'i ‘kahraman' ilan etti.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin(ÇYDD) 2003 tarihli toplantısında, Sultanbeyli'de görev yaptığı dönemde demokratik ve hukuki olmayan yöntemleri kullandığını itiraf eden ve şimdilerde Bursa Vali Yardımcılığı görevine getirilen Hüseyin Eren ile ilgili çarpıcı gerçekler bir bir ortaya çıkıyor. 28 Şubat döneminde sözde başarıları ile laikçi çevrelerce yılın kaymakamı bile seçilen Hüseyin Eren hakkında rekor düzeyde suç duyurusu olduğu bildirildi. Yaptığımız kısa bir araştırmada, Eren hakkında cumhuriyet savcılığına 52 defa suç duyurusunda bulunulduğu, suç duyurularının tamamının o dönemde İstanbul'da mütedeyyin insanlara zulmeden Vali Erol Çakır tarafından soruşturma izni verilmeyerek engellendiği ifade edildi.

ÇEVİK BİR BRİFİNG VERMİŞTİ
Bilindiği gibi dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır 10 Mayıs 1998 yılında 1. Ordu Komutanı Org. Çevik Bir ile, medya patronu Aydın Doğan'ın Çamlıca'daki villasında dört saat görüşmüş, post modern darbenin mimarı Çevik Bir tarafından baskı ve yasakları nasıl uygulayacağı yönünde brifing almıştı. Erol Çakır bu tarihten sonra il genelinde adeta bir kıyım yapmış, binlerce başörtülü kamu personelini işten atmış, İmam Hatiplerde dahi başörtüsü takılmasını yasaklamıştı. Çakır, Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nde başörtülü kız öğrencilerin üzerine panzer yürüterek ün salmıştı. Avrupa yakasında özellikle Fatih Çarşamba, Anadolu yakasında ise kaymakam Hüseyin Eren vasıtasıyla Sultanbeyli ilçesinde yaşayan vatandaşlar hedef alınmıştı.

İDARE MAHKEMESİ DE DAVA AÇMAYA GEREK GÖRMEMİŞ
Sultanbeyli Kaymakamı Hüseyin Eren tarafından işten atılan kamu personeli ve mülkleri yağmalanan vakıf yöneticilerinin suç duyuruları Erol Çakır tarafından soruşturma izni verilmeyerek engellenince, birçok mağdur bu defada idare mahkemesine başvurduğu, burada da hakim engeline takılan mağdurların başvurularının reddedildiği öğrenildi. Hüseyin Eren ise, o dönem basına verdiği demeçlerinde aleyhinde yapılan suç duyurularını reddeden İstanbul'daki idare mahkemesi yargıçları ile İstanbul Valiliğine şükran borçlu olduğuna değiniyor.

SULTANBEYLİ'DE EYLEM GÜNÜ
Yaşanan zulüm ve baskılara tepki gösteren sivil toplum kuruluşları bugün Sultanbeyli'de eylem yapacak. Mazlumder, Sultanbeyli Platformu, Darbe Savarlar Birliği, Adalet Platformu ve aralarında Sultanbeyli eski Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak'ın da bulunduğu çok sayıda kişi Cuma namazı sonrası Sultanbeyli Merkez Camii önünde bir araya gelerek 28 Şubat sürecinde Sultanbeyli'de yapılan hukuk dışı uygulamalar protesto edecekler. Protesto gösterisi saat 13.00'te başlayacak. Protesto gösterisi sonrasında Sultanbeyli Adliyesine gidilerek dönemin 2. Zırhlı Tugay Komutanı emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu ve dönemin Sultanbeyli ilçe Kaymakamı Hüseyin Eren hakkında suç duyurusunda bulunulacak.

Kaynak: Vakit


En son Ekim tarafından Cum Şub 12, 2010 10:38 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Arl 07, 2009 10:50 pm    Mesaj konusu: Türkiye'de Militan Laiklik Var! Alıntıyla Cevap Gönder

07 Aralık 2009
Türkiye'de Militan Laiklik Var!

"Bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor."

Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının verdiği kararlar ve yaptığı açıklamalarla ideolojik bir pozisyon aldığını, adeta muhalefet partisi gibi davrandığını ifade eden Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, bunu yargının kendini rejimin koruyucularından biri olarak görmesine bağlıyor.

Yargı, yasama ve yürütme ile birlikte üç erkten biri. Ama giderek siyasallaşıyor. Aldığı karar ve yaptığı açıklamalar ile adeta muhalefetin yerine geçiyor. Bunu sadece laiklik konusunda duyulan hassasiyete mi, yargının kendisine misyon yüklemesine mi bağlayacağız? Yargının siyasallaşmasından demokratik açılımın anayasal boyutlarına kadar birçok konuyu Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun ile konuştuk.

Röportaj: Murat Aksoy/Yeni Şafak


Türkiye'de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sürekli tartışılıyor. Neden?

Yargının, gerek siyasi iktidar karşısında, gerek diğer toplumsal güçler karşısında bağımsız ve tarafsız olması ve kararlarını sadece hukuk ve adaleti düşünerek serbestçe verebilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye'de yargı bağımsızlığı, yargının diğer organlar karşısında tam hâkimiyeti gibi algılanıyor. Oysa hukuk devleti, devletin her üç organının da (yasama, yürütme, yargı) hukuka bağlı olmasını gerektirir. Bizde yasamanın hukuka yani Anayasa'ya bağlılığının müeyyidesi Anayasa yargısıdır; yürütmenin hukuka bağlılığının müeyyidesi de idari yargıdır. Ama yargının da hukuka bağlı olması lazım. Yargı ancak anayasanın ve kanunların kendisine verdiği ölçüde bu denetimi yapmalı. Bu denetim hiçbir zaman “yerindelik denetimi” biçimine dönüşmemeli. Hiçbir zaman ideolojik nitelik almamalı. Yargı bağımsızlığının çağrıştırdığı denetim, hukukilik denetimidir.

Nedir hukukilik denetimi?

Yani eğer bir kanundan bahsediyorsak, bu kanunun Anayasa'ya uygunluğudur. Bir idari işlemden söz ediyorsak kanunlara uygunluğudur. Anayasa yargısı olsun, idari yargı olsun, genel olarak yargı olsun, mevcut pozitif hukuk içinde karar vermek durumundadır. Eğer bunlar kendilerini bir misyon sahibi olarak görür, bir ideolojik çatışmanın aktörü olarak görerek karar verirlerse; o zaman evrensel kavramların anlamını altüst etmiş oluruz. O zaman ne yargı bağımsızlığı gerçek anlamını ifade eder, ne de kuvvetler ayrılığı.

Türkiye'de durum bu mudur?

Bir demokraside yargının hem bağımsızlığı hem de tarafsızlığı asıldır. Yargının bağımsızlığı da tarafsızlığının bir aracı olması itibari ile önemlidir. Yargının, yargı işlevini yerine getirmesi için tarafsız olması gerekir. Bu tarafsızlık, mutlaka siyasi iktidar, hükümet tarafından bozulmaz, ona karşı tarafsız olduğu gibi toplum içindeki diğer grup ve ideolojilere de tarafsız olması ve sadece adaletin hizmetinde olması gerekir. Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda, Batı demokrasilerindeki pekçok kavramın Türkiye'de kullanıldığını ama Türkiye'de Batıdakilerden çok farklı anlamlarda kullanıldığını görürsünüz. Mesela laiklik. Bizde Batı'da evrensel anlamından çok farklı, âdeta “Türk tipi laiklik” olarak anlaşılıyor. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, siyasi parti hürriyeti, ifade hürriyeti farklı anlaşılıyor.

TÜRK İŞİ HUKUK OLMAZ

Batı ile Türkiye arasında geniş anlamda bir farktan söz ediyoruz demektir…

Evet. Temel anayasa konularının hepsinde “biz bize benzeriz” felsefesine uygun, kendimize göre anlam dünyaları yaratılmış. Bu durumun evrensel standartlardan ne kadar farklı olduğunu belgeleri ile ortaya koyduğumuzda, karşımıza “Türkiye'nin kendine özgü” olduğu iddia edilen şartlar ortaya konuyor.

Hukuk gibi evrensel bir alanda da mı “Türkiye'nin kendine özgü” şartları söz konusu...

Olmaması gerekir. Hukukun ve demokrasinin temel prensipleri evrenseldir. “Biz bize benzeriz” ya da “Türkiye'nin özel şartları” ifadelerini ben çocukluğumdan beri duyuyorum. Bu yaşıma geldim hâlâ duyuyorum. En son Yargıtay'ın adlî yıl açılışında Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, gene “Türkiye'nin özel şartları” deyimini kullandı. Demek ki, Türkiye'nin özel şartları daha özel.

YARGI İDEOLOJİK KARARLAR ALIYOR

Ne olabilir bu özel şartlar?

Bu şartları hukukla izah etmek mümkün değil. Hukuken kabul edilebilir bir iddia da değil. Belki bazı toplumsal kesimlerin psikolojisi ve elitlerin psikoloji ile ilgili bir durum. Osmanlı'dan gelen yenilgi ve küçülmeler ile açıklamak mümkün olabilir. Ancak bu durumun yarattığı zihniyet, elitler tarafından sürekli ve güçlü biçimde kullanılarak pekiştirilmiştir. Bunun nedeni de, kendi imtiyazlı konumlarını korumak istekleridir.

Yargının ideolojik davranmasına yol açan tehlike nedir?

Yargı, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisini kendi algıladığı biçimde korumayı kendisine misyon olarak tanımlıyor. Bunun başında laiklik geliyor. Kurucu ideoloji, eğer lâik ve üniter bir cumhuriyetse buna marjinal gruplar dışında kimsenin itirazı yok. Önemli olan buna nasıl bir anlam vereceğiniz. Gerek 1961, gerekse 1982 Anayasa'sı döneminde AYM hak eksenli, birey eksenli değil, devlet eksenli ve ideolojik saikli kararlar vermiştir. Ama son dönemde verdiği üç karar bu yaklaşımın en tipik yansımalarıdır.

Nedir onlar?

367 kararı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili iptal kararı ve AK Parti'nin kapatılması davasında verdiği karar. Bu üç kararda AYM, kendi anayasal yetkilerini aşmış ve yetki gaspında bulunmuştur. Batılı standartlarla uyumlu davranmamıştır. Danıştay ve Yargıtay'ın da ideolojik nitelikli kararlar verdiğini biliyoruz. Bütün bunlarda gördüğümüz şu; yargı devletin koruyucusu olmak misyonunu kendine şiar edinmektedir. Devleti her şeyden evvel halk korur. Yargının yapması gereken, hukuku, hukukun üstünlüğünü korumaktır. Dolayısıyla kendisinde bir misyon vehmederek, ideolojik bir çatışmanın bir aktörü haline gelirse en çok zararı yargının kendisi görür. Çünkü toplumun adalete olan güveni sarsılır.

Hükümet yargıda reform taslağı sorunları çözebilir mi?

Meselenin bir kısmı idari ve yasal değişikliklerle ilgilidir. Ve yargı reformu bunların büyük kısmını karşılıyor.

Bu düzenleme hükümetin kendine yargısını yaratma girişimi olarak yorumlanıyor. Katılıyor musunuz?

Ben sanmıyorum. Tasarlanan değişiklikler yargıyı daha bağımsız ve tarafsız hale getirme amacını taşıyor ve daha katılımcı bir model öngörülüyor. Bu algının nedeni de yine korku ve endişe.

Dünyaya bu kadar entegre olmaya çalışan AB üyesi bir ülkede şeriat nasıl korku objesi olabilir?

Ben de bunu anlamıyorum. Galiba burada sıkıntı laikliğin yorumundan kaynaklanıyor. Evrensel bir laiklik yorumunu uygulayamadığımız için yüksek yargı, Silahlı Kuvvetler, bürokrasi gibi vesayetçi kurumlar kendilerine misyon biçiyorlar. Bunlar kendilerine koruyucu kalkan ve uyanık bekçi rolünü biçiyorlar.

BİZDEKİ 'MİLİTAN/DAYATMACI' LAİKLİK

Nedir Türkiye'nin laiklik algısı?

Türkiye'de laiklik, pozitivist ideoloji biçiminde tanımlanıyor. Oysa laiklik Batı demokrasilerinde, devletin dinler karşısında tarafsızlığı, bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede olması, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaması, din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmasıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır. Oysa bizde “militan/dayatmacı laiklik” uygulanıyor. Bizde başörtülü öğrenciler veya imam hatipliler bu laiklik yorumuna göre tehlikeli sayılıyor. Eğer evrensel bir laiklik yorumu benimsersek, o zaman ne yargının uyanık bekçi olmasına gerek kalır ne silahlı kuvvetlerin. Bu durum takdir edersiniz ki, Batılı demokrasilerde görebileceğiniz bir şey değil.

Bu korku ve endişeler nasıl giderilir?

Zamanla ve sabırla. Ama burada hükümet sembolik adımlar atabilir. Mesela zorunlu din dersi kaldırılarak bu sürece olumlu bir katkı yapabilir hükümet.

Açılıma anayasal tek engel 66. maddedir

Demokratik açılım konusuna gelelim. Habur'daki uygulamlarda hukuki ihlal var mı?

Etkin pişmanlık hükümlerine uyulmadığı yolundaki eleştirilere katılmıyorum. TCK'nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221. maddesi kendiliğinden teslim olanlar için bir pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı aramıyor. Bu maddenin ikinci fıkrası kendiliğinden teslim olanları değil, yakalananları düzenliyor. Orada pişmanlık bildirimi ve örgüt hakkında bilgi verme şartı var.

Süreç nasıl yönetiliyor?

25 yıldır süren ve 40 bin insanın canına mal olan bir sorundan bahsediyoruz. Bunun yaralarının bir günde sarılması mümkün değil. PKK'da dahil olmak üzere DTP, AK Parti, CHP ve MHP'de sürecin hassasiyetine uygun davranmalı.

Sürecin önünde anayasal engeller nedir?

Şu anda mevcut Anayasa'da görünen tek engel, vatandaşlık tanımını düzenleyen 66. maddedir. Bu madde ile ilgili olarak bir Anayasa değişikliği gerekiyor. Ancak bu, kısa ya da orta vadede değil, uzun vadede yapılabilecek bir düzenleme. Burada yapılacak düzenleme anayasal vatandaşlık tanımını vurgulayacak ve etnisite çağrışımını ortadan kaldıracak şekilde olabilir.

Onun dışında…

Fazla bir problem görünmüyor.

Muhalefet ısrarla bu süreci bölünme olarak tanımlıyor…

Muhalefet sanki Türkiye'de hiçbir şey olmamış, 25 yıl düşük yoğunluklu savaş yaşanmamış, 40 bin insan ölmemiş, Kürt sorunu yokmuş gibi davranıyor. Sanki 25 yıldır her şey güllük gülistanlıktı da, açılımla birlikte mi ayrışma ve bölünme süreci başladı? Açılımı eleştirenler, onun alternatiflerini de ortaya koymak zorundadırlar. Acaba bu alternatif, “son teröristin etkisiz kılınması” mıdır? Bu açılım projesi başarıya ulaşırsa, bunun sonucu ayrışma veya bölünme değil, bütünleşme projesi olduğu görülecektir

Anadilde eğitim ve seçmeli Kürtçe seçmelik ders konusuna gelelim…

Burada sıkıntı olan konu 42. maddenin anlamında ihtilaf yaşanması. Anadilde eğitim nedir? 42. madde'ye göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkçe'den başka dil anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez. Bence bu madde Kürtçe ya da başka bir dilin devlet okullarında seçimlik dil olarak okutulmasına engel değil. Anadil olarak olarak okutulamazdan maksat, temel eğitim dili olarak okutulmamasıdır. Yoksa seçimlik bir dersin okutulmasına mevcut 42. maddenin engel olduğunu sanmıyorum.

Anadilde eğitime 42. Madde engel yani…

Evet. Bu açık. Ama şu gerçeği de ortaya koymak lazım. Kürtçe anadilde temel eğitim, Kürtler için de yararlı ve rasyonel midir? Bence hayır. Çünkü onlar Türkiye'de ve büyük çoğunlukla Türkçe konuşulan bir ülkede iş arayacaklardır. Türkçe'ye hakim olmamaları, kendileri için büyük güçlükler yaratacaktır.



YARSAV üyeleri siyasete girmeli


Hakim ve savcıların örgütlendiği YARSAV hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hakim ve savcıların meslekî menfaatlerini savunmak için kurulan YARSAV, şu anda yargı içinde en ideolojik ve en sert muhalefeti yapan örgüt olarak karşımızda duruyor. Bir muhalefet partisi gibi davranıyor. Buna yasal engel var mı yok mu bilmiyorum ama hakim ve savcıların, siyasî taraf gibi açıklamalar yapmaları yargı etiği açısından doğru değil. Siyaseti bu kadar seviyorlarsa, istifa edip siyasete girsinler.



Yargının siyasallaşması tehlikeli


Yüksek yargı AK Parti'ye karşı bir blok mu oluşturuyor, muhalefet mi yapıyor?

Evet, yargının aldığı kararlara, yaptığı açıklamalara bakınca bunun bir tür muhalefet olduğunu düşünmemek elde değil. Özellikle yüksek yargının birey ile devlet karşı karşıya geldiğinde devletten yana bir tutum aldığı ötedenberi bilinen bir gerçek ama, bu tür kararlar AK Parti dönemi ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Özellikle 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldiğinde bu yaklaşım had safhaya ulaşmıştır. Kabul etmek lazım ki, bu AK Parti'ye karşı ideolojik eksenli bir muhalefetten başka bir şey değildir. Daha önce andığımız üç mahkeme kararı ve yüksek yargıdan çıkan başka kararlardan anlıyoruz ki, yüksek yargı, laiklik algısı nedeniyle kendini bir taraf ve aktör olarak ortaya koyuyor.

Nedir laiklik konusunda duyulan korkunun kaynağı?

Gündelik hayatta İslami görünürlüğün artması, bazı yerel yönetimlerin mesela içki konusundaki uygulama girişimleri bu endişe ve korkuyu beslemiş olabilir. Ama bunlar istisnai ve yerel uygulamalardır. Ben bu endişe ve korkunun kaynağının temelinde önyargıların olduğunu düşünüyorum. Bu önyargılar bu küçük olaylarla beslenince korku büyüyor.

H2007'den hemen sonrada, kapatma davası geldi…

Evet. AK Parti'ye açılan kapatma davasının bir anlamda temelini teşkil eden Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinin değişikliği ile ilgili düzenleme, AYM'den dönmüştür. Yine kapatma davası için ileri sürülen 400'ün üzerindeki iddiadan ancak 20 küsuru mahkeme tarafından ciddiye alınmıştır. Aslında kapatma davası da bu paranoyanın bir delili niteliğindedir. AK Parti kapatılmamıştır ama, 11 üyenin 10'u Parti'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Bu endişe vericidir. Ve bu her an yeni bir davayı tetikleyebilir. Bu, ancak bize özgü bir laiklik yorumu ile açıklanabilir. Evrensel bir laiklik yorumu ile değil.

07 Aralık 2009
Jandarmanın YALAN Skandalı
Büyük bir dinleme skandalı patlak verdi! Jandarma, mahkemeye yalan söyleyerek Taraf muhabiri Mehmet Baransu'nun telefonlarını dinlemiş. Hem de kim diye...

Son günlerin en tartışmalı konularından biri telefon dinlemeleri. Türkiye'nin bölümünün dinlendiği düşünülüyor. Düne kadar ben de dinlendiğini düşünenlerdendim. Artık düşünmüyor, dinlendiğimi biliyorum. Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı ve Van Jandarma Alay Komutanlığı tarafından bir yıldan fazladır dinleniyormuşum. Dinlendiğim ortaya çıkmasın diye de bir dizi kanunsuz işleme imza atılıp suç işlenmiş.

Öncelikle, ismim ve telefon numaram "tesbit edilemediği" gerekçesiyle mahkemeden gizlenmiş. Mahkemeye ise cep telefonumun IMEI numarası ibraz edilmiş. Bununla da yetinmeyip, dinlendiğim ortaya çıkmasın diye sahte bir isim üzerinden dinleme kararı çıkartılmış. 'Mehmet Baransu' ismini ve telefon numarasını mahkemeden saklayan Jandarma, kullandığım telefon cihazının IMEI numarasını nöbetçi hâkime sunup, "PKK/Kongre-Gel Terör örgütüne yönelik olarak yürütülen çalışmalar kapsamında Serdar Kod isimli Şükrü Özkan'a ait olan IMEJ numarasını dinleyeceğiz" diyerek, beni dinlemeye başlamış.

IMEI numarasını kontrol etmeyen Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi de böylece PKK'lı Şükrü Özkan adına dinleme kararı verdiğini zannederek, dinlenmeme yeşil ışık yakmış. Anlayacağınız, PKK'lı dinliyoruz adı altında, telefonlar Jandarma tarafından uzun bir dönemdir dinleniyor.

Hukuk tarihine skandal olarak geçecek bu dinleme kararının ayrıntılarını tüm belgeleriyle aşağıda anlatacağım ama en son söylemem gerekeni en başta söyleyerek konuya girmek istiyorum. Sahte delillerle, numaram gizlenip üstüne üstlük bir de PKK'lı birini dinliyoruz diye hakkımda bu kararı alanlarla yargı önünde hesaplaşacağım.

Birçok vatandaş gibi telefonlarımın mahkeme kararı olmadan dinlendiği yönünde benim de şüphelerim vardı. 12 Haziran 2009'da duyurduğum "İrticayla Mücadele Eylem Planı" haberinden sonra resmî olarak beni de dinleyeceklerini düşünmeye başlamıştım.

Yanılmadığımı anlamam uzun sürmedi. Telefon görüşmelerimin iki veya üçüncü saniyesinde, 'bippp' sesiyle birilerinin kayda girdiğini duyabiliyordum. Bazen -işlerinin yoğunluğundan olsa gerek- konuşmanın 20. saniyesinde, koştur koştur kayda girdikleri de oluyordu.

Birkaç gün önce bana ulaşan belgeleri görünce, deyim yerindeyse, küçük dilimi yuttum. Dinlendiğime dair mahkeme kararlarının yanı sıra artık beni dinleyen kişiyi de öğrenmiş, fotoğrafı da ele geçirmiştim.

KARAR BEN ASKERDEYKEN ALINMIŞ

Hakkımdaki ilk dinleme kararı 24 Ekim 2008'de, Çanakkale Boğaz Komutanlığı'nda "Bahriyeli" olarak vatani görevimi yaptığım dönemde alınmış. Van Jandarma İl Komutanı Jandarma Kurmay Albay Vecihi Halil İyigün, dinlenmem için Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi Nöbetçi Hâkimliği'ne müracaat etmiş. Albay İyigün, dört adet IMEI numarası ve iki adet GSM telefon numarasının dinlenilmesi için karar verilmesi talebinde bulunmuş. Bu listedeki iki IMEI numarası da bana ait.

Hukuksuz ve kanunsuz talepte bulanan Albay İyigün, dinlemenin ortaya çıkmaması için adıma kayıtlı gizli olmayan telefon numarasını "tesbit edemediklerini" belirtmiş. Numara yerine de telefon cihazlarımın IMEI numaralan listeye konmuş. Listede bana ait olan iki adet IMEI numarasının 'Serdar' kod isimli 'Şükrü Özkan' adında bir PKK'lıya ait olduğunu belirtip, 'Özkan'ı dinleyeceğiz' adı altında, mahkemeyi kandırarak, hakkımda dinleme kararı talep etmiş.

Konunun daha iyi anlaşılması için şunu hemen belirteyim. Kullandığım iki telefon cihazının da ilk ve son kullanıcısı benim. Bu telefonları daha önce kimse kullanmadığı gibi halen ben kullanıyorum. Yani ne hattımı ne de telefon numaramı başka biri hiç kullanmadı. Telefon cihazlarımdan birini, 2005'te yurtdışından getirip adıma kayıt yaptırdım. Diğerini ise 2008'de Motorola bayisinden satın alıp, ilk kullanıcı olarak yine adıma kayıt ettirdim. Bu kayıtlarda Telekomünikasyon Kurumu Başkanlığı başta olmak üzere, GSM operatörü şirketinde kayıtlı. Adıma kayıtlı tek hattımı da zaman zaman radyolu diğer telefonuma taktığım için mahkemeye her iki telefonumun IMEI numarası verilmiş.

Albay İyigün'ün, isim sahtekarlığı ve IMEI oyununun yanı sıra mahkemeye sunduğu dinleme gerekçesi de bir o kadar ilginç; "PKK/Kongra-Gel Terör örgütüne yönelik olarak yürütülen çalışmalar kapsamında, iletişimin dinlenmesi, izlenmesi, tesbit edilmesi, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ve kayda alınmasına üç ay süre ile karar verilmesini talep ederiz."

Albay İyigün'ün sahte evrak düzenleyip, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunduğu dinleme talebi, aynı gün karara bağlanmış. Hâkim Müslüm Uzun, IMEI numarasının kimin üzerine kayıtlı olduğuna bakmaksızın, PKK'lı dinlenecek diye Jandarma'dan gelen bu talebe onay vermiş. Jandarma'nın PKK'lı Şükrü Özkan'ı dinleyeceğini düşünen Hâkim Uzun, araştırma ve inceleme yapmadan skandal bir karara imza atarak, böylece dinlenmemin yolunu açmış.

Mahkemeye sunulup, mahkemenin kabul ettiği dinleme listesinde, benimle birlikte de iki telefon numarası ve iki IMEI numarası daha var. Gazetede üzeri siyah bantla taranmış bir halde göreceğiniz listedeki bu IMEI ve telefon numaralarının da yakınlarıma ait olup olmadığını araştırıyorum.

Aldığı emir gereği, evrakta sahtecilik yapıp, mahkemeyi aldatarak hakkımda dinleme kararı aldıran Albay İyigün, 24 Ekim 2008 günü Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'na da "Gizli" damgalı bir yazı yazdı. Ankara'ya gönderilen yazıya, mahkeme kararı başta olmak üzere, IMEI ve telefon numaralarının yer aldığı liste de eklenip, "Belirtilen numaraların teknik takibe alınması" istendi. Ankara'da aynı gün yazıya onay verip, hakkımdaki teknik takip işlemini başlattı.

Bana gelen "Gizli" ibareli dinlenmem yönündeki kararların altına küçük bir de not düşülmüş. "Bağlantı noktası: Jandarma Kademeli Başçavuş Yusuf Ataman." Bu nottan anladığım ise dinleme kayıtlarını bu ismin tuttuğu ve her gün üst makamlara rapor olarak sunduğu.

Hakkımda alman bu üç aylık ilk dinleme kararı, 12 Ocak 2009 tarihli bir kararla süre dolduğu için sonlandırılmış. Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı, 12 Ocak günü aldığı "İptal Kararıyla" ilk dinleme kararına son vermiş.

Hakkımdaki teknik takip ve izleme kararı ise halen devam ediyor. Aynı gerekçe ve sahte belgelerle, Ocak 2009'dan sonra da her üç ayda bir teknik izleme kararı, Van Ağır Ceza Mahkemesi tarafından çıkartılmış.

İşin ilginç tarafı, Jandarma İstihbaratı'nın sahte belge düzenleyip, sahte isimlerle hakkımda dinleme kararı alıp, daha sonra sonlandırmasına rağmen, TİB'in bu güne kadar bana dinlendiğimi ve dinleme esnasında bir suç bulunmadığını bildirmemiş olması. Kanunun dinlenen kişiyle ilgili suç bulunamaması durumunda, bu durum dinleme kararı alınan kişiye iletilmek zorunda. TİB yetkilileri dinlemenin sonlanmasından sonra karardaki IMEI numarasına, yazı yazmak üzere baksaydı, bunun PKK'lı birine değil bana ait olduğunu anlayıp, Jandarma'nın hukuksuz dinleme yaptığını tesbit edebilirdi.

Şimdi başta yetkililer olmak üzere Genelkurmay Başkanı, İçişleri Bakanı, Jandarma Genel Komutanı, TİB, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ve Albay Vecihi Halil İyigün'den açıklama bekliyorum. Bu suçüstü durumu hiç kimse başını kuma gömerek kapatamaz.

TİB KAYITLARINDA DİNLENDİĞİM MEVCUT

Telefon numaram gizlenip, sahte isimle dinleme kararı alınan telefon cihazlarımdan birinin IMEI numarası 358 257 000 955 082. Mahkemeye gönderilen numara ise 358257000955080. İkinci cihazımın IMEI numarası ise 359 621010 984 722. Mahkemeye gönderilen numara ise 359 621010 984 720. Son rakamların değişik olması kafaları karıştırabilir. IMEI numarası TİB kayıtlarına göre resmi olarak 14 rakamdan oluşuyor. Bazı telefonlarda 15, bazılarında da ise 17 rakam çıkabiliyor. TİB'den görüştüğümüz yetkililer, numaraların 14 rakamdan oluştuğunu, 15'inci rakamın bu yüzden o olarak görünebileceğini söylediler. Bazen 15. rakamın farklı olabileceğini de belirttiler. Bu yüzden 15. rakam resmi olarak önemli değil. Telefonlar 14 rakam üzerinden kayıt altına alınıyor. TİB, yetkilisi sonu 80 ve 20 ile biten IMEI numarasının bana ait olduğunu da yaptığımız görüşmede doğruladı. Bu yüzden de LAW silahına boru, İrticayla Mücadele Eylem Planı'na kağıt parçası diyenler, son rakama güvenip, kafaları karıştıracak açıklamalar yapmasın. IMEI numarası 14 rakamdan oluşuyor ve 15. rakamın önemi yok. Dinlettirdiğiniz numaraların bana ait olduğu TİB kayıtlarında mevcut.

PKK İTİRAFÇISI KARATAŞ, JANDARMA İSTİHBARAT'TA DİNLEME GÖREVLİSİ OLARAK ÇALIŞIYOR

Bu fotoğraf yakın bir tarihte çekildi. Fotoğraftaki kişi, beni dinlemek üzere görevlendirilen Abdülkadir Karataş. Bu şahıs eski bir PKK'lı. Şimdilerde ise itirafçılık yapıyor. Temizlik işçisi olarak Van Jandarma Komutanlığı'nda çalışıyor. Sivil işçi olmasına rağmen Van İstihbarat Şubede, Alay Komutanı Albay Vecihi İyigün'ün emriyle dinleme yapıyor. Abdülkadir Karataş Hakkari'li. İsmi askeri istihbarat arşivinde de sıkça geçiyor. PKK'lı olduğu dönemde bir çok baskına katılan bu isim, şimdi "İtirafçı" kontenjanından askerle kol kola geziyor. Van'da çevresine sık sık "Batıya gideceğim, bana iş ayarlayacak. Asker tanıdıklarım var" diyor. Bana gelen bilgilere göre birçok karanlık işe de karışmış. Ergenekon haberlerini izlerken renkten renge giriyor. Eski PKK'lı, yeni itirafçımız, benimle birlikte başka dinlemeleri de yapıyor. Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Dairesi Başkanlığı, sahte delillerle mahkemelerden aldıkları dinlemeleri fotoğrafta gördüğünüz bu odadan gerçekleştiriyor. Jandarmanın yaptığı yasal olmayan dinlemelerin yeni adresi Van İl Jandarma Alay Komutanlığı.

Kaynak: Mehmet Baransu/Taraf

15 Aralık 2009 09:15
TSK AYM ÜYELERİNİ FİŞLEMİŞ
Genelkurmay, Anayasa Mahkemesi üyelerini fişlemiş. Kılıç'a 'menfi' notu verilmiş.

Genelkurmay'ın, 2005 yılında Anayasa Mahkemesi üyelerini de andıçladığı ortaya çıktı... Andıçta; hangi üyenin ne zaman emekli olacağı, yerine kimlerin gelebileceği ve hangi üye hakkında nasıl bilgiler bulunduğu tek tek anlatılıyor.

YÖK'ün meslek liselerinin önünü açan katsayı kararını iptal eden Danıştay için istihbarat topladığı ortaya çıkan Genelkurmay Başkanlığı'nın, 2005 yılında Anayasa Mahkemesi üyeleri için çok ciddi faaliyetlerde bulunduğu ortaya çıktı. Genelkurmay İç Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Anayasa Mahkemesi üyelerinin Seçimi” başlıklı andıçta, 26 Haziran 2005'te yaş haddi sebebiyle emekliye ayrılan Mustafa Bumin'den sonra Anayasa Mahkemesi'nin başına gelebilecek adaylarla ilgili çalışmalar ve AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ni etkisizleştirmek için yasal çalışma içerisinde olduğu belirtiliyor.

SEZER, VASIFLI ÜYELER SEÇMEK İÇİN İNCELEME YAPIYOR
Mahkeme üyelerinin 65 yaşını doldurduktan sonra emekliye ayrıldığı ve mahkemenin 11 asıl 4 yedek üyeden oluştuğuna dair bilgilerin de yer aldığı notta, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından atanmış olan Ertuğrul Ersoy'un 1 Ocak 2005 ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmış olan Fazıl Sağlam'ın 23 Şubat 2005'te emekliye ayrıldığı ve bu iki üye yerine henüz görevlendirme yapılmadığı belirtilirken; Cumhurbaşkanı Sezer'in aradan uzun süre geçmesine rağmen neden görevlendirme yapmadığı şu şekilde açıklanıyor: “Aradan 3 aya yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı'nın yeni üye seçmemesinin nedenleri bilinmemekte; ancak uzun görev yapabilecek uygun vasıftaki üyeleri seçebilmek için inceleme yaptığı değerlendirilmektedir.”

KILIÇ VE ADALI İÇİN “HAKLARINDA MENFİ BİLGİ MEVCUT” İFADESİ
Anayasa Mahkemesi'nin halihazırdaki başkan ve üyeleri hakkında kısa bilgiler, görev sürelerinin sona ereceği tarihler ve hangi kontenjandan seçildiklerine dair bilgilerin yer aldığı notta, dönemin Başkanvekili Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı için “Hakkında menfi bilgi mevcut” ifadeleri kullanılıyor. Andıçta, üyelerle ilgili şu bilgiler yer alıyor:

HANGİ ÜYE, NE ZAMAN EMEKLİ OLUYOR?

Mustafa Bumin (Başkan, 26 Haziran 2005'te emekli olacak, Danıştay)

Haşim Kılıç (Başkanvekili, hakkında menfi bilgi mevcut, 2015, Sayıştay)

Sacit Adalı (Üye, hakkında menfi bilgi mevcut, 2010, YÖK)

Fulya Kantarcıoğlu (Üye, 2013 Danıştay)

H. Tülay Tuğcu (Üye, 2007, Danıştay)

Ahmet Akyalçın (Üye, 2014, Yargıtay)

Mehmet Erten (Üye, 2014, Yargıtay)

Serdar Özgüldür (Üye, 2020, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi)

Necmi Özler (Üye, 2010, Askeri Yargıtay)

Mustafa Yıldırım (Yedek üye, 2010, Emekli Vali, Üst Kademe Yöneticisi)

Cafer Şat (Yedek üye, 2010, Yargıtay)

Ali Güzel (Yedek üye, 2008 Yargıtay)

Fettah Oto (Yedek üye, 2011, Danıştay)

“SEZER, EMEKLİ OLMADAN VASIFLI İKİ ÜYE ATAYACAK”
Vakit'in ele geçirdiği andıçta, Genelkurmay'ın Anayasa Mahkemesi üyelerini nasıl sınıflandırdığı ve ilgilendiği Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in emekli olmadan yapacağı atamalarla ilgili ifadeler de göze çarpıyor. Notta, “Basında yer alan bir haberde; Mustafa Bumin'den yerine, üyelerden Ahmet Akyalçın, Mehmet Erten, Tülay Tuğcu, Sacit Adalı ve Mustafa Yıldırım'ın aday olduğuna dair bilgi mevcuttur. Anayasa Mahkemesi kararları, asıl üyelerin salt çoğunluğu (6 oy) ile alınmakta; ancak Anayasa değişikliklerine iptal kararı verebilmesi için üçte iki (8 oy) oy çokluğu aranmaktadır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi 2007 yılında sona ermektedir. Görev süresi sona ermeden önce boş olan iki üyelik için uygun vasıflardaki kişilerden atama yapacağı değerlendirilmektedir” ifadeleri yer alıyor.

AK PARTİ İLE İLGİLİ ANAYASAL İFADELER!
Anayasa Mahkemesi ile ilgili olarak “2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yine aynı yıl yapılacak olan genel seçimlerden önce Meclis'te çoğunluğu elinde bulunduran AK Parti'nin kendine müzahir bir kişiyi bu makama getirebileceği ve görev süresinin sona ereceği 2014 yılına kadar Mahkemede çoğunluğu ele geçirebileceği kıymetlendirilmektedir” ifadelerinin kullanıldığı bilgi notunda, “Ancak, son zamanlarda Anayasa Mahkemesi hakkında yaşanan tartışmalar ve bu konuda verilen beyanlar dikkate alındığında, AK Parti'nin, Anayasa Mahkemesi Kuruluş Kanunu'nu değiştirerek Anayasa Mahkemesi'nde çoğunluğu elde edebilmelerini sağlayan bir yasal düzenlemeyi TBMM'den geçirecekleri muhtemeldir. Nitekim, AK Partili milletvekillerinin ‘Anayasa Mahkemesi'nin kaldırılmasından ziyade yapısal değişikliğin şart olduğu' görüşünde birleştikleri ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte birinin Meclis tarafından seçilmesini öngören bir yasa değişikliği taslağı üzerinde çalıştıklarına dair basında haberler yer almaktadır” ifadeleri de yer alıyor.

YARGITAY VE DANIŞTAY'DAN MEDET UMMUŞLAR
Andıçta, AK Parti'nin uygulayabileceği hareket tarzlarından bir diğerinin ise Anayasa değişikliğine giderek Anayasa Mahkemesi'ni etkisizleştirecek bir düzenlemeyi TBMM'den geçirmek olduğuna değinilerek bunun neler yapılabileceğine dair yapılan değerlendirmede, “Anayasa Mahkemesi'nin mevcut Kuruluş Kanunu'na göre Cumhurbaşkanı'nın atama yetkisi sınırsız değildir. Cumhurbaşkanı, ancak 3 asıl ve bir yedek üyeyi doğrudan seçme hakkına sahiptir. Kalan üyelikler için çeşitli kurullar (Yargıtay, Danıştay gibi) tarafından kendisine sunulan adaylar arasından bir seçim yapmak durumundadır” deniliyor.

GENELKURMAY BAŞKANI, SEZER'LE MAHKEME ÜYELERİNİ GÖRÜŞMÜŞ
Bilgi notundaki değerlendirmede şöyle deniliyor: “AK Parti'nin, Anayasa Mahkemesi Kuruluş Kanunu'nu değiştirerek Anayasa Mahkemesi'nde çoğunluğu elde edebilmelerini sağlayan bir yasal düzenlemeyi TBMM'den geçirebileceği; ancak Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu ve görevleri Anayasa'da düzenlendiğinden (EK-D), bu tür düzenlemenin Anayasa değişikliği yapılması ile mümkün olacağı değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in de emekli olmasıyla boş bulunan üç asıl üyelik için Cumhurbaşkanı'nın yapacağı atamaların takip edilmesine ve gelişmelere göre uygun zamanda Sn. Genkur. Bşk. Tarafından Sn. Cumhurbaşkanı ile yapacağı görüşmede gündeme getirilmesinin uygun olacağı kıymetlendirilmektedir.”
aktifhaber

SİLAHLI SERBEST, VURULAN TUTUKLANDI

16 Aralık 2009 10:07
Dolapdere'deki olaylarda silah çeken üç kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken olaylarda vurulan ve onu hastaneye götüren bir kişi tutuklandı
İSMAİL SAYMAZ

Dolapdere’de, DTP’lilere tabanca doğrulturken fotoğrafları çekilen üç saldırgan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken; o esnada açılan bir ateşle ayağından vurulduğu ileri sürülen DTP sempatizanı Şevket A. ile onu hastaneye götüren Nuredin D., yine fotoğrafa dayanılarak ‘terör örgütüne üye olmak ve mala zarar’dan tutuklandı.

Avukatları Hasari Yenice’nin verdiği bilgiye göre, iki DTP’linin tutuklanmasına ‘kanıt’ gösterilen iki fotoğraf şöyle: Şevket A.’nın DTP önündeki basın açıklamasına katılan kitlenin içindeyken, Nuredin D.’nin ise Şevket A.’yı hastaneye kaldırırken çekilmiş görüntüleri...

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması sonrası DTP İstanbul İl Örgütü, 13 Aralık’ta Tarlabaşı’ndaki binası önünde protesto açıklaması yaptı. Eyleme, aralarında 39 yaşındaki esnaf Şevket A. ile 18 yaşındaki işçi Nuredin D.’nin de bulunduğu değişik ilçelerden partililer katıldı. Partililer açıklama sonrası evlerine dönmek üzere Dolapdere’ye yöneldi. DTP’lilerin iddiasına göre, Romanların oturduğu Dilbaz Sokak’ta toplanan grup kendilerine silahla saldırdı. Dilbazlılara göreyse saldıran taraf, DTP’lilerdi.

Tanışmıyorlardı

Şevket A.’nın savcılık ve mahkeme ifadelerine göre, evine gitmek üzere kitleyle Dolapdere’ye indi. Bu sırada silah sesi duydu, bacağında ağrı hissetti. Yaklaşık 80-100 metre ileride, eli silahlı erkek şahsı gördü. Yaralandığını anlayınca, yanından geçen, öncesinde hiç tanımadığı Nurettin D.’den yardım istedi.

Nuredin D. de aynı makamlarda verdiği belirtilen ifadesine göre ara sokaklardan ellerinde tüfekler ve bıçaklar olan grup üzerlerine yürüyordu. Birden silah patladı. Şevket A. yerde yaralı yatıyordu.

Nuredin D., Şevket A.’yi araca bindirerek Haseki Hastanesi’ne götürdü. Bu sırada polis, onları gözaltına aldı. Avukatları Yenice’nin iddiasına göre Şevket A., ayağındaki mermi çıkarılmadığı ve tedavisi bitmediği halde doktorun oluruyla hastaneden çıkarılıp sorguya götürüldü.

İki kişi ‘terör örgütü üyeliği ve kamu malına zarar vermek’ten savcılığa çıkarıldı. İfadelerinde, ‘kanıt’ olarak iki fotoğraf gösterildi. O iki fotoğraf şunlardı: Şevket A.’nın DTP önündeki açıklamada sırasında kitle içindeyken, Nureddin D.’nin de Şevket A.’yı hastaneye götürmek üzere araca bindirirken çekilmiş anları...

Şüpheliler fotoğraflarıı kabul ederken, diğer suçlamaları reddetti. Fakat bu ‘kanıtlara’ dayanılarak tutuklandılar. Tutuklanmayı gerektirecek ‘kanıt’ bulunmadığını savunan Avukat Yenice, şöyle devam etti: “Fotoğraflar dışında ne parmak izi, ne de mala zarar verirken ya da taş atarken video kaydı var. Hukuk eliyle ayrımcılık yapıldı. Kendisi yaralı olduğu halde, vuranlar bırakıldı. Hukuki değerlendirmesini bile yapamıyorum. Neden tutuklandılar, anlamadık.” Bu iki kişinin tutuklandığı saatlerde, DTP’lilere silah doğrulTan üç saldırgan, ‘Panik yaratacak şekilde silah kullanmak’tan tutuksuz yargılanmak üzere bırakılmıştı.

radikal

23 ARALIK 2009, ÇARŞAMBA
'Andıç'a Takipsizlik kararı

Çevik Bir hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 1998'de hazırlanan ''Andıç'' başlıklı belge nedeniyle, eski Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan'ın suç duyurusu üzerine yürütülen soruşturmaya ilişkin takipsizlik kararında, ''Andıç'' başlıklı ''Güçlü Eylem Planı'' belgesinin, Nisan 1998'de Genelkurmay İstihbarat Başkanlığınca, komuta katına verilmek üzere düzenlendiği belirtildi.
Andıç'ın, Genelkurmay Başkanlığı İç İstihbarat Şube Müdürlüğünce hazırlandığı, İstihbarat Başkanlığınca onay için dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Bir'e sunulduğu anlatılan kararda, ''Andıç'ta, doğrudan doğruya Birdal ve İHD'ye yönelik herhangi bir suça azmettirici ifadenin bulunmadığı'' bildirildi.
Kararda, belgenin çizelgesinde HADEP, İHD, Fazilet Partisi, aşırı sol örgütler, GKK, siyasiler, belediye başkanları, iş adamları, gazeteciler, PKK-uyuşturucu ilişkisi, PKK'nın finans kaynakları vs. gibi hususların faaliyet alanı olarak belirlendiği belirtildi.
İHD'ye yönelik faaliyet olarak ''Maksat'' kısmında, ''Kapatılmasını sağlamak'' notunun bulunduğuna işaret edilen kararda, ''Ayrıca bu derneğin PKK güdümünde olduğu konusunu da ortaya koyarak, sağladığı desteği açıklamak ve kapatılmasını sağlamak, İHD'nin kapatılması için Dernekler Kanununa aykırı faaliyet gösterdiği konusunda İçişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunmak gerektiği belirtilmiştir (İHD ve Akın Birdal'ın PKK ile işbirliğini ortaya çıkarmaya yönelik istihbarat isteğinde bulunulması)'' ifadeleri kullanıldı.
Andıç'ın, içerik olarak, özellikle bölücü silahlı PKK terör örgütüne karşı yürütülen çalışmalarla ilgili kurumsal bir belge olduğu ifade edilen kararda, Birdal'ın 12 Mayıs 1998'de İHD Genel Merkezinde silahlı saldırıya uğramasının ardından başlatılan soruşturma sonucunda, Cengiz Ersever, Semih Tufan Gülaltay ve diğer 15 sanık hakkında dava açıldığı, yargılama sonucunda bazı sanıklar hakkında mahkumiyet, bazıları hakkında beraat kararı verildiği anımsatıldı.
Buna ilişkin mahkeme kararının incelenmesiyle, saldırının, bir kısım sanıklarca kurulduğu anlaşılan Türk İntikam Tugayı (TİT) isimli örgütçe gerçekleştirildiği belirtilen kararda, dosya kapsamına göre eylemin Andıç belgesiyle bir bağlantısının olmadığı kaydedildi.
Kararda, ''Belgeyi, bulunduğu görevi gereği onayladığı anlaşılan şüpheli Çevik Bir tarafından, bu suçu işlemeleri konusunda sanıkların azmettirilmesinin söz konusu olmadığı'' ifadelerine yer verildi.
Birdal'ın yaralanması olayıyla ilgili Yargıtay denetiminden geçen kesin hüküm bulunduğu hatırlatılan kararda, aynı suçla ilgili yeni bir durumun ortaya çıkması halinde başvurulacak yasal yolun CMK'da açıklandığı bildirildi.
Kararda, bu nedenlerle şüpheli Bir hakkında, suçlamalar doğrultusunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği kaydedildi.
Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ise yazılı açıklama yaparak, karara itiraz edeceklerini belirtti.
akşam

01 Ocak 2010 10:14
EMASYA'da Arınç'ı Takip Yetkisi
1997'de imzalanan EMASYA protokolü halen yürürlükte, protokolün yasal dayanağı olmadığı iddia ediliyor Arınç'ı takip protokole dayandırılıyor

Genelkurmay ile İçişleri arasında 1997'de imzalanan yasalara aykırı EMASYA protokolü halen yürürlükte...Genelkurmay ile İçişleri arasında 1997'de imzalanan EMASYA protokolünün yasalara aykırı olduğu, 7 yıl önceki Mülki İdare Şûrası'nda tescil edildi. Şura’nın ‘iptal edilsin’ önerisine rağmen protokol hala yürürlükte...

Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 7 Temmuz 1997'de imzalanan gizli Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü'nün hâlâ yürürlükte olması tartışma konusu olmaya devam ediyor. Protokol, siyasi otoritenin az da olsa zayıfladığı, afet, toplumsal olaylar ve terör olayları karşısında resmi olarak ilan edilmeyen bir sıkıyönetim halinin, fiilen yürürlüğe sokulmasının yasal dayanağını oluşturuyor.

Asker, protokole dayanak sivil alanda istihbarat bile yapabiliyor. EMASYA'nın yasalara aykırı olduğu bundan 7 yıl önce 25-27 Nisan 2002 tarihlerinde yapılan Mülki İdare Şûrası'nda tescil edildi. Şûra, bu protokolün iptal edilmesini de önerdi. Ancak protokol hala yürürlükte.

SIKIYÖNETİM GİBİ

Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ile İçişleri Müsteşarı Teoman Ünüsan tarafından imzalanan ve 27 maddeden oluşan protokol "gizli" ibaresini taşıyor. Bu protokolde askeri birliklerin, "büyük toplumsal hareketler" karşısında yerel mülki idare amirinin çağrısı ve kararını beklemeden harekete geçmesi öngörülüyor. İldeki polis ve jandarma, yardıma gelen askeri birliğin komutanının emrine giriyor ve garnizon komutanı mülki idare amirinin güvenlikle ilgili yetkilerini fiilen devralıyor.

Protokol, bu tür olayların öngörülmesi için sivil alanda geniş bir istihbarat çalışmasının askeri güçler tarafından yapılmasına da olanak sağlıyor. Protokolün uygulaması durumunda, adeta ilan edilmemiş bir sıkıyönetim hali ortaya çıkıyor.

2002'DE KANUNSUZ DENİLDİ

Siyasi otoritenin iyice zayıfladığı 1997'de imzalanan bu gizli protokolle askeri otorite, terörle mücadeleden toplumsal olaylara uzanan birçok bahane ile müdahale yetkisi kazandı. EMASYA'nın yasalara aykırı olduğu ise bundan 7 yıl önce yapılan Mülki İdare Şurası'nda tescil edildi.

AK Parti iktidarı öncesinde 25 Nisan 2002'de toplanan Başbakan Bülent Ecevit ve İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'in de bulunduğu şura, 273 üyenin katılımı ile 3 gün çalıştı. Şurada oluşturulan 2 numaralı komisyon, protokolü didik didik inceledi. Şura sonunda yayımlanan raporda, EMASYA'nın birçok noktadan kanuna aykırı olduğu vurgulandı.

EMASYA’DA ARINÇ’I TAKiP YETKiSi VAR

EMASYA'nın TSK ile Emniyet Teşkilatı arasında yönetmelik gibi bir şey olduğunu ifade eden Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu, protokolün 28 Şubat'ın karanlık sürecinde imzalandığını hatırlattı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ı takip skandalıyla ilgili bilgiler veren Orakoğlu, "EMASYA'nın uygulanması komutanların demokrasi anlayışı ile ilgili bir şey" dedi. "Şimdi dese ki 'Arınç'ı EMASYA protokolüne göre yapıyoruz' buna yetkisi var" diyen Orakoğlu, hiçbir hukuk devletinde bir işin subjektif fikirlere bırakılamayacağını vurgulayarak , bir sistemin geçerli olması gerektiğini söyledi.

EMAYSA protokolünün kanunu aştığını belirten Orakoğlu, 2003'te toplanan Mülki İdare Şurası'nı ise şöyle anlattı: "Yani burada 105 tane üst düzey yönetici var. Emekli valiler var, hazır görevde valiler var. Sahil Güvenlik Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığından yetkililer var. Bunlar toplanmışlar bu EMASYA protokolünün 12-13 tane maddeden 5442 Sayılı Kanu’na aykırı olduğunu karara bağlamışlar. Bunu 13-14 maddelik bir raporla hükümete ilettiler. Tahmin ediyorum ki hükümet de bu EMASYA protokolünün kaldırılması adına bunu TSK'ya yazmıştır. Ama EMASYA protokolü şu anda devam ediyor."

DOĞRUDAN MÜDAHALE

Orakoğlu, EMASYA'nın direkt ve doğrudan demokratik hayata müdahale edebileceğine dikkat çekti. Protokole göre Ankara'nın en üst düzey garnizon komutanının EMASYA komutanı olduğunu söyleyen Orakoğlu, "İlin idaresi 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu'na göre valilere verilmiştir. Ama EMASYA protokolü bu yetkiyi garnizon komutanlarına vermiştir. Yani burada garnizon komutanı isterse emniyetin istihbarat başkanını da çağırır herkesi çağırabilir" diye konuştu.

PROTOKOLÜN HUKUKSUZ 8 YÖNÜ

1-Protokol, yasanın çizdiği sınırı aşarak "bir ilde çıkan" asayişle ilgili olaylarla ilgili yardım isteme esaslarını düzenliyor. Oysa bir ilde çıkacak olaylarla ilgili durum İller İdaresi Kanunu'nun 11/D maddesinde zaten ayrıntılı olarak ele alınıyor. Bu nedenle protokol yetki yönünden hukuka aykırı.

2-Protokolle kurulan il ve ilçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları üyeleri arasına garnizon komutanı sıfatıyla bir askeri yetkili dahil edilmesi mülki idare amirliğinin asayiş hizmetlerine ilişkin yetki ve sorumluluk düzeninin bütünlüğünü bozuyor.

3-Protokol aniden ortaya çıkan ve hakkında acilen karar alınması gereken sorunların çözümünde sürat ve etkinliği azaltabilecek bir işleyiş sistemi oluşturmakla mülki idare amirlerinin takdir yetkisini ve hareket serbestisini kısıtlıyor.

MÜLKİ AMİRE ZORUNLU GÖREV

4-Protokolle getirilen mülki idare amirlerinin kuvvet talebinde bulunmadan önce EMASYA Bölge ve Tali Bölge komutanlıklarına bilgi vermesi zorunluluğu, 5442 sayılı İller İdaresi Kanunu'nun askeri birliklerden yardım istenilmesi konusunda getirdiği düzenlemenin esasını teşkil eden "istisnailik" ve "'olağanüstülük" nitelikleriyle bağdaşmıyor.

5-Protokolle EMASYA komutanlıklarına verilen mülki amirlerin talebi olmaksızın olaylara müdahale yetkisi 5442 Sayılı Yasa’ya "şekil, yetki, konu ve maksat" yönlerinden aykırı.

6-Protokolle iller arasında kuvvet kaydırılmasının EMASYA Tali Bölge komutanının aracılığına bağlanması, 5442 Sayılı Yasa’ya açıkça aykırı.

7-Protokolün polis ve jandarma güçlerinin tamamının kaçınılmaz olarak yardıma gelen askeri birliğin komutasına girmesini öngören düzenlemesi yasalara aykırı.

8-Protokol'ün 20. maddesiyle Asayiş Harekât Merkezi ve 22 ve 23. maddeleri ile Müşterek İstihbarat Merkezleri şeklinde düzenli ve sürekli örgütlenmelere gidilmesi, başta 5442 Sayılı Kanun olmak üzere, iç güvenliği düzenleyen tüm yasalara aykırı.

Bugün

30 Ocak 2010 14:58
İşte O EMASYA Raporu
İşte darbe kılıfı ve kaybolduğu söylenen EMASYA'nın gerçek yüzünü gözler önüne seren Şemdinli raporu...

Cihan Haber Ajansı, darbelere zemin hazırlayan EMASYA protokolünü ilk kez ortaya çıkaran Şemdinli Araştırma Komisyonu raporuna ulaştı.

Raporda, protokolün, kanunlara ve Anayasa'ya aykırı olduğu açıkça vurgulanıyor. Hukuk devletinde 'gereksiz ve keyfi bir uygulama' olarak nitelendirilen EMASYA'nın, Türkiye'yi Avrupa Birliği karşısında güç durumda bıraktığının altı çiziliyor. Protokolün, dayandırıldığı 5442 sayılı İl Kanunu'na aykırı olduğu vurgulanırken, bunun bir an önce ya iptal edilmesi ya da yasal bir düzenlemeye kavuşturulması gerektiğine işarete ediliyor. Raporda, protokole ilişkin "Devletin sivil otoritesini, kamu düzeni ve güvenliğini berhava eder nitelikte sonuçlar doğurur." ifadelerine yer veriliyor.

Mart 2006'da, çoğunluğu hukukçu kökenli milletvekili olan Şemdinli Araştırma Komisyonu üyeleri tarafından kaleme alınan raporda, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun 11/D maddesinin uygulanmasına yönelik olarak İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı adına 07.07.1997 tarihinde Koramiral Çetin Doğan ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan arasında imzalanan EMASYA protokolü eleştiriliyor, manifesto niteliğinde hukuki değerlendirmelere yer veriliyor.

Şemdinli Araştırma Komisyonu raporunda, kanuni bir dayanağı bulunmayan protokolün 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu uyarınca, ilde suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenliğini korumak ve sağlama görevinin valiye ait olduğu hatırlatılırken, EMASYA komutanlıklarının, mülki amirlerin yardım talebi olmaksızın olaylara müdahale edebilmesine imkan veren 9'uncu maddesinin, 5442 sayılı kanuna yetki, şekil, konu ve maksat yönlerinden aykırı düştüğü, hatta bu yasanın getirdiği düzenlemeyi bütünüyle geçersiz kıldığı vurgulanıyor.

"VAHİM SONUÇLAR DOĞURUR"

Bu protokolün dayanağı olarak 5442 sayılı kanunun 11/D maddesini gösteren Rapor, ancak kanunda böyle bir teşkilatlanmaya imkan tanıyan bir hüküm bulunmadığını, böyle bir ihtiyaç varsa, bu hususta kanuna rağmen değil, yapılacak yasal düzenlemelerle çözümlenmesi gerektiğini ifade etti.

Belirtilen protokolün, 5442 sayılı Kanun'un 11/D maddesinde düzenlenen vali-askeri kuvvet sistemi ilişkisine aykırı bir yapıyı öngörüyor. Özellikle Protokolün 9. maddesinde yer alan EMASYA komutanlıklarına ve gecikmenin yolaçacağı mahsurları ortadan kaldırmak için olaylara doğrudan müdahale etmesine imkan tanıyan düzenlemesi, 5442 sayılı kanun ile ilde emniyet ve asayişten birinci derecede sorumlu kılınan valinin toplumsal olayları, bu kapsamda terör olaylarını önleme ve bastırmada asıl görevli ve sorumlu olması üstüne kurgulanan yapıyı, dolayısıyla sivil otoritenin kamu düzeni ve güvenliğini sağlama şeklindeki temel fonksiyonunu berhava eder nitelikte vahim sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiliyor.

"DAYANDIĞI KANUNA AYKIRI"

Protokole göre, "EMASYA Planlarının uygulanması için mülki makamlar tarafından kuvvet talebinde bulunduğu ve olay mahalline intikal edildiği andan itibaren, kıdemli askeri komutanı (Jandarma dahil) emir komutayı alır. Kolluk kuvvetleri, bu andan itibaren askeri komutanın emrine girerler. Askeri komutan tarafından aksine bir emir verilmedikçe, olay mahallindeki kolluk kuvvetlerinin almış oldukları tertip, tedbir ve düzenler bozulmaz. Emir komutanın askeri birlik komutanına seçtiği andan itibaren, zor kullanmanın derecesinin tayini ile kullanılacak araç ve gereçler ile silah kullandırmanın yetki ve sorumluluğu askeri komutandadır." ibaresi de eleştiriliyor. Bunun, 5442 sayılı İl Kanunu'nun söz konusu bu görevi açıkça vali ve kaymakamlara verdiği belirtilerek bunun yeniden değerlendirilmesi isteniyor.

"AB'YE İZAHI ZOR"

Komisyon, sivil-asker ilişkisinin sıkça eleştirildiği bu çerçevede EMASYA'nın izahının zor olacağına da dikkat çekiyor: "Komisyonumuzca 09.02.2006 tarih ve Esas No: A.01.1.GEÇ.10/322,323,324-128 sayılı yazısı ile belirtilen tüm bu nedenlerle birlikte, Avrupa Birliği müktesebatına uyum sürecinde olan ülkemizin, sivil-asker ilişkilerine yoğun eleştirilerin yöneltildiği, bu konuda Birliğin benimsediği ilke ve değerlerle uyuşmayan yapısına ciddi itirazların da yapıldığı göz önünde tutularak, anılan Protokol'ün bir yönetmelik kapsamında yeniden düzenlenmesi gereği açık bulunmaktadır."

Komisyon, protokole ilişkin genel bir değerlendirmede bulunduktan sonra maddelerin sakıncalarını tek tek sıralıyor. Protokolün bazı maddeleri ile Şemdinli Araştırma Komisyonu üyelerinin eleştirileri ve değerlendirmeleri şöyle:

1-Protokolün 1. maddesinde, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarda ilgili valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi öngörülüyor.

1- Halbuki, 5442 sayılı kanunun 4178 sayılı kanunla değişik, halen yürürlükte olan son halinde, "...Birden fazla ili içine alan olaylarda, ilgili valilerin isteği üzerine aynı veya farklı askeri birlik komutanlıklarından kuvvet tahsis edilmesi durumunda iller veya kuvvetler arasında işbirliği, koordinasyon, kuvvet kaydırması, emir komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususlar yukarıda belirtilen hükümler çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslara göre yürütülür...'" hükmü yer alıyor. Bir il içerisinde meydana gelen ya da gelebilecek olaylarda valilerin yardım istemesi ve askeri kuvvet komutanlıklarının yardım etmekle yükümlü olduklarına ilişkin hususlar kanunda açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle, Protokol kapsamının genişletilmesi 5442 sayılı kanuna aykırı bir uygulamadır.

2-Protokolün 5. maddesiyle, terör ve toplumsal olayları değerlendirmek, kullanılacak kolluk kuvvetlerini düzenlemek, olaylara müdahale yöntemlerini belirlemek, kesintisiz koordinasyon ve işbirliğini sağlamak maksadıyla, il ve ilçe bazında 'İl ve İlçe Güvenlik ve Koordinasyon Komisyonları' ihdas edilmiş, bu komisyona ayda bir defa olağan, gerekli görülen hallerde olağanüstü toplanarak, ilin güvenlik durumunun değerlendirmesini yapma misyonu yüklenmiştir.

2-İl Güvenlik Koordinasyon Komisyonunun vali, garnizon komutanı veya temsilcisi, il emniyet müdürü, il jandarma komutanı. MİT temsilcisi ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşekkül etmesi öngörülmüştür. İlin emniyet ve asayişinden vali sorumlu olduğuna ve 5442 sayılı Kanunda da böyle bir komisyon kurulması öngörülmediğine göre, bu komisyonların halen faaliyette bulunmasının yasallığı tartışmalı bulunmaktadır.

3-Protokolün 6. maddesinde, yardım isteyecek makam olarak 'mülki amirler' tabiri kullanılmıştır. Bilindiği gibi İl İdaresi Kanunu bu yetkiyi valiye vermiştir. Diğer taraftan, aynı maddede, yardım isteme talebinin İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonu'nda değerlendirilmesi ve yapılan durum değerlendirmesi neticesinde yardım zorunlu görülür ise yardım yapılması düzenlenmiştir.

3- Halbuki, 5442 sayılı kanunun 11/D maddesi, valinin duruma göre sözlü ya da yazılı olarak yardım talebinde bulunması halinde bu talebin geciktirilmeksizin yerine getirilmesi hükmünü amirdir. Dolayısıyla, valinin talebini yine onun başkanlık ettiği bir komisyonda değerlendirmek ve zorunlu görülürse yerine getirmek gibi bir düzenleme kanunun hem lafzına, hem de ruhuna açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

4-Protokolün 7. maddesinde, mülki amirler tarafından önceden yapılacak planlama ve hazırlıklarda, kolluk kuvvetlerinin kullanılmasına ilişkin esaslar, muhtemel kullanma planları ve muhabere irtibatlarının, EMASYA Komutanlıkları ile yeterli bir zaman önce koordine edilmesi ve bu planların muhtelif senaryolara göre prova edilmesi düzenlenmiştir.

4- Valilerin emrindeki genel kolluk mensuplarının kullanılmasına ilişkin planların askeri makamlara verilmesi hususu 5442 sayılı Kanunda yer almamaktadır. Valinin emrindeki kolluk mensupları ile olaylara müdahalesi asıl ve askeri kuvvet kullanılması arızi olduğuna göre, böyle bir düzenleme kanuna aykırıdır. Yine benzer şekilde 16. maddede de bu defa EMASYA Planlarının uygulanması hususunda seminerler düzenlenmesi öngörülmüştür. Ancak, cümlenin başlangıcında bu işlemlerin mülki makamların koordinatörlüğünde yapılacağı belirtildiği halde, cümlenin sonunda EMASYA Komutanlıklarının koordinatörlüğünde yapılacağına yer verilmiştir. Uygulamada planların uygulanmaları ve seminerler, EMASYA Komutanlıklarının koordinatörlüğünde yapılmaktadır. Kanun yardım isteme konusunda valiyi, yardım etme konusunda da askeri kuvvet komutanlarını yükümlü kıldığına göre, bu seminerin de yine valinin isteği ve planlaması doğrultusunda yapılması uygun olacaktır.

5- Protokolün 9. maddesinde, toplumsal olayların genişlemesi halinde İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonlarının ivedilikle toplanması, EMASYA Komutanlıklarının olayları takip etmesi, olayların gelişmesini değerlendirmesi ve gecikmenin yaratacağı mahsurları ortadan kaldırmak için olaylara doğrudan müdahale etmesini düzenlemiştir.

5- Bu madde Kanuna açıkça aykırıdır. Valinin yardım isteme talebi olmadan hiçbir makamın kendiliğinden harekete geçmesi mümkün değildir.

6- Protokolün 19. maddesinde, birden fazla ili içine alan olaylarda, iller arasında kuvvet kaydırması ve kullanılması, emir - komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususların uygulanmasını sağlamak üzere ilgili valilerden birisinin İçişleri Bakanı tarafından koordinatör vali olarak görevlendirilmesi düzenlenmiş, koordinatör valinin EMASYA Komutanlıklarından yardım istemesi öngörülmüştür. Yine benzer şekilde Protokolün 12. maddesinde de koordinatör valinin EMASYA Komutanlıklarından yardım istemesi hususuna yer verilmiştir.

6- 5442 sayılı Kanun birden fazla ili içine alan olaylarda geçici olmak kaydıyla valilerden birisine koordinasyon görevini üstlenmek görevi vermiştir. Kanunda bu konumda olan valilerin yardım isteyeceğine dair bir husus yer almamaktadır. Böyle bir düzenleme koordinasyonu sağlamakla geçici olarak görevlendirilen bu valileri, daimi görev icra eden OHAL Bölge Valisi konumuna getirir.

7- Protokolün 20. maddesinde, mülki makamlardan kuvvet talebi geldiği andan itibaren EMASYA Komutanlıkları nezdinde teşkil edilen Asayiş Harekat Merkezlerinde, jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlüklerini temsilen personel görevlendirilmesi düzenlenmiştir.

7- Bu şekilde, olaylara müdahalenin talep halinde yardıma gelecek olan askeri birliklerin merkezlerinden yönetilmesi öngörülmektedir. Böylece yetki ve inisiyatif validen komutana geçmektedir. Bu düzenlemeyi de 5442 sayılı Kanunla bağdaştırmak mümkün değildir.

8- Protokolün 22. maddesiyle de EMASYA komutanlıkları nezdinde Emniyet, Jandarma ve MİT temsilcilerinin katılmasıyla 'Müşterek istihbarat merkezleri'nin tesisi öngörülmüştür.

8-Bu protokolün dayanağı olarak 5442 sayılı kanunun 11/D maddesi gösterilmiştir. Ancak kanunda böyle bir teşkilatlanmaya imkan tanıyan bir hüküm bulunmamaktadır. Eğer böyle bir ihtiyaç varsa, bu husus da kanuna rağmen değil, yapılacak yasal düzenlemelerle çözümlenmelidir.

9- Bu protokolün dayanağı olarak 5442 sayılı Kanunun 11/D maddesi gösterilmiştir. Ancak kanunda böyle bir teşkilatlanmaya imkan tanıyan bir hüküm bulunmamaktadır.

9-Eğer böyle bir ihtiyaç varsa, bu husus da kanuna rağmen değil, yapılacak yasal düzenlemelerle çözümlenmelidir.

aktifhaber

01 Şubat 2010
Fırtına: Başını Açsada Girmez!
Orgeneral İbrahim Fırtına'nın Başörtülü ve sakallılarla ilgili 'gizli' emri ortaya çıktı. Başını açsa bile başörtülü hasta yakınına merhamet yok. İşte o belge...

Başbuğ'un Balyoz darbe planında 'Allah Allah'lı savunması üzerine Vakit gazetesi yeni bir belge yayınladı.

İşte Vakit gazetesinde Kemal Gümüş imzasıyla yayınlanan haber......

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un; “Allah Allah diyen bir ordu bunu yapar mı?” şeklindeki savunmasını çürüten bir belge yayınlıyoruz. Belgede Hava Kuvvetleri eski Komutanı Org. İbrahim Fırtına'nın; “Hastane ve sosyal tesislere, evlatlarını ziyarete gelen siviller, başörtülerini açsalar bile nizamiyeden içeri alınmayacaklar” şeklinde emir verdiği ortaya çıktı.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, ısrarla darbe planlarındaki korkunç senaryoları ve cuntacıların camilere yönelik saldırı planlarını “Allah Allah diyen ordu Cami bombalar mı” diye reddederken, bir bir ortaya çıkan belge ve görüntüler, adeta Başbuğ'u yalanlar nitelikte... Vakit'in ele geçirdiği belgeye göre, Hava Kuvvetleri eski Komutanı Emekli Org. İbrahim Fırtına, görevdeyken dindar insanları rencide edici akla ziyan talimatlar vermiş.
İbrahim Fırtına imzasıyla hazırlanan “Yıkıcı-Bölücü Faaliyetlere Karşı Koyma” Planında yer alan emirlere göre başörtülü vatandaşlar, askerî hastanelere ve askerî tesislere sokulmayacak, yakını örtülü olan personel derhal istihbarat birimlerine bildirilecek.

FIRTINA'YA GÖRE SAKAL VE TESETTÜR ÇAĞDIŞI
Orgeneral İbrahim Fırtına'nın sözde Yıkıcı-Bölücü Faaliyetlere Karşı Koyma adı altında hazırladığı kişiye özel ve gizli ibareli belgede; dinî sembol, başörtüsü ve sakal çağdışı olarak belirtilerek, birinci derecede mücadele edilmesi gereken unsurlar olarak yer alıyor. Bu unsurları taşıyan askerî personelin hiçbir askerî kuruma alınmaması için gerekenlerin ivedî bir şekilde yapılmasını isteyen Fırtına, şu talimatları hazırlamış; “Anayasal düzene karşı siyasi veya dini bir akımın sembolü haline gelmiş çağdışı bir kılık, kıyafet (Başörtüsü ve Manto) ve sakala sahip kişilerin T.S.K'ne ait birlik karargah, kurum, sosyal tesis ve lojman gibi yerlere sokulmaması yolundaki uygulamalar ile diğer emir ve yönergelerde belirtilmiştir. Askeri Konutlardan istifade eden personel ve aileleriyle, ziyaret maksadıyla gelen sivil personelden giyim tarzı çağdaş olmayan, inkılap kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir akım veya ideolojiyi belirleyen kılık ve kıyafette olanlar ile tutum ve davranışları ile Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı davrandığı ve irticai görüşleri benimsediği, bu gibi faaliyetlerde bulunduğu tespit edilenler konutlar bölgesine alınmayacaktır.”

MERHAMET EDİLMEYECEK
Başörtüsü tahammülsüzlüğünde sınır tanımadığı anlaşılan Fırtına, başörtülü asker yakınlarına olan hazımsızlığını, verdiği emirlerde adeta kusuyor. Tespit edilen başörtülü asker yakınlarının daha sonra başlarını açsalar bile onlara merhamet edilmeyeceğini emreden Fırtına, verdiği emirlerde, “Askerî tesis nizamiyelerine (Askeri Lojman, Askeri Gazino, Askeri Hastane, Orduevi, Özel Eğitim Merkezi gibi askerî sosyal tesislerde) çağdaş olamayan kılık kıyafet (Başörtüsü ve Manto) ile ziyaret amacıyla geldikleri tespit edilen kişiler, kıyafetlerini uygun hale getirseler bile nizamiyelerden içeri alınmayacaktır” diyor.

BAŞÖRTÜLÜ ASKER YAKINI, KESİNLİKLE ASKERÎ HASTANEYE GİREMEZ
Başörtülü asker yakınlarının özellikle askerî hastanelerden yararlandırılmaması için titiz davranılmasını isteyen Fırtına, “Çağdaş olmayan kılık kıyafet (Başörtüsü ve Manto) giyinen personel aileleri kesinlikle askerî hastanelerden faydalandırılmayacaktır. Bu tür personelin kimlikleri tespit edilerek bilgi ve belgeler oluşturulduktan sonra, İstihbarat Başkanlığı'na yazı ile bildirilecektir” şeklinde emir vermiş.

ASKERÎ LOJMANDA OTURMAYAN PERSONEL MERCEK ALTINA ALINMIŞ
Başörtüsü ile sakalı çağdışı olarak algılayıp mücadele için akıl almaz emirler yağdıran Fırtına'nın çalışmaları bununla da bitmiyor. Askerî lojmanlarda kalmayan personelin dahi tek tek araştırılmasını isteyen Fırtına, çocukları İmam Hatip Liselerine veya dindar insanlara ait okul veya dershaneye giden askerî personelin de derhal tespit edilmesinin ve bunların raporlar halinde askerî istihbarat birimlerine ulaştırılarak gerekli soruşturmanın başlatılmasını istiyor. İşte din düşmanlarını aratmayacak o diğer emirler şöyle: “Lojman puanı lojmana girmeye yeterli olup da lojmana giremeyen personelin, lojmanlardan yararlanmama nedenleri araştırılacak, bu personelden yıkıcı-bölücü faaliyetlere karıştığı tespit edilenler hakkında gerekli işlemler yapılacaktır.”

İMAM HATİP LİSELERİ, DERSHANE VE YURTLAR DA MERCEK ALTINDA
Talimatın devamında şu ilginç satırlar yer alıyor: “Kontrol altında bulundurulan personel haricinde; personelden ailesi çağdaş olmayan kılık kıyafet giyinen, çocuklarını İmam Hatip liseleri ile irticai nitelikte faaliyet yürüten okul, dershane ve yurtlara gönderenlerin tespiti halinde, konuya ciddiyetle yaklaşılarak ‘Adamsendeci' bir yapı içerisinde ‘Benden bulmasın da kimden bulursa bulsun' mantığı ile hareket etmeyecek, gerekli bilgi, belgeler oluşturularak işlem yapılması sağlanacak.”
aktifhaber

ÇOBANI TARADILAR SONRA PATLATTILAR

“Soysuzlar Çetesi” filmindeki vahşet 1995’te Hakkari Yüksekova’da yaşandı: Askerler gözaltında tarayıp mayınla patlattılar
YÜZBAŞI EMRETTİ, TEĞMEN YAPTI
BOLU Komando Tugayı’ndan birliklerin uyguladığı vahşet, on beş yıl sonra bir asker savcıya ifade verince ortaya çıktı: Nezir Tekçi adlı çoban, Yüzbaşı Akın’ın emri ve bir teğmenin ateşiyle öldürüldü.
‘KÜRTLER VURSUN’
YÜZBAŞI Akın “Kürt olan askerler çobanı vursun” dedi ama bu emre uyulmadı. Kemal Teğmen atıldı, Tekçi’yi G-3’le iki kez vurdu.
KOPMUŞ KAFASINI ALIP GÖSTERDİ
SONRA emirle bütün askerler Tekçi’yi taradılar ve cesedi üzerinde mayın patlattılar. Kemal Teğmen de çobanın kopan kafasını alıp gösterdi.
Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde 1995’te çobanlık yaparken kaybolan oğlu Nezir Tekçi’nin izini süren baba Halit Tekçi’nin karşısına Yüksekova Tabur Komutanlığı çıktı. Acılı babanın ısrarlı aramalar sonucu ulaştığı ve 15 yıl önce Yüksekova Tabur Komutanlığı’nda er olarak görev yapan Yunus Şahin, tanık olarak savcılığa verdiği ifadede Nezir Tekçi’nin bölgede bulunan Bolu Dağ ve Komando Tugayı tarafından gözaltına alındığını ve öldürüldüğünü iddia etti.
Savcı babayı kovdu
1988’de Dağlıca’ya bağlı Demir (Mıdı) köyünde yaşayan Halit Tekçi, evlerinin boşaltılması sonucu önce Üçkardeşler (Zeri) köyüne, ardından da Güngör Mahallesi’ne yerleşti. Baba Tekçi, 16 nüfuslu ailenin geçimini sağlamak için çocuklarını da çevre köylere çobanlık yapmaya gönderdi. Ancak, Tekçi ailesi 28 Nisan 1995 tarihinden sonra çocukları Nezir Tekçi’den bir daha haber alamadı.
Cemil Kırmızıtaş adlı bir tanıdıkları sayesinde oğlu Nezir Tekçi’nin Bolu Dağ ve Komando Tugayı tarafından gözaltına alındığını öğrenen baba Halit Tekçi sonrasındaki gelişmeleri şöyle anlatıyor:
“Bunun üzerine Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Cumhuriyet Başsavcısı dilekçemi yüzüme fırlatarak, ‘Sen nasıl Türk askerine iftira atarsın’ dedi ve beni makamından kov du.”
15 yıl sonra gelen tanık
Oğlunun peşini bırakmayan acılı baba Yüksekova’da görev yapan Vanlı bir asker sayesinde 1995 yılında Çanakkale’den Yüksekova Tabur Komutanlığı’na geçici görevle gelen er Yunus Şahin’e ulaştı. Tanıklık yapmayın kabul eden Şahin, geçen ağustos ayında Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı’na ifade verdi.
Şahin, tutanaklara yansıyan ifadesinde gözaltına alınan Nezir Tekçi’yi de beraberinde operasyona götürdüklerini kaydetti. Operasyona katılan rütbelileri, “1. Bölüğün Komutanı Yüzbaşı Ali Osman Akın, 2. Bölük’ten Kemal Teğmen ve 2 Bölüğün Komutanı bir yüzbaşı” olarak sayan Yunus Şahin şöyle devam etti:
“Aşağıya köye doğru yaklaştığımız tepelik bir yerde durmamızı emrettiler. Fakat olduğumuz yerden köy görünmüyordu. Ali Osman Akın adlı Yüzbaşı, Nezir’e ‘Bize PKK’nın yerini ve silahlarını göster’ dedi. Nezir, onların yerini bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Ali Osman, ‘Seni öldüreceğim’ deyince Nezir ‘Benim bir suçum yok, ben ne yaptım ki’ diye söylendi.
Sonra Ali Osman, Nezir’i alıp bizden 10 metre kadar ileriye götürdü. Nezir öldürüleceğini anladığı için koşup bizim tarafa doğru geldi. Bunun üzerine Ali Osman adlı yüzbaşı bize hitaben ‘Aranızda hangileri Kürt ise parmak kaldırsın’ dedi.
Yaklaşık 20 kişi parmak kaldırdı. Ali Osman, bize Nezir’i göstererek ‘Kürt olanlar üzerine doğru ateş etsin’ dedi. Orada olan Kürt askerlerden bir kısmı ‘Sadece biz ateş etmeyiz’ deyince kimse ateş etmedi.
Teğmen kopmuş kafasını getirdi
İfadesinde Kemal isimli bir teğmenin “Komutanım isterseniz ben vurayım. Emir komutayı bana verin, ben vurayım” dediğini ve yüzbaşının bunu kabul ettiğini anlatan Şahin şunları kaydetti: “Kemal Teğmen, Nezir’in kolundan tutup bizden on metre uzağa götürüp orda G-3 ile kendisine bir veya iki el ateş etti. Bu arada Ali Osman bize dönerek ‘Hepiniz ateş edin’ dedi. Herkes Nezir’e doğru ateş etti.
Ben de bütün bölük gibi o tarafa doğru ateş ettim. Fakat isabet etmesin diye kenara ateş ettim. Bu sırada bölükte 70’e yakın rütbeli ve asker vardı. Herkes o tarafa doğru ateş etti. Nezir, yere düşmüş ve ölmüştü. Ali Osman bize ‘Geri çekilin’ deyince geriye doğru çekildik. Bu sırada Kemal Teğmen ‘Mayıncı yanıma gelsin’ dedi. Bir müddet sonra mayının patlama sesi geldi. Bizler Ölen Nezir’in elbiselerinin havaya uçuştuğunu gördük bir süre sonra da Kemal Teğmen elinde Nezir’in gövdesinden kopmuş kafasını saçlarından tutarak getirip bize gösterdi. Ve Ali Osman bize ‘Bölük yola devam etsin’ dedi. Biz köydeki çadırlara geri döndük. Birkaç gün sonra ben köye geri döndüm.”
Fotoğraftan teşhis etti
O gün yakalanan ve kendileriyle dağa operasyona götürülen kişiyi savcının karşısında fotoğraflarından da teşhis eden Yunus Şahin, “Anlattığım gibi Kemal Teğmen bu kişinin vücudundan kopmuş kafasını getirip bize gösterdiğinden beri bu olayı ve adamın yüzünü hiç unutmadım. Zaten kendisine çay vermiş ve konuşmuş olduğum için de yüzünü biliyorum. Kısacası öldürülen kişinin, fotoğrafını gösterdiğiniz kişi o
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cmt Şub 06, 2010 2:10 am    Mesaj konusu: TSK’DA UYGULANAN KILIK KIYAFET YASAKLARI Alıntıyla Cevap Gönder

TSK’DA UYGULANAN KILIK KIYAFET YASAKLARI, DİN VE MEZHEP AYIRIMCILIĞI DEĞİLSE NEDİR?

Ertuğrul Horasanlı

TSK’nın Komuta kademesinin 12 Eylül’le başlattığı ve 28 Şubat’la birlikte şiddetlendirdiği askerî personelin eşi çocukları, annesi babası, bütün hısım akrabası ve dost ve arkadaşlarına kadar genişlettiği haksız, hukuksuz kılık kıyafet, inanç ibadet yasakları malûm...

Bu haksız ve hukuksuz uygulama sebebiyle üstün nitelikli binlerce subay ve astsubayın YAŞ karalarıyla TSK’dan ihraç edilerek mağdur edilği de malûm...

28 Şubat döneminde bu yasak ve dayatmalar o kadar vahşice uygulandı ki, ordudan haksız olarak atılmış meslek sahibi askerlerin diğer kamu kurumlarında iş bulup evlerine ekmek götürmelerine bile mani olundu.

Bu kılık kıyafet yasakları sebebiyle bir çok muvazzaf veya emekli TSK personelinin yakınlarının hakkı olan sağlık hizmettlerini alamadığı, lojman ve askeri tesislerden faydalanamadığı; kapılardan çevrildiği, itilip kakıldığı ve fişlendiği de malûm...

Bütün bu “malûm”ların çok ağır hak ve hukuk ihlâlleri olmasının yanı sıra topluma karşı işlenmiş çok vahim bir din ve mezhep ayırımcılığı olduğu ise hiç tartışılıp gündeme getirilmediği de ayrı ve anlaşılmaz bir malûm...

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım...

Bu ülkenin en az yüzde doksanbeşi Sünni müslüman (hanefi ve Şafiî)...

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre ise kadınların giyim kuşam ölçüleri belli: Yüzleri hariç, Saç ve boyunları dahil vücutlarının tamamını el ve ayak bileklerine kadar örtecekler ve vücut hatlarını belli etmeyen kıyafetler giyecekler...

Bu kadınlar için farz, yani yapılması gerekli olan, inkarı inkârcısını islâm dışına çıkaran bir hüküm...

Bu o kadar açık bir farz ki, Sünnî İslâm anlayışını sulandırıp dejenere etmek üzere kurulmuş olan TC Diyanet İşleri Başkanlığı bile kıvıramıyor:

[T.C. BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Sayı: B.02.1.DİB.0.10/212 KONU: Tesettür KARAR NO: 6 KARAR TARİHİ: 3.2.1993 DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI İslâm dininde kadının kıyafeti ile ilgili olarak zaman zaman sorulan sorular dolayısıyla konu, kurulumuzca ele alınıp incelendi: Nûr Suresi’nin 30. ayetinde, mü’min erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayetinde kadınlarla ilgili olarak meâlen, “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (bakmaları haram olan şeylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar, -kendiliğinden görünen müstesna- zinetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar!” buyurulmakta ve ayetin devamında kadınların kendiliğinden görünmeyen zinet yerlerini, kimlerin yanında açabilecekleri belirtilmektedir. (..) ÖRTÜNME Nûr Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu emirlerden sonra kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da, -kendiliğinden görünenler müstesna- zinetlerini, zinet yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredimiştir. Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teâlâ, bu ayetle, İslâm’dan önceki bu adeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların -kendiliğinden görünen hariç- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini; saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir. (..) ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLMAYAN KISIMLAR (..)“Yüz ve bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmiştir. ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLAN KISIMLAR (..) zinetlerini ve zinet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacakların örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir. (..)Hz. Âişe (r.a)’nın ablası Esmâ (r.a)’nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber (a.s)’ın huzuruna çıktığı zaman, Hz. Peygamber’in “ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” bildirmesi, yine Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir.” buyurması; sözkonusu ayetteki emirlerin vücub için olduğuna, kadınların yukarıda sayılan zinet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına delalet etmektedir.] (*)

Bu fetvanın ışığında NTV’nin 04.02.2010 tarihli şu haberine bir bakalım:

[GATA'nın kıyafet kuralları

Çene altından bağlanan başörtülerine izin var


Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan'ın GATA'ya alınmamasıyla türban tartışması yeniden alevlendi. Askeri hastanelerde geçerli olan giyim kuralları ne diyor? İşte GATA'daki türban yasağının ayrıntıları...
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın türbanlı olduğu gerekçesiyle alınmamasıyla Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) ve askeri tesislerdeki türban yasağını yine gündeme taşıdı.
Askeri hastaneler, orduevleri ve diğer tüm askeri tesislere sivillerin girişleri belli kuralları bağlı. Bu kurallar arasında kılık kıyafete dair olanlar da var.
Kamuoyunda en çok tartışılan yasak uygulaması ise türbanla ilgili. Askeri tesislere türbanla girmek yasak. Ancak Anadolu stili olarak adlandırılan çene altından bağlanan başörtülerine izin var.
Eğer türbanla askeri tesise gelen bir kadın başörtüsünü çene altından bağlamayı kabul ederse girişine izin veriliyor.
GENELKURMAY'IN KİTAPÇIĞINDA NE YAZIYOR?
Yasağın temelinde ise askerin türbana bakış açısı yatıyor. Daha önce kamuoyuna da yansıyan ve “kamu kurum ve kuruluşları'ndaki kıyafet düzenlemesi” başlığıyla Genelkurmay'ın yayınladığı bir kitapçıkta türban için şu ifadeler yer alıyor:
“Türban, bir Kur'an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır. Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur."
Aynı kitapçıkta, kamusal alanda türban yasağının devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle uygulandığına dikkat çekiliyor.
Kitapçıkta "Kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.” deniliyor.
ERKEKLERDE DE SAKAL YASAĞI
Askeri tesislerdeki kıyafet yasağı sadece türbanla sınırlı değil. Erkekler için ideolojik ya da dini çağrışım yapacak şekilde bırakılmış sakal, cüppe ve sarık gibi kıyafetler de aynı yasak kapsamında.
YABANCILARA NASIL UYGULANIYOR?
Kıyafetle ilgili yasakların zaman zaman esnediği örneklere de rastlanıyor. Örneğin yabancı misafirler için bu yasaklar katı uygulanmıyor. Sivillere de açık olan askeri hastanelerde de yasağın delindiği görüntülere rastlanabiliyor.]


Şu kısacık haberde de görüleceği gibi. Bu yasakların ilmî fikrî, hukukî, ahlakî ve siyasî, içtimaî ve askerî hiçbir mesnedi/temeli/lüzumu yoktur.

TSK’nın bu yasağı dayatan komutanları tarafından nasıl bir kumpasa düşürülarek, hiç yoktan ve durup dururken kemdi halkıyla karşı karşıya getirildiği, hem dinî hem ilmî, hem hukukî, hem ahlâkî, hem askerî, hem de siyasî açılardan sırf caheletle izahı mümkün olmayan; bu yasak ve dayatmaların...

TSK’nın kritik makam ve mevkilerini ele geçiren dinî, mezhebî ve etnik azınlıklardan oluşan örgütlü bir yapılanmanın planlı/kasıtlı uygulamaları olduğu bugün ortaya çıkan ve dava konusu yapılan belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

TSK’nın hangi işlerlerle iştigal edeceği Anayasa, kanunlar ve bunlara uygun alt mevzuat tarafından açıkça belirtilmiştir. Bu işler arasında vatandaşların nasıl giyinmeleri, ne yiyip içmeleri, hangi kitap ve gazeteleri okumaları, hangi dine veya meezhebe inanıp inanmamalarını sorgulamak, izlemek, fişlemek bunu subay, ast subay askeri memur ve uzman çavuşların eşleri çocukları, anne ve babaları, hısım ve akrabalarına kadar yaygınlaştırmak her yönüyle hukuk ve ahlâk dışıdır...

NTV’nin haberinde bahsi geçen kitapçık bu ülkenin en az yüzde 95’lik dini ve mezhebî çoğunluğunu teşkil eden Sünnî müslümanlara, dini bilgilerinin yanlış olduğunu söylemektedir...
,
Bu ne terbiyesizlik...

Bu ne cür’et...

Bu ne gözü kara cehalet...

Bu ne karanlık kasıt...

Bu ülkenin dinî ve mezhebî çoğunluğu 1400 yıldır dört ana kaynağından öğtenerek tatbik ettiği inançlarını, TSK adına basılan yazarı meçhul bu abuk sabuk kitapçığından mı öğrenecektir?.. Elinde kütüphaneler dolusu referans eseri varken...

***

"Bu ülkenin dinî ve mezhebî çoğunluğu Sünnî müslümanlardan oluşmaktadır" dedik...

Ya gerisi?

Yüzde 2,5-3’lük alevî-Bektaşî-Şiî bir azınlık,,,

Kalanıysa, Osmalı’dan kalan hristiyan, yahudi vesair gayri müslümler...

Dikkat edin bu ülkenin bu dinî-mezhebî azınlıklarının kılık kıyafetiyle, ibadet ve ayinleriyle TSK içindeki bu hak ve halk düşmanı örgütlü yapının hiçbir alıp veremediği yok...

Onların bütün derdi/kini/nefreti "gericilik ve irtica" olarak kodladıkları sünnî müslümanlık ve Sünnî Müslümanlarla...

Hahamı, papazı, rahibesi, alevî dedesi, bektaşi babası kendi dini kılık ve kıyafetleriyle her türlü askerî tesise rahatça girip çıkmakta ve oraların imkânlarından hiç bir kısıtlama olmadan yararlanmalktadır...

Siz bugüne kadar herhangi bir askerî tesis kapısında itilip kakılıp aşağılanarak kapı dışarı edilen ve üstüne üstlük fişlenen bir rahibe, bir alevî , bir haham, bir papaza rastladınız mı?

Bu ülkenin bütün finansman yükünü yüzde 95’lik dinî çoğunluk çekecek, sefasını ise geriye kalan en çok yüzde 5’lik dinî azınlık sürecek...

“Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa” diyor ya merhum Üstad Necip Fazıl...

Bu durum aynen öyle...

Dikkatinizi çekmiştir...

NTV’nin haberinin hemen başlığının altında bir şöyle bir ibare var: “Çene altından bağlanan başörtülerine izin var.”


İşte bu ibare, TSK’da bu haksız hukuksuz yasakları uydurup kendi personeli ile onların eş, dost, çoluk çocuk, ana baba ve tüm hısım ve akrabalarına dayatanların bu ülkenin dinî çoğunluğuyla aynı din ve mezhepten olmadığını da ele vermektedir...

Biraz hafızanızı zorlayarak özellikle AKP’nin “Alevî açılımı” yaygaralarından sonra medyada çok sık rastladığınız cemevi manzaralarındaki kadınların başlarını nasıl örttüklerini gözünzün önüne getirin...






“Çene altından, tavşan kulak , iğnesiz ve bonesiz” örtünme tarzı “Anadolu kadınlarının geleneksel örtünme biçimi” değil, Alevî kadınların örtünme biçimidir. Saçların ve boyunlarının bir kısmını açıkta bıraktığı için böyle bir örtü Sünnî Müslümanlığa göre hiç örtünmemek hükmündedir...

Sanki “türban yasağının gevşetilmiş olduğu” intibaını veren bu ibare, bu haliyle türban yasağı sebebiyle mağdur olan Alev’i kadınları bu yasaktan kurtarmak için TSK içindeki “can”lar tarafından bulunmuş kurnazca bir formül olduğunu ustaca gizlemektedir..

Şimdilerde şiddetli bir asimetrik saldırı altında halkından destek bekleyen TSK komutanlarının...

Halkının yüzde doksanbeşlik dinî ve mezhebî çoğunluğu olan Sünnî müslümanları “gerici, yobaz”, bu çoğunluğun dini inançlarını “gericilik, yobazlık” olarak kodlayarak bu çoğunluğunluğun hayat tarzını “çağdışı” olarak damgalayıp “iç düşman” olarak ilan eden kendilerinden önceki seleflerinin, hem TSK’ya hem de bu ülkenin çoğunluk halkına ne büyük bir kötülük yaptıklarını anlamadan...

Ve bu kötülüğün TSK içindeki bugünkü uzantılarını bütünüyle safdışı etmeden..

Bu haksız hukuksuz uygulamalarla halen de devam eden, din ve mezhep ayırımcılığndan vazgeçmeden...

Bu sebeple mağdur olmuş olanların mağduriyetlerini bir şekilde telafi etmeden...

Şu zor günlerinde halkından destek beklemeleri akıl kârı mıdır?

TSK’nın bugünkü komuta kademesinin seleflerinin yaptıkları hatalardan dönmeye çalıştığına dair sinyaller gelmektedir...

Ama bu sinyaller günübirlik zaruretler sebebiyle mi , yoksa gerçek bir iç muhasebenin sonuçları olarak mı verilmektedir. Bu henüz belli değildir...

Yazıya zorunlu bir “son dakika" eki:

Bu yazı Genel Kurmay Orgeneral İlker Başbuğ’un Hürriyet’e yaptığı şu açıklama’dan önce kaleme alınmıştı:

[“Özel bir durum keşke yaşanmamış olsaydı
Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan’ın 2007 Kasım’da GATA’da yatan Nejat Uygur ve eşini ziyaret etmesine türbanı nedeni ile izin verilmemesi ile ilgili çok kırgın. Hatta, bu konudaki hassasiyetini zamanında askeri makamlara da iletmiş. Bu konu gündemde çok yoğun tartışılıyor. Herkes TSK’nın başındaki isim olarak bu konuda ne söyleyeceğinizi merak ediyor.
Evet. Bu konu çok gündemde. Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkar Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de, bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.
Peki, insanı boyuttan bakınca bunu savunmak kolay mı?
Değil? Bunu da açıkça ifade etmek istiyorum. Keşke o şekilde bu olay yaşanmasaydı. Keşke o olay yaşanmasaydı. Bu çok özel bir olay genellenecek bir olay değil. Kimseyi de suçlamak istemiyorum. Bazen olaylara karar verirken o andaki şekli de bilmek lazım. Olayda Sayın Başbakan’ın eşi de üzülmüştür. Belki de en çok üzülen Uygur’un eşidir.
Savunmak mümkün değil
Peki, tamamen konuyu netleştirmek için soruyoruz. Yani, keşke girebilse miydi, diyorsunuz?Keşke olmasaydı. Keşke bu olay yaşanmasaydı. İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil.]


Yukarıda “TSK’nın bugünkü komuta kademesinin seleflerinin yaptıkları hatalardan dönmeye çalıştığına dair sinyaller gelmektedir...” cümlesiyle bahsettiğim sinyaller bu türden emarelerdir...

Bunların arkasının gelip gelmeyeceği, olumlu karar ve emirlere dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değildir...

Yukarıdaki haberde olduğu gibi topyekûn bir yanlışı Başbakan’ın eşine yönelik kısmıyla sadece “insanî boyutta” ele alarak “keşke olmasaydı” diyerek işi kapatmak pek bir şey demek değildir...

Bir haksızlık ancak hukukî boyutuyla ele alınıp ortadan kaldırılır ve bu haksızlığın mağdurlarının mağduriyetleri bir şekilde tazmin edilerek ortadan giderilirse bir anlam ifade eder...

Başbakan’ın karısına yapılan muamelenin çirkinliği kabul edilip de yüksek makam ve mevki sahibi olmayan insanların hanımları, kızları, analarına yapılan muamele sırf medyaya yansımıyor, arkası arayanı yok diye aynen devam ederse problem ortada çözülmeden duruyor demektir...

Bu işten en büyük zararı ise TSK'nın gördüğü apaçık bir hakikat...

* Fetvanın tamamı için bkz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=175

Sıradışı

TSK'dan ihraç edilen iki subay, neden ihraç edildiklerini öğrenmek isteyince ...
09 Şubat 2010

Taraf gazetesi, bugün TSK'dan atılan iki subaya gönderilen evrakları yayınladı.

TSK'dan ihraç edilen iki subay, Bilgi Edinme Yasası'ndan yararlanarak neden ihraç edildiklerini öğrenmek isteyince siyaha boyanmış begelerle karşılaştı.

Yüzde 80 karartılmış

Taraf gazetesinden Halin Alp'in haberine göre; Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla TSK'dan ihraç edilen subaylar, İbrahim Töre, İrfan Çalışkan Bilgi Edinme Yasası'ndan yararlanarak ordudan neden ihraç edildiklerini öğrenmek için başvurunca, yüzde sekseni sansürlenmiş cevap metinleriyle karşılaştı.

Tarikatçı suçlaması

İhça edilen subaylara TSK'dan "disiplinsizlik" suçundan ihraç edildiklerini gösteren ancak gerekçeleri karartılarak sansürlenmiş belgeler verildi.

İbrahim Töre'nin ihraç belgesinde "Süleymancılar" tarikatna üye olduğu belirtilirken, bu suçlamayla ilgili delillerin tümü silaha boyanmış.

Namaz kıldığı için

Disiplinsizlik gerekçe gösterilerek TSK'dan ihraç edilen İrfan Çalışkan ise eşinin başörtülü olduğunu üniformayla namaz kılarken çekilmiş bir fotoğrafının dosyasına konulduğunu söylüyor. Ancak kendisine verilen cevapta gerekçe bölümleri karartılmış.

22 yıl orduda görev yapan Töre, emekliliğine 1 yıl 10 ay kala ordudan er olarak atılmış. 28 Şubat'tan "ers yelin estiği o karanlık günler" diye bahseden İbrahim Töre, "Başıma gelecekleri tamhin ediyordum ve hiç şaşırmadım" dedi.

Madalyası var

1994-1996 yıllar arasında Hakkari'de Özel Harekat Grup Komutanlığı yaparken "Üstün Cesaret ve Feragat" madalyası alan İrfan Çalışkan, "Öğrendiğime göre eşimin başörtülü olduğu fotoğraflarla beraber benim üniformayla namaz kılarken çekilmiş fotoğraflar hakkında delil olacak şekilde dosyama konulmuş. Bunun izahı nasıl olur?" diye soruyor.

Amerikan uçak gemisinde 4 kilise var

Belgede yazılanların aksine hiçbir tarikata üye olmadığını belirten eski Binbaşı Töre şunları söyledi: Eğer tarikata üye olmak suçsa tarikatlar kapansın. Kıdem sicilde devrelerin arasında genelde ilk sıradaydım. Şimdi ordu evine bile giremiyorum. Özlük haklarımı kullanamıyorum. Amerikalılara özeniyorum. Amerikan uçak gemisinde 4 adet kilise varmış, cami de havra da. Biz 'peygamber ocağı' dediğimiz ordumuza leke tondurtmayız ve ona düşman olmayız. Ancak yapılan idari hataları nasıl görmezden gelebiliriz.

EMİR BÜYÜK YERDEN DANIŞTAY NE YAPSIN
10 Şubat 2010
Danıştay katsayı kararını iptal etmesinin altında yatan gerçeği açıklıyoruz. Emir TSK’dan…
Danıştay'ın katsayı ile ilgili daha önce verdiği ' Bu konuda karar da yetki de YÖK'tedir' kararını göz ardı ederek, yani bizzat kendisiyle çelişerek verdiği yeni katsayı kararının ardında yatan gerçek ortaya çıktı.

29 Ağustos 2009 tarihli ve “GİZLİ” ibareli Gnkur. 2'nci isth. Anlz. ve Değ. D. Başkanlığı tarafından Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’na gönderilen belgede

- Yüksek Öğretim Kurulu’nun aldığı kararın İmam Hatip Liseleri’nin önünü açacağı

- Üniversiteye girişte bu okulların avantajlı hale geleceği ve dolayısıyla muhafazakar kesimin bu okullara ilgisinin artacağı

- Düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın ve gelişmelerin takip edilmesinin uygun olacağı ifade ediliyor.

İŞTE O BELGE:


aktifhaber

14 Şubat 2010 08:51
50 Bin Sanığa Zaman Aşımından Af !
Dava dosyalarında boğulan yargıda düşündürücü tablo. 50 bin sanığın yargılandığı 14 bin 809 dava zaman aşımından düştü.

Yargının iş yükünün vahim sonucu... Yargıtay'da 2009'da incelenen dosyaların yaklaşık 15 bininin düşürülmesine karar verildi. Böylece 50 bin sanığın davası ortadan kalktı.

Mahkeme salonlarında yığılmış dosya fotoğraflarıyla hafızalarda yer edinen ve hâkim başına düşen bini aşkın dava sayısıyla özetlenebilen yargının iş yükü, acı bir sonucu gözler önüne serdi. Yargıtay geçen yıl incelediği ve yaklaşık 50 bin sanığı kapsayan 14 bin 809 davanın zamanaşımına uğradığını tespit etti ve bu nedenle düşürme kararı verdi.

1 MİLYON 7 BİN DOSYA!
Yargıtay Başkanlığı, ceza ve hukuk daireleri ile başsavcılığın "iş durumu" çizelgesini çıkardı. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in, adli yıl açılış törenindeki konuşmasında da yakındığı iş yükünün vahameti rakamlarla bir kez daha ortaya çıktı. Bu çizelgeye göre, sadece geçen yıl Yargıtay'a 644 bin 320 yeni dosya geldi. Bir önceki yıldan kalan 362 bin 703 dosyayla bu sayı bir milyon 7 bin 23'e ulaştı. Ceza dairelerinde 522 bin 272 dosya birikirken, hukuk dairelerinde bu sayı 484 bin 751'i buldu. En fazla dosya; yaralama, trafik kazaları, elektrik ve su hırsızlığı gibi davaların temyiz başvurularını karara bağlayan 2'nci Ceza Dairesi'nde toplandı. Bu dairenin geçen yılki dosya sayısı 80 bin 286 oldu. Bu daireyi, hırsızlık ve gasp davalarının ağırlıklı olarak geldiği 6'ncı Ceza Dairesi izledi. Bu dairenin önünde de 76 bin 341 dosya yığıldı. Üçüncü sırayı da 72 bin 559 dosyayla, iş ve sendika davalarının temyiz incelemesinin yapıldığı 9'uncu Hukuk Dairesi aldı. Bu dosyaların tümünün karara bağlanabilmesi için hiç tatil yapmadan yılın her günü çalışılsa da yetmiyor. Örneğin 2'nci Ceza Dairesi'nin günde 220, 6'ncı Ceza Dairesi'nin ise 209 dosyayı hükme bağlaması gerekiyordu. Yargıtay geçen yıl incelediği dosyalardan 14 bin 809'unun zamanaşımına uğradığını tespit etti. Zamanaşımı süresinin bir bölümü yerel mahkemelerde bir bölümü de Yargıtay'da geçen bu dosyalardaki sanık sayısı çizelgede açıkça yer almadı. Ancak Yargıtay yetkilileri, bu dosyaların yaklaşık 50 bin sanığı içerdiğini belirttiler. En fazla zamanaşımına uğrayan dosya, ağırlıklı olarak kaçakçılık ve fikri hakların ihlali davalarına bakan 7. Ceza Dairesi'nden çıktı. Bu daire, sanık sayısı yaklaşık 10 bini bulan 3 bin 588 dosyada "davanın zamanaşımına uğramış olması nedeniyle ortadan kaldırılmasına" karar verdi. Zamanaşımından düşürme kararı veren 2'nci sıradaki daire ise 2'nci Ceza Dairesi oldu. Bu daire de "2 bin 379 dosya zamanaşımından düştü" tespitini yaptı. Üst düzey bürokratların davaları ile tehdit, şantaj ve hakaret suçlarının temyiz incelemesini yapan 4'üncü Ceza Dairesi'nin ise bin 844 dosyası zamanaşımına uğradı. Yine bu dosyalardaki zamanaşımı süresinin bir bölümü yerel mahkemelerde bir bölümü Yargıtay'da geçti.
aktifhaber

16 Şubat 2010 07:42
BUNLAR RESMEN YARGI VESAYETİ

Danıştay'ın verdiği son karar, 'yargı vesayeti' tartışmasını beraberinde getirdi. İşte bazı uygulamalar

Aynı yargı organının aynı konuda birbiriyle çelişen kararlara imza atması, tereddütleri artıran faktörlerin başında geliyor. Bunun son örneği Danıştay'da yaşandı. Danıştay, 28 Şubat sürecinin olağanüstü şartlarında meslek liselilerin üniversiteye girişini zorlaştırmak için yapılan katsayı düzenlemesine karşı açılan davaları "Bu iş YÖK'ün yetkisinde" diyerek reddetmişti. Ancak YÖK, katsayıyı kaldırınca bu defa tavır değişikliğine gitti. Yüksek yargının yetki ve sınırlarını aşan kararları katsayıyla da sınırlı değil. Anayasa Mahkemesi'nin 367 şartı ve Meclis'ten mutabakatla geçen eğitim özgürlüğüyle ilgili düzenlemeyi iptal etmesi, bunların başında geliyor. Ekonomi, eğitim, sağlık alanlarında bakanlık ve belediyeler gibi kamu kurumlarının yaptığı pek çok reform da Danıştay'dan dönüyor. Son iki yılda verilen kararların sadece 4'ü iktidarın lehine çıktı, 51 karar icraatları durdurmaya yönelikti. Anayasa Mahkemesi de 2002'den bu yana yapılan 151 başvurudan 56'sında yürütmeyi durdurdu. 47 dava halen devam ediyor. Yüksek Mahkeme, anayasa değişikliklerini şekil yerine esas denetimiyle iptal ederken, Danıştay idarenin işlemlerini yerindelik denetimine tabi tutuyor. Hukukçular, ortaya çıkan tabloyu, "Yüksek yargı yürütmenin yerine geçti. Türkiye hâkimler devletine doğru gidiyor." sözleriyle eleştiriyor.

Anayasa Mahke-mesi'nin cumhurbaşkanlığı seçimlerini kilitleyen 367 kararı, 'yargının yetki gasbıyla yasamaya müdahalesi' olarak kayıtlara geçti. 27 Nisan 2007 tarihindeki seçime kadar 184 olarak uygulanan toplantı yeter sayısının '367' olduğunu iddia eden CHP, Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Yüksek Mahkeme, CHP'nin talebine uydu; Anayasa'nın 96. ve 102. maddelerine aykırı bir şekilde Abdullah Gül'ün en yüksek oyu aldığı birinci turu, 1 Mayıs 2007'de iptal etti. Kararın ardından Meclis kilitlendi. Erken seçim kararı alındı. Seçimin ardından düzenleme yapılarak referanduma gidildi. Toplantı yeter sayısı 184 olarak tescillendi.

BAŞÖRTÜSÜ KARARINDA MECLİS MUTABAKATI YOK SAYILDI

Anayasa Mahkemesi'nin, 9 Şubat 2008'de Meclis'ten 411 milletvekilinin oyuyla geçen ve üniversitelerde eğitim özgürlüğünün önünü açan Anayasa dağişikliğiyle ilgili kararı da 'yargıçlar devleti' yorumlarını güçlendirdi. Mahkeme, 5 Haziran 2008'deki oturumunda Anayasa'nın 148. maddesindeki "anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler." hükmüne rağmen düzenlemeyi iptal etti. Mahkemenin iptal kararı, hukukçular tarafından sert dille eleştirildi. Hukukçular, yetki gasbıyla Meclis iradesinin yok sayıldığının ve Anayasa'nın işlevsiz hale getirildiğinin altını çizdi.

DANIŞTAY, BELEDİYELER KANUNU'NDA ANAYASA MAHKEMESİ'Nİ BY-PASS ETTİ

İdari işlemlerin kanunlara uygunluğu yerine, yerindelik denetimi yapan Danıştay, zaman zaman Anayasa Mahkemesi gibi hareket ederek, Anayasa'ya uygunluk denetimi yoluna bile gidiyor. Nüfusu 2 binin altındaki belde belediyelerin kapanmasıyla ilgili karar, bunun tipik bir örneği. Anayasa Mahkemesi'nin nüfusu 2 binin altındaki belde belediyelerinin kapanmasını öngören kanunu Anayasa'ya uygun bulan kararını Danıştay adeta by-pass etti. İçişleri Bakanlığı'nın genelgesinin denetlendiği davada, yürürlük tarihi farklı belirlendiği gerekçesiyle düzenleme iptal edildi ve belediyeler 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesi kapanmaktan kurtuldu. Danıştay'ın bazı kararları şöyle:

Danıştay 5. Dairesi, HSYK kararıyla Ankara cumhuriyet savcısı yapılınca emekliye ayrılan Turgut'un açtığı davada Anayasa'ya aykırı şekilde göreve iade kararı verdi. Bu kararla HSYK'nın 4 üyesinin oyuyla Ali Suat Ertosun'un müfettiş arkadaşı 63 yaşındaki Turgut yeniden müfettişliğe döndü.

Danıştay 2. Dairesi, 8 Şubat 2006'da verdiği kararda Aytaç Kılınç isimli anaokulu öğretmeninin okula gidiş-gelişlerde başörtüsü taktığı için Gölbaşı Bayrak Garnizonu Anaokulu'na müdür olarak atanmasının sakıncalı olduğuna hükmetti. Dairenin bu kararıyla başörtüsü yasağını sokağa taşıdığı yorumları yapıldı.

Danıştay 8. Dairesi, Anayasa Mahke-mesi'nin üniversitelerde eğitim özgürlüğünün yolunu açan anayasa değişikliğini iptal kararı henüz çıkmadan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın, Anayasa değişikliği sonrası uygulama yapılabilmesi için ayrıca bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç bulunmadığına' ilişkin rektörlüklere gönderdiği yazıyı 'genelge' olarak kabul ederek, yürütmesini durdurdu. Hükümetin Doğu'da doktor açığını kapatmak için çıkardığı zorunlu görevlendirmeye ilişkin genelgenin yürütmesi dururuldu.

PETKİM'İN SATIŞINI DURDURDU

Danıştay, Petkim'in yüzde 51 oranındaki kamu hissesinin Socar-Turcas-Injaz Ortak Girişim Grubu'na satışının yürütmesini durdurdu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Petkim'in özelleştirilmesine karşı Petrol-İş Sendikası'nın yaptığı "yürütmenin durdurulması ve ihale şartnamesinin reddi" yönündeki başvuruyu reddeden Danıştay 13. Dairesi'nin kararına yapılan itirazı kabul etti. Böylece, Petkim'in özelleştirilmesine ilişkin yürütmenin durdurulması talebi kabul edilmiş oldu.

Danıştay, Yargıçlar ve Savcılar Birli-ği'nin eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun açtığı pek çok davada Anayasa, Hakimler ve Savcılar Kanunu ile CMK'daki yetkilerini kullanan adalet müfettişlerinin hakim kararıyla yaptıkları dinlemelere ilişkin yönetmeliği iptal etti.

İGDAŞ ÖZELLEŞTİRMESİ DE DANIŞTAY'A TAKILDI

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu'nun aldığı İstanbul Gaz Dağıtım Sanayii ve Ticaret AŞ'nin (İGDAŞ) özelleştirilmesi kararı Danıştay'dan döndü. 2010 yılının ilk günlerinde verilen bu karardan sonra, Büyükşehir Belediyesi'nin eli kolu bağlandı.

Aynı tarihte bir özelleştirme durdurma kararı da Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ'ye karşı alındı. Danıştay, Türkşeker'e ait Kastamonu, Kırşehir, Turhal, Yozgat, Çorum ve Çarşamba şeker fabrikalarının özelleştirilmesine yönelik ihale ilanı ve şartnamesinin yürütmesini durdurdu.

İETT ARAZİSİNİN SATIŞINA MÜDAHALE

Bir başka tartışmalı belediye kararına müdahale de İETT arazisiyle ilgili yaşandı. Önemli bir gelir getirecek olan İETT arazisi üzerinde yapılacak Dubai Kuleleri Projesi'ne onay vermeyen Danıştay, imar değişikliğinde 'kamu yararı ve hukuka uygunluk bulunmadığı'na hükmetti. Belediye böylece satıştan beklediği 1 milyar 156 milyon dolar gelirden mahrum kalmış oldu.

Ocak 2010'daki Danıştay kararında ise Türk Eczacıları Birliği'ne (TEB) isyan bayrağını açtırdı. Danıştay, Sosyal Güvenlik Kurumu'nun (SGK) eczanelerle tek tek sözleşme yapmasını iptal etti.

METROBÜS ZAMMI DANIŞTAY'DAN DÖNDÜ

Belediyelerin toplu taşıma araçlarıyla ilgili aldığı kararlar da Danıştay'dan döndü. İstanbul 10. İdare Mahkemesi, metrobüs ücretlerine yapılan zam kararını durdurdu. Böylece hat üzerindeki 2 TL'lik yolculuk yeniden 1,5 TL oldu. Ankara Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Merkezi'nin 24.12.2004 tarihinde toplu taşıma araçlarına yaptığı yüzde 50 zam kararı da açılan aleyhte dava üzerine Danıştay 8. İdaresi tarafından bozuldu.

ALKOLLÜ İÇKİLERİN REKLAMININ ÖNÜNÜ AÇTI

Danıştay'ın Aralık 2009 tarihinde verdiği kararla reklamlarda alkollü içkinin kültürel ve ortak değerlerle ilişkilendirilmesini yasaklayan tebliğ hükümlerinin yürütmesini durdurdu. 13. Daire, aldığı başka bir kararla da sigara paketlerinin üzerinde yer alacak uyarı yüzeyini yüzde 65'ten yüzde 40'a düşürdü. Buna göre sigara paketleri üzerindeki uyarı yazı ve resimleri Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu'nun (TAPDK) kararının aksine çok daha küçük bir şekilde yer almasına imkan sağladı.

İşte Danıştay kararlarından bazıları

Nüfusu 2 binin altındaki belediyelerin kapanmasıyla ilgili düzenlemeyi, yetkisini aşarak 'Anayasa'ya uygun değil.' deyip iptal etti.

YÖK'ün, üniversitelerdeki eğitim özgürlüğüyle ilgili rektörlere gönderdiği yazıyı 'genelge' sayıp yü- rütmesini durdurdu.

Doğu'da doktor açığını kapatmak için çıkarılan zorunlu görevlendirmeye ilişkin genelgeyi iptal etti.

İETT arazisinin satışını durdurdu. Kararla birlikte belediye, 1 milyar 156 milyon dolarlık gelirden oldu.

Alkol reklamları ve sigara paketlerindeki uyarı resimleriyle ilgili tebliği durdurdu. Karar, sigara ve alkol şirketlerini sevindirdi.

PETKİM, İGDAŞ ve Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ ile il- gili alınan özelleştirme kararlarını iptal etti.

İstanbul ve Ankara'da belediyelerin toplu taşımayla ilgili kararları da Danıştay'dan döndü. Metrobüs zammı iptal edildi.

Yargı, siyasî aktör gibi davranıyor

Prof. Dr. Serap Yazıcı (Anayasa hukukçusu):

Hukuk devleti, yargı organının da tüm yetkilerini ancak hukukun sınırları içinde kullanmasını gerektirir. Ne var ki Türkiye'de yargı adeta siyasî bir aktör gibi davranmakta, hukukun sınırlarını aşan kararlar vermektedir. Yargı organları öylesine bağımsız ki Anayasa'nın bile üzerinde kararlar alabilmektedir.

Türkiye'de hukuk devleti kültürü yanlış olarak yerleşmiştir. Anayasa'mızın 2. maddesinde de yer alan bu ilke, devletin üç temel organının hukuka uygun davranmakla yükümlü olduklarını ifade eder. Türkiye'de ise devlet seçkinleri hukuk devletinin sadece yasama ve yürütme organlarını sınırlayan bir ilke olduğuna inanmaktadır. Bu çevrelere göre, yargı gerektiğinde hukukun sınırlarını aşan kararlar verebilecektir. Bu tür kararlar meşru telakki edilebilir. Oysa hukuk devleti, yargı organının da tüm yetkilerini ancak hukukun sınırları içinde kullanmasını gerektirmektedir. Ne var ki Türkiye'de çeşitli siyasi sorunların çözümünde yargı adeta siyasi bir aktör gibi davranmakta, hukukun sınırlarını aşan kararlar vermekte ve yargının bu tutumu, bazı çevrelerce meşru görülmektedir. Bu nedenle Türkiye'de yargı organları öylesine bağımsızdır ki anayasanın da üzerinde kararlar verebilmektedir. Bu tür kararlara gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Danıştay'ın içtihatlarında rastlanmaktadır. Bu nedenle Türkiye'de her şeyden önce yargı kararlarının hukukun sınırları içinde kalması gerektiği fikrinin yerleşmesi gerekir.

Milletin egemenlik yetkisini kullanıyorlar

Ekrem Serim (Yargıtay Onursal Üyesi):

Bir vesayet görüntüsü var. Bilhassa Danıştay'ın kararlarında... Konu, hukukî denetimden ziyade idarî denetim şekline dönüştü. Anayasa değişikliklerine rağmen yorum yoluyla istedikleri kararı alıyorlar. Milletin egemenlik yetkisi, Meclis'ten çok Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın elinde görünüyor.

Gerçekten bir vesayet görüntüsü var. Bilhassa Danıştay'ın kararlarında... Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliği kararında da yaşandı. Gördüğüm kadarıyla Danıştay, idarenin takdirini ilgilendiren konularda devamlı denetim yapıyor. Türkiye'de bu şekilde iki idari merci ortaya çıkıyor. Hukuki denetimden ziyade idari denetim şekline dönüşmüş vaziyette. İdarenin takdirine karışması bir bakıma kuvvetler ayrılığı ilkesine de aykırı düşüyor. Önlenmesi çok zor. Ancak yüksek yargının içtihat değiştirmesiyle düzelecektir. Bu anlamda bilimsel çevrelerin eleştirileri dikkate alınmalıdır. Katsayı kararında YÖK takdir hakkını kullanıyor. YÖK, yetkili bir makam olarak yapıyor. Yetki aşımı yok. Ama Danıştay, 28 Şubat süreci başladıktan sonra o zamanki YÖK yönetiminin meslek liselerinin normal fakültelere girmesini engellemek için getirdiği katsayıyı hukuka uygun görüyor. İstanbul Barosu'nun bu davada menfaati var mı; yok. İdari yargı mevzuatında menfaati olanların dava açacağı belirtilmiş. Ama yorum yoluyla baronun davası kabul ediliyor. Yorum konusunda mutlak yetkiye sahipler. Siz buna ne yapabilirsiniz? Meclis'in anayasa değişikliklerine rağmen yorum yoluyla istedikleri kararı alıyorlar. Şu andaki görünüş, milletin egemenlik yetkisinin TBMM'den daha çok Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın elinde gibi.

Yargı 'kuvvetler ayrılığı' ilkesini ihlal ediyor

Sinan Kılıçkaya (Hukukçular Birliği Vakfı Başkanı):

Yargı, yetkisini aşan ve idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıran kararlarıyla kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal ediyor. Bu, Anayasa'ya aykırıdır. Bu kararlar yargıya olan güveni de ciddi şekilde zedelemektedir. Yargı, kararlarını siyasî, ideolojik yaklaşımlardan uzak, hukukun temel prensiplerinin içerisinde vermeli.

Yargının idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıran, yetkisini aşan kararlarıyla her şeyden önce kuvvetler ayrılığı ilkesi ihlal ediliyor. Bu, anayasaya aykırıdır. Bu kararlar yargıya olan güveni de ciddi şekilde zedelemektedir. Yargı, kararlarını verirken siyasi ideolojik yaklaşımlardan uzak, objektif, hukukun temel prensiplerinin içerisinde karar vermelidir. Hukuk sistemimiz, anayasal düzenimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalıdır. Yasama, yürütme ve yargı birbirlerinin yetki alanına müdahale etmemelidir. Danıştay'ın son kararı hukukî değildir. Çünkü 'meslek liseliler üniversiteye girmesin' demek ne kadar hukukiyse bu karar da o kadar hukukîdir. Çünkü bu kararın fiilî sonucu 'meslek liseliler üniversiteye girmesin' demektir. Anayasa Mahkemesi'nin 367, anayasa değişikliği ve siyasi parti kapatma davalarında verdiği kararlar da yasamanın yetki alanına müdahaledir.

CHP, 151 kez Anayasa Mahkemesi'ne gitti

Anayasa Mahkemesi'nin yargı vesayeti eleştirisine yol açan kararları CHP'nin açtığı davalar sonucunda ortaya çıktı. CHP, Meclis'te iktidara karşı yürüttüğü muhalefeti Anayasa Mahkemesi zemininde de sürdürüyor. Anayasa Mahkemesi'ne anayasa ve yasa değişikliklerinin iptali için Meclis tarihinde görülmemiş şekilde dava açan CHP, açılan davaların önemli bir bölümünde istediğini aldı. CHP, AK Parti'nin tek başına iktidar olduğu 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana toplam 151 yürürlüğü durdurma ve iptal davası açtı. Anayasa Mahkemesi, CHP'nin 22. ve 23. dönem yasama faaliyetine ilişkin açtığı 56 davada yürürlüğü durdurma ve iptal kararı verdi. Mahkeme 3 davada kısmen ret kısmen iptal kararı verirken, 3 davada ise karar verilmesine yer olmadığı kararı verdi. Yüksek Mahkeme, 34 davayı reddetti. 47 dava devam ediyor. Anayasa Mahkemesi, 367 kararı ile üniversitelerde eğitim özgürlüğü getiren anayasa değişikliğinin iptali gibi siyasi davalarda Anayasa'ya aykırı şekilde CHP'nin talebi doğrultusunda karar verdi. Danıştay'ın son iki yıla ait seçilmiş kararlardaki rakamlar da çok çarpıcı. Verilen kararların yalnızca 4'ü iktidar lehine olurken 51'i AK Parti hükümetinin icraatlarını durdurmaya yönelik.

Kaynak: Zaman

18 Şubat 2010
BAKAN YARGI REFORMU İÇİN DÜĞMEYE BASTI
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, HSYK'ya çok sert çıkarak reform yapacaklarını ifade etti.

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in 'Ergenekon terör örgütü üyeliği'nden tutuklanması ve 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk'in ifadeye çağrılmasının ardından yaşanan gelişmeler, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu (HSYK) yeniden tartışmaların odağına yerleştirdi.

Daha önce Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıları görevden almaya çalışan HSYK, bu kez Cihaner için devreye girdi. Kurul'un yüksek yargıdan gelen üyeleri, Adalet Bakanı'nın katılmadığı olağanüstü toplantıda oyçokluğuyla hukukçuları ayağa kaldıran bir karar aldı. Yapılan yazılı açıklamaya göre, Erzurum'daki Ergenekon soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Başsavcı Vekili Tarık Gür, savcılar Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal'ın yetkileri alındı. Başsavcı Sinan Kuş'la birlikte adı geçen ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulması kararlaştırıldı. Gün içinde Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu, Danıştay ve Yargıtay Başsavcılığı HSYK'ya destek veren açıklamalarla gündeme geldi. Başbakan Tayyip Erdoğan da hukukçu kurmaylarıyla bir araya gelip, kararı değerlendirdi. Akşam saatlerinde basının karşısına geçen Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yüksek yargı organlarının tavrına sert tepki gösterdi. HSYK'nın Anayasa ve CMK'yı hiçe sayarak, savcıları görevden almasını tam bir hukuksuzluk olarak değerlendiren Ergin, Kurul'un yargısal görevi bulunmadığını, buna rağmen 'açık bir yetki gasbı' yaptığını söyledi. Yargıtay'ın ihsas-ı reyde bulunduğunu, Danıştay'ın yanlışa katkı sağladığını, Yargıtay Başsavcısı'nın ise hiçbir yetkisi olmadığı soruşturmaya müdahale ettiğini kaydeden Ergin, "Yargı sistemini kaosa sürükleyecek bu girişimleri yargı bağımsızlığına büyük bir darbe olarak görüyoruz. Yargılama sürecine yapılan bu müdahaleden sonra bağımsızlık ve tarafsızlık bakımından yargı reformunun acilen hayata geçirilmesi zorunluluğu bir kez daha ortaya çıkmıştır." dedi.


Adalet Bakanı Ergin'in sert açıklaması, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başkanlığındaki toplantının ardından yapıldı. Erdoğan, yüksek yargının birbiri ardına aldığı kararların ve yaptığı açıklamaların ardından hukukçu kurmaylarıyla bir araya geldi. Toplantıya Başbakan yardımcıları Bülent Arınç ile Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ve AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ katıldı. Bakan Ergin, 3 saatlik toplantının ardından Müsteşar Ahmet Kahraman'ı yanına alarak basının karşısına çıktı.

Ergin, Yargıtay ve Danıştay başkanları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın peş peşe yaptığı açıklamaların ardından "üstlendikleri sorumluluk ve görevleri gereği mevcut gelişmeler karşısında daha fazla sessiz kalınamayacağını'' belirtti. Kamuoyunu bilgilendirmek için açıklama yapma zarureti doğduğunu kaydetti. Ergin'in açıklamaları özetle şöyle:

HSYK, idarî bir kuruldur, yargısal denetim yapamaz

HSYK, yargısal görevleri olmayan idarî bir kuruldur. Hakim veya savcı, hakim veya mahkeme kararlarına karşı kanun yollarına başvurma hakkı cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık veya katılana aittir. Bunlardan herhangi birinin müracaatı olmaksızın, süreçte yargısal denetimi yapmakla görevli mercilerin bile bu denetimi yapması mümkün değil iken idarî bir kurul olan HSYK'nın bu denetimi yapmaya kalkışması çok açık bir yetki gasbıdır. Anayasa ve yasalara tamamen aykırı bir hukuksuzluktur.

Bağımsız yargının işleyişine engel olundu

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında yapılan arama, gözaltına alma ve tutuklama kararları üzerine yasada bu konuda hiçbir yetkisi ve görevi olmayan HSYK, aldığı kararla yürütülmekte olan soruşturmaya müdahale etmiş, doğrudan taraf olmuş, yetkisini aşmış, bağımsız yargının işleyişine engel olmuş, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve sonuçlandırılmasını tehlikeye sokmuştur.

Savcı ve hâkimlere gözdağı

Bu ve benzeri girişimleri Adalet Bakanlığı olarak yargı bağımsızlığına büyük bir darbe olarak görüyoruz. Yargının bağımsız ve tarafsız şekilde görevini yapması engellenmiş, bu sürece dahil olanlar görevlerinden alınmak suretiyle diğer görevlilere açıkça gözdağı verilmiştir.

Anayasa'nın 138. maddesi ihlal edildi

HSYK tarafından alınan karar ve yapılan açıklamalarla Anayasa'nın 138. maddesindeki "Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.'' hükmü ihlal edilmiştir.

Soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcılıkları ve tedbir kararlarını veren mahkemeler yüksek mahkemelerin ve HSYK'nın ağır baskısı altına alınmıştır. Bu şartlar altında bağımsız ve tarafsız bir yargılama yapmak son derece zorlaşmıştır.

Şemdinli kararı AB raporlarına girdi

HSYK'nın Şemdinli olaylarına ilişkin soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı hakkında verdiği meslekten çıkarma kararı, Avrupa Birliği'nin Türkiye hakkında düzenlediği ilerleme raporlarında "yargıya ağır baskı'' olarak nitelendirilmiştir. Yine Avrupa Birliği adına düzenlenen 'Türk Yargısının İşleyişine İlişkin İstişari Ziyaret' raporlarının sonuncusunda yargıya yönelik 'iç tehdit' olarak değerlendirildi.

Gerçekten tarih de bu kararı bu boyutuyla ayrı değerlendirecektir. Van savcısı ile ilgili karar nasıl bugün Türkiye'nin önüne getiriliyorsa, bu karar da hukuk ihlali olarak, yargı bağımsızlığının ihlali olarak çokça önümüze çıkacak konulardan birisi haline gelmiştir. Yaz dönemi kararnamesinde de belli girişimler olmuştu; o zaman da devam etmekte olan soruşturmaların hakim ve savcılarını hizaya getirmek için girişilecek bu tür girişimlerin Türk yargısına yapılacak en büyük haksızlık ve müdahale olacağını ifade etmiştik.

Yargı sistemi kaosa sürükleniyor

HSYK, soruşturmanın tamamlanmasını beklemeksizin ve varsa hukuk ihlallerini araştırma gereği duymaksızın ve hangi somut verilere ve dosyalara dayanarak böyle bir karar aldığını da açıklamaksızın yetki gaspı yapmak suretiyle sürece çok vahim bir müdahalede bulunmuş, yargı sistemini kaosa sürükleyecek bir tutum takınmıştır. Yetkileri değiştirilen cumhuriyet savcılarının hakim tarafından verilen kararları yerine getirdikleri göz ardı edilmiştir. Savcıların yaptıkları, işlemlerin yetki ve görevleri kapsamında kaldığı mahkeme tarafından da kabul görmüştür. Bu durumda cumhuriyet savcılarına atfedilen suçun ne olduğu ve bunu ne şekilde işlediklerinin de yine kamuoyu ile paylaşılması gerekmektedir.

Başsavcılığın hiçbir yetkisi yok

Bu bağlamda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yapılan basın açıklamasında 'Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca Habur, Erzincan ve Erzurum adli yargı çevrelerinde yargıyı yıpratan, yargıya olan güveni sarsan adli tahkikatlar incelemeye alınmıştır...' şeklinde değerlendirmelere yer verilerek, bu konuya ilişkin hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı halde doğrudan bu makamca da HSYK gibi soruşturmaya müdahale etme girişiminde bulunulmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ve HSYK'nın açıklamaları ve bu konuda aldığı kararlar TCK'nın 288. maddesindeki 'Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi .... cezalandırılır' hükmü uyarınca adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs girişimidir.

Yargıtay ihsas-ı reyde bulundu

Hiçbir yargısal görevi bulunmayan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun bu konuyu görüşmek üzere toplanarak, HSYK'nın yaptığının doğru olduğuna dair karar alması da yasal dayanaktan yoksundur, ihsas-ı rey niteliğindedir, yargılama faaliyetine müdahale anlamını taşımaktadır. Danıştay Başkanı'nın görev alanıyla ilgili olmayan bu konuyla ilgili yaptığı açıklama da bu yanlışlara katkı vermek anlamına gelmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın devam eden yargısal bir faaliyetten dolayı siyaset kurumunu sorumlu tutmak anlamına gelen açıklamasının da kabul edilmesi mümkün değildir.
aktifhaber

20 Şubat 2010
Aramalar Askere Takılmış
Ergenekon soruşturması kapsamında muvazzaf askerlere yönelik arama ve el koyma işlemleri askere takılmış.

Örneğin, 4 Haziran 2009'da sanık subaylar Tayfun Duman, Dora Sungunay, Levent Görgeç, Muharrem Nuri Alacalı'yla ilgili askerî alanda yapılan aramaların oldukça sıkıntılı geçtiği tutanaklara yansımış. Savcıların 4 saat bekletildiği, bu sırada şüpheli subayın aramanın yapılacağı odada olduğu ve şüphelilere ait bilgisayarların imajlarının alınmasının engellendiği görülüyor. Tutanaklarda, cumhuriyet savcısına arama yaptırılmayarak suç işlendiği, bekletilmelerin arama işleminin ruhuna aykırı olduğu yönünde uyarılar da yer alıyor.
İstanbul, Ankara, Gölcük ve Marmaris'te eşzamanlı yapılması planlanan operasyon askerlerin tavrı ve engellemeler nedeniyle zamanında gerçekleştirilememiş. Savcıların 4 saat bekletildiği, bu sırada şüpheli subayın aramanın yapılacağı odada olduğu ve daha sonra yapılan hukuki işlemler sırasında da şüphelilere ait bilgisayarların imajlarının alınmasının engellendiği görülüyor. Cumhuriyet savcısının arama yaptırılmayarak suç işlendiği, beklenilmesinin arama işleminin ruhuna aykırı olduğu yönündeki uyarıları da tutanaklarda yer alıyor. İstanbul özel yetkili savcılıkta görevli savcılar Ercan Şafak, Fikret Seçen, Mehmet Murat Yönder ve Zekeriya Öz, Ergenekon soruşturması kapsamında Poyrazköy cephaneliği ile ilgili şüpheli olan 8 subay hakkında arama kararı talep ediyor. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen arama kararı neticesinde, ilgili başsavcılıklara yasal düzenlemeler tek tek hatırlatılarak talep edilen işlemin yerine getirilmesi isteniyor. 4 Haziran 2009'da eşzamanlı yapılacak aramalarda ilk engel Ankara'da çıkıyor. Ankara'daki merkez komutanlık, Dora Sunguray ile ilgili karargahta arama yapılamayacağını, adreste yanlışlık bulunduğunu, doğru adres bildirilmesini ancak yeni adresin Karargah'ta olmamasına özen gösterilmesini istiyor. Dolayısıyla Sunguray ile ilgili herhangi bir arama işlemi gerçekleşemiyor. Ankara cumhuriyet savcısı Karargah'ın kapısından geri dönüyor.

Aynı saatlerde Gölcük Cumhuriyet Savcısı Mustafa Selman Çelik de Albay Tayfun Duman'la ilgili arama için 07.50'de Gölcük Donanma Komutanlığı'na gidiyor. Özel yetkili mahkemenin kararını göstermesine rağmen arama yapmasına izin verilmiyor. Savcı Selman Çelik'in hazırladığı tutanak ise yaşanan güçlüğü satır satır anlatıyor. Tutanakta, Merkez Komutanı Albay Alper Anıl'la ancak 08.30'da görüşülebildiği, el koyma kararında belirtilen Muharrem Nuri Alalı ve Tayfun Duman'ın kullanmakta olduğu odalarda arama yapılacağının anlatıldığı yer alıyor. Anıl'ın ise arama için Donanma Komutanı Eşref Uğur Yiğit'ten izin alınması gerektiğini söylediği ve askerî yetkililerin uzun bir süre telefon görüşmelerinin yaşandığı kaydediliyor. Aramanın cumhuriyet savcısı nezdinde askerî makamlarca yapılacağının hatırlatılmasına rağmen Donanma Komutanı'nın rızası olmadan arama yapılamayacağının ve beklenilmesi gerektiğinin bildirildiği ifade ediliyor. Saat 10.50'de Donanma komutanının Gölcük savcısı ile görüşme istemesi üzerine savcının askeri görevlilere 'aramaların eşzamanlı olarak yapıldığı, arama hususunda gecikme yaşandığını ve bu durumun aramanın ruhuna aykırı olduğu ve görevlilerin sorumlu olacağı' kendilerine bildiriliyor. Ancak ısrarla emri beklemek zorunda oldukları bildiriliyor. Bu sırada Donanma komutanlığı binasına gidildiği ancak bir sonuç alınamadığı yazıyor.

BİLGİSAYARI DOLABA KİLİTLİYORLAR

Saat 11.40 sularında arama yapılabileceği ancak gizli bilgi ve belgeler konusunda hassas olunması gerektiğinin bildirildiği belirtiliyor. Aramaya gidildiğinde Albay Tayfun Duman'ın odasında hazır beklediğinin ifade edildiği tutanakta, ajanda ve CD'lere el konulduğu ancak hard diskten imaj alınmaya başlandığı sırada bunun engellenerek yarıda bıraktırıldığı anlatılıyor. Bunun üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcısı Fikret Seçen'in Genelkurmay'ı aradığı ancak oradan da olumsuz yanıt alındığı kaydediliyor. Bu tartışmalı sürecin sonucunu ise savcı tutanağa şöyle geçiyor: "Askerî görevlilerin kendi usullerince bilgisayarı mühürleyerek bir dolaba kilitledikleri görüldü."
aktifhaber

24 Şubat 2010 10:27
Çiçek'in 2. Derin Teması
Cemil Çiçek, Karargah'ta derin toplantı yaptıktan sonra soluğu nerede aldı? Çiçek'in Karargah'tan çıktıktan sonraki ilk kritik temasını Şamil Tayyar yazdı...

Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar, köşesinde Cemil Çiçek'in son iki günkü trafiğiyle ilgili satır arasında çok kiritik bir bilgi verdi.

Tayyar, Cemil Çiçek'in önceki gün Genelkurmay Kararhagı'nda yaptığı sır görüşmeye vurgu yaptıktan sonra, Çiçek'in görüşmeden çıkar çıkmaz soluğu nerede aldığını yazdı.

Karargahtan çıkar çıkmaz yaptığı ilk temas çok önemli çünkü bu içeride ne konuşulduğunu da deşifre eden bir nokta.

Tayyar'ın verdiği bilgiye göre Çiçek, toplantıdan çıkar çıkmaz saat 19:30'da Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman'la görüştü. Bilindiği gibi Müsteşar Kahraman son olarak geçen hafta Erzurum Savcılarının yetkilerinin elinden alınmasının baş aktörlerinden biriydi.

Tayyar'ın verdiği bu bilgi sonrası Balyoz Savcıları'na yönelik de böyle bir operasyonun Çiçek tarafından Karargah'tan alınarak Müsteşar Kahraman'a dayatıldığı söylentileri çıktı.

İşte Şamil Tayyar'ın yazısının o bölümü:

"...Nitekim, Çiçek’in görüşmeden hemen sonra önceki akşam saat 19.30 sularında Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman’la görüşmesi, parola skandalıyla ilgili olmasa gerek. Askerin hassasiyeti müsteşar üzerinden savcılara mı iletilmek istendi yoksa parola skandalına ilişkin müsteşarın görüşü mü merak edildi, takdir size ait."
aktifhaber

27 Şubat 2010
VE BÜYÜK PLAN DEVREDE
Ve "İtirazla Salma Planı" devrede. Dediğimiz oldu Hürriyet ve Milliyet psikolojik zemini oluşturmaya başladı. Şimdi ikinci aşama var...

Hürriyet’ten Fatih Çekirge bugün köşesinde “kritik” bir soru sordu:

“Savcı orgeneralleri ‘Kaçma ve delil karartma ihtimalleri yok’ diyerek bıraktığına göre görevde olan amirallerin kaçma ihtimali mi vardı da tutuklandılar?”

Çekirge bu soruyu sorduktan sonra “Bu sorunun şiddeti giderek artıyor.” demeyi de ihmal etmemiş.

Soru Çekirge’nin kaleminden Hürriyet’te böyle yer alırken, Milliyet’te ise Fikret Bila’nın kaleminden dile getiriliyor. Hem Hürriyet hem Milliyet’in topa girmesi "soru"nun “kritikliğini” daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Baykal’la konuşan Bila şöyle yazıyor:
“Baykal, yaşananlar karşısında şu sorunun da sorulması gerektiğini belirterek devam etti:
‘Çok büyük bir iddiayla soruşturma başlatıyorsunuz. Darbeden söz ediyorsunuz. Üst düzey komutanları gözaltına alıp, 4 gün bekletip, sorguluyor ve mahkemeye bile sevk etmeden savcılıktan bırakıyorsunuz. O zaman bu büyük iddiayla niye ortaya çıktınız? Yani bu işlerden üsteğmenler mi sorumlu oluyor? Nedir? Yargının ciddi bir inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya olduğu ve hukuki değil siyasi hareket ettiği anlaşılmaktadır.’ ”

Şuan soru işaretleriyle dile getirilen şey aslında önemli bir strateji.. Doğan Grubu’nun amirallerinin çevirmeye başladığı strateji yakında uygulamaya konacak.

Planın ilk adımında kuvvet komutanlarının serbest bırakılmasının üzerinden "Üstler serbest, astlar tutuklu" tartışması başlatılacak. İkinci adımda ise "İşi asıl planlayan, emir veren üstler serbestse, alttakiler neden tutuklu?" propagandası yapılacak. Bu sayede astların da serbest bırakılması için psikolojik zemin oluşturulacak. Sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'le temasa geçilecek. Tutuklama kararlarını veren 10. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi üzerindeki HSYK baskısıyla da istenen sonuç elde edilecek.
Çünkü Balyoz soruşturmasını yürüten savcıların özel yetkileri alınmak isteniyor. Hafta içerisinde iddiaları doğrulatacak nitelikte ilginç bir gelişme yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, rahatsızlığı sebebiyle gözaltıların olduğu gün hastaneye giderek anjiyo oldu. Engin, anjiyo nedeniyle 5 günlük rapor aldı. Engin'e ulaşmak mümkün olmazken ani bir gelişme yaşandı. Başsavcı Engin iznini aniden yarıda bölerek görevinin başına döndü. Döner dönmez de kuvvet komutanlarının serbest bırakıldığı süreç başladı. Kuvvet komutanları Oramiral Özden Örnek, Orgeneral İbrahim Fırtına ve Orgeneral Ergin Saygun mahkemeye sevk edilmeden serbest bırakıldı. Adliyede resmen üstler serbest bırakılırken, astlar tutuklandı.

Üstler serbest bırakılırken tutuklu astların itiraz etmeleri aşamasında serbest bırakılmaları için yoğun baskı oluşturulduğu adliye muhabirlerine kadar yansıdı. İddiaya göre Başsavcı Aykut Cengiz Engin ve 10. Mahkeme Başkanı Zafer Başkurt bu konuda yoğun çalışma içinde. Baskılarla soruşturmada tutuklananların itiraz aşamasında serbest bırakılmalarını sağlamak hedefleniyor.

İşin diğer yönü ise kararı vereceklerin ne kadar bağımsız olduğu. 10. Mahkeme Başkanı Zafer Başkurt'un hakkında rüşvet suçundan dolayı soruşturma yürütüldüğü, bu dosyanın HSYK'nın önünde olduğu biliniyor. Bu durumun tutukluların serbest kalmasında bir koz olarak kullanılacağı vurgulanıyor.
aktifhaber

1950'de açılan dava hâlâ sonuçlanmadı

27 Mart 2010 - Samsun'da 50 yıldır süren hukuk mücadelesinde devlet ve vatandaşlar bir arpa boyu yol alamadı. 1950 yıllında başlayan arazi tahsisleri 1967 yılında mahkemeye taşındı, karşılıklı açılan davalar ise 2010 yılında halen sonuçlanmadı.
Alınan bilgiye göre, Çarşamba ilçesine bağlı Çınarlık beldesindeki Yalı Mahallesi'nde 1933 yılından bu yana ikamet eden vatandaşlar, 2 nesildir mahkemelerle uğraşıyorlar. 614 hane ve 3 bine yakın nüfusu bulunan Çarşamba ilçesi Çınarlık beldesi Yalı Mahallesi'nde vatandaşlar, 1950 yılında arazilerdeki yerleşim işleminin devlet tarafından yapılmasından bu yana mücadelelerini sürdürüyorlar. 1959 yılında tespit komisyonunun vergiye bağladığı mahalle sakinleri devlete arazilerin ücretini öderken, 1965 yılında tapulama komisyonu bölgede inceleme yaparak parsel numaralarını belirleyip, 3 bin 25 dönüm araziyi isme göre 60 kişiye böldü. O yıllarda devlete ait olan TİGEM Gelemen Tarım Çiftliği'nin, arazilerin kendilerine ait olduğu yönünde itirazda bulunup tapu işlemi yapılamayacağı yönünde mahkemeye başvurması sonucu tahsisler askıya alındı. Yine o dönemde Ordu'nun Aybastı ilçesinde bir vatandaş, Yalı Mahallesi'ndeki arazilerin 551 dönümünün otlakiye tapularının olduğu gerekçesiyle kendisine ait olduğu yönünde ikinci davayı açtı. Devletin açtığı dava 11 yıl sonra 1978 yılında TİGEM Gelemen Tarım Çiftliği'nin lehine sonuçlandı. Diğer talepler reddedildi. Temyiz süreci sonrasında kararlar bozuldu, 1984 yılında köylüler tapularının verilmesi ve arazilerin kendilerine ait olduğu gerekçesiyle itirazda bulundular. Aybastılı aile de arazilerin kendisine ait olduğu gerekçesiyle davasını sürdürdü. 1996 yılın açılan çok sayıda davalar varken, mahkeme Aybastılı aile lehine sonuçlandı ve arazilerin tahsisi yapıldı. Yalı Mahallesi sakinleri ve devlet yine itirazda bulundu ve karar bozuldu. 2008 yılında açılan dava ile TİGEM, Çevre ve Ormanı Müdürlüğü, hazine, vatandaşlar adına Çınarlık Belediye tüzel kişiliği ve Aybastılı ailesinin hak davaları yeniden başladı. Dava süreci devam ederken ise 1994 yılında 1 milyon 400 bin TL bedelle bin 850 dönüm arazi istimlak edilip Samsun-Çarşamba Havaalanı yapıldı. Para ise bankaya yatırılıp o günden bu yana banka faiziyle birlikte işliyor. Davayı kazanan, yüklü miktarda parayı da almaya hak kazanacak.
Çınarlık Belediye Başkanı Nihat Soğuk, babasının 1960'lı yıllarda Çınarlık köyünde muhtarlık yaptığını, dava sürecini o dönemde takip ettiğini, kendisinin belediye başkanı olduktan sonra ikinci nesil olarak davayı Çınarlık Belediyesi tüzel kişiliği adına takip görevi üstelendiğini söyledi. Davanın bu kadar uzamasının memnun edici olmadığını ifade eden Soğuk, uzun yıllar süren davanın artık sonuçlanması ve hak sahiplerinin belirlenmesi gerektiğini vurguladı.
55 yıldır köyde yaşayan muhtar Recep Akman, kendilerinin arazilerde hak sahibi olduklarını, sadece tapularını istediklerini, ama 60 yıldır mahkemelerin sonuçlanmadığını ve bir neticeye ulaşılamadığını söyledi. 72 yıldır köyde yaşayan Ahmet Güner, devletin arazinin, Aybastılı ailenin ise 551 dönümlük arazinin kendisinin olduğunu öne sürdüğünü ama kendilerinin 1933 yılından bu yana aynı yerde ikamet ettiklerini hatırlattı. Kendisinin ikinci nesil olduğunu, artık davalarını üçüncü nesil olan çocuklarına devredeceğini dile getiren Mustafa Turan, bir netice beklediklerini, işin içinde yüklü miktarda para ve değerli araziler olduğu için mağdur olduklarını öne sürdü.
netgazete

TSK: Balyoz davasıyla ilgili ortaya atılan "Belgelerin aslı Genelkurmay'da" iddiaları asılsız
08 Ocak 2013

Genelkurmay Başkanlığı, basın yayın gazetelerde yer alan Balyoz Davası'yla ilgili "Tüm delillerin asılları Karargah'ta ve sanıkların, sahte olduğunu iddia ettikleri belgelerin orijinallerini Genelkurmay Başkanlığı Mahkemeye gönderdi" iddialarıyla ilgili açıklama yaptı.

Genelkurmay'dan yapılan açıklamada "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, Genelkurmay Başkanlığının 22 Şubat 2010 tarihli yazısı ile, 1'nci Ordu Komutanlığında yapılan Plan Seminerinin "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" adlı bir bölümünün veya ekinin mevcut olmadığı; ayrıca, "Oraj" ve "Suga" isimli eylem planlarının ise bulunmadığı bildirilmiştir" denildi.

Açıklama şöyle devam etti: "Mahkemenin gerekçeli kararında ise; 'Gölcük Donanma Komutanlığı ve Eskişehir'de sanık Hakan Büyük'te ele geçirilen dijitallerde bulunan taranmış belgelerin asıllarının ilgili birliklerde mevcut olduğu, Genelkurmay Başkanlığınca Mahkememize bildirilmiştir' ibaresine yer verilmiştir. Bu ibareden yola çıkılarak, dava konusu tüm delillerin asıllarının bulunduğu ve Genelkurmay Başkanlığınca Mahkemeye gönderildiği şeklinde basında yer alan iddialar asılsızdır."
netgazete

Belge saklayan Ergenekon hakimine soruşturma talebi
16.01.2013



Ergenekon mahkemesinde görev yapan hâkimlerin cezalandırılması için Hâkimler Savcılar Yüksel Kurulu’na başvuru yapıldı. Başvuru sahibi olan İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Avukat Mehmet Cengiz, “hakimler 4 yıl boyunca kritik belgeleri sakaladı, soruşturma açılmalı” dedi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz, “Ergenekon Davası”na bakmakta olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkan ve üyelerinin, müvekkilleri lehine olan belgeleri gizlemelerinden ve karartmalarından dolayı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulundu, soruşturulmalarını ve cezalandırılmalarını istedi.

Konuya ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen Cengiz, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkan ve üyelerince sanıklar lehine olan bazı belgelerin yaklaşık 4,5 yıldır sanıklardan, avukatlarından ve kamuoyundan gizlendiğini, bunun Mahkeme üyelerince tutulan tutanaklarla itiraf edildiğini belirterek, hâkimlerin bu eylemlerinin görevin açıkça kötüye kullanılması olduğunu söyledi.
Bu suçun failleri olan hâkimlerin adil bir yargılama yapmasına olanak kalmadığını ifade eden Cengiz, suçları sabit olan, daha hangi kanıtları saklamakta ve karartmakta olduğu bilinmeyen bu heyet hakkında Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulunarak soruşturma açılmasını ve cezalandırılmalarını talep ettiklerini söyledi.
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz’in Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na verdiği dilekçeyi ekte sunuyoruz.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığı’na

Şikâyet Eden : Doğu Perinçek

Vekili : Av. Mehmet Cengiz
Atatürk Bulvarı No: 46/20, Sıhhiye / Ankara

Şikâyet Edilenler : 1) 20909 sicil nolu Hâkim Köksal Şengün
2) 28298 sicil nolu Hâkim Hasan Hüseyin Özese
3) 32346 sicil nolu Hâkim Hüsnü Çalmuk
4) 37266 sicil nolu Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu
5) 39995 sicil nolu Hâkim Ercan Fırat
6) 40244 sicil nolu Hâkim Mehmet Uslu
7) 41981 sicil nolu Hâkim Nihat Topal

Konu : Kovuşturma aşamasında delilleri saklayan ve karartan
hâkimler hakkında şikayetlerimizdir.

Açıklamalar :

Şikâyet edilenler, Silivri’de görülmekte olan “Ergenekon Davası”na bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev yapan Mahkeme başkanı ve üyeleridirler.
Müvekkillerin yargılandığı 2008/2009 E. sayılı bu davada, çeşitli tarihlerde talebimiz üzerine alınan ara kararları uyarınca yazılan müzekkerelere verilen cevaplar, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin şikâyet edilen başkan ve üyelerince yıllarca saklanmıştır:
- Davanın temel dayanağı olan ve Tuncay Güney'in anlatımlarına göre MİT tarafından hazırlanan rapor ve şemanın gönderilmesi istemiyle 20 Haziran 2008 tarihinde Başbakanlığa yazılan yazıya, 2 Temmuz 2008 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4,5 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yanıt ve ekleri saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-1).
- Genelkurmay Başkanlığı'na aynı konuda yazılan 27 Kasım 2008 tarihli yazıya, 16 Ocak 2009 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yazı ve ekleri de saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-2).
- Keza MİT Müsteşarlığı'na yazılan 27 Kasım 2008 ve 15 Aralık 2008 tarihli yazılara cevaben gönderilen 30 Aralık 2008 tarihli yanıt ve ekleri 30 Kasım 2012 tarihine kadar - yani yaklaşık 4 yıl boyunca- saklanmıştır (Ek-3).
Bunlardan 16 Ocak 2009 tarihli Genelkurmay yazısı, işin önemine ve aciliyetine binaen özel kurye ile elden getirilerek, 28 Ocak 2009 günü saat 10.20’de bizzat mahkeme başkanına teslim edildiği halde (Ek-4) bu belge, yıllarca tutulmuş, ancak 23 Kasım 2012 günü dosyaya konulmuştur.
MİT’ten gelen yazılarda hâkim havalesi dahi yoktur. Yazıların gönderildiği 2008/209 E. sayılı dava, aynı mahkemede görülmekte olan 2009/191 E. sayılı dava ile birleştirilmiş ve esası kapatılmışken, bu yazılar yıllarca dosya dışında tutularak saklanmıştır. Bu, reddedilen hâkimlerin, belgeleri baştan beri gizleme kastı olduğunu gösterir.
Üstelik yıllarca saklanan bu belgelerden "Ergenekon Şeması"nda yer alan isimlerin çoğunun üstünü kapatarak deliller karartılmıştır. Çünkü bu şemadaki isimlerin üstü açılırsa, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un “saçma sapandı” dediği özelliği bir kez daha açığa çıkacaktır.
Örneğin, MİT Müsteşarlığı’nın 30 Aralık 2008 tarihli cevabi yazısı (Ek-3) ve ekleri 4 yıl boyunca saklanmıştır. İşçi Partisi’ne ait arama tutanaklarında bulunmadığı halde dosyaya sonradan konulduğu anlaşılan CD’lerden biri olan “NATO CD’si” hakkında, talebimiz üzerine 25 Kasım 2008 tarihli celsede alınan karar uyarınca yazılan yazıya verilen cevapta; İşçi Partisi’ne ait olmayan ve bir PKK militanından ele geçirilen bu CD’nin:
. “’Tuncay Yılmaz’ gönderici adı kullanılarak, 14.05.2007 ve 01.06.2007 tarihlerinde İstanbul’dan postaya verilmek suretiyle” MİT’e intikal ettirildiği; ihbar mektubunda, “NATO Hava Unsur Komutanlığı’na eylem yapmak üzere İP Genel Başkanı Doğu Perinçek liderliğindeki ekibin kurmuş olduğu örgütün eylem planları ve örgüte yardım edenlerin kimlik/adres/iş bilgileri”nden söz edildiği belirtilmiş ve şu değerlendirme yapılmıştır:
“Bugüne kadar şiddet eylemine karışmamış ve böyle bir eyleme tevessül edebilecek potansiyeli de bulunmadığı düşünülen İP’nin, NATO’ya yönelik olarak planlanan eylemle ilişkilendirilmeye çalışılması; dezenformasyon amaçlı bir yönlendirme faaliyeti olabileceği ihtimalini de akla getirmesi bakımından önemli görülmüştür”.
3070 kişilik isim /adres listelerini içeren diğer CD ile ilgili olarak MİT’in değerlendirmesi ise şöyle:
“Bir kısmı aynı zamanda İP üyesi olan öğretim üyesi, yazar, gazeteci, sanatçı, avukat, doktor, mühendis vb. camialardan şahısları kapsayan listeni


En son Ekim tarafından Prş Oca 17, 2013 6:29 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Mar 01, 2010 9:01 pm    Mesaj konusu: BALYOZ SAVCILARINA ŞOK BARİKAT Alıntıyla Cevap Gönder

01 Mart 2010 06:34
BALYOZ SAVCILARINA ŞOK BARİKAT
Başsavcı Aykut Cengiz Engin'den, Emniyet'e talimat: Bizden 'olur' almadan, Balyoz'da operasyon yapmayın

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Balyoz soruşturmasıyla ilgili polis ve jandarmaya skandal bir talimat verdiği ortaya çıktı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul Merkez Komutanlığı’na yazı gönderen Engin’in “Balyoz soruşturmasını yürüten özel yetkili Cumhuriyet Savcıları’nın talimatlarını yerine getirmeyin” yönünde talimatta bulunduğu belirlendi.

EN BÜYÜK OPERASYON

Savcıların yetkilerinin elinden fiilen alındığı süreç Taraf Gazetesi’nin 20 Ocak’ta Balyoz Planı’nı gündeme taşımasıyla başladı. İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, 22 Ocak’ta UYAP üzerinden özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Bilal Bayraktar’ı soruşturma savcısı, özel yetkili Cumhuriyet Savcıları Mehmet Berk ve Ali Haydar’ı da yardımcı olarak görevlendirdi. Balyoz’la ilgili olarak 5 bin sayfalık ıslak imzalı belgeler, CD ve DVD’leri inceleyen savcılar, 22 Şubat’ta düğmeye bastı. Aralarında eski Kuvvet komutanları Özden Örnek, İbrahim Fırtına ile emekli orgeneraller Çetin Doğan ve Ergin Saygun’un da olduğu bulunduğu 27’si muvazzaf 49 subay ve astsubayı gözaltına alındı.

BAŞDÖNDÜREN TRAFİK

Operasyonla birlikte Ankara’da art arda çarpıcı temas ve toplantılar gerçekleştirildi. Başbakan Erdoğan’ın yurt dışında olduğu pazartesi günü Başbakan Vekili olan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Genelkurmay’a giderek görüşmede bulunduğu ortaya çıktı. Görüşmenin ardından Çiçek, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman’ı aradığını açıkladı. Salı günü Genelkurmay’dan yapılan açıklamada ise Balyoz soruşturmasına atıfta bulunularak “Tüm orgeneraller ve oramiraller ciddi durumu değerlendirmek üzere toplandı” denildi. Perşembe günü Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Çankaya Köşkü’nde sürpriz bir zirve yaptı.

İKİ KOMUTAN SALIVERİLDİ

Ankara’da Balyoz odaklı görüşmeler tam gaz sürerken, İstanbul’daki yargılamalarda ise mahkemeye sevk edilen aralarında muvazzaf generallerin de olduğu çok sayıda asker tutuklandı. Ancak Balyoz’la ilgili örgüt yöneticisi oldukları iddia edilen Örnek ve Fırtına ise Başsavcı Vekili tarafından sorgulandıktan sonra “kaçmayacakları” gerekçesiyle mahkemeye sevk edilmeden serbest bırakıldı. Cuma günü Cumhuriyet Savcıları operasyonun ikinci aşamasına geçti. Balyoz’un Çarşaf ve Sakal planları için görevlendirilen askerler gözaltına alındı. Aynı günün gecesinde ise Balyoz planının mimarı Çetin Doğan tutuklandı. Balyoz darbe iddialarına ilişkin görüşme ve yargılama trafiği sürerken, önceki gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin’in, İstanbul Emniyeti ve Merkez Komutanlıkları’na bir yazı göndererek HSYK tarafından Erzurum savcıları gibi görevden alınacakları iddia edilen Balyoz savcılarını devre dışı bıraktığı ortaya çıktı. Emniyet ve Merkez Komutanlığı’na gönderilen 2010/2781 sayılı yazıyla polis ve askerin Başsavcı ve Başsavcı Vekili’nin ‘UYGUN GÖRÜLDܔ şerhi ve imzası olmayan “arama, yakalama ve gözaltı talimatlarını yerine getirmemeleri” istendi. Doğrudan Balyoz soruşturmasına yönelik yasadışı talimatta şöyle denildi: “Soruşturma ile görevlendirilen Cumhuriyet Savcıları tarafından, kolluğa ve Merkez Komutanlığı’na yazılan tüm davetiye, celp/çağrı (CMK.216/6) arama, yakalama ve gözaltına alınma gibi tüm müzekkere ve yazılarda CMK’nın 250. Maddesi ile yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcı Vekilleri’nden birinin UYGUN GÖRÜLDÜ şerhi ve imzası bulunmadan talimatların yerine getirilmeden Cumhuriyet Başsavcı Vekillerine iadesi ve yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcı Vekilleri tarafından yukarıda belirtildiği şekilde UYGUN GÖRÜŞ şerhi alındıktan sonra gereğinin ifası...”

SAVCILARA ONAY KISITLAMASI

Engin’in yazısında Çolakkadı’nın 22 Ocak’taki görevlendirme yazısında belirttiği rutin talimata ilginç bir atıf yapıldı. Çolakkadı’nın “Soruşturma evresinde ortaya çıkan önemli olaylarla ilgili olarak veya yakalama arama gibi önemli soruşturma işlemlerinin öncesinde Cumhuriyet Başsavcısına veya Cumhuriyet Başsavcı Vekiline bilgi verilmesine” ilişkin yazısında ‘bilgi verilmesi” talimatı, Engin’in yasadışı yazısında “Başsavcısı ve Vekili’nin onayının alınması” zorunluluğuna dönüştürüldü.

İfadeye çağırmak için izin alacaklar




Skandal talimatla bundan böyle özel yetkili savcılara, soruşturma kapsamında ifadeye çağıracağı çok sayıda general ve subay için Başsavcı ve Başsavcı Vekili’nden izin alması şartı getirilmiş oldu. Kuvvet Komutanları’nın serbest bırakılmasının “üstler serbest astlar tutuklu” değerlendirmesiyle tartışma zemini oluşturacağı kaydedilirken, bu durumun tutuklular için yapılacak itirazlarda gerekçe olarak kullanılacağına işaret edildi. Başsavcının bu talimatını uygulayan kolluğun da suç işlemiş olacağı belirtildi.

iŞTE ANAYASA’DA HAKiM VE SAVCILARIN TEMiTANI

138. Madde: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

139. Madde: ”Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.”

SAVCILARA MÜDAHALE YAPILMIŞ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin tarafından gönderilen yazıyı değerlendiren eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı, talimatın yasaya aykırı olduğunu belirterek “Soruşturmaları savcılar yürütür. Savcılar Cumhuriyet Başsavcısı’ndan veya Başsavcı Vekili’nden izin almak zorunda değildir” diye konuştu. Avcı, “CMK’da asıl olan savcıdır. Başsavcı veya vekili, savcının gözaltına alma kararlarına müdahale edemez. Bu yazı Ergenekon ve Balyoz soruşturmasını yürüten savcıların yetkisine müdahale anlamı taşıyor. Prosedür açısından doğru değil. Emniyet’teki adli kolluk görevini yerine getiren polisin savcılardan gelen emirleri yerine getirmesi gerekir. Başsavcılığa sormak gibi görevleri yoktur” dedi.

Kaynak: Bugün

01 Mart 2010
28 Şubat'ın Başındaki İsim Kim?
28 Şubat döneminde hapse atılan Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 13 yıllık suskunluğunu bozdu ve şok açıklamalarda bulundu.

28 Şubat süreci, bir anlamda onun 10 Kasım 1996’da yaptığı konuşma ile başladı. Bu konuşma ona pahalıya mâl oldu, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe belediye başkanlığı koltuğundan oldu, cezaevine girdi ve siyasi hayatı noktalandı. 28 Şubat’ın en önemli aktörlerindendi ama o gün bugündür sessiz. “Acaba ne yapıyor” diye merak edip, aradım ve konuştu. Anlattıkları 28 Şubat sürecinde siyasetçilerin yaşadığı “kâbus gibi günlerin” özeti adeta. Bir hükümetin alaşağı edilişinin öyküsü. Milletin oyu ile Meclis’e girip çoğunluğu elde eden Refah Partisi ile atanmışlara ve güç odaklarına baş kaldırıp koalisyon kuran DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in eski liderinin koordinatörlüğünde nasıl cezalandırıldığını da Karatepe’den dinledim.
RÖPORTAJ: Seda ŞİMŞEK / Bugün

** 28 Şubat sürecinin fitilinin sizin 10 Kasım 1996’da yaptığınız konuşmada söylediğiniz ‘’Törenlere içim kan ağlayarak katıldım. Beni sakın laik sanmayın’’ sözlerinizle ateşlendiği değerlendiriliyor.

Bu Türkiye’nin siyasi rejimi ile alâkalı bir sorun. Benim konuşmam o kadar da önemli değil. Ben o güne kadar hep konuşuyordum, ondan sonra da daha keskin konuşmalarım oldu. O konuşmayı yaptıktan sonra hep kendime hayret etmişimdir, “Ne kadar önemli bir insanmışım. Ne kadar tehlikeli sözler söylemişim” diye...

O SÖZLERİ SÖYLEMEDİM

** ”Törenlere içim kan ağlayarak katıldım. Beni sakın laik sanmayın” gibi sözleri, bunları bile bile niye söylediniz?

Ben o sözleri söylemedim. Laiklik meselesini başka bir bağlamda söyledim. Bir gün önce, 9 Kasım akşamı yapılan bir toplantıda, valinin, rektörün, ildeki A protokolü dediğimiz kişilerin bulunduğu bir toplantıda, generaller yakında darbe olacağını, Tayyip Erdoğan ile Melih Gökçek’in görevden alınacağını ifade ettiler. Ben de “Onları alacaksanız, beni de alırsınız, bana da ceza verirsiniz” dedim. Bu sözün sahibi bana “Yok, sizi almayız, çünkü siz laiksiniz” dedi. Ben o söze karşı tepki olarak o ifadeyi kullandım.

** Aslında laik misiniz?

Kişisel olarak insanların istedikleri gibi inanmaları ya da inanmamaları hakları olduğuna, herkesin inandığı gibi yaşama hakkı olduğuna, buna göre kişisel hayatını, sivil hayatını düzenleme hakkı olduğuna inanıyorum. Ben laikliği benimsemiş bir insanım.

KAYSERİ’YE ÖZEL PROGRAMLAR

** Generaller mi karar veriyor, Tayyip Bey ile Melih Bey’in görevden alınacağına?

Sadece bir kişi değildi, birkaç kişiydiler. Bu sözle neyin kastedildiği, çok açık. Darbe olduğunda insanlar nasıl cezalandırılırsa öyle cezalandırılacaklar. Ama, 28 Şubat sürecinin cezalandırma prensibi değişik oldu. O güne kadar olmayan şekilde yargı gündeme geldi. Hukukçular, özellikle yüksek yargıçlar topluca Ankara’da Genelkurmay’a davet edildiler ve brifing aldılar.

** Hakkınızda konuşmanızdan ötürü soruşturma açılınca, dans etmeniz, Atatürk rozeti takmanız bir pişmanlık ifadesi miydi?

Atatürk rozetini ben her zaman takarım, bugün de takarım Beni en çok rencide eden bu konudur. Ben keyfimden çıkıp dans filan etmedim. Kayseri’de bu olay cereyan edince, Kayseri’ye yönelik özel programlar yapmaya başladılar. Ankara’dan bir Atatürk treni kalkmıştı, gidip bu treni istasyonda karşıladık. Yine, garnizon komutanı, generaller, vali, belediye başkanı, rektör var. Akşam da kültür merkezinde bir opera vardı. Operanın adı “Öylesine bir opera.”

YAKINLARIM ÇOK ACIMASIZDI

Operanın bir sahnesinde “Hayat mı opera, opera mı hayat” diye bir bölüm var. Sahneden inen oyuncular ön sırada oturan valiyi ve eşini, rektörü, bütün protokolü kaldırıyor, bir kere dönüyorlar, oturuyorlar. Sıra bana geldi. Beni de bir hanım tuttu elimden kaldırdı ve bir defa döndük ve oturdum, hepsi bu kadar. Söylediklerine göre dans etmişim, ben nasıl dans ettim onu anlamadım. Sonra o hanıma da soruyorlar, “Kimi dansa kaldırdınız” diye, o da “Sırada kim varsa ben bilmiyorum ki, ben oyunumu oynuyordum” diyor. Bu oyunun bir sahnesiydi sadece...

** Ama, bu konuda da çok eleştirildiniz.

Sadece siyasi rakiplerimiz, karşımızdakiler değil de kendi çevremden insanlar da ne kadar acımasız olduklarını gösterdiler, çok acımasız davrandılar. Eşimle oturuyordum, bize yaklaşırlarken doğrusu kalkmayı da düşündüm, yani onun doğuracağı neticeyi düşündüm. Arkamızdan “Bak bak yeniden göze girmek için dans etti” diyeceklerini hissetmiştim, çünkü yargılamam devam ediyordu. O anda acaba terk etmek mi daha kötü, bu mizansene katılmak mı daha kötü olur diye düşündük. Orada kalmayı, programa devam etmeyi uygun gördük.

Mahkemeye bile kilit vurdular

** Sizinle ilgili süreç nasıl gelişti?

Konuşmamdan sonra benimle ilgili dava açıldı, Kayseri’deki mahkeme benim hakkımda takipsizlik kararı verdi. Benimle ilgili takipsizlik kararı veren mahkemeyi 1 hafta sonra kapattılar. Mahkeme tamamen kapandı. Mahkeme başkanı bana geldi “Hocam bizi kapattılar. Bizi Ankara’ya bağladılar. Bir araç verirseniz dosyalarımızı yükleyip Ankara’ya götüreceğiz” dediler, “kamyon mu istersiniz, otobüs mü istersiniz” diye sorduk, “Otobüs olursa dosyalarımızı koltuklara koyarız” dediler. 2 otobüs verdik, dosyalarını, bütün malzemelerini otobüse yüklediler ve Ankara DGM’ye getirdiler. Sonra, benim Kayseri’deki dosyam Ankara’ya intikal etti. 5 ay sonra Kuşadası’nda yaşayan bir avukat Ankara DGM’ye itiraz etti, “Şükrü Karatepe’nin konuşması bir Türk vatandaşı olarak beni rencide etti. Takipsizlik kararına itiraz ediyorum” dedi. Bunun üzerine Ankara DGM benim dosyamı görüşülmek üzere en yakın DGM olan İstanbul’a gönderiyor. İstanbul DGM’de bir hafta sonu nöbetçi yargıç da “suçsuzsa beraat eder” diyerek, benim yargılanmama karar veriyor.

Yargılanmadan mahkum edildim

** Darbe yemiş bir anayasa hukukçusu olmak nasıl bir duygu?

Ben yargılanmadan mahkûm edildim, hiç yargılanmadım. Savunmam yapılmadı. Gıyabi tutuklandım. Arkadaşlarım tutuklanmam için belediyeye polislerin geldiğini bana haber verdiler ve ben belediyeyi terk ettim, değişik bir yoldan, Yozgat üzerinden Ankara’ya kadar gelip, mahkemeye teslim oldum. Mahkeme gıyabi tutuklamayı, vicahiye çevirdi. Yani yüzüme karşı tutukladığımı söyledi, sonra erteledi. Bir süre sonra yargılamam yapılacaktı. Terslik ya da denklik olacak ya, Ankara’da mahkemem var, aynı gün Demirel belediyeyi ziyaret edecek. Üstelik belediyenin yaptırdığı kültür merkezinin temelini atacak. Bunun üzerine avukatlarım Cumhurbaşkanlığı’nın amblemi üzerinde bulunan devletin resmi davetiyesini ekleyip, yargılamamızın erken yapılması ya da bir başka güne ertelenmesi için dilekçe verdiler. Ama, ben orada Cumhurbaşkanı’nı ağırlıyordum, Anadolu Ajansı benim ceza aldığımı geçti. Ben yargılanmadan mahkûm oldum. Yargıç dosyayı açıyor, “Sanığın dosyada mazeret dilekçesinin olduğu görüldü” diyor geçiyor, dilekçemle ilgili bir karar vermiyor. Yasaya göre bu dilekçenin okunması, dilekçenin kabul edilmesi ya da reddedilmesi, neden reddediliyorsa gerekçesinin yazılması lazımdı.

28 Şubat Çiller’e karşı yapıldı

** Sizce 28 Şubat bu kesime karşı mı, Erbakan’a mı, Çiller’e mi karşı yapıldı?

28 Şubat sürecinin başında, işin koordinatörü olarak Demirel vardı. Bu anlamda birinci derecede darbe DYP’ye yapıldı. Çünkü, Demirel önce Çiller’i cezalandırmak istiyordu, bitirmek istiyordu. Netice olarak evet Erbakan’ın partisi kapatıldı, kapanan parti tekrar kuruldu, ama DYP o zaman bölündü ve bir daha ayağa kalkamadı. Neticeleri, hatta amaç bakımından ben darbenin öncelikle DYP’ye ve Çiller’e yapıldığını düşünüyorum. “Sen bize yardımcı olman gerekirken, böyle bir tutum içine girmemelisin, Refah’la nasıl iktidar kurarsın, bizim söylediğimiz gibi nasıl yapmazsın” diye en çok Çiller’e kızıyorlardı ve en çok onu cezalandırdılar.

Yargı kötü sınav verdi

** Türk yüksek yargısı maalesef 28 Şubat’ta çok kötü bir sınav vermiştir. Tamamen rejime müdahale eden, yasal olmayan, yetkili olmayan güçlerin amaçlarına hizmet etmiştir. Bugünlerde yargıçlarla ilgili yine aynı görüntüyü izliyoruz ve bunun daha ciddi bir mesele olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

YAHYALI’DA KADINLAR KOĞUŞUNDA KALDIM...

28 Şubat sürecinin zalimliklerini yaşadığını söyleyen Karatepe, “Cezaevi benim için çok mutlu geçmiştir. Kadın mahkûm olmadığı için kadınlar koğuşunu bana verdiler” dedi.

** Yahyalı Cezaevi’ne girdiniz, nasıl geçti günleriniz?

Zaman zaman orayı özlüyorum. Ceza alsam da ceza evine girsem şeklinde değil ama, öyle bir arınma dönemi bir daha mümkün olsa da yaşasam diye arzu ediyorum. Çünkü, dışarıda üstüme çok geldiler.

** Nasıl üstünüze geldiler?

Bu 28 Şubat sürecinin zalimliklerini çok yaşadım. Bir gün televizyonda vatandaş bilincinden söz ediyorum. “Sanıldığı gibi bu şehrin sorumluluğu sadece burada yaşayan 5 generale ait değildir, sadece valiye, belediye başkanına ya da devlet memurlarına ait değildir. Bütün vatandaşların bu şehre karşı sorumluluğu vardır” diyorum. “Sen akşam orada generallere hakaret ettin” diyorlar. Çünkü, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bir kesim olarak görmüyorlar. Sonra bir savcı geldi, Kayseri’de benimle ilgili durmadan dava açıyor.

** Her seferinde ifade verdiniz

Keyifle gidiyorum, “Niye böyle konuştun” diyor. Hocayım, kanunların ruhundan başlıyorum, Solon’dan devam ediyorum, bir saat konuşuyorum, adam ikinci sorusunu soruyor öğle oluyor, üçüncü sorusunu soracak ofluyor, pufluyor... O istiyor ki üç cümle bir şey söyleyeyim, özür dileyeyim. Savcı sorgulamaktan yoruluyor. Bir gün bu adamcağız, “Sizden rica ediyorum, lütfen hiç konuşmayın. Bana emir verildi. Siz nerede ağzınızı açar, bir cümle söylerseniz, ben sizinle ilgili soruşturma yapacağım. Adliyeye davet edeceğim. Lütfen konuşmayın” dedi. Böyle bir ortamda biz belediye başkanlığı yapıyorduk. Sinirlerimiz gerilmişti.

** Cezaevine girince o nedenle “Kurtuldum” mu dediniz?

Tabii, cezaevi benim için çok mutlu geçmiştir. Politik mahkûm olduğum için, yönetmelik gereği diğer mahkûmlardan ayırdılar. Kadın mahkûm olmadığı için kadınlar koğuşunu bana vermişlerdi.

Şükrü Karatepe kimdir?

Şükrü Karatepe, 1949’da Kayseri’de doğdu. 1973 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1983 yılında siyaset bilimi doktoru, 1989 yılında Anayasa doçenti oldu. 27 Mart 1994’te milletvekili seçimleri ile birlikte yapılan yerel seçimlerde Refah Partisi’nden Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Kayseri’de 10 Kasım 1996’da yaptığı konuşma nedeniyle Ankara 1 No’lu DGM’de yargılanarak, 1 yıl hapis ve 5 yıl siyaset yasağı cezası aldı. 24 Nisan 1998’de cezaevine girdi. “Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme”, “Tek Parti Dönemi”, “Anayasa Hukuku’na Giriş” gibi eserleri bulunmaktadır. İngilizce bilen Karatepe, evli ve üç çocuk babası.

06 Mart 2010
CHP-RADİKAL- MUNZUR KOLKOLA
Gizli Tanık Munzur’un CHP milletvekili Radikal Gazetesi muhabiriyle çok gizli temasının şok fotoğrafları…

Sonsayfa gazetelerin yapamadığını başardı...

Gizli Tanık, Munzur ve iki akrabasının 4 Mart’ta Ankara’ya getirilip bazı temaslarda bulunacakları yönündeki haberler doğrulandı.

CHP Milletvekili Erol Tınaztepe, Gizli Tanıklarla Ankara’da görüştüğünü Radikal Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’ye doğruladı.

CHP’li Tınaztepe, “gizli tanıklar Ankara’ya gezmeye gelmiş ben de öyle görüştüm” gibi bir açıklama yapsa da olayın boyutları oldukça farklı görünüyor. CHP’li Ahmet Ersin de gizli tanıklarla Erzincan’daki görüşmesini, önce gizlemiş, arkasından reddetmiş ve en son “eşinden boşanacakmış onu görüştük” gibi benzer bir gerekçeyle açıklamaya çalışmıştı.

GÖRÜŞMELERİ CHP AYARLIYOR

Gizli Tanıkların Ankara’da üst düzey yargı mensupları ve gazetecilerle görüşmelerini, Erzincan/Ankara hattında adeta mekik dokuyan CHP’li Vekillerin organize ettiği iddia edildi.

Bugün Radikal Gazetesi’nde Mesut Hasan Benli imzalı bir haber yayınlandı. “Gizli Tanıklar İfadelerini Değiştirecek” başlığıyla verilen haberde gizli tanıklarla ilgili önemli ayrıntılar vardı. Haberdeki, “Cihaner’in yakını olduğu öne süren bir kişi tarafından Ankara’ya getirilen gizli tanıklar arasında ‘Munzur’ kodlu kişi de var.” Cümlesi oldukça dikkat çekici.

Radikal Muhabiri Benli, Ankara’ya getirilen gizli tanıkların Cihaner’in bir yakını tarafından getirildiğini iddia ediyor. Ancak haberinde gizli tanıklarla ilgili “ifadelerini değiştirecekler” cümlelerini ise CHP’li Tınaztepe’ye dayandırıyor. Haberi Tınaztepe’nin gizli tanıklarla görüşmeleriyle ilgili bilgi almış gibi yazan muhabir, sık sık Tınaztepe’ye atıfta bulunuyor.

RADİKAL MUHABİRİ BİZZAT GÖRÜŞTÜ

Ancak olayın böyle olmadığı ortaya çıktı. CHP’li vekillerin koordine ettiği gizli tanıkların ziyaret trafiğinde Radikal Gazetesi Muhabiri de yüz yüze görüştürüldü. Üstelik casus filmlerini aratmayacak mekanlar ve yöntemler seçildi.

Radikal Gazetesi Muhabiri, haberinde “Cihaner’in yakını” olarak belirttiği Davut Konıg’le görüştü. Görüşme Ankara Şehirler Terminali (AŞTİ)’ndeki kuytu bir bölümde gerçekleşti. Daha çok evsiz ve yolda kalmış insanların uyumak için kullandığı bölümde Radikal Muhabiri ile “gizli” görüşme ayarlandı.

AŞTİ’ye Davut Konıg ve gizli tanık Munzur beraber gelirken, daha sonra ayrıldılar. Radikal Muhabiri ile Konıg sözkonusu kuytuda bir araya geldi. Konıg, Munzur ile muhabir arasında adeta mekik dokudu. Munzur’un muhabirin sorularına direkt cevap vermesi engellenirken, Konıg kontrolünde kontrollü cevaplar verildi.

Radikal muhabirinin gerçekleştirdiği görüşme sonrası yazdığı haberi bizzat aldığı bu ayrıntılara dayandırmayıp CHP’li vekile dayandırması daha da ilginç bulundu.

RADİKAL EN BAŞINDAN İŞİN İÇİNDE

Radikal Gazetesi en başından beri Erzincan olayının göbeğinde yer alıyor. Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, uzun süre Erzincan’da kurumlar arası çatışma tezini işlemiş ve olayın içine MİT’i de sokmaya çalışmıştı. O günlerde anlaşılamayan bu tutum, çok sonra soruşturmaya Org. Saldıray Berk’in de adı karışınca anlaşılır hale gelmiş ve Murat Yetkin’in Karargah’ın istediği doğrultusunda Erzincan olayına böylesine ısrarla yönlendiği iddia edilmişti.

Radikal aynı zamanda hem manşetinden hem de İsmet Berkan’ın köşesinden olayı sıcak tutmuş ve Erzincan konusunda gerçek dava yani ERGENEKON-BERK-CİHANER bağlantısı ortaya çıkmadan “İsmailağa Cemaatine dokunan yandı” önkabulü oluşturmaya çalışmıştı.

Radikal’in ısrarlı yayınlarına rağmen MİT olayın içine girmemiş ve sözkonusu personelinin hukuk önüne çıkmasını yasal çerçevede izlemişti. Ancak Berk konusunda askeri konvoy yürütmeye varan tepkiler ve Org. Başbuğ’un savaş gemisi üzerinde meydan okuması gibi olaylar yaşanmış ve Berk defalarca çağrılmasına rağmen ifadeye gitmemişti.

Tüm bu olaylarda medyayı belli biçimde yönlendiren Radikal Gazetesi Ankara Bürosu sonunda direkt olarak Gizli Tanıklar boyutunda olaya girdi. Radikal Muhabiri Mesut Hasan Benli’nin casus filmlerindeki gibi kuytuda gizli tanıkları kaçıran ve Ankara’ya getiren Pavyoncu Davut Konıg’le temasları oldukça tartışılacağa benziyor.

Davut Konıg’ın, CHP'li Ersin'le Erzincan'da gizli tanıkların buluşturulması olayını ayarlayan Paradise Pastanesi sahipleri Erdoğan kardeşlerle geçmişten beri beraber çalıştıkları belirtiliyor.

Davut KONIG, Erzincan'da Paradise Pastanesi karşısında bulunan "Atlantik Restoran", Erzincan terminalindeki "Uğurcan Petrol İstasyonu" ve Jandarma bölgesinde yer alan Işıkpınar Köyünde bulunan Kervansaray Gazinosu'nun sahibi ve çevresinde “Pavyoncu Davut” diye biliniyor.

Davut KONIG'ın, çevresinde "Tarkan" olarak bilinen ve Erdoğan kardeşlerin çevresinden Ayhan Akgün isimli mekan sahibi kişinin adamı olarak nam yaptığı Erzincan'da yaygın olarak biliniyor. Davut Konıg'ın hırsızlık, adam öldürmeye teşebbüs, çıkar amaçlı suçlardan sabıkası bulunuyor.

Gizli Tanıkları ifadelerini değiştirmeleri konusunda yönlendirdiği iddia edilen Paradise Pastanesi Sahibi Abdullah ve Erdal Erdoğan kardeşlerin yönlendirmesiyle manipülatif haberler yaptığı konusunda çeşitli gazeteciler daha önce de eleştirilmişlerdi.

Gizli tanıklardan birinin kendisine önerilen 80 bin TL rüşveti anlattığı hem iddianameye hem de gazetelere yansımıştı. Gizli tanıkların Ankara’ya getirilmesinde peşin 50 bin TL ödendiği, CHP’li vekiller aracılığıyla, bazı YARSAV üyeleri, yüksek yargı mensupları ve Ankara – İstanbul hattında bazı medya haber müdürleri ile görüştürülmeye çalışıldıkları iddialar arasında iken, bahse konu gizli görüşmeler ve bugüne kadar Radikal Gazetesinin davaya ilişkin haber ve köşe yazılarında izlediği çizgi bunları doğruluyor.

İŞTE GİZLİ TANIK MUNZUR VE DAVUT KONIG İLE RADİKAL MUHABİRİNİN FOTOĞRAFLARI


Üçü bir karede muhteşem kumpas!!!!

Kaynak Sonsayfa

05 Mart 2010
DİKKAT ÇOK "GİZLİ" OPERASYON
Erzincan Dosyası'nın gizli tanıklarının Ankara'ya getirilmesinden sonra İstanbul'a da gönderildikleri ortaya çıktı. İşte çarpıcı trafik...

GİZLİ TANIKLAR ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR
Cihaner Soruşturmasının kilit isimlerinden Gizli tanık Munzur ve 2 akrabasının, CHP’li bazı milletvekilleri ve Cihaner’in Erzincan’daki yakın çevresinden PARADİSE Pastanesi sahipleri Abdullah Erdoğan ve Erdal Erdoğan organizesinde Erzincan – Ankara – İstanbul hattında, bazı yüksek yargı ve basın kuruluşları ile temaslarda bulundukları ortaya çıktı.
CHP’li Ahmet Ersin Gizli Tanıklarla Görüştü
Gizli tanık Munzur geçtiğimiz haftalarda Paradise Pastanesi sahipleri Abdullah Erdoğan ve Erdal Erdoğan organizesinde CHP Milletvekili Ahmet Ersin ile ERİZA Otel’de görüştürülmüştü. Erdoğan kardeşlerin Cihaner’in Erzincan’da yakın çevresinden oldukları biliniyor.
Görüşmeyi önce inkar eden CHP’li Ahmet Ersin, daha sonra bir tv programında görüşmeyi itiraf etmiş, ancak davayla ilgili değil gizli tanıklardan birinin boşanma işlemleriyle ilgili olduğunu ifade etmişti. Gizli tanıkların bu buluşma sonrasında, Erdal Erdoğan ve Erzincan Jandarma personeli eşliğinde götürüldükleri Erzincan adliyesinde ifade verdikleri ortaya çıkmıştı.
HSYK Başkan V. Kadir Özbek’le mi görüşecekler?
Cihaner’in tutuklanması sonrasında bir süre ortadan kaybolan, Erzincan - Ankara - İstanbul hattında yoğun bir trafik yaşadıkları ileri sürülen gizli tanıklara, ifadelerini geri çekmeleri ve savcı ŞANAL aleyhine ifade vermeleri karşılığında 80.000 TL teklif edildiği ve bunun 50.000 TL’sinin peşin verildiği öne sürüldü.
Ve gizli tanıklar Başkent’te. Gizli tanıkların son olarak Paradise Pastanesi sahiplerinden Erdal Erdoğan tarafından dün (04.03.2010) Ankara’ya getirildikleri ortaya çıktı. Erdal Erdoğan ve CHP’li bazı milletvekilleri organizesinde gizli tanıkların HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek ve bazı YARSAV yargı mensupları ile temas kuracakları, ardından bazı televizyon kanallarında haber programlarına çıkarılacakları öğrenildi.
Gizli tanıkların resmi ifadelerinde, kendilerinin daha önce Ankara'ya götürülmek istendiği, bunun için Paradise Pastanesi sahibi Abdullah Erdoğan’ın aracı olduğu ve üst düzey yargı mensuplarıyla görüştürüleceklerini belirtilmişti. Yine gizli tanıklardan birisi, CHP milletvekili Ahmet Ersin’in kendilerini Star Tv’de (Uğur Dündar) ana haber bültenine çıkaracağını söylediğine ifadesinde yer vermişti.
Gizli tanıkların Ankara - İstanbul arasında mekik dokudukları kaydedildi. Kamuoyu yaşanan bu gelişmeler sonrasında, gizli tanıkların Ankara ve İstanbul’da hangi yargı mensupları ve gazeteciler ile temas kurdukları merakla bekliyor.
aktifhaber

06 Mart 2010
Hakimleri Bile Ayarlanmış
Erzincan iddianamesinin gizli tanıklarından 'Efe', Cihaner'in tutuklama kararını verecek hâkimlerin bile ayarladığını anlatı.
Üst düzey bir bürokrat olan gizli tanık, "Şenol komutan Fethullah Gülen cemaatinin Erzincan'daki yapılanmasını çıkardıklarını, yakın bir zamanda en az 22 kişiyi içeri alacaklarını, Cihaner'in her şeyi ayarladığını, tutuklayacak hakimin dahi belli olduğunu söylemişti." diyor.

Ergenekon terör örgütünün Erzincan'daki yapılanmasıyla ilgili hazırlanan 14 sanıklı iddianamede ifade veren 12 gizli tanıktan biri de 'Efe'. Erzincan'ın bir ilçesinde üst düzey bir bürokrat olduğunu anlatan gizli tanık, altında Albay Dursun Çiçek'in imzası bulunan 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın nasıl uygulamaya konulduğunu ayrıntılarıyla ve isim/adres göstererek anlatıyor. "Yaklaşık 3 senedir bu bölgedeyim. Erzincan Jandarma Komutanlığı'nda, 3. Ordu'da birçok rütbeli askerle tanışıklığım var. Erzincan Cumhuriyet Bassavcısı İlhan Cihaner'i yakinen tanırım." diyen gizli tanık, rütbeli askerlerle Eyüpoğlu Av Bayii sahibi Yaşar Baş vasıtasıyla tanıştığını söylüyor. Subaylarla birlikte ava gittiklerini belirtiyor: "Ava gittiğimiz kişiler arasında 3. Ordu Komutanlığı'ndan 5-6 tane albay vardı. Bir gün Yaşar Baş vasıtasıyla tanıştığım İ. bana 'abi sen iyi bir insansın ve kariyer sahibisin ava gittiğimiz bu şahıslar ve çevrelerindeki birçok kişi Ergenekon örgütünün elemanlarıdır. Ben de onların içerisindeyim, yıllarca beni ve emrimdeki sokak çocuklarını kullandılar, silah taamlar, uyuşturucu tahttılar ve bilgi taşıttılar. Ergenekon'un sivil sorumlusu Yaşar Baş'tır. Ergenekon sanığı Tuncer Paşa'yla çok samimi fotoğrafları vardır' dedi. (Ben bu fotoğrafları Yaşar'ın laptop bilgisayarında gördüm)."

SORGUDAN ÖNCE HâKİM DEĞİŞTİRİLDİ

Gizli tanık Efe'nin anlattıklarına göre, cemaatlere savaş açan Başsavcı İlhan Cihaner kafasına koyduğu isimleri cezaevine göndermek için her şeyi ayarlıyor. İşte o ifadeler: "Başsavcı'nın makamındayken Erzincan Asayiş İstihbarat Komutanı Şenol Bozkurt yanımıza geldi. Başsavcı'ya bir kalınca dosya ve CD'ler vererek bunların Nedim Yüzbaşı tarafından gönderildiğini söyledi. Makamdan çıktıktan sonra Şenol, bu dosyaların cemaat ve tarikatlarla ilgili bilgilerden oluştuğunu, CD'lerde bakan, milletvekilleri ile birçok kişinin ses kaydının olduğunu söyledi. Başsavcı'nın talimatıyla Fethullah Gülen cemaatinin Erzincan'da öne çıkan isimlerini gayri resmi dinlediklerini anlattı. Bu cemaatin Erzincan'daki yapılanmasını çıkardıklarını, yakın bir zamanda en az 22 kişiyi içeri alacaklarını, Cihaner'in her şeyi ayarladığını, tutuklayacak hakimin dahi belli olduğunu söylemişti. Nitekim, Gülen cemaatinden önce yapılan İsmailağa cemaatine yönelik operasyonda sorgu için görevli olan esas nöbetçi Hakim B. iken, Başsavcı bu hakimin tutuklama yapmayacağını anlayınca, Hakim H.'ye sorgu yaptırtmıştır."
aktifhaber

Okuyamadığı pankarttan 7 yıl hapis cezası aldı

Siirt'te kapatılan DTP'nin Aralık 2009 tarihinde gerçekleştirdiği basın açıklaması sırasında, kendisine verilen ve okuma yazması olmadığı için üzerinde ne yazıldığını bilmediği pankartı taşıyan 49 yaşındaki 6 çocuklu Vesile Tadik, ilk duruşmada 7 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.



Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmada, tutuksuz yargılanan sanık Vesile Tadik ve avukatı Şakir Demir hazır bulundu.

Türkçe bilmediği için duruşmada tercüman aracılığıyla Kürtçe savunma yapan sanık Tadik, Kurtalan DTP İlçe Başkanlığınca gerçekleştirilen basın açıklamasına katıldığını belirterek, ''Ben bu açıklama sırasında kadınların bulunduğu grubun içerisindeydim. Burada bana bir pankart verdiler. Benim okumam yazmam yoktur. Bu nedenle pankartta ne yazdığını bilmeden yanımdaki diğer kadınlarla birlikte açtım'' dedi.

Mahkeme heyeti, verdiği kısa bir aranın ardından sanık Tadik'i, TCK'nın ''terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme'' suçundan 6 yıl 3 ay, Terörle Mücadele Kanunu'ndaki ''terör örgütünün propagandasını yapma'' suçundan da 1 yıl olmak üzere toplam 7 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı.

-AVUKAT DEMİR'İN AÇIKLAMASI-

Sanık Tadik'in avukatı Şakir Demir, yaptığı açıklamada, benzer olaylarda mahkemeler arasında farklı kararların çıktığını ifade ederek, ''Bu da mahkemeler arasında çelişki olduğunu gösterir. Duruşmada benim söylemem gerekenleri savcı söyledi. Savcı mütalaasında, sanığın cinsiyeti, yaşı ve eğitim durumunu göz önünde bulundurarak, örgüt adına hareket etmesinin imkansız olduğunu belirtmiş, sadece propagandadan yargılanmasını talep etmişti. Ancak mahkeme, iki ayrı suçtan ceza verdi'' dedi.

9 Mart 2010 - 14:24:27
habertaraf

14 Mart 2010 21:32
Birbirlerini Yalanladılar
Gizli tanıkla buluşma deşifre olunca CHP'li Ahmet Ersin ve İlhan Cihaner'in avukatı Hamit Sekman yollarını ayırdı.

Biri CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin. Diğeri Erzincan Ergenekon'unun 2 numaralı tutuklu sanığı İlhan Cihaner'in avukatı Hamit Sekman. İkisi de skandal görüşmenin yapıldığı mekanda görüntülendiler. Ama ikisi de farklı şeyler anlatıyor.

CHP İzmir Milletvekili Ersin, gizli tanıkla buluşması deşifre olunca kendini böyle savundu. Oysa kamera kayıtlarına göre sonradan gelen gizli tanık değil, içinde 80 bin lira olduğu iddia edilen çantayla Ersin geliyor. Ve gizli tanık Munzur'la tanışıyor. Yani söylenenler daha başından tutarlı değil.


GİZLİ TANIK OLDUĞUNU BİLMİYORDUM...

Ahmet Ersin başka bir açıklamasında "Gizli tanık olduğunu bilmiyordum" diyordu. Ancak o toplantıda Cihaner'in avukatı, gazeteciler ve terör polisinin bastığı pastanenin sahibi de vardı. Ersin'in dediği gibi o görüntü bir rastlantıdan öte, randevulu bir buuluşmayı hatırlatıyordu. Zaten Sekman da "Ben değil Ersin görüştü" diyordu.

Ersin buluşmayı normal bir vaka gibi sunarken Hamit Sekman, bu iş yargıya müdahaledir dedi.

Avukatın son sözleri daha da vahimdi. Sekman, CHP'nin tutumu "kaygı verici" dedi.
aktifhaber

22 Mart 2010 07:18
İŞTE TSK'NIN SKANDAL BELGESİ
TSK'nın Anayasa’ya rağmen Sayıştay denetçilerini kışlaya sokmayın talimatı verdi. İşte o skandal belge.

BUGÜN Gazetesi'nin günlerdir işlediği askeri ihalelerdeki yolsuzluk ve usulsüzlükler Sayıştay denetimlerini tekrar gündeme getirdi. Fakat anayasal düzenleme yapılmasına rağmen hiçbir Sayıştay denetçisi askeri tesislerde inceleme yapamıyor. BUGÜN, o skandal emrin belgesinin yayınlıyor. 2004 yılı Mayıs ayında AB uyum yasaları çerçevesinde Anayasa'nın 160. maddesi değiştirildi.

Fakat düzenlemenin hemen ardından TSK yurt genelinde bir emir yayınlayarak Sayıştay denetçilerinin kışlalara sokulmaması yönünde emir yayınladı. İlgili emir doğrultusunda Ege Ordu Komutanlığı 13 Aralık 2004 tarihinde bağlı bulunan birliklere bir talimat göndererek Sayıştay'ın denetimlerine izin vermeyin dedi. Kurmay Pilot Albay Cemalettin Özcan imzalı emirde ayrıca Sayıştay denetçilerine hiçbir surette bilgi ve belge verilmemesi tebliğ ediliyor.

BAYBURT'TA KAPIDAN DÖNDÜLER

İlgili Anayasa değişikliği sonrasında Sayıştay denetçileri, denetim yapmak üzere gittikleri Bayburt'taki Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlı 48. İç Güvenlik Tugay Komutan Yardımcılığı kapısından geri döndü. Sayıştay denetçilerine 1969 tarihli yönetmelik gösterildi. Askeri kaynaklar denetimin Sayıştay değil Savunma Bakanlığı ya da Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlı teftiş kurullarınca yapılabileceğini iddia etti. Bu konuda ki tartışmaları bitirecek olan Sayıştay Kanun Tasarısı ise 2005 yılından bu yana TBMM'de bekliyor. Fakat tasarı üzerinde sert tartışmalar yaşanıyor. TSK bırakın ihalelerin denetlenmesini orduevlerinin ve kantinlerin bile Sayıştay tarafından denetlenmesine karşı çıkıyor.

SKANDAL ÜSTÜNE SKANDAL

Savunma Sanayi Müsteşarlığı tarafından Meltem 1, Meltem 2 ve Meltem 3 projeleriyle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı'na bağlı uçak alımı yapılırken yüz milyonlarca dolara varan usulsüzlükler yapıldığını Bugün Gazetesi günlerdir belgeleriyle ortaya koydu. Fiyaskoyla sonuçlanan 540 milyon dolarlık CASA uçağı ihalesinin ardından 220 milyon dolara 10 tane ATR 72 uçağının siparişinin verilmiş olması da askeri harcamaların demokratik standartlarda denetiminin ne kadar zaruri olduğunu ortaya koydu.

aktifhaber

24 Mart 2010
BALYOZCULAR TAHLİYECİ HAKİM'İ BEKLİYOR
"Balyoz Darbe Planı"nın hazırlayıcısı olduğu iddia edilen Çetin Doğan, Dursun Çiçek'e yol veren hakimi bekliyor.

Balyoz darbe planı çerçevesinde tutuklanan Orgeneral Çetin Doğan ve diğer şüphelilerin, tahliye taleplerini Albay Dursun Çiçek'i tahliye ettiren hakim olan Oktay Kuban dönemine denk getirmeye çalıştıkları iddia edildi.

Daha önce ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın altında imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'i tahliye eden hakim olarak bilinen Oktay Kuban'ın 22-29 Mart tarihleri arasında nöbetçi hakim olduğu öğrenildi. Balyoz darbe planı çerçevesinde tutuklanan emekli Orgeneral Çetin Doğan ve diğer şüphelilerin, tahliye başvurularını Hakim Oktay Kuban'ın nöbetine denk getirdikleri iddia edildi.

DİYARBAKIR'DAN İSTANBUL'A TAYİNİ ÇIKARILDI

Ergenekon sanığıyla görüştüğü ortaya çıkan HSYK üyesi Ali Suat Ertosun'a yakınlığıyla bilinen Kuban'ın, HSYK'nın 2009 Yaz Kararnamesi'yle Diyarbakır'dan İstanbul'a tayini çıkarılmış ve ardından İstanbul Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi üyesi olarak atanmıştı. Göreve başlar başlamaz Dursun Çiçek'i tahliye eden Kuban'ın geçtiğimiz hafta Ankara'ya gelerek bazı görüşmelerde bulunduğu ve HSYK üyeleriyle bazı konuları görüştüğü kaydedildi.

“BALYOZCULAR TAHLİYE TALEBİNDE BULUNACAK” İDDİASI

Kuban'ın 22-29 Mart tarihleri arasında nöbetçi mahkeme hakimi olacak olmasından dolayı Balyozcuların tahliye taleplerini özellikle bu tarihler arasına denk getirmeye çalıştıkları ileri sürülürken, bu plan çerçevesinde Balyozcu General olarak bilinen Çetin Doğan'ın bu hafta basında yer alan mektubu yazdığı iddia edildi. Şüphelilerin yapacağı tahliye başvurusunun Hakim Kuban tarafından kabul görüp görmeyeceği ise önümüzdeki günlerde belli olacak.

Kaynak: Vakit

Ahmet Altan
Yargı kendine baksın...
24 Mart 2010 Çarşamba 14:24
Yüksek yargı, anayasa değişikliği konusunda arka arkaya açıklamalar yapıyor.

Hepsi de siyasi açıklamalar.

Sanırsınız ki karşımızda bir siyasetçiler grubu var.

CHP lideri Deniz Baykal’la aynı paralelde konuşuyorlar, bu anayasa değişiklikleri olursa “yargı bağımsızlığını” kaybedecekmiş.

Yargı “bağımsız” olsa belki ne dediklerine kulak veririz ama yargının bağımsızlığı pek gerçekmiş gibi gözükmüyor.

CHP’nin ve yüksek yargının asıl korumak istedikleri kurum, yargıçlarla savcıların atamalarını düzenleyen HSYK.

Bu kurumun yapısını “muhafaza” etmek istiyorlar.

Niye bu kadar şiddetle bu kurumu koruyorlar?

Bu kurum, Şemdinli’de “iyi çocukların” düzenlediği suikastla ilgili iddianameyi yazan “savcıyı” meslekten men etti.

“Bağımsız” bir şekilde mi verdi bu kararı?

Hayır.

Bize ikide bir “yüz milyarlık” tazminat davaları açan HSYK, istediği kadar dava açsın, “bağımsızlığı” konusundaki şaibeyi ortadan kaldıramaz.

Çünkü eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 32. Gün programında “savcının atılması için emri kendisinin verdiğini” açıkladı.

Genelkurmay Başkanı’ndan emir alan bir yargı kurumu olur mu?

CHP de, yüksek yargı da, HSYK’nın “bağımsızlığını” değil, bizzat Büyükanıt’ın itiraf ettiği “askere bağımlılığını” korumak istiyorlar.

Askerle elele verip “halkın iradesini” geriletmek, siyaseti kendi denetimleri altına almak peşindeler.

Seksen yıllık “egemenliği” sürdürmek asıl amaçları.

Eğer yüksek yargı, “bağımsızlığına” meraklı olsaydı Genelkurmay Başkanı’nın emriyle iş yapmaz, 28 Şubat’ta karargâha koşturmaz, 27 Nisan muhtırası karşısında sessiz kalmazdı.

Onların korkusu “halkın” yönetime ağırlığını koyması.

Bunu önlemek istiyorlar.

Medya da AKP’ye akıl veriyor “anayasayı mutabakatla değiştir” diye, ne mutabakatı, kiminle mutabakat?

Askerî düzenin devamını isteyen “tutucu” CHP’yle, Genelkurmay Başkanı’ndan emir alan yüksek yargıyla mı mutabakat yapılacak?

Anayasayı değiştirmek için “367” kararına imza atmış, defalarca anayasayı çiğnemiş Anayasa Mahkemesi’ne mi danışılacak?

CHP’ye, MHP’ye, yüksek yargıya, onları destekleyen “düzen gazetelerine ve televizyonlarına” bakın, “özgürlüklerin daha genişletilmesi için” bir tek eleştirileri var mı?

“YÖK’ü niye kaldırmıyorsun” diye soruyorlar mı, “siyasi partiler kanunu niye yerinde duruyor” diyorlar mı?

Demiyorlar, demezler.

Onlar her türlü değişimi durdurmak istiyorlar sadece.

Yüksek yargı ise kendi işini gücünü bırakmış boğazına kadar siyasete batmış.

Bunun neticesinde de hukuk sistemi iflas etmiş.

Bizim gazetenin tepesinde koskoca bir haber var bugün.

Yüksek yargının gerçekten “yargıyla” bir ilişkisi olsa bu tür hukuk skandallarını önlemeye çalışır ama onların umurunda bile değil.

Diyarbakır’daki bir gösteride pankart açılmış.

Pankartı tutan iki kişiyi mahkemeye vermişler.

İkisi de Diyarbakır Adliyesi’nde ama ayrı ayrı ağır ceza mahkemelerinde yargılanmışlar.

Sonuç?

Pankartın sol ucunu tutana altı yıl hapis, sağ ucunu tutana beraat.

Buna hukuk mu diyeceğiz şimdi, adalet mi diyeceğiz, bağımsız, tarafsız, yüce yargı mı diyeceğiz?

Böyle bir yargı olabilir mi?

Yüksek yargının her şeyden önce dönüp kendi bünyesindeki bu tuhaflıklara bakması, bunları çözmesi gerekir ama böyle konularda ağızlarını bile açmıyorlar.

“Yargının bağımsızlığını” koruduğunu söyleyen CHP bununla ilgileniyor mu, HSYK’nın Genelkurmay Başkanı’ndan emir almasına karşı çıkıyor mu?

Hayır.

Bunların derdi ne adalet, ne hukuk, ne özgürlük, ne Türkiye, bunların derdi eski usul “azınlık sultasının” devamı.

Bunlarla mutabakat falan olmaz, boşverin siz bunları.

Bu düzen değişecek, bu hukuk sistemi düzelecek, ordu ve yargı siyasetten çıkacak.

Bugün değilse yarın.

Ama mutlaka bu ülke hukuka, adalete, özgürlüğe kavuşacak ve bunu da “gericilerle” mutabakata vararak değil, halkla bütünleşerek yapacak.

Taraf Gazetesi

24 Mart 2010
Şamil Tayyar/Star
Yalçınkaya neden susuyor?



Yargıtay binasında yer alan Siyasi Partiler Bölümü’nden şimdi Ergenekon sanığı olan Erzincan eski Başsavcısı İlhan Cihaner’e dinlendiğine ilişkin mahkeme kararının fakslandığı yolundaki Vakit Gazetesi’nde çıkan haber, ortada kaldı.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın bu konuda nasıl yol izlediğini bilmiyoruz. Özellikle kapatma davalarında izlediği yönteme ilişkin ağır eleştiriler yöneltsem de kişisel olarak, başsavcının böyle bir faksı çektiğine inanmıyorum.

Ancak, başsavcının hem kendini hem kurumunu töhmet altında bırakan bu duruma açıklık getirmesinin görevi olduğunu kanaatindeyim.

Gizli mahkeme kararını kim faksladı?

İŞTE O FAKS İŞTE O HABER

Yargıtay binasında yer alan Siyasi Partiler Bölümü'nden İlhan Cihaner'in telefonunun dinlendiğine yönelik mahkeme kararı İlhan Cihaner'e fakslanmış. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na ait 0 312 425 99 .. numaralı telefondan 31 Aralık 2009 tarihinde saat 14:03'te Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'e faks çekilmiş.



İLHAN CİHANER NEDEN DİNLENMİŞ?

İlhan Cihaner'e gönderilen faks metninde, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı yer alıyor.

Kararda; Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişlerinin 14 Ekim 2008'de İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak Ergenekon soruşturması kapsamında 50 hakim ve savcının iletişimin tespiti ve dinlenmesini talep ettiği görülüyor. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi de, söz konusu talebin ardından Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in ev, iş ve cep telefonlarını dinlemeye almış.

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi kararında; “Ergenekon Terör Örgütü'nün hiyerarşik bir yapıya ve çok katı bir disiplin içerisinde olması ve bu sebepten ötürü örgüt üyelerinin örgüt içinde sadece kendi bilmeleri gereken kimselerle irtibatlı olabilmelerine izin verilmesi ve örgütün diğer üyelerini tanımalarına izin verilememesi, örgütün amaçları doğrultusunda kamuoyunda infiale sebep olabilecek nitelikte eylemler gerçekleştirebilecek kadar tehlikeli olması, başka yöntemlerle suçluların ve eylemlerinin ortaya çıkarılmasının mümkün bulunmaması nedeniyle talep doğrultusunda karar verilmesi gerekmiştir” deniliyor.

YALÇINKAYA VE EMİNAĞAOĞLU SUSKUN KALDI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya ve Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, İlhan Cihaner'e süren soruşturmayla ilgili neden faks çekildiği ve söz konusu faksın içeriği hakkında konuşmaktan kaçındı
aktifhaber

25 Mart 2010
VE O OPERASYON BAŞLADI
Şamil Tayyar'ın dikkat çektiği operasyon, dün çok gizli ve sessiz biçimde 46 sayfa halinde gerçekleşti. İşte ÇOK GİZLİ ÇETİN DOĞAN OPERASYONU...

Analiz/Aktifhaber

Şamil Tayyar, Çetin Doğan'ın tahliye edilmesiyle ilgili yapılacak operasyonu, ve kimin yapacağını ipuçlarıyla açıklamıştı. O operasyon gerçekleşti. İşte Tayyar'ın yazdığı ve gerçekleşen operasyon.

TAYYAR ŞÖYLE YAZMIŞTI:

"Sürpriz tahliye olabilir mi?

Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 2009 yılı yaz kararnamesiyle Diyarbakır’dan İstanbul’a atamasını yaptığı Hakim Oktay Kuban, biliyorsunuz, özel yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi...

En önemli ilk icraatı, Albay Dursun Çiçek hakkında verdiği tahliye kararıydı. Sonraki icraatı ise Kafes Eylem Planı’na muhalefet şerhi koymak oldu.

Kuban, şimdi nöbetçi hakim. 22 Mart’ta başlayan nöbet, 29 Mart’ta doluyor. Merak ediyorum, bu arada sürpriz tahliye kararları çıkabilir mi?"

VE TAYYAR'IN YAZDIĞI GERÇEKLEŞTİ

46 Sayfalık Sessiz Tahliye operasyonu

‘Balyoz Darbe Planı’nın altında imzası olduğu iddia edilen emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın tahliye talebi sessiz sedasız 46 sayfalık bir dilekçeyle hakim Oktay Kuban’ın üyesi olduğu nöbetçi İstanbul 12. Ağır Ceza’ya sunuldu.

‘Balyoz Darbe Planı’ soruşturmasında tutuklanan eski 1. Ordu Komutanı emekli Org. Doğan’ın tutukluluğuna 5. kez itiraz edildi. Daha önce Beşiktaş’ta bulunan diğer Ağır Ceza Mahkemelerine tek tek dilekçe sunan Doğan’ın avukatları bu kez farklı bir strateji izledi. Avukat Celal Ülgen, daha önce yaptıkları tüm itirazları basın açıklamalarıyla kamuoyuna duyurmuştu. Ancak bu kez basına açıklama yapmayan Ülgen, sessiz sedasız hazırladığı 46 sayfalık itiraz dilekçesini önceki gün Nöbetçi 12. Ağır Ceza’ya sundu. Ergenekon’un ‘üst düzey’ yöneticisi olmakla yargılanan emekli Org. Şener Eruygur’un eşi Mukaddes Eruygur, 12. Ağır Ceza için ‘’Bizden’’ demişti..
aktifhaber

1 Mart 2010 20:58
Mahkemede Ödenek Skandalı
Adana'da korsan gösterilerde gözaltına alınıp tutuklanan 15 yaşındaki 2 çocuk, ödenek ve araç yokluğu nedeniyle yargılandıkları mahkemeye getirilemedi

Adana Gülbahçesi Mahallesi'inde 14 Aralık 2009'da DTP'nin kapatılmasını protesto etmek için düzenlenen korsan gösteride polise taş attığı iddia edilen Y.D. ve 26 Aralık 2009'da korsan gösteriye katıldığı öne sürülen A.A. çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Haklarında ''bölücü örgüt adına eylem yapmak'' suçundan Adana 6'ıncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde ayrı ayrı dava açılıp yargılanan her iki çocuk da duruşmalarına jandarma tarafından bulundukları Nevşehir ve Kırşehir Cezaevleri'nden ödenek ve araç yokluğu nedeniyle getirilmedi. Mahkeme heyeti, sanık çocukların ödenek ve araç yokluğundan getirilemediğini tutanağa geçirip Y.D.'nin duruşmasını 15 Nisan'a, A.A.'nınkini ise 4 Mayıs'a erteledi. Her iki sanığın bir sonraki duruşma hazır edilmesi de ilgili cezaevlerine yazı yazılarak istendi.

Her iki çocuğun da avukatı olan Tugay Bek, çocukların ödenek yokluğu nedeniyle mahkemeye getirilmemesini skandal olarak yorumladı. Avukat Bek, "Daha önce de çocuk ve yetişkin tutuklular ödenek, araç ya da personel yokluğu gerekçe gösterilerek pek çok defa mahkemelere getirilmedi. Her şeyden önce bu durum adil yargılanma ve savunma hakkının ihlalidir. Tutukluların kendi duruşmalarını takip edemediği bir yargılamanın adil olduğu varsayılamaz. Çocukları tutuklayan yetmedi bulunduğu cezaevinden sürgün edebilen yargı sisteminin ödenek sorununu da çözmesi gerekir. Özgürlük, çocuk hakları ve adil yarılama gibi konular ikincil meseleler olarak görülmektedir" diye konuştu.

Kaynak:Habertürk.

Tayyar tahliyeleri 24 Mart'ta yazdı
1 Nisan 2010

Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar, 24 Mart 2010'daki köşe yazısında 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Hakim Oktay Kuban'ın nöbet tarihlerine dikkat çekti ve bugün yaşananları o günden yazdı. İşte Tayyar'ın o yazısı:


Gerçekten de Hakim Kuban'ın nöbeti adeta Baylyoz darbe planından tutuklanan muvazzaf ve emekli askerlerin yoğun tahliye trafiğine sahne oldu.

İşte Şamil Tayyar'ın önce 24 Mart 2010'da köşesine taşıdığı Hakim Oktay Kuban ve HSYK ile ilgili çok ilginç iddialara yer verdiği yazısı ile 29 Mart 2010'da 'Gel vatandaş gel' başlığı ile kaleme aldığı o iki çarpıcı yazı.

24 Mart 2010 / Sürpriz tahliye olabilir mi?

Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun 2009 yılı yaz kararnamesiyle Diyarbakır'dan İstanbul'a atamasını yaptığı Hakim Oktay Kuban, biliyorsunuz, özel yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi...

En önemli ilk icraatı, Albay Dursun Çiçek hakkında verdiği tahliye kararıydı. Sonraki icraatı ise Kafes Eylem Planı'na muhalefet şerhi koymak oldu.

Kuban, şimdi nöbetçi hakim. 22 Mart'ta başlayan nöbet, 29 Mart'ta doluyor. Merak ediyorum, bu arada sürpriz tahliye kararları çıkabilir mi?

(Şamil Tayyar / Star gazetesi)

29 Mart 2010 / Gel vatandaş gel

Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun 2009 yılı yaz kararnamesiyle Diyarbakır'dan İstanbul'a atadığı Hakim Oktay Kuban'ın 22-29 Mart tarihleri arasındaki nöbet çizelgesini, 24 Mart tarihli yazımda aktarmıştım.

Malum, bu süreçte en önemli icraatı, Albay Dursun Çiçek hakkında verdiği tahliye kararıydı. Sonraki icraatı ise Kafes Eylem Planı'na muhalefet şerhi koymak oldu.

Bu tespiti yaptıktan sorduk: "Kuban, şimdi nöbetçi hakim. 22 Mart'ta başlayan nöbet, 29 Mart'ta doluyor. Merak ediyorum, bu arada sürpriz tahliye kararları çıkabilir mi?"

Sonra ne oldu?

Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında ifadeye çağrılınca rapor alıp gözlerden uzaklaşan Harp Akademileri Komutan Yardımcısı Korgeneral Yurdaer Olcan, birden bire iyileşti ve ifade vermeye geldi.

Özel yetkili savcılar Süleyman Pehlivan ve Ali Haydar, 3.5 saatlik sorgulamanın ardından tutuklanması talebiyle nöbetçi İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk etti. Hakim Kuban, tahliye kararı verdi.

Bu arada sürpriz bir gelişme daha yaşandı. Balyoz Darbe Planı'nın 1 numaralı şüphelisi olduğu iddiasıyla tutuklanan emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın avukatları, sessiz sedasız tahliye talebinde bulundular. Oysa eskiden neredeyse davul zurna eşliğinde duyurularını yaparlardı.

Derken tahliye talepleri birbirini izledi. Balyoz kapsamında tutuklanan ancak Kafes Eylem Planı iddianamesinde Danışma Kurulu Başkanı olarak yer alan eski Kuzey Deniz Saha Komutanı emekli Koramiral A. Feyyaz Ögütçü ile Tümgeneral Abdullah Dalay tahliye için sıraya girdi.

Pazarcı ağzıyla tarif etmek gerekirse, gel vatandaş gel...

Doğan ve Öğütçü, tahliye taleplerine cevap beklerken, Hakim Kuban, Mason üstatlarına suikast iddiasıyla gözaltına alınan Avukat Yusuf Erikel'i, ardından dün öğleden sonra Dalay'ı serbest bıraktı.

Şimdi sırada, Doğan ve Öğütçü'nün tahliye talepleri var. Hakim Kuban nasıl karar verirse versin, sanık ve şüphelilerin, dilekte bulunmak için ağaca bez bağlayan yatır ziyaretçileri gibi bu nöbette tahliye kuyruğuna girmesi bile başlı başına mesaj yüklü değil mi?

Sorumlu kim? HSYK...

Onlar ne yapıyor? 282 hakim ve savcının soruşturma geçirdiği 191 disiplin dosyasını rafa kaldırmakta, Ergenekon ve faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturmaları yürüten savcılar ile davaya bakan hakimleri harcamakta beis görmüyor, terfilerini engelliyor, kurulu tıkadığı gerekçesiyle Adalet Bakanlığı Müsteşarı hakkında suç duyurusunda bulunuyor.

Bu durum bile başlı başına reformu zorunlu kılmıyor mu? Çetelerle mücadele edemeyen Türkiye, nasıl şeffaflaşacak? Nasıl öngörülebilir bir ülke olacak?

Sonsöz; Gelinen aşamada sorulması gereken iki şu... Şamil Tayyar bu tahliye trafiğini bir yerlerden mi haber aldı? Yoksa 'bağıra bağıra' gelen bu durumu yazma cesaretini mi gösterdi?

(Şamil Tayyar / Star gazetesi)

zaman

TSK: Balyoz davasıyla ilgili ortaya atılan "Belgelerin aslı Genelkurmay'da" iddiaları asılsız
08 Ocak 2013

Genelkurmay Başkanlığı, basın yayın gazetelerde yer alan Balyoz Davası'yla ilgili "Tüm delillerin asılları Karargah'ta ve sanıkların, sahte olduğunu iddia ettikleri belgelerin orijinallerini Genelkurmay Başkanlığı Mahkemeye gönderdi" iddialarıyla ilgili açıklama yaptı.

Genelkurmay'dan yapılan açıklamada "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, Genelkurmay Başkanlığının 22 Şubat 2010 tarihli yazısı ile, 1'nci Ordu Komutanlığında yapılan Plan Seminerinin "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" adlı bir bölümünün veya ekinin mevcut olmadığı; ayrıca, "Oraj" ve "Suga" isimli eylem planlarının ise bulunmadığı bildirilmiştir" denildi.

Açıklama şöyle devam etti: "Mahkemenin gerekçeli kararında ise; 'Gölcük Donanma Komutanlığı ve Eskişehir'de sanık Hakan Büyük'te ele geçirilen dijitallerde bulunan taranmış belgelerin asıllarının ilgili birliklerde mevcut olduğu, Genelkurmay Başkanlığınca Mahkememize bildirilmiştir' ibaresine yer verilmiştir. Bu ibareden yola çıkılarak, dava konusu tüm delillerin asıllarının bulunduğu ve Genelkurmay Başkanlığınca Mahkemeye gönderildiği şeklinde basında yer alan iddialar asılsızdır."
netgazete

Belge saklayan Ergenekon hakimine soruşturma talebi
16.01.2013



Ergenekon mahkemesinde görev yapan hâkimlerin cezalandırılması için Hâkimler Savcılar Yüksel Kurulu’na başvuru yapıldı. Başvuru sahibi olan İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Avukat Mehmet Cengiz, “hakimler 4 yıl boyunca kritik belgeleri sakaladı, soruşturma açılmalı” dedi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz, “Ergenekon Davası”na bakmakta olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkan ve üyelerinin, müvekkilleri lehine olan belgeleri gizlemelerinden ve karartmalarından dolayı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulundu, soruşturulmalarını ve cezalandırılmalarını istedi.

Konuya ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen Cengiz, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkan ve üyelerince sanıklar lehine olan bazı belgelerin yaklaşık 4,5 yıldır sanıklardan, avukatlarından ve kamuoyundan gizlendiğini, bunun Mahkeme üyelerince tutulan tutanaklarla itiraf edildiğini belirterek, hâkimlerin bu eylemlerinin görevin açıkça kötüye kullanılması olduğunu söyledi.
Bu suçun failleri olan hâkimlerin adil bir yargılama yapmasına olanak kalmadığını ifade eden Cengiz, suçları sabit olan, daha hangi kanıtları saklamakta ve karartmakta olduğu bilinmeyen bu heyet hakkında Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulunarak soruşturma açılmasını ve cezalandırılmalarını talep ettiklerini söyledi.
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz’in Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na verdiği dilekçeyi ekte sunuyoruz.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığı’na

Şikâyet Eden : Doğu Perinçek

Vekili : Av. Mehmet Cengiz
Atatürk Bulvarı No: 46/20, Sıhhiye / Ankara

Şikâyet Edilenler : 1) 20909 sicil nolu Hâkim Köksal Şengün
2) 28298 sicil nolu Hâkim Hasan Hüseyin Özese
3) 32346 sicil nolu Hâkim Hüsnü Çalmuk
4) 37266 sicil nolu Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu
5) 39995 sicil nolu Hâkim Ercan Fırat
6) 40244 sicil nolu Hâkim Mehmet Uslu
7) 41981 sicil nolu Hâkim Nihat Topal

Konu : Kovuşturma aşamasında delilleri saklayan ve karartan
hâkimler hakkında şikayetlerimizdir.

Açıklamalar :

Şikâyet edilenler, Silivri’de görülmekte olan “Ergenekon Davası”na bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev yapan Mahkeme başkanı ve üyeleridirler.
Müvekkillerin yargılandığı 2008/2009 E. sayılı bu davada, çeşitli tarihlerde talebimiz üzerine alınan ara kararları uyarınca yazılan müzekkerelere verilen cevaplar, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin şikâyet edilen başkan ve üyelerince yıllarca saklanmıştır:
- Davanın temel dayanağı olan ve Tuncay Güney'in anlatımlarına göre MİT tarafından hazırlanan rapor ve şemanın gönderilmesi istemiyle 20 Haziran 2008 tarihinde Başbakanlığa yazılan yazıya, 2 Temmuz 2008 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4,5 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yanıt ve ekleri saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-1).
- Genelkurmay Başkanlığı'na aynı konuda yazılan 27 Kasım 2008 tarihli yazıya, 16 Ocak 2009 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yazı ve ekleri de saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-2).
- Keza MİT Müsteşarlığı'na yazılan 27 Kasım 2008 ve 15 Aralık 2008 tarihli yazılara cevaben gönderilen 30 Aralık 2008 tarihli yanıt ve ekleri 30 Kasım 2012 tarihine kadar - yani yaklaşık 4 yıl boyunca- saklanmıştır (Ek-3).
Bunlardan 16 Ocak 2009 tarihli Genelkurmay yazısı, işin önemine ve aciliyetine binaen özel kurye ile elden getirilerek, 28 Ocak 2009 günü saat 10.20’de bizzat mahkeme başkanına teslim edildiği halde (Ek-4) bu belge, yıllarca tutulmuş, ancak 23 Kasım 2012 günü dosyaya konulmuştur.
MİT’ten gelen yazılarda hâkim havalesi dahi yoktur. Yazıların gönderildiği 2008/209 E. sayılı dava, aynı mahkemede görülmekte olan 2009/191 E. sayılı dava ile birleştirilmiş ve esası kapatılmışken, bu yazılar yıllarca dosya dışında tutularak saklanmıştır. Bu, reddedilen hâkimlerin, belgeleri baştan beri gizleme kastı olduğunu gösterir.
Üstelik yıllarca saklanan bu belgelerden "Ergenekon Şeması"nda yer alan isimlerin çoğunun üstünü kapatarak deliller karartılmıştır. Çünkü bu şemadaki isimlerin üstü açılırsa, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un “saçma sapandı” dediği özelliği bir kez daha açığa çıkacaktır.
Örneğin, MİT Müsteşarlığı’nın 30 Aralık 2008 tarihli cevabi yazısı (Ek-3) ve ekleri 4 yıl boyunca saklanmıştır. İşçi Partisi’ne ait arama tutanaklarında bulunmadığı halde dosyaya sonradan konulduğu anlaşılan CD’lerden biri olan “NATO CD’si” hakkında, talebimiz üzerine 25 Kasım 2008 tarihli celsede alınan karar uyarınca yazılan yazıya verilen cevapta; İşçi Partisi’ne ait olmayan ve bir PKK militanından ele geçirilen bu CD’nin:
. “’Tuncay Yılmaz’ gönderici adı kullanılarak, 14.05.2007 ve 01.06.2007 tarihlerinde İstanbul’dan postaya verilmek suretiyle” MİT’e intikal ettirildiği; ihbar mektubunda, “NATO Hava Unsur Komutanlığı’na eylem yapmak üzere İP Genel Başkanı Doğu Perinçek liderliğindeki ekibin kurmuş olduğu örgütün eylem planları ve örgüte yardım edenlerin kimlik/adres/iş bilgileri”nden söz edildiği belirtilmiş ve şu değerlendirme yapılmıştır:
“Bugüne kadar şiddet eylemine karışmamış ve böyle bir eyleme tevessül edebilecek potansiyeli de bulunmadığı düşünülen İP’nin, NATO’ya yönelik olarak planlanan eylemle ilişkilendirilmeye çalışılması; dezenformasyon amaçlı bir yönlendirme faaliyeti olabileceği ihtimalini de akla getirmesi bakımından önemli görülmüştür”.
3070 kişilik isim /adres listelerini içeren diğer CD ile ilgili olarak MİT’in değerlendirmesi ise şöyle:
“Bir kısmı aynı zamanda İP üyesi olan öğretim üyesi, yazar, gazeteci, sanatçı, avukat, doktor, mühendis vb. camialardan şahısları kapsayan listenin, çeşitli etkinliklere çağırılmak ya da taban kazanma faaliyeti çerçevesinde kullanılmak üzere oluşturulduğu izlenimi edinilmiştir”.
İddianamede birçok yerde tekrarlanan ve ısrarla vurgulanan bir iddiayı çürüten ve bunu “dezenformasyon amaçlı bir yönlendirme faaliyeti” olarak niteleyen bu MİT raporu, niçin 4 yıl boyunca gizlenmiştir?
5 yıldır tutuklu bulunan müvekkillerin tahliyesine ilişkin istemlerimizi reddederken ileri sürülen temel gerekçeler; "delillerin henüz toplanmamış olması" ve " delillerin karartılma olasılığı"dır.
Oysa şimdi görüyoruz ki, toplanmış delilleri yıllarca saklayan ve üstünü kapatarak karartan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üyeleridir.
Dosyaya koyduğunuz 23 Kasım 2012 ve 30 Kasım 2012 tarihli "Tutanak"larda ikrar edilen bu eylemlerle ortaya çıkan somut durum, yargı görevinin kötüye kullanılmasıdır ve suçtur.
Bu suçun faili olan hâkimlerin adil bir yargılama yapmasına olanak yoktur. Daha hangi kanıtları saklamakta ve karartmakta olduğunu bilmediğimiz bu heyete güvenilemeyeceğinden, 27.12.2012 günlü celsede belirttiğimiz bu gerekçelerle İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşlarının müdafii Av. Hasan Basri Özbey tarafından reddi hâkim talebinde bulunulmuşsa da, bu talep incelenmeksizin, reddi istenen heyetçe geri çevrilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, suçu dile getirip reddi hâkim isteyen Av. Hasan Basri Özbey hakkında suç duyurusunda bulunularak savunma hakkı hiçe sayılmıştır.

Sonuç ve İstem : Açıklanan nedenlerle; şikâyet edilen hâkimler hakkında soruşturma açılarak cezalandırılmalarını talep ediyoruz. 16.01.2013

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/belge-saklayan-ergenekon-hakimine-sorusturma-talebi-h8255.html


En son Ekim tarafından Prş Oca 17, 2013 6:36 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş Nis 01, 2010 2:25 am    Mesaj konusu: 'Bizi başaşağı kanalizasyon kuyusuna sarkıtıyorlardı!' Alıntıyla Cevap Gönder

Yargı içi yapılanmada TSE kriteri iddiası

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan GÜNAY

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, yüksek yargıda 'kast sistemi' eleştirisine sebep olan seçim sistemini örnekleriyle anlattı. Günay, seçilecek isimlerin ideolojik ve bölgesel olarak araştırıldığını savundu.


METİN ARSLAN'ın haberi

Emekli Hakim Cevdet İlhan Günay, yüksek yargıdaki mevcut seçim sistemi hakkında bilgi verdi.

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, yüksek yargıda 'kast sistemi' eleştirisine sebep olan seçim sistemini örnekleriyle anlattı. Seçilecek isimlerin ideolojik ve bölgesel olarak araştırıldığını savunan Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." ifadelerini kullandı.

Günay, "Hakim arkadaşlarımız derler ki, bir yere gelebilmek için TSE damgalı olmak lazım. TSE ama açılımı Türk Standartları Enstütüsü değilmiş. Onun açılımını "Tunceli-Sivas-Erzincan" şeklinde yaparlardı" dedi.

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, yüksek yargıda 'kast sistemi' eleştirisine neden olan seçim sistemini Yargıtay'da yaşadıklarından örnekler vererek anlattı. Seçilecek isimlerin ideolojik olarak araştırıldığını savunan Günay, "Anayasa Mahkemesi'ne bir arkadaşımızı seçtiler. Kız kardeşi başörtülüymüş, yemin törenine gelmiş. YARSAV'cılar demişler ki: Karısı açık mı kapalı mı ona bakıyorduk. Onu hallediyorduk. Ama kardeşine filan da bakalım, sülalesinde bir şey var mı?" örneğini verdi. Yargıtay'dan yaş haddi dolmamışken emekliliğe zorlandığını söyleyen Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Ne yaparsanız yapın ağzınızla kuş bile tutsanız sizi oturttukları yerden çıkartmazlar. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." diye konuştu.

HSYK üyesiyken 4 yıllık süre zarfında belli bir grubun dediği kişileri seçtiğini ifade eden Günay, süresi biten Kurul üyesinin Yargıtay ve Danıştay'a döndükten sonra daire başkanlığı, Anayasa Mahkemesi üyeliği ve Yargıtay Başsavcılığı'na adaylığı için seçtiği kişilerden oy istediğini belirtti. Günay, HSYK'nın mevcut yapısında Adalet Bakanı ve müsteşarın Kurul'dan iki üyenin desteğini aldığında istediği kararı alabileceğini belirterek, tehlikeye işaret etti.

Günay, 12 Eylül döneminde iş hakimi olarak verdiği kararlarda 'böyle karar verilmezse yarın darbe olur' düşüncesine girdiklerini söyledi. İtiraz üzerine bir öğretmen sendikasının faaliyetlerini durdurma kararı verdiğini anlatan Günay, devamını şöyle aktardı: "Öyle bir psikoloji vardı. Onun için öyle karar veren hakim arkadaşlarımızı empatiyle anlayabiliyorum. Biz müdahale etmezsek şöyle olur; 367 olsun 411 olsun filan. Şöyle karar verelim de şöyle olmasın. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Biz hakimler, devletin bekçisi değiliz. Eski bir hakim olarak söylüyorum. Böyle düşünsünler. İdeolojik karar vermesinler. Öğretmen sendikasıyla ilgili karar kanuna uygundu ama ne oldu? Öğretmen sendikaları şimdi var ve hiç de bir şey olmuyor."

Yargıtay Onursal Üyesi Günay'ın yüksek yargıdaki atama sistemi ve iç yapı hakkında yaptığı çarpıcı açıklamalar şöyle:

Yargıtay üyeleri gruplaşıyorlar: HSYK'ya kendi elemanlarını gönderiyorlar. O inançta o düşünceden o bölgeden hemşehrilerini kendilerine yakın insanları seçiyorlar. Yargıtay'da bir dönem doğuda bir ilin ilçesinden 4 tane üye bulunuyordu. Belki o ilçede 4 tane hukukçu vardı, 4'ü de Yargıtay üyesiydi. Böyle olunca da ne oluyor? HSYK'da da 4 yıl aynı kişiler seçiliyor.

Ben hayatımda en düşük oyu o seçimde (2008-Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine aday olduğu seçim) aldım. 4 yıllık üyeyken bile 2001'de Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine aday olmuş. 45 oy almıştım. Ama 2008'de yedek üyelik seçiminde sadece 9 oy aldım. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gelip seçime girseydi zannediyorum ona verecekleri oy da bu olurdu. Bu tepki neden? Benim eşim başörtülü ve ilahiyat mezunu. Oysa ben ilahiyat doçenti değilim, hukuk doçentiyim.

HSYK üye sayısı artırılmalı: Yapılan düzenlemeler yarını düşünerek yapılmalı. Öyle bir sistem getirmek lazım ki, bu dönem için değil, her dönem uygulanabilir olmalı. 1991, 1994'te yaşadıklarımızı arkadaşlarımız yeniden yaşamasınlar.

Destek görmeden Kurul'a seçilmek mümkün değil: Böyle geldi böyle gidiyor. Yargıtay üyesi seçildikten sonra sizi seçene oy vermezseniz vefasız olursunuz. Hatta Kurul'da olanlara da vefa borçlusunuzdur. Hakimler de insandır, dünya görüşleri, siyasi görüşleri olacaktır. Ancak hakimlerin cübbesi at gözlüğü gibidir. Sağı solu görmeyecek. O cübbeyi giydiği zaman siyasi, dini, felsefi, ırki, mezhebi, bölgesel görüşlerini bırakması lazım. Yeni sistemde Türkiye çapında bir seçim olursa belki bunlar yaşanmaz. Ama Yargıtay ve Danıştay'dan seçilenlerin bir grubun desteğini almadan Kurul'a seçilmeleri mümkün değil. Desteği alan insan da onun dediklerini yapmak zorunda. İşte kast sistemi böyle oluşuyor.

Siyaset yasağı gibi aday olma yasağı getirilmeli: Böylece Kurul'dakiler sadece görevini yapar. Kendi istikbalini düşünmez. Seçime girmiş ve kaybetmiş biri olarak biliyorum ki, insanlar oyu istikballerine kullanırlar. Tavuk yumurtluyor, civciv çıkıyor. O da tavuk oluyor, yumurtluyor. Böyle devam edip gidiyor. Kast sistemi diyemiyorum ama buna benzer bir sistem.

Yargıtay'a sadece iki nazar boncuğu seçiliyordu

CHP'li adalet bakanları Mehmet Moğultay ve Seyfi Oktay döneminde yargıda nasıl kadrolaşma yaşandığı sorusuna Günay, "Kantarın topuzunun kaçtığını duyuyorduk. Bakanlıktaki arkadaşlar mağdur edildiler, çeşitli yerlere gönderildiler. Hakim adaylığı sınavlarında birinci sıradaki mesleğe alınmıyordu. Yargıtay'a farklı görüşten bir iki tane kontenjan seçiliyordu. Biz de o nazarlığın içine girmek için mücadele ediyorduk." cevabı verdi.

Birçok kademede yer aldı

Günay, yıllarca ilk derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesi raportörlüğü ve Yargıtay tetkik hakimliği yaptı. Londra'da dil eğitimi alan Günay, 1996'da Yargıtay üyeliğine seçildi. Ankara Üniversitesi'nde kamu hukuku alanında doktora yapan Günay'ın, doçentlik unvanı bulunuyor. 13 senedir üyesi olduğu Yargıtay'dan yaş haddinin dolmasına 7 yıl kala ayrılmaya zorlandı.
2 Nisan 2010
ZAMAN

Televizyonda sürpriz röportaj!
"Bizi başaşağı kanalizasyon kuyusuna sarkıtıyorlardı!"
01 Nisan 2010 Perşembe, 00:29:29

İki yönetmen ve iki sinema oyuncusuyla sinema ve siyasetin tartışıldığı Balçiçek Pamir’le Karşıt Görüş’e damgasını vuran sürpriz bir röportaj oldu. Oktay Kaynarca ile Lale Mansur’un Başbakan Erdoğan’ın “açılım kahvaltısı”nda tartıştıkları “Kürtlere ayrımcılık yapılıyor mu yapılmıyor mu?” ile ilgili olarak Diyarbakırlı bir işadamı olan ve yakın geçmişte bir cinayete kurban giden Selim Dindar’ın Balçiçek Pamir’le hayatını kaybetmeden evvel yaptığı bir röportaj ilk kez günışığına çıktı. Dindar söz konusu röportajda Pamir’e 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadığı işkenceleri anlatıyor ve üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen zaman zaman gözyaşlarına boğuluyor. Dindar’ın kendilerine uygulanan işkencelerle ilgili söyledikleri şöyle: “Koğuşta zaten zor şartlardaydık. Havalandırmaya çıkmak istemezdik, tuvalet kuyruğuna girerdik çünkü havalandırma bir başka yoğun işkenceydi. Bizi baş aşağı kanalizasyon kuyularına sarkıtırlar, nefessiz kalana dek orada tutarlardı. Çıktıktan sonra da sırtüstü betona yatırırlar, bacaklarınızı 15 santim yukarı kaldırıp öyle durmanızı isterlerdi. Tabii kimse uzun süre o şekilde kalamazdı. Ayağınız yere değdiği anda da dayak başlardı. Elimin üzerinde kaç kez sigara söndürüldüğünü anımsamıyorum bile. Yapılmak istenen insanların kimliğini, kişiliğini yok etmekti. Ölmeyi isterdiniz. Nitekim kendini yakanlar oldu. Ama ölmek bile o kadar kolay değildi. Bu yaşıma geldim, işim, çevrem, çoluğum, çocuğum oldu. Hala işkence lafını duydum mu kendimi tutamıyor, herkesin önünde ağlıyorum.”
habertürk


02 Nisan 2010 11:51
OPERASYON CİHANER - 1
İlhan Cihaner'i Kurtarma Operasyonu'nun birinci perdesi bugün Yargıtay'da görülen duruşmada gerçekleşti. Üstelik bu yazılmasına rağmen...

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'le ilgili görev suçları konusundaki davanın ilk duruşmasını yaptı.

Cihaner'in avukatı Turgut Kazan, Erzurum'daki Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dosya ile Yargıtay'daki dosyanın birleştirilmesini talep etti. Cumhuriyet Savcısı ise Erzurum'daki dosyanın incelenmek üzere getirilmesini istedi. Ayrıca Cihaner'in gelecek duruşmada hazır olması istendi. Dava 14 Mayıs'a ertelendi.

İki davanın birleştirilip Cihaner'in kurtarılacağı daha önce deşifre edilmişti. İlk duruşmada bunun ilk ayağı gerçekleşti.

İŞTE İLK AYAGI GERÇEKLEŞEN OPERASYONUN SATIR SATIR DEŞİFRESİ

İLHAN CİHANER İ KURTARMA OPERASYONU

ETÖ SORUŞTURMASI KAPSAMINDA ÖRGÜTÜN ERZİNCAN YAPILANMASINA KARŞI ERZURUM C BAŞSAVCILIĞINCA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA SİLAHLI TERÖRÖ ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMA SUÇUNDAN 16 ŞUBAT 2010 DA GÖZALTINA ALINAN, 17 ŞUBAT 2010 TARİHİNDE İSE ERZURUM ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNCE TUTUKLANAN ERZİNCAN BAŞSAVCISI İLHAN CİHANER’İN ERZURUMDAKİ DURUŞMASI 5 MAYIS 2010 TARİHİNDE YAPILACAK. BU ARADA İLHAN CİHANER İN TUTUKLANMASINDAN SONRA HSYK TARAFINDAN YAPILAN BÜTÜN BASKILARA VE ÖZEL YETKİLİ SAVCILARIN GÖREVLERİNDEN ALINMASINA KARŞIN AVUKATLARI TARAFINDAN TUTUKLULUĞA YAPILAN 4 İTİRAZ REDDEDİLMİŞTİ.

DAHA ÖNCE İŞLEDİĞİ SUÇLARDAN YARGITAYDA YARGILANMASINA 2 NİSAN DA BAŞLANACAK

GEÇEN YIL ADALET MÜFETTİŞLERİNİN SORUŞTURMASI SONUCUNDA EVRAKTA SAHTECİLİK VE GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇLARINDAN BAŞSAVCI İLHAN CİHANER HAKKINDA TUNCELİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ TARAFINDAN AÇILAN DAVANIN YARGILANMASINA YARGITAY 11. CEZA DAİRESİNDE BAŞLANIYOR. BİRİNCİ SINIF SAVCI OLAN ERZİNCAN BAŞSAVCISI İLHAN CİHANER İŞLEDİĞİ SUÇLARIN GÖREV SUÇU OLMASI NEDENİYLE YARGITAYIN EVRAKTA SAHTECİLİK SUÇLARINA BAKMAKLA GÖREVLİ DAİRESİ OLAN 11. CEZA DAİRESİNDE YARGILANIYIR. CİHANER İN İLK DURUŞMASI 2 NİSAN CUMA GÜNÜ YAPILACAK. HALEN ERZURUM KAPALI CEZAEVİNDE TUTUKLU BULUNAN İLHAN CİHANER İN CEZA MUHAKEMESİ KANUNU GEREĞİNCE ANKARADA YAPILACAK DURUŞMAYA GETİRİLMESİ GEREKİYOR.

DOSYALAR BİRLEŞTİRİLECEK!!!

TAM BU GELİŞMELER YAŞANIRKEN YARGI KULİSLERİNDE DOLAŞAN BİR İDDİA ORTAYA BOMBA GİBİ DÜŞTÜ. İDDİALARA GÖRE YARSAV IN BAŞINI ÇEKTİĞİ BİR GİRİŞİMLE 2 NİSAN CUMA GÜNÜ YARGITAY 11 CEZA DAİRESİNDE YAPILACAK DURUŞMADA, DOSYANIN ERZURUM DA Kİ İLHAN CİHANER DOSYASI İLE BİRLEŞTİRİLMESİ KONUSUNDA BİR KARAR VERİLECEĞİ VE HATTA CİHANER İN TAHLİYE EDİLECEĞİ SÖYLENİYOR.

YARSAV DEVREDE

İLHAN CİHANER İN TUTUKLANDIĞI GÜNDEN BU YANA AKTİF BİR ŞEKİLDE CİHANER İN YANINDA YER ALAN YARSAV, HER FIRSATTA BU TAVRINI AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTAN ÇEKİNMEDİ.

TUTUKLANMADAN ÖNCE DE HER FIRSATTA ANKARA GELEREK YARSAV LA GÖRÜŞ VE BİLGİ ALIŞVERİŞİ YAPTIĞI SÖYLENEN İLHAN CİHANER E DİNLENDİĞİNE İLİŞK,N MAHKEME KARARI DA YARGITAY C BAŞSAVCILIĞININ SİYASİ PARTİLER BÜROSUNDA BULUNAN RESMİ FAKSINDAN YARSAV ESKİ BAŞKANI ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU TARAFINDAN FAKS ÇEKİLDİĞİ VAKİT GAZETESİNDE HABER KONUSU OLMUŞTU.

ERZİNCAN BAŞSAVCISI İLHAN CİHANER TUTUKLANINCA YARSAV YÖNETİMİNDE YER ALAN YARGITAY TETKİK HAKİMİ LEYLA KÖKSAL’IN DESTEK OLMAK AMACIYLA ERZİNCAN’A GİTTİĞİ VE CİHANER İN EVİNDE EŞİNE BİR GECE MİSAFİR KALDIĞI İLERİ SÜRÜLDÜ. HATTA BU ZİYARETİ YARSAV ADINA YAPTIĞI KAYDEDİLEN YARGITAY TETKİK HAKİMİ LEYLA KÖKSAL IN DİKKAT ÇEKMEMEK İÇİN ERZİNCAN A İSTANBUL ÜZERİNDEN UÇAKLA GİTTİĞİ İLERİ SÜRÜLDÜ. YİNE İDDİAYA GÖRE BU ZİYARETİN HEMEN ARKASINDAN HAKİM LEYLA KÖKSAL HSYK BAŞKAN VEKİLİ KADİR ÖZBEK İ MAKAMINDA ZİYARET EDEREK BİLGİ VERDİ.

CİHANER İN AVUKATI TURGIT KAZAN, HSYK BAŞKAN VEKİLİYLE GÖRÜŞTÜ MÜ?

ERZİNCAM BAŞSAVCISI CİHANER İN TUTUKLANMASININ ARDINDAN HAKKINDA DÜZENLENEN İDDİANAME 1 MART 2010 TARİHİNDE KABUL EDİLİNCE CİHANER İN AVUKATI TURGUT KAZAN’IN O HAFTA İÇİNDE ANKARA YA GELEREK HSYK BAŞKAN VEKİLİ KADİR ÖZBEK İLE MAKAMINDA BİZZAT GÖRÜŞTÜĞÜ İLERİ SÜRÜLDÜ. BU ZİYARETİN ARDINDAN İSE TURGUT KAZAN IN YARSAV YÖNETİMİ, ESKİ YARGITAY BAŞSAVCISI KANADOĞLU VE İSMİ BAZI ERGENEKON SANIKLARIYLA OLAN İRTİBATLARI NEDENİYLE GÜNDEME GELEN VE CİHANER E CUMHURİYET GAZETESİNDE YAZDIĞI YAZILARLA AÇIK DESTEK VEREN BİR YARGITAY ÜYESİYLE DE (HAMDİ YAVER AKTAN) GÖRÜŞTÜĞÜ İDDİA EDİLDİ

İLHAN CİHANER İN EŞİ MUTEBER CİHANER HSYK ÜYELERİ VE YARGITAY BAŞSAVCISIYLA GÖRÜŞTÜ MÜ?

YAKLAŞIK İKİ HAFTA KADAR ÖNCE DE ANKARA YA GELEN İLHAN CİHANER’İN BİR BANKADA ÇALIŞAN EŞİ MUTEBER CİHANER’İN YARSAV BAŞKANI EMİNE ÜLKER TARHAN VE YARSAV YÖNETİM KURULU ÜYELERİYLE GÖRÜŞMELER YAPTIĞI VE ANKARA ZİYARETİNİ YARSAV IN ORGANİZE ETTİĞİ SÖYLENİYOR. BU ZİYARETTE CİHANER İN EŞİ MUTEBER CİHANER İLE ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU NUN YAKINDAN İLGİLENDİĞİ DE İLERİYE SÜRÜLEN İDDİALAR ARASINDA.

CİHANER İN EŞİ MUTEBER CİHANER İN BUNUN YANINDA HSYK ÜYELERİNİ DE MAKAMLARINDA ZİYARET EDEREK KENDİLERİYLE ÖZEL GÖRÜŞMELER YAPTIĞI YARGI KULİSLERİNDE SÖYLENİYOR. YİNE MUTEBER CİHANER İN YARGITAY C BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN YALÇINKAYA İLE DE YARGITAY BİNASINDA BİR GÖRÜŞME YAPTIĞI İDDİA EDİLDİ.

DOSYALAR BİRLEŞECEK CİHANER KURTULACAK

TÜM BU GİRİMLERN ARDINDAN BİR SÜREDİR GEREK YARSAV GEREKSE HSYK CEPHESİNDE İLHAN CİHANER HAKKINDA BİR SESSİZLİK HAKİM OLMUŞTU. ANCAK BU SESSİZLİĞİN NEDENİ ORTAYA ÇIKTI.

YAPILAN TÜM MÜDAHALELERE RAĞMEN SERBEST KALMASI SAĞLANAYAN HATTA YAPTIĞI İTİRAZLARIN TAMAMI REDDEDİLEN CİHANER İN ÖNCE TAHLİYE OLMASI ARDINDAN DE BERAAT ETMESİ İÇİN ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU VE YARSAV IN YÜRÜTTÜĞÜ BİR PLANIN İCRAYA KONULDUĞU YARGI KULİSLERİNDE KONUŞULUYOR. ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLUNUN SON GÜNLERDE SIK SIK YARGITAY 11. CEZA DAİRESİNE GELEREK DAİRE BAŞKANI ERSAN ÜLKER VE DAİRE ÜYELERİ İLE GÖRÜŞMELER YAPMASI DA BU İDDİALARI GÜÇLENDİRİYOR. BİLİNDİĞİ GİBİ YARGITAY BAŞSAVCILIĞI SEÇİMİNDE ADAY OLAN VE YARGITAY GENEL KURULUNDA EN FAZLA OYU ALMASINA RAĞMEN DÖNEMİN CUMHURBAŞKANI A NECDET SEZER TARAFINDAN BAŞSAVCILIĞA SEÇİLMEYEN YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ BAŞKANI ERSAN ÜLKER İN YARGITAY DAKİ SEÇİM KAMPANYASINDA ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU ÇOK AKTİF BİR ROL OYNAMIŞTI. HATTA BU NEDENLE ERSAN ÜLKER İN YERİNE YARGITAY BAŞSAVCILIĞINA ATANAN ABDURRAHMAN YALÇINKAYA’NIN İL BAŞLARDA ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU NU SİYASİ PARTİLER MASASINDAKİ ÖNEMLİ GÖREVDEN ALARAK YARGITAY C BAŞSAVCILIĞININ 1. MASASINA DÜZ SAVCI OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ ANCAK DAHA SONRA ARAYA GİREN KİŞİLERİN İKİLİNİN ARALARINI DÜZELTTİĞİ İLERİ SÜRÜLMÜŞTÜ.

YARGITAY DA KONUŞULAN SENARYOYA GÖRE PLAN İKİ ALTERNATİFLİ OLARAK HAZIRLANDI:

1- 2 NİSAN CUMA GÜNÜ İLHAN CİHANER İN EVRAKTA SAHTECİLİK VE GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇLARINDAN YARGILANDIĞI DOSYADA SANIK AVUKATLARININ TALEBİ ÜZERİNE CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNUN 10 VE 16. MADDESİNE AÇIKÇA AYKIRI OLMASINA RAĞMEN ERZURUM DOSYASIYLA BİRLEŞTİRME VE TAHLİYE TALEP EDECEK. YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ ELİNDE ERZURUM ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNE AÇILAN BU DAVA DOSYASININ OLMAMASINA KARŞIN EĞER RESEN BİRLEŞTİRME KARARI VERİRSE HEMEN TAHLİYESİ DE İSTENECEK VE TAHLİYE OLMASI SAĞLANACAK.
2- KONUŞULAN İKİNCİ SENARYOYA GÖRE İSE, 2 NİSAN 2010 CUMA GÜNÜ YAPILACAK DURUŞMADA CİHANER İN AVUKATLARI YİNE DOSYANIN ERZURUM ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNDEKİ CİHANER İN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLMA SUÇUNDAN YARGILANDIĞI DOSYA İLE BİRLEŞTİRİLMESİ TALEP EDİLEREK DOSYANIN İNCELENMEK ÜZERE 11 CEZA DAİRESİNE İSTENMESİNİ TALEP EDECEK. DURUŞMA YAKIN BİR TARİHE ERTELENEREK DOSYA ERZURUM DAN İSTENECEK. ERZURUM ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİ DOSYAYI İNCELENMEK ÜZERE GÖNDERDİĞİNDE YARGITAY 11 CEZA DAİRESİ SANIK CİHANER İN AVUKATLARININ TALEBİ ÜZERİNE BİRLEŞTİRME KARARI VEREREK DOSYAYI BİRLEŞTİRECEK VE TAHLİYE KARARI VERECEK.

YARGI KULİSLERİNDE YOĞUN OLARAK KONUŞULAN BU SÖYLENTİLERİN NE KADARININ DOĞRU OLDUĞUNU ZAMAN GÖSTERECEK.

ÖTE YANDAN KONU HAKKINDA BİLGİSİNE BAŞVURDUĞUMUZ HUKUKÇULAR, İKİ FARKLI YERDE GÖRÜLEN DAVA DOSYALARININ BİRLEŞTİRİLMESİ İÇİN ARALARINDA İRTİBAT BULUNMASI GEREKTİĞİ VE BİRLEŞTİRMEYE HER İKİ MAHKEMENİN DE MUVAFAKAT ETMESİ GEREKİYOR. EĞER MAHKEMELER BİRLEŞME KONUSUNDA MUVAFAKAT VERİRLERSE O ZAMAN DOSYA DAHA AĞIR SUÇA BAKMA GÖREVİ OLAN MAHKEMEDE BİRLEŞİYOR. EĞER MAHKEMELERDEN BİRİSİ DOSYALARIN BİRLEŞMESİNE KARŞI ÇIKARSA O ZAMAN CMK’NUN 16/2-3-4. MADDELERİ GEREĞİNCE DOSYANIN BİRLEŞİP BİRLEŞMEYECEĞİNE MÜŞTEREK GÖREVLİ ÜST DERECE MAHKEMESİNİN KARAR VERMESİ GEREKİYOR. OLAYIMIZDA DA ERZURUM ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNİN DOSYANIN YARGITAY 11. CEZA DAİRESİNDE BİRLEŞMESİNE MUVAFAKAT ETMEMESİ DURUMUNDA YÜKSEK GÖREVLİ MAHKEME OLARAK YARGITAY CEZA GENEL KURULUNUN UYUŞMAZLIĞI ÇÖZÜME BAĞLAMASI GEREKİYOR.

Plan böyle…

Aktifhaber

02 Nisan 2010 07:32
TEMİZÖZ ve BERK İÇİN ŞEMDİNLİ FORMÜLÜ
Faili meçhul davası sanığı Albay Cemal Temizöz ile Erzincan soruşturması sanığı Orgeneral Saldıray Berk'i kurtarmak için avukatları harekete geçti.

Diyarbakır’da 9 kez müebbetle yargılanan Albay Cemal Temizöz’ün avukatları, dosyayı askeri mahkemeye taşımak için ilk hamleyi gerçekleştirdi.
Faili meçhul cinayetlere adı karıştığı için Diyarbakır'da 9 kez müebbet istemiyle yargılanan Kayseri İl Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ile Erzincan soruşturmasının bir nolu sanığı konumundaki 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'i kurtarmak için avukatları harekete geçti. Avukatlar, dava dosyasını Uyuşmazlık Mahkemesi'ne götürüp oradan da askeri yargıya taşıma planını yapıyor.

SARIKAYA İHRAÇ EDİLDİ

Aynı yöntem Şemdili Davası'ndaki "İyi Çocuklar" için yapılmış ve 36 yıl hüküm giyen sanıklar, askeri mahkeme tarafından serbest bırakılmıştı. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Şemdinli’de Umut Kitapevi’nin bombalanmasında sanık olan Ali Kaya için “Tanırım iyi çocuktur” demişti. Bombalanmayla ilgili iddianameyi hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya ise meslekten ihraç edilmişti.

AVUKATLAR BAŞVURDU

Bir yılı aşkın tutuklu olarak yargılanan Temizöz'ün de tahliyesi için şu ana kadar birçok girişim gerçekleşti ancak hukuken bir çıkış yolu bulunamadı. Yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalınca bu kez Uyuşmazlık Mahkemesi kanalıyla dosyanın askeri yargıya taşınması taktiği uygulanmaya çalışılıyor. Bir süre önce sanık Cemal Temizöz'ün avukatları Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne 2247 Sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkındaki Kanun'un 10. maddesi uyarınca "olumlu görev uyuşmazlığı" çıkartmak için başvurdu. Mahkemenin bu talebi reddetmesi halinde ise dosyanın yine 10. ve 12. maddesi uyarınca Askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na ve oradan da Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi talep edildi.

KARAR VERİLECEK

Mahkemenin bu talebi yerinde görerek dosyayı Askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermesi durumunda, başsavcılık konunun çözümlenmesi için görüşünü de yazarak, karar vermesi için dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderecek. Aynı yöntemin 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk hakkında da uygulamaya konulacağı ileri sürülüyor.

ASKERi MAHKEME iLE TAHLiYE YOLU

Uyuşmazlık Mahkemesi de askeri mahkemeyi görevli sayarsa dosyayı doğrudan askeri mahkemeye gönderecek ve böylece Albay Temizöz'ün askeri mahkeme yoluyla tahliyesinin yolu açılacak. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin kararları kesin olduğu için böyle bir karar verilmesi halinde başvurulacak bir mercii yok. Diğer taraftan Uyuşmazlık Mahkemesi’nin başkanlığını Anayasa Mahkemesi üyesi Ahmet Akyalçın'ın yapıyor olması dikkat çekti.

Başvuru reddedilmek zorunda

Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz hukukçular ise olayda olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma şartlarının oluşmadığını belirtiyorlar. 2247 sayılı yasanın 10. maddesinin 2. fıkrasında askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın uyuşmazlık mahkemesinden istekte bulunabilmesi için, ceza mahkemesinde delillerin ikamesine başlanmamış olması gerekiyor. Oysa Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sanıkların sorguları çoktan tamamlanarak ceza muhakemesi kanununun 206. ve devamı maddelerinde düzenlenen delillerin ikamesine geçilmiş durumda. Bu nedenle askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne dosyayı göndermesi yasal olarak mümkün görünmüyor. Hukukçular cumhuriyet tarihinde bu güne kadar ceza mahkemelerinde bu tür bir görev uyuşmazlığının hiç çıkmadığını kaydediyor.

Kaynak: Bugün

02 Nisan 2010
15'lik Mehmet'i Asker Öldürdü!
Yasadışı yollardan sabaha karşı İran'dan yurda girmeye çalışan 15 yaşındaki Mehmet Nuri Tançoban'ın ölümüyle ilgili İl Jandarma Komutanlığı yazılı açıklama yaptı

Valiliğe gönderilen yazıda, asker ile atlı kaçakçılar arasında meydana gelen boğuşma sırısında bir erin silahının ateş alması sonucu Tançoban’ın hayatını kaybettiği ve olayla ilgili adli işlemlere başlandığı açıklandı.
Çaldıran’ın Hangedik Köyü kırsalında geçen ay sonunda akaryakıt kaçakçılığı için yasadışı yollarla geçtikleri İran’dan dönmeye çalışan Mehmet Nuri Tançoban’ın askerler tarafından silahla vurulduğu, ardından da dövülerek öldürüldüğü iddia edilmişti. Bunun üzerine Tançoban’ın ailesi, çocuklarının ölüm sebebinin belirlenmesi için Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde otopisi yapılmasını istedi. Önceki gün Van’a getirilen Tançoban’a otopisi yapıldı. Otopisi sonucunda Tançoban’ın sağ omuzunda kurşun izine rastlandığı, ölümünün de ateşli silahla gerçekleştiği belirlendi.
aktifhaber

İsmail Küçükkılınç
'Alın şu kaltağı koğuşuna götürün'

27 Mayıs 1960 darbesinin 50. sene-yi devriyesine az kaldı. Milletin vicdanında onulmaz yaralar açan, tarihimize kara bir leke olarak yazılan bu hareketin en bariz özelliği husumet ve ölçüsüzlüğüydü. Harbiye’de ve Yassıada’da ika edilen mezalimler, bugün bile nefretle anılmaktadır.

Bizim bu yazıda kaleme alacağımız zulüm örneği İzmir Milletvekili Perihan Arıburun’a yapılanlarla ilgili olacaktır.

Malum olduğu veçhile 27 Mayıs darbesinden sonra hiç ayırım yapılmadan 1957 seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili seçilenlerin tümü, CHP’den Demokrat Parti’ye geçenler ve Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak seçilen Hikmet Bayur gözaltına alınmış, Yassıada’da mevkuf olarak tutulmuşlardır. Yalnız Demokrat Parti listesinden bağımsız seçilen Ali Fuat Cebesoy, bazı teşebbüslere rağmen gözaltına alınmamıştır.

Yeşilyurt’tan Yassıada’ya gönderilen milletvekili ve bakanlardan çok azı sıra dayağından kurtulmuş; konumlarına, ağırlıklarına göre ‘büyükbaş’ ve ‘küçükbaş’ olarak tavsif edilmişlerdir.

Yassıada mezalimleri, bilaistisna tüm mağdurların hatıratında önemli bir yer tutmaktadır. İhanetleri müseccel Şemi Ergin ile Ethem Menderes, özel muameleye tabi tutulan istisnai DP’lilerdir. Bunun dışında hakaret, küfür ve dayaktan azade kalmış hemen hemen hiçbir tutuklu bulunmamaktadır.

Yassıada zulümleri haddızatında gereği kadar anlatılamamıştır. Birçok bakan ve milletvekili gururlarına, onurlarına, konumlarına olan aşırı hassasiyetleri gereği bazı yapılanları ifade edememişlerdir. Bunlardan biri de Perihan Arıburun’dur. Perihan Arıburun’a yapılanlar, başkaları tarafından kaleme alınmıştır.

Perihan Arıburun hukuk tahsili yapmış, birkaç yabancı dil bilen ve aslında Cumhuriyet’in kadın tipolojisine de uygun bir milletvekilidir ve Cumhuriyet’in değerleriyle problemli de değildir. Üstelik Atatürk’ün hocası General Naci İldeniz’in kızıdır. Naci İldeniz, nezaketi nedeniyle Kibar Naci Paşa diye tesmiye edilen bir komutandır. Anlatıldığına göre Atatürk, hayatında hiçbir şekilde ‘sen’ diye hitap etmeyen Naci Paşa’ya muziplik kabilinden ‘sen’ dedirtebilmek için bir yemek esnasında ‘Hocam siz Paris’te bulundunuz. Fransa’nın o meşhur nehrinin ismini ben hatırlayamadım, neydi o nehrin adı?’ deyince Naci Paşa yine nezaketen ve zarafeten ‘Siz Nehri idi, Sayın Cumhurbaşkanım’ demiş, Atatürk de ‘Yine Paşamıza sen kelimesini kullandıramadık gitti’ demiştir (Sıtkı Ulay, Giderayak, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1996, s.20). Perihan Arıburun ayrıca darbe esnasında Hava Kuvvetleri Komutanı olan Tekin Arıburun’un eşiydi. Tekin Arıburun, 27 Mayıs sabahı ihtilale iştirak etmesi teklif edildiğinde darbeye karşı olduğunu söyleyen, bu sebeple görevden alınıp Yassıada’ya gönderilen makamının ağırlığını ve mesleğinin izzet-i nefsini koruyan bir komutandı. Bir erkek için, üstelik bir general için beraber tutuklu bulunduğu eşine yapılan hakaretlere, dayaklara müdahale edememek en son yaşanılacak bir durum olsa gerek!

Yassıada’da anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle tutuklu bulunan DP’lilerin belli bir müddet sonra sorgulanmalarına başlanır. Perihan Arıburun’un da sorgu günü gelmiştir. Soruşturma Kurulu’nda ifade verirken CHP’nin yıkıcı, tahrik edici davranışlarından bahseden Perihan Arıburun’a “Sen nasıl konuşuyorsun? Sen İsmet Paşa’nın aleyhinde nasıl bulunursun?” diye müdahalede bulunan, ancak “Siz Ada Kumandanısınız, benim ifademe müdahale edemezsiniz” cevabı üzerine de; erkeklikten, mertlikten zerre miskal nasibdar olmayan Tarık Güryay hiddetlenerek, döverek, söverek, saçlarından sürükleyerek iğrenç muamelede bulunur, onu bu şekilde götürmeye çalışır. Kumandanlık binasının holüne geldiklerinde Perihan Arıburun, saçı başı dağılmış, birbirine karışmış, gözleri yaşlı haldedir. Tarık Güryay, terbiyesizliğin, edepsizliğin tezahürü bir ifadeyle “Alın şu kaltağı koğuşuna götürün” der ve Perihan Arıburun, koğuşuna götürülür. Perihan Arıburun, teselli cümlelerini önce erlerden görür. Koğuşa girerken kendisine refakat eden eli süngülü ama gözleri dolu dolu olan iki erden biri ‘Ağlama abla! Allah kerim’ diyecektir.

Tarık Güryay, bununla da kalmamış, Tekin Arıburun’u odasına çağırtmış ve sadece ifadesini veren hukukçu bir milletvekilinin ifade ve savunma tarzını keyfine muvafık görmediği için utanmadan ona ‘Senin karı ne biçim karı’ diye söze başlamış, eşini terbiye etmesini ihtar etmiştir. Bu söz, kendisine hakaret için Yassıada’da kullanılan ‘Tekin Onbaşı’ ifadesinden daha ağırdı. Tarık Güryay bununla da kalmamış, Tekin Arıburun’un koğuşunu değiştirmiş, eşiyle bir kelime konuşmasına da izin vermemiştir (Mithat Perin, Yassıada Faciası, Cilt:2, İstanbul, y.y., 1991, s.135-139).

CHP hakkında suçlayıcı ifadeler kullanan birçok kişinin akıbeti buna benzer olmuştur. 27 Mayıs, anayasayı ihlal değil, CHP’ye muhalefet gerekçesiyle yapılmıştır. İktidar da olunsa, CHP’ye muhalefet edilmeyeceği aynı zamanda rejimin ve bürokrasinin genetik kodlarında bir iman umdesiydi. Bu açıdan tahsilli, lisan bilir, paşa kızı, paşa eşi olmanız bir anlam ifade etmezdi.

avkucukkilinc@hotmail.com
haber10

05 Nisan 2010
ERTOSUN'UN ERGENEKON HAMLESİ
HSYK üyesi Ali Suat Ertosun'un, 'korsan kararname' krizinin öncesinde Ergenekon soruşturmasıyla yakından ilgilendiği ortaya çıktı.

Tutuklu sanıkların durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi ve kararlara ulaşan Ertosun, CMK 250. madde kapsamında görev yapan mahkemelerin usulüne aykırı taleplerde bulunuyor. Emniyette susma hakkını kullanan Ergenekon sanığının hemen savcılığa sevk edilmesini isteyen Ertosun'un birçok talebi ile sanık avukatlarının istemlerinin aynı olması dikkat çekiyor. Ertosun'un ilk talebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon'la ilgili.

Ali Suat Ertosun, 4 Haziran 2009 tarihli yazısında 8 ayrı talepte bulunuyor. Talep yazısına Ergenekon'da tutuklu sanıkların durumuyla ayrıntılı bilgi ve kararlar ekleyen Ertosun'un ilk talebi emekli Orgeneral Hurşit Tolon'la ilgili. Mahkeme, Tolon'un tahliyesine gerekçe yapılan Adli Tıp raporunu değerlendirerek, talebe olumsuz cevap veriyor. Bunun üzerine Ertosun, mahkemenin kararını usulsüz olarak niteliyor. Ertosun, raporu Tolon'u Adli Tıp'a gönderen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin değerlendirmesini, rapora göre tahliye talebini reddeden mahkeme kararının bozulmasını istiyor. Ertosun'un talebinden bir süre sonra Tolon, 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Necat Ede'nin nöbeti sırasında tartışmalı bir kararla tahliye edilmişti.

Ertosun'un diğer bir talebi ise Ergenekon'a bakan İstanbul özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin başka yerde arama kararı vermemesi yönünde. Bunun ceza usulüne aykırı olduğunu iddiaediyor. Talebinde yine Ergenekon'da tutuklanan isimleri örnek veriyor. Söz konusu yazısında Ergenekon kapsamında tutuklanan eski rektörler Prof. Dr. Ferit Bernay, Prof. Dr Fatih Hilmioğlu, Prof. Dr. Mehmet Haberal ile Rektör Yardımcısı Ayşe Yüksel'in arama kararlarının yazılı emir yoluyla iptal edilmesini talep ediyor.

SAVCILARIN YETKİLERİ KISITLANSIN, SORUNLARI AYKUT CENGİZ ENGİN ÇÖZSÜN

Ali Suat Ertosun'un yine Ergenekon kapsamında sorgulanan şüphelilere ifade tutanaklarının verilmesini istiyor. Ertosun, Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında hakimin sadece arama kararı vermesi halinde şüphelinin yakalanmasını talep ediyor. Diğer talepleri şöyle: "Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar başka illerde ifade almaya gidemez. Soruşturmada savcılar arasında anlaşmazlık çıkınca konuyu Aykut Cengiz Engin çözsün. Emniyette susma hakkını kullanan Ergenekon sanığı hemen savcılığa sevk edilsin."

Ergenekon'da gözaltına alınan şüphelilerin büyük bölümünün poliste susma hakkını kullandıkları biliniyor. Ancak bu kişilerin ev ve işyerlerinden elde edilen delillerin incelenmesi ve dijital verilerin çözülmesi amacıyla 4 günlük gözaltı süresinin bitmesi bekleniyor. Bu uygulama bütün örgüt davalarında rutin olarak yapılıyor. Ertosun'un bakanlığa gönderdiği talepleri arasında Jandarma'nın tüm ülke genelinde telefonları dinleme yetkisi yazılı emirle Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nce bozulmasından bahisle MİT ve Emniyet'in de kararlarının iptali için başvurması isteniyor. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, telefonla kimin kimi aradığını gösteren ayrıntı dökümlerinin Jandarma Teşkilat Kanunu'nda Jandarma'ya yurt çapında istihbarat toplama yetkisi bulunmadığını belirterek, dinleme kararının iptaline karar vermişti. Adalet Bakanlığı, MİT ve Emniyet'in teşkilat kanunlarında yurt çapında istihbarat toplama yetkisi verildiği ve mahkeme kararlarının süresinin dolduğunu belirterek, yasal yolllara başvurmamıştı.

Talepleri CMK'ya aykırı

Ali Suat Ertosun'un Adalet Bakanlığı'ndan istediği Yargıtay'da 'kanun yararına bozma' yoluna gitme talebinin büyük bir bölümü CMK'ya aykırı. Bakanlık, taleplerin kanuna aykırı olduğunu belirterek Yargıtay'a başvurmadı. Ertosun ayrıca, İstanbul'daki mahkemelerin başka bir şehirde arama kararı verememesini istiyor. Bu durumda, Ergenekon'da ev ve iş aramalarında elde edilen deliller hukuka aykırı sayılacak. Oysaki uygulamada, ülke çapında örgütler hakkında yapılan eşzamanlı operasyonlar için bugüne kadar soruşturmayı yapan yer savcılığı, o yerdeki mahkemeden arama kararı alıyordu. Aksi durumda, ülkenin her yanında eşzamanlı bir arama için bütün illerdeki özel yetkili mahkemelerden tek tek karar alınması gerekiyor. Ertosun'un yakalama için hakim kararı şartı da CMK'ya uymuyor. CMK'nın 90. maddesine göre bir kişinin yakalanması için hakim kararı olması gerekmiyor. Savcının yazılı veya sözlü talimatı yeterli. Ertosun'un Ergenekon savcılarının başka illerde ifade almasının hukuka aykırı olduğuna yönelik iddiası da gerçekçi değil. CMK'nın 251/3. maddesi savcılara bu yetkiyi veriyor.

Kaynak: Zaman

05 Nisan 2010
Balyoz Operasyonlarına Ara
''Balyoz Planı'' iddiası soruşturmasını yürütmekle görevlendirilen iki yeni savcının dosyayı inceleyebilmesi için operasyonlara şimdilik ara verildiği bildirildi.

Alınan bilgiye göre, ''Balyoz Planı'' iddialarına ilişkin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcıları Bilal Bayraktar ve Mehmet Berk bu soruşturmadaki görevlerinden alındı.

Bayraktar ve Berk'in yerine iki yeni savcının soruşturmayı yürütmekle görevlendirildiği belirtilerek, bu savcıların dosyayı incelemesi nedeniyle operasyonlara ara verildiği belirtildi
aktifhaber

İsmet Berkan
Radikal Gazetesi
Bu adalete kim neden güvensin?
06 Nisan 2010 Salı 09:38
Yüksek yargı organları, onların başındaki koca koca yüksek yargıçlar, siyasetçi gibi doğrudan kamuoyuna veya parlametoya çağrıda bulunup yüksek politika yapacaklarına, meslekleri olan hukukçuluğun seviyesini buralara indireceklerine, keşke İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin
art arda verdiği kararlar üzerinde kafa yorsalar.

Bu mahkemenin bir nöbetçi hâkim üyesi, daha geçen hafta, kamuoyunca da yakından takip edilen bir suç soruşturması olan Balyoz darbe planlarıyla ilgili soruşturmada daha önce tutuklanmış olan bir grup şüpheliyi, daha yargılama yapılmamışken neredeyse beraat ettirir gibi tahliye etti.

Kararı veren, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ağır ceza hâkimi, hem de ‘özel yetkili ağır ceza mahkemesi hâkimi.’ Eh, İstanbul’da görev yaptığına göre, kürsü hâkimliği mesleğinde gelinebilecek en yüksek düzeylerden birine gelmiş bir hâkimden, yani Türk yargı sistemi için ‘üst düzey’ denmesi gereken bir hâkimden söz ediyoruz.

Hâkimin tahliye gerekçeleri alışılmışın dışında hayli uzundu.

Ama savcılar bu hâkimin verdiği karara itiraz ettiler. Hem de nerede itiraz ettiler:

Hâkimin de bir parçası olduğu 12. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz ettiler.

Şüpheliler aynı şüpheli. Dosya aynı dosya.

Varsa deliller, ifadeler vs. de aynı. Daha önce tahliyeye bir hâkim tek başına karar vermişti, bu kez üç kişilik heyet toplandı (o hâkim yoktu heyette) ve birkaç gün önce tahliyesine karar verilen ve dolayısıyla cezaevinden salıverilen şüphelilerin yeniden tutuklanmasına oybirliğiyle, yani üç hâkimin birden imzasıyla karar verdi.

***

Bir an için Balyoz soruşturmasını, tutuklanan, sonra salıverilen, sonra yeniden tutuklanmalarına karar verilen kişilerin kimliklerini vs. her şeyi unutun, anlattığın olayın soyut bir düşünsel deney olduğunu varsayın.
Böyle bir varsayımda bulunduğumuzda bile, Shakespeare’in ölümsüz oyununda söylendiği gibi, ‘Danimarka Krallığı’nda kokuşmuş bir şeyler var.’

Çünkü, şüpheliler aynı şüpheliler. Atılı suç aynı. Dosya aynı. Deliller aynı. Mahkeme aynı. Ve birbirine taban tabana zıt iki karar.

Daha dün, yargıçların ideolojik tarafsızlığı derken bunu kastediyordum.
Elbette hukuk matematik değil, tam bir keskinlikten söz edilemez ama kendisine saygısı bulunan her yargı sistemi, benzer durumlarda benzer kararlar vermeye çalışır. Bu, adalet duygusunu yerleştirmek için gerekli bir şeydir. Bir cinayete idam, benzer biçimde işlenmiş başka bir cinayete beş yıl ceza, her yerde adalet duygusunu incitir.

İstanbul’da yaşanan şey de tam olarak budur. Adalet duygusu incindi.
İdeolojik yargı; bazı suçları görmezden gelme veya suç yaratma, hangi yönde işleyecek olursa olsun, ortaya bir adalet falan çıkarmaz.

Yargısı ideolojik koşullanmalarla hareket eden bir ülkede Anayasa veya yasalarda ne yazıyor olursa olsun, hukuk devleti de gerçekleştirilemez.
Yargı mensuplarının ideolojik olarak yaslanabileceği tek zemin, insan haklarıyla ilgili evrensel bildirgelerdir; çünkü ellerindeki hukukun temeli odur.

Bu konuda yazılabilecek çok şey var ama belki dilimizi ısırıp susmalıyız, yargı mensuplarının kendileri yargıyı, dolayısıyla adalet duygusunu yeterince yıpratıyorlar zaten.

Bir ülkede isminde ‘adalet’ kelimesi geçen bu kadar partinin neden var olduğunu ve bu partilerin neden her seferinde iktidar olduğunu kimse hiç merak etmeyecek mi sahiden?

Etiketler hsyk yarsav savcı hakim ergenekon tc yargıtay ceza teftiş adalet bakanlığı KOÇUM ÖMER

İyi değerlendirme
Ahmet ALTAN
ahmetaltan111@gmail.com
8 Nisan 2010

Bu laflar ne laflar hey Allahım.

Balyoz soruşturmasında 25 generali gözaltına almak için karar veren savcıları görevlerinden çeken Başsavcı, bağımsızlığıyla övünüyor önce.

“Bana kimse emir vermedi, veremez.”

Arkasından bu kararı tek başına aldığını açıklayıp nedenini de söylüyor.

“Gözaltına alınması istenen subayların 78’i muvazzaf... Bunların yirmi beşi general rütbesinde... Böyle bir yakalama ve gözaltı kararının yol açacağı sonuçların iyi değerlendirilmesi gerekir.”

Başsavcı, generallerin gözaltına alınmasını “iyi” değerlendirmiş ve operasyonu durdurmuş.

Peki, neye göre değerlendirmiş bunu?

Yargının önemli bir parçası olduğuna göre “hukuka ve yasalara” göre değerlendirmiş olmalı.

Peki, bizim hukukumuzda “25 general gözaltına alınırken iyi değerlendirilmeli” diye bir madde var mı?

Şike skandalında “yirmi beş futbolcu” gözaltına alınırken Başsavcı “iyi değerlendirme” yapıyor mu yoksa yasanın emirlerine mi uyuyor?

Gözaltına alınması gerektiğinde “başsavcının ve savcıların” mutlaka “iyi değerlendirme” yapması gereken insanlar kimler?

Hangi meslek grubu, “bizim yirmi beşimizi de alamazlar, iyi değerlendirme yapmaları gerekir” gibi bir güvenceye sahiptir bu ülkede?

O yirmi beş kişi “muvazzaf generaller” olmasaydı başsavcı gene de “iyi değerlendirme” yapacak mıydı?

Niye emekli generalleri gözaltına alırken “iyi değerlendirme” yapmadılar?

Hukukumuz, “emekli generalleri gözaltına alabiliriz ama görevde bulunan generalleri gözaltına almadan önce iyi değerlendirip vazgeçelim” mi diyor?

Ne oldu Anayasa’nın “eşitlik” ilkesine?

Eşitlik ilkesine aykırı davranmak, zanlılara “mesleklerine ve görevlerine” göre davranmak hukuka uygun mu?

Peki, başsavcı bu kararı ve bu açıklamasıyla Anayasa’nın eşitlik ilkesini çiğnemiş olmuyor mu?

Çiğnemiş oluyor.

Anayasa’yı çiğnemek suç mu?

Suç.

Başsavcı operasyonu durdururken “iyi değerlendirdiğini” sanıyor ama bence fevkalade “kötü değerlendirmiş” ve açıkça suç işlemiş.

Bu suçu da itiraf etmiş.

Böyle giderse, bugün “yargı sisteminin” içinde bir yere sahip olan epeyce insanı ilerde “sanık sandalyesinde” göreceğiz.

Çünkü bu ülkede kimin yargılanacağını “hukuk dışı değerlendirmelere” göre değil “hukuki değerlendirmelere” göre yapan hukukçular da var.

Hukukun ölçüsü hukuktur.

O ölçü de, zanlıların “mesleklerine” göre değişmez.

Generallerin gözaltına alınması söz konusu olduğunda duran başsavcı, başka hangi mesleklerin gözaltı kararları karşısında soruşturmayı durduruyor?

Yirmi beş fırıncı gözaltına alınacak olsa “durumu iyi değerlendirecek” miydi?

Yirmi beş işçi gözaltına alınabilir mi mesela?

Yirmi beş doktor, eczacı, mühendis gözaltına alınır mı?

Adalet simgesinin gözlerinin bağlı olmasının nedeni böylesine açıkken, o “gözlerdeki bağ” bütün hukukçulara “hukuk dışındaki hiçbir ölçüyle değerlendirme yapmayacaksınız” diye emrederken bizim savcı neden “gözlerini açıyor”, generalleri görüyor ve operasyonu durduruyor?

Belli ki yargının bazı üyelerine göre bu ülkedeki herkes sorgulanabilir, gözaltına alınabilir ama generaller sorgulanamaz, gözaltına alınamaz.

Niye?

Başsavcı bu “niye” sorusunun cevabını da verebilecek mi?

Bize, neden söz konusu generaller olduğunda “iyi değerlendirdiğini” ama başka mesleklerden olanların durumunu “kötü değerlendirdiğini” açıklayabilecek mi?

On yedi bin faili meçhul cinayetin gerçekleştiği bir ülke burası, o “cinayetleri” işleyenlerin yakalanmaması ve yargılanmaması da bazı “iyi değerlendirmelerin” sonucu mu?

O “iyi değerlendirmeler” sonucunda mı birçok işkenceci paçasını yargıdan kurtardı?

O “iyi değerlendirmeler” mi “muhtıracıların ve darbecilerin” hesap vermesini engelledi?

O “iyi değerlendirmeler” mi 28 Şubatçılarla 27 Nisancıların serbestçe dolaşmasına yol açtı?

Tabii bu değerlendirmeleri “iyi” bulanlar var aramızda.

Bunun “yargı bağımsızlığı” olduğunu iddia ediyorlar.

“Generaller söz konusu olunca iyi değerlendirme yapan” anlayışa “bağımsız yargı” diyenleri tanımak isterseniz, anayasa tartışmalarına bakın, “yargı sistemi değişmesin” diye bağıranlar onlar.

Bağımsızlık onların kafasında da “generallere dokunmamak” anlamına geliyor, onun için bugünkü düzeni bu kadar çok sevip savunuyorlar.

Taraf

14 Nisan 2010 13:02
Çubuklu'yu Cumhuriyet'le Vurdu
Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu hakkında 1982 'de Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuklulara işkence yaptığı iddiasıyla dava açıldı, davanın bildik sonu!!...



ARALARINDA yayıncı Osman Köker'in de bulunduğu beş mahkûmun suç duyurusu üzerine o dönem teğmen olan Hıfzı Çubuklu ve dört kişi hakkında açılan davada üç yıla kadar hapis istendi.

ÇUBUKLU'DAN DOSYAYI İSTEDİ

ÜÇ Numaralı Askerî Mahkeme'deki dava, 5 Eylül 1982 tarihli Cumhuriyet 'e de haber oldu. Yayıncı Köker, geçen hafta Tuğgeneral Çubuklu'nun başında olduğu Genelkurmay Adlî Müşavirliği'nden dosyasını istedi.

Cumhuriyet gazetesinin 5 Eylül 1982 tarihli iç sayfalarında yer alan küçük bir haber. Başlığı "Mamak'ta görevli bir subay ve beş asker hakkında sanıklara kötü davrandıkları iddiasıyla dava açıldı." Uğradığı işkencelerden şikâyetçi olup davanın açılmasına neden olan kişilerden biri Toplumsal Tarih Dergisi1 nin eski Yayın Yönetmeni, yazar Osman Köker. Haberde bahsedilen subay da tanıdık bir isim: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir numaralı hukukçusu Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu. Taraf, 1982 yılında Mamak Askerî Cezaevi'nde teğmen olarak görevli bulunan Çubuklu'yu kendisine işkence yaptığı iddiasıyla Sıkıyönetim Mahkemesi'ne şikâyet eden Osman Köker'e ulaştı. Köker, cezaevinde "Sinsi" adını taktıkları Tuğgeneral Çubuklu'nun kendilerine yaptığı işkenceyi ve davanın nasıl kapatıldığını anlattı.

Mamak: 12 Eylül'ün işkence tezgâhı Osman Köker, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığında görülmekte olan bir siyasi dava nedeniyle 1981 yılında Mamak Askerî Cezaevi'nde tutuklu bulunuyordu. Mamak Askerî Cezaevi, 12 Eylül'ün işkence tezgâhlarından biri olarak ünlenmişti. İşkence için koğuşlardaki sayım sırasında "Sesin az çıktı, kafan yeterince dik değildi, esas duruşun bozuktu" bahaneleri bile yeterliydi. O işkencecilerden en ünlüsüne ise mahkûmlar sinsi adını takmışlardı. Osman Köker de 1981 yılının temmuz ayına kadar defalarca işkenceden geçti. Ama artık bir esir gibi değil bir mahkûm gibi davranmaya karar vermişti. Sayım sırasında başını istedikleri gibi kaldırmadı. O gün nöbetçi olan "sinsi" takma adlı subayın

"Tecziye (cezalandırın) edin" emriyle beş er tarafından işkenceye maruz kaldı. Saatler süren işkence sırasında bayılmadan önce son hatırladığı, erlerden birinin "Komutanım tutuklu ölüyor" demesine rağmen o subayın "Devam edin" emriydi. Köker, gördüğü bu son işkencenin ardından Mamak Cezaevi Komutanlığı'na hitaben bir dilekçe yazıp, ismini bilmediği nöbetçi subay ve erler hakkında suç duyurusunda bulundu. İşkencenin tesbiti için doktor muayenesine de çıkarılmayı talep ediyordu. Dilekçesine cevap verilmediği gibi komutanı şikâyet ettiği gerekçesiyle erler tarafından bir kez daha dövüldü.

Açlık grevine başlayan yan koğuştaki mahkûmların yargılandıkları mahkemede dilekçelerinin işleme konulmamasını mahkeme heyetine şikâyet etmeleri üzerine Kökerin de talihi döndü. Grup, mahkeme sonrası Cezaevi Komutanı Albay Raci Tetik'le yapükları görüşmede Köker'in işleme konmayan dilekçesini örnek göstermişti. Bunun üzerine Albay Tetik, Köker'le görüştü ve ikinci bir dilekçe yazması halinde işlenme konacağını söyledi. Albay Tetik'in makamında hazırlanan ikinci dilekçenin işleme konması üzerine Köker doktor muayenesine götürüldü. Doktor raporuyla

Çubuklu üç yılla yargılanacaktı

Doktor kontrolünün ardından erler "Hıfzı komutanımızı şikâyet edersiniz ha!" diyerek Köker'i tekrar dövdü. O ana kadar ismini bilmediği teğmenin adını da böylece öğrenmiş oldu. Teğmen'in soy ismini ise bir yıl sonra açılan davanın iddianamesinden öğrenecekti. Koğuşta "Sinsi" lakabını taktıkları subay Cezaevi Takım Komutanı Hıfzı Çubuklu'ydu. Çubuklu'nun yanı sıra kendilerine işkence yapan erlerin isimlerini de dosyada görmüşlerdi. Çavuşlar Mehmet Büyükarpacı, Veysel Sevinç, erler İbrahim Demir ve Mehmet Zeybek hakkında TCK'nın 245/1 maddesi uyarınca "darp ve cerh etme" suçundan üç aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla dava açılmıştı. 3 Numaralı Askerî Mahkeme'deki görülen duruşmaya Köker, 1983 yılı başında müşteki olarak ilk ve son kez çıkarıldı. Şikâyetlerini burada da yineledi ancak sanıklardan hiçbiri duruşmada yoktu. Askerler çoktan tezkere almış, subay da başka bir yere tayin edilmişti.

Köker, ilk duruşmanın ardından Malatya'da bulunan cezaevine nakledildi. Duruşmaları takip edecek bir avukat bulamadığı için de davanın sonucunun ne olduğunu yıllarca öğrenemedi. Geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanlığı arşivine başka bir davadan dolayı bilgi almak üzere gittiğinde, işkence davasıyla ilgili bilgi almak istemiş ancak olumsuz yanıt almıştı. Köker, "Çubuklu Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği'ne Tuğgeneral rütbesiyle atandığına göre davamız düşmüş olmalı" diyor. Köker geçtiğimiz hafta sonu işkence davasıyla ilgili Genelkurmay Adlî Müşavirliği'ne bir dilekçe sundu ve dosyasının akıbetini sordu. Çubuklu'nun sanık olduğu dava ile ilgi Köker'e nasıl bir cevap vereceği ise önümüzdeki günlerde netlik kazanacak.

Kaynak: Taraf

Mustafa Mutlu
ABD’ye giden uçaklarda yer ayırtmaya başlayanlar!

Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi darbe planı soruşturmaları için “U dönüşü günleri”ne giriyoruz.

Elbette; gerçek suçlular varsa cezalarını çekecekler...

Ama... Çok yakında bu davanın “panzehiri” niteliğinde yeni davaların da açıldığını göreceğiz...

O yeni davalar açıldıkça, 2004 model “toplama ve zorlama çeteler” gündemden düşecek; onların yerini 2009 model olmasına rağmen çok kilometre yapmış “takkeli çeteler” alacak...
***


Bu “U dönüşü”nün mimarı öfkeli bir kadın...

Emekli Tümamiral İlker Güven’in boşanma davası açtığı eşi Sunahanım Güven...

Sunahanım’ın iddiaları araştırıldığında (tabii araştırılırsa) önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin belgelerini sızdırıp satan “lüplüpçü subaylar” dökülecek ortaya...

Sonra...

Elbette bu belgeleri onlardan satın alanları tanıyacağız...

Bitti mi? Hayır!

O belgelere gelişmiş laboratuvarlarda “eklemeler yaparak”, masum yurtseverlerin başlarının yanmasına neden olan “lüplüpçü montaj uzmanları”na da sıra gelecek...
***


Bu “büyük proje”nin bir de finansman ayağı var tabii...

Örneğin; belge sızdırması karşılığında Emekli Tümgeneral İlker Güven’i ayda 20 bin dolar maaşa bağlayan “cemaat üyesi iş adamları...”

Sıra onlara da gelecek...

Ve... Onlara bu paraları vermeleri için telkinde bulunan “cemaat yöneticileri”ne...
***


Liste nasıl kabarıyor görüyor musunuz?

Genelkurmay Savcısı’nın açtığı soruşturma yetmez... Cumhuriyet savcıları da “Biz buradayız” demeli!

Cemaat yöneticileri deşifre olur da müritleri unutulur mu?

Örneğin medyadaki müritleri göreceğiz kamera önü kelepçeli geçit törenlerinde...

Masum insanların özel hayatlarını deşifre eden, soruşturmanın gizliliğini umursamayıp kendilerine teslim edilen en gizli evrakları çarşaf çarşaf yayınlayan, gazetecilik etiğini ayaklar altına alan o müritleri...

Ve elbette; o gizli belgeleri cemaatin medya ayağına sızdıran polis şeflerine ve savcılara da sıra gelecek...

Bu kez bu 2009 model çetenin üyelerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmaların çözümleri girecek dosyalara...
***


Tüm bunların olması o kadar kaçınılmaz ki...

Çünkü doğanın kanunudur; taşkın dere kendi yatağına da zarar verir!

Sunahanım “U dönüşü” bayrağını salladı bir kez... O bayrağı gören çete üyelerinin paçaları tutuştu çoktan!

Foyalarının ortaya çıkması an meselesidir...

Tuzak kuranların av olmalarına ramak kaldı artık...

İnanıyorum; cumhuriyetin yürekli bir savcısı çıkacak ve Sunahanım Güven’in can güvenliğini sağlayıp, anlattıklarını araştıracak...

O “hastane sahibi”ni bulacak...

Para alan köstebek komutanların yakasına tek tek yapışacak...
***


Göreceksiniz, ABD’ye kalkan uçaklarda yer kalmayacak...

Çünkü vakit gelmiştir artık!

Vatan


Ergun Babahan
Star Gazetesi
O muhtıra niye hâlâ Genelkurmay sitesinde
28 Nisan 2010

Ergenekon zanlıları yargıda, Balyoz da öyle, Kafes de.

Ama 27 Nisan muhtırası dokunulmaz.

Tıpkı Şemdinli davasında yaşanan gelişmeler gibi.

Emekli Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 27 Nisan muhtırasını bizzat kaleme aldığını bir televizyon programında açıklamıştı.

Aynı Büyükanıt, Şemdinli’de bir kitapçıya bomba atarken yakalanan iki astsubaya kefil olmuş, ‘’Tanırım, iyi çocuktur’’ demiş, ardından iddianamede adını geçiren savcıyı meslekten ihraç ettirdiğini söylemişti.

O iki astsubay da sivil yargının verdiği mahkumiyet kararının bozulmasının ardından, emir ve komuta zinciri dışında çalıştığı söylenen askeri yargı tarafından apar-topar tahliye edilmişti.

O iyi çocuklara ne oldu sahi, bilen var mı?

Yoksa bombalar atıldığı ile mi kaldı?

27 Nisan muhtırasının mimarı da Büyükanıt’ın kendisiydi.

O muhtıra ki, şu anda Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ü doğrudan hedef alıyor, haddi olmayan bir hesap sorma tutumu takınıyordu.

O muhtıra, içeriği itibariyle mevcut yasalar açısından bir suç belgesidir.

Ancak her fırsatta hukuka saygılı olduğunu vurgulamaktan geri kalmayan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, o belgeyi Genelkurmay sitesinde tutmaya devam ediyor.

Bunun tek anlamı şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Nisan’daki duruşunun arkasındadır ve bu Meclisi ve onun seçtiği Cumhurbaşkanı’na karşı kullanan suçlayıcı ifadelere sahip çıkmaktadır.

Türkiye’nin de demokratlığı ve hukukiliği de bu kadar.

2003’te yaptığınız darbe planları nedeniyle yargılanıp tutuklanabiliyorsunuz ama mevcut Cumhurbaşkanı’na suçlamalar ihtiva eden, demokratik sistemi tehdit eden bir belgeye sahip çıkanlar hakkında hiçbir işlem yapılmaması normal karşılanıyor.

Tıpkı Erdoğan-Büyükanıt görüşmesinin içeriğini haklı olarak merak edip Danıştay baskınında güvenlik kameraları kaydının neden silindiğini (gazetecilik ahlakına aykırı bir biçimde) ısrarla sorgulamayanlar olması gibi.

İşte Ahmet Kekeç dün yazdı.

Hala iktidar partisine yönelik kapatma çabası içinde olanlar, bunun planlarını yapanlar var.

Rahat rahat dile getiriyorlar bunları.

Elbette getirirler.

Eğer Genelkurmay Başkanlığı bir darbe girişimi belgesine sahip çıkıyor, Türkiye’nin savcıları bu konuyu seyretmekle yetiniyor, yüksek yargı mensupları entrikalar içine giriyorsa, sivil-asker bürokrat niye rahatsız olsun ki?
Nasıl olsa biz yine üste çıkarız diye düşünüyorsunuzdur herhalde.

Aile imha edildi

Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine resmi bir zabıt sunuldu.

Dersim’le ilgili.

“...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 1952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

Aralarında 2-5 yaşında çocukların da olduğu koca bir aile jandarma tarafından kurşuna dizilmiş.

Bu Dersim’in korkunçluğunu itiraf eden bir belge.

Bugün çocukların işlediği suçlar karşısında tüyleri diken diken olanlar, 70 yıl önce devletin çocuklara karşı işlendiği korkunç suçları görmezden gelmeye çalışıyor.

Halbuki nehir önlerine kurşuna dizilmiş çocuk bedenleri taşıyıp duruyor.


En son Ekim tarafından Çrş Nis 28, 2010 10:23 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Nis 16, 2010 2:06 pm    Mesaj konusu: Berivan'ın hikayesi Alıntıyla Cevap Gönder

Salih Selçuk
Berivan'ın hikayesi

İstanbul'dan Diyarbakır Cezaevine.

Onbeş yaşında masum bir kızın yolculuğu.

Uçakla Diyarbakır'a inerken 'Hamravat' semtinin üzerine doğru alçalırken, aklınıza bir şekilde İstanbul-Ataköy geliyor. Modern, lüks, biteviye renkli yüksek beton binalar. Ataköy'ün artık rengi atmış ve eskimeye yüz tutmuş beton deryasıyla kıyaslandığında çok yeni ve çok daha küçük. Yüzme havuzları ve yeşillendirilmiş betona doğru alçalıyorsunuz. Derken daha alçak, bir-iki katlı binalardan oluşan başka bir site görüyorsunuz. İniş pistine birkaçyüz metre kala, yerlebir son cansız yerleşkenin üzerinden uçuyorsunuz: İskan Evleri Mezarlığı. Diyarbakır böyle bir yer. Yaklaştıkça irkiliyorsunuz, hatta içiniz acıyor.

Diyarbakır'a gelip de şaşırmamak, hayret etmemek, üzülmemek, buralarda yaşanan onca acıyı görmemek, duymamak, hissetmemek mümkün değil. Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda Diyarbakır, ülkenin zengin birkaç şehrinden biriymiş. Daha sonra sistemli bir şekilde fakirleşmiş. Mahrumiyet Bölgesi halne getirilmesinin “beklenen” sonucu göç olmuş. Oraları terkedenler Batı Anadolu'ya göç etmişler ve çoğunluğa uymak için Türkçe öğrenmek zorunda hissetmişler kendilerini. Tek tip kültürel homojenleşme peşinde koşan her yeni ulus-devletin yaptığı şey, Türkiye'ye özgü bir şekilde buralarda da yaşanmış. Bundan zararlı çıkan, elbette azınlıkta kalanlar olmuş. Ama konumuz öyle derin “analizler” falan değil şimdi... Sosyolojik terimlerin 'İskan Evleri mezarlığı'ndan farksız cansızlığına karşın, hayat capcanlı. Konumuz hayat... Sevecen, güleç, onbeş yaşında pırıl pırıl bir genç kızın hayatı...

Berivan, İstanbul'un o yoğunluğunda, keşmekeşinde, mavi sahillerinde, gri gecekondu mahallelerinde, işte İstanbul'un herhangi bir yerinde yolda görmüş olduğunuz, olabileceğiniz genç kızlardan biri. Hani şu karşıdan karşıya geçerken yanındaki küçük kıza, -belki kızkardeşi- şakalar yapan, şarkılar mırıldanan, hayat dolu kızlardan.

Batman'ın bir köyündeki derin yoksulluğa dayanamayıp İstanbul'a gelen ve İstanbul Yani Bosna'da şehre tutunmaya çalışan bir ailenin dokuz çocuğundan biri Berivan. Çok yoksullar. Bu yüzden, daha 12 yaşında tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış Berivan. Evde çalışabilen herkes tekstil atölyelerinde veya temizlikçi olarak yok fiyatına çalışırken Berivan kendi kendine okuma yazmayı öğrenmiş. İnci gibi yazısı var. Mektuplar yazıyor. Hasret, özgürlük, isyan ve sevgiyle dolup taşan mektuplar.

Berivan'ların köydeki evleri tek katlı. Kerpiç küçük eski evlerinin hemen yanına yapılmış iptidai beton, tek katlı eski bir ev. Bakımsız. Bazı pencereleri camsız. Batman'ın birkaç kilometre yakınında, çamurlu yollarında kazların, civcivlerin, kedilerin gezindiği küçük bir köy. Küçük bir bahçeleri var. Evin içine girdiğinizde sabun kokusu ve temizlik dikkatinizi çekiyor. Yerlere kare şeklinde büyük şilteler sermişler ve arkanızı yaslamanız için duvar kenarlarına uzun yastıklar koymuşlar. Doğu Anadolu'da kuraldır; sadece kerpiç evler değil, mağralara bile girseniz, insanların yaşadıkları yerlerin fanatizme varan temizliğini görüp şaşırırsınız. Evdeki tek lüks, modern bir televizyon. Tek eğlenceleri. O da Berivan evden mecburen ayrıldıktan sonra gönderilmiş.

Berivan, annesi ve kızkardeşleriyle Batman'a altı yıl aradan sonra geçen yıl, yaşlı ve hasta bir yakınlarını ziyaret etmek için gelmiş. İstanbul'da işlerin kesat olduğu, ekonominin bozulduğu, tekstilcilerin işçi çıkardığı karamsar gönlerde yapılan bir yolculuk. Köyde televizyondan başka eğlence, dost sohbetlerinden başka değişiklik bulamamışlar. Berivan, İçalışmanın vaad ettiği ekonomik bağımsızlığı kendince tadmış, denizi ve vapurları görmüş, hayata bağlı neşeli bir İstanbul kızı. Sohbet edebileceği kimsenin olmadığı bir gün, köyde canı sıkılmış. Köye geldiklerinin üstünden birkaç gün geçmesine rağmen ziyaret edemediği kuzenini ve teyzesini ziyaret etmek istemiş. Onların Batman'daki evlerine telefon etmiş. Kuzenine, onu ziyaret etmek istediğini söyemiş. Kuzeni ondan bir yaş büyük ama okula giden ve buralı tüm kızlar gibi eğitimini çok ciddiye alan bir kız. Yıllar sonra artık telefonlarda değil de yüz yüze sohbet edebileceklerine sevinmişler.

Berivan'ın teyzesinin, eniştesinin durumu iyi sayılır. Bir oto tamir atölyeleri var. Evleri, Türkiye'deki orta halli her şehirlinin evi gibi tertemiz mütevazi bir lüksü yansıtıyor. Batman'ın daha modern olan merkezinde, yeni bir apartman katında oturuyorlar. Berivan kuzenine, “Minibüse binip geliyorum” diyor. Türkçe bilmeyen annesine, kuzenine gidip biraz laflayacağını söylüyor. Kaç yaşında olduğu belli olmayan sakız gibi bembeyaz başörtülü annesi, bu kadın, hani Anadolu'nun tüm fakir anaları gibi dimdik, dirayetli, cesur ve sözünü esirgemeyen biri. Yaşı kırk da olabilir, altmış da. Hani hiç kimsenin saygısızlık edemeyeceği, anca saygı gösterebileceği dingin kadınlardan. Kızından bahsederken bazen dalıp gidiyor, bazen gülümsüyor, bazen öfkeleniyor. Güçlü biri o. Şen kızı Berivan için: “Fıstık gibidir” diyor.

Berivan o gün dolmuşa binip, pek tanımadığı Batman'a doğru yola çıkıyor. Minibüs güzergahı, zaten neredeyse kuzeninin evinin önünden geçiyor. İneceği yer belli.

Minibüs şehir meydanında belediyenin oradan geçerken mecburen duruyor. Meydan, sık sık olduğu gibi insanlarla dolu. Bu kez bir gösteri yapılıyor, sloganlar atılıyor. Dieğerleriyle birlikte minibüsten iniyor. Hızlı hızlı kuzeninin oturduğu yere doğru, ana yol boyunca yürüyecek. Daha biriki adım atmadan, insanların korkuyla kaçıştığını görüyor. Polis saldırısı. Paniğe kapılıyor ve o da koşmaya başlıyor...

Berivan'ın kuzeni, kara gözlü narin, güzel bir kız. Bu yıl üniversiteye hazırlanıyor. Politikanın lafını bile ağzına almak istemeyen, mutlaka tarih öğretmeni olmak isteyen, bunun için tek kötü dersi matematiğe abanan Batman'lı bir kız o.

“O gün akşama doğru kapı çaldı” diyor, susuyor. Bana bakıyor. Gözleri dalıyor.

“Açtım, Berivan. Yanında iki polis vardı.”

Oto tamircisi babası, onun kaldığı yerden devam ediyor.

“Baba polis geldi” deyip kapıdan kaçtı. Baktım Berivan. Yanında iki polis. Dışarıda polis devriye otosu. Berivan'ın yanında kimliği yokmuş. Polisler o yüzden bize getirmişler. 'Tanıyor musunuz' dediler, 'Tanıyoruz' dedim. Berivan polislerin arasında adeta küçülmüş küçücük kalmıştı çocuk. Biz 'akşama bırakırlar' diye düşündük. Çekindik, bir şey demedik polislere. Halbuki bilseydik, 'Memur bey, bırakın, o öyle şeyler falan bilmez. Zaten Batman'a birkaç gün önce geldiler' derdik.” Sonra üzgün üzgün bakıyor.

“Keşke bize gelmeseydi, keşke o gün evde kalsaydı” diyor.

Bunu sohbetimiz sırasında defalarca tekrarlıyor. Vicdanına dokunuyor belli... Çünkü Berivan, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve ısrarla taş atmadığını söylemesine rağmen polise taş atmakla suçlanıp yedi yıl hapse mahkum ediliyor.

Bu mahkumiyete ailede kimsenin aklı ermiyor.

“Köyde de kimsenin aklı ermedi” diyor Berivan'ın annesi. “Bir çocuğa sırf taş attığı için bile olsa, nasıl yedi yıl hapis verilir. Üstelik atmamış... suçsuz.” Bu dertli anneyi anlamak için Kürtçe bilmek gerekmiyor. Tercüman arkadaş onun sözlerini Türkçeye fısıldayarak çeviriyor. Saygıdan. İnsan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyor. Aslında ona müjde vermek için geldik. Mütevazi bir müjde. Batman'a gelmeden önce, 'Taş atan çocuklar' davalarının takipçisi 'Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları' ve insiyatifin avukat üyelerinden biriyle konuşmuştuk. Avukat, Terörle Mücadele Kanununun 1991'de çıkarıldığı haliyle, çocukların bu maddeden yargılanabilme ihtimalini göz önünde bulundurmadan hazırlanmış bir kanun maddesi olduğunu anlattıktan sonra, Başbakan'la buluşup konuyu konuşmalarını anlatmıştı. Başbakan'ın onları tam elli dakika büyük bir dikkatle dinlediğini ve yetkililere kanunun değiştirilmesini adeta emrettiğini, “Tam bir çözüm istediğini” yarım yamalak çözüm istemediğini söylediğini öğrenmiştik. Avukat, Başbakan'ın kararlılığından çok etkilenmişti. Bunların hepsini Berivan'ın annesine anlattım. Tercüman hepsini, tekrarlayarak Kürtçeye çevirdi. Kadın biraz olsun rahatlamış gibi oldu ama gerçek öyle acı ki, yarım saat sonra gene üzgündü. Kızını dizinin dibinde görmeden yatışmayacağıda kesindi.

“Ah bir gelse!” deyip bana baktı. “Biz iki kızım ve küçük oğlumla, Berivan için Batman'da kaldık. Aile üç parçaya bölündü... İstanbul, Batman, Diyarbakır.”

Haftada bir gün, pazartesi günleri çocuk görüş günü. Dolmuş parası genellikle yetmediğinden, Batman'a kadar kilometrelerce yürüyor. Yanına, 13 yaşındaki diğer kızını alıyor genellikle, veya en küçük kızını.

“Kıyameti koparırım” diyor. “Kızımı istiyorum.”

Böyle bir anne.

“Çok düşündüm” diyor, “neden böyle oldu diye.” İç geçiriyor.

“Köydeki düşmanlar mıdır, bizi çekemeyenler midir... Aklıma gelen tek şey Berivan'ın adı oldu.” (Kürt adı) “Başka ne olabilir, niçin olabilir? Bizim bu işlerle (politikayı kasdediyor) işimiz yok. Asker de ölse, diğerleri de ölse, hepsi bizim oğlumuz. Ölmesinler. Bitirsinler artık. Kızımı da bıraksınlar. O taş atmadı.” Sonra nasıl olup da bu kadar ağır ceza aldığını anlatıyor.

“Onu attıkları odaya kıravatlı biri gelmiş. 'Şimdi birinin karşısına çıkacaksın, o ne derse kabul et ki hemen kurtulasın' demiş. O da sahipsiz garibim, güvenmiş, herşeyi kabul etmiş.”

Berivan şimdi, onun gibi herşeyi kabul etmiş başka bir kızla birlikte aynı koğuşta kalıyor. Hapse ilk girdiğinde onu kadınlar koğuşuna vermişler. Ama şimdi yaşıtı bir kızla beraber.

“Hemen hapishanenin sevgilisi oldu” diyor annesi. “Hapishane Müdürü bile, 'Sen benim yerime geç' diye takılıyormuş ona.”

Berivan'ın kız kardeşi de, “içerde top oynuyorlar” diyor. “Annemin ona aldığı bisküileri bize yolladı.”

Berivan hapiste roman okuyormuş şimdi. Annesi, “Eskiden de girişkendi” diyor. “İsyanbul'da hastaneye gidince doktorla o konuşurdu.”

Berivan'ın kardeşi sıcacık gülümseyip, “Sen Türkçe bilmiyorsun ki” diyor Kürtçe. “Tabii ki konuşacak.”

Ama Berivan, bu güçlü annenin kıymetini biliyor. Kardeşine yazdığı mektuplarda ısrarla, “Sakın annemi üzmeyin” diyor, “sakın ha!” Onu hapisten çıkarmak için didinenlerden birine yazdığı mektubunda da annesinden bahsediyor. “Ben annemin yanında uyuyamayacak mıyım, onu koklayamayacak mıyım. Bıraksınlar aileme gideyim” diyor.

Berivan annesiyle haftada bir gün camın arkasından telefonla konuşuyor. Onu ayda sadece bir gün koklayabiliyor. Şimdi 23 Nisan gününü iple çekiyorlar. O gün aralarında cam olmadan buluşabilecekler.

Batman'da Berivan'ı bekleyenlerden biri de Berivan'ın bir küçük kızkardeşi Dilan. Utangaç bir kız. Bu yıl Lise Bir'e gitmesi gerekirken gidememiş. Ablasının durumu onun hayatını da bambaşka bir yere savurmuş. “İstanbul” sözü geçince gözlerinin içi gülüyor. Berivan'ın en küçük kızkardeşi bana, İstanbul'dayken nasıl Çanakkale'ye, Ankara'ya okul gezisi yaptıklarını anlattı. Küçük oğlan kardeşleri yerde kilimin üzerinde resim yaparken, ben “Ee?!.. ailede çoğunluk burada mı kalmak istiyor, İstanbul'a mı gitmek istiyor” diye soruyorum.

Minderlerin üxerinde otıuran iki kız ve ressam oğlan bana bakıp gülümsüyorlar. Bir tek ufak kız, annesini de takmayıp dobra dobra: “Ben İstanbul'u çok seviyorum” diyor. Anneleri karamsar. İstanbul'da iş bulmanın ne kadar zor olduğunu, Batman'da az da kazanılsa, paranın daha bereketli olduğunu, giderlerin az olduğunu, yaşamanın daha kolay olduğunu söylüyor.

Berivan'ın kuzeni de çok üzgün. “Bize gelirken oldu” diyor, “keşke gelmeseydi.” Berivan'ın haksız yere hapis yattığını en yakın arkadaşlarına bile söyleyememiş. Bu büyük haksızlığın yükü öyle ağır ki, onunla nasıl yaşayacağını bilememiş ve onu yok saymayı seçmiş. Annesi ve babası kızlarını biryere göndermiyorlar. Bu olaydan sonra daha da sıkı ve dikkatli olmuşlar. Evde kız kıza arkadaş toplantıları düzenleyip her hafta birinin evinde toplanıyorlar. Kuzeni o toplantılarda, en yakın arkadaşlarına bile, bir kez bile Berivan'ın durumundan bahsetmemiş.

“Bilmesinler” diyor. “Berivan çıkınca onu grubumuza alıcaz. İsterse o kendi anlatır.” Hayatları ve kısa geçmişleri tertemiz bu kızlar, bu olağanüstü haksızlığı değil hazmetmek, onun kıyısında bile yaşayamıyorlar.

“Öğretmen olursam buradan gideceğim” diyor Berivan'ın kuzeni. “Ama bir köye gideceğim. Orada öğretmenlik yapacağım. Bıuralardan çok uzak olmasın yeter.” Onun annesi çok az Türkçe biliyor. Benimle Türkçe konuşurken hemen Kürtçeye çeviriyor. Berivan'ın kuzeni gözlerini açarak konuşmaya devam ediyor:

“Berivan'ın başına gelenlerden önce, öğretmen olmak hedefini pek ciddiye almazdım. Şimdi çok ciddiyim” diyor. “Öğretmen olacağım ve gideceğim.”

Eğitimli olmanın, özellikle kızlar için ne kadar büyük bir güvence olduğunu, eğitimli kadınlara kötü davranılamadığını düşünüyor. Bunda haksız da sayılmaz.

Kötü anlamda “ünlü” Diyarbakır cezaevi, şehrin tam ortasında. Taksi-sarısı yüksek duvarlarla çevrili. Eski hapishane filmlerindeki gibi yüksek kuleleri var. Kulelerde askerler nöbet tutuyor. Çocuk görüşüne gelenler, hapishanenin yan tarafındaki mavi boyalı bir kapının önünde sıraya giriyorlar. Önünde bekledikleri duvarda üç delik var. Biri kırk santime kırk santimlik mavi çerçeveli bir pencere. Çocuklara harçlık vermek gibi para işlemlerinin yapıldığı delik orası. Onun sağında, mavi çerçeveli daha büyük bir pencere var. Sıraya girenler orada işlemlerini yaptırıyorlar. Oradani, daha sağdaki mavi kapıya geliyorlar. İşte orada, sanki teslim olmuş gibi bir an duruyorlar. Demir kapı yavaş yavaş açılıyor, dev binanın içinde kayboluyorlar.

Göğün kapısı gibi masmavi bir kapı. Sadece içeriye değil, dışarıya da açılıyor.

Pazartesi günü o kapıdan, sakız gibi bembeyaz başörtülü metin bir kadın girdi Diyabakır cezaevine. Kızını görmek, sesini duymak için...

“Berivan nasıl bir kız anlatsana!”

“Ablam şarkı söylemeyi sever. Gezmeyi sever...”

“Elbise bakmayı sever. Çıksın onu Word Center'a götürücem. Ayakkabılara bakıcaz.”

“Parka da götürürüz.”

“Evet gideriz.”

“Daha göremedi parkı. Batman'da bir tur atar mutlaka.”

“Sonra teyzemlere gider, kuzenine.”

Evet.

Berivan, kaldığı yerden hayatına devam edebilmeli.

Hem de en kısa zamanda...

Yani derhal...

selcuksalihcaydi@gmail.com

www.konstantiniye.blogspot.com

28 Nisan 2010 22:00
Ergenekonun 3 Numarasına Tayin
Ergenekon'dan yargılanacaktı, tayin oldu hem de mahkemenin görüleceği şehre.

Erzincan Ergenekon Davası'nda sanıklarında Erzincan İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Tapan sürpriz bir tayin ile davasının görüleceği Erzurum'a tayin oldu.

Jandarma Genel Komutanlığı'nda önümüzdeki ay çıkması beklenen albayların tayin ve atamaları bu yıl sürpriz bir şekilde erken açıklandı.Yeni komutan atanan iller arasında yer alan Erzincan'da görevli Albay Ali Tapan'ın yeni görev yerinin Erzurum Jandarma Bölge Komutanlığı'nda şube müdürlüğü olduğu öğrenildi.

Erzincan da Ağustos 2009'da yılında göreve başlayan Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Tapan'ın Erzincan'daki Ergenekon yapılanması ile ilgili hazırlanan iddianamede 3 numaralı sanık sıfatıyla yer alıyor.
aktifhaber


Emre Aköz
Sabah Gazetesi
Deli Dumrul hukuku: Adalet kalmadı ideoloji verelim
28 Nisan 2010

Bürokratik zihniyetin nasıl bir şey olduğunu... Bilimsel çalışmalardan... Hatıra kitaplarından, gazete ve dergilerde yayınlanan söyleşilerden, haberlerden, istatistiklerden, itiraf ve ifşaatlardan biliyoruz.

Yorum yaparken böyle bir arka plandan hareket ediyoruz. Örneğin kısaca "Eylem Planı" dediğimiz belge Haziran 2009'da ortaya çıktığında, bunun "büyük olasılıkla gerçek" olduğu tahmininde bulunuyor; "Yapmışlardır" diyoruz.

"Islak imza" ise işin hukuki yanını oluşturuyor. Yüzde 90 olan gerçeğin, kalan yüzde 10'unu da tamamlıyor. İspatlıyor.

"Boru bu, boru" diyerek dalga geçtiğinde, "Silahlar bizim değil" dediğinde...

Yine o arka plana dayanarak, Genelkurmay Başkanı'na inanmıyoruz. "Bizi daha önce aldattı, bu kez de aldatıyordur" diye düşünüyoruz. Ne yazık ki haklı çıkıyoruz.

***

Aynı şekilde, yüksek yargı hakkında da akıl yürütüyoruz. Üyelerin çoğunun taraflı olduğunu saptıyoruz. Bazı demode ideolojik ilkeleri, hukukun en yüce değeri olan adaletten üstün tuttuklarını biliyoruz.
Öğrenmek için özel bir çaba harcamıyoruz: Zaten taraf olduklarını kendileri söylüyor.
***
Peki, siz hiç bürokratik zihniyetin bir kişide somutlaşmış haline şahit oldunuz mu?

Geçen gün internete bir ses kaydı düştü. İddia o ki konuşma Anayasa Mahkemesi'nin askeriye kökenli üyesine aitti.

Söyleminden ve üslubundan hukukçu olduğu belli olan şahıs, kapatma davasında AKP hakkındaki iddiaların gerçek olmadığını belirtiyor.

Bunu bilmelerine rağmen partiyi "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" ilan ettiklerini ve böylece AKP'ye, ANAP'ın misyonunu yüklediklerini söylüyor.
Ama bürokrasiye yetmemiş bu... Genelkurmay'da görevli bir hukukçu general ile yaptığı görüşmeyi şöyle anlatıyor:

"Üyelerin ikisi oradaydı. 'Bak gemi azıya aldılar. Çok büyük komplikasyona yol açma riski var' dedi (general). Sonra, 'Elini vicdanına koyup büyük toplum baskısını göğüsleyin, yani bir an önce kapatın' dedi. Yani öyle bir niyetleri var. Devletin belli kesimlerinin, özellikle Silahlı Kuvvetler'in bizden arzuları var. Zannediyorum nisan, mayısta falan gündeme alırız..."

Devam ediyor: "Diyelim ki başsavcı yeniden dava açtı... Getirdiği zaman, işi biter. Demokles'in Kılıcı gibi derler ya..."

"Kutsal yargı" dedikleri işte bu: Hiçbir yasa, kural, ilke, ahlak, vicdan tanımadan, askeriyenin paşa gönlüne göre karar vermek.

Hasan Cemal
Milliyet Gazetesi
Askerle yüksek yargı arasında gizli kapaklı olan!
02 Mayıs 2010

Ankara, 4 Mart 2008, öğleden sonra saat beş. Mercedes marka siyah bir araba Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na giriş yapar. Ziyaretçi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’tür.

‘Özel davetli’dir.

Bu nedenle olacak, Osman Paksüt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yanına çıkarken bazı özel önlemler alınır.

Komutan katı boşaltılır. Daha ilginci, güvenlik kameraları karartılır. Anlaşılan, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’yle Kara Kuvvetleri Komutanı’nın buluşması gizli kalsın istenir.

Buluşmanın tarihi de ilginçtir.

Daha yedi gün önce türbanın üniversitelerde serbest bırakan karar, 411 milletvekilinin oyuyla, yani “Kaosa kalkan 411 el”le geçmiş, Baykal’ın CHP’si tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve iptal edilmiştir.
Paksüt-Başbuğ arasındaki gizli görüşmeden 13 gün sonra da, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Ak Parti hakkında kapatma davası açılır.

Yüksek yargıyla asker arasındaki ‘gizli buluşma’yı tüm ayrıntılarıyla yakalayan gazetecinin adı Mehmet Baransu’dur, haberi manşetinde patlatan ise Taraf gazetesi...

Önce yalanlanmak istenen, ‘seviyesiz karalama’ diye Genelkurmay açıklamasına konu olan gizli buluşma bir süre sonra sessizce kabullenilecek, gazeteci ve gazete hakkında da Genelkurmay tarafından herhangi bir dava açılmayacaktır.

Mehmet Baransu’nun yeni çıkan ve Karargah(*) adını taşıyan güzel kitabının sayfaları arasında dolaşırken okudum Başbuğ-Paksüt buluşmasını.

Askerle yüksek yargı arasındaki üstü örtülü ya da gizli kapaklı ilişkiler konusunda daha birçok çarpıcı örnek var Baransu’nun kitabında.
Bu örnekler okundukça, askerle siyasetin bu ülkedeki iç içeliği çok daha iyi anlaşılıyor.

Askerin silahlı bir siyasal parti gibi, devlet içinde devlet gibi davrandığı konusunda herhangi bir kuşku kalmıyor.

Üstelik, bütün bu örnekler öyle uzak bir geçmişe değil, 2000’li yıllara, çok yakın zamanlara ait örnekler...

Bunların büyük bölümünü daha önce Taraf gazetesinde Mehmet Baransu imzalı haberler olarak okuduk. Ama şimdi bunları toplu olarak bir kitabın içinde tarih sırasına göre ve bazı başka ayrıntılarla birlikte okumak, çok daha öğretici oluyor
(..)
Milliyet

07 Mayıs 2010
DALAN İÇİN HSYK DEVREDE

Ergenekon davasında hasırlanan 4. iddianamenin 1 numaralı sanığı firari Bedreddin Dalan için HSYK Bakırköy'den bir savcı atıyor.

Dinlemeye takılan bir telefon konuşmasında Fahrettin Doğan, firari Dalan’a HSYK tarafından Bakırköy’den Ergenekon soruşturmasına atadığı bir savcı için ‘Bizden’ iması yapıyor

Ergenekon Silahlı Terör Örgütü iddiasıyla sürdürülen soruşturmanın 4. iddianamesinin ek delil klasörleri avukatlara dağıtıldı. Bir numaralı sanık Bedrettin Dalan ile 2 numaralı sanık Albay Dursun Çiçek hakkında ‘darbeye teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen iddianamenin ek klasörlerinde ilginç telefon konuşmaları ve çarpıcı belgeler yer alıyor. Ek klasörlerde Dursun Çiçek’in Erzincan’da otelde kaldığını gösteren belge de var.

‘YENİ ATANAN O SAVCI BİZDEN’ İMASI

Ergenekon savcıları Ercan Şafak, Fikret Seçen, Murat Yönder ile Zekeriya Öz tarafından hazırlanan 184 sayfalık iddianamenin 82 delel klasöründe yer alan teknik takip tutanaklarında HSYK Yaz Kararnamesi ile yapılan operasyonlara da ilginç göndermeler yapılıyor. Ergenekon soruşturmasına atanacak bazı savcılarla ilgili ‘bizden’ imaları yapılıyor.

’İNŞAALLAH TAYİN OLUR DA İYİ OLUR’

3 Şubat 2009 günü Bedrettin Dalan ile Fahrettin Doğan arasında geçen telefon konuşmasında Doğan “Aceleye gerek yok, büyük ihtimalle açacaklar bu ay içinde. İddianameler de çıkacak. Sen de şeyini yap, kalkar gelirsin. Dal dudak salmaya gerek yok yani hiç. Biz orada işte Köksal Hoca başkandı. Gerekli olan hukuk yardımı zaten alınır” diyor. Dalan da “Doğru” diye karşılık veriyor. Doğan “Burada tribünde değil de sahada olanlar bize ihtiyaç. Sonra da sana söylerim bir kıymetli arkadaşımız, cezacı... O benimle sınıf arkadaşı. İnşallah bu savcılar da tayin olur da iyi olur” diyor.

‘O YENİ SAVCI SİZİ KURTARACAK’

Fahrettin Doğan ile Bedrettin Dalan arasında arasında 16 Şubat 2009’da geçen telefon konuşmasında da Doğan, HSYK tarafından Bakırköy Adliyesi’nden Beşiktaş Adliyesi’nde görevlendirilen bir savcının Dalan’ı kurtaracağını ima ediyor. Dalan’ın “Davayı açsalar zaten hemen geleceğim” sözleri üzerine Doğan “Bu ay evet zannediyorum öyle birşey duyduk. İnşallah çünkü bu yeni” diyor.

BAKIRKÖY’DEN GELEN GÖREVE BAŞLADI

Dalan, “İnşallah” diyor. Doğan, “Görevlendirmelerde oldu biliyorsunuz” diyor. Dalan, “Yok canım onlar başlamamış orada” diyor. Doğan, “Başladı başladı. Ben takip ediyorum. Bir kişiyi görevlendirmiş. Bakırköy’den gelen bir kişiyi görevlendirdi orada” diyor. Dalan, bunun üzerine “İnşallah ha canım inşallah” diyor.

TOLON’UN ÇIKACAĞINI DA BİLİYORMUŞ

Bedrettin Dalan ve Fisun Derviş arasında 7 Şubat 2009’da geçen telefon konuşmasında, Derviş “Gelişmeleri takip ediyorsunuzdur” diyor. Dalan, “Ediyorum Tolon Paşa’yı bıraktılar” diyor. Derviş, “He söylemişti Hoca. Adamın dedikleri oluyor bir bir böyle bu işler. Buralar sizi bekliyor” diyor. Dalan da “Geliyor yani yaklaşıyor tarih. Hoca Tolon’un çıkacağını söylemişti değil mi sana” diyor.

Kaynak: Star

07 Mayıs 2010
DALAN İÇİN HSYK DEVREDE

Ergenekon davasında hasırlanan 4. iddianamenin 1 numaralı sanığı firari Bedreddin Dalan için HSYK Bakırköy'den bir savcı atıyor.

Dinlemeye takılan bir telefon konuşmasında Fahrettin Doğan, firari Dalan’a HSYK tarafından Bakırköy’den Ergenekon soruşturmasına atadığı bir savcı için ‘Bizden’ iması yapıyor

Ergenekon Silahlı Terör Örgütü iddiasıyla sürdürülen soruşturmanın 4. iddianamesinin ek delil klasörleri avukatlara dağıtıldı. Bir numaralı sanık Bedrettin Dalan ile 2 numaralı sanık Albay Dursun Çiçek hakkında ‘darbeye teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen iddianamenin ek klasörlerinde ilginç telefon konuşmaları ve çarpıcı belgeler yer alıyor. Ek klasörlerde Dursun Çiçek’in Erzincan’da otelde kaldığını gösteren belge de var.

‘YENİ ATANAN O SAVCI BİZDEN’ İMASI

Ergenekon savcıları Ercan Şafak, Fikret Seçen, Murat Yönder ile Zekeriya Öz tarafından hazırlanan 184 sayfalık iddianamenin 82 delel klasöründe yer alan teknik takip tutanaklarında HSYK Yaz Kararnamesi ile yapılan operasyonlara da ilginç göndermeler yapılıyor. Ergenekon soruşturmasına atanacak bazı savcılarla ilgili ‘bizden’ imaları yapılıyor.

’İNŞAALLAH TAYİN OLUR DA İYİ OLUR’

3 Şubat 2009 günü Bedrettin Dalan ile Fahrettin Doğan arasında geçen telefon konuşmasında Doğan “Aceleye gerek yok, büyük ihtimalle açacaklar bu ay içinde. İddianameler de çıkacak. Sen de şeyini yap, kalkar gelirsin. Dal dudak salmaya gerek yok yani hiç. Biz orada işte Köksal Hoca başkandı. Gerekli olan hukuk yardımı zaten alınır” diyor. Dalan da “Doğru” diye karşılık veriyor. Doğan “Burada tribünde değil de sahada olanlar bize ihtiyaç. Sonra da sana söylerim bir kıymetli arkadaşımız, cezacı... O benimle sınıf arkadaşı. İnşallah bu savcılar da tayin olur da iyi olur” diyor.

‘O YENİ SAVCI SİZİ KURTARACAK’

Fahrettin Doğan ile Bedrettin Dalan arasında arasında 16 Şubat 2009’da geçen telefon konuşmasında da Doğan, HSYK tarafından Bakırköy Adliyesi’nden Beşiktaş Adliyesi’nde görevlendirilen bir savcının Dalan’ı kurtaracağını ima ediyor. Dalan’ın “Davayı açsalar zaten hemen geleceğim” sözleri üzerine Doğan “Bu ay evet zannediyorum öyle birşey duyduk. İnşallah çünkü bu yeni” diyor.

BAKIRKÖY’DEN GELEN GÖREVE BAŞLADI

Dalan, “İnşallah” diyor. Doğan, “Görevlendirmelerde oldu biliyorsunuz” diyor. Dalan, “Yok canım onlar başlamamış orada” diyor. Doğan, “Başladı başladı. Ben takip ediyorum. Bir kişiyi görevlendirmiş. Bakırköy’den gelen bir kişiyi görevlendirdi orada” diyor. Dalan, bunun üzerine “İnşallah ha canım inşallah” diyor.

TOLON’UN ÇIKACAĞINI DA BİLİYORMUŞ

Bedrettin Dalan ve Fisun Derviş arasında 7 Şubat 2009’da geçen telefon konuşmasında, Derviş “Gelişmeleri takip ediyorsunuzdur” diyor. Dalan, “Ediyorum Tolon Paşa’yı bıraktılar” diyor. Derviş, “He söylemişti Hoca. Adamın dedikleri oluyor bir bir böyle bu işler. Buralar sizi bekliyor” diyor. Dalan da “Geliyor yani yaklaşıyor tarih. Hoca Tolon’un çıkacağını söylemişti değil mi sana” diyor.

Kaynak: Star

10 Mayıs 2010 08:37
TSK'DAN ŞOK 33 ER AÇIKLAMASI
Genelkurmay, Bingöl'de şehit edilen 33 erle ilgili askeri savcılığın elindeki delil ve soruşturma dosyalarını isteyen savcılara şok bir cevap verdi...

Genelkurmay, 17 yıl önce Bingöl'de şehit edilen 33 erle ilgili askeri savcılığın elindeki delil ve soruşturma dosyalarını isteyen savcılara "Elimizde bu olayla ilgili hiçbir belge ve dosya yok” yanıtını verdi...

Silahsız ve korumasız olarak sevk edilen 33 askerin Bingöl'de şehit edilmesinin üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen olay bir türlü aydınlığa kavuşturulamadı. İstihbarat bilgisine rağmen güvenlik önlemlerinin alınmadığı gibi birçok iddiayla da gündeme gelen olayı araştırmak isteyen Ergenekon Savcıları, Genelkurmay'dan gelen şok cevap ile karşılaştı. Askeri savcıktan şehit edilen 33 erle ilgili delil ve soruşturma dosyalarını isteyen savcılara Genelkurmay, "Elimizde bu olayla ilgili hiçbir belge ve bilgi yok" yanıtını verdi.

Ergenekon'un 4. iddianamesinin ek delil klasörlerinde yer alan bilgiye göre, Bingöl'de şehit 33 erin şehit edildiği katliamdaki sır perdesinin aralamak isteyen Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, Genelkurmay Askeri Savcılığı'ndan katliam dosyasını istedi.

HİÇBİR BİLGİ YOKTUR!

İddianamenin 8. klasöründe, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'nın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği 25 Aralık 2009 tarihli cevap yazısı yer aldı. Askeri savcılığın cevap yazısında "Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl- Elazığ Karayolu’nda 33 erin şehit edilmesiyle ilgili olarak bilgi ve belgeleri istediği görüldü. Yapılan incelemede, söz konusu olayla ilgili olarak Askeri savcılığımızda hiçbir belge ve bilgi bulunmadığı anlaşılmıştır. Rica olunur" denildi.

BELGEDEKİ İLGİNÇ NOT

Bu arada, aynı belgenin altında el yazısıyla yazılmış ilginç bir not dikkat çekti. Kim tarafından yazıldığı belli olmayan notta, "Yazıdaki olayla ilgili olarak başsavcılığımız bir soruşturma başlatmamıştır. UYAP kaydında da böyle bir soruşturmamıza rastlanmamıştır. Yazışmalar niçin yapılıyor?" ifadeleri kullanıldı.

Genelkurmay'ın bu yazısı üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 33 erin şehit edilmesiyle ilgili yürüttüğü soruşturma da tamamlanamamış oldu. Terör örgütü PKK'nın ateşkes ilan ettiği ve genel af hazırlığının yapıldığı sırada Türkiye 33 erin şehit edilmesiyle sarsılmıştı. 24 Mayıs 1993'te, Bingöl-Elazığ Karayolu’nda birliklerine gitmek isteyen 33 er, PKK tarafından acımasızca katledilmişti. Silahsız olarak nakledilmeye çalışılan askerlerin şehit edilmesi olayında katliamla ilgili yetkililerin elinde net istihbarat bilgileri bulunduğu halde önceden tedbir alınmadığı iddia edilmişti. Bingöl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi, katliamdan 4 gün önce İl Jandarma Komutanlığı ve diğer yetkili birimlerini, "Elazığ'ın Palu ilçesindeki 300 kişilik PKK grubundan ayrılan 150 kişilik bir grubun Bingöl bölgesine geldiği ve aynı grubun birkaç gün içinde Bingöl-Elazığ Karayolu’nu kesip eylem yapacağı, Bingöl il merkezi ile kendilerine yardımcı olmayan bazı köylere eylemde bulunacağı bilgisi alınmıştır" notu yazarak uyarmıştı.

TEDBİRLER YETERSİZDİ

Askeri Mahkeme'nin olayla ilgili açtığı soruşturmayı yürüten, Elazığ 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcısı Hakim Binbaşı İnayet Taş'ın hazırladığı iddianame, kahreden ihmaller zincirini gözler önüne sermişti. İddianamede şu çarpıcı tespitler yer almıştı: "Böyle bir olayın yaşanacağını herkes biliyor. Olayın meydana geldiği karayolunun güvenliğini sağlamaktan sorumlu Bingöl İl Merkez Jandarma Komutanı Jandarma Yüzbaşı Nevzat Yıldız'ın da tespit edilen beyanlarında Kuruca-Bingöl Karayolu’nda kendileri tarafından alınan tedbirlerin yeterli olmadığını bildiği, hatta 150 kişilik bir terörist grubunun iki minibüsteki erlerin indirildiği Diztepe mevkine geldiklerini bildiği, 21 Mayıs 1993 tarihli istihbarat raporunda bildirilmiş ve haberin kaynağının doğru olduğu anlaşılmıştır."

ASKERLER SİLAHSIZ SEVK EDİLDİ

Elazığ 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcısı Hakim Binbaşı İnayet Taş'ın hazırladığı iddianameye yansıyan raporlarda da PKK'nın Bingöl'de yol kesip eylem yapacağı, askerlerin ise emre rağmen bölgeye silahsız bir şekilde korumasız geldiği ısrarla dile getirildi. Katliamın yapıldığı gün, Bingöl- Elazığ yolunda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın da bulunduğu, ancak Yıldırım'ın aynı gün Diyarbakır'ın Lice ilçesinde kuşkulu bir şekilde öldürülen Hadi Ari'nin cenazesine gittiği iddia edilmişti. Askeri mahkemede yargılanan yetkililer ise beraat etmişti.

Kaynak: Bugün

15 Mayıs 2010
YARGITAY'I SARSAN SES
Ergenekon Sanığı Erzincan Savcısı İlhan Cihaner’i kurtarma planındaki ikinci kişinin kim olduğuyla ilgili şok iddia...

Star Gazetesi’nde yeralan haberde Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan’la, İlhan Cihaner’i kurtarmak için plan yapan kişinin Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker olduğu iddia edildi..

Bu çok önemli bir iddia çünkü; Ersan Ülker, Cihaner’i yargılayan dairenin başkanı.

Kurtarma operasyonu internette

Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan ile İlhan Cihaner’in yargılandığı Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker arasında geçtiği iddia edilen bir görüşmenin ses kayıtları internete düştü. Konuşmada Erzincan Ergenekon sanığı 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in ifade vermeye niye gitmediğinden, Başsavcı Cihaner’in davasının Yargıtay’a alınıp üzerinin nasıl kapatılacağına kadar şok konuşmalar geçiyor.

Ersan Ülker, dünkü duruşma sonrasında gazetecilerin ses kaydını hatırlatarak, diğer kişinin kendisi mi olduğu yönündeki sorusunu “Bilmiyorum, okumadım” diye cevap verdi. İşte o konuşmadan satır başları:

ORGENERAL BERK’E NE DEDİ?

• Dedim ki duruşmaya yetişemezsin. Şimdi bir rapor al dedim, istirahatli ya bir görev çıkarttır. ‘Ben dedi söylerim görev de çıkartırım.’ Bizimkini iyi tutuyor Genelkurmay. Rahatlatmak istiyorlar.

CİHANER NASIL KURTULUR?

• Zaman kalmadı bu hafta orası bir karar verecek. Ben o zamana kadar Başsavcımla (Cihaner) da görüşeyim. İnşallah gücü yetecektir. Bu davayı buraya (Yargıtay’ı kastediyor) getirdik mi biz bu davayı bitiririz.

ERZURUM’A BASKI YAPARIM

• Şimde Erzincan duruşmayı sırnaştırabilir mi 3-5 güne... HSYK bağımsız hareket etmese bunları bitirmiştik. Zaten ben de duruşmaya gideceğim. Baskı uygulayacağız mahkemeye. (...) Yapacak bir şey yok İlhan (Cihaner) 14 Mayıs’a kadar yatacak. 14 Mayıs’ta dosya gelir.

• Bu süreçte eğer bir sıkıntı olursa uyuşmazlığa gideriz. (...) Götüremeyiz. (...) Uyuşmazlıktan geçmez kemikleşirse sıkıntı çıkar. Kötü olabilir hepsini tahliye edeceğiz.
aktifhaber

17 Mayıs 2010 07:55
CİHANER İÇİN HUKUK BÖYLE ÇİĞNENİYOR
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in yargılandığı Ergenekon davasına yüksek yargıdan gelen müdahale, hukukçuları ayağa kaldırdı.

İki davanın aynı mahkemede görülmesi usulen mümkün değil

Özgür Solak (Hukuki Araştırmalar Derneği Başkanı): Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Cihaner ile ilgili davaya ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakıyor. Bu yönüyle yargılamasının ve yargılama yetkisinin Erzurum veya İstanbul Ağır Ceza mahkemeleriyle herhangi bir farkı yok. Yani söz konusu yargılamalar bakımından Yargıtay bir üst mahkeme değil. 11. Ceza Dairesi'nin, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin birleştirme kararı neticesinde bir panik hali yaşadığı görülüyor. Oysaki, Cihaner ile ilgili evrakta sahtecilik suçu nedeniyle 11. Daire'de görülen dava ile terör örgütüne üyelik suçu nedeniyle Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın aynı mahkemede görülmesi usulen mümkün değil. Yargılama usulleri farklı olduğu gibi, CMK 250. madde kapsamındaki suçlarda yargılama yetkisinin özel yetkili ağır ceza mahkemelerine ait olduğu açıkça düzenlenmiştir. Yüksek yargı üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığı anlaşılan kurtarma operasyonunun şifreleri, önceki gün internete düşen ses kaydında gizli.

Taraflar reddihâkim talebinde bulunabilir

Süleyman Gürkök (Anadolu Hukukçular Derneği (AHUDER) Başkanı): Yargıtay üyesinin internete düşen ses kayıtları doğruysa hukuk ciddi zarar görür. Yargıtay soruşturma açmalı ve olayı sonuçlandırmalıdır. Bu tür bir ses kaydı varsa, doğru ise bu hukuk adına faciadır. Tarafsızlık kaybolmuştur. Hukuki boyutta ise üyelerin bu tür etkilemeye girmeleri de kanunlara aykırıdır. Bu süreçten sonra davadaki taraflar ve hatta savcı bile reddihakim isteyebilir. Yüksek yargıdaki kişilerin yüksek nitelikleri olmalıdır. Yoksa bu durum ciddi sıkıntılar verir.

Yargıtay'ın kararı hukukî değil siyasîdir

Prof. Dr. Hakan Hakeri (Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi): Yargıtay, Cihaner'in 'görevi kötüye kullanma' ile ilgili suçtan dolayı yargılama yeri Yargıtay olduğu için bu dosyaya bakıyor. Yani Yargıtay'ın bu davada Erzurum'daki mahkemeden farkı yok. Dolayısıyla Yargıtay'ın ilgili dairesi bu davada Erzurum'daki mahkemeye 'Bana bu dosyayı gönder' diyemez. Olsa olsa 'Bunu birleştirmek uygundur, bu kararı alıyorum' diyebilir. Erzurum da eğer uygun görürse dosyayı verir, görmezse de vermez. Yargıtay'ın bu kararı hatalıdır. Ses kayıtlarını ben de dinledim. Buradan anlaşılıyor ki Yargıtay'ın ilgili dairesinin birleştirme kararı hukuki değil, siyasi bir karardır.

Bu tutum tarafsızlığa gölge düşürür

Turgay Balaban (Eskişehir Hukuksal Bakış Derneği başkanı avukatı): Yargıtay'ın İlhan Cihaner ilgili tavrı şık deği. Bu uygulama zihinlerde yargının adamına göre muamele yaptığı algısını doğurur. Ayrıca hukukun herkese eşit uygulanması asıl kuralının bu olayda işlemediğini gösterir. Oysa hukukun üstünlüğü ancak hukukçuların kanunları kendilerine de tatbik etmesiyle sağlanabilir. Ayrıca yargılamayı yapan Yargıtay hâkiminin sanık İlhan Cihaner (evet, anlat bakalım İlhan) şeklindeki hitap tarzı da tarafsızlığa gölge düşürmektedir. Ne tür müdahaleler olursa olsun millet her şeyin farkında. Millet adına yargılama yapan yüksek mahkeme, bu davada büyük bir imtihan ile karşı karşıya bulunuyor.

Karar mahkemeler üzerinde baskı yapıyor

Abdüssamet Kahya (Sivas Ülfet Hukukçular Derneği Başkanı): 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dava dosyası, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki İrtica ile Mücadele Eylem Planı dosyası ile birleştirilmiştir. Yargıtay 11. C.D. tarafından birleştirme kararı beklenmeden dosya asıllarının özel kurye ile gönderilmesinin istenmesi hukuka aykırıdır. Bu durum internete düşen ses kaydı ve karar birlikte değerlendirildiğinde Cihaner'i kurtarma planı şüphesini doğurmaktadır. Dosyaların Yargıtay'da birleştirilmesi hukuken mümkün değildir. Yargıtay'ın kararı, mahkemeler üzerinde baskı oluşturmaktadır.

Kaynak: Zaman

Nazlı Ilıcak
Sabah Gazetesi
Yargıtay ve Cihaner dosyası
17 Mayıs 2010
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in görevi ihmalden yargılandığı davada, önemli bir karar verdi (14 Mayıs 2010). 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ve İlhan Cihaner'in sanık oldukları Erzurum'daki Ergenekon dosyasıyla, Dursun Çiçek'in sanık olduğu, İrtica ile Mücadele Eylem Planı dosyasının Yargıtay'a bir an önce gönderilmesini istedi.

Bilgilerimizi güncelleyelim: Başsavcı İlhan Cihaner, İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nı, Albay Dursun Çiçek'le işbirliği yaparak Erzincan'da uygulamaya koyduğu iddiasıyla Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanıyor. Ayrıca İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde, İrtica ile Mücadele Eylem Planı'na ilişkin bir başka dava yürüyor. 2 Mayıs'ta Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzurum'dan İlhan Cihaner dosyasını talep etmişti. Ama Erzurum dosyanın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen İrtica ile Mücadele Eylem Planı davasıyla birleştirilmesi kararını aldı (11 Mayıs 2010). Çünkü iki dava birbiriyle yakından ilişkiliydi. 14 Mayıs'taki duruşmada, Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 28 Mayıs için duruşma günü verdi ve "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin birleştirme kararını beklemeksizin, hem 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ile İlhan Cihaner'in Ergenekon terör örgütü üyesi olmaktan yargılandığı dosyanın, hem de, Albay Dursun Çiçek'in yargılandığı İrtica ile Mücadele Eylem Planı dosyasının Yargıtay'a kuryeyle gönderilmesini" talep etti. Yargıtay'ın bu talebi yerine geldiği zaman, sadece İlhan Cihaner değil, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ve Albay Dursun Çiçek'in de Yargıtay Ceza Dairesi'nde yargılanabileceği belirtiliyor.

"En üst yargı organı, en büyük ihtimamla bu davaya bakacaktır" diye belki sevinmek gerekirdi. Ama o ses kaydı internete düşünce, benim bütün kimyam bozuldu. Sesin, Yargıtay Ceza Dairesi üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu ileri sürülüyor. Fısır fısır konuşuyor Aktan. (Gerçekten o mu bilemiyoruz?) Diyor ki: "Biz bu davayı buraya getirdik mi bitiriririz. -Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu'yu kastederek- Adli Müşavir, 'Uyuşmazlık Mahkemesi'ne, uyuşmazlık çıkarmadan götüremez miyiz?' diyor. Götüremeyiz. Uyuşmazlıktan geçmez, kemikleşirse sıkıntı çıkar... Hepsini tahliye edeceğiz.... Hıfzı Paşa (Çubuklu), hâkimler hakkında tazminat açın diyor. Olmaz. Ona İlhan Cihaner açabilir... İlhan 14 Mayıs'a kadar yatacak. 14 Mayıs'ta dosya gelir... Oktay Kuban çok iyi bir çocuk. Basıyor imzayı, bırakıyor." (Hatırlatma: Oktay Kuban, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi, nöbetçi olduğu hafta, Balyoz'da 19 kişiyi bir çırpıda tahliye etmişti.)

Diyebiliriz ki, bu illegal bir dinlemedir. Çünkü Yargıtay üyeleri, ancak Yargıtay kararıyla dinleniyor. İllegal dinlemeler de, zaten gene Yargıtay kararıyla delil sayılmıyor. Anladık... Fakat Yüksek Yargı'da birilerini kurtarmaya yönelik lobi faaliyeti varsa, nasıl mücadele edilecek? Bazı kişiler, Ergenekon ile dirsek temasındaysa ne yapacağız? Sormak istiyorum, hani et kokarsa tuzlarız da, tuz kokarsa... Nasıl bir hal çaresi bulacağız... Yanlış anlaşılmasın, kurumu hedef almıyorum, çürük elmalardan söz ediyorum.

Hamdi Yaver Aktan'ın Ergenekon'un 3. İddianamesi'nde sözü geçen Kent Otel toplantılarının sıkı bir müdavimi olduğu da biliniyor. İddianameye göre, Ergenekon sanıkları Engin Aydın ve İlhan Selçuk'un organize ettiği bu toplantılara katılan bazı yargı mensuplarının ismi şöyle: HSYK Başkan vekili Kadir Özbek, HSYK üyesi Ali Suat Ertosun, Yargıtay 8. Dairesi üyeleri Hamdi Yaver Aktan, Ali Erol Özgenç, Hulusi Özek, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve Yargıtay üyesi Ali Em, Danıştay Başkan vekili Sinan Yörükoğlu, Danıştay 5. Dairesi Başkanı Salih Er, Milli Güvenlik Kurulu eski Hukuk Müşaviri Erdal Şenel, Hurşit Tolon, Mehmet Haberal. Ergenekon'un 3. İddianamesi, örgütün, yargıda karşılaşılacak problemlerin çözümünde, toplantıya katılan bu şahısların etkinliğinden yararlanmayı planladığını belirtiyor.

***

Kimseyi suçlu ilân etmiyorum ama bu "dosya kapmaca" beni rahatsız ediyor. Erzurum Ağır Ceza, Erzincan Savcısı Cihaner'in elinden dosyayı kaptı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Erzurum savcılarının yetkilerini kaldırarak, Cihaner dosyasını onların elinden kaptı. Şimdi Yargıtay, sadece Erzurum'daki dosyayı değil, Dursun Çiçek dosyasını da kapmak istiyor. Zaten gizli tanıklar, kapanın elinde kalıyor.

Endişe etmekte haksız mıyız?

17 Mayıs 2010 12:53
'HSYK- YSK- TSK- AYM Koktu'
Danıştay saldırısının 4. yıldönümünde Danıştay'da tören düzenlenirken, dışarıda HSYK, YSK, TSK ve AYM gibi kuruluşlar ilginç bir şekilde protesto edildi.

Danıştay saldırısının 4'üncü yıldönümünde Danıştay'da tören düzenlenirken, dışarıda ise ilginç bir eylem gerçekleşti.

Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik, darbecilerin yargılanması için Danıştay önünde 'kokmuş balık ve tuzla' protesto gösterisi yaptı. Elinde bir çantayla gelen Çevik, HSYK, TSK, Anayasa Mahkemesi gibi kuruluşların balık gibi kokmaya başladığını öne sürerek, kuruluşları temsil eden kağıtların üzerine tuz döktü.

Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik, Danıştay saldırısının yıldönümünde ilginç bir eylem gerçekleştirdi. Omzunda bir poşetle Danıştay önüne gelen Çevik, "Tecavüze zulme sessiz kalan millete, vekillerine, Meclis'e çağrı; darbeciler azledilsin" dövizi taşıdı. Çevik yanında getirdiği poşetten kokmuş balık ve tuz çıkararak kaldırıma bıraktı. Çevik daha sonra HSYK, YSK, TSK ve Anayasa Mahkemesi gibi kuruluşları temsil eden kağıtların üzerini tek tek tuzladı. Burada bir açıklama yapan Çevik, "Danıştay darbe planında ve diğer darbe planlayıcılarını şeytanın dostlarını ülkeyi terk etmeye, azle, istifaya, tövbeye davet ediyoruz." dedi.

Balığın baştan koktuğunu belirten Çevik, "İşgal zalim ve lanet darbeciler, silahlı terör örgütünü savunanlar ve adaleti engellemek için F-16 uçuranlar, adil hakim ve savcıların görevlerini engelleyenler ve tüm bunlardan hesap soramayıp azledemeyenler de derhal istifa etmeli. 50 senedir darbeyle yönetiliyoruz. Cuntacı işgalci Çanakkale'yi geçen zalimler Başbakan astı. Kur'an-ı, başörtüsünü yasakladı. Namaz kılanları ve eşi başörtülü olanları TSK'dan attı. Darbeci zalimler hesap vermeden milletimizde huzur olmaz." ifadelerini kullandı.

Çevik daha sonra yanında getirdiği balık ve tuzu toplayarak, Danıştay önünden ayrıldı. aktifhaber

18 Mayıs 2010
YARGI REZALETİNİN SES KAYDI
Yüksek Yargı üyelerinden Hamdi Yaver Aktan ile Fatih Arkan'a ait olduğu iddia edilen konuşma internete düştü. Ses kaydına düşen hukuk dehşeti..
http://69.175.58.202/images/news/132358.jpg
Geçtiğimiz haftalarda internete düşen şok ses kaydına bir yenisi eklendi:

Geçtiğimiz hafta internete 'bu kadar da olmaz' dedirten ses kaydının içeriği:

Star Gazetesi'nde yeralan haberde Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan'la, İlhan Cihaner'i kurtarmak için plan yapan kişinin Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker olduğu iddia edildi.. Bu çok önemli bir iddia çünkü; Ersan Ülker, Cihaner'i yargılayan dairenin başkanı.

Kurtarma operasyonu internette

Yargıtay 8. Daire üyesi Hamdi Yaver Aktan ile İlhan Cihaner'in yargılandığı Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker arasında geçtiği iddia edilen bir görüşmenin ses kayıtları internete düştü. Konuşmada Erzincan Ergenekon sanığı 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'in ifade vermeye niye gitmediğinden, Başsavcı Cihaner'in davasının Yargıtay'a alınıp üzerinin nasıl kapatılacağına kadar şok konuşmalar geçiyor. Ersan Ülker, dünkü duruşma sonrasında gazetecilerin ses kaydını hatırlatarak, diğer kişinin kendisi mi olduğu yönündeki sorusunu "Bilmiyorum, okumadım" diye cevap verdi.

İşte o şok konuşma:

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=289516

Konuşmanın satır başları:

ORGENERAL BERK'E NE DEDİ?

- Dedim ki duruşmaya yetişemezsin. Şimdi bir rapor al dedim, istirahatli ya bir görev çıkarttır. 'Ben dedi söylerim görev de çıkartırım.' Bizimkini iyi tutuyor Genelkurmay. Rahatlatmak istiyorlar.

CİHANER NASIL KURTULUR?

- Zaman kalmadı bu hafta orası bir karar verecek. Ben o zamana kadar Başsavcımla (Cihaner) da görüşeyim. İnşallah gücü yetecektir. Bu davayı buraya (Yargıtay'ı kastediyor) getirdik mi biz bu davayı bitiririz.

ERZURUM'A BASKI YAPARIM

- Şimde Erzincan duruşmayı sırnaştırabilir mi 3-5 güne... HSYK bağımsız hareket etmese bunları bitirmiştik. Zaten ben de duruşmaya gideceğim. Baskı uygulayacağız mahkemeye. (...) Yapacak bir şey yok İlhan (Cihaner) 14 Mayıs'a kadar yatacak. 14 Mayıs'ta dosya gelir. - Bu süreçte eğer bir sıkıntı olursa uyuşmazlığa gideriz. (...) Götüremeyiz. (...) Uyuşmazlıktan geçmez kemikleşirse sıkıntı çıkar. Kötü olabilir hepsini tahliye edeceğiz.



Yeni Düşen Ses Kaydını Sonsayfa.com deşifre etti

Yapılan konuşmada, yargının içinde bulunduğu içler acısı durumu gözler önüne serdi. 2 Nisan 2010 tarihinde yargıtay 11. Ceza dairesinde yargılanan İlhan Cihaner hakkında yapılan duruşmadan hemen sonra yapıldığı anlaşılan konuşmada Erzurum’da devam eden Ergenekon terör örgütünün Erzincan yapılanması ile ilgili davanın Ankara’ya alınması için yapılması planlanan hileler konuşuluyor.

Sızma olmasa çok iyi gidiyordu

Bu konuşmada Hamdi Yaver Aktan duruşmadan 1 Nisan 2010 tarihinde bazı gazetelerde çıkan haberlerin planları aksattığını, bu durumdan oldukça rahatsız olduğunu belirterek “basında çıkan haberlerden korktular, duruşmayı 14 mayıs’a bıraktılar. Bu işte bizim arkadaşlar ben paye kazanayım diye konuşuyorlar çenelerini tutamıyorlar sızdırıyorlar YARSAV da dahil.” diyor.

Bu konuyla ilgili kendisinin de gizli bazı görüşmeler yaptığını şu sözlerle itiraf ediyor : “ benim konuştuklarım var, hiç çıkmadı, son derece iyi gidiyor. O kişiye buradan da haber gönderdim, hiç çıkmadı. Çok iyi gidiyor fakat herkes çenesini tutamıyor, bu konuyla ilgili Ankara’nın ortasında iki üç yemek yedik çıkmadı. “

Tırsan yargıtay üyeleri var

Aktan ve Arkan, dediklerini yapmayan yargıtay üyelerini “tırsmak”la itham ediyorlar. Bu yargıtay üyelerinin, konuya hukuki açıdan yaklaşan üyelerin davranışlarını “tırsmak” olarak ifade etmesi garip karşılandı. Bu kişilere göre tırsan üyelerden birisi de Yargıtay 11. Ceza Dairesi Üyesi Sedat Bakıcı.

Biz dosyası fiziki olarak istedik.

Yargıtay üyesi Hamdi Yaver Aktan’ın yargılamayı yapan 11. Ceza dairesi üyelerinden birisi olmamasına rağmen “dosyayı fiziki olarak istedik” şeklinde konuşması ilginç bulundu.

Aralarındaki konuşmaya göre yargıtay 11. Ceza dairesinin dosyanın aslını inceleme bahanesiyle istedikten sonra birleştirme kararı vererek bir daha geri göndermeyecek ve tüm tutuklu sanıkları tahliye ederek davayı zamana yayarak işi oyalayacaktır.

Bunu yaparsan yargıtay başkanısın

Hamdi Yaver Aktan, birleştirme ve sanıkların tahliyesini başarması halinde 11. Ceza dairesi başkanı Ersan Ülker’e Yargıtay Başkanı olacağını söylediğini açıkça ifade ediyor. Bu konuşmadan, Yargıtay Başkanlığı karşılığında 11. Ceza dairesi başkanına nelerin vaadedildiği ortaya çıkıyor. “ersan ülker e dedim bunu yaparsan yargıtay başkanısın. Üçtane adaysınız Abdurrahman Yalçınkaya, Kadir Özbek ve sen. Kadir e de söyledim. Yapmazsan üç tane adamsınız. Hepsine söyledim. Bunu yapan geçer.”

Abdurrahman Yalçınkaya bir kapatma davası daha açabilir

Konuşma sırasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bir kapatma davası daha açabileceğini ancak anayasa değişikliği sürecinde bunun yapılmasının zor olduğu ve seçimleri olumsuz etkileyebileceği ifade ediliyor: “Abdurrahman bir dava daha açabilir / bir dava daha açılırsa seçimi etkileyecek./ ama seçim sonunda da yetkisi kalkıyor. .”

Başsavcı bizi de içeri atarlar diye korkuyor

Hamdi Yaver Aktan, yargıtay cumhuriyet başsavcısının kendisinin de gözaltına alınabileceğinden korktuğunu şu sözlerle ifade ediyor: “abdurrahman yalçınkaya beni içeri alırlar diye korkuyor, dedim yargıtay c.başsavcısı içeri alınırsa bitti demektir. Bu makama gelmiş birisi korkar mı?”

“sedat bakıcıyı toplantıya göndermişler iyi olmuş ayıklamışlar. Kubilay (Taşdemir – 11. Ceza dairesi üyesi) başsavcı vekilliğine aday o nedenle girmedi duruşmaya. Hüseyin Boyrazoğlu (eski Ankara Başsavcısı olup son seçimde Yargıtay 11. Ceza dairesi üyeliğine seçildi) da girseydi iyi olur, onun Ergenekondan kuyruk acısı vardı zor kurtardı”

Cumhurbaşkanının dosyası şantaj amaçlı bekletiliyor

Kayıp trilyon davasında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen takipsizlik kararına konuyla ilgisi ve davanın tarafı olmayan bir kişi tarafından yapılan itiraz üzerine sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın takipsizlik kararını kaldırması konus da bu konuşmada yera alıyor. Bilindiği gibi adalet bakanlığı Kaçmaz’ın kararı aleyhine yazılı emir yoluna başvurmuş ve bu dosya halen incelenmek üzere yargıtay 11. Ceza dairesinde beklemektedir. Hamdi Yaver Aktan konuşmasında bu dosyanın Erzurum’daki dosyanın birleştirilmesine kadar elde tutulması gerektiğini şu şekilde igade ediyor: “ Ersan’a dedim ki, Cumhurbaşkanlığı dosyasını sakın karara çıkartma, beklet. Bir akademisyen bu konuda görüş yazacak bana.

Önce Tahliye Sonra Uzatma

Hamdi Yaver bu süreçte izlenecek yolu şöyle özetliyor: “burada süreci biraz uzatmamız gerekiyor, dosyayı birleştirdikten sonra önce tüm sanıklar tahliye edilecek sonra biraz uzatıp dosya kapatılacak. Burada tahliye kopartmaya bakmak lazım birbuçuk ayı yedik. Korktular. Dünkü yazının etkisi. Bu kararı vermeleri gene iyi.”

İşi Yapmak Zorunda

Konuşmada Yargıtay üyeleri Hamdi Yaver Aktan ve Fatih Arkan, 11. Ceza dairesinin neden kendi istediklerini uygulamak zorunda olduklarını şöyle anlatıyorlar: “Kubilay Taşdemir Başsavcı Vekilliğine aday, istiyorsan bu işi yapmak zorunda. İdris’le (İdris Çobanoğlu – Yargıtay 11. Ceza dairesi üyesi) de konuştum.”

Görevden alınan erzurum savcıları HSYK’yı rezil etti

Konuşmanın bu bölümünde, işlerin planlandığı gibi gitmemesi halinde neler olabileceğini de şöyle öngörüyorlar:

- Erzurum, dosyayı göndermeyiverirse ne yapacağız?. - göndermek zorunda - yapmayın böyle diye diye böyle oldu. HSYK’yı da rezil etiler. Göndermiyorum derse ne yapacaksınız. - fotokopi bile gönderse birleştirme kararı verip esası kapatıp dosyayı gönder kardeşim. Fotokopiyi bile gönderse burası cesaretli ise, ben olsam birleştiririm basarım tahliyeyi.

Yargıtay üyelerinin gizli ve gizemli görüşmeleri

Konuşmanın bu bölümünde, birkısım yargıtay üyelerinin gizli görüşmeler ve toplantılar yaptıkları anlatılıyor. Aynı yerde görev yapan yüksek yargıçların birbirleri ile konuşmaları gayet doğal iken gizli görüşmeler yapmaları oldukça dikkat çekici. Bu arada turgut kazan7ın da yargıtay da yaptığı temaslar yargıtay üyelerinin ağzından doğrulanıyor. Hamdi yaver aktan 11. Ceza dairesi başkanı ersan ülker ve birinci ceza dairesi üyesi salih zeki iskender ile yaptığı toplantıları şöyle anlatıyor: “adamlar Turgut'un ziyaret ettiğini biliyorlar, bizimkini bilmiyorlar. Ben, Ersan ve Salih Zeki İskender ile toplantılarımızı tespit edemediler. Telefonla görüşmedik. Ya elden ele haberleştik ya da bizzat gittim, kitap götürür gibi”.

YARSAV'cılar Striptiz Sanatçısı Gibi

Her iki Yargıtay üyesi de sızmalardan oldukça şikayetçi ve yardım edeceğiz diye sağda solda konuşulmasından çok rahatsız. Kendisi de YARSAV üyesi olan Fatih Arkan bir ara hızını alamayıp YARSAV yöneticilerini striptiz sanatçısına benzetiyor. “arkadaşlar katkı yapacağız diye çok heyecanlanıyorlar, YARSAV bu süeçten uzak durmalı, meşhur olmak derdindeler, striptiz sanatçısı gibi hepsi”

HSYK hata yaptı

Kamuoyu Erzincan davası konusunda HSYK’nın hata yaptığı konusunda ittifak halinde. Bu iki üye de aynı görüşte. Söylenenler, duyunca duduk uçuklatacak cinsten: “bu süreç iyi işliyor da bazı hatalar yapıldı. Hatanın büyüğünü burası (hsyk) yaptı. Yaa hepsini al hakimlerin, savcıların. Verdikleri karar hsyk’yı gündeme getirdi, hepsini şutlayacaklardı.”

Halka güvenmiyorlar

Konuşmada anayasa değişikliğinin meclisten geçmesi tehlikesinden sözediliyor. Kendilerine göre en iyisi mecliste 330’un altına düşmesi. Olmazsa, ysk müdahale etmeli. Olmazsa Erdoğan Teziç’e bir makale sipariş edilecek. Referanduma kalırsa bu halka güvenilmez:

- Fatih Arkan : referandum… bu halk… - hamdi yaver : ben de güvenmiyorum

demekki bu ülkede
sinan
öteden beri ne fırıldaklar dönmüş bu şekilde örtbas edilmiş kimsenin haberi olmamış zamanlada unutulup gündendem düşmüş.bu olay tam bir skandaldır olayın üzerine gidilmelidir.hukuk devletinin geregi yapılmalıdır.çok büyük bir skandalla karşı karşıya ülke tuz kokmuştur.
18 Mayıs 2010 Salı 21:55

dur diyen yokmu ...
ali haydar
dur diyen yokmu kanunsuzlara...
18 Mayıs 2010 Salı 19:41

Sözün tükendiği nokta
zeki
-Adaletin bittiğinin,yargının iflas ettiğinin,elitlerin egemenliğinin aracı olan bir yargımızın olduğunun bundan başka delili nasıl olabilir..? Bunlara dur diyecek hiçbir güç yokmu ? Cumhurbaşkanı birşey diyemiyormu ? Herşey milletin aleyhine...
18 Mayıs 2010 Salı 18:51

rezalet
birisi
Biz yetmiş milyon bu rezaletler karşısında böyle sus pus oturmaya devam ediyoruz ya, işte asıl rezalet budur. Neden 100 kişi olsun gidip pankart açmaz bu adamları protesto etmeyiz ki... Gerçekten neden?
18 Mayıs 2010 Salı 10:49

ülkemin yargısı
asd
dikkat edin lütfen bunlar yargının başı. Güya hukuk dağıtacaklar. bunların dağıttığı hukuka ne kadar güvenebiliriz. Artık halkın bunları görme ve bilme zamanı gelmiştir bence
18 Mayıs 2010 Salı 10:55

kepazelik
yavuz
bu kepazeliğe son verecek bir mekanizma yok mu? bu nasıl hukuk(!)
18 Mayıs 2010 Salı 10:56

1000 KİŞİ
FEYYAZ
ASKERİYEDE 350,YARGIDA YALAŞIK 800 VE YÜKSEK BÜROKRASİDE 150-200 KİŞİLİK MUTLU AZINLIK... TOPLAMDA 1000 KİŞİLİK İNSAN TOPLULUĞU... BU YÜCE MİLLETİN KADERİYLE OYNUYORLAR... KANUN YOK,ALLAH KORKUSU YOK,ONLARI ENGENLEYECEK HİÇ BİR ŞEY YOK... MAHKEMELERİ BÜYÜK BULUŞMAYA BIRAKILMIŞ 1000 KİŞİ.. ALLAH BU MİLLETE ACISIN.. BU MİİLETİN VE YAVRULARIMIZIN GELECEKLERİ İLE OYNUYORLAR.. NE İÇİN ? ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA HAYATI İÇİN.. BUGÜN MAZLUMA CEVRETMEK KOLAY YARIN HAKKIN DİVANI VAR..
18 Mayıs 2010 Salı 11:12

1000 KİŞİYE KARŞI 100 000 KİŞİ
CEM
ÇIKSIN SAĞDUYULU HALK BUNLARI İSTİFAYA ÇAĞIRSIN NE BU YAA YOKMU VATANINI MİLLETİNİ SEVEN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI NEDEN SUSUYORSUNUZ.
18 Mayıs 2010 Salı 11:21

dikkat lütfen!
muhittin
YALÇINKAYA BENİDE İÇERİ ALIRLAR DİYE KORKUYOR. MUHAKKAK BUNUN CİDDİ BİR SEBEBİ VAR. sebepsiz olamaz. YSK İŞE KARIŞSIN LAFI GEÇİYOR. DEDİKLERİ GİBİ DE OLDU. YSK İŞE KARIŞTI. BU DURUMDA YARGITAY BAŞSAVCILIĞI VE YSK EMNİYET İSTİHBARAT VE SAVCILIK BİRİMLERİNCE DERHAL TAKİBE ALINMALI. KESİN BİR İŞLER DÖNÜYOR. FENA SOBELENDİLER.
18 Mayıs 2010 Salı 11:54

Adalet
Gökaş
En az askerlerin yaptığı müdahele ve darbeler kadar,belkide ondan daha önemli ve tehlikeli bu sözüm ona yüksek yargıçların konuşmaları.Eee,peki ne olacak şimdi?Bu konuşmalar yanlarına karmı kalacak,haklarından bir şekilde gelimmez se,bunlar gemi çok açık şekilde azıya alıp,her türlü melaneti yapmazlar mı?Umutsuz bir durum.Ülkem ve halkım için çok vahim.Allah yardımcımız olsun.
18 Mayıs 2010 Salı 13:09

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ İŞLER
maxımum
YÜLSEK YARGIDAKİ KİŞİLERİN BUNLARI KONUŞTUKLARI BİR ÜLKEDE OLMAKTAN UTANIYORUM. BU ÜLKENİN YÜKSEK YARGIÇLARI UTNIYORLAR MI MERAK EDİYORUM. BİRİLERİNİN ÇİVİSİ ÇIKMIŞ, YARGININ, MEMLEKETİN ÇİVİSİNİ ÇIKARANLARA NE DENEBİLİR Kİ!
18 Mayıs 2010 Salı 13:18

Tıslıyor
Gökaş
İkisi aralarında konuşurken bile,konuştuklarının suç olduğunu bildiklerinden,adeta yılan gibi tıslayarak konuşuyorlar,hele bir tanesi sürekli tıslıyor.Bu güne kadar adalet dağıtmaları için bu yüksek yargıçların eline düşmüş insanlarımıza çok yazık.Bu dünyada layığınızı bulmazsınız belki ama cehenneme kütük olacağınız çok açık.
18 Mayıs 2010 Salı 13:36

Apodan daha tehlikeli
Her seyin farkindayim
Eger konusmalar gercekse bu yargitay uyeleri Apodan daha tehlikeli Turkiye icin.Eger konusmalar gercekse Yargitayda bu konusmalari yapanlar ve bu kisilerle baglantili kim varsa hemen gorevlerine son verilmeli.Resmen halka savas acmis bu yargi diktasi uyeleri.
18 Mayıs 2010 Salı 13:38

KIYAMET NEDEN KOPMAZ?
ÖMER FARUK
BU KADAR ÇIKAN SES KAYITLARI HERŞEYİ İFADE EDİYORKEN NEDEN BUNUN SONUCUNDA OLMASI GEREKNELER OLMUYOR? NEDEN İSTİFA YOK,NEDEN KONUŞMASI ÇIKANLARA MİCRAFON UZATILMIYOR? NEDEN KAYBOLAN KEDİLERİN HİKAYESİNİ TV LERDE İZLERKEN AYAN BEYAN ORTAYA ÇIMIŞ BU HADİSELERİ TV LERDE GÖREMİYORUZ? NEDEN HALK TEPKİSİ YOK. KANUN HUKUK NERDE? KAFAM KARIŞTI İYİCE..
18 Mayıs 2010 Salı 13:38

Yargı
irfan YILMAZTÜRK
Ne yazık ki benim güzel memleketim bu kokuşmuş yargı sistemiyle abluka altına alınmış.Demekki biz seçimlerde boşuna oy veriyormuşuz.Bunlar kafalarına göre yorum yaparak uygulamaya koyuyorlar.Bu ses kaydı başlı başına bir suç teşkil ediyor.Böyle nice ses kayıtları gün yüzüne çıktı fakat hiç kimse kılını bile kıpırdatmadı.Kim kıpırdatacak ki?Her yerde adamları var.Ama er geç bunlar ayıklanacak ve memleket huzura kavuşacak.Bütün bunlarınaltında inançsızlık yatıyor.Zannetmeyinkihesap vermeyeceksiniz
18 Mayıs 2010 Salı 13:45

yuhhhhhhhhh
süleyman
bu söylenenler doğru ise yüksek yargıya halk darbesi yapmak lazım. Yüksek yargı üyeleri böyle girişimler yapıyorsa derhal haklarında soruşturma açılmalı ve yargılanmalılar.
18 Mayıs 2010 Salı 13:47

Tam bir rezalet
tsafak
İkisi de istifa etmeli veya HSYK tarafından görevden alınmalı.Gerçi HSYK böylelerini görevden almaz ancak görevlerini adam gibi yapan savcıları görevden alır.Nede olsa vasıfları maskeliler.com da yazıyor.
18 Mayıs 2010 Salı 14:01

hükümet nerde "dede" (derin devlet) nerde?
yavuz
Arkadaş hükümet ya istifa etsin ya da bu ses kayıtlarının üzerine gitsin ya da bu ses kahramanları siyasete girsin. bu arada neden diğer siteler bu haberi vermiyor. Cesaretli mi değiller yandaşlar mı? Arkadaşlar mesajlar yağsın bu habere bini bulsun tepki ya da destek mesajları. haber ses getirsin biraz. ya da aktif haber tv kursun onu izleyelim yani.
18 Mayıs 2010 Salı 14:53

BİRİLERİ BUNA DUR DEMELİ
KENAN
Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, Adalet bakanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri buna dur demelidir. Bu kadar keyfilik, bu kadar tarafgirlik olamaz. Muz Cumhuriyeti Kanunları bundan daha tarafsız. Bunların hepsi yargılanmalıdır. Adalete, Hukuk yeminine sadakatsizlikten içeri atılmalıdır. Daha dürüst ve gerçek hukukçular gelmelidir. YETER ARTIK. Bu kadarı da pes doğrusu.
18 Mayıs 2010 Salı 15:14

aktifhaber

GÜNDEMİ SARSACAK SES KAYDI!

18 Mayıs 2010 13:18
İnternete düşen yeni bir ses kaydında, bazı yüksek yargı üyelerinin halen sürmekte olan bir davayla ilgili aralarında, hukuku ayaklar altına alan dehşet verici planlar yaptığı ortaya çıktı.
Yargıtay üyeleri arasında geçen konuşmalarda, Ergenekon soruşturması kapsamında “terör örgütü üyeliği”nden tutuklanan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tahliyesini sağlayacak kişinin Yargıtay Başkanı olacağı ifade ediliyor.

KİM BU BAZI YARGITAY ÜYELERİ?

Dailymotion adlı video paylaşım sitesinde çok ilginç iki ses kaydı yayınlanıyor. Ses kaydında iki kişinin halen süren bir dava üzerine konuştukları anlaşılıyor. Videoda konuşmanın içeriğiyle ilgili bilgiler de yer alıyor. Videoda bu kişilerin Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan ile Yargıtay 10. Hukuk Dairesi Üyesi Fatih Arkan olduğu iddia ediliyor.

İŞTE YARGITAY BAŞKANI ADAYI 3 İSİM

Bu ses kaydı videolarında yer alan ifadelere göre, Ergenekon soruşturması kapsamında “terör örgütü üyeliği”nden tutuklanan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tahliyesinin nasıl sağlanacağının kritiğinin yapıldığı kayıtta Aktan olduğu ileri sürülen kişi, bunu sağlayacak kişinin Yargıtay Başkanı olacağını söylüyor.

Aktan ile Arkan arasında geçen konuşmaya göre, yargılamayı yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nden dosyanın aslı inceleme bahanesiyle istenecek, sonra birleştirme kararı verilerek, bir daha geri gönderilmeyecek ve aralarında Cihaner'in de bulunduğu tüm tutuklu sanıklar tahliye edilecek, dava zamana yayılarak, iş oyalanacak.

“BUNU YAPAN YARGITAY BAŞKANI OLUR”

Hamdi Yaver Aktan, birleştirme ve sanıkların tahliyesini başarması halinde 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker'in Yargıtay Başkanı olacağını söylüyor. Bunu Ülker'e de söylediğini anlatan Aktan, “Ersan Ülker'e dedim, bunu yaparsan Yargıtay Başkanısın. 3 tane adaysınız. Abdurrahman Yalçınkaya, Kadir Özbek ve sen. Kadir'e de söyledim. Yapmazsan 3 tane adamsınız. Hepsine söyledim. Bunu yapan geçer” diyor.

"YALÇINKAYA 'BENİ DE ALIRLAR' DİYE KORKUYOR"

Dailymotion adlı paylaşım sitesinde yayınlanan ses kaydı videolarında yer alan ifadelere göre, Aktan “Abdurrahman bir dava daha açabilir. Bir dava daha açılırsa seçimi etkileyecek. Ama seçim sonunda da yetkisi kalkıyor” diyor. Ayrıca şu ifadeleri sarf ediyor: “Abdurrahman Yalçınkaya beni de içeri alırlar diye korkuyor. Dedim, Yargıtay Başsavcısı içeri alınırsa bitti demektir. Bu makama gelmiş birisi korkar mı?”

Habervaktim


21 Mayıs 2010 06:08
Şengün'e "Tahliye Et" Baskısı
Yargıtay 8. Daire Üyesi Aktan’a ait olduğu iddia edilen son ses kaydında Mahkeme Başkanı Şengün’e yapılan “Emin Gürses’i tahliye et” baskısı anlatılıyor.

Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan’a ait olduğu iddia edilen son ses kaydında Mahkeme Başkanı Şengün’e yapılan “Emin Gürses’i tahliye et” baskısı anlatılıyor. Şengün iddiaları reddetti

Yargıtay üyeleri arasında geçen ve Erzincan Ergenekon davasının üzerinin örtülmesi tüm sanıklarının da tahliye edilmesiyle ilgili konuşmalar yüksek yargıyı sarsmaya başladı. Ergenekon iddianamesinde “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün yüksek bürokrasiden eleman kazanma toplantısı” olarak nitelenen Kent Otel Toplantıları’nın müdavimlerinden olduğu ortaya çıkan Yargıtay 8. Daire Üyesi Hamdi Yaver Aktan’ın başrolde olduğu ses kayıtlarında konuşulanlar hukukçular tarafından “Terör örgütüne yardım ve yataklık” suçu kapsamında değerlendiriliyor.

Aktan’ın üçüncü ses kaydında ise “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü” iddiasıyla sürdürülen yargılamayı yapan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün’e tutuklu sanıkların tahliye edilmesi için yapılan baskı anlatılıyor. Yargıtay Üyesi Aktan’a ait olduğu iddia edilen kişi Başkan Şengün’e tutuklu sanık Emin Gürses’i tahliye etmesini söylediğini anlatıyor. Aktan ses kaydında şu şok itiraflarda bulunuyor: “Emin Bey çıktı mı? Çıktı. Söyledik burada Köksal’a, ne tutuyorsun bu adamı.”

BAŞKAN SÜREKLİ TAHLİYE İSTİYOR

Emin Gürses’le tahliye olduktan sonra da görüştüğünü anlatan Aktan şöyle konuşuyor: “Tahliye olduktan sonra Rizeli bir bakkaldan telefon numarası aldım oraya girdim, telefon kullanmıyormuş ama eski kabadayılığı yok. Attılar içeriye çıkardılar diyor. 3 tane de kitap yazdım yayınlasınlar dedim hocam onu. Gene atarlar dedi. Sende dedim, laik bir çocuksun, insansın dedim, boş ver dedim, böyle şeyler olur.”

“Ergenekon Silahlı Terör Örgütü üyesi olmak” suçundan tutuklu yargılanan Doç. Dr. Emin Gürses, geçtiğimiz Ocak ayında tahliye edilmişti. Ergenekon Mahkemesi’nin başkanlığını yapan Köksal Şengün, son dönemde 30’dan fazla tutuklu sanığın tahliye edilmesini istemesiyle dikkat çekmişti.
aktifhaber


27 Mayıs 2010 20:26
Cihaner'i Kurtarma Planı
"Davayı kapat, Yargıtay'a başkan ol". Başsavcı İlhan Cihaner'in Yargıtay'da görülecek 3. duruşması, işte bu skandal konuşmanın gölgesinde başlayacak...

Duruşmaya yine, davaların birleştirilmesi talebi damgasını vuracak. Cihaner bir kez daha, Erzurum'daki Ergenekon davasının, Yargıtay'daki idari davayla birleştirilmesini isteyecek.

KURYE GÖREVLENDİRİLDİ

Cihaner'in 'davaları birleştirin' talebine mahkeme, 2. duruşmada da itiraz etmedi. Dahası, Erzurum ve İstanbul'dan dava dosyalarının getirilmesi için özel kurye görevlendirildi. Tıpkı ses kayıtlarında konuşulduğu gibi.

DOSYA DİYARBAKIR'DA

Ama Erzurum'a giden o kurye eli boş döndü. Çünkü, dosya bir müştekinin itirazı üzerine Erzurum'dan Diyarbakır'a gönderildi.

Müştekinin itirazı, Erzurum'd
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Prş May 27, 2010 11:15 pm    Mesaj konusu: ASKERLERE İNSANLIK DIŞI İŞKENCE Alıntıyla Cevap Gönder

A. Turan Alkan
Erenler biz de 'can'ız yahu, huuu!..

Bağımsız yargı taraftarlarının aslında pek de o kadar bağımsız olmadıkları âşikâr oldu; bir telâş, bir "Nooluyoruz" havası! Ben bunu bir ara, üstadların Taraf gazetesine duydukları nefretten neş'et eden bir ürküntü sanmıştım. Alâkası yokmuş, onlar tarafsızlığın kendisini sevmiyorlar, açıkça da söylüyorlar; biz şundan yanayız, bu taraftanız, vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır filan diyorlar.

En çok şu tip tavırları hoşuma gidiyor; hukukun keseri kendilerinden yana yontacağı zaman, "Artık hukuk süreci başlamıştır; herkes bağımsız yargıya saygılı olsun!" diyorlar. Böyle konuştukları zaman anlıyoruz ki, çıkacak karar üç aşağı beş yukarı hazırdır ve arkadaşlarımızın lehinedir.

İğnecinin "Biraz acıtacak korkma" demesi gibi bir şey...

Vaktiyle "Berlin'de hâkimler var" sözünden tornistan edilerek üretilen "Ankara'da hâkimler var" aforizmasını sahici zannederdik, mânâsı başka imiş. Ankara'da hâkimler var sözünün verdiği ferahlık, "Suyun başını tuttuk, merak etmeyin; bendensiniz!" makamında bir serinlikmiş, öyle anlaşılıyor; ne var ki bu serinlikten halkımız değil, sadece bir kısım vatandaşlar istifade ederek "Ohh, yüreğim soğudu" diyebiliyorlar.

Bağımsız yargı cemaati bu; hani birazcık da "tarafsız" olabilseler çok güzel olacak.

Bu dostlarımız yıllardır HSYK'ya Adalet bakanı ve müsteşarının katılmasını eleştirir, yerden yere vururlardı. Belki akıllarından tam olarak geçen "Adalet hizmetleri Adalet Bakanlığı'na bağlı olmasın, özerk olsun; hükümet bize istediğimiz parayı versin, güzel adliye binaları yapsın ama işimize karışmasın" şeklinde bir hoşluktur. "Çomak benim elimde dursun; davulu senin boynuna asalım"ın kibarcası. E, onca yıldır HSYK'ya hükümet kanadından bakan ve müsteşar katıldı da ne oldu; yargıyı ele mi geçirdiler; HSYK'ya, Yüksek Seçim Kurulu'na, Anayasa Mahkemesi'ne, Yargıtay ve Danıştay'a kendi adamlarını mı yerleştirmişler? Yoo. Gelip geçen onca hükümete rağmen Bağımsız yargı cemaati dimdik işbaşında. Yüksek yargı kuruluşları arasında koordinasyon, danışma ve tavsiye görevi yapan "Guru"ları bile var. Nitekim koordinatör Dede, kendini şöyle savunmak ihtiyacı hissettiğine göre, burada boşu boşuna dedikodu yapmıyoruz demektir: "Bir kısım medya tarafından hakkımda bir linç uygulaması gerçekleştiriliyor ... Bu çevreler geçmişte de mezhebimden rahatsız olduklarını açıkça belirtiyorlardı. Bir Alevi'nin Adalet Bakanlığı'na atanmasını şaşkınlıkla karşılamışlar ve asla hazmedememişlerdi. Hele hele Alevi inançlı bir gencin hakkıyla hâkim veya savcı olmasını dünyanın sonu gelmiş gibi değerlendiriyorlardı... Şahsımla ilgili iddiaları kullanarak HSYK sistemini karalamak, bu sistem hakkında şaibe yaratmak suretiyle anayasa değişikliklerinin gerçekleşmesine hizmet etmektedirler."

N'ayır üstad, çoğumuz sizin bir Alevi, hatta Dede olduğunuzdan bile haberdar değildik; vakta ki gözaltına alındınız, şöyle ilginç demeçler okuduk bazı Alevi sözcülerinden: "Dede Seyfi Oktay hukukçudur, 76 yaşındadır, neyin suç olup olmadığını, onu gözaltına alan Savcı Bey'den çok daha iyi bilir. Bu nedenle Pir Sultan gibi girdiği Adalet Sarayı'ndan, yine Pir Sultan gibi çıkacaktır. Buna hiç şüphemiz yoktur."

Dede, madem senin sözünü dinliyorlar, söyle şunlara: Bağımsız olsunlar eyvallah, tarafsız da olsunlar ki yetmişiki milleti bir görsünler; elâleme cemaat ayarı verip, kendileri cemaatçiliğin dikâlâsını yapmasınlar. Biz de "can"ız yahu, huu!..

Zaman


26 Mayıs 2010
ASKERLERE İNSANLIK DIŞI İŞKENCE
Doğubayazıt l'inci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığında birkaç yıldır süren insanlık ve hukuk dışı muamele sonunda yargıya taşındı...

Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi ve köşe yazarı Lale Kemal'in haberine göre Ağrı'da görev yapan K.Ş. adlı asker, tugay kantininde görevli bir astsubay tarafından dövüldü. Şikayet edince bu kez feci şekilde darp edildi. Sonunda bir asker İstanbul'da savcılığa suç duyurusu yapıp şikayetçi oldu.

BAKAN GENERALE SORMUŞ: NE OLUYOR?

Bir erin söylediğine göre Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Tugay Komutanı Tuğgeneral Salih Sevil'i arayarak "Ne oluyor" diye sormuş. Ama herşey eskisi gibi.

Lale Kemal bugünkü yazısında çarpıcı ayrıntılara yer verdi:

Ağrı, Doğubeyazıt 1. Mekanize Piyada Tugay Komutanlığı'nda birkaç yıldır devam ettiği iddia edilen insanlık ve hukuk dışı muameleye tepki vermesi gerekenler tepkisiz kalırken konuya duyarlı olan komutanlar baskı altına alınmış. Dayak ve ana avrat küfür yoluyla derin bir fiziksel ve psikolojik baskıya maruz bırakılan zorunlu askerlik hizmetini yapan bazı erler, mücadelede yılmamışlar. Uğradıkları muameleye karşı, tüm yasal yollara başvurmuşlar, ama sonuç almamışlar.

BU İDDİALAR DOĞRU MU?

Taraf yazarı Lale Kemal iddiaları şöyle sıraladı:

1. K.Ş. adlı bir asker, 18 Ağustos 2009 tarihinde, kantinde göreğvli bir astsubay tarafından dövülünece, tugay revirinde görevli doktorlar tarafından aynı gün ve 5440 protokol numaralı "Darp Raporu" düzenlenmesine rağmen sözkonusu astsubay hakkında herhangi bir işlem yapılmıyor. Oysaki Askeri Ceza Kanunu'nun 117. maddesi kapsamında, asstsubayın Askeri Mahkemeye sevk edilmesi gerekiyordu;

2. Er K.Ş. şikayetinde misilleme olarak, Kantin Başkanı'nın da bulunduğu bir yerde tekrar ağır şekilde dövülüyor; o sırada olay yerinden arabasıyla geç en ve lojmanda ikamet eden bir subayın annesi olan bir hanım, kullandığı araçtan inerek, askerin dövvülmesini engellemeye çalışıyor;

3. Yine aynı dönemde üzerinde cep telefonu yakalanan B.Ç. adlı bir diğer askerden, hakkında cezai işlem yapılmaması karşılığında bazı hukuka aykırı işler talep e diliyor. B.Ç'nin bunu kabul etmemesi üzerine kendisine baskı yapılmaya başlandığı ve kantinde görevli bir başka astsubay tarafından dövüldüğü öne sürülüyor. Bu er için de revirde görevli doktorlarca darp raporu tanzim e dilmesine rağmen herhangi bir işlem yapılmıyor;

4. Kantinde görevli olan bir başka er olan A.K. bir kutu ilaç içerek intihar teşebbüsünde bulunuyor. Kantinde görev yapan H.Ç. adlı bir askerin ise, açığı olduğu söylenerek mahkemeye vermemek karşılığında kendisinden para talep edildiği iddia ediliyor.

Kaynak: Taraf

Fişleme Yapmak Askerin Görevi!.
11 Haziran 2010
Görev yaptığı okullarda önüne geleni fişleyen millî güvenlik dersi okutmanı Gülgün hakkındaki şikâyeti inceleyen savcı, ilginç bir karara imza attı.
İzmir'de görev yaptığı okullarda öğrenci ve öğretmenleri fişleyen millî güvenlik dersi okutmanı Albay Zeki Gülgün hakkındaki şikâyeti inceleyen savcı, ilginç bir karara imza attı.

Ahenk Hukuk Derneği'nin 'fişleme' ile ilgili suç duyurusunu karara bağlayan İzmir Cumhuriyet Savcısı İlhami Başkurt, Gülgün'ün kimlik bilgilerine yer vermeden gönderdiği cevabî yazıda şu değerlendirmeyi yaptı: "Söz konusu raporlar doğru olsa bile güvenlikten sorumlu Ege Ordu komutanına verildiği için suç sayılmaz."

İzmir'deki çeşitli okullarda milli güvenlik derslerine giren Gülgün, 11 Kasım 2006'da hazırladığı raporda idareciler ve öğrenciler ile ilgili bilgiler veriyor. Dönemin Ege Ordu Komutanı Orgeneral Şükrü Sarıışık'a sunulan raporda, Gaziemir Endüstri Meslek Lisesi'ni ziyaret eden yabancı konukların olduğu, bazı öğrencilere ABD'den zarflar geldiği ileri sürülüyor. İmam hatip okullarında Atatürkçü öğretmenleri yıldırma politikasının izlendiği belirtilen raporda, İzmir Kız Lisesi müdiresinin 'şeriatçı' olduğu iddia ediliyor. Savcının kararı üzerine harekete geçen Ahenk Hukuk Derneği, Başkan Hayati Selamet imzasıyla bir üst mahkeme konumundaki İzmir Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz dilekçesi verdi. Soruşturmanın hiçbir inceleme yapılmadan sonuçlandırıldığı savunulan dilekçede, şu görüşler dile getirildi: "Cumhuriyet savcılığının varlık nedeni suçu ve suçluyu araştırmaktır. Hiçbir araştırma yapmadan, haberi kaleme alanı dinlemeden, raporları sormadan bunun dayanaktan yoksun olduğunu, kulaktan duyma bilgiler ile nasıl söyleyebilirsiniz? Böyle bir keyfilik ve kolaycılıkla suç veya suçlu ortaya çıkarılabilir mi? Cumhuriyet savcısı mutlaka haber kaynağını araştırmalı ve soruşturmalıdır. İnceleme yapmaksızın verdiği karar hukuka aykırıdır."

İtiraz dilekçesinde savcı tarafından dile getirilen, 'Kişisel verileri Ege Ordu komutanı toplatabilir' açıklamasının da gerçeği yansıtmadığının altı çizildi: "Hiçbir kimse hukuka aykırı olarak kişisel veri toplayamaz, kaydedemez, başkasına veremez. Aksine hareket suçtur." Dilekçenin gönderildiği Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi itirazı inceleyerek olayla ilgili kovuşturma yapılıp yapılmamasına karar verecek. aktifhaber

ERGENEKON'DA "AŞK" OYUNU

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün ile HSYK Başkanvekili Kadir Özbek teknik takibe takıldı. Ve...
Ergenekon'un son dalgasında mahkeme başkanı Köksal Şengün'ün de dinlemeye takıldığı ortaya çıktı.

İddia: Savcı sorguda 'bir kadın avukatın Şengün ile ilişkisi olduğunu ve onu davayı bırakmaya ikna etmeye çalıştığını öne sürerek sorular sordu.

Dört avukatın tutuklandığı ve eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın gözaltına alındığı son Ergenekon dalgasında, davaya bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Kadir Özbek de teknik takibe takıldı. İddiaya göre, sorgu tutanaklarında, son dalgada tutuklanan avukat Tülay Bekar’ın, Oktay’ın yönlendirmesi sonucu ‘kadınlık ve cinselliğini kullanarak’ Şengün üzerinde hakimiyet kurduğu, davadan ayrılması veya Yargıtay üyeliğine terfi ederek çekilmesi, yahut kimi sanıkları tahliye etmesi yönünde etkilemeye çalıştığı’ savunuldu. Ergenekon’un yüksek yargıyı da etkilemeye yönelik faaliyetleri kapsamında, Şengün’ün yanı sıra İstanbul 10 ve 14. ağır ceza mahkemesi başkanları Zafer Başkurt ve Erkan Canak’ın Kadir Özbek’le buluşmalarının izlendiği savunuldu.

İhbarla başladı

Oktay’ın gözaltına alındığı ve avukat Ali Hadi Emre, Kudbettin Kaya, Mehmet Cengiz ile Tülay Bekar’ın tutuklandığı son Ergenekon dalgası, iddiaya göre, 24 Şubat 2009’da polise ait 155 İhbar Hattı’na gelen ihbarla başladı. İhbarda; ‘İşçi Partili (İP) sanıkların avukatı Cengiz, Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Canfer Balçık ve Tülay isimli avukatın Ergenekon Davası’nı lehlerine çevirmek için hâkim ve savcıları etkilemeye yönelik çalışma yaptıkları, ekibin Doğu Perinçek ve Veli Küçük’e bağlı çalıştıkları’ savunuluyordu.

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, teknik takip başlattı. Takipten yola çıkan savcılık; avukat Tülay Bekar’la bağlantılı olarak, eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ve avukat Ali Hadi Emre ile avukat Kudbettin Kaya’yı soruşturmaya kattı. Her ne kadar soruşturma, Perinçek-Küçük merkezli başlatılsa da süreç içerisinde bütün seyir değişti. Bu arada, Canfer Balçık’ın cemiyet başkanı değil, emekli asker olduğu anlaşıldı. İddiaya göre Ergenekon; Oktay, Bekar, Emre ve Kaya aracılığıyla Yargıtay’ı, HSYK’yı, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün’ü ve Beşiktaş’taki İstanbul 10 ve 14. ağır ceza mahkemesi başkanlarını etki altına almaya çalışıyordu. Savcılık, “Avukat Bekar’ın kadınlık ve cinselliğini kullanarak Şengün’le irtibat sağladığı ve zaman içerisinde ilişkisini geliştirerek, üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı, davayı etkilemeye çalıştığı ve yönlendirmeye yönelik faaliyetler yürüttüğü, bu faaliyetleri Oktay’ın yönlendirmeleri sonucu gerçekleştirdiği”ni iddia etti ve avukat Tülay Bekar’ın telefonlarını dinlemeye aldı. Böylece Bekar’ın Şengün’le yaptıkları, özel hayata dair görüşmeler dosyaya girdi.

Telefon konuşmaları soruldu

İddiaya göre Bekar, Şengün’ü Ergenekon Davası’nı bırakıp emekli olması için etkilemeye çalışıyordu. Bekar’ın telefonda Şengün’e, “Sen şu davayı gönder, gönderdikten sonra bir hafta tatile gidelim”, “Artık bırak o davanı da bana gel”, “Sen git emekli ol, lütfen emekli ol, ne olur emekli ol” dediği öne sürüldü. Şengün’ün özel hayatına dair bu görüşmelerin diğer sanıklara soru olarak da yöneltildiği iddia edildi. Hakim Şengün’e davadan ayrılması için Yargıtay üyeliğine seçilmesi ve bazı sanıkları tahliye etmesi yönünde tavsiyede bulunulduğu ve baskı yapıldığı da iddia edildi

Özbek’e teknik takip

Şengün’ün 10 Eylül 2009’da saat 16.30’da HSYK Başkanvekili Özbek’le makamında yaptığı görüşme teknik takibe takıldı. Savcıya göre görüşmeden sonra Oktay ve Şengün, Tülay Bekar’ın Ankara’daki ofisinde buluşup, ‘durum değerlendirmesi’ yaptı. İddiaya göre, 2 Ağustos 2009’da Bekar’ın İstanbul’daki ofisinde Oktay, Bekar ve Şengün, bu amaçla buluştu. Buluşmada Şengün’e, ‘davadan çekilmesi ya da emekli olması için ikna çalışması yapıldı. Yine iddiaya göre, aynı amaçla 16 Eylül 2009’da saat 19.00’da Şengün ve Oktay, İstanbul Florya’daki bir restoranda buluştu.

Hâkimler polis kamerasında

Ergenekon’un son dalgasıyla ilgili bir diğer iddia ise Ergenekon örgütünün Beşiktaş’taki adliyedeki hâkimleri etkilemeye çalıştığıydı. Beşiktaş adliyesindeki İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zafer Başkurt ve 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Erkan Canak’ın 30 Mayıs ve 14 Ekim 2009’da Ankara’da bir restoranda Kadir Özbek ve Seyfi Oktay ile görüştüğü belirtilerek görüşmeye ait görüntülerin sorgu tutanağına eklendiği öne sürüldü. Fotoğraflar arasında Özbek’in de kareleri vardı. Zanlı avukat Kudbettin Kaya’nın görüşme için “Canak ve Başkurt’un mesleki sorunları için Seyfi Oktay aracılığıyla yapıldı” dediği ileri sürüldü. Sorguda Özbek ile ilgili çok sayıda sorunun yöneltildiği iddia edildi.

Avukata yargıyı etkileme davası

Ergenekon davasındaki sanık avukatlarının tutuklanmasına yönelik tepkiler sürerken tutuklu sanık Sevgi Erenerol’un avukatı Vural Ergül hakkında, ‘Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ suçundan soruşturma yürütüldüğü ve şüpheli olarak ifadesinin alınması için savcılığa çağrıldığı öğrenildi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı suç duyurusu üzerine, avukat Vural Ergül hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 288. maddesinde düzenlenen ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ suçundan soruşturma başlatıldı.

Soruşturma kapsamında, avukat Ergül’ün şüpheli olarak ifadesinin alınması için savcılığa çağırıldığı belirtildi.

Şengün uzun süredir tahliye istiyor

Son ‘Ergenekon’ dalgasında, Ergenekon tarafından davadan çekilmesi için baskı altına alındığı öne sürülen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün, aslında sanıkların en çok güven duyduğu heyet üyesi olarak biliniyor. Şengün, Ergenekon davasının ikinci gününde avukat Yaşar Ağsu’nun “Dinleniyoruz!” itirazı üzerine “Hâkimin dinlenmediğini kim iddia ediyor” demişti.

Son olarak, Yargıtay hâkimi Hamdi Yaver Aktan’a ait olduğu iddia edilen bir telefon kaydında Aktan’ın, eski tutuklu sanık Emin Gürses için “Söyledik, burada Köksal’a, ne tutuyorsun bu adamı” dediği ileri sürülmüştü. Ancak Şengün, bu kayda karşılık, “Benim böyle bir görüşmem yok. Bana kimse talimat veremez” demiş ve şunları söylemişti: “Kimseyle kavgam yok, ama bana kimse gözdağı veremez. Bırakın mahkeme işini yapsın gereğini yapsın.”

Şengün, 2. Ergenekon Davası’nda, tutuklu 38 sanıktan, aralarında Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ve Mehmet Haberal’ın bulunduğu 25, 1. Ergenekon Davası’nda da 12 sanığın tahliyesi yönünde görüş bildiriyor. Ancak heyetteki iki hâkimin kararıyla tahliye gerçekleşmiyor Şengün ayrıca, ‘Islak İmza’ iddiasıyla ilgili iddianamenin onaylandığı gün Albay Dursun Çiçek’in tutuklanmasına itiraz etmiş, dört sanığın da tahliyesini istemişti.

Kaynak: Radikal

UZAN'LARA ZAMAN AŞIMI MÜJDESİ

14 Haziran 2010

Kemal ve Yavuz Uzan'ın, 'Vergi Usul Kanunu'na muhalefet etmek' suçundan yargılandığı davanın, zaman aşımı süresi dolduğundan, ortadan kaldırılmasına karar verildi.
İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada Cumhuriyet Savcısı Orhan Erbay, sanıklar Kemal ve Yavuz Uzan'ın da aralarında bulunduğu 14 kişi hakkında ''Vergi Usul Kanunu'na muhalefet etmek'' suçundan dava açıldığını hatırlatarak, suç tarihinin 1999-2003 yılları arası olduğunu ve sanıklar hakkında 8 Nisan 2005 tarihinde gıyabi tutuklama kararı çıkarıldığını kaydetti.

Diğer sanıklar açısından 14 Eylül 2009 tarihinde davanın karara bağlandığını, bazıları hakkında mahkumiyet hükmü verildiğini belirten savcı Erbay, Kemal ve Yavuz Uzan hakkındaki dosyanın ise firarda olmaları nedeniyle ayrıldığını ifade etti.

Gıyabi tutuklama kararı dışında zaman aşımını kesen başka işlem bulunmadığını ve zaman aşımı süresinin de dolduğunu belirten savcı Erbay, sanıklar hakkındaki davanın ortadan kaldırılmasına karar verilmesini istedi.

Mahkeme heyeti, savcının görüşü doğrultusunda 5 yıllık zaman aşımı süresi dolduğundan sanıklar hakkındaki davanın ortadan kaldırılmasına karar verdi.

Kemal ve Yavuz Uzan'ın yakalanamadıkları için dosyalarının ayrıldığı davada, sanıklardan Hilmi Başaran, Yeşim Öztürk ve Mustafa Akar, 2000 ile 2003 yılları arasında ''sahte belge düzenleyerek vergi kaybına sebebiyet vermek'' suçundan 4 yıl 4,5'ar ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Diğer sanıklar Ethem Alev, Erol Hürbaş, Nurettin Sivlim, Nuray Özel, Gürol Demirkol, Birol Çilingir, Yaşar Avni Güral ve Fikri Akyüz'ün beraatına, 2005'te vefat eden Sadık Karagöz hakkındaki davanın düşürülmesine karar verilmişti.

Zaman

Baykal İle Oktay'ın Kirli Oyunu

Anayasa değişikliği görüşmeleri sürerken Baykal’la Oktay iptal için telefon trafiği yürütmüş. Baykal: Hareketlenmek lazım... Konuşur gözlem yaparsın... Oktay: Olur yaparım...
Anayasa Mahkemesi üyesi Fulya Kantarcıoğlu’nun, anayasa değişiklik paketi TBMM’de görüşüldüğü esnada, CHP’ye taktik verdiği ortaya çıktı. CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal, iptal davası öncesi eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’dan, yüksek mahkemenin nabzını yoklamasını ve yürürlüğü durdurma için nasıl bir yol izlendiğini öğrenmesini istiyor. Oktay ile Kantarcıoğlu, yürürlüğü durdurma üzerinde uzun uzun sohbet ediyor.

BİRİ DÜŞTÜ İKİ ÖNEMLİ MADDE KALDI

Oktay ile 5 Mayıs’ta telefon görüşmesi yapan Baykal, “hareketlen” talimatı veriyor. Baykal’la konuştuğu gün Kantarcıoğlu’nu arayan Oktay, anayasa değişikliklerinin salt çoğunluk (6 üyenin oyu) veya nitelikli çoğunluk (7 üyenin oyu) ile yapılmadığını öğrenmek istiyor. Kantarcıoğlu ise bu konu ile ilgili bilgiler veriyor. Oktay, konuşmada parti kapatmaya ilişkin düzenlemenin düştüğünü geriye önemli 2 maddenin kaldığını da ifade ediyor.

Kantarcıoğlu’nun konuşmalarından da Daha iptal başvurusu yapılmadan, Anayasa Mahkemesi üyesinin ihsas-ı rey olarak yorumlanan ön fikir oluşturmuş olması dikkat çekiyor. Kantarcıoğlu, Oktay ile yaptığı telefon konuşmasında türban davası konusunda itiraf gibi açıklamalar da yapıyor.

YASASIZ İÇTİHAT OLUŞTURULDU

Kantarcıoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin, anayasa değişiklikleri konusunda kendisine yapılan yürürlüğü durdurma başvurularında anayasa ve yasada olmamasına karşın içtihat oluşturduğunu söylüyor. Kantarcıoğlu, anayasa değişikliklerine ilişkin iptal başvurularının şekil yönünden incelenmesi talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne geldiğini, ancak yüksek mahkemenin esasa girdiğini de söylüyor.

“SAÇMA SAPAN İŞLER BUNLAR” DEMİŞTİ

Öte yandan Deniz Baykal, eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın, Anayasa değişikliğinin iptali için, kendisinin isteğiyle Anayasa Mahkemesi üyesi Kantarcıoğlu’nu aradığı iddiasına önceki gün “Saçma sapan işler bunlar” demişti.

BU İŞİ BİZZAT KONUŞMAK LAZIM

• Oktay: Efendim saygı sunuyorum. Efendim şimdi ben ne kadar yanılmışım 149 un ilk fıkrası öyle, hem parti kapatma için hemde anayasa değişikliği için 3 te 2 gelmiş, eskiden böyle değildi bu.

• Baykal: (AYM’yi kasdederek) Nasıl moral ... Tepki var mı?

• Oktay: Ben o konulara hiç girmedim.

• Baykal: Ayrıca bir konuşursun. Bir gözlem yaparsın.

• Oktay: Olur yaparım, o şey değil ee... Bizzat konuşmak lazım bu işi.

• Baykal: Tabi o konuda bir hareketlenmek lazım.

TÜRBAN KARARINDAKİ GİBİ

n Kantarcıoğlu: Sayın bakanım sizi tekrar rahatsız ettim. Karardan sonra yürütmeyi durdurma kabullerimiz var, eşitlik ilkesinin iptali hani, ee türbanla ilgili kararda olduğu gibi. Ama esas kararı verdikten sonra biz eee karar yayınlanıncaya kadar yürütmeyi durdurma verdiğimiz için orda zaten oybirliğiyle onu tartışmıyoruz, tartışmamışız. Daha esas hakkındaki kararı vermeden kaç oy ile yürütmeyi durdurmaya karar vermemiz konusu bir tartışma yok.

• Oktay: Anladım, ama karardan evvel 6 ya 5 le veriliyor.

• Kantarcıoğlu: Anayasa değişikliği olduğu için nitelikli çoğunluk aranır mı, aranmazmıyı biz tartışmamışız çünkü karardan sonra vermişiz o da oy birliği zaten yani karar iptal olduğu için. 7’nin ee 4’ün üstünde olduğu için. Ama ilk aşamada henüz kararın niteliği belli olmadığı için.

ESASA GİRİLEREK VERİLEBİLİYOR

• Kantarcıoğlu: Konunun özü ortaya çıkınca o zaman niçin yürütmeyi durdurma verilsin, esasa girilerek verilebiliyor, çünkü raporda esas hakkındaki rapor kadar detaylı bir rapor olması gerektiriyor.

• Oktay: Şimdi önemli bir madde düştü (Parti kapatmalarda yetkiyi Meclis’e veren maddeyi kasdederek). Şimdi iki tane önemli var birisi geçti. Zaten yürütme ve yasama tekelde, şimdi yargıda buna ekleniyor, ve tabi rejimin sistematiği değişiyor, İslam’da efendim işte egemenlik tecezzi etmez bölünmez kuralına yaklaşma var.

• Kantarcıoğlu: Bize gelir mi gelmez mi, tabi o konu da... Ama eeee işte mahkemeler (gülüyor) konu geldiğinde inceliyorlar.

Özel hüküm yok içtihatla hallederiz

• Oktay: Efendim merhabalar. Evi aradım telesekreter çıktı.

• Kantarcıoğlu: Nasılsınız sayın bakanım,

• Oktay: Sağolun, evi aradım telesekteter çıktı.

• Oktay: Şimdi bu Anayasa Mahkemesi anayasa maddesini iptal etme kararları 3 te 2 çoğunlukla mı alınıyor?

• Kantarcıoğlu: Evet 7 oy gerekiyor.

• Oktay: Peki yürütmeyi durdurma kararı olursa falan o da mı 3 te 2 çoğunluğa tabi.

• Kantarcıoğlu: Şimdi tabi biz yürütmeyi durdurma kararı vermedik.

• Oktay: Şimdi yürütmeyi durdurmak için özel bir hüküm yok bunun için.

• Kantarcıoğlu: Özel bir hüküm yok, çünkü zaten biliyorsunuz anayasada yürütmeyi durdurma yok. Bu itibarla biz onu tabi içtihatla uygulamaya soktuğumuz artık gerçi yani içtihatla da olsa anayasa mahkemesi.

• Oktay: Şimdi bu konuda da mı içtihat gerekli, yani.

• Kantarcıoğlu: Öyle birşey olursa burda da kaç oyla yd nin durdurulması sözkonusu olursa karar verileceği herhalde tartışılması gerekir, ilk aşamasında bunu tartışıp tartışmadığımızı hiç hatırlamıyorum doğrusu.

Kaynak: Star

İşlem Tamam Cihaner Serbest

18 Haziran 2010
İlhan Cihaner'in "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" iddiasıyla yargılandığı dava ile Yargıtay'daki davasının birleştirilmesine ve Cihaher'in tahliyesine karar verildi...
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, İlhan Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde “Ergenekon terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla yargılandığı dava ile Yargıtay'daki davasının birleştirilmesine karar verdi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı'nın talebi doğrultusunda Cihaner ve 9 tutuklu sanık tahliye edildi.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, İlhan Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde “Ergenekon terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla yargılandığı dava ile Yargıtay'daki davasının birleştirilmesine karar verdi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı da birleştirme kararının ardından Cihaner'in de aralarında bulunduğu tutuklu tüm sanıkların tahliyesini talep etti.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde yargılanıyordu

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in “görevi kötüye kullanma”, “evrakta sahtecilik” ve “imar kirliliğine neden olmak” suçlamasıyla Yargıtay 11. Ceza Dairesi’ndeki yargılanmasına devam ediliyor.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülen davanın son duruşmasında, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Cihaner’in “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla yargılandığı dava dosyasının, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden “irtica ile mücadele eylem planı” dava dosyası ile birleştirme kararlarına yapılan itirazın Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde değerlendirildikten sonra “ivedi” şekilde özel kurye ile Daire’ye gönderilmesine karar verilmişti.

Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava dosyasının istenilmesinin üzerinden uzun süre geçmesine rağmen dava dosyasının gönderilmediğini belirten Daire, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce davaya ilişkin daha önce gönderilen CD’lerin Daire kaleminde kağıt ortamına aktarıldıktan sonra heyetçe incelenmesine karar vermişti.

Daire ayrıca, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nden gönderilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” davasının dosyasının da incelenmesine devam edilmesine karar verildiğini de belirtmişti.

DOSYA İSTANBUL’DA

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen birleştirme kararına yapılan itiraz üzerine Diyarbakır’a gönderilen dava dosyasındaki incelemesini tamamlamasının ardından dosyayı özel kuryeyle ikinci kez Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Bunun üzerine Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın “bana gönder” talimatına rağmen Cihaner dosyasını 15 Haziran Salı günü İstanbul'a "Ergenekon" savcılarına gönderdi.

CİHANER DOSYALARI BİRLEŞTİRİLDİ

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, bugün görülen duruşmada Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki "terör örgütü üyesi olmak" ve Yargıtay'daki "görevi kötüye kullanmak" suçmalamalarıyla devam eden davaların dosyalarını birleştirme kararı aldı.

SAVCI TAHLİYE İSTEDİ

Bugün görülen duruşmada Yargıtay Savcısı, Cihaner dahil 10 tutuklu sanığın tahliyesini istedi.

Talebi değıerlendiren mahkeme Cihaner ve diğer sanıkların tahliyesine karar verdi.


Ayrıca Yargıtay, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti için suç duyurusunda bulundu.
aktifhaber

İlhan Cihaner Cezaevinden Çıktı

18 Haziran 2010
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, tutuklu bulunduğu Ankara Ceza İnfaz Kurumundan tahliye edildi.
Cezaevinden tahliye edilen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, görevine en kısa zamanda döneceğini belirterek, ''Cumhuriyet savcısı soruşturma yapar, devam edeceğim'' dedi. aktifhaber

Yargıtay Hakim Teminatını Kaldırdı
17 Haziran 2010
Yargıtay'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerini reddeden 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmesi "Hakim güvencesi"ni tartışmaya açtı...
Yargıtay'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerini reddeden özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri'nde görevli 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmesi hukuk çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Hukukçular, hakimlerin baskı altına alınması şeklinde yorumlanan kararla, Yargıtay üyelerinin 'hakim güvencesini' ortadan kaldırdığı görüşünde birleşti.

Ergenekon'un tutuklu sanığı Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, kendisini kasten tahliye etmediklerini öne sürüp, 20'şer bin liralık tazminat davası açtığı ikisi ağır ceza mahkemesi başkanı, 9 hâkimden 1500'er lira tazminat kazandı . Bu durum, Savcılara yapılan baskıların ardından sıra hakimlere geldi yorumlarına sebep oldu.

Yargıtay'ın, Ergenekon Terör Örgütü davalarının görüldüğü İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri hakimleri hakkında verdiği "Tazminat" kararı hukukçuları ayağa kaldırdı. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin verdiği kararın hiçbir hukuki gerekçesi olmadığını vurgulayan hukukçular, yüksek yargının Ergenekon ilgisine dikkat çekti.

25 Ocak 2010'da yapılan seçimlerde 4 yıllık görev süresi dolan Ülkü Aydın'ın yeniden başkan seçildiği Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin üyeleri Mustafa Kıcalıoğlu, Sadık Demircioğlu, Sema Bellek, Ayşe Tartıcı Çevikbaş oybirliği ile tarihi bir karara imzattı. Davayı kısmen kabul eden Daire, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri hakimlerinden Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz, Mehmet Faik Saban, Nurettin Ak (9. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı), İdris Asan, Yakup Hakan Günay, Kemal Can, Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu (İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı), Ali Efendi Peksak'ın Mehmet Haberal'a 1500'er lira manevi tazminat ödemesine hükmetti.

NEDEN TAHLİYE ETMEDİNİZ TAZMİNATI

Ergenekon tutuklusu Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, kendisini kasten tahliye etmediklerini öne sürerek 9 hakim hakkında 20'şer bin liralık tazminat davası açtı. Haberal davayı kazandı. 2'si ağır ceza mahkemesi başkanı, 9 hakim 1500'er lira tazminat ödeyecek . Tazminat kararını Yargıtay 4. Hukuk Dairesi verdi. Haberal'ın avukatı 5 kez cumhuriyet savcısının da Haberal'ın tahliyesini talep ettiğini, sürekli olarak 2 üyenin gerekçesiz bir şekilde tutukluluğun devamına karar verdiğini, böyle bir durumun 4. Ceza Dairesi'nin bir kararında görevi kötüye kullanmak olarak nitelendirildiğini anlattı. Avukatlar Haberal'a sorgusunda 180 soru sorulduğunu, bunlar içinde terör örgütü kurmak ve yönetmekle ilgili hiçbir soru bulunmadığını vurguladı, Haberal'ın kaçma ve delilleri karartma ihtimali olmadığını kaydederek bazı sanıklar hakkında sağlık gerekçesiyle tahliye talebi verildiğine, durumun eşitsizlik yarattığına dikkat çekti. Oyçokluğuyla verilen tazminat kararını hakimler temyiz edebilecek.

Bu karar Türkiye'de yargılamayı bitirir

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Küçük, bu karar, "Türkiye'de yargı müessesesinin kapısına kilit vurulması anlamına gelir" dedi. Türkiye'de 55-60 bin tutuklu yargılamanın bulunduğunu ifade eden Küçük, "Bu tutukluların avukatları müvekkillerini tutuklama kararı veren hakimler hakkında tazminat davası açarlarsa o zaman hangi hakim bu davalara bakar. Bu kararı emsal gösteren 55-60 bin civarında olduğu söylenen tutuklular hakimler hakkında tazminat talep ederlerse Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu tür başvurulara ne cevap verecek. Türkiye'de yargılama biter. Davalara bakacak bir tane hakim bulamazsınız. Hiçbir hakim tutuklama kararı vermez" dedi. Yargıtay'ın bu karar ile "Yargıç güvencesini" ortadan kaldırdığını söyleyen Doç. Küçük, "Bu açıkça Ergenekon davasını sulandırma girişimine yönelik organize bir şeydir" diye konuştu.

Hakimleri açıkça tehdit

Eski Savcı Gültekin Avcı da Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararını, "Evrensel hukuk normlarıyla tevil edilemeyecek, tamamen angaje, tarafgir ve hukuk vicdanına sığmayacak bir karar" olarak nitelendirdi. Anayasa'nın hakim bağımsızlığını düzenleyen 138. maddesinin ruhuna aykırı bir karar olduğunu söyleyen Avcı, "Ergenekon davasınında tutuklama

kararı veren ve verecek olan hakimleri açıkça tehdittir. Hakimlerin takdirinden dolayı böyle bir ceza verilmesi devam eden bir dava sürecinde kabul edilir gibi değildir. Ergenekon davalarında ve stotükonun arkasında olduğu davalarda hakim ve savcılara bir çizgi çizilmiş ve ne olursa olsun bu çizginin belirlediği sınırlar içerisinde kalacan demektir" dedi.

Yargı bağımsızlığına açıkça müdahale

Eski Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin kararını, "Çok rastlanır bir karar değil, gerçekten de son derece düşündürücü bir karar" şeklinde gördüğünü söyledi. Hakimlerin yaptıkları işlemler ve verdikleri kararlardan sorumlu olmaları için kasıtlı bir hareket içinde olmaları gerektiğini dile getiren Gündel, "Bunun içinde çok ciddi deliller lazıım. Kararı, Yargıtay 4. Dairesi'nin yerel mahkemeye "müdahalesi" olarak gördüğünü söyleyen Gündel, "Bağımsız yargıya müdahale anlamına gelebilecek son derece tehlikeli bir yol açılmış oldu. Bu karar Yargıtay Genel Kurulu'nda çok tartışılacak" dedi.

İdeolojik yapı gün yüzüne çıkıyor

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin ilk derece bir mahkeme sıfatıyla bu kararı verdiğini belirterek, kararın temyiz yolunun açık olduğunu söyledi. Ceza yargılanması sürerken bir ağır ceza mahkemesi başkanı ve üyelerinin tazminata mahkum edilmesinin Anayasa'nın bağımsız yargılanmayı ve Yargıç teminatını konu alan 146. maddesine aykırı olduğunu söyleyen Petek, "Anayasa'nın 146. maddesindeki yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkeleri ihlal ediliyor. Yargıtay dolaylı olarak hakimleri baskı altına alıyor" dedi. İddia edilen Ergenekon Terör Örgütü'nün sivil, yargı ve bürokrasi uzantılarının olduğunun ileri sürüldüğünü dile getiren Petek, "Yargıtay üyelerine ait olduğu öne sürülen ses kayıtları, HSYK'nın savcıların özel yetkisini kaldırmasını koşarak destek vermeleri bu iddiayı güçlendiriyor. Davaya bakan hakimler yıpratılmak için planlı bir operasyon yapılıyor şüphesini güçlendiriyor" dedi.

Yargı politik bir silah olarak kullanılıyor

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararının tutuklama ve tutuklamanın devamıyla ilgili soyut gerekçeler üzerine verildiğini dile getiren Demokrat Yargı Birliği Genel Sekreteri Hakim Kemal Şahin, kararın Anayasa'nın 138. maddesine de aykırı olduğunu söyledi. Şahin, "4. Hukuk Dairesi Türk yargı tarihinde bir ilke imza atmıştır. Devam etmekte olan bir davanın sonucu beklenmeden böyle bir karar verilmesi yargının politik bir silah olarak kullanıldığının bir göstergesidir." şeklinde konuştu.

Tazminata mahkum hakim hiç görmedim

Eski Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, Yargıtay kararını "Çok vahim bir durum" olarak nitelendirdi. Kayasu, "Ben şimdiye kadar tazminata mahkum edilmiş bir hakim kararına rastlamadım. Bu karar diğer hakimleri yıldıracaktır. Yargıtay Kanununda çok açık hükümler var. Görevi kötüye kullanmak dışında hiçbir hakim tazminata mahkum edilemez. Yargıtay Genel Kurulu'nun da bu yönde kararı var" dedi. Kararla Yargıç güvencesinin sıkıntıya düşeceğini dile getiren Kayasu, "Bu kararı veren Yargıtay, temyize bakacak olan makam yine Yargıtay Genel Kurulu. Buna da dikkat çekmek isterim" diye konuştu.

Kaynak: Yeni Şafak


Yargıda kaptı kaçtı
Nazlı ILICAK
nazli.ilicak@sabah.com.tr
22 Haziran 2010
Sabah


Son gelişmeleri "yargıda kaptı kaçtı oyunu" diye nitelendirebiliriz. 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ile İlhan Cihaner'i yargılayan Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi, birleştirme talebiyle, dosyayı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi. CD kaydını ise, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne ulaştırdı. Bu Daire, İlhan Cihaner'i "görevi ihmal, evrakta sahtecilik, imar yasağını delme" gibi iddialarla yargılıyordu; çünkü Cihaner'in görevi ile ilgili işlediği suçlar söz konusuydu. Cihaner, birinci sınıf savcıydı. Bu yüzden yargılama yetkisi Yargıtay'a aitti. Bu hususta tartışma yok.

İhtilâf, Ergenekon'la ilgili davada ortaya çıktı. Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi, Cihaner'in görevine ilişkin bir suçunun söz konusu olmadığını, terör örgütü üyeliğinden dolayı, Yargıtay'da değil, yerel mahkemelerde yargılanacağını belirtti. Zaten, Yargıtay'da yargılansa dahi, yetki, 11. Ceza Dairesi'nde değil, 9. Ceza Dairesi'nde.

Ayrıca unutmayalım ki, 11. Ceza Dairesi, Cihaner'i göreviyle ilgili iddialardan yargılarken, temyiz mahkemesi sıfatını taşımıyor, Asliye Ceza Mahkemesi'nin yetkileriyle hareket ediyor. Herhangi bir Asliye Ceza Mahkemesi'nden farkı yok. O zaman nasıl dosyayı yerel mahkemelerden talep edebiliyor?

***

Peki bundan sonra ne olacak?

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosyası geri gönderilecek. (Bu dosya Albay Dursun Çiçek'in ve Bedrettin Dalan'ın yargılandığı, ıslak imzalı İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nı kapsıyor.)

Erzurum'dan CD'si gelen dosyanın asker sanıkları hakkında ise, -daha önce ses kayıtlarında da belirtildiği gibi- görevsizlik kararı verilerek, konunun askeri mahkemeye intikali sağlanacak. Böylece 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ve diğer subaylar, askeri mahkemede yargılanacak.

Dosyanın esası, Erzurum'dan İstanbul 13. Ağır Ceza'ya intikal edince, acaba İstanbul'daki mahkeme nasıl bir karar verecek? İki ihtimal var: "İki dava İstanbul'da birleşir" derse, ortaya bir görev uyuşmazlığı çıkar. Bunu Yargıtay Ceza Genel Kurulu çözer. İkinci ihtimal, İstanbul 13. Ağır Ceza, "Dosyalar Yargıtay'da birleştirildiğinden, bu konuda karar vermeye yer yok" şeklinde bir değerlendirme yapabilir. Asliye Cezalık bir suç, Ağır Cezalık bir başka suçla birleştirildi. 9. Ceza Dairesi'nin bakması gereken bir davaya, birleştirme kararı verebilmek ve tahliyeleri sağlamak için Yargıtay 11. Ceza Dairesi el attı.

Şimdi Cihaner Erzincan'daki Başsavcılık görevine dönüyor. Zaten Saldıray Berk 3. Ordu Komutanlığı'nı hiç bırakmamıştı.

Çok garip bir hal içindeyiz vesselâm...

Yargıtay Öyle Bir Karar Aldı Ki...

24 Haziran 2010
Dava dosyasının aslı olmaksızın CD üzerinden karar vererek Erzincan Başsavcısı Cihaner'i serbest bırakan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, hukuk tanımazlığa yeni bir yol ekledi.
Ergenekon tutuklusu Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri için 9 hakime tazminat cezası veren Yargıtay'ın fotokopi dosya üzerinden Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'le birlikte terör örgütü üyesi olmaktan tutuklu 10 sanığı salıvermesi, Türk hukuk tarihindeki skandallara bir yenisini ekledi. Yargıtay'ın 'millete ve siyasete komplo' davasının bütün sanıklarını tahliye etmesiyle internete düşen ses kaydındaki "Cihaner'i kurtarma operasyonu" da doğrulanmış oldu. Yüksek Mahkeme'nin imza attığı skandal bununla da kalmadı. 'Dava dosyasının aslının duruşmada bulun ması gerekir' ilkesini yok sayarak sanık avukatlarının mahkemeye sunduğu fotokopi niteliğindeki CD'ler üzerinden karar veren Yargıtay, Cihaner dosyasını elinde bulunduran İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yetkisini gasp ettiği gibi hukukun çiğnenmesi adına yeni bir yol da açmış oldu. Artık baktığı davada istediği sonuca ulaşamayacağını anlayan sanık avukatları, dosyanın fotokopisiyle başka bir mahkemede eşzamanlı bir yargılama süreci başlatabilecek. Hukukçular, yargı düzenini alt üst edecek bu türden uygulamalara imkân tanıyan Yargıtay kararına sert tepki gösterdi.

Onbinlerce tutuklu için örnek teşkil edecek

Mazlum-Der İstanbul Şube Başkanı Avukat Cihat Gökdemir, Ergenekon tutuklusu Haberal'ı tahliye etmeyen hâkimlere verilen tazminat cezasını "Yargıtay verdiği kararlarla hâkim ve savcıların hukuk güvenliğini ortadan kaldırdı" şeklinde değerlendirdi. Gökdemir, 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmenin cezaevlerinde bulunan binlerce tutuklu için örnek teşkil edeceğini vurguladı.

Hakim ve savcıların artık kendi görüşlerine göre karar veremeyeceğini belirten Gökdemir, "Yargıtay'ın hukuki görüşüne, hatta ağırlıklı siyasi görüşüne göre karar vermek zorunda kalacaklar bundan sonra" dedi. Bu nedenle hem şahısların hem kurumların herhangi bir hukuki güvenliğinin kalmadığını ifade eden Gökdemir, Yargıtay'ın CD üzerinden karar vermesiyle ilgili şunları söyledi: "Yargıtay hukuku ezdi. Bundan sonraki tüm hukuki tartışmalarda sanık avukatları, ayrı bir hukuki süreç başlatarak dosyalarının Yargıtay'a taşınmasını talep edebilir hale geldiler."

Fotokopiyi alan yargılama yapar

Demokrat Yargı Derneği Başkanı Orhan Gazi Ertekin, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin CD üzerinden verdiği kararın hukuk sistemi açısından ortaya çıkardığı tehlikeye dikkat çekti. 11. Ceza Dairesi'nin dosyanın bulunduğu İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin görüşünü almadan karar verdiğini belirten Ertekin, "Bugünden itibaren paralel yargılama süreci başlamıştır. Karşı tarafın dosyasını çalıp fotokopiyle yeni bir yargılama süreci dönemi başladı. O zaman herkes başkasının dosyasının fotokopisini alıp yargılamasını yapar. Bunu da Yargıtay 11. Ceza Dairesi başlatmıştır" dedi. Ertekin, Yargıtay'ın son hamlesiyle hukuksuzluğun yolunu ardına kadar açtığını kaydederek "Yargıtay'daki yargılama CD üzerinden, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki yargılama ise asıl dosya üzerinden. Tabii burada asıl kararı verecek olan İstanbul'dur" şeklinde konuştu.

Yargıtay mahkemenin yetkisini gasp etti

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek ise "Yargıtay, burada üst mahkeme olarak değil ilk derece mahkemesi olarak yargılama yapmaktadır" diyerek yetki gaspına dikkat çekti. Yargıtay'ın bu durumda Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'yle astlık üstlük ilişkisinin bulunmadığını belirten Petek, "Yargıtay CD kayıtlarıyla Erzurum'da devam eden bir dava ile ilgili karar vererek, fonksiyon gaspı yapmıştır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, burada adil yargılamayı baltalayan keyfi bir karar vermiştir" dedi. Yargıya müdahalenin sadece siyaset kanadından gelmediğini belirten Hukukçular Birliği Vakfı Başkanı Sinan Kılıçkaya "Yargıtay, Cihaner'in yalnızca göreviyle ilgili yargılama yapacaktı. Ancak, Yargıtay burada sanki mahkemelerin amiri gibi davrandı. Oysa öyle değildir. Mahkemeler bağımsızdır. Burada ise bu şekilde bir işlem yapıldı. 'Ben sizin amirinizim, dosyayı alır kararımı veririm' mesajı verdi" şeklinde konuştu.

Ses kayıtlarının hayata geçirilmesi

Emekli Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı da Yargıtay'ın kararını 'skandal' olarak nitelendirenlerden. Hassas davalarda fotokopi üzerinden işlem yapılamayacağını ifade eden Avcı, şöyle konuştu: "Bu durum ses kayıtlarının hayata geçirildiğinin göstergesidir. Hukuk, yüksek yargı için ayakbağı olmuş durumda. Bu olanları yüksek yargıdaki ideolojik kamp yapıyor. Son zamanlarda ordu vesayeti biraz hissedilmez oldu çünkü yüksek yargı üzerine düşen görevi yapıyor. Hukuka rağmen her şeyi delik deşik ederek, Ergenekon sanıklarını kurtarmaya çalışıyor. Ergenekon'un yüksek yargıda ve Yargıtay'da çok iyi organize olduğunu görüyoruz. Bu karar da Ergenekon'un yüksek yargıdaki son başarılarından bir tanesidir.

Çift başlılık ortaya çıktı

Boğaziçi Hukukçular Derneği Ceza Avukatı Kemal Bayrak, Yargıtay'ın CD üzerinden hukuka aykırı bir inceleme yaptığını söyledi. Bayrak, Yargıtay'ın mahkemeleri ve hukuku hiçe sayarak büyük usül aykırılığı yaptığını belirterek şöyle konuştu: "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, tahliye kararları ve dosyayı değerlendirme yetkisi bende diyebilir. İstanbul yeniden Yargıtay'ın tahliye ettiği kişileri tutuklama kararı verebilir, bu hukuka uygundur. Yargıtay'ın yaptığı büyük hukuksuzluk, aynı dosyanın farklı iki mahkemede aynı anda görülmesine, çift başlılığa sebep olmuştur."

Kaynak: Yeni Şafak

Şamil Tayyar/Star
Anayasa Mahkemesinde Neler Oluyor?

Tırmanan terör, anayasa değişikliği paketinin ele alınacağı Anayasa Mahkemesi üzerindeki kuşatmayı gölgede bıraktı. Hedeflerinden biri, demokratik açılım çerçevesinde yargı reformunu akamete uğratmak olan terör eylemleri, bu yönüyle kısmen başarıya ulaştı.

Mahkeme üyesi Fulya Kantarcıoğlu’nun anayasa değişikliğiyle ilgili Adalet eski Bakanı Seyfi Oktay’la yaptığı görüşmede “taktik” içerikli ifadeler kullanmasının ortaya çıkması karşısında başlayan “ihsas-ı rey” tartışması unutuldu.

Bu arada iş dünyası, bürokrasi, asker ve yargı çevreleri, Anayasa Mahkemesi etrafındaki “iptal kuşatmasını” yoğunlaştırdı, bu hafta, en geç gelecek hafta iptal kararının verilmesi için bastırmaya başladı.

TÜSİAD Üyesi Mustafa Koç’un böyle bir ortamda “Referandum ülkeye yarardan çok zarar getirir” demesi, tesadüfi değildir.

Paketle ilgili incelemesini sürdüren Raportör Ali Rıza Çoban da raporunu kısa sürede tamamlaması için yoğun baskı altında. Baskılar sonuç verir ve rapor bu hafta tamamlanırsa karar için gün sayılacak.

Kritik denge

CHP’nin iptal başvurusunun ele alındığı toplantıda ortaya konan görüşler, CHP’li Ahmet Tan’ın açıkladığı gibi eski ve yeni Anayasa Mahkemesi üyeleriyle yapılan görüşmelere dair gözlemler, başkent kulislerinde güvenilir kaynakların verdiği bilgiler, paketin şekilden girilip esastan bozulacağı iddiasını güçlendiriyor.

Mahkemede de saflar netleşiyor. Şu anda 6 üyenin iptal yönünde kararını netleştirdiği konuşuluyor. İptal için nitelikli çoğunluk, yani en az 7 oya ihtiyaç var. İptalcılar ortada duran 2 üyeden birini ikna ederse amaçlarına ulaşacak. Aksi halde, 6-5 üstünlüğü ele geçirseler bile iptal kararı çıkaramayacak.

Bir yerde “bıçak sırtı” durumu...

Kavganın şiddetini arttıran da budur aslında, muhtemel oylamanın kritik noktada seyretmesidir. Nihai karar için daha masaya oturmadan görüşlerini ortalığa savuran üyelerin ibretlik hali bir tarafa, iptalcilerin baskısını yoğunlaştırdığı isimler, renklerini belli etmeyen bu 2 üye.

Pazarlık maddesi

Yoğunlaştıkları alan ise Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasını öngören düzenleme. İptalci üyelerin talepleri ile HSYK, Yargıtay ve Danıştay’ın talepleri örtüşüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin iptalci üyeleri, HSYK’ya 10 üyenin birinci sınıf hakim ve savcılar arasından seçimle belirlenmesi, 4 üyenin yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dalında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından cumhurbaşkanınca atanmasını öngören 2 düzenlemeyi, anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen “hukuk devleti”ilkesine aykırı görüyor.

Hatırlayacaksınız, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, hakim ve savcıların kendi aralarından üye seçimine

tepki göstermişti.
Hakim ve savcıların kendi aralarından HSYK’ya üye seçebilmelerinin, hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu söylemek için herhalde “hukukçu” olmak gerekiyor. Çünkü sıradan her okuryazar bile anayasaya aykırı olmadığını bilir.

HSYK ile ilgili düzenlemeye dair hassasiyetlerini ortaya koyan iptalci üyelerin, Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılması ve diğer maddeler üzerinde tavır geliştirmemesi, ilginç. Kimileri bu durumu, iptal kararının sadece HSYK ile ilgili olacağı şeklinde yorumluyor.

Gerekçe olarak, Anayasa Mahkemesi ile ilgili düzenlemenin üyelerin eski talepleri doğrultusunda gerçekleştirildiği, itiraz edebilecekleri noktaların bulunmadığı görüşüne gönderme yapıyorlar.

İptalci üyelerin kararı sadece HSYK ile sınırlı tutmalarını, “Biz Anayasa Mahkemesi’nden vazgeçelim, siz HSYK’dan, orta yolda buluşalım” şeklinde pazarlık marjı olarak yorumlayanlar da var.

Top başkanda

367 kararına tanıklık etmiş bu coğrafyanın insanları, bir hukuk davasının pazarlık merhalesine sürüklenmesini skandal olarak görse de Türkiye’nin absurd gerçekliği olarak kabullenmek durumunda.

Anlaşılıyor ki, masaya oturulduğunda ortadaki üyelerden biri ikna edilirse iptal kararının çıkması kesindir. Şu anda sadece HSYK düzenlemesinin iptal edileceği yönünde kanaat var, ancak toplantıya geçildiğinde makasın nerede duracağını kestirmek güçtür.

HSYK maddesine Anayasa Mahkemesi, hatta askere sivil yargı yolunu açan düzenleme bile eklenebilir, kimbilir...

Belki de fazla ürkütmemek için ellerindeki tek kartı gösteriyorlar. Malum, toplantı saati ve gündemini belirleme yetkisi, Başkan Haşim Kılıç’ta. İsterse, referandumun yapılacağı 12 Eylül’e kadar gündemi öteleyebilir.

Karşı tezi savunanlar, anayasa değişiklikleri üzerindeki görüşmelerin“öncelikli” olduğunu, gündem ötelenirse başkanın suç işleyeceği iddiasındalar.

Yetkileri olmadığı halde şekilden girip esastan çıkarak anayasayı ihlal suçu işlemeyi göze alanların, gündem ötelemeyle ilgili en nihayetinde disiplin suçuna gönderme yapmaları, komiklik olsa gerek.

Anayasa Mahkemesi’nde durum özetle böyle. Bir iki hafta içinde iptal kararı çıkartmak isteyenlerin baskısı giderek artıyor. Yukarıda ifade ettim, mahkeme tam bir kuşatma altında. Artan terör onlara ilaç gibi geldi, baskılar kamuoyu gündeminden uzak kaldı

Karar çıkana kadar kan akmaya devam etsin diye ellerini ovuştururlar mı bilmem ama kaos ortamından yararlandıkları ortada.

Süreci daha iyi okumak isteyenlere Seyfi Oktay ile Fulya Kantarcıoğlu arasındaki mahkeme kararıyla tutulmuş dinleme kayıtlarını okumalarını tavsiye ederim.

Geri sayım başladı.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Hzr 28, 2010 12:49 am    Mesaj konusu: Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) Alıntıyla Cevap Gönder



Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -1-
Ali Haydar Can



AYM, Yargıtay, Danıştay ve HSYK kararlarında ortaya çıkan açık anayasa ve kanun ihlallerini uzun süredir dehşetle ve ibretle izliyoruz...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; bu vahim anayasa ve kanun ihlalleri üç üst mahkeme tarafından göstere göstere, alenî, pervasızca yapılıyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; üç üst mahkemenin bu apaçık kanun ihlalleri karşısında ne hükûmet ne de meclis kararlı bir hamle yap(a)mıyor...

Onlar da bizim gibi sadece izliyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; ne bu üç mahkeme kararlarıyla kıpırdayamaz duruma gelmiş hükümetten, ne çıkardığı yasalar bizzat bu üç mahkeme tarafından ayaklar altına alınan TBMM’den, ne da yasama ve yürütme erklerini de tekeline alarak “kuvvetler ayrılığı”nı fiiilen ilga ederek bünyesinde tüm erkleri birleştiren bu yargı darbesine karşı gereğini yapma durumunda olan özel yetkili savcılardan, bu hukuksuzluğa dur diyecek etkili bir eylem veya işlem ortaya çık(a)mıyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; böyle bir durumda gereğini yapma durumunda olanlar şoka girmiş, dili dişi kilitlenmiş, eli kolu tutulmuş bir halde olan biteni seyretmekle yetiniyor...

Dehşetle izliyoruz...

Çünkü; Anayasa Mahkemesi kanunda ona bu yetki verilmediği halde uzun zamandan beri “Kısa karar açıklama ve yürürlüğü durdurma kararı” gibi Anayasaya açıkça aykırı bir karar türünü şakır şakır kullanıyor... (1)

Dehşetle izliyoruz...

Anayasa değişikliklerini yalnızca şekil yönünden inceleyebileceği bunun dışında herhangi bir inceleme yapamayacağına dair açık Anayasa hükmüne rağmen, AYM, CHP tarafından önüne getirilen anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden değil esas yönünden de inceleyip iptal edip yürürlüğünü durdurma kararları veriyor...

Dehşetle izliyoruz...

Şimdi işi bir adım daha ileri götürerek, Referanduma sunulacak anayasa değişikliğini, daha Referanduma sunulmadan, yani daha ortada tekemmül etmiş/tamamlanmış bir anayasa değişikliği dahi yokken incelemeye karar vererek, daha vahim bir hukuk skandalına imza atmaktan çekinmiyor...

Bunun bir adım sonrası nedir?

Bunun bir adım sonrası TBMM gündemine alınan Anayasa değişikliği teklifleri ile kanun tasarı ve tekliflerininin daha görüşülmesine başlanmadan iptali ve yürürlüğünün durdurulmasına karar vermeye başlamasıdır...

Bu vahim hal karşısında şimdi susan TBMM, o zaman ne yapacak veya bir şey yapabilecek mi?

Yapabileceği bir şey varsa onu niye hemen ve acilen yapmıyor?

Bir kanunsuzluk ilk ortaya çıktığı anda derhal önlenmezse; yol olur...

Tıpkı; “Kısa karar açıklama ve yürürlüğünün durdulması” kanunsuzluklarında olduğu gibi... (2)

Tıpkı; anayasa değişikliklerini esastan inceleyip, iptaline ve yürürlüğünün durdurulmalarına karar verilmeleri gibi...

Tıpkı; referanduma sunulacak anayasa değişikliğini, daha referanduma sunulmadan, yani daha ortada tekemmül etmiş/tamamlanmış bir anayasa değişikliği dahi yokken incelemeye karar verilmesi gibi...

Dipnotlar:
1- Anayasa madde 6: “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
2- Anayasa madde 11: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.”
Anayasa madde 153: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. (..)Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. (..) İptal kararları geriye yürümez.”
Anayasa’nın 11 maddsine göre Anayasa AYM’yi de bağlayan “temel hukuk kuralları”dır. Oysa AYM iptal gerekçesini yazmadan ,” kısa karar” açıklayarak Anayasanın 153. maddesindeki “İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz.” Hükmünü ilga etmekle/yürürlükten kaldırmakla kalmamakta; budurum aynı madddedeki “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.” Hükmünü de geçersizleştirmektedir. Bir Anayasa hükmünü kaldırmak veya değiştirmek yetkisi münhasıran TBMM’ye ait olduğuna göre, AYM bu Anayasa ihlali ile aynı zamanda, TBBM’ye ait bir yetkiyi de gaspetmiş olmuyor mu? “Yürürlüğün durdurulması kararları” ise aynı maddedeki “iptal kararları geriye doğru yürümez” hükmünü açıkça ortadan kaldırmıyor mu? Burada kanun koyucu Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarına getirdiği “ gerekçesi yazılmadan açıklanma” yasağı, TBMM’nin iradesinin gerekçe yazılıncaya kadar yürürlükte tutmak için “Millî İrade”yi esas alan bir hüküm değil midir?.
(devam edecek)



Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -2-
Ali Haydar Can



Şimdi ne demek istediğimizi fazlaca teknik ayrıntıya boğmadan TC Anayasası üzerinden kısaca gösterelim :

[MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.]


TC’nin kendi rejiminin temel karakteristiği olarak Anayasasına yerleştirdiği en önemli özelliklerden biri rejimin “demokratik cumhuriyet” niteliğine atıf yapan bu maddenin birinci cümlesidir:

“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.”

İyi de...

Maddenin ikinci fıkrası: “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” Diyerek bu egemenliğin kayıtsız olmadığını bağıra çağıra söylemiyor mu?
Ne demek “yetkili organlar”?

Bir işde birden fazla yetkili organ olursa orada bütün işler arap saçına dönmez mi?...

TC’de de aynen öyle olmuştur...

Anayasada ismi zikredilen DİB hariç(3) her kurum kendini “yetkili organlar”dan biri sayarak kafasına göre takılmaya başlamıştır... Yargısından ordusuna, HYSK’sından YÖK’üne kadar herbirinin kanun tanımazlıklarına ve bu kanun tanımazlıkların doğurduğu kaotik ortamın doğmasının ana sebeplerinden biri bu fıkradır...

Ama...

1982 Amayasası’nın en radikal muhaliflerinin bile bu fıkra aleyhine tek kelime etmedikleri de bir ibret vesikası halinde gözümüzün önünde durmaktadır...

ABD Başkanı’nın “bizim oğlanlar” diye sitayişle bahsettiği generallerin yaptığı Anayasa’nın tek kusuru 6. maddesi değildir; ama bu anayasanın hangi mantıkla hazırlandığını ele vermesi bakımındam bu madde ilginçtir...

Millet egemenliğini düzenleme iddiasındaki bu maddenin 1. fıkrası “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.” Derken...

İkinci fıkrası bu ”egemenliğin” ancak “yetkili organlar” denilen ne idüğü belirsiz “organlar” tarafından kullanılacağını belirtmekle, “milletin egemenliği”ni kullanılmasını belirsiz “kayıt ve şartlara” bağlı olduğunu ilan ederek yargı-ordu-yök-hükûmet-meclis arasında bugünkü sonu gelmez ve çözümlenemez yetki kargaşalarına yol açmaktadır..

Bu ikinci fıkra, sadece 1. fıkrayı anlamsızlaştırmakla kalmamakta aynı zamanda kendisinden sonra gelen ve “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” diyen 3 fıkrayı da hükümsüzleştirmektedir...

Dolaysı ile de; TC’nin rejiminin “millî irade”ye dayalı “demokratik bir cumhuriyet” ve “hukuk devleti” olduğunu söyleyen ve bu niteliğinin "değiştirilemeyeceği"ni ve "değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini” belirterek “millî irade”ye ayrı bir “kayıt ve şart” getiren 2. maddesini de hükümsüz kılmaktadır...

Hükümsüz kılmaktadır; çünkü egemenliğin “kayıtsız ve şartsız” millete ait olmadığı bir devlete “demokratik cumhuriyet” demek ve anayasasında bu kadar bariz çelişkiler taşıyan bir devlete de “hukuk devleti” demek mümkün değildir...

Bir devletin zaten varolmayan olmayan şeklini ve niteliklerini kim nasıl değiştirebilir ki? Bir de bunun “değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğinden” ayrıca sözedebiliyor?

Yani bu Anayasa’nın 1. madesindeki “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Diyen hükmü de; 2 maddesinin bu “cumhuriyet”in "temel nitelikleri” olarak belirttiği “demokratik, laik, hukuk devleti” unsularının her üçü de aslında bu anayasanın diğer maddeleriyle zaten ortadan kaldırılmış durumdadır. (4)

TC’nin Anayasasında temel nitelik olarak sayılan “demokratik, laik hukuk devleti” nitelikleri bizzat o anayasa ve o anayasada sözü edilen “kurum ve kuruluşlar” tarafından ilga edildiğine/ortadan kaldırıldığına göre...

Ve ortada devlete benzer bir yapının varlığı görüldüğüne göre...
Bu devletin rejimi/düzeni ve o rejim/düzenin temel nitelikleri nitelikleri nedir?

Bu soruyu TC’nin “yargı düzeni” üzerinden giderek rahatlıkla cevaplayabiliriz...

Nasıl mı?

TC Anayasası’nın “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğunu ifade eden 6. maddesinin son fıkrası ne diyor:

“Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Peki Yukarıda sözünü ettiğimiz üç üst yargı kurumu kararlarına başlarken ne diyorlar:

“Türk milleti adına...”

Yani?

Teorik olarak bu üç üst mahkeme de, diğer mahkemeler de, yargılama faaliyetlerini yaparken, bunu “Türk milleti adına”, “Türk milletinin kayıtsız şartsız” olması gereken “egemenliği”ni kullanarak yapıyorlar.

Bunu yaparken de Anayasa’nın 6/3 maddesi gereği “kaynağını Anayasa’dan alarak” böyle bir faaliyeti sürdürüyor olmaları gerekiyor..

Fakat...

Kaynağını Anayasa’dan alacaklarsa, aynı Anayasa’nın TC’yi bir “hukuk devleti” olarak nitelemesi karşısında sadece Anayasa ile değil, aynı zamanda yürürlükteki tüm mevzuat (kanunlar, KHK’ler tüzükler vb.) ile de bağlı ve onlara uygun olarak davranmaları da gerekirken...

AYM’nin Anayasa’daki açık hükümleri bile çiğneyerek verdiği kararlarına bakarak bu mahkemenin, bu kararlarının kaynağının ne Anayasa ne de diğer yürürlükteki mevzuat hükümleri olmadığı anlaşılıyor...

Peki AYM, kaynağını Anayasa’dan almıyorsa nereden alıyor?

Son haftalarda ortalığa saçılan dinleme kayıtları ve özel yetkili savcılarca soruşturulmakta olan veya özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görülmekte olan bir takım soruşturma ve davaların dosyalarına giren yasal deliller bu sorunun cevabını açıkça veriyor:

TC’nin Yukarıda sözünü ettiğimiz üç üst mahkemesinin ve diğer mahkemeler ile sair kişi, kurum ve kuruluşlarının mevcut Anayasa ve mevzuat hükümlerini ayaklar altına alarak verdiği kararlarının kaynağı Anayasa ve kanunlar değil Seyfo Dede’dir...

Peki kimdir bu Seyfo Dede?

Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere...

Dipnotlar:

3- 80 bin camii ve buralarda istihdam ettiği onbinlerce memuruyla TC’nin en kalabalık ve bütçesi en büyük kuruluşlarından biri olan DİB, Anayasa’da ismi zikredilmesine rağmen diğer organlar gibi “Ben anayasal kurumum bana kimse karışımaz istediğim gibi fetva veririr hüküm keserim, Anayasadan büyük kanun olmadığına göre; ben anayasadan aldığım yetki ile kanunların bana vermediği hak ve yetkileri de kullanırım” diyerek bağımsız/özerk/kanunların üstünde bir pozisyon almak yerine kurulduğu günnden bu yana her önüne gelene esas duruiüş gösterip topuk selamı vermek veya kavuk sallamakla meşgul olmaktadır... Bu da, bu kurumu yöneten bürokratların psikolojisi hakkında ilginç ipuçları vermektedir...
4-Anayasasında DİB’in “anayasal bir kurum” olarak varolduğu ve devletin bu kurum vasıtasıyla çoğunluğun inancı olan Sünnî islâmlığı dejenere ederek aslından saptırmaya çalıştığı ve bu kurum elemanlarının cami cemaati hakkında devletin istihbarat örgütlerine düzenli raporlar vererek Sünnî müslümanları sürekli gözetim ve denetim altında tuttukları bir ülkede devletin “laiklik” diye niteliği olabilir mi ki, onu “değiştirmek” veya “değiştirilmesini teklif etmek”ten bahsedilebilsin? (Anayasa MADDE 136: “Diyanet İşleri Başkanlığı Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”)

(devam edecek)

Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -3-
Ali Haydar Can



Seyfo Dede’nin hikâyesi şöyle:

[Her şey, Seyfi Oktay'ın 1991'de Adalet Bakanlığı koltuğuna oturmasıyla başladı. Müsteşar dahil Adalet bürokrasisinde operasyon için kolları sıvayan SHP'li Bakan'ın önünde Çankaya engeli duruyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı devre dışı bırakan ünlü 'by-pass' yasasıyla bu duvar aşılacaktı. 1992 yılı, hem bu yasa hem de HSYK ve yargı atamaları sebebiyle büyük tartışmalara sahne oldu. Siyaset kadar yargı da gelişmelerden rahatsızdı.

Oktay'a en sert tepki yine yargı içinden geldi. Dönemin HSYK Üyesi Vural Savaş, milletvekillerine gönderilen ve yüksek dereceli hâkimler tarafından hazırlandığı belirtilen bir bildiriyi gündeme getirdi. Bildiride, by-pass tasarısının bakanlıkta siyasî kadrolaşma için getirildiği uyarısı yer alıyordu. İlerleyen günlerde bu kez HSYK, 10 sayfalık deklarasyon yayımladı. Kurul'un 11 üyesinin imzasını taşıyan deklarasyonda, Bakan 'objektif davranmamakla ve Kurul'u çalıştırmamakla' suçlanıyordu. Hâkim ve savcı atamalarının geciktirildiği, yazılı ikazlara rağmen atamalarla ilgili taslakların Kurul'a verilmediği, 200'e yakın hâkim ve savcı kadrosunun yetki yoluyla doldurulmaya çalışıldığı, Bakan'ın tavırlarıyla yargıç teminatının zedelendiği eleştirileri sıralanıyordu.

Tartışmalar sürerken Yargıtay da rahatsızlığını dışa vurdu. Dönemin Yargıtay Başkanı İsmet Ocakçıoğlu, 1992'deki adli yıl açılışında, atamalarda cumhurbaşkanını devre dışı bırakan düzenlemeyi eleştirdi. Ocakçıoğlu'na göre, HSYK bağımsız değildi. Bu eleştiriler, yargıdaki genel eğilimi yansıtıyordu ve konuşma metninde Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun mutabakatı alınmıştı.

Anayasa Mahkemesi'nin tavrı

Bütün bunlara rağmen yasa çıktı, cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi'ne iptal için başvurdu. Ancak, o dönem Yekta Güngör Özden'in başkanı olduğu Mahkeme, kritik başka davalarda içtihat haline getirdiği yürütmeyi durdurma kararını burada vermeyecekti. Bakana karşı yıllardır korunan dokunulmazlık zırhını kaybeden 13 üst düzey bürokrat, ikili kararnameyle (Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Oktay) hemen görevden alındı. Bir günde 11 atama yapıldı. Eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu'ya göre artık yargıda 'kutuplaşma trendine' girilmişti. Anayasa Mahkemesi, 10 ay sonra yasayı iptal ettiğinde, atananlar sağlama alınmıştı.
Oktay'dan sonra Adalet bakanı olan Mehmet Moğultay döneminde de benzer süreç yaşandı. Moğultay'ın 1995'te CHP İstanbul kongresindeki itirafı ise her şeyi özetleyecekti: "Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye mi verseydim, Refah'a mı verseydim? Oktay zamanında 2 bin, benim zamanımda bin civarında hâkim alındı."
Seyfi Oktay döneminde görev verilen isimler arasında, son görüşme kayıtlarında da adı geçen HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Fulya Kantarcıoğlu da vardı. Özbek, Ankara Adli Yargı Komisyonu başkanlığına o dönem atandı. Komisyon, personel alımlarından atamalarına kadar önemli yetkilere sahipti. Bakanlık Müsteşar Yardımcısı yapılan Kantarcıoğlu ise adını, Anayasa Mahkemesi raportörü iken duyurmuştu. 1 Kasım 1987 için Özal hükümetinin aldığı seçim kararı mahkeme tarafından iptal edilirken, Kantarcıoğlu 'iptal' yönünde rapor yazmıştı. Mahkemeye başvuruyu, o sırada SHP grup başkan vekili olan Oktay yapmıştı. Kantarcıoğlu, 1994'te Danıştay, 1995'te de Anayasa Mahkemesi'ne seçildi.]
(5)

Seyfo Dede ve Mehmet Moğultay birbiri ardından adalet bakanlığı yapıyorlar ve o dönemde Süleyman Demirel’in unutulmaz katkılarıyla toplam 7 bin yeni yandaş hakim alınıyor...

Anayasa deliniyor, kanunlar çiğneniyor...

Önce HSYK tamamiyle ele geçiriliyor...

Buradan alınan güçle AYM, Yargıtay, Danıştay’da pervasızca kadrolaşılıyor...

Yerel Mahkemeler ve savcılıklarda köşebaşları tutuluyor...
Bu gözükara operasyonun sonunda ne mi oluyor?

Toplam nüfus içindeki oranların yüzde 2-3 civarında olan bir azınlık mezhep mensupları Türkiye’nin üç yüksek mahkemesinde (AYM, Yargıtay, Danıştay) yüzde elliden fazla bir oranla temsil edilir hale gelirken, HSYK’nın tamamına hakim oluyorlar...

Bugün her nedense o takımla birlikte hareket eden Vural Savaş, Seyfo Dede’nin TC Yargısına öldürücü darbeyi vurduğu günlerde HSYK üyesiydi ve bu yargı darbesine karşı bakın nasıl direnmişti:

[ Adalet Bakanı olunca müsteşarlığa hemşehrisi Yusuf Kenan Doğan'ı atayan Seyfi Oktay'ın hedefinde HSYK vardı. Oktay, Kurul'da çoğunluğu sağlayabilmek için hukuk teamüllerini hiçe sayarak kendisine yakın üyeyi göreve getirmişti. Mevzuata göre, toplantılara 'yedek üye' olarak katılması gereken Mehmet Yıldız'ın yerine Yargıtay'dan Hakkı Dinç getirilmişti. Bu operasyona dönemin HSYK Başkan Vekili Hakkı Süha Terzibaşıoğlu ile birlikte HSYK üyeleri Vural Savaş ve Yaşar Selim Asmaz tepki gösterdi. Savaş, Kurul'da alınan karara karşı muhalefet şerhi düşerken, "Usulüne uygun şekilde teşekkül ettirilmemiş heyetlerin verdiği kararlar 'yok' hükmünde olduğundan, o heyete katılan üyelerce 'resen' göz önünde tutulması gerekmektedir." ifadelerine yer veriyordu. Savaş, yazısında, aralarında Prof. Dr. Ergun Özbudun'un bulunduğu anayasa hukukçularını referans göstererek Oktay'ın hukuka aykırı işlemde bulunduğunu savunmuştu. Vural Savaş, bir süre sonra da Oktay'a tepki göstererek Kurul üyeliğinden istifa etmişti.] (6)

Bütün hukuksuzluklarını Vural Savaş’ı bile isyan ettirecek kadar apaçık/pervasızca yapabilen, TC’nin zaten başındanberi yalpalayan adliye teşkilatını bir hamlede yerle bir etmeyi beceren, başını Seyfo Dede’nin çektiği bu ekip/örgüt/şebeke nasıl bir şey ve kimlerden mi oluşuyor?

Onu Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan GÜNAY (7) bakın nasıl anlatıyor:

[Yargı içi yapılanmada TSE kriteri iddiası

Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay , yüksek yargıdaki mevcut seçim sistemi hakkında bilgi verdi.

Günay, yüksek yargıda 'kast sistemi' eleştirisine sebep olan seçim sistemini örnekleriyle anlattı. Seçilecek isimlerin ideolojik ve bölgesel olarak araştırıldığını savunan Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." ifadelerini kullandı.

Günay, "Hakim arkadaşlarımız derler ki, bir yere gelebilmek için TSE damgalı olmak lazım. TSE ama açılımı Türk Standartları Enstütüsü değilmiş. Onun açılımını "Tunceli-Sivas-Erzincan" şeklinde yaparlardı" dedi.

Günay, "Anayasa Mahkemesi'ne bir arkadaşımızı seçtiler. Kız kardeşi başörtülüymüş, yemin törenine gelmiş. YARSAV'cılar demişler ki: Karısı açık mı kapalı mı ona bakıyorduk. Onu hallediyorduk. Ama kardeşine filan da bakalım, sülalesinde bir şey var mı?" örneğini verdi.
Yargıtay'dan yaş haddi dolmamışken emekliliğe zorlandığını söyleyen Günay, "Bir kalıba oturtuldum ve o yerden çıkartılmadım. Ne yaparsanız yapın ağzınızla kuş bile tutsanız sizi oturttukları yerden çıkartmazlar. Bölgecilik, hemşehricilik yapılıyor." diye konuştu.

HSYK üyesiyken 4 yıllık süre zarfında belli bir grubun dediği kişileri seçtiğini ifade eden Günay, süresi biten Kurul üyesinin Yargıtay ve Danıştay'a döndükten sonra daire başkanlığı, Anayasa Mahkemesi üyeliği ve Yargıtay Başsavcılığı'na adaylığı için seçtiği kişilerden oy istediğini belirtti.

Yargıtay Onursal Üyesi Günay'ın yüksek yargıdaki atama sistemi ve iç yapı hakkında yaptığı çarpıcı açıklamalar şöyle:

“Yargıtay üyeleri gruplaşıyorlar: HSYK'ya kendi elemanlarını gönderiyorlar. O inançta o düşünceden o bölgeden hemşehrilerini kendilerine yakın insanları seçiyorlar. Yargıtay'da bir dönem doğuda bir ilin ilçesinden 4 tane üye bulunuyordu. Belki o ilçede 4 tane hukukçu vardı, 4'ü de Yargıtay üyesiydi. Böyle olunca da ne oluyor? HSYK'da da 4 yıl aynı kişiler seçiliyor.”

“Ben hayatımda en düşük oyu o seçimde (2008-Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine aday olduğu seçim) aldım. 4 yıllık üyeyken bile 2001'de Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine aday olmuş. 45 oy almıştım. Ama 2008'de yedek üyelik seçiminde sadece 9 oy aldım. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gelip seçime girseydi zannediyorum ona verecekleri oy da bu olurdu. Bu tepki neden? Benim eşim başörtülü ve ilahiyat mezunu. Oysa ben ilahiyat doçenti değilim, hukuk doçentiyim.”

“Destek görmeden Kurul'a seçilmek mümkün değil: Böyle geldi böyle gidiyor. Yargıtay üyesi seçildikten sonra sizi seçene oy vermezseniz vefasız olursunuz. Hatta Kurul'da olanlara da vefa borçlusunuzdur. Hakimler de insandır, dünya görüşleri, siyasi görüşleri olacaktır. Ancak hakimlerin cübbesi at gözlüğü gibidir. Sağı solu görmeyecek. O cübbeyi giydiği zaman siyasi, dini, felsefi, ırki, mezhebi, bölgesel görüşlerini bırakması lazım. Yeni sistemde Türkiye çapında bir seçim olursa belki bunlar yaşanmaz. Ama Yargıtay ve Danıştay'dan seçilenlerin bir grubun desteğini almadan Kurul'a seçilmeleri mümkün değil. Desteği alan insan da onun dediklerini yapmak zorunda. İşte kast sistemi böyle oluşuyor.”

“Seçime girmiş ve kaybetmiş biri olarak biliyorum ki, insanlar oyu istikballerine kullanırlar. Tavuk yumurtluyor, civciv çıkıyor. O da tavuk oluyor, yumurtluyor. Böyle devam edip gidiyor. Kast sistemi diyemiyorum ama buna benzer bir sistem.”

Yargıtay'a sadece iki nazar boncuğu seçiliyordu

CHP'li adalet bakanları Mehmet Moğultay ve Seyfi Oktay döneminde yargıda nasıl kadrolaşma yaşandığı sorusuna Günay, "Kantarın topuzunun kaçtığını duyuyorduk. Bakanlıktaki arkadaşlar mağdur edildiler, çeşitli yerlere gönderildiler. Hakim adaylığı sınavlarında birinci sıradaki mesleğe alınmıyordu. Yargıtay'a farklı görüşten bir iki tane kontenjan seçiliyordu. Biz de o nazarlığın içine girmek için mücadele ediyorduk." cevabı verdi. ]
[/i] (8)

Cevdet bey kibar adam...

“TSE”nin açılımını yaparken de, Yargıtay, Danıştay ve HSYK’da oluşturulan “kast sisistemi"ni izah ederken de “Alevîlik kriteri”ni ima ediyor ama açıkça vurgulamıyor...

Halbuki “TSE”de Tunceli dışındaki Sivas ve Erzincan illerinde çoğunluk nüfus Sünnîdir... Bunu en kolay o illerde CHP’nin aldığı oyların oranından görebilirsiniz...

Burada “TSE”...

“Tuncelili olacak, Sivaslı olacak, Erzincanlı olacak” ama...

İlle de “Alevî olacak” şeklinde anlaşılmalıdır...

Dipnotlar:

5- “Oktay Yargı'yı Çileden Çıkarmış”, 24 Haziran 2010 , Zaman gazetesi.

6- 17.06.2010 tarihli Zaman gazetesi.

7- Yargıtay Onursal Üyesi Cevdet İlhan Günay, yıllarca ilk derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesi raportörlüğü ve Yargıtay tetkik hakimliği yaptı. Londra'da dil eğitimi alan Günay, 1996'da Yargıtay üyeliğine seçildi. Ankara Üniversitesi'nde kamu hukuku alanında doktora yapan Günay'ın, doçentlik unvanı bulunuyor. 13 senedir üyesi olduğu Yargıtay'dan yaş haddinin dolmasına 7 yıl kala emekli olarak ayrılmaya zorunda kaldı.

8- METİN ARSLAN'ın haberi , 2 Nisan 2010 , Zaman gazetesi.


(devam edecek)


Yargıda SDD (Seyfo Dede Düzeni) -4-

Ali Haydar Can



Yani bu, öyle kuru kuru hemşehricilik değil, bölgecilik da filan değil: düpedüz ve apaçık mezhepçiliktir...

Haa...

Dedik ki; Türkiye’de Alevilerin toplam nüfus içindeki oranları yüzde 2-3’tür (9)...

“Peki seyfo Dede Yargı içine yerleştirecek bu kadar Alevî hukukçuyu nereden buluyor?” gibi bir soru aklımıza gelmez mi?

Gelir...

Gelmeli de zaten...

Bu işin aslı ve faslı böyle bir sorunun cevabında gizli de olabilir...

O zaman konuya daha yakından ve daha dikkatlice bakalım...

Bu sadece bir Alevîlik mevzuu değil...

Görebildiğimiz kadarıyla ortada bir koalisyon var ve bu koalisyonun sayısal ağırlığı Alevîlerden oluşmakla birlikte; niteliksel ağırlığı Bektaşîler, Kripto Yahudiler (Selanik dönmeleri-Sabetaycılar), Kripto Ermeniler, Masonlar (ve Masonluğun yan kuruluşları olan Roteryenler, Lionslar)dan oluşuyor...

Alevîlik köy kökenlilerden oluşan bir mezhep/tarikat/din/kültür...

Bektaşîler, Sabetaycılar, kripto Ermenilerle Masonlar ise şehirli-okumuş-kültürlü-zengin kesimden...

Türkiye nüfus olarak 70 milyonluk büyük bir ülke... Bu sebeple, birincilerin sayısal çoğunluğuna ikincilerin şiddetle ihtiyacı var...

İkincilerin siyasî-iktisadî-kültürel gücüne de birincilerin...

Bu ihtiyaç onları –birbirlerini pek sevmeseler de- bir arada tutuyor, birbirlerine mecbur ve mahkûm ediyor...

İkinciler sayısal açıdan çok zayıflar: sabetaycılar yaklaşık 50.000, masonlar yaklaşık 10 bin (yan kuruşlarıyla birlikte toplam 50.000, tehcirden kurtulmak için 500.000 civarında Ermeni’nin müslüman ismi alıp da dinlerini değiştirmedikleri biliniyor ama zaman içinde bunlardan önemli bir kısmının gerçekten müslüman olduğu da biliniyor... Bektaşilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte sabetaycı sızma haricindekilerin 30 bin civarında oldukları tahmin ediliyor...

Yani ikinciler toplam nüfusun yüzde 1’i bile değiller...

Ama İktisadî güçleri de, siyasî güçleri de medyaki güçleri de, sivil ve asker üst bürokrasisindeki güçleri de çok çok fazla...

Koalisyon aşağı yukarı şöyle işliyor yargı bürokrasisinin en kritik noktalarına önce Sabetaycılar, sonra masonlar, sonra Bektaşîler sonra Alevîler, en son olarak da Kripto Ermeniler yerleştiriliyor...

Ancak bu koalisyon bu kadar kesin hatlarla birbirinden ayrılabilir durumda da değil...

Aksine bir yumak gibi içiçe geçmiş durumda...

Bir Sabetaycı aynı zamanda Mason, aynı zamanda Alevî veya Bektaşî olabilirken..

Aynı şey kripto Ermeniler için de sözkonusu...

Sabetaycı veya kripto Ermeni olmayan Alevî ve Bektaşîlerin ise aynı zamanda Mason olmaları mümkün...

Seyfo Dede, bu karışık koalisyonda Alevîlerle diğerleri arasındaki koordinasyonu, hak ve çıkar dengesini ve senkronizasyonu (eşleştirmeyi) sağlayan en önemli adamlardan biri olarak görünüyor...

Belki de Şamil Tayyar’ın her yerde arayıp da bir türlü bulamadığı...

“Bir numara”...

O...

***

Alevîlerin toplam nüfus içinde oranları yüzde 2-3 dedik...

Yüzde 1 de ikincileri ilave edelim...

Ne oldu?

Yüzde 3-4...

Toplam nüfusun yüz de 3-4’dü kadar olan bir azınlık koalisyonu...

Türkiyenin geri kalanı olan yüzde 96-97’lik çoğunluğuna haksız olarak ele geçirdikleri siyasî-iktisadî ve bürokratik güçleriyle egemen olmaya, tahakküm etmeye çalışıyor...

Kıyamet de tam bu noktada kopuyor...

Dipnotlar:
9- Bu konuda daha kapsamlı bilgi için “TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK TAHLİLLERİNDEKİ İKİ VAHİM YANLIŞ” başlıklı yazımıza şu adresten ulaşabilirsiniz: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=624


(devam edecek)

Bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=2858

Umur Talu
Habertürk
Esas siz istifa etseydiniz Tosun Bey!
14 Ekim 2010



Ali Suat Ertosun; HSYK istifalarına katılmayan üye. Ama “arkadaşların açıklamasına katılıyorum” dedi:

“Baskı var.”

***

2000, Aralık ayıydı.

Dipsiz Kuyu’nun ilk mekanı Milliyet de, kanlı filmlerin yönetmeninin Hürriyet’i gibi, “Basında Güven”e nazire, “kanlı cezaevi yalanları” döşüyordu.

“Tutuklu ve hükümlü” ya; öldürülmeleri mubah ya; devlete emanet insanlar gazla, bombayla, kurşunla, alevle yere seriliyordu.

A. S. Ertosun, Allah uzun ömür versin, 30 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü Aralık 2000 Hayata Dönüş Operasyonu sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü idi.

Ölülerin, neden sonra Adli Tıp’ta belirlenen “acayip mermiler”le, “artık cesetken bile delik deşik edildiği” günlerde.

Bayrampaşa C-1’de katledilen kadın tutukluların cesetlerinde “kimyasal savaş” izleri bulunduğunda.

***

Büyük medya bir dizi yalan manşet düzmüştü; katliamı meşru ve makul göstermek için, nice ünlü yönetmen ve yazar, kurşun da gaz da döktürmüştü!

Hiçbiri, çok sonradan bile, pek utanmadı.

Hakikatler ortaya çıktıkça, yazdıklarından pek tiksinmedi.

Gazla boğulmuş, alevlerle erimiş kızlar, tatlı rüyalarına pek kabus olmadı.

Ertosun da öyle olmalı.

***

Oysa, daha sonra bazı “bağımsız mahkemeler” Hayatı Katledişin adını koymaya başladı.

Bir okuyun kararları:

“Tutuklu ve hükümlüler, bedensel ve mekansal anlamda idarenin elinde olduğundan, operasyonun insan hayatını tehlikeyle düşürmeyecek şekilde planlanması ve uygulanması gerekirken; (Bayrampaşa’da) 12 kişinin ölmesi, 77 kişinin yaralanmasıyla ölçülülük kuralına uyulmadığı, orantılı güç kullanılmadığı kanaatine varılmıştır.

Bakanlıklar; yasa hükümlerine göre kamu gücünü kullanarak özgürlüğünden yoksun bıraktıkları, gözetimleri altındaki, ulusal hukuk ve uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülükler dolayısıyla hakkını korumak zorunda oldukları …’nın yaşam hakkını ihlal etmiştir.”

Ya da, “bal ticareti” ile iştigal ederken, “yasadışı sol örgüte yardım ve yataklıktan tutuklanan”; bakın sadece tutuklanan, mahkum bile olmayan, operasyonda öldürülen bir çocuk babası için açılan davadaki karar:

“Operasyonda silahla mukavemet ettiğine dair delil yoktur. Ölümü meşruiyet sınırları içinde değildir. İdare yaşam hakkının korunmasıyla yükümlüdür.”

Bu davalarda devlet tazminata mahkum oldu.

Çünkü, “eski savcı” olan o babanın dediği gibi, “Oğlumu sağ teslim ettim; bana ölüsünü verdiler.”

***

Muhtemelen o ceset resimlerini hiç görmediniz. Görseydiniz; devlet vahşeti içinizi acıtırdı.

Ertosun, o vahşi günlerin Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü idi.

Normalde, bir insan hukukçu ise, morgda sıra sıra onca cesetten, anormal vahşetten, hiç değilse mahkeme kararlarından utanırdı…

Bir hukukçu, insan ise, o gün istifa ederdi.

***

Oysa devlet, Ertosun’u, kutsal emanet gibi iktidardan iktidara devretti.

DSP-MHP-ANAP göçtü; AKP geldi.

Emanet, Yargıtay’a seçildi; yetmedi, “12 Eylül sonrası”ndan beri “Devletin bakanı” olan Çiçek eliyle, hükümet “Devlet Hizmet Madalyası” münasip gördü.

“Hayata Dönüş” botanik bahçesiydi ya; Çiçek’le madalyaya, Gül’le HSYK’ya uzandı!

Şimdi yine istifa etmiyor, ama diyor ki, “HSYK’ya baskı var”.

“Yaşam hakkını aldığınız” ölüler ne desin!

Nasıl bir hukuk, nasıl bir insanlık, nasıl bir onur, nasıl bir vicdan, nasıl bir devlettir; nasıl bir devlette devamlılıktır bu!

İstifa bilmeyen Ertosun; devletin madalyası, hukukun bekâsıdır; bu hükümete de kapak olsun!

Sırf bu iktidarla çatışıyor diye, “öyle ya da böyle solcu katli”yle madalyalı her tosunu “solcu” zannedene de, yuvarlanmış tencere misali olsun!

habetürk

Sami Selçuk'tan Başörtü Çıkışı
Mehmet Acet
21 Ekim 2010



Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'tan başörtüsü konusunda çok çarpıcı bir açıklama geldi.

(..) Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Anayasa Mahkemesi ve AİHM'nin verdiği kararlarda türban yasağı olmadığını belirtti.

(..)

Son başörtüsü tartışmalarında ise CHP’nin tavırlarını yanlış bulduğunu söylüyor.

Aslında Sami Selçuk’u başka bir konu için aramıştım.

Ama konuşurken konu, O’nun sözleriyle bu alana, yani başörtüsü konusuna kaymış oldu.

Yeni, daha önce hiç duymadığım bir şey söyledi Sami Selçuk.

“Mahkeme kararlarının gerekçeli kısmı hiçbir zaman bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan hüküm fıkrasıdır” dedi.

Bu önemli bir cümle.

Neden önemli olduğunu biraz daha anlatınca siz de anlayacaksınız.

Malum, üniversitelerdeki başörtüsü yasağının devamını isteyen çevrelerin temelde iki hukuki gerekçesi var.

Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda verdiği kararlar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin meşhur Leyla Şahin davasında verdiği karar.

Yargıtay Eski Başkanı Sami Selçuk diyor ki: “Her iki kararda da, türbanı yasaklayan bir hüküm yok…!”


Önce AİHM kararının bir özetini çıkardı Selçuk.

Dedi ki: “AİHM’in verdiği karar şudur: Türban takmak kamu düzeninde bir tehlike yaratır mı yaratmaz mı bunu ben bilemem. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar vermiş olabilir, bir ilkeye dayanarak. Buna hakkı vardır. Ama bu doğru mu yanlış mı buna ben karar veremem. Çünkü ben uzaktayım. Takdir yetkisi olaylara yakın olan mahkemelerin yetkisindedir.”.

Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, aslında AİHM, Leyla Şahin davasında ‘yasaklayıcı’ bir hüküm vermemiştir. Bunun yerine bir anlamda topu Türkiye’ye atmış, “bu işi kendiniz çözün” demiştir.

İkinci konuya gelince.

AK Parti ve MHP’nin o meşhur 411 oyla meclisten geçirdiği 10 ve 42 inci maddelerin değiştirilmesini düzenleyen maddeler, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti biliyorsunuz.

Nitekim bugün bu yasağın kaldırılmasını istemeyenler, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddelerine atıf yaparak bu kararı aldığını ve bu konuda hiçbir şey yapılamayacağını söylüyorlar.

İşte tam da bu nokta da Sami Selçuk’un söylediği şey önemli hale geliyor.

Selçuk, Anayasa Mahkemesi’nin kararının gerekçeli bölümünde bu tür atıflar olsa da, ‘hüküm’ kısmında türbanla ilgili böyle bir yasaklamanın olmadığını vurguluyor.

“Mahkemelerin kararlarının gerekçe kesimi, bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan hüküm fıkrasıdır” ifadesi işte burada önemli hale geliyor.

Sami beyin son cümlesini siyasilerin dikkatine sunmak isterim.

“Hukuken üniversitelerde böyle bir yasak zaten yok, dolayısıyla yeni bir düzenlemeye de ihtiyaç bulunmuyor.”

Kaynak: Haber 7

Kafes'te Emniyet Raporu Gizlendi!
13 Ocak 2011
Poyrazköy davasında sanık avukatlarından Murat Ergün, 'Kafes Eylem Planı' adlı belge üzerinde bulunan 'uygundur Kadir Paşa koor. etsin' şeklindeki el yazısının iddia edildiği gibi sanık emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü'ye ait olmadığını savundu. Emniyetin bu yönde raporu olduğunu ve söz konusu raporun mahkemeden gizlendiğini ileri süren Ergün, "Bu raporu Balyoz klasörlerinde bulduk." dedi.

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden duruşmada avukatların talepleri alınıyor. Söz alan sanıklar Koramiral Kadir Sağdıç ve Öğütçü'nün avukatı Murat Ergün, 'Kafes Eylem Planı' belgesi üzerindeki notun müvekkili Öğütçü'ye ait olmadığını söyledi. İddianamede 'uygundur Kadir Paşa koor. etsin' yazılı notun Öğütçü'ye ait olduğunun iddia edildiğini ve notta ismi geçen Kadir Sağdıç'ın da bu gerekçe ile sanık olduğunu öne süren Ergün, emniyetin hazırladığı bir raporda notun Öğütçü'nün el ürünü olmadığının belirtildiğini ifade etti.

Raporu tesadüfen fark ettiklerini söyleyen Ergün, "Rapor, Balyoz davasının delil klasörleri arasında çıktı. Kadir Sağdıç, Balyoz davasında sanık ve o fark ediyor. Bu rapor mahkemeden ve savcıdan gizleniyor. Savcılığa, iddianame tamamlanıp mahkemeye gönderildikten bir gün sonra iletiliyor. Tamam, geç de olsa savcılığa iletildi. Savcılık neden müvekkillerimin lehine olan bu delili dosyaya koymuyor. Belki de müvekkilim burada sanık olmayacaktı. Bu durum karşısında tepkiniz ne olacak merak ediyorum." dedi. aktifhaber

"Ergenekon"'da Telefon Kaydı Şişirme Örnekleri
(Yüksek Teknoloji+Düşük Ahlak = İleri Demokrasi)


Açık İstihbarat Özel
28.01.2011

"Ergenekon" süreci Emniyet güçlerimizin teknolojik olarak geldiği seviyeyi göstermesi açısından umut vericiydi. Emniyet'in bu teknolojik seviyeyi hukuk ve mesleki etikle de takviye ettiği noktada Türkiye'nin sırtının yere gelmeyeceğine eminiz.

O gün gelene kadar , "Ergenekon" sürecinde yaşandığı gibi, milletin hukuka ve emniyet güçlerine güvenini sarsan ve sanıkları içeri atmak için oynanan teknik numaralara daha çok rastlayacağız

En son olarak teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefon rehberine Hizbut Tahrir üyelerinin telefon numaralarının "sehven" kaydedildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Emniyet bir açıklama yaparak hatasını kabul etti.

Halbuki "Ergenekon" sürecinde hukuka "sehven" değil "sehvetle" yaklaşılan bu tarz onlarca vaka yaşandı da kimsenin haberi olmadı. Bugün "Ergenekon" uzmanı olarak televizyonlarda ahkam kesenlere hatırlatmak gerekiyor.

"Ergenekon" davalarında ilk günden itibaren savcılık makamının en sevdiği sorulardan bir tanesi...

"Şu kişi ile 100 küsur defa niye konuştunuz"

şeklinde sorulardı.

Sanıklar, bir iki toplantıda görüp, sonra bir iki defa telefonla , bayram/tebrik gerekçesi ile görüştükleri insanlarla "örgütsel ilişki olmak iddiası" ile defalarca suçlandılar. Ve bir çok sanık, telefon görüşme sayılarının şişirildiğini iddia ederek şikayetçi oldular.

Bu şişirilmenin nasıl gerçekleştirebileceği daha sonraki duruşmalarda ortaya çıktı.

Bir kişinin bir başkası ile telefonda görüşme sayısı tabi ki, o iki kişinin irtibatına/tanışıklığına dair somut bir kanıttır ama bu iki kişinin "örgütsel ilişkisini" kanıtlamaz. Bu iki kişinin telefonda çok sık görüşmesi de keza "örgütsel ilişkinin" değil , olsa olsa gevezeliklerinin kanıtıdır.

Örgütsel ilişki hukukta çok net tanımı yapılmış olup; iki kişi arasındaki konuşmaların sayısı değil, konuşmaların içeriği ile kanıtlanması gereken bir ilişki türüdür. Fakat "Ergenekon" sürecinde iddia makamı bir çok defa konuşmaların içeriğinden çok konuşma sayısını "örgütsel ilişki" kanıtı olarak ortaya koymuştur. Bu iki kişi telefonda kavga mı ediyor, birbirine küfür mü ediyor , maç sohbeti mi yapıyor....önemli değil...50 kez konuştuysa yaz örgüt şemasına.

En son olarak Teğmen Çelebi vakasında da, Emniyet'in "sehven" delillerle oynadığı ortaya çıkması üzerine, kıyamet alameti Rasim Ozan Kütahyalı gibi "Ergenekon" sürecinin misyoner kalemleri ,

"ama Hizbut Tahrir üyeleri ile 109 defa konuştuğu kayıtlarda sabit" gibi cümlelere sarılmaya başlamıştır.

Teğmen Çelebi ve avukatlarının, sanıkların bu iki Hizbut Tahrir üyesi ile tesadüfen taksisine binmesi üzerine tanıştıkları ve bu kişilerle bir iki kez konuştuğunu beyan etmesine rağmen.

Bir kişinin telefon rehberine o kişi gözaltındayken "sehven" kayıt eklenebildiğini öğrenmiş olduk. Peki o kişinin telefonu, telefonu kendisindeyken bile, aramadığı halde nasıl başka bir numarayı aramış gösterilebilir?

İşte ancak teknoloji şehveti , intikam şehveti ile harmanlanmış olanların "sehven" becerebileceği bu numaranın sırrı şu :

Internet üzerinde isteyenin arayıp bulabileceği çeşitli yazılımlar , kod parçaları (API, v.s) ve hatta web siteleri mevcut.

Bunları kullanarak, bir yazılım arayüzü üzerinden, arayan numarayı ve aranan numarayı giriyorsunuz, yazılım /websitesi hedef telefonu sizin verdiğiniz numaradan çaldırıyormuş gibi arıyor.
Hatta bazı GSM firmaları bu tarz yazılımlar/web siteleri geliştirebilesiniz diye kendi telefon altyapıları ile entegre çalışabilen program arayüz kodlarını (API) ücretsiz temin ediyorlar.

Örnek mi...

İşte Orange firmasının, bir numarayı başka bir numaradan aratacak uygulamalar geliştirin diye sunduğu API'si ...

İki telefon arasında nasıl arama yaptırılır?

Tabi Orange bunu profesyonel amaçlı yazılımlar geliştirilsin diye sunuyor. İnsanlara iftira atacak altyapılar oluşturulsun diye değil.

"Ergenekon" sanıkları, kendi telefon arama/aranma kayıtlarının da işte bu yöntemlerle şişirildiğini iddia ettiler ve mahkeme süresince şikayette bulundular.

Haberiniz oldu mu?

Olmadı.

Neden?

Çünkü daha Mustafa Balbay'lar, Tuncay Özkan'lar, Çetin Doğan'lar içeri alınmamıştı. "Elit" sanıkların arkadaşları da "Ergenekon" uzmanı olarak ekranlarda peydahlanmamıştı.

Eskiden , bir tutam toz sıkıştırıp içeri attırmak modaydı. Şimdiden bir tutam CD, bir tutam kayıt ve bir tutam yazılımla insanları peşinen damgalayıp, masumluklarını kanıtlayana kadar içeride süründürebiliyorsunuz.

İleri demokrasi ancak yüksek teknoloji ve düşük ahlakla mümkün olabiliyor.

Polis bülteni Taraf'ın yazarları ise utanmadan, sanki bu sanıklara hayasızca iftira atan, insanları "darbeci", "terörist" diye peşinen damgalayan kendi gazeteleri değilmiş gibi şimdi

"Teğmen Çelebi tahliye edilmeli"

diye televizyonlarda adil ve dürüst pozlarına bürünebiliyorlar. Karşılarında bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayan, doğru düzgün araştırmadan her yeme atlayan cahil bir muhalefet olduktan sonra karşı tarafın cahillerinin bu kadar ucuz kahramanlık taslaması doğal.

Yüksek teknolojiyi öğrenmeden düşük ahlakla mücadele etmemizin mümkün olmadığını bir kez daha anlamış bulunuyoruz.

Açık İstihbarat





Başörtülü Kızın Babasına 6 Ay hapis Onandı..!
20.03.2012



Haklı ve mağdur olanlar haksız ve suçlu ilan edilirken; hak ihlali yapan ve yasaları çiğneyenler haklı ve mağdur görülmüşlerdir" denilen basın açıklamasında, "Yetkililerin; Anayasanın MADDE 42 de belirtilen "Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz", MADDE 24 de belirtilen " Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir", MADDE 10 da belirtilen " Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" Ve MADDE 40 ta belirtilen "Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir" diye açıklanan hak ve hürriyetleri ihlal ettikleri, kanunları çiğnedikleri belirtildi.

Kızını Günlerce Okul Kapısına Götüren Veli mi, Öğrenciyi Okula Almayanlar mı Suçlu?

TCK 265/1. maddesi gereği Mehmet Polat'a verilen cezanın haksız ve hukuk dışı olduğu vurgulanan açıklamada, esasen kamu görevlisinin öğrenciyi okula almama ve dışarı çıkarmasının anayasal bir suç olduğu ifade edildi.
Başörtülü Kızın Babasına 6 Ay hapis Onandı..!

Kaynak: http://www.facebook.com/photo.php?fbid=369216923112194&set=a.369216593112227.93507.150543188312903&type=1&theater

Çevik Bir, Karadayı adına Yargı'da terör estirmiş
8 Aralık 2012



28 Şubat sürecinde Çevik Bir ‘Genelkurmay Başkanı adına’ yüzlerce suç duyurusu yaptı. ‘Takipsizlik’ verilen dosyaları emirle yeniden açtırıp, istediği gibi karar çıkarttı. Emre itaat etmeyen hakim-savcı sürgün edildi.

HAMZA ERDOĞAN / STAR

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na Adalet Bakanlığı’ndan yeni gelen belgeler, 28 Şubat sürecinde TSK’nın, mahkemelere ve Adalet Bakanlığı’na resmen emir ve talimatlar yağdırdığını ortaya çıkardı. Buna göre, kendileri ile ilgili en küçük bir eleştiri yapan gazeteciler hakkında Adalet Bakanlığı’na suç durusunda bulunan 28 Şubatçıların, takipsizlikle sonuçlanan yada kapanan dosyaları talimatla yeniden açtırdıkları ve lehte karar aldırdıkları görülüyor. Üstelik kararın istedikleri yönde çıkması için dosyaları ‘derhal’ vurgusuyla askeri üyelerin bulunduğu Ağır Ceza Mahkemelerine aldırmışlar. Talimatlara uymayan hakim ve savcılardan bazılarının yerini değiştirilmiş, bir kısmına ise cezalar verilmesi sağlanmış. Yargıya verilen talimatların çoğunun altında ise dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ‘namına’ Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in imzaları var.

Çevik Bir, yargıya emir veriyor

STAR, Adalet Bakanlığı’ndan geç geldiği için Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu raporuna girmeyen belgelere ulaştı. Adalet Bakanlığı’ndan yeni gelen belgelerde, BÇG’nin başındaki Çevik Bir’in yargıya yönelik şok yazışmaları yer aldı. Gelen belgelerde askerin, özellikle Adalet Bakanlığı ve mahkemeler üzerinde kurduğu baskının sadece brifinglerle sınırlı kalmadığı anlaşıyor.

İsteğimiz işlemi yap acil bilgi ver

Adalet Bakanlığı’ndan gelen çok sayıdaki belgelerde, TSK’nın, 28 Şubat sürecinde tüm yazılı basın taranarak kendileri aleyhinde olan yazı ve haberler varsa, kendilerine suç isnat eden yada tenkit eden ne kadar yazı varsa bunlarla ilgili Adalet Bakanlığı’na suç duyurusunda bulundukları görülürken, sonucundan da Genelkurmay Başkanlığı’nın acilen haberdar edilmesi talep ediliyor. Yazışmaların baskı unsuru olarak kullanılması dikkat çekiyor. Suç duyurularındaki temel suçlamanın “devletin askeri kuvvetleri alenen tahkir ve tezyif edilmektedir” klişesi olması da dikkat çekiyor.

Bakanlık takipçisi olmuş

Savcılıklara yapılan suç duyurularının ardından Çevik Bir’in ‘gizli’ ibareli yazışmalarla Adalet Bakanlığı’ndan ivedi olarak bilgi istediği görülüyor. Bakanlıkların, ilgili makamlardan dosyalarla ilgili aldıkları bilgi ve belgeleri ise Genelkurmay Başkanlığı’na ‘Arz olunur’ ibaresi ile çok kısa sürede ulaştırdıkları anlaşılıyor.

Beğenmedim ağır cezaya gitsin

Genelkurmay Başkanlığı, o dönemde sadece suç duyurusu yapmakla kalmamış, suç duyurusunda bulundukları dosyalara bakan hakim ve savcıları yakın markaja da almış. Açtıkları davaların sonuçlarını beğenmeyince müdahale etmişler. Örneğin gazetecilerle ilgili yapılan suç duyurularında takipsizlik kararı verilince derhal harekete geçip itiraz ettikleri görülüyor. Çevik Bir imzalı yazılarda, mahkemelere “Siz... takipsizlik verdiniz. Derhal dosyayı Ağır Ceza mahkemesine gönderin” diyerek savcı ve hakimlere doğrudan talimatlar verildiği görülüyor.

Emre karşı gelene ceza var

Belgelere göre, ayrıca, Çevik Bir imzası ile açılan davalarda istenen sonuçlar alınmayınca zorbalığa başvurulmuş. Buna göre, kendi talimatlara uymayan ya da istedikleri yönde karar vermeyen hakim ve savcıları cezalandırmışlar. Bunun için özellikle hakimler hakkında Adalet Bakanlığı ile HSYK üzerinden baskılar kurulmuş. Hakim ve savcıların tayinleriyle ilgili bizzat müdahil olmuşlar. Çok sayıdaki belgelerden bunların bir kısmında yer değiştirme bir kısmında ise cezalar verdikleri anlaşılıyor.

‘Postallı demokrasi’ dedi Yazıcıoğlu’nu cezalandır

GENELKURMAY’IN 28 Şubat sürecinde hakkında suç duyurusu yaptığı binlerce kişilik isim listesi de belgeler arasında. Ancak; suç duyurusunda bulunanların çoğunluğunu gazeteciler, siyasetçiler ve STK temsilcileri oluşturuyor. Bunların arasında Nazlı Ilıcak ve merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dikkat çekiyor. Özellikle Yazıcıoğlu hakkında Meclis’te yaptığı “Türkiye Cezayir olmayacak; ama Suriye de olmayacak” sözü başta olmak üzere çeşitli konferanslarda yaptığı konuşmalarla sürece karşı çıkışını özetleyen “Postallı demokrasi istemiyorum” şeklindeki beyanatları tek tek tespit edilerek hakkında tek suç duyurusunda bulunulmuş.

KAPANAN DOSYA AÇILDI BİR’İN İSTEDİĞİ KARAR ÇIKTI

KOMİSYONA gelen belgeler arasında, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi H. Atasoy, başörtüsüyle kampusa girdiği için “Bir yarıyıl yükseköğretim kurumundan uzaklaştırma” cezası aldı. Kararın iptali için dava açtı. Davayı inceleyen Bursa 2. İdare Mahkemesi, disiplin cezasının uygulanmaması için “Yürütmenin durdurulmasına” karar verdi. Ancak BÇG devreye girdi. Mahkemenin Başkanı Sabri Ünal Aydın Bölge İdare Mahkemesi üyeliğine, mahkemenin üyesi Mehmet Ali Ceran ise Gaziantep Vergi Mahkemesi üyeliğine gönderildi. Yerlerine atanan yeni hâkimler kanalıyla, dosyanın yeniden açılmasını sağlanarak dava öğrenci aleyhine sonuçlandırıldı.

Star Gazetesi
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Arl 21, 2012 11:32 pm tarihinde değiştirildi, toplam 13 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Tem 01, 2010 8:42 pm    Mesaj konusu: "16 Zanlınyı Seyfi Oktay Salıverdi" Alıntıyla Cevap Gönder

"16 Zanlınyı Seyfi Oktay Salıverdi"

Başbağlar katliamından sonra 16 zanlının yakalandığını ancak dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay'ın talimatı ile salıverildiği iddia ediliyor...
01 Temmuz 2010
Erzincan Başbağlar Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği Başkanı Mehmet Aydın, Başbağlar katliamından sonra 16 zanlının yakalandığını ancak dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay'ın talimatı ile serbest bırakıldıklarını ileri sürdü.

Erzincan Başbağlar Köyü'nde yaşanan katliamda hayatını kaybeden 33 kişi, 17. yıldönümünde düzenlenecek çeşitli etkinliklerle anılacak. Başbağlar Köyü Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği'nin düzenleyeceği ilk anma toplantısı 3 Temmuz'da Fatih Camii'nin duvarlarına katliamdan görüntülerin yer aldığı bir fotoğraf sergisi ve basın açıklaması ile başlayacak. 5 Temmuz'da ise katliamın yaşandığı Başbağlar Köyü'nde anma töreni düzenlenecek.

17 YILDIR ADALET BEKLİYORUZ

Erzincan Başbağlar Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği Başkanı Mehmet Aydın, 17 senedir katillerin yakalanarak adalete teslim edilmesini beklediklerini söyledi. Katillerin bulunmadan Başbağlar katliamının aydınlatılamayacağını belirten Aydın, 'Biz köy yaşanan feci katlimada 33 şehit verdik, Köyümüzü hayvanlarımızla birlikte yakarak taş üzerinde taş bırakmadılar' dedi.

Aydın, olaydan sonra yakalanan 16 zanlının delil yetersizliği gerekçesi ile dönemin Adalet Bakanı, Ergenekon şüphelisi Seyfi Oktay ve SHP Milletvekili Mustafa Kul'un devreye girmesiyle serbest bırakıldığını ileri sürdü. Aydın şunları söyledi: 'Sivas'ta Madımak Oteli'nin yakılmasından sonra Alevi-Sünni çatışması çıkarmayı amaçlayan olayla ilgili 16 zanlı yakalandı. Ancak dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay'ın müdahalesi sonucu zanlılar serbest sırakıldı. Aradan 17 yıl geçmesbine rağmen bugün yine katilleri arıyorlar. O gün hayatını kaybedenlerin çocukları bugün bizlere 'Benim babamın kattilleri nerede?" diye soruyorlar."

Kaynak: Yeni Şafak

Cihaner Davasında Hukuk Skandalı
03 Temmuz 2010

Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ülker, “Birleştirme kararı kesinleşmedi” deyince sanık avukatı “Böyle derseniz tahliyeler tehlikeye girer” diye uyardı. Bunun üzerine Ülker tutanaktan kendi sözünü çıkardı.
Fotokopi belgelerle Erzincan Ergenekon davasını Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in ‘evrakta sahtecilik’ davasıyla birleştirerek Cihaner dahil 13 tutuklu sanığı tahliye eden Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin Başkanı Ersan Ülker’in, dünkü duruşmada ağzından kaçırdığı sözler hukuk skandalını gözler önüne serdi. Başkan Ülker, iki davanın birleştirilmesinin kesinleşmediğini ve bu sebeple Cihaner dışındaki sanıklara savunma hakkı verilmeyeceğini açıkladı. Sanık avukatları “bu durum önceki tahliye kararını tartışmalı hale getirir” deyince Başkan Ülker, o sözlerini tutanaklardan sildirdi.

HEYECANLANMAYIN AVUKAT BEY

Dünkü duruşmanın başında Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Erzincan Ergenekon davasıyla Dursun Çiçek davasını birleştirme ve uyumsuzluğu çözmek için dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesine yönelik kararını okuyan Yargıtay 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker, savcıya görüşünü sordu. Savcı Enis Luş, Ceza Genel Kurulu’nun kararını beklenmesini istedi. İlhan Cihaner ve avukatı Turgut Kazan, Ergenekon Mahkemesi’nin birleştirme kararının yok hükmünde olduğunu ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun karar vermesine gerek olmadığını savundu. Avukat Kazan yeni belge vermek isteyince Başkan Ülker “Heyecanlanmayın, bunu biz çözmeyeceğiz. Yüksek Ceza Genel Kurulu çözecek” dedi.

BİRLEŞTİRME KESİNLEŞMEDİ SÖZ HAKKI YOK

İşte tam da o andan sonra Daire Başkanı Ersan Ülker’den Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin, asliye ceza mahkemesi sıfatıyla baktığı Cihaner’in “resmi evrakta sahtecilik” davasını, Erzurum’daki “terör örgütüne üye olma” davası ile birleştirip sanıkları tahliye ederken hukuksuzluk yapıldığını itiraf anlamındaki sözler geldi. Cihaner’in savunmasını tutanağı geçiren Ülker, diğer sanıklarla ilgili “Sanıkların hazır oldukları anlaşılmış ise de, henüz birleştirme kararı kesinleşmediğinden bu sanıklara bu aşamada söz hakkı verilmesine gerek olmadığı anlaşıldığından” cümlesini tutanağa yazdırdı.

BAŞKAN ÜLKER’İ AVUKATLAR UYARDI

Bunun üzerine sanık avukatlarından Sadullah Kara araya girdi ve Başkan Ülker’in itiraf gibi cümlelerini geri alması için uyardı. Avukat Kara, “Böyle bir karar, daha önce verilen tahliye kararını tartışmalı hale getirir” dedi. Diğer avukatların da araya girmesiyle 11. Ceza Dairesi Başkanı Ersan Ülker katibe “o cümleyi silelim” diyerek, söz konusu cümleyi sildirdi ve diğer sanıklara söz hakkı verdi. Ülker, silinen cümlenin yerine “Sanıkların her birine ayrı ayrı söz verildi” diye yazdırdı. Söz verilen Erzincan Ergenekon sanıkları da davanın İstanbul değil Yargıtay’da görülmesini talep etti.

Saldıray Berk yine gelmedi

Yargıtay 11. Ceza’daki dünkü duruşmaya Cihaner ile birlikte Erzincan Ergenekon sanıkları da katıldı. Önceki duruşmada tahliye edilen MİT Erzincan Müdürü Şinasi Demir, MİT elemanları Sadri Barkın İnce ve Kıvılcım Üstel, Erzincan Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Üsteğmen Ersin Ergut, astsubaylar Orhan Esirger ve Şenol Bozkurt duruşmada hazır bulundu. Daha önce sivil savcılara ifade vermeye gitmeyen ve Erzurum’daki davalara da katılmayan sanık 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk Yargıtay’daki duruşmaya da gelmedi. Berk’le birlikte sanık albaylar Recep Gençoğlu ve Albay Ali Tapan da duruşmaya katılmadı.

Tahliye kararı duruşmadan önce mi verildi dedirtmişti
aktifhaber

Kılıçdaroğlu mu yoksa HSYK’mı?
Mehmet KIVANÇ
03 Temmuz 2010

Önümüzdeki günlerde Anayasa Mahkemesi referanduma sunulan anayasa değişiklik paketini “şekilden” incelemeye başlayacak.
Muhtemelen ilk toplantıda bir karar verilmeyecek ama sonucu kestirmek aslında hiç de zor değil.

Paketin demokratik olması, insan haklarını ön plana çıkarması, hukukun üstünlüğünü savunması vs... Hepimizde biliyoruz ki bunların hiçbiri mahkemenin karar vermesinde etkili olmayacak. Mahkeme üyelerinin mevcut siyasi görüşleri, eğilimleri, ilişkileri veya ideolojileri kararı oluşturacak. Kararı verdikten sonra da buna Anayasa içinde hukuki gerekçeler bulunacak. Eğer anayasa içinde bu hukuki zemin yoksa “oluşturulacak”.

Bu şimdiye kadar böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.

Tıpkı parti kapatmalarında olduğu gibi.

Tıpkı başörtüsü kararında olduğu gibi.

Bu girişten sonra başlıktaki soruyu tekrar yazarak başlayalım.

Kılıçdaroğlu’mu yoksa HSYK’mı?

Anayasa mahkemesi aslında bu temel soruya cevap arıyor. Birini diğerine tercih etmek istemiyor. Her iki şıkkı birden işaretleyecek bir “ara cevap” bulmak için uğraşıyor. Bu söylenti Ankara’da birçok kesimde alttan alta dillendiriliyor.

İddiaya göre Anayasa Mahkemesi, ne Akpartiyi sevindirmek ne de “karşı” tarafı üzmek istemiyor. Kararı öyle formüle etmeye çalışıyor ki Akparti kazanım elde ettiğini düşünerek “hiç yoktan iyidir” derken “karşı” taraf alttan alta sevinmeli, “işlem tamam” demeli.

İşte burada o sorunun cevabı yatıyor aslında. Ne yardan geçerim ne serden zihniyeti ile Kılıçdaroğlu ve HSYK’nın bu süreci zararsız atlatması isteniyor.

Peki, neden böyle diyorum.

Çünkü CHP genel başkanlığına gelişiyle birlikte iyi bir rüzgâr yakalayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun aynı rüzgarı hız kesmeden seçime kadar taşıması isteniyor. Ancak olası bir iptal kararı rüzgarın yön değiştirmesine neden olabilir. Yani demokrasi dışı bir “zorlama”, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi Akpartiye tepki oylarını toplayabilir. Bir anlamda kaş yaparken göz çıkabilir. Bu ise 2011’de Akparti’yi iktidardan indirip “CHP-MHP koalisyonunu” iktidara getirmeye çalışanların hiç işine gelmez.

Paketin tümünü iptal mantıklı değil. Ama sadece iki madde iptal edilebilir. Anayasa mahkemesinin ve HSYK’nın yapısını düzenleyen maddeler. Fakat Burada “karşı” taraf, herhangi bir kazayı göze alamıyor. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin yapısını düzenleyen maddeyi “yem” olarak paket içinde bırakmayı düşünüyor.

Cumhurbaşkanlığı makamında Abdullah Gül’ün olması nedeniyle her halükarda Anayasa Mahkemesi’nin yapısı kısa süre sonra değişecek. Bu nedenle fazladan bir tepki çekmeye gerek yok. Anayasa Mahkemesiyle ilgili düzenleme pakette bırakılarak sanki demokrasiden yanaymış tavrı ile göz boyanabilir. AB’nden gelecek tepkiler de böylece azaltılabilir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, kendi hakkındaki maddeye “ellemediği” için gelecek tepkilere rahatlıkla karşı durabilir. “Bak kendi hakkımdaki maddeye bile ellemedim” der.

Ama HSYK böyle değil.

Onun feda edilmesi mümkün değil.

Cumhurbaşkanı dahil kimsenin zaten elini sürmesi mümkün olmadığı için bu maddenin kesinlikle paketten çıkması gerekiyor. Üstelik tek bir madde paketten çıkarılırsa fazla göze batma da yaşanmaz.

Ancak burada da başka bir “sorun” var.

Akparti’nin (özelde ise Tayyip Erdoğan’ın) geri adım atmama ihtimali var. TSK’nın 27

Nisan e muhtırasına karşı gösterilen bir tepki gelebilir. Bunun zeminini de Anayasa mahkemesi raportörlerinden Doç.Dr Osman Can oluşturdu.

TBMM, Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararını, anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile “yok hükmünde sayabilir”

Bu bir yönden kaos gibi görünse de Meclis’in vereceği bu karara kim nasıl karşı çıkacak. Kapatma davası mı açacaklar? Yoksa darbe mi yapacaklar? Bunlardan daha önemlisi onların arkasından kimler bunu destekler. Osman Can birilerinin kulağına kar suyu kaçırdı.

Şimdi Anayasa Mahkemesinde 6-3 lük bir “dengenin” oluştuğu dile getiriliyor. 6 üye iptal isterken 3 üye pakete dokunulmasın diyor. Geriye kalan 2 üye ise şu an için çekimser. İşte herşey o iki üyede düğümleniyor. Bu senaryolar da o “iki üye” üzerinden sahnelenmeye çalışılıyor.

Eğer “karşı” taraf Kılıçdaroğlu’nun rüzgarının seçime kadar gideceğinden emin olurlarsa paket tek satırına dokunulmadan referanduma gidecek.

Böylece “karşı taraf” referandumda pakete hayır çıkacağını düşünüyor. O “darbenin” ardından yapılacak seçimde de Akparti iktidardan uzaklaştırılacak ve “eski, mutlu günlere” geri dönülecek. Akparti’nin “yıktığı” ne varsa tekrar inşa edilecek.

Ama tüm bu senaryoların zayıf bir tarafı var.

Kılıçdaroğlu’nun kendisine biçilen “halkçı, sıcak, samimi, demokrat” rolü daha ne kadar oynayabileceği. Çünkü daha ilk günden itibaren çuvallamaya başladı. Kürt sorunu ve başörtüsü sadece başlangıç.

Ya saat gece yarısı 12’yi geçtiğinde büyü bozulursa?

mehmet.kivanc@kanal7.com

HSYK'da Kardeş Kurtarma Operasyonu
06 Temmuz 2010

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in, adı sahte ilaç ve reçete yolsuzluğuna karışan kurul üyesi Musa Tekin'in kardeşini polis ve adliyeden kurtardığı ortaya çıktı.
İhbar dilekçesiyle harekete geçen Adalet Bakanlığı müfettişlerinin tespitlerine göre, eczanesinde 2 milyon TL'lik sahte kupür ele geçirilen kardeş Bülent Tekin, gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra elini kolunu sallayarak Emniyet'ten çıktı. Aynı operasyonda tutuklanan matbaa sahibi ve iki çalışanı ise ceza aldı.

Adalet Bakanlığı'na ulaşan bir şikâyet dilekçesi, gözleri Ergenekon soruşturmasının hakim ve savcılarına müdahale girişimleriyle gündeme gelen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) çevirdi. Dilekçede HSYK Asil Üyesi Musa Tekin'in adı sahte ilaç ve reçete yolsuzluğuna karışan kardeşi Bülent Tekin'i, yargılanmaktan HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in kurtardığı iddiası yeraldı. Dilekçe üze-rine harekete geçen Adalet Bakanlığı müfettişlerinin, Özbek'in, Ankara Emniyeti ve soruşturmayı yürüten savcıyı arayarak Tekin'i serbest bıraktırdığını tespit ettiği ileri sürüldü.

MATBAA SAHİPLERİ ELE VERDİ

Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Büro Amirliği ekipleri bir ihbarı değerlendirerek 2006 yılında Keçiören Kazım Karabekir Caddesi'nde bulunan bir matbaaya baskın düzenledi. Matbaada çok sayıda ilaç kutusu ve sahte kupür ele geçiren mali polis, soruşturmayı derinleştirdi. Emniyet güçleri, gözaltına alınan matbaa sahibi ve iki çalışanın verdiği bilgiler doğrultusunda Keçiören'de bir eczaneye daha baskın düzenlendi.

Baskında piyasa değeri 2 milyon TL tutarında sahte ilaç kutuları ve kupür ele geçirildi. Bunun üzerine eczane sahibi Bülent Tekin gözaltına alındı.

ÖZBEK'TEN EMNİYET'E TELEFON

İddialara göre, sorgulanmak üzere Mali Büro Amirliği'ne getirilen Bülent Tekin'in kim olduğu kısa süre sonra HSYK Başkanı Kadir Özbek'in İl Emniyet Müdürlüğü'ne telefon açması üzerine öğrenildi. Gözaltına alınan Bülent Tekin'in HSYK üyesi Musa Tekin'in kardeşi olduğunu söyleyen Özbek, konu hakkında bilgi aldıktan sonra soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı'nın ismini aldı.

3 KİŞİ CEZA ALDI TEKİN KURTULDU

Cumhuriyet Savcısı ise, Bülent Tekin'in ifadesini kendisinin alacağını söyleyerek emniyetten serbest bırakılmasını istedi. Bu gelişme üzerine serbest bırakılan Tekin elini kolunu sallaya sallaya emniyetten ayrıldı. Matbaa sahibi ve 2 çalışan ise 2 gün gözaltında kaldıktan sonra, elleri kelepçeli adliyeye sevk edildi. Nöbetçi mahkemenin kararıyla tutuklanan matbaa sahibi ve 2 çalışanı, yaklaşık iki ay cezaevinde kaldı. Şüpheliler mahkemece, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Yargılama sonunda bu 3 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı. Bülent Tekin ise bu olaydan hiç bir ceza almayarak kurtuldu.

Savcıya sicil numarasını sordu

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner Ergenekon kapsamında gözaltına alınırken de devreye girdiği ortaya çıkmıştı. Özbek'in, gözaltı işlemi sırasında, odada bulunan savcıları arayıp sicil numalarını sorduğu tespit edilmişti. Gözaltı sırasında Cihaner'le konuştuğu kamera kayıtlarına giren Özbek kendisini "Durum hakkında bilgi aldım" diye savunmuştu. Ancak, Cihaner'le bir gün önce telefonla konuşan Özbek'in, operasyondan haberi olduğu belirlenmişti. Cihaner gözaltına alındıktan sonra, soruşturmayı yürüten savcılar HSYK tarafından değiştirilmişti.

Yenişafak

Cihaner'den Sekman'a Şok Talimat
08 Temmuz 2010
İlhan Cihaner'den avukatı Hamit Sekman'a hiç bir hukukçunun yapamayacağı talimatlar.....Hamit Sekman'ın çantasından çıktığı iddia edilen şok talimatlar....

Hamit Sekman’ın çantasından, Cihaner’in şok talimatları çıktı:

Ergenekon soruşturması kapsamında geçtiğimiz hafta evi ve ofisi aranan Hamit Sekman’ın cübbesini koyduğu çantadan Ergenekon sanığı Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in talimatları çıktı. Polisin arama sırasında ele geçirilen notlarda Cihaner, Hamit Sekman’dan tanıklarla görüşüp onlara baskı yapmasını, Cihaner aleyhinde tanıklık yapmaları halinde yüklü tazminat davaları açılacağını söylemesini istediği ifade ediliyor.

Yargıtay’ın belge niteliği taşımayan fotokopi kağıtları ile cezaevinden kurtardığı Ergenekon sanığı Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, avukat Hamit Sekman’a tanıklara baskı kurulması yönünde talimat verdiği ortaya çıktı.
Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı operasyon kapsamında ev ve ofisi basılan avukat Hamit Sekman’ın cübbesini koyduğu çantanın içinden çıkan notlarda, Cihaner’in tanıklara baskı yapılmasını istediği, yüklü tazminat davaları ile gözlerinin korkutulması gerektiğini belirttiği iddia ediliyor.

ÇANTADAN CİHANER’İN TALİMATLARI ÇIKTI

Geçtiğimiz hafta Ergenekon soruşturması kapsamında Erzincan’da yapılan operasyonlarda aralarında ADD Erzincan Şube Başkanı Hüseyin Baydaş, Ergenekon sanığı Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in eski Avukatı Hamit Sekman ve bazı muvazzaf subayların ev ve ofislerine baskın düzenlenmişti. Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden alınan arama ve el koyma kararı uyarınca Erzincan’a giderek operasyonu bizzat yöneten Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Taner Aksakal, şüpheli ikametlerde suç unsuru taşıyan birçok belgeye el koydu. Savcı Aksakal gözetiminde yapılan aramalarda Ergenekon sanığı İlhan Cihaner tarafından yazıldığı iddia edilen ve tanıklara baskı yapılması ile ilgili talimatlara ulaşıldı.

Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’in eski avukatı Hamit Sekman’ın ofisini basan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, ofiste yaptıkları aramada Sekman’ın cübbesini koyduğu çantanın alt kısmına gizlenmiş, Cihaner tarafından yazıldığı belirtilen notları ele geçirdi. Cihaner’in cezaevinden gönderdiği belirtilen el yazısı ile kaleme alınmış notlarda, Cihaner’in avukatı olduğu dönemde Sekman’dan kendisi aleyhine ifade veren tanıklarla görüşmesini ve onlara baskı yapmasının istediği ifade ediliyor. Çantadan çıkan bir diğer notta ise Cihaner’in cemaat soruşturmasında gözaltına aldırdığı hocaların aleyhte ifade vermesinin önüne geçmesini istediği de belirtiliyor. Cihaner’in Sekman’a ‘hocaları yüklü tazminat davası ile tehdit et’ şeklinde talimat verdiği ifade ediliyor.

SEKMAN’DAN ÇIKAN NOTLARLA
CEZAEVİ ZİYARETİ UYUMLU

Terörle Mücadele ekiplerinin yaptığı aramalarda çıkan notlar, daha önce Vakit’in gündeme getirdiği Cihaner’in avukatı Hamit Sekman’ın cemaat üyeleri ile görüşerek “Cihaner’in elinde çok ciddi deliller var. Avukatlığınızı bana vermezseniz günışığını göremezsiniz” şeklindeki iddiayı da destekliyor. Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’in, cemaat soruşturmasında tutuklattığı cemaat mensuplarına o dönem avukatlığını yapan Hamit Sekman vasıtasıyla ilginç tuzaklar kurduğu iddia edilmişti. Ergenekon’un Erzincan yapılanmasına ilişkin dava kapsamında sanık olan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in avukatı Hamit Sekman’ın, cemaat baskınları olduğu dönemde tutuklanan kişilerin avukatlığını yapmak için yoğun bir uğraş verdiği ortaya çıkmış, Cihaner’in, sanıkların lehine delilleri karartmak ve cemaatten bilgi sızdırmak için Sekman’ı Erzincan Cezaevi’ne gönderdiği ortaya çıkmıştı.

Vakit

Hasan Cemal
Milliyet Gazetesi
Askerle yüksek yargı arasında gizli kapaklı olan!
02 Mayıs 2010

Ankara, 4 Mart 2008, öğleden sonra saat beş. Mercedes marka siyah bir araba Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na giriş yapar. Ziyaretçi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’tür.

‘Özel davetli’dir.

Bu nedenle olacak, Osman Paksüt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yanına çıkarken bazı özel önlemler alınır.

Komutan katı boşaltılır. Daha ilginci, güvenlik kameraları karartılır. Anlaşılan, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’yle Kara Kuvvetleri Komutanı’nın buluşması gizli kalsın istenir.

Buluşmanın tarihi de ilginçtir.

Daha yedi gün önce türbanın üniversitelerde serbest bırakan karar, 411 milletvekilinin oyuyla, yani “Kaosa kalkan 411 el”le geçmiş, Baykal’ın CHP’si tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve iptal edilmiştir.
Paksüt-Başbuğ arasındaki gizli görüşmeden 13 gün sonra da, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Ak Parti hakkında kapatma davası açılır.

Yüksek yargıyla asker arasındaki ‘gizli buluşma’yı tüm ayrıntılarıyla yakalayan gazetecinin adı Mehmet Baransu’dur, haberi manşetinde patlatan ise Taraf gazetesi...

Önce yalanlanmak istenen, ‘seviyesiz karalama’ diye Genelkurmay açıklamasına konu olan gizli buluşma bir süre sonra sessizce kabullenilecek, gazeteci ve gazete hakkında da Genelkurmay tarafından herhangi bir dava açılmayacaktır.

Mehmet Baransu’nun yeni çıkan ve Karargah(*) adını taşıyan güzel kitabının sayfaları arasında dolaşırken okudum Başbuğ-Paksüt buluşmasını.

Askerle yüksek yargı arasındaki üstü örtülü ya da gizli kapaklı ilişkiler konusunda daha birçok çarpıcı örnek var Baransu’nun kitabında.
Bu örnekler okundukça, askerle siyasetin bu ülkedeki iç içeliği çok daha iyi anlaşılıyor.

Askerin silahlı bir siyasal parti gibi, devlet içinde devlet gibi davrandığı konusunda herhangi bir kuşku kalmıyor.

Üstelik, bütün bu örnekler öyle uzak bir geçmişe değil, 2000’li yıllara, çok yakın zamanlara ait örnekler...

Bunların büyük bölümünü daha önce Taraf gazetesinde Mehmet Baransu imzalı haberler olarak okuduk. Ama şimdi bunları toplu olarak bir kitabın içinde tarih sırasına göre ve bazı başka ayrıntılarla birlikte okumak, çok daha öğretici oluyor
(..)
Milliyet

AMERİKALI SAVCI İLE ÇALIŞTAY DOĞRULANDI
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Amerikalı savcı ile çalıştay doğrulandı!

Adalet Bakanlığı’nın yargı reformu dediği çalışmaları, yabancı uzmanların katkılarıyla oluşturduğu, hem bize gönderilen resmi açıklamalar hem de bizzat Adalet Bakanı’nın Meclis’te CHP Zonguldak milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün soru önergesine verdiği cevapla kesinleşti.
Adalet Bakanlığı’nda Amerikalı bir danışman savcının bulunmadığını, bu savcının ABD Büyükelçiliği’nde görevli olduğunu anlatan Adalet Bakanı Sadullah Ergin konu ile ilgili olarak şunları söyledi:
“Ülkemiz ile ABD makamları arasında terör örgütü PKK/KONGRA-GEL’in Avrupa’daki faaliyetlerinin sona erdirilmesi amacıyla ABD’nin Ankara Büyükelçiliği yetkilileriyle yapılan ortak planlama ile Avrupalı savcıların terörle mücadele konusunda Türk meslektaşlarıyla bir araya gelerek gelecekte yapılabilecek iş birliği konularında fikir ve bilgi paylaşımında bulunmalarını teminen 25-26 Ocak 2007 tarihlerinde İstanbul’da ortak bir çalıştay düzenlenmiştir.
Söz konusu çalıştaya, Ceza Muhakemesi Yasa’mızın 250’nci maddesi uyarınca yetkili cumhuriyet başsavcı vekillerinin yanı sıra Almanya, İngiltere, Belçika ve Hollanda’dan 2’şer savcı katılmıştır. Ayrıca, Bakanlığımız tarafından düzenlenen bu çalıştaya Bakanlığımızdan 4 görevli ile Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı temsilcileri de katılmıştır. Bu toplantının devamı mahiyetinde 23-26 Haziran 2008 tarihleri arasında ’terör suçlularının iadesinde karşılaşılan sorunların uygulayıcılar ve uzmanlar tarafından tartışılması ve çözüm önerileri’ konulu ayrı bir toplantı daha yapılmıştır. Bir önceki toplantıda olduğu gibi, bu toplantıya da yetkili cumhuriyet başsavcı vekilleri ve emniyet temsilcilerinin yanı sıra ABD, Avusturya, Danimarka, Fransa, Belçika, Irak, İspanya ve Hollanda’dan temsilciler katılmıştır.”
Bakan Sadullah Ergin, bu iki toplantının dışında Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarla ve bu toplantıların organizasyonunda görev alan kurumlarla birçok alanda benzer çalışmalar yaptığını da söyledi ve örnekler verdikten sornra “Bu toplantıların, bu çalışmaların ülkemizin bağımsızlığıyla, yargı yetkisine müdahaleyle herhangi bir ilgisi yoktur” dedi.

***
İşte sorun bu anlayışta düğümleniyor. Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir temsilcinin katılmış olması bu toplantıların meşruiyetini sağlamaz. Bakanlık, özel yetkili Türk savcılarını, 25-26 Ocak 2007 tarihinde, ABD’den özel olarak gönderilmiş Amerikalı savcı Susanne Hayden’den eğitim almaya zorluyor! Bu tarihten sonra birçok soruşturma başlatılıyor. Soruşturmalar başladıktan sonra da aynı danışman, aynı savcılara eğitim vermeye devam ediyor!
Bu tür ilişkiler yargı bağımsızlığına zarar vermiyor da bizim yazılarımız mı zarar veriyor?
Biz bu konuları gündeme getirmekle, kamuoyunu aydınlatma görevimizi yaptık. Bu kadar önemli haberlere, diğer gazetelerin sessiz kalması, Türkiye’de basın hürriyetinin de olmadığını gösterir. Basını susturulmuş bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.

UYAP ile ilgili açıklama
Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Murat Aydın, UYAP sistemi ile ilgili bir açıklama daha gönderdi ve “UYAP’ın dışarıdan veya içeriden herhangi bir müdahaleye açık olması söz konusu değildir ve bu gibi iddialardan söz edilmesine neden olabilecek tek bir somut olay bile yaşanmamıştır. Söz konusu iddiaları dile getiren Danıştay Tetkik Hakimi Fetih Sayın da YARSAV Başkan Yardımcısı olarak dernek tarafından öne sürülen bu iddiaları dile getirmektedir. Bir konuda dava açılmış olması, iddiaların doğru olduğunu ve dava açanın haklı olduğunu göstermez, buna karar verecek olan yargıdır” dedi.

Yeni Çağ

Fırtına Paşa'nın Şok Emine Erdoğan Emri

Halkın oylarıyla Başbakan olan Erdoğan'ın eşinin milli günlerin kutlamalarına alınmaması için, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına bir genelge yayımlamış.
Balyoz soruşturması kapsamında gözaltına alınan Emekli Orgeneral İbrahim Fırtına'nın, Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde, “irtica ile mücadele” adı altında tesettürlü, sakallı ve türbanlı kişilerin VIP statüsü taşısalar dahi askeri alanlara alınmamalarının emredildiği ortaya çıktı. Şok belgede, komutan ve amir konumunda olan personele bu konuda asla zafiyet göstermemeleri emrediliyor.
10 Kasım 2003 tarih ve İrtica ile Mücadele konulu, “gizli” ibareli olarak Hava Harp Akademisi Komutanı Hv. Plt. Tümg. Rasim Arslan'a gönderilen yazının altında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral H. İbrahim Fırtına adı olduğu görülüyor.

ŞOK EMİRLER
Yazıda İrtica ile Mücadele adı altında şu 4 madde sıralanıyor:
“1- Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak, Atatürk ilkeleri doğrultusundaki çağdaş anlayışı yıkarak, kendi görüş ve fikirlerinin etkin olduğu bir rejim kurmak için faaliyet gösteren kıyıcı ve bölücü unsurlar, amaçlarına ulaşmak için ellerindeki siyasi erk dahil tüm güç unsurlarını kullanarak, kendilerine en büyük engel olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratma gayretlerini artırmışlardır.

KENDİLERİNE MÜDAHALE EDİLMEYECEĞİ DÜŞÜNCESİYLE…
2- Alınan tüm önlemlere rağmen, özellikle sivillere açık ortamlarda Garnizon Komutanlıkları bünyesinde yürütülen faaliyetlerde (Zafer ve Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonlarında), VIP statüsünde olup irticai fikirleri benimseyen art niyetli kişilerin, statülerinden faydalanarak kendilerine müdahale edilemeyeceği düşüncesi ile hareket ettikleri ve özellikle inkılap kanunları hilafında giyinen tesettürlü eşleriyle anılan faaliyetlere katıldıkları gözlenmektedir. Bu tür provokatif girişimlerin basın yoluyla kamuoyuna yansıtılması, TSK'yı güç durumda bırakmakta, irticai unsurları ve taraftarlarını cesaretlendirmektedir.

3- 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesi gereği Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamakla görevli, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ayrılmaz bir parçası olan Hava Kuvvetleri mensuplarını, her türlü ideolojik akımın etkisine karşı korumanın, komutan ve amirin en önemli görevlerinden biri olduğu asla unutulmayacaktır.

a- Komutan ve amir pozisyonunda bulunan personel, Anayasanın özüne ve esasına, inkılap kanunlarına, irtica ile mücadele kapsamında yayınlanan direktif ve emirlere aykırı davranışlara ve girişimlere kesinlikle müsamaha gösterilmeyecektir.

ÖNLEYİCİ TEDBİRLER ALINACAK VE GELİŞTİRİLECEK
b- İnkılap kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir akım veya ideolojiyi simgeleyen kılık ve kıyafete sahip olanların (tesettür, türban, sakal), VIP statüsü taşısalar bile lojmanlar bölgesi, orduevleri, askeri gazinolar, birlik, karargah ve kurumlar ile TSK'ya ait her türlü sosyal tesislere girmelerine müsaade edilmeyecek, önleyici tüm tedbirler alınacak ve geliştirilecektir.

ZAFİYETE KESİNLİKLE MÜSAMAHA GÖSTERİLMEYECEK
4- 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu gereği kendilerine tevdi edilen komutanlık ve amirlik görevlerini yerine getirmeyen, irticai unsurlarla mücadele azim ve kararlılığı konusunda zafiyeti tespit edilen komutan ve amir yetkilerine haiz personele, kesinlikle müsamaha gösterilmeyeceğini rica ederim.”

10 Kasım 2003 tarihinde dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına tarafından Hava Kuvvetleri birliklerine gönderilen genelgede, “VİP statüsünde olsalar bile başörtülü ve sakallıları birliklere, merasim alanlarına sokmayın” deniliyor.

Aynı İbrahim Fırtına 8 Eylül 1999 yılında da Hava Korgeneral'ken de yine örtü yasağının sıkıca uygulanmasını istemiş. Bu haber de 1 Şubat 2010 tarihli gazetemizde belgesiyle birlikte yeralmıştı.
19 Temmuz 2010
Kaynak: Vakit

Adnan Faruk
Başörtülü Kızlar ve Üniversite Tercihi: Çözümsüzlükten Çıkış

Başörtülü kadınların ve kız çocuklarının üçlü bir baskı ve kuşatma altında olduğunu biliyoruz. İlginç olan bu üçlü baskının da, aynı alanlarda kendini ortaya koymasıdır. Birinci grup; devlet ve kendini ‘devleti korumakla’ görevli kabul eden bürokratik elittir. İkinci grup; ortaya çıkan her türlü hak talebini ‘rejim meselesi’ olarak algılayıp karşı çıkan toplumsal kesimler oluşturmaktadır. Üçüncü grup ise din adına ve din üzerinden konuşarak başörtülü kadınların eğitim ve istihdam taleplerine karşı çıkan kişilerdir…

Birbirinden, siyaseten farklı gibi görünen üç ayrı kesim… Garipseyebilirsiniz, ama gerçek. Bu üç kesimin odaklandığı tek nokta, inançlarından dolayı başlarını örttüklerini söyleyen kadınlar ve kız çocuklarıdır… Tek hedef ise bu insanların okumamaları, çalışmamaları ve toplumsal alanda görünür olmamalarıdır…

Genel olarak kadınların, özel olarak da inançlarından dolayı başlarını örten kadınların toplumsal hayatta yer almasını istemeyenler, bulundukları pozisyonları, ya ‘rejim meselesi’ ya da kadınlara yönelik olumlu adımları, “toplumsal fıtratın bozulması” olarak yorumlayarak karşı çıkıyorlar. Gerekçeleri farklı görünmekle birlikte, hizmet ettikleri sonuç ve dillendirdikleri talep aynı…

Ama dünya değişiyor… Bir yandan, bu kızların görünürlüğünden rahatsızlık duyanlar, öte yanda rahatsızlığı ifade eden karşı çıkışlara rağmen, okuma ve toplumsal hayatta var olma kararlılığı içinde olan kız çocukları… Şu an bu kızlar, üniversite tercihleriyle uğraşıyorlar. Bir yandan sorunsuz okumak istiyorlar, öte yandan da çalışmak… Ama nafile, yok sayma çalışmaları durmuyor…

Üniversite tercihine hazırlanan başörtülü kızlardan gelen maillerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Merhaba, ben kısa bir süre önce örtünme kararı aldım ve bunu uyguladım. Şimdi üniversite ve meslek tercih aşamasında ciddi problemler yaşıyorum. Gerçekten birçok üniversitenin birçok bölümünde okuyabileceğim bir puanım var. Mühendislik programlarının öğrenci aldığı Y-MF-4 puan türünde Türkiye’de ilk 1000 kişinin, hukuk vb. bölümlerin öğrenci aldığı Y-TM-2 puan türünde ise Türkiye’de ilk 300 kişinin arasındayım. Yalnız içinde bulunduğum durumda, kendi istek ve ideallerimden vazgeçmek pahasına, ileride başörtüsü yüzünden problem çıkarmayacak, çalışma hayatında zorluk çekmeyeceğim bir meslek tercih etmek istiyorum. İşin aslı ben aranan bir eleman olabilirsem, bir mühendis olarak, iş dünyasında bir yer edinebileceğimi düşünüyordum. Ama ailem bu konuda çok endişeli. Endişelerinde haklılarsa ben daha uygun bir meslek tercih etmek istiyorum ama yeterli bilgim yok. Hangi alan ve mesleklerde uygun iş ortamı bulabileceğim hususunda yardımcı olursanız çok ama çok minnettar kalırım…”

Bu, hem bir yardım çığlığı, hem de görünmez olmalarını ve eve kapanmalarını isteyenlere bir isyan… Şöyle bir düşünelim; kaç aile, bu denli başarılı bir kız çocuklarının olmasını istemez? Kaç kişi, böylesine büyük başarıdan sonra kendini çıkmazlarda hisseder? Peki, bu ve benzeri kız çocuklarına, bu travmayı yaşatanlar, kendi hayatlarının sorunsuz geçeceğini mi sanıyorlar? Bunların; varlığını, okumalarını ve çalışmalarını, rejim ve din meselesi yapanlar, kendi çocuklarına ne tür sevgi ve şefkat gösteriyorlar?

Başlarını örterek okumak ve toplumsal hayatta var olmak konusunda ısrarlı olan başörtülü kızlara yapılabilecek tek öneri; okumak ve kendilerinden ‘görünmez’ olmalarını isteyenlerin inadına var olmaktır. Zor, ama imkansız değil…

Okumak ve görünür olmaya devam etmek… Bunun en önemli yolu ise üniversiteye giderek okumak ve iş alanlarında var olmaktır. Çünkü sorun üniversiteye girmek ile bitmiyor. Çünkü bahsettiğim zihniyet yapıları, üniversite sonrasında da bu insanların peşini bırakmıyor. Üniversite sonrasında da, mesleklerini yapmalarının önüne geçmeye özen gösteriyorlar.

Bazı meslekler ve iş kolları var ki, başını örten kadınların, oralarda kendilerine iş olanağı bulmaları imkansız. En azından şimdilik… Mesela, kamuda çalışmaları mümkün değil… Avukat olarak mahkemelerde müvekkillerinin haklarını savunma şansları da yok… Ve onlarca bariyer…

Değişen dünya ve gelişen Türkiye koşulları bu insan hakkı ihlaline daha ne kadar dayanır bilinmez. Ama bu insan hakkı ihlalinin er geç değişeceği açık…

Şu an için üniversite tercihi aşamasında olan başörtülü kızlara söyleyebileceğimiz ise;

1. Eğer mezun olduktan sonra da örtünmeyi düşünüyorsanız, sadece okurken ‘rahat’ edebileceğiniz bir okulu değil, ayni zamanda üniversiteden sonra da, rahat edeceğiniz bir bolümü tercih etmeniz önemlidir. İnsanın, istediği ve sevdiği bir mesleğin, ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorum. Ama üniversiteyi okuduktan sonra, görünmez olabilmek ve evde oturmak daha da zor…

2. Tercih edilecek bölümün, ‘kendi başlarına iş yapabilecekleri” ve kamu, yani devlet ile en az ilişkinin olduğu iş alanlarına yönelik bölümlerin tercih edilmesi de farklı bir çıkış yolu olabilir. Örneklendirmek gerekirse; eczacılık, diş hekimliği, psikolog, mimarlık, mali müşavirlik, okul öncesi eğitim vb bölümler, üniversiteden sonra kendi başına yapılacak işlerden bazılarıdır.

Özetlemek gerekirse; istenilen ve hoşlanılan bir bölümde okumanın ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Ama okuldan sonra görünmez olmamak, yasakçıların dayatmalarına karşılık toplumsal hayatta yer alabilmek için okumak ve çalışmak gerekir. Şu an için bu öneriler dışında söyleyebilecek bir söz yok!

Üzgünüm…

farukadnan@gmail.com
haber10

Yazılı Olmayan Dokunulmazlık!
28 Temmuz 2010

Balyoz davasında çıkan tutuklama kararları sonrasında yaşanan gelişmeler hukukçuları adeta isyan ettirdi.
Yazılı olmayan dokunulmazlık

Boğaziçi Hukukçular Derneği Başkanı Bilal Çalışır: Türkiye'de bazı kesimlerin yazılı olmayan dokunulmazlığı var. Tutuklama kararına rağmen bu uygulanmıyor. Her konuda çıkıp açıklama yapan Yargıtay'ın, HSYK'nın ve bazı baroların hukuk önünde herkesin eşit olduğunu ve yargıdan kimsenin kaçamayacağını belirten açıklama yapmasını beklerdik.

Yargının verdiği karardan kaçış olmamalı. İtiraz edilebilir ama bu tutuklama kararlarının ertelenmesini gerektirmez. İtirazın sonucunu beklemek gibi bir usul ve düzenleme hukukta yok. Teslim olmuyorlarsa firari konumdalar. Kararın verildiği andan itibaren aramaları çıkmalı ve adreslerinden alınmalılar.

ÜSTÜNLERE AYRI HUKUK OLMAZ

Hukuka Çağrı Platformu Sözcüsü Avukat Mehmet İlik: Mahkemenin yakalama kararından dönmesi düşünülemez. Mevcut uygulamada yakalama kararlarının durdurulması gibi bir durum yok. Normal vatandaşa uygulanan hükümler general ve askerlere de uygulanmalı. Hukukun üstünlüğüne göre hareket edilmesi lazım.

Üstünlerin hukukuna göre davranılırsa farklı muamele yapılsın denilir. Ama bu da kamu vicdanını yaralar. Yakalama tebliğ edildiyse bu kaçıyor demektir ve bu şahıslar firaridir. Eğer suçsuz olduklarına inanıyorlarsa gidip teslim olmaları gerekiyor. Teslim olmuyorlarsa tutuklama kararı çıkartılabilir.

ADALET HERKESE EŞİTTİR

Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan: Sanık avukatları, hukuku tartışılır hale getirmeye çabalıyor. Hukuk herkese eşit şekilde uygulanmalı. Ayakkabı boyacısı, inşaat işçisi, nasıl yargılanması gerekiyorsa burada da aynı tavır sergilenmeli. Yakalaması olan sanıkların tutuklanması ve cezaevine gönderilmesi gerekir. Hukuken farklı bir usul yoktur. Generaller için farklı bir uygulama talep edilmesi diye bir şeyin hukukta yeri yoktur.

CUNTACILAR TESFİYE EDİLMELİ

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: Cumhuriyet döneminden sonra saltanat kavramı TSK'ya geçti. Askerler, 'Biz yargılanmayız biz ülkenin kurucusuyuz' dedi. Mahkeme üyesi 3 hâkim ittifakla karar verdi. Demek ki savaların elinde güçlü kanıt var. Yargılama ile ilgili kişiye özel hukuk mu oluşturulacak? YAŞ'ta cuntacı kadrolar tasfiye edilmeli. 1 haftalık gecikme bu süreci engelleme girişimi. Cezaevindeki insanlar 2. sınıf mı?

YAKALAMAYAN SUÇ İŞLER

Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Halil Doğan: Hukukta yargılanan kişinin kimliğine göre farklı uygulamalara yer yok. Umarım hukuk, diğer insanlara davrandığı gibi eşitlikçi davranır. Ayrıca yakalama emri polisin eline ulaşmışsa ve uygulanmıyorsa polis de suç işler. Kendini imtiyazlı gören sınıfa karşı dürüst olunmalı. aktifhaber

Darbecileri Savunma Bakanlığı!...
Yakalama kararı çıkmasına rağmen teslim olmayan 102 Balyoz sanığıyla ilgili işlem yapılmazken dün bir skandal daha yaşandı.
Vecdi Gönül'e tepki yağıyor!
01 Ağustos 2010
Bugün Gazetesi, Milli Savunma Bakanlığı'nın sanık askerlerin YAŞ'ta terfi edebileceklerine yönelik rapor hazırladığını yazdı. Rapora tepki gösteren hukukçular, sanıkların terfisinin mümkün olmadığını söylüyor.

Haklarında verilen tutuklama kararının üzerinden 10 gün geçmesine rağmen teslim olmayan Balyoz sanıklarıyla ilgili sivil toplum örgütleri harekete geçti. Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Cahit Özkan, Fenerbahçe Orduevi'nde yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Diğer yandan sanıkların bir kısmının Fenerbahçe Orduevi'nde saklandığı iddia ediliyor.

AK Parti iktidarını devirmek için 2003 yılında 1. Ordu'da hazırlanan Balyoz darbe planı sanıkları, hakkında verilen tutuklama kararına rağmen henüz teslim olmamaları tartışılırken ortaya çıkan yeni rapor büyük yankı oluşturdu. Bugün Gazetesi'nin dün yayımladığı haberine göre, 3 gün önce Başbakanlık'ta yapılan toplantıda Balyoz sanığı subayların terfi durumları masaya yatırıldı. MSB adına toplantıya katılan Dava Dairesi Başkanı ve MSB Adli Müşaviri Tuğgeneral Akif Vurucu, asker kanadının görüşünü aktarırken, 'Yeni CMK'da gıyabi tutuklamanın kaldırıldığını, mahkemece verilen yakalama emrinin de TSK Personel Kanunu 65. maddesindeki ifadesiyle bir tutuklama kararı sayılamayacağı, dolayısıyla bu kararın terfileri etkilemeyeceği'ni savundu. Ancak toplantıya katılan Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık'ın hukukçu bürokratları bu görüşe karşı çıkarak, "sanıklar iki gerekçeyle terfi edemezler. Birincisi tutukluluk, ikincisi de haklarında kovuşturmanın ve duruşmanın devam etmesi" görüşünü savundu. Haklarında tutuklama kararı çıkarılan ancak aradan geçen 9 güne rağmen 70 subayın teslim edilmemesinde verilen bu tartışmalı raporun etkili olduğu belirtiliyor. Tartışmalı raporun ortaya çıkmasının ardından gözler Milli Savunma Bakanlığı'na çevrildi. Bakanlığın hukukun gereğini yerine getirmediğini savunan hukukçular savunma bakanının sanıkları açığa almamasını skandal olarak değerlendirdi.

Kanun gereği dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı

Rüştü Atpulat (Emekli Hakim Albay): 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun 65. maddesi gereğince hakkında kamu davası açılan ve iddianamesi mahkemelerce kabul edilen kişilerin terfileri durdurulur dava sonucuna kadar. Bu rapor kanuna aykırı bir görüştür, kanun mevzuatı açıktır. Kanun gereğince dava sonuçlanıncaya kadar terfiler durdurulmalı. Bu konuda terfilerin durdurulması konusunda Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin sunduğu tutukluluk ve haklarında kovuşturma ve duruşmanın devam etmesi gerekçeleri doğrudur. Ancak Milli Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan rapor kanuna uygun değil.

Milli Savunma Bakanlığı çifte standart uyguluyor

Yusuf Çağlayan (Emekli Askeri Hakim): Açığa alma yetkisi Genel-kurmay'da değil Milli Savunma Bakanlığı'ndadır. Daha önce belki yüzlerce kişi çok basit suçlamalardan dolayı yazılan iddianame ile açığa alındı. Ancak darbeye teşebbüs suçlamasıyla haklarında iddianame yazılan yakalama kararı olan Balyoz sanıkları hakkında açığa alma işlemi yapılmıyor ve bunlar terfi listesine giriyor. Bu bir çifte standarttır. Böyle bir davadan yargılanan kişilerin terfi ettirilmesi doğru olmaz. Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanlığı ve Balyoz sanıkları hakkında iddianameyi yazan cumhuriyet savcıları arasında açıklık prosedürü işletilmiyor. Milli Savunma Bakanı diyor ki bize böyle bir talep gelmedi. Talep gelmesine gerek yok ki. Zaten başsavcılığın iddianamesi kamuoyuna sunuldu.

Yakalama kararı giyabi tutuklama gibidir

Ahmet Cengiz Tangören (Emekli Askerî Hakim): Yakalama kararı bir bakıma daha önce Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan değişiklik öncesinde gıyabi tutuklama kararı gibi mütalaa etmek gerekiyor. Bu yakalama kararına istinaden vatandaş görüldüğü yerde yakalanır. Buna daha başka yorum getirmek, başka işlem yapmak olayı sulandırmaktır. İddianame tanzim edildikten sonra hemen Milli Savunma Bakanlığı'na gönderilmesi lazımdı. Bu işlem yapılmamış veya yapmamışlar. Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı işlemleri olayı biraz daha değişik boyutlarıyla değişik kararı yönlendirme şeklinde düşünülebilir. Askeri Personel Kanunu'nda terfi şartları belirlenmiş. Herkesin hukuka saygı göstermesi gerekiyor.

Yakalama kararına esas olan işlem, tutuklamadır

Ahmet Gündel (Emekli Yargıtay Savcısı): Yakalama kararı tutuklama kararına binaen veriliyor. Yakalama kararına esas olan işlem tutuklama kararıdır. Bu nedenle bu kişiler hakkında haklarında iddianame düzenlenmiş, muvazzaf olarak yargılananların bir bölümü geçmişin idam cezasının karşılığı olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanıyor ve hükümeti silah zoruyla ortadan kaldırmaya kalkışmak suçundan yargılanıyorlar. Bu suç gruplarına bakıldığında son derece vahim. Bunlar hakkında iddianame düzenlenmiş ve kovuşturma aşamasına geçilmiştir. Bu kişilerin bir kısmı geçmişte de tutuklanmış tahliye edilmiş. Sonuçta ister tutuklama kararı verilsin ister böyle bir karar verilmemiş olsun bunlar sanık olarak yargılanıyorlar. Bu sanıkları koruyucu mahiyette bir yorum yapılmasını doğru bulmuyorum.

Haklarında kovuşturma olan terfi edemez

Gültekin Avcı (Eski Cumhuriyet Savcısı): 65. madde çok açık. Bu maddede kovuşturması olanların terfileri yapılamaz diyor. Diğer yandan Subay Sicil Yönetmeliği'nin 91. maddesi var. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin prestijini sarsan hareketler, ahlak dışı hareketler var. Bu maddeye göre sanıkların TSK ile ilişkisinin derhal kesilmesi lazım. Geçmişte böyle yapıldı. İhraç edilmesi söz konusu olan kişilerin terfi edilmesi herhalde Genelkurmay'ın kararlarındaki hukuki meşruiyeti de tartışmalı hale getirir. Tamamen itibarını ve prestijini sarsar. Milli Savunma Bakanı açığa alma işlemlerini öncelikli yapması lazım.

STK'lar, Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak

-Balyoz sanıklarının, haklarında tutuklama kararı verilmesinin üzerinden 8 gün geçmesine rağmen teslim olmamaları sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Hukukçular Derneği, yarın Fenerbahçe Orduevi önünde eylem yapacak. Başkan Avukat Cahit Özkan, yapacakları basın açıklamasıyla kaçak askerlerin teslim olmalarını isteyeceklerini belirtti. Genelkurmay'ın darbeye teşebbüs eden kişileri korumasını doğru bulmayan Özkan, sanıkların derhal adalete teslim edilmesini talep etti. Derneğin Fenerbahçe Orduevi'nde yapacağı açıklama yarın saat 12.00'de gerçekleşecek.

Basına yansıyan haberlerde Genelkur-may'ın Balyoz davasında hakkında tutuklama kararı çıkarılan sanıklar için oluşturduğu üç güvenli bölgeden birinin Fenerbahçe Orduevi olduğu öne sürülüyor. Özellikle firari muvazzafların YAŞ öncesinde tutuklanmaması için burada saklandığı iddia ediliyor. aktifhaber

Terfilerin Bir Yıl Ertelenmesi Hukuksuzluktur
02 Ağustos 2010
Haklarında soruşturma olan komutanların terfilerinin bir yıl ertelenmesi tartışmalarını değerlendiren Emekli Askeri Hakim Veysi Savaş, bunun eşitsizlik olacağını bildirdi.
Emekli Askeri Hakim Veysi Savaş, kritik YAŞ toplantısı ile ilgili olarak gündeme gelen terfilerin bir yıl ertelenmesi tartışmalarına açıklık getirdi. Savaş şöyle konuştu:


-Balyoz soruşturmasında general sayısı ve muvazzaf fazla olduğu için bir kaç ay önce bu problem ortaya çıktı. Soruşturmayla ilgili savcılar değiştirildi. Burada görevdeki muvazzaf generaller olmasa bu problemler yaşanmazdı yani burada bir eşitsilzlik, hukuğun kişilere farklı uygulanması durumu göze çarpıyor. Bakıyoruz YAŞ'ta bu terfiler için orta yol bir yıl uzatma... YAŞ'ın nasıl çalışacağı, nasıl değerlendirme yapacağı çok açık, özlük dosyaları getirilir, hakkında verilen savcılıkta kararlar varsa bunlar incelenir, bunlar incelendi ve bazı fiiller var.

-Bu fiiller Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı bir fiil. Cezası ağırlaştırılmılş müebbet hapis, teşebbüs edenlerde bu kapsamda. Bu durumda burada uzatma söz konusu olmasına hukuk, mevzuat müsade etmez.

-Burada Milli Savunma Bakanlığı, görevini ihmal etmiştir. Bu tür bir suçtan hakkında dava açılan kişinin açığa alınması gerekirken ara formüller aranıyor.

-Açığa alınanlar zaten terfi ettirilemez, dosyaları YAŞ'ta görüşülemez.

-TSK'nın öteden beriye yaptığı uygulamada bunların TSK'dan çıkarılması gerekiyor.

-Bu kadar vahim bir tablo varken terfi ettirilip ettirilmemesi, orta yol konuşuluyor, bu hukuğun herkese eşit uygulanmadığı anlamındadır.

-YAŞ'ın bu şekilde çalışması kanuna ve yönetmeliklere aykırıdır. Bu durumda olan kişilerin terfi durumu görüşülemez. aktifhaber

Faili Meçhuller İçin Şok İddia

03 Ağustos 2010
Emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde işlenen faili meçhul cinayetler hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı.
Emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde işlenen faili meçhul cinayetler hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı.

Habertürk Tv'de konuşan Koramiral Kıyat, 93-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı, üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ileri sürdü. Kıyat, dönemin cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının ve genelkurmay başkanlarının hesap vermesi gerektiğini söyledi. İşte Kıyat'ın çok konuşulacak açıklamaları:

"1990'la 2000 yılları arasında yapılanlar bir devlet politkası olmasına rağmen bölgede ülkesine karşı kin kusan bir neslin yetişmesine sebep olmuştur. Hukuk dışı uygulamalar olmuştur. Bugün Ergenekon'da faili meçhul cinayetlerden dolayı suçlanan ve içeride olan kimseler vardır. Ama ben devamlı söylüyorum. Bu arkadaşlar o zaman (şimdi albay bunlar) üsteğmendi, yüzbaşıydı. Şimdi diyorlar ki 'Sen Cizre'deyken muhtarı öldürdün' ya da Muhtarla beraber oldun filancayı öldürdün.' Sene kaç? 1994, 1995... Şimdi ben de diyorum ki, lütfen 94'ün, 95'in, 93'ün, 96'nın, 97'nin başbakanları, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, OHAL valileri... Yatağınızda nasıl rahat uyursunuz! Lütfen çıkıp açıklayın, bu yıllarda işlenen faili meçhuller terörle mücadele için devlet politikası mıydı ve bu çocuklar devlet politikası mı uyguladılar? 'Hayır böyle bir devlet politikası yok' diyorsanız, söyleyin. Hayır söylemiyorlar. Ben o zaman devlet politikası olduğunu düşünüyorum. O zaman maalesef ülkeyi idare edenler, faili meçhullerin de terörizme önlem olarak gördüklerini düşünüyorum. Çünkü bir üsteğmen, 'Ben Hasan'la Mehmet'i bir halledeyim de bu terörizmi bitireyim' diyemez. Birileri emir verdi." aktifhaber

Temizöz Davasında Beyaz Toros Damgası
06 Ağustos 2010
Güneydoğu'da 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayet ve kayıplarla ilgili açılan davaya devam edildi.
Davanın bugünkü duruşmasında tanıklar dinlendi. Duruşmada, Cizre'de iş yerinde iken silahlı kişilerce alınarak götürülen ve daha sonra cesedi bulunan Ramazan Elçi olayı ile tanıklar dinlendi. Tanıkların verdiği ifadelerin tamamına, daha önceki tanıklarda olduğu gibi beyaz toros marka araç damgasını vurdu.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya; tutuklu sanıklar Albay Temizöz, Kamil Atağ, Tamer Atağ, Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Hıdır Altuğ, Adem Yakin ve Kuktel Atağ katıldı. Davanın, bugün devam eden 17. duruşmasında tanıkların dinlenmesine devam edildi.

Ramazan Elçi'nin ölüme götürüldüğü günü anlatan tanıklardan Abdullah Gök, Elçi'nin iş yerinin önüne bir araba gelip durduğunu, içinden iki kişinin inerek işyerine girdiğini belirterek, "İkisi de silahlıydı. Elçi'nin işyerine girdiler. Ramazan'ı alıp arabaya bindirip götürdüler. Ramazan, birkaç gün sonra ölü bulundu. Taziye kurdular, taziyesine katıldım." diye konuştu.

Şırnak ve Cizre'de dolaşan toros marka araçtan herkesin korktuğunu anlatan Gök, o yüzden dikkatini çektiğini ve arabayı izlediğini dile getirdi. Gök, "Taksinin JİTEM'e ait olduğunu herkes biliyordu. JİTEM olmazsa kimse Elçi'yi götüremezdi. Araba durduğunda o yüzden dikkatimi çekti. Elçi'yi zorla götürdüler. Elçi'nin iş yerinin yakınında MİT binası vardı. Orada jandarma sürekli nöbet tutuyordu. Ramazan'ın kardeşi Nurettin Elçi'ye, 'Ramazan fakirdir hiçbir suçu yoktur ifadesini alıp bırakırlar. Rahat ol' dedim." şeklinde konuştu.

"ELÇİ'Yİ, JİTEM OLMAZSA KİMSE GÖTÜREMEZDİ"

Tanıklardan Ömer Elçi ise Ramazan Elçi'nin iş yerinin karşısında ithalat ve ihracat işi yapan dükanı olduğunu dile getirdi. Elçi, ellerinde kaleşnikof marka silah bulunan iki kişinin araçtan inip Ramazan Elçi'nin iş yerine girdiğini gördüğünü söyledi. Elçi, "Gündüz saatiydi. Ramazan Elçi'nin bulunduğu dükkan ile MİT dükkanı arasında yakın bir mesafe vardı. Gelen kişiler güvenlik güçlerine benziyordu. Ramazan'ı ilçe emniyet ve jandarmanın bulunduğu yöne götürdüler. İfadesini alıp bırakırlar diye düşündük. Esnaftı, aranan bir kişi değildi. Suçu da yoktu." diye konuştu.

Aynı tarihlerde öldürülen Abdullah Elfeti olayı ile ilgili dinlenen tanıklardan Adnan Şık ise Temizöz'ün, o dönemlerdeki tehdit olaylarına dikkat çekti. Babasının, 1994 yılında Cizre Belediye Başkanlığına adaylığını gösterdiği için Temizöz tarafından jandarma komutanlığına çağrılarak tehdit edildiğini anlatan Şık, "Temizöz'ün çağrısı üzerine jandarmaya gittim. Babam DYP'den adaylığını göstermişti. Babam üç dönem başkanlık yapmıştı. Bana babamın aday olmayacağını, olması halinde her türlü kötülüğü yapacaklarını, Kamil Atağ'ı seçtireceklerini söyledi. Bize yapacağı en küçük kötülüğün ise arazilerin ekilmesine engel olacağını, buna rağmen ekmemiz halinde operasyon bahanesiyle panzerlerle ekinlerini ezeceğini açıkça söyledi." diye konuştu.

Babasının buna rağmen adaylığını açıkladığını, ancak tehdit nedeniyle arazileri o yıl ekemediklerini anlatan Şık, "Sulanabilen 3 bin dönüm arazimizi 6 yıl boş kaldı. Bir şey ekemedik. Hatta terör tazminatı için valiliğe başvurduk. Jandarma, resmi olarak 4 yıl boş kaldığını valiliğe bildirdi." dedi.

Karakolun yanında bulunan tarlasında büyük su motorları olduğunu, bu olayın ardından bir gece sökülüp götürüldüğünü anlatan Şık, "Kaldıraç olmadan bu motorlar götürülemezdi. Bir gecede söküldü ve götürüldü. Ayrıca, arazideki elektrik trafomuz patlatıldı. Tarlanın başınra karakol var, ancak bize haberleri olmadığını söyledi. Böyle bir olayı görmediklerini söylediler." şeklinde konuştu.

"TEMİZÖZ'ÜN SAVCILAR ÜZERİNDE ETKİSİ VARDI"

Tarlasından çalınan apartman değerindeki su motorlarının çalınması ile ilgili Temizöz'ün korkusundan savcılığa başvurmadığını dile getiren Şık, "Temizöz'ün o dönem ilçede hakimiyeti vardı. Hatta savcılar üzerinde bile etkisi vardı. Böyle bir durumda nasıl gidip savcılığa şikayet edebilirdik. Devletin gücünü kullanan Temizöz'ün bunları yaptığını bildiğimiz için daha fazla zarara uğramak istemedik. Zaten suç duyurusunda bulunsaydık da bir şey değişmeyecekti. Çünkü ilçede her şey onun istediği gibi oluyordu." diye konuştu.

TEMİZÖZ, SEÇİME İTİRAZ EDEN BABAMI TEHDİT ETTİ: OĞLUNU ÖLDÜRÜRÜM

Eski Cizre Belediye Başkanı ve korucu başı Kamil Atağ ile herhangi bir husumetleri olmadığını dile getiren Şık, "Seçim döneminde ilçe seçim kurulu jandarmanın içine alınmıştı. Seçimden sonra sandıkların yarısı sayılmadan Temizöz bu iş bitmiştir, Atağ seçimi kazanmıştır diyerek, silahlarla kutlama yaptılar. Sandıklar, ilçe seçim kurulu yerine jandarmanın içine alındı. İkinci kez babam itiraz dilekçesi yazdı. Bunun üzerine Temizöz, babamı aradı, dilekçeyi verirsen oğlu ya da yeğenlerini öldüreceğini söyledi. Babam da itiraz etmedi." dedi. aktifhaber

Hukuk Asker Sanıklara İşlemedi

08 Ağustos 2010
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tartışmalı bir gerekçeyle 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını kaldırdı.
İşte savcının mütalaası: Hani çağrıldıklarında gelirlerdi? Telefonlarına bile ulaşılamadı


İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, tartışmalı bir gerekçeyle 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını kaldırdı. Mahkeme Savcısı Celal Kara'nın, mütalaasında yakalama kararının doğru olduğunu çarpıcı gerekçelerle sunduğu ortaya çıktı. Savcı, 'sanıkların kaçma şüphesi yok' iddialarına şöyle cevap veriyor: "Çağrıldığında gelecekleri belirtilen sanıklardan hiçbiri kendi iradesi ile gelmediği gibi telefonlarına bile ulaşılamadı."
'Balyoz' soruşturması ve yargı sürecinde ilginç gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2010'da Balyoz davasına ilişkin olarak 102 sanık hakkında yakalama emri çıkarılmasına karar vermişti. Haklarında yakalama emri çıkarılan 102 sanık arasında, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan ile Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç ve Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu da yer alıyordu. Şüphelilerden emekli Albay Ahmet Şentürk, Afyonkarahisar'da bankamatikten para çekerken gözaltına alındı ve sorgusunun ardından tutuklandı. Diğer 101 sanığa ise bir türlü ulaşılamadı.

Sanık avukatları İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nden kararın geri alınması, aksi takdirde itiraz olarak değerlendirilmesi için üst mahkemeye gönderilmesi yönünde talepte bulundu. Dosya İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Mahkeme savcının mütalaasını vermesinin ardından önceki akşam dosyayı inceledi. Sanık avukatlarının taleplerini yerinde bularak, yakalama kararının kaldırılmasına karar verdi. Mahkeme kararında ilginç bir itirafta da bulundu. Kararda, "Uygulamada mahkememiz de dahil pek çok mahkeme İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yaptığı gibi tutuklamak amacıyla yakalama müzekkereleri de çıkarmıştır. Ancak bunlardan hiçbirisi itiraz konusu olmamıştır. Kaldı ki; yasaların yanlış ya da eksik uygulanması, bu işlemin sürekli yapılmış olması onu hukuka uygun hale getirmez." denildi.

İstanbul Adliyesi özel yetkili mahkemelerinde görevli Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın, mahkemeye sunduğu 8 sayfalık mütalaasında çarpıcı tespitlerde bulunduğu ortaya çıktı. Kara'nın, sanık avukatlarının talebinin reddi yönünde görüş bildirdiği öğrenildi. Savcı, sanık avukatlarının iddialarını tek tek çürüten mütalaasında çok önemli tespitlerde bundu. Kara, CMK'ya göre, mahkemenin yakalama kararında bir usulsüzlük bulunmadığını hatırlattı. CMK 98'e göre heyetçe verilmiş yakalama kararına itirazın hiçbir şekilde mümkün olmadığına ve kanuna göre sadece hakim kararına her zaman, mahkemeye ise kanun hükmünün izin verdiği takdirde itiraz edilebileceğine dikkat çekti.

Mahkeme yasal takdir hakkını kullandı

'Sanıklar çağrıldığında gelir' ifadesinin kısmen haklılık payı taşıdığının değerlendirilebileceğini ancak mahkemenin bu konuda yasal takdir hakkını 'yakalama' olarak kullandığını belirten Celal Kara'nın tespitleri ilginçti: "(...) Karar tarihinden sonra ortaya çıkan duruma bakıldığında da mahkemenin şüphesinin haklı çıktığının görülmekte olduğu, zira çağrıldığında gelecekleri belirtilen sanıklardan hiçbirinin kendi iradesi ile gelmediği gibi beyan ettikleri adreslerinde bulunmadıkları ve hiçbirinin telefonlarına da ulaşılamadığı, bu durumun kaçma şüphesinin eski tabirle kuvveden fiile çıktığını ve mahkemenin şüphesinin haklı nedenlere dayalı olduğunu göstermekte olduğu kanaatine varıldığından itirazların reddine karar verilsin."

Tutuklama koşulları oluştu

Savcı Celal Kara, mütalaasında önemli bir noktaya da dikkat çekti. Yakalama kararının sanıkların kaçak olduğundan değil, tutuklama koşulları bulunduğu için verildiğini vurguladı. Şu ifadeleri kullandı: "Eski TCK'da gıyabi tutuklama kuralı vardı, bu hüküm kaldırıldı ve tutuklama koşulları olduğunda tutuklamak amacıyla yakalama kararı verilmesi uygulaması getirildi. 1 Haziran 2005'ten beri de bu kural istisnasız ve duraksamaksızın uygulandı." dedi. 'Sanıkların kaçak konumda olmadığı ve dolayısıyla CMK 98/3 madde ve hükmün karara dayanak yapılamayacağına' ilişkin itirazlara da değinen savcı, "Tutuklama koşullarının bulunması halinde bu amaçla yakalama kararının çıkarılabileceğine ilişkin yıllardır süren ve bu kararların verildiği on binlerce dosyanın Yargıtay denetiminden de geçmesi suretiyle kesinleşmiş bir uygulama olması karşısında bu itirazın yerinde olmadığı anlaşılmaktadır." ifadelerini kullandı.

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek: O zaman tüm tutuklu sanıklar salıverilsin
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi kaçaklık şartlarının olmadığını belirten bir gerekçeye dayanmış ancak bu gerekçe Ceza Muhakemesi Kanunu'na uygun değildir. Şayet bu gerekçe doğru kabul edilirse Türkiye'deki tüm tutuklu sanıkların hemen bırakılması gerekir. Mahkeme, kararında CMK'yı yanlış yorumlamıştır. CMK'nın yürürlüğüne dair kanunun 5. maddesi, "Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle gıyabi tutuklamalar yakalama kararına dönüşür" deniliyor. Bu da eski kanundaki gıyabi tutuklama yerine, yakalama kararının uygulanacağını gösterir.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop: Yakalama kararı neden yerine getirilmedi?
Yargılama süreci devam edecek. Davanın aslı kişilerin sanık olma durumu sürüyor. Yakalama konusunda 2 mahkeme arasında yorum farkı olsa da tutuklanma sebeplerinin oluştuğu konusunda aynı fikirde olduklarını görmekteyiz. 10. Ağır Ceza'nın vermiş olduğu yakalama kararı, 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın saatine kadar hukuken geçerlidir. Bu kararın gereğini yerine getirmemek ayrıca soruşturma gerektirir. Burada yakalanması geçen kişileri yakalamayanlarla ilgili gerekli soruşturmalar yapılmalı.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersan Şen: Yakalama kararına itiraz edilemez
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, yakalama kararı verdikten sonra bunun arkasında duracaktı. Yakalama kararı verdiğinde 'buna itiraz yolu açık değil' deyip kendisine yapılan 'yakalamanın kaldırılması' taleplerini esasa girmeden reddetmeliydi. Dosyayı da bir sonraki mahkemeye göndermemeliydi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi CMK 94 yerine 98'den yakalama kararı çıkarılması şeklindeki teknik hatayı yakaladı. Bu şekilde yargı zarar gördü.

Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır: Hukuk asker sanıklara farklı işletildi
Ben 11. Ağır Ceza Mahke-mesi'nin kararında yargı dışı unsurların devreye girdiğini düşünüyorum. Mahkemenin kararı ile kaçaklık özendirildi. Kaçarsanız daha çok hakkınız olur anlamında bir karardır bu. Bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hukuka direnişini gördük. 15 gün boyunca sanıkları saklamak suretiyle yargıya direnildi. Maalesef asker kişiler için hukuk farklı işletildi. Balyoz'la ilgili karar veren hâkimler ve savcılar baskı altına alındı.

Hakimin paşa isyanı

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin paşalara özel uygulama yapması Üye Hakim Metin Metin Özçelik'i isyan ettirdi...



İşte Özçelik'in itirazlarından bazıları: Biz dahil pekçok mahkeme aynı şekilde kararlar verdi... Yakalama kararına itiraz edilemez. 15 gündür aranmalarına rağmen adliyeye gelmedikleri için kaçma şüphesi var

Balyoz Darbe Planı'na davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 102 sanık hakkında verdiği ‘yakalama kararı'nı aralarında muvazzaf paşalarında bulunduğu 101 sanık için iptal eden 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına şerh koyan üye hakim, paşalara yapılan ayrıcalığı gözler önüne serdi. Üye Hakim Metin Özçelik, “11. Ağır Ceza olarak daha önce birçok kez iddianameyi kabul edip istisnasız savcıdan müteala bile almadan birçok kişiyi tutukladık” dedi.

‘USULLERE AYKIRI' DENİLDİ

İstanbul 11. Ağır Ceza, 27'si muvazzaf general 101 Balyoz sanığı hakkındaki yakalama kararını “10. Ağır Ceza'nın kararı usullere aykırı” iddiasıyla oy çokluğuyla kaldırdı. Mahkeme Başkanı Şeref Akçay ve üye hakim Oktay Açar'ın kararına üye hakim Metin Özçelik muhalefet şerhi koydu.

BİZ DE AYNI KARARLARI VERDİK

• Uygulamada mahkememiz de dahil pek çok mahkeme 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yaptığı gibi tutuklamak amacıyla yakalama kararları da çıkarmıştır. Ancak bunların hiçbirisi itiraz konusu olmamıştır.

KARARLARA ÖRNEKLER GÖSTERDİ

• Şöyleki mahkememizde yargılaması yapılan 2009-293 esas sayılı, 2009-100 esas sayılı, 2010-122 esas sayılı, 2010-166 esas sayılı ve 2010-157 esas sayılı dava dosyalarıyla ilgili olarak kamu davası açılıp iddianame kabul edildikten sonra Cumhuriyet Savcısının görüşü alınmaksızın düzenlenen düzenlenen tensiplerde sanıklara tutuklama amacıyla yakalama kararı çıkarılmıştır.

15 GÜNDÜR NİYE GETİRİLMEDİLER?

Üye hakim Özçelik muhalefet şerhinde yakalamalara yapılan itirazların reddedilmesi gerektiği yönündeki görüşlerini şu unsurlara dayandırdı:

• Hakkında yakalama kararı olan 101 sanığın özgürlüğünün kısıtlanması ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarından söz edilemez.

• Sanıkların tümünün kaçma tehlikesi var. Adli kontrol uygulaması yetersizdir.

• Yakalama kararlarına itiraz edilemez.

• Yakalama kararı çıktıktan sonra 15 gün içinde ne sanıklar geldi, ne de onlarla ilgili işlem yapması gerekenler işlem yaptı.

Hukuk paşalara işlemiyor

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, hakkında yakalama kararı olan 102 Balyoz sanığının Merkez Komutanlığı tarafından adliyeye getirilmemesini sert bir dille eleştirildi. Petek “Mahkeme kararıyla suç işlediği mahkeme kararıyla ortaya konan ve hakkında yakalama kararı verilenler 15 gündür derdest edildi mi? Normal bir vatandaş için bir yakalama kararı olsaydı herhalde bir operasyon düzenlenir mahkemeye teslim edilirdi” dedi.

Petek “Emeklisi ile muvazzafı ile orduevinde barınak oluşturulmuş. Hukuk devletinde herkesin saygı göstermesi gereken mahkeme kararı infaz edilmiyor. Ondan sonra kamuoyu aptal zannedip bu millete diyorlar ki, yakalama kararı tebliğ edilmedi de onun için derdest edilmiyor. Yakalama kararı tebliğ edilmez güvenlik birimi tarafından infaz edilir. Peki siz bunun uygulandığını görüyor musunuz? Hayır. Uygulamayanlara bir hesap sorulabiliyor mu? Hayır” diye konuştu.

İstanbul Adliyesi koridorlarındaki ilginç ‘ret' iddiası

Balyoz sanıkları hakkındaki yakalama kararını oy çokluğuyla kaldıran İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç gelişmeler yaşandığı iddia edildi. Reddi hakim taleplerini inceleyecek olan 11. Ağır Ceza'nın heyettinde son anda değişiklik yapıldığı, bir üye izne gönderilirken izindeki üyenin de iznini erken bitirerek görüşmeye katılmasının sağlandığı öne sürüldü.

Biri izne biri adliyeye

İstanbul Adliyesi koridorlarındaki iddiaya göre, itirazları görüyecek heyette Üye Hakim Bülent Akasma yer alıyordu ancak Mahkeme Başkanı Şeref Akçay, Akasma'yı izne gönderdi. Aynı mahkemenin izinde bulunan diğer üyesi Oktay Açar ise izinden erken çağrıldı ve yakalama kararına yapılan itirazlar görüşüldü. Ve Başkan Akçay ile Üye Hakim Açar'ın oylarıyla da Balyoz sanıkları hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı.

Savcı itiraza ret istedi

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin karar için günlerce mütealasını beklediği Savcı Celal Kara'nın mütealasında itirazın reddedilmesi gerekliliğini vurguladığı öğrenildi. Bir diğer dikkat çeken nokta ise 10. Ağır Ceza'nın yakalama kararını ve yapılan itirazlara reddi oy birliği ile verirken, 11. Ağır Ceza'nın yakalama karırını 2'ye 1 oy çokluğuyla alması oldu.
aktifhaber

Yargı ile Dalga Geçiyorlar
15 Ağustos 2010
İnternet Andıcı için mahkemeden ilk yakalama emri çıkarken, komutanlar yargıyla dalga geçiyor...
1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız, İnternet Andıcı soruşturmasında ifade vermeye yine gitmedi.

Mahkemeye ikinci kez 10 günlük sağlık raporu gönderdi. Bu girişim hukukçuların sert tepkisine yol açtı.

Eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı, 'iki kere rapor göndermenin adli mekanizmayla dalga geçmek' anlamına geldiğini söyledi.

İkinci raporun inandırıcı olmadığını kaydeden Avcı, “Cumhuriyet Savcıları mahkemeden ‘zorla getirilme’ kararı çıkartıp, sanıkların hazır bulunmasını sağlamalıdır. Adalet rapor beklemez. Delilleri karartma şüphesi var. Iğsız hala Türk Silahlı Kuvvetleri’nde önemli bir görevde. Alt hiyerarşideki subaylar üzerinde çok ciddi bir etkiye sahip. Ordu komutanı seviyesindeki bir kişinin delilleri karartma şüphesi oldukça üst seviyededir. Iğsız’ın tutuklamaya sevk edilmesi, sürpriz olmaz" dedi.

MİLLETİ ALDATIYORLAR

Emekli Askeri Hâkim Faik Tarımcıoğlu
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Ağu 15, 2010 6:32 pm tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Tem 26, 2010 10:06 pm    Mesaj konusu: Diyarbakır cezaevi Alıntıyla Cevap Gönder

Neşe Düzel, Kürt'lerin en önemli isimlerinden avukat Hüseyin Yıldırım ile Diyarbakır cezaevi günlerini konuştu..
Neşe Düzel/Taraf
26 Temmuz 2010


“Hürriyet’in Diyarbakır muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler ‘Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlık’ diye yazdı. Bu haber 1982 baharında yayımlandı.”

“Beni ip sarılı bir makaraya götürdüler. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... çok affedersiniz... İpi cinsel organıma geçirdiler. Biri ipi tutuyor, biri çekiyor. Çok utandım.”

“Diyarbakır polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu. Radyoda Evren konuşuyordu. “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu Evren.”

* * *

NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM

12 Eylül Anayasası’nda yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül’de insanlara çektirilen acılarla ve ‘darbeyle’ hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası’nın temelini oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP’nin darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesinin oylanacağı referanduma ‘boykot’ çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına kendi anılarıyla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK’yı, Öcalan’ı, lider kadrosunu, PKK’nın kuruluşunu, Suriye’yi, Bekaa’yı, Öcalan’a muhalefeti, PKK’nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün Avukat Yıldırım’ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okuyacaksınız. Avukat Hüseyin Yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan’ın çok yakınında yer aldı. Şam’a Bekaa’ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan’la yolları ayrıldı, Hollanda’da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldırım halen İsveç’te yaşıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz hangi yıl Diyarbakır hapishanesine girdiniz?

HÜSEYİN YILDIRIM: Ben Diyarbakır cezaevine 1981 yılının kasımında girdim ve on bir ay kaldım. O cehennemden 1982’de çıktım. Zaten ben 10 Kasım 1981’de Diyarbakır cezaevine götürüldüğümde de ayaklarımın üstünde duramıyordum.

Niye?

Çünkü poliste çok ağır işkence görmüştüm.

Neden dolayı tutuklandınız?

Silvan-Siverek’te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun diye Bingöl-Kiğılı bir öğretmen vardı. O kişi, kod adı olarak Tuncelili Hüseyin’i kullanmış. Beni, o diye tutukladılar. Oysa devletin bütün kurumları onun gerçek kimliğini biliyordu. PKK iddianamesinde de zaten o kişinin hüviyeti açıkça yazıyordu.

Tutuklandığınızda ne iş yapıyordunuz?

Avukattım. Türk ve Kürt solundan tutuklananların yüzde sekseninin avukatı bendim o dönemde. O sıralarda Diyarbakır rahattı, daha 12 Eylül olmamış, askerî cunta gelmemişti. Ülkede en ağır işkence Elazığ’da yapılıyordu. Naci kod adlı bir MİT görevlisi, 1800 Evler denilen yerde korkunç işkenceler yaptı. Sonra o kişi Diyarbakır’a geldi ve bana da işkence yaptı.

İşkence yapan devlet memurlarının da mı kod adları vardı?

Evet... Onlar, çok korunurlar. Zabıt tutarlar, zaptın altına imza olarak hiçbir isim yazmazlar, “zabıt müncisi” yani “zaptı tutan” yazarlar. İz bırakmazlar. Avukatlık yaptığım sırada mahkemelere çıkarılan tutuklular öyle kötü durumdaydılar ki, işkenceden geçtikleri apaçık ortadaydı ama mahkemeler bu işkencelere seyirci kalıyordu. Ben 12 Eylül 1980 cuntası döneminde sadece Elazığ’da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak her yerde duruşmalara girdim. O şehirler arasında gittim geldim. Çok doldum! Gördüğüm feci manzaralara itiraz ettim. Mahkemelere karşı direndim. Ben, Mehdi Zana’dan Şerafettin Kaya’ya, Selim Dindar’a üç bin kişinin avukatıydım. Zaten o yüzden de bir komployla tutuklandım.

Nasıl tutuklandınız?

Beni, Diyarbakır cezaevine bir müvekkilimi görmeye giderken gözaltına aldılar. Diyarbakır Birinci Şube’ye götürdüler. Uygulama şöyleydi. Önce polis soruşturması yapılıyordu. İşkence orada başlıyordu. Sonra poliste işkence görenler, biraz kendilerine gelsinler diye bir süre bekletiliyordu. Sonra savcılığa gönderiliyor ve tutuklanıp cezaevine konuluyordu.

Poliste ne yaşadınız?

Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, beni önce tavana asıp çarmıha gerdiler ve elektrik şoku verdiler. 16 ya da 17 Ekim 1981 tarihiydi. Polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu ve o sırada radyo açıktı, Evren konuşuyordu. Evren radyoda, “Türklerin karakterinde işkence yoktur” diye bağırıyordu. Evren’in o sözleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Bir gün gene gözlerim bağlıydı... Gene işkence görmüştüm ve vücudum ateş içindeydi. Zaten her an işkence yapılıyordu.

Size ne soruyorlardı?

Hiçbir şey. Sadece konuş diyorlardı ve küfrediyorlardı. Biri odaya geldi ve bana “merhaba Hüseyin Bey” dedi. Anlamıştım, üst düzey biriydi, ya MİT’ti ya da ordudandı. İşkenceden sinirlerim çok gerilmişti. “Neden benimle gözlerim açık konuşmuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?” dedim.

Ne cevap verdi?

“Hüseyin Bey, siz Tuncelililer neden devlete bu kadar düşmansınız?” dedi. “Ne verdiniz, ne istiyorsunuz? Katliam uyguladınız, onun hesabını verin” dedim. Hiç tepki göstermedi. “Böyle yanlışlıklar olur. Şimdi söyleyeceğim, seni serbest bıraksınlar” dedi ve gitti.

Sonra ne oldu?

Bir, iki saat sonra biri koluma yapıştı, göz bağımı çözdü. Kırmızı suratlı asker elbiseli iriyarı biriydi. Bana vurdu da vurdu. Kafamı kırdı, dişlerimi kırdı. Dişlerim ağzıma saplandı. Kafamı tuvaletin içine bastırıyor ve sifonu çekiyordu. Tam boğulmak üzereyken, kafamı klozetten çıkarıyordu. Bir saatten fazla sürdü bu işkence. Her tarafımdan su gibi kan akıyordu. İşte yedi gün poliste böyle işkence gördüm. Doktor hastaneye gönderilmemi istedi ama götürmediler. O beş gün gözaltı bölümünde biraz kendime geleyim ve işkence belli olmasın diye tuttuktan sonra, beni mahkemeye çıkardılar. Uygulama öyleydi zaten. Hâkim, beni tutukladı.


Sizi Diyarbakır cezaevine mi götürdüler?

Ringo denilen demir kafesli bir cezaevi aracı vardı. Beni onunla Diyarbakır cezaevine götürdüler. Daha aracın kapısı açılmadan, bahçede “geldi geldi” diye bir çığlık koptu. Ellerinde odunlarla bir grup işkenceci aracın etrafını sarmışlardı. İşkencesiyle ünlü, cezaevi iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, elleri cebinde karşımda duruyordu. Beni ağır sopalarla dövdüler. Sonra Yıldıran, “Hadi aslanlarım, Avukat Bey’e helva yedirin” dedi.

Helva yedirin ne demek? İşkence yapın mı demek?

Evet. Diyarbakır cezaevinde ilk günüm böylece başladı. Beni büyük bir salona götürdüler. Dört tarafında duvara dizilmiş hücreler bulunan ortası açık dört katlı bir yer. Bu açık alanın orta yerinde lağım akıtıyorlar. Demir parmaklıklı hücrelere ise merdivenlerle çıkılıyor. Hücredekiler birbirlerini görmüyor ama işkenceciler dört tarafta herkesi görüyor. Bana, “soyun” dediler, soyundum. Allah Allah diye üstüme sopalarla saldırdılar. Epey dövdükten sonra beni lağımın içinde bir aşağı bir yukarı sürüklediler. Sonra biri başımı bacaklarının arasına aldı ve uzun süre sopalarla arkamdan vurdular. Nereye vuracaklarını biliyorlar. Sinirlerin geçtiği yerlere vuruyorlar. Ciğerlerim ağzıma geldi ve bayılmışım.

Bitti mi?

Sonra elbiselerimi ateşe verdiler ve sırtüstü o ateşe yatırdılar. Daha sonra beni duvarın dibindeki bir makaranın önüne getirdiler. Makarada ip sarılıydı. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... İlk kez anlatıyorum bunu... Çok affedersiniz. İpi benim cinsel organıma geçirdiler... Biri ipi tutuyor ve çekiyor. O zaman çok utandım. Bu çok ağır geldi.

Lütfen ağlamayın... İsterseniz anlatmayın, başka bir konuya geçelim.

Siz istediğinizi yayınlayın ya da yayınlamayın. Ama ben içimdekileri boşaltmak istiyorum. Her taraftan işkence sesleri geliyordu. Ben, “kafama bir kurşun sıkın bunu yapmayın” dedim. İpi bırakmam için ellerime tersten sopalarla vuruyorlar. Bütün parmaklarım kırıldı, ayak topuklarım kesildi. Sonunda iri yarı bir onbaşı, “ben bu kadarına yokum” dedi ve fırlayıp beni kucakladı. Beni beşinci hücreye götürdüler ve kenefe koydular.


Aman Tanrım...

O işkencelerden sonra ben şuna inandım. Yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır. Akşam oldu, nöbetçi bana acıdı ve beni lağımın içinden betonun üstüne çıkardı. Bana bir sigara verdi. O da bir askerdi. Size söyleyeyim, o cehennemin içinde melekler de vardı. Sabah oldu “ulan avukat” diye gene geldiler. Beni lağımın içine gene yatırdılar. Öyle dövdüler ki bayılmışım. Zaten bir müddet sonra acıdan göğsün tıkanıyor ve bağırman da kesiliyor. Kendime geldiğimde ayaklarımdan akan birikmiş simsiyah kanı gördüm. Yavaş yavaş ayaklarımı içime doğru çektim ve betonun üstüne yattım.


Her işkence gören yaşadıklarını bu kadar ayrıntılı hatırlar mı?

Hiçbir zaman unutmaz. Hiçbir şeyi unutmaz. Orada ölüm bir an önce gelsin istedim. Diyarbakır cezaevinde herkesi böyle imtihan ettiler. Ben dört aydan fazla hücrede kaldım ve dört ay her gün işkence gördüm. Bir de hücrelere kedi büyüklüğünde fareler saldırıyordu.

Ne!!!!

Birini kovuyordun, diğeri geliyordu. Fareler üstümüzde dolaşıyordu. O işkenceci Yüzbaşı Esat, ben kilo kaybettikçe, bana “şişmanlamışsın yahu” diyordu. Benim bütün parmaklarım kırıldı. Bakın... Hâlâ düzelmediler. Çenem ortadan ikiye bölündü. Bakın... Dizlerime çok vurdular. Bakın... Doktor falan yok, kendi kendine kaynadı çenem de bütün kemiklerim de... Dedim ya... Cehennemde melekler de vardı. İhtiyar lakaplı bir çavuş, cebine kendi yemeğini koyuyordu ve gizlice bana cebinden çıkardığı tahta kaşıkla içine ekmek doğranmış çorba ve et yediriyordu. Beni, dışarıdaki gelişmelerden haberdar ediyordu. “Seninle ilgili dünyada büyük tepki oluşmuş” diyordu. Uluslararası Af Örgütü falan ayağa kalkmıştı.

Diyarbakır cezaevinde aylarca hücrede tutulduktan sonra koğuşa götürüldünüz. Kimlerle aynı koğuşta kaldınız?

Ben dört ay hücrede kaldım. Beni tutuklandıktan dört ay sonra koğuşa götürdüler. Ahmet Türk ve eski CHP ve ANAP milletvekili Nurettin Yılmaz’la aynı koğuşta kaldım.

Koğuşta işkence yapılıyor muydu peki?

Her sayımda yumruklarla, sopalarla dövüyorlardı. Lağım temizletiyorlardı. Ahmet Türk ve ben zayıftık, erken yere düşüyorduk. Nurettin Yılmaz inadına düşmek istemiyordu. Unutmam... Çok saygı duyduğum Ahmet Türk bir gün karyolasının kenarına oturmuş gözleri dolu dolu... “Ahmet Bey üzülmeyin, bunun sonu ölüm değil mi?” dedim. “Hüseyin Bey ben işkenceden dolayı üzülmüyorum. Çok kötü küfrediyorlar, çok ağırıma gidiyor” dedi. Bir gün yine elimize uzun süpürgeleri verdiler, bizi lağıma götürdüler. Lağımı temizledikten sonra bize “koğuş vaziyeti al, uygun adım istikamet koğuş, marş” derlerdi ve biz de süpürgeleri silah gibi omzumuza alıp, yürürdük. Bir gün...

Evet, o gün ne oldu?

Yine Nurettin Yılmaz önde ben ortada, Ahmet benim arkamda gidiyorduk ki, kısa boylu bir onbaşı, “ulan bunlara gıcığım var” deyip havada uçtu ve Nurettin’in göğsünü postallarıyla ezdi. Tekmeyle öyle bir savrulduk ki arka arkaya üçümüz de yere yıkıldık.

Nurettin Yılmaz daha sonra ANP milletvekili oldu değil mi?

Evet. Daha önce de CHP milletvekiliydi. Şimdi BDP Disiplin Kurulu Başkanı. Diyarbakır cezaevinde bir de o işkenceci yüzbaşının “emret komutanım” diye tutuklulara tekmil verdirdikleri Jo adında bir köpeği vardı. İstediklerinde, bizi, ona ısırtıyorlardı. O sıralarda artık Uluslararası Af Örgütü, benimle ilgili büyük bir kampanya başlatmıştı. Türkiye’ye protesto yağıyordu. Ara sıra beni havalandırmaya çıkarıp elime top veriyorlardı.

Niye?

Bir helikopter tepemde durup resmimi çekiyordu. Zira “Bakın hiçbir şeyi yok. Top oynuyor” demek için böyle mizansenler yapılıyordu. Bir gün Hürriyet gazetesinin Diyarbakır’daki muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler. Sonra gitti, “Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlıktır. Hüseyin Yıldırım bile sağdır” diye yazdı. 1982 baharında yayımlandı bu haber.


Peki, tam olarak siz ne durumdaydınız?

Bir gün bir gardiyan bana, “Senin hakkında, onu yaşatın diye Ankara’dan talimat gelmiş. Şimdi Ankara’dan gelen doktor, seni muayene edecek” dedi ve beni doktora götürdü. Doktor, “soyunun, muayene edeceğim” dedi. Ben perdenin arkasında soyundum. İçeri girdiğinde korktu. Etrafındakilere, “Bu, burada mı böyle oldu” diye sordu. Sadece kemik kalmıştım. İçeri 75 kilo girmiş, 43 kiloya düşmüştüm. Doktor bana günaşırı serum verdirdi ve bana can öyle geldi.

Cezaevinden çıktığınızda ne yaptınız?

Önce annemi görmek istedim. Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, “Hüseyinimi bırakmışlar, beni, Hüseyinimin yanına götür” dedi. “Ben de o çarşıda, gel seni götüreyim” dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, “Ne oldu, hasta mısın sen?” dedi. Yürüdük ve çarşıda kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, “Hüseyin senin kolunda” deyince, annem uyyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı. Zaten büro arkadaşlarım da beni tanıyamadılar. Aynada kendimi gördüğümde ben de ürkmüştüm. Bir gün yüzbaşı gülerek bana ayna verdi. “Bak ne kadar yakışıklı oldun” dedi. Korkunçtu. Gözümün altındaki deri, bir et parçası halinde sarkmıştı.

Hapishanede ya da çıktığınızda devletten herhangi biriyle bir temasınız oldu mu?

Sıkıyönetim komutanının adli müşaviri Ahmet Beyazıt’la karşılaştım. Hiçbir şey olmamış gibi sarıldı, öptü beni. “Böyle şeyler olur, tekrar duruşmalara girersin” dedi. Beni Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak’la görüştürmek istedi. Beni ona götürdü. Kemal Yamak elimi sıktı. “Geçmiş olsun, böyle şeyler olur. Devlet zor durumda” falan diye konuştu. Sonra da, “ben senin aileni araştırdım, seninki çok iyi bir aile. Sen peygamber soyundan geliyorsun” dedi. Ben de “Paşam ben Arap değilim, ben Kürdüm” dedim. “Böyle şeyleri söylemekten men ederim sizi” diye bağırmaya başladı ve benden, cezaevindeki açlık grevinin bitirilmesi için tutuklularla görüşmemi istedi.

Görüştünüz mü?

Görüştüm. Açlık grevinde ölenlerin tabutlarını daha sonra ağlayarak ben indirdim. Zaten kısa süre sonra bir gece iki hâkim büroma geldiler. “Senin hakkında yeni kararlar alındı. Bu gece Diyarbakır’ı terk et” dediler. Ben o gece Diyarbakır’ı ağlayarak terk ettim. Suriye’ye geçtim, Şam’a gittim.

PKK’ya ne zaman katıldınız?

Ben hiçbir zaman PKK’ye katılmadım. Diyarbakır’da direnen insanların her zaman kalbimde yeri oldu. Onların anısını kutsal bir emanet olarak saklıyorum ama, ben Apoculuğa hayır diyorum. Ben hiçbir zaman PKK’li olmadım.

Nasıl olmadınız? Siz bir dönem PKK’nın Avrupa temsilcisi değil miydiniz? Sizi Diyarbakır’dan yurtdışına kim çıkardı?

PKK çıkardı. Zaten beni PKK’den başka dışarıya kim kaçırsın ki! O dönemde başka örgütler bana geldi de, ben mi onları istemedim?

Neyse... Sizinle PKK’yı konuşacağız. Önce Şam’da ne yaptınız?

Beni PKK’liler, Şam’da Öcalan’ın çevresine götürdüler. Ben Diyarbakır cezaevinde ve mahkemelerde her şeyi görmüş bir avukattım. Dünya kamuoyunu yakından tanıyordum. Ayrıca dünya kamuoyunda benimle ilgili kampanyalar vardı. PKK’liler, dünyaya anlatacaklarımın kendilerine yarayacağını biliyorlardı. Ben Şam’a gittiğimde, Öcalan ve karısı Kesire oradaydı. Kandil’deki yönetimin hepsiyle karşılaştım zaman içinde.

Kimlerle tanıştınız?

Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu... Karayılan’ı ise çok daha sonra gördüm. Çünkü o, çok eski bir PKK’li değildir. Öcalan, Cemil Bayık’a, “Avukat Bey’i diğer örgütlerle de tanıştır. Yarın öbür gün, bizimle niye görüştürmediniz demesinler bize” dedi. Cemil Bayık önüme düştü, Şam’daki bütün Kürt ve Türk örgütleriyle görüştürüldüm. Şam’da her örgütün ayrı evi vardı. PKK’nın üç ayrı evi vardı.


Öcalan’la nasıl tanıştınız?

Beni bir eve götürdüler ve orada beni Öcalan karşıladı. Onunla ilk kez orada karşılaştım. Bir müddet sonra bana “hadi gidelim” dedi. Bir başka eve gitmek için sokağa çıktık. Öcalan beni uyardı: “Yolda yürürken aramızda on beş, yirmi metre mesafe kalsın avukat” dedi.

neseduzel@gmail.com

Taraf

Yakalama Emrini Kim Savsaklıyor?
29 Temmuz 2010

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 22 Temmuz'da 77'si muvazzaf toplam 102 Balyoz davası sanığı hakkında çıkarttığı "görüldükleri yerde yakalanması" kararı, Merkez Komutanlıkları'na takıldı.
Balyoz sanıkları için verilen yakalama kararını birliklere ulaştırmayan Merkez Komutanlıklarının suç işlediği öne sürüldü. 23 Temmuz'da 77'si muvazzaf 102 asker hakkında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen yakalama kararı, Merkez Komutanlıkları'na takıldı. Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı iddia edilen ve Yüksek Askeri Şura'ya (YAŞ) kadar hiçbir muvazzaf subayın gözaltına alınmaması için yapılan planların hayata geçirildiği belirtildi. Orgeneral İlker Başbuğ'un talimatıyla Karargah Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu başkanlığında kuvvet komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığı adli müşavirlerinin katıldığı ve Ankara Barosu başkan adaylarından Metin Feyzioğlu'nun destek verdiği öne sürülen planın adım adım uygulandığı belirlendi. Hukuk çevreleri mahkemenin verdiği "yakalama emri"nin tebliğ edilemeyeceğini vurgulayarak, "Yakalama kararı demek, o kişinin derdest edilip tabir-i caizse eline kelepçe vurulması demek" dedi.

BU DAVET Mİ Kİ TEBLİĞ OLSUN

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, özellikle yakalama emriyle ilgili kararın manipüle edilerek kamuoyunun yanlış bilgilendirildiğini söyledi. Petek, yakalama emrinin "tebliğ" edilmesi diye bir durumun söz konusu olamayacağını dile getirdi. Petek şu bilgiyi verdi: "Yakalama kararı tebliğ edilmez, sadece yakalanan kişiye gerekçe ve hukuki durum anlatılır. Tebligat müvekkillerine ulaşıncaya kadar mahkemeye gelmeyecekler diye bir şey olamaz. Çetin Doğan hakkındaki emirde olduğu gibi polis, Doğan hakkındaki yakalama emrini bildiği için gördüğü yerde gözetim altına almıştır." Yakalamaya yapılan itirazlar ve kararı veren mahkemeye yönelik redd-i hakim taleplerinin emri durdurmayacağını dile getiren Petek, "Müracaat hukuki bir sonuç doğurmaz. Müracaatların hukuki bir bağlayıcılığı vardır" şeklinde konuştu. Mahkeme kararının ilgili birimlere ulaşmasının ardından yakalamanın gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eden Petek, "Emir yerine getirilmiyorsa, görevi ihmal suçlamasıyla dava açılmalıdır. Bu ihmal aynı zamanda da bir disiplin suçudur" dedi. Polisin emekli subayların yerlerini tespit ederek mahkeme kararını uygulaması gerektiğini belirten Petek "102 sanık hala neden yakalanamamıştır, sorusunun cevabı kesinlikle hukuki değildir. Hukuk devletinin gereği hiç olmazsa polis, emekli subayları yakalamalıydı. Bu hukuk skandalı olarak tarihe geçecektir" dedi

YAŞ'TA GÜNDEME BİLE GELEMEZ

Haklarında yakalama emri bulunan muvazzaf subayların terfi listesinde bulunanların YAŞ'a kadar yakalanmalarının engellendiği yorumunun güçlendiğini söyleyen Reşat Petek, "Askeri Personel Kanunu'nun 65. maddesi 'tutuklananlar' cümlesi vardır. Yani mahkemenin tutuklama kararı verdiği ve öyle veya böyle bir şekilde teslim olmayan, edilmeyen subayların YAŞ'ta gündeme gelmesi hukuken ve kanunen mümkün değildir" diye konuştu.

ŞAHİN: AÇIKÇA ŞUÇ İŞLENİYOR

Emekli Binbaşı Kemal Şahin, mahkeme kararını ilgililere tebliğ etmeyenlerin yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir silsilede suç işlediğini söyledi. Genelkurmay Başkanlığı'ndan Garnizon Komutanlıklarına gönderilmesi ve oradan da ilgililere tebliğ edilmesi gereken mahkeme kararlarıyla ilgili işlemleri yapmayanlar hakkında, savcıların ve mahkemelerin harekete geçmesi gerektiğini dile getiren Şahin şunları söyledi: "Ne demek tebliğ etmemek. Bu bir suçtur. En basitinden görevi ihmal suçudur. Bu suçun halkaları da Genelkurmay Başkanından başlayarak tebligatı yapmayan alt hiyerarşiye kadar giden bir zinciri oluşturmaktadır."

Babası darbecilerin akıl hocasıydı

Karargahta hazırlandığı belirtilen Balyoz sanıklarını kurtarma planına, avukat Metin Feyzioğlu'nun da destek verdiği öne sürüldü. Ankara Üniversitesi Eski Dekanı ve Ankara Barosu'ndaki Demokrat Sol Avukatlar Grubu'nun Baro Başkanı Adayı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu'nun babası Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, 27 Mayıs darbecilerin fikir babası olarak biliniyor.

Listede kimler var?

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkartılan 26 muvazzaf generaller şöyle: Korgeneral Nejat Bek, Korgeneral Mustafa Korkut Özaslan, Korgeneral Ayhan Taş, Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz, Tümgeneral Gürbüz Kaya, Tümgeneral Nurettin Işık, Tuğgeneral Hasan Fehmi Canan, Tuğgeneral Salim Erkal Bektaş, Tümgeneral Ahmet Yavuz, Tümgeneral Bekir Memiş, Korgeneral Yurdaer Olcan, Tümgeneral İhsan Balabanlı, Tuğgeneral Hakan Akkoç, Tuğgeneral Gökhan Gökay, Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu, Koramiral Kadir Sağdıç, Tuğamiral Turgay Erdağ, Tuğamiral Ahmet Türkmen, Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar, Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, Tümgeneral Abdullah Dalay, Tuğamiral Levent Görgeç, Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu, Tuğgeneral Bulut Ömer Mirmiroğlu, Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tuğgeneral Ali Aydın.
aktifhaber

Balyoz Davasına Şok Müdahale!
03 Ağustos 2010
Balyoz davası kapsamında çıkartılan yakalama kararlarına İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Turan Çolakkadı'ya vekalet eden Selim Berna Altay'dan şok bir müdahale geldi...
Savcı Altay, Balyoz Davası'yla ilgili yakalama kararlarına yapılan itirazı değerlendiren İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yönelik operasyon başlattı. Altay, 11. Ağır Ceza'dan şok bir istemde bulundu.

Altay, yetkisi dışına çıkarak sürece aldığı talimat çerçevesinde müdahale ediyor. Savcı Altay, hiçbir yetkisi olmadığı halde ve Balyoz Dava Dosyası konusunda hiçbir bilgisi olmadığı halde 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, yakalama kararlarının infazının ertelenmesi isteminde bulundu.

Görevi olmaması nedeniyle Balyoz Dava Dosyası'yla ilgili hiçbir belgeyi incelememiş olan Savcı Altay'ın YAŞ sürerken aniden bu şok talebi oldukça anlamlı bulundu.

11. Ağır Ceza Mahkemesi, dosyaya tam hakim olup doğru karar verebilmek için haftasonu dahil aralıksız çalışırken, yargı sürecinin doğal işleyişine tamamen aykırı ve müdahale anlamı taşıyan Altay'ın bu müracaatı, biryerlerden talimat aldığı kulislerine neden oldu.

Öte yandan oldukça kapsamlı olan Balyoz Davası dosyasını hiç incelememiş ve konuyla ilgili bilgisi olmayan Savcı Altay'ın bu ani müracaatı da bu kulisleri doğruladı.

Savcı Altay, Balyoz Darbe Planı belgelerinde “yararlanılacak yargı mensupları” arasında geçiyordu.

HABERVAKTİM.COM

Hakim Tatile Gönderildi
08 Ağustos 2010

Balyozcuların 'Yakalama' kararına itirazı görüşen 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç bir tatil trafiği yaşandı. Bir hakim tatile gönderildi, diğeri tatilden çağırıldı.İşte şok ayrıntılar...
Balyozcuların 'Yakalama' kararına itirazı görüşen 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilginç bir tatil trafiği yaşandı. Bir hakim tatile gönderildi, diğeri tatilden çağırıldı.
Hakim Bülent Akasma izne gönderilirken, tatildeki Hakim Oktay Açar göreve çağırıldı. Toplanan heyet 1'e karşı 2 oyla, 101 Balyoz sanığı hakkındaki 'Yakalama' kararı kaldırıldı.

Balyoz soruşturmasında hakkında yakalama emri çıkarılan 102 sanığın itirazını değerlendiren İstanbul11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde karar öncesi tartışmalı bir gelişmenin yaşandığı ortaya çıktı. Yakalama emrini 1'e karşı 2 oyla kaldıran Mahkeme'nin üye yapısıyla oynanarak Balyoz sanıklarının istediği kararın alındığı öne sürüldü.

BAŞKAN DEVREYE GİRDİ

Hakim Şeref Akçay'ın başkanlığını yaptığı 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Metin Özçelik, Bülent Akasma ve Oktay Açar'ın üye hakim olarak görev yaptığı belirtildi. Balyoz İddianamesi'ni kabul eden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin tensip kararında 102 sanık hakkında yakalama çıkarması ve itiraz için de 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ni göstermesi üzerine ilginç bir gelişme yaşandı. Balyoz sanıklarının yakalama emrinin kaldırılması için yaptıkları itirazın görüşüleceği gün için, Mahkeme Başkanı tarafından dosyayı değerlendirecek heyetin yapısında tartışmalı bir müdahalede bulunuldu.

Başkan Akçay'ın, Üye Hakim Bülent Akasma'yı izne gönderdiği ardından da izinde bulunan Hakim Oktay Açar'a tatilini yarıda kestirerek göreve çağırdı. Akçay'ın başkanlığında üyeler Özçelik ve Açar'la toplanan heyet Balyoz sanıklarının itirazını 1'e karşı 2 oyla kabul etti. Daha önce oy birliği ile haklarında yakalama emri çıkarılan sanıklar dosyayı değerlendirecek mahkeme heyetinde oymana yapılarak oy çokluğu ile cezaevine girmekten kurtuldu.

Yaşanan gelişmeler daha önce de yaşanan tartışmalı girişimleri akıllara getirdi.Islak İmzaİddianamesinin kabul edildiği gün hakkında tutuklama kararı verilenDursun Çiçekdaha önce iki kez tutuklanmış ancak itirazı değerlendirecek heyete yapılan müdahalelerle iki kez serbest bırakılmıştı.

KENDİ KARARIYLA ÇELİŞTİ

İstanbul 11.Ağır Ceza MahkemesiBalyoz sanıkları hakkında çıkarılan yakalama emrini oy çokluğu ile kaldırdığı kararında çok tartışılacak gerekçeler ileri sürdü. Tartışmalı gerekçelere muhalefet şerhi düşen üye hakim, 'Cumhuriyet Savcısı'nın görüşünü bile almadan bir çok tensip tutanağında yakalama emri verdik. Bunu niye kaldıralım" diyerek verilen kararın yanlışlığını ortaya koydu.

YAKALAMA EMİRLERİ ÇIKARDIK

Kararın alınmasında etkili olan iki üye kendi mahkemelerinin de 10. Ağır Ceza Mahkemesi gibi tutuklama amacıyla çok sayıda yakalama emri çıkardığını kaydederek, "İşlemin sürekli yapılmış olması onu hukuka uygun hale getirmez" diye görüş belirtti. İki üyenin 'Yıllardır kanun yanlış anlaşılıyormuş, şimdi doğru anladık" anlamına gelen bu gerekçesine muhalif üye de çarpıcı itirazlar getirdi.

11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2009 ve 2010 yıllarında çıkardığı yakalama kararlarını tek tek sayan muhalif üye, 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın doğru olduğunu vurguladı. Cumhuriyet Savcısı'ndan görüş alınmadan yakalama emri çıkardıklarını hatırlattı. "Mahkememizin istisnasız uygulaması da 10. Ağır Ceza'nın uygulamaları gibidir" diyen muhalif üye, "Mahkememizde yargılaması yapılan 2009/293, 2009/100, 2010/122, 2010/166 ve 2010/157 esas sayılı dava dosyaları ile ilgili olarak kamu davası açılıp iddianame kabul edildikten sonra, Cumhuriyet Savcısı'nın görüşü alınmaksızın düzenlenen tensip tutanaklarında sanıklar hakkında tutuklanmaları amacıyla CMK'nın 98. maddesi gereğince yakalama emri çıkarılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır" şeklinde görüş belirtti.

CMK'DA DAYANAĞI YOK

11. Ağır Ceza Mahkemisi'nin kararına muhalif eden üyenin bir itirazı da çoğunluğun dile getirdiği "kaçma şüphesi yok" gerekçesine oldu. Haklarında yakalama emri çıkarılmalarına rağmen 15 gündür teslim olmadığını kaydeden muhalif üye, şunları söyledi:

"Emekli ya da görevde bulunan sanıklardan hiçbiri yakalama kararının çıkarıldığı 23 Temmuz 2010 tarihinden bugüne kadar 15 günlük süre geçmesine rağmen kendi istekleri ile adli mercilere gelmedikleri gibi, sanıklar haklarında yakalama kararlarını infaz etmekle görevli ilgililerce de yakalama kararının gereğinin yapılmadığı bilinmektedir."

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan, "Yakalama ve tutuklama yoluyla özgürlükleri kısıtlanmış kişiler mahkemeye başvurma hakkına sahiptir" maddesi de iki üye tarafından çarpıtılarak yorumlandı. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda 'yakalama emrinin kaldırılması" uygulaması olmadığı halde böyle bir kararı alan üyeler, AİHS'deki "yakalama" ifadesine atıf yaparak, maddede belirtildiği gibi 'özgürlüğü henüz kısıtlanmamış" Balyoz sanıkları için yakalama emrinin kaldırabileceklerini savundu. Balyoz sanıklarının dışarıda olduğuna atıf yapan muhalif üye ise çoğunluğun bu görüşüne, "Haklarında yakalama kararı infaz edilmeyen sanıkların özgürlüğünün kısıtlanması ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarından söz edilemez" diyerek karşı çıktı.

BUGÜN

Petek: Yakalama kararı infaz edilir

Emekli Cumhuriyet Başsavcısı ve Hukukçular Derneği Üyesi Reşat Petek, Türkiye'de normal vatandaşa karşı işleyen hukukun bazı kesimlere karşı işlemediğini belerterek Balyoz soruşturması sürecindeki hukuk işleyişini eleştirdi.

Edirne'de Sivil Dayanışma Platformu tarafından düzenlenen "Güçlü Türkiye İçin Güçlü Evet" konulu konferansa katılan Petek, darbe anayasası nedeniyle hukukun bazı kesimlere işlemediğini vurguladı. "Hepsi sütten çıkmış ak kaşık gibi mi? Yoksa işlenen suçlara rağmen yargılama yolunu kapatan bir mekanizma mı var" diye soran Petek şunları söyledi:

"Mahkeme kararıyla suç işlediği mahkeme kararıyla ortaya konan ve hakkında yakalama kararı verilenler 15 gündür derdest edildi mi? Normal bir vatandaş için bir yakalama kararı olsaydı herhalde bir operasyon düzenlenir mahkemeye teslim edilirdi. Hukuken yapılması gereken de budur. Ama şimdi emeklisi ile muvazzafı ile ordu evinde barınak oluşturulmuş, hukuk devletinde herkesin saygı göstermesi gereken mahkeme kararı infaz edilmiyor. Ondan sonra kamuoyu aptal zannedip bu millete diyorlar ki, yakalama kararı tebliğ edilmedi de onun için derdest edilmiyor. Yakalama kararı tebliğ edilmez infaz edilir. Tebliğ olunan davetnamedir. Yakalama kararını güvenlik birimi infaz eder. Gelmezse zorla getirilir. Peki siz bunun uygulandığını görüyor musunuz? Hayır. Uygulamayanlara bir hesap sorulabiliyor mu? Hayır" dedi.

Bugün

Devlet İstedi Ben Öldürdüm!
09 Ağustos 2010
Ergenekon savcıları, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanan yüzlerce faili meçhul cinayet ile ilgili araştırmalarını derinleştiriyor.
Ergenekon savcıları, 2003'te Elazığ Emniyeti'ne gönderilen ihbar mektubu üzerine harekete geçti. İhbarda, Cem Ersever, Behçet Cantürk cinayetlerinden sorumlu tutulan Yeşil'ın sağ kolu Yusuf Tek, konuştu: Devletin istediklerini yaptım. Savcılara da konuşurum.

Ergenekon savcıları, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanan yüzlerce faili meçhul cinayet ile ilgili araştırmalarını derinleştiriyor. Geçtiğimiz günlerde bu kapsamda gizli tanık Kıskaç'ın yeniden ifadesi alındı. JİTEM'e çalıştığı belirtilen Kıskaç'a faili meçhul cinayetlerin yanı sıra Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın eylemleri de soruldu. Savcılar, 2003 yılında Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Amirliği'ne gönderilen bir ihbar mektubundan hareketle soruşturmayı derinleştirdi. Yeni Şafak, ihbar mektubunda adı geçen ve Yeşil'in sağ kolu olarak bilinen "Cabbar Dayı" kod adlı Yusuf Tek'e ulaştı.
Ergenekon soruşturması başlamadan yıllar önce gönderilen ihbar mektubu ve eklerinde JİTEM ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın faaliyetleri hakkında önemli bilgiler ve belgeler yer aldı. Buna göre Yeşil'in talimatları doğrultusunda hareket eden tetikçi Yusuf Tek, JİTEM komutanlarından Cem Ersever ve Kürt işadamı Behçet Cantürk'ün öldürülmesi gibi çok sayıda cinayete karıştı. 1992-1997 yılları arasında kamuoyunda infial uyandıracak birçok cinayete imza atan Yeşil ve ekibinin şimdilerde Ergenekon davalarında adı geçen bazı isimler tarafından korundukları anlatıldı.

"ORGENERALLER YEŞİL VE EKİBİNE SAHİP ÇIKTI"

Yusuf Tek'in faili meçhul cinayetler yüzünden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün sorgu ekibinde yer aldığı belirtildi. İhbar mektubunda ayrıca Ergenekon davasında adı geçen emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Albay Cemal Temizöz ve emekli Orgeneral Doğan Güreş'in Yeşil ve ekibini koruyarak desteklediği öne sürülüyor.

YUSUF TEK, YEŞİL'İN YERİNİ BİLİYOR

Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Amirliği'ne sunulan suç duyurusunda, Yusuf Tek'in Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın adamı olduğu açıkça belirtiliyor. Tek'in özellikle Mahmut Yıldırım'ın nerede olduğunu, nasıl yaşadığını ve kimlerle ilişki içinde olduğunu bildiği ifade ediliyor. En önemlisi de bir orduya yetecek silah ve mühimmatın nerede gizlendiğini bildiği tahmin ediliyor. Ayrıca işlenen faili meçhul cinayetler yüzünden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün infaz timinde yer aldığı da belirtiliyor. Dosyada Dayı kod adlı Yusuf Tek'in, Temizöz'ün ekibindeki bir türlü bulunamayan Cabbar Dayı olduğu da iddia ediliyor.

CİNAYETLERİN FAİLİ YUSUF TEK GÖSTERİLİYOR

2003 yılında gönderildiği belirtilen ibar mektubu ve eklerinde Tek'in işlediği iddia edilen cinayetler de detaylarıyla sıralanıyor. Özellikle 3 Kasım 1993 tarihinde Emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in öldürülmesinin arkasındaki kişinin Yusuf Tek olduğu belirtiliyor. Tek'in ayrıca 18 Şubat 1992 tarihinde 2000'e Doğru Dergisi Muhabiri Halil Güngen'i, 25 Aralık 1992 tarihinde PKK destekçisi ve uyuşturucu kaçakcısı olduğu öne sürülen Şeyhmuz Daş'ı, 15 Ocak 1994 tarihinde PKK'ya destek verdiği iddia edilen Kürt işadamı Behçet Cantürk ve şoförünün öldürülme olayını da Yusuf Tek'in gerçekleştirdiği anlatılıyor.

Devlet şimdiye kadar bilgime başvurmadı

Yeni Şafak'ın ulaştığı Yusuf Tek, hesabını veremeyeceği hiçbir şeyin olmadığını söyledi. Cabbar Dayı kod adlı Tek, iddialarla ilgili olarak; "2003 tarihinde Elazığ Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nden olduğunu söyleyen iki sivil polis Abdullah Paşa Mahallesi'ndeki kendime ait evime geldiler. Bana Doktor Hasan Kaya ve Avukat Metin Can burada oturuyormuş tanıyor musunuz diye sordular? Ben de Elazığ-Tunceli sınırındaki Dinar Köprüsü'nün altında oturuyorlar dedim. Memurlar gülümseyerek gitti. Böyle belgeden siz söyleyince haberim oldu. 2003 yılından bugüne kadar hakkımda yasal olarak hiçbir işlem yapılmadı. Ayrıca bu konular ile ilgili ifadem bile alınmadı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hiçbir yasal ve yetkili mercii bu konularla alakalı beni aramadı ve bilgime başvurmadı. Bizim hesabını veremeyeceğimiz hiçbirşey yok. Devletin yetkili organları tarafından çağrıldığımız da iki elimiz kanda da olsa icabet ederiz" şeklinde konuştu.

Kaynak: Yenişafak

Kadın İtirafçı Yargıyı Şok Etti
16 Ağustos 2010
Çeşitli adliyelerde görev yapan 50'ye yakın hâkim ve savcı hakkında organize suç örgütlerinden maddi menfaat temin ettikleri iddiasıyla çok gizli bir soruşturma başlatıldı.
İstanbul'da, Beşiktaş'taki ağır ceza mahkemeleri başta olmak üzere çeşitli adliyelerde görev yapan 50'ye yakın hâkim ve savcı hakkında organize suç örgütlerinden maddi menfaat temin ettikleri iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Adalet Bakanlığı'ndan iki müfettiş, altı aydır yürütülen bu "çok gizli" idari soruşturma kapsamında hâkim ve savcıların yurtiçi ve yurtdışındaki malvarlıklarını araştırıyor. Yargıyı sarsan soruşturmanın asıl amacı uyuşturucu kaçakçılarından ve çetelerden haksız kazançla elde edilen paralara ulaşmak. SABAH Özel İstihbarat Bölümü'nün edindiği bilgilere göre müfettişler paranın izini sürerek somut delillere ulaşmak için öncelikle hâkim ve savcıların ve birinci derece yakınlarının tapu-banka kayıtlarını titizlikle inceledi. Ancak rüşvet skandalına karışan yargı mensuplarının veya yakınlarının üzerinde dikkat çekici bir malvarlığı artışına şimdilik rastlanmadı. Bunun üzerine müfettişler, adliyedeki üst düzey görevlilere ve memurlara hâkim ve savcıların gayri resmi malvarlıklarının bulunup bulunmadığını sordu.

UKRAYNA GEZİLERİ
Müfettişler ayrıca hâkim ve savcıların yurtdışı giriş- çıkış kayıtlarını da mercek altına aldı. Yapılan inceleme sonucunda soruşturmada adı geçen yargı mensuplarının çoğunun Ukrayna başta olmak üzere eski Doğu Bloku ülkelerine sık sık seyahate gittiği belirlendi. Soruşturma, İstanbul Beyoğlu, Beşiktaş ve Fatih adliyelerinde yürütülüyor. Ağır ceza, asliye ceza ve sulh ceza mahkemelerindeki hâkimlerle ilgili yapılan soruşturma kapsamında şüpheli hâkim ve savcıların yanı sıra çok sayıda tanık hâkim, savcı ve yazı işleri müdürü de dinlendi.

İTİRAFÇI G.S. YARGIYI SARSTI
Çok gizli soruşturma, G.S. adlı hukuk bürosu sahibi bir kadının uyuşturucu ve çete davalarında arabulucu olarak hâkim ve savcılarla görüştüğünün tespit edilmesiyle başladı. G.S.'nin telefonları dinlemeye alınınca organize suç örgütlerinden yargı mensuplarına uzanan derin ilişkiler ağı ortaya çıkarıldı. G.S., delillerin elde edilmesinden sonra Emniyet'te sorguya alındı. Polis, G.S.'nin önüne çok sayıda telefon görüşmesinin dökümlerini koyunca G.S., kendi isteğiyle "itirafçı" olup hâkim ve savcılarla olan derin ilişkilerini açıkladı. G.S., yanında çalıştırdığı avukatlar vasıtasıyla çete davalarının sonuçlarını nasıl etkilediğini detaylı bir şekilde anlattı.

1 MİLYON EURO'YA TAHLİYE
Buna göre G.S. önce hâkimleri büyük rüşvetlerle "bağlıyor." Çete lideri rüşvet alındıktan sonra tahliye ediliyor. Daha sonra, sonucu önceden belli olan dava için göstermelik bir savunma hazırlanıyor. Yıllar süren formalite bir yargılama sonucunda da çetenin istediği şekilde karar veriliyor. Davalarda tahliye başına verilen rüşvetin 500 bin ile 1 milyon Euro arasında değiştiği kaydediliyor. İtirafçı G.S.'nin, hakkında iddialarda bulunduğu sekiz hâkim kendisine dava açınca sırra kadem bastığı belirtiliyor. Rüşvet aldığı iddia edilen mahkeme başkanlarının, rüşvet çarkına uymayan mahkeme üyelerini başka yerlere sürdürdüğü belirtiliyor. Bazı hâkimlerin de rüşvetle verilen kararları sindiremeyerek tayin talebinde bulunduğu kaydediliyor. Hakkında soruşturma yürütülenler arasında Beşiktaş'taki özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görevli mahkeme başkanları ile hâkimler de bulunuyor. Adalet Bakanlığı müfettişleri, soruşturmada adı geçen yargı mensuplarını "şüpheli" sıfatıyla sorguluyor. Soruşturmanın devam ettiği ve bazı yargı mensuplarının izinden döndükten sonra sorgulanacağı öğrenildi. Bu arada Emniyet'in elinde bazı hâkimlerin garsoniyer olarak kullanılan evlere kadınlarla birlikte girip çıkarken çekilmiş gizli görüntülerinin bulunduğu öğrenildi. Garsoniyerlerin adreslerini itirafçı G.S.'nin verdiği belirtildi.

'Tahliye kararı al yoksa canını alırız'
Edinilen bilgilere göre müfettişlerin soruşturduğu konulardan biri de Fikret Eskin adlı bir uyuşturucu kaçakçısının yargılandığı davada hâkime rüşvet verildiği halde tahliyenin gerçekleşmemesi nedeniyle baş gösteren anlaşmazlık. Hâkime para verildiği halde davalardan birinde tahliye gerçekleşmeyince Fikret Eskin'in ailesinin, avukat K.K.'yi tehdit ettiği öne sürülüyor. Bu hâkim sayesinde Fikret Eskin'in 500 bin euro karşılığında yargılandığı davalardan birinden beraat ettiği, ancak diğer davada rüşvet verdiği halde "işini gördüremediği" iddia ediliyor. Bunun üzerine Eskin'in yakınlarının K.K.'ye "Ya tahliye kararını al ya da canını alırız" dediği ileri sürülüyor.

'İzindeyken niye tahliye ettiniz?'
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan savcılardan birine, ABD'nin uyuşturucu kaçakçıları listesinde yer alan PKK bağlantılı Cumhur Yakut'un akrabası İslam Yakut'la ilgili Özel Yetkili bir Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren davada İslam Yakut hakkındaki yakalama kararını ısrarla neden kaldırtmak istediği soruldu. Sorgulanan bir mahkeme başkanına da Kasımpaşa'daki bir çetenin davasıyla ilgili sorular yöneltildi. İddialara göre bu davada para bekleyen bir mahkeme başkanı çeteden beklediği parayı almayınca tahliyeyi geciktirdi. Başkan izindeyken çete tahliye edildi. İzinden dönen başkan, "Bu adamları ben izindeyken niye tahliye ettiniz?" diyerek diğer hâkimlere fırça attı.

Kaynak: Sabah

İsmet Berkan / Radikal
Hukuksuz demokrasi olmaz
20 Ağustos 2010

İnternet andıcı denen belgeyi ve tartışmasını çok önemsiyorum; çünkü bu, bizde sistemin ne kadar çarpık ve normalden uzak işlediğini gösteren müthiş bir örnek.

İpin ucunu kaçıranlar için hatırlatayım...

2000 yılında, Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında bir ‘İrticayla mücadele’ genelgesi çıkar. Başbakanlık bu genelgeyle pek çok kamu kurum ve kuruluşuna ‘İrticayla mücadele’ görevleri verir. Görev alan kuruluşlardan biri de Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay bu genelgeye dayanarak isimleri www.irtica.org gibi şeyler olan bazı internet siteleri kurar, Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi bu sitelere içerik sağlar, sitelerde çok sayıda yalan haber yayımlanır.
Siteler o kadar ileri giderler ki, 2002 kasımında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine, hatta hükümet icraatları aleyhine de yayın yaparlar, yalan haberler yaymaya devam ederler.

2007 yılında, Ak Parti ile ilgili kapatma davası açılınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu sitelerden bazı haberleri de (herhalde yalan olduğunu bilmeden, düşünmeden) iddianamesine delil olarak koyar. Ancak Anayasa Mahkemesi delillerde söz edilen haberlerin yalan olduğunu ortaya çıkarır.

Bu arada 2009 başında Taraf gazetesine gelen bir ihbar mektubu bu yalan haber sitelerinin Genelkurmay tarafından kurulduğunu ve işletildiğini belgeler.

Genelkurmay ortaya çıkan belgeleri yalanlamaz, aksine ‘Bize görev verildi biz de yaptık’ diyerek kendini savunur. Hükümet, söylediklerine göre, ilk kez bu açıklamayla durumdan haberdar olur, hemen ilgili genelgeyi iptal eder.

Genelge iptal edilir ama Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun devreye girip konuyu araştırması, gerekirse soruşturması için herhangi bir şey yapılmaz. Fakat ilgili askeri belgede imzası olan ilgili komutan hükümet tasarrufuyla kara kuvvetleri komutanı yapılmaz, emekliye sevk edilir.

İşte dört gündür bu köşede Başbakanlığın en azından 2009 Şubat ayından sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu (BTK) araştırma-soruşturma için görevlendirmediğini konuşuyoruz.

***

Taa en baştan başlayalım, çünkü balık baştan kokuyor.

Soru şu: İrtica bir tehdit midir?

Pek çoğunuz bu soruya ‘Evet’ cevabını veriyorsunuz hiç düşünmeden.
Bir soru daha sorayım o zaman: ‘Kanunlarda yazılı irtica diye genel bir suç var mıdır?’

Cevap vereyim de uğraşmayın: Hayır, yoktur.

Bir hukuk devletinde kanunların suç olarak görmediği bir konu ‘tehdit’ de sayılamaz.

İrtica diye bir suç ve tehdit yok ama ‘Çocukların korunması’ndan, ‘Kutsal din duygularının istismar edilip devlet düzeninin değiştirilmeye çalışılması’na kadar pek çok başka suç var kanunlarımızda.

Ortada tanımı yapılmış suçlar varsa, bu suçlarla mücadele görevi de savcılarındır.

Ama biliyorsunuz bizde bakış öyle değil. Önce ‘irtica’ diye bir ‘iç tehdit’ olduğunu öne sürüyoruz. Sonra bu ‘tehdit’i bir ‘iç güvenlik sorunu’ olarak tanımlıyoruz; ardından da bu iç güvenlik sorununu halletmesi için Genelkurmay’a görev veriyoruz.

Bu zincir baştan sona yanlış. Ortada bir ‘iç tehdit’ yok; olsa olsa suç var. Bu suçlar bir ‘iç güvenlik tehdidi’ boyutunda değil. Öyle bile olsa bu konuyla ilgili askeri göreve çağırmaya gerek yok, savcılar ve polis var.

***

Ülkeye demokrasi gelecek, askeri vesayet ortadan kaldırılacaksa önce bu bakış açılarının değiştirilmesi gerek.

Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirmek en azından bana bakış açısının değiştiğini gösterecekti.

Ancak iktidar cephesinden gelen ‘Biz orayı teftiş edemeyiz’ sözleri, aslında bu sistem içinde askerin yerinin nasıl daha yüksek, daha yüce konumlandığının içselleştirilmiş hali gibi.

Önce kendi kabullerimizi ‘normalleştirelim’ ki ülkeyi normalleştirecek halimiz kalsın.

TSK "İntihar Etti" Dedi Ancak...

26 Ağustos 2010
Balıkesir'de vatanî görevini yapan Aşkın Demir'in ailesine oğullarının intihar ettiği söylendi. Ancak bir telefon gerçeği ortaya çıkardı...
Balıkesir'de vatanî görevini yapan Aşkın Demir'in ailesine oğullarının intihar ettiği söylendi. Ancak baba Nazir Demir 'Karnına ateş ederek intihar edilir mi?' diyerek buna inanmadı. Eve gelen bir telefon onun şüphesini doğruladı. Aşkın'ın asker arkadaşı olduğunu belirten kişi "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Her şeyi biliyoruz ama korkuyoruz, bizi de yaşatmazlar." diyordu.

Uşaklı Aşkın Demir, Balıkesir'in Erdek ilçesinde askerlik görevini yaparken karnından girip sırtından çıkan bir mermiyle yaralandı. 20 gün yoğun bakımda kalan Demir, hayatını kaybetti. Askerî yetkililer baba Nazir Demir'e oğlunun intihar ettiğini söyledi. Ancak baba Nazir Demir, "Karnına ateş ederek intihar eden kimseyi gördünüz mü?" diyerek intihar iddiasına inanmadı. Eve gelen bir telefon babanın bu şüphesini doğruladı. Telefondaki ses, Aşkın'ın asker arkadaşı olduğunu belirterek "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Her şeyi biliyoruz ama korkuyoruz, bizi de yaşatmazlar." diyordu. Oğlunun ölümünün ardından birliğine giden acılı baba içeri alınmamış. Ayrıca askerî yetkililer otopsi raporunu da baba Demir'e vermemiş. Tüm bunlar yaşanırken Aşkın'ın annesi akli dengesini kaybetti ve aile taşınmak zorunda kaldı. Baba Demir şimdi oğlunun ölümüne şahit olan arkadaşlarına sesleniyor: "Ellerini vicdanlarına koysunlar ve bildiklerini anlatsınlar. Benim çocuğumun ölümünün üstünü örten komutanlara hakkımı helâl etmiyorum."

Demir ailesinin en büyük çocuğu Aşkın, 2004 yılında 1984/1 tertip olarak askerlik görevine başladı. Samsun'daki acemi birliğinden sonra Balıkesir'in Erdek ilçesindeki Türk Silahlı Kuvvetleri Eğitim Kampı'na gönderildi. 7,5 aylık askerken 10 Ağustos'ta, izinden birliğine döndü. 20 Ağustos'ta ise yaralı olarak önce Balıkesir Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı, oradan da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edildi. Yoğun bakımdaki yaşam mücadelesini 10 Eylül'de kaybetti. Acı haberi alır almaz hemen Bursa'ya giden Nazir Demir'e, askerî yetkililer önce oğlunun vurulduğunu, sonra 'nöbette intihar ettiği'ni söylediler.

Oğlunun başına gelenlerin acısını ve şaşkınlığını yaşayan baba Nazir Demir, yaralı oğlunu Bursa'ya götüren binbaşının kendisini azarladığını ifade ederek şunları aktarıyor: "Binbaşı, 'Sen çocuğuna ne bakmıyorsun? Niye para göndermiyorsun?' dedi. Ben de gönderdiğim paraların makbuzlarını gösterdim. 'Bizim para sıkıntımız yoktu.' dedim. Sonra bana, 'Sen git, biz gerekeni yapacağız.' dediler. 18 gün hastane bahçesinde yattım. 19. gün, 'Sabah çocuğunu uyandıracağız. Artık sen gidebilirsin.' dediler. Sonra telefon ettiler, 'Çocuğun vefat etti, gel götür.' dediler." Oğlunu ameliyat eden doktorun, "Bu yüzde 90 intihar değil." dediğini savunan baba Demir'i, Aşkın ile aynı birlikte askerlik yapan bir arkadaşı terhis olduktan sonra aramış. Telefondaki kişinin, "Aşkın'ı sarhoş uzman çavuş öldürdü. Nizamiye nöbetçisiydi. Biz her şeyi biliyoruz ama korkuyorum, bizi de yaşatmazlar." dediğini kaydeden Nazir Demir, kim olduğunu bilmediği bu askeri, savcıya ifade vermeye ikna edemediğine üzülüyor.

Baba Demir, oğlunun öldürülmesinden iki ay sonra birliğine gittiğini, "Çocuğumun vurulduğu yeri görmek, bilgi almak istiyorum." demesine rağmen içeri almadıklarını anlatıyor. Oğlunu sadece santraldeki görevli askerin tanıdığını, bütün arkadaşlarının olaydan sonra yerlerinin değiştirildiğini belirten Nazir Demir, "Arkadaşları, ellerini vicdanlarına koysun ve bildiklerini anlatsın. Benim çocuğumun ölmesinin üstünü örten komutanların da çocukları var. Hakkımı helâl etmiyorum." diyor. Demir, ısrarla istemesine rağmen oğlunun otopsi raporunun bile kendisine verilmediğini belirterek, mümkünse tekrar otopsi yaptırmak istediğini, oğlunun bir cinayete kurban gidip gitmediğinin tespit edilmesini istediğini söylüyor.

Annesi aklını kaybetti

Askerdeki oğlunun ölümünden sonra eşinin aklî dengesini kaybettiğini anlatan Nazir Demir, bu yüzden ilçeye taşınmak zorunda kaldığını aktarıyor. Demir, yaşadıklarını şu sözlerle aktarıyor: "Eşim, her gün oğlumun mezarına gidiyordu. Getiriyorduk, aklına gelince, gece gündüz fark etmiyor yine gidiyordu. Aklî dengesini kaybetti. Bunun için köyümü, bir servet bırakarak terk ettim. Şimdi ilaç almadığında da başını alıp gidiyor." Köydeki evini ve tarlalarını bırakıp Eşme'ye yerleşen aile, hayırsever bir vatandaşın evinde oturuyor. Gündelik iş bulursa çalışmaya giden Demir, komşularının ve belediyenin yardımıyla hayata tutunmaya çalışıyor.
aktifhaber

İzmir'de başörtüsü yasağına ve CHP'ye protesto

15:20 - Özgür Düşünce Derneği ve Eğitim Hakları Derneği (ÖZGÜR-DER) İzmir Şubesi üyeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, "Başörtüsü sorununu çözeceğiz" açıklamalarını ve İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin başörtülü öğrencilere indirimli kart vermemesini protesto etti. 28.08.2010 İZMİR netgazete

Yargısız
Ahmet ALTAN
ahmetaltan111@gmail.com

Devlete karşı işlenmiş suçlar diye bir fasıl vardı bizim ceza yasasında.

Ama, “devletin işlediği suçlar” diye bir fasıl yoktu.

Çünkü “devletin işlediği suçları engellemek” gibi bir amaç yoktu.
Tam tersine.

Koramiral Kıyat’ın, HaberTürk televizyonunda açıkladığı gibi, “cinayetlerin işlenmesi için bizzat devletin zirvesi emir vermişti” bir zamanlar.

Güneydoğu’da görev yapan birçok subay ve polis de bu emirlere sorgusuz sualsiz uymuş, binlerce insan sokaklarda vurulup öldürülmüştü.

“Devlet için adam öldürmeye” başlayan subaylarla polisler kısa zamanda birer “mafya elemanına” dönüştüler.

Bir yandan “devlet adına” deyip canlarının istediklerini öldürüyorlar, bir yandan da “bak seni de öldürürüz” diyerek haraç topluyorlar, bir yandan da uyuşturucu kaçakçılığına bulaşıyorlardı.

Kısa zamanda Güneydoğu, Kürtler için bir cehenneme, Türk görevliler için de bir “suç cennetine” dönüştü.

Devlet, kendi eliyle Güneydoğu’da “ölüm mangalarının” dolaştığı, “uyuşturucu kartellerinin” kurulduğu bir Latin Amerika “cumhuriyeti” oluşturdu.

Kürt halkı uzun tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı o dönemde.

Devlet ise toprağa gömülmüş bir ceset gibi çürümeye başladı.
Çürüme başladığı zaman çok hızlı yayılır.

Kaçınılmaz olarak yargı da bu çürümeden payını aldı.

Suçlular yakalanmıyor, eskaza yakalanırsa serbest bırakılıyordu.

Devletin ve yargının içindeki “dürüst” insanlar ise gidişattan fevkalade şikâyetçiydiler.

Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz, hayatını ortaya koyarak bu “suç çetelerinin” en beterlerinden biri olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya
çıkardı.

Başında bir binbaşının bulunduğu çeteyle ilgili olarak, çete üyelerinden bir itirafçı da olup biten her şeyi anlattı.

Yüksekova Çetesi, on altı faili meçhul cinayetten sorumlu tutuluyordu.

Haraç, gasp, uyuşturucu, “yaptıkları” diğer işlerdi.

Yakalandılar.

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır cezalara çarptırıldılar.

Yargıtay, cezaları bozdu.

Aynı günlerde “çete reisi” olmaktan yirmi beş yıl hapse mahkûm edilmiş olan binbaşı emekliye ayrıldı ve ortadan kayboldu.

Sonra, dava o mahkemeden bu mahkemeye dolaştırıldı.

Sonunda da “zamanaşımına” uğratılarak sanıkları cezalardan kurtarıldı.

Dün, zamanaşımının son günüydü ve biz bu haberi manşet yaptık.

Bu davanın “asla zamanaşımına uğrayamayacağını” söyleyen hukukçular var ama görünen o ki “yüksek yargı” onların bu iddialarını ciddiye almıyor.

Yüksekova Çetesi davası, buna benzer birçok davanın en ünlülerinden biri ama tek çete ve tek suç değil.

Ortada öldürülmüş binlerce insan var.

MHP eski Başkan Yardımcısı Şevket Yahnici’nin Neşe Düzel’e yıllarca önce söylediği gibi “polis arabalarının eskortluğunda kaçırılmış” tonlarca uyuşturucu var.

Devleti, devlet görevlilerini ve “devlet için işlenmiş suçları” kutsal ve dokunulmaz gören bir yargı var.

Yargı, hesap sormadığında, “devlet için suç işlenebileceğine” inandığında suçu önlemek, insanların hayatını güvenceye almak mümkün değil.

Unutmayın ki Şemdinli’de “kitapçı bombalayan” astsubaylar hakkında iddianame hazırlayıp, bunların “emir komuta zinciri içinde” yapıldığını söyleyen genç savcıyı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı’nın “emriyle” görevden men etti.

Aynı kurul, bugün de Ergenekon davasını soruşturan savcıları görevlerinden almaya uğraşıyor.

Böyle bir “yüksek yargıya” sahip olduğunuzda Yüksekova Çetesi’nin üyelerini nasıl yakalayıp mahkûm edecek, yeni çetelerin kurulmasını nasıl önleyecek, Şemdinli’de astsubayların kitapçı bombalayıp insanları havaya uçurmasını nasıl durduracaksınız?

12 eylülde yapılacak Anayasa referandumunun en önemli maddelerinden biri, Şemdinli savcısını görevinden atan, Ergenekon’u ve “faili meçhulleri” araştıran savcıları yerlerinden kaydırmaya uğraşan HSYK’nın yapısını değiştirmek.

O yapı değişmeden, “devletin suç işlemesini” engellemek çok zor gözüküyor.
(..)
29 Ağustos 2010 Taraf

Hâkim ve savcıların dinleme kayıtları imha edilmiş!
Fatih Altaylı
fatihaltayli@haberturk.com
03 Eylül 2010

DÜN “Beni dinlemeyen yılan bin yaşasın” diye yazıp, dinlenen ama dinlenmeleri sonucunda bir suç unsuruna rastlanmayan vatandaşların dinleme kayıtlarının imha edilip edilmediğini sormuştum.
Öyle ya, bu kayıtların nasıl imha edileceği ve dinlenen kişiye dinlendiği hakkında nasıl bilgi verileceği yasayla belirlenmiş durumda.
Ancak şimdiye kadar, “Dinlendiniz. Suça rastlanmadı. Kayıtlarınızı imha ediyoruz” tebligatı alan kimse yok.
Durumu eleştirmiş, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de bu konuda bir bilgisi olmadığını söylemiştim.
Bugün Adalet Bakanlığı’ndan bir açıklama geldi.
“CMK’nın ‘Kararların yerine getirilmesi, iletişim içeriklerinin yok edilmesi’ kenar başlıklı 137. maddesi uyarınca hâkim kararıyla dinlenen kişiler hakkında takipsizlik kararı verilmesi halinde dinleme kayıtlarının imha edilmesi gerekmektedir. Ayrıca soruşturmanın bitmesinden itibaren 15 gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dinlemenin nedeni, kapsamı, süresi ve sonucu hakkında telefonu dinlenen kişiye yazılı olarak bilgi verilmesi zorunluluğu vardır. Ancak Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yapılan soruşturmalar sebebiyle ilgililere bilgi verilip verilmemesi için Adalet Bakanlığı’nın izni veya talebine gerek olmadığı için bu konuda Bakanlığımızda bilgi bulunmamaktadır. Telefon dinleme kayıtlarının imha edilmesine veya ilgilisine tebliğine ilişkin bilgiler Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından arşivlenmektedir.”
Bu arada bir de “İmha” bilgisi eklemişler. 2005 yılından bu yana hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilen 57 hâkim ve savcı hakkında dinleme kayıtları imha edilmiş ve kendilerine bilgi verilmiş.
Bu da çok garip.
Hâkim ve savcılar dinlenince onlara bilgi veriliyor. Vatandaşa ise böyle bir şey yapılmıyor.
Bu durum Anayasa’nın eşitlik ilkesine pek uymuyor gibime geldi.
habertürk

Osman Can'dan Çarpıcı YSK Yorumu
05 Eylül 2010

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can, referandum süresinin 60 gün yerine 120 gün olarak belirlenmesine ilişkin çarpıcı bir iddiada bulundu...
Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can, "Belki de Yüksek Seçim Kurulu 60 günden 120 güne çıkararak darbecilerin12 Eylülgünü zaman aşımından yararlanmaları imkanı sağladı." dedi.

Geçici 15. maddenin kaldırılması üzerine darbecilerin yargılanması için nereye gidileceğini soran Osman Can, "Darbeciler yargılansın diye hangi yargıya gideceksiniz. Bu yargı sistemi adaletsizlik amacı üzerine kurulmuş zaten. 1981 Anayasası darbecilerin biçimlendirilmiş yargı sistemi var." diye konuştu.

Yargıtay ve Danıştay'ın kompozisyonunun daima belli bir ideolojinin egemen olacağı şekilde tasarlandığını anlatan Osman Can, "Bu yapı bu şekilde olduğu sürece ki bu Yargıtay veDanıştayAnayasa üyelerini seçiyor. Yüksek Seçim Kurulu üyelerini seçiyor. Referandumu 60 güden 120 güne çıkaran. Belki de bir ihtimal hani zaman aşımı tartışması var. 12 Eylül günü zaman aşımı tartışması var hani, o zaman aşımından yararlanmalarını da sağlayan YSK. Onları seçiyorlar. Rekabet Kurulu vs onları da seçiyor." diye konuştu. aktifhaber

Tansel Hanım’ın, 21 milyon lirası var mı?
Ali İhsan KARAHASANOĞLU

Aziz Nesin, Sivas olaylarından kısa bir süre önce verdiği kışkırtıcı röportajda, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” demişti.
Bu sözler için dava açıldığında, kendisini zor kurtardı.
Yargıtay’a da gidip gelen dosyadaki beraat gerekçesi, “Yüzde 60 için bir hakarette bulunuluyor ama, kimlerin yüzde 60 içinde olduğu, kimlerin yüzde 40’lık dilimde kaldığı belirtilmemiş. Tümüyle Türklerin aptal olduğu iddiasında da bulunulmayıp, bir kısmı için bu isnat yapıldığından, Türklüğe hakaret suçu da oluşmamıştır” şeklinde idi.
28 Şubat sürecinde, İşçi Partisi’nin himayesinde basılan, İlhan Arsel isimli bir ateistin kitabında, Peygamberlere, Peygamberimize ve ashabına hakaretler ediliyordu. Tempo dergisinden Kurthan Fişek de, o kitaptan alıntı yaparak, o iftiraları köşesinden tekraren yayınlamıştı. Nasiye Gökçe isimli Müslüman bir hanım, “İslâm’a hakaret edilmiştir.Ben bir Müslümanım. Bu sebeble sembolik de olsa manevi tazminata hükmedilsin” talebinde bulunmuştu.
Yerel mahkeme, bu talebi kabul etmişti.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “davacının şahsına bir hakaret yoktur” diyerek kararı bozdu.
Böylece, kutsal dinlerin Peygamberlerine, İslâm dininin Peygamberine, Peygamberin ashabına hakaret edilirse, Müslümanların her birinin açacağı tazminat davasının dinlenmeyeceği kararı çıkmış oldu.
Benzer tarihlerde, Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın, Atatürk için sarfettiği iddia edilen bazı sözler için, birçok vatandaş manevi tazminat davası açtı. “Atatürk’e yapılan hakaret, her Türk’e yapılmış sayılır” iddiasında bulunuldu. O davalarda da 4. Hukuk Dairesi, Atatürk’e yapılan hakaretlerin, her Türk için yapılmış sayılacağını kabul ederek, manevi tazminata hükmedilmesini istedi.
Böylece, İslâm’a yapılan hakarette, her Müslüman’ın dava açma hakkı olmadığını kabul eden Yargıtay, Atatürk’e hakarette farklı bir içtihadda bulundu. “Atatürk’e hakaret, her Türk’e hakarettir” dedi.
Yakın tarihte de, Orhan Pamuk’a ait “1.5 milyon Ermeni’yi ve 30 bin Kürt’ü katlettik” sözleri sebebi ile açılan manevi tazminat davaları da, önce yerel mahkemede reddedilmiş, daha sonra Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından, “Türklere hakaret edilmiştir. Hakaret edilen herkes dava açabilir” gerekçesi ile karar bozuldu.
Atatürk için geliştirilen içtihad, Türklere yönelik genel söylemde de tekrarlanmış oldu.
Özellikle belirtelim, son karar, Hukuk Genel Kurulu olduğu için, toplu olarak insanlara hakaret edilmesi halinde, her bireyin ayrı ayrı dava açabileceği hususunda Yargıtay’daki en yüksek kurulun kararı da ortaya çıkmış oldu: Topluluğa yapılan hakaretlerde, o topluluk içindeki bireyler dava açabilir.
Şimdi yeni bir örnek ile karşı karşıyayız.
Danıştay eski Başsavcısı TanselÇölaşan’dan geliyor, yeni hakaret sözcükleri.. Anayasa değişikliği ile ilgili olarak görüşlerini açıklıyor Tansel Hanım ve şöyle diyor: “Yüzde 42’lik dilimin dışındakiler, dalalet ve ihanet içindedir!”
Belirleme somut.
Muhatap kesim net..
Hakaret ifadesi, hem “dalalet” kelimesi ile, hem de “ihanet” kelimesi ile çok açık.
Şimdi ben bekliyorum ki; % 42’lik dilimin dışında kalanlar, gerek şahıs olarak, gerek tüzel kişilikler vasıtası ile ceza davaları açıp, Tansel Hanım’dan şikâyetçi olsunlar.
Takip edebilecek olanlar, ayrıca manevi tazminat davası da açsınlar.
En başta, halkın verdiği “% 58 oy”un davetçisi olan AKParti açsın bu davayı..
Anayasa değişikliğine “evet” oyu verilmesini isteyen sivil toplum kuruluşları açsınlar, “ihanet” suçlamasına yönelik tazminat davalarını..
Ve sonra bakalım..
Yargıtay ne karar verecek, bu davalarda?
İslâm dinine hakaret edilmesindeki verilen karardaki gibi, “Her Müslüman’ın dava açma hakkı yoktur. Direkt isim belirtilerek saldırıda bulunulmamıştır” mı diyecek?
Yoksa, Atatürk’e ve Türk milletine hakaret söz konusu olduğunda verilen “Herkesin dava açma hakkı vardır” şeklinde bir içtihad mı tekrarlanacak?
Bekleyip görelim, Yargıtay’daki içtihad farklılıklarını..
Bu arada, Tansel Hanım’a da bir hatırlatmada bulunalım: “Eşiniz Emin Beyefendi ile ortak banka hesabınızdaki 3.5 milyon doları harcamaya niyet ettiniz sanırım. Ancak, Atatürk ve Türk milleti aleyhine sözler için Yargıtay’ın verdiği karara paralel bir karar çıkacak olursa, % 58 evet oyu verenlerin açacakları davadaki tazminatı karşılamaya, o para bile yetmez..”
Öyle değil mi ama?..
YSK’nın geçici olarak açıkladığı sonuçlara göre, 21.787.551 kişi evet oyu kullanmış, Anayasa değişikliğine.
Yani Tansel Hanım’a göre bu ülkede 21.787.551 kişi dalalet ve ihanet içinde..
Her biri, açacağı davada 1 TL istese, 21 milyon lira eder..
Sadece bankadaki ortak hesap değil, evler de giden güme..
Benden hatırlatması..
Vakit

Edelman'ın 88 Kişilik Listesinden Kaçı Tutuklandı?
Açık İstihbarat Özel
23.11.2010

Geçenlerde ABD'nin eski Türkiye büyükelçisi Edelman'ın "Ergenekon" süreci konusunda hidayete erdiğini gösteren ve "AKP'nin daha fazla şımartılmamasını" tavsiye eden demeçlerini okudunuz.

Bu demeci Edelman ne zaman verdi : 17 Kasım 2010

29 Ağustos 2003 - 17 Haziran 2005 tarihleri arasında Türkiye'de bulunan aynı Edelman görevi sırasında Boğaziçi Üniversitesi'nde bir konferans sırasında bakın neler demişti :

"Türkiye ile ABD'nin arasını açmaya isteyenlerin çirkin başları ezilmeli"

Bu sözler üzerine ; Açık İstihbarat sitesinde yazarımızın,

"İstediğin Ezilecek Baş Olsun, Sen Bir Yürek Bul Yeter"

başlıklı yazısı yayınlanmıştı.

Edelman'ın bu küstahlığının arkasında, o zaman ABD Büyükelçiliği merkezli olarak yürütülen ve bugün yaşanan "Ergenekon" sürecinin temeli olan çalışmalar vardı.

Bugün ; "AKP muhaliflerini sindirmek için "Ergenekon"u kullanıyor" diyerek gözlerimizi yaşartan Edelman'ın kendisi bizzat o günlerde AKP hükümetine tutuklanması istenen kişilerin listesini sunuyordu.

Nereden mi biliyoruz?

ABD Büyükelçiliği'nin tutuklanmasını istediği 88 kişinin listesini AKP hükümetine verdiğini bizzat Fehmi Koru 22 Ocak tutuklamalarının hemen öncesinde Kanal 7'de açıklamıştı da oradan biliyoruz.Yoksa AKP büyükelçiliğini dinleyecek halimiz yok.

Türkiye ile ABD'nin arasını açanların çirkin başlarını AKP'den isteyen Eric Steven Edelman bugün güya "Ergenekon" sürecine karşı tavır alıyor.

ABD Büyükelçiliğine yakın çevrelerin orada burada "ABD Büyükelçiliği Ergekenon davasının arkasından desteğini çekti" diye konuşmaya başladığı günlerin hemen sonrasında geliyor bu demeç.

Sebeb-i hikmeti nedir sizce?

Nedeni; Edelman'ın "Balyoz Davası" ile birlikte hedefe oturtulan Çetin Doğan'ın damadı olan Dani Rodrik'le kavim kardeşliği ile pekişen yakınlığı olabilir mi?

Daha düne kadar "Ergenekon" ateşine adam atan Edelman'ın bugün ateşten adam almaya çalışması neden?

İsrail-sevici cephe ile ABD'deki ulusal cephe ve onların Türkiye'deki uzantıları arasındaki ayrışmanın yeni bir tezahürü mü?

21 Kasım 2008 tarihli "Ergenekon" duruşmasında, "Ergenekon" sanıklarından İsmail Yıldız, ofisinde ABD Büyükelçiliği tarafından nasıl tedit edildiğini anlatmıştı.

Edelman'ın AKP iktidarına sunduğu 88 kişilik listeden kaç kişinin, İsmail Yıldız gibi "Ergenekon" sürecinde tutuklandığı bilemiyoruz. Fehmi Koru'nun sözettiği o liste bir gün ortaya çıkarsa bunu da öğreneceğiz.

Fakat o listede Çetin Doğan'ın olmadığını söyleyebiliriz.

Ne zaman "Ergenekon" sürecinde, ABD Büyükelçiliği listesinin dışına çıkılıp, ABD'nin işine gelmeyen başka listeler de dahil etmeye başlandı Edelman birden "anti-Ergenekon"cu kesildi.

"Ergenekon" herkesin üzerine örtülebilecek kadar büyük bir yorgan ama altı o kadar kalabalıklaştı ki, herkes kendi muhalifinin üzerine çekmeye çalıştıkça anlaşılan birilerinin kıçı açıkta kalmaya başladı.

Kim örtecek Edelman'ın üşüyen kıçını?

Yoksa adamcağız soğuktan yalanlarını sayıklamaya devam edecek...

Açık İstihbarat.

Kim bunun sorumlusu?
Fatih Altaylı/ Habertürk

HACER Arıkan’ı gördünüz mü?

Büyük ihtimalle “Kim o?” diyeceksiniz.
Bugün birinci sayfamızın tepesindeki kişi. Dün ve önceki gün de televizyonlardaydı.
Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar. Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde.
Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise on
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Ksm 26, 2010 2:52 am tarihinde değiştirildi, toplam 8 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Eyl 03, 2010 8:23 pm    Mesaj konusu: 12 Eylül Katliamının Belgeleri-2 Alıntıyla Cevap Gönder

12 Eylül Katliamının Belgeleri-2
03 Eylül 2010

Arşivlerden çıkan işkence dosyaları, 12 Eylül’ün karanlık ve işkenceci yüzünü ortaya koyuyor.
Dava dosyaları ortaya çıkan 12 Eylül'ün insanlık suçundan üç örnek: Nişanlı çifte çığlıklarını birbirlerine dinleterek işkence yaptılar. Erkeği öldüren işkenceciler ceza almadı… Ercan Koca gözaltına alınmasından bir saat sonra ağır yaralıydı. Polisler 4-5 kez yere düştüğünü söylediler ve yargılanmadılar... 18 yaşındaki genç 20 gün işkence gördü

Arşivlerden 30 yıl aradan sonra ortaya çıkan işkence dosyaları bugün Devrimci 78’liler Federasyonun açacağı utanç müzesinde sergilenmeye başlanacak. Arşivlerden çıkan işkence dosyaları, 12 Eylül’ün karanlık ve işkenceci yüzünü ortaya koyuyor. Dava dosyalarında 35 gün süren gözaltı ve işkenceler yaşandığını ortaya koyarken, o dönemdeki ölümlerin büyük bir bölümünün darp ve elektrik akımı verilmesi sonucu yaşandığı belirtiliyor. Bir dosyada işkencecilerin nişanlı çifte elektrik verdikleri anlatılıyor, bu polisler hiç bir ceza almıyor.

Erkek ölüyor. 18 yaşında gözaltına alındıktan sonra 35 gün boyunca hiç bir şekilde haber alınmayan Veli Barak’ın öyküsü ve gördüğü işkence de tüyler ürpertici. Pankart asarken yakalanan ve aldığı darbeler sonucu ‘beyin zararı kanaması’ sonucu hayatını kaybeden Ercan Koca’ın ölümüyle ilgili soruşturmada ise Askeri Savcılık suçlu kimseyi bulamıyor.

Hücrede iki büklüm, vücudunda yanıklar...

Devrimci 78’liler Derneği’nin çalışmaları sonucu ailelere teslim edilen Genelkurmay’daki işkence ve gözaltında ölüm dava dosyalarındakilerden biri nişanlı genç bir çifte ait. Belgelere göre Hasan Asker Özmen nişanlısı Birgül K. ile 2 Ekim 1980’de Ankara Gençlik Park’ında gözaltına alındı. Özmen ve Birgül K., Halkın Kurtuluşu örgütüne üye olmakla suçlandı. Ankara Emniyeti’nin bodrum katına götürüldüler. Sorgularını Komiser Enver Göktürk ve ekibi yaptı. Özmen 4 Ekim 1980 günü saatler süren sorgudan sonra hücresine konuldu. Sabah sayım yapılırken Özmen’in öldüğü fark edildi. Tutanaklara göre Özmen, gözleri kapalı ve ayakları karnına doğru çekmiş, hücrenin bir köşesinde hareketsiz duruyordu. Vücudunda yanık izleri vardı. Özmen’in ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı.

‘Elektrik veriyorlardı’

Soruşturmada tanık olarak ifadesine başvurulan Birgül K. şunları söylüyordu: “Başkomiser Enver Göktürk’ü nişanlıma işkence yaparken gördüm, nişanlıma ceryan veriyorlardı. Bunu gözüm bir ara açıldığında gördüm. Nişanlımın yanında bana da defalarca işkence yapıldı.”

Askeri Savcılık Komiser Enver Göktürk ve Polisler Serdar Kerem, Niyazi Porç hakkında ‘işkence yapmak’tan dava açtı. Adli Tıp Raporu Özmen’in vücudunda görülen yanıkların elektrik akışı taşıyan sivri uçlu sıcak bir maddenin batırılmasından meydana gelebilmiş olduğu bildirildi. Üç polise Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi ceza verdi. Karar Askeri Yargıtay verilen karar bozdu. Sanıklar 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra beraat ettiler.

‘Bana 20 gün boyunca işkence yaptılar’

18 yaşındaki Veli Barak’a ait dosyada ise 19 Eylül 1980 tarihinde gözaltına alındığı anlatılıyor. Barak ailesi günlerce oğullarından haber almak için uğraştılar. Barak gözaltına alındığının 35. gününde Ankara Savcılığı aileye, Veli Barak’ın Ankara Emniyet Sarayı 1. Şube’de bulunduğunu bildirdi.

Haber üzerine Emniyet’e gidildi ancak yetkililer Veli Barak’ı ailesine göstermedi. Veli Barak, mahkemedeki ifadesinde 20 gün boyunca aralıksız işkence gördüğünü söyleyerek şunları ifade ediyor: “Bana 20 günden fazla işkence yaptılar. Bu işkence sırasında bir ara gözümdeki bağ sıyrılmıştı. Bundan istifa ederek bana işkence yapanın Komiser Enver Göktürk olduğunu gördüm. Bana isnat edilen suçla suçlanan Hasan Asker Özmen’e de Enver Göktür işkence yaptı ve neticede Hasan Asker Özmen öldü.”

Erdal Eren’in ceketi

Bugün açılacak ‘Utanç Müzesi’nde’ işkence dosyalarının yanı sıra işkence cansız mankenlerle anlatılacak. Mankenler Filistin askısı, düz askı ve ters kasap askısı şeklinde asılarak, işkenceler anlatılmaya çalışılıyor. İşkenceci asker ve polislerin isimleri de tek tek yazıldı. 17 yaşındayken yaşı büyütülerek, asılan Erdal Eren’in idam kararı ve ceketinin yanı sıra birtakım özel eşyaları burada sergileniyor. İdamların infaz edildiği darağacı AKP’li Altındağ Belediyesi’nin izin vermemesi nedeniyle sergilenemeyecek.

Kaçarken beş kere düşüp ölmüş!

Ercan Koca 13 Aralık 1980 günü saat 17.00’de Demetevlerde, Erdal Eren’in idam edilmesini protesto eden bir pankart asıyordu. Pankartı astığını gören bir trafik polisi müdahale etti. Ercan Koca, polisi fark edince olay yerinden kaçtı. Evraktaki iddiaya göre kovalamaca sırasında Koca, 4-5 defa yere düştü. Koca son defa yere düştüğünde polis Ercan Koca’yı yakaladı.

Daha sonra güvenlik güçleri olay yerine gelerek önce pankarttı Ercan Koca’ya indirtti. Sonra Ercan Koca’yı karakola götürdü. Bu sırada Tümen Hareket Merkezin’den telefon edilerek Koca’nın kendilerine getirilmesi istendi. Koca, Tümen’e götürüldüğünde hareket merkezi müdürü Sabri Nuri Karayunus, Ercan Koca’nın ‘ayakta duramayacak halde’ olduğunu gördü. Hastaneye sevk edilen Koca bilirkişi raporlarına göre beyin zarı kanaması sonucu öldü. Askeri Savcılık olaya el koydu. Ancak yaptığı soruşturma sonucunda kimseyi suçlu bulmayarak takipsizlik kararı verdi. Kararda şöyle denildi: “İşkenceye tabi tutulmadığı tespit edilmiştir. Koca’nın kaçarken polisçe takip edildiği 4-5 defa yere düşerek beyin zarı kanaması sonucu öldüğü anlaşılmıştır.”

Takipsizlik kararına Baba Süleyman Koca itiraz etti. Baba Koca sıkıyönetim komutanlığına verdiği itiraz dilekçesinde şunları belirtiyordu: “17 yaşındaki bir evladının kaybetmiş bir baba olarak oğlumun ölümünden sorumlu bulunan kişilerin bulunup ortaya çıkarılması çabası içerisindeyim. Oğlum Yenimahalle polis karakolundan çıkarıldığında koma halindeydi...”

Kaynak: Radikal

Yargı Batıkçıyı Böyle Kurtarmış!

11 Eylül 2010
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kaldı.
Hortumcular böyle kurtarılmış!


Yüksek yargı üyeleri, Ergenekon soruşturmasını yürüten hakim ve savcılarına şahin, batık banka patronlarını kurtaran hakim ve savcılara ise kuzular. Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kaldı.

Erol Aksoy, Cavit Çağlar, Murat Demirel, Zafer Mutlu, Cem Uzan, Engin Civan gibi batıkçıların davaları zamanaşımından düşürüldü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, “Yargı kimsenin arka bahçesi olmayacaktır” diyen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e, zamanaşımından davası düşen sanıkları hatırlatması, gözleri 7.5 senede sonuçlanmayan davaları akla getirdi.

Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında açılan davaların acilen sonuçlanmasını isteyen yüksek yargı üyeleri, batık banka patronlarının davalarının zamanaşımından düşmesine seyirci kalıyor.

ÇETE DAVALARININ HEMEN SONUÇLANMASINI İSTİYORLAR!

3 sene önce başlayan Ergenekon soruşturmasında haftanın 4 günü yapılan duruşmaları görmezden gelen yargı üyeleri; devleti trilyonlarca lira zarara uğratan banka patronlarının davalarını 7.5 sene içinde çözemeyen hakim ve savcıları hiç eleştirmedi!

Batık banka patronlarına açılan davalarda, delillere ulaşılamadı, bilirkişiler raporları aylarca süren zamanda hazırlandı, yargılanması süren batık bankacının dava dosyası ancak dava zamanaşımına uğradıktan sonra bulunabildi (!). Batık banka davalarına bakan ve zamanaşımına uğratmayan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın, HSYK tarafından görevinden alındı.
7.5 sene yargılanan ancak zamanaşımından kurtulan batık banka patronları şunlar:

BATIK BANKACI EROL AKSOY KURTARILDI
Devlete 1.9 milyar dolarlık borç takan batık banka patronlarından Erol Aksoy, zamanaşımıyla davası düşen kişilerden... İktisat Bankası'nın Çukurova Grubu'na satılması sırasında kredi müşterisi bazı firmaların “işlemleri kayıtdışı bırakarak ve gerçek mahiyetlerine uygun düşmeyen muhasebeleştirme” suçunu işledikleri iddiasıyla bankanın eski sahibi Erol Aksoy ve 5 banka yetkilisinin yargılandığı dava zamanaşımıyla ortadan kaldırıldı.

Erol Aksoy'un avukatlarının davayı sürüncemede bırakmak için yaptıkları reddi hakim talebi daha önce reddedilmiş ve sanıklar mahkûm olmuşlardı. Reddi hakim dilekçesinin reddinin yanlış olduğu yönündeki Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararı ile Aksoy ve arkadaşları kurtulmuş oldu. Dosyanın zamanaşımına uğrayacağını göre göre verilen bozma kararı sayesinde Erol Aksoy 2.5 yıllık hapis cezasını yatmadı. Cumhuriyet Savcısı Selamettin Celep, sanıkların eylem tarihinin 31 Aralık 1999 olduğunu ifade ederek, davanın zamanaşımına uğradığını belirtti. İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi de 17 Ekim 2007 tarihinde zamanaşımı iddiasını kanuna uygun kabul ederek, sanıklar hakkındaki davayı ortadan kaldırdı. Erol Aksoy, devlete borcu olmasına rağmen Bodrum'da tatilini yapıyor, sefa sürüyor.

CAVİT ÇAĞLAR VE OĞLU DA KURTARILDI

Cavit Çağlar ve oğlu Mustafa Çağlar, zamanaşımından kurtulan bankacılardan... Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Etibank Davası'nda işadamı Cavit Çağlar hakkındaki 3 yıl 1 ay 15 günlük, oğlu Mustafa Çağlar hakkındaki 1 yıl 6 ay 22 günlük hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin hükmü bozarak, suç tarihlerinin 7 Ocak 1999 ve 3 Mart 1999 olduğuna dikkati çekerek, sanıkların lehine olan eski Türk Ceza Kanunu uyarınca zamanaşımı süresinin dolduğuna hükmetti ve Cavit Çağlar ile Mustafa Çağlar hakkındaki davaların ortadan kaldırılmasına karar verdi.

MURAT DEMİREL'İN DOSYASI ZAMANAŞIMINDAN SONRA BULUNDU
Egebank'ın eski sahibi Murat Demirel'in “bankacılık kanununa muhalefet” ettiği için 1 yıl hapis ve 1 milyon 520 bin lira para cezasına çarptırıldığı dava dosyası ancak dava zamanaşımına uğradıktan sonra bulunabildi.

ZAFER MUTLU DA KURTULDU
Etibank'ın eski yöneticilerinden Zafer Mutlu'nun da aralarında bulunduğu bankanın 7 eski yöneticisi hakkında “Bankalar Kanunu'na muhalefet” suçundan açılan dava, zamanaşımı sebebiyle ortadan kaldırıldı. İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, hakim suç tarihleri olan 1999 ile 2001 yıllarından bu yana 7.5 yıldan fazla süre geçtiğini belirterek, zamanaşımı sebebiyle davanın ortadan kaldırılmasına karar verdi. Sanıklar bankayı hortumlamakla suçlanıyordu.

CEM UZAN DA ZAMANAŞIMINDAN YARARLANDI

Yurtdışında firarda olan Genç Parti (GP) Genel Başkanı Cem Uzan hakkında, Çukurova Elektrik A.Ş.'yi, 29 milyon dolar zarara uğrattığı gerekçesiyle 7.5 yıla kadar hapis cezası talebiyle açılan dava süresinde bitirilemeyince, ‘zamanaşımı' sebebiyle ortadan kaldırıldı. Uzan ile birlikte 5 şirket yöneticisi de ceza almaktan kurtuldu.

ENGİN CİVAN'IN DAVASI DA DÜŞTÜ
Emlak Bankası'nın eski Genel Müdürü Engin Civan'ın, Sultan Havayolları'na verilen bir krediye ilişkin firmanın mevduat hesabındaki blokeyi çözerek bankanın zarara uğramasına sebep olduğu iddiasıyla yargılandığı dava, zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırıldı. Civan hakkındaki iddianame, Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 26 Ekim 1992 tarihinde hazırlanmıştı.

“KİM ZAMANAŞIMINDAN KURTARILMAYA VESİLE OLUYOR?”

Başbakan Erdoğan, “Yargı kimsenin arka bahçesi olmayacaktır” diyen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e cevap vermişti. Erdoğan, “Yargıtay Başkanı'nın konuşmasını bir tehdit gibi mi algıladınız?” sorusu üzerine şunları söyledi: “Tabii. Geleceğe yönelik böyle bir şey söylüyor. Şimdi zamanaşımından kurtulanlar var. Niye zamanaşımından kurtuluyorlar? Kim zamanaşımından kurtulmaya vesile oluyor? Niye zamanında bunları incelemiyorsunuz, niye süratle bunları bitirmiyorsunuz? Niye ağırlaştırıyorsunuz? Ağırlaştırma işini bitir.”

BATIKÇILARI MAHKÛM EDEN HAKİMİN GÖREV YERİ DEĞİŞTİRİLDİ!
7.5 sene sürede karar veren hakim ve savcıları görevden almayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) banka davalarını büyük bir hızla karara bağlayan ve bankacılara ağır cezalar veren İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın'ın görev yerini değiştirmişti. Dinç Bilgin, Hayyam Garipoğlu, Ali Avni Balkaner, Mahmut Ceylan gibi birçok bankacıya ağır hapis ve para cezaları veren Akın, 2007 yılı başında görevinden alındı.

Akın görevde kaldığı 3 yıl içinde Etibank, Sümerbank, İmar Bankası, Adabank gibi birçok batık bankaya ilişkin davaları karara bağladı. Mustafa Akın, Kentbank ve İktisat Bankası davalarına bakıyordu. Mustafa Akın, görevden alındığı için Kentbank ve İktisat Bankası davalarını sonuçlandıramadı. Mustafa Süzer'in baş sanık olarak yargılandığı Kentbank davası hala devam ediyor.

VAKİT

Eşref Bitlis Ölmedi Öldürüldü
http://www.aktifhaber.com/esref-bitlis-suikast-savci-107025h.jpg
25 Eylül 2010

"PKK'nın devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." diyen Tüysüzoğlu, soruşturmanın kendisinden alındıktan sonra takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.
1993 yılındaki uçak kazasından sonra olay yerinde ilk incelemeyi yapan emekli savcı Albay Hasan Tüysüzoğlu, eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in öldürüldüğünü açıkladı. "PKK'nın devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." diyen Tüysüzoğlu, soruşturmanın kendisinden alındıktan sonra takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.

Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan'ın, sui-kastın arkasında JİTEM'in olduğuna yönelik itirafı üzerine gündeme gelen Eşref Bitlis'in ölümüyle ilgili tartışmalara, emekli askerî savcı Albay Hasan Tüysüzoğlu son noktayı koydu. Bitlis Paşa'nın uçağı düştükten sonra olay yerinde ilk incelemeyi yapan dönemin nöbetçi savcısı Tüysüzoğlu, Zaman'a konuya ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bitlis'in PKK sorununun çözümü için büyük uğraş verdiğini ve önemli gelişmeler sağladığını belirten Tüysüzoğlu, "Bitlis'e suikast düzenlendiğini ve Paşa'nın maalesef öldürüldüğünü düşünüyorum." dedi. Olayı o dönem, kıdemli savcı Yüksel Ferağ ve savcı Serdar Karapınar ile birlikte soruşturduklarını söyleyen Tüysüzoğlu, "Fakat daha sonra Yüksel Ferağ, dosyaları bizden aldı. Olayı tek başına soruşturdu ve sonuçta takipsizlik çıktı." diye konuştu. Suikastın arkasında PKK'nın devam etmesini isteyen güçler olduğunu vurgulayan emekli Albay, "Bunun adı ister Ergenekon olsun, ister derin devlet. Fakat şu açık ki, terörün devamından nemalananlar Eşref Paşa'yı harcadılar." ifadelerini kullandı.

Dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Olay resmî makamlarca kaza olarak nitelendirilse de suikast şüphesi yıllardır giderilemedi.

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Olay resmî makamlarca kaza olarak nitelendirilse de akıllardaki suikast şüphesi giderilemedi. "JİTEM'i ben kurdum." diyen Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan'ın da olayın arkasında JİTEM'in olduğunu açıklaması, Bitlis Paşa'nın ölümünü tekrar gündeme taşıdı. Uçak düştükten sonra olay yerine giden Hasan Tüysüzoğlu, "Paşa'nın kol ve bacakları kopmuştu ama yüzü tanınıyordu. Cüzdanında bir miktar para ve ayetler vardı." diyor. Aynı yıl gazeteci Uğur Mumcu ve JİTEM Grup Komutanı Ahmet Cem Ersever'in de öldürüldüğüne dikkat çeken Tüysüzoğlu, bütün bu cinayetlerin aynı komplonun parçası olduğunu düşünüyor. Tüysüzoğlu'na göre amaç açık; PKK'nın devamını sağlamak. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan sebeplerle düşmesi sonucu hayatını kaybetti. 17 Aralık 1992'de Çekiç Güç'e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak'ın Selahaddin kentine gitmekte olan Bitlis'in helikopterine taciz uçuşu yapmış ve helikopteri inişe zorlanmıştı. Yakınlarının anlatımlarına göre, Bitlis Paşa, PKK üzerinden uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan çevrelerin de hedefindeydi.

Kaynak: Zaman

Cevabı Bilinmeyen Soru
29 Eylül 2010
Risale-i Nur isimli külliyatıyla bilinen Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili en çok merak edilen soru Meclis'e soruldu.
Türkiye Partisi (TP) Şanlıurfa İl Başkanı Abdülkadir İkbal, İçişleri Bakanlığına başvurarak, Said Nursi'nin mezarının nerede olduğunun açıklanmasını istedi.

İl Başkanlığından yapılan açıklamaya göre, İkbal, İçişleri Bakanlığına gönderdiği dilekçede, 23 Mart 1960 tarihinde Şanlıurfa'da vefat eden Said Nursi'nin cenazesinin Dergah Camisinin bahçesine defnedildiğini ancak 111 gün sonra kabrin açılarak Said Nursi'nin cenazesinin meçhul bir yere götürüldüğünü dile getiren İkbal, dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:

''Bu olay gerek Urfa'da gerek ülkemizde ve gerekse alemi İslam'da büyük bir yankı yapmış, keyfi olarak yapılan bu işlemin şimdiye kadar açıklık kazanmaması halkımızı derinden yaralamıştır. Said Nursi'nin Urfa'dan alınan cenazesinin bilinmeyen bir yere nakledildiğine dair devlet arşivlerinde kayıtların olması lazımdır. Geçmişin karanlığını aydınlığa çevirmek isteyenler için bu husus kaçınılmaz bir fırsattır. Cihan çapında büyük bir alim olan Said Nursi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmek hakkımızdır. Başvurumuzu meşru demokratik bir talep olarak kabul edip, Said Nursi'nin kabrinin akıbeti hakkında bir an evvel, hükümet tarafından kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmasını arz ederim.'' aktifhaber

Cihaner Planı Tıkır Tıkır İşliyor
29 Eylül 2010
Anayasa'yı açıkça ihlal eden Ceza Genel Kurulu, İlhan Cihaner'in ağır ceza mahkemesinde yargılandığı 'terör' davasının Yargıtay'a alınmasına onay verdi.

Dosyaların aslını görmeden Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i tahliye eden Yargıtay, hukuk tarihine geçen bir skandala daha imza attı. Dün toplanan Ceza Genel Kurulu, Cihaner'in Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Ergenekon terör örgütü üyesi olmakla yargılandığı davayı Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde Yargıtay'a aldı. Ceza Genel Kurulu, Cihaner'in terör davası ile 'görevi kötüye kullanmak ve evrakta sahtecilik' iddialarıyla Yargıtay'da yargılandığı davayı fotokopi üzerinden birleştiren 11. Ceza Dairesi'nin kararını hukuka uygun buldu. 6 yüksek yargıcın karşı oyuna rağmen 18 oyla alınan bu kararla, sahtecilik suçlarına bakan 11. Ceza Dairesi, Anayasa'nın 138 ve 154. maddeleri ile CMK'nın 250., Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 93. maddelerine aykırı şekilde bir terör örgütü davasında yargılama yapacak. Bu, Yargıtay'ın görev bölümü içinde kendi iç hukukunu da çiğnediği anlamına geliyor. 11. Ceza Dairesi'nin muvafakat almadan verdiği birleştirme kararını da onadığı için mahkemelerin bundan sonra hukuksuz şekilde birleştirme yapmasının da önü açıldı. Alınan kararı 'skandal' olarak değerlendiren hukukçular ise internete düşen ses kaydındaki planın bire bir uygulandığına dikkat çekiyor. Cihaner'in birleştirme kararından önce Ceza Genel Kurulu Başkanı İhsan Akçin'i ziyaret ettiği iddialarının doğrulandığını belirten hukuk çevreleri, söz konusu ses kaydında ismi geçen yüksek yargıçların görevden alınmasını istedi.

"Dosya birleştirdikten sonra önce tüm sanıklar tahliye edilecek. Sonra biraz uzatıp dosya kapatılacak. Burada süreci biraz uzatmamız gerekiyor. (Erzurum göndermiyorum) derse ne yapacaksınız? Fotokopi bile gönderse birleştirme kararı ver. Fotokopi bile olsa ben olsam birleştiririm, basarım tahliyeyi."

Yargıtay 8. Dairesi Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu ileri sürülen ve yalanlanmayan bu ses kaydı, 18 Mayıs 2010'da internet sitelerine düştü. Aktan ve bir başka Yargıtay üyesi Fatih Arkan arasında geçtiği iddia edilen görüşme, 'terör örgütüne üyelikle' suçlanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve arkadaşlarının nasıl kurtarılacağını da gözler önüne seriyordu. Plan aynen uygulandı. Başkanlığını Ersan Ülker'in yaptığı Yargıtay 11. Ceza Dairesi beklenen tahliye kararını 18 Haziran 2010'da verdi. Daire, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla aralarında İlhan Cihaner ve Saldıray Berk'in de bulunduğu sanıkların yargılandığı dava dosyası ile Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ndeki dava dosyası arasında 'şahsi ve fiili irtibat' bulunduğu gerekçesiyle, her iki dava dosyasının Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ndeki dava dosyasında birleştirilmesine oybirliğiyle hükmetti. Ergenekon ana davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi de 'İrticayla Mücadele Eylem Planı' davası ve Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki 'Ergenekon terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın birleştirilerek İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesi yönünde karar almıştı.

6 üye karşı oy kullandı

Mahkemenin kararının ardından Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 'aradaki olumlu görev uyuşmazlığının çözümü için' dosyaların Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine karar verdi. Bu arada, önceki gün internete yüksek yargı üyelerine ait olduğu ileri sürülen ses kayıtları düştü. Kayıtlarda yine İlhan Cihaner'i Yargıtay'da kurtarma planının ayrıntıları vardı. Ve nihayet Yargıtay Ceza Genel Kurulu dünkü toplantısında, Erzurum mahkemesindeki 'terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın Cihaner'in Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülen davayla birleştirilerek Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülmesine karar verdi. Edinilen bilgilere göre, görüşmelerde öncelikle Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin CD üzerinden verdiği birleştirme kararının geçerli olup olmadığı konuşuldu. 18 Yargıtay üyesi CD üzerinden birleştirmenin geçerli olduğu, 6 üye ise geçersiz olduğu yönünde oy kullandı. Azınlıkta kalan 6 üye, CMK 250. maddeye göre Cihaner'in işlediği terör örgütü üyeliği suçlarının görev suçu olmadığını, 'kişisel suç' kapsamında olduğunu, bu suçlarda yargılama yerinin Yargıtay değil özel yetkili mahkemeler olduğunu savundu. Bu üyeler, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin dosyanın aslını görmeden CD üzerinden verdiği birleştirme kararının hukuka aykırı olduğunu, buna onay verilmesi durumunda yargıda tehlikeli bir yolun açılacağını belirtti. Söz konusu üyeler, ilk derece mahkemelerinde Yargıtay'ın üst mahkeme olduğuna dair mevzuatta bir hüküm bulunmadığına dikkat çekti.

Kanun maddeleri tek tek çiğneniyor

Yargıtay'ın kararı Anayasa, Ceza Muhakemeleri Kanunu ve Yargıtay Kanunu'na uygun değil. Cihaner'i görev suçuyla yargılayan Yargıtay, ilk derece mahkemeleriyle eşit konumda. Kurul, "Yargıtay, kanunla gösterilen belli davalara bakar." diyen Anayasa'nın 154. maddesi ile "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." hükmünü içeren 138. maddesine aykırı bir karar almış oldu.

CMK'nın 250. maddesine göre terör suçu işleyenler özel yetkili mahkemelerde yargılanıyor. Başsavcı Cihaner'in, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 93.maddesine göre de özel yetkili mahkemede yargılanması gerekiyor. Ceza Genel Kurulu, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ni davaya bakmakla görevlendirerek Yargıtay Kanunu'na da aykırı davrandı. Kanun, Yargıtay'ı kişisel suç kapsamındaki terör suçlarına bakmakla görevlendirmiyor. Yargıtay, sadece birinci sınıf hâkim ve savcılar ile yüksek yargı üyelerini görevlerinden dolayı yargılayabilir.

Kurtarma planı adım adım uygulandı

Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin skandal 'birleştirme' kararının ardından İlhan Cihaner'in de aralarında bulunduğu 10 sanık tahliye edilmişti. Cihaner'i kurtarma planı mayıs ayında internete düşen ses kayıtlarında ayrıntılı olarak deşifre edilmişti. Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin verdiği karar, Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu ileri sürülen ses kaydını da tam olarak doğruladı. İşte yaşanan süreç:

14 Mayıs 2010: İnternete düşen ses kayıtlarında Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan olduğu iddia edilen kişi ile kimliği belirsiz bir şahıs, Erzincan davası sanıklarından 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk ve İlhan Cihaner'in yargıdan nasıl kaçırılacağı hakkında konuşuyor. Kayıtta, Erzurum'da görülen 'terör örgütü üyeliği' davasının Yargıtay'daki evrakta sahtecilik davası ile birleştirilmesi planlanıyor.

18 Mayıs 2010: İnternete düşen ikinci ses kaydının Hamdi Yaver Aktan ile bir diğer Yargıtay Üyesi Fatih Arkan arasında geçtiği ileri sürülüyor. İşte o ses kaydından planın ayrıntıları: "Ersan Ülker'e dedim bunu yaparsan Yargıtay başkanısın. Erzurum dosyayı göndermeyiverirse ne yapacağız? Fotokopi bile gönderse birleştirme kararı verip esası kapatıp dosyayı gönder kardeşim. Fotokopiyi bile gönderse burası cesaretli ise ben olsam birleştiririm, basarım tahliyeyi."

11 Haziran 2010: Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' iddiasıyla yargılandığı dava dosyasının aslı yerine CD üzerinden incelenmesine ve davaların birleştirilmesinin değerlendirilmesine karar verdi.

18 Haziran 2010: Yargıtay 11. Ceza Dairesi, İlhan Cihaner'in 'Ergenekon terör örgütüne üye olmak' suçlamasıyla yargılandığı dava ile 'görevi kötüye kullanma, evrakta sahtecilik' iddialarıyla Yargıtay'da yargılandığı davanın birleştirilmesine karar verdi. Sanıkların tamamı tahliye edildi.

27 Eylül 2010: İnternete düşen yeni ses kayıtları yüksek yargıda görevli hakimlerin İlhan Cihaner'i aklamak için yoğun bir mesai harcadıklarını ortaya koydu. Plana göre, Cihaner Yargıtay'da aklanacaktı.

28 Eylül 2010: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'Ergenekon terör örgütüne üye olma' suçu kapsamında görülen davanın Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nde görülmesine karar verdi.

Karar, tam bir hukuk skandalı

Eski Cumhuriyet Savcısı Gültekin Avcı: Yargılama süreci baştan beri şaibeli. Kamuoyuna yansıyan ve yalanlanmayan ses kayıtlarını dikkate aldığımızda bırakın şaibeyi, yer değiştirme cezasını gerektirecek, meslekten ihracın bir altındaki cezayı gerektirecek ciddi bir ceza alması gereken kişiler söz konusu. İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonu artık iddialardan öte bir gerçeklik taşıyor. Son olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararı tam bir skandaldır. Zira gerekçeye baktığımızda CMK'nın 10. ve 16. maddesi yani birleştirmeyle ilgili hükümleri zikredilmiş. Birleştirmenin nasıl yapılacağıyla ilgili genel umdeleri gösterir. Yargıtay'ın hangi dairesinin görevli olacağıyla ilgili hüküm arz etmez.

Diğer sanıklar nasıl yargılanacak?

Eski Sivas Baro Başkanı Mustafa Coşkun: İlhan Cihaner, 'terör örgütü üyeliği' ve 'görevi kötüye kullanma' ile 'imar kirliliğine neden olma' gibi iddialarla suçlanıyor. Özellikle terör örgütü suçlamasıyla ilgili davanın, diğer terör örgütü davalarıyla birlikte ve aynı mahkemede görülmesi lazım. Sadece 'görevi kötüye kullanma' suçlaması, Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin görev alanına girmektedir. Gelinen noktada Cihaner'in 'terör örgütü üyeliği' suçlamasıyla hakkında açılan davadan sağlıklı bir netice çıkması mümkün gözükmüyor. Dava sonunda da adil bir sonuç beklemek imkânsız hale gelmiştir.

Mahkemelerin yetkisi gasp edildi

EMEKLİ SAVCI SACİT KAYASU: Hakim ve savcıların yargılama usullerini belirleyen 2802 sayısı kanunla belirlenmiş durumda. Bu kanunda 1. sınıfa ayrılmış hakimlerin nasıl yargılanacağı açık bir şekilde belirtiliyor. Sadece şahsi suçlardan yargılandığında Yargıtay yetkili olur. Diğer durumlarda ağır ceza mahkemeleri yetkilidir. Yargıtay resmen yerel mahkemelerin elindeki yetkiyi gasp etti. Daha vahim bir durum ise bundan önce ortaya çıkan ses kayıtlarındaki planın aynen uygulanmış olması. Bu süreç normal bir hukuki sürece benzemiyor. Ses kayıtları ortaya çıkıyor ve kasetlerdeki planın aynısı uygulanıyor.

Yargıçlar görevden alınmalıydı

Hukukçular Derneği Başkanı Cahit Özkan: İnternete düşen ses kayıtları, Cihaner'in skandal tahliye kararının nasıl verildiği, davaya nasıl hukuksuzca müdahale edildiğini ortaya koymaktadır. Söz konusu yargıçların öncelikle haklarında yapılacak yargılamanın sonuna kadar görevden el çektirilmeleri gerekmektedir. İddia edilen ses kayıtlarına konu eylemleri hakkında soruşturma başlatılmalı ve yargılama yapılmalıdır. Mahkum olmaları halinde ihraçlarına karar verilmelidir. Adı geçen yüksek yargı mensuplarının ortaya çıkan ses kayıtları, anayasa ve yasalara, hukuka ve Yargıtay'ın kendi kararlarına açıkça aykırı. Hukuksuz kararların nasıl organize edildiği ses kayıtlarıyla deşifre olmuştur.

Ceza Genel Kurulu yetkisizdir

Emekli Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun böyle bir uyuşmazlığa bakmaya kanunen bir yetkisi yoktur. Bu, birleştirmeden kaynaklanan bir uyuşmazlıktır. Birleştirme kararları görevle ya da yetki ile ilgili bir karar değildir. Fakat birleştirmeyle ilgili olumlu ya da olumsuz uyuşmazlıkta kanun herhangi itiraz yollarını göstermemiştir. Bu da mahkemenin verdiği bir karara itiraz edilebilmesi için bunun kanunda açık bir şekilde gösterilmesini gerektirir. Kanunda da bu konu ile ilgili açık itiraza yer verilmemiştir. Bu nedenle bu uyuşmazlığın Ceza Genel Kurulu'na götürülmesi yasalarımıza uygun değildir.

Hukuk yine yok sayıldı

Emekli Askeri Yargıç Faik Tarımcıoğlu: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun aldığı bu karar benim hukuk anlayışıma uymuyor. Cihaner'i yargılamada normal mahkemeler yetkilidir. Çünkü suçlamalar ve isnatlar birbirinden çok farklı. Yargıtay görev suçundan dolayı görülen davalara bakabilir. Hukuk bazen yok sayılıyor. Mesela 367 kararı. Ama Anayasa Mahkemesi'ne gitseniz neden böyle bir karar verdiniz deseniz, bir dolu gerekçe sunar. Ama bu gerekçelerin hiçbiri kabul edilemez. Cihaner davasında da böyle. Yargılamanın Yargıtay'da yapılmasını gerektiren gerekçeler de kabul edilemez durumdadır. aktifhaber

Hanefi Avcı'nın kaleminden tutuklanma gerekçesi
29 Eylül 2010
Anadolu Haber

Hanefi Avcı'nın 30 Eylülde düzenleyeceği basın toplantısında yapacağı açıklamanın tam met

Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 30 Eylül'de neleri açıklayacaktı?

Haliç'te yaşayan Simonlar, dün devlet bugün cemaat’ isimli kitabıyla tartışma yaratan Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 3 gün önce imza günü için gittiği İzmir'de askeri hem de sivil savcıya ifade vereceğini, tüm gerçekleri, 30 Eylül'de basın açıklamasıyla anlatacağını açıklamıştı.

Ancak ''Devrimci Karargah Örgütü'' soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, bugün apar topar Ankara'da gözaltına alınarak İstanbul'a getirildi. Konuyla ilgili konuşan Avcı, “Niçin gözaltına alındığımı bilmiyorum” dedi.

DİPNOT TV, Hanefi Avcı'nın gözaltına alınmasaydı 30 Eylül'de düzenleyeceği basın toplantısında yapacağı açıklamanın tam metnini açıkladı.. İşte Hanefi Avcı'nın kaleminden tutuklanma gerekçesi:

KİTAPLA İLGİLİ 8 AYRI SORUŞTURMA
"Kitap ile ilgili olarak hakkımda 8 ayrı soruşturma yapılıyor ( 6 sı kitap içeriğini suç kabul eden, ikisi izinsiz basına açıklama yapma soruşturması.) Yapılan soruşturma içerikleri ile ilgili olarak şahsıma yöneltilen sorular ..

1- ‘Adli yargı mercilerine ve görevli bazı yargı mensuplarına haksız olarak suç isnadında bulunduğunuz, adil yargılamayı ve yargı görevi yapanları etkilemeye çalıştığınız, kamuoyu nezdinde Yargı Mensuplarını küçük düşürdüğünüz ‘

2- ‘Başbakanı, İçişleri Bakanını, Emniyet Genel Müdürünü, Emniyet Teşkilatının bazı birimlerini ve mensuplarını, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Jandarma Teşkilatını suç işlemek ve görevlerini kötüye kullanmak/ihmal etmekle itham ettiğiniz, polislik mesleğinin onur ve saygınlığını zedelediğiniz, amir yada üstlerinizin eylem ve işlemlerini haksız ve mesnetsiz olarak eleştirdiğiniz, meslektaşlarınız hakkında eleştiri sınırlarını aşarak onurlarını kırdığınız ve devletin askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağıladığınız’

3- ‘Bu suretle, (Çok Gizli) gizlilik dereceli yönetmelikle belirlenen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın idari işleyiş ve teamülleri ifşa ettiğiniz, mevzuata aykırı olarak muhbirlerle temasınızı devam ettirdiğiniz, istihbarat faaliyetleri ile ilgili örtülü ödenek harcamalarını ve gizli kalması gereken bilgileri ifşa ettiğiniz, göreviniz gereği muttali olduğunuz ve gizli kalması gereken isim, bilgi, ve belgeleri deşifre ettiğiniz, mesai arkadaşlarınızın kimlik bilgilerini açıklayarak can güvenliklerini riske attığınız, devletin güvenliği veya iç dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıkladığınız,

4- ‘ Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, devletin kurum ve organlarını aşağıladığınız, insanlarımızı küçümsediğiniz, üstlerinizi ve devletin yöneticilerinin eylem ve işlemlerini çarpıtarak eleştirdiğiniz, buna karşılık terör örgütü ve mensuplarını övdüğünüz,’

5- ‘ Bu suretle, adli yargı mercilerine ve görevli bazı yargı mensuplarına haksız olarak suç isnadında bulunduğunuz, adli yargılama ve yargı görevi yapanları etkilemeye çalıştığınız, kamuoyu nezdinde yargı Mensuplarını küçük düşürdüğünüz.

6- ‘ Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü personelinin telkominikasyon yolu ile iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması konularında mevzuata aykırı hareket ederek keyfi davrandıkları,

7- ‘ İzin almaksızın 26 Agustos 2010 günü saat 11.15’te NTV televizyon kanalında Mirgün CABAS ve Ruşen ÇAKIR’ın sunduğu ‘’ Yazı İşleri – özel’’ programına katıldığınız, yetkiniz olmadığı halde görevinizle ilgili konularda açıklamalarda bulunduğunuz, bilgi ve demeç verdiğiniz’

8- ‘Taraf Gazetesi Muhabiri Mehmet Baransu’ya 30 Ağustos 2010 günü saat 09.30 da ilgili yetkili olmadığım halde görevimle ilgili konuda açıklama yaparak demeç verdiğim ve bu demecimde Emniyet Teşkilatını aşağıladığım, mesleğin onur ve saygınlığını zedelediğim iddiası ile savunmam istenmektedir.’ Görüldüğü üzere benim şikayetlerim, iddialarım değil hala ben soruşturulmaktayım.

Bazı basın organlarının kitapla ilgili yapılan haberleri görmezden geldiği hatta hazırlanmış haberleri geri çektiği, bazı yazarlarına rica ederek yazmamalarını istedikleri, bazı programların planlanmasına rağmen yayından kaldırdıklarının sebeplerini soruşturulduğunda tahmin edildiği gibi öyle idarenin baskısı, vergi cezası vs değil patronlarının her an bazı davaların numaralı sanığı yapılıp hukuk adına hukuksuzluğa muhatap olma kaygusu olduğu, insanlara numarayı da cemaatin adliye ve polis içerisindeki unusurlarının verdiğini bilmelerinden kaynaklandığını öğrendim.

Bazı basın organları bu ülkede üç kuvvet var diye yazdılar her halde cemaatin bu gücünün farkına vardılar kanaatindeyim.

HUKUK ADINA HUKUKSUZLUK
Kanunsuz dinlememeler konusunda yazılı müracaatlarıma rağmen denetim yapılmadı, soruşturma açılmadı ancak kitabım yayınlanınca adalet müfettişlerinin yaptığı kısa araştırmada 9 ay sonunda da olsa iddialarıma uygun olarak hukuka aykırı olarak İMEİ numarası üzerinde yapılan dinleme ile ilgili olarak İstanbul İstihbarat Şubesince İstanbul özel yetkili mahkeme hakiminden alınma 2009/1860 sayılı kararla dinleme yaptıkları tesbit edilmiştir.

Benim iddiam yalnız benim veya bir iki değil binlerce telefon bu veya benzeri şekilde kanunsuz şekilde dinlendiğidir. Kitabımda bu şekilde dinlenen örnek numara ve isimleri de verdim.

Bu şekilde suçları sabitlenen cemaat yapısı suçlarını örtmek yapılan dinlemeleri sanki hukuka uygun yapılıyormuş gibi göstermek için arayışa girmiş ve Son yapılan tahkikatta devrimci karargah örgütü ile olayla irtibatlandırmaya çalışmaktadırlar.

Bu suretle hukuksuz yaptıkları dinlemeleri sanki kanuni bir sebep varmış gibi göstererek gizlemeye çalışmaktadırlar, hukuk adına hukuksuzluk, adalet adına adaletsizlik, polis ve savcı tarafından suçluları saklamaya davacı ve tanıkları mahkum etmeye yönelik bir davranıştır.

Bu mantıkla herkes, her davayla ilişkilendirilebilir, bu mantık davacıyı sanık, beyazı siyah, minareyi kuyu yapmaktan daha garip, daha anormaldir.

'BENİM BU DAVAYLA İLGİLİ HİÇ BİR ALAKAM YOKTUR'
Kanunsuzlukları gizlemek, sanıkları saklamak adına yapılan bu işlemden dolayı olayın c. Savcısı Kadir ALTINIŞIK’ı ve yaptığı işlemleri yazılı olarak adalet bakanlığına, HSYK’na, İstanbul Baş savcılığına şikayet ettim, şimdide sözlü olarak şikayetimi tekrarlıyorum, benim bu davayla hiçbir alakam yoktur, benimle ilgili hiçbir delil emare yoktur, sadece kitap dan dolayı ve asıl sanıkları gizlemek için bu davayla ilişkilendirilmek isteniyorum, tarafsız her kim incelerse incelesin bu davayla alakamın olmadığı alenen görülecektir.

Bu örgütle alakalı olarak yakalanan Necdet Kılıç 12 Eylül öncesi örgüt mensubu olup mersinde görev yaparken tanıdığım hatta yakaladığım ama şimdi demokrat hiçbir illegal faaliyeti olmadığını bildiğim arkadaşımdır. Yakalanmasından birkaç gün önce takip edildiğini söyledi git savcılığa dilekçe ver dedim.

'BU KADARINI DA BEKLEMİYORDUM'
Benin hiçbir kimse ile suç içerecek, davranışım, konuşmam, ilişkim olamaz, Kitabı yazarken söyledim, bana her şeyi yapmayı deneyeceklerdir … ama bu kadarını da beklemiyordum hiç olmaz ise alakam, olan bir konu ile ilişkilendirilmem lazımdı, bu kadar alakasız tam zıddı olduğum bir olayla ilişkilendirilmek istenmem işin ne kadar çığrından çıktığını, cemaatin neler yapabildiğini göstermektedir.

20 Eylül günü Adliye içerisindeki cemaate yakın savcı hakimlerle ilgili araştırma için görevlendirilen bir adalet bakanlığı yetkilisi hakim ile görüştüm ifade verdim, ona yakında karargah evleri veya devrimci karargah … diye tahkikata başlayacaklar hatta Necdet Kılıç’ıda gözaltına alacaklar dedim .. söylediklerimi emin misiz diyerek masasının üzerine kayıt etti şuan orada kayıtlıdır Nerden biliyorum; emniyetteki cemaatçi yapı kendilerine yakın bazı basın mensuplarını çağırıp operasyonu ne yapacaklarını, içeriğini vs her şeyi anlatıp … onları yönlendirdiler istedikleri doğrultuda yazmaları konusunda bilgiler verdiler …. Gerçeği saklamak için taraftarı ve etkiledikleri tüm basını yalan ve yanlış bilgilerle yönlendirerek kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve suçlarının gizlenmesini sağlamaya çalışıyorlar.

Cemaat nedir her taşın altında cemaat arama .. diyorlar taşın altında değil artık her taşın üstündeler … İnternet siteleri, basın organları, polisleri, savcıları ile iki günde kırk yıldır devlet güvenliği diye sol gruplara karşı görev yapmış, sol örgütlere karşı yaptığım görevler nedeniyle eleştirilen beni bir günde solcu devrimci karargah örgütü ile ilişkili yaptılar, bu gruptan haklarında işlem yapılan Necdet Kılıç haricinde kimseyi tanımam o da benden dolayı bu örgüte dahil edilmiştir.

Kanunsuz dinleme yapanlar bunu insanlara şantaj malzemesi olarak kullananlar …. Denetlenmeyip, hesap sorulmayınca bu defa o kadar cesaret buldular ki hukuksuz dinlemelerini haklı göstermek adına Necdet kılıç ı bu örgüte monte ettiler onun üzerinde banan saldırmaya başladılar.

'VEREMEYECEĞİM HİÇBİR HESAP YOK TABİİ ADALETE, CEMAATE DEĞİL'
Tüm haberler cemaat siteleri ve onların paralelindeki basın organlarından … söyleniyor, … deniyor diye uydurma iddialarla yalan sahte bilgilerle kamu oyunu yönlendirmeye başladılar. Elerlinde olan hiçbir delil hiçbir suç değil normal kabul edilmeyecek bir konuşmam yoktur zaten kelime olsa hepsini basına servis ederler. Hiçbir kişi ile bir tek suç içerecek değil etik olarak makul gözükmeyecek bir davranışım yoktur olamaz, bir tek kelimelik dahi görevimi suistimal ettiğime dair konuşmamı bulamazlar … benim alnım açık .. veremeyeceğim hiçbir hesabım yoktur tabii adalete. Adalet gibi gözüken cemaatte değil.

Ellerinde kullanabilecekleri bir şey olsa her şeyi servis edeceklerdir, Benim kullandığım telefonlarımı bilerek dinlemeye kalktılar ben şikayet edince yanlış olmuş aşk konuşması imiş deyip çıkmışlar bunun hepsi yalan, dinleme kararı 07.11.2009 da aldılar, ben dinlemeyi tahmini 14 kasım 2009 tarihinde öğrendim, bu günden sonra bir iki ay belki bir araştırma yapılır suçüstü yakalarmıyız diyerek kasıtlı olarak onların umdukları doğrultuda telefonu kullanmaya devam ettim, baktım ki hiç kimse bir şey yapmıyor o zaman kapattım, onların baktık gönül ilişkisi 15 gün sonra kapattık dedikleri kocaman yalan benim şikayetlerimden haber alınca kapattılar, zaten o zaman kadar da gördükleri mesaj vs benim … bilerek kurguladığım şeylerdi.

Belli cemaat medyasının verdiği bilgilere göre Benim telefonum Necdet Kılıçın evinin orda sinyal verdiği için dinlemişler diyorlar … bu kuyruklu yalandır.

1-Necdet’in evi istiklal caddesinde Galatasaray lisesi yanındadır orada binlerce insan gelip geçer görüşür, … on binlerce telefon burada görülür, böyle bir şeyi ayıklayamazlar.

2-Ben o telefonu Edirne de yine cemaate yakın o telefonu ve arkadaşım Necdet’i bilen personelden aldıklarına eminim … ayrıca dinleme kararı aldıkları tarihlerde gazetecilere Hanefi AVCI’nın toplum içerisinde prestijini sarsacağız diye anlatmaları niye …

3- Telefon bir evde sinyal veriyor diye tesbit yapmak mümkün değildir, bu yalandır, sadece baz istasyonun bulunduğu yere göre en azında 100 veya 200 metre yarı çapında bir bölgede olduğu tahmin edilebilir.

Madem öyle iki telefon Necdetin evinin orda sinyal veriyor da diğer telefonu da niye dinlemeye almadılar.

1. Madem öyle sadece aynı yerde sinyal verdi diye telefon dinliyorlarsa o bölge en yoğun buluşma hareketin olduğu yer olduğundan veya benzeri yerlerde milyonlarca tel dinlemeleri lazım ..

2. Neden bu telefonun numarası üzerinde dinleme kararı almadılar, normali bu telefon numarasını yazmaları gerekirdi, IMEI numarasından dinlemeye aldılar,

3. Ayrıca bir bölgede sinyal verdi diye telefon dinlenebilirmi, bir araya gelen telefonlar var şüphelendin bir araya geldi demek dinleme için yeterlimi.

4. Öyle sahibini araştırmadan her sinyal veren telefon dinleniyor mu, Niye telefonun sahibini araştırmadılar.

Ne söylerlerse söylesinler bunlar inandırıcı değildir. Peki diğer binlerce telefonu niye hukuksuz dinlemişlerdir. Kanunda denetleneceği belirtilmesine rağmen neden hala bu sistemler denetlenmemektedir.

Tabii ki onlar haklılar resmi şikayete rağmen 10 aydır denetlenmez, incelenmez her şeyi yapmalarını fırsat verilirse, herkesi kanunsuz dinlemelerine meydan verilirse neden kendilerin açığını bulan onların ipliğini pazara çıkara birini boş bıraksınlar ki bu ülkede hukuk kanun vs uygulanmıyorsa haklı şahsıda haksızca içeri almaya çalışmasınlar ki..

Şimdi devrimci karargah davası ile ilgili olarak beni mevcutlu olarak İstanbul özel yetkili mahkemenin savcısı .. Kadir Altınışık’ın istediği bilgisini hem de Pazar günü aldım, o anda İzmir de idim ve uçağım kalkmak üzere idi, pazartesi ancak gelebilirim dedim. Daha önce Emniyet Genel Müdürlüğüne yapılan resmi tebligat üzerine Dün kitabımda ve basına intikal eden konular dolayısı ile genelkurmay askeri savcılığına tanık olarak ifade verdim. Yarında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vereceğim.

Benim İstanbul da yürütülen soruşturma ile hiçbir alakam yoktur, bu konuda hiçbir delil, hiçbir vaka, bağ olmamasına rağmen, yazdığım kitap dan dolayı bu olayla ilişkilendirilmeye çalışılıyorum.

'BİLE BİLE CEMAATE BOYUN EĞMEM'
Ben cemaatin internet sitesi, basını, polisi savcısı … onların etkilediği çevrelerle üzerime geldiğini biliyorum bile bile buna da boyun eğmem ben bu ülkenin kanunlarına uyarım, daha önce Ankara Özel yetkili Savcılarına, sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ifade verdim yarında yine Akara cumhuriyet Başsavcılığına daha önceden yapılan tebligat gereği gidip ifade vereceğim ama cemaatin istekleri doğrultusunda yapılan işlemlere de boyun eğmem … bunu hukuki işlem … adli işlem vs gösterilmesi yalanına da uymam.

Bundan dolayı bu karar boyun eğemeyeceğim. Hem bu işlemeleri cemaat bana yapıyor bileceğim hem de aman bana bir şey yapmasınlar diye boyun eğeceğim bunu yapmam bedeli ne olursa olsun.

Cemaatin yaptığını bile bile devleti ve hukuk koruma makamında olmasına, yapılanlara muhalefet edip ses çıkarma makamında olmasına rağmen ses çıkarmayanları … sorumluluklarına sahip çıkmaya davet ediyorum. Ben cemaatin hukuku kullanmasına uymayacağım …… Zorla götürürüler ama asla kendi gönlümle gitmeyeceğim, cemaatin plan ve programı doğrultusun da hareket eden hiçbir kimse ve makamın önünde eğilmem, bu devletin yasalarına göre davrandığına inanmadığım adalet makamının hiçbir sorusuna da cevap vermem. Hiç kimseye onurumu çiğnetmem.

'BU BİR CEMAAT OPERASYONUDUR'
Başında şikayetçi olduğum, kanunsuz dinleme ve izlememelerin sorumlusu kişilerin olduğu İstanbul istihbarat şubesinin hazırladığı ve zorla benimle ilişkilendirilmek istenen tahkikat senaryodur, cemaatle alakası olmayan kim incelerse incelesin böyle bir olayla şahsımı ilişkilendirmek mümkün değildir. Bu bir cemaat operasyonudur."

Arz ederim.

Hanefi Avcı

Bu Zulme Dur Demenin Vakti Gelmedi mi?
03 Ekim 2010,
Anadolu Haber

Bitlisin Tatvan ilçesinde Okula başörtülü gitmek isteyen ilköğretim öğrencilerini okula almayan okul müdürü,başörtülü çocukları okula almamam yönünde, emniyet birimlerince tehdit edildim dedi

Bitlis'in Tatvan ilçesinde Okula başörtülü gitmek isteyen ilköğretim öğrencilerini okula almayan okul müdürü, “başörtülü çocukları okula almamam yönünde, emniyet birimlerince tehdit edildim” dedi. Kızını başörtülü olarak okula almayan idarecilerle yaşadıklarını anlatan veli Medeni Akgün, olayı basına taşıdıktan sonra okul müdürünün kendisine “çocuklarını getir okula alacam” dediğini, birkaç gün okula başörtülü gittikten sonra çocukları tekrar okula almaktan vaz geçtiklerini söyledi. Tüm ısrarlarına rağmen çocuklarını okula almadıklarını ifade eden Akgün “Müdür Bey ve orada bulunan mahalle muhtarı İstihbarattan kendilerine tehdit geldiğini söylüyor. Hatta mahalle muhtarını aramışlar ve ' Muhtar! Senin, mahallende neler olduğundan haberin yok mu? Diyerek gözdağı verdiklerini bizzat bana söylediler” dedi.

Çocukları Alırım Ama…

Gülcan ve Zerda Akgün kardeşlerin velisi Medeni Akgün Okul müdürüne kurallar çerçevesinde davranması gerektiğini, bu durumda suç işlediğini söylediğini belirterek, “Müdür Bey'e, 'yarın (29.09.2010) noter ve polis eşliğinde kızımı okula getireceğim. Siz o durumda da almayın ki ben bunu resmileştireyim ve mahkemede sunabilecek bir delilim olsun. Siz de mahkemede çocukları okula almayışınızın sebebini söylersiniz' dediğim de müdür bey bana 'yarın böyle bir durumla beni karşı karşıya bırakırsanız çocuğu alırım ancak bir sonraki gün yine kapının önüne koyarım' dediğini belirtti.

Kızımdan Dolayı da Bana 975 TL Para Cezası Geldi

Daha önce de bu sıkıntıyı büyük kızı Gülcan için yaşadıklarını söyleyen baba Medeni Akgün, “Evlatlarının hem eğitimden mahrum edilmesinin hem de bu hukuksuzluğun kendilerinden kaynaklanıyormuş gibi hareket edilmesinin kabul edilemeyeceğini belirtti.

Akgün “Bundan 2 yıl önce kızım Gülcan Akgün'de 2. sınıfa geçtiğin de başörtüsüyle gitmek istedi. Biz de isteğini kırmadık ve kızımın başörtülü gitmesini istedik. Ancak o zaman da kızım Gülcan okula alınmadı ve eğitimi 2. sınıfta kesildi. Tüm çabalarımıza rağmen çocuğumu okula almadılar. Geçen hafta bana kızımı okula göndermediğim gerekçesiyle 975 TL para cezası gelmiş. Ben bu adaletsizliği kabul edemiyorum. Günlerce okul önüne kızımı götürdüğüm halde hem kızımı almadılar. Hem de suçu bana isnat edercesine para cezası kestiler” dedi.

Başka Mağduriyetler de Var

Tatvan'da mağdur olanın sadece kendisi olmadığını belirten Medeni Akgün Daha önce de buna benzer bir mağduriyete şahit olduğunu belirterek eğer önü alınmazsa bu tür keyfi uygulamalardan mağdur olacak ailelerin sayısının giderek artacağını dile getirdi. Akgün “Dumlupınar İlköğretim Okulu'nda okuyan İzzettin Çötlü isimli bir tanıdığımın da kız çocuğu aynı şekilde, çocuğun başörtülü olması bahane gösterilerek okula alınmadı. Çocuğun başörtülü okuması talebine karşı, çocuğu okula almamakla birlikte, aileye çocuğun devamsızlığı bahane gösterilerek 975 TL para cezası geldiğini ifade etti.

Bu Güne Kadar Bu Okulda Böyle Bir Sorun Yaşanmadı!

Konuyla ilgili olarak kendisiyle görüştüğümüz Okul Müdürü Sabri Orak, bu güne kadar kendi okullarında böyle bir olaya şahit olmadıklarını sözü edilen velinin de devamsızlıktan dolayı kendisine gelen para cezasını ödememek için böyle bir bahanenin altına sığındığını iddia etti. Ancak tanımadığını söylediği Medeni Akgün hakkında “Ben onun hareketlerinden hiç hoşlanmamıştım. Tavırlarından bu işin içinde başka bir niyet olduğunu sezdim” şeklinde niyet okuyuculuğu dikkat çekti. Çocukların okula gelmesi durumunda derse alınacağını belirten Orak'ın bir haftalık tanışıklık sürecinden sonra tekrardan kız çocuklarını okula almaması ve noteri kabul etmemesi kafalarda soru işareti bıraktı.

Bu Zulme Dur Demenin Vakti Gelmedi mi?

Mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesini talep eden Medeni Akgün “Başbakan ve Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum. Bizi en iyi siz anlarsınız. Sizin de çocuklarınız bu sıkıntıları yaşamadılar mı? Bu zulme bir dur demenin vakti gelmedi mi? Ermeniler gelip kiliselerde rahat rahat ayin yapıp gidiyor. Bunun güvencesini sağlıyorsunuz da, bizim kız çocuklarımızın inançları gereği rahatça okullarına gitmelerini neden sağlamıyorsunuz? Bunu sizin vicdanlarınıza bırakıyorum” diye konuştu

Hanefi Avcı’nın Yargısız İnfazları
07 Ekim 2010

‘Haliç'te Yaşayan Simonlar'da anlatılan 1993 tarihli Kartal baskını, Bedri Yağan'ın da öldürüldüğü operasyonu Avcı'nın yönettiğini ortaya çıkardı. Avcı'nın tutukluluğuna yükselen itirazlar, Ahmet Hakan, Müjde Ar ve CHP’lilerin Silivri Cezaevi önünde açıkladıkları Avcı’ya destek bildirisi üzerine ablası o Hanefi Avcı’nın Derin operasyonunda öldürülen Fatma Meral isyan etti ve çok kritik bir mektup yazdı.

OLAYI İLK ECEVİT KILIÇ ANLATTI

Gazeteci Ecevit Kılıç geçtiğimiz Pazar Habertürk TV’de katıldığı programda, Hanefi Avcı’nın 1992 yılında İstanbul’da sol örgütlere yaptığı kanlı baskınların derin yönünü deşifre etti. Ecevit Kılıç, o dönemde DevSol’un içinde iki grup olduğunu, bunlardan birinin bağımsız solculardan oluşan grup diğerinin ise Derin Devletle iç içe olmakla suçlanan Dursun Karataş grubu olduğunu söyledi. Kılıç, Dev Sol’da o dönem ilk grubun örgütte söz sahibi olmaya başladığı ve suikastler işleyen derin devletle irtibatlı Karataş grubunun etkisinin kırıldığını söyledi.

Ancak Kılıç, bu sırada Hanefi Avcı’nın İstanbul’a atandığını ve bir anda Dev Sol’a operasyonlar düzenleyerek, örgüt içindeki bağımsız solcuların liderlerini tek tek öldürmeye başladığını söyledi. Kılıç bu baskınlarda Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz gibi Susurluk’un baş aktörlerinin Avcı tarafından kullanıldığını ancak Kartal Baskını’nı bizzat Avcı’nın yönettiğini söyledi. Kılıç bu baskında hiç çatışma olmamasına rağmen Avcı’nın 6 kişiyi öldürdüğünü ve derin devletle iç içe olan Dursun Karataş’ı yeniden örgütte tek hakim hale getirdiğini söyledi.


İŞTE BÜTÜN BOYUTLARIYLA DERİN AVCI’NIN DERİN OPERASYONU

“Kartal’da bir hücre evine düzenlenen operasyonda beş kişi ölü ele geçirildi.”

6 Mart 1993’te İstanbul’un Kartal ilçesinde bir eve düzenlenen, Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile ev sahipleri Asiye ve Rıfat Kasap’ın polis operasyonuyla öldürüldüğü haberi ajanslara bu cümlelerle düşmüştü.
Polis açıklamasında olay, çatışma olarak yansıtılmışsa da Asiye - Rıfat Kasap çiftinin iki çocuğu cehennem yerine dönen o evden her nasılsa sağ çıkartılmıştı. Üstelik evde çatışma yaşandığını doğrulayacak herhangi bir ipucu da yoktu. Olayın hemen ardından eve ulaşan gazeteciler önce içeri alınmamışlar, içerideki herkesin etkisiz hale getirildiği açıklanmış olmasına rağmen silah sesleri bir süre daha devam etmişti. Otopsi raporlarında öldürülenlerin el swaplarında kurşun yanığına rastlanmamış olması Emniyet’in ‘çatışma’ iddialarının akıl dışılığını daha net gösteriyordu.

Kısa bir süre sonra öldürülenlerin aileleri operasyonu gerçekleştiren polisler hakkında ‘yargısız infaz’ yapıldığı iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Savcılık soruşturması sonucunda, Emniyet’in ‘operasyonda görev aldı’ diye bildirdiği polis memurları hakkında da dava açıldı. Yargılanan bu polisler arasında daha sonra Susurluk davasından anımsadığımız özel timci polisler Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz da vardı. Yargılanan polislere Emniyet’in verdiği destek duruşmalarda da devam edecekti. Her duruşma günü Kartal Adliyesi ablukaya alınıyor, mahkeme binasına güç bela girmeyi başaran katliam kurbanlarının aileleri koridorlarda bu kez kendilerini bekleyen destekçi polis ordusunun tehditleriyle baş etmek zorunda kalıyorlardı. Kısa süren yargılama sonrasında polis memurları hakkında beraat kararı çıktı.

Operasyonun şefi

Dosyadaki yazışmalarda operasyonun hangi polis şefi tarafından yönetildiğine dair de hiçbir ipucu yoktu. Bu sırrı ‘Haliç’teki Simonlar’ adlı kitap piyasaya çıkıncaya kadar da kimse öğrenemedi. Hanefi Avcı kitabında, 6 Mart 1993’te Kartal’da gerçekleştirilen operasyonu, polisin teknik takip konusunda geldiği ileri noktayı övmek için anlatıyor ancak beş kişinin öldürüldüğü ‘ayrıntı’yı es geçiyordu. Ama Avcı’nın satırları, bu operasyonun bizzat kendisi tarafından yönetildiğini de ele veriyordu. Bu ‘tevil yollu ikrar’ Bedri Yağan, Gürcan Eranıl, Menekşe Meral ile Asiye ve Rıfat Kasap çiftinin katledilmesine ilişkin davada savcının eksik soruşturma yaptığını ortaya çıkarmakla kalmamış, Emniyet’in asli failleri nasıl gizlediğini de gözler önüne sermişti.

Kız kardeşin isyanı

Aynı Hanefi Avcı ‘Devrimci Karargah’ adlı örgüte yardım ve yataklık ettiği iddiasıyla tutuklandıktan sonra kamuoyunda aydın ve demokrat kimlikleriyle tanınan bazı isimlerden açık destek bulması, 6 Mart’ta katledilen Menekşe Meral’in kız kardeşi Fatma Meral’i isyan ettirdi. Meral’e göre, adliye önünde açıklanan ‘Avcı’ya hukuk ve özgürlük’ bildirisini ‘Manisalı çocuklara yapılan işkence’yi açığa çıkartan CHP’li Sabri Ergül’ün okumuş olması da bir başka garabetti.

Fatma Meral, adliye önünde Hanefi Avcı’ya destek bildirisine imza atanlar arasındaki isimlerden Ercan Karakaş, Müjde Ar, Tarık Akan ve Ahmet Hakan’a yazdığı açık mektupta, “Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Hanefi Avcıyı. Kendisi ablamın katili olur” dedi.

Avcı hakkında dava açacağını da duyuran Meral, Avcı’nın mahkemesinde gösterilen performansın benzerinin bu davada da gösterilmesini istedi.

Kitaptan: Eve gece girmeliydik

“O zamanlar İstanbul’da tüm illegal alanlar ve faaliyetler sorumlusu olan Abla kod adlı (Hatice Eranıl, sonradan kimliği öğrenildi) militanı ve onunla irtibatlı kişileri izliyorduk. (...) Örgüte ait tespit ettiğimiz üç tane hücre evi olmuştu ve bu evlerdeki militan sayısı her gün artıyordu, anlam veremediğimiz bir hazırlık vardı, ciddi eylemler olabilirdi. Takip ettiğimiz bazı kişilerin gizli çekilen fotoğraflarından geçmişte birçok olayın faili olmuş önemli militanların bulunabileceği kanaatine vardık ve operasyona karar verdik. (...) Tam operasyon yapacağımız sırada dışardan geldiği anlaşılan ve militanların özel bir önem verdiği kişi, Abla kod adlı örgütün Türkiye sorumlusu, militanın kaldığı eve yerleştirİlmiş. (...) Operasyon kararından tam iki gün geçmesine rağmen biz operasyonu erteliyorduk.

Emniyet Müdürümüz Necdet Menzir bizleri topladı ve bir an önce operasyonun yapılmasında ısrar etti, gerekçelerini anlatarak biraz süre istedim. (...) Bedri’nin (Yağan) olduğu evin önüne gizli gözetleme aracını koyduk, İçine de Bedri’yi tanıyan birini yerleştirdik, gündüz tüm hedefleri takibe başladık, hata yapmamalıydık. (...) Bedri olduğunu tahmin ettiğimiz kişi hiç sokağa çıkmıyordu, akşama kadar bekledik ama görme şansımız olmadı, evde kaç kişinin olduğunu da bilmiyorduk. Gündüz operasyon başlamıştı, ama bu eve mutlaka gece girmek mecburiyetindeydik. Gece geç saatte bu eve operasyon ekipleri baskın yaptı, kısa süre sonra çatışma çıktı.

Altı kişi ölü ele geçirilmişti, ölülerden biri Bedri Yağan diğeri ise İstanbul ve tüm illegal faaliyetlerin SDB komutanı konumundaki Abla kod adlı Hatice Eranıl’dı. (...) Eğer operasyon yapılmamış olmasaydı, kısa süre içinde eylemlere başlayarak İstanbul’u cehenneme çevireceklerdi. Bu olay Bedri Yağan grubunu daha henüz doğmadan bitirmişti, ama Dursun Karataş da boş durmuyordu.”

Kız kardeşten mektup: Elbette Avcı işin infaz kısmına hiç girmemiş
Fatma Meral’in, Hanefi Avcı’ya destek açıklaması yapanlara yönelik açık mektubu özetle şöyle:

“Duydum ki Hanefi Avcı için hukuk istemişsiniz. Onu tanıyorum. Hani bildirinizde dürüst sıfatıyla tanımlayıp, tutukluluğunun kamu vicdanında rahatsızlık yarattığını tespit ettiğiniz Avcı’yı. Kendisi ablamın katili olur. Ve başka birçoklarının da katili ve bazı şanslıların sadece işkencecisi.

Ailemiz 7 Mart 1993 sabahı Menekşe’nin katliam haberine uyandı. Ertesi günkü gazete haberlerinde çatışma haberleri, ama aynı gazetelerin aynı sütunlarında haberleri yalanlayan infaz fotoğrafları vardı. Bu öyle bir çatışmaydı ki, ‘çatışarak ölenler’ bacak bacak üstüne atmış oturuyorlardı. İnfazın ardından açtığımız davada yetkili mercilerin operasyonda bulunduğunu bildirdiği isimler yargılandı (!). Dava hızla yargılanan polislerin beraatiyle sonuçlandı. İlk duruşmada yargılanan polislerin tutuklanmasını isteyen savcıyı bir daha mahkeme salonunda görmek mümkün olmadı.

Bu isimlerden biri yıllar sonra Ayşe Arman’a ‘Bin kişiyi öldürdüm’ röportajı veren Ayhan Çarkın, bir diğeri bir bar çıkışında bulunduğu karanlığın ortasına giden Oğuz Yorulmaz’dı. Avcı bu davanın sanığı olmadı.

Hanefi Avcı’nın kitabında bu operasyon, kendisinin yönettiği başarı hanesinde geçiyor. Elbette infaz kısmına hiç girmemiş. O gün ablamla birlikte öldürülen Asiye-Rıfat Kasap çiftinin çocukları da o evdeydi. Biri altı aylık Sabahat’ti. Şimdi 17 yaşında. Abisi de şu anda 20’li yaşlarında olmalı. Anne ve babalarını hiç görüp tanıyamadılar.

Avcı, yıllar sonra bazı işkence kurbanlarını bulup kabul edenlerden özür dilemiş. Biz de Avcı’yı affedeceğiz. Menekşe’yi bize, Bedri’yi, Gürcan’ı ailelerine, Asiye ve Rıfat’ı çocuklarına geri verdiği zaman. Hanefi Avcı’ya bu infaz için kendi söylediklerinin ihbar kabul edilerek dava açma hazırlığındayız. Bu süreçte de herkes için hukuk şiarınızı yinelemenizi ve mahkeme önü performansınızı göstermenizi bekliyoruz.”

‘Cehennemde iki yavru’

Kartal operasyonu ertesi gün gazetelerde geniş yer bulmuştu. Hürriyet gazetesi haberi ilk gün ‘Dev-Sol’un beynine darbe’ başlığıyla verdi. Haberde evde olanların polise ateş açtıkları, beş teröristin ölü ele geçirildiği belirtildi. Gazete bir gün sonra da haberi ‘Dev-Sol’u Şam ihbar etti’ diye verdi. Milliyet gazetesiyse haberi ‘Cehennemde iki yavru’ başlığıyla manşete taşıdı. ‘Öldüren rekabet’ başlığı altında da şu iddiaya yer verildi:

“Dev - Sol liderliği için Dursun Karataş’la yarışan Bedri Yağan, ihbar sonucu polisin elinden kurtulamadı.”

Kaynak: Ertuğrul Mavioğlu / Radikal

56 bin 812 tutuklu
Şamil TAYYAR
stayyar@stargazete.com
11 Ekim 2010

12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki bir gecekonduda başlayan Ergenekon sürecinde tam 40 ayı, başka bir ifadeyle 3 yıl 4 ayı geride bıraktık. Balyoz ve Erzincan’daki davayı da eklersek birbiriyle ilintili veya benzer içerikte 9 ayrı iddianame tanzim edildi. Ayrıca devam eden soruşturmalar var.

Yurt içinde ve yurt dışında Ergenekon sürecine yönelik eleştirilerin başında, tutukluluk süresi geliyor. Bugün bu mevzuu biraz açmak istiyorum. Aradan geçen 40 ay böyle bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Önce şu tespiti yapmalıyım. İlk günlerde “iddianamenin geciktiği” serzenişi vardı, bu yakarış zamanla “tutukluluk süresi” üzerinde yoğunlaştı. Buradaki temel kaygı, hukuki değil dava üzerinde psikolojik baskı kurmaktır. Bir nevi, kuşatma halidir.

Zira, uzun tutukluluk süresi, istisnai durumlar hariç hantal yargı sisteminin doğal sonucudur. Böyle bir tabloda, yılların stokladığı siyasi tasarrufların yanı sıra önüne gelen her dosyayı davaya dönüştüren, davaları gereksiz şekilde uzatan yargıçların da sorumluluğu vardır.

Niyetim, burada suçlu aramak değildir. Sorunun Ergenekon süreciyle hortlamadığını, yargının kronik sorunu olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Şükür ki, Ergenekon’daki kimi “Beyaz Türkler” sayesinde yargının bu kötürüm hali sorgulanır oldu.

Bu da Ergenekon’un bir hayırlı kazanımıdır.

Çifte standart

30 Eylül 2010 itibariyle cezaevlerinde toplam 120 bin 360 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Bunların 56 bin 812’i tutuklu. Tutuklular ikiye ayrılıyor. 35 bin 843 kişi hakkında henüz mahkeme kararı verilmemiş, 20 bin 969 kişi hakkında yerel mahkemede hüküm verilmiş ancak dosyaları Yargıtay’da.

Cezaevindeki her iki kişiden birinin tutuklu olduğu bir ülkede gerçek adaletten söz edilebilir mi? Elbette hayır. Ne var ki, Türkiye’nin bu kanayan yarası, Ergenekon sayesinde pansumana tabi tutuldu. Hep şöhretli isimleri andık ama 12 Haziran 2007 günü Ümraniye’deki baskınla gözaltına alınan, daha sonra tutuklanan ve hala cezaevinde bulunan Mehmet Demirtaş’ı hatırlayan var mı?

Bombaların bulunduğu evin sahibi olan Demirtaş, tam 40 aydır içeride. Bombaların sahibi olduğu iddia edilen emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın Kilis’teki erlerinden biridir. Şu anda cezaevinde en uzun süreli tutuklu bulunan sanıktır. Tüm sanıklara isnat edilen suçlar kategorik olarak ayrılsa alt sıralara düşer ama hala içeridedir.

Demirtaş ve onun gibilerin yargılandığı bir dava olsa, tutukluluk süresi, hiç kimsenin, daha doğrusu elit bürokrasi ve yandaşlarının dikkatini çekmezdi. Bakın, 56 bini aşkın tutuklu varken hangisinin sorunu medyaya malzeme oldu, hangi yargı derneği ayağa kalktı, hangi siyasetçi demeç verdi?

Elbette bu çifte standart, bu sorunu görmezlikten gelinmesine gerekçe oluşturamaz. Türkiye, bu kanayan yarasına çare bulmalıdır.

İstisnai olmalı

CMK’nın 102. maddesine göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen işlerde tutukluluk süresi 1 yılla sınırlıdır, mahkeme en çok 6 ay uzatabiliyor. Dolayısıyla tutukluluk süresi 1,5 yılı geçmiyor. Ağır ceza mahkemesinde görülen davalarda ise tutukluluk süresi en fazla 2 yıl, uzatma süresi ise 3 yıldır. Böylece ağır cezada tutukluluk süresi 5 yıla çıkarılabiliyor.

Bu düzenleme 17 Aralık 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan CMK içinde yer aldı ama 31 Aralık 2010’da yürürlüğe giriyor. Altını çizmekte yarar var, bu hüküm yanlış yorumlanıyor, yılsonunda 2-3 yıldır tutuklu bulunanların resen tahliye olacakları söyleniyor ama doğru değildir. Yukarıda belirttiğim gibi, tutukluluk süresi 5 yıla kadar uzatılabiliyor. 5 yıldır içeride bulunan Ergenekon sanığı yoktur.

Tabi bu hüküm, istisnai durumlar için geçerlidir. Yasama ne tür kanun çıkarırsa çıkarsın asıl top hükümleri uygulayan yargıdadır. O nedenle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül’ün şu sözlerini çok önemsiyorum: “Yargıçlarımız AİHM kararlarında ortaya konan kriterlere uydukları oranda ülkemizde tutuklamayla ilgili bu tür iddialar, tümüyle ortadan kalkmasa bile çok büyük oranda azalabilecektir.”

Haklıdır.

Tutukluluk süresi, adil yargılanma hakkının ihlaline dönüştürülmemelidir. 5 yılda karara bağlanamayacak bir davada sanıkları 5 yıl boyunca tutuklu bulundurmak adalet olmaz. Bu temel prensip, sadece Ergenekon sanıkları için değil cezaevlerindeki 56 bin 812 tutuklu için geçerli olmalıdır.

Üstün hukuk

Tahliye kararları ise statüye, üniformaya, postala, cüzdana, telefona göre şekillendirilmemelidir. İsnat edilen suçlar bakımından daha yukarıda olduğu halde General Çetin Doğan’ın serbestçe dolaştığı ve Prof. Dr. Mahmet Haberal’ın cezaevine bile konamadığı bir atmosferde; hakkındaki suçlama sadece Oktay Yıldırım’a ait olduğu iddia edilen bombaları evinde saklamak olan Mehmet Demirtaş’ı 40 ay içeride tutarsanız adalet duygusu incinir.

Buna “hukukun üstünlüğü” denmez, “üstünlerin hukuku” denir.

Kimlerin yararlanacağına bakmaksızın, yargı bu sorunu kendi içinde çözemiyorsa, siyaset kurumu sürece müdahale etmeli, 56 bin 812 tutuklunun hukukunu mercek altına almalı ve gerekiyorsa kanun çıkarmalıdır.

Bu arada yargı kendi iç hesaplaşmasını yapmalıdır. “Beni kuşatıyorlar” safsatasından kurtulup içindeki zehri kusmalıdır.

Çünkü canavar içinde...

Gültekin Avcı / Bugün
İnsanlığın sükût ettiği an
18 Ekim 2010

Yer İzmir Buca Eğitim Fakültesi.

Tarih 22 Eylül 2010.

Şapkayla derse giren bir genç kızın acı hikâyesi.

Ezilenin, hor görülenin, aşağılananın, tecrit edilenin, insanlık dışı bir saldırıya uğrayan genç kızın adı Tuba Dişiçürük.

İki yıldır başörtüsü sebebiyle fakültede gayriinsanî tutumlara çokça muhatap olmuş.

Son olayda yaşadıklarını bana anlatırken gözlerinde hiçbir pırıltı kalmamıştı. Bakışları nasır tutmuş. Bakışlar nasır bağlar mı? Bağlar...

Öyle bir bağlar ki kimliğiniz, değerle
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ekm 18, 2010 9:26 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Ekm 09, 2010 7:34 pm    Mesaj konusu: Behçet Oktay'ın Ölümünde 6 Şok Gerçek Alıntıyla Cevap Gönder

Kanun serbest diyorsa, yasaktır!..
Ekrem Kızıltaş
17 EKİM 2010

'Yürürlüktekİ kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir' demek, ne demek?..

Siz şimdi tabii ki yukardaki metne bakarak, bundan; eğer yürürlükte bulunan bazı kanunlar kılık kıyafetle alakalı olarak birtakım engellemeler getirmemişse, yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbest olmalıdır neticesini çıkaracaksınız değil mi?..

Öyle yağma yok!..

'Görevinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarını uygulamak' olduğunu söyleyen Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Eren ne diyor baksanıza: "Ben 2547 Sayılı Yasa'ya göre görev yapan özerk bir kurumun, Amasya Üniversitesi'nin başndaym. Amasya Üniversitesi'nin rektörüyüm. Bana hiçbir kanun, üniversitede türban serbest brakmam konusunda bir yetki vermemiştir..."

Muhteşem bir giriş... Ne diyor Sayın Rektör?.. 'Kanun' diyor, kanun!..

Kanun ne diyor peki?

'Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla ... kılık kıyafet serbesttir' diyor...

Kanun öyle diyorsa ve Rektör de kanunlara uymak zorundaysa, nasıl oluyor da hiçbir kuvvet ona ve bir başka yetkiliye, türbanı serbest bırakmak konusunda bir yetki vermemiş oluyor?..

Gel de çık işin içinden...

Sözlerin devamında rektörün neden böyle davrandığına dair upuçları var. Hepimizin bildiği, yıllardan beri tekrarlanan bahaneler bunlar...

Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın, Danıştay'ın ve dahi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları varmış...

Rektörün bahsini ettiği şu meşhur 2547 Sayılı YÖK Kanunu'nun, yine çok meşhur ve ama uygulanma şansı bulamamış Ek 17. Maddesi, yürürlükteki kanunlara ve dahi hiçbir kanunda bahsi edilmemiş olsa da, birtakım mahkemelerin kararlarına aykırı olmamak kaydıyla mı serbestlik getiriyor kılık kıyafete?..

Yok öyle bir şey!..

Kanun açık... Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla serbesttir, diyor...

Konuyla alakalı başka kanun var mı peki?.. Yok!..

Rektör ise kanunlara uyduğunu söylüyor ama bu arada laf çabukluğu ile konuyu mahkeme kararlarına dayama yolunu seçiyor...

Amasya Üniversitesi Rektörü'nün, kanunda açıkça emredilmiş bir şeyi uygulamamak için, birtakım mahkeme kararlarına atıf yapması yeni bir şey değil. Anlı şanlı hukukçuların bile sıkıştıklarında başvurdukları malum yönteme, uzmanlık sahası biyoloji olan Rektörün de başvurması, bir anlamda normal.

Ancak, biyoloji uzmanı da olsa rektörlük makamına kadar yükselmiş bir kişinin, uzunca bir süredir kimsenin zikretmediği YÖK Kanunu Ek 17. madde'yi hatırlatarak, başörtüsü yasağını buna istinat ettirmeye çalışması, doğrusu çok cesur bir çıkış!..

Kanun serbet demiş olsa da, bazı mahkemeler bazı olaylarla ilgili olarak kararlar vermişler, dolayısıyla kanun serbestliğe yorumlanamazmış!..

Madem ki kanun serbest bırakmış, o halde yasaktır demek gibi bir şey...

Ne müthiş bir mantık örgüsü bu?..

Yıllardan beridir, var olduğu halde bir türlü uygulanamayan ve yasakçılar tarafından yok kabul edildiği için gündeme hiç getirilmeyen bir kanunu hatırlatmış oldu sayın Rektör şimdi.

Konuyu takip edenlerin acı bir tebessümle izlediği çıkışının neticesi ne olacak bilemeyiz. Ama, rektör kendi kalesine esaslı bir gol atmış oldu.

Üniversitelerde kılık kıyafeti serbest bırakan bir kanun olduğunu ve kendisinin de aralarında olduğu bazı kişilerin, kanunun açık emrini birtakım mahkeme kararlarını bahane ederek uygulamadıklarını, kamuoyu net bir şekilde öğrenmiş oldu, sayesinde..
Millî Gazete

Behçet Oktay'ın Ölümünde 6 Şok Gerçek

09 Ekim 2010
Özel Harekat Dairesi eski Başkanı Behçet Oktay'ın kayıtlara 'intihar' diye giren ölümünde 6 bilinmeyen şok gerçek.
Özel Harekat Dairesi eski Başkanı Behçet Oktay'ın kayıtlara 'intihar' diye giren ölümünde 6 bilinmeyen şok gerçeğe Habertürk ulaştı... Oktay'ın ölümünün ardından savcı olay yerine gitmeden yazışmalara dayanarak ölümü 'intihar' olarak kayda geçti.

Savcı, Oktay'ın ölümünün araç içinde gerçekleştiğini bildirirken, olay yeri fotoğraflarında polis müdürünün cesedi araç dışında görüntülendi...Polisin kamera kayıtları eksik çıktı. 25 dakikada gerçekleştirilen ön otopsi raporuna darp izleri ile morluklar yazılmadı. Oktay'ın kullandığı 2 cep telefonu aranılan ve aranan tüm numaralar silinmiş olarak ailesine teslim edildi.

Tek kurşunla intihar ettiği açıklanan Oktay'ın silahından bir mermi ateşlendi,ikincisi ise ateşlenmek istendi. Ancak hep aynı tür mermi kullandığı bilinmesine rağmen iki merminin farklı olduğu belirlendi. Barut izi bırakma özelliği zayıf "toplu tabanca"yla gerçekleştirildiği öne sürülen intiharın ardından Behçet Oktay'ın her iki eli ile hırkasında barut izi bulundu... Makam odasındaki içerisinde özel notlar ile evrakların bulunduğu kasanın anahtarı ise kayboldu...

Ailesinin hukuki girişimleri ve Habertürk'ün gündeme getirdiği kaburgasında kırıklar ile darp izleri bulunduğu yönündeki Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporun ardından yeniden açılan ve genişletilerek yürütülmesine karar verilen Behçet Oktay'ın ölümüyle ilgili dosyada 17 tespit yer alıyor. Bunlardan 6'sı ise şok edici bilgileri içeriyor. İkinci kez iki ayrı dosyayla yürütülen soruşturmada mahkeme "Olay yerine gelen ambulans personelinin ifadesinin alınmasına" ve "Adli Tıp Kurumu'ndan yeniden görüş alınması için soruşturmanın genişletilmesine" kararı vermişti. İşte bu karar üzerine yeniden açılan soruşturmada Habertürkt'ün ulaştığı yanıtlanmayan şok gerçekler...

İŞTE OKTAY'IN ÖLÜMÜNÜ ŞÜPHELİ YAPAN BULGULAR VE DELİLLER

1-Olay yeri incelemesi 30 dakika sürdü. Olay yeri inceleme ekibi çıplak elle delil topladı. Olay yerinde uzman polisler dışında çok sayıda polisin gezdiği tespit edildi. Olay yerinde tutanağa geçirilen bazı delillerin, video ve görüntü kaydının yapılmadığı belirlendi.
2-Çevre sakinlerinin olayı görmüş olabileceği ihtimali dikkate alınmadı ve ifadelerine başvurulmadı.
3-Behçet Oktay solaktı. Sağ eliyle silahı ateşlediği ve kulak hizasından giren mermi çekirdeğiyle hayatını kaybettiği belirtildi. Ancak sağ ve sol elinde yapılan svap(barut izi) incelemesinde elinin üst kısmında barut(atış artığı) bulundu. Solak olmasına rağmen sağ elinde çıkan barut izinin nasıl oluştuğu konusunda sorulara yanıt veren incelemeye ait herhangi bir tutanak dosyaya girmedi.
4-Olay yerindeki tek tanık Halil Kesici'ydi. Oktay'ın ilişkisi olduğu söylenen kadının kardeşi olan Kesici'nin ifadesi olaydan 6 saat sonra alındı. İfadesinde silahın ateşlenme anını görmediğini, uzakta olduğunu anlattı. Ancak sağ ve sol el içinde barut izi tespit edildi. Kriminal tespitlere göre; Kesici'nin elinde bulunan barut artığı, ateşlenen silaha yakın olduğu konusunda bir şüphe işareti olarak ele alınması gerekirken, sabıkalı Kesici'nin parmak izi bile alınmadı. Davetle gittiği savcılıkta ifade verip, serbest kaldı.
5-Kriminal raporlarına göre; Oktay'ı öldüren silah "toplu" tabanca. Bu silah bilimsel araştırmalara göre atış artığı yani barut izi bırakma özelliği en zayıf olan silah. Ancak olay yerindeki Kesici'nin iki eli içinde, maktül Behçet Oktay'ın da her iki elinin üstü ile hırkasının sağ kolunda barut izine rastlandı. Bu da silahla ilgili şüpheleri artırdı. Barut izinin nasıl oluştuğu yada oluşabileceği yönünde ayrıntılı bir inceleme yapılmadı.
6-Oktay'ın ölümüne neden olan silah üzerinde, parmak izi, kan, doku, kıl örneği gibi hassas incelemeler yapılmadı.
7-Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Dairesi Başkanlığı'nın yaptığı "Tabanca Fişek ve Kovan Tetkik" başlıklı ekspertiz raporuna göre; 38 kalibrelik tabancanın mermi topundan bir mermi çıktı, bir mermi ise ateşlenmek istendi. Ailesine göre; Behçet Oktay meslek hayatı boyunca hiç birbirinden farklı mermi kullanmadı. Ekpertiz raporuna göre teşlenen farklı mermi Oktay'ı öldürmüş, yine farklı olan diğer mermi ise "ateşlenmek istenmiş ancak tabancada kalmış." Bu soru işareti de araştırılmadı.
8-Behçet Oktay'ın intihar ettiğini gören hiçbir tanık olmadığı ortaya çıktı.
9-Oktay'ın hastanede yapılan otopsisi sonucunda düzenlenen "Ölü Muayene Tutanağı"nda vücudunda bulunan darp ve ekimoz izleri yer almadı. Oktay'ın ölüm sebebi olarak intihar olaylarında ölüm sebebi sayılan "Bitişik atış" dikkate alındı. Atış mesafesi intihar şeklinde değerlendirildi ve dosya kapatıldı.
10-Olay yerinden özel eşyaları kayboldu. Cüzdanı, iki cep telefonu ile birlikte çok özel notları ve evrakların olduğu makam odasındaki kasasının anahtarının alındığı anlaşıldı. Makam odasındaki kasasının olaydan sonra açıldığı ileri sürüldü.
11-Oktay'ın kullandığı iki adet cep telefonu, cüzdanı ile özel eşyalarının olay yerinde delil olarak kayda girmesi gerekiyordu ancak kim tarafından alındığına dair soruşturma dosyasında bir tutanak bulunmadı. Kanlı kol saati ile iki cep telefonu olaydan önce aradığı ve kendisini arayan numaralar silinmiş halde ailesine teslim edildi. Oktay'ın kiminle görüştüğünü gösteren görüşme kayıtları ve telefonunun sinyal bilgileri araştırılmadı. Özel eşyalar, Özel Harekatçı polislerce ailesine verilince bu eşyaların(Cüzdan, anahtarlık, cep telefonları, kol saati) dosyanın deliller arasına girmediği anlaşıldı.
12-Aracının üzerinde 9 parmak izi bulundu. Bunlar fotoğraflandı ancak parmak izlerinin kim ya da kimlere ait olduğu tespit edilemedi.
13-Olay yeri incelemesini yapan polislerin toplu silahı kayıt altına aldığı görüntülerin kesildiği ve eksik olduğu iddia edildi.
14-Savcı Hüseyin Yalçın, Oktay'ın ölümüyle ilgili yazışmalarında 'aracının içinde öldüğünü' kayıtlara geçirince savcının olay yerine gitmediği anlaşıldı.
15-Ölüm olayının gerçekleştiği saat dilimi tahmini olarak dosyada yer aldı.
16-Oktay'ın kişisel durumu, ruh haliyle ilgili ailesinin üyelerinden bilgi talebinde bulunulmadı.
17-Oktay'ın kaldırıldığı Gazi Hastanesi Başhekimliği; Behçet Oktay'ın hastaneye getirildiğinde hayati fonksiyonlarının durduğunu ancak yine de müdahale edildiğini belirtirken, savcılık kayıtlarında polis müdürünün hastaneye getirildiğinde yaralı olduğu yer aldı. Oktay'ın kaburgasındaki kırıkların hayata döndürmek için verilen elektroşok-kalp masajı sırasında meydana geldiği ileri sürüldü. Ancak kırık sayısının çokluğu nedeniyle bunun mümkün olmadığı iddia edildi. Soruşturma dosyası yeniden açıldıktan sonra, Oktay'a yapılan tıbbi müdahale yapan ambulansta görevli sağlık ekibinin ifadesi 6 ayda alınabildi.

6 AY GEÇTİ ADLİ TIP RAPORU GELMEDİ

Mahkeme Adli Tıp Raporu'ndaki "Kokain, kaburga kırıkları ve ekimoz izleri ile birlikte yeniden değerlendirme yapmaları için dosyayı Adli Tip Kurumu'na gönderdi. Her ay bir kez toplanan Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu'ndan 6 aydır beklenen yanıt gelmedi.

GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASINI İSTİYORUZ
KARDEŞİ ŞULE OKTAY: SAVCI 5 GÜNDE DOSYAYI KAPATTI

Oktay Ailesi, soruşturma dosyasını daha önce kapatan Savcı Hüseyin Yalçın'ı Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet etti. Şikayet dilekçesinde çarpıcı iddialar yer aldı.

Oktay'ın kardeşi Şule Oktay, soruşturmada bir çok ayrıntının üzerine gidilmediğini belirterek, "Savcılık olayın ilk anından itibaren eldeki şüphe yaratan delil ve bulguların üzerine gitmek yerine, olayın intihar olduğunu kabul etti. Savcı olay yerine hiç gitmedi. Başından itibaren aracının içinde öldüğünü kabul etti. Oysa savcının kendi dosyasında olay yeri inceleme fotoğrafları bile ölümün aracın dışında olduğunu gösteriyor. Savcılık aylarca soruşturma yaptığını söylüyor.

30 dakikalık otopsi sonunda darp izlerini bile kayıtlara geçirilmemiş. Savcının yaptığı tek işlem o gece ağabeyimle yemek yiyenlerin ifadesini almaktan ibaret. Sanki soruşturma intiharı teyit etmek için yapılmış. 5 günlük soruşturmadan sonra 1,5 ay Adli Tıp Raporu'nu bekleyip dosyayı kapattı" dedi. Dosyanın sadece sağlık personelinin ifadesi ve Adli Tıp görüşü yönünden genişletildiğine dikkat çeken kardeş Oktay sözlerini şöyle sürdürdü: "Yanıt bekleyen bir çok soru var.

Ölen kişi bu ülkenin üstün cesaret ve feragat madalyasına sahip, özel bir polistir. Ancak biz bu olayda polisin başka bir yüzüyle karşılaştık. Yüzümüze kapatılan kapıların açılmasını ve adaletin işlemesini bekliyoruz. Ağabeyim ölümüyle ilgili korkunç bir direnç var. Bu olay intiharsa çekinecek ne var? Kamera kayıtları, telefon dökümleri araştırılsın. Hükümet bu işin çözülmesini istemeyenlerin üzerine gitmelidir. Demokratikleşmeden bahsedilen, 'hiçbir şey gizli kapaklı kalmasın' denilen bir ortamda bizim hakkımızın da aranmasını istiyoruz"

SIR ÖLÜMÜN KÜNYESİ

Özel Harekat Dairesi'nin başındaki Behçet Oktay 24 Şubat 2009 gecesi, Çankaya'da bir gazino-restoranda aralarında milletvekili, emniyet müdürleri, polislerin de bulunduğu bir grupla yemek yedi. Geceyarısından sonra Ankara Dikmen'de kara saplanan aracının yanında intihar ettiği açıklandı. Soruşturma dosyası intihar denilerek kapatıldı. 2 ay sonra Adli Tıp Raporu'ndan kaburgasında 12 kırık, kanında kokain olduğu yönünde rapor gelince aile mahkemeye başvurdu. Mahkeme de soruşturmanın genişletilmesi kararı verdi.

aktifhaber


Avukat Zeynep Küçük "Osmanım" Oyununu Nasıl Bozdu?
Ali Serdar Bolat
Açık İstihbarat

Duruşmalarda bu ev iddiası çürütülünce Osmanım ikinci bir evden bahsetmişti.Hakim, her iki evi de göstermesini istedi. Osmanım ikinci evi de bulamadı.

Dosyaya adresi giren evin önünde basın mensupları ve polis bekliyordu.

Cam kenarında oturan Osmanın buna rağmen evi bulamadı!

Zeynep Küçük, Ergenekon tutuklusu Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün kızı ve avukatı.

Osman Yıldırım, nam-ı diğer "Gizli tanık 9", verdiği yalan ifadelerle Danıştay davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesine yol açan kişi.

Osman, veya Ergenekon Savcılarının deyimiyle "Osmanım", Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunup hüküm giydikten sonra birdenbire bombaları kendisine Ergenekoncuların verdiğini hatırladı (!).

Gizli tanıklık yaparak yasanın gizli tanıklara verdiği haklardan faydalanıp serbest bırakılma, maaşa bağlanma fikrini çok sevdi.

Hem yıllarca hapis yatmaktan kurtulacak, hem de bedavadan maaş alıp krallar gibi yaşayacaktı. Bu fikri kendisine Ergenekon Savcıları vermişti.

Osmanım, Ataşehir'de toplantı yapılan bir evde Veli Küçük'ün talimatı ile bombaları Muzaffer Tekin'den aldığını ileri sürdü.

Danıştay ve Ergenekon davalarının sanıkları işte bu evde bir araya gelmiş oluyorlardı.Bundan dolayı iki dava birleştirilmişti.

Gelgelelim Osmanım'ın verdiği bilgiler baz istasyonlarından gelen belgelerle duvara tosladı.

Çünkü, Osmanım'ın "Şu gün şu saatte bombaları Ataköy'de falancadan aldım, falancalar da oradaydı" dediği gün ve saatte Osmanım'ın kendisi dahil adını verdiği diğer kişilerden hiçbirinin Ataşehir'de olmadığı, cep telefonlarının oradan çok uzak yerlerde sinyal verdiği ve konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştı.

Hakim Hasan Hüseyin Özese bu durumu duruşmada şöyle açıkladı:

"Osman Bey'in o sırada evde olduğunu öne sürdüğü bütün sanıklar, bu iddiayı yalanladılar.

Toplantının yapıldığı öne sürülen güne ilişkin baz istasyonu dökümleri de mahkemeye ulaştı, ve sanıklardan hiçbirinin söylenen tarih ve saatte Ataşehir'de olmadığı meydana çıktı.

Son olarak mahkemede tanıklar dinlendi ve onlar da Ataşehir'de Osman Yıldırım'ın iddia ettiği gibi bir toplantı olmadığını söylediler."

Böylece Danıştay cinayeti ile Ergenekon sanıkları arasında bağlantı olduğu iddiası çökmüştü.

Tertipçi Savcılar telaş içindeydiler.

Onların itelemesi ile Osmanım her duruşmada "Toplantının yapıldığı evi eliyle koymuş gibi gösterebileceğini" söylemeye başladı.

Yani Ataşehir'de keşif yapılmasını istiyordu.

Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, 160. duruşmada, keşif yaptırılmasını talep etti.

Bu, Savcıların son çırpınışı idi.

Kendisinin ve diğer sanıkların içinde olmadıkları anlaşılan evi gösterse ne olacaktı?

Avukat Zeynep Küçük tehlikeyi sezmişti.

Savcılar Osmanım'a evi gösterecek, Osmanım da sözde evi bulmuş olacaktı.

Çünkü Osmanım, bilmediği anlaşılan bir evi nasıl bulacaktı? Bu, olanaksızdı.

Zeynep Küçük, her gün adliyeye giderek keşif talebi ile ilgili karar çıkıp çıkmadığını kontrol etmeye başladı.

1 Ekim Cuma günü keşif yapılması kararı çıktı.

Mahkeme 4 Ekim Pazartesi günü yetkili mercilerle yazıştı ve 5 Ekim'de keşif yapılması planlandı.

Zeynep Küçük 4 Ekim günü dilekçe yazarak keşfe katılmak istediğini mahkemeye bildirdi.

Bunun üzerine keşif 7 Ekim'e ertelendi.

Dikkat: Mahkeme, keşif yapılacağını sanık avukatlarına bildirmedi.

Zeynep Küçük bir hafiye gibi çalışarak keşif gününü öğrendi.

İleri demokrasilerde kanunsuzluk mu arıyorsun? İşte bir örneği de bu...

Avukat Zeynep Küçük keşif heyeti ile buluşmak üzere Ataşehir Migros önüne gitti.

Ancak, elinde yasal izin kağıdı olmasına rağmen minibüse binmesine izin verilmedi.

Zeynep Küçük, bu engellemenin zapta geçirilmesini isteyince tertipçiler sert kayaya toslamış olduklarını anladılar.

Hakim Hüsnü Çalmuk, Zeynep Küçük'ün araca binmesine izin vermek zorunda kaldı.

Minibüste Hakim Çalmuk, Savcı Nihat Taşkın, Osmanım ve avukatı, bilirkişi, katip ve askeri personel vardı.

Araç hareket edince video kaydı yapılmaya başlandı, araç içindeki kimsenin Osmanım'a müdahele etmemesi istendi.

İki buçuk saatte küçücük Ataşehir içinde 60 km. katedildi. Ama Osmanım evi bulamadı.

Duruşmalarda bu ev iddiası çürütülünce Osmanım ikinci bir evden bahsetmişti.

Hakim, her iki evi de göstermesini istedi. Osmanım ikinci evi de bulamadı.

Dosyaya adresi giren evin önünde basın mensupları ve polis bekliyordu.

Cam kenarında oturan Osmanın buna rağmen evi bulamadı.

"Sıfır noktasına geri dönelim, yeniden tarif edeyim" dedi, Hakim kabul etti.

O muhiti çok iyi bildiğini tekrar edip duruyor, ama her iki evi de bir türlü bulamıyordu.

Sinirlenen Hakim: "Bulamayacaksan söyle zarfı kapatayım" dedi.

Bunun üzerine t Savcı Nihat Taşkın, herşeyi göze alarak şu kanunsuz teklifi yaptı:

"Kovuşturma aşamasında evi tespit ettik. Burası Recep Özkan'ın evidir. Götürelim oraya Osman Yıldırım'ı, evi biz gösterelim, orada bize yer gösterme yapsın".

İşte bu teklif, keşif yapılacağının neden sanık avukatlarına bildirilmediğini ortaya koyuyordu.

Zeynep Küçük'ün neden minibüse alınmak istenmediğini açıklıyordu.

Zeynep Küçük, bu kanunsuz, ahlaksız teklife derhal itiraz etti.

Bu kadar kanunsuzluğa ortak olmayı göze alamayan Hakim, Savcının teklifini reddetti ve zarfı kapattı.

Eğer Zeynep Küçük uyanıklık yapıp keşif gününü ısrarla takip edip zamanında dilekçe vererek keşfe katılmamış olsaydı, tertipçi Savcı evin yerini gösterecek ve sanki Osmanım evi bulmuş gibi keşif zaptı tutulacaktı.

Zeynep kardeşim seni kutluyorum, gözlerinden öpüyorum. Avukatlık işte böyle yapılır.

Gültekin Avcı / Bugün
İnsanlığın sükût ettiği an
18 Ekim 2010

Yer İzmir Buca Eğitim Fakültesi.

Tarih 22 Eylül 2010.

Şapkayla derse giren bir genç kızın acı hikâyesi.

Ezilenin, hor görülenin, aşağılananın, tecrit edilenin, insanlık dışı bir saldırıya uğrayan genç kızın adı Tuba Dişiçürük.

İki yıldır başörtüsü sebebiyle fakültede gayriinsanî tutumlara çokça muhatap olmuş.

Son olayda yaşadıklarını bana anlatırken gözlerinde hiçbir pırıltı kalmamıştı. Bakışları nasır tutmuş. Bakışlar nasır bağlar mı? Bağlar...

Öyle bir bağlar ki kimliğiniz, değerleriniz, inançlarınız, sevgileriniz sistematik olarak inkâr edilir de insan olup olmadığınız masaya yatırılırsa...

Her daim Türkiye WASP'larının aşağılık saldırılarına maruz kalıp da çözüm yerine sadece yere damlayan gözyaşlarını hissederseniz...

Seni, sana rağmen 'özgürleştirmeye' çalışan ukala aydın müsveddeleri varsa ve utanmadan hâlâ ahkâm kesiyorlarsa...

Bunu bir de hiç sıkılmadan 'kadının özgürlüğü' kavramıyla manipüle ediyorlarsa...

Her daim üniversite kapısındaki özel güvenlik görevlilerinin kırıcı ve ayırıcı muamelelerine sadece başörtünüz veya başörtünün işlevini sağlayan bir materyal sebebiyle katlanıyorsanız...

Bakışlarınız ızdırap dalgaları içinde donar ve o şekliyle nasır tutar.

Tuba derse şapkayla girer, çünkü ukala gazeteci ve bürokratlara rağmen saçının bir telinin görülmemesi gerektiğine inandığı için ve başörtüsü de fiilen engellendiği için şapka bir çözüm olabilir.

Ne de olsa Atatürk devrimlerinden birisi değil mi?

Şapka takılması mecburiyeti için 57 kişi idam edilmedi mi?

Dersin hemen başında öğretim üyesi N, Tuba'ya şapkayı çıkarmasını söyler.

Tuba ise şapkayı çıkarması için hiçbir gerekçe olmadığını söyler.

Ders başlar ama Tuba'nın morali bozulmuştur. Birinci ders bu şekilde biter ama ikinci derse girildiğinde aynı öğretim üyesi, şapkalı Tuba Dişiçürük'e hitaben tüm sınıfın önünde şunu söyler:

-- Tuba seni derste yok yazıyorum.

Her iki ders için de Tuba'yı yok yazar. Bu öğretim üyesi geçen sene de Tuba'yı sınıfa almamış ve Tuba devamsızlıktan dersi geçememiştir. Tuba böylesine hukuksuz ve vicdan dışı bir tavırla aynı dersten tekrar kalmak korkusuyla cesaretini toplar ve:

-- Hocam, tüm sınıf burada olduğumu görürken beni nasıl yok yazarsınız?

Öğretim üyesi N, sesini yükselterek:

-- Bu meseleyi Cumhurbaşkanı, Başbakan çözemedi sen mi çözeceksin, bana şapkayla derse girilebileceğine dair bir belge getir, seni ona göre derse alayım, yoksa şapkanı çıkaracaksın!

Tuba ızdırap içinde son bir gayretle YÖK Kanunu'nda ve Anayasa'da şapka takmaya dair herhangi bir yasak olmadığını isabetle ifade eder.

Öğretim üyesi hiddetle Tuba'nın üzerine doğru yürüyerek:

-- Sen derse böyle girerek benim pes etmemi istiyorsun ama pes etmeyeceğim etmem de!

Ve daha da küstahlaşarak şöyle devam eder:

-- Sizin gibi alçak ve şerefsizlerden mi dini, ahlakı öğreneceğiz?

Tüm sınıfın önünde bu sözleri duymaktan çok incinen, yaşadığı travmayı anlamaya çalışan Tuba suskunluğunu korurken, öğretim üyesi insanlığın sükût ettiği noktaya ulaşır ve Tuba'ya şöyle bağırır:

-- İt!

-- Ne diyorsunuz hocam! Sizin gibi bir üniversite hocası bu kelimeyi nasıl söyler?

Öğretim üyesi yediği haltın ve küstahlığının farkına varmış olacak ki:Tamam, özür diliyorum ama sen bal gibi biliyorsun.

Tuba, gözyaşları içinde sınıfı terk eder. İşte Cumhuriyetin hali pür melali...

Bilim adamı geçinenlere bırakın bilimi, insanlığını unutturacak bir çılgınlık.

Hiçbir bayana reva görülemeyecek bu tavrı ve sözleri nasıl açıklamak gerek?

Laikliğin dinle devlet işlerini ayırdığı söylenir ama ülkemizde çoğu zaman bilim/devlet adamlığıyla insanlığı ayırdı.

Ultra-laik Kemalistler, 'Şapka Devrimi'ne perestişkarane bağlı değiller mi?

Seküler Cumhuriyetimizde şapka giyen bir kız öğrenciye karşı bu derece küstahlaşabilmek, yobazlıkta ulaşılan son nokta.

Türk Ceza Kanunu'na göre mevcut öğrenciyi yok sayarak hem görevi kötüye kullanma, ayrıca alenen hakaret suçunu işleyen, aynı zamanda idari açıdan da disiplin suçu işleyen bu öğretim üyesinin açığa alınıp alınmayacağını, demokrasinin ve hukukun duvarına çarpıp çarpmayacağını göreceğiz.

Yüksek Yargı asıl işini siyaset yaptığı kadar iyi yapmıyor
30 Ekim 2010
Türkiye'de yüksek yargı, daha çok siyasi tartışmalarla gündeme geliyor. Bu kurumların özellikle bazı kritik davalarda jet hızıyla verdiği kararlar, kamuoyunun tepkisini çekiyor.
Ancak yüksek yargıda sonuçlandırılmadığı için zamanaşımına uğrayan binlerce dosya var. Nisan 2010 itibarıyla bu rakam 850 bin. Sürecin en yavaş işlediği konuların başında ise temyiz mekanizması geliyor. Bir yanda tozlu raflarda yığılan dosyalar diğer yanda birkaç günde sonuçlandırılan davalar akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Çarpık ve hantal işleyişin doğurduğu mağduriyetlerin en çarpıcı örnekleri ise cezaevlerinde yaşanıyor. Yattıkları süre şartlı tahliye süresini geçtiği halde temyiz kararı geciktiği için salıverilemeyen mahkumlar var. Birçoğu temyiz hakkından vazgeçmek için dilekçe veriyor. Onun için bile uzun süre bekliyorlar. Ümraniye T ve E Tipi ile Üsküdar Paşakapısı Cezaevi savcılığına yeni atanan Ersoy Yüce, soruna çare aramak için çalışma başlattı. Yaptığı araştırma çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Buna göre toplam 2 bin 790 hükümlüden 918'inin dosyası Yargıtay'da. 4 yıldır bekleyenler bile mevcut. Yargıtay bu cezaları onasa dahi 89 mahkûm hemen tahliye olacak. 201'i açık cezaevine nakledilecek.

Tartışmaların göbeğindeki Yargıtay'da her yıl yüz binlerce dosya bir sonraki seneye devrediyor. Bu ağır işleyiş zincirleme sorunları da beraberinde getiriyor. Yargıtay'daki mevcut 11 ceza dairesi 2009 yılında toplam 218 bin dosyayı karara bağladı. Zamanında incelenemediği gerekçesiyle bunlardan 14 bin 809 tanesi zamanaşımına uğrayarak ortadan kaldırıldı. Nisan 2010 verilerine göre işlem bekleyen dosya sayısı 850 bin. Bu gecikme beraberinde pek çok mağduriyet de getiriyor. Yüksek yargıdaki aksaklığın cezaevlerindeki kapasite aşımına doğrudan etkisi bulunurken mahkumların lehine durum oluşturabilecek yasal imkanları da aleyhine çevirebiliyor. Örneğin, Ümraniye T tipi cezaevi 800 kişi kapasiteli ama bin 268 mahkûm kalıyor. Ümraniye E tipi ise 700 kişi kapasiteli ama orada da bin 263 mahkum bulunuyor. Türkiye'deki cezaevlerinin genel tablosu da bundan farklı değil. Pek çok cezaevi kapasitesinin çok üstünde mahkum ve tutuklu barındırmak zorunda kalıyor. Ümraniye T ve E Tipi ile Üsküdar Paşakapısı Cezaevi savcılığına yeni atanan Üsküdar Savcısı Ersoy Yüce kronikleşmiş bu soruna çare aramak için çalışma başlattı. Yaptığı araştırma çok daha çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Yüzlerce dosyanın Yargıtay'da temyiz beklediğini belirledi. Buna göre Ümraniye T Tipi'nde 545 dosya, E Tipi'nde 331 dosya, Paşakapısı'nda ise 72 dosya temyizde bekliyor. Normalde başvurular cezaların bozulması için yapılmış. Ancak dosyaların beklediği süre o kadar uzun ki, Yargıtay mahkumların aldıkları cezaları onasa bile 89 kişi hemen tahliye olacak. Çünkü yattıkları süre, yatmak zorunda kaldıkları normal ceza süresini geçmiş durumda. 201 kişi ise açık cezaevine nakledilecek. Türkiye'de açık ve kapalı olmak üzere toplam 367 cezaevi bulunuyor. 30 Eylül 2010 itibarıyla cezaevlerindeki toplam tutuklu-hükümlü sayısı 120 bin 360 kişi. Bunların 56 bin 427'si tutuklu. Türkiye'de halen yapımı devam eden 17 cezaevi bulunuyor. Ceza ve tevkifevleri Adalet Bakanlığı bütçesinin yüzde 40'ını alıyor. Toplam Adalet Bakanlığı bütçesi 3 milyar 783 milyon 866 bin TL. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün bu bütçe içerisindeki payı 1 milyar 532 milyon 394 bin TL'ye karşılık geliyor.

Kaynak: Zaman

Görevi Kötüye Kullanan Memura İndirim
02 Kasım 2010

Görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine uygulanan hapis cezalarında indirime gidilmesini öngören kanun teklifi kabul edildi.
TBMM Adalet Komisyonu, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak'ın, görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine uygulanan hapis cezalarında indirime gidilmesini öngören kanun teklifini kabul etti.

Teklifin tümü üzerinde konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in komisyon toplantısına katılmamasını eleştirerek, ''Bu, bunun vahim bir yasal düzenleme olduğunu gösteriyor'' dedi.

Köktürk, düzenlemenin bu suçtan hüküm giyen RTÜK Üyesi Zahid Akman ile hakkında aynı doğrultuda incelemeler bulunan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile ilgisinin olup olmadığını sordu.

İsim vermeden Gökçek ile Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçtiği iddia edilen ve internette yayımlanan telefon konuşmalarını anımsatan Köktürk, ''Bunun kişiye özel olmayan soyut bir düzenleme olduğuna insanları ikna edebilir misiniz? Bu, çok yanlış. Parlamentoya yakışmıyor. Ülkenin soyulmasına çanak tutacak bir yasal düzenlemeyi gündeme getirebiliyorsunuz. Türkiye'de yolsuzluk hızla artarken bunu özendirecek, cezasız bırakacak bir düzenleme ile karşımıza gelebiliyorsunuz'' diye konuştu.

''TEKLİFİ SAVUNAMIYOR''-
CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk de Bakan Ergin'in toplantıya katılmamasını eleştirerek, ''Bu, cesaretsizlik. Çünkü, teklifi savunamıyor. Niye katılmıyor? Desteği yoksa gelsin söylesin. Kamuoyunun tepkisini biliyor. Bu yüzden gelip sahip çıkamıyor'' dedi.

Teklifin yolsuzlukla mücadeleyi zaafa uğratacağını iddia eden Öztürk, ''Düzenleme yaparken toplumun vicdanını sızlatmamak lazım. Düzenleme toplumun vicdanını sızlatan bir düzenlemedir. Bu düzenlemenin çok ahlaklı bir düzenleme olduğuna inanmıyorum. Oy birliğiyle reddedilsin'' diye konuştu.

CHP Ordu Milletvekili Rahmi Güner, teklifin kabul edilmesi durumunda caydırıcılığının ortadan kalkacağını, suç işleyenlere prim verileceğini savundu.

MHP Kırşehir Milletvekili Metin Çobanoğlu da Bakan Ergin'in toplantıya katılmamasını eleştirdi. Teklifin reddedilmesini isteyen Çobanoğlu, ''Bu, yolsuzluğu, hırsızlığı teşvik edecek bir tekliftir. Bu suçu işleyenleri hapsetmek mümkün olmayacak. Yetim hakkı yiyenleri cezadan kurtaracak'' dedi.

Gökçek ile Kuzu arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşmasına da değinen Çobanoğlu, ''Bu konuşma biliniyorken teklifin getirilmesinin manidar olduğunu'' kaydetti.

Çobanoğlu, teklifin geri çekilmesini istedi.

-''TİYATRO OYNAMAYALIM''-
CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, teklifin ''yangından mal kaçırılır gibi getirildiğini'' öne sürerek, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortadan kalktığını, her şeyin yürütmeye bağlandığını öne sürdü. Dibek, ''Başbakan hegemonyası var'' görüşünü dile getirdi.

''Maydanoz olsun diye kazanç yerine menfaat kriterinin getirildiğini'' belirten Dibek, ''Buna, Maydanoz, Gökçek-Kuzu Kanunu da denebilir. Utanıyorum. Tiyatro oynamayalım'' diye konuştu.

Teklif sahibi olarak konuşan Veysi Kaynak, teklif ile yolsuzluğu önlemede daha kapsayıcı bir tanımın getirildiğini söyledi.

Gökçek-Kuzu görüşmesinin 2004 yılında yapıldığının iddia edildiğini belirten Kaynak, ''Konuşma olduğunda ben milletvekili değildim'' dedi.

AK Parti Kastamonu Milletvekili ve Komisyon Başkanvekili Hakkı Köylü, mevcut düzenlemeyle de yargılananlar hakkındaki cezanın paraya çevrilmesi, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasının mümkün olduğunu söyledi ve ''Bu, hakimin takdirine bağlı'' dedi.

-MUHALEFET TOPLANTIYI TERK ETTİ-
CHP'li milletvekilleri ile MHP'li Çobanoğlu, teklifin maddelerine geçilmesinin ardından komisyon toplantısını terk etti.

Daha sonra oylanan teklif kabul edildi.

Teklifle TCK'nın ''görevi kötüye kullanma'' başlıklı 257. maddesinde değişikliğe gidiliyor.

Maddedeki ''kazanç'' kelimesi yerine, ''menfaat'' kelimesi getirilerek suçun kapsamı genişletiliyor.

Teklife göre, ayrıca, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisine uygulanan hapis cezasının alt sınırı 1 yıldan 6 aya, üst sınırı da 3 yıldan 2 yıla indiriliyor.

Görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisine verilen hapis cezasının alt sınırı 6 aydan 3 aya, üst sınırı 2 yıldan 1 yıla düşürülüyor.

Teklif, ''İrtikap suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden, kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasına çarptırılır'' hükmünü içeriyor. aktifhaber

Haberal Skandalının Sorumlusu
04 Kasım 2010
Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın mahkemelerden gizlenen heyet raporunun sorumlusu belli oldu. 'Ayakta tedavi olabilir' raporunun kimin sakladığı ortaya çıktı.
Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın ‘ayakta tedavi olabileceği’ yönündeki raporunun 1 yıl mahkemelerden saklandığının ortaya çıkması, skandalın sorumlusunun ‘kim’ olduğu tartışmasını başlattı. 16 Ekim 2009’da verilen raporun 28 Ekim 2010’da Ergenekon davasını gören İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi üzerine duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel önceki gün suç duyurusunda bulunmuştu. Gözler skandal ihmalkarlığın sorumlusuna çevrildi. 16 Ekim 2009 tarihli heyet raporunun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Adagül’ün ihmalkarlığı sonucu hapishaneye gönderilmediği öğrenildi.

Raporu rektör gönderdi

Cumhuriyet Başsavcısı Adagül’ün heyet raporunu göz ardı etmesi, Haberal’ı tahliye etmediği gerekçesiyle 9 hakime Yargıtay tarafından bin 500 lira tazminat cezası almasına neden oldu. Altında Prof. Dr. Zerrin Yiğit, Prof. Dr. Cengiz Çeliker, Prof. Dr. Vedat Sansoy, Prof. Dr. Tevfik Gürmen, Dr. Cengizhan Türkoğlu’nun imzasının bulunduğu heyet raporunun İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet’in yazısıyla mahkemeye gönderildiği belirlendi. Heyetteki isimlerden Prof. Çeliker, sadece 25 gün sonra, 11 Kasım 2009’da yeni bir rapor düzenledi. İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Başkanlığı’na gönderilen değerlendirmede Haberal’ın kullandığı Amiodarone ilacının yan etkilerinin değerlendirmek amacıyla yapılan biyokimyasal tetkiklerde ‘THS supresyonu’nun saptandığı belirtilen raporda “Tedavinin yapılabilmesi için de İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi sıhhi kuruluna sevkinin tehir edilmesi uygun olacaktır” denildi. Hakimlere tazminat cezası veren Yargıtay’ın bu raporu dikkate aldığı ifade edildi.

Yargıtay dosyaların aslını görmeden karar verdi

Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle tazminata mahkum edilen 9 hakimle ilgili davada çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Karara yapılan itiraz yarın görüşülecek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndaki dosyada Haberal'ın aleyhine olacak hiçbir delilin bulunmadığı kaydedildi. Haberal'ın avukatlarının yalnızca lehlerine olan raporları Yargıtay'a sunduğu ve 'Sağlık gerekçesiyle diğer tutuklular çıkarken, müvekkilimiz kasten tahliye edilmedi' iddiasında bulunduğu belirtildi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de dosyanın aslını görmeden avukatların sunduğu belgelerle karar verdi.

Dairenin verdiği karara hakimlerin yaptığı itiraz üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu son kararı verecek. Bu amaçla kararla ilgili tetkik hakimlerince bir dosya hazırlanarak Yargıtay üyelerine dağıtıldı. Yargıtay üyelerine dağıtılan bu dosyada, İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün 16 Ekim 2009 tarihli 'Haberal sağlıklı'raporunun yer almadığı kaydedildi.. Karara muhalefet eden üye Sadık Demircioğlu, yalnızca avukatların sunduğu fotokopilere dayalı belgelerle karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmişi. Demircioğlu, karşı oy yazısında "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacısı hiçbir kanıt toplanmadan, sadece Haberal'ın avukatlarının sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir" ifadelerini kullanmıştı.

"Haberal'ın Ritim Bozukluğu İlaçla Tedavi Ediliyor Taburcu Olabilir"

Haberal'ın tahliyesiyle ilgili Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 9 hâkimi tazminata mahkum etmesinin yankıları sürüyor. Yargıtay'ın 'yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü' gerekçesini 2009 tarihli iki belge çürütüyor. İlk raporda Haberal'ın kendini hayatî riskten kurtaracak tedaviyi imzasıyla kabul etmediği, ikinci raporda ise tedavinin 'ayakta' devam edebileceği açıkça görülüyor.

Ergenekon tutuklusu Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkimi tazminata mahkûm eden Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin gerekçesinde yer alan, 'yaşam hakkının tehlikeye düşürüldüğü' iddiasının geçersizliği, 2009 yılında yayımlanan iki belgeyle daha ortaya çıktı.

Haberal'ın avukatlarının ilgili daireye yaptığı başvuruda, 'müvekkillerinin bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunduğunu, hayati risk taşıdığını' ifade etmesine rağmen, Haberal'ın, kendini iddia edilen bu durumdan kurtaracak 'elektrofizyoloji' çalışmasını kabul etmediği belgelere yansıdı.

Haberal, 18 Ağustos 2009 tarihli ve altında imzası bulunan yazıyla kesin tedavi olacak yöntemi kabul etmiyor. Bir diğer belge ise 28 Eylül 2009'da yayımlanan ve altında İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü'nden Doç. Dr. Cengizhan Türkoğlu'nun imzasının bulunduğu rapor oldu. Dördü profesör 5 kişilik ekip tarafından hazırlanan ve bir yıl işleme alınmayan 16 Ekim 2009'daki taburcu raporundan 18 gün önce yayımlanan belgede "Hastanın ekokardiyografisinde EF (Ejeksiyon Fraksiyonu) normal sınırlarda tespit edilmiştir." denildi.

Buna göre Haberal'ın kalbin her kasılmada ne kadar kan alıp pompaladığı ölçülerek, normal değerlerde çıktığı belirtildi. Raporda Haberal'ın kalp ritim bozukluğunun ciddi seviyede olmadığı ve ilaçla tedaviye olumlu cevap verdiği vurgulanıyor. Aynı raporda, "Tüm bu bulgular göz önüne alındığında hastanın tedavisinin ayakta devam etmesinde herhangi bir sakınca olmadığı değerlendirilmesi yapılmıştır." ifadesi yer aldı.

Sürekli kalp ritim bozukluğu olduğu için hastanede tutulduğu söylenen Mehmet Haberal'ın kesin tedavi olan elektrofizyoloji geçtiğimiz yıl istendi. Fakat Haberal tedaviyi kabul etmedi: Bundan dolayı "Bu incelemenin gerekliliği ve yapılmamasının getirebileceği hayati riskler ve işlemin yapılmasının riskleri bana detaylı olarak anlatılmıştır. İşlemin yapılmamasının getireceği her türlü sorumluluğu üstlenerek elektrofizyolojik inceleme yapılmasını kabul etmediğimi beyan ederim." ifadelerinin yer aldığı belgeyi imzaladı. Aynı yazıda Haberal'a işlemin oluşturacağı komplikasyonlar da anlatıldı. Fakat, "Bu komplikasyonlar çok enderdir ve çoğu herhangi bir hasara sebep olmadan tedavi edilirler." ifadesi kullanıldı. Fakat buna rağmen sonuç alınamadı.

"Ayakta Tedavisine Sakınca Yok"

Mehmet Haberal'ın genel durumunu değerlendiren Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Cengizhan Türkoğlu'nun altında imzası bulunan 28 Eylül 2009'daki raporda Haberal'ın ilk kez taburcu olması isteniyor. Raporda Haberal'ın kalbin her kasılmada pompaladığı kanın normal olduğu ortaya çıktı. Raporda Haberal'ın kalp ritim bozukluğunun bulunduğunu fakat bunun çok ciddi bir seviyede olmadığı da ifade edildi. Tedavisine ilaçla devam edilmesinin olumlu sonuç verdiği ve tedavinin etkin olduğu vurgulandı. Bu değerlendirme sonucunda ise şu ifadelere yer verildi: "Tüm bu bulgular göz önüne alındığında hastanın tedavisinin ayakta devam etmesinde herhangi bir sakınca olmadığı değerlendirilmesi yapılmıştır." Rapor daha sonra İÜ Kardiyoloji Enstitüsü Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'na gönderildi.

'Haberal sağlam' raporundan Yargıtay'ın haberi yok

Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın sağlık raporu etrafındaki tartışmalar, Yargıtay'ın 9 hakime verdiği tazminat cezasını yeniden gündeme taşıdı.

En son ortaya çıkan ve Haberal'ın taburcu edilebileceği yönündeki heyet raporu, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin, Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili yalnızca avukatların sunduğu belgelerle karar verdiğini ortaya koyuyor. Yani avukatlar, İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün 16 Ekim 2009 tarihli Haberal'ın taburcu olabileceği raporunu mahkemeye sunmamış. Aslında Yargıtay 4. Hukuk Dairesi üyesi Sadık Demircioğlu, karara muhalefet gerekçesinde bu duruma işaret etmişti. Demircioğlu, "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin dosya aslı ya da onaylı sureti getirtilip, davacının ileri sürdüğü olgu ve delillerin denetimi yapılmadan, kısacısı hiçbir kanıt toplanmadan, sadece Haberal'ın avukatlarının sunduğu fotokopilere dayanılarak karar verilmesi hukuka uygun değildir." demişti.

Dosyanın aslını görmeden, yalnızca sanık avukatının sunduğu belgelerle verilen bu karar, Yargıtay'da ilk değil. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in yargılandığı davada da hukukçular ısrarla 'fotokopiden birleştirme olmaz' diye uyarmıştı. Bu eleştirilere kulak tıkayan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, avukatların sunduğu CD ve tutanakları dikkate alarak birleştirme kararı vermişti.

9 hâkimi 'Haberal'ın yaşam hakkını tehlikeye düşürmekle' itham eden Yargıtay'ın elinde sağlam delillerin olması gerekiyor. Yargıtay'da söz konusu kararı veren yüksek yargıçların, heyet raporundan haberdar olmadığı belirtiliyor. Bu durumda 9 hâkim hakkındaki tazminat kararının eksik dosyayla verildiği anlaşılıyor. Yargıtay'ın içtihat kararlarına göre, usul esastan önce gelir. Yargılamada dosyadaki eksiklik giderilmeden esasa ilişkin bir karar verilemez. Yargıtay'ın kendi içtihatlarını görmezden gelmesi beklenmiyor. Kararın bozulup söz konusu rapor incelendikten sonra yeni bir hüküm tesis edilmesi gerekiyor.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27 Ekim tarihindeki toplantıda karar için gerekli yeterli çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin tazminat cezasının 3 Kasım'da yeniden incelenmesine karar vermişti. Genel Kurul, hukukta yargıçlara tazminat baskısına yol açacak daire kararını yarına erteledi. Yarın yapılacak toplantıda Yargıtay'ın kararının yerinde olup olmadığı oylanacak. Hukuk Genel Kurulu'nun vereceği nihai karar, Türkiye genelinde görev yapan binlerce ceza yargıcını yakından ilgilendiriyor. Bu sebeple Yargıtay'ın yapacağı toplantıda Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili basında gündeme gelen sağlam raporunu da incelemesi bekleniyor. Yargıtay'ın 4. Hukuk Dairesi'nin kararını yerinde bulması durumunda, ülke genelinde görev yapan bütün ceza hakimlerinin dava baskısıyla görev yapmasının önü açılacak.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, İstanbul özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde görevli hakimler Nurettin Ak, Kemal Can, Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu, Resul Çakır, Rüstem Eryılmaz, Yakup Hakan Günay, Ali Efendi Peksak, İdris Asan, Mehmet Faik Saban'ı "Mehmet Haberal'ı sağlık gerekçesiyle tahliye etmedikleri için" bin 500'er lira tazminat ödemeye mahkum etmişti.


Kadir Has Üniversitesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Koca: Silivri'deki davayı etkiler
Türkiye tarihinde bir ilk ile karşı karşıyayız. Yargılama devam ederken hâkimler kararlarında kasıt güttükleri gerekçesiyle tazminata mahkum edildi. Devam eden bir davada tazimat kararı onanırsa hakim ile sanık hasım haline gelir. Dolayısıyla reddi hakim durumu doğar. Bu durum Silivri'de devam eden davayı etkileyecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu karar verirken Haberal hakkındaki raporu göz önünde bulundurmalı.

Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek: Memurlar açığa çıkarılsın
13 ay bir raporun mahkemeye ulaştırılmamasının makul ve mantıklı bir tarafı olamaz. Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre mahkemenin taleplerine makul sürede cevap vermeyenlere, asli görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma suçundan yasal işlem yapılır. Doktorların bu raporunu mahkemeye ulaştırmayan o zincirde hangi memurlar sorumlu ise açığa çıkarılmalıdır. Bu yazı nerde tıkanmışsa bunlar açısından çok ciddi bir şekilde adli görevi ihmal suçu oluşturur.

Malatya Baro Başkanı Eyüp Kutlubay: Karar hukuk skandalıdır
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri için 9 hâkim hakkında verdiği tazminat cezası, hukuk skandalıdır. Hukuk tarihimizde eşine benzerine rastlanılmayan bu kararın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca bozulması yine hukukun gereğidir. Aksi halde adalet sistemi içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Bu olumsuz tablo hukuku uygulamaya çalışan hakimler ve savcılar için gözdağı olacaktır. Kararın onanması suçluları cesaretlendirir.

BUGÜN/ ZAMAN

Başörtülüleri Böyle İkna Etti
07 Kasım 2010

28 Şubat döneminin baş aktörlerinden CHP'li Nur Serter başörtülü öğrencilere yaptığı zulümü bir de kayda almış. Öğrenciler mahkemeye gidiyor...
28 Şubat döneminde Serter, denetimindeki ikna odalarından geçen başörtü mağdurları, fişleme tehditi ve para teklifleriyle baskı altına alındıkları odalarda kayıt altına alındıklarını bile bilmiyorlarmış

İkna odalarının mucidi CHP İstanbul Milletvekili Prof. Nur Serter’in, 1998’de öğrencilerin başlarını açmaları için İstanbul Üniversitesi’nde odalarda kamera kaydı yaptıkları itirafının ardından mağdurlar Serter’i dava yağmuruna tuttu. Serter’in kaytları izinli yaptık demesine rağmen mağdurlar bunun doğru olmadığın söylüyor. İkna odalarına alınan ve kayıtlardan haberi olmayan iki eski öğrenci Hanife Gökdemir ve Nevin Karakuş odalarda yaşadıklarını anlattı. Gökdemir, odada kendilerine bir anket sunulduğunu belirterek ankette “Hangi gazeteyi okuyorsunuz’, ‘ailenizin baskısıyla mı başınızı örttünüz’, ‘ne zamandan beri dini inanca sahipsiniz’” gibi sorular sorulduğunu belirtti. Karakuş ise öğrencileri ikna yöntemi olarak “burs” ve hediye paketleri ile öğrencilerin ikna edildiğini belirtti.

ANKETLE OKUDUĞUMUZ GAZETEYİ BİLE SORDULAR

Tarih Bölümü’nde okurken ikna odasına alınan Hanife Gökdemir’in anlattığı o dönem yaşanan dramı da gözler önüne seriyor: Kayıt bölümüne girince kuyrukta bize bakan iki üç bayan vardı. Bu bayanlar bize işaret ederek ‘Siz, siz, siz, bu tarafa alalım’ diyerek bizi suçluymuşuz gibi kuyruktan çıkarttılar. Paravanla örtülen yere girdik. İçeride bir anket formu uzattılar. Ankette ‘Hangi gazeteyi okuyorsunuz, ailenizin baskısıyla mı başınızı örttünüz, hangi liseden mezun oldunuz, siyasi görüşünüz nedir’, hangi televizyonu izliyorsunuz, ne zamandan beri dini bir inanca sahipsiniz, hangi radyoyu dinliyorsunuz, ailenizde dini yapı nasıl” gibi sorular vardı. Bizi fişlediler. Ben olduğum yerde kamera görmedim, ama Avcılar’da kameraya aldıklarını biliyorum. Biz bu CD’lerin varlığından ilk defa haberdar olduk. Daha pek çok arkadaş da bizim gibi dava açmak için CD’lerin akibetini bekliyor.”

TORBA TORBA HEDİYELER VE BURS ÖNERİYORLARDI 

Edebiyat Fakültesi Arşiv Bölümü’nde okurken ikna odasına alınan Nevin Öner Karakuş da ‘ikna odasında’ kamera olup olmadığı konusunda bilgisinin olmadığını belirterek şunları anlattı: “4. sınıfa kayıt için gitmiştim. Yemekhanenin kenarında yapılmış derme çatma gibi duran bir yerdi. Ben kamera görmedim ama benim dışımda görüntülerim aldı mı bilmiyorum. İkna odasına girenler Anadolu’dan gelmiş çocuklardı. Yani hem maddi hem de manevi ağırlık vardı üzerlerinde. Çıkan kızlar ağladı, hatta bazılarının babası ‘Neden o odalara girdin’ diye kızdı. Hatta o odalarda kızları ikna edebilmek için kızların en çok ihtiyaç duyacakları, en özel şeylerin içinde olduğu torbalar verildi; kimilerine ise burs teklif edildi. Ben okula 24 yaşımdan sonra girmiştim. Adapazarı’nda yaşayan 1.5 yaşındaki kızımı okulu biritip para kazanarak yanıma almak zorundaydım. Okula kayıt yaptıramayınca zor zamanlar geçirdim ama Allah bizi yanlız bırakmadı ve kızıma kavuştum.”

TAZMİNAT VE CEZA DAVASI AÇILABİLİR

Mağdurların avukatı Avukat Yasin Şamlı “Serter’in uygulaması yani haber verilmeden görüntü alınması hem eski hem de yeni TCK’ya göre suçtur. İzin alınsa bile suçtur. Çünkü ortada bir korkutma vardır. Özgürce karar alamama durumu vardır.  Nur Serter’in itirafları üzerinde hem tazminat hem de ceza davası açılabilir.” Öte yandan bazı mağdurların dönemin rektörü Kemal Alemdaroğlu hakkında dava açmaya hazınlandığı öğrenildi.

‘İMHA EDECEĞİM’ DEMİŞTİ 

Geçtiğimiz hafta star’a röportaj veren Serter, varlığı bilinen fakat delil olmadığı için kanıtlanamayan ikna odalarına ilişkin olarak kamera ile kayıt yapıldığını ve bu kasetlerin de kendisinde olduğunu şöyle anlatmıştı: “İletişim Fakültemizin öğrencileri, kayıt şenliğini çekiyorlardı. Onlardan bir kamera aldık odaya, görüşmeye giren kızlara da söyleyerek tabi. Öğretim üyeleri baskı uyguladı mı uygulamadı mı, ilerde yasal bir durum olursa diye, tümü kayda alındı.”

Kaynak: Star



Çetenin Kıskacındaki AKP'li Vekil
17 Kasım 2010
Yargıda rüşvet operasyonundan sürpriz bir isim daha ortaya çıktı. Çete elemanları, AKP'li vekilin ipini çoktan çekmiş bile.
AKP Rize Milletvekili Ali Bayramoğlu, ‘rüşvet’ dosyasına ‘mağdur’ olarak girdi. Polisin yaptığı teknik takip sırasında, rüşvet çetesinin elemanlarından birinin AK Partili Bayramoğlu ile aralarındaki dava için Yargıtay’daki adamından “Onunla davalıyım. Seversiniz siz onu” diye yardım istediği belirlendi

İstanbul Dünya Ticaret Merkezi ile CNR Fuarcılık şirketi arasında fuar salonlarının tahliyesi davasındaki rüşvet skandalının ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Mali Suçlar Şubesi’nin yürüttüğü soruşturma, çok sayıda rüşvetçiyi de ortaya çıkardı.

SORUŞTURMA DOSYASINDA
Yargıtay’daki bazı dosyalar için Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nde memur olarak görev yapan Bekir A.’ya rüşvet verdiği belirlenen Rizeli Ahmet Y.’nin, AK Parti Milletvekili Bayramoğlu ile olan davası için de yardım istediği soruşturma dosyasına girdi. Dosyadaki belgelere göre, Ahmet Y. 6 Ocak 2010 günü Bekir A.’yı telefonla arayarak, “O AK Parti Milletvekili var ya! Ali Bayramoğlu, onunla davalıyım ben. Seversiniz onları siz. 12’ye gelecek onu unutmayalım” dedi. Bekir A. ile Ahmet Y. arasında iki ayrı telefon görüşmesi olduğu tespit edildi.

‘Siz artık seversiniz onu’

6 OCAK tarihinde ikili arasında yapılan görüşme:

AHMET: Bir tane daha 12’ye gelecek. Temyiz edeceğim onu.
BEKİR: İyi.

aktifhaber
AHMET: O AK Parti Milletvekili Ali Bayramoğlu var ya, onunla davalıyım ben.
BEKİR: He..he..
AHMET: Artık siz çok seversiniz onu.
BEKİR: Hee.
AHMET: Behçet sever onları.
BEKİR: Severler canım.
AHMET: Ben bir program yapıyorum. Bolu Dağı biraz düzelsin, felekten bir gece çalalım.
BEKİR: Tamam.

‘Güzel bir misafirin var’

YARGITAY’da hâkimlerle avukatlar arasındaki irtibatı, Bekir A.’nın sağladığı ortaya çıktı. Ünlü eğlence merkezi Reina’nın işletmecisi Mehmet Koçarslan’ın da İstanbul’da ağırladığı Bekir A.’nın, hâkimlerle ‘samimi’ konuşmaları teknik takibe takıldı. Soruşturma dosyasındaki kayıtlara yansıyan o konuşmalardan biri şöyle:

Bekir A.: Ziyaretçiniz var çabuk gelin kafedeyiz. Valla güzel bir bayan İstanbul’dan geldi sizi soruyor.
Hâkim B.T.: Hadi lan, kimmiş. Oğlum puş..k yapma. 20 dakikaya oradayım.

Hâkimleri yaktılar

ÇETE, bazı hâkimlerin de başını yaktı. Çete üyeleriyle telefonda görüşen ve soruşturma dosyasına giren 3. Hukuk Dairesi’nden A.Ö., 11. Hukuk Dairesi’nden Y.Z.A., 12. Hukuk Dairesi’nden F.K., L.T., 14. Hukuk Dairesi’nden B.Ü., 17. Hukuk Dairesi’nden A.V., 6. Hukuk Dairesi’nden Y.İ., 13. Hukuk Dairesi’nden N.Ş., Tetkik hâkimler Ş,K., B.T., M.C., emekli hâkimler H.D., E.T. ve H.E. hakkındaki soruşturmanın Adalet Bakanlığı tarafından yapılacağı öğrenildi.

Kaynak: Habertürk

Kemal
21 Kasım 2010 Pazar 20:13
BÜYÜK ÇÖKÜŞ! Herkes Seyrediyor!

Ey Cumhurbaşkanım! Ey Başbakanım! Ey Bakanlarım! Ey AYM, Ey Yargıtay, Ey Danıştay, Ey Türkiye Barolar Birliği ve baro Başkanlarım! Ey Parti Liderlerim; STK görevlilerim! ŞU AN YARGITAY'ın önünde tam BİR MİLYON DOSYA BEKLİYOR! Neden bekliyor, bekletiliyor; sormayacak mısınız? PKK'lı, DHKP-C'li diye bir sanık; tam 14 YILDIR YARGILANMAYI bekliyor! Şu an cezaevlerinde kalan 100 bin mahkumun yarısı TUTUKLU! Bu nasıl HUKUK, ADALET? Her yıl 35 bin dosya ZAMAN AŞIMINA uğruyor! 35 bin dosya! aktifhaber


Kim bunun sorumlusu?
Fatih Altaylı/ Habertürk

HACER Arıkan’ı gördünüz mü?

Büyük ihtimalle “Kim o?” diyeceksiniz.
Bugün birinci sayfamızın tepesindeki kişi. Dün ve önceki gün de televizyonlardaydı.
Ünlü “Hayata Dönüş” operasyonlarının hayatta kalan mağdurlarından biri.
32 kişi zaten operasyonlar sırasında ölmüştü. Hacer Arıkan gibi “şanslı!” birkaçı hayatta kaldılar. Kalmak denirse.
Bütün vücutları yanıklar içinde.
Yıllardır süren tedavilere rağmen, onulmaz yaralar, geçmez izlerle. Onlar “devlete” emanettiler. Devlet yasalarla onlara ceza vermiş ve devletin hapishanelerine koymuştu hepsini.
Cezaları boyunca devlete emanettiler. Devlet ise onları öldürdü, yaktı, hayatlarını kararttı.
“F tipi cezaevlerine geçmiyorlar” bahanesiyle.
Oysa o günleri hatırlayanlar bilirler, “akil adamlar” aracı olmuş, uzlaşma sağlanmış, F tiplerine peyderpey nakiller konusunda bir noktaya varılmış ya da varılmak üzereydi. Buna rağmen devlet adına hareket ettiğini söyleyen birileri, kendi koruması altındaki mahkûmlara ve tutuklulara saldırdı. Geriye 32 ölü ve bu manzaralar kaldı.
İddia o ki, fosfor bombası bile kullanılmış.
Biliyorsunuz Türkiye’de en önemli kararları erler verir.
Bu olayda da öyle olmuş.
Bir grup er, 39 galiba, toplanmışlar ve “Yahu bu mahkûmlar adam olmaz. Şunları bir yakalım, dövelim, öldürelim” demişler, Hayata Dönüş Operasyonu’nu başlatmışlar.
Şaka yapmıyorum, yüce Türk adaletine göre böyle olmuş. Bu olayla ilgili hakkında dava açılanlar sadece erler. Operasyona katılan ve kendileri de ölüm tehlikesine atılan erler. Siyasi sorumlular, bürokratik sorumlular hakkında tek bir ceza istemi, tek bir soruşturma yok.
Tam “Yuh”luk bir durum.
O günleri yaşamış, görmüş bir gazeteci olarak olayların nasıl geliştiğini hatırlatmam lazım.
F tipi cezaevleri yapılmış, ancak terör hükümlüsü mahkûmlar buralara nakledilmek istemiyorlardı.
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bu konuda bir uzlaşma sağlamak istiyordu.
Ancak bir “el” medyaya sürekli olarak cezaevlerindeki durumun ne kadar vahim olduğunu anlatan bilgiler ve belgeler yolluyor, gerilimi artırıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, gazetecileri arıyor, yakın bulduğu gazetecilere Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün ne kadar basiretsiz, ne kadar yüreksiz olduğunu anlatıyor, Türk hakkında “dedikodu” yapıyordu.
Sonunda bu dedikodu ve yıpratma kampanyası etkili oldu ve Hikmet Sami Türk operasyona onay vermek zorunda kaldı.
Bütün bu anlattıklarımı yapan kimdi, tahmin edebiliyor musunuz?
Söyleyeyim.
Sadettin Tantan.
Tantan Efendi acaba şimdi bu gördüğü yanıp bitmiş insanlar ve onlarca ölüyü düşünüp biraz olsun “üzüntü” duyuyor mudur?
Yoksa her zaman olduğu gibi tespihini çekip “Ne iyi işler yaptım” diye aynaya bakıp gururlanıyor mudur?

Yargıtay üyeleri için tutuklama yasak mı?
Ali İhsan KARAHASANOĞLU
29 Kasım 2010

İddia şu: Dünya Ticaret Merkezi, sahibi olduğu fuar alanını tahliye ettirebilmek için, dava açmış. Bu dava kapsamında, Ankara’daki bazı avukatları, Yargıtay’da görevli bir daire başkanı ve emekli başkanına para vermişler. “Para vermişler” diyorum, çünkü bunun hukuki karşılığı çok net belli değil.

Bu paranın hukuki tanımlaması; “rüşvet” olabilir. “İrtikap” olabilir.. “Hukuki yardım” olabilir.

Hangisi olduğunu, yargılama sonucu ortaya çıkaracak.

Ama dikkatimizi çeken husus, gerek Dünya Ticaret Merkezi yetkililerinden, gerek bu davayı takip eden avukatlardan bir çok kişi tutuklandığı halde, olayın Yargıtay ayağının bir aydır sürüncemede bırakıldığı..

Evet, Yargıtay eski daire başkanlarından birisi tutuklandı ama, aslında o da emekli üyelerden birisi idi.

Para alışverişinin yapıldığı zaman diliminde görevde olan daire başkanı için, henüz bir gelişme yok!

Olayın bir tarafı olmakla suçlanan onlarca kişi cezaevinde..

Olayın diğer tarafı olduğu ileri sürülen kişi ise korunmaya devam ediliyor!

Yargıtay Başkanı, ilk günlerde “Konudan haberimiz var.Takip ediyoruz” diyordu.

Bir hafta sonra, “Savcılıktan evrakların gelmesini bekliyoruz” açıklaması geldi..

Onun da üzerinden üç hafta geçti, yine ortada bir sonuç yok.

Oysa olaya en hassas yaklaşan tarafın , Yargıtay olması gerekmez mi?

Hukuki itilaflarda en uzman kişiler onların elinde.

Davalara son noktayı koyanlar onlar.

Türkiye’nin her tarafından gelen on binlerce dosyanın nihai kararını veren onlar.

Ama kendi içlerinden birisini yargılamak gerektiğinde, işi bilmezliğe vuruyorlar!

“Savcılıktan evraklar gelmedi henüz” diyorlar.

Sanki evrakları almak, istedikten sonra 15 dakikalık iş değilmiş gibi..

Yollarsın mübaşiri..

Verirsin eline iki satırlık tezkereyi..

On dakikada çekilir fotokopiler, tasdiklenir, gönderilir size..

Yargıtay ile savcılığın arasındaki mesafe de, yürüyerek dahi 10 dakika zaten..

Ne bekleniyor acaba?

Klasik bir “adamını koruma” olayı mı bu?

Yargıtay, yıllarca daire başkanlığı yapmış bir üyesini korumak için mi işi zamana yayıyor böyle?..

Yoksa daha derin ilişkiler mi var?

“Bir tane üyemizi feda edersek, bunun gerisi gelir.. Bir kişiyi soruşturursak, benzer suçlamaların hepsinde, aynı uygulamayı yapmamız gerekir. Zinciri kıramayız. Bugüne kadar koruduğumuz üyelerimizi, bundan sonra da korumaya devam etmeliyiz” mantığı mı hakim?

Sırada, Ergenekon sanıkları ile görüşen üyeler olduğu için mi direnç sürdürülüyor?..

“Davalar hakkında nasıl karar verileceği”, “Dosya gelmez ise, fotokopi üzerinden karar verilmesi gerektiği”, “tutuklamanın nasıl kaldırılacağı”, “Yargıtay Başkanlığı adaylarının hangi davalarda, hangi kararları verirlerse şanslı hale gelecekleri” sohbetlerinin failleri sırada beklediği için mi, rüşvet verdiği ileri sürülenler tutuklanıyor da, rüşvet aldığı ileri sürülen Yargıtay Daire Başkanı, hala tutuklanmıyor?!?

YargıtayBaşkanı Hasan Gerçeker, neyi bekliyor acaba?

Üç hafta önce beklediğini söylediği dosya hâlâ mı gelmedi önlerine?

O dosyanın daha aylarca önlerine gelmeme ihtimali var mı acaba?

Daha önemlisi, kendi içindeki bir ihtilafı çözemeyen, soruşturamayan, üzerine gidemeyen Yargıtay’a, halk nasıl güvenecek?

İhtilafların adil şekilde çözümlendiğine nasıl inanacak?

Somut bir olay, önümüzde duruyor işte..

Çok önemli iş adamlarının tutuklandığı bir dosyada, olayın diğer tarafı niye soruşturulmuyor?

Ki, o suç işlenmiş ise, esas sorumlusu bence iş adamları değil, parayı alan taraftır..

İş adamları, “Tahliye kararı almak bizim hakkımız. Hakkımızı alamıyoruz. Hakkımızı almak için ne yapabiliriz?” endişesine kapılmış olabilirler..

Peki ya karşı taraf?

Karşı tarafın, haksız yere para alırken, ne gerekçesi olabilir?

Ne gerekçesi olabilir de, “parayı aldığı ileri sürülen bir kişi” gezerken, “para verdiği ileri sürülen onlarca kişi” cezaevinde yatıyor?

Yeni Akit

26 yıldır süren Kemal Türkler davası zamanaşımı nedeniyle düştü
01 Aralık 2010

DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin Ünal Osmanağaoğlu'nun yargılandığı dava, zaman aşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırıldı.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, başka bir suçtan tutuklu bulunan sanık Ünal Osmanağaoğlu ile Kemal Türkler'in eşi Hatice Sebahat Türkler, kızları Yasemin Türkler Akpınar, Nilgün Soydan ile taraf avukatları hazır bulundu. Duruşmaya, Türkler'in torunu Burç Akpınar da annesi ve teyzesi adına müdahil avukatı olarak katıldı.

Duruşmada kararı açıklayan mahkeme heyeti, davanın zaman aşımı süresinin dolduğunu belirterek, ortadan kaldırılmasına hükmettiklerini bildirdi. Salonda dinleyici olarak bulunanlar karara tepki gösterirken, bir kişinin de ''Kemal Türkler aramızda yaşıyor'' diye bağırdı.

Mahkeme heyeti başkanın isteği üzerine duruşma salonunu boşaltmaya çalışan polisler ile dinleyiciler arasında kısa süreli arbede yaşandı.

"SÜLEYMAN ÇELEBİ KASITLI OLARAK ZAMANAŞIMINA TAŞINDI"
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin davada verilen karara ilişkin, ''Dava, kasıtlı olarak zamanaşımına taşınmıştır'' dedi.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmanın ardından gazetecilere açıklama yapan Çelebi, DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in öldürülmesine ilişkin Ünal Osmanağaoğlu'nun yargılandığı davanın, zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılması kararını değerlendirdi.

Çelebi, ''Dava, kasıtlı olarak zaman aşımına taşınmıştır. Zamanaşımına uğratılması, bu katilin katil kimliğini bizim açımızdan ortadan kaldırmıyor. Hukuken de kalkmış değildir'' diye konuştu.

Hukukçuların, bu sürecin devamına ilişkin her türlü itirazlarını gerek Yargıtay sürecinde, gerekse uluslararası mahkeme nezdinde sonuna kadar devam ettireceğini vurgulayan Çelebi, şöyle devam etti:

''Bir kez daha buradan ilan ediyorum. Kemal Türkler davası bizim açımızdan katilleri belli olan davadır. Bu kararları verenler huzur içerisindeler ise, rahat uyuyacaklarsa, ne kadar uyuyacaklarını kendi vicdanlarına bırakacağız. Bizim açımızdan vicdani olarak aklanmış değildir. Bizim açımızdan hukuken aklanmış değildir. Diğerleri beyhude çabalardır. Diğer kararlar bizim açımızdan geçerliliği olan vicdani kararlar değildir.''

DAVANIN GEÇMİŞİ
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'in, 22 Temmuz 1980 tarihinde evinin önünde otomobiline binmek üzereyken Ünal Osmanağaoğlu ile arkadaşları Aydın Eryılmaz, Abdülsamet Karakuş ve İsmet Koçak tarafından öldürüldüğü, koruma polisi Ali Bilsev'in de yaralandığı ifade ediliyordu.

İddianamede, bu olaya ilişkin, Osmanağaoğlu'nun suç ortakları hakkında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde kamu davası açıldığı, İstanbul ilinde sıkıyönetimin kalkması nedeniyle sanık hakkındaki dosyanın ayrılarak, genel hükümler uyarınca suç yeri sorumluluk alanı olarak Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildiği kaydediliyordu.

''Suçun, DGM'nin kuruluşu hakkındaki kanunun geçici 1. maddesi gereğince, kanunun yürürlüğe girdiği 1 Mayıs 1984'ten önce işlenmesi nedeniyle Osmanağaoğlu'nun DGM'de yargılanmasının mümkün olmadığı'' vurgulanan iddianamede, sanığın, TCK'nın 149/2. maddesi uyarınca ''ahaliyi ayaklandırarak birbirini öldürmeye sebebiyet vermek'' suçundan cezalandırılması talep ediliyordu.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın 14 Nisan 2003 tarihli duruşmasında, sanık Osmanağaoğlu'nun beraatına karar verilmişti.

Dosyanın temyize gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Abdülsamet Karakuş, Aydın Eryılmaz, Celal Adan, İsmet Koçak ve İsmail Aydın Esi'ye ait dava dosyalarının akıbeti ve kesinleşip kesinleşmediği konusu dosya kapsamı ile anlaşılamadığı gerekçesiyle bu hususun yeniden araştırılıp denetime olanak verecek şekilde gerekli bilgi ve belgeler getirtilip dosya içine konulduktan sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği belirtilerek, eksik soruşturma gerekçesiyle kararı bozmuştu.

Bozma kararının ardından davayı tekrar görüşen Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında Kemal Türkler'in öldürülmesi olayı ile biten suç nedeniyle 765 sayılı TCK'nın 149/2. maddesine muhalefet suçundan dava açılan sanık Ünal Osmanağaoğlu'nun, ''bu suçu işlediği hususunda mahkumiyetine yeterli ve kati deliller bulunamadığı''ndan beraatına hükmetmişti.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise ''Kemal Türkler'in Merter'deki evinin önünde öldürülmesi eyleminde Ünal Osmanağaoğlu'nun eylem yerinin belirlenmesi, keşif yapılması, planlama aşamasında görev alması ve olay sırasında silahla ateş ederek, suça asli maddi fail olarak katıldığının anlaşıldığı''na işaret ederek, Osmanağaoğlu hakkında verilen beraat kararını oy birliğiyle bozmuştu.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, yeniden yaptığı yargılamada, 30 Temmuz 2009 tarihinde beraat hükmünde direnme kararı aldı. Direnme kararını inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hükmün bozulmasına karar vermişti.

KEMAL TÜRKLER KİMDİR?
Kemal Türkler (1926, Denizli - 22 Temmuz 1980, İstanbul), DİSK`in kurucusu ve ilk genel başkanı.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu lideri, işçi sınıfının önemli kişilerinden Kemal Türkler, 1926 yılında Denizli’de, yoksul bir ailenin ilk çocuğu olarak doğdu. Yoksullukla geçen bir ilkokul çağından sonra, genç yaşta hayatını terzi çırağı olarak çalışmaya başladı. Daha sonra gömlek ustalığı, ayakkabıcı çıraklığı gibi çeşitli işlerde çalıştı. Bu dönemde, işçi haklarıyla ilgili fikirleri şekillendi.

1944 yılında liseden mezun olan Türkler, yedek subay olarak askerliğini yaptı ve 1946 yılında tamamladı. Denizli'nin Tavasilçesinde bir yıl devlet memuru olarak görev yaptı. 1947 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine kaydoldu. Bu dönemde hayatını Bakırköy Emayetaş fabrikasında işçilik yaparak kazandı. Sendikal yaşamı da bu iş sayesinde başladı.

1949 yılında Türkler'in ailesi babasının sağlık sorunu dolayısıyla İstanbul'a taşındı. Türkler Hukuk Fakültesinden 3. sınıfta ayrılmak zorunda kaldı ve 1953 yılına kadar gömlek terzisi olarak çalıştı, ve satıcılık gibi işler de yaptı.

13 eylül 1953’de Türkiye Maden-İş Sendikasının Bakırköy yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 19 Mart 1954 tarihinde yapılan Genel Kurul’da Maden-İş Sendikasının Sekreterliğine getirildi. Yine aynı yıl, sağlık sorunları nedeniyle genel başkanlık görevinden ayrılan Yusuf Sıdal’ın görevini üstlendi.

Böylece 1958 yılında Türkiye Maden İş Sendikası Türkiye genelinde örgütlenmeye başladı.

1958 yılında Kemal Türkler eşi Sabahat Türkler ile evlendi ve 1959 yılında Yasemin, 1961 yılında Nilgün adlı çocukları dünyaya geldi.

Bu dönemde Türkiye'de 1960 Devrimi’nin getirdiği hak ve özgürlükler, sendikal çalışmaları hızlandırdı. 9 Ekim 1960 Türkiye Maden İş Sendikası, Milletlerarası Maden İşçileri Sendikaları Federasyonu’na üye oldu.

Kemal Türkler 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi kurucuları arasında yer aldı.

Kemal Türkler, 15 Temmuz 1966’da diğer bazı sendikacılarla birlikte Sendikalararası Dayanışma Anlaşmas (SA-DA)verilen bir karara imza attı. Bunun sonucunda, MADEN-İŞ, BASIN-İ
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2318
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Arl 25, 2010 9:42 pm    Mesaj konusu: Saç ve Sakalları Zorla Kesilmiş! Alıntıyla Cevap Gönder

Umur Talu/ Habertürk
Artık hepinizin kod adı Tufan!
07 Nisan 2011



Sayın E. Özkök, Sayın Z. Mutlu, Sayın M. Yılmaz;

Bundan böyle sizin kod adınız da Tufan!

Artık “İlahi adalet” mi dersiniz, yoksa sadece “adalet” mi, bilemem.

Delik deşik ve yanık ölülerin ruhunun bir tesellisi mi dersiniz, kaderin tecellisi mi?


BBP yasağın kalkmasına ne dedi?
21 Nisan 2011
BBP Genel Sekreteri Mustafa Destici, Yüksek Seçim Kurulunun (YSK), bağımsız milletvekili adaylığı iptal edilen 7 milletvekili adayının adaylığını kabul etme kararıyla, hukukun hiçe sayıldığını ileri sürdü.
[img]http://www.haber10.com/images/news/300x225/238976.jpg [/img]
Destici, YSK'nın kararını değerlendirdiği yazılı açıklamasında, ''baskılar ve hukuk dışı eylemler sonucu YSK'nın, bu süreçte hiçbir kişi ve siyasi partiye göstermediği ayrıcalığı; hükümetin, ana muhalefet partisinin, bazı basın yayın organlarının kamuoyu oluşturmasıyla PKK'nın siyasi sözcülerine gösterdiğini'' iddia etti.

YSK'nın bu kararıyla hukukun hiçe sayıldığını, seçim takviminin yok farz edildiğini ve büyük Türk milletinin devlete olan adalet duygusunun tamamen ortadan kaldırıldığını iddia eden Destici, şunları kaydetti:

''YSK hukuki olarak verdiği haklı karardan dönerek, bölücülerin, iktidar partisinin, ana muhalefet partisinin ve onların kamuoyundaki temsilcilerinin baskısıyla asıl şimdi bir siyasi karar vermiştir. Madem böyle bir karar verilecekse, bir hafta boyunca Türkiye'nin bu kadar huzursuz edilip bölücülerin meydanlara inmesine ve buradan güç kazanıp oy devşirmelerine neden müsaade edilmiştir.

YSK acaba adaylığı kabul edilmeyen diğer siyasi parti adaylarına ve bağımsız adaylara da hukuku yok sayarak aynı kolaylığı gösterecek midir? Yoksa bunun için onların da sokağa inip milletin canına ve malına kast etmesini mi bekleyecektir? Bu karardan sonra haziran ayındaki seçim, milletin gözünde şaibeli hale gelmiştir.'' haber10

“Dönüş”üne hayran olduğunuz “Hayat”; döndü dolaştı, kod adınızı yüzünüze, hem de grubunuzun gazetesinde manşetten çarptı.

Kemal Göktaş imzasıyla, Vatan’ın manşeti: “11 yıl gizlenen belge.”

İçerideki daha hazin, daha kahredici ve “bundan da utanmayacaksanız neden utanacaksınız” diyen başlıkla, “Hayata Dönüş, yalan”.

Yani, devrin iktidarına ve katliamın kanına yandaşlıkla attığınız başlıklar, yazdığınız yazılar… Yalan!

***

“Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı” önümde.

Mahkemenin talebiyle, İl Jandarma Komutanlığı, 11 yıl önceki cezaevi katliamının “emir belgesi”ni, onca zaman kayıplara karıştıktan sonra, nihayet 2011 mart sonu bir köşede bulabildi:

“Arşivlenmesi gereken yer dışında olduğu görülmüştür.”

Fakat, her şeyi kayıt altına alan devlette, hiçbir video kaydı bulunmamıştır!

Başta dönemin medya yöneticileri, bugün demokrat, cumhuriyetçi filan saydığınız nice gazeteci ve köşe yazarı nezaretinde;

Uydurma manşet, düzmece haber, sahte fotoğraf desteğinde;

Hükümet, bürokrasi, Genelkurmay ve Jandarma’nın “Hayata Dönüş” diye yutturduğu katliamın kod adı meğer “Tufan”mış!

***

Bir Tufan yaratılacak; “dost kuvvetler”ce “düşman yaratıklar” katledilecek…

Devlet Nuh ya, koyacak gemiye belgeleri, hükümeti, komutanları, Adalet ve İçişleri yüksek bürokrasisini, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nü; birer nadide olarak ebediyen “Tufan” vebalinden, suçluluğundan, hesabından kurtaracak!

Öldürülenler ölecek; ölümü emredenler Tufan’dan sonra da soyunu sürdürecek!

Baktılar ki, adalet yıllar sonra olsun, biraz sorumlu istiyor…

Attılar gemiden, çoktan terhis emir kulu erleri, katliamın tek sanıkları diye!

Sanki ülkede emirleri erler veriyor, sanki katliam planlarını erler yazıyor, sanki Tufan’ı erler ile o astsubay yaratıyor!

***

Emir diyor ki, “Yoğun gaz kullan.”

Bakmayın adı göz yaşartıcı diye; yoğunu ölümcül.

Adli Tıp’ta anlaşılmıştı ki, bedenleri yakan, göz yaşartıcıdan öte bir gazdı.

Büyük medya, cezaevinden çıkartılanların “Bizi diri diri yaktılar” çığlığına o gün vicdanda yer bulabilse, gazın özü çoktan anlaşılacaktı.

Doğru, gaz göz yaşartıcıydı; delik deşik bedenler hıçkırıklara boğucu; cesede bile sıkılmış “acayip” denen mermiler feryat ve isyan ettiriciydi!

Yaşamasan bile, görebilirsen, hissedebilirsen, gördüğünü yazabilirsen!

***

O hükümetin başbakanı Ecevit yaşamıyor; belki vicdan azabını yanında taşımıştır, belki öte dünyada yüzleşiyordur.

Ama koalisyon ortakları, en önemli bakanlar hayatta.

Artık hepsinin kod adı Tufan!

Başta Jandarma Genel Komutanı Yalman, Bölge Komutanı Hoş, Komando Özel Asayiş Komutanı Burhan Ergin, diğerleri; MGK’da “Tufan”a yol verenler, Cezaevlerinden sorumlu Genel Müdür ile müdürler…

Hepsinin kod adı artık Tufan!

***

Saç ve Sakalları Zorla Kesilmiş!

Antalyada ikamet eden Turan Köse isimli vatandaş ne olduğunu anlamadan gayri hukuki bir şekilde cezaevine atıldı.Saç ve sakalları zorla kesildi.

25 Aralk 2010
Anadolu Haber

17-10-2010 tarihinde oğlu Yakup Köse'nin daha önce yargılandığı bir dava'dan yakalama emri çıkarılması üzerine evine gelen Polislerce kimliğine el konularak önce gözaltına alınan ve daha sonra'da kendisinin bir işadamı arkadaşına kefil olması bahane edilerek'Taahhüdü ihlal' suçlaması ile cezaevine atıldı.

Asıl Hukuki cinayet Turan Köse'nin cezaevine atılmasından sonra başladı.Yakınlarından edindiğimiz bilgilere göre cumartesi sabahı taahhüt sebebi olan miktar hemen serbest bırakılsın diye yatırılıyor... Ancak nöbetci haklim ve nöbetci savcı olmadığından dolayı Turan Köse tutuklanıyor.Ve Cumartesi akşamı cezaevine diğer tutuklanan 14 kişiyle birlikte teslim ediliyor..

SAKALLARI ZORLA KESİLMİŞ!

O gün cezaevine giren 14 kişi'den hiç birinin saç ve sakallarına müdahale edilmemesine rağmen Turan Köse'nin saç ve sakalları zorla kesiliyor.

Pazartesi sabahı tahliye kararı saat 10 da cezaevine faxlanıyor fakat akşam saat 8 de tahliyelerin başalanacağı söyleniyor..Yakınları dışarıda tahliye beklerken cezaevinnden dışarıya haber geliyor .
-Turan Köse'nin yakınları beklemesin! .Bu süreç içerisinde polislere hakaret ettiği söylenerek tekrar gözaltı yapılıyor ve cezaevinden alınıp tekrar Antalya eminyet müdürlüğüne götürülüyor.
Bir gecede orda kaldıktan sonra sabah savcılığa çıkarılyor ve akşam saat 7'ye kadar hücrede savcının ifadesini almasını bekliyor.. Savcı ifadeyi aldıktan sonra serbest bırakılıyor.

Turan Köse 60 yaşına gelmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve yaşadıklarını anlatan yakınları olayın sorumlularından derhal hesap sorulmasını istiyorlar.

Yakınları Haklı bir şekilde şu soruları soruyor:
60 Yaşına ulaşmış bir insanın İslami hassasiyetlerinden ötürü bıraktığı sakalları zorla neden kesilir?Ayrıca Turan Köse'nin Taahhüdü İhlal'den dolayı tutuklanması mı gerekiyordu?
Hatta bu ceza parası o dakikada yatırılmasına rağmen neden Hakim ve Savcı yok denilerek cezaevine gönderilmiştir? Madem polislere hakaret etmiş sabah 10'da faxlanan dilekçe Akşama kadar neden bekletildi?

Madem İfadesi alınacaktı cezaevinde olmasına rağmen neden tekrar emniyet müdürlüğüne götürüldü?Akşam saatlerine kadar savcıyı neden bekledi ve daha bir sürü soru Antalya'da yaşayan Köse ailesinin aklından geçmektedir.

Turan Köse'nin yakınları endişeli ve yaşanan bu hadisenin tekrarı olması halinde hangi adalete başvuracağız diye sormadan edememektedirler.
Çünkü Adaletin Kendi aile reisi olan bir insana karşı uyguladığı bu son derece İnsani olmayan haksız müdahalesinden şikayetçiler.İnsan Hakları ve hak ihlalleri hususunda
Ak Parti Hükümetinin gösterdiği hassasiyetlerin bazı şahsi davranışlarla alaşağı edildiğini gösteren bu olayın sorumlularından hesap sorulması ve 60 yaşına gelmiş bir insanın
sakallarına neden ve niçin bu derecede bir zorbalıkla müdahale edilerek kesildiği mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Adli Tıp'ın Skandal Raporu
31 Aralık 2010
Adli Tıp 4. İhtisas Dairesi, Ergenekon sanığı İbrahim Şahin’e ‘cezai sorumluluğu tam değil” raporu verdi. Mahkeme raporlardaki çelişkiyi sorunca skandal ortaya çıktı.
Adli Tıp raporuyla Ergenekon sanığı İbrahim Şahin’i kurtarma operasyonu mahkeme üyelerinin dikkati sayesinde önlendi. Raporlarındaki çelişkileri gidermesi için uyarılan Adli Tıp Kurumu, Ergenekon Silahlı Terör Örgütü iddiasıyla sürdürülen soruşturma kapsamında ‘örgüt yöneticisi’ iddiasıyla tutuklu olarak yargılanan Emniyet Özel Harekat Dairesi eski Başkanı İbrahim Şahin’e verilen “cezai sorumluluğu tam değil” raporunun başka bir tutuklu sanığa ait dosya incelenerek verildiği için geri çekti.

SKANDAL ADLİ TIP’A SEVKLE BAŞLADI

İbrahim Şahin’in avukatlarının Adli Tıp Kurumu yetkilileri hakkında suç duyurusu yapmasına neden olan olay Adli Tıp’ın Ergenekon davasına baka